Türkiye’de din veya ona bağlı değerler konusu Cumhuriyet’ten sonra bir anlayışa göre kesin olarak çözülmüştü. Dinin değerler alanındaki görünürlüğü tamamen ortadan kaldırılmalıydı. Din örtünmeyi emrediyordu, alabildiğinde açılmalıydı; din içkiyi men ediyordu, içki tüketmek değer haline getirilmeliydi. Din ahlâkı zorunlu kılıyordu, ahlâk önemsizleştirilmeliydi.
Bütün bunlar gerçekte laiklikle ilgili uygulamalar mıdır?
Doğrusu laiklik, yani 1920’lerdeki ifadesiyle “lâdinilik”, işin merkezindeydi, fakat Kâzım Karabekir Paşa’nın kayda geçirdiğine göre, şimdiki CHP’nin kökü olan Cumhuriyet Halk Fırkası yurt sathında lâdini (dindışı) ve lâahlâkî (ahlâkdışı) klüpler kurmaya başlamıştı!
Bu uygulamadan Cumhuriyet laikliğinin anlamını çıkarın bakalım!
Dinin reddi, ahlâkın reddi... İnsanın sadece fizikî varlığının esas alınması. Pozitivizmle pragmatizmin baş tacı edilmesi.
Dindarların bu dönemlerdeki var olma mücadelesi aynı zamanda ahlâkın ikamesi mücadelesi idi. Bu mücadelenin bütün mahim şahsiyetleri esas olarak ahlâkiliğe vurgu yapmışlardı. Dinin yaşanılırlığı toplumun sağlıklılaştırılması, insanın yücelmesi ahlâkilikle mümkündü. Din teorik olarak bütün iyilikleri, güzellikleri, ahlâkilikleri ihtiva ediyordu. Mükemmel ahlâkî insan (kâmil insan) dinin son hedefi idi. Namaz başta olmak üzere bütün ibadetlerin hedefi bundan başka bir şey değildi.
***
Ahlâkilik yaşanmadan ortaya çıkmaz.
Namaz kılan, fakat ahlâkdışı fiilleri sürdüren, oruç tutan ama ahlâksız işlere devam eden, hacca giden yine de ölçüde tartıda hile yapan, kul hakkı yiyen... Dinin emirlerini şekle indirgeyenlerin, İslâm’ın ruhunu, özünü yok sayanların dindarlıkları konusunda konuşmak, eleştiri yapmak giderek güçleşti. Siyaset ihtiyaca binaen bu “maddeci dindarlar”ı baş tacı etti. Ahlâk cinsî konulara münhasır addedildi.
Yetim hakkı yemek, halkın gıdasına zehir katmak, görünür görünmez cinayetler işlemek... fuhuştan daha az mı günah?
Zamanımızda riyakârlık dindarların hayat tarzı haline gelmiş olabilir mi?
Bu elbette söz konusu olamaz, fakat dindar görünümlülerin böyle bir noktada olduğunu söyleyebiliriz.
Dini alandaki gevşeme, profesyonelleşme, cemaat-tarikat vb. yapılardaki nitelik kaybı ve yozlaşma gerçek bir sosyal kontrole de imkân vermiyor. Dinî alan tanzim edilirken ahlâkiliğin gözetilmesinde bazı zaafların yaygınlaştığı hissediliyor.
Son yıllarda inşa edilen bazı dinî yapıların helâl kazanç esası gözetilerek yapılmadığı iddiaları yoğunlaşıyor.
Dinî varlığımızın gücü ahlâkın ikamesini dava edinmemize bağlı.
.
100 Temel’e sevinsek mi, üzülsek mi?
Okunacak temel metinler meselesi maarifin, yani eğitim ve öğretimin; hatta talimin, terbiyenin, tahsilin, tedrisin… mühim bir parçasıdır. Dersi, ders kitabını aşan bir zihin dünyamız olmalıdır ve bu zihin dünyasını çöplüğe çevirmemek gerekir. O zaman şu sorulur: Ne okuyacağız? Bütün dünyada bunun cevapları vardır. Bizde ne ölçüde vardır? (Merak edenler Neden Klasiklerimiz Yok isimli kitabımıza bakabilir).
Millî Eğitim Bakanlığı 100 Temel Eser dönemine son vermiş! Haber bu. İlgililer bilir, ilk ve orta öğretimde gençlerimizin okuyacağı edebî eserler 2004’te tesbit edilmiş ve bu listeler halinde duyurulmuştu. Hatta bunun için İstanbul’a bir toplantı yapılmış, sağdan soldan edebiyatçılar, yazarlar, öğretim üyeleri bir araya getirilmişti. Bu toplantıda görüldü ki, bunun sağı solu yok, neredeyse yüzde doksan nisbetinde uzlaşma var. Sonra Bakanlık bir liste yayınladı. Bunun içinde toplantıda görüşülmeyen bazı kitaplar da vardı. Yine de şunu dedik: Bu geç kalmış hayırlı bir iştir, zamanla oturulur konuşulur, liste yenilenir.
100 Temel Eser’in asıl meselesi şu idi: Gençlere tavsiye edilen temel metinlerin sıhhati! “Kitabın sıhhati de neyin nesi?” diyebilirsiniz. Bu temel metinlerin herhangi bir müdahaleye maruz bırakılmamış, gerçek eserler olması. Belki yine de tam açıklayamadık: Türkiye’de temel metinler müdahaleye, hatta saldırıya açık. Gerekçesi dillerinin anlaşılamaması. Temel metin diliyle de klasiktir! Onun diline, kelimelerine müdahale edilmesi kabul edilemez. Bunun için sadeleştirilmiş, özleştirilmiş, metnine müdahale edilmiş eserler klasik olmaktan çıkar. Temel metin korunarak açıklamalar, lügatçeler eklenerek yayınlanabilir.
Peki ne oldu?
Yüzlerce yayınevi “100 Temel Eser serisi” yayınladı.
Her birinde aynı isimler geçiyor ama aynı isimli kitaplar metin olarak hayli farklı. Vermişler Ömer Seyfeddin’i, Refik Halid’i ehil olmayan kişilerin eline; sadeleştirmişler, özleştirmişler, hatta özetmişler!
Bir bakıyorsunuz koskoca kitap yüz, yüz elli sayfaya indirilerek temel eser olmuş! Tabii Bakanlığın 100 Temel eser damgasını vurmayı da ihmal etmiyorlar.
Böyle gayet kirli bir 100 Temel Eser piyasası oluştu.
Bizim teklifimiz şuydu: Temel metinleri Bakanlık yayınlasın veya Bakanlığın aslına uygunluğunu onaylamadığı eserler piyasaya sürülemesin!
Zamanın bakanı bunu külfet addetti. “Bakanlık yayıncılık yapmaz” dedi ve zaten MEB yayınevlerini kapattı…
Piyasanın 100 Temel Eser furyasına karşı “100 Temel rezalet” başlıklı yazılar yazdık. Nihayet Bakanlık aynı iktidarın daha önceki bir icraatını iptal etti. Edebilir mi? Eder, fakat alternatif ortaya koyarak.
Bakanlık şunu mu demek istiyor: Gençlerin temel eserler okumasına lüzum yok!
Haberdeki bilgi şu: “Milli Eğitim Bakanlığı, yaptığı yeni düzenlemeyle birlikte ‘100 Temel Eser’ kısıtlamasını da ortadan kaldıracak. Böylece öğrenciler anayasaya, yasalara ve milli eğitimin temel amaçlarına ters düşmeyecek, insan haklarına saygılı bütün eserlerden yararlanabilecek.”
Siz buna çözüm mü diyorsunuz?
Bu kargaşadır, anarşidir! Temel eserleri okutmaktan vazgeçmektir.
Doğrusu bakanlığın temel eserler meselesini gerçek anlamda çözmek için mesai sarf etmesidir. Bunu bekleyebilir miyiz? Göreceğiz!
Dil köşesi:
Bir başka haberde “Milli uçağa milli sertifika” müjdesi veriliyor. Yahu bu kelimenin Türkçesi yok mu? Var da kim uğraşacak. Şemseddin Sami, yüz küsur yıl önce “tasdikname” olarak karşılamış. Yüz yıl önce Hasan Bedreddin “şehadetname” karşılığını vermiş. Bunlar geçmiş büyük lügatçilerimiz. Yenilerden A. Çetin Ertürk “belge, diploma” diyor. Biz “berat”ı da ekleyebiliriz. Seç beğen al.
.23/12/2018 23:59
İslâm “asrın idraki”ne söyletilebilir mi?
Mehmed Âkif’in vefat yıldönümüne yakın günlerdeyiz. Bu günlerde boş övgüler yanında yerli yersiz eleştiriler de piyasayı kaplar. Birkaç yazıda son yıllarda müzminleşen bazı tenkidler üzerinde durmak istiyorum. Bu konularla ilgili daha önce de yazdık, fakat bugünün kısır okur yazarlık ortamında tekrarına ihtiyaç var.
İki asırlık temel meselemiz: Yaşadığımız asırda müslüman kimliği ile var olmak! Aydınlar arasında Batı medeniyetine tam mânasıyla teslim olmaktan başka çare kalmadığı fikrinin hâkim olduğu bir dönemde iki önemli isim, hayatlarıyla, eserleriyle ve mücadeleleriyle bu anlayışa itiraz ettiler: Mehmed Âkif ve Yahya Kemal.
Bu iki cevap esas itibarıyla birbirinden çok farklı mahiyette değildir.
Mehmed Âkif, Türkiye’de pozitif ilim tahsil etti; ilk açılan Baytar mektebinde okudu. Dünya kavrayışında bu tahsilin önemli rolü olduğu söylenebilir. Pozitivizmi benimsemedi, fakat pozitif metodları, yaklaşımları, aklîliği ön plana aldı. İslâmı anlayış ve anlatışında da bunun tesiri görülebilir. Din anlayışında tasavvufî unsurların yer bulmamasını da buna yorabiliriz. Batı medeniyetine karşı olmamakla beraber, samimi bir müslüman olarak bu medeniyeti temsil eden sömürgeci batıya karşıdır.
Yahya Kemal, pozitivizmin çıkış yeri olan Fransa’da sosyal-siyasî ilimler tahsil etti. Elbette pozitivizmin ağır tesirleri onun şahsî düşünüşünü, dünya kavrayışını büyük ölçüde etkiledi. Fakat, “Mektepten memlekete” dönen bir sosyal bilimci ve edebiyatçı olarak milletini, onun birikimini ve yaşatıcı değerlerini esastan tanıyarak batı karşında var olabilme zeminini tanımlamaya yöneldi. Dinle ilgili yaklaşımı da sosyal bilimciliği ile açıklanabilir.
Yahya Kemal dönemin birçok Avrupa hayranı genci gibi Fransa’ya kaçmış, orada bu hayranlık dönüşüm geçirmiş ve kendi medeniyetinin, ülkesinin değerini daha iyi kavramıştır. Fransa’dan döndüğünde ev, yani ülke değişmiştir. 1912 yılı, Osmanlı Devleti’nin yeni gailelerle boğuştuğu bir dönemin başlangıcıdır. Balkan bozgunu, ardından 1. Dünya Harbi ve nihayet Millî Mücadele...
Yahya Kemal, bu süreçte, dilini, kültürünü bulmak ve onu sağlam temeller üzerinde sürdürmenin şartlarını kavramak için uğraşır. Nihayet, milliyetçiliğin, türkçülüğün revaç bulduğu, aydınları etkilediği bir dönemde, millet vakıasını ve milliyet kavramını tabiî temellerinde tarif etmeye yönelir. Türkiye’de milliyetçilik, sentetik ve buyurgan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Milletten, onun değerlerinden kaynaklanmak yerine, milleti kendi tariflerine göre biçimlendirmek esas gaye olarak görülmüştür.
Netice olarak, iki şairin eserlerine bakarak şunu söyleyebiliriz: Mehmet Âkif, dinin, İslâmın tebliğcisi; Yahya Kemal, dinin oluşturduğu kültürün terennümcüsü.
Mehmet Âkif’in pozitif bilim okumuş bir kişi olarak gerçekçi tasvirlerle, mevcut durumu eleştiren tutumuna karşı Yahya Kemal, Fransa’da sosyal bilimlerle meşgul olmuş bir edebiyatçı olarak kötülükleri, olumsuzlukları sergileyerek değil, millet olgusunu uzvî/organik çerçevede yorumlayarak düşüncesini şiirleştirir. Mehmed Âkif imanın doğrularını tebliğ etmek isterken, Yahya Kemal İslâm’ın hayata geçmiş, kültür hâlinde halkın yaşadığı kimlik yapıcı, birleştirici tarafını tasvir eder. Âkif, bir bakıma tümdengelim (istidlâl) diyebileceğimiz tarzda fikirlerini ortaya koyar. Yahya Kemal ise, tümevarım (istikra) tarzında düşüncesini geliştirir.
İkisi de kimlik şairidir; Mehmet Âkif, dinin gereklerini söylüyor, Yahya Kemal milliyetin. Yahya Kemal’e göre, “milletlerin mayası kan değil, dindir”. Din, toplumun esas kimlik yapıcısı, yüzyıllarca tarih ve kültürü yoğurmuş, insan davranışlarını belirlemiş. Yahya Kemal sentetik milliyetçilik yerine, tabiî olandan, yaşanandan, halkın varlık sebebi olan, mukavemetini sağlayan unsurlardan “milliyet” çıkarıyor. Bu da çoğu zaman dinden ayrılamıyacak bir yapıdır.
Müslüman zihni, dünyanın birikimini döneminde veya dönem öncesi olsun dikkatten uzak tutmamıştır. Antik felsefe ile tanışmaktan kaçınmamış, o birikimi bilen bir zihinle yoluna devam etmiştir. Müslümanların sonraki yüzyıllarda bu geniş kavrayışı sürdüremedikleri malûmdur. Dış dünyada olup bitenleri görmezden gelerek, kendi kabuğunu çekilerek var olmak, selefilik veya vahabilik olarak tezahür etmiş, buna karşılık batıyla yüzyıllardır temas halinde olan Osmanlı zihni dünya kavrayışını yeniden inşayı gerekli görmüştür. Bu yüzden, “günümüzde inancına sahip çıktığı halde asrın idraki kavramının dışında kalarak yazan, çizen, fikir üreten kimse yoktur” diyebiliriz.
“Asrın idraki” kavramına şu veya bu şekilde itiraz edenler de buna dahildir!
Neden batılı edebiyat tarzları ile yazıyoruz, neden 16. Yüzyılın mazmunları ile ifade tarzımızı sürdürmüyoruz? Batının birikimini görmezden gelerek düşündüğümüzü, sanat yaptığımızı söylemek mümkün mü?
Burada asıl mesele şu: Mehmed Âkif doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alacak güçlü bir birikime sahipti… Acaba ondan sonra gelenlerden kaçı böyle bir iddia ile ortaya çıkabilir?
.
Âkif, Abdülhamid ve İttihatçılar
Mehmed Âkif, 20. Yüzyılımızda şiirleri ve fikirleriyle zihin dünyamızın şekillenmesinde önemli yere sahip. Mücadelesi ve hayatıyla örnek bir karakter olarak beliren bu büyük şahsiyetin günümüzde de tesirleri devam ediyor. Böyle büyük adamların düşmanları da olur; Âkif’in sağlığında olduğu gibi, vefatından sonra da bilhassa fikir ve inanç zıtlığından ötürü hayli düşmanı olmuştur. Son zamanlarda Âkif’le aynı iman ve fikir cephesinde görünen bazılarının düşmanlıkları da ne yazık ki, ölçüyü aşmış durumda.
Mehmed Âkif yakın tarihimizin üç dönemini yaşadı. İlk Meşrutiyet’e geçiş ve Abdülhamid dönemi onun bütün çocukluk ve gençlik yıllarını kapsar. 2. Meşrutiyet ilân edildiğinde 35 yaşındadır ve ilk gençlik yıllarından beri şiirle uğraşmakla, bazı dergilerde şiirleri yayınlanmakla beraber edebiyat âlemince tanınmış değildir.
Abdülhamid devrinde açılan Baytar Mektebi’nde okuyan Âkif, bu dönemde veterinerlik ve Ziraat Nezareti’nde yöneticilik yapar. Onun büyük şiir kudretinin ortaya çıkamama sebepleri arasında dönemin şartları da dikkate alınmalıdır.
***
Meşrutiyetin ilânından bir ay sonra Sırat-ı Müstakim mecmuası yayımlanmaya başlanır ve ilk saydan itibaren Mehmed Âkif yeni tarz şiirleriyle bu dergide görünür. Böylece yeni tarz şiirlerini gün yüzüne çıkarma fırsatını 2. Meşrutiyet’ten sonra bulur. İlk Safahat’ı teşkil eden bu şiirler onun hem şiir gücünü hem de düşünce yönünü ortaya koyar. Bu şiirler arasında dönemin hayatıyla ilgili Hasta, Küfe, Hasır, Meyhane, Seyfi Baba… gibi manzumeler siyasî bir muhteva taşımaz. İstibdad ve Hürriyet gibi şiirler ise doğrudan siyasî muhtevalı şiirlerdir.
İstibdad şiiri “Yıkıldın, gittin amma ey mülevves istibdad/Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad” mısralarıyla başlar. Şiirde otuz milyon ahalinin üç şakînin mahkûmu olduğu ifade edildikten sonra, bunların bir mevhum gölgeyi semalardan da yüksek tuttukları belirtilir.
Şiirin devamında istibdad dönemiyle ilgili olaylar, Abdülhamid’e de atıflar ihtiva edecek şekilde anlatılmakta ve artık hürriyet devrine geçildiği belirtilmektedir. Şiirin ikinci bölümü, meşrutiyetin bir gün öncesini tasvir eder. Bu bölümde kocası sürüklenerek götürülen bir kadının ilenmeleri dile getirilir. Bir sonraki şiir Hürriyet “-iki gün sonra-“ ibaresiyle sunulur. Bu şiirde Meşrutiyet’in ilânının sevinci yansıtılmaktadır.
1. Kitapta yer alan “Köse İmam” şiiri de istibdat aleyhdarı ifadeler ihtiva eden bir şiirdir. Köse imam, daha sonra Âsım kitabında Âkif’in babasının talebesi olarak tanıtılacak bir hocadır.
İlmi az, görgüsü çok, fıtratı yüksek bir imamTanırım ben, ki hayatında tanıtmıştı babam.“Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Kösem;Görmedim üç senedir, bâri gidip bir görsem…
Bu başlangıçtan sonra şair, bir aile faciası tasvir eder. Kocası tarafından dövülen bir kadının Köse İmam’a şikâyeti ve onun kocasını huzuruna getirtmesi anlatıldıktan sonra karısını darbeden kocanın
İki alsam ne çıkar sâye-i hürriyyette?Boşamışsam canım ister boşarım elbette.
cevabı Âkif’in Meşrutiyet’in ilânından sonra erken dönemde dikkat çekici bir eleştirisi olarak görülmelidir. Bu arada Köse İmam’ın yakınması da dikkatten kaçırılmamalıdır:
Kimse söyletmiyor artık bizi, bak sen derde;“Mürteci!” damgası var şimdi bütün ellerde
…
İşte gördün ya, herif “sâye-i hürriyyette”
Diyerek, başlamak üzreydi hemen tehdîde!
…
Sâde hürriyyeti ilân ile bir şey çıkmaz;
Fikr-i hürriyyeti hazm ettiriniz halka biraz.
Bu mısralar, Mehmed Âkif’in Meşrutiyet’in ilanından sonraki yönetimi ve havayı olumsuz şekilde yansıttığını açıkça göstermektedir. Buradan itibaren Mehmed Âkif’in Abdülhamid ve istibdat dönemi eleştirisini bir yana bırakıp İttihatçıları eleştirmeye başladığını söyleyebiliriz.
***
Son yıllarda Âkif’in Sultan Abdülhamid’le ilgili olumsuz beyanları öne çıkarılarak yapılan gerçeklik kaygısından yoksun tenkidler şairin eserlerinin bütünü dikkate alınırsa, apaçık haksızlıktır. Abdülhamid’in son büyük Osmanlı padişahı olduğunda şüphe yok. Fakat döneminde Abdülhamid imajının bugünkü gibi olmadığı bilinen bir şeydir.
Mehmed Âkif’e şiirlerinde geçen Abdülhamid aleyhdarlığı ihtiva eden mısralarından ötürü saldıranlar, Âsım’da “Zulmü alkışlayamam” diye başlayan kısmı dikkatle okumalıdır. Zulüm, ittihatçı zulmüdür! Gelenin keyfi için geçmişe sövmeyeceğini söyleyen de Âkif’dir. Gelen İttihatçılar, geçmiş de Abdülhamid devridir.
Âkif’in şiirleri bütün olarak okunursa onun Abdülhamid dönemini öven mısraları da keşfedilebilir. Abdülhamid bağlılığı üzerinden Âkif’e saldırmak, onu değersizleştirmeye çalışmak asla doğru ve hakşinas bir yaklaşım olarak görülemez. Her iki tarihî şahsiyeti haklarını teslim edilerek kabul etmek mecburiyetindeyiz.
.
Kahraman ırkıma yok izmihlâl!
İstiklâl Marşı metni bugünün Meclis’inde oylansa idi, nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalınırdı? Metinde iki defa geçen “ırk” kelimesi yüzünden bazılarının şiddetli tepkilerine yol açacağı tahmin edilebilir.
Günümüzde ırk, kavim, millet kavramları farklı çağrışımlar uyandırır. Bu kelimelerin son yüzyılda yüklendiği anlamlar üzerinden yapılan bu tartışmaların sağlıklı sonuçlar vermesi beklenemez.
Irk kelimesinin kök dil Arapçada “damar” anlamına geldiğini hatırlamamız gerekiyor. Ahterî lügatinde “ağaç ve ot köklerine dahi ırk derler” deniliyor. Modern Arapçada “ırk” kelimesi bugün bizim kullandığımız mânada kullanılmıyor. Onlar “neseb, ensab, sülale” gibi kelimeleri tercih ediyorlar. Irkçılığın karşılığı da “unsuriyet”tir.
***
19. yüzyılın sonu ile 20.yüzyılın başındaki sözlüklerde kelimenin bugünkü anlamı dışındaki mânaları dikkat çekicidir. Redhouse’un Müntehabat-ı Lügat-i Osmaniye’sinde “damar, kan damarı, reg ve kök, asıl, bünyad” açıklamasını görürüz. Lehçe-i Osmani’deki açıklama, “Damar, reg, kan damarı, kök saçakları, taraka. Asıl, soy, meşreb” şeklindedir. Kamus-ı Türkî’de de benzer bir açıklama buluruz: “müfreze, kısım, bölük, şube, kabile şubesi”.
Mehmed Âkif İstiklâl Marşı’ndan önceki şiirlerinde olduğu gibi sonra yazdığı veya yayınladığı şiirlerde de bu kelimeyi kullanılmıştır. “Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile” şiirinde “ırk”ın damar, soy anlamında kullanıldığını görüyoruz. Müslümanlık kavramı üzerinden konuşulduğu ve “ecdat” kelimesinin kullanıldığı dikkate alınırsa, kelimeye etnik bir anlam yüklenemez. 1915’te yazılan Berlin Hatıraları şiirinde yine aynı bağlamda bir anlamlandırma görülmektedir:
Âkif, Safahat’ın altıncı kitabı Âsım’da da ırk kelimesini kullanır. 1915-1916’ların köylerini anlatırken kullanılan ırk kelimesi Türk adı ile birleşecek şekilde kullanılmıştır. Yalnız, “Türk” kelimesinin o dönemde aynı zamanda “köylü” anlamıyla da kullanıldığını hatırdan çıkarmamalıyız.
Safahat’ın 1933’te Mısır’da yayınlanan yedinci kitabı Gölgeler’de yer alan Hâlâ mı boğuşmak şiiri sonundaki tarihe bakılırsa, İstiklâl Marşı’ndan önce yazılmıştır.
Bambaşka iken her birinin ırkı, lisânı,
Ahlâkı, telâkkîleri, iklîmi, cihânı,
Yekpâre kesilmiş tutulan gâye için de,
Vahdetten eser yok bir avuç halkın içinde!
Post üstüne hem kavgaların hepsi nihâyet;
Hâlâ mı boğuşmak? Bu ne gaflet, ne rezâlet!
Âkif’in bu şiirlerinde ırk kelimesinin soy anlamı ile birlikte asıl, topluluk, bölük, kısım, şube, meşreb anlamlarını çağrıştıracak şekilde kullanıldığını söyleyebiliriz. Berlin Hatıraları’nda “Asyalıdır, ırkı başkadır” ibaresine dikkat edilmelidir. Almanların ırk kavramına önem verdikleri bilinir ve daha sonra siyasete dönüşecek üstün ırk görüşleri hatırlanırsa, Alman anneye izafe edilen bu sözünün bir ırkı değil, birçok ırkı ihtiva eden bütün Asyalıları kapsar şekilde kullanıldığı görülecektir.
***
Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’nı çok hassas bir dönemde ve özel şartlarda yazdığı unutulmamalı. Ankara’da teşkil edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihimizde azınlık unsurların (gayri Müslimlerin) temsil edilmediği bir Meclis’tir. Müslüman vekillerin ırkları, etnik farklılıkları bu Meclis’te hiçbir şekilde mesele teşkil etmemiştir. Meclis’te çok sayıda Balkanlardan gelen ve ırk olarak Türk olan veya olmayan vekillerle, Kafkaslardan gelen vekiller bir aradadır. Ayrıca Anadolu’nun muhtelif vilayetlerini temsil eden Türk ve Kürt meb’uslar da Meclis’te önemli bir yekûn tutmaktadır.
İstiklâl Marşı’nın ilk kıt’asını hatırlayalım:
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Burada geçen “kahraman ırk” ile son kıt’ada geçen “ırkıma yok izmihlâl” ibareleri üzerinde düşünmemiz gerekiyor:
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
İstiklâl Marşı’nın Meclis görüşmelerinde ve oylanmasında bu mısralar bugünkü manasıyla farklı ırklara mensup vekillerde herhangi bir rahatsızlığa yol açmamıştır. Etnik farklılıklara rağmen İstiklâl Marşı oylamasında bir muhalif oy dışında çoğunluk sağlanmıştır. Hatta sadece bu değil, Akif’inki ile birlikte 7 şiirin oylanması söz konusu olabilecekken, Türkiye’nin doğusundan batısından kuzeyinden güneyinden meb’usların önergeleri ile sadece Mehmed Âkif’in şiirinin oylanması kararlaştırılmıştır. Sadece Âkif’in şiirinin oylanmasını teklif edenler arasında ırk olarak “Türk” olmayanlar da vardı ve küçümsenmeyecek nisbette idi.
Bu durumda şiirde geçen “ırk” kelimesinin soyu aşan bir topluluk anlamı ile kavrandığını veya Müslüman olan bütün ırkları kapsayacak bir şekilde kullanıldığının düşünüldüğünü söyleyebiliriz.
Mehmed Âkif’in hiçbir zaman ırkı, kavmi öne sürmeyen büyük bir bütünlük için yazdığı düşünülürse, metnin dışındaki bu unsurun da şiirin anlaşılmasındaki rolü kavranabilir.
.31/12/2018 00:00
Suud’un dünya kültürel mirası!
Bir Suudî mimarisi, sanatı, edebiyatı var mıdır?
Şüphesiz, Arabistan ahalisinin çok zengin bir kültürel-medenî geçmişi vardır. Cahiliye döneminde büyük şairler yetişmiş, bunların en büyüklerinin şiirleri Kâbe duvarına asılmıştır. “Yedi Askı” şairlerinin Arapçanın yüksek şiir gücünü çok erken zamanlarda ilan ettikleri eserlerdir bunlar. Peygamberimizin cahiliye dönemi şairlerinin en büyüğü olarak bilinen İmriulkays’ı takdir ettiği bilgisi yaygındır.
Suudiler, 18. Asrın başında doğan Abdulvehhab’ın görüşlerini benimsemişlerdir. Vahabilik keskin bir selefî akım olarak belirir, sünnetle ve buna bağlı ibadetlerle arası hoş değildir. Vahhabilik, sümürgeci Avrupa’nın önünde İslâm dünyası için koruyucu bir sed oluşturan Osmanlı Devleti’ni hedef olarak almış, Osmanlı Devleti’ni ve uygulamalarını “şirk”le suçlamıştır.
Vahhabilerin Osmanlıya karşı savaşı, İngiliz emperyalizminin bölgeye yerleşmesinin zeminini hazırlamıştır. İki asır boyunca İngilizlerin vahabbiliği benimseyen Suudları açık veya gizli destekledikleri bilinmektedir. Onlara Hicaz bölgesini bağışlayan da İngilizlerdir. Daha önce Osmanlıya karşı kullandıkları hain Hüseyin’i yüzüstü bırakmışlar, Suudilerin bölgeye yayılmasına destek vermişlerdir. Bunun sebebi, Suudların hac dahil Müslümanların birçok uygulamasına sıcak bakmamaları olmalıdır. Şerif ailesi haccın yönetimi konusunda köklü bir otorite olarak tanınmıştı. Bu otoritenin güçlendirilmesi İslâm dünyasında farklı gelişmelere yol açabilirdi, İngilizler Suud ailesini Hicaz hâkimi yaparak bu ihtimali ortadan kaldırmışlardır.
Vahabiliği bid’at kavramı etrafında anlamaya çalışmak doğru olur. Bid’at çıkaran küfre sapar ve bu yüzden bid’atlar kesin olarak reddedilmelidir. Burada bid’atın yerine göre “yenilik” olarak anlaşılması yanlış olmaz.
Vahhabilikte bid’atlar insanların Allah’a ortak koşmasına yol açar. Kabirler, türbeler yapmak ve bunları ziyaret etmek bid’attir. Sevap beklentisi ile Peygamberin kabrini ziyaret dahi şirke yol açar. Bunun kestirme yolu, mezarları, türbeleri ortadan kaldırmaktır! Hz. Peygamber’in hatırasını yüceltmek de şirke girer! Sünnet ya da nafile namaz kılmak yasaktır. Mevlit cemiyetleri, bu topluluklarda okunan şiirler aynı minval üzredir, Suud ülkesinde bunlar men edilmiştir. Suudlar yasakların birçoğunu devletleştikten sonra terk etmişlerdir. Süslü camiler yapmak, yüksek minareler inşa etmek bid’attir ama bugün Suud ülkesinde buna riayet edilmemektedir. Resim ve heykele şiddetle karşıdırlar ama her yerde Suud kıralların resimlerine rastlarsınız.
Daha ötesine geçelim: Cidde’de Heykel Müzesi’ne ne buyurursunuz?
Fesüphanallah! Selefiliğin, vahabiliğin düştüğü duruma bak! Fakat bizdekiler bunları bilmedikleri için bayat sakızları çiğnemeye devam ediyorlar.
Ya Suud kıralının “eğlence merkezi” açtığından haberdar mısınız?
Suud kıralı bu sene 334 km2lik bir eğlence, spor kültür alanının açılışını yapmış. Burada Suudi yurttaşlarına dünya standardında eğlence seçenekleri sunuluyormuş. Fransızlarla anlaşmışlar, El Ula bölgesi bir “kültürel turizm merkezine” dönüştürülecekmiş. 20 milyar ABD Doları tutarında yatırımla tabii ki… Abdülvehhab’ın kabri belli değil iyi ki, kemikleri tuzla buz olmuştur Suudların bugünkü uygulamaları karşısında!
İmdi, Arabistan’da “insanlığın kültürel mirası” denilince ilk aklınıza gelen ne olabilir?
Kâbe değil mi? İnsanoğlunun Allah’a adadığı ilk mabed…
İkinci sırada Mescid-i Nebevî gelir elbette.
Suudların dünya kültürel mirasına dahil ettirdikleri ilk yer ne Mekke’de, ne de Medine’de…Medain-i Salih, bu beldelerden hayli kuzeyde, Ürdün’e yakın bir yerde. Kur’an’da Salih peygamber bahsini hatırlayanlar, inkâra sapan kavminin bir sesle, gürültüyle helak edildiğini de bilirler.
Suudlar putperest bir kavmin kalıntılarını dünya mirasına sokarken ne işle meşguldüler? Mekke ve Medine’deki İslâmî devir eserlerini yok etmekle! Bugün bu ülkede Osmanlı eseri namına ne kaldı? Kâbe revakları yeniden yerine konulmuş. Peygamberimizin kabri ayakta, onu yıkmaya güçleri yetmedi, Mescid-i Nebevi’nin son Osmanlı onarımından kalan bazı kısımları da yıkılamadı! Hiç şüphesiz bunlar insanlığın halis muhlis kültürel mirası idi. Ecyad kalesi de öyle idi…
Vahhabilerin geldiği noktaya bakın: İslâmî devre ait bütün kabirleri, türbeleri yerle bir ettiler, Semud kavminin anıt mezarlarını ise dünya mirası listesine koydurdular!
Gelelim baştaki soruya: Bir Suudî mimarisi, sanatı, edebiyatı var mıdır?
Var diyen beri gelsin, tenvir edilmeye ihtiyacım var!
.03/01/2019 00:00
ABD nereye çekiliyor?
21. yüzyılımız 20. yüzyılımıza benzemeyecek; bu giderek daha fazla hissediliyor. Farklılaşma en fazla dış siyasette görünürleşiyor; dış gelişmeler hatta iç siyaseti belirleyecek şekilde seyrediyor.
Türkiye Cumhuriyeti dış siyaset parametrelerini tedricen değiştirmek mecburiyetinde kalıyor. Değişimi 2002’den beri devam eden yönetimin hızlandırdığını söyleyebiliriz. Bu siyaseti “yeni cumhuriyet siyaseti” olarak adlandırmak mümkün müdür?
Türkiye Cumhuriyeti, 20.yüzyılın başındaki dünya patronu İngiltere öncülüğünde batılı sömürgecilerin Osmanlı Devleti’ni tasfiyesi sonucu kurulmuştur, bunu kayda geçirmeden yapılacak değerlendirmeler boş lâftır. Millî Mücadele’den sonra iki barış ihtimali vardı. Birincisi, yeni Türkiye’yi oluşturacak kadroların Osmanlı Devleti’nin tasfiyesini emperyalist devletlere bırakmadan yapması ve 1. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı sınırları içinde bulunan ülkelerle ilişkilerin sürdürülmesi.
O zaman bu mümkün olmadı veya bunu başaramadık.
***
Lozan’da Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi İngiltere ve müttefiklerinin projeleri doğrultusunda, yeni Türkiye’yi kuracakların tasvibi ile yapıldı. Bu tasvib sadece coğrafi sınırlar ve maddi mirasla ilgili değildi, manevî mirasın reddedilmesini de kapsıyordu. Osmanlının maddî mirası kadar manevî mirası da önemlidir. Bu manevî mirasın en görünür olduğu alan dış siyasettir.
Osmanlı Devleti’nin tasfiyesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne yolu açan batılılar, aynı zamanda Arap nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerde manda idareleri kurdular ve bazı küçük devletlere (emirliklere) de cevaz verdiler. Bunlardan daha önemli olan, Filistin’e Yahudi göçüne ve mutasavver bir Yahudi devletinin oluşmasına zemin hazırlanmasıdır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla başlayan zemin üzerinde 2. Dünya savaşından sonra İsrail devleti ilân edildi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail’i ilk tanıyan devletler arasında olması asla tesadüf değildir, “Cumhuriyet siyaseti”nin tabiî sonucudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına zemin hazırlayan irade, bu defa Osmanlı toprakları üzerinde yeni bir devlet oluşturuyordu. Bu devleti Türkiye’nin geç tanıması demek, Cumhuriyet dış politikasının tayin edilmiş sınırları dışına çıkması, hatta İsrail’in meşruiyetini askıda bırakması demekti.
Türkiye’nin İsrail ne yaparsa yapsın, nasıl davranırsa davransın, ilişkilerini en üst seviyede sürdürmesi, 1920’lerde belirlenmiş olan siyasete uygundur. Fakat, bugünün dünyasında bu siyasete sadık kalınması, kolay değildir, hatta imkânsızdır.
Nitekim, İsrail’le ilişkilerin gevşediği bir süreçte 28 Şubat müdahalesi, devleti bildik Cumhuriyet siyasetine döndürdü. İsrail’le ilişkiler en üst seviyeye çıkarıldı. Askerler, büyük ihaleleri İsrail firmalarına verdiler, çok sayıda gizli anlaşma imzaladılar. ABD’nin yeni teknolojileri Türkiye’ye İsrail üzerinden verme siyasetinin bu sonuçta etkisi dikkatten uzak tutulmamalıdır.
28 Şubat hükümetleri sonrasında, Türkiye siyasetini İsrail’le çatışmaya girmeden geliştirmeye çalıştı. Fakat daha sonra bunun sürdürülmesi güçleşti. Geçen yılın başında ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, bir seri olaydan sonra Türkiye’nin konum belirleme hususundaki esnekliğini etkiledi.
Buna rağmen, “Türkiye İsrail odaklı siyaseti tam olarak terk edebilir mi?” sorusunun sorulması gerekiyor. Çünkü bu siyaset esas olarak ABD siyasetidir ve netice olarak Avrupa siyasetidir.
ABD siyaseti değişmeden, Türkiye’nin bu hususta sürdürülebilir siyaset belirlemesi kolay değildir. “ABD neden Irak’ta ve neden Suriye’de?” sorularının cevabı nettir: İsrail’in varlığının garanti edilmesi.
ABD başkanının Suriye’deki askerî varlığını sonlandırma kararı kesin bir siyaset değişikliği olabilir mi? Böyle bir siyaset değişikliğinin Türkiye’de ferahlığa yol açması tabiidir. Hakiki bir dış siyaset değişikliği için bir sabite terk edilecektir. Gerçekten böyle mi olacak?
Bunu Türkiye üzerinden okumaktansa Arap âlemi, daha doğrusu “Arap devletleri” açısından okumak da aydınlatıcı olacaktır. Arap âleminde sözü geçen devletler Suudi Arabistan ve Mısır böyle bir siyaset değişikliğine hazır mıdır?
***
“İsrail’in varlığı bu ülkelerdeki yönetimlerin garantisidir” demek yanlış olmaz. İsrail’in zaafı, Suudi Arabistan’ı ve Mısır’ı ciddi şekilde etkiler. İsrailsiz bir Ortadoğu, emperyalizmin ayakta tuttuğu (artık bunu açıkça ifade etmekten çekinmiyorlar) Arap devletleriyle yola devam edemez.
ABD askerinin çekileceği açıklaması Türkiye’nin elini görünüşte güçlendirmiştir. İlk üzerinde durulması gereken çekilmenin lâfta mı kalacağıdır. Şimdilik bu ihtimal ağır basıyor. ABD hamisi olduğu PYD’ye silah ikmaline devam ediyor.
Çekilme açıklaması neden yapıldı öyleyse?
Belki de murat ABD çekiliyor görüntüsü ile Türkiye-Rusya ilişkilerini sınamaktadır.
Rusya’nın Suriye denklemine ABD’nin rızası olmaksızın dahil edildiğini düşünmek safdillik olur. İsrail’in güvenliği ABD ile olmazsa Rusya ile garantiye alınmalıdır. Suriye’nin belirsizliği, Irak’ın parçalanmışlığı ve Türkiye’nin tahdit edilmesi ancak bu şekilde sağlanabilir.
Sadece şu söylenebilir: Suriye’de çözüm ne kolay ne de yakın.
.10/01/2019 00:07
Doğu Türkistan güllük gülistanlık!
Bu kışta kıyamette, İstanbul’dan yola düşmüşler…15 günlük zahmetli bir yolculuktan sonra Kızılcahamam’a ulaşmışlar. Buradan ileriye geçmelerine izin verilmemiş. Onlar da açıklamalarını burada yapmak zorunda kalmışlar… Doğu Türkistanlılar yahut Uygurlardan söz ediyoruz.
Bu konuya girmemek için epey ayak sürçtüm. Beş yıl önce gördüğüm bir ülkeden bahsetmek, aradaki farkın olumsuz seyrini kayda geçirmek bana giran geldi. Keşke bu bedenimizin olmasa bile ruhumuzun anayurdu ile ilgili güzel şeylerden söz edebilse idik.
Batıda Bulgar Hanlığı ile neredeyse eş zamanlı doğuda Karahanlı Devleti Müslümanlık tarihimizin başlangıcını teşkil ediyor. İslâmî Türk edebiyatı dört bin kilometre doğumuzdaki bu coğrafyada başladı. Hepimiz Yusuf Has Hacib’in çapanından, kaftanından çıktık!
***
Urumçi’yi, Kaşgar’ı görmese idim, orada olup bitenlerle ilgili gözlemlerim olmasa idi, bu yazı kolay yazılırdı. Doğu Türkistan’da insanlık göz göre göre katlediliyor, yüzbinler toplama kamplarında zulüm görüyor, Çin işkencesi kavramının modern versiyonları uygulanıyor ve bütün dünya hiçbir şey yokmuş gibi davranıyor. Hele de Türkiye’de bazı çevrelerin bigâneliği “pes” dedirtiyor.
Çin dünyanın en fazla nüfusa sahip ülkesi, coğrafi olarak da kıta cesametinde. Çin’in dünyanın geleceğinde bugünkünden daha fazla rol oynayacağı görülebiliyor. Bu rol insanî de olabilir, gayri insanî de. Batılı sömürgeciler gayri insani rollerini uzun süre insanî gibi göstermeyi başarmışlardı. Artık foyaları döküldü. Çin daha işin başında farklı bir konumda olmadığını ortaya koyuyor.
Uygur bölgesi, Türkiye’nin iki katı araziye sahip, Çin’de Müslümanların çoğunlukta olduğu bir coğrafya. Uygur ülkesine Çin resmen “Şincan” diyor, yani “yeni fethedilmiş ülke”.
Çin’de İslâmiyet, 7. yüzyılda Müslüman tüccarlar tarafından yayılmaya başlandı. 10. Yüzyılın başında Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han Müslümanlığı benimsediği gibi halkını da islâmiyete yöneltti. Bu hadise tarihimizin dönüm noktalarından.
Çin’de resmî rakamlara göre 20 milyon Müslüman var. (Gerçek rakam bunun çok üstünde olmalı.) Çin’de Batılı Müslüman tüccarlarla evlenen Han Çinlisi hanımların oluşturduğu Hui’ler, Dongxiang (Dungan, döngen-dönmeler, müslüman olan Çinliler), Sala’lar, Baoan’lar ve nihayet Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar ve Tacik gibi Türkler veya akraba topluluklar bulunuyor. 47 etnik grubun yaşadığı söylenen Doğu Türkistan’ın/Uygur bölgesinin 20 milyona yakın nüfusunun yüzde 45’ini Uygurlar, yüzde 40’ını Han Çinlileri, geriye kalanı da diğer azınlıklar teşkil ediyor(muş).
***
5 yıl önceye dönelim. Bir vesile ile Urumçi’ye gittik. Burada birkaç gün kaldıktan Kaşgar’a, bu kadim medeniyet merkezine geçtik. Hava alanından şehir merkezine kavaklıklar arasından geçip giderken, 20-30 yıl önce Esenboğa’dan Ankara’ya gider gibiydik.
Güzel intibalar biriktirmeye çalıştık. Hep kontrol altındayız. İlk akşam kaldığımız otelden çıkıp, namaz kılacak bir cami aradık. 500 metre kadar yürüdükten sonra bir seyyar satıcıya selâm verdik, selâmımızı alınca, Müslüman olduğuna kanaat getirip, akşam namazını kılabileceğimiz bir cami sorduk. Yakında bir Dungan camisi vardır. Onun bize tavsiyesi, farklı istikamete ve biraz daha uzakta bir Uygur camisine gitmemiz… Epeyce yürüdükten sonra, yüksek binaların arasında sıkışmış, iki katlı bir camiye ulaşıyoruz. Akşam ezanı okunmak üzere…
Camide üç kişi var. Üçü de genç, üniversiteli. Onlarla konuşurken ezan okunuyor ve yaşlı bir hoca mihraba geçiyor. Namaz bittiğinde cemaatin on kişiye yaklaştığını görüyoruz. Namazdan sonra cemaatle sohbet imkânı arıyoruz. Şöyle düşünün: Türkiye’nin her hangi bir şehrine bir camiye Doğu Türkistan’dan bir müslüman geliyor… Nasıl sıcak bir alâka görür, burada hava aksi. Cemaatin ağzını bıçak açmıyor.
Ertesi akşam, başka bir yoldan gidip başka bir cami daha keşfediyoruz. Sokakta gördüğümüz “Kaşgar Pilavhanesi” tabelası, bize camiyi haber veriyor. Bu cami de avlulu ve iki katlı. Avluda dut ağacı dikkatimizi çekiyor. Daha bakımlı ve temiz bir camide olduğumuzu fark ediyoruz. Cemaat de dünkünün iki katı! Burada da cemaatle namazdan önce ve sonra sohbet etmeye çalışıyoruz. Almatı’dan gelmiş bir misafir Kazak konuşuyor sürekli…
Korkunun ne menem bir şey olduğunu cemaatin gözlerinden okuyoruz. Biz kimiz? Acaba ne maksatla bu camiye geldik, burada söylenenler nerelere ulaşır ve kimin başı bu yüzden yanar?
Bugün Urumçi hele de Kaşgar ziyaret edilebilir mi?
Bunun zorluğunu beş yıl önceye bakarak kavrayabiliriz. Biz davetliler, nezaret altında her yere suhuletle ulaşabilirken, Kaşgar’a giriş ve çıkışın sıkı kontrol altında olduğunu, izin belgesi olmadan bu şehirden giriş ve çıkışın mümkün olmadığını fark ediyoruz. Bu yüzden Uygur bölgesinde olup bitenlerle ilgili, insanın havsalasını zorlayan zulümlerle ilgili bilgiler bize şaşırtıcı gelmiyor. Şaşırtıcı olan, bu kadar zulme bütün dünya gibi bizim de bigâne kalmamız!
.13/01/2019 23:34
Medine’yi müdafaa etmek!
İnsan hâfızasıdır, millet tarihidir!
Hafıza kaybı ile beliren rahatsızlıklara eskiden “bunama” der geçerdik. Şimdi bahsi çok geçen “alzaymır” bu tarz bir hastalık. Hasta zihnî melekelerini kaybediyor, hafızasını yitiriyor ve hastalığın ileri safhasında artık en yakınlarını dahi tanıyamaz oluyor.
Millet olarak ciddi bir hafıza kaybı meselemiz var. Osmanlı Devleti’ni kaybettik, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduk. Cumhuriyetin ilk döneminde resmî hafıza kaybı uygulamaları büyük yer tutar. Osmanlının devamı olmadığımıza, Müslümanlıkla bağımızı kesmeye azmettiğimize dünyayı inandırmaya çalıştık. Bunun için bin yıllık tarihimizden, yazımızdan, kelimelerimizden, mûsıkimizden vaz geçtik.
Bu dönemde Osmanlının ne kadar kötü olduğunu, Osmanlı zulmünden en son nasıl bizim kurtulduğumuzu ders kitaplarına kadar soktuk. Peki bu kötülükle, zulümle bu devlet nasıl altı asır payidar oldu? Neden bu topraklardayız? Bu topraklar üstündeki medenî varlığımızı kime borçluyuz?
Cumhuriyet bir Millî Mücadele sonucu kuruldu. Artık Millî Mücadele veya İstiklâl Harbi yoktu, “Kurtuluş Savaşı” vardı. Osmanlı emperyalizminden kurtulmuştuk! Millî Mücadele’nin güçlü dinî arka planı yerine bir kahramanın vatan kurtarma macerası konuldu. Millî Mücadele’den önce bazı cephelerde nasıl destansı bir mücadele verdiğimizi, nasıl olağanüstü zaferler kazandığımızı dahi hatırlamak istemedik. Oysa bu zaferlerin kahramanları hâlâ aramızdaydı.
Çanakkale’yi bile unuttuk! 1930’lara kadar Çanakkale zaferini hatırlamadık. 1934’te, zaferin 20. yıldönümünde artık sağdan soldan hatırlayanlar çıktı. Biz hatırlamasak bile mağlublar bu savaşı unutmuyordu. Her nisan ayında Gelibolu Anzaklarla doluyordu. Onların kutsal mezarları vardı, bizim şehitliklerimiz neredeyse yoktu. İşte tam bu sene Gazi (henüz Atatürk değildi) Anzaklar için meşhur sözlerini söyledi. Onlar artık bizim evlatlarımız olmuştu!
Peki bizim evlatlarımız ne olmuştu? Onların zaferlerini neden yâd etmiyorduk? Bu sözler, askerlerimizin Boğazlara giremediği günlerde söylenmişti; harp sahası bizim kontrolümüzde değildi! Biz zaferi dönemin dünya hükümranı İngilizlere karşı kazanmıştık ve bunu hatırlatmak o zamanın şartlarında pek hoş kaçmazdı!
Âkif’in Çanakkale Şehidlerine şiiri bu destansı tarihi zihnimizde silinmezleştirdi. Kut’ülamare’yi başka bir şairimiz aynı güçle terennüm etse idi, o da zihnimizden silinmezdi her halde.
Ya Medine Müdafaası?
Neden hatırlansın ki? Ancak 1971 yılında iki kitap birden yayınlandı. Fahreddin Paşa’nın maiyetinde bulunmuş Naci Kâşif Kıcıman’ın Medine Müdafaası yahud Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı? ile Feridun Kandemir’in Medine Müdafaası-Peygamberimizin Gölgesinde son Türkler kitapları.
Şimdi “Medine Müdafaası da neyin nesi?” denilecek.
Hicaz bölgesine İngilizler hain Hüseyin’i öne sürerek girdiler. Hüseyin Osmanlı Devleti’ni arkadan vurdu; bunu bütün Araplara teşmil etmek doğru değil. Büyük Arap kırallığı hatta halifelik hayaline kapıldı. Bununu üzerine, savaşın seyri dikkate alınarak Medine’den askeri birliğimizi çekmeye karar verdik. Hiçbir komutan buna yanaşmadı. Medine’ye görevlendirilmek istenenlar arasında Mustafa Kemal Paşa da vardı. Paşa “mademki Medine’nin boşaltılmasına karar verildi, benim Medine’ye gitmem münasip değildir, şimdiye kadar Medine’yi kim müdafaa etmiş ise, boşaltma işini de O’nun yapması akla ve mantığa daha uygundur” diyerek görevi kabul etmedi.
Medine İngilizlerin ve Hüseyin’in kuşatmasına direndi. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin 16. maddesinde; “Hicaz’da, Asir’de, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta bulunan muhafız kıtalar en yakın İtilaf kumandanına teslim olunacaktır” deniyordu. Medine muhafızı Fahreddin Paşa’nın cevabı “Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır” oldu. Paşa, Mütareke hükmünü dinlemediği gibi Harbiye Nazırı’nın buyruğunu da saymadı. Ancak halifenin emri olursa, tahliye düşünülebilirdi. Fahreddin Paşa zaman kazanmaya çalışıyordu. Hatıralarında, İtilaf devletleri arasında bir ihtilaf zuhurunu veya bölgedeki emirlerin Medine’ye sahip çıkmasını beklediğini ifade ediyor.
Şüphesiz O bu direnişin sonuçsuzluğunun farkındadır. Sonuçsuzluk mücadele etmeye engel değildir! Kahraman böyle zamanda belli olur. Fahreddin Paşa alperenlik geleneğinin son neslini temsil edercesine kutsal mekânları savunmayı sürdürdü. Sonunda halifenin emri de geldi. Bunun üzerine kurmay heyeti onu tutuklayarak, teslimini sağladı.
Bir kahramandan bahsediyoruz! Sonuna kadar teslim olmayan bir yiğit adamdan! Böylelerine hasımları bile saygı duyar. Nitekim öyle oldu…
10 Ocak 1919’de Fahreddin Paşa tutuklandı, Medine düştü!
İngilizler Hicaz’ı Hüseyin’e yar etmediler. İhaneti ile kaldı, zelil olarak öldü. Başka bir planları vardı: Suudların Hicaz’ın sahibi olmasını sağladılar.
Aradan bir asır geçti: O gün bu gündür Medine savunmasız!
.14/01/2019 23:58
Yüzüncü yılda ideolojik ‘gerçek’lere teslim olmamak
Birinci Dünya Savaşı’nın resmî olarak sona eriş tarihi olarak Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros mütarekesi kabul edilebilir. Geçen sene 100. Yılı idi. Pek hatırlanmak istenmedi. Bizim için kara günlerin başlangıcı idi.
Mütareke’yi Osmanlı Devleti adına imzalayan Rauf Bey’e göre, çok fena halde idik, her halde bu mütarekeyi imzalamaktan başka çaremiz yoktu. Genel Kurmay Başkanlığı’nın İstiklal Harbi kitabında, “müzakerelere başlandığı sıralarda Osmanlı orduları sanıldığı gibi büsbütün güçsüz değillerdi denilmektedir” (C.1, sf. 49). Vahidetdin daha sonra Mütareke’nin zarurî hâle gelmesini “M. Kemal Paşa’nın kumandası altında olan kuvvetlerle ‘Toros dağlarına zelilane sığınması”na bağlar.
Mütareke’den sonra İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin bazı bölgeleri işgal edilir. Tabiî buna karşı tepkiler de ortaya çıkar. 18 Ocak 1919’da Paris Konferansı’na İngiliz Hariciye Nazırı Lord Kurzon, şu çözümü teklif eder: Müstakil bir Arabistan ve Ermenistan’dan başka müstakil bir Türk Devleti kurulmalı. Bu devlet geçmişte olduğu gibi, Anadolu yarımadasının sınırları icinde kalmalı ve başkenti ya Bursa veya Ankara olmalı. Daha o zaman İstanbul’un başkent olmadığı bir çözüm teklifi ilgi çekici değil mi?
***
1919’da hem işgal acıları yaşanır hem ülkenin kurtuluşu için birtakım faaliyetler başlar, bunlar yer yer direnişe dönüşür. Bu yıl ideolojik resmi tarih fanatiklerinin bildik sloganlarla kamuoyunu yanıltma çabalarına şahid olacağız. Bu ideolojik kesimde olmamakla beraber bilgisiz geniş bir kesim bu efsaneleri baş tacı edecekler. Gerçekte bu seneyi yakın tarihimizi doğru kavrama yılı ilan etmeliyiz!
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinin de yüzüncü yılındayız. 15 Mayıs’da Yunan kuvvetleri İzmir’e çıkmaya başlamıştır. İzmir’de Yunan işgali, İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanlar’ın işgallerinden daha büyük bir tepkiye yol açmıştır.
Bu işgali İngilizler açısından taktik bir hamle olarak görebiliriz. Yoksa bu işgalin bir sonuç vermeyeceğini onlar da bilir. İşgalden bir ay önce İngiliz Hariciye Nazırı Lord Curzon İzmir’in Yunanistan’a verilmesi kararı hakkında muhtıra hazırlar: “Selânik kapılarının 5 mil dışında asayişi sağlayamayan Yunanistan’ın Aydın vilayetinde barış ve güvenlik sağlamakla nasıl görevlendirilebileceğini anlayamıyorum.”
Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya görevlendirilmesi meselesi yine hurafe halinde önümüze konulacaktır. Bu hurafeyi Paşa’nın Nutku’nun beslediğini hatırdan çıkarmayalım.
Padişahı kandırmak bir yana İngilizleri atlatarak Karadeniz’e açılma, Bandırma vapurunun takibi ve her nasılsa yakalanamama gibi efsaneler hala ders kitaplarında durmaktadır. Oysa Samsun mart ayında bir İngiliz birliği tarafından işgal edilmiştir! İngilizler Paşa’yı isteselerdi Samsun’da engelleyebilirlerdi. M. Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bir gün sonra, bu hadiseyi çok farklı şekilde ele almakta ve “Samsun’a çıkmak” yerine “Samsun’da işe başlamak” tabirini kullanmaktadır.
Erzurum Kongresi’nin Kemal Paşa tarafından toplanmadığını bu fanatiklere nasıl kabul ettireceğiz? Paşa’nın kongreye üye olması Erzurum’lu bir üye istifa ettirilerek sağlanmıştır. Daha önemlisi, Erzurum Kongresi Milli Mücadele’nin ilk kongresi değildir. 28 Haziran 1919’da Birinci Balıkesir Kongresi’nin toplanmıştır.
Balıkesir Kongresi, Erzurum Kongresi’nden yaklaşık bir ay önce, M. Kemal Paşa’nın düzenlenmesini planladığı Sivas Kongresi’nden ise iki ay önce toplanmış olmasına rağmen Nutuk’da sözü edilmemiş, inkılâp tarihlerinde üzerinde gerektiği şekilde durulmamıştır. Millî Mücadele’nin sivil anlatımı, oluşumun sırf Mustafa Kemal ekseninde ele alınması yüzünden ihmal edilmiştir.
***
Erzurum Kongresi ile ilgili Nutuk’ta yer almayan şu iki paragraf bilhassa önemlidir:
“Anadolu’daki memuriyetime, bilhassa İngilizler tarafından hazm ü tahammül olunmayacağı ve dahilden de birçok ifsadat ve tezviratın karışacağı, daha o zaman kestirilerek; alenen, gerek Sadrazam Paşa’ya ve gerekse ricali marufa-i devlete söylenmiş ve bilhassa, Zât-ı Akdes-i Hazret-i Padişahi’ye de bilmünasebe, maruzatta bulunmuş idim.”
“Bu konudaki sırların ve haberleşmelerin ve mukaddes padişahın şahsı ile geçen maruzat ve görüş alışverişlerinin, şimdilik yayılması uygun olmayıp, inşallahü teala, mübarek vatan ve milletin, bilfiil kurtuluşa erdiğini idrak edince, kitap halinde yayını ve o zaman bugünkü Kongre muhterem heyetini teşkil buyuran kıymetli kişilere de millî hatıra olarak takdimi düşünülmektedir.” (Fahreddin Kırzıoğlu, Erzurum Kongresi, sf. 21-22)
Birinci paragraf, Samsun’a çıktıktan sonra olup bitenler konusunda temsilcileri tatmin etmek maksadıyla konulmuşa benzemektedir. Yani, böyle şeylerin olabileceği hususunda yetkililer, sadrazam ve kutsal padişah haberdardır. Bu mevzu onlarla görüşülmüştür! Bu olup bitenlerin taraflarca bilinen senaryoya ters düşmediği şeklinde algılanabilir.
İkinci paragraf ise, işin bilhassa gizli–kapalı, esrarengiz kısmı ile ilgilidir. M. Kemal Paşa, Padişah’la arasındaki hususiyeti açıkca hissettirmekte, fakat bunun faş edilmesini şimdilik uygun bulmamaktadır. Bu ancak kurtuluştan sonra açıklanabilecek bir sırdır…
.17/01/2019 00:07
Atatürkçü düşünmek!
İlk sözümüz şu: Atatürk, asla atatürkçü düşünmezdi! Onun zamanında “atatürkçülük” diye bir ideoloji yoktu. Kendisi de bir ideoloji va’z etmemişti. Dolayısıyla zamanında Atatürk’ün dahi atatürkçü düşünmek diye bir derdi yoktu. Gerçi “Kemalizm” adıyla bir ideoloji oluşturmaya çalışanlar olmuştu, bu adla bazı kitaplar yazılmıştı, fakat bunların Atatürk’ün tasvibini aldığına dair bir bilgiye sahip değiliz.
Atatürk öldükten sonra İnönü döneminde kültleştirildi ve adına ideoloji ihdas edildi. Atatürkçü düşünmek, işte bu ideolojiye uygun düşünmektir. Gerçi atatürkçülük muğlak bir ideolojidir, İsmet Paşa da Atatürkçü’dür, Kenan Paşa da. İnönü topluluk karşısında Allah adını ağzına almaktan imtina etmiştir, Kenan Paşa ise konuşmalarında sık sık dinî kavramlara yer vermiştir. Hatta onun “dinsiz atatürkçülük” yerine “dindar atatürkçülük” fikriyatı oluşturmaya çalıştığı söylenilmiştir.
Dindar atatürkçülük 1980 sonrasının ifadesidir ve esasen 1940’ların atatürkçülüğü ile bağdaşması imkânsızdır. Çünkü bu ideoloji esas olarak pozitivist ve materyalist bir ideolojidir. Bu yüzden atatürkçülüğün laikliğinde dine yer yoktur. 1945’te ilk baskısı yapılan Dil Kurumu sözlüğünde teşmilen de olsa “Kemalizm Türk’ün dinidir” ibaresine yer verilmiştir! Bu ibarenin daha sonra “Atatürkçülük Türk’ün dinidir” şeklinde değiştirildiğini de biliyoruz.
Bütün bu süreç boyunca Mustafa Kemal Paşa’nın din ve İslâmiyet konusundaki farklı zamanlarda ve farklı mekânlarda söylenmiş çelişkili sözleri üzerinde duran pek olmamıştır. Atatürk bundan yüz yıl önce bugünlerde koyu Müslüman bir ifade tarzı tutturmuştu. Bu yüzden Kâzım Paşa’nın eleştirisine muhatab olmuştur. Bu tarz ifadeler 1923 yazına kadar devam eder. Sonra din konusunda olumsuz ifadeleri ortaya çıkar. 1930’ların başında din karşıtı ifadeler ön plana geçer ki, son gelinen nokta budur.
Neden bunları yazıyoruz. Son günlerde “atatürkçü” bir “ilahiyatçı” öğretmenlikten uzaklaştırılmış. Anlayacağınız bir din dersi öğretmeninin görevine son verilmiş. Bir öğretmenin tayini kadar görevine son verilmesi de kayut kuyuda bağlıdır. Biz görevden alınmanın asıl sebebini bilmemekle beraber, öğretmenlerin atatürkçü veya şucu bucu diye yaftalanmasını doğru bulmuyoruz. Ben şuyum diyerek öğrencinin karşısına bir ideolojik tercihle çıkan öğretmen iyi bir öğretmen değildir. Bir din ve ahlâk dersi öğretmeni, dinî bilgiler yanında ahlâk öğütleyici olarak kendini benimsetmelidir. Eğer dersi atatürkçülük ve inkılap dersine dönüştürmüşse, artık alanını değiştirmesinden başka bir yol yoktur.
Din dersi öğretmeni öğrencisine and içirmez, dua ettirir!
Türkçe manifestosu!
İktidar partisinin “Seçim manifestosu” açıklayacağını duyunca ben de bir “Türkçe manifestosu”nun zamanının geldiğini düşündüm!
Seçim ve manifesto kelimeleri daha önce bir araya gelmemişti. Bugüne kadar “beyanname” vardı. Bülent Ecevit arı dilciliği siyaset diline en fazla sokan siyasi lider olarak 1965’ten beri “bildirge” demeyi tercih etmişti. Farklılık parti siyasetin temelinde vardır. Ecevit böyle bir kelime kullanırken dönemi için güçlü bir mesaj vermektedir: Arı dilciyim, çünkü ilericiyim, laikim!
Sağ partiler bildirge kelimesini kullanmamaya itina ettiler, bu “beyanname”de ısrar anlamına geliyordu. Beyanname köklü bir kelimemizdi ve elbette arka planında tarihî ve hatta dinî bir muhteva vardı.
Bugünün Türkçesinde bildirge de var, beyanname de. Beyanname daha geniş kapsamlı bir kelime. Hâlâ vergi beyannameleri dolduruyoruz!
Beyanname deklarasyon mu, manifesto mu?
Eskiler deklarasyonu “beyan” ve “ilân” kelimeleriyle karşılarken manifestoyu “beyanname” ve “ilânname” olarak çevirmişler. Bu durumda deklarasyona “bildiri”, manifestoya “bildirge” denilebilir. Burada unutulmaması gereken bir husus var. Bütün dünyada “manifesto” denilince siyasî olarak ilk akla gelen Marks ve Engels tarafından yazılan “Komünist Manifesto”dur. Bunu bir yana bırakalım: Ak Parti’nin başkanı herhangi bir genel başkan olsa idi, hangi kelimeyi kullanırsa kullansın, bizi çok fazla alâkadar etmezdi. Bu “manifesto”yu Cumhurbaşkanı açıklayacak.
O zaman Türkçe hassasiyeti beklemek hakkımız!
.20/01/2019 23:15
Uygarlar ve Uygurlar!
Doğu Türkistan, yani bugün “Uygur Özerk bölgesi” olarak adlandırılan coğrafya; burada yaşayanlara “Uygur” deyip geçiyoruz. Esasen Kazak, Kırgız gibi başka Türk topluluklarından bir hayli insanın yaşadığı bir coğrafya burası. Daha genel bir isim olarak “Türkler” veya “Müslümanlar” diyebiliriz. Çin büyük nüfusu ve nüfuzuyla bu coğrafyada terör estiriyor. İnsanlar toplama kamplarında zulüm görüyor, Çinliler gelip evlerine yerleşiyor. Hatta Çin’in kendine yarar bir Müslümanlık projesi geliştirmeye çalıştığı iddiaları var.
Uzak, çok uzak bir coğrafyadan söz ediyoruz. İstanbul’dan Urumçi kuşbakışı neredeyse 5 bin kilometre! Coğrafî uzaklık manevî yakınlığı ortadan kaldırabilir mi? Şimdi çok batıdayız ve işte bu manevî ilgi peşimizde!
1930’ların tek parti yönetimi yakın kimliğimizden kaçarak hayli uzaklara gitmek yolunu seçti. Uygur, Kırgız, Kazak sözlüklerinden bazı kelimeler bularak öztürkçecilik yapılmak istendi. Olmadığı yerde de uydurma yolu seçildi. İşte o zaman “Uygur”, “uygar” oldu!
Uygar kelimesi 1935’te medenî karşılığı olarak uydurulmuştu. “Medenî”yi 19. yüzyılda “civil/sivil” karşılığı olarak yapmıştık. Şehirle medeniyet ilişkisi düşünülürse bu yerli yerinde bir karşılıktı. “Sivilizasyon”a karşılık da “medeniyet” demiştik. 1935’te ise özel bir ismi kafamıza göre kesip biçerek “uygar” ve “uygarlık”ı yaptık!
***
Uygurlar neden medenî? Uygurlar muhtemelen ilk yerleşik Türkler. Muhtelif dinleri denedikten sonra müslüman oldular, kendi yazılarıyla Orhun alfabesiyle kıyaslanamayacak kadar eser ortaya koydular. Cengiz Han’ın kâtipleri yazışmaları bu alfabe ile yaptı. Fatih devrine kadar Osmanlı’da da bu alfabenin az da olsa kullanıldığı anlaşılıyor.
19. Yüzyılda, Doğu Türkistan Çin, Batı Türkistan Rus hakimiyeti altına girdi. Şimdi Batı Türkistan’da bağımsız “Türk” devletleri var. Doğu Türkistan ise nefes bile alamıyor. Dünyanın özgürlükler konusunda hassas kurumları Müslümanlar ve Türkler sözkonusu olunca, hassasiyet göstermekte geç kalıyorlar. Devlet, binlerce kilometre ötede kültür olarak çok benzerimiz olan bir topluluğa ciddi bir ilgi gösteremiyor. Çünkü Çin ekonomik ilişkilerimiz itibarıyla önemli bir büyük devlet!
Peki biz onlarla ilgilenmiyoruz ya onlar bizimle ilgilendi mi? 19. Yüzyıldan ilginç bir örnek var. Türkistan hanlarının, emirlerinin ve ulemasının dünyayı kavramaktaki bilgi ve idrak noksanlıkları yanında, 19. yüzyılın ikinci yarısında Kaşgar’da müstakil bir devlet kuran Yakub Bey’in tavrı çok farklı bir zemine oturuyor.
Yakub Bey, Orta Asya’daki siyasî kargaşadan yararlanarak iktidarı ele geçirmiş ve Kaşgar’da hükümran bir devlet ve modern bir idare kurmaya yönelmiştir. Yakub Bey, önce Hokand hükümdarının hizmetinde bulunmuş ve burada sivrilmiş, daha sonra Ruslara karşı mukavemette ismi duyulmuş, 1860’larda bölgeye hâkim olmuş, Ruslara karşı İngilizlerle ilişki kurmuştur. Osmanlı Devleti ile münasebet tesisi yönündeki feraseti dönemini kavrayışının derecesini göstermektedir.
1868’de Sultan Abdülaziz’e elçi göndererek, padişahın halife olarak kendisini himayesine almasını istemiştir. Bu kabul edildiği için, kendi bayrağı yanında göndere Osmanlı bayrağı çekmiş, halife adına hutbe okutmuş ve sikke kestirmiştir. Yakub Bey’in bu ileri görüşlülüğü, ne yazık ki iktidar çekişmeleri ile kısa sürede etkisiz hale getirilmiştir. Yakup Bey 1877’de şüpheli bir şekilde ölmüştür.
Yakub Bey’in bu hamlesi ne yazık ki, başarısız oldu. Fakat, modern dönemde müslümanlar arasında siyasî bir uyanış hareketinin öncülerinden oldu Yakub Bey. Geleneksel bağların ötesinde, İslâm dünyasının 19. Yüzyılın sonunda hilafet otoritesine yönelişi, Kaşgar’la İstanbul’u birbirine bağlıyordu.
Bizi Kaşgar’a bağlayan gelişme, 20.yüzyılın başında yaşandı. Adı ancak birkaç kaynakta zikredilen bir kitap İstanbul’da âniden ortaya çıkıverdi. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk yani Türk sözleri divanı/sözlüğü’nün ortaya çıkışı müthiş bir zihin tazelemesine yol açtı. Keşfin sahibi meşhur kitap kurdumuz Ali Emiri Efendi’dir. 1914’te Sahaflar’da bir kitapçıda gördüğü kitabın ehemmiyetini ilk bakışta fark etmiş ve “bu bir kitap değil, Türkistan Ülkesi” demiştir.
Divanü Lügati’t-Türk’le neredeyse aynı yıllarda tıpkı basımı yapılan yine Karhanlı sahasından Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i Müslüman Türkçenin ilk büyük eseri olarak bu ilgiyi pekiştirmiştir.
Bu ne anlama geliyor? Doğu Türkistan konusunda herkes sussa bile biz konuşmak zorundayız!
.21/01/2019 23:52
Atatürkçülük bitti, fakat ticareti zirvede!
Bu sütunda yazdıklarımdan en çok kimler rahatsız oluyor? Yorumlara bakılarak kolayca anlaşılabilir: Atatürkçülük saplantısı olanlar!
Dünkü yazımızda Türkçenin gelmişine geçmişine sövmekten beter bir uydurmacılıktan söz etmiştim. Uygur isminden uygar kelimesi uyduruluyor. Tamamen keyfi bir iş. “Uy” kökü nedir ki -gar eki ile medenî anlamı veriyor? Medenî karşılığı “uygur” deseniz, anlarım. Bize özel bir kelime olur. Uygurluk da o zaman medeniyet olur. Ya uygarlık? Hiçbir halt olmaz!
Bu yıl böyle muhakemesi kıt, ufku dar ve kendini “atatürkçü” olarak niteleyenlerin azma yılı olacak. Çünkü 2019 yılındayız. Millî Mücadele’nin başlangıcının 100. yılında. Daha önce yazdık: Yüzüncü yılda ideolojik “gerçek”lere teslim olmayalım. Hatta bu yılı fırsata çevirelim, yakın tarihi doğru okuma senesine dönüştürelim diye. (“Bu seneyi yakın tarihimizi doğru kavrama yılı ilan etmeliyiz”, başlıklı yazımıza bakılabilir!)
Nelerle karşılaşacağız bu yıl?
Gerçekten belgeli, hakikat temelli tarih çalışmalarının veya bunlara dayanan yorum mahsülü eserlerin başımızın üstünde yeri var. Ya piyasa ne âlemde?
***
Çocukluğumuzda bize ezberletilen bir manzume vardı:
Saat dokuzu beş geçe
Atam Dolmabahçe’de
Gözlerini kapamış
Bütün dünya ağlamış!
Zihni bu tekerlemeye takılmış bir kesimden söz ediyoruz. Bunun bir “dokuzu beş geçe fetişizmi”ne dönüştüğü anlaşılıyor. İlk mektep inkılap tarihi kitaplarından öte yakın tarihle ilgili kitap okuduğu meşkuk bir köşe yazarı Mustafa Kemal kitabı yazıyor. Bir tane mi? Bir seri kitap. Esası Mustafa Kemal, ondan türetilmiş çocuk kitapları ile onlu bir takım.
Atatürk ticaretinin yeni ve arsız bir versiyonu!
Daha önce bu zatın yakın tarihe ilişkin vahim yanlışlarını defalarca yazdık. Ona “câhil” sıfatı az gelir diye, “echel” (en câhil, katmerli câhil) unvanını uygun bulduk. Tık çıkmadı, yanlışlarını düzeltmedi. Neresini düzeltecekti ki? Önce kafayı düzeltmek lâzım. Önce insanda hakikat aşkı, gerçek sevgisi, saygısı olması lâzım. Bu olmadan ve yakın tarihi eleştirel okumadan dönemle ilgili kitap yazmak iddiasındaki biri hiçbir şeyi düzeltmez, yalnızca Atatürk kültcülüğüne malzeme taşır.
Neden?
Bu piyasada rahatsız edici de olsa “doğru” değil, “etkileyici yanlış” revaçta. “Yalan da olsa makbulümdür, yeter ki kafa konforum sarsılmasın!”
Bu revacı zirveye yükseltmek için yeni bir işe girişmişler: 1881 adet kitabı lüks baskılı, ciltli olarak hazırlatmışlar, dokuzu beş geçe 2500’er liradan satacaklarmış!
Yarım asırdır yayıncılıkla haşır neşiriz, yayın piyasası bir böyle rezillik görmedi.
Her ne kadar birilerini rahatsız etse de şunu söylemek zorundayız: Atatürkçülük bitti, fakat ticareti zirvede!
.23/01/2019 20:48
Hıyar hakkı!
Başlıktaki kelimeyi özel isim sanıp “küçük harfle yazmış”, imlâ hatası yapmış, diyenler çıkabilir!
İmla hatası veya yazım yanlışı, artık çok önemli sayılmıyor. Ayrı yazılacak de’ler, da’lar ile birleşik yazılacakları tefrik edebilecek Türkçe bilgisi artık üniversitelilerde bile yok. Bağlaç ki’nin durumu ise başlı başına bir mesele! “Yarın-ki”deki ki ile Yahya Kemal’in şirinde geçen (Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan) ki’nin farkı anlaşılabiliyor mu? Ruşen Eşref’in kitabının ismindeki ki (Diyorlar ki)’nin anlamı ayırd edilebiliyor mu?
Sözlüklerimizde hâlâ iki “hıyar” var! Biri farsçadan geçmiş meşhur bitkinin meyvesi. Bu “hıyar” kaba addedilir, hatta hakaret maksadıyla kullanılır ve umumiyetle “salatalık” ve hatta “bâdem” olarak söylenir. Buna rağmen nedense “Langa hıyarı” ve “Çengelköy bademi” deyişi yaygındır. Galiba ikincisi biçimi itibarıyla böyle isimlendirilmiştir. Büyücek bir bademe benzer de! Belki lezzeti de andırır! Şimdi ne Langa’da bostan kaldı, ne de Çengelköy’de! Dolayısıyla piyasada satılan Çengelköy bademleri nereden gelir, onu da İstanbullular düşünsün!
İkinci “hıyar” artık kullanımdan düşmüştür. Arapçadan geçen bu kelimenin akrabalarından “ihtiyar” hâlâ yaygın olarak kullanılıyor; kendimizden biliyoruz! Muhayyer ise en azından makam olarak biliniyor! Onda da seçme, tercih anlamı var. Ya muhtar? O da hyr kökünden. Seçilmiş demek! “Asla, olmaz mânasına gelmeyen “hayır” da bu kökten. İlk manası: Seçkin. Ama bizi onu “iyilik” olarak biliyoruz.
***
“İhtiyar”da bir karışıklık oldu her halde, diyenler olabilir. Eskiden koca dediğimiz, şimdi yaşlı olarak karşıladığımız ihtiyar esasında seçilmiş demek! Sanmayın ki muhtarın yanındaki ihtiyar heyeti yaşlılardan oluşur. Onlar da seçilmiştir, ama şimdi bu anlamda kullanana rastlayamazsınız. Kök dili arapçada da bu anlamda kullanılmaz. Çünkü onlar bizim “ihtiyar” dediğimize “şeyh” derler! Biz ise her ihtiyara “şeyh” demeyiz!
Malumatfuruşluk yapmak değil derdimiz. Bilenle bilmeyenin farkına işareti hatırlatmak istiyorum. Bilmen bilmeyenden üstündür!
Muhtar “seçilmiş”tir. 1830’dan beri muhtar seçiyoruz. Bizde doğrudan demokrasi örneği budur ve neredeyse iki asırlık tarihi vardır. Bütün köy veya mahalle ahalisi seçme yaşına gelince muhtar seçimine katılabilir. Aza da seçebilir. Onlar da ihtiyar, yani “seçilmiş”tir.
Yine kaybolan kavramlardan birine işaret etmek istiyorum. Hakk-ı hıyar. Eskiden hukukçular çok kullanırdı. Bunun düz Türkçesi “seçme hakkı”dır.
Önümüzde seçim var. Hakk-ı hıyarımızla seçeceğiz, muhtardan başlayarak.
Muhtarları siyasi partiler aday göstermiyor. Onun dışındakiler siyasetin alanında. Şu sıralar adaylar seçilmek için boy gösteriyor.
Bir zamanlar arapça farsça terkipleri türkçeleştirme modası vardı. Bu modaya göre “hakk-ı hıyar” oluyor, “hıyar hakkı”!
Ya hakk-ı hıyarımızdır diye düşünüp taşınıp, ölçüp biçip seçeceğiz, ya da hıyar Hakkılar olacağız!
.30/01/2019 23:48
Mankurtlaşmaya direnen yazar: Cengiz Aytmatov
Dünyada insan hafızası zamana meydan okur. İnsanın kendi hayatı, göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman kadar kısadır. Ölümsüz olan düşüncedir, fikirdir. Ve bu fikirler insandan insana geçer. Ölümsüz olan Manas’tır, çağdan çağa geçen Manas’ın sözleridir.”
On yıl önce son seferine çıkan Cengiz Aytmatov’un “Yıldırım Sesli Manasçı” hikâyesinden bu cümleler. Dünyanın belki de hâlâ anlatılan ve böylece yaşayan tek destanı Manas, Kırgızlar için vatan kadar önemlidir. Bir milletin edebiyatı onun manevî vatanıdır. Sözünü ettiğimiz hikâyede ana, oğlunun babası gibi “yurtçu” olmasını ister, eğer yurtçu olmazsa, “Manasçı” olmalıdır. Yurtçu, çadır yapan, ev kuran kişidir. Yani usta. Bir ülke için, topluluk için çok önemli bir iş. Bu maddî yapı ile ilgilidir. Manasçı ise, manevî yapının ustasıdır, evimizin manevî yapıcısıdır.
Cengiz Aytmatov’un 20. Yüzyılın acılı tarihini yaşıyarak ortaya koyduğu eserler bir anlamda Manas destanının büyük bir yazar eliyle kayda geçirilmiş çağdaş menkıbeleridir. Onun ülkesini aşan bütün Türk dünyasını kucaklayan bir yazar olmaktan öte, bir dünya yazarı olarak kabul görmesinin temelinde gelenekle kurduğu bu güçlü bağ vardır.
Tek insanın hikâyesi, içinde yaşadığı toplumun hikâyesidir aynı zamanda. Bir toplumun hikâyesi de bütün insanlığın hikâyesi olabilir. Cengiz Aytmatov eseriyle bize bunu gösterdi.
“Mankurtlaşma” kavramı bu büyük yazarın ortaya koyduğu evrensel bir durumu ifade etmektedir. Farklı coğrafyalarda yaşayan bizler zaman zaman onun bir coğrafyaya bağlı olarak anlattığı mankurtlaşma eğilimleri ile karşılaştık. Mankurtlaşan oğullar şuursuzca analarını, öz milletlerini efendileri uğruna öldürmeye kalkıştılar.
Gün Olur Asra Bedel romanında yazar geçmişle romanın yazıldığı zaman arasında mekik dokur âdeta. Zaman değişir, gerçekler değişmez. Nayman Ana, mankurtlaştırılan oğlunu kurtarmak için mücadele ederken Mankurtlaştırılan oğlu artık onu tanıyacak ve sözüne kulak verecek durumda değildir, bütün hissiyatını kaybetmiş, robotlaşmıştır. Bu yüzden kendisini kurtarmak isteyen annesini bir okla öldürür...Mankurt, sahibinin emirlerini yerine getiren bir köledir, hissiz bir robottur. Ne ana ne baba ne kardeş ve ne de vatan, millet tanır. Sadece ve sadece verilen emirleri dinler, buyruklara itaat eder. Bu insanlık niteliklerinin, insanı insan yapan hissiyatın kaybı demektir.
Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanından sansürce çıkarılan bölüm olan Cengiz Hana Küsen Bulut’ta, dünyayı fethetme peşinde olan kudretli cihangir Cengiz Han’ın insanın tabiî varlığına karşı tavrı üzerinden sözünü söyler. Cengiz Han muazzam ordusuyla Batı seferine çıkmaktadır. Gezginci bir kâhin Gök Tanrı’nın ona güneşten korumak için sürekli takib edecek bir bulut armağan ettiğini haber verir. Bulut kaybolduğunda Cengiz Han’ın kudreti de sona erecektir.
Cengiz Han, ordunun hareket kabiliyetini engelleyen eşlerinin peşinden gelen kadınların doğum yapmasını yasaklar. Bu emre uymayan şiddetle cezalandırılacaktır. İşte onun subaylarından biri ile bayrak diken ve üzerine ejderha motifleri işleyen kadının bir oğlan çocukları olur. Baba bunun üzerine eşi ve oğluyla kaçma planları yapar. Fakat durum anlaşılır ve ikisi de idam edilir. Çocuk ve yaşlı bakıcı kadın kalır geride. Sarı Özek bozkırında bu yaşlı kadının çocuğu yaşatması imkânsızdır. Acıkan ve sürekli ağlayan çocuğa sütü olmadığını göstermek için memesini verir. Bir süre sonra memelerinden süt geldiğini anlar. Bakıcı kadın tepelerinde bir bulut fark eder, bu Cengiz Han’ın bulutudur. Onu terk etmiştir, çünkü o tabiat kanunlarına aykırı hareket emiştir, Tanrı’nın gücüne gidecek bir iş yapmıştır.
2. Dünya Savaşında esir olup Yugoslavya’da savaşan Abutalip Kuttubay bu efsaneyi kaleme almıştır. Şimdi o Stalin döneminde “emekçi halkın düşmanı burjuva milliyetçisi” olarak tutuklanmıştır. Bu tür operasyonları yönetenlerin ödüllendirilme toplantısında terfi eden Kazak güvenlik görevlisi bir konuşma yapar: O hiçbir zaman Allaha inanmamıştır. Onun tanrısı kudret tanrısıdır, iktidarı elinde bulundurandır. Bu tanrı onların dahi önderi (Stalin)dir. O güne kadar silik bir savcı olarak kalan Tansıkbayev, Kuttubay davasıyla yükselme şansını yakaladığını düşünür ve işine hırsla sarılır. Kuttubay’ın yazdığı Mankurt ve Sarı Özek Kurbanları efsaneleri en büyük delilidir. Mahkeme sona yaklaşmaktadır. Kuttubay trenden atlayarak intihar eder. Bu Tansıkbayev’in davayı sonuçlandırarak terfi imkânının yok olması demektir!
Cengiz Aytmatov’un doğumunun 90.yılını geride bıraktık. Yaşasaydı 91 yaşında olacaktı. Onun maddî hayatı sona erdi fakat manevî varlığı devam ediyor. İnsanlık var oldukça devam edecek; çünkü eserleri hep okunacak.
O adı değiştirilmiş bir şehirde doğdu. Bu değişikliği yapanlar koydukları adın, yani düzenlerinin sonsuza kadar devam edeceği iddiasındaydı. Cengiz Bey, doğduğu yerin asıl adına kavuştuğunu gördü. Babası Törekul Stalin’in zulmüne maruz kalanlardandı. Lanetli “halk düşmanı”nın oğlu zor şartlarda geçirdi çocukluğunu, Veterinerlik Okulunda okudu, fakat dünyaca ünlü bir yazar oldu. Tabiatın yani hakikatin ve şiirin çocuğu toprağına ve halkına bağlı kalarak edebî kudretini herkese kabul ettirdi. Eserleri çağdaş bir Manas destanı idi. O şuna işaret etti: Kader Allah’ın takdirindedir. Hiç kimse, en güçlü, en muktedir kişiler ve yönetimler bile ona hükmedemez!
.4/02/2019 00:00
Türkçe “manifesto”su!
İktidar partisi “manifesto” kelimesini sonunda siyaset sözlüğüne soktu, hem de Cumhurbaşkanı’nın ağzından. Türkiye’de komünist partiler hariç bu kelime ile başı hoş olan bir siyasî akım hatırlamıyorum. Marks ve Engels tarafından yazılan “Manifesto” onlar için kutsal kitap mesabesindeydi, şimdi “manifesto”nun muhafazakârlığın kelimesi olmasına ne demeli?
Dil kendiliktir; kendiniz olmak dilinize sahip çıkmakla ölçülür. Son 20 yıldır Türkçenin kendiliği ciddî hasar gördü. Günlük dilde kullanılan birçok kelime bu iktidar döneminde, hem de siyasiler eliyle kullanımdan düşürüldü, yerine batı dillerinden geçen kelimeler konuldu. İcat gitti “inovasyon” geldi; tanıtma gitti “lansman” geldi; başarı çöpe atıldı, “performans” geldi. Burada duralım, performans sadece “başarı”yı çöpe atmadı, “tâkat, oyun, temsil, gösteri” ve “icra” sizlere ömür! Bu “icra” da neyin nesi denilebilir, bu icra mesela bir müzik eserini seslendirmektir. Müzikte okuyucular, muganniler, saz sanatçıları “icra”cıdır.
Başka bir dilden kelime girişi için ciddi sebepler olmalı. Mesela kompüter bir zamanlar yeni bir icattı, onu öylece aldık. Bir süre sonra “elektronik beyin” dedik, bir süre sonra “bilgisayar”! “Radyo”da, “televizyon”da bunu yapamamıştık, bu saatten sonra yapılması da zor. Frijider halk tarafından “buzdolabı” olarak karşılandı. “Mobil phone/telefon” bizde “cep telefonu” oldu. Bazı züppeler “mobayl fon” diyerek ingilizce bilirliklerini ortaya saçmaya devam ediyorlar!
Geçen hafta yazmıştık, “seçim” ve “manifesto” kelimeleri daha önce bir araya gelmemişti diye. Bugüne kadar “beyanname” vardı. Bülent Ecevit arı dilciliği siyaset diline en fazla sokan lider olarak 1965’ten beri “bildirge” demeyi tercih etmişti. Farklılık parti siyasetciliğinin temelinde vardır. Ecevit böyle bir kelime kullanırken dönemi için etkili bir mesaj vermektedir: “Arı dilciyim, çünkü ilericiyim, laikim!”
Ne Süleyman Demirel ne Turgut Özal ve ne de Necmeddin Erbakan, Ecevit dili ile konuşmaya pirim verdiler. Sağ partiler bildirge kelimesini kullanmamaya itina etti, bu “beyanname”de ısrar anlamına geliyordu. Beyanname köklü bir kelimemizdi ve elbette arka planında tarihî ve hatta dinî bir muhteva vardı.
Bugünün Türkçesinde bildirge de var, beyanname de. Beyanname daha geniş kapsamlı bir kelime. Hâlâ vergi beyannameleri dolduruyoruz!
Beyanname deklarasyon mu, manifesto mu?
Eskiler “deklarasyon”u “beyan” ve “ilân” kelimeleriyle karşılarken “manifesto”yu “beyanname” ve “ilânname” olarak çevirmişler. Bu durumda deklarasyona “bildiri”, manifestoya “bildirge” denilebilir.
Türkiye’de dil meselesi çok boyutlu olarak derinleşiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ikide bir “kültürde ve eğitimde istediğimiz noktada değiliz” diyor. Bu iş dilden başlar! Yerlilik ve millilik lafla olmaz. Caddeler, sokaklar yabancı dil istilası altında desek biraz abartılı görülebilir. Bu özenti nereye kadar gider? Kestirmek zor. Yine de bu modanın sonunun geleceğini düşünüyoruz.
Asıl yabancı kelime istilası Devlet kurumları ve adamları tarafından gerçekleştiriliyor. Devlet metinleri, yani kanunlar, tüzükler, yönetmelikler her yıl artan oranda yabancı kelimelerle doluyor. Bir kelime herhangi bir kanunda yer alınca, seri olarak tüzük ve yönetmeliklere ve oradan da günlük hayata geçiyor. Son olarak Helâl Gıda Akreditasyon Kurumu Kanunu kullanmadığımız bir hayli yabancı kelimeyi hayatımıza sokacak. Bunun dışında siyasilerin sık kullandığı kelimeler yukarıdan aşağı bürokrasiye mal oluyor. Mesela son zamanlarda acar bir bakanımız sık sık “agresif” oluyor! Agresif Türkçede psikolojik bir kelime olarak kullanılır ve “mütecaviz, saldırgan” demektir. Her halde “faal, aktif” demek istiyor!
Dil niyete göre anlaşılmaz. Türkçe hassasiyeti her işin başı!
Bu yazıyı okuyanlar “bunlardan sana ne, devletin Türk Dil Kurumu var”, diyebilir.
Bu olup bitenler karşısında “gerçekten böyle bir Kurum vardır” diyebilir miyiz? Olsa idi tesiri görülmez miydi?
Bir açıklama:
Geçen hafta yayınlanan “Zihnî teşevvüş bulaşıcı” başlıklı yazımızda Ülkü Ocakları başkanının Devlet Bahçeli’ye Nutuk hediye etmesini eleştirmiştik. Eğer bu tarz düşünüyorlarsa, güncellenmiş bir kitap olarak 2.500 TL’den saat dokuzu beş geçe 1881 adet satışa sunulan Mustafa Kemal kitabının hediye edilmesinin makul olacağını belirtmiştik. Ülkü Ocağı başkanı hem telefonla arayarak hem de yazılı bir metin göndererek konuyla ilgili açıklamalarda bulundu. Başkan Sinan Ateş Bey, açıklamasında “Biz Ülkücüler temiz ve sarih imanlı insanlarız. Bizim putlarımız yoktur” diyor. Bahçeli’ye Yılmaz Özdil’e tepki göstermek için Nutuk hediye ettiklerini belirtiyor.
.6/02/2019 23:38
Bekâ meselesi
Türkiye’nin bir bekâ meselesi var mı?
Buna “hayır” demek bugünün dünyasını kavrayamamak olur. Sömürgecilik sonrası (post kolonyalist) dönemdeyiz. Yani, sömürgecilik güya terk edilmiş, fakat çarkı işliyor; değişen sade görüntü. Sovyet sonrası dünya dengesi tam olarak kurulamadı. Belki önümüzdeki yarım yüzyılda yeni ve kalıcı dengeler oluşacak. Bu değişim döneminde gücü elinde tutanlar hükümlerini sürdürmek için hamle üstüne hamle yapıyor.
Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya, sahip olduğu tarihî miras ve her şeye rağmen sürmekte olan devlet varlığı bölgemizin geleceği ile ilgili bize bir şeyler söylemese bile yabancılara söylüyor. Türkiye’nin bölge üzerindeki otoritesini tanımak dünya sistemini kontrol edenler için akılcı bir yol olabilir. Şu sıralar Türkiye’nin bölge üzerinde oluşabilecek otoritesini tahdit yönünde stratejiler geliştirmek şeklinde beliren ikinci yolun tercih edildiğini izlenimi uyanıyor:
Asıl mesele İsrail’in bölgedeki zoraki varlığıdır. İsrail’i dengeleyebilecek, onun vahşete dayanan varlığını etkisizleştirecek bir güç sömürgeciler açısından kabul edilebilir mi? Sömürge güçlerinin terminal devleti İsrail’in Türkiye ile ilişkileri bozuldukça bölgenin bazı “Müslüman” devletlerinin İsrail’le sarmaş dolaş olması nasıl bir denge kurulmak istendiği konusunda fikir verebilir.
Türkiye’nin güney sınırları 1990’lardan beri tehdit altında. Önce Irak’ın işgali, sonra Suriye’nin milletlerarası bir savaş alanı haline getirilmesi Türkiye’nin bekâ meselesini derinleştiriyor.
Meseleyi sırf toprak meselesi veya mevcut sınırların korunması olarak görmemek lâzımdır. Mevcut sınırların kutsanması kabul edilebilir değildir. Bu sınırları çizenler bu sınırları şimdi mesele haline getiriyorlar.
* * *
Bize göre vatanın maddesinin korunması kadar mânasının, ruhunun muhafazası da büyük önem taşıyor. Hatta birinci önceliğin manevî vatanın, yani kültürel ve medenî varlığımızın muhafazasına, tahkimine verilmesi gerekiyor. Dilimizin, bu dille oluşturduğumuz zengin edebiyatın, musıkimizin ve diğer güzel sanatlarımızın insanî varlığımızı güçlü kıldığını unutmamalıyız. Bu kültürel-medenî varlığın arka planında güçlü bir İslâm inancı var.
Bugünün Türkiyesinde dilden dine kadar bütün varlık unsurlarımızın tahrib edilmek istendiği görebiliyoruz. Dil varlığımızın tahribi, bütün dille yapılan sanatlarımızı, düşünce ve ilim hayatımızı etkiliyor. Güçlü musıki kültürümüz değer bilmezliklerin en keskinine maruz bırakılıyor. Mimarimiz neredeyse tarihe ait bir kültürel konu haline getirildi. Güzel sanatların esamisi okunmuyor.
Türkiye’de siyasetin bütün alanları örtecek kadar öne çıkarılması, her şeyin siyasete tâbi kılınması, meselenin esasını teşkil ediyor. Siyasete hakkını vermekle beraber, kültüre, sanata, edebiyata geniş alanlar açmak, imkân sağlamak, günümüzün en önemli meselesi. Belki de asıl bekâ meselesi bu!
Maarifini ıslah edememiş, kültürel alanı hür yaratıcılığa imkân verecek şekilde tanzim edememiş bir ülke insan varlığının geleceğinden emin olamaz.
Birlikte söylediğimiz türküler, şarkılar; ezberimizdeki şiirler, müşterek okuduğumuz zihnî yapımızı oluşturan kitaplar ve bin yıl içinde meydana getirdiğimiz kültürel-medeni eserler yarınımızın şekillenmesinde esas rolü oynayacak. Bu konular üzerinde düşünmek, büyük hava limanlarına, Avrasya geçişlerine, köprülere denk projeler geliştirmek, sınırları korumak kadar önemli bir bekâ meselesi olarak önümüzde duruyor.
.10/02/2019 23:45
Alanya bu mevsimde iyi gelir!
Akdeniz’e mızrak gibi uzanan Alanya’ya, daha doğrusu Alaiye’ye, 1971’den beri seyrek de olsa yolum düştü. Diyebilirim ki, her mevsiminde bulundum. Birkaç günlük molalarımız sırasında yazın sıcağını da kışın ılımanını da gördüm. Doğrusunu söylemek gerekirse, umumun ve turistlerin tercihinin aksine bu şehir kış mevsiminde bana iyi geldi. Bu defa kış mıydı? Emin değilim! Takvimlere bakmasak bahar başlangıcıydı.
Ankara’da şedit kış günleri geride kalıp havalar üç beş derece ısınırken Alanya’da olmak hoş bir geçiş oldu. Kaldığım yer batı sahilinde idi. Sabah yürüyüşünde kıyıya paralel yüksek bir duvar oluşturan yüzlerce boş binanın önünden geçtim, açık dükkâna tesadüf etmedim. Tek tük yürüyüş yapanlar dışında kimseye rastlamadım. Sanki terk edilmiş bir şehirdeydim…
Alanya’nın bu mevsimde sakin şehri andırdığına bakmayın, hali hazırda nüfusu üç yüz binin üzerinde. Buna ilaveten artık yerleşik denilebilecek 15-20 bin Rus, Alman, İskandinav ahali varmış. Hatta bir Rus hanım belediye başkan adayı olmuş.
Ankara’nın kalabalığından, telâşından (ve bu yılki kışından) bunaldığım bir sırada benim bu mevsimde gördüğüm Alanya sanki cennetti!
***
Ya yaz sıcağında, mesela temmuzda burada olsa idim? Hafazanallah! Nedense cehennem tasvirleri zihnime üşüşüyor! Bir taraftan insanı buharlaştıran hararet, öte taraftan onun kadar yakıcı tesir uyandıran mahşerî kalabalık. Sahiller et et üstünde!
Meşhur Mağribli seyyah İbn Batuta da acaba bu mevsimde mi Alaya/Alaiye’ye gelmişti? Seyyahımız Anadolu’ya buradan girer. Mısır’dan, Memlûk ülkesinden veya Devleti’t-Türkiye’den Rum diyarına gelir. Fakat açıklamak ihtiyacını hiseder: Burası Türk memleketidir! On günlük bir deniz yolculuğundan sonra ulaştığı Alaya’yı ve Anadolu’yu medh ede ede bitiremez Batuta. Burası dünyanın en güzel ülkesidir. Allah güzellikleri diğer ülkelere parça parça dağıtırken, buraya toptan ihsan etmiştir! Dünyanın en güzel insanları burada yaşar, en lezzetli yemekleri burada pişer! Allah’ın en şefkatli kulları buradadır…
Seyyahları karşılaştırmak gibi olmasın, bizim Evliya da Alaiye’ye seyahatnamesinde geniş yer ayırır. Başta Kıbrıs eyaletine bağlı sancak olarak göstermesine rağmen, yeri geldiğinde Adana eyaletine bağlı olduğunu kaydeder. Ona göre selef kırallarından biri, bir denizden bir denize bin adımlık mesafeye hendek kazdırarak kaleyi adaya çevirmek istemiş. Ömrü vefa etse imiş, yer yüzünde, karada ve denizde Alaiye kalesinin misli olmayacak imiş. Biz deriz ki, Alaiye’nin bu haliyle de misli yok!
Şehrin tarihine bakınca buraya Alanya demeyi büsbütün sakil görüyorum! Burası Alaeddin’in şehri. Alaeddin Keykubad, Anadolu Selçuklu devletinin en büyük ve muhteşem hükümdarı. “Uluğ Keykubad” büyük bir imarcı. Onun bu güzel yarımadayı alarak imar ettiğini biliyoruz. Yarımadaya hangi yönden bakarsak bakalım hâlâ onun imzası olan eserler görülüyor. Kayalık yarımadayı emsalsiz bir zarafetle çevreleyen surların düğüm noktası bir mimarî harikası olan Kızıl Kule’dir. Yine onun eseri beş gözlü tersane, bize intikal eden benzersiz bir örnektir ki, burada 1950’li yıllarda bile büyük yelkenli gemiler inşa edilmekte imiş.
Alaeddin bu şehri başkent yapmış. Nasıl yani? diyeceksiniz. İlk akla gelen Keykubad’ın yazları Alaiye’de geçirdiği, buranın yazlık başkent olduğudur. Bugünün kafasıyla böyle düşünüyoruz; aksine, Alaeddin kaleyi kış mevsiminde kuşatmıştır ve kışları bu şehirdedir. Onun denizin ötesindeki dünya ile ilişki kurmak için burayı seçtiğini ve yarımadayı tahkimli bir ordugâha dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Ağabeyi İzzeddin Keykavus Sinop’u alarak Karadeniz’de tabiî bir limana ulaşırken, Alaeddin ilk seferini yaptığı Alaiye ile kuzeyden güneye ticaret yolunun son noktasını koymuştur. Böylece Anadolu Selçuklu sultanları “Sultanül Bahreyn” iki denizin sultanı olmuşlardır. Güzergâhta yapılan hanlar ve kervansaraylar Anadolu’yu ticaret için elverişli ve güvenli bir coğrafya haline getirmiştir.
Şehri gördüğünüz andan itibaren, gündüz veya gece fark etmez, tabiî yapıyı teşkil eden kayalıkların üzerine kondurulmuş mütenasip bir camii ve minaresi zarif surların arkasında dikkatinizi çeker. Eğer kalenin bu noktasında camii yapılması Sultan Alaeddin’in tercihi ise, diyebiliriz ki, O şüphesiz şehircilik ve mimarî kavrayışı yüksek bir şahsiyetti. Yarımadayı gerdanlık gibi kademe kademe çerçeveleyen surların da onun eseri olduğu düşünülürse, onun mimarî ve şehir kavrayışı konusunda tereddüde mahal kalmaz.
***
Uluğ Keykubad’ın iç kalede yaptırdığı camii bugüne madden gelememiş, fakat Osmanlının muhteşem hükümdarı Kanuni Süleyman harab camisinin yerine biblo gibi bir cami yaptırmış. Kare plandan mekânı tek başına örten büyük kubbeye geçiş, Osmanlı teknik ve estetiğinin yüksek derecesini gösteriyor bize. Edirne’nin her yerinden Selimiye’nin görünüşü gibi, Süleymaniye camii de Alaiye’nin her yerinden görünen bir alamet-i farika.
Hava alanından şehre gelirken sık sık gözlerimi yummak zorunda kaldım, görüntü kirliliği had safhada idi. Yüksek ve acayip binalar sahili nefes alınacak yer bırakmayacak şekilde kaplamıştı. Vahşi turizmin kazancı yanında bize ağır maliyetini hesap ne mümkün? Ne zaman ki Alaiye göründü, gözüm açıldı, gönlüme ferahlık geldi. Bu güzelliği her yerden, her fırsatta seyrederek zihnimdeki görüntü kirliliğinden arınmaya çalıştım.
Belediye seçimleri var yakında…
Acaba bu güzellikleri gören, hakkını veren ve yeni yaptıklarını bu güzellikleri ihlal etmeyecek şekilde yapan belediye yöneticilerimiz olacak mı?
.11/02/2019 23:45
Hareket’in 80. yılı…
İnsanlık bugünden ziyade yarının endişesile yaşıyor. Halinden ziyade âkıbetini düşünüyor. Hâl, akıbetimizin facialı rolüne bizi hazırlayan bir istirahat devresini andırıyor. İnsanlık her zaman ya mukadderini yaratmak için yorucu mücadele içindedir, ya da buna hazırlık yapmaktadır. Herhalde her yaşayış insanlığın âkıbetine adanmış bir yaşayıştır.”
80 yıl önce bugünlerde kendinden kapaklı, 32 sayfalık gösterişsiz bir dergi yayınlanmaya başlandı. Sade görünümlü kapakta büyücek harflerle Hareket yazısı, altında “fikir sanat” (sonradan “ahlâk” da eklenecek) ibaresi, yayın tarihini belirten “Şubat 1939” ve sayıyı ifade eden “1” rakamı olan bu derginin “Rönesans Hareketleri” başlıklı ilk yazısı bu cümlelerle başlıyordu.
Acaba o günün şartlarında İzmir’de yayınlanıyor görünen, fakat İstanbul’da basılan bu dergi ne ölçüde dağıtılmış ve okuyucuda nasıl bir tesir uyandırmıştı? Bunun derginin “sahibi ve umumî neşriyat müdürü” olarak görünen Nureddin Topçu’yu, mizacı dikkate alınırsa, çok fazla ilgilendirmediğini söyleyebiliriz.
***
Nureddin Topçu bu dergiyi yayınladığında 30 yaşında idi. Felsefe doktorası yaptığı Fransa’dan 1934’te döndükten sonra Darülfünun kapatılıp Üniversite’nin kurulduğu bu yıl ülkemizde felsefe alanında doktora yapan iki ilim adamından biri olmasına rağmen üniversite dışında tutulup 1935’te Galatasaray Lisesi’ne muallim olarak tayin edildiğini, bir süre sonra da yukarıdan gelen bir iltimas teklifini reddettiği için İzmir’e sürüldüğünü biliyoruz. Hareket’in 4. sayısında yer alan Nizam Ahmed imzalı Çalgıcılar yazısı ilgililerin dikkatinden kaçmamıştı. 5. Sayı çıktığında artık yayıncısı yeni sürgün yeri Denizli’dedir…
Cumhuriyet tarihinde ilk muhalif fikir yayınının, aynı zamanda dinî arkaplanlı yazılar ihtiva eden bu derginin, bir başlangıç olduğu pek fazla dikkat çekmedi. 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalif yayınlar, bu arada Mehmed Âkif’le Eşref Edib’in birlikte yayınladıkları Sebilürreşad da kapatılmıştı. (Bugün aynı ismi kullanan fakat adını taşıdığı yayınla alâkası olmayan bir dergi var). 1939 yılında Hareket dergisi çıkıncaya kadar fikir dergiciliği sahası boş kalmıştı.
Topçu’nun Hareket’le yaptığı başlangıç bütün mütevazılığına rağmen büyük bir çıkıştı ve hayli zor şartlarda mümkün olmuştu. 1931’de Serbest Fırka denemesinden sonra Matbuat Kanunu ağırlaştırılarak değiştirilmişti. “Matbuat kanun dairesinde serbest”ti! Kanunun yasakları ise uzun bir liste tutuyordu. Bu yeterli bulunmamış olmalı ki, 1938’da Kanun bir daha ağırlaştırıldı. Kanunla, “gündelik veya mevkut (süreli) gazete ve mecmua çıkarmak isteyenler gazete ve mecmuanın çıkarılacağı yerin en büyük mülkiye âmirine aşağıda istenilen malûmatı havi imzalar ile bir beyanname vererek ruhsatname almağa mecbur” ediliyorlardı. Topçu’nun bu mecburiyeti yerine getirdiği kesindir. Bir başka husus da süreli yayın çıkarılacaklardan yayının yapılacağı yerin nüfusu oranında teminat mektubu istenmesi idi. “Siyasî gazete veya mecmua çıkaracakların nüfusu 50 000 ve daha aşağı olan yerlerde 500, 50 000 den 100 bine kadar olan yerlerde 1000, 100 000 den yukarı olan yerlerde 5 000 liralık millî bir bankanın kefaletini havi teminat mektubu vermeleri lâzımdır.”
***
Hareket’in o vakit siyasî yayın sayılıp sayılmadığını bilmiyoruz. Bu sebeple Topçu’nun o zamana göre yüksek bir meblağ olan teminat mektubunu verip vermediği de meçhulümüz.
Hareket dergisinin 80. Yılını hatırlamamıza Alanya Eğitim-Bir Sendikası temsilciliğinin bir daveti vesile oldu. 6-7 yıl önce benzer şeyler olmuş, yine şubat ayında Nureddin Topçu ile ilgili üç toplantıya davet edilmiştik.
Şubat, Nureddin Topçu için olduğu kadar, 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldıktan sonra fikir hürriyetinden ve yayıncılığından mahrum kalmış Türkiye için de önemli idi. Çünkü 1939 şubatında ilk defa muhalif karakterli bir fikir dergisi yayınlanıyordu: Hareket.
1939 şubatında gün yüzü gören, 32 sayfalık bu sade görünüşlü dergi, sistemin tepkisini çekecek bir fikir arka planına sahipti. Batıyı sabite olarak görmüyor, müsbet ilimin batının sömürüsünü en yüksek seviyeye çıkarmak için kullanıldığını söylüyordu…Dergi 7. Sayıda kapandı…8. sayı için 4 yıl beklemek gerekti: 8. sayı 1943 Ocağında çıktı. Mayısta yayınlanan 12 sayıda yaz tatili arası verileceği belirtiliyordu. Bu dört yıl süren bir aradır: Hareket’in ikinci dönemi için 1947 martını beklemek gerekecektir.
Fikir tarihimizin dalgalı geçmişini Hareket gibi dergilerin yayın maceralarından da çıkarabiliriz!
.13/02/2019 23:48
İslâm inkılâbı romantizmine ne oldu?
İran “İslâm” İnkılâbı 1970’lerin sonunda müthiş zihnî sarsıntılara yol açtı. Türkiye’de klasik dinî çevrelerin temkinine rağmen radikal görünümlü islâmcılar arasında İran inkılâbı romantizmi aldı yürüdü.
Aradan geçti 40 sene, her şey o kadar değişti ki…Türkiye’de İran inkılâbına muhabbet besleyen, neredeyse kalmadı.
O zaman etkili bir gazeteci olan Cengiz Çandar İran İnkılâbı’nı 1981’de yayınlanan Dünden Yarına İran kitabında, Fransız ve Sovyet devrimlerinden sonra dünyanın gördüğü üçüncü büyük devrim olarak niteliyordu. Birincisi burjuva devrimi, ikincisi sosyalist devrim üçüncüsü ise ne burjuva ne sosyalist, İslâm devrimi idi…
Soğuk savaşın son dönemecinde, 1970’lerde, Sovyetlerin Afganistan’a sarktığı günlerde ABD Pakistan’da mücahidleri organize etti (o zaman “cihadcı” denilmiyordu!). Bu işin El Kaide’ye, Taliban’a kadar vardığı biliniyor. Sovyetler böylece Afganistan’da kilitlendi... Aynı zamanlarda İran da kaynıyordu. Sovyetlerin ulaşabileceği bir coğrafya da İran’dı. Burada da İslâm İnkılâbı vuku buldu...
Hiçbir tesadüf asla “tesadüf” değildir! Neden daha önce veya sonra değil de tam o sırada? Ayetullah Humeynî Paris’ten Tahran’a alay-ı vâlâ ile 1 Şubat 1979’da geldi, ABD “büyük şeytan” ilan edildi, sokaklar “merk berg amrika” (Amerika’ya ölüm) çığlıkları ile doldu...
Bu süreçte ABD’nin Şah’a gerçek anlamda destek verdiğini söyleyebilir miyiz?
Bu seriden üçüncü hadise olarak Türkiye’de 12 Eylül darbesini saymak yanlış olmaz. Genel bir bakışla ABD’nin Sovyet yayılmasına karşı üç ülkede üç farklı yüz gösterdiğini söyleyebiliriz. Burada İran devriminin ABD’nin desteği ile gerçekleştirildiğini söylemiyoruz. Fakat, Şahın zayıflayan gücünün Sovyet yayılması karşısında bir behresi olmayacağı da görülebiliyordu.
İnkılabın ruhani lideri Humeyni’nin başlangıçta şiilik üzerinden konuşmamaya itina ettiğini biliyoruz. Fakat iş anayasa yapmaya gelince hem şiiliğin hem farsçanın/fars kültürünün devreye sokulduğunu da unutmamak gerekiyor. Buna rağmen İran inkılâbı en azından 10-15 yıl “İslâm devrimi” olarak görüldü. Zamanla İran siyasetinin şiilik ve İran milli devleti zeminine bütünüyle oturduğu herkes tarafından kabul edildi.
İran inkılâbından sonra şedit bir ABD düşmanlığı yanında güçlü bir İsrail karşıtlığına siyaseti takip edildi. O zamanlar için buna ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Arap dünyasının Filistin konusunda yapabileceği fazla bir şey yoktu. Arapların İsrail düşmanlığının fiile dönüşmesi gerekirdi, bu da mümkün değildi. Daha uzaktan güçlü bir İsrail düşmanlığı üretildi. İslâm dünyası İran’ın İsrail düşmanlığı ile epeyce oyalandı...
İran’da Amerika düşmanlığının, yani büyük şeytana karşı yükseltilen sesin sönümlenme dönemini de gördük. Obama zamanında İran neredeyse ABD politikasının araçlarından biri haline geldi. Körfez’de, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de ve kim bilir başka nerelerde...
Amerika’nın sünnî frankeştaynı İŞİD’in durdurulması şii İran’la irtibatlandırıldı! Şiilik Ortadoğu’da asırlardır hiç görmediği rağbete mazhar oldu. Irak Büveyhilerden beri ilk defa bu kadar şiî görünümlü! Selçuklu hakanı Tuğrul Bey, Deylemli Büveyhileri Bağdat’dan kovduktan sonra Irak sünnî yönetimlere sahip oldu. 16. yüzyılın başındaki Safevî hamlesi de Osmanlılar tarafından durduruldu.
Amerika İslâm dünyasında ya şiddetli bir sünni-şii çatışması meydana getirmeye çalışıyor, ya da şiî hakimiyetini yayarak kendine göre bir denge kurmak istiyordu, diye düşünmekten kendimizi alamadık.
Bu hususun da düşünülmesi lâzım: Belki de ABD İran’ı bu kadar yaygın bir alana çekerek uzun vadeli bir siyaset gözetti. Hem İran’ı belli ölçüde Rusya’nın çekiminden uzaklaştırmaya çalıştı, hem de gücünü hiçbir zaman sahip olamayacağı coğrafyalarda tüketecek bir yola soktu...
İran’da şiilik üzerinden bir devlet oluşturuldu. Bunun İran’ın dindarlığını ne ölçüde etkilediğini tam olarak bilmek durumunda değiliz, daha doğrusu inkılab sürecindeki kadar samimi bir dindarlık eğilimi olmadığını söyleyebiliriz. Devrim’in ateşinin küllenmesinden sonra birkaç defa İran’ı görme fırsatımız oldu. Zaman zaman şöyle sözlere muhatab olduk: “Sizde İslâma halk sahip çıkıyor. Camileri onlar yapıyor, dini duyarlılığı halk ayakta tutuyor. Biz devlet olarak bunu başaramıyoruz!”
“İran İslâm inkılâbı”nın vardığı son nokta bu şekilde özetlenebilir. Dini hissiyatı devlet gücü ile ayakta tutmak mümkün değil. İran’da kadınların örtünmesi mecburi, bu mecburiyeti yerine getirir görünmek ise oldukça yaygın.
.17/02/2019 23:36
Edepsizin dini yoktur!
Suudların zıpçıktı veliahdını Kâbe’nin damındaki görüntüleri dinle edeb ilişkisini zihnime kazıdı. “Din edebdir” diyesim geldi! Milyonlarca Müslümanın gözüne sokulan bu görüntü bütün dünyada “Edeb yahu!” feryadına yol açmış olmalıdır…
Bizim hassasiyetimizi dört asır önce hakîm şairimiz Nâbî zerafetle dile getirmiştir:
Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Hudadır bu
Nazargâh-ı ilahidir, makamı Mustafa’dır bu!
Edebi terk etmekten sakın, yani edepsizlik etme! Burası Allah’ın Habibi’nin mahallesidir, İlahî nazargâh olan Hz. Peygamber’in makamıdır…
Bu şiir rivayete göre, bir paşanın ayağını Mescid-i Nebevi’ye doğru uzatması üzerine yazılmıştır. Biz hâlâ kıble istikametine ayak uzatmayı hoş görmeyiz. Bu hassasiyet aşırı bulunabilir. Fakat son zıpçıktılık, bu hassasiyetin boşuna olmadığını gösteriyor.
Bunlar önce Kâbe’ye yüksekten bakmayı tecrübe ettiler; Müslümanlardan tık çıkmadı. Harem-i Şerif’e tepeden bakan saraylar yaptılar, böylece kibirlerini tatmin ettiler. Bu onları kesmedi, 100 katlı “Zemzem tovır”lar diktiler. Kâbe’ye tepeden bakmayı böylece profesyonelleştirdiler.
Bu zıpçıktı prensin Kâbe’nin damına çıkması ne anlama gelir? Bir cümle ile: Sizin mukaddesiniz bizim ayaklarımızın altındadır!
Maksad Kâbe’nin temizliği ile şereflenmekse, bu göstere göstere yapılmaz! Mukaddese, kutsala hörmet ve riayet, yani saygı göstermek ve değer vermek hissiyat icabıdır. İnsan maddesinin ötesinde histir, duygudur. Hissiyat, fizik ötesine geçiştir, bizi insan yapan işte budur. Maddemizin hayvandan farkı hissiyatla ortaya çıkar. Bir hayvancağız cami duvarını kirletebilir, onun için bu nesnelerden bir nesnedir. İnsan olan bunu yapmaz! Hiçbir mabede hor bakmaz. Esasında bir yapının taşına toprağına değil, temsil ettiği değere saygı gösterilir.
Bize nakledilen, Harem-i Şerif’te uçan kuşların dahi Kâbe damının üstünden geçmediği yönündedir. Geçiyorlar mıdır? Geçebilirler de. Fakat bu bilgi bize Kâbe’ye hürmet ve riayet telkin eder.
Kâbe de taştan, kumdan, topraktan yapılmıştır, herhangi bir bina gibi. Ona riayeti bize Peygamberimiz öğretmiştir. Hz. Ömer’in Hacerülesved hakkındaki sözü hatırlanmalıdır: “Peygamberimiz sana riayet etmese idi ey taş seni öpmezdim!”
Kâbe insanın Allaha adadığı ilk mabed olarak bütün gelmiş geçmiş ehli tevhid-i sembolize eden bir yapıdır. Onu insan oğlu defalarca yeniden yapmıştır. Onun maddesine tapmayız, fakat onun ifade ettiği mânaya riayet ederiz.
Bunlar dine, Peygamberine, onun ashabına, hatta Kur’an’a hörmet ve riayeti gerekli görmezler. Alelade kitaba gösterilen Kur’an’a da gösterilir. Bizim kitabımız bunu yazmaz! Osman Bey, Edebali’nin dergâhında uykuya çekileceğinde duvarda asılı Kur’an’ı görür. Ona riayeten geceyi uykusuz geçirir.
Muhtemelen Osman Bey okuma yazma bilmiyordu. Konar göçer kabilesinde hoca, fakih kabilinden birkaç kişi dışında çadırında Kur’an’ı olan kimse yoktu. Şimdiki gibi değil ki, baskı makinaları bir günde binlerce kitap çıkarmıyordu. Kur’an elle çoğaltılan bir kitaptı ve erişilmesi çok da kolay değildi. Şimdi çok! Benim kütüphanemde muhtelif baskılı otuzu aşkın Kur’an var. Kimi mealli, kimi el yazma, kimi bilgisayar hattı…
Bu Kur’an’a saygı göstermemize mâni mi olacak? Her şeye rağmen Kur’an bir tane! Hepsi o bir tane olan Kur’an’dır!
Peki bu zıptıkçılar İslâm’ın Peygamberine, Kitab’ına, kutsal bilinenlerine riayet etmedikleri gibi bu dünyada hiçbir şeye baş eğmezler mi?
Bunların riayetle kalmayıp secde ettikleri vardır!
Bunlar son olarak Tramp’a, hatta açık karısına, Papa’ya nasıl riayet ettiklerini bütün dünyaya gösterdiler. Azgın Amerikalı Tramp bunlarda bir kıpırdanma emaresi görünce kırbaçını şaklatıyor: “Höst! Benim sayemde o tahtta oturuyorsunuz! Kendinize gelin!” Suudlar çıkıp da “biz Peygamberimize bile saygı göstermiyoruz, size niye göstereceğiz”, diyebilmişler midir?
Biz bu “İslâm” maddecileri, pozitivistleri gibi olmayacağız. Kur’an’a da peygamberine de bütün mukaddeslerine de hürmet ve riayet edeceğiz. Eğer hissiyatsız bir din mümkün diyorsanız, bunun olamayacağını Suudlara bakın anlarsınız. Bunlarınki din değil, belki de yanlış söyledik, bunlarınki din, hem de kuvvete tapma dini. Dün kuvvet İngiliz’in elindeydi, ona riayet ediyorlardı. Şimdi güç Amerika’da onlara riayet ediyorlar. İsrail riayetle kalmıyorlar, secde ediyorlar. Kudüs’ü başkent yapmak isteyen İsrail’e, başkentliğini tanıyan ABD’ye destek veren kim?
Bunların bu dünyada işleri iş. Öte dünya kaygıları var mı? Materyalistin öte dünya kaygısı mı olur?
.18/02/2019 23:15
Hüseyin Avni Ulaş’ı hatırlamak
Bu ismin hâfızalarımızda hâlâ bir yeri var mı acaba?
Eğer varsa, insanımızın ve ülkemizin geleceğinden ümitvar olabiliriz. Fakat öyle zannediyorum ki, bilmesi ve hatırlaması gerekenler bile bugün Hüseyin Avni’yi bilmemektedir veya bilenler de unutmuş olmalıdır.
Onu son defa 28 Şubat’ın karanlık günlerinde hatırladık. Küçüksu tepelerindeki kabristanına gittik. Etrafımız sivil polislerle çevrili. Bir çekim ekibi vardı, meğer onlar da emniyetin adamı imiş. İlk Meclis’in yiğit hatibinin hatırlanması gereken günlerdi. 28 Şubat geride kalsa da ülkemizin derdi ile dertlenen her ferdimizin Hüseyin Avni’yi bilmesi ve hatırlaması lâzım.
***
Onu hak ve hürriyetler konusunda hassasiyeti olan herkesin bilmesi ve hatırlaması lâzım.
TBMM üyelerinin, milletvekillerinin mutlaka bilmesi ve hatırlaması lâzım.
Bütün bunlardan ümitvar değilim ama, hiç olmazsa, hemşehrilerinin onu bilmesi ve hatırlaması lâzım…
Benim bildiğim, Erzurum’un yetiştirdiği büyük birkaç şahsiyetten biridir Hüseyin Avni Ulaş.
71 Sene evvel, 22 Şubat 1948’de vefat etti. Hiçbir zaman eğilip bükülmedi. Doğrusunu doğru bildi, istikametini her şartta muhafaza etti.
O “İstikametiniz sizi yaşatacaktır” demişti.Bugün hak ve hürriyetler konusunda şikayetlerimiz varsa, Hüseyin Avni gibi şahsiyetlerin kıtlığındandır, olanların da unutulmasındandır.
Kendisine sıhhatine dikkat etmesini söyleyenlere, ilerisi için ihtiyat olarak biraz para sahibi olmasını tavsiye edenlere cevabını Nureddin Topçu aktarıyor:
“Ben ne sıhhatimi ne servetimi, hatta ne de hayatımı muhafazaya mecbur değilim. Hilkatin her türlü takdiri dışına bir an bile çıkmaya muktedir olmadığımı bilirim. Ben yalnız faziletimi muhafazaya mecburum.”
Temel hak ve hürriyetler konusunda yayaysak, “sınırlar askerle değil, adaletle korunur” diyen Hüseyin Avni’yi hafızalarımızdan sildiğimiz içindir.
Eğer TBMM millet hakimiyetinin tecelli merkezi olamıyorsa, Hüseyin Avni gibi gerçek bir milletvekilini unuttuğu içindir. Bu ülkede, milletvekilleri gereken itibarı görmüyorsa, içlerinde Hüseyin Avni olmak ruhunun eksikliğindendir.
***
Kimdir Hüseyin Avni? Türkiye’de millet hakimiyeti, hukuk devleti mücadelesinin gerçek bayraktarı olan şahsiyettir. Hürriyetsiz cumhuriyet olmayacağını/olamayacağını söyleyen kişidir. Eğer, milletin seçtiği bir temsilciye bir kol kalkarsa, bu kolun paşa üniformalı da olsa kırılması gerektiğini söyleyen kahramandır. Ali Şükrü Bey’in hunharca katli üzerine söylenen bu söz dahi yeter Hüseyin Avni Bey’in hatırlanması için.
İşte Hüseyin Avni, TBMM’de Lozan görüşmelerinde konuşuyor, yıl 1923:
“Efendiler, karşımızda yegâne düşmanımız İngilizdir. Bugün de yarın da öbür gün de İngiliz dostluğuna inananlar aldanırlar. Memlekete bilmeyerek hıyanet ederler. İngilizler bu millete ebediyen dost olmaz… Ben Paşa hazretlerinden âciz bir asker olarak, bir mülazim (teğmen) olarak soruyorum. Buyurdular ki, Musul bugün için ihraç edilmiştir (dışarıda bırakılmıştır)... Cemiyet-i Akvam kelimesini işitir işitmez hayret ettim. Efendim Cemiyet-i Akvam İngiliz şûrasından başka bir şey değildir. Cihanı aldatmak için sahte meşruiyetlere müşabih (benzer) olan şu makamı tanıyalım. Eğer aczimiz varsa resmen veririz. Kendi kendimizi aldatmayız efendiler. Musul bir sene hali intizarda (beklemede) bulunacak. Bu ne demektir efendiler? Bu milletle istihzadır (alaydır). İngilizlerden Mısır’ı aldınız, Kıbrıs’ı aldınız mı efendiler? Musul’u bugün sana vermeyen ne için yarın versin? Gayesi orada bir Kürt hükümeti teşkil edip, senin memleketini parçalayıp neticede bir Ermenistan teşkil etmek değil midir...”
Bu konuşmada İngiliz’in yerine ABD, Cemiyet-i Akvam’ın yerine Birleşmiş Milletler koyarsanız bir şeyin değişmediğini görürsünüz. Bir de “Ermenistan”ın yanına “İsrail” eklenirse bugünü okumak daha da kolaylaşır!
.24/02/2019 23:22
Anadolu’nun fatihi kim?
Bir zamanlar Ankara’nın iki merkezi vardı: Ulus ve Kızılay. Önce idare ve ticaret Ulus tarafındaydı, ötesi güneye doğru Yenişehir’di. Sonra hükümet binaları ve Meclis Kızılay tarafına taşında. Ulus’ta ticaret kaldı. Daha sonra Kızılay da ticaret merkezi haline geldi. Şimdi ne Ulus eski Ulus, ne de Kızılay eski Kızılay! Devlet (Milli Eğitim, İçişleri, Adalet ve Savunma bakanlıkları hariç) Kızılay’ın devamı olan Bakanlıklar bölgesini terk etti. Eskişehir yolunda her taraflarından sonradan görmelik akan tantanalı bakanlık binaları yapıldı.
Artık Ulus’a, Hacıbayram ziyareti dışında pek işimiz düşmüyor. Geçenlerde bir dostla 1960’larda okuduğum Gazi Lisesine yakın bir yerde buluştuk. Böyle zamanlarda hatıraların nüksetmesi tabiî. Bir zamanlar Halk Kütüphanesi’nin bulunduğu Kediseven Sokağı’nı, Karyağdı Hatun türbesini seyr ü temaşa eyledik. Zaman akıp geçmişti. Kediseven eski bir sokaktan başka bir şey değildi. Buna mukabil Ankara’nın hanım evliyası Karyağdı Hatun’un türbesi ihya edilmişti ve hayli ziyaretçisi vardı. Bense gençlik yıllarımın semtinde yepyeni bir yapı ile karşı karşıyaydım. Melike Hatun Camii…
Bu camiin minarelerinin gölgesi Melike Hatun’un kabrine kadar uzanıyordur muhtemelen. Kabri bizim lisenin hemen üstünde olduğu için sokağından geçerken çok Fatiha okumuşluğumuz vardır, Melike Hatun’a. Bir hayır sahibi Melike Hatun’u zamane erkânına hatırlatmış olmalı ki Hergele meydanına yapılan camiie isim aranırken bir hafıza tazelemesi yapıldı, beş asır sonra Melike Hatun yeniden hayatımıza girdi.
Bu eski isimli yeni cami, eski Ankara’nın Hergele Meydanı olarak bilinen mahalline yapıldı. Hergele kelimesinin olumsuz çağrışımlarından hoşlanmayanlar zerafet olsun diye “Hergelen” meydanı derlerdi. Aslında şimdi burası Opera Meydanı olmalı. Türkiye’nin bildiğim kadarıyla tek opera binası buradadır. İstanbul’daki AKM’de bu maksatla yapılmıştı, ama bu bina bu şekilde anılmadı, meydan da zaten meşhur bir meydandı, Taksim Meydanı ismi kaldı.
Opera veya Hergele meydanına yeni olmasına rağmen hayli güzel bir camii yapıldı. Klasik mimarimizi bilen çağdaş bir mimar, Hilmi Şenalp böyle camiler yapıyor, bu da onun eseri. Bu camii bana Mimar Sinan’ın Fatih’teki Mesih Paşa Camii’ni hatırlattı. O da ana kubbenin etrafında altı yarım kubbesi olan bir camiidir. Bu kubbelere yarım kubbe mi demeli, çeyrek mi, tartışılır. Üstad Sinan merkezi kubbeden yarım kubbeler geçişi daha yumuşak şekilde halletmişken burada bir altıgen geçiş var. Sinan orta ölçekli bir cami yapmışken, burada nisbetlerin büyütüldüğünü görüyoruz.
Her neyse, camiin içinde günümüzün çini, hat, kalemişi süslemeleri ile ilgili birikimi görülebiliyor. Güzel örnekler camii güzelleştiriyor. Yeni ve güzel dedik ya, camiin yapılış yeri konusunda Osmanlı hassasiyetinin gözetilmediğini söylesek, kızan çıkabilir. Kastımız şu: Osmanlı’lar Selçuklu mimarî mirasının görünür olduğu şehirlerde onları gölgede bırakacak binalar yapmadılar. Konya’da en büyük Osmanlı camii Selimiye olmalıdır. O dahi Selçuklu eserleriyle yarışmaz. Ankara’daki en güzel Osmanlı camii Cenabî Ahmet Paşa’nın yaptırdığı Yeni Camii’dir. Mimar Sinan bu güzel eseri, neredeyse Hacıbayram Camiinin tam zıddı bir yere yapmıştır. En kısa anlatımla: Arada kocaman Ankara kalesi vardır!
Şimdi Melike Hatun Camii eski Ankara’nın batı kenarındadır ve muhtemelen buraya yakın bir yerlerde dış surların İzmir kapısı vardı. Şehrin bu kesiminde hemen bu yeni camiin burnunun dibindeki Yenice Camii’nden başlayarak birçok cami ve mescid bulunmaktadır. Leblebicioğlu, Eskicioğlu, Kağnıcıoğlu, Örtmeli, İbadullah, Hacıdoğan ilk aklıma gelenler. Bu en yakınlardan birkaç yüz adım sonra Zincirli ve Hacıbayram Camileri vardır. Onlara yakın bir hayli mescid bulunur. Şu söylenebilir: Bu yeni camii bu tarihi cami ve mescidlerin bütün cemaatini içine alabilir. En büyüğü Hacıbayram olan bu camilerin birçoğu cumadan cumaya cemaatle buluşur. Acaba Melike Hatun’un açılışından sonra nasıl bir değişme oldu? Öyle sanıyorum ki, Hacıbayam dışındaki cami ve mescidler etkilenmiştir.
Melike Hatun sırf cami değil. Altında çarşı, konferans salonu ve otopark var. Bu durumda binanın derinliğinin minarelerin yüksekliğinden daha fazla olduğu söylenebilir. Çarşıdan geçerken “Anadolu Fatihi…” başlıklı bir konferans afişi ile burun buruna geldim. “Anadolu fatihi” denilince zihninizde ne canlanır? Önce Alparslan ve Malazgirt savaşı. Sonra onun ve Melikşah’ın görevlendirdiği komutanlar: Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Mengücek Bey, Artuk Bey, Danişmend Gazi, Afşin Bey, Çaka Bey, Sökmen Bey, Saltuk Bey…İşte bunlar kısa sürede Diyar-ı Rum’u, yani Anadolu’yu Müslüman ülkesi haline getirdiler, bizim yurdumuz yaptılar.
Komplekse kapılmayalım: Atalarımız hem güzel hem de muazzam bir iş yaptılar! İslâm’ın başlangıcından itibaren doğuya, batıya ve kuzeye yapılan seferlerle çok geniş coğrafyalar kazanılmış olmakla beraber Anadolu fethedilemedi. Bu ülkenin fethi adeta cedlerimizi bekliyordu! Onlar geldiler ve Bizans’ın ana topraklarını bizim ülkemiz yaptılar.
Peki, konferansda ismi “İyad b. Ganem” olarak yazılan İyaz b. Ganm ne yaptı? Onun Anadolu’nun güneyinde gazaları var. Malatya’ya kadar ulaşmış, fakat onun fethettiği yer Cezire denilen, Dicle ile Fırat arasındaki bölge. Çoğu bugün Suriye ve Irak sınırları içinde…
Anadolu’nun fetih destanının mücmel olarak Battalname’den okuruz. Battal Gazi bu destana göre Seyyid’dir, yani Peygamber soyundan. Fakat bu efsaneye sonradan Anadolu’yu fetheden cedlerimizin maceraları da karışmıştır. Hatta Danişmend gazi Danişmendname’de Battal’ın torunu olarak zikredilir!
Velhasıl, cami konusundaki kafa karışıklığımız, tarih konusunda daha keskin görünüyor!
.25/02/2019 23:47
100. yıl idelojiye teslim olma yılı olmasın!
Uyarmıştık: Okuyucularımız arşivden “Yüzüncü yılda ideolojik ‘gerçek”lere teslim olmamak” başlıklı yazımızı okuyabilirler. Millî Mücadele’nin başlangıcının 100. yılındayız ve 19 Mayıs bu başlangıçla ilgili önemli günlerden biri. Bu sene 100. yıldönümü olması dolasıyla, kutlamaların Samsun’a çıkış esaslı olacağı tahmin edilebilir. Nitekim Cumhurbaşkanlığı bu hususla ilgili bir genelge yayınladı.
100. yılın hatırlanması, kutlanması elbette olağan. Fakat bu olağanı hurafeye boğmak, ideolojik “gerçek”lere teslim olmak tehlikesi çok yüksek. 1934’ten beri İnkılap Tarihi dersleri ile yıkanan beyinler, Millî Mücadele’nin gerçekleriyle yüzleşmekten ürküyor. Ağır bir hamaset edebiyatı gidiyor ve hurafe pazarı kuruluyor. Bundan bazı açıkgözler istifade ediyor. Hani bir gazeteci kitabının 1881 adedini 2500’şer tl.den sattı ya. 19 Mayıs’ta da 1919 adedini iki katına satmayı deneyebilir mesela!
Hurafe mevsimi erken açıldı. Buyurun şu gazete haberine: “Hakkari İl Emniyet Müdürlüğ’ünün karşısındaki tepede karların erimesiyle ortaya çıkan Atatürk silüeti yoğun ilgi gördü. Tepede karların erimesiyle birlikte Atatürk silüeti ortaya çıktı. Atatürk silüeti, Hakkari dağlarına ayrı bir renk kattı.”
Bu haber diye yazılıyor ve ciddiye de alınıyor! Bir süre sonra bunun üzerine resmi bir faaliyet icad edilirse şaşmayın! Çünkü örneği var: Ardahan’ın Damal ilçesinde bir dağda yıllardır Atatürk silüeti ortaya çıkıyormuş! Mesela bu mevsimlik gölge geçen sene erken zuhur etmiş!
***
100. yılı Millî Mücadele gerçeklerini öğrenme yılı olarak kutlayalım. Mesela, İnkılap Tarihi anlatımı şudur: Mustafa Kemal Paşa, vatanı kurtarmak için herkesi atlatıp, köhne bir vapurla İstanbul’dan yola çıktı her ne hikmetse peşine takılan İngiliz gemisi vapura yetişip engelleyemedi. Paşa 19 Mayıs sabahı alay-ı vâlâ ile Samsun’a çıktı ve Kurtuluş Savaşı onun işareti ile başladı!
Bu efsanenin fiyakasını bozan olay şudur: İki ay önce, 9 Mart 1919’da 200 mevcutlu bir İngiliz birliği Samsun’u işgali etmiştir! “Kurtuluş Savaşı” adlandırması külliyen yanlışdır! Kurtuluş savaşı sömürgeleşmiş ülkeler tarafından verilir. Biz işgalcilere karşı savaştık! Buna da zamanında “Millî Mücadele” veya “İstiklâl Savaşı” dedik. Elbette Millî Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın rolü esastır. Fakat bu rolü daha da büyütmek için karikatürleştirmek hamakattır.
Mustafa Kemal Paşa 1927’de Büyük Nutuk’da “Samsuna çıktım” derken, 1923’te Büyük Millet Meclisi’nin açılışında “Samsun’da işe başladım” demektedir. Esasında, Paşa’nın Osmanlı hükümetince görevlendirilme süreci ve olağanüstü yetkilerle donatılması bilinirse “işe başlama” ifadesi açıklık kazanır.
Peki, 19 Mayıs öncesinde memleket mücadeleden tamamen ümidini kesmiş miydi? Millî Mücadele 19 Mayıs’ta mı başladı? Elbette 19 Mayıs önemli bir başlangıçtır, fakat mücadelenin öncesi vardır. Mondros Mütarekesi’nin akabinde kurulan Karakol Cemiyeti önemli bir teşkilattır. Bu gizli Cemiyet’in kuruluşu için ilk adım Enver Paşa’nın evinde Talat Paşa’nın da bulunduğu bir toplantıda atılmıştır. Karakol Cemiyeti menzil teşkilâtıyla Anadolu’ya çok sayıda önemli şahsiyetin geçişini sağlamıştır. Karakol’un başarıları arasında Damat Ferit’in evinde istihbarat kaynağı bulundurması, Gelibolu’da Akbaş Cephaneliği baskını ve çok sayıda silah ve mühimmatı Anadolu’ya geçirmesi sayılabilir. E.J.Zürcher’e göre, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişinde de önemli rol oynamıştır. (Millî Mücadelede İttihatçılık)
***
Şöyle bir basit kronoloji verelim:
26 Kasım- 9. Ordu kumandanı Yakup Şevki Paşa Kars-Ardahan- Batum bölgesini savunma emrini verdi. (Mütareke’ye göre boşaltması gerekiyordu). Harbiye Nazırı Cevat Paşa, Şevki Paşa’dan Mütareke hükümlerine uymayarak Kafkasya cephesindeki mühimmattan tek bir tüfek ve kurşunun İtilaf devletlerine teslim etmemesini istemiştir.
1 Aralık- İzmir’de İzmir Müdafaa-yı Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin kuruldu, Millî Mücadele döneminde çok sayıda “Müdafa-yı Hukuk” cemiyeti kurulmuştur. Birçok yerleşme merkezinde “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” levhaları silinip “Müdafaa-yı Hukuk”a dönüştürülmüştür.
2 Aralık- Edirne’de Trakya–Paşaeli Müdafaa-yı Heyet-i Osmaniyesi Cemiyeti kuruldu.
3 Aralık’ta Urfa’da Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti kuruldu.
4 Aralık- İstanbul’da bazı eski meb’us ve valiler tarafından Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-yı Hukuk-ı Millîye Cemiyeti kuruldu. Cemiyet hükümetten 50.00 lira yardım aldı, Süleyman Nazif idaresinde Hadisat adlı bir gazete çıkardı. 3 Mart 1919’da Erzurum şubesi açıldı.
19 Aralık- Millî Mücadelenin ilk kurşunu atıldı, Dörtyol Karakese köyüne saldıran Ermeni ağırlıklı Fransız askerleri püskürtüldü.
1919’un ilk aylarında da bu yönde hareketler devam etti. İstanbul hükümeti Mersinli Cemal Paşa’yı, Ali Fuat Paşa’yı ve Kâzım Paşa’yı Anadolu’da önemli birliklere komutan olarak tayin etti. Bu Anadolu’da başlatılacak bir harekat için önemliydi. Bilhassa 13 Mart’ta Kâzım Karabekir’in Erzurum’da bulunan 15. Kolordu kumandanlığına tayini önemlidir ve Paşa bu öneme mütenasip işler yapmıştır. Hatta Erzurum Kongresi’nde Kemal Paşa’nın yolunu açması başlı başına önemlidir.
Ve Kâzım Paşa 19 Nisan’da Trabzon’a çıktı! Bakalım Millî Mücadele için önemli olan bu başlangıcı hatırlayan olacak mı?
.03/03/2019 23:40
’Bekâ’yı seçmek…
Mahallî seçimlere gereğinden fazla anlam mı yükleniyor? Alt tarafı muhtarları, belediye meclis üyelerini ve belediye başkanlarını seçeceğiz.
Bu bakışın yetersizliği ortada. Her seçim bir gösterge. Seçim sonuçlarında iktidarın içinde bulunduğu ittifak ciddi oy kaybına uğrarsa…İzmir’le birlikte İstanbul ve Ankara’yı kaybederse…
Bunu eski siyasetçilerden, son defa CHP İstanbul il başkanlığı yapan Murat Karayalçın’a sorarsak, İstanbul’u kaybetmek bile yeter! Muhalif ittifak cenahının liderleri “seçimle bekâ arasında ilişki yok” derken gerçek fikirlerini mi dile getiriyorlar?
Bu noktada “siyaset asıl düşündüğünü söylememek sanatıdır” diyebiliriz!
İstanbul’da ve Ankara’da mahalli seçimleri kaybeden bir iktidarı zor günler bekliyor demektir. Her seçim öncesinde yapılan yanıltmacalardan olan anketleri konuşturmak bu defa da revaçta. Biz yine de iktidar partisinin seçimi önde götüreceği düşüncesindeyiz.
Bize göre, iktidar için kazanmakla kaybetmenin sorumluluğu aynı değerde.
Türkiye’nin 21. yüzyılını başlatan siyasî hareket, 16 yıllık iktidar; geçmişini gerçekçi şekilde değerlendirerek, bunun seçim sonuçlarına yansımasını da doğru görerek bir istikamet tayini yapmak mecburiyetinde.
Siyasî iktidarla ilgili eleştirilerimizi seçim havasının sert estiği günlerde gündeme getirmenin rahatsızlık doğuracağından şüphe yok. Hadi bunu göğüslesek bile seçim hayhuyu içinde bir işe yarayacağı şüpheli.
Bir de şu noktadan bakalım: Bugüne kadar iktidarın uygulamaları ile ilgili bir hayli eleştirimiz oldu. Millî Eğitim, kültür, bazı belediye reislerinin sakil uygulamaları...Bu mealdeki yazılarımız ilgililerde sonuç alıcı bir merak uyandırmadı. “Ne demek istiyorsun be adam, derdin ne?” diyen olmadı. Buna karşılık ne maarifle ne de kültürle ilgili yeni bir ufuk ortaya konulduğunu göremedik. Tek parti idaresinden devralınan ve darbe dönemlerinde pekiştirilenin sürdürüleceğine dair en ciddi emare bu.
Bizim hükümetin iktisat siyaseti ile ilgili, kalkınma uygulamaları ile ilgili söyleyecek fazla bir şeyimiz yok. Fakat stratejik tercihlere itiraz hakkımız var. Bütün muhafazakâr iktidarlar, 1950’den beri aynı modeli uyguluyorlar: Oy toplamak için kültüre, maneviyata vurgu yapıyorlar, iktidar olduktan sonra ekonomi ve maddî kalkınma esaslı siyaset belirleyici oluyor.
Tek boyutlu kalkınmanın doğurduğu sosyal çalkantılar dikkatten uzak tutulmamalı. Yetişmekte olan nesillerin zihnini besleyecek, gençlerin benliklerini yenip kendilerini aşmalarına, idealizme yükselmelerine zemin oluşturacak vazife ve sorumluluk aşılayacak ciddi çalışmalara ihtiyaç var.
Bunları seçimden sonra daha ayrıntılı gündeme getirmek gerektiği düşüncesindeyiz. Siyasetin tavan yaptığı bir dönemde neden siyasetten uzak durduğumuz soruluyor. Aslında siyasetten uzak değiliz. Bizim uzak durduğumuz günlük siyaset. Günlük siyasetin iğvasına kapılmadan uzun vadeli, kalıcı siyaset için düşünmek ve yazmak doğru tercihtir.
Türkiye geçen sene Cumhurbaşkanlığı sistemine geçme kararını verdi. Aradan geçen zaman içinde neler olup bitti? Geçiş sağlıklı olarak gerçekleştirildi mi? Bürokratik direnç gerçekten kırıldı mı? Cumhurbaşkanlığı hükümeti ile başbakanlık hükümetinin farkı hissediliyor mu?
Cumhurbaşkanlığı sistemine geçmeden de Cumhurbaşkanı sistem üzerinde gücünü gösterebiliyordu. Şimdi aradan başbakan çıkınca ne gibi gelişmeler oldu? Görünüşe bakarak şunu söyleyebiliriz: Sadece başbakan aradan çıkmadı, bakanlar da sistem dışı kaldı. Bakan unvanının hâlâ kullanılıyor olması görev ve yetkilerinin aynı olduğu anlamına gelebilir mi?
Ülkemizde yayın kuruluşlarının kahir ekseriyeti başkanlık sitemini destekledi ve gazetelerde başkanlık sisteminin önemine ve Türkiye’nin geleceğini sadece onun kurtaracağına dair birçok parlak yazılar yayınlandı. Aynı yayın kuruluşları bir yıl sonra gerçek anlamda bir değerlendirme veya muhasebe yapmak gücünde midir?
Tahminimize göre, önümüzdeki seçim büyük sarsıntılara yol açan bir sonuç ortaya koymayacak, fakat millet iktidara ve muhalefete ufuk açıcı mesajlar verecek. Milletin ortaya koyduğu sonuca göre muhalefetin kendine çeki düzen vermesi yanında, iktidarın da ders aldığını gösterir bir tavır takınması beklenmelidir
.20/03/2019 23:46
‘Özleştirme’ dilde soykırım değil miydi?
Kafa keserek değil, kafanın içini boşaltarak soykırım” yazımız olumlu olumsuz tepkilere yol açtı. Dilimizin bugünkü acıklı manzarasını hüzünle seyreden edebiyat ve düşünce adamları “ne yapmalıyız?”, sorusu etrafında görüş belirtirken, meselenin farkında olmayanlar “dilde özleşme, soykırım değildir” iddiasını öne sürdüler. Bu iddianın sahibi değerli hukukçumuz “nasıl oluyor da ‘bir yazın insanı’ sorumluluk duygusunu hiçe sayarak böyle bir yazı kaleme alabiliyor”, diye sordu.
Evet, “yazın insanı” böyle bir yazı kaleme almaz! Dilimizin binlerce yıllık geçmişi ile ilgilenen, kelimelerin zaman içinde kazandığı anlamı önemseyen, zengin edebiyatımızın farkında olan bir yazar ise sorumluluk duygusunun gereğini yapar. Fakat bir “türe adamı” buna karşı çıkabilir. “Türel” konuların dilde özleştirmeden çektiklerini dikkate almayan bir “türe” adamı yapabilir bunu.
Okuyucularımız, bu kelimeler de neyin nesi, diyebilir. Türe ve türel kelimeleri yüzyıllardır kullandığımız hukuk ve hukukî kelimelerine karşılık olarak 1935 yılında uydurulmuş ve o zaman Dil Kurumu’nca yayınlanan Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu’nda yer almıştır. Bu kılavuzda yer alan uydurma kelimelerin döneminde kullanılması gazetecilere, yazarlara bir talimat olarak duyurulmuştur. İyi ki bizi “hukuk”dan mahrum edecek bu direktif kısmen sonuçsuz kalmıştır! Yine şükredelim ki “adalet” ortadan kaldırılamamış tasfiyecilerin “tüze”si kullanım alanı bulamamıştır. Danıştay, Sayıştay, Yargıtay gibi kurum isimleri zorla benimsetilirken “mahkeme” karşılığı uydurulan “duruştay” çöpe atılmıştır.
Yazı bir “türemen” tarafından kaleme alınmıştır demek istemiyorum. Değerli hukukçumuz keşke dilimizin hukukunu koruma konusunda hukuk tarihimize mal olmuş rahmetli Ali Fuat Başgil’in duyarlılığına sahip olsa idi, diyorum.
* * *
Milli Şef, 1940’ların başında ülkenin tek yüksek öğretim kurumu olan İstanbul Üniversitesi’ne ilim terimlerini özleştirme talimatı vermiş, bütün fakülte dekanları yerine getirilemeyecek bu emir karşısında topuklarını birbirine yapıştırarak “buyruk şefimizindir!” derken bir tek Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Fuat Başgil, bu talimata uymasının mümkün olmayacağını bildirmiştir.
Milli Şef, yani İsmet Paşa (her şeye rağmen ona kimse “general İsmet” dememiştir) bu âsî dekanla görüşmek istemiş ve bir vesile ile bu sağlandığında Ali Fuat Başgil, hukuk terimlerinin değiştirilebilmesi için bütün hukuk metinlerinin (yürürlükte olan kanunların, mevzuatın) dilinin değiştirilmesi gerektiğini söylemiş ve yapılan işin yanlışlığını ortaya koymuştur. Bu görüşmede Başgil, Türkiye Büyük Millet Meclisi yerine sayıştay, danıştay, yargıtay kabilinden Kamutay denilmesinin Millî Mücadele’de doğmuş ve halka mal olmuş bu kurumun millet hafızasındaki itibarını yok edeceğini söylemesi üzerine İnönü düşünceye dalmış, bir süre sonra Başgil’i telefonla aratarak “Hoca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurtardık” müjdesini vermiştir!
Bizi sorumluluk duygusunu hiçe saymakla itham eden hukukçumuz, 1950’ye kadar ülkemizde cami yapmanın fiilen yasak olduğundan haberdar değilmiş! “Bu yasak varsa gerekçesini bilmek isterim” diyor. Keyfi uygulamanın gerekçesi mi olur?
Eski Yargıtay başkanı hukukçumuzun yakın tarih bilgisi fukaralığı beni şaşırttı, desem, az olur; dehşete düşürdü. Kendi cümleleri ile şöyle söylüyor:
“Yazar, dilimizdeki sözcüklerin ‘tırpanlandığını’ yazıyor ve sözü kültür kırımına getiriyor. Yasaklandı demek istiyorsa ve doğru ise elbette bu bir kültürel soykırım olurdu. Ancak böyle bir şey hiçbir dönemde olmadı. Dolayısıyla bu iddia, gerçek dışı ve çirkin bir karalama.”
Evet, yapılan iş makul ve mantıklı değil, fakat gerçek!
Dilimize karşı yürütülen harekatın boyutlarını öğrenmek istiyorsa, bilhassa Yüzyılın Soykırımı, Bir Lügat Bulamadım ve Devlet Sözlük Yazar mı? isimli kitaplarımızı tavsiye ediyoruz.
Bildiğim kadarıyla değerli hukukçumuz Ankara’da mukim. Teşrif buyurursa, bizzat takdim etmek isteriz! Adresimiz belli!
.24/03/2019 23:27
“İnkılâp tarihi”nin hüzünlü başlangıcı…
İnkılâp tarihi bana hep hüzün vermiştir. Tarihin bu kadar hor görülmesinin hüznüdür bu…
Türkiye’de “inkılâpçı”lar tarihlerini erken yazmak ihtiyacını hissettiler, İnkılâp derslerinin başlangıcının 85. Yılındayız…
İlk Mustafa Kemal Paşa 1926’da bazı gazetecilere hatıralarını anlattı. Bu fasılda Vahidetdin’le ilgili ölçülü bir dil kullanılır. 1926’nın “İzmir Sûikasti” yılı olduğunu, yani bir tasfiye dönemi olduğunu hatırlayalım. Gazi 1927’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Umumi Heyeti’nde (Genelkurulunda) Büyük Nutuk’unu irad etti. (O arada Vahidetdin vefat etmişti. Büyük Nutuk’da onunla ilgili ifadeler ağırlaşmıştır.)
Cumhuriyet tarihinde 1930 adeta bir milattır. 1929 dünya ekonomik bunalımının da tesiriyle vatandaşın huzursuzluğu artmıştır. Gazi yakın arkadaşı Fethi Bey’e muhalif bir parti kurdurur. (Denetimli serbestlik gibi, denetimli parti!) Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulur. Bir seçim denemesi partinin 3. ayında kapanmasına yol açar. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu işin vahametini kavrar. İşte İnkılâp tarihi derslerini giden böyle bir süreçtir.
Darülfünun’da “İnkılâp Tarihi Kürsüsü” kurulabilir miydi?
Osmanlı’nın üniversitesi Darülfünun 1933’te ilga edildi. Sebep? İnkılâplara yeterince destek vermemek. (Elbette kitaplarda böyle yazmıyor!) Darülfünun, üniversite kavramına daha uygun bir ilim kurumu idi. Gerçekten özerkti. Rektörü (Darülfünun Emini) öğretim üyeleri tarafından seçilir ve bu seçim Maarif Vekili tarafından onaylanırdı. (Daha sonra bu seviyeye yaklaşılamadı bile!) İnkılâpları önceleyeceğine ilmi esas almak olacak şey mi?
Darülfünun’u kapatmaya bir sürü maceradan sonra Maarif Vekili olan Dr. Reşit Galip memur edilir. (Onu bugünün kamuoyu “Andımız”dan hatırlayabilir.) Reşid Galip canla başla çalışır, Türk İnkılâbı Enstitüsü kurulması ve İnkılap dersleri verilmesi başlıca hedeflerindendir.
Dr. Reşit Galib’i 1933 yılında ideolojik bir İnkılâp tarihi dersinin Üniversite’de okutulması konusunda harekete geçiren yakın sebep ne olabilir?
1933 nisanında Milliyet gazetesinde başlatılan Millî Mücadele ile ilgili yayınlar, Cumhuriyet’in ilk muhalif partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi erkânını -ki bunlar Millî Mücadele’nin önemli isimleridir- itibarsızlaştırma maksatlıdır. “Ankaralının defteri” sütununun 27 Nisan tarihli yazısı “Tek cepheye sadakat böyle mi olur?” başlıklıdır ve Kâzım Karabekir Paşa’yı hedef almaktadır.
Bu yazıları takip eden Kâzım Paşa, Kemal Paşa’nın parası ile eski yaveri ve o sırada Siirt meb’usu olan Mahmut (Soydan) tarafından çıkarılan bu gazetede yazılanlara itiraz eder. Her şeyi göze alarak cevabî yazılar (mektuplar) gönderir. Yazılar önce yayınlanır, sonra çürütülmeye çalışılır. Daha sonra bazı vesikalar konmaz ve nihayet cevabî yazılar neşredilmez. 8 mayıs tarihli gazetede, Gazi’nin Kâzım Paşa’nın yazıları hakkında kanaati Falih Rıfkı’nın ağzından aktarılır: “Bu mektubu yazan üzerine akıl doktorlarının dikkat nazarını celbederim.” Bunun üzerine Paşa, “şarkılı ibret yazacağına İstiklâl Harbi’ne ait bir eser yaza idin” diyenlere cevaben, İstiklâl Harbimizin Esasları kitabını matbaaya gönderilir.
Tam bu sırada Karabekir Paşa’nın Erenköy’deki köşkünün etrafında emniyet gözetimi sıkılaştırılır. Kitabın ilk cildinin basımı bitmek üzereyken matbaacı tehditler üzerine “pasaportumu alarak savuşmaktan başka çaresinin kalmadığını” bildirir. Daha sonra böyle “millî dâvaya aykırı” bir eseri basmak istemediğini beyan eden telgraf gönderir! Bu arada kitabın basılı formaları bir gece Yeşilköy yolundaki bir kireç ocağında yakılmıştır. 4 Haziran 1933’de Paşa’nın köşkü Emniyetçe aranır ve 96 dosya alınıp götürülür...
Dönelim, İnkılap dersine! Üniversite yönetimi bu dersi Maarif Vekili olarak Reşid Galib’in vermesi için kendisine fahri profesörlük tevdi eder. Bu tepede krize yol açar. Reşit Galib’i çekemeyenler “Gazi ve İsmet Paşa varken bu iş nasıl Reşit Galip’e kalır” derler.
Bir süre sonra Gazi Yalova’dayken Reşit Galib’i yanına çağırtır. Niyeti onu istifa ettirmektir. Bu arada Reşit Galip bir deniz kazası geçirmiş, çocuklarını boğulmaktan kurtarmış, fakat daha önce verem atlattığı için hastalanmıştır. Rahatsızlığını öne sürerek Paşa’nın huzuruna çıkamayacağını bildirir. Gazi bu sefer de rektör ve edebiyat fakültesi dekanını huzuruna çağırır. (Dekan hâlâ bilinen bir isim: Fuat Köprülü.)
Reşid Galib’in istifasının istenmesi Başvekil İsmet Paşa’yı rahatsız eder. “Ben de istifa edeyim”e kadar gider. Reşit Galip istifasını gönderir de mesele yatışır. Yatışır mı? O da tartışılır. Maarif Vekilliği 2.5 ay boş kalır. Sonunda Gazi özel kalem müdürü Yusuf Hikmet (Bayur)i Maarif Vekili yapar. (Bayur’la İsmet Paşa’nın aralarının açık olduğu söylenir).
İnkılâp derslerini başlatmak Yusuf Hikmet Bayur’a kalmış olur! O da 4 Mart 1934’te İstanbul Üniversitesi’nde İlk İnkılâp dersini verir. Öyle sıradan bir ders değil, bütün üniversite orada. Harp Akademisi talebeleri de. Cumhuriyet Marşı (10. Yıl marşı) okunarak başlanan tören ve ders gazetelerde geniş yer bulur.
Okuyucularımız “hüzün bunun neresinde?” diyebilirler…
İlk İnkılâp dersi verildiğinin ertesi günü Reşid Galip ölür!
Cenazesi 6 Mart’ta kaldırılır. Gazeteler hayat hikâyesinde inkılâp dersleri ilgili bilgilere yer vermezler!
.25/03/2019 23:35
Muhsin Yazıcıoğlu’nu siyaseten hatırlamak…
Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadetinin üzerinden 10 yıl geçti. Rahmetle yâd ediyoruz.
Türkiye’nin 20. Yüzyılı büyük sarsıntıların, büyük kopuşların asrı idi. Bu topraklardaki geçmişimiz Selçuklu-Osmanlı çizgisini takip ederek bugüne ulaştı. Anadolu Selçuklu Devleti doğudan gelen Moğol istilası ile yıkıldı, fakat yerini öyle bir güç aldı ki, Selçuklu’yu unutturdu. Osmanlı beyliğinin kısa süre içinde Bizans ucunda yükselmesi, dalga dalga yayılarak bütün coğrafyamızı kapsar hale gelmesi ve nihayet bir dünya devleti olarak tarihe damgasını vurması derin tesirler uyandırdı.
Osmanlı Devleti’nin bugüne de ilham verebilecek nizamının bozulması, dünya sistemine ayak uydurmakta yeterince başarılı olamaması üzerinde düşünmek gerekiyor. Buna rağmen, İslâm dünyasının kuzey batı ucunda bu devletin varlığı bütün Müslümanlar için gerçek bir teminattı. Osmanlı ayakta kaldıkça Müslüman dünya varlığından endişe etmedi. Bu dünya gücü en zor yüzyılında, 19. asırda bile büyük zorlayıcı değişimlere rağmen mazlum dünyanın ümidi olmaya devam ediyordu. Osmanlı’nın 20. Yüzyıla devreden mirası asla küçümsenecek gibi değildir. Sadece edebiyat, sanat ve kültür mirası dahi onun nasıl muazzam bir hayatiyete sahip olduğunu göstermeye yeterlidir.
Osmanlı Devleti’nin varlığı, sömürgecilerin dünya hakimiyetinin önündeki belli başlı engeldi. Bu sebeple onun yok edilmesi şarttı. Şark meselesi böylece halledilecek ve Müslüman dünya ve doğu tamamen emperyalistlerin kontrolüne geçecekti.
Birinci Dünya Savaşı sömürgecilere bu fırsatı verdi. Mağluplar safındaki Osmanlı Devleti önceden tasarlandığı şekilde parçalandı. Merkez topraklarında yeni bir devletin oluşması için mücadele vermemiz gerekti. Bu mücadele Osmanlı zihin muhtevası ile yapıldı, yani köklerimizden kopmadan yenileşerek var olmak. Bu muhtevayı besleyen inançtı, İslâmın değerleri idi; köklü tarih mirası idi. Zafer sonrasında Cumhuriyet ne yazık ki kesin bir kopuş olarak yapılandırıldı. Yeni devletin Osmanlı düşmanlığı zemininde kurulması bugüne kadar gelen zihnî karmaşaya sebebiyet verdi.
***
Bu topraklar üzerinde nasıl var olacaktık? Yalnızca Batıdan aktardığımız değerler bizi yaşatabilir miydi? Geleneksiz modernlikle, taklitçi batıcılıkla nereye kadar gidilebilirdi?
Cumhuriyet sonrası siyasi mücadelenin arka planını bu fikir zemini oluşturur. Çok partili siyasi hayata geçişten sonra millet çoğunluğu köklerden kopmadan devam etme yönünde tavır gösterdi. Bu zeminde siyaset yapanların bir kısmı yaptıkları işin farkında değillerdi belki, fakat farkında olanlar da vardı ve kuvvetli bir tarih şuuruna sahip Muhsin Yazıcıoğlu farkında olanların ön safındaydı. Bu farkındalık onu idealist bir toplum önderine dönüştürdü. Bir gençlik hareketinin içinde ortaya çıkan, darbe sonrası her türlü zulme ve güçlüğü göğüs geren Muhsin Bey, bazıları gibi şartlar normalleşince istikametini değiştirmedi. Davasına sadakati onun alışılmış siyasetçi olmasının önünde en önemli engeldi. Eğer Muhsin Bey araziye uysa idi, sağ siyasetin önemli bir figürü olurdu, zirveye yükselebilirdi. O davasının kahramanı olmayı seçti. Bu zor ve zahmetli yolda onun mücadelesi iktidara erişmek gibi yakın hedefleri ele geçirmek için değildi.
Doğru bildiği yolda giderken hep siyasetin tuzakları ile mücadele etti. Siyaseten zaferler kazanmadı, fakat milletin gönlünü kazandı. Onun varlığı günlük siyasetin ötesine geçme hususunda gerçek bir gösterge idi. Siyaseti siyaseten yapmayan bir dava adamı ruhu ile Nureddin Topçu’nun tabiri ile “millet mistiği” olarak şehadete yürüdü. Kaybı zaferinin ilanı gibi idi: Geçmişte ve ondan sonra son yolculuğuna giderken ona gösterilen benzersiz millet alâkası bu zaferi görünür hâle getirdi.
Ruhu şad olsun!
.15/04/2019 23:24
Ayasofya nasıl açılmalı?
Bir kere Ayasofya gerçekten açılacak mı, yoksa bir seçim vaadi miydi?
Seçim kampanyalarında vaad edilenlerin kataloğu yapılsa, bayağı hacimli bir kitap olur. Vaadler gerçek olsa, çözülmedik meselemiz kalmaz.
Neler vaad edilmez ki?
Ayasofya’nın gündeme gelmesi bu seçime mahsus değil. Geçmiş yıllarda da 1970’lerden itibaren Ayasofya konusu siyasilerin gündeminde olmuştur. “Ayasofya açılsın, zincirler kırılsın” mitinglerini bizim nesil hatırlar. Hatta ANAP (bu harflerin açılımını bilen fazla yoktur: Anavatan Partisi!) kendi açısından Refah Partisi’nin konuyu istismarını önlemek için Ayasofya’nın bir bölümünü 1980’lerde ibadete açmıştır. Muhtemelen imam ve müezzin de tayin edilmiştir. Belki de Hünkâr mahfeli hâlâ bu şekilde kullanılmaktadır.
Bu evinize bacadan girmek gibi bir şeydir. Gerçek anlamda açılmış saymak mümkün değildir. Ayasofya’nın müzeliği bir belirsizlik halidir. Batı kamuoyuna “kiliseye tahvil edemezdik, müze yaptık” denilmek istenmiştir. Batılılar için nihai hedef kilise olmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler, Sevr’de açıkça telaffuz edilen, Lozan’da muhtemelen perde gerisinde öne sürülen bir yükümlüğü 1935’te yerine getirdiler.
Ayasofya üzerinde tasarruf bu anlamda bir hükümranlık meselesidir. İstanbul’un Fatih’i fetihten sonra şehir üzerindeki hükümranlığını Ayasofya’yı camiye tahvil ederek ortaya koymuştur. Bilahire Fatih Ayasofya’nın da içinde olduğu bir vakıfname tanzim ettirmiş ve miras bıraktığı eserlerin yönetimi ile ilgili konular bu vakfiyede kayda geçirilmiştir.
Yapının mülkiyeti konusunda problem yoktur. Vakıf olan bir mülkün herhangi bir şekilde vakıf şartları dışında tasarrufu mümkün müdür?
Hukuk devletinde mümkün olmamalıdır.
***
Ayasofya’ya hukuk açmalı, hukuk devleti açmalı!
Ayasofya’nın bir vakıf eseri olduğu hatırlanmalı, Vakıflar idaresi yapının vâkıfının arzusu hilafına kullanılmasından şikayetçi olmalı ve aslî konumuna döndürülmesini talep etmelidir.
Bir vakfın asıl amacına uygun kullanılmasını talep etmek, elbette adaletin icabıdır.
Türkiye’de Ayasofya’nın vâkıfının iradesine uygun şekilde, yüzyıllardır olduğu gibi camiliği bir hukuk meselesi olarak görülmelidir. 1935 tarihli Bakanlar kurulu kararı vakıf şartlarının üstünde olabilir mi? Eğer bunu kabul edersek bütün vakıf sistemini yok sayıyoruz demektir.
Vakıf mülkleri bugünün idari sistemi içinde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün sahasındadır. Bu emlâkin vâkıfın iradesine uygun şekilde kullanılması kurumun en esaslı işidir.
Fatih’in 1462 tarihli vakfiyesinde “eğer bu vakfiyeye uygun hareket edilmezse Allah’ın, peygamberlerin, meleklerin lâneti üzerine olsun” bedduası da hatırdan çıkarılmamalıdır.
Ayasofya meselesinin hukuk yoluyla çözümü yönünde hareket geçmekte geç kalınmamalıdır, siyaseten çözüm yerine hukuki çözüm doğru olandır. Bütün dünyaya söylenecek sözümüz de bu olmalıdır: Hukuk bunu gerektiriyor!
Kitap Hattı:
Necip Tosun’dan Edebiyat Atlası. Hikâyeden sinemaya kadar geniş bir ilgi alanına sahip olan Necip Tosun, aynı zamanda önemli bir hikâyecimiz. Teori ile uğraşanlar genellikle işin uygulamasından uzak dururlar. Eleştiren daha mükemmel olmak zorunda, Necip Tosun bunu bilerek hikâyeciliği de sürdürüyor. Genç yaşlarda yazmaya başladı, bu yüzden tecrübesi önemli. Edebiyat Atlası, hem okurlar için hem de yazma meraklısı gençler için tam bir kılavuz kitap. Kitabın son bölümünde yer alan okunacak eserler listeleri de bilhassa önemli. Edebiyat Atlası’nın kütüphanelerimizdeki müracaat kitapları arasına seçkin bir yeri olacağını söyleyebiliriz. (Dedalus, 0212 513 03 43)
.17/04/2019 23:30
“19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım!”
Okuyucu başlıkta hata bulmakta mazurdur. 19 Mayıs ve Samsun ezberimizdedir. Zihnimiz hemen ona göre bir düzeltme yapar.
Ben yine de böyle bir düzeltme yapılmamasını tavsiye ediyorum. 19 Mayıs önemli bir tarihtir, fakat 19 Nisan da asla önemsiz değildir. Trabzon’un ehemmiyetini izaha gerek görmüyorum. Tabiî, Millî Mücadele anılınca ilk akla gelen kahramanlardan Kâzım Karabekir’in İstiklâl Harbi’ndeki rolünü de.
Sivas’tan doğuya doğru giderseniz, Kâzım Karabekir adını taşıyan çok sayıda sokak, cadde, bulvar, mahalle, semt, ilçe, okul, fakülte…adlarına rastlarsınız. Devlet zoruyla konulmamış bu adlandırmalar boşuna değildir: Millî Mücadele’nin Şark Cephesi’nde komutan o dur, neredeyse bütün kuzey doğu Anadolu’nun kurtuluşunda onun eli vardır ve o kurtuluşun yüzüncü yılına yaklaşıyoruz.
Kâzım Paşa (o sırada o da Mustafa Kemal gibi mirliva-tuğgeneral idi) 14 Mart 1919’da Doğu’daki 19 Kolordu kumandanlığına tayin edilir. Bu tayini Vahidetdin’le 6 Aralık 1918 Cuma selâmlığındaki görüşmesine bağlar. Padişah’a genç kumandanların İstanbul’da toplanmasının doğru olmadığını söyler; İstanbul’a çağrılanlar Anadolu’ya görevlendirilmelidir. Kâzım Paşa bu anlamda önden gidendir. Ardından Mustafa Kemal Paşa görevlendirilecektir.
Karabekir, doğuya tayini sırasında Kemal Paşa’nın Ahmet Rıza’nın başkanlığında bir kabine kurulması, kendisinin harbiye hazırı yapılması yönünde kulis faaliyetleri ile meşgul olduğunu yazar. Kâzım Paşa genç kumandanlar için İstanbul’da yapılacak bir şey olmadığı kanaatindedir. Bu fikrini İsmet Bey’e de söylemiştir. (Bu İsmet Bey’in ileride 2. Cumhurbaşkanımız olacak İsmet Paşa olduğunu hatırlayalım).
Kâzım Paşa yola çıkmadan Erkân-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Fevzi Paşa’yı da ziyaret eder. Ona şarkta milli bir nüve (çekirdek) kuracağını söyler. Fevzi Paşa “seni Divan-ı Harbe verirler” der. Cevap “Trabzon’a ayak basmaklığıma engel olmayınız, ötesi millî dâva olacaktır” şeklindedir.
Kâzım Paşa, yola çıkmadan bir gün önce Mustafa Kemal Paşa’yı da ziyaret eder. Erzurum’da millî bir hükümet kurma tasavvurundan bahseder. Kendisinin de doğuya gelmesi gereklidir, o gelinceye kadar millî hükümet esaslarını hazırlayacaktır. Mustafa Kemal Paşa, “Bu da bir fikirdir” der. Karabekir’in cevabı: “Paşam bu fikir değil karardır” olur. Kemal Paşa, kapıyı tam kapatmaz “iyi olayım gelmeye çalışırım” der.
Kâzım Paşa 12 Nisan’da “sessizce, hiçbir arkadaşının teşyiini istemeyerek” İstanbul’dan vapura biner. (Maalesef bindiği vapurun adını bilmiyoruz!) 19 Nisan’da Trabzon’a çıkar! Burada Muhafaza-i Hukuk Heyeti ile görüşür. Reis Barutçuzade Ahmed Efendi’dir. 23 Şubat’ta Trabzon’da kongre toplamışlar, İstanbul’a heyet göndermişlerdir. Kâzım Paşa, “Vatan ancak silahla kurtarılabilir” der. Karabekir 3 Mayıs’da Erzurum’a ulaşır. Erzurum Müdafaa-i Hukuk Heyeti’yle görüşür. Doğu vilayetlerindeki Müdafa-i Hukuk benzeri teşekküllerin birleşmesini tavsiye eder. Bu birlik arayışı Erzurum Kongresi’ni doğurur.
Erzurum Kongresi tasavvuru ortaya çıktığı günlerde Kemal Paşa Samsun yolundadır. Onun niyeti Sivas’da kongre toplamaktır. Erzurum emrivakisine uymak zorunda kalır. 3 Temmuz’da Erzurum’a ulaşır. Yanında Rauf Bey vardır. Bu arada Paşa İstanbul’a çağrılmış, o da “sine-i millet”e dönmeye karar vermiştir, yani askerlikten istifa etmiştir. Buna rağmen paşa kıyafeti ve padişah yaveri kordonları ile dolaşmaktadır. Kongre üyeleri askeri kıyafetle Kongre’ye gelmesine karşı çıkarlar. Paşa bundan çok müteessir olur. “Dün askeri vazifemden ayrıldım, bugün de milli bir vazifeye alınmıyorum. Şu hâlde alelade bir fert kaldım” der. Kongreye sivil kıyafetlerle katılması kararlaştırılır. Kongre Mustafa Kemal’in sivil kıyafetle salona gelmesi ile başlar…
Kâzım Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın istifasından sonra kurmay subayı bile kendisini terk etmesine rağmen tarihin akışını etkileyen bir tavır gösterir: “Ben ve Kolordum emrinizdedir!” Millî Mücadele Mustafa Kemal Paşa’ya yolu açan bu tasvib üzerine gelişmiştir desek yeri var.
Sonra…Sonrası uzun hikâye…Cumhuriyet’in ilânından Millî Mücadele’nin birçok mühim şahsiyeti gibi Kâzım Paşa da haberdar edilmez. Demokratik bir başlangıç için Cumhuriyetin ilk muhalif partisini kurar, partisi irticadan kapatılır! İzmir suikastinde yargılanır, askerlerin ona gösterdiği sevgi üzerine serbest bırakılır. Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’da Millî Mücadeleyi kendi şahsî tarihine dönüştürmesi üzerine doğru ve objektif bir tarih yazılması için harekete geçer. İstiklâl Harbinin Esasları kitabı basıldığı matbaadan alınarak imha edilir! Atatürk’ün ölümüne kadar sürekli takibat altındadır.
* * *
Garp Cephesi Kumandanı (İsmet Paşa), Cumhurbaşkanı olunca Kâzım Paşa’yı İstanbul milletvekili yapar (31 Aralık 1938) ve nihayet Şark Cephesi Kumandanı’nı 1946’da TBMM başkanlığına seçtirir!
.24/04/2019 23:44
“Batı medeniyeti” tasavvurumuzun çöküşü
Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise
Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e
Ne bu mısraların sahibi Hoca Tahsin Efendi’yi bilen var ve ne de Paris onun gördüğü batı hayranlığımıza mekân hatta makarr olan yüz elli yıl önceki Paris!
Mehmed Âkif, İstiklâl Marşı’nda çok açık ve net olarak belirtmişti, belirtmesine de o zaman savaş baskısı altında bulunan “batıcı”lar seslerini çıkaracak durumda değildiler. “Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar” gibi hoşlarına gitmeyen ibareler de ihtiva eden İstiklâl Marşı’nı alkışlarla kabul ettiler! O sıralar hayran oldukları “Batı medeniyeti” ülkelerine fiilen kast etmiş bulunuyordu çünkü. Lozan’la birlikte her şey ters yüz edildi, Mehmed Âkif’in kısmeti de gönüllü sürgün oldu!
Türkiye’nin yönetici elitinin Batı medeniyetine muhabbeti, çok kökten değişim ve dönüşümlere yol açtı, bu cebri değişim ve dönüşümler doksanıncı yılını geride bıraktı. Öyle bir devre geldik ki, aydınlanmacı Batı medeniyetinin eleştirisi, Mehmed Âkif gibi bizden kişilerin işi olmaktan çıktı.
***
Alev Alatlı Vietnam Savaşı sırasında ABD’dedir. O sıralar bu ülkede insanlık ve demokrasi adına çok ciddi hareketler gözlenmektedir, zamanımızda ise Batı demokrasileri ahlâkî iddiaları konusunda bitkin düşüp, havlu atmışlardır. Alev hanım, bu sıkışık anda Batı yerine “Kuzey”e bakar ve orada Soljenitsin’i görür. Bir zamanlar Sovyet diktasına mukavemet etmiş bu bilge kişi, şimdi dünyayı bu hale getirdiği kesin olarak ortaya çıkan “aydınlanmacılık” felsefesine karşı hür bir zihindir. Aydınlanmacıların “mantığın, cehaleti, bâtıl inançları, despotizmi yenmeye ve daha iyi bir dünya kurmaya yeteceği” iddiaları boşa çıkmıştır. Mutlak doğruyu kabul etmeyen aydınlanmacılık, ahlâkî değeri de kültürel seçimimizden ibaret görür ve bu durumda “Ölü insan etini ziyan edecekleri yerde yiyen Brezilyalı yamyamların, hasımlarını baskı altında tutan Avrupalılardan daha ahlâksız olduğunu söylemeye” hakkımız kalmaz!
Soljenitsin’in işaret ettiği şekilde, Aydınlanma ruhu “cinayet”i bile “kültürel değerdir” diye geçiştirebilir. Ne geride bıraktığımız yirminci yüzyıl ne de içinde olduğumuz şimdiki yıllar, daha iyi bir dünya kurma hususunda Fransız aydınlanmacılığını haklı çıkarmıştır.
Dünyanın bugünkü ahvalinden, doğulular, müslümanlar ve İslâm ülkelerinde batılı muhtevada iktidar olan liderler ne ölçüde sorumlu olabilir? Zamanımızda yeryüzünde doğudan batıya “aydınlanmacılık ruhu”nun hâkim olmadığı hangi arz parçası kaldı ki? İslâm dünyasının görünür liderleri Türkiye standartlarına göre yeterince batıcı ve laik değil midir? Güçleri yettiği zaman aydınlanma felsefesinin ülkelerindeki zorba ajanları olmamışlar mıdır?
***
Batı dışındaki aydınlanmacıların en büyük problemi, batıdaki güce denk bir güce sahip olamamaları. Mesela Saddam eğer Batılı aydınlanmacıların gücüne sahip olsa idi, Kuveyt’i Irak sınırlarına katar ve buna kimse sesini çıkaramazdı! Saddam, ister istemez doğu dünyasında çok görülen gücü bütünüyle elinde bulunduramayan nâkıs bir aydınlanmacı…
Aydınlanmacılık, dine karşı, en azından “laik” bir harekettir. Laiklik, batının çözümü olarak doğuya dayatıldı. Türkiye bu dayatmaya en fazla maruz kalan ülkelerden biri. Türkiye’nin mahalli aydınlanmacı önderleri laikliği batıdakinden farklı yorumladılar ve devletin din üzerinde kontrolünü laiklik olarak uyguladılar. Türkiye gibi ülkelerde aydınlanmacılar, ancak içe, kendi halklarına güç yetirebiliyorlar. Dışa karşı ise boyunları kıldan ince oluyor. Halklarını baskı altında tutan yerli (!) aydınlanmacılar, dışarıdan gelen baskılara karşı da elbette boyun eğici oluyorlar. Boyun eğici olmadıkları zamanlarda ise, ortaya Saddamvari örnekler çıkıyor!
Batı medeniyeti tasavvurumuzun çökmesi, Mehmed Âkif’in 88 yıl önce söylediklerinin kulağa küpe olacak kadar hakikat olması, gerçekten düşünen aydınlanmacılarımızı da intibaha getirir mi? İhtimaldir padişahım, belki derya tutuşa!
.30/04/2019 00:03
Temel eserler meselesi ne oldu?
İlk tepki “böyle bir mesele mi var?” olabilir.
Evet var ve hatta eski tabirle “mühim” değil “ehem”!
Günümüz genci bir “yayın bombardımanı”, hatta “bilgi patlaması” diyebileceğimiz zihinleri karıştıran çeşitlilik ve bollukla karşı karşıya. Türkiye’de son yıllarda her sene 50 binin üzerinde kitap yayınlanıyor, yani millî kütüphanemize her yıl orta büyüklükte bir kütüphane katılıyor.
Gazeteler, dergiler, sesli ve görüntülü yayınlar/kayıtlar ve elbette internet... Bütün bu yayın-bilgi akışı karşısında okuyucunun tercih sıkıntısı çekmesi, daha ötesi bıkkınlık ve bezginliğe düşmesi şaşırtıcı değil.
Yaş sınırı aşağılara doğru indikçe, basılı metinlerden diğerlerine doğru eğilim artıyor. Gençler gazete, dergi yerine internet haberlerine yöneliyor; hatta gazeteleri, dergileri bu mecradan takip ediyor. Bu okuma, daha çok seyre benziyor; seyircilik televizyondan sonra internette sürdürülüyor. Zaten bu mecrada seyre müsait, meşgul edici çok sayıda hareketli görüntü bulmak da mümkün.
Biz daha öncesine bakalım: Bu kadar çok yayın karşısında işi eğitim, öğretim olanlar; hocalar, öğretmenler ve öğrenciler ne yapıyor?
***
Sırf kitap yayını konusu dahi üzerinde dikkatle durmayı hak ediyor. Elli bin kitap yayınlanıyor, fakat bu yayınları hakkıyla takip eden, ihtisas alanlarına göre değerlendiren, tanıtan, hatta duyuran mecralar yok. Bu yüzden birçok kitap asıl okuyucusuna, ilgilisine ulaşamadan kaybolup gidiyor. Çoğunluğun haberdar olduğu çok satanlar listesi yayın piyasasının ekseriya kalıcı değer taşımayan reklamla şişirdiği kitaplardan oluşuyor.
Yayınların takibi, tasnifi, değerlendirilmesi ve ilgililere ulaştırılması başlı başına bir faaliyet alanı. Bırakın sıradan okuyucuyu, ilim adamlarının kendi sahaları ile ilgili kitaplardan, yayınlardan haberdar olması dahi kolay bir iş değil. Çok öğretim üyesi gördük, kendi çalışma alanlarında son yıllarda yayınlanmış kitapların birçoğundan habersiz.
Mesele bugün halledilemeyince daha sonra çözülmesi de zorlaşıyor. Bu yarına kalan mesele, aslında bizim için esas olarak dünün meselesi; yani hiçbir zaman üzerinde tam mânasıyla düşünüp çözüm bulduğumuz bir mevzu değil.
İnsanoğlunun zihnî birikimi kolayca okunup gözden geçirilebilecek cinsten bir kemiyet değil. Kütüphaneler dolusu milyonlarca kitap, süreli yayın ve daha sonra kayda geçen ses ve görüntü malzemesi…Öte yandan sanal âlemde daha çabuk erişilebilen ve kullanılması kolay olan bir birikim var. Sahihliğini bir kenara bırakalım, bu insanlığın zihnî birikiminin kaçta kaçı? Bu soruya cevap vermek güç belki, fakat şunu tahmin etmek zor değil: Zamanla sanal âlemdeki malzeme belki de insanlığın bütün zihnî birikimini ihtiva eder hâle gelecek. Bu bolluk içinde bütün toplumlar kendi okur-yazarını, aydınını, seçkinlerini yetiştirmek için çabalamaya devam edecek. Bu konuda sistematik çalışmalar yapan kuruluşlar dünyanın birçok yerinde görülebiliyor.
Elbette fizik, kimya veya matematik... alanındaki yayın birikimi daha çok uzmanlarını alâkadar ediyor ve ancak çok azı genel okuyucu kitlesinin ilgi alanına dahil edilebiliyor. Sosyal ilimlerle ilgili kitapların, fikir ve edebiyat eserlerinin, bütünü ilgilendiren muhtevaları ile bilhassa yeni yetişen nesillerin istifadesine sunulması gerekiyor. Bu yüzlerce yıllık birikimin sınırlı bir zaman diliminde bilinmesi, tanınması ve mümkün olduğunca okunması demek. İşte bu sınırlı öğrenme-bilme zamanına yönelik kılavuz kitaplar, listeler tanzim etmek yeni bir şey değil.
Batıda yaygın olarak yapılan yayınlar var ve bu yayınların bir kısmı, uygulama ile desteklenmiş veya destekleniyor. Bu tarz listelerde kendi kültürünü öne çıkarma çabası, kolaylıkla görülebiliyor. Batı’da yapılan listelerde, Doğu’dan, bilhassa İslâm dünyasından çok az örneğe yer veriliyor veya hiç verilmiyor.
***
Neden bu konuda bir hafıza tazelemesine ihtiyaç hissettik?
Millî Eğitim Bakanlığı, orta öğretim kurumları için 100 Temel Eser uygulamasını iptal etti. Bu demektir ki, orta öğretim kurumlarında gençlerin okuması için hazırlanmış 100 eserlik bir liste vardı. 75’i bizim edebiyatımızdan, 25’i dünya edebiyatından seçilmiş 100 eser listesi öğretmenlere bir kılavuz vazifesi görüyordu. Tabii bu listede yer alın bazı eserlere itiraz edilebilir, yerine şu konulsa iyi olur denilebilir. Bu bahsi diğerş; uygulamada asıl problem, 100 temel eserin gerçek temel eserler olmaktan çıkarılması. İş ticarete döküldü, yüz kadar yayınevi yüz temel eser bastı! Görmelere seza, koca koca kitapların karikatürleri! Bakanlık bu listeyi hazırlarken temel metinlerin dili dahil hiçbir şeyine karışılmaması, orijinal metinlerin okutulması teklifimiz sonuçsuz kaldı. İş piyasanın eline kaldı. Bu yüzden iptali rahatsız edici bulunmadı. Fakat mesele halledilmiş olmadı.
Doğru şekilde, doğru uygulama ile temel eserler meselesinin çözülmesi lâzım. Bu konuda bir çalışma var mı? Varsa ne safhada, yoksa Milli Eğitim’in diğer meseleleri bu da mı çözümsüzlüğe terk edildi?
.01/05/2019 23:47
Osmanlılar ve Türkçe
Mûsıkî zevkimiz zehirlendiği için bayatî makamı da bilinmez…
Fakat dil konusunda bayatîden ırlayan yazarlara hâlâ rastlanıyor!
Esasen “bayatî” Oğuzların bayat boyunun makamı olmalı. Bayatî, “Bayat”a, “Bayat boyuna” mahsus demek. Bayatlar hakkında malûmat kaynaklardan bulunabilir. Bu boyun mûsıkiye âşina evlatları olduğu gibi, büyük şairleri de vardır. Fuzûlî bunlardan en başında gelir. 21. Yüzyılda dahi soruluncaTürkçenin en büyük şairi kimdir” sorusuna “Fuzûlî’dir” desek hata olmaz!
Elbette Osmanlı’da çok şair bulunur, Bâkî’si var, Nâbî’si var, Nedim’i var, Galib’i var. Cumhuriyet’e devreden Âkif’i var, Hâşim’i var, Yahya Kemal’i var. Hatta bu listeye Necip Fazıl ve Nazım Hikmet’i de ekleyebiliriz. Bunlar olmasa hâlimiz nice olurdu? Var mı bunlardan büyük şairiniz? Hodri!
Fuzûlî Türkçe mi yazdı, Osmanlıca mı?
Hadi çıkın işin içinden!
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
(Ne yanar bana gönül ateşinden başkası
Ne açar kapımı sabah rüzgârından gayrısı)
Bu Fuzûlî Türkçesidir. Halis Türkçe’dir, Türkçe’nin Bağdat’tan gelen diriltici nefesidir. “Hayır bu Türkçe değildir” diyenin dili vak vak dilidir!
Fuzûlî bir Osmanlı şairi midir? Öyledir de değildir de!
Onun yaşadığı bölge Safevî’lerin elinde kalmıştır bir süre.
Fuzûlî Şah İsmail’e de medhiye yazmıştır, Kanunî’ye de.
İki Türk hükümdarını da övmüştür yani.
Peygamberimizi Su Kasidesi ile anan şair, Sultan Süleyman’a Gül Kasidesi’ni yazar…
Çıhdı yaşıl perdeden arz eyledi ruhsar gül
Ṣaldı mir’at-i zamir-i pâkden jengar gül
(Çıktı yeşil perdeden gösterdi yüzünü gül
Sildi içinin temiz aynasından pasları gül)
Fuzûlî’nin Türkçe divanı, edebiyat şaheserlerimizin başında gelir.
Onun kelimeleri arasında Arapça olanlar var mı? Var elbette! Farsça var mı? Var elbette!
Bunlardan niye gocunulsun? Bu iki dil Türkçeyle birlikte İslâm medeniyetini taşıyan dillerdir. Birbirlerinden çok kelime alıp vermişlerdir. O şiirlerin dünyasına girmek için bunu göz önünde bulundurmak gerekir.
Mesele şudur: Şah İsmail Hatayî, Türkçe şiirler yazmıştır. Onu Çaldıran’da bozguna uğratan Yavuz Selim Farsça’yı seçmiştir, şiir yazmak için.
İşe bakın ki, Türkçe şiirler yazan İsmail’in memleketinde Farsça her zaman resmî dil, edebiyat dili olmuştur. Yavuz Selim’in ülkesinde ise Türkçe devlet dilidir, edebiyat dilidir.
Her iki hükümdar da şiirde bile siyaset yapmıştır! Şah İsmail Türkçe nefesler yazarak Anadolu’daki Türkmenleri peşine takmak istemiştir, Sultan Selim ise Farsça yazarak mesajını İran’a doğru uçurmuştur.
“Efendim Yunus var, onun şiirleri öztürkçedir!”
Kitap hod aşk kitabıdır bu okunan varak nedir
…
Ârif midür ol anlamaya sûd u ziyânı
…
Öz bekâ-ender-bekâ milkinde cevlân idelüm
Bu mısralar Yunus’un değil de Fuzûlî’nin mi yoksa?
Bayat kelimesinin iki manası var: Birincisi kalıcı, ebedî, bâkî. İşte ismi geçen şairlerin eserleri bu anlamda “bayat”tır.
Osmanlılar ve Osmanlıca hakkında bilir bilmez konuşanların sözleri ise şimdi bilinen mânasıyla bayattır, son kullanma tarihleri çoktan geçmiştir.
Son söz: Osmanlı Devleti olmasa idi Türkçe 21.yüzyılı göremezdi!
Bugün arapça farsçsa kelimelerle uğraşmak tam mânasıyla bayatlıktık. Günümüzde Türkçenin geleceğini tehdit eden batı istilasıdır. Bu istila böyle devam ederse, Osmanlı türkçesine saldıranların yazdıkları 20-30 yıl sonra anlaşılmaz hale gelecektir
.05/05/2019 23:47
Edebiyatın sayısalı!
Sayısal “adedî” mi, kemmî” mi, “nümerik” mi? Yoksa “dijital” mi? Hem hepsi hem hiçbiri! Günlük dilde “dijital”i ayrı bir anlamda kullanıyoruz, “sayısal”ı farklı bir mânada. Çocuklarımız ekseriya “sayısal”dan imtihana giriyor, hayatlarında dijitallik büyük yer tutuyor. Biz selülözün, kâğıdın dünyasında kalmışız, onlar dijital âlemde cirit atıyorlar! (Dijitalin karşılığı acaba “sanal” mı?)
Edebiyat “sayısal”a girmez! O “sözel”de kalmış! Ama “sanal” olabilir.
Neden sayı-sal da söz-sel değil? “Keyfim böyle istedi!” Keyfin böyle istedi de tam olarak ne demek istedi?
Söz-el neyin nesi? Bu kelime hangi İngilizce kelimenin uydurma karşılığı?
“Oral” mı, “non graphic” mi, “parol” mu, “verbal” mi, “linguistic” mi?
Ülkemizde gerçek bir Dil Kurumu olsa da sorsak!
Hafta sonu Türkiye Yazarlar Birliği’nin 3. Genç Yazarlar Kurultayı vardı. Yalova’da eli kalem tutan, dergilerde, gazetelerde eserleri yayınlanan, bazılarının birkaç kitabı olan veya dergi yayınlayan genç yazarlar bir araya geldi. “Dijitalleşme, gençlik ve edebiyat” başlıklı kurultayda edebiyatımızın geçmişinden çok geleceği konuşuldu.
Edebiyata meraklı, edebiyata hayatında yer açmış gençlerle bir araya gelmek heyecan verici. 17 ila 30 yaş arası genç yazarlarla onların babası/anası ve hatta dedesi/nenesi yaşında yazarların, edebiyatçıların bir arada bulunması, aynı mevzuları farklı tarzlarla konuşması, tartışması daha da cezbedici.
Yazma ihtirasımız, ya da sorumluluğumuz, insanca varlığımızı yüzyılları, bin yılları aşırarak günümüze taşıyor. Her yazma hamlesi, sonsuzluğa doğru bir atılış, yok olmaya karşı meydan okuyuş...Edebiyat insanın yoğunlaşmış bir hakikat arayışı. Bu arayış gerçekliği kelimelerle yeniden kurmak şeklinde ortaya çıkar. Edebiyat gerçeği dil üzerinden temsil eder. Edebiyat bir üst dil kurar, fakat günlük dilin malzemesini kullanır. Dilimiz fakirleşiyor, edebiyatın malzemesi olan kelime ve söz kalıpları yok oluyor, muğlaklaşıyor. İngilizcenin on kelimesi yerine bir kelime, Osmanlıcanın on kelimesinin yerine bir kelime…Günlük dilde mesele yok, el kol hareketleri ile bile idare edilebilir.
Buradan bakılırsa dijital dijitaldir sayısal sayısal! Yazarken öyle midir? Öyle olabilir mi? Günümüzün genç edebiyatçılarının dil dikkatleri yüksek seviyede olmalı. Hatta dil şuuruna ulaşmak yönünde ciddi gayret sarf edilmeli. “Sözlük okunmalı” desem yeri var. Edebiyatımızın usta yazarları, bir kısmı edebiyat teorisi ile de uğraşan ünlüleri, genç yazarlara ufuk açıcı konuşmalar yaptılar. İbrahim Demirci, Mustafa Özçelik, Musa Kâzım Arıcan, Yılmaz Daşçıoğlu, Cihan Aktaş, Mustafa Kara, Ali Ayçil ve Necip Tosun’u gençler can kulağı ile dinlediler. Gençler de kendilerine ifadeden geri kalmadılar. Çarpıcı sorular sordular, alışılmadık cevaplar verdiler.
Büyük yıkımlar, şiddetli sarsıntılara rağmen edebi hayatımız canlılığını koruyor. Çok sayıda şiir, hikâye, roman, deneme, araştırma, inceleme ve fikir kitabı yayınlanıyor. Elbette içinde çok iyi eserler, çok güzel kitaplar da var. Yeni nesiller edebiyatla bağlarını koparmıyor. Bu süreklilik birçok etkenle açıklanabilir. Kültür ve sanat alanındaki savrulma karşısında edebiyatın sığınılabilecek emin limanları var. Türkiye Yazarlar Birliği bu emin limanların başında geliyor. Türkiye Yazarlar Birliği Genç Yazarlar Kurultayı’nı üçüncü defa düzenliyor. Gördüğümüz şu: Gençler zengin edebi mirasımızın farkında olarak geleceğe yürüyor. Elbette devam var ve elbette değişme var. Devam ederken değişiyoruz.
Özel öğretim gerektiren çocuklara hocalık yapan bir genç yazarımız, edebiyatın şifa verici özelliğinden söz etti. Bu yazar açısından olduğu kadar okur açısından da söz konusu. Öğrencileri zapt edilmez hâle geldiğinde büyük edebi metinlerden parçalar okuyormuş. Bunun sükuneti sağlamakta yararlı olduğunu tecrübe ile görmüş.
Böyle bunaltılı zamanlarda, dünyanın üstünüze üstünüze geldiği günlerde güzel şiirler okuyun, hikâyeler okuyun. İyi gelir!
.13/05/2019 23:40
Âsafsız devlet…
Urfa seyahatlerimizin birinde mûsıkî ile dolu bir akşam, bir gazelhan Ziya Paşa’nın bir gazelini teganni etmişdi:
“Âsaf’ın mikdarını bilmez Süleyman olmayan!
Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan.”
Güzel de okumuştu hani…
Âsaf kim, onun mikdarını, yani kıymetini, neden Süleyman biliyor? Ne bu soruları sormuş ne de cevaplarını düşünmüştük o zaman.
Öncesiz, örneksiz bir uygulama dönemindeyiz. Devlet yönetiminde asıl yürütücü mevkii teşkil eden makamdan bir çırpıda ve kolayca vazgeçtik. Devletle hükümeti ayırma imkânına sahip değiliz bu yüzden. Bunun ne anlama geldiği üzerinde dikkatle düşünmek durumundayız.
Bilge Kağan, “bilge”ydi bilge olmasına da onu bilgelik mevkiine yükselten muhtemelen Tonyukuk’tu. Hani Orhun Yazıtları, kitabeleri, anıtları…der dururuz ya, 8. Asırdan kalma ilk Türkçe metinler. Göktürk yazıtları denilince öncelikle Kül Tigin, Bilge Kağan yazıtları hatıra gelir. Oysa ilk dikilen, ilk Türkçe konuşan taş Tonyukuk’a aittir. 715 Yılında dikilen bu kitabede Göktürk devletinin tecrübeli ve müdebbir veziri Tonyukuk konuşur. Eğer o konuşmasa, yaşadıklarını taşa kazıtmasa idi ilk türkçe metinlere sahip olmakta belki gecikecektik.
O yazdı, ondan 17 yıl sonra Kül Tigin yazıtı dikildi, 20 yıl sonra da Bilge Kağan yazıtı. Engin bozkırlara Tonyukuk bir avaz saldı, ardından ve cevaben Kül Tigin ve Bilge Kağan’ın avazları yükseldi…Üstüne üstlük, her iki kağanla ilgili yazıtları kaleme alan yeğen Yollug Tigin’dir…
Bu müdebbir vezirle ilgili çok şey söylenebilir, birisi var ki bilhassa önemli. Bilge Kağan Çinliler gibi yerleşik hayata geçip şehirler kurmayı, etrafını surlarla çevirmeyi düşünür. Tonyukuk’a açar fikrini. Onun cevabı şöyle olur: Biz atlı bozkır kavmiyiz, akıncılıkla ayakta kalan nüfusça az bir topluluğuz. Sürekli hareket halindeyiz. Oturduğumuz anda, yerleştiğimiz zaman, kalabalık Çinlilere yem oluruz. Şimdi bu hareketliliğimiz sayesinde onlara baskınlar veriyor, gücümüzü kabul ettiriyoruz…
Selçuklu devletinin hemen hatırımıza gelen sultanları, Tuğrul, Alparslan, Melikşah, Sencer…Fakat Selçuklu tarihi Nizamülmülk olmadan yazılabilir mi? Geçen sene onun doğumunun 1000. Yılı idi. Nizamülmülk’ün devlet yönetimi yanında, ilim hayatımıza hizmetleri unutulur mu? Sadece ilim ve fikir adamları değil, siyasetçiler de onun Siyasetname’sini okumalı. Her şey öylesine değişiyor ki, âdeta hiçbir şey değişmiyor!
Osmanlı tarihinde Nizamülmülk kadar sivrilmedilerse de çok önemli vezirler, veziri âzamlar var. Çandarlı vezir ailesinin Osmanlı Devleti’nin kuruluşundaki rolünü bilmek zorundayız.
Pirî Mehmed Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa, Köprülü Mehmet Paşa, Koca Ragıp Paşa…ilk aklımıza gelenlerdir.
Veziriazamlık çok yüksek, o nisbette riskli bir görevdir. Osmanlı tarihi boyunca kırktan fazla sadrazam “siyaset edilmiş”tir, yani asılmıştır!
Otoritenin asıl sahibi padişahdır; onun mevkii yüksektedir. Fakat ülkeyi çekip çeviren sadrazamdır ve padişahın mutlak vekilidir. Hesabı ona verir. Sadrazamlar içinde başarılı olanların padişaha her halükârda boyun eğenler olduğu sanılmamalıdır. Devlet yönetmenin icaplarını hakkıyla yerine getiren bir sadrazam padişaha saygısını eksiltmez, fakat ona dalkavukluk da etmez.
Türk tarihine çok daldığımız sanılabilir. Aslında Âsaf Kur’an’da adı geçen Süleyman peygamberin veziridir. Bu müdebbir yönetici, vezirlere, veziriazamlara alem olmuştur. İyi vezirler Âsaf olarak nitelenmiştir. Hükümet kapısına Bâb-ı Âsafî denilmiştir. Kanunî’nin vezirlerinden Lütfi Paşa siyasetname türünün önemli eserlerinden birini yazmıştır ki adı Âsafname’dir.
Siyasî alanın tanzimi ile ilgili öncelikler değişebilir elbette. 21.Yüzyılda Devlet mekanizmasının ihtiyaçları göz önünde bulundurularak her türlü düzenleme yapılabilir. Fakat, hükümet ile devletin farklılaşması, meclisin bu sistem içindeki yeri üzerinde dikkatle düşünmek gerekiyor. Yönetim hiyerarşisini bozmadan bir sistem oluşturmak, bu sistemde Âsaf’ın yerini de düşünmek gerekiyor. Her muktedir yöneticinin bilge âsaflara ihtiyacı olur.
.19/05/2019 23:46
Mescid-i Aksa’yı gördüm…
Mescid-i Aksa’yı Merhum Mehmed Âkif İnan gibi düşte değil, dünya gözüyle gördüm. Hayallerimden biri hakikat oldu. İçinde namaz kıldım, duvarının dibinde iftar açtım, Âkif İnan’ı rahmetle yâd ettim.
Mecid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu!
Gördüm ki, Kudüs İslâm’ın işgal altındaki üçüncü mukaddes şehri…
Mekke’yi gördüm, işgal altındaydı. Medine’yi gördüm işgal altındaydı.
“Kudüs’ü anladık da Mekke ve Medine’nin işgali de neyin nesi?” diyenler çıkabilir.
Lâmı cimi yok; bulun bir Mekke resmi yahut Medine resmi. Manzaraya bakın, ama dikkatle, hassasiyetle, rikkatle.
Bir Amerikan şehrinden ne farkları kalmış? Düşünün ve söyleyin lütfen?
“Efendim Kâbe var, Mescid-i Nebevî var, yetmez mi?”
İşte işgal orduları Kâbe’nin, Peygamber mescidinin kapısına kadar dayanmış. Sembollerini yükseltmiş. Emperyalistlerin çirkin siluetleri Kâbe’nin üzerine düşüyor. Kâbe görüntüsüyle gözünüze nurlandırmak, gönlünüzü cilâlamak ne mümkün? Sırf bu mu? Saltanatlarını ABD’nin desteğine borçlu Suud önde gelenlerinin işlediği cinayetlere, daha ötesi “Kâbe imamı” nam münkirin fiillerine, sözlerine bakın.
Veyl, hakikatlere gözlerini yumarak Mekke’de Medine’de gezinen gafillere!
Kudüs’teki işgal farklı elbette. Bu açık ve kapkara bir işgal. Her adımda kendini gösteren bir baskı ve zulüm. Mescid-i Aksa’yı her şekilde kuşatan ve yok etmeyi hedefleyen tahakkümcü ve güce tapan bir işgalci zihniyet.
On emrin ilki: Tek Tanrı’ya tapmak. Bunlarda tanrı çok: Güç, para, iktidar…
Kudüs dedemin toprağı. 1917’de İngiliz işgal ordusu, hain Hüseyin’in çapulcularının desteği ile bu toprakları çiğnedi.
Hüseyin Arap İmparatoru olmak hülyasıyla Kudüs’ü emperyalistlere peşkeş çekti. Osmanlı askeri adım adım savaşarak çekildi. Ağır zayiat verdi, Anadolu’da on binlerce ocak söndü.
Kudüs’ü Osmanlı’dan kurtaranlar kendilerine bahşedileceği ham hayaline kapıldılar. Düz mantık bunu gerektirirdi. Osmanlı çekilince, bir süre sonra İngilizler gidecek ve Hüseyin’in saltanatı hüküm sürecekti.
Bu arada bir miktar siyonist Yahudi’nin Kudüs’e, Filistin’e göçmesinin ne kıymeti harbiyesi olabilirdi ki? Onları tükrükleriyle boğuverirlerdi! Hamileri İngilizler bir süreliğine onların gönlünü hoş etse de sonunda kendilerinin hakkını teslim ederdi.
Kâfirden himmet beklemek! Hacaletin en şenîsi, en müptezeli!
Hüseyin kendi gücüyle Kudüs’e sahip olmak isteseydi ve ezkaza bunu başarsaydı, belki mazur görülebilirdi. Nihayetinde bir Müslüman otoritenin yerini başka bir Müslüman otorite alırdı.
Kudüs’ü, Arapları yüzyıllardır baskı altında tutan, sömüren Osmanlı’dan kurtarmışlardı. Bundan daha âlâsı ne olabilirdi ki…
Oyun kurucu Hüseyin olmadığına göre olacaklar konusunda onun hükmü değil, Osmanlı’ya karşı iş birliği yaptığı İngilizlerin hükmü geçecekti ve hüküm çoktan verilmişti. Osmanlı’nın bu topraklardan çıkarılması Siyonist devletin kuruluşunun önsözü idi.
Bu önsözü Hüseyin çözdüğü zaman iş işten geçmişti. Bayrağında haç olan İngiliz, Hüseyin’e nimetiyle perverde olduğu Osmanlı’ya ihanetini gördükten sonra kendisine ihanetine fırsat verir miydi?
İngiliz oyunu devreye girdi: Hüseyin’i önemli kılan Mekke emirliğinin toprakları yüz yıldır bu anı bekleyen Suudlara tevdi edildi. Bir mukaddes beldeyi Haçlılara peşkeş çeken Hüseyin diğer iki mukaddes beldeden böylece mahrum bırakıldı!
Cezası bununla sınırla kalmadı elbette, zelil ve rezil oldu. Tacını ve tahtını kaybetti, Kıbrıs’ta sürgün hayatı yaşadı. Son deminde hasta Hüseyin, Ürdün kıralı yapılan oğlu Abdullah’ın yanına sığındı. Ve cesedi öldürdüğü Kudüs’e gömüldü!
Onun açtığı ihanet çığırından yürüyen bir hayli Arap lideri zuhur etti. Onların işlediği günâhlardan kötülükte öncülük ettiği için pay alıyor olmalıdır. Netanyahu son seçimi kazandıktan sonra şu açıklamayı yaptı “Seçimlerdeki başarımdan dolayı birçok Arap ve İslâm ülkesi lideri beni kutladı.”
Hüseyinler çoğalıyor, lânetliler halkası genişliyor!
.20/05/2019 23:45
Kudüs hey! Hey Kudüs!
Bize geç görünse de tam zamanı olmalı: Dâvet Kudüs’tendi…
Geçen sene bu zamanlar, yani ramazan ortaları, Diyanet Televizyonu’nundan beklenmedik bir dâvet aldım. O akşamki programın konusunun Kudüs olduğuna çok geç vâkıf oldum. Kendimi Kudüs konusunda konuşmaya yetkili görmem elbette. Vakıa Kudüs üzerine hayli yazım vardı, bu meseleye duyarsız olmam mümkün değildi. Kudüs ve Filistin hakkında tarihî arkaplanı doğru okuyarak bugünü anlamaya yönelik hayli hayli yazım var. Mesnedsiz bir Kudüs romantizmine hiçbir zaman kapılmadım.
Kudüs’ü okuyarak yazmak yetmez, görerek yazmalı, diye düşünürken bu ramazanın bereketi, Kudüs daveti vaki oldu. Halis Mutlu geçmiş yıllarda aynı gazetede çalıştığımız bir basın emekçisi. “Mirasımız Kudüs ve Civarındaki Osmanlı Mirasını Koruma ve Yaşatma Derneği” adına dâvet ediyordu.
Kudüs’ün dâvetine heyecanla “evet” dedim.
Mirasımız Derneği’nin Kudüs, Mescid-i Aksâ ve Osmanlı Devleti’nin bölgeye vakfettiği tarihi ve kültürel mirası korumak ve bu mirasın önemi konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla 2008 yılında kurulmuş. Dernek, Kudüs ve civarındaki Osmanlı dönemine ait tarihi cami, mescit, ev, imarethane, çeşme, çarşı ve daha birçok yapı ile birlikte Mescid-i Aksâ’nın bakım ve onarım çalışmalarına destek veriyor. Ayrıca Kudüsün fakir fukarasına yardım götürüyor ve Türkiye’de Kudüs bilincinin yükseltilmesi yönünde çalışmalar yapıyor. Sa’yleri meşkûr olsun!
Ramazan ikliminde Kudüs yolculuğunu hayâl ederdik, gerçek oldu! Kafilede birçok yazar, gazeteci, televizyoncu yer alıyor. Çoğu ile tanışıklığımız var, tanımadıklarımızı da bu vesile ile tanıdık. Türkiye’de bir araya gelme zeminlerimizin tükenmesinden yakındık. Kudüs konusunun bir fikir ve şuur ortaklığımız olduğunu bir daha gördük. Hizmet ehli genç üniversite öğrencileri yardım gönüllüsü olarak gurubun güzelliğine güzellik kattılar.
***
Kudüs’teki günlerimizin çoğu Mescid-i Aksa’da veya yolunda geçti. Son yıllardaki en uzun yürüyüşlerimizi yaptık. Kudüs’te Türkiye’yi temsil eden Anadolu Ajansı, Yunus Emre Merkezi temsilcileri ile tanıştık. Onların emekleri, gayretleri, karşılıklı tanımayı güçlendiriyor ve muhabbeti pekiştiriyor.
Kudüs’te hiçbir zaman eksilmediğini bildiğimiz Türk/Türkiye/Osmanlı muhabbetine bizzat şahid olduk. Yeryüzünde Türkleri tanıma konusunda Kudüslülerin en ön sırada olduğunu söylesek, hata olmaz. Türk olduğunuzu teşhis ediyorlar, sorsalar da sormasalar da ona göre davranıyorlar.
Kadim şehrin iç içe geçmiş sokaklarında, çarşılarında kaybolurken hiçbir zaman tedirginliğe kapılmadık. Ya bir çeşme, ya bir sebil, sur kapısı, mescid, cami… işaret taşı gibi karşımıza çıktı. Gördük ki, bütün yollar Aksa’ya çıkıyor.
Osmanlı bir asır sonra da Kudüs’e hayat vermeye devam ediyor. Şehirde halen kullanılan bir hayli Osmanlı yapısı eser var. Muazzam Kudüs surları Kanunî Sultan Süleyman’ın mührünü taşıyor. Kendisi Kudüs surlarını ayağa kaldırırken, eşi Haseki Hürrem Sultan da büyük vakıflarla bu şehrin halkına destek olmuş. Osmanlı vakıfları hâlâ ayakta, vakıf dükkânlar ucuz kiraları ile esnafın işini kolaylaştırıyor.
Şam kapısından girince “Şerbetçi Mescidi” ile karşılaştık. Bir teravihi Afganî tekkesinde kıldık. Kudüs valisi Mehmed Paşa 16. Asırda dört tekke yaptırmış: Kadirî, nakşî, mevlevî, halvetî. Bunlar bir taraftan insanın içini güzelleştiren terbiyevî kurumlar, diğer yandan dönemin sivil toplum kuruluşları. Bu dört tekkeden birisi halen faal, piri fani şeyhi ile tanıştık. Duasını aldık. Afganistan’dan gelmiş, tekke şazeliye yolunda imiş. Diğer tekkeler şeyhsiz kalmış.
Her tekke bir külliye. Cümle kapısından girince ferahlık ve güzellik kuşatıyor hepimizi. Tekkeler bizim hayatımızdan çıkarıldı, sahteleri piyasayı kapladı ve hakiki tasavvufî hayatı neredeyse kaybettik. Burada zor yok ama şartlar bu kurumların yaşamasına elverişli değil. Nefs terbiyesi kavramı hayatımızdan çıkıyor. Maddeye itibarımız artıyor, sekülerlik bu gönül yapıcı gönüllü kurumları zayıflatıyor...
Ramazanımıza Kudüs karıştı, ramazan daha bir ramazan oldu!
Hey Kudüs! Kudüs hey!
.22/05/2019 23:36
Andımızı okutun, tutarsızlık olmasın!
Çok “Millî eğitim bakanı” gördük, yok hükmündeydiler!
Çoklu, fakat yoklu bakanlar zaman zaman neler neler yaptılar. Birçoğu tarihin karanlık sayfalarında kaybolup gitti. Ne adları kaldı ne sanları. Ne de nam ü nişanları.
Bunların tarih umurlarında değildi. Hepsinin günâhını almak doğru olmayabilir, fakat sonuncusunun öyle olduğundan şüphemiz kalmadı.
Bir kalemde tarih dersini kaldırdı!
Böylelerini tarih yazar! Kendileri tarih yazmasa da!
Tarih sadece kahramanları, büyük şahsiyetleri yazmaz. Gafilleri, hainleri, zalimleri de yazar.
Tarihte onlar da vardır; bazen yerleri daha geniştir. İşte mesele onların rağmına var olmaktır. Ki onlara kahraman denilir.
Mevcut bakanla bir alaveremiz, dalaveremiz, müşaveremiz, muhaveremiz yoktur. Bilmeyiz, tanımayız; sırf görmüşlüğümüz vardır. İşinin uzmanıymış, sahasının ehliymiş. İşinin uzmanı olan birinin ülkenin kimlik meselesi hakkında fikri yoksa, tarih şuurundan yoksunsa, ona maarif vekaleti emanet edilemez.
Tarih zamanın matematiğidir. Geçmişten bugüne gelişimizin ilmidir. Tarihsiz toplum, talihsiz toplumdur. Türkiye uzun süre tarihsizleştirildi, bu demektir ki talihsizleştirildi.
Siz tarih kurumu neden kuruldu, tarih kongreleri neden yapıldı, biliyor musunuz? Milleti sürmekte olanı tarihten koparmak için, köksüzleştirmek için!
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük
Orta Asya kurudu, bütün dünyaya göçtük!
Bu fasarya uzun süre tarih dersi diye okutuldu. Orta Asya ancak Anadolu kadar kurumuştur! Batıya doğru ilerleyişimizin sebebi kuraklıktan filan değil, bir misyon uğrunadır.
Tarihten Osmanlı’yı silerseniz, en azından modern döneme gelemezsiniz. Tarihin akışını inkârın tezahürü, öncesiz İnkılâp tarihidir.
Şimdi lisede tarih dersi seçimlik, fakat inkılâp tarihi mecburî!
1919’da doğduk, 1923’de ana mektebine başladık, 1938’da liseyi bitirdik. Tarih 1938’de bitti! Lisansa bile gelemedik! Lider ölümsüzse, onun tarihi de ondan sonrasına yürümez!
Gelinen nokta: Matematik zorunlu, tarih sorunlu! Tek tarih inkılâp tarihi! Var mı itirazı olan? İnkılâp tarihine tarih demeye bin bir şahit yetmez. Çocuklarımız tarihin 1919’da başladığına inandırılacak. Bir daha görüldü: Maarif meselesi Türkçe fakiri millî eğitim bürokrasisine bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Geniş ve kapsamlı istişare şart!
Tarihi seçimlik yapanlar, bir millet olarak varlığımızı yok sayanlardır. Felsefeyi, mantığı seçmek neyin nesi? Bilme, düşünme test çöz sade!
Maarifte reform bekliyorduk, mankurtlaştırma projesi geldi.
Öğretim matematiksiz olmayacağı gibi, tarihsiz de olmaz, felsefesiz ve mantıksız da!
“Mağlubiyet ideolojisi” iki binli yılların başında topu attı. Kemalist ilkelerle değil Türkiye’yi Patagonya’yı bile yönetmek mümkün değil. Bundan şüphe yok. Fakat Atatürk “kült”ünü inkılap tarihi dersleri ile din gibi körpe zihinlere zerk ederseniz, geleceğinizi karartmış olursunuz. Anıtkabir kültten medet umanların mekânı olur.
Bu iktidar, farkında olarak veya olmayarak tarihsiz öğretimle geleceğin iktidarına geçiş yolunu açıyor. Genç nesillerin başka gidecek yeri kalmayacak. Gençler inkılâp tarihi ile alternatifsiz CHP zihniyetine yönlendiriliyor.
Bari geriye dönün, andımızı okutun, tutarsızlık olmasın!
.26/05/2019 23:33
‘Maarif ıslahı’ beklerken farenin doğurduğu dağ!
“Eğitim reformu” deyimini bilerek kullanmadım; çünkü haddinden fazla kullanıldı ve yıprandı. Ben bildiğimden beri hükümetler “eğitim reformu” yaparlar. Büyük büyük lâflar ederler, fakat küçük ve ekseriya yanlış uygulamalardan öteye gidemezler. Yapılanlara “havanda su dövmek” bile denemez. Çünkü havan küçük, dövülmek istenen suyu almıyor!
Bu “eğitim sistemi” reformla düzelmez! Bu sisteme vurulacak yamalar tutmaz, çünkü delik çok büyük. Köklü bir ıslahat lâzım! Bu iş Milli Eğitim’de bir sebeple bulunan beş-on bürokratın kafasıyla olmaz. Bu beş on kerameti kendinden menkul Millî eğitim bürokratına bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Ancak geniş kapsamlı istişarelerle bir yere varılabilir.
Saha ile ilgili her anlamı karşılayacak şekilde kullanılan, yani gerçek anlamı belirsizleşmiş olan “eğitim” kelimesi ile de olmaz.
Eğitim, “terbiye” karşılığı uydurulmuştur, Dil Kurumu sözlündeki karşılığı halen budur. Şimdi Millî Eğitim Bakanlığı, “Milli Terbiye Bakanlığı” mıdır?
Hadi ordan, terbiyesiz!
Peki bakanlığın adında geçen “eğitim”in mânası ne? Bilen beri gelsin! Alnından öpelim.
Bakanlığın adında 1940’a kadar “maarif” vardı. Bu kelimenin mânasını bilmeyenler şimdilerde “eğitimci”likten geçiniyor, maalesef. Derdimiz insan yetiştirmek, bu da “dil”le olur. Yabancı dille asla olmaz, kendi dilimizle olur.
Yeni programı hazırlayanlar hangi dille konuşuyor?
Siz buna sahiden Türkçe mi diyorsunuz? Kelimelerin sonuna yerli yersiz -sel, -sal ekleyerek Türkçeye hizmet etmiş mi oluyorsunuz?
Hadi “varsayalım”!
“Akademik” demekle “akademi”yi lise seviyesine mi indirmiş oluyorsunuz? Yüksek öğretim liseleşirken bunu yapıyorsunuz hem de! Üniversite liseye öykünüyor, lise üniversiteleşmek istiyor!
Siz aslında liseleri iptidai seviyesini indiriyorsunuz! (Hadi “ilk okul” diyelim.)
Lisede “akademik gelişime erişen” gençlerimiz üniversitede ne halt edecekler? Bırakın, üniversite akademik bir kurum olduğunu hatırlasın.
Gelelim “kariyer”e!
Siz bu kelimenin mânasını gerçekten biliyor musunuz? Kariyerin aslı “araba yolu” demek. Tabii bu anlamı bizi ilgilendirmiyor. Kariyerin Türkçesi: Meslek!
Gençlerimizin meslek seçimi ile ilgili yönlendirmeler orta öğretimde yapılabilir mi? Bu doğru olur. Fakat buna “kariyer” denilmez, “yönlendirme” denilir!
Bakın hele reforma: Liselerde bir de “kariyer ofisi” açalım! Bu zırvalamaktan başka bir şey değil. Her kariyer ofisine bir “şef” yahut “direktör” tayin edelim, yanına sekreterler filan koyalım. Bürokrasi içinde bürokrasi icad edelim.
Gelsin “tasarım beceri atölyeleri”, “Sertifika programları” ve ille de “potfolyo çalışmaları”!
Tebrik ederim: Henüz Türkçe sözlüklere girmemiş bir kelimeyi gümrüksüz ithal etmişsiniz: Portfolyo! Gerçi bankacılık alanında kullananlar var. Fakat, sizin bu kelimeden kast ettiğiniz nedir?
Bu kelimenin Türkçesi yok mu? Var: Cüzdan! Bu kelimeyi hem de öğretim sözlüğüne sokmak cüzdanla mı ilgili vicdanla mı?
Bu ülkenin Millî Eğitim Bakanlığı’nda Türkçe hassasiyeti olmayacaksa, nerede olacak? Fizik-sel aktiviteler! Sanat-sal aktiviteler! Yesinler Türkçenizi.
Büyük yenilik: “Bilgi kuramı dersi!”
Bu dersi müfredata zorunlu olarak ekleyenleri “bilgikuramı”nı açıklamaya davet ediyorum. Hem de felsefe ve mantığı seçimlik yaparak “bilgikuramı” dersi yapılabilir mi, bu konuda da parlak fikirlerini öğrenmek istiyorum.
Bu kelime epistemoloji kelimesinin tercümelerinden biri. Bilgukuramı, bilgiteorisi yahut bilginazariyesi…Bilginin kaynağı, metodu, sınırları gibi konularla uğraşan felsefe dalı, marifet nazariyesi, ilmiyat, ilmiyat-ı mebhas-ı marifet. İbn-i Sîna bir nevi bilginazariyesi mahiyetinde bu girişten sonra ampirik bir ruhiyat yapmaya başlıyor (H. Ziya Ülken).
Felsefeye girmeden epistomoloji okumak. Binanın temelini atmadan çatısını çatmak!
(Hani tarihi seçmeli yaparak inkılâp tarihi okutmak gibi bir şey.)
Üniversiteleri üniversite yapamadık, liseler üniversite imiş gibi yapalım bari!
Biz dağdan dağ doğurmasını bekliyorduk, yıllar geçti fare bile doğurmadı. Birileri kalktı, fareye dağ doğurttu! Dağ ki ne dağ!
.29/05/2019 23:18
El Halil, ey Halil!
''Halil”, Halil İbrahim Peygamber’dir. İbrahim, Halilullahtır, Halilürrahman’dır, Allah dostudur. Harran-Urfa da onun duraklarındandır. Urfa’da Halilürrahman bir mevki adıdır, Filistin’de şehir. Halilürrahman, El-Halil olarak anılıyor. Türkiye’de haberlerde bir de “Kenti” ibaresi ekleniyor. Halil İbrahim’in şehrindeyiz, Halilülrahmandayız.
Ahmet Kutsi Tecer’i hafızamızda yaşatan iki şiirden biri olan (Diğeri: Orada bir köy var uzakta) İbrahim’de
Bir gece Urfa’da Halilürrahman’da
Suda ay doğduğu garip zamanda
İçimde hicranlı bir bülbül sesi
Altımda seccade bir gül bahçesi.
Şiirin uyandırdığı hissiyatla duruma bakıp, “İbrahim peygamberin kabri burada olsa da ruhu Urfa’dadır” demekten kendimizi alamıyoruz!
Nasıl geldik buraya?
Bundan daha önemlisi burayı nasıl bulduğumuz…
İki mukaddes şehir Mekke ve Medine’ye üçüncü olarak Kudüs eklenir. Eğer bir dördüncüsü sorulursa bu El Halil’dir.
İsrail’in nasıl bir ceberrut devlet olduğunun en iyi müşahede edildiği yerlerden biri El Halil’dir. Bu devlet bir arada yaşama kavramının tamamen uzağındadır. Fanatik yerleşimcilerini zorla buraya iskân eder, sonra da üç beş yüz yerleşimciyi güya korumak için zulme ve baskıya başvurur. Bu devlette insanların birbiriyle kaynaşması istenmez. Hafazanallah, siz Yahudi olmak isteseniz, o dahi kabul olunmaz!
Bu tam manasıyla bir getto devleti! Yahudiler Avrupa’da zor şartlarda, kendi mahalellerinde, yani gettolarda yaşamaya mecbur edildiler. 19. Yüzyılda Avrupa ülkelerinde statüleri yükselmeye başladı. İçlerinden hıristiyanlığı seçenler oldu, kendi toplumlarının dışına çıkanlar oldu ve çok sayıda edebiyatçı, ilim adamı ve hatta Yahudi yöneticisi oldu Avrupa’nın.
- yüzyılda Nazi Almanyasında Yahudiler yine gettolarda yaşamaya zorlandılar. 2. Dünya savaşı sonrasında çok yaygın bir getto edebiyatı türetildi. Yahudilerin buralarda gördüğü zulümler “mazlum Yahudi” imajını parlattı. Bu İsrail’in kuruluşunda başarıyla kullanıldı.
Peki sonra ne oldu? İsrail kendi vatandaşı olan Arapları gettolarda yaşamaya zorluyor! Hakimlerin kendi hür ve müreffeh gettosu ile fakir ve her türlü hürriyetten mahrum mahkumların gettosu aynı devlet içinde.
El Halil işgal altında, 25 sene önce Halilürrahman camiinde bir terör vak’ası cereyan etti. Bunun üzerine İsrail Halilürrahman’ı kapattı. Altı ay sonra açıldığında görüldü ki, caminin yarıdan fazlası havraya dönüştürülmüş, o kısma geçiş yasaklanmış! Minare de havra tarafında kalmış!
Hemen bu terör hadisesinin Müslümanlar tarafından gerçekleştirildiği akla gelir. Aksine, ABD’li asker kıyafetli bir Yahudi cuma sabahı Halilürahman’a dalar ve namaz kılan cemaate otomatik silahla saldırır. 29 kişiyi katleder. Daha sonra çıkan hadiselerde ölü sayısı artar...
Bundan sonra suçluluk güçlülüğe dönüştürülür; mekâna el koymak için fırsat olarak değerlendirilir. Şimdi bu mukaddes mekâna müslümanlar aşırı güvenlik kontrolünden ve turnikelerden geçerek girilebiliyor. Camiin müezzini ezan okumak için Sinagog tarafında kalan minareye izinle gidebiliyor! Tabiatıyla mutlak tatil olan cumartesileri ezan okunamıyor. Kendi dini bayramlarından 10 gün müslümanlara tamamen kapatılıyor…
Şehir kadim, fakat yeni istilacıların pençesinde en basit hürriyetlerden mahrum ve mahzun. Hz. İbrahim’in kabri burada. Hz. İshak, Hz. Yakub, Hz. Yusuf kabri veya makamı burada olan peygamberler. Bazılarının eşleri de burada medfun. Emevîler kabri yeniden inşa etmişler. Harem-i Halil, Abbasîler devrinde cami haline getirilmiş. Selahaddin-i Eyyubî, Haçlılar’ın kilise haline getirdiği yapıyı tekrar camiye çevirmiş ve Haçlıların eline geçmemesi için tahrib ettiğirdiği Askalan Camii’nin minberini buraya naklettirmiş, ki bu minber Mescid-i Aksa minberinin eşidir. Daha sonra Memlûk sultanları da Haliliye’ye alâkalarını sürdürmüşler. Yavuz Selim Mısır seferi sırasında buradaki peygamber kabirlerini ziyaret etmiş ve tamirini buyurmuş. Osmanlı döneminde Halîl Kudüs sancağına bağlı bir nahiye merkezi idi. Hac yolcularının konaklamaları için vakıflar tesis edildi. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde esaslı tamirat gördü, yeni sarnıçlar ve havuzlar yaptırıldı.
Halilürrahman’a en son Sultan Abdülhamid’in eli değmiş. Ciddi bir onarımdan başka Sultan Hamid mihrabın yanındaki altın şamdanları da hediye etmiş. Şamdanların kaidesinde güzel bir sülüs hatla müminlerin emiri sultan ibnüssultan gazi Abdülhamid hanın hediyesi olduğu yazılı.
Yahudiler tarih boyunca yalnız İslâm toplumlarında yaşama imkânı buldular. Osmanlılar Avrupa hıristiyanlarının zulmünden kaçan Yahudileri ülkesine kabul etti. Galiba bu iyilikler şimdi alışılmadık bir teşekkürle karşılanıyor!
.02/06/2019 23:20
Çarşı camiinde namaz…
Merkezde cami vardır; etrafında medrese veya mektep ve çarşı…Bu klasik şehir merkezine “kaza” denir ve kazı/kadı sırf hüküm vermekle kalmaz, şehrin birçok işini de yönetir. Din, ilim, idare, iktisat bir arada…Osmanlı’da yönetim birimleri “kaza” olarak adlandırılır ve her biri bir kadı ile temsil edilir. Kaza “kadı”nın hükmüdür; yani yargı! İdarî birim yargı çevresidir.
Şehir büyürse cami çoğalır, mektep de çarşı da. Bu bütünlüğün her şeye rağmen (cumhuriyet, inkılâplar, laiklik…) hissedildiği bir Ankara çarşısında geçti çocukluğum. Ahiliğin büyük ölçekli bir merkezi olarak Ankara’da geçmiş asırların ruhu bu çarşılarda esmeye devam ederdi. Çarşı camilerine muhabbetim buradan gelir. Cemaat sahihdir, alışveriş yapanlar da katılır bu cemaate ama esas olarak esnaf vardır, sürekli olan onlardır. Alışveriş olmadığı zamanlarda da onlar oradadır.
Evler arasındaki ibadethanelere cami değil, mescid denilir. Bu ekseriya büyüklük veya küçüklükle ilgili değildir. Cuma bütün ibadethanelerde kılınmaz, tahsisen camilerde kılınır ve camiler dediğimiz gibi merkezdedir. Haftada bir mescidlerin cemaati de camilerde cem olur.
Eski Ankara’da 130 kadar Müslüman ibadethanesi vardır, bunların herhalde onda birinde minber bulunur. Yani hutbe okunan, cuma kılınan yerlerdir buralar. Çarşı büyükse, cami ile birlikte küçük mescidler de yapılmıştır. Vakit namazları için en yakını tercih edilir.
Bayramilik Anadolu’da ortaya çıkan ilk tarikattır ve merkezi Ankara’dır. Döneminde hızla yayılan bayramilik Anadolu’yu aşar, Gelibolu’dan başlıyarak Rumeli’nin birçok merkezinde tekke kurar. Bayramilikte esas, şeyhin olduğu gibi müridlerin de bir meslek sahibi olmasıdır. Bu yüzden bazı bayramî şeyhleri meslekleri ile anılır, “Bıçakçı Ömer Dede” gibi. Hacı Bayram çiftçi idi. Eker biçer, geçimini emeği ile sağlamakla kalmaz, tekkesini, medresesini de çevirir, kalanını da sadaka olarak dağıtırdı. En ünlü halifesi Ak Şemseddin onu Çubuk ovasında burçak hasadı sırasında bulur…Ak Şemseddin’in işi de değirmenciliktir. Gittiği yerlerde değirmenler kurar…Hacı Bayram’ın şeyhinin “Somuncu Baba” diye anıldığını unutmayalım.
Ankara’da ticaretin merkezi Yenişehir’e kaydığında şehrin bu bölümü mabedsizdi…Bölgede ilk cami 1950’lerin sonunda açılan Maltepe Camii’dir. Maalesef çarşı merkezinde değil de ikamet bölgesinde yapılmıştır. Kızılay’da camii yapılmasını düşünenlerden biri de Millî Mücadele’nin büyük komutanlarından Fevzi Çakmak’tır. Onun bu maksatla vasiyette bulunduğu ve Sakarya caddesinde varislerinden alınan arsaya yapılan SSK binasının altında bu yüzden bir mescide de yer verildiği bilinir.
Onun öncesinde Kızılay’ın, yani Ankara’nın yeni ticaret merkezinin ilk ibadethanesi Ülkealan camiidir. İzmir caddesinde zeminden iki kat aşağıda bir mescid…1960’larda ibadete açılmıştır. Ankara esnafı cedlerinin yolundan giderek ibadethanelerini zor şartlarda da olsa yapmıştır. Cami kuran esnafın bunu şehrin merkezinde görünür bir yerde yapmak istemesi tabiidir. Fakat bunun “Laik Cumhuriyet”in idare merkezinin burnunun dibinde yapılamayacağını bildiklerinden mümkün olanla yetinmişlerdir. Ülkealan Camii yapılışından itibaren cumaları bodrumunda bulunduğu çarşının iki katını da doldurarak İzmir caddesine taşan bir cemaate sahip olmuştur. Kuruluş yıllarında Milliyet gazetesinin Ankara bürosu da tam karşısındadır. Bu gazetenin acar yöneticileri her hafta değilse de neredeyse ayda bir Ankara’nın göbeğinde sokaklara taşan cemaatten rahatsızlığını “ah laiklik, Atatürk nerdesin” avazıyla haberleştirmekten geri kalmaz.
Ülkealan tam bir çarşı camiidir. İçinde bulunduğu çarşının adı ile anılır. Her daim cemaati vardır. 1970’lerden beri hep Kızılay-Bakanlıklar bölgesinde günlerimiz geçtiği için bizim de uğrak yerlerimizdendir bu camii. Hocalarının bazıları ile tanışıklığımız olmuştur. Cesur hutbeleri ilgiyle takib edilen, okuryazarlık derecesi yüksek Yaşar hoca bunlardan biridir. (Birkaç sene önce vefat etti, Allah rahmet etsin).
Bu ramazanın son cumasını Ülkealan camiinde eda ettim. Asıl camii katındaa yar bulmak mümkün olmadı, bir üst katında hasırlar üzerinde diz çökmüş cemaate karıştım. Çarşının esnafı, o sırada alışveriş için gelen müşteriler ve yakın bir cami arayışında olan bizim gibiler…
Camide olmak, hayatın içinde olmaktı…Bu cuma bir daha bunu zihnime yazdım.
.5/06/2019 21:05
Nâzım’ı Moskova’da anmak!
Heder olmuş bir şair Nâzım Hikmet. Şiire ihanet ettiği ölçüde alkışlanmış, övülmüş. Onun şiire ihanetinin vatan ihanetinden önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta şiire ihaneti göze almasa idi vatanına ihanet etmeyeceği kanaatindeyim. Onun için şiir en önde idi. Vatanı şiiri idi. Şiire ihanet ettiği için vatan haini oldu!
Onun vatan haini olmadığını yüksek sesle söyleyenler var elbette; daha ötesi en büyük vatansever olduğunu iddia edenler de.
Bunlar vatan hainliği damgasını her önüne gelen vurur cinsten kişiler olmasa dert etmeyeceğim. Eğer Nazım Hikmet vatana ihanet etmediyse, hangi şartlarda vatana ihanet edilmiş olabilir?
***
Milli Mücadele sürerken Moskova’ya gitti, tamam. Ondan Mehmed Âkif olmasını beklemiyoruz elbette. O sırada ona düşen işler de vardı. Moskova yolculuğu bir ideal uğruna, aalınıyor. Orada sıkı bir ideolojikleştirme eğitimi. Düşünmek değil, propaganda amaçlı bir eğitim ve öğretim bu. 24 Saat Marks, 24 saat Lenin!
Ey-Lenin çocuklar ey-Lenin!
Milli Mücadeleden sonra dönüş. Herhalde bu dönüş, rastgele değildi, görevlendirilmişti. Öğrendiklerini uygulamak, Türkiye’yi Sovyet sistemine dahil etmenin yollarını açmaya çalışmak üzere. Bunun için canla başla çalıştı. Şiir kabiliyeti onu öne çıkardı. Propaganda şiirleri TKP’nin uyandıramıyacağı tesirler uyandırdı, işçiler arasında değil, tuzu kuru seçkinler arasında.
Doğru veya yanlış, haklı veya haksız Atatürk döneminde cezaya çarptırıldı. (Hayranları bu hususu görmemeyi tercih ederler) Hapis hayatı boyunca devletlilerden iltifat gördü. Devletlilerin affına nail olabilmek için Kuva-yı Milliye Destanı’nı yazdı. Mustafa Kemal Paşa’yı övdü. Fakat affına mazhar olamadı.
Mehmed Âkif’e büyük şair dedi ama onun inandığına inanmıyordu.
“ -bizim istiklâl marşı’nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
meselâ, bakın :
«gelecektir sana vaadettiği günler hakkın.»
Hakkın vaad ettiği günleri kabullenmeyen şair, Marksın, Lenin’in, idolojinin vaad ettiklerine iman ediyordu!
***
Nazım Hikmet’in Bulgaristan’a, oradan Rusya’ya kaçması, Türkiye’ye karşı bir propaganda cihazına dönüştürülmesi bizim tam bağımsızlıkçı solcuları hiç rahatsız etmedi. Nazım Sovyet sistemi içinde içindeki rolünün dışına Azerbaycan gibi, Özbekistan gibi Türk ülkelerinde bulunduğu zamanlarda çıktı. Onlar için Türkçe yazan bir şair olarak önemliydi.
Türkiye için Nazım şiirine ziyan etmiş, zihnini satmış bir eski şairden başka bir şey değildi. Türkiye aleyhine dünyanın her yerinde kullanıldı. Onun Türkiye’de taraftarları, bütün kusurlarını görmezden gelerek sahip çıkmaya devam ediyorlar. Ölüm yıldönümünde Moskova’ya onu anmak için hayli kalabalık bir grup gitmiş. Türkiye’nin tuzu kuru kesiminin Nazım muhabbetinin zerresini işçi sınıfında, emekçilerde görebilir miyiz?
***
Nazımın uğruna vatanından vazgeçtiği ideoloji günümüzde itibardan düştü. Nazımın bu ideolojiyi terennüm etmediği bazı şiirleri hâlâ rağbet görüyor. Keşke gelgeç bir ideolojinin esiri olmasa idi, takır tukur propaganda şiirleri değil, daha fazla kalbe dokunan şiirler yazar ve tesiri sürekli olurdu.
.9/06/2019 23:01
Asıl kaybımız: Edeb!
21. yüzyılda az zamanda çok kazancımız oldu. Maddî şartlarımız iyileşti; refah arttı, millî gelir yükseldi. Daha geniş yollar, daha büyük köprüler yapıldı, yüksek hızlı tirenler devreye girdi. Memleketin her yerinde üniversiteler, yüksek okullar açıldı…
Maddî gelişmeye, genişlemeye, büyümeye muvazî bir manevî gelişme oldu mu? İmam hatipleri çoğalttık, ilahiyatları artırdık, büyük camiler yaptık…Örtü meselesini hallettik…
-Bu bir mâbedse, çırçıplak yakışmaz, sonra gâyet loş;
Gelen: Mâbud; ışık bul, yaygı bul, git başka yerden, koş!
Hemen bir kandil aldım komşulardan, bir de seccade;
Dedim: “Gel şimdi mihmanım, saâdetgâhın âmâde.”
Âkif bu…Hicran şiirinde Rabb’ini karşılama telaşında; ışık buluyor, yaygı temin ediyor, ibadet yerini hazırlıyor. “Ey misafirim saadet yurdun hazır!” diyor.
Ya sonra?
Ne yanlışmış hesabım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak!
Maneviyat cephesinde durum nasıl peki? Daha âdil miyiz? Daha hakkaniyetli miyiz? Daha mütevazı mıyız? Emaneti ehline verme konusunda ne haldeyiz?
“Önce ahlâk ve maneviyat” şiarını ne yaptık?
En büyük kaybımız edeb!
Ramazan var, edebi yok. Bayrama eriştik, edebinden yoksunuz. Ya edepsizliği edep sanmamıza ne demeli? Büyük şehirlerde insanca yaşamak kanun, nizam, tüzük, yönetmelikle olmaz. Edeble olur. Edeb bir haldir, ilânı gerekmez.
Biz bayramlarda yaşayan büyüklerimizi olduğu gibi geçmiş büyüklerimizi de ziyaret ederiz. Ankara’da kabristan maaşallah dolu, hiç olmazsa bunu unutmamışız. Geçen yıllarda eski başkanın büyük kıt’ada resimleri gözümüze çarpardı, bu defa rastlamadık. Eşimizin memleketine yöneldik, onun büyüklerine bir Fâtiha okumak için.
Çamlıdere, Ankara’nın hayli yeni ilçelerinden. Ormanlık alanda bir bucak iken 1950’lerde ilçe yapılıyor. Osmanlı döneminde “Şeyhler karyesi”, yani köyü. 1907 Ankara Salnamesi’nde burada “Hazreti Ömerülfaruk Radyallahuanh efendimizin sülale-i tahirelerinden Şeyh Ali Semerkandî kuddise sırrullah hazretleri”nde söz ediliyor. Yani burada onun yatırı var. Şeyh Ali Semerkandi ile tanışıklığımız 1967’de, Çamlıdere’nin bir köyünde bir yıl vekil öğretmenlik yaptığımız günlerdedir.
Kasabının bir kenarında ağaçlıklar içinde üstü kiremit örtülü bir kabir. Yolumuz düştükçe bir Fatiha okurduk. İşte 21. Yüzyılda birileri bu kabri keşfetti. Yeni definler başladı, göz boyamak için sun’i su kanalları yapıldı, su şelale gibi elektrik gücüyle akıtıldı. Bir süre sonra Ankara Büyükşehir belediyesi buraya el attı. Mübalağalı kapılar, yapılar inşa edildi. Ali Semerkandi’ye vecizeler uyduruldu, sağa sola yazıldı. Tabii üç sene evvel görevden ayrılmak zorunda kalan başkanın büyük kıt’ada resmine selâm vermeden bu türbeye gitmek mümkün değildi. Ben bu manzaradan sonra “edeb yahu” diyerek Çamlıdere ziyaretini kestim. Yüksek yapılar-kapılar dedik de, aslında çevre rant alanına tahvil edildi. Dükkânlar, yeme içime mekânları…Neyse, “başkan gideli epey zaman oldu, bu bu edebe mugayir durum da düzeltilmiştir” diye, bu bayram uğrak verdik.
Ne gezer!
Eski başkanın resmini selâmlamadan ziyaret hâlâ mümkün değil! Milletin önemsediği manevi bir büyüğün kabrinin bulunduğu yere resimli reklam koymak edep dışı.
Şehirler başkanların reklam tasallutu altında. Bu edebe aykırı uygulama 1980’lerde başladı, Ankara’nın eski başkanı bu işi öyle ileriye vardırdı ki, Ankara’nın asırlık parklarına bile ismi yazılı ışıklı tabelalar koydurdu. San ki parkı o yaptırmış! Asfalt dökmek, kaldırım yapmak belediyenin olağan işlerinden. Bir de bakarsınız ki her tarafa “Asfaltınız Hayırlı olsun” pankartları. Tabii başkanın beşuş çehreli resmi ile beraber! Bu yetmez, sizin adınıza teşekkür pankartları da (tabii belediye tarafından) asılır. “Müthiş başkana teşekkür ederiz, filan sokak sakinleri”!
Can sıkıntısı içinde Ankara’ya döndüm. Şehrin girişinde büyük ilân tahtalarında bayram tebriklerine gözüm takıldı. “Bayramımız mübarek olsun” Resim de var. Biraz yüzüm asıldı. Meğer yeni başkanın resmi değil, şeker avuçlamış bir çocuğun resmi imiş…
İlla edeb, illa edeb!
.12/06/2019 23:54
Kuds-i Şerif’in Evliyası!
Siyasetin her şeyi örtecek kadar öne geçtiği bir zamanda siyaset yazmak iyi mi kötü mü? Kanaatimce, bugünlerde siyaset yazmak siyaseti daha da azdırmak olur. Siyaset eğer arka planında güçlü bir edebiyat, sanat, kültür ve düşünce yoksa sürekli olamaz. Siyasetçiler işin başında bunun farkındaydı, zamanla bu arka plan olmadan da gücümüzü koruruz kibrine kapıldılar. Günlük bir gazete siyasetsiz olmaz, fakat bu bütün yazarların her defasında günlük siyasetten bahsedeceği anlamına gelmez. Basın ve yayın araçlarını istila eden bitmez tükenmez çatışmalı siyaset muhtevasına boğulmaktansa, arada bir oksijen çadırına koşup temiz hava teneffüs etmek gerekir.
Kudüs ziyaretimizin üzerinden neredeyse bir ay geçti. Fakat her an Kudüs’te imişiz gibi zihnimiz meşgul. Kudüs’ü bir de Evliya Çelebi’den okumak fikri beni sardı. Yavuz Selim’den bir asır sonra, günümüzden üç asır önce Kudüs, Osmanlı Kudüs’ü…
Seyahatname’de Kudüs bahsini okuduktan sonra Evliya Çelebi’ye hayranlığım bir kat daha arttı. Onu zaten severdim, daha fazla sevdim. Bütün zamanların en büyük yazarlarından biri olduğundan şek ve şüphem kalmadı. Bunu sırf kendimizle ilgili olarak söylemiyorum. Dünya seyyahlarının sultanı, kutbu odur. O gerçekten “seyyah-ı âlem”dir, dünya gezginidir. O’nu dünya yeterince tanınmıyorsa, kusur bizdedir. Her dilden bütün metin değilse bile, seçmeler yayınlayıp tanıtmamız gerekir. Türkiye’ye bu yıl 50 milyon turist geleceği söyleniyor. Bu kadar turizmden ekmek yiyen müessese var. Kültür Bakanı dahi öyle bir zatmış. Bir Evliya Çelebi Enstitüsü’ne vücut versinler, bütün dünyaya bu büyük seyyahı tanıtsınlar.
Evliya Çelebisi olan millet büyük millettir!
Evliya Çelebi mübalağası ile meşhur olmuştur. Onda abartma yok mudur? Elbette vardır. Fakat bu bir ifade biçimidir, anlatma tarzıdır. Onun mübalağaları konuların anlaşılmasına hizmet eder. Bazı mübalağa sandığımız hususlar ise, sahih bilgidir; bugünün adamına abartı gibi görülür.
İşte O’nun Kudüs’ü…Uzun metinden kısaltarak ve yer yer aynen alarak:
Kıble-i atik: Eski Kıble
Yüz yirmi dört bin peygamberin eşiği…Tufandan önce ve tufandan sonra ademoğlunun kıblegâhı. Eski kıble. “Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür” (Bakara, 144) buyruluncaya kadar. Doğrusu fakirlerin kıblegâhı imiş. Sözün sonu, bütün milletlerin, hükümdarların hasreti bu Kudüs-i şerif’dir.) Kudüs’ü Hz. Davud imar etmişti. Buhtunnasr Hz.Yahya’nın kanının intikamını almak için Kudüs’e gelip bütün binalarını yıktı, İsrail oğullarını katletti.
Yusuf Selahaddin
Sonra Kudüs-i şerifi yine küffar istila edip, Yusuf Selahaddin Şam’da Nureddin şehidin veziri iken yüz bin asker ile gelip Kudüs’ü pazu gücü ile feth edip bir daha küffar gelip almasın diye kalesini yıktı.
Selim-i Evvel
Âlimler ve salihler Mescid-i Aksa’nın ve Sahretullah’ın anahtarlarını teslim ettiler, Selîm-i Evvel (1. Selim, Yavuz Selim)”Elhamdülillâh, kıble-i evvel (ilk kıble) sâhibi oldum” deyü secde-i şükür edüp (şükür secdesi yapıp) bütün âyanlarına ihsanlarda bulundu, vergilerden muaf tutu. Ve Rûm ve Fireng ruhbanlarının elinde olan Hazret-i Ömer’in hatt-ı şerîflerini yüzüne ve gözlerine sürüp mazmûnunca (anlamına uygun şekilde) cemî’i ruhban (bütün rahipler) cizye vermeyüp yine eskisi gibi Kumâme’leri kendülere âyingâh ola deyü hatt-ı şerîf verdi.
Kudüs sancağı paşa tahtıdır
Ve senevî paşasına kırk bin guruş hâsıl olur ma’mûr vilâyetdir. Amma eyaletinde olan erbâb-ı tîmar bir savaşa gitmeye memûr değillerdir. Ancak gelen ziyaretçileri bayrakları ile ziyaretlere götürmeğe memur cümle altı yüz âdemdir.
Husûsâ küffârın Beyz-i Ahmer yani Kızıl yumurta bednâmları (kötü adlı) günü (paskalya) Kumâme önüne paşa ve monla (kadı) varmayınca bâb-ı Kumâme küşâde olmaz (açılmaz).
Kudüs-i şerîf sancağı paşa tahtıdır. Ve beş sancak dahi çöl beğleri vardır. Anlar vilâyetlerin mülkiyyet üzre mutasarrıf ederler. Lâkin gerektiğinde padişah hizmetinde bulunurlar. Ve eyâletinde evkaf köyleri vardır. Amma çoğu eşkinci tîmar ve zeamet sâhibi köylerdir. Sancağının alaybeğisi ve çeribaşısı vardır. Ve timar sahipleri müslüman hacıları Hazret-i ibrahim Halil’e ve Hazret-i İsa’nın doğduğu Beytü’l-lahm’a ve Hazret-i Mûsa’ya götürürler, zîra yolları Arab aşkıyâsından tehlikelidir.
Ve dahi kadı’nın elinin altında mahkeme hizmetine memur yirmi ağalık vardır. Evvelâ muhzırbaşı (mahkeme görevlilerinin başı), İkinci Ağa Kudüs-i şerîfe gelen su nâzırı mükellef ağalıkdır. Üçüncü Ağa mimarbaşı ve dördüncü mühendisbaşı beşinci mutemedbaşı ve altıncı sarrafbaşı…
Teknik alanda üç ağa sayılıyor: Su nazırı. Su işlerini yöneten kişi. İkincisi mimarbaşı. Demek ki, birden fazla mimar var. Üçüncüsü mühendisbaşı. Bu da birden fazla mühendis bulunduğunu gösteriyor. 17. Asırda Kudüs’ün nasıl yönetildiğini Evliya’dan başka kimden okuyabilirsiniz? (Evliya’nın Kudüs’ü bu kadar değil elbette).
.16/06/2019 23:27
Vatanperver’in yerini S-400 tutar mı?
Hikâyenin tamamını anlatmaya gerek yok, Patriot hava savunma sistemini biz Suriye’de iç savaş çıkınca duyduk. Müttefiklerimiz bizi Suriye’ye karşı korumak için galiba Maraş’ta bu füze sistemlerinden konuşlandırdılar. Sonra da Suriye meselesi farklı bir mahiyete büründürüldü, bu sefer de söküp gittiler.
Patriot’un Türkçe’si “vatanperver”. Yeni dille “yurtsever” diyelim istersiniz. Güçlü bir hava savunma sistemi. Türkiye gibi stratejik bir mevkide bulunan bir ülkenin savunmasını güçlü tutması şart. Savunma gücü saldırma gücü olmadan çok da işe yaramaz.
Çirkin (ve saldırgan) ABD, ittifak, stratejik ortaklık filan tanımıyor. Daha doğrusu onun bölgemizde tek gerçek müttefiki ve stratejik ortağı var: İsrail! ABD siyasetinin İsrail odaklı ve öncelikli olduğundan şüphe yok. Zaten bu gerçek sürekli ilân edilip duruyor. Bizim bildiğimiz bütün ABD başkanları ağlama duvarına muhatap edildi, görüntü olarak da siyonist devlete desteklerini teyid ettiler.
Tamam; Türkiye Devleti güçlü olsun, ülkesini savunsun, vatanperverlik onların da hakkı! Bu hak İsrail’i tehdit edecek seviyeye gelmemek şartıyla! Türkiye’nin son yıllarda bu tehdidi aşan bir yola girdiğini görmemek mümkün değil. Tabii büyük müttefikimiz bunu biliyor ve tedbirlerini alıyor. Suriye’deki PKK uzantısı örgüte binlerce tır yardım gönderilmesi bunun Suriye iç savaşında kullanılacağı anlamına mı geliyor?
Diyelim ki öyle. Tramp “İŞİD’in işi bitti” demedi mi? Öyleyse yardım neden sürdürülüyor? Türkiye sürekli tehdit ve taciz altında olmalı! İsrail’in güvenlik sınırı Türkiye’den başlıyor.
ABD Siyonist devleti güçlendirici desteğini neden sürdürüyor?
Güvenlik bakımından İsrail bütün dönemlerin en iyi konumunda. Etrafında hiç bir güç onu tehdit edecek durumda değil. Siyonist devletin “Müslüman” Arap müttefikleri de işin artısı. Suriye’deki durum Türkiye’nin hava savunmasını güçlendirmesi için gerekçe oluşturdu. Patriot talebi ABD ve NATO içinde çözülemedi. Türkiye önce Çin’den hava savunma sistemi almak istedi. Bunun önüne geçildi. Sıra şimdi Rusya’dan alınacak hava savunma sisteminin engellenmesinde.
ABD Savunma Bakan vekili bir mektupla Türkiye’ye Amerikan tehdidini resmen ifade ediyor. Bu mektup 1960’lardaki başkan Johnson’un mektubu ile kıyaslanmak isteniyor. Johnson o zaman Türkiye’ye “NATO silahlarını Kıbrıs’ta kullanamazsın”, demişti. İsmet İnönü de elinden bir şey gelmediği için “yeni bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerine alır” diyebilmişti. Batı ittifakının Sovyet tehditi ile sınırlı olduğu o zaman kafamıza dank etmişti.
Şimdi yeni bir dünyanın eşiğinde miyiz?
Belki yeni bir dünya kurulmadı daha. Fakat eski dünya sisteminin bu şekilde devamı da mümkün görünmüyor. ABD İsrail bagajından kurtulabilse, güç dengeleri üzerinde daha fazla söz sahibi olabilir. Fakat bunun kolay olmadığı ortada. Türkiye için mesele kilit bir önem kazanıyor. Bir asır önce müttefikler Osmanlı devletini Almanya’ya ittiler adeta. Sonra anlaşıldı ki, Osmanlı devletini parçalama planı üzerinde ittifak etmişler. Şimdi hava savunma sistemi üzerinde sürdürülen tartışma o zaman İngiliz tersanelerinde yapılmakta olan savaş gemileri üzerinden yürütülüyordu. Sonunda İngiltere bedeli ödenmiş savaş gemilerini vermedi.
F-35 konusu ile âşikar bir benzerlik var. Şimdi ABD’nin en görünür tehditi, F-35’ler üzerinden. İmalat ortağı olduğumuz, bedelini ödediğimiz uçaklar ABD’de rehin.
Türkiye’ye hakkı verilmezken İsrail en az 9 adet F-35’i envanterine almış ve kendi iddialarına göre, ilk defa savaşta kullanmışlar! Türkiye’nin F-35’e sahip olmasının İsrail için tehdit oluşturduğu bizim görüşümüz değil. Siyonist devlet Türkiye’nin F -35’e sahip olmasını tehdit olarak algılıyor. Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılması durumunda, Türk firmalarından boşalacak üretim alanını İsrail firmalarının doldurabileceği belirtiliyor.
Burada, hava savunma sistemi krizinin esasında F-35 krizi olduğu söylenebilir. Türkiye’nin İsrail’i tehdit etmeyecek konumda tutulması gerekiyor. İsrail Türkiye’ye saldırırsa, bunun önlenememesi ve fakat Türkiye’nin bir karşılık verme gücünden yoksun bırakılması işin esası.
Vatanperver’in yerini S-400 tutabilir; fakat saldırı gücü olmayan bir ülkenin böyle bir savunma sistemine ihtiyacı olar mu? O ayrı bir bahis!
.17/06/2019 22:23
Milli Eğitim Bakanı Nureddin Topçu okudu mu?
Aslında soru şöyle sorulabilirdi: Millî Eğitim Bakanı Nureddin Topçu’dan haberdar mı?
Soru cevabını ifşa ediyor aslında. Tanısaydı, okusaydı başka, bambaşka bir programla çıkardı karşımıza.
Asıl felaketimiz, diplomalı okur yazarlığı çoğaltmak, gerçek okur yazarı azaltmak; “milli eğitim” bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor.
Türkiye diplomalı okur yazarlıkta, ilk öğretimde yüzde yüze yaklaşıyor. Bu alfabe inkılâbı yapılırken en yakın hedefti. Mustafa Kemal Paşa 1928’de Sarayburnu konuşmasında bütün milletin en fazla on-on beş yıl içinde okur yazar olacağını söylemişti; Latin harfleri sayesinde tabiî… Harf inkılabından on yıl sonra vefat ettiğinde, okur yazarlık oranı yüzde yirmilerdeydi.
Alfabe ile okur yazarlık arasında kurulan bu ilişki inandırıcı olabilir mi? Arap alfabesi okur yazarlığa mâni, Latin alfabesi ile mesele çözülür! Kemal Paşa’nın tezi sağlığında iflas etmişti. Şu sıralar Latin alfabesi kullanan Türkiye ile Arap alfabesinden vazgeçmeyen İran’ın okuryazarlık oranları neredeyse aynı.
“Arap alfabesi”ne rahmet okutan yazı sistemleri var dünyada. Çin, Kore, Japon yazıları…Üç ülkede de okuryazarlık yüzde yüze yaklaşıyor. Japonlarda alfabeler kademe kademe. Birinci kademede Katakana alfabesi var ve 46 karakterden oluşuyor. Kanji alfabesinde onbinlerce karakter varmış, 1945 karaktere düşürülmüş. Bunların dışında özel isimleri yazmak için 983 karakterlik bir liste de mevcutmuş…
Milleti yüzde yüz diplomalı okuryazar yapmamıza az kaldı, peki sonuç ne? Türkiye kitap okurluğu sıralamasında diplerde yer alıyor. Orta öğretim öğrencilerinin okuduğunu anlama konusundaki vahim durumu Pisa ölçümlerinde ortaya çıkmıştı.
Başarıyı rakamlarda, istatistiklerde aramak neyi değiştiriyor? Bütün milli eğitim bakanları daha çok okul yapmakla, derslik açmakla, ikili öğretimi kaldırmakla öğündüler. Bunlar öğünülecek şeyler elbette. Fiziki şartları iyileştirmek gereklidir, fakat yeterli midir? Bunun üzerinde duran olmadı.
Konuyu dağıttık sanki. Nureddin Topçu, Türkiye’de eğitim-öğretim sistemi ile ilgili düşünen ve sıradanlığa düşmeyen nadir fikir adamlarımızdan birisi. Kendisi maarifin içinden geliyor, 40 yıl lise öğretmenliği yapmış. Gerçek anlamda “muallim”. Yalnız Nureddin Topçu, eğitimin, öğretimin daha doğrusu “maarif”in ruhunu kavramış ve ona göre düşüncelerini derinlemesine ifade etmiştir.
Şu sözü hüsnü hatla yazıp maarif vekillerinin fonuna asmak gerekir: “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir!”
Koskoca bir maarif sistemini yalnız bu cümlede ifade edilen hükme göre tanzim etmek mümkündür. Milli Eğitim, adına rağmen gerçekte öğretim bakanlığıdır. Eski yeni, gerekli gereksiz bilgilerin genç beyinlere aktarıldığı devasa bir cihazdır. Bu aktarma işindeki başarısı ayrı mesele, bu bilgilerin gençleri merak uyandırarak araştırmaya sevk etmesi durumu ile karşılaşmıyoruz. Gençlerin ite kaka da olsa kitap okumaya, ufuklarını genişletmeye yönelik bir tutumlarının olmaması en güçlü delilimiz.
Topçu, “çocuğa herşeyi öğreten mektep onu ne kadar düşüncesiz yapabiliyor” diyor. Tahsil aslında bilgi öğretmek yanında değer kazandırmalıdır. Milli Eğitim gençlerimize hangi değerleri kazandırıyor? Nureddin Topçu, eğitim sistemi içinde değer kazandırıcı müfredatın nasıl bir değişim geçirdiğini şöyle özetliyor: “İnsanı düşündürecek felsefe kültürü okullarda şöyle bir inkılâp geçirdi. Önce metafiziğin Allah bahsi lise programlarından çıkarıldı, sonra Allah’a götürüyor diye ruh bahsi de atıldı. Daha sonra varlık üzerinde düşündürdüğü için bütün metafizik bahisleri lise felsefe programlarından çıkarıldı. İnsanı tanıtan ahlâk bahsi lise felsefe programların ufak bir köşesine sıkıştırıldı…”
Topçu’nun söylediklerine son noktayı biz koyalım: Ve sonunda felsefe dersleri seçimlik hâle getirildi!
Topçu’nun asıl mesleği “muallimlik”ti. İlim kökünden “muallim”in çağrışım zenginliği karşısında “öğretmen” “sözcüğü!” ne kadar âcizdir!. Topçu bir mürebbî olarak şöyle söylüyordu: “Gencimizin ruhu sarsıntı halindedir. Gençler spor, siyaset ve kazançtan ibaret üçüzlü hayat maddeciliğine daha beşikten blaşlıyarak meftun yetişmektedirler. Bu üçüzlü belâ onların ruhunda güneş ve tabiat, aşk ve miraç yaşatmıyarak, varlığını maddenin altında ezilmiş bir iskelet halinde beşikten mezara kadar takip ediyor ve bir çelenkle sarıp toprağa teslim ediyor.”
Türkiye’nin Maarif Davası Milli Eğitim Bakanı’nın başucu kitabı olmalı!
Not: Bu yazı başlığını on yıl önce de kullanmışım. O zaman -hikmetinden sual olunmaz- bir hanım bakan yapılmıştı. Tabii sorumuz cevapsız kalmıştı, şimdi de cevap beklemiyoruz.
Kitap hattı:
Bana Öğretmenini Söyle!
Öğretmen, fakat şair Hüseyin Akın’ın kitabı. Öğretim sistemi üzerinde içeriden konuşan, yazan çok fazla yok. Öğretmenler robotlaşmış âdeta. İnsan yetiştirmekle bitki yetiştirmek arasındaki fark üzerinde düşünen çok az. Hüseyin Akın bu basmakalıplığa karşı kalemini esirgemeyen bir yazar. Bir kitap dolusu yazı, sırf başlıklarını okumak bile sarsıntıya yol açıyor. Onun kitabını okurken Topçu okumuş bir öğretmenin duyarlığına sahip olduğu görülüyor. (Şule yayınları, 0212 528 23 57).
.26/06/2019 22:47
Ak Parti’nin ‘cinayetleri’
Bir siyasi parti ve cinayet… İki kelimenin bir araya gelmesi garip karşılanabilir ve yazı okunduktan sonra “bunun neresi cinayet” denilebilir. Söylememiz gereken şeyler var, hem de garazsız ve ivazsız (beklentisiz) sözler söyleyeceğiz. Bazılarına rahatsızlık vereceğiz, vereceğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dilemeyeceğiz!
Bunları canımız sıkıldığı için yazıyoruz.
Geçen yıl kaybettiğimiz mütefekkir romancımız Mehmet Niyazi’nin ilk romanı Varolmak Kavgası idi. Yıl 1969. Kitabın başında bir satırlık bir kitabe (epigraf) vardı: Canım sıkıldığı için yazdım!
***
O koskoca bir kitap yazmıştı, canı sıkıldığı için. Biz sadece birkaç yazı yazacağız.
Ak Parti’nin cinayetlerinden biri basını öldürmesidir!
Basın geniş anlamda alınabilir; gazeteler ve diğer yayın araçları. Türkiye’de basın 1930’larda çizilen tekpartici anlayışı sürdüren yapısıyla bizim yıllarca mücadele ettiğimiz vesayetçi bir cihazdı. Ak Parti bütün vesayet ilişkilerini kaldırdığı gibi, basının vesayetine de son verdi.
Bu alkışlanacak bir şeydi elbette…
Sonrası önemli: Basın üzerindeki tek partici kontrol tersine çevrildi. İktidar kendi basınını üretmekle kalmadı, diğer basın üzerinde de kontrol sağladı. Bu kısa vadede olumlu görünür; uzun vadede ise vasiyi her safhada zaafa uğratır. Son yıllarda basınımız mükemmel bir çarkla yeni patronunun eğilimleri doğrultusunda şekillendi. Her şeyi çok güzel gösterdi. Sırf gaz vererek arabayı yürütmeye kalkıştı. Vites değiştirmek önemsenmediği için aşırı gaz motoru yaktı!
Kural şudur: Tek taraflı iletişim, sonunda bu sistemi kuranları vurur!
Sovyet sistemi çöktüğünde, 1990’ların başında Türk cumhuriyetleri ziyaretimizde bir Demirperde fıkrası zihnimize kazılmıştı.
Moskova’da, Kızıl Meydanda muhteşem bir Sovyetik gövde gösterisi yapılmaktadır. Fıkra bu ya, en yeni Sovyet askerî teknolojisinin sergilendiği geçit törenini takip edenler arasında geçmiş yüzyıldan isimler de vardır: Napolyon ve generalleri.
Malûm Napolyon orduları ile Moskova önüne dayanır, aylardan eylüldür. Ruslar geri çekilme taktiği uygular. Kış bastırdıkça Napolyon’un 600 bin kişilik ordusu erimeye başlar! Rus ordusu değil, “general kış” kazanır. Ve Moskova hezimeti Napolyon’un sonu olur…
***
Tören sırasında yeni nesil Sovyet tankları, füzeleri, silahları geçtikte maiyetindekiler Napolyon’a yaranmak için “generalim, ah o menhus kuşatma sırasında bu tanklar bizde olacaktı ki, yok şu füzeler elimizde olsa idi…Rusya’nın işini kışa kalmadan bitirirdik” diyorlarmış.
Napolyon da elindeki gazeteden gözlerini ayırmıyormuş bir türlü.
Sonunda başını gazeteden kaldırıp şöyle söylemiş: “Onu bunu bırakın çocuklar, o zaman böyle bir gazetemiz olsa idi mağlubiyetimizin yüz yıl kimse farkına varmazdı!”
Gazetenin adı Pravda! Türkçesi “gerçek”!
Pravda Sovyet sisteminin çöküşünü engelleyemedi, biraz geç fark edilmesine yaradı o kadar…
Siyasette çoğu zaman taraftarların övgüleri değil, karşı tarafın yergileri, saldırıları başarıya götürür.
Son seçim sürecini doğru okuyalım: Ak Parti basınının tek taraflı iletişimi, karşı tarafı ölçüsüz karalamacı yayını, rakibe yaradı. Propagandanın dozu kaçarsa, abartma yalan etkisi uyandırır.
İmdi; seçim sürecindeki hataları tekrarlamamak bâbında söyleyeceğimiz şu: Seçilen başkanların yetkilerini tırpanlamak, ilk ağızda iyi bir şeymiş gibi görünür. Fakat, bu onların mağduru oynamasına fırsat verdiği gibi, başarısızlıklarına mazeret malzemesi olur. Bırakın, kendilerini göstersinler. Meşru yollar dışında engellemelerden sakınmak en doğrusudur.
.01/07/2019 22:15
Muhasebeyi zamanında yapmak
Bir dönemin muhasebesini, hem de sürerken yapmak sadece zor değil, tehlikeli de.
Suya dokunacaksınız, sabuna dokunacaksınız. Bu demektir ki bir arıtma çabası içinde olacaksınız. Çubuğunu yakıp keyfinize bakmak varken neden bunu yapacaksınız? Bizi bu konular üzerinde yazmaya zorlayacak bir ihtirasa sahip değiliz. Makam mevki kaydımız yok, beklentimiz yok. Sadece ve sadece doğru bildiğimizi söylemek sorumluluğu bizi yazmaya sevk ediyor. Son birkaç yazımızla ilgili yankılar yazmak zaruretini pekiştirdi.
AK Parti dönemi, Türkiye’de epey zamandır, daha doğrusu 1930’lardan beri görülmeyen güçlü liderlik yapısıyla belirginleşiyor. Lider partinin her zaman önünde. Bu Parti’nin müessiriyetini sınırlıyor ve liderin gölgesinde bir siyaset ve idare oluşturuyor. Bu gölge öyle koyu ki, sığınanları her türlü dış tesirden koruyor.
1970’lerden beri Türkiye’nin idarî merkezinde, Ankara’da her türlü hükümetle, yönetimle muhatab olduk. Bütün hükümetler, darbe hükümetleri dâhil, halkın hissiyatını, hassasiyetlerini gözetmek ihtiyacını hissederdi. Bunu başarıp başaramayacakları bahsi diger. Bakanlara, yüksek kademe yöneticilere yönelik eleştiriler olduğunda bunun muhatabı bu tepkileri yok saymazdı/sayamazdı. Reddedebilirdi, önemsemeyebilirdi, fakat hiç olmamış gibi davranmazdı. Ak Parti döneminde bakanlar, yüksek kademe idareciler her türlü eleştiriyi yokmuşçasına görmezden geldiler.
Bunun halk tepkileri konusunda da aynı minval üzere olduğunu söyleyebiliriz. Bakanlar, milletvekilleri halkın hissiyatını, basın yayın araçlarında ifade edilen eleştirileri dikkate almak yerine kendileri için daha önemli başka bir yüksek otoritenin tasvibini kazanmak, en azından dikkatini çekmeyi önemsediler. Halkı ikna etmek ise liderin işi!
Ak Parti’nin siyasetcileri lideri ikna etmek, memnun etmek yerine halkı memnun etmek, ikna etmek yoluna dönmeli.
1950’ye kadar Türkiye’de serbest seçim yoktu. Meclis vardı, fakat seçim Halk Partisi’nin ebedî şefi, halihazır başkanı (İnönü) ve genel sekreteri (Recep Peker) tarafından yapılırdı. Listeler hazırlanır, son halini Çankaya’da Kemal Paşa verirdi. Lider, seçiminde geniş bir hürriyete sahipti. İstediğini istediği şehrin milletvekili yapabilirdi. Gerektiğinde kadınları işin içine katar, gerektiğinde azınlıklardan vekil yapardı. Yalnız temsil kabiliyetini gözetirdi. O dönemin Meclis’inde yer alanlar sahalarında bilinen tanınan isimlerdi, bugünkü gibi “anonim” şahsiyetler değildi.
21. yüzyılda benzer bir durumla karşılaşılabileceği pek hatıra gelmezdi, fakat oldu. Güçlü lider istediğini vekil, istediğini bakan yapabiliyor. Aynı şey idarî kademelerde, hatta ilmiyede de görülebiliyor. Kırklı yaşlarda bir yüksek kademe idareci ile karşılaşıyorsunuz. Tahsili tahsil değil, tecrübesi tecrübe değil, liyakat hak getire. Nedir marifeti? Filanın mahdumunun veya kerimesinin mektep arkadaşı!
Elbette bu da bir yönetim tarzıdır! Fakat Türkiye gibi bir ülkede doğru bir tarz mıdır? Seçim döneminde milletvekili adayları listesine bakıyorsunuz. Bir iki isim dışında mahiyeti meçhul adaylar listeye dahil edilmiş. Bakanlar kurulu listesi açıklanıyor, o bakanlıkta memur olamayacak yaşta veya kıratta birisi bakan yapılmış.
O zaman ne oluyor? Bu vekiller, bu bakanlar, bu yöneticiler asıl sorumluluklarının halka olduğunu görmezden geliyorlar ve kendilerini seçen makama yöneliyorlar.
İşte 1930’lardan bir hikâye:
Halil Nihat Boztepe, ünlü bir hiciv şairi. 1927’de Gümüşhane milletvekili yapılıyor. 1931’den 1949’a kadar da Trabzon milletvekili…Bir gün Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarken görülüyor. Halil Nihat’a soruyorlar, “hayrola Dolmabahçe Sarayı’nda ne işiniz vardı?” Cevap: “Seçim bölgemi ziyaret ettim!” (Mevsim yaz, Gazi Paşa yazları Dolmabahçe Sarayı’nı mekân tutuyor.)
Ankara’da Cumhurbaşkanlığı külliyesini seçim bölgesi olarak gören milletvekillerinin, bakanların, yöneticilerin hayli fazla olduğu son İstanbul seçiminde bir daha anlaşıldı.
Ak Parti lider siyasetinden millet siyasetine dönmek zorunda.
Tekrarlayayım: Lideri ikna etmek, memnun etmek yerine halkı memnun etmek, ikna etmek; yol budur.
.8/07/2019 22:19
Cumhuriyeti halkla konuşarak kurmuş!
Bazı gazeteler ciddiymiş gibi gösterip bayağı bayağı mizah yapıyor! Bu gazetelerin bazı yazarları, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük mizahçıları kimlerse, onlara birkaç tur bindiriyor.
Gazete adı vermeyeceğim, tahmini güç değil. Türkiye’de birinci sayfasını mizaha tahsis eden gazeteyi okuyucularımız keşfetmekte güçlük çekmez. Yazar adı da vermeyeceğim, en mizahilerinden biri Atatürk ticaretinde zirve yapmıştı. Ivır zıvır bir kitabını bilmem kaç bin liraya Atatürk kültçülerine kakalamıştı. Gazetenin birinci sayfasında “Atatürk cumhuriyeti halkla konuşarak kurdu” haberini görmeyeyim mi!
Makaraları koyverdim! Hiç de güleceğim yoktu!
Hem de resimli haber. Beş tane “halk”la konuşan Atatürk resmi! Gel de inanma!
Fakat hiçbiri cumhuriyetten önceye ait değil.
Nereden mi biliyoruz? Hepsi şapkalı, yani 1925’ten sonraya ait. Hatta büyük ihtimalle 1930 sonrasına ait resimler.
Bu durumda Atatürk’ün cumhuriyetten sonra halkla “cumhuriyeti ilan etmekle iyi mi ettim” mevzuunu konuştuğunu tahmin edebiliriz. Böyle söylemememiz halinde arkadaşları yalancı çıkarırız ki, yakışık almaz!
Gazetecilik pek eğri oturup doğru konuşmak mesleği değildir. Zaten doğru oturmak meslekte alışılmış bir hal değildir. Eğri oturmak en hafifi, çoğu gazeteci amuda kalkar da en doğruyu gördüğünü iddia eder. Ya doğruyu söylemek?
O bahse hiç girmeyelim!
Hele tarih ve bilhassa yakın tarih sözkonusu olduğunda bazıları için gerçeğin semtinden geçmek bile mümkün değildir. Atatürk onların oyuncağı olmuştur, istediklerini söyletirler, sıkıştı mı vecize uydururlar. Bunu da delil olarak öne sürerler.
Geçenlerde bu gazetede basın hürriyetinin Atatürk zamanında en ileri seviyede sağlandığını iddia eden bir haber vardı. Doğrusu cımbızla bile bulunmayacak bir haber. Esası şu ki, Atatürk devrinde basın kanunu iki kere sıkılaştırıldı. Gazete çıkarmak neredeyse imkânsızdı, muhalefet asla mümkün değildi. Yine bu palavracıları kızdıracak bir şey hatırlatalım: Türkiye’de En çok gazeteci cezalandırılan dönem Atatürk dönemi idi!
Ağır cezalar, sürgünler bu döneme aittir. Siz Nâzım Hikmet’in, Kemal Tahir’in Demokrat Parti döneminde cezalandırıldığını mı sanıyorsunuz?
Gelelim cumhuriyetin ilanına…
Şimdi bu yavrular, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkar çıkmaz halka “ey ahali cumhuriyet kuracağım peşime düşün” dediğini de yazarlar. Mustafa Kemal Paşa, hem Erzurum Kongresi’nde, hem Sivas Kongresi’nde hem de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışından hilafete ve saltanata bağlılığını defalarca ifade etmiştir.
Peki o sıralar bize “cumhuriyet” teklif eden kimdi? İngiliz Hariciye Nazırı adına İngiliz temsilcisi Yarbay Rawlinson. Özeti şu: “Cumhuriyet idaresine geçin, İstanbul’u başkent olmaktan çıkarın, Ingiltere size yardım edecektir.”
“Zaten krallığın modası geçti” diyen Rawlinson, 27 Kasım 1919’de Erzurum’da Kâzım Karabekir’le görüşmesinde yaptı bu teklifi.
Gelelim, cumhuriyetin ilânına…
Cumhuriyet öyle inkılâp tarihi kitaplarında yazıldığı gibi güle oynaya ilan edilmedi. Hatta diyebiliriz ki, cumhuriyet darbe şeklinde ilan edildi.
Mustafa Kemal Paşa, Milliî Mücadele’nin birinci derecede kahramanlarından Rauf Orbay, Kâzım Karabekir ve hatta Harbiye’den sıra arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya bile haber vermek lüzumunu görmedi.
Şimdi bu uydurma tarih pazarlamacıları köpürecekler; “bizim Atatürk imajımızı sarsma” diye. Onlara söyleyeceğim şu: Baylar, hiç olmazsa Nutuk okuyun. Bakın Mustafa Kemal Paşa Nutuk’ta ne diyor:
“Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ve onlarla müzakere ve münakaşaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.”
Yok canım, arkadaşlarını bir tarafa bırakın, o yine de ne yapıp yapmış, halkla konuşmuştur!
Peki cumhuriyet nasıl ilan edildi?
Ankara dışında bulunan milletvekilleri bilhassa davet edilmedi. Peki Ankara’dakilerin hepsinin katılması istendi mi?
Elbette hayır! Katılması uygun bulunmayanların kapısına silahlı polis dikildi. Ve cumhuriyet 291 üyeden 158’inin katılmasıyla ilân edildi!
.10/07/2019 21:58
Eğme beni eğitim!
"Millet ruhunu yapan maariftir. Marifin düşmesi millet ruhunu yerlere serer. Maarife değer vermeyiş millet ruhunun yıkılışını hazırlar. Maarif hangi yönde yürürse millet ruhu da onun arkasından gider. Şu halde millet maarif demektir.”
Büyük fikir adamımız, ruh cephemizin gösterişsiz ve nümayişsiz maden işçisi, isyan ahlâkçısı Nureddin Topçu’yu vefatının 44. Yıldönmünde rahmetle yâd ediyorum.
Son günlerde maarifle ilgili yazıyorum. Şimdi “eğitim” deniyor.
Meselenin temelinde dil var, bunu kimbilir kaçıncı defadır tekrarlıyorum. Maarif zengin bir kelime. Türevleri ile birlikte (ârif, irfan, tarif, marifet vs.) bir zihin dünyası oluşturuyor. Maarif süreçlerini ifade eden tahsil, terbiye, ders, tedris-tedrisat ve talim gibi kelimeler var ki şimdi bunların neredeyse hepsi (ders hariç) safdışı edildi, varsa eğitim, yoksa eğitim.
***
Eğitim ise anlam alanı netleştirilememiş bir kelime. İlk uydurulduğunda, yani 1935’te karşısına “terbiye” yazılmış. Fransızca iki kelimeye karşılık olduğu da belirtilmiş: Education ve dressage. Belirsizlik buradan başlıyor.
Education’u Hasan Bedreddin Küçük Kamus-ı Fransevî’de , “terbiye, tahsil, talim, besleme, yetiştirme, edeb, âdab-ı ictimaiyeye vukuf” olarak açıklıyor. Dressage için ise “terbiye, talim, koruma, rekz (dikme, kurma), kaldırma” karşılıkları veriliyor.
Biz eğitimi hataen maarif yerine koymuş olsa idik bile, tahsil, terbiye, ders, tedris-tedrisat ve talim gibi kavramları kullanmaya devam etmeli idik. Kelimelerle birlikte anlamlar da ortadan kalkıyor. İnsan yetiştirme ile ilgili kelimeler bunlar.
***
Bu konuyla ilgilenirken bir eğitim tarifi ile karşılaştım, ki “eğitimci” camiasında yaygın bir tarif olduğu anlaşılıyor. Önüne gelen bu kalıbı kullanıyor. Meselenin bam teline işaret ediyor.
“Eğitim; bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir.”
Bu tarif kökten sakat!
Eğitim sırf davranışta bir değişim midir? Eğer öyleyse, bunun hayvan eğitiminden farkı yok demektir!
Bu tarafını geçelim. Bu tarifte ne denilmek isteniyor? Eğitim ne imiş yani? Bu sözlük yardımıyla bile anlaşılabilecek bir tanımlama değil.
Neden? Siz hiç “istendik” diye bir kelime duydunuzmu?
Duyduysanız mânası nedir? Boşuna sözlüklere davranmayın: Türkiye’de hiçbir genel sözlükte bu kelime yoktur.
Neden? Uydurmanın da bir haddi var.
Eğer bu Türkçe bir kelime ise, Türkçenin kelime yapma yolları belli. Zaman zaman zorlamalar oluyor, ama bu kadar ileri gideni yok. Geçmiş zaman zıfat fiil eki -dık, -dik var ama böyle bir kullanım yok. “İstendik” denilince soru şu olur: Ne zaman istendiniz!
Bu kelimeyi kim uydurduysa, tamamen keyfine göre uydurmuş.
***
Keyfe göre kelime uydurabilir mi? Keyif bu! Yine de başka bir hiç bir dilde olmaz, olamaz! Fakat konu bütün toplumu ilgilendiriyor. Şiir yazmıyoruz ki, “anlaşılmasa da olur” veya “ne niyete okunursa öyle anlaşılır” diyelim. Maarif/Eğitim herkesin ilgi alanında. Öyleyse, milletin gözünün içine baka baka bilinmeyen, mutabık kalınmayan bir kelime ile tarif yapamazsınız. Fakat birisi yapmış, birileri de onu tekrarlayıp duruyor. Bu doğru olduğu anlamına mı gelir?
Ne demek “kasıtlı”? Kasıt ihtiva eden, yani art niyet taşıyan demek! Acaba “talep” yerine mi kullanılıyor? Ya “istendik”? galiba bu “iradî” olabilir! Yani talep ederek ve iradî olarak!
Eğitim sistemi önce Türkçe öğretecek değil mi? Balık baştan kokmuş! Piza kulesi neden eğilmeye devam ediyor, apaçık ortada
.14/07/2019 23:12
Muhafazakâr bir timsal: Şevket Eygi
Muhafazakâr kelimesi belki de bugünkü iktidar sayesinde yaşıyor. “Timsal”i bilen azdır. Sembol, simge veya model diyebilirdim. Biraz da Şevket Bey’in ruhunu taziz için “timsal”i tercih ettim.
86 yaşında vefat etti, Allah rahmet etsin. Tabutunu devlet büyükleri taşıdı, hakkında övücü yazılar yazıldı. “İstanbul beyefendisi, beyefendi, çelebi” gibi tanımlamalar çokça kullanıldı. Bu arada karşı cenahtan “gerici” yaftası çok güçlü olmasa da piyasaya sürüldü.
İnsan kaderine yürür…Şevket Bey, kısa olmayan ömür yolculuğunda bir hayli merhalelerden geçti. Elli yaşında vefat etse idi, hakkında neler yazılırdı acaba? Faal gazetecilik yapan biri mutlaka düşman kazanır, elbette dost da. Şevket Eygi tarzı gazetecilikde düşman kazanmak daha güçlü ihtimaldir. Eygi’nin faal gazetecilik döneminde, yani gazete yayınladığı yıllarda şedit bir antikomünist mücadele içinde olduğunu görürüz. Bunun diğer taraftan görünümü sıkı “İslâmcılık”dır. Şevket Bey antikomünist mücadelesini dinî bir muhteva ile yürüttü. Dindar kitleleri harekete geçirmek için keskin ifadeler kullandı. Toplu sabah namazları icad etti. Bugün gazetesi dindar çevrelerde çok revaçdaydı. Bizse, belki de o sıralar basın yayın tahsili gördüğümüz için bu kışkırtıcı gazeteden hazzetmezdik.
Sağ sol çatışmasının zirvede olduğu bir dönemde Amerikan karşıtlığı üzerinden yürütülen bir sol mücadeleye karşı Amerika’nın yanında durur etkisi uyandıran bu gazeteyi destekleyenlere şaşardık. Amerika, NATO sağın (isterseniz muhafazakârların diyelim) vaz geçilmezi idi. Rus veya Sovyet tehdidi böyle bir sonuç veriyordu. Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen meş’um vak’a, komünistlere karşı silahlı bir sokak müdahalesi olarak planlanmıştı, fakat sembolik görüntüsü yakıcı idi: ABD 6.Filosu’nu korumak için “komünist” göstericilere saldıran ve ölüme yol açan antikomünistler…
Komünizmle mücadele konusunda bir fikir öncüsü olan Nureddin Topçu buna rağmen ABD 6. Filosuna karşı eylem yapan gençlere “antikomünist”lerin saldırısını hoş karşılamadı. Konu ile ilgili yazısının başlığı “Kin ile din birleşemez” idi. Bu kanlı eylemde Bugün gazetesinin rolü göz ardı edilemeyecek önemdeydi. Şevket Bey, Kanlı pazardan birkaç gün önce yurtdışına çıkmıştı. Uzun süre dönmedi. Döndüğünde yine antikomünist mücadeleye devam ediyordu, ama bir taraftan da MSP ve Necmeddin Erbakan düşmanlığı yapıyordu. 1980’lerin sonunda belki de bu vasfından ötürü Zaman gazetesinin Ankara’dan İstanbul’a taşınarak cemaate mal edilmesinde esas rol ona verilmişti.
Kısacası, Şevket Bey 1980’erde irtihal etse idi, Millî Gazete camiasından cemaati olur muydu? Bu şüpheli durumu aydınlatmaya çaba harcamaktansa, Eygi’nin Necmeddin Hoca ile barışıp Millî Gazete’de yazmaya başlamasını şahitlerinden dinlemek isterdim. Necmeddin Erbakan’ın engin müsamahası ihmal edilmemelidir elbette. Yine de aydınlatılacak hususlar vardır diye düşünüyorum.
1990’larda artık antikomünizmin zemini kalmamıştı. Şevket Bey bilge bir Müslüman münevver olarak dinî nasihatler yapıyor, taşralılıktan şehirliliğe yürüyen dindar kitlelere şehirlilik dersleri veriyor, âdab erkân öğretiyor, hayata dair estetik ölçüleri hatırlatıyordu.
Dindar camiada Galatasaraylı ve de Mülkiyeli nadir bulunur! Şevket Bey bu iki nedreti nefsinde birleştiren bir muhafazakâr timsali olarak1990’lardan itibaren etkili oldu. Bu muhafazakârlık bir Osmanlı muhafazakârlığı idi. Gazete köşesinin başlığındaki güzel Osmanlı hattı hatırdan çıkarılmamalıdır. Neden cumhuriyet muhafazakârlığı değil? Cumhuriyet’in muhafaza edilecek değerleri var idi ise, bunu temsil edenler CHP tarafından olmalıydı. Onların laiklikten ve bu hayat tarzının esası olarak görülen alkolizm ve çıplaklık muhafazakârlığından öte gidecekleri yer yoktu.
Şevket Bey, son resmi ile herkesin ilgisini çekti, saygısını kazandı. Müthiş bir kitap meraklısı idi. İstanbul’da bulunduğumuz zamanlar Beyazsaray’da Enderun kitabevinde ehli kitabın sohbeti koyulaşmışken akşama doğru Şevket Bey iki sünnetçi çantasıyla içeri girerdi. O kabarık çantalarda o günün hasılatı nadir kitaplar vardı. Enderun müdavimleri ağızlarının suyu akarak bu kitapların teşhirini şevkle seyrederdi.
Şevket Eygi kılığı, kıyafeti, ince zevkleri ile bir süre 1990’ların başında bazı Refahlı belediye başkanlarının gözdesi oldu. Bazı sosyal mekânların tanzimi, burada sunulacaklar ve sunum tarzı hakkında onun görüşlerinin etkili olduğunu hatırlayan var mıdır şimdi?
.15/07/2019 22:58
3 yıl sonra ‘Mankurt darbesi’
Dün “mankurt darbesi” teşebbüsünün üçüncü yıl dönümü idi…
15 Temmuz 2016’da milletçe büyük bir varta atlattık. Millet devletine sahip çıktı, “bu topraklarda hür irademizle varolmaya devam edeceğiz!” dedi, darbecilerin eli böğründe kaldı.
Bu darbeyi başından itibaren “Mankurt darbesi” olarak nitelendirdik. “Mankurtlaşma” kavramı büyük Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un zihin dünyamıza armağanı. Bizim gibi toplumlar “mankurtlaşma” kavramını iyi bilmek mecburiyetinde.
Köleleştirilerek kendi halkına karşı kullanılmak istenen kişinin kazınmış başına ıslak deve derisi sarılır ve böylece elleri kolları bağlı olarak kızgın güneşe bırakılır… Deve derisi kurudukça kafatasını sıkar ve beyni küçültür. Böyle bir kişi sadece sahibinin emirlerini yerine getiren bir köle hâline gelir. Ne ana, ne baba, ne kardeş ve de vatan, millet tanır. Sadece ve sadece kendisine verilen emirleri dinler, buyruklara itaat eder. Muhakeme yapamaz, doğruyu yanlışı tefrik edemez.
Mankurtlaşma burada fizikî temelli bir hâdise olarak anlatılıyor. Modern dönemlerde kimsenin kafasına deve derisi sarılıp kızgın güneşin altına bırakılmıyor. Maaşallah fiziğimizde bir değişiklik yok, kalıbımız kıyafetimiz yerli yerinde. Mankurtlaştırılmak için ille de kafasına ıslak deve derisi sarılmak gerekmez. Fizikî mankurtlaştırma bir efsane olabilir, manevisi ise her an yaşanabilecek bir gerçekliktir.
Türkiye gibi ülkelerde çeşitli şekillerde mankurtlaştırma uygulamalarının devreye sokulduğunu söyleyebiliriz. Bu milletin zihnine ciddi müdahaleler olduğunu yakın tarihimizi doğru okuyanlar kolaylıkla kavrayabilir. Saptırılmış zihinler/mankurtlaşma gerçeği, Türkiye’de darbeye yatkın zümrelerin varlığı ile tescil edilmiştir.
1960 darbesinden İtibaren bütün darbelerin böyle bir zeminden beslendiğini söyleyebiliriz.
Çocuk yaşta 27 Mayıs 1960 darbesini alkışlayanları gördük. Rakip partinin tabelalarını indirip üzerinde hora tepenlere şahit olduk. Darbecilerin safında olmayan milletin ana kitlesi “gerici” ve “kuyruk” olarak nitelendirildi. Elbette 12 Mart’ın ve 12 Eylül’ün de destekçileri vardı. Asıl önemlisi, 28 Şubat örtük darbesine gösterilen utanç verici destektir.
Herkesin gözü önünde seçilmiş partilerin kurduğu hükümet baskı kullanılarak yönetimden uzaklaştırıldı. Bunun için çeşitli mankurtlaştırma cihazları kullanıldı ki, en başta iletişim araçları gelir.
Eğitim sistemi de bu mankurtlaştırma ameliyelerine hizmet etti.
15 Temmuz darbecilerini heveslendiren zemin işte bu zemindir.
“Yurtta Sulh Konseyi”…Tam da bu zemine uygun bir adlandırmadır. Bu konsey adına okunan bildiri, yine bu zihnin kodları kullanılarak yazılmış bir bildiridir.
Her şeye rağmen milletin büyük çoğunluğu darbeye karşı tavrını fiilen göstermiş ve darbeden medet umanların heveslerini kursağında bırakmıştır.
Üç yılı geride bıraktık. Milletin zihnini kayıt altına alacak her türlü faaliyete, uygulamalara karşı uyanık olmalıdır. Mankurtlaşma zeminleri kurutulmalı, yenilerinin oluşmasına izin verilmemelidir.
Olumsuzluklardan da olumlu sonuçlar çıkabilir. Bu topraklarda her ne olursa olsun itaatle değil, hür irademizle var olabileceğimizi göstermesi 15 Temmuz’un en önemli sonucudur.
.21/07/2019 22:06
“Kıbrıs meselesi” mi dediniz?
Bizim nesil “Kıbrıs meselesi” ile yaşıt desem, yanlış olmaz.
Tabiî, meselenin evveliyatı var. Kıbrıs konusunda son noktayı Lozan’da koyduk. İngilizlerin adadaki hükümranlığını kesin olarak tanıdık, böylece Kıbrıs İngiliz kıraliyet sömürgeleri arasına katıldı. Oradaki Türkler/Müslümanlar için de göç alternatifini kayda geçirdik. Lozan’dan sonra Kıbrıs’tan bir hayli göç oldu. Göçmeyenlerden bir heyet, 1930’larda ne etti etti Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştı. Hallerini arz ettiler, “Türkiye’ye göçün!” cevabını aldılar…(Bu bilgiyi 1970’lerde Tarih Kurumu için gazete tararken elimden geçen kupürlere dayanarak aktarıyorum)
O tarihten sonra da göçenler olmuştur muhtemelen. Fakat, Atatürk’ün sözünü dinlemeyenler de oldu ki, işte onların nesilleri Kıbrıs’ın Türk nüfusunu teşkil ediyor ve Kıbrıs meselesi de onların varlığı üzerinden yürüyor.
1940’ların sonlarına doğru Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’a ilhak için harekete geçti. Bu durum Türkleri arayışa sevketti. Denkleme Kıbrıs Türklerinin katılmasında İngilizlerin rolü olabilir mi? Oradaki stratejik varlığını, en azından üslerini korumak isteyen İngiltere bu tepkileri ustalıkla yönlendirmiş olabilir.
Kıbrıslı Türklerin tepkileri Türkiye’de halk nezdinde yankı bulduğunda Türk hariciyesi Lozan’ın mutlaklığına iman ettiğinden ilgisiz kalmış, iyi bir ilim adamı olmasına rağmen kötü bir siyasetçi olan Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur!” deyivermiştir!
1950’lerin sonlarına doğru bizim hatırladığımız ilk miting Kıbrıs’la ilgilidir ve şiarı “Ya taksim ya ölüm”dür. Bu miting için Anıtkabir avlusunun seçilmesi de ayrı bir garabettir.
Biz büyüdükçe Kıbrıs meselesi de büyümüş, 1960’da güya Kıbrıs devleti kurulmuş, Rumlar Yunanistan’la birleşmeye engel olan bu devleti tarümar etmek için 1963 Aralığında Kanlı Noel olaylarını başlatmışlar, bu arada Lefkoşe’de bir askeri doktorumuzun eşi ve çocukları banyo küvetinde öldürülmüştür.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sonu böylece gelirken liseli yıllarımızda ve üniversitede Kıbrıs hep arkaplan meselelerden olmuştur. Bir hayli Kıbrıs mitingine, yürüyüşüne katılmışızdır. Türkiye adadaki Türkleri ayakta tutmak için askeri müdahaleyi düşünmüş, işte o zaman bunu gerçekleştiremeyeceğini görmüştür. ABD Başkanı Johnson, o zamanın başbakanı İsmet İnönü’ye meşhur mektubunu göndermiştir: “NATO silahlarını Kıbrıs’ta kullanamazsınız!”
Bunun üzerine NATO dışı bir güç olarak Ege Ordusu kurulmuş, Türkiye Kıbrıs’a askeri müdahale için sistematik değişikliklere mecbur olmuştur. Anadolu’yu Toroslara kadar savunarak NATO kuvvetlerinin müdahalesine zaman kazandırmak esaslı sistemin dışında bir askeri varlık böylece teşekkül ettirilebilmiştir. 1974’te Samson darbesi, yani Adayı Yunanistan’a bağlama teşebbüsü, Türkiye’ye haklı bir müdahale imkânı sağlamıştır. Rakı üzerinden romantik Türk Yunan dostluğuna bel bağlayan Ecevit Türkiye’nin yıllardır sürdürdü askeri hazırlıkların sonuca ulaşmasını engelleyememiştir. Bu noktada Necmeddin Erbakan’ın koalisyon ortağı olarak rolü de dikkatten uzak tutulmamalıdır.
İşte Türkiye Kıbrıs’a müdahale kararını yürürlüğe soktuğunda biz İzmir’de Yedek Subay Ulaştırma Okulu’ndayız. Kuralarımız çekilmiş, kıt’alarımıza intikal edeceğiz. Gece yarısı kışlamızdan çıkarılıp araziye intikal ettirildik; ola ki Yunan uçakları askerî hedeflere saldırabilir diye…
Kıbrıs harekatı komutanlarımızda ciddi bir değişikliğe yol açtı. Dinî konularda hayli laubali, zaman zaman tahkir edici tavırlar takınan, fıkralar anlatan komutanlar, birden dini bir kisveye bürünmüş, şehadet merkezli hayatın değer ve kaderin kaçınılmazlığı üzerine konuşmaya başlamışlardır.
Bizimle birlikte kur’a çeken bazı arkadaşlarımızın birlikleri Kıbrıs harekatında görevlendirildiği için onlar Kıbrıs’ın yolunu tutmuşlardır. Biz İstanbul Kartal Maltepe Terminal Birliğine intikal edince gördüğümüz, halkın Kıbrıs harekatına verdiği göz yaşartıcı destektir. Mühimmat nakliyatı gibi tehlikeli işlerde bile askerin önüne geçmeğe çalışan millet heyecanını yatıştırmakta güçlük çekmişizdir.
Aradan 45 sene geçmiş…
Bu süre içinde Kıbrıs meselesi çözülemezliğini korumuştur. Fakat Türkiye kararlılıkla bu meselesinin takipçisi olmaya devam etmiştir.
Takipçisi olmak mecburiyetini bugüne bakarak bir daha söyleyebiliriz: Eğer Türkiye Doğu Akdeniz’de varlık gösteremezse, bu Türkiye’nin varlığının tehlikeye düştüğünü gösterir. Bugün zengin gaz yatakları keşfedilen Kıbrıs havzasındaki varlığımızı göstermek Türkiye için hayatî bir meseledir.
Şimdi bu yazıyı okuyan birileri Atatürk’ün Kıbrıs’la ilgili bizi yanlışlıyan bir sözü olduğunu iddia edecekler: ‘‘Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir...’’
Atatürk’e yakıştırılan nice uydurma sözden biri de budur! Bu sözü sahih kaynaklardan doğrulayan biri çıkarsa alnından öpeceğim!
.22/07/2019 22:59
Erzurum Kongresi’nin esrarı!
Millî Mücadele’nin 100. Yılındayız; önemli birçok hadisenin 100. Yılını geride bırakıyoruz. Millî Mücadele’nin halk temsilcilerinin katılımı ile yürütüldüğünü bu kongrelere bakarak söyleyebiliriz.
Bugün Erzurum Kongresi’nin 100. Yılı kutlanacak. Bu arada çok önce yapılan Kars Kongreleri hatırlandı mı acaba? Kars, Ardahan, Batum’un statüsü farklı idi. Kars Millî İslam Şûrası’nın faaliyetlerini bu yüzden bir kenara bıraksak bile, Erzurum Kongresi’nden bir ay önce Batı Anadolu’da toplanan Balıkesir Kongresi bilhassa önemlidir.
Balıkesir Kongresi, M. Kemal Paşa’nın katılımcı olduğu Erzurum Kongresi’nden yaklaşık bir ay önce, M. Kemal Paşa’nın planladığı Sivas Kongresi’nden ise iki ay önce toplanmış olmasına rağmen Nutuk’da sözü edilmemiş, inkılâp tarihlerinde üzerinde gerektiği şekilde durulmamıştır. Millî Mücadele’nin sivil anlatımı, oluşumun sırf M. Kemal ekseninde ele alınması yüzünden ihmal edilmiştir.
Yüz yıl sonra Balıkesir Kongresi’nin nasıl yâd edildiğini araştırdım. Bir sempozyum yapılmış! Bu demektir ki Millî Mücadele’nin batı Anadolu’daki sivil oluşumlar ayağı hâlâ görmezden geliniyor. (Bu sivil Kongre ile ilgili afişi gördüm: Resimde asker olmayan yok! Tabiî kongrenin başkanı Hacım Muhiddin de yok!)
Kabataslak inkılâp tarihi anlatımlarında Erzurum Kongresi’ni Atatürk’ün topladığı iddialarına dahi rastlanır! Mustafa Kemal Paşa Sivas’da bir kongre toplamayı planlamış, Erzurum Kongresine ise katılmaya mecbur kalmıştır.
O günler öyle kritik günlerdir ki, Kemal Paşa İstanbul hükümetinin İngilizlerin baskısı ile geri çağırmalarına karşılık, askerlik görevinden istifa etmiş, sine-i millete dönmüştür. Ortada tereddütlü bir durum vardır. Bu durumu bertaraf eden Milî Mücadele’nin büyük kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa’dır. Kongrenin toplanmasında esaslı rolü olan Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’nın istifasından sonra maiyetinde bulunan en yakın bazı kişilerin dahi yüz çevirdiği bir zamanda, “ben ve kolordum emrinizdedir!” diyerek Millî Mücadele’nin seyrini tayin etmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın Kongreye katılması kolay olmamıştır. Erzurum Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti’nden iki üye istifa etmiş, yerlerine Kemal Paşa ile Rauf Bey alınmıştır. Kongre açıldığında salona Paşa ve Padişah yaveri üniforması ile girmesi itirazlarla karşılanmıştır. Paşa’nın sivil kıyafeti olmadığı için mecbur kaldığını söylemesi inandırıcı bulunmamış, ancak sivil kıyafetle geldiğinde kongreye kabul edilmiş ve başkanlığa seçilmiştir.
Paşa, Erzurum’a geldiğinde padişahın cülus yıldönümünde Vahidetdin’e bir kutlama telgrafı çekmek istemiş, fakat telgrafçılar “3. Ordu Müfettişi ve Fahri Yaveri Hazret-i Şehriyarî Mustafa Kemal” imzalı bu telgrafı kabul etmemiştir! Ancak Kâzım Karabekir’in telgrafçıIarı tutuklaması ile kutlama telgrafı padişaha gönderilir!
Gelelim Kongre’ye… M. Kemal Paşa’nın, reis seçildikten sonra yaptığı konuşmanın 1927’deki Nutuk’da değişik şekilde yer aldığı görülmektedir. Konuşmanın son kısmı: “En son olarak niyazım (duam) şudur ki, Cenab-ı vacibülâmâl (hareketlerimizin sahibi, Allah) hazretlerinin Habib-i Ekremi (Hz. Peygamber) hürmetine ve bu mübarek vatanın sahibi ve müdafaiî ve diyanet-i celile-i Ahmedi’nin (Yüce Muhammed dininin), ila yevmilkıyame (kıyamete kadar) haris-i asdakı (sadık bekçisi) olan millet-i necibemizi (asil milletimizi) ve makam-ı saltanat ve hilafet-i kübrayı masun (yüce hilafet ve saltanat makamını dokunulmaz) ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak kılsın!... Âmin.”
Nutuk’ta yer almayan şu iki paragraf bilhassa önemlidir:
“Anadolu’daki memuriyetime, bilhassa İngilizler tarafından hazm ü tahammül olunmayacağı ve dahilden de birçok ifsadat ve tezviratın karışacağı, daha o zaman kestirilerek; alenen, gerek Sadrazam Paşa’ya (Damat Ferit) ve gerekse ricali marufa-i devlete söylenmiş ve bilhassa, Zât-ı Akdes-i Hazret-i Padişahi’ye de bilmünasebe, maruzatta bulunmuş idim.”
Birinci paragraf anlaşılmıştır umarım! İkinci paragrafı sadeleştirerek aktaracağım: “Bu konudaki sırlar ve haberleşmelerin ve mukaddes padişahın şahsı ile geçen arzların, görüş alışverişlerinin, şimdilik yayılması uygun olmayıp, inşallahü teala, mübarek vatan ve milletin, fiilen kurtuluşa erdiğini idrak edince, kitap halinde yayını ve o zaman bugünkü Kongre muhterem heyetini teşkil buyuran kıymetli kişilere de bir millî hatıra olarak takdimi düşünülmektedir.”
Birinci paragraf, Samsun’a çıktıktan sonra olup bitenler konusunda temsilcileri tatmin etmek maksadıyla konulmuş olmalıdır. Yani, böyle şeylerin olabileceği hususunda yetkililer, sadrazam ve kutsal padişah haberdardır. Bu mevzu onların bilgisi dahilindedir! Taraflarca bilinen senaryoya ters bir durum yoktur.
İkinci paragraf ise, işin bilhassa gizli–kapalı, esrarengiz kısmı ile ilgilidir. M. Kemal Paşa, Padişah’la arasındaki hususiyeti açıkca hissettirmekte, fakat bunun fâş edilmesini şimdilik uygun bulmamaktadır. Bu ancak kurtuluştan sonra açıklanabilecek bir sırdır...
Paşa zaferden sonra bu sırrı açıklamadığı gibi, Nutuk’ta konuşma metninden çıkarmış. Neden acaba?
(Bu tahrifatdan haberdar olmamızı sağlayan merhum ilim adamımız Fahreddin Kırzıoğlu’nu rahmetle yâd ediyorum).
.24/07/2019 23:02
Toprak verimsizleşiyor göç zamanı!
X, Y derken “Z kuşağı” ile meşgulüz… Alfabede harf kalmadığına göre bundan sonra başa dönülecek herhâlde!
X Kuşağı 1960’lardan başlarmış…Z kuşağı bugünün tablet ve akıllı telefon çocukları. Ya önceki nesiller nasıl adlandırılırdı?
Süleyman Ârif Emre’ye “cumhuriyet nesli”ndendi demek câiz midir? 1923’te doğduğuna göre, cuk oturur herhâlde! Fakat kendini “cumhuriyet kuşağı” sayanlar ve onların peşinden gidenler Ârif Emre’yi cumhuriyet neslinden sayarlar mı?
Süleyman Ârif Emre, cumhuriyeti doğru eksene yerleştirmeye çalışan, yani yönetimi gerçekten halklaştırmak isteyen siyaset akımındandı. Hangi partide olursa olsun, fikri zikri, istikameti belli bir siyasetçi olarak uzun süre millet vekiliği ve bakanlık yaptı. Galiba en yaşlı üye olarak geçici bir Meclis başkanlığı da var.
Nesli tükenmiş bir siyasetçi kuşağının mensubu olarak, bir asra yaklaşan ömrünü tamamladı, Allah rahmet etsin.
Süleyman Ârif Emre nesli siyasetçiler, edebiyatla, fikirle, sanatla iç içe idi. Kültür hamuleleri zengindi. Bu konularda konuşmaktan imtina etmez, vücut bulduğu zemini başarıya ulaştıktan sonra önemsiz görmezdi. Şiir yazar, edebiyatçılarla düşer kalkar, hatta daha ötesi fikir mücadelesinin belâlı isimleri olan Osman Yüksel Serdengeçti’nin, Necip Fazıl’ın avukatlığını yapar ve bila ücret yapar…
Onun avukatlığa başlaması nasıl bir iddia sonucu değilse, siyasete atılması da şartların sevkiyledir. Siyasetin bazıları için hizmet mesleği olduğu zamanlar; yani bir zamanlar!
Osman Yüksel, namı diğer “Serdengeçti” ile ahbap olan Süleyman Bey, avukatlığa başlama fikrini ona açtığında, olumlu bir karşılık bulmaz. Bu dürüst ve mahcup gencin başarısızlığından korkmaktadır Osman Yüksel. Ârif Emre’nin cevabı yeterince açıklayıcıdır: “Sırf sizin dâvaları takip etsem, hiç boş kalmam!”
Osman Yüksel Serdengeçti’nin hayatı mahkemesiz, mahpussuz geçmemiştir. Avukatlık Ârif Emre’yi siyasete sürekler âdeta. Şunu söyleyebiliriz: Onun için ne avukatlık ne siyaset meslek olmuştur!
Siyasetin derin suları zamanla sığlaştı. Bir sonraki nesil, Necip Fâzıl’ın Sakarya türküsünü ezbere okur, fakat şiiri edebiyatı derinlemesine bilmez, takip etmezdi. Şimdi bu nesil de geride kaldı. Diplomalı ama elifi görse mertek sanan, şiir nedir, fikir neye yarar bunlara kafa yormayan, ekonomi odaklı, iktidar ihtiraslı amorf ve sathî bir siyasetçi nesli ortaya çıktı. İşte böyle bir dönemde Süleyman Arif Emre gibi siyaset bilgeleri geri plana düştü hatta unutuldu.
Ârif Emre gibiler için toprak verimliliğini kaybetti. Göçünü toplaması yaştan değil, bu verimsizlikten desek, tuhaf kaçmaz!
***
Süleyman Arif Emre, 45. Yıldönümünü kutladığımız Kıbrıs harekatı sırasında bakandı, yani hadisenin akışını en yüksek seviyede takip etmişti. Hâtıralarında bu konu ile ilgili birinci elden malumat var. Kıbrıs harekatında Necmeddin Erbakan’ın ihmal edilen önemli rolünü bu hatıralar bize açıkça gösteriyor.
Süleyman Ârif Emre ile zaman zaman telefonlaşırdık. Serdengeçti ile ve Necip Fazıl’la olduğu kadar, Nureddin Topçu ile de ilgiliydi. Topçu ile ilgili yazılarımız bu konuşmaların esasını teşkil ederdi. Bir dönemin şahidi, siyaset adamlığı yanında şairliği de elden bırakmayan Süleyman Ârif Emre’ye tekrar rahmetler diliyorum.
.28/07/2019 22:38
Türkiye bir muhacir ülkesi!
Ankara coğrafî olarak Anadolu’nun merkezinde. Ankaralı olarak bütün bildiğim atalarım burada yerleşik. Bu yerleşiklik en fazla 9-10 asır önceye götürülebilir. Anadolu, esas olarak Malazgirt zaferinden sonra Türkistan’dan, Horasan’dan göçen Türkmen boyları tarafından iskân edildi. Ülkemizin her yerinde (eğer değiştirilmemişse) bu boy adlarına rastlanır.
Kutalmış oğlu Süleyman Şah, Malazgirt’ten 5 yıl sonra Anadolu’nun batısında, İstanbul’un burnunun dibinde İznik’te devletini ilân ettiğine göre, Malazgirt öncesi ve sonrası bu ülkeye yerleşenler büyük ve güçlü bir topluluk meydana getiriyor olmalıdır.
Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesine yerli ahali nasıl bir tepki verdi? Çatışma olduğuna dair bilgi olmadığına göre, bu muazzam iskân süreci tepki ile karşılanmadı. Anadolu’ya büyük göçün işgal veya istila şeklinde olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gelenler üstün savaş güçlerine dayanarak yerleşik ahaliye şiddet uygulamadı, kimse yerinden yurdundan edilmedi, herhangi bir katliam yaşanmadı. Yeni unsurlar öncelikle göçebe geleneklerine uygun olarak kır kesimlerinde hayatlarını idame ettirdiler. Sonra yerleşim merkezlerinde kendilerine yer buldular veya yeni yerleşim merkezleri kurdular. Yerleşik halkla bir çatışma olmadan hayatlarını devam ettiler. Kısa sürede hakim unsur olan Türkmenler öyle bir maya çaldılar ki, bu barış içinde bir arada yaşama mayası tuttu. Savaşlar siyasî otoriteler arasında oldu. Hatta, bu yeni gelen unsurların meydana getirdiği siyasî otoriteler (beylikler) arasında da çatışmalar yaşandı.
Anadolu’ya Selçuklular zamanında olduğu gibi, Osmanlı döneminde de kuzeyden, doğudan ve güneyden Müslüman göçleri oldu. Bunların hatıraları günümüze çok fazla ulaşamadı, fakat 18. Yüzyıldan başlayarak ve bilhassa 19. yüzyılda Anadolu ciddi göçler aldı. Hatta 19. Yüzyılda Anadolu’ya Müslüman göçü bir devlet siyaseti şekline büründü. Anadolu’da Müslüman gençlerin askerlik süresinin uzamasından (15 yılı bulmuştu) ve uzun süren seferlerden ötürü Hıristiyan nüfus Müslüman nüfus aleyhine gelişmeye başladı. Osmanlı merkezi bu yüzden Batıdan, Balkanlar’dan çekildiğimiz yerlerden gelen nüfusu kabul ettiği gibi, 19. Yüzyılın sonunda Kuzey doğudan, Kafkaslardan gelen göçleri ülkenin çeşitli bölgelerine dağıttı. 20. Yüzyılın başında Balkanlardan büyük göçler yaşandı. Bilhassa Balkan harbinden sonra büyük kitleler İstanbul’a, oradan da Anadolu’nun muhtelif yerlerine göçtü.
Ülkeye gelen bu yeni unsurlar için etnik ayrım uygulanmadı. Müslümanım diyen, muhacir olarak kabul edildi ve bunlar ülkenin nüfusunun bütünlüğü içinde yerlerini aldılar.
Bu göçler, Cumhuriyet’ten sonra de devam etti. Bir ara, Balkanlardan göçenlerde “Türklük” aranır oldu. Türkiye’ye göçmek isteyen başka etnik kökenliler, bu tahdidi de aşarak gelmeyi başardılar. Zulüm ve baskılara dayanamayarak sınırlarımızı zorlayan Bulgaristan Türklerinin göçü son kitle göçü oldu.
Hasılı kelâm, bugün Türkiye nüfusunun belki de çoğunluğunu bu göçlerle gelenlerin nesilleri teşkil ediyor! Bu yüzden “Türkiye bir muhaciristandır” diyoruz. Bu topraklarda 20. Yüzyıla kadar farklı dinlerden büyük kitleler esas unsurla çatışmaya girmeden yaşadı. Kültürler birbirine yaklaştı. Hâkim unsur, azınlık konumundaki unsurları taciz etmedi, tehdit etmedi. 19. Yüzyılda başlayan Avrupa merkezli ayrıştırma politikaları, Anadolu’nun Hıristiyan ahalisinin bu topraklarda sonunu getirdi.
Bu kadar tarihe niye daldık?
Suriye meselesi bizi yeniden büyük muhaceretlerle karşı karşıya bıraktı. Biliyoruz ki, Türkiye’ye sığınanlar, Türkiye’nin güneyindeki nüfustan farklı değil. Sınırımız gerçek Misak-ı Millî sınırları olsa idi, bugün Türkiye’ye sığınanların büyük çoğunluğu vatandaşımız olacaktı. Aynı ülkenin vatandaşları olmakla kalmayıp, kültürel olarak da daha fazla bütünleşecektik.
Suriye meselesinin bu kadar uzun süreceği, dallanıp budaklanacağı başlangıçta tahmin edilmiyordu elbette. Sivil halkın sınırlarımıza dayandığı sırada Avrupa ülkeleri gibi şiddet uygulayarak bunu önlemek yolunu seçebilir miydik?
Ben buna ihtimal vermiyorum; hükümetler bunu yapmaya kalkışsa idi, millet karşı çıkardı.
Şimdi 4 milyon Suriyeli ülkemizde ve kirli savaş 9. Yılında…
Türkiye’nin her yerinde onlara rastlayabilirsiniz. Onlara sığınmacı veya mülteci gibi davranıldığını söyleyemeyiz. Belki misafir muamelesi görüyorlar.
Eh bir atasözümüz “misafirlik üç gündür” der!
Suriyelilerin ülkemizdeki varlığı konusunda daha uzun vadeli düşünüp ona göre uygulamalara yönelmeye ihtiyaç var. İstanbul gibi büyükşehirlerde büyük gettolar oluşturmalarına göz yumulması doğru olmamıştır. Ülkeye belli bir plan dahilinde dağıtılmaları, bulundukları yerlere uyum sağlayacak bir konum kazanmaları gerekirdi.
Suriyelilere karşı zamanla yükselen bir tepki oluştu, fakat bu tepkinin büyütüldüğü mikyasda olmadığı kanaatindeyiz. Elbette bu tepkiyi abartan, büyüten merkezler vardır ve bu da kirli Suriye savaşının bir parçasıdır.
.29/07/2019 22:41
Mesele mülteci meselesi mi?
Suriyeli mülteciler üzerinden olduğu gibi turistler üzerinden bir Arap düşmanlığı pompalanıyor. Son yıllarda Arap turistlere İstanbul ve Bursa şehirlerde, hatta Karadeniz şehirlerinde hayli sık rastlanıyor. Arap turistler diğerlerinden farklı şekilde aile olarak seyahati tercih ediyor. Aileler de kalabalık. Bu zaman zaman otel tercihini etkiliyor, ev kiralamak daha elverişli bulunuyor her halde. Bir de Arap turistler bizim kullandığımız yeme içme mekânlarını, tabii camileri kullanıyorlar. Yani onları daha sık ve kalabalık olarak görüyoruz…
Arap aleyhdarlığının modern dönemde üretilmiş olması, onunun güncelleşmesini de kolaylaştırıyor. Son yıllarda kültleştirilen amiyane inkılâp tarihi bilgileri bu düşmanlığın ana malzemesi oluyor. Oysa Araplarla bir çatışma ortamında değiliz. Yüz yıl önce de böyle bir ortam yoktu. Osmanlı Ordusu Filistin’de, Irak’da, Suriye’de Araplar’la değil, İngilizler’le savaştı.
***
Peki geçmişte Araplarla savaştık mı hiç?
Türklerin bölgeye, Anadolu’ya sonradan geldikleri hatırlanırsa, bu bölgenin halkı olan Araplarla savaşmış olmamız gerekir. Tarih bilmeden böyle bir akıl yürütme yapılabilir. Türkler Abbasî hilafeti döneminde bölgeye gelmeye başladılar. İslâm devletinin askerî gücünü meydana getirdiler. Sonra da bulundukları yerlerde hükümran oldular.
Peki Mısır’daki Memluk/Kölemen devleti? Adı üstünde “kölemen”ler, askeri güç olarak istihdam edilenler bulundukları coğrafyanın idaresine hâkim oldular! Ya Yavuz Sultan Selim’in Şam ve Mısır seferleri? Osmanlı ordusu, Suriye’de ve Mısır’da kiminle savaştı biliyor musunuz? Yöneticileri “Türk” ve “Çerkes” olan devletin Türk ve Çerkes askerleriyle! Memluk devleti Arap literatüründe “ed-Devleti’t-Türkiye” idi.
Ya daha sonra? Elbette Vahabi İsyanları, Yemen isyanları oldu. Anadolu’da Celalî isyanları olduğu gibi… Türkler bu coğrafyalarda genellikle kendileri ile savaştılar. Şah İsmail’in ordusu Osmanlı ordusundan daha fazla Türk unsur ihtiva ediyordu.
Gelelim 1. Dünya harbine…Birinci dünya harbinden çok önce İngiltere, kudretli hükümdar Abdülhamid’i tahttan indirmeye, Osmanlı nüfuzunu hem hilafet, hem saltanat olarak kırmaya, Osmanlı coğrafyasını parçalamaya, Müslüman dünyayı etkisizleştirmeye karar vermişti. Savaşda muzaffer olmaları planlarını uygulamalarını kolaylaştırdı.
Arapların devleti/devletleri, Arapların bir projesi olmadığı gibi, Türklerin devleti de başlangıçta bir Türk projesi değildi. Ortada tek proje vardı ve tek proje tek merkezde üretilmiş ve uygulamaya konulmuştu…İngiliz mandasındaki Irak kıralı Faysal 1930’larda Türkiye’yi ziyarete geldi. Gazi Paşa ile beraber olduklarında ona İngilizler aleyhine konuşmak istedi…Tabiî Türkçe olarak. Çünkü o zamanın bütün Arap üst kesimi Türkçe bilirdi. Gazi Paşa, Faysal’a yavaşça “onlar her şeyi duyarlar, sus” dedi! Onlar, İngilizlerdi…
İngilizler Şerif Hüseyin’i “büyük Arap kırallığı” ve “hilafet” vadiyle kandırdılar, isyana sevk ettiler…Elbette Şerif Hüseyin’in çapulcu isyancıları Osmanlıya zarar verdi. Fakat bu zarar, İngilizlerin verdiklerinin yanında devede kulak bile değildir.
***
Arapların Türkleri arkadan vurduğu, tezi ile Türklerin Arapları sömürgeleştirdiği, ezdiği, gerilettiği tezi aynı merkezlerde üretilmiştir. Her iki halka bu afyonlar yutturulmuştur.
Birileri arkadan vurma ve vurdurma tekniklerini hem Türklerden hem Araplardan daha iyi bilmektedir. O yüzden, 20. Yüzyıl boyunca, Arapların Türkleri arkadan vurması yönünde çabalar ne kadar sonuca ulaştıysa, Türklerin Arapları arkadan vurması yönündeki projeler de o ölçüde sonuca ulaşmıştır.
Eğer Arapların Türkleri arkadan vurduklarını kabul ediyorsak, Türklerin de zaman zaman Arapları arkadan vurduğunu kabul etmek zorundayız. Bunun için son yüzyılın tarihini şöyle bir gözden geçirmek yeter! Cezayir meselesinde, Filistin’de İsrail’in kuruluşunda ortaya koyduğumuz tavrı hatırlamak yeter.
Peki neden Arap düşmanlığı şu sıralar güncelleniyor? Hiç şüphe yok ki, Arap dünyasında da Türk düşmanlığı pompalanıyordur.
Dünya sistemi yeniden kurulacak, bunun başka yolu yok… Bu sistem kurulurken Türkiye’nin oynayacağı etkili rol, bölgemizi, coğrafyamızı emperyalistlerin tasallutundan kurtarabilir. Bu güçlü ihtimal ancak bölgenin iki büyük halkı birbirine karşı kullanılarak önlenebilir!
.04/08/2019 23:11
Emin Işık: Son halka olmamak iradesi!
Ârif ve kâmil insanlar halkasının başlangıcı ne zamandır ve ne zamana dek sürecek? İki Cihan Serveri’nin merkez şahsiyet olduğu halkalar 15 asırdır dünyamızı öyle veya böyle şekillendiriyor. İnsanımızı gerçek insanlık hasletleriyle donatıyor. Osmanlının medenî varlığı bu asırlar aşan kültür mayalayıcılarının eseri. Mayayı bozmak, insanımızı güzel hasletlerinden sıyırmak, ahlakî değerleri aşındırmak ve mânen yoksullaştırmak…Bunun için çok şey yapıldı. Her şey öylesine değiştirildi ki, bu değişimi yapanlar değişmesin diye!
Osmanlının son nesli cumhuriyetçilerin sistematik baskılarına rağmen ârifler ve kâmiller neslinin devamı için sessiz ve derinden çalıştılar. Her biri bir görünmez tekke oldu…
Emin Hoca, sancılı bir coğrafyada doğduğunda, bulunduğu toprakların geleceği henüz belirsizdi. Fransa mandasındaki Suriye’ye bağlı görülen Antakya ve İskenderun, manda idaresinin sona erdirilmesi kararı ile değişime hazır hâle gelmişti. Misak-ı Millî sınırları içinde bulunan bu topraklar, Anavatan’a katılırken Emin Işık bebeklikten çocukluğa adım atıyordu. 1940’lı yıllar, 2.Dünya Savaşı’nın arkaplan teşkil ettiği kıtlık ve yokluklar içinde geçerken, yazısını değiştiren, dinî kurumları değişime ayak uydurmaya çalışan memleketinde babasından Kur’an okumaya öğrenen Emin Işık, Antakya Kur’an kursunda hıfzını tamamlıyor. İstanbul’a geliyor ve bugün için olağan görünmeyen bir yaşta İstanbul imam hatip lisesini bitiriyor: Yaş 24!
Hasbelkader İstanbul’un Osmanlı bakiyesi ilim, fikir ve sanat adamlarıyla hemhal olan nesilden Emin Işık. Müktesebatını onlara borçlu olduğunu her fırsatta ifade ediyor.
1960 İmam hatip mezunu Emin ışık, daha sonra imam hatip lisesi hocası oluyor. O zor yıllarda ona “senin öğrencilerinden biri gelecekte Türkiye’nin cumhurbaşkanı olacak, hatta senin tabutunu taşıyacak!” dese idi, bu uçuk kehanete burun kıvırırdı.
Sonra bunlar oldu… Emin Işık, imam hatipli başbakanı ve cumhurbaşkanını gördü. Her halde tabutunu cumhurbaşkanının taşıdığını da ruhu hissetmiştir.
Bu Emin Işık için mutlu bir son olarak görülebilir mi?
Emin Işık, ideallerinin fikirlerinin ma’kes bulduğu, güç kazandığı bir ülkede yaşamaktan mutlu olurdu. Celâl Hoca gibi, Mahir İz gibi, Nureddin Topçu gibi muallimlerinden devraldığı ilim ve irfan halkasını genişlettiği, ülkenin bu manevî zenginliği yaşadığı bir mutlu son isterdi.
Maddî görünürlüğün ötesinde görünmeyen zenginlikler konusunda Emin Işık’ın son yıllarda çok da müsbet bir ruh hali içinde olmadığını söyleyebiliriz. Vefatından neredeyse bir yıl önce onunla TYB’nin 40.yılı dolayısıyla edebiyatımızın, düşüncemizin sanatımızın 40 önemli şahsiyetine verilen beratların takdim töreninde beraberdik. Şahsi tanışıklığımız 1970’li yılların başına gidiyordu. Onun cerbezeli bir hatip, iyi bir Kur’an karii, mûsıkiye âşina bir kasidehan-mevlithan olduğu gibi, Nureddin Topçu’nun rahle- tedrisinden geçmiş bir fikir adamı olduğu yıllar… Devleti Kuran İrade, kitabı unutulabilir mi? Topçu’nun onun hutbe okuyup cuma kıldırdığı Bayezid Soğanağa Cami’inin müdavimi olduğunu kaydedelim.
Emin Işık belki de bu en zor zamanda en mutlu günlerini yaşadı. Bu neslin bütün çabası, son halka olmamaktı. O tarihî devamı sağlamak esas emelleriydi. O mücadeleli günler geride kalmıştı. Berat takdim töreninde yüreği yanık bir millet sevdalısını dinledik: “Birçok faaliyet gösteriliyor ama hepsi sahipsiz. Dil konusunda birtakım çabalar var fakat dilin sahibi yok, sahip çıkanı yok. Bir hayli vakıf, dernek millî değerler, millî sanatlar, tarihimiz, kültürümüz üzerinde çaba gösteriyorlar ama bir tesiri yok. İlahiyat fakültelerimiz var ama dindarlık yok!”
“Çok sayıda belirsiz kelime var! Beyler dil elden gidiyor. Dil gitti! Yabancı kelime kullanmamak için biz bu kadar çaba gösteriyoruz; dernekler, yazarlar çabalıyor; fakat eğitim hâlâ uydurma Türkçeyle devam ediyor. Esas söyleyeceğim budur! 15 senedir iktidarda olan bu hükümetten evvela okul kitaplarının dilini düzeltmesini istiyorum. Bu böyle ferdi çabalarla Türkiye Yazarlar Birliği ile Emin Işık ile Âmir Ateş ile halledilecek bir mesele değildir. Devletin serçe parmağı yüzlerce kişiden, kurumdan daha kuvvetlidir…”
.05/08/2019 22:45
Yeni icat bir devrim: Orman devrimi!
Orman kanunu” malûm da “Orman devrimi”ni yeni duyduk!
Ölümünden 70 yıl sonra bile yeni devrimlere vücut veren bir liderden bahsediyoruz. “Altın çağı” geride kaldı, fakat “altın devrimleri” sürüyor!
İşte son kayda geçirilen devrimi “Orman devrimi”.
Bu da neyin nesi?
Efendim Atatürk Orman Çiftliği’nin bir bölümü özel bir üniversiteye, daha ötesi bir bakanın ilişkili olduğu üniversiteye tahsis edilmiş…
Peşin söyleyelim: Ankara’nın göbeğinde bir yeşil alanın ne şekilde olursa olsun bu özelliklerinin kaybettirilmesi yanlış! Üniversite çok, böyle yeşil alan yok!
Üniversite yapacaksan, Ankara’da yer mi yok? Yıldırım Bayezid Üniversitesi Çubuk’ta. Neden Çiftlik’te olmasındı? Gazi Üniversitesi Çiftliğe komşu, neden yer darlığı çeksin?
Gelelim işin “kült” veya “tabu” tarafına! “Orman Çiftliği Atatürk tarafından kuruldu, bu yüzden asla ve kat’a dokunulmaz!”
Aklın, mantığın, ülke ve dünya gerçeklerinin dikkate alınmadığı bir dokunulmazlık, tabulaştırma söz konusu olamaz.
Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya geldiğinde Çankaya’da bir bağ evi tahsis edilmişti. Sonra bu araziye Çankaya köşkü yapıldı. Cumhurbaşkanlığı köşkünü bir Avusturyalı mimar, Clemens Holzmeister yapmıştı. Birçok bakanlık binası ve TBMM binası gibi. Çok sayıda devlet binasını tasarlayan Holzmeister’in Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarî nisbetlerini belirlediğini söyleyebiliriz. En büyük bina Meclis’tir. Şeklen de olsa, sistemin merkezinde o vardır; hâkimiyet-i milliye esastır. Sonra Erkân-ı harbiye ve Millî Müdafaa vekaleti binaları gelir. Onları İçişleri bakanlığı takip eder…ve diğerleri… Cumhurbaşkanlığı binası, adı üstünde “köşk” mütevazı tutulmuştur. Bilen bilir, büyük kabullerin verilmesine müsait değildi. Turgut Özal, Süleyman Demirel dönemlerinde çeşitli ek yapılarla kullanılır hâle getirilmeye çalışılmıştır.
Günü geldi, Cumhurbaşkanlığı Çankaya Köşkü’nden taşındı, resmî törenlere, kabullere, daha müsait bir “Külliye”ye geçildi.
O zaman da aynı tantana çıkarıldı. Şöyle denilse, anlaşılabilir: “Çankaya köşkünün sembolik bir anlamı vardır. Cumhuriyet’in kurucusu burada ikamet etmiştir. Bu yapı da bu özelliğinden ötürü kullanılmaya devam edilmelidir.”
Dönelim orman bahsine: Ormanların korunması bir Cumhuriyet siyaseti değil, köklü bir devlet siyasetidir. Fatih Sultan Mehmet ormanlarından değil ağaç, dal kesilmesini dahi men etmiştir. Devlet Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de ormanların korunması, işletilmesi konusunda tedbirler almıştır. Yani Cumhuriyet bu konuda da milat değildir. Orman teşkilatının kuruluş tarihine bakınız: 1839. Neredeyse Cumhuriyet’ten bir asır önce. İlk ormancılık öğretimi 1857’de başlıyor. Fakat bir zaman geldi ki, ağaç insandan önemli görüldü. Bir orman köyünde öğretmenlik yapmış birisi olarak, köylülerin ormancı, “işletmen” korkusunu çok iyi bilirim.
Osmanlılar kendilerini Selçuklu devletinin tabiî devamı olarak gördüler. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bu toprakların Osmanlı geçmişi inkâr edildi. Daha ötesi, Osmanlı dönemi karalanarak Cumhuriyet yüceltilmeye çalışıldı. Artık bu tavrın savunulabilir bir tarafı yoktur.
Bir Ankaralı olarak Atatürk’ün (esasında Gazi’nin) Ankara gibi kurak bozkır şehrinde nasıl da bir Orman Çiftliği kurduğu hikâyesini hep şaşkınlıkla okurdum. Ankara bozkırın ortasında ama bağlarla bahçelerle çevrilmiş bir Anadolu şehri idi. Ankara merkezindeki evlerden fazla bağ evlerine sahip bir yeşil kuşaklı şehirdi. Şimdi “Yeni şehir” büyüdü ve bütün bağları bahçeleri yuttu son kalanlar Dikmen ve Balgat’tı, onlar da yok artık.
Peki bu “orman çiftliği” hikâyesi neyin nesi? Yani Orman çiftliği Atatürk’ün eseri değil midir?
Elbette bu hâli onun eseridir. Fakat Ankara’da “Orman Çiftliği”, Atatürk ana rahmine düşmeden önce de vardı! İşte 1872 Ankara Sâlnamesi’nden:
“Şehrin batı yönünden gelen ve o taraftaki bostanlardan büyük bölümünü sulayan İncesu Nehri dahi bir iki bin hayvanın otlanmasına kâfi olan çayırları sulayarak Orman Çiftliği ile Akköprü arasından sözü edilen Çubuk Çayı’na dökülür.”
En büyük devrim, “normalleşme devrimi”dir! Asıl olağanüstülük olağanda, devamda aranmalıdır. Fikrinizi kutsal niyetine Atatürk’ü filan bulaştırmadan savunun!
.07/08/2019 23:20
Mesele hâlâ Türk meselesi…
Bugün coğrafyamızda olup bitenlerle ilgili birçok şey söyleniyor. İngilizlerin icad ettiği coğrafî görünümlü, ama kökten siyasî “Ortadoğu meselesi” mesela. Bu mesele “Ortadoğu” kavramı icad edilmeden de vardı! Ortadoğu denildiğinde İslâm kelimesi geçirilmeden “İslâm meselesi” kastediliyor. İslâm dünyasının öncelikle merkez topraklarının biçimlendirilmesi…Bu düzenleme bütün İslam dünyasını kapsayacak genişliğe kendiliğinden ulaşacak.
Sömürgeci güçler için İslâm dünyasına ayar çekmek zor değil. Bu işi zorlaştıran bu coğrafyanın kuzeyindeki Türkler! Bir zamanlar “Şark meselesi” denildiğinde, “Hasta adam” denildiğinde ve şimdi “Ortadoğu meselesi” veya “Büyük Ortadoğu Projesi” denildiğinde asıl mesele budur, bir daha söyleyelim: Türk meselesidir.
***
Burada Türk kelimesinden rahatsız olanlara söyleyeceğimiz şu: Türk etnik bir adlandırma değildir, kültürel ve siyasî bir tanımlamadır. Başlangıçtan beri böyledir. Türkler devletle tarif edilir. İslâm dünyasında “devlet” kavramı Türk kelimesi ile birleşmiştir. İslâm dünyasını Türk hanedanlı devletler 20. Yüzyıla kadar ayakta tuttu. İngiliz aklı 19.yüzyılda Türkleri İslâm dünyasınından uzaklaştırmayı siyaset edindi. Son hamle Osmanı Devleti’nin yıkılmasıydı.
***
Bu bölgeye nizamat vermek isteyenler Osmanlıyı yıkarak/yıktırarak Türk meselesini çözmeye yürüdüler. 1. Dünya savaşı onlara bu fırsatı verdi. Türkler Ortadoğu’dan yalıtıldılar. İsrail fitnesi bölgeye ithal edildi, Araplar Türk düşmanı yapıldı. İngilizlerden icazetli Arap kralları İsrail’e baştan itibaren Filistin’i ve Kudüs’ü peşkeş çekti. Bu öyle bir yağlı kuyruk ki, hâlâ bu peşkeşin ganimetleri paylaşılıyor. Tramp’ın İsrail’e yolları açtığı bir dönemdeyiz ve bu siyasetin Suudlar ve Sisi olmadan sürdürülmesi mümkün değil.
Fakat kilit Türkiye’de…
Türkiye tatmin edilemezse, bu meselenin halli imkânsız. İngilizlerin Türkiye’yi İslâm dünyasından tecrit hamlelerini ABD yeni unsurlarla sürdürmeye çalışıyor. Bunun için maalesef “Kürt görünümlü” terör örgütleri kullanılıyor. Dikkat buyurun, bunlar Araplarla Türklerin arasına bir kama gibi yerleştiriliyor. Bu iki uçlu bir kama, diğer ucu İsrail! İsrail emperyalizmin terminal ülkesi, onun varlığı ve güvenliği o yüzden esas. Türkiye bu denklemden çıkarılamazsa, istenilen sonuca asla ulaşılamaz.
***
Türkiye Fırat’ın doğusuna müdahaleye neden mecbur kalıyor?
Lozanist dostlarımız alınmasınlar: Lozan’ı tashih için!
“Lozan o kadar mükemmel ki, düzeltilecek hiçbir noktası yok!”
Bu konu o zamanın Meclis’inde gündeme geldi. Hem de en makûl çerçevede. Mesela Mersin Milletvekili Niyazi Ramazanoğlu şimdi Türkiye’nin birkaç yıldır harekatlar düzenlediği bölgelerle ilgili öyle şeyler söylüyor ki…
***
Ayrıntıya girmeyelim, merak edenler Meclis zabıtlarına bakar, genel olarak söylediklerine bakalım:
“Zannediliyor mu ki, bu andlaşma millî emellerimizi tamamen tatmin ediyor. Zannediliyor mu ki bu andlaşma millî sınırlarımız dahilinde bu devlete bir tam bağımsızlık veriyor!”
Breh breh! Bunu kim söylüyor? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir milletvekili! Ne zaman söylüyor? Lozan Andlaşması görüşülürken! “Lozan kahramanları”nın gözlerinin içine baka baka!
Bugün Türkiye gerçek tam bağımsızlık için, gerçek Misak-ı millî sınırları için mücadele ediyor!
Ben diyorum ki, bu harekatlardan birine “Niyazi Ramazanoğlu” adını verelim!
Amerika İsrail-Türkiye ikilemini halledemezse, dünya siyasetindeki bütün ağırlığını kaybeder. Artık İsrail’i öne alıp, Türkiye’yi geriye itip, uyduruk “Arap” devletlerini kuyruğuna takıp dünyayı yönetmek mümkün değil.
İslâm dünyasının gerçek kurtuluşu Türkiye’nin bölgede hükümran güç olmasına bağlı.
Bunu önlemek ABD için de artık kolay değil!
.11/08/2019 22:50
Ağlamaklı bayramlar!
Bugün bayram, en neşeli tavrımızı takınıp bayram yazısı yazmalı…
Fakat Abdürrahim Karakoç’un “Bayram” şiiri musallat oluyor:
“Adam ‘Bayram’ dedi, tam ağlamaklı…”
Ağlamaklı bir bayram yaşıyoruz. Bazen ağlanacak halimize gülüyoruz, bazen de gülünecek halimize ağlıyoruz. Ama her halükârda ağlıyoruz.
Vaktiyle anamızı-babamızı ağlatanlar, bu iktidar devrinde nasıl oluyorsa, aynı minval üzere işlerine devam ediyorlar!
17 Yıldır Türkiye maarif alanında eme yarar bir gelişme kaydedemedi. Evet, okul-bina sayısı arttı, sınıflar çoğaldı, devlet ders kitaplarını bedava dağıtıyor, bilmem ne kadar öğretmen tayin edildi… say say bitmez!
Fizikî gelişme dörtnala…
Madde planında göze görünen bu… Peki “öz” ne âlemde? “Esas” ne durumda?
Bir “maarif reformu” yapabildik mi? Tevfik İleri’den ne kadar ileriye geçebildik, Vehbi Dinçerler’in (Allah ömürler versin), ne kadar gerisine düştük?
O bahislere girmekten ne kadar kaçınsak da gelip tepemize dikiliyor. Bu ülkenin geleceği sözkonusu. Çocuklarımızı teslim ettiğimiz devasa bir “aygıt” var ve bu aygıtı işletme emanetini alanlar milletin geleceğini yine ideolojik saplantılara kurban etmek yolunda yürüyor.
1930’ların kafası nasıl oluyor da 2019’da Millî Eğitim’in tepesini işgal ediyor? Burası TED Bakanlığı mı? TED Kolejlerinde istediğiniz gibi at koşturabilirsiniz, sınırlı bir kitleyi ilgilendirir. Fakat bütün ülkeyi TED’i yönetir gibi yönetemezsiniz!
Mevcut bakanın ilân ettiği programı savunacak bir iktidar partisi mensubu arıyorum: “Tarihsiz bir lise öğretimi, felsefesiz bir orta öğretimi en mükemmelidir, inkılâp tarihi bize yeter” diyecek bir babayiğit arıyorum, sadece siyasetçi değil, sendikacı da olabilir!
Neden? Şapur şupur alınlarından öpeceğim!
Dedi ki: Yok! Yok!
Ey seçilmişler, ey sendika reisleri bizi ikna edin. “Tarih de ne oluyor” deyin, “felsefe serbest düşünmenin yolunu açar, bu da bizi bozar” deyin. Başka söyleyeceğiniz parlak sözler de vardır belki; henüz ağzınızdan çıkmadığı için bilemiyoruz.
İkna oluruz, kabulleniriz, takdir yazıları kaleme alırız. Tebriklerimizi alenen ilân ederiz.
Yanlışta ısrarın nereye kadar yolu vardır?
Türkiye gibi seçimli ülkelerde seçime kadar!
Halkımız, seçim hakkını bugüne kadar en iyi şekilde kullandı; hep on ikiden vurdu. Bundan sonra da kullanacağından hiç şüphem yok.
Bunu nasıl başarıyor?
Yanlış yapılıyor, itirazlar sonuç vermiyor. Tekrar tekrar konu ilgilileri iletiliyor. Kulak asan olmuyor, yanlışa “doğru” denilmeye devam ediliyor. Eleştiriler yok hükmünde görülüyor.
Bu yanlışlar, yanlışa karşı itirazlara kulak tıkamalar çoğala çoğala sandığa kadar gidiyor.
Sandık başında seçmen son sözü söylüyor: Yanlışa yanlış diyor!
Belediye seçimlerinde İstanbul’da ve Ankara’da olan budur!
Eğer bu bakanın programı uygulanacaksa ve bu bakanın defolu kadrosu Millî Eğitim’i idare edecekse, CHP iktidarda demektir. CHP’yi destekleyen basının nasıl eteklerinin zil çaldığını göremeyenler için yarın çok geç olacak.
Hatalı icraat, yanlış tayin Cumhurbaşkanı’ndan dönmezse, cumhurdan döner!
.12/08/2019 22:45
Dur; bayram edemezsin!
Miladî 2029, Hicrî 1440 yılındayız…Mescid-i Aksa’da Bayram namazı kılabilir miyiz, Kudüs’te bayram edebilir miyiz?
Sanki mümkün gibi…
Meğer öyle değilmiş, tahsisen bayramda işgalcilerin saldırısı ile açık bir ihtar yapılıyor: Dur bayram edemezsin! Yahudi takviminde yıl: 5777…
Mekke, Medine, Kudüs üçlüsünün ilk ikisinde Arafat’dan bayrama geçiliyor. Hac menasiki tamamlanıyor. Kudüs’te bayram haram edilmiş!
Şeytan taşlamadan menasik tamam olur mu?
Olmaz!
Sembolik şeytan taşlama yapılıyor, her zamanki gibi.
Fakat Suudî kılığına girmiş şeytanlar Kudüs’te Müslümanlara zulmedenlerin poposunu pışpışlıyor. Bugünün meselesi şu: Alenî şeytanları mı taşlayalım, gizli şeytanları mı?
İsrail’e mi ateş püskürelim, Suud şeytanına mı kızalım?
İsrail Suudileri arkasına almasa, bu kadar şımaralabilir mi? İslâm’ın mukaddes makamlarına kuduzca saldırabilir mi?
Cevabı malûm bu soruların.
Suud şu anda bir cahiliye toplumuna dönüşmüştür. Her haliyle bir cahiliye toplumu… Görünüşe aldanmamak lâzımdır. Suud eli, Mekke’nin Medine’nin tarihini yok etti, islâmî geçmişten hiçbir eser bırakmadı. 15 asırlık Müslüman geçmişi ifade eden mimarî sıfırlandı. (Mekke’de Kâbe ve Medine’de peygamberimizin türbesi ve mescidi hariç. Onlar da ağır kuşatma altına.)
***
Birleşmiş Milletler Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) dünya kültür mirası listeleri düzenliyor. Türkiye bu listede 18 yer tescil ettirmiş. İlk Divriği Ulucamii ve Darüşşifası. Tarih öncesinden başlayarak Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı eserlerine, Safranbolu gibi şehirlere uzanan bir liste. Aday listesi de keza çok çeşitli…
Arabistan sözkonusu olursa, ilk hangi eserler bu listede yer almalıdır?
Herkesin aklına geleni söyleyeyim: Mekke ve Medine! Bu iki şehir Suudi kontrolüne geçinceye kadar tarihî kimlikleriyle benzersizdi. Keremli Mekke’ydi, Aydınlık Medine idi. Suud yıkıcılığı yüzyıla varmadan Mekke ve Medine’de tarih namına, insanlık namına ne varsa asgariye indirdi. Hatta bu şehirlerin tabiatını bile tahrib ettiler.
Müslümanlık dönemi eserleri korunmaya değer eserler değildi onlar için. İstedikleri gibi tahrib ettiler, ses çıkaran olmadı. 14 asır bu coğrafyada sanki Müslümanlar yaşamadı, yaşadıysa bile insanlığa miras olabilecek tek bir eser bile bırakmadı!
***
Peki, Suudi Arabistan nereleri kültürel miras olarak tescil ettirdi?
İlk olarak Medain-i Salih! Allah’ın helâk ettiği Semud kavminin şehri! Kur’an’da Semûd’un helâki muhtelif sûrelerde anlatılıyor: “…Derken o korkunç ses onları yakalayıverdi.” “Onlara tek bir ses gönderdik de ağıla yığılmış çalı çırpıya döndüler.” “O zalimleri ise korkunç ses yakaladı. Kendi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.” “Bunun üzerine onları korkunç bir sarsıntı yakalayıverdi ve onlar yurtlarında yüzüstü serilip kaldılar.” “Onca varlıkları ve evleri kendilerine fayda etmedi.”
Osmanlıyı yık, cahiliye eserlerini, helâk olmuş kavimlerin eserlerini yücelt! Yanlış anlaşılmasın; tarihin şahidi hiçbir eserin tahribini doğru bulmuyoruz. Yanlışlık, bunlar yüceltilirken islâmî devir eserlerinin yok edilmesidir.
Peygamberimiz Tebük seferi sırasında bu bölgeden geçerken su uyarıyı yapmış: “Azaba uğratılmış olan şu milletin yurduna ağlamadan girmeyin, şayet ağlayamıyorsanız, onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için onların topraklarına uğramayın” ve sonra da başını örterek o vadiden hızla uzaklaşmış…
Diğer eserler, Suudilerin kuruluş bölgesi Diriyah’taki Tarif mahallesi, Cidde, Hail bölgesi ve Arap Yarımadasının doğusunda bulunan antik kalıntılar ihtiva eden El Ahsa vahası…
Adamların listesinden Müslümanlıktan eser yok!
İslâmı kendi cahiliyelerinden ibaret görme sapkınlığı bu!
.14/08/2019 23:13
Nâmı diğer “Turkish Lexicon”!
Birçok dostumu Dil Kurumu Başkanı’nı tanımadığıma, adını dahi duymadığıma, inandıramadım. Sanki mecburiyetmiş gibi! Aslında dostlarımın haklı tarafı var: Daha önceki TDK başkanlarını biliyor ve tanıyordum. Bu sahada behresi olan değerli şahsiyetlerdi. Kurum başkanı olarak yapıp ettikleri ayrı mesele. Hadi şimdiki başkanı tanımamamız bizim nakîsemiz olsun!
Geçenlerde başkan güya “Türkçe en iyi dönemini yaşıyor” demiş. Doğrusu bunu teyid edemedim. Fakat, Anadolu Ajansı’na, TDK’nın 1945’ten beri yayımlanan Türkçe Sözlüğü’nün Türkçe’nin en güvenilir, en gelişmiş ve en güncel sözlüğü olduğunu söylemiş!
İşte burada duralım: Sayın Başkan! Övdüğün sözlüğü Allah rızası için eline al bir karıştır. “Oku” diyeceğim, ama o zor! Övülen sözlüğün bütün baskılarına sahibim, 1945 baskısı ile son (11. Baskı) arasında epey fark var. İlk baskı ve takip eden baskılardaki ideolojik yaklaşımlarla ilgili olarak Bir Lügat Bulamadım ve Devlet Sözlük Yazar mı? Kitaplarımı -min gayri haddin- tavsiye ediyorum. Son baskı ile ilgili de bir hayli yazdım. Bunlardan birini biraz kısaltarak, bayram münasebetiyle “teberrüken” okuyucularıma arz ediyorum.
“Flaş” İnglizce “parıltı, şimşek” demek. Bu anlamıyla kelimenin dilimize geçmesi beklenemez elbette. Teknolojik bir buluş bu kelimeyi dilimize soktu. “Fotoğraf çekmeye uygun ışık sağlayan bir cihaz” olarak dilimize girdi “flaş”. Fotoğraf makineleri ile eşzamanlı çalışan ışık saçan cihazlar 1949’dan sonra yaygınlaşmaya başlamış. On yıl sonra, Türkçe Sözlük’ün 1959’da yapılan 3. baskısında kelimeyi buluyoruz. Tahmin edilebileceği gibi, kelime sözlükte İngilizce imlâsı ile, yani “flash” olarak yer almıyor…
Sözlüğün bu baskısında hepimizin çok âşina olduğu bir kelime daha var: “Kokakola”! Hayret ender hayret! Bu kelimenin ne işi var Türkçe Sözlük’te? Amerikancılığın tavan yaptığı yıllar! TDK Sözlüğü de modaya kapılmış, bir firmanın adını taşıyan içeceği sözlük maddesi yapmış! İnsanın “reklam aldılar da ondan!” diyeceği geliyor! Tabiî ki, TDK sözlüğünün sonraki baskılarında böyle bir kelime bulamazsınız.
Türkiye “kola” denilen içecekle 1950’lerde tanıştı. Hatta onunla ilgili fıkralar üretildi. Bir delikanlı çay bahçesine gidiyor ve “coca cola” istiyor. Bilgiç garson düzeltiyor: “Galiba ‘koka kola’ demek istediniz!” “Hayır” diyor delikanlı, “Coca cola!” Sonra şöyle bir açıklama getiriyor: “Benim adım Cevat. Eğer ona ‘koka kola’ dersem, bir gün bana da ‘Kavat’ demeye kalkarlar!”
Anlaşılacağı üzere, konumuz yabancı dillerden geçen kelimelerin nasıl yazılacağı. Son yıllara kadar pek tereddüt yoktu: Nasıl okunuyorsa öyle! Fakat son yıllarda “flaş” gibi yerleşmiş kelimeler dâhil, birçok yabancı kelime okunduğu gibi değil, kaynak dildeki gibi yazılıyor. Bu her ne kadar böyle ise de sözlükler kaideye riayet ediyordu. Evet “ediyor-du”!
Bu konuya “flaş”tan girişimizin sebebi “flaş bir giriş” yapmak değil! Bilgisayar âleminde son yıllarda yaygınlaşan, ufak tefek ama raflar dolusu kitap yüklenebilen “flaş bellek”in sözlükte yer alıp almadığına bakmak. Bunun için TDK sözlüğünün 11. baskısını karıştırırken, “flaş”tan önce “flashback” ile karşılaşmayayım mı? “Flaş çaktı” mı desem, “şafak attı” mı desem bilmiyorum!
Erbabının malûmu, “flaşbek” geri dönüş anlamında bir sinemacılık terimi. Daha önce Kurum dilimize imlâsıyla musallat olmak isteyen kelimeleri Yabancı Kelimelere Karşılıklar Sözlüğü’ne alırdı. Nitekim orada da var ve “İngilizcedeki imlâsı ve telaffuzu ile dilimize sokulmaya çalışıldığı” belirtiliyor!
Şimdi kelime resmî sözlüğümüze ingilizcedeki imlâsıyla alınmışsa, bunu nasıl yorumlamalı? Yani “düşman içimizde, dilimizi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak için kurulmuş teşkilatımızda” diyebilir miyiz?
Tabii “flasback” Türkçe Sözlük’ün son baskısına kaynak dildeki imlâsıyla giren tek unsur değil. Tamamını taramadım, ama başlardan biraz örnek vereyim: Change, chat, check-in, check-out, check-point, check-up, chip-card… anlayacağınız “Türkçe Sözlük” nam eserde bunlardan yüzlerce, belki binlerce var. Madem iddia sahibisiniz, “Türk Dil Kurumu”sunuz, bunun arkasında durun! Sözlüğe aldığınız kelimeleri okunduğu şekilde yazmak ilkesini asla bir yana bırakmayın!
Şimdi bu birkaç kelimeye bakalım. Bugün chat (çet), chek-up (çekap) günlük hayatta yaygın olarak kullanılıyor. Bunları okunduğu şekliyle sözlüğe almak gerekebilir. (Nitekim, “çekap” 1998 baskısında var. Bu geriye dönüş neden?) Change, check-in, check-point vs. ise türkçe ibarelerin altına İngilizceleri olarak yazılıyor. Bunların Türkçe sözlüğe böylece girmesi doğru mudur? Eğer bu doğruysa, tehlike anında çıkılacak yeri belirtmek üzere “çıkış”la birlikte yazılan “exit”i de alalım!
Böyle uydurma Türk Dil Kurumu olur mu?
Dürüst olalım: “Türkçe Sözlük” değil, “Turkish Lexicon” yazalım olsun bitsin!
.18/08/2019 22:30
Malazgirt: Bitmemiş şiir
Yahya Kemal’in bitmemiş şiirlerinden biridir Malazgirt.
“Ta Malazgirt’e çıkar var oluşun.”
Şiir bitmemiştir ama Yahya Kemal tarihî bir dönüm noktası olarak Kabul ettiği Malazgirt zaferi üzerinden bir vatan ve millet tasavvuru oluşturmuştur; yani fikir kıvamını bulmuştur.
Mütefekkir şair, bir yer tayini, bir kimlik ifadesi için Malazgirt’i esas olarak almış ve o zaferin kahramanı Alp Arslan’ın tebcil eden bir şiir yazmıştır: Alp Arslan’ın Ruhuna Gazel.
Bu şiir esasen gazel değil, kaside olmalı idi. Yahya Kemal klasik kasidenin en az 15 beyit olduğunu bildiği için 5 beyitlik şiire gazel demeyi tercih etmiş.
Şiirin redifi olan “savlet” kelimesi atılma, saldırma, hücum anlamına gelir. Yahya Kemal İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel şiirinde de bu kelimeyi kullanmıştır:
Son savletinle vur ki açılsın bu surlar
Fecr-i hücum içindeki tekbir aşkına
Şiirin redifi olarak bu kelimenin seçilmesi ile, her beytin sonunda tekrarlandığı için savaş sırasında sürekli tazelenen hücum hissettirilmek istenmiş olmalıdır.
Alp Arslan’ın Ruhuna Gazel,
İklîm-i Rûm’u tutdu cihangîr savleti
Târih o işde gördü nedir şîr savleti
Beytiyle başlar. Cihanı, dünyayı tutan; cihana hükmeden kahramanın hücumu Rum iklimini, ülkesini; yani Anadolu’yu kaplamıştır…Tarih işte o zaman aslan saldırışının ne olduğunu görmüştür, Alp Arslan’ı tanımıştır.
Titretti Arş ü ferşi Malazgird önündeki
Çûş u hurûş-ı rahş ile şemşîr savleti…
Malazgirt önündeki atların aşırı coşkunluğu ve kılıçların saldırışı yeri göğü titretmiştir.
On yılda vardı sâhil-i Kostantaniyye’ye,
Tekfûrlar diyârını teshîr savleti…
Tekfurlara boyun eğdiren hücumun tesiri Kostantiniye kıyılarına on yılda ulaştı. Basılı nüshada ikinci mısra “Yer yer vatan diyârını teshîr savleti” şeklindedir ki, bu durumda vatan diyarını yer yer kendine çekme, fetih saldırışları on yılda İstanbul kıyılarına ulaştı şeklinde anlaşılabilir.
Ey şanlı cedd-i ekberimiz, âb-ı tîgının,
Bî-hadd imiş güneş gibi tenvîr savleti…
Ey şanlı büyük ceddimiz, Alp Arslan; senin kılıcının suyunun nur saçma kudreti, güneş gibi sonsuz imiş!
Tasvîr eder mi böyle şehinşâhı ey Kemâl,
Şimşekten olsa şi’rde tâbîr savleti?..
Ey Kemal, şiirde ifade kudreti şimşekten olsa bile, böyle bir şahlar şahını tasvire gücü yeter mi?
Yahya Kemal’in bir millet, vatan tasavvuru ve medeniyet tasviri olan Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinde Malazgirt merkezi yeri işgal eder.
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Süleymaniye Camii’nde bayram namazı sırasında ön safta oturmuş er kıyafetli, tekrar alınan Tekbîr’i vecd ile dinleyen saf simalı asker, bu yüce eserin yapıcısı veya mimarı olan kişi midir?
Evet, bu millet timsali yüce eserin yapıcısı, mimarı işte o saf simalı askerdir, millet ferdidir, vatandaştır…
Bu asker timsalini Alp Arslan olarak görebiliriz. Alp Arslan Malazgirt’te Cuma namazından sonra, askerlerine hitap ederken burada kendisinin de onlardan biri olduğunu, tek sultanın Allah olduğunu söyler. Bu savaşta bir er olarak şehid olmak arzusuyla hareket ettiğini göstermek için ölümünde kefeni olacak beyaz bir elbise giyer, okunu yayını bırakır, yakın döğüş silahı olan kılıcını alarak savaşa katılır, düşmana böylece “savlet eder”...
Malazgirt bitmemiş bir şiirdir, sürekli yazılan, sonsuza kadar yazılmaya devam eden bir şiir...
***
19-21 Ağustos günlerinde Türkiye Yazarlar Birliği, Malazgirt Belediyesinin ev sahipliğinde ve Tarih Kurumu ile Alparslan Üniversitesi’nin destekleriyle 4. Tarihi Roman ve Romanda Tarih Bilgi şöleni düzenliyor.
.21/08/2019 23:22
Tuna, Tuna yeşil Tuna! Attın beni tundan tuna!
Uğurladığınız bir dostun arkasından böyle bir yazı yazmak zorunda kalacağınız aklınıza gelebilir mi?
Velev ki gelse, o akıl akıl olmayı sürdürebilir mi?
Görünüşte bir faaliyetin açılış konuşmaları yapılmaktadır. Sırası gelen günün anlam ve önemini kendince anlatmaktadır. Sözün sahibi konuşmaya başlayınca günün mâna kazandığını hissedersiniz.
Tam da böyle bir konuşma idi Halûk Dursun’un yaptığı…Toplantımıza, büyük bir iştiyakla katılmak istemişti ve bütün güçlükleri aşarak, Ankara’dan bin küsur kilometre ötede bir yere, Malazgirt’e gelmişti…
Konuşurken kendinden bahsetmek, iki çeşittir. Biri övünmek için ve ekseriya böyle konuşulur.
Konuşmacı az başvurulan ikinci tarzda, kendi konumunu ifade kastıyla konuşmaktadır. Burada bulunuşu, Bakan yardımcısı olması dolayısıyladır. Fakat o bir tarih profesörüdür, hem de Osmanlı tarihi profesörü…İstanbul’da, Edebiyat Fakültesi’nde bir türkoloji kongresinde merhum Orhan Şaik Gökyay tarihçilere “nasıl tarihçi olunur”u anlatmaktadır…Ey tarihçiler, kendinize fazla güvenmeyin, tarihi bir de edebiyatçıların ağzından dinlemeniz lâzım. Sizin kuru tarihinize ruh ve heyecan katmak gerekir, der ve sonra Âşık Çelebi’nin Tuna kasidesini okur:
Kişver-i kâfirden îmân ehline akup gelür
Kıbleye tutmış yüzini bir müselmândur Tuna
Habs-i kâfirden boşanmış gibi zencîrin sürür
Şâh-ı İslâma gelür bir ehl-i îmândur Tuna
Sözünü “Tuna ile ilgili ne biliyorsanız, bir daha okuyun” diye bağlar…
“Ben gerçekten bu Tuna şiiri üzerinden kendimi bir tarih anlayışına, disiplinine soktum. Önce Tuna nerden çıkıyor diye kaynağına gittim. Halk şairleri var. Yeni Çeri şiirleri ve ağıtları var. ‘Tuna’da çırpar bezini seveyim elâ gözünü’ İşte Tuna’ya bir de bu gözle bakın. Kısacası Tuna ile uzun bir zaman geçirdim…”
Halûk Dursun, Dicle kıyısında kurulmuş Diyarbakır Üniversitesi’nde konuşmaktadır. Elbette Tuna’dan konuşmaktadır. Bir kız öğrenci itiraz eder: “Sizin Tuna’nız var, Nil’iniz var, Dicleniz yok! Burda konuşmanız yersiz!”
“Tamam dedim, haklısın. Ama dinle. Konuşmayı nerde yapıyoruz. Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde. Ben buraya nereden geldim, Cizre’den geldim. Cizre bir şehirdir ve tam bir Dicle şehridir. Kendimiz Dicle’deyiz ama gönlümüz Tuna’da. Bunun da bir zararı yok, bir günahı yok. Ama haklısın, bu bir gecikme. Ama her görevin bir zamanı vardır ve ona vakti şerif denir. İşte o vakti zaman gelmiş ve biz Dicle’deyiz. Ve siz Dicle’nin kuzularısınız. Bize emanetsiniz. Haklısınız emanete sahip çıkmada geç kaldık. Bundan sonra sizlerle birlikte olacağız ve Dicle’nin, Karasuyun’un, Zapsuyu’nun kuzularını çakallara kaptırmayacağız.”
Salonda öyle bir hava esti ki Halûk Dursun’u dinlerken, sırf onun konuşmasını dinlemek için salonda bulunduğumu düşündüm. Sözünü tamamlayınca da kendisine bunu ifade ettim. Böyle toplantılarda olan malum seremoni icabı, bir takdimde bulunurken, tabii kitap takdimi, bir Tuna türküsünün iki mısraını fısıldadım o dar vakitte:
Tuna Tuna yeşil Tuna
Attın beni tundan tuna…
Kim bilir kaç yıl önce, muhtemelen 1930’larda doldurulmuş bir plaktan Safiye Ayla’nın o içe işleyen sesinden dinlemiştim. Uzun bir “ah”tan sona türkünün ağıta dönüştüğünü, ama esasında bir ninni olabileceğini hissetmiştim:
Tuna Tuna yeşil de Tuna
Ah attın beni tundan tuna
Sen uyu bülbülüm ah ben uyanayım…
Çocuğunuzu böyle bir ninni ile büyütmek için büyük bir tarihin varisi olmanız gerekir: Ah yeşil Tuna beni öyle ücra yerlere attın ki, adeta yerden yere vurdun!
Halûk Bey, vazifesi icabı aramızdan ayrılacaktı. Nezaketen izin istedi. Hiç olmazsa öğleye kadar kalması için ısrar edebilirdim. Fakat programın bu kısmında benim açılış konferansım vardı. “Gitme, beni dinle!” demek gibi olacağı için ısrar etmedim.
Hem etsem ne olacaktı?
İnsan kaderinin yolcusudur.
Halûk Bey güya Ahlat’a gidecekti, meğer son yolculuğuna çıkıyormuş… Konuşması âdeta veda konuşması imiş. Geriye Tuna’nın, Nil’in, Dicle’nin… bilcümle nehirlerin ve şehirlerin hüznünü bıraktı…Ruhu şad olsun!
.25/08/2019 23:03
Tarih tezi neden Malazgirt’i ıskaladı?
Yüz yıl önce Millî Mücadele ile meşguldük. Kongreler, Meclisler, işgaller, karşı koymalar…Ve sonunda zafer!
Ondan on yıl sonra ise tarihle, dille, kültürle savaşıyorduk!
Osmanlı tarihi zemininde Millî Mücadele’yi verdik, sonra Osmanlı tarihini inkâr etmek siyaset oldu. Osmanlı Türk’e zulmetmişti. Osmanlı olmasa idi Türkler daha güçlü bir millet olacaklardı. Osmanlı Türklerden tarihini aldı, dilini aldı, kültürünü aldı, kimliksiz bıraktı!
Tarih başlangıcı olarak Cumhuriyet’i esas almak için böyle bir siyaset takip edilebilir. Cumhuriyet’in meşruiyetini bu görüşlere dayandırmak ise, külliyen kökleri inkâr etmek anlamına gelir ki, kabul edilebilir değildir ve kimlik kaybına yol açar.
Ankara’da şimdi Ulus denilen Millet meydanına dikilen heykelin kaidesinde köklü bir ağaç ve bu ağacın kopmuş veya kesilmiş gövdesinden çıkan yeni ve gür bir filiz resmedilmiştir. Köklü ağaç Osmanlı’yı, bu köklerden çıkan gür filiz Cumhuriyet’i sembolize eder. Anıt 1927’de tamamlanmıştır.
1930’lu yıllarda artık bu kökler bir kenara bırakılmıştır. Bu toprakların bin yıllık tarihi bir kenara atılarak ya uzak coğrafyalara gidilmiş ya da Anadolu’nun İslâm öncesi geçmişi öne çıkarılmıştır. Osmanlı ve Selçuklu değil de Hititler, Sümerliler Türk’tür denilmek istenmiştir.
Tarih tezi. 10. Yıl Marşı’ndaki bir mısra ile özetlenebilir:
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Bunu asıl tarihte yokuz olarak anlayabilir miyiz? Çünkü bizim için Selçuklu ve Osmanlı yok sayılarak bir tarih sözkonusu olamaz.
Türk Tarihi’nin Ana Hatları’nın Medhal (Giriş) kısmı, 1931’de Devlet Matbaası’nda basılmıştır. Bu 87 sayfalık “Giriş”te ne Selçuklu ve ne de Osmanlı kelimeleri geçer! Osmanlı padişahlarından hiç söz edilmezken Timurlenk ve devleti üzerinde durulur. “Türk’ün ana vatanı orta Asya yaylası”dır! denilir.
Anadolu, daha doğrusu Ön Asya binlerce yıl önce Orta Asya’dan göçler vesilesiyle anılır. Burada Türkler Sümer, Akat, Elam medeniyetlerini meydana getirmişlerdir. Anadolu’daki varlığımız böylece 7 bin yıl önceye götürülür ve 4 bin yıl öncenin Hitit’leri Eti olarak adlandırılır, bu konudaki dipnotta ise “Etiler Hata Türkleridir. Hata, Çinin şimalindeki ülkelere verilen isimdir…Hitit kelimesi buradan muharref (bozma) olacaktır.”
Bu metinde şu söylenmektedir: “Anadolu’nun vatan edinilmesi konusunda Selçuklu’ya ve Osmanlı’ya borcumuz yok!”
Bu tarih tezi öğretim sisteminin esası yapılmasına ve yetkili ağızlar tarafından sürekli tekrarlanmasına rağmen halk tarafından benimsenmedi. İlim dünyası tarafından ise hafifsendi!
Bu arada tarih şuurumuzu yapan, Türkiye’nin gerçekçi temelleri üzerinde, millet varlığının tabii gelişimi konusunda fikirler yayılmaya başladı. Yahya Kemal, Millî Mücadele yazılarında, bilahire şiirlerinde tabiî bir millet olarak bu toprakların insanını tanımlamaya çalıştı. Bir edebiyatçı olarak tarihçilerden daha tesirli oldu. 1924’te yayınlanan Anadolu Mecmuası, Türkiye için köklerine basan bir tarih görüşünün zeminini hazırladı. Bu dergide bilhassa Mükrimin Halil’in yazıları uzun vadeli düşünülürse, derin tesirler meydana getirdi. Onun hem Malazgirt Savaşı’nı, hem Alparslan’ı ve Selçukluları anlatan/yücelten yazıları dergi sayfalarından taştı. Anadoluculuk fikriyatının böyle güçlü şekilde ifadesi uzun vadede, Anadoluculuğu aşan bir tesir meydana getirdi. Bu arada tarihçilerimiz tarih tezine takılmadan Selçuklu ve Osmanlı araştırmalarına yöneldiler, mühim eserler ortaya koydular.
“Bin yıllık tarih” tezi tek partinin ideolojik baskısının zayıfladığı yıllarda, 1950’lerden sonra güç kazanmaya başladı. Bunda bir taraftan Yahya Kemal’in Malazgirt’i başlangıç alan konuşma ve şiirleri diğer taraftan Nureddin Topçu’nun 1939’de Hareket mecmuasında yayınlanan “Benliğimiz” yazısından başlıyarak ileri sürdüğü görüşler etkili oldu.
Bu topraklara bağlı bir tarih, millet ve milliyet kavramlaştırması eğer Cumhuriyet’in başından itibaren kabullenilse idi, bugün çok daha bütünleşik bir toplum olabilirdik.
Sentetik millet ve milliyetçilik arayışı Türkiye’de kültür, dil ve tarih konularında ciddi zihin karışıklığına yol açtı. Ancak Malazgirt Zaferi’nin 900. Yılında, 1971’de ilk defa devlet ilgisiyle ciddi olarak kutlanması, her ne kadar daha sonra bu ilgi geri çekilmişse de bir başlangıç oldu. Malazgirt’te yapılmakta olan anıt 1989’ta açıldı. Burası aynı zamanda tören alanı aline getirildi. Bundan beş altı yıl önce kutlamalar vilayetin altın ödüllü at yarışlarından ibaret hâle gelmişti!
Son birkaç yıldır Cumhurbaşkanımızın ilgisi ile Malazgirt kutlamaları daha geniş katılımlı ve görkemli hâle getirildi. Biz Tarihî Roman ve Roman’da Tarih Bilgi Şöleni vesilesiyle bulunduğumuz Malazgirt’te hummalı bir faaliyete şahit olduk. Malazgirt savaşının cereyan ettiği alan Millî Park olarak düzenlenmeye başlanmıştı. Bu hummalı faaliyetin Malazgirt Zaferi’nin iki yıl sonraki 950. yıldönümüne hazırlık olduğunu düşünebiliriz.
Bu konuda da maddî olarak çok şey yapılıyor. İşin maddesi tamam, asıl ruhu, özü…Herhâlde o da arkadan gelecek!
.6/08/2019 22:58
Kayyımın kayyumu!
Siyaset sahasına pek girmek istemiyoruz, fakat çok fazla da dışında kalınamıyor. Türkiye kayyum meselesini tartışırken, güneydoğuda idik. Belki bütünü için söylenemez ama görebildiğimiz yerlerde, mesele batıdakinden daha sakin karşılandı.
Tabiî profesyoneller var ve onlar bu meseleyi gündemde tutmak zorundalar. Halk seçti, ama kayyıma umulan tepkiyi göstermedi; seçimin düzlemi ile yönetimin, şehir idaresinin düzlemini ayırdı.
Kayyum hükümetin bir tasarrufu, elbette mahkeme kararı esastır, herhâlde bir yeri olmalı ki, mahkeme kararı beklenmeden böyle bir tasarrufta bulunuluyor.
Mesele siyasî…
Hükümet siyaseten kayyum tayin ediyor, muhalefet siyaseten kayyuma karşı duruyor görünüyor!
İktidar partisi için kayyum oy kaybına yol açabilir mi? Bu ihtimal vardır ve karar buna rağmen alınmış olmalıdır. Muhalefetin tutumu “bekâra karı boşama” deyimine girer. Hele CHP için İstanbul büyükşehir belediyesi seçimini HDP desteği ile kazandığına inanması, tepkinin yönünü ve şiddetini belirliyor, desek yeri var.
“Kayyuma karşı çıkarım, Kürtlerin oyunu kaparım, iktidara yürürüm!” Bu ucuz siyasettir, meselenin enini boyunu düşünmeden havuca ulaşma hevesidir.
Hiçbir konu sadece hukukî değildir. Hele siyasetin alanına giren meseleler çok boyutlu, çok veçhelidir. Salt hukuk üzerinden konuşursak, kayyuma karşı çıkmak kaçınılmaz, fakat hükümete bu yolda tavsiyede bulunanların, karşı çıkanların meselenin diğer boyutlarını da göz önünde bulundurmaları beklenir.
Görevden uzaklaştırılan belediye başkanları, bu başkanların siyasî mensubiyeti hakkında nasıl bir fikre sahibiz? Bu başkanların partisi gerçek anlamda bir “siyasî parti” midir?
Bunlar Türkiye’nin, devletinin, hangi asgarî müştereklerini savunmaktadır?
Toprak bütünlüğünü mü? Millet bütünlüğünü mü?
Bayrağını mı selâmlamaktadır, millî marşını mı söylemektedir?
Bu soruların cevabını ben vermeyeyim, zaten fiilleriyle her gün veriyorlar.
Meclis çatısı altında bu parti bulundukça TBMM bir gizli görüşme yapabilir mi? Yapar yapmasına da bu “gizli görüşme” olabilir mi?
Terör örgütünün siyasî yüzü rolünü oynayan bu partinin seçtiklerinin yerine kayyuma karşı çıkanların “siyasete gel, terör uzantısı olmaktan çık” dediklerine şâhit olabiliyor muyuz?
Eğer bu sözde parti Türkiye’nin asgarî müştereklerinde mutabık olsa idi, kayyum konusunda hükümet bu kadar kendini rahat hissedemezdi.
Kayyum yorumlarını eş zamanlı olarak berhava eden bir kahraman çıktı Amid’de: Hacire ana. (Siyasî kürtçüler “Amed” diyorlar. Artuklular, Akkoyunlular “Amid”, hatta “Kara Amid” derlerdi.) Acaba bu mübarek hatun Hâcire, “hicret eden” mi?
Görevden uzaklaştırılanların siyasî partisi rey, oy, halkın görüşü… derdinde değil. Her şey görünürlüğü sürdürmek için. Asıl yaptıkları ABD’nin bölge siyaseti üzerinde kaydırak oynamak. ABD, Irak’ta, Suriye’de verdiği desteği bir gün Türkiye’de de verirse…
Bu ihtimal uzak görülebilir. Suriye kirli savaşı başladığında kim derdi ki ABD Türkiye sınırlar boyunca bir terör örgütünün hâmisi olacak?
Biz “ya Kayyum” zikrine devam etmeliyiz. Kayyum Allah’ın sıfatlarındandır. Kıyam kelimesin hatırlayalım, ayakta duran. Bu anlamda Kayyum, “kendiliğinden var olan, ayakta duran, yaratan” demektir.
Türkiye, ilan edilmemiş bir savaşı sürdürüyor. Nereye kadar?
Sürekli ayakta durmak, kıyam hâlinde olmak zorundayız.
.28/08/2019 22:46
Amerikan tezgâhı!
Türkiye’de Amerika, yani ABD düşmanları hızla azalıyor. En aşırı ABD karşıtları son yıllarda Amerikan kuzusu oluverdi! Bizim gençliğimizde şehirlerimizin sokaklarında “Kahrolsun Amerika!” sloganları çınlardı. ABD aleyhdarı bazı grupları bizzat ABD istihbaratının örgütlediği zamanla ortaya çıktı.
Samimi ABD karşıtları kimlerdi? Yine fikirleri, idealleri bu toprağa basanlar!
Suriye meselesinin gelişme seyri her aşamada Amerikan tezgâhını deşifre ediyor. ABD’nin bölgedeki aracı, terminatörü İsrail’dir. İsrail’in bölgedeki varlığı önce İngiliz stratejisinin, şimdi de ABD siyasetinin esasıdır. İki bloklu dünyada bir denge vardı ve İsrail bu denge içinde varlığını sürdürüyordu. Sovyet sistemi çökünce, İsrail’in güvenliği endişesi ABD’yi harekete geçirdi. Filistin konusunda etkili yakın destek Irak lideri Saddam’dandı, uzak destek İran’dan.
ABD önce bu iki gücü çarpıştırdı. Irak savaşı uzun sürdü (8 yıl) ve yenişme olmadan, fakat güçler harcanarak bitti. Ardından Baba Buş’un Irak işgali geldi. Bölgeye demokrasi getirmek için Irak seçilmişti. Neden Suudi Arabistan değil?
Irak’ın ABD öncülüğünde Batı tarafından işgali, medeniyet mirasının tahribi kime yaradı?
Önce İsrail’e yaradı, sonra İran’a. Irak’ın fazla görünür olmayan şiîlik resmi tazelendi ve İran cilâsı ile cilâlandı. Irak’ın kuzeyinde Kürt bölgesi oluşturuldu. Bu esasında Kürtlere ihsan değil, İsrail’e bağıştı. Türkiye ile Irak arasındaki akışkanlık böylece ortadan kaldırılmak isteniyordu.
İkinci kademe Suriye…
Suriye “baharı” başlamadan kısa süre önce vizesiz sınırdan geçip, bugün harp sahası olan beldeleri görerek, Halep’de ve Şam’da konakladıktan sonra Amman’a kadar uzanmıştık.
Ortak coğrafya on yıllar sonra müşterek bir siyasî bütün olmasa bile iktisadî bütün olmak yolunda ilerliyordu. Türkiye’nin Suriye’de, Lübnan’da ve Ürdün’de gücü yükseliyordu. Türkiye’nin bölgede siyasî değilse bile ekonomik ve psikolojik görünümünün bu şekilde değişimi İsrail için en ciddî tehditti. İsrail bölgede büyük askeri güçtü, onunla baş edebilecek tek güç de Türkiye idi. Bu iki gücün hesaplaşması er veya geç mukadderdi.
Bölge ülkelerinin Türkiye’nin yanında saf tutmaları Kudüs ve Filistin üzerinde İsrail operasyonlarını imkânsız kılabilirdi…
Şimdi geriye bakınca, Suriye meselesinin ABD tarafından ve Türkiye’nin gücünü sınırlamak için çıkarıldığını veya tahrik edildiğini düşünebiliyoruz. Bu tezgâhın içine İran’ın, Rusya’nın katılması ABD oyununun bir parçası olmalıdır. Amerika tek başına hareket etse idi, ABD düşmanlığı tavan yapacaktı. İşin içinde Rusya var, hatta İran var. Çoklu bir çatışma sözkonusu görünüyor. Ama ABD planı işliyor.
Şimdi nerede duruyoruz? “ABD-Rusya mutabakatını ihlal eden bir durum var mı?” Sorusunu cevaplamadan şu soruya cevap veremeyiz: “Suriye’nin önümüzdeki yıllarda bağımsız bir ülke olabileceğine emin miyiz?”
Hele hele İsrail’in başını ağrıtacak bir devlet sözkonusu olabilir mi?
ABD Golan’ın işgalini Kudüs’ün başkentliğini işte bu dumanlı havada İsrail lehine çözüyor. İslâm dünyası lal olmuş. Çünkü bu satışta Suudlar ve Mısır da var!
Türkiye ile Arap dünyası arasına ABD himayesinde Irak’da özerk Kürdistan giriyor, Suriye’de henüz belirsiz görünen ABD garnizon devleti projesi var.
Suriye’de savaşanların Kürtler için savaştığına hangi babayiğit beni inandırabilir? ABD orada kendi vatandaşını zayi etmek istemiyor, çünkü onların kanı kıymetli; düşük maliyetli terör örgütü “savaşçı”larını kullanıyor!
Resme dikkatli bakarsak, Türkiye’nin sınırlanmasının, etkisizleştirilmesinin esas mesele olduğu rahatlıkla görülebiliyor. Oyun kurucu, karşı hamlelere göre bazı değişiklikler yaparak hedefine doğru yürüyor. Türkiye oyunu bozmak için içte ve dışta tedbirler alıyor. Şimdiki oyun güvenli bölge…
Müttefik güvenilir değilse, bölge güvenli olabilir mi?
.01/09/2019 22:55
Hutbede kimden bahsedelim?
Ortaokuldan, liseden bir arkadaşım, uzun bir aradan sonra çıkageldi. Elinde malûm gazete vardı. Ders kitabı dışında okumaz, ezberci ve “inek” olarak nitelenen takımdandı bizimki. Biz “47’liler” demokrasiye doğmuş, 1950’lerden sonraki her türlü dönüşümü yaşamış bir nesiliz. Hepimiz yaşadıklarından ibret almış, kendini yenileyebilmiş midir? Tabiî bu mümkün değil. Bu arkadaşımızın böyle bir yenileme için şartları uygun değil. Araştırmaz, okumaz, düşünmez. Hani şu Atatürk kitabını fahiş fiyata saf kemalistlere kakalayarak köşe olan zatın yazısını neredeyse ağzıma sokacak.
Haykırdı: “Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi gibi olmalı!”
Benden sert bir tepki beklediği anlaşılıyordu. İtiraz etmedim, sükunetle karşıladım: “Besbelli, dedim, sen uz görüşlü bir adamsın. Tam üstüne bastın! Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi gibi olmaya karar verdi. Bugün yarın açıklanır.”
Şaşkınlıkla “nasıl yani!” dedi.
“Uzun süredir Cumhurbaşkanı Diyanet İşleri Başkanı’na AK Parti’nin Ankara il başkanlığını teklif ediyor. O da bir türlü karar veremiyordu. Kabul etmiş!”
Bizim arkadaşta şafak attı. Bas bas bağırmaya başladı. “Bu dinî siyasete âlet etmektir. Böyle rezillik kabul edilemez.” (Daha ağır sözler sarf etti, benim onları yazmam asla mümkün değil.)
Sakinleştirmeye çalıştım. “Neden kızıyorsun, köpürüyorsun?” dedim. Elbette kızacaktı, köpürecekti ve hatta küfür edecekti. Çünkü kabul edilir bir şey söylemiyordum.
Ona dedim ki, “Bunda kızacak bir şey yok. 1930 yılında Rifat Börekçi Atatürk tarafından CHP Ankara il başkanı yapıldı.”
Bizim arkadaş daha şiddetli haykırmaya başladı, öyle bağırıyordu ki etrafta bulunanların dikkati bize yöneldi. Yalan söylüyormuşum. Kendisini kızdırmak için palavra sıkıyormuşum!
Bir sade kahve söyledim, sakinleştirmeye çalıştım. (Aslında şekerli kahve içer. Atatürk de öyle yaparmış!)
“Bunu uydurduğumu nereden çıkarıyorsun?” dedim. “Benim okuduğum kitaplarda böyle bir şey yok!” dedi.
“Son olarak bu konu ile ilgili hangi kitabı okudun?”
O Atatürkçü keriz söğüşçüsü milyonerinin palavralarını okumuş.
Tane tane anlattım: Başbakanlık Arşivi’ne intikal eden Cumhuriyet Halk Partisi belgelerinde konuyla ilgili çok malzeme var. Bizzat Diyanet İşleri Başkanı (aynı zamanda CHP Ankara il başkanı) Rifat Efendi’nin “bizim partimize” rey verin makamında yazıları mevcut…
Ona Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu kitabımı hediye etmek zorunda kaldım. (Okur mu, bilmem. Okursa bir kriz daha geçireceği kesin). Orada yayınladığım metni gösterdim. İkna olmadı, fakat yıkıldı! (Birkaç gün içinde yolcu olursa korkarım benden bilinir!)
Bir daha yanıma gelmez sanıyorum! Esasında benim yanıma gelmesine gerek yok. O Atatürk pazarlamacılarının karşısına çıkıp: “Bizi neden kandırıyorsunuz alçak herifler?” Demesi daha makul, ama bu da mümkün değil.
Türkiye’de en fazla yalan, yanlış kaldıran kesim Atatürkçüler. Atatürk’ü öven her palavrayı gerçek sanıyorlar. Onun adına uydurulmuş vecizeleri hakikaten o söylemiş zannediyorlar.
Eski arkadaşım ikinci aşamaya geçemedi, tahminimce. İkinci aşamada 30 Ağustos hutbesinde Atatürk’ün adının zikredilmemesi bahsini açacaktı. Sosyal medyada bu hususta o kadar uydur kaydır lâflar dolanıyor ve o kadar ciddi adam bu furyaya kapılıyor ki, şaşarsınız.
Önce şunu bilmemiz lâzım: Atatürk’ün sağlığında adı herhangi bir hutbede zikredilmiş midir?
Hayır!
Edilse ne olurdu? Eğer bu hutbe Diyanet’in resmî hutbesi ise, Diyanet İşleri Başkanı’nın vay haline! Açık söyleyelim: Atatürk adının hutbelerde zikredilmesini asla istemezdi!
Geçenlerde Murat Bardakçı bir vesika yayınladı. Atatürk dini bayram tebriklerini cevaplamayacağını özel kalemine dikte ediyor ve bu genelge haline getiriliyor.
Neden peki?
Çünkü dinî bayramlara mevki vermek istemiyor! Metinde aynen böyle yazıyor. Yani bu bayramları ne kutlamak istiyor ve ne de bu bayramlarda kutlanmak istiyor, önemsizleştirmek istiyor.
Onun düşüncesine saygı göstermek önce Atatürkçülerin işi olmalı. Hatta kazara hutbede adı geçse, itiraz etmeliler. Fakat nedense hiç uğrak vermedikleri camilerde bile onun isminin anılmasını istiyorlar.
Hutbedeki asıl mesele şu: Böyle merkezi hutbe olmaz! Her camiin hatibi kendi hutbesini hazırlasın, bu arada dersini çalışsın. Öğrensin ki cemaate de bu bilgi ile hitabe etsin. Yoksa Atatürkçüler gibi bilip bilmeden ahkâm kesmek durumuna düşerler.
.02/09/2019 22:48
Atatürkçülük ideoloji mi, kült mü?
Önce “kemalizm” vardı! Bu adla kitaplar yazıldı, hem de Atatürk’ün sağlığında, fakat kemalizm esas olarak onun ölümünden sonra ideoloji muamelesi gördü. Çünkü adına ideoloji inşa edilen şahsiyet yaşıyordu, dolayısıyla ideolojinin oluşumu tamamlanmamıştı. Mustafa Kemal Paşa’dan Gâzî’ye, oradan da Atatürk’e geçiş, bu değişimin isim değişikliğine kadar yansıdığını gösteriyordu.
Millî Mücadele’den sonra Mustafa Kemal Paşa on yıl “Gâzî” olarak anıldı. Diğer asıl isimleri neredeyse kullanılmadı. Esas olarak “Gâzî”, “Gazâ eden; din uğruna, İslâmiyet için savaşan kimse” demekti. TBMM bu unvanı Mustafa Kemal’e Sakarya zaferinden sonra verdi. O zaman Gâzî, bir fâninin ulaşabileceği en büyük unvandı.
Gâzî’den Atatürk’e geçerken, bir de isim gerekti. Çünkü nihayetinde Atatürk soyadı idi. Mustafa tamamen bırakıldı. Arapça ve dinî bir kelime olmaktan öte, İslâm Peygamberi’nin isimlerindendi Mustafa. Kemal kaldı, fakat “Kamal” olarak! Türkçe “Kamal”ın Arapça Kemal’le bir alâkasının olmadığı, anlamının “kale” olduğu iddia edildi. Bütün bunlar yapıldı fakat, zaman bu ciddiyetsizlikleri sildi, Mustafa da kullanıldı, Kemal de.
Peki, “Kamal” ne oldu? Bu soruya cevap vermesi gerekenler bu fikriyatı benimseyenlerdir!
Mustafa Kemal’den Atatürk’e büyük değişimin esas olarak dinî görüşlerle, hassasiyetlerle ilgili olduğunu söylemek zorundayız.
Kemal Paşa Erzurum Kongresi’nde (geçenlerde 100. Yılı kutlandı) sözlerini şöyle bağladı: “En son olarak niyazım şudur ki, Cenab-ı vacibülâmâl (hareketlerimizin sahibi, Allah) hazretlerinin Habib-i Ekremi (Hz. Peygamber) hürmetine ve bu mübarek vatanın sahibi ve müdafaii ve diyanet-i celile-i Ahmedi’nin (Yüce Muhammed dininin), ila yevmilkıyame (kıyamete kadar) haris-i asdakı (sadık bekçisi) olan millet-i necibemizi (asil milletimizi) ve makam-ı saltanat ve hilafet-i kübrayı masun (yüce hilafet ve saltanat makamını dokunulmaz) ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak kılsın!… Âmin.”
Bugün rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Zamanımızın din bilginleri, hatta mevcut Diyanet İşleri Başkanı dahi böyle bir dua yapamaz!
“Gâzî”den Atatürk’e geçilirken Âfet İnan’ın Medeni Bilgiler kitabı için el yazısı ile yazdıkları, 15 yıl içinde köprünün altında nasıl sular geçtiğini ortaya koyuyor: “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu.(..) “Türk milleti bir çok asırlar, (..) bir kelimesinin mânasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hâfızlara döndü. (..) Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’la mütevekkil kılacak derin bir gaflet beşiğinde uyuttular.(..) “...Din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra...” (Can Dündar: “Atatürk’ün sansürlenen görüşleri” Milliyet, 30.10.2016)
Atatürk öldüğünde, Ankara’da idare mevkiinde olanlar cenaze namazının kılınmasını gerekli görmediler. Bu cümlelere bakarak bir sonuca varabiliriz belki. Fakat, Türkiye devletinin reisi öldüğünde cenaze namazının kılınmaması millet vicdanında kabul edilebilir değildi. Cenaze törenini yönetmeye memur Fahrettin Altay Paşa cenaze namazı kılınmaması halinde görevi bırakacağını bildirince, Dolmabahçe Sarayı müstahdemlerinin katılımıyla âdeta namaz kerhen eda edildi!
Erzurum kongresinde o duayı yapan şahsiyetin İstanbul’un en büyük selatin camilerinden birinde cenaze namazı kılınmalı değil miydi?
Bütün bunlar bugünün Atatürkçülerini ilgilendirmiyor. Neden?
Artık Atatürkçülük bir ideoloji değil, daha doğrusu Atatürkçülük ideolojisinin bugüne söyleyeceği bir şey kalmadı. O yüzden kimse Atatürk’ün fikirleriyle filan ilgilenmiyor. Atatürkçülük artık külte dönüşmüştür, bir inanç sistemi olmuştur. Atatürk konusunda gösterilen tepkiler de bu yüzden düşünce ihtiva eden tepkiler değil, inanca müteallik tepkilerdir, daha açık söyleyelim: Dinî tepkilerdir!
.04/09/2019 23:02
Şûle Yüksel: Edebiyattan olmayanın edebiyatı
Şûle Yüksel hanıma rahmetler diliyorum. Sürüp gidene karşı çıkan, kadın cenahında kendine göre örnek oluşturan ve böylece bir dönüşümün öncülüğünü üstlenen bir hanımefendi idi…
Eskiden “aktivist” filan yoktu, okur yazarlık esastı. Yazılmayan, “mestur olmayan”, kitaplaşmayan pek ciddiye alınmazdı. Şûle hanım gazete yazarı olarak göründüğü gibi, bu minval üzere “roman” da yazdı. Gazete yazarlığı için söylenecek bir şey yok, fakat “romancı” mı idi?
Ona “romancı” demek, haksızlık olur; kendisi de “romancı” olarak anılmak istememiştir zannımca. Onun edebiyat yapmak için Huzur Sokağı’nı yazdığını söylemek yanlışı büyütmek olur. O fikrini sözle anlattığında hatib olmadığı gibi, bu şekilde ifade ettiğinde de romancı olmadı. Fakat edebiyatın yapamayacağı şeyler yaptı, bunun için her vasıtayı kullandı.
“Huzur okuyucusu olarak Huzur Sokağı’nı okumadım, okuyamadım” desem yanlış olmaz. Zaten Şûle Hanım’ın edebiyat okuyucuları ile işi yoktu. Daha geniş kitlelere, bilhassa kadınlara, genç kızlara ulaşmak istiyordu. Derdi vardı ve onlara derdini, dâvasını anlatmak istiyordu. Bunu yaptı ve başardı da. Huzur Sokağı edebiyattan olmayanın edebiyatıdır!
Şûle hanımın kitabını okumadığım gibi, şahsî bir tanışıklığımız da olmadı. Bu gerekli mi idi? Ortak zeminlere rağmen bunun olmaması gariptir sadece, yoksa mecburiyet yoktur.
Kitabını okumadım, dedim ama Birleşen Yolları seyrettim. Yücel Çakmaklı’nın bu filmi bir Huzur Sokağı uyarlamasıdır. Dönemin ünlü oyuncuları ve Yeşilcam’ın teknik altyapısı ile gerçekleştirilmiş güzel bir temaşa eseridir. Sinema kitlelere mesaj vermek için edebiyattan daha elverişli gibi gelir bana.
Şûle Hanım, Cumhuriyet ideolojisinin kadınlar üzerinden dindarlar üzerinde tehdit oluşturmasını sekteye uğratan bir başlangıç yapmıştır; gerçek anlamda gedik açmıştır. Vefatı üzerine Cumhuriyet gazetesinin manşeti bunun ifadesi olarak okunmalıdır.
Cumhuriyet’in kadın üzerinden dayattığı tezler zamanla parlaklığını yitirmişse, bunda Şûle hanımın payı önemlidir. Kadınlar hakkında erkeklerin ahkâm kesmesinden, bizzat kadınların kendi hükümlerini koymasına geçiştir bu.
Bir hareketin başlangıç safhası ile gelişme tarzı ve sonuçları farklı resimler ortaya koyabilir. Şûle Hanım, kendi başlangıcının bir mücadeleye dönüşmesinden memnun olmuştur şüphesiz. Şehirli dindarların 1980’lardan itibaren yüksek öğrenim gören çocuklarının hikâyesi Cumhuriyet’in kadınları okutmak masalını, kadın özgürlüğü efsanesini çürüten bir süreçte gelişti. “Kadınlar yüksek tahsil yapmalı ancak bizim gibi düşünenleri, hayat tarzı bizim gibi olanları…”
Türkiye’nin siyasî tarihi son yirmi yılda hızlı bir dönüşüm yaşadı. Tek parti ideolojisi 28 Şubat’taki bütün diriltme hamlelerine rağmen zamana direnemedi. Bir “mağlubiyet ideolojisi” olarak gereğinden uzun sürmüştü zaten. Onun zihin hasarları onarılmadan yaşanan dönüşüm, yerine konulması gerekeni de belirledi. Bugünün manzarası ancak böyle ifade edilebilir.
Şûle Hanım hayattan çekilirken öncülük ettiği mücadelenin böyle bir seyir takip etmesinden mutlu muydu? Kendisiyle yapılan konuşmaya bakılırsa, başörtüsü üzerinden yürütülen mücadelenin geldiği nokta onu huzursuz ediyordu. Görünen o ki, şekil üzerinden yürütülen mücadele kendi özünü oluşturamamıştı. Mücadele iken değerli olan, sonuç alındıktan sonra hızla değersizleşmişti.
Son yıllarında Huzur Sokağı’nın dizi olduğunu da gördü, Şûle Hanım... Huzur Sokağı dizisi dindarların değişimini, bütün çıkmazlarıyla özetleyen bir örnek olarak büyük bir televizyonun bir zaman aralığını doldurdu. Artık ne “islâmcı”lar o islâmcı idi, ne sokak o sokaktı ve ne de huzur o huzurdu…Bir hidayet romanının sonu böylece yazılmış oldu.
.08/09/2019 22:50
CHP’nin dâveti!
Üzerinde altı oklu CHP alameti olan dâvetiye masamdaydı. Israrla sordum “bana mı geldi” diye. Bundan beş sene önce olsa idi dâveti Şükrü Karaca’dan bilirdim. İyi bir şair, romancı ve kültür adamı olan Şükrü Karaca beş yıl önce vefat etti. Meğer o sıralar Kemal Kılıçdaroğlu’nun danışmanı imiş…
Şükrü Karaca CHP’li mi idi? Asla!
CHP’li olsa, Kılıçdaroğlu onu danışman olarak istihdam etmezdi. Ülkücü kökenli Karaca, bir süre DYP’ye de danışmanlık yapmıştı. Demek ki, bu sahayı geçim kapısı olarak seçmiş.
CHP’nin 1950 seçimlerinden bugüne süren iktidarsızlığını yenmek ihtirası galiba en yüksek seviyede Kemal Kılıçdaroğlu’nda var. Ancak ana muhalefetliğe yeten CHP kitlesini aşarak iktidara ulaşmak için ne yapmak gerektiğini düşünüp böyle bir yola girmiş olmalı. Merhum Şükrü hem ülkücülerin, hem sağcıların kodlarını bilerek, dindar kitlelerin hassasiyetlerini dikkate alarak bir danışmanlık yapmaya çalışmış olmalıdır.
Buna rağmen CHP’nin sağa, dindarlara açılımı çok hızlı seyretmedi. Fakat, laik, dinsiz CHP imajını kırmak için yaptıkları dikkatten de kaçırılmamalı. Siyaseten girilen bu yolu genişleten şimdiki İstanbul Büyükşehir Belediye başkanıdır. Onun Eyüp Sultan’da Yâsin okuması bir imaj yumuşamasına yol açmış olmalıdır.
İstanbul seçimlerinin tekrarı ve oyların beklenmedik şekilde yükselmesi… Bununla açıklanabilir mi? Elbette tek başına değil, bunun da dolaylı bir etkisi olduğu tahmin edilebilir.
Beklenmedik dâvetiye ayak üzeri bana bunları düşündürdü.
Kendimize yakın bulduğumuz siyasi teşekküllerden bile dâvet almazken, bu neyin nesi? CHP hakkında yazdıklarım kitapları doldurur. CHP zihniyetini en keskin eleştirenlerden biriyim. Bu dâvetiye buna rağmen gönderildiyse, şapka çıkarmak lazım!
Tabiî CHP’nin 9 Eylül toplantısına katılmayacağımı bildirdim!
CHP 9 Eylül’de mi kuruldu? Dâvetiye’de böyle yazıyor, zaten toplantının sebebi de kuruluş yıldönümünü kutlamak! Fakat CHP’nin gerçek kuruluş tarihi 11 Eylül 1923’tür. İlk kitabına uydurma burada başlıyor: İzmir’in kurtuluşu ile CHP’nin kuruluşunu aynı güne denk getirmek!
Kurulan CHP değildir aslında, “Halk Fırkası”dır. Cumhuriyet adı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ortaya çıktıktan sonra alınmıştır. “Fırka” kelimesinin öztürkçecilik döneminde terk edilerek galiba Türkçesi (!) olan “parti”nin tercih edildiğini görüyoruz!
Aslında Kemal Paşa, daha 1922 sonunda Halk Fırkası’nı kuracağını açıklıyor. Meclis’teki Müdafaa-yı Hukuk Grubu “Halk Fırkası”na dönüşecektir. 1. Meclis feshediliyor, çünkü Lozan’a çok sert tepki göstermiştir. Lozan’ı kabul edecek bir Meclis oluşturulması gerekiyor. Paşa bunun da çaresini buluyor. O zaman seçim tek dereceli değil. Her ilde ikinci seçmenler vekilleri seçiyor. Bunların bir kısmı memur, bir kısmı şehrin eşrafı, ileri gelenleri. Paşa bu ikinci seçmenlere şöyle bir taahhütname imzalatıyor: “Müdafaa-yı Hukuk Grubu Başkanı Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin ve adıgeçen grubun göstereceği milletvekili adaylarına kayıtsız ve şartsız oy vereceğimi açıklar ve taahhüt ederim”. Meclis’e bu şartları taşımayan bir tek vekil giriyor: Zeki Kadirbeyoğlu!
Lozan müzakereleri sürerken Halk Fırkası nizamnamesi (tüzüğü) görüşmelerinde din karşıtı yaklaşımların dillendiriliyor. Türkiye İslâm kaldıkça barış yapılmayacağı iddiası ortaya atılıyor. Lozan’dan dönen İsmet Paşa M. Kemal Paşa ile birlikte K. Karabekir’i evinde ziyaret ediyorlar. “Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız.” diyor… Din karşıtlığı, bu partinin özünde var!
Neyse, Lozan Meclis tarafından tasdik edildikten kısa süre sonra Fırka kuruluyor.
Davetiye’nin şiarı (şimdi “motto” diyorlar) “Benim iki büyük eserim var, biri Türkiye Cumhuriyeti diğeri Cumhuriyet Halk Partisi”.
Atatürk böyle bir söz söylemiş olabilir mi? Olabilir. Tabiî bağlamına da bakmak lâzım. Fakat bugün bu söze bel bağlamak iki seviyede sıkıntılı. Cumhuriyet’le parti denk tutularak adeta Cumhuriyet hafifseniyor. Cumhuriyet vaz geçilmezdir ama parti vazgeçilmez değildir. Eğer partide ısrar edilirse, cumhuriyetin vazgeçilmezliği de sorgulanır!
İkincisi, Atatürk’ün aynı zamanda CHP’nin başkanı olduğu gerçeği böylece gözümüzün içine sokuluyor. Partili cumhurbaşkanı istemeyen CHP’nin daha bugüne hitab eden bir şiar bulması gerekirdi. “Yok gerekmez” derseniz, yarın CHP genel başkanı nasıl “Cumhurbaşkanı tarafsız olsun, parti başkanlığını bıraksın” diyebilir?
“Biz CHP’yiz tutarsızlık bizim karakterimizdir” mi dediniz?
.9/09/2019 23:31
Güvenli bölge yahut Türkiye’nin ABD-İsrail sınırı
Bugün yazacaklarımızı Ortadoğunun Türkçesi kitabında dile getirmiştik (2017). O yazıların bir kısmı daha önce kaleme alınmış, gazetelerde yayınlanmıştı.
Geçen yüzyılın savaşı, “Cihan Harbi” bitmedi! Bu savaş, İslâm dünyasından Türkleri tecrit etme savaşı idi. İngilizlerin 1940’larda verdiği isimle “Ortadoğu” denilen İslâm’ın merkez topraklarını bin yıldan fazla Türkler yönetti. Eğer bu dönemi tanımlarken etnikliği/ırkı aşan “Türk” kavramını unutursak, hakikat temelli bir tarih yorumu ortaya koyamayız.
Emperyalistler zorba yönetimleri için tek mukavemet unsurunun Türkiye olduğunu gayet iyi biliyorlar, o yüzden Türkiye’yi İslâm dünyasından yalıtmak için ne gerekirse yapıyorlar. Yüzyıl sonra Türkler İslâm dünyasından tekrar tecrid edilirse, emperyalistler açısından Ortadoğu’yu yönetmek hiç zor olmayacak!
Türkiye, Cumhuriyet’le terk ettiği “Türk refleksi”ne döndü! Boyun eğmemek, güce ram olmamak, Hakkın davacısı olmak… İslâm dünyasında bu tavrı gösteren/gösterebilen devlet yok. Devlet sadece ülkeyle, parayla, halkla, bayrakla, marşla… olmuyor.
Aslında İslâm dünyasında gerçek anlamda “devlet” yok! İran elbette istisna. Kısmen Mısır. Bu devletler güçlü bir Türk yönetimi mirasının üstüne oturuyorlar. Geri kalanlar her türlü talimata, tesire, yönlendirmeye teşne.
Türkiye - Türkler etkisizleştirilmeden İslâm dünyasını kontrol altına almak mümkün değil. Bu şartlar bizi savaş hâli diyebileceğimiz bir vasatta tutuyor. Kendimizin farkında olmak zorunda olduğumuz gibi, bu savaşın da farkında olmak zorundayız.
Bir asır boyunca Türkiye, bin yıllık manevî, kültürel ve coğrafî bağlarından tecrid edildi. Türkler Araplara, Araplar Türklere düşman hâle getirildi. Yüz yıl böyle geçti. Bu bağların yeniden kurulduğu 21. yüzyılın başında emperyalist odaklar, Türkiye’nin hızlı seyreden bölge ile yakınlaşmasını durdurmak için harekete geçti. Suriye ve Irak’ta Türkiye’yi yalıtmak için bulunan yol, bu ülkelerin kuzey bölgelerini terörist kürtçü örgütlere havale etmek şeklinde gelişti. “Kürtlere” demiyoruz, terörist stalinist kürtçülere... Çünkü Türklerle Kürtlerin bin yıllık beraberliği ancak bu şekilde bozulabilir! Şimdi terörist kürtçü unsurlar Araplarla Türkler arasında bir tampon olarak konumlandırılmak isteniyor.
Yüz yıl önce bölgede Osmanlı vardı. Osmanlı sonrası Türkiye ve ülke adı ile anılan “Arap” devletleri kuruldu. Araplar Osmanlıdan kurtarıldıklarına ikna edildiler. Asıl hedefin İsrail’in kurulması olduğunu ıskaladılar. Bütün bunlar emperyalistlerin terminal devletini kurmak için yapılmıştı. Osmanlı var oldukça İsrail olamazdı! Artık İsrail var ve batı emperyalizminin (patron önce İngiltere, sonra ABD) operasyon merkezi bu devlettir. Şu anda İsrail ABD’nin numara verilmemiş eyaletidir. Amerikan bayrağının fonunda altı köşeli yıldızıyla İsrail bayrağı vardır.
Suriye meselesi uzayıp gidiyor…
Suriye Türkiye ile İsrail arasında tampondu. Soğuk harb sonrası gelişmeler Suriye’yi Türkiye’ye yakınlaştırdı. Bu yakınlık için her türlü şart tamamdı. Vizeler kalktı, kendimizi İsrail sınırında bulduk! (Daha doğrusu Filisin sınırında) Bu kabul edilemezdi. Durum gittikçe vahimleşiyordu. Lübnan, Ürdün, Suriye bir iktisadî bütünlük içine alınıyordu.
Ve işte ABD İŞİD’i yarattı! İŞİD zamanımızın Vehhabiliğidir!
ABD terörle mücadele bahanesiyle düşük maliyetli askerî gücünü Türkiye sınırlarına yerleştirmeye yöneldi. Fazla dikkat çekmemek için işin içine Rusya’yı da kattı. Rusya bugün Suriye’de ABD’nin tam kontrolünü kırmaya çalışıyor. ABD’nin Türkiye’yi çevreleyen gücünün Akdeniz’e kadar ulaşmasını bu yüzden istemiyor. Bu sebeple Fırat’ın batısında Türkiye’nin varlığını kabulleniyor, Afrin harekatı yapılıyor.
Türkiye 30 kilometre derinlikli güvenli bölgeyi tam kontrol ederse ne olacak?
ABD daha güneyde yine düşük maliyetli askerî gücünü konuşlandıracak.
Şu sıralar Arap dünyasında Osmanlı aleyhtarlığı ateşlenirken Türkiye’de kült atatürkçülüğünün yükseltilmesi işte bu sınırların makuliyetini oluşturmak içindir.
.11/09/2019 23:25
Diyarbekir küçeleri…
Diyarbekir küçeleri/Yâr doldur şişeleri (yahud da Yâr kaldır peçeleri…)
Celâl Güzelses’in türkülerinden biri olarak aklımda kalmış, onun okudukları arasında bulamadım, meğer daha sonra derlenmiş. Bir halay havası, ritmi de ona göre…Nakaratça zengin bir türkü:
Uy amman uy amman yâr yaman le le cane/ Uy amman yâr yamman le le cane…
Türkünün bir kıt’ası var ki yakıcı:
Diyarbekir sarayım/Seni kimden sorayım/Yüzüne hasret kaldım/Gel cemâlin göreyim
Diyarbakır anneleri Diyarbekir küçelerinde…
“Küçe” yol, sokak demek. Farsçadan geçmiş olmalı. Azerbaycan’da yaygın olarak kullanılıyor. Bizde sokakla ilgili deyimler, orada küçe üzerinden söyleniyor: Küçe kadını, küçe uşağı (çocuğu). Küçe küçe. O küçe senin, bu küçe benim…vs.
Diyarbekir anaları sevgili çocuklarını kimden soracağını biliyor. Çünkü bu şehirde yaşıyorlar, neyin ne olduğunu biliyorlar ve işleyişin farkındalar.
Çocukların dağa götürülmesi sürecinin ilk halkası malûm “parti”. Eğer belediyedeki hâkimiyetlerini tekrar kurabilselerdi, belediye teşkilatı da bu işe hizmet ediyor olacaktı.
Diyarbekir annelerinin bildiğini cümle âlem biliyor, Mısır’daki sağır sultan işitiyor. Fakat bazıları bilmezden, görmezden geliyor.
Efendim, bu annelerin gideceği yer polismiş, jandarma imiş, devletmiş!
Elbette bu polisiye bir vak’adır, devleti ilgilendirir. Bir noktadan sonra onlar devreye girer. İşte o nokta, konunun alenileşmesidir, şikâyetin ayyuka çıkmasıdır.
Mezkür parti gerçekten bir siyasi parti mi?
Bir yan kuruluş mu, yoksa bir uzantı mı?
Görevden alınan belediye başkanı konuşuyor: “Bu provakasyondur!”
Diyelim ki provokasyon! Bu hangi gerçeği değiştirir? Çocukların terör örgütü elemanı olmak üzere dağa çıkarıldığını mı? Bu işlerin organizasyonunda partinin rolünün olmasını mı?
En çok hayretimi celbeden parti başkanı hanımın beyanı oldu.
Delilleri çok kuvvetli!
İkna olmamak mümkün değil.
Kendisi daha önce içişleri bakanlığı yapmış. Yani bu işlerin ustası!
Siz içişleri bakanı iken dağa çıkarılan çocuklarla ilgili ne yaptınız? Sizin kapınıza birileri dayansa idi ne yapacaktın?
Tuzu kuru bir siyasî parti başkanı olarak değil de annelerin acısını yürekten duyan bir anne olarak konuşmayı becerebilse idi keşke. Tek çocuklu bir anne olarak kader seni Diyarbakır’da yaşatsa idi…Ve o tek çocuğun dağa kaldırılsa idi…
Seni nerede görürdük?
Sabık içişleri bakanına sorumuz şu: Bir siyasi partinin il merkezine polisin, jandarmanın hangi vesile ile olursa olsun girmesi nasıl bir resim verir?
Annelerin tepkisi devletin alacağı tedbirler için de bir mesned olacaktır. Annelerinin haklı tepkisinin Türkiye’de siyasetin dönüşümünde bir dönüm noktası olabileceğini düşünüyorum.
Bu anneler şunu da diyorlar aslında: “Parti iseniz, parti olun. İsminizle cisminiz bir olsun. Parti görünümlü terör destekçiliği yapmayın!”
Bazı Diyarbekir anneleri böylece çocuklarına kavuşacak belki. Bazıları kavuşamayacak, bunun da farkındalar. Kavuşamayanlar da memleketin geleceği için güçlü bir talep ortaya koyuyorlar. Bu yüzden her türlü desteği hak ediyorlar.
.15/09/2019 21:51
Yunus Emre’nin izinde
Bu ismi, bugünkü gibi kısa hecelerle ve kalın söylemezdik eskiden. İlk hece uzun ve son hece ince, yani: Yûnüs! Bizim odunsuluğumuz yanında, atalarımızın inceliğine bakar mısınız?
Yunus Emre’yi zâhiren bilmeyen yoktur, merak eden çoktur, gerçek mânasıyla bilen ve hele anlayan pek yoktur! Bilenlere, anlayanlara selâm olsun!
Biz her şeye rağmen merak edenlerdeniz. Ne zaman karadan Bursa yoluna düşsek, İzmir’e gitsek, Isparta’ya, Burdur’a, Antalya’ya yönelsek… Sivrihisar’a yaklaşırken “Yunus Emre” okunu görürüz. Bu ok bizi Yunus Emre’nin kabrine, köyüne davet eder.
Bunca yıl geçtik o yollardan, bir türlü davete icabet edemedik! Daha fenası, eski tarz demiryolu seyahatlerimizde kim bilir ne kadar gelip geçmişiz buradan, çünkü TCDD kayıtlarında Yunus Emre Ankara’dan 170. Kilometre mesafede bir istasyon!
Esasen istasyonun adı Sarıköy’dü.
20. yüzyılımızda Köprülü Fuad’ın Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabı ile yeni bir hayata başlayan Yunus Emre, tekkelerin kapatıldığı, mezar-türbe ziyaretinin men edildiği bir devirde sistemle istihza edercesine büyüdü. O bir tekke şairi idi, esasında dervişti hatta şeyhti! Anadolu’da Türkçe’nin büyük başlangıcını yapan şairdi! Hiç şüphesiz piramidin tepesinde o vardı.
Onun eskiden halk nezdinde, tekkelerde, dergâhlarda yaygın olan şöhreti, Türkçecilik sayesinde aydınlara da sirayet etti. Tabii onu bağlamından kopararak benimsemeye çalıştılar. Yunus Emre ile ilgili bilgiler yaygınlaştıkça, Divan’ının baskıları yapıldıkça, şiirleri ezber okundukça bu şahsiyeti mahallen benimseme çabaları da arttı. Zaten ülkemizin birçok yerinde ona izafe edilen kabir veya makamlar vardı.
Bunlar içinde Sarıköy’deki harab mezar-türbe ve zaviyenin Yunus Emre’ye ait olabileceği kanaati ağır bastı.
Böylece ne oldu? Yunus Eskişehirli oldu!
Dedem yaşarken, yani 1920’lere kadar Sarıköy Eskişehir’in köyü değildi.
“Ankara’ya 170 kilometre” dedik ya, Ankara’nın bir köyü idi Sarıköy! Ankara’nın Mihalıçcık kazasına bağlı bir köy, istasyonu olan bir köy. Sarıköy istasyonu Mihalıçcık kazasının istasyonu idi!
Ankaralı Yunus Emre’ye selâm olsun! Tevekkeli değil, annem Yunus ilahilerini dilinden düşürmezdi!
Neden bahsi Ankara’ya getirdik? Bu idarî taksimatlara filan kapılarak Yunus Emre’ye sahip çıkmak veya çıkmamak akıl kârı değil. Onu bir yere raptetmek yerine, hepimizin gönlüne dokunan bir şahsiyet olarak benimsemek en doğrusu.
Yine de Yunus Emre’nin kabrini görmeye gittik…
Yunus Emre için arz üzerinde işaret edilmiş bir yeri görmek arzusunu gerçeğe tahvil etmek için aziz Mustafa Özçelik’in ısrarlı davetleri gerekliymiş demek ki. Ankara’dan, İstanbul’dan, Bursa’dan, Eskişehir’den şairler, yazarlar, ilim ve fikir adamları yola çıktılar ve Yunus Emre’nin kabrinin bulunduğu, şimdi adıyla anılan yere geldiler…
İşte hikâyenin başladığ yer. “Modernleşme” hikâyemizin farklı bir anlatımı bu...
Tekkelerle birlikte türbeler, kabirler de kapatıldı. Ziyaret yasaklandı.
Mezar “ziyaret yeri” demektir. Bütün türbeler, kümbetler, kabirler mezardır. Mezar neden ziyaret edilir? İbret almak için. Dünyadaki gidişatımızı doğru kavramak için ziyaret edilir bu kabil yerler. Bir de tarihten hisse çıkarmak için.
Yunus Emre’nin Sarıköy’deki maruf mezarı harab halde idi. Demiryolu ile nerede ise bitişik bu mezarı biraz öteye taşımak fikri kabul gördü. Bunun için çalışanlar oldu. Öyle bir zaman ki, türbe ile kabirle uğraşmak belâlı iş. Bir çeşme yapılacaktı ve onun vesilesi ile Yunus’un kabri de çeşmenin arkasına nakledilecekti…
Yetmiş sene önce, 1949’da çeşmenin açılışı yapılırken kabir de o biraz yüksek yere nakledildi. O zamanın şartlarında duyuru yapılmadan, davet olmadan yirmi bine yakın vatandaş kabrin bulunduğu yeri doldurdu. Birkaç gün önceden gelip bu hadiseye şahid olmak isteyen vatandaşlar vardı. Ve tabut o kısa mesafeye izdiham yüzünden saatler içinde taşınabildi.
Çeşme mi? O da açıldı elbette…Fakat suyu yoktu! Müteşebbislerin su getirmeye gücü yetmemişti. 6 kilometre mesafeden suyu getirebilmek için 86 bin 119 liraya ihtiyaç vardı. Bu aynı zamanda içme suyu olmayan Sarıköy’ün içme suyu olacaktı!
.6/09/2019 22:44
Emrem Sultan’dan Yunus Emre’ye
Yunus Emre buluşması için güzergâh tayini nasıl olmalıydı? Sırf Yunus Emre köyüne gidip dönmek bize pek uygun görünmedi. “Halka Tapduk mânisini saçan” Yunus’un şeyhini de ziyaret etmeliydik. Coğrafî olarak her iki mevki birbirinden pek uzak görünmüyordu.
Ayaş, Beypazarı derken Nallıhan yoluna düştük. Nallıhan’a yaklaşırken “Emrem Sultan” okunu gördük ve sola yöneldik. Orman yeşillikleri ile bahçe yeşilliklerinin birbirine karıştığı bir arazide köyü bulduk ve hafif yüksek bir mevkideki Tapduk Emre’ye isnad edilen kabri ziyaret ettik. Buradan Yunus Emre 60 kilometre idi. Her halde zamanında iki günlük yol…Yunus Emre burada mı yetişti?
Meçhulü kurcalamaktansa Yunus menkıbelerine bakmak daha makûl değil mi? Yunus’un şeyhine hizmeti, 40 yıl mı? Bu kırk yıl içinde doğru odun taşımak nasıl anlaşılmalı?
Kırk rakamının çokluk ifade etmek için kullanıldığını düşünebiliriz. O odunlar da dergâha intisabı uygun bulunanlar olmasın? İşte bunlar pişecek ve yanacaklar!
Daha yolun başındaydık. Mihalıçcığa, oradan da Yunus Emre’ye gidecektik. Buluşma saatimiz öğle vakti idi. 60 kilometre kısa gibi görünüyordu. Yola düşünce anladık ki, rakamca kısalığa rağmen şartlar düşünülürse uzun bir yolumuz vardı. Bu altmış kilometrede yolun neredeyse düz, engebesiz ve dönemeçsiz bir kısmı ile karşılaşmadık. Anadolu’nun ortasındaydık ve kitaplarda “bozkır” tabir edilen bir coğrafyadaydık.
Gerçekten öyle miydi?
Ağaç çeşitleri değişse de orman manzara yenilenerek devam ediyordu. Meşeden, pelitten ardıça, muhtelif çam türlerine ve sedire kadar çok çeşitli ağaçları olan bir ormandan geçiyorduk. Zaman zaman yayla görünümlü köyler önümüze çıkıyor, buralarda da muhtelif meyve bahçeleri ile karşılaşıyorduk.
Orman var, su var, her türlü meyve yetişiyor, Emrem Sultan’da bir incir gördük ki, küçük fakat haza incir! Zaman zaman Sakarya nehrini takip ediyoruz ve Sarıyar barajını görüyoruz. Hele Mihalıçcığa yaklaşırken Gürleyik şelalesine işaret eden oku görmemiz ayrı bir heyecan uyandırdı. Akarsular, şelâleler, ormanlar, meyve bahçeleri…
Mihalıçcık’da moladan sonra Yunus Emre’ye inişe geçtik.
Tam 70 sene önce, Yunus Emre’nin kabri taşınıyor. İşte o yıl Mehmet Kaplan hocanın Hareket dergisinde bir yazısı yayınlanıyor: Mukaddes Uçurum.
Yazı şöyle başlıyor: “Yunus bir uçurumda yatar. Onun yattığı yere yüksek tepelerden inilir. Gece yarısı, yaylı araba, korkulu yollardan sarsıla sarsıla düşerken, uzaktan, ta derinlerde bir ışık gösterdiler: ‘İstasyon’ dediler, ‘Yunus’un türbesi onun yanındadır’.”
Biz de farklı bir istikametten ama yüksek tepelerden iniyoruz. Kaplan Hoca Sivrihisarlı. Çocukluğu yokluk içinde geçmiş. İşsiz babası Sivrihisar’dan Sarıköy’e taşınıyor. Yazıdan bu taşınmanın yaylı araba ile olduğunu öğreniyoruz. Sivrihisar’dan Sarıköy bir günlük yol olmalı…Bu yorucu yolculuktan sonra Sarıköy’e ulaşılıyor. Sarıköy, Devlet Demir Yollarına göre bir istasyon. Gece vakti o zamanın karanlık (elektriksiz) Sarıköy istasyonunda ışıklı tirenler kısa süre duruyor. Yolculara bir şeyler satmak lâzım, mesela ayran! Işıklı vagondakiler istasyondakileri görmüyorlar bile…
“Köye yerleştikten sonra, uçurum, Yunus, istasyon ve ben, birbirimize kaynaştık. Zamanla orkestramıza daha başka sesler de karıştı: Yakıcı yaz güneşinde sıtmadan toprağa uzanmış köylüler gördüm. Toprak yüzlerinde, ruh yarığı gibi ela gözleri daima bir veliyi hatırlatan köylüler. Çatlak dudakları ile güldükleri zaman, taşlar canlanıyormuş hissiyle insanı korkutan köylüler ve akşam güneşi bataklıkta yanarken milyonlarca zehirli sineğini göklere salıveren Porsuk.”
Kaplan Hoca’nın yazısından anlaşılan, o yıllarda burada Yunus’un kabrinin bulunduğu yaygın bir söylenti. İşte bu söylentinin izini sürenler Yunus Emre’nin kabrini demiryoluna yakın bir yerden taşıyorlar ve güzel bir çeşme yaptırıyorlar. 1970’te açık türbe yapılıp kemikler oraya taşınıyor.
Kaplan hoca, “Mukaddes uçurum”da oraya bir daha dönmediğini, dönemediğini belirtiyor. Keşke dönse idi!
Yetmiş sene sonra Yunus Emre’nin ziyaretçisi çok. Yunus Emre’yi tanımak kendimizi tanımak. Biz bu yolculukta aynı zamanda yakın coğrafyamızı, bir adım ötemizdeki, adeta burnumuzun dibindeki güzellikleri gördük. Yunus’un çağrısı güzellikleredir zaten.
.18/09/2019 22:53
Anadolu’nun edebî fethi!
İstanbul’da, Sahaflarda, muhtemelen 1980 öncesi günlerde, küçük bir kitap dikkatimi çekmişti. “Divan Edebiyatı Antolojisi 13 ve 14. Asır”. Köprülüzade Mehmed Fuad’ın hazırladığı bu güldeste 1931 yılında yayınlanmıştı. Harf inkılâbından birkaç yıl sonra, dil devriminden birkaç yıl önce…
Kütüphanem için aldığım 64 sayfalık kitapçık, 11 cüzden oluşan antolojinin ilk bölümü idi. Köprülüzade “Başlarken”de kitabın lise öğrencileri için hazırlandığını belirtiyordu. (Şimdi üniversite öğrencilerine bile ağır gelebilir!)
Sunuş’taki ifade ile “13 ve 14. asırlarda Anadolu’da Türk şairleri” kimlerdi? Tahminlerimi alt üst eden bir başlangıçla karşılaşmıştım. Kitapta şiirlerine yer verilen ilk şair Mevlâna idi!
Farsçanın dört büyük şairinden biri sayılan Mevlâna Celâleddin Anadolu’da Türkçe şiirin de başlangıcında yer alıyordu. 24 mısra, bir kısmı mülemma denilen karışık dilli, bir kısmı tamamen türkçe, “Bu ayrılık oduna nice ciğerim yâne” gibi…
Kitabın tek şaşırtıcı yönü bu değildi, “divan şiiri antolojisi”nde Yunus Emre’ye de yer verilmişti. Halbuki Yunus Emre sonraki yıllarda ısrarla divan şiirinden ayrılmış ve “halk şairi”, hatta “ozan” sayılmıştı. Divan şairleri türkçeye ihanet ederken, halk şairleri Osmanlı asırlarında türkçeyi yüceltmişti!
Neden böyle olmuştu? Medrese, saray bir tarafta, halk bir tarafta idi. Divan şairleri medreseli idi, halktan kopuktu, saray bunları besliyordu. Türkçeye ihanet edenler cephesinde Bâkî, Fuzulî, Nabî, Nef’i, Neşatî, Nedim, Galib… gibi Türkçenin en büyük şairlerinin bulunması bir türlü izah edilemiyordu.
İdeolojik körlük uzun süre devam etti. Bu arada Cemal Kurnaz ve Mustafa Tatçı “Ümmi Divan Şairleri” adlı bir kitap yayınladı (2001). Yani, okur yazarlığı olmayanlar dahi klasik tarzda şiirler yazmışlar, divanlar tertiplemişlerdi. Köprülü’nün bu antolojisi ancak 75 yıl sonra yeniden yayınlanabildi…
Zihinlerimiz 1920’lerin, 1930’ların ayarlarını hâlâ yakalamış değil. Çünkü resmî tedrisatta divan şiiri ile ilgili karalamalar günümüze kadar sürdü. Bu karalama kampanyasına daha sonra Köprülü’nün de katıldığına belirtelim.
Anadolu’daki varlığımız, eğer Malazgirt zaferini esas alırsak, dokuz buçuk asırlık. Mevlâna’yı başlangıç tutarsak, bu topraklarda sekiz asırlık yazılı bir edebiyatımız var. Aradaki 150 yılı nasıl izah edeceğiz?
Türkistan’dan, Horasan’dan on yıllardır gelen göç dalgaları Malazgirt zaferinden sonra yatağını bulmuştur. Kısa sürede Diyar-ı Rum’un batı ucunda görünen Selçuklular İstanbul’un burnunun dibindeki İznik’i başkent yapmıştır.
Akabinde haçlı seferleri başlamış Kudüs Anadolu’dan savunulmuş, cedlerimiz bu toprakları şehid kanı dökerek sahiplenmiştir. Bizans’ın Anadolu’ya son hamlesi Miryokefelon’da 1176’da söndürüldükten sonra Anadolu Selçuklu Devleti Alaeddin Keykubad’a kadar büyük bir gelişme göstermiştir. İşte bu dönem büyük umran eserlerinin yükseldiği dönemdir. İktisadî gelişme, şehir hayatının canlanması, ilim ve kültür merkezlerinin teşekkülü bu topraklar üzerinde güçlü bir edebî hayatın da zemini olmuştur. Hiç şüphe yok ki Anadolu’daki edebiyatımızın kaynak metni Mesnevî’dir, bu anlamda kurucu şahsiyeti Mevlâna Celaleddin’dir.
Mevlâna farsça yazmıştır ama, oğlu Bahaeddin Veled ise, eserlerini esas olarak türkçe yazmıştır. Bir nesilde ortaya çıkan bu gelişmeyi nasıl anlamalıyız? Moğol istilası Anadolu Selçuklu merkezini zayıflattı, bu yıkılışa kadar gitti. Bu yıkılış döneminde bir taraftan beylikler ortaya çıktı, diğer taraftan türkçe edebiyat gelişti.
Konya merkezinde farsçanın saltanatı sönerken çevrede türkçenin yükselişini nasıl izah etmeliyiz. Eğer tasavvuf ve onun muhtevasında gelişen şiirimiz, edebiyatımız olmasa idi, 13. Yüzyıldaki Mogol istilası sonrası belimizi doğrultamazdık.
Oğuz türkçesi veya batı türkçesi yazılı edebiyatının başlangıcı Anadolu’dadır, hem de Anadolu’nun merkezinde, Sakarya-Kızılırmak arasındadır! Ve bu büyük başlangıçta Yunus Emre müstesna bir yere sahiptir.
Bazılarına rahatsız etse de şunu söylemeliyiz: Yazılı edebiyatımızın başlangıcında tasavvuf etkilidir, şiirimiz tekke-dergâh kaynaklıdır. Kitlelere türkçe şiirle ulaşılmak istenmiştir, bu yüzden batı türkçesi başlangıçta güçlü bir dinî muhtevaya sahiptir. Daha sonra dinî şiirler yazmayan divan şairleri dahi tasavvufî muhtevayı, mazmunları, remizleri kullanmışlardır.
Anadolu’nun edebî fethinde bir yüzyıl içinde Yunus Emre ile birlikte Sultan Veled, Ahmet Fakih ve Gülşehri’nin isimlerini zikredebiliriz. Bu isimlere ilave edilmesi gereken bir şahsiyet de Âşık Paşa’dır. Onun Garipname’si Anadolu’da ilk hacımlı metindir. Bu isimler içinde yüksek şiir kudretiyle öne çıkan Yunus Emre’yi tanımak, 7 buçuk asırlık edebiyatımızı öğrenmenin başlangıç noktasıdır.
.22/09/2019 23:24
Sınırlarımızın sınırı neresi?
Asıl gideceğimiz yer değil ama Basel havalimanına ineceğiz. İsviçre’de üç ülkenin ortak havaalanı.
Basel bize önce Siyonist Kongresi’ni mi, yoksa Luis Aragon’un Basel’in Çanları’nı mı hatırlatmalı. Veya ikisi birbirinden alâkasız mı?
Aragon 20. yüzyılın ünlü Fransız yazarlarından, önce dadaist, sonra komünist! Basel’in Çanları’nı ünlü şairimiz Atilla İlhan çevirmiş. Tercüme ilk olarak Çalardı Basel’in Çanları adıyla yayınlanmış. Atilla İlhan tarzına uygun bir adlandırma aslında.
Karşılayıcılarımızın hatırına tabiî olarak Siyonist Kongresi geliyor, çünkü bir ucu bize dokunuyor. 1897’de Theodor Herzl’in öncülük ettiği kongre kalıcı tesirler uyandırdı. Şimdi dünyanın başbelası İsrail’in kuruluşunda bu kongrenin önemli rolü var. Siyonist Kongresi’nin toplandığı salonu görmek iyi bir fikir gibi görünüyor, ama yapı restorasyonda. Uzaktan bakmakla yetiniyor, bir iki kilise geziyor, Ren kıyısında yüksekçe bir terastan karşı tarafı seyrediyoruz. Ren Avrupa’nın iki önemli nehrinden biri. Diğeri Tuna, o yüzünü bize çevirmiş.
Bazel’den çıkınca kâh Fransız kâh Alman sınırını ihlal etmiş oluyorsunuz. Sorgu sual yok. Bırakın Irak’ı Suriye’yi, İran’a böyle girip çıkabilir misiniz? Hem de İran’la vize olmadığı halde? (Gürcistan istisna, oraya girerken de kimlik soruluyor.)
Bu şeffaf sınırların sağladığı kolaylık iktisadî ve sosyal hareketliliği artırıyor. Bir ülkede oturup, diğer ülkede çalışanlar çok sayıda; belki de bizde bir şehirde oturup diğerinde çalışanlardan bile.
Birçok yerleşme merkezine girip çıkıyoruz. Müluz ve Belford hatırımda. Son durağımız Besançon.
Belford dikkat çekici bir şehir. Tam bir müstahkem mevki. Kale kapılarından, artık susuz hendekler üzerindeki köprülerden geçip şehrin merkezine ulaşıyoruz.
Merkez ama bomboş, sanki sayım var! Nâdiren insanlarla karşılaşılıyor. Avrupa’nın bu bölgesindeki şehirler yeşillikler içinde ve sokakları, caddeleri, meydanları tenha. En tenhası Belford.
Bir ara sanki şehri kalabalıkla birlikte düşünmek doğru değilmiş gibi geliyor.
Besançon, asıl gideceğimiz şehir. Toplantı da burada.
Türkiye’de pek bilinmez ama COJEP diye bir kuruluş var. Adına bakmayın, Avrupa’daki Türklerin bir kuruluşu. Hem de Uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. Unesco’ya, Avrupa Konseyi’ne, Birleşmiş Milletler’e üye. Agit ve Avrupa parlamentosu ile ilişkili.
Avrupa’da 1970’lerde ortaya çıkan Türkiye siyasetine ve cemaatleşmesine ayarlı kuruluşlardan değil, âdeta ikinci nesil bir gönüllü kuruluş. Avrupa’da yükselen ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve islamofobi ile mücadele sözkonusu olduğunda akla ilk COJEP geliyor.
Türk kamuoyu COJEB’i beş altı yıl önce bir vesile ile tanıdı, belki hâlâ hatırlayanlar vardır.
Fransa’nın Nancy’ye bağlı Pont-a-Mousson kasabasında Jacques Marquette Orta okulu öğrencisi Mustafa, (işe bakın Mehmet Doğan’ın oğlu), tarih dersinde beş arkadaşıyla birlikte Ermeni soykırımı iddialarını reddetti. Mustafa ilave olarak “böyle bir iş olmuşsa hak etmişlerdir”dedi!
Mustafa cezalandırıldı, Fransız kanunlarına göre büyük suç işlemişti!
Sonra Mustafa’dan konuyla ilgili ödev hazırlaması istendi. Türkçe kaynaklara başvurmadan bunu yapması gerekiyordu. Mustafa ödevi hazırladı ve okul yönetimini bu ödevle altetti! Mustafa’nın ödevinde dayanağı COJEP’in konuyla ilgili Fransızca raporları idi…Böylece perde kapandı.
COJEP’in toplantısına geniş bir katılım vardı. Halen Avrupa Türklerinden ama Yozgatlı, Kayserili, Trabzonlu, Bayburtlu, Antalyalı…güzel dostlar tanıdık. Biz de Asya’nın ortasından Avrupa’nın ortasına yüzyıllardır süren kutlu yürüyüşü anlattık. Katliamla biten zaferler yerine mağlub ettiği ile bile birlikte yaşamak esaslı yürüyüşün derin mânasını hissetirmeye çalıştık.
Türkiye siyasî sınırları ile tahdit edilemeyecek bir ülke. Bu idealist insanlar gönüllük esasıyla çalışarak bu şiarı yükseltiyorlar.
.23/09/2019 23:28
ABD ile savaşta yeni safhaya doğru?
Suriye’deki kirli savaşın gerçekte Türkiye’ye karşı yapıldığını hâlâ fark edemeyenler var. Bildiği halde, bilmezden gelenlerle birlikte bunlar bir yekün tutuyorlar, gürültüleri bu yüzden çok çıkıyor. İkide bir Esed’le görüşme bahsi açıyorlar. Esed kim? Rusya’nın elinde bir kukla! Türkiye Rusya ile görüşmekle zaten Esed’le görüşmüş oluyor!
Bütün bunları bildikten sonra Suriye meselesinin seyri konusunda doğru değerlendirme yapabilmek için bu savaşın bir Amerikan tezgâhı olduğunu kavramak gerekiyor!
Çıkışı ayrı bir fasıl, bugünkü seyri tezgâhı apaçık ortaya koyuyor. Türkiye’nin akilleri bunu görmemekte direndiler. Kâğıt üzerinde ABD dostumuz ve stratejik ortağımız, yarım asırlık müttefikimiz. “Amerika bizden vazgeçemez” avuntusu ile bugünlere geldik.
Şunu anlayamadık: Türkiye ABD stratejisine uyduğu nisbette ortaktır! Ortak bir stratejide anlaşıldığı için değil.
Batı emperyalizminin bugünkü patronu ABD Ortadoğu’da İsrail’siz var olabilir mi? İsrail’i yaşatmak, daha da ötesi, her şeye rağmen bölgede dokunulmaz kılmak ilk şarttır. Bölgede İsrail’den hiza tutan bir sistem kurulabilir. Böyle bir sistemin kurulmasının önündeki engel geçmişte olduğu gibi Türkiye’dir, Türklerdir!
Türkler bu coğrafyayı bin yıl yönettiler. Düzeni sağladılar, adaleti tesis ettiler. Bazı sebükmağzlar itiraz edecekler: Yavuz Sultan Selim öncesini bilmedikleri için. Selçuklular, Selçuklu atabeylikleri, Memlükler…Osmanlı öncesi bunlar var. Osmanlı ilk defa bu coğrafyayı tarihte görülmemiş şekilde bir bütün haline getirdi. 20. yüzyıla kadar bu bölge halklarının rızası ile devam etti. İngiliz emperyalizmi bu rızayı hiçe sayıp Ortadoğu’da Hüseyin üzerinden bir isyan başlattı. Bu ihanetin bölgeyi barış içinde yaşatacak yeni bir otorite inşa ettiğini kim iddia edebilir? Bu coğrafyamızdaki parçalanmanın başlangıç noktası idi.
Türkler şanla şerefle, bin yıl yönettikleri coğrafyadan el çektirildiler. Osmanlı sonrası Ortadoğu yüz yıldır dünyanın huzursuzluk kaynağı. İsrail faktörü bölgenin istikrarının önündeki en önemli engel. Her istikrarsızlık bölgenin Osmanlı ve Selçuklu geçmişini hatırlatıyor. Kendini yöneten bir coğrafyanın kilidi Türklerde, Türkiye’de.
ABD İsrail’i uslandırarak Ortadoğu’yu istikrara kavuşturmak yerine, İsrail’i güçlendirerek kendi ceberrut istikrarını tesis etmek istiyor.
Bunu fiilen mücadele ederek yapamayacağını bildiği için İslâm dünyasını kendi içinde çatıştırma yolunda güçlü adımlar atıyor. İlk adım, Irak’a yapılan müdahale idi. Irak yüzyıllarca sünnilerin yönettiği şiî nüfusun yoğun olduğu bir ülke idi. ABD sünnileri yok saydı, şiiliği Bağdat’ın hâkimi yaptı. Irak’ı şiilikten ötürü İran’ın tesirine açtı. İran sadece Irak’da değil, Yemen’de de güç gösterecek hâle geldi. İran’ın Suriye savaşında bir aktör olarak tanınması, daha derin bir ABD hamlesidir. ABD’nin bununla de yetinmediğini görüyoruz: Son hamle Rusya’nın sahaya sürülmesidir!
Suriye’de Amerikan stratejisinin özü Türkiye’nin bölgede güçlenme eğilimine sınır çekmek ve sünni İslâmın bütünleşmesini önlemektir. Bunu kavramadan atılacak hiçbir adım, takip edilecek hiçbir strateji sonuca ulaşamaz.
Bu tabloya bakıp şunu söyleyebiliriz: ABD Türkiye ile doğrudan sıcak çatışmaya girmeden savaşıyor. Bu sıcak çatışmanın hiç olmayacağı anlamına gelmez. Delili çok açık: Ucuz askeri güç olarak istihdam ettiği terörist unsurlara yapılan olağanüstü silah desteği, yani muazzam yığınak!
Türkiye’nin ABD maşası ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz!
.25/09/2019 23:19
Çocuklar Türkçeyi anlayamıyormuş...
Üzücü, hem de çok üzücü bir durum değil mi?
Asıl üzücü, yakıcı ve hatta kahredici olanı olanı söyleyelim: Bu şartlarda anlamalarını beklemek!
Çocuklara ne verdik ki ne bekliyoruz?
Aile çocuktan dilini iyi bilmesini istiyor mu?
Eğitim sistemi çocuktan mükemmel Türkçe öğrenmesini istiyor mu?
Üniversite gençlerden Türkçe başarısı bekliyor mu?
Bu sorulara gerçekten “evet” diyebiliyor muyuz?
Buna karşılık, çocukların yabancı dilde öğretim veren okullarda okuması hangi ailenin çocuğunun önüne koyduğu hedef değil?
Millî Eğitim yabancı dille öğretimi her seviyede özendirmiyor mu?
Ana okuluna kadar İngilizceyi sokan bizim Milli Eğitimin bakanlığı mı, yoksa “dış mihraklar”, İngiliz-ABD makamları mı? Daha önceki bakanlardan biri icraatı arasında söyleyecek bir şey bulamamıştı da ana okullarındaki İngilizce ile övünmüştü…Bunu Millî Eğitim’in şuuraltı olarak okuyabiliriz.
Yüksek öğretimi hiç kurcalamayalım isterseniz!
Eğer kısa süre içinde değişmemişse, YÖK özel üniversitelerde yabancı dille öğretimi mecbur tutuyor! Malûm, bazı devlet üniversiteleri de yabancı dillerde öğretim veriyor.
Diğer devlet üniversiteleri de yarışta geride kalmamak için habire İngilizce bölümleri çoğaltıyor ve YÖK yüzde yüz İngilizce öğretim yapmayan fakülte veya bölüm istemiyor! Yani bazı dersler İngilizce olsun, bazı dersler Türkçe. Böyle bir ruhsat yok. Olacaksa İngilizce olsun!
İlk öğretimde Türkçe derslerinde geçen kelimelerle ilgili araştırmalar var. Bakın çocuklar birinci sınıf ders kitabında kaç kelime hedeflenmiş. Tahmin serbest! Sakın bine varmayın, “yüzlerce” demeyin. Hatta 100 bile değil. Hepi topu 63 Kelime!
2. Sınıfta bayağı artış var, neredeyse 4 katından fazla: 266 kelime. 3. Sınıfta düşüş var: 191. 4. Sınıfta artış var ama her ne hikmetse 2. Sınıfı geçemiyor: 225 Kelime!
Ha bunlar hedeflenen kelimelermiş! Kitap metninde geçen kelimeler bu rakamların da altında imiş!
Konuyla ilgili bir araştırmada şu görüşlere yer veriliyor: “Uygar toplum esas alındığında” ilk öğretimde 2 bin (Türkiye 500), orta okulda 4 bin (bizde 2 bin), lisede 5 bin (bizde bunun yarısı!). Yaşasın yarım uygarlık!
Yarım bilgi dinden çıkarır, yarım Türkçe ne yapar?
Sonuçta ne oluyor? Konuşurken ve yazarken kuru, sun’i ve tekdüze bir anlatım!
Kendi tecrübemizi aktaralım: TYB’nin 40. Yılında çok sayıda ilmî, edebî, fikrî toplantı yaptık. Her kuşaktan ve yaştan çok sayıda öğretim üyesi, elemanı faaliyetlerimize katıldı. Bize yakın yaştakilerle otuzlu yaştakiler arasında neredeyse uçurum vardı!
Bugünün akademisyenleri az kelime ile çok büyük işler başarmak zorunda. Başarıyorlar mı? İşleyişe bakarsanız başarıyorlar. Tıkır tıkır akademik kademeleri atlıyor ve en üst dereceye çıkıyorlar! Tabii o zaman daha yukarısını taleb ediyorlar: Rektörlük!
Konuyu dağıttık: Bilahire daha ayrıntılı yazmak üzere fikrimizi toplayalım. Sorumuz şu, “çocuklarımızın dil öğretimi ne zaman sonuca ulaşacak?” Cevap: İngilizce öğretim dilimiz olduğu zaman!
Eğer İngilizce öğretim dilimiz olmayacaksa, neden her şeyi ona ayarlıyoruz. Bu ikiyüzlülükten vazgeçelim. Bir zamanlar ünlü bir YÖK başkanının dediği gibi, “Türkçe ilim dili, öğretim dili olamaz” diyelim, çocuklarımıza haybeye zahmet çektirmeyelim!
.29/09/2019 23:14
Trabzon’u nasıl bilirsiniz?
Trabzon, Türkiye’nin binlerce yıllık tarihi üzerinde oturan nâdir şehirlerden. Hatırı sayılır bir kısmı ayakta kalan muhteşem surları, hâlen kullanılan bazı Osmanlı öncesi eserleri bu tarihiliğin sahiciliğini öne çıkarıyor. Bu Osmanlı öncesi eserlerden biri çok iyi bilinir: Ayasofya Camii. İstanbul’un Fâtihi, aynı zamanda Trabzon’un da fâtihidir! Fâtih İstanbul’u fethederek Doğu Roma’ya son vermiştir vermesine de Trabzon’da hâlâ Kommenos hanedanı hüküm sürmektedir. Bu her hâl ü kârda bir devam etkisi uyandırabilir. Sekiz yıl sonra zahmetli bir sefer ihtiyar edilir ve Trabzon da uzun bir kuşatmadan sonra sulhen Osmanlı topraklarına katılır. Fâtih, İstanbul’un fethinden sonra nasıl Ayasofya’yı cami olarak vakfettiyse, Trabzon Ayasofya’sını da aynı şekilde câmiye tahvil etmiştir.
Tabiî bir zamanlar nasıl İstanbul Ayasofya’sı müzeye çevrildiyse, Trabzon Ayasofya’sı da müze yapılmıştır! Neyse ki hakkında kararname olmadığı için Vakıflar idaresi Fatih’in emanetini 2013’de cami olarak ibadete açmıştır. Bilebildiğim kadarıyla Trabzon’da Ortahisar ve Yeni Cuma camileri de Osmanlı öncesi yapılardır.
Trabzon’un Osmanlı döneminden devreden cami, medrese, türbe, bedesten, han, idari yapılar ve hatta sivil binaları bir hayli fazladır. Bu şehirde tarihin önünden, yanından geçmek değil içinden de geçilebilir, hatta içinde yaşanabilir.
Mimarî varlığı şehirleri tanımak için elle tutulur, gözle görülür önemli unsurlardır. Bunların şehrin maddesini tanımaktaki değeri tartışılmaz. Şehirleri böyle okumak elbette faydalıdır, fakat kitaplardan okumak doğru ve derinlemesine bilgilenme açısından çok daha yararlı olabilir.
“Trabzon’la ilgili bir kütüphane dolusu eser vardır”, desek belki abartmış oluruz. Ama hayli yayın olduğu tartışılmaz. Bildiğimiz kadarıyla ilk şehir tarihlerinden biri Trabzon’a aittir. İyi bir okuyucu bunlardan yararlanarak Trabzon’u derinlemesine tanıyabilir.
Benim şehirleri tanımada önemsediğim bir yol da o şehrin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerdir. 20. Yüzyılda yetişen ve zihnimizde yer eden önemli bir hayli Trabzonlu şahsiyet var. Ben üçü üzerinden bir tanıma denemesi yapmak istiyorum.
Bunlardan birincisi 39 yaşında şehid edilen bir hürriyet kahramanıdır. Trabzonlular Ali Şükrü Bey’den söz ettiğimi tahmin etmişlerdir. Ali Şükrü Bey’in düşünceleri ve değerleri uğruna hayatını feda edeceği şüphe götürmez. Birinci Meclis’in bu kahraman meb’usu, bu ataklığı yüzünden mimlenmiş, hakkında bir anlamda idam fermanı çıkarılmıştır. Tabii işin içinde hukuk, mahkeme filan yoktur. Buna rağmen infaz gerçekleştirimiştir. Bu katil hadisesi 1923 yılında Türkiye’yi derinden sarsmış, Ankara’da katledilen Ali Şükrü Bey’in cenazesi o zamanın şartlarında uzun bir yolculukla memleketi Trabzon’a getirilmiştir. 40 Yıldır Trabzon’a gidip gelen birisi olarak onun Boztepe yamacındaki metruk kabrini defalarca ziyaret etmişimdir. Bu müessif hadisenin yüzüncü yıldönümüne yaklaşırken Trabzon’da nasıl bir kabirle karşılaşacağımı bilmiyordum. Meğer sütunlu, kemerli, kubbeli bir açık türbe yapılmış. Trabzon’un kadirşinaslığını anlamak için anlamlı bir adım atılmış.
Trabzon deyince bir sözlükçü olarak aklıma gelen ilk isim Cudî Bey’dir. 1980’li yıllarda İstanbul’da, Sahhafları kurcalarken onun Lügat-i Cudî’si ile karşılaşmıştım. Nadir bulunan bu sözlük benim kütüphanemde mutena bir yere sahip oldu. Çünkü 1. Dünya Savaşı öncesi basılan bu sözlük ardından gelen Rus işgali sırasında muhtemelen muhafaza edilmekte olduğu depoda zayi olmuştu. Trabzonlu dostlarıma Lügati Cudî’yi binbir tenbihle üçer beşer günlüğüne vermiştim. Cudî Bey Trabzonlu, muallim yani öğretmen. Sözlüğü de Trabzonlu! Bu ne demek? Yayınıcsı Trabzonlu, matbaası Trabzon’da. “Tab ve nâşiri: Trabzon’da Kitabhane-i Hamdi. Trabzon’da uzun sokak caddesi.”
Bu yazıda ancak bir isimden daha söz edebileceğim. O da Halil Nihad Boztepe. Uzun süre Trabzon milletvekiliği yapan ve Ankara’da bu görev üzerindeyken vefat eden Boztepe’nin Trabzon’da kabri yok, ama kütüphanesi var! Bir gidişimde yanından geçmiştim de kapalı olduğunu söylemişlerdi. Son bilgi: Kapalı değil, metrukmuş! Şunu söyleyebilirim: Bu kütüphaneye kitap okumak için gidilebileceği gibi Trabzon’u okumak için de gidilebilir. Çünkü Boztepe yamacında şehri temaşa etmek için en uygun mekânlardan biri!
(Yarın Halil Nihad’ın çok önemli bir eserinden söz edeceğim.)
.30/09/2019 23:12
“Bu işte öz dilinizdir!”
Boztepe, Trabzon’a hâkim bir tepe. Tepenin tepesinde Ahî Evren Dede var! Biz Ahî Evren’i Orta Anadolu’da bilirken burada zuhur etmesi şaşırtıcı mıdır? Bir kere arada yüz yıl kadar var. Orhan Gazi zamanında bu tepeye gelip zaviyesini kurduğu rivayet ediliyor. Ahilik, bütün Anadolu’da etkili olmuş bir akım. Balkanlarda da ahilerle karşılaşmak mümkün. Trabzon’un Ahî Evreni’nin bir ahî şeyhi olması muhtemel. Trabzon surlarının dışında, hâkim bir noktadaki bu gözleme mekânı fetih ruhunun bekleme odası âdeta!
Boztepe anlaşılacağı üzere, Trabzon’un önemli bir mahalli, maddî yüksekliği yanında manevî yüceliği de akılda tutulmalı. Ali Şükrü Bey’in son durağı bu tepenin yamacı. Yine burada başka bir “Boztepe” var. O da Halil Nihad Boztepe! Onun metruk kütüphanesi burada. Ünlü bir hiciv şairi iken meb’us (milletvekili) yapılan Halil Nihad, memleketinin bu namlı tepesini soyadı olarak seçiyor.
Dikkat edilirse, “seçilen” demedim, “yapılan” dedim. O zaman gerçek anlamda bir seçim yok, tek parti var, Halk Partisi. Onun değişmez reisi Atatürk, listeyi o belirliyor. İstediği vekil, istemediği değil! Kendine göre temsil ilkeleri de olduğu anlaşılıyor. Halil Nihad’ın başı boş bırakılamayacak kadar keskin kalemi, Meclis içinde tutulmasının sebebi olabilir. Halil Nihad da bunun farkında. Onu bir defasında, Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkarken görüyorlar. Sebebi merak ediliyor tabii. Halil Nihad’ın açıklaması şöyle: “Seçim bölgemi ziyaretten geliyorum!”
Mevsim yaz, Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kalıyor!
Hiciv edebiyatımızda adı anılan, Nef’i’den Eşref’e namlı şairler zaman zaman galiz ifadelere, hatta kaba küfürlere kadar giderler. Halil Nihat hicvederken bile nezaketini korumasıyla onlardan ayrılır.
Dört kitabı var, bunlardan bir tanesi bugün de gündemimizde olacak cinsten: Ağaç Kasidesi.
“Bina”da arkadaşımken bugün okur gramer!
Nasıl bu Müslüman Osmanlı, birden oldu Sümer!
“Bina”nın bir nevi dilbilgisi olduğunu bilirsek, anlaşılmaz bir şey kalmaz sanırım!
Halil Nihad 1920’lerin sonunda milletvekili yapıldı, 1949’da milletvekili olarak vefat etti. İnkılapları ve esas olarak “dil devrimi”ni hicvettiği Ağaç Kasidesi 1947’de yayınlandı. Milletvekili olmasına rağmen cenazesi törenle kaldırılmadı, hiçbir devletli de cenazesine katılmadı.
Halil Nihad çok temel bir tesbitde bulunuyor: Halka deniliyor ki “bu sizin öz dilinizdir”! Dilin sahibi kim? Halk değil mi? Ana dili, annelerden öğrenilen dil. Daha sonra ailede, çevrede, mektepte geliştirilen dil.
Bir gün yüzyıllardır anlaşma aracımız olan dilin öz dilimiz olmadığı iddiasıyla ortaya çıkılıyor ve devlet halka, “Bu işte sizin öz dilinizdir” diyor! Bunun dünyada başka örneği yok.
İşitmedik demeyin ha, kulak verin baylar;
Ne ruh var ne madde, tin var özdek var!
Bilirsiniz de demek şimdi tinsel özdeksel
Bu işte öz dilimizdir! Nasıl değil mi güzel!
Biz yaptık çok güzel oldu! “Öz dilimiz virüsü” geçen zaman içinde esas dilimizi tarümar etti. Kelimelerimizi kaybettik. Yüzlerce yıllık arkaplanı olan, ruhu olan kelimeleri unutturuldu, ne idüğü belirsiz uydurmalara mahkûm edildik. Dili bir kavga, çatışma alanına çevirdik.
Sonuç? Halil Nihad şöyle diyor:
Bakınca dünküne gördüm de bugünkü hali fena
Yarınki hali de tahmin edip beter yazdım!
Köklü bir milleti “uluslaştırmak” için neler yapılmadı? Onlardan sadece kılık kıyafetlerini değil, dillerini, müziklerine, hatta dinlerini değiştirmesi istendi.
Şöyle dediler: Siz bilmiyorsunuz! Sizin diliniz bu, müziğiniz bu, dininiz bu!
Bu ceberrutluğu hâlâ savunanlar var!
.02/10/2019 22:41
Heykel Cumhuriyeti: Eskişehir!
Heykelciliğin yükseliş devrindeyiz! Bunun cami inşaatlarının yaygınlaştığı, Çamlıca başta olmak üzere büyük camilerin yapıldığı bir dönemde görülmesi ilgi çekici.
Heykelcilik bizde darbe dönemlerinde zirve yapar. 1960, 1980 ve nihayet 1996-97 birçok şehirlerimizde yeni heykellerin yapılmaya başlandığı, işin fabrikasyona dönüştüğü yıllardır. Türkiye’de heykel denilince Atatürk heykelleri hatıra gelir. Nâdiren başka şahısların heykeli vardır ve şehirlerimizde “Heykel” denilen semtler, meydanlar bu isimleri Atatürk heykellerinden almıştır. Mesela, Ankara’daki Millet/Ulus meydanının halk nezdinde adı “Heykel”dir.
Neden heykel yapılır? Bir şahsiyetin hatırasını yaşatmak için heykelini yapmak, batıda yaygındır. Bizde zaten heykel geleneği olmadığı için böyle bir alışkanlık da yoktur. Tek tük böyle heykeller vardır ve tarihî şahsiyetlerin, Atatürk dışında heykelinin yapılması son zamanların işidir. Bursa’da Osman Gazi heykeli gibi…
Türkiye’de heykelcilik sanat olarak yapılmaz, heykelin ideolojik ve dolayısıyla ikonografik anlamı vardır. Heykel yoğunlaştırılmış bir mesajdır, telkin aracı olarak görülür; hatta bazen tehdit aracı da olabilir. Bu durum son Trabzon seyahatinde dikkatimi çekti. Bütün şehirlerimizde olduğu gibi, Trabzon’da da büyük bir Atatürk heykeli var. Küçükleri de vardır elbette, biz en büyük ve en merkezî meydandakinden söz ediyoruz.
Ayakta duran, asker üniformalı, pelerinli bir Atatürk. Sol ayağını bir adım ileri atmış, sağ eli tabancasında…
Bu bana 1923’te TBMM’de cereyan eden bir sahneyi hatırlattı. Lozan görüşmeleri kesilmiştir. Meclis Lozan’da olup biteni tartışmaktadır. Trabzon meb’usu Ali Şükrü Bey “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan zafer Lozan’da heba edilmiştir” der ve Lozan heyetinin görevinin bittiğini söyler. Mustafa Kemal Paşa ile karşılıklı atışmalar olur. Meclis’in havası elektriklenir. Kemal Paşa elini cebine veya beline atarak Ali Şükrü Bey’e doğru yürür…Meclis Başkanı Ali Fuat Paşa elinin altındaki çanı çalıp durmaktadır, fakat duyan yoktur. Sonunda çanı iki tarafın ortasına atar. Bu hareket kısa bir sükûnete yol açar ve Meclis’in ortasında feci bir hadisenin cereyanı önlenir…
Meclis’te önlenen, kısa süre sonra gerçekleşir: Ali Şükrü Bey katledilir!
Öküzün altında buzağı mı arıyoruz, heykelin kaidesinde mâna mı? Takdir sizin.
İstanbulluların bir yakadan ötekine geçeceği süreden daha kısa zamanda Ankaralılar Eskişehir’e varabilir. Eskişehir’i görmek, “Anadolu’nun ortasında bu yabancılaşma temayülü neyin nesi?” sorusunu cevaplamayı gerektirir. Eskişehir’de zaman zaman sanki bir Anadolu şehrinde değilmişsiniz gibi bir hisse kapılırsınız. Buna yol açan birçok şey arasında bu şehrin ülkemizin metrekareye en çok heykel düşün şehri olmasının da rolü vardır. Maliye profesörü olan Eskişehir büyükşehir belediye başkanı, muhtemelen bu ihtisasını unutmuştur; fakat heykelcilikten asla vazgeçmez. Onun boğa heykellerini Anadolu Üniversitesi’nde gördüğümde, “iyi ki bizim geleneğimizde heykel yok” diye sevinmiştim. Bu kitch (kiç) heykelcilik Erşen’in belediye başkanı seçilmesiyle bütün şehri istila etmiş. Heykeli yapılmayan bir şey kalmamış neredeyse. Fakat, başkanın amatör ruhu (bunu “kötü ruh” da diyebiliriz) âhir ömründe büyük bir Atatürk heykeli yapmaktan/yaptırmaktan onu men edememiş. Başkan’ın “Eskişehir’e kazandırdığım en büyük eser” dediği anıt “Ulus Anıtı” imiş!
Bir belediye başkanı en büyük heykeli yapmakla öğünür mü? (Gerçi Ankara’nın eski başkanı da “en büyük eğlence merkezi”ni yapmakla öğünürdü). Heykel yapmak belediye hizmeti midir?
Anıtta “Türk Ulusunun Kurtuluş Mücadelesini anlatan figürler ve heykeller bulunuyor”muş. “En üst kısmında ise Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün heykeli yer alıyor”muş. Bu hem Atatürk anıtı hem değil! Çünkü kaide kısmında dört yöne giden atlı heykelleri var. Kim bunlar?
Şu hatıra gelir: Bunlar Atatürk’ün yakınında bulunan, onun döneminde hizmetleri görülen şahsiyetlerdir. Alâkası yok! Alparslan, Fatih, Kanunî. Atatürk bir daha! Bu dört şahsiyetin bir grupta tasviri olabilir. Fakat bir de tepede Atatürk’ü ikinci defa koymak hiçbir sanat ve estetik anlayışıyla izah edilemez.
Eskişehir’in şimdiki manzarası Avrupa şehirlerinin kötü taklidi. Disneyland taklidi masal şatosuyla, sokaklarındaki figürlerle, yapılarıyla öyle. Heykelleri bu taklitçiliği birkaç kademe yükseltiyor. Meğer son yapılan “Ulus anıtı” da Viyana’daki Maria Tereza anıtının taklidi imiş. Resmine baktım, form aynı. Tepede Maria Tereza var. Aşağıda Avusturya kraliçesinin döneminde yakınında bulunan himaye ettiği önemli şahsiyetler!
Eskişehir’i gerçek Anadolu zeminine oturtmak için çabalayanlar da yok değil. Dede Korkut Parkı’ndaki Dede Korkut Anıt Duvarı güzel bir örnek. Dede Korkut’un 12 koluna ilave 13. bir kolun bulunması bu yılın önemli bir kültür hadisesi. Bu her şeyiyle bizden anıttan ve Eskişehir’deki diğer olumlu çabalardan bahsetmeyi bir başka yazımıza bırakıyoruz.
Dergiler kapanmasın! Dergi çıkarmak belki çok zor değildir, kaliteyi koruyarak sürdürmek ise zordur. İtibar kapanıyormuş. Köklü bir derginin kapanması edebiyat âleminde bir kalenin düşmesi gibidir.
.06/10/2019 23:08
İstanbul depreştiğinde nasıl kurtulacak?
Çoktan tarihe karışan “İstanbul efendisi”ni herkes duymuştur, onun yerine ikame edilmek istenen “İstanbul ilbay”ını kimse bilmez! “İlbay da neyin nesi” diyenleri cevaplayalım ilkin. İl-bay, 1934’te “vali” karşılığı uydurulmuştur. Askerî bir rütbe olarak “al-bay” emir komuta ile tutturulmuştur da sivil bir rütbe olan ilbay tutmamıştır. İstanbul’da o sıralar Muhiddin (Üstündağ) “ilbay”dır. 1928-1938 arası valilik yapan Üstündağ aynı zamanda “şarbay”dır, yani belediye başkanı!
“İstanbul efendisi” kimdir? İstanbul kadısıdır. Bir yanıyla belediye başkanıdır İstanbul kadısı. Musahipzade Celâl’in İstanbul Efendisi oyunu yeniden sahnelense de İstanbul efendisi kimdir, şöyle bir hafıza tazelemesi yapılsa.
İstanbul nüfus olarak Türkiye’nin yaklaşık beşte biri, ekonomi olarak daha da fazlası. Türkiye’den İstanbul’u çıkarsak geriye ne kalır? Elbette, nüfusundan, ekonomik varlığından öte bir değerdir İstanbul.
İstanbul’da meydana gelecek bir hasarın İstanbul’la sınırlı kalmayacağını hatırlatmaya çalışıyorum. Bana göre, zaten taşımakta zorlandığı nüfus yükünden ötürü İstanbul ağır hasarlı. Gereğinden fazla nüfus taşıyor, gereğinden fazla yapılaşma var ve ekonomik büyüklüğü gereğinden fazla. Yaşanması zor bir şehir. Bir şehre bu kadar yüklenilmesini aklım almıyor. Hiçbir Avrupa şehri bu kadar nüfusa sahip değil, hatta Berlin gibi bazı başkentler 1900’lü yıllardaki nüfusunun altında nüfusa sahip. Sıfırdan bir şehir kurulsa idi, hadi derdik. Bu kadar köklü bir tarihe ve ona mümasil mimarî eserlere sahip bir şehrin hasar görmesi bugünün değil, tarihin hasar görmesi olacak aynı zamanda.
Deprem profesörlerine ne ölçüde güvenilebilir? Ne kadar güvenmesek de tarihen İstanbul büyük depremler görmüş bir şehir. Sırf geçmişine bakarak dahi gelecekte bir deprem olabileceği ihtimalini kabullenmek zorundayız.
Büyük depremler görmüş olan şehir, bu büyük depremleri en fazla bir milyon nüfusa sahipken görmüş olmalıdır. İşte 1894 depremi, İstanbul bu nüfusa sahipken vuku bulmuştur. Bu deprem şehirde büyük hasara yol açmış, neredeyse zarar görmeyen yapı kalmamıştır. İstanbul’un esas olarak sur içinde bulunduğunu, bugün yerleşim merkezi konumunda büyük nüfus barındıran semtlerin ufak tefek köyler dışında boş olduğunu unutmayalım.
İstanbul depremi gerçek anlamda “büyük deprem” olacaktır, büyük kıyamet diyeceğim geliyor! 16 Milyon insanın yaşadığı şehirde şiddetli bir sarsıntı olsa da diyelim ki hiçbir bina yıkılmasa…Sırf izdihamdan, yüzlerce binlerce zayiat olma ihtimali vardır.
Son deprem üzerine İstanbul’u terk edenler olduğu söyleniyor. Eğer böyle bir göç varsa, bunun büyük rakamlara ulaşması beklenemez. Deprem ihtimali İstanbul’un kurtarılması için bir fırsat olarak görülebilir. Bunun depreme dayanıklı olmayan binaların güçlendirilmesi veya yeniden yapılması ile çözülecek bir mesele olmadığını düşünüyorum. Şehrin yaşanılırlığını artıracak tedbirlerin yapı ve nüfus yoğunluğu olan bölgelerde ciddi seyreltme ile sonuç vereceği açıktır.
İstanbul’un yakın on yılını bu şekilde yaşanılırlığı artıracak şekilde planlamak şarttır. Şehre yeni nüfus çekmek, bunun için yatırım yapmak yerine, bazı iktisadi işletmeleri Anadolu’nun yatırıma ihtiyacı olan yerlerine yönlendirmek, nüfusu da ona göre bu şehirlere aktarmak, zor görünen, makul ve doğru bir çözüm olacaktır. İstanbul için bir nüfus hedefleyip, ona göre düzenlemeler yapmak ve bunu sadece mahalli idareye bırakmayıp, merkezî yönetimi de işin içine katmak gereklidir.
Türkiye İstanbul’dan düzelir diyenlerdenim.
Peki İstanbul düzelir mi?
O da Türkiye’yi yönetenlere, onların ufuk sahibi olmalarına ve kararalılıklarına bağlı.
İstanbul depreştiğinde sırf bu şehir sarsılmaz, Türkiye’de her şey sarsılır!
.9/10/2019 23:17
Heykel yapmak belediye hizmeti mi?
Bunun için Belediyeler Kanun’una mı bakmalı, teamüllere mi? Her ikisinde de heykel yapmak diye bir şey yok.
“Efendim biz şehri güzelleştireceğiz!”
Heykelle şehir güzelleşir mi? Heykel güzelse, “hadi tamam” diyelim.
“Türkiye’de güzel heykel gördüm!” diyen, beri gelsin. Güzel heykeller Avrupa’da. Ama hiçbir Avrupa şehrinde bizim şehirlerdeki kadar heykel yok!
Elbette Türkiye’de güzel heykeller var, fakat antikite dönemine mahsus! Roma, Elenistik dönem heykelleri de buna dâhil edilebilir. Doğu Roma, yani Bizans için aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Hatta Bizans’ın bir döneminde şedit bir heykel kırma hareketi var, yani “ikonaklazm”, Türkçesi “putkırıcılık”! Anadolu’daki heykellerin islâmî dönemde kırıldığını sananlara hatırlatalım: Onların büyük ekseriyeti Bizans döneminde kırılmıştır.
Şöyle diyenler çıkar: “Atatürk döneminde belediyeler heykel yapardı.” Bunun da bir esası yok. O dönemde yapılan heykellerin büyük çoğunluğu, gazetelerin, derneklerin vs. açtığı kampanyalarla, halktan toplanan paralarla yapılmıştır/yaptırılmıştır.
Devlet heykelleri, belediye heykelleri darbe dönemlerinin işi. 1960 darbesi, 1980 darbesi ve 28 Şubat örtülü darbesinin arkasından heykelcilik furyası almış yürümüştür.
Cihanbeyli örneğini hatırımda. Eski Konya millet vekili Mustafa Kabakçı’dan dinlemiştim. 27 Mayıs’tan sonra ilk yapılan işlerden biri kasabanın meydanına yeni bir heykel dikmek olmuş. Tabiî parası halktan tahsil edilerek! 12 Eylül’den sonra da o heykel yetersiz bulunmuş olmalı ki, yeni ve daha büyüğü yapılmış. 28 Şubat sonrasını bilmiyorum. Mutlaka en büyüğü o zaman yapılmıştır!
Yaşayanlar hatırlar, 28 Şubat döneminde Sultanbeyli Atatürk heykelinin macerasını.
Kartal 2. Zırhlı Tugay komutanı (unutulmuş bir ismi hatırlatmayalım!) bir gece ansızın alarm veriyor. Tugay’da sirenler çalıyor. Asker koğuşlardan fırlıyor, “savaş mı çıktı” diye. “Herkes giyinsin ve silahlarını alsın! Tam techizat verilecek. Beşer adet dolu şarjör teslim edilecek!”
Harp değilse darbe var! Tüm tugay mevcudu kamyonlara bindiriliyor ve yola çıkılıyor. Gidiş nereye? Kimse bilmiyor!
Tabiî ki heykel dikmeye!
Komutan belediyeyi filan haberdar etmeden şehrin kendi uygun bulduğu yerine önce fiberden, sonra tunç Atatürk heykeli diktiriyor. Belediye başkanı heykelin başına bir iş gelmesin diye 15 gün boyunca 24 saat nöbet tutturuyor!
O günler geride kaldı… Fakat belediye seçimlerinden sonra da bir heykel furyası başladı. Kuşkulanmadım değil, acaba gizli bir darbe mi var diye! Birçok şehirde yerli yersiz heykeller diliyor. Tabii CHP’li belediyeler ve bir kısım MHP’li belediyeler, anlayacağınız ulusalcılarla milliyetçiler aynı noktada buluşuyor.
Bazı belediye başkanları, Eskişehir başkanı gibi, en büyük hizmetlerinin heykel dikmek olduğun söylüyor. Bu mu belediyecilik? Sakilliğe bakın: “Eskişehir Ulus anıtı”nda iki Atatürk heykeli var. Biri atlı, biri yaya! Bir de uçan Atatürk olsa idi bari. Hani istikbâl göklerdedir ya!
Eski başkanlar içinde Eskişehir başkanı ile yarışacak biri vardı: Ankara’nın eski başkanı! O da mevkidaşı gibi her şeyin heykelini yaptırdı, kedi, köpek, boğa. Atatürk heykeli hariç. Onun en meşhur heykeli dinozor heykeli! Büyük kıt’ada bu heykel arada bir homurdanıyor ve burnundan dumanlar çıkarıyor muş! Dikildiği meydandan sökmek için onun görevden uzaklaşması beklendi.
Ankara’nın yeni başkanı, önceki başkanın birçok sakil işini düzetmeye çalışıyor. Nitekim, Genelkurmay kavşağındaki şehrin güzelliğine bir suikast olan “Kol saati” anıtını da kaldırdı! Fakat yerine yeni bir Atatürk heykeli dikecekmiş! Dikmen’de bir taraftan Çankaya belediyesinin, diğer taraftan Büyüşehir belediyesinin bu maksatla diktiği heykeller ne olacak? Hele Büyükşehir belediyesi Atatürk’le birlikte neredeyse bütün karşılayıcıların heykelini yaptırmış!
Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 100. Yılı, tamam anladık da bunun için heykel değil, bir anıt, bir kitabe dikmek en iyisi. Orhun anıtları gibi.
Ankara galiba Eskişehir’den sonra en çok heykeli olan şehir. Hem sonra başkanın burada dikeceği yüz metre karelik alan içinde kim bilir kaçıncı heykel olacak? İçişleri bakanlığının önünde, Jandarma’nın önünde, Genelkurmay’ın önünde, Deniz Kuvvetleri cephesinde, Hava kuvvetlerinin önünde ve nihayet Meclis’in önünde…
Dünyanın hiçbir yerinde yok böyle bir şey. Ankara’nın bu bölgesi tam bir heykelistan!
İstanbul nasıl kurtuldu?
Dün İstanbul’un “kurtuluş” yıldönümü idi. Mutad seremoni heykel odaklı olarak icra edildi, belediye başkanı bildik cümleleri “şeref defteri”ne kemali ciddiyetle yazdı. Kimse “bu nasıl kurtuluş?” sorusunu sormadı.
Soru sormazsak, gerçeğe ulaşamayız!
İlk sorumuz şu: İzmir ne zaman kurtuldu? Bunu bilmeyecek ne var, 9 Eylül 1922…
Asıl soru şu: İstanbul neden İzmir’den bir yıl bir ay sonra kurtuldu?
Şöyle de sorabiliriz: İstanbul’u kurtarmak için neden bir yıldan fazla bekledik?
Peki, Ankara hükümetinin temsilcisi Refet Paşa’nın 19 Ekim 1922’de İstanbul’a bir bölük askerle gelmesi neyin nesi? Tarih, arkaplanı merak edilmezse ve bilinmezse şişinme malzemesi olmaktan öteye gidemez. Palavralar zamanla hakikat muamelesi görür.
Yukarıdaki soruyu, yani “İstanbul’u kurtarmak için neden bir yıldan fazla bekledik” sorusunu bütün inkılâp tarihi kitabı yazarlarına, hocalarına soruyorum. Halen hayatta olanların cevaplarını da bekliyorum, bu sütunda yer vereceğim.
Doğrudan söyleyelim: İngilizlerin ve onların müttefiklerinin ordumuzun Yunanlıları mağlub edeceğinden asla şüpheleri yoktu. Bunu en ince ayrıntılarına kadar düşünmüşler ve Anadolu’yu kontrol edebilmek için 27 tümen askere ihtiyaç olduğu kararına varmışlardı.
Yunanistan’ın bütün silahlı kuvvetleri ne kadardı? 14 tümen! Üstüne üstlük, işgalci bir güç, kendi toprağını savunan bir halka karşı savaşıyor…Yani kesin ümitsiz vak’a!
İngilizler için asıl zafer sonrasını düzenlemek önemliydi.
Osmanlı Devleti yıkılmalıydı, Müslüman dünyanın atıf merkezi çökertilmeliydi. Hilafet yok edilmeliydi. Kırpılmış Misak-ı milli sınırları içinde yeni bir “Türk” devleti kurulmalıydı. Bunu daha 1919 başında ilân etmişlerdi.
Peki bu devletin başkenti İstanbul olabilir miydi?
Bunu en net şekilde İngiliz hariciye nazırı Lord Gürzon 18 Ocak 1919’da Paris Konferansı’nın açılışında söylemişti: “Bağımsız bir Türk devleti kurulmalı, bu devlet geçmişte olduğu gibi, Anadolu yarımadasının sınırları içinde kalmalı ve başkenti Bursa veya Ankara olmalı.”
İzmir’in kurtuluşundan sonraki bir yıl işte İngilizler için bu sürecin yönetimi ile geçti. Lozan başlamadan saltanat kaldırıldı, bu Osmanlı Devleti’nin yıkılışı idi. Bu yetmedi, İsmet Paşa ve heyeti Lozan’a gitti. Baktılar ki asıl masayı kuranlar ortada yok. Ne zaman ki Vahidetdin’i alıp götürdüler, konferans başladı. İkinci hedef, İstanbul’un başkent olmamasının kabul ettirilmesi idi. Siz barış masasına oturuyorsunuz, ülkenizin her bakımdan en mühim şehri düşman kontrolünde…
İstanbul’u işgal eden güçler şehri terk edince barış müzakerelerinin başlaması gerekmez miydi?. Hadi bu olmadı. Lozan’ı 24 temmuzda imzaladık. Neden İstanbul tahliye edilmedi? Herkesten önce biz Meclis’te tasdik ettik, 23 Ağustos 1923. Hâlâ İstanbul’da işgal sürüyor. E, daha ne bekliyorlar kuzum? Bizim İstanbul’un boşaltılması yönünde bir hareketimiz neden olmuyor?
İstanbul’un yeni Türkiye devletinin başkenti olmaması gerekiyor. Neden? Çünkü bu dışarıda bir devam etkisi uyandırır, yani ismi değişmiş biri Osmanlı.
İstanbul’un kurtuluşu, Ankara’nın başkent yapılması ile ilgili sürecin kesinleşmesi ile mümkün oluyor. 2 Ekim’de işgalciler İstanbul’u boşaltıyor. Demek ki gerekli teminat verilmiş. 6 Ekim’de Şükrü Naili Paşa İstanbul’a giriyor. 9 Ekim’de İsmet Paşa Ankara’nın başkent olma teklifini Meclis’e getiriyor…
Dün hamakataver bir iddia ile karşılaştım: İstanbul ikinci defa fethedilmiş! Bu iddiayı nasıl ciddiye alabiliriz? İstanbul’un bu ikinci fethinde ne kadar şehid verdik? İstanbul’u bize karşı savunan düşmanlardan ne kadar zayiat oldu?
Sıfıra sıfır elde var sıfır!
Bir şehir o şehrin asıl sahipleri ile savaşarak fethedilir. İstanbul işgal altındayken bile bizimdi. İşgalin geçici olduğunu herkes biliyordu. İstanbul’un tahliyesi eninde sonunda yerine getirilmesi gereken bir formalite idi.
Eğer bu fetihse, formaliteden bir fetihtir!
.13/10/2019 23:11
Arap birliği var mı?
Alelacele toplanıp Türkiye’ye karşı karar aldıklarına göre, olması lâzım! Eğer gerçekten varsa da eserinin görülmesi lâzım.
Şu sorulara gerekli cevapları veremeyen bir Arap Birliği yok hükmündedir:
Arap birliği varsa İsrail neden var?
Arap Birliği varsa Filistin meselesi neden halledilemiyor? Kudüs neden işgal altında?
Böyle bir birlik gerçekten varsa Irak niçin böyle?
Suriye meselesi neden yıllardır çözülemiyor?
Libya’da savaşan taraflar Arap değil mi?
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki mesele ne?
Bu cevapsız soruları bir kenara bırakalım.
Türkiye Arap topraklarını işgal etmiş! Hay aksi!
Türkiye bu toprakları işgalden kurtarmaya çalışıyor. Ne işgalinden? ABD işgalinden. Bugün ABD işgali altında olmayan bir Arap ülkesi var mı?
Suudi Arabistan gerçekten hükümran bir ülke mi? Nihai kararları Suudlar mı alıyor, ABD makamları mı? ABD “ver” diyor, veriyorlar. ABD “dur” diyor, duruyorlar, “yat” diyorlar, “kalk” diyorlar, kalkıyorlar. Bu yüzden Kâbe’nin etrafını efendilerinin putları ile donattılar. Amerikan gökdelenleri, Londra saat kulesi, bilcümle ABD sermayeli oteller…Nasıl ABD bunlara hükmediyorsa, onlar da Kâbe’ya tahakküm için yapılmış binalar.
Mekke’nin ortasında Kâbe garip! Müslümanlar Kâbe’nin garipliğine ağlamıyorsa, Kâbe’yi bu duruma düşürenlere buğz etmiyorsa, imanını sorgulamalı.
Bir Müslüman hacca giderse yüzünü hiç yerden kaldırmamalı. Kafanızı kaldırdığınız an bu ülkedeki Amerikan işgalinin tecessüm ettiğini görüyorsunuz.
Tamam, Arap birliği var da neden var?
Arap Birliği, mevcut efendileri ABD’nin, eski efendileri İngiltere’nin emir ve direktiflerini yerine getirmek için var. Bu toplantının ABD ve İngiliz etkisi olmadan yapıldığına kim bizi inandırabilir.
-Toplan ve kına!
-Yes sör!
Arap birliğinde Türkiye’ye karşı rey verenler Türkiye’ye karşı bir harekât yapabilir mi? Böyle bir ihtimal olsa idi, ABD onları kullanırdı. Bu imkân ve kabiliyetten yoksun oldukları için kürtçülükle afsunlanmış terörist gruplar kullanılıyor.
Arap birliği neden var?
Zâlimin yanında saf tutmak için!
Dünyada Müslüman algısının yerlerde sürünmesi için.
Şu yer yüzünde Arap Birliği’ni adam yerine koyan bir ülke hatırlıyor musunuz?
Arap Birliği’nin içine İsrail kaçmış. İsrail siyasetini en ileri seviyede savunan işte bu Arap Birliği!
Bu halt etmenin Arapçası nedir? Câmiatü’d-düveli’l-Arabiyye!
Birlik bunun neresinde? Aslında neden “Arap Birliği” diye çevrilir ki?
Arapçası ortada: Arap devletleri topluluğu! Aslında devlet olamamışların topluluğu.
İngilizcesi Arap Ligi!
Daima küme düşmeye mahkûm devletimsilerin ligi!
.14/10/2019 23:46
Barış çığırtkanlığı!
Savaş çığırtkanlığı olur da barış çığırtkanlığı olmaz” diyebilirsiniz; doğrusu budur. Fakat bugünlerde çapılan barış çağrıları da tersinden savaş çığırtkanlığıdır aslında.
Ne zaman “savaşa hayır”?
Savaşın seyrinin aleyhine değişme ihtimali olduğu zaman!
Böyle zamanlarda bilgi kirliliği ile algı kirliliği baş başa gider.
Türkiye’nin güneyi apaçık savaş bölgesi. Burada kirli bir savaş yıllardır sürüyor. Bu topraklar Türkiye’nin Misak-ı Milli’ye dahil olduğu halde Lozan’da bırakmak zorunda kaldığı bölge. Neden bırakıldı? Hem petrol yüzünden, hem de ihtilaf devam etsin, nifak sürsün, emperyalistlerin eli bölgeden kesilmesin diye!
Irak ve Suriye’nin Sovyet sonrası dönemde çatışma bölgesi hâline getirilmesi tamamen İsrail’in varlığı ve güvenliği ile ilgili. Bölge ne kadar istikrarsızlaştırılırsa, İsrail o kadar güvende olur, Filistin halkına karşı her türlü harekette serbest kalır.
Nitekim öyle oldu. İsrail bugün en azgın günlerini yaşıyor.
Türkiye’nin mevcut sınırlarını aşmaması bir Lozan hükmüdür! Bugüne kadar bu hükmün dışında bir defa çıkılmış, İskenderun ve Antakya Türkiye sınırlarına alınmıştır. Bu ne zaman mümkün olmuştur? Avrupa’da Hitler Almanya’ya hâkim olmuş ve Fransa’ya karşı husumet yükselmiştir. İşte bu sırada İngilizler Musul ve Kerkük’e karşılık Fransızları zaten elden çıkaracakları bir bölgenin Türkiye’ye verilmesi konusunda ikna etmişlerdir. İkinci Dünya savaşı patlak verdiği için bu el değiştirme ciddi bir mesele haline getirilememiştir.
Türkiye’nin ikinci hamlesi, Kıbrıs’a müdahalesidir. Bu müdahale uzun bir süreç içinde yapılabilmiş sonuçları itibarıyla Türkiye’nin ciddi bedeller ödemesi gerekmiştir. Türkiye Kıbrıs için hâlâ bedel ödemeye devam ediyor.
(Son bedel de Akıncı Cumhurbaşkanı bedeli olmalı! Kuzey Kıbrıs Rum yönetimi cumhurbaşkanı gibi konuşarak konumunu ortaya koydu.)
Bu son harekât, işgal edilmiş bir bölgede barışı sağlamak için yapılmaktadır.
Bu ne demek oluyor? Sureta barış taraftarlarının bunu görmemesi neye yorulabilir?
ABD, İsrail’in güvenliği için terörist unsurları burada besledi, büyüttü, “Rojova Kürdistanı” havucuyla PKK/PYD’yi kullandı. Onlar ne yaptılar? Ciddi bir etnik temizlik. Arapları ve Türkmenleri yerlerinden, yurtlarından ettiler. Hatta bir kısım Kürtler de PYD teröründen kaçarak Türkiye’ye sığındı. Dönmeleri imkânı varken, dönmediler.
Bölgede ABD gölgesinde kendini aslan sananlar ve onlardan hiza tutanlar, kuyrukları sıkışınca barış çığırtkanlığı yapıyor. Amerikancılık da şu sıralar “barışçılık” şeklinde zuhur ediyor. Bu nasıl barış? ABD’nin oraya yaptığı yığınak barış yağınağı mı?
Bu barış çığırtkanlığının yükseltilmesi Türkiye’nin harekatının derinleşmesini önlemek maksatlı. Neden? Çünkü Türkiye düz bir araziyi terörden temizleyecek. Fakat tabii bir sınıra ulaşılamayacak. Amerika’nın paralı askerleri efendilerinden aldıkları güçle mel’anetlerine devam edecekler.
ABD satrançta birinci hamleyi gördü, ikinci hamlenin önünü kesmenin peşinde.
Bu hesapta Kürtler sadece çıkarma işlemi olarak var!
Toplama ve çarpmaya gelince; zaten onlar bu kadar hesap bilmez diye düşünülüyor olmalı!
.16/10/2019 23:06
Bir ABD oyunu: Suriye meselesi
Barış Pınarı Harekâtı’nın oyunbozan bir seyir takip etmesi tükenen dünya gücü ABD’nin zamirini açığa vurdu.
Bir kere, Suriye’de yıllardır süren kirli savaşın asıl mes’ulü ABD, bu şek ve şüpheye mahal kalmayacak şekilde ortaya döküldü.
ABD, Suriye’yi istikrarsızlaştırarak İsrail’i rahatlattı. Aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki genişlemekte olan tesir alanını daralttı. İsrail dışında bütün bölge ülkeleri neredeyse iktisadî bir bütün olma düşüncesine ısınıyordu. Suudi Arabistan sınırına kadar vizesiz gidilebiliyordu.
Rejim karşıtı hareket başladığında bunun kısa sürede sonuçlanması için ABD ve Avrupa’nın devreye gireceği, netice olarak Baas iktidarının sonunun geleceği sanılıyordu. Türkiye’nin böyle bir beklenti ile konuya yaklaşması da o zamanlar tuhaf kaçmıyordu. Tabiî ABD’nin gerçek senaryosu bilinmediği için Türkiye Şam yönetimi ile ilgili siyasetini doğru bir zemin üzerinde tutamadı. İçeride rejim karşıtı muhalefet büyürken Baas iktidarının demokratik bir yapıya evrilmesi yönündeki çabalar bir sonuç vermedi. Bu tavırda Rusya’nın ne kadar rolü olduğunu, başlangıç safhasında bilmek mümkün değil. Fakat zaman geçtikçe, kriz derinleştikçe bu derinliği çok boyutlu hale getirmek maksadıyla Rusya’nın silahlı güç olarak denkleme katılması, hatta İran’ın aynı şekilde savaşan bir güç olarak devreye alınması ABD’nin rızası, onayı olmadan mümkün olamazdı.
Bu “olamazdı”yı şimdi çok daha rahat söyleyebiliyoruz.
Arkaplanda bir ABD-Rusya mutabakatı olduğunu görmemek bu raddede ancak körlükle açıklanabilir. Bu mutabakatın çerçevesini bilmiyoruz. Rusya’nın bu çerçeveyi kendi açısından ne ölçüde esnettiğini de bilmemiz mümkün değil. Fakat Suriye’deki Rusya gerçeğinin Türkiye ile ilgili boyutu zaman zaman şaşırtıcı bir seyir takip etse de belli bir hedef gözettiği anlaşılıyor.
ABD, İsrail’i rahatlatacak terör koridoru konusunda Türkiye’yi ikna edemedi. Türkiye bu koridoru etkisizleştirmek için Rusya ile bir yere kadar yürüdü. ABD’nin kontrolündeki “kantonistan” konusunda fiili bir durum meydana getiremedi. İş öyle uzadı ki, Türkiye’nin sabrı taştı ve nihayet Barış Pınarı Harekâtı başladı. Amerika gönülsüzce geri çekildi ama bütün propaganda gücünü kullanarak Türkiye’yi itibarsızlaştırmaya yöneldi. ABD’nin Türkiye’ye karşı kirli bir iletişim harekâtı yürütüyor. Belki şu düşünülmüştü: Terörist unsurlar Türkiye’ye ağır zayiat verdirir, ABD’de barış güvercini edasıyla işe müdahil olur.
Harekata karşı büyük bir mukavemet görülmeyince, ABD ciddi para ve silah desteği ile oluşturduğu güçlere geri çekilme tavsiyesinde bulundu. Daha güneyde bir mevzi oluşturmak iradesi şaşırtıcı değildi aslında.
Türkiye’nin harekâtı Münbiç ve Aynelarap’a doğru yayma ihtimali ABD’nin kimyasını bozdu. Türkiye buraları kontrol edeceğinde Rusya kontrol etsin hesabıyla Münbiç’ten çekildi. Rusya rejim güçleri ile Münbiçe yerleşti…
Şu sırada çözüme yakın mıyız?
ABD ve Rusya Münbiç ittifakını sürdürürse bir çözüm üretebilir mi? Bu çözümü engelleyen, ABD’nin terörist unsurlarının ne olacağı konusudur. Bu kadar besleyip büyütülmüş, ümitlendirilmiş kitle ne olacak?
Ben bu noktada önümüzdeki günlerde içine PKK sızmış bir IŞİD görüyorum!
Bir Pentagon yetkilisinin Newsweek dergisine yaptığı şu açıklama, ortada ayrıca bir ABD/Rusya anlaşması olduğuna işaret ediyor:
“Menbiç’ten 24 saat içinde çekildik. Uzun süredir bölgede olduğumuz için, Rus güçlere, daha önce güvenli olmayan bölgelere hızlıca giriş yapmaları konusunda yardımcı olduk. Bu, aslında bir ‘devir-teslim.”
.20/10/2019 22:35
Konu kapandı mı?
Türkiye’nin güneyinde başlattığı harekât, ABD’nin müdahalesi ile durduruldu. Bu elbette bir Amerika müdahalesidir! Ne için yapılmıştır peki? Orada konuşlandırdığı “Kürtler”den oluştuğu söylenen silahlı unsurlarını korumak için.
Suriye bir vekalet savaşı sahası ve ABD bu sahada PKK/PYD unsurlarını kullanıyor. Bu müdahaleyi “Kürtler ölmesin” diye mi yaptılar peki? Asla ve kat’a. Onlar için Kürtler ölmüş, Araplar ölmüş, Türkler olmuş hiç mesele değil. Hepsi ölebilir, bir tek İsrail yaşa malıdır!
ABD’nin Türkiye’nin güneyinde oluşturduğu İsrail sınırını bizden gelen baskılarla biraz geriye çekeceğini ve kaldığı yerden Türkiye’yi tâcize devam edeceğini daha önce yazmıştık.
ABD bu sınırı tamamen terk eder mi? Bu konu üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
ABD için öncelik İsrail’in varlığıdır. Bölgede İsrail olmazsa emperyalizmin İslâm’ın ana topraklarına müdahalesi yeterince etkili olmaz. Tramp’la birlikte İsrail güçlendirilip, büyütülüp bölgenin hâkim devleti haline getirilmek isteniyor. Bu sadece Filistin’de topraklarını genişletmesi, Golan’da ve Kudüs’te tam hâkimiyetinin tanınması ile bitmiyor, Türkiye’nin önüne bir bend (baraj) çekmeye kadar gidiyor.
Türkiye ABD’nin bölgede İsrail’i hükümran kılma mücadelesini görebiliyor ve adımlarını ona göre atıyor. İsrail’in hâkimiyetini bölgenin “Arap” ülkeleri zımnen destekliyor. Tabiî bu zımnen destek zaman zaman aleni desteğe dönüşüyor. Bilhassa Suudî ve Mısır yönetimi neredeyse kayıtsız şartsız İsrail destekçiliği yapıyorlar. Bazı Suud âlimleri(!) İsrail’e karşı mücadelenin gayri meşru olduğu yönünde beyanda bulundular. Suud yönetiminden etkili isimler İsrail’e desteklerini her fırsatta ortaya koyuyorlar.
Burada meseleyi iyi kavramak lâzım: Ne Suud yönetimi ve ne de Sisi yönetimi İsrailsiz var olamaz! Daha anlaşılır şekilde ifade edelim: İsrail yoksa veya güçsüzse ne Suudlar var olabilir ve ne de Sisi!
Bu noktada ABD’nin Türkiye’nin güç kazanması karşısında nasıl hareket edebileceğini kestirmek gerekiyor.
Sadeleştirelim: ABD bölgede İsrail’in hâkimiyet kurmasını istiyor, bu şekilde bu toprakları daha kolay kontrol edebileceğini hesaplıyor, Türkiye’nin bu hâkimiyeti engelleyecek konumda olmasını da istemiyor.
Barış Pınarı Harekâtı’nın gelişme seyri ABD’yi fena halde tedirgin etti. Evet bu harekâtı her şekilde önlemeye çalıştılar, fakat bir noktadan sonra bunun imkânsızlığını gördüler. Son çâre olarak bölgedeki silahlı güçlerinin ordumuza ağır hasarlar verdirmesini beklediler. Eğer öyle olsa idi, arabulucu olarak kolları sıvayacaklar kanton bölgelerini korumaya alacaklardı. Görüldü ki, PKK/PYD unsurlarının ordumuz karşısında bir engel teşkil etme gücü yok.
İşte o zaman ABD zamirini ortaya döktü: Rusya’yı devreye soktu.
Bu bize şunu gösteriyor: İsrail’in güvenliği konusunda ABD ile Rusya anlaşmış durumda. Eğer ABD âciz kalırsa İsrail’in güvenliğini Rusya sağlayacak.
Burada Esed rejiminin bir oyuncu olarak görülmesi yanılsamadan ibaret. Esed rejimi Rusya’nın elinde kukla. Kendi gücü ve iradesi yok. Eğer Türkiye daha etkili hale gelirse, PYD’nin başarısızlığı kesinleşirse, İsrail Türkiye sınırını Esed rejimi veya onun yerine konulan kukla yönetimler tutacak!
Bölgenin yakın gücü Rusya’nın Suriye’de ağırlığının artmasının uzaktaki ABD tesirine göre daha ihtiyatlı bakılması gereken bir konu olduğunu da unutmamak gerekir.
Şu sıralar ABD’de ve bazı Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin NATO üyeliği konusu tartışılıyor. Tam zamanı: Türkiye NATO’dan çıkarılsın, yerine Rusya alınsın! Zaten ABD Menbiç ve Aynelarap’taki tavrı ile bu yolda güçlü bir adım attı. NATO Rusya merkezli Sovyetler Birliği’ni durdurmak için kurulmuştu. Şimdi ABD Türkiye’yi durdurmak için Rusya ile işbirliği içinde. NATO Müttefikliği fasaryadan ibaret.
.21/10/2019 23:15
Oryantal, oryantalist, oryantasyon derken oryantiring sökün etmez mi!
Bu yazının başlığını önce “Türk Dil Kurumu kapandı mı?” koymayı düşündüm. “Kapanmak” kelimesi bana muğlak geldi. Feshedildi mi veya lağvedildi mi desem, onu da Kurumcular anlamaz. Belki de “böyle bir Kurum var mı?” suali doğru sorudur.
Eğer Devlet bir kuruma bünyesinde yer vermişse, bir sebebi vardır ve bu sebep de bir çözüm gerektirir. Dil Kurumu, bu milletin, ülkenin dilini korumak ve geliştirmek için devlet yapılanması içinde yer alıyor olmalıdır.
Devlet kurumları listesini gözden geçirelim.
Tapu Kadastro’dan Diyanet İşlerine kadar birçok teşkilat var. Görevleri belli, gerektiğinde konu ile ilgili görüşleri doğrultusunda iş yapılan kurumlar bunlar. Peki Dil Kurumu’nun görevi nedir ve bu doğrultuda işini yapmakta mıdır?
TDK bugün bazı kitaplar yayınlayan, bazı toplantılar yapan ve dergi çıkaran bir devlet kurumudur. Bunları yaparken sırf nitelik açısından bakarsak, böyle bir kuruma ihtiyaç yoktur! Türkiye’de en kaliteli kitapları TDK’mı yayınlıyor? Geçenlerde bir Galatat kitabı yayınlamış, bütün uğraşmalarımıza rağmen edinemedik. Çünkü Galatat kitabının kendisi galatatmış! Yanlışlar kitabı yanlışlar okyanusu imiş! Bu yüzden dağıtımı durdurulmuş.
Hele üçüncü sınıf bir edebiyat dergisi çıkarmak için bu kadar para dökmeğe hiç değmez.
Dil Kurumu’nun ne yapması gerekirse asıl onu yaptığına bugüne kadar şahid olmadım. Tabiî 1980 öncesi hariç. 1980 öncesinde Dil Kurumu dernek statüsünde olmakla beraber Türkiye’nin dil meselelerinde yanlış veya doğru etkili bir yapı idi.
1980 darbesinden sonra Devlet Kurumu yapıldı, söndü gitti. Demek ki memur zihniyeti ile bu işi yürütmek mümkün olmuyor.
Türkiye günümüzde büyük bir dil buhranı yaşıyor, bundan kurumcuların haberi var mı bilmiyorum. Bir taraftan yabancı kelimeler sınır tanımadan dilimize sokuluyor, hem de Devlet eliyle, diğer taraftan uydurmacılık altın devrini yaşıyor. Doğru ve gerçek Türkçe şuurunun takipçisi yok.
Şunu söylemek istiyoruz: Dil Kurumu en azından devletin dil siyasetinin oluşmasında gerçekten söz sahibi olmalı.
Devlet kurumlarının dili ile ilgili takip merkezi kurmalı ve destursuz dilimize sokulan kelimelere dur diyecek bir mekanizma geliştirmeli. Meclis’ten kanunlar çıkmadan dili üzerinde görüş belirtmeli. Tüzükler, yönetmelikler Dil Kurumu’nun denetiminden geçmeli. Tabiî dil meselesi sadece dil hocalarına bırakılamayacak mühim bir konudur, edebiyat alanında kendini kabul ettirmiş şahsiyetler de Dil Kurumu’nda yer almalı. Düşünün, bir Dil Kurumu ki edebiyatçılara kapalı! Dilin teorisini dil hocaları bilir, uygulamasını edebiyatçılar. Dili güzelleştiren edebiyatçılardır.
Gelelim başlıktaki kelimelere…
Oryantal kelimesi herkesin malûmudur. Bu kelimenin meşhur olmayan anlamını da hatırlamamız gerekiyor. Oryantal, şarka ait demektir. İşte bu doğuya mahsus konular oryantalizm denilen bilgi alanına vücut vermiştir. Bunun bilginlerine de oryantalist denir. Biz oryantal oynayanlara oryantalist demeyiz ama batılılar der mi, onu da bilemiyorum!
Tabiî doğubilimi, şarkiyat bizim ezeli baş belâmızdır. Bu siyasete bulanmış ilimle uğraşanlar doğunun nasıl bilgi ile sömürüleceği konusunda uzmanlaşmıştır. Aynı kökten oryantasyon kelimesi de her nasılsa dilimize girmiştir ki, Türkçesi “yönlendirme” demektir. Bazı yabancı dil gösterişçileri “oryante’yi “etmek”le birlikte kullanırlar!
Bunları iyi kötü anladık da, “oryantiring” de nereden çıktı? denilirse nasıl cevap verelim? Bu İngiliz eğitim bakanlığının marifeti mi diyelim?
Öyle desek yalancı çıkarız, adıyla sanıyla “TC. Milli Eğitim Bakanlığı” çocuklarımızı böyle bir kelime ile “eğitmek” istiyor.
“Oryantiring eğitimi” ara tatili öğretmen semineri programında yer alıyormuş!
Trink para gibi tiring eğitim!
Yok mu bunun Türkçesi? Eskiden “istikamet tayini” denirdi. Milli Eğitim istikametini kaybettiği için şimdi diyelim ki “yönbulma”!
Oryantirig eğitimi çocuğumuza yön mü buldurur, istikamet mi kaybettirir siz hesab edin.
Programda bir de “orff eğitimi” varmış! Yani keşfederek öğrenme! Çocuklar orff yapacaklar, böylece hiçbir şey keşfetmemiş olacaklar!
Milli Eğitime söylenecek her şeyi daha önce defalarca söyledik, kılları yok ki kıpırdasın!
Şimdi sözümüz Dil Kurumu’na: Bütün bunlar olurken siz neredesiniz?
Kurumculara oryantiring yaptırsak yönlerini bulurlar mı acaba?
.23/10/2019 23:12
Samsun’a inmek
Samsun yolcusuyuz, Samsun Limanı’nda bitecek yolculuğumuz. Fakat bu “hava limanı”, burada “çıkmak” değil, “inmek” fiili kullanılır. Biz de öyle yaptık, Samsun’a indik!
Güneşli bir ekim günüydü. Gününü, tarihini belirtmeli mi bilmiyorum. Her ihtimale karşı yazalım: 21 Ekim 2019.
Epeydir Samsun’u görmemişim. Gelip geçmişiz, ama yolumuz uğramamış. 1990’ların başında eski belediye reisi Kemal Vehbi Gül’ün daveti ile gitmiş ve birkaç gün kalmıştık. Sonra kitap fuarları, konferanslar vesilesiyle uğramışlığımız var. Ve öyle anlaşılıyor ki, 15 yıldır Samsun’a seferimiz olmamış.
Samsun kelimesi bize hemen “çıkmak” fiilini çağrıştırır. Zihnimizde Samsun “çıkılan yer”dir. Çünkü Gazi Mustafa Kemal (henüz Atatürk olmamıştır) 1927’de Büyük Nutuk’a böyle başlar: “1919 Mayısının 19 uncu günü Samsun’a çıktım!”
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan Bandırma vapuru ile Samsun’a gelişini 8 sene sonra böyle ifade ediyor. “Samsun’a çıktım!” Bu anlatımda tamamen kendi iradesi ile yapılmış bir fiilden söz ediliyor. Oysa aynı Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet’ten bir yıl sonra, 1924’te Samsun ziyaretinde “Düşmanların İzmir’e çıktıkları ve bütün vatanı parçalamaya karar verdikleri günlerde idi ki, İstanbul’dan çıkarak Samsun’a gelmiştim” diyor.
Dikkat edilirse, 1927’deki gibi iddialı bir cümle değil “Samsun’a gelmek”. Yine kişinin kendi iradesini ifade eden bir cümle, fakat, “çıkmak” fiiline göre daha ılımlı bir anlatım. Beş yıl sonra “gelmek”ten “çıkmak”a dönüşen bir değişim sözkonusu.
Ya daha öncesi? Mustafa Kemal Paşa 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bir gün sonra 24 Nisan’da Meclis kürsüsünde konuşuyor. 1927’deki Büyük Nutuk’a göre bu konuşmanın “Küçük Nutuk” olarak adlandırılması doğru olur diye düşünüyorum. Çünkü bu konuşmanın muhtevası ile Büyük Nutuk’un muhtevası aynı. Sadece ona göre daha kısa.
Mustafa Kemal Paşa bu defa “Samsun’da işe başladım” diyor.
İşte sözün doğrusu: Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’da işe başlamıştır.
“İşte bu sırada idi ki, Anadolu’ya mülkî ve askerî hususatla (hususlarla) muvazzaf (vazifeli) olmak üzere ordu müfettişliğine tâyin edildim, bu teveccühü (yönelmeyi, ilgiyi) din ve millete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i ilâhiye addeyledim (ilahî şerefe nail olma saydım).”
Tarihen doğru ifade budur. Mustafa Kemal Paşa, tayin edilerek, görevlendirilerek Samsun’a gönderilmiştir. Peki Paşa neden farklı zamanlarda farklı sözler söylüyor? Mesela, artık zafer kazanılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş, yıl 1924 olmuş, neden Samsun’a “çıktım” demiyor da “gelmiştim” diyor? Daha hadisenin şahidleri hayatta. Bilhassa mahlû (halledilmiş) padişah Vahidetdin sağ. Vahidetdin 1926 yılında ölünce, itiraz mercii de kalmıyor. Böylece Samsun’a gelmek ve işe başlamak yerine “çıkmak” uygun bulunuyor!
Samsun “çıkmak” kelimesi bağlamında kültleştirilen bir şehir. Şehrin her noktasında bunu hissediyorsunuz. Cumhuriyet’in en ünlü heykellerinden biri Samsun’da. Şaha kalkmış at üzerinde Atatürk heykeli! Tabii bu yetmiyor bir sürü ikonografik unsurla konu şehrin muhtelif yerlerinde görünürleştiriliyor. Son yıllarda Bandırma Vapuru’nun bire bir kopyası yapılmış. İşe bakın ki karaya oturmuş bir vapur! Çanakkale’de Nusret gemisi de müze olarak yeniden yapılmış, fakat o denizin üstünde!
Samsun’u gezmek belki de bu vapuru gezmekle eşdeğer tutuluyor. Biz de geminin merdivenlerinden tırmanıp şöyle bir dolaşıyoruz. Bazı resimler, taklit malzemeler ve balmumu heykeller. En güzeli de “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” bağlamında fonda sürekli çalınan Türk sanat müziği eserleri. (Hazret sanki klasik müziğimizi yasaklamamış diyeceğim geliyor!)
Bu arada Kemal Paşa’nın yatağı da (tabii tahminlere göre) yapılmış. Bu odaya ve yatağa bakarak “beş yıldızlı otel odası” desek hata olmaz!
Resimler ve vesikalara bakarken, Mustafa Kemal Paşa ve heyetinin Samsun’a gidebilmeleri için İngilizler tarafından verilen vizenin kopyasını görmeyelim mi?
Hay Allah! Kim yaptı bu sakilliği?
İşte bir İngiliz gemilsinin Bandırma’yı kovalamaları, fakat yakalayamamaları masalı çöküyor böylece. Samsun’da işgalci bir İngiliz askeri birliğinin olduğunu da hatırlarsak…
Kelimelerin hiçbir önemi yok denilebilir mi? Biz deriz ki kelimeler çok önemli. Paşa, “ulaştım”, “vardım”, “ayak bastım” da diyebilirdi. Boşuna “çıktım”da karar kılmamıştır her halde!
.27/10/2019 23:03
Samsun: Kimlik arayışının amazoncası!
Samsun’a çıkmadık, ama Samsun’dan da çıkamadık!
Samsun’a gidiş sebebimiz, Anadolu Mektebi’nin Mehmed Âkif ve Tarık Buğra okumalarına katılan 13 ilden öğrencilerin değerlendirmelerine şahit olmak. Sami Güçlü Hoca bir ara siyasete bulaşmıştı, bakanlık da yaptı. Fakat daha sonra memleket irfanına gerçek anlamda hizmet maksatlı gönüllü bir faaliyete girişti. Adapazarı’ndan başlıyarak ülkemizin birçok ilinde lise ve üniversite öğrencilerinin katıldığı okuma programlarının düzenlenmesine öncülük etti. Mustafa Kutlu, Tarık Buğra, Cengiz Aytmatov, A. Hamdi Tanpınar, Cengiz Dağcı, Sâmiha Ayverdi, Yahya Kemal, Necip Fâzıl, Mehmed Âkif, Sezai Karakoç, Cemil Meriç ve Nureddin Topçu…eserleri okunan yazarlar. Bu kitapları dikkatle ve anlatacak ciddiyette okuyan gençlerin nasıl bir zihnî gelişme içinde olacakları tahmin edilebilir.
Millî Eğitim, temel metinler konusunu bir türlü halledemedi. 100 temel eser projesi uygulama hataları yüzünden çöktü, yerine de bir şey konulamadı. Anadolu Mektebi bu anlamda ciddi bir alternatif sunuyor. Bu program vesilesiyle büyük yazarımız merhum Tarık Buğra’nın eşi Hatice Bilen Buğra hanımefendi ile tanışmamız ayrı bir güzellikti.
Âkif yaşadı, Buğra yazdı!
Mehmed Âkif Millî Mücadele’yi yaşadı, daha başlangıçta dâvet edilen bir şair ve fikir adamı olarak Millî Mücadele’nin önde gelen sivil şahsiyetlerinden biri oldu. Mehmed Âkif’in hem de “İslâm şairi” alarak Ankara’ya davet edilmesi, bu sıfatla sürdürdüğü faaliyetler, İstiklâl Harbi gerçeğinin kavranması bakımından bilhassa önemli. Tarık Buğra, Millî Mücadele’de Batı cephesinin karargâhının bulunduğu Akşehirli. Babadan, çevreden bu dönemle ilgili kitaplara yansımayan kim bilir neler işitti. Bu duyduklarını İstanbul’da üniversite öğrenciliği sırasında tanıdığı şahsiyetlerden öğrendikleri ile zenginleştirdi ve zihninde taşıdıklarını roman olarak kayda geçirdi; böylece ortaya çıkan Küçük Ağa önce Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edildi, aynı yıl, 1963’te kitap olarak yayınlandı…
Millî Mücadele’nin 100. Yılında Samsun’da icra edilen bu faaliyet bu şehirde yapılan ve konunun ruhuna en uygun program olmalıdır.
Gerçek Samsun, doldurma Samsun!
Samsun adından çok söz edilen, fakat bilinmeyen bir şehir. “Samsun’a çıkma miti” her şeyin önüne geçiyor ve gerçek Samsun’a nüfuz edilmesini engelliyor. Şehrin eski fotoğraflarına bakılınca minareler, saat kulesi, ahşap, tuğla ve taş yapılar görülüyor. Şimdi bunların birçoğu yok olmuş. Sahilde iki minareleri bir camii bilhassa dikkatimi çekmişti. Öyle sanıyorum ki, Karadeniz sahilinde başka iki minareli tarihî camii yok. Konuştuğum Samsunlular Büyük Camii bir türlü çıkaramadılar, yoksa yıkılmış mıydı? Yüz yıl önce şehrin en dikkati çeken yapısı bu camidir. Batumlu Hacı Ali Efendi 1884’de yaptırmış, Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valde Sultan tarafından onarılmış, bu yüzdendir ki iki minareli. Yoksa padişah veya padişah eşi olmayan bir kimse edeben, iki minareli cami yapamaz. Anadolu’da Bursa, Amasya, Manisa ve Konya’nın dışında iki minareli, yani selatin cami yok bildiğim kadarıyla. Yalı Camii 19. asrın sonunda yapılmış deniliyor, ama tarz itibarıyla 15-16. yüzyıllara gitse gerektir. Samsun’da daha eski tarihli bir yapı, Çakallı mevkiinde bulunan Taşhan. Bu yapının Selçuklu dönemine ait olduğu sanılıyor. Şehrin merkezinde de güzel bir Osmanlı taşhanı var. Samsun’da son medrese yapılarından biri onarılıyormuş.
Peki biz neden Büyük Camii göremedik?
Artık bir gerçek Samsun var, bir de “doldurma Samsun”! Sahil doldurulmuş, denizden yer kazanılmış ve buraya birçok yapı inşa edilmiş, eski şehrin denizle alâkası tamamen kesilmiş. Bu alâka kesme doldurma Samsun’da bir kimlik arayışına dönüşmüş.
“Amazon anıtı”na götürüldüğümüz söylenince şaşırmadım değil. Gerçi bu efsanevî savaşçı hatunların Karadeniz’le alâkasını biliyordum, fakat Samsun’a münhasır bir alâkadan haberdar değildim. Koskocaman, galiba Atatürk heykellerinden bile büyük bir amazon heykeli…İki tarafında içinde amazonların hayatıyla ilgili heykeller olan devasa Aslan heykelleri… Aslanların birinin içinde sinema gösterilmesi düşünülmüş. Anlayın büyüklüklerini…
Amazonlar efsanesi anaerkil bir toplum tahayyülüne denk düşüyor. Cahiliye Araplarının kızlarını öldürmeleri gibi amazonlar da erkek çocuklarını öldürüyorlar. Erkeklere hayatlarından ancak çoğalmak için yer açıyorlar. Bu eski Yunan miti, Avrupa ressamlarına da ilham vermiş. Rubens’in (17.yy) “Amazonlar Savaşı” tablosu gerçekten muhteşem bir renk ve hareket cümbüşü şaheseri. Larus’da amazonlarla ilgili şöyle bir cümleye rastladım ki, aktarmasam olmaz: “Yunanlıların kadın sandığı savaşçılar belki de uzun saçlı İskitlerdi.”
Mesele açık: Samsun sahilinde kaybedilen kimlik aranıyor. Sadece amazon heykeli değil, bir de kültür merkezi yapılmış; dış görünüşünde kaba tertip Romalı unsurlar göze çarpıyor. Roma da taklit edilse çirkin! Ki bu taklidin de kötüsü!
Hep tek parti döneminin Osmanlıyı, Selçukluyu, kısaca islâmî dönemi atlayıp tarih öncesinden kimlik arayışı zihnimde. Muhatabım benim söylediklerimi bir yere oturtamıyor. Çünkü, Samsun’da son yirmi yılda CHP’li bir belediye başkanı seçilmemiş…
Son zamanlarda AK Parti’nin CHP’lileşme temayülünden söz edenlere kulak vermek gerekiyor!
.28/10/2019 23:07
Kemalist saldırganlık ve cumhuriyet
Bu sütunda zaman zaman Millî Mücadele ile ilgili, cumhuriyetle ilgili ulaşabildiğim doğruları okuyucularımla paylaşıyorum. Daha önce haberdar olmadığımız doğru bilgi, zihnimizin yeni bir dengeye oturmasını gerektirir. Bu süreç kolay gibi görünür, ama bazıları için hiç de kolay değildir. Hakikati hazmetmek bilhassa kesin inançlılar için zordur, ekseriya imkânsızdır.
Türkiye’de bu kesin inançlıları şimdilerde kendilerine atatürkçü diyen kemalistler temsil ediyor. Doğru bildiğini yazan bir kimse ne övgüye kendini kaptırır ne de sövgüye kadar varan tepkileri önemser. Hakikat her şeyin üstündedir.
Kemalist (veya atatürkçü) olarak kendini tanımlayanların önemli bir kısmı okur yazarlığı orta okulda bırakmış, inkılap tarihinin mitolojik anlatımına iman ederek bugüne gelmişlerdir. Bu mitolojik malûmatı yanlışlayan bilgilerle karşılaştıklarında kimyaları bozuluyor ve doğru dürüst anlamaktansa saldırmak yolunu seçiyorlar. Okumak anlamak içindir. Yazılarımıza bu çerçevede tepki gösterenlerin eğer okumuşlarsa, okumadıklarını anlamadıkları kanaatine varıyoruz. Bazen onları doğrulayan bilgilere yer veriyoruz, onları da aynı şiddetle karşılıyorlar.
Cumhuriyetin yüzüncü yılına yaklaşıyoruz…
Bu kesime göre, Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a herkesi atlatarak çıkmış, cumhuriyet ilan etmek kastıyla oradan yola koyulmuştur. Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi hep bu uğurda yapılmış ve Büyük Millet Meclisi bunun için açılmıştır.
Bunlar, Mustafa Kemal’in hem kongrelerde hem Meclis’in açılışında vatanın, milletin kurtuluşu ile birlikte hilafet ve saltanatın kurtuluşunu hedeflediğini ilan ettiğini göz önüne getirmezler.
Paşa, neden, neredeyse büyük zafere kadar bu çerçevede konuşmuştur? Neden cumhuriyet hedefini bir kere olsun dile getirmemiştir?
Meseleye şöyle bakalım: Tayyip Erdoğan sürekli cumhuriyet vurgusu yapıyor. Bir gün şartları elverişli görüyor ve bir saltanat sistemi kuracağını açıklıyor, bunu da Meclis’e tasdik ettiriyor…
Bu nasıl karşılanır acaba?
Cumhuriyet’in ilânı işte böyle bir şeydir.
Cumhuriyet’in ilanı bizden çok İngilizler için, dünya emperyalizmi için bir zaruretti. Osmanlı Devleti var oldukça emperyalist sistem İslâm’ın ana topraklarını keyfince kontrol edemezdi. İsrail’i coğrafyamıza bela edemezdi.
İngilizlerin çok erken dönemde, Milli Mücadele’nin neredeyse başlangıç safhasında çeşitli araçlarla mücadeleyi yürütenlere “cumhuriyet ilan edin, sizi destekleyelim” dediği biliniyor. Bunu daha önce kaynaklarıyla yazmıştık. İngilizlerin bu kolaylaştırıcı beyanları her defasında Mustafa Kemal Paşa tarafından reddedilmiştir.
1920-21’de Türkiye’de bulunan Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’a Mustafa Kemal Paşa, milli hakimiyet prensibi ile birlikte padişahlık ve halifeliğin devam edeceğini belirtmiştir, ki bu meşrutî bir yönetimdir. Millet hakimiyeti prensibi 1876’dan beri Osmanlı anayasasında yer almaktadır. Yani yeni icat bir şey de değildir.
1921’de böyle düşünen M. Kemal Paşa, neden sonra cumhuriyette karar kıldı? Bunun iç etkenlerden çok dış etkenlerle bağlı olduğu açıktır. Osmanlı Devleti’nin birçok ülkelerdeki 5-6 asırlık hukukundan vazgeçmenin ne anlama geldiğini Mustafa Kemal Paşa’nın bilmemesi, takdir etmemesi mümkün değildir. Süreç öyle gelişmiştir ki, sulh masasını kuran İngilizler, saltanat kaldırılmadan ve Vahidetdin İstanbul’dan götürülmeden masaya gelmemişlerdir.
Bizde “Lozan Konferansı” denilir. Biz öyle deriz de bu konferansın resmî adı Yakın Şark İşleri Konferansı’dır. Bu anlaşma Türkiye’nin sadece sınırlarını değil istikametini de tayin etmiştir. Cumhuriyetin darbe şeklinde ilan edilmesinin sebebi budur. Cumhuriyeti kuranlar başkent seçme hakkına bile sahip olamamıştır. Bir rejim değişikliği oylaması basit çoğunlukla olur mu? Mustafa Kemal Paşa Nutuk’da cumhuriyetin ilanı için birkaç kişi dışında kimseyi haberdar etmeyi gerekli görmediğini yazıyor. Ankara dışındaki milletvekilleri beklenmemiş, Ankara’da olup da farklı görüş sahibi olanların kapısına polis dikilmiştir.
Gerçeklerle yüzleşerek ancak gerçek cumhuriyetçi olabiliriz!
.30/10/2019 23:10
ABD’nin temelinde soykırım var!
Nisan’a daha bir hayli var. Bu ne acele?
ABD’de “Ermeni soykırımı” tantanası her yıl nisan ayında patlar. O günlerde Ermeni lobileri harekete geçer, 24 Nisan’ın yıldönümü yaklaşmaktadır. Konuyu bir daha gündeme getirmek için bütün güçlerini seferber ederler. Ha oldu ha olacak, Başkan bu mealde bir açıklama yapacak lâfları ABD medyasında yayılır, tabii Türkiye’nin de kulağı kiriştedir.
Sonuçta, vuslat başka bahara kalır…
Son olay gösteriyor ki, Ermeni meselesi dahi, ABD’nin bir iç meselesi olarak görülürse bir sonuca ulaşabilir. Türkiye artık ABD siyaseti için bir iç meseleye dönüşmüştür. Türkiye’ye zarar vermek için ne yapılması gerekiyorsa, onu yapmak kastıyla hareket halindeler. Hem Türkiye’nin yönetiminin tepesini hedef alan karar tasarıları Temsilciler Meclisi’nden çıkıyor, hem de sözde Ermeni soykırımı tasarısı…
Bugün ABD’nin önemli meselelerinden biri, belki de birincisi “Türkiye nasıl durulabilir?”dir. Türkiye’nin yaptıklarından çok yapabilecekleri ciddi bir tehdit oluşturuyor. Nasıl bir tehdit?
ABD’nin bölgedeki değişmez siyaset parametresi İsrail’dir. Her şey değişir, o değişmez. Temel soru şudur: İsrail ne olacak?
İsrail, Suriye meselesi patlayalı en rahat dönemini yaşıyor. “Arap” ülkelerinin de desteği ile her türlü icraatı rahatlıkla yapabiliyor. Eğer Suriye meselesi çözülürse, İsrail’i nasıl bir akıbet bekliyor? Tabiî bu çözümde Türkiye’nin ağırlığı önemli. Eğer Türkiye ağır basarsa, bundan İsrail de etkilenecektir.
Mesele Ermeni soykırımı mıdır?
Bu bir âlet meseledir. ABD’nin İsrail aracından sonraki aracı Ermenistan’dır. Üçüncü alet hazırlık aşamasındadır, PKK-PYD terör devleti. İsrail bir terör devletidir, kurucuları teröristlerdir. İlk İsrail yöneticileri döktükleri kana göre makamlarını işgal etmişlerdir. Ermenistan ondan farksızdır. Taşnak-Hınçak komitalarının devletidir. “Kantonistan” eğer kurulabilirse, hiç şüpheniz olmasın, en fazla masum insan katledenler bu uydurma devletin başına geçecektir.
Gelelim, ABD’ye…
ABD etnik temizlik üzerine kurulmuş bir devlettir. Amerika kıt’ası beyazların yok ettiği yerli kavimler ve kabilelerin vatanı idi. Ateşli silahlarla gelen barbarlar, bu teknolojiye sahip olmayan yerli unsurları büyük ölçüde yok etti. Amerika’nın yerlisi Kızılderili nüfus bugün ancak folklorik bir malzeme olacak kadar bırakılmıştır. Soykırım ustalarının bugün yaptığı madrabazlıktan başka bir şey değildir.
Avrupa tarihi, Amerika tarihi soykırımsız yazılamaz. Ötekini yok etmek, Avrupa’nın Amerika’nın sistematik siyasetidir. Avrupa asırlarca kendi içinde bu temizliği yaptı. Müslümanlar İspanya’dan ya sürüldü ya da katliama maruz kaldı. Zaten diğer Avrupa ülkeleri içlerinde hiçbir zaman Müslüman nüfus barındırmadılar. Avrupa katliamlarını kendi kıt’asının dışında dünyanın diğer ülkelerine de yaydı. Amerika, Afrika ve Asya kıt’alarındaki sömürgelerinde “medeni” batılıların uyguladığı katliamlarının kataloğunu yapmak bile büyük çaba ve emek gerektirir. Batılıların katliam yapmadığı kıt’a varsa, o ancak insanların yaşamadığı kıt’adır.
Etnik temizlik, jenosid batı dillerinin kelimeleridir. Biz bunları aynen veya tercüme sûretiyle kullanıyoruz.
Biz bu ülkede asırlarca mağlub ettiklerimizle birlikte yaşadık, emperyalistler gibi yapsa idik, 20. Yüzyıla kadar azınlık unsurlar ülkemizde var olabilir miydi? 20. yüzyılın başında Türkiye nüfusunun neredeyse dörtte biri gayri müslimlerden oluşuyordu. 19. Yüzyılda batı emperyalizminin bu unsurlar üzerinde yürüttüğü politikalar azınlıkları olumsuz yönde etkiledi. Ermeni tehcirinin asıl sorumlusu ABD’dir, Batı emperyalizmidir. Asırlardır bir arada yaşayan toplumları devlete karşı kışkırtan, onlardır. Bu kışkırtmanın nasıl bir sonuç vereceğini de bilmemeleri mümkün değildir.
Bu konuda, yüzümüz ak, alnımız açıktır. Vicdanen veremeyeceğimiz bir hesap yoktur.
Batı dünyası şerefsiz bir siyaset güdeceğine, yani soykırım iddialarını geriye yürüteceklerine, daha kanı kurumamış Karabağ soykırımını, Bosna soykırımını tanıyabilirler ve mazlum insanların yanında yer alabilirler.
Fakat bu mümkün mü?
Ne mümkün! Ne mümkün!
***
24 Nisan nedir? 24 Nisan 1915’te Osmanlı yönetimi bir genelge yayınlıyarak Hınçak, Taşnak vb. Ermeni komitelerinin kapatılması, belgelerine el konulması, liderleri ile zararlı faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanması ile bulundukları yerlerde kalmaları mahzurlu olanların Anadolu’nun iç vilayetlerinde gözetim altında tutulmaları talimatını vermiştir...
İşte bu genelge dünyaya sanki soykırımın başlangıç günü gibi kabul ettiriliyor!
.3/11/2019 23:02
Manevî vatanımızı yaşatamazsak maddî vatanı koruyamayız!
Mevcut sınırlarımızın korunması için büyük bir silahlı gücü ayakta tutuyoruz. Maksat “Milli savunma”!
Millî savunmadan maksat sadece topraklarımızı, yani maddî vatanı korumak mıdır? Maddî vatanı korumakla iş biter mi? Daha doğrusu manevî vatanı ayakta tutamazsak maddî vatanı koruyabilir miyiz?
Bir soru daha: Bütün derdimiz toprağı korumak mı?
Elbette o topraklar üzerinde yaşayan milleti de korumak milli savunmadır. Millet kelimesi esas olarak değer ihtiva eden bir kelimedir. Milleti değerler var eder, yaşatır ve geleceğe taşır. Bedenler kisve giyinir, millet olur. Yoksa beden, ırk, etni…bir anlam ifade etmez. Biyolojik olarak bütün insanlar aynıdır. İnsanı insan yapan, hayvandan ayıran maneviyatıdır.
Değer dünyası bir bütündür. Eğer bu bütünü gözetemezseniz, değer parçalanması ortaya çıkar.
Değerler alanı sadece “din”e hasredilebilir mi? Elbette işin esası inançtır. Ancak inançtır ki uygulama safhasında geniş değer alanları var eder. Esas ölçüyü o koyar.
Sanatsız, edebiyatsız, kültürsüz, hayatsız din olmaz. Olursa iş te o IŞID’cilik olur. Senden kıl kadar farklı din kavrayışı olanları katletmeye kadar gider. Din senin anladığınla, kapasitenle sınırlı kalır.
Dilimiz, kültürümüz, edebiyatımız, sanatımız…yüzyıllar içinde var ettiğimiz manevî vatanımızdır.
Ordumuz sınırlarımızı korurken, içeride millet varlığı saldırı altında!
Dilimiz saldırı altında! Kültürümüz saldırı altında!
Edebiyatımız, sanatımız bütün bin yıl içinde ortaya koyduğumuz umran eserleri sistemli olarak yok ediliyor!
Peki bunu kim yapıyor?
Eğer bu sistematik olarak yapılıyorsa, ancak “eğitim” yoluyla olabilir.
Milli Eğitim, milli varlığımızı yok etmek için sistematik faaliyetlerini aksatmadan sürdürüyor. Bakanlığın ismindeki “milli” kelimesine muhtemelen milli varlığı yok etme görevinden ötürü yer verilmiştir!
Milli varlığımızı yok etme bakanlığı!
“Milli Eğitim bakanı Nureddin Topçu okuyor mu?” sorusunu sormuştuk.
Bu soruya sormamızın sebebi, merhum Topçu’nun “felsefesi olmayanın maarifi olmaz” cümlesi idi.
Felsefemiz var mı? Bu soruya cevap vermeden önce “öğretim sisteminde felsefe dersi var mı?” sorusuna cevap vermeliyiz!
Dilimiz, edebiyatımız, sanatımız; bize ait olan her şey bu bakanlığın elinin altında can çekişiyor.
Bakanlık “yönbulma” diyemiyor, “orienteering” diyor!
Keşif diyemiyor, “orff” diyor!
İcra diyemiyor “performans” diyor!
En çok bilinen Türkçe kelimelerin bile yabancı dilden karşılıklarını çocukların zihnine kazıyor!
Ara tatili öğretmen eğitim semineri programındaki bazı kelimeler bunlar. Türkçe yoksa, Türkiye de yok demektir. Edebiyatımız, sanatımız, müziğimiz, halk oyunlarımız yoksa, Türkiye’den bahsedebilir miyiz? Ömer Seyfeddin’i yasaklayan bir bakanlık Türkiye’nin milli eğitim bakanlığı olamaz.
Milli eğitimin malum programında müzik, dans öğretim aracı olarak sık zikrediliyor. Hangi dans? Milli Eğitim Bakanlığı son on beş yıl içinde yüzbinlerce gencin uygulayarak öğrendiği halk danslarını tükenme noktasına getirdi. Folkloru yok ettik, batılı danslarla çocuklarımızı yetiştireceğiz! Türkülerimiz, şarkılarımız kısacası müziğimiz bir yana, opera bir yana. Türkiye’de seyircisi icracısını geçmemiş bir ses sanatı opera. “Bunu sanatkârları ne ölçüde başarıyor ki, çocuklardan bunu bekliyoruz?” sorusunu soran yok.
Manevi vatanımız ağır saldırı altında, bu saldırı içeriden. Gerçek vatan Savunması buradan başlar. Bunu idrak ettiğimiz gün Milli Savunma hedefine ulaşır!
.05/11/2019 00:05
Cehalet saldırganlaştırır!
Yüzüncü yılına yaklaşıyoruz, zamanında “inkılâp”, sonra “devrim” denilen 1920’lerdeki uygulamaları eleştiremeyeceğiz, olumsuzluklarını söyleyemeyecek miyiz? Eğer böyle bir şey yapmaya kalkışırsak da kuduzca saldırılara mı maruz kalacağız.
Bu saldırgan cahiller, yirminci yüzyılda köklü milletlerden sadece Türklerin alfabesinin değiştirildiğini bilmezler.
Sovyet bloğundaki Türkler, önce Latin harflerine sonra farklı Kiril alfabelerine geçirildi. Batı bloğundaki Türkiye Latin harflerine geçirildi…
Alfabe değişimi bir hâfıza sıfırlamasıdır! Türklerin geçmişte dinlerine göre alfabeleri oldu. Orhun yazıtlarındaki alfabeden neredeyse yüz yıl sonra Soğd esaslı Uygur alfabesi kullanıldı. Bu alfabe Kök Türk alfabesine göre daha uzun süre kullanılmıştır. Türkler müslümanlıktan sonra Arap/İslâm alfabesine geçmişlerdir. Buna rağmen Uygur alfabesi de dolaşımda kalmışktır. Osmanlı divanında Fatih dönemine kadar Uygur alfabesi ile yazılmış metinler olduğu bilinmektedir.
Türklerin Arap alfabesine geçtiği dönemlerde alfabe değiştiren veya alfabe edinen bir hayli kavim vardır. Bu dönemde yazılı metinler büyük bir yekûn tutmadığı, hele de okur yazarlık yaygın olmadığı için alfabe değişikliği ciddi bir kültürel hasara yol açmamıştır. Aradan bin yıl geçmiş, 20. Yüzyılda sadece Türkler’in alfabesi değiştirilmiştir. 20. Yüzyılın başında bütün Türklerin müşterek bir alfabesi vardı. Artık yoktur ve belki de bundan sonra hiç olamayacaktır!
20. yüzyılın başında iki yazı dilimiz vardı, batı ve doğu. Batı yazı dili Osmanlıca olarak anılırdı. Azerbaycan’da kullanılan yazı dili Osmanlıca olmamakla beraber, batı yazı dili çerçevesinde idi. Doğuda kullanılan yazı dili Çağatayca olarak anılırdı. Türkistan’da yazılı kültürü fazla olmayan topluluklarda yetişen yazarlar da bu yazı dilini kullanırdı. Komünizm döneminde Türk topluluklarının her biri ayrı Kiril alfabesi kullanmaya mecbur edildi, hepsinin farklı edebi dil oluşturması için sistem kuruldu. Böylece Kazak, Kırgız, Türkmen, Tatar yazı dilleri geliştirildi.
Türkiye de yazı dilini değiştirdi! Bin yıllık edebî zenginlik bir yana bırakılarak yeni bir dil oluşturulmaya çalışıldı ve bunda belli ölçüde başarı kazanıldı. İşte dil devrimi ile yapılmak istenen bu idi.
Alfabe inkılabının en bilinen (veya dışa vurulan) gerekçesi kolay okuma yazma öğrenmekti. Güya Latin harfleri ile 10-15 yılda bütün millet okur yazar olacaktı. Peki ne oldu? Atatürk öldüğünde ancak yüzde yirmiye ulaşılmıştı. İşe bakın Türkiye’de okur yazarlık oranı “gerici” iktidarlar döneminde ciddi şekilde arttı. DP iktidarının sonunda yüzde kırka varılmıştı. Bugün ise, yüzde yüze yaklaşmıştır.
Beş-on yılda herkesi okur-yazar yapmak iddiasını ciddiye almak mümkün değildir. Bu önce öğretici kadro yetiştirme, sonra fiziki şartların sağlanması ile ilgilidir. Okullaşma oranını artırmadan, öğretmen yetiştirmeden okur yazarlık nisbetini artırmak mümkün değildir.
Kemal Karpat, 1890’larda Osmanlı’da okur yazarlık oranının yüzde altmışın üzerinde olduğunu tespit etmiştir. Bu durumda Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında okur yazarlık oranının yüzde onlarda olduğu iddiası nasıl açıklanabilir?
Bu ancak 1911’den beri savaşan bir toplumun eğitim zayiatı ile izah edilebilir! Mesela memleketim Kalecik’te, iptidailer (ilk okullar) dışında rüşdiye (orta okul) varken, Cumhuriyet’ten sonra, muhtemelen öğretmen yokluğundan, kapatılmıştır. Kalecik’te orta okul ancak 1950’lere doğru açılabilmiştir.
Gelelim meselenin özüne…Okur yazarlık seviyesinin alfabe ile alâkası yoktur. Dünyanın en zor alfabesine sahip Çin, Kore ve Japonya’da okur yazarlık oranları bizden yüksektir! Alfabesini değiştirmeyen İran’ın okur yazarlık oranı ile Türkiye’ninki birbirine yakındır. İran’da kitap okuma oranının Türkiye’den yüksek olduğunu da kaydedelim.
Neden bu kadar bilgi verdik? Ancak kör cahillere yakışır bir saldırgan yazı ile karşılaştığımız için.
Bir “spiker-gazeteci” bir milletvekilini hedef alan bir yazı yayınlamış. Beni ilgilendireceği düşünülerek sağdan soldan gönderilince, okumak zorunda kaldım. Spiker-gazeteci güya harf inkılabını savunuyor. O kadar cahilane bir savunma ki, şecaat arz ederken cehaletini açığa vuruyor.
Türklerin ilk alfabesi Uygur alfabesi imiş!
Bu eçhelin, Orhun yazıtlarından ve onun yazıldığı alfabeden haberi yok!
İran’ın farklı alfabesi varmış!
Bana İran alfabesi ile bir kelime yaz da göreyim!
İran’ın bugün de kullandığı alfabe İslâm dünyasının ortak alfabesidir. Yani bizim 1928’e kadar kullandığımız alfabe!
Türk dünyası farklı alfabeler kullanıyormuş. Neden acaba?
Sovyet hâkimiyeti sırasında alfabeleri zorla değiştirildiği için olmasın?
Onların alfabelerini Moskova tanzim etti. Ya bizimkini?
Bazı İslâm ülkeleri Arap alfabesi kullanmıyormuş. Neden acaba? Bir zamanlar sömürge oldukları için olmasın?
Sorumuz şu: Bilmeden, bunlar üzerinde düşünmeden çırpıştırmalarla insanları karalamak namuslu davranış mıdır?
.06/11/2019 23:37
Bakanlık olmasa, milli eğitim yoluna girer mi?
Oku adam ol, geleceğini kurtar, ceketini satan babalar.
Millî Eğitim’le ilgili yazmak istemiyorum, çünkü karamsarlığım zirveye çıkıyor!
Millî Eğitim en temel meselemiz ve bu esas mesele ile ilgili bir şey yapılamıyor. “Yapılmıyor” demiyorum, yapılamıyor diyorum. Mesele sırf bu bakanla, şu bakanla ilgili değil. Devasa bir cihaz var ve bu cihazın bütün unsurları üzerinde ciddi olarak kafa yormak lâzım. İşin psikolojisini de gözden kaçırmamak şartıyla.
Öğrenciden başlayıp, bakana kadar giden bir hat üzerinde harekete getirici (motive edici) bir ruh ayaklanmasına ihtiyaç var. Öğrenci gelecek endişesinde, mezun olmak dert değil, sonrası belirsiz. Öğretmen idealsiz, ruhsuz. Öğretmenlik ideal bir meslek olmaktan çıkmış, öğretmenlik yapanlar da ideal sahibi olmayı yük olarak görüyor. Ve öğretmen artık öğrenci emanet edilen eli öpülesi kimse değil. Öğrenciyi hoş tutması gereken bir görevli, icabında şiddete maruz kalıyor.
İdare cihazı hantal, üreticilik ve yaratıcılık melekeleri körelmiş…Liyakat, ehliyet, tecrübe bir kenara bırakılmış. Böyle bir cihazı ayağa kaldırmak gerçek bir babayiğit işi. Konuyu bilmek, uzman olmak yetmez, büyük bir cehd sahibi olmak lâzım.
Hani bir zamanlar Osmanlının bir Maarif Nazırı varmış, bana göre hâlâ da en isabetli sözü söyleyen o. Ne demiş Emrullah Efendi? “Mektepler olması maarifi ne güzel idare ederdik!”
Belki de o yüzden mektebi bıraktık, okul demeye başladık! İşe bakın ki, mektepler yok, okullarla da olmuyor! Ben şimdi daha ötesini söyleyeceğim: Bakanlık olmasa eğitimi yoluna sokmak mümkün olabilir! Bakanlık dev bir idare cihazı ve destekten çok köstek oluyor belki. Eğitim standartlaştırır, fakat Türkiye’de standartlaştırma en kötüye, en düşüğe göre yapılıyor.
Mecburi öğretimin 12 yıla çıkarılması orta öğretimin en büyük ayak bağı. İlkokuldan sonra meslek öğrenecek, işine gücüne bakacaklar da orta öğretimin mecburiyet çarkına sokuluyor. Onlar hayata atılıp işe yarar bir şeyler öğrenecekken bilgi hamalı olarak diploma alıyorlar. Ya sonrası? Orta öğretim yüksek öğretimi zorluyor.
Ders kitaplarının hali?
Dil, edebiyat, tarih ve inkılap tarihi müfredatı ve kitapları üzerine hayli kalem oynattık. Bir netice hasıl olduğunu görmedik. Eskiden konunun uzmanları kitap yazardı, şimdi kalabalık bir isim listesi önümüze çıkıyor. Yazarlar, editörler ve uzmanlar. “Görsel tasarım uzmanı” bile var!
Bütün bunlar niçin yapılıyor? Daha mükemmel ve hatasız kitaplar ortaya konulması için.
Fakat bir tehlike var: Anoninimlik tehlikesi. Yani, sıradanlık, basitlik, yuvarlaklık. Ders kitapları ölü metinler haline geliyor.
Bir ders kitabı basıldığı zaman artık milyonlarca basılıyor. Eğer bir yanlış varsa, milyonlarca çoğaltılıyor demektir bu. Okulda öğrenilen doğru sanılan yanlışların, sonraları düzeltilmesi o kadar zor ki.
Elimin altında bir orta okul ders kitabı var. Orta okul ve imam hatip ortaokulları için hazırlanmış Sosyal Bilgiler kitabı. 1.340.526 adet basılmış…
Bize doğruları öğretecek ders kitabında hata olursa ne olur? Kitabın hazırlanış sürecine bakınca, hata olmaz diyesiniz geliyor!
İşte bu kitapta Uygur alfabesi diye, İsrail (İbrani) alfabesi konulmuş. Hadi bunu öğrenci anlamaz diyelim, öğretmenler de fark etmez mi? Fark edilse düzeltilmesini sağlamaya güç yeter mi? O da ayrı bahis.
Görünüşte Millî Eğitim işi sıkı tutmuş: Resim malzemelerine kaynak belirtmek mecburiyeti getirmiş. Birkaç tane basılı kaynak dışında elektronik ortamdan aktarılmış resimler, haritalar ve grafikler. Elektronik ortam kesinlikle güvenilir değil, bunu bilmeyen ders kitabı yazmaya kalkışmasın. Böyle güvenilmez ortamdan alınan malzemenin basılı kaynaklarla karşılaştırılması mecburiyeti getirilmeli.
Şimdi ders kitabı yazmak kolay, elektronik ortamdan malzemeyi kes yapıştır, olsun sana ders kitabı. Sonra da milyonlarca bas!
Meselenin şu yönü de var: Böyle hataları gördünüz ve öğrencilere başka bir kitap okutmaya kalkıştınız. Bu mümkün mü?
Veya öğrencilerinize güvendiğiniz, beğendiğiniz bir kitabı okutmak istediniz…
Bakanlık olmasa bu mümkün olabilirdi.
Fakat mesele sadece bu değil ki…

Bu harflerin Uygur harfleri olmadığını anlamak için uzman olmaya gerek yok. İsrail alfabesi olduğunu anlamak çok daha kolay. Peki bu resmin kaynağı ne? Bir lisenin sitesi! Sitede bu resme ulaşmak ne mümkün! Eğitim ciddiyet ister!
.10/11/2019 23:48
‘Kemalizm Türk’ün dinidir’
Dün (10 Kasım) olup bitenlere bakarak bunu söylemeden kendimi alamadım!
Aslında bu söz bana ait değil…
Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğünün ilk baskısında (1945) “din” maddesinde yer alan bir cümledir bu. Gerçi “mecaz” olduğu belirtilmiştir, ama düne bakarak “bunun neresi mecaz, kesin gerçek” demek durumundayız. Sözlüğün ilk baskılarında “Kemalizm Türk’ün dinidir” denilirken, sonraki baskılarda “Atatürkçülük Türk’ün dinidir” denilmiştir.
Din nedir?
Din inanca müteallik bir kavramdır.
Kemalizm inanç olabilir mi? Kemalizme iman edilebilir mi?
Artık Atatürkçülük bir ideoloji olmanın ötesine geçmiş, “kesin inanç” haline gelmiştir. Bu ülkede Atatürk’e iman derecesinde bağlı olanlar vardır. Ve bağlılık resmiyet tarafından da sürekli tahkim edilmektedir.
Bugün devlet idaresi ve idarecileri ile ilgili eleştiriler, benzer şeyler 1930’larda olmuşsa nasıl bir tavır takınılır? Eleştirmek bir yana, hatta, o zaman yapılanlar yüceltilir. Mesela bugünün cumhurbaşkanı, Diyanet İşleri Başkanı’nı partisinin il başkanı yapamaz. İlk Diyanet reisi Rifat Börekçi Atatürk tarafından CHP il başkanı yapılmıştır ve bu konu açıldığında en hızlı laikçilerden dahi tık çıkmaz!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Anayasa’da “devletin dini din-i İslâm’dır” denilmiştir. Bu anayasa hükmü, 1928’de kaldırılmış, daha sonraları yerine CHP’nin altı oku konulmuştur. Burada açıkça olmasa bile örtük tarzda dinin yerine ideolojinin konulduğu kolaylıkla anlaşılabilir.
Tek Parti döneminde dine (İslâm’a) mesafeli durulmuştur, daha ötesi dini geriletmek için mücadele edilmiştir; ideoloji bu yüzden de din olarak tanımlanmak istenmemiş olabilir. Ama hakikat odur ki, ideoloji dinin alanına yerleştirilmek istenmiş ve bütün sonraki anayasalarda ilke ve inkılaplara (bunlar esasta CHP’nin ilke ve inkılaplarıdır, sonra genel havası verilmiştir) uymak mecburiyeti getirilmiştir.
Bugün de Anayasa’yı açıp bakarsanız, bunu kolaylıkla görebilirsiniz.
Bu ne anlama gelir? Bütün siyasi partiler CHP gibi olacak. Eğer sapma olursa, kapatılacak veya darbe ile iktidardan uzaklaştırılacak. Türkiye’de her darbe CHP iktidarını yeniden tesis fikir arka planına sahiptir.
Son yıllarda siyasi partilerin CHP’lileştiğine dair çok açık belirtiler vardır ve bu iktidar partisinde dahi görülmektedir.
Kemalizm dininin kült merkezi Anıtkabir’dir.
Anıtkabir Türkiye’de (belki dünyada da) benzeri olmayan bir “mezar”dır. Bu kabirde Atatürk’ün vecizelerinden başka ibareye rastlanmaz. Halbuki bu topraklarda bütün devlet başkanlarımızın türbeleri, mezarları, bu milletin benimsediği dinin sembolleri ile bezelidir.
Daha başlangıçta Atatürk’ün kabrinin bir türbe olması istenmemiştir. Atatürk’ün türbeleri kapatmış alması bunun gerekçelerinden biri olabilir. Türbelerin kapatılış gerekçesi, türbe ziyaretlerinin hurafevî unsurlar ihtiva etmesidir. O türbede yatan şahıstan talepte bulunmak bunlardan biridir. Anıtkabir’e türbe denilmemiştir ama bu mekân, hiçbir türbede görülmeyen hurafevî uygulamalara sahne olmaktadır.
Bir bakarsınız, avukatlar Anıtkabir’e yürümüş. Neden? Mevcut hükümeti Atatürk’e şikâyet etmek için! Ertesi günü öğretmenler veya başkaları böyle eylemler yapabilir. Bu arada Atatürk’ün pozitif ilimci bir şahsiyet olduğu tamamen unutulmuştur. “Hayatta en hakiki mürşit müsbet ilimdir, fendir”. Pozitivzm, ruhu ve öte dünya hayatını kabul etmez. Bu itibarla Anıtkabir’in âdeta yatıra dönüştürülmesi Atatürkçülükle nasıl bağdaştırılabilir?
Anıtkabir başlangıçta bir “kült merkezi” olarak inşa edilmek istenmiştir. İşte yarışma şartnamesindeki cümleler:
“Anıt bir ziyaretgâh olacaktır. Bu ziyaretgâha büyük bir şeref medhalinden girilecek ve yüzbinlerce Türk’ün Ata’sının önünde eğilerek tazimini sunmasına ve bağlılığını tekrarlayarak geçmesine müsait olacaktır.”
“Bu âbide, Ata’nın asker Mustafa Kemal, Devlet Reisi Mustafa Kemal, büyük siyasî, ilim adamı, büyük mütefekkir ve nihayet yapıcı ve yaratıcı büyük dehanın vasıflarının kudret ve kaabiliyetinin timsali olacaktır.”
Devletin laiklik iddiası, ancak İslâm’a karşıdır. Devlet esasında bir din devleti olarak konumlandırılmıştır. Kendi kültünü oluşturmuş ve o kültü kitlelere eğitim ve iletişim araçlarını kullanarak büyük benimsetmek istemiştir. Devletin dinine uymayan dinler reddedilmiştir. Şimdi camilerde Atatürkçülük havası estirilerek Müslümanlık devlet dinine, kemalizme uydurulmaya çalışılmaktadır!
Bir zorlama karşısındayız ve en azından bunun farkında olduğumuzu göstermek zorundayız!
.11/11/2019 23:13
Atatürk kemalizm dinine inanır mıydı?
Bir yazar hep canının istediğini, kafasına eseni mi yazar? Canının istediğini yazanlardan olmak isterdim doğrusu! Geçen yıl vefat eden ünlü romancımız Mehmet Niyazi’nin Varolmak Kavgası romanının başında şöyle bir ibare vardır: “Canım sıkıldığı için yazdım”.
Canımız sıkılmasa, gidişata itirazı gerekli görmesek, “isyan ahlâkı”ndan haberdar olmasak, yazmak oyun ve eğlence olurdu.
Atatürk’ün veya başka bir devlet adamının dinle ilgili durumu/konumu ilgi alanımıza girmez; bu kim olursa olsun şahsın kendisiyle ilgili bir meseledir. Ta ki siyaseti ve toplumu etkileyinceye kadar. Bu anda dahi toplumu etkilediği ölçüde bizi ilgilendirebilir.
Mustafa Kemal Paşa’nın Millî Mücadele döneminde dinî konuları ele alış tarzı ile Millî Mücadele’den sonraki yaklaşımı taban tabana zıttır, desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Hatta diyebiliriz ki Mustafa Kemal Paşa ile Atatürk tamamen farklı görüşlere sahip iki ayrı şahsiyettir.
Erzurum Kongresi’nde başkan seçildikten sonra yaptığı konuşmanın son kısmından şu satırları okuduktan sonra konu üzerinde daha rahat fikir yürütebiliriz:
“En son olarak niyazım (duam) şudur ki, Cenab-ı vacibülâmâl (hareketlerimizin sahibi, Allah) hazretlerinin Habib-i Ekremi (Hz. Peygamber) hürmetine ve bu mübarek vatanın sahibi ve müdafaii ve diyanet-i celile-i Ahmedi’nin (Yüce Muhammed dininin), ila yevmilkıyame (kıyamete kadar) haris-i asdakı (sadık bekçisi) olan millet-i necibemizi (asil milletimizi) ve makam-ı saltanat ve hilafet-i kübrayı masun (yüce hilafet ve saltanat makamını dokunulmaz) ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef (yükümlü) olan heyetimizi muvaffak kılsın!... Âmin.”
Bu metindeki dinî terminolojiyi belki bugünün Diyanet yöneticileri dahi rahatlıkla kullanamazlar. Nitekim Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal’i mutaassıp bir dil ve eda ile dinî konuları ele aldığı için eleştirir.
Bu konuşmadan dört yıl sonra Balıkesir’de Zağanos Paşa camiinde minbere çıkan Kemal Paşa’nın söylediklerini laiklik nokta-i nazarından nasıl değerlendirebiliriz?
“Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler taat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lâzım geldiğini düşünmek, yani meşveret (fikir alışverişi) için yapılmıştır…İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal (gelecek) ve istiklâlimiz için, bilhassa hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.”
Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’deki bu sözlerini Atatürk 1933’te tasvib edebilir miydi? Yani camilerde dünya işlerinin konuşulmasını -bu bir anlamda siyaset konuşmak demektir- 1930’lu yıllarda doğru bulur muydu? Onları bırakalım, bugünün Atatürkçüleri camilerde bu tür konuların konuşulmasını nasıl karşılarlar?
Mustafa Kemal Paşa’nın on yıl içinde yaşadığı değişim üzerinde hiçbir şekilde durulmaması nasıl yorumlanabilir?
Bilhassa 1980’den sonra bir “dindar Atatürk” resmi çizilmeye çalışılıyor. Kenan Evren’in başlattığı bu akımı bugün de devam ettirenler var. Hatta bu hususta Atatürk’ü dindarlıkta ileri gitmiş bir şahsiyet olarak öne sürmeninin ötesine geçip soyunu Hz. Peygamber’e bağlamaya çalışanlar görülüyor.
Mustafa Kemal Paşa’nın dinî konulardaki değişimi ilgilenen kamuoyunun çeşitli şekillerde malumu oluyor. Kur’an’la ilgili, Peygamberimizle ilgili, dinin esaslarıyla ilgili görüşleri bazı ahvalde kendi el yazısıyla kayda geçiriliyor ve kitaplarda yer alıyor. Bu konudaki bazı görüşlerini bir infiale meydan vermemek için burada tekrarlamak istemiyorum. Sadece Erzurum kongresinde söyledikleri ile karşılaştırılması için birkaç satırı aktaracağım. Bu satırları günlük gazetelere mal eden, ihaneti mahkemece tescillenen Can Dündar’dır ve “Atatürk’ün sansürlenen görüşleri” başlığı altında yayınlamıştır.
“Türk milleti birçok asırlar bir kelimesinin mânasını bilmediği hâlde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hâfızlara döndü. Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet beşiğinde uyuttular. Artık Türk cenneti değil son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyor.”
Kur’an ezberlemek, yani hafızlık, geçmişte de toplumun binde kaçının yaptığı bir iş idi? Atatürk’deki bu değişmenin onun ölümünden sonra devletin en tepesinde bulunanları cesedinin gasledilmemesi, cenaze namazının kılınmaması yönünde bir tavır takınmaya sevk ettiği anlaşılıyor. Atatürk’ün bacısı Makbule hanım ve Fahrettin Altay paşanın şiddetli itirazları üzerine Atatürk’ün son başbakanı Celal Bayar’ın izniyle cenaze namazının Dolmabahçe sarayı avlusunda beş on müstahdemin katılmasıyla kılınması yoluna gidildiğini biliyoruz.
Selatin camilerin birinde binlerce kişinin katıldığı bir cenaze namazı kılınmalı değil miydi? Neden bundan kaçınıldı? Bu soruyu doğru cevap veremezsek, peş peşe gelecek sorulara da cevap veremeyiz. Türkiye’de belki binlerce Atatürk ismini verilmiş okul, cadde, salon vs. var. Neden bir tane bile cami yok?
.14/11/2019 00:22
Millî ibadet günü!
Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok günü var. Bir gün de “millî ibadet günü” ilân edilsin. Millet ne yaptığını bilerek yapsın!
“Atatürk seni sevmek millî bir ibadettir” diyen, Atatürk öldüğünde başbakan olan Celâl Bayar’dır. Zamanında bu söz cilâlı bir laf olarak görülmüş olabilir. Fakat bu sözün “Atatürk kültü”nün oluşmasındaki rolü dikkatten kaçırılmamalıdır. Daha baştan, yani Anıtkabir mimarî yarışması sırasında “ibadet” kavramı etrafında bir yapı inşasının istendiği açıkça görülmektedir. “Kemalizm Türk’ün dini”dir başlıklı yazıda bu şartnameden birkaç satır aktarmıştım, burada tekrarına gerek görmüyorum.
Daha başlangıçta Atatürk’e daha önceki devlet başkanlarımızın mezarlarına benzer bir kabir yapılması düşünülmemiştir. Eğer öyle olsa idi, kabir tabiî olarak bir türbe olurdu. Türbe değil, “mozole” tercih edilmiştir. Bu yüzden Anıtkabir’de milletimizin bin küsur yıldır benimsediği dinin hiçbir belirtisine yer verilmemiştir.
Mozole, bilindiği gibi Karya kıralı için eşinin yaptırdığı anıt mezardır. Anıtkabir bu anıt mezarı andırır. Fakat daha çok Atina’daki tanrıça Athena’ya ithafen yapılan Partenon’a benzer. Neden Anıtkabir Ankara’nın sembolü olamıyor sorusunun cevabı şudur: Atina ile karışmaması için!
Anıtkabir faniler için yapılan türbelere değil, tanrılar için yapılan Yunan tapınaklarına benzetilmiştir. Bunun sathi bir benzerlik olmadığını, bu mekânın kutsal bir ibadet yeri olarak ziyaret edilmesinin murad edildiğini hem şartnameden, hem de yapının bugünkü durumundan çıkarmak zor değildir.
Anıtkabir, “Atatürk kültü”nün merkez mekânıdır. Fakat Türkiye’nin her yerinde bu kültü temsil eden heykeller, büstler vardır. Türkiye’de Atatürk heykellerini sırf heykel olarak görmek, yanlış sonuçlar verir.
Son 10 Kasım’da olup bitenleri seyrü temaşa etmişseniz, içiniz cızz etmiştir her halde… Bazı okullarda, küçücük yavrularımızın Atatürk resimlerinin önünde secdeye kapandıklarını gördüğünüzde içiniz cız etmedi ise, size söyleyecek hiçbir sözüm yoktur. Sözümüz bu manzaradan hicab duyanlaradır.
Elbette küçücük çocuklarımıza bir şey diyemeyiz. Onlar masumdur.
Peki kimdir onları bu şekle sokan öğretmenler? Kimdir bu müdürler, idareciler?
Bu hangi bakanlıktır?
Millî Eğitim Bakanlığı “millî ibadet bakanlığı” mıdır acaba?
Beyler, efendiler veya baylar! Hatta mösyöler, misterler!
Hanımlar, hanımefendiler veya bayanlar! Hatta madamlar, leydiler!
İki yüzlülüğün lüzumu yok. Doğru tesbit, doğru çözüme götürür. Bu manzaralar, meselenin Milli Eğitim’de düğümlendiğini gösteriyor.
Millî Eğitim ciddi bir zihniyet dönüşümü olmadan ıslah edilemez, yola sokulamaz.
İlk adım, inkılâp tarihi derslerini normalleştirmektir. İnkılâp tarihi tek başına inkılap tarihi değildir, çünkü bütün derslerde atatürkçülük konusu işlemek mecburidir. Dolaşımdaki bilgilerin hurafe katsayısı çok yüksektir.
Yakın tarihimiz doğru bilgilerle, objektif ve ilmi olarak öğretilmelidir. Milli Mücaadele’nin kişi merkezli anlatımı bırakılarak, milli iradenin rolü öne çıkarılarak ve Kemal Paşa ile birlikte Fevzi Paşa, Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Rauf Bey, Refet Paşa gibi askerlerin yanında sivil kahramanların da hakkını teslim eden bir anlatım geliştirilmelidir.
Daha baştan Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Erkânı Harbiyesini, sadrazamını, padişahı atlatarak pusulasız bir gemiye binip Samsun’a çıktığı masalı bir kenara bırakmalıdır.
Millî Mücadele’de sadece Yunanlılarla savaştığımız, İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlarla bir çatışma olmadığı bilinmelidir. Antep, Urfa ve Maraş savunmaları Fransızlara karşı halk direnişidir.
Yunanistan’ın Anadolu’da sonuç alma ihtimali sorgulanmalıdır. Yunan kuvvetlerinin İzmir’e çıkarılması bir İngiliz operasyonudur. İngilizler ve müttefikleri Anadolu’yu ne kadar silahlı güçle kontrol edebilecekleri üzerine kafa yormuşlar ve 27 tümen askere ihtiyaç olduğu kanaatine varmışlardır. Bütün Yunan askeri gücü 14 tümendir! Yunanistanın bütün silahlı güçleri Anadolu’ya çıksa idi dahi, sonuç değişmeyecekti. Diğer mesele, Yunanistan’daki iktidar çatışmasıdır. Yunan kıralı Alman asıllı olduğu için 1. Dünya Savaşı’nda Alman blokunu desteklemiştir. Başbakan Venizelos ise İngiliz taraftarı olarak Selanik’te ayrı hükümet kurmuştur. Bu çatışma askeriyede de bölünmelere yol açmıştır.
İngilizlerin nasıl baştan sona İstanbul hükümetine desteklediği yanlış bilgi ise, Yunanistan’ı sonuna kadar desteklediği de yanlıştır. İstanbul hükümetinin Milli Mücadele’deki rolü de önemsiz değilir. Batı Anadolu’da Osmanlı Genel kurmayı direnişi desteklemiş, Kuva-yı Milliye’nin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamıştır. Zafere ulaştıktan sonra Lozan Konferansının “Yakın Şark İşleri Konferansı” olduğu hatırlanmalı ve elde edilen sonuçla birlikte daha sonra cereyan edenlerin batı emperyalizminin oluşturduğu dünya düzeni ile uyumluluk ilişkisi içinde gerçekleştirildiği bilinmelidir.
Eğer bu konular doğru, ilmi ve objektif olarak öğretilmezse bu hurafelere bulanmış tarihten “milli ibadet günü” çıkar ki bu kemalizmin kültleşmesi, dinleşmesidir.
Gelin doğrusunu söyleyelim: Devletin merkezine yerleştirilmiş kemalizme karşı laiklik ilan edelim. Devlet himayesinden çıkaralım. Müntesipleri için de 10 Kasım’ı “millî ibadet günü” ilan edelim!
.17/11/2019 23:52
Edirne’de anka uçurmak!
Edirne merkez olmak üzere, Gümülcine, İskeçe ve Kırcaali’de 24 ülkeden şairlerin katıldığı Türkçenin 13. Uluslararası Şiir Şöleni’ni icra ettik. Düşünün bir, Doğu Türkistan’dan Bosna Hersek’e, Başkurdistan’dan Kıbrıs’a kadar geniş bir coğrafyanın sözleri, sesleri, âhenkleri, renkleri ve hüzünleri kederleri; sevinçleri neş’eleri Selimiye’nin minareleri arasından bir simurg gibi salınıp geçti. Anka veya simurg… “Tuğrul”un da aynı anlama geldiğini söylenir. Kendi küllerinden doğan mitolojik kuş…
İşte bu şiir kuşu…Türkiye Yazarlar Birliği’nin ilk defa Bursa’dan, 27 yıl önce uçurduğu kuş doğudan batıya, kuzeyden güneye ülkeler, bölgeler, kıt’alar aştı. Almatı, Aşkabad, Girne, Strazburg, Akmescid, Üsküp, Bakü, Prizren, Bişkek, Kazan ve Türkistan (Yesi) göklerinde dolaştıktan sonra Edirne’ye kondu.
Bin adlı Türklerin şivelerinin, lehçelerinin bin bir farklı çeşnisiyle geniş coğrafyalara yayılmış Türkçeleri Edirne göklerinde Urumeli türkülerine karıştı.
Türkçe bir şiir dilidir, bütün lehçeleri ve şiveleri için böyledir. Doğudan batıya, Kuzeyden güneye yüzyıllar boyunca çok büyük şairlerimiz yetişmiştir. Onların ölümsüz mirası yeni bir şiir ve edebiyatı besleyip büyütecek zenginliktedir.
Elbette şiiri konuşuyorduk, fakat her şairin ülkesi anıldığında zihnimiz bugünün meselelerine gidip geliyordu. Doğu Türkistan, Kırım, Kıbrıs, Kerkük…Mısralar havada uçuşurken kendimizi, kıyımlar, kırımlar, zulümler, çözümsüzlüklerle kuşatılmış hissediyorduk. Fakat aynı kubbe altındaydık ve sözümüzün, şiirimizin sınırlarının siyasî sınırlarımız olmadığının farkındaydık.
Osmanlı tarihi Edirne’siz yazılmaz. Mimarî tarihimiz, edebiyat tarihimiz Edirne’siz olmaz. Serhatin bu garip kalmış şehrini öncelikler Türk dünyasına, İslâm âlemine tanıtmamız gerekiyor. Şehrin sathi turistik tanıtımın ötesine geçen kültürel-medenî değerinin bütün dünyayı iyi anatılması şart.
Bu şölen bu hususta güçlü bir adım.
Edirne denilince iki şiiri her zaman hatıra gelen Arif Nihat Asya, günümüzdeki bir çarpıklığı şöyle ifade ediyor: Ne acıdır bugün/Tunca’yı Tuna’ya saymak!
Biz Tunca’yı Tuna’ya saymadık ve şairlerimizi sınır ötesinde şehirlere götürdük. Bu kavuşmanın uyandırdığı tesiri anlatmak kolay değil. Kafilemizde ataları Kırcali’den, Gümülcine’den, kısacası Rodopların gölgesindeki bölgelerden gelen şairlerimiz vardı. Onlar için bu gecikmiş bir dönüş, buruk bir kavuşma idi. İhsan Deniz, kürsüde şiir okurken metanetini korudu. Ya salonun dışında? Âdem Turan ise şiiri yarım bırakmak zorunda kaldı. Şölene gazeteci olarak dâvet ettiğimiz Mehmet Şeker, şiir kitapları da olduğu için, Kırcaali’de şiir okuyacaklar listesinde idi. Onun son anda Edirne’den dönmesi belki da arkadaşlarının kapıldığı hüzün seline maruz kalmamak içindi.
Şiir şölenine Balkanların batısından, Avrupa ülkelerinden katılan şairler de vardı. Onlar Türkiye’den bu ülkelere gitmiş vatandaşlarımızdı. Gittikleri yerlerde her şeye rağmen Türkçe düşünen, hatta şiir yazan bu vatandaşlarımız tebrike lâyıktır. Asıl önemlisi, Balkanlarda âdeta bir yeniden doğuş rüzgârı estiğini hissediyorduk. Yugoslavya döneminde şiir-edebiyat ilgisini sürdürenler olmuştu. Sonra bir bocalama dönemi yaşandı, fakat şimdi bulundukları coğrafyayı hakkıyla temsil eden şairler yetişiyor. Saraybosna, Prizren, Üsküp, Gümülcine, Kırcali, Filibe…Geçmiş asırlarda çok sayıda şair yetiştiren merkezler, bugün de bu sahada var olduklarını gösteriyorlardı.
Türkiye’nin doğusundan gelen şairlerin Balkanlarda gördükleri onları şaşırttı. Çünkü Anadolu ile Rumeli’nin siyasi ayrılığa rağmen kültürel bütünlüğü hakkında bir fikirleri yoktu.
Şölen sona ererken, sevinçle hüzün bir arada idi. Edirne’nin çağları aşan şairi Neşatî Dede ne diyordu?
Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yâranı bile!
Kalanlar bu mısraları terennüm ederken, şölene büyük emeği geçen Edirneli Rıdvan Canım’ın “Bana elveda deme” şiiri kulaklarımızda yankılanıyordu.
Bu bir cevap değildir!
Edirne, Gümülcine, İskeçe ve Kırcaali’de Türkçenin 13. Şiir şöleni ile meşgulken, gazetelerle ilgilenmeye fırsatım olmadı. Sağdan soldan uyarılmam üzerine sözü edilen yazıya baktım; cevap gerektiren bir şey olmadığı kanaatine vardım. Birinci husus: Meslek âdabı ve ahlâkı, böyle bir yazıyı baştan mâlûl kılar. Bir gazetenin çeşitli sütunlarında yazanlar, gazetelerinde kendi görüşlerine aykırı fikirleri olan yazarlara saldırma yerine, kendi doğrularını yazarlar.
Her şeye rağmen, meslek âdabını, ahlâkını sürdürmekten yanayım, bu bazılarınca hiçe saysa dahi. İkinci husus: Tartışma için ilk adım okumaktır. Okumayanla tartışılmaz, müzakere edilmez. İkinci adım, okuduğunu anlamaktır. Bu kitabı okuyan ve anlayan entelektüel seviyesi yüksek birçok şahsiyet, kitabın ana fikrine katılmayanlar dahi, takdirlerini ifade etmişlerdir. Bu anlama, kavrayış ve konuya nüfuz meselesidir. Bu seviyeye erişmek ciddi emek ve müktesabat gerektirir. Kaldı ki, ben bugüne kadar şiir kitaplarıyla az çok bilinen bu kişiyle şiiri, şiire müteallik mevzuları dahi tartışmayı gereksiz bulurum. Bunlar ciddi konulardır. Ciddi konular, gerçek anlamda birikimi olanlarla, fikir çilesi çekenlerle konuşulur ve tartışılır. “İki kere iki on dört!” diyen biri ile cebir problemi çözmeye oturmak abestir.
.19/11/2019 00:03
Bilmek cezası!
Bilenle bilmeyen bir olmaz; bilmek öğülmüştür.
Buna karşılık bazıları yönünden bilmek cezalandırılmayı göze almaktır. Bu bir zihniyet meselesidir ve bu zihniyeti iyi bilmek lâzımdır!
Bilmekten bahsediyoruz ama bilmece gibi konuşuyoruz!
Son günlerde iki örtülü kızcağıza bir kadının saldırması büyük infiale yol açtı. Bu kadıncağız, bir zihniyetin sahibi olarak bunu yaptı ve netice itibarıyla sıradan bir vatandaş. Vereceği zarar da ona göre. Zaten bir süre sonra aklî muvazenesi hakkında bir karara varılacak ve muhtemelen serbest bırakılacak. Teşhis konuşmuş bile: Şizofreni!
Türkiye’de bilmek bir zamanlar resmî olarak cezalandırılan bir fiildi. Tarih Cumhuriyet’le başlardı ve ondan öncesini bilmek gereksizden de öte suçtu. Harf inkılabıyla Osmanlı harfleri ile yazılmış kitaplar kütüphanelerde erişimi yasaklanmış müze malzemesine dönüştürülmüştü.
Tabiî bunların içinde Yunus Emre’nin divanı da vardı, Mehmet Âkif’in Safahat’ı da…Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın Nutku (İlk Latin harfli baskı: 1938). Doksanlı yıllarda okur yazarlığı olmayan bir sebükmağz masamda gördüğü kitaba “Arapça mı?” diye burun kıvırmıştı. Ona “elinde tutuğun Yunus Emre Divanı” dedim!
Bir daha benimle konuşmadı!
Hatıralar önemlidir. Bazı hakikatler, kitaplarda yazılmaz, kişilerin başından geçenlerle açığa çıkar.
İmdi; bir Alman başbakanı Irak’ı ziyaret etse. Bağdat’taki Elçilik kütüphanesinde Arapça kitaplar olsa -ki gayet tabiidir- ve ilgili memurun Arapça bildiğini öğrense ne yapar? “Hariciye’de personel seçimi başarılı” diye düşünür. Muhtemelen büyük elçileri de Arapça biliyordur.
Türkiye’de Arapça bilen büyük elçi, hatta hariciye mensubu 1990’lara kadar yoktu. Büyük ihtiyaçtı. Arap ülkelerinde İngilizce ve Fransızca üzerinde konuşmak en önce psikolojik olarak yanlıştı. Şimdi böyle bir mesele kalmadı galiba.
Osmanlı harflerin bilmek tehlikeliydi, Arapça bilmek olumlu karşılanmazdı. Memuriyette ilerlemenize mâni olabilirdi.
Tabii sağdan soldan itirazlar yükselecek! İtiraz etmekte acele etmeyin, derim.
Türkiye’de biraz önce sözkonusu ettiğimiz zihniyetin üst derece temsilcilerinden biri Bülent Ecevit’ti. Oysa Ecevit, başbakanlar içinde şiir yazmasıyla, entelektüel nitelikleriyle bilinir.
Olay şu: Bülent Ecevit, 12 Eylül öncesi son başbakanlığında Irak’ı ziyaret ediyor. Bu arada Büyükelçiliğe de uğruyor tabiî olarak. Burada Kültür Ateşeliği’nin kütüphanesini gezmek istiyor. Girişte İstiklâl Marşı Şairi Mehmed Âkif’in resmi ile karşılaşıyor, yüzü ekşiyor. Kütüphanenin bir duvarında da İstanbul’un fetih tablosu var. Ve nihayet, bir vitrinde açık şekilde Kur’an-ı kerim…
Nasıl bir tepki beklersiniz?
“Nedir bu çağdışı neşriyat, sorumlu kim? Bunlar demirbaşa kayıtlı mı?”
Sorumlu kendisini takdim ediyor ve demirbaşa kayıtlı olduğunu belirtiyor. O ara, heyette bulunan (kendileri Enerji Bakanı idi) Deniz Baykal, devreye giriyor: “Burada eski harfli kitaplar var!”
İşte suç delili! Ne olacak şimdi?
Kitap Büyük Nutuk! Deniz Bey okuma yazma bilmiyor elbette!
Kitabın Nutuk olduğu anlaşınca, durum biraz değişiyor. Ecevit rastgele bir sayfa açıp, ilgiliye okumasını bilip bilmediğini soruyor. Görevli metni okuyor. Osmanlı harfli metinleri okumak, bu birinci bilme suçu. İkinci aşamaya geçiliyor: “Arapça biliyor musun?” Görevli Arapça da biliyor!
Başbakan renk vermiyor. Sözlü bir tebrik kazanıyor, kütüphane ilgilisi…
Fakat bir hafta sonra kütüphane ilgilisinin Bağdat’taki görevine son veriliyor ve bir hafta içinde Ankara dönmesi emrediliyor…
Osmanlıca bilmek birinci suç, Arapça bilmek ikinci suç!
Başörtüsü olayıyla ne ilgisi var bu vak’anın? Sizce yok mu? Bu da şizofrenik bir vak’a değil mi?
Merak edenler Gülcemal Soylu’nun Bağdatlı Yıllar (İstanbul, 2019) kitabına bakabilir.
.20/11/2019 23:43
ABD ile Rusya arasında
Rusya 19. yüzyıldan beri güçlü bir dünya devleti olarak milletlerarası siyaseti etkiliyor. Osmanlı Devleti’nin 18. ve 19. yüzyılda Rusya ile ilişkileri her zaman önemini korumuştur. Zaman zaman savaşa varan bu ilişkiler Rus yayılması sebebiyle nadiren dostluk kelimesiyle ifade edilebilecek bir mahiyet kazanmıştır. Gerçi 1833’te Hünkâr İskelesi Andlaşması var Ruslarla. İşe bakın ki, bu anlaşmayı kabule zorlanmamızın sebebi, Mısır’ı ele geçiren ve sonra vali olarak kabul edilen Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın metbuu olduğu Osmanlı Devleti’ne isyanıdır. İsyanın sebebi, Vehhabi Ayaklanmasını bastırmada rolü olan oğluna Suriye valiliğini istemesi. Merkez bu emrivakiyi kabul etmedi ve oğul İbrahim Paşa ordusuyla Kütahya’ya kadar dayandı…
Bu ilerleyiş, aslında dönemin güçlü devletlerini ilgilendirmeliydi. Buna rağmen Fransa ve İngiltere gereken ilgiyi göstermedi. Akdeniz’e inme projesi her zaman gündemde olan Rusya da elbette konuyla ilgiliydi. Donanmasından bazı gemileri gönderip Boğaz’da demirletti. Osmanlı hariciyesi Rusya’nın konumu üzerinden İngilizleri harekete geçirmeye çalıştıysa da muvaffak olamadı.
Bu anlaşma gizli maddeleriyle Ruslara boğazlar üzerinde bazı haklar tanıyordu. Neticede mesele “boğazlar meselesi”ne dönüştü ve işe Avusturya Fransa ve İngiltere karıştı.
İşte tanzimata giden yol, belki de bu anlaşmanın gelecekte yol açacağı tehlikeler üzerine İngilizlerin Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ni destekleme siyasetine sevketmesiyle açıldı. 19. yüzyılın sonunda kadar, Osmanlı Rusya’ya karşı İngiltere’yi yanında hissetti. Arada Kırım harbini de unutmamak lâzım.
Sonra ne oldu?
Osmanlı hilafetinin gücünden sömürgelerde yararlanmak isteyen İngilizler bir süre sonra gördüler ki, Osmanlı Devleti İslâm dünyası için bir atıf merkezine dönüşüyor. Bu arada İttihad-ı İslâm veya panislamizm kavramı yaygınlaşıyor. Ve güçlü bir dayanışma hissi oluşuyor.
Sultan Abdülhamid’in güçlenen Almanya’ya dayanarak İngilizlere karşı sürdürdüğü denge siyaseti bir süre sonra İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni, sömürgeci siyasetinin önünde engel olarak görmelerine yol açtı. Bu onları Osmanlı hilafetini yok etme fikrine götürdü ve Ruslarla İngilizler Osmanlı devletin paylaşmakta anlaştılar…
***
Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken, Osmanlı donanması için İngiliz tersanelerinde gemiler inşaa ediliyordu. İngilizler, bu gemileri paraları ödendiği halde vermediler. Osmanlı’yı Alman blokuna mahkûm ettiler. Çünkü Ruslarla anlaşmışlar, Fransa ve İtalya’yı da bu anlaşmaya dahil etmişlerdi. Bu tam bir paylaşım anlaşması idi.
Bu felaketli durumdan Rusya’da Bolşevik ihtilalinin patlamasıyla kurtulduk! Soğuk savaş döneminde de 19. yüzyıldaki konumumuza döndük. Soğuk harp bitti, medeniyetler çatışması başladı!
Suriye meselesi patladığında Rusya taraflar arasında açık olarak var mıydı? Bizim kanaatimiz Rusya’yı denkleme Obama döneminde ABD’nin kattığı yönünde. Türkiye’ye karşı operasyonu tek başına yapmamak için böyle bir yola girildiğini düşünüyorum. Ne de olsa stratejik müttefikimiz!
Dönelim Suriye meselesine… ABD Barış Pınarı harekatı üzerine askerlerini çekti, üslerini bıraktı. Ne oldu? Buralara Rusya yerleşti. ABD’nin Suriye’deki güçleri uzaktan kumandalı. Rusya öyle mi ya?
Görünen şu: ABD ve Rusya anlaşmışlar. Bu anlaşmanın boyutları hakkında bir bilgimiz yok. Türkiye adeta oyalanıyor. Bu arada Suriye’ye ilaveten Irak, Lübnan ve İran karışıklıklar içinde. Bunlar nereye kadar tesadüf?
Ne Amerika’ya ne de Rusya’ya güvenmemiz için sebep yok.
Bolşevik ihtilalinin akabinde ihtilalciler İslâm dünyasının emekçilerine bir beyanname yayınladılar ve çarların imzaladığı Müslümanların aleyhine olan anlaşmaları tanımadıklarını açıkladılar. O büyük paylaşım anlaşmasından o zaman haberimiz oldu. Boğazlar ve Anadolu’nun kuzey batısı Ruslara veriliyordu. İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların payları da belli idi…
Millî Mücadele işte bu şartlarda başladı. Rusya’nın konum değiştirmesi sonucu etkiledi.
Günümüzde Amerika Çin’e karşı Rusya’yı yanına almak için kapsamlı bir paylaşım uzlaşmasına girmiş olabilir mi? Umalım ki yoktur böyle bir şey! Yoksa Rusya’da bir Bolşevik ihtilali daha çıkması beklemekten başka çare kalmaz!
.24/11/2019 23:37
Türkler Araplarla savaştı mı?
Türk-Arap ilişkileri sözkonusu olunca ilk önce Tuğrul Bey’i hatırlamamak olmaz. Selçuk beyin torunu, Mikail’in oğlu Tuğrul, büyük Selçuklu Devleti’nin iki kurucusundan biri. Kardeşi Çağrı, Tuğrul’un sultanlığını tanıdı, onun veziri ve başkumandanı konumunda oldu. Tuğrul Bey’in çocuğu olmuyordu, onun yerine zamanı gelince Çağrı Bey’in oğlu Alparslan geçti…
Tuğrul Bey’in imzası “ok”la “yay”dı, tuğra bu imzadan türedi. Tuğrul Bey’in Tahran’daki türbesinde bu ok-yay sembolü işlenmiştir. 1048’de Pasin ovasında Bizans ordusunu mağlub edince barış şartları arasına İstanbul’daki camiin tamirini ve imzasının duvarına rekzedilmesini de koydurdu. Tuğrul Bey’in imzası Arap Camii denilen yapıda hâlâ duruyor mu? Bilmiyorum.
1054’te Malazgirt’i kuşatıp alamayan Tuğrul Bey, Halife Kaim Biemrillah’ın dâveti, daha doğrusu imdat çağrısı üzerine ordusuyla Bağdat yoluna düştü. Şehrin kapısında atından indi, halifeye hürmeten sarayına kadar yaya yürüdü. Bağdat’da bir yıldan fazla kaldı. Abbasi hilafetini Büveyhî tasallutundan kurtardı. Bu süre içinde küçük bir şehir inşa ettirdi. Burada camisi, sarayı, beylerinin konakları, askerlerinin kışlaları ve çarşı vardı. Bağdat’ta düzeni sağladıktan sonra, halifenin tevdi ettiği “dünya sultanı” unvanı ile ayrıldı. Halife sadece dinî alanlarla ilgili bir otorite hâline geldi, dünya nizamı Tuğrul’dan soruluyordu, o “Rükneddin”, yani dinin direği idi.
İşte “Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de, İslâm’ın merkez topraklarında Türklerin ne işi vardı?” sorusunun cevabı budur. Türkler Araplarla bu dönemde savaşmadı. Şii unsurlarla, Fatımilerle savaştı. Sonra bu coğrafyayı istila eden Haçlılarla savaştı…
Ya daha sonra? Kendileriyle savaştılar!
Yavuz Mısır’ı Araplardan mı aldı?
Osmanlı-Memlûk savaşı iki Türk devletinin savaşıdır!
Osmanlı ordusu ile Mısır ordusu arasında bu anlamda fark yoktur. Mercidabık’da Yavuz’a karşı savaşan Kansu Gavri, çerkes asıllıdır, fakat memlûkler Türk adetlerine göre yetiştirilirdi ve onun Anadolu Türkçesi ile divanı vardır.
Gavri’nin vefatından sonra yerine yeğeni Tomanbay geçmiştir. Kahire’yi savunan odur. Araplar bu savaşın hiçbir yerinde yoktur. Belki de yanlış söyledik: Seyirci mevkiindedirler!
Bu yüzden Türklerle Araplar arasında tarihî bir husumet yoktur. 19. yüzyılda Osmanlı’ya karşı Vahhabi isyanı bir İngiliz tezgâhıdır. Bu dahi bir Arap-Türk savaşına dönüşmemiştir. Yüz yıl kadar önce hain Hüseyin’in İngiliz destekli kuvvetleri Arapları temsil etmez. Oradan da bir Arap-Türk savaşı senaryosu türetilmez.
Türkler Araplarla savaşmak istemez, geçmişte de savaşmamıştı. Peki Araplar savaşır mı?
Şu sıralar esen havaya bakarsanız, Araplar Türkiye’ye karşı ciddi şekilde kışkırtılıyor. Bu kışkırtmanın asırlık bir zemini var. Emperyalistler geçen yüzyıl içinde Araplar’da Türk düşmanlığı, Türkler’de Arap düşmanlığı oluşturmaya çalıştılar. Bunda bir hayli de başarılı oldular.
Bu düşmanlığı yükseltmek için şu sıralar hayli gayret ve emek sarf ediliyor, tabiî bir hayli de petro-dolar harcanıyor!
Suriye’de savaş mağduru Araplara el uzatmayan petrol kralları ve şeyhleri Türklere karşı kamuoyu oluşturmak için ciddi para harcıyor. Şu sıralar büyük bütçe ayırarak bir dizi çektiriyorlarmış. Yapımcısı, İngiliz, yönetmeni İngiliz. Olsa olsa oyuncular Arap’tır! Gerçekte de böyle olmuyor mu? Bu Arap krallarını, şeyhlerini hep İngilizler, Amerikalılar oynatmıyor mu?
Filmin hakikatı işte bu, gerisi yalan dolan!
.25/11/2019 23:54
Kapanan tekkeler-Kapanmayan tekkeler
Bir asra yaklaşıyoruz; 94 yıl oldu, tekkeler kapanalı…
Hayretle şunu soranlar olabilir: Tekkeler kapandı mı?
Çünkü günlük hayatta tekkelere, tarikatlara atıfların ardı arkası kesilmiyor. Kendini şeyh sananlar, mürşid ilan edenler. Mürid geçinenler, dervişlik taslayanlar. Sakallar, sarıklar, ileri geri laflar, iddialar…
Tekkeler, zaviyeler, dergâhlar…kanunla kapatıldı. “İnkılâp kanunu” olduğu için Anayasa’da yürürlükleri teyid ediliyor.
Peki öyle de, nedir bu şeyhler, dervişler, müridler, müntesipler vs.?
Öyleleri var ki, devletin kimi kurumlarında kümelendikleri söyleniyor. Öyleleri de var ki, ciddi bir iktisadî güce ulaşmışlar. Siyaseti, ekonomiyi, sosyal hayatı, hatta eğitimi etkileyen tekkeler mi var zamanımızda?
“Var” desek, kanun müsaade etmiyor.
“Yok” desek, hakikat bırakmıyor.
Nedir öyleyse?
Tekkeler resmen kapandı, kanun böyle diyor. Kanun ancak görünen, fiziken var olan şeyleri engelleyebilir, kapatabilir, men edebilir. Bu anlamda tekkeler kapandı, birçok tekke yapısı harab oldu. Olmayanların da içi boşaldı. Zamanla tamir edilenler çeşitli maksatlarla kullanıldı.
Tekkeler, dergâhlar binaya indirgenebilir mi?
“Kurum olarak da kapatıldı” diyecekler. Tekkelerin kurum yapısı da ortadan kaldırılmış olabilir, fakat bu konuda binaların kapatılması kadar rahat konuşamıyoruz.
Geldik esasa: Tekkeler toplumun hangi ihtiyacına cevap veriyordu? Eğer halk nezdinde bir yeri yoksa, zaten kendiliklerinden kapanır giderlerdi. İşte o cevap verdikleri şey ne ise, o ortadan kalkmış olabilir mi?
Bugünkü durum ortadan kalkmadığını gösteriyor. O yüzden etrafta tekkelerle, dergâhlarla, tarikatlarla ilgili bir sürü şey dolaşıyor. Tekkeler kapanmadan önceye göre Türkiye’de daha fazla şeyh var desek, haddinden fazla mürid var desek…
Yanlış bir şey söylemiş olmayız!
Esasen çok doğru bir şey de söylemiş olmayız!
Kapanık tekkelerin ürettiği müridler ne kadar mürid, şeyhler ne kadar şeyh?
Bugünkü tarikatlar ne kadar tarikat, tasavvuf nereye kadar tasavvuf?
Tekkeler kapandığında şeyh olanlar -hani keramet gibi bir şey olsa da- bugünün şeyhleri ile bir araya gelselerdi ne olurdu? Bana sorarsanız, “bizim bu tekkelerle, bu tarikatlar bir alâkamız yoktur” deyip savuşurlardı.
Ya bugünün şeyh geçinenleri hani yine kerameten 1924 yılına götürülse idi, zamanın tekkelerinin kapısından geçebilirler miydi?
Estağfurullah! (Elbette sözümüz halis niyetlilere değil.)
Bazıları diyor ki “tekkeler zaten kapanmıştı.” Tekkeler o kapanmış halleriyle bile bugünün tekkeleri ile kıyas kabul etmez mevkideydi. Bugünün tekkeleri “cumhuriyet tekkeleri” olarak kabul edilse yeri var. Bütün varlıklarını tekkelerin kapatılmasın borçlu olan tekkeler bunlar! Bunlar cumhuriyet tekkesi olması, bir şekilde ortadan kaldırılmaz mı?
Tekkeler kapatıldığında hayatta olan şeyhlerin isimleri sayılsa, içlerinden ne şairler, ne musikişinaslar, ne mütefekkirler çıkar.
Ya bugünün şeyhleri? Şiirleriyle tanınan bir şeyh hatırlıyor musunuz? Musıkî üstadı bir şeyh var mı? Ya fikirleriyle kitleleri etkileyen bir şeyh biliyor musunuz?
Bilenler haber versin, bigâne kalmayalım!
.27/11/2019 23:22
Sıhhiye’deki ‘hükümet’!
Malûm “hükümet” Ankara’da. Devlet merkezi de orası. Kanun’a göre ise Ankara “makarr-ı idare”, yani “idare merkezi”.
Şimdi “hükümet” kelimesini sadece merkezî yönetim için kullanıyoruz. Oysa, ilçelerde kaymakamlık binaları, illerde valilikler, “hükümet” olarak adlandırılırdı. Ankara hükümet merkezi olmadan, bir “hükümet meydanı”na sahipti. Bu meydan valiliğin bulunduğu meydandı. Vilayet binasında kapının sağında, küçük mermer bir tabela bulunuyordu ve üzerinde güzel bir hatla sadece “Hükümet dairesi” yazıyordu.
Küçük ve güzel; şimdinin koskocaman “valilik, bakanlık, genel müdürlük…” tabelaları gibi görüntü kirliliğine yol açan cinsten değil!
Sonra, Cumhuriyet hükümetleri de valiliğin yanında inşa edilen binada hükümet etti. Burası böylece çifte kavrulmuş hükümet meydanı oldu.
İngiltere’de hükümet Londra’da bir sokakta imiş. Downing Sokağı 10 Numara, 1735’den beri İngiliz başbakanların binası. Bu demek oluyor ki, dünya 18. Yüzyıldan 20.yüzyılın ilk çeyreğine kadar buradan idare edildi.
Ankara’da, üç başbakanlık/hükümet binası gördük. İkisi Ulus’ta idi. Biri Yenişehir’de, Bakanlıklar’da. Nihayet Cumhurbaşkanlığı hükümeti de Beştepe’de!
Şu sıralar Hükümet Meydanı’nda “Hükümet dairesi”ni, yani valiliği arasak bulamayız. Çünkü taşınmış. Ben de geçenlerde Sıhhiye’den geçerken fark ettim. Sağlık Bakanlığı (meydanın ismi oradan geliyor, eski adı Sıhhiye Vekaleti) olarak yapılan binanın alnına “TC. Ankara Valiliği” yazılmış!
Osmanlı sadece “Hükümet dairesi” yazmakla yetinmişti. Bir de tarih var. 1315, yani 1900…Mesela Osmanlı veya Ankara yazmaya lüzum görmemiş! Gerek var mı gerçekten? Ankara’da başka bir vilayet olacak hali yok ya. Türkiye’de TC’den başka devlet olması da mümkün değil.
Sıhhiye meydanında Valilik var, Hükümet meydanında ne var öyleyse? Abdülhamid dönemi yapısı tarihî bina Sosyal Bilimler Üniversitesi’ne verilmiş.
Bana sorarsanız, “hükümet”, Hükümet Meydanı’nda kalmalıydı. Eski Ankara’nın bu taş yapısı, birçok hatırayı barındırıyordu. Havuzun kıyısında bulunan Jülyen Sütunu ile bizi Roma dönemine götürüyordu. Kafamızı kaldırdığımızda Hacıbayram camiinin minarelerini selâmlıyorduk.
Bürokrasinin fizikî büyüme hırsı dizginlenemiyor ne yazık ki! Biz eski bakanlık makam odalarını da biliriz, başbakanlığı da. Şimdinin daire başkanları tenezzül etmez buralara oturmaya!
Vilayet tarihî binaya sığamıyordu, şehrin muhtelif yerlerinde valiliğin birimleri vardı. Peki şimdi Sıhhiye’deki binaya sığdılar mı?
Hiç sanmam!
“Bakanlıklar”daki eski bakanlık binalara ne kadar mütevazı kalıyor, Eskişehir yolundakilere göre! Bürokrasi büyüyor, binaları büyüyor, bürokratik meseleler de büyüyor!
Ankara’da Hükümet Meydanı olduğu gibi bir de “Devlet mahallesi” var. Kurulduğunda adı Saracoğlu Mahallesi imiş. 1940’larda kurulduğu için zamanın başbakanının adı verilmiş. Demokrat Parti iktidara geçince, Namık Kemal mahallesi denilmiş. Bu yapılar, en azından görünüş itibarıyla bizim ev mimarimize benzer tasarlanmıştı. Devlet Mahallesi bir zamanlar merkezî devletin ekabirinin ikamet ettiği yapılar. Kim bilir hangi mühim şahsiyetler bu binalarda oturdu? 1980’lerden sonra daha lüks lojmanlara taşındı devlet erkânı. Buralarda küçük memurlara kaldı. Ankara’nın merkezinde bir yer bırakılır mı onlara?
Nitekim bırakılmadı.
Devlet Mahallesi devletin halini yansıtıyor desem, yanlış anlaşılır!
Devlet mahallesini terk etti! Binalar boşaltıldı. Her halde şimdi Ankara’nın merkezindeki bu binalarda cinler cirit atıyordur!
Göz göre göre bir dönem mimarisini yansıtan yapılar çökmeye terk ediliyor. Şerhin merkezinde çürük bir diş!
Kimden soracağız “Devlet Mahallesi”nin akıbetini?
.02/12/2019 00:04
Türkçenin durumu üzerine aykırı sözler!
Türkçe, dilimiz… ihtilaf konusu olabilir mi? İhtilaf konusu olursa, mevzuyla ilgili tartışmalardan olumlu sonuç alınabilir mi?
Unvanı yüksek bir dil akademisyeni, ısrarla Türkçenin en güçlü çağını yaşadığını söylüyor. Ne kadar inanmak isterdik!
Hani “yalan da olsa söyle, hoşuma gidiyor” denir ya, o mevkideyiz!
Akademisyenimizin öne sürdüğü delillerle ilgili ciddi bir mesaisinin olmadığı metninden anlaşılıyor. Sonunda da “ama”… diyor “çok ciddi bir metin oluşturma sorunu var. Akademisyeni (Türk dili/Türkçe uzmanları dahil), aydını, metin oluşturma konusunda ciddi bir zaaf içinde.”
“Metin oluşturma”, yani yazma! Biz daha ötesini söyleyelim konuşmada da zaaf içindeyiz.
Neden zaaf içindeyiz? Bu konuları en çok dile getirenlerdenim. “Et-tekraru ahsen velev kâne yüz seksen” demektense, bir başka üniversite hocasının, bu sefer bir sosyoloğun görüşlerini aktaralım:
“Türkçe’nin bilim veya felsefe dili olup olamayacağı tarzında ‘çıtası çok yükseğe konulmuş’ tartışmalar yerine, ‘ortalama medenî toplumlar’ın gündelik dilleriyle rekabet edebilirliğini” tartışmalıyız. “Bu haliyle Türkçe, gündelik dilde kullanılan kelime çeşitliliği bakımından bile geçer not alması oldukça zor bir “fukara kullanım”ın zulmü altındadır.”
80’li yıllarda muhafazakâr cenahın “yaşayan Türkçe” tezi de büyük ölçüde geçersiz bir iddia hâline gelmiştir. “Türkçe’nin lingo-klast aracılığıyla uğratıldığı yıkımdan sağ kurtulan nüfus oranının bir hayli fazla olduğu o yılların ardından günümüzde o nüfusun ‘kendi Türkçe zenginliğini aktaramadan’ hayat sahnesinden çekilmesi sonucunda, bugün ‘yaşayan Türkçe’ sözünü ettiğimiz ‘yaygın ve fakir Türkçe’ haline gelmiştir. Bu Türkçe ile değil bilimsel ve felsefî yayınları, eski amele hanlarında saz eşliğinde çığırılan Türküleri bile anlamanız mümkün değildir.”
“19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başlarında yüksek öğretimli Türkler arasında cârî dil varlığı, örneğin Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü, Ziya Gökalp, Yahya Kemal ya da Zeki Velîdî Togan’ın hiçbir komplekse kapılmadan kullandıkları haliyle Türkçe, bütün lingua-frankalarla boy ölçüşebilecek” güçte idi. “Haydi o ‘gayet mektepli Türkçe’yi bir yana bırakalım. Halk edebiyatımızın ister türküler, destanlar, isterse nefesler ve deyişler şeklindeki örneklerine dahi baksak, bugün ‘dolaşımdaki Türkçe’ de diyebileceğimiz Türkçe kullanımı, halk edebiyatımız karşısında da gayet fakir bir Türkçe’dir. Bütün bu ‘Türkçeler’i tanımak bahtiyarlığına nail olmuş ve hasbelkader yabancı dil de öğrenmiş bir Türk olarak gençlerine lisansüstü eğitim sonunda dahi Türkçe’nin bu zenginliğini kazandıramamış bir ülkede yaşıyor olmaktan fena halde muztaribim.”
“Türkçe, bilim veya felsefe dili olabilecek zengin bir dil varlığı potansiyeline sahiptir; lâkin, bunu en fazla dert edinir görünenlerin önce kendilerini hesaba çekerek bu dilin ne kadar fakiri olduklarını tartmaları gerekir. Nüfusunun neredeyse %80’i kendi dilinin cahili bir toplumun yöneticileri, yoksulluğun bu kültürel türünden kurtuluş için bir adım atacaksa sanırım önce kendi fukaralıklarının farkına varmak zorundadırlar.”
Metni bayağı kısalttığım fark edilmiştir sanırım. Esasen, bütün metni alıp altına imzamı atmakta beis görmezdim!
Dil konusu, önce dilcilerin kabul ettiği bir mesele olmak zorunda. Hayâl içinde yüzmekle bir yere varılmaz, mesele büyük; her geçen gün daha da büyüyor.
Bir başka, üniversite hocası, rektörlük de yapmış, bakın neler söylüyor: “Okuduğunu anlayamamak çok daha temel bir sorun. Türkçe metni okuyan öğrencilerimizin önemli bir bölümü içeriğini anlayamıyor. Bu öğrenciler fen ve matematik sorularını nasıl çözebilsinler? Kişi başı milli geliri sadece 2500 dolar olan Vietnam fen sınavında 8’inci olurken bizim 52’inci olmamızı açıklamak hiç kolay değil.”
Biz halimizden memnunken, bu PİSA da nereden çıktı?
Biz pizzacı olduk, PİSA başımıza belâ oldu!
.2/12/2019 23:27
Antep’te acıkmak...
Antep’te acıkmak mümkün değildir, hele misafirseniz… Bu şehirde bir öğün yemek yemişseniz, en azından üç günlük tokluk hissedersiniz.
Antep yazısına yemekle başlamak bizim için dahi zaruret haline gelmişse varın gerisini hesaplayın! Antep dünyanın gastronomi şehri olmuştur. Bir şehrin böyle anılması ticarî açıdan fevkalade iyidir. Yeme içme temel bir ekonomik saiktir, fakat köklü bir şehrin buna takılıp kalması iyi bir şey midir, o tartışılır.
Şimdi gastronomi (eskiden şikemperverlik derdik) festivalleri yapılıyor. Her halde katılım yüksek seviyededir. Şehrin yeme içme mekânları dikkate alınırsa, iktisadî bir canlılık da sağlıyordur muhakkak. Bu durumda şehre gelen tarih veya arkeoloji meraklıları için ikinci ilgi alanı gastronomidir. Sırf şikemperverlik olsun diye gelenler de olabilir elbette.
Biz şikemperverlik edecek değiliz, Gaziantep mutfağı hakkında konuşacak halimiz yok. Hakkını teslim ederiz o kadar. Tatlısı da iyidir, acısı da; ev yemekleri de yahşidir, kebapları da. Bu itminan bizi Gaziantep sınırlarına girdiğimiz andan itibaren kuşatır ve kendimizi tok hissederiz.
Karın tokluğu mühimdir, temel saiktir beslenme. Doyduktan sonra ancak insanoğlu başka ihtiyaçlarına yönelir. Bilmek ihtiyaçtır, ilim öğrenmek insan için gerekliliktir. Çevresini güzelleştirmek aynı şekilde insanların insanca varlıklarının tezahürüdür.
Mesele şu: Yeme içmede kalırsak, her şeyi bunun etrafında tanzim edersek, insaniyetin alt basamaklarında takılıp kalmak kaçınılmazdır.
Ayıntab, insanlığın en eski ve meşhur yol hikâyesinin bölgedeki önemli duraklarındandır. İnsanlık tarihi yolların tarihi ile başabaştır. Yollar ki şehirlere uğrak vermek için açılmıştır. Her yol sonunda bir limana ulaşır. Oradan yeni bir yol açılır, denizden başka bir limana varılır…Yollar birbirine ulanır, uzar gider.
Antep kuzey güney, doğu batı istikametinde bir kavşak noktasıdır ve şehrin tarihi bu yüzden hayli eskilere gider. Antep 16. Yüzyılın başından itibaren Osmanlı. Mimarî itibarıyla Selçuklu sonrası Zengi, Eyyübî ve Memlûk havası Osmanlı devri eserlerinde de devam etmiştir.
Ayıntap her ne kadar Haleb’in gölgesinde kalmışsa da kendine mahsus bir ilim, sanat/zenaat ve edebiyat şehridir. Zaman zaman şehre “Küçük Buhara” denilmesinin sebebi çok sayıda medreseye sahip olmasındandır. Şehrin bağ bahçe hayatı, sanat, edebiyat ve mûsıkisi de “küçük Şam” olarak anılmasına yol açar.
Antepte bir Antepli’yi yad etmek için bulunuyorduk. Mütercim Âsım, İslâm dünyasının üç medeniyet yapıcı ve taşıyıcısı dilini (Arapça, Farsça ve Türkçe) mükemmel bilen bir ilim adamı. Elbette dilci olarak yetişmemiş, fakat iki önemli sözlüğü Türkçeye çevirerek dilimize büyük hizmet yapmıştır. Farsçadan çevirdiği Burhan-ı katı ve Arapçadan çevirdiği Kamusül-muhit, tercümeyi aşan, hatta telife varan eserler kategorisindedir. Âsım Efendi, iki zengin dilin kelimelerine karşılık bulurken şehrinin, bölgesinin sözlerini kullanmaktan çekinmemiştir. Düşünelim ki Antep Arapça ile Türkçenin sınır hattında bir şehirdir. Güçlü bir ilim geleneği vardır ve İslâmî ilimler Arapça üzerinden yürür. Buna rağmen şehirde Türkçenin ne kadar güçlü olduğunu Âsım Efendi’nin eserlerinden çıkarabiliriz. Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde Âsım’ın hizmetini öğüyor ve onun eserleri esas alınarak 19. Yüzyılda yapılacak bir Türkçe sözlüğün dilimizin ve edebiyatımızın gelişiminde oynayabileceği rolün altını çiziyor.
21. yüzyılda iktisadî bakımdan daha da önem kazanmış bir şehirde ciddi bir ilim ve kültür alt yapısı olduğunu nasıl anlarız? Geçmişini ihmal eden şehrin geleceğini inşa ederken büyük bir noksanlık çekeceği açıktır. Noksanlık şimdinin geçerli olan arkeolojik miras ve yeme içme kültürü ile kapatılır. Toplantının Antepli konuşmacılarından birinin gençler arasında yaptığı basit anketten çıkan sonuç: Mütercim Âsım denilince Antep’te bir cadde akla geliyor! Bir de imam hatip ortaokulu varmış, galiba yeni ki, fazla bilen yok.
Neden bir lise olmasın, hatta Üniversite’de bir araştırma merkezi? Gaziantep Üniversitesi değilse de Hasan Kalyoncu Üniversitesi’nde Mütercim Âsım kütüphanesi varmış.
Gaziantep kütüphanece de zengin bir şehir değil. Belediyelerin kütüphane ile kitapla pek ilgilenmedikleri anlaşılıyor. Eğer semt kütüphaneleri olsa idi, birine, hatta en büyüğüne Mütercim Âsım ismi yakışırdı. Kütüphane’den kitaba gidelim: Gaziantep bu büyük evladı hakkında kitap yayınlayarak veya kitaplarını yayınlayarak borcunu eda etmiş olabilir mi?
Gerçi mahiyeti meçhul, bir kitap ismine rastladım, hem de Şehid Kâmil Belediyesi basmış: Dünya Çapında Dil Alimi Mütercim Âsım Efendi. 2001’de basılan kitapla ilgili müellifinin Numan Yazıcı olduğundan başka bilgiye ulaşamadım. Her halde bir “kitapçık”. Mütercim Asımla ilgili bizim bildiğimiz tek kitabı da hemşehrisi Ömür Âsım Aksoy yazmış. Baskı tarihi 1962.
Anlayacağınız Gaziantep’te, kitaba acıktım, kütüphaneye acıktım, kültür ve edebiyat muhitlerine acıktım…
Bu açlığı Antep’te gidermek mümkün görünmedi pek.
.4/12/2019 23:36
Türkçeyi gündeme almak
Elbette Türkiye’nin ağır gündem maddeleri var. Güneydoğumuzda ilân edilmemiş bir savaş içindeyiz. Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının yağmasını durdurmaya çalışıyoruz. İktisadî meselelerimiz bunlardan önemsiz değil. Müzmin müttefikimiz ABD ile başımız belâda. NATO’nun beyni ölmediyse de sağlıklı çalıştığı söylenemez…
Bunlar tamam da sosyal bünyedeki tahribatı önemsiz mi sayacağız?
Ailenin parçalanması, anneliğin değer kaybetmesi, aidiyet ifade eden unsurların ortadan kalkması, sokağın, mahallenin, semtin yok edilmesi…Şehir kimliklerinin buharlaşması.
Ya maarif reformunun gecikmesinden doğan ağır meseleler? Bunun derecesini okullarda Atatürk resimlerine tapınmaya kadar varmasından çıkarabiliriz. Kültürel alanda ekonomik durgunluğu sollayan durağanlık, hatta donukluk…
Biz yok saysak da dil meselesinin kendini bir şekilde hatırlatıyor. Orta öğretimde çocuklarımız okuduğunu anlayamıyor. Bu uluslararası tescilli bir mesele. Orta öğretimdeki problemin yüksek öğretimde daha da ağırlaşmadığını kim iddia edebilir?
Anlı şanlı akademisyenlerin yazma kabızlığı ve yazdıklarının Türkçeliği?
Dilde çözümü bulmuş da sayılabiliriz: Son olarak DTCF’de Felsefe bölümü İngilizce öğretime geçmiş!
Toptan İngilizceye geçersek, kısa zamanda kesin çözüme ulaşabiliriz. İçişleri bakanına göre burası Türkiye değil “Turkey”! Öyleyse öğretim dilimiz neden İngilizce olmasın?
Türkiye’de bir tane DTCF (Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi) var. Bu isimlendirmede vurgunun “dil”e olduğunu anlayamıyor muyuz acaba? Dile, yani Türkçeye…
Şimdi bu mütefelsiflere sorsak atatürkçülükte zirvede dolaşırlar. Bu işler lâfla olmaz, uygulama ile olur.
Dille ilgili kafa karışıklığı üzerine yazdık, iki gün önce: Türkçe üzerine aykırı sözler. İki akademisyenin farklı görüşlerini yansıtarak. İsim geçirmemeye dikkat ettik ki mesele şahsileşmesin diye. Türkçe konusunda iyimserliğini ilan eden Nureddin Demir Hoca, kendini ifşa etti, sözlerinin arkasında olduğunu yazdı. Nureddin Demir, değer verdiğim bir hocadır. Ben de hocanın sözlerinin arkasındayım, fakat ikinci bölümünün! Mesele bizim meselemiz, hepimizin meselesi. Ne diyor Hoca? Metin oluşturma (yani yazma) sorunu var, hata üniversitenin dilcilerinin bile… Demek ki ortalık pek de güllük gülistanlık değil. Sadece yazma sorunu mu? Konuşma sorunu yok mu? Ya anlama meselesi?
Konuyu şahsileştirmemek için kendi görüşlerimi değil, başka bir akademisyenin görüşlerini aktarmıştım. Onun ismini açıklamak da vacip oldu bu durumda: Vehbi Başer Hoca.
Bu konular üzerinde durmalıyız, konuşmalıyız, yazmalıyız, tartışmalıyız. Hiçbir mesele yokmuş gibi davranmakla bir yere varamayız.
Sırf “-sel, -sal” takısının, ekinin yol açtığı dil sefaletini ortadan kaldırabilsek, Türkçeye büyük hizmet ederiz. Bu öyle işlek bir takı (!) ki, isimlere eklenmekle kalmıyor, artık sıfatlara ve fiillere de takılıyor. Tam bir dil takıntısı oluyor! Dilbilimcilerimizin en kıdemlisi Zeynep Korkmaz Hanım Türkçede kumsal, uysal gibi kelimelerdeki sal’ın nisbet eki olmadığını ve Fransızcadan aparılan bu ekin yerli yersiz kullanıldığını belirtiyor.
Gör-sel diye bir kelime var. Gör-mek mastarına sal eki getiriyorsak, yakında dur-mak mastarına da getirebiliriz. Al sana dur-sal! Sormak’tan sorsal! Kırmaktan kırsal! Vurmaktan vursal! Henüz bunları yapmadıysak da durum-sal diyenler var! Ya gen-sel neyin nesi? Genetik’i Türkçeleştirmişler güya! Adam “kalbî muhabbet” yerine “yürek-sel sevgi” demesin mi? Beyim, kalb ve yürek eş anlamlı gibi görülebilir belki. Fakat, kalpsiz ile yüreksiz eş mânalı değildir! Kalpli ve yürekli de öyle!
Ya sıfatlara -sel -sal takılması? Adam mavi-sel diyor! “Kara-sal var” diyeceksiniz. Bu renk olan kara değildir, isim olan karadır. Hadi bakalım bir uzmanın şu cümlesi ne demek bana anlatın: “Konumsal anlamda bir baskın yapıldı.” Bu zat “mevziî bir baskın yapıldı” mı demek istiyor yani? (Mevziîyi anlamadık diyenlere: Lokal demektir!) Mevziî yerel de değildir, yersel de…
Dilim… dilim… seni dilim dilim dileyim!
.08/12/2019 23:34
Ey efendi Paris’e git!
Gerçi şu sıralar İçişleri Bakanlığı, Paris’e gitmemizi tavsiye etmiyor, fakat yüz elli yıl önce de olsa Hoca Tahsin Efendi’nin öğüdü var:
Ey efendi Paris’e git akl u fikrin var ise
Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e!
Akıllı fikirli sayılmamak tehdidini nasıl bertaraf edeceğiz? Biz de bu büyüğümüzün asırlık öğüdüne uymuş ve gitmiştik Paris’e. İşe bakın ki milenyumun ilk saatlerinde Paris’te idik. Strazburg’dan Paris’e giderken yol boyunca kökünden sökülmüş ağaçlar, devrilmiş direkler ve bir felaket sonrasının henüz giderilememiş hasarlarını görmüştük. Batı Avrupa o günlerde ciddi bir tabiî âfetle karşı karşıya kalmıştı. Paris Paris’ti Paris olmasına da bulanık Sen nehrinde kütükler yüzüyordu…
Batıcı zihnimiz Parissiz yapamazdı, son zamanlara kadar. İlim, fikir, sanat konularında Paris’ten hiza tutardık. Bir aralar Berlin Paris’le aşık atar olmuştur ama bu çabuk geçmiştir. Londra ise bizim zihin dünyamızda Paris’le boy ölçüşür bir mevkiye gelmemiştir hiçbir zaman. 1940’lardan sonra ABD’nin üstünlüğü güçlü bir Amerikan hayranlığı doğurduysa da herhangi bir şehir öne çıkmamıştır.
Batı karşısındaki konumumuz 18. Yüzyılda bir mühtedî batılılaşmasına yol açar ve esas olarak düşmanın silahlarına mukabil silahlara sahip olmak fikri böylece kuvveden fiile çıkar. Fransa, İtalya veya başka ülkelerden müslümanlığı seçen askerler, teknisyenler Osmanlı batılılaşmasına bir dönem yön verir. 19. Yüzyılda dünya siyasetinin de zorlamasıyla, ki bu İngiliz siyasetinin zorlaması olarak da okunabilir, batılılaşma farklı bir mecraya girmiştir. Artık düşmanın silahıyla silahlanmanın ötesine geçilmiş, hayat tarzının taklidine kadar varılmıştır. Eğer ordunuzu toptan ortadan kaldırırsanız, gideceğiniz başka yer de yoktur.
Batılılaşma maceramızın en merkezî yerinde durur Paris. Batılılaşma siyaseti Londra’da pişirilir ama kültürü Paris’ten edinilir. Neden? Londra muhafazakârlığın merkezidir. Orada değişerek devam etmek formülü geçerlidir. Londra reformcudur, Türkçesi “ıslahatçı”dır. Paris ise ihtilalin, inkılabın, devrimin merkezidir. Bütün bu büyülü kelimelere karşılık Fransızca’da tek kelime vardır: Revülasyon!
Bizde taklitçi batılılaşmacı tipini Paris hayranları temsil eder. Onlardan birini Şevket Süreyya Aydemir, İstiklâl Mahkemesi’nin zindanında hasbelkader oda arkadaşı olarak görmüştür. Şöyle anlatır: “Ona göre dünyanın mihveri kendisinden ve hayatın mânası kendi rahatından ibaretti. Ne eşi ne evladı vardı. Bütün kaygısı kendi şahsıydı. Hayatı boyunca da yalnız kendi şahsı için yaşamıştı. Ecnebi, hiç olmazsa tatlı su Frengi olmayan kimse, onun için enteresan olamazdı.”
“- Monşer, derdi, ‘sizler, tabiî bu yüksek âlemleri bilmezsiniz. Ama o çevreler bensiz olamazdı...’ Gözlerinde bu resmi kabuller ve bir de Avrupa otellerinin servisleri, yemek salonları, yatak odaları tüterdi. Bir taraftan başında takkesi, sırtında koca nineler gibi sarıldığı ropdöşambıriyle hasırının üstüne çöküp, dışardan öteberi taşıyan jandarmanın kapının altından uzattığı günlük ekmeğini, peynir zeytinle katık etmeye çalışırken, diğer taraftan dili dolaşarak anlatırdı: ‘-Monşer! Bendeniz şarapla hazırlanmış mantar sotesine bayılırım. Bunun içine küçük güvercin ciğerleri katarlar. Sofraya içindeki içki alev alev yanarken getirilir. En iyisini Paris’te Hotel Ritz’de yaparlar...’ Bu hikâyelerin arkası gelmezdi. Konuştukça coşar, coştukça konuşurdu. Derken gene gözleri yaşarır: -Ah birader, ben sizler gibi suçlu değilim ki...”
Şevket Süreyya’nın monşeri için artık Paris’e gitmeye gerek yok. Dünyanın birçok yerinde, bu arada Türkiye’nin birçok otelinde ulaşılabilir lükslerdir bunlar. Yine de Avrupa’nın, Batı’nın standartları dikkatten uzak tutulmuyor. Bunda da tuhaf bir durum yok. Bu dünyada yaşıyoruz ve elbette insan olarak varlığımızın korunması, insanca haklarımızın sağlanmasını istiyoruz. Bu hususlarla ilgili Avrupa’nın hâlâ ölçü olduğunu düşünüyoruz. Fakat Paris’ten gelen sesler, pek de öyle olmadığını gösteriyor. Bizim efendilerin Paris’i, dünyanın iki büyük sömürge ülkesinden birinin başkenti idi. Sömürgelerin serveti, emeği bu şehri yüzyıllardır ışıltılı bir başkent yapıyordu. Sömürgeler bağımsızlaşmış görünse de yine servet transferi devam ediyor, belli ölçüde. Demek ki bu yetmiyor. Avrupa’nın çalışanları, emekçileri sömürgesiz ülkelerin emekçileri ile aynı seviyeye inmeye rıza göstermiyor. Sokaklar savaş meydanına dönüyor ve polisin, emniyet güçlerinin orantısız güç kullanma konusunda zirveleri zorladığı görülüyor.
Avrupa artık dünyada gelişmişliğin kriteri olmaktan uzaklaşıyor. Dünyanın batısında fırtınalar koparkan, doğusunda Japonya, Çin, Kore yükseliyor. Çin, üretimde kapitalist, tüketimde sosyalist uygulamalarla yükselişini sürdürüyor. Avrupa ülkeleri başta nüfus olmak üzere durağanlık ve gerileme işaretleri veriyor. Dinamik nüfusunu kaybeden kıt’a, doğu Avrupa’dan ve Balkanlardan devşirdiği genç nüfusla açığı kapatamaya çalışıyor. Öte yandan “eski” sömürgelerden gelen genç nüfus bayat islamofobi sloganları ile durdurulamayacak noktaya doğru gidiyor.
Avrupa’nın bunalımı, en net şekilde Paris’te kendini gösteriyor. Yine de Paris’e gitmeliyiz, bu defa kriz görmek için!
.09/12/2019 23:51
Kendini ödüllendirmenin Nobel’i!
Dünyanın en meşhur ödüllendirme sistemi Nobel’dir her halde. Dinamitin mucidi İsveçli Alfred Nobel, bu ödüllendirme için servetinden muazzam bir pay ayırmıştır. Onun vasiyetine yerine getirmek üzere 1901’den beri çeşitli dallarda Nobel ödülleri veriliyor.
Hiçbir ödüllendirme tam mânasıyla objektif (ve masum) değildir. Ödüllendiren kendini ödüllendirmek ister aslında! Bunun önüne geçmenin yolu, yaygın bir değerlendirme yapısı oluşturmaktır. Nobel kurumlaşmış bir ödül sistemidir. İşleyişe bakılırsa İsveç Kraliyet İlimler Akademisi, İsveç Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Nobel Komitesi işin içindedir. Biz ilim, fen, ekonomi ödülleri ile ilgili pek fazla bir şey söyleyecek durumda değiliz. Sadece kimya alanında çok erken yaşta bütün dünyanın tanıdığı ve neden Nobel almadığını merak ettiği merhum Oktay Sinanoğlu’nun bir sözünü aktaracağız: “Nobel’de öncelik Yahudilerindir!”
Nobel ödüllerinin yüzden doksanı aşan şekilde Avrupa, Amerika (tabii kuzey) ülkelerine verilmesi bir şekilde tevil edilebilir. Zaten dünyanın ilmi, tekniği ve ekonomisinin dinamizmini bu ülkeler temsil ediyor, denilebilir. Ya edebiyat ve barış ödülleri için ne söylenebilir?
İlim ve teknikte olmasa bile, edebiyatta Avrupa dışı çok köklü diller ve edebiyatlar var. Bunlar neden gereken ilgiyi göremiyor?
Gerçi Nobel kuşu zaman zaman bu ülkelere de uğrak verir. Verir de, bu ülkelerden seçilenler hangi kritere göre seçilir? Türk edebiyatının 20. Yüzyılda büyük şairleri ve yazarlarının uzağından bile geçmezken bir tek Yaşar Kemal’in Nobel dedikodusu yapılır. Değişmez Nobel adayımız olarak dünyasını değiştiren Yaşar Kemal’den kendilerine post çıkaracaklarını düşünmüş olmalıdırlar. Sonra gelir Orhan Pamuk’da karar kılar edebiyat ödülü. Bu ödülü aldığında Orhan Pamuk Türkiye’nin en büyük edebiyatçısı olarak geniş bir kabul görmekte midir? Bunu söylemek mümkün değildir. Elbette Pamuk’un önemsiz bir yazar olduğunu söylemiyoruz, fakat Nobel açısından onun asıl öneminin Türkiye aleyhinde kullanılma potaniyelinde yattığı şüphe götürmez.
Burada oryantalist beğenmenin devreye girdiği görülüyor. “Sana ödül verdiğimde de kendime ödül veriyorum” diye formüle edilebilir bu.
Bu sene Nobel ödülü bir Avusturyalı yazara verildi. Görünüşte bir tuhaflık yok, fakat öyle bir yazara verildi ki, bu zat Balkanlarda Sırpların Boşnak soykırımını alkışlıyor! Ekim ayında edebiyat ödülünün Peter Handke’ye verilmesi üzerine bir açıklama yayınlamıştık: “Nobel edebiyat ödülünün adı İslâmofobi-Türkofobi ödülü olarak değiştirilsin!”
Nobel ödüllerinin bilhassa edebiyat ödülünün siyasi arkaplanının her zaman güçlü olduğu bilinmez değil. Balkanlardaki son kanlı soykırımda etnik temizlikçi Sırpların arkasında duran, Srebrenista katliamını tanımadığını açıklayan, soykırım ve diğer savaş suçlarından yargılanan eski Sırbistan lideri Slobodan Miloşeviç’in cenazesinde konuşarak bir daha tarafını ortaya koyan bir şahsın bu yönünün bilinmemesi mümkün değildir. Öyleyse böyle birine neden Nobel edebiyat ödülü veriliyor?
Aslında bunun açıklaması zor değil. Zulme uğrayan Müslümanlar olduğunda, Türkler olduğunda kör ve sağır olunuyor, hatta “bunlar katliam sayılmaz” deniliyor. Böyle diyenler de baş tacı ediliyor. Bu ödül vesilesiyle bunun böyle olduğu bir daha ortaya konulmuş oluyor.
Ödül Türkiye’den birine verilse idi, eminiz ki yine durum değişmeyecek, bu sefer içeriden benzer biri ödüllendirilecekti. Buna “kendini ödüllendirmenin Nobel’i” demek yanlış olmaz!
.11/12/2019 23:38
Şekil mi, sistem mi?
1924 Anayasasının ilk maddesi “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir” der. Bu cümle sonraki anayasalarda da korunmuştur. Cumhuriyet kelimesinin yerine meşrutiyet veya mutlakıyet (monarşi) konulabilir, yani bu şekil unsurdur. Şimdilerde dünyada resmen mutlakıyet yok gibi görünüyor, yani kıralıkların seçimli meclisleri, hükümetleri var. Kıralın yetkileri sınırlanmış durumda, yani onlarda da hakimiyet-i milliye asası var. Bütün krallıklar meşrutî olduğunu ilan ediyor. (Suudi Arabistan anayasasına ulaşamadım, muhtemelen onların öyle bir derdi yoktur).
Türkiye’de “cumhuriyet” kelimesinin macerasından pek haberdar değiliz. Mesela Osmanlı Devleti’nin en fazla ilişkili olduğu Venedik bir cumhuriyetti. Osmanlı metinlerinde de cemahiriye şeklinde geçiyordu. Cumhuriyet kelimesinin yükselmesi Fransız ihtilalinden sonradır. Fransa kırallığı devirip cumhuriyete geçmiştir. Cumhuriyet övgüsü alışkınlığının Fransızlardan intikal ettiğini düşünebiliriz. Buna rağmen, Fransa’da cumhuriyet kesintiye uğramış, imparatorluğa dönüşler de olmuştur.
19. yüzyıl edebiyatçılarımızın Fransa’dan hiza tuttuğu malûmdur. Napolyon’dan sonra iki imparatorluk devri geçiren Fransa 1870’den itibaren cumhuriyette karar kılar. İşte imparatorluktan 3. Cumhuriyete geçiş döneminde Avrupa’da bulunan Ziya Paşa (o zamanlar paşa değil tabii) bu tartışmaları yakından takip etmiş olmalıdır. Onun Osmanlı vatandaşı olarak mutlakiyet karşıtlığı ölçüsüz cumhuriyet meddahlığına dönüşür.
İşte onun cümleleri: “İdare-i cumhuriyede padişah, imparator, sadrazam, hariciye nazırı filan yoktur. Memleketin padişahı, imparatoru, kralı, sadrazamı hep ahali-yi memlekettir….”
Biz cumhuriyetin yüzüncü yılına yaklaşıyoruz, Fransızlar iki asrı doldurdu. Ziya Paşa’nın dedikleri bizde nasıl bir tesir uyandırıyor şimdi?
Bir insan bu kadar safderun olabilir mi?
Sadrazam yoksa, başvekil var. Hariciye nazırı yoksa, dışişleri bakanı olur! Fakat memleketin halkı bunların hiçbirisi olmaz!
Bu safderun siyasî idrak bizi meşrutiyete, oradan cumhuriyete götürdü. Hep şekil değişikliği ile meselenin halledilebileceğini sandık. Birinci meşrutiyet 1877 Rus harbi ile çöktü. İkinci meşrutiyet 1908’de ilan edildi. Sanıldı ki, her şey güllük gülistanlık olacak. Abdülhamid istibdadına rahmet okutacak uygulamalar ayyuka çıktı. Yani meşrutiyetçiler mutlakiyetçilerden baskın ve baskıcı çıktılar. Geriye kalmıştı cumhuriyet!
İlan-ı Meşrutiyet (1876) İlan-ı Hürriyet (1908) ve nihayet İlan-ı Cumhuriyet (1923). Millet hâkimiyeti prensibi bu dönem boyunca pasif olarak vardır. İkinci meşrutiyetten sonra çok partililik denemesi de yaşanmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra seçimli çok partili sisteme geçileceği sanılmıştır. Millî Mücadele’nin kahramanlarından Kâzım Karabekir’in başkanı olduğu, kurucuları “Atatürk’ün silah arkadaşlarından müteşekkil” Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuş, fakat kısa süre sonra kapatılmıştır. Bu dönemde millet hakimiyetinin propagandası vardır, gölgesi dahi yoktur. Bu bir süre gitmiş, 1930’de danışıklı bir ikinci parti kurulmuş, fakat milletin teveccühü karşısında üç ay içinde kapatılmıştır. İşte bundan sonra devlet tam manasıyla CHP devleti olmuştur. Partinin ebedî şefi cumhurbaşkanı, milli şefi başbakan, genel sekreteri dahiliye vekilidir. Valiler CHP il başkanıdır. Diyanet Reisi de CHP Ankara il başkanı!
Ziya Paşa cumhuriyet tecrübesini yaşamadı. Onun ve arkadaşlarının fikirleri ile yetişenler, cumhuriyeti görmekle kalmadılar, uyguladılar da! Nasıl uyguladıkları malûm!
İşin esasının sistem olduğu, şekil değişikliği ile bir yere varılamayacağı hep ihmal edildi. Adalet esaslı, hukuk temelli bir sistem kurmak, bunu işletmek, bu arada sistemi laçka edecek uygulamalara fırsat vermemek bir türlü başarılamadı. Demokrasinin kendi mecrasında gelişmesi istenmedi, demokrasiye nizam vermek için darbeler yapıldı. Vesayetci demokratik yapı 28 Şubat’ta çöktü. Bu çöküş sonrası Türkiye kendi yolunu bulmaya çalıştı, bu sefer de başkanlık yeni bir şekil seçimi olarak milletin önüne konuldu.
Deniz tükendi mi? Eğer yeni bir şekil değişikliği kastediliyorsa, öyle. Fakat esas üzerinde mutabakat sağlamak, adaleti merkeze almak, hukuk devletini hâkim kılmak; ehliyeti, liyakatı ihmal etmemek, sistemin işleyişinde kurumların etkili varlığını sağlamak…Durduğumuz yer burası.
.15/12/2019 23:52
İtibarın çakarlısı!
Milletvekilleri neden itibar arayışındalar?
Geçiş üstünlüğü vekillere itibar sağlar mı?
Türkiye tarihinin en itibarlı Meclisi, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi idi. Bir belirsizlik ortamında memleketin çeşitli yerlerinden seçilerek gelen meb’uslar zor zamanda ve zor şartlarda büyük bir işi başardılar. Millî Mücadele’nin kalbi, beyni TBMM idi. Onlar sayesinde Ankara İstiklâl Harbi’nin karargâhı oldu. Sonraki Meclis’ler hep birinci Meclis’in itibarından harcıyor!
Kimler vardı ilk Meclis’te? O zamanın Türkiyesi’nin temsilini sağlayacak şahsiyetler. Bunlar içinde ister istemez, âlimler, şeyhler, toplumun gelenekli kurumlarının temsilcileri ve yeni aydın kesim yelpazesinden isimler vardı. Batıcılıklarıyla tanınanlar yanında batı karşıtlığı ile bilinenler de bu meclisteydi. İşte bu zıtlar öyle bir anda İstiklâl Marşı’nda mutabık kaldılar. Diyebiliriz ki, ondan sonraki Meclis’ler İstiklâl Marşı’nda mutabık kalamazdı!
1.Meclis, 1923 Nisanında feshedildi. Bu Meclis’in Lozan Anlaşmasını imzalama ihtimali zayıftı, hatta yoktu. İşte tartışmaların odağındaki Ali Şükrü Bey hunharca katledilmişti. Meclis’in itibarına vurulan bir darbe idi bu…
Yaz aylarında seçim yapıldı. Mustafa Kemal Paşa Müdafaa-yı Hukuk grubunu partileştirme emelinde idi. İkinci seçmenlere taahhütname imzalatıldı: “Mustafa Kemal Paşa’nın ve Mütafaa-yı Hukuk Grubu’nun adaylarına rey vereceğim” diye. Bu listeyi bir tek Gümüşhane meb’su seçilen Zeki Kadirbeyoğlu deldi. (Gümüşhane’deki maceralı seçimin hikâyesi uzun sürer.)
Mustafa Kemal Paşa, kendine göre bir Meclis seçti ama bazı hususları da gözetti. Millî Mücadele’nin öncü (asker) kadrosu Meclis’e girdi, gelenekli kurumların temsilcileri kısmen Meb’us yapıldı. Eğer, 1. Meclis temsilde zirve ise, 2. Meclis onun bir bir kaç kademe altında idi.
Cumhuriyet sonrası Meclis’lerine gelince: Bu vekiller için “seçilmiş” tabirini kullanmak pek doğru olmaz.
Eğer bu kelimeyi kullanırsak, “Mustafa Kemal Paşa tarafından seçilmiş” dememiz gerekir. Paşa bu dönemde de yine toplumun önünde yürüyebilecek isimlerden bir seçim yaptı. Rastgele isimlerle, isimsizlerle bir meclis oluşturmadı. Fakat bu Meclis’te Millî Mücadele’nin öncü kadrosundan çoğu kimse yoktu.
Cumhuriyet meclisleri için itibar sırasını birkaç kademe daha azaltabiliriz.
İnönü cumhurbaşkanlığı döneminde aynı yoldan gitti, fakat Atatürk’ün dışladığı Millî Mücadele kadrosunu tekrar Meclis’e buyur etti. Her gün hakkında Cumhurbaşkanlığına rapor verilen isimlere böylece itibarları iade edildi.
1950’ye kadar Meclis’lerde toplumun bildiği tanıdığı ilim kesiminden, edebiyat camiasından, sanat kesiminden bir hayli isim vardı. Bunların çoğu Meclis’in itibarına muhtaç değildi.
Çok partili hayatta yeni itibarlılar Meclis’te ağırlık kazanmaya başladı. Ekonomik itibarlılık meclise yansıdı, bunun yanında siyaseti iş edinen ve toplumun desteğini sağlayan isimler Meclis’te yer buldu. Siyasi kadroların yerleşik hâle gelmesi darbelerle kesintiye uğratıldı. Adalet Partisi Demokrat Parti’nin devamı idi ama yeni bir kadro sözkonusu idi. 1980 sonrası siyasi hayat eski siyasi partilerin yerine yeni partilerin geçici hâkimiyeti ile başladı, sonra eski liderler yine sahaya döndüler ve tesirlerini gösterdiler. Milletvekilliği siyaseti mesleği ile daha fazla içi içe geçti. 28 Şubat müdahalesinden sonra 28 Şubatçıların yapmak istediklerinin tersine bir siyasi yapı ortaya çıktı.
Bugün durduğumuz yer, milletvekili olmak için değer, itibar, bilgi, beceri vs. hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması. Bir parti başkanı metresini milletvekili yapıvermiş…mesela! Bazı vekiller, şunun eşi, bunun kardeşi, ötekinin yoldaşı, berikinin kankası…
Vekil değillerse, “hiç”ler! Temsil değeri en az “vekil”lerin kalabalık teşkil ettiği bir Meclis’le karşı karşıyayız. Bu Meclis bir şekilde itibarlıların değil, vekil seçildikleri için itibarlı olmak zorunda olanların Meclis’i…
Geçiş üstünlüğü onları gerçekten itibarlı kılacak mı?
Her trafik karmaşasında bir milletvekilinin çakarlı aracı milletin hissiyatını ayyuka çıkaracak!
Aklı başında, millettin hissiyatını önemseyen, hiçbir vekil geçiş üstünlüğü çakarını kullanmaz!
Çakar çakmaz çakar çakmaklar hariç!
.16/12/2019 23:28
Üniversite’de Ankara’yı konuşmak
Üniversite ile şehir ilişkisi nasıl kurulabilir? Şehir mi üniversiteye gidecek, üniversite mi şehre? Üniversiteler “kampüs” modasına uyup şehir dışına çıktıktan sonra bu soru daha fazla anlam kazandı. Hadi biz batıda askerî bir tabir olan “campus”u değil, “külliye”yi kullanalım. Ankara Yıldırım Bayezid üniversitesi Çubuk Külliyesi’nden bir davet aldım. Mimarlık öğrencilerine “Ankara’da şehir ve mimari” konusunda konuşmak için. Sağ olsun rektör İbrahim Aydınlı Bey civardan bazı belediye başkanlarını, yüksek bürokratları da davet etmiş. Dinleyici kitlesi farklılaşınca konuşulan mevzu da farklılaştı ister istemez.
Şimdilerde beş milyonu aşkın nüfuslu bir şehir var ortada. Bu büyük şehrin nedense eski, küçük fakat daha fazla bizden Ankara’nın aleyhine alanlar kazandığını, onun kanıyla, canıyla beslendiğini düşünürüm hep...Bu yüzden Ankara’dan konuşmaya başlayınca, bir anlamda bu şehrin dokularına sinmiş bir büyükden, ulu bir zattan bahsetmeyi gerekli görürüm:
Hacı Bayram kendi banlar /Ol şarın minaresinde…
“O şehrin minaresinde Hacı Bayram kendi seslenir, ezan okur....”
Bir şehrin adı pek nâdir olarak bir şahsın adı ile böylesine iç içe girmiş olabilir. Ankara’dan bahsetmek, muhakkak Hacı Bayram Veli’den söz açmayı gerektirir. Hacı Bayram’dan söz edenler ise mutlaka Ankara’dan bahsedeceklerdir. Şehirlerin adlarının yanında bir şahsın adı yazılmak gerekirse, aradan geçen yüzyıllara ve son asırda başkent olarak yaşadığı değişime rağmen bu Ankara’da Hacı Bayram-ı Velî’dir.
Geçmiş yüzyıllarda nüfusu elli-altmış bini pek aşmamış bir şehrin bugününü beş asır öteden bir insanın etkileyebilmesi, üzerinde dikkatle durulması, derinlemesine düşünülmesi gereken bir husustur. Hem de bu insan ne bir devlet başkanı, ne bir muzaffer kumandan ve ne de servet ü sâman sahibi kudretli, azametli bir bir zat olmadığı hâlde....
Kendi el emeği ile geçinen, çiftçilik yapan, elde ettiği mahsulün fazlasını dağıtan, müntesipleriyle beraber Ankara çarşısına sadaka toplamaya çıkan ve elde ettiklerini yine fakir fukaraya aktaran, binlerce “sîne çak eden”, yani “gönül açan” bir geçmiş zaman insanı...
Zaman geçiyor, insanlar da...Acaba öyle mi?
Kendi adını taşıyan marşta her ne kadar “yoktan var edilen ilk şehir” olarak niteleniyorsa da, Ankara mazisi hayli zengin, gerçek mânasıyla köklü bir şehirdir. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Anadolu kıtasının kaderinde az çok değişiklik yapan vak’aların çoğu onun etrafında gelişir” der. “Roma kartalı şarka doğru uçuşu için bu kaleyi seçmiş, Bizans-Arap mücadelesinin en kanlı safhaları burada geçmiştir. Selçuklu zamanında Bizans’ın Anadolu içine son savleti burada kırılmıştır. Yıldırım, Timurlenk’le talihinin zehirden acı yüzüyle yine Ankara’da karşılaşır.
Hiç kimse çekebilmez güçdür feleğin yayı..
Günümüzde bir şehri tanımanın güçlükleri, engelleri azımsanamıyacak nisbettedir. En başta süratli ulaşım araçlarının çoğalması şehirlerin tanınmasının, sindire sindire gezilmesinin önüne büyük bir engel koymuştur. Her kolaylığın bir zorluğu vardır!
Sözkonusu olan Ankara ise, bu güçlükleri ikiye, üçe katlamak mecburidir. Oysa Ankara bugünkü siyasî konumu dolayısıyla adından, özelliklerinden, niteliklerinden çokca söz edilen bir şehirdir. Buna rağmen yazılıp çizilenlere, söylenenlere bakarak gerçek bir Ankara tablosu çizilemez.
Ankaralılar, şu anda Ankara’da oturan ve bu şehirli olmaya karar verenler, ev bark sahibi olarak kök salanlar Ankara’yı tanıyorlar mı dersiniz? Bizce bu sorunun cevabı da olumlu değildir. Büyük şehrin hayhuyu ve geçim kaygusu bir yandan, Ankara’yla ilgili kalıplaşmış ve neredeyse resmiyet kazanmış itici malûmat diğer yandan tanımayı güçleştiriyor, neredeyse imkânsızlaştırıyor.
Rektör Bey ve üniversite yöneticileriyle, hocalarıyla sohbetimiz “Ankara’nın üniversitesi olmak” çerçevesinde seyretti. Ankara’ya dokunmak, ona fayda sağlayacak işler yapmak, öğretim kalitesini yükseltmek yanında şehri kültürel ve iktisadi olarak desteklemek…Bütün bunlar geniş ufaklara bakmayı ve tahayyül etmeyi gerektiriyor. Mesele bilindikten sonra çözüme yaklaşılmış demektir.
.18/12/2019 23:33
Caminin meyzini var, düzeni yok!
Ankara’nın meşhur türküsü Misket’te geçer bu mısralar:
Caminin meyzini yok
İçinin düzeni yok.
Camilerin imamı, müezzini, kayyumu, hademe-i hayratı…var var olmasına da içinin düzeni konusunda pek iyimser değiliz.
Cami müdavimleri gittikçe artan bir şekilde sıraların, sandalyelerin, taburelerin camilerde yer bulduğuna şahid oluyorlar.
Rükû (eğilme), secde (yere baş koyma) namazın rükünlerinden. Secdesiz namaz, cenaze namazıdır. Secde edecek hâlde olmayanların ne yapması gerektiği de belli. Buna rağmen nasıl oluyorsa oluyor ve camiler camiye aykırı malzemelerle, mobilyalarla doluyor…
Bilen bilir 1930’ların başında bir “dinde reform” projesi vardı. Camilere sıralar konulacak, mûsiki âletleri yerleştirilecek, hocalar frak, simokin giyecek vs.
Böyle dini mekânlar zaten var yeryüzünde. Hem de mebzul miktarda. Onlara “kilise” denilir! Müslüman mabedinde oturmak için mobilyalar, org gibi, piyano gibi yerleşik müzik âletleri olmaz. Camide sazla müzik icra edilmez.
Peki ne oluyor da camilerde yakışık almayan manzaralar görülüyor?
Diyanet İşleri bir genelge ile, sıra, koltuk, sandalye, tabure vs. oturulan malzemeleri camilerde yasakladı. Peki ne olacak? İlle de oturarak namaz kılması zaruri olanlar, katlanabilir taburesini yanında getirecek…
Bir taraftan bakarsanız, camiye gitmeyi caydırıcı bir genelge!
Yaşlılara tabure taşıtmak pek hoş değil. Fakat itiraz edenler olacak, “o sandalyelere oturanlar sırf yaşlılar değil, orta yaşlılar, hatta gençler de oturuyor…”
Bu kadar mazeretli bir cemaat olamayacağına göre mesele nedir?
Aslında bu ancak hayat tarzı değişikliği ile açıklanabilir.
Bizim çocukluğumuzda evlerde, koltuk, sandalye vs. bulunmazdı. Sedir, kerevet, divan, minder… vardı. Bunlara oturulurdu. Sedirler çok fazla yüksek olmaz, oturunca ayak sallanmazdı.
Oturma tarzı ya diz çökme ya da bağdaş kurma şeklinde idi.
Artık diz çökülmüyor. Bilmem ki ilahiyatlarda, imam hatiplerde diz çökerek Kur’an okunuyor mu? Bağdaş kurmak için evlerde minder var mı?
Modern hayat mobilya üzerinden yürüyor. Türkiye’de mobilya devi firmalar var. Hem iç piyasaya, hem dış piyasaya mal imal ediyorlar.
Kimin evinde sedir, kerevet, divan kaldı? Ne zamandır bir mindere bağdaş kurmadınız?
Son yirmi yıl içinde Türkiye hızlı bir “mobilya modernleşmesi” yaşadı. Bir zamanlar bağdaş kurarak, diz çökerek oturanlar tarz değiştirdiler, evlerini koltuklarla, sandalyelerle doldurdular. Bunlara sürekli oturanlar bir daha kolay kolay bağdaş kuramaz, diz çöküp oturamaz! Rükû zorlaşır, secde neredeyse imkânsız hâle gelir.
Bir şey daha oldu: Son yıllarda alaturka tuvaletler terk edildi, oturulan tuvaletler, klozetler yaygınlaştı. Bunlara da oturuluyor. Yere oturup kalkmak, secdeye varıp ayağa kalkmak, modern hayatın zorlaştırdığı hareketler.
Bacak kaslarını hareket ettirmek için bir tek yol kalıyor: Spor yapmak!
Bir yol daha var: Sektirmeden, farz, sünnet, vacip ve hatta nafile namaz kılmak! Namazın beden hareketleri aslında bütün kasları çalıştırıyor. Beden sağlığı için de namaz birebir! Eğer ciddi bir diz rahatsızlığınız yoksa ne yapın yapın namazı, rükünlerini aksatmadan ikame edin!
.22/12/2019 23:41
Türkçe ezan, Arapça İstiklâl Marşı!
Kim derdi ki Türkçe bir eser bir başka bir dile çevrildi diye birileri tantana çıkaracak? Gazetelerde hep görmez miydik, filan şairimizin şiirinin, filan hikâyecimizin hikâyesinin, romanının; feşmekan mütefekkirimizin kitabının diğer dünya dillerine çevrilme haberlerini. Bu haberler hep olumlu bir muhteva taşımaz mıydı? İşte bize ait bir yazarın değerli eseri dünya dillerine mal oluyor diye sevinmez miydik?
Peki nedir İstiklâl Marşı’nın Arapçaya çevrilmesinden duyulan dehşet? Evet “dehşet”, bundan başka kelime bulamadım. Bu tepki sırf dehşet uyandırmak için ortaya konulmuştur. Bugün dehşet yerine “terör” dediğimizi de hatırlatalım. Evet, millet böyle bir korku ile terörize edilmek isteniyor, dehşete düşürülmek hedefleniyor!
İstiklâl Marşı Arapçaya çevrileli çok olmuştur. Başka dillere çevrildi mi bilmiyorum. Muhakkak bazı dillere çevrilmiştir, bizim yapmamız gereken İstiklâl Marşı’nın bütün dünya dillerine çevrilmesini sağlamaktır, hatta o dillerde seslendirilmesi de düşünülmelidir.
İstiklâl Marşı sıradan bir marş değil. Bugün yeryüzünde iki yüze yakın “devlet” olarak nitelenen organizasyon mevcut. Bunların içinde çeşitli yönleriyle öne çıkan devletler var. Ekonomisiyle, ilmiyle, tekniğiyle vs. Bu öne çıkan devletlerin önemli bir kısmı, bayraklarıyla ve marşlarıyla da öne çıkarlar.
Bunlar köklü devletlerdir. Bayrakları tarih içinde oluşmuştur. Marşları tarihin mahsulüdür. İşte Türkiye bu devletlerdendir.
Türkiye Cumhuriyeti doksanlı yaşlardadır da bayrağı yüzlerce yıllıktır; hadi bakalım neden böyle olduğunu açıklayın!
Eğer bayrak devletin sembolü ise, Cumhuriyet yeni bir devlet değildir. Devletin idare şekli değişmiştir, fakat milleti, vatanı, dili, bayrağı değişmemiştir. Osmanlı anayasasında devlet dili Türkçe idi, Cumhuriyet anayasasında da öyledir. Peki, İstiklâl Marşı için “Cumhuriyet marşı” diyebilir miyiz? İstiklâl Marşı Cumhuriyet’ten önce marşımızdı, Cumhuriyet’ten sonra da marşımız olmaya devam etti. İyi ki de öyle oldu.
Bu marş bizim tarihimizin sancılı bir döneminde yazılmıştır. Şairi ısrar üzerine bir vazife telakki ederek İstiklâl Marşını yazmıştır. İki asırdır vuruşa vuruşa çekilen bir milletin marşıdır bu. Bu millet ki kendisi için savaştığı kadar kıtalar aşan büyük bir topluluk için mücadele etmiştir. İşte İstiklâl Marşı’nın TBMM’de kabul edildiği gün, Meclis’in kendi bütçesinden bastırdığı Hakimiyet-i Milliye gazetesinin başyazısının başlığı: “Ankara’da bir İslâm kongresi.”
Yazı Matbuat Müdürü Hüseyin Ragıp’ın imzasıyla yayınlanmıştır ama Mustafa Kemal Paşa’nın dikte ettiği bir metindir. Ve bu yazı şu cümle ile sona erer:
“Mısır’ın, Cezayir’in, Trablus’un, Tunus’un, Hind’in, Afgan’ın, Azerbaycan’ın, Suriye ve Irak’ın Müslüman murahhasları (temsilcileri) İslâm kıyamının (ayaklanmasının) karargâh-ı umumisi (genel karargâhı) olan Ankara’da toplandıkları vakit bu arzuyu mütehiden (birlik olarak) ve kuvvetle söyleyecekler ve salib (haçlı) ve sermaye istilâsına karşı en kahhar (kahredici) mukavemet (direniş) azmini ilân edecekler.”
Mehmed Âkif’in şiirinde bu azmin kuvvetle ifade edildiğini görmek zor değil. Ankara’daki mücadele sınırları geniş bir mücadeledir. Mehmed Âkif’in marşı işte böyle bir zamanda yazılmıştır ve şair, bu millî marşda elbette bizim muhtevamızı esas almıştır. Fakat bu muhteva sınırları aşan güçlü bir muhtevadır.
Ali Ulvi Kurucu, Mısır’da Hasanü’l-Benna’ya İstiklâl Marşı’ndan bahseder. “Ezan bizim milli marşımıza girmiştir” der. Sonra şu kıt’ayı okur, Arapçaya çevirirler:
Ruhumun senden İlâhî şudur ancak emeli
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli;
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
Benna, “bir millî marşa ezanı, ibadeti, mâbedi koymak çok mânalı, çok güzel” der.
İstiklâl Marşı, birçok ülke marşı gibi uydurma vatanlar, sentetik uluslar, kifayetsiz liderlere övgü için yazılmış bir marş değildir. O güçlü bir iman ve esaslı fikrin ifadesidir. Nasıl bayrağımız bizi aşar şekilde bir Müslümanlık timsali ise, İstiklâl Marşı da öyledir. Bu yüzden o bütün Müslüman toplumların benimseyebileceği bir metindir. O yüzden de öncelikle Müslüman toplumların dillerine çevrilmelidir.
Gelelim meselenin esasına…Bir zamanlar ezan Türkçeleştirilerek okutuldu. Millet bunu benimsemedi. İlk serbest seçimden sonra asli şekliyle okunmaya başlandı. Şimdi Türkçe ezancılar bir rövanş olarak Arapça İstiklâl Marşı’ndan nemalanmak istiyor olmasınlar?
.23/12/2019 23:47
‘Beşlik simit’ten bugüne
Böyle iddialardan hoşlanmayız ama “simit Ankara mahreçli hoş bir yiyecektir” demekten çekinmeyiz. Bunu demekle başka şehirlerin simitlerinin olmadığını söylemiyoruz, hatta İzmir’in gevreğini de yok saymıyoruz.
“Ankara simidi” diye bir şey vardır ve tadı, lezzeti, kokusu ve bilhassa havası bambaşkadır. Şimdi sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde işte esasen bu simit revaçtadır. Şunu da kaydedelim: Bazılarının adı Ankara simididir, bazılarının tadı da!
Bir zaman gelecek de simit ciddi bir iktisadî nesne olacak, dense asla inanmazdık. Ama oldu. Böyle olmakla kalmadı, siyasî bir mesele haline de geldi.
Bundan seksen sene önce “simit dükkânlarda satılacak, simit ismi etrafında hızlı yemek mekânları, hatta lokantalar açılacak...” denilse, kim inanırdı? Hele “simit”in “saraylı” olacağına hiç ihtimal verilir miydi?
Ya simitçi dükkânlarının zincirler halinde bütün dünyaya yayılacağı... Daha geçenlerde umreden dönen bir dostum, Mescid-i Haram’ın çok yakınında böyle bir “saray”da kifaf-ı nefs ettiğini keyifle anlattı...
Londra’da, Berlin’de veya Nevyork’da...Türk usulü yeme içme mekânları...
Simit, düne kadar sokaklarda, sadece seyyarların sattığı daha çok çocuklara ve ucuza karın doyurmak isteyenlere, daha doğrusu midesini susturanlara mahsus bir yiyecekti...
Hatta bir aralar öylesine rağbetten düşmüş ki, Cumhuriyet’in 29 Ağustos 1934 günkü nüshasında “Simit gözden düştü. Halk galetaya rağbet ediyor” başlıklı bir haber yer alıyor. Simide rağbetin azalmasının sebebi olarak galetanın simitten yirmi para ucuz olması gösteriliyor…
“Para” günlük hayatımızda anlamı olmayan bir birim artık. Kırk para bir kuruş olduğuna göre, simitle galeta farkını bugünün nesline “yarım kuruş” olarak açıklayalım ve “yarım kuruş için simitten vaz geçer misiniz?” sorusunu soralım...Bu sorunun bana sorulmayacağı kesin!
Halkımızın kültür genlerine işlemiştir simit. Ünlü tarihçimiz Ahmed Refik’in 16. Asırda İstanbul Hayatı kitabında 3. Murat devrine ait bir vesikada bir önceki padişah 2. Selim zamanında sarayın simit fırınına tayin olunanların arasından vefat edenlerin yerlerinin nasıl doldurulacağı düzene sokuluyor.
Halkın simit muhabbeti için kaynağımız Evliya Çelebi…Türkçenin Evliya’sı İstanbul esnafı meyanında “esnaf-ı simitçiyan”ı da sayar, yani simitçiler esnafı. “Dükkân 70, neferat 300, pirleri Reyyan-ı Hindî’dir. Kabri Mısır diyarında Kına şehrindedir” der.
Yüzyılları atlayıp, 20. yüzyılın başına gelelim. İzmir doğumlu Venedikli bir Levanten’i dinleyelim: “İşçiler, hatta alt derecede memurlar açlıklarını simitle giderirler. Bir bardak çayla iki simit bir kahvaltı veya bir yemek yerine pekâlâ geçebilir.”
Simit ve çay...İşte vazgeçilmez ikili. Bir de peynir olursa; değmeyin keyfine! Sait Faik Abasıyanık; bu unutulmaz hikâyecimiz, faraza unutulsa... Simit ve çay muhabbeti bize mutlaka Sait Faik’i hatırlatır. 1950’lerin başında yayınlanan hikâye kitabı Havuz Başı’nda bir hikâyenin adıdır “Simitle çay”.
“Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında, o da ikinci planda kalıyor, ama dostlukları da samimî bir dostluktur. Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz.”
Sait Faik millî hikâyecimiz, Simit de “millî yiyeceğimiz” desek, asla yalancı çıkmayız.
Çocukluğumuzda iki boy simit vardı, beşlik simit ve onluk simit. Yani beş kuruşluk ve on kuruşluk. Hatta bir de deyim vardır, şimdi neden böyle denildiği unutulsa da kullanılıyor: Beşlik simit gibi kurulmak. Yani, kendini mühim sayarak kasılmak…
Simit mühim bir iktisadî mahsul haline geldi, bütün dünyaya yayıldı. Muhtemelen simitten varlık sahibi olanlar, beşlik gibi kurulmaya başladı ve ekonominin kuralları devreye girdi. Simitçiler üzerinde bir olumsuz imaj meydana geldi.
Simitçileri değilse de simidi bu imaja kurban etmeyelim!
.25/12/2019 23:52
Ankara karşılaması!
Karşılama”nın aynı zamanda bir mûsıkî ve halk oyunu deyimi olduğunu bilen çok fazla değildir. Karşılamanın mûsıkîsi, raksı olduğu gibi, ağırlamanın ve uğurlamanın da vardır.
Müzik artık hayatımızın bir parçası değil. Kendimizden uzaklaştıkça müziğimizden de uzaklaştık, belki de tersi doğrudur; müziğimizden uzaklaştık ve biz olmaktan çıktık. Ne karşılamamızında ne ağırlamamızda ve ne de uğurlamamızda mûsıkînin yeri var. Bu yüzden karşılamamız kaba, ağırlamamız basit, uğurlamamız hoyrat…
Ankara karşılaması hem mûsıkî hem raksdır. Ankara oyun havalarında, rakslarında hep çok kadim zamanların dinî ritmini hissederim. Daima ağırdır, oturaklıdır. Kılıçla oynandığında bile mübalağa yoktur, baştan sona sembol yüklüdür.
Ankara, Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 100. Yılını kutlayacak…
Gazi Lisesi’nden tarih hocam Enver Behnan Şapolyo’dan dinlemişizdir bu Ankara karşılamasını…Hocanın heyecanı bize de sirayet ederdi. Enver Hoca, bu karşılamada bulunmamıştı, ama yıllar sonra tekrarlandığını görmüş, o karşılamada bulunan birçok kişi ile tanışmış ve görüşmüş, kitabını da yazmıştı.
Bir zamanın uleması, hocası, şeyhleri (müritleriyle beraber), eşrafı, esnafı ve seymenleri…27 Aralık 1919. Dikmen sırtlarında başlayan muhteşem bir karşılama…
Neden Ankara ve neden böyle bir karşılama?
Ankara Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde önemli bir merkez. Ankara Osmanlıyı seçti, Karamanoğullarını seçse idi, tarih farklı yazılacaktı. Ankara Savaşı bozgunla neticelendi. “Yiğit düştüğü yerden kalkar” derler. Çelebi Mehmed bir yıl Ankara’da kaldı, ordusunu düzdü ve Bursa üzerine yürüdü; Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu oldu. Hacı Bayram Ankara savaşı sonrası Anadolu’nun maneviyatını ayağı kaldırdı, böylece İstanbul’un fethine yüründü.
Cihan harbi sonrası yine bir fetret dönemindeyiz ve Ankara rolünü oynamaya hazır.
Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya neden geldiği konusunda bilinen ve çok makûl görünen açıklamalar vardır elbette. Bu açıklamalar bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından da yapılmış olabilir. Bu açıklamaların doğruluğunu kabul etmekle beraber, Ankara’ya gelişin o zamanki ma’şeri şuurda bunları da aşan bir yönü bulunduğunu düşünmeden edemiyoruz.
Hacı Bayram çağırdı, Padişah gönderdi!
Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya geldiğinde ilk ne yaptığı merak edilmez mi? Hacıbayram Veli Türbesini ziyaret etti!
Öyleyse halkın yorumunu şöyle dillendirelim: Hacı Bayram çağırdı, Padişah gönderdi!
Paşa, Dikmen’de Seğmen Alayı ile karşılandıktan, şehrin yollarına iki yakalı dizilmiş halkın arasından alkışlarla geçtikten sonra ayağının tozu ile Hacı Bayram’ı ziyarete gitmiş, türbe içinde Fâtiha okuduktan sonra da hemen yakınındaki Hükümet Konağı’nın, Vilayet’in yolunu tutmuştur...
Ankara’nın Millî Mücadele’yi benimsemesinin arkaplanı üzerinde yeterince durulmaz. Ankara eşrafının, Müftü Rifat Efendi’nin, Hacıbayram Dergâhı Şeyhi Şemseddin Efendi’nin, en çok müridi olan Nakşilerin şeyhi Topçu Şeyhi Efendi’nin...Mustafa Kemal Paşa’ya ilgi göstermelerinin sebebi, muhabbetlerinin kaynağı üzerinde kimse doğru dürüst konuşmaz. Bunun şahsî bir bağlılık, yeni zuhur etmiş kurtarıcı bir lidere muhabbet olduğunda ısrar edilir. O dönemin Ankara’sından bilahire Diyanet İşleri Reisi yapılan ve ölenedek de bu vazifede kalan Rıfat Börekçi dışında pek zikri geçen olmaz.
Ankara’nın Millî Mücadele’ye yaklaşımı ise şehrin derin tarihiyle bağlantıları kurulmadan tam olarak kavranamaz.
“Efendim, Mustafa Kemal Paşa görevinden istifa etti, unvanları, madalyaları, nişanları alındı. Tertemiz tığ u teber Ankara’ya geldi.” Mustafa Kemal, istifa ettikten sonra da Padişah’a bağlılığını en yüksek derecede gösterdi, bununla ilgili çok sayıda belge var elimizde. Hükümet Paşa’nın unvanlarını, nişanlarını, madalyalarını aldı da ne oldu?
Hadi bunları da kutlayalım:
28 Aralık: M. Kemal Paşa’nın nişanları ve fahrî yaverlik unvanının alınmasının mahkeme kararına dayanmadığı için kararın düzeltilmesi yönünde Harbiye Nezareti’nin yazısı.
29 Aralık Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) Kararı: M. Kemal Paşa’nın nişan ve madalyalarının iadesi…(Bürokraside buna jet hızı derler. Üstelik o zaman jet diye bir şey yoktu!)
27 Aralık karşılama törenlerine katılanlara tutulmayacak bir tavsiyem var: Anıtkabir’e değil, Hacı Bayram Veli türbesine gidin, Mustafa Kemal Paşa da öyle yapmıştı!
.29/12/2019 23:45
“Al kanlara bulanmış Trabulus kuşağı!”
Bazan ajanslarımızda “Tripoli” diye geçiyor, çünkü Batılılar öyle diyor; demek ki Trablus’u unutmuşuz. Biz unutsak da tarih unutmuyor ve bize hatırlatıyor. Biz Libya demezdik. “Trablus” der geçerdik. Dedelerimizin, nenelerimizin günlük hayatında Trablus’un yeri vardı. O vazgeçilmez bir “kuşak”tı onlar için. Hatta türküsü bile var:
Al kanlara bulanmış Trabulus kuşağı!
Bu türkü batı Anadolu’dan. Karardeniz’in meşhur “Divane âşık gibi dolanırım yollarda” türküsünde de Trablus kuşağı karşımıza çıkar:
Sar beline beline de Trabulus kuşağı!
“Kuşak” deyip geçmeyin! Sadece bele kemer yerine bağlanan bir şey değil bu. Bir nevi el çantası: Para kesesi, tütün kesesi, tesbih, mendil, hatta kama konulan kuşak şeklinde bir çanta!
İki Trablus olduğu için (diğeri Şam Trablusu), ona Trablusgarp, batı Trablusu derdik.
Her şey ne kadar çok değişiyor, âdeta hiç değişmemiş gibi!
Bir asır önce de Trablus meselesi vardı, bugün de var!
İtalyanlar Trablusgarb’a saldırınca Osmanlı’nın gönüllü genç subayları, içlerinde Enver Bey ve Mustafa Kemal de var, orada mahallî direnişi güçlendirmeye gittiler. Yani orada bir direniş vardı ve köklü bir tasavvuf akımı bu direnişi yönlendiriyordu: Senusilik…
Senusilik, Kuzey Afrika’da 19.yüzyılda ortaya çıkan, antiemperyalist bir tarikat. Fransızlarla mücadeleleri dillere destan! İtalyan işgaline karşı direnen Senusilerin şeyhi Ahmed Senusî. Biz Libya’da İtalya’ya karşı direniş sözkonusu olduğunda Ömer Muhtar’ı hatırlarız. Çünkü, Kaddafi, ihtilal yaptığında, onun yeğeni kıral İdris Senusi’ye karşı yapmıştı, onun için senusiler ve senusilik makbul değildi. Peki kimdir Ömer Muhtar? Şeyh Ahmed Senusî’nin Libya’dan ayrıldıkan sonra onu vekaleten direnişi sürdüren kahraman!
Kaddafi, Libya’nın emperyalizme karşı savaşında senusiliği geri plana atar, hatta yok sayar, Ömer Muhtarı öne çıkarır. Onun mali desteği ile yapılan meşhur film hafızamıza Ömer Muhtarı böylece yerleştirmiştir.
Neden Ahmed Senusî Trablus’dan ayrıldı?
Ahmed Senusî, İtalyanlara karşı savaştığı gibi 1. Dünya Harbi sırasında Mukaddes cihad fetvasına uyarak İngilizlere karşı da savaştı. 1. Dünya harbinin sonlarına doğru, Enver Paşa, Ahmed Senusî’yi bir Alman denizaltısıyla Adriyatik sahiline çıkarttırdı, sonra İstanbul’a getirti. Niyeti, İngilizlerle iş birliği yaparak isyan eden nâ-Şerif Hüseyin’e karşı onu öne çıkarmaktı. Gerçekten Ahmed Senusî’nin İslâm âleminde öylesine büyük bir şöhreti vardı. Sultan Reşad vefat edince, Enver Paşa’nın planı suya düştü. Vahidetdin böyle bir macerayı uygun bulmadı. Senusî İstanbul’un işgali üzerine Bursa’ya geçti.
Enver Paşa’nın yapamadığını Kemal Paşa yaptı! Ahmed Senusî’yi Ankara’ya, Millî Mücadele’ye destek için dâvet etti. Ahmed Senusî daveti kabul etti. Ankara’da törenle karşılandı, Meclis’e götürüldü. Orada güzel bir dua yaptı. 25 Kasım 1920 akşamı Büyük Millet Meclisi, Senusî’nin şerefine bir ziyafet verdi. Bu ziyafette Mustafa Kemal Paşa uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşmada Trablus’a nasıl gittiğini, orada bu emsalsiz kahramanla nasıl tanıştığını anlattıktan sonra, senusiliği diğer tarikatlar gibi sadece dinî maksat gütmediği için övdü. Senusilik siyasî bir maksat takip ederek bölgede yaşayan müslümanların istiklâllerini sağlamak için mücadele etmişti.
Paşa, konuşmasında Anadolu’daki Mücadele’yi “büyük cihad” olarak adlandırmakta ve Büyük Millet Meclisi hükümetini de “İslâmın tek ümidi” ilan etmektedir.
Ahmed Senusî Sivas’da bir İslâm kongresi topladıktan sonra güney doğu bölgesinde uzun bir yolculuğa çıktı. Bütün güney illerini, bu arada şimdi Irak ve Suriye sınırları içinde bulunan şehirleri ziyaret etti. Buradaki kanaat önderleriyle, aşiret reisleriyle görüştü. Millî Mücadele’nin güney cephesini tahkim etti.
Onun büyük hizmetleri inkılâp tarihlerinde yer almaz, kronolojilerinde ismi bile geçmez. Sanki böyle bir şahsiyet Millî Mücadele’ye destek vermemiş, büyük hizmetler yapmamış gibi. Neden?
Yarın anlatalım!
.30/12/2019 23:10
Millî Mücadele’nin 100. Yılında bir kahramanı hatırlamak
Dün yazmıştık, Libya’da emperyalizme karşı direnişin öncüsü Ahmed Senusî’nin Ankara’ya gelişini, karşılanışını ve şerefine verilen ziyafeti. Mustafa Kemal Paşa’nın onunla ilgili övgü dolu konuşmasından da söz etmiştik. Buna rağmen, inkılâp tarihi kitaplarında bahsi geçmez. Kronolojilerde sadece Ankara’ya gelişi haber verilir. Kimdir, nedir, neden gelmiştir, neler yapmıştır? Bunlardan söz edilmez.
Neden? Çünkü bugün okutulan “Kurtuluş Savaşı” tarihi, asla gerçek Millî Mücadele tarihi değildir. Zaten, bu kitaplarda kurtuluş, bağımsızlık gibi kelimeler kullanılmasından bazı ipuçları çıkarılabilir. Mehmet Âkif Millî Mücadele’ye “İslâm şairi” olduğu için çağrılmıştır, Ahmed Senusî’nin Ankara’ya dâvet edilmesinin sebebi de İslâm dünyasındaki nüfuzu ile ilgilidir. Ahmed Senusî Meclis’te karşılandığında yapılan konuşmalardan birinde şu cümlelere yer veriliyor: “Efendiler dâvamız yalnız Anadolu dâvası değildir. Üç yüz elli milyon İslâm bu açılan mücahedede (cihadda) bizimle beraberdir.”
Kime ait bu cümle bilin bakalım? Celâl Bayar’a!
Millî Mücadele “cihad”dır, hem “büyük cihad”. Bunu kim söylüyor? Mustafa Kemal Paşa! Savaş kazanıldıktan sonra, bu terminoloji geri plana itilmiştir. Sebebi, dünyanın büyük güçleriyle uzlaşma mecburiyetidir. 1923’de sonra Millî Mücadele kavramı bırakılmış, laikleştirilmiş kurtuluş savaşı kavramı kullanılır olmuştur. İşte o zaman Mehmed Âkif gibi Ahmed Senusî de yakın tarihimizin bu dönemi ile ilgili metinlerden çıkarılmıştır.
Ahmed Senusî, Millî Mücadele boyunca doğu ve güney doğuda dolaştı ve bölge halkının mücadeleye desteğini pekiştirdi. Bir ara Meclis’in onu Irak kralı ilân edeceği iddiaları ortaya atıldı. 1920’nin 29 Kasım’ında M. Kemal Paşa Irak’taki Necef Arap hükümetine gönderdiği mektupta, “...Afrika kıtasında milyonlarca manevî evlâdı olan kadri büyük Şeyh Ahmed Şerîf Senusi Hazretleri de Musul’a doğru hareket etmişlerdir” müjdesini veriyor.
Ahmed Senusî Millî Mücadele’nin sonlarına doğru, tahmin edilebilir sebeplerle, Tarsus’da bir Hıristiyan köyüne yerleştirilir. Lozan görüşmeleri sürerken Ankara’ya gelir. Trablusgarb’a dönüp sürmekte olan istiklâl mücadelesinin başına geçmek istediğini söyler. Bu arada İtalyanlar da kendisiyle temas kurmaya çalışmaktadır. Buradan Şeyh Ahmed’in, Ankara’nın haberi olmadan İtalyanlarla temas kurmak istemediğini çıkarabiliriz. Kemal Paşa meseleyi İsmet Paşa’ya telgrafla bildirir. Bu aslında Lozan’da bulunan İtalyanlarla sen temas kur anlamına gelmektedir. İsmet Paşa ise cevaplarında topu taca atmaktadir.
Ahmed Senusî bir sonuç elde edemeden Tarsus’a döner.
1923’ün başlarında bir güney gezisine çıkan M. Kemal Paşa Millî Mücadele’ye destek veren ve zaferden sonra Tarsus’un bir köyünde ikamete mecbur tutulan Şeyh Ahmed Senusî ile 19 Mart’ta Tarsus istasyonunda görüşür. Senusî artık Türkiye’nin boynuna yük olmaktadır. 1926 yılında Seyyid Ahmedü’ş-Şerif’den Türkiye’yi terk etmesi istenir. Şeyh Senusî, önce Şam’a gidter, buradaki Fransız manda idaresi tarafından şehri 24 saat içinde terk etmeye mecbur edilir. Oradan Filistin’e geçer; bu sefer İngilizler burada bulunuşundan rahatsız olur.
Ahmed Senusî’nin son durağı Medine olmuştur. Bu arada, Hicaz bölgesi, İngilizlerin Arap imparatoru yapmak vaadi ile kandırdıkları Hüseyin’in elinden çıkmış, Suudilerin eline geçmiştir (1926).
Senusî’nin Medine’de 10 Mart 1933’de vefatı üzerine Libya’daki İtalyan işgal kuvvetleri komutanı şu açıklamayı yapar: “Seyyid Ahmed eş-Şerif Hicaz’da ölmüş bulunmaktadır...Onun ölümüyle Afrika’daki tüm korku ve endişelerimiz ortadan kalkmıştır.”
Ahmed Senusî’nin son yıllarını Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yol kitabından okuyabiliriz…Onunki yürek dağlayıcı bir hayat hikâyesidir...Halis niyetle Osmanlıya, Türkiye’ye güvenmiş, hizmet etmiş, fakat karşısında beklenmedik bir muameleye maruz kalmıştır.
.01/01/2020 23:29
Âkif’i anarken Fikret’i hatırlamak
Esasen Tevfik Fikret’i pek hatırladığımız yoktu, Beşir Ayvazoğlu’nun “muhalled” eseri çıkageldi. Fikret edebiyatımızın unutulmuşlarından. Elbette sevinilecek bu bir hâl değil bu. Fikret’i de okumalı, bilmeli, tanımalıyız, sevmek ayrı bahis. Fikirlerini de beğenmeyebiliriz, hatta yanlış bulabiliriz. Yanlışı bilmek bize doğruyu anlama konusunda yardımcı olur.
Önce Âkif değil, Fikret vardır. Âkif’den 6 yaş büyüktür Fikret. Yenilik edebiyatının efsanevî dergisi Servet-i Fünun’un yöneticiliği ve o dergide yayınladığı şiirler onu şöhret yaptığında Âkif genç bir baytar olarak Osmanlı ülkesini dolaşıyordu.
Fikret’in hayatında en etkileyici kırılma, dayısı ile birlikte hacca giden annesinin koleradan ölmesidir, diye düşünüyorum. Sakızlı mühtedi bir ailenin çocukları, belki de hacca gitme iştiyakı bu yeni Müslümanlıktan. Fakat işte Müslümanlık sanki anneyi çocuğundan ayırıyor. Annesi öldüğünde Fikret, 12 yaşında. Fikret, bilahire ölen dayısının kızı ile evleniyor...
Babasının Hama’ya görevlendirilmesi (bir nevi sürgün), bunu da bir yere kaydedelim. Nihayet baba da İstanbul’a dönemeden Antep’te vefat ediyor...
Edebiyatçılar bunalıyorlar, Osmanlı’dan, Osmanlı yönetiminden, Avrupalı olmamaktan. Ortaya Yeni Zelanda ütopyası çıkıyor, gidip orada yaşayacaklar. Sonunda Manisa’da bir çiftliğe de razı oluyorlar, ama o da olmuyor. İçinde yaşadığı toplumdan, yönetimden nefret, İngiliz sömürgeciliğini desteklemeye kadar varıyor. İngilizler Güney Afrika’da Boerleri mağlub edince tebrik imzaları atılıyor. Fikret hürriyetçi, istibdada karşı, ama sansürcü! Ali Ekrem’in “Şiirimiz” yazısını dergiye sansürleyerek koyuyor. Ondan sonra dergide fazla kalamıyor…Sis şiiri, Tarih-i Kadim, Sultan Abdülhamid’e suikast yapan Ermeni komitacılarını alkışlayan şiiri…Bir Fikret portresi yapmak için hayli elverişli olabilir.
Robert Kolej’e irfanı tabiyet değiştirerek gidiyor. Hemen yakınına inzivagâh olarak “âşiyan”ını kuruyor. Bu bir kaçış, önce toplumdan, camiadan ve nihayet kendinden kaçışa kadar varıyor. Fikret kaçarken, devamlı geriye ateş ediyor! Ülkesine, milletine, değerlerine… İşte bu noktada Âkif bir onarımcı, yara sarıcı olarak çıkıyor. Onun reddettiklerini, lânetlediklerini, yüzüstü bıraktıklarını ayağa kaldırmak istiyor.
Bu sonunda bir çatışma doğuruyor. Malûm Fikret-Âkif kavgası, bir değerler kavgasıdır. Âkif Fikret’e zangoç diyor, o da Âkif’e “Molla Sırat”.
Fikret’in oğlu üzerinden bir gençlik modeli ortaya attığını biliyoruz. Pozitivist, müsbet ilimci bir nesil istiyor Fikret, maneviyata yer yok. Asıl model kendisi olmalıdır, kendi benine güveni oğlunu önemli kılıyor. Fakat oğlu Halûk, öyle yetiştiriliyor ki, sonunda Hıristiyan oluyor. Öyle süreçlerden geçiyor ki, başka bir şey olması mümkün değil. Zaman zaman Yahya Kemal’ın “Ezansız semtler” yazısında sözkonusu ettiği kimliğini kaybeden çocuklar düşüncesi, Ezan’ın ulaşamadığı Âşiyan’daki Halûk’tan mı kaynaklanıyor acaba? Diye düşünüyorum.
Fikret, Haluk’u, misyoner bir kadının yönettiği cemaat/tarikat okuluna veriyor. Hıristiyan ilahileri ve İncil’le başlayan bir okul. İlk öğretimi çocuk Halûk burada tamamladıktan sonra Robert Kolej’in orta kısmına gidiyor. Orada da öğretim sistemi aynı şekilde yürüyor. Robert Kolej’in orta kısmını bitince de bu sefer İngiltere’ye gönderiliyor. Halûk daha sonra bu durumu “bir misyonerlik olayı” olarak niteliyor. Neden? Halûk’u İskoçya’ya gönderen Robert Kolej’in misyoner yöneticileri. İskoçya’da çocuk/genç Halûk öyle bir evde misafir ediliyor ki, o da bir papazın evi... Halûk İngiltere’de iki yıl okuyor. Teknik bir öğrenim gördüğü anlaşılıyor. Bu orta derecede bir öğretim olmalı. İngiltere’den1911’de döndüğünde Halûk “inanmış bir hıristiyan” olarak niteleniyor. Bunu babasına da söylemiş. Fikret buna çok fazla tepki göstermemiş. “Madem bir din seçecektin neden tek tanrılı bir dinden üç tanrılı dine geçtin?” diyesiymiş!
Pozitivizmin amentüsü!
Tam Halûk’un Türkiye’ye döndüğü yıl, yani 1911’de “Halûk’un Âmentüsü” şiiri yazılmıştır. Öyle sanıyorum ki Tevfik Fikret oğlunun Hıristiyan olarak dönmesinden sonra, onunla ilgili son bir hamle yapıyor. Ve kendi “amentü”sünü, akıl-pozitivizm dini ilkelerini oğluna sunuyor. Zamanımız din devri değildir zaten; devir ilim devri, akıl devri, fen devri. Senin bu devirde dine yönelmen anlaşılır şey değil. Fen zaten toprağı altına çevirecek, dünya cennet olacak. “Ey Halûk sen böyle bir inanca, düşünceye sahip olmalısın” diye bu şiir yazılmış olmalı.
Halûk’un Âmentüsü öyle bir zamanda yazılmıştır ki, Halûk’taki değişimi gördükten sonra, Tevfik Fikret kendi zihniyetine uygun bir “âmentü” telkin etmektedir. Allah’ı, yaratıcıyı reddetmeyen ama, vahyi, peygamberleri kabul etmeyen, onun dışındaki her şeyi ilimle, fenle açıklayan bir “âmentü”. (Bu konuları İslâm Şairi İstiklâl Şairi Mehmed Âkif kitabında enine boyuna ele almıştık).
Halûk bu amentüyü benimsedi mi? Benimsemedi! Sonunda din değiştirmekle kalmadı, papaz da oldu! Türkiye Halûk’la ilgili bilgiler bir hayli geç ulaştı. Çünkü Cumhuriyet maarifi Halûk’un amentüsüne göre şekillendirilmişti.
Beşir Ayvazoğlu’nun eli kime değerse, âdeta yeniden hayat buluyor. Biyografi edebiyatımızın en güzel eserleri onun kaleminden çıkıyor. Dua edelim, sağlıklı olsun, ömrü uzun olsun da başka önemli şahsiyetlerimize de eli değsin.
.06/01/2020 00:05

