.
ASIL HEDEF TÜRKİYE
Batı devletlerinin ve teröristlerin vahşice saldırılar, katliamlar, kışkırtıcı savaş eylem ve söylemlerinin asıl hedefi Türkiye’yi bu kanlı savaşın arenasına çekmek, elini kana bulaştırmak ve daha sonrada çok ileri gittin diye bu kan deryasında boğmaktır.
Milletimiz tarihinde ilk defa kendi iradesiyle seçmiş olduğu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, büyük bir çoğunlukla başa getirdiği AK Partiyi iktidardan düşürmek için batılı emperyalistlerin yaptığı her türlü oyunu ve tuzağı feraseti ile boşa çıkardı.
Batı ve batılılar artık milletimizin gözünde rol model ve kurtarıcılar değil, iki asır asırdır milletimizin kanını emen canavarlar olduğunu anlamış bulunmaktadır. Milletimizin gözünde bu vampirler ‘’Bizans’ın çocukları’’, ‘’Haçlı Orduları’’ olarak layık oldukları ve hak ettikleri yere oturdular.
Türkiye artık eski Türkiye değil, değişen ve değişimi hedef edinen, kendi özüne ve ruhuna tekrar dönmekte olan bir ülke olduğunu dost düşman biliyor. Dostlarımızın sevinci ve bize sevgi ile bakışı bundan, düşmanlarımızın bize karşı, öfke ve kini bunun için.
Batılılar bunun için Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan düşmanı, Rusya bunun için bir türlü dostumuz olamadı. Amerika Rusya bundan dolayı bize karşı dost olup Türkiye’ye karşı birlikte düzen kurmaya başladılar.
Amerika ve yandaşları Türkiye’ye karşı terör örgütlerini bunun için destekliyor, Onlara yardım ve yataklık yapıyorlar.
Yeter ki, Türkiye ayağa kalkmasın!
Yeter ki, Türkiye onlara kayıtsız şartsız itaat ve taşeronluk etmeye devam etsin!
Yeter ki, Türkiye uluslararası güç dengelerinden birisi olmasın!
Yeter ki, Türkiye başarısız olsun, kendi ayakları üstünde duramasın!
Bütün mesele burada yatıyor. Bütün sorunların kaynağı burada.
Yani kısaca; asıl hedef Türkiye.
.
Gladio, Ergenekon ve FETÖ- I
Doğu ve batı bloku yalan ve zulüm üzerine kurulmuş, gölgelerinden korkan birer sahte imparatorluk gibiydiler. Akılarını zorlayan, hayallerini ürküten her türlü olasılıklara karşı tedbirler almayı, milyarları bulan savunma hatları oluşturmuşlardı.
Soğuk savaş döneminde ‘’II. Dünya Savaşından sonra Varşova Paktı saldırı ve işgaline karşı cephe gerisinde bir direniş başlatmak amacıyla İtalya’da NATO tarafından kurulan (stay-behind) kod adına Gladio’’ deniyordu. Batı Komünizm’in saldırganlığı ve işgalciliği ile Sovyetler Kapitalizmi sömürgeci ve istilacılığı ile sürekli kendi müttefiklerini bir arada kontrol altında tutuyor ve bu arada onları iliklerine kadar sömürüyordu. Komünizm devletçi, Kapitalizm özel sektörcü bir sömürü sistemi olarak müttefik oluşları ezdi ve yıllarca onları modern köleler olarak kullandı.
Gladio başını ABD’nin çektiği Kapitalist Blok’un NATO’ya bağlı ülkelerinde ordular içinde oluşturulan gizli bir askeri örgütlenme idi. Sovyet Blok’u tarafından gelebilecek ani bir işgale karşı halkı örgütlemek, silahlandırmak ve direniş cepheleri oluşturma amacımı güdüyordu. NATO’nun kontrol ve denetimindeki bütün devletlerde var olan bu yapılanma ilk olarak İtalya’da zamanla Mafyalaşarak italyanın başına bela oldu.
Sovyetlerin yıkılmasıyla düşmansız ve işlevsiz kalan bu yapılanma, ABD ikiz kulelerinin yıkılmasından sonra Amerika’nın İslamı ve İslam dünyasını birinci derece düşman ilan etmesi ve hedef göstermesiyle Türkiye’de devlet içinde ayrı bir devlet olmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan beri İslam ve Müslümanlarla yıllarca CHP şemsiyesi altında Müslüman kimliği, kültür ve medeniyet değerleriyle uğraşan Kemalist diktatörlük yanlıları, parlamenter sistem ve devlet yapısını askeri baskı ve darbelerle kontrol altına alarak batıya bağımlı olmak istemeyen hükümetlerin önünde zaten engel teşkil ediyor, batının her istediğini yapıyordu..
Seçilmiş ve başa gelmiş hükümetlerin üstünde zamanla devlet içinde eli silahlı, zorba paralel bir devlet haline geldiler. Ve her istediklerini baskı ve şantaj ile yaptırmaya, hükümetler yıkmaya ve kurmaya başladılar.27 Mayıs 1960,12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 Post modern darbesini ve son olarak 15 Temmuz 2015 darbesi Amerikanın emrindeki NATO şemsiyesi altında Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Gladio tarafından gerçekleştirildi.
Bu yapılanmadan ilk önce 1977 ‘lerde dönemin başbakanı Bülent Ecevit Taksim Katliamından sonra ‘’Bunları yapan Kontr-Gerilladır’’ diye onları ifşa etti. Sovyetlere yanaştığı için darbeyle düşürülen Adnan Menderes ve arkadaşlarının katili de bu gizli ABD uzantılı örgüttü.
Kendi ordumuz içinde ABD adına çalışan bu gizli örgüt 28 Şubat döneminde ‘’Batı çalışma Gurubu’’ ve ‘’Ergenekon’’ adıyla ortaya çıktı. Kendileri gibi düşünmeyen ve olmayan herkesi hedef alan bu gurup AK Parti iktidarı ile milletin hedefi haline geldi. Ergenekon soruşturması ile de dananın kuyruğu koptu. Ardı ardına yağmur gibi gelen soruşturma dosyalarıyla ABD takkesi düştü ve bu takkenin altında Gladia, Ergenekon ve FETÖ göründü. Kuklalar da, kuklacılar da apaçık iyot gibi meydana çıktılar. Adı bilinip de kendisinin ne ve nerede olduğu bilinmeyen ‘’DERİN DEVLET’’in Kontr Gerilla’nın devlet içinde ayrı bir devlet haline geldiği, Ergenekon Terör örgütü ve FETÖ olduğunu bilmeyen kalmadı.
Ergenekon soruşturmaları ile örgütün ihanetleri, kirli bezleri ortaya çıktı. Ordu, Yargı, Polis ve İstihbarat içinde sessizce Elli yıldır örgütlenen Gülen Cemaati bu soruşturmalarla Ergenekoncuları çökerterek Ergenekon’un yerine DERİN DEVLET olarak kendileri geçti. Pensilvanyadaki çete başı içten içten kendi cemaatini ev sohbetlerinde, mediya ve Bailock gibi vasıtalarla gizliden gizliye bir darbeye doğru hazırlamaya başladı. Sağda solda ‘’Firavun’’, ‘’Boş Bakan’’, ‘’ Diktatör’’ suçlamasıyla Erdoğan’ı hedef tahtasına oturttular. ‘’Gerekirse biz Başbakanı da tutuklarız’’ diyecek kadar şımarıklaşıp güç zehirlenmesine kapıldılar.
.
MÜCADELE ANLAYIŞIMIZ
.
”EVET” GELECEĞİMİZİN UFUKLARINA YÜRÜMEKTİR.
.
BİR ŞİİRİN KOPARDIĞI FIRTINA

Şiir şairin kendi ruhunda duyduğu, düşündüğü ve ne demek istediğidir. Okuyan herkes onu farklı farklı anlayabilir ve yorumlayabilir. Bu farklı anlamalar ve anlam yüklemeler şairin demek istemediği, belki de aklından geçmediği şeyler de olabilir. Bu da şiirin zenginliğidir.
Şiirin bir kıtasında birilerine bir eleştiri ve yerme varsa bu şiirin hepsi o muhatap için yazılmış anlamına gelmez. Bir dörtlükteki ifade öteki dörtlük için geçerli olmayabilir, farklı muhatapları da içine alır, bazen herkesi kuşatır. Şair herkesi gibi siyasileri de eleştirebilir. Ama her eleştiri yapan şair bir siyasi tarafın kalemi ve sözcüsü değildir.
Herhangi bir partiden olmak, Anayasa Referandum oylamasında referanduma evet veya hayır demek ne islamın, ne de imanın şartlarından birisidir. O, bireyin kendi seçeneğidir. Bu konuda isabet etse de etmese de hesabını Allaha verecektir.
Fakat, Müslümanlar inkara ve küfre karşı bir araya gelmek, vahdet içinde olmak, parti pırtı taassubundan kurtulup ümmetin birliği ve beraberliği tarafında yer almak mecburiyetindedirler. Hem CHP, PKK, DHKP, FETÖ ile aynı blokta Müslüman bir topluma karşı taraf olacak ve görüneceksin! Hem de islamdan ve islam birliğinden, ümmetten ve vahdetten söz edeceksin! Bu insan ve islam adına doğruluk ve dürüstlük değildir.
Gurupçuluk, hizipcilik ve particiliği ümmetin maslahatının önünde tutmak ve bu yanlışta direnmek islami bir anlayış ve yaklaşım olamaz. Böyle bir anlayış islamda yoktur. İslam ümmetinin çıkarı, müslümanların birliği ve menfaati bir tarafta söz konusu ise parti, cemaat, dernek, gurup hepsi bu durumda teferruattan ibarettir.
Bütün dünya müstekbirleri Erdoğana ve Türkiyeye saldırır iken ”ama, lakin, velakin” deyip herhangi bir taassuba teslim olup islam düşmanlarının safında ve tarafında görünmek veya yer almak bile cehalettir. Eğer bu bilinçli yapılıyorsa adı konmamış kallabi bir ihanettir.
Anayasa referandum oylamasına herkesten evvel HAYIR diyeceğiz diyen Milli Görüşün şu anki liderinin referandumla ilgi HAYIR çıkışına bir tepki olarak yazdığım bir şiir bu manada değil de başka alanlara, fıkhi tartışmalara, tekfirciliğe kadar çekilmesi parti bağnazlığının, tutuculuğunun ve tarafgirliğinin nereye vardığını gösteriyor.
Kendi Partileri bu sistem de iktidar olurken, başbakan çıkarırken, kanun yaparken, uluslararası anlaşmalara imza atarken, faizi, zinayı kaldıramazken vs. vs. bunlara ses çıkarmayanlar, bunları görmezlikten gelen bazı müslümanlar konu AK Pari olunca ona TU KAKA demek için sıraya girmeleri ve hemen islami litaratür ve ıstılahlara sarılarak onu islam dışılıkla suçlayan ve acımasızca yorumlara mahkum eder bir pozisyon almaları kendi parti ve siyasi tarihlerini inkar etmekten başka ne anlama gelir?
Siz 60 yıllık parti hareketinde laik demokratik kurallar içinde hareket etmediniz de islam hukukuna göre mi hareket ettiniz? Bu rejim ve sistem içinde Parti mücadelesi verirken, iktidar ortağı olduğunuzda ve iktidarda iken Allah’ın hukukunu getirdiniz de bu millet itiraz mı etti? Hangi İslami Hükmü getirdiniz de şimdi Erdoğan’ı ve Partisini şiddetle gayri islamilik, Amerikancılık, laiklik, İsraille yakınlaşmak vs. ile suçluyorsunuz?
Bazı kardeşlerimizin ve partililerin ya şiiri kendi zaviyelerine göre anlamaları veya içine saplandıkları AK Parti veya Tayyip Erdoğam karşıtlığı ve düşmanlığına göre yorumlamaları gözlerine ve anlayışlarına perde oluyor da islam adına islami cinayetler işlemeye sevk ediyor, onları ne yazık ki İŞİD’ leştiriyor.
Parti ve gurup taassubculuğu içinde olanlarla 40 yıldır mücadele ediyorum. Karşınızdakiler Müslüman kardeşleriniz olunca insan üzülmeden edemiyor. İslamdan, Ümmetten, Ümmetin birlik ve beraberliğinden bahsedenler, bunu haklı olarak mücadelelerinin merkezine oturtanlar neden Tayyip Erdoğan, onun liderliği ve AK Parti söz konusu olunca zıvanadan çıkıyor, sadece kendilerini ümmet zannediyorlar. Erdoğanı destekleyen ve onunla birlikte olan yurt içindeki ve yurt dışındaki Milyonlarca müslüman ümmetin bir parçası değil mi? FETÖ’yü de tepe takla eden, saldırgan katiller konumuna getiren bu anlayış değil mi?
Şu anda 12 Eylül Anayasasının yerine biraz daha düzeltilmiş, eli yüzü toplanmış ve şu andakine göre müslümanların biraz daha lehine, maslahatına uygun olan bir Anayasaya EVET ve Hayır demek mevzumuz. Erdoğan bugün var yarın yok. Bu milletin biraz daha düzgün bir anayasa ile yöneltilmesi mi iyi, darbe anayasasıyla yönetilmeye devam edilmesi mi iyi? Mesele ve sorun bu?
Bu anayasa oylaması islami bir Anayasası oylaması değil. Milletin büyük bir ekseriyetinin olumlu gördüğü ve EVET dediği veya diyeceği bir Anayasa.
Burada, kötü ile biraz daha iyiyi getirmenin mücadelesi var. Yaptığımız ve yapacağımız amellerden -her kim olursa olsun-öbür dünyada hesap vermeyecekmiyiz? Bu o veya bu parti fark etmez. Sen, ben, o, bu gurup, şu gurup fark etmez. Sorumluluğun öznesi Müslümanların hepsidir.
Bir parti lideri adı ne olursa olsun, fikirleri ne olursa olsun ‘’Milli Görüşte olabilir.’’ Milletin kahir ekseriyetinin bir taraf olduğu bir Referandum oylamasında herkesten önce meydana çıkar HAYIR bayrağı açarsa, pek ala en sert bir şekilde eleştirilmeyi hak eder. Benim de şiir ve yazılarımda yaptığım ve yapacağım bu
Beni ve düşüncemi, mücadelemi ve mücadele anlayışımı anlamayan anlayamayanlara duyurulur.
Kimi benim Facebook’umdan çıkacakmış, kimi Facebook’tan beni atacakmış umurumda değil… Ömrüm boyu inandığım ve doğru bildiğim yolda yürüdüm Erbakan Hoca da dahil kimseye yalakalık yapmadım. Bundan sonra da aynı çizgide olacağım. Dostlarıma ve bana partilerine dokunduğum için yan bakanlara duyurulur.
Biz oy peşinde değil HAK VE HAKİKATİN peşindeyiz. Bizim Kıblemiz Parti değil. İslam ümmetinin yöneldiği taraftır..
.
REFERANDUM İÇİN; YETERLİ DEĞİL AMA EVET!
Müslüman bir milletin % 70 ‘i bir tarafta, Müslümanım deyipte islama karşı çıkan ve islam düşmanlığı yapan birkaç ipsiz gurup bir tarafta ise, ”Ben Müslümannım ve İslam Birliğini istiyorum”, ‘’Ümmetin birlik ve beraberliğinden, vahdetinden yanayım’’ diyen bir müslüman hangi gurubun ve partinin adamı olursa olsun herhangi bir bahanenin ve taassubun arkasına gizlenip İslam düşmanlarının tarafında yer alamaz, onların cephesinde aynı karede onlarla birlikte fotoğraf bile çektiremez. ”Biz Allaha inandık kalabalıklara değil’, ‘’Seferden mes’ulüz zaferden değil’’ demeğojisi islam düşmanlarıyla aynı tarafta olmalarını gerektirmez. Bu eğri duruş onları haklı olduğunu göstermeyeceği gibi doğru yerde durduklarını da göstermez.
Müslümanlar farklı düşüncelerde, farklı guruplar halinde olsalar bile Müslüman bir toplum ile İslam düşmanı bir toplum herhangi bir hususta karşı karşıya geldiğinde Müslümanların tarafı inanan kardeşlerinin yanıdır. Eğer Müslüman topluluğun yanında olamıyorlarsa (Bu bir doğru davranış olmasa da) hiç olmazsa en azından taraf olmaz ve bir kenara çekilir suskun kalırlar.
Anayasa referandumu değişikliği konusunda ‘’Evet’’ diyenler Müslümanlar veya Hak tarafı, ‘’Hayır’’ diyenler kafirler veya batıl tarafıdır demiyoruz. Ama, (CHP, BDP, DHKP-C gibi) HAYIR’ cıların çoğu esasta Allah, Peygamber ve İslam düşmanıdırlar. Hayır demelerinin sebebi kendi alçak zulüm düzenlerinin ayakları altında kaymasından ve yavaş yavaş yok olmasından dolayıdır. Bir de Tayyip Erdoğan düşmanlığını ekler isek neden ”HAYIR” deyipte hayırsız bir duruş sergilediklerini açıkça anlamış oluruz.
Referandum ile 12 Eylül darbecilerinin hazırladığı bir anayasanın bazı maddelerinin kaldırılması ve bu anayasanın milletimiz adına iyileştirilen, biraz daha insanileştirilen bazı maddelerinin oylanması söz konusudur. Ortaya konan kısmen bir anayasa değişikliğidir, İslam hukukuna göre hazırlanmış bir anayasa oylaması ise hiç değildir. Ama Müslümanları yıllardır zulme uğratan, hak ve hukuklarını gasp eden, onları 2. sınıf vatandaş gibi gören ve muamele eden bir Anayasanın bir kısmının değiştirilerek milletimiz, ülkemiz ve geleceğimiz adına iyileştirilmesinin hangi müslümana bir zararı olabilir? Neden Müslümanım diyen bir insan buna karşı çıkabilir?
Bu Anayasa değişikliği yapılmasa zulüm anayasası aynen kalsa daha mı iyidir ? Başörtülü kızlarımızı Üniversitelerden atan ve kamu alanlarına sokmayan, dernekleri, vakıfları, partileri kapatan, milleti demir yumrukla susturan, darbelere zemin hazırlayan, islam ve Müslüman düşmanlığı üzerine kurulan bir Anayasanın hepsini yapamasak da bir kısmının kaldırılması ve değiştirilmesi, yerine milletimizi rahatlatacak, devletin işlerliği ve tıkanan bürokrasiyi açacak bir anayasanın getirilmesi en çok kimleri rahatsız eder? Elbette; CHP, BDP, FETÖ ile devlet millet düşmanlarını değil mi? Bir de, Tayyip Erdoğan düşmanlığı gözlerini karartarak hakikati görmeye engel olan bazı fanatik gurupları, particileri, cemaatleri değil mi?
Hem, ”Müslümanlar kardeştir”, ”Biz bir ümmettiz, bir milletiz’, ‘’İslam Birliği’’ vs. de, hem Türkiyedeki Müslümanlarının büyük bir çoğunluğunun bir araya geldiği ve ‘’EVET’’ dediği küçük bir meselede (Sanki üzerine görevmiş gibi) herkesten evvel meydana çıkar, ‘’HAYIR’’ diye bağırırsan işte o zaman en sert bir şekilde eleştirilmeyi hak edersin. Bu insanların iplerini pazara çıkarmakta artık bizim görevimiz olur.
Böyle bir Müslüman veya Müslüman gurup kendini mutlaka öz eleştiriye tabi tutup sorgulamalıdır. Onun için diğer Müslümanların kendilerini bu yüzden eleştirmelerine üzülmemeliler, kırılmamalılar ve darılmamalıları lazım. Hatta; kendilerini Allah rızası için uyarıldıklarından dolayı onlara teşekkür etmeliler.Onları bu yüzden eleştirdiğimizde hakaret ve küfür etmememize rağmen ” Bize küfrediyor, hakaret ediyorsunuz” diye konuyu farklı alanlara çekip vaveyla ediyorlar.
Kim, hangi gurup ve parti olursa olsun bir konuda, bir meselede Müslümanların maslahatı, çıkarı söz konusu ise, orada gurup, parti, ırk, renk, mezhep, meşrep taassubu gibi bütün taassup ve tutuculuk ortadan kalkar, sadece Müslümanların menfaati ve birliği düşünülür. Hele karşımızdaki İslam düşmanları var ise, bu durum daha vahim ve daha ciddidir. Savsaklamaya, boş vermeye gelmez. Kırgınlıklar, dargınlıklar bırakılarak kol kola, omuz omuza durmak, yerli ve yabancı İslam düşmanlarına karşı adam gibi bir duruş sergilemek her Müslümanın görevidir.
Sorarım; Ufacıcık bir Referandum meselesinde bir araya gelemiyor, bir blok oluşturamıyor isek hangi ‘’İSLAM BİRLİĞİ’’ ve ‘’VAHDET’’ ten bahsediyoruz o zaman? Müslümanlar olarak hepimiz ikiyüzlü davranmayı, taassuplardan kurtulmayı bırakıp kendimize, ailemize, milletimize karşı dürüst olmak zorundayız. Efendimiz; ‘’Ümmetim dalalet (sapıklık, kötülük) üzerinde bir araya gelmez’’ buyuruyor. Türkiyede ki Müslümanların kahir ekseriyetinin bir araya gelerek ”EVET” tarafında yer almalarının ülkemiz, milletimiz ve insanlık adına hayırlı olduğu ve olacağı inancındayım..
Referandum için ben de, ‘’YETMEZ AMA EVET’’ diyorum. ”EVET” ve ‘’HAYIR’’ cıların mücadelesinde EVET tarafında yer almanın inanç ve imanıma, İslami mücadeleme ve anlayışıma daha uygun olduğunu düşünüyorum.
Bizim içimiz rahat. Gerisini hayırcılar düşünsün!
.
KİME KARŞI VE NEYİN MÜCADELESİ?
Batı laiklik, demokrasi ve uygarlık getirme iddiasıyla bütün İslam coğrafyasını baştan sona kadar işgal etti. Bu ülkelerde sömürgeciliği, işgalleri, istila ve katliamları, yağmaları ve kuşatmaları laiklik ve demokrasi adına yaptı. Ruh ve beden olarak ideolojik şiddet ve saldırıları, baskı ve devlet terörünü uygarlık getirme ve mazlum halkları medenileştirmek için işledi.
İçeride ve dışarıda yaptıkları maddi ve manevi zulümleri meşrulaştırmak için ellerindeki medya organlarını algı operasyonlarında çok iyi kullandılar. Dibine kadar haksız olmalarına rağmen kitlelerin nazarında en yüksek seviyede kendilerini haklı göstermeyi başardılar.
İşgal ve sömürüleri altındaki ülkelerin insanlarını kültür emperyalizmiyle adeta kendine kölelik zinciriyle bağlayarak mankurtlaştırdılar. Evladı baba ve annesine, kardeşlerine ve milletine düşman ettiler. Bugün bu cemaati veya şu örgütü veyahut da şu partiyi en iyi bir şekilde kullanarak kendilere bağladılar. Öyle ki bazı insanlar eğiterek beyinleri boşaltılan robotlar haline getirildi. Bugün İslam topraklarında 1. tehlike batılılar ve yabancılar değil, maalesef onların yetiştirdikler kara cübbeli aydınlar ile içimizdeki din, kültür ve medeniyetimizin düşmanı hazır kuvvet binlerce batı kulu yerli münafıklardır.
İslam ülkelerine sömürgecilik ve batıya kölelik modernlik, modern dünya görüşü olarak girdi. İşgal ve sömürülere karşı direnen herkes, her millet yerli münafıklar ve sahte kahramanlarca soykırımına tabi tutuldular. Yapılan katliamların adı gericileri temizlemek, isyancıları gebertmekti.
Böylece Müslümanlar kendi referans kaynaklarından uzaklaştırılarak tarih, kültür, din ve medeniyetlerine yabancı ve düşman ulus devletler haline getirildiler. İslam ümmetiyle aralarındaki bütün bağlar sinsice koparıldı. Din ve kültürümüz, tarih ve geleneğimiz, tüm referans kaynaklarımız batıda olduğu gibi sembolik ve bireysel, folklorik ve yüzeysel değersiz değerler, antik ritüeller haline getirilmek istendi.
Bugün Türkiyede ve İslam âleminde verilen mücadele bir cemaatin, partinin, ideolojik bir hareketin mücadelesi değil batı medeniyetiyle İslam medeniyetinin bu topraklarda hâkim olması veya olmaması mücadelesidir. Kılıçaslan ve Salahaddinin bu coğrafyada Haçlılara karşı verdiği şanlı mücadele ( karşımızda bize karşı savaşanın adı ne olursa olsun) bütün hızıyla aynen zamanımızda da devam etmektedir.
Mesele o parti bu parti, o cemaat bu cemaat, o millet bu millet mücadelesi değil, İbrahim milletiyle Nemrut milletinin mücadelesidir. Habil ile Kabilin mücadelesidir. Firavun ile Musanın Mücadelesidir. Çağdaş cahiliye ile Muhammedilerin mücadelesidir.
Batının, ‘’İslam ülkelerine demokrasi ve uygarlık, laiklik ve medeniyet getiriyorum’’ iddiası koskoca bir yalan ve büyük bir tuzaktan başka bir şey değildir. Halen bunu anlamayan ahmaklar kime karşı, kimin mücadelesini verdiklerinin bile farkında değillerdir. Fark, ancak farkı fark edince fark edilir.
Farkı fark etmenin yolu ne pahasına olursa olsun yeniden kendi referans kaynaklarımıza dönmek, medeniyet ve kültürümüzü kuşanmaktan geçmektedir.
Bu mücadele, referandumda Anayasa oylamasına EVET demenin de çok ötesinde daha derin, daha geniş ve ağrısı toprağımızın kılcal damarlarına kadar işlemiş iki sırdır bizim kendimize gelmemizi bekleyen acı bir gerçektir.
İnşallah bu referandum kendi hakikatimize giden yol üzerindeki sis perdesini bir nebzecik de olsa azaltması ümidiyle…
.
GÜÇ SERHOŞU OLUNCA

.
AK PARTİLİ OZAN ERDEM NEDEN LİNÇ EDİLMEK İSTENİYOR?
AK Parti Soma İlçe Gençlik Kollarının tertiplediği “Büyük ve Güçlü Türkiye Cumhurbaşkanlığı Sistemi” başlıklı Konferanstaki konuşmasından maksatlı olarak cımbızlanarak alınan bir cümle etrafında fırtınalar koparan HAYIR cephesinin Donkişotları hep bir ağızdan yel değirmenine saldırır gibi gözü dönmüşçesine Ozan Erdeme saldırmaya başlamaları kendi karakterlerini anlatan bir durum.
Hayır cephesinin başını çeken başta Kemal Kılıçdaroğlu, Demirtaş, CHP ve BDP milletvekilleri kaç defa Erdem’in konuşmasından bin defa daha sert ve tehditkar, toplumun huzurunu kaçırıcı konuşmalar yaptığında şimdi gürültü çıkaran bu sahte demokratlar ve barış kargaları neredeydi?
Erdem konuşmasında bir gerçeği ifade etmeye çalışıyor aslında. O da; ‘’Eğer, Hayır cephesi kazanırsa -uzak bir ihtimal de olsa- CHP ve BDP birlikte Türkiyede kaos çıkarır, tek parti iktidarlarında olduğu gibi bu ülkede zulüm ve işkence başlar, yine Ezanı sustururlar, yine din ve millet düşmanlığı başlar, terör ve anarşi tırmanır, millet vatanını ve özgürlüğünü, bağımsızlık ve bayrağını savunmak için 15 Temmuzda olduğu gibi darbecilere, baskıcılara, diktatörlere vatan ve millet düşmanlarına karşı başkaldırır ve savaşır.’’ demek istemiştir. Ozan Erdemin bahsettiği şey bu. Yoksa; bir millet durduk yere neden savaşsın ki? Hem de, bir kişinin savaş çıkacak demesiyle hangi ülkede savaş çıkmıştır?
Karanlık güçlerin 15 Temmuz darbesi gibi milletin istiklal ve istikbaline dönük bir saldırısı ve operasyonu olursa biz millet olarak eli kolu bağlı işgalcilere ve darbecilere ‘’Hoş Geldiniz mi’’ diyeceğiz?
Ozan Erdem, “Bu referandum oylamasında başarısız olursak iç savaşa hazırlanın.’’ demesi, CHP’nin ve BDP’ nin Gezi olaylarında olduğu gibi Türkiye sathında olay çıkarabileceklerini, Türkiye’yi bilinmez bir kaosa sürükleyebileceğini, bir dış güdümlü maceranın ülkemizde devreye sokulabileceğini ima ediyor.
Bu iki parti milletvekillerinin Gezi kalkışmasında tutunduğu tavrı neden hemen unutuyoruz? Hatırlayın! CHP ve BDP milletvekillerinin bizzat Gezicilerin içinde illegal örgütleri hükümete, devlete, polise karşı kışkırtmadı mı? Bir iki Hafta içinde Türkiye’ye 300 milyon Dolar zararı bu iki partinin milletvekillerinin kışkırttığı o gençler yapmadı mı? Kılıçdaroğlu ‘’Bu Gençlerin hepsinin teker teker alnından öpüyorum’’ demedi mi? Bunlar, -maazallah- seçimi kazansalar Türkiye çapında bir kaos çıkarmayacaklarını kim garanti edemez.
‘’Gerek kendi içimizde gerek kendi dışımızda kartların yeniden karılacağını yeniden plan masalarının kurulacağını iyi bilelim. 15 Temmnuzda İstanbul, Ankara’da bizlerde tankların savaş uçaklarının altında mücadele etmek istedik. Ama evimizden çıkarken Tank yok diye çıkmadık, var diye çıktık. Keşke olsaydı da İstanbul, Ankara’daki o muzaffer milletin şerefine o yaşadıklarını bizde yaşayabilseydik.’’ Aslında o tek cümlenin altındaki –üsteki- parağraf Erdem’in ne demek istediğini çok net bir şekilde açıklıyor.
Hayır cephesinin fitne çıkarmak isteyen bazı batı güdümlü medya organları, kökleri İsraile dayanan çapulcu Turunçgiller leblebiden nem kaparak bir kaşık suda fırtınalar koparmaya çalışıyorlar. İki saatlik konuşmanın içinden bir cümleyi cımbızlayarak referandumda bunu sermaye olarak kullanıp bundan nemalanmayı düşünüyorlar.
İhanetin sultanları, yalanın bezirganları, çifte standartlığın omurgasız sürüngenleri ne yapsalar boş.
Bu millet, hainleri de bu vatana sahiplenenleri de, zalimleri de mazlumları da, dış güçlerin taşeronlarını da bu vatanın asil evlatlarını da çok iyi biliyor. BDP’ nin ihanetlerini de, CHP’ nin tarihini hata, yanılgı ve zulümlerini, millete rağmen millete karşı verdiği savaşı da bu millet pekala biliyor.
Bu ülkede adam harcamak, sorgusuz infazlarla adam yemek CHP’nin tarihi misyonu ve ahlakıdır. Adam harcaması kolay. Ama bu ülke için insan yetiştirmek gibi kimsenin bir derdi ve sevdası yok. Onun için Türkiyede kara cübbeli aydınların, zır cahil politikacıların, satılmış, taşeronların ve Turunçgil medya maymunlarının sesi herkesten daha fazla çıkıyor.
.
LİDER VE MİLLET!
.
28 Şubat Moğol istilası
Bu nasıl bir devlet anlayışıdır ki, yeni doğan çocuğuna anne ve babası istediği adı koyamaz. Yok, o Arapça, yok o Farsça, yok o Kürtçe… İsim diye devlet kararnamelerinin ve devlet memurlarının muhalefeti ve direnişiyle karşılaşır.
Bu nasıl acayip bir devlettir ki, kendi ordusu içindeki subaylarını hanımlarının, kızlarının, annesinin başörtüsünden dolayı yargısız infazlarla cezalandırır.
Sudan, uydurma, yakıştırma sebeplerle subaylarına hapis cezası verir, tenzili rütbe yapar, sürgün eder, en aktif ve başarılı olanları inancından dolayı kızağa çeker veya YAŞ adındaki sulandırılmış engizisyon mahkemelerinde cezalandırır. Birçoklarının da görevlerine son verir? Daha sonra da hiçbir devlet dairesinde çalışamamaları için adım adım onların izlerini sürer.
En anlaşılmazı da burası bin yıldan bu yana İslam dini, kültürü ve medeniyeti temelleri üzerinde kurulan, %99’u Müslüman bir ülke olan Türkiyedir.
Bu nasıl bir Üniversitedir ki, namaz kılan, sakal bırakan, Cuma namazına giden öğretim üyelerini fişleyerek onları göz hapsine alır?
Yıllarca bu akademisyen ve bilim adamlarının Doktora, Doçentlik ve Profesörlük unvanlarını geciktirir, vermez. Hatta dindar oldukları için Üniversitedeki görevlerinden el çektirir. Akademik çalışmalarını engeller olur, bilimsel araştırmalarının önünü tıkar.
Bu nasıl bir devlet mantığıdır ki, kılık kıyafetlerinden dolayı kendi vatandaşlarının çocuklarını okullara almaz, en tabi okuma haklarını ellerinden alır. Anadolu’nun dindar evlatları yurt dışında okumak zorunda bırakılır.
Devletin en tepesinde oturan Cumhurbaşkanı İslami kıyafetlere göre okumak isteyen öğrencilere, ‘’Bu kıyafetlerle okumak isteyenler Suudi Arabistan’a gitsin” diyecek kadar alçalır.
Hitler faşizminde, Stalin despotizminde, Mao baskısı altında, Missolini diktatörlüğünde böyle uygulamalar görülmüş değildir.
İşin en garibi insan Hakları ve evrensel insani değerlere karşı olan bu despot uygulamaların ‘’Demokratik, laik bir hukuk devleti” denilen Türkiye Cumhuriyetinde demokrasi adına yapılmasıdır.
Bu nasıl bir devlet babadır ki, kendi evlatlarını faili meçhul cinayetlerle ortadan kaldırır? Katlettikleri bir sürü insanın mezarının nerede olduğu bile bilinmez.
Ve bu nasıl devlet anadır ki, ana rahminde iken hiçbir şeyden haberi olmayan daha doğmamış masum çocuklarını Firavun mantığı ile kürtaj masalarında parça parça ettirip, lime lime katlettirir.
Şom ağızlı bazı bayanların, sokak kadını edasıyla sağda solda salyalarını akıtarak ‘’Vücut bizim vücudumuzdur. İstediğimizi yaparız” demeleri ve bunların bu densizliğine onay veren bazı öküz başlı babaların bu vicdansızlığa bu ülkede ortak olması medenilik diye pazarlanmaya kalkılır.
Bütün bunlar ve bunlara benzeyen insanlık dışı cinayetleri işleyenleri hoş gören, ama ‘’Allah, peygamber, din iman” diyen insanların üzerine çullanan bir devlet Müslüman milletimizin devleti olabilir mi?
28 Şubat zulmünün üzerine ne söylense, ne yazılsa azdır. Bu zulüm tarihte eşi benzeri gaz görülen zulümlere eş değerde bir felakettir.
Türkiye bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat zulmü gibi Moğol ve Timur istilasından sonra böyle bir zulüm görmemiştir.
Ne yazık ki her iki dönemde de işkence, zulüm ve katliama uğrayanlar Müslüman Selçuklunun, Osmanlının çocuklarıdır. Zulmedenler ise, Anadoluyu işgal edip taş üstünde taş, omuz üstünde kelle bırakmayan vahşi Moğol orduları ve onların bin yıl sonraki çağdaş temsilcileri Ergenekoncular, batı çalışma gurubu ve 28 Şubatçılardır.
Ergenekon ve 28 Şubat yargılamalarında adalet önüne getirilenler bu yılanın sadece % 25 i kadarıdır. Peki, geri kalan % 75 i oluşturan medya, basın, bürokrasi, patronlar, bürokratlar, satılmış kalemler, ekranlar, mikrofonlar, finans kurumları ve bunların dış ayak ve bağlantıları ne olacak?
28 Şubat yargılamaları bin yıllık tarihimizi içerden karartmak, dışarıdan katletmek isteyen iç ve dış düşmanlarımızın yargılanmasıdır. Bu yargılanma bin yıl sürse azdır.
Bu zulme uğrayan herkese ve her kesim mutlaka, ama mutlaka bu zalim ve hainlerden haklarını almak için ellerinden ne geliyorsa yapmaları, asla pasif davranıp işin ucunu bırakmamaları gerekir.
Dün milletimize karşı devlet terörü yapanların adı ‘’ Süleyman Demirel” bile olsa yaptığının hesabını bu gün, adalet önünde mutlaka vermek zorundadır.
Kim haksızlık karşısında susarsa, bu zulüm bumerang gibi döner dolaşır onu da vurur.
Susma! Sustukça sıra sana gelecek.
Korkma! Korktukça zulüm seni bulacak.
.
Nefretin dili
Yeryüzünün en şerefli varlığı olan insan her zaman en güzele, en doğruya, en mükemmele layıktır.
’En mükemmel yaratık’’ (Ahsen-i takvim) ifadesi en güzel sıfatları barındırır.
İnsanın eylem ve söylem olarak nefrete yönelmesi onun yaratılış gayesiyle çelişir. ‘’Biz insanı en mükemmel bir şekilde yarattık ve sonra onu aşağıların aşağısı bir seviyeye indirdik’’ (Tın;3-4) diyerek Allah insanın yapısında olan bu seviyesizliği de belirtir.
Bu iki ayrı zıt insan tipinin ilk örneği Hz. Adem’in oğlu Habil ve Kabildir. Bunlarla bize örnek ve ibret olarak Kuranda insanın iki ayrı zıt özelliğinden misal verilir.’’İnsan zalimdir, cahildir’’ (Ahzap;72) öyle ki, kendi öz kardeşini bile öldürebilir.
Bu hakikat Kur’ anda Hak ve batıl cephesi, Hz. İbrahim ile putperest Nemrutun çizgisi, Firavun ile Hz. Musa mücadelesi olarak belirtilerek kısaca insanlık tarihinin ilk insandan Kıyamete kadar bu şekilde devam edeceğine işaret eder.
İnsanlık tarihi Hak ve Batıl mücadelesinden ibaret bir süreçtir. İnsan var oldukça bu mücadele devam edecektir. ‘’İman edenlerin, ameli salih işleyenlerin, Hakkı tavsiye ve sabredenlerin dışında insanların tüm zamanlarda zararda olduğunu’’ (Asr Suresi;1-3) en açık bir ifade ile Rabbimiz bildiriyor. Farklı zamanlardan farklı kavim ve topluluklardan insanlığa örnek ve ibret olsun diye de Kur’ anın 1/3 de geçmiş kavimlerin başına gelenlerden bahsediyor.
Kısaca insanlık peygamberlerin çizgisinde olanlar veya inkarın, tuğyanın cephesinde olanlar olmak üzere iki sınıfta tasnif ediliyor. ‘’İman ile küfür arasında yol arayanlar da Kafirlerin ta kendileridir ‘’ (Nisa;150) diye buyrularak da bu iki gurubun dışında 3.bir arayış içinde olanların kim oldukları ve olacakları açıklanıyor.
Türkiye’ de ve dünyada bir yanda Hakkı ve sabrı tavsiye edip vahyin dilini konuşanlar ile diğer tarafta inkar ve tuğyanın cephesinde nefretin dilini konuşanlar tarih boyu olduğu gibi şimdi de karşı karşıya.
Tarihten aldığımız dersler, yaşadığımız gerçekler ve pratik tecrübelerimiz bize bu mücadelenin neresinde olmak ve durmak zorunda olduğumuzu açıkça ifade ediyor.
Gerek Türkiye’ de ve gerekse dünyada yaşadıklarımız bize gösteriyor ki, eğer ‘’Hakkı tavsiye ediyor’’ isek başımızın beladan, musibetten ve kötülerin şerrinden kurtulmayacağını gösteriyor…
Biz Hak çizgisinde ve cephesinde olduğumuz sürece nefretin dili ve saldırıları karanlıktan aydınlığa atılan oklar gibi yağacağını her zaman hesap etmeliyiz. Bugün Türkiye’ de ve dünyada Müslümanlara yönelik nefret dili bu saldırıların bir uzantısındır.
ABD, İsrail, Rusya, Çin ve Avrupa’nın islam’a ve Müslümanlara karşı her zaman ve her zeminde beraber hareket etmesi, Türkiye’de İslam düşmanlarının kendi aralarında düşman olsalar da bize karşı nefret dilinin etrafında bir blokta birleşmeleri Habil ve Kabil, Hz. İbrahim ve Nemrut kavgasının bir uzantısıdır.
CHP, BDP, PKK, DHKP-C ve benzerlerinin yurdumuzda inkar cephesinin başını çektiğini, nefret dilinin etrafında hep birlikte islam’a, Müslümanlar’a karşı neden savaştığını doğru anlamalı ve doğru okumalı, ona göre etkin tavırlar ve stratejiler geliştirmeliyiz.
Nefretin dili ne kadar güçlü olursa olsun vahyin dili karşısında hiçbir varlık gösteremez. Güneşin karşısındaki bir mum gibi eriyip yok olmaya mahkumdur. Allahın dini ve gerçekten O’nun yolunda olanlar her zaman galip gelmiş ve gelecektir.
.
KÜRESEL MAFİA VE BİZ
.
BİZİM SAVAŞIMIZ
.
Erdoğan Fenomeni ve Batı
İslam ülkeleri iki asırdan bu yana batılı güçlerin işgal ve sömürüsü, baskı ve zulmü altında inim inim inlemektedir.
Yeryüzünde emperyalist batılılarca işgale, sömürüye, baskı ve zulme uğramayan hiçbir İslam ülkesi yoktur.
Osmanlının yıkılışından sonra tüm İslam coğrafyası baştan sona kadar işgal ve istilalara uğramış yer altı ve yerüstü zenginlikleri vahşi batı medeniyetinin medeni (!) insanları tarafından yağmalanmış ve hala yağmalanmaktadır.
Filipin’den Fas’a, Kazandan Yemen’e kadar batılı devletler tarafından talan edilmeyen, sömürülmeyen, zulme ve katliama maruz bırakılmayan bir İslam ülkesi gösterilemez.
Batılılar bu topraklarda sadece Müslümanların yer altı ve yerüstü değerlerini çalıp yağmalanmakla kalmamış bu insanlarını, din ve bir kültürlerini de asimilasyona tabii tutmuşlar korkunç bir tarih ve kültür katliamı gerçekleştirmişlerdir.
Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurmak için bu topraklarının çocuklarını batı başkentlerinde ve metropollerinde okutarak, eğiterek onları kendilerine benzetmiş, daha kötüsü onları kendi insanına, din ve kültürüne karşı saldırgan bir Bit bul köpeği haline getirip kullanmıştır. İslam yurtlarının başına gelen en büyük felaketler de bu mankurtlaştırmış kukla aydın ve yöneticiler eliyle gerçekleştirilmiştir.
Bu asimilasyon hareketi batıda kuklalaştırılan devlet yöneticileri tarafından toplumun tümüne yönelik olarak insanlarımızı devlet baskısı ve zorbalığıyla kendi kültür, örf adet, gelenek ve medeniyetinden kopararak batıya, batılılara ve batı medeniyetine öykünen ücretsiz köleler haline getirmiştir.
Bundan sonra İslam topraklarında modern kölecilik ve sömürgecilik dönemi başlamış, coğrafyalarımızdaki mankurtlar kraldan fazla kral kesilerek kendi millet ve kültürüne düşmanlık yapmada adeta birbirleriyle yarışmışlar milletimizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarma hikâyesiyle aldatmışlardır.
Aşağılık kompleksi içinde medenileşeyim derken koskoca İslam topraklarını ve onun zenginliklerini batılı efendilerine peşgeh çekmişler, Müslüman ülkeleri kendi milletini ve ülkesini öldüm fiyatına batılılara satmışlar ihanette, ahmaklık ve şerefsizlikte sınır tanımamışlardır.
İki asırdır beri süregelen kıyımların, yağmalamaların, baskı ve zulümlerin altında İslam milleti kendine kendini hatırlatacak, batılıların tasallutundan kurtaracak gerçek bir kahramana susamış durumdadır.
Türkiye’nin son 15 yılda siyasi, askeri, ekonomik, diplomatik alanlarda kazandığı başarı ve mevziler İslam milletinin asırlardır ufukta beklediği ümmetin umutlarını, hayallerini kendi sınırlarının da ötesine taşıyan, bütün dünyayı kucaklayan ve’’bizim de söyleyecek sözümüz var’ diyen bir noktaya getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünyanın 5’ ten büyük diyerek her fırsatta dünyanın yönetimi beş kabadayı ve eşkıyaya bırakılmayacak kadar önemli olduğunu değişik vesilelerle haykırması başta İslam dünyası ve mazlumların cephesinde geniş yankılar oluşturmaya devam etmektedir.
Türkiye ve bölgemiz üzerinde oynanan oyunların farkında olmamız ve ona göre strateji ve taktikler geliştirmemiz egemen güçleri ve dünyayı yöneten Siyonist sistemi temellerinden sarsmıştır.
İslam dünyasında yeşeren umutlar coğrafyamız üzerindeki kara bulutları dağıtırken batının oyun ve hileleri de teker teker boşa çıkmış, çıkmakta ve çıkacaktır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘’Söz dinlemeyen, ne yapacağı bilinmeyen, batılıların her dediğine boyun eğmeyen, onay vermeyen’’ Türk halkının sevdiği bir lider olarak batının başını ağrıtmış, ağrıtmakta ve daha çok ağrıtmaya devam ettikçe ona karşı geliştirilen düşmanca saldırı ve söylemlerin de devam edeceği muhakkaktır.
Bize de bu düşmanlıklara ve saldırılara karşı dimdik durmak düşüyor.
Ama galip gelecek olan mazlumların yanında ve zulmün karşısında olan milletimiz olacaktır inşallah.
GAVUR GAVURLUĞUNU YAPACAK !
Hz. Süleyman ordusuyla birlikte bir yerleşim bölgesinden geçiyordu. Büyük bir orduyla oradan geçen komutanının Hz. Süleyman olduğunu anlayan anne köpek yavrularına hemen alel acele bir şeyler söylediğini uzaktan Hz. Süleyman görmüş ve konuşulanları da duymuştu.
Allah cc Hz. Süleymana hayvanların dilini anlamayı da öğrettiği herkesin malumudur.
Hz. Süleyman ve ordusu anne köpek ve yavrularının yanından geçerken ortalıkta sessizlik hakim idi. Ordunun son askeri de oradan geçtikten sonra anne köpek askerlerin arkasından arsız arsız havlama başladı.
Bunu duyan Hz. Süleyman ordusunu durdurdu ve anne köpeğin yanına gitti. Bizi görünce yavrularına”Aman dikkat edin çocuklar bu ordunun başındaki insan hayvanların da dilinden anlayan Süleyman aleyhissalamdır. Allahım peygamberi ve ulu bir insandır. O ve ordusu geçerken sakın ha havlayıp da saygısızlık yapayım demeyin. Ordu geçip gözden kayboluncaya kadar şuracıkta sessizce oturun” dedin.
”Kendin onlara verdiğin öğüte rağmen arkamızdan havladın ” der Hz Süleyman anne köpeğe.
Anne köpek; utanarak, sıkılarak ”Efendim biz köpeğiz. Yaratılışımız işte böyle ” diye cevap verir.
Süleyman peygamber” Herkes yaratılışına uygun işler yapar” diyerek oradan ayrılır.
Bir kıssadan bir hisse olarak; ”Birçok batılı ülke art arda Türkiye’ye, Hükümete, AK Partiye ve EVET diyenlere karşı tavır almışlar ve düşmanlıklarını göstermekte yarışa girmiş durumdalar.
”Geberecek köpek cami duvarına pisler” atasözünde olduğu gibi kendi fıtratlarının gereğini yerine getiriyorlar.
Allah cc her şeye kadirdir. Allah inanmış ve iman etmiş milletimiz her şeyin farkındadır. Sandığa gidince havlayan köpeklere de, onların ülkemizdeki uzantılarına da gereken cevabı verecektir.
Allahın izniyle itler ürüyecek ve alnı açık, başı dik Türkiye kervanı da hedefine doğru yürüyecektir.
Gavurlar Haçlı zihniyetinin gereğini yapacak, Müslümanlar da Salahaddin Eyyübinin, Nurettin Zanginin, Alpaslanın yanın çağdaş Romen Diyojenlere karşı şanlı mücadelesini sürdürecektir.
KEMALİZM VE İKİZ KARDEŞLERİ
.
BATININ EZELİ DÜŞMANI OLAN BİZ
.
LİDER VE ÜMMET!
Allah cc bütün alemi bir sistem ve nizam üzere yaratmıştır. İnsanı yarattıktan sonra gerek Kur’anı Kerimde, gerekse Peygamberimizin sözlü ve fiili sünnetlerinde ailenin, toplumun ve dünyanın huzur, barış ve refah içinde yaşayabilmesi için Allah cc çeşitli emirler ve yasaklar koyarak ilahi sınırları belirlemiştir.
Bu emir ve yasakları insanlığa bildirmek ve öğretmek için birçok peygamber göndermiş, bu peygamberler yol ve yön gösterme hususunda geldikleri topluma ve insanlığa her konuda önderlik ve liderlik etmişlerdir.
Bütün peygamberler gönderildikler toplumun önderleri yol göstericileri ve liderleriydiler. Bizim peygamberimiz Hz. Muhammet de alemlere rahmet olarak gönderilmiş, alemlerin önderi ve lideridir.
”İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” Buyruğunda işaret edildiği gibi Allah cc insanlığın barış ve kardeşlik içinde yaşaması için gönderdiği nizamında ”Aile reisinin kim olacağından” ”Yolculukta 3 kişiden birinin reis olmasına”, ”Toplumun yönetilmesi için ”Sizden olan Ulul emre itaatten edin”, emrinden ”İmamdan” , ”Hilafetten”, İslami liderin etrafında kenetlenmesi gereken ümmetin birlik ve beraberliğinden ısrarla bahseder.
Hiçbir Ayette ve Hadiste batıdaki ve doğudaki İslam düşmanlarından aldığınız sistemlere ve nizamlara uyun, düşmanlarınız gibi bir hayat sürün, kafirlere, münafıklara ve islam düşmanlarına benzeyin, onları kendileriniz için dost ve yönetici seçin denilmemiştir.
İslam toplumda Müslümanların kendi aralarından özgür iradeleriyle seçtiği ehliyet ve liyakat sahibi olan lidere itaat edilir. İslam düşmanı Haçlıların, vahşi batının, vatan ve millet düşmanlarının seçmemiz için önümüze koyduğu yerli münafıklara Müslüman olarak ne oy verilir, ne de onlara itaat edilir.
Bir asırdır batı uygarlığının İslam coğrafyasına dayattığı ”Sözde demokrasi” bir oyun ve hileden ibaret bir tuzaktır. İslam coğrafyasında yaşayan müslümanların kahir ekseriyetinin seçtikleri liderleri( Mısırda Mursi örneğinde olduğu gibi) batılılar asla kabul etmezler. Askeri darbeler ve algı operasyonlarıyla milletlerin iradesine ipotek korlar ve kendi diktatörlerini iş başına geçirinceye kadar Müslüman milletlerle uğraşırlar. Onların anladığı ve bizlere uygun gördüğü demokrasi (!) budur.
Onlara göre özgürlük, bağımsızlık, insanca yaşama ve hayat sürme hakkı sadece batılıların hakkıdır. Batılılarca özgürlük, barış, huzur, refah, insanca yaşama hakkı ve anlayışı Müslümanlar için lükstür, kabul edilemez. Haçlı seferlerinden beri batı uygarlığının temel felsefe ve anlayışında islam ve Müslüman düşmanlığı yatar.
Antik Yunan veya Roma medeniyetinin temelleri üzerine kurulan çağdaş batı medeniyetinde işgal et, yönet, sömür mantığı hakimdir. Bunu beceremezlerse böl parçala ve yut taktiği her zaman ve dönemin bilinen taktiğidir.
Her türlü baskı ve düşmanlıklara karşı bir yumruk olarak kendi seçtiğimiz Müslüman liderlerin etrafında toplanmak, kenetlenmek, inkarcı batıya ve yerli münafıklara karşı bir yumruk olmak zarureti her zamankinden daha fazla öne çıkmaktadır.
Lider; toplumunu akort etmede, bir hedefe yöneltmede ve huzur içinde onları idare etmede güçlü bir rol oynayabilmesi için ‘’Sizden olan seçilmiş (Ulul emre) lidere itaat; Allah ve Rasulüne itaatten sonra gelir buyruğu her zaman rehberimiz olmalıdır.
Son günlerde düşmanlıkta sınır tanımayan Haçlı alemine karşı vereceğimiz en güzel cevap kendi seçtiğimiz liderin etrafında dağlar gibi kenetlenerek ve vahşi batının saldırı ve karalamalarını boşa çıkarmaktır.
Bu da Avrupaya, Amerikaya, Haçlı ve Siyonistlere inat EVET demekle olacaktır. Her EVET Şeytanın ve çağdaş Ebrehe askerlerinin başına Ebabil tarafından atılan bir taş gibidir.
Öyleyse, bir taşta sen at kardeşim, bir taşta sen at! Bir taşta sen at!
.
1 NİSAN HİLE VE KANDIRMA GÜNÜDÜR.

.
Münafıklar ne dedi. O ne dedi ve ne oldu ?
Düşmanlarımız nasıl davrandı, o nasıl cevap verdi.
Batı dünyası neden ona hep birden saldırmaya başladı?
Bütün bunların ve bunlar gibi soruların cevabını bizzat canlı canlı yaşayarak öğreniyoruz.
Dostumuz düşmanımız kimmiş, neden bize böyle düşmanca davranıyorlar hepsi bir filim şeridi gibi gözümüzün önünden geçiyor.
Batılılara birden ne oldu da hepsi Türkiye ile ilgilenmeye, EVET’ lerin çokluğundan dolayı kaygı duymaya başladılar?
Sanki Türkiye’nin kaderini bizim yerimize onlar oyluyorlarmış gibi ayağa kalktılar ve HAYIR’ cılarla birlikte Erdoğan’a ve Türkiye’ye karşı savaşmaya başladılar.
Bu şer cephesinin tavrı ta baştan bu yana belli ve aynı idi.
Şiir okudu diye hapse mahkum ettiler. O milletim için hapiste olsa yatarım dedi.
Muhtar bile olamaz dediler; o, AK Partinin Genel Başkanı oldu.
Girdiği ilk seçimde kazanamaz dediler. Onun Genel Başkan olduğu AK Parti seçimden 1. çıktı.
O, yasaklı idi ama sonunda Başbakan oldu.
Cumhur Başkanı olmasın diye uğraştılar. Millet onu Türkiye’nin ilk seçilmiş Cumhur Başkanı yaptı.
Milletin arasında düşmanlık üretiyor dediler, o milletin sevgilisi oldu.
Dünyada dostumuz kalmadı dediler; o ümmetin ve mazlum milletlerin dostu ve umudu oldu.
Fitne ocaklarının ürettiği yalan, iftira, dedikodu durmuyor, duracak gibi de değil. Şimdi de Diktatör olacak diyorlar. O ise biz milletimize hizmetçi olmaya geldik diyor.
Memleketimizde gavur uşağı az değil . Ne desen lafı kuyruğundan anlıyor, meseleyi farklı yansıtmak için yırtınıyorlar.
Yerli münafıklar, batılı müttefik(!) alçaklar Haçlı Birliği oluşturarak Türkiye’nin büyümesi, güçlenmesi ve şahlanışı karşısında Cumhur Balkanı Erdoğan’a karşı amansız bir savaş veriyorlar.
Milletimiz oyunun farkında. Düşmanlarının kimler olduğunu iyi biliyor.
Münafıkların ne yapmak istediklerinin bilincindeler.
Onun için;’’Reis’i kurda kuşa yem ettirmeyiz’’ diye can pahasına ona sahip çıkıyor, onu destekliyor ve onunla birlikte Türkiye’nin yarınlarına doğru emin adımlarla yürümek için kol kola kenetlenmiş durumdalar.
Bundan sonra şu eğitim ve gençlik meselesi de istediğimiz şekilde halledilebilirse Türkiye’nin geleceği emin ellerde, Türkiyeyi tutacak yok Allahın izniyle…
.
GAVUR AŞIKLARI
Acayip bir muhalefet ve acayip bir söylem ve eylemle karşı karşıyayız. Fatihin çocuklarının Bizansın uşakları tarafından tehdit edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Artık mesele bir parti meselesi, bir seçim meselesi, anayasa oylama meselesini aşmak üzere. CHP’liler freni patlamış çöp kamyonu gibi tepeden aşağı kontrolsüz ve hızla milletin üstüne geliyor. Kamyon şöförü direksiyonda ama direksiyona hakim değil. Araba hızlandıkça kendisi de, beraberindekiler de ha bire gaza geliyor, saüa sola saldırıyorlar. İçlerinden bir Allahın kulu da ‘’Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete’’ demiyor. Önce millete ‘’Göbeğini kaşıyan adam’’, sonra ‘’Teneke kafalı adam’’ derken hızını alamıyorlar ve her seçimde yalan, iftira, dedi kodu, karalama ile mağlup etmek istedikleri AK Parti her seçimde de inadına oylarını arttırarak geliyor. Her seçimde hezimet üstüne hezimet yaşayan CHP asla yenilgiye doymuyor. Yenildikçe hırçınlaşıyor, ağzını bozuyor, kalbini bozuyor, dilini bozuyor. Anlıyacağınız şanzıman dağıtıp zıvanadan çıkıyor. Bu seçimde de bir adım daha ileri giderek milleti ajite edip güzel bir dayak yemek isteyen, ortalığın karıştırıp bu ortamda seçim olmaz can güvenliğimiz yok diyerek seçimi iptal ettirmek isteyen CHP’liler ortalıkta millete hakaret ve küfretmeye başladılar. Oyun ve tezgah alçak, kalleş ve büyük. CHP Hayır kampanyasının kazanması için fitnenin merkezi durumunda. Oyunlar, hileler, komplolar, tuzaklar orada hazırlanıyor. Figüranlar farklı olabilir ama her şey onlar tarafından da tezgahlanıyor. Neymiş, ‘’15 Temmuz kontrollü bir darbe’’ imiş, ‘’248 şehidin hesabını sormayacaklarmıymış’’ kaybettikçe şimdi akla hayale gelmeyen yalan ve iftiraların eteğine sığınarak seçimden önce olay çıkarmak için polise ve vatandaşa ‘’İt’’ diyecek kadar alçaldılar. ‘’Eğer olay çıkarsa, milleti galeyana getirebilirlerse, vatandaşı birbirine kırdırabilirlerse ‘’Can güvenliği yok seçim iptal olsun’’ diyecekler. Oyun ve tezgah bu. Tabi ki teneke kafalı ve göbeğini kaşıyan adam bu numarayı yerse… Aman dikkat! Çalıyı dolaş! Ama, itle dalaşma! Şunun şurasında ne kaldı ki
.
PASLI BIÇAK
.
CHP hep kaybetmeye mahkumdur?
Bizdeki batılılaşma belası peşinde kuru bir kibir ve yersiz bir gururu da peşinde getirdi taklitcilikle birlikte. Batılılara benzeyeceğiz derken Hakkı ve hakikati söylemeyi, dürüst ve ahlaklı olmayı da gericilik ve yobazlık diye terkettik. Yalanın ve iftiranın şahı, karalama ve sahtekarlığın baş ustası batılılara uyduk ve işte bugünkü CHP’nin yalancı, iftiracı hali ortada.Örnek ve ibret olarak 7 sülalemize yeter.
Kuruluşundan bu yana CHP batılıların bir projesidir. Batının Türkiyedek Truva atı CHP’dir. Fitne fesatlığın, islam düşmanlığının ülkemizdeki ana omurgasını bu hareket oluşturur. Batılıların ülkemiz üzerinde yaptıkları tüm operasyonlar CHP üzerinden yaptıkları ihalelerle, yönlendirmelerle batı uşaklarına ve yerli münafıklara yaptırmışlardır.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne kadar CHP batılıların çizdiği veya önerdiği projeleri uygalamak için çalışmış ve bunları hayata geçirmek için kendi halkına karşı savaşmıştır. Ve bu zihniyet hala aynı yanlış yolun yolcularıdırlar .
CHP’nin (Batılıların) duruşuna karşı olan her hareket ve parti ya ayak oyunlarıyla, ya darbelerle, ya da uzaktan güdümlü yargı-mahkeme oyunlarıyla kapatılmış, yasaklanmıştır.
CHP kendisine muhalefet eden hiçbir partiye , kendi muhalefetine rağmen saf dışı bırakamadığı bütün partilere de tehammül edememiştir. Tek parti diktatörlüğü hariç Cumhuriyet döneminin bütün zamanlarında muhalefette kalmak gibi bir çıkmaz caddeden de bir türlü kurtulamamıştır.
Bugün müzmin bir muhalefet partisi olarak hakaret, yalan, iftira, karalama, tehdit, itiraz, şantaj, baskı vs. akıllarına gelen her şeytani ve gayri meşru araçı kullanmayı meşru gören gerici bir anlayış kazanında kaynayıp durmaktalar. Milletin ve ülkenin önünde Hindunun mukaddes öküzü gibi engel çıkarmayı Atatürkçülük ve ilericilik adına yapıyor.
Kibirli, gururlu, burnu büyük ve herkesi küçümseyen, aşağılayan tavırlarıyla milletin ayakları altında paspas gibi her seçimde ezilmeyi hakediyor .
-Partinin adı; Halk partisi ama, Halktan en kopuk, halkın değerlerine en uzak, halkla barışık olmayan, hakın değil halkı ezenlarin partisi gibi yaman bir çelişkinin anaforundan bir türlü kurtulamıyor, Bu anlayış ve kafa ile de ne milleti, ne de kandini kurtaramaz.
-Halkın diniyle, peygamberiyle, Rabbiyle, Kur’anıyla, kültür ve ahlakıyla, edep ve terbiyesiyle en fazla savaş halinde olan bir çizgiyi sürdürdükçe zaten iflah olmaz, bir parti olarakta her seçimde nal toplamaya mahkumdur.
-Halkın diniyle, Rabbiyle, medeniyet ve kültürüyle savaşan her kim olursa olsun nefretle anılır, milletin gözünde sevimsiz, inkarcı ve düşman olarak muamele görür. Batılılarca sevimli olan her parti, cemaat, hareket ve topluluk kim olursa olsun, Müslüman halkın nazarında CHP gibi dost olarak kabul görmez.
-CHP kendi dışında herkesi gericilikle suçlamakla birlikte kendisi değişmeyen ,değişime karşı çıkan bir parti olarak bir asıra yakın ülkemizdeki gericiliğin bayraktarlığını yapmaktadır.
CHP batının taşeronu bir parti olmadığını, milletin kültür, ahlak ve maneviyatına düşman olmadığını, emperyalizmin Türkiyedeki ileri karakolu olmadığını, zalim batı medeniyetinin ülkemizideki temsilcisi olmadığını bu millete ispat etmekle yükümlüdür.Yoksa, bu topraklarda onun iktidar olması Türkiye için 2. Sevirden daha tehlikeli, 2. Lozandan daha farksız ve daha kötüdür.
Kendi dinine, kültür ve tarihine, medeniyet ve geleceğine sahip çıkan milletimiz bu tehlikenin farkındır. Tek parti diktatörlüğünde CHP’nin dayatma ve zulmünün, devlet terörü ve baskılarının canlı şahidi bu millet CHP zihniyetine asla geçit vermeyecek bir iradeye sahiptir.
Denenmişi tekrar, takra denemek siyasi bir intihar ve ahmaklığın dibe vurmuş dik alasıdır. Aziz milletimiz bu hataya düşmeyecek bir irade ve ferasete sahiptir.
.
BİZANS’IN ÇOCUKLARI İSTEMESE DE…
BİZANS’IN ÇOCUKLARI İSTEMESE DE
.
AK Parti CHP’lileşmekten kurtarılmalıdır.
Dünyanın en zor işlerinden birisi insanın doğru bildiklerini açık yüreklilikle kendi kardeşlerine söylemesi, onları Allah için eleştirmesi, Hakka ve hakikate davet etmesidir. Hele bu iş bizim toplumumuzda ise bu gerçekten sıkıntılı, hazmedilmesi çok zor bir olaydır.
Allahtan korkmayanlara, dünyalık makam ve mevkilere, şan ve şöhretlere, mal ve mülke kulluk edenlere söz anlatmak ve dinletmek deveyi hendekten atlatmaktan zordur biliyorum. Sözüm ehli iman, ehli insaf ve ehli islama…
1-İlk önce AK Parti hareketinin iç kalesi ehliyet ve liyakat, ihlas ve samimiyet ölçülerine dikkat edilerek sağlam duvarlarla örülmelidir. Tanıdık, akraba, fazla oy getirir, falanın dostu veya yakını, şu veya bu cemaatten, yurt dışında akademik çalışma yapmış, şu kadar yabancı dil biliyor vs. gibi nüfuz ve sığ kaygılarla hareket edilmemelidir.
2-Parti ve devlet üst yönetimi, ordu, polis, istihbarat tepeden aşağı Yeni Türkiye idealine hizmet edecek vasıftaki insanlardan oluşturulmalı, Halka hizmeti Hakka hizmet bilen, anlayan ve kavrayan samimi kadrolarla çalışılmalıdır.
3-Sadece 8 saatlik vaktini doldurmak için çalışan veya çalışıyor görünen, devlete kapağı atınca kendisini ölünceye kadar garantide gören, 657 ye kul olan memur zihniyetin de olanlara devlet yapılanmasında önemli bir mevki ve yer verilmemelidir. Devlet memurları arasındaki oligarşik bürokratik yapılanma değişmeden, değiştirilmeden devlet ve millet içinde herhangi bir sistem değişikliği başarılı olamaz.
4-Parti ve devlet kadroları makam ve mevki sarhoşlarından, ihale ve rüşvet avcılarından, adam ve cemaat kayırmacılardan arındırılmalı, Hakkı ve hakikati ikame etme derdinden başka derdi olmayan kadrolara verilmelidir.
5-Değişim milletin gönlünden Allah’ın rızasına doğru tabandan tavana doğru gelişen tabii bir seyirde olmalıdır. Tepeden inme yapılan her suni değişim hareketi CHP’nin tek parti döneminde dayattığı kanlı ve zorba devrimler gibi nefret ve lanet üretebilir.
6-Parti politikaları ve sistem değişimi kişi ve lideri öne çıkararak değil ilkeleri ve milletin ortak, temel değerlerini öne çıkararak, bu değerlerin üzerinde devleti ve milleti inşa ederek yürütülmelidir.
7- Mevcut AK Parti kadroları dava ruhu ve dava arkadaşlığı, İslam medeniyet ve Kültürü tasavvuru anlayışı, vatan ve millet bilinci içlerine sinmiş olan insalardan oluşmalı, ruhsuz para babalarından, düşünce fukarası ihalecilerden, ajitasyon ustası medya teröristlerindan, yanar döner çantacılardan, alnı secdeye gelmeyen devşirmelerden kurtarılmalıdır. AK Parti kendi içinde bu değişimi yapmaz veya yapamazsa parti içindeki CHP’ lileşmenin de önüne geçilemez.
8-Referandumda neden bu kadar başarısız olduk derdi ve kaygısı içinde olanlar mercekle başka yerlerde suçlu aramasınlar.Uzağa gitmeye gerek yok! Sağınıza solunuza ve partideki yönetici arkadaşlarınıza bakın! Kaçı ne kadar samimi ve gerçekten dava adamıdır ? Hatayı ve eksiklerimizi dışarıda değil içeride aramak en isabetli ve doğru olan bir harekettir.
Allah cc AK Partiyi CHP’ lileşmekten, milletimizi de CHP’nin bela, musibet ve şerrinden korusun!
Sahte Kahramanlar ve Mankurlar!
Cumhuriyet döneminde yazılan/ yazdırılan Tarih kitaplarında Selçukludan, Osmanlıdan bu yana tarihimize mal olmuş ve adları ders kitaplarında inat ve ısrarla anılmayan yiğit birçok devlet adamımız ve kahramanımız vardır.
CHP’ nin tek parti diktatörlüğü başta olmak üzere, tüm askeri vesayet dönemlerinde milletin gözünde bir iki kişiyi putlaştırma ve ilahlaştırma adına bu kahramanlarımızın adlarına rastlayamıyoruz.
Bu topraklarda bin yıla yakın bir zamandır at koşturmuş, bu coğrafyada asırlardır hüküm sürmüş bir milletin gerçek kahramanlarını milletten gizlemek veya onları yok saymak cehaletin en dibe vurmuş şekli, ihanetin de tavan yapmış çirkefliğidir.
Dünyanın hiçbir milleti -bizim Cumhuriyet dönemimizde olduğu kadar- kendi milletine ve tarihine bu kadar yabancılaştırılmış değildir.
Dünyada hiçbir millet kendi dinine, kültürüne ve medeniyetine bizde olduğu kadar karşı ve düşman hale getirilmiş, mankurtlaştırılmış değildir.
Dünyanın hiçbir yerinde 16 devlet kurmuş bir milletin kendi tarihini bizdeki -batı uşakları gibi- inkar etmiş, tarihi köklerini son devletin kuruluş tarihine dayandırmış Mankurt bir anlayış yoktur.
Tarihi şahsiyetlerimiz olan devlet adamlarımız ve kahramanlarımız sanki vatan hainiymiş gibi genç nesillerden gizlenmiş, adları anılmaz, fedakarlıkları ve kahramanlıkları saklanmış, gizlenmiştir.
Milletimiz batı uşağı azınlık bir gurup tarafından milleti kurtardığı iddia edilen sahte kahramanlardan ve onların zulüm düzenleri ve sistemlerinden Tanzimattan bu yana kurtuluş mücadelesi vermektedir.
Milletin kendini kurtaranlardan(!) kurtulma mücadelesi milletin içinden çıkan gerçek adsız kahramanların öncülüğünde verilmiş, verilmekte ve bundan sonra da bu kurtuluş mücadelesi kıyamete kadar aynı şekilde devam edecektir. Batının Türkiyeyi anlamadığı, anlayamadığı veya anlayıp da bizi yok etmek istediği tema budur.
Sahte kahramanların çoğu düşmanlarımızla iş birliği yapan yerli münafıklardan oluşmaktadır. Gerçek kahramanlardan düşmanlarımız değil önce sahte kahramanlar korkar. Sahte kahramanların biricik düşmanı milletin kendisi ve milletin benimsediği tabii kahramanlardır. Firavunun Hz. Musa düşmanlığı gibi…
Gerçek kahramanlar önce düşmanı değil, içlerindeki şüpheyi, karanlığı ve korkuyu korkutanlardır. Korkuyu korkutanlar Allah’tan başka kimseden korkmazlar.Sahte kahraman ile gerçek kahramanı ayıran en belirgin kırmızı çizgi budur.
Sahte kahramanlar hapis ile, işkence ile, baskı, terör ve korkuyla milleti sindirirler, korkuturlar. Gerçek kahramanlar ise korkudan korkanların ve milleti korkutanların biricik korkusudur.
Sahte kahramanlar korkan, korkutan ve korku üzerinde karton cepheler, devletler, sistemler ve imparatorluklar kuranlar, gerçek kahramanlar ise Hak ve Hakikat çizgisinde millet ile birlikte güzele, doğruya, hak ve adalete korkusuzca yürüyenlerdir.
Müslümanlar inanç ile, iman ile, izan ile, mizan ile, top yekün Allah’a teslim olarak korkunun ve korkutanların üzerine korkusuzca yürüyenlerdir.
Müslüman sahte kahramanların düzenlerine sistemlerine, talanlarına yalanlarına, inkar ve ihanet cephesinin proje ve planlarına karşı Hakkın ve hakikatin önderliğini yapan gerçek kahramanların yanında yerini alandır.İslam’ın, Türkiye düşmanlarının yanında uşaklık ve taşeronluk yapan dine diyanete, Allah’a ve Rasulüne düşman olanların yanında yer alan ve yürüyen olamaz.
.
FETÖ İHANET ÖRGÜTÜ NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR? VE DAVA SEVDASI OLMAYAN YÖNETİCİLER…
15 Temmuz darbesine katılan veya şüpheli olan asker ve siviller tüm yurt genelinde değişik illerde yargılanıyor. Sanıkların çoğu sanki bu darbeyi uzaylılar gelmiş yapmış, bunların bu işle hiç alakası yokmuş gibi davranmaları yüzsüzlüğün, utanmazlığın ve kepazeliğin zirvesidir..
HAYAL VE GERÇEK
İnsanlar hayalleriyle birlikte yaşarlar, hayallerin peşinde koşarlar, onları gerçekleştirmek için çalışırlar. Hayaller insan ile birlikte büyür, gelişir ve insan ile birlikte ölür.
Hayallerini diri ve canlı tutmayı başaramayanlar onları gerçekleştiremezler. Hayaller de doğar, büyür, gelişir ölür. Hayatın bittiği yer hayallerin son nefesini verdiği yerdir.
Yaşadığımız sürece hayal kurmaya, hayalleri izini izlemeye devam edelim! Hayallerimizi içimizde besleyelim, büyütelim, çoğaltalım. Çünkü, özlediğimiz hakikatlere ayağı yere basan gerçekçi hayallerle ulaşabiliriz
Hayalleri olmayanların gelecekle ilgili düş ve düşünceleri, hedef ve amaçları da yoktur.Amaçsız bir insan rüzgarın önünde yuvarlanan kuru yaprak taneleri gibidir.
Hayaller bir ideali, rüyası, sevdası olan insanların ümit kaynağıdır. Düş ve düşüncelerimiz çoğu kez hayal atına binerek aşılmaz denen en büyük, en yüksek, en aşılmaz engelleri aşar. Ferhat’a dağları deldiren Şirin’e ait hayallerdir. Mecnun’un çölleri aşmasına sebep Leyla ile olan hayalleridir. Aşk olmayınca meşk, hayaller olmayınca hedeflere ulaşılmaz.
Sadece boş hayaller görmek, hayal dünyasında yaşamak çölde seraplar görmeye benzer.Beni İsrail’in Tih Çölünde Kırk yıl sabah hareket ettikleri noktaya dönüp dolaşıp akşam geri gelmeleri gibi kısır bir döngüdür.
Sebeplere sarılmadan sadece hayal kurarak yol almayı, başarılı olmayı, kazanmayı umanlar patanaj yapan arabanın tekerleri gibi kısa zamanda kendisini yıpratır. Akıntıya kürek çeken saf balıkçının haline benzer bütün uğraşları.
Hayal kurmak çalışkan, inançlı, inatçı, akıllı ve düşünen insanların kamçısı ve yol arkadaşıdır. Olması mümkün olmayan boş hayaller kurmak tembel insanların işidir. Ham hayal barsak gurultusundan farksızdır.
Hayallerin gerçekleşebilmesi için, gerçekleşebilecek hayaller kurmak gerekir. Akılsız, mantıksız, ölçüsüz kurulan haller akan suyun üzerine yazılan yazılara benzer.
Hayallerin de bir mantığı, ölçüsü ve akla yatkınlığı vardır. Aklımızın ve mantığımızın ölçülerini zorlayan her şeyin başarılması için insanüstü bir güç gerekir. İnsan ise ilahi gücü olan bir varlık değil, ilahi güce teslim olması gereken alemlerin rabbi Allahın aciz kuludur. Sadece O’nun insana verdiği irade, güç ve kuvvet ile bir şeyleri başarabilir .Bunu da insan olarak bu güç ve kuvvetin, irade ve aklın sınırlarında kalarak yapabilir.
İnsanın doğru ve yanlış, helal ve haram, yapması ve yapmaması gereken ölçüleri de belirleyen alemi yaratan rabbimizdir. Allah cc Hakimi mutlak ve Kadiri mutlaktır. Hayallerimizin gerçekleşmesi de O’nun elindedir. Dilemek, bu yolda çalışıp çabalamak bizden, o fiili yaratmakta Allahtan…
Hayal denizine açılmak hoştur olmayacak hayaller peşinde koşmak boştur.
.
Çağdışı yobazlar! Düşün artık yakamızdan…
Her zaman olduğu gibi günlerdir CHP’nin hırçınlıkla sürdürdüğü itirazlardan, ayak diretmelerden, ”Laiklik elden gidiyor” yaygaralarından sonra nihayet ”Müftülerin de nikah kıyabilme yetkisi” Millet Meclisinden onaylanarak geçti.
”Hayır!” demek, hükümete sorun çıkarmak, binbir dereden su getirerek anlamsız itirazlar yapmak CHP’ nin her zaman ki tutumu. Meclis ezici çoğunlukla yasayı kanunlaştırarak yürürlüğe girdi. Onlar ellerindeki itiraz dosyalarıyla yine toz duman arasında geride kalakaldılar.
Nikah, Arapça bir kelime olup ”Anlaşma, akit, sözleşme” anlamına kullanılan İslami bir kelime ve terimdir. Dini Litaratürde kadın ve erkek arasındaki evlilik müessesesi anlaşmasının adıdır.Müslüman Türkiyede böyle bir anlaşmanın Müftüler ve din adamları tarafından yapılması kadar normal bir şey olamaz.
CHP’ nin ve laiklerin adeta tapındığı ve her konuda referans aldığı batı toplumunda Nikah Kilisede kıyılam dini bir merasimdir. Batının her şeyini kendi değerleri olarak kabul eden bu insanlar İslam toplumunda Müslümanların kendi din adamlarının huzurunda nikah kıydırmalarına acaba CHP neden karşı çıkarlar?
Haftalarca Meclis çalışmalarını kavga ve gürültüyle tıkayan CHP milletvekilleri kanun meclisten geçer geçmez şimdi de başka bir atakta bulunarak ”Muhtarlar da nikah kıysın” diye kanun teklifi veriyorlar.
Bu adamların gerçekten niyetleri bozuk. Zaten belediye başkanları ve onlara bağlı nikah memurları bu işi devlet adına yıllardır yapıyorlar. Mesele şu; bazı din düşmanı CHP’liler nikah meselesiyle de olsa dinle, din adamıyla yüzleşmek, muhatap olmak istemiyorlar. Bence sorun buradan kaynaklanıyor. Çıkıp erkekçe, adam gibi, dürüstçe bunu söyleseler, ”Bizim dinle , din adamı ile alakamız yok. Nikahta da olsa biz onlarla karşılaşmak istemiyoruz” deseler. Proplem çözülecek… Ama o zaman millet de bunların ne mal olduğunu görecek… Banlar Allah’tan değil milletten korkan ikiyüzlüler çünkü.
Bunların camiye, hocaya, dine ,din adamına düşman ve onlara ihtiyaçları yok. Tamam. Anladık. O zaman milyonlarca Müslümanın kutsal olarak bildiği ve kabul ettiği nikahın Müftüler tarafından kıyılmasına neden karşı çıkıyor, karışıyorlar? Size ne bizim nikahımızın nerede ve kimin tarafından kıyılacağı?
Biz Müslümanlar olarak nikahımızı din adamlarımız tarafından kıyılmasını istiyoruz. Buna karşı çıkanlar nikahlarını isterlerse Veterinerlere bile kıydırabilirler. Bize itiraz etmek değil, hayırlı olsun demek düşer.
İsteyen Nikahını camide, İsteyen Kilisede, isteyen Havrada, isteyen de Tapu Kadostro memurlarına kıydırsın bundan CHP’li dinozorlara ne?
Laiklik, kemalistlik, devrimler, ilericilik, batıcılık adına bu millete kan kusturduğunuz yeter. Düşün artık yakamızdan siz ey CHP’nin çağ dışı yobazları! Hıristiyan batının laik kuklaları! Emperyalizmin tescilli uşakları…
.
Millet ve ümmet üzerine

Ümmet Birliği siyasi bir birlikteliktir, coğrafi, ırki veya soy birlikteliği değil ortak bir inanç birlikteliğidir. Tüm dünyadaki müslümanları bir devlet çatısı altında toplayacak bir dünya islam devleti değil.Dünyadaki müslümanların kendilerinin seçtiği bir otorita etrafında itikadi, siyasi, ekonomik, askeri dayanışma, ortak hareket etme, ortak bir duruş sergilemenin adıdır.
Bir buçuk milyar müslümanın hepsinin bir araya gelme şartı da yoktur. Bir gurup müslüman toplumun veya müslüman ülkenin ortak bir hareket zemininde kendilerini, çıkarlarını, din ve itikatlarını koruma, yaşama ve yaşatma konusunda siyasi bir beraberlik ve birlik oluşturmasıdır.
Araplar, Türkler, İranlılar, Pakistanlılar vs. ümmetin birer parçalarıdırlar. Arapların toplam nüfusu Endenozya kadar bile yok.Araplar, Türkler, Kürtler veya başka bir kavmin bu birliktelikte illada olacak diye bir şartta da yok. Bu tercih o milletin kendi iradeleriyle vereceği bir karar.
ABD, AB, Fransız Devletler Birliği, İngiliz Devletler Birliği, Rusya Federasyonu, Çin, Hindistan birçok din, Kültür ve milletten oluşmaktadır. Ümmet Birliği Müslümanların hak ve hukukunu koruyan, emperyalizme ve İslam düşmanlarına karşı müslümanları islamın şefkat kanatları altına alan siyasi bir birlikteliktir.
Böyle bir oluşumda herkesin vatanı, dili, kültürü, tarihi, adet ve geleneği, devleti ve devletinin sınırları yine kendisine aittir.Ama bu devlet ve milletler isterlerse aradaki sınırları kaldırabilir, ortak bir hukuk zemininde, kendi seçtikleri bir otoritenin çatısı altında olabikirler.Olması gereken ve doğru olan en ideal yol da budur.
Bir çokları ümmet kavramını da ümmet Birliğini de yanlış anlıyor ve anlatıyor. Ümmet ”Um” (Ana) kelimesinden türemiş bir kelimedir.Müslümanların bir annenin çocukları gibi sevgi, saygı, bağlılık, dayanışma, Allaha kulluk ve islami meselelerde birlik ve beraber olmanın ve birlikte hareket etmenin adıdır.
Kur’anda ”İbrahim tek başına bir ümmet idi’‘ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ﴿١٢٠ diye zikredilir. Burada ümmet Allaha sıdk ile bağlılık, iteat ve kulluk olarak zikredilmektedir. Yani; İbrahim Allah sımsıkı bağlı ve O’na itaat eden bir ümmet idi denilmektedir.Kısaca; gerçekten Allaha inanan, iman eden, birlik ve beraberlik içinde Hak ve hakikatin yolunda olan müslümanlara ümmet denir.
”İbrahim milletindenim” demek İbrahimin ırkındanım, soyundanım, aynı ana ve babadan geliyoruz anlamına gelmez, onun gibi aynı inanca ve imana, aynı itikata ve Allaha inanıyorum demektir. Ben de Hz. ibrahimin dinindenim diye anlaşılır.
Millet kelimesi Kur’anda ırk, soy, sop manasına kullanılmaz. Din manasına kullanılmıştır.Fransız ihtilali ( 1789) ile ilk defa ortaya çıkan ”Millet ve milliyetçilikk kavramı Kur’ani bir mana ifade etmez. Salt soy, sop, ırki, aynı coğrafyada ve devlet çatısı altında olan insanlardan bahseden sosyolojik bir kavramdır.
”ÜMMET” ve ”İBRAHİM MİLLETİ” deyinince islami, Kur’ani bir kavramdan bahsedilir. İlk defa Fransız İhtilali ile ortaya çıkan millet kavramı ile ibrahim milleti aynı şey değildir. Tam da birbirinin zıddı bir anlam ifade eder.
Müslümanlar olarak biz hepimiz;” İbrahim milletindeniz, İslam ümmetindeniz.”
Yalnızlaştırma!

Yalnız kalmak, yalnız olmak, yalnız direnmek, yalnızlığa rağmen mücadeleyi elden ve gönülden bırakmamak seçkin olan er kişilerin işidir. Zorluklara, engellere, engellemelere, baskı ve yıldırmalara karşı hemen kolayca direnmeden pes etmek sıradan kişilerin işidir.
Düşmanlarımız tarafından bugün Türkiyenin içine çekilmeye çalışıldığı yalnızlaştırma operasyonlarına karşı ne kadar direnir isek, yarın da o kadar kazanacağız demektir.Bu adi, şerefsiz, alçak saldırılar karşısında pes edenler yarının kaybedenleri olacaktır.
Emperyalizmin her türlüsüne karşı yiğitçe mücadele edip kazananlar özgürce ve bağımsızca bir hayatı, kaybedenler ise; onursuzca bir hayatı tercih edenler olacaktır.
Kendimiz, neslimiz ve geleceğimiz için millet olarak bağımsızlık mücadelemiz, ayakta ve hayatta kalma savaşımız tarih boyu hiç ara vermeden süregeliyor.Bu çizgiyi sürdürmek bizim ahlakımız, karekterimiz ve idealimiz olarak devam ettikçe Allahın izniyle bu ülkeye ve bu millete kimse zarar veremez.
Biz İslamın, Kur’anın yolunda olduğumuz sürece Allah da kendisiyle birlikte olanların yanında olacaktır. Allaha inanan ve iman eden bir insan ve toplum hiçbir zaman yalnız değildir ve bundan sonra da yalnız kalmayacaktır.
Allah’a dayanan asla yıkılmaz. Allaha güvenen asla yalnız kalmaz. Ve kalmayacaktır da…
.
Tramp’ın Neron Cinneti

Roma İmparator Neron (MS, 54-68) Romayı yakarak ‘’Zalim’’ ünvanını aldı. Trampta aynı yolu izleyerek Kudüsü ve Filistini ateşe atıyor. Neron gibi o da ZALİM olarak anılmaktan kutulamayacak…
Güçlü olmak ile haklı olmak her zaman farklı şeylerdir. Güçlü olduğu için kendini haklı zanneden insandan daha aciz ve zayıf, daha korkak ve güçsüz yoktur.
Amerika Afganistanı işgal etti. Ülkede yakmadığı yıkmadığı yer, katletmediği insan bırakmadı. Devasa askeri saldırılar ve tedbirlerle orada hala barışı sağlayamadı. Sadece, o coğrafyada ABD’ye karşı yükselen kin, nefret ve öfkenin gelecek nesillere aktarılmasında başarılı oldu.
Sahtekarlıkla Irakı işgal edip orada milyonları katletti. Irz ve namusuna tecavüz ettiği insanların haddi hesabı yok. Ülkenin işgal etmediği, sömürmediği yeraltı ve yerüstü kaynağı kalmadı. Her yer baştan sona harebeye döndü.
Suriye tarihinin en kanlı savaşlarını yaşıyor. En adi oyun ve tezgahların savaş alanı. Ülke yerle bir olmuş durumda, iç barıştan bahsetmek mümkün değil. Herkes diğerinin düşmanı ve rakibi. Arada bedel ödeyen ise Türkiye.
İsrail, ‘’Büyük İsrail ideali’’ peşinde her fırsatta bir adım daha ilerliyor.ABD’nin sınırsız desteğini alarak bölgedeki işgal ve hegemonya savaşını kesintisiz sürdürüyor.
Irakı çiğneyip ezip geçen Amerikanın bölgenin enerji kaynaklarını en ucuz ve emniyetli yoldan Kuzey Suriyeden Akdenize ulaştırma çabasının başarısızlığa uğraması karizmasını çizdi.ABD ve İsrailin oluşturmak istediği ‘’Kürt Koridoru’’ ile Akdenize ulaşamaması iki devletin bölgedeki hegemonyal hesaplarını da alt üst etti.
Tarmp’ın seçim sırasında Kudüsü İsrail’in Başkenti olarak tanıyacağına dair verdiği söz siyonist lobileri memnun etmek adına islam dünyasının öfkesini üzerine çekme pahasına yerine getirildi. Kuruluşundan bu yana hep İsrailin arkasında olan ABD’nin bu hareketi sürpriz olmadı. Bu onun Ortadoğuyu dizayn etme oyununun ilk adımı idi.
Ortadoğuyu yeniden dizayn etmek için İran, Suriye, Türkiye, Katar vs. ülkeleri karşı cephe de, İsrail ile gizli ve açık dostluk bağı bulunan Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, BAE, Kuveyt, Bahreyn, Fas vs. gibi ülkeleri de dost cephesinde görerek bölgemizde yeni bir fitne ateşi yakmaya hazırlanıyor. Yarım kalmış Kürt Koridoru sevdası için terör örgütü PKK ve yandaşlarını silahlandırılıp eğiterek onları yeniden vesayet savaşları cephesine sürecek.
Tramp’ın Kudüs’ü İsrailin başkenti olarak tanıması yıllardır ABD’ nin masasında bekleyen, uygun bir zaman ve zamini kollayan bir dosya idi. Bu işi ancak Tramp gibi dengesiz bir lider yapabilirdi. Ve o da onu yaptı.
İslam ülkeleri hiç bugünkü kadar aciz olmadı. Hiç bu günkü kadar ABD ve İsraile zağarlık yapmadı. Hiç bu zaman ki kadar islama, müslümanların hak ve hukukuna ve islam coğrafyasına karşı ilgisiz ve duyarsız kalmadı.
Batı emperyalizmi bir kısım İslam ülkelerini yanlarına alarak, kimilerinin de yemlerini vererek onları susturup dilsiz şeytan haline getirdi.
Kudüsü ve Filistini işgal eden İsrail olsa da onu her zaman koruyan ve kollayan batılı ülkelerdir. Ama bu işgale zemin hazırlayan ve bu işgalin gerçekleşmesinde onları cesaretlendiren, onlara fırsat tanıyan İslam ülkelerinin acziyeti, becereksizliği ve bir araya gelemeyişleridir.
Kudüs’ü savunmak, Kudüs’e sahip çıkmak tüm dünya müslümanları olarak bir olmakla, iri olmakla, diri olmakla, güçlü bir ümmet olmakla ve bu ümmet bilincini bir yanardağ gibi yüreğimizde taşımakla olur.
O zaman; kimse gelip senin toprağına, şehrine, ülkene, insanına yan gözle bakamaz. O zaman; kimse senin Kudus’ünü işgal etmeyi ağzına bile alamaz.
.
SARIKAMIŞ HAREKATI (22 Aralık 1914- 15 Ocak 1915)

Osmanlı Devleti, Almanya ile yapılan anlaşmanın ardından Birinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştı. Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde büyük olumsuzluklarla karşı karşıya kalmıştı.
Enver Paşa, icra edilecek bir taarruzla 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Doğu Anadolu’da kaybedilen toprakların (Kars, Batum, Artvin ve Ardahan) geri alınmasını ve müteakiben harekatın Kafkasya’ya aktarılmasını mümkün görüyordu.
İttihatçıların yaptığı en büyük hata kış’ın en zorlu, en çetin zamanında 120 bin askerimizi sarıkamış üzerinden Kafkasyaya geçirmek oldu.
Kış mevsimiydi. Zaman ve güzergah seçimi yanlıştı. 120 bin asker aynen Çanakkaledeki gibi Libya, Arnvutluk, Makedonya , Suriye ve tüm Osmanlı topraklarından gelmiş ve aç susuz daha yarı yolda 60.000 bin askerimiz kışın soğuk ve şartlarına yenik düştü ve donarak şehit oldular.. Sarıkamış harekatı tarihimizin büyük facialarından biridir.
Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde ordumuzun yarısı şehit oldu. Ruhları şad olsun, mekanları cennet ve Allah her birinden razı olsun.
Bu facia milletimize, ordumuza, yurdumuza tecrübe olsun!
.
Zeytindalı ve ABD’nin münafıklığı
Sabır, anlayış, tolerans, barış süreci derken peki bu nereye ve ne zamana kadar sürecekti? En sonunda sabır taşı çatladı, samimi anlayış karşılık bulamadı, tolerans farklı anlaşıldı, barış süreci savaş sürecini doğurdu ve bugün bardağın taştığı, sabrın sınırlarını aştığı gün…
Dün şımarıklıktan ne yaptığını bilemeyen, sırtını ABD’ye ve batılı emperyalist güçlere dayayan PKK, PYD ve türevlerinin bugün askerlerimizin önünden canını kurtarmak için kaçtığı gün.
Bu çapulcuları yetiştiren, besleyen, büyüten ve şimdiye kadar da arkasında duran ABD şimdi nerede? Tabii ki nasıl kıvırtabiliriz derdinde, hergün bir yalanın peşinde zevahiri kurtarmaya çalışıyor.
Böyle kaypak, böyle alçak, böyle ikiyüzlü bir devlet politikası görülmüş değil tarihte. Bunlar bizim sözde müttefiklerimiz, sözde ortaklarımız, sözde dostlarımız. Bugün söyledikleri yarına, yarın söyledikleri ertesi güne uymayan habre kıvırttıran, habre yan çizen, habre fikir ve karar değiştiren bukalemunlar bunlar. Bunlarda büyüklük; alçaklıktır, ululuk; şerefsizliktir, onur;onursuzluk olan yalancılık ve iki yüzlülüktür, saygınlık ve itibar da; yerlerde sürünmek ve omurgasızlaşmaktan ibarettir.
Türkiyenin Zeytindalı Harekatı ABD’nin Irak ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğudaki kirli oyun, hedef ve amaçlarını o kadar ortaya çıkardı ki, ‘’Şapka düştü kel göründü’’ oldu. Şimdi ne yapalım derdine düştüler.
İnşallah zaman şafak atmaya doğru ilerliyor, ufuk aydınlanacak ve bu karanlık gecenin üzerine şafak atacak. Geceyle gündüzün farkı fark edilecek, karanlığın çocukları her zaman olduğu gibi aydınlığın savaçıları karşısında mum gibi eriyeceklerdir.
Zeytindalı operasyonu Afrini teröristlerden arındırmaktan ibaret kalmamalıdır.Türkiyenin Güneyini Akdenizden, İran sınırına kadar kontrol ve denetim altına almalı, bu kritik bölge askerlerimizin kontrolünde ve gözetiminde kalmalıdır. Bu operasyon bugünden yarına uzanan bir operasyondan ibaret olmalıdır.
Bu yapılmaz ise Türkiyeyi kuşatmak isteyen batılı ve doğulu, kuzeyli ve güneyli sözümona komşu ve dostlarımızın kuşatmalarını ve yolumuz üzerine örmeye çalıştıkları engelleri, çukurları kaldıramaz, zincirlerini kolay kolay kıramayız. Bu arada ABD ve İsrailin de ekmeğine yağ sürmüş oluruz.
Artık Türkiye başta ülkesinde ve bölgesinde, coğrafyasında ve dünyada belirleyici bir güç olarak kartların yeniden karıldığı o uluslararası masada olmalıdır. Ülkemizin ve milletimizin menfaat ve çıkarlarını korumak ve kollamak için her alanda ağırlığını koymalıdır.Siz kendi haklarınızı savunmak için bedel ödemeye hazır olmazsanız kimse size zırnık koklatmaz, ananızın ak sütü gibi size ait haklara da el koymaya çalışır.
Zeytindalı harekatı tekrar dost ve kardeşlerimizle aramızdaki bir asırlık hasreti gidermeli, bir asır sonra coğrafyamızı kucaklayan ve onlara ellerimizi uzatan, gönül bahçemizi açan bir uyanış ve diriliş hareketi olmalıdır.
Algı opersyonlarıyla meşgul olan medya organları, yazar, çizer, yerli münafıklar ve iki yüzlü dost bilinen müttefiklere de diplomatik olarak nasıl davranılması ve ders verilmesi gerekiyorsa onun da gereği yapmalıdır.
Türkiyenin bölgede kimsenin uşağı ve kölesi, kimsenin şamaroğlanı ve kuklası olmadığı artık dost ve düşmanlarımız tarafından bilinmelidir.
Milletimizin inanç ve imanı ile başlattığı kutlu medeniyet yürüyüşü her ne pahasına olursa olsun ısrarla sürüdrülmelidir. Çünkü, bizim yürüyüşümüz sadece Türkiyenin yürüyüşü değil, islam coğrafyasının, dünya mazlumlarının ve tarihin yürüyüşüdür.Şimdiye kadar öyle olduğu gibi, bundan sonra da öyle olacağı gibi Allahın cc izniyle
.
Zeytindalı ve ABD’nin münafıklığı
Sabır, anlayış, tolerans, barış süreci derken peki bu nereye ve ne zamana kadar sürecekti? En sonunda sabır taşı çatladı, samimi anlayış karşılık bulamadı, tolerans farklı anlaşıldı, barış süreci savaş sürecini doğurdu ve bugün bardağın taştığı, sabrın sınırlarını aştığı gün…
Dün şımarıklıktan ne yaptığını bilemeyen, sırtını ABD’ye ve batılı emperyalist güçlere dayayan PKK, PYD ve türevlerinin bugün askerlerimizin önünden canını kurtarmak için kaçtığı gün.
Bu çapulcuları yetiştiren, besleyen, büyüten ve şimdiye kadar da arkasında duran ABD şimdi nerede? Tabii ki nasıl kıvırtabiliriz derdinde, hergün bir yalanın peşinde zevahiri kurtarmaya çalışıyor.
Böyle kaypak, böyle alçak, böyle ikiyüzlü bir devlet politikası görülmüş değil tarihte. Bunlar bizim sözde müttefiklerimiz, sözde ortaklarımız, sözde dostlarımız. Bugün söyledikleri yarına, yarın söyledikleri ertesi güne uymayan habre kıvırttıran, habre yan çizen, habre fikir ve karar değiştiren bukalemunlar bunlar. Bunlarda büyüklük; alçaklıktır, ululuk; şerefsizliktir, onur;onursuzluk olan yalancılık ve iki yüzlülüktür, saygınlık ve itibar da; yerlerde sürünmek ve omurgasızlaşmaktan ibarettir.
Türkiyenin Zeytindalı Harekatı ABD’nin Irak ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğudaki kirli oyun, hedef ve amaçlarını o kadar ortaya çıkardı ki, ‘’Şapka düştü kel göründü’’ oldu. Şimdi ne yapalım derdine düştüler.
İnşallah zaman şafak atmaya doğru ilerliyor, ufuk aydınlanacak ve bu karanlık gecenin üzerine şafak atacak. Geceyle gündüzün farkı fark edilecek, karanlığın çocukları her zaman olduğu gibi aydınlığın savaçıları karşısında mum gibi eriyeceklerdir.
Zeytindalı operasyonu Afrini teröristlerden arındırmaktan ibaret kalmamalıdır.Türkiyenin Güneyini Akdenizden, İran sınırına kadar kontrol ve denetim altına almalı, bu kritik bölge askerlerimizin kontrolünde ve gözetiminde kalmalıdır. Bu operasyon bugünden yarına uzanan bir operasyondan ibaret olmalıdır.
Bu yapılmaz ise Türkiyeyi kuşatmak isteyen batılı ve doğulu, kuzeyli ve güneyli sözümona komşu ve dostlarımızın kuşatmalarını ve yolumuz üzerine örmeye çalıştıkları engelleri, çukurları kaldıramaz, zincirlerini kolay kolay kıramayız. Bu arada ABD ve İsrailin de ekmeğine yağ sürmüş oluruz.
Artık Türkiye başta ülkesinde ve bölgesinde, coğrafyasında ve dünyada belirleyici bir güç olarak kartların yeniden karıldığı o uluslararası masada olmalıdır. Ülkemizin ve milletimizin menfaat ve çıkarlarını korumak ve kollamak için her alanda ağırlığını koymalıdır.Siz kendi haklarınızı savunmak için bedel ödemeye hazır olmazsanız kimse size zırnık koklatmaz, ananızın ak sütü gibi size ait haklara da el koymaya çalışır.
Zeytindalı harekatı tekrar dost ve kardeşlerimizle aramızdaki bir asırlık hasreti gidermeli, bir asır sonra coğrafyamızı kucaklayan ve onlara ellerimizi uzatan, gönül bahçemizi açan bir uyanış ve diriliş hareketi olmalıdır.
Algı opersyonlarıyla meşgul olan medya organları, yazar, çizer, yerli münafıklar ve iki yüzlü dost bilinen müttefiklere de diplomatik olarak nasıl davranılması ve ders verilmesi gerekiyorsa onun da gereği yapmalıdır.
Türkiyenin bölgede kimsenin uşağı ve kölesi, kimsenin şamaroğlanı ve kuklası olmadığı artık dost ve düşmanlarımız tarafından bilinmelidir.
Milletimizin inanç ve imanı ile başlattığı kutlu medeniyet yürüyüşü her ne pahasına olursa olsun ısrarla sürüdrülmelidir. Çünkü, bizim yürüyüşümüz sadece Türkiyenin yürüyüşü değil, islam coğrafyasının, dünya mazlumlarının ve tarihin yürüyüşüdür.Şimdiye kadar öyle olduğu gibi, bundan sonra da öyle olacağı gibi Allahın cc izniyle
.
Küresel güvenlik nereye gidiyor?

Günümüzde NATO tarafından sağlanan dünya güvenliğinin bedelini artık kimlerin nasıl ödeyeceği konusu taraf ülkeler arasında soğuk rüzgarlar estirmeye devam ediyor.
Yeni hegomanya arayışlarının başlamasıyla aynı zaman diliminde başlayan bu tartışma Almanya gibi birçok ülkelerle ABD arasında orta ölçekli gerilimlere sebep oluyor.
ABD’nin aşırı borçlanması savunma giderlerinde kısıtlama yapmayı gerekli hale getirirken dünyada yeni blok arayışları, yeni güç odaklarının doğuşu tek taraflı dünya hegomanyasını elinde tutan ABD’nin bir çok dengelerini de sarsmaya devam ediyor.
ABD hegemonyası dünyada artık küreselcilik, milliyetçilik, bölgesel hesap ve çıkarlar alanında ve ABD elitleri nezdinde de tartışılır hale geldi.
Dünyadaki yapısal değişimler bu değişimin bedelini kimler ödeyecek, küresel güvenliği kimler sağlayacak tartışmalarını da beraberinde getirdi. Yeni bir güvenlik ekosistemini kurmak isteyenler bunun çok taraflı bedellerini de ödemeye hazır olmalılar konusunu da iyiden iyiyen ısıttı.
NATO üyesi olan Türkiye için de bu gelişmeler yeni konumlar ve tavırlar almayı gerekli kılmaktadır.Şimdiye kadar bu yapı içinde etken bir unsur olarak değilde edilgen bir üye olarak birlik içinde birilerine kuyruk olması Türkiyenin yeni politikaları ve jeostratejik çıkarlarıyla bağdaşmıyor.
Türkiye yerküredeki gelişen olaylara karşı askeri, ekonomik, siyasi anlamda ve alanlarda yeni şeyler söyleme ve ortaya koymak gibi tarihi bir sorumluluğu var. Bu sorumluluk çerçevesinde NATO’ daki Türkiye karşıtı gelişmeler Türkiye için çok özel ve önemli bir anlam ifade etmektedir.
Finans, ticaret, iletişim, ulaşım, bireysel ve bölgesel güvenlikler, küresel alanda yaşanan gelişmeler yeni güç odaklarının doğuşu Avrasya kıtasında jeopolitik ilgi odakları doğurmuştur. Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Libya kırizleri bu ilginin doğurduğu, beslediği ve büyüttüğü sorunlardır. Doğu Ukrayna ve Kırımın işgalleri bu krizin acı meyveleridir.
Soğuk savaş dönemindeki ideolojik yapılanmanın yerini şimdilerde terörle mücadelenin alması teması, terör örgütlerinin NATO müttefikleri tarafından ortaya çıkarılması, eğitilmesi ve sahaya sürülmesi teröristle terörü bitirme takdikleri NATO’ yu ve onun varlık sebebini tartışmalı bir hale getiriyor.
NATO artık ciddiyetini ve varlık sebebini yitirmiş ABD emperyalizmine hizmet eden ve ayak oyunlarıyla uğraşan düşük profilli bir kurum olma yolunda hızla kendi sonuna doğru ilerliyor.
Türk Ordusunun Afrine girmek zorunda kalması NATO’ nun görevini yapmamasından kaynaklanıyor. Görevini yapmaması bir tarafa teröristlerin ve düşman cephenin askerlerini eğitmesi, onlara silah ve lojistik destek vererek koruması, Türkiye’nin karşısına dikmesi de NATO’ nun artık bizimle işinin bittiğini gösteriyor.
Türkiye’nin bu coğrafyada dik durabilmesi için her ne pahasına olursa olsun kendi silahlarını yapıp, kendi savunma gücünü güçlendirip kimseye muhtaç olmayacak bir güce erişmesi gerekiyor. ABD, NATO ve AB’ın ne müttefikimiz, ne de dostumuz olmadığı artık anlaşılmalıdır.
.
Cinsel tacizin kökleri

Yunan ahlakı ve kültürü, Roma hukuku ve askeri sistemleri üzerine kurulan batı medeniyeti her haliyle çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun ibret verici sahnesi durumundadır.
İnsan eşyanın, maddenin gücü karşısında tüm kontrolü kaybetmiş, insani duygulardan uzaklaşarak nefsin azgın sularına teslim olmuş, bir saman çöpü gibi akıntıya kapılmış kontrol dışı sürükleniyor.
Hızla insan insanlıktan çıkıyor.
İnsan süratle hayvanlaşıyor, hatta hayvandan da aşağı dibe vuruyor.
İnsan, dinden uzaklaştıkça insanlık erdemlerinden de uzaklaşıyor.
İbadethaneler birer nostaljik tarihi, kültürel, adet ve geleneklerin hatırlanmaya çalışıldığı dini ritüellere dönüşmüş resmi tapınaklar durmunda. Belki de ruhi derinlikleri olmayan psikolojik terapi merkezleri, stres savan ümit kapılarına dönüşmüş.
Din hayattan bir parça olmuş, hayat dinden bir parça değil. Dini bizim hayatımız kontrolüne almış, hayatımızı din değil. Yüzeysel bir dindarlık, riyakarlığı, iki yüzlülüğü besleyen içinde bir ruh olmayan tanrısal bir tapınak haline getirmiş.
İnsanı kontrol eden ilahi güç ve emirler değil, insan ilahi gücü kontrol altına almaya çalışan ve böylece kendi nefsine esir düşmüş insanlık arenasındaki dişleri sökülmüş bir aslan.
Aciz ama güçlü, çaresiz ama saldırgan, korkak ama ahmakça bir cesareti yüklenmiş gözlerle türübünlere bakarak imdat çığlıkları atan ve uçan kuştan medet uman bir vaziyette celladının gözlerinin içine baka baka eriyen bir kurban.
İnsan belki de hiçbir çağda bu kadar kendi katili, bu kadar kendi kurbanı olmamıştır. Kendi cinsine karşı bu kadar hain, kalleş, acımasız ve saygısız davranmamıştır.
Bir yanda insanlık değerleri için savaşan insan, bir yanda insanlık değerlerine karşı savaşan insan hiç olmadı. Aynı yürekte, aynı anda hem savaş ve barış’ın, hem ateş ve suyun, hem de insan ve şeytanın kontrolüne girmedi.
İnsan nasıl aynı anda merhametin yüreği ve aynı anda vahşetin öznesi olabiliyor?
Bir yanda en çılgın ölüm makinalarını şehvetine teslim olan insan, öbür yanda barış ve kardeşlik için yanıp tutuşan, savaşan insan nasıl olabiliyor?
İki yüzlülük çağımızın en salgın hastalığı, en öldürücü virüsü.
Batı medeniyeti ve insanı hem kendine, hem de Allaha karşı ikircikli davranmayı hayat tarzı haline getirerek adeta münafıklığın imparatorluğunu kurmuş durumda.
Doğruluğun eğrilik, dürüstlüğün yalancılık, ciddiyetin sululuk, dindarlığın dinsizlik, namusluluğun namussuzluk gibi anlaşıldığı, yadırganıp dışlandığı, hayat tarzı haline dönüştüğü bir tarihi insanlık kaç defa yaşamıştır?
Bir babanın kendi küçük çocuklarına tecavüz ettiği, bir dedenin daha akil baliğ olmamış torunlarını hamile bıraktığı ve toplumunda bu olayların günlük adi birer vakıa gibi karşılanıp geçiştirildiği nerede ve hangi tarihte görülmüştür?
Batıda toplumunda papazların tecavüz ettiği, kirlettiği çocuklar yüzünden Papanın yüksek sesle; ’’Romalılar bile Hıristiyanlığa bu kadar zarar vermemiştir’’ diyerek isyan ettiren, kendi meslektaşlarını bu denli açıkça suçlayan bir zamanda yaşıyoruz.
Malın mülkün, makamın mevkiin, şöhretin şehvetin teslim aldığı insan vahşet ve dehşet toplumları oluşturarak şeytan bunlar vasıtasıyla imparatorluğunu daha güçlendirmekte. Batı medeniyeti bu yönüyle şeytanın medeniyeti olmaya çoktan hak kazanmış bir alçaklığın zirvesini bağrında barındırıyor.
İnsan nefsinin esiri olarak vahşetin zirvesine oturmuş kendi egosuna ve putlarına tapınmayı medeniyetin zirvesi sanıyor.
.
Türkiyenin konumu
ABD; bölgemizde Türkiyeyi istediği gibi bir kalıba sokmak için hem; FETÖ’cüler ve PKK ile birlikte hareket etmekte, hem de hükümet ile bağları koparmadan her türlü ihanet, oyun ve hilelerini tezgahlamaktadır.Türkiyesiz yapamayacağını bildiği için ipleri koparmamak, aradaki köprüleri yıkmamak için iki yüzlülüğün zirvesinde ali cambaz oyunu oynuyor, manevra üstüne manevra yapıyor, yalan üstüne yalan bina ediyor.
Rusya; zalim Suriye rejimini arkasına, İranı yanına alıp Türkiye ile iyi ilişkiler kurarak, başta PKK, Hizbullah ve diğer terör örgütleriyle bağlantılarını koparmadan masada en belirleyici bir aktör olmaya çalışıyor. Böylece ABD jandarmasının kendisine karşı yürüttüğü boykot, baskı ve düşmanlıkların hıncını çıkarmak, kibirli sam amcadan intikam almaya çalışıyor.
İran; Irak, Suriye, Bahreyn, Yemen, Lübnan gibi geniş bir coğrafyada tek başına hareket etmenin zorluğunu bilerek Rusyayı yanında görmek ve ona alan açarak onunla birlikte stratejiler üretiyor. Ortadaoğuda Rusyanın en büyük müttefiki olarak hareket edip BM’de veto hakkı olan bir partnerinin güvencesiyle kendi terör örgütleriyle bölgeyi dizayn etmeye ve sağa sola efelenmeye çalışıyor. PJAK ile mücadele etmesine rağmen PKK ile de bağlantısını hiçbir zaman koparmıyor.
İngiltere; Osmanlının yıkılışından sonra Fransa ile birlikte bölgeyi şekillendiren ülkelerden birisi olarak her zaman olduğu gibi ortada görünmeden sinsi hesapların ve oyunların peşinde o da Fransa gibi kendi oyununu oynamaya çalışsa da eskisi gibi fazla etkin değil.
Fransa;Sykes- Picot (9-16 Mayıs 1916) anlaşmasından sonra Ortadoğuda kaybettiği yerini tekrar almak için ne yapacağına, kimin yanında yer alacağına, kiminle hareket edeceğine daha karar vermiş durumda değil. Kafası hayli karışık, olayların netleşmesini, suların durulmasını bekliyor.
İsrail; bölgenin fitne yuvası olarak kendi güvenliğini sağlamak, kutsal hedeflerine ulaşmak için başta ABD olmak üzere her zaman olduğu gibi herkesle oyuna girmeye hazır olarak sürekli fırsat kollamaktadır. Yeter ki hesaplar İsrailin strateji ve çıkarlarına hizmet etsin.İsrailin durumu Ayı’nın bir armuda sahip olmak için bin hesap yapmasına benziyor.
Son zamanlarda Ortadoğuda söz sahibi olma yarışında öne çıkan Suud, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır gibi aktörler ABD’ nin çıkar ve hedeflerine yardım ve yataklık yapayım, İsrail ile dost kalayım derken kendi geleceklerini de çıkmaza soktuklarının, kendi idam fermanlarını kendi elleriyle imzaladıklarının farkında değiller. Onu ABD ve İsrail tarafından sırtlarından hançerlendiklerinde anlayacaklar.
Türkiyenin bu curcuna içindeki yeri kendi milletine ve devletine dayanmak, kendi hesap ve çıkarlarını korumak, ülkesini ve milletini her türlü düşman tehdit ve saldırılara karşı savunmak için sahte dost ve müttefiklerin fikir, çıkar ve hesaplarına alet olmamak, onlara göre hesap yapmamak sadece kendi gücüne güvenmek olmalıdır.
Türkiye kendi coğrayasında aleyhine yapılacak her türlü operasyona karşı gereken cevabı vereceğini kararlılıkla dosta düşmana göstermelidir.Yeni Türkiyenin ABD’nin ve NATO’nun, BM’nin ve AB’ın, Rusya’nın ve Çin’in, İngiltere, Fransa ve Almanya dahil hiçbir devletin taşeronu olmadığını artık herkesce bilinmelidir.
Tanzimatla başlayan, İttihat Ve Terakki ile devam eden, Cumhuriyet döneminde CHP zihniyetiyle mankurtlar üreten zalim, batıcı, kukla anlayışı bu topraklarda ve coğrafyada tarihe gömdüğümüzü Afrin harekatıyla dünyaya ilan etmiş olduk.
Biz millet olarak bu duruş ile yükseleceğiz, büyüyeceğiz, güçleneceğiz ve yeniden Büyük Türkiye olacağız. Bu hedefi genç nesillerimize 1. görev olarak artık ok’un yaydan çıktığını, yaydan çıkan ok’un bir daha geri dönmeyeceğini onlara göstermek ve anlatmak zorundayız.
.
Firavun Düzeni ve Musa çağrısı
İnsanı ilahlaştıran, maddeyi putlaştıran ve dini bir doğma olarak gören batılı dünya düzeni yeryüzünü çepeçevre kuşatmış, kendi baskı ve otoritesi altına almıştır.
Kendi otoritesine karşı çıkan her devlete ve millete, dine ve Kültüre hayat hakkı tanımayan bu sistem evrensel değerler diye tanımladığı kendi hukukunu zorla insanlığa dayatmaktadır.
Batı medeniyetinin kendisi gibi olması için zorladığı dünya ulusları bu faşist ve sömürgeci, inkarcı ataist, putperest anlayışın baskısı altındadır. Bu anlayışın başını şu anda Amerika ve Avrupa ülkeleri çekmektedir.
Dünyanın bazı bölgelerinde açlık ve susuzluk varsa, iç kargaşalıklar ve savaşlar varsa, baskı ve diktatörlükler varsa, terör ve baskı varsa bunun asıl müsebbipleri dünyaya hakim olan insanlıktan nasibini almamış birkaç modern sömürgeci devlet veya uluslarası çıkar ve menfaat çeteleridir.
Bunların anlayışı tarih öncesi Hz. İbrahime karşı çıkan Nemrut’un, Hz. Musa’yı daha anne karnında iken katletmek isteyen Firavunun, Hz. Muhammedin vahiy yolunu kesmek isteyen Ebu Cehlin mantığıdır.
Roma despotizmi ve hukuku, Yunan ahlaksızlığı ve kültürü üzerinde kök salan, dünyayı saran bu zehirli sarmaşık ağacının kolları insanlığın kanını emen bir vampir gibi her yere uzanmaktadır.
Sınırsız özgürlükler, İnsan Hakları, Bağımsızlık sloganlarının arkasına gizlenen sinsi demokrasi dayatmaları ile her yerde baskı kuran bu Romalı militarist anlayış bütün dünya mazlumlarını kabadayılıkla baskı ve terörle yönetimi ve denetimi altında tutmaya çalışmaktadır.
Süper devletler despotizmi kendi süper(!) orman kanununlarından başka bir hukukta tanımamakta, başka kültür, din ve hukukların da bir bölge ve millete hakim olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.
İnsanı klonlanmış tek tip bir anlayışın, inanış, kabul ve ortak değerleri etrafında zorla zorbalıkla buluşturmak isteyen bu inkarcı güç faşizan baskılarla dünyayı kendi cenderesi altında preslemiş kimsenin nefes almasına da fırsat vermemektedir.
Vahşi batı medeniyetinin en çok düşman olduğu şey vahiy çizgisi ve vahiy medeniyetidir. Bu yüzden hemen hemen tüm islam ülkeleri batılı işgalciler ve emperyalistler güçler tarafından kendi din ve kültürüne düşman hale getirilmiştir. İnsanlar kitleler halinde mankurtlaştırılmıştır.
Kendi değerlerine, kendi mukaddesatlarına, kendi coğrafya ve tarihlerine karşı yabancılaştırılan müslümanların uyanışı, dirilişi, yeniden kendi benliğine dönüşü bu medeni (!)haydutların hiçte hoşuna gitmemektedir. Nerede bir uyanış, ayağa kalkış, diriliş ve aydınlık bir hareket varsa onlar ya bizzat batılılar tarafından veya batılı yerli uşak veya taşeronler tarafından infaz edilmeye çalışılmaktadır.
İnsanın vahyi çizgisinden haberdar olmaması için bütün yollara ve imkanlara ulaşmak zorlaştırılmakta veya bu yolun sevdalıları terörist, gerici, yobaz ve çağdışı olarak baskı ve zulüm altında tutulmaktadır.
Bugün Türkiyenin üzerine üzerine gelen, yolunu ve hızını kesmek isteyen batılı devletler ve güçlerin yapmak istediği tek şey var. O da; Türkiyenin kendi medeniyet değerleriyle, ahlak ve kültürüyle, din ve coğrafyasıyla kucaklaşmaması, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da kendilerine kul ve köle olarak bağlı kalmasını şiddetle istemekteler.
Onlar Türkiye uyanacak ve kendi ayakları üzerinde duracak diye bir endişeleri var. Balkanların, Kafkasların, Ortaasyanın, Ortadoğunun, Kuzey Afrika ve tüm islam ülkelerinin birgün uyanacağını da biliyorlar. Onlar yine biliyorlar ki Türkiye uyanınca coğrafyamız uyanacak, tüm mazlumlar uyanacak ve insanlık uyanacak…
Elbet bir gün mutlaka İbrahim Nemrut’a, Mus Firavun’a, Hıra dağının çocukları Olimpus dağının çocuklarına galip geleceklerdir.
.
Kendi intiharımızı hazırlamak!
Çağımızda digital teknoloji insanlığı esir almak üzere.
İnsan, baş döndüren teknolojik gelişmelere teslim olmakla insanlık vasıflarından sıyrılıyor, kendini teknolojiye kaptırmış, ona kul ve köle olmak üzere…
Çağdaş insan, kalabalıklar içinde kendini kaybederek gittikçe kendini yalnızlığını yaşıyor.
İnsan olma ve insanlık vasıflarından sıyrılarak hızla teknolojinin girdabında boğulmaya onun, kurbanı olmaya doğru çılgınca koşuyor.
Kimsenin bu intihara dur dediği ve diyeceği yok. Varlık nedeni ve yaratılış gayesinin tam zıddına trajedik bir serüveni yaşıyor.
Batı medeniyetinin maddeci, çıkarcı, egoist, emperyalist, sömürgeci dünya görüşünün peşinde ruh ve mana planında iflas etmiş durumda.
Ahlak ve maneviyat alanında korkunç bir yozlaşmayı medenileşme, ilerleme, refah ve dünya cenneti olarak gösterme çabaları bile insanlığı içine saplandığı bu Firavuni bataklıktan kurtaramayacak.
Batı medeniyetinin insanlığın zihnine pompaladığı uyuşturucu, materyalist dünya görüşü insanın düş ve düşüncelerini de iğdişleştirmiş, zehirlemiş durumda.
İnsanlık sevinç ve coşkuyla kendi kirlettiği çevrenin, dünyanın, bir yandan teknoloji çöplüğü haline getirmeye, yeni yaşam alanları bulmak için parsellemeye çalıştığı uzayın derinliklerinde kendi intiharını hazırlıyor. İnsan iyiye, güzele, mükemmele, rahmani olana değil egosunun, doymak bilmeyen hırs ve zevklerinin peşinde bir yok oluş mücadelesi veriyor.
Varoluş gayesinden uzaklaşmaya, mana planında çağdaş putlara tapmaya, tapınmaya özgürlük denilen bir bunalım çağını yaşıyoruz.
İnsanın yeryüzünü ve gökyüzünü kirletmesi, insanlığın yaşam alanlarını yaşanmaz hale getirmesi, ruh ve mana planında insanı ve tüm canlıları katledip yok etmesi mi çağdaşlık, ilericilik, batıcılık ve medeniyetin zirvesine tırmanmak? Yoksa, yeryüzünde karıncayı dahi incitmeden insan olarak tüm canlılara saygı göstererek mütevazi bir hayat sürmesi mi?
”İnsan insanın dostu değil, insan insanın düşmanı ve kurdudur çağımızda” Bu iddia ve düşünce günlük hayatta; trafikte, pratikte eylem ve söylemlerimizde ne yazık ki bizzat yaşıyoruz. Medya araç ve gereçleri, radyo, televizyon, gazeteler vs bu yozlaşmanın teşhir alanı.
Ruhsuz ve kontrolsüz gelişen teknoloji insanı gaddar, acımasız, insaf ve merhamet fakiri zulüm ve işkence zengini despotlar haline getiriyor. Kimin parası varsa, o onu diğerinin üzerinde bir zulüm ve işkence aracı olarak kullanıyor. Petro-Şeyhlerden Krallara, Patronlardan Kartellere, devletlerden Şirketlere kadar…
İnsanlık bugün kimyasal silahlarının, kıtalar arası atom başlıklı füzelerin, karada, denizde ve havada yeni nesil ölüm makinelerinin kıskacında maddi ve manevi olarak insan egosunun gözleri önünde büyük bir zevk ve iştahla presleniyor.
İnsan öfke ve hışımla insanı yok ediyor.İnsan doyumsuzlukla çevreyi yok ediyor. İnsan insana karşı üstünlük sağlamak için uzayı keşfederek oraları da egosunu tatmin etmenin peşinde bir uçuruma doğru koşuyor.
İnsan, insanlık duygu ve düşüncelerinden koparak hayvanlaşıyor, süratle kendi cehennemini hazırlıyor, kendi uçurumuna tırmanıyor, kendi sonuna doğru koşuyor.
.
Tehdit eden müttefikler!
Türkiye parasını peşin ödemek şartıyla almak istediği Patriaot füze savunma sistemini ABD’den alamayınca kendi ülkesini ve milletini korumak ve savunmak için Rusyadan S 400 savunma sistemlerini almak istedi. Birçok teknik ve finansal görüşmelerden sonra andlaşmaya varıldı.İmzalar atıldı, teslim tarihleri belirlendi ve olay bitmiş oldu.
İş işten geçtikten ve olayın hiçte şaka maka olmadığını görüldükten başta ABD ve bazı NATO ülkeleri hemen Türkiye üzerinde ekonomik, siyasal ve psikolojik savş taktikleri uygulamaya başladı.
ABD’nin Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Wess Mitchell’in ‘’Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın almaya hazırlanan Türkiye’ye yaptırım uygulanabileceği’ yönündeki tehditkar açıklamasının’’ ardından, ABD Savunma Bakanlığı bu konuda daha sağduyulu bir yaklaşım sergiledi.
Pentagon Sözcüsü White: ‘’S-400 konusunda en doğru kararı Türkler verecek’’ diyerek tehdit’in dozunu hafifleterek Türkiyeye ince bir ayar verme yolunu seçti.
Şimdiye kadar her dediği Ankara tarafından emir kabul edilerek hemen yerine getirelen NATO ve ortaklarının Türkiyeye karşı tavırları 180 derece neden değişti?
Çok basit.NATO ve onun başını çeken ABD, ve AB ülkeleri bağımsız bir Türkiye istemiyor da ondan tabi. Onlar istiyorlar ki, Türkiye hep onların emir ve komutları altında kalsın, onlar ne istiyor ve emrediyorsa Ankara onları hemen yapsın. İstemedikleri şeyleri de yapmasın.Hatta, onlar istemezlerse nefes bile almasınlar. Uslu uslu otursunlar yerinde. Yaramazlık yapmasınlar.
NATO’ya girişimizden son zamanlara kadar sistem böyle işliyordu NATO ve Türkiye arasında. Ne zaman milletin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan iktidara geldi. Eski kokuşmuş köleci sistem değişti.Yerine Yeni Türkiyenin anlayış ve siyaseti gelmeye başladı. ‘’Köleliğe ve sömürgeciliğe son’’, diyen bir liderin gelmesi hem NATO’yu, hem de başta ABD ve AB ülkelerini derinden rahatsız etti.
Bir dev uyanıyordu. Bir millet ayağa kalkıyordu. Bir coğrafya kendine geliyordu. Bir ümmet diriliş şarkılarına duruyordu. Bunu gören ABD ve yandaşları bu işin başı olan Tayyip Erdoğanı siyaset sahnesinden silmek için ellerinden ne geliyorsa yaptılar.
Başta ‘’Gezi hadiseleri’’, ‘’7 Şubat’’, ‘’17-25 Aralık’’, ‘’MİT TIR’ları meselesi’’, ‘’Anayasa ve Cumhurbaşkanlığı seçimi’’ ve nihayet ‘’15 Temmuz darbesi’’ şeksiz ve şüphesiz ABD ve AB ülkelerinin yardımı, desteği ile yapıldığını adımız gibi biliyoruz.
Sıra 24 Haziran seçimlerinde ne yapacaklarında şimdi. Beklemeyeceğiz ama göreceğiz bunların ne halt işlediklerini ve işleyeceklerini…
S 400’ü almamamız için Türkiyeyi tehdit ediyorlar şu sıralarda, dövüzin inip kalkması, Suriyedeki gelişmeler, Iraktaki belirsizlikler, kahpe Yunan’ın şımarık tavırları ve hareketlerinin arkasında da yine müttefik dediğimiz veya sandığımız iki yüzlü minafıklar var.
Türkiyenin güvenliğini, savunmasını bu alçaklara mı havale edeceğiz? Bu şerefsiz, soytarı soysuzlara mı milletimizin can ve mal, ırz ve namus güvenliğini emanet edeceğiz?
Tankımız topumuz, Denizaltımız savaş gemimi, Uçağımız Helikopterimiz, Füzemiz kıtalara arası balistik füzelerimiz… ordumuzun ve milletimizin neye ihtiyacı varsa olacak. Mutlaka olması gerekiyor. ABD, AB, NATO ülkeleri çatlasa da patlasa da kendi savunma gücümüzü kendimiz inşa etmek ve kurmak zorundayız.
Biz öyle çakalların ulumasına, sırtlanların diş göstermesine aldıracak, onlardan korkacak, hainlere ve düşmanlara teslim olacak bir millet değiliz.
Bizi korkutmaya ve caydırmaya çalışan dost bilinen düşmanlarımıza inat, 24 Haziranda sandıkları ağzına bir doldurmak için, Tayyip Erdoğanı başkan seçmek için tam gaz ileri…
Allah cc yar ve yardımcımız olsun!
.
Sen de mi Brütüs Temel abi

Bizim insanımız hak etmediği bir makama getirildiğinde ne yazık ki, ”nereden ve nasıl mücadele edilerek o makama geldiğini, ne ve kim olduğunu, kiminle nereye gidileceğini, hedef ve pusulasını şaşırıyor, ne oldum delisi oluveriyor. Özünden ve sözünden dönmeye, beden ve ruhundan sıyrılmaya başlıyor. Hal, hareket ve davranışıyla, eylem ve söylemiyle düşmanlara moral, dostlara elem veriyor.
Milli Selamet ve 12 Eylül sonrası kurulan tüm Milli Görüş çizgisindeki partilerde görev almış bir insan Temel abi. Yani, Hocanın terbiyesiyle büyümüş, Hocanın torna ve frezesinden yontularak bu zamanlara gelmiş. Ama, o da SP’nin önceki başkanı Sn. Kamalak gibi başa geçince pusulayı şaşırmış, AK Partiye, Tayyip Erdoğan’a karşı olsun da ne olursa olsun rüzgarına kapılıyor. Kendini de, işgal ettiği makamı da, içinde bulunduğu istikamet ve çizgiyi de, peşinden gelen insanların ne için onlar ile birlikte olduklarını unutmuş bir haleti ruhiyeye bürünüyor.
Ülkemizde bir Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Aday kişi de onların içinden çıkıp gelmiş, ta delikanlılık yıllarından bu zamana kadar ibadet ve dava aşkıyla çalışarak milletin sevgi ve saygısını kazanarak seçilen ilk Cumhurbaşkanı oluyor. Şimdi o, yeniden seçime girerek şimdiye kadar olduğu gibi ülkesine ve insanına hizmet etmek isteyen isteyen bir arkadaşımız, kardeşimiz. Yani bizden, içimizden birisi, bu kavganın içinden, bu mücadelenin yüreğinden kopup gelen milletimizin ve coğrafyamızın umudu ve sevgilisi olmuş (isteyen kabul etsin, isteyen etmesin) bir fenomen.
Ona karşı sizin durduğunuz yer, birlikte olmak istediğiniz cephe, aynı dolmuşa binmek istediğiniz insanlar ise Cumhuriyet kurulduktan bu yana dinimiz ile, Rabbimiz ile, Kur’anımız ile, Peygamberimiz ile savaş eden, millet ile kavga eden, emperyalizmin taşeronu bir parti. Defolu geçmişiyle, çürük düşüncesiyle bunlar inkarın ve tuğyanın fedaileri ve şer cephesinin çocukları.
Batı emperyalizminin taşeronluğunu yapan, milletimiz ile kavgalı, küfre ve karanlığa sevdalı CHP’lilerle koolisyon yapmak, kendi içinizden çıkan bir kardeşinizi dışlamak ve Kılıçdaroğlunu R. T. Erdoğan’a tercih etmek midir Milli Görüş ?
Milli Görüş’ün ”milli”si ”Millete İbrahime hanife …” ayetinden gelmiyor muydu sahi ? Ne zamandan beri Allah’a isyan ve tuğyan etmekte sınır ve ölçü tanımayanlar, peygamberimiz ile liderlerini yarıştırmak isteyenler dostunuz, sizin gibi inanmış kardeşleriniz düşmanlarınız oldu?
Hayatlarını din ve millet düşmanlığına adamış sapkınların, isyancıların içinde siz ”Milli Görüş” adına ne arıyorsunuz Allah aşkına?
Dinimizi ortadan kaldırmak, medeniyet ve kültürümüzü yok etmek için kurulmuş taşeron bir parti ve onun kirli tarihi, kokuşmuş çağ dışı düşüncelerinden ne bekliyorsunuz müslümanlar adına?
Tayyip Erdoğan ve onunla beraber partinizden ayrılan yol arkadaşları ve milyonlarca insan sizin partinizden ayrılıp AK Partiye geçti diye, yoksa dinden ve imandan mı çıktı ? Ne dir bu AK Parti ve Tayyip Erdoğan düşmanlığı? Doğu Perincek ve taraftarları bile sizin birçok taraftarınız kadar Erdoğan ve AK Parti düşmanı değil. Bu kin ve nefret niye? Partiyi put haline getirmek niye? Bütün partiler bu sistemin bir parçası değil mi? Bu anayasanın emir ve kontrolü altında çalışmak zorunda değil mi?
İmanın 6 şartından birisi sizin liderinize itaat veya biat etmek mi? İslamın 5 şartından birisi sizin partinizden olmak mı? Daha önce birlikte olduğunuz kardeşlerinize düşman gözüyle bakmak, İslam düşmanlarına gösterdiğiniz muhabbeti ve yakınlığı onlara göstermemek dinin ve davanın neresinde yazıyor? Siz Tayyip Erdoğan yerinde olsanız ondan daha farklı ve başarılı olacağınıza dair elinizde bir delil mi var?
Allah için yola çıkmış bir kervanın başında iseniz eğer, önce Allah’tan korkun, istikamet üzere olun! Kardeşlerinize merhamet ve sevgiyle yaklaşın! İslam düşmanlarına ise mesafeli durun! Yoksa eyleminiz ve söyleminiz taban tabana zıt ve çelişiyor. Kendinizi de arkanızdan gelen müslümanları da yalan ve yanlışa alet etmeyin ve inkarcıların değirmenine su taşımayın!
İslam düşmanlarıyla sizin aynı karede fotoğraf çektirmeniz bile dava adamlığına ve dürüstlüğe yakışmaz, kardeşlerinizi üzer düşmanlarımızı ise sevindirir.
Sizin de partinizin de yeri Cumhur İttifakının yanıdır, asla CHP’nin yanı değil. Cumhurbaşkanı seçiminde Tayyip Erdoğan’ı desteklerseniz, yoksa; şimdiye kadar ”Erdoğan düşmanı olarak” yetiştirilen ve pohpohlanan marjinal tabanınızdan mı korkuyorsunuz?
Allahtan kork Temel abi, Allahtan kork!
Unutmayalım ki, Rabbimiz tevbelerimizi kabul eder.
Arif Altunbaş
1980 öncesi, Akıncılar Genel Başkan yardımcısı
ve
İmam Hatip Liseleri Mezunları Federasyonu Genel Başkanı
Şer ittifakı çökmeye mahkumdur
Kimler bu, ‘’Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin’’ diyen gözünü kan, kin ve öfke bürümüş intikam tuğayları? Bunların fikir ve düşünceleri, dünya görüşleri, amaç ve hedefler nedir? Milletin yanındalar mı, yoksa batılı şer güçlerinin yanındalar mı? Ne yapacaklar, ne getirecekler Erdoğandan farklı olarak? Planları proğramları, milletimize vaat ettikleri projeleri nelerdir?
Bunlar son kullanma tarihi geçmiş bu bozuk düzeni mi sürdürecekler, yoksa değişim ve çağdaşlaşma adına, refah ve barış adına ülkemize ve milletimize hangi yenilikleri getirecekler ? Kılıçdaroğlu da dahil var mı bunları bir bilen?
CHP, adı üstünde kurulduğu günden bu yana hep Cumhurla Harp Partisi olarak kalmıştır. Milletin dini, ahlakı, kültürü, geleneği, göreneği, tarihi, medeniyeti, inanç ve hayat tarzıyla savaşmış militarist, darbeci, her tarafı defolu bir partidir.
Antik Yunan mitolojileriyle beslenen, Roma’nın baskıcı düzen ve zalim devlet anlayışıyla kurulan batı medeniyetinin ülkemizdeki temsilcisi ve batının taşeronu bir partidir.
Yalan tarih ve yanlış temeller üzerinde kurulan bir düzeni ve dünya görüşünü savunanların ve özleyenlerin merkezidir. Halk adına yola çıkan, halk adına halkın milli ve kutsal değerlerini yok etmek için milletimizle savaşan mankurtlar partisidir.
Cumhuriyet tarihinde yabancılaşmanın ve yozlaşmanın, inkarın ve küfrün değirmenine su taşıyan dolap beygiri gibi batının ve batılın hesabına çalışan ve savaşan kirli, paslı ve çirkin bir çekim merkezidir. Bu yüzden miletimizin onu her seçimde sandığa gömmüş, tarih önünde bir ibret sahnesi ve milletin gçzünde bir utanç tablosudur.
İP, MHP’ den ayrılan bir gurup’un alenen, FETÖ’cülerin perde arkasından desteklediği MHP’yi bölmek için ona alternatif olarak piyasaya sürülen daha hiç seçime girmemiş ve boyunun ölçüsünü almamış bir Truva atıdır. Bol keseden atması, kendinden büyük laflar etmesiyle gündem oluşturmaya çalışan tecrübesiz bir çaylak, ayağı yere değmeyen ve İP’lilerin uçurduğu ipsiz bir uçurmadır.
DP, rahmetli Menderesin davasını ve kavgasını sürdürmek iddiasıyla kurulmuş, çapsız ve tabansız insanların daha çocuk doğmadan ana karnında severken öldürdüğü bir partidir.
SP, Milli Nizam, Milli Selamet, Fazilet ve Saadet Partisi olarak Milli Görüş sloğanıyla yola çıkan, 50 yıldır dindarları temsil ettiği bilinen Necmettin Erbakan Hocanın liderliğindeki bir hareketin partisidir. Erbakan hocanın vefatından sonra parti önce M.Kamalak, Şimdi de Temel Karamollaoğlu liderliğinde sağa sola çarpıp kaza üstüne kaza yaparak yürümüyor gibi yürüyor.
Bir gurup arkadaşıyla SP’den ayrılıp AK Partiyi kuran Tayyip Erdoğana karşı olma husunda sınır ve ölçü tanımayan bir kindarlık ve nefretin merkezi haline gelmiş veya getirilmiş, selası çoktan okunmuş bir partidir.
Birçok Saadet Partili nasıl ve hangi dini, milli ve vicdani gerekçelere sığınarak, din düşmanlığından asla taviz vermemiş, her fırsatta Allah ve Rasulüne karşı savaş açmış bu CHP ile nasıl yan yana gelecekler? Her zaman müslümanların karşısına dikilmiş, Erbakan hocaya her türlü maddi ve manevi işkence çektirmiş, haksız yere Milli Görüşün partilerini kapattırmış bir CHP zihniyet ile hangi yüz ve vicdan ile aynı cephede bulunacak bu SP’liler? Batı kuklası şer cephesiyle nasıl milli ve yerli bir duruş sergileyen cumhur ittifakına ve kendi içlerinde yıllarca çalışan Tayyip Erdoğana karşı mücadele edecekler?
Farzedelim ki şer bloku kazandı. CHP’nin istediği bir cumhurbaşkanı seçildi.CHP’nin ağırlıkta olduğu bir yönetim kuruldu. Bu yönetim Tayyip Erdoğandan daha dindar, daha ahlaklı, daha milli ve yerli, daha çok Türkiyeye ve milletimize hizmet mi edecektir?
CHP bir asırdır müslümanlarca denenmiş ve ondan baskı, devlet terörü ve zulümden başka bir şey görülmemiştir. Ey SP’liler! Rahmetli lideriniz Erbakan Hoca ’’Denenmiş denenmez.’’ derdi. Din düşmanlığında ve islam karşıtlığında her zaman en önde olmuş CHP ile neyi denemek istiyorsunuz? Bu şer cephesiyle ittifak etmek size ve bağlı olduğunuz davanıza ne kazandıracak?
SP, bu ittifaktan sonra milletin gözünde, ‘’Milli Görüş’ü’’ zilli görüş haline getirmiş, davası gitmiş bir mavadır. Davayı mava, milliyi zilli, partiyi put ve akide haline getirenlere yazıklar olsun!
.
Ya eli kadehliye veya anlı secdeliye…
İkiyüzlülük, çifte standartlık seküler sistemin üretttiği, yetiştirip ‘’Kurtarıcı‘’ diye meydanlara, önümüze sürdüğü bir çok politikacının kemikleşmiş karekteridir.
Her sistem kendine özgü insan tipi üretmek için vardır. Her tarafından lime lime dökülen bu batıcı sistem de öyle. Cumhuriyetin kuruluşu bir asıra yaklaşıyor. Ne yazık ki bir asırdır dünya çapında şair, sanatçı, yazar, müzisyen, devlet adamı, politikacı, bilim adamı vs yetiştirebilmiş bir milletiz değiliz. Temel felsefesi körü körüne taklitçilik olan bir sistem ve hayat tarzı, devlet anlayışı ve mantığı ile ancak batının kapılarında, ’’lütfen bizi de içinize alın’’ diye altmış yıldır yalvarıp, dilenip durulur.
Kendi değerlerine sırt çeviren, kendi medeniyet ve kültürünü, kimlik ve tarihini inkar eden basit bir taklitçinin dayanılmaz yalvarış ve yakarışları karşısında batının çocukları bizi içlerine almamak için kural üstüne kural koyar, yalan üstüne yalan uydurur.. Onlar, bahane uydurmaktan usanır biz onlara yalvarmaktan usanmyız.
Bu seviyesiz ve onursuz sözümona ortaklık seranatı nereye ve ne zamana kadar sürecek belli değil? Sen taklitçi olarak onların kapısına gelirsen tabi ki onlar da seni evinin, iş yerinin içine almaz, kapıda bekletmeye devam eder. Çünkü, hiçbir taklit edilen kendini taklit edeni sevdiği görülmiş değildir.
Onunla aynı masada eşit şarlarda oturmak, ortaklık yapmak için anlı açık başı dik olmak zorundasın ki, seni ciddiye alsın eşit şarlarda muhatap kabul etsin.
Yoksa sana kolonisi ve sömürgesi gibi davranmaya devam etmemeleri için hiçbir sebep yok. Her zaman idamı kaldıracaksın, doğum kontrolü yapacaksın, faizleri yükselteceksin, devleti şöyle yöneteceksin, anayasaya bu maddeleri koyacaksın, şu teröristleri affadeceksin gibi ardı arkası kesilmez şartları önüne sürmeye devam edecekler.
Peki, onların isteklerini kabul etmezsen ne olacak?
Tabii Tayyip Erdoğan gibi ‘’Diktatör’’, ‘’Öfkeli insan’’, ‘’ Laf dinlemeyen adam’’ , ‘’ Zavallı (!) teröristlerini öldüren’’, ‘’ (Ajan provakatör) papazlarını ve gazetecilerini hapse atan’’, NATO’ya, BM’ye, İMF’e İsrail’e, AB’a kafa tutan sinirli ve öfkeli adam olacaksın.
ABD’siyle, İngilteresiyle, Fransasıyla, Almanyasıyla bütün batılıları karşına alacak, kendine ve ülkene düşman edeceksin! Olmadı ekonomi ile, siyaset ile, algı operasyonlarıyla, basın ve yayın organlarıyla, askeri darbelerle seni hizaya getirmeye, devirmeye çalışacaklar.
Son 15 yıllık AK Parti iktidarı batının ellerimize ve ayaklarımıza vurduğu ekonomaik, sanayi, ticari, siyasi ve askeri kelepçeleri kırmakla geçti. Kırılacak birçok pranga, aşılacak birçok yol, alınacak birçok mesafe daha var.
İçerdeki ve dışarıdaki düşmanlarımız, içimizdeki batı kuklası yerli münafıklar ve taşeronlar bu seçimde de ellerinden gelen her türlü ihanet ve yalanı, iftira ve saldırıyı her zaman olduğu gibi şimdi de yapmaya devam edecekler.
Milletimiz bu oyunları ve kim kimin adamı olduğunu artık çok iyi tanıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğanın ardında kimlerin olduğunu, karşında olanların da kimlerin değirmenine su taşıdıklarını biliyor.
Milletimiz bu seçimde müslümanlara hakaret olsun diye Ramazan da rakı kadehi tokuşturan İnce’ye mi, cami kenarlarınında cenaze namazlarının kılınmasını bekleyen odunlara mı, yoksa millete hizmet etmekten yorulmayan Cumhurbaşkanı Erdoğana mı oy verecek, kime ‘’Tamam’’, kime ‘’…DEVAM’’ diyecek göreceğiz.
Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de oy veren herkes Cumhurbaşkanının seçerken kendi kültürünü, ahlakını, karekterini, medeniyet anlayışını ve ideallerini onaylayacak. Ya, Ramazanda eli kadehliyi ‘’Tamam’’ veya anlı secdeliye ‘’Durmak yok yola devam…’’ diyecek. Milletimiz oy vermekle bugününü ve geleceğini onaylayacak.
Rabbim, hakkımızda hayırlı olanı nasip etsin! Selam ve dua ile
.
Kudüs Sancısı
Kelimeler ülkesine girdim bir elemle
En tesirli silahım elimdeki kalemle
Kaleler diktim dimdik süleymanın eliyle
Uzak yollardan gelen Hüthüt’ün dileğiyle
Gerilmiş yay gibiyim Ömer’in sözleriyde
Sana bakıyorum Salahaddin gözleriyle
Şimdi esir ve mahsun olsan bile elimde
Kurtuluş şarkıların asla düşmez dilimde
Bu sancıdır beni gece gündüz kıvrandıran
Doğrul ve ayağa kalk diyerek davrandıran
Bir yürek sancısı bu sevdamın kollarında
Bir ömür geçse azdır Kudüs’ün yollarında
Şehadet çizgisi ki benim şaşmaz izimdir
Kalpten Kudüs’e giden bütün yollar bizimdir
Kudüs Çağrısı
Ruhun bedeni kontrol altına aldığı noktada müslümanın kendisiyle olan esas savaşı başlar.İçimizde verilen bu meydan savaşını kazanmadan dışımızdaki bir savaşa girmek veya yönelmek kazanılmamış bir savaştan sonra cephe üstüne cephe açmak demektir.
Müslüman bir savaşa başlamadan önce kendiyle olan savaşı kazanmak, kendiyle barışmak ve içindeki amansız düşmanı yenmek zorundadır. Kendi içindeki savaşı kazanamayan insanın veya milletin kendi dışında vereceği her türlü mücadelede de başarısız olacağı gün gibi aşikardır.
İnsan olarak, millet olarak, ülke olarak, ümmet olarak önce içimizde vermemiz gereken var olma, bir olma, diri olma, iri olma millet ve ümmet olma savaşını kazanmak gibi bir önceliğimiz ve mecburiyetimiz var.
Ruhen ve bedenen savaşa hazır olan milletleri hiçbir güç sindirenmez. Savaş her türlü savaş şartlarından önce ruh ve moral üstünlüğü gerektirir. İnançsız yüreklerle, moralsiz ordularla belki savaş kazanılabilir ama, zafer sürdürülemez.
Ruh ve moral üstünlüğünden sonra elbette savaş meydanında zamanın ve çağın gereklerine göre teknik donanımın, taktik hazırlıkların ve tüm diğer hazırlıkların yapılması gerekir.
Ama sen, önce din ve iman olarak, ruh ve düşünce olarak, kalp ve vicdan olarak, akıl ve mantık olarak kendi içinde vermen gereken meydan savaşını her ne pahasına olursa olsun kazanmak zorundasın! Kendi içinde, kendi coğrafyanda, kendin ile olan savaşı…
Fert ve millet olarak kendini, kendi bela ve musibetlerden kurtarmadan, ülkeni ve coğrafyanı yerli münafıkların işgal ve istilasından kurtaramazsın.
Olmadan daha oldurmaya kalkma! Kendi vicdanını ele geçirmeden milletin, ümmetin ve insanlığın vicdanını sorgulama! Velhasıl ucuz kahramanlığa soyunma! Bu millet ne çektiyse tarihimizin yüz karası sahte kahramanlardan, halk düşmanı halkçılardan çekti. Unutma!
Sen kendini önce kendi nefsinin, ülkenin, coğrafyanın düşmanlılarından kurtar! Yerli münafıkların, sahte kahramanların işgal ve istilasından kurtul önce!
Kurtarıcıların esaretinden kurtulunca her türlü bela ve musibetlerden de, işgal ve istilalardan da kurtulacaksın! Allahıun izniyle daha sonra Mekke, Medine, İslamabad, Bağdat, Tahran ve Şam da kurtulacak… Kudüs bütün bu kurtuluş zincirinin en son halkası olacaktır.
Kudüsü kurtarmaya giden yol yüreklerimizin şahdamarından, ülkelerimizden, ümmetin coğrafyasından geçer.Önce o kalbi feth etmeli, kuşanmalı ve hazırlamalısın Kudüs ve Mescid-i Aksayı kurtarmaya…
Kendimizi; nefsimizin belalarından, ülkemizi; yerli münafıkların belalarından, coğrafyamızı; kurtarıcıların belalarından kurtarmadan önce kimi, neyi ve nereyi kurtaracaksın Allah aşkına ?
Önce, içinin zindanlarında kendi ellerin ile işgal ettiğimiz yüreğini, tutsak ve hapsettirdiğin Kudusü, istila ettirdiğimiz yurtları, talan ettirdiğimiz coğrafyaları kurtar!
Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak işgal ve ilan edilmesii sadece Filistinlilere karşı değil, sana, bana, tüm müslümanlara karşı yapılan bir savaş ilanı ve çağrısıdır. Unutma!
Kendi içini ve dışını, kendi ülkeni ve coğrafyanı işgal, istila ve esaretten kurtarmadan önce Kudüsü kurtaracağım diye boşuna yekinip durma!
Herşey ben de ve sen de başlıyor ve bitiyor Müslüman! Herşey ben de, sen de ve biz de… Bunu asla unutma!
Bre gaydırı gubbak…Bre zurna…
Kul olarak insan aklıyla Siz ne kadar hesap ederseniz edin! Sonunda herşey varacağı yere varır, herşey olacağı gibi olur.İnce hesaplar bazen dönmemesi gereken yerden döner ve bumerang gibi dolaşır sahibini vurur. İşte buna, ‘’Kaderin üstündeki kader…’’ denir bay İnce. İnce Muharrem ve Kemalsiz bir Kılıçdaroğlu bunu anlamaz, anlayamaz. Çünkü bu bir İslami akide meselesidir. Hikmet’sizlerin ve Kemalsiz’lerin anlayacağı bir konu değil, bu mesele ‘’Vasat bir ümmetin’’ inanç çizgisidir.
Üstad Sezai Karakoç bu meseleyi o meşhur Ey Sevgili şiirinde şöyle dile getirir;
Ey sevgili…; En sevgili…; Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber, vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külüm den yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili…
En sevgili…
Ey sevgili…!
Sezai KARAKOÇ
CHP’nin kıl.dan İnce, kılıçtan keskin gaydırı gubbah Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce bir seçim konuşmasında Erdoğan’ın bu dizelerin bir kısmının yer aldığı seçim reklam afişini eleştirerek; ‘’
“Böyle bir din yok arkadaşlar. Göster bakayım kararı, nasıl bir karar bu? Yani Allah’tan karar varmış, öyle söylüyor. Yalana bak. Göklerden gelen bir karar varmış; mail mi geldi, Facebook’tan mı, Twitter’dan mı, nereden geldi?” diye kazığından boşanıp, zıvanadan çıkıyor.
Ey! Kominist Nazımdan başka bir Şair okumayan Hikmet’siz, Fikirsiz İnce bu dize Müslüman bir şair olan Üstad Sezai Karakoç’un şiirinden alınmış bir parça. Bu bir iddia ve haber değil…Sen bu dünyaca meşhur şair ve fikir adamımızı adını duydun mu, tanıdın mı, bu şiiri okudun mu hiç? Bre nasipsiz adam!
Bırak Cumhurbaşkanı olmayı, bu yolda zurnanın son deliği bile olamazsın Sen. Yalanla, iftirayla, saldırgan ve nefret kusan şarhoş bir tavırla bu milleti de, inancını da anlayamadın ve bundan sonra da hiç anlayamazsınız. Bre Zurna…
Mail ile, Facebook ile, Twitter ile gelen bir haber yok ortada. 14 Asır önce göklerden gelen bir haber var. Yani, Kur’an var, Kur’anın mesajları var, müjdeleri var, Allah’ın mü’minler için vaad ettikleri var.Ey İmam Hatip düşmanı İnce nasıl anlayacaksın sen bu hikmetli sözü. Bre hikmetsiz adam!
CHP’ nin bir asırdır müslümanlar ile savaştığı hassas bir konudur bu. Sen bunu anlayamayacak, kavrayamayacak, kaldıramayacak kadar inançsız, kırılgan ve incesin. Bu dalda inancın ve bilgin yok, aklın ve mantığın oy hesaplarında, fikrin ve kapasiten yetersiz, zeminin oynak, duruşun fırıldak, bre gaydırı gubbak artist-tiyatrocu
.
Ben bir tarafım
Ben bir müslüman olarak bu seçim de de kişilere değil ilkelerime ve onları sahiplenen, müdafaa eden, zamana ve mekana hakim kılmak ve taşımak isteyen lidere ve partiye oy vererek bir tarafım. Asla, bi taraf değil, olmam ve olamam da…Kişiler ve partiler zaman ve yıllar gibi gelir ve geçer.Ama davamın ve ölümsüz sevdamın ilkeleri bugün de, yarın da, gelecekte de bu gökkubbe altında ilelebet yaşayacağına inanıyorum..
İslami bir düşüncesi olan insanların, grupların, partilerin, cemiyet ve cemaatlerin İslam düşmanlarıyla aynı karede resim bile çektirmelerini doğru bulmuyorum. İnanç ve o imanı üzerinde samimi olan bir insanın Kabil cephesiyle, Nemrut taraftarlarıyla, Firavun düzeniyle, Ebu Cehil kafalılarla aynı blokta, grupta, cephede yan yana görünmelerini bile davam ve kavgam adına sakıncalı görüyorum.
İslami ilkeler ve bu ilkelerin ışığında ülkemizin, milletimizin ve ümmetin maslahat ve çıkarları nerede ise Müslümanın yerinin orası olduğuna inanıyorum. İlkelerimizin ve bu ilkelere bağlı kardeşlerimizin yanında yer almak, saf tutmaktır her sorumlu Müslümana gibi benim de başat görevimdir.
Akşener, Demirtaş, Perincek, İnce ve buna benzer liderlerle ve onların partileriyle benim hiçbir alanda ve hiçbir platformda yakınlığım ve birlikteliğim yoktur ve olamaz da. Onlarla ayrı ayrı tarafların, cephelerin ve dünyaların insanları olduğumu ve yakın tarihte kökleri isyan ve tuğyan cephesine uzanan bu partiler ve düşüncelerin milletime, vatanıma, coğrafyama ve ümmete ne belalar, ne zulümler, ne işkenceler çektirdiğini unutacak kadar hafıza kaybına uğramadım.
Allah’a gerektiği gibi inanan, iman eden ve İslam akidesine bağlı hiçbir kimse ve grubun İslam adına, ümmet adına söz söyleyip, siyaset yapıp da herhangi bir inkar cephesinde yer almaması gerektiğine inanıyorum.
Sözde benim davamı savun veya savunur görün! Ve sonra çık! Üç beş milletvekili çıkarma adına davamın, kavgamın, sevdamın düşmanlarıyla kuzu sarması ol! Bütün ölçüleri sınırları ihlal et, çiğne ve sonra da gözünü karart şer cephesinin Dokişotluğuna soyun! Yok böyle bir gevşeklik, yavşaklık, sululuk ve cehalet benim dünyamda.
İslam ve islami değerler hiçbirimizin -tek başına- babasının malı değildir. Bunlar bu coğrafyada yaşayan herkesin ortak tarlası, değeri ve mukaddesidir.Hiçbir kimse, grup, parti ve cemaat bunları üç kuruşluk menfaatleri için öldün fiyatına politika pazarında satamaz. Böylelerine karşı gerekli mesafeyi koymak zorundayım.
Siyaset yapmak; hayatı, geleceği ortak fikir ve düşüncelerimizle, ideallerimizle şekillendirme, inşa etme ve hayata hakim kılma mücadelesidir. Bu mücadele, Ebu cehil ziyniyyeti ve modern cahiliye ile aynı cephede birliktelik yapılarak verilemez. Kime karşı, kimin ve neyin mücadelesini vereceğimizi bilmek, kimlerle birliktelik ve ortaklık yapacağımızı iyi düşünmek ve onları iyi tespit etmek ve seçmek gibi çok önemli bir sorumluluğumuz var.
Politik birkaç mevzi kazanmak adına ana omurgasını inkar cephesinin oluşturduğu parti ve partilerle, cemaat ve gruplarla hareket etmek, cephe oluşturma yan yana gelmek, omuz omuza olmak İslam davasına millet davasına ihanettir.
Tek parti zulmünü yapan, ezanı susturan, Kuranı yasaklayan, İslam adına ne varsa düşmandan da daha düşman davranan inkar ve isyan cephesiyle bizim hiçbir yakınlığımız ve dostluğumuz olamaz.
Bu cephenin yıllardır partilerimizi, dernek ve vakıflarımızı, Kur’an Kursu ve İmam Hatiplerimizi kapatan, cami ve cemaatimize düşman olan, İslam Medeniyeti ve kültürünü, tarih ve coğrafyasını yok etmek isteyen saldırgan Haçlılardan hiçbir farkı yoktur.Bunlar bu ülkenin ilkesiz , batının tescilli taşeronu yerli münafıklarıdır.
Bu cephe kısaca; Allah düşmanı, peygamber düşmanı, İslam Medeniyet ve Kültürünün düşmanı, milletimizin, vatanımızın düşmanı yabancıların piyonu ve taşeronu adi bir cephedir . Milletimizin ve dinimizin can ve kan düşmanı bir cephe ile bir Müslümanın veya İslami bir düşünceye bağlı bir grup’un veya toplumun onlarla aynı safta ve cephede olması akla ziyandır.
Onun için ben, Habil çizgisinde şehadetin yolundayım. Hz. İbrahim ile birlikte Tevhid mücadelesinin yanındayım.Firavuna karşı Musa’nın tarafındayım. Çağdaş cahili düzen ve sistemlere karşı Hak ve hakikatin yanındayım. Hz. Muhammedin cephesinde ve sancağı altındayım. Oyumu bu şuurla, bu kaygıyla, bu amaca hizmet etmek için Tayyip Erdoğan’ın yanında Ak Partinin başarısı için kullanıyorum.
Rabbim bizleri de onları da istikametten, bu millete bu ümmet bu ülkeye ve coğrafyaya hizmetten ayırmasın! Her hal ve hareketimizi rızasına uygun yapmayı bizlere nasip eylesin. Selam ve dualarımla.
.
Ve nihayet devrildi yalancının Şahı
Buyrun size Muharrem İnce’den inciler. Kuyruklu yalan üretmekte ve söylemekte ustası Kıl. Kemal bile bu kadar başarılı değildi. Nasıl bir yüz, nasıl bir surat ve nasıl bir halk adamı ve Cumhurbaşkanı adayı ise. Dün inkar edipi karşı çıktıkları değerleri bugün sahiplenip milletin karşısında şarlatanlık yaparak tiyatro oynadı.
Kıl Muharrem kıl, hergün Cuma namazı kıl. Bu mayhoş kafa ile CHP başkanlığına seçilirsin. Kafa kırık, adam alkol sınırını aşınca akıl şişede durduğu gibi durmuyor ki. Cumayı nerede kılıyorsun diye Muharreme sorsanız, bu adam utanmadan sıkılmadan ‘’Ben evde kılıyorum’’ da diyebilir. Ne yani kılınmaz mı demeyin. Muarrem İnce bu, Teravih vaktinde Cumayı Cuma vaktinde Teravihi de kılar abi. Olmuyor, adama yalancı diye iftira atmayın. ‘’O hiç yalan söylemez.Sadece 15 yaşından beri hergün Cuma namazı kılar!’’
Bu adam ve partisi din, tarih ve medeniyetimizin düşmanı bir zihniyetin ve milletimizce lanetlenmiş bir partinin adayı. Cumhurbaşkanı adayı olmadan karşı çıktığı, itiraz ettiği, aleyhinde zehir zemberek, ağzı köpüre köpüre konuştuğu birçok dini, kültürel, tarihi, ahlaki ve medeniyet değerlerimize karşı çıkar küfür eder, alay eder, hatta; Anayasa mahkemsinin kapısında kadar gider, bazen de askerleri darbeye davet ve teşvik eder, hoşuna gitmeyen Generallerin rütbelerini sökme hayali kurar.
Aday olunca mı camiyi cumayı, namazı hatırladın bre sahte sofu diye adama sorurlar. ”Göbeğini kaşıyan adam” deyip dalga geçtiğiniz köylüyü şapka giymekle, ”Bidon kafalı” dediğiniz çiftçiyi traktöre binmekle, Cami cemaat, Kur’an Kursu ve İmam hatip düşmanlığı yapıp kameraların karşısında üfürükten Cumaya gitmekle milleti aptal ve ahmak yerine koyacak, kandıracak ve milletin aklı ve hafızasıyla alay etmeye kalkarsanız dersinizi işte böyle sandıkta alırsınız.
Bu adamın, zihniyetin yalanlarını bile bile, duya duya, göre göre konuşmamak, susmak bizim anlayışımızda ve kültürümüzde dilsiz şeytanlıktır.Yalancının Şahından Müslüman bir milletin başına Cumhurbaşkanı olmayacağını milletimiz sandıkta söyledi.
Erdoğan ile İnce’ yi, AK Parti ile CHP’yi aynı katagoride mukayese etmek, değerlendirmek bile Hak ve hakikat adına, Türkiye ve geleceği adına işlenecek en büyük bir cinayettir. Çünkü; Erdoğan ve AK partinin bu millete yapmadığı iyilik yok, CHP zihniyeti ve İncenin de bu millet ve ülkeye yapmadığı hakaret, zulüm ve kötülük yok!
Müslümanım diye sokakta gezen kişiler, özellikle Saadet Partili taban bu basit ayrımı ve değerlendirmeyi bile yapamıyorsa bu millet ve ümmet adına neyi değiştirecek ve bu millete hangi saadeti ve selameti getirecekler bir düşünsünler?
Bir insan ve bir toplum Hak ve hakikat çizgisinden bir kere şaşarsa, yoldan çıkar, şakülden gider, şanzuman dağıtır ve zamanla düşmanına bile hizmet eder hale gelir. Onlar ihanati ve sapmayı Allah’ın davasına hizmet ediyorum sandıkça taviz tavizi koparır ve nihayet insan Hak ve adaletten uzaklaşır, düşmanına benzemeye başlar.Esas sapma ve sapıklık, değişim ve değişme felaketinin adı budur.
Şer cephesinde bir araya gel, CHP’nin kuyruğuna takıl, bu milletin dini ve mukaddesatının düşmanlarıyla birlikte olarak neyi değiştireceksin ey Müslüman!
CHP kazanırsa bu ülke ve müslümanlar kaybeder, AK Parti kazanırsa bu millet, bu ülke, müslümanlar ve dünya mazlumları kazanır. Şimdiye kadar kazandığı gibi, bundan sonra da kazanacağı gibi…
İnanmış bir insanın aldığı her nefesin, attığı her adımın, verdiği her oyun Allah katında verilecek bir hesabı olduğuna inananlar, 24 Haziranda kazandılar ve Türkiyeye kazandırdılar.
Müslüman! Hak ve hakikatin, milletimizin ve Ülkemizin, istiklal ve istkbali tarafında Cumhurun yanında taraf oldu! İslam ve Türkiye düşmanlarıyla beraber olup bertaraf olanlara iyi bir ders verdi.
Vatana, millete, ümmete ve insanlığa hayırlı yoldan çıkanlara, yola baş kaldıranlara rehavete, yılgınlığa teslim olanlara da, ders ve ibret olsun!
İslami Istılahlar ve Kavramlar
.
Mensubiyet veya Taasubiyet
Irk ve mezhep taassubu üzerine bina edilen, politika üreten bir devletin kendine, milletine, islam alemine ve insanlığa hiçbir faydası yoktur. Böyle devletler sadece fitne çıkarmak ve sorun üretmekten başka bir işe yaramazlar.
Türk, Kürt, Arap, Fars ırkçılığı ile Sünni, Şii, Selefi, Vahabi taassubu ve üstünlük iddiası üzerinde yol almaya çalışan her ülke ve milletin durumunun birbirinden farkı yoktur. Bu ülke Türkiye de olsa…
Sorun; bir mezhebin veya ırkın kendisi gibi düşünmeyenlere, olmayanlara karşı üstünlük taslama, ayrımcılık yapma, kardeşliğe, komşuluk hukukuna ve insanlığın evrensel değerlerine aykırı, toplumsal barışına zarar verme meselesidir.
Sünni veya Şia, Selefi veya Vahabi anlayışı bu coğrafyanın dün olduğu gibi bugün de var olan ve sürekli kaşınıp duran ve bundan özellikle emperyalist ülkelerin çokça nemalandığı bir sorundur.
Müslümanlar olarak bu gerçeği kabul etmeden bu sorundan doğan problemleri halletmemiz mümkün değildir.
Başkaları için yanlış veya doğru olan bir husus ebette; aynen bizim için de geçerlidir.Konuyu Müslüman düşmanlığı, Şii Sünni ayrımcılığı, Amerika ve İsrail zulmüne taraf olmak vs. gibi gayri ciddi klasik yaklaşımlar, hissi değerlendirmeler ve ayağı yere değmeyen itirazlarla ne demek, ne anlatmak istediğimizi anlamayanlar veya anlamak istemeyenler bahsetdiğimiz taassubiyet içinde çırpınanların sığ düşüncelerinden kaynaklandığını tespit etmeliyiz. Kronik ve tedaviye muhtaç bir sorun hemen hemen tüm Ortadoğu ve islam dünyasının içinde çırpındığı kör bir girdap ve asırlardır çözüm bekleyen bir sorunudur.
Bugün birçok İslam ülkesi İsrail ve ABD düşmanlığı üzerine ürettikleri politikalarla kendi iç sorunlarını örtbas etmekle, iç muhalefetlerini bastırmak ve sindirmele meşguller.Gerçek sorunlarla kimsenin ilgilendiği yok.Peki bu ne zamana kadar sürecek?
Ümmeti kucaklamayan, kuşatmayan ve ona sahip çıkmayan hiçbir hareket islami bir hareket değildir.İslam devletiyiz demekle de İslam devleti olunmuyor.Müslümanız deyip gerçekten müslüman olunmadığı gibi…
Meydanlarda ‘’Kahrolsun İsrail, Kahrolsun ABD’’ diye slogan söylemek, nutuk atmak kolay. Asıl olan ABD ve İsraile karşı ümmet birliği içinde o ruhu diri, canlı ve güncel tutabilmek, onlarla her alanda mücadele edebilecek bir güce erişmektir.
Devrimden sonra İran’ın içeride mezhebi bir taassupla kendi insanına yaklaşması, ülke içindeki farklı mezhep ve görüşlere baskı uygulaması, onlara özgürlük ve fırsat vermemesi, fars yayılmacılığı üzerine kurguladığı dış politikası İran’ın kendi içinde ve İslam coğrafyasında sürekli tepki çekmekte ve nefret uyandırmaktadır.
İran halkının zaman zaman sokaklara dökülüp ”Suriyeyi bırak, İrana bak!” diye rejime karşı ayaklanmasını, bu insanların hepsinin İsrail veya Amerikan yanlısı olarak suçlamak ve onları düşman görmek basitliğin ve yobazlığın omurgasız sürüngen halidir.
Eğer, İslamdan bahsediyor isek; İslami kaide ve kurallara, hukuka ve uygulamalara uymak zarundayız.Türkçülükle, Kürtçülükle, Arapçılıkla, Farsçılıkla İslam yan yana aynı ortamda bulunamaz.
İslam; mezhep ve meşrep, ırk ve soy, bölge ve coğrafya ayrımı yapmadan tüm müslümanları kuşatan ve kucaklayan, insanlığı insana, eşyaya ve güçe kölelik ve kulluktan kurtarmaya, onu özgürleştirmeye, sadece; Allaha kulluğa davet eden bir rahmet dinidir. İslam;tek bir ırk’a, coğrafya’ya, mezhep’e hapsedilmeyecek kadar büyük ve önemli bir dindir.
İslamda mensubiyet; hiç bir zaman taassubiyet, taassubiyet de; mensubiyet anlamına gelmez.Herkes farklı milletler ve renklerde, coğrafya ve cinslerde olabilir.Birinin diğerinden bir üstünlüğü ve ayrıcalığı yoktur. Üstünlük ancak;Allaha yakınlık (Takva) iledir.
Amerikalı Kowboy
Kökü Avrupaya uzanır. Kudüsü ve Ortadoğuyu işgal etmek için defalarca kanun, nizam, düzen, sistem tanımadan Haçlı seferlerine çıkar. Soyu Roma ve Antik Yunanandan gelen Olimpus Dağının çocuğu Amerikalıdır o.
Onun dünyasında güçlü olan; haksız da olsa haklıdır, güçsüz olan; haklı da olsa haksızdır. Onun anlayışına göre o haksız da olsa hep haklılığın sembolüdür. Yanlışta olsa doğruluğun simgesi.
Dostmuş, müttefikmiş, stratejik ortakmış bunların hepsi onun imparatorluğu sınırları içinde bir anlam ifade etmez.Güçlü olanın gücü kadar bir değerin ve itibarın vardır.
NATO, İMF, BM, siyasi ve askeri paktlar, anlaşmaların hepsi onun çıkarlarına hizmet eden birer araç olmaktan öte bir mana ifade etmez.
İşgal etmek istediği coğrafyalara önce onun öncü kuvvetleri Coco Cola, Mc.Donals vs elçileri gider. Sonra, papazları ve nihayet ticari ve askeri birlikleri gelir peşpeşe birer çekirge sürüsü gibi. Ölüm kusan silahlarla, yakıp yıkan savaş makinelerıyla girerler bir ülkenin bakir ve günahsız topraklarına…Kasıp kavurularr bir tayfun gibi ortalığı .Yakar yıkar, tarumar ederler.
Türkiyede olduğu gibi darbeleri, ihtilalleri, hükümetleri o yıkıp kurar. İrade ve çıkarlarına karşı gelenleri de teröristlikle, diktatörlükdamgalayıp bir kenara savururlar.
Dünyada adalet, eşitlik, bağımsızlık, kadın, hayvan ve çevre hakları adına ne kadar aktivist varsa ona hizmet eder. Afganistan, Irak, Suriye, Filistindeki gibi işgal, sömürü ve katliam yapılan ülkelerde insan öldürmek onun için günlük birer adi vakıadır.
Ölen ABD’li ise, durum değişir. Yabancı ise öldürülen sayısı milyon kadar da olsa yüreği sızlamaz onun. Zulüm ve işkance, işgal ve sömürü onun asli karekteridir.
Kırk yıldır PKK’nın arkasında duran, ona maddi ve manevi yardım akıtan, destek çıkan, silah ve cephane veren odur. 1960,1972, 1980, 28 Şubat, 15 Temmuz darbelerini planlayan, darbeci askerler varya o, ‘’Bizim çocuklar’’ onların ülkemizdeki görünen ve bilinen uzantılarıdır.
Milletine karşı darbe yapan yüzlerce halkını bombalayıp şehit eden, binlercesini yaralayan onun FETÖ’cü dostlarıdır. Hani 28 Şubat bin yıl sürecek diyen bir zulüm düzeni vardı ya… o ataist çılgın generaller , işte onlar da bunların ülkemizdeki Truva atlarıdır.
Şimdiye kadar Türkiye onun sömürge valilerince idare edilip yönetiliyordu. AK Parti ve Tayyip Erdoğan iktidar oldu oyunları bozuldu. Pişmiş aşlarına soğuk su katıldı, bütün hesapları alt üst oldu. Şimdi Türkiyeden sorulmak istenen hesap bunun hesabı.
Türkiyede tekrar darbeler yapabilir, amborgolar koyabilir, bizi dünyadan izole edebilirsin belki ama, asla teslim alamaz, önünde diz çöktüremezsin Amerikalı KOWBOY !
Unutma! Biz senin soy kırımı yaparak neslini tükettiğin o Kızılderililer değil, bir aşiret veya çadır devleti değiliz. Ey İnsanlıktan nasibini almamış vahşi Kowboy!
.
Amerikan Barbarlığı
ABD Başkanı Trump’ın aptalça, kararlar alarak güçle, kuvvetle, asker ve silah zoruyla dünyayı esir alıp onu demir yumrukla yönetme ve sömürme girişimine azgınlığın ve şımarıklığın zirvedeki sürüngen hali denir.
Amerika bugün batı uygarlığının barbarlık okyanusunda yüzen en büyük adasıdır. Kurulduğu günden bu yana kan, kin ve intikam üzerine kurulmuş vahşi batı medeniyetinin çağdaş temsilcisi olmayı inat ve ısrarla sürdürmeye çalışmaktadır.
Kuruluşu işgal, soy kırımı ve sömürü üzerine olan bu canavar devletin tek bildiği şey kendinden zayıfları ezmek, onları köle olarak kullanmak, sömürmek gurur ve kibirle dünyaya patronluk taslamaktır.
Askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve diplomatik olarak bu anlayış bu devlet ve toplumun genlerine işlemiştir. Devlet ve toplum bu virüsten kurtulmadıktan sonra yeryüzünde huzur ve barıştan söz etmek havanda su dövmekten farksızdır.
ABD’nin başına Trump değil de kim gelirse gelsin, onun da diğerlerinden bir farkı olmayacaktır. İnsanlıktan nasibini almamış bir devlet anlayışı içinde bütün yöneticiler bu zulüm düzeninin birer parçası olmaktan kurtulamaz.
ABD’nin ilk başkanı Georg Washingtondan günümüze kadar 44 başkan gelip geçmiştir. Regan ile Clington, Carter ile Bush, Obama ile Trump arasında farklı olan hiçbir fark yoktur. Hiç birisi insanlık adına parmak ile gösterilebilecek faydalı bir iş yapmış değildir. Başkanların hepsi ABD derin devleti tarafından oynatılan birer kuklaydılar ve kuklalar olarak görevlerini yaptılar.
Bir devletin başkanı her zaman değişebilir. Ama değişmeyen, değiştirilemeyen o devletin ana felsefesi ve var oluş mantığınıdır. Onu değiştirmek büyük liderlere ve milletlere özgü bir özelliktir. Kan ve irinle beslenen bir devletin ve milletin böyle bir asil davranış ortaya koyması mümkün değildir.
ABD’nin 20. Yüzyıldaki katliamlarını, sömürü ve işgallerini sıralamay kalkarsak, sadece onları saymak koca bir ciltlik kitap olur. Bunca kirli bir tarihe ve geçmişe sahip olan bir devlet felsefesi ve bu felsefeye göre ülkesini yöneten ve buna göre de dünyayı yönetmeye kalkan bir devlet anlayışı karşısında devlet başkanları Chopin’in cenaze marşını yöneten bir orkesra şefinin yetkisi kadar etkisi yoktur.
Bush’un; ‘’Haçlı Seferlerini başlatıyorum’’ iddiası, Obamanın; ‘’Siyonistlerin oyuncağı olup İslam Coğrafyasını işgale kalkması’’, Trump’un; ‘’Kudus’ü İsrailin baş şehri olarak ilan etmesi’’ İslam Coğrafyasında büyük bir huzursuzluk uyandırması ABD’nin umrunda bile değildir.
Bu ve bunun gibi hukukun sınırlarını çiğneyen insanlık dışı olaylar ABD kamuoyunda günlük adi polisiye vakıa kadar bile ilgi uyandırmamaktadır.
Kuzey denizindeki petrol sızıntısından dolayı can çekişen bir karabatak için üzülen batılı aydınlar, sanatçılar, yazarlar, çevreciler, sözde İnsan Hakları savunucuları özgürlüğü her şeyin üstünde gören ve tutan politikacılar(!) barışın ve adaletin nimetini ancak iş işten geçtikten sonra anlayacaklar belki… Batı toplumunun 1. Ve 2. Dünya savaşından sonra acımasız savaşın ve insafsız yıkımın duvarlarına kafalarını vurdukları gibi, o zaman iş işten geçmiş olacak.
Trump ve ABD’nin saldırgan, şımarık politikası sadece ABD ve vatandaşları için değil, bütün dünya ve insanlık için şimdiden büyük bir tehlike arzetmektedir.
Bu şımarıklık, sorumsuzluk, aç gözlülük ve güç zehirlenmesi büyük savaşların ve felaketlerin habercisi durumunda görünmektedir. ABD barbarlığı dünyayı saracak büyük bir yangının kıvılcımını ateşlemekle meşguldür.
.
Hesaplaşma!
Batı ve ABD emperyalizimiyle yapacağımız savaşta kaybedeceğimiz yalnız ve yalnız bir asır önce yine batılılar tarafından el ve ayaklarımıza vurulan paslı zincirler ve prangalar olacktır.
Bugün ABD ve batı emperyalizmine karşı her alanda verdiğimiz ve vermek zorunda olduğumuz savaş yüz yıllık sürüp gelen mücadelemizin özünü teşkil etmekte olan bir bağımsızlık savaşıdır.
Bunun direkt IMF, BM, NATO veya Dolar kurlarıyla alakası yoktur. Bunlar sadece bu mücadelede bize karşı kullanılan birer savaş aletidir. Bunlar sebep değil, hepsi birer sonuça gitmekte kullanılan savaşın bir parçası olan savaş araçlarıdır.Sebep; Osmanlının varisi olan Türkiyeye diz çöktürmek ve onu elleri ve ayaklarıyla birlikte kıskıvrak yakalayıp teslim almak, köleleştirmektir.
Türkiye ve milletimiz bunun gerçekten farkındadır. Uluslararası tüm saldırılara ve yıpratmalara karşı uyanık ve ayakta teyakkuz halindedı,ir.
Bu savaş sadece Türkiyeye de karşı değildir. Batı emperyalizminin başını çeken ABD’nin liderliğinde dünyayı çağdaş Roma İmparatorluğu gibi ABD emperyalizminin denetim ve kontrolü altına almak tek düzenli bir dünya oluşturma savaşıdır.
Bu savaş dünya ile de sınırlı değil, ucu uzay savaşlarına, uzayın işgal ve istilasına kadar uzanacak karanlık bir dönemin de başlangıcıdır.
İnsanoğlu ademin çocuğu Kabil olmanın, kardeşleri Habilleri egosu adına katletmenin, onun kanına girmenin, onu köleleştirmenin, kısaca; insanı ve insanlığı katletmenin, bir adım ötede de yok etmenin kör bir mücadelesi içindedir.
İnsan, insanın kurdudur. İnsan, insandaki insanlık duygularını kemirip yok etmekle savaşmakta, yani; kendi cehennemine odun taşımakta, kendi felaketini kendi elleriyle hazırlamaktadır.
İnsan; kendini, insanlığı, dünyayı ve alemi tahrip ve yok etmenin mücadelesi içinde ne kadar da zalim, ne kadar da gaddar, ne kadar da cahilidir.
Kriz dönemlerinde sahte kahramanlar
Kriz dönemlerinde toplumları avutmanın ve uyuşturmanın bir yolu da sahte kahramanlar üretmektir. Askeri, siyasi, dini… bazı kişileri toplumun gözünde sanal olarak büyüterek gelmekte olan bir krizi hafif atlatmanın batılı bir usulüdür bu.
ABD’nin önceden adı sanı bilinmeyen Evengelish İstihbaratçı bir papazın meşhur edilmeye çalışılması veya onu bahane ederek Türkiyeyi cezalandırma, yoluna gidilmesi, ona diz çöktürülmeye çalışılması gelmekte olan bir felaketin habercisidir.
Papaz Brunson’un bir CİA ajanı olduğu ABD yetkililerince de pekala bilinmektedir. Onu masum bir din adamı gibi göstermek, dünyaya bu yönde yalan yanlış haberler yaymak, bu yönde algı oluşturmak sahte bir bir kahraman üretmek ABD’nin içinde bulunduğu ekonomik krizin dışa vuran bir yansımasıdır.
Evrensel hukuk ve diplomasinin bütün sınırlarını çiğneyerek’’Derhal Papazı serbest bırakın, yoksa bedeli ağır olur’’ tehdit ve dayatması ABD’nin her zamanki güvenilmez, kallleş, iki yüzlü, çirkin ve ahlaksız yüzünin ta kendisidir.
İdealsiz toplumlar tükenmişlik sendromunu aşabilmek için üfürükten suni kahramanlar üreterek toplumu toparlamaya ve ayağa kaldırmaya çalışırlar. Önceleri bir çıkış yolu gibi görünen bu panik hali aslında bir tükenişin dibe vuran dalgasıdır.
Bu dalgalar insanları bir anlık heyecanlandırabilir, yüreklendirebilir. Ama, hareketin özünde ve ruhunda bir derinlik olmadığı için uzun soluklu olmaz.
Batı toplumu zenginlik ve varlık denizinde boğulan, hareket kabiliyetini yitirmiş obez ve hantal bir vücuda benzemektedir. Sosyal, kültürel, psikolojik, cinsel ve ahlaki sorunlar denizinde boğulmamak için bütün gayretini sarfetmekte, sadece kafasını suyun dışında tutabilmekte, asıl gövde ise; suyun altında dibe vuram dalgaların çekim alanının kontrolündedir.
Bugün batı medeniyeti ve bu medeniyeti kutsayan tüm ulusların ve devletlerin ortak kaderi haline gelen bu tükenmişlik sendromu her alanda kendine bir çıkış yolu aramaktadır. Batı kaybettiğini ahlaki ve insani değerleri kaybettiği yerde değil, başka bir alanda arayıp bulmanın boş gayretindedir.
Başkan Trump’ın deli gibi sağa sola saldırmasının ABD ve Batı toplumunun üst akıllarının bu saçmalıklar karşısında susması veya herkesin kendi kabuğuna çekilerek kendileri kurtarma gayreti içine girmesi bu ahlaki çöküntünün boyutlarını göstermeye yeter.
İnsanlığın kaybettiği değerleri güçte, sermayede ve zorbalıkta aramak demode olmuş, çok eski bir Roma usulü ve geleneğidir.Bu psikoloji kişi ve toplumların kendi cehennemine odun taşıması, kendi sonunu hazırlaması demektir. Her çağda Hak, hukuk ve adalet duygusunu kaybedenler gözünde hep kan rengi, burnunda da hep kan kokusu duyan canavarlaşmış ruhsuz ruhlardır.
Osmanlının yıkılışından sonra Türk milleti içine düştüğü çıkmazdan suni kahramanlar üreterek çıkmaya çalıştığı gibi, Çarlık Rusyası da tükenişini Leninle, Alman İmparatorluğu iç krizin çıkış yolunu Hitlerle, İngiltere bunalımlarını dünya savaşlarıyla aşmaya çalışsa da, bir müddet sonra milletler kendini kurtarmak isteyen sahte kahramanlardan kurtulmak için büyük bedeller ödemek zorunda kalmıştır.
Bugün ABD’nin dünyaya kafa tutması, her coğrafyada sorun çıkararak birçok devletle ekonomik savaş ve it dalaşına girmesi ABD imparatorluğunun ne denli bir sıkıntı içinde olduğunu göstermektedir.
Devletler, milletler fıtrata zıt hareket ettiklerinde kendi elleriyle kendi sonlarını da hazırlamış olurlar.ABD gibi bugün insanlıkta herşeye sahip olmanın şımarıklığı, sınır ve hukuk tanımazlığı sayesinde hızla bir tükenişe doğru gidiyor.Trump bu felaket selinin üzerinde yüzen, kendini kurtarmaya çalışan bir sahte kahraman bile değil, sadece bir saman çöpünden ibaret şımarık bir ukaladır.
Hepimiz Allahın kullarıyız ve kardeşiz.
Hiçbir insan kendi annesini ve babasını, kendi milliyetini ve cinsini, kendi rengini ve şeklini kendisi tercih etmiş ve seçmiş değildir.
Her insan farklı anne ve babadan, farklı tiplerde ve renklerd, farklı soy ve soplardan Allah’ın cc en güzel ve en mükemmel yarattığı bir varlıktır. Onu aşağılayan önce her şeyin yaratıcısı olan Allah’ı aşağılar. Onu hor gören insan bizzat kendisini küçültür ve hor görür.
Kimsenin kendi annesi babası, milliyeti, ırkı, rengi, sosyal statüsü, zenginliği fakirliği, boyu ve postu yüzünden kimseden bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük; Allah katında ancak Allahtan en çok korkmakla, ve Allaha en çok yakın olmakladır.
İnsanların farklılıkları onların zenginlikleri, güzellikleri ve özellikleridir. Onlar Allah’ın yarattıkları arasında en mükemmel bir sanatının eseridir. Tek yaratıcımız olan Allah cc alemin en büyük, en üstün, en usta sanatkarıdır. Bütün insanlar ve yaratıkların her biri O’nun birer eşsiz eseridir. Öyleyse; bu kibir, bu gurur, bu ayrımcılık, bu ırkçılı bu büyüklenme niye?
Hepimizin ortak kimliği Allaha cc olan kulluğumuzda gizlidir. Bu dünyada kulluktan büyük şan, şöhret, rütbe, makam, mevki ve kimlik yoktur. Kul olan, kulluk bilincine eren, kulluk yolunda yürüyen insan diğer insanlardan Allahın katında farklıdır.
Bütün özelliklerimizle hepimiz; Allah’ın cc kulları ve Ademin çocuklarıyız. Hepimiz; Ondan geldik ve bir gün O’nun kulu olarak, yine O’na döneceğiz.
Ey insan! Öyleyse; bu Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık…ırkçılık ve ayrımcılıklar için verilen bu savaşlar, bu kavgalar, bu kardeş kanı dökmeler niye?
Ey Ademin çocukları..
Ey Kabil ve Habilin kardeşleri…
Bu gidiş nereye?
.
Firavun soylular ve ezilen mazlumlar
Tarih; Firavun soylular ile ezilenler arasındaki mücadeleden ibarettir.
Sadece Allaha güvenen İbrahim ile her şeye hakim olduğunu zanneden Nemrut’un, köleleştirilen Beni İsrail ile kendini ilah sanan Firavun’un, mütevazi Truvalılar ile azgın Yunanlıların, sakin Lidyalılar ile saldırgan Perslilerin, tüccar Fenikeliler ile istilacı Romalıların, göçebe Türkler ile işgalci Çinlilerin, Bedevi müslüman Araplar ile kibirli Bizanslıların, cahiller sürüsü Moğollular ile medeni Selçukluların… yani efendiler ile kölelerin veya köleleştirilmek isteyenler ile kendini efendi sayanlar arasındaki mücadeledir insanlık tarihi. İnsanlık bu çağda da bu tarihin devamını yaşıyor, gelecekte de bu süreç aynen devam edecek…
Bu mücadelede en büyük rolü din, ekonomik cazibe, güçlünün güçsüz üzerinde baskı ve sömürüsü veya güçsüzün güçlünün baskı ve sömürüsünden kurtulmak, özgür ve bağımsız olmak güdüsü oynuyor.
Geçmişin derin, geniş ve uçsuz bucaksız tarih bahçesine sakince girip hırs, saplantı, öfke ve kinden arınarak düşünün! Kendi tarihinizi hatırlayın önce ! Milletlerin tarih bilinci bu mücadelelerin acı ve tatlı gerçeklerinden damıtılarak elde edilen ve bize kadar gelen emanet bir bal kovanına benzediğini göreceksiniz.
Eğer; toplumun liderleri ve bilgeleri çağlarca elde edilerek sahip olunan bu tecrübeyi milletinin ve insanlığın sunabilmişse o toplum bir güç ve kuvvet, bir dinamik ve sinerci ortaya koyabiliyor. Bunu başarıp, kontrole edip yönlendirebilen devletler ve milletler toplumsal değişimlerini ve devrimlerini kolaylıkla gerçekleştirebiliyorlar.
Liderler ve toplumlar ben merkezli bir hortumun cazibesine kapılarak oraya buraya savrulurlar ise; o ülke baştan başa bir kaosun ve anarşinin, yıkımın ve parçalanmanın içine düşebiliyor. Bir müddet sonra veya hemen kenarda fırsat kollayan leş kargaları ve akbabalarına yem olabiliyor. Veya güce ve kuvvete tapan kent soylu firavunların işgal ve istilasına uğrayabiliyorlar.
Bu istila ve işgal baskınından sonra ne o millet ve toplumun elindeki varlıkları, ne de tarih boyu biriktirdikleri tecrübeler bir işe yaramıyor. Bu birikimler büyük bir ihtimal ile işgal ve istilacı iki ayaklı vahşi ayılara ziyafet ve ikram oluyor.
İmparatorluklarının en güçlü bir döneminde Finikeliler ile amansız savaşlara giren Romalılar defalarca Kartacalılarla savaşırlar. Ama; bir türlü nihayi bir zafer de ulaşamazlar. Zaman zaman da Kartacanın savaşçıları karşısında yenilirler.Bu psikoloji Romalılar üzerinde öyle bir etki bırakır ki, senatoda kürsüye çıkan her hatip konuşması bitince yumruğunu sıkıp havalara kardırarak ‘’Kahrolsun Kartaca ve Hanibal ’’ diye bağırarak kürsüden iner.
Zamanımızın Roması şüphesiz dünyaya hükmeden ABD dir. Kendisini çağdaş Roma İmparatoru Julis Sezar gibi gören Trump ve yandaşları da her konuşmalarından sonra; ya Çin, ya Rusya, ya da Türkiye, İran ve Kuzey Koreye meydan okuyarak öfke, kin ve nefretin sarmalında sağı solu tehdit ederek kürsüden iniyorlar.Ne yazık ki, karşılarında kendileriyle savaşacak ne bir Kartaca, ne de bir Hanibal var.
İslami tarih bilinci bize birgün ezilenlerin ezenler üstünde bir üstünlük sağlayacağından , efendiler ile kölelerin yer, konum ve pozisyon değiştireceğinden bahseder. Üstün gelecek olanlar Firavun soylular ve onların varisleri değil, bedevi de olsa, taşralı da olsa Rabbimiz zayıffakir fukara da olsa Hak ve Hakikatten, vahyin çizgisinden sapmayanların olacağını vadeder.
Türkiye de ve İslam aleminde şimdi inanan ve inancını zamana ve mekana hakim kılmak isteyen müslümanlarla azgın Firavun soylular ve onları taklit eden sapkın ve şaşkın kent soylular arasında adı konmamış bir savaş sürmektedir.
Millet olarak batıya ve batıla karşı verdiğimiz bu mücadele ile zaman zaman siyasi, ekonomik, askeri olarak millet olarak bu savaşın tahribatını yaşıyoruz. Özgür, bağımsız ve Yeniden Büyük Türkiye oluncaya kadar bu sinsi, bu alçak, bu adi savaş sürecek. Onun için hep bu bilinçle yaşamalıyız.
.
Körfezin haydutları
Birinci dünya savaşında Basra körfezine sınırı olan başta Suudiler olmak üzere bazı aşiretleri İngilizler Osmanlı ordusunu arkadan vurmak için ustaca organize edip kullandılar. Daha sonra da onları oralara kendi kuklaları olan kral veya emir olarak yerleştirdiler. Osmanlının Mekke emiri Şerif Hüseyin ve oğulları da aynı ihanetin bir parçası olarak Suriye, Irak ve Ürdünün başına getirildi.
Meşhur İngiliz casusu Lawrenzin rehberliğinde İngilizlerin verdiği silahlarla donatıldı ve Osmanlı ordusunu en zor zamanlarda alçaça arkadan vurdular. Suudilerin ve Körfez emirlerinin bu ihanetleri Osmanlıyı kalbinden vurmuştu.Bu hainlerin torunları da bugün Amerikanın eteğine tutunarak Türkiyeye karşı düşmanlık yapmakta ve atalarının yolundan gitmektedir.
Sanmayın sadece Kudüs ve Filistin işgal altındadır.Mekke ve Medine de bu İsrail dostu ve Amerikan uşağı kabile devletlerinin işgali altında inlemektedir. Kudüs gibi birgün onlar da müslümanlar tarafından kurtarılmayı beklemektedir.
Müslümanların bu iki kutsal şehri Amerikan ve İsrail uşaklarının esaretinden kurtarması Hacc ve Umre ibadeti için önemlidir. Mekke ve Medine Amerikan ve İsrail uşaklarının elinden kurtarılmadan İslam aleminin tüm dünyada özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini başlatması mümkün değildir.
Arap yarımadasındaki irili ufaklı tüm islam ülkelerinin ya zalim krallıklar, ya ikiyüzlü emirlikler veyahutta diktatör batı beslemeleri tarafından yönetilmesi islam alemi ve coğrafyamız için yüzkarasıdır.
Hacc, dünya müslümanlarının sene de bir defa bu iki kutsal şehirde cem olup bir araya gelmesi, kendi sorunlarını ve geleceklerini konuşması için emredilmiş farz bir ibadettir. Tavaf ve Arafat ise, bu ibadetin ruhudur.Suudiler Cemal Kaşıkçı örneğinde olduğu gibi bu ruhu bu bedenden ayıran katillerdir.
Müslümanlar da Hac ve Umre ibadetlerini yapmadan önce kendi ülkelerindeki fikri, düşünsel, kültürel ve la dini işgallere karşı gereken tavrı göstermeleri Hacc ve Umreye gitmek kadar önemlidir. Kırık dökük bir inanç, putlara ve putpereslere teslim olan bir kalp, işgale uğramış bir kültür ve medeniyet anlayışı ve düşüncesiyle Kabeyi, Arafatı, Müzdelifeyi, Minayı ziyaret etsen ne değişir?
Ey Müslüman! Sen önce bir işgal ülkesinde olduğunu asla unutma! Kalbindeki ve gönlündeki putları kır! Ülkendeki ve coğrafyandaki büyük ve küçük şeytanları taşla!!
‘’Washington Post Gazetesi’’ yazarı Cemal Kaşıkçı İsrail ve Amerikaya uşaklık yapmaktan başka bir şey yapamayan gasıp ve fasık Suudi rejiminin içinde ne dolaplar döndüğünü, ne naneler yendiğini en iyi bilen bir aydındı. Bir evrak için taa Amerikadan İstanbula çağrılması da hain bir tuzak ve oyunun bir parçasaıydı.
Trump tarafından veliaht yapılan Muhammet bin Selman yönetimini eleştiren bu gazeteci Suudi ve Birleşik Arap Emirliği önderliğinde hareket eden körfez çetesinin bir operasyonudur. Bu katliamı ABD, İsrail, Birleşik Arap Emirliği, Mısır ve Suudilerden oluşan bir katiller ordusu yapmıştır. Ayrıca bu katliamın İstanbulda yapılması asla tesadüf değildir.
Bu hainlerin kanlı elleri sadece İstanbulda değil Suriyede, Irakta, Lübnanda, Libyada, Yemende, Katarda, Somalide, Sudanda en kirli işler ve faili meçhul cinayetlerle uğraşmaktadır. Hangi müslüman coğrafyada bir kardeş kavgası ve iç savaş varsa orada bu alçakların parmak izleri vardır
Suudi gasıpları, Körfez haydutları, Mısır Firavunu bu fitnenin başını çekiyor. Petro-dolarların kudurttuğu, şımarttığı bu haydutlar Amerikayı arkalarına alarak ümmetin başbelası olmaya devam ediyorlar.
İslam coğrafyasındaki işgal ve sömürü, yerli münafıkların ve despotların zulmü, devlet terörü Türkiye yeniden ayağa kalkıncaya, dünya liderlerinden birisi oluncaya ve İslam alemini kucaklayıncaya kadar sürecek.
Ortadoğunun diktatör müsvetteleri, aşiret ve kabile devletleri her fırsatta Türkiyeye karşı ABD, İsrail ve batı blokuyla birlikte şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da karşı olmaya devam edecektir.
Ey milletim sakın unutma! Sana en çok zarar, kendine en yakın bildiğin kardeş, dost, ve müttefik sandığın düşmanlarından gelir.NATO ve AB gibi, kardeş ve dost bildiğin birçok islam ülkeleri gibi, müttefik sandığın düşmanların gibi…
.
Etekleri tutuştu
İnsanlık tarihinde kendi vatandaşını, kendi konsolosluğuna çağırarak onu önceden hazırladıkları tuzağa düşürüp vahşice öldüren ve daha sonra da bunu inkar eden ve 18 gün yalan üreterek dünya ile dalga geçen, en sonunda da bütün yalan ve iğrenç propagandalarında utanmadan, sıkılmadan Cemal Kaşıkçı’nın kendi konsolosluklarında öldürüldüğünü kabul etmek zorunda kalan dünyada Suudi yöneticilerinden başka yöneticiler yoktur.
Türk istihbaratı ve polisi en baştan bu cinayeti aydınlatmak için ustalıkla katillerin izini sürdü ve onları ortaya çıkarmayı başardı. Bu sefer mızrak çuvala sığmadı. Şimdi Kral Selman da, prens oğlu da büyük bir telaş içinde.
Şimdiye kadar Kaşıkçı cinayeti gibi onlarca Suud’lu aydın, yazar, iş adamı, alim rejim muhalifi faili meçhul cinayetlere kurban gitmesine rağmen İnsan Hakları savunucuları, demokrasi havarileri batılı politikacı ve devlet yöneticileri bu cinayetler karşısında hep sustu, gözlerini yumdu ve kulaklarını tıkadılar.
Daha önce deveyi hamuduyla birlikte yutan Suudi istihbaratı ve onlara bağlı paralı katiller bu sefer başına çorap örmek istedikleri Türkiye’nin Emniyet ve İstihbaratının sert ve ödün vermeyen duvarına çarptılar.
Mısır, BAE, Yemen, Bahreyn ve hatta Filistin gibi ülkelerin kukla devlet yöneticileri Suudi yandaşlarının yalan ve asılsız propagandaları istikametinde kuyruğa girdiler. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın bu cinayeti medya aracılığı ile tüm dünyanın duyacağı bir şekilde açıkladıktan sonra bu sahtekarların oyunları boşa çıktı, yalancıların mumları yatsıya kalmadan söndü.
Bu yıl başta dengesiz Trump’a, Suudi prensi bin Selman’a, Körfez haydutları kukla Emirlere ve Mısır diktatörü Sisi’ye NOBEL tarafından dünyanın en büyük yalancıları ödülü verilirse yeridir. Ne yazık ki, kötülerin dünyasında yalancıların efendilerine yer çok. Ama iyilerin dünyasında da yalancılara bir karış olsa da yer yok.
Dünyada aklı selim düşünen, vicdan sahibi, insanlığın ortak değerlerine sahip çıkan çok miktarda aydın, gazeteci, devlet adamı ve politikacı var. Kaşıkçı cinayeti karşısında önceleri ‘’Dur ve bekle gör’’ politikası izleyen bu insanlar, daha sonra Türkiye’nin dehşet verici olayları su yüzüne çıkarmasıyla gerçekten insanlık değerlerine sahip çıkarak seslerini yükseltmeye, prens Muhammed Bin Selman’a katilllere emir veren şüpheli olarak bakmaya başladılar. Artık kral çırılçıplak.Onların Türkiye’den ve Tayyip Erdoğan’dan başka sığınacak bir kapıları da yok. Tabii dostları İsrail ve Trump ile Suud yalakası birkaç kukla çadır devleti hariç.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile telefon görüşmesi yaptıktan sonra durumun ne kadar ciddi olduğunu anlayan Kral Selman bizzat bu meseleye kendisi eğilmeye başladı. Türkiye’nin adlarını bildirdiği 18 suç ortağını Suudluyu tutuklattı. Ama; perde arkasındaki asıl suçlunun veliaht prensin olduğunu herkes biliyor. Onun için prensin de etekleri tutuşmuş durumda.Önceleri düşman gibi Türkiye’ye bakan prens şimdilerde Erdoğan’a övgüler yağdırmaya başladı…
Bakalım. Petro-dolarların şımarttığı, kudurttuğu yalancıların efendileri krallar, prensler ve emirleri mi, yoksa; insanca, özgürce bir dünya isteyen, insanlık değerlerine bağlı insanlar mı kazanacak? Hep birlikte göreceğiz.
.
İdealsiz öğretmenler ve sürüngen eğitim sistemi
Küreselleşme ve beraberinde getirdiği yeni anlayış sağlam temeller üzerine oturmamış eğitim sistemimiz ve gençliğimiz üzerinde derin yaralar bırakmaya devam ediyor. Ardarda eğitim sistemimizde yapılan değişiklikler çocuklarımız üzerinde maddi ve manevi büyük tahribatlar, tamiri ve tedavisi güç izler bırakıyor.
Dünyanın hiçbir ülkesinde her gelen bakanın eğitim sistemiyle, müfredatla, gençliğin düşleri ve ülkenin geleceğiyle oynadığı görülmiş değildir. Tabii ki Türkiye hariç…
Bir ülkede eğitim hükümetlerin ve iktidarların elinde habire değiştirilen ideolojik bir araç haline getirilirse, elbette o ülkede eğitimden ve eğitimin kalitesinden bahsedilemez.Faşizm ve Kominizmle yönetilen ülkelerin dışında eğitim hiçbir zaman bir ideolojinin yayılmasında araç olarak kullanıldığı görülmemiştir. Tabii ki yine Türkiye hariç…
Türkiye özellikle CHP tek parti diktatörlüğünde, darbeler ve askeri vesayet dönemlerinde Bakanlıklar, sivil, askeri ve devlet okulları tüm eğitim ve öğretim kurumlarında esir kamplarındaki ve sömürge ülkelerindeki beyin yıkama taktikleriyle robot gibi tek tip insan yetiştirilmiştir.
Bu sakat anlayışın tornasından, frezesinden yontularak geçen gençler, öğretmenler, akademisyenler, yazarlar ve sanatçılarla ne yazık ki ülkemiz bir asrını heba edip boşu buşuna harcamıştır. Bu ideolojik virüs hala milletin arasında CHP olarak yaşamakta, hatta iktidara gelmek için meşru gayri meşru bütün yolları denemektedir.
Bu kör ve sağır anlayışa karşı mücadele eden AK Parti şimdi evrensel bir anlayış ve dünya görüşünün atmosferinde alemi kuşatacak ve aleme nizam verecek bir eğitim sistemi ile eşrefi mahlukat olan insana insanlık değerlerini kazandıracak bir eğitim sistem ve anlayışını pratiğe koymak zorundadır.
Bu anlayış, bugünkü sömürge tipi eğitim sistemimize apaçık meydan okuyacak bir mükemmellikte olmalıdır. Artık bu çarpık kadrolaşmaya, bu müfredattaki ve sistemdeki gelişigüzel değişikliklere, eğitim sistemine yapılan tepeden inme günübirlik müdahalelere böylece bir son verilmelidir.
Yaşanan bu olumsuzluklardan maddi ve manevi olarak direkt etkilenen gençliğin eğitim sistemine değil de direkt otoriteye başkaldırma ve meydan okuma durumuna bizzat AK Parti iktidarlarının kendi aymazlığı getirmiştir. İktidar bu yalan ve yanlış eğitime bir son vermediğinden kendi yönetiminde yetiştirdiği gençler kendine muhalif ve düşman olarak yetişmiştir. Bir ülkede gençlere seçme ve seçilme hakkı vermekle gençlik sorunlarının çözülmediği ve çözülemeyeceği artık anlaşılmalıdır.
Gezi isyanını başlatan gençlerin % 90 ı iktidarın liselerinde ve Üniversitelerinde yetişmiş bu ülkenin çocuklarıdır. Sorunu başka yerlerde, komplo teorilerinde veya havada tavada aramak hem bu yanlışı sürdürmek, hem de bu sorunu örtbas etmek anlamına gelir.’’Evet’’, ‘’Hayır’’ seçiminde gençlerin % 70 nin ‘’Hayır’’ dediği de aynı çarpık eğitim ve öğretim sorunundan kaynaklanmaktadır.
İktidar muktedir olmak istiyorsa, önce ‘’Ahlak ve Maneviyat’’ ekseninde eğitim sistemine bir ayar ve düzen vermek zorundadır. Aksi takdirde hangi iktidar olursa olsun kendi üretttiği sorunlar yumağının altında kalarak kendi sonunu hazırlamış olur.
Eğitim sistemine verilen ayardan sonra, yapılacak ilk iş bu sisteme uyum sağlaması gereken yönetici ve öğretmen kadrolarını yeni baştan dizayn etmektir.Aşksız, gönülsüz, ruhsuz, idealsiz, milli ve yerli olmayan öğretmen sorunsalı ile eğitimde başarılı olmak mümkün değildir. Eğer; iktidar, Milli Eğitim bakanlığı ve öğretmenler ibadet aşkıyla çalışır ve hareket ederlerse eğitim ve öğretimde kaybettiğimiz bir asırlık zamanı en kısa zamanda telafi edebiliriz.
Bunu başarmak pekala mümkün…Yeterki; herşeyi Allah adına, Allah için ve Allahın ölçüleri çizgisinde yapalım. Milli Eğitimimizi inkar ve küfrün her türlü sistem ve dayatmalarından arındıralım. Milli ve yerli olmaya çalışalım. Kendi değerlerimize ve aslımıza dönelim.
.
Çin, Uygurları sistematik olarak yok ediyor
Toplama kamplarında beyin yıkamak üzere bir araya getirilen masum insanlar aylarca ailelerinden, çocuklarından, evlerinden ve yurtlarından uzak tutularak kimliklerinden koparılmak isteniyor.Uygur halkı dünyanın gözü önünde göz göre göre yok ediliyor.
Sovyetler zamanındaki gibi eğitim kamplarında toplanan insanlar açlık,sefalet ve işkenceler altında inim inim inletildiğini dünya kamuoyu pekala biliyor. Birçok insan hakları kuruluşları ve ülkeler bu konu da Çin devletini yalnız uyarmakla yetiniyor. Yine de bu insanlık dışı muamele, bu zulüm bütün hızıyla devam ediyor. Öyleki; Çin makamlarının inkar ettiği toplama kampları artık uzaydan çekilen resimlerde bile görülebiliyor.
Geçen hafta Çin’i ziyaret eden Almanya Dış İşleri Bakanı Heiko Maas; ), ‘’Çin’de toplama kamplarında tutulan müslümanlar hakkında ‘’şeffaflık’’ istedi.’’Yeniden Eğitim Kamplarının kurulmasının kabul edilemez’’ olduğunu Çinli muhataplarının yüzüne söyledi.
Dışişleri Bakanı olarak ilk defa Çini ziyaret eden Heiko, Batı Sincan bölgesindeki toplama kamplarına gönderme yaparak; ‘’Buraların radikalleşmeye karşı yapılan meslek eğitim kampları’’ olarak gösterilmeyi inandırı bulmadığını söyledi.
Müslüman Uygur halkının baskı altında tutulmaması gerektiğini söyleyen Almanyaya Çinli yetkililer kırgın. Bazı Alman milletvekillerine bir protesto mektup bile gönderen Berlin Çin Konsolosluğu Almanyayı Çin’in iç işlerine karışmakla suçladı.
Sincan Uygur Bölgesindeki Çin zulmü terörizme ve aşırılığa karşı değil, bilakis Doğu Türkistandaki uygur varlığını asimile etmeye dönük sinsi bir planın parçasıdır.Çin Uygur müslümanlarına zulmederek, baskı ve devlet terörü yaparak onları asimile etmek istese de müslüman halk bütün baskılara rağmen kendi kimlik ve kültüründen, kendi din ve ibadetlerinden asla vazgeçmek niyetinde değil.
Her namaz kılan, oruç tutan, domuz eti yemeyen ve dini ibadetlerini yerine getiren müslümanlar Kominist Çin yönetiminin nazarında aşırı, radikal veya terörist olarak değerlendirilerek toplama kamplarına gönderiliyor. Orada, ya işkenceye veya kimlik ve kişilikleri yok edilmek üzere asimile edilmeye zorlanıyor.
Alman Dışişleri Bakanı’nın ziyareti sırasında Çin’in birçok insan hakları ihlallerinde bulunduğu da gündeme getirildi.Bakan Maas, toplama kampları hakkında daha fazla “şeffaflık” ve orada gerçekten neler olduğunu kontrol etmek için uygun bir prosedürün ortaya konulması çağrısında bulundu. Yabancı tüm bağımsız gözlemciler ve gazetecilere göre; Çin’in Sincan’da ne yaptığı açıkve net belli değil. Adı geçen bölgelere erişilemediğinden güvenilir bir bilgi de alınamıyor.
Sincan Uygur Bölgesinde geçen Keşmire kadar uzanan İpek Yolunu ziyaret eden gazeteciler yerli müslüman halkla görüştürülmüyor. Toplama kamplarını ziyaret etmek isteyen gazetecilere, insan hakları kuruluşlarına ve gözlemcilerine yasak konuluyor.Ancak, uydu görüntülerinden ve güvenilir kaynaklardan alınan bilgilere göre toplama kamplarında çalışma ve hayat şartları olaganüstü kötü ve insanlık dışı olduğu biliniyor.
Kamplarda bir milyon erkek ve kadın perperişan esir gibi yaşıyor. Son zamanlarda kampların varlığı Çin hükümetince de açık olarak kabul edildi. Çin hükümetince bu kampların Uygurları İslamcı fikirlerden uzaklaştırmak üzere kurulan eğitim tesisleri olduğu iddia ediliyor Kominist Çin yönetimi bu bölgede bir İslam devletinin kurulmasından korkuyor. Bunun için de müslümanlar üzerinde her türlü baskı, zulmü ve işkence rahatça işleniyor.
İnsan hakları örgütleri, uluslararası af örgütü, BM, AB,NATO ve diğer insani örgütler, İslam Konferansı ve tüm Müslüman ülkeler Sincan Uygur Bölgesindeki bu soykırımı ne yazık ki sadece seyretmekle kalıyır. Uygur müslümanları Kominist kamplarında özgür dünyanın gözleri önünde sistemetik olarak yok ediliyor. Dünya ise, zalim Çin’in bu yeni Holocaust benzeri kamplarına ve kominizmin bu insafsız zulmüne karşı ciddi bir ses çıkaramıyor.
İnsanlık her gün biraz daha tüm kutsal ve insani değerlerini yitiriyor. Bir yanda kendi ayakları altında insanlık değerlerini çiğnerken, diğer yanda insan hakları, özgürlük ve bağımsızlık şarkıları söyleyerek bir çıkmaza doğru eli, gözü, kulağı bağlı olarak üç maymunları oynayarak ilerliyor.
.
Mankurtların Son Oyunu
Devlet adamı, siyasetçi, aydın ve akedemisyen olarak iki asırlık tarihimizde
Türk, Kürt, Arap, Fars, Malay, Pakistanlı olması farketmediği gibi Ortaasyalı, Kafkaslı,, Balkanlı, Afrikalı, Avrupalı, Amerikalı olması beyaz, siyah, kızıl, sarı derili olması, müslüman, hıristiyan, hindu, Budist, ataist olması da farketmiyor. Mankurt her çağda ve zamanda, her ülkede ve coğrafyada, her dinde ve kültürde, her yerde ve ülkede vatanına, milletine ve onun değerlerine karşı savaşmak için eğitilmiş, proğramlanmış, hissiz ve duygusuz robotlardır.
Özellikle İslam ülkeleri ile halen sömürülen Asya, Afrika ve Amerikadaki 3. dünya ülkelerindeki yöneticilerin kahir ekseriyeti bu tiplemenin içine girer. Eğer; bu ülkelerin yöneticileri emperyalizme karşı ise, onların gözünde o, ya dengesiz, ya hain veya terörist, yobaz veya diktatördür. Bunlar kendi halkına ve dünya kamuoyuna yanlış olarak tanıtılır. Haklarında olumsuz imajlar oluşturulur, insanların gözünde itibar suikastına uğratılır.
Emperyalist ve sömürgeciler veli olan insanı deli gibi, deli olanı da veli gibi tanıtarak istedikleri ülkeleri ve coğrafyaları kendi kontrolleri altında tutarlar. Onların talimat ve emirlerini yerine getiren insanları lider olarak bir gecede o ülkenin başına getirirler. Daha sonra bunları istedikleri gibi kullanırlar. Son kullanma tarihleri geçince de onları kendi kaderlerine terkederler ve yeni kuklalarla birlikte çalışırlar.
Mankurtlar Osmanlıdan bu yana Türkiyede ve İslam coğrafyasında iki asırdır batılı emperyalistlerin başkentlerinde özel olarak yetiştirildikten sonra kendi ülkelerine gönderilerek oralarda ihanet ocaklarının ileri karakolları olarak görev yapmışlar ve yapmaktadırlar. Bunlar İslam topraklarındaki krallar, emirler, prensler, darbeciler, cuntacılar, diktatörler, zalim yöneticiler olarak bugün de emperyalizmin Truva atları olarak görevleri başındadırlar.
İslam Aleminin başına örülen ve örülmek istenen tüm çoraplar Osmanlıyı sırtından vuran zamanın Şerif Hüseyinleri, Suudileri ve Lawrenz’leri olarak bu mankurtlar tarafından organize edilip yönetilmekte ve finans edilmektedir.
Lawrenz İngiliz kanı taşıyan profesyonel ve ne yapacağını çok iyi bilen bir ajan-provakatördü. Mankurtlar ise; batının ülkelerimizi ve coğrafyamızı ele geçirmek ve sömürmek için özel olarak yetiştirdiği yerli münafıklardır. Jöntürkler, İttihatçılar, zamanımızdaki CHP zihniyetinin Türk, Kürt olarak sağcı ve solcu uzantıları gibi.
Bu yerli münafıklar ve bunların oluşturduğu uzaktan kumandalı ihanet çeteleri Lawrenz Arabinin İslam Alemine verdiği zarardan bin kat daha fazla zarar vermişler ve vermektedirler. Darbeciler, PKK, YPG, Cumhuriyet mitingleri yapanlar, Gaziciler ve paralel çetenin devlet ve millet içinde sinsi oyun, tuzak ve 15 Temmuz darbesinde yaptığı ihanetler gibi…
Son olarak İslam aleminde ve dünyada Kaşıkçı cinayetiyle birlikte bu çetenin ne tehlikeli ve vahşi işler yaptığı/yapabileceği, ne alçak bir yapıya büründüğü, ne sinsi bir yapılanma içinde olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Artık Arap aleminde masum kralların, çiçeği burnunda sempatik prenslerin yerinde gizli ve açık bütün suçları ve oyunları ortaya çıkmış katil ve cani emperyalizmin uşağı işgalciler oturmaktadır. Takke düşmüş kel görünmüştür.
Bunların işledikleri cinayetler, ihanetler, bölgeye ve müslümanlara karşı batı emperyalistleri ve güç odaklarıyla birlikte oynadıkları çirkin oyunlar, çevirdikleri fırıldaklar, ihanet tiyatroları bu zalim ve gasıp şımarıkların, bu güç sarhoşu asalakların kendi sonlarını da getirecektir.
İşbirlikçi Arap Mankurtları tarihe geçecek bir ihanetin aktörleri olarak bugün İslam düşmanları tarafından yazılmış en adi, en alçak, en şerefsiz senaryoların acemi oyuncuları olarak tarihe geçecektir.
Bütün bunlara rağmen, bütün bunlara karşı tarihe yön verecek, tarihi şekillendirecek, tarih yazacak olanlar bu toprakların gerçek sahipleri olan ve Allahın rengine boyanarak, yalnız O’nun rızası için mücadele eden müslümanlar olacaktır.
.
Amerika Kabadayılığı ve ”Dünya 5′ ten büyüktür.”
![]()
Güç zehirlenmesi Batı Medeniyetinin ve özellikle ABD’nin içine düştüğü en büyük paradoks ve çıkmazdır. Güçlü olmakla her şeyi elde edebileceğine, her şeye sahip olabileceğine inanan Antik Romalının zamana, mekana ve insana olan çağdaş yansımasıdır bugün karşı karşıya olduğumuz.
Roma despotluğu ve Yunan ahlaksızlığı üzerine bina edilmiş batı uygarlığı , hiçbir insani, vicdani kural tanımayan çıkarcı, istilacı, yağmacı insanı güce boğduran vahşi bir medeniyettir. Aynen; Roma İmparatorluğunda Arenalarda Aslanlara parçalattırılan esirleri zevkle seyreden romalılar gibi.
Bugün batı toplumu ve batı medeniyeti güç serhoşluğunun, bu arsız şımarıklığın, bu kahredici zehirlenmenin tesirinde kendilerinden zayıf olan herkesi esir almaya ve aslanlarına parçalattırmaya, her yeri yakıp yıkmaya çalışıyor.
11 Eylülde ikiz kulelerin ABD’yi parmağında oynatan siyonist derin dünya devleti tarfından yıkıldığına, bu işte mutlaka MOSAT’ın parmağı olduğuna ve böyle büyük bir olayı birkaç teröristin yapamayacağına inanmıyorum.
11 Eylül İslam topraklarına yapılacak saldırıların ateşleme fitili idi.Saldırıdan hemen sonra Georg W. Bush’un, ‘’Haçlı seferleri başlıyor’’ ifadesi bir dil sürçmesi değil, planlı proğramlı bir oyunun başlangıcı idi..
Kısa zamanda ABD ve yandaşları tarafından Afganistanın ve Irakın İşgali bu coğrafyalarda taş üstüne taş bırakılmaması,işagalleri ve saldırıları için iddia ettikleri suçlamaların hiçbirinin doğru çıkmaması, uydurmaca iddilardan ibaret olması tesadüfi değildi.
Sudanın Güneyinin zorla Hartum yönetiminden ayrılması, Sudanın ikiye bölünmesi kendiliğinden gelişen bir olay değildi.
Libyanın batı emperyalizminin leş kargaları tarafından dünyanın gözü önünde gayri hukuki, gayri ahlaki ve ayak oyunlarıyla yağmalanması, ülkenin bir terör cenneti haline gelmesi bu büyük oyunun bir parçası idi.
Suriyede çıkarılan iç savaş, Esed’in gerek batılı emperyalistler tarafından, gerekse Rusya ve İran tarafından desteklenmesi, milyonlarca insanın ilticacı olarak aç susuz yollara düşmesi, yerlerinden yurtlarından edilmesi kibirli Amerikan katillerinin ve sömürgeci batının bir tezgahından başka bir oyun değildi.
1. Dünya savaşından sonra Kudüs’ün ve Filistinin işgali, İsrailin korsan bir devlet olarak kurulması öyle oldu bittiye getirilebilecek bir olay değildir.
Batı igalcileri ve sömürgecileri Ermenistanın Karabağı işgal etmesi karşısında, binlerce insanın yurtlarından çıkarılmasına, çıkmayanların katledilmesi durumda asla sesini çıkarmadı. Ama, 15 Temmuz darbe girişiminde suçlu görülerek yargılanmak için göz altına alınan Evengelish Rahip Andrew Craig Brunson için bütün ahlaki ve hukuki kuralları çiğneyerek serbest bırakılmasını istemesi, bunun için Türkiyeye yaptırım uygulanması adeta bir savaş ilanı idi.
İşte batılının ahlakı ve hukuka, yargıya saygısı bu kadar? Ajan rahibi yargılayan Hukuk batı medeni hukuku yani batıdan aldığımız hukuktur. Bize uymamız için verilen batı hukuk anlayışı, sıra batılılara gelince neden uyulmaz ? Çünkü, sömürge tip bir hukuk anlayışı batılı kolonyalistlerin dayattığı başka bir oyundur.
ABD, Almanya, Belçike, Yunanistan ve diğer batılı ülkelerde binlerce darbe kaçkını suçluyu Türkiye uluslararası hukuka dayanarak resmen istemesine rağmen, onlar bizde yargı var, hukuk var, adalet var diye suçluları bize iade etmiyorlar.Türkiye ABD vatandaşı sümüklü bir rahibi suçüstü yakalayıp yargılamaya çalışıyor, ABD yıllardır stretejik ortağı ve müttefiki olan Türkiyeyi bu yüzden tehdit ederek istediğini zorla yaptırmak istiyor.
İşte; Yılanla çuvala girmenin, Akreple arkadaşlık etmenin, Ayı ile dans etmenin neticesi ve çok ağır faturası bu…
ABD çakalını ve Olimpus Dağının çocuklarını ancak; İslam ümmeti bir yumruk, bir güç, bir vücut olunca susturabilir, durdurabilir, korkutabilir. ‘’Evet, Dünya 5 ‘ten büyüktür ama; İslam alemi de Amerikadan büyük’’, olduğunu müslümanların içlerine sindirebildikleri, anlayabildikleri, bu bilinçle zamana ve mekana kurulabildikleri zaman Dünyanın % ‘ten büyük olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Millet olarak bugün ve geleceğimize bu bilinçle hazırlanmalı, olaylara ve dünyaya bu bilinçle bakmalı ve değerlendirmeliyiz ki, dünyanın 5’ ten büyük olduğunu herkezce net olarak anlaşılsın!
.
Beka meselesi?
Hani nerede nesli tükenmekte olan Kemalist kelaynaklar, kalemlerinden kan ve irin fışkıran fitnenin ‘’Sözcü’’leri köşe yazarları, kara cübbeli aydınlar, darbe sevdalısı akademisyenler, laik dinazorlar, inkârın ve tuğyanın gönüllü temsilcileri hangi kara bayrağın altında tünüyor, hangi mağarada kış uykusunda devrimcilik rüyası görüyorlar?
Mankurtların eğer güçleri yetse; Müslümanları kendi yurdundan kovacaklar, ellerinden gelse; onları bir kaşık suda boğacaklar. Ama, yıllarca milletimizce dışlanmışlığın, itilmişliğin ezikliği içinde korkularıyla birlikte kucak kucağa yaşıyorlar. Aman başımızı örtecekler, mahalle baskısı yapacaklar, meyhanemizi, kerhanemizi kapatacaklar vehimleri içinde ciyaklayıp duruyorlar.
Her seçim ve kurultay öncesi en iyi yaptıkları iş Ali dayının keçileri gibi birbirleriyle didişip durmak. Buna da parti içi demokrasi diyorlar. Aslında yapabilseler CHP den kopacaklar ama gidecekleri başka bir kapı yok. İnanç ve imanları da buna müsaade etmiyor.
Artık yok oluş ve tükenişlerinin önüne geçebilmek için kendilerine benzeyen hizipler ve partilerle ittifak içinde ‘’Yıkılmadık ayaktayız’’ şarkısını söylemek için kol kola, yan yana gelip güç birliği yapmaya çalışıyorlar. CHP’nin yerli müttefikleri olan ataistler, Ermeniler, Rumlar,Yahudiler ile Sabataistlerden oluşan Bizans artıkları çareyi PKK’ya sığınmakta arıyor.
Bu zihniyetin kuruluşundan itibaren tarihini iyi incelerseniz, parti içinde en etkin rol alanların, onları içeriden veya dışarıdan besleyen ve destekleyenlerin kimler olduğunu, nasıl oraya geldiklerini veya getirildiklerini, hangi medeniyet ve kültürün taşeronluğunu üstlendiklerini çok net olarak anlar, görürsünüz.
Mesela; Deniz Baykal’ın bir gecede ‘’Mape Darbesi’’yle CHP liderliğinden düşürülüp, tepeden inme Kılıçdaroğlu’nun liderlik koltuğuna oturtulmasını, partisine her seçimde hezimet üstüne hezimet yaşatmasına rağmen inat ve ısrarla o koltukta tutulmasını ‘’Mappe darbesinin’’ darbesiyle dilini yutan Baykal bile açıklayamaz.
Abdullah Gülden önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aday olmaması için adeta bir tarafını yırtarcasına, ‘’Sen aday olma! Olma! Olma!’’ diye çemkiren Baykal’ı dut yemiş bülbül haline getiren kimdir?
Batı; ‘’Ay eskiyince onu kırpıp kırpıp yıldız yapar’’. Taşeronların ve kuklaların sonu budur. Kılıçdaroğlu’nu da bekleyen son, Baykal’ın sonundan başkası değildir. ’’Etme bulma dünyası’’ yani…
CHP’ nin başını İslam düşmanlığı, İslam medeniyet ve kültürü karşıtlığı, tarih ve coğrafyamıza olan husumeti yiyecek. Antik Yunan medeniyetinin çocuklarının intikam ve kin hırsı onları batının ülkemiz için kazdığı çukurlara gömecek. Az kaldı.
Bugün Kılıçdaroğlu ve CHP’ nin her kılığa bürünerek Türkiye’yi ve Erdoğan’ı Avrupalılara şikayet etmesi, ülkemizde yapılan her hayırlı işin tekerine taş koyması, PKK, Geziciler ve FETÖ … gibi terör ve fitne örgütlerini koruması, kollaması ve onlarla ittifak kurması CHP’nin veya Kılıçdaroğlu’nun fikri değil, onların ötesinde şimdiye kadar onları kullanan batılı patronlarının aklıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçelinin birlikte kurduğu Cumhur İttifakı Kılıçarslan’ın Türkmen Beyleriyle birlikte Haçlılara karşı kurduğu Anadolu Birliğine benziyor. Yani; ‘’ BEKA MESELESİ’’ denilen şey; iktidar, parti, liderlik ve çıkar meselesi değil, Türkiye’nin emperyalistlere karşı, ‘’Birlik’’, ‘’Dirlik’’, ‘’Varoluş’’, Özgürlük ve Bağımsızlık’’ kavgası meselesidir.
Bunu anlamayanlar/anlayamayanlar hangi ittifak içinde olursa olsun Bizans’ın tarafında Türkiye’nin ve milletimizin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi karşısındadırlar.
‘’Beka Meselesi’’, Türkiyen’in taşaron CHP’den ve onun mankurt zihniyetinden kurtulma meselesidir.
.
İntihar ittifakı
Atasözleri insanların tarihboyu tecrübe tecrübe kazandıkları, damıta damıta bize kadar ulaştırdıkları hakikat prıltılarıdırlar. Bazen serttir bazen yumuşak, bazen alaycıdır bazen ciddi, bazen güldürücü bazen de düşündürücüdür. İnsanla birlikte yaşar ve kıyamete kadar da insanlığın yolu üzerinde birer meş’ale gibi yanarlar.
‘’Ölecek köpek Cami duvarına işer’’, diye bir atasözümüz vardır. İnsanlar ölüm fermanlarını kendi elleriyle yazarlar çoğukez. Giderayak Kılıçdaroğlu kendisiyle birlikte ittifak ortaklarını da intihara sürüklüyor
Adı; ‘’Halk Partisi’’ olan bir parti ‘’Halkçıyım ’’ diyerek sürekli halkın kendisiyle, inanç ve değerleriyle savaşır ise, yıllardır yaptığı bu yanlış ve hatalardan dersler çıkarmazsa inat ve ısrarı ancak kendisine zarar verir.
Bir asırdır ikiyüzlülük, yalan, iftira, ayak oyunları, darbeler ve darbecilerle, devrim masallarıyla müslüman bir halkını Hıristiyan Haçlılara benzetmek istersen, militan bir laiklikliğin pençesinde milletini boğmak istersen, kendi intihar fermanını yazıyorsun demektir.
Seçim zamanlarında ‘’Oy verin’’ diye millete yalvaran, korku ve baskıyla, açık oy kapalı tasnif ayakoyunlarıyla iktidar gelip milleti kendilerine yalvartan bir parti iflah olmaz.
Seçimleri kazanamadıkları zaman suçu kendilerinde değil de diğer partilere oy verenlere; ‘’Teneke kafalı, koyun sürüsü, göbeğini kaşıyan adam, çağdışı, gerici, yobaz’’ diye aşağılayan bir hareket sürüngenlikten, bayağılıktan ve aşağılıktan kurtulamaz.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana halkın partisi olduğunu iddia eden bir parti ve onun mankurtları milletimizin nazarında hiçte iyi bir sınav vermemişlerdir. CHP’lilerin bunu itiraf edecek kadar ne dürüstlükleri, ne de cesaretleri vardır.
Seçim kazanmak için;’’ Cumhuriyeti biz kurduk’’, ‘’ Atatürkün partisiyiz’’, ‘’Atatürkün askerleriyiz’’, ‘’Türkiye laiktir laik kalacak’’ gibi kışkırtıcı sloganlar bile artık pirim yapmıyor, milletimiz artık bu palavraları yutmuyor.
Türkiyede İslam düşüncesiyle Haçlı düşüncesi, Alpaslan ile Diyojen hala savaşmaktadır. Her günümüz Cuma, her şehrimiz Malazgirt, her yılımız 1071’dir. Kimin nerede ve hangi cephede yer aldığına, kimin hangi yerde durduğuna bakın! Kimin kim olduğunu, hangi tarafta savaştığını görür ve anlarsınız.
CHP’nin ilkesiz, yalancı, iftiracı, batı uşağı taşeron, mankurt, islam dini, tarihi ve medeniyeti düşmanı olduğunu zaten biliyorduk. Ama; FETÖ ve PKK işbirlikçisi olduğunu da bu seçimde daha net olarak göriyoruz.
Milletimiz en az 3000 yıllık tarihi birikimi ve geleneği sürecinde birçok devlet ve imparatorluklar kurmuş, birçok devlet ve imparatorluklar yıkmış, çağ açıp çağ kapamış zengin tecrübelerle donanmış insanlık ve merhamet abidesi bir millet olarak her türlü hatayı affedebilir, ama; ihaneti asla!
ABD piyonu FETÖ ve emperyalizmin uşağı PKK ile Avrupanın maşası CHP’ nin ‘’millet ittifakı’’ adı altında ittifak etmesini milletimiz ihanet ittifakı olarak görmektedir. Onun için bu ittifaka zillet ittifakı diyor. Unutmayalım; Allah cc şirk’i, bu millet de ihaneti asla affetmez.
Bu seçim; CHP’nin son oyunu, bu ihanet; mankurtların intiharıdır. CHP’nin günahlarını saymaya bir ömür yetmez. Canları cehenneme, ’’Şeytana azap yakışır.’’
’’Taş, taş değil kalbindir taş senin’’
‘’Nereni nasıl yaksın, söyle bu ateş senin’’ (1)
.
Darbeler ve ihanetler
Bir toplum tarihi hafızasını kaybederse, her zaman aynı yanlışlara, hatalara ve oyunlara düşmekle karşı karşıya kalır.
Milletlerin derin hafızası kendi geleceğini teminat altına alan en büyük, en güçlü, en sağlam bir sigortadır. Hafızasını yitirmiş milletler başkalarının maddi ve manevi, askeri ve siyasi, kültürel ve ticari baskısı altında sürekli düşmanlarının hedef tahtası olarak yaşamak zorundadırlar.
Bizde Osmanlı ile başlayan, Cumhuriyetle sürdürülen darbe geleneği her zaman milletimizi ve devletimizi yıkmak ve yok etmek, onu milli ve manevi değerlerinden koparmak ve mankurtlaştırmak isteyenler tarafından yapılmış veya yaptırılmıştır.
Osmanlıda yapılan darbelerin çoğu saltanat kavgası iken, Cumhuriyet döneminde yapılan bütün darbelerin ana hedefi milletimizin mukaddes değerlerini, kadim tarih ve kültürünü yok etmek için yapılmıştır. Bu darbelerinin arkasında mutlaka ama, mutlaka bir yabancı eli vardır. Bu darbeler dış düşmanlar ile onların yerli işbirlikçilerinin darbesi olarak karşımızda birer utanç tablosu olarak dikilmektedir.
Bir millet tarihi hafızasını yitirirse yolu üzerinde ibret ve ihanet anıtı olarak duran bu utanç tablolarını da göremez..
Cumhuriyet döneminde 1. Meclis-i Mebusanın kapatılması ile başlayan darbeler süreci en son olarak 15 Temmuz ihanetiyle bıçak kemiğe dayanmış ve millet sokaklara dökülerek darbecilere ve darbe sevicilere bütün dünyanın gözü önünde unutamıyacakları tarihi bir ders vermiştir.
Peki darbeler dönemi kapanmışmıdır, artık darbeler son bulmuşmudur? Elbette; HAYIR!
Darbe yapmak için eğitilip yetiştirilen bir asker ve ordu bilincinin virüs gibi asker ve toplum içinde yaşadığı sürece o ülkede darbeler bitmez. Türkiyede ordu herşeyi ile tamamen millileşmeden, milletin ordusu olmadan ve NATO, ABD, AB vs. gibi dış güçlerin ortağı, uzantısı ve müttefiki olduğu sürece Türkiyede de darbeler bitmez.
Nasıl ki, Türkiye fay hatları üzerinde bulunan, her an debreme hazırlıklı olması gereken bir ülke ise, askeri, siyasi, ekonomik darbeleri tetikleyecek gerilimleri barındıran bir ülke olarak Türkiye her zaman iç ve dış darbelere gebedir.
İslam medeniyet ve kültürünün düşmanı işbirlikçiler, yerli münafıklar ve emperyalizmin uşakları aramızda var oldukça; Türkiyedeki darbe geleneği de var olmaya devam edecektir.
Şunu asla unutmamalıyız ki; Türkiye ve islam ülkelerindeki iç kavgalar doğu batı, Kapitalizm Komiminizm, Faşizm Liberalizm, demokrasi memokrasi kavgası falan değildir. Tarih boyu Müslümanlarla Haçlılar arsında süren ve sürecek olan islam ve islam düşmanları arasındaki mücadelenin çağdaş uzantısıdır.
Bu mücadeleyi hala anlayamayan ve ona göre ruh ve düşünce aleminde kendi konumunu ve cephesini belirleyemeyen asker, siyastçi, akademisyen, entelektüel, sivil vs. kim olursa olsun düşmanın cephesine silah taşıyan bir ahmak veya hain, kendi cehennemine odun taşıyan akılsız bir eşekten farksızdır.
Türkiyeyi batılılaştırmak için kurgulanan ve uygulanan darbeler bu milleti zorla zorbalıkla dininden, tarihinden, kültür ve medeniyetinden koparmak için yapılmış Hitler ve Missolini faşizmini örnek alan bir despotizmdir.
Bu darbelerin akıl hocaları ve oyun kurucuları putperest antik Yunan ve ataist Romanın çağdaş temsilcileri olan batılılardır. Türkiye ve islam aleminde darbeler islama ve müslümanlara karşı yapılmıştır, yapılmaktadır ve bundan sonra da yapılmaya devam edilecektir. Milletin iradesine saygı göstermeyen darbecilerin ve darbe sevicilerin sığındıkları en son liman faşizmin karanlık mağaraları olmuştur.
28 Şubat da böyle zifiri karanlık bir darbedir. Ne yazık ki askeriyle, bürokratıyla, medyayasıyla, akedemsyeniyle, siviliyle darbeciler utanmadan sıkılmadan yüzsüzce aramızda dolaşıyorlar. Onların yargılanması galiba hakimlerin hakimi Allah’ın divanına kaldı.
İslam inancı ve düşüncesi Türkiyede ve coğrafyamızda var oldukça; ona paralel olarak firavun düzeninin darbeleri ve darbeciler de var olacaktır. Millet olarak barış, özgürlük ve huzur içinde yaşamak için 15 Temmuzda olduğu gibi iç ve dış düşmanlarımıza karşı heran savaşmaya hazır olmak zorundayız.
Selam ve dua ile…
Devlet ve ‘’Beka’’ Sorunu
Arif Altunbaş 8 Mart 2019 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 633 GörüntülemeFacebook Twitter LinkedIn
Dinle
Devlet ve ‘’Beka’’ Sorunu
Arif Altunbaş
Devlet ve ‘’Beka’’ Sorunu
Milletleri bir arada tutan onların beraberlik ve dayanışma ruhu, ortak idealleri ve çıkarları , istikrar ve barış içinde birlikte yaşama düşünce ve arzularıdır. Bu ortak değerlerden birisi tehlikeye düşerse beka sorunu denilen durum ortaya çıkar. Beka sorunu bir milletin bugününü ve geleceğini ilgilendiren en temel meselelerden birisidir. Tarihi tecrübelerin ışığında bugününü ve yarınını düşünmeyen, onun için ön hazırlıklar yapmayan bir insan ve ailenin, toplum ve devletin gelecekle ilgili sürekli bir kaygısı ve sorunu vardır. Böyle bir sorunu olanlar her zaman düşmanlarının saldırı, işgal ve istilalarıyla başları beladadır. Bugün Türkiyenin karşı karşıya olduğu 4 büyük ‘’Beka’’ sorunu vardır; 1-Derin Devlet; Bunlar ABD, NATO ve Avrupa devletleri ve onların Türkiyedeki yerli işbirlikçi ve uzantılarıdır. Başka bir deyimle, ‘’Kontrgerille’’ veya ‘’Derin Devlet’’ uzun bir dönem Türkiyeyi sömürge bir devleti gibi yönetmiştir. Bunlar devletin bütün kademelerine yerleşmişler seçimle gelen yöneticileri tehditlerle yönetmeye çalışmışlar, vesayetleri altına girmeyenleri de darbelerle, idamlarla, hapislerle, yargısız infazlarla safdışı bırakmaya çalışmışlardır. 1960 Menderes’e, 28 Şubat Başbakan Erbakan’a yaptıkları gibi… Bu oyunun son perdesi ise; FETÖ örgütü olarak sahneye sürülmüş, 17-25 Aralık, 15 Temmuz ihanet darbesiyle Tayyip Erdoğanı ve hükümetini tasviye etmek istemişlerse de Allahın yardımı ile milletimizin sokakları işgal ederek meydanları yerli işbirlikçilere terketmemiştir. Bu tehlike hala Türkiye için 1. derece bir beka sorunu olarak karşımızda durmaktadır. 2-Dış güçlerin oyunları; Haçlı seferlerinden bu yana dış güçler dediğimiz Haçlıların Türkiyeye karşı olan düşmanlıkları, yıpratma ve yıkma, parçalayıp yok etme projeleri son bulmuş değil. Bu bağlamda ne ABD’ ye, ne Avrupa devletlerine, ne Rusya’ ya, ne de Çin’ e, ne de başka bir güce asla güvenemeyeceğimiz tarihi tecrübelerimizle sabittir. Gas ve petrol zengini olan Doğu Akdeniz her çağda eğemen güçlerin savaş alanı olmuştur. Fenikelilerle Romalıların, Perslerle Yunanlıların, Bizans ile Osmanlıların kara ve deniz savaşlarına sahne olan bu stratejik bölge şu anda gerek Kıbrısı, gerek Doğu Akdenizdeki münhasır bölgelerdeki hak ve hukukumuzu savunmak için hayati bir önem arzetmektedir. 3-PKK-PYD gibi Terör örgütleri; Hem Kürt, hem Arap, hem de Türk halkının başına bela edilen bu illegal örgütler Türkiyeyi bölmek ve parçalamak için dış güçler tarafından desteklenmekte ve sahiplenilmektedir. ABD ve Avrupalı devletler İran, Türkiye, Irak, Suriyede toprakları üzerinde bir kürt devleti kurarak buradan İsraili güvence altına almak, petrol ve gas zengini bölgeleri kontrol ve denetimleri altında tutarak bölgeye hakim olmayı düşünüyorlar. Önlerinde en büyük engel olarak da Türkiyeyi gördükleri için önce onu tesirsiz hale getirmeye çalışıyorlar. Doğu ve Güneydoğudan Kürt devleti ve Ermenistan ile, Doğu Akdenizde İsrail, Mısır ve Rumlarla, Egede Yunanlılar ile, içeride yerli münafıklarla ülkemizi ve milletimizi bir kurt kapanına almaya çalışıyorlar. 4-Lider Türkiye; Türkiye tarihe damgasını vurmuş büyük ve soylu bir milettir. Güçlü bir devlet olarak bölgesini ve coğrafyasını kucaklayan bir misyon ve vizyona sahiptir.. Bu durum ülkemiz, bölgemiz ve coğrafyamız üzerinde hesapları olan burnu gaz ve petrol kokusundan başka bir koku almayan batılı leş kargaları, çakalları ve canavarları oldukça rahatsız ediyor. Bu coğrafyada düşmanlarımız güçlü bir Türkiyenin olmasını istemiyor. Bunun için Tayyip Erdoğan düşmanlığı ve lider Türkiye karşıtlığı her zaman karşımıza sorun olarak dikiliyor.Türkiyenin başına ekonomik, askeri, siyasi ve uluslararası sorunlar çıkararak milletimizi ve devletimizi zayıflatmak, yıkmak, parçalamak ve yok etmek istiyorlar.Beka sorunu denilen şey tam da bu işte. Bu gerçekler karşısında AK Parti ve MHP ‘’Cumhur İttifakı’’ yaparak içteki yerli münafıklara, dışdaki Türkiye düşmanlarına karşı bir blok oluşturarak yerel seçimlere giriyor. Öteyandan başını Kılıçdaroğlunun çektiği CHP ve İP, PKK, FETÖ ve maalesef SP ‘’Cumhur İttifakının’’ yolunu kesmek için ellerinden gelen her eylem ve söylemi yapıyorlar. ‘’Beka Sorunu’’ denilen şey sadece bu dört meseleden ibaret değil elbet. Bu üzerinde birçok kitap yazılacak kadar geniş ve derin bir konudur. Rabbim milletimize Hakkı Hak olarak, batılı da batıl olarak göstersin!.. Bizi dinsiz imansızların, vatan ve millet düşmanlarının eline mecbur bırakmasın!..
.
Ezana havlayan köpekler
Benim kültürümde olmayan bir şeyi allayıp pullayıp bana aitmiş gibi yutturmaya çalışmak, benim inancım ve aklımla alay etmektir. ‘’Dünya Kadınlar Günü’’ de böyle bir şey işte. Çünkü, Müslüman bir millet olarak bizim kadınlara gösterdiğimiz hassasiyet ve saygıyı hiçbir din, kültür ve medeniyet göstermez.
Hangi din ’’Cennet annelerin ayağının altındadır’’, hangi kültür ‘’Ana gibi yar vatan gibi diyar olmaz’’, hangi medeniyet ’’kadınları her türlü cinsel obje ve reklam aracı olmaktan men ederek evinin sultanı ve cenneti ayakları altına seren anne olarak baş tacı eder?
İslam toplumları kendi din, kültür ve medeniyetine sırt çevirip batıyı kıble edindikten sonra, oraya ait ne varsa (doğru yanlış demeden) sorgusuz sualsiz kendimize mal etmeye başladığımızdan itibaren bu değerleri kaybetti isek; suç dinimiz ve kültürümüzde değil, onları hayatımızdan çıkaran bizlerde. Allah erkeği kadına, kadını erkeğe muhtaç olarak yaratmış, ikisinden de insanlık alemini türetmiştir
Kadın düşmanlığı nasıl hastalıklı bir ruh hali ise, erkek düşmanlığı da aynı derecede ruhi bir hastalıktır. Bunlar bizim toplumumuz içine batılılaşma sendromuyla birlikte giren virüsler ve her biri Truva atı ölçüsünde olan tuzaklardır.
Türkiye batılılaşması teknolojik, bilimsel, sanayi, ekonomi ve endüstri alanlarında değil, bilakis toplumumuzu İslam’dan, Kur-an’dan, kültür ve medeniyetimizden koparma ve onlara düşmanlaştırma yönünde yapıldı.
Kendi ahlak ve kültürümüzden, milli değerlerimizden kopma ve koparılma tuzağı bizi kendi benliğimizden, kimliğimizden uzaklaştırarak yozlaşmaya, soysuzlaşmaya ve Mankurtlaşmaya kadar götürdü.
CHP tek parti diktatörlüğünün din düşmanı, gayri milli politikaları bir İslam toplumu olan milletimizi bir inkar toplumu haline getirmek için batılılarca bir araç olarak kullanıldı.
Kuranın ve Ezanın yasaklanması, camilerin ve İslami eğitim müesseselerinin kapatılması, inkarcı milli eğitim politikaları, her alanda batıya öykünme ve her hususta batılı gibi düşünme ve olma özentisi, süngü ve dipçik zoruyla, darbe ve tehditlerle milletimize zorla zorbalıkla dayatıldı. Ne yazı ki, içimizde hala bu faşist diktatörlük dönemine özenen, onu özleyen Mankurlar var.
8. Mart.2019 Akşam vakti ‘’Dünya kadınlar günü’’ münasebetiyle Taksimde, ‘’Feminist Gece Yürüyüşü’’ adıyla yapılan toplantı sırasında Akşam ezanı okunmaya başlayınca bir gurup feminist mankurt Ezanı düdük ve ıslık sesiyle protesto etmesi içimizde yaşayan Bizans artıklarının o gün, orada kin ve nefretlerini kustuğu andı. Biz bu filmi ‘’12 Eylül’’, ‘’28 Şubat’’, ”Cumhuriyet Mitingleri” ve ‘’Gezi’’ eylemlerinde de görmüştük.
“Kadınlar günü”, “Sevgililer günü”, “1 Mayıs”, “Anneler veya babalar günü…” gibi içimize sokulan bütün bu uydurma bayram ve günler kendi ahlakımızı, kültürümüzü, aile ve toplum yapımızı dağıtmak, iç barışımızı bozmak için sinsice içimize sokulan fitne virüsleridir.
Müslüman bir kadının hak ve hukukunu koruması için, kadını cinsel bir obje ve satılık bir mal gibi gören Avrupa kültüründen alacağı ve öğreneceği bir şey yoktur.
Türkiye ve İslam alemindeki ideolojik mücadele ve kavgalar gönlünü Olimpus dağının sahte tanrılarına kaptıranlarla, kalbini Allaha ve resulüne veren İslam Medeniyet ve Kültürünün çocukları arasında cereyan etmektedir.Sağ sol, Kominist kapitalist, Laik anti laik vs. hepsi birer oyunun ve tuzağın bir parçasıdır.
Batılılar ve onların ülkemizdeki ikiyüzlü yandaşları Salahaddin Eyyubi’ nin, Nureddin Zengi ‘nin, Kılıçarslan’ın, Alpaslan’ın Müslüman evlatlarını iki asırdır Hıristiyan haçlılara benzetip onları mankurtlaştırmaya çalıştı. Batıdan gelen ..izm’ler, sahte gün ve bayramlar gibi feminizm akımı da müslüman kadınların içine sokulan bir fitne idi. Bu oyunları her zaman gördük ve onların acı meyveleri hala ağzımızı buruyor.
Taksimde ezanı protesto edenler vatanımızda Müslüman kimliği ile dolaşan Bizans artığı şerefsizlerdir. Asırlardır bu topraklarda ezanlar dinmez, tekbirler eksilmez. Taksimde itler ulusa da, köpekler havlasa da asla Ezanlarımıza zerre kadar bir zarar veremez. İtler ürür, rabbimize uzanan kervanımız yürür Allahın izniyle.
.
Abdulhamid Han ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

.
Abdulhamid Han ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

.Arap NATO’su
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arap NATO’su
Bugün İslam alemi her yönden özgürlük ve bağımsızlığını yitirmiş ekonomik, siyasi, kültürel, ve askeri olarak bir emperyalist güce bağlı ve bağımlı yaşamak zorunda bırakılmıştır. Gerçekten islami bir politika ve diplomasi izleyen, yönetime sahip olan maalesef bir devlet yoktur. Bu coğrafyaları yönetenler ya koyu mezhepçi, ya radikal ırkçı, ya sığ bir bölgeci, ya Kapitalizmin veya Sosyalizmin müzmin taklitçisidir.
Özellikle 1. Dünya savaşından sonra tepeden tırnağa işgal edilen islam coğrafyasının her biri bir süper güçün sömürgesi olmuştur. Batılı işgalciler islam toprakları üzerinde kukla devletler kurup oralara atadıkları kral, emir, devlet başkanı gibi sahte kahramanlar ve millişeflerle sömürü çarklarını zamanımıza kadar sürdürmüşlerdir.
Başta; ABD, İngiltere, Fransa, Ispanya, Portekiz, Belçika, Hollanda, İtalya, Danimarka gibi sömürgeciliğin başını çeken ülkeler, daha sonra; Rusya ve Çin gibi devletler, işgal ettikleri ülkelerin en önce din, dil ve kültürünü değiştirmeye yönelerek onları kendi kültürleri içinde asimile ederek modern köleler haline getirmişlerdir. Yani doğuda, batıda, Kuzeyde, Güneyde her yerde eğitim, öğretim ve kültür emperyalizmiyle resmen bu toplumlar köleleştirilip mankurtlaştırmıştır.
2. Dünya savaşında Alman ordusu önünde darmadağın olup yenilgiye uğrayan Avrupalı devletler ve Rusya Amerikanın destek ve yardımıyla Almanyanının kölesi olmaktan kılpayı kurtulmuşlardır. Amerikanın kol ve kanatları altına sığınarak canlarını kurtaran bu devletler ellerinde bulundurdukları birçok sömürgeleri ABD’ye devretmiş veya kaptırmışlardır.
Halen birçok Japon adası Rusların işgalinde, Okyanustaki birçok ada ve adacık ABD’nin askeri, ekonomik ve siyasi hegemonyası altında, yine birçoğu da İngiliz, Fransız, Ispanya ve portekiz’in işgali altındadır
Avusturalya (1942), Yani zelanda (1947), Hindistan ) 1947), Malezya ( 1957), Singapor (1965), Güney Afrika (1991), Sudan (1951) , Mısır (1922) Suudi Arabistan (1932), Ürdün (1923), Irak (1932) Suriye (1961), Malta (1964) gibi ülkeler daha düne kadar ingiliz sömürgesi veya işgali altında idi Kanada bile halen ingiliz toprağı sayılmaktadır. İndenozya (1949) a kadar Hollandanın sömürgesi olarak kaldı. ABD, Rusya, Çin ve Avrupa devletleri dünyayı sömürerek bugünkü zenginliğine ulaşmıştır.
Bugün batı uygarlığı kendi değerlerine saygı göstermeyen, kendi değerlerini inkar eden, onları çiğneyen bir vahşet uygarlığı haline gelmiştir. Bu vahşete ön ayak olanların çoğu da ne yazık ki buralara tayin edilen ve getirilen yerli yöneticilerdir. Bu mankurtlar kendi dinlerine, kültürüne, geleneğine, milli ve yerli değerlerine karşı savaş açmış, işgalci ülkelerin jandarmalığını yapmış sahte ve milli kahramanladır.
ABD’nin öncülüğünde Suudilerin ev sahipliğinde ve petrol zengini körfez ülkelerinin finansıyla bugün Ortadoğuda kurulmak istenen Arap NATO’ su da yeni bir işgal, sömürü ve savaş dalgasının habercisidir. Dün Sudanda Ömer el Beşir hükümetine karşı yapılan darbe, bugün Libyada ve Suriyede süren iç savaşın bitmemesi bu gasıp,fasık ve kukla arap rejimlerinin eseridir.Bu kukları oynatan da şüphesiz büyük şeytan Amarikanın bizzat kendisidir.
ABD’nin desteğiyle İsrailin Kudüsü ve Golan cephelerini işgal etmesinden sonra şimdi sıra Gazzenin kapılarına dayanmıştır. Kurulmak istenen bu Arap NATO’ su emperyalizmin her türlüsüne karşı milli ve yerli bir duruş sergileyen tüm islam ülkelerine karşı savaşmak için kurulmaktadır. Bu Arap fitnesi İsrail ve ABD’nin işini kolaylaştırmak, onların çıkarlarını korumak ve kollamak için kurulmaktadır.
Elbette; Şeytanın atına binen oradan çabucak iner, ABD’nin gazına gelen kendi kazdığı çukurda boğulur, İsraile yardım ve yataklık yapan onun oyuncağı olmaktan kurtulamaz.
Amerika Ortadoğuyu yeniden dizayn etmek için faturayı Körfezin petrol serhoşu bu şımarık çocuklarına ödetecek, figüran olarakta sahnede bu kuklaları oynatacaktır.
Ortadoğuda Amerika ve Avrupa emperyalizmine boyun eğmeyen her lider ve devlet bu fitnenin hedefi olacaktır. CHP BDP ve onun ortakları, yandaşları bu fitnenin Türkiye ayağını oluşturmaya zaten dünden gönüllü, istekli ve razıdır. Yeter ki, Türkiyenin başından emperyalizme, sömürü ve işgaline karşı direnerek dik duran ve eğilmeyen Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin.
.
Milleti geren kim?
Hem katil PKK’nın siyasi uzantısı ile ortak ol, onları temize çıkarmaya çalış hem de utanmadan sıkılmadan üçbeş oy ve sempati kazanmak için şehit cenazelerine katıl. Bu yüzsüzlüğe ne denir? Bu aymazlık milletle alay etmek, dalga geçmek değil de, ya ne nedir?
Vatandaşın kutsalına saygı göstermemek, onu ahmak ve aptal yerine koymak, en acı gününde onu provoka edercesine haber vermeden istenmediğin bir yerde bulunmak en azından cenaze sahibine ve yakınlarına karşı saygısızlık ve hakarettir.
Şehidin yakınları orada seni görmek istemiyorsa oraya gitmemelisin. Öfkenin üzerine üzerine gitmek niye! Gidersen işte böyle öfkeli kalabalığı ajite eder, neticede onların hışmına uğrarsın.
Sonrada, ‘’Linç girişimi yapacaklardı’’ havalarına girmek, mağdur ayaklarına yatmak daha yeni seçim sitresinden çıkmış milletimizi suçlamak hoş görülecek, iyi niyetle karşılanacak bir durum ve tutum değildir.
Milletin birlik, dirlik ve beraberliğine kast eden katil PKK ve diğer terör örgütlerine kucak açanları, onlarla el ele kol kola girenleri, -seçimde dahil olmak üzere- birçok konuda onlarla birlikte eylem ve söylemde bulunanları, bu hainlere kuluçkalık yapanları bu millet asla unutmazmış, bun bir daha gördük.
‘’Göbeğini kaşıyan, teneke kafalı cahil adamın’’ (!) zekası ve aklıyla alay edenlerle millette en demokratik hakkı olan protesto ve direniş hakkını kullanır ve muhatabına ömür boyu unutamayacağı bir ders ve akıl vermiştir.
‘’Düğün evine gelen davulcu ve zurnacı’’ gibi elini kolunu sallaya sallaya ne polise, ne jandarmaya, ne de cenaze sahibine haber vermeden siyasi ortaklarının şehit ettiği bir yiğidimizin cenaze namazına gidiyorsun. Bu senin bu konudaki ilk gafın, ilk hatan değil. Şimdiye kadar birçok cenazede birçok defa yuhalandın, hakarete ve protestolara maruz kaldın ise nereye gittiğini düşünmek zorundasın.
Bunu bizzat defalarca yaşayan bir insan olarak gerilim çıkacağını bile bile inadına inadına oraya gitmenin felakete davetiye çıkarmanın ötesinde alenen bir kışkırtıcılık olduğunu bilmemen mümkün değil. O ailenin yüreği yanmış, millet gerilmiş, katillere karşı öfke tavan yapmış sen orayda korumalar eşliğinde boy gösteriyorsan faturayı da peşin peşin ödemeyi kabul etmişin demektir.
Böyle bir durumda sağda solda suçlu aramanın, komplo teorileri üretmenin, organize bir saldırı arayışlarına girmenin bir mantığı yok. Suçlu bizzat hem katillerle ortaklık yapıp, hem de hiçbir şey olmamış gibi yüzü kızarmadan milleti tahrik edercesine pişkin pişkin cenaze namazına katılan BDP’nin ortağıdır.
Yeter artık! Bu mazlum milletin duygularıyla oynamayın, alay etmeyin, dalga geçmeyin! Onları aptal ve ahmak yerine koyup acıyı oya tahvil etmeyin. Son verin artık bu artistliklere…Vatandaş bu tarihi geçmiş, kokuşmuş ayak oyunlarını yemiyor, kendini aptal yerine koyan ahmakları da affetmiyor.
Elbette ateş düştüğü yeri yakar. Milletin yüreği yanıyor. Sabrın da bir sınırı vardır.Yazık değilmi bu vatan için millet için, hepimiz için canını veren evlatlarımıza ve onların acılı ailelerine, öksüz ve yetim kalan yavrularına…
Vatan ve millet düşmanlarıyla sarmaş dolaş olanları milletimiz hiçbir zaman unutmaz. Bu millet herşeyi affeder ama ihaneti asla affetmez. Bunu öncelikle siyasi parti liderlerinin bilmesi ve ona göre hareket etmesi gerekir.Türkiyenin bekası, birliği, dirliği, düzenliği bütün partilerden ve partilerin geleceğinden daha önemlidir.
Önce parti liderlerinin sonra hepimizin bu olaydan çıkaracağı ders; ‘’Ya olduğun gibi görün veya göründüğün gibi ol’’ dur. Hainleri, katilleri, namussuzları, şerefsizleri, dış güçlerle açık ve gizli iş tutanları milletimiz asla unutmaz.
Gezicilere kimin sahip çıktığını, 15 Temmuz darbesine kimin tiyatro dediğini, Türkiyeyi yurt dışında yabancılara kimin şikayet ettiğini, daha dün kimin ‘’bu ülkede can güvenliği yok’’ diyerek halkı sokağa çağıran kışkırtıcı siyasileri millet unutmadı, unutmaz. Asıl suçlulular bunlardır.
Başta Amerika, İsrail ve bazı batılı ülkeler olmak üzere ve onların Türkiyedeki taşeronları bilmelidir ki, bu millet gerildi mi yay gibi gerilir ve ok gibi de şaşmadan kuklayı da kuklaycıyı da vurur.
.
Kendini merkez görme körlüğü
Toplumsal hareketlerin, sivil toplum örgütlerinin, partilerin, devlet liderleri ve yöneticilerinin içine düştüğü en büyük çıkmaz kendini merkez görme körlüğüdür.
Bir toplum, parti ve onları yöneten idareciler kendilerini o ülkenin, o coğrafyanın, o dünyanın merkezi kabul eder ve farklıları yok sayarsa insanların nazarında ve cemiyet meydanında tek başlarına marjinal olarak kalmaya mahkumdur.Bu durum dağlardan kopup gelen suların çağlayarak, dere tepe aşıp sonra bir çölün ortasında kaybolup denize ulaşamamasına benzer.
Ego putu ve bu puta tapıcılık bütün dinlere ve kutsallara karşı insanın kendisi için kendisinin, kendisine özgü icat ettiği bir inkar geleneğidir. Bu gelenek zamanla onun kutsalı, hayat tarzı ve yaşam felsefesi olur.
İslam; kendi akidesinde, düşüncesinde, felsefesinde ve inanç sisteminde olgunlaşmayı insanın kendisinden başlatır.Sonra onu bir hayat tarzı ve mücadelesi haline getirir. Bu mücadele, insanın kendisine rağmen kendisine karşı verdiği bir mücadeledir. Sade bir vatandaş olsa da, devlet ve ordu başkanı olsa da bu böyledir, farketmez.
Kim kendi iç dünyasında bu mücadeleyi vermez ve kazanamazse, kendi dış dünyasının küçük ve sığ sularında oyalanır durur. Velev ki o kişi, bütün denizlerin ve okyanusların kaptanı deryası olsun. Velevki o kişi, en güçlü orduların kumandanı, en büyük devletlerin başkanı olsun.
İnsan önce kendi sularında yüzmesini bilecek, daha sonra başka sularda nasıl yüzüleceğini öğrenecek ve gerekirse de çevresine ve dünyaya onu öğretecek.
Kendi iç dünyasını kontrol ve denetim altına alamayan bir aile reisi veya lider eşini ve işini de istediği gibi kontrol ve denetim altına almakta zorlanır. Kendi iç dünyası ile barışık olmayan kişi, lider ve toplumlar iç ve dış muhataplarına, karşıtlarına, muhalefet ve düşmanlarına karşı olan mücadeleyi de kazanamaz.
Zafer; kişi ve toplumların içindeki meydan savaşında kazanılır cephelerde ve savaş meydanlarında değil. Savaş meydanlarında kazanılan zaferler aslında iç dünyamızda kazandığımız başarılarımızın hayattaki pratik yansımasıdır.
İslami cemiyet, cemaat, toplum, hareket ve partilerin başarısı da, başarısızlıkları da kendi içimizde kazandığımız veya kaybettiğimiz o büyük savaşın dışarıdaki yansıması olduğunu asla unutmayalım.
Bu gerçeği unutan toplumlar kendi içlerinde verdiği savaşı bir türlü bitiremez ve kısır bir döngü etrafında dolanıp dururlar. Büyük bir deniz savaşı verdiklerini sanmanın hazzıyla kendi sığ sularının balçıklarında can çekişirler.
Kişi, cemiyet, teşkilat, ve hareketler kendi iç olgunlaşmasını tamamlamadan dışarıdaki savaşları kazanamaz. Herşeyin olduğu gibi zamanın da üzerimizde hakkı vardır. Yıllardır kısır bir döngü etrafında dönüp duran islami kuruluşlar şunu bilmeliler ki, bu tarz bir hareket islami bir hareket, bu tarz bir mücadele islami bir mücadele değildir.
Peki ne yapacağız?
Ya kısır bir dögü içinde yaşamıyor gibi, yaşamıyor gibi yaşayan bir meyyiti müteharrik (hareketli ölü) olacak etliye sütlüye karışmayacaksın veya ‘’Emrolunduğun gibi dostdoğru…’’ olup adam gibi bir müslüman olacak; sorumluluğunu yerine getirecek, hak ve hakikat adına yola çıkacak veya yüreğinle birlikte o yolda iyi günde de kötü günde de dava adamı olarak mücadeleye devam edeceksin!
Ben değil, ‘’Biz, bir millet ve ümmetiz’’ diyeceksin, ‘’Biz bir millet ve ümmetiz.’’ O zaman; benlik çukuruna düşmez, benlik sularında boğulmaz milletinle birlikte karanlığa karşı bir mum yakmış, emperyalizme karşı bir kurşun atmış olursun.
Fakat; unutma! Kalbindeki şeytanı taşlamalısın önce, kalbindeki şeytanı.
.
Amerikan fitnesi
Amerikan despotizmi topraklarımızı bölüp parçalamak ve PKK’ya bir terör devleti kurmak, şımarık Rumları ve işgalci Yunanlıları korumak, fitnenin babası İsrail’e sahip çıkmak, Filistin’i ve Kudüs’ü siyonistlere vermek, kısaca;Ortadoğu’yu yeniden işgal ve dizayn etmek için karşımızda bir savaş pozisyonu almış durumdadır. Bu yüzden Türkiye’de sevilmeyen ülkelerin başında nefretin doğurduğu, büyüttüğü İsrail ve çağdaş firavun Amerika gelmektedir.
Sözde; müttefik, özde; en kalleş ve kaypak dost (!) Amerika ülkemizin ve milletimizin düşmanlarıyla birlikte Türkiyeyi hedef tahtasına koymuş, yemek için gözünü kestirdiği kuzuya; ‘’N eden suyu bulandırıyorsun’’ diyen Kurt’a benziyor. Kısaca; ABD, siyonist İsrail’in elinde bir kukla haline gelmiş durumdadır. İsrail Amerika piyonunu öne sürerek her gün bir karış daha ‘’Arz-ı mev’ut ideallerine’’ yaklaşıyor.
Amerikan despotizmi Ege ve Akdeniz’deki, Suriye’nin Kuzeyindeki ve PKK’ya karşı olan dik duruşumuzdan, menfaat ve çıkarlarımızı ne pahasına olursa olsun koruma kararlılığımızdan olağanüstü rahatsızlık duyuyor. Doğu Akdeniz’deki Türkiye’ye ait münhasır bölgelerde gaz ve petrol aramamamız için Türkiyeyi uyarıyor. Rumlar, Yunanlılar, Lübnan, Mısır, İsrail ile birlikte Doğu Akdeniz’de şimdiden bir terör paktı kurmuş durumda.
Rum, Yunan, İsrail, PKK, bazı aşiret ve çadır devleti olan Arap ülkeleri, Türkiye’deki yerli minafıklar ve işbirlikçileriyle birlikte; güçlenen, yükselen, değişen ve büyüyen Türkiye’den rahatsız olmalarının tek sebebi Türkiye’nin batı patentli kölelik zincirlerini kıra kıra, tutsaklık prangalarını parçalaya parçalaya anlı açık başı dik olarak özgürce hareket etmesi bölgemizde jandarmacılık oynayan Amerikayı ve dostlarını derinden rahatsız ediyor.
Dengesiz Trump yönetimindeki ABD’nin ve İsrail’in bütün derdi onlara baş eğmeden, yalakalık ve uşaklık yapmayan Türkiye’nin lideri Tayyip Erdoğan’ın ve yeni Türk dış politikasının onurlu, omurgalı duruşudur.
‘’Fırat Kalkanı’’, ‘’Zeytin Dalı’’ harekatları, ‘’İdlib’deki çatışmazlık bölgesinin’’ oluşumu, ‘’Kuzey Irakta ve Türkiye’deki terör örgütleri yuvalarının darmadağın edilmesi gibi… kendi özgürlük ve bağımsızlığımıza güvenliğimize dönük atılan tüm cesur adımlardan rahatsız olanlar zaten;Türkiye’ye karşı gardını almış, bir şer cephesi oluşturmuş durumdalar.
Bu hal bize, Osmanlı Şairi ve Hekimi Abdulhak Molla’nın,‘”Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh/Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh.” (Barış istiyorsan eğer; savaşa hazır ol! İnsanlık ancak bu örnek ile huzur ve kurtuluşa bulur) beytini hatırlatıyor.
ABD yandaşlarıyla birlikte tüm Ortadoğu ve Filiistin’de, bölgemizde ve coğrafyamızda yüzyılın büyük bir işgal ve sömürü planını devreye sokmak için çalışıyor. ( ‘’Beka meselesi’’ denilen şey işte bu.) Bazı Arap liderlerini de yanına alarak yeni bir sözde Filistin Devleti kurmak ve Kudüs’ü İsrail’e vermek yeni işgallere, sömürü ve zulümlere zemin hazırlamak için gizli, sinsi bir plan var devrede.
Şer güçlerin oyuncağı PKK, ezeli düşmanımız ; Rum ve Yunanlılar, ülkemize ve milletimize saldırmak ve bizi bir kaşık suda boğmak için her an zayıf bir anımızı ve fırsatımızı kolluyor. Türkiye’nin Eğe ve Doğu Akdeniz’de artan gücünden kaygılanan sözde dost ve müttefiklerle komşularımız ABD ve Avrupa Birliğinin kanatlarına altına sığınmaya çalışıyor.
Silahsız olması gereken Ege adalarındaki askeri üstlerin kurulması, onları tanzim ve tahkim edilmeleri, fır hattı, karasu sınırlarının 12 mile çıkarılma dayatmaları gibi provakasyonlarla Türkiye bir savaş ortamına doğru çekilmek isteniyor.
Türkiye kendi iç ve dış dinamiklerini başını ABD’nin çektiği sözde müttefiklerine karşı adı konmamış bir işgal ve saldırı harekatına kendini hazırlamak zorundadır. Dolar ve Euro’nun başını alıp gitmesi, Türkiye’ye karşı uluslarası arenada yapılan bilinçli ekonomik, siyasi, askeri saldırı ve tehditler, yanlızlaştırma taktik ve operasyonları topyekün bağımsızlığımıza ve özgürlüğümüze dönük birer kuşatma harekatından başka bir şey değildir. Bütün bunlar bize karşı yönelen bir savaşın habercileri ve öncü depremleridir.
Hangi siyasi görüşten, partiden, mezhepten, meşrepten…olursak olalım. Şunu asla unutmamalıyız ki, Türkiye coğrafi olarak da, Siyasi, askeri ve ekonomik olarak da birçok tehditlerle dolu büyük bir fay hattı üzerinde durmaktadır. Beklenmedik bir zamanda her türlü deprem ve sarsıntılara, yıkım ve saldırılara, savaş ve işgal hareketlerine millet ve devlet olarak şimdiden hazır olmak mecburiyetindeyiz.
Zaman çağdaş firavunlara ve firavunlaşanlara karşı birlik ve beraberlik olma zamanıdır. Yardımlaşma, dayanışma, omuz omuza verme, uyanık ve tetikte olma kardeş olma zamanı.
Rabbim milletimize ve Müslüman kardeşlerimize basiret ve uyanıklık versin!
.
Batının kendisiyle yüzleşmesi
Batı uygarlığı modern çağın oyun kurucu olarak bugününü ve yarınını tekrar tekrar gözden geçirmek ve kendisiyle yüzleşmek zorundadır
Kendi adına, insanlık adına, dünyamızın barış ve esenliği adına altına imza attığı ve atmadığı evrensel değerlere uygun hareket edip etmediğini aklının ve mantığının süzgecinden geçirmelidir. İnsanlık değerleriyle çelişen eylem ve söylemlerini, ikiyüzlülüğünü dünyayı hangi uçuruma sürüklediğini görmelidir.
Bir yandan demokrasiyi ve insan haklarını savunması, öbür yanda darbeci diktatörleri desteklemesi, katilleri, zalimleri temize çıkarmaya çalışması, seçimle iktidara gelmiş lideri askeri ve ekonomik tehditler ve yaptırımlarla devirmek istemesinin kendi yüz karası olduğunu anlamalıdır.
Afganistan ve Irakta milyonları katledip hala oraları işgal etmeye devam etmesi, Suriyede askeri üstler kurması, Filistini İsrailin kolonisi haline getirmesi, Ortadoğuda terör örgütlerini beslemesi kendi ahlaki seviyesizliği olduğunu bilmelidir.
Çin’e kafa tutmakla, Rusya’yı köşeye sıkıştırmakla dünyayı bir ateş çemberi içine çekmekle, her yerde fitne ateşi yakmak ve ateşe körükle yaklaşmakla acaba neyi başarmaya çalışmqktadır?
Amerikanın liderliğindeki batı uygarlığının bir vahşet uygarlığı olduğunu her hal ve hareketinde her zaman görebilirsiniz.Onu destekleyen ortakları ve müttefikleri ise; tarih boyu görülmemiş bir yalakalığın ve onursuzluğun finansörleri ve taşeronu olarak tarihe geçeceklertir.
Batı uygarlığının iki ayağı olan ABD ve AB Rusya ve Çine karşı müttefik gibi görünmeye çalışsa bile kendi içlerinde her an harekete geçebilecek derin fay hatlarını barındırmaktadır. ABD ve AB arasında sessizce kaynayan mağmaların sadece ekonomik yansımaları görünmekle birlikte aslında sorunlar Avrupanın kılcal damarlarına kadar uzanır.
Mesele bu kadarla da bitmiyor. AB’nin içindeki kriz noktaları o kadar belirgin tarihi bir geçmişe sahiptir ki; İngiltere ile Fransa, Fransa ile Almanya, Almanya ile doğu Avrupa ülkeleri arasında, tümüyle Rusya arasında bilinç altında yatan düşmanlıklar bir anda patlama riski taşıyor.Avrupa Birliği düşüncesi batı uygarlığının birbirlerine olan güvensizliğinden kaynaklanan bir ateş topudur. Onları bir araya getiren birbirlerine güvenmemekten kaylaklanan bir güvensizliktir.
Ne ABD AB ile kuzu sarmasıdır, ne AB kendi içinde akort olmuş bir orkestradır. Ne de Rusya ve Çin arasında kopmaz ve sarsılmaz bir bağ vardır. Aralarındaki dostluklar, müttefiklikler, paktlar çıkar ve menfaatler üzerine kurulmuş ikiyüzlü suni birlikteliklerden ve menfaat ortaklıklarından ibarettir. Bu tip ittifakların ve dostlukların ömrü karşılıklı çıkarların gittiği ve bittiği yere kadardır.
İnsan ekonomik ve teknolojik üstünlükle değil ahlaki değerlerle huzur ve barış içinde yaşar. Batının ruh ve kültür yapısında mevcut olan çifte standartlık onun DNA’ sına kadar işlemiş ahlaki bir çıkmaz, sosyolojik bir kör düğümdür. Ahlak ve adalet temelleri üzerinde yükselmeyen ulusların ve medeniyetlerin hiçbir zaman geleceği aydınlık olmamıştır.
Ahlaksız bir hukuk, kutsalı olmayan bir düşünce, onursuz ve şerefsiz bir hayat, kendi çıkar ve menfaatleri için herşeyi meşru gören bir hayat tarzı bir toplum ve milletin kokuşması ve daha sonra yok olması için yeter bir sebeptir. Böyle bir kültür ve medeniyet değerleriyle yetişmiş bir toplum ve milletten onurlu bir duruş, insanca bir bakış elbette beklenemez. Bugünün batı toplumu ile aramızda hergün yaşadığımız sorunlar batının kendi ahlaksız ahlakından ve ilkesiz ilkelerinden kaynaklanmaktadır.
Bir insan, toplum, millet kendi egosuna yenik düşer kendisiyle yüzleşmekten, hesaplaşmaktan korkar ve içinde bulunduğu çıkmaza bir çıkış ve kurtuluş yolu aramazsa; hergün kendi sonuna doğru yürür. Batı uygarlığı ve kültürü kendi gerçekleriyle yüzleşmediği sürece bir zülüm medeniyeti olarak kalacak, anılacak ve kendi sonunu hazırlayacaktır. Fransız düşünürü Baudrillard, “Batı kültürü, sadece ve sadece diğer dünyanın bu kültüre katılmak istediği için ayakta duruyor.” tespiti iddiamızı doğrular niteliktedir.
Hiçbir düzen; adaletsizlikle, hiçbir nizam; zulümle, hiçbir toplum; ahlaksızlıkla ayakta duramaz. Bizim de Müslümanlar olarak yüzleşmemiz gereken husus; göz kamaştıran zenginliğinden ve teknolojik üstünlüğünden dolayı bu cahili medeniyet ve kültüre hala taparcasına inanmak ve celladımıza aşık olup onu bir kurtarıcı olarak görmekten ibarettir.
Köleler ve hizmetçiler efendilerini taklit ederek efendileşmeye çalışırlarsa, hiçbir zaman efendilerine yaranamazlar. Güçlülerin en nefret ettiği şey; zayıfların kendilerini taklit etmesidir
.
CHP’nin Bizans oyunları
Milletimiz yıllarca CHP’ nin yalancı cumhuriyeti, yalancı milliliği, yalancı halkçılığı, yalancı devrimciliği, yalancı tarihçiliği, yalancı laikliği, yalancı dindarlığı… ile avutula avutula bu günlere kadar geldi. Bu ikiyüzlü zihniyetin kuşaktan kuşağa katmerleşe ketmerleşe bize kadar uzanan ne tükenmez oyunları ve oyuncuları, yalanları ve yalancıları varmış hepsini yaşadık ve gördük. Türkiyenin dünkü ve bugünkü sorunlarının temelinde onun inkar ve taklitçilik bataklığında ürettiği Bizans yalanları ve oyunları millet olarak özümüzden kopmamızın ve yabancılaşmamızın temellerini oluşturmuştur.
Türkiyede yalanın efendisi kimdir denilse; birazcık vicdanı ve insafı olan herkes sağına soluna bakmadan CHP der, sanırım. Bir asra yakındır çağdaşlaşma, ilericilik, aydınlanma… yalanları ve oyunlarıyla Türkiyeyi itibarsızlaştırarak Avrupa ve Amerikanın sömürgesi haline getiren bu zihniyetin yalanları ve karanlık oyunlarıdır.
Mahkeme kararlarıyla onanan bunca yalanları ve yalancıları bünyesinde barındıran başka bir parti yoktur. Milletinmizin özdeğerleriyle savaşmak için yalancı bir aydınlanma hareketiyle batı uygarlığına tapınan, bu milleti Haçlı oyunları karşısında rezil ve perişan eden bu partidir.
Karanlığa tapınarak; aydınlığa, yalana sığınarak; hakikate ulaşılmaz. Bizans oyunlarıyla milletimizi batı medeniyeti karşısında; din, ahlak, kültür, bilim, eğitim, sanat, edebiyat, müzik, spor gibi her alanda sömürge tipi bir devlet anlayışına mahkum eden, böylece; milletin çocuklarını mankurtlaştıran da yine bu partinin ideolojisidir.
Din ve İman, İslam ve Kur’an, medeniyet ve kültürümüze, tarih ve coğrafyamıza düşman bu zihniyetten, bu zihniyeti meşru gören bir anlayıştan millete faydalı bir hareket ve hizmet beklemek; celladından merhamet beklemek, bunları başımıza yönetici olarak getirmek; bir toplumun kendi idam fermanını kendisinin yazması ve imzalaması demektir.
CHP seçmeninin bir çoğu bu inceliği düşünecek, anlayacak, analiz edecek durumda ve psikolojide değildir. Çünkü; bunlar kokuşmuş bir ideolojinin kadim tarihimize, coğrafyamıza, dinimize ve kültürümüze karşı düşman olarak yetiştirilmiş Jöntürkleri, İttihatçıları ve mankurtlarıdır. Sol, sosyalist, kominist, ataist, batı kuklası düşünce akımlarından veya azınlıklardan, dönmelerden oluşan yabancı düşünce akımlarına inanan bu taban CHP’nin kadrolarını oluşturur..
Modernleşme, çağdaşlaşma, Atatürk İnkilapları, Kemalizm, Laiklik, Kadın Hakları, ilericilik, Marksistler…tabelaları altında yabancı ve zararlı düşünce akımlarınının ülkemizdeki yüzünü; batıya, sırtını; millete dönen inkarcı kuklalardır bunlar.
Bu tabanın bir kısmı öz değerlerimize saygılı ama kimlerle yol yürüdüğünün farkında olmayan, CHP’nin hayat tarzı ve dünya görüşüne yakın hayat tarzları olanlardır.
Bir başka gurup ise; mezhebi bağnazlıklarından kaynaklanan bir refleksle CHP tarafında olan, Dersimde CHP iktidarlarında idam edilen Seyyit Rızanın, topla, makineli tüfekle, uçakla bombalanan masum insanların katillerine ve cellatlarına aşık olmuş olmuş çocuklarıdır.
Deniz Baykalı keskin ve sert bir ayak oyunuyla oyun dışı bırakan CİA ve onun CHP içindeki taşeronları bir gecede Kılıçdaoğlunu parti liderliğine getirerek yalanın efendiliğine layık görmüşlerdir. Kılıçdaroğlu kendi başına karar verebilen bir parti lideri değildir.CHP içindeki ve dışındaki belirli güçlerin sadece basit bir kuklasıdır. Onu oraya uygun görenlere hizmet edemeyecek zamana kadar oradadır. Birgün vakti saati gelince de Baykal gibi onun da gözünün yaşına bakılmazsızın kendisinin bile haberi olmadan ıskartaya çıkarılır.
Muharrem İnce bir yerlerden icazet almadan CHP liderliğine soyunmuş acemi bir çaylaktan, deli dolu bir figürden ibaret olduğunu aday olduğu Cumhurbaşkanlığı seçiminde ‘’Gel buraya Muharrem!’’ ile anlamış omalı…
Gelelim İmamoğluna.Yalanın ve ayak oyunlarının legalleştirilip bayraklaştırıldığı bir partinin İstanbul Belediye Başkanı adayı olmak, onu; millietimizin nazarında İmamoğlu değil, yalanoğlu yapmaya yeter.Yunan Basının;’’ İmamoğlu Rum Pontus’un çocuğudur.İstanbulu kazanıp Bizansın intikamını almıştır…’’ demesi CHP’ nin hangi Bizans oyunları ve yalanlarıyla meşgul olduğunun açık bir ifadesidir.
23 Haziran seçimleri yalan dolan ile hakikatin, iki yüzlülükle doğruluğun, yerli ve milli olan ile yabancılaşmanın, ‘’Zulüm; 1453’ te başladı’’ diyenlerle Fatihin çocuklarının mücadelesidir. Konstantinepolis’i İSTANBUL yapanların ve İSTANBUL olarak kalacak diyenlerle batıya öykünen Olimpusdağının çocuklarının mücadelesidir.
.
27 Mayıs İşgal Hareketi ve Katliamı
Bu gün Cumhuriyet tarihinde, seçimle iktidara gelmiş bir hükümetin askeri darbeyle devrilmesinin, birçok siyasetçi, bürokrat ve askerin hukuk tanımaz cuntacılarca görev ve yetkilerinin alınmasının, hapislerde süründürülmesinin, ülkenin 27 Mayıs 1960 da işgalinin 59. yıl dönümü.
Bu kanlı ihtilalden sonra darbecilerin Başbakan Adnan Menderes‘i, Maliye Bakanı Hasan Polatkan‘ı, Dış İşleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu‘yu uzaktan kumanda ettikleri bir mahkemede yargılatarak idama mahkûm ettirmelerinin, binlerce vatan evladınının hapis ve işkence tezgâhlarında zulmedilmesinin, tarihimizin utanç verici en kanlı, en hazin ve en kara tablolarından biridir.
27 Mayıs gece baskınının üzerinden yarım asırdan fazla geçmesine rağmen halkımızın bu olayı unutamamasının, unutmaması gerektiğinin üç önemli sebebi vardır.
Birincisi; o dönemi yaşayanların, okuyup öğrenenlerin ülkemizin kalkınmasında ve demokratikleşmesinde büyük katkıları olan Menderes ve arkadaşlarının yalan, iftira ve komplo teorileriyle yargılanıp idam edilmesi karşısında millet vicdanının bu zulüm karşısında halen kanaması ve içlerine sindirememesidir.
İkincisi; Cumhuriyet Tarihindeki askeri darbelerin bu darbeyle başlayıp her on yılda yapılan bir ihanet haline gelmesi ve halkın seçtiği yöneticilerin tepesinde askeri vesayetin adeta meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
Üçüncü olarak da; Askeri Cuntanın hazırlattırdığı 1961 Anayasasıyla 1950 den sonra seçim meydanlarında hezimetlere uğrayan İnönü Faşizminin, düşünce ve iktidarının devamının sağlanması amacıyla, Milli Güvenlik Kurulu ve yargı organları gibi birçok devlet kurumunun milletin iradesi üzerinde otoriter yetkilerle donatılması ve ülke demokrasisinin askeri vesayet altına alınması, Türkiyenin bir sömürge ülkesi statüsüne düşürülmesidir.
Bu darbeden sonra ordu asli görevinin dışına çıkarak kendi güdümündeki bürokratlarla, bazı basın organlarıyla birlikte siyasi bir aktör olarak ülkemizin yönetiminde söz söylemeye ve Yeniçeri gibi sürekli müdahalelerde bulunmaya başlamıştır. Ülke yönetiminde seçimle başa gelen iktidarların ensesinde tehdit ve baskı unsuru olarak kendisini hissettirme ihtiyacı duymuş, modası geçmiş statüko dışındaki karşıt görüşlere müsamaha edilmeyeceğini vurgulamıştır.
Elli Dokuz yıl önce geçmiş bir meseleyi niye sürekli gündemde sıcak tutuyorsunuz demeyiniz. Bu darbeci mantık, bu antidemokratik faşist düşünce tarzı, yıllardır bu millete illallah çektiren bu köryılanının halen başı tam olarak ezilmiş değil. Bunların eline yine bir imkan geçse ilk fırsatta aynı darbeleri, aynı uygulamaları, aynı katliam ve zulümleri yapmayacakları hususunda kimsenin bir garantisi yok.
96 yıldır Türkiye’de sahnelenen oyun basit bir sağ sol, batıcı batıcı olmayan, demokratik antidemokratik, laik anti-laik mücadelesinin çok ötesinde İslam Medeniyet ve Kültürüne karşı ve onun düşmanlarının kendi düşünce ve dünya görüşlerinde olmayanlara ve onların değerlerine karşı sürdürdüğü adı konmamış bir savaş ve işgal hareketi bu günlerde de batı emperyalistleri tarafından hala sürmektedir.Etrafımıza bakın; tüm düşmanlarımız büyüyen, tam bağımsızlığını kazanmak için mücadele eden Türkiyeyi boğmak için ABD, İngiliz, Fransız, İsrail, Yunan, Rum, Mısır, BAE… hepsinin eli tetikte.
Ülkemizdeki Alevi Sünni, Kürt Türk, Laik anti laik, sağ sol arasında çıkartılan kavgaların, gerilimlerin arkasında da dış güçlerin ve onların ülkemizdeki uzantısı bu darbeci anlayışın oyunları vardır.
Çifte standarlı hareket etmeyi bir strateji ve takdik haline getiren millet düşmanı batı kulları değişik ideolojik isimler, partiler, kurum ve kuruluşlar altında zamanımıza kadar bu gizli savaşı inat ve ısrarla sürdürmektedirler.
Menderesi ve iki bakanımızı idam sehpasına götüren, Özalı zehirleten, Erbakanı Başbakanlıktan düşürerek darbe geleneğini sürdüren ve savunan, Ergenekoncu, batı çalışma gurubu, 28 Şubatçılar kendi Medeniyet ve Kültürüne yabancı ve düşman bu inkar ve red zihniyetinin bu günkü hedefi ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun iktidardaki hükümetidir.
Bakın, tüm bunlar bugün bir cephe de İP’iyle, PKK’ sıyla, FETÖ’ süyle CHP’nin etrafında birleştiler. İslami değerleri sahiplenen partilerin günü birlik menfaatler ve çıkarlar uğruna düşmanca AKP’ye yüklenmeleri, bir ara Özal’a ve Erbakana yapılmış olan stratejik yanlışlıkların tekrarından başka bir şey değildir. Eğer AKP iktidardan düşerse bunun bedelini tüm millet öder. Kına yakıp def çalıp oynamak da İslam düşmanlarına düşer.
Statükonun kralları, politika bezirganları, siyaset cambazları, yalan ve iftira üretme makineleri kazara ellerine bir fırsat geçse aynı ideolojik görüşle, fasit döngülerle, inkarcı bakışla, tanıdık figüranlarla ülkeyi tekrar sivrisinek üreten bir bataklığa çevirebilirler.
Ama gözardı edilmemesi gereken bir durum var o da, insanımızın darbelere, dayatmalara, baskılara ve anti demokratik oluşumlara karşı artık eskisi gibi boyun eğmeyeceği, sivil, güçlü bir direniş gösterecek bilinç ve cesarete ulaşmasıdır.
Türkiye özgürleştikçe, şeffaflaştıkça, büyümeye, yükselmeye ve ilerlemeye, darbeci parazit ve asalaklardan da temizlendikçe ancak aydınlık yarınlarına devam edebileceği bilinmeli.
27 Mayıslar olmaz diye yanlış bir düşünceye kapılınmamalı, uyanık ve tedbirli olunmalıdır.
Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüstü Zorlu darbeci katiller tarafından asılarak şehit edilmiş bu ülkenin has evlatlarıdır. Ruhları şad, makamları yüksek olsun!
.
Beka, zeka ve ihanet meselesi
Türkiyedeki her ihanetin, darbenin, darbecinin arkasında milletimizin, tarihimizin, medeniyet ve kültürümüzün düşmanları olan batılı devletler ve istihbarat örgütleri vardır. Bunlardan sonra yerli şer güçleri gelir.
Bu şer güçlerin başında da CHP zihniyetinin doğurduğu, büyüttüğü PKK ve onun siyasi kanadı olan BDP vardır. Bunları da; makamına mevkiine, aşiretine, cemaatine, partisine ve liderlerine kul olanlar takip eder.
İstanbul Belediye başkanlığı seçimi iki asırdır batıya ve batı emperyalizmine karşı verilen bir mücadelenin sadece sembolik bir örneğidir.Bu meselede demokrat havalarına girmek, tarafsız rollere bürünmek, inkarcı bir sistemin adaletine ve himmetine sığınmak batının çıkarlarına zagarlık yapmaktan başka bir şey değildir.
Tanzimat Fermanıyla başlayan, ‘’Batılılaşma ve çağdaşlaşma’’ kamuflajı altında millet adına millete ihanet eden İttihat ve Terakki Hareketinin Osmanlı Devletini 11 yıda dağıtmasıyla sonuçlanan ve daha sonra batılılar tarafından öne çıkarılan sinsi bir zihniyetin adıdır CHP.
Dünyanın hiçbir yerinde bu zihniyet gibi kendi dinini, tarihini, coğrafyasını, milletini, kültürünü ve medeniyetini inkar eden yabancılaşmış başka bir hareket yoktur.
600 yıllık Asya, Avrupa ve Afrikada hakimiyeti kuırmuş, dünyaya adalet nedir göstermiş olan bir imparatorluğun çocukları olduğunu red ve inkar edip köklerinin batıya uzandığını söyleyen kendi özünü inkar eden başka bir köksüz anlayış göremezsiniz dünyada.
Hiçbir devlette ve millette kendi tarihine ve kültürüne, kendi atalarına ve milletine karşı savaşan bizdeki mankurtlar gibi köle bir anlayışa tutsak olmuş başka kuşaklar yoktur bizim tarihimizde. Geçmişin her şeyine sövmek, gelenin her pisliğini, zulmünü ve kötülüğünü övmek beyinleri yıkanmış şuursuzların işidir.
Darbeci despotlar adaleti sadece kendi görüşü ve hayat tarzlarını yaşatmak için isteyen, düşmanlarına özenen, ona aşık olan, onu taklit eden, ona uşaklığı efendilik, kendi medeniyet ve kültürüne karşı olmayı çağdaşlık sanan bir anlayış ve yaklaşım ancak sömürge tipi eğitim gören ülkelerde yetişen nesillerde raslanır.
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türkiye içinde CHP zihniyeti ve anlayışıyla yetiştirilen bu kuşaklar ve nesiller zamanla devlet politikası ve ideolojisi haline getirilen kolonyalist bir batı zihniyetin yetiştirdiği nesillerdir..
Bu ideolojik körlüğün bugün de ülkemizde CHP zihniyet olarak yaşadığına şahitiz. Batı medeniyetini referans kaynağı olarak alan, batıyı kıble edinen bu inkarcı anlayış bugün; Egede, Doğu Akdenizde, Kuzey Suriyede Irakta Türkiyeyi kuşatan bir ablukayı göremeyecek körlüktedir. Devlet ve millet olarak verdiğimiz mücadelenin, ‘’Beka Meselesi değil,’’ ‘’Zeka Meselesi’’ olduğunu söyleyecek kadar alçalıp seviyesizleştiğini ibretle görüyoruz.
Bu kökü batıya dayanan ucu ihanete uzanan ithal anlayış daha çok Türkiyenin başını ağrıtmaya devam edecektir. Ta ki, onlara oy verip destekleyen samimi insanlar oyuna geldiklerini, bir mankurtlar ordusuyla beraber olduklarını anlayıncaya kadar…
Beka Meselesinde ‘’Gezi’’ olaylarında olduğu gibi en büyük sorun, Türkiyeyi içeriden vuracak olan gafiler ve cahillerdir. Midesinden düşünen, bağırsaklarından konuşan bu satılmış zihniyetin yetiştirdiği mankurtlar olan bu gafiller Türkiyenin en yumuşak karnıdır. Tehlike dışarıda olduğu kadar içeridedir, kalemizin içinde…
Türkiyenin bir zeka sorunu yoktur.Ama, Beka Meselesinden daha acil ve ileri bir ihanetle karşı karşıya olma sorunu vardır. Bu askeri ve sivil darbeler ve darbeciler üreten CHP zihniyetinin kendisidir.
Bunlar; Amerkan düşmanı olup, ABD’ ye uşaklık yapanlar, bunlar; bağımsızlık ve özgürlük iddiasında olup, bağımısızlık ve özgürlük mücadelemize karşı çıkanlardır. Yani; bunlar ihanetin ocağında tüten kapkara dumanlardır.
.
Güncel Sorular ve Cevaplar
Güncel Sorular ve Cevaplar
Türkiyede özellikle gençler arsında sanal alemde bir kavram kargaşası ve kısır çekişmedir gidiyor. Herkes ulema, herkes fetva mercii, herkes en keskin bilim adamı, en derin alim ve filozof…Kendi partisini, liderini, şeyhini, mezhebini, meşrebini putlaştırmış, egosunu ilah edinenlerin kendi aralarındaki seviyesiz tartışmaları birbirlerini tekfir etmelere kadar varıyor. ”Cahil cesur olur” derler. İnsan da böyle işte…
Bu hengame ve kör dövüşünde bana yöneltilen bazı sorulara cevap vermeye çalışacağım. Bunlar benim şahsımın görüş ve düşünceleri. İsteyeni bağlar, istemeyeni bağlamaz…
1- Soru; Size göre; Allah ve dostları kimlerdir?
Evvela en baştan şunu söyleyelim; Bana, sana, ona göre bir din ve din anlayışı yoktur. Herhangi bir mesele üzerine herkesin bir yorumu olabilir. O yorum ve anlayış o kişiyi bağlar. Bu yorumlar doğru da, yanlış da olabilir.
İslam fıkhına ve akaidine göre; Allah’ın cc Peygamberleri vasıtasıyla kullarını gönderdiği en son din İslamdır. Bu dinin yazılı metni, yani; kitabı da Kur’andır. Kuranda Allah’ın birçok ayette sıfatlarını beyan ettiği kendi dostları kimlerse, Allahın dostları onlardır. Bu sıfatlara uyan ve peygamberin de (Kur’anda ifade edilen sıfatlara uyan) kavli veya fili sünnetlerinde de tarif ettiği gibi bu insanlar hangi millet ve çağda olursa olsun Allah’ın dostlarıdırlar.
Kur’anda” Allah’ın dostları” (velileri) ; a- Allahın kulları üzerindeki veliliği, b- Kulların kullar üzerindeki veliliği, c- Allahın velileri olmak üzere 3 ayrı şekilde ifade edilir. Merak eden, araştırma yapmak isteyenler bununla ilgili ayetlere baksınlar. Oralarda Allah’ın velilerinin sıfatları bir bir sayılmaktadır. Onların kimler olduklarını veya kimler olmadıklarına da herkes kendisi karar versin. Ondan sonra da;” Benim velim, şeyhim seninkinden daha üstün, daha büyük vs. cahili tartışmalara girmesinler.
Bu konudaki bazı ayetleri örnek olarak verelim ; Yunus; 62- 6- 64, Enfal; 34, Vakıa; 7-12, Fatır;32, Lokman;15, Enam;90, Mutaffifin;18-26, Bakara;257, Hadid;12, Bakara;20, Nur;37 , Ali İmran; Keyf;28, Ali İmran; 193. Bu ayetlerde Allah’ın dostlarının sıfatları tek tek sayılmıştır
2-Soru; ‘’Arif abi ne yani, Ak Partili olmayınca Bizanslı mı oluyoruz.’’ Her şeyden önce ben hiçbir yerde böyle bir sorunun muhatabı olacak bir şey söylemedim veya buna benzer bir ifade kullanmadım. Ben, ‘’CHP ve PKK zihniyetine ve anlayışına sahip olanların Bizans düşüncesinin çağdaş temsilcileridir dedim, diyorum.’’
Dini ve Sosyolojik olarak Türkiyede iki ayrı ana çatışma gurubu vardır.Bu yeni bir şey de değildir. Jöntürkler hareketiyle başlamış zamanımıza kadar uzanmaktadır. Bu çatışma; İslam medeniyet ve Kültürüyle Batı medeniyet ve Kültürünün çatışmasıdır. Kimisi bunu sağ veya sol cephe olarak ifade ediyor.
Ben bu yaklaşımı batı emperyalistlerinin her zaman bize dikte ettirmeye çalıştığı, tepeden inme bir algı operasyonunun ürünü olarak görüyorum. Bu ülkedeki müslümanları ve islam’ı mücadele alanında yok sayan böyle bir anlayışı kabul etmiyorum. Onun için Anadolunun İslamlaşmasının temelinin atıldığı 1071 Malazgirt savaşı ile bu topraklarda bu iki mücadele başlamış, o zamandan bu zamana kadar da bu mücadele sağ sol çatışması diye değil, islam ile Haçlılar, Osmanlılarla Bizanslılar ve zamanımızda da bu zihniyetlerin temsilcileri arasında süregelen bir mücadele olarak görüyorum.
Bugün; CHP ve BDP Bizans’ın dünya görüşü ve anlayışının mücadelesini veren ve temsil eden bir zihniyetin hareketleridir. Onun için birçok konuda anlaşabiliyorlar. Velev ki; adları müslüman adı olsa da, kendileri biz de müslümanız deseler de bulundukları cephe, konumlandıkları yer ve duruşları o cepheyi temsil ediyor.
Bu mücadele ; ”Bu topraklar müslümanların topraklarıdır” diyenlerle, Bizans toprağı diyenlerin kendi dünya görüşlerini Türkiyede, bu coğrafyada hakim kılmak isteyenlerin arasında süren bir mücadeledir. Kısaca, ” Zulüm 1453 te başladı diyenlerle Anadoluyu 1071 de (Türkleşmeye) İslamlaşmaya açanların arasında sürüp gelen bir mücadeledir..
Bu yaklaşım,” Ak Partili olmayanlar Bizanslıdır”, demek anlamına gelmez. Herhangi bir sebeple AK Partinin içinde veya burada diğer adı geçmeyen partilerde de İslam karşıtı, Bizans yaşantışını, anlayışını, zihniyetini benimseyenler var olabilir. Bu bir parti ve ideolojik farklılık meselesi değil, bilakis; inanç, iman ve zihniyet mücadelesidir.
Evet; Bizans’ ın Haçlı düşüncesiyle Osmanlı,İslami düşüncesi kavgasının çağdaş bir yansımasıdır bugün bu bitmeyen kavga. Batının Türkiye’ye olan saldırıları, içimizdeki dönmeler ve yerli münafıkların din, tarih, kültür ve coğrafyamıza olan düşmanlıklarından kaynaklanmaktadır. Yani; Bir inanmışların ve onlara yakın olanların, bir de; bu inancımıza karşı savaşan Haçlı batılıların bilerek bilmeyerek hayat tarzı, dünya görüşü olarak onlara yakın olanların savaşı vardır hayatımızın her alanında. İstanbul seçimleri de bu mücadelenin sadece bir parçasıdır diye düşünüyorum. Yani; özde sağ sol çatışması yok Hak Batıl, Müslüman Hıristiyan; batı uygarlığı ile İslam uygarlığı çatışması vardır.Bu hayatımızın her kesitini kuşatmaktadır. Siyasi partiler, sivil Toplum örgütleri, düşünce akımları ve ekolleri de bu çatışmanın aktif lav püsküren yanar dağlarıdır, cepheleridir.” diye düşünüyorum.
Yıllardır Amerikan ve batı emperyalistleri İslam ülkelerindeki siyasal çatışmaları sağ sol diye yansıttılar. Her şeyimize müdahale ettikleri gibi kavramlarımızı da bizim gibi yok saydılar, anlamsızlaştırmaya çalıştılar.
3-Kuranla birlikte başka nas varmı?. YOKTUR.
4–Sünnetde Kuran gibi vahiy mi? Sünnet, Sünnettir. VAHİY DEĞİL,.Sünnet; Peygamberin Kur’an ayetlerine dayanarak yaptığı işler ve söyledikleridir. Kur’an; vahiy yoluyla peygambere gelen Allahın kelamıdır.
5-Müslüman muhafazakar olabilir mi?. Dinin imani ve itikadi kurallarını inkar etmedikçe ve onlara karşı savaşmadıkça; birileri kendini laik, demokrat, devrimci müslüman görebiliyor, vasıflandırabiliyorsa, bir diğeri de; kendisini muhafazakar görebilir. Bu kelimelerden bizim ne anladığımız değil, bu sıfatları, kavramları kendine yakıştıranlar bunlardan ne anladığı ve bununla nereye gitmek istediği önemlidir. İstilacı batı kültürüne uydurmak için İslami kavramlarımız ve ıstılahlarımız da farklı farklı yorumlanmakta ve anlatılmaktadır . Müslüman olmak için; muhafazakar olmaya gerek yok. Muhafazakar olmak için; müslüman olmaya da gerek yok aslında. Muhafazakarlıktan ne anladığımız önemlidir. Muhafazakar olmak; tutucu olmak demektir.Ama neyin tutucusu? İslamın mı, hurafelerin mi, demokrasinin mi, diktatörlüğün mü..neyin? Önce; bu soru netleşmeli ve açıklığa kavuşturulmalıdır. Muhafazakarlık; İslami kural ve kaidelere bağlı olmaksa, yani; islami bir tutuculuk olarak anlaşılıyor ve anlamlandırılıyorsa zaten; her müslüman muhafazakar olmak zorundadır, Yok; İslam dışı başka bir ideoloji ve düşüncenin tutucusu ise, müslüman; öyle bir muhafazakar zaten olamaz.Neyin muhafazakarı olacak; Kapitalizmin mi, Faşizmin mi, hangi beşeri sistem, düzen ve ideolojinin… neyin?
6-Bir müslüman Osmanlıcı olabilir mi? Osmanlı; osmanlı topraklarında bir arada yaşayan milletlerin ortak adıdır. Türkiye topraklarında yaşayanların kimlikteki ortak adlarının Türk olduğu gibi. Bu bir siyasi kimliktir. Osmanlıcılık da bu siyasi birliği ve kimliği savunanların adıdır. Osmanlı topraklarında yaşayan milletlerin dış saldırılara karşı birleşmesi ve bu çatı altında toplanmasında dinen bir sakınca yoktur. Çünkü; bu İngiliz milletler topluluğu, Fransız milletler topluluğu gibi siyasi bir oluşumun adıdır. Türkiye, Almanya vs Cumhuriyetleri olarak birçok değişik milletler, değişik din ve düşüncedeki insanların bir devletin çatısı altında, onun emanında barış, özgürlük ve güven içinde yaşamalarında bir beis yoktur. Asıl olan; müslümanların orada kendi din ve inançlarını serbestçe, hiçbir baskı ve korku olmadan yaşayabilme ortamlarının olmasıdır.
Müslümanlar birlik, beraberlik içinde kendilerini islam düşmanlarından korumak, dinlerini korumak, yaşamak, kültürlerini gelecek kuşaklara aktarabilmek için devlet olmayı bunun için isterler. Başka toplum, din ve milletleri emirleri altına almak, onları sömürmek veya köleleştirmek için değil.
Netice olarak; Müslüman her şeyden önce; yeryüzünün (halifesi) olarak kendi kendisinin yöneticisi olmak ister. Olamıyorsa; kendi dinini yaşayabileceği bir ortamı oluşturmaya çalışır, o da olmuyorsa; ya; oradan dinini yaşayabileceği bir yere hicret eder, vaya; şartlar olgunlaşmış ise; kendi malını, canını ortaya koyarak ceberut yönetime karşı baş kaldırır. Bütün çıkış yolları ve çareler tükendi ise; bu yola baş vurulur. Bu da; saldırı savaşı değil, canı, malı, ırzı, namusu, dini… korumak ve müdafaa etmek için yapılan bir savunma mücadelesidir. Onun da, kendine göre bir hukuku vardır. Bu mücadele de herkes, her istediğini yapamaz.
7-‘’Kendi gibi düşünmeyenleri illada rakip mi, yada; düşman mı görmeli’’ Böyle bir anlayışım yok. Elbette, böyle insanlar ve tipler düşmanımız değil. Eğer; böyle düşünnenler benim inancımı, kültürümü ve hayat tarzımı yok etmek isteyen, bunun da söz ve eylemleriyle ortaya koyuyorsa; düşmanlıkları da apaçık belli ve ortada ise, zaten; sen istesen de istemesen de onlar senin düşmanındır. Bu tipler; yani; beni dinimle, kültürümle, hayat tarzımla…vs. yok etmeye çalışanlar benim rakibim değil; düşmanımızdır.
Rakip; Herhangi bir konuda, aynı şartlarda yarışanlara denir.
Düşman; seni o veya bu şekilde yok etmek isteyendir.
İslamda da, islamın yayılmasına, müslümanların can, mal, ırz ve namuslarına zarar vermedikçe, hayat tarzlarına engel olmadıkça, düşmanlık yapmadıkça o kişi ve topluma düşman denilemez. Bizim gibi inanmayan herkes bizim düşmanımız değildir. Bize düşmanlık yapanlardır bizim düşmanlarımız. Bize düşmanlık yapanlara da dost muamelesi yapamayız. Bu davranış; celladına aşık olan mankurtların davranışıdır. İslam Fıkhında bunların hepsinin ayrı ayrı durumları, hukukları belirtilmiştir.
.İstanbulun Konstantinepolisle Mücadelesi
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İstanbulun Konstantinepolisle Mücadelesi
Arif Altunbaş, Haber 7
Tarihin, coğrafyanın ve şehirlerin de bir ruhu vardır. Onlar da bizim gibi canlıdırlar. Düşünmezler ama; düşündürürler, konuşmazlar ama; konuştururlar. Doğarlar büyürler, gelişirler ve savaşırlar, ecelleri gelince tarih sahnesinden tarihin hafızasına sığınarak layık oldukları yere çekilirler.
Bazı insanlar gibi tarihte, coğrafya da, şehirler de zamanın rahminde mayalanır, toprağın damarlarında kök salır, bazen; göz yaşı, bazen; çoşkun bir nehir olur akar ve uğradıkları her toprağı yeşertir, demirledikleri her limana hayat verir.
İnsanların ana kucağı, baba ocağı ve medeniyetlerin doğduğu büyüdüğü, dal budak saldığı göz bebeği şehirler vardır. İstanbul 8 bin yıllık kadim tarihiyle İslamla tanışıp Fatihe gönlünü kaptırmış 1453 ‘e kadar Kostantinepolis iken İstanbul ile Osmanlının nazlı gelini olmuştur.
O tarihten bu tarihe kadar İstanbul İslam Medeniyetinin ve Kültürünün başşehri ve şehirlerin anasıdır. Şimdi de; aynı aşk ve heyecanla şehirlerin anasıdır müslümanların gözünde ve yüreğinde .
Zulmü; 1453 ile başlatan Türkiyedeki yerli münafıklar, dönmeler, yerli ve yabancı İslam düşmanları Türk Milletinin, İslam ümmetinin bir parçası değil, Osmanlı İslam ordusunun önünde tesim olmuş, Fatihin atının nallarını öpen ezik Bizans çocuklarının torunlarıdır.
Onların hazmedemedikleri nazlı Kostantinepolis gelinini yiğit Osmanlıya kaptırmalarıdır. İçlerindeki 6 asırdır Türk Milletine karşı dinmek bilmeyen öfkeleri, kinleri ve nefretlerinin sebebi Konstantinepolisin İstanbul olması ve İstanbul olarak kalmasıdır.
29 Mayıs 1453’ten bugüne kadar kudura kudura köpüren ve bitmek bilmeyen Türk ve İslam düşmanlığının, batılıların milletimize ve devletimize karşı oynadıkları her açık ve gizli hile, oyun ve saldırılarının altında bu hazımsızlık vardır. Doğu Roma İmparatorluğunun yıkılıp Osmanlı ordularının bir kurşun gibi Avrupa içlerine akın etmelerini, gittikleri her yerde çan seslerine yerine ezan seslerinin yükselmesi haçlı zihniyetini, Bizans kalıntılarını hala rahatsız etmektedir.
Bu ülkede yapılan her darbenin, çıkarılan olayların ve gerginliklerin arkasında, mutlaka Batılı Haçlı güçler ve onların Türkiyedeki taşeronları var.
Gezi kalkışmasını masum bir ağaç kesme meselesine karşı çıkış gibi gösteren satılmış medya, yazarlar, sanatçılar ve batı dünyası eğer o zaman başarılı olsa idi, İstanbulu Amerikancı islamın baiiehri yapıp yüreği sökülmüş ruhsuz bir şehir haline getireceklerdi. Olmadı. Allah müsaade etmedi.
17-25 Aralık darbe girişimi başarılı olsa idi; Türkiye baştan başa işgal edilecek ve batı emperyalizmi kara bir bulutlar gibi tepemize çökecek, Alpaslanın ve Fatihin çocuklarından 1071’in ve 1453’ün intikamını alacaklardı.
FETÖ’ cüler 15 Temmuzda darbesinde başarılı olsaydı; Amerika, İngiliz ve müttefiklerinin askerleri Ortadoğuyu işgal planının bir parçası olarak önce Türkiyeyi işgal edecek ve arkasından askeri, siyasi ve ekonomik olarak zaten işgal ettikleri Ortadoğuyu baştan sona yeniden dizayn edeceklerdi.Gezi kalkışmasında;’’ Zulüm 1453 ile başlamıştır’’ diye kıçını yırtanlar, bu kalkışmanın nereye varacağını biliyorlardı.
İmamoğlunun seçim mazbatasını almasıyla; ‘’Bir Pontuslu bizim yerimize Bizans’ın intikamını almıştır’’ diyen Yunan Basınından, Amerikan, Avrupa İsrail, Rum ve Yunan orduları tarafından Doğu Akdenizin, Egenin, Batı Trakyanın karadan, denizden Türkiyeyi kuşatması bana İstanbulun ve Türkiyenin yeniden Bizans zihniyetine döndürülmesini hatırlatıyor.
Erdoğan ve Bahçelinin ‘’BEKA MESELESİ’’ dedikleri şey; tamda bu işte. Yani; Aziz İstanbul ile Kahpe Bizans’ın mücadelesi…Beka meselesi diye bir şey yok diyenler ise; ya, içtikleri rakının tesirinden kurtulamayan sarhoşlar veya ihanetin tam göbeğinde oturan hainlerdir.
Bakmayın siz; Konstantinepolisin mücadelesini verenlerin; Müftükarısı, Vaizkızı, Müezzinsoylu veya bilmem ne oğulları soyadı taşıdığına… Bunların birçoğu yerli münafıkların sığındığı kamuflajlardır.
İstanbulun Kostantinepolis ile olan savaşı; 1071’ de başlayıp zamanımıza kadar süren; Türk ve İslamoğullarının Hıristus ve Kostasoğullarına karşı verdiği Hilal ve Haccın mücadelsidir.
Daha anlamadın mı Müslüman! Bilmem ne …oğullarının Kostantinepolis ve Bizans hayallerini, daha anlamadın mı?
Arif Altunbaş, Haber 7
.S 400’ ler Krizi ve aldığımız ders!..
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
S 400’ ler Krizi ve aldığımız ders!..
Bir milleti var eden ve onu asırlarca yaşatan silahları değil, bilakis; inandığı değerleri olan insanca birlik, dirlik ve beraberlik içinde yaşama, mücadele etme azmi ve kültürüdür.
Silahlar; bu değerlere inanmış insanların ve milletlerin elinde ise; o millet ölmez, öldürülemez. Amacı; insanı öldürmek, sindirmek ülkeler işgal edip sömürmek, köleleştirmek olan bir anlayışın elinde silahlar bir zulüm aracıdır. Bunlar, eninde sonunda bir gün geriye teperler ve sahibini vururlar.
Firavun’un silahi ve ordusu Beni israilden, Nemrut’un silah ve ordusu Hz. İbrahimden güçlü idi de ne oldu? Hitlerin silahları ve askerleri dünyayı dize getirecek güçteydi ama; kontrolsüz güç onun kendi sonunu getirdi. Güce dayanan ve güvenen, güce tapan bir gücün en korktuğu şey rakip ve düşmanları değil, dostu da olsa kendisinden daha güçlü olan silahlara sahip olandır.
Bir anlık galibiyetler, zaferler hiçbir zaman başarının kendisi değildir. Esas zafer ve zaferi taçlandırarak olan şey; insanlık adına zaferi başarının zirvesine taşımaktır. Zaferin başarının zirvesine taşımak; insan merkezli bir anlayışı, yine; insan için sürekli hizmetine sunabilmektir. Zafer; bir anlık ve zamanlık bir üstünlük değil, başarıyı insanlık adına sürekli kılmaktır.
İnsanlık tarihi silahların ve askerlerin gücü önünde dünyaya diz çöktüren nice İskender’, Atilla’yı, Cengizhan’ı, Napolyon’u, Hitler’i, Missolini’yi ve Stalin’i ve nice Firavun ve Nemrudu gördü. Şimdi bunların hepsi de insanlığın utanç tarihini yazan en kötü aktörler olarak biliniyor, anılıyor ve bizden sonra da böyle hatırlanacak…
Ama; insanlığı sadece güzel ahlak ile kurtuluşa, barışa ve özgürlüğe çağıran (Konfüçyüz ve Buda gibi) ahlak öğretmenleri ve nice vahiy önderi peygamberler görmüştür ki; Onlar silahsız ve cephanesiz, savaşsız ve ordusuz zafer kazanmış komutanlardır. Onlar; başarılarını kan dökmeden, insan öldürmeden, zulmetmeden, sömürmeden, işgalcilik yapmadan zamanımıza kadar sürdüregelmiş kahramanlardır.
Bizim inancımızda silahlar ve ordular insanı ve insanlığı savunmak ve yaşatmak için vardır ve var olmak zorundadır. İnsanı hayvani duygu ve düşüncelerin esiri haline getirmek için kullanılan her güç ve silahın bütün çeşitleri insanlık düşmanı bir katilin elindeki suç ve katliam aletinden başka birşey değildir.
İşte; İslam Medeniyeti ve Kültürünün dünya görüşü ve anlayışıyla, batı medeniyetinin insana, dünyaya, hayata ve eşyaya bakışı arasındaki temel farklılığın kalın çizgileri burada kendini gösterir.
İlk insandan zamanımıza kadar peygamberi bir çizgi olan vahiy yolunda yürümek, yaratılanı yaratandan dolayı hoş görme Habilin yoludur. Dünyayı işgal etseler de yine doymayan, insanlığı köle pazarlarında satmayı ticaret sanan, esirleri Arenalarda aslanlara parçalattırmakdan zevk duyan, kendi öz kardeşini bile öldüren gözü dönmüş vahşi anlayışın adı da; katil Kabil’in çizgisidir.
Batı Uygarlığının başını çeken Amerika ve Avrupa ne talihsizliktir ki, bizim sözde müttefikimiz olarak yıllarca ülkemizi kendi çıkarları ve amaçları yolunda kullandıktan ve sömürdükden sonra, şimdi de karşımızda en azılı bir can düşmanımız olarak dikiliyor.
Bunlar yıllarca kendimizi savunacak silahları yapmamıza bile müsaade etmediler. Şimdi ise; paramızla da olsa kendimizi koruyacak silahları bize satmıyor ve de başka bir ülkeden silah almamıza da razı olmuyorlar. Kısaca; bizi ekonomik ve askeri savaşla tehdit ederek; ‘’Ya bana mecbur olacak, emrim altında kalacak veya köle olarak kalmaya devam edeceksin’’ diyor.
Paramızla bize Patriot Füze savunma sistemini, parasını ödediğimiz ve ortağı olduğumuz halde F35 uçaklarını bize vermeyen Amerika Rusyadan ihtiyacımız olan S400 leri almamıza şiddetle karşı çıkıyor? Eğer; S400 leri alırsan, F35leri vermem, ayrıca; ‘’Bir dizi (ekonomik ve askeri) ambargo uygularım’’ diyerek bugüne kadar müttefikimiz sandığımız ABD, birden en tehlikeli bir düşman haline geliyor.
Başını ABD ve Batı emperyalizminin çektiği NATO gibi ikiyüzlü bir organizasyonda Türkiyenin asla bir işi yoktur. S400 ve F35 krizi bizi bu birlikteliğin sonuna doğru getiriyor. Bu son bize yeni bir başlangıç, imkan ve fırsatlar sunuyor. Bunu vakit geçirmeden en iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz. Ama bu arada unutmamalıyız ki; Rusya ve Çin de bizim uzun vadeli bir dostumuz, çare ve çözüm ortağımız da değil, bazı projelerde proje ortağımız olabilir.
Bir millet ancak kendi gücü ve dinamikleri üzerinde ayakta durabilir ve hayatta; kalabiliyorsa güçlüdür. Artık birbirimizle uğraşıp zaman geçirmeyi bırakıp bütün gücümüzle kendi güçlü ve büyük Türkiye’ye odaklanmalıyız
.
Bir oy ile bin oyunu boz !
Çeşitli oyunlar, planlar ve sahtekarlıklarla Türkiyeyi kuşatmak ve işgal etmek istiyor yerli münafıklar, Haçlı uzantıları dönmeler ve batı beslemeleri olan islam düşmanlarıyla kalemizi içeriden feth etmek istiyorlar.
Batıdaki yandaşlarıyla medya cephesinde, Karun soylu Boğaz Baronları ve faiz lobileriyle ekonomi cephesinde, darbeciler ve vesayet odaklarıyla ülkende, siyasi partilerin korumasında besleyip büyüttükleri terör örgütleriyle Türkiyeyi işgal edip İstanbulu yeniden Konstantinepolis yapmak istiyenler var, bunu unutma!
Meseleyi büyüttüğümü, hamasetin zirvesine taşıdığımı sanma!
İstanbul BBB seçimleri 6 asırdır süregelen bir mücadelenin sembolik ve minyatür bir örneğidir. İslam düşmanlarının Türk milletine ve İslam medeniyetine karşı bir meydan okumasıdır İBBB seçimiyle verilmeye çalışılan imaj ve mesaj bin yıllık mücadelemize bir meydan okumadır.
Yunan Medyası İstanbul Belediye Başkanlığını kazanmak kendileri için;’’Bizansın intikamını alınmak…’’ olarak göriyor bu seçimi. Bu densizlere ve onların Türkiyedeki uzantılarına karşı senin hiç mi hislerin, düşüncelerin, tarih şuurun uyanmıyor? Sana hiç mi birşeyler hatırlatmıyor ve anlatmıyor bunlar?
İstanbulun Kostantinepolisle mücadelsi 1071 Malazgirt savaşıyla başlamıştır. Günümüzde de bu mücadele CHP, BDP, batıcılar ve Amerikan uşakları cephesinde devam etmektedir.Tarih, coğrafya, kültür, medeniyet, edebiyat, sanat, ekonomi, teknoloji, eğitim öğretim, ahlak ve maneviyat, velhasıl;hayatın her alanında bu mücadele sürüyor ve sürecek…
Ey Milletim!
23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine batı emperyalizmine ve onların ülkemizdeki taşeronlarına karşı verdiğimiz bin yıllık bir mücadele olarak bak! Türkiyenin kendi milli değerleriyle var olma, yok olma mücadelesi olan mücadeleye bu pencereden bakarsan gerçeğin perdelenmemiş geröek yüzünü görürsün. Bu mücadeleyi köşe dönme, makam mevki kazanma, devlete kapak atma mücadelesi olarak görürsen tarihi bir hata yaparsın, hem de; yedi sülalene zarar verecek ihanet çapında bir hata.
Ermenistan, İsrail, ABD, İngiliz, Rum, Yunan ve onların ülkemizdeki CHP ve PKK gibi piyonları ile çevrilmiş oduğunu gör vatanımızın… Bu bir basit seçimdir deyip geçme! Evet, bu seçim Türkiye düşmanlarıyla Türkiyeye sahip çıkanların seçimidir aslında.
Vatan ve millet düşmanı PKK ve onun ortağı CHP’ye bu açıdan bakmalı, sandığa gidince kimi sececeğine buna göre karar vermelisin! Bu bir seçimin şahsında Bizans oyunları ve zihniyetiyle batı medeniyetinin Türk milletine karşı verdiği bir savaş olduğu bilinciyle harekey etmelisin!
Unutma!İstanbulu kaybedersen Türkiyeyi kaybedersin! Davanı, kavganı ve bu topraklarda bin yıllık mücadelene zarar verirsin! Bu seçimde oy vermek; AK Parti, MHP… Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Binali Yıldırım meselesi değil; bu coğrafyada asırlardır verdiğimiz Büyük Türkiye mücadelesidir. Milletimizin batı emperyalizmine olan esaret zincirlerini ve prangalarını İstanbul cephesinde kırma meselesidir. Bazı ge/z/ri zekalıların anlayamadığı, anlamak istemediği Konstantinepolis ile İSLAMBOL’un mücadelesidir bu.
Alpaslanın çocuklarıyla Diyojenin çocuklarının Gabarda, Kandilde, İdlipte hesaplaşmasıdır bu.Türkiyenin her köşesinde, her alanında süren yabancılaşma ve kuşatma hareketine karşı bir direniş ve başkaldırı sembolüdür bu…
Atalarının Fırlattığı her ok, attığı her mızrak ve kılıç darbesi Osmanlı Devletinin temellerine konulan bir tuğla ve bir kürek harç idi. Altıyüzyıllık Osmanlı İmparatorluğu ve bir asırlık Türkiye Cumhuriyeti atalarının kanı, alınteri ve emeğiyle yuğrularak bu topraklar Bizan zihniyetinin elinden alındı ve anavatanın Türkiye olduğunu unutma!
Dargınlık ve kırgınlıklarını bir kenara bırak! İstanbula hizmet edenlere sahip çıkarak Türkiyeye ve geleceğine sahip çık! ABD emperyalizmin mi, yoksa; Alpaslanın, Fatihin tarafındamısın ona karar ver sandığa gidince…
Bir oy’unla; Türkiyeye karşı oynanan oyunları bozabilirsin, bir oy’unla; bin oyunu bozabilirsin! Attığın her adım, aldığın her nefes gibi, verdiğin her oy’un da kime, neden verdiğinin hesabını vereceksin Allaha, bunu unutma!
.
Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke
Özelde; bir bir şahıslarımız, genelde;Türk milleti ve İslam alemi olarak kendimizi, neslimizi, topraklarımızı ve coğrafyamızı, din ve kültürümüzü İslam düşmanlarının istila ve işgallerinden kurtarmak için düştüğümüz yerden ayağa kalkmak, yeniden; İslami şuurla dirilmek zorundayız.
Dünyanın bütün zenginlikleri senin coğrafyanda ama; dünyanın en fakir ve en yoksul insanları senin topraklarında yaşamakta neden?!
Dün; dünyanın en güçlü devletlerini kurmuşsun ama; bugün, en adi, en alçak, en şerefsiz devletlerin baskısı karşısında kendi öz vatanında bir esir gibi başın eğik, ellerinde kelepçe, ayakların prangalar, gözün kulağın ve ağzın bağlı bir durumda.
Fikirde, düşüncende eylem ve söylemde, hayat tarzında, eşyaya ve dünyaya bakışında asırlardır savaştığın düşmanına benzemiş bir mankurt gibisin! Allah’ın cc dışında, önünde secde etmediğin bir put yok. Müslümanım diyorsun ama; yahudiye, Hıristiyana, Putpereste, ataiste benziyor, ona hizmet ediyorsun her hal ve hareketinle…
Bütün fikir ve düşünce kaynakların, kanalların işgal altında, bütün eğitim alanların düşmanlarının kontrol ve denetiminde. İslamdan başka her şey var Allah’ın nazargahı olan kalbinde. Ne işe yarar bu kalbin, bu vicdanın, bu erdemin… Allah’a giden yolda pusula olamıyorsa sana?
Akılsız gönül, gönülsüz akıl Müslümanları sadece kendi özünden ve değerlerinden koparmış ve uzaklaştırmıştır. Yaşayan ölüler gibi duygusuz, hissiz bir hayat sürüyorsan eğer; nerede kaldı inandığın değerler, kulluğun, Müslümanlığın senin !
Yahudiden fazla Yahudi’ye, Hıristiyandan çok Hıristiyan’a, ataistten öte ataist’e benzediğin veya benzemeye çalıştığın için Allah’a, Peygambere, Kurana ve Sünnete, kısaca; kendi özüne ve değerlerine sırt çevirdiğin için; ne ailen, ne akraban, ne vatanın, ne de ümmet ve insanlık içinde bir itibarın ve saygınlığın kalmadı. Peygamberinin haber verdiği kertenkele durumuna düştün; ’’Birgün Müslümanlar Yahudileri ve Hıristiyanları taklit etmekte öyle ileri gidecekler ki, onlar kertenkele deliğine girse; Müslümanlar da bunda bir hayır ve hikmet vardır diye aynen Yahudi ve Hıristiyanları taklit edecek, o kertenkele deliğine girecekler.’’ İşte o gün, bugündür.
Avrupa önlerinde Haçlıları trim trim titreten Osmanlı çocuklarının; ‘’Biz Osmanlı İslam medeniyetinden değil, Hıristiyan Avrupa medeniyetindeniz’’ diye, bizi de içinize alın deyip 60 yıl kapılarında el açıp yalvardığımız gün bugündür.
ABD’ ye, NATO’ya, Avrupa Birliğine merhametli ve dost, kendi insanımıza zalim ve yabancı gibi davrandığımız gün bugündür. Yabancıları kardeş ve dost olarak gördüğümüz, kardeş ve dostlarımıza yabancı gibi davrandığımız gün bugündür.
Düştüğün yerden kalkmak istiyorsan kardeşim !Kaybettiğin değerleri düştüğün yerde arayacaksın sana ait olmayan masal ülkelerinde değil.
Neden ve niçin düştüğünü, seni kimler düşürdüğünü, aynı hataya düşmemek için dostunun düşmanının kimler olduğunu bilerek, her türlü tedbirlerini kuşanarak, silahlarını bileyerek düştüğün yerden kalkmak zorundasın kardeşim!..
Unutma! Uçurumlardan düşenin bir parçası bulunur ama; bir kere kalpten, gönülden ve gözden düşersen toz duman olur gidersin! Gözden, gönülden ve kalpten düşmek intahar etmekten daha beterdir. Bir Müslüman olarak Allah’ın nazargahı olan kalpten ve gönülden düşmemeye bak! Vahyin dalına tutunmayı, düştüğün ve yine ayağa kalkacağın yer olarak bil ve sakın bu noktayı unutma!
Ağlamaktan, dövünmekten, suçlu ve suç ortağı aramaktan bir medet umma! Ayağa kalkmak için düştüğün yere bakacak, kendi ayaklarının üstüne basacaksın ! Her insan kendi ayakları üzerinde durur, yürür ve hedefine ulaşır başkalarının ayaklarıyla değil.
‘’Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.
Her damlası bir zafer müjdecisi
Bir posta eri gibi
Yağmur yüzümüze değince
Çıkacağız yola.
Çıkacağız yola
Hesap günü gelince
Yağmur yüzümüze değince
Güneş bir mızrak boyu yükselince.’’ (Erdem Beyazıt, Diriliş Saati)
.
Terör nedir, terörist kimdir?

Herr insan fıtratı gereği barışcıl olarak Allahın kendisine verdiği güzel hasletler ve özelliklerle doğar.Onu iyi veya kötü insan yapan başta ailesi, çevresi, içinde yaşadığı toplumun sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi durumudur.
Ezilen, sömürülen, baskı ve terör altında büyüyen hakları zorla veya hile ile elinden alınan zulüm ve işkence içinde yaşayan bir kişiden barışcıl bir insan davranışı beklenemez.
Onun aldığı eğitim, kültür ve bizzat yaşadıkları olumlu veya olumsuz olaylar o kişinin kendi hayatını direkt olarak etkiler.
İnsanın fıtratına uygun bir hayat sürmeyen, ezilen, sömürülen, baskı ve tehditler altında yaşam süren, doğru dürüst muamele görmeyen bir insan ve toplum imkan ve fırsat bulunca bulunduğu kötü durumdan kurtulmak, özlediği ve hak ettiğini düşündüğü bir hayata ulaşmak içinde bulunduğu duruma isyan eder.
Bu davranış insanoğlunun ilk tarihten itibaren süregelen bir varoluş savaşıdır. Bu savaş bazen kültür ve sanatla, bazen ekonomi ve ticaretle, bazen siyasi ve iktidar mücadelsiyle, bazen de silaha sarılmakla zora başvurmak, zoru zorla bozlamla yapılır.
Her insan başka insanlar gibi özgür ve bağımsız olarak gönlünce yaşama güdüsüne ve hakkına sahiptir. Hayat boyu bu hayallerle ve bunun mücadelesini vererek yaşar. Hayat bir nevi özgür ve bağımsızca bir hayata ulaşmak için verilen mücadelenin ta kendisidir.
İnsan yaratılış olarak zulme, sömürüye, baskıya ve zorbalığa karşı başkaldırma güdüsüyle birlikte var edilmiştir.Aynı zamanda insan hemcinsleri de dahil olmak üzere hakim olabildiği herşeye hakim olma hırsıyla donatılmıştır.
Bu ikis arasındaki dengeyi kuran, insani değerlere hakim olmayı başarabilen insan insalık değerlerine teslim olan insandır. Diğer insan tipi ise, insanı ve insanlığı değil kendini ve egosunu önceleyen zulme, baskıya, haksızlığa, adaletsizliğe teslim olan insandır.
Ademin iki oğlunda görülen bu iki davranış biçimi tarih boyu insanlığın izlediği iki zıt ve farklı yol olmuştur.Kimi insan Kabil soylu katiller cephesinde, kimi insan da Habil soylu mazlumlar cephesinde bulunarak bazen Hak ve batılın, bazen güçsüz ve güçlünün, bazen de emperyalizmin veya sömürünün, mazlumluğun veya terörörizmin kendine yüklediği kötü rolü oynar.
Emperyalist ve sömürgecilere göre terörist; onların çıkar ve menfaatlerine, otorite ve hakimiyetlerine karşı savaşan herkestir.
Gerçek terörist/ler bir ülkeyi işgal ve istila eden, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömüren, kendilerine baskı ve zulüm yaşatan, onların insanca yaşama haklarını zor ve zorbalıkla ellerinde alan devletler ve güçlerdir.
İslama göre gerçek terör ve terörist; Allahın hukukunu çiğneyen, insanların hak ve hukuklarını gözetmeyen, kendi çıkar ve menfaatleri için her haksızlığı ve adaletsizliği meşru gören insan, devlet ve grupların din, mezhep, renk, sınıf ve milliyet gözetmeksizin toptan hepsine verilen addır.Gerçek terör; Allah’ın hukukunu çiğnemek ve toplum içinde rahat ve huzuru kaçırmak, gerçek terörist de; Allah’ın hukunu çiğneyerek fitne fesat çıkarmak, anarşi ve kaosa sebep olacak her türlü eylem, söylem ve harekette bulunmaktır.
Gerçek terör ve terörist; emperyalist batı litaratüründe onların çıkar ve menfaatlerine göre tarif edilen hak ve hukuklarını savunan mazlum insanlar, onların direnişleri ve başkaldırıları değil yeryüzünde fesat çıkaran, hak ve hukuk tanımayan emperyalistlerin ve emperyalizmin kendisidir.
Gerçek terörist; Amarika, batı ve tüm emperyalistler, gerçek terörizm ise; bunların bizzat kendilerinin veya taşeron örgütlere yaptırdıkları işgal, sömürü ve zulümlerin hepsidir.
.
Türkiye ABD’nin savaş alanı, İsrail’in savunma hattı değildir
Yazıyı aynen aşağıya alıyorum. İyi okumalar…
***
Türkiye ABD’ nin savaş alanı, İsrail’in savunma hattı mı?
Herkes kendi oyununu oynamakta, kendi çıkarları hesabına aşık atmaktadır.
Türkiye’ nin artan ağırlığı, saygınlığı ve kendi ekseninde oluşturmaya çalıştığı yeni alternatif oluşum AB ve NATO çevresinde rahatsızlıklar oluşturuyor.
Artık Türkiye’ nin on yıl önceki Türkiye olmadığı, aktif ve tutarlı dış ve iç politikasıyla türbinlerden sahaya indiğini herkes görmektedir.
AB ve NATO içindeki karar vericiler bu durumdan rahatsız olup, Türkiye’ye yeni gömlekler biçmekte, yeni roller teklif etmektedirler.
Bir tarafta, Fransa ve Almanya’ nın başını çektiği ‘’Farklı statüde AB ortaklık’’ teklifi, öbür tarafta NATO Genel Sekreteri aracılığı ile ‘’Türkiye’nin Avrupa Savunma Birliğine özel statü ile kabul’’ edilmesi teklifi, beri tarafta 19 Kasım’da gerçekleşecek olan NATO zirvesinde Füze kalkanı projesi ile Türkiye köşeye sıkıştırılmak isteniyor.
Bu girişimlerle büyük özveri ve çabalarla başlatılan hamlelerin önüne geçmek ve Türkiye’ nin yalnızlaştırılması, tesirsiz hale getirilmesi amaçlanıyor.
Son dönemde Türkiye’ nin Suriye, Lübnan, Ürdün, Libya, İran ve diğer İslam dünyasındaki ülkelerle, Balkanlarda, Kafkaslarda, Rusya, Orta Asya ve Afrika’da kurulan dostluk köprülerini dinamitlemek için her tip ayak oyunları tezgahlanıyor.
Önceden hazırlanmış bir senaryo da figüran olarak Türkiye roller biçiliyor.Buna yanaşmak istemeyen Türkiye ise, Dünyadaki etkin lobiler ve uluslar arası kuruluşlarca çeşitli propaganda, fitne fırtınaları estirilerek etkisiz hale getirilip bu oyuna teslim olması isteniyor.
Yıllardır uyuşturucu, kara para aklama baronlarının ve terör finansörlerini cirit attığı Hakkari’de konuşlandırılması istenen Füze kalkanı projesi ile, Türkiye’ nin komşularıyla düzelen ilişkileri tekrar gerginleştirilip, bir korku imparatorluğu kurularak bölge ülkeleri yeniden bir birine düşman edilmesi planlanıyor.
Böylece modern sömürgeciliğin devamı sağlanacak, bu arada da İsrail’in ayakta durabilmesi için gerekli her türlü şartlar oluşturulacaktır.
Füze kalkanını Türkiye’ye kurulması, komşularımızla olan ilişkilerimizi gereceği gibi, Türkiye’ yi de AB ve ABD’ nin savaş meydanı haline getirecektir.
Türkiye kendine yönelmediği sürece hiç bir komşusu ülke ile savaşmak, başkalarının başlattığı bir savaşta figüranlık yapmak, ülkemizi savaş alanı haline getirmek isteyenlere boyun eğmek zorunda değildir.
İran’daki nükleer gelişmelerden rahatsız olan ABD’ nin İsrail’in Atom silahlarından hiç söz etmemesi, iki yüzlülüğünün ve samimiyetsizliğinin delilidir.
Nükleer güç ve silahlar ABD, Fransa, İngiltere, Hindistan, Rusya, Çin gibi ülkelerde olursa meşru; Pakistan, İran ve diğer İslam ülkelerinin elinde bulunursa gayri meşrudur gibi bir anlayış apaçık bir saçmalıktır.
Ortadoğu’ yu ve Dünyayı iki yüzlülükle yönetmek isteyenlere, kana bulayan güçlere yardımcılık, yataklık yapıp destek verenler, en az onlar kadar vebal içindedirler.
Dost ve kardeşlerimize uzanan her kanlı el, bize de uzanmış demektir.
Onların yüreğini dağlayan her acı, bizim de ortak acımızdır.
Komşumuzun üzerine bizim ülkemizin topraklarından füzeler yağdırılırken, kardeşlerimiz gözlerimizin önünde katledilirken, ülkemiz savaş meydanı yapılırken biz nasıl bu ülkede rahat uyku uyuyabiliriz ?
‘’Kardeşinin derdiyle dertlenmeyen’’,’’Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir’’ diye düşünen bir medeniyetin çocukları olan bizler, nasıl olurda başta ülkemizi , İran, Suriye, Irak ve Rusya’yı tehdit eden bu füzelerin ülkemiz topraklarında ve de yabancıların kontrol ve komutasında topraklarımızda kurulmasına razı olabiliriz?
Hangi millet ülkesinin ‘’Yabancıların savaş olanı olmasını ister’’ ?
Füze kalkanı ile savunulmak istenen ABD ve İsrail menfaatleri, bir savaş meydanı haline getirilmek ve mahvedilmek isten de ülkemizdir.
Direkt Türkiye’ye yönelmeyen bir tehdide karşı, Türkiye’ nin komşularına karşı gardını alması beklenemez.
Türkiye’ nin Hakkarileştirilmesine , Hakkari’nin veya ülkemizin herhangi bir yerinin de ABD ve İsrail’in savunma cephesi haline getirilmesi, Siyonist ve iş birlikçilerinin planıdır..
Tüm kontrolü yabancıların emir ve komutasında olan bu silahların bir gün yerli darbecilerle birlikte halkımıza karşı kullanılmayacağına kim garanti verebilir.
Komşularımızla aramızı açacak bu projeye karşı çıkmak her vatandaşın ve tüm sivil toplum örgütlerinin görevidir. Bu oyun, bu hain plan mutlaka bozulmalıdır.
Türkiye toprakları ne yabancı güçlerin savaş cephesi, ne de İsrail’in savunma hattıdır.
Bu hain plana karşı çıkmak vatan müdafasıdır .
.








Otuzbeş yıldır teröre kurban veren, terör yüzünden milyarlarca zarara uğrayan, bu yüzden ekonomik, siyasi ve askeri bedeller ödeyen bir ülke ve milletiz.












