 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
MEZHEPSİLER.COM BİZİMSAHİFE.ORG
ULUDAĞ'A VESİKALI CEVAPLAR
“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?» ve «Bilmediklerinizi âlimlerden sual ediniz.» buyuran Rahman ve rahîm olan Allahü teâlâ'ya sevdiği ve beğendiği şekilde hamd-ü sena olsun. «Âlimler Peygamberlerin vârisleridir.» buyuran geçmiş ve gelecek bütün insanların her bakımdan en yükseği, en güzeli, Rabbü'l-âleminin mahbubu Peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya, temiz Ehl-i Beytine, her biri hidayet yıldızı olan Eshâb-ı kiramına, onlara uymakla onlardan sonraki üstünlük sırasına kavuşan Tabiîne, Tebe-i Tabiîne, müctehid din imamlarına, evliya-i kirama ve kıyamete kadar onların izinden gidenlere salât ü selâm ve en iyi dualar olsun.
Allahü teâlâ bizleri, mezhep imamları ve mezhep içindeki müctehidler vâsıtasıyle Resulüne (sallallahü aleyhi ve sellem) uyan Ehl-i sünnet itikadına sahip kullarından eylesin. Din adamı kılığına girip dinimizi içten yıkmaya çalışan müctehid taslakları, vehhâbî meşrepli mezhepsizlerin şerrinden muhafaza buyursun. Sevdiklerini dost, sevmediklerini düşman olarak tanıtsın. Selefî meşrepli sapıklara aldanmaktan, bâtılı hak, yanlışı doğru, mezhepsizliği mezhep sanmaktan korusun. Âmin.
Evet Uludağ, biz sözümüze sâdık kalarak yazınızı aynen hem de baş sayfada neşrettik. Ancak siz sorduğumuz suallerin çoğuna cevap vermemişsiniz. «O kadar çok suçlamalar var ki hangisine cevap vereceğimizi bilemiyoruz.» diyerek aklınızca te'vil edebildiğiniz hususlara dokunmuşsunuz. Biz ise sizin bütün itham ve iftiralarınıza sizin de muteber saydığınız kaynaklardan cevap vermek istiyoruz. Aslında bu kaynakların aslını bulmağa lüzum yoktu. Sizin şahsınızda selefiyye sapıklığına düşmüş insanları kurtarmak, bu bataklığa düşecek gençleri ikaz etmek için kâfi miktarda vesika topladık. Pek lüzumlu görülenlerin orijinallerinin fotokopilerini de çektik. Bu mübarek vesikalar karşısında Cenabı Hak'ka inandığını söyleyen her mezhepsiz, her vehhâbî, her sapık eğer sözünde samimî ise derhal hakkı kabul edip tövbe etmesi lâzımdır.
Vehhâbîler nasıl “ingiliz uşağı” ise, mezhepsizlerin de bir kısmı “mason uşağı”dır. Bir kısmı da Kitap Sünnet deyip akıntıya kürek çekerek gitmektedir. Birinci gruptaki mezhepsizler hain oldukları için onlara“Vesika” falan kâr etmez ikinci gruptakiler gafil olduğu için “ilmî vesikalar” karşısında belki gafletten uyanmaları mümkün olabilir. Bir de mezhepsizleri bir insan zannederek onların peşinden giden saf müslümanlar vardır Bu müslümanlar belki bu vesikalar karşısında mezhepsizlerin yaldızlı, cilâlı sözlerine kanmazlar.
Bu yazımızda uludağ'ın bütün sorduklarına vesîkalara istinaden ilmî cevaplar vermek istiyoruz. Belli bir sıra takıp etmesi bakımından aşağıdaki başlıklar altında vesikaları sıralayacağız inşaallah.
l - Selefiye'nin İbni Teymiye'nin sapık yolu olduğunu isbat eden vesikalar,
2 - İbni Teymiye'nin kâfir olduğunu gösteren vesikalar,
3 - Edille-i Şer'iyye'nin dört olduğunu bildiren vesikalar,
4 - Kıyas-ı fukahaya uymanın şart olduğunu gösteren vesikalar,
5 - Aklın hüccet olmadığını gösteren vesikalar,
6 - İctihadla alâkalı vesikalar,
7 - İtikadda hak ve doğru olan tek mezhebin Ehl-i Sünnet Velcemaat Mezhebi olduğuna ait vesikalar,
8 - Ameldeki dört mezhebin hak olduğunu gösteren vesikalar,
9 - Dört hak mezhebden birisine uymamanın, mezhepsizliğin ilhad olduğunu gösteren vesikalar.
10 - Yetmiş üç fırkadan yetmiş ikisinin ehl-i bid'at ve cehennemlik olduğuna dair vesikalar,
11 - Felsefecilerin kâfir olduğuna dair vesikalar,
12 - İbni Rüşd'ün felsefeci olduğuna dair vesikalar,
13 - Ehl-i kıble tabirinin ne mânâya geldiğini gösteren vesikalar,
14 _ Vehhâbîlerin Ehl-i kıble olmayıp kâfir olduklarını gösteren vesikalar,
15 - Türbe yapmanın caiz olduğunu gösteren vesikalar,
16 - Vehhâbîlerin müslümanlan tekfir ettiklerine dair vesikalar,
17 - Vehhâbilerin Medine-i Münevvereyi bombardıman ettiklerine dair vesikalar,
18 - Ehl-i bid'atın, Ehl-i küfürden daha zararlı olduğunu gösteren vesikalar,
19 - Ehl-i sünnet itikadını yaymaya niçin geniş yer vermek mecburiyetinde kaldığımızı bildiren emirlerin vesikaları,
20 - Şevkani, Abduh, S. Kutub, Kardavi, Mevdudî gibi selefi olduklarını söyleyen sapıkların mezhepsiz olduklarım gösteren vesikalar,
21 - Selefi meşrepli kimselerin masonların ve mezhepsizlerin kitaplarını tavsiye ettiklerine dair vesikalar.
l - SELEFİYE'NİN İBN-İ TEYMİYE'NİN SAPIK YOLU OLDUĞUNU GÖSTEREN VESİKALAR :
Selef veya Selef-i sâlihîn ne demektir. Sahabe ve Tâbi'îne «Selef-i Sâlihîn» denildiği İbni Abidin'de «Kâdîlik» bahsinde yazılıdır. Diğer muteber kitaplarda da Sahabe, Tâbi'în ve Tebe-i Tâbi'îne Selef-i sâlihîn denildiği bildirilmektedir.
«Râbıtat-ül-âlem-il-İslâmiyye» isimli vehhâbî teşkilâtının Türkiye'deki temsilcisi S.Ö., çıkardığı dergide kendisine mezhepsiz denmesine kızarak «Sahabenin ve hattâ Peygamberimizin mezhebi mi vardı?»demek cür’etini göstermiş ve kendisine dergimizde gereken cevabı vermiştik. Kısaca tekrar edersek, Eshâb-ı kiram, selef-i sâlihîn müctehid oldukları için kendi mezheplerinde idi. îtikadda ise hepsi de «Fırka-i Naciye» olan «Ehl-i Sünnet Velcemaat» mezhebinde idi. Peygamber aleyhisselâmın mezhebi ne idi diye sormak, bir mektepte müdürlük yapan bir kimseye, sen bu mektepte hangi sınıfın talebesisin? demekten daha abes bir sorudur. Başka bir mezhepsiz de, Allahü teâlâ'nın mezhebi ne idi diye sorabilir. Müctehide hangi mezhebin kurucusudur, diye sual edilir. Peygamber aleyhisselâm hangi dinin tebliğcisidir şeklinde sual sorulabilir. Her peygamber, Allahü teâlânın belli hükümlerini ümmetine tebliğ etmiştir. Her peygamberin mezhebi de ümmetine tebliğ ettiği esaslardır.
Gerek Halef ve gerek Selef âlimlerinin hepsinin itikadda tek mezhepleri vardı. Ehl-i Sünnet Velcemaat mezhebi. Bütün Selef-î sâlihînin mezhebi olan Ehl-i sünnet itikadının .vesikalarına geçmeden önce Akaid imamlarından birkaç satır bahsedelim. İmâm-ı Eş'arî ve İmâm-ı Mâtûridî kendi başlarına bir mezhep kurmamışlar, Selef-i sâlihînin bildirdikleri iman ve İtikad bilgilerini şerh etmişler, kısımlara ayırmışlar, kısacası bu bilgileri sistemleştirmişlerdir. İmâm-ı Eş'arî hocası İmâm-ı Şafiî'nin yolundan dışarı çıkmış değildir, İmâm-ı Mâtûridî de İmâm-ı Âzam'ın yolundan dışarı çıkmamıştır, hocalarının koyduğu usûlleri sistemleştirmişlerdir.
Gerek İmâm-ı Eş'arî, gerek İmâm-ı Mâtûridî, gerek dört hak mezhebin imamları ve gerekse bu imamlara tâbi olan bütün müctehidler, Hadîs-i şerifte bildirilen tek doğru fırka olan, yani Sahâbe-i kiramın, Tâbi'înin ve Te-be-i Tâbi'înin müşterek mezhepleri olan Ehl-i Sünnet Velcemâat mezhebinde idiler.
Selef’in mezhebi başka, Selefiyye mezhebi başkadır. İmâm-ı Â'zam hazretleri, Selefin mezhebi olan Ehl-i sünnet mezhebini müdafaa için Fıkh'ul ekber kitabını yazmıştır.
Selefin mezhebi, mezheb-i selef veya selef mezhebi, selefiyye mezhebi değil, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebidir. Bu hususta icma olduğunu vesikalarla isbat edeceğiz inşaallah. Önce İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin (İlcâm-ül avam) isimli eseriyle mezkûr icmayı açıklıyalım. Kitabın adı ile kitaptan alınan üç vesikayı, bir de Uludağ' m Kelâm kitabının 206 ıncı sahifesinde şöyle demektedir. Orijinal vesikası sahife 93 dedir.
İmâm-ı Gazâlî “ilcam-ul-avam-anil-kelâm” isimli eserinde selefiyye mezhebinin esaslarını yedi olarak kabul etmekte ve bunları şöyle anlatmaktadır. Basiret sahiplerine göre hak olduğunda hiç şüphe olmayan mezhep, Selefin mezhebidir. Burada selef sözü ile sahabe ve tabiînin mezhebi kasdedilmektedir. Buna göre hak olan selef mezhebinin hakikati ve mâhiyeti şu yedi esastan ibarettir.
Bu ilcâm kitabı, mücessime, müşebbihe ve onların yolunda olan bugünkü vehhâbî'ler ve selefiyyeciler için yazılmıştır. İmâm-ı Gazali hazretleri bu eseriyle kendisinden sonra gelen vehhâbîleri ve vehhâbîlerin kamufle adı olan selefiyyecilerin tuttukları bid'at yolunu çürüterek tek hak ve doğru olan Ehl-i Sünnet Velcemâat mezhebinin prensiplerini anlatmaktadır.
Önce Uludağ'ın Kelâm kitabındaki birbirini nakzeden ifadeleri okuyalım. Uludağ yukarıdaki orijinal vesikada «İmâm-ı Gazâlî selefiyye mezhebinin esaslarını yedi olarak kabul etmekte» diyor. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinden naklederek «selef mezhebinin hakikati ve mahiyeti şu yedi esastan ibarettir.» diyor. İmâm-ı Gazâlî hazretleri «Selef mezhebinin yedi esası» şeklinde buyururken Uludağ bu ifadeyi değiştirerek «Selefiyye mezhebinin yedi esası» olarak bildirmektedir. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin selef ifadesini selefiyye diye değiştirmiştir. Bu değiştirme kendi Kelâm kitabında da sırıtmaktadır. Biz kitabın sayfasını keserek orijinalini vermek suretiyle selefîlerin oynadıkları oyunu göstermek istedik.
İlcâm'da bahsedilen selef mezhebi nedir? Îmâm-ı Gazâlî hazretleri bunu da açıklıyor: Selef mezhebinden maksat Sahabe ve Tâbi'înin mezhebi diye tarif ediyor. İmâm-ı Gazâlî hazretleri, Sahabe ve Tâbi'înin mezhebinin ne olduğunu da bize bildiriyor. Ümmetin yetmiş küsur fırkaya ayrılacağını bildiren hadîs-i şerifi naklederek fırka-i naciye denilen tek kurtuluş fırkasının Ehl-i sünnet velcemaat mezhebi olduğu bildirilmektedir. Yine hadîs-i şerifle Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasının, ne olduğu bildiriliyor. Peygamber aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kiramın yolundan giden fırka olarak bildirilmektedir. Aşağıda bunun böyle olduğunu, yani itikadda tek hak mezhebin bulunduğunu bunun da Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebi olduğunu sayısız vesikalarla isbat edeceğiz inşaallah...
Aşağıda da görüleceği gibi ne İlcâm'da ne de diğer Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında Selefiyye mezhebi diye bir mezhep yoktur. Ya Uludağ, selef ile selefiyye'yi karıştırıyor veya kasıtlı olarak İbni Teymiyye'nin sapık yolu olan selefiyye'yi selef mezhebi diye yutturmak istiyor. Üçüncü bir ihtimal yoktur. Uludağ, iddiasına Ilcam' ül avâm'ı delil olarak göstermeğe nasıl cür'et etti, hayret ediyoruz. Selef mezhebinin selefiyye mezhebi olmadığı, Tabiinin ve Eshâb-ı kiramın mezhebi olduğu, yani Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebi olduğu orijinal vesikadan anlaşılmıştır.
İmâm-ı Gazali hazretleri mezkûr eserinde Selef mezhebinin hak olduğunu, doğru olduğunu ve bu mezhepten ayrılanların bid'at sahibi olduklarını açıklamaktadır. Selef mezhebinden maksat da Sahabe-i kiramın mezhebi olduğu, bunun da Ehl-i sünnet velcemaat diye isimlendirildiğini bildirmektedir. Şimdi Uludağ'ın tenakuzuna gelelim. Uludağ, Kelâm kitabının 136. sayfasında İmâm-ı Gazâlî ve diğer âlimleri zikrederek bunların Selefiyye mezhebinin yayılmasını önlediğini bildiriyor. Cevabî yazısında ise onun Selefiyye mezhebini müdafaa ettiğini söylüyor. Eğer İmâm-ı Gazâlî hazretleri tek doğru ve tek hak mezhebin Selefiyye mezhebi olduğunu söyleseydi, elbette bu tek hak yolun müdafaasını yapardı. Selefiyye mezhebinin yayılmasını önlediğine göre bu mezhebin hak ve doğru olduğunu söylememiş, hak ve doğru olan mezhebin selefin mezhebi olduğunu, yani Tabiîn ve Sahabe-i kiramın mezhebi olduğunu, yani Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebi olduğunu söylemiş ve bunu müdafaa etmiştir.
Halef ve Selefin ne olduğunu bütün Ehl-i sünnet kitapları yazmaktadır. Bir vesika daha verelim. Çok kıymetli bir fıkıh kitabı olan «Dürrül muhtar»ın şahidlik kısmında şöyle yazılıdır:
«Selef, Eshâb-ı kiramın ve Tâbi'înin ismidir. Bunlara Selef-i sâlihîn de denir. Halef de seleften sonra gelen Ehl-i sünnet âlimlerine denir.»
Kelâm kitabının 136. sayfasında İmâm-ı Gazâlî'nin felsefî bahisleri red ve iptal gayesiyle Kelâma soktuğu, Râzi ile Amidi'nin Kelâm ile felsefeyi meczederek bir ilim haline getirdiği ve Beydavi'nin ise Kelâm ile felsefeyi birbirinden ayrılmaz hale koyduğu iddia edilmektedir. Bu iddialar bu büyük âlimlere yapılan çok çirkin bir iftiradır. İlm-i Kelâma felsefeyi karıştıranlar, bid'at fırkalarıdır. Bu âlimler selefin mezhebi olan Ehl-i sünnet vel cemaatı müdafaa ederek felsefecilerin ve bid'at fırkaların sapık fikirlerini çürüttüler. Bu cevaplar ilm-i kelâma felsefeyi karıştırmak değil, aksine bid'at fırkaları tarafından ilm-i kelâma karıştırılan felsefî düşünceleri temizlemektir. Bu yüce âlimlere felsefe pisliğinden atmak kadar çirkin bir iftira olur mu? Bu iftirayı ilk defa İbni Teymiyye «Vasıta» kitabında yapmıştır.
Uludağ'ın da bildirdiği gibi İmâm-ı Gazali hazretleri Selef mezhebinin yani Ehl-i sünnet mezhebinin hak olduğunu bunun zıddının bid'at ve dalâlet olduğunu bildirmiştir. Elbette Selefin mezhebi olan Ehl-i sünnet mezhebi haktır, bunun gayrisi bid'at ve dalâlettir. İmâm-ı Gazâlî hazretleri tek hak olan bu mezhebin yayılmasını nasıl önler? Bu İmâm-ı Gazâlî hazretlerine yapılan çirkin bir iftira değil midir? İmâm-ı Gazâlî selefin mezhebini değil, Selefiyye isimli İbni Teymiyye'nin savunduğu yolu çürütmüştür. Yine Uludağ çıkar da İbni Teymiyye, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinden sonra dünyaya geldi derse şaşmayız. Mes'ele şahıslar değil fikirlerdir. Demek İbni Teymiyye'nin sapık fikirleri İmâm-ı Gazâlî hazretleri zamanında da varmış ki reddiyeler yazılmıştır.
İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin asrında bugün olduğu gibi Ehl-i sünnet itikadını bozmak için felsefeciler bir koldan, mücessime ve müşebbibe fırkaları başka bir koldan hücum etmişler, bu bid'at fırkaları Cenâb-ı Hakka birçok isnatlarda bulunmuşlar İbni Teymiyye'nin müdafaa ettiği teşbih ve tecsim fikrini ileri sürmüşlerdi. Hem de bu teşbih ve tescim fikrini İbni Teymiyye ve diğer mezhepsizlerin yaptığı gibi selef-i sâlihine atfederek yaymaya başlamışlardı. İşte Hüccet-ül İslâm İmâm-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) bunlara reddiye olarak «İlcamül avam» isimli eserini kaleme almıştır. 1206 tarihli baskısında şöyle buyurmaktadır:
«Cehalet ve dalâlet fırkaları mücerred zahir-i suret ve müteşabih haberleri alıp sarılmakla Allahü teâlânın zatı ve sıfatı hakkında Cenâb-ı Hakkın münezzeh olduğu suret, el ve ayak ve nüzul ve intikal ve arş üzerine istiva ve istikrar ve bunların emsali hallere itikad ediyorlar. Bununla beraber bu itikad ettikleri şeyleri selef-i izamın dahi itikad ettiği şeyler olduğunu zannediyorlar. Binaenaleyh o güruh-i mekruh indinde, teşbihi yok etmek için delillerini kâfi derecede bildirerek selef-i kiramın da itikadını sana şerh ve beyan edeyim.»
Akaid şerhi (Kesteli)nin 18. sayfasının haşiyesinde İmâm-ı Eş'arî ile İmâm-ı Mâtûrîdi'nin Peygamber aleyhisselâmın ve Esbabı kiramın yolu olan Ehl-i sünnet yolunda oldukları, bu iki fırkanın birbirlerini bid'at ve dalâlete nisbet etmedikleri bildirilmektedir.
İmâm-ı Â'zam (rahmetullahî aleyh) Vasiyyeti Nukirru isimli eserinde şöyle buyurmaktadır:
«Allahü teâlâ sizleri oniki esas üzere ehl-i sünnet velcemaat mezhebinde devam etmeye muvaffak kılsın, sizlerden biriniz bu esaslar üzerinde yürürse nefsin arkadaşı ve bid'at ehli olmaz.»
Bu vesikadan da; Büyük İmam'ın selef mezhebinde yani Ehl-i sünnet velcemaat mezhebinde olduğu, selefiyye sapıklığında bulunmadığı anlaşılmış oldu.
Kadı Kemaleddin bin Sinan el Beyaz hazretlerinin «İşârât El meram an ibârât el imâm» isimli eserinde İmâm-ı Â'zamın, İlmi kelâm sahasında parmakla gösterilecek hale geldiği yakın ve kat'î delillerle, usûl-i dîni tedvin edip en muhkem hâle getirdiği itikad imamlarının ilki olduğu bildirilmektedir. Ebû Mansur Bağdadî hazretleri de aynı fikri Tabsıra isimli eserinde zikretmiştir.
Kelâm ilminin sonradan çıktığını İmâm-ı Â'zam hazretlerinin selefiyye'den olduğunu söylemek çirkin bir iftiradır.
Taftazani hazretlerinin Akaid şerhinde de Ehl-i sünnet velcemaat mezhebinin esaslan bildirilerek selefin yolunun, mezhebinin de bu olduğu doğru yolun da bu esaslar olduğu bildirilmiş, Selefiyye mezhebidiye bir mezhebden bahsedilmemiştir. Selef yolunun salim bir yol olduğunu söyleyerek bundan Selefiyye mezhebinin salim yol olduğunu çıkarmak akıl ve ilim dışı bir cehalettir. Yahutta maksatlı bir benzetmedir. Elbette bütün müslümanlar selef yolundadır. Halef âlimleri de selef yolundadır. Siz kasıtlı olarak mı yoksa cehaletten dolayı mı, eski âlimlerin selef yolunda olduğunu sonra gelen âlimlerin bu yolu bırakıp Eş'arî veMâtûridî mezheplerine geçtiğini söylüyorsunuz. İmâm-ı Â'zam'ın selef mezhebinde olup da ona tâbi olan müctehidler ve âlimlerin hocalarının ve mezhep imamlarının itikadını bırakmaları kadar akıl ve ilim dışı bir iftira olmaz. İmâm-ı Mâtûridî yeni bir mezhep kurmamış ki, İmâm-ı Â'zam'ın bildirdiği esasları sistemleştirmiştir. Hanefî mezhebindeki âlimlerin itikadlarının İmâm-ı Â'zam'ın itikadından ayrı olduğunu söylemek âlimlere yapılan büyük bir iftiradır.
İmâm-ı Gazali hazretleri de İlcâm'ül avam isimli eseriyle selefin sözleriyle selefilik taslayanları rezil etmiştir.
Hanefi mezhebinde fıkıh ve kelâm âlimi olan Abdulhâkim Siyalkuti hazretleri Celâl üzerine yazdığı haşiyenin 7. sayfasında şöyle buyurmaktadır:
«Eş'ariler itikadda Mâtûridi gibidirler, çünkü birbirlerini idlâl etmezler.»
Bir başka vesika da şudur: Ebil Münteha hazretleri, Fıkh-ı ekber şerhinin 2. sayfasında şöyle buyurmaktadır:
«Kitap ve Sünnete yapışmak, nefsin arzularından ve bid'attan kaçınmak ancak Ehl-i sünnet vel cemaat yoluna yapışmakla mümkün olur. Ehl-i sünnet vel cemaat, sahabe-i kiram ve Tâbi'în yolu üzerindedir.»
Demek ki Kitap ve Sünnete yapışıp bid'atlardan kaçınmak ancak İmâm-ı Mâtûridi ve İmâm-ı Eş'ari hazretlerinin sistemleştirdikleri Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebine sarılmakla mümkündür. Yoksa Kitap ve Sünneti mezhepsizlerin yaptığı gibi kendi kafasına göre tefsir etmek Kitap ve Sünnete yapışmak değildir.
Bir başka vesika: Akaid-i Adudiye'ye «Gelenbevî» hazretleri tarafından yazılan haşiyede şöyle buyurulmaktadır:
«Eş'ariyye mezhebi fırka-i naciyedir. Bunların itikadı, aynen sahabe-i kiramın itikadıdır.»
Görüldüğü gibi Eş'ari mezhebi de Eshâb-ı kiramın itikadı üzerinde idiler.
Bir vesika daha: İns ve cinnin müftüsü Ahmed İbni Kemâl Paşazade, «Risale-i Münire» isimli eserinde Ehl-i Sünneti anlatırken buyuruyor ki:
«Fahrü'l-İslâm Ali Pezdevî, Usûl-i fıkh kitabında buyurur ki, ilim iki kısımdır: a) Tevhid ve sıfat ilmi b) Fıkıh ilmi, İkinci kısımda esas, Kitap ve Sünnete yapışmak, bid'atlerden sakınmak ve Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinde bulunmaktır. Ehl-i sünnet vel cemaat Peygamber aleyhisselâmın, Eshâb-ı Kiramın, Tâbi’inin ve selef-i salihinin yoludur. Bunu bize âlimlerimiz ulaştırdı. Bizden öncekiler de, İmâm-ı Â'zam, İmâm-ı Ebu Yusuf, İmâm-ı Muhammed ve esbabının hepsi bu yolda idiler.»
Bir vesika daha: Molla Said Hadimi hazretleri, İmânı-ı Â'zâm rahmetullahi aleyhin «Vasiyyeti Nukirru» isimli eserinde yazdığı şerhin 156. sayfasında Ehl-i sünnetten maksat İmâm-ı Mâtûridi ile İmâm-ı Eş'arî'nin yolu olduğunu, İmâm-ı Mâtûridî'nin Hanefî mezhebinde İmâm-ı Eş'arî'nin de Şafiî mezhebinde olduğunu bildirmektedir.
Görüldüğü gibi Ehl-i sünnetin içinde «Selefiyye» diye bir şey yoktur.
Aynı eserde iki imam arasındaki ihtilâfların asıldan olmadığı birbirlerini tekfir ve idlâl etmeyi gerektirmeyen hususlar olduğu, ikisinin bir mezhep sayıldığı, ikisine birden «Ehl-i sünnet vel cemaat» ismi verildiği bildirilmektedir.
Hal böyle iken Selefiyye sapıklığını selefin yolu olarak İbni Teymiyye gibi takdim etmenizdeki maksat nedir? Ne diye mezkûr iki akâid imamının müşterek mezhepleri olan Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebininzıddının bid'at olduğunu yazmıyorsunuz da, İbni Teymiyye gibi Selefiyye zihniyetinin zıddının bid'at olduğunu yazıyorsunuz. Yukarıda açıklandığı gibi İmâm-ı Gazali hazretleri, Selefiyye'nin değil, selef mezhebinin yani Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinin zıddının bid'at ve dalâlet olduğunu bildirmiştir. Kelime oyunu yapmaktaki gizli maksadınız nedir?
Bir vesika daha: Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden, Silsile-i âliyyenin onsekizinci, zahirî ve bâtinî ilimler hazinesi Ubeydullah-i Ahrar hazretleri «Feraidul fevaid» isimli kitapta şöyle buyurmaktadır:
«Bütün keşifleri ve kerametleri bana verseler, fakat Ehl-i Sünnet vel cemâat itikadını vermeseler, kendimi harap bilirim. Keşf ve kerametim olmasa, Ehl-i sünnet vel cemâat itikadını ihsan eyleseler hiç üzülmem.»
Bir vesika daha: Ebul Kasım İshak bin Muhammed, 1303 tarihli «Sivâd-i â'zam» isimli eserinin ikinci sayfasında, ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı hakkındaki hadis-i şerifi ve bu hadis-i şerifin devamı olan «Sivâd-i â'zama tâbi olunuz, ayrılan Cehennemdedir, cemaattan bir karış ayrılanın boynundan İslâm gerdanlığı çıkarılır» ibaresini yazdıktan sonra «Sivâd-i Â'zamın Ehl-i sünnet vel cemaat»olduğunu bildirmiştir.
«Mevâhib-i Ledünniyye»de Ümmetin âlimlerinin dalâlet üzerinde birleşmiyeceklerini bildiren hadis-i şerif naklediliyor. Bu hadis-i şerifi İmâm-ı Ahmed «Müsned»inde ve Taberâni «Mu'cem-i Kebir»inde bildiriyor.
Bütün bu vesikalar, mezkûr iki akaid imamının müşterek mezhepleri olan «Ehl-i sünnet vel cemaat»ın doğru olduğunu sivâd-i â'zamdan (cemaattan) ayrılan Selefiyye'nin bid'at, dalâlet ve bâtıl olduğunu göstermektedir.
Serbest düşünceli veya başka tabirle Selefiyye mizaçlı İbni Teymiyye ve Şevkani gibi âlimler, sivad-i â'zamdan yani cemaattan ayrıldıkları için dalâlete yuvarlanmışlardır. «Cemaattan ayrılan Cehenneme gider» hadis-i şerifine uygun olarak atalarımız «Sürüden ayrılanı kurt kapar» demişlerdir. Selef yolu diye selefiyye sapıklığına düşmüş birkaç mezhepsizden başka gösterilebilir mi?
Selefî itikadında olduğu halde bir türlü söyleyemiyen Uludağ şöyle diyor: «Selefiyye mezhebinin doğru olmasından, hak olan dört mezhebin yanlış veya bid'at olması kat'iyyen gerekmez. Zira biri itikadı, diğeri amelî bir mezheptir.»
Uludağ, itikadda mezhebi diğer selefiyyeciler gibi üçe ayırmaktadır: Selefiyye, Mâtûridîyye ve Eş'ariyye diye. Bunlardan Selefiyyenin en doğru, zıddının da bid'at olduğu söylenince diğer iki mezhebin yanlış ve bid'at olduğu meydana çıkmaz mı? Dört hak mezhebin bağlandığı bu iki mezhep bid'at olunca ameldeki dört hak mezhep tamamen bid'at olur. İtikadı bozuk olana amel faide verir mi? Sonra dört hak mezhebe tamamen amelî ve fıkhî mezhep demek de doğru değildir. Yani bu dört hak mezhep hem amele ait bilgileri ve hem de itikada ait bilgileri bir arada toplamışlardır.
Bu kadar vesika ve deliller karşısında acaba Uludağ yine çıkıp da «Selefiyye mezhebi de Eş'arî mezhebi kadar doğrudur.» diyebilecek mi? Mu'tezile mezhebine göre doğru çoktur. Halbuki Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinde doğru bir tanedir. Onun için Mâtûridîyye ve Eş'ariyye mezhepleri bir mezhep olarak kabul edilmiş ve ikisine birden Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebi denmiştir.
Uludağ, cevabî yazısında «Biz Gâzâlî kadar ileri giderek en doğru yol selef yoludur, demiyoruz.» diyor.
Uludağ bu cümlesi ile, hâşâ İmâm-ı Gazâli'nin haddi aştığını, ileri gittiğini söylüyor. Her sünnî müslümanın İmâm-ı Gazali hazretlerinin sahip olduğu itikada sahip olması lâzımdır. Elbette en doğru yol, tek kurtuluş yolu «selef yolu»dur. Yukarıda vesikaları ile açıkladığımız gibi selef yolu, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebidir. Ama Uludağ, kelime oyunu yaparak seleften selefiyye'nin hak olduğu gibi bir mânâ çıkarmaya çalışıyor. Tabiî bunu ancak gafil ve cahillere yutturabilir.
Uludağ yazısında «Ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerine dayanarak Selefiyye mezhebinin sapık bir mezhep olduğunu bize ispat ederseniz size minnettar kalırız» diye bir taahhütte bulunuyor. Eğer sözünde samimi ise, biz, bize minnettar kalmasını istemiyoruz, sadece tövbe edip sivâd-i â'zama (yani Ehl-i sünnet velcemaat'a) sarılmasını istiyoruz. Büyükler açık işlenen günahın tövbesinin de açık olmasını emrettikleri için tövbe ettiğini dergimize bildirmesini ve herkese duyurmasını istiyoruz. Abonelerimiz kendisine sui zandan kurtulsun...
Bir vesika daha: Hayâli ismiyle meşhur Ahmed bin Musa hazretleri Şerh-i akaid haşiyesinin onuncu sayfasında şöyle buyurmaktadır:
«Ehl-i haktan maksat Ehl-i sünnet vel cemaattır»
Uludağ, nasıl olduysa İmâm-ı Sübki'den de nakil yaparak mütekaddimin ve müteahhirinden birtakım kimsenin selef mezhebine gittiğini söylemektedir. Elbette önce ve sonra gelen bütün âlimler selef yoluna gitmiştir, selef yolunda gitmeyenler sapık veya kâfirdir. İmâm-ı Sübki hazretleri Uludağ'ın aleyhine delildir. İmâm-ı Sübki «Tabakat-üş-Şafiîyye» kitabının 1. cilt, 66. sayfasında imanla ilgili hususu açıkladıktan sonra bu zümrelerin selef mezhebine gittiklerini bildiriyor. Yoksa bunlar selefiyye mezhebinde idiler demiyor. Hâşâ İmâm-ı Sübki, selefiyye'yi müdafaa etse, hiç bu. sapık mezhebi ihyaya çalışan İbni Teymiyye'ye reddiye yazar mı? İmam-ı Sübki «Erredü li-İbni Teymiyye» ve «Şifa-üs-sikâm fi ziyaret-i Seyyid-il enam» kitaplarında İbni Teymiyye'nin sapıttığını kuvvetli delillerle ispatlamıştır. Halef âlimleri selef âlimlerinin yolunu ihyaya çalışmıştır. Uludağ'ın da itiraf ettiği gibi İbni Teymiyye ve talebesi İbnül Kayyim de Selefiyye'yi ihyaya çalışmıştır. Bütün bu vesikalardan İbni Teymiyye'nin ihyaya çalıştığı selefîlik veya selefiyye selefin yolu değildir. Çünkü öyle olsaydı, Uludağ'ın şahit gösterdiği İmâm-ı Sübki gibi âlimler İbni Teymiyye'ye reddiye yazmazlardı. İbni Teymiyye ve onun yolundan gidip kendilerine Selefi denilen sapıklar«Sivâd-ı â'zam»dan ayrılıp dalâlete yuvarlanmışlardır. Bu sapıklar kendilerine selefi veya selefiyye demeyip de selef mezhebindeyiz deseler, hattâ Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebindeyiz deseler ne çıkar. Çünkü her sapık, her bid'at fırkası kendi fırkasının Ehl-i sünnet olduğunu, fırka-i naciye olduğunu bildirmiştir. Hakkı bâtıldan ayıran sivâd-i â'zamdır. Her devirde sivâd-i â'zamdan ayrılan türediler zuhur etmiştir. ŞimdiUludağ ve diğer selefîler, selefiyye kelimesini yutturamadık, kitaptan bu kelimeyi çıkarıp biz de Ehl-i sünnet vel cemaattanız deseler ve İbni Teymiyyenin savunduğu sapık yolu savunsalar ne çıkar? Bu sapıklığa selefiyye mezhebi değil selef mezhebi dense ne halledilir? Mezhepsiz İbni Teymiyye, mezhepsizlik zehirini teneke kupa içinde değil de altın kupa içinde sunmak istemiş, selef kelimesinden istifade ederek bu kelimeyi istismar ederek kendi sapık yolunu hak yolmuş gibi göstermeye çalışmıştır.
2 - İBNİ TEYMİYE'NİN KAFİR OLDUĞUNU GÖSTEREN VESİKALAR
İbni Teymiyye'nin dalâlet ve küfürlerini eski sayılarımızda vesikaları ile açıklamıştık. Tekrarında bir faide olur mu? Selefiyye'yi ihyaya çalıştığı Uludağ tarafından bildirildiği için İbni Teymiyyenin sapıklığını isbat etmek icap etti. Birkaç vesika da İbni Teymiyye hakkında verip cevapları fazla uzatmak istemiyoruz. Geniş bilgi isteyenler MEZHEPSİZLER kitabımızın I. cildine bakabilirler.
İbni Battuta, İbni Hacer-i Mekkî, İmâm-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, İzzeddin bin Cema'a, Ebu Hayyan Zahirî, Zahid-ül Kevserî, Yusûf-i Nebhani, Muhammed bin Ali Zemlikâni, Abdulvehhab Şa'ranî, Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiyye'ye reddiyeler yazmışlar, dalâletlerini küfürlerini ortaya serip rezil etmişlerdir.
Yukarıda bildirilen âlimlerin kitaplarında İbni Teymiyye, şöyle anlatılmaktadır: Allahü teâlâyı yaratılmış bir mahlûk bilir, bir insan gibi tasavvur eder, madde olarak görür, evliyanın büyüklüğüne inanmaz, türbelere yapılan ziyaretlere saldırır, kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalmayacağını söyler, hükümetlere verilen vergilerin zekât yerine geçeceğini iddia eder, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi hazretleri gibi tasavvuf büyüklerini tekfir etmekten çekinmez...
«Keşfüz-Zünunda» bildirildiğine göre İbni Teymiyye, «Kitabül-Arş» isimli eserinde şöyle demektedir:
«Allah sübhanehü ve teâlâ Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullah'a da yer bırakır.»
İmâm-ı Sübkî Kitab-ül Arş için şöyle buyurur:
«Kitab-ül Arş onun (İbni Teymiyye'nin) en çirkin kitaplarındandır.»
İbni Teymiyye'nin talebeleri hariç, onun tecsim ve teşbihe ve Arşın kıdemine kani olduğunda Ulema ittifak halindedir.
İbni Teymiyye, Şam camiinin minberinden inerken «Cenâb-ı Hak gökten yere, benim şimdi indiğim gibi iner» dediğini İbni Battuta bildirmektedir.
Bütün kitaplarda, vesika olması için isim verelim, «Milel ve Nihal» kitabında «Mücessime» ve «Müşebbihe» fırkalarının, yani Allah, Arş üzerinde oturur, iner, yürür gibi hususlara inananların kâfir oldukları yazılıdır.
İbni Teymiyye, Ehl-i sünnet büyüklerine hücum etmeyi meslek haline getirmişti. Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali gibi Eshâb-ı kiramın büyüklerine hücum eder, onların hata ettiklerini söylerdi. Hüccet'ül İslâm îmâm-ı Gazali hazretlerinin kitaplarında mevzu hadis olduğunu söyleyerek bu yüce imamı kusurlu göstermeye çalışırdı. Selefilere vesika olması için yine selefîlerden bir nakil yapalım. Süleyman Uludağ, Selefîlerin yayın organı NESİL dergisinin 1. cild 4. sayısında İbni Teymiyye'nin İmâm-ı Gazali hazretleri için şöyle dediğini yazmaktadır:
«Yeni Eflatuncu felsefeyi tasavvuf kalıbına sokarak müslümanlara takdim eden adam.»
İbni Hacer-i Mekkî hazretleri «El-a'lâm bi-kavatı'ıl-İslâm» kitabında İbnüssübkî gibi âlimlerden naklen buyuruyor ki:
«İmâm-ı Gazâli'nin yazılarında kusur bulan kimse, ya hasetçidir veya zındıktır.» (s. 137)
Uludağ'ın iddiasına göre İmâm-ı Gazali hazretleri Selefiyye mezhebini ihya için «İlcâm-ül avam» kitabını yazmıştır. Yine Uludağ'ın iddiasına göre İbni Teymiyye de Selefiyye'nin ihyası için çalışmışsa da muvaffak olamamışlar. Yine Süleyman Uludağ'ın ifadesine göre İbni Teymiyye, İmâm-ı Gazâli'yi şiddetli şekilde tenkid etmiştir. Bütün bu tenakuzlardan İbni Teymiyye'nin savunduğu selefiliğin selef düşmanlığı olduğu meydana çıkmaktadır. İbni Teymiyye'nin sapık yolu olan bu selefiyye mezhebini bize en doğru olarak takdim eden ve bu hususta kitap yazıp birçok gencin zehirlenmesine sebep olan Uludağ'ın selefiliği terkedip sivâd-ı â'zamın mezhebine girmesini davet ederiz. Kelâm kitabında selefiyye'nin en doğru yol olduğu bildiriliyor, sonra da bu doğru yolu sadece İbni Teymiyye ve talebesinin ihyaya çalıştığı zikredilerekİbni Teymiyye ve talebesini en doğru yolu savunan kimseler olarak göstermektedir. Biz de Allahü teâlânın izniyle İbni Teymiyye'nin ve Selefiyye'nin iç yüzünü açıklamış olduk. Eğer Uludağ hatasından dönerse biz ona minnettar kalırız.
3 - EDİLLE-İ ŞER'İYYE'NİN DÖRT OLDUĞUNU BİLDİREN VESİKALAR :
Bilindiği gibi Edille-i şer'iyye, Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas-ı fukaha olmak üzere dörttür. Fakat Uludağ, Şia ve kollarını anlatırken bunlara göre şer'i deliller de şöyle anlatılmaktadır. Orijinal vesikası sahife 93 dedir. (Vesika no. 2) (Kelâm kitabı, s. 80)
Şer'i deliller dörttür: Kur'ân, hadis icma, akıl. Kıyas delil değildir, İmamların rivayet ettikleri hadisler esastır. İctihad kapısı açıktır.
Bu hususu tasvip edip etmeme hususunda ise bu bahsin sonunda (sayfa 81'de) aynen şu ifade kullanılmaktadır:
«Caferîler sünni talak kabul, bid'î talakı reddederler. Ehl-i kitap kadınları ile evlenmeyi caiz görmezler. Bunun dışında fıkhî konularda sünnîlere benzerler.»
Yukarıda orijinal vesikası verilen kısım böylece tasdik edilmektedir. Başka bir tasdik de şudur:
«Zeydîler ictihad kapısının açık olduğuna inandıklarından aralarında müctehidler yetişmiştir.» (Kelâm kitabı, s. 76)
Bu iki vesikadan ictihad kapısının açık olduğu ve şer'i delilin de yukarıdaki gibi olması gerektiği bildirilmek isteniyor. Karaman'ın ve Topaloğlu'nun ve diğer selefîlerin ictihad kapısının açık olduğunu iddia eden, kıyasın ve hattâ icma'ın delil olmadığını söyleyen Mason Abduh ve Reşit Rıza gibi mezhepsizlerin tavsiye etmeleri, Uludağ'ın da Karaman ve Topaloğlu'nun kitaplarını tavsiye etmesi, Abduh zihniyetini benimsediğini göstermektedir. Neymiş de Zeydîler ictihad kapısının açık olduğuna inandıkları için müctehidler yetişmiş, ne demek bu? Biz de inanırsak müctehid yetiştiririz demek değil midir? Hattâ Uludağ, kitaplarını mutlak bir müctehid gibi yazmaktadır. Hiç bir mezhebe bağlı kalmadan kitap yazmaktadır. Israrlarımıza rağmen itikad ve ameldeki mezhebini söylememektedir. Gerçi biz selefiyye mezhebinde olduğunu biliyoruz, kendi aklına göre, İslâmın ruhuna uygun bulduğu hükümlerle amel ettiğine göre amelde mezhebi dört mezhebden birisi olamaz. Zira bir hükümde başka mezhebin hükmüyle amel etmek ilhaddır. Vesikası ileride verilecek inşaallah.
Bildirilen birkaç husus hariç, Caferiler sünnîlere benziyormuş. Caferîlerin şer'i delillerine de itiraz edilmediğine göre ve fıkhî konuda sünnîlere benzediğine göre orijinal vesika tasdik edilmektedir. Uludağ'ın kıyas'ın şer'i bir delil olduğunu uymamızın şart olduğunu, ictihad kapısının kapalı olduğunu hiç bir zaman söylediğini işitmedik, görmedik. Karaman ve Abduh gibi selefi fikirli kimseleri tasviye etmekle onların fikirlerine iştirak ettiğini göstermektedir.
Bir insan imanın altı şartından beşine inansa, birine inanmasa diğer beşine de inanmamış sayılır. Bir kimse yüz tane Ehl-i sünnet kitabı tavsiye etse, bir tane de Abduh gibi mezhepsiz bir masonu tavsiye etse, bir damla idrarın bir bardak suyu kirlettiği gibi, tavsiye işi zararlı olur. Bir bardak bal şerbetini bir damla zehir, içilmez hale getirir.
Edille-i şer'iyyenin dört olduğuna dair birkaç vesika verelim:
Kıymetli bir fıkıh kitabı olan (Mecmua-i Zühdiyye) isimli eserin baş tarafında Edille-i şer'iyyenin Kitap, Sünnet, İcma ve kıyas olmak üzere dört olduğunu bildirmektedir. Aynı husus Farsça «Seyf-ül Ebrar el-meslûl alel füccar» isimli eserde çeşitli kitaplardan delil getirerek bildirilmektedir. Aşağıya aldığımız orijinal vesikada (sayfa 23'de) Edille-i şer'iyyenin dört olduğu ve ümmetin âlimlerinin sapıklık üzerinde icma etmiyecekleri de hadîs-i şerifle bildirilmektedir. Vesika : 3. (Bak: sahife 116)
Bir vesika daha: İmâm-ı Râzi, Nisa suresi 59. âyet-i kerimesinin Edille-i şer'iyye'ye işaret olduğunu bildirerek şöyle buyurmaktadır: «İcma ancak kitap ve Sünnet'in naslarından ahkâm-ı ilâhiyye'yi istinbât edebilen âlimlerin sözleriyle tahakkuk eder. Usûl-i fıkıhta (Ehlül-hall ve'I-akd) diye vasıflandırılan bu âlimlere (Müctehid) denir.»
4 - KIYAS-I FUKARAYA UYMANIN ŞART OLDUĞUNU GÖSTEREN VESİKALAR :
Kıyas'ın şer'î bir hüccet olduğunu gösteren (Seyf'ül Ebrar)'ın 22. sayfasından aldığımız orijinal vesika No. 4: (Bak: sahife 116)
Âlim olsun, cahil olsun, mukallid olan kimsenin bir müctehidi taklid etmesinin lâzım olduğunu, böyle bir kimsenin başka bir mezhebe geçmesinin ilhada (küfre) teşbih edildiğini gösteren (Dürer ve gurer)den alınan kısmı ise şöyledir: (Sayfa 28 - 29) Orijinal vesika: 5 (Bak: sahife 116)
Kıyas ve içtihadın şeriatın dört temelinden birisi olduğuna dair Mektubat'ın 272. mektubundan aldığımız kısmın orijinali şöyledir: Vesika: 6. (Bak: sahife: 117)
Edille-i şer'iyyenin dört ve Kıyas'ın hüccet olduğuna dair başka bir vesika. Bu vesikada âyet-i kerime lâtin harflerine yaklaşık olmasın diye klişesi yaptırılmamıştır. Orijinal vesika şöyledir: (Seyf'ül Ebrar, s. 34)Vesika: 7. (Bak: sahife 116)
Bu kadar vesika yetmezse daha istenildiği kadar gösterilebilir.
5 - AKLIN HÜCCET OLMADIĞINI GÖSTEREN VESİKALAR:
Aklın hüccet olduğunu empoze etmek isteyenlere cevaptır:
Akıl hakkında İslâm âlimleri neler buyurmuş, onları inceliyelim: İmâm-ı Gazali hazretleri, aklın peygamberlik makamında anlaşılan şeyleri kavramaktan âciz olduğunu, inanmaktan başka çare olmadığını, aklınanlıyamadığı şeyleri ölçemiyeceğini, bunların doğru ve yanlış olduğuna karar veremiyeceğini bildirmektedir. (El Munkızü mined-dalâl)
İmâm-ı Rabbani hazretleri de «Her şey akıl ile anlaşılabilseydi peygamberler gönderilmezdi.» buyurmaktadır. (Mektubat, c. 3, M. 36)
Hâce Muhammed Hasan Sâhib Serhendi Müceddidi hazretlerinin (Tarik'un Necat) isimli kitabında onüç sayfa kadar akılla ilgili malûmat vardır. Bu malûmatların özeti şöyledir:
«Akıl, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, fâideliyi zararlıdan ayırdetmek için yaratılmıştır. Allahü teâlâya ait bilgilerde akıl yalnız başına senet olamaz. Akıl bir ölçü âleti olduğu için Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçme işi olamaz. Mahlûklara ait bilgilerde aklın işe karışması doğru olur.
Akıl, (Mütevâti) değildir. Yani bir cins içinde bulunan fertlerin hepsinde müsavi miktarda bulunan bir sıfat değildir. Akıl (Müşekkik) tir. Yani fertlerin hepsinde müsavi miktarda bulunmayan bir sıfattır. O halde en yüksek akıl ile, en aşağı akıl arasında binlerce derece vardır. Bu bakımdan «Aklın kabul edebileceği» sözü nasıl doğru olabilir? Hem hangi akıl, kimin aklı, her akıllı denen kimsenin aklı mı?
Akıl iki kısımdır: (Selim akıl), (Sakîm akıl). Bunların her ikisi de akıldır. Selim akıl, hiç yanılmaz, hatâ etmez, böyle akıl ancak peygamberlerde bulunur. Bunlara yakın akıl ise Selef-i sâlihinin akıllarıdır. Bunların akılları ahkâmı Şer'iyyeye uygun akıllardır.
Sakîm, akıllar, selîm aklın tam tersi olan akıllardır, düşündükleri şeylerde, yaptıkları işlerde yanılır.
Bu iki akıl arasında çok ve çeşitli dereceler vardır. Bu bakımdan dinî işlerde akla güvenilemiyeceği ve bu işlerin akıl ile ölçülemiyeceği meydâna çıkar.
Din işleri akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. En akıllı denilen kimse, değil din işlerinde, mütehassıs olduğu dünya işlerinde bile çok hatâ eder. Çok yanılan bir akla nasıl güvenilebilir? Devamlı sonsuz olan âhiret işlerinde nasıl olur da akla uyulur?
Birinin tabiatine uygun olan bir şey, başkasınınkine uymadığı gibi, birinin aklına uygun gelen bir şey, başkasının aklına hiç uygun gelmeyebilir. Ancak akıl ile şeriat birlikte tam ve doğru bir vesika ve ölçü olur. Her akıl değil, selîm olan akıl, hüccettir, doğru yolu gösterir. Selîm olmayan akıllar, yanıldıkları için bir hakikati kabul etmeseler de kıymeti yoktur.
Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip yanılan kimseye felsefeci denir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği yanıldığı yerlerde, şeriat ışığı altında akla doğruyu gösteren büyüklere de İslâm âlimidenir..
Akıl göz gibidir, Şeriat da ışık gibidir. Göz karanlıkta cisimleri göremez, görmesi için ışık lâzımdır. Akıl da hakikati göremez, görmesi için şeriat ışığı lâzımdır. Eğer şeriat hak ile bâtılı bildirmeseydi aklımızla bulmamız mümkün değildi.»
Buraya kadar aldığımız nakillerde, aklın din işlerinde şer'i bir hüccet olmadığı meydana çıkmıştır. Akıl gibi büyük bir nimeti ancak şeriatı anlamakta ve ona tâbi olmakta kullanırsak saadet-i dareyne kavuşmamız mümkün olabilir.
Felsefede rasyonalistler, akılcılar, diye bir ekol vardır. Acaba bazı selefîler, bu felsefî ekolün tesiri altında mı kalmıştır?
Herkes kendi aklına uyarsa, insan sayısı kadar din meydana çıkmaz mı? Zaten insanlara çeşitli tefrikalara ayrılıp felâkete sürüklenmeleri kendi akıllarına uyduklarından değil midir?
6 - İCTİHADLA ALÂKALI VESİKALAR :
Aslında selefiyye mezhebinde olan (yani mezhepsiz olan) fakat selef yolundayız, onlar gibi kendi içtihadımızla hareket ederiz, taklid haramdır diyen Şevkânî ve Abduh gibi mezhepsizleri bize tavsiye eden kimselere bazı vesikalar sunmak istiyoruz.
Uludağ, cevabî yazısının hemen başında bize bırakılan Kitap ve Sünnete sımsıkı sarılırsak sapıklığa düşmiyeceğimizi belirtmek istiyor. Bunun için mezhebe ve kıyas-ı fukahaya uymanın ehemmiyetinden hiç bahsetmiyor. Daha da ileri giderek mezhep imamları bize nasıl ictihad edeceğimizi göstermiştir mealinde konuşarak ictihad kapısının açık olduğunu zımnen de kendisinin müctehid olduğunu belirtmek istiyor. Zaten hep onun için âyet ve hadisten delil getiriyor.
Hadis-i şerifte bildirilen Kitap ve Sünnete sarılmak tabiri acaba Kitabı sünneti kucaklamak mıdır veya kendi kafamıza göre tefsir etmek midir, yoksa fukahanın bildirdiği şekilde amel etmek midir?
Uludağ'ın, Benim inancım şudur, İslama uygun bulmuyorum, bunu zararlı buluyorum» gibi sözleri de kendisini müctehid olarak gördüğünü isbat etmektedir. Zira mukallid, ben böyle düşünüyorum demez, diyemez. O sadece mezhebinin müftabih kavillerinden nakil yapar. «Mezhebimizin şu hükmüne göre, İslama uygun değildir. İmameynin müftabih olarak bildirilen kavline göre bu zararlıdır» gibi ifadeleri kullanır. Ben zararlı görüyorum diyemez.
Uludağ yazısının başında ne diyordu? «Rabbinden aldığı vahyi olduğu gibi ÜMMETİNE tebliğ eden...» diyordu. Ümmeti kelimesinden maksat selefîler mi, yoksa bizim gibi mukallidler de dahil mi? Peygamber aleyhisselâm, vahyin tamamını değil bir kısmını ümmetinden eshâbına bildirdi. Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvan)ın ana dilleri Arapça olduğu halde bazı âyetleri anlıyamadıkları ve Peygamber aleyhisselâma sordukları bilinen bir gerçektir. Bunlardan meşhur olan birisini anlatalım:
Peygamber aleyhisselâm'ın, Hazret-i Ebu Bekir'e (radıyallahü anh) bir şeyler anlattığını gören Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), yanlarına gidip Peygamber aleyhisselâmı dinlemeğe başladı. Başkaları da bu konuşmaları duyduysa da çekindiklerinden gelemediler. «Benden duyduklarınızı başkalarına da duyurunuz.» emr-i nebeviyi düşünen sahabeden bazıları Hazret-i Ömer'e ne konuşulduğunu öğrenmeğe gittiler. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) onlara şöyle cevap verdi:
«Dün Ebû Bekr-i Sıddık, anlıyamadığı bir âyet-i kerimenin mânasını Peygamber aleyhisselâma sual etmiş, izahını dinliyordu. Ben de bir saat kadar dinledim fakat hiç bir şey anlıyamadım.»
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) acaba niçin anlıyamamıştı? Çünkü âyet-i kerimenin izahı Hazret-i Ebu Bekr'in yüksek derecesine göre anlatılmıştı. «Benden sonra peygamber gelseydi Ömer olurdu» hadis-i şerifine mazhar olan büyük insan Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), ana dili olan Arapçayı çok iyi bildiği halde Kur'ân-ı kerîmin tefsirini bile anlıyamamıştı. Peygamber aleyhisselâm herkesin seviyesine göre konuşurdu. Kur'ân-ı Kerîm o kadar büyük bir ilim deryası ki Cebrail aleyhisselâm dahi âyeti kerîmelerin mâna ve esrarını Peygamber aleyhisselâmdan sual ederdi. Hal böyle iken Uludağ'ın «Herkesin anlıyacağı şekilde, açık biçimde izah eden» ifadesi hatalıdır. İman nedir? sualini, Peygamber aleyhisselâm insanların anlayışlarına göre çeşitli şekilde tarif etmişlerdir. Peygamber aleyhisselâm her şeyi açık izah ederdi ama bu demek artık izah edilecek başka husus bırakmadı demek değildir. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerim'inde her şeyi açık bir tarzda izah etmemiştir. Her şey açık olsaydı, içtihada (kıyas-ı fukahaya) lüzum kalır mıydı?
Uludağ «Gerektiğinde dini hükümlerin nasıl çıkarılacağını bize gösteren» ifadesiyle ictihad kapısının açık olduğunu ve kendisinin buna salâhiyeti olduğunu anlatmak istiyor. Bütün âlimlerimiz ictihad kapısının açık olduğunu, ancak müctehid yetişmediği için bu kapının kendiliğinden kapandığını bildirmişlerdir. Bu âlimlerden birisi de selefîlerin selefiyye mezhebinden diye övdükleri, aslında Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinden olan Şah Veliyyullah Dehlevî hazretleridir. İbni Abidin, (Dürrül Muhtar) daki «Müezzinlerin çok bağırmaları namazı bozar» ibaresini açıklarken şöyle buyuruyor:
«Peygamber aleyhisselâmın vefatından dörtyüz sene sonra kıyas yapan derin âlim kalmadı. Bir işi başka bir işe benzeterek hüküm çıkarabilecek mutlak müctehid kalmadı.»
Her yüz senede bir gelen müceddid âlimler, sivâd-i â'zama aykırı olarak yeni ictihad ve hükümde bulunamazlar. İbn-i Melek, Usûl-i Fıkıh kitabının icma bahsinde şöyle buyurmaktadır:
«Bir zamanda yaşamış olan müctehidler, bir şeyi nasıl yapılacağında sözbirliğine varamamışlarsa, yani başka başka ictihadlarda bulunmuşlarsa, bunlardan sonra gelen âlimlerin bunların sözlerinden birisine uymaları lâzımdır. Başka türlü söylemeleri caiz değildir. Böyle olduğunu bütün âlimler beyan buyurmuş ve İCMA hâsıl olmuştur.»
Selefîler her ne kadar İTTİBA diye bir şey uyduruyorlarsa da bir insan ya müctehiddir veya mukallittir. Bunun bir üçüncü şekli yoktur. «Berika» s. 376'da şöyle buyurulmaktadır:
«Bizler müctehid değiliz, bize «Mukallid» denir. Bizim gibi mukallidler için delil, fıkıh âlimlerinin (müctehidlerin) içtihadlarıdır. Bildiğimiz âyeti kerime ve hadis-i şerifler, bunların sözlerine uymaz görünürse, kendi anladıklarımıza değil, âlimlerin anladıklarına uymamız lâzımdır. Bunlar, onları görmemiş veya görmüşler de anlayamamışlar demek caiz değildir.»
Eğer Uludağ başka bir vesika isterse, aynı mevzu (Kifaye), (Tahrir şerhi Takrir), (İkdi Ferid), (Müsellem-üs-sübut) bunun şerhi olan (Fevatıh-ur-rahamut), (Şerh-i-binhac-ül usûl), (Şevahid-ül hak) ve yüzlerce eserde bildirilmiştir.
İbni Hacer, her devirde sivâd-i â'zamdan ayrılıp ortaya çıkan, naylon müctehid taslakları için şöyle buyurmaktadır:
«Şimdi bâzı kimseler kendilerini âlim sanıyorlar. Kur'an-ı kerim'den ve hadis-i şeriften hüküm çıkarmağa kalkışıyorlar. Bunlar kendilerini beğenmiş cahillerdir. Kur'an-ı kerim'e uyduklarım sanıyorlar. Halbuki nefislerine ve Şeytana uymaktadırlar. Herkesi de Kur'ân'dan, Buharı ve Müslim'den mânâ çıkarmağa kışkırtıyorlar. Böyle haddini bilmeyen kimselere aldanmamalıdır. Hüküm çıkarabilmek için müctehid olmak lâzımdır. İctihadda ehil olabilmek için de birçok kayıt ve şartlar lâzımdır.»
İçtihadın şartları (Mizan), (Reddü'l muhtar) (Hadika) gibi birçok kitapta mevcuttur. Hayrettin Karaman'ın bildirdiği şartlar kâfi değildir. Karaman her şeyden önce müslüman olma şartını bile koymamıştır.
Emekli Postacı ile hemşerimiz Karaman vehhabiliği hatası olan sünnî bir mezhep olarak bizlere yutturmağa çalışıyorlar. Uludağ da vehhabiliğe sapık bile demediğine göre az hatalı sünnî bir mezhep midir? Uludağ dört hak mezhebin haricinde hak olduğunu iddia ettiği beşinci mezheplerin de varlığını söylüyor. Uludağ yazısında dört hak mezhebi saydıktan sonra bu dört fıkhî mezhep demiyor, «Hanefi, Hanbelî, Şafiî, Maliki GİBİ amelî ve fıkhî mezhepler...» tabirini kullanıyor. Dörtte kesmiyor, gibi diyerek daha başka mezheplerin de olduğunu bildirmek istiyor. Sonra amelî ve fıkhî tabirini kullanmakla itikadı mezhebin birden fazla olduğunu da bildirmek istiyor. Bir de itikadî mezheplerin fıkhî mezheplerden tamamen ayrı olduğunu hissettirmek istiyor. Bu dört hak mezhep tek olan itikadî mezheple meczedilmiştir. Bir hükmün amelî yönü olduğu gibi itikadî yönü de vardır. Amel imandan cüz değilse de sıkı sıkıya münasebetleri vardır.
7 - ÎTİKADDA HAK VE DOĞRU OLAN TEK MEZHEBİN EHL-İ SÜNNET VEL CEMAAT MEZHEBİ OLDUĞUNA DAİR VESİKALAR:
Yukarıda ilk maddede Selefiyye mezhepsizliğinin İbni Teymiyye'nin bid'at ve dalâlet yolu olduğu isbat edilirken İmâm-ı Mâtûridî ile İmâm-ı Eş'arî hazretlerinin müşterek mezheplerinin Ehl-i Sünnet vel cemaatolduğuna kâfi miktarda vesika verildiğinden daha fazla vesika göstermeyi zait addediyoruz. Ancak (Fetâvel haremeyn bî recfî nüdvetil meyn) isimli eserden mevzuumuzla alâkalı bir yazının orijinalini almayı faideli görüyoruz. Mezkûr kitabın 34. sayfasından aldığımız bu yazıda Ehl-i sünnet vel cemaatın dışında kalan her fırkayı ehl-i bid'at olarak bilmenin itikad etmenin kat'i, yakını ve icmaî bir farz olduğu bildirilmektedir. İşte vesikası. Vesika no: 8 (sahife 117 ye bakınız)
Uludağ, Kelâm kitabının bazı yerlerine Ehl-i sünnete uygun olarak Ehl-i sünnet ile selefiyye'yi birbirinden ayırıyor. Meselâ sayfa 203'de Mutezile'nin Ehl-i sünnet'in ve Selefiyye'nin kelâm ilmini tenkid etmesinden bahsediliyor. Bazan da Ehl-i sünnetle selefiyye'yi ayırmaktadır. Aynı taktik İmâm-ı Gazâlî hazretleri için de oynanmaktadır. Bir yerde İmâm-ı Gazali hazretlerinin İlcâm-ül avam isimli eserinde selefiyye itikadını müdafaa ettiği yazılıdır, bir başka yerde ise (meselâ: sayfa 123'de) onun orijinal fikirleri olan bir Eş'ari kelâmcısı olduğu bildirilmektedir.
Bir taraftan da Eş'âriyye mezhebinin bid'at bir mezhep olduğu intibaını verecek şekilde husûsi hallerden bahsetmektedir. Sayfa 122'de İmâm-ül Haremeyn için şöyle demektedir:
«Hayatını, Eş'arî kelâmını savunmakla geçiren Cüveynî hayatının son deminde bu görüşünden dönmüş ve manevî kurtuluşun (feyz-Necat) selef akidesinde olduğuna kanaat getirmiştir.»
Bu ifadeyle Eş'âriliğin selef akidesinde olmadığı empoze edilmektedir. Selef akidesinden maksat da İbni Teymiyye'nin selefiyye yoludur. Zira bu selefiyye yolunu ihyaya çalışan kimsenin İbni Teymiyye ve talebesi İbnül Kayyim olduğunu da söylemiştir. Gerçek selef yolu Sivâd-i a'zâmın yani Ehl-i sünnet vel cemaatın yoludur. Bunların müdafaa ettiği selef yolu ise ağızlarıyla da söyledikleri gibi İbni Teymiyye'nin yoludur.
8 - AMELDEKİ DÖRT MEZHEBİN HAK OLDUĞUNU GÖSTEREN VESİKALAR :
Bugün için doğrunun ve hakkın yalnız dört mezhebde olduğunu, beşinci bir mezhep olarak zikredilecek her mezhebin bid'at, dalâlet ve hattâ ilhad olduğunu çeşitli vesikalarla isbat edelim :
Tahtavi ismiyle meşhur, Hanefî âlimlerinden Ahmed bin Muhammed bin İsmail, (Dürrül muhtar) haşiyesinde (zebayıh) kısmında «Dinde fırkalara ayrıldılar» âyet-i kerimesini ve ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerifi zikretmekte, Kur'an-ı Kerim'deki “Allah'ın ipi”nden maksat cemaat demek olduğu, cemaatın da fıkıh ve ilim sahipleri olduğu, fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılanın dalâlete düşeceği, Cehenneme gideceği, sivâd-i â'zâmın fıkıh âlimlerinin yolunda olduğu, Peygamber aleyhisselâmın ve hülefa-i raşidinin yolunun fıkıh âlimlerinin yolu olduğu, bu yoldan ayrılanların Cehenneme gideceği bildirilmektedir.Fırka-i naciyenin (tek kurtuluş yolunun) Ehl-i sünnet vel cemaat denilen fırka olduğu, Allahü teâlânın tevfîkınin bu fırkada bulunanlara, gazabının ise bu fırkadan ayrılanlara olduğu, bu fırka-i naciyenin bugün dört mezhebde toplandığını, bu dört hak mezhebin ise Hanefî, Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri olduğu, bu zamanda bu dört hak mezhebden birine tâbi olmayan kimsenin bid'at sahibi olup Cehenneme gideceği bildirilmektedir.
Bu kıymetli vesikadan da anlaşılacağı üzere itikad mezhebinin üç değil tek olduğu dört hak mezhebden ayrılan mezhepsizlerle vehhabilerin bid'at, dalâlet ve Cehennemlik oldukları açık olarak bilinmektedir.
Konya'da yaygaracı bir mezhepsiz çıkıyor «İslâmı dört mezhep dışında düşünmek nıezhepsizlik değildir.» diyor. Şimdi Uludağ'dan rica ediyoruz, bu vesikanın aslını alıp mahut mezhepsizin suratına çarpsın, belki hidâyete kavuşmasına vesile olur da bize de dua eder. Bildiğimiz kadarı ile Uludağ, bu vesikalar karşısında hakkı kabul edebilir. Zira kendisini yenilemeyi seven bir tiptir. Eski Kelâm kitabındaki bir çok hatâları nisbeten azaltmıştır. Bu vesikalar karşısında tamamını kaldırması mümkündür.
Şimdi yukarıda bildirilen vesikanın aslını (orijinalini) kitabın kapağı ile birlikte veriyoruz. Yalnız kapak sığsın diye küçülttük ve işte vesikası. Vesika no: 9 (Bak: sahife 118)
(Seyfü'l Ebrâr) da yukarıdaki hususlar, İmâm-ı Menavî, Şah Veliyullah Dehlevî gibi âlimlerce de aynen teyid edilmektedir, işte orijinal vesikası. Vesika no: 10 (Bak: sahife 119)
Aynı hususları teyid eden bir başka vesika da «El-Mesailül-müntehabatü fîr-risaleti vel vesileti) isimli eserde mevcuttur. Bu orijinal vesika En'am suresi 153. âyet-i kerime ile ve ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerifle başladığı için âyet-i kerime ve hadis-i şerifi latin harflerine yakın durmasın diye kesip diğer kısımların orijinallerini takdim ediyoruz. Vesika no: 11 (Bak: Sahife 120)
Bu vesikada dört mezhepten başkasıyle amel etmenin caiz olmadığı, bunda icma hâsıl olduğu bildirilmektedir. Bu vesikalardan sonra da Uludağ, Selefiyye diye bir hak mezhep bulunduğundan söz edebilecek midir? «...gibi fıkhî mezhepler» tabirini kullanabilecek midir?
(El-Besâir li-münkir-it-tevessül-i bi-ehl-il-mekabir) kitabında bugün her müslümanın dört mezhebden birisinde bulunmasının vâcib olduğu, dört mezhebden birinde bulunmayan kimsenin Ehl-i sünnetten ayrılmış olacağı, Ehl-i sünnetten ayrılan kimsenin ise sapık veya kâfir olacağı bildirilmektedir, (El-Besâir) den orijinal bir vesika: (s. 52) Vesika no: 12 (Bak: Sahife 120)
Abdulgani Nablusî hazretleri şöyle buyurmaktadır :
«Dört mezhebden başkasına uymak caiz değildir. Böyle söylemek Eshâb-ı kiramın ve Tâbi'înin mezheplerini küçümsemek değildir. Zira, Eshâb-ı kiramın ve diğerlerinin (mutlak müctehidlerin) mezheplerini tam olarak (tedvin edilmiş şekilde) bilmiyoruz. Bilseydik o mezheplere de uymamız caiz olurdu. Çünkü hepsinin mezhepleri doğru idi. Dört mezhep tam bilindiği ve her yere yayıldığı için her müslümanın bunlardan birisine uyması lâzımdır. Dört mezhebin kolaylıklarını araştınp bunları bir araya toplayarak yeni bir telfik mezhebi uydurmak caiz değildir.»
Karaman'ın ve diğer selefi meşrepli kimselerin yaptığı gibi «Bu İslâmın ruhuna daha uygundur» diyerek mezheplerdeki bazı hükümlerle amel etmek caiz değildir. Hattâ mezhepsizler “İslâmiyet kolaylık dinidir, güçleştirmek değil, kolaylaştırmak lâzımdır” diyerek her mezhepteki kolay hükümlerle amel etmeği tavsiye etmektedirler. Vesikalarımızı dikkatle inceleyip mezhepsizlere aldanmamalıdır.
(Sebilün-Necât an bid'at-i Ehl-i zigı ved-dalâle) isimli eserde (s. 9'da) şöyle denmektedir:
Vehhâbîler, reisleri olan İbni Teymiyye'nin talebesi İbn-ül Kayyim'in (İ'lâmil Muvakkiîn) kitabında “kendisinde ictihad şartı bulunmayan kimsenin Kur'an'dan ve hadisten ahkâm çıkarması caiz değildir. İctihad şartı bulunmayan kimsenin, mezheplerden birisine uyması vâcibdir ve dört mezhebden başkasına uymak caiz değildir. Çünkü diğerleri müdevven değildir) dediğini de mi bilmiyorlar?” Bu ifadelerin orijinal vesikası şöyledir. Vesika no: 13 (Bak: Sahife 121)
Doğru söze ne denir? Mezhepsiz İbnül Kayyim bile burada doğruyu söylemiştir. Meselâ İmâm-ı Sevrî'nin mezhebi tedvin edilmiş olsaydı ona da uymak caiz olurdu. Ancak Allahü Teâlânın muradı dört mezhep hakkında olduğu için bu dört mezhep tedvin edilmiştir.
Her biri hidayet yıldızı büyük müctehid olan Eshâb-ı kiramı dahi taklid caiz değildir. Camiussagir şerhinde Abdurraûfi Menavî şöyle buyurmaktadır:
«Müctehid olmayanın sahâbe-i kiramı taklid etmesinin caiz olmadığını âlimler sözbirliği ile bildirmişlerdir. İmâm-ı Râzi de böyle demiştir.»
Yusuf-i Nebhani hazretleri de Eshâb-ı kiramı ve Tâbi'îni izamı taklidin caiz olmadığını çeşitli âlimlerden naklen bildirmektedir. İşte orijinal vesikası: (Huccetullahi alel âlemin, s. 777) Vesika: 14 (Bak: Sahife 121)
9 - DÖRT HAK MEZHEBDEN BİRİSİNE UYMAMANIN, MEZHEPSİZLİĞİN İLHAD OLDUĞUNU GÖSTEREN VESİKALAR:
Yukarıda kâfi miktarda vesika verdik. Bir de Uludağ'ın büyük bir âlim, büyük bir mutasavvuf, müceddid-i elfi sâni diye övdüğü bizce de sözü senet olan İmâm-ı Rabbani (kuddise sirruh) den bir vesika verelim.İmâm-ı Rabbani Hazretlerini mezhepsizler de hüccet olarak kabul ettikleri için mühim bir vesika verelim. Emekli Postacı bile (Mir'ât-ı İmâm-ı Rabbani) diye bir kitap yazdığını tilmizleri söylüyor. Hem de mezhepsizlerin, selefîlerin samimiyet derecelerini böylece ölçmüş oluruz. İmâm-ı Rabbani hazretleri (MEBDE VE MEAD) risalesinin yirmisekizinci fıkrasında namazda kıraatin farz olduğu, hadîs-i şerifte ise fatihasız namaz olmayacağı bildirildiği halde hakik-i kıraati bırakıp kıraati hükmîye karar verilişinin sebebini anlıyamadığını, Hanefîde imam arkasında kıraata dair açık bir delil bulunmamasına rağmen mezhebe uyarak imam arkasında Fatiha okumadığını, zira okursa bu hareketin mezheb değiştirmek, mezhebden çıkmak demek olacağı için İLHAD olduğunu bildirmektedir.
İmâm-ı Rabbani hazretleri gibi müeeddid ve müctehid büyük bir velî, Şafiî mezhebinin delili daha kuvvetlidir, İslâmın ruhuna daha uygundur diyerek imam arkasında Fatiha okumanın mezhep değiştirmek, mezhepten çıkmak olacağını, böyle bir hareketin ise ilhad, küfür olduğunu bildirmektedir. MEZHEPSİZLER kitabımızda açıkladığımız gibi Hayrettin Karaman, Şafiî mezhebindeki şu hüküm, İslâm ruhuna daha uygundur diyerek, Hanefîdeki bir müslüman Şafiî mezhebinin o hükmüyle amel etmesinin cevazına fetva veriyordu. Bazan Şafiî olanların da Hanefiye uymasını söylüyordu. Yani İmâm-ı Rabbani hazretlerine göre ve vesikasını verdiğimiz âlimlere göre caiz olmayan bir telfıkı savunuyordu. Yani İslâm âlimlerince ilhad olan bir hareketi İslâmın ruhuna daha uygundur diye müdafaa ediyordu. Hattâ Mezhepsiz Reşit Rıza'nın(Mezahibin telfıkı) isimli kitabını sadeleştirmiş ve Diyanetteki kafadarları da bunu neşretmişlerdi. Acaba Karaman bu yanlış düşüncesinden vazgeçti mi? İşte bahsedilen vesikanın orijinali. Vesika no: 15 (Bak: Sahife 122)
10 - YETMİŞ ÜÇ FIRKADAN YETMİŞ İKİSİNİN EHL-İ BİD'AT VE CEHENNEMLİK OLDUĞUNA DAİR VESİKALAR :
Bu mevzuda yukarıda yeteri kadar vesika verildi. Bu husustaki hadîs-i şerifi ve yetmiş iki dalâlet fırkalarının hangileri olduğunu öğrenmek isteyenler Gunyetüt-Tâlibîne bakabilirler.
11 - FELSEFECİLERİN KÂFİR OLDUĞUNA DAİR VESİKALAR :
Kendilerine İslâm hümanisti diyen Selefiyyeciler hariç, her sünnî müslüman felsefecilerin küfrünü bilir. İmâm-ı Gazali hazretleri, (El-Münkızu min-ed dalâl) isimli eserinde bütün felsefecilerin kâfir olduğunu isbat etmiştir. Hattâ müslüman olduklarını söyleyen (ilâhiyatçı) geçinen felsefecileri (Tehafüt)ünde bildirdiği şekilde yirmi mes'elede dalâletlerini isbat etmiş, bilhassa bunların üç mes'elede küfre düştüklerini göstermiştir. Bu üç mes'ele de şudur:
1 - Âlem, Allah gibi ezelî ve ebedîdir,
2 - Allah cüz'î olan şeyleri bilmez,
3 - Cismanî ve bedenî bir haşr yoktur demeleri sebebiyle felsefecileri tekfir etmiştir. İşte vesikası: (S. 16) Vesika no: 16. (Bak: Sahife 122)
İmâm-ı Gazâlî hazretleri, mezkûr eserinde Kelâm ilminin gayesini açıklamış. Ehl-i sünnet itikadını bid'at ehlinin teşvişinden korumak olduğunu bildirmiştir. İşte vesikası: (s. Vesika no: 17. (Bak: Sahife 122)
Hakikat bu iken, Uludağ çıkıyor, İslâm âlimlerini felsefeci olarak suçluyor, onlara iftira ediyor. Meselâ Kelâm kitabının 123. sayfasında İmâm-ı Râzî için “Râzi, kelâmcı ve filozof bir şahıstı.” diyor. Aynı sayfada hemen iftirasını yapıştırıyor: «Kelâmla felsefeyi birbirine kaynaştırmıştı.» diyor.
Aynı sayfada aynı iftira müfessirlerin baştâcı olan Beydavi hazretleri için de yapılıyor. «Beyzavî kelâmla felsefeyi ayrılması güç bir şekilde meczetmiştir» diyor.
Hüccet-ül İslâm, Zeynüddin diye övdüğü İmâm-ı Gazâlî hazretlerine de «Kelâm felsefecilerinin başında Hüccet-ül İslâm İmâm-ı Gazâlî gelir.» diyor.
İslâm âlimlerinin felsefecilerin sapıklık ve küfürlerini bildirip müslümanları bunlardan korumaları için yaptıkları mücadeleye kelâm felsefesi diyerek, müslümanları da filozof gibi göstermeğe çalışmak bu büyüklere yapılacak en büyük iftira değil de nedir? İmâm-ı Gazâlî «Ben bu kitabımı ehl-i sünnet itikadını bid'at ehlinin teşvişinden korumak gayesiyle yazdım, Kelâm ilminin gayesi de budur.» buyururken, Uludağ çıkıyor, sen «felsefe ile Kelâmı birbirine karıştırdın, sen filozofsun» diyor. Allahü teâlâ felsefecilerin şerrinden müslümanları muhafaza buyursun!
Yarın mezhepsizin biri çıksa «Allah Kur'anda, Ebû Lehepten Firavun'dan, dinsizlerden, putlardan bahsetmek suretiyle Kur'âna kâfirleri karıştırdı» derse Uludağ ne cevap verecek ki? Kâfirin küfrünü, dalâlet ehlinin bid'atini bildirmek hak ile bâtılı karıştırmak mıdır? İslâm âlimlerine bu ne biçim iftiradır?
12 - İBNİ RÜŞD'ÜN FELSEFECİ OLDUĞUNA DAİR VESİKALAR :
Kelâm kitabının 36. sayfasında İbni Rüşd'ün felsefeci olduğu ve İbni Rüşd'den sonra felsefenin kelâmcıların eline geçtiği bildirilmektedir. 37. sayfada ise İmâm-ı Râzi gibi âlimlerden bahsedilerek «Bu devirde felsefe artık korkulan ve haram sayılan bir fikir sistemi olmaktan çıkmıştır.» deniyor. Felsefeyi haram saymayan, helâl sayan hangi İslâm âlimi vardı ki? îslâm âlimlerine yapılan böyle iftiralar karşısında bizim susmamız nasıl istenebilir?
İmâm-ı Gazali hazretleri (El-münkızü min- ed dalâl) isimli eserinde İbni Sina, Farabî ve onlara uyanları tekfir etmektedir. İşte vesikası (s. 12). Vesika no: 18. (Bak: Sahife: 123)
İbni Rüşd, İbni Sina ve Farabiye uymuş mudur, uymamış mıdır? Uyduğu, İmâm-ı Gazâlîyi tenkid bile ettiği sabit değil midir? İmâm-ı Gazâlî ise bunlara uyan herkesi tekfir ettiği bilindiğine göre artık «İmâm-ı Gazâlî İbni Rüşd'ü nasıl tekfir edebilir ki?» demek demagojiden başka bir şey midir? İmâm-ı Gazâlî, Karl Marks'ı da tekfir etmiştir. Mes'ele şahısların kendisi değil, fikirleridir.
İbni Rüşd'ün küfrü bilinirken ve hattâ İrşad kitabının da İbni Rüşd'ü İslâmın ilahiyatına inanmıyan bir kimse olarak bildiren Uludağ neden İbni Rüşd'ü bize karşı müdafaa etmeğe kalkmıştır? İrşad kitabında kendisinin de tekfir ettiği bu şahsın, İmâm-ı Gazâlî hazretlerine darbe indirdiğini nasıl söyleyebilir?
İbret-i âlem için Uludağ'ın yazısının aslının fotokopisini çekerek buraya alıyoruz. Orijinal vesika no: 19 (Bak: Sahife: 93)
İmam-î Gazalî'nin vefatından bir müddet sonra Endülüslü İbni Rüşt Gazalî'nin Tehafütüne «Tehafütüt-Tefahüt» isimli eseriyle cevap verdi. İbin Rüşt bu eserde aklî ve mantıkî delilleri büyük bir mahavet ve dirayetle kullanarak Gazali'yi tenkit etti ve Gazalî'nin tenkitlerinin yersiz, manasız ve saçma olduğunu ileri sür dü. Böylece Gazalî'nin felsefeye indirdiği darbeyi İbni Rüşt, Gazalî'ye indirmiş oldu. Bu fikir kavgasında gerçek galip Gazali midir? Yoksa İbni Rüşt mü? Bu cihet hâlâ tartışma konusudur, bu hususu tesbit için birçok eserler yazılmıştır. (Kelâm : 45)
Görüldüğü gibi felsefeciler mi haklı, yoksa İmâm-ı Gazali mi haklı, hâlâ tartışma konusuymuş! Uludağ, İbni Rüşd'e büyük bir maharet ve dirayet payelerini vermekle bu kâfiri övmüş ve talebelerini zehirlemiş olmuyor mu?
13 - EHL-İ KIBLE TÂBİRİNİN NE MÂNAYA GELDİĞİNİ GÖSTEREN VESİKALAR :
Uludağ, vehhâbîlerin ehl-i kıble olduğunu, ehl-i kıbleyi de çok sevdiğini söylüyor. Vehhâbîlerin kâfirliğini isbat etmeden önce ehl-i kıblenin ne olduğunu ve kâfir olan vehhâbîleri sevmenin küfrü gerektirdiğini vesikalarla bildirelim.
Bir fıkıh ve kelâm âlimi olan Şihristani (Ebül Feth Muhammed bin Abdülkerim) Milelnihal kitabında (tercümesinin 69. sayfasında) buyuruyor ki:
Birinci vesika: «İmâm-ı Â'zam ve İmâm-ı Şafiî ehl-i kıble olana kâfir denmez buyurdular. Bu sözün mânası, Ehl-i kıble olan, günah islemekle kâfir olmaz demektir. Yetmiş iki fırka âlimleri ve bunlara uyanlar Ehl-i kıbledir. Fakat zarurî olan ve icma ile bildirilmiş olan din bilgilerinde ictihad caiz olmadığı için, böyle bilgilere inanmayan, sözbirliği ile kâfir olur.»
İkinci vesika: Fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvufta derin bir âlim olan Abdulgani Nablusi hazretleri Hadika' da (S. 139) şöyle buyurmaktadır:
«Bid'at sahibi olanların, yani Ehl-i sünnetten ayrılmış olan yetmişiki fırkanın hepsi Ehl-i kıble oldukları, her ibâdeti yaptıkları halde âdil değildirler. Çünkü ya mülhid olarak imanları gitmiştir veya bid'at sahibidirler ki bu da en büyük günahtır.»
Üçüncü vesika: İbni Abidin (Seyyid Muhammed Emin bin Ömer bin Abdülaziz) 377. sayfada şöyle buyurmaktadır:
«Hadîs-i şerifte «Lâilâhe illallah ehline kâfir demeyiniz. Bunlara kâfir diyenin kendisi kâfir olur.» buyuruldu. Bu hadîs-i şerifteki «La ilahe illallah» ehlinden maksat Ehl-i kıble olan kimsedir. Böyle kimse icma ile ve zarurî olarak bildirilmemiş inanılacak şeylerde Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrılınca veya başka bir büyük günah işleyince kâfir olmaz demektir. Fakat Ehl-i sünnetten ayrılan kimse icma ile zarurî olarak öğrenilen din bilgilerinden birine inanmazsa buna Ehl-i kıble denmez, böyle kimse kâfir olur.»
Dördüncü vesika: Uludağ ve diğer selefîler tarafından da büyük bir âlim ve büyük bir mutasavvuf olarak bilinen İmâm-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurmaktadır:
«Cehenneme girecekleri bildirilmiş olan sayısı yetmiş iki olan Bid'at Fırkaları, Ehl-i kıble oldukları için tekfir edilmemelidir. Fakat bunların dinde inanması zarurî olan hususlara inanmayanları ve Ahkâm-ı şer'iyyeden her müslümanın işittiği bildiği şeyleri reddedenleri kâfir olur.» (Mektubât, c. 3, M. 38)
Bu vesikalardan anlaşıldığına göre Ehl-i kıble demek, icma ile ve zaruri olarak bilinen din bilgilerinin hepsine inanan müslüman kimse demektir. Böyle kimse sapık inanışı ile kâfir olmaz. Değil Ehl-i sünnet itikadındaki müslümana, böyle sapık bir müslümana dahi kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Zaten Uludağ da aynen Karaman'ın ağzını kullanarak tekfiri geri tepmeli bir topa benzetmiştir. Sapık bir müslümanı tekfir eden kâfir olduğuna göre selefîlere soruyoruz, acaba mezhepsiz İbni Teymiyye, Şeyh-i Ekber Arabî hazretleri gibi evliyaya kâfir demekle kendisi kâfir olmamış mıdır? Uludağ'ın kendisi de itiraf ettiği gibi vehhabiler, Ehl-i sünnet müslümanlarına müşrik, kâfir demektedirler, acaba kendileri kâfir olmuyor mu? Bu tekfir topunun, İbni Teymiyye mezhebsizine, vehhabi kâfirlerine ve kendilerine selefi denilen sapıklara bir zararı dokunmuyor mu? Küfre rıza küfürdür. Vehhabi kâfirlerini Ehl-i kıble diyerek sevmek imandan mı, yoksa küfürden mi ileri gelmektedir?
Muhal farz vehhabileri kâfir değil de, Ehl-i kıble olarak yani bid'at fırkalarından birisi olarak kabul edelim. Bu takdirde Uludağ'ın Ehl-i kıbleyi (Bid'at ehlini) sevmesinin felâketini vesikalandıralım.
BİD'AT FIRKALARINI SEVMENİN ZARARLARI :
Birinci vesika: Gavsi samedanî Seyyid Abdulkadir-i Geylanî (Kuddise sirruh) (Gunyet-üt Talibin) isimli eserinde «Peygamber aleyhisselâmın ümmeti» bölümün de şu hadîs-i şerifi nakletmektedir:
«Bir kimse bir bid'at sahibine Allah için kızarak baksa, Allahü teâlâ o kimsenin kalbini emniyet ve imanla doldurur. Bir kimse bid'at sahibini aşağı görse, Allahü teâlâ o kimsenin Cennette derecesini yüz kat yükseltir. Bir kimse bid'at sahibiyle güler yüzle veya onu sevindirecek bir hal ve söz ile görüşürse o kimse Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâm üzerine indirdiği şeyi istihfaf etmiş olur.»
(Bilindiği gibi Allahü teâlânın indirdiğini istihfaf etmek küfürdür.) Yukarıda bildirilen hadîs-i şerîf Gunye'nin Türkçe tercümesinin 122. sayfasındadır.
İkinci vesika : Gunyet-üt Talibi'nin yukarıda bildirilen sayfasında aşağıdaki cümleler yer almaktadır:
«Tasavvuf büyüklerinden Fudayl bin lyâd (Kuddise sirruh) «Bid'at ehlini sevenlerin ibâdetlerini, Allahü teâlâ kabul etmez, kalblerinden imanlarını çıkarır. Allahü teâlâ bi'dat sahibine kızanın bütün günahlarını mağfiret eder ümidindeyim.»
Üçüncü vesika: İmâm-ı Rabbani Müceddid-i Elfi Sâni hazretleri buyuruyor ki:
«Bid'at sahibine kıymet veren İslâmiyyeti yıkmaya yardım etmiş olur.» (Mektûbat C. l, M. 165)
Dördüncü vesika: Müftiyüs-Sekaleyn Ahmed İbni Kemal Paşazade hazretleri «Risâle-i Münire» isimli eserinde şu hadîs-i şerifleri nakletmektedir:
“Bid'at sahibini öldürenin kalbini Allahü teâlâ iman ve emniyet ile doldurur.” “Bid'at sahibine ihanet edeni, Allahü teâlâ en büyük korku günü emniyette bulundurur.”
Bid'at ehlini sevmek ve ona buğzetmekle alâkalı beşinci bir vesika veriyoruz. Bu vesikada dört tane hadîs-i şerîf nakledilmiştir. İkisi bid'at ehlini sevenlerin uğrayacağı felâketleri, diğer ikisi de bid'at ehline buğzedenlere verilecek mükâfatları bildirmektedir. Ayrıca bid'at ehline sevgi besleyenin kalbinden iman nurunun çıkacağı da bildirilmiştir, işte orijinal vesikası: (Seyf-ül Ebrâr, s. 24 - 25) Vesika no: 20. (Bak: Sahife: 123)
Bu vesikalardan anlaşıldığına göre bid'at fırkalarını seven kimsenin kalbinden iman nurunun çıkacağı bildirilmiştir. Vehhabîler, Ehl-i kıbleye dahil bir bid'at fırkası kabul edilse bile hadîs-i şeriflere inanan kimsenin derhal tövbe etmesi lâzımdır. Hele vehhabîleri seven kimsenin «Küfre rıza küfür» kaidesine göre kâfir olacağı için tövbeyi bir an bile geciktirmek ebedî felâkete sebep olur. İmanı verip hümanistliği almak akıl kârı değildir.
14 - VEHHABÎLERİN EHL-İ KIBLE OLMAYIP KÂFİR OLDUKLARINI GÖSTEREN VESİKALAR :
Emekli Postacı, Karaman ve diğer selefi meşrepli kimseler, evvelki sayılarımızda isbat ettiğimiz gibi vehhabîliğin sünnî bir mezhep olduğunu söylüyorlardı. Uludağ ise hiç bir vesika göstermeden vehhabîleriEhl-i kıble'nin şümulüne sokuyor.
Uludağ, Nesil Dergisinin I. cilt, 11. sayısında güya vehhabîler aleyhine yazdığı yazıda şöyle demektedir:
«Kâfir veya sapık demeyi aklımızdan geçirmediğimiz Vehhabîler, İslâmın teceddüd, tekâmül ve inkişaf seyrini anlıyamadıkları için yanlış bir yol tutmuşlardır.»
Uludağ, bu ifadesiyle Vehhabîlerin sapık bile olmadıklarını yani bid'at fırkaları içine bile girmediklerini söylüyor. Nesil'in 2. cilt ve 2 sayılı dergisinde ise, İbni Teymiyye'nin görüşlerinin cebren tatbikat sahasına konulmasından Vehhabîliğin doğduğunu, Vehhabîlerin «Şu elimdeki değneğin faydası var, fakat Resulullahın faydası yok» diyerek kabri şeriflerini ziyaret eden Ehl-i sünnet müslümanlarına zulüm ve işkence ettiklerini, ölülerin ruhundan yardım ve şefaat isteyen kimselerin katledilmelerinin gerektiğini zira müşrik olduklarını belirterek bu katl işini kısmen gerçekleştirdiklerini, Abduh ve Abduhcu cereyanın geniş ölçüdeİbni Teymiyye ve Vehhabîleri takip ettiğini yazmaktadır.
Müslümanları tekfir edenin kendisinin kâfir olacağını bizzat Uludağ nakletmişti. Acaba bu tekfir topu, İbni Teymiyye'ye, Vehhabîlere ve mezhepsizlere tesir etmiyor mu?
Suudî Arabistan'ın Vehhabî Kralı tarafından 1349 tarihinde Vehhabî âlimlerince kurulan bir komisyon nezaretinde basılan «Kitabü's-Sünne» isimli hezeyanname küfürle doludur. Vehhabî âlimleri (!) bu kitapta güya tevhid inancını savunarak Allahü teâlânın Tevratı yazarken sırtını bir kayaya dayadığını, gece yarısı dünya semasına inip kullarının amellerini seyrettiğini, Kürsî üzerinde oturup dört parmak kadar boşluk kaldığını ve daha buna benzer birçok teşbih ve tecsim fikrini bizzat kendi adamları bildirmektedir. Bu kitaba cevap olmak üzere Ebu hamid b. Merzuk «Berâetül Eş'âriyyîn» isimli eserini kaleme almış vehhabîlerin küfürlerini isbat etmiştir. Biz «Kitabü's-Sünne» isimli vehhabî kitabıyla ilgili kısmın orijinal fotokopisini aşağıya çıkarıyoruz. Vesika no: 21 (Bak: Sahife: 124)
(Seyf-ül Ebrâr 11. sayfada vehhabîler hakkında geniş malumat verilmekte, İbni Teymiyye'nin vehhabîlerin önderi olduğu, Onun şeyhül-İslâm değil, dalalet ve günah şeyhi (önderi) olduğu, vehhabîliği aslında bunun çı kardığı, nihayet M. bin Abdulvehhabın bu sapık yolu daha fazla canlandırdığı, Vehhabîlerin lideri İbni Su'ûd da (MÜLHİD) olduğu bildirilmektedir. İşte orijinal vesikası. Vesika no: 22 (Bak: Sahife: 125)
Vehhabîlerin kâfir olduğunu bildiren vesikalardan bazıları da şunlardır: (Minhatül-Vehbiyye-fireddi-alel vehhabiyye), (Tarihi vehhabiyan), (Ahmed Cevdet Paşa'nın tarihi) yedinci cildinde vehhabîlerin dinden çıktıklarını, İslâmiyete ve müslümanlara yaptıkları ihanetleri uzun uzun anlatılmaktadır.
Vehhabîler Ehl-i sünnete müşrik dedikleri için kâfir, oluyorlar. Bir önceki orijinal vesikada da bildirildiği gibi teşbih ve tecsim inançları yüzünden kâfir oluyorlar. Ehl-i sünnetin yayılmasına mani oldukları için kâfir oluyorlar, kısacası çok katmerli kâfir oluyorlar. İşte bu sebeplerden dolayı İbni Abidin, üçüncü cildinde bagileri anlatırken Vehhabîlerin kâfir olduğunu bildirmiştir.
Aynı sebepler yüzünden Muhammed Zihni Efendi «Nimet-i islâm» kitabında nikâh bahsinde, evlenilmesi haram olan kadınları sayarken Hıristiyan ve Yahudi kitaplı kâfirleriyle evlenilebileceğini fakat Bâtıniyye, İbâhiyye ve Vehhabîyye gibi zındıklarla evlenilemeyeceğini, muteber kaynaklara dayanarak isbat etmektedir. Nimet-i îslâm kitabı Ehl-i sünnet Müslümanlarınca muteber bir kitap olduğu gibi, Türkiye'de mezhepsizliği örtmeye çalışan Y. İslâm Enstitüsünde Arapça öğretmenliği yapan Ahmet Gürtaş bile bu kitabın çok kıymetli olduğunu, hattâ «Şaheser» olduğunu «Mezhepsizlik Yaygarası» nda bildirmiş, biz de muteber vesikaları toplayarak ağzının payını vermiş susmaya mecbur etmiştik. İşte bu kıymetli kitabın orijinal vesikası: Vesika no. 23 (Bak: Sahife: 125)
Acaba bu vesikalar karşısında Süleyman Uludağ, hümanist bir poz takınarak hâlâ vehhabîleri Ehl-i kıble oldukları için sevdiğini söyleyebilecek mi? «Sapık olduklarını dahi aklımdan geçirmem» diyebilecek mi? Artık sevip sevmemesi bizi ilgilendirmez, biz dinimizin emri gereğince hakkı kendisine gösterdik.
15 TÜRBE YAPMANIN CAİZ OLDUĞUNU GÖSTEREN VESİKALAR :
Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre kabir üzerine süs için, öğünmek için türbe yapmak haramdır. Unutulmamak için olursa mekruhtur. Meyyiti hırsızdan hayvanlardan korunmak için yapılırsa caizdir.
Birinci vesika : Abdulgani Nablusî hazretleri «Keşfün-nûr an eshâb-il kubur» isimli eserinde şöyle buyuruyor:
“Âlimlerin, velilerin kabirleri üzerine türbe yapmak câhillerin hakaretlerinden korumak içindir.”
İkinci ve üçüncü vesika: Hanefî Fıkıh âlimlerinden Ebul Kasım-ı Semerkandî (Muhammed bin Yusuf) “Camiul Feteva» (Camiul Kebir) isimli eserinde, İmam-ı Süyütî ise Tenvir isimli eserinde şöyle buyuruyorlar:
«Kabir üzerine kubbe yapmak mekruh değildir.»
Dördüncü vesika: Meşhur fıkıh âlimi Halebi İbrahim (İbrahim bin Muhammed) «Halebîyi kebir» isimli kitabının sonunda, âlimlerin, büyüklerin kabirlerini korumak için türbe ve bina yapmanın caiz olduğunu bildirmektedir.
Beşinci ve altıncı vesika: İmâm-ı Sarani hazretleri «Mizanül Kübra» isimli iki ciltlik eserinin sonunda, İbni Abidin «Ukûd-üd-dürriyye» isimli eserinin sonunda kabirleri korumak için türbe yapmanın caiz olduğunu bildirmişlerdir.
Acaba Uludağ'ın bu vesikalardan haberi yok muydu? Yoksa vardı da kendi içtihadını mı ortaya koydu? Bize delil olarak Kütüb-i sittedeki hadîs-i şeriflerden bahsettiğine göre demek ki bu hadîs-i şeriflerden kendisi böyle bir mâna çıkarmış. İslâm âlimleri bu hadîs-i şeriflerden türbe yapmanın caiz olduğunu çıkarmışlar, Uludağ ve vehhabiler de caiz olmadığını veya mekruh olduğunu çıkarmışlardır.
Türbe yapımına mekruhtur diyerek karşı çıkmak, sadece vehhabîlerin zımnen haklı olduğunu işaret etmek demek değildir. Eshâb-ı kirama ve İCMA'ya karşı gelmek demektir. Çünkü, türbe mekruh olsaydıEshâb-ı kiram, Peygamber Aleyhisselâmı bir oda içine defnederler miydi? Uludağ'ın türbelere mekruh diyerek saldırması Eshâb-ı kiramın tamamına hücum olmuyor mu? Belki de Eshâb-ı kiramın büyükleri bir oda içine koyduklarını bilmeyebilir. Fakat bilmediği hususta ne diye mekruhtur diye konuşuyor?
Hücre-i saadetten sonra ilk yapılan türbe mübarek zevcelerinin (validelerimizin) üzerlerine yapılan kubbe değil midir?
Hücre-i saadetin Mescid-i Nebevi içinde bulunması Hülefa-i Raşidin zamanında olmadı mı? Hicrî 17. senesinde Hazret-i Ömer Eshab-ı kiramın sözbirliği ile mezkûr mescidi genişletmediler mi? Yine Eshâb-ı kiramla istişare ederek Hazret-i Osman mezkûr mescidi genişletmedi mi?
Ondört asırdır bu kadar mezhep imamları, âlimler gelmiş geçmiş hiç kimse türbelere bir şey dememiş Uludağ nasıl oluyor da mektuh diyor hayret etmemek imkânsız... Yoksa büyük âlimler Kütübî sittedeki hadîs-i şerifleri bilmiyorlar mıydı? Yalnız Uludağ ve vehhabîler mi biliyordu? Uludağ enteresan adam, Türbenin yapılmasını uygun bulmuyor fakat yapıldıktan sonra yıkılmamasını uygun görüyor. Bunu da âyet-i kerimeye istinat ettiriyor. Öyle ya müctehid için delil âyet-i kerime değil midir?
Zaten Uludağ, falan islâm âlimi böyle buyuruyor, demiyor. «Kabir üzerine şukadar para verilerek bina yapılmasını İslâma uygun bulmuyorum» diyor. «Yeryüzünü gezin ve sizden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğunu görün (Rum. 42) mealindeki âyetlere uygun bulmuyorum.» diyor. İslâm âlimlerinin sözlerini değil de kendi fikrini söylüyor. «Eski eserler yıkılırsa nasıl ibret alacağız?» diyor. Diyor da diyor.
Mezkûr âyet-i kerîmenin mânası Uludağ'ın aleyhine delildir. İmâm-ı Kurtubî'nin Câmi'ul-ahkâm isimli tefsirinde mezkûr âyet-i kerimenin, dünyevî satvet ve kudretlerine güvenen kâfirlerin akıbetlerinin ne olduğunu görmeyi, onların yıkılan saray ve tahtlarından geri kalan harabeleri görerek ibret almayı emrettiği bildirilmektedir. Uludağ, ise mü'minlere ait eserlerin Vehhâbilerce yıkılıp ibret alınması gibi tam ters bir mâna çıkarıyor. Yarın da bir mezhepsiz çıkıp, bu âyet, eski kavimlerin yaptığı eserlerin yıkılmasını men ettiğini, bu bakımdan (hâşâ) İbrahim aleyhisselâmın putları kırmasının, Peygamber aleyhisselâmın Kabe'yi putlardan temizlemesinin mezkûr âyete aykırı olduğunu iddia edebilir. Tefsir usûlünü bilmeyen cahillerden her şey beklenebilir.
16 - VEHHABİLERİN MÜSLÜMANLARI TEKFİR ETTİKLERİNE DAİR VESİKALAR :
Bu hususta yukarıda kâfi miktarda vesika verildiğinden daha fazlasını zait görüyoruz.
17 - VEHHABÎLERİN MEDİNE-İ MÜNEVVERE'Yİ BOMBALADIKLARINA DAİR VESİKALAR :
Vehhabîler, Ehl-i sünnet müslümanlarını «müşrik» bildikleri için yapmadıkları zulüm ve işkence kalmamıştır. Taif'deki müslümanlara çok işkence yapmışlar, kadınları ve çocukları barbarca (Yunan gâvuru gibi) öldürdükleri Ahmet bin Zeynî Dahlan'ın (Hulâsat-ül kelâm) kitabında ve Eyyüp Sabri Paşa'nın (Tarih-i vehhabiyyan) kitabında uzun yazılmıştır. Yine Seyyid Zeyni Dahlan'ın «El-fütuhat-ül İslâmiyye» isimli eserinin «Fitnet-ül vehhabiyye» başlığı altında vehhabilerin bozuk itikadlarını ve müslümanlara yaptıkları zulüm ve işkenceler anlatılmaktadır.
Bu kitaplarda özetle deniyor ki:
«Vehhâbiler Taif kal'asına saldırdılar, kadın-erkek, çoluk çocuk demeyip öldürdüler. Beşiktekileri bile parçaladılar. Dere gibi sokaklardan kanlar aktı. Evleri basıp herşeyi yağma ettiler. Şehitleri günlerce (onaltı gün) hayvanların ve kuşların yemesi için bir tepeye bıraktılar.
Vehhabiler, kütüphane, tekke ve evlerden nekadar, Kur'an-ı kerim, tefsir, hadîs ve din kitabı varsa hepsini parçalayıp yerlere attılar. Kur'an-ı kerîm ve din kitaplarının altın işlemeli meşin ciltlerinden çarıklar yapıp kirli ayaklarına giydiler. Meşin ciltler üzerinde âyet-i kerimeler bulunmaktaydı. Yerler hep bu mübarek kitapların yaprakları ile doluydu, ayak basacak yer kalmamıştı. İlâhî bir mucize olarak sabah uyandıkları vakit bu yaprakların hiç kalmadığını yok olduğunu gördüler. Müslümanlara bu zulümlerden sonra Eshâb-ı kiramın, eyliyânın ve âlimlerin kabirlerini, türbelerini yaktılar. Dinsiz vehhabîler, Mekke-i Mükerremeden sonra Medine-i Münevvereye saldırdılar. Hazine-i Nebeviyyede bulunan bin seneden beri toplanmış olan çok kıymetli tarihî eşyaları yağma ettiler. Abdül'aziz bin Suûd 1926 da Peygamber aleyhisselâmın mübarek türbesini de bombaladı.» (Bunlara inanmayan tek mezhepsiz çıkarsa bildirdiğimiz vesikaları tetkik etsinler.)
Fethül Mecid ve Keşf'üş şübühat isimli vehhabî kitaplarında vehhabî olmayan müslümanların kanları ve malları helâl diye yazdığı için küfür itikadlarının gereğini yaptılar.
Vehhabîler (Rabıtat-ül âlem-il îslâmiyye) isimli bir vehhabî teşkilâtı kurarak bozuk inançlarını dünyanın her tarafına yaymak için bol miktarda para veriyorlar, gafil din adamları ile mezhepsizleri de maşa olarak kullanıyorlar.
Tevbe suresinin 18. âyet-i kerimesinde müfessirlerin bildirdiğine göre kâfirlerin cami yaptırmalarının caiz olmadığı ve bundan kendilerine bir faide gelmiyeceği bildirilmektedir. Amerikan veya Rus gâvuru Türkiye'ye yardım etti diye, bu paradan hükümet cami yaptırdı diye kâfirleri sevmemiz mi gerekir?
Vehhâbîlerin yumuşadığını söylemek ise büyük bir hatâdır. Eski Vehhabîler Ehl-i sünnetin can ve mal gibi dünyalıklarına saldırıyordu, şimdikiler ise din ve imanlarına saldırıp âhiretlerini, yani ebedî saadetlerini yıkıyorlar. Küfrü belli olan eski ve yeni vehhâbileri savunmak ve sevmek kadar büyük bir gaflet ve dalâlet olurmu?
Biz vehhabî mezhebinin bid'at ve dalâletinden bahsediyoruz. Siz politikacı ağzı kullanarak devletler arası münasebetlerinden, malî yardımlarından bahsediyorsunuz. Biz vehhabîlerin müslümanları aldatmak için Kocatepeye yardım ettiklerini unutmuş değiliz, fakat siz vehhabîleri zulümlerini unutmuşa benziyorsunuz. Vehhabîler hatalıdır demekle iş bitmez, onların bâtıl inançlarını vesikalarla isbat eylemelisiniz.
18 - EHL-İ BİD'ATIN EHL-İ KÜFÜRDEN DAHA ZARARLI OLDUĞUNU GÖSTEREN VESİKALAR :
Uludağ, bizim vesikasız konuştuğumuzu iddia ediyor. Bizim her cümlemiz bir vesikaya istinat eder, ancak her vesikayı göstermek dergiye sığmayacağı için böyledir deyip geçiyoruz, isteyenlere vesikalarını gösteririz.
Uludağ, Nesil Dergisi'nin dördüncü sayısında İmâm-ı Rabbani (kuddise sirruh) için en büyük sofilerden ve Nakşibendiyye tarikatının ileri gelenlerinden, müceddid-i elfi sâni diye meşhur olan, geniş bir zümre tarafından müceddid olarak kabul edilen hem kendisini, hem de dini tecdid eden büyük bir âlim olarak bildirmektedir. Acaba Uludağ bu sözlerinde samimi midir? Samimi ise kitapların? derhal değiştirmesi lâzımdır.İmâm-ı Rabbanî hazretleri Kıyas, şer'i bir delil diye buyururken Uludağ, delil değil demek istiyor. Hattâ Karaman'ın ve diğer selefîlerin zihniyetinin ilhad olduğunu İmâm-ı Rabbani hazretleri bildiriyor. Uludağsamimi olduğunu isbat için kitaplarını sivâd-i a'zama yani Ehl-i sünnet vel cemaata göre yazması lâzımdır.
Ehl-i bid'at ile konuşmanın, kâfirle arkadaşlık etmekten katkat daha fena olduğunu, yetmiş iki çeşit bid'at ehli bulunduğunu, bunların içinde en kötüsünün Eshâb-ı kirama düşmanlık edenler olup bunların da kâfir olduklarını İmâm-ı Rabbani hazretleri aşağıda orijinal vesikasını verdiğimiz kısımda yazmaktadır. İşte vesikası: (54. m)
Acaba niçin ehl-i bid'at ehl-i küfürden daha zararlıdır? Komünist inanan herkesi öldürür. Ehl-i bid'at ise itikadda mezhep tek iken üçe çıkarır. Müslümanların itikadını bozup maazallah Cehenneme sürükler. İnsanlarda fıtraten din duygusu olduğu için dinsiz yaşamaları çok zordur, onun için komünizme karşı çıkarlar. Ama bid'at ehlini namaz kılıyor diye müslüman zannederler. Dinimizi içten, mihraptan, din mekteplerinden yıkmaya çalışırlar. İçteki yara, dıştaki yaradan daha tehlikelidir. Tedavisi daha zordur. Osmanlı Devleti de içten yıkılmıştır. İngilizler, Arabistanı içten yıkıp oraya vehhabîliği yerleştirdiler. Vehhabîler de bedava gönderdikleri kitaplarla Türkiye'yi zehirlemeye çalışıyorlar, mezhepsizler de bu vaziyete seyirci kalmıyorlar, selefi fikirlerle destekliyorlar.
19 - EHL-İ SÜNNET İTİKADINI YAYMAYA NİÇİN YER VERMEK MECBURİYETİNDE KALDIĞIMIZI BİLDİREN EMİRLERİN VESİKALARI:
Uludağ soruyor, neden ehl-i küfür dururken ehl-i bid'atla mücadeleye geniş yer veriyormuşuz. Bu sorunun cevabı bundan önceki maddede nisbeten cevaplandırılmıştır. İkinci bir vesika olarak 251. mektupta bildirilen hadîs-i şerifi nakledelim:
«Ortalık kanşıp, yalanlar her tarafa yayılıp, dinden olmayan şeyler ortaya çıkınca, âdetler ibâdetlere karıştırılınca ve Esbabıma dil uzatılınca, doğruyu bilenler herkese bildirsin. Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği halde bildirmeyenlere olsun. Allahü teâlâ böyle âlimlerin farzlarını ve diğer ibâdetlerini kabul etmez.»
Bu hadîs-i şerifte bildirilen lanete hangi müslüman muhatap olmak ister? Mezhepsizler tarafından başta Hazret-i Muaviye radiyallahü anh olmak üzere Eshab-ı kirama dil uzatılmaktadır. Selef mezhebi selefiyyemezhebi diye yutturulmaya çalışılmıştır. Böylece mezhepsiz İbni Teynıiyye'nin sapık yolu canlandırılmak istenip Kitap ve Sünnet denerek sivâd-ı a'zam'dan müslümanların ayrılmaları için uğraşılmaktadır. Telfik cinayetleri işlenmektedir. Müctehid imamların kıyaslarını şer'î delil olarak kabul etmeyip herkesin Kitap ve Sünnetten anladığı ile amel etmesi istenmektedir. Mason Abduh gibi mezhepsizler mutlak müctehid olarak gençliğe takdim edilmektedir. Bid'at fırkalarını sevdirme gayretleri alıp yürümüştür. Daha bunlar gibi dinde olmayan ne bid'atlar çıkmıştır. Bu gerçekleri bilip de susmak dilsiz Şeytan olmak demek değil midir?
Dergimiz gayri-siyasî olduğu için politik konulara yer veremiyoruz. Bununla beraber komünizmle, masonlukla kâfi derecede mücadele ediyoruz. Mevcut sayılarımız tetkik edildiğinde görülür. Sayımızın birisini tamamen solculuğa ayırmıştık da mezhepsizler bize nekadar hücum etmişti. Abduh ve Efganî gibi masonlarla az mı uğraştık? Nesil'in bu masonlara toz kondurduğu var mıdır? Sosyal adalet isimli başmakalemizle hem kapitalizm ve hem de sosyalizm çürütülmüştür.
Misyonerlik faaliyetleri hızlı ise de, biz bugüne kadar müslüman kimsenin Yahudi veya Hıristiyan olduğunu duymadık. Müslümanlar önce komünist veya mürtet oluyor sonra da Hıristiyan. Mes'ele komünist ve mürtet yapmamak için çalışmaktır.
Bilindiği gibi «Def-i mazarrat, celb-i menfaattan evlâdır.» Biz de bunun için Ehl-i bid'atın mazarratını defetmek istiyoruz. Bu arada Ehl-i sünnet itikadını da bildirerek celb-i menfaat temin etmeğe çalışıyoruz.
Bu mühim vazifeyi yaparken de nakli esas alıyoruz, ümmetin dalâlet üzerinde birleşmiyeceğini bildiğimiz için sivâd-ı a'zamın yolundan ayrılmıyoruz.
İtikad bozuk olunca amelin hiç kıymeti yoktur. Onun için dosdoğru bir imana (Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebinin bildirdiği itikada) insanları çağırıyoruz. Eli kalem tutan herkesi prensiplerimize uymak şartı ile bu mübarek vazifeye davet ediyoruz. Sevdiğimizi yalnız Allah (celle celâlühü) için seviyoruz, sevmediğimizi de yine Allah için sevmiyoruz. Meselâ Durmuş Ali Kayapınar ve Ahmet Gürtaşla bir alıp veremediğimiz yoktur. Dostluğumuz da yok, düşmanlığımız da. Ancak sırf rıza-i ilâhi için Durmuş Ali Kayapmarı seviyoruz. Çünkü Ehl-i bid'atla, mezhepsizlikle mücadele ediyor. Gürtaşı ise sevemiyoruz. Çünkü, Türkiye'de mezhepsizliğin hattâ dinsizin bulunmadığını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Uludağ, Türkiye'de vehhabîliğin bulunduğunu söylüyor da Gürtaş bunu örtmeğe çalışıyor. Eğer Gürtaş da mason Abduh'u mutlak müctehiddir diye övenlerin avukatlığını bırakırsa onu da severiz.
İkinci bir husus, bilindiği üzere Türkiye'de komünizm, vesaire ile mücadele eden çok sayıda gazete ve dergi vardır. Mezhepsizliğe geniş yer veren hemen hemen hiç bir neşir vâsıtası yoktur. Türkiye'de bir tane de olsa mezhepsizliğe geniş bir yer veren bir mecmuanın bulunması takdire mi vesiledir, yoksa zemme mi?
20 - ŞEVKANİ, ABDUH, S. KUTUP, KARDAVÎ, MEVDUDÎ GİBÎ SELEFİ OLDUKLARINI SÖYLEYEN SAPIKLARIN MEZHEPSİZ OLDUKLARINI GÖSTEREN VESİKALAR:
Uludağ nedense bu meşhur mezhepsizlere mezhepsiz dediğimiz için alınmışa benziyor. Acaba bunların mezhebi olduğunu isbat edebilir mi? Karaman işin kolayını bulmuş, mezhebi olmayan bu kimselere mutlak müctehid diyor. Öyle ya mutlak müctehid olunca kendi mezhebine tâbi olması lâzım, başka mezhebi taklid etmesi haram olur. Karaman gibi böyle gayri ilmî değil de bu mezhepsizlerin hangi mezhebe bağlı olduklarını acaba Uludağ bize vesikalı olarak bildirebilir mi? Biz bunların mezhepsiz olduklarını geçen sayılarımızda vesikaları ile ispat ettik. Her biri hakkında birkaç kelime konuşalım:
ŞEVKANÎ: Uludağ, Şevkanî'ye mezhepsiz diyemiyor da serbest fikirlidir, diyor. Zeydiye mezhebini bırakarak selef yolunu tuttu diyor. Hiç dinimizde serbest fikirli diye bir âlim var mıdır? Serbest fikir tabirini övmek için mi yermek için mi söyleniyor? Başıboş, ipsiz sapsız mı demek isteniyor? Mezhepler teşekkül ettikten sonra bütün müctehidler dört hak mezhebe bağlı değil miydiler? Serbest fikirli denilen kimseler sivâd-ı a'zamın dışında kalan mezhepsizlerdir. Şevkani selef yolunu tuttu da diğer müctehidler hangi yolu tuttular acaba?
Selef yolundayım demek başka, selef yolunu tutmak başkadır. Şevkanî selef yolunda olduğunu söyleyen selefiyye mezhebinde bir şiî bozuntusudur. Şevkani'nin mezhepsizliğini öğrenmek isteyenler Abdülhay Lüknevi'nin(Ferhat-ül-müderrisin) isimli eserini okumalıdırlar.
ABDUH: Mason ve mezhepsiz olduğu eski sayılarımızda ispatlanmıştır. Davudoğlu Hoca'nın kitabında da kâfi malûmat vardır.
S. KUTUP: S. Kutup'un mezhepsiz olduğunu bildiren bir risale hazırladık, arzu edenler dergimizden isteyebilirler.
KARDAVİ : Mezhebinin olmadığını açıkça söyleyen ve çoraba meshi caiz gören bu mezhepsiz hakkında, imanın şartının beş olduğunu söyleyen, Eshâb-ı kirama saldıran Mevdûdî hakkında Mi'râcı inkâr eden Hamidullah hakkında ve diğer mezhepsizler hakkında geniş malûmat almak isteyen okuyucularımıza MEZHEPSİZLER kitabımızı okumalarını tavsiye ederiz. Bu kitabımızda Karaman'ın, Gürtaş'ın ve diğer selefi zihniyetli kimselerin iç yüzleri teşhir edilmiştir.
21 -- SELEFİ MEŞREPLİ KİMSELERİN MASONLARIN VE MEZHEPSİZLERİN KİTAPLARINI TAVSİYE ETTİKLERİNE DAİR VESİKALAR :
Uludağ, diğer selefîler gibi mezhepsiz olduğunu ispatladığımız kimselerin kitaplarını muteber kitapların arasına sokarak tavsiye etmektedir. Bunun sebebi nedir ki? Meselâ Kelâm kitabında «Kelâm hakkında önemli eserler» diyerek mezhepsiz İbni Hazm, mezhepsiz İzmirli İsmail Hakkı tavsiye edilmiştir. Bunların üstünde de Manastırlı İsmail Hakkı, M. Şerafettin Yaltkaya gibi camilere sıra ve müzik âletleri konmasını teklif eden masonların kitapları tavsiye edilmektedir.
Karaman da serbest düşünceli denilen Şevkani, İbni Teymiyye, Reşit Rıza gibi mezhepsizleri tavsiye etmektedir. Hattâ birçok mezhepsizin mutlak müctehid olduğunu bile söylemektedir.
Birçok selefi meşrepli kimselerin hatâlarını gösterdiğimiz halde hiç kimse cevap vermeye cür'et gösteremezken Uludağ cevap vermeye kalkmış, görüldüğü gibi iddiaları birer birer çürütülmüştür. Karaman'dan ve selefîlerin avukatı Gürtaş'tan cevap bekledik, akıbetlerini bildikleri için susmayı tercih ettiler. Ümid ederiz ki Uludağ, diğerleri gibi sükutu tercih etmez, hakkı görünce kabul edip mezhepsizler aleyhine geçer.
ULUDAĞ'IN DİĞER SORULARINA CEVAPLAR :
Uludağ'a ısrarla sormamıza rağmen mezhebini söylememiştir. Suç saklanır. Fakat yazısından anlaşıldığına göre selefiyye mezhebinden olduğu anlaşılmaktadır. Sonra sorduğumuz birçok suale de cevap vermekten kaçınmıştır. Hazret-i Muaviye (radiyallahü anh) için Hz. harflerini bile lâyık görmemiş, bunun sebebi nedir? Uludağ da emekli postacı gibi bu büyük sahabîye düşman mıdır?
Biz emir aldığımız Ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerinden vesikalar verdik. Biz âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriften anlamadığımız için âlimlerin anladıkları ile amel ediyoruz. Demek Uludağ hiç kimseden emir almıyor, doğrudan doğruya Kur'an'dan ilham alıyor öyle mi?
Uludağ bize niye Davudoğlu Hocamızı tenkid etmediğimizi soruyor? «Sübülü-s Selâm» kitabının müellifi meşhur bir mezhepsiz değildir. Sonra Davudoğlu Hoca, ilk defa İslâm Enstitülerinden çıkıp çeşitli mezhepsizleri teker teker bize bildiren kıymetli bir insandır. Davudoğlu Hocamızı, yaptığı bu büyük hizmetlerden dolayı daima takdir ve minnetle anmayı vazife biliriz. Siz de mezhepsizlik fitnesini çürütmeye çalışın sizi de sevelim.
Uludağ, cevabî yazısında vesikalı tenkidlerimizi gıybet olarak vasıflandırıyor, yani büyük bir haram işlediğimizi iddia ediyor. Uludağ, ya gıybetin ne olduğunu bilmiyor veya bize iftira ediyor. Gıybetin ne olduğuna dair bir vesika verelim. (Reddül muhtar) kitabının beşinci cildinde gıybetin ne olduğu bildiriliyor. Birlikte okuyalım:
«Gıybet, bir müslüman veya bir zımminin gizli bir kusurunu arkasından söylemek olup harbîlerin ve açıkça günah işleyenlerin bu günahlarını, müslümanlara zulmedenlerin ve alış verişte onları aldatanların bu fenalıklarını müslümanlara duyurarak, bunların şerrinden sakınmalarına sebep olmak ve müslümanlığı yanlış söyleyenlerin ve yazanların bu iftiralarını söylemek lâzım olduğundan gıybet olmaz.»
Evet Uludağ, siz Selefiyye sapıklığını selef yolu gibi göstermeğe çalışın, İslâm âlimlerine, felsefeci diye iftira edin, Ehl-i kıble diye, ehl-i bid'ati sevdiğinizi söyleyin, bunları da mektep kitaplarına yazıp herkesin zehirlenmesine sebep olun, biz de münkeri nehy açısından aslî vazifemiz olarak bunları vesikaları ile açıklayınca buna gıybet demeğe kalkın, böyle bir hareketinizin ilimle mantıkla bağdaşır tarafı var mıdır? Allahü teâlâ Tebbet sûresinde Ebu Lehebin kötülüğünü bildirmiştir. Bir vehhâbî de bu sûreye -hâşâ- gıybet diyebilir. Siz dalâletlerinizi açık açık kitaplara yazın, bizden de bunu saklamamızı isteyin. Buna hakkınız var mı?
Uludağ, müfessir gibi, yetkisi varmış gibi âyet-i kerimelerden misal vermeğe kalkıyor. Vehhabîleri tenkid ettiğimiz için «Müslümana kâfir denmiyeceğini» âyet-i kerîmeden delil getirmeğe kalkıyor. Beydavitefsirinden mezkûr âyet-i kerîmelerin tefsirine baktık. Bir üstteki âyet-i kerîmede âhirete inanmayan kâfirlerin (felsefeciler gibi haşr yok diyenlerin) hallerinden bahsediliyor. Mezkûr âyet-i kerîmede ise müttakilerin müslüman olduğu ve onları kâfirler gibi tutulmayacağı bildirilmektedir. Biz vehhabîlerin küfrünü isbat ettiğimiz için bu âyet-i kerîmeye muhatap oluyormuşuz. Ne de olsa zamane müfessiri çok görmemek lâzımdır.
Aynı şekilde yazısının sonunda âyet-i kerîmeye istinaden yaptığı dua da zihniyetini açığa vurmaktadır. Beydaviden âyet-i kerîmenin tefsirine baktık. Tâbi'îni izam, sahâbe-i kiram arasındaki münazaralar hakkında edepli olmayı tavsiye etmekte, onlar dillerini tutup sahabeyi hayırla yâd ederler diye övülmekte, âyet-i kerîme onların nasıl korkup da dua ediş şekillerini «Eshâb-ı kirama (ve diğer müslümanlara) karşı kalbimizde nefret hisleri bulundurma» dediklerini bildirmektedir. Yoksa Uludağ'ın dediği gibi Ehl-i bid'ata ve vehhâbîlere karşı kalbimizde nefret hissî bulundurma mânasına değildir. Uludağ, bu ifadesiyle Eshâb-ı kiramla Vehhabîleri aynı gördüğü için mi böyle dua ediyor?
Sonra ehl-i bid'atin duası kabul olmaz. Âyet-i kerîmede Eshâb-ı kirama karşı gönüllerimizde nefret hislerinin bulunmaması emredildiği halde Hazret-i Muaviye radiyallahü anh için bir kerecik olsun hazret kelimesini kullanmayan zımnen onun suçlu olduğunu empoze eden Uludağ vehhâbîlere karşı kalbinde nefret olmaması için dua etmesi çok manidardır.
Uludağ, bizden şikâyet ediyor: İmâm-ı Gazâlî'ye hazret, kendisine de mezhepsiz diyormuşuz. Size de hazretleri demeğe hazırız. Selefiyye itikadını bırakıp İmâm-ı Gazâlî hazretleri gibi selef yolunu müdafaa etmek şartıyla. Söz veriyoruz size hazretleri diye hitap edeceğiz, yeter ki siz sivâd-i a'zâmdan ayrılmayın.
Uludağ bizi cehaletle suçluyor. Evet biz islâm âlimleri yanında çok cahiliz, ancak o mübarek âlimlerin eserlerini okuduğumuz için mezhepsizlerin yanında âlim sayılırız.
Uludağ, kendisini karaladığımızı iddia ediyor. Biz karaya kara diyorsak bu karalamak mıdır? Kara zaten karadır, biz aklamağa ve paklamağa çalışıyoruz. Ehl-i sünnet sabunları ile yıkamağa gayret ediyoruz.
Uludağ yazısında hem vehhabîliği kabul etmiyor, hem de onlarrı çok sevdiğini söylüyor, perhizken acaba hiç lahana turşusu yedi mi? Biz çok sevdiğimiz taifeden olmakla iftihar ediyoruz. Her müslümanın çok sevmesi gereken bir taife vardır. Ehl-i sünnet vel cemaat taifesi.
Duyduk duymadık demesinler, Nesil'de yazı yazan, kitap çıkaran, vaaz eden selefi zihniyetli herkesi tenkid etmek üzere sıraya koyduk. Hüseyin Atay, Sait Çekmegil gibileri de tenkid edeceğiz inşaallah...
Uludağ, okuyucuların verecekleri hükme rıza göstereceğinden, teslim olacağından bahsediyor. Bu çok yanlış bir ifadedir. Bizim okuyucumuz Ehl-i sünnettir, vereceği karar önceden bilinmektedir. Parolası bellidir. Ehl-i sünnete evet, Ehl-i bid'ata hayır der. Sonra okuyucunun kararı hüccet midir? Okuyucu Uludağ'ın mezhepsiz olduğuna hükmetse acaba Uludağ mezhepsiz olmayı kabul edecek midir? Okuyucularımızın hükümlerini bekliyoruz, verecekleri karara rıza gösterebilecekler mi? Her nekadar rıza gösteririm diyorsa da söz selefiyyeciden geldiği için itibar etmiyoruz. Okuyucularımız, evet Uludağ mezhepsizdir diye karar verse Uludağ, evet ben mezhepsizim diyebilecek mi?
Uludağ, tövbesini bildirirse yazısını neşrettiğimiz gibi neşrederiz. Hattâ yine cevap vermeğe cür'et ederse her sorumuza, soru işareti (?) gördüğü her cümleye cevap vermesi şartı ile yazısını neşretmeğe yine hazırız.
Ehl-i sünnete hizmet gayesiyle söz ve yazılarıyle mezhepsizleri tenkid eden, A. Davudoğlu, D. Ali Kayapınar, Necip Fazıl, Şevket Eygi, Ahmed Selâmi, Ahmed Arvasî, Abdulkerim Polat, A. Faruk Meyan, Enver Baytan, Sadreddin Yüksel, Sadık Albayrak, Ali Nar, Necdet Garan, İbrahim Çelik, Hasan Hulki Mert, Süleyman Tanrıkulu, Osman Hacıömeroğlu, M. Nuri Öner, Zeki Çıkman, Kur'an Kursu camiası ile Ehl-i sünnete hizmet eden nekadar insan varsa hepsine minnettarlığımızı alenen arz eder, Allahü teâlânın bu kıymetli insanlara saadet-i dareyn ihsan etmesi için âcizane dua ederiz.
Bu sayıyı hazırlarken İlahiyattan, İslâm Enstitülerinden, Müftülerden ve Hocalardan Arapça ve Farsça vesika göndermek suretiyle hizmete iştirak edenlere şükranlarımızı arz eder, yeni çalışmalarımız için de vesika temin etmelerini istirham ederiz.
İbn-i Teymiyye'ci Nurettin Yıldız, Vehhabi kafası ile hareket edip Şefaati inkar ediyor
Nurettin Yıldız, İmam Hatip lisesinin ardından İlahiyat Fakültesine gitmiş, burada iki sene eğitim aldıktan sonra Mekke Üniversitesi'ne geçiş yapmış ve burada Usul-i Fıkıh bölümünü bitirmiş olmasına rağmen ülkesine dönmeyip uzun yıllar Mekke'de kalmış ve 1990 yılına kadar ülkesine dönmemiş bir isim.
Bilindiği gibi İngilizler Suudi ailesine bir devlet kurarak (Suudi Arabistan), buraları ve üzücü ki Mekke ve Medine ahalisini bile ekseriyetle Vehhabileştirdiler. Zaten Vehhabiliği de İngilizler kurdular. İngiltere 1945 yılına kadar dünyanın süper gücü olan bir devletti. Osmanlı'yı tamamen yıkıp hilafeti de tamamen kaldırana kadar akıl almaz istihbarat oyunları gerçekleştirdi. Vehhabi’lik bunlardan sadece biri...
Vehhabilerin en belirgin alametleri;
* Şefaati inkâr etmeleri
* Kabir ziyaretlerini yasaklamaları
* Olur, olmaz her şeye şirk demeleri, sürekli mü'minleri tekfir etmeleri
* Hak tarikatları da inkâr etmeleri, tasavvufu kökten inkâr etmeleri
* İbni Teymiye denilen, önceleri genç yaşında büyük Hanbelî âlimi olan ama maalesef sonradan sapıtan ve İslam devleti tarafından kendisine verilen zindan cezaları içinde vefat eden, hâşâ Allah'a cisim, mekân isnat eden, şefaati ve birçok İslami rüknü inkâr eden, bazı sahabeleri tekfir edip kâfir diyen nasipsizi büyük âlim bilmeleri. Hatta İbni Teymiye’den büyük kimseyi tanımamalarıdır.
* İbni Teymiye’nin yolunu usulünü Necd bölgesinden başlamak üzere bütün Arabistan'a yayan ve yine İngiliz İstihbaratının oynattığı Muhammed bin Abdülvehhab'ı da çok büyük bilmeleri ve onun hakkında söz söyletmemeleri, en ufak bir eleştiriye bile çok sert karşılık vermeleri.
Nurettin Yıldız,
* Peygamberlerin ya da velilerin (yüzü suyu) hürmetine Allah’tan bir şey istemenin caiz olmadığını iddia eder. Hatta buna şirk diyen âlimler (!) olduğunu iddia eder.
* İbni Teymiye gibi sapıkların babası olan bir kişiye; “şeyhülislam ve müctehid” diye hürmet eder. İbni Teymiye hayranıdır, İbni Teymiye’yi Müceddid kabul eder.
* İbni Teymiye’yi, İkinci Bin Yılın Müceddid İmam Rabbani Hazretleri (k.s.) ile bir tutar.
* Seyit Kutup gibi bazı sapık kişileri övmesine karşın bazı Ehl-i Sünnet âlimlerini ise sapıklıkla itham eder.
* Tasavvufa ve tarikatlara kötü bakar.
* Konuştuğu zaman ayet hadisten ziyade nefsine göre konuşur.
* Bir dönem Mustafa İslamoğlu’nun kanalı olan Hilal Tv’de program yapmıştır.
Nurettin Yıldız, Senabil Vakfı kurucusu. Ayrıca, Senabil Vakfı mensuplarının kurdukları Sosyal Doku Vakfı ile de içli dışlı. www.fetvameclisi.com da guruba ait önemli sitelerden... Sitede ilk önce göze çarpan husus, Nurettin Yıldız'ın Vehhabiler ile Sünniler arasında ciddi sorunlara yol açan meselelerde net ifadeler kullanmamış olması. Yaklaşık 5 dakikalık bir video fetvada, kabir ziyaretinin caiz olup olmamasına dair net tek bir ifade yok. Dinleyenin istediği tarafa çekeceği yuvarlak, taktik cümleler. Samimi bir ilim adamına yakışmayacak, dinleyen sünni Müslümanları, kendisi hakkında, "bu adam ikiyüzlü mü?" zannına sevk edecek hiç hoş olmayan bir üslup...
Kaynak
Benzer Yazılar
Dinin başını dinin kılıcı ile kese...
Hayrettin Karaman'ın İslamı Yıkma Ç...
İslam Düşmanı Vehhabi'lerin Din tah...
Vehhabi'lerin Putperestlik inançlar...
Muhammed Zahid el-Kevserî Rahimehul...
İmam Rabbani Hz.; "Allahü teâlâya m...
Gönderen ESK zaman: 22:50
Peygamber (s.a.v) Efendimizle Görüşülürmü? Keşifler Din' de Delil'midir?
Gönderen ESK zaman: 01:05 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: akaid, itikad
14 Mart 2013 Perşembe
Kibrit Kutusu Meselesi
Gönderen ESK zaman: 23:33 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: akaid, itikad
Nurettin Yıldız'ın Hezeyanları
Nureddin Yıldız kendi sitesindeki bir yazısında "Ehli sünnet Alimleri ibni teymiyeyi neden tenkid ediyor, İbni Teymiye’ye Nasıl Bir Gözle Bakmalıyız?" diye soran bir okuruna şu cevabı veriyor;
“Zikrettiğiniz sözlerin önemli bir bölümü sözü edilen kitaplarda olmayan şeylerdir. Ümmet’in bölünmüşlüğünden zevk alanların yaygaraları ile meşgul olamayız...(Teymiye)Rahat bozan herkes gibi tenkit edilmiştir...Sözünü ettiğiniz (ehli sünnet alimleri)isimler, onu tenkit ettikleri gibi onları da tenkit edenler olmuştur. Kimsenin(ehli sünnet alimlerinin) sözü âyet değil, hadis değil…O anlatılanları ben neden onun kitaplarında görmedim acaba?...Ben İbni Teymiye’den böyle etkilendim." (kaynak)
Görüldüğü Nurettin Yıldıza göre Ehli Sünnet âlimlerinin hepsi birleşmiş ibni Teymiyeye iftira atıyorlarmış! Teymiye Ehli Sünnet âlimlerinin rahatlarını bozmuş! Ehli Sünnet alimleri yaygara yapan, ümmetin bölünmüşlüğünden zevk alanlarmış! Ehli sünnet âlimlerinin sözü ayet-hadis değil yani kendi hevalarından konuşuyorlarmış! Ehli Sünnet âlimlerini de tenkid edenler varmış (onları tenkid etmeye çalışanlar da kendisi gibi vehhabi kafalılar)Teymiyenin kitaplarında İslama aykırı yazılar yokmuş!
İftira, yalan ne arasanız mevcut, kafaya bak kafaya, Ümmetin bir dünya Alimlerini elinin tersiyle itip teymiye’nin eteklerine yapışan kafa! İslam tarihi ibni teymiye’ye yapılan sayısız reddiyeler ile doludur, onlardan bir örnekte Ebubekir Sifil Hoca’dan:
Gönderen ESK zaman: 03:05 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: din tahrifcileri, ibni teymiye
İslam Düşmanı Vehhabi'lerin Din tahrifleri
Bid'atçılar, Eş'âri ile diğer İslam âlimlerinin kitaplarına, sayılamayacak kadar çok şeyleri gizlice ilave etmişlerdir. Mesela: İmam İbn Cerir et-Taberi'nin İsrâ/79. ayete yaptığı tefsir yerine kapalı bir ifade kullanarak ondan tecsim anlaşılan bir tabiri sokmuşlardır. Hindistan'da basılmış İmam Ebu'l-Hasan el-Eş'âri'nin El-İbane adlı eserine, teşbihi [Allahü teâlâyı mahlûkata benzetmeyi] ifade eden şeyleri (1); Kurtubi'nin En'am/18. ayetine yaptığı tefsire ilave yapıp ondan teşbih anlaşılan tabirleri dercetmişlerdir. Mezkur tefsiri mütalaa eden kimse, ibarede çelişki olduğunu anlayacaktır. Teymiyyeciler de, Alusi'nin tefsirine çok şeyler ilave etmişlerdir. Hele kendini meşhur selefi diye lakaplandıran Münir Ağa'nın tabettiği tefsirde... Kendisi birçok kitap tabetmiş ve kitaplarda birçok fâsid yorumlarda bulunmuştur. Alusi'nin tefsirine gizlice soktuğu en önemli ibaresi, Maide/35. ayetin tefsirindedir. Orada söylediği uzun sözü mütalaa eden sonun evvelini nakzettiğini [çeliştiğini] anlar. Teşbih inancını, Seyyid Abdülkadir Geylâni'nin Gunye adlı eserine de gizlice sokmuşlardır.
Ulemanın eserlerinden sözlerini silip, tahrif etmişlerdir. Bu hususta Tacü's-Sübki Tabakat kitabının cerh ve ta'dil kaidesinin altında, Basralı Ahmed b. Salih'in hal tercümesi bahsinde şöyle der: (...) Zamanımızdaki bazı Mücessime taifelerinin durumları o safhaya varmışdır ki, Nevevi'nin Sahih-i Müslim'e yazdığı şerhdeki müteşabih hadisler hakkındaki ibaresini şerhten çıkarıp yazmamışlardır. Zira, Nevevi'nin akidesi Eş'âriye akidesidir. Demek ki, bu kâtip Nevevi'nin inancından hoşlanmayıp müellifin dediğini yazmayı hazmedememiştir. Bence bu, büyük günahlardandır. Çünkü bu durum, şeriatı tahrif etmek, İslam alimlerinin eserlerine ve halkın ellerindeki İslami kitaplara karşı bir itimatsızlıktır ve itimatsızlık kapısını açmaktır. Allahü teâlâ böyle yapanı kötüleyip utandırsın! Öyle yapan kimsenin, Nevevi'nin şerhini yazmaya ve şerhin de ona ihtiyacı yoktu. Burada Tacü's-Sübki'nin dedikleri sona erdi.
Ben de şunu derim ki: Alimlerin eserlerinden sözlerini silme bayrağını bu zamanda elinde tutan kimse Mecelletü'l-Menar'ın sahibidir. Yaptığı hataların bazıları şunlardır: Hocalarımızın hocası olan Muhaddis Falih ez-Zahiri, nakil eylediği (Encehu'l-mesai fi sıfati-yi's-sâmi' ve'l-vâi) adlı eserinin Ahkâmü'l-Mesâcid bahsinde, daha kitabı basılmadan önce, Muğni b. Kudametü'l-Hanbeli'den, ölen ve hayatta kalan evliyâ ve salih zatlardan tevessülün mübah olduğuna dair "İslamiyetin her dört mezheb sahipleri ittifak etmişlerdir" diye nakletmiştir. Bu (el-Menar) kitabını tabedince kitapta yazılı bu nakli yazmayıp içinden çıkardı. Ulemanın kelâmını tahrif etmesi, onlara iftira edip yermesi, kendi arzusuna ve İbni Teymiyyecilerin arzularına uygun olmayan meseleleri ve hadisleri kendi mecellesinde ve yorumlarında tahrif etmesi sayılamayacak kadar çoktur...
[Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.97-98.]
(1) Bu konuda E. Sifil şu tespiti yapmış: "Geçmiş alimlerin birer emanet olarak bizlere bıraktığı eserleri üzerinde kafamıza göre oynamalar yapmak kelimenin tam anlamıyla bir "hıyanet"tir ve bu hıyaneti kim ne maksatla işlemiş olursa olsun, bunu mazur görmek ve göstermek mümkün değildir...Yine benzeri bir tahrif, İmam el-Eş'ârî'nin "el-İbâne"sinde yapılmıştır. Bu eserin dört ayrı yazma nüshası karşılaştırılarak yapılan Dâru'l-Ensâra baskısında Allahü Teâlâ'nın Arş'a istivası meselesinde tenzih akidesine tam anlamıyla uygun tarzdaki bir paragraf, diğer baskılarda görülmemektedir."
Gönderen ESK zaman: 02:06 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: selefi, vehhabi
12 Mart 2013 Salı
Küfür Sistemlerinin Gübre Yığınlarında Yetiştirilen Küflü ve Zehirli Kültür Mantarları
Şimdi, Hayrettin Karaman, Mustafa İslamoğlu, Süleyman Ateş ve başka birilerince Mü’minlere “toplum mühendisi” yapılanlara ve onların görüşlerini taşıyanlara soruyoruz:
Birinci Süâl: Allah’a ve Ahiret Günü’ne îmân etmenin yanında istisnâsız bütün peyğamberlere, bu arada da Âhir zaman Nebîsine îmân etmek, teslîm olmak ve dînine girmek Mü’min olup cennete girmek içün mutlaka gerekli midir, değil midir? “Gerekli değildir” diyenlerin kâfirolduğuna inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
Bize gelince… Bütün Mü’minler gibi biz de “gereklidir” diyor, “gerekli değildir” diyenlerin kesin ve tartışmasız kâfir olduklarına inanıyoruz…
İkinci Süâl: Son Nebi Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’e gelen Kur’ân’a îmân edip, ona teslîm olmak Mü’min olup cennete girmek içün mutlaka gerekli midir, değil midir? “Gerekli değildir” diyenlerin kâfir olduklarına inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
Bize gelince… Bütün Mü’minler gibi biz de “gereklidir” diyor, “gerekli değildir” diyenlerin kesin ve tartışmasız kâfir olduklarına inanıyoruz…
Üçüncü Süâl: Nebimiz Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’ın peyğamberliği ile getirdiği Ku’ân ve Şerîat âlemşumûl/evrensel midir, değil midir? “Değildir” düşüncesinde olanların kâfirolduklarına inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
Bize gelince… Bütün Mü’minler gibi biz de “Nebimiz Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’ın peyğamberliği ile getirdiği Ku’ân ve Şerîat âlemşumûl/evrensel değildir” düşüncesinde olanların kesin ve tartışmasız kâfir olduklarına inanıyoruz…
Dördüncü Süâl: Meleklere îmân etmek Mü’min olup cennete girmek içün mutlaka gerekli midir, değil midir? “Gerekli değildir” diyenlerin kâfir olduğuna inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
Bize gelince… Bütün Mü’minler gibi biz de “gereklidir” diyor, “gerekli değildir” diyenlerin kesin ve tartışmasız kâfir olduklarına inanıyoruz…
Beşinci Süâl: Kadere Îmân etmek Mü’min olup cennete girmek içün mutlaka gerekli midir, değil midir? “Gerekli değildir” diyenlerin kâfir olduklarına inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
Bize gelince… Bütün Mü’minler gibi biz de “gereklidir” diyor, “gerekli değildir” diyenlerin kesin ve tartışmasız kâfir olduklarına inanıyoruz…
Altıncı Süâl: Teslîs’e inanan Hristiyanlar kesin kâfirler olup cehenneme girecekler mi, girmeyecekler midir? “Kâfir değillerdir ve cehenneme girmeyecekler” düşüncesinde olanların kâfir olduklarına inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
Bize gelince… Bütün Mü’minler gibi biz de “Kâfir değillerdir ve cehenneme girmeyecekler” düşüncesinde olanların kesin ve tartışmasız kâfir olduklarına inanıyoruz…
Meselenin daha bir açıklık kazanabilmesi içün kısmen tekrâr olacak iki süâl daha soracağız:
Yedinci Süâl: Yehûdî ve Hristiyânların bütün Nebilerin ve bu arada Son Nebi Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’in peyğamberliklerine ve Kitâblarına Îmân etmek ve Son Nebi sallellâhu aleyhi ve sellem’in Şerîat’ına girmek Mü’min olup cennete girmeleri içün mutlaka gerekli midir, değil midir? “Gerekli değildir” diyenlerin kâfir olduklarına inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
Bize gelince… Bütün Mü’minler gibi biz de “gereklidir” diyor, “gerekli değildir” diyenlerin kesin ve tartışmasız kâfir olduklarına ve yeniden îmân etmedikçe cennete giremeyeceklerine inanıyoruz…
Burada güya efendi kesilip, “adamların usûlü budur, onları tekfîr edemeyiz” deyip kâfirolduklarına inanmayan akıllı ve bâliğ, mükelleflerin de kesin kâfir olacaklarına inânıyoruz.
Evet cevab bekliyoruz… Cevâbların sorulanlarla alâkasız, dolambaçlı ve hedef saptırıcı değil de açık ve net olmalarını istiyoruz…
Kahkaha aynalarının karşısındaki Müslümanlar, manzaralarıyla hem yürekleri dağlıyorlar, hem de insan olan insanları abdest kaçırtacak seviyede güldürüyor, günâha sokuyorlar… Karşısında durduğu aynaya göre, kiminin kafası düğme kadar, gövdesi ise kocaman bir pamuk balyası gibi… Bir başkasının kafası büyük bir sepete, vücudu ise düğmeye benziyor… Bazısının kafası hıyar, gövdesi de büyük bir bal kabağı… Bir takımları da enine olabildiğince geniş, boyuna ise cüce… Kimisi, “mücâhiddir” ama “zikr”e karşıdır. Bazısı “ilimci”dir, ama “amel”de ve “ihlâs”da ağırdır ve sağırdır. Kimsi “zikir”cidir, lâkin “cihâd” düşmanıdır. Kimisi zâhirde kelle kulak yerinde güzel bir Müslüman gibi görünmektedir, lâkin ya kalb, ya beyin, ya ciğerler veya böbrekler gibi uzuvlarında hayâtına mal olacak rahatsızlıklara sâhibdir. Ahsen-i Takvîm üzere yaratılmış olmalarına rağmen akılsızlık edip şu aynaların karşısına geçmelerinin vebâli elbette kendilerinin boynundadır.
Hüseyin AVNİ
Gönderen ESK zaman: 01:30 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: din tahrifcileri, diyalog
11 Mart 2013 Pazartesi
İbni Teymiyye'nin Küfrü
İbni Teymiyye'nin Allahı Arş' oturtması ve yaninda peygamberimize yer bırakması!
Gönderen ESK zaman: 06:29 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: ibni teymiye
Vehhabi'lerin Putperestlik inançları
Vehhabi'lerin ehli sünnet akidesinin kaynağı olarak inandıkları "Es Sünne" adlı kitaptan alıntılar;
-“İstivâ, oturmaktan başka bir şeyle mi olurmuş?(s.5)
-“Rab Kürsî’ye oturduğu vakit, Kürs’î’nin yeni bir eğerin zırzır diye ses çıkarması gibi ses çıkardığı duyulur.”(s.70)
-“[Allah]Kürsî’de oturduğu vakit kenarında dört parmak yer kalır.”(s.71)
-“Onu, biri adam suretinde bir melek, diğeri arslan suretinde bir melek, diğeri öküz suretinde bir melek, diğeri de kerkenez kuşu suretinde bir meleğin taşıdığı altından bir kürsînin üstünde, yeşil bir bahçede ve altından bir yatak olduğu halde gördü.”(s.35)
-“ ‘Allah Mûsâ aleyhisselâm’a nasıl konuştu?’ ‘Ağız ağıza’ dedi.” (s.64)
-“Benî İsrâîl Mûsâ aleyhisselâm’a, ‘Rabbin sana konuştuğunda sesi yaratılanlardan neye benziyor du’? dediler. O, ‘dönmeyeceği zaman gök gürültüsüne’ dedi.” (s.63)
-“Günün başında müşrikler kalktığı vakit, Rahmân Arşı taşıyanlara ağır geliyordu, tesbîh edenler kalktığında da Arşı taşıyanların yükü hafifletilir.”(s.142)
-“Allah celle celâlühû Tevrât’ı sırtını kayaya dayayarak eliyle dürrden levhalara yazdı, kalemin cızırtısı duyuluyordu. Onunla Allah arasında perdeden başka bir şey yoktu.”(s.67)
-“Allah celle celâlühû eliyle Âdemden başkasına dokunmadı. Onu eliyle yarattı. Cennet’e ve Tevrat’a da dokundu. Tevrat’ı eliyle yazdı. Allah celle celâlühû bir inci tanesini eliyle sert ve düz yaptı ve onda bir dal dikti ve ona ‘benim râzı olmama kadar uza ve iznimle içindekini çıkar’ dedi. O da nehirleri ve meyveleri çıkardı.”(s.68)
-“Bir parçasını ortaya çıkardı”(s.149),
“Diğer eli boştur, onda bir şey yoktur,” “Nihayet elini eline koydu.” (s.164),
“Bir kısmına dokunur”, “donuma tut.” (s.165),
“Nihâyet bir kısmını bir kısmı üzerine koydu.”, “Ve nihâyet ayağına tutar.”(s.167)
-“Allah celle celâlühû dağlara, ‘sizden birinin üzerine ineceğim’ diye vahyetti. Bunun üzerine dağlar uzandılar. Tûr-i Sînâ tevazu edip, ‘benim için bir şey takdîr edildiyse, bana gelir’ dedi. Allah celle celâlühû da ‘tevazuun ve kaderime râzı olman sebebiyle senin üzerine ineceğim’ diye vahyetti.”(s.149)
-“Rabbin yer yüzünde dolanmaya başladı.”(s.156)
-“Sonra yürüyerek bize gelir.”(s.48)
*****
Hayatları boyunca Yüce Allaha değilde hayellerindeki bir yaratığa tapan, onun uğruna Mü'minleri ve insanları katleden vehhabi putperestlerinin Tevhid dedikleri inançları!
Z. Kevseri Hazretlerinin dediği gibi, sözde İmam Ahmed Hazretlerinin oğlu Abdullah'a isnat edilen bu kitap tam bir şirk kitabıdır, takiyye yapmada ve kitapları tahrif etmede bunların şia'lardan hiç bir farkları yoktur.
Gönderen ESK zaman: 05:31 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: selefi, vehhabi
Amel İmandan bir parçamıdır?
İmam Âzam Ebû Hanîfe şöyle diyor:
“Sonra amel imandan, iman da amelden başkadır. Çünkü çoğu zaman müminden amel yapma mükellefiyeti kalkar. Amel kalktığı zaman iman da kalkar denilmesi caiz değildir. Zira hayız kadın, bu halde iken namazın hükmü kendisinden kalkar. Böyle bir kadın için, iman da kendisinden kalkar diyemeyiz. Yahut, kendisine imanı da terk etmesi emredilir, denilmez. Çünkü Allah Teâlâ, kendisine: Orucunu terk et, sonra onu kaza et, buyurmuştur. Kendisine imanı da terk et sonra onu kaza et, denilemez. Yine, fakire zekât borcu yoktur, denilir; fakat, fakire iman gerekli değildir, denilemez, Eğer amel imandan bir parça olsaydı, amelin düştüğü hallerde imanın da düşmesi gerekirdi. Halbuki durum böyle değildir.”
El Vasıyye
Gönderen ESK zaman: 05:23 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: akaid, alimler, itikad
Üstad'dan Kelime Oyunları
Büyültmek için tıklayınız
Said Nursi: “Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhir zamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir…”
----Kastamonu Lahikası Mektup no: 75, s. 1615 (e-risale Mektup 76)----
*****
Fetret Devri Lügatta; İki peygamber arasında peygambersiz geçen süre anlamına gelmektedir.
Ehli Sünnet Alimleri ise -Fetret Devri- muhatabı olan kişilerin, insanlıktan kopmuş kendilerine Din adına hiç bişey ulaşmamış durumları müşkil putperestleri kastetmişlerdir, yani kendilerine Hak din ulaştıktan sonra bu dini bozup tahrif eden Yahudi ve Hıristiyanlar için değil(bu konuda İmam Rabbani Hz’lerinin 259. mektubuna bakabilirsiniz).
Bazıları İmam Hasan Eşarinin; “Peygamber gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz”sözlerini buna delil olarak göstermektedir, bu sözden kendilerine Peygamber gönderilen ehli kitabın Fetret devri muhatabı olduğunu nasıl anlamışlar anlamak mümkün değil!
Peygamber Efendimizden önceki zaman dilimi bir yana Said Nursi kendi zamanına Fetret devri diyerek İslam tarihinde görülmedik bir tuzağa imza atmıştır. Fetret devrini Said Nursi gibi algılayan bir tane bile muteber Ehli Sünnet Alimi yoktur. Asrı Saadet ve sonraki devirlerde özellikle de Osmanlılar zamanında cihad ve çeşitli yolculuklar ile İslamı bütün Dünya tanımıştır, duymuştur.
Kısacası Peygamber Efendimiz’den sonra Fetret devri söz konusu değildir, ahir zamanda Hz. İsa yeryüzüne indiğinde İncil’deki şeriat değil şimdiki İslam şeriatı üzerine amel edecektir, ahir zamanda İslamiyet ile de omuz omuza gelecek bir taife falan yoktur, Müslümanlar tek ümmettir. Said Nursi’nin bu iddialarının hiçbir mesnedi yoktur.
“O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir.”
[5-6 yaşın altındaki çocukların akıl melekesi çok zayıf olduğu için kafir ile müşriklerin bebek ve çocuklarının Cennete yada Cehenneme gitme ihtilafı mevcuttur, şimdi bunları değil de 5-6 yaş ile 15 yaş arası kafir çocuklarınından bahsedeceğiz, biri çıkıpta "hayır, 1 yaşındaki çocukla 15 yaşındaki çocuk aynı akla aynı inanca sahiptir" demesi onun ancak akıl seviyesinin ne durumda olduğunu gösterir!
“Akıl bir nurdur. Bu nur ile, hakikate varmanın yolu, din ve dünya meseleleri aydınlığa kavuşur… Îmâm nazarında akıl, dinin temeli, yaratılış hikmetinin aslıdır. İslâm Dini, akl-ı selimin neticesinden başka bir şey değildir.”Akaidi Nesefi]
Ehli Sünnet Alimleri mükellef olmayan çocuk kelimei şehadet getirdikten sonra İmanı Zahirinde kimiside Batınında, kimiside hem Zahirinde hem Batınında buyurmuştur(Camiül Mütunda yazılıdır). Said Nursi 15 yaşından küçük kafir çocuklarını kelime oyunlarıyla Müslüman çocuklarla aynı kefeye koymayı becermiştir. Halbuki Kelimei Şehadet getiren çocuk Müslüman, teslise inanan, istavroz çıkaran çocuk'ta kafir'dir bu farkı görmekte zorlananların akıl sağlığından şüphe etmek lazım. Hem nasıl Müslüman çocuk ile kafir çocuk bir tutulabilirki Peygamber efendimiz zamanında onbeş yaşından küçük iken iman eden sahabeler vardı.(Hz Ali on yaşında iman etti)
Peygamber Efendimiz bazı hadisi şeriflerinde kafir ve müşrik çocuklarının akil baliğ olmadan ölürse Cennete gideceğine, bazı hadislerinde ise akil baliğ olmadan ölseler dahi Cehenneme gideceğini söylemiştir.
Bu konuda farklı Hadisler olduğu için aklı başında olmayan, ne dediğini anlayıp idrak edemeyecek çocuklar için Alimler farklı fetvalar vermiştir, Said Nursi bu konudaki farklı hadisleri ve Alimlerin görüşlerini hiç hesaba almadan her zamanki gibi kalbine gelen ilhamlara göre gelişi güzel fetvayı basmıştır. Gerçi Said Nursinin fetva verecek selahiyeti ve icazeti yoktur buda ayrı bir tenakuzdur.
“Çocuğun mükellef olması ayrı bişeydir Müslüman olması ayrı bişeydir” denilmiştir, yani onbeş yaşından küçük Müslüman çocuklara “iman’sız” denilemeyeceği gibi, onbeş yaşından küçük kafir çocuklarada “iman ehli” denemez.
Her insan İslam fıtratı üzere doğar ama çocuğun onbeş yaşına gelmesi beklenmeden konuşmaya başlayınca İslam telkin edilir, aksi takdirde bundan ebeveyn mesuldür. Zaten İslam fıtratı üzere doğan çocuk ileri yıllarda Kelimei şehadet getirerek İcmali iman sahibi bir Müslüman olur, daha sonraki zamanlarda İslamın ve İmanın şartlarını öğrenerek Tafsili iman sahibi bir Müslüman olur, daha sonraki yıllarda buluğ çağına ererek mükellef olur.
(Buraya kadar bahsettiğimiz akil baliğ olmayan kafir çocukları içindi)
“On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır..."
Bu Din “belki” lere kalmamıştır, bu konu açık ve nettir.
Said Nursi 15 yaşından küçük kafirleri Şehit olarak Cennete yolladıktan sonra sıra 15 yaşından büyüklere geldi!
“15 den küçüklerin Cennete gitme Şehit olma bahanesi olurda, 15 yaşından sonrakilerin suçu ne ki Cennete gitmesin!” mantığıyla hareketen onlara da bir kılıf bulunmuştur buda; kâfirin masumluğu ve mazlumluğu imiş! Said Nursi’nin kâfire verdiği bu masumluk sıfatı insanların uydurduğu hukuka göre ise bu Cennete girmenin insan elinden çıkma kanunlara göre olduğunu savunmaktır bu ise İslamda küfürdür, yok eğer kâfire verdiği bu masumluk sıfatının şeriatta olduğunu iddia ederek söylüyorsa böyle bir şeyde yoktur, Allahın; kâfir,ebedi cehennemlik, sapıtmış diye hitap ettiği hıristiyanlara masumluk libası giydirmek kimin haddine!
Cennete girmek; İslamın ve İmanın şartlarını kalb ile tasdik dil ile ikrar eden ve ehli sünnet vel cemaat âlimlerinin bildirdiği gibi inanan Müslümanlara mahsustur, kafirlerin çektiği hiçbir sıkıntı, hiçbir zülüm onların Cennet gitmesine vesile olmaz, küfür en büyük suçtur bu kafirlere masum denmez.
Gönderen ESK zaman: 05:01 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: din tahrifcileri, risalei nur, said nursi
Sırât-ı Müstakîm
İmam Rabbani (k.s);
Bu sebeble, bir şahsın(Alim/Şeyh/Hoca dahi olsa), hardal tanesi mikdârınca (en küçük konuda), şu büyüklerin (büyüklerden kasıt Ehlisünnet Âlimleri topluluğudur, İbni Teymiye, İbni Kayyım, Albani, Mevdudi, Seyyid Kutup gibi zevatlar değil) Sırât-ı Müstakîm olan yollarından çıktığı bilinirse, onunla sohbeti (berâberliği, konuşmayı, kitaplarını ve sözleri okumayı) öldürücü bir zehir(i içmek) olarak i’tikâd etmen(inanmalı), onunla oturup kalkmayı da zehirli yılanla oturup kalkmak olarak görmen lâzımdır. Onlar (Ehl-i Sünnet imâmları) hakkında hüzün ve tasaları olmayan ilim talebeleri de (hangi fırkadan olurlarsa olsunlar) din hırsızlarıdır(dîninizden çalan) kimselerdir. Bunlarla berâber olmaktan ve konuşmaktan sakınmak dahî, (dînin) zarûriyyât(ın)dandır/mutlaka bulunması ve uyulması gereken îcâblar(ın)dandır. [Mektûbât:1/185, 113] 213
Gönderen ESK zaman: 01:41 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: akaid, din tahrifcileri, itikad
Dinin başını dinin kılıcı ile kesenlerin başı;Cemalettin Afgani
Dinin başını dinin kılıcı ile kesenlerin başı... ile akademidergisi
"Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı usuldeki üstadlarım) Cemaleddin Afgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”
(Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.)
***
Mason Muhammed Abduh, Mason olan hocası Cemaleddin Afgani'ye yazdığı el yazısı mektubu bulunmuş ve bu mektupta "Üstadım! Beni burada bir görsen! Şeyhler, dervişler gibiyim. Dinin başını dinin kılıcı ile kesiyorum." diye yazdığı görülmüştür.
***
Cemaleddin-i Afgani, Said-i Nursi'nin de (fikirde)üstadıdır....
Gönderen ESK zaman: 00:55 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: din tahrifcileri
Kitap Tanıtımı
Ehli Sünnet Akaidi
İmam Ebul Yusr Muhammed Pezdevi
İmam Ebul Yusr Muhammed Pezdevî tarafından yazılan bu eser, Maturidî itikadına göre hazırlanmış 100'den fazla mes'elelere cevap verilmiştir. Her müslümanın okuyacağı ilk temel eserdir
*****
Türpüşti Risalesi/ El- Mu'temed Fi'l- Mu'tekad
Türpüşti Risalesi/ El-Mu'temed Fi'l- Mu'tekad
Bu kitapta Hakkı arayan müslümanların ihtiyaç duyduğu bilgiler hem kitap ve sünnetin kaidelerine uygun, hem de Selef-i Salihin diye bilinen eski rasih ilimli büyük alimlerin usullerine göre hazırlandı. Alemin ve alemdekilerin salahı, iyiliği ve kurtuluşu bundadır. Çünkü sağlam iman ve itikat yanında diğer ameller, ruhun yanında beden gibidir. Ruhsuz beden işe yaramadığı gibi, düzgün ve sağlam bir itikat sahibi olmadan yapılan ibadetler de bir işe yaramaz. İslamda ortaya çıkan her fitne ve müslümanların başına gelen her felaket, hep bozuk itikatlar yüzünden olmuştur.
Allahü taalayı tanımak istemek ve Resulullah'ın Sevad-ı A'zam olarak tanıttığı ümmetin seçilmişlerinin, yani Ehli sünnet yolunun itikat bilgilerini öğrenmek ve İslamiyeti yaşamak için Türpüşti Risalesi'nde aradığınız her şeyi bulacaksınız (Bu kitabın okunmasını İmam Rabbani Hazretleri de (k.s) tavsiye etmiştir)
*****
Sevadü'l Azam Şerhi - Selamü'l Ahkam / Ehli Sünnet İnancının Temel İlkeleri
Sevadü'l Azam Şerhi
Peygamberimiz Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:
"Pek yakında benim ümmetim de yetmiş üç guruba bölünecek.Onların hepsi de doğru yoldan sapmış ve başkalarını da saptırıp Cehenneme (felaketlere) götürücüdürler.
Sevad-ı A'zam Müstesna Ashâb-ı Kirâm:Ey Allah'ın Resulü o bir fırka kimlerdir? Diye sorunca Efendimiz (Ehl-i sünnet vel) "Cemaattır işte onlar en büyük islam topluluğudur ona uyunuz"
buyurdu.
Çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet han'ın Hocası,bütün islami ilimlerin özellikle Tefsir, Hadis ve Fıkıh usulü gibi çetin bir sahanın biricik dehası Şeyhul İslam Molla Hüsrev hazretlerinin tesbiti,kendi gurubunun doğru yolda olduğunu iddia edenler için yeterlidir.Bidat sahipleri de kıble ehlindendir lakin inançları Ehli Sünnete benzemez.Onlarda;Cebriyye,Kaderiyye, Râfiziler Şiiler,Hariciler,Mubtıle ve Müşebbihe'dir.Bu altı grubun her biri kendiaralarında on iki fırkadır.Tolandığı zaman yetmiş iki olur.Öyleyse fırka-i Nâciye,Ehl-i sünnet vel cemaattır.
Hiç inkâr edilemez bir gerçektir ki Ehl-i Sünnet ilkeleri Dini ve Milli birliğimizin ve sarsılmaz bütünlüğümüzün sembolüdür.
*****
Ehl- i Sünnetin Müdafaası/ Bera'atü'l- Eş'ariyyin
Bera'atü'l- Eş'ariyyin
Kendisi mutlak müctehid derecesinde bulunmayan her Müslümanın mutlaka ehl-i sünnet imamlarına tabi olması gerekir. Hatta İmam-ı Gazali'nin hocası İmamü'l-Haremeyn el-Cüveyni hazretleri, mutlak müctehidlik derecesine çıktığı halde, yeni bir mezheb tesisini lüzumsuz ve yersiz görerek, İmam-Şafii hazretlerine tabi olmuşlar, böylece ümmet-i Muhammed'e güzel bir örnek teşkil etmişlerdir. Allah ondan ve bütün büyüklerimizden razı olsun.
*****
Yakıcı Yıldırımlar
İbn Hacer El Heytemi
Eğer alevilik, rafizilik ve şiilik Hazret-i Ali'yi, Hazret-i Hasan'ı, Hazret-i Hüseyin'i, Hazret-i Fatıma annemizi ve bütün Ehl-i Beyt'i ve Al-i Aba'yı (radiyallahu anhüm) sevmekten ibaret ise, bilmiş olunuz ki, biz de böyleyiz ve bu hususlarda beraberiz.
Eğer alevilik, rafızilik, şiilik Hazret-i Ebubekir'e Ömer'e, Osman'a ve -küçük bir müstesna- Ashab'a, Hazret-i Aişe validemize (radiyallahu anhüm) buğz etmek, iftira etmek ise, iyi bilmiş olunuz ki, biz ehlisünnet ve cemaat müslümanları, bu çirkin işlerden de, bunları işleyenlerden de beriyiz.
Gönderen ESK zaman: 00:19 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: akaid, itikad
10 Mart 2013 Pazar
Hayrettin Karaman'ın İslamı Yıkma Çabaları
Ali Bulaç:
Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?
H. Karaman:
İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa Allah'tan vahiy almıştır, Hz. Musa, Allah'tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de Allah'tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.
*****
HAYRETTİN KARAMAN BEY NE DEMEK İSTİYOR?
Hüseyin AVNİ
اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم
اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ
Bundan sonra…
------------------------------------------
Mukaddime
------------------------------------------
Hayrettin Karaman Bey, Yeni Şafak’ta Ahmed Ali Aksoy Bey’in diyaloğ ile alâkalı makâlesine karşı kaleme aldığı üç cevâbî yazısında debelendikçe daha da batıyor. Şu yazılarda, önceki, sahîh îmânı yok edecek olan bâtıl iddiâlarını te'yîd edebilecek yeni hiçbir Şer’î delîl getiremediği gibi, tatmin edici aklî bir îzâh da ortaya koyamamıştır. O, yazılarında açık yalan ve iftirâlarıyla gûya sözüm ona zevâhiri kurtarma yolunu seçmiş, değil bir ilim adamı sıradan bir vatandaşın bile anlayış ve idrâk seviyesini yakalayamamıştır. Sözün kısası, yapılan başarısız ve kalitesiz bir muğâlata/demagoji. Sözü uzatmadan ve dediklerinden hiçbir şey kırpmadanonunla diya-loğa başlamak istiyoruz. Bakalım, Allah’a çocuk sâhibi ve yedi mağlûl olmak/cimri olmak sıfatlarını revâ gören, Îsâ aleyhisselâm ve Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e sahtekâr, İncil ve Kur’ân’a da hurâfe diyen Yehûdi-lere gösterdiği hoşgörüyü bize gösterebilecek mi? Son Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem’e yalancı ve Kur’ân’a uydurma sıfatlarını yakıştıran ve Teslîs inancına sâhib olan Hristiyânlar’a gösterdiği hoşgörüyü bize çok mu görecek? Bu diyaloğumuzla diyaloğ iddiâlarındaki samîmiyeti ve asıl maksadı test etmiş olacağız. Biz -hâşâ- ne Allah, ne bir Peygamber, ne bir Melek ve ne de bir gerçek asğarî müctehid olmayan zât-ı şâhânelerine, açık olduğuna inandığımız delîllere dayanarak (değişik bir ma’nâda) bir çeşit ictihâd edip en fazla yalan söylemek ve iftirâ etmek sıfatlarını münâsib gördük. Bize kızmasınlar. İctihâda pek hevesli olmayı ondan öğrendik. Biz hakîkî müctehidlere nisbetle mücte-hid değil isek de O ve O’nun gibi müctehidlere kıyâs ile -öğünmek gibi olmasın ama- pek a’lâ ictihâd ederiz. Şu ictihâdımızda dahî yanılmış isek affola… Küfür, Kâfirlik ve dinden çıkmak sıfatlarını ise Ona veya bir başka şahs-ı muayyen’e değil, münâsib düşen herkese izâfe ettik. Şu münâsibliği tâ’yîn işini de kişilerin kendilerine bıraktık. Onlar bilirler. Sırtlarına uyanlar bizim kaftanları giyebilirler. Müsâademiz ve iznimiz vardır.
------------------------------------------
Karaman Ne Demiş, Ona Ne Denilmiş, Şimdi Ne Diyor?
------------------------------------------
Karaman Diyor ki,
Sayın Ahmet Ali Aksoy internette "Bu nasıl bir diyalog, bu gidiş nereye?" başlıklı biz yazı yayınlamış, bana da geldi. Bu yazıda "Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Kültürlerarası Diyalog Platformu" tarafından periyodik olarak tertib edilen "DİYALOG" toplantılarından birini tenkit ediyor. Bu toplantıda Ali Bulaç, Ali Erbaş, Arif Gökçe, Cemal Uşak, Faruk Tuncer, İlyas Üzüm ve Niyazi Öktem ile beraber, Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Havra mensubları bulunmuştu. Ben huzurlarında "DİYALOG" mevzûunda bir konuşma (sunum) yaptım, toplantıya katılanlar sorular sorarak ve görüşlerini açıklıyarak katkıda bulundular. Daha sonra bu konuşma "Polemik Değil Diyalog" isimli bir kitabda neşredildi.
Sayın Aksoy yanlış bulduğu ifadelerimi -bazılarına cevap da vererek- nakletmiş. Birkaç örnek vereyim:
"Bütün insanların Müslüman olmaları' dinin, Kur'ân'ın hedefi değildir." (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
"Müslümanların çoğu 'Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm'a çağırdığına' inanırlar" (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
"Peygamberimiz 'Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!' demiyor, 'Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
"Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı" (Polemik Değil Diyalog, s. 36);
"Kur'ân-ı Kerîm'de Ehl-i Kita-b'la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah'a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur'ân birçok âyette bunu söylüyor; yani 'Peygambere iman edin' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
Devamı »
Gönderen ESK zaman: 23:39 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: din tahrifcileri
BİR HATIRA
Bediüzzaman'ın Fener Patriği ile görüşmesini, Mehmet Fırıncı hatıralarında şöyle anlatıyor:
“Üstad Hazretleri (1953 yılında) İstanbul’da bulunduğu zaman İstanbul’un fethinin 500. yıldönümü idi.“...O gün Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, ‘Siz Kur’ân’ı Allah’ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da din-i hakikîsiyle(1) amel et seniz ehl-i necat (Cennetlik) olacaksınız’ demiş. O da ‘Ben kabul ediyorum’ diye cevap vermiş.
(Son Şahitler, 4. Cild, s. 344)
http://www.yeniasya.com.tr/2006/11/29/lahika/default.htm
http://www.nurluhayatlar.com/ustadin-talebeleri/mehmed-firinci.html
http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=10506
*****
1- Teslise inanan Hıristiyanlar hiç bir zaman ve mekanda Hz İsa'ya iman etmiş kişiler değildir bunların tümü kâfir'dir. Hıristiyanlığın hakikîsi diye bir şey de yoktur, Hz İsa'nın tebliğ ettiği Din'de İslam'dır
"Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol" dediler."AL-İ İMRAN/52
"Dürer’de zikredildiğine göre bugünki Yahudi ve Hıristiyanlar “La ilahe illallah Muhammedünrasulullah”deseler dahi Müslüman sayılmazlar. Onlara gerçekten kabul ediyor musunuz diye sorulduğunda, “sizin Peygamberiniz olarak kabul ediyoruz” derler. Bunların imanının kabul edilmesi için mensup oldukları dinden ayrılıp uzaklaşması gerekir. Şayet bir Hıristiyan “La ilahe illallah” kısmını söyler ve kendi dininden uzaklaştığını söylerse Müslümanlığı ile hüküm edilmez “ben Müslüman’ım” desede Müslüman sayılmaz. İslamın lügat manası teslimiyet demektir ki bu söz Müslüman olmasını gerektirmez. Ancak “ben sizin gibi Müslüman’ım” derse Müslüman’dır"
Camiül Mütun/s.91-92
Gönderen ESK zaman: 23:26 0 yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
Twitter'da Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler: din tahrifcileri
7 Mart 2013 Perşembe
Şefaat Ya Resulullah
ŞEFÂAT
Bir kimsenin bağışlanmasını istemek; bir kimseden, başka bir kimse için iyilik yapmasını ve zarardan vazgeçmesini rica etmek; yardım etmek; başkası hesabına yalvarmak, rica etmek; birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak. Şefâat edene eş-şâfi', eş-şefi (başkası lehine taleb eden) denilir.
Bu ayette şefâat; aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek anlamlarına gelir: "Kim güzel bir şefâatla (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefâat ederse, bundan kendisine bir sevab (hisse) vardır. Kim de kötü bir şefâatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla) şefâatde bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir" (en-Nisâ, 4/85) .
Şefâat-ı hasene, iman edip Allah'ın ve kullarının haklarına riayetle beraber, mü'minlerin iyiliği için uğraşmak, onları kötülüklerden ve zararlardan korumaya çalışmaktır. Şefaat-ı seyyie, mü'minlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmaktır. Hangi hususta olursa olsun, bir insan, menfaat sağlayıp zarara uğramasını engelleme yolunda sırf Allah rızası için şefâatta bulunana dünyada ve ahirette bundan nasib ve ecir vardır. Kötülüğe ve zararlara sebeb olanın da bu şefâat-ı seyyienin vebal ve günahından nasibi vardır.
Ahiretteki şefâate gelince, dünyada işlenen bazı günahların âhirette cezalandırılmasından vazgeçilmesi için talebte bulunmak, aracı olmak ve bunun için dua etmektir. Şu halde şefâat, bir mü'minin günahlarının bağışlanması için Allah'a dua edip yalvarmaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), "Her Peygamberin bir duası vardır. Ben ise, inşaallah duamı kıyamet gününde ümmetime şefâat etmek için saklamak istiyorum" buyurmuştur (Buhârî, Daavât, I; Tevhid, 31; Müslim, Nşr. M. Fuâd Abdulbaki, İman, 86).
Ahirette, kendilerine şefâat izni verilen her şefi'in şefâatının sınırı, Allah katındaki yakınlığı ve derecesi nisbetinde nail olacağı izin ve imkânın şâmil olduğu günahkâr mü'minler ile mütenasibtir. Şefâat olunacak mü'minlerin de şefâat edilmeye lâyık olmaları şarttır.
Allah'ın, kullarından faziletli birisinin diğer bir mü'min için hayır isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi, yahut onun günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir kısmıdır. Mü'minin, mü'min kardeşinin günahlarının affı için duası Allah katında ona şefâatı türündendir. Allah katında hayırlı bir kulun bu duası ister dünyada iken sağ olan mü'min için olsun, ister ölmüş mü'min için olsun yahud âhirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada iken Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mü'minlere duası, onlara bir çeşit şefâatidir. O daha bu dünyada hayatta iken mü'minlere dua ederek şefâatta bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe (r.an)'nın naklettiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) çok defa geceleri yatağından kalkar, mü'min ölülere Allah'tan mağfiret istemek için "Bakîu'l-Ğarkad" mezarlığına giderdi (Müslim, Cenaiz, 35).
Yüce Allah'ın kendi yanında mukarreb ve derecesi yüksek bir kulunun diğeri hakkında şefâatını -birine kendi katında itibarı olduğunu göstererek ikram için, ötekine zayıf ve muhtaç olduğundan rahmet olarak- kabul etmesine aklen hiçbir engel yoktur. Allah'ın âhirette, peygamberlerine ve râzı olduğu bir takım zatlara şefâat etmeleri için müsaade etmesi, kendisinin bileceği adalet ve lütuf kanununa dahil olan hikmetindendir. Uhdesinde kul hakları bulunanlar hariç, günahkâr mü'minleri Allah Teâlâ'nın, Lütuf ve fazlıyla affetmesi caiz olunca, peygamberler, mukareb ve iyi kimselerden birinin şefâatına mazhariyetleri halinde bunların Allah'ın mağfiretine nail olmaları da mümkündür.
Ahirette şefâatın olacağı Kitab ve sünnetle sabittir:
Peygamber, velî, şehid ve bildikleri ile amel eden imanlı âlimler ve kâmil mü'minler gibi Allah'ın müsaade ettiği, rızasına mazhar olmuş, nezdinde bir değer ve yakınlığa erişmiş kimselere şefâat etme izni verilebilecektir (el-Bakara, 2/255; Yûnus, 10/3; Meryem, 19/87; Tâhâ, 20/109; ez-Zuhruf, 43/86).
Peygamberler ve diğer şefâatçıların şefâatları, Allah'ın râzı olacağı ve haklarında şefâat edilmeğe izin verdiği kimseler hakkında olacaktır (el-Enbiyâ, 21/27-28; ed-Duhân, 44/41-42; Buharî, Cihad, 189; Müslim, İmare, 6).
Kâfirler için şefâat kapıları kapalıdır (el-Bakara, 2/48, 123, 254; en-Nisâ, 4/116; el-A'râf, 7/53; el-Mü'min, 40/18; es-Secde, 32/4; ez-Zümer, 39/44; el-Müddessir, 74/48; el-İnfitâr, 82/19). Peygamberler bile kâfirlere şefâat edemeyeceklerdir. Kâfirler layık oldukları cezâlarını çekeceklerdir. Hz. İbrahim'in -âhirette babası ile karşılaştığında- onun için hiçbir şefâatta bulunamaması, Allah'tan "Kâfirlere ben cenneti haram kıldım " cevabını alması da buna delâlet eder (Buharî, Tefsir, Sûre 26). Bu konuyla ilgili olarak (bkz. Buharî, Enbiya, 8; Tefsir, Sûre 6; Rikak, 45, 53; Müslim, Fadail, 9). Yalnız Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde, şefâatı sebebiyle amcası Ebû Talib'in ateş çukurunun topuğuna kadar gelen yerinde bulunacağını söylemiştir (Buharî, Meğazi, 73; Müslim, İman, 90). Bu da sadece Rasûlüllah'a tanınan bir şefâat hakkı olsa gerektir. Çünkü Ebû Talib, Rasûlüllah'a pek çok yardım ve iyiliklerde bulunmuştur.
Peygamberlerin şefâatı: Âhirette peygamberlerin hepsine mü'minlere şefâat etme hakkı tanınmıştır (Buhârî, Rikak, 45; Tevhid, 33; Müslim, İman, 81;Ebû Dâvûd, Cihâd, 26;Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 94 vd. 325, V, 43; Tirmizî, II, 66).
Her peygamber kendi ümmetine şefâat edecektir (Buhârî, Tefsir Sûre 18). İnsanlar muhakeme olunmak için mahşerde toplandıklarında, peygamberler, "Allah'ım selâmet ver, Allah'ım selâmet ver" diye duâ edeceklerdir (Buhârî, Rikak, 52; Müslim, İman, 81). Peygamberlerin ve Hz. Peygamberin şefâatı "Şübpesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasının (şirk kosulmasının) günahını yargılamaz. Ondan başka dileyeceği kimsenin günahını mağfiret eder" (en-Nisâ, 4/116) âyetinin hükmünce, Allah'ın izniyle mü'minlere şamil olabilecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) hadislerinde büyük günah işleyenler de dahil, mü'minlerin şefâatına nail olacaklarını söylemiştir (Buhârî, Rikak, 51; Ebû Dâvûd, es-Sünne, 20; Tirmizi, II, 66).
Peygamberler içinde ilk defa şefâat edecek ve şefâatı kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. (Müslim, Fadâil, 2). Âhirette Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bu ilk şefâatı, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki umûmî ve büyük şefâattır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir çok hadis kitaplarında zikredilen bu büyük şefâatının (eş-Şefâ'atü'l'uzmâ) ana hatları şöyledir: Allah, insanların hepsini düz ve geniş bir sahâda hüküm ve hesab için toplayacaktır. Orada insanların meşakkat ve gamı dayanılmayacak bir dereceye varacaktır. Bu sırada insanların bir kısmı, diğer bir kısmına, "Size erişen şu fâciayı görmüyor musunuz? Rabbinize size şefâat edecek birisine gidiniz" derler. Sırasıyla Âdem (a.s.), Nûh (a.s.), İbrahim (a.s.), Mûsâ (a.s.) ve İsâ (a.s.) peygamberlere gelirler. Bu peygamberlerden her biri onları diğerine gönderir. Nihayet Hz. İsâ, onları Hz. Muhammed (s.a.s.)'e gönderir. O vakit Hz. Peygamber (s.a.s.) Arş'ın altında secdeye kapanır. Allah ona secdesinde yapılacak hamdlerin en güzelini ilham eder. O Allah'a hamdettiği sırada "Başını kaldır, işte, verilir. Şefâat eyle şefâatın kabul olunur" cevabını alır. Muhakemeye başlanır. Bundan sonra Hz. Peygamber'in şefâatıyla imanlılardan bir miktar cehennemden çıkarılır. Rasûlüllah, bir kaç defa daha secdeye kapanarak Allah'a hamd ve dua eder. En nihayet onun şefâatıyla, Allah'ın izin ve takdiri dahilinde mü'minlerden büyük bir çoğunluk cehennemden çıkarılacaktır. İşte Hz. Peygamber (s.a.s.)'in haiz olduğu bu şefâat makamı "Makâm-ı Mahmûd"dur (el-İsrâ', 17/79; Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, İman, 84).
Hz. Peygamber'in şefâatıyla hesaba ve sorguya çekilmeden Cennet'e girecekler de olacaktır (Buhârî, Tefsir, Sûre 18; Müslim, İman, 84).
Cennet'te derecelerin artırılması için ilk şefâat edecek peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. Bundan dolayı Hz. Peygamber bir hadisinde, "Cennet'te insanların ilk önce şefâatte bulunanı benim" buyurmuştur (Müslim, İman, 85).
Şamil İslam A.
*****
Sual: Şefaati inkâr edenlerin delilleri nedir?
CEVAP
Delilleri yoktur. Misyonerler ile onların oyununa gelenler, kâfirlere şefaat olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini bildiren âyetleri ele alıp, “Peygamber de, melek de şefaat edemez”diyorlar. Kâfirlere şefaat yok demek, müminlere şefaat yok demek değildir. Şefaatin hak olduğu âyet ve hadislerle sabittir.
Süleyman Uludağ'ın akaid tercümesindeki hatalar
Kategori: Eser Meseleleri
Uludağ’ın bundan çok önce Şerhu’l-Akâid üzerine bir terceme çalışması yaptığı bilinmektedir. Şerhu’l-Akâid’i terceme eden biri olarak onun çalışması hakkında değerlendirme niteliğinde birkaç hususa işaret etmemizin, özelde Şerhu’l-Akaid, genelde Türkiye’de kelam alanında yapılan çalışmalara katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Bu niyetle emanet-i ilmiyenin gerektirdiği ölçülerde Uludağ’ın hem kitabının giriş kısmında ortaya koyduğu bazı mülahazaları hem de tercemede ne kadar başarılı olduğu konusunu burada ele almayı düşünüyoruz.
Uludağ’ın bu mülahazalarıyla ilgili İlk olarak onun Ömer Nesefî’nin kelamcı kişiliği hakkındaki tespitine değinmeliyiz.
Uludağ eldeki Nesefî Akâid’inden hareketle Nesefî’nin kelam ilmine dair ihatası konusunda bir fikir sahibi olunamayacağını belirtmekte; söz konusu metnin basit ve sıradanlığına işaretle adeta Ömer Nesefî’nin kelam ilmindeki mevkiini tahfif imasında bulunmaktadır[1].
Sadece Nesefî Akâid’inden hareketle Nesefî’nin kelamdaki mevkii hakkında fikir yürütülemeyeceği konusunda Uludağ’a katılmakla beraber bir yanlış anlamanın önüne geçmek adına şunu hatırlatmak isteriz. Bir kimsenin herhangi bir ilimde ihtisas sahibi olduğunu tespit etmek için, o kimsenin zorunlu olarak ilgili ilimde bir eserinin bulunması gerekmez. Binaenaleyh o kimsenin ilmî kişiliğini tespit için illa eserini inceleyerek ilgili ilimdeki mevkiini takdir etmek durumunda olmadığımızı baştan belirtelim. Bir kimsenin ilmî kişiliğini tespit sadedinde takip edilecek bundan başka yollar da bulunmaktadır. Bu yollardan biri de muasırlarının o kimse hakkındaki kanaatleridir. Bu kanaatlere de Tabakât ve Terâcim kitaplarından ulaşabiliriz. Bu tür kitaplarda bir kimse hakkında “falan kimse filan ilimde ihtisas sahibidir” şeklinde bir bilginin bulunması da onun bu ilimde ihtisas sahibi olduğunu pekâlâ gösterir. Zira nice âlimler var ki ihtisası bulunduğu ilimler hakkında eser telif etmemişlerdir. Eser telif etmek ayrı bir meziyettir. Veya eser telif ettiği halde kaynaklara geçmemiş ya da kaynaklara geçip de bize ulaşmamış olabilir. Eğer o kimse hakkında muasırları herhangi bir ilimde ihtisas sahibi olduğunu söylüyorsa bunu dikkate almak zorundayız. Bunun gibi bir âlim belki zamanının özel şartlarını gözeterek mesela mübtediler için basit bir kitap telif etmiş de olabilir. İhtisası olduğu halde onun bundan başka bir telif çalışması bulunmayabilir. Bu, telif ettiği muhtasar eserin o kişinin ilgili ilimdeki mevkiini gösteren bir delil olarak görülmesini doğru kılmaz. Muhtemelen Ömer Nesefî Akâid’i de böyle bir kitaptır. Nitekim o dönemlerde muhtasar kitaplar genelde mübtedilerin temel bilgileri ezberlemesi için hazırlanan basit ders kitaplarıdır. Bu bakımdan Ömer Nesefî’nin kelamcı kişiliğinin Nesefî Akâid’inden tespit edilemeyeceği önermesi doğru olmakla beraber, onun kelam ilmindeki ihatasını başka yollardan araştırmadan kelam ilmindeki mevkiini itham edecek imalarda bulunmak yanlıştır. Sözgelimi bir terâcim kitabı olarak el-Fevâidü’l-behiyye’de Ömer Nesefî için müellif Leknevî “mütekellim” ünvanını kullanmaktadır.[2] O dönemlerde bir kimsenin “mütekellim” unvanıyla anılması herhalde onun kelam ilmiyle sıradan bir alaka içinde olmadığını gösterir.
Uludağ’ın Nesefî Akâd’i hakkındaki yargılarını da buraya taşımalıyız. Bu sadedde o şunları söylüyor: “Metnü’l-Akâid, aslında küçük ve basit bir ilmihal kitabı olmanın ötesinde hiçbir fikrî ve ilmî yenilik ve değişiklik getirmemiştir. Muhtevasını teşkil eden konulardan hiçbiri yeni ve orijinal değildir”[3]Uludağ’ın bu yargılarında, modern batı uygarlığının güdümünde şekillenen Modernist İslam Düşüncesi’nin ne denli tesirli olduğu açıktır. Nitekim “yenilik” ve “değişim” gibi kavramların bu düşüncenin takıntılı söylemlerindeki merkezi konumu meseleye aşinalığı olan herkes bilir. Ama Uludağ’a, üzerinde konuştuğu metnin bir Akâid metni olduğunu ve Allah tarafından tamamlanmış bir dinin inanç esaslarını muhtevi bulunduğunu hatırlatmak durumundayız. Akâid kitabının muhtevasında bir yenilik ya da değişiklik yapmanın ne anlama geldiğini, sekülerleşme izleğinde Protestanlaşarak ikinci tahrifini yaşayan Hıristiyanlık tecrübesinden pekâlâ bildiğimizi ifade etmeliyiz. Şunu da ifade edelim, Akâid ilminde muhteva olarak bir yenilik ya da değişiklik yapmaya kalkmak birebir İslam’ı tahrif etmek anlamına gelir.
Zira İslam’ın inanç esaslarının ekserisi bizzat naslarla belirlenmiştir. Naslarla belirlenenlerin dışındakilerin de çoğu icma ile belirlenmiştir. Usul-i fıkıh bilgisine sahip olanlar icma ile sabit dinî hükümlerin ne demek olduğunu bilir ve bunun arkasında müctehidleri ittifaka sevk eden birden çok nassın delaletinin bulunduğunu haklı olarak takdir eder. Sözgelimi kabaca Cenab-ı Allah’ın sıfatları ya da Kuran’ın mahlûk olmadığı vb. konularda Ehl-i Sünnet âlimleri seleften halefe ittifak halindedir. Birbirleriyle hiçbir irtibatı olmadığı halde ilk dönem Eş’arî imamlarla Mâtürîdî imamlar bu konularda temelde aynı inancı paylaşmışlardır. Bu gösteriyor ki, farklı bölge ve kültürlerden İslam âlimlerini aynı inançta birleştiren ortak bilgi kaynağı bulunmaktadır. Bu bilgi kaynağı nasların delaletidir. Bu bakımdan bugün bir Ehl-i Sünnet akâid kitabında değişiklik teşebbüsünde bulunmak bu kaynaktan uzaklaşmak, modern bidat ve hurafelere kapılıp İslam’ın meşruiyet alanının dışına çıkmak anlamına gelir.
Uludağ’ın tenkitleri bununla kalmıyor, “Aslında, o kadar çok hayranlık ve hürmet duyulmuş olmasına rağmen Taftâzânî ile Cürcânî’de bile yeni ve ileri düşünceler yoktur.” diyerek bu defa “ithamlarını” tarihin takdirle yad ettiği iki büyük kelamcıya yöneltiyor. Üstelik bunu, aydınlanmacı Batı düşüncesinden kotarma “ilericilik” söylemi üzerinden kurgulamakla eleştiri zihniyetinin arka planını deşifre ettiğinin farkında da değildir. Uludağ bu iki muhakkık âlimi tenkit ederken muasırları olan İbn Haldun’u örnek göstererek yukarıdaki tespitine şunu da eklemektedir: “Şaşılacak şeydir ki, İslam fikir âlemine ve medrese zihniyetine birinci derecede Taftâzânî, ikinci derecede Cürcânî hâkim oldukları halde, onlarla çağdaş olan İbn Haldun bu sahada hiç tesirli olamadı. Hâlbuki İbn Haldun’un düşünceleri Taftâzânî ile Cürcânî’nin düşüncelerinden hem daha yeni hem de çok daha ileri idi. Medrese, Taftâzânî ile Cürcânî’ye gösterdiği bağlılığı İbn Haldun’a göstermiş olsaydı, bugün İslam düşüncesi ve medeniyeti çok daha başka türlü olabilirdi. Yazık ki, zamanının üstünde ve çağının çok ilerisinde yaşamış olan İbn Haldun unutulup giderken mukallid hocalara olan rağbet giderek arttı.”
[4]
Burada ne Taftâzânî ile Cürcânî’nin ilmi kıymetini ispatlamaya ne de bu iki âlimle İbn Haldun arasında bir mukayesede bulunmaya çalışacak değiliz.Tarihine ve kültürüne insafla bakan komplekssiz araştırmacıların bu şahsiyetler hakkındaki sitayişkâr ifadeleri, Uludağ’ın yaptığının basiretsizce bir karalama olduğunu zaten göstermektedir. Bu bakımdan anılan şahsiyetlerin ilmî derinliği hiçbir müdafaaya gerek kalmayacak kadar açık ve tartışmasızdır. Ama sadece okuyucunun merakını izale için şu kadarını ifade edelim ki, Taftâzânî’nin sadece elimizdeki Şerhu’l-Akâid çalışması bile, mütekaddimînin istidlal yöntemine yaptığı tenkitlerle onun kelam ilmine sağladığı katkının adil tanığı olarak Uludağ’ı haksız çıkarmaya kafidir.
Bu konuda Uludağ, Taftâzânî’nin, mesela burhan-ı temanu konusu ya da Cenab-ı Allah’ın araz olmadığı konusuyla ilgili tespit ve tahkiklerini tekrar mütalaa ederse kendisi de peşin hükümlülüğünün farkına varacaktır. Ama o hala tatminsiz bir arayışla bu ilmin muhtevasında yenilik ve değişiklik görme hevesindeyse bilmeli ki bunu idealleştirdiği İbn Haldun’da da bulamayacaktır. İbn Haldun’un Lübabü’l-Muhassal fî usûli’d-dîn isimli akaid kitabı elimizdedir[5]. Eser incelenirse onun da Taftâzânî gibi Akaid ilmine muhteva olarak bir yenilik ya da değişiklik getirmediği kolaylıkla görülecektir.[6] Zaten hangi alanda konuştuklarının pekâlâ farkında kimseler oldukları için ne Taftâzânî’nin ne de İbn Haldun’un yenilik ya da değişiklik gibi bir derdi olmadığı ifade ve üsluplarından açıkça gözlenebilmektedir.
Söz İbn Haldun’a gelmişken Uludağ’ın aslında İbn Haldunculuk yaparken İbn Haldun’u bile geride bıraktığının resmi olarak onun Taftâzânî hakkındaki kanaatini burada tekrar hatırlayalım.
İbn-i Haldun Mukaddime isimli meşhur eserinin aklî ilimlere hasrettiği bölümünde, Şark memleketlerinin aklî ilimlerdeki üstünlüğünü anlatırken, Mısır’da bulunduğu sırada Sa’düddin Taftâzânî’nin aklî ilimlere dair eserleriyle karşılaştığını ve bu eserleri takdir ettiğini belirtir. Söz konusu eserlerin, kendisinden Horasan memleketlerinin büyüğü diye söz ettiği Taftâzânî’nin bu ilimlerdeki derinliğine işaret ettiğini söyleyen İbn-i Haldun, Taftâzânî’yi hikemî ve aklî ilimlerde çok başarılı bulur.
[7]
Uludağ’ın bir akaid metninde yenilik ve değişiklik arayışıyla kendisini nafile bir çabaya kaptırdığını da ifade etmek isteriz. Ona, asıl yenilik ve değişiklik arayışını akaid alanında değil de mesela felsefe alanında gerçekleştirmesini; yenilik ve değişiklik söylemlerini bir kriter olarak akaid âlimi olan Taftâzânî’nin değil de, sözgelimi bir filozof olarak Farabî’nin eserlerinde kullanması gerektiğini hatırlatırız. Bir insan olarak Aristo’nun ortaya koyduğu felsefî düşünceyi kendisinden yaklaşık on üç yüz yıl sonra gelen Farabî ne kadar değiştirmiş, ona ne kadar yenilik kazandırmış sorusuna cevap arasaydı Uludağ’ı takdirle karşılardık. Burada bir gerçeğin altını çizelim. Farabî Aristo’nun iyi bir açımlayıcısıdır, ününü, Aristo’nun felsefî düşüncesini İslam âlemine şerh etmeye borçludur ve “muallim” ünvanı da kendisine bu sayede verilmiştir. Farabî tam bir beşer ürünü olan Aristo felsefesini ne yenilemiş ne de değiştirmiştir. Hazindir ki o buna rağmen yere göğe sığdırılamazken, vahiy merkezli din ilimlerinde bir âlimin açımlayıcılığı yadırganmakta, yenilik getirmediği için ilmî kişiliği fütursuzca sorgulanmaktadır!
Yukarıdakilere ilaveten, İslam’a ve Müslümanlara ideolojik bir gözle ve husumet esasından yaklaşan sekülerist bilim çevrelerinin islamî kültürel mirası karalama kampanyalarında sıkça kullandıkları “mukallid hocalar” söyleminin bir ilahiyatçı-akademisyenin diline hiç yakışmadığını burada teessüfle belirtmiş olalım.
Uludağ’ın mülahazaları sadece Nesefî Akâid’i ya da Taftâzânî’nin ilmî kişiliğiyle sınırlı değildir. Bunların yanında Taftâzânî’ye, Şerhu’l-Akâid’de yer alan bazı söz ve tespitlerinden dolayı da ağır eleştirileri bulunmaktadır. Aşağıda bu eleştirileri bizzat kendi dilinden naklettikten sonra her birini kısa kısa cevaplamaya çalışacağız.
Uludağ’ın, “Taftâzânî’nin, Sünnî olmayan İslam mezheplerine karşı aldığı tavır” başlığı altında Taftâzânî’ye yönelttiği eleştiriler dikkat çekmektedir. Bu eleştirilere bir örnek olarak onun şu cümlelerini birlikte okuyalım: “Mest üzere mesh, nebîzin haram olmaması, konularını işlerken, İslam birliği taraftarı samimi bir Müslümanı içinden yaralayan ve herhangi bir insanın bile içini buruk hale getiren sözler söylemekten çekinmez. Mesela Caferîlerce kabul edilen, fakat haklı olarak Sünnîlerce kabul edilmeyen mest üzerine mesh yapmanın cevazı konusunu anlatırken[8], Kerhî’nin şu sözünü tenkit etmeden ve hatta tasvib ederek nakleder: Mest üzerine meshin cevazı görüşünde olmayanların küfründen korkarım.”
[9]
Burada Uludağ Taftâzânî’ye açıkça haksızlık yapmaktadır. Bir defa Taftâzânî ne mestler üzerine meshin meşruiyetini kabul etmeyenleri ne de nebîzin haram olmaması görüşüne karşı çıkanları tekfir etmektedir. Evet, bu konuda Ebu’l-Hasan el-Kerhî gibi hassas davranan âlimlerin varlığına işaret etmektedir. Bu, konu hakkında her türlü fikri ortaya koyma gayretiyle meseleyi etraflı biçimde ele almasından ileri gelir ve el-Kerhî’nin görüşünü benimsediğini göstermez. Çünkü Taftâzânî el-Kerhî’nin görüşünü nakledip susmuş değildir. Aksine el-Kerhî’nin görüşleriyle uyuşmamakla birlikte kendi görüşünü de ifade etmiştir. Nitekim tercemede de görüleceği üzere el-Kerhî bu konudaki hadisleri mütevatir görürken Taftâzânî bunları meşhur kabul eder. Yine el-Kerhî, ilgili kimselerin küfründen korkmasına rağmen Taftâzânî onların sadece bidat ehli olduğunu söyler.
[10] Şimdi İslam’da birlik taraftarı samimi Müslümanların içini yaralayan şey, Taftâzânî’nin seleften bugüne bütün sünnî âlimlerin yaptığı gibi Şîa’yı bidat ehli görmesi midir?
Uludağ’ın Taftâzânî’yi mezhep taassubuyla itham ettiği konulardan biri de nebîzin haram olmadığı konusudur. O bu hususta Taftâzânî’ye şu ithamda bulunur: “Taftâzânî, nebize haramdır, dememek ve bu konuda Rafizîlere muhalefet etmek Sünnilikte prensiptir, derken de aynı hataya düşmektedir. Zira, fıkıh kitaplarının, Kitabü’l-eşribe bahsini okuyanlar, pek çok Sünnînin nebîzin içilmesini haram saydıklarını göreceklerdir. Nebîz haramdır, sözünü bir Şafii ve hanbelî söylediği zaman, Sünnîliğin haricine çıkmış olmuyor da, aynı şeyi bir Caferî söylediği zaman neden Rafizî olmakla damgalanıyor? Bunun sebebini anlamak oldukça zordur.”
[11]
Uludağ’ın buradaki eleştirisi büyük Arap şairi Mütenebbî’nin şu beytini hatırlatıyor:
Nice doğru sözü ayıplayanlar vardır ki
Tek kusuru kendi kıt anlayışıdır…
Evet, şunun altını açık yüreklilikle çizebiliriz: Uludağ Taftâzânî’nin ne dediğini tam anlamadan onu tenkit etmeye kalkışmakla buraya kadar ki tenkitlerinin güvenirliğine de gölge düşürmüştür. Önce Taftâzânî’nin Ehl-i Sünnet’in prensiplerinden olduğunu belirttiği hüküm keskinleşmemiş ve çoğu sarhoş edecek kıvama gelmemiş nebîzle ilgili olup kendisi de bunu açıkça
belirtmiştir. Taftâzânî’nin naklettiğine göre Râfizîlerin görüşü keskinleşsin ya da keskinleşmesin, çoğu sarhoş edecek kıvama gelsin ya da gelmesin her türlü nebîzin haram olduğudur. Yoksa ne Şafiîler ne de Hanbelîler, Rafizîlerle aramızda ihtilaf konusu olan keskinleşmemiş nebîzin haram olduğunu söylemiyor. Uludağ’ın tavsiyesiyle fıkıh kitaplarının Kitabü’l-eşribe bahsini okuyan biri, orada sadece keskinleşen ve çoğu sarhoş eden nebîzin içilmesinin –İmam Ebu Hanife ve İmam Ebu Yusuf hariç- Sünnî mezheplerce haram kabul edildiğini görecektir.[12] Oysa ilgili bahiste henüz keskinleşmemiş nebîzin haram olduğuna dair hiçbir Sünnî mezhebe ait hüküm bulunmamaktadır. Şu halde Ehl-i Sünnet’le Râfizîler arasındaki ihtilaf keskinleşmiş nebîzle alakalı değil, keskinleşmemiş nebîzle alakalıdır. Uludağ, Taftâzânî’nin açık ifadelerine rağmen bu ikisini birbirine karıştırarak onu haksız yere itham etmiştir.
Uludağ’ın Taftâzânî özelinde Ehl-i Sünnet kelamcılara yönelttiği şu tenkidi de birlikte okuyalım: “kelamcılar âhâd hadisleri ve onlarla sabit olan dinî hükümleri kabul etmemenin küfrü gerektirmeyeceğini, zira bu gibi haberlerin sadece zan ifade ettiklerini, zanna dayanarak bir müslümana kâfir demenin mümkün olmadığını çok haklı olarak ifade ederler. Ama yazdıkları eserlerde, her şeyden evvel kendileri bu kaideye riayet etmezler, fiiliyatta bu esası tatbik etmezler. Mesela: İmamlar Kureyş’ten olur, hadisi sahih olmadığı halde, sırf aksi kanaatte olan Haricîleri red için bu sözü eserlerine alırlar. (…) Kısaca kelamcılar, kendi prensiplerine ve zihniyet biçimlerine uygun olan bir hadisi zayıf da olsa, hatta mevzu dahi olsa alırlar. Diğer taraftan, esaslarına uymayan hadisleri, bunlar âhâddır, diyerek üzerinde durmaya bile değer bulmazlar.”
[13]
Burada Uludağ’ın genellemeci ve ithamkar üslubunu bir tarafa bırakıp sadece çok açık iki hatasına işaret edeceğiz. Bunlardan birincisi “İmamlar Kureyş’tendir” hadisiyle ilgili tespitidir. Bu hadis Uludağ’ın iddia ettiği gibi zayıf bir hadis değildir. Aksine büyük muhaddis İbn Hacer’in belirttiği üzere bu hadis yukarıdaki lafız ve benzerleriyle kırk sahabî tarafından rivayet edilmiştir. Bu itibarla İbn Hacer onun mütevatir olduğunu belirtir ve bu hususta Sehâvî de kendisine katılır.[14] Dolayısıyla söz konusu hadisin sahih birçok senedi olmasına rağmen burada onları ve zikredildiği kaynakları belirtme gereği duymuyoruz.
Uludağ’ın ikinci hatası, Taftâzânî’yi haber-i vahidle istidlal etmekle, hatta sözünün gelişine bakılırsa bundan da ileriye giderek onu haber-i vahide dayanarak muhalif fırkaları tekfir etmekle itham etmesidir.
Burada da yine Uludağ’ın bir eksik anlamasıyla karşı karşıyayız. Bir defa ne Taftâzânî ne de bir başka kelamcı bir haber-i vahide dayanarak herhangi bir fırkayı tekfir etmiş değildir. Şerhu’l-Akâid’i ve diğer kelam kitaplarını insafla okuyanlar böyle bir örneğe asla rastlayamazlar. Hatta tekfir bir yana, kelamcılar fırkalar arası ihtilafa konu olmuş kelamî meselelerde sırf haber-i vahidi delil olarak kullanmamaya da özen gösterirler. Bu hassasiyeti Şerhu’l-Akâid’de açıkça görmekteyiz. Nitekim Uludağ’ın tenkit ettiği konuda Taftâzânî’nin şu sözleri bunun açık delilidir: “Halifenin Kureyş’ten olması gerektiği hususunda “İmamlar Kureyş’tendir” mealinde bir hadis-i şerif bulunmaktadır
[15]
Bu hadis her ne kadar haber-i vahid olsa da Hz. Ebubekir onu Ensar’a karşı delil olarak rivayet ettiğinde sahabeden kimse itiraz etmediğinden bu husus icma ile sabit olmuştur.” Görüldüğü gibi Taftâzânî burada haber-i vahidi delil olarak kullanmış değildir. Kendi ifadeleri de gösteriyor ki onun bu konuda asıl delil kabul ettiği şey icmadır.
Eğer ön yargılardan arınmış bir zihinle Taftâzânî’nin açıklamalarına bakacak olursak bu sözler, Uludağ’ın anlamak istediğinin aksine Taftâzânî’nin işine geldiğinde haber-i vahidle istidlal ederek kelam prensibini ihlal ettiğine değil, bilakis onun prensiplere bağlılık göstererek haber-i vahidle yetinmediğine delildir.
Ancak burada Uludağ’a teslim ettiğimiz bir husus var. Emanet-i ilmiye gereği bunu tasrih etmek durumundayız. Taftâzânî Kuran-ı Kerim’in mahlûk olmadığı yönünde merfu bir rivayet nakletmektedir. Ama bu rivayet muhaddisler tarafından asılsız bulunmaktadır. “Şerhu’l-Akâid hakkında birkaç not” başlığıyla açtığımız bölümde buna biz de değindik. Taftâzânî’nin hadis ilimleri konusunda sermayesinin az olduğu ehlinin malumudur. Bu da hadislerle yaptığı istidlallerde kendini göstermektedir. Taftâzânî’nin, asılsız bir rivayeti kitabına aldığı hususunda Uludağ’a hak vermekle beraber, onun asılsız bir rivayetle istidlal ettiği yönündeki ithamı yine emanet-i ilmiyenin gereği olarak kabul edemiyoruz. Zira Taftâzânî sözünü ettiğimiz rivayeti Mutezile’ye karşı delil olarak kullanmamış, sadece Ömer Nesefî’nin bir ifadesini açıklamak için zikretmiştir. Ama bunun için bile olsa kitabında asılsız bir rivayete yer vermesinin kabul edilebilecek bir tarafı bulunmamaktadır. Dolayısıyla Uludağ’ın, Taftâzânî’nin mezkûr rivayeti sırf Mutezile’yi reddetmek için kullandığı yönündeki iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Taftâzânî’nin ilgili hadisi naklettiği yerde Mutezileyle tartıştığı şey Allah’ın konuşuculuğudur ve bu konuda ileri sürdüğü delil de peygamberlerden tevatür yoluyla nakledilen –yukarıdaki rivayetle alakası bulunmayan- haberler ve icmadır.
Uludağ’ın Şerhu’l-Akâid tercemesinde ne kadar başarılı olduğu konusuna gelince, bu hususta incelemelerimiz ölçüsünde bazı hususlara temas etmeye çalıştık. Aşağıda, daha önce Daru’l-Hikme İslamî İlimler Araştırma ve Danışma Merkezi’nin internet sitesinde yayınladığımız ilgili çalışmanın şimdilik bizi ilgilendiren kısmını buraya taşıyarak takdiri okuyucuya bırakıyoruz.
[1] Uludağ, Kelam İlmi ve İslam Akaidi: Şerhu’l-Akâid, s. 60. Dergah Yayınları
[2] el-Leknevî, el-Fevâidü’l-Behiyye, s. 150.
[3] Uludağ, Kelam İlmi ve İslam Akaidi: Şerhu’l-Akâid, s. 60.
[4] Uludağ, Kelam ilmi ve İslam Akaidi: Şerhu’l-Akâid, s. 63.
[5] Bu kitap her ne kadar Fahru’r-Râzî’nin Muhassal’ı üzerine bir ihtisar ve tezhip çalışması ise de, mukaddimesindeki ifadelere göre İbn Haldun kitaba kendisinden bir şeyler de katmıştır. Bu bakımdan kitap, kelamda yenilik ve değişim açısından İbn Haldun’unun durumu hakkında bir nebze fikir verebilir.
[6] İbn Haldun’un kelamcı kişiliği hakkındaki mütalaaları havi bir makale olarak bkz, Muhammed Zahid Gül, İlmü’l-Kelam el-Haldûnî, Mecelletü İslâmiyyeti’l-marife, sayı, 51.
[7] İbn-i Haldûn, Mukaddime, s. 533 Aslında Uludağ İbn Haldun’un Taftâzânî hakkındaki bu takdirkâr ifadelerinin farkındadır ve kendisi de bir vesileyle bunu dile getirir. Bkz., Uludağ, Kelam ilmi ve İslam Akaidi: Şerhu’l-Akâid, s. 72. Ama buna rağmen Uludağ’ın İbn Haldunculuk yaparak Taftâzânî’nin ilmî kişiliği hakkında ağır ithamlarda bulunması anlaşılacak gibi değildir.
[8] Burada bir sürçme olsa gerektir. Zira mestler üzerine meshin cevazı Ehl-i Sünnet’in görüşüdür.
[9] Uludağ, Kelam ilmi ve İslam Akaidi: Şerhu’l-Akâid, s. 75.
[10] Konu el-Kerhî ile Taftâzânî’nin görüşlerinin değerlendirmesiyle ilgili olmadığından meselenin detaylarına inmiyoruz. Burada sadece Taftâzânî’ye yapılan haksız bir ithamı ortaya çıkarmaya çalışıyoruz.
[11] Uludağ, Kelam ilmi ve İslam Akaidi: Şerhu’l-Akâid, s. 75.
[12] Bir örnek olarak bkz., el-cezerî, el-fıkhu ale’l-mezâhibi’l-erbaa, c. 2 s.
[13] Uludağ, Kelam ilmi ve İslam Akaidi: Şerhu’l-Akâid, s. 76.
[14] el-Kettânî, Nazmü’l-mütenâsir fi’l-hadisi’l-mütevâtir, s. 170.
[15] Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 3/129, 183.
.
Hakan Talha Alp
Editör Not:
( Hakan Talha Alp'ın Şerhül Akaid isimli tercümesini tavsiye ediyoruz. Yasin Yayınevi baskılı)
Çocukluğu
Sevgili Peygamberimiz doğduktan sonra dokuz gün kadar annesi Âmine Hâtun tarafından emzirildi. Sonra Ebû Leheb’in câriyesi Süveybe Hâtun onu günlerce emzirdi. O zaman Mekke halkının çocuklarını bir süt annesine vermeleri âdetti.
Mekke’nin havası çok sıcak olduğundan, çocukları havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderirler, çocuklar bir müddet oralarda, verildikleri süt annelerinin yanında kalırlardı. Her sene bu maksatla Mekke’ye birçok süt anaları gelir, birer çocuk alıp giderlerdi. Çocukları büyütüp teslim edince de çok ücret ve hediyeler alırlardı.
Peygamberimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Benî Sa’d kabilesinden bir çok süt anne Mekke’ye gelip herbiri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Benî Sa’d kabilesi Mekke civârındaki kabileler arasında şerefte, cömertlikte mertlik ve tevâzuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta meşhur olduğundan Kureyş kabîlesinin ileri gelenleri çocuklarını, daha çok, bu kabîleye vermek isterlerdi. O sene Benî Sa’d kabîlesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık olduğundan ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere, her senekinden daha çok süt annesi Mekke’ye gelmişti. Bilhassa zengin âilelerin çocuklarını alıyorlardı. Gelen kadınların herbiri birer çocuk almışlardı. Peygamber efendimiz yetim olduğu için fazla ücret alamama düşüncesiyle, henüz O’na tâlib olan çıkmamıştı. Gelen kadınlar içinde iffeti, temizliği, hilmi (yumuşaklığı), hayâsı ve yüksek ahlâkıyla tanınmış Halîme Hâtun da vardı. Binek hayvanları zayıf olduğu için Mekke’ye ötekilerden geç gelmişti. Kocası ile Mekke’de dolaşarak zengin âilelerin çocuklarının alınmış olduğunu görmüşler, eli boş dönmemek için bir çocuk aramaya başlamışlardı. Nihâyet görünüşü ile hürmet celbeden, sîması çok sevimli bir zat ile karşılaştılar. Bu, Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib idi. Onunla torununu almak üzere anlaştılar. Abdülmuttalib, Halîme Hâtunu Âmine’nin evine götürdü. Halîme Hâtun şöyle anlatır: “Çocuğun baş ucuna vardığımda O’nu, yünden beyaz bir kundağa sarılı, yeşil ipekten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyur gördüm. Etrafa misk kokusu yayılıyordu. Hayret içinde kalıp bir anda O’na öylesine ısındım ki uyandırmaya kıyamadım. Elimi göğsüne koyduğumda uyandı ve bana bakıp öyle bir tebessüm etti ki, kendimden geçtim. Annesi, böylesine güzel ve mübârek çocuğu bana vermez korkusuyla derhal yüzünü örtüp kucağıma aldım. Sağ mememi verdim, emmeye başladı. Sol mememi verdim, emmedi. Abdülmuttalib bana dedi ki: “Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nîmete kavuşan olmadı.” Âmine Hâtun da bana çocuğunu verdikten sonra şöyle dedi. “Ey Halîme, üç gün evvel bir nidâ işittim ki: “Senin oğluna süt verecek kadın Benî Sa’d kabîlesinden Ebû Züeyb soyundandır.” diyordu.” Ben de dedim ki; “Ben, Benî Sa’d kabîlesindenim ve babamın künyesi Ebû Züeyb’dir.”
Halîme Hâtun yine şöyle anlatmıştır: “Âmine Hâtun bana daha nice vakaları anlattı ve vasiyette bulundu. Ben de Mekke’ye gelmeden önce bir rüyâ görmüştüm. Rüyâmda bana; “Ey Halîme! Mekke’ye var, orada çok faydalanırsın. Sana bir nûr, arkadaş olur. Bu rüyâyı kimseye anlatma, gizle!” denildi. Mekke’ye gelirken de sağımdan solumdan sesler duyardım ve bana gâibden; “Sana müjdeler olsun ey Halîme, o parlak nûru emzirmek sana nasip olacak” diye seslenilirdi.” Halîme Hâtun şâhit olduğu daha nice hâdiseleri anlatmıştır.
Halime Hâtun der ki: “Muhammed’i alıp Âmine’nin evinden ayrıldım. Kocamın yanına gelince kocam O’nun yüzüne bakıp kendinden geçti: “Ey Halîme! Bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim” dedi. O’nu yanımıza alır almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de; “Ey Halîme, bilmiş ol ki, sen çok mübârek bir çocuk almışsın.” dedi. Ben de; “Vallahi, ben de zâten böyle dilerdim” dedim.”
Halîme Hâtun, kocası ile birlikte Muhammed aleyhisselâmı alıp Mekke’den ayrıldıkları andan îtibâren O’nun bereketine kavuşmaya başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri öylesine hızlı yürüyordu ki, beraber geldikleri kâfile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen, onlara yetişip geçmişti. Benî Sa’d yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanları bol bol süt veriyordu. Bunu gören komşuları hayret edip, bunun emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anladılar.
Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüklerinde yağmur duâsına giderken O’nu yanlarında götürüp duâ ederek O’nun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.
Sevgili Peygamberimiz süt annesi Halîme Hâtunun sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylıkken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylıkken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylıkken yürüdü, altı aylıkken çabuk yürümeye başladı. Yedi aylıkken her tarafa gider oldu. Sekiz aylıkken anlaşılacak şekilde, dokuz aylıkken gâyet açık konuşmaya başladı. On aylıkken ok atmaya başladı. Halîme Hâtun şöyle anlatmıştır: “İlk konuşmaya başladığında, “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemîn.” dedi. O günden sonra “Bismillâh” demeden hiçbir şeye elini uzatmazdı. Sol eliyle bir şey yemezdi. Yürümeye başladığında çocukların oynadıkları yerden uzak dururdu ve onlara “Biz, bunun için yaratılmadık.” derdi. Her gün O’nu güneş ışığı gibi bir nûr kaplar ve yine açılırdı. İki yaşına girdiğinde gelişmiş, gösterişli bir çocuk olmuştu. Üzerinde beyaz bir bulut dâimâ birlikte hareket eder ve O’nu gölgelerdi. Bir gün Halîme Hâtun farkında olmadan süt kardeşi Şeymâ ile öğlenin yakıcı sıcağında kuzuların yanına gitmişti. Halîme Hâtun, onu yanında göremeyince hemen arayıp buldu. Şeymâ’ya, “Niçin sıcakta dışarı çıktınız?” dedi. Şeymâ; “Anneciğim! Kardeşimin başı üzerinde bir bulut O’nu dâimâ gölgeliyor.” dedi.
Yine bir gün süt kardeşi Abdullah ile evlerinin yakınında bulunan kuzuların arasına gitmişlerdi. Süt kardeşi koşarak eve gelip; “Beyaz elbiseli iki kişi, Kureyşli kardeşimi yere yatırıp karnını yardılar, ellerini karnına soktular!” dedi. Halîme Hâtun ile kocası Hâris, süratle koşup yanına geldiler. Baktılar ki rengi değişmiş, semâya bakıyor ve tebessüm ediyor.“Sana ne oldu yavrucuğum?” diye sorduklarında şöyle anlattı: “Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi kar dolu bir tas vardı. Beni tutup, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkardılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler ve kapatıp kayboldular.” dedi. Bu hâdiseye “Şakk-ı sadr” (göğsünün yarılması) denir. Bu, Kur’ân-ı kerîm’de İnşirah sûresi ilk âyetinde bildirilmektedir.
Muhammed aleyhisselâma peygamberlik verildikten sonra Eshâb-ı kirâmdan bâzıları; “Yâ Resûlallah, bize kendinizden bahseder misiniz?” deyince; “Ben ceddim İbrahim’in duâsıyım. Kardeşim Îsâ’nın müjdesiyim! Annemin ise rüyâsıyım. O bana hâmileyken Şam saraylarını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben Sa’d bin Bekr oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle birlikte evimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar, kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler.” buyurdu.
Halîme Hâtun, dört yaşından sonra O’nu Mekke’ye götürüp annesine verdi. Dedesi Abdülmuttalib, Halîme Hâtuna çok büyük hediyeler verip ihsânda bulundu. Halîme Hâtun O’nu Mekke’ye bırakınca; “Sanki canım ve gönlüm de O’nunla birlikte kaldı.” demiştir.
Muhammed aleyhisselâm altı yaşına kadar da annesinin yanında büyüdü. Altı yaşındayken annesi, Ümmü Eymen adındaki câriye (hizmetçi) ile birlikte akrabâlarını ve babası Abdullah’ın mezârını ziyâret için Medîne’ye gittiler. Medîne’de bir ay kaldılar. Bu sırada Muhammed aleyhisselâm Benî Neccar kuyusu denilen havuzda yüzmeyi öğrendi. Sırtındaki nübüvvet mührünü ve diğer bâzı alâmetlerini gören Yahûdî âlimlerinden bir kısmı; “Bu çocuk âhir zaman Peygamberi olacak!” demişlerdir. Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu Âmine’ye haber verince Âmine Hâtun O’na bir zarar gelmesinden çekinerek, Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı. Ebvâ denilen yere geldiklerinde hazret-i Âmine hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Başında duran oğlu Muhammed aleyhisselâma bakarak şu beyitleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan,
Tükenir çok olan, var mı genç kalan.
Ben de öleceğim tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlad,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.
Benim nâmım kalır dâim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.
Biraz sonra vefât etti. Orada defnedildi. Ümmü Eymen, Muhammed aleyhisselâmı Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’in yanına bıraktı.
Muhammed aleyhisselâmın babası ve annesi İbrâhim aleyhisselâmın dîninde idi. Yâni mümin idiler. İslâm âlimleri; onların İbrâhim aleyhisselâmın dîninde olduklarını ve Muhammed aleyhisselâm peygamber olduktan sonra da O’nun ümmetinden olmaları için diriltilip, Kelime-i şehâdeti işittiklerini ve söylediklerini, böylece O’nun ümmetinden olduklarını bildirmişlerdir.
Muhammed aleyhisselâm sekiz yaşına kadar da dedesinin yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib Mekke’de sevilen ve çeşitli işleri idâre eden bir zât olup, heybetli, sabırlı, ahlâkı dürüst, mert ve cömertti. Fakirleri doyurur, hattâ aç, susuz kalan hayvanlara bile su ve yiyecek verirdi. Allah’a ve âhirete inanan, kötülüklerden sakınan, câhiliyye devrinin çirkin âdetlerinden uzak duran bir zâttı. Mekke’de zulme, haksızlığa engel olur, oraya gelen misâfirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira Dağında inzivâya çekilmeyi âdet edinmişti. Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, Muhammed aleyhisselâmı bağrına basıp gece gündüz yanından ayırmadı. O’na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kâbe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderinde O’nunla beraber oturur, mâni olmak isteyenlere; “Bırakın oğlumu, O’nun şânı yücedir!” derdi. Sevgili Peygamberimizin dadısı Ümmü Eymen’e, O’na iyi bakmasını önemle tembih eder; “Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab, benim oğlum hakkında, bu ümmetin peygamberi olacak, diyorlar.” derdi. Ümmü Eymen demiştir ki: “O’nun çocukluğunda açlıktan ve susuzluktan şikâyet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde; “İstemem, tokum.” derdi.“Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, O’ndan başkasının yanına girmesine müsâade etmezdi. O’nu dâimâ öper, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada onu yanına alır, dizine oturtur; yemeğin en iyisini ve en lezzetlisini O’na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı. O’nun hakkında nice rüyâlar görüp birçok hâdiseye şâhit oldu. Bir defâsında, Mekke’de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib, gördüğü bir rüyâ üzerine Muhammed aleyhisselâmın elinden tutup Ebû Kubeys Dağına çıktı ve; “Allah’ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir.” diyerek duâ etti. Duâsı kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şâirler bu hâdiseyi şiirler yazarak dile getirmişlerdir.
Abdülmuttalib, bir gün Kâbe’nin yanında otururken, Necranlı bir râhip yanına gelip onunla konuşmaya başladı. Bir ara; “Biz İsmâiloğullarından en son gelecek olan peygamberin sıfatlarını kitaplarda bulduk. Burası (Mekke) O’nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle, şöyledir!” diyerek birer birer saymağa başladığı sırada, Peygamberimiz yanlarına geldi. Necranlı râhip, O’nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı ve heyecanla; “İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Abdülmuttalib; “Oğlumdur!” deyince, Necranlı râhip; “Kitaplarda okuduğumuza göre O’nun babasının sağ olmaması lazım!” dedi. Abdülmuttalib; “O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hâmile iken ölmüştü” deyince, râhip; “Şimdi doğru söyledin.” dedi. Bunun üzerine Abdülmuttalib oğullarına; “Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işitin de, O’nu iyi koruyun!” dedi.
Abdülmuttalib vefâtı yaklaşınca oğullarını toplayıp Sevgili Peygamberimize; “Yavrum, bu amcalarından hangisinin yanında kalmak istersin” diye sordu, Resûl-i ekrem efendimiz koşup amcası Ebû Tâlib’in kucağına oturdu. Onun yanında kalmak istediğini söyledi. Abdülmuttalib de O’nu oğlu Ebû Talib’e bıraktı ve O’na iyi bakmasını önemle vasiyet etti. Bundan sonra da vefât etti.
Peygamberimiz sekiz yaşından sonra amcası Ebû Tâlib’in yanında kalmaya başladı ve onun himâyesinde büyüdü. O zaman Mekke’de Ebû Tâlib de babası Abdülmuttalib gibi Kureyş’in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zât idi. O da Peygamberimize büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi. O’nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyuyamaz, bir yere gitmez ve; “Sen çok hayırlısın, çok mübâreksin!” derdi. O elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O’nun başlamasını isterdi. Bâzan da ona ayrı sofra kurdururdu. Sabahları uyandığında yüzünden nur saçıldığını, saçlarının taranmış olduğunu görürlerdi. Ebû Tâlib’in fazla malı yoktu ve âilesi de kalabalıktı. Muhammed aleyhisselâmı himâyesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete kavuştu. Mekke’de vukû bulan kuraklık sebebiyle halk sıkıntıya düştüklerinde Ebû Tâlib O’nu Kâbe’nin yanına götürüp duâ etti. O’nun bereketiyle bol yağmur yağdı. Kuraklıktan ve kıtlıktan kurtuldular.
Ebû Tâlib bir defâsında Şam’a ticâret için giderken Muhammed aleyhisselâmı da dokuz veya on iki yaşında bulunduğu sırada yanında götürdü. Ticâret kervanı uzun bir yolculuktan sonra Busra’da Hristiyanlara mahsus bir manastırın yakınında konakladı. Bu manastırda Bahîra adında bir râhip vardı. Önceden Yahûdî âlimlerindenken sonradan Hristiyan olan bu bilgili râhibin yanında elden ele geçerek saklanan bir kitap bulunmakta ve birçok şey ondan sorulmakta idi. Kureyş kervanı daha önceki yıllarda buradan defâlarca gelip geçmesine rağmen hiç ilgilenmeyen ve her sabah manastırın damına çıkıp kâfilelerin geldiği yöne bakarak merakla bir şey bekleyen râhib Bahîra’ya bu defa bir hâl olmuş ve heycanla irkilip yerinden fırlamıştı. Çünkü o, Kureyş kervanı uzaktan göründüğü sırada kervanın üstünde beyaz bir bulutun da onlarla birlikte akıp geldiği ve onların yanına oturduğu ağacın üstünde durduğunu görmüştü. Bu bulut Muhammed aleyhisselâmı gölgelemekte idi. Kervan konunca Muhammed aleyhisselâmın altına oturduğu ağacın dallarının üzerine doğru eğildiğini görerek iyice heyecanlanan râhip, hemen bir sofra hazırlatıp, acele ile bir de dâvetçi göndererek Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe dâvet etti. Kervanda bulunanlar Muhammed aleyhisselâmı mallarının yanında gözcü olarak bırakıp râhip Bahîra’nın yanına gittiler. Ona defâlarca buradan gelip geçtikleri hâlde şimdiye kadar kendilerini dâvet etmeyip de bugün dâvet etmesinin sebebini sorarlarken, Bahîra gelenlere dikkatle bakıp; “Ey Kureyş topluluğu, içinizden yemeğe gelmeyen var mı?” diye sordu. “Evet, bir kişi var.” dediler. Râhip Bahîra ısrarla, O’nun da çağrılmasını isteyince gidip çağırdılar. Gelir gelmez dikkatle O’na bakmaya, incelemeye başlayan Bahîra, yemekten sonra hallerine, işlerine dâir birçok soru sordu. Muhammed aleyhisselâm da cevap verdi. Bahîra gördüğü alâmetlerin ve aldığı cevapların hepsinin, âhir zamanda gelecek peygamberin sıfatları hakkında bildiklerine tam uyduğunu gördü. Sonra sırtını açıp nübüvvet mührüne baktı ve Ebû Tâlib’e; “Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Ebû Tâlib; “Oğlum” deyince Bahîra; “Kitaplarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı, O senin oğlun değildir.” dedi. Bu sefer Ebû Tâlib; “O benim kardeşimin oğludur.” dedi. “Babası ne oldu?” deyince de, O’nun doğumuna yakın öldüğü cevâbını alan Bahîra; “Doğru söyledin, annesi ne oldu?” dedi. Ebû Tâlib; “O da öldü.” deyince yine; “Doğru söyledin.” dedi. Sonra da ısrarla şöyle dedi: “Kardeşinin oğlunu hemen memleketine geri götür. O’nu, hasetçi Yahûdîlerden koru! Vallahi Yahûdîler bu çocuğu görüp, benim fark ettiklerimi fark ederlerse, O’na bir zarar vermeye kalkışırlar. Çünkü kardeşinin oğlunda büyük bir hâl ve şan vardır. Bu, peygamberlerin sonuncusu olacaktır. Getireceği din bütün yeryüzüne yayılsa gerektir. Sakın bu çocuğu Şam’a götürme, mübârek bedenine bir zarar verirler. Bunun hakkında çok ahd ve misak olmuştur.”
Ebû Tâlib “Mîsak nedir?” diye sorunca, Bahîra; “Allahü teâlâ bütün peygamberlerden ve en son da Îsâ aleyhisselâmdan ümmetlerine âhir zaman peygamberinin geleceğini bildirmeleri üzerine söz almıştır.” dedi. Ebû Tâlib, Bahîra’nın bu sözleri üzerine Şam’a gitmekten vazgeçti ve mallarını Busra’da ucuz fiyata satıp Mekke’ye döndü. Ebû Tâlib, Bahîra’dan işittikleri şeylerden sonra, Muhammed aleyhisselâmı daha da çok sevip ömrü boyunca O’nu korudu ve her işinde O’na yardımcı oldu. Her hâliyle fazîletler ve güzellikler sâhibi müstesnâ bir insan olarak büyüyen Muhammed aleyhisselâm, on yedi yaşına ulaştığı sırada Yemen’e ticâret için giden amcası Zübeyr, ticâretinin bereketli olması için O’nu da yanında götürdü. Bu seferde de nice hârikulade (olağanüstü) halleri görüldü. Mekke’ye döndüklerinde O’nun bu halleri anlatıldı ve Kureyş kabîlesi arasında; “Bunun şânı pek yüce olacak” diye söylenmeye başlandı.
.
Resulullah’ı küçültüyor
Reformcu diyor ki:
(Kelime-i şehadetteki, “Eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resulühü” demek, artık vahiy gelmeyecek, insanlığın aklı kemale erdiği için Kur’anı kolayca anlayacak, gerekli yorumlar yapacak ve hayatına uygulayacak demektir. Yoksa eski âlimlerin zannettikleri gibi, peygamberi övmekle hiç alakası yoktur. Onun faziletinden bahsetmek değildir. Peygamberi sevmek de değildir. Hele şefaat istemek, hiç değildir. Ona, ailesine dua etmek, salevat getirmek değildir. Peygamberin özelliklerini ortaya çıkarmak da değildir. Tasavvufçular gibi, her şey onun hürmetine yaratıldı gibi asılsız iddia da değildir. Zaten bunların dinde yeri yoktur.)
CEVAP
Vehhabi bile Resulullah’ı bu kadar kötüleyemez. Bu sözler onun reformculuktan da öte, art niyetler beslediğini göstermektedir. Koskoca kitabında Resulullah’ı övücü bir şey olmadığı gibi, âlemlere rahmet oluşu da gizlenmiştir. Bir âyet-i kerime meali:
(Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
Bu âyet nasıl inkâr edilebilir ki? Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Allah beni hidayet ve âlemlere rahmet olarak gönderdi.) [Ebu Nuaym]
Bir Peygamber için, âlemlere rahmet olmak ne büyük fazilettir. Başka hangi peygamber için böyle bir şey bildirilmiştir? Bu rahmeti gizlemek veya inkâr etmekteki art niyeti ne olabilir?
Peygambere salevat getirmek ibadet değildir deniyor, salevat getirmek kötüleniyor. Hâlbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah ve melekleri, Nebiye salât ediyor. Ey iman edenler, siz de salevat getirin!) [Ahzab 56]
Her namazda salli barik okumuyor muyuz? Salli barikler, salevat değil midir? Yani bunlar, Resulullah’ı övmek, ona dua etmek değil midir? Âl-i Muhammed denilerek, onun ailesine dua etmek değil midir? Her nedense, mezhepsizler Resulullah’ın bu üstünlüklerini kabul edemiyorlar.
Âdem aleyhisselam, Arş’ta gördüğü nurun mahiyetini sorunca Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]
Yine hadis-i kudsilerde buyuruluyor ki:
(Ey Resulüm, İbrahim’i halil [dost], seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili bir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]
(Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismiyle, her ne isteseydin kabul ederdim, O olmasaydı, seni yaratmazdım.) [Hâkim, Beyheki]
(Ya Âdem, onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım.”) [Taberani]
(Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kudsi hadisi, Marifetname’nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhani hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13. sayfasında ve İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ının 122. mektubunda vardır. Mektubat’ın Farsça haşiyesinde, bu hadisin Deylemi’nin Firdevs’inde bulunduğu bildirilmektedir. Deylemi de, Buhari ve diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir. Mektubat-ı Rabbani’nin 3. cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım) ve (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir.
Miracda Allahü teâlâ Resulullah’a, (Senden başka her şeyi, senin için yarattım) buyurunca, Resulullah da, (Ben de, senden başka her şeyi senin için terk ettim) dedi. (Mirat-i kâinat)
Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gösteriyor ki, Resulullah efendimiz bütün peygamberlerden üstündür. Bir hadis-i şerifte de, (Beni insanların en iyisi bilmeyen kâfirdir) buyuruluyor. (Hatib)
Peygamberlerin ve insanların en iyisi, en üstünü olan Muhammed aleyhisselamın şanını lekeleyici sözler söyleyen kimseye, nasıl Müslüman denir ki?
Yazarın, İngiliz yetiştirmesi İkbal’i, mason Efgani’yi ve diğer mezhepsizleri övdüğü kadar Resulullah’ı övmemesinin sebebi ne olabilir?
Resulullah’a saldırı
Reformcu keramete inanmıyor. Mucizeleri açıktan inkâr edemiyorsa da, ters bakarak diyor ki: (Gelenekçi âlimler, Peygamberi öyle yüceltiyorlar ki, yüzlerce mucizesi görüldü diyerek, âdeta mucize peygamber gibi gösteriyorlar. Onun da bir insan olduğu dikkate alınmıyor, günah işlemediği söyleniyor, beşer üstü bir dereceye yükseltiliyor.)
CEVAP
Gelenekçi demekle İslam âlimlerine hakaret ediliyor. Peygamber efendimizi yücelten İslam âlimleri mi, yoksa Allahü teâlâ mı? Mucizeyi yaratan Allahü teâlâ değil mi? Resulullah’ın çok mucize göstermesini tenkit etmek Allahü teâlâya saldırmaktır. Kim ne demiş de, beşer üstü gösterilmiştir? Bu tamamen iftiradır. Mucizelerinden bahsetmek beşer üstü mü göstermek olur? Bütün din kitaplarında, mucizeleri Allahü teâlânın yarattığı bildiriliyor. Âlimler değil, sıradan bir Müslüman bile, mucizeyi Peygamberlerin yaratmadığını bilir.
Resulullah efendimiz beşer, ama seyyid-ül beşerdir, bütün kâinatın efendisidir, âlemlere rahmettir. Cihanda, yaratılmışların içinde, eşi benzeri yoktur. Allahü teâlâ, ona sayısız mucizeler vermiştir. Bin tane mucizesi görüldüğü muteber eserlerde yazılıdır.
Resulullah’ın mübarek parmağıyla işaret edince, ayın ikiye bölünmesi, taşların, ağaçların kendisiyle konuşmaları ve kendisiyle beraber gitmeleri, hayvanların konuşmaları, az yemekle çok kimselerin doyurulması, mübarek parmakları arasından su akması, mesciddeki hurma kütüğünün inlemesi, işaretiyle putların yere düşmesi, körlerin gözünü açması, pek çok hastalıkları iyi etmesi, geçmişte ve gelecekte, kimsenin bilmediği şeyleri haber vermesi ve bunlara benzeyen daha nice mucizeleri vardır. (İsbat-ün-nübüvve)
(Mucize peygamber) tabiri de çok tuhaf! Her peygamber mucizeyle gönderilir. Mucizeyi ayıp bir şey gibi göstermek çok çirkindir. Evliyadan keramet görülmesi şart değildir, ama Peygamberlerin mucize göstermesi şarttır. Hangi peygamberin mucizesi görülmedi ki?
Günah işlediğini söylemesi de dehşet vericidir. Sadece bizim peygamberimiz değil, hiçbir peygamber günah işlemez, çünkü Peygamberliğin yedi vasfı vardır: 1- Emanet, 2- Sıdk, 3- Tebliğ, 4- Adalet, 5- İsmet, 6- Fetanet, 7- Emn-ül azl. Bunlardan ismet, küçük veya büyük, hiçbir günah işlememek demektir. (İtikadname)
Peygamberlerin hepsi de küçük, büyük günahlardan ve çirkin hallerden beridir, fakat onların sürçmeleri yani zelle vaki olmuştur. (Fıkh-ı ekber)
Bu sürçmelere, zelle denir. Zelle, doğrular içinde en doğruyu bulamamak demektir. Zelle, günah demek değildir. Bir işi, kasıt olmadan, en güzel şekilde yapmamak demektir. Güzeldir, fakat en güzeli değildir.
Hadis rivayetlerine saldırı
Reformcu yazar diyor ki:
(Mitolojik vasıflı, efsanevi hadis rivayetleriyle anlatılan olayların, kurgu filmlerinden hiç farkı yoktur.)
CEVAP
Hadis-i şeriflere de olan düşmanlığı, reformcunun çirkin yüzünü sergilemektedir.
.
süleyman uludağa cevap kurana göre peygamberimizin hayatı kitabına reddiye....
Peygamberimizin Göğsünün Açılması ve Yıkanması
Tarih: 28 Nisan 2018 PEYGAMBERİMİZNübüvvetiHadisleri
Peygamber Efendimiz’in mübârek kalbi 3 defa farklı mekan ve zamanlarda açılmış, içini temizlenerek, huzur, sükûnet, merhamet, şefkat, îman ve hikmet gibi ulvî hasletlerle doldurulmuştur.
Şerh-i Sadr, Peygamber Efendimiz’in kalbinin açılıp yıkanması hâdisesine denir. Bu konu ile ilgili ayet-i kerime ve hadis-i şerifler şu şekildedir.
xxxxxxxxxx
PEYGAMBERİMİZİN KALBİNİN AÇILMASI İLE İLGİLİ AYET-İ KERİME
İnşiras Sûresi 1. ayet-i kerimesinde “(Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” buyrulmaktadır.
Senin kalbini açıp genişletmedik mi?” diye çevirdiğimiz 1. âyetteki “şerh-i sadr” kavramını Râgıb el-İsfahânî, “kalbin ilâhî bir nur ile Allah tarafından bir huzur ve sükûnet, bir rahatlık ile genişletilmesi” şeklinde açıklamıştır (el-Müfredât, “şrh” md.). Hz. Peygamber’in kalbinin açılıp genişletilmesi ifadesini, Zümer sûresinin 22. âyeti de dikkate alındığında, onun beşerî idrak kapasitesinin vahiy ile arttırıldığına ve âzami seviyeye çıkarıldığına işaret olarak anlamak uygun olur.
Zümer Sûresi’nin 22. âyeti şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.”
Ayrıca müfessirler bunu, ona indirilen vahyi anlaması, koruması ve Peygamberlik görevini yerine getirebilmesi için kendisine verilmiş olan zihin açıklığı, mâneviyat yüksekliği gibi mânalarla da açıklamışlardır. Bazı müfessirler ise Duhâ Sûresi’nin devamı mahiyetinde olan bu âyetlerde, bir süre ara verilmiş olan vahyin yeniden başlamasıyla Hz. Peygamber’in mâneviyatının güçlendirildiğine değinildiği kanaatindedir. (Diyanet Tefsiri)
PEYGAMBERİMİZİN KALBİNİN AÇILMASI İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER
Birinci Şerh-i Sadr: Kalbin Açılması Hâdisesi
Allâh Teâlâ, ilâhî esrârı alıcı hâle gelmesi için Resûlullâh’ın sadrını müteaddid defâlar açmış, içini temizleyerek, huzur, sükûnet, merhamet, şefkat, îman ve hikmet gibi ulvî hasletlerle doldurmuştur. Bu hâdiselerin ilki, Peygamber Efendimiz henüz süt annesinin yanındayken gerçekleşmiştir. Hâdiseyi Fahr-i Kâinât Efendimiz bizzat anlatmışlardır.
Bir kimse Resûlullâh’a:
“−Peygamberliğinizin ilk alâmetleri ne idi?” diye sormuştu. Allâh Resûlü şöyle buyurdu:
“−Benim süt annem Sa’d bin Bekr Oğulları’ndandı. Ben ve süt kardeşim hayvanlarımızı alıp gitmiştik. Yanımıza hiçbir yiyecek de almamıştık. Süt kardeşime:
«−Kardeşim, haydi anneme git de biraz yiyecek getir!» dedim.
O gitti, ben hayvanların yanında kaldım. Aradan çok geçmeden beyaz elbiseli iki melek geldi. Biri diğerine:
«−Bu, O mudur?» diye sordu.
Öteki de:
«−Evet.» dedi.
Hemen yanıma geldiler, beni sırtüstü yatırdılar, karnımı açtılar. Sonra kalbimi çıkardılar, onu yarıp içinden iki siyah kan pıhtısı çıkardılar.
Sonra biri ötekine:
«−Haydi git bana kar suyu getir!» dedi.
Onunla içimi yıkadılar. Sonra yine:
«−Haydi şimdi de dolu suyu getir!» dedi. Getirdi, onunla da kalbimi yıkadılar. Sonra:
«−Haydi şimdi huzur ve sükûneti getir!» dedi.
Onu kalbime yerleştirdiler.
Daha sonra biri ötekine:
«−Haydi kapat ve O’nu peygamberlik mührü ile mühürle!» dedi.
Melek de kalbimi kapattı ve nübüvvet mührüyle mühürledi... Daha sonra ayrılıp gittiler, hakîkaten çok korkmuştum. Sonra dönüp eve gittim ve başıma gelenleri bir bir süt anneme anlattım…” (Ahmed, IV, 184-185; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 280; Heysemî, VIII, 222)
Bâzı kaynakların bildirdiğine göre bu hâdise, Varlık Nûru dört yaşında iken gerçekleşmiştir. (Bkz. İbn-i Sa’d, I, 112.)
Enes (r.a.):
“Ben Allâh Resûlü’nün sadrındaki o yara izini hep görürdüm.” demiştir. (Müslim, Îman, 261)
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sadrının yarılmasındaki hikmetlerden bâzıları şunlardır:
Allâh Teâlâ, bu sûretle Rasûlü’nün hâl ve şânını insanlara bildirmiş ve O’nu çocukluğundan itibâren vahiy için hazırlamıştır. Mânevî bir temizlik ameliyesi olan şerh-i sadr hâdisesinin, insanların müşâhede edebileceği bir sûrette vâkî olması da O’nun risâletine îman ve tasdîki daha çok temin etme hikmetine mâtuftur. Nitekim bunun gibi hârikulâde hâller, insanların O’na îmân etmelerini kolaylaştırmıştır.
İkinci Şerh-i Sadr: Kalb-i Nebî’nin Merhamet, Şefkat ve Rahmet ile Doldurulması
Ebû Hüreyre (r.a.), Peygamber Efendimiz’e hiç kimsenin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak husûsunda son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi. Birgün Fahr-i Kâinât Efendimiz’e:
“−Yâ Resûlallâh! Nübüvvetle alâkalı ilk gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu.
İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Resûlü şöyle buyurdu:
“−Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim. Ben on yaşlarındayken bir gün sahrâda idim. Başımın üstünden gelen bir sesle irkildim. Bir adam diğerine sordu:
“−Bu, O mudur?”
Öteki cevap verdi:
“−Evet, bu O’dur.”
O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler, kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim elbiselerle karşıma çıktılar. Yürüyerek bana doğru gelen o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokunduklarını hiç hissetmedim.
Biri arkadaşına:
“−Haydi O’nu yere yatır!” dedi.
Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve güçlükle karşılaşmadım. Yine biri diğerine:
“−Haydi göğsünü aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de bir acı hissettim. Ona yine şöyle dedi:
“−Haydi, oradaki kin ve hasedi çıkar!”
O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu fırlatıp attı.
“−Haydi, şimdi onun yerine şefkat ve merhameti yerleştir!” dedi. Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm. Sonra sağ ayağımın baş parmağını tutup oynattı ve:
“−Haydi selâmetle git!” dedi.
Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu idi. Ondan sonra da hep küçüklere karşı şefkat, büyüklere karşı da merhamet hissettim.” (Ahmed, V, 139; Heysemî, VIII, 223)
Üçüncü Şerh-i Sadr: Miraç’a Hazırlık (Nübüvvetin 11. Senesi)
İsrâ ve Mîrâc Gecesi’nde, Fahr-i Kâinât’ın Hak Teâlâ ile vuslatından evvel, kalb-i pâk-i nebevîleri üçüncü defâ ilâhî tecellîlere hazırlanarak sadırları îman ve hikmetle doldurulmuştur. (Bkz. Buhârî, Salât, 1; Müslim, Îman, 263.)
Resûlullâh bu hâdiseyi şöyle anlatır:
“Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. (Bu sözünü söylerken boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı gösteriyordu.) Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi îman ve hikmetle dolu, altından bir kab getirildi. Kalbim (çıkarılıp su ve Zemzem ile) yıkandı. Sonra içerisi îman ve hikmetle doldurulup tekrar yerine kondu…” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43; Müslim, Îman 264)"
XXXXXXXXXXXXXXX
.üleyman Ateş’in Tefsirinde
Bütünlük Sorunu: Ehli Kitab’ın Cennet’e Girmesi
ve Tevrât’ın Tahrifi Meseleleri
ÖZET Süleyman Ateş, Kur’an’daki bazı ayetlere dayanarak Yahudi ve Hıristiyanların, Allah’a ve
Ahiret gününe inandıktan sonra yararlı işler yapmaları halinde cennete gireceğini iddia etmektedir. Ayrıca o, peygamber zamanında değiştirilmemiş bir Tevrat nüshasının bulunduğuna, ancak bu
nüshanın günümüzde tahrif edildiğini kabul etmektedir. Ateş, Kur’an’da Allah’ın Ehli Kitab’tan
dinlerini değiştirmelerini istemediğini ifade etmektedir. Biz, bu çalışmamızda Süleyman Ateş’in bu
iddialarından hareketle bütünlük problemi üzerinde duracağız.
Anahtar Kelimeler: Kur’an, yahudiler, hıristiyanlar, tahrif, tasdik
ABSTRACT Depending on some verses of Koran, Suleyman Ates argues that Jews and Christians can
enter to the heaven if they believe in Allah and the Day of Judgment and behave beneficially. He
also believes that in the time of Prophet there was an undistorted copy of Torah. However he accepts that current version of Torah is distorted. Ates says that in the Koran Allah don’t ask the Ahl
al-Kitab to change their religion. In this paper we’ll discuss Süleyman Ates’ this kind of assertions.
In this context we’ll deal with whether Ates remains loyal to entirety of Koran and we’ll note some
insufficiencies in his commentary on these matters.
Key Words: Koran, jews, christians, distortion, affirmation
Journal of Islamic Research 2012;23(1):42-54
Mustafa HOCAOĞLUa
a
Tefsir AD,
Receb Tayyib Erdoğan Üniversitesi
İlahiyat Fakultesi, Rize
Geliş Tarihi/Received: 04.07.2012
Kabul Tarihi/Accepted: 24.09.2012
Yazışma Adresi/Correspondence:
Mustafa HOCAOĞLU
Receb Tayyib Erdoğan Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi,
Tefsir AD, Rize,
TÜRKİYE/TURKEY
mustfhocoglu@hotmail.com
Copyright © 2012 by İslâmî Araştırmalar
ARAŞTIRMA VE İNCELEME
1 Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar, İstanbul, I, 175, III, 34. 1 Ateş, Tefsir, II, 297–298.
nuyu araştırırken Kur’an bütünlüğüne dikkat etmesini zorunlu kılmaktadır. Bunun için biz, bu çalışmamızda Ateş’in tefsirinde konuyla ilgili diğer
açıklamalarına da bakarak, yukarıda verilen hükümlerin doğru olup olmadığını; Ateş’in tefsirinde
bu konularda Kur’an bütünlüğüne ne denli bağlı
kalındığını göstermeye ve yine onun bu konuları
tefsir ederken, objektif olup olmadığını tespit etmeye çalışacağız. Gayemiz Ateş’in bu konularda
verdiği bilgilerde tutarlı olup olmadığını tespit
etmek olduğu için konuyla ilgili yapılmış diğer çalışmalara atıfta bulunmayacağız.
3 Ayrıca bu konularla ilgili Ateş’in iddiasının doğru olup olmadığını
da tartışmayacağız sadece Ateş’in tefsirini göz
önünde tutarak bir durum tespiti yapacağız.
4
CENNETE GİRME MESELESİ
Süleyman Ateş, tefsirinde Ehli Kitab’ın cennete girmesi konusunda Kur’anda mutlak olarak ifade edilen bazı ayetlere dayanmaktadır. Ateş, mutlak
ayetlere göre hüküm verirken incelediğimiz kadarı
ile konu ile alakalı diğer ayetlere ya değinmemekte
yada söz konusu ayetleri açıklarken daha önce ortaya koyduğu hükmü değiştirecek ilave bilgiler
nakletmektedir. Bu da Ateş tefsirini tenkide açık hale getirmektedir. Mesela O,
şeklindeki Bakara suresi 62. ve Maide Suresi 69.
ayetlerine dayanarak “Allah’a şirksiz olarak iman
eden, Ahiret gününe inanan ve salih amel işleyen
yani Allah’a ibadet eden ve yararlı iş yapan”5 Yahûdîlerin, Hıristiyanların ve Sabiîlerin cennete gireceğini belirtirken konuyla ilgili aşağıda belirtilen
diğer ayetlerin tefsirinde başka şartlar ileri sürmektedir. Örneğin “ahirete inananlar buna inanırlar ve onlar namazlarına devam ederler”
mealindeki En’am suresi 92. Ayetin tefsirinde Ateş,
ahirete inananların Kur’an’a inanacaklarını ve namazlarına devam edeceklerini açıklamaktadır.
6
Yine Ateş, “Eğer (onlar da) sizin inandığınız gibi
inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar; ama dönerlerse, mutlaka anlaşmazlık içerisine düşerler…”
mealindeki Bakara Suresi 137. ayetinde Kitap Ehli’nin Müslümanlar gibi peygamberlere iman etmesi gerektiğini söylemekte ve bunu “Eğer onlar
da sizin gibi inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar...”7 şeklinde ifade etmektedir.
Bu açıklamaların doğal sonucu olarak, burada
sayılan üç maddeye Peygamberlerin hepsine Müslümanlar gibi iman etmek gibi bir dördüncü şartta
eklenmiş olmaktadır. Ayrıca ahirete iman etmenin
Kur’an’a da inanmayı ve namaz kılmayı içerdiği anlaşılmış olmaktadır. Bunlarla birlikte Ateşin tefsirini
incelemeye devam ettiğimizde “Onlar bir ümmet idi,
gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin
kazandıklarınız da size aittir. Siz, onların yaptıklarından sorulmazsınız.” mealindeki Bakara Suresi
141. ayetin tefsirinde yeni bir şart daha eklediğini
görmekteyiz. O, ayeti“Siz ayrı bir nesilsiniz, ayrı bir
milletsiniz. Zaman değişmiştir. Artık zaman ilerlemiş sizin ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere yepyeni bir
din gönderilmiştir. Siz, geriye bağlanıp kalmamalı,
!" ##
$ %
$
9
!
! 9 ' 9
" &
' " 3 S
'() *+" #,- .
/0(
&12"315"
GC 7
! ! !
$ "M ! F
G
% 52"
'"1
F *
, -"
.
"
/ .
)
,) 0
1G & 8>B" %
3 ! 9
9$"
'! 4
$
$ !
9 9! 4 A
7 " C & 9 9! "
" F 9
J3 4$ " S
"G & 882"
! !
4" "
3 "=
"
3
" 4
!$C"Q)
OT 2.>Q O2J8.CQ" &
F3 G
9 4
'! ' & 12"
$
F
G "
& ! %
$
"
9
! !
! 9 '
! !
$ ' "
!" #$% & '()
/0(
"12, & F
GC 67 7 ! ! "M ! F G 52"
$
'"1 F *
+ ,
, -"
"
/
&.
)
,) 0 & 8>B" % ! 9
9 $" '! " & 9
$ !
9 9! #4 A 7 ! $" C & 9 "
" F 9
4$ " S "G & 882"
! ! "
"=9!
"
3 " 4
!$"OP >.C"Q)
O2J8.CQ ! " &
F3 9 4
! '" ) & 12"
$ G '' ! "
& % $
"
9
! !
! 9 ' 9
! ! " &
$ ' " 3 S
!" #$% & '() *+" #,- .
/0(
"12, &12"315"
F
GC 67 7
! ! !
$ "M ! F
G
% 52"
$
'"1
F *
+ ,
, -"
.
"
/
&.
)
,) 0
1G & 8>B" %
3 ! 9
9 $"
'! 4
$ " & 9
$ !
9 9! #4 A
7 ! $" C & 9 9! "
" F 9
J3 4$ " S
"G & 882"
! !
4" "
3 "=9!
"
3
" 4
!$"OP >.C"Q)
OT 2.>Q O2J8.CQ ! " &
F3 G
9 4
'! '" ) &12"
$
F
G
"
9
! !
! 9 ' 9
! ! " &
$ ' " 3 S
!" #$% & '() *+" #,- .
/0(
"12, &12"315"
F
GC 67 7
! ! !
$ "M ! F
G
% 52"
$
'"1
F *
+ ,
, -"
.
"
/
&.
)
,) 0
1G & 8>B" %
3 ! 9
9 $"
'! 4
$ " & 9
$ !
9 9! #4 A
7 ! $" C & 9 9! "
" F 9
J3 4$ " S
"G & 882"
! !
4" "
3 "=9!
"
3
" 4
!$"OP >.C"Q)
OT 2.>Q O2J8.CQ ! " &
F3 G
9 4
'! '" ) & 12"
$
F
G '' ! "
& ! ! 9 ' % 52"
eyip sadece Ateş’in, tefsirinde verdiği bilgilere
yoğunlaşacağız. Bu yüzden konuyla ilgili detaylı bilgi edinmek isteyen aşağıdaki çalışmalara bakabilirler. Süleyman Ateş, “Cennet Kimsenin Tekelinde
değildir” İslami Araştırmalar, 1989, cilt. 3, sayı 1, ss.1-18; Talat Koçyiğit, “Cennet Müminlerin Tekelindedir” İslami Araştırmalar, 1989, cilt 3, sayı 3, ss. 85-
94, Süleyman Ateş, Cennet Tekelcisi mi?, İslami Araştırmalar,1990, cilt 4, sayı
1, ss. 29-37; Muhammed Ali Sabuni http://www.darulhikme.org.tr/?sf=
haber&haberid=64&ktg=1; Haydar Hatipoğlu, Süleyman Ateş Ateşle
Oynuyor, Mesaj, Ankara 1990; Ayçe Özevin, Süleyman Ateş’in ‘Yüce
Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri Adlı Eserinde Ehl-i Kitab ve Yorumu, ÇÜSBE,
(Basılmamış Yüksek Lisans Tezi,) Adana 2006, ss. 192-202; Mustafa Delebe,
Cumhuriyet Dönemi Müfessirlere Göre Ehl-i Kitabın Ahiretteki Durumu,
HÜSBE, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Şanlıurfa 2008, ss. 17-78. 4 Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri adını taşıyan eser, Yeni ufuklar neşriyat
tarafından İstanbul’da 1989 yılında 12 cilt halinde basılmıştır. Ateş, Kur’an’ı
sure dizimine göre ayetleri grup grup ayırarak baştan sona kadar tefsir etmektedir. Her surenin sonunda sureden çıkardığı prensipleri ve ayetlerin
okunuşundaki kırâat farklıklarını da zikretmektedir. Bize göre Ateş’in tefsirinin diğer eserlerden ayıran en önemli özelliği onun ayetleri yer yer Tevrât
ve İncil’le mukayese etmesi ve bazı kevnî ayetleri modern bilim ışığında tefsir etmesidir.
5 Burada önemli gördüğümüz bir noktaya işaret etmek istiyoruz. Allah, cennete Yahudi veya Hıristiyan olanların gireceklerini iddia eden kimselere şu
şekilde cevap vermektedir. “Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allaha teslim ederse/Muhsin onun mükâfatı rabbinin yanındadır. Onlara korku yoktur
ve üzülmeyeceklerdir.” Bakara 112. Ayetin konumuzla doğrudan irtibatlı
olduğu aşikârdır. Konu Yahudi ve Hıristiyanların cennete gitme iddiasıdır.
Allah onlara Muhsin olmalarını şart koşmaktadır. Görüldüğü gibi ayette, ne
Allah’a ne de ahiret gününe iman şartı vardır. Ayette sadece Allaha teslimiyet
ve Muhsin olma şartı ileri sürülmektedir. Kur’an’da muhsinlerin namaz kılan,
zekât veren ve ahirete de hazırlanan kimseler olduğu ifade edilmektedir. (Lokman 3-5.) Dolayısıyla bunların mümin (Neml 2-3) veya müttakiler (2/1-5)
olduğu anlaşılmaktadır. Bu şekilde “Muhsin olmanın” Allaha ve ahirete imanın
ötesinde namaz kılma, zekât verme gibi ameli boyutu da içerdiği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Bakara 62. Ayette ifade edilen “Allah’a ve ahirete imanı”
da bu çerçevede değerlendirmek durumundayız. Bu doğrultuda ahirete imanın
ne demek olduğunu görmek açısından Enam 92. ayeti ve Mutaffifîn 1-5. ayetleri okunması gerekmektedir. Ayrıca konumuz açısından söz konusu Bakara
111-112. ayetlerinin Nisa 122-125. ayet grupları ile okunduğunda daha iyi anlaşılacağı kanaatini taşımaktayız. 6 Ateş, Tefsir, III, 198. 7 Ateş, Tefsir, I, 246.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ... Mustafa HOCAOĞLU
Journal of Islamic Research 2012;23(1) 43
Mustafa HOCAOĞLU SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ..
44 Journal of Islamic Research 2012;23(1)
mutluluğunuz için bu yeni dine uymalısınız. Aslında
o peygamberler de sizi bu dine uymağa sevk etmiştir. Çünkü bu son din, her çağın ihtiyaçlarına cevap
verecek bir mükemmelliğe ve elâstikiyete sahiptir”8
şeklinde açıklamaktadır. Ateş bu tefsiriyle Ehli Kitab’ın, cennete girebilmesi için yeni ve son din olan
“Kur’an dini”ni kabul edip, ona uyma gibi beşinci bir
şart daha eklemiş olmaktadır.
Görüldüğü gibi Ateş, her ne kadar yukarıda
“Allah’a şirksiz iman, Ahiret gününe iman ve salih
amel: Allah’a ibadet etmek ve yararlı iş yapmak,
Ehli Kitab’ın cennete girmesine yeterlidir” dese de
diğer ayetlerin tefsirinde, bu şartlara zorunlu olarak
yenilerini eklemektedir.
ANLAM KAYMASI
Ateş’in tefsirinde konuyla ilgili ayetlerin araştırılmasında, yer yer birbirini nakzeden bilgiler göze
çarpmaktadır. Meselâ “Eğer Kitap ehli inanıp (Allah’ın azabından) korunsalardı, onların kötülüklerinden geçerdik ve onları, nimeti bol cennetlere
sokardık. Eğer onlar Tevrât’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı,
muhakkak ki üstlerinde(ki ağaçların meyvelerinde)n ve ayaklarının altın(daki ürünler)den yerlerdi…” şeklinde tercüme ettiği Maide Suresi 65–67
ayetlerinin tefsirinde Ateş şöyle der: “…Eğer gerçekten ‘Rablerinden kendilerine indirilenden kasıt,
Kur’an ise Kitap ehli, Kur’an’ın Allah tarafından
vahyedildiğini doğrulamağa, bunu kabul etmeğe
çağrılmaktadır. Onlardan istenen, Kur’an’ın vahyen indiğini kabul edip ona saygılı davranmak,
yoksa kendi dinlerini bırakmak değil. Çünkü
Kur’an, kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı olarak indiğinden, o kitabı da hak kitap olarak kabul
etmekte, ona lâyıkıyla uyanların da felah bulacağını birçok yerde vurgulamaktadır.”9
Bize göre Ateş’in, “Kitabın öncekileri tasdik etmesi, tasdik edilen şeyin tahrif edilmediğini ifade
eder” ve “Kitabın uygulanmasını ona saygılı davranmak”şeklindeki açıklamalarında anlam kayması vardır. Ateş’e göre, Kur’an’ın önceki kitapları
doğrulayıcı olması, önceki kitapların korunmuşluğunun bir ifadesidir. O, Kur’an’ın, Tevrât’ı doğrulamasından dolayı onun bozulmuş, tahrif edilmiş olduğunu kimsenin iddia edemeyeceğini belirtmektedir.
10 Ateş, Kur’an’ın birçok yerinde Tevrât’a uyanların da mutlu olacaklarının vurgulandığını ifade etmesine rağmen konuyla ilgili ne yazık ki bir örnek
vermemiştir. Biz, Kur’an’ın hiçbir yerinde, bizzat
Ateş’in kendisinin de kabul ettiği, tahrifatın ve sonradan katmaların olduğu Tevrat’a uyanların felâha
ereceğine dair bir bilgiye ulaşamadık.
Yahudilerin yanında bulunan Kitab’ın tahrif
edildiğini iddia etmenin çelişki olduğunu söyleyen
Ateş, tefsirinin bir yerinde, “Tevrât’a tahrifat girdiğinde kuşku yoktur. Musa’dan asırlar sonra derlenmiş bir Kitab’ın aynen korunmuş olması
mümkün değildir”11 iddiasında bulunurken bir
başka yerde ise “…Kur’an’ın, ‘kelimeleri yerlerinden tahrif ettiler’ ifadesi ile kastı, Yahûdîlerin
kendi kitaplarını tahrif ettiklerini söylemek değildir. Çünkü ayetin devamında: ‘Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu Kur’an’a
inanın…’ denmesi, Kur’an’ın Yahûdîlerin ellerinde
bulunan kitabın doğruluğunu kabul ettiğini kanıtladığını”12 ifade etmektedir.
Kur’an’ın, Yahûdîlerin ellerinde bulunan kitabın doğruluğunu kabul ettiğine inanan Ateş,
Kur’an’ın diğer kitaplara müheymin oluşunu anlatırken “Kur’an, kendinden önceki kitapları koruyucu ve kollayıcıdır. Onlardaki ayetleri doğrular,
onları Allah’ın sözü kabul eder. Fakat onlara sokulan tahriflere de işaret eder. Böylece o kitaplardaki
hak ile hak olmayanları birbirinden ayırt eder”13
ifadesiyle Tevrât’ın tahrif edilmiş olduğunu belirtir. Hatta o, bir başka yerde açıkça “Kur’an’ın, zamanla Tevrât’a sonradan katılanları arındırdığını”14
da belirtmektedir. “İşte o kitabın yani Tevrat’ın,
açık anlamlı, hikmetli, tahrife uğramamış ayetleri,
‘Güvenilir ruh tarafından, açık bir Arapça ile Hz.
8 Ateş, Tefsir, I, 248. 9 Ateş, Tefsir, III, 29-30.
10 Ateş, Tefsir, II, 297–298. Tevrat’ın tahrifi konusunda bazı alimler Tevrat’ın
çoğunluğunun tahrif edildiğini, bazı alimler bir kısmının tahrif edildiğini iddia
ederlerken bazı alimler de Tevrat’ın tahrif edilmediğini söylemektedirler.
Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre
Tevrat, Pınar, İstanbul- 2001, ss. 208-233. Muhammed Tarakçı, “Tevrat ve İncilin Tahrifi ile İlgili Kuran Ayetlerinin Anlaşılması Sorunu”, Usul, Sayı, 2,
Temmuz-Aralık 2004, ss. 33-54.Ateş, Tefsir, IV, 489. 11 Ateş, Tefsir, II, 297. 12 Ateş, Tefsir, II, 297-298. 13 Ateş, Tefsir, III, 7. 14 Ateş, Tefsir, IV, 489.
Muhammed’e vahyedilmiştir’ (Şuara 193-195)”15
ifadesi ise Kur’an’a uymayan Tevrat bilgilerinin,
tahrif edildiğinin en açık delilidir. Dolayısıyla her
ne kadar Ateş, çelişki de dese, bizzat kendisi,
Kur’an’ın, doğruladığı kitabın tahriflerini belirttiğini, onlarda bulunan hak olmayan şeyleri ortaya
çıkardığını, hatta Kur’an’ın Tevrat’ın tahrif edilmemiş şekli olduğunu ifade etmektedir.
Burada şunu da belirtmemiz gerekmektedir ki
Ateş, “Kur’an ölçüdür. Kur’an’ın Tevrât’ta anlattığı
şeyler, eğer Tevrât’ta yoksa bunlar zamanla kaybolmuştur…”16 iddiasında bulunur. Çünkü ona
göre, Peygamber zamanında tahrif olmamış Tevrat
nüshaları vardı.
17 Şu andaki Tevrat’ta bu bilgiler
yoksa o zaman bunlar kaybolmuştur.
18 Ateş, burada
Tevrât’ta anlatılan bütün bilgilerle Kur’an’ın verdiği bilgileri tamamen uyuşuyormuş izlenimi vermektedir. Sanki hiçbir çelişki yokmuş gibi sadece
“unutulanlar”dan bahsetmektedir. Oysa Tevrât’la
Kur’an bilgilerinin birçok konuda çelişmekte olduğu ehlince malûm olan bir konudur. İşte çelişkiyle ilgili bir örnek aşağıda verilmektedir. Bu
konudaki Ateş’in yaklaşımını birlikte okuyalım.
Kur’an’da Hz. Musa’nın (a.s.) Firavun, Hâmân
ve Kârûn’a gönderildiği vurgulanır.
19 Hâmân, Firavun’un veziridir. Bu konuyla ilgili Ateş şu açıklamayı yapar.
“Ayette (Kasas 38) Hâmân’ın Firavun’un veziri
olarak gösterilmesi, bazı kimselerin itirazına neden
olmuştur. Çünkü Tevrât’a göre Hâmân, Milâttan
önce beşinci yüzyılda Fars Kralı bulunan Ahaşveroş’un veziridir. Yahûdîlerin düşmanı olan bu adam,
ülkedeki bütün Yahûdîleri öldürtmek için, Kraldan
emir çıkartmış, fakat bir Yahûdî olan Kraliçe Ester,
hünerle, Yahûdîleri ölüm hükmünden kurtarıp, onları öldürtmek isteyen Hâmân’ı astırmıştır. Hâmân,
Yahûdî liderlerinden Mordekayı asmak için elli
arşın yüksekliğinde bir darağacı yaptırmış, fakat
Kraliçe Ester’in Krala ve Hâmân’a verdiği bir ziyafet sonunda, Hâmân’ın Yahûdîlere yapmak istediği
zulmü, Krala anlatması üzere Kral, Hâmân’ı o darağacına astırmıştır. (Ester 3–7 bablar).
Görülüyor ki, Yahûdî tarihiyle ilgisi bulunan
Hâmân, Mısır Firavunun değil, Fars Kralının veziridir. İzzed Derveze’ye göre, herhâlde o zaman Hâmân’ın Firavunun veziri olduğu halk arasında
yayılmıştı. Kur’an’ı-Kerim’de öğüt amacıyla çevredeki anlatılan bir şeyi zikretmişti.”20
Biz, Ateş’in “Görülüyor ki, Yahûdî tarihiyle ilgisi bulunan Hâmân, Mısır Firavunun değil, Fars
kıralının veziridir.” ifadesinden sanki O’nun, Yahudi tarihiyle ilgili olan Hâmân’ın Fars Kralı’nın
veziri olduğu görüşünü kabul ettiği sonucuna varmaktayız. Ayrıca Ateş’in Derveze’den alıntısında
da problem vardır. Derveze, bugünkü Tevrat’ta Firavun’un vezirinden yapmasını istediği bu kule olayının anlatılmadığını, ancak bunun, değişmemiş
Tevrat’ta olmaması anlamına gelmeyeceğini ifade
eder. O, “Kanaatimize göre bu olay, Hz. Peygamber çevresinde Yahudiler kanalıyla aktarıldığı için
biliniyordu.” dedikten sonra kanaatini de şöyle
açıklar. “Hâmân,
21 Firavun’un bakanlığında bulunmuştur. Bunun için Kur’an, öğüt ve hatırlatma kabilinden bu gerçeği zikretmiştir.”22
Ayrıca Ateş’in ifadesinden Kur’an’ın sanki mahalle dedikodusu şeklinde bilinen bir haberi öğüt
formatına sokarak aktardığı sonucu çıkmaktadır.
Bize göre Ateş’in Hâmân’la ilgili açıklaması,
Derveze’nin ifade ettiği gibi şöyle olmalıydı: “Tevrât’taki orijinal Mısırdan çıkış öyküsünde, mutlaka
Hâmân’ın tıpkı Kur’an’da olduğu gibi, Firavun’un
Hz. Musa’ya karşı mücadelesindeki yardımcısı olarak geçiyor olması gerekir. Ancak zamanla bu bilgi
kaybolmuştur.”23
Biz, Tevrat’ta anlatılanlarla Kur’an’daki bilgilerin çelişip çelişmediği konusunu ve Ateş’in bu ko15 Ateş, Tefsir, IV, 497; I, 152. 16 Ateş, Tefsir, III, 7. 17 Ateş, Tefsir, IV, 498. 18 Ateş, Tefsir, II, 495. 19 Mü’min 40/23-24.
20 Ateş, Tefsir, VI, 441. 21 “Amon'un başrahibinin işlerin yöneticisi, mabedle ilgili inşaat faaliyetlerinin
sorumlusu olması ile, Firavun'un Hâmân'dan bir kule inşa etmesini istemesi
arasında bir ilgi bulunmalıdır. Esasen bugün Kur'an'daki yazılış şekliyle Hâmân
isminin Eski Mısır'da bir kişi adının tam bir harf çevirisi olduğu anlaşılmıştır
ve söz konusu adın hiyeroglif imlâsı bilinmektedir. Bu kişinin "taş ocakları işçilerinin şefi" olup inşaat işlerinden sorumlu en yetkili şahsın bu şekilde adlandırıldığı tesbit edilmiştir. Şu halde Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan Hâmân, bir
şahıs adı veya Amon rahiplerinin kullandığı bir unvandır ve inşaat İşlerinden
sorumlu en üst düzeydeki yetkiliyi ifade eder. Mısır tarihinde de bu görevin
Amon başrahibine ait olduğu belirtilmektedir.” Bkz. Şaban Kuzgun “Hâmân”
DİA, XV, 437. 22 M.İzzed Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis Tertibu’s-Suveri Hasebi’n-Nuzül Daru’lArabi’l-İslami, Beyrut, 2000, II, 297. 23 Kur’an’da geçen Hâmân’ın gerçekliği ve Tevrat’ın yanlışlığını görmek için
bkz. Maurice Bucaille, Louay Fatoohi, Shetha Al-Dargazellî, Musa ve Firavun,
Çıkış Kitabı, (Çev. Ayşe Merali İbrahim Kapaklıkaya), Gelenek, İstanbul, 2002,
ss. 144-152.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ... Mustafa HOCAOĞLU
Journal of Islamic Research 2012;23(1) 45
Mustafa HOCAOĞLU SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ..
46 Journal of Islamic Research 2012;23(1)
nuya yaklaşımını aşağıda kıssalar başlığı altında
daha geniş ele alcağız.
Biz, burada Ateş’in “Allah, Ehli kitap’tan kendi
dinlerini bırakmalarını değil, Kur’an’ın vahyen indiğini kabul etmelerini ve ona saygılı davranmalarını istiyor” iddiası üzerinde de durmak istiyoruz.
Bize göre bu ayetler, Ateş’in iddiasının aksine yani
“Allah, Ehli Kitap’tan, Kur’an’a sadece iman etmelerini, ona saygı göstermelerini bunun yanında da
kendi kitaplarına uymalarını”24 değil, A’raf Suresi
157. ayette25 ifade edildiği gibi Kur’an’a ve Peygamber’e göre bir hayat yaşamalarını istemektedir. Ateş,
A’raf Suresi 157. ayetini “Ehli Kitap, yalnız Tevrât
ayetlerine inanmakla kalmaz, bütün peygamberler
vasıtasıyla gönderilen ayetlere inanırlar.” Bununla
birlikte yine Onlar, “Niteliklerini Tevrât ve İncil’de
gördükleri, iyiliği emreden, kötülükten men eden,
güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılan, üzerlerindeki ağırlıkları, zincirleri kaldıran ümmî peygambere tâbi olmak durumundadırlar”26 şeklinde
tefsir etmektedir. Ona göre kurtuluşa ve başarıya
ermek için insanları hurafe, batıl düşünce zincirlerinden kurtaran, o ümmî peygambere inanıp, onu
desteklemek, ona yardımcı olmak, onunla indirilmiş
bulunan Kur’an nurunu izlemek gerekmektedir.”27
Ehli Kitab’ın felâha ermeleri için Hz. Muhammed’e (a.s.) ve ona indirilen Kur’an’a uymaları gerekmektedir. Yani, Araf Suresi 157-158. ayetlerinde
Allah,“Ona tabi olunuz…” emriyle Hz. Muhammed’e
(a.s.) itaati; “ona indirilen nura tabi olunuz” emriyle
de Kur’an’a itaati emretmiştir.
28 İşte Ateş, bu ifadeleri
ile Kitap Ehli’nin hem Kur’an’a hem de Hz. Muhammed’e (a.s.) itaat etmesini zorunlu kılmaktadır.
Ayrıca burada dikkatimizi çeken şey, “Eğer
onlar Tevrât’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine
indirileni gereğince uygulasalardı” şeklindeki ayet,
Ateş tarafından ikiye bölmüştür. Allah, Tevrât,
İncil ve kendilerine indirileni uygulamaları halinde
nimete ulaşacaklarını buyurmuştur. Dolayısıyla
şayet kendilerine indirilenden kasıt, Kur’an ise Ehli
Kitab’ın onu da uygulaması gerekmektedir. Ancak
Ateş, Tevrât ve İncil’in uygulanmasını zorunlu kılarken, Kur’an için nedendir bilinmez sadece imanın yeterli olduğunu iddia etmektedir.
29
Bu ayette, Ehli Kitab’ın, Kur’an’a sadece iman
etmelerini yeterli olduğunu düşünen Ateş, Maide
68-69 ayetlerini “Ey Kitap ehli! Siz, Tevrât’ı, İncil’i
ve Rabbinizden size indirileni doğru dürüst uygulamadıkça hiçbir esas üzere değilsiniz. Gittiğiniz
yol yanlıştır…” diyerek Rablerinden kendilerine
indirileni uygulamayı şart koşmaktadır. Ona göre
“Rabbinizden size indirilen’ cümlesinden kastedilenin Kur’an olması ihtimali kuvvetlidir. Dolayısıyla Kur’an, yalnızca Müslümanlara değil, Kitap
ehline ve bütün Müslümanlara indirilmiştir. Kitap
ehlinin, Tevrât’ın, İncil’in hükümleri yanında
Kur’an vahyine de inanmadıkça, bu üç İlâhî kitabın ruhu doğrultusunda hareket etmedikçe bir esas
üzerinde sayılmayacaklardır.”30
Bize göre ayeti Ateş gibi anlasak bile, “Tevrat
ve İncil’in uygulanmasını nasıl anlayacağız?” şeklinde bir sorun karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Ali
İmran Suresi 50. ayette, Hz. İsa’nın (a.s.) israiloğullarına, kendilerine haram kılınan bazı şeyleri
helâl kılmak için gönderildiği açıklanır. Yani ayete
göre, Tevrat’ı uygulayacak olanlar, Hz. İsa’nın (a.s.)
şeriatine uymak zorundadırlar. Dolayısıyla Hz. İsa
(a.s.), Tevrat’ta haram olan bir şeyin hükmünü kaldırıp helâl kıldığı için Ehli Kitap, Hz. İsa’ya (a.s.)
uyacaklardır. Her iki hükmü bir anda uygulamanın
mümkün olmadığı da ortadadır. Bunun için ayette
bir sıralamanın söz konusu olduğuna inanmaktayız. Yani bütün peygamberler, Allah’a kendilerinden sonraki peygamberlere iman edeceklerine, ona
uyacaklarına dair söz verdiklerine göre (Ali İmran
81) önceki kitaplarda sonrakilere tabi olması gere24 Ateş, Tefsir, III, 29–30, II, 493. 25 Ayetin meali şöyledir: “Onlar yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Rasule, o ümmi peygambere uyan kimselerdir. Ümmi Peygamber onlara iyili emreder onlarda kötülüğü de yasaklar, onlara iyi ve güzel şeyleri helal
kılar kötü ve pis şeyleri de haram kılar.Ona iman edenler ona saygı gösterenler ona yardım edenler ve ona indirilen nura uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir”. 26 Ateş, Tefsir, III, 398. Ayrıca Ateş, “De ki Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki
Allah da sizi sevsin…” mealindeki Ali İmran suresi 31. ayetin Necran heyeti
hakkında inmiş olmasının doğru olmadığını kabul etmekle birlikte “belki de bu
heyet, başka bir Hıristiyan heyettiydi” açıklamasını yaptıktan sonra mananın
genel olduğunu ifade edere “Allahı sevmek, O’nun buyruklarını tanımakla olur.
Kuru sözle olmaz. O’nun buyruklarını insanlara duyuran da Hz.
Muhammed’dir. O halde Elçinin getirdiklerini kabul etmek, onun yolunda gitmek lazımdır. Çünkü o, Allahın insanlara elçisidir. Elçiye itaat, Elçiyi gönderene itaat demektir” şeklindeki açıklamasıyla Yahudi Hıristiyan bütün
insanlığın, Hz. Peygambere uymaları gerektiğini iddia etmektedir. Ateş, Tefsir, II, 38.ss. 144-152. 27 Ateş, Tefsir, III, 398. 28 Ateş, Tefsir, III, 400.
29 Ateş, Tefsir, III, 29. 30 Ateş, Tefsir, III, 32–34.
kir ki, onlara uyulması söz konusu olsun. Yani Tevrat’a uyanlar, İncil’in emirlerine tabi olmalılar.
Aynı şekilde Ehli Kitap, kendilerine indirilen
Kur’an’a uymaları lâzım ki Kitaplarına uymuş olsunlar. Çünkü Kitapları bu gerçeği onlara emrediyordu.
Tabii burada şunun da altını çizmekte fayda
vardır. Ateş, “Demek ki Kitap ehlinin mutlu olabilmesi için Allah’ın bütün indirdiklerine inanması
ve onlara aykırı davranmaması gerekir”31 ifadesiyle
Ehli Kitab’ın cennete girebilmeleri için “Kur’an’ı
inkâr etmeme ve onun gereklerine aykırı davranmama”yı şart olarak eklemektedir.
Ehli Kitab’ın, Kur’an ve Hz. Peygamber’e uymaları gerektiğiyle ilgili “Eğer Allah’a peygambere
ve ona indirilene inansalardı o (inkâr eden)leri dost
tutmazlardı. Ama onların çoğu yoldan çıkmış insanlardır.” şeklinde Maide 81. Ayetini de örnek verebiliriz. Ateş, ilk önce ayette bahsedilenlerin, Hz.
Peygamber zamanında yaşayan ve kâfirleri dost
edinen Yahûdîlerin olduğunu ifade etmektedir.
32
Daha sonra da buradaki peygamberin Hz. Mûsâ,
kitab’ın da Tevrât olabileceğini ifade eder. İkinci
bir şık olarak da buradaki peygamberin, Hz. Muhammed (a.s.), Kitab’ın da Kur’an olduğunu beyan
ettikten sonra, “Eğer onlar, Hz. Muhammed’e ve
Kur’an’a iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi.” şeklinde tefsir eder.
33
Ateş, Bakara Suresi 145. ayetin34 tefsirinde de
“Kitap Ehli’nin, Muhammed’e emredilen kıbleye
uymamaları, gelen bu emrin, haktan olduğunu bilmemelerinden değil bencilliklerindendir. İşte bu
husus, 146. ayette belirtilmektedir”35 diyerek Kitap
ehlinin, Hz. Muhammed’in (a.s.) yöneldiği Kıble’ye
dönmeleri gerektiğini ifade etmektedir.
Ateş, Ali İmran Suresi 81. ayetin36 tefsirinde de
Ehli Kitab’ın Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e (a.s.)
uymaları gerektiğini Hz. Ali ve İbn Abbas’tan eleştirmeden yaptığı şu rivayetlerle ifade etmektedir.
“Hz. Ali ve İbn Abbas şöyle demişler:
‘Allah, gönderdiği her peygamberden, Muhammed geldiği zaman sağ oldukları takdirde, mutlaka ona inanıp, ona yardım edeceklerine dair söz
aldığı gibi ayrıca onlara, ümmetlerinden Muhammed’e yetiştikleri takdirde ona inanıp, yardım etmeleri hakkında söz almalarını emretmiştir.’
Bazı hadislerde, Hz. Peygamber’in ‘Eğer Musa
ve İsa sağ olsalardı, bana uymaktan başka bir şey
yapmazlardı.’ dediği rivayet edilir.”37
Ateş’in yaptığı bütün bu açıklamalar, yine ona
ait olan, “Yahûdî ve Hıristiyanların kendi dinlerinde kaldıkları halde -Ona göre mutlaka kendi
dinlerinden ayrılıp Müslüman olmaları şart değildir- Kur’an’ı inkâr etmez, onun gereklerine aykırı
davranmazsa, meselâ teslisi bırakıp Kur’an’ın emrettiği şekilde Allah’a ve ahirete inanırlarsa, mümin
sayılacağı için cennete girecekler”38 tezini çürütmektedir. Çünkü onun yukarıdaki ifadelerine göre
Allah, Ehli Kitap’tan kıble, dost/düşmanın tayininde olduğu gibi her konuda Kur’an’a ve peygamber’e uymalarını istemiştir.
AYETLERİN ANLAMINDA ZORLAMALAR
Ateş’in Tefsirinde bazı ayetlerin açıklamasında,
kendi iddiasını desteklemek için zorlamada bulunduğu görülmektedir. Meselâ Maide Suresi 15 ve 16.
ayetlerin tefsirinde bunu görebiliriz.
“Ey Kitap ehli! Size elçimiz geldi. Kitab’dan
gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah’tan bir nur ve
açık bir kitap geldi. Allah, onunla rızasına uyanları
esenlik yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola iletir.” şeklinde ayetlerin mealini veren Ateş;
“Allah’tan size bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.’ cümlesiyle işaret edilen kitap, çoğunlukla
müfessirlerin söylediği gibi Kur’an değil, Yahûdîlerin ellerinde bulunan Tevrât’tır. Çünkü Yahûdîlere, kitap halinde gelen kutsal kitap odur”39
iddiasında bulunur. Burada Yahûdîlere Tevrât’ın
31 Ateş, Tefsir, III, 29. 32 Ateş, Tefsir, III, 42. 33 Ateş, Tefsir, III, 44. 34 Ayetin meali şöyledir: “Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü
mucizeyi getirsen de getirmesen de onlar senin kıblene yine de uymazlar...” 35 Ateş, Tefsir, I, 256. 36 Ayetin meali şöyledir: “Hani Allah Peygamberlerden ‘Andolsun, size vereceğim her kitap ve hikmetten sonra elinizdekini doğrulayan bir peygamber
geldiğinde ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz
diye söz almış...”
37 Ateş, Tefsir, II, 72. 38 Ateş, Tefsir, III, 32–34. 39 Ateş, Tefsir, II, 492.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ... Mustafa HOCAOĞLU
Journal of Islamic Research 2012;23(1) 47
Mustafa HOCAOĞLU SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ..
48 Journal of Islamic Research 2012;23(1)
“kitap” halinde geldiğini belirten Ateş, bir başka
yerde, “Tevrât’ın tamamının bir kitap halinde Musa’ya verildiğini sanmak hatadır. Tevrât’ın büyük
bir bölümü de Kur’an gibi vahiy yoluyla verilmiştir”40 şeklinde belirterek yukarıda ileri sürdüğü tezi
yine kendisi çürütmektedir.
Şimdi Ateş’in de ifade ettiği gibi Tevrât,
“Kitap” halinde indirilmediğine göre Maide suresinde geçen “Kitap”ın ne olduğu konusu üzerinde
biraz durmak istiyoruz.
Ayette “Kitap”, nur ve yol gösterici şeklinde
tavsif edildiği için Ateş, “Musa’nın insanlara nur ve
yol gösterici olarak getirdiği kitabı kim indirdi?”
mealindeki Enam 91. ayetini delil getirerek, bu Kitab’ın, Tevrât olduğunu iddia eder. Tabii burada
Ateş, sanki “nur ve yol gösterici” sıfatı, Kur’an’da
sadece Tevrât’a verilmiş gibi davranmaktadır. Oysa
hem İncil (Maide 46) hem de Kur’an için (Nisa 74)
nur ve yol gösterici ifadesi kullanılmaktadır.
Ateş, ayetteki “Bu Kitab”ın Tevrât olduğuyla
ilgili diğer bir delilini şöyle açıklar: “Bu ayet indiği
sırada henüz Kur’an, bir kitap haline gelmemişti.
Onun için Kur’an, kendisini daha çok kur’an
(okuma parçası) olarak nitelendirmekte, Tevrât’ı,
nur ve hidayet kaynağı olan kitap olarak vasıflandırmaktadır.”41
Burada “Bu ayetin indiği sırada henüz Kur’an,
bir kitap haline gelmemişti” gerekçesini ileri süren
Ateş, Enam 114. ayetini şöyle tercüme eder:
“Allah, size kitabı açıklanmış olarak indirmişken ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten Rabbin
tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, hiç kuşkulananlardan olma.”42
Ateş, Ali İmran Suresi 7. Ayeti de “Kitab’ı sana
O, indirdi…” şeklinde tercüme etmesine rağmen
ayette geçen Kitap’la ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: “Ali İmran Suresi 7 ve Zümer Suresi 23. Ayetlerde geçen ‘Kitap’, Kur’an’ın aslı olan Musa kitabı
yani Tevrat’tır. Bu sebeple, ayetleri müteşabih olduğu bildirilen kitap Kur’an değil Musa kitabı’dır.”43
Allah, Kur’an’ı “Kitap” veya “el-Kitap” ifadeleriyle tavsif etmesine rağmen Ateş,“Kur’an-ı Kerimde
özellikle el-Kitap şeklinde tarifli olarak anılan Kitap,
Kur’an değil Tevrât’tır. Çünkü Kur’an, Kitap olarak
indirilmemiştir”44 demektedir. Yukarıda Ateş’ten,
Tevrât’ında Kitap halinde indirilmediğini öğrenmiştik. O, Kur’an’ın “Kitap” ifadesiyle vasıflandığı bazı
yerlerde, Ali İmran Suresi 7. ayette yaptığı gibi zorlama tevillere gitmektedir. Ancak Mekkî olan Nahl
Suresi 89. Ayette geçen el-Kitab’ı, bu sure indiğinde,
henüz Kur’an, bir kitap haline gelmemesine rağmen,
Nahl Suresi 64. ayette olduğu gibi “Kur’an” şeklinde
tefsir etmektedir.
45 Dolayısıyla Kur’an’da “Kitap”ifadesinin “Kur’an’ı” tavsif için kullanılmış olduğu bir
gerçektir. Aslında Ateş de bunu kabul etmektedir.
Ancak, söz konusu ayetimizde, tezini savunabilmek
için gereksiz zorlamalara girmektedir.
Mâide Suresindeki ayetlerimize geri döndüğümüzde, oradaki “Kitab”ın Kur’an olduğunu, İbrahim Suresi 1. ayetin yardımıyla anlayabiliriz.
Ateş, ayeti “Bu, Rablerinin izniyle insanları
karanlıklardan çıkarıp o güçlü ve övgüye lâyık olanın yoluna iletmen için sana indirdiğimiz bir kitaptır” şeklinde tercüme etmiştir.
Ateş’in yaptığı bu tercüme eksiktir. Ayette
“nur/aydınlık” geçmesine rağmen Ateş’in mealinde
bu kelime gözden kaçırılmıştır. Ayetin meali şöyle
olmalıydı:
“Bu Kitap, rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye
lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait
olan Allah’ın yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz bir kitaptır”.
Kur’an’da Tevrât’ın “İnsanları karanlıklardan
aydınlığa çıkaran kitap” şeklinde tavsif edildiğini
göremedik. Ancak, Kur’an için bu tavsif yapılmaktadır. Sadece Hz. Musa’ya (a.s.) verilen mucizelerle
ilgili aynı ifade kullanılmaktadır. “And olsun biz
Musa’yı da kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar,
onlara Allah’ın günlerini hatırlat diye ayetlerimizle
göndermiştik…”
Mâide Suresi 15. ayette geçen “Sizin Kitap’tan
gizlemiş olduğunuz birçok şeyi açıklayan bir elçi- 40 Ateş, Tefsir, VI, 443. 41 Ateş, Tefsir, II, 492. 42 Ateş, Tefsir, III, 226. 43 Ateş, Tefsir, IV, 494. Ateş’in Kur’an’da geçen “el-Kitab” ifadesinin Tevrât
olduğuyla ilgili açıklamaları için bkz. Ateş, Tefsir, IV, 494-498.
44 Ateş, Tefsir, IV, 494. 45 Ateş, Tefsir, V, 132.
miz size geldi…” ifadesi, “Gerçekten Allah’tan size
apaçık bir Kitap ve nur geldi” ifadesindeki Kitab’ın
Kur’an olduğunu en somut şekilde ispat etmektedir.
Çünkü Hz. Peygamber (a.s.), onların gizlediklerini
kendisine indirilen vahiyle açıklamaktadır. Ateş’in
kendisi de Maide 19. ayetini “Cenabı Hak, Kitap ehlini uyararak Elçisi ile gönderdiği çağrıya uymalarını bildiriyor”46 şeklinde tefsir ederek bunu kabul
etmektedir. Hz. Muhammed’e (a.s.) indirilen vahiy
de Tevrât olamayacağına göre, bunun Kur’an olmasında tereddüt yoktur. Ayrıca Allah, Kur’an’ı “Bu
Kur’an, İsrailoğullarına ihtilâf ettikleri konuların
çoğunu açıklıyor” (Neml 76) şeklinde tanıtmaktadır. Kur’an’ın açıkladıklarının, Hz. Muhammed’in
(a.s.) ifade ettikleri olması gerekmektedir. Bütün bu
bilgilerin ışığında, Maide Suresi 15. ayette ifade edilen “Kitap”, Kur’an’dan başkası olamaz.
DELİL OLAN BAZI AYETLERİN İHMALİ
Araştırmamızda Ateş’in Tefsirinde gördüğümüz
diğer bir eksiklik de konunun açıklanmasında mihenk taşı olan ve Ateş’in iddiasını reddeden ayetlerin ihmal edilmesidir. Buna en güzel örnek
Nesh’le ilgili açıklamalarda görülmektedir.
Ateş, Kur’an’ın önceki kitapları nesh ettiği fikrinin, her kavmin, Hakk’ın Rahmetini sadece kendilerine özgü kılma çabasından dolayı ortaya
çıktığına ve zamanla tefsirlere yerleştirildiğine
inanmaktadır. Ona göre “bu, dar bir düşüncedir ve
Kur’an’ın kendisinde asla böyle bir anlam yoktur”.
47
Nesh konusunda bu yaklaşıma sahip olan Ateş,
Bakara Suresi 106. ayeti
48 tefsir ederken “…Onlara
göre bu ayette kastedilen nesh, Kur’an’ın kendi kendisini neshi değil daha önceki kitapları neshedip hükümsüz bırakması demektir”49 görüşünü naklettikten sonra, “Bu görüş, Kur’an’ın ruhuna terstir.
Çünkü Kur’an, kendisinin ‘musaddikan lime beyne
yedeyh’ geldiğini bildirmektedir. Dolayısıyla Kur’an,
o kitapların hükümlerini kaldırmak için değil, yerleştirmek için gelmiştir. Bunun için onları hükümsüz bırakmaz” iddiasında bulunmaktadır.
50
Tasdik edenin, tasdik ettiği şeyi nesh edemeyeceğini düşünen Ateş, Ali İmran 81. ayetini “Eğer,
aynı devirde iki peygamber gelmişse, bunlar birbirlerinin yardımcılarıdır. Hz. Musa ile Hz. Harun gibi.
Bir peygamber gönderildikten sonra, aynı kavme bir
zaman sonra henüz o peygamber hayatta iken başka
bir peygamber gönderilirse, önceki sonrakini tasdik
eder. Şayet sonrakinin getirdiklerinde, öncekinin getirdiklerinin bir kısmını nesheden hükümler bulunursa, birincisi, ikincisinin getirdiklerini kabul
eder…”51 şeklinde tefsir ederek, tasdik eden ikinci
peygamberin birinciyi nesh edebileceğini ifade eder.
Kur’an’ın önceki şeriatleri nesh edebileceğini ise şu
şekilde belirtir: “…Kur’an’da anlatılmayan Tevrat
hükümlerinin mutlaka Allah’ın hükmü olduğunu
bilemeyiz. Çünkü Tarih boyunca Tevrât’a çok katmalar olmuştur. Bundan dolayı, İslâm şeriâtinde neshedilse de edilmese de Kur’an’da anlatılmayan
Tevrat hükümleri, müslümanlar için hüccet değildir”.
52 Bu ifadeler, Ateş’in, yukarıda ileri sürdüğü iddiasını bizzat kendisinin kabul etmediğini ortaya
koymaktadır. Yani Ateş, “dar bir görüş” olarak ifade
ettiği, sonrakinin, öncekilerin hükümlerini “nesh”
edebileceği düşüncesini kabul eder. Ayrıca o,
“Kur’an’ın kendisinde asla böyle bir anlam yoktur.”
iddiasında bulunsa da, Ali İmran Suresi 50. Ayeti bu
gerçeği büyük harflerle şöyle ifade etmektedir.
“(Ben) Benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı
olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri size helal
yapayım diye gönderildim. Size Rabbinizden bir
mucize getirdim, Allah’tan korkun, bana itaat edin.”
Hz. İsa (a.s.) kendisinden önceki kitapları “musaddikan lime beyne yedeyh” olarak gönderilmesine rağmen, tasdik ettiği Tevrât’taki haram kılınan
bazı şeyleri, helâl kılmak için gönderildiğine göre,
tasdik edenin, tasdik ettiği şeyi “nesh” de edebileceğini ayetten öğrenmiş bulunmaktayız. Ancak burada şu dikkatimizi çekmektedir ki Ateş, neshle
ilgili açıklama yaptığı yerlerde görebildiğimiz kadarıyla Ali İmran Suresi 50. ayete hiç değinmemiştir. Bize göre konu açısından mihenk taşı olan bu
ayeti Ateş’in görmemesi veya değerlendirmemiş ol46 A ması çok manidardır. teş, Tefsir, II, 501. 47 Ateş, Tefsir, IV, 498. 48 Ayetin meali şöyledir: “Biz her hangi bir ayetin hükmünü yürürlülükten
kaldırır veya unutturursak, yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz...” 49 Ateş, Tefsir, I, 218. 50 Ateş, Tefsir, I, 218; IV,498.
51 Ateş, Tefsir, II, 73 52 Ateş, Tefsir, II,538.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ... Mustafa HOCAOĞLU
Journal of Islamic Research 2012;23(1) 49
Mustafa HOCAOĞLU SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ..
50 Journal of Islamic Research 2012;23(1)
Sonuç olarak şöyle bir yargıya ulaşmak mümkündür: “Bir kitabın önceki kitapları “musaddikan
lime beyne yedeyh” olarak gönderilmesi, onların
tahriflerini ortaya koymayacağı veya onların hükümlerini geçersiz kılmayacağı anlamına gelmemektedir.”
ANLAMDA KAPALILIK
Ateş’in tefsirini incelerken bazı kavramalarda anlam
kapalılığı görülmektedir. Bize göre bu konunun en
güzel örneği, İslam’dan kastın ne olduğu hususudur.
Ateş, İslâm’ı “İslâm, kişinin özünü Allah’a teslim etmesi, yalnız ona kulluk edip, onun buyruklarına boyun eğmesi demektir” şeklinde tanımlamaktadır. O, iman ile islam’ın birbiri yerine kullanılabileceğini söyledikten sonra, imanın gönül işi
olan tasdik, İslâm’ın ise bu tasdikin uygulaması olduğunu ifade etmektedir. Yani ona göre İslâm, buyrukların uygulaması olduğu için ameldir.
53
Ateş, bu anlamda bütün peygamberlerin, İslâm’ı
öğütlediğini ve bütün hak dinlerin, “İslâm” olduğunu ifade eder. Bunun yanında Allah’a teslim olmaya aykırı düşecek bir dinin de makbul olmadığını,
Allah’a ortak tanımanın, ona çocuk isnat etmenin,
İslâm’a aykırı olduğunu, bunun için İslâm’dan başka
bir din arayanın, böyle bir dine giren kimsenin davranışının merdut olduğunu ilân eder.
54 Çünkü ona
göre,“Tevhid inancına dayanan İslâm dini, insan fıtratına en uygun dindir ve Allah’ın seçtiği, razı olduğu tek dindir. Allah, bütün peygamberlere bu
tevhid dinini göndermiştir”.
55 Bu bilgilerle Allah’a
oğul isnat eden İncil ve Tevrat sahiplerinin “İslâm”
olmadıkları gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Kitap ehlinin bu İslâm gerçeğini bildiği, fakat
kendilerine bunu bildiren “ilim” geldikten sonra,
aralarındaki “bağy” yüzünden inanç ayrılıklarına
düştükleri belirtilir.
56
Ateş, Saf Suresi 7-9. ayetlerin tefsirinde daha
ilginç detaya girmektedir: “Nur, Kur’an’ın getirdiği
‘hak din’dir. ‘Fakat biz, onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ilettiğimiz nur yaptık’ ayeti,
Kur’an’ın insanları doğru yola ileten ‘ışık’ olduğunu
göstermektedir. İşte Allah, Kur’an’ın getirdiği bu
‘hak dini’ bütün dinlere üstün kılacağı va’dini ilk
defa bu surede anlatmaktadır”.
57
Yukarıda Allah’a ortak tanımanın, ona çocuk
isnat etmenin, İslâm’a aykırı olduğunu, bütün dinlerin üzerine çıkarılacak olan “Nur” un Kur’an’ın
getirdiği, “hak din” olduğunu ifade eden Ateş,
Tevbe Suresi 33. ayetin tefsirinde “Ayette ifade edilen ‘hak din’, yalnızca Muhammed’e (a.s.) gelen İslâmiyet değildir. Bütün peygamberlerin getirdiği
gerçek dindir. Kitap ehli, eğer Hz. Musa ve Hz.
İsa’nın getirdiği dinin gerçek kurallarına uymuş olsalardı, yeni peygamberin getirdiği ‘nur’u söndürmeğe kalkmazlardı” der.
58 Bir yandan bu bilgileri
veren Ateş, Fetih Suresinde Hz Muhammed’i (a.s.)
hidayet ve hak dinle gönderenin Allah olduğunu,
Muhammed’in Allah’ın gerçek elçisi olup, getirdiği
dinin bütün dinlere üstün geleceğini, onun gerçek
peygamber, Kur’an’ın da Allah kelamı olduğuna
bizzat Allah’ın tanıklık ettiğini vurgulamaktadır.
59
Bir yanda Hz. Muhammed’in (a.s.) getirdiği
dinin, hak din olduğunu ve onun getirdiği dinin
diğer bütün dinlere üstün geleceğini
60 ifade eden
Ateş, diğer yanda ‘hak din’in yalnızca Hz. Muhammed’e (a.s.) gelen “İslâmiyet” olmadığını söyler. Biz
göre burada bir çelişki vardır. Şöyle ki, Hz.
Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin dini İslâm idi, ancak Hz. Musa ve Hz.
İsa’nın dini olan “İslâm”a, sonradan İslâm’a uymayan, Tevhid’e zarar veren bazı inançlar eklenerek
Yahudîlik ve Hıristiyanlık ortaya çıktı.
61 Bu da onların, Tevhid’den yani İslâm’dan uzaklaştıklarını
göstermektedir. Ateş de “Kitap ehli, eğer Hz. Musa
ve Hz. İsa’nın getirdiği dinin gerçek kurallarına
uymuş olsalardı, yeni peygamberin getirdiği ‘nur’u
söndürmeğe kalkmazlardı.” diyerek bunu kabul etmektedir. Ayrıca Ali İmran Suresi 81. Ayeti de bu
hakikati desteklemektedir. Dolayısıyla Yahudiler ve
Hıristiyanların, Hz. Peygamber’in Nuru’nu söndürmeye çalışmaları, onların hak dinin dışında olduğunu ispat etmektedir. Ayrıca eğer onlar, “İslam”
53 Ateş, Tefsir, II, 75. 54 Ateş, Tefsir, II, 75. 55 Ateş, Tefsir, II, 25. 56 Ateş, Tefsir, II, 24.
57 Ateş, Tefsir, IX, 417. 58 Ateş, Tefsir, IV, 58. 59 Ateş, Tefsir, IX, 492. 60 Ateş, Tefsir, IX, 417. 61 Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı,
(Trc. Ahmet Asrar), Pınar, İstanbul, 1992, II, 56–7, 83–8.
idiyse neden Allah, Hz. Muhammed’i (a.s.) ve Hak
din olan Kur’an dinini, onlara göndersin?İşte bu sorunun cevabını Ateş’in Tefsiri’nde bulamadık.
Bu değerlendirmeler ışığında Ateş’in, Nisa Suresi 125. ayette “Milleti İbrahim” ifadesinden “Kim,
İbrahim gibi Allah’ı birleyerek, yalnız ona teslim
olur, ona kulluk ederse, o kimse cennete gider. İster
Yahûdî, ister Hıristiyan, ister Müslüman olsun”62
hükmünün de yanlışlığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü
Ateş’in de kabul ettiği gibi, İbrahim’in dini, tek Allah’a teslim olma, ondan başka tapılan bir varlık tanımama esasına dayalı tevhid dini olan “İslâm dini”
idi. Bu bakımdan kâinatın tanrısını millileştiren,
(aynı zamanda oğul isnad eden) Yahûdîler de, Allah’a oğul isnad eden, onu, üç esastan meydana gelmiş bir varlık kabul eden Hiristiyanlar da,
İbrahim’den fikren uzak düşmüşlerdir. O’na yakın
olanlar, kendisine uyanlar, onun getirdiği tevhid dinini tazeleyen bu peygamber ve tevhide inanan müminlerdir.
63
Kur’an’da Yahûdî’lerin ve Hıristiyanların, Hz.
İbrahim’in dinine uydukları ifade edilmemektedir.
Ancak Hz. İbrahim’e en yakın olanların, Hz. Muhammed ve ona iman edenler olduğu vurgulanmaktadır (Ali İmran 68). Allah’ın Hz. Muhammed’i
Hz. İbrahim’in dinine ulaştırdığı da ifade edilmektedir (Enam 161). Ehli Kitab, İbrahim’in dinine
ulaştırılan bu ümmî peygambere inanmaya ve ona
tabi olmaya davet edilmektedir (A’raf 157–158).
Hem İbrahim’e indirilen kitapta hem de bu
Kur’an’da kendilerine “Müslümanlar” denildiği de
ifade edilmektedir.
64 Bu minvalde “Allah’a çağıran
ve ‘ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel
söz söyleyen olamayacağı da belirtilmektedir.
65
Hal bu şekilde iken Ateş, Ali İmran Suresi
113–114 ayetlerin tefsirinde “Ayetlerde övülen insanların kendi dinlerini bırakıp Müslüman olduklarına bir işaret yoktur.” iddiasını yineleyerek “Bu
konudaki rivayetler, ayetleri kendi istedikleri biçimde yorumlayanların eseridir. İnsanlar, kendi kafalarında olanı ayetlerde okumaya çalışmışlardır.”
şeklinde itham etmektedir. Ayrıca o, din değiştirmenin gerektirmediğinin delili olarak, Bakara Suresi 62 ve Maide Suresi 69. ayetlerini zikreder ve
ekler: “Ayetlerde gayet açık biçimde, Allah’a ve
ahiret gününe inanan, Salih amel yapan Müslümanların, Yahûdîlerin, Hıristiyanların ve Sabiîlerin, rableri katında ödüllendirileceklerini ve korku
ve üzüntü çekmeyeceklerini ifade etmektedir.”66
Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Ateş, delil
getirdiği ayetlerde sayılanların cennet için yeterli
olmayacağını kendisi de ifade etmişti.
Ankebut Suresi 52-55. ayetlerde önceden kendilerine kitap verilmiş olanların Kur’an’a inandıkları, kendilerine Kur’an okunduğu zaman, onun
Allah katından gelen gerçek olduğunu kabul ettikleri ve zaten daha önceden Allah’a teslim oldukları
ifade edilmektedir.
67 Ateş, burada özellikle onların
Müslüman olduğu ifadesini kullanmamaya özen göstererek, şu iddialarını yineler: “Onların, Kur’an’ın
vahiy olduğunu kabul etmeleri, dinlerini bırakıp
Müslüman oldukları anlamına gelmez.”68 “Kur’an,
onlardan dinlerini bırakıp İslam’a girmelerini istemez.”
Burada Kur’an’ın onlardan dinlerini bırakmalarını emretmediğini iddia eden Ateş, Bakara Suresi
75. ayeti tefsir ederken, “Bu ayetten anlaşılıyor ki,
gerek Hz. Peygamber, gerek Müslümanlar, inançlar
ve kitapları bakımından İslam’a en yakın olan Yahûdîlerin, ‘Müslüman’ olacaklarını umuyorlardı…
Fakat beklendiği gibi olmadı. Yahûdîler, yeni dine
inanmak şöyle dursun, onu engellemeye çalıştılar”69
şeklinde açıklama yapmaktadır. Madem Kur’an, onların dinlerini bırakmalarını istemiyordu, o zaman
neden Hz. Muhammed (a.s.) onların Müslüman olmasını umuyordu? Veya Hz. Peygamber devrinde
Kur’an’ın hak olduğunu gören Kitap ehlinden bazıları
70 ve Abdullah b. Selâm Medine’de neden “Müslüman” olmuştur.
71 Ehli Kitabın “Müslüman”
olduklarını rivayet eden Ateş nedenine hiç girmez.
Ayrıca Kitap ehlinden bazılarının, Müslüman oldu62 Ateş, Tefsir, II, 374. 63 Ateş, Tefsir, II, 59. 64 Ateş, Tefsir, VI, 52. 65 Ateş, Tefsir, VII, 138.
66 Ateş, Tefsir, II,96. Her ne kadar Ateş, iki ayete dayanarak hüküm bina etse
de bu ifadelerden değil Yahudi ve Hristiyanlar’ın, Müslümaların bile cennete
gitmesi söz konusu değildir. Çünkü Ahiret’e iman edenlerin Kur’an’a da iman
ettikleri ve Namaz kıldıkları belirtilmektedir (En’am Suresi 92). Ayrıca Namaz
kılmayanların (Meryem Suresi 59) ve zekât vermeyenlerin (Tevbe Suresi 34-35)
cehenneme gideceği de ifade edilmektedir. Dolayısıyla tek bir ayetle hüküm
inşa edilmeyeceği Ateş’in de itiraf ettiği bir konudur. Ateş, Tefsir, IV, 507. 67 Ateş, Tefsir, VI, 448. 68 Ateş, Tefsir, VI, 450. 69 Ateş, Tefsir, I, 185. 70 Ateş, Tefsir, II, 495. 71 Ateş, Tefsir, VIII, 369. 72 Ateş, Tefsir, II, 495.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ... Mustafa HOCAOĞLU
Journal of Islamic Research 2012;23(1) 51
Mustafa HOCAOĞLU SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ..
52 Journal of Islamic Research 2012;23(1)
ğunun delili olarak Maide Suresi 82–83. ayetlerini
ileri sürerken,
72 o ayetlerin tefsirinde de Allah’ın elçisini dinleyen Hıristiyanların etkilenip, kimisinin
Müslüman olduğunu kimisinin de Hz. Peygamber’in
peygamberliğini kabul etmekle birlikte Hıristiyan
kaldığını ifade edip “Biz, ona teslim olanlarız, sözünden dinlerini bıraktıkları anlamına gelmez”
der.
73 Biraz daha ileride de: “Kur’an ayetlerinden,
Hz. Peygamber devrinde Hicaz bölgesindeki Hıristiyanlardan bir kısmının Müslüman olduğunu anlıyoruz. Kısa bir süre sonra Şam, Mısır, Kuzey Afrika
fethedilmiş, buralarda yaşayan halktan dileyen
kendi dininde kalmış, fakat büyük çoğunluğu Müslüman olmuştur”74 açıklamasında bulunur. Tabii burada kendi dinlerinde kalmalarını, Hz.
Muhammed’in (a.s.) zorla kimseyi Müslüman yapmadığı ve dini hoş görüye sahip olduğu şeklinde yorumladığını ifade etmek gerekir.
75 Ayrıca O, Bakara
112. Ayetin tefsirinde “o halde her iki fırkanın da
(Yahudi ve Hıristiyan ) iki kitabı da doğrulayan, aralarındaki davayı hak ile çözümleyen bu yeni kitabı
tanıyıp “İslam’a” gelmeleri gerekir ki yeryüzünde ihtilaf kalmasın. İslman bu iki ucun arasındadır.”76 iddiasında bulunmaktadır. Dolayısıyla Ateş ihtilafın
kalmaması için Yahudi ve Hıristiyanların İslama gelmelerini ifade etmektedir. Yani onların Müslüman
olmaları gerektiğini söylemektedir.
Burada konumuz açısından önemli bulduğumuz ilgili diğer bir ayete de değinmek istiyoruz.
Ateş, Tevbe 29. ayetini “Allah, mü’minlere
Kitap ehli içinde Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve elçisinin yasaklarını tanımayan,
gerçek dine uymayan kimselerle, onlar küçülüp
boyun eğerek, fidye verinceye kadar savaşmalarını
emrediyor”77 şeklinde açıklamada bulunurken
ayetteki ‘min ehli’l-kitap’ bölümünü ‘min’ harfinden dolayı Kitap ehlinin hepsiyle değil de ancak
gerçek dini yozlaştıran, din, barışı emrederken
Müslümanlara saldıranlarla savaşmayı gerektirmektedir…”78 şeklinde tefsir eder. Yine ‘min ehli’lkitap’ ifadesinden “İşte Yüce Allah, gerçek dini din
edinmeyen, dinin gerçek kurallarına uymayan,
Kitap sahibi insanlarla da savaşmayı emretmiştir”79
sonucuna varmaktadır. Burada ifade edilen “gerçek
din”deki kapalılığa dikkat çekmek isteriz.
Bu ayette geçen, “Allah ve Rasulü’nün haram
kılması”nın ne olduğu konusuna Ateş hiç değinmemektedir. Biz yukarıda bu konuyu, A’raf 157–
158. ayetlerle ilgili açıklamalarda işlediğimiz için
bir daha girmiyoruz. Ancak şunu ifade eldim ki
ayette Allah, Ehli Kitap’tan Ümmî olan Peygamber’e ve Kur’an’a iman edip, onlara itaat etmelerini
ve onların haram kıldıklarını, haram kabul etmelerini emretmektedir.
Görüldüğü gibi Ateş’in yukarıdaki “İslam” ve
“hak din” veya “gerçek din” konularındaki açıklamalarında bir birilik yoktur. Biz onun “İslam’ın” ve “hak
dinin” ne olduğu konusunda belirleyici bir açıklamasına şahit olamadık. Dolayısıyla diğer örneklerde
olduğu gibi bu konularda da Ateş’in naklettiği görüşlerden hangisini kabul ettiğini seçemedik.
KISSALAR’A YAKLAŞIM
Ateş, Tevrat’ın verdiği bilgilerle Kur’an’ın verdiği
bilgilerin çelişmesi durumunda ölçünün Kur’an
olduğunu kabul etmektedir. Ancak Ateş, Hâmân
örneğinde olduğu gibi farklı bir tutum sergilemektedir. Ateş’in konuya yaklaşımını göstermek
için bazı örnekler vermek istiyoruz.
O, Yûsuf Suresi 1-2. ayetlerle ilgili şöyle der:
“Bu ifade, Kur’an’ın Arapça olmayan o kitabın yani
Tevrât’ın, Arapların anlaması için Arapça olarak
vahyedildiğini anlatır. Nitekim o apaçık Kitab’a dikkat çekildikten sonra, Kitabı Mukadddes’in Yûsuf
Kıssası ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Demek ki israiloğulları peygamberlerine vahyedilenler, Hz. Muhammed’e Arapça olarak vahyedilmiştir. Kur’an’ın
anlattıkları o kitabın anlattıklarına uyar”.
80
Bir yandan içerisinde Allah’ın hükmü olduğu
için Tevrât’ın tahrif edilmişliğini ve nesh edildiğini
reddeden ve Kur’an’ın, Tevrât’ın Arapçası olduğuna inanan Ateş, Nuh Kıssasında Tevrât’ta anlatılan teferruatlarla ilgili şöyle der: “Kur’an, gereksiz 73 Ateş, Tefsir, III, 47. 74 Ateş, Tefsir, III, 48. 75 Ateş, Tefsir, II, 535. 76 Ateş, Tefsir, I, 222. 77 Ateş, Tefsir, IV, 57 78 Ateş, Tefsir, IV, 59. 79 Ateş, Tefsir, IV, 58.
80 Ateş, Tefsir, IV, 489. 81 Ateş, Tefsir, IV, 311. 82 Ateş, Tefsir, III, 361.
olan böyle teferruata girmez”.
81 “Bu teferruatların,
insan eliyle girdiğinde şüphe yoktur”.
82
Tevrât’taki böyle teferruat içeren bilgilerin,
insan eliyle sonradan sokulduğunu kabul eden
Ateş’in, Kur’an’da olup da Tevrât’ta olmayan bilgilerle ilgili yaklaşımı da şöyledir:
Muhtemelen Hz. Peygamber zamanındaki
nüshalarda bunlar vardı. Ama sonradan kayboldu.
Çünkü öyle olmasaydı, itiraz söz konusu olurdu, olmadığına göre bu bilgiler vardı.
Kur’an’da verilen bilgilerin Tevrat’ta zamanla
kaybolduğu tezini bir an için kabul edelim. Ancak
şu anda Tevrat’taki verilen bilgilerle, Kur’an’ın bilgileri çelişmektedir. Bu konuda Ateş bir açıklama
yapmamaktadır. Sadece buradaki bilgiler oraya
uyar deyip geçiştirmektedir. Çelişkilere değinmemektedir. Bu minvalde Nuh Kıssası üzerinde durmaya çalışalım. Burada biz, sadece kıssa’nın
Tevrât’takiyle çeliştiği bazı yerlerini zikredeceğiz.
Kur’an’da kıssa şöyle anlatılır. “Allah, Hz.
Nuh’u kavmine elçi olarak gönderdi. Kavminden
az kimse ona iman etti. Hz. Nuh’un karısı ve oğlu
ona iman etmedi. Allah, Hz. Nuh’a gemi yapmasını
ve iman edenlerle birlikte gemiye binmesini emretti… Hz. Nuh’un karısı ve oğlu, ona iman etmediğinden dolayı helâk edilenlerden oldu.”
Şimdi de Tevrât’taki Kıssa’yı okuyalım.
Hz. Nuh’un üç oğlu vardı, Tanrı Hz. Nuh’a,
“İnsanlığa son vereceğim” dedi. Göklerin altında
soluk alan bütün canlıları yok edeceğim, yeryüzünde her canlı ölecek. Ama seninle bir anlaşma
yapacağım, Oğulların, karın, gelinlerinle birlikte
gemiye bin. Tanrı, Hz. Nuh’a karın, oğulların ve
gelinlerinle birlikte gemiden çık.
83 dedi.
Görüldüğü gibi Kur’an’da Hz. Nuh’a iman
edenler vardır, helâkın evrensel olduğu net değildir, Hz. Nuh’un karısı ve oğlu helâk olanlardandır;
Tevrât’ta ise Hz. Nuh’a iman eden yoktur, helâk evrenseldir, bütün canlılar yok edilmiştir, Sadece Hz.
Nuh’un karısı ve oğullarının hepsi kurtarılmıştır.
Peygamber zamanındaki nüshada Kur’an’daki
bilgiler varsa, o zaman şu andaki tevili mümkün
olmayan Tevrât’taki sözde ayetleri ne yapacağız.
“Nesh diye bir şey söz konusu olmadığına göre,
bunlar insanların elleriyle soktukları bilgilerdir
mi?” diyeceğiz. Eğer öyle ise Tevrât’taki bu tür
bilgileri, nasıl Allah’ın hükmü kabul edeceğiz
veya neye göre tespit edeceğiz? Kur’an’a göre ise,
o zaman Kur’an, şu andaki Tevrat’ın tahrif edildiğini ifade etmektedir. Hz. Nuh kıssası buna örnektir.
Diğer bir örnek olarak da Hz. Lût’un (a.s.) Kıssasını verebiliriz. Ateş, Kıssa’yı Kur’an’a göre anlattıktan sonra şöyle der:
“Bu Kıssa, Tevrât’ın Tekvin Sifrinin 19ncu babında anlatılmaktadır. Burada anlatılanlar, oradakilere uyar. Ancak Kur’an, olayın özetini almış ve
onu hikâye üslubundan öğüt üslubuna dökerek anlatmıştır. Ancak delikanlı şeklinde görünen meleklerin gelmesinden, Hz. Lût’un sıkılmış olduğu,
bunaldığı cümleleri bu günkü Tevrât’ta yoktur.
84
Herhâlde vaktiyle vardı ancak zamanla oda kaybolmuştur.
85
Şimdi Ateş’in de belirttiği “Burada anlatılanlar, oradakilere uyar.” sözünün yanında şimdi
“orada/Tevrât’ta anlatılanların, buraya/Kur’an’a
uyup uymadığına” bir bakalım.
Tevrât’ta Hz. Lût’un kızlarının marifeti şu şekilde anlatılır. Helak’tan kurtulmak için kaçıp bir
dağa yerleştiklerinde aralarında şöyle bir konuşma
geçer.
“…Büyük kız, küçük kız kardeşine ‘babamız
yaşlı’ dedi. Burada bizimle yatacak bir erkek yok,
bunun için ‘gel babamıza şarap içirelim, soyumuzu
devam ettirmek için onunla yatalım’ der. Sonra
Lût’u sarhoş ederek, birinci gün büyük kız, ikinci
günde küçük kız öz babalarıyla birlikte olurlar…”86
Şimdi hangi vicdan sahibi, bu bilgilerin Allah’ın hükmü olduğunu, Kur’an’a uyduğunu iddia
edebilir. Ayrıca Kur’an, Hz. Lût’un karısının helâk
olacağını takdir ettiğini belirtirken Tevrât’ta melekler, Hz. Lût’un karısını da kurtarmak için şehrin
dışına çıkarmışlardı.
83 Tekvin: 6,7.
84 Ateş, Tefsir, IV, 323. 85 Ateş, Tefsir, V, 72. 86 Tekvin: 19.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ... Mustafa HOCAOĞLU
Journal of Islamic Research 2012;23(1) 53
Mustafa HOCAOĞLU SÜLEYMAN ATEŞ’İN TEFSİRİNDE BÜTÜNLÜK SORUNU: EHLİ KİTAB’IN CENNET’E GİRMESİ..
54 Journal of Islamic Research 2012;23(1)
Burada Hz. Yûsuf’un Kısasına da değinmek isteriz. Ateş’in, Yûsuf 1-2. ayetlere dayanarak,
Kur’an’ın Tevrât’ın arapçası olduğu iddiasını hatırlatarak konuya girelim.
Hz. Yûsuf Melik’in yanında büyür, Melik’in karısı, Hz. Yûsuf’tan hoşlanmaktadır. Bir gün Hz. Yûsuf’a, benimle yat der ve Hz. Yûsuf’un elbiselerinden
tutar. Hz. Yûsuf, elbiselerini çıkararak kadının eline
verir ve kaçarak dışarı çıkar. Elbiseler, kadının yanında kalır, kadın bunun üzerine, adamları çağırarak Hz. Yûsuf’u suçlar, efendisi eve gelinceye kadar
elbiseleri yanında tutar.…” olay Tevrât’ta bu şekilde
anlatılırken Ateş’e göre, Tevrât’ın Arapçası olan
Kur’an’da bilindiği gibi olay şöyledir.
“…Kadın, kapıları kapatıp Hz. Yûsuf’la birlikte
olmak ister, Hz. Yûsuf ona meyleder o Hz. Yûsuf’a,
Hz. Yûsuf, rabbinin burhanını görünce, kadından
kaçmak için kapıya yönelir. Ancak kadın onun
gömleğini arkadan yırtar. Ve Yûsuf, kapının
önünde efendisini bulur…”
Ateş, asıl ve tercüme arasındaki bu farklılıklara ne hikmetse hiç değinmemektedir. Acaba Tevrât’tan “elbiselerin çıkarılması ve Hz. Yûsuf’un
elbiseleri kadının yanında bırakıp kaçması”, Arapça’ya çevrilirken “arkadan yırtılma” şekline dönerek bir tahrife mi uğradı? Veya “Hz. Yûsuf’un
kaçtığını gören kadının, adamları çağırıp Hz. Yûsuf’a iftira atması ve efendisi eve gelinceye kadar
elbiseleri yanında tutması” olayı Arapça’ya tercüme
edilirken nasıl olurda Hz. Yusuf’un kapıdan çıkarken “kapının önünde efendisini bulması” şeklinde
çevrilir? Bu farklılıkların sebebi ne olabilir? Acaba
zaman kavramı mı değişti? Ateş, bu sorunlara ne
yazık ki hiç değinmemiştir.
Bu açıklamalarla biz, Ateş’in bu farklılıkları
reddettiğini iddia etmiyoruz. Ancak Ateş’in bu
farklılıklar konusunda bir açıklama yaptığını görmediğimizi ve bize göre peygambere asla izafe edilemeyecek bu bilgilerin konumuz açısından
problem arz ettiğini vurgulamak istiyoruz.
SONUÇ
Ateş Yahudi ve Hrıstiyanların Allaha ve ahiret gününe iman ettikleri takdirde onların cennete gireceğini iddia etmektedir. Ancak Ateşin tefsirinde
tespitlerimize göre onların cennete girebilmeleri
için Allah’a şirksiz iman, ahiret gününe iman ve
salih amel işlemenin yanında:
Allah’tan gelen bütün kitaplara ve peygamberlere iman etmeleri, Hz. Muhammed’e ve
Kur’an’a uymaları, Allah’ın ve Resulullah’ın haram
kıldığını haram, helâl kıldığını helâl kabul etmeleri, Namaz kılmaları, Hz. Muhammed’in (a.s.) kıblesine yönelmeleri, zekât vermeleri, İbrahim’in dini
olan İslam’ı kabul etmeleri gerekmektedir. Kısaca
Müslüman olmaları ve Kur’an’ın emrettiği bir hayatı yaşamaları gerekmektedir. Dolayısıyla Süleyman Ateş’in bir yanıyla gelenekten farklı bir şey
söylediği zannedilse de aslında bize göre onun tefsirinde konuyla ilgili açıklamaları bütün olarak göz
önünde bulundurulduğunda geleneğin düşüncesinden çok da farkı bir şey söylemediği ortaya çıkmaktadır.
Tevratın tahrifat meselesinde ise o, Hz. Peygamber zamanında tahrif edilmemiş bir tevratın olduğunu varsaymaktadır. Ancak görebildiğimiz
kadarı ile bu konuda da zihni karışık durumdadır.
Çünkü hem Hz. Musa’dan çok sonra kaleme alınan
Tevrat’ın tahrif olmamasının imkânsız olduğunu
kabul etmekte, hem de peygamber zamanında tahrif olmamış bir Tevrât nüshasının varlığına inanmaktadır. Hem şu andaki Tevrat’a, insan eliyle
bilgiler sokulduğunu ve onda tahrifat yapıldığını
ifade etmekte, hem de Tevrat’ın Allah’ın hükmü
olduğunu kabul etmektedir.
Biz, Ateş’in tefsirinde incelediğimiz örneklerde
verilen bilgilerde bir bütünlük göremedik. Yani bir
ayetin tefsirinde verilen bir bilgi, ilgili diğer ayet işlenirken kullanılmadığı gibi bu bilgiyle çelişen
başka bir açıklama yapılmaktadır. Bu farklı açıklamalar da bizde daha önce verilen bilgilerin ya unutulduğu ya da o ayet tefsir edildiği dönemde Ateş’in
daha önceki düşüncesinin değiştiği izlenimi oluşturmuştur. Bu tarz tefsirler de haliyle anlam bütünlüğünü bozduğu gibi aynı zamanda anlam
kargaşasına da sebep olmaktadır. İncelediğimiz iki
konu için de bu durumun geçerli olduğuna inanmaktayız.
.ÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE
BİR DEĞERLENDİRME
Gökhan ATMACA
Öz
Süleyman Ateş çağdaş dönemde yetişmiş İslam bilginlerindendir. İlim dünyasına yaptığı katkılarıyla gündemde olmuş, bazen de bazı fikirleri sebebiyle tepkiler almıştır. Tepki alan fikirlerinden biride Bakara Sûresi 62. âyete yaptığı yorumlardır. Bu çalışma Ateş’in bu âyete yaptığı
yorumla, müfessirlerin yorumları ve çağdaş yorumlar üzerine olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Süleyman Ateş, Bakara, Âyet, Âhiret.
An Evaluation on Suleyman Ates’s Tafsir About al-Baqara 2/62
Abstract
Suleyman Ates grown in the contemporary period. The men of Muslim scholars. His contributions to the world of science has been on the agenda. Sometimes due to some of the ideas received responses. The sixty-second verse from Quran Sura is one of them. This verse has been
criticized because of his comments. This study on this subject is discussed.
Key Words: Suleyman Ates, al-Baqara, Verse, Life afterdeath.
Giriş
Süleyman Ateş çağdaş dönemde yetişmiş, eserlerinde ortaya koyduğu fikirleriyle zaman zaman gündemde olan İslam bilginlerinden biridir. Ateş’in
ilim dünyasına katkısı tartışılmamakla birlikte kendisi bazı konulardaki
yorumları sebebiyle çokça tenkide maruz kalmıştır. Onun bu tür görüşleri
ilim dünyasında halen tartışmalara konu olmaktadır. Ateş’in tartışma yaratan görüşlerinden biri Bakara Sûresi 62. âyette bahsi geçen Yahûdîler, Hristiyanlar ve Sâbiîler’in ahiretteki durumlarının ne olacağı hususunda yaptığı
yorumlardır. Biz de bu çalışmamızda Ateş’in bu âyetteki yorumları üzerinde
duracak, müfessirlerin aynı âyeti nasıl yorumladıklarını ele alıp, Ateş’in
yorumlarıyla bu yorumlar arasında mukayese yapma imkanı sunmuş olacağız. Bununla beraber çağdaş ilim adamlarından bazılarının aynı âyet hakkındaki görüşleri üzerinde de duracağız.
Bakara Sûresi 62. âyetin bir benzeri Mâide Sûresi 69. âyettir. Bu iki âyet
benzer olduğu için çalışmamızda her bir âyetin yorumu üzerinde ayrı ayrı
durmayacağız. Nitekim müfessirlerin çoğu bu iki âyetin benzer olması sebebiyle âyetlerle ilgili yorumlarını daha ziyade Bakara Sûresi 62. âyette zikretmişlerdir. Sebebi de bu âyetin Mushaf’taki sıralamada önce olması, mü-
Yrd. Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi
Bölümü Öğretim Üyesi (gatmaca@sakarya.edu.tr)
2 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
fessirlerin görüşlerini bu âyette vermeleri ve Mâide Sûresi 69. âyette tekrara
lüzum görmemeleridir.
A. Bakara Sûresi 62. ve Mâide Sûresi 69. Âyetler
Bakara Sûresi 62. âyetin metni ve meâli şöyledir:
َ
ل
َمِ
ع
َ
ِر و
اآلخِ
ِ
م
ْ
و
َ
الْي
َ
و
ِِبََّّللِ
َ
ن
َ
آم
ْ
ن
َ
َني م
ِ
ئ
ِ
َّصاب
ال
َ
َى و
ار
َ
النَّص
َ
وا و
ُ
اد
َ
ه
َ
ين
الَّذِ
َ
ُوا و
ن
َ
آم
َ
ين
َّن الَّذِ
ِ
إ
ْ
ِهم
ْ
لَي
َ
ٌف ع
ْ
و
َ
ال خ
َ
و
ْ
م
ِِ
ِ
ّب
َ
َ ر
ْد
ن
عِ
ْ
م
ُ
ه
ُ
ر
ْ
أَج
ْ
م
ُ
لَه
َ
ً ف
ا
اِلِ
َ
ص
ُوَن
ن
َ
ز
ْ
ََي
ْ
م
ُ
ال ه
َ
و
“Şüphesiz inananlar; Yahûdîler, Hristiyanlar ve Sâbiîler(den) Allah'a ve ahiret
gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rableri katında mükâfat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
Mâide Sûresi 69. âyetin metni ve meâli şöyledir:
َ
ص
َ
ل
َمِ
ع
َ
ِر و
اآلخِ
ِ
م
ْ
و
َ
الْي
َ
و
ِِبََّّللِ
َ
ن
َ
آم
ْ
ن
َ
َى م
ار
َ
النَّص
َ
ُوَن و
ئ
ِ
َّصاب
ال
َ
وا و
ُ
اد
َ
ه
َ
ين
الَّذِ
َ
ُوا و
ن
َ
آم
َ
ين
َّن الَّذِ
ِ
إ
ْ
م
ُ
ال ه
َ
و
ْ
ِهم
ْ
لَي
َ
ٌف ع
ْ
و
َ
َ ا خ
ً ف
ا
ُوَن اِلِ
ن
َ
ز
ْ
ََي
“Şüphesiz inananlar ile Yahûdîler, Sâbiîler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret
gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun
da olmayacaklardır.”
Bakara Sûresi 62. âyet Hz. Musa ve kavminden söz eden âyetlerin arasında geçmekteyken, Maide Sûresi 69. âyet Ehl-i Kitap’tan söz eden âyetlerin
arasında yer almaktadır.
B. Bakara Sûresi 62. Âyet’in Nüzûl Sebebi
Kur’ân’daki âyetlerin bir kısmı Hz. Peygamber’e bir sorunun sorulması veya
bir hadisenin meydana gelmesinin ardından indirilmiştir. Bu şekilde âyetlerin nâzil olmasına sebep olan durumlara sebeb-i nüzûl denilmektedir.1 Bir
hadiseye dayalı olarak nazil olan âyetleri anlamada sebeb-i nüzûl oldukça
önemli görülmüştür. Nitekim nüzûl sebebini bilmenin önemini Şâtıbî şu
sözlerle açıklar: “Nüzûl sebeplerini bilmemek, bazen şüphe ve çıkmazlar
içerisine düşülmesine yol açabilir ve bu durum, zâhir olan nasları mücmel
hale sokar, bunun sonucunda da ihtilâflar doğar. Bu ise anlaşmazlıklara
sebep olabilir.”2 Dolayısıyla Bakara Sûresi 62. âyetin daha iyi anlaşılabilmesi
için nüzûl sebebinin ne olduğuna bakmak gerekmektedir.
Nakledildiğine göre bu âyet, Selmân el-Fârisî’nin (r.a.) arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Bir gün Selmân (r.a.), Hz. Peygamber’le konuşurken
kendi arkadaşları hakkında, “Onlar namaz kılarlar, oruç tutarlar ve sana
1 Zerkânî, Muhammed Abdülazîm (1953), Menâhilü’l-irfân fî ‘ulumi’l-Kur’ân, Mısır ts., I, 99;
İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, Ankara 1995, s. 115.
2 Şâtıbî, Ebû İshâk İbrâhim b. Musa b. Muhammed el-Gırnati (790/1388), el-Muvâfakât fî
usûli’ş-şerî‘a, (Haz. Abdullah Derrâzî), el-Mektebetü’t-Ticâreti’l-Kübrâ ts., III, 348. Bu konuda geniş bilgi için bkz. İshak Yazıcı, “Nüzul Sebeplerini Bilmenin Kur’ân Tefsirindeki Önemi”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 2, Samsun 1987, ss: 117-
128.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 3
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
inanırlardı. Senin peygamber olarak geleceğine şehâdet ederlerdi.” şeklinde
sözler sarf etmiş ve onların akibeti hakkında Hz. Peygamber’den bir beyanda bulunmasını istemiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Onlar cehennem
ehlidirler.” buyurmuşlardır. Bu cevap Selmân’ı (r.a.) oldukça üzmüş ve bunun üzerine Allah bu âyeti inzâl buyurmuştur.3
C. Bakara Sûresi 62. Âyet’in Nesh Edilip Edilmediği
Arapça’da “nesh”, birşeyi iptal etmek, izale etmek,4 mânâsına gelir. Terim
olarak “nesh”, bir nassın hükmünü daha sonra gelen bir nas ile kaldırmaktır.5
İslâm’ın ilk asırlarında Kur’ân’da neshin mevcudiyeti neredeyse herkes
tarafından kabul edilmiştir.6
İbn Abbas'tan Bakara Sûresi 62. âyetin "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa
asla ondan kabul olunmaz."7 âyeti ile nesh edildiğine dair bir rivâyet gelmiştir.8
Ancak genel kanaat bu âyet-i kerimenin nesh edilmiş olmadığı yönündedir.9
3 Ebü’l-Hasan Mukâtil b. Süleymân b. Beşîr (150/767), Tefsîru Mukatil b. Süleyman, (Thk. Ahmet Ferit), Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 2003, I, 53; Taberî, Ebû Cafer İbn Cerir Muhammed b. Cerir b. Yezid (310/923), Câmiü’l-beyâni ‘an te’vîli âyi’l-Kur’an, (Thk. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî), Kahire 2001/1422, II, 40-45; Vâhidî, Ebü’l-Hasan Ali b. Ahmed b. Muhammed en-Nisâburî (468/1075), Esbâbü’n-nüzûl, Âlemü’l-Kütüb, Beyrut ts., s. 15-16; İbn
Kesir, Ebü’l-Fidâ İmadüddin İsmail b. Ömer (774/1373), Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, Thk. Mustafa es-Seyyid Muhammed, Muhammed Seyyid Reşad, Hasan Abbay, Müessesetü Kurtuba,
Kahire 2000, I, 431; Suyûtî, Ebü'l-Fazl Celaleddin Abdurrahman b. Ebî Bekr (911/1505), edDürrü’l-mensûr fî tefsiri bi’l-me’sûr, (Thk. Abullah b. Abdulmuhasin et-Türkî), Kahire 2003, I,
389-394; Âlusî, Ebü’s-Senâ Şehâbeddîn Mahmûd b. Abdullah (1270/1854), Ruhu’l-meânî fî
Tefsiri’l-Kur’âni’l-azim ve’s-seb’i’l-mes‘ânî, İdâretu’t-tıbâati’l-münîre, Beyrut ts., I, 279.
4 Cevherî, Ebû Nasr İsmâil b. Hammad el-Farabi (400/1009), es-Sıhah tâcü’l-luga ve sıhâhi’larabiyye, (Thk. Ahmed Abdülgafûr Attâr), Beyrut 1990, I, 433; İbn Hazm, Ebû Muhammed
b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zâhirî (456/1064), en-Nâsih ve’l-mensûh fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, (Thk.
Abdülgaffâr Süleymân Bündarî), Beyrut 1986, s. 6; Râzî, a.g.e., I, 636.
5 Cevherî, a.g.e., I, 433; İbn Hazm, a.g.e., s. 7; Râzî, a.g.e., I, 637; Ebû’l-Mensur Abdu’l-Kâhir
Bağdâdî, en-Nâsih ve’l-mensûh, (Thk. Hilmi Kamil Abdu’l-Hâdî, Dâu’l-Adevî), Umman ts., s.
39; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 122.
6 Çetin, “Nesih”, DİA, İstanbul 2006, XXXII, 580. Nesh konusundaki görüşler için bkz. Zerkeşî, a.g.e., II, 30-31.
7 Âli İmrân 3/85.
8 Mâverdî, Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habib (450/1058), en-Nüket ve’l-uyûn tefsîri’lMâverdî, (Thk. es-Seyyid b. Abdülmaksûd b. Abdürrahim), Beyrut ts., I, 133; Kurtubî, Ebû
Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr (671/1273), el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, Thk.
Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türki, Müessesetü’r-Risale, Beyrut 2006, II, 163; İbn Teymiyye,
Ahmet b. Abdulhalim b. Abdusselâm (786/1328), Tefsîru âyâtin eşkilat, (Thk. Abdulaziz b.
Muhammed el-Halife), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad 1996, I, s. 250-251; Suyûtî, ed-Dürrü’lmensûr, I, 394.
9 Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 163; İbn Teymiyye, Tefsîru âyâtin eşkilat, I, 252-253.
4 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
D. Süleyman Ateş’in Bakara Sûresi 62. Âyeti Tefsiri
Ateş, Bakara Sûresi 62. âyetin tefsiri hakkında müfessirlerin genellikle Kitâb
ehlinden Allah’a ve âhirete inanmış olan kimselerin ancak Hz. Muhammed’e
inanıp Müslüman oldukları takdirde güvene kavuşup, âhirette üzüntüye
uğramayacakları kanaatinde olduklarını ifade etmektedir. Ayetin mutlak
oluşundan yola çıkan Ateş, Kur’ân’ın tanımladığı biçimde Allah’a ve âhirete
inanan herkesin güvene kavuşup üzüntüden kurtulacağını söylemektedir.
Bu görüşlerine Âli İmrân Sûresinin 113-115. âyetlerini10 delil getirmektedir.11
Burada Mâide Sûresi 69. âyete de değinen Ateş sözlerine şöyle devam etmektedir: “Gerek iki kez inmiş bu âyetten, gerek Kur’ân’ın başka âyetlerinden anlıyoruz ki Allah, cennete girmek için üç şart belirlemiştir: 1) Allah’a
şirksiz imân, 2) Âhiret gününe imân 3) Sâlih amel: Allah’a ibâdet etmek ve
yararlı iş yapmak. İşte bu şartları yerine getiren her kul, Kur’ân’a göre cennetliktir.”12
Ateş, Mâide Sûresinin 69. âyetinde meseleye tekrar değinmiş ve bu âyetle
Bakara Sûresinin 62. âyetinin Allah’a ve âhirete inanıp iyi iş yapan Müslümanların, Yahûdîlerin, Hrıstiyanlar’ın ve Sâbiîler’in korku ve üzüntü çekmeyeceklerini söylemiştir. Ateş, Hz. Muhammed’e gelen vahiyleri inkâr
eden ve ona düşman olan Yahûdî, Sâbiî ve Hrıstiyanlar’ın bir esas üzere
olmadıklarını çünkü onların Tevrat ve İncil’in gereklerine ters düştüklerini,
Allah’tan indirileni reddettiklerini beyan etmiştir. Ateş’e göre bütün dinlerin
ruhu Allah’ın buyruğuna saygı ve O’nun yaratıklarına şefkattir. Ayrıca
Kur’ân’ın cennetle müjdelediği Hristiyanlar, teslise inananlar değildir. Hz.
Peygamber devrinde Hristiyanlardan Allah’ın birliğine inananlar ve yalnız
O’na tapanlar da vardı. İşte Kur’ân, bu muvahhid Hristiyanları da güzel
amel yaptıkları takdirde Cennet ile müjdelemiştir.13 Başka yerde ise Ateş,
Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanan, salih amelde bulunan, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve Ona gelen Kur’ân’ın da Hakk’ın vahyi olduğunu
kabul etmekle birlikte Müslüman olmayıp kendi dini üzere giden insanların
da cennete gireceğini söylemektedir. O’na göre bu şekilde Allah’a inanan
kimse, sadece Allah’a ibadet ettiği için Müslümandır. Onun eksiği, Hz. Peygamber’in tanımladığı ibadet yöntemini ve din kurallarını kabul etmekle
beraber, kendi dininde kalmasıdır. Bu adam, kendi dininde kalsa da yine
10 Âyetler meâlen şöyledir: “Ama hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup
Allah'ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe
inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayır işlerine koşarlar. İşte onlar iyilerdendir. Yapacakları hiçbir iyilik inkar edilmeyecektir. Şüphesiz Allah, korunanları bilmektedir.”
11 Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1989, I, 174-
175.
12 Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, I, 175.
13 Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, III, 34.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 5
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
muvahhiddir. Peygamber’e tabi olmak tevhidin şartı değildir. Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir yerinde tevhid, böyle bir şarta bağlanmamıştır.14 Ateş, bu tezine
Hz. Peygamber’in Necâşî’nin ardından gıyaben kıldığı cenaze namazını da
delil getirmektedir. O’na göre Necâşî’nin yaptığı, sadece Peygamber’in hak
olduğunu kabulden ibaret olup dininden vazgeçmemiş, Müslümanlarla
beraber namaz kılmamıştır. Ateş’e göre, Necaşi dininden ayrılmış olsaydı,
Hristiyan ülkede hükümdarlığa devam edemezdi. Onun yaptığı, Peygamber’in doğruluğunu, Kur’ân’ın vahy olduğunu kabulden ibaret idi. Sadece
bu kadarı, onun ebedi saadeti için kafi görülmüştür. Buradan yola çıkan
Ateş, Allah’ın geniş rahmetini daraltmaya hiç kimsenin hakkı yoktur, demektedir.15
Ateş, Tefsiri’nde başka bir yerde ise şunları söyler: “Bakara 62, Âli İmrân
113-114, özellikle Âli İmrân 55. âyeti16 İsa’ya tabi olanların, ta kıyamete kadar inkar edenlerin üstünde tutulacağını dolayısıyla Hristiyanlığın kıyamete
dek süreceğini kanıtlar. Bütün bu âyetlerden ve benzerlerinden anlıyoruz ki
Allah’a kulluk eden, ahirete inanan ve ellerinde bir ilahi kitapları, bir şeriatleri bulunan toplumlar, mutlaka kendi dinlerini bırakıp Hz. Muhammed’e
tabi olmakla yükümlü tutulmamışlardır. Onların kendi dinlerinin hükümlerine göre yaptıkları ibadetler de Allah katında makbuldur ve onlar yaptıkları
iyiliklerin, hayırların karşılığını göreceklerdir. Nitekim Kur’ân’da Âli İmrân
115. âyet var.”17 Görüldüğü üzere Ateş, Bakara Sûresi 62. âyette yaptığı yorumlara sadece bu âyete dayanarak varmamıştır. Bilakis bahsi geçen âyetlerle birlikte Bakara Sûresi 285, Nisâ Sûresi 163, Bakara Sûresi 131-133, 136,
Mâide Sûresi 112, En’âm Sûresi 12, A’râf Sûresi 156. âyetleri de görüşlerine
delil olarak getirmiştir.18 A’râf Sûresi 156. âyetin ardından, Allah’a şirksiz,
ahirete şeksiz inanan ve salih amel yapan her ilahi din mensubunun cennetle
müjdelendiğini ifade etmiştir.19 “(İş) Ne sizin kuruntularınızla, ne Kitap ehlinin
kuruntularıyla olmaz. Kötülük yapan, onunla cezalandırılır ve kendisine Allah'tan
başka ne dost, ne de yardımcı bulamaz. Erkek veya kadından her kim inanarak güzel
işler yaparsa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratıl-
14 Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, IV, 527.
15 Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, IV, 528.
16 Âyet meâlen şöyledir: “Hani Allah şöyle buyurmuştu: “Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son
vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkâr edenlerden kurtararak temizleyeceğim ve sana
uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır.
Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”
17 Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, VI, 443-444.
18 Süleyman Ateş, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslâmî Araştırmalar, Cilt 3, Sayı: 1,
Ocak 1989, s. 7-8. Ateş makalesinde diğer bazı âyetleri de görüşlerine delil olarak getirmiştir. Bkz. a.y. s. 8-23.
19 Ateş, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, s. 8.
6 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
mazlar.”
20 meâlindeki âyetlerden yola çıkan Ateş’e göre Bakara Sûresi 62.
âyet ve Mâide Sûresi 69. âyet, Arabistan’da bilinen din mensuplarının Nisa
Sûresi 123-124. âyetlerdeki prensiplere bağlı kalmaları halinde cennete gideceklerini ifade etmektedir.21
E. Müfessirlerin Âyeti Ele Alış Biçimi
Müfessirlerin bu âyetle ilgili açıklamalarını iki başlık altında ele alabiliriz.
Birincisi bu âyette geçen terimlerin tefsirleri, ikincisi ise âyette bahsi geçen
grupların ahiretteki durumları hakkındaki görüşleri:
1. Âyette Geçen Terimler
آ َمنُوا) edenler İman 1.1.
“İman edenler” den kimlerin kastedildiği ihtilaflıdır. Bu konudaki görüşler
şunlardır:
a) Bu kimseler Hz. Peygamber gönderilmeden önce Yahûdilik ve Hristiyanlık’ın batıl itikadlarından uzak durmuş ve Hz.İsâ’ya inanmış kimselerdir.
Meselâ; rahib Bahîrâ, Habîbu’n-Neccâr, Selmân-ı Fârisi, Ebu Zerr el-Gifâri,22
Zeyd b. Kuss b. Sâide, Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel gibi.23
b) Allah Teâlâ, bu sûrenin öncesinde, münafıkların yolunu, sonra da
Yahûdîler’in yolunu anlatmıştır.24 Buna göre Allah’ın bu âyetteki “iman
edenler” ifadesinden maksat, kalpten değil de “lisânen (zahiren) imân etmiş” kimselerdir. Bunlar da münafıklardır.25 Buna göre Allah Teâlâ, burada
önce münafıkları, sonra Yahûdiler’i sonra Hristiyanlar’ı, daha sonra da
Sâbiîler’i saymıştır. Bu nedenle sanki Allah Teâlâ: “Bu batılcılardan kim
20 Nisâ 3/123-124.
21 Ateş, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, s. 8-9.
22 Râzî, Ebu Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin (606/1209), Tefsîru’l-Kebîr=
Mefâtihü’l-gayb, Daru’l-fikr, Beyrut 1981, III, 112; Hâzin, Alaeddin Ali b. Muhammed b.
İbrâhim el-Bağdadi (741/1341), Lübâbü’t-te’vîl fî meâni’t-tenzîl, Beyrut 1979/1399, I, 67.
23 İbn Atıyye el-Endelûsî, Ebû Muhammed Abdülhak b. Gâlib (541/1147), el-Muharrerü’l-veciz
fî tefsîri’l-kitâbi’l-azîz, (Thk. Abdüsselam Abdüşşâfî Muhammed), Lübnan 1993/1413, I, 156;
Râzî, Ebu Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin (606/1209), Tefsîru’l-Kebîr=
Mefâtihü’l-gayb, Daru’l-fikr, Beyrut 1981, III, 112. Benzer bir görüş için bkz., İbn Teymiyye,
Tefsîru âyâtin eşkilat, I, 246.
24 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl, I, 67.
25 Zemahşerî, Ebü’l-Kâsım Cârullah Mahmûd b. Ömer b. Muhammed (538/1144), el-Keşşâf ‘an
hakâiki gavâmizi’t-tenzîl ve ‘uyûni’l-ekâvil fî vucûhi’t-te’vîl, (Thk. Adil Ahmed Abdülmevcud,
Ali Muhammed Muavviz, Fethi Abdurrahman Ahmed Hicazi), Riyad 1998/1418, I, 276; İbn
Atıyye, Veciz, I, 156; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 158;
Beydâvî, Ebû Saîd Nasırüddin Abdullah b. Ömer b. Muhammed (685/1286), Envârü’t-tenzîl
ve esrârü’t-te’vîl, Dâru’l-fikr, Beyrut ts., I, 333-334; Ebusuûd, Kâdi’l-Kudât Mahmut
(982/1574), Tefsîru ebi’s-suûd, (Thk. Abdulkadir Ahmet Ata, Mektebetü Riyadi’l-Hadîs, Riyad yy., I, 183.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 7
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
hakiki olarak imân ederse, Allah katında mü’minlerden olur.” demektedir.
Bu görüş Süfyan es-Sevrî’ye aittir. 26
c) Allah’ın “İman edenler” ifadesinden muradı, gerçekte Hz. Muhammed’e inanan kimselerdir. Bu ifade geçmişle alâkalıdır. Daha sonra gelen
“Kim Allah’a imân ederse” ifadesi ise gelecekle ilgilidir. Buna göre bunların
manası, “Bundan önce imân eden, imânını sürdüren ve gelecekte de sürdürecek olan kimseler...” demektir. Bu görüş, kelamcılara aittir.27
d) Peygamberleri ve Allah tarafından getirdiklerini tasdik edenler, demektir.
28
e) Münafık olmayıp imanlarında sadık olan ve bu imanlarını da ikrar
edenler kastedilmektedir.29
:( َهادُوا) Yahûdîler 1.2.
“Hâdû” kelimesinin manası hususunda şu görüşler beyan edilmiştir:
a) İsrailoğulları buzağıya tapmışlar,30 Hz. Musa’nın ikazıyla tevbe etmişler ve: “Ya Rabbi biz tevbe ederek sana döndük.”
31 demişlerdir. Bundan ötürü
Yahûdî ismini almışlardır.32
b) Benî İsrâil, Hz.Yakub’un en büyük çocuğu olan Yehûda’ya nisbet edildikleri için “Yahûdî” diye isimlendirilmiştir. Araplar kelimeyi Arapça bir
şekle sokmak için “dâl” harfi ile telâffuz etmişlerdir. Çünkü onlar Arapça
olmayan isimleri, dillerine aktardıkları zaman bazı harflerini değiştirirler.33
c) Amr b. Âlâ şöyle demiştir: Onlar Tevrat’ı okurken sallandıkları için
sallanma manasına gelen bu isimle isimlendirilmişlerdir. 34
d) Tevbelerine ve birbirlerine karşı dostluklarına binâen bu adı almışlardır.35
َر ى) Hristiyanlar 1.3.
َصا
:(النَّ
Bu kelimenin iştikakı hususunda da birkaç görüş vardır:
26 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112.
27 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112.
28 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 32.
29 Mukâtil b. Süleyman, Tefsîr, I, 53; Mâverdî, en-Nüket ve’l-uyûn, I, 131.
30 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112.
31 Âraf 7/156.
32 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 32; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’lKur’an, II, 158.
33 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 158.
34 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112.
35 İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 432.
8 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
a) Hz.İsâ’nın doğduğu,36 konakladığı37 ve bu din mensuplarının38 yaşadığı kasabanın adı “Nâsıra”dır. Bundan dolayı Hristiyanlar da bu kasabaya
nispet edilerek isimlendirilmişlerdir.39
b) Birbirleriyle yardımlaştıkları için “yardımlaşmak” manasına gelen
ensâr (أنصار (dan dolayı bu ismi almışlardır.40
c) Hz. İsâ, havarilerine “Allah yolunda bana yardım edecek olanlar
(ensârım) kimlerdir?”41 demiş42 ve onlarda Hz. İsa’ya yardım etmişler, bu
nedenle de bu isimle isimlendirilmişlerdir.43
ِئِي َن) Sâbiîler 1.4.
ال َّصاب
es-Sâbiûn (ئون
ٍ
الصاب (terimi Sâbi’ (صابئ (kelimesinin çoğulu olup mânâsı “Dinini
bırakıp başka bir dine dönen” demektir.44 Bu manada Araplar da Hz. Peygamber’i “Sâbiî” diye isimlendirmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber, Araplara
inandıkları dinden başka bir din göstermiştir.45 Buna göre Sâbiî’ler kitap
ehli’nin dininden çıkmış olan kimselerin adıdır. 46
Başka bir görüşe göre Musul civarında yaşayan ve “La İlâhe İllallah” diyen; fakat herhangi bir dine ve kitaba uymayan, hiçbir amel işlemeyen ve
Resûlullah’a da iman etmeyen bir topluluk olarak da nitelendirilmişlerdir.
Bundan ötürü Mekkeli müşrikler ilk başlarda Hz. Peygamber ve ashabı için
bu terimi kullanmışlardır.47
Sâbiîlerin kimliği ile ilgili farklılıkların yanı sıra inançlarıyla ilgili de müfessirler farklı kanaatlere sahiptirler. Müfessirlerin, Sâbiîlerin itikadları hakkındaki görüşleri şöyledir:
a) Kestikleri hayvanlar yenilmeyen ve kadınları ile evlenilmeyen48
Mecûsî ve Yahûdiler’den49 bir gruptur. 50
36 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 34.
37 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’ân, II, 160.
38 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 33; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’ân, II, 160..
39 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 32; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’lKur’an, II, 160; İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-‘Azîm, I, 432.
40 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 32; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’lKur’an, II, 160; İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 432.
41 Sâf 61/14.
42 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 34; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’lKur’an, II, 160; İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 432.
43 Zemahşeri, Keşşaf, I, 277.
44 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 34; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112.
45 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 161.
46 Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 161.
47 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 36.
48 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 36; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’lKur’an, II, 161.
49 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 36; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 9
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
b) Meleklere tapan, aynı zamanda kıbleye doğru dönüp namaz kılan ve
Zebûr okuyan bir kavimdir.51
c) Meleklere tapan ve her gün beş kere güneşe doğru ibâdet eden kimselerdir.52
d) Kitap ehlinden bir gruptur.53
e) Irak’ın ötesinde bir kavim olup bütün peygamberlere inanırlar ve her
yıl otuz gün oruç tutarlar. Yemen’e doğru günde beş vakit namaz kılarlar.54
f) Sâbiîler ne Yahûdî ne Hristiyan ne Mecûsî ve ne de müşrik olan bir kavimdir. Onlar kendi fıtratları üzere kalmışlardır. Tâbi olup uyguladıkları bir
dinleri yoktur.55
g) Peygamberin çağrısının kendisine ulaşmadığı kimselerdir.56
h) Sâbiîler, dinleri Hristiyanlara benzeyen bir topluluktur. Şu kadar var
ki onların kıblesi güney rüzgarının estiği tarafa doğrudur. Bu görüşe göre
Sâbiîler Nuh’un (a.s.) dini üzere olan kimselerdir. 57
ı) Sâbiîler; Mecûsîler, Yahûdîler58 ve Hıristiyanlar arasında bir kavim
olup dinleri yoktur.59
i) Sâbiîleri yıldızlara tapan bir taife60 olarak kabul eden bir görüşe göre
Sâbiîlerin inancı hakkında iki ayrı fikir vardır. Birincisine göre kâinatın yaratıcısı Cenâb-ı Allah’dır. Ancak O, bu yıldızlara ta’zim edilmesini ve onların
ibâdet, duâ ve ta’zim için kıble kabul edilmelerini emretmiştir. 61 İkincisine
göre Allah felekleri ve yıldızları yaratmıştır. Fakat âlemdeki hayır, şer, sıhhat ve hastalık gibi şeyleri idare eden, düzenleyen ve yaratan bu yıldızlardır.
Bundan dolayı insanların, onlara ta’zim etmesi gerekir. Çünkü bunlar âlemi
idare eden ilâhlardır. Hem bu yıldızlar da Allah’a ibâdet ederler. 62
50 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 36; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’lKur’an, II, 161.
51 Mukatil b. Süleyman, I, 53; İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahman b. Muhammed
b. İdrîs (327/938), Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm müsneden ‘an Resûlullah ve’s-sahâbe ve’t-tabiin, (Thk.
Es’ad Muhammed et-Tayyib), Mekke 1997/1417, I, 128; Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 37; Kurtubî,
el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 161; İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 433.
52 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112.
53 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 37; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 161.
54 İbn Ebî Hâtim, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm, I, 128; İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 433.
55 İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 434.
56 İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 434.
57 İbn Ebî Hâtim, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm, I, 128; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 161.
58 İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 432.
59 İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I, 432.
60 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 113. Râzî bu görüşün en doğru görüş olduğunu ifade eder. Bkz.
a.y.
61 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 113; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 162.
62 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 113.
10 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
2. Yahûdîler, Hristiyanlar ve Sâbiîler’in Ahiretteki Durumları
Yahûdîler’in, Hristiyanlar’ın ve Sâbiîler’in dinleri üzerine devam ederek
Allah’a ve ahirete iman etmeleri halinde mümin sayılıp sayılamayacakları ve
ahiretteki durumlarının ne olacağı tartışmaya sebep olmuştur. Tartışmanın
çıkış noktası ise araştırmamızın konusu olan Bakara Sûresi 62. âyetin “Allah'a ve ahiret gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rableri katında mükafat
vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” kısmıdır. Bir görüşe
göre “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler” den maksat; Allah’ı tasdik eden,
öldükten sonra dirilmeyi, kıyamet gününü ikrar eden kimselerdir.63 İbn
Atiyye ve Kurtubî’ye göre ise Allah’a ve ahirete iman içerisine, Peygamberlere, kitaplara ve öldükten sonra dirilişe iman dahildir.64 Dolayısıyla onlara
göre Hz. Muhammed’e iman şarttır.
Bazı müfessirler ise söz konusu ayetteki “İman edenler” ifadesinden halis
bir şekilde İslam dinine girmenin kastedildiğini söylerler.65
Bir kısım İslam bilginine göre âyette zikredilen “Şüphesiz inananlar;
Yahûdîler, Hristiyanlar ve Sâbiîler(den)” buyruğuyla, Hz. Muhammed’e ve
onun Allah katından getirdiklerine iman edenler kastedilmiştir.66 Yine bir
kısım İslam bilginine göre Ehl-i Kitap olan Yahûdîler, Hz. İsa’ya kadar Tevrat’a sarıldıkları müddetçe mümin sayılırlar. Hz. İsa geldikten sonra ona
iman etmeyenler hüsrandadırlar. Hristiyanlar da Hz. Muhammed gelinceye
kadar Hz. İsa’ya uydukları takdirde mümin sayılırlar.67 Hz. Muhammed
geldikten sonra ona iman etmek zorundadırlar.68
Râzî’ye göre, Allah, âyette geçen fırkaların dalâletlerinden vazgeçip hak
dini tasdik ettikleri zaman, onların imanlarını ve taatlarını kabul edeceğini
ve onları huzurundan kovmayacağını belirtmiştir. Allah kendisine imân
ettikleri takdirde âhirette onlara mükâfat vereceğini açıklamıştır. Yani “Allah’a imân etme” ifadesine, Allah’ın vâcib kıldığı şeylerden olan peygamberlerine imân girdiği gibi “Âhiret gününe imân etmek” ifadesine de âhiretle
ilgili bütün hükümler girer.69
63 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 37-38.
64 İbn Atıyye, Veciz, I, 158; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 162.
65 Zemahşeri, Keşşaf, I, 277; Beydâvî, Ebû Saîd Nasırüddin Abdullah b. Ömer b. Muhammed
(685/1286), Envârü’t-tenzîl, I, 334; Âlusî, Rûhu’l-meânî, I, 280.
66 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 38, 39.
67 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 38,40; İbn Atıyye, Veciz, I, 156; İbn Kesir, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, I,
431.
68 Taberî, Câmiü’l-beyân, II, 38,40; İbn Atıyye, Veciz, I, 156; Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 112; Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, II, 162; Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl, I, 67; Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul 1979, I, 196-199.
69 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 113. Benzer görüş için bkz. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 196-199;
373-375.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 11
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
Râzî, âyette geçen “Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır” buyruğu hususunda şöyle demiştir: “Allah, dünyevî meselelerde
onlardan korku ve üzüntüyü kaldıracağını kastetmiştir. Bazı âlimler ise Allah’ın bunu, uhrevî sevap hususunda söylediğini belirtmişlerdir.” Bu ikinci
görüş Râzî’ye göre daha doğrudur. Çünkü ona göre buradaki ifade, nefy
hususunda umûmî bir ifadedir. Korku ve üzüntünün olmaması dünyada
iken bilhassa mükellefler için söz konusu değildir. Nitekim onlar her vakit
ya dünyevî veya uhrevî bir sebepten dolayı üzüntü ve korku içerisindedirler. Bu nedenle Allah, sanki onlara âhirette mükâfaat vaat etmiş ve sonra bu
mükafatın “korku ve endişelerden uzak olacağını” açıklamıştır. Bu da onların mükafatlarının ebedî olmasını gerektirir. Çünkü onlar o nimetin sona
erebileceğini farz etselerdi büyük bir üzüntü yaşarlardı.70
Müfessirlerden İbn Teymiyye bazı kimselerin söz konusu âyetten burada
zikredilen zümrelerin kurtulacaklarını anladıklarını ve hataya düştüklerini,
ayetin Hz. Muhammed’in Peygamberliğinden öncesini anlattığını ifade etmiştir. O âyetin nüzûl sebebi dairesinde anlaşılması gerektiğini söylemiştir.71
Şevkanî ve Meraği ise söz konusu zümrelerin Hz. Muhammed’e ve Kur’ân’a
tâbi olmakla kurtuluşa ereceklerini söylemiştir.72 Son yüzyılın müfessirleri
de son din olan İslam’a tâbi olanların kurtuluşa ereceklerini, Hz. Muhammed’i inkar edenlerin ise imansız olacaklarını beyan etmişlerdir.73
F. Ateş’in ve Müfessirlerin Görüşlerinin Karşılaştırılması
Ateş, Bakara Sûresi 62. âyette bahsedilen zümrelerin cennete gideceğini ifade ederken bu âyetin yanında birçok âyeti kendisine delil getirmiştir.74 Konumuz esas olarak Bakara Sûresi 62. âyet olduğu için bu çerçeveden meseleye bakacak olursak, Ateş’in görüşlerine birkaç husus üzerinden eleştiri getirilebilir:
Birincisi, Ateş’in bu âyeti yorumlarken, âyetin sebeb-i nüzûlünü göz ardı
etmesidir. Halbuki âyetleri anlamada sebeb-i nüzûl oldukça önemlidir. Bu
70 Râzî, Mefâtihü’l-gayb, III, 113.
71 İbn Teymiyye, Tefsîru Âyâtin Üşkilat, s. 242-243.
72 Şevkânî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Havlânî (1250/1834), Fethü’lkadîr: el-câmiu‘ beyne fenneyi’r-rivâyeti ve’d-dirâyeti min ilmi’t-tefsîr, Beyrut ts., I, 93-94; elMerâğî, Ahmet Mustafa, Tefsîru’l-Merâğî, Matbaatu Mustafa el-Bânî, 1946 yy., I, 129.
73 Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 373-375; Seyyid Kutub, Fîzılâli’l-Kur’an,
Akit Yayınları, İstanbul ts., I, 157; Kâsımî, Muhammed Cemâleddîn (1332/1914), Mehâsinu’-
te’vîl, I. Baskı, yy. 1957, II, 141; İbn Âşur, Muhammed Tahir b. Muhammed b. Muhammed
et-Tunûsî (1394/1973), Tefsîrü’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Dâru Sahnun, Tunus, 1997, I, 539.
74 Ancak çağdaş bazı ilim adamları buna karşı çıkmıştır. Örnek olarak Bkz. Talat Koçyiğit,
Cennet Mü’minlerin Tekelindedir”, İslâmi Araştırmalar, Cilt: 3, Sayı: 3, Temmuz 1989, s. 88-89.
12 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
âyetin sebebi nüzûlüne bakılınca âyette zikredilen zümrelerle kimlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. O da geçmişte yaşamış din mensuplarıdır.
İkincisi ise, Ateş’in vardığı bu sonuca geçmiş müfessirlerin hiç birisi
ulaşmamıştır. Burası önemli bir husustur. Müfessirler âyeti adeta kelime
kelime tahlil etmişler, ancak Ateş’in ulaştığı sonuca varmamışlardır. Dahası
Müfessirlerden bir kısmı bu âyetin burada zikredilen zümrelerin hâlihazırdaki inançlarıyla cennete gideceği algısına yol açmaması gerektiğini açıkça
vurgulamıştır. Bunları söylemekle geçmişte varılamayan bir sonuca günümüzde varılamaz demek istemiyoruz; ama hadisenin bu boyutunu da göz
ardı etmemek gerekmektedir. Ebette ki Kur’ân her devre, her insana hitap
edecektir. Her insanın algısı, yorumu, kendi kabiliyetine ve bilgi birikimine
göre de değişecektir. Ancak burada söz konusu bir İslam geleneği vardır.
Onlar niçin böyle bir sonuca varmamışlardır. Onların birikimi, algısı mı
farklıdır, başka şey mi vardır? Birikimleri ve kabiliyetleri hususunda şüphe
götürmez bir nicelik ve nitelik olduğu aşikardır. O halde algıda farklılık
olduğu açıktır. Dolayısıyla Ateş’in Bakara Sûresi 62. âyete bakarak vardığı
sonuca geçmiş ilim adamları, müfessirler varmamışlar, âyetin sebebi
nüzûlünü önemsemişler ve görüşlerini bu doğrultuda serdetmişlerdir.
Üçüncüsü “Allah katında hak din, İslâm'dır. O Ehl-i Kitabın ihtilâfları, kendilerine gerçeği bildiren ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki haset ve ihtiras yüzünden olmuştur. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilsinler ki, Allah onların hesabını
çabuk görür.“75, “Sizin yanınızda bulunan Tevrat'ı tasdik etmek üzere indirdiğim
Kur'ân'a iman edin, onu inkâr edenlerin başını siz çekmeyin. Âyetlerimi az bir
fiyatla, yani dünya menfaati karşılığında satmayın. Asıl Bana karşı gelmekten sakının.”76, “Deyiniz ki: “Biz Allah'a, bize indirilen Kur'ân'a, Keza İbrâhim'e, İsmâil'e,
İshak'a, Yâkub'a ve onun torunlarına indirilene ve yine Mûsâ'ya, Îsâ'ya; hülasa
bütün peygamberlere Rab'leri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onlar arasında asla bir ayrım yapmayız. Biz yalnız O'na teslim olan Müslümanlarız.”77, “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de!
Onlardan her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti.
“O'nun resullerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.” dediler ve eklediler:
“İşittik ve itaat ettik ya Rabbenâ, affını dileriz, dönüşümüz sanadır.”78 “Allah'a ve
Resulüne itaat edin ki merhamete nail olasınız”79 “Kim de Allah'a ve resulüne isyan
eder ve Allah'ın sınırlarını aşarsa, Allah onu da ebedî kalmak üzere ateşe koyar.
75 Âli İmrân 3/19.
76 Bakara 2/41.
77 Bakara 2/136.
78 Bakara 2/285
79 Âli İmrân 3/132.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 13
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
Hem onu zelil ve perişan eden bir azab vardır.”80, “Allah'a ve Peygamberine karşı
gelenler; işte onlar, en alçak kimselerle beraberdirler.”81 “Onlara: “Allah'ın indirdiği
bu Kur'ân'a da iman edin!” denildiği vakit: “Biz sadece bize indirilene inanırız!”
derler. Kur'ân, ellerindeki Tevrat'ı tasdik eden hak kitap olmasına rağmen, kendi
kitaplarından başkasını inkâr ederler. Onlara de ki: “Size gönderilen Tevrat'a inanma iddianızda samimi iseniz, peki ne diye daha önce, Allah’ın nebîlerini öldürüyordunuz?”
82 gibi âyetler Hz. Peygamber’e iman etmenin şart olduğunu göstermektedir.
Dördüncüsü ise bu mevzuda hadislere bakılmamış olmasıdır. Halbuki
Kur’ân’ı anlamada Hz. Peygamber’in hadisleri önemlidir. Mesela “Nefsimi
elinde tutan (Allah'a) kasem olsun ki, bu ümmetten her kim ister Yahudi
ister Hristiyan olsun beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan
ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.”83 hadisi ve buna benzer hadislere hiç değinilmemiştir. Bunun yanı sıra sahabenin bu zümrelere
bakışı önemlidir. Örneğin Hz. Ömer Şam’a yaptığı bir seyahati esnasında,
oldukça yaşlı, saçı başı birbirine karışmış bir rahibin mabedine uğramış,
rahip yanına gelince, Hz. Ömer ağlamaya başlamıştır. Kendisine: “Ey
Mü’minlerin Emiri, niçin ağlıyorsun?” diye sorulunca: “Bu zavallı bir hedefe
varmak istedi, onu tutturamadı. Bir şeyler ümit etti, umduğunu elde edemedi.” demiş ve ardından: “Yüzler var ki, o gün korkulu ve zelildir, amel etmişler, yorulmuşlardır.”
84 buyruklarını okuyarak: “Yüce Allah’ın bu kavlini hatırladım. İşte beni ağlatan budur.” demiştir.85 Hz. Ömer, bu âyetleri Hıristiyan
din adamına yormasıyla âyetin kapsamına Hıristiyanların da girdiğini ifade
etmiştir. Dolayısıyla böyle önemli bir konuda Hz. Peygamber’in hadislerinin
ve ashabının görüşlerinin ne olduğu önem arz etmektedir.
G. Ateş’in Görüşlerine Çağdaş Tepkiler
Ateş’in geçmiş din mensuplarının ahiretteki durumlarına yönelik tespitine
çağdaşları da çeşitli tepkiler vermişlerdir. Buna tepki gösteren ilim adamlarından biri Sâbûnî’dir. Sâbûnî, Ateş’in “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir” başlıklı makalesinden yola çıkarak öncelikle Ateş’in makalesinin başlı-
80 Nisâ 4/14.
81 Mücâdele 58/20.
82 Bakara 2/91.
83 Müslim b. el-Haccac, Ebü’l-Hüseyin el-Kuşeyrî en-Nisâburî (261/875), Sahihü’l-Müslim,
Dâru Taybe, Riyad 2006, “İman”, 240.
84 Ğâşiye 88/2-3.
85 Abdurrezzâk es-San‘ânî, el Ebû Bekr Abdürrezzâk b. Hemmâm (211/827), Tefsîrü’l-Kur’ân,
(Thk. Mustafa Müslim Muhammed), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad 1410/1989, III, 369; Hâkim
Nisâburî, Ebû Abdullah İbnü’l-Beyyi Muhammed (405/1014), el-Müstedrek ‘ale’s-Sahihayn,
(Thk. Mustafa Abdülkadir Ata), Beyrut 1990/1411, II, 567; İbn Atıyye, Veciz, V, 472; Kurtubî,
el-Câmi’ li-ahkâmi’l-Kur’an, XX, 27; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm, IV, 537.
14 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
ğının insanı şaşırttığını ve dehşete düşürdüğünü; Müslümanlar’ın cennetin
tekellerinde olduğunu hiç öne sürmediklerini, bilakis bu iddianın Yahûdî ve
Hıristiyanlara ait olduğunu ve bunun da Kur’ân-ı Kerim’de “Yahûdî veya
Hıristiyan olmayan kimse elbette cennete girmeyecek, dediler. Bu onların bir kuruntusudur. Sen de onlara: ‘Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin’ de.”
86
şeklinde ifade edildiğini söylemiştir. Sâbûnî bu eleştirisiyle kalmamış, diğer
din mensuplarının ahiretteki durumu hakkında da Kur’ân’ın cennete girmek
için birtakım şartlar belirlediğini, bunların Allah’a, kitaplara, peygamberlere,
âhiret gününe ve Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği her şeye, tahrif etmeden, saptırmadan ve değiştirmeden, “işittik ve îmân ettik” teslimiyetiyle inanmak
olduğunu belirtmiştir. Sâbûnî, Bakara Sûresi 285. âyete atıf yaparak Peygamberler arasında ayrım yapmanın manasının onların bazılarına inanıp
bazılarına inanmamak olduğunu, nitekim Allah Teâlâ’nın başka bir âyette
“O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar ne rasûllerini ve o kimseler ki Allah’ı tanıdığını
iddia edip rasûllerini tanımayarak, Allah ile elçilerini birbirinden ayırmak isterler.
Ve o kimseler ki ‘rasûllerin bazısına îmân ederiz, bazısını reddederiz’ derler ve böylece îmân ile küfür arasında bir yol tutmak isterler. İşte bunlar gerçek kâfirlerin ta
kendileridir.”
87 buyurduğunu ifade ederek, bütün müfessirlerin bu âyette
Yahûdi ve Hıristiyanlar’ın kastedildiğinde hem fikir olduklarını, zira peygamberlerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddedenlerin onlar olduğunu ifade etmektedir.
Sâbûnî görüşlerini diğer dini naslarla delillendirmekte ve cennete girmenin olmazsa olmaz şartının, Hz. Muhammed’e îmân etmek ve Allah’tan
getirdiği her şeye tâbi olmak şeklinde özetlemektedir. Bu görüşünü de “Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Rasûle, o ümmî peygambere
uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi
ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve
zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve
ona indirilen nura (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”88
âyetiyle delillendirmekte ve bu âyette geçen “Rasul” den kastın Hz. Muhammed olduğunu ifade etmektedir. Sâbûnî daha sonra Ateş’in Bakara
Sûresi 62. âyetini yanlış anladığını ifade etmiş ve Hz. Peygamber’in Hz.
Ömer’in Tevrat’tan bazı sayfalar okuduğunu gördüğünde kendisine uyarılarda bulunduğundan bahsetmiştir.89
86 Bakara 2/111.
87 Nisâ 3/150.
88 Âraf 7/157.
89 Söz konusu rivâyet için bkz. Abdürrezzâk es-San‘ânî, el Ebû Bekr Abdürrezzâk b. Hemmâm (211/827), Musannef, (Thk. Habiburrahman A‘zami), Beyrut 1403, “Kitabu Ehli’lKitabîn”, X, 313; İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İmâdüddin İsmâil b. Ömer (774/1373), el-Bidâye ve’nnihâye, Kahire 1992/1413, II, 135; Âlusî, Ebü’s-Senâ Şehâbeddîn Mahmûd b. Abdullah
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 15
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
Sâbûnî, Ateş’in benzer hataya Maide Sûresi 69. âyette de düştüğünü,
O’nun Hristiyanların, İslâm’a girmeyerek kendi dinlerine tâbi olmaya devam etseler bile Allah’ın onları övdüğünü sandığını ve bu âyetin kendisine
delil olduğunu düşündüğünü yani Hz. Muhammed’e tâbi olmayarak kendi
dînine bağlı kalan Hristiyanların ehl-i îmândan olduğunu ileri sürerek hataya düştüğünü ifade etmektedir. Sonuç olarak, Allah’a küfredenlere karşı
rahmet konusunda ifrata düşülmemesini, zîra Ateş’in, Allah’ın kulları üzerine Allah’tan daha merhametli olamayacağını, şâyet Allah, diğer din mensuplarının hak dîn olan İslâm’a girmemeleri durumunda cehenneme gireceğine hükmetmişse, bir Âdemoğlunun kalkıp Allah’a muhâlefet ederek “kesinlikle cennete girmeliler” demesinin mümkün olmadığını ve buna gücünün de yetmeyeceğini, insanların en çok zararda olanının Allah’ın dîninden
yüz çevirerek dînini dünya ile değiştiren olduğunu ifade ederek sözlerini
tamamlamıştır.90
Ateş’e gelen tepkilerden biri de Talat Koçyiğit’e aittir. Koçyiğit “Cennet
Mü’minlerin Tekelindedir” başlıklı bir çalışma yayınlayarak Ateş’i eleştirmiştir. Koçyiğit, İslam’ın iman ve amel üzerine bina edildiğini amel olmadan
imandan, iman olmadan da amelden bahsedilemeyeceğini vurgulamış ve
buna yönelik olarak iman-amel ilişkisini içeren Bakara Sûresi 177, Nahl
Sûresi 97, Rûm Sûresi 45, Meryem Sûresi 60, Tâ-hâ Sûresi 82, Kasas Sûresi 67
Sebe’ Sûresi 37, Furkân Sûresi 70, Bakara Sûresi 25, Bakara Sûresi 277. âyetleri delil olarak zikretmiştir. Daha sonra söz konusu âyetlerde geçen imanla
kastedilenin ne olduğunun anlaşılabilmesi için yine Kur’ân’a başvurulması
gerektiğini ifade eden Koçyiğit, “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene
iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve
peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini
(diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz!
Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”
91 âyeti ve “Ey iman
edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”92 âyetinden bahsederek iman içerisine Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve
ahiret gününe inanmanın dahil olduğunu ifade etmiştir. Daha sonra da bu
(1270/1854), Ruhu’l-meânî fî Tefsiri’l-Kur’ani’l-azim ve’s-seb’i’l-mes‘ânî, Beyrut ts., I, 244. Söz
konusu hadise hakkında farklı rivâyetler için bkz., Gökhan Atmaca, Hz. Ömer’in Kur’an Anlayışı ve Tefsir İlmine Katkıları, Rağbet Yayınları, İstanbul 2011.
90 http://inkisaf.net/sayi-04/suleyman-atesin-cennet-kimsenin-tekelinde-degildir-basliklimakalesinin-tenkidi.aspx. (erişim: 28.03.2012).
91 Bakara 2/285.
92 Nîsâ 4/136.
16 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
iman dairelerini tek tek izah eden Koçyiğit, Ateş’in görüşlerini çürütmeye
çalışmıştır.
Koçyiğit, Ateş’in Bakara Sûresi 62. âyeti ve Maide Sûresi 69. âyeti kendi
görüşlerine mesnet kıldığını; ancak bu âyetlerin siyak ve sibakına bakmadığını, nerede ve ne maksatla nazil olduğunu hiç dikkate almadığını ifade
etmektedir.93
Bakara Sûresi 62. âyetle ilgili görüş ifade eden ilim adamlarından biri de
Abdulaziz Bayındır’dır. Bayındır, bu âyeti “İman etmiş olanlar; Yahûdi, Hıristiyan ve Sâbiî (olup kendilerine Son Elçi’nin tebliği ulaşmamış) olanlar; işte bunlardan kim (şirk koşmadan) Allah’a ve Ahiret gününe inanır ve iyi işler yaparsa, onların ödülleri Rableri katındadır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzülürler.” şeklinde anlamak gerektiğini ifade etmiştir. Bu konuda Bakara Sûresi 62. âyetle
Mâide Sûresi 68. ve 69. âyetlerle bağ kurduktan sonra Araf Sûresi 157. âyeti
delil getiren Bayındır, İslam’la karşılaşan herkesin Hz. Peygamber’i ve
Kur’an’ın getirdiği hükümleri kabul etmesi ve yerine getirmesi gerektiğini
yani Müslüman olması gerektiğini vurgulamıştır.94
Mustafa Öztürk ise Bakara Sûresi 62. âyetin meâlinde yaptığı açıklamalarda bu âyetin Kur’ân’ın nazil olduğu dönemde Müslümanlar ile özellikle
Yahûdîler arasında ahiret ve cennetle ilgili polemiklerin yaşandığını dikkate
alarak okunması gerektiğini ve Nisâ Sûresi 123. âyetle de95 bağ kurulmasının
gerektiğine dikkat çekmiştir. Ona göre cennete girmek ne salt belli bir dine
mensup olmaya ne de iddia ve kuruntulara bağlıdır. Herkes için Allah’a,
ahirete iman ve salih amel şartı vardır. Bakara Sûresi 62. âyetten her zümrenin cennete gideceğine dair bir çıkarım yapılamaz.96
Mustafa İslamoğlu’na göre bu âyette cennet ve cehennemden bahsedilmemektedir. Ona göre Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenlerin Rableri katında ecir alacakları, mahzun olmayacakları ve korkmayacakları açıkça beyan edilmiştir. Ayrıca O, cennete girmenin, cehenneme girmenin bir kategori olduğunu, Araf denilen bir yerin bulunduğunu, cennet ve
cehennemin tabakalarının olduğunu ifade eder. Dolayısıyla O, burada bahsedilen zümrelerin cennete gireceklerine dair bu âyetten bir şey çıkmayaca-
93 Talat Koçyiğit, Cennet Mü’minlerin Tekelindedir”, İslâmî araştırmalar, Cilt: 3, Sayı: 3,
Temmuz 1989, s. 86-94.
94 http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/cennete-kimler-girer.html. (erişim:
28.03.2012); http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2010/bakara-Sûresi-62.âyetkimler-cennete-girer.html. (erişim: 27.03.2012).
95 Âyet meâlen şöyledir: “İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim
kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı
bulabilir.”
96 Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali anlam ve Yorum Merkezli Çeviri, Düşün Yayıncılık,
2011, s. 15.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 17
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
ğını; ancak Allah’a ve ahirete inanan ve de salih amelde bulunanların da
ecirlerinin olacağını ifade etmektedir.97
Son olarak Sait Şimşek “Hayat Kaynağı Kur’an” adlı tefsirinde, bu âyeti
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o
ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”98 âyeti ve “Onlar ki yanlarındaki Tevrat
ve İncil'de vasıfları yazılı o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşrû şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar, kendilerine güzel ve hoş şeyleri
mübah, murdar şeyleri ise haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona iman eden, onu destekleyen, ona yardımcı olan ve onunla
beraber indirilen nûra tâbi olanlar var ya, işte felaha erenler onlardır. De ki: “Ey
insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hakimiyeti O'na aittir. O'ndan başka ilah yoktur. Hayatı veren de,
ölümü yaratan da O'dur. Öyleyse siz de Allah'a ve O'nun bütün kelimelerine iman
eden o ümmî Nebîye, o Resule inanın. Ona tâbi olun ki doğru yolu bulasınız.”99
âyetleriyle birlikte değerlendirmiş ve kurtuluşa ermenin biricik yolunun Hz.
Peygamber’in çağrısına uymakla olacağını ifade etmiştir.100
Sonuç
Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri adlı eserinde Bakara Sûresi
62. âyette bahsedilen Sâbiîler, Yahûdîler ve Hristiyanların Allah’a ve ahiret
gününe iman edip salih amelde bulunurlarsa cennete gideceklerine kanaat
getirmiştir. Müstakil olarak yazdığı “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”
adlı makalesinde de bu konu üzerinde durmuş, burada da çeşitli âyetleri
kendi görüşüne dayanak yapmıştır. Elbette ki Kur’an âyetlerini anlamak,
yorumlamak kişinin kabiliyetine, donanımına ve hatta mizacına göre değişebilmektedir. Ateş’in de Kur’an alanında birikimi tartışmaya gerek olmayacak niteliktedir. Bununla birlikte bir beşer olan insanın ulaştığı veriler hatadan münezzeh olmadığı için tartışılabilir ve eleştirilebilir. Bizim de Ateş’in
vardığı hükümlerle alakalı eleştirimiz olacaktır:
Birincisi Ateş, âyetin sebebi nüzûlünü göz önüne almamaktadır. Bu konuda herhangi bir değerlendirme yapmamaktadır.
İkincisi, geçmiş müfessirlerin niçin bu âyetten kendi görüşüne uygun bir
veriye ulaşmadıkları hususunda bir şeyler söylememektedir. Elbette ki her
konu hakkında geçmiş müfessirler niçin kendisinin vardığı kanaate varmadılar diye araştırma, tefekkür yapmak zorunda değildir. Lakin konu imana,
97 http://www.tivubu.com/video.php?vid=9825f622d. (erişim: 28.03.2012)
98 Âli İmrân 3/85.
99 Âraf 7/157-158.
100 M. Sait Şimşek, Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri, Beyan Yayınları, İstanbul 2012, I, s. 98.
18 | Gökhan ATMACA
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
insanın ahiretteki durumuna ve ebedi saadetine taalluk etmektedir. Bu sebeple çok önemlidir. Çünkü burada varılacak sonuçlar dîn anlayışını tanımlamada farklı boyutlar sunan düşünceler içermektedir. Dolayısıyla bu konuda varılan sonuç, şâyet geçmiş alimlerin vardığı hükümden farklıysa, geçmiş
alimlerin farklı veya yanlış hükme varmalarındaki sebepleri de ortaya koymak lazım ki yeni ve farklı yorum daha sağlam temeller üzerinde durabilsin.
Üçüncüsü ise Hz. Peygamber’in bu zümrelerin durumuyla ilgili hadislerine hiç değinmemiş olmasıdır.
Sonuç olarak Bakara Sûresi 62. âyetten geçmiş müfessirlerin ve Ateş’in
vardıkları sonuç tamamen aksi yöndedir. Müfessirler Allah katında makbul
dinin İslam olduğunu beyan etmişlerdir. Bu âyette kastedilenlerin ise İslam’dan önce kendi dinleri üzerine sahih bir şekilde iman eden ve salih
amelde bulunan kimseler olduğunu vurgulamışlardır. “İman etmek” kavramı içerisine Peygamberlerin de girdiğini dolayısıyla Hz. Muhammed’e ve
getirdiği Kitab’ın hükümlerine imanın şart olduğunu söylemişlerdir. Onlar
âyeti sebebi nüzûlü dairesinde tefsir etmişlerdir. Ateş ise zikredilen zümrelerin Allah’a, ahirete iman etmeleri ve salih amel işlemeleriyle cenneti hak
edeceklerini ifade etmiştir. Ateş’in görüşleri çağdaş ilim adamları tarafından
eleştiri konusu olmuş ve bu konuda Ateş’e yönelik ilmi tepkilerde bulunmuşlardır. Bizim kanaatimizde ayetin nüzûl sebebi dairesinde anlaşılması
gerektiği yönündedir.
Kaynakça
Abdurrezzâk es-San‘ânî, el Ebû Bekr Abdürrezzâk b. Hemmâm (211/827), Tefsîrü’lKur’ân, (Thk. Mustafa Müslim Muhammed), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad
1410/1989.
Abdürrezzâk es-San‘ânî, el Ebû Bekr Abdürrezzâk b. Hemmâm (211/827), Musannef,
(Thk. Habiburrahman A‘zami), Beyrut 1403.
Âlusî, Ebü’s-Senâ Şehâbeddîn Mahmûd b. Abdullah (1270/1854), Ruhu’l-meânî fî
Tefsiri’l-Kur’ani’l-azim ve’s-seb’i’l-mes‘ânî, İdâretu’t-tıbâati’l-münîre, Beyrut ts.
Ateş, Süleyman, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1989.
Ateş, Süleyman, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslâmi Araştırmalar, Cilt 3,
Sayı: 1, Ocak 1989, s. 7-8. ss: 7-24.
Atmaca, Gökhan, Hz. Ömer’in Kur’an Anlayışı ve Tefsir İlmine Katkıları, Rağbet Yayınları, İstanbul 2011.
Bağdâdî, Ebû’l-Mensur Abdu’l-Kâhir, en-Nâsih ve’l-mensûh, (Thk. Hilmi Kamil Abdu’l-Hâdî, Dâu’l-Adevî), Umman ts.
Beydâvî, Ebû Saîd Nasırüddin Abdullah b. Ömer b. Muhammed (685/1286), Envârü’ttenzîl ve esrârü’t-te’vîl, Dâru’l-fikr, Beyrut ts.
Cerrahoğlu, İsmâil, Tefsir Usûlü, Ankara 1995.
Cevherî, Ebû Nasr İsmâil b. Hammad el-Farabi (400/1009), es-Sıhah tâcü’l-luga ve
sıhâhi’l-arabiyye, (Thk. Ahmed Abdülgafûr Attâr), Beyrut 1990.
SÜLEYMAN ATEŞ’İN BAKARA SÛRESİ 62. ÂYETİ TEFSİRİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME | 19
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt:XV, Sayı: 28 (2013/2)
Çetin, Abdurrahman, “Nesih”, DİA, XXXII, İstanbul 2006, ss: 579–581.
Ebusuûd, Kâdi’l-Kudât Mahmut (982/1574), Tefsîru Ebi’s-Suûd, (Thk. Abdulkadir
Ahmet Ata, Mektebetü Riyadi’l-Hadîs, Riyad yy.
Hâkim Nisâburî, Ebû Abdullah İbnü’l-Beyyi Muhammed (405/1014), el-Müstedrek
‘ale’s-Sahihayn, (Thk. Mustafa Abdülkadir Ata), Beyrut 1990/1411.
http://inkisaf.net/sayi-04/suleyman-atesin-cennet-kimsenin-tekelinde-degildirbaslikli-makalesinin-tenkidi.aspx. (erişim: 28.03.2012).
http://www.kurandersi.com/kuran-sohbetleri/2010/bakara-suresi-62.ayet-kimlercennete-girer.html. (erişim: 27.03.2012).
http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/cennete-kimler-girer.html. (erişim:
28.03.2012).
http://www.tivubu.com/video.php?vid=9825f622d. (erişim: 28.03.2012).
İbn Âşur, Muhammed Tahir b. Muhammed b. Muhammed et-Tunûsî (1394/1973),
Tefsîrü’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Dâru Sahnun, Tunus, 1997.
İbn Atıyye el-Endelûsî, Ebû Muhammed Abdülhak b. Gâlib (541/1147), elMuharrerü’l-veciz fî tefsîri’l-kitâbi’l-azîz, (Thk. Abdüsselam Abdüşşâfî Muhammed), Lübnan 1993/1413.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahman b. Muhammed b. İdrîs (327/938),
Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm müsneden ‘an Resûlillah ve’s-sahâbe ve’t-tabiin, (Thk.
Es’ad Muhammed et-Tayyib), Mekke 1997/1417.
İbn Hazm, Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zâhirî (456/1064), en-Nâsih
ve’l-mensûh fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, (Thk. Abdülgaffâr Süleymân Bündarî), Beyrut
1986.
İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İmâdüddin İsmâil b. Ömer (774/1373), el-Bidâye ve’n-nihâye,
Kahire 1992/1413.
İbn Kesir, Ebü’l-Fidâ İmadüddin İsmail b. Ömer (774/1373), Tefsîrü’l-Kur’ani’l-‘Azîm,
Thk. Mustafa es-Seyyid Muhammed, Muhammed Seyyid Reşad, Hasan Abbay, Müessesetü Kurtuba, Kahire 2000.
İbn Teymiyye, Ahmet b. Abdulhalim b. Abdusselâm (786/1328), Tefsîru âyâtin eşkilat,
(Thk. Abdulaziz b. Muhammed el-Halife), Mektebetü’r-Rüşd, Riyad 1996.
Kâsımî, Muhammed Cemâleddîn (1332/1914), Mehâsinu’-te’vîl, I. Baskı, yy. 1957.
Koçyiğit, Talat, “Cennet Mü’minlerin Tekelindedir”, İslâmi araştırmalar, Cilt: 3, Sayı:
3, Temmuz 1989, s. 86-94, ss: 86-94.
Kurtubi, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr (671/1273), el-Câmi’ liahkâmi’l-Kur’an, Thk. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türki, I-XXIV, Müessesetü’r-Risale, Beyrut 2006.
Mâverdî, Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habib (450/1058), en-Nüket ve’l-uyûn
tefsîri’l-Mâverdî, (Thk. es-Seyyid b. Abdülmaksûd b. Abdürrahim), Beyrut ts.
Merâğî, Ahmet Mustafa, Tefsîru’l-Merâğî, Matbaatu Mustafa el-Bânî, 1946 yy.
Mukatil b. Süleyman, Ebü’l-Hasan b. Beşir (150/767), Tefsîru Mukatil b. Süleyman,
(Thk. Ahmet Ferit), I-III, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 2003.
Müslim b. el-Haccac, Ebü’l-Hüseyin el-Kuşeyrî en-Nisâburî (261/875), Sahihü’lMüslim, Dâru Taybe, Riyad 2006.
Öztürk, Mustafa, Kur’an-ı Kerim Meali Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri, Düşün
Yayıncılık, 2011.
Razi, Ebu Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer Fahreddin (606/1209), Tefsîru’lKebîr= Mefâtihü’l-gayb, Daru’l-fikr, Beyrut 1981
.SÜLEYMAN ATEŞ’İN YÜCE KUR’ÂN’IN ÇAĞDAŞ TEFSİRİ
ADLI ESERİNDE İSRÂİLİYAT
*) Yrd. Doç. Dr., Bartın Üniversitesi Eğitim Fakültesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi Bölümü
(e-posta: gatmaca@bartin.edu.tr)
Gökhan ATMACA (*)
EKEV AKADEMİ DERGİSİ Yıl: 16 Sayı: 51 (Bahar 2012)
156 / Yrd. Doç. Dr. Gökhan ATMACA EKEV AKADEMİ DERGİSİ
Giriş
Hz. Peygamber’den itibaren Kur’an’ı anlamayı konu edinen tefsir ilmi için âlimler
çeşitli kaynaklardan yararlanmanın gerekliliği üzerinde durmuşlar ve bunları rivayet ve
dirayet kaynakları şeklinde sınıflandırmışlardır. Rivayet ile tefsir yazan âlimler Hz. Peygamber ve sahabeden gelen haberlerin yanı sıra geçmiş topluluk ve kültürlerden nakledilen bilgileri de ayetleri açıklamada kullanmışlardır. Ancak bu haberlerin İslam düşüncesinde kabul edilip edilmeme noktası tartışma konusu olmuştur. Çünkü bu bilgilerin
meşruiyeti önemli bir sorun olarak görülmüştür.
Müfessirlerin eserlerinde İsrailiyat’a yer verme oranları ve keyfiyetleri aynı olmamakla birlikte, neredeyse bütün müfessirler bu bilgilerden istifade etmişlerdir. XIX. ve
XX. yüzyıl tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu ise İsrâiliyat’a karşı tavır almışlar ve ayetlerin tefsirinde bu bilgilere yer vermenin gereksiz olduğu konusunda birleşmişlerdir. Çağdaş müfessirlerden Süleyman Ateş de yukarıda anılan grup içerisinde kabul edilmiştir
(Bkz. Ünver, 2008:57-58). Bu çalışma, bu kabulün ne kadar doğru olduğunu ve Süleyman
Ateş’in tefsirinde İsrailiyat’ın yerini tespite yönelik kaleme alınmıştır.
A. İsrâiliyat Hakkında Genel Bilgi
İsrâiliyat, “İsrâilliyye” kelimesinin çoğuludur. İsrâilî bir kaynaktan aktarılan kıssa
manasına gelir. İsrâil, Hz. Ya’kub’un (a.s) ismi veya lakabıdır (Zehebi, 1990:13; Ebû
Şehbe, 1408:12). Bu yüzden Hz. Yakub’un soyundan gelen Yahûdiler “İsrâiloğulları”
diye anılmaktadır. Dolayısıyla İsrâiliyat kelimesi Hz. Yakub’dan, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya
(a.s.), hatta Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar gelen bir sürecin bilgilerini kapsar (Ünver,
2008:34).
İsrâiliyat deyince, tefsire girmiş olan Yahûdilik, Hristiyanlık ve diğer dinlere ait kültür
kalıntılarıyla, dinin aleyhine veya lehine uydurulup Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve onun
sahâbelerine isnâd edilen her türlü haber ve kıssa anlaşılır (Aydemir, 1979:7). İsrâiliyat’la
etkileşim sahabe döneminde başlamıştır. Ancak daha çok tâbiûn tarafından rivayet edilmiştir (Suyûti, 1306: II/277).
Tefsirlerde Hristiyanlığa ait bilgiler Yahûdilikten elde edilen bilgilere göre oldukça
azdır (Ebû Şehbe, 1408:14). Yahûdilikten giren bilgilerin fazlalığı sebebiyle bu bilgilere
İsrâiliyat denilmiştir (Cerrahoğlu: 1962:8; Yargıcı, 2006:53). Ele aldığı temaları itibariyle
kapsamı oldukça geniş olan İsrâiliyat rivayetlerinin genellikle İsrailoğulları’na gönderilen peygamberleri ve mucizeleri, peygamberlerin isyankarlara yaptıkları uyarıları ve
mücadeleleri, bunlara verilen cezaları, inananların söz ve davranışlarıyla, mazhar oldukları manevi lütufları ele aldığı görülmektedir. Bazı batılı araştırmacıların terimin peygamberlerin geçmişi ve geleceği, halifeler, saltanatların yükselmesi ve çöküşü, kıyamet
alametleri gibi hususları da içine aldığını ifade ettiği, bazı şarkiyatçıların ise konuyu geçmiş dinlerin kaynaklarına dayalı bilgilerden çok, önceki ümmetlere ait folklorik bilgileri
ihtiva eden rivayetler olarak belirlediği ifade edilmektedir. Buradan hareketle İsrâiliyat
kavramının sadece geçmiş olayları değil, gelecekteki olaylar ve gayba dair bilgilerle fiten
ve melahim (Gelecekte ortaya çıkacak sosyal kargaşa, iç savaş gibi önemli olaylar ve kı-
SÜLEYMAN ATEŞ’İN YÜCE KUR’ÂN’IN ÇAĞDAŞ TEFSİRİ 157
ADLI ESERİNDE İSRÂİLİYAT
yamet alâmetlerine dair haberlerle bunlara ilişkin literatürü ifade eden terim. Bkz. Çelebi,
1996:XIII/149) türü rivayetleri de içine aldığı söylenebilir (Ünver, 2008: 38).
İsrâiliyat’a dair rivayetler tefsir ilminin önemli konularından biri olmakla beraber
esas problem, âyetlerin tefsirinde kullanılan İsrâiliyat’ın nassa dayalı bir meşruiyet zeminine oturup oturmadığıdır (Birışık, 2001:XXIII/199). Aslında Kur’an’ın açıklanması
ve anlaşılmasına yönelik makul bir hedefe yönelik revaç bulan İsrâiliyat zamanla içinden
çıkılamaz ciddi problemlere (Akdemir, 2003:71) ve bilgi kirliliğine sebebiyet vermiştir.
Bu sebeple İsrâiliyat’a dair bilgilerden hangisinin kullanılacağı veya kullanılamayacağı
hakkında İslam bilginleri arasında farklı görüşler ileri sürülmüştür (Özdemir, 2008:308).
Bu bağlamda DİA yazarı Birışık, tefsirleri İsrâiliyat’a yaklaşımları açısından yedi grupta
incelemiştir. Bu gruplandırma kısaca şöyledir:
1. İsrâiliyat’ı senediyle verip nadiren eleştiri yapanlar: Bu tür tefsirlerin en belirgin
örneği İbn Cerîr et-Taberî’nin Câmiu’l-beyân’ıdır. Taberî, gerek tefsirinde gerekse
tarihinde pek çok İsrâiliyat nakletmiş olup bu rivayetler daha çok Kâ’b el-Ahbâr,
Vehb b. Münebbih, İbn Cüreyc, İbn İshak ve Süddî’ye dayanmaktadır. Rivayetleri
arasında senedi zayıf olanlar bulunmasına rağmen genellikle bunlar hakkında bir
uyarıda bulunmamıştır.
2. İsrâiliyat’ı senediyle birlikte verip bunların hemen tamamını tenkit edenler: İbn
Kesîr’in Tefsîrü’l-Kur’ân’ı bu tür eserlerdendir. İbn Kesîr, yalan bilgiler içerdiğine inandığı bu rivayetlerle ilgilenmeyi zaman kaybı olarak görür. O’na göre
Kur’an’ın yorumu için rivayet edilmekte olan İsrâiliyat esas itibariyle Tevrat’tan
çok Yahûdiler tarafından kendi dinlerine sokulan asılsız bilgilere dayanmaktadır.
İbn Kesîr’in, doğru veya yanlış olması muhtemel bazı rivayetler naklettiği halde bunlar üzerinde bir yorum yapmadığı da olmuştur (Birışık, 2001:XXIII/200).
O’na göre daha önce Yahûdi olan ve sonradan Müslüman olan Kabu’l-Ahbar gibi
şahsiyetlerin nakillerine ihtiyaç yoktur (İbn Kesîr, 1993:IV/ 19).
3. Çok sayıda İsrâiliyat naklettiği halde nadiren sened zikreden ve bu haberleri eleştirmeyenler: Mukâtil b. Süleyman ve Ebû İshak es-Sa’lebî bu grubun önde gelen
temsilcileridir.
4. İsrâiliyat’ı çokça rivayet ettiği halde bunların senedlerini vermeyen, ancak nadiren de olsa bilginin zayıflığına ve sahih olmadığına işaret edenler: Vâhidî’nin
el-Vâsît, el-Basît ve el-Veciz’i, Ferrâ el-Begâvî’nin Me’âlimü’t-tenzîl’i, Hâzin’in
Lübâbü’t’te’vîl’i ve Süyûtî’nin ed-Dürrü’1-mensûr’u bu türün örnekleri olarak
zikredilebilir.
5. İsrâiliyat’ı bilgi olarak nakletmekle birlikte zaman zaman eleştirenler: Bu tür eserler tefsirlerin en geniş grubunu meydana getirmekte olup Sülemî, Zemahşerî, İbn
Atıyye el-Endelüsî, Fahreddin er-Râzî, Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, Ebü’lBerekât en-Nesefî, Ebû Hayyân el-Endelüsî, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Ebüssuûd
Efendi ve Hatîb eş-Şirbînî’nin eserleri bu grup içinde değerlendirilebilir.
158 / Yrd. Doç. Dr. Gökhan ATMACA EKEV AKADEMİ DERGİSİ
6. İsrâiliyat’ı senedsiz olarak zikrettiği halde bunlara yer vermedeki asıl amacı tenkit
olanlar: Bu türün en meşhur örneği Âlûsî’nin Rûhu’l-me’âni’sidir.
7. İsrâiliyat’a yer veren tefsirlere şiddetle karşı çıkan ve bazen bu rivayetleri sırf
tenkit için nakledenler: Bu türdeki tefsirlerin en belirgin örneği Reşîd Rızâ’nın elMenarı’dır. Reşîd Rızâ tefsirinde İsrâiliyatı reddetmekle kalmamış, bunları rivayet
eden Kâ’b el-Ahbâr ile Vehb b. Münebbih gibi Yahûdi asıllı râvileri dini kasten
bozma teşebbüsüyle itham ederek haklarında ağır ifadeler kullanmıştır. Ayrıca fiten, deccâl, kıyametin kopması ve Îsâ’nın nüzulü gibi konularla ilgili sahih rivayetlerden bazılarını İsrâiliyat olarak adlandırıp reddetmiş, bu haberlerde de Kâ’b
el-Ahbâr’ın rolü olduğunu söylemiştir. Bunula birlikte kendisinin de zaman zaman Kitâb-ı Mukaddes’e başvurarak ayetlerdeki kapalılıkları gidermeye çalıştığı,
bunu yaparken tefsirlerde veya hadis kitaplarındaki rivayetleri reddettiği görülür.
Meselâ İsrâiloğulları üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağa ve kan gönderilmesinden bahseden âyetin tefsirinde (el-A’râf 7/133) Tevrat’tan nakiller yapmış (Çıkış.
9/20 vd.) ve bunu İslâm kaynaklarındaki rivayetlere tercih etmiştir (Birışık, 2001:
XXIII/200-201). Benzer bir taksimat için bkz. Zehebi, 1990:95-96. Menar Tefsirindeki örnek için bkz. Reşit Rıza, 1947:IX/88-89). İmam Mâturîdî de Kur’an’ı
anlamak için İsrâilî bilgilere gerek olmadığını vurgular. Ona göre Allah bunların
açıklanmasını gerekli kılmamıştır ve bunlar üzerinde durmaya gerekte yoktur (Karataş, 2011: 167).
Birışık’a göre XIX. ve XX. yüzyıl tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu İsrâiliyat’a karşı tavır almışlar ve kapalı âyetlerin yorumunda bu rivayetleri kullanmamışlardır. O’na
göre bu hareketin önde gelen temsilcileri arasında da Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ,
Hintli müfessirlerden Seyyid Ahmed Han, Şiblî Nu’mânî, Hamîdüddin Ferâhî. Seyyid
Süleyman Nedvî, Mevdûdî ve Elmalılı Muhammed Hamdi’nin adı zikredilebilir (Birışık, 2001:XXIII/201). Mustafa Ünver de eserinde Süleyman Ateş’i bu grupla zikretmiştir
(Ünver, 2008:58).
B. Süleyman Ateş’in İsrailiyata Bakışı
Süleyman Ateş’e göre rivayet tefsirinin çoğunluğu, Yahûdi ve İran kökenli insanlara
dayanmaktadır. Çünkü bazı sahabiler Müslüman olmalarından önce Kitap ehli kimselerle
temas halinde idiler. Onlardan duydukları hikâyeleri öğüt için nakletmekte beis görmediler. Ayrıca Ebû Hureyre gibi Müslüman olan Kitap ehli kimselerde daha önceden bildiklerini anlattılar. Yine ona göre Kitap ehli ve İranlılar’la temas kuran tabiilerde onlardan aldıklarını naklettiler. Böylece Rivayet Tefsirine birçok İsrail hikâyesi, efsane girdi. Ashabı Kehf’in isimleri, sayıları, köpeklerinin rengi, Musa’nın asasının hangi ağaçtan olduğu,
Allah’ın Hz. İbrahim için dirilttiği kuşların cinsleri, kesilen ineğin öldürülen kimseye
vurulan parçası, Allah’ın Musa’ya tecelli edip ünlediği ağacın türü vs. gibi Kur’an’da belirsiz bırakılan şeyler hakkında ayrıntılı ve çelişkili rivayetler yer aldı (Ateş, 1989:I/52).
Bunların yanı sıra Ateş’e göre Kıyamet alametleri ve kıyametin içinde ve sonrasında
olacak olaylar hakkındaki ayrıntılı rivayetlerinde temeli yoktur. Bundan dolayı Ahmed
SÜLEYMAN ATEŞ’İN YÜCE KUR’ÂN’IN ÇAĞDAŞ TEFSİRİ 159
ADLI ESERİNDE İSRÂİLİYAT
b. Hanbel: “Üç şeyin aslı yoktur: Tefsir, melahim ve meğazi” demiştir. Bunun içindir ki
Peygamberden geldiği hem sened hem de anlam bakımından kesin olan sözler dışında
böyle tutarsız rivayetlerden kaçınmak gerekir. Yine Ateş’e göre yalnız tabiler değil, Kitap
ehliyle ve İranlılar’la temasta bulunan bazı sahabiler de İrem kenti, Babil büyüsü, Anak
oğlu Avc gibi kimselerin tarihi hakkında anlattıklarını doğru sanarak nakletmişlerdir ve
bunların çoğu hurafedir. Ateş, burada Şu’be el-Haccac’ın: “Fıkhın füruunda tabiilerin
sözü hüccet olmazken tefsirde nasıl hüccet olur?” sözünü kendi görüşünü desteklemek
için nakletmiştir (Ateş, 1989:I/52-53). Ateş’in bu görüşlerinden onun İsrailiyat’a dair bilgilerin Tefsirde yer almaması gerektiği fikrine sahip olduğu anlaşılmaktadır; fakat durum
böyle değildir. Nitekim tefsirinde bolca İsrâilî nakillere yer vermiştir. Kendisi zaten eserin mukaddimesinde, Peygamberlerin kıssalarını anlatan ayetlerin tefsirinde elde mevcut
olan Kitab-ı Mukaddes’e müracaat edip karşılaştırma yaptığını ifade etmektedir (Ateş,
1989:I/59). Ayrıca “Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını
elçi göndermedik. Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” (Nahl 16/43) “Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce Kitâb’ı okuyanlara sor. Andolsun, sana Rabbinden
hak geldi, sakın kuşkulananlardan olma!” (Yunus 10/94) ayetlerini kendisine delil getirerek Ehli Kitâb’a müracaatın gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Yine Ateş bu anlamda
Hz. Peygamber’e isnat edilen “Ehl-i Kitab’a bir şey sormayın, korkarım ki onların doğru
söylediklerini yalanlarsınız yahut yalan söylediklerini tasdik edersiniz. Size Kur’an yeter.
Çünkü onda sizden öncekilerin hikâyeleri, sizden sonrakilerin haberi, aranızdaki mesellerin çözümü vardır.” “Kitap ehline bir şey sormayın, çünkü o sapık kimseler, size doğru
yolu göstermezler. (Onlardan sorarsanız) ya bir batılı tasdik etmiş, ya da bir gerçeği yalanlamış olursunuz. Eğer Musa sağ olsaydı, bana uymaktan başkası ona helal olmazdı.”
nakillerini bu ayetlerin manasının hilafına olduğunu iddia ederek reddetmektedir (Ateş,
1989: IV/523).
Ateş, bu konuda İbn Teymiyye’ye de atıfta bulunmakta ve onun şu görürlerine yer
vermektedir: “Kur’an’daki kıssalarla alakalı anlatılan bilgilerin sahih olarak Peygamber’e
ulaşanları kabul edilir. Ama ondan değil de Kâb, Vehb ve Muhammed b. İshak gibi Kitab ehli kimselerden nakledilen haberler hakkında susulur, bunlar ne doğrulanır ve nede
yalanlanır… Bazı tabiilerden nakledilen haberlerde böyledir… Sahabilerden sahih olarak
nakledilen haberlere gelince: Akıl bu haberlere, tabiilerden haberlerinden daha yatkındır.
Çünkü sahabinin, o haberi Peygamber’den işitmiş olma ihtimali daha kuvvetlidir… Bir
sahabi bir haberi kesin biçimde söylerse artık nasıl “O haberi Kitap ehlinden almıştır”
denilir?” Ateş sözlerine Reşid Rıza’nın şu ifadeleriyle devam eder: “Bazı sahabilerde
Kitab ehlinden, hatta Kabu’l-Ahbar’dan rivayet etmişlerdir. Ebu Hureyre ve İbn Abbas
da onlardandır.” Böylece Ateş, bazı sahabilerin nakil alış biçimini eleştirmiş olur. Reşid
Rıza’nın görüşlerinden yola çıkarak, Kur’an’ın geliştirdiği dinin kendisinden öncekilerle
ilgisini, onlardan farklı yanlarını ve Kur’an’ın orijinal düşüncelerini bilmek için, Kur’an
öncesi din ve kültür düzeyini iyi bilmek gerektiğini savunur (Ateş, 1989:I/52-55). Böylelikle Ateş, esasında nakilleri alırken nasıl bir yol izleyeceği hususunda çelişkiye düşmektedir. Hem bir sahabinin kesin bir biçimde söylediği sözlerin Hz. Peygamber’e ait olacağı
160 / Yrd. Doç. Dr. Gökhan ATMACA EKEV AKADEMİ DERGİSİ
görüşünü ve hem de İbn Abbas gibi bir sahabinin Kitab ehlinden ve Kabu’l-Ahbar’dan
rivayetleri olduğunu ve bunlara dikkatle yaklaşılması gerektiğini ifade etmektedir. Daha
sonra da Kur’an’ı anlamak için geçmiş dinleri ve kültürleri iyi bilmek gerektiği görüşüne
vurgu yapmıştır. Aslında böylelikle Ateş, Tefsir yazarken kendisine oldukça rahat hareket
edebilecek bir zemin oluşturmuştur. Yani yeri geldiği zaman İsrâiliyat’a başvuracak, yeri
geldiği zaman reddedebilecektir.
Ateş, tefsirini yazarken Tefsiru’l-Menar’dan çokça istifade etmiş ve burada ifade
edilen görüşlere katıldığını söylemiştir. Bu atıfların birinde şöyle denilir: “Rivâyette en
büyük belâ da Ka’bu’l-Ahbâr gibi insanlardan rivayettir ki Ebû Hureyre, İbn Abbas gibi
sahabiler de ondan rivayet etmişlerdir. Me’sûr tefsirin çoğu ondan ve onun öğrencilerinden nakledilmiştir. Öğrencileri arasında müdellisler vardır. Katâde, İbn Cüreyc ve büyük
müfessirler gibi.” Ateş, bu yorumdan sonra Kur’an’ın ruhuna aykırı birçok hadisin bu tür
hadislere dayandırıldığını ifade eder (Ateş, 1989:IV/98). Hâlbuki kendisi başka yerlerde
Kabu’l-Ahbar’dan nakillere yer vermiştir (Örnekler için bkz. Ateş, 1989:III/423, IV/311,
II/462, V/36, 320, VII/415 vb.). Yine başka yerde Musa ve Hızır kıssasını anlatırken, İbn
Abas’ın Kabu’l-Ahbar’dan aldığı nakil hakkında da, Buhari ve Müslim’de yer almasına
rağmen, Hz. Peygamber’in sözü olup olmadığının şüpheli olduğunu ifade etmiştir (Ateş,
1989:5/311-113).
C. Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri’nde İsrailiyatın Ele Alınış Biçimi
Ateş, eserini ortaya koyarken geçmiş müfessirlerden istifade etmiş ve ister istemez
orada geçen nakilleri aktarmıştır. Bu anlamda İsrâiliyat diye nitelenebilecek bilgilere yer
vermiştir; ancak daha çok Tevrat’la Kur’an arasındaki bilgilerin karşılaştırmasına yer
vermiştir. Bunları şu örneklerle verebiliriz:
1. Yaratılış Konuları
a. Göklerin ve Yerin Yaratılışı:
“O (Allah) ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları altı günde yarattı; sonra
Arş’a istiva etti. Sizin, O’ndan başka bir dostunuz, şefa’atçiniz yoktur. Düşünüp öğüt
almıyor musunuz?” (Secde 32/4)
Ateş bu ayetin tefsirinde Tevrat’la karşılaştırma yapmış ve şöyle demiştir: “Allah yedinci günde istirahat etti yerine Allah gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa kuruldu.” (Ateş,1989:VII/98)
b. Gökyüzü ve Cisimleri:
“Üstünüzde de yedi tabaka (yedi gök) yarattık. Biz yaratmadan gafil değiliz.”
(Mü’minûn 23/17)
Bu ayetin tefsirinde Ateş, İskenderiyelilerin benimsedikleri Batlamyus teorisinden
bahseder ve Barnaba incilinden örnek verir (Ateş, 1989: VI/95-96).
“Andolsun biz, en yakın göğü lambalarla donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar
yaptık. Ve o(şeyta)nlara da çılgın ateş azabını hazırladık.” (Mülk 67/5)
SÜLEYMAN ATEŞ’İN YÜCE KUR’ÂN’IN ÇAĞDAŞ TEFSİRİ 161
ADLI ESERİNDE İSRÂİLİYAT
Bu ayetin tefsirinde, şeytanlar gök haberlerini çalmağa çalışınca üzerlerine salınan
yıldız ışıklarıyla veya yıldızlardan kopan fişek parıltılısı gibi ışınlarla kovulurlar, der
(Ateş, 1989: IX/529).
2. Geçmiş Varlıklar ve Toplumlar, Hadiseler
a) İblis
“Meleklere: “Adem’e secde edin” demiştik, hemen secde ettiler: Yalnız İblis diretti,
böbürlendi, nankörlerden oldu.” (Bakara 2/34)
Bu ayetin tefsirinde İblis hakkında çeşitli bilgiler vermiştir. Mesela, İblisin meleklerin
eşrafından olup adının “Azâzîl” olduğu, İbn Abbas’dan naklen İblis’in cennet muhafızı
olarak görev yaptığı vb (Ateş, 1989:I/145). Bu bilgilerin kaynağı Kur’an’a mı yoksa hadise mi dayanmaktadır? Bu kadar bilginin kaynağı nedir? ve verilen bu bilgilerin İsrâili
haber olup olmadığı hususunda bir açıklama yapılmamıştır.
b) Havva
“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden birçok
erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anıp Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık
bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” (Nisa 4/1)
Hz. Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı mevzuunu açıklarken de
Tevrat’tan örnek vererek yorum yapmıştır. Ona göre ayette geçen “nefs” kelimesi Adem’i
değil insanın aslı olan ilk canlıyı ifade etmektedir (Ateş, 1989: II/189).
c) Bel’am
“Âyetlerimizi yalan sayarak sırf kendi kendilerine zulmeden o kimselerin hali, ne çirkin bir ibret levhasıdır!” (Araf 7/177)
O’na göre burada bahsedilen kişi, iyi bir kişi iken müşrik bir kavmin ısrarı üzerine
Mûsa aleyhine beddua eden bundan dolayı gönlünden manevi bilgileri alınan Belam b.
Bâurâ’dır. Ateş, bu kimsenin bir rivayete göre Ümeyye İbn as-Salt olduğunu söyler ve bir
takım açıklamalar yaptıktan sonra Kur’an’da bu kimsenin isminin belirtilmemesinin her
devirde böyle insanların olabileceğine işaret olarak değerlendirir (Ateş, 1989: III/416).
Bu bilgileri tefsirlerden almıştır ama bu bilgilerin kaynağı ve doğruluğu hakkında görüş
belirtmemiştir.
d) Ashab-ı Kehf
“(Resulüm)! Yoksa sen, bizim ayetlerimizden (sadece) Kehf ve Rakim sahiplerinin
ibrete şayan olduklarını mı sandın?” (Kehf 18/9)
Ateş’e göre ayetteki anlatılan kıssayla ilgili tefsirlerde birçok detaylı ve efsanevi rivayet yer almıştır. Ayette bahsedilen gençler Efes veya Tarsus kentinde yaşayan sekiz
kişidir. Adları; Makşimilyanâ, Mahyimilninâ, Yemlîhâ, Martons, Kestonos, Yibors, Yekronos, Yatbiyons ve Kaloş’tur. Bu isimler rivayetlere göre farklar göstermektedir. İsa’nın
havarilerinden biri bunların bulunduğu kente gelir, Hristiyanlığı telkin eder. Bu gençler
162 / Yrd. Doç. Dr. Gökhan ATMACA EKEV AKADEMİ DERGİSİ
de ona inanalar arasına katılırlar. Kent, puta tapan Bizans Kralı Dakyanos’un yönetimindedir, vs (Ateş, 1989:V/291-293). Ateş Tefsirin mukaddimesinde tefsirlerde Ashabı Kehfin isimleri, sayıları vb. nakledildiğine ve bunların gereksiz rivayetler olduğunu
zikretmişti. Hâlbuki her ne kadar bu rivayeti verirken detaylı ve efsanevi şerhini koysa
da eleştirmiş olduğu duruma kendisi de düşmüştür. Nitekim Ashab-ı Kehf mağarasının
nerede olduğu veya bu olayın hangi yıllarda gerçekleştiği gibi mevzulara girmiştir (Ateş,
1989:V/292-293).
e) Yasin Suresindeki Şahıs
“Sen şimdi onlara bir misâl getir: Mâlum şehir halkını, hani onlara da elçiler gelmişti.” (Yasin 36/13)
Ateş’e göre sözü edilen kent, o zaman Yunan Sulukî Devletinin başkenti olan
Antakya’dır. Elçilerde Hz. İsa’nın havarileri olan Yuhanna, Şem’un (simun) ve Paulus’tur.
Bunlara inandığından dolayı öldürülen zat da Habib İbn Mûsa en-Neccar’dır. Bu zatın ipekçi yahut kassâr veya marangoz olduğu, bir mağarada ibadet ettiği rivayet edilir
…(Ateş, 1989:VII/342)
Burada da Ateş, teferruat ve gereksiz gördüğü bilgilere yer vermiştir.
f) İrem Kenti
“Sütunlu İrem’e?” (Fecr 89/7)
Ateş, İrem hakkında ve bu ayet hakkında bilgiler vermiştir (Ateş, 1989:10/458-459).
O, burada Kur’an’ın maksadının öğüt vermek olduğunu vurgular (Ateş, 1989:10/461).
g) İsrail oğullarının Erkek Çocuklarının Öldürülmesi
“Hem sizi en feci işkencelere uğrattıkları zaman Firavun’un adamlarından kurtardığımızı da hatırlayın! Onlar sizin dünyaya gelen erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı ise kötülük için hayatta bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbiniz tarafından çetin bir
imtihan vardı…” (Bakara 2/49-56)
Ateş, burada şu nakle yer verir: Mısır kıralı, rüyasında Kudüs’ten çıkan bir ateşin, Mısırlıların evlerine girdiğini görmüş. Bu rüyanın, İsrailoğulları arasından çıkacak bir erkek
eliyle saltanatının yıkılacağına delalet ettiğini anlamış, bundan dolayı İsrail oğullarından
doğacak erkek çocukların öldürülmesini emretmişti.” Bu nakli Muhammed Abduh’un
sağlam bulmadığını ve bunun yerine Kitab-ı Mukaddes’teki Çıkış Bölümü 8-22. babların da anlatılanları eserinde verdiğini ifade ederek kendisi de bunlara yer verir (Ateş,
1989:1/162)541.
h) Garanik Hâdisesi
“Senden önce hiç bir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, Şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vermek, ümidini kırmak
istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam,
muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir.” (Hacc 22/52)
Bu ayetle ilgili şu bilgilere yer verir: Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili müfessirlerden
nakletmiş olduğuna göre Hz. Peygamber, kendisi ile kavminin arasını uzlaştıracak bir
SÜLEYMAN ATEŞ’İN YÜCE KUR’ÂN’IN ÇAĞDAŞ TEFSİRİ 163
ADLI ESERİNDE İSRÂİLİYAT
vahyin gelmesini çok istemektedir. Bir gün Kureyş meclislerinde otururken Necm sûresi
nazil olur. Hz. Peygamber bu sûreyi okumaya başlar “Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? Ve
üçüncüleri olan ötekini, Menât’ı” âyetlerine gelince şeytan onun diline “O yüce kuğular
(tanrıçalar), işte onların şefaat etmeleri umulur.” ifadelerini katar. Kureyş bunu duyar
duymaz sevinir. Hz. Peygamber sûreyi okumayı bitirince orada bulunan herkes secdeye kapanır. Bunun üzerine Kureyşliler: “Muhammed putlarımızı en güzel biçimde andı”
derler. Daha sonra Cebrâil gelir ve “Hz. Peygamber’e: ‘Ne yaptın? Benim Allah’dan
sana getirmediğim ve sana söylemediğim bir şeyi Kureyş’e okudun’ der. Bu duruma
Hz. Peygamber çok üzülür. Müteakiben de Hacc sûresi 72. âyeti nâzil olur...” (Taberi,
2001:16/603-610)
Bu hâdisenin meşhur olması ve kaynaklarda üzerinde çokça durulması sebebiyle gerçekleşmiş olduğunu kabul eder, fakat bu sözleri, Peygamber’in okumasına karıştıranın,
Kureyş şeytanlarından biri olduğunu, çünkü Kur’an’da, insanlardan da şeytanlar olduğunun söylendiğini, ifade eder (Ateş, 1989:VI/40-41).
3. Peygamber Kıssaları
a) Nuh Kıssası
Ateş, Nuh suresinin tefsirinde Tevrat’tan alıntılar yaparak olayı anlatmaktadır. Mesela orada geminin boyu ve ebatları, tufanın Hz. Nuh’un hangi yaşında gerçekleştiği vb.
bilgiler verilmektedir. Ancak devamında Ateş, bu bilgilere doğru olduğu için değil de, o
günkü Arap toplumunda geçmiş kitaplardan arta kalan bir takım kırık dökük bilgilerin var
olduğunu anlatmak için yer verdiğini ifade eder (Ateş, 1989: IV/312-313).
b) Hz. Süleyman Kıssası
“Tuttular, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları sözlere tâbi
oldular. Halbuki Süleyman küfre gitmemişti. Fakat asıl o şeytanlar küfre gittiler…” (Bakara 2/102-103) ayetlerinin tefsirinde Ateş, Hz. Süleyman kıssası hakkında bahsederken
Şeytanların gökten haber çalmalarıyla ilgili meseleye değinmiştir. Burada aktarmış olduğu rivayetler İsrâili rivayetlerdir (Ateş, 1989:I/204). Yine burada Harut–Marut meselesinde kendisi de acayip bulduğu nakilleri zikretmiş ve İbn Kesir ve Razi’ye dayanarak bu
nakillerin yanlış olduğunu ifade etmiştir (Ateş, 1989:I/205-206).
c) Eyyub Kıssası
“Kulumuz Eyyub’u da an: (O) Rabbine “Şeytan, bana bir yorgunluk ve azab dokundurdu” diye seslenmişti…” (Sad 23/41-44)
Ayetlerin tefsirinde Eyyub kısassından bahsederken Kur’an’da bahsedilenlerin Kitabı Mukaddes’tekilerin bir özeti olduğunu, aralarındaki farkın Kitab-ı Muaddes’in üslubunun hikaye, Kur’an’ın üslubununsa öğüt olduğunu söyler ve Kitab-ı Mukaddes’ten bu
kıssayla ilgili alıntı yapar (Ateş, 1989:VII/475-476).
d) Hz. Musa Kıssası
Ateş, ayetlerdeki kapalılıkları giderirken sıkça başvurduğu kaynak olan Tevrat’a, Hz.
Musa kıssasında da yer vermiştir. Bu bağlamda Kasas Sûresi 28/1-47. Ayetlerin tefsi-
164 / Yrd. Doç. Dr. Gökhan ATMACA EKEV AKADEMİ DERGİSİ
rinde Hz. Musa’nın kayınpederinin ve Mûsa’yı evlat edinenin kimliğiyle ilgili bilgileri
Tevrat’tan aktarıp Kur’an’la Tevrat arasındaki bilgileri bağdaştırmaya çalışır. Yine, Hz.
Musa’ya ateş içinde görünenin Allah’ın meleği olduğu gibi vb. bilgilere yer vermektedir (Ateş, 1989:VI/440). Hâlbuki, Tevrat’taki bilgilerle Kur’an’daki bilgileri bağdaştırma
görevi kimseye verilmemiştir.
Ateş’e göre Peygamberimiz zamanındaki Yahûdilerin elinde bulunan nüshalar yazmaydı ve onlar bu meseleleri aynen Kur’an’ın anlattığı gibi anlatıyordu. Zamanla bu
nüshalar yazarların elinde değişikliklere uğradı (Ateş, 1989:VI/440-441).
Hz. Musa’nın Fislistin’e girmesini anlatan Maide Sûresi 5/20-24. ayetlerde, yine
Tevrat’a başvurmuş ve orda şu alıntılara yer vermiştir: “Gidenler Rehob’a kadar memleketi aştılar ve cenup tarafına çıktılar ve Hebron’a vardılar ve orada Anak oğulları Ahiman,
Şeşay ve Talmay vardı. Ve Eşkol vadisine geldiler…( Ateş, 1989:II/504)
Süleyman Ateş, “Musa, kavmine: “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.” demişti.
“Bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. “cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” dedi
(Bakara 2/67) ayetini tefsir ederken müfessirlerin İbn Abbas ve diğer sahabilere atfen anlattıkları hâdiselerden bahsetmekte ve böylece bu olayın detayını vermektedir. Buna göre
İsrâiloğullarından bir adam vardı. Bu şahsın çocuğu yoktu. Kardeşinin oğlu bu adamın
tek varisiydi. Yeğeni bu mala varis olmak için adamı öldürdü…vs. (Ateş, 1989:I/181).
Hâlbuki, bu anlatılan olaylar hadislerle mi? mevcuttu veya daha önce Ateş’in eleştirdiği
gibi İbn Abbas ve bazı sahabilerin veya tabiinin İsrâiliyyat haberlerine mi? dayanmaktadır. Şayet hadis ise, hadis kaynağı verilmeliydi yok değilse bu bilgilere yer verilmemeliydi. Zaten daha sonra bu bilgilerin bugün ki Kitab-ı Mukaddes nüshalarında yer almadığını
yalnızca Tesniye Sifrinin 21. Babında, kırda katili bilinmeyen bir adam görüldüğünde
yapılması gereken işlemin ne olacağına dair metne yer vermektedir. (Ateş, 1989:I/182)
4. Ahiret Hayatı
a) Ahiret
“O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe (canlı) çıkarırız; o, onlara
insanların, ayetlerimize inanmadıklarını söyler.” (Neml 27/82)
Ateş, bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Kıyametten önce çıkarılacağı söylenen hayvanın
şekli, büyüklüğü, nereden çıkarılacağı hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bu rivayetlerde
anlatılanların hiçbiri ayette yoktur. Ayrıca bunlar, Peygamber zamanında halk arasında
kıyametten önce böyle bir hayvanın çıkacağı inancının yaygın olduğunu da gösterir. Bu
inanç, o zamanki Yahûdilerden veya başka din mensuplarından Araplara geçmiş olabilir.”
Daha sonra bu konuda Vehb b. Münebbih’in, nakline yer veren Ateş “İşte Kur’an-ı Kerim, insanların bildiği, inandığı o hayvanın çıkacağı kıyamet zamanını hatırlatarak toplumu uyarmaktadır.” demektedir (Ateş, 1989:VI/387-388).
b) Araf
“İki taraf arasında bir perde ve A’raf üzerinde de hepsini (hem cennetlikleri hem
de cehennemlikleri, yüzlerindeki) işaretleriyle tanıyan erkekler vardır. (Bunlar), henüz
SÜLEYMAN ATEŞ’İN YÜCE KUR’ÂN’IN ÇAĞDAŞ TEFSİRİ 165
ADLI ESERİNDE İSRÂİLİYAT
cennete girmemiş olan, fakat girmeyi bekleyen, cennet halkına: “selam size!” diye seslendiler.” (Araf 7/46)
Ateş, bu ayette geçen “Hicab”, “Araf” kelimelerinin ne manaya geldiği hususunda
uzunca bilgiler verir. Bu bilgilere geçmiş müfessirlerden aldığı nakillerle yer vermiştir.
Bütün bilgilere katılmamakla birlikte yer verdiği bu bilgileri reddetmektedir. Reddetmekteki gerekçesi de ayetin siyakı ve diğer bazı ayetlerdir (Ateş, 1989:III/342-344).
Sonuç
Süleyman Ateş tefsirinin mukaddimesinde geçmiş tefsirlerde efsane niteliğinde gereksiz bilgilere yer verildiğini rivayet tefsirinin çoğunluğunun, Yahûdi ve İran kökenli
insanlara dayandığını, bazı sahabilerin Müslüman olmalarından önce Kitap ehli kimselerden duydukları hikâyeleri öğüt için nakletmekte beis görmediklerini ifade etmekte ve
bu durumu doğru bulmamaktadır.
Ateş, İbn Abbas, Ebu Hureyre gibi sahabilerin ehli kitaptan duydukları nakilleri anlattıklarını ve bu nakillerde dikkatli olunmasına vurgu yapar. Bunula birlikte kendisi tefsir
yaparken Tevrat’la karşılaştırma yaptığını ve bunu bir metot olarak benimsediğini ifade
eder. Ne var ki Ateş, geçmiş tefsirlerde eleştirdiği tutumu kendisi de sergiler. Örneğin
Ashab-ı Kehf’in isimlerinin ne olduğunun gereksiz olduğunu ve geçmiş müfessirlerin
bunlarla uğraştığını vurgularken kendisi de söz konusu ayetlerde bu şahısların isimleri
vb. üzerinde durur. İbn Abbas, Ebu Hureyre, Vehb. b. Münebbbih ve Kabu’l-Ahbar’dan
nakillerde bulunur. Bunda da bir beis görmez.
Burada önemli olan bir husus da ayetleri tefsir ederken Tevrat’la karşılaştırma ihtiyacı
hissetmesidir. Hatta Kur’an ve Tevrat’taki bilgilerin bağdaştığı noktaları ortaya koymaya
çalışır. Bu durumda şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır. Tevrat, İsriliyat bağlamında
değil midir? İkincisi Tevrat’la Kur’an’daki bilgilerin farklılık arz ettiği durumlarda ne
yapılacaktır? Ateş, Tevrat’ta yer alan bilgilerden Kur’an’la uyuşmayanları Kur’an’a aykırı bilgi deyip elemiştir ancak bu tutum eleştirilebilir nitelik arz eder. Çünkü Kur’an’a
uyan bilgiler iyi, uymayanlar uydurma deyip geçmek her şeyi çözmüş olma anlamına
gelmez. Aksine bir tutarsızlık olarak algılanacaktır. Ayrıca Ateş, geçmiş müfessirleri İsrâiliyat bağlamında eleştirmiş olmasa Kur’an âyetlerini Tevrat’la mukayesesi bir nebze
anlaşılabilirdi. Ancak eleştirmiş ve bu noktada tutarsızlığa düşmüştür.
Ateş, tefsirinin mukaddimesinde rivayetleri alırken nasıl yol izleyeceği hususunda
karmaşık ve birbiriyle zıt argümanlar ortaya koymuştur. Bu tutumuyla ayetleri tefsir ederken kendisine geniş hareket etme imkânı sağlamıştır. O, eserinin mukaddimesinde geçmiş müfessirleri eleştirmek yerine, metot olarak gerektiğinde Kur’an’la uyuşan noktalarda İsrâili bilgilere başvuracağını belirtmiş olsaydı, daha doğru bir tavır sergilemiş olacak
ve tefsir metodu daha tutarlı bir zemine oturmuş olacaktı. Hâlbuki, öyle yapmamış, hatta
gerektiği zaman hadis olarak nakledilen rivayetleri de Kur’an’a aykırı, senedi veya mana
yönüyle hatalı olduğu gerekçesiyle elemiştir. O halde Ateş’in yaptığı şu olsa gerektir: O,
ayetleri tefsir ederken araştırma yapmış bir takım bilgilere ulaşmış, bu bilgileri Kur’an’a
ve aklına aykırı bulunca yer vermeye lüzum görmemiş veya reddetmiştir. Bu nokta eleşti-
166 / Yrd. Doç. Dr. Gökhan ATMACA EKEV AKADEMİ DERGİSİ
rilecek bir husus değildir. Tabii ki Kur’an’a ve akla ters bir şey reddedilecektir. Ancak bu
tutumunu mukaddimede söylemeli ve geçmiş müfessirlere yönelik eleştirdiği tutumları
kendisi sergilememeliydi.
Kanaatimizce bir tefsir ortaya koyarken geçmiş müfessirlerin bulgularından ve her
türlü bilgiden istifade edilmelidir. Ancak tefsir yaparken İsrâiliyat’a yer verilecekse de
bu bilgilerin menşei verilmelidir. Yani sadece bu bilginin hangi eserlerde geçtiği değil,
bu bilginin kaynağının Kur’an mı? Hadis mi? veya İsrailiyat mı? olduğu açıkça belirtilmelidir. Aksi halde tefsirlerde veya diğer bazı eserlerde geçen bilgileri yer verip bunların da İsrâiliyat olup olmadığına bakmamak ve daha önceki tefsirlerin gereksiz İsrâili
rivayetlerle dolu olduğunu beyan etmek yeterli olmamakta hatta onların düştüğü hataya
düşülmektedir.
Kaynakça
Akdemir, H. (2003). “Klasik Tefsirlerde Yer Alan Bir İsrailiyat Örneği”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 5, 70-85.
Ateş, S. (1989). Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri. İstanbul: Yeni Ufuk Neşriyat.
Aydemir, A. (1979). Tefsirde İsrailiyyat. Ankara.
Birışık, A. (2001). “İsrâîliyyât”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA),
XXIII, 199-202.
Cerrahoğlu, İ. (1962). “Tefsir Sahasında İsraîliyyâta Kısa Bir Bakış”, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi, 1/6, 8-11.
Çelebi, İ. (1996). “Fiten ve Melahim”, DİA, XIII, İstanbul 1996, 149-154.
Ebû Şehbe, M.(1408). el-İsrailiyyat ve’l-Mevzuatfî Kütübi’t-Tefsir. Kahire: Mektebetü’sSünne.
İbn Kesîr, E. (1993). Tefsîrü’l-Kur’ani’l-’Azîm. Beyrut.
Karataş, A. (2011). “Rivayet ve Dirayet Kaynakları Açısından Mâturîdî’nin Te’vîlâtü’lKur’ân’ı”, Ekev Akademi Dergisi, 15/47, 161-174.
Özdemir, V. (2008). “İsrâiliyyât Türü Rivâyetlerin Hükmünü Belirleme Açısından “Ve
Haddisû An Benî İsrâile ve Lâ Harace…” Hadisi Hakkında Bir Değerlendirme”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 13/2, 307-325.
Rızâ, R., Muhammed A. (1947). Tefsîrü’l-Menâr. Kahire.
Suyuti, C. (1306). el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân. Mısır: Matbaatü’l-Celiliyye.
Taberi, C. (2001). Câmiü’l-beyân fî tefsiri’l-Kur’ân. Kahire: Dâru Hicr.
Yargıcı, A. (2006). “Tefsirlerde İsrailiyyat Konusuna Eleştirel Bir Yaklaşım”, Harran
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 11/15, 51-65.
Zehebi, M. (1990). el-İsrailiyyat fi’t-Tefsir ve’l-Hadis. Kahir
.
XXXXXXXXXXXX
XXXXXXXXXXXX
.Birinci kitAba ya1.dı~ırn önsöz. bununiçin de geçerlidir. Buraya
ayn bif ön söz yerine, bude~erli millet ço~unluğunun benden bcklemi-i
sini dile getiren mektuplardan ikisini önsöz yapaca~lm.Sanıyôrul11ki
bu mektuplar, bu kitapların yazılış gayesini daha güzel anlalır. Mektuplardan biri,bir ö~enci grubundan,diğeri de yinebir öğrcncidendir.
Bilinçli olarak tsHimm derdiyle dertlenen. güzel,yüce, barışçı
dinimize saldırılmaktan son derece rahatsız olan bu ~ençlcrimizin
duygularını paylaşıyor, gözlerinde,n öpüyor. kendilerine madde ve
mana <ılanında saadet ve başarılar diliyorum.
Değerli hocamız, sizden "DtN BU" adlı ,eserin her bir satırını çürütcn bir kitap yazmanızı igürham ediyoruz. Adı geçen bu kitab.ın hem~n heıyerde imanlı insanlara dağıtıldığını ve o kitabı okuyanların
büyük bir bölümünün dinsizliğc kaydığını escflc görmekteyiz. Kitabın
içerisinde "islamcıların pehlivanı yok" gibimcydan okuyucu cümlelcrin olması ve gerçekten de karşı bir eserin yazılmamış olması insanlara ı;ok inandırıcı geliyor. Hatta namazını kılan insanlardan bile "demckki birşeyler var ki ccvabi bir kitap yazamıyorlar" sözünü duymuş
Çeşitli Üniversitelerden
. 50 Öğrenci
Size bu mektubu yazmamın astl sebebi ise şudur:
Sizlerin de tanıdıgı "Turan Dursun" isimli zat "DIN BU" adlı bir
kitap yazmı'ştır. Bu kitap basılmış ve piyasada satılmaktadır. Ve bu kitap IsUım dinini temelden yalanlayan, ona he~ türlü hakaret ve teeavüzü reva gören (zaten bunun için ve bu gaye ile yazılmış olan) bir kitaptır. Ve bu kitap bizim duyarsızmüslüman halkımızın bu zaafından
faydalanarak yazılma ve basılıp saulma cesaretini bulan, her bir sayfasıyüzlerce "Şeytan Ayetleri" kitabına em~ olan bir kitaptır.
Bu kitap bugün, özellikle Üniversite gençligi içinde imansız kişi- .
ler tamfından, imanı zayıf olan kişilerin inancını yitirmesi için, hatta
birçok dindar kimsdcrin aklında bazı şüpheler oluşturmak için cn büyük tuzak ve dclil olarak kullanılmaktadır.
Bu kitap, dini n asılsız ve uydurma şeyler olduğunu iddia ediyor
da, mÜslümanlar niçin buna cevap olarak bir kitap yazmıyorlar? Ocmekki bunda bir iş var.
Eğer bu kitap yalan yazsa idi, müslümanlar da bunun aksini iddia
edcrlerdi? Niçinhiç ses çıkarmıyorlar? vb. gibi sorular soruyorlar.
Bu durum karşısında, tamamen ilmi olarak, bu kitaba cevap nitc- .
liğinde bir kitap acilolarak yazılmalıdır .
Biz· öncelikle sizin bu konuyasahip çıkmanıZl ve acilen, bizzat
kcndiniz veya oluşturacağınız bir komisyon ile bu kitaba karşı, onun
iddiaıarını çürülen bir kitap yazmanızı (O kitabı okumuş ve kafasında
birtakım şüpheler belirmiş bir kişiye, "al kardeşim şu kitabı oku, ondan sonra onun kasıtlı olarak dini çarplttığını göreceksin" diyerek vercbileceğimiz bir kitap) rica ediyoruz. Ve bu kitabın, mümkün olan en
kısa zamanda yazılmasının şart ve görevolduğunu bildiriyoruz.
Selam ve HürmeıJcrimle ...
olmamız bu mektubu size yazmamlZı zorunlu kıldı. Bu mektubu yalnızca size yazmamızın nedeni ise, o kitaba gelenekçi bir kafanın tutarlı
bir cevap veremeyeceği endişemizden kaynaklanmaktadır. Unuunayımz ki böyle bir kitap yazmanızın sevabı tefsir yazmanızdan daha az
değildir. Çünkü kafaları karışan insanların imanlarının kurtulmasına
vesile olacaksınız.
Pek çok arkadaşımızdan şunu duyduk: "Bizim sınıf ta birine Tumn Dursun'un kitabını vermişler, çocuğunkafası karışmış, bize bur.ısı
'neden böyle diye soruyor ancak ne biz biliyoruz ne de ona şu şu yüzdendir gibi cevap verebiliyoruz. Niçin DIN BU kitabına cevap yazmıyorlar acaba?" .
Görüldüğü gibi eğer reddiye yazılırsa DIN BU kitabını okuyana
hemen reddiyesi verilecek belki de böylelikle o kişinin dinsizleşmesi
önlenecektir.
Bizim sessiz çoğunluğun duygularını dile getirdiğimiz gözden
uzak tutulmamalıdır.
Allah (c.c.) yardımcınız olsun.
Pek Muhterem Hocam,
Ben Samsun İmam Hatip Lisesini bitirdim ve şimdi Haccllcpe
Üniversitesinde okumaktayım. Sizi eskilerden beri kitaplarınızdan tanıyorum. Ve bu seneki Fuar döneminde Tefsirinizi de aldım. Tefsirinizdeki okuduğum bazı konulara getirmiş olduğunuz ilmi açıklamalarınızı ve körükörüne saplanılan örf ve adeıJerdcn sıyrılmış tcsbitlerinizi takdir etmeyi kendime bir borç biliyorum.
Turan Dursun, 211-213. sayfalarda Hz. Musa ve Hz. İsa ~kkında
anlatılan mu'cizelerle alayediyor:
". çamurdan bir kuşyapıp sonra bunu gerçektencanlı bir kuş dunimuna getirmek olabtlirmi? .
Kur'an'a göre: "Evet". lsa, mucize olarak bunu yapmış. (Bkz. Alu
İmran: 49; Maide: 1ıo.)
• Bir ölüyü insan diriltebilir mi? .
Kur'an'a göre: "Evet". Peygamber olan kişi bumı yapabilir, lsa
"mucize" olarak bunu yapmıştır. (Bkz. Ayl\ı ayetler.)
Bu "akılvebilim dı~ılık" örneğinin kökeni de incil'de. ~tsa'nın
dört günlük ölü olan Lazar'ı, adıylaçağırıp nasıl dirilttiğini anlatan kesim için bkz. Yuhanna, ı1:39-44.)
. Bir dağın yerinden s<ıkülüp kaldırılması, insanların üzerinde tutulması olabilir mi?
Kur'an'a göre: "cvet" vc Musa'nın mucizesiolardk ol;nuştur.
(Bkz. Bakard: 63,93; Nisa: 154; Aıraf: 171.)
Bu "akıl ve bilim dışdık" örneğinin kökeriide Yahudilik kaynaklarındadır. (Bkz. Talmuı,Şabaı/88.)"
a~zından bir şiş saptadı, şiş, dervişin glnlaAından çıkU. Başka bir şişi
de, sol memenin üstündeki adaleden sokup, alt taraftan çıkardı. Üçüncü bir şişi de adamın karnına sapladı.
Parmak kalınlı~ndaki şişlerin saplandı~ı, bir yanınd;m girip diAer
yanından çıku~ı adam, en ufak bir kan kaybeuneden halkanın ortasında zikrederek dönüyordu.
Siz parmagınıza iğne bauramazsınız. Koskoca şiş, vücudun bir
yanından girip, öteki yanından çıkıyor, adam hiç ızdırap duymuyor,
vücudundan kan çıkmıyor. Şiş çekilince de bir iz bırakmıyor. Bunun
izahı mümkün mü?
Aynı şeyleri bir de Mevlid Kandili münasebetiyle A'zamiye'de,
İmam-ı A'zam Mescidinin önünde, yatsı namazından sonra düzenlenen zikir halkalarında gördüm. Ayakta kurulan ziJcir halkalannm yöneticileri, halkadan bazı kimseler şiş veya hançer saplıyorlar,· bazı
kimseler de her iki tarafı jilet gibi keskin kılıçları avuçlanyla kavrayıp
tiı kılıcın dibinden ucuna kadar avuçlanm sıyıny()rlardı. Fakat kılıç ellerini kesmiyordu.
Ancak şiş saplanan bazı halkalardan kan akmış olduğunu gördüm. Bunun sebebini !\ordum. Biri bana:
• Bunun bir,göz boyama de~iI, gerçek olduğunu göstermek için
isterlerse kan çıkartırlar. dedi.
• Peki nasıl oluyorbu? dedim.
Hemen elindeki kılıcı göstererek:
• İstersen sana batırayım, dedi.
- İstemez, istemez, dedim.
- Korkma, korkma, dedi, biz adamı keseriz, tekrar iyileştiririz, bir
şeyolmaz.
~lnandım, inandım, istemez, dedim ..
Türkiye'de bazı Riiai dervişlerinil!, zikir ayınlerinde herkesin gözü önünde ocakta pullanmış demiri dilleriyle yaladıklarını görüp ardaKur'an, peygamberkrio elinde meydana gelmiş bu olaAanüstü
olayları, Allah'ın yamuna:.;ı olarak takdim ediyor. tnanan insan, mu'eizeyi kabul eder. Peygambcrl(~r, da'va1anm kanıtlamak için bunaldıklan, gerek duydukları zaman Allah'ın yardımıyle bazı olağanüstü' şeyler
yapabilirler. O olayları, onların elinde yaratan yine yüce Allah'tır. Allah istedikten sonra olmayacak bir şey yoktur.
Dünyanın görünen hayatından başka gerçek kabul etmeyen" ruha,
ruhun gücüne inanmayan insan mu'cizeyi reddeder, ona, diyecek bir
şeyimiz yoktur. '
Kur'an-ı Kerim, bunları, Aııah'ıodilemesiyle oluşan mu'eize olayları olarak anlatır. Turan Dursun, mu'cizeyi kabul etmiyor. O elmiyor
diye mu'cize yok de~ildir.
Mu'cizede Aııarı'ın yasaları içinde oluşan bir olaydır ama bu yasalar, beş duyumu7.a gizli kalmıştır. Bundan dolayı mu'cizenin nedralerini aklımız çözemiyar. Fakat açıklayamadığımız her şeyi inkar etmek de bilimsel değildir. Bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında
pek azdır.
Rivayetlerde anlaulanları bir kenar ••bırakalım, gözümüzün önünde eereyan eden bı.ızıolaylan düşünelim:
1973 yılında Bağctad'da idim. Cuma namazıarını, genellikle Abdu'I-KadirGiylani'nin camiinde kılardım. Bir Cuma namazından sonra
Cami avlusunda Kadiri ve Rimi dervişlerinin, geniş bir halka oluşturup zileretmekte olduklarını gördüm. tl LiUihe iIIillih, laihihe
iIIallah!" diyerek zikreden dervişler h.ılkasının ortasında, önünde şişlerle dolu bir lorba asılı bulunan zikir yönetieisini (şeyhi) gördüm. Bir
süre zikirden sonra şeyh, göbekten üstü çıplak genç. bir dervişi çekip
tanlar çok. Bunlar ateş korlarını agızlarına alıyorlarmış. Zikirle konsantre olmuş insanı ateş yakmıyor. Normal durumda pullanmış demir
yalanabilir mi'! Kor agza alınabilir mi?
Hint fakirlerinin, bazı çiniiierin ateşin üzerinde gezdilderi herkesçe bilinmektedir. Hatta kendilerini gömdürup uzun süre topragın alunda canlı kalan ve sa~ çıkan kimseleri anlatırlar. Ben bunları görmedim
ama duyuyorum.
Ugur Dündar'ınprogramlarını herkes seyrediyor. Bu programlardan birinde Adana Dörtyol'da bulunan ünlü bir Afsuncuyu ekrana getirmişti. Kutusunda akrep bulun~ıll bu zat, Akreb'i Uğur'un üstüne saldı. Akrebin ısırdığı ugur, acıyı duydu. Acı koluna yayılıyordu. Sonra
adam elini zehrin ulaştığı son noktaya koydu, aşağı doğru sıvazlayacak
geldi ve zehir, akrebin ısıedığı yerden aktı. Uğur'da ne ağrı kaldı, ne de
iz. Sonra Uğur'u afsunladı. Veakrebi Uğur'un koynuna saldı. Artık akrep Uğur'u ısırmadı.
Bir arkadaşım ın seyrettiği bir olay da şu: Dörtyol Payas'ta kahvede otururken, yılancı Hacı geldi. Arkadaşımız Özkul Çolak, Hacıya:
- Sen, yılan ve akrep ısıran kimseleri iyi ediyormuşsun öylemi?
- Evet iyi ediyorum.
- Nasıl iyi ediyorsun?
Yılancı Hacı, yakasının arkasinda bulunan akreplerden birini Çıkardı:
- Denemesi bedava, buyur deneyelim, dedi.
Çolak'ın kayınbiraderi tabancayı çıkardı:
- Aha parınagım, ısırt, sonra iyi edemezsen; anam ... olsun ki seni
vururum, dedi.
Yılancı Hacı, akrebe adamın parmağını ısırttı. Parmağı ısırılan
genç, ağrının şuraya, şumh geldiğini söyledi. Ağrı omuzuna yaklaşınca:
Yılancı H••cı. ~hadct parmağını ağzına götürdü, sonra ağrıyan
yerin üstüne koydu, g~riyc doğru okuyarak sıvazlaya sıvazlaya ısırrna,
yerine geldi. Gen,', ağrının lamamen geçtigini söyledi ve Hacı'yı kutladı.
Bu adam, bu özelliğini babasından almıştır. Bunlar bu işte ocaktırlac. HattA Dörtyol'daki topçu alayında da böyle ısırma olaylarında
bu Hacı'ya başvurulur.
Siz bunu aklcn izah edebilir misiniz?
Bir de kendi Hocamdan gördüğümü anlalayım:
Yıl 1955 veya elli altı. Hocamın evinde sahah kalı\alıısı yapıyo- .
ruz. O sırada kolunu tutmuş bir adam sızlayarak kapıdan i,'eri girdi.
A1qep ısırmıştı adamı. Hocam gitti, içeriden bir bı,'ak "c·tırdi, akrebin
soktugu yere koydu ve bir şeyokudu. Adam iyileşti. hı" hr ağrısının
kalmadıgmı söyledi ve ~itti.
Bir başka olay:
Çok: muhterem Hocam, merhüm Hacı Muharrem Efendi. şeyhi ik
olan ilginç anılarını bana anlatmıştı. Onun anlattıklarından iı... i anıyı
sizlere anlatmak istiyorum. Ancak bir hususu belirtıııı:k isterim:
Kendisi Elazıg'ın' Sarılı Köyündendir. Harput'ıa medresede oku-
-nakta ve bir cami'de de müezzinlik yapmak14tl!i'Şcyhi Hacı Ömer
Baba da Elazıg'ın merkez köylerinden Kövenk't(; oturmaktadır .. Kö-
'/enkle Harput arası takriben otuz kilometredir. Şimdi sözü, muhlcreın
üstiıdıma bırakıyorum:
- "Perşembe günü Hacı Ömer Baba'ya geldim. Hacı Baba:
- Bu gece burada kal, sabahleyin gidersin, dedi. O gece yatum,
sabahleyingitmem için müsaade istedim.
- Yemeği ye, sonra gidersin, deqi. Yemeği de yedim, haUi git, demiyor. Ben de ille gideyim demekten utanctım. Nihayet Cuma namazına iki saat kaldı. Begzade yarım saat önce camie gelirdi. Camii açmam
ıazımdI. Halbuki Kövenk Harput'a 6 saat çeker. Artık ümidi kestim.
HatIBaba:
- Gitmiyor musun dedi.
- Vakit çok geçti, dedim.
- Köyü çık, rabıta et dedi.
. . Köyü çıklim, abdest aldım, rabıta ettim. Hacı Baba geldi, elimden
tuttu, beni götürüyordu. Yel gibi uçuyordum. Hele gôzlerimi aÇ"ayım,
neredeyim dedim. Bir de baktım ki Hüseynik'in üstUndeyim. Gözlerimi biraz daha açmasaydım, tam camiin önünde olacaktım. Ne ise 20
dakikalık yol kalmıştı geriye. Onu da yürüdüm, camii açtım, daha vakit erkendi. Minareye çıktım, orada uyumuşum. Güne, vurmuş sırbma, uyandım, bak.tım namaza yanm saat kalmış. SalAtü selim verdim,
cemaat geldi, namazı kıldık."
"Bir gün maneviyata dair bir kitabın, anlayamadılım bazı noktalanm ölrenmek için Harput'a geliyordum. Kitabı koynuma koymuştum. Salit-ı mUnciyeyi okuya okuya yürüyordum. Mezire yakınlarında
bir pınarın başında biraz dinlemnek için otW'dum, su içtim. Elim ikoynuma soktum ki kitap yok. Hemen abdest alıp Hz. Piri rabıta cttim:
- Ya Abdulkadir Geylani, kitabımı senden isterim, dcdim. Artık
şehre giunele hacet kalmamıştı. Kitap olmadıktan sonra gitmele lüzum yoktu. Çünkü ben kitaptan bazı noktaları sormak i~'in gidiyordum. Belki yolda düşürmüşUmdUr diye baka baka geri geldim. Eve gelince bizim hanım dedi ki:
- Yahu sen ne tuhaf adamsın? Hem kitabı götürüyor, hem de geri
gönderiyorsun?
-Neoldu?
- Orta boylu, sakallı bir adam kitabı getirdi, "al bu kitabı, ona
söyle, ben oDun kitabının bekçisi delilim" dedi. .
Ben de meseleyi anlattım hanıma. Benim hanım da dervişti ha,
çalışırdı. "
Yıl 1961, Ankara tıaııiyat Fakültesinin birinci sınıfında ögrenciyim. İkişerefeli Camiine de imam olanık atandım. Şubat ayı idi, cami
civarında 125 liraya iki gözlü bir ev kiraladım. Göreveyeni başlamış~
tım. Ramazan da girdi. Talebelik, ma'ıum. Biraz maddi sıkıntım var
ama kimse durumumu bilmiyor. Cemaati de tanımıyorum.
Birgün akşama dogru eve geldim, evde, Bekir Beyadındabirinin
bir taşıyıcı ile, Ramazana yetecek kadar erzak göndermiş olduğunu
söylediler. Bekir Bey cemaatten biri, yeni tanışmışız. Benim evirnin
durumunu bilmiyor. Aqımı da bilmez.
Ertcsi sabah namazında Bekir Beyfi gördüm:
- Amca beni çok rnahcub ettiniz, niçin onhın gönderdiniz, ben
cidden çok utanıyorum, dedim. Adam aglamakh bir sesle bana dedi ki:
- Hayır, scn hiç mahcub olma. O seninkendi nasibin. Ben bu gece sahurdan sonra yattım, şöyle bir ses işittim:
- Süleyman Efendi'ye erzak gönder!
Senin adının Süleyman oldugunu bilmiyordum:
- Süleyman Efendi kim? dedim.
- Canım bu camiin hocası Süleyman Efendi, dediler.
Uyanınca bunun bana verilmiş bir görevolduğunu anladım. Onlan kabul eunekle beni ne kadar memnun eltigini bilemezsin: Çünkü kabul etmeseydin,bana verilmiş olan ma'nevi bir göreviyapamamanın
üzüntüsü içinde kalırdım.
Bu zat şimdi Hakklın rahmetine kavuşmuştur. Nur içinde yatsın!
Şeyh TanlAvi Cevheri, nefis terbiyesiyle insanın, olagan üstü güçler kazanacagına ve normal düzeydeki insanın yapamayacağı işleri yapacağına dair örnekler verir. Verdiği örneklerden biri de İstanbul'da
doğmuş, orada tıp fakültesini bitirdikten sonra el-Fe~ki adlı bir Mısırlı şeyhin yanında fakirizmi örenmiş olan Tahra Bey'dir. Bu adam vücuduna kılıç, hançer saplıyor, kan dolaşımını etkileyerek yaralardan
kan akmasını önlüyor, yaralan derhal iyileşiyor; nefesini istedigi kadar
tUlabiliyor; kendisini havası boşaltılmış bir sandıga koydurup saatlerce
hatta günlerce orada kaldıktan sonra sa~ çıkıyonnuş. Yunanistan'daki
bir seansında onsekiz gün yerin altında gömülü kalmış. Kendisini asıyor, kendisine mızrak tesir etmiyor, üzerine yatU~ı çiviler vücudunda
iz bırakmıyormuş, Tahli Bey, Mısır'daki gösterilerinde şöyle demiş:
"İnsan, ruh gücüyle iradesini e~itebilirse bu deneylen yapabilir."
"İnsan üç unsurdan meydana gelmiştir: Cisim, nefıs ve ruh. Nefsin iki kuvveti vardır, biri cisme ba~lıdır, onun hareketlerini yönetir;
di~eri tatif, büyük bir kuvvete ba~lıdır ki din erbabı bu kuvveti (Allah)
adıyla tanımlarlar. Fakirizmin amacı, bu nefıs gücünü araşunnak, geliştirmek, hayatı mutlu kılmak için ondan yarar1anmaktır"(l).
Aklımızın, Allah'ın emrinden, daha do~su Allah'tan bir nur 01-
du~unu, aksi takdirde irade gücÜyle yahut dini dUşünce ile bu korkunç
etki gücüne ulaşamayaca~ını söyleyen Tantavi şöyle devam ediyor:
"Bu makarnda bir toplulu~un dillerinde beliren manalara nasıl
ulaştıkları, sürekli zikir metoduyla nasıl insanların akıllarına tesir ettlleleri anlaşılıyor. Bunların, Allah'ın isimlçrinden birini zikretmek, yahut sürekli susmak, uykusuz kalmak ve benzeri riyazetler yapmak suretiyle böyle ola~nüstü güçlerkazandıkları bir gerçektir. Çünkü insan
nefsi yöneltildi~i zaman, yüksek amaçlara yöneldi~i gibi alçak amaçlara da yöhelir. Zikir insan nefsini dünya işlerinden alıkoyu'nca nefıs,
insanın istedi~i yöne yönelir. Bu husus, dünyadakibütün insanların
birleşlikleri bir konudur. Hindceden İngilizceye çevrilmiş "Raca Yoga" Kitabında bu konuyu okumuştum. O putperestler, cismin düzenini
ve belin omurga sistemini, omurganın ortasında beyne ulaşan bir boş-
'luk bulundu~unu, sonunda da kuyruk sokumumi da içeren sa~lam, kapalı bir üçgen bulundu~unu anlattıktan sonra: 'Bu üçgende insanların
bilmedikleri bir sır vardır. Çok mücahede ile bu üçgenle beyin arasındabirba~lantı kurulursa insana -ö~enmemiş dahi olsa- bütün ilimler
akar' dem işlerdir. "(2)
(1) el-Cevihir: 9/116.
(2) el-Cevihir: 9/117
Ra'd SUresinin 11 nci ayetinde, insanın önünde, arkasında, kendisini kötü olaylardan, zararlı şeylerden koruyan gizli koruyucular bu-
, lundu~u belirtilmektedir. Hz. Peygamber'in de şöyle dedi~i rivayet
edilir:
"Hiçbiriniz yoktur ki onun için cinlerden bir arkadaş ve meleklerden bir arkadaş vekil kılınmış (görevlendirilmiş) olmasın. Sana da cin
arkadaşı görevlendirilmiş midir ya Resulallah, dediler. Evet, bana da
görevlendirilmişlir, fakat Allah beni ona galip getirdi, bana iyilikten
başıalbir şeyemretmez, dedi".(l)
İnsanın üzerinde birtakım koruyucuların bulundu~unda asla şüphe yoktur. İnsanın başına öyle olaylar gelir ki o olaylardan kendi iradesiyle kurtulması mümkün de~ildir. Bir gizli el, onu o kesin
felaketten kurtarır. Çünkü işiliriz:
Falan yerdeki trafik kazasında dört kişi öldü, ancak annesinin kuca~ındaki çocuk, kırılan pencereden birkaç metre dışarıya fırlayıp hiç
yara almadan kurtuldu. Yahut falan apartmanın altıncı katından düşen
çocu~u hangi kuvvet tutup da, onu paramparça olmaktan korumaktadır? Yahut onbeş yirmi metre yükseklikten düşen çocuğu parçalanmaktan koruyan nedir? İşte Allah'ın, insanın başına diktiği ruhani güçler, henüz ecdini doldunnamış o çocuğu korumakta, o insanı kurtarmaktadır. Özellikle kendisini korumaktan acizçOCuklara, Allah'ın
riayetiye koruması daha fazladır.
İlahi hi,kmete bakın ki, küçük çocukların kemiklerini, birden de-
~il, yavaş yavaş sertleştinnektedir. Çocukta kemik dokusu tam sertleşmeyip, yumuşak öldu~undan ani çarpmalarda, düşmelef\le kolay kınl- o
maz. Pamuk yahut plastik gibi kasılır, yine eski haline gelir. Kudret-i
İıahiyye, kendini korumaktan aciz çocu~un iskeleline bu elastikiyyeli
vererek onu kQrumak istemiştir. İşte kazalarda çocukların daha az za-
,rar gönnesinin görünür bir nedeni budur. Elbette onları ma'nevi güçler
daha çok korumaktadır.
Belki her insanın geçirdigi tehlikeli olaylar vardır. İnsan bunları
iyi düşünmeli, kendisinin yalnız, başı boş bırakılmadıgını, ruhsal varlıkların gözetimi altında bulunduğunu bilmeli ve onlardan mahcubo1-
mayacak işler yapmalidrro
1980 yılı Temmuz ayı başında ailece Ankara'dan Yalova'ya gidiyorduk. Gece saat 12 sularında Yalova'ya 5-7 km. mesafede idik. Çocuk susadı, kayın1>iraderim Lokman su almak Üzere yolun kenarındaki
çeşmeye gitti. Ben ambayı durdurmuştum. Çeşme biraz geride kaldığı
için gerigideyim de çocuk o kadar yolu yürümesin, dedim. Gerigeri
gidiyordum, fakat yolu görmeden. Meger tam yolun o~sına, karşıdan
gelen arabaların önüne çıkmışım. Birden karşıma süfati yüksek bir
kamyön çıktl. Üstüme geliyor, benim kaçmama imkan yok~ O dane
yapacağını şaşırdı. Aniden direksiyonu kırarak bizim sağımızdar geçti. Onun ardından başka bir kamyon çıktı, bu kez, de ben ani bir süratle
sağa fırlayıverdim. Bu sırada ailece lcamyonun altında kalmarnız muhakkaktı. Fakat Uam bir kuvvet,birinci kamyonun şoförünü uyardı ve
onu sanki bi,zim üzerimizden sağa attı, bizi kurtardı. Bu Allah'ın bir
Hitfu idi. O anda yüceAllah'ın bu ayetini haurladım: "Insanınlinilnden ve arkasından izleyicileri vardır, onu Allah'ın emrinden korurlar."
, 1982 yılının Şubat ayında Riyad'dan ömre için gittiğimiz Mekke
ve Medine'den dönüyorduk. Medine ile Riyad arasındaki yolu yarıta-
·mıştık. Benden başka eşi m ve kızımEsra'nın bulunduğu arabanın
sUr'ati 13S-}40 km. idi. Birden. arabanm tekeri , rüzgarın asfalta savurdugu kumadeğdi ve araba süratle sağa ve sola zikzak yapmağa başladı. Direksiyonu sağa sola ne kadar çevirdiysem arabaya hakim olamadım. Bir yolun sağına, bir soluna girenaraba, birden geriye döndü.
Önce sağ şarampola girdi, oradan çıkıp yolu keserek sol şarampola
girdi ve tam bir kayanın önünde durdu. Yanımda duran kızım Esra'nın,
o sırada ıhlas Suresini okuduğunu duyuyordum. Arkamızdan gelen bir
araba vardı. Bizim zikzak. yaptığımızı görünce durmuş, beklemişti.
Onlarda ömreye gelmiş,Irak'a dönüyorlarmış. "Elhamdülillah 'ala
selametik" dediler ve kurtuluşumuzun bir mu'cize olduğunu söylediler. Gerçekten araba zikzak: yaparken veya geri dönerken herhangi bir
yö~den bir araba gelseydi Çarpıp ezilirdile Yahut araba şaraınpollara
girerken devrilseydik, veya önümüzdeki kayaya çarpsaydık çok kötü
bir sonuca uğrardık. Bizi ohalden kurtaran, Allah'ın emrindeki ruhani
• i,'
güçlerdi. Allah'a şükrettik.
Üniversitede"vaktiyıe talebem olan, şimdi Yd. Doç. Dr. Osman
Zü1mriitde, kamyon şoförlüğU yapan Artvinli, Kadir isimli bir hemşecisinin yaşadığı olayı nakletti: '
"Bir gece yalnız başıma Yusufeli yakınlarındaki, Tortum baraj
gölü y~nından geçerken uyumuşum. Yanıbaşımda bir kızın oturmakta olduğunu görUyorum. Kulağımdan tutan kız~n,,"Sağdan git, solo dan git", gibi komutlarla beni yönlendirdiğini gördüm. Kıza:
.; Beni Opcr misin? dedim.
- Ben meleğim, sana yardım etmek istiyorum, Frene bas! Yoksa
uçurumdan uçacaksın! dedi.
Frene basmışım, o sırada kendime geldim. Gerçekten o anda frene basmamış olsaydım, uçurumdan uçup parçalanmış olacaktırn."
Yunus Mucizesi
Bangladcş Tayfununda yaşanan ilginç biıi olayı, MilliyetGazetesinden okuyoruz:
Scllerde 150 bin kişinin evsiz kaldığı bildirilirken"Bangladeş'te
yayınlanan Observer gazetesi ülkenin kuzeyindelü Surma ve Kushiara ırmaklarının taştığını haber verdi.
Bu arada başkent Dakka'da hissedilen deprem, halk arasında panik. yarattı. Yerel yetkililer depremin şiddet ve merkezi konusunda bilgi vermczken,can kaybı ve hasara ilişkin kendilerineherhangi bir bilgi ulaştmlmadığını da söyledi,
Masal Gibi
Bu arada Bangladeş Çevre Bakanı Abdııllahel-Numan, kasırgayla ilgili bilgi verirken, mucize türünden bir olayın yaşandığını da duyurdu.
Et-Numan'ın verdiğibilgiye göre 29 Nisan'daki kasırga sırasında
bir yunus, Ukhia köyünde dalgalara kapılan bir bebeği ağzına alarak
30 kilometre uzaklıktak~ Çokoria köyüne taşıdı. Bebek köydeki balıkçılar tarafından denizden çıkarılarak hastaneye kaldınldı.
Jttifak gazetesinin konuya ilişkin haberinde bebeğin adına ve yaşına ilişkin hiçbir bilgi verilmedi.
Bangladeş'teanlatılan olayın benzeri bütün kutsal kitaplarda yer
alır. Yunus Pey"mber'in de yunus tarafından kurtarıldığı anlatılır .
..•.
• (12 Mayıs 1991, Milliyet Gazetesi s. 12,4. sütun)
. Şimdi bir de bizzat yaşayanından duyduğuın bir olayı anlatmak
istiyorum: .
Erzurum'da -şimdi, Allah'ın rahmetine göçmüş bulunan- Faik Pirimoğlu isimli muhterem bir dostumuz vardı. 1951 yılında bu zatın
- çok muhterem ve evliyadan olduğuna inanilan kardeşi Ali Rıza Efendi
vefat etti. Kardeşinin vefatının üzerinden henüz bir ay geçmeden ziyaretinegittiğimiz Faik Bey, bize şunu anlattı:
"- Ağabeyimin gözlüMnü alınıştım.Biriş yaparken gözlük düştü,
bir camı kırıldı. Gözlüğün camının kırıldığından kimsenin haberi yoktu. İki gün sonra yeğenim geldi.
- Bu gece rüyamda Dayımı (yani Ali Rıza Efendi'yi) gördüm. Bana dedi ki: "Faik'e söyle, gözlüğümü yaptırsın."
Şunu da merhUm Faik Bey'den dinlenıiştim:
"Cihan Savaşından önce, Batum'da fırın çalıştırıyordum. Bir gün,
fırına bir papas geldi. Uzun sakallı, orta yaşta bir papas. Haçı da göğsünde idi. O kadar ağlamıştı ki gözlerinden akan yaş, yanaklarında iz
yapmıştı. Ağlayarak bana:
- Seninle konuşmak istiyorum, dedi..
- Olur, dedim.
Rahat konuşabilmek için fırının bodrum katına indik.
- Muhammed nerede? dedi.
Ben de Hz. Muhammed'in, 571 M. tarihinde Mekke'de doğduğunu, kırk yaşında peygamber olduğunu ve kısaca hayatını anlatmağa
çalıştım. Bana dedi ki:
- Bana Muhammed, gel, dedi. Sen biliyorsundur, diye sana geldim. Meğer sen de onun nerede olduğunu bilmiyorsun, bana hikaye
anla~yorsun. Yine ağlayarak çıkıp gitti.
Bir de bizzat kendi gördüğüm iki rüyayı anlatmak istiyorum:
1973 yılında Bağdad'da idim. Yanımda yine İHihiyat Fakültesi'nden bir arkadaş da vardı. Bu arkadaş iki ay sonra bir imkAn bulup
Kuveyt'e gitti. Benim de içimde, yaıIıız kalışımın tesiriyle bir sıkıntı
başladı. Keşke ben de giıseydim, diye üzülüp duruyordum. Bir iki gün
böyle düşündükten sonra bir akşam yatsıyı kılıp sıkıntı ile yatağa girdim. Henüz uykuya dalmıştım ki birden kalbimin içinden çok muhterem, merhum hocam Hacı Muharrem Efendi, çıkıp göğsümün üstünde
duruverdi:
- Oraya gitmenin, senin hakkında hayırlı olacağını nereden biliyorsun?, dedi. .
- Sen burda mısın Hacı Baba? dedim ve uyandım. ,sabaha kadar
içimde bir genişlik, gönlümde olağan üstü bir sevinç duydum ve sıkıntılar içimden gitti. Gerçekten daha sonra Kuveyt'e gitmeyişimin, ben!m için hayırlı Olduğunu anladım.
1 Mart 1976·tarihinde merhum babam, ondaniki yıl kadar sonra
. da annem Aııah'ın rahmetine kavuştu. Her gün bir cüz Kur'an okuyup
babamın ve geçmişlerimizin ruhlarına bağışlardım. Bir gece uykuda
şöyle gördüm: IS:öyümüzün camiinin alt tarafında, babam bir bahçe,
sebze yetiştirmiş. annem de hemen onun altında bir bahçe ve sebze yetiştirmiş. Annemin sebze bahçesi daha küçük ama sebzeleridaha yeşil,
daha gelişik. Babamın sebze bahçesi daha büyük, fakat sebzelerinin
. suya çok ihtiyacı Var. Sebzeler nerdeyse sararmaya yüz tutmuş, Ben
de önce annemin bahçesine, sonra babamın bahçesine su veriyormuşum. Babam bana dedi ki: /
- Oğlum, bak benim bahçemin, ağaçlarımın suya çok ihtiyacı var.
Benim bahçem büyük. Sen ise önce anneninbahçesine suyu bağlıyorsun. Suyu önce benim bahçeme bağla!
Ben, bu rüyayı, okudugum Kur'ao'm sevabını önce annemin, sonra babamın ruhuna baAışladıgıma yordum, ondan sonra öncebabamın,
sonra annemin ruhuna bagışlamaya başladım.
Buraya kadaranlauıgımız olaylar, bizzat gördügümüz, yahut son
derece dogru. güvenilir. yUsek karakter sahibi insanlardan duydugumuz olaylardır.
Ruh çagırrna meclislerine gidenler vardır. Ben gitmedim ama giden dostlarımm anlatımına dayanarak söylüyorum: Bu seanslarda ba.
zan masalar havayakalkıyor, sandalyeler yürüyor; fincanlar hareket
ediyor. Oturanlardan hiçbirinin eli degmediği halde masalar nasıl kal.
kar, sandalyeler nasıl yürür? Fincanlar nasıl hareketeder? Siz bunları
küçücUk aklınızia izah edemiyorsunuz diyeinkar mı edeceksiniz?
İnkar etsenizne çıkar. olay herkesin gözü önünde eereyan ediyor.
Akrep nasıl ısırmıyor veya akrebin zehiri, hiçbir ilaç ıCullanılmadan nasıl dışarıyaakıtılıyor? Akrep ısıran yerekonan yalın, hattaeski
bir bıçak nasılakrebin zehrini etkisizyapıyor?
Barış Manço'nun geçen yıl yapmış oldugu programı hatırlarsınız:
,
Afrika'dan getirtilmiş olan çok kalın bir agacın içine açıkça
--::-->}i .:..~ i ...ui ~ : BISMILLAHİRRAHMANIRRAHIM" yazılmıştı. Agacın kendi doğal gelişimi, tAyetmiş santim derinliğe kadar-bu yazıyı işlemiştİ. Bunuakıl ile izah edemeyen kişiler
inkar edebilirlerama. bu bjin uzmanı bilimadamları, verdiklcri rapor
ile bunun dışarıdan bir etki ile değil, ağacın doğal gelişimi ile oluştu~
gunu belirtmişlerdi.
Şimdi de Mustafa Dogan Tanju'nun "Canlılar Alemindeki IMM
flikmetle'" adlı eserinden bir olayı okuyalım:
"Brindie adlı bitgemi 1871 yılının bulutsuı ve sakin bir günUnde
Amerika'nın Boston limanından hareket ederek, heyecansız ve rahat
bir yolculuk ile Yeni Zelanda sularına kadar geliyor. Yoluna devamla
Pelorus boğazına girdiğinde kaptan dahil bütün mürettebatı bir düşünce ve korku alıyor. Çünkü bu boğaz, hiç tahmin edilemeyen yerlerde, aniden gemilerin yolu üzerine çıkıveren bUyük kayalarsebebiyle
son derece tehlikeliydi. Ayrıca havanın bozup kesiCbir sisin de bastırması sebebiyle, Brindle'in her an kayalıklara bindirmesi işten bile değildi.
"Gemisüvarisi ile ikincikaptanı küpeşteye dayanmış endişe ve
korku içinde bu mevzuu hararetle görüşüderken, biraz ilerde geminin
ön uırafında suların karıştığını ve beyaz köpüklU dalgalarınarasından
bir yunus balığının aniden çıktığını gördüler. Bu takriben dört metre
uzunluğunda gözüken canlı, güzel ve beyai bir hayvandı.
"Beyazyunus balığı teknenin burun tarafının hemenÖnünde, dai·
reler çizerck yUzdUkten sonra, birden bire ileriye, muayyen bir istikamcte doğru yüzrneğe başladı. Balık, birinci ve ikinci kaptanla konuşamıyordu ama sanki onlara "hiç endişe etmeden beni takip ediniz, en
ufacık bir kayaya diıhi çarpmadan, sizi salimen bu tehlikeli boğazdan
çıkaracağım"_diyor gibiydi. Süvari ile ikinci kaptankorku ve çaresiz·
lik içinde kıvranırlarken, içlerinden gelen bu sese teslim olarak yunus
balığının peşini takip etmeğe başladılar. Tarifi imkansızgarip bir his,
bu iki usta gemiciye, beyaz yun4S balı~ının yardımı ile tehlikeli bölgei
den kurtulacaklarının müjdesini veriyordu.
"Gerçekten esrarengiz balı~ın peşini bırakmayıp, gitli~i yönU aynen takip eden Brindle ge\llisi, kısa bir müddet sonra tehlikeli kayalıkları tamamen al'kasında bıraktı. Biraz sonra da beyaz yunus bir daha
çıkmamak üzere sulara dalarak gözden kayboldu.
Brindle yoluna devamla Sydhey limanına varınca gemiciler başlarından geçen, inanılması biraz müşkül ve garip olayı,-oradaki arkadaşlarına büt~n teferruatı ile anlatmaktan geri kalmadılar. Bu tarihten·
sonra (Pelorus Jack) adı v~rilen beyaz yunus balığının varlığı kısa zamanda o bölgede herkes tarafından duyulmuştu.
"Insanları gönülden seven bu yunus balığı, sadık bir türbedar gibi
Pelorusboğazının başında bekliyerek, kırk yıla yakın bir zaman, fahri
kılavuzluk görevine, bıkıp usanmadan fasılasız devam etti. N~ticede
binlerce yük ve yolcu gemisi mahir kılavuz sayesinde, her hangi bir
kayaya çarpmadan saliınen yollarına devam edebildiler. Pelorus Jack
bir çok deniz. facialarını önlemiş oldu. Hayvanın insanlığa yaptığı bu
büyük hizmetin sebebini kimse bilmiyordu. Pelorus Jack boğaza gelen
gemileri görünce çok seviniyor, hemen yanlarına sokulup, beyaz köpükler içinde.n birdenbire suyun yüzüne sıçrıyor, oynJ.lyor, hatta bazan
, neş'e içinde başını teknelere sürttüğü bile oluyordu.
"Nihayet 1903 senesi gelmişti. Bu yılda Penguin adında bir şilep
dümenini kırmış bu tehlikeli boğaza doğru yaklaşıyordu. Pelorus Jack
ise her zamanki gibi kutsal bildiği vazifesinin başındaydı. Şilebi görünce sevinçle yanına yaklaştı, suları yararak evela bir kaç <lııireçizdi,
sonra da ileriye doğru atıldı. O andan itibaren geminin kaptanı,
selametle boğazdan geçebilmek için Jaçk'ı dikkatle takibe başlamıştı.
Bu gemideki yolcular arasında karanlık ruhlu, sarhoş bir adam da bulunuyordu. Geminin önünde su,ara dalıp neş'eli, neş'eli yüzen beyaz
bir yunus balığıni görünce pek hoşuna gitti, kaşla göz arasında belindeki tabancasını çekerek "İşte arayıpta bulamadığım çok güzel bir hedef' deyip o anda tetiğe dokundu.
"Sarhoşun tabancasından çıkan kurşun, Pelorus Jarck'ın başının
yan tarafına raslamıştı. Hassas hayvan evvela sersemler gibi oldU, biraz sonra da arkasında uzun kırmızı bir iz bırakarak suların derinliklerine doğru dalıp gözden kayboldu. Hayvanın yıllar boyu bıkıp usanmadan insanlığ~ yaptığı çok değerli hizmetin karşılığı, şuuru bozuk
sarhoş bir adam tarafından beynine sıkılan hain birkurşun olmuştu. .
"Pelorus Jack o günden sonra iki hafta mü~detçe hiç bir yerde görülmedi. Herkes aldığı ağır yara sonucunda öldüğüne inanmağa başlamıştı. Derken bir sabah Paeifte Dawn ismindeki bir geminin yolcuları, hayatını insanlığın hizmetine adamış beyaz yunusu karşılarında
gördüler. Haber bir ~da her tarafa yayıldı,Jack'ın ölmemesi bütün denizcileri büyük birsevince boğmuştu. Asil hayvan kendisine sıkılan
kurşunu unutmuş, sanki hiç bir ,şey o~mamış gibi yine gemileri görünce sevinçle ileriye doğru atılıyor, denizde takla atıyor, başını teknelere
sürtüyor ve pümeş'e vazifesine devam ediyordu. Bütün gemiciler aynı
veya benzeri bir hadisenin tekrarından endişe ediyorlardı. Hatta bu endişe, şahısları dahi aşıpjıükfımete kadar intikal etti ve Yeni Zelanda
hükümeti, bu iyiliksever hayvanın korunması için tedbirler almakta
gecikmedi.
"Günler"birbirini kovalıyordu. Aradan iki yıl geçmiş 1905 yılının
. başlarına gelinmiştLİşte bu tarihte Penguin adlı şilep tekrar Pelorus
boğazının a~zına gelmiş, tehlikeli geçitte seyr ediyordu. Gemideki
mürettebat ve yolcuların hepsi merakla sağa sola bakındıkları halde,
bir türlü beyaz yunusu göremediler. Hava hayli sertleşmişti, kuvvetli
rüzgar gemiyi önüne katmış sürüklüyor, kayaların yerlerini iyi bilmiyen kaptan hangi istikamete dilmen kıracağını bir türlü kestiremiyordu. Kaderine terk ediımiş bir şekilde yol alan Penguinçok geçmeden
tehlikeli kayalara bindirerek, tüyler ürpertici bir çatırdıyla azgın dalgaların arasına gömülüp gitti.
"Bu hadisenin üzerinden ancak bir ila iki gün geçmişti ki, Southern Star adlı bi gemi, Pelorus boğazına doğru yaklaşmağa başlayınca beyaz yunus'u kendisini bekler bir şekilde karşısında hazır buldu ve
onun kılavu~luğu sayesinde tehlikeli bölgeden salimen geçti. Artık hadise gün ışığına kavuşmuştu. Aradan iki sene gibi uzun bir müddet
geçtiği halde canına kast edipkendisine kurşun sıkılan gemiyi Pelorus Jaek hiç bir zaman unutmamıştı. Halbuki su içinde bulunan bir
balık için bütün gemiler hemen hemen aynı şekilde görünür. Böyle olduğu halde, aralarındaki ufacık farklardan bir geminin tefriki ve bu geminin hususiyetlerinin iki sene gibi uzun müddetle hafızada tutulması
birbalık içinçok zor ve hatta imkansız görülen bir hadiseydi. Fakat
her şeye kadir olup her şeye gücü yeten Yüce Mevla Pelorus Jack gibi
asil bir hayvana bu üstün kabiliyetleri ihsan etmişti.
"Bu hadisede bir meseleye daha temas I1tmekicap etmektedir. Pelorus Jack, kendisinin ölümünü kast eden bir gemiyi peıclıa arkasına
takıp tehlikeli kayaların üzerine götürebilir ve Penguin'j rclhatça batırabilirdi. GönlÜ şefkatle dolu hassas hayvan bunu da yapmıyor, Sadece
"sen iki sene önce beni yok yere öldürecektin, ben şimdi seni tanıdım,
sana kırgınım ve maalesef yol' göstermiyecegim, kendi başının çaresine bak ..." der gibi, gemiyehiç görünmeyip küslcün küskün denizin altından başka bir istikamete dogru yüzüyor. Bir Jnsan oldugumuz halde, fltratımızda vardır, bize bir tokat atana biz, iki tokat atmak sUretiyle cevapvermek isteriz. Pelorus Jack ise bir hayvan olduğu haldekendisine öldürmekkasn ile hiç acımadan kurşun sıkan kimselere en ufak
bi~ kötülükte dahi bulunmamıştı. Fakat Ilahi bir tecelli vuku bulup, gemı aynı gün kayalara bindirip kendi kendine batmıştı.
"Pelorus Jack'ınfahri kılavuzluk göfevi 1912 yılınakadar fasılaSIZ devam etti. Bu tarihte o bölgeye yabancı bir balina filosu gelmişti.
Filonun gelişinden sonra bir dahaPelorus Jack'ı gören olmadı. Gemiciler hiçbir vaki~ unutamadıklan beyaz yunUs'u aylarca aradıklan halde, bulmak değil, en ufak birizine dahi rasllıyamadılar. Kıymetli hayvan belki de adi bir balıkgibi zlpkınlanara1< öldürühnüşıü. Merhamet,
şefkat ve iyiliğincı ele verip, tabiatını.meydanagetirdiği eşsiz yunus,
esrarlı bir şekilde birden bire kaybolmuştu. . .
"Işte, Aııah-u TeaIanın kudret ve kemali sınır tanımaz, hududu
\ .yoktur. Aklımızın dahi kabulde zorluk çekecegi sayısız meziyet ve
hikmeılerisinesindetoplıyan mahlukatı birçırpıda yanltır, sonra da bu
değerli haycancıklarıeşref-i mahluk olan insanlarahizmetkar kılar."
Bu tür olaylann sayısını çoğaltabiliriz. Ama fazla uzatmag~ gerek ,
yok. Bu kadarı da bizim aklımızın çözemeyeceği, olağan üstü olayların, mu'cizelerin varlı~ını kanıtlamatta yeter.
Şimdi sıradaı;ıinsanlarda böyle olağan üstü şeyler görülür de peygamberlerde görülmez mi? Kur'ao'ın nasıl bir mu'cize olduğunu biraz
ileridegöreceğiz. Onuneski ipeygamberlerdenanlattlğl mu'cizeleri de
kabul etmekzorundayız. Kur'an'ın sadece tek bir ayeti, kendisinin AIlah'tan geldiğini kanıtlamağa yeter. .
XXXiV- AYıN YARıLMASı MES'ELESİ
~itabının 263-268 nci sayfalarında Turan Dursun, benim yazdıgım bır mektuptan söz ediyor. 2000 e Dogru Dergisinin, II Mart 1990
~i~li ve II sayılı nüshasında yayınladıgı, Ayın yarılması ile ilgili
ayetı el~ al~ak "~ur'fuı'da Bilim Dışı şeyler bulundugu"nu iddia ~n
yazısı üzerıne, bır cevap hazırlayıp Dergiye gönderdim -kendine degil.- Dergi yöneticileri, mektubumu aynen neşredecekleri yerde, Tumn
Dursun'a vermişler.
°
da yazımı istedigi biçime sokup yayınlamış.
Bununla da y~tinmemiş, kırpıp kuşa çevirdigi yazımı, kitabına da koymuş. Ve adetı uyarınca demagoji yapmış: .
. Kur'fuı'da gelecege ait olayların, geçmiş zaman kipiyle anlatıldıgı
yerler bulundugunu kabul etmekle beraber, ayın yarılması olayında
bunun mümkün olmadıgını, hiçbir kanıta dayanmadan iddia ederek
çelişkiye düşmüş.
. . Y~ısının sonunda da yükseklerden atarak beni tartışmaya çagır-
. mış. Bız, her zaman ve her yerde tartışmaya hazırız. Bilimsel zeminde
olmak şartıyla. Ama bildigim kadarıylahenüz salt bilimsel zemine kavuşamamışız. Sagcımız da demagoji yapıyor, solcumuz da. Dindarırnız da, din aleyhtarımız da demagoji yapıyor." Birilerine şöhret ve tiraj
~lamak amacından başka bir gayesi olmayan önyargılı tartışmalardan uzak dururuz. . .
Eger Turan Dursun, hayatında bilimsel bir tartışma ortamı hazırlayıp, tarafSıZ jürilerin huzurunda yap,lacak bir tartışmaya beni çagırmış olsaydı, kendisinin resmi tahsiline bakmadan bu tartışmaya katılırdım. Bana göre önemli olan, diploma degil, bilgidir. Cok diplomalı
cahil var. Ama ne böyle ilir zemin hazırlandı, ne de bana bir davetiye
gönderildi. Sadece kuru bir iddia, gösteriş, övünme. Kim hazırlayacaktı bu ortamı, kim düzenleyecekti bu paneli? Tartışmanın jürilerini
kim belirleyecekti?
Turan Dursun, bizi, Kur'an'ı kurtarmak üzre kuyruga girenlerden.
sayıyor (lL. kitap, s. 236).
Ona göre biz, Kur'an'ı kurtarma çabası içindeyiz. Evet, biz
Kur'an'ın savunucusuyuz ama onu kurtarmak bizim haddimize düşmez. 0, kendisini koruyacak gücü kendi içinde taşımaktadır.
Şimdi biz, Turan Dursun'un iddiasına cevap olarak yazıp Dergiye
göndermiş oldugumuz yazıyı kaydedelim:
2000'e Doğru dergisinin, II Mart 1990 sayısında Turan Dursun
imzasıyla ç~kan bir yazıda: Kur'fuı'da Aym, bir mu'cize olarak ikiye
bölündügünün söylendigi, gerçekte böyle bir şeyin olamayacagı, bu
ifadesiyle Kurln'ın, bilime ters düştügUanlatılıyor. Ömrünü Kur'fuı ile
geçirmiş bir insan olarak bu satM yorumu düzeltme ihtiyacını duydum.
Önce şunu kesinlikle lilirteyim ki Kur'an'ın kendi orijinal vahyinde,. bilime ters düşen hiçbir şey yoktur. Amerikalı embryolog Prof.
Keıth L. Moore, "The Developing Huinan" adlı eserinde, "Embryology konusunda ortaça:g içinde dikkate deger bilimsel bir şey söylenmemiştir, ancak Kur'an'ın bu konuda söyledikleri, modem Embryo-
logy'ye uygun düşmektedir" diyor ve çocu~un anne karnındaki gelişimini gösterenşekillerle Kurtan'ın söylediklerini karşılaştırarak hayretlerini belirtiyor.
Şimdi bir hırıstiyan bilim adamını hayrete düşüren Kur'an, nasıl
ölur da kendi devrinde olmamış bit şeyi, olmuş bir muteize göstererek
Hme ters düşer? Kur'an böyle bir şey söylememiştir ama, çürük
rivayetleri gerçek sanan yorumcular, Kur'an'ı o rivayetıere göre yorumiayıp hataya düşmüşlerdir. İşin gerçe~i şöyledir:
Kamer Sfıresinin birinci ve ikinci ayetlerinde,kıyametin çok yaklaşmış oldugunu belirtmek üzre: "Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıldı.
(İnsanlar böyle) bir mu'cize görecek olsalar dahi yine yüz çevirirler
ve 'süregelenbir büyüdür'derler. of buyurulmakuidır.
Bu irade, ayetlerin indi~i zaman Ayınyarıimış oldu~unude~il,
Kıyamet arefesinde düzenin bozulup Ayın yarılaca~ını anlatır. İleride
olacak işlerin kesinli~ini belirtmelc için, olayın geçmiş zaman kipiyle
anlatılması, Arapçada oldu~u gibi Türkçede de vardır. Mesela Fakültenin.son sınıfına gelmiş bir ö~enciye: "Sen artık Fakülteyi bitirdin"
denilir. Bu tabir, o ö~rencinin, Fakülteyi bitireceginin kesinli~ini anla-'
tır. Kur'an'da bunun pek çok örneği vardır:
Nahl Suresinin birinci ayetinde "Allah'ın buyruğu (yani müşriklere yapacağı azab) geldi, acele etmeyin!" denilmektedir. Oysa bu
ayet indiğ; zaman, henüz İslamı engelleme~e çalışan Kureyş müşriklerine bir bela gelmemişti. Onların başlarına gelmesi beklenen belanın
mutlaka gelece~ini vurgulamak için cümlenin yüklerni, geçmiş zaman
kipinde kullanılmıştır.
"Güneş büzüldüğü, yıldızlar karanp dağıldığı zaman.... her can
ne yapıp ne getirdiğini bitmiştir" (Tekvir SUresi: 1, 2, ... 14)
ayetlerde, yine Kıyamet arafesinde vukubulıcak olayların kesinli~ini
vurgulamak için yüklemlerin hepsi geçmiş zaman kipindedir. Bunları
okuyan herkes, yüklernlerinden dolayı bu olayların vukubulmuş oldu-
~unu de~il, Kıyametöncesi vukubulaca~ını anlar.
"SUr'aüflendi, göklerde ve yerde' olanlar, (korkudan) düşüp ba~
yıldılar. Ancak Allah'ın dilediği sarsılmadı. Sonra ona bir daha üflendi, hemen onlar kalktılar, bakıyorlar. Yer Rabbinin nuruyla aydınlandı, kitap ortaya kondu, peygamberler ve tanıklar getirildi ve aralarında adaletle hükmedildi. Onlara asla zulmedilmez. Herkese yaptığının
karşılığı tam verildi. O, onların ne yaptıklarınten iyi bi/endir.
"Inkar edenler, bölük bôlük cehenneme SÜTüldüler.Oraya geldikleri zaman cehennemin kapılan açıldı,cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi: 'Kendi aranızdan, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve
sizi bugününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi
mi?' 'Evet, geldi, dediler, ama kd/irlere azab.sözü hakoldu!' 'O halde
içinde ebedı kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüş!' denildi.
"Korunanlar da bölük bölük cennete sevkedildiler. Kapılan da-
. ha önce açılmış bulunan cennete vardıklarında bekçileri onlara:
'Selam size, hoşsunuz! Ebedıkalmak üzere b~aya girin!' dedi/er.
Cennetlikler de: 'Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz
yerde oturacağımız cennet yurduna varis kılan Allah'a hamdolsun.
Çalışanların ücreti ne güzelmiş!' qediler." (Zümee: 68~74)
"Cennet halkı, ateş halkına seslendi: 'Biz, Rabbimizin bize
va'dettiğini gerçek bulduk. Siz deRtıbbinizin size va'dettiğini gerçek
buldunuz mu?' Onlar da: 'Evet' dediler. Ve aralimnda bir ünleyici:
. 'Allah'ın lanetizalimlerin üzerine olsun!' diye ünledi.
"Ateş halkı, cennet halkına: 'Suyunuzdan veya Allah'ın size
va'dettiği rıZlk/an biraz da bizim üzerimize dökün!' diye seslendiler.
Onlar da: 'Allah, bu ikisini kafirlere haram etmiştir!' dediler."
(A'rM: 44-50)
Zümer ve A'raf Suresinin, mealierini yazdığımız bu ayetlerinde,
ahirette kurulacak İlahi Mahkemedeki yargılama sahnesi ve bu yargılamadan sonra suçluların gidecekleri cehennem, korunanların varacakları cennet ve cennetlikler ile cehennemlikler arasında g~en konuşma
sahneleri, hep geçmiş "- zaman kipiyle anlatılmıştır. Gaye, İıaın Mahkemenin mutlaka kurulacagını, herkesin o adAlet mahkemesinde yaptı~ının karşılı~ını görece~ni, cennet ve cehennemin kesin hak oldu~unu
vurgulamaktır. Yoksa o yüce Mahkeme de, yeniden bedenlenerek cen- .
nete veya cel)enneme gidiş de kıyamette (belki yarın, belki milyonlarca, hatta milyarlarca yıl sonra) olacak olaylardır.
İşte Kamer Suresinde"Ay yarııd," ifadesi de, kmnat düzeninin
bozulaca~ı, Güneşin büzüşece~i, yıldızlarında~ılaca~ı, Ayın parçalanaca~ı Kıyamet olayını anlatmaktadır. Zaten ikinci ayetteki "görme"
ve "yüzçevirme" yüklernlerinin gelecek-zaman kipinde olması, bunu
keSinlikle ortaya koyar. Bu ikinci ayet, mevcut meallerde yanlış
manalandınlmıştır. Bu ayetin manası: "Bir mu'cize görseler yüz çevirirler ..." de~il, "Bic..mu'cize görecek olsalar yüz çevirirler, süregelen
büyüdür, derler" şeklindedir. Bu ayet, anlatılan olayın geçmişte 01-
du~unu değil, gelecekte olacağını belirtir.
Gelen rivayetlere göre Mekkeliler, Hz. Peygamber (s.a.v.)den
mu'cize istemişler, o da parmağıyla Ay'a işaret etmiş, Ay ikiye aynlmış, sonra tekrar birleşmiştir.(l)
Abduııah (ibn Mes'ud)un rivayetine göre, kendisi Peygamber
(s.a.v.)le beraber Mina'da yürürken Ay iki parçaya ayrıl~ış, bir parçası dağın öbür tarafında, diğeri beri tarafında kalmış. Peygamber
(s.a.v.) "Şahid olun!" demiş.(2) Tirmizi'nin rivayetine-göre Peygamber.
(s.a.v.) devrinde Ay iki parçaya ayrılmış, biri bir dağın üzerine, biri
öbür dağın üzerine gitmiş. Müşrikler demişler ki: "Muhammed bizi
büyüledi, bizi büyülese de başka insanları büyüıeyemez. Dışarıdan gelenlerden sorun." Dışarıdan gelenler ,de Ay'ın iki parçaya ayrıldığını
gördüklerini söylemişler. Bunun üzerine bu ayetler inmiş.(3) Bazı rivayetlere göre de Ay'ın yarılması iki defa olmuş.
(i) Buhiin, Tefsir, Sôre: 54.
(2) Tirmizı, Tefsir: 54; Müslim, Sıfiitu'l-müniifikin: 43-44.
(3) Tirmizi, Tefsir: 54; et-Tk 4!248; Ciimi'u'l-beyiin: 27/85; İbn KesiT, TefsiT:
4!263.
Ay'ın yarılması hakkındaki rivayetler pek çok gibi görünürse de
incelendiğinde bunların üç dört sahabiye dayandınldığı görülür.
Taberi'nin sevk ettiği rivayetlerden üçü Enes ibn Malik'e,yedisi
Abduııah ibn Mes'ud'a, biri Abdullah ibn Ömer'e, biri Cübeyr ibn
Muı'im'e, üçü de Abdullah ibn Abbas'a dayandırılmaktadır.(1) Şimdi
bu sahabiler içinde olayı görmesi muhtemelolan lek kişi, Abduıuih
ibn Mes'ud'dur. Ama ona atfedilen bu rivayetlerin gerçekten onun tarafından söylenmiş olması, şüphe götürür. Birde Huzeyfe'nin yaptığı
bir konuşmada söylediği bir söz vardır ki bundan, Ay'ın yarılmış olmasından ziyade yarılacağı anlaşılır. Ebu Abdirrahman es-Sülemi diyor ki: "Medain'e indik, kente bir fersah mesafe kaldığı sırada Cuma
vakti geldi. Babam ve ben (veya Übey ve ben) namazda bulunduk.
Huzeyfe bize huıbe okudu, şöyle dedi: 'İyi bilinizki bugün antrenman,
yarın koşudur. 'Babama dedim ki: 'Yarın insanlar yarışacak mı?' Dedi
ki: 'Yavrum sen cahilsin, bu yarış, amel yarışıdır.' Sonra ertesi Cuma
oldu. Yine namaza gittik. Huzeyfe hutbe okudu: 'Yüce Allah (O saat
yaklaştı, Ay yarıldı) buyuruyor. İyi biliniz ki kıyamet saatiyaklaşmış,
. Ay yarıimıştır. İyi biliniz ki Dünya ayrılacağını iltınetmiştir. İyi biliniz ki bugün antrenman yarın yarıştır. Hedef de ateştir (cehenneme kadar koşulacaktır). Asıl koşucu, (cehennemi geçip) cennete varandır".(2)
Taberani'nin, Abduııah ibn 'Abbas'tan rivayetine göre de buAy
yarılmasıolayı, bir Ay tutulmasından ibarettir: "Allah'ın Elçisi (s.a.v.)
deviinde Ay tutuldu, 'Aya büyü yapıldı' dediler. (O saat yaklaştı, Ay
yarıldı. Bir ayet görecek olsalar, sürekli bir büyüdür, derler) ayetleri
indi" (3)
İniş sırasına göre Kamer Suresinden önce inmiş olan Müddessir
Suresinqe müşriklerin mu'cize isteklerine bir kereişaret edilmiştir:
(i). Ciimi'u'l-beyin: 27/84-85.
(2) Ciimi'u'l-beyiin: 27/86.
(3) İbn Kesir, Tefsir: 4!263. Bu riviiyet Taberanıden alınmıştır.
"Hayır, onlardan her kişi, kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor".(1) Bu talepleri zikredildikten sonra hemen şöyle reddediliyor:
"Hayır (iyi bilsinler ki) o bir ikazdır, dileyen onu düşünür, öğüt
alır!".(2). "
, Kamer Suresinden sonra' inmiş olan Sad Suresinde ise Ay'ın yarılması olayına en ufak bir işaret yoktur. Eğer o surenin inişinden önce
böyle önomli bir olay Yokubulmuş olsaydı, o surede mutlaka buna işaret edilirdi. Çünkü önemji olayların ardından inen sUrelerde o olaylara
işaret vardır. tsra, Bedir, Ahzab (Hendek) Olaylarından sonra inen
sUrelerde bu olaylara işaret bulunduğu gibi.
"Müstemirr", mürIU kökünden gelir. Meşhur anlamı, birbiri atdınca gelen, sürekli demektir. Ebu'ı-Aliye ve Dahhak'in dediği gibi
imrar kökünden gelirse sağlam anlamına gelir. Jmraru'l-habl: tpi
sağlam bükmektir." ~!;':;;.",:",:Sürekli veya sağlam büyü" sözü
de Ay'ın yarılması olayının, bir an için vokubulup geçen bir olay değil, sürekli bir olayolacağını gösterir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.)
zamanında yukubulduğu söylenen olay, sürekli değil, geçici bir olaydır. Sürekli olsaydı bize kadar gelirdi, bize kadar gelmediği gibi Peygamber'in sahabilerinden de, olay hakkında ıbn Mes'ud'dan başka
şahid yoktur. Onun da gerçekten böyle söyleyip söylemediği şüphelidir. Öyle ise ayette işaret edilen yarılma olayı, böyle geçici bir olay
değil, kıyilınete yakın Yokubulacak sürekli Ye kalıcı bir olaydır ki o da
Güneşin, Ayın dağılıp parçalanmasıdır. Aruk parçalanmadan sonra bir
daha. bir araya toplanmayacaktır, yani bu Güneş vebu Ay olmayacaktır. "Güneş büzüldüğü zaman, yıldızlar kararıp döküldüğü zaman,
dağlar yürütüldüğü zaman..." (3)
Hz. Peygamber (s.a.y.) zamanında Ayın yarılması biçiminde bir
(I) Müddessir SUresi: 52.
(2) Müddessİr Suresi: 54-55.
(3) Tekvir Suresi: 1-3.
mu'cizenin olmadığı, Kur'an'ın kendi iradesiylesAbittir. Çünkü Kur'an,
potatapanların, Peygamber'den istedikleri maddi mu'cizeterin vukubulmadığını, böyle bir mu'cize yukubulduğu takdirde inanmayanların
helak edilmiş olacağını, oysa yüce Allah, şimdi inanmayanlan hemen
helak etmek istemediği için, onların istedikleri mu1cizeleri yaratmadığını söylüyor:
"Bizi, mu'cizeler göndermekten alıleoyan şey, öncekilerin, gördükleri mu'tizeleri yalanlamış olmasıdır. SemUd kavmine, açıkbir
mu'du olarak Deve'yi verdik, o (muc'cize), haksızlık etmelerine sebeboldu (deveyi kestiler, bu yüzden helak edildiler). Biz mu'cizeleri
yalnız korkutmak için göndeririz!" (İsra Sureşi: 59)
Ra'd Suresinin 31 nci ayetinde müşriklerin, dağları yürütmek, yeri
yarmak, ölüleri konuşturmak gibi mu'cizeler istediklerine dikkat çekildikten sonra bu gibi şeyleri ancak Aıiah'ın yapacağı, peygamber'in görevinin bunları yapmak değil, tebliğ olduğu anlatılır. lsd Suresinin
90-93 ncü ayetlerinde de yine müşriklerin, bu tür maddi mu'cize istekleri anlatıldıktan sonra Peygamber (s.a.v.)e hitliben: "Rabbimin şanı
yücedir. Ben sadece insan elçi değilmiyim?" demesi emredilmektedir. Yani bu tür işleri yapmak benim elimde değil, görevim de değil'"
dir ..
Şimdi Peygamber (selam ona), dağları yürütmek, ölüleri konuşturmak,. ayağının altındaki yeri yarmak, göğe çıkmak, gökten hazine
indirmek gibi mu'e'izeleri yapmadığına göre, gökte olan Ayı da yarmamıştır. Eğer yapacak Oısaydı, dağları ymUtür, yeri yarardı ... Bunların
olmadığını Kur'an söylüyor. .
'~ ~. :"~_~f~i:
Şayet Ay yarılm~ş olsa da bunu müşrikler görselerdi, inanmaları
gerekirdi. Bunu gördükleri halde inanmayıp. "Büyü ır demişlerse derhal
hellik edilmeleri lazımdı. Oysa ayetlerin indiği sırada onlar helak edil- . /
memiştir. Onların' birçoğu da sonradan müslüman ()lmuş, tsı-n uğruna- isavaş vermiştir. tnanmay~nların, toplu helAki diye bir şey olmadıgına
göre Ayın yarılınası diye bir mu'Ciie de olmamıştır. Kur'in, ileride vu-
kub,ulacak kıyamet ahviilini, kesinlik belirtmek için mazi kipiyle anlatmakıadır.
Gerçek bundan ibarettir. Esasen büyük müfessirler, olayı böyle
açıklarlar. Çürük rivayetIere bakarak Kur'iin'ı o rivayetler dogrultusunda yorumlayanlar da olmuştur ama bunlaıi.n bilimsel bir yönü yoktur.
,Bunlara dayamhak Kur'ao'ın bilimdışı şeyler söyledigi iddiasında bulunmak, dogmsu pek cüretli ve gayri ciddi bir iddiAdır. Eger isim yapmak isteniyorsa daha Ciddi çalışmalar yapmak, bilinmeyen şeyler orta.
ya çıkarmak gerekir. Milyonların üzerine titredigi, Melek Vahyi
Kur'iin'a dil uzatıriakladegiL. Burada Ziya Paşa'nın bir bertini hatırlat.
mak isterim:
"Bevviil-i çeh-i Zemzem'i lanetle anar halk,
Sen Ka'be gibi kendini hürmetle benilm et!"
Dursun, 147. sayfada, Havlirilerin, İsli'dan, gökten bir sofra iste·
melerini anlatan ayeti dile dolayarak diyor ki: -
Bilindigi gibi Kur'an'ın 5. Suresinin adl:"Maide~'dir. Bu surenin
112-115. ayetlerinde bu "yemek" ••.e "sofra"~ından söz edilir. Surenin
adı da buradan.
Bu ayetlerin anlamı, Diyanet'in resmi çevirisinde şöyledi~:
•
"Havariler: 'Ey Meryem ogıu Isli! Rabbin bize gökten bir sofra
indirebilir mi?' demişlerdi de, 'inanıyorsanız AHah'tan sakının!' de·
mişti (İsa). 'Ondan yemeyi, kalplerimizin kanmasını ve senin bize
doğru söylediğini bilmeYi istiyoruz' dediler. MeryemOgıu lsa: 'AHa·
hım! Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve SENDEN BIR DELiL olarak GÖKTEN BİR SOFRA lNDlR! Bizi nzık·
landır! Sen nzık verenlerin en hayırhsısın!' dedi. Allah: 'Ben ONU SlZE1NDIRECEÖIM! Bundan sonra içinizden kim inkar ederse, dünyalarda kimseye azap etmedigim şekilde ona azap edecegim! i dedi."
(Maide: 112-115.)
Havariler Jsa'ya inanmamışlar mıydı ki inanmak için bir kanıt, bir
"mucize" istemişlei? Ayete bakılırsa Havarllerin kendilerinin karşılı~ı
şu:
- İsa! İstiyoruz ki "gökten sofra insin" de, yiyelim; kamımızı doyuralım. Ve sen Tanrı'nın elçisı oldu~unu söylerken bize, doğu söyledi~ini bilelim! .
Havarilerin sofra. istemeleri, İsa'ya. inanmadıkları anlamına gelmez. Onlar, yüreklerinin itmi'nan (tam güven ve huzur) bulması için
bu istekte blllunmuşlardır. Nitekim Hz. İb~him de Allah'tan, ölüleri
nasıl diriltece~ini, 'canlı bir örnekle kendisine göstermesini dilemiş,
yüce Allah ona "/nanmadın.mı?" demiş, o da: "H(lyır, inandım ama
kalbim itmi'nan bulsun diye bunu istiyorum!" demiştir (Bakara: 260)
Hz. İbrahim'in, AHah'a inanmamış oldu~u kabuledilebilir mi?
Kendisi inandığını, ama kalbinin itmi'nan bulması için bunu istedi~ini
söylüyor. Demek ki iman başka, itmi'nan da dahabaşkadır. İtmi'nan,
imanın da' üstünde bir makamdır. İmanda zaman zaman kuşku olabilir.
Ama itrni'naoda hiçbir kuşku olmaz. İşte İbrahim böylebir kuşkusuz
iman düZeyine yükselmek için ölülerin diriltilmesini bizzat görmek is~
tediği gibi, ısa'nı~ havarileri de böyle kuşkusuz bir iman düzeyine çıkabilmek 'için ondan, duasıyle gökten bir sofra indirmesini istemişlerdir.
Bu olaydan söz eden ayetlerde göktenbir sofranın indirildiği belirtilmemiştir. Ama Söz gelimindenböyle bir sofranın indi~i anlaşılmaktadır.
Turan Dursun, bunu mümkün görmüyor. Bunu akıl dışı buluyor.
Elbetteaciz ,nsan için bu mümkün değildir .. Ama Kur'an, bunu bir
peygamber mu'cizesi olarak anlatmaktadır. Müfessirlerin ayrınuh
rivayetlerinden de olayın, Hırıstiyan kaynaklı olduğu ve İbret için
Kur'an'da anlauldı~ı anlaşılmaktadır. Allah isterse, peygamberlerini
desteklemek için mu'cizo yaratır. Allah için güç bir şey yoktur. Ayrıca
ayet; ibret için Hırıstiyan kayn~larında mevcut bir kıssayı anlalUğına
göre bunu Kur'an'da akıldışı şeyler bulunduğu şeklinde yorumlamak,
önyargıdan başka ne ôlabilir?
Kaldı ki Havanlerin. gökten inmesini istedikleri sofranın, maddi
bir sofra olduğunu nereden biliyoruz? Onlar bu sofrayı, kalbierinin itmi'nana ermesi için istemişlerdir. Maddi sofra geçicidir. İnsan gördüğü anda inanır ama, bir kezolduğu için zamanla unutulur, onunla itmi'nan hasıl olmaz.
Kur'an 'ın ifadesine göre gönülleri itmi'nana· kavuşturacak, zikirdir. Allah'ı anma ve bu anmadan hasıl olan feyzdir. Feyiz öyle bir
ruhani gıdadır ki içine feyiz dolan bazı kişiler, günlerce yemek Yemeseler acıkmazlar. Hz. Peygamber'in, HiraMağarasında günlerce basit
bir gıda ile yetinip Rabbiöden gelen feyz ile beslendiğinibiliyoruz.
İşte sanıyorum ki İsa'nın Havarileri de, kendisinden, gönüllerini
tam huzur ve itmi'nana kavuşturacak bir feyiz ~ofrasının indirilmesini
istemişlerdir; Allah isterse maddi sofra da indirebilir ama, asıl gönlü
itmi'nana kavuşturacak olan ma'nevi aşk ve feyz sofrasıdır. Bu da ancak peygamberlerin ve onların çömezi olan vemerin önünde yenilebilir.
XXXVi. HA YVAN KILIGINA SOKMA CEZASı
(MESH)
A D~r~un, 165. sayfada, Cumartesi ya~ağınl' çiğneyen yahUdi
kabılesının, hayvan kılığına sokulduğunu söyleyen ayetlerle lllay ediyor.1fadesı şöyle:
"Cumartesi yasağıfIna uymama cezası olarak bu ceza verilmiş! "O:~Yahudiler!) İçinizden Cumartesi günU azgınlık edenleri elbette bıl,ıyorsunuz. Onlara: 'Aşağılık birer maymunolunuı!' dedik
Bun ağdaşl ..
U, ç arına ve sonradan geleceklere bir ceza örneği ve Allahfa
karşı gelmekten sakınanlara ders olsundiye yaptık." (Bakara: 65-66)
İki ayetin, Diyanet çevirisindeki anlamları böyle.
Anlatılan şu:
- Cumartesi iş yapmak yasak.
- Cumartesi yasağı çiğnenmiş.
- Yasağa uymayanları, Tanrı: "Birer aşağılık maymun olun!" di,
yerek maymuna çevirmiş. Bir "ceza örneği" olarak ...
Demek ki, ayetler olayı şöyle anlatıyor:
- Tanrı, "deniz kıyısında bulunan", yani geçimleri balıktan balıkçılıktan olan bir kasaba halkını denemek istemiştir. '
- Bir yandan Cumartesi günleri çalışmay~, balık tutmayı yasaklarken; öbür yandan da balıkları Cumartesinin dışındaki günlerde tutulabilecek yerlerden uzaklaştırmıştır.
- Kasabaltlar bakarlar ki balıklar Cumartesi günleri sürüyle gelirken başka günler hiç mi hiç gelmiyor! ne yapsınlar? Geçimleri de balıktan. Dayanamayıp yasağı çiğnerler, Cumartesi günleri balık avlarlar.
- İşte bunun üzerine Tanrı öfkelenmiştir. Yani Cumartesi yasağını
çiğneyip batık avladılar ve sınavı kazanamadılar diye.
- Tanrı,· oyuna gelen kasabalıları en ağır biçimde cezalandırınış;
onları "aşağılık maymunlar"a çevirmiş.
Kimi Kurfan yorumcusu, durumu biraz kurtannak için, ünlü yöntemi kullanarak "te'vil" yoluna giderler, yani "yorum"larla çözümlerneye çabalarlar: "Maymunlara doğrudan dönüştürme" değil, "may_
mun karakterine dönüştürme" olduğunu savunurlar. Elmalı Hamdi Yazır da bu yolu benimseyenlerdep. (Bkz. Hak Dini Kurf~ Dili, 1/378-
379) Ne var ki bu görüşün tutarlı olmadığını yorumcuların çoğu kabul
etmekte. Ünlü Kurfan yorumcusu F. Razi, (3/11 1.) AyetleI'in sözleri,
ceza verilen insanlann, "birer aşağılık maymun" yapıldıklannı açıkça
anlatır nitelikte.
9nceşunu belirtmek lazımdır ki Kurflin, ~ zamanki YahUdilerin
ellerinde bulunan Tevdit ve bunun şerhi durumundaki Talmud kıssalarının bir bölümünü,ibret için anlatır. Bunlar, Kur'an'ın orijinal vahyi
değil, önceki kitaplarda bulunanı hatırlatmadır. Hatırlatılan şey, daha
önce bilinen, duyulan bir olaydır. Yoksa ona tezkire (hatırlatma) denmez. İnsanlara, önceden duyduklan, fakat üstü küllenmiş bir kıssa, bir
olay h~tırlatıltrsa ondan ibret dersi çıkarabilirler.
Kur'an'ın anlattığı kıssalar, ana çizgileriyle YahUdi kitaplarında
bulunana veya Araplann şilahen anlattıklan Arap kıssalanna uygundur. Yazı bilmeyen, o kitapları okuyamayan ve dilini de bilmeyen bir
insanın, onların içerdigi kıssaları anlatması, ancak vahy ile mümkündür. Onun için Kur'an, bu kıssaları anlattıktan sonra "Tevrat'ı getirip
okuyun!", yahut "Sizin yanınızda bulunanı doğru/ayıcı olarak indirdiğime inanın, onu iY: inkdr eden siz olmayın" demektedir.
Cumartesi yasagını çigneyenlerin kılıklarının degiştirildigi hakkındaki öykü de yine Yahudi kitaplarında veya onların anlatımlarında
vardı. Kur'fın, ibret için, zaten bilinen bir olayı hatırlatmaktadır. Yoksa
bunun böyle oldugunu ilk defa kendisi anlatmış degildir.
Kaldı ki ,"Aşağılık maymun olun, dedik" ifadesinden, mutlaka
onlarınmaymun oldukları anlamı çıkmaz. Ahtakın bozulup maymunlaştıkları da anlatılmış olabilir. Nitekim müfessirlerin çogu, bunların
zahiren meshedildiklerini, maymun kılıgına sokulduklarını söylemişlerse de Mücahid ve taraftarları, bu meshin (şekil degiştirmenin)
ma'nevi oldugunu, görünümlerinin degil, kalbIerinin meshedildigini
söylemişlerdir.(1 )
"Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra 'onu taşımayan (hükümlerini uygula'mayan)ların durumu, Kitablar taşıyan eşeğin durumu gibidir. "(2) ayetinde de Tevrat'ın hükümleri uyarınca hareket etmeyenler Kiıab taşıyan eşege benzetilmektedirler. Bu ayetten de onların eşege ve maymuna benzetilmelerinin, bir kınama, manevi durumlarını
tasvir amacını taşıdıgı anlaŞ.llır.
Maide Suresinin 60 ncı ayetinde de belirtildi~i gibi yahudi kabilelerinden bir grup, dejenere edilip hınzır ve maymun şekline konulmuşlardır. Bir insanın şeklinin deıtiştirilip bir hayvan şekline sokulmasına
mesh denir. Eski milletlerde mesh olur~u. Bu, bozulan insanlara, Allah tarafından verilen bir ceza idi. Ancak bunun, gerçekten insanm
maymun kıh~ma sokulması mı, yoksa ahlaken bozulup maymun gibi
taklitçilik ve aç gözlülük durumuna düşürülmesi mi oldu~u hakkında
(1) lbnKesir. Tefsir: 1/105-106
(2) Cwıı'a Süresi: 5
görüş ayrıhgı vardır. Eger ayet, ahlaki bir dejenerasyona (bozulmaya)
işaret ise bu, her zaman ve her millette olur. İnsanlar nefıslerinin zebunu oldukları zaman şeklen deıtil, fakat sireten yani huy itibariyle herhangi bir hayvanın huyuna girmiş olurlar. Bunlar şeklen insan görünseler de manada hayvan derecesindedirler. Eger ayet, şekli bir degişme
bildiriyorsa o lflkdirde bazı insanlar bozula bozula maymun kılı~ına
dönmüşler, demektir. Hasılı eski milletlerde bulunduıtu hakkında rivayetler gelen bu şekli mesh olayı, bu ümmetten kaldırılmıştır. Yalnız
insan, ahUi.kınıkorumalıdır ki insan ahlak ve sıfatından çıkıp herhangi
bir hayvanınhuy ve sıfatına bürünmesin, nefsinin 'tutsaıtı ol.masın.
Cumartesi avlanma yasa~ını dinlemeyen bu yahudi kenti ,sakinlerinin maymun kıhgma sokulduklarını anlatan bu fıkra, bugünkü Kitab-ı Mukaddes'te yoktur. Fakat bunun, Hz. Peygamber devrindeki Kitab-ı Mukaddes nüshalarında bulundu~u ve yahudiler arasmda anlatıldı~ı muhakkaktır. Çünkü KurlllnıKerim, bunu BakaraSuresinin 65,
nci, Nisa Suresinin 47' nci, Miiide Suresinin 60 ncı~yetlerinde ve
A'riif: 166'da olmak üzere birkaç yerde anlatmaktadır, Şimdi Kur'iin'm
çeşitli ~esilelerle ve muhtelif zamanlarda anlattığı bu olay, e~er yahudiler tardfmdan bilinmeseydi, yahudilerin, Tevrat'ta böyle bir şey yoktur diye itiraz etmeleri gerekirdi. Oysa böyle bir itiraza ne Kur'an-ı'
Keıim'de, ne de tarih kitaplarında işaret vardır. Demek ki Kur'iin'm, İsrail oğulları hakkında anlatııgı bütün olaylar gibi bu olay da yahudiler
arasmda anlatılıyordu. Kur'an, yahudilerin bildikleri bir şeyi kendilerine hatırlatarak onları Allah'm buyruklan dışına çıkmagakarşı uyarmaktadır.
Kur'an-ı Kerlm'de mecazi anlatımlar çoktur. Kur'iin'ın ruhunu iyi
bilenler, onun anlatımlarındaki incelikleri ve amacı anlarlar. Nisii
SUresinin 47. ayetinde Yahudilere hitiiben: "Ey Kitdb verilenler, biz,
bazı yüzleri tam.~edip arkalarına döndürmeden, y~ da Cumartesi
adamlarını lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden önce, yanınızdakini doğrulayıcı olarak indirdiğirniz(Kur'an)a inanın. Allah'ın buyruğu yapılır!" d~nilmektedir.
"Tams: Bir şeyin izini silmek, gidermek anlamına gelir. Yüzlerin
tarns edilmesi, kılığından çıkıp yüz denecek hallerinin kalmaması demektir. Müfessirlerden bir kısmı, bu kelime ile yahudilerin yüzlerinin
meshedilip deve tabanı, hayvan tırnağı şekline ya da maymun suratına
sokulacağını anlamışlardır. Kanaatimize göre bu ifade, iııanmayan
yahudilerin, bir gün yurtlarını, evlerini barklannı bırakıp giderken
üzüntüden yüzlerinin perişan olacağına, basretle gözlerinin arka<fa,.ka~.
lacağına, dönüp dönüp geride bıraktıkları yurtlarına bakacaklarına
işarettir. Razi de bu noktaya işaret ederek Abdu'r-Rahmanibn Zeytltin
şu tefsınni yazmıştır: "Bu tehdid, yahudilerin başına gelmiştir. Kurayza ve Nadir oğulları, yurtlarından sürülüp Şam toprağından Eriha ve
Ezre'atla giderlerken Allah, yüzlerini arkaya ööndürmüş, yurtlarına bakakalmışlardır." (Mefatihu'l-ğayb: 3/341)
İşte Kur'an'ın edebi inceliğini anlamayan bazı haşviler, bu tür ifadelerden mutlaka insanın hayvan biçimine sokulmuş olduğunu sanmışlardır. Aslında Kur'an, görünürde değil, fakat oİalnada olan dejenerasyonu kasdetmektedir. Sonra maymunun insan olduğunu kabul
edenler, acaba neden insanın da maymun olabileceğini kabul etmiyorlar? Biri evrim ise, öteki de dejenerasyondur. Ama dediğimiz gibi kesin kanımıza göre Kur1anlın kasdı, görünmeyen, ma'nevi, ahlaki dejenerasyondur.
Dursun, 167. sayfada da, Muhammed'in, bugünkü sıçanların,
İsrailoğullarının hayvana dönüştürülmüş kesimi olduğuna inandığını
iddia etmekt:t:dir. Şöyle diyor:
"Muhammed şöyle der.
- "İsrailoğullarından bir topluluk yitiktir. Ne yaptıkları, başlarına
ne geldiği de bilinmiyor. Ben bunların, kesinlikle SıçANLARA 00-
NÜŞTÜRÜLDÜKLERİ görüşündeyim. Bakıp görmez misin ki sıçanların önüne deve sütü konulduğunda hiç içmezler de, koyun sütü konulduğunda içerler." (Bkz. Müslim, els-Sahih, Kitabuz-Zühdl61-62
hadis no 2997.)
Demek ki Muhammed'e göre bugün görülen sıçanlar, İsrailoğullanndan hayvana dönüştürülenlerden."
Hadisirivayet eden, Ebfıhüreyre'dir. Bu zatın, olayları nasıl karıştırdığı, önce Peygamberden bir hadis rivayet edip, sonra onun tamamen tersi bir hadis rivayet ettiği, bU,durum kendisine hatırlatıldJğında,
önceki rivayetini inkar eııiği, "Rivayet ettim ama, şimdi vazgeçtim"
dediği, önceki bölümlerimizde anlaulmıştı. Bunun rivayeti, başka
rivayetlerle desteklenmedikçe kanaatimizce kuşkuludur. Bundan dolayı Hz. Ömer, 'onu hadis rivayet etmekten menetmiştir. Hatta, Osman
devrinde meydanı boş bulup çok hadis rivayet etmeğe başlayan bu
zfıta, "Sen Ömer zamanında da böyle hadis rivayet eder miydin?" diye
sormuşlar. "Hiç bunu yapabilir miydim? Yapsaydım, Ömer beni kamçılatırdı." demiştir.
Dursun'un, iddiasına kaynak yaptığı rivayet, işte Peygamber'in sadece son uç yılında gelip müslüman olmuş, Yemenli Ebôhüieyre'den
gelen kişi (vahid) haberidir. Nitekim bu rivayeti duyan İsrailoğlu kökenli Ka'b, Ebiihüreyre'ye: "Gerçekten sen bunu Allah Elçisinden işittin mi?" diye hayretini belirtmiştir.
Turan Dursun, aktardığı her haberi, işine geldiği gibi tahrif etme
adetindedir. Burada da öyle yapmış, Peygamber'in, zan bildiren ifadesini, "kesinlikle" biçimine sokmuştur. "Veld erdM illli'lle're" nin anlamı, "Ben, sanıyorum ki fareler onlardır."
Biraz öncevurguladığımız gibi Peygamber'in, böyle bir şey söylemesi olası değildir. Çünkü Kuran, Kitap ehlinin; tevhide ba~lı bir
millet olarak o zamanki uluslara üstün kılındıklarını, Kitaba vans olan
o millet içinde yanliş davranan çoğunluk 'yanında Hakka bağlı kalan
ve hak ile adalet yapan bir topluluk da bulunduğunu bildirmekte ve
Allah'a, ahirete inanıp Allah'a ibadet eden, iyi işler yapan, hayır işlerine koşan Kitap ehlinin ödüllendirileceklerini, yaptılçları hiçbir iyiliğin
zayi edilmeyeceğini vurgulamaktadır (bakınız: A'raf: 159, 181; Ali
İmran: 113-115; Bakara: 62; Maide: 69, vs.)
Hem Kur'an, onlardan böyle övgü.ile söz edecek, hem de onun
tebliğeisi, onların fare olduğunu, mevclit farelerin İsrailoğullarından
oluştuğunu söyleyecek. Bu makul mü?
Aynı zamanda bir dahi olan Peygamber, insanların fare olmayacağını bilmez mi?
Tutalım ki sadece Ebiihüreyre'nin aktardığı bu haber doğrudur ve
~cygamber bu sözüsöylemiştir. Bu söz, Peygamber'in vahy veya ilhama dayanarak söylediği bir söz değildir. "Vela eraha illa: Ben sanıyorum ki... ••cümlesi, bu düşüncenin, kendi sanıst olduğunubelirlir. O da
çevresinden duyduğu bir sözü nakletmiştir. Bunun dini bir yanı yoktur. Onun kendi ilhamına dayalı sözlerinde yanılma olmaz. Ama başkalarından duyup naklettiği sözler, kaynağın doğruluk veya yanbşlığına bağlıdır. Söz gerçekten doğru ise, doğrudur, fakat bir efsane ise, ef~
sanedir. Peygamber de herhangi bir sohpet esnasında, belki de şaka
için duyduğu bir haberi, anlatmıştır. Sonra kendi sanıslOı da belirtmiştir. "Mutlaka bu böyledir" demiyor, "Ben öyle sanıyorum" diyor. Kendi düşüncesine dayalı bazı sanılarında yanıldığı, Kur'an ile ve. )cesin
haberlerle sabittir. Bunu daha önce açıklamıştık. Şimdi onun "Ben öyle sanıyorum" demesi, olayın gerçekten öyle olmasını gerektirmez.
Nasıl ki hurmayı .tozlandİrmamanın daha iyi olacağlOı sanmıştı .ama
sonradan bu sanısında yanıldığını kendisi de kabul etmiş ve bu hususu
da vurgulayarak belirtmiştir. .
Turan Dursun, bu tür tek kişi haberlerine dayanarakHz. Peygamberle alayetmektedir. Oysa bu tür haberlerin derlenmesi,Peygam,
ber'den tam bir asır sonra başlamış, buyükderleyiciler ise 3.asırda yetişmişlerdir. Mesela Buhari; H. 21,0 tarihinde doğmuştur.
Bir konuşmacının veya camideki vaizin sözlerini dinleyenlerin,
sonradan o sözleri başkalarına aktardıklarını düşünelim. Herkes kendi
anlayışdüzeyine göre anladığı biçimiyle anlatır. Aradan geçen zamanla sözler kısmen unutulup başka biçimde hatırlandığı gibi, anlayış farkı da sözlerin aslından az veya çok farklı olmasına neden olur. Hatta
hatibin hiç söylemediği, kasdetmediği sözler yayılmağa başlar. Bir öğretmeni diııleyen öğreneiler de, eğer not tutmamışlarsa, onun sözlerini
başka başka anıatırlar.
Peygamber (s.a.v.) kendi sözlerini yazdınoamış, hatta yazılmasını
yasaklamıştır. Çünkü o, bunları, Kur'an gibi dinin temeli görmüyordu.
Öyle görseydi, Kur'an'ı yazdırdığı gibi kendi sözlerini de yazdımdı. İş
böyle.iken, Peygamber'den iki-üç yüz yıl sonra derlenmiş olan, ve o
zamana dek ağızdan ağlZa aktarılan sözleri, biz nasıl yüzde yüz Peygamber'in sözleri olarak kabul ederiz? Bunlar vahid haberdir. Aktarımı doğru da olabilir, yanlış da olabilir. Aktaran doğru da aktarmış olabilir, yanlış da anlamış ve öyle aktarmış olabilir. Zaten hadis anlatanlar şöyle bir ibare kullanırlar: "Sadaka Resulullah fima kal, ev kema
kal: Yani Allah'ın elçisi söylediği sözü doğru söyledi, ya da buna ben-
zersöyledi." demektir. Bunun amacı, bu sözün mutlaka peygamberin
söylediğinin aynı olmayabileceğini belirtmektir.
Yalana, yanlışa hiç ihtimali olmayan sözler, levatür derecesine
ulaşmış hadislerdir ki bunlar çok azdır. Elbette Peygamber'den aktarılan vflhid haberlerinin de değeri vardır. Ama bunların doğruluğu için
iki kriter olmalıdır. Biri rivayet zincirinin doğru, sağlam olması; diğeri
de metninin Kur'an'a ve Peygamber'in genel düşünce yapısına, dünya
görüşüne uygun olmasıdır.
. Kur'an, geleceği Allah'tan başkakimsenin bilemeyeceğini vurguladığına göre Hz. Peygamber'in: "Ümmeti içinde zinayı, şarabı, ipek
giymeyi ve çalgı çalıp eğlenmeyi helal sayanların domuzlara dönüştürü1eceğini sÖylemiş olmasına nasıl ihtimal· verilir? Kendisi bizzat
nikahta def çalmayı öğütlemiştir: "NiMhile zinayı birbirinden ayıran, (nikahta) de! (çalınması) dır." (Tirmizi, Nikah: 6; Nesai,
Nikah: 72; İbn Mace, Nikah: 20)
XXXVll· HZ. MUHAMMED, ÇOK MERHAMETLi,
ZARİF VE YÜKSEK AHLAK SAHİBİ İDI
Turan Dursun, kitabının 48-60. sayfalarında,. bazı rivayetlere dayanarak İslAmın şiddeti öğütlediğini, anlatmakta ve Hz. Muhammed'i
de suikastlar yapbran, el ve ayakları tersinden kestirip gö:...lerio:'durtan bir şiddet uygulayıcısı olaraktanımlamaktadır. Dayandığı rivayet,
birçok hadis kitabında yer alan vflhid (tek kişi) haberidir:
"Olay öğrenilir. Medine'ye, Peygambere haber verilir. Peygamber
öfkelenmiştir. Adamların yakalanmalan için buyruk verir, hepsini yakalatbnr. Suçluları, Hz. Muhammed'in huzuruna getirirler. Peygamberin kararı kesindir:
- Elleri, ayakları çapraz olarak kesilsin.Gözleri oyulup çıkarılsın... !
Emir .uygulanır.
Suçluların elleri, ayakları çapraz olatak kesilir.
Gözleri oyulor.
,
Medine dışında, gÜ4l",~naıbnda aaeş gibi yandığt jç.in "Harre" adı
verilen yere götürü1ürı~r: . .
Suçlular su isterler, su verilmez.
"Taşları kemirirler", "AğızJanyla. dişleriyle toprağı kazarlar."
Ölünceye kadar öyle bırakılırlar. (Buhari Zekdtl68, Cihadl52;
TecritIVudu, hadis 172; Müslim, KesdmeI9-14, hadis 1671; Ebu
Odvud, l/udud 3, hadis 4364-4371; Tirmizi, Ebvdbu't-TahdreI55, hadis 72-73; Nesei, Tahrimü'd-OemI7; ıbn Mace, Hududl20, hadis
2578-2579. Buhari, bu hadise yedi yerde ve dokuz yolla, Ebu Odvud
bir yerde beş yolla, Nesei bir yerde dört yollagönderme yapmıştır.)
Nedir suçları bu adamların ve öncelikle kimdir bunlar? Dkl veya
Ureyne kabilelcrindendirler. Peygambere gelmiş Müslüman olduklarını bildirmişlerdir. Renkleri sarıdır, hastadırlar. Peygamber, önce bütün
sevecenliğiyle deve sütü ve "devesidiği" içirerek, onları iyileştirir.
Havadar bir yere gitmek isterler. Peygamber, bir deve sürüsü verir ve
yanlarına bir çoban katar. "Herifler" çobanı öldürür ve Peygamberin
deve sürüsünü de alır"götürürler.
"Peygamber, işkenceye karşı~ıduğu halde, bu olayda nasıl olmuştur da işkenceyle öldürüımelerini emretmiştir?" Bu soru hadis
kaynaklarında tartışılır. Kimileri, Peygamberin bu infazı "işkenceyi
yasaklamadan önce uygulattığını" öne sürerler. Kimisi, uygulamanın
bir "kısas" olduğunu belirtir: Çünkü suçlular da Peygamberin çobanına
aynı işkenceyi yapmışlardır. Hakim görüş. ise Peygamberin Maide su-
. resinin 33. ayetini yerine getirdiği, yani Allah'ın buyruğuna göre hüküm verdiği yönündedir."
Esasen bu rivayet, Maide Sfıresinin 33. ayetine iniş sebebi olarak
düzenlenmiştir. Her ayete bir iniş sebebi bulma çabaslida olanlar, bu
senaryoyu da bu ayet için hazırlamışlardır. Ama gerçekte ayetin, bu
rivayetle hiçbir ilgisi yoktur. O ayette: Allah'a ve Elçisine'karşı savaşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapmağa çalışanların: ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya birer el ve ayaklarının çapraz kesilmesi, ya da
sürgün edilmeleri şeklinde cezalandınlacakları belirtilmektedir.
Bu ayet, yahfıdilerle ilgili olarak inen ayetler arasında yer almaktadır. Maide Sfıresinin 12, ayetinden itibaren Hicaz Bölgesinde ve
Özellikle Medine'de oturan Yahurlilerin, Peyğamber'e ve ıslama karşı
olumsuz davranışlarına işaret edilmekte; kendi peygamberlerine karşı
da kötülük yaptıkları anlatılmakta; Mfısa'nın sözünü dinlemedikleri,
onu kritik zamanlarda yalnız bıraktıkları; ayrıca yeryüzünde bozgunculuk yapıp cana kıydıkları; bu yüzden ısrail ogullarına bir cana kıyanın, bütün toplumun canına kıymış sayılacağı yasasının konduğu belirtilmektedir.,Bütün bunlar, asıl konuya giriştir. O da, kendi peygamberlerine karŞı gelmiş, toplumlarına zarar vermiş, bozgunculuk yapmış
bu insanların, Hz. Muhammed'e ve Onun oluşturduğu ıslam toplumuna
karŞı da bozgunculuk yapmağa çalışmalarıdır.
Nitekim Medine'de oturmakta olan Nadir Oğulları, Peyğamber'e
sui kasd düzenlemişler, bundan dolayı kuşaulıp sürgün edilmişlerdir.
K.aynuka Oğulları ahidIerini bozmuşlar, onlar da sürgün edilmişlerdir.
Bunların yaptığından ders almayan K'urayza Oğulları, bunların yaptığından çok daha kötüsünü yapacak, Hendek Savaşında ıslam toplumunu tamamen imha etmek üzre gelen onbın kişilik Kureyş ve diğer
Arap kabileleri ordusu ile birlik olacak, müslümanlarla birlikte Medi·
ne'yi dışdüşmana karşı savunmaya söz vermiş olan bu Yahfıdi kabilesi, Peyğa~berle ittifaklarını bozacak, en kritik dönemde müslümanları
tamamen imhaya kararlı düşman ordusuyla birleşerek AlH\h'a ve,
Resulüne karşı savaş durumuna gireceklerdir. ışte bu ayette, Allah'a
ve Resulüne karşı savaş açanların, şiddetle cezalandınlacakları: ya öldürülecekleri, ya asılacakları veyabirer el ve ayaklarının çapraz kesileceği, yahut da sürgün edilecekleri belirtilmiştir.
Henüz Ahzab olayı vukubulmadan önce inmiş olan bu ayetler,
ıslam toplumunun güvenliğine zarar vermeğe çalışanları. uyarmaktadır. Bu ıayetlerin, Bahreyn'den gelen yoksul i~sanlarla hiçbir ilgisi
yoktur. Zaten birkaç ayet sonra gelen 41. ayet bunun, tamamen
yahUdilerle ilgili o~duğunu göstermektedir:
"Ey Elçi, agızlarıyle 'Inandılc' dedikleri halde kalbleri inanmamış
olanlar arasında küfürde yarış edenler seni üzmesin, YahUdiler arasında da yalana kulak veren, sana gelmemiş olan bir IcaJlmekulak verenlervardır ..Onlar, kelimeleri yerlerinden kaydırırlar: 'Eger size bu
verilirse alın, bu verilmezse sakının' derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allan'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın, kalbierini temizlemek istemedigi kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de büyük bir azab vardır.'"
Daha sonra Yahndilerin çeşitli olumsuz tutumları sergilenmektedir. Şimdi bu baglam içine getirip yoksul Vreynelileri yerleştirmek ve
sadece bu ayeti onlarla ilgili gönnek elbette dogru degildir.
Zaten metni Kur'an'a ters olan bu rivayetin sözleri de çelişkilerle
doludur. Zira bir rivayette gelen bu.toplulugun, Ukl'den, başka bir
rivayette Vreyne'den, Ebfıhüreyre rivayetinde ise Fezare'den oldukları
söylenir. Bir rivayette Peygamber bunların gözlerini oydunnuş, diger
rivayette oydtinnamıştır (tbn Kesir, Tefsır: 2/48, 50)
Alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Elçisinin, günahları ne
olursa olsun, bir cemilatin ellerini, ayaklarını çapraz kestirip gözlerini
oydurarak acılar içinde ölüme terk edecegini sagduyu kabul etmez.
Kaldı ki bu uygulama Maide Sınesinin 33. ayetine de terstir. Çünkü
ayette Allah'a ve Elçisinekarşı savaşanların ya öldürülecekleri, ya asılacakları, ya birer el ve ayaklarının tersinden kesilecegi veya sürgün
edilecekleri belirtiliyor. Yani bu cezillardan birinin uygulanacagı bildiriliyor. Bu cezanın uygulanması için bu kimselerin, Allah'a ve Elçisine
karşı savaşmaları gerekir. Bu olayda böyle bir şeyolmamıştır, sadece
bir hırsızlık, soygun olayıdır.
Ayette muzari' (geniş zaman) kipi kullanılmıştır: "
i .'~, ,,',-,-,., , -
i.i~~r: i I;W.: ,IJ~. :O,. " ;j , " ~i :' i.;.; : .Jf'ı.' LJı
.r-: ıJ ....~) \-1 ıJ~J Y)J· ıJy.~ -.:.r-, ~?'" f
~i ..• ~.,~.:., .' ::" ıı''' .ı,. 'lt .ı"..:rı .., ll. J~ •.• J o'
....... ~..ı ..ı\.~\~.J\~~.:r"~)J ~~i ~ Ji i~ Ji
- -"-' .. --------~~.---
Bunun mota mot anlamı şöyledir:
"Onlar·ki Allah ve Elçisiyle savaşırlar ve yeryüzünde bozguncu
luk yaparlar. Işte onların cezası dır."
Bu ifade, sözü edilen kişilerineylemlerinin olup bittigini degil,
sürdügünü gösterir. Yani bu kişiler çobanı öldürüp develeri götürmekle iş bitmiş, geride kalmış degildir. Allah ve Elçisiyle savaşlarını; yeryüzündebozgunculuklarını devam ettirmektedirler. Demek ki ayetin
kasdı, develeri götünnüş olan yoksul Vreyneliler, ya da Ukl'lüler, ya
da Fezareliler degildir. Çünkü onların eylemi bir defa olup bitmiş, artık geride kalmıştır. Zaten öyle cılız ve yoksul birkaç kişinin, sarsılmaz orduya sahip güçlü bir devlete karşı savaşa ginnesi ve bunu da
sürdürmesi söz konusu olamaz.
Eğer ayet, o yoksul kişileri kasdetmiş olsaydı, yüklernlerin mazi
kipinde olması gerekirdi. Yani:" ;j;..)j Jıi 1;)1,;. .:r-~i;1;.;. LJı
it ı,,, ~.."., '•
........~\i;w ..;-~'j\' ~. i;..:..j "Onlar ki Allah ve
Elçisiyle savaştılar ve yeryüzünde bozgunculuk yaptılar, işte onların
~
cezası dır."
Nitekim İbn Abbas, bu ayetin, Peyğamber'le yapmış oldukları anlaşmalarını bozan Kitap Ehli hakkında, yahut müslümanlara saldıran
müştikler hakkında indiğini söylemiştir (İbnKesir, Tefsir: 2/48).
Bu Vreynelilerin, Allah ve Elçisine Karşı terör yaptıklarını varsayalım. Ayette sayılan ceza, sadece Allah ve Elçisine karşı savaşmanın
degil, bu savaşla birlikte bozgmıculuk yapmanın cezasıdır. Çünkü
yüklemler birbirine (ve) edatıyla bağlanmıştır. Şayet (ev) edatıyla
bağlanmış olsaydı, bu eylemlerden herhangi birini yapana, bu cezalardan biri verilirdi. Ama öyle degil, yüklemler (ve) ile bağlandığından,
her iki eylemi birlikte yapana, yani hem Allah ve Elçisiyle savaşıp
hem de yeryüzünde bozgunculuk yapana bu cezalardan biri uygulanır.
Şimdi bu Vreyneli sıgınmacıların yaptığı eylem nedir? Allah ve
Elçisiyle savaşmak değiL. Develeri götürmek. Herhalde buna engel
olan çobanı öldürmek. Eger çobanı öldürmüşlerse, bunun için kısas
yapılır, yani öldüren kişi öldürülür. Ama bu cinayetin sübfıtu şahiderin
şehadetiyle vukubulur. Bu adamların çobanı öldürdügünü kim görmüş? Herhalde kendileri gelip de böyle yaptıklarını söylemediler. O
zaman en ufak birkuşku ile kısas cezası düşer. Bu, IslAm hukukunun
bir kumlıdır.
Develeri götürmek ise bir hırsızlık sayılır. Ama develer kapalı ,
yerden çalınırsa el ke6me cezası uygulanır, el ve ayak kesme cezası
değiL. Bu olayda develer, açıktan götürüldüğüne göre ~una el kesme
cezası da uygulanmaz. Daha hafif ceza verilir.
Demek ki bu olay, ayetle anılan eylemlere uymamaktadır. Tutalım ki ayet, bu olaya işaretetmektedir. Bu kez'bunlara, ayetle sayılan
cezMarın hepsi veya ikisi değil, sadece biri uygulanır. Çünkü ayete göre bunlara ya ölüm ezası verilir, ya el ayak kesme cezası veya sürgün.
,
Genellikle cezaların en hafifıni uygulama, birprensiptir. O halde
Peyğamber, bunlam sürgUn cezası uygulayacağı yerde ne diye lyette
zikredilmeyen cezayı uygulasm? Çünkü rivayetten anlaşıldığınagöre
Peygamber, haşa;bunların el ve ayaklarını çapraz kestinniş, gözlerini
de oydunnuş, sonra Güneşin iyice yakıp kavurduğu Harre bölgesine
götÜrlÜp ölüme terk etmiş. Sıcaktan kavrulan, ızdıraptan kıvmnan bu
adamlar, susuzluktan ve açlıktan dolayı taşları kemire kemire, acılar
içindeölüp gitmişler.
Bunu değil alemlere rahmet olarak gönderiliniş Peyğamber, gönlünde en ufakbir şefkat vemechamet duygusu olan birinsan dahi yapmaz.'Ayrıca ayette göz oyma cezasİ yoktur. Peyğam'ber, ayette olmayan bir cezayı nasıl uygular? /
Bu rivayetin ne yollageldiğini araştırdım.Rivayetin hemen bütün
varyantıarı En~s'e dayandırılmıştır. Ebiıhüreyre'ye dayanan rivayet de
varama bunlar garip ve zayıftır.
Şimdi bu kadar önemli bir olayı, o zaman sadece 15 yaşlarında
olan Enes ile, henüz Medine'de bulunmayan, müslüman dahi olmamış'
Ebiıhüreyre mi bildi? Başka bilen yok mudur? Çünkü Ebiıhüreyre'nin
ıslamı, Hayber'den sonra olmuştur. Oysa bu ayetin içinde bulunduğu
MaidetSiıresi. Yahiıdilerin, henüz Medine'de büyük bir güç oldukları
sırada, 4. H. yılı civarında inmiŞtir. Ebiıhüreyrenin müslümanlı~ ise 7.
H. yıldadır.
, Olayın Enes'ten anlatımı da çok farklıdır. Kimi rivayetegöre bu
'kişiler Ureynelidir (Buhan, Zekat, 68; New, Tabacet, Zikru Ihtilafl'nnakılin; Tirmizi, Tabacet, b. 5, h. 72). .
Kimi rivayete göre bunlar Ukul'den sekiz kişidir (MUslim,
Kasilm~: b. 2, h. ıo)
Ki~i riAyete göre bunlar Ucrden sekiz kişidir (Buhari, Diyat: 22)
, Kimine göre bunlar Uklve Ureyne'dendir (Buh. Mağ· 36; MUsUm, Kasfune: 2, h. 12). '
Kimine göre bunlar Uklveya Ureyne'dendir (Buh. Muharioın: /3;
Müslim, Kasame~ b. 2, h. LL; Ebu Davud, Hudiıd: 3; NesID, Tabaret,
IhtilMu'n-Nakılin,7/87-90).
Kimine göre de bunlar Becile'den dörl kişidir. (ıbn Kesir, Tefsir:
2149).
Rivayeti yazan Ne~'i, bununmOrsel olduğunu, aslında bunu Said
ibİı el-Müseyyib'in nak1ettiğini söylüyor (Sünen: 1/131).
Bu olayın, şiddet yanlısı, işkence ile insanları sindinneğe çalışan
zalim yöneticiler tarafından uydurtulduğunda kuşku yoktur. Nitekim
rivayetin kendisine nisbet edildiği Enes'in, bunu Emevi hükumd:m
Abdu'l-Melik'e anlattığı ve sonra da bunu anlattığına son derece pıŞman olduğu ifade edilir. Yine ıbn Kesır'in ifadesine göre tarihte benzerı az görülen zalimlerden, Emevi vMisi Haccac, minbere Çıkıp halk~.
bu olayı anlettarelk göz dağı verir ve "Resulullah ~ bunları yapmıştır
diyerek kendi işkencelerine bu rivayeti delil gösterirdi. (ıbn Kesir:
2149)
Rivayetin yalanlığı şuradan belli ki, Peygamberin, kendisine ~e~ ,
len bu zavallı, yoksul insanlara deve sütü ve sidiği içmelerini emrettığı
söylenir: Deve sütüiçı:mesi iyi ama, kendisinegelen il~ ~yetle~en. i~-
baren: "Elbiseni temizle?" (Müddessir: 4) diye kendisıne temızlığın
emredildigi Hz. Muhammed, pis şeylerden nefret ederdi. Sidigin elbiseye sıçramasımlan dahi son derece sakınılmasınt emreden Peygamber, hiç sidik içmeyi emreder mi? Bu makul müdür?
. Kitaplan dolduran, Kur'arı'a ters, Peygamber'in tabiatına aykırı bu
tür rivayetler, Peygamberden sonraki asırlarda egemen olmuş kişilerin
düşünce yapısını yansıtmaktildır.
Kur'an, Peygamber'i, batıl gelenekleri, hurafe zincirlerini kırıp
atan bir elçi olarak nitelendirirken, bu tür rivayetler, onu sidikle tedavi
yolunu uygulayacak kadar bir taklidci göstermektedir. Haşa, onun
ahlak ve tabiatı buna müsait degildir. Kur'an onu gelenekteri yıkan büyük bir devrimci olarak niteliyor:
"<}nlar, yanlarında bulunan Tevnit ve Incil'de (gele~gi) yazılı
olan Ummt Peygamber'e uyarlar. O Ümmt Peyganıber, onlara iyiliği
emreder, onları kötülükten meneder, güzel şeyleri onlara helat kılar,
pis şeyleri onlara yasaklar. Üzerlerindeki ağırlıkları ve sırtlarındaki
zincirleri kaldırıp ataf! .. " (A'rftf: 157) .
Şimdi güzel, temiz şeyleri insanlara heıaı, pis şeyleri de haram kı~
lan Peygamber, sidik içmeyi emreder mi? Kendi koydugu kurallara
göre sidik pistir, necistir, elbiseyebulaşsa namaza engeldir. Kendisine
elbisesini temizlemeSi emredilmiştir. Elb,iseye bulaşmasına müsaade
edilmeyen pisligin,nasıl olur da içilmesf tavsiyeediiii? Bu yalanlara
bakıp da Peygamber'e dil uzatmak, insanın vicdanım titretmelidir. Bu
rivayetin baş tarafı böylece Kur'an'a terstir.
Gelelim işkence ile öldürme mes'elesine. Rivayetin son tarafında
anlatılan işkence ile öldürme olayı da yalandır. Çünkü bu, Kur'an'ın tammladıgı Peygamber ahlakına aykırıdır. Şimdi Kur'ao'ın anlatımına
göre Peygamberimizin ahlakım ögrenelim: .
"Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davran-
~!n. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi.
Oyleyse onları oj/et, onların hattilarının bağışlanmas'ını dile. Işinde
onlara danış!" (Al-i İmrao: 159)
"Andolsun, içinizden size öyle bir Elçi geldi ki,sıkıntıya uğrarna-
'uz ona ağır gelir. Size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir!"
(Tevbe: 128)
"Muhakkak ki Sen, büyük bir ahlak üzerindesin!" (Kalem: 4)
Şimdi merhametli, kabaIıktan uzak, zarif, yüksek ahlaksahibi
Peygamber, birkaç deveyi götürdüler diye bu zavallı insanların ellerini
ve ayaklarını kestirir, gözlerini oydurtur ve öylece ölüme terk eder mi? .
Böyle bir insan nasıl merhametli, yüksek ahlak sahibi olarak nitelenir?
Valiahi, okaba, katı yürekli degildi. Merhametliydi. Hanımlarına
bir fiske vurmamıştı. Hizmetçisi Enes, kendisine on yıl hizmet ettigini,
onun bir dünya işi yüzünden kimseyi azarlamadıgmı, "Niçin şöyle
yaptın" demedigini anlatmıştır.
Mekke'yi feth~ttigi zaman, amcasını öldürtmüş olan Hind'i,
Vahşi'yi ve kendisinin can düşmanları olan Mekke liderlerini affetmiş;
ti. Acaba birkaç deve, amcası Hamza'dan daha mı kıymetliydi ki am·
casının katillerini affediyor da, birkaç deve götürmüş olan, sonra el·
bette yalvarıp af dileyen zavallıları affetmiyorve öyle feci bir biçimde
öldürtüyor?
Bu tür rivayetler, şiddetten zevk alan sadist insanların uydurmasıdır. Kur'an'ın tammladıgı o ümmi, zarif, yüksek ahlak, şefkat ve mer-
. hamet sahibi Peygamber, bu tür yalanlardan beridir.
Bu tür yalanların, Kur'ao ışıgmda gözden geçirilip İslamın bunlardan arındırılması gerekir. Esasen bizzat Kurtarı-ı Kerim, bu tUr.yalanların ortaya çıkacagına işaret etmiş ve mü'minlere Allah'ın
ayetlerine karşı küfür olan, onlara aykırı hadisleri kabul etmeyip onlara uygun hadislere geçmeyi emretmiştir:
"Allah size Kitaptaşöyle indirmişti: Allah'ın ayetlerine karşı
nankörlük edildiğini ve onlarla alayedildiğini işittiğiniz zaman bunu
yapanlar başka bir hadtse dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi (günah işlemiş) olursunuz." (Nisa: 140)
"Ayetlerimiz hakkında (gerçek tllŞI sö~lere) dalanları g6rdüğÜ/ı
zaman, onlar başka bir hadise geçincey,e kadar onlardan yüzçevir."
,(En'arn: 68)
" ,"Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi hadise inanacaklar?" (Cisiye: 6) ,
"Kur'cin'dan sonra hangi hadise inanacaklar?" (A'rM: 185
MürselAı: 50). ' '
Gerçi bu Ayetlerde geçen hadis ile"Peyğamber"devrinde Kur;ao
aleyhinde konuşulan sözler kasdedilmiştir ama,sebebin özelliği, hükmün genelliğine engel değildir. Bundan dolayı, buayetlerde, ileride
vukubulacak bir olaya işaret görülmektedir. '
Ebubekir, Ömer, All (Allah hepsinden razı olsun) gibi' büyük
sahabilerin yazılmasını ve yayılmasını önlemeyeçalıştıkları hadis har~keti. daha sonrakizamanlarda güçlenmiş; böylece Kur'ari'ın ruhuna
uygun Peygamber sözleri yanında; Kur'ao'm hükümlerini rafa kaldıran, onun açtığı geniş ufukları daraltan, eski Arap geleneklerini din
'haline getirip insanlarınsırtına 'yükleyen; insanların Slrtındaki ağırlıkları, bağlaıı kaldırmakla görevli Peyğamber'in dinini ayrıntılara'boğa-.,
daraltan, yozlaştıran, hatta şirke bulayan;Kur'an'a ve Peyğamber'in
?Ünya görüşüne aykın rivayetler de hadis altında derlenmiştir. İşte bu '
ayetlerde, Kur'an'a aykın olan, onun hükümlerine ve prensiplerine ters
düşen sözlere inanılmaması, kişi rivayeti olan bu sözıerin inanç temeli
yapılmaması hususunda mü'minlerin dikkati çekilmiştir. '
XXXVIII- AKıL DIŞI Rİv AVETLERİN DEGERİ
Bu rivayetlerin d~ğerini anlamak için EbU Hüreyre'nin şu
, rivayetini dikkatle okuyunuz: ' '
"Biz mescidde iken Peygamber (s.a.v.) geldi, yahUdilerin üstüne
yUrayan,dedi. yarüdak, Midras'ın evine geldik, 'Islam olun, gavene
eresiniz. Bilin ki toprak Allah'ın ve Elç{sinindir. Ben sizi bu topraklardan çıkaracağım. Dileyen: taşınır malını satabilir. Amatoprak Allah'a ve Elçisineaittir" dedi." (Buhari, Cizye, bab: 861, c. 4, s.531,
Heyruı: 1407-1987)~
, Bu olay, aslındadoğrudur ve Haşr Suresinde anlatılan Naö,rr
Oğullarının sürgün edilmesi olayıdır. Hicretin dördüncü yılın~ v~u:
bulmuştur. Ebuhüreyre ise Hayber'in fethinden sonra, yanı yedıncı
Hicret yılında Medine'ye gelip müslüman o,ımuştur.
Şimdi bu rivayeUe olay Ebu Hüreyre'nin ağzından, bizzat kendisinin katildığı bir olayolarak anlatılm*tadır. Oysa Ebu Hüreyre ne,o
zaman, Medine'de idi, ne de henüz müslümarı. olmuştu., Askalani de
rivayeueki çelişkiye dikkati çekmiştir.
MahmUd' EbU Reyye, "Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması"
adıyle, rastgele bir tereeme ile TürkÇeye çevrilmiş olan, aslında gayet
de~erli eserinde: uydurma sözlerin, yanlış düşüncelerin, Peygamber(s.a.v.)enasıl yakıştınldı!ını, ve İsımn Dini literatürüne, Kur'an'ın
ruhuna, Peygamber'in dünya göriişüne aykırı düşüncelerin ne yolla
girdiğini güzel izah etmiştir. -
Sahabi devrinde bazı kimseler, müslüman olınuş veya olmamış
olan Kitap ehli bilginlerinden, kendi tarihleri ve kitaplmyla ilgili sorular. sararlardı. Öğrendiklerini de çevrelerine anlatırlardı. İsratliyyat
(Yahudi kökenli) haberlerin Peygamber sözü haline getirilişinde iki
kişi, en önemli roıü'oynamışbr. İkisi de Yemenli olan bu iki kişiden
biri vaktiyle YahUdt habamı iken, Peygamber'in vefatından sonra müslüman olmuş Ka'bu'I-AhbAr, öteki de ismi kesin belli olmayan, Yemen'in Devs kabilesinden EbU Hüreyre'dir. Bunlar üzerinde biraz duralım:
.-
Ka'b el·Ahbir: Bir söylentiye göre zi'l-Kila' ailesinden Ka'b b.
Mab' el-Himyeri. YahUdi din adamlarının büyüklerinden olup, EbU İshak künyesiyle bilinir. Ka'b el~Ahbar adıyla tanınmışbr. Hz. Ömer'in
hilafeti döneminde İslam'a girip Medine'ye yerleşti!i, araştırmayla sabittir. Kudüs Fethinde Hz. Ömer'in beraberinde bulunan Ka'b, Hz.
Osman döneminde Şam'a göçmüştür. orada Muaviye kendisini ilminin çokluğundan dolayı yakın bir dost ve danışman edinmiştir. Ona
Şam diyarında kıssalar okumayıemreden de Muaviye'dir. Böylelikle
Ka'b el-Ahbar YahUdi-İslami hadisler konusunda konuşan en eski rivayetçi olmuştur. O, İbn Münebbih ve İslam olduklarını iddia eden diğer Yahudiler vasıtasıyla birçok Talmud vs. İsrail kıssaları, hadislerin
arasına sokuşturulmuştur. Çok geçmeden de bu rivayetler dini ve
tarihi haberlerin bir parçası haline gelmiştir. ez-Zehebi, "Tezkiratu'lHuff'az" adlı eserinde Ka'b hakkında şunlan söyler: "Ömer(r)'in
hiWeti döneminde Yemen'den gelmiş, Sahabe'den bazılan ondan ilim
almıştır. Tabifın'dan bir topluluk da O'ndan mürsel olar3k rivayette bulunmuştur. Humus'ta ölmüştür. Ölüm tarihi üzerinde ihtilaf olup H.
32, 33 ve 38 yılları verilmektedir. Kendisi Şam ve diğer İslam ve
YahUdi beldelerini, Temim ed-Oart'nin Hıristiyanlık için yapbğı gibi
Yahudi kaynaklardan etkilendiği haber ve kıssaıarla doldurmUŞbır."
(Tezkiretu'I-Huflaz: 1/52), (Ahmed Emin, 97.)
Ebu Hüreyre'ye gelince o da Ka'b gibi YemenH olup Oevs
kabilesine mensuptur. Üzerinde 'çok ihtiıae bulunan ismi, kesin belli
değildir. Kendisi, müsıüman olmazdan önceki hayatını şöyle anlatmıştır:
"Yetim büyüdüm, yoksul hicret ettim. Gazvan kızı Büsre'nin yanında karın tokluğuna ırgatlık ederdim." Başka bir rivayette AdeEbu
Hüreyre şöyle demiş: "Allah'ın Elçisi (s.a.v.)in minberi ile Aişe'nin
odası arasında açlıktan çırpınırdım. Gören beni c~nli (sar'alı) sanır,
göğsüme otururdu. Başımı kaldınp:
"_ Sandığın gibi değil, yalnız ben açım, açlıktan böyleyim!" derdim .
Ben, Aftan o~lu ile Gazvan kızı (Büsre) yanında karnımı doyurmak için ırgatlık ederdim. Yola çıktıklarında develerini sürerdim, konakladıklarında kendilerine hizmet ederaİm ... " (İbn Sa'd, Tabakat:
4/326-327, Tezkiretu'l-Huflaz: 1/35).
Yoksulluğundan dolayı Peygamber'in Mescidi yanındaki Soffada
kalan Ebu Hüreyre, Yahudi kökenli kıssalara çok meraklı idi. Kendisi,
vaktiyle bir Yahudi bilgini olan Ka'b el-Ahbar'a gelir, ondan sorular
sorardı. Bir gün Ka'b'a gelmiş, tanımadığı Ka'b'i sormuş. Aslında sorduğu kişi, Ka'b'in kendisi imiş. Kendini belli etmeyen Ka'b, niçin onu
aradığını sormuş. Ebu Hüreyre: "Ben, Peygamber (s.a.v.)in hadisini
benden daha çok bilen birini bilmiyorum" demiş. Ka'b~: -
"_ İnsan, aradığı şeyi bulunca bir gün ondan doyar.- Yalnız ilim
arayan, ya da dünya arayan doymaz." d;emiş. Sonra konuştu!u kişinin
Ka'b olduğunuanlayan EbU Hüreyre: "İşte böyle bir şeyi öğrenı;ııek
için sana geldiml" demiş. (İbn Sa'd, a.g.e. 4/332)
Hz. Ömer, Ebu Hüreyre'nin hadis rivayet etmesine müsaade etmemiştir. Ancak ömer'in ve~bndan sonra Ebu Hüreyre kaynaklı hadisler artmağa başlamıştır. Ebu Hüreyre'nin kendisi şöyle demiştir:
"Size rivayet ettiAim şu hadisleri, Ömer zamanında rivayet etseydim, o
değneğiyle beni döverdi." Ömer ölünceye kadar: 'Allah'ın Elçisi buyurdu ki...' diyemezdik. (Siyem A'lami'n-nubeIa: 2/433; İbn Kesir, elBidaye ve'n-nibaye: 8/107) "Ömer. hayatta olsaydı bu hadisleri size rivayet edebilir miydim? Vallahi asla. çünkü sopasının sırtıma ineceAini bilirdim. Ömer: 'Kur'Arı'la ilgilenin, Allah'ın kelArnI odurl' derdi."
(el-Bidaye ve'n-nibaye: 8/107)
Saib ibn Yezid'in anlatımına göre Ömer, EbU HUreyre'ye: "Ya Allah'ın.Elçisinden hadis rivayet etmeyi bırakacaksın, ya da seni Devs
yurduna (ülkene) geri gönderirim!" dediği gibi Ka'bu'l-AhMr'a da:
"Bir öncekindenhadis nakletmeyeceksin, yoksa seni Ferde (yahut
Karde)ye sürerim!"(l) demiştir.
Hz. Aişe de, EbU Hüreyre'yi, aynı zamanda birçok hadis anlatımındarı ötürü suçlamış: "Ey EbU Hüreyre, sen ADah'ın Elçisinden çok
hadis rivayet ediyorsun!" demiştir. Aynı suçlamayı Hz. Ömer'in oğlu
Abdullah da yapmıştır. (Bkz. ıbn Kesk, el-Bidaye ve'n-nihaye: 8/107-
108)
Ömer, gönderdiği valileri, hadis rivayet etmemeleri .konusunda
uyarırdı. EbU Musa'yı Irak'a gönderdiği zaman şöyle demişti:
- Sen, mescidlerinde, arı uğultusu gibi Kur'an sesi gelen (hepsi
Kur'an okudüAu için birbirine karışan seslerinan uğultusuna benzediği) kimselere varacaksın. Onları kendi hallerine bırak, hadislerle uğraştırma. Ben de bu konuda senin arkadaşın (yardımcın) olacağım."
(el-Bidaye: 8/ı07)
Ömer, önce vali yapıp sonra azlettiği EbU Hüreyre'ye: "Ey
Allah'ın düşmanı ve O'nun Kiıabının düşmanıl Allah'ın malını mı çaldın?" diyerek, onun Bahreyn'den getirdiği külliyetli parayı elinden almıştır.
(1) 'Ferde yahut Karde: Çölde bir dağ adı olduğu gibi. Necd'deki Seleb6t mevkiindebir suyun da adıdır. (Mu'cemu1-buldin: 4/248). .
Başka rivayete göre Ebu Hüreyre, Bahreyn'den dört bin (dirhem
devlete zekat) getirmişti. ~
Ömer ona: -Birine zulüm mU ettin? dedi.
Ebu HÜfeyre: - Hayır! dedi.
Ömer: - Haksız yere bir şey mi aldın?
EbU Hüreyre: - Hayır, qedi.
Ömer: -Kendin için ne kadar getirdin? dedi.
EbU Hüreyre: - Yirmi bin! dedi.
Ömer: - Bunları nereden aldın? dedi.
Ebu Hüreyre: - Ticaret ydpıyordum, dedi.
Ömer: _ Sermayen ve nzkın nekadarsa onu al, gerisini Beytu'lmale (devlet hazinesine) bırak! dedi (ıbn Sa'd-Tabakat: 4/336).
EbU Hüreyre, şakayı sevenbir insandı. Zaman zaman Medin.e
vaıisi Mervan, onu kendisinin yerine vekil bırakırdı. Çarşıda eşeğe bınen EbU Hüreyre rastladığı adamlara:
_Emir geldi, yol açın! derdi.
Emir olduğu halde çocukların yanına gelir, onlarla bedevi oyunlad
, Eb- Hur"eyre kendisini birden çocukların arasına atar, ayakrı oynar i. u ..
larını yere vurup onlarıgUldUrUrdü. Korkan çocuklar, g.ulerek ş~~a~a
buraya kaçışır1ardı. Hicretin 59 ncu yılında, 78 yaşında ıken ölmuştur
(el-Bidaye ve'n-Nibaye: 8/114).
MUslim'in rivayetine göre Bişr ibn Said, Ebu .~u~ey~e'nin rivayet
ettiği hadislere kuşku ile bakmayı öğütlemiş ve demışur kı: . . ,
"Biz, EbU HUreyre'nin yanında otururduk, bize Allah EI,ç~slnın
sözlerini, ve Ka'b'ın sözlerini anhltırdı. Sonra kalkar, Allah Elçısınden
naklen anlattıklarını, Ka'b'ın sözU yapar; Ka'b'dc~ anlattıkl,~ını da .~l.:
lah Elçisinin sözü yapardı. Birinin sözünü ~tekı~~, ,ötekı~ın s~zu~.u
be
'ki al ederdi it İbrahim Neha'i de devnndekı alımlcnn, Ebu Hun ne m. . - 'Eb- H"
reyre hadislerinden kuşkulandıklarını; başka rivayete göre u· urey-
~'nin~~~net-cehe~em, salih amele teşvik veya Kur'arı'ın y~sakladiğı
bır kötulükten men hakkındaki hadisler dışında kalan hadislerini almazlardı (Bkz. el-Bidaye ve'n-NibAye: 8/109).
,
H~~n~ suçlamalara rağmen Ebu Hüreyre'nin iyi niyyetinden
ve samımıyetınden şüphe edilmemelidir. Kendisi iyi niyetlidir ama,
masal anlatmağa meraklıdır. Ayrıca kulaktan dolma da olsa Tevrat'ın'
içeriği hakkında epey şey öğrenmiştir. Ka'b'le buluşmuş, ~ndan bir
şeyler sorup öğrenmiştir. Ka'b onun hakkında:
"'T' ~i k .- .J.e;rat ı o umaymHar arasında onun içeriğini Ebu Hüreyre'den
daha ıyı bılen görmedim!" demiştir (Tezkiretu'I-HuCtaz: 1136). '
Ebô Hüreyre, Ka'b'dan çok rivayet ederdi. Bu davranışı da onun
:~?di. ~i~yelerine, İsrailliyyata çok meraklı olduğunu, Te~at'ı ~
ıyı bıldiğrnı gösterir.
Bi~r. ibn ~~a'id'in sözlerinden de anlaşıldığı üzere Ebu HÜfeyre,
öğrendığı İsraıl oğlu, haberlerini, zaman geçmekle bilinçsiz olarak
Peygamber'in sözleriyle karıştırmış, işte bundan dolayıdır ki Hz. Aişe,
Hz. Ömer, oğlu Abdullah gibi büyük sabAbiler, bu rivayetlerinden ötürü kendisini suçlamışlar? hatta Hz. Ömer, kendi zamanında onun hadis
rivayet etmesini de menetmiştir. Bizzat Ebu Hüreyre diyor ki:
"Ben size, birtakım hadisler anlatıyorum ki bunları Ömer zamanında söylemiş olsaydım, Ömer başımı yarardı!" (İbn Kesir, el-Bidaye
ve'n-nihaye: 8/107)' .
İşte onun böyle rastgele rivayetlerinden ve kendisinden sonra da
birçoklarının, onun söylemediği sözleri ona dayandırmalarından ötürüdür ki hadis kitaplarına, Kur'an'a ve Islamın ruhuna, Peygamber'in
dün~a. g~~neters olan bilim dışı rivayetler girmiştir. Bunlara bakıp
da -;ıyıce kritık etmeden .•ıslam hakkında hüküm vermek, Kurıarı üzerinde kuşkuya düşmek büyük hatadır. İnsan ruhunun ebedi ziyanına
neden olacak büyük bir hata!
xxxıx. HADiS'iN ÖNEMİ VE GEÇERLiLiGiNİN
ŞARTLARI
Kuşkusuz, Hz. Peygamber'in, dini nitelikteki sözleri, Kur'arı-ı
Kerım'den sonra İslamın ikinci kaynağıdır. Ancak Hadisin din temeli
sayılabilmesi için, önce Peygamber'e kadar varan rivayet zincirinin
çor sağlam olması ve bundan da Önemli olarak içeriğinin, ıahye aykırı
olmaması gerekir.,.j,
Kur'an, vahydir; Peygamber'in kendi söileri is~ vahy değildir.
Bunlar içinde ilham dediğimiz, Peygamberi in gönlüne doğma şeklindeki ııahi düşünceleri yansıtan sözler vardır ki bunlara Kudsi Hadis
denilir. Fakat Hadisin büyük çoğunluğu, Peygamber'in, bir insan olarak düşüncelerini anlattığı sözlerdir. .
Vahy, Peygamber'e, Zikr'i insanlara açıklama görevini vermiştir:
"Biz, senden ö.nce, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka elçi
göndermedik. Sorun, Zikir ehline, eğer bilmiyorsanız: Açık kanJları
ve Kitapları. Sana da o Zikr'i indirdik ki insanlara indirileni kendilerine açıklayasın, ta ki düşünüp öğüt aısınlar. "(Nahı: 43-44).
Burada anılan Zikir, yalnız Kur'arı değil, tüm peygamberlere verilmiş olan genel tı8hi Kitaptır. Daha önceki peygamberlere yabancı
dilde indirilmiş olan o Kitab'ı,lIz. Muhammed de kendi kavmi olan
Araplara, anlayacakları dille açıklamakla görevlendirilmiş, işte bunun
için Zikir, Arapça olarak indirilmiştir. Zikr'i açıklamaktan amaç, anla- --:.
şılır açık Arapça ilen indirilen vahiyleri (insanların şan ve şereflerini
artıracak, onları uyarıp doğru yola iletecek olan tlahi sözleri) insanlara
duyurmakue. Zikrin açıklaması, açık bir dille insanlara duyurulmasıdır. Peygamber'ingörevi açıkça tebliğ(duyurma)dır: (Nur: 54,
, ,
Ankebfıt: 18, şura: 48, vs.)
Ancak vahy kanalı olan Peygamber'in kendi söz ve davranışları
da Kur'an'ın uy~ulaması sayılır.
Peygamber'in sözlerinin, Kur'an'm açıklaması ve uygulaması sayılabilmesi için, temelde Kur'an'a aykırı olmaması gerekir. Çünkü
Kur'aq temel yasa ise, Hadisler, onun yönetmeliği durumundadır. Yönetmelik, yasaya aykın olmaz. Nasıl yönetmeliğin yasaya aykırı hükümleri geçerli olmazsa, Kur'an'a aykırı hadisler de geçerli olmaz.
Çünkü P~ygamber, Kur'an'a uymakla yükümlüdür: "Rabbin!ien
, sana vahyolunana uyl" (En'am: 1(6), "Rabbinden sana vahyolun- . ,
makta olana uyl" (Yunus: 109, Ahzab: 2), "Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum." (En'am: 50, Yunus: 15.•Ahkaf: 9-), "Ben, sadece
Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum."(A'raf: 203).
Elbette Peygamber, uymakla yükümlü bulunduğuyasalara aykırı
sözler söylemez ve onlara ters davranışlar sergilemez. Aksi takdirde
Peygamber tebliğettiği yasaları çiğnerse,halk ,onu dinlemez ve tebliğ~
lerini de uygulamaz.Ve vllhyi çiğneyen Peygamberin ma'sumluğu da
kalmaz. Çünkü onun ma'sumluğu, vahye aylan şeyler söylememesi,
onu çiğnememesi anlamını taşır. Kur'an, ~eygamber'e, vahyi olduğu
gibi duyurma ve ona uyma dışmda bir ma'surtıluk tanımamıştır. Onun
',ma'sumluğu, kendisine verilen elçilik görevine asla yalan karışurmaması, hiyanetetmemes;., onu olduğu gibi duy~ası ve uygulamasıdır.
Durum bu olduğuna göre, Hadis diye rivayet edilen söz, eğer
Kur'an'ın ruhuna aykırı ise, o, gerçekte Hadis değildir. Asıl insanların
uygulamakla görevli bulundukları hükümler, Kur'an'ın hükümleridir.
Sağlam hadisler de onların açıklaması niteliğindedir. Yani Peygamber'in, Kur'an hükümlerini uygulamasının izahıdır ..
, , ,
Ama bunlar dinin temeli olmadığı için ppygamber, bunları. yazdırmamışur. Eğerbunlar, dinin temeli olsaydı, Hz. Peygamber, Kur'~
, ayetlerini yazdırdığı gibi kendi sözlerini de yazdırırdı. Ama o, bunları
yazdırmak şöyle durşun, tersine, bunların yazılmasını yasaklamışur.,
\ Hadis Yazımının Yasaklanması:
Ebu Said el-Hudri, Peygamber(s.a.v.)'in, şöyle dediğini anlatmışur: "Benden, Kur'an'dan başka bir şey yazmayın. Kim, benden,
Kur'an'dan başka birşey y.tizmışsa onu yok etsin. Zararı yok, benim
sözlerimi anlatabilirsiniz. Fakat her kim bana yalan atarsa (Hadisin
ravisi Hemmam: Galiba kasden bana yalan atarsa, dedi, diyor), Ateşteki yerine hazırlansın." (Müslim, Zühd: b. 17, h, 73; Darirni, Mukad-
'dirne: 42, tbn Hanbel, MÜ$hed: 3/1ı, 21, 39).
Bu müıeammiden kaydının olmadığı rivayetler de. vardır: "Benim
üstüme yalansöylemeyin. Kim benim üstüme yalan söylerse, Ateşe
girsin."(Buhari, lım: 39). Aynı Hadis, Buhari'nin Cenınz, 33. babında·
el-Mugire'den, EbU Davud, İlm: 4. babında müteammiden kaydıyla
geçmektedir.
Bu rivayette müteammiden yani kasden, bile bile, kaydı önemlidir. Ravi, Peygamber'in, kasden kaydını koyduğundan kuşkuludur.
Aslında bu sözün, sonradan Hadise eklendiğinde kuşku yoktur. Çünkü
sonradan Hadis uyduracak veya kendi sözlerini, düşüncelerini Peygamber'in sözleri arasını.ı karışuracak olanlar, işte ,bu müte'ammiden
kapısından girmişler ve buradan kendilerine ruhsat bulmuşlardır. Onlara göre yapukları, kötü niyyetle. Peygamber'e yalan atmak değildir.
İnSanları onun dinine teşvik için, iyi niyetle böyle yapmaktadırlar. İyi
niyetle olunca da kendilerine göre Peygamber'in sözlerine,bazı sözler
karışurmakta bir sakın,ca yoktur. Bunu özellikle hikayeciler ve vaizler
yapmışlardır.
Aynı şey, bugünkü vaizler arasında da sık sık görülür. Halka gôya
Peygamber'in sözlerini anlatan kürsüdeki adamlar, ne ayette, ne de
hadiste olmayan bir sürü haul şeyler söyler, Peygamber'in üstüne yalan attıkları halde bu konuşmalarından büyük sevap kazanacaklarını
sanırlar.
Bilerek veya bilmeyerek olsun,Peygamber'in söylemediği bir sö-_
zü onun üstüne atmak, büyük vebaldir. İştebundan dolayıdır ki biraz
sonra değineceğimiz üzre büyük sahabiler, Hadis rivayet etmekten çekinmişler, bunu yasaklamışlar, Peygamber'den bii söz anlatanı, sözünü
tanıkla kanıtlamasını istemişlerdir. Bundan dolayıdır ki İmam Ebô
Hanife, sadece 17 kadar Hadisi sahih gömıüştür ki bunlar da mütevatir
hadislerdir.
Buharı'nin rivayetine göre Peygamber'in hastalığı artınca: .
"- Bana bir defter getirin, size bir yazıyazayım da, onun dışına
çıkmayasınız!" demiş. Hz: Ömer:
"- Peygamber iyicehastadır, yanımızda Alla~'ın Kitabı var, o bize yeter!" demiştir (Buharı, İlm: 38).
Bu Hadısten iki şeyaçıkça anlaşılmaktadİr. Peygamber, gerekli
gördüğü ta'llmatı yazdımdı. Burada kendisineren sonra bir vasıyyet
yazmak istiyor. Aslında ölmezden önce vasiyyet yazmak Kur'an'ın kesin buyruğudur. (Bakara: 130,240. Nisa:ll, 12, Maide:106, Yasin: 50).
Burada Peygamberin, Kur'an'ın bu buyruğunu yerine getirmek
için vasıyyet yazdırmak istediği anlaşılmaktadır. Sıradan her insan, ölmezden önce vasıyyet yazar veya yazdım. Amapeygamber, sıradan
bir insan değildir. Onun yazdıracağı sözler, bütün mü'minleribağlar.
Peygamber'in hastalığını düşünen Hz. Ömer, o ızdırap alUnda yazdıracağı sözlerin, ümmet için zorlaşuncı, bağlayıcı hükümler taşıyabileceğini düşünmüş olabilir. Vahiy de olmadığı için bunların o zarnaQ için
yararlı olsa bile sonsuza dek yararlı olacağından kuşkulanan Hz.
Ömer, böyle bir vasıyyetin y'azılm~ına gerek görmemiş: "Bize Allah'ın Kitabı yeter!" demiştir. (Hatta rivayetten anlaşıldığına göre bu- .
için Ka'be'ye girme izni verilmediğini, kendisinden sonra.da Kıyamete
dek hiç kimsenin giremeyeceğini, sadece kendisine bir saat için
Ka'be'ye savaş için girme izni verildiğini, bundan böyle ebediyen yasaklanmış olduğunu söylemektedir.
Ama Peygamber'den sonra birkaç kez Ka'be'ye saldırı olmuş,
AbdulUüı İbnZübeyr'e karşı savaşan el-Hüseyn ibn Numeyr, mancınıklarla Ka'be'ye taş ve yanıcı maddeler attırmış, Ka'be yanmış yıkılmıştır(683). Bundan 10 yıl sonra da Haccle, İbn Zübeyr'i yakalamak
için Mekke'yi mancınıklarla taşa tutmuştur. 1979 yılı Kurban Bayramında daKa'be işgal edilmiş ve Suud askerleriyle işgalciler.arasında
birhafta kadar savaş olmuş, Mescid-i Haram'ın minareleri ve duvarlan~ açılan ateşlerden büyük zarar görmüştür.
Abdullah ibn Amr'ın da, Peygamber'den duyduklannı yazdığı
rivayet edilir. Kendisinin şöyle dediği aktarılır:
"Ben, Allah'ın Elçisinden duyduğum herşeyi yazıyordum ki ezberleyeyim. Kureyş, beni bundan menetti. Dediler ki:
- Sen, Allah'ın Elçisinden duyduğun herş~yi yazıyor musun? AIlah'ınElçisi dc insandır; kızar, konuşur; memnun olur, konuşur.
Yazmaktan vazgeçtim. Bu durumu Allah'ın Elçisi (s.a.v.)e söyledim. Parmağıyla ağzını gösterdi vedcdi ki:
"- Yaz, nefsimi elinde bulunduran (Allah) hakkı için, bundan Çıkan her şey haktır!" (Ebli Davlid, 'İlm: 3, h. 3646).
Bir de şu rivayete bakın: "Zeyd ibn Sabit, Muaviye'nin huzuruna
girdi. Muaviye, ondan bir Hadıs sordu ve birine bunu yazmasını emretti. Zeyd:
"- Allah'ın Elçisi (s.a.v.) bize, hiçbir sözünü yazmamamızı emretti." dedi ve o yazılıim imha etti. (Cami'u Beyani'l-İlmi veFadIlli, s. 79
Mısır).
İşte birbirine tamamen ters iki rivayet, aym yerdeyan yana durmaktadır. Bunların her birinin, Hadislerin yazılması ve yazılmaması
görüşlerinden. birini benimseyenlerin düşüncelerini yansıtttğı, bu konuda yapılan tartışmalar üzerine ortaya atıldığı gayet açıktır.
Hadis yazılmasına taraf olanlar, bu iki rivAyeti şöyle uzlaştırmağa
çalışmışlardır: Hadisi yazmayı yasaklayan emir, daha önce idi.
Kur'an'a karışmaması için Hadis yazımı, önceleri yasaklanmıştı. Ama
sonradan yazılmasına müsaade edilmiştir. Kimine göre de bu yasak,
sadece Hadisin; Kurtan'ın yazıldığı sayfaya yazılmaması hakkındadır.
Çünkü bu durumda Haöıs Kur'an'a karışır. Fakat ayn ayn yazılınca bir
sakınca yokttır.
Nitekim unutkanlığından şikayet eden birine, Peygamber: "Sağ
, elinden yararlan!" demiş; Veda' HUtbesini, kendisine yazmasını isteyen Ebu Şah için de bu Hutbenin yazılmasını emretmiştir (Hattabi,
Ma'Mimu's-Sunen, Ebu DlvUd notUnda: 4/61).
Elbette bu yorumlar zorlamadır, doyurucu değildir. Çünküzeyd
ibn Sabit, Peygamber'den yıllar sonraHalife olan Muaviye'ye, Hadis
yazmanın yasak olduğunu söylemiş ve Mukviye'nin yazdırdığım alıp
imM etmiştir. Eğer sanıldığı gibi yasak kalkmış olsaydı, son derece
zeki olan ve iki kez Kur'an'ı derleme komisyonu başkanlığını yapmış
bulunan Zeyd, bunu bilmez miydi?
Peygamber'in, Hutbesini Y/lZdırması ve Abdullah ibn Amr'ın, .
Peygamber'den dinlediği sözleri not etmiş oıniası, eğer doğru ise çok .
nadir ve istisnat durumlardır. Demek ki Kur'an'ın temel prensiplerini
topluca özetıeyen Veda' Hutbesı daha önce yazılmıştı. Bundan bir nüsha isteyen EbU Şahta da bir nüsha yazılmıştır. İbn As'ın notları da çOk
önemli bazı olaylarla ilgili olabilir. Maamafih onun notlarından bize
gelen bir şey yoktur.
Do~su şudur ki Peygamber devrinde Hadis yazılmamıştır ve
buna müsaade de edilmemiştir. Kurtan'ın yazımı için belirlenen bir düzen ve yöntem gibi, Hadis yazımına bir yöntem belirlenmemiştir.
Peygamber'den sonraya yazılı olarak sadece Kur'an kalmıştıT.
Kendisinden sonra sahabileri, ondan duyduklarını, çeşitli münasebet-
lerl~ anlatırlardı. Herkesin atasından, hocasından duyduklarını, yeri
gelınce anlatması gibi, onlar da Peygamber'den duyduklarım anlatırlardı.
Özellikle Kurlan'da hükmü bulunmayan bir olayolunca. herhangibi~ sahabi, o konuda Peygamber'den bir söz duymuş veya bir uygulama gönnüşse onu anlatırdı. Böylece o söz (Hadis) veya o uygulama
(Sünnet)tenyararlanılarak bu yeni olayın hükmÜ belirlenirdi. Bu suretle hüküm, Peygamber sözüne dayandırılmakla gönüller huzur bulurdu. .
Sahabilerin Hadis Yazımı Karşısındaki Tutumları:
Büyük sahabiler, dinin yegane temelinin ve yazılı anayasasımn
Kur'an oldu~una inandıkları için, Kur'ari'dan başka dini bir kitap olmaslmA
ist~me~işler, bundan dolayı da çeşitli kimselerin anlattl~1
h~dıslerı yazdırmamışlar, yazanların da imha etmelerini emretmişlerdir. Kurtubi, tmam Malik'in şu sözünü aktarıyor:
"Orner ibn Hattab(r.a.), bu hadisleri yazmak, ya da yazdırmak
istedi fakat sonra: .
"- Allah'ın Kitabıyle beraber başka kitap olmaz,dedi."
Malik ekliyor: "tbn Şihab'ın yanında, kendi kavminin nesebi hakkındaki kitaptan başka bir kitap yoktur. tnsanlar (o zaman) yazmazlar,
sadece ezberlerlerdi."
Zühri'nin, Urve'den aktansına göre de Ömer (r.a.), hadisleri yazdırmak istemiş, bu konuda Peygamberlin ashabına danışmış. Onlar yazı~~asliıl. önermişler. Ömer, bir ay kadar Allah'a istihare ~tniiş.
Nıhayet bır sabah kalkınca, Allah'ın yardımıyla şu karara varmıŞ:
- Ben, hadisleri yazdırmak istiyordum. Sonra sizden önceki bir
toplumu düşündüm: D.nlar bir takım kitaplar yazdılar da Allah'ın
kitdbını bırakıp o kitapların üzerine kapandılar. Asla Allah'ın
Kitabına başka bir şey karıştırmamı demiştir.
Daha sonra Ömer, illere: "Kimin yanında (yazılı) 1Uidis varsa
onu si/sin!" diye yazılı buyruk göndermişlir (Cami'u beyani'l-'ilm ve
Fadlih, s. 80, 81).
Ebfı Bürde diyor ki: "Babamdan çok kitap yazmıştım. Bana 'Yazdıklarını getir' dedi, getirdim, onları yıkadı."
Mervan, Zeyd ibn Sabit'i çağırtmiş. Zeyd, Peygamber'den hadis
anlatırken, yine Mervan'ın emriyle bazı kişiler, Zeydlin haberi olmadan onun söylediklerini yazmışlar. Sonra durumu öğrenen Zeyd: "Ne
biliyorsunuz, belki size ~öylediğim her şey, benim anlattığım gibi deği/dir?,r demiştir. i'
~i;
Kurtubi'nin Cami'u Beyani'l-tlmi ve Fadlihi adlı Kitabında senedli olarak kaydettiği pek çok söz, Sahabiler devrinde hadis yazılmadığım, onların bundan hoşlanmadıklarım, hatta yazmak isteyenlere engel
/ - ,
olduklarını, yazılanları yıkadıklarını; Allah'ın Kitabı yanında başka bir
dini kitap görmek istemediklerini; çünkü bu durumdadinin yozlaşacağına inandıklıırım ifade etmektedir.
İbn Sirın: "tsraıl Oğulları, atalarından mıras aldıkları kitaplar yüzünden şaşırdılar." demiştir. Onun kasdı, tlahi Kitaptan ayrı olarak
yazdıkları Tıılınudgibi liv5yet kitaplarıdır. ışte bunlar, kolay dıni güçlqünl'ı 'ı),~ll'.
6er<;ek.1elı s"haba~rin korktukları olmuş, sonradan insanlar
dyayetler Uı.eri'neüşüşınüşler, kolayolan dini güçleştirmişlerdir.
Gittikçe yaygın bir hal alan bu yöntemin, istismara çok elverişli
olduğunu, bu yolla birçok yalanın Peygamberin üstüne atılacağım bilen büyük sababller Hadis rivayeti konusunda son derece ihtiyatlıdavrandılar, hatta çoğu kez bpnu yasakladılar.
Kurtubi, Camiu Beyani'ı-'tlm adlı kitabında, Kuraia ibn Ka'b'ın
şu sözünü aktarır:
"Irakla gitmek üzre yola çıktık. Ömer de bizimle beraber "Sarar'a
kadar geldi. Orada abdest aldı, (uzııviarını) ikişer kez yıkadı:
- Niçin sizinle beraber geldiğimi biliyor musunuZ? dedi.
- Evet biz, Allah Elçis~in sahabilen olduIDimuz için bizimle beraber geldin,dediler.
- Kur'an okumaIanndan ötürü arı u~ultusu gibi çevreye ses yayılan bir kente gidiyorsunuz. O insanları, Hadisıerle u~ştınp Kur'an
okumak~n alıkoymayın! Kur'an'ı güzelokuyun; Allah'ın Elçisinden
az söz anlaun.Haydi gidin,ben de sizin şeıikinizim, dedi.
Bunlar Kurayza'ya geldiklerinde: "Ömer ibn' Hattab, bizi (Hadis
anlatmaktan) menetti!" dediler." Cami'u Beyani'l-'ilm, s. 398).
Büyük sahAbiler, Peygamber'den Hadis rivayet edep kişiden, sö·
zünü kanıtlamasını istederdi. Nitekim bir nine, Hz. EbObekir'e ge'ıdi:
- Benim o~lıimun veya kızımın o~luöldü, dedi, Allah'ın
Kitabında, onun malından bana mWS düştüğünü söylediler.
l '
Ebubekir, bu konuda ne Allah'ın KitAbmda böyle bir hak bulund~gunu, ne de Peygamber'den böyle bir şeyduyduğunu söyledi. Ötekilere sordu.
.Muğice İbn ŞU'he, Peygamber'in, nineye altıda bir pay verdigini
söyledi. Ebubekir:
- Bunu senden başka duyan var mı? dedi.
Muhammed ibn Mesleme'nin de aynı şeyi duymuş olduğunu söylediler. Muhammed ibn Mesleme de Mugıre'nin söyledigini söyleyince Ebubekir bu hükmü uyguladı (Tirmizi, L0, h. 2100; İbn Mace,
Feraiz: 4).
Zehebi'nin anlatımına göre ~e Ömer, kadını döverek çocugunun
düşmesine neden olan kişiye, Peygamber'in ~UITe'ye(diyetin onda biri
kadar para cewına) hükmettigini söyleyen Mugire' sözüne tanık iste·
miş, Muhammed 'b. Mesleme tanıklık etmiştir. (Tezkiretu'l-hufffiz:
1/8).
için üç kez izin istedi, fakat kendisine "Gir!" denilmeyince geri döndü.
Daha sonra kendisini yeniden çağırtan Ömer, neden buyruguna uyup
gelmedigini sordu. Ebu Musa da geldiğini, üç kez izin istediği halde
cevap verilmediği için' geri döndüğünü; zira Peygamber'in:"Biriniz
üç kez izin ister de, izin verilmezse dönsün!" buyurmuş olduğunu anlattı.
Ömer: "- Ya Peygamber;in böyle söylediğini kanıtlamalısm, ya da
sırtını acıtınm!" dedi.
Korkudan titrerneğe başlayan EbU Musa.~sahabilerden bir grupa
gelip, bu hadisi bilen varsa gelip tanıklık etmesini ricaetti. İçlerinden
en genci olan Ebu Said el·Hudri gelip, bunu Peygamber'den duyduğuna tanıklıketti. (Buhari, İsti'zan: 13; MUslim, AdAb: 7, h. 33-37).
Bunun üzerine Ömer, Ebu Musa'ya:
• Ben seni suçlamadım. Fakat Allah'ın Elçisinden Hadis anlatmak
çetin bir mes'eledir! dedi (Ebu Davud, Edeb: 138, h. 5183).
Başka rivayette de Ömer, Ebu Musa'ya: lt. Ben seni suçlamadım,
ama insanların,Allah'ın Elçisine Hadis uydurmalimndan korktum!"
demiştir (Ebiı Daviıd, Edeb, b. 138, h..5184).
Biri kendisine, Peygamber'den bir Hadis anlatınca, doğru söyledi·
ginedairyemin ettiren Hz. Ali şöyle demiştir: "Kendim, Allah'ın EI~isinden bir söz duyarsam, Allah'ın dilediği kadar ondan yararlanırdım.
Başkası ondan bana bir Hadis anlatırsa, doğru söylediğine yemin ettirirdim. Eğer yemin ederse onu doğrulardım ..." (Tirmizi, Tefsic: 3, h.
3006; Ebu Davud, Vitr: 26; İbn Mace,tkamet: 193).
.. Öyle anlaşılıyor ki henüz Hz. Peygamber sag iken, kendisinin
üzerine yalan sözler uydurulmağa başlanmıştır. Biri, Peygamber'in
söylemediği bir sözü söyleyerek kendisini haklı Çıkarmak istemiştir ki,
bunu duyan Peygamber: "Kim benim üzerime yalan Söz söylerse, cehennemdeki yerine hazırlflnsın!" demiştir.
Tabii, Peygamber'in saghğında uydurolan sözleri duyunca Pey~
gamber bunlan düzeltirdi. Ama Peygamber'in vefatından sonra uydurolan sözlerin uydunnalığını kanıtlamak iyice güçleşti. Bundan dolayı
onun vefatından sonra Hadis uydurmak daha kolaylaştı. Bu durum
sahabileri rahatsız edecek kerteye gelmişti. Mescjdde halkın hadislere
daldığını gören Hans, Hz. Ali'nin yanına gitmiş:
- Baksana bu insanların hadislere daldığına, demiş.
- Demek öyle yaptılar ha? diyen Hz. Ali Kuran okumaya teşvik
, eden sözler söylemiştir (Ebu Davud, Fedailu'I-Kur'An: 14). Bundan
dolayı Abdullah ibn Abbas:
"- Biz, Peygamber'e yalan atılmayan zamanda ondan Hadis anla~
tırdık. Fakat insanlar boyun eğmeyen ve eğen her deveye binrneğe
başlayıncabiz, ondan Hadis rivayet etmeyi bıraktık" demiştir. Başka
bir anlatıma göre de: Beşir 'Adevı, İbn Abbas'agelip Hadis anlatmağa,
"Aııah'ın Elçisi buyurdu ki..."demeğe başlamış.
tbn Abbas, onun anlattıklarını dinlememiş, ona bakmamış. Beştr: '
- Ey tbn Abbas, neden benim sözümü dinlemiyorsun? Ben san~,
Allah'ın Elçisinin sözünü anlatıyorum, sen dinlemiyorsun?
tbn Ab~as"demiş ki:
"- Biz vaktiyle bir adamın, 'Allah'ınElçisi şöyle dedi...' dediğini
işitseydik, gö~lerimizi ona çevirir, dikkatle onu dinlerdik. Am; insanlar boyun 'eğen ve eğmeyen her deveye binrneğe başlayınca artık insanlardan, bizim bildiğimii Hadisler dışındaki sÖzleri almadık," (Fecro'ı-tslam: 211).
Leys ibn Sa'd'ın, şöyle dediği rivayet edilir: "tSkenderiye'de, bize
Nafi'den rivayet eden bir şeyİı geldi: Nafi' henüz sağ idi. Biz öndan,
Nafi'den rivayet ettiği hadisleri yazdık, iki defter doldurduk Şeyh aynldıktan sonra bu iki defteri Nafi'e gönderdik. Nafi bu iki defter dolusu hadisten sadece bir hadisi tanıdı (diğerlerinin kendisine ait olmadığını söyledi). '
Hatib-i BağdMi, Muhammed ibn Yunus'un şöyle dediğini rivayet
etmiştir:
"Ben Ahvaz'da iken bir şeyhin şu öyküyü anlattığını dinledim:
'Peygamber (s.a.v.) Fatıma'yı Ali ile evlendirince, Tuba Ağacına, cennet halkının tabak tabak biribirlerine hediye ettikleri taze inci dökmesini emretti."
Adama dedim ki:
- Ey şeyh, bu Allah'ın Elçisine iftirMır!
Bana:
- Yazık sana, sus, dedi, bunu bana nas (bilginler) anlattı.
- Sana kim anlattı? dedim.
- tbn Abbas'a varan bir sened (ravi zinciri) söyledi." (Fecru'lİslam: 128).
Süfyan: "Cabir'den otuz bin civannda hadis dinledim. Bunlardan
hiçbirini anlatmayı helM görmüyorum" demiştir (Fecru'ı-tslam, s.
212).
Süfyan-ı Sevri'nin rivayetine göre Abdullah ibn Abbas'a, Hz.
Ali'nin kazasını (verdiği hükümleri) anlatan bir kitap (tomar) getirilmişti. tbn Abbas bunlan imha eui, yalnız bir zira' (arşın) kadarını bıraktı. Bu sözlerde anlatılan şudur: '
Dikdörtgen biçimindeki' sandıkta bulunan sözlerin hepsi Hz.
Ali'ye iftira, yalnız bir arşın kadarı doğru idi. tbn Abbas yalanlan ylrttı, sağlam olan bir arşın uzunluğundaki yaprağı bıraktı.
Abdullah ibn Zübeyr, babası Zübeyr'e:
"- Neden sen defalan ve falanın, Allah'ın Elçisinden Hadis anlattığı gibi Hadis anlatmıyorsun? demiş. Zübeyr:
"- çünkü ben, onun: 'Kim benimüstüme yalan atarsa, Ateşten
yerine hazırlansını' dediğini duydum." demiştir. (Buhfui, tım: 38).
i
Dikkat edilirse zübeyr'inrivAyetinde sadece "yalan atarsa" 'sözü
.var, "kasden yalan atarsa" şeklinde de~i1. Demek ki bu "kasden"
kaydı sonradan solcuşttirulmuşturki iyi niyetlehareket edenler, ıahatça
dillerini kullanma 1mkAnınıbulsunlar.
İbn Hanbel,MUsned:5/297, Danmi, Mukaddi~e: 25 te de:
"Benden çok hadis rivayet etmekten sakının!" hadisi yeralmaktadır.
Konuya ışık tutmak için Kurtubi'nin bazı tesbitierini 8ktarmak istiyorum:. i . "
(u~IJ ııJ.e1iJ rı'~\:.('~i)r;}
~ ~ '\;~i # j &:~t \;~;.Jri; \;~;.J.5;1)1 ~L:}»
..ı~J.i ~;4 ü: .lk,,- if rJ0'. ~j \;~>lc~ lt.bo ~~l-:.l
~r ~,ıS"- 1,,4:;')1 ) :JI;)-J ~ iııl,ı.?~1JrJ.:ıj",.;~1
.(~~ J;JJ ~,~.•ty."~ ~:~.),J)1
i ., "
l;.:'.:bJ ~ b 0'.;:, 0'..J$ lt.bo v-jU~~0' .J$ 0' .Jıl ~' lt ..bo
\;~-,>id.I.J~~I0';1\;~>iJ~•.••v. J•••j~",:>l~ıJ. ~)iJ~
'~.J:.';..r;Ç ~~>i ~i ~i u'~;;iJ\iJ'? 0'. ~\;~i ~."i~y,i
~L~J\...J&. ~'\: u: ~j J>~: JI; ~~. ~i.~.:f.~\ 0~
4::k~i J.-'.Jıı Jr;0l)~j OJ Jtd. ',~I)Gwı.r-~~'.l> if
.• W'(~.bo ....•~~')I.:ıl \;...i 1-.t
. v.. J \
"
\i~;,.i ~. s:ı' J$- .'v:./ l;.:Jıo.:#; rJ.~)~ \;~IJ .
Kurtubi,"Camfu beyani'l-ilmi ve Fadlihı" adlı kiıabının, "Hadis
yazımının mekriıh oldu~u"başlı~ını ,taşıyan babında özetle şunları
söylüyor: '
Allah'ın Elçisi (s.a.v.): "Be,nden,KUf'an'danbaş/ca bir şey ~az,~
mayın.Benden, Kur'an'dan başka bir şey yazmışolan, onu yok etsm.
buyurmuştur..
Zeyd ibn Sabit, Muaviye'nin huzuruna ~irdL Muav~y~,kendisinden bir hadis sordu ve birine de. Zeyd'in anlattı~1 hadısıyazmasını
'. '\
emretti. Zeyd: _
_ Allah'ın Elçisi (s.a.y.), bıze, hadisl~rini yazmamamızı emretti,
dedi ve yazılamsildL"
Hz All bir konuşmasındaşöyle demiş: "Kiminyanında
(Kur'an'dan ~ka) bir kitap varsa, mutlaka onu yok etsi~. Çünkü insanlar, Rablarının Kitabını bırakıp.bilginlerinin hadıslerıne uydukları için helak oldular!"
Ebu Said (el-Hudri'y)e:
". Bize hadisleri yazdırsaydm?" dediler.
"- Hayır~ size yazdınnayı~; biz nasıl Peygamberimizden işitip bellediysek, siz de bizden işitin!" dedi.
"Nadra diyor ki: 'Ebii Said el-Hudri'ye:
- Sen, bize, Allah'ın Elçisi (s.a.v.)den güzel sözler anlauyorsun.
Biz bunlarıanlaurken fazlalık veya eksiklik yapmaktan korkuyoruz,
dedim.
- Yazıp da bunları Kur'an mı yapqıak istiyorsunuz? Hayır, hayır.
Biz nasıl Allah'ın Elçisi (s.a.v.)den aldıysak, siz de bizden alın!" dedi.
Ömer ibn Hatıab (r.a.), bu hadisleri yazmak veya yazdırmak istedi. Sonra: "Allah'ın Kitabının yanında başka kitap olmaz" dedi. Bu sözü anlatan İmam MMik:"ıbn Şihab(ez-Zühri'n)in yanında,sadecekavminin soy kütügü hakkında bir kitap vardı, başka bir kitap yoktu. O
zaman insanlar yazmazlardı, ezberlerlerdi. Onlardan herhangibir şey
yazan da ezberlernek için yazardı. Ezberledikten sonra yazdı~ını silerdi." demiştir.
Drve der ki: "Ömer (r.a.) hadisleri yazmak istedi. Sahabilere sor~
du. Yazılmasını j:IDerdiler.Ömer, bir ay istihfu'e etti. Sonra Allah, onun
gönlünü şu karara vardırdı. Dedi ki: .
. Ben, hadisleri yazdırmak istiyordum. Fakat sizden öncekilerin.
durumunu düşündüm: Onlar, birtakım kitaplar yazdılar da, Allah'ın
Kitabını bırakıp o kitaPların üzerine kapandılar. Vaııihi ben asla Al-,
lah'm Kitabına başka bir·şeykarışurmam (başka nUshada insanl~.rı
başkaşey~e ugraşunp Allah'm Kitabını untturmam), dedi.'"
Yahya ibn Oi'denin anlaumma göre Ömer, hadisleri yazdırmak
istedi. Sonra yazmamanın daha uygun olacağı kanısına vardı. Kentlere: "Kimin yariında hadise dair yazılı bir şey varsa onu sitsin!" diye direktif yazdı.
İbn Mes'fıd ve İbn Abbas ha.<Jisyazmayı sevrnezlerdi. EbU Bürde
de: "Babamdan çok şey yazdım, sonra babam yazdıkl~mı istedi ve
onları yık8dL" demiştir.
(Medine vilisi) Mervan, Zeyd ibn SAbit'i çatırmış ve Zeyd'in anlattık;iarını, onun haberi. olmadan yazacak adamlar da çağınnış. Sonra
durumu Zeyd'e söylemişler. Zeyd:
"··Ne biliyorsunuz, belki anlattıklanm, benim anlattığım gibi değildir" demiş.
AbdullAh (ibn Mes'ud), hadisler yazılı olan bir sabife getirmiş,
onu silip yıkamış, sonra yakılinasım emretmiş ve demiş ki:
. "- Vallahi bu sahUenin, Deyr-i Hind'de olduAnnu bilseydim, ora··
ya varırdım. ışte Kitap ehU bilmeyen (mUşrik)ler gibi, Allah'ın kitabını.
arkalarına awldanndan dolayı heWc olmuşlardır."
Dahhlk da şöyle demiş: "Bir zaman gelecek, hadisler çoğalacak;
Mushaflar tozuyla kalacak. Kimse onları açıp da bakmayacik."
Said· ibn Cübeyr der ki: "ıbn Omer'e sormak istediğim bazı
mes'eleleri Kfıfe halkı için yazmışum. Sonra ıbn Ömer'le görüştüm,
hadis yazmanın hükmünü sordum", Eğer benim yanımdayazılı hadisler
blıllunduğunu bilseydi, aramız açılmışı. (beni kovmuştu).':
Yine Said ibn Cübeyrdemiş ki: "Biz, görüş aynlığ.ına düştüğ.ü.-
müz konuları yazardık. Sonra tbn Ömer'e bunları sorardık. Onun, bunları yazdığımızdan haberi olmazdı. Eğer benim, bunları yazmış olduğumu bilseydi, aramız açılmıştı."
Ebii Bürde derki: "EbU Musa, bize birtakım. hadisler anlaUrdl.
Bunları yazmak isterdik.
. - Benden dinlediklerinizi yazıyor musunuz? dedi.
- Evet, dedik.
- Onu banagetirin, dedi.
Onları alıp yıkadı ve:
- Bizim bellediğimiz gibi siz de biz<len belleyin, dedi."
Ebu Hüreyre: "Ne yazarız,ne yazdırınz" demiştir.
Esved'in anlatımına göre kendisi ve Alkame bir sabife bulmuşlar,
onu ıbn Mes'ud'a götürmüşler. Ögle vakti oldugu için epey kapıda
beklemişler. Sonra durumu fark eden ibn Mes'ud, kendilerini içeri almış.
- Bu sabifede güzel hadisler var, demişler.
İbn Mes'ud, canyesine, bir legene su koyup getirmesini emretmiş.
O sabifedeki yazıları yıkayıp silerken, "Biz sana en güzel öyküleri anlatıyoruz!" (Yusuf: 3) ayetini okuyormuş. Sahifeyi götürenler:
- Buna bir bak, güzel hadisler var, demişler.
Ama o yine silmiş ve
- Bu gönüııer, kablardır. Bunlara sadece Kur'an doldurun, başka
bir şey koymayın! demiş."
Muhammed ibn Sirin,Ubeyde ibnel-Cerrah'a:
~Senden duydukıarımı yazayım mı? demiş.
Ubeyde:
- Hayır, demiş.
- Peki bir kitap bulursam sana okuyayım mı, demiş.
Ubeyde yine
- Hayır, demiş.
ıbrahim Ncha'i de şöyle diyor:
"Ebu Ubeyde'nin yanında yaz':lfdım.
- Bcnden sonraya bir kitap bırakmayın!" dedi.
Başka bir anlatırnda da·Ubeyde, ölecegi sırada, daha önce yazmış
olduklarını istcyip yok etmiş. Nedenini de şöyle açıklamış:
"- Bazı insanların, bunları yersiz kullanacaklarından korkuyorum." .
ıbrahim Neha'i, Hadislerin defterlere yazılmasını istemezdi.
Kasım hadis yazmazdı.
Said ibn Abdu'I-Aziz, Şa'bi, İbn el-Mu'temir, Muğire, ve A'meş
hadis yazmaktan hoşlanmazlardı (Camiu Beyani'l-'ilmi ve Fadıih, s.
79-85).
Fetihlerle çeşitli din. ve uluslara mensup insanlar müslüman oldular. Blinlar ne kadar müslüman olsalar da eski inanç ve kültürleriyle
/ yoğrulmuş kimselerdi. İçlerinde o kültürün düşüncelerini taşıyorlardı.
Zaten bir anda onlardan sıyrılmaları da mümkün değildi. Bunların
müslüman olmasıyla birlikte Araplar da çeşitli kültürlerle temasa geldiler. Kendileri onlara kültür verdikleri gibi, büyük ölçüde',onlardan
etkilendiler. Hint ve Yunandüşünceleri, Mani inançlan İslam ülkelerinde tartışılıyor oldu. Felsefe de yayıldı. Böylece çeşitli fikir ve inanç
ekolleri doğmağa başladı. Rerekol, kendi düşüncesine geçerlilik kazandırmak için bunları bir ayete veya Hadise dayandırmak lüzumunu
hissetti. Ayetler sınırlı idi. Yeni ayet ilave edilemezdi. Ama Hadis işi
kolaydı. Onun için ekoller, mümkün olduğu ölçüde ayetleri, kendi fikirleri doğrultusunda te'vii ettiler, ve düşüncelerini bol bol uydurdukları Hadislere söylettiler. Böylece Fıkıh, Kelam, Felsefe ye Tasavvuf
ortamlarına ~ydurma hadisler yayıldı ve bunlar derlenerek kitaplara da
girdi. Hele Hz. Osman'ın öldürülmesinden itibaren meydana gelen
siyasi çalkantılar, bölünmeler, kargaşalar, Hadis uydurmada çok etkin
oldu.
İşte bundan dolayıdır ki CemelOlayında ordu kumandanlığı yapan Aişe'yi ve kumandanlıkettiği topluluğu kötülemek için Peygamber'in: "Baıına bir kadını geçiren ulusun iflah olmayacağı"nı söylediği halka yayıldı. (Buhari, Mağazi, 82, Fiten: 18; Tirmizi, Fiten: 75;
Nesa'i, Kudat, .
Seba meIikesinden övgü ile söz eden ayetlerle karşılaştırılınca bu
rivayetin Kur'nn'aters oıdu~u açıkbt. çünkü Kur'an'ın hiçbir yerinde .
kadının başa geçemeyece~nden söz edilmemiştir. Hatta Peygamber
, (s.a.v.)in en çok sevdi~, kendisinin birçok hadisini rivayet etmiş olıp}
mü'minlerin annesi Hz. Aişe, Cemel Vak'asına kumandanlık etmiştir.
Aslında bu EbUbekre rivayetinin de onu hedef aldı~ı açıkbt. zira olay
şöyleanlaulmaktadır:
Osman'ın katlinden sonra Hz. Ali'ye bey'at edilince Talha ve Zübeyr Mekke'ye gittiler,Hacda olan Hz. Aişe'yi gördüler. Osman'ın kanını aramak özre Basra'ya gitmeğe karar verdiler. Halkı da bu maksatla savaşa çıkardılar. Hz. Aişe hevdeci içinde devede bu orduya kumanda ettiği için olaya Cemel Vak'ası denildi. Aişe'nin kumanda ettiği
orduya katılmayan Ebubekre, sebebini şöyle anlatmışur: "Peygamber
Aleyhisselam, Kİsm'nın kızının, tranlılara kraliçeolduğu haberini duyiıiıca buyurdu ki: "Başlarına hir kadın geçiren kavim, asla iflah ol~
maz." Allah, beni bu sözle yararlandırdı. da o savaşa bulmadım"
(Buhfui,Piten: 18. Pethu'ı-~an: 8/97).
Şimdi bu rivayette taşlanan, Hz. Aişe'dir.Peygamber
Aleyhisselam gerçekten öyle söylemiş olsaydı, Hz. Aişe'nin Cemel
Olayına kaulmaması, Talha ve Zübeyr'in de onu başlarına geçirmemeleri gerekirdi. Kur'an'a ters, olaylara da aykırı olan bu rivayetin doğru- \
luğu şüphelidir. Ayetlerin genel anlamı böyle vahid haberiyle daralulamaz. Eğer bu rivayet doğru ise sadece Ebubekr'eyi bağlar. Çünkü diğerleri bunu bilmedikleri için bununla amel etmemişlerdir. Diğer
, sahabilerin bilmediği veuygulamadığı bir rivayet, nasıl din hükmü
olur? Zaten bu, gerekli bir din hükmü olsaydı, Peygamber
Aleyhisselam bunu ilan eder ve ashabına böyle bir şey yapman;ıalarinı
b~ldirirdi.
Kadına İrııamİık Yetkisi:
Bau ülkelerinde kadının ruhunun olup olmadığı, ibadet yetkisinin
bulunup bulunmadığı taruşma ~onusu' yapılırken; İslam Peygamberi,
(1)
, J.,a; ö:.j. \.:;~,,:!~I "ko 0: o_Lı \:.i~ - O ~ ~
.1ı.~ı;..~~)J ii~,:J':ft;. ö: ı:rJI~ ~ ,ct:' ~ ..~ jl if
~ ~i ~) ı:,l(J: J\; 'riJJ YIJ
, ~ •.J..I l.ir.' u)u..ı iJ:I
,l••)b ,-,~iiy ı:,i~v"iJ ' u. ıJ).,;ı.~)rtl ~ J ~ J \...)J.J:.
.r~~ \;.:);.~.i)L'~:ı:rJI ~ Jli
- Ey Allah'ın Elçisi, dedi, izin ver, ben de seninleberaber savaşa
kaıılayım. Yaralılarınızı tedavı eder, hastalarınıza bakarım. Umulur
ki Allah bana şehitilik nasib eder!
Peygamber (s.a.v.)ona:
. -Sen evindekal,4,edi, yilçe Allah, sana şehfdlik nastb edecektir!
Bundan böyle Peygamber ona: 'Şehıde' derdi.
Kur'~~'ıoku;nuştu (iyi biliyordu). PeY8amber(s.a.v~d~n, evinde, kenduıneeianokuyacak birini lUlması için izinisteyen Ümmü
Varaka, bu izni aldl. .
, (ım~m Ahmed ibn Hanbel, bu olaya dayanarak, Kuran okuyan
kadının, ökuyamayan erkeklere imam olup, teravih namazım kıldıİ'abilece~inekaıir vermiştir. ·Ancflk bu durumda kadtn,cemaatinarkasında
durur: ıbn Teymiyye, Fetava: 23/248)
ÜmmüVaraka'nın müdebber(l) bir kölesi ve cariyesi vardı. Bu
.ikisi (he.~halde bir· atı önce. özgürlüklerine kavuşmak. için) geceleyin
kal~ıp, .U~mü Varaka'nınagzına bir bez kapayarakonu bogdular, ve
çekıp glUıler. Sabah olunca (Halife) Omer: .
- Onları görüpbilen varsa,gelirsin!
.diye emir verdi. (Getirilen katillerin) asıınıalarmı emretti. Medine'de ilk asıla,nlar bunlardır. "(2) .
(I) Mü.debber: Sahibi ölünce özgür olacak köle. demektir.
(2) Ebu DaVlld. Saıftt: b. 62. h. 59 ı.
liJ..>.1 CV·I ~ ~ \:"'J..>. i ~ Ji ~~~b·..I>~ O ~,
. >'j....> V. .:.r )1 J..f- J ı).A.>; ..j.'J..>. : J~,~' ::~i ~ .:"J.J ii
. . '- . '., ~
:..:Jir;~'.Ii U ~ .;ıı.:ıi •.•li.;..:.~~)J .~.:r ' <.S;L.i\'\
, .•.•. -·t
~\ 4-W, (l;...,.... ı,;.~"""I~A':'~1J ı) .:ı.1:I, ~L Jr;~:~..:..li
' ••j\rJlı!.lij.t J\.; Ji .::ı;.~•.J<.S' .• t:';~ .,l ',,' .:ıı
• . ..-. - ..' ...-~...... • ...,.-~).i..
.;ıı..:;~ı:-~i .:ıı.;ıı.:.,ij.ıJ-=iIS"'J :Jli i ö-S.:JI..,....i..:;lG : Jli
(\)ü.J~> .u":;IS"'J: J; ,u..:ı~~, G~;.l,.;bJ l,;,:;-.:ıi •
Ömer, onunöldürüldüğü haberini duyunca şöyle demiştir:
"-Allah'ın Elçisrnin dediği çıktı. 'Haydi, o iehıdeyi ziyaret edin!'
demişti.'(l )
Dahası da var: Hz. Muhammed, savaşa veya sefere giderken,
kur'a ile kadınlarından birisini.beraberinde götürürdıL (Buhari, Cihad:
h.1071).
• Peygamber zamanında kadınlar da, erkeklerle beraber savaşa katıhrlar, geri hizmetlerde çahşıhrlardt. Uhud Savaşında müslümanlar
kayıp verince Peygamber'in Zevcesi Aişe ile Ümm-ü Süleym, paçala-
.nnısıvamış ve sırtlarında kırba kırba su taşıyarak savaşanların ağızlanna dökmüşlerdir (Buhari, Cihad: 1074, Mağaz1, 18; Müslim,Cihad:
b. 47, h. 136).
Muavvlz kızı Rubeyyi' de: "Biz, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte savaşa gider, askerlere .su verir,yarahıiınte<tavi eder, onları Medine'ye'
taşırdık." demiştir (Buhari, Cihad: h. 1074-1075).
Ebii Daviid'un rivayetine göre kadınlar, Huneyn'de de savaşa ka·
tılmışlar, şiir Söyıeyerek.askerlere moral vermişler, yaralılantedavi et-
. miş, ok ve yemek taşımışlardır." (Fethu'l. Bati: 6158).
Uhud Savaşına katılan hammlar arasinda Peygamber'in öz kızı
Fatıma da vardı. Babasının yaralandığını görünceboynunasarıldı, ya-
. rasını Yıkadı.Fakat Peygamber'in yarasından akan kan gittikçe artıyordu; Hemen Fatıma. bir parça hasır alıp yaktı, külünü yaranın üstüne
bastı, kan durdu."(Fethu'I-Bari, 7/286)
Bunuİl;ya.nındaPeygamber'in hammları, ashab.için birer ö~et~
":':I...i~tl 4i).': (\') l,.~; J:ll~'ld!\elli, ~)~ Jr u. ] c.)i.i
-:..t.l.o V-.~ [.jIS"'kr- :Jld, V"l.:J1J~ld/ c::-"~i ~~J
<:JJ.ı.....Jıi ~\Qı ~\.r:.,....~II.r:.~ıı..i; V1}I,.·
.(,..)~..u~
men durumunda idiler. Peygamber'deİı duyduklannı, onun lilesi içindeki yaşayış biçimini, ahlakını, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanma-
, dı~nı gerek Medine halkına, gerek çeşitliülkelerden gelen müslümanlara anlatıyorlardı.
Görülüyor ki İslAm, kadınıtoplumdan ayınp dört duvar arasına
kapatmamıştır. Peygamber devrinde müslüman kadın, hemen bütün
toplumsal faaliyetler,e etkinbiçimde katılmıştıl'. Sonradan koyulaştınlanuygulamayı İsıama mal edip kabahati islama yüklemek büyük
hatadır. . ' .
Egemenl~~in, yavaş yavaş yab;ıncı unsurlara seçmekte oldu~unu
fark eden Araplar, imamlı~ınKureyşe veya Araplara özgü oldu~u
(Buh~, Ahkam:2, 51; Müslim, İmamet: 4-9; Tirmizi, Fiten:' 46; İbn
Hanbel, 4/421; Danmi, Siyer: 77) yolundaki Hadisleri ileri sürerken,
yabancı kökenli insanlar da "Başınıza kara üzüm.kadar küçük kafalı
bir Habeşli kt'Jlede geçse dinleyin ve itaat edin! (Boom, Ahkim: 4;
İbn Mace, CihM: 39) hadisiyle kendi durumlarını güçlendirmek istediler.
Bu tür uydUrmalar, öylesine yayıldı ki Peygamber'in gerçek sözlerini bunlardan ayıklamak çok gÜç hale geldi. Bunun içindir ki Ahmed ibn Hanbel, kendisinden Tefsit hakkında rivayetedilen
Hadislerin hiçbirinin dogruolmadı~ını söylemiştir. , .
İkinci yüzyıl· ortalarından itibaren uzmanlar, Peygamber'in sözlerini toplama~a, bunıarın sağlamlarını sahtelerinde ayıklamağa çalıştı:
lar. Bun1,1lliçin de birtakım kurallar geliştirdiler. Hadis kritiği (Cerh ve
Ta'dil) iımini koydular. Ama ileride temas edilece~i üzre bunlar da bir
sözün, yüzdeyüz Peygamber sözü olduğu garantisini ~layamazdı.
Çürikü söylendiği zaman yazılmamış, yüz elli, ikiyüz yıl ~ızdan ağıza
dolaşmış ve her sahabi, anlayış düzeyine, ~lIeğinin kuvvçtine gör~
duyduklarını anlatmıştıl'. Bir sözün söylenme ortamına g~reanlamı '
değişik, başka ortamlarda anlamı değişik olur. Hiç kimse konuşandan
duyduğu sözü, yüzde yüz aynı söz ve anlam ile nakledemez. Eden olsa
da bunlar çok azdır.
Hadislerin pek ço~u, anlam olarak nakledilmiştir. Yani duyanlar,
o sözü, kendi anladıklarıbiçimde ve kendi sözleriyle anlatmışlardır.
İkinci duyan da aynı ölçü ile hareket ederse, Peygamberin sözünün,.
ikjyüz yıl sonrasına kadar ne derece tanıonun söylediği biçimde git~·
miş olur? Bunaimkan var mı?
Bund;ın dolayı Peygambefldennakledilen sözler arasına bilerek
veya bilmeyerek pek çok başka sözler ve düşünceler karışmıştıl'. Bunların kesin olanı,. ancak muteyatir olanıdır ki sözlü tev~tür çok azdır.
Anlam olarak mütevatir olan Hadislerde çokdeğildir. Di,ğerleri bir kişinin,iki kişinin veyabirkaç kişinin anlatımlanna dayanır.
Bundan dolayıdır ki büyük müctehid İmam A'zam EbU Hantfe,
pek az Hadise sahih gözüyle bakmıştır ..Tanhu Ba~dM'da lmatp EbU
Hanife'nin badis rivayetlerine güvenemediği hakkındapek çok rivayet
vardır. Mesela Yahya b. Adem "Ahdest Imanın yarısıdır" şeklinde bir
hadis söyleyince EbU Hanife:· "Öyle ise iki' kez abdest al ki imanını tamamlayasın" demiştir. (Tarihu Bağdad: 13/388). . '
İbn Haldun, Mukaddimesinde şöyle diyor:
"Bilki mUctehid imamlar, az veya çok Hadis rivayetetmede değişik görüştedirier. EbU Hanife'nin rivayet etti~i Hadislerin sadece onyedi veya bu civarda (elliye kadar) olduğu söylenir. Maıiklegöre de
ancak Muvattalda olanlar sahibtir ki bunlar da üçyUz Hadis civarında·
dır. Ahmed ibn Hanbel'in Müsnedlinde ise otuzbin Hadisval'dır:
(mevcut baskılarda elli bin Hadis var). Herkes,ktihadı dogrultnsunda,
Hadiste bir tutum iZlemiştir. '
"Bazı' haksız mutaasıplar, az Hadis rivayet eden müctehidlerin,
i Hadis'bilmedikleri için az rivayet ettiİderini söylemişlerdir; O büyük
imami~ hakkındaböyle ~ir inanca saplanmak doğru değildir. Çünkü
şeriatin kayna~ı, Kitap ve Sünnettir. Hadisi az bilenin, araştırması;
rivayetleri ö~enmesi gerekir. Ta ki dini sağlam temellerden~ hüküm
leri Allah'tan duyurandan almışolsun.
, "
"Az Hadis ,rivayet eden müctehidler, bilmediklerinden de~il,
HaölSe bulaşansakatlıklardan, Hadisin önüne çıkan hastalıklardan dolayı az rivayet etmişlerdir. Çoğunluğun kanısına göre Cerh (ravinin
çürük tarafını ortaya çıkarmaklen önde gelir~Bundan dolayı.o büyük
bilginin ictih8dı, kendisini, bu tür hastalıklarla illetli hadisleri almamağa götürmüştür. .
"İmamEbfı Hanife, rivayet ve nakil şartlantıda titiz davranmıştır.
Kesin akıl kanıtıylaçatışan rivayeti almamış, bu yüzden onun rivayeti
ve Hadisi az olmuştur. Yoksa o, kasden Hadisi terk etmiş de~ildlr."
. (Mukaddime, s. 409-410).
BuhAri, altıyüzbin Hadis toplamış iken bunlar içinde sadece yedi
bin Hadisi ~iıabına almıştır ki, bunların da çeşitli yerlerde geçen tek-
.rarları atılırsa geriyedön bin HaölS kalır {Mukadilime, s. 407), Daru'ş~
Şab, Kahire).
Uydurmaeılardan kimileri, Hadis uydurmayı,bir karakter düşüklüğü de saymıyor, hatıa bunu sevap telAkki ediyordu. Yahya ibn Said
el-Kattan: "Salih (zahid) kişiler, en çok Hadis ~onusundayaIan söylerler. Başka hiçbir konuda, Hadiste söyledikler~kadar yalan söylemezler" demiştir (Fecru'l-İslam: 212).
Salihlerin uydurdukları Hadisler,.ibadetlereyöneltme, dünyadan
kaçma, ahirete iştiyak, cennete imrendirme, cehennemden sakındırma
(terğib ve terhib) ile ilgilidir. Bunlar içinde mutasavvıflar da sülfık
halleriyle, fena, beka, sahv, vahdet-i vücfıd gibi tasavvuf hal ve makamlarıy1a ilgili Hadisler ortaya atmışlardır.
Arapların,diğer milletlere, yabancıların AraplMa üstünlüğü, çeşitli ulusların bir yandan iyUiğ~ diğer yandan kötülüğU hakkında; Habeşlilerin ve Türklerin faziletleri, aynı zamandakötülükleri hakkında
hadisler uyduruImuştur.
Bazı kişiler, hükümdarlam yaklaşmak için onların yaptıkları işlerin hoş olduğunu gösteren Hadisler uydurmuşlardır. Mesela Giyas ibn
İbrahim Halife Mehdi (l58n75)nin huzuruna girmiş, güvercinle oynaOlayı seven Halifenin hoşuna gitsin diye: "Yalnız tabanlı (deve), yahut
tırnaklı (at), ya da kanatlı (kuş)ta' koşuolur." .(Bk. en-Nihayet ci
~ Garibi'I~Hadis: 2/55) şeklinde birHadis söylemiş. Kölesine, bu adama
on bin dirhem·verilmesini emreden Halife, bu adama da, çıkarken:
"- Senin ensenin, Allah'ın Elçisine yalan söyleyenlerin ensesi olduğunu anladım: Allah'ın Elçis] (s.a.v.), 'Kanat! demedi," demiştir.
(Fevatihu'r-Rahamfıt bi-Şarhi Musellemi's-Subfıt: 2/124).
Özellikle zahidıer, ib8detlere teşvik, cehennemden korkutma
(terğib ve terh'lb) konusundapek çok hadis uydurmuşlardır. Ebfı İsmet
Nfıh ibn Ebi Meryem: "İnsanların, Ebfı Hanife'nin·fıkhı ve Muhammedibni İshak'ın Mağazisi (Siyeri) ile uğraşıp, Kur'ao'dan yüz çeviriliklerini görünce Allah için Kur'an SUrelerini okumanın fazileti: falan
sfıreyi okuyana şu kadar, falan sfıreyi okuyana şu kadar sevap verileceği hakkında hadisler uydurduğunu söylemiştir. Bunları kah İkrime
yoluyla İbn Abbas'tan, kah da Übeyy ibn Kab'dan rivayet etmiştır
(Fevatihu'r-Rahamflt Şarhu Musellemi's-Sübfıt: 2/125).
Özellikle Cemel vak'asıyla başlayan ve Hz. AH'nin .öldürülmesiyle· doruğuna ulaşan bölünmeler, şiilik, sünnilik, haricilik gibi gittikçe
birbirinedüşmanlıklan artangruplttr, Cebriyye,-Kader,iyye, Mürei'e,
Cehmiyye gibi farklı inançlar benimseyen mezhepler, kendilerinin düşünce ve inançlarlnıdestekleyen Hadisler ortaya attılar. .
Emeviler, kendi mevkilerini sağlamlaştırmak için.Emevi ailesini,
Hz. Osmarı'ı öven abartmalı Hadisleri literatüre gcçirrriişlerdir. Mesela .
Hz. Osman'ın,üçyüz deveyi, bütün yükleriyle birlikte Güçlük Ordusuna bağışladığı haberi, bunlardan :biridir. Osman'ın bu bağışı üzerine
~eygamber'in, minberden inip: "Bundan böyle Osman ne yapsa
günah yazılmaz" dediği rivayet edilmiştir. {tbn Hanbel, Müsned;
4n5}.
Taberi'nin, Tarihinde kaydınagöre, 41. H. yılda Mu~ire ibn
Şu'be'yi Kfıfe'ye vali tayin eden Muaviye ibn Ebi Süfyan, demiş ki:
"- Sana birçok şey tavsiye etmek istiyordum ama senin, sağduyuna dayanarakbeni memnun edecek, otoritemi sa~lamlaştıraeak; halkımı düzelteeekişleryapacağına inandığlOl için artık bunları SÖylemeğe
gerekgörmüyorum. Ancak bir hususa özellikle dikkatini çekmek isterim: Sakın Ali'ye sövmeyi ve onu kınamayı;Osman'ı da rahmet ve
mağfıretle anmayı ihmal etme. Ali'nin adamlanm kusurlu göster, onları dinlememeyi öğütle. Osman'ın adamlanm ÖV ve onlara yaklaşmayı,
onlann rivayetlerini dinlemeyi tavsiye et
KOfe'de yedi yıl valilik yapmış olan Muıire, güzel ahlak sahibi,
dirliği seven bi~ kişi olmasına karşın, Att'yi kötülemeden geri durmaz,
Osman'ın katillerini Ianetlerdi. Osman'a rahmet ve mağfıret diler, onun
yandaşlanm överdi:' (T8rihu'I-Umemi Va'l-mulUk: 61141-142).
Emevilerin, amaçlarına hizmet edecek pek çok Hadis uydurulmuştur.
Şiiler Ali ve eviMını Aba ehli gösteren Hadisi ortaya atarken,
AbMsiler de dedeleri Abbas'ı Ehl-i Kisa göstermenin yolunu bulmuşlardır. Tirmizi'nin rivayet ettiği şu Hadisin amacı bellidir:
"Allah'ın Elçisi, Abbas'a: Pazartesi sabahı sen ve çocuğun ba1l4
gelin, de sa1l4 dua edeyim. Allah onunla seni ve çocuğunu yararlandırsın, dedi. Ertesi sabah, Allah'ın Elçisi bize bir !dsa' giydirdi ve
şöyle dua etti:
"Allah'ım, Abbas'ın ve çocuğunun açık've gizli günahlarını bağışla. Onlarda hiç günah bırakma. Allah'ım, on", veçocuğunu koru!"
(Tirmizi, Menaktb: 29, h. 3762)
Taberani de şunu rivayet etmiştir: "Hilafet amcamın ve babamın
parçasında kalacaktır. Ta onlar onu Mesih'e teslim edinceye dek."
" Buhari'nin şeyhi, Nu'aym ibn Hammad el-Mervezi (ö. 228;843),
el-Piten ve '-Melahim adlı kitabında, İbn Lehi'a'dart, Hz. Att'nin şöyle
dediğini rivayet etmiş: "Hz. Muhammed'in vefatından itibaren, ümmelinin saltanatı, yüz altmış yedi yıl, otuzbir gün sürecektir. Bundan sonraAllah onlann üstüne gevşemeyi salacaktır."
Hz. Peygaber, onbirinci Hicretyılında vefat ettiğine göre işaret
edilen tarih, Hicretin 178. yılına rastlar ki bu tarih, Harun Reşiö'in,
Halid Bermekfyi vezir yaptığı tarihtir. Demek ki bu söz, Bermekilere
karşı nefret uyandırmak amacıyla uydurulmuştur.
Siyasi amaçlardan ayrı olarak, ortamın koşullan içinde doğan
Kelfun okulları, müslümanlann Muıtezile, MÜl'Ci'e,şra, Hariciler, Enli Sünnet gibi kısımlara bölümne~i de Hadis uydurulm~ında etkin· 01-
muştur.
Bu konuda fıkıh okullarının katkısı da ~değildir. Pakih, görüşüne halk arasında değer kazandırmak içinHadis uydurmuştur. Bundan
dolayı fıkıh Hadislerinin çoğu, Hadisçilere göre doğru değildir.
Cennete imrendirmek, cehennemden korkutmak için çeşitli ibadet
ve eylemlerin sevap veya günahlan konusundaki sözlerin eleştirilmesinde Hadisçile~, fazla titizlik göstermemişler,'onlar daha çok hüküm
bildiren Hadislerin senetlerine dikkat etmişlerdir. Onlann Terğib ve
Terhib konusunda hoşgörülü davranmalan, pek çokuydurma sözün bu
alana akmasına neden olmuştılr.
Sözlerine etkinlik kazandırmağa çok hevesli olan hikayeci ve
vaizler de masallarını Hadis biçimine sokmaktan geri durmamışlardır;
Hana Hadis uzmanlan, bazan halk yanında masallanyla itibar kazani
mışolan bu kimseleri eleştirmekten çekinmişlerdir.
tbnu'l-Cevzi, "Hadiste en büyük bela, hikayooilerden gelir. çünkü
onlar, sözlerini etkinleştirecek Hadisleranlatmak isterler. Oysa bu türdcn sahih Hadis azdır." diyor.· .
Hadis Kritiği:
. Hadisçiler, Hadislerin doğnısunu yanlışıridan ayırdedebilmek için
bÜyük çaba harcamışlar, bunun için kriterler koymuşlardır ama bu kri-
terler, Hadisin içer~iniden çok, sened (anlatanlar)zinciriyle ilgilidir.
Eger Hadisin sened zinciri sağlam ise metnin, Kur'an'ave gerçekıere
uyup uymadığına fazla dikkat edilmemiştir:
Abdullah ibn Ömer'in aşağıdaki sözü, Peygamber sözüne nasıl
katmalar yapıldığını gösterir: tbn Ömer: "Kim, -av ya,da sürü köpeği
dışında köpek beslerse, her gün onun sevabmdan iki kırateksilir."
Hadisini nakletmiş. Ebu Hüreyre, bu Hadisi "Ya da ekin köpeği"
jstisnasını da katarak anlatmışur. Ebu Hüreyre'nin, Hadisi bu ilave ile
anlattıgı, kendisine söylenince tbn Ömer~ •"ÇUnkü EbU' Hilreyre'nin
~kini var" demiştir {Nevevi, 4/43).
Abdullah ibn Ömer'in bu sözünden, kişisel ihtiyaç ve arzunun, insanı HadiSenasıllcatrnalar yapmağa götürdü~nü kanrtlar.
Eğer Hadisçiler,sened eleştirisine verdikleri ağırlık kadar içerik
eleştirisine deagırlık vermiş olsalardı, sahihbbul ed~len pek çok
Hadisin uydurolmuş oldugu ortaya çıkacakb. Bu konuda tbn Hal-
. . .,
dun'unşu hükmü ne kadar doğrudur:
"Çogu kez tarihçiler, müfeesirler ve hikayecinakilciler çok yanılgıya düştüler. Çünkü onlar, cılız-şişma~her nakle güvenmişler; bunla.
n temellerlne vurmamış, benzerleriyle karşılaşbrmamış, hikmet ölçütüyle, evrenin gerçekleriyle tartmamışlar; duy~uklan haberleri akıl
süzgecinden geçirmemişler;'bu yüzden haktan sapmışlar vehim ve yanılgı çölünde yitip gitmişlerdir." (Mukaddime, s. 12).
Rivayetleri, dinin temel kaynağı olan Kur'an'a vurmamanın sonu~ "
cunda, Kurlan'a ters birçok haber, inanç halinegetirilmiştir. Bunlardan
biri de köpek hakkında rivayet edilen Hadistir. Kur'an'agöre yerde
deprenen, gökte ~çan her hayvan türü, bpkı insanlar gibi birer toplumdur (En'am: 38). Bu ve benzeri ayetlerde hayvanlara acıma duygusu
aşılanmaktadır. Bunun yanında' yine Peygamber'den gelen bir sözde,
_ ' susuzluktansoluyan bir kÖPeği sulayan bir günah ~ımnın affedildiği
vurgulanmaktadır: (Müslim, Selam; b. 41 h. 153, 155; Müsned:
2/507).
tbn Ömer ve Ebu Hüreyre'nin rivayetlerinde isebazı istisnalar dışında, köpek besleyen kişinin, hergün sevabının azaracağıbelirtilmek
suretiyle adeta o hayvanlannölüme terk edilmesi salık verilmektedir.
Oysa aym Peygamber'in, başka birHadisinde de:"Köpekler desizin
gibi birer toplum, olmasalardı, onların öldürülmesini buyururdu.m"
(firmizi"Ahkam: 3,4) dediği anlaıı1maktadır. Bu1fadedede köpeğe
iyi davranılması öğütü .açıkur. Fakat aynı ha~sin devammda, hiç alaeası olmayan kara köpeğinöldürülmesi emte<iiliyor. Köpeğin renginin
kara olması, 'hayvanın kendi seçimi değildir. ,'Tüm köpekleri, insanlar
gibi sosyal toplum sayan ve onlara acımayı öğütleyen Peygamber'in,
lcaraköpegi bunun dışında tutması ve hayvanın öldürülmesini emretmesi,elbette doğru olamaz. Bu. kara köpeklen korkanların düşüncelerinin hadis şekline sokulmasıdır.
Köpek beslemek, hayvana acımak, bakmak niçin sevabın azalma-
'sına nedep olsun? Tam tersine sevabı artırması gerekir. İşte bugibi çelişkili sözler, rivayetlerin içeriğinin, Kur'an gerçeklerine vurulmamasından ötürü literatüre geçmiştir.
Bu konuda Cahiz,' (ö. 255/869) Kitabu'l-Hayavan'ında, rivayetlerin akıl süzgecinden geçirilinemesi sonucuyanlış anlamalaı:ın
doğduğunu belirtir. "Ekin, yahut dar', ya da av köpeği dışındaköpek
besleyen, günahkdr olur" (Buhari Bed'u'l-halk: 17, Hars: 3; MUslim,
- Müsakat; b. LO,h. 50-61; Tirmizi, Sayd: 17; Nesa'i, Sayd: 12,13, 14;
İbn Mike, Sayd: 2) Hadisini ele alıp eleştirir. Sürü köpeğinin,koyunları beklemek içinmübilll'kılındığmı belirten bir rivayet kaydeder~ Köpeğin beklemesine ihtiyaç duyulan başka şeyler de vardır. Sürü için
izin verilince, beklenmesine ihtiyaç duyulanbaşka şeyler için ,de izin ,
verilir. Cahiz şu sonuca vanr:
"Belki de Peygamber, köpek hakkındaki bu sözü, başka insanlann sözü olarak anlatmıştır. Belki de o gün, böyle söylenmesi gereken
bir hastalık, birneden ortaya çıkmıştır. Sonra insanlar, bu sözün söylenmesini, gerekli kıİan nedeni bırakıp, sözü soyut olarak anlatmışlar-
dır. Belki de bu sözün baş,tarafı da vardı. Işiten kimse, sadece sonunu
işiui, m,ıştarafını işitmedi: Ya da Peygamberle bazı kişileraeasında bir
olay geçmişti, Peygamber de olayla ilgili olarak böyle söylcdi.Bütü~
buvarsayımlarmUrnkündUr ve savılamaz." (K. el-ijayavan: 1I14K
baıc; QuM'I-ıslam: 123-133)
Cahiz, eleştilisinde aşın gitmekte beraber g~nelde haklıdır. Gerçekten Hadisçiler; agırhklarını sencteleştirisi~vermişler, içeriği akıl ,
süzgecinden geçirmcmişıerdiJ._ Bukonuda Ahmed, Emin de
.. Tinnizrnin rivayetettiği şu Hadisi verir:.
"AlIah'ınElçisi buyurdu: Mantar menn'dehdır. S4yu göze·şifadlr.
· 'Acvt cennettendir. oda zclıi~ckarşışifiidır."(Tirmizi~ Tıb: b. 22, h.
2(68).
Bu Hadisi rivayet edenıer, mantarıngöz hastalığım iyicttiğini yada 'acve'nin panzehir olduğuru denediler mi? Hayır. Gerçi .~nlar, bu
konuda Ebu Hüreyre'nin bir denemesini naklctınişlerdir: "Uç, ya da
beş, yad(ı yedi mantaraldım. Onları birbardağa Jıkıtm,Göz/eri
· 'amşa (zayıllayan ve sürekli yaşaran) çariyenin gözibıesürdüm, iyi
·oldu," (Tirılıi/.i, Tıb: 22,h.2069).
Ama ri\'fıyl!ı, hükmün doğ~uıuğuriukanıılamağa yetmez. Birçok
deneme yapınu!.. lazımdır ki mantarın gerçekıçn ilac olup olmadığı an~
laşı1sın.
Kcıiı Hudi,,\ikr. ihıdis uydurulınasındabüyük eıken olan siyasi
olayları da iııınc~knlcıni~\~nlır. Bundan dqlaylEmcvilcri; ya da
Abbasiteri, )'.1 da Ak\'ilcri dl.'sıckkr nildikte bir~~okHadisin doğrulu-
/ ğundan kuşkuduyımıml~lanltr.
Pcygambı~r (s.a.v.) devrindcli ortam ilc, Hulcm-i Raşidin,
Emevilcr ve Abbasiler dcvirl",rindeki ortamları; ortamlarda meydana
gelen değişikliklerin, aktarıcıları· nasıl Clkilcdiğini;çcşiıli ortamlarda
yetişenaktarıcıların, nasılyaşadıkları ortamdan etkilendiklerini ince Iememişlerdii. (DuM'I-ıslam, s. 130-131).
Sahibenin 'UdUtü:
'Udul: Düzgün, dolnısözlü olmak anlamına gelir. Hadis biliminde cerh: yar.lIaınak. Hadis rivayet eden kişinin güvenilir olmadılım
orraya Çıkarmak; ta'dil de güvenmr.doInısözlü, harı~ısallam 01-,
o duğunu kanıtlamakaplamınagelir. Had"ıslerinsallamhlıveya çf1rük-
. IUıü. cerh'vc la'dil biliminin saptadıi';ıkrilerlerle anlaşılır. BUebilim.
Hadis rivayctlerini (aktarırolannı) eıeştinnemetodudur.
Hadis cfeştiricileroi, Hacfislerin sağlamlığını, o HadısirivAyet eden
kişilerin güveniliriili ve enson akaarıcıoon,onu peygamberden aictarana kadarbüıün ravilerin (aktarıcıların) kopuksuz olarak birbirlerine '
bağlanmaları ile anlarlar:Peygamber'dcn Hadisi aktaran la. Peygamber
arasında bir şahıs düşmÜş ise buna mürsel denilir. AradaJeiriM dUşmüş ise buna mtUlkati denilir: Hadisirivayeteden k.işinin, zayıfrlvUer
yerine, zincirde olmayan sa~lam ravi koymasıişlemine .tedlts, bu işi
..yapana müdems denitir. . ,
; Başlı başına bir bilim ol~ bu YÖlllcmin kurallarınıizah etnlek,
amacıml7-1 aşar. Fakat saydığımiz bu kur••lların hepsi, Hadisinsenediyle, yani al<tarma zinciriyle ilgilidir. Eğer rivayet edenler. Peygam-
'ber'in satuibilcrineka<lıır hep güvenilir kişilerse, o Hadis sa~lam kabUl
.edilir ve içerik bakımından eleştirilmcı.
ışte Hadisin en 7.ayıf yanı, iç~k bakımından eleştiriye tabi tutulması ve ayrıcasahabilerin hepsinin 'udül güveniHrkabul edilmesi,
ccrh ve ta'dil kurdHannın onlara uygulanmamasıdır. Gerçi bu kuralları
.'o~i~ uygulayanlarda ·vardıf ama "Selefin ve halerin(önce ve sonra
gelen alimlerin)çoğunlugu, sahabilcrin 'udürü kanısındadırlar."
(GmU, el-Muslasfa: 1/164).
i Bu tulUm yanlışlir. Çünkü sababnerin içinde mU~lklar davafdı
ama bunların kimler oldugu bilinmiYOldu. Hatti: "çevrenizddei
..' bedevi Araplardan ve Medinehalkından müniiflklıga (ikiyüzlülüle)
iyice atışmış insanlar vardır. Sen onları bitmezsin,oniarı biz biliriz.
Onlara ikileez aziibedeceğiz. Sonra da o,uar, büyük azdba uilecekler-
dir.'~(Tevbe:1OI) Ayetinde açıkçabt1irtilditi üzre Peygamber'in kendisi dahi, bu mllnMıklartn hepsini bilmiyordu. Çünlcü bunlar, öteki insal)lar gibi huzuruna gelipgidiyorlar, namazıarını da kılıyorlardı. Kişinin içinde gizlediğini Allah bilir. .
Aynca. sahabi de, ne kadar yjjksek karakterli olursa olsun yine insandır. Yanılabilir, unutabilir-,duyduklannı yanlış anlayabilir. Peygamberler, tebliğ konusundama'sumdurlar. Onun dışında kimse
ma'sum değildir. Onlar da herkes gibi in~n olduklanna 'göre, diğer insanlarda bulunan zayıflıklar, onlarda da olabilir; ,
Sahabenin Birbirini Eleştirmesi:·
İşte bundan dolayıdır ki onlar, biribirlerini eleştirirlerdL Biraz önce Ebubekir'in,Ömer'in, Ali'nin,ve diğer sahAl&"derin,arkadaşlarından
duydukları Hadisleri hemen kabul etmediklerini, onlann doğrUluğunun kanıtlanmasını istediklerinigördük. Dahası da. var: EbU Hüreyre'nin riv~yet ettiği: " Cenaze taşımış olan kimse, abdesC alsın." Başka
rivayette: "Yıkansın" (Bkz. el-Fethu'r-Rabbiini: 2/145-147) hadisini,
Abdullah ibn Abbas kabul etmemiş: "İki kuru odun taşımaktan dolayı
abdest almamız gerekmez," demiştir.
Yine EbU Hüreyre'nin rivayet ettiği: "Biriniz uykudan kalkınca
elin~ kaba sokmadan önce yıkansın.çün/cü uykuda, elinin nereye değ-
,diğinibilemez." (Buhari, Yudu': 26, Müslinı, Taharet: 87,88; EbU
Davlıd, Taharet; 49) hadisini de İbn Abbas ve Aişekabul etmemişler:
Mihrasa (büyük su küpü) ne yapacağız? Yani o kocaman küpteki suyu, el daldırmadan nasıl kullanacağız? çünkü ona,ya el dal,dırılarak
veya küçük bir kap sokularak su alınır. EbU Hüreyre'nin sözü doğru
olsa, artık küpteki suya el batırıldığı için o pislenir, kııllanılmaz veya o
suyu kullanmak çok zor olur. '
İbn Hanberin rivayetinde, EbU Hüteyre, bu 'hadisin~: "Küpünüz
gelince ne yapacaksınız?" diyerek itiraz eden Kays el-Eşca'i'ye: "Senin
şerrinden Allah'a sılmmm!" demiştir. (İbn Hanbel, müsned: 2/382).
Musluklann olmadığı, kab kaca~ da öyle bol bulunmadığı binbeşyüz, yıl önceki şartlarda insanlar sabahleyin kalkınca mecburen küpe ellerini daldırıp su alıyorlardı.
, , ~ ~ .. ~ '$ Ebu HUreyre:" )8\ ,::.--; ~ ıJw.;:
(Ateşin değdiği şey(i yemelc)den (Jtürü abdest alınu." (MUslim, Hayd:
90) şeklinde bir hadis söyleyince Abdullah ibn Abbas: "Ey EbU Hüreyre, yağ yeyince, sıcak su (içince veya kullanınca) abdest mi alalım?" demiş. Ebu Hüreyre: "Kardeşiminoğlu, Peygamber'den bir
hadis duyduğunda örnek vererek itiraz etme" demiştir (FevAlihu'rRaharnut Şarhu Musellemfs-Sübut: 2/178).
FAtıma binti Kays: kocasının, kendisini kesin taiAt ile boşadı~ını;
bu durumda Allah'ın Elçisinin, kendisinenafaka ve konut vermediğini,
kocasının evinden çıkmasını buyurdıığunu; "Ibn Ümrn-i-.Mektu.m'un
evinde süreni g~çir, çünkü o kördür (seni görmez, rahat edersin)." dediğini anlatmış~ H~. Ömer: "Anladı mı, anlamadı mı, yoksa unuttu mu
bilme.d!ğimiz bir kadının s(Jzüne uyup da Rabbimizin Kitabın! bırakamayız!" diyerek, Fatımanın hadisini kabul etmemiştir. Hz. Aişe de bu
. kadına: "Allah'tan korkrnıJ,yormusun?" demiştir (Nevevi: ıoJJ5).
Başka bir rivayeue Hz. Aişe, Fatıma'nın hadisini çokayıplamış:
Fatımaıssız bir yerde idi. Orada oturması, kendisi için tehlikeli olduğundan, ResUluIlah onun, oradan başka bir yere gitmesine'müsaade etmiştir;' dedi. Yine Aişe, bu hadise göre hüküm vermek isteyen Medine
valisi Mervan ibn el·Hakem'e: "Fatıma'nın hiıdisini hiç hatırlamasan,
sana zamrı olmaz" demiştir (Ebu DAvUd,TalAt: b. 7, h. 2292,2295).
Bazı rivayetlerde Hz. ÖJner'in: "Rabbimizin Kiıabını ve Peygam~
berimizin sünnetini bırakmayız" dediği anlatılırsa da "Peygamberlmizin sünneti" katmadır.Ömer'e ait detildfr. Darekuıni, Hz. Ömer'in sözünün sadece "Ltı nede'u Kiiabe rabbinô: Rabbimizin Kitabını bırak·
. mayız" şeklindeoldu~unu, "ve sunnete Nebiyyinô: Peygamberimizin
sünnetini bırakmayu" ilavesinin bulunmadı~ını söylemiştir.
Başanan kadına nafaka ve konut verilmeyece~ini söyleyenler,
Fatıma'nın bu rivayellerini delil gösterirler. Oysa bu rivayet, "Onları
e'vlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınıar." (Taliik: 1), "(Boşadığınız) kadınları, gücünüz ölçüsünde, oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun/" (Talak: 6) ayetlerine aykındır. .
Başka bir rivayene de Şa'bi, Fatıma'nın,iddeti içinde, Allah Elçisinin, kendisine nafaka ve konut vermediğihakkındaki sözünü anlatınca, orada oturan Esved ibn Yezid, bir avuç çakıltaşı alıp onun üstüne
almış ve şöyle demiştir:
• Yazık, sana senböyle mi söylüyorsun? Oysa Ömer, "Biz AIlah'm Kilfıbını ve Peygamberimiz (s.a;v.)in sünnetini bırakıp da, duyduğunu belleyip bellemediğini bilemediğimiz bir kadıI)ın sözüne mi
uyacağız? Boşanan kadına nafaka da, konut da vardır. Yüce Allah:
"Onları, evlerinden çıkarmayın, onlar da {ıkmasınlarj'ancak açık bir
edepsizlik yaparlarsa o zaman (çıkarabilirsiniz)." buyurmuştur.
(MiJslim, Taliık: b. 6, h. 46).
Hz. Ali de, M•.ı'kıl ibn Sinan'm, mufavvada (boşama yetkisine sahip kadın) hakkında anlattığı hadisi reddcuniştir. Olay şöyledir:
"İbn f\ks'ud, bir kadınla, tafvid şartıyla (istediği zaman kendi
kendini hoşaına koşuluyla) mchr belirtmeden evlenen ve zifartan önce
ölen kişiııiiı karısına, tam mehir vcrilmc:~ine ve kadının iddet beklemeSine, miras alınasına hükmetmiştir.
"Ma'kıl ibn Sinan cI~Eşca'i, İbn Mes'ud'u destekler mahiyette:
"Allah'ın Elçisi (~a.v.)in Barva' binti Vaşık hakkında ,böyle hüküm
verdiğini işinim" demiştir. (Ebu Davlıd, Nikah: b. 31, h. 2114;
Tirmizi, Nikah: b1'ıbu'r-racul yetezcvvecu'l-mer'eıc .. h. 1145; Nesa'i,
Nikfıh: babu ibahati't-tczevvuc bi-ğayri sadiik: 6/98; İbn Mace; Nikah:
b. 18, h. 1891),
İşte Ma'kıl ibn Sin1'ın'ınnakleniği bu haberi,tbn Mes'ud kabul etmiş, fakat Hz. An: .
"- Topuklarına işeyen bir bedevinin sözünü ne yapacağız? O,
miras sanmış. 9 kadına mehr yoktur!" diyerek reddetmişıir (fevatihu'r-Rahamut: 21150).
Abduııahibn Ömer: "Ölen kişi, ailesinin ağlamasından ötürü
azab çeker." (Buhari, Cenfıiz: 33, 34 ~Müslim, Cenaiz: 16, 18-19,22,
24,26 ...)
İbn Ömer'in anlanığı bu sözü duyan Hz. Aişe: "/lay ır vaııahi, Allah'ın Elçisi (s.a.v.) asite 'Ölen kişi.,ailesininağlamıısındanötürü
azilb çeker' demedi. Şöyle dedi: 'Allah, ailesinin ağlaması yüzÜnde11
kafirin ~zilbını artırır.' Güldüren de, ağlatan da Allah'tır.Bir
gunahkarın,.l?ünahını bir başkasıçekmez."
Başka bir rivayetegöre de Aişe, Ömer'in ve oğlu Abdullah'm aktardığı bu sözü duyunca: "Siz, bana, yalan söylemeyenlerden söi naklediyorsunuz (on!"dr yalan söylemezler) ama insanlar duyduklarında
yanılabilirler." demiştir (Müslim, Cenaiz: b. 9; h. 22).
Müs1im'in rivayetine göre cünüp <.>lanın,teyem~üın ile namaz kılamayacağı görüşünde olan Hz. Ömer'e, aksi görüşte olan Ammar:
,,_Ey mü'minlerin emiri, hatırlamıyor musun, ben ve sen bir savaşta idik, cünüp olduk. Su bulamadık. Sen namaz kılmadın, ben ise
yere debeknip namaz kıldım. Peygamber (s.a.v.) bana: 'Sana, sadece
iki kez (elini) yere vurmak yetişirdi', dedi." demiş,
Ömer bu olayı hatırlamamış ve görüşünden dönmemişıir
(Abdullah ibn Muhammed ibıı Nizami'd~din el-Eİısarı, Fevaıihu'rRahamul bi-şarhi Musdlem cs-Sübfıt, Mısır, 1324,2/172).
Buna benzer eleştiri ve red olaylarının örnekleri çoktur. Özellikle
siyasi olaylardaki birbirlerini suçlanıalar çok daha ağm4r. Emevilerin,
takriben ~ir <ıS ır Ali evlMına lanet ettikleri, hutbeIerde Osman'a-rı;ıhmet obnurürkeıı ardından da Ali'ye ve evladına çok ağır biçimde ha-
karet ile ve lanet okuttukları tarihi bir gerçektir. Hakaret etmek, lanet
okumak, "yalancılıkla suçlamak"tan çok daha ağırdır. İşte son İki
aalife devrinden itibaren başlayan karışıklıklar, sürtüşmeler, Peygamber'in ustüne çok yalan sözlerin atılmasına, batıl düşüncelerin,
hurMelerin İslam literatürüne sızdırılmasına neden olmuştur.
Ahmed Emin şöyle diyor:
Bilginler, bu batıl düşünceleri, iftira ve yalanları ayıklamak için
cerh ve ta'dil kuralları.ge1iştirmişiseler de~içerikten çok ravıler zinciriyle (senedIe) qğraşmışlardır.Peygamber'e yakıştırılan birçok sözün,
Peygamber devrindeki koşullara, tarihi gerçeklere; Kur'an'1nruhuna;
Peygamber'in, bilinendüşünce yapısına ve üsliibuna uyup uymadığına
dikkat etmemişlerdir. Rivayet edilen birçok hadisin gerçekte bir fıkıh
kuralı kipinde olduğunu fark etmemişlerdir. Aktarıcıları eleştirrneğe
harcadıkları çaQanınyüzde birini dahi metin eıeştirisine ayırmamışlardır.
Yüksek değerine, araştırmadaki titizliğine rağmen BuhAri'nin
eleştirileri de sadece aktarıcılarla sınırlı kaldığıiçin derlediğihadisler
arasında· tarihi olaylara, deneyli gözlepılere uymayan sözler görüyoruz. Mesela:
"Bundan yüz yıl Isonra, yeryüzünde nefes alan bircan kalmaz."(Buhari, tım: 41, Mevllitu's-satah: 20, 40),"Kim her sabah yedi 'acve (bir hurma türü) yerse, o gün ta ·gece oluncaya dek ona ne
zehir, ne büyu eıki yapar," (Buhari, At'ime: 43; Tıbb: 52, 56; Müslim,
Eşribe: 155;'İbn Hanbel, Müsned: 1/168, 177, 181) gibi rivayetler,
Buhari'nin Mecmuasında yer almıştır.
Hafızasına dayanarak hadisrivayet edenEbU Hüreyre'nin, zamanla başkasından duyduğusözleri, Peygamber'in sözlerine karıştırdığı,
görmediğiolayları görmüş gibi anlattığı bilinmektedir. Şu olay bunun
örneklerinden bmdir: .
EbUHüreyre: "Allah'ın Elçisi (s.a.v,) buyurdu ki: 'Cünap olarak
sabahlayan kimsenin orucu olmaz:" (MUslim:Siyim: :5:80) ~miş,
b
sözünUduyunca reddeden Peygamberin zevceSlÜmmu Seleonun u 'h 'IA i ak
me ve Aişe (r.a.) "Allah'ın Elçisi (s.a.v.) Ramazanda, ı .tıam.()a,.,
değil, fakat ilişki kurarak cünüp olur ve öyle sabaha gırerd~. ?aha
ıkanır oruç tutardı." demişlerdir. Peygamber zevcelennın sösonra y , b'l 'I'di B
zü kendisine iletilince EbuHUreyre: "Onlar benden ı gı ı r.· en
bunu Peygamber (s.a.v.)den değil,Abbcis o~lu Fadl'dan duydwn" de~
miştii< (MUsltm, aynı kilib; İbn Mace, Sıyam: 27, h.1702-1704.
Fevatihu'r-Rahamut: 2/175;Fecru1-İsllm: 219).
Haneliler de bazan, Ebu HUreyre'nin kıyasa aykırı buldukları
rivayetlerini kabul etmemişlerdir. Mesela Ebu Htıreyre, peyg~ber
(s.a.~.)in şöylebuyurduğunu söylemiştir: "~eve v~ ~yunun sutünü
emede bırakmayın. Kim (sUtlügörünsUn dıye), sütu memede buamk
i bir hayvan satın ıılu da sağarsa, serbesttir. Dilerse razı olup
ı mış .. .. . de b' A, (336 hay anıkabul eder. Istemezse hayvanı geri verir, aste. ır sa.
'kg.; hurma verir." (Buhari, Buyu: 64; MUslim. Buy\i: 11; Nesa'i.
Buyu': 14).
Hanemer. şu gerekçe ile bu hadisi kabul etmemişlerdir: Ebu ~Ureyre fakih değildir. Bu rivlyeti kıyas1afatamamen aykındır. ~ s~Ul
saAmakya bir hakka tecavüzdUr, ya deAild~r.E~~r h~ leC~vüzıse
tecavüzUnödenmesi ya misliyle veya deAenyle yapılır. Bır sa hurma..
sa~ılan sUtD,nne mislidir. ne de de~eri (Fevatihu'r-RahamCıt; 2/145;
Fecru'ı-tslam: 220).
Abdu'l-Ali Muhammed el-Ensan. Ebu. Htıreyre'nin hadisinin;,
"Kim size saldırırsa, siz de onun size saldırdığı ~r. ona saldırın. "
(Bakara: 194). "BirIWtülüğün cezası, onun gıbı. b~r.~tülüktür,
(ŞUra: 40) ayetlerine aykırı olduAu için reddedııdı~ını söylüyor
(Fevltihu'r-Rahamut: 2/146)
Resmi·Hadis Derleme Faaliyetlerinin hşlamaSl:
tık asırda sahabiler ve tabiiler, hadislerin yazılmasının yararlı
olup'olmayacağı konusunda ayn görüşte idiler. Daha sonnt y:v-ı1masl
görüşü ağır bastı. Ve bu konuda ilk resmi adımıda ömer ibn Abdi'lAziz (99-lOln17-719) atlı.
Muvalla'daki rivayele göre Ömer ibn Abdi'I.Aziz, Ebfıbekr ibn
Muhammedibn Hazm'a şu direktifi yazdı:
"Bak, Allah'ın Elçisi (s.a.v.)in hadisi ve sünnetine dair bulduklarını yaz. Çünkü ben alimlerin gitmesiyle, ilmin kaybolacağından korkuyorum ..." dedi ve. Ensarlı Abdurrahman kızı Amre',ıin ve EbUbekc'in
oğlu Muhammed'in oğlu Kasım'ınyapında bulunan hadisleri kendisine
yazmasını emretti.
(Bu· metin,' mevcut Muvalla'dan değil, Miıhammed ibn el-HasAn'm.rivayeti olan Muvaua'da vardır. Elimiz<lekiMuvatta', Yahya ibn
Yahya el-leysi'nin rivayetindenoluşmuştur). ,
Ebu Nuaym de, Tarihu Isbahan'da, Ömer ibnAbdn-Aziz'in. taşra
halkına "AUah'ın Elçisi (s.a.v.)in hadisi~i araşlırıp derleyin!" diye yazdığmı saptamıştır (DuhA'I~İsıam.,s.I06). .. '. '
EbCıbekir Medineli, Ensardan idi. Süleyman ibn Abdi'l-Melikve
Ömer ibn Abdi'ı-AziZ1~amanıııda Medine valisi oldu. Ömer ibn Abdi'I-Aziz99-ıo1 Hkci yıllarda hüküm sürmüştür. Buna göre Ebubekir,
bu derleme emrini, 100. yılda al~ış olmahdır.
Fakat alınan bu emrin uygulandığı hakkında bir şey bilmiyoruz.
Çünkü Ebubekir tamfmdan derlenip bize kadargelen bir mecrnua bilinmemektedir. Ondan sonra gelen hadis derleyiciler de böyle bir mec~
muadan söz etmemişlerdir. Bundan d~layı bazı dolubilimciJer, bu haberin doğruluğundan kuşkulanmaktadırlar. Çünkü böyle bir mecmua
derlenmişoısiydı, bu, daha sonraki derleyenlerin temel kaynağı olurdu.
ernir yazdığından söz ediliyor ama bu emrinuygulanıp bir .mecmua
derlcndiğinden söz edilmiyor. Herhalde Ömei"in çabuk ölümüyle bu .
emir uygulanamamıştır.
AbbasHer devri girip de ikinci Hicri Asır YMılanınca öteki ilimler .
gibi Hadis derleme ve te'lifi de başladı:
Mekke'de Rüm kökenli, Buhari'nin sağlam kabul etmediği 'Abdu'l-Melik ibn Cüreye (O. 150;767), Medine'de Muhammed ibn l~hrik
(ö.· 150m2) ve Matik ibn Enes (ö. 179/795). Basra'da ,Sa'id ibn 'Arlıb~
(O. 15~1772), er-Rab!' ibn Sabih (ö. 160/776) ve Hammad ibn Selcmc
(t>. 176/792), Küfe'deSüfyan es-Sevri (ö. 161/777), Şa~'dd AhdurRatımanel-Evza'i (Ö. 156/772), Yemen'de Ma'mer (O. 153/770),
Horasan'da İbn el-Mübarek (O. 181/797) ve Mısır'da el-leys ibn Sa'd ,
(ö. 175n91) hadis derlediler.
Bunların hangisinin Once hadis derlediği bilinmiyor. YalnııMekke'de İbn Cüreye (150/767) ,tarihinde vefat ettiğine göre önceonun
d~rled;ği söylenebilir. BöYleCeÜçüncü Asır~aki buyük dedeyieHer tabakasına gelinmiştir.
Hadis derleyenlerden kimi, yazdıkları hadisleri konuLırma göre,
kimi de ravi(akuırıeı)ların adlarına g~re düzenlemiştır. Ancak
Malik'in Muyaıta'ı dışında, ikinci asır derleyicilerininhiçbirinin eseri,
bize kadar ulaşmamıştır.
. Kuşkusı;ız en büyük muhaddis (hadis derlcyici) tma~ Buh~i
(Muhammed ibn İsn:ıailibn İbrahimibn el.Muğrirc ibnBerdız~h)dır.
194 tarihinde Buhara'da doğmuş, küçük iken babasını kaybetmışolan
Buhari, okula verilrniş, on yaşında Hadis.;zberlemeğ~ başlamış, on altı yaşlannda iken İbn Mübarek ve Velct'nin kilaplannı ezberlemiştir.
Kendisinden önceki muhadd! ..;ler, hepkendi bölgeierinde dolaşıP
hadis derlerken o, bölgesind~ki hadisleri derIedtkten sonra Belh,
Merv, Ncysabıİr, Rey, Bağdad, Basra, Küfe, Mckke, Medıne, Mısır,
Şam, Kayseri, 'Askalan ve Humus'u dolaşıp oralardald muhaddislcrle
görüşmüş ve hadis derlemiştir.
. Kitabı~ konulara göre düzenleyen Buhiri. ha<i"ısinsağlamlı~ için
bu: takım kriterler koymuştur ki bunlara "Şuruıu'I-Bulıdrt:BuMrrnin
şartlan" denilir. MUslim'inde kendine özgü şartlan vardır ki bunlara·
"Şuruıu MasUm: MüsUm'in şartları" denilir. Bu iki imamın şartları '
araşında_~rtakve ayn yönler vardır. Her ikisi de:
1) Hadisin senedinin kopuksuz olmasını.
2) Rivtterinin müslUman, do~ru. zayıfılvi yerine sağlam ravi
· koym~ ~Cir~t.iylezinciri de~iştirmeyen (gayr~i müdems), kanŞtmcl
(sözleo bırbınne kanŞtu'1clolmayan), güvenilir. hafızası güçlü. akıllı,
az yanılan, inancı sağlam olması şanını koşarlar. ..
· . .AYrt.caBuJWi,'ZüJui ve NMi gibi çok hadis rivAyeteden hadis
bılgınleonden hadis aktaranlan da derecelere ayırır:.Riviyi bunlarla
sıkı v~~~seyrek ilişkisine, ezberlerne ve iyi aktal'magücüne göre dere- .
c~!~~. Bunlarla sıkı ilişkisi olanları biri~ dereceye, azgöıi1şenleo ikincı dereceye kor. Her ikisinden de rivAyetalır ama ikinci dereceden aldıklanna çoğu kez açıklama yapar. . ..
MUslimise heriki derecooekiraviden aktarma yapar.
Az hadtsrivAyet edenlerden 8ıctaranlarda ise her iki imam da sadece sallamlik, güvenilirlik ve az yanılmaşarunı atarlar, başka şart
·aramazlar. .
BüyüJchadis eleştirmenleri, BuhAri'yi:
1- Kiıibımn tertibi ve başlıkla içerik aıasındaki ilişki,
7- Hadisleri bölmesi, ha~sin bir parçasını bir konuda, başka b~
parçasını da başka bir konuda zikretmesi
3- Bazı hadislerinin içeri~i,
4- Ve bazı zayıf ravilerden hadis derlemesi bakunmdan eleştirirler.
Hadisçiler, BuhArl'nin110 hadisini eleştirirler ki bunlardan 32 si
Müslim'de de vardır. 78'i sadece BuhAıi'demevcuttur. Bu hadislerde
büyÜk sakatlık görmektedirler. Mesell Boom ve MUslim. MalikZUhri-Enes'tenşu hadisi rivayet ederler:
"Biz ikindi namazını k.lıyorduk. Sonra içimizden biri, Kuba'ya
gider henüz güneş ywekte iken oraya varırdı." (MUslim, Mesacid: .
193 b. 34). Muhaddisler, Malik'in bu rivayetini eleştirerek, doğrusunun Kubadeğil, 'AvMi olduğunu söylerlee Enes'ten gelen başka
rivayette Kuba yerine 'Avali geçer. (MUSlim,Mesacid, b. 34, h. 192).
Muhaddisler, Butıarl'nin seksen ravisini zayıf görmüşlerdir. Gerçekte bu sorun, çok çetin sorundur. lnsanlanı:.ıiç haııerini bilmek
mümkün değildir. Evet açık hatalar görülür ama gizlide yapılanlar bilinmez.
Aynca insanın insanı de~erlendirmesi de çok farklıdır. Kiminin
sağlam gördüğünü, öbürü yalancı görmektedir. Mesela Muhammed
ibn İshak'a kimi yalancı, deccal derken kimi de onu sağlam görmektedir. Mutasavvıf müfessirlerden, Hakim',inen büyük vetilerden saydığı
Ebu Abdi'r-Rahman es-Sülemi'yi bir rakibi hadis uydurmakla suçlamış, sonra bu suçlama literatüre geçmiş ve bu büyük insan, hadis uydurmacısı olarak bilinegelıniştir.
Üzerinde doktora tezi hazırladı~ımız bu büyük mutasavvıfın bUtün hadislerinin, kendisinden önceki literatürde mevcudoldu~unu tesbit ettik ve bilsuçlamanın, bir hased sonucunda ortaya atıldığını kanıtladık. İnsanların, bir başkasını değerlendirmede psikolojik durumlarının büyük etkisi olduğu bir gerçektir.
Muhaddislerindeğerlendirmesi de birbirinden farklıdır. Kimi
harici ve mu'tezili gibi bid'atçi saydıklarının hadisini kabul etrnezken
kimi de bunlaon, inançlanna ilişkin olmayan rivayetlerini kabul etmiştir.
Bazı muhaddisler, yöneticilerle ilişkisi olanların, dünya ile uğraşanların -ne kadar sa~lam:doğru da olsalar- hadislerini kabul etmez-
ken kimileri de do#ru iseler bunlann hadislerini almakta bir sakınca
görmemişlerdir.
Hallaba/'ı muhaddi~lcr, şaka yapanın dahi hadisini kabul euncyecek ölçüde katı davranmlŞtır. Ahmed Emin, bu konuda şu örneği anar:
Basm muziplerinden bazıları, yolun üstÜnepara keseleri koyup'
saklanırlat. Gclip ıcçcnlcrden biri eğilip de parayı almaya kalkarsa
hemen fırlar,bağırırlarmış. Adam daulanarak keseyi yerinc kormuş.
Muz,ipler katda katıla gülerlermiş, '
Hadisçilerden biri"bunlan cezalandırmak için, bir kescye cam
parçaları konmasını, muzipler bağınnca yerden alınmış pard kesesi ycrine bu cam parçaları dolu kesenin bır.ıkllmasını cal!- gören bir feıva
vermiş.
BU fetvasından öıürü bazı hadisçiler, onu mecrOh (güvenilmez)
görmüşlcen bazıları da: güvenilir olduğunu söy1eırıişle•.dir. 'şte bu nedenler dolayısıyla kişiler hakkında hüküm verınckgüçıür. Hakkında
çelişkili hüküm verilcnlerin enbariz örneklerinden biri de 'krime'dir.
'hn Abbas'ın kölesi olan 'krime, dünyayı hadis ve tefsı!
rivayetlcrıyle doldurmuştur. Aslında ıbn Abbas'ıo kuzey Afrikalı bir
kölesi olup', İbn Abbas'ın vefatındansonra özgürlüğc kavuŞturıılan tk,-
ome, bazı hadısçiler lllC'dfındanyalancıhk ve Haricigörüşler benimsemek,le, emirlerin ödüllerini kabul etnlekle suçlamnış ve yalanından
birçok örnek anlatılmıştır. Mesela Sa'id ibn Müseyyib'in, mevlası
Bürd'e:
".' İkrime'nin, İbn Abbas'ın üstüne yalan atması gibi sen de benim
üstüme yalanla •.atma!" dediği anlatılır.
Sai~ ibn el-Müseyyib, ıkrime'nin birçok hadisiniyalanlamıştır.
Kasım da:"'krime yalancıdır. Sabahleyin bir hadis söyler, akşamleyin
onun tersini söyler." demiştir.
Bunun yanında onu güvenilir, sağlam görenler de vardır. Taberi,
ona tanı güvenmiş, tefsirini ve tarihini onun aktardi~ı hadislerle dol·
durmuştur. Ahmed ibn Hanbel, ıshak ibn Rahveyh, Yahya ibn Ma'in
gibi hadisçiler de ıkrimc'yi saglam görmü~lerdir.
Bundan dolayı Buhari onun, saglamhk lar...rını yeglcyerek ondan
,birçok hadis rivayet etmişıir. Müslim ise onun yalancılıklarafını daha
kuvvetli bulmuş ve bir ıek hadis dı~ında ORdun hadis almaınışıır. Hac
konusunda ondan aldı~ı hadisi de Said tbn Cübeyr'den yaptıgı
rivayetle desteklemiştir.
Görülüyor ki insanların gizli hallerini bilmek, ravi/erin yalan söyleyipsöylemediklerini kesin biçiIDde ortaya çıkarm,ıkmümkün degiı.
dir, denecek kadargüçtUr. Her hadis derleyicisi de insanları degerlendirirkcn bu farklı yargıdan u7a kalamamıştır.
Buna güzel bir öme,k olarak kUrsüde va'z veren hocaları düşUnebiliriz. Hoca kürsüde bir ayet 'veya hadisin mamısını izah ederken,ne
ayetlc"ne de hadisIc olmayan şeyler söyler. Kendidüşüncelerini anlatırlar, dinleyenler, onun aillauıklarının, ayet veya, hadisin metni içinde
bulundugunu sanırlar. Oysa onun anlaUlkl,arının bicçogu, vaizin kend~
anlayışı, düşüncesidir. Ama bunu,camideki kalabahgm fark etmesı
mümkün degildir.
Dışarı çıkan o cemaat de hocadan duyduklarını kendi anlayış dü~
zcylcrine göre ççvrclerine anlaıırlar. Onlardan duyanların dabaşkalarına anlaıınış olduklarını düşünelim. Hadis olarak anlatılan şeyin ne
kadar dcgişıiğini anlamak güç degildir. '
Işıe Hadislerin derlenmcsi de böyledir. Bunlara, yüzde yüz Pc~-
gamberin sözü diye bakmak hatalıdır. Çünkü aktaranlar, o sözl.e~ı,
kendi anladıklarına, beliemelerine göre aktarmışlardır. Onun ıçın
Süfyan-ı Sevri, "E~er size anlatlıklarımı, kalıb olarelleanlatsam, bir tek
hadis bile anlatamam" demiş ve hadislerin anlam ile nakledildigine
dikkaıi çekmiştir.
Evet Hadis imamları, Peygamber'den nakledilen sözleri toplama
konusunda son derece titizlik göstermişler, çok emek ve çaba harçamışlanbr. Onların çabaları takdir ile anılacaktır. Ama bu birilci kişinin
kendi anlayışına göre aktardıgı Sözleri, ıslamın temeli. saymak ve bazı
rivayetlerdeki akıldıŞı, gerçek dışı Sözleri,deAişmez inanç haline getirmek yanlışur.
Zira mütevatir olmadıkça kişi haberleri şeklinde aktarılan haberler, kesinlik degil, zan ifade eder. zan üzerineinanç kunılamaz. Bunların, Peygamber'in sözü olup olmadıgı, kesinlik k.azanmadıgından
böyle kişi haberleri üzerine inanç kuru~az. çünkü inanç, çok daha
saglam, sarsılmaztemeller ister. ,
Hucurat Suresinin 6.ayetinde, bir kişinin getirdiAi haberin araştınlıp dogrulugunun saptanması, dogrulugu belli olmadan o habere dayanarak bir eylemde bulunulmaması emredilmektedir. IşteHadis. kritiginin temeli de bu ayettir.
Hadisindogrolugiı, ancak içeriginin, dinin tel'İ1eltolan ve geldi~i
gibi yazılıp korunan Kur'an vahyine uyınasıylasaptanır. ışte Ahmed
Emin'in de söyledigi' üzre Hadisler, senedbakımından kritik edilmiş
ise de asıl önemli olan ikinci ölçüye vurulmamıştır. Buyüzdertliteratüre, Kuc'an'a, dolayısıyle gerçekıere ters birçok hadis rivayeti girmiş
ve kimi mürsel, munkau' olan bu rivayetler, inanca temel yapılmıştır.
Buradabir örnek vererek sözlerimi tamamlayacagım:
Sahih hadis mecmualannda kabir sorusundan ve kabir azabından
söz ,edilir. Fakat Kur'an-ıKerim'den ve saglam hadislerden, bu soru ve
azabm, cesede degil, ruha olacagı anlaşılmaktadır. Biıhfui, Müslim,
Nesa'i ve ıbn Hanbel'in rivayetettikleri bir hadiste: Kabre konulan
ölüye, iki melegin gelip Rabb'inin ve peygamberinin kim oldugu hakkında soru soracakları anlatılır, fakat ı:neleklerin adından söz edilmez.(l)
Yalnız Tirmizi'nin ridyet ettiği ve garip olarak nitelediği hadiste
bu meleklerin, birinin Münker, diğerinin Nekir adlı iki siyah, 'ezrak
melek oldukları belirtilmiştir.(2)
Sorgu meleklerinin, MÜ,nker ve Nekir adını taşıdıldarı, taruşma
konusudur. Bundandolayı Ahmedb. Kasım, EbuAbdullah (Ahmed b."
Hanbel)a:
_ Münker ve Nekir sözüne ne dersin? Sorgu melekleri bu adı mı
taŞıyor? Yoksa bunlar, sadece iki melekmidir? diye sormuş. .
İbn Hanbel, ~nların Münker, Nekirolduğunu söylemiştir. Mu'tezilenin çoğunluğu, Allah'ın meleklerine Münkerv~ Nekir adımn veril·
meycceğini söylemiştir. Yani sorgu m~leklerinin Münker ve Neklr
adını taşıdıkları hususu, üzerinde birleşilmiş bir konu değildir. Mu'tezileye göre Münker, sorgu sırasında ölününtereddüdü, Nekir de meleklerin onu azarlayıp rezil etmesi<lli.(3)
Ebu Daviid'unrivayetinde, kabirde ölünOn ruhunun cese<:linedöndürüleceği kaydı vardır ki bu hadis de Tirmizi'nin hadisi gibi gariptir.
Ölünün ruhunun, kabirde cesedine döneceği kaydı, Kütüb-i sitte içinde yalnız Ebu Dilvud'uR Sünen'inde yer almıştır ve bu hadis sağlam
gözükmemekJ.edir.
Demek ki kabir sorusuv~ azilbı vard.ır, fakat bu soru ve azab, bedene değiİ, tu hadır. Ölmüşinsanınruhu, takıyamete kadarbir daha
bedene dönmez.Öldükten sonra yakılan, yahut hayvanlar tarafından
parçalanıp yenen, yanıp külolan, zerre zerre parçalan~p h~ç~ ~-
rhayan insanlar da vardır. Olmayan cesede ruhun gehp gırmesı mum~
kün değildir. Kuruyan ağaç nasıl canlanmazsa, ölen insan da dünyada.
(1) Buhar:, Cenaiz, Bab. mi'ci'c fi azibi'l-kabr.
(2) Tirmizi, CeNijz, 70.
(3) Kitabu'r-rQJı, s. 70-71.
bir an için dahi olsa canlanmaz. Nitekim tekrar dünyaya döndürülmek
isteyen ruhlara yüce Allah, bunun olmayacağını bildirmiştir: "Onlardan birine ölüm geldiği zaman Rabb'im, der, beni (dünyaya) geri
döndürünüz ki terk ettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım. Hayır, bu
onun söylediği (olmayacak) bir lfiftır. Onlerinde, ta dirilecekleri (kıyamet) gün(ün)e kadar, (geriye dönmelerine engelolan) bir berzah
(geçit) vardır."(l)
Cesede hayat verip onu bozulmaktan koruyan can, yani ruhtur.
Can çıkınca ceset çürürneğe ve temel elemanlarına dönüşrneğe başlat.
Nihayet zamanla· tamamen eriyip toprağa karışır. İnsana kişiliğini veren ruhudur. Ruh ise ölmez, ebedidir. Dünyada yaptığı işlere göre ya
yücelere çıkar, iyi ruhlarla beraber zevk-U safa içinde bulunur, ya da
, i
zindanlara atılır, azaplara sokulur.
Hz. Ebu Hüreyre, bu konuda Allah'ın Raslilü'nden duyduklarını
şöyle anlatıyor: "Mü'mininruhu (cesedinden) çıktığı zaman onu iki
melek alıp (göğe) çıkarırlar; milIminin ruhunun güzel koktuğunu anlatan Ebu Hüreyı;e, şöyle devam ediyor: Gök halkı:
- Yer tarafından güzel bir ruh geldi. Allah sana ve içinde ömür
sürdüğün bedene rahmet etsin derler. ,
Bu ruh, yüce Rabb'ine götürülür.Sonra yüce Allah:
. - Bunu sürenin sonuna (yani Sidretu'l-müntehA'ya) götürün, der.
Kafirin kötü kokan lanetli ruhu da (bedeninden) çıkınca gök hal~
- Yer·tarafından habis bir ruh geldi, derler.
Bunu sürenin sonuna (yani zindana) götürün,denilir.
Hadisi nakleden Ebu Hüreyre diyor ki: Allah'ın ResQlü, kafirin
ruhunun kötü koktuğunu anlatırken gömleğini bumuna tuttu. "(2)
(1) Mü'min6ıı,23199.
(2) (Müslim, Cennet, H. 75.
Enes b. Malik, Allah ResUlü'nUn şöyle buyurduğunu anlabllıştır:
"Kişi kabre konulup arkadaşları yanındanayrıldıklarında, onların
ayaklarının sesini duyar. tki melek gelip onu oturtur, 'Bu adam yani
Muhammed hakkında ne diyorsun?' derler. Mü'min: 'Ben onun, AItahtın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim' dcr. Ona, 'cehennemdeki yerine bak, Allah onu cennete çevirdi', denilir. O kimse her iki
makamı da görür. Münafık ve kafir.ise bu soru karşısında: 'Bilmiyorum )
insanların onun hakkında Söylediklerini Söylüyorum', der. Ona: . . "
'Sen anlamadın ve okumadın {ne kendin gerçeği anladın, ne de bilginlerden sorup öğrendin)' denilir. Ve demirden copIarla ona vuriılur.
Adam öyle bağınr ki cinlerden ve insanlardan başka herkes onun sesini işittir. "(1)
Başka bir hadis: "Biriniz öldüğü zaman sabah, ~şam ona oturacağı yer gösterilir. Eğer cennet halkından isecennet halkındandır (ora-.
sı cennettir), eğer cehennem halkındanise cehennem halkındandır (o
makamı cehennemdir). Ona: 'İşte Allah seni kıyamet günü tekrar diriltinceye kadar oturacağın yer burasidır' denilir."(2)
Tirmizi'nin garip diye nitelediği hadis şudur: "Ölü kabre konulunc'a (yahut biriniz kabre konulunca) birine Münker, diğerine Nekir denikn iki siyah, ezrak (gök gözlü) melek gelir, 'Bu adam hakkında ne
diyorsun?' derler. O da hayatta söylediği gibi: 'O, Allah'ın kulu ve elçisidir. Allah'tan başka tann olmadığına Muhammed'in de Allah'ın kulu
ve elçisrolduğuna şahitlik ederim', der. Melekler: 'Seninböyle Söylediğini biliyorduk', derler. Sonra onun kabrinde yetmiş kere yetmiş arşın yer açılır (kabri genişletilir), kabrinin içi aydınlatılır. Ona 'Uyu',
, denilir. O der ki: 'Gideyim (bu durumu) aneme haber vereyim', melekler derler ki: 'Gelin gibi uyu, kendi ailesi içinde en sevdiği kimsede!),.
başkasının uyandıramayacağı gelin gibi uyu', ta Allah onu yattığı yer~
den diriltip kaldırıncaya kadar. MüoMık ise: 'Ben onun hakkında in-
(1) Buhiıi', Cenıfiz, Bib mici'e iiazibi1-Kabr; lbıı Hanbel, m, 26.
(2) Tionizi, Cenaiz, 70. Tionizi. bu hadi.in hum hadis olduğunu söylemiştir.
sanlann bir şeyler söylediğini ~uydum, ben de öyle dedim, bilmiyorum',der. Melekler derler ki: 'Zaten biz senin böyle dediğini biliyorduk'. Toprağa da: 'Onu sıkıştır', denilir. Toprak onu sıkıştırır, kaburga
kemikleri birbirine geçer. Allah kıyamette onu yattığı yerden diriltinceye kadar böyle azab edilir." (1)
Dikkat edilirse gÖrülecektir ki bu hadiSin temel kavramı Buhari
ve Müslim'de bulunan, kaliir sualini anlatan hadislerin aynıdır: Oradaki hadisler, çeşitli ravilerin ağzında dola~ dolaşa, başka sözler de karışarak buradaJarşımıza çıkmıştır ki bu katmalar, -Allah daha iyi bilir
ya- Hz. Peygamber'in sözlerine benzemiyor. Bir kere cümle düşüklüğü
var, hitaptan 3. şahsa geçiliyor. Sonra: "Ençok sevdiğinden başka
kimsenin uyandıramayacağı gelin gibi uyu" sözü, sonraki çağların bir
teşbihidir. Gelini en çok sevdiğinden başka kim'se uyandırainaz mı?
Bu husus, toplumların örfüne göre değişir. Hz. Peygamber zamanındaki Arap geleneğinde gelini, sevdiğinden başka kimsenin uyandırıp
uyandırmadığını bilmiyoruz. Kabrin yetmiş kere yetmiş arşın genişletilmesi ifadesi de Buhar1 ve Müslim'de olmayan katmadır. Aslında
hadisin temel kavramı, kabrin şu kadar genişletilmesi değil, ölünün ruhunun geniş bir makam içinde bulunacağıdır. Ruhzaten kabrin içinde
kapanıp kalmaz. Kabir, ruhun hapishanesi değildir. Oraya giren, sadece cesettir.
Müslim'de ruhların reddedilmesinden söz edilir ama cesedin içine
sokulacağı ibaresi yoktur. Hadislerde geçen "red" ibaresi, ruhun, cesedinin bulunduğu yere, kabrinin civarına gelmesi, cesedini görmesi anlamını taşır. Ruh, cesedinin içine sokulacağıanlamına gelmez. Ruhun
cesede gireceğilıi söyleyenler, bunun kabre ilk konulduğuzaman ve
sadere bir kere olacağını söylüyorlar. Oysa aşağıdaki hadis, ruhun her
gece sahiplerine reddedildiğini (döndürüldüğünü) bildirmektedir. Talha b. Ubeydullah şöyle demiş:
"Ormanda malımı arıyordum,gece oldu. Abdullah b. Amr b.
Haram'ın kabrine sığindım. Kabirden öyle bir kıeaat (okuma) sesi duy- .
dum ki ondan daha güzelini duymamıştım. Allah'ın Resfilü (s.a.v.) buyurduki: "- O, Abdullah'tır. BiJmiyor musun, Allah onların ruhlarını
aldı, zeberced ve yakut kandillere koydu, cennetin ortasına astı. Gece
ölunca ruhlarıtekrar kendilerine (cesetlerine) geri gÖllderilir." (1)
Şimdi burada oher gece cesetlerineogönderilen ruh, elbette ceSedin
içinesökulmamaktadır. Bundankasdedilen, her gece ruhun, kabri civarina gelmesidir. İşte kabirsorgusu sırasında ruhun cesede reddi de,
cesedinin yanında bulunması, kendisini cesedinde imiş gibi sanması-
&r.' .
İbn Hazm de, kabir fimesinin ve azabmın, bedene değil, bedenden ayrılan ruha olacağını söylüyor. Çünkü yüce Allah:, "Fir'avn
ailesini azôbın en kötüsü kuşattı: Ateş! Sabah akşam ona sunulurlar
, (dünya durdukça azab böyle sürer). Kıyamet koptuğU zaman da:
'Fir'avn ailesini azabın en çetinine sokun' (deriz)."(2) buyurmaktadır.
Bu flunulma, kabir azabıdır. Ayetten, azabın ,ruha olduğu açıkça anlaşılmaktadır.(3)
"Şekk üzerine yakln kurulamaz". umumi prensibi gereği, itikadi
meselelerin garip niteliğindeki ahad haberi üzerine bina edilemeyeceği
'açıkiken, maalesef garip abM haberlerine dayanılarak ruhun, kabirde
tekrar cesedin içine sokulacağı, Ehl-i sünnet itikadı olarak asırlarca
öğretilmiştir. Oysa bu kanaat, ilıni gerçeğe aykırı olduğu gibi nakli bakımdan sağlam bir delilden de yoksundur. Ruhun, cesedin içine tekrar.
gireceği varsayılırsa kabre konulmayan, hayvanlar tarafından. parçalanıp yenilen, yanıp kül olan cesede ruhun girmesi namİ izah edilecektir? çünkü bu takdirde ceset yoktı.ır, tamamen onadan kalkmıştır. Asli
elemanları, başka elemanlara çözülmüş, değişmiştir. Yok olan bir
maddeye ruhu~ girmesi, söz konusu olamaz.
(1) Kitabu'r-ruh, s. 222-223.
(2) Mü'min, 40/45-46 '
(3) el-Fisal, IV. 67.'
. Hadislerde kasdedilen gerçek şudur: Ruh, içinde uzun süre yaşa- .
dığı.•~em~ kazandığı bedenden aynldıktan sonra da hem aynıdığı bedenım görür; hem de kendisini, bedenininşeklini, latif cisim olarak
koruduğundan, aynen bedeniçinde hisseder. Nasıl ki insan rüyada, ya-
~dığı olayları, ruh olarak yaşadığı gördüğü halde bedenle yaşıyor, göruyor zanneder; rüyada dolaşuğı yerleri, bedensiz olarak dolaşuğının
farkında değildir.
Rüyada ruh bedenden tam ayrılmaz, fakat kapalı, penceresiz bir
kafes gibi ruhun ma'nevi güçlerine basiret gözüne engelolan bedenininetkisinden nisbeten kurtulur. Ruhun görüş açısına gerilen perdeler
kalkınca ruh, bedene gizli kalan dünyalam uzanıro Ölüm halinde ise tamamen bedenin etkisinden kurtulan ruh, gezer, oolaşır, içinde yaşadığı
.bedenin de çevresinde bulunur, hatta ilk anda henüz yeni bedenden
kurtulduğu için kendisini hala beden içinde sanır. İşte ölümden hemen
sonra vukubulacak sorguda ruhun bedene dönmesi, bedeninin yanında
bulunması v~ aynen beden içinde imiş ibisevinç veya azftb duyması
anlamına gelır. Yoksa ruhun bir daha bedene dönmesi, ona yeniden
hayat vermesi, maddi bedenin kalkıp oturması,başın kabİin tahtalarına d~ğmes~ mümkün değildir. Aııah'ın yaratış yasasına ve ayetlerin
açık ıfadesıne aykırıdır. Çünkü Cenab-ı Hall, ruhun bir daha dünya'da,aynldığı bedene dönmeyeceğini bildirmiştir: "Onlardan birine
ölüm geldiği zaman: 'Rabbim, der, beni (dünyaya) geri döndürünüz
ki. t~rk ettigim dünyada yararlı bir iş yapayun. Hayır, bu, onun söyledığı,(olmayacak) bir IdJtır. Önlerinde ta dirilecek/eri. güne kadar
(geriye dönmelerine engel) bir berzah (bir geçit) vardır."(l)
Kabir sorusunun ve azabının, bedenden ayrılan ruha olacağını savunan İbn Hazm da şöyle diyor: "Sizi topraktan yarattııc, yine oraya
döndüreceğiz. ve bir kez daha ondan çıkaracağız. "(2), ayetinin açıkladığı üzre her insanın cesedi, toprağa dönecektir. Ölünün kabrinde di-
(1) Mü'min, 40/49.
(2) Tabi, 20/55)
rilmesi, ayetlere aykırıdır. Yüce Allah, azaba uğf'c:ıyacakolanların şöyle dediklerini anlatıyor: "Rabbimiz, ,bizi iki kez öldürdÜfl ve iki kez di-
. rilllin"(l); "Allah'ı na.~ılinklir edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O'na döndürüleceksiniz. "(2). Eğer ölü, kabrinde dirilecek olsaydı, Aııah bizi iki kere değil,
üç kere öldürmüş ve üç kere diriltmiş olurdu. Bu ise Kur'an'a aykındır.
Yalnız Allah'ın "Şu binlerce kişi iken ölüm korkusuyla yurtlarından
çıkanları görmedin mi? Allah, onlara 'Ölün' dedi de sonra kendilerini
diriltti. Şüplıesiz Allah, insanlara karşı, ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler."(3); "Yahut şu kimse gibisini görmedin mi
ki, duvar/arı, çauları üstüne yığılmış ıssızbir kasabaya uğramıştı:
'Allah, bunu böyle öldükten sonra nasıl dirilıecek?' demişti. Allah da
kendisini yüz sene öldürüp sonra diriltti ..."(4), ayetlerinde bildirildigi
üzre mu'cize olarak diriltlikleri hariç, ölmüş kimse kıyamete kadar bir
daha dirilmeyecektir. Allah'm Resülü (s.a.v.) de Mi'rac gecesinde en
yakın gökte A-dem'i, sağında saadet ehlinin, solunda şekavet ehlinin
ruhları olduğu halde görmüş, Bedir savaşında öldürülen müşriklere
hitab eLıniş, "Bu laşelere mi hiıab ediyorsun'?" diyenler(}, onların, sözlerini duyduklarını, fakat cevap vereIHcyeceklerini sÖylemiştir.(5)
Gökte görülenler, yöneltilen hitabı duyanlar, bedenler degil, ruhlardır.
Allah'ın Resülü (s.a.v.)dcn, sorgu sırasında ruhların cesetıcrine girecegine dair sah'ih bir hadis gelmemiştir. Yalnız Minhal b. amr yoluyla
bir rivayet gelmiştir ki bu zfıt kuvvetli (lcgildir. Şu'be ve başkaları,
onun rivayetini bırakmıştır. Sahabeden, söylediğimizin tersine olan
hiçbir saglam haber gelmemiştir.
Abdullah b. Ömer, öldürülen Abdullah b. Zübeyr'in yanına gitmiş. Asıımazdan önce cesedinin bir tarafa atılmış oldugunu görünce
(l) \'tü'min, 40/1 ı.
(2) Bakard, 2128.
(3) Bakara, 21243.
(4) Bakara, 21259.
(5) Müslim, Cenne/, B. 17. II. 76-77.
,
(I). tbnHazm. t[·Fisal fi'l-mDel vt'/~elıvd'w'n.niJı4l. IV.fi7-68.
xı, B~ TUTA.RSıztDDtA DAHA'
. ". " .~' ','."'" '
pUl'$un,170: ~Yfada ,'!ınşaal1ahsızlı~1 Mubaırirlıed'inbaşına ge~
tiediği"bişlıjtıaltındaşunlan yazıyor:
'~Alctanıdıiı~~e, bir olayd~daMu~ed"inşlaıtah",de~)'i
. unuUnuş(melejtinqOaaı;ııın~tıp ammsatm8dığlaçıklarlmıyor): .
04AY: BiriıcijM~ıned'.seljf)er vebirtakıql ~sonırIar'
Sorul~ ııl~lan~ı~ıAa göreltlüsıUl1J8flolupoı~)'ıtkanır vereceklerdir.Mu~medd~bU sorular,için:,"Yanı}sizecevap verece-
.. ğimi" der ~ıdakilete. psırada"inşbllah:'deıneyi. unutmuşt&'oCevııp içln "vahiy"getirsin diyeC~brainbekler,ıımaCebraiı,bir tUrll1
gelmez.,"ISgUn ~b\lkesin~'~.qıbrail sonraselip duru~uaçıkl~.
BirsUrUdedikodu oldukr.ansonra •.. Ve Kur'8fltmTauntsı, aynca Keııe
, Suresinin 23. 24.·a.yetleriyle uy~bulunur: ~Hiçbir Şeyi"Tann'nın
dilemesi dışmda,,'Benonu yarın yapac~ım!' deme','diyerek ... (BkZ.
İbn lsbak, els~Sire,Yıy: Muh. HamiduUah,fıkra: 257; tefsirler,ömeğin F. Razi, 211108; Taberij ISI 151; Nesefi, 319-10 .. Aynca bı.a.
Muslim, hadis no: 1797.)" .
. ,
Tefsirlerde anlatılan bu gecikme olayının, mantıki yanıyoktur.
zira eğer anlatıldığıgibi üç soruUzerine bu Ayetlerill(llişde; iki soru-
ya cevap verilmiş, üçüncüsüolan ruh hakkındaki cevap belirsiz bırakılmış ise, neden bu cevaplarıo bepsi aynı surede d~~ildir? Neden Ruh
hakkındaki sorunun cevabı İsra Suresinde, ötekiiki sorunun cevabı
, Kehf SOresindcdir? Kehf Suresinde de Ashab-ı Kehf ile, Zu'l-Karneyn
kıssası arasına neden başka olaylar, Musa-Hızır kıssası girmiştir? Bunlar, nüzul sebepleriyleuğraşanların, Ayetlere iniş sebebi bulma gayretlerinden kaynaklanan tutarsız rivayetierdir. '
Kehf Suresinde: "Iliçbir şey için, bunu yarın yapacağım, deme,
ancak Allah dilerse· (yaparım). de." rnealindeki 23-24. ayetierin, vahyin gecikmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Ayetlerin ~zgeliminden böyle
bir'gecikrneanlaşılmamaktadır. Ancak biıce l>u rivayetin bir tek gerçek yanı vardır ki o da şudur: i
Hz. J>eygamber'den Astıab-ı Kehf hakkmda soru sorulmuştur. Soruyu sOran müşriklerden de olabilir, müsıümanı8rdanda. Hz. Peygam-
, ber (s.a.v.) de "Inş/iallah" dCrneden, sorunun cevabını ertesi gün verece~ini söylemiştir. İşte yüce Allah, sorunun ce~abı olan hikayeyi anlatlıktan sonra Peygamberi de uyararak, "inşaailah" demeden hiçbır
şeyi yarın yapaca~ını söylememesini, kendi kendine bilmedi~i, ~aybe
ilişkin bir yükümlülük altına girmemesini emretmiştir. Peygamber'in,
"Inşaaltah" demeyi unulması, kıssa ile ilgili oldU~ndan IclSsaarasında ·kendisine bu önemli prensip hatırlatıh"ış; .sonra kıssa tamamlanmıştır.
TuranDursun, Kur'An'ln orijinali yakıldılı için aslının yok oldu-
~unu; mevcut Kur'an'm, Hz. Muhammed'in duyurdu~u Kur'an'm aynı
olmadı~ını ileri sürüyor. i. Kitap 78-79. sayfalar. Birkaç cümlesini aktaralam:
"Kur'an'm ilkorijinali:· Küçük taşlar, deri, ~aç parçası kemik gibi
çeşitli nesnelere yazılıydı. Yakıldı.
Kur'an'm 'ikinci ,orijinali: Ebubekir döneminde yapılan derleme.
Yakıldı. .
Kur'an'm üçüncü orijinalbOsman döneminde oluşturulan "y~-
malarlt Bunlar da dünyanın hiçbir yanında yok. '
Yapılan inceleme ve a1ctarrnalarda görUlen o ki: Muhammed'in
"vahy katiplerine yazdırdığı" bildirilen "Kur'an"m ne "aynı",.ne de
"tütmi" eldeki Kur'An'da". (s. 7~). ' .
j ~i \.. :Y'J \II;" ••• ıo+""'ı~)Ji ',)jJ'~ ~~ ojJw ~ \.. :~W\ y.,..ıı
...-1...# .•.•••ı.,.iJ
!ir J":Ai yı}J.~ J-li '~. iJ*li ~i ;ı... J,pi .\.iı ~ iJ*li ~)
~ .:/ Jıölf Jı)oı ıJ'.,..ıi J.iı Jl ~)wi j •••'rı •.l.~u.)..w '! ~ .!.U~~'4 :~,..rı
.ı:..i
J
..,r}i Jı)O J~i rl:l.iJ 'r~ ~..IlJ eı~JL}.l;l.itıL. r..,;..r-t\ ~Tri '! t.,ı..;..
:JIi ."s- . .;,.ı'./ ,~ ./ 'Y Jli ./ r.-'ftl .;,.ı~l<-l \;,,~ :~ ~i Jtı .i;ı:S' y~i l.l.
i • •~. " <' i' i.:i
..;. :j.i,J PJ ,;$ ~i}•.•....•..•• ~,)j !.ıs- \.. "t)..lj \..J ,.ıs- ~ı;.ıı..;....ı.:.I ,)j :r ~ Jr:- .*" ı.. •.•• ..;...l.;.i
123
"Burada çok önemlibir tanıkfı#a başvuralım:
tbn Ömer diyOr ki:
. "Hiçbiriniz, Kur'an'm tümünü aldım (~limdebulunduruyorum)
demesin. Bilemez ki Kur'an'ın çoğu yokolup gitı'!1iştir. 'Ne kadar ortada varsa o kadarınıelimde tutuyorum' desin ;alnlZca." (Süyuti, el
İlkan, 2/32.) , .
. Bu tanıklık, bugün elimizdeki Kur'an'la Muhammed~in "vahy
katipleri"neyazdırdığı bildirilen Kur'ari'ın aynı olmadılı çokaçık biçimde anlatmıyor mu? Kaldı ki tbn Ömer, Osman dönemindeki derlemeden sOnra bu sözü söylemiştir. Yani Osman döneminde oluşturulan
"Mushar'ın orijinali de ,yok. O ei yazınası, dünyan~n hiçbir yerinde
,bulunmuyor."(87-88). J
Konunun içine girmeden önce bu kişinin böl bol. yaptığı sinsice
bir çarpıtmasına dikkati çekmemgerek: '
, Süyuti'den aldığı 1tapça metinde İbn Ömee'e nisbet edilen sözü,
bilerek veya bilmeyerekyanlış çevirmiş. Keôdi çevirisine göre İbn
Ömer: ".... m Kur'arı'ın çoğu, yok olup gitmiştir." demiş. Oysa altı çizile11 Arapça sözün anlaını öyle değil,earklı. burSl1n'un b~ metne yaptığı çeviri, aslında tamamen yanlıştır. Çünkü, yUktemi'baştan olumsuz
alarak '''hiçbiriniz, Kur'an'ın tümünü aldım demesin" şetdindeçevirmiştir. Oysayüklem olumsuz değil, vurgulu olarcıkolumludur. "Biriniz Kur'arı'ın tamamını aldım (elimdedir) diyor," ~lindedir. Devam~
"bile~ez ki Kur'arı'ın çoğu yok olup gitmiştir" şeklindeki çeviri de
yanlıştır. '
Doğrosu şu: "Tamamını nereden bileceJc? Bundan birçok Kur'arı
(aye~) gitmiştir (kaybolmuştur).':' ' ,
tbn Ömer bu sözüyl~, Kur'arı'ın çoğunun kaybolduğunu değil,
mevcut Mushaftan birçok ayetin gittiğini, yani neshedildiğini anlatmaktadır. Dursun'unçevirisi ile İbn ömer'in sözü arasında büyük fark
var. Çünkü "Kur'arı'ınçoğu" ifadesi başka, "Kur'arı'dan birçok ayet"
ifadesibaşkadır. Birinde Kur'an'ın çoğunun kaybolduğu ifade edilirken ikincisinde Kur'an'dan bazı ayetlerin çıktığı anlatılmış olur. İşte
İbn Omer'in sözü ikinci türdendir.
. .
Babasııun derlettilive ondan sonra, daha titiz bir çalışma ile yeniden gözden geçirilen, dertenen, eksiklikıeri tamamlanan Mushafiçin
İbn Ömer'in böyle söylemiş olduğu çok kIJşkuludu~.
Onun böyle söylemiş olduğunu varsayalım. Bu sözden kasdı,
Kurıarı'ın çoğunun bybolduğunu anlaunak değil, bazıayetlerinin kaybolduğunu belirtmektir. Bu konunun sonunda belirteceğimiz ÜZTe Hz.
Peygamber'in zamanında bazı Kur'an ayetl~ri neshedilmiş, bundan dolayı yazılıp tesbit edilmemiş ve ortadan ,kalkmıştır. Ama bunlar,
Kur'arı'ınbütünlüğün:e zarar verecek ölçüde çok değildir. Zaten kay~
bolmuş olan ayetlerinyerine onlann benzeri veyaonlardatı daha iyileri
vahyediimiş, arada bir boşlUk bırakılmamıştır.
Şimdi konuyu iyi k~vrayabilmek i'çin Kur'arı'ın~asıl vahyedildiğinive nasıfyazılıp derlçndiğini gözden g~irelim:
Vahiy. fısıldamak, gizli konuşmak.;. anlamlarına gelir. Peygamberlere vahiy, Allah'ın gönderdi~imelek {Cebrail AleyhisselAm)'ın,
Allah'ın emirlerini peygambereokumasıdır. Peygamber, insanlarla Allah arasında bir elçidir. Allah, insanlaratasından seçtiği bir kimseye
meleğini gönderip emitlerini bildirir. Mele~in gelişini'peygamberlerden başkası görmez, konuşmasını da ondanbaşkası duymaz.
Vahiy esnasında peygamber, beşeıi duygularından geçer, kendinden habersiz hale gelir, melekle temas eder, meleğin sözlerini dinler.
Meleğin sözleri, onun hafızasına, unutulmayacak biçimde nakşedillr.
Bazan da melek, insan şekline bürün~ek peygambere gelir. Allah'ın
emirlerini okur. Melekle temas, insan bünyesinde büyük sarsıntılar
meydana getirir. Peygamberimiz, vahiy esnasında kendinden geçer,
yüzü sararır, soğuk kış günlerinde bile yüzünde ter taneleri belirirdi.
Etnıfında bulunanlar, ona vahiy geldiğini derhal anlarlardı. HatıA Peygamberin yanında bulunanlardahi, vahyin ağırlığını hisseder, o esnada
ellerini dahi kaldıracak güçleri kalmazdı. Orada arı uğultusuna benzer
bir ses duyulurdu. Bir kere peygamberimiz, deve üzerine binmiş iken
kendisine vahiy gelmiş, üzerine bindiği deve, vahyin ağırlığına dayanamayarak arka ayakları üzerine çöküvermişti.
Hz. Peygamber(s.a.v.), gelen vahyi, etrafında bulunan vahiy
kAtiplerine yazdırırdı. Her ayetin hangi sureye yazılacağını işaret buyururdu. Derilere, kemik ve taş parçaları, hurma kabukları üzerine yazılan vahiyler, en mu'tena yerlerde saklandığı gibi sahabiler tarafından
daezberlenirdi. Kur'an-ı Kerim, Cebrail'in işaretine dayanarak peygamberimizin koyduğu tenib üzerine ezberlenir, namazlarda okunurdu. Peygamber'in arkadaşları için en değerli ve zevkli zamanlar,
Kur'an okumaklageçen zamanlardı. Hz. Peygamber(s.a.v.)'in kendisi
de gelen vahyi hemen ezberleiniş olurdu. A'laSuresinin altıncı
ayetinde yüce Allah, Hz. Muhammed'e: "Sana okulacağıı ve sen AIlah'ın diledikleridışında hiç unUlmayacaksın" buyunnuştur.
Her Ramazan ayında da Hz. Peygamber, sene içerisinde inmiş
olan Kur'an'ı Cebrail'e okur, onunla karşılaştırırdı. NihaYet en son inen.
ayetle Kur'a~son tertibi ni almıştı. Fakat Hz.· Peygamber(sa. v.)'in hayatında bu sabifeler, bir cilt halinde bir araya getirilip bağlanmamıştı.
Çünkü Kuran'ın inişi devam ediyordu.
Peygamber(s.a.v.) devrinde vahy devamettiği için Kur'an-ı
Kerim toplanıp bir kitab haline getirilmemişti. tnen ayetleri bazı
sahabiler ezberliyorlar, kürek kemiklerine, hurmakabuklarına, ince
beyaz taşlara o zamanın yazı malzemesine yazıyorlardı.
Hz. Ebubekir zamanında vukubulan Yemame savaşında yediyüz
sahabi şehid düşünce, Kur'an-ı Kerim'in akibetinden endişe duymaya
başlayan Ömer ibn el-HatıAb, Halife Ebubekir'i, Kur'an'ı yazdırmaya
ikna etti. Bu işle görevlendirdikleri Zeyd ibn Sabit, yorucu bir ÇalıŞmadan sonra Kur'an'ı, Surelerinin tertibini gözönünde bulundunnadan
derledi. Zeyd bu konuda'şöyle diyor:
"Yername Savaşı üzerine Ebubekir beni yanına çağıntı. Hattab
oğlu Ömer de yanında bulunuyordu. Dedi ki:
_ Ömer bana geldi: 'Yemame gününde Kur'an ok.uyanlar ağır zayiat verdiler. Kur'an okuyanların, savaş alanlarında şehid düşmesiyle
Kur'an'ın çoğunun ıayi olacağından korkuyoruı'n, Kur'an'ı toplamayı
emretmeni istiyorum' dedi. Beri de ömer'e: 'Allah'ın Elçisi(s.a.v.)'in
yapmadığını biz nasıl yapalım?' dedim. ömer: 'Valiahi bu hay~rlı bir
iştir' dedi. Ömer bana söyleye söyleye nihayet Allah, aklımı bu ışe yatırdı. Ben de Ömer'in görüşünün doğruluğuna kanaat getirdim. Sen
akıllı bir gençsin, hakkındakötü bir zannımız yoktur. Sen Allah'ın EIçisi(s.a.v.)'in vahiy katibi idin. Kur'an'ı araştır ve bir araya topla.
Valiahi bana, herhangi bir dağı yerinden kaldırıp başka bir yere
nakletmeyi önerselerdi Kur'arı'ı toplamayı emretmeleri kadar bana ağir
gelmezdi. Dedim ki:
_Allah'ın Elçisi(s.a.v.)'in yapmadığı şeyi siz nasıl yaparsınız?
Ebubekir:
- Valiahi bu hayırlı bir iştir, dedi.
Ve söyleye söyleye niı.ayet Allah, Ebubekir ve Ömer'in akıllarını
yatırdığışeye benim de aklımı yatırdı. Kur'an'ı araştırmağa, hurma
dallarından, yassı taşlardan ve insanların tiafızalarından derlemeğe
başladım. Tevbe Suresi'nin sonu olan:
" "
:Andolsun size kendi içinizden öyle bir elçi geldi ki sıkıntıya uğramanizona ağır gelir; size dilşkan, ma'minlere şefkatli, merhametlidir.
Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki: 'Allah bana yeter. O'ndan
baŞka tanrı yoktu'r. O'na dayandım. 0, hayak Arşın sahibidir' ayetini
yalnız Ebu Huzeyne el-Ensari'nin yanında buldum. "(1)
Kurtubi'nin. de işaret ettiği gibi, demek ki birinci derlernede
Beraeh Suresinin sonundan ikı ayet, sadece EbU Huzeyme'nin, ikinci
derlernede de Ahzab Suresinin 23 ncü ayeti sadece Huzeyme İbn
Sabit'in yanında balunmuştur.
Zeyd'in derlediği bu Mushaf, Ebubekir'in yaıı'ında kalmış, onun
vefauyle Ömer'e intikal etmiş, onlijlvefaUndan sonıa da kızı Hafsa'nın
eline geçmiştir.
" ",Hz. Os~a~'ı~ halife1iği sırasİnda İslam devletinin sınırları genişI~mış, ve çeşıtlı dılleri konuşan insanlar müslüman olmuşlardı. Ana
dıllen yabancı olan bu müslümanların, Kutan'ı bir Arap gibi okumal~-
(1) BulWf, .Fediilu'l Kur'in, 3, 4 ncü biblar; İbn Hanbel, Musned 1113'l1:ııı Eb"
D~"d Ki "bu'IM A' ' , ı
••VU, iii - esahır, s, 6-7. .
n elbette çok güçtü. Bunlar içinde de Kur'ln'ı ezberleyenler çoktu ama
bunların telMfuzu ile bir Arabın telaffuzu arasında farkların bulunması
tabii idi. Ayrıca Arabistan'ın, birbınnden uzak bölgelerinde yaşayan
Arap kabilelerinin lehçe ve şiveleri arasında da -bugün olduğu gibipüyük farklar vardı. ışte gerek çeşitli Arap kabilelerinin, gerek yeni
müsliimım olmuş yabancıların okumaları arasında beliren farklar,
müslümanlar içinde birbirlerini küfürle suçlamaya kadar varanderin
aynlıklara yolaçtı. Özellikle Erminiyye (Ermenistan) savaşın'da baş
gösteren. bu ayrılıklardan endişe eden kum~ndan:Huzeyfe, dönüşte,
henüz evine gitmeden halife Osman'ın huzuruna girdi:
- Bu ümmet hetak olmadan önce yetiş de onukurtar! dedi.
Irak'tan, Şam 'dan, Hicaz'dan insanların toplandığı o savaşta askerlerin birbirlerini tektir etmelerine neden olan kıraat aynlıklan gördüğünü anlauı: "Ben yahudi ve hıristiyanların ihtilafa düştükleri gibi bu
ümmetin de Kitabıarında ihtilafa düşeceklerinden tasalanıyorum" dedi.
Konuyu arkadaşlarıyle görüşen Hz. Osman: "Benim kanaatime
göre insanların bir klr3aue birleşmeleri gerekir. Zira siz bugün ihtilafa
düşerseniz, sizdensonrakiler daha çok ihtilMa düşerler." dedi. Ve Hafsa'dan tekrar iade etmek üzere ilk Moshafı aldı. Kur'an'ı yeniden yazmakla görevlendirdiği Zeyd ıbn Sabit, 'Abdullah ıbn ez-Zübeyr, Said
ıbn el-As ve Abdurrahman İbn el-Haris ibn Hişam~dan oluşan komisyona gönderdi. Komisyonun" Kureyşliolan üç üyesine:
-Siz ve Zeyd ibn Sabit, Kur'an'dan bir şeyde ihtilifa düşerseniz
onu Kureyş diliyle (lehçesiyle) yazIDız. Çünkü Kur'an, onların diliyle
inmiştirdedi.(l)
BuMrrnin bir rivayetinde ise komisyon üyelerinin hepsi
Ensarlı4lr: Übeyy ibn Ka'b, Mu'iz ibn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve
Zeyd'in babası Sabiı(2) .
(1) Buhiri, Menikıb, 4, h. ıs; Beylıeki, es-Sunen, 214.
(2) Buhiri, Fediilu'I-Kur'in, b, 7, h, 24.
Komisyon üyeleri Kur'arı'ı ycv.arken herhangi bir kelimenin yazımında ihtilafa .düştüklerinde Hz. Osman'a baş~ururları onun direktinerine göre yazarlardı. Mesela" "kelimesinin uzun ta ile mi,
yoksate'nis msiyle mi yazılacağında fikir ayrılığına düşmüşler, Zeyd
bunun" : ".:!! " şeklinde, üç Kureyşli ise" ..:..,. ,-,-' •.şeklinde y~_
zllacağını söylemiş, sonunda Osman'a başv~rmuşlar, Osman: "Onu
Kureyşin diliyle yazınız, çünkü Kur'an, onların diliyleindi. tt demiştir.(t)
. Yazım işi bittiksen sonra Osman, Hafsa'dan 'aI(Jlğl ana Mushafı
kendisine iade etti. Çoğunluğun rivayetine göre dört, diğer bir rivttycıe
göre de yedi nüsba yazılan mushafIardan biri Irak'a, biri Şam'a, biri
Mısır'a gönderildi. Dört nüsha yazılmış olması, Kurtubi'nin görüşüdür.
El-Fethu'r-Rabbfmi yazarına göre Mushanar: Mekke'ye, Basra'ya,
KuCe'ye, Şam'a, Yemen'e gönderilmiş, biride Medine'de bıraktlm'ıştır.(2) .
" Bundan sonra Osman" okuma farklannı ortadan kaldırıp müslümanları bir tck kıriiatte birlcştinnck amacıyla başkabütün mushanann
ve Kur'an parçalarının yakılmasını cmretmiştir.(3)
Kuşkusuz, Hz. Osman'ın, yazdırdığı resmi Mushar dışındaki mushafların yakılmasını emretmesi, kımal ihtilfillannı ortadan kaldırmak,
müslümanları tek kıraatte birleştirmek, birliği sağlamak içindi. Nitekim Hz. Ali'nin: ':Ey insanlar, Osman hakkında atırı sözler söylemekum, ona 'Mush(~flar yakicısı!' de,mekten sakının. Valiahi o, mushafları, bi~ Muhammed'in ashabı iJnünde yakıı.", "Osman zamanında yönetici ben olsaydım, onun musha.f/ar hakkında yaptığını ben de yapardım." dediği rivayet cdilir.(4) ,
(1) el-Fethu'r,Rabhanl, 18/34.
(2) c1-Fcthu'r-Rabhıinl, 18/34.
(3) Beyhcki. cs-Suncn, Kitıin·s-Saliı. 2142.
(4) KurlUni, 1/54; c1-Ftthu'r-Rabninl, ı8/34.
Gerçi Hz. Osman'ın, özel mushaflan yakbrdı!ı rivayet edilmektedir ama onun bu emrine uymayıp kendi özel mushaflarını saklayanlarınbulundu!u da tarihen sadittir. Çünkü Hz. 'Ali, Abdullah ibn
Mes'ud, Übeyy ibn Ka'b'ın özel musbaflanndan söz edilmektedir.(1)
Ebubekir ibn Obrıd, özel sahabi musbatlarındaki farkları KitAbu'l-
- Mesiihirinde toplamıştır. Buhari'nin rivayetlne g0re Hz. Aişe, musha·
fını 'görmek üzere gelen bir Irakhya, özel mushafını gOstenniştir.(2)
Hz. Hafsa'ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye ~ek onun yanında kalmış, Medine valisi olan Mervarı ibn el-Hakem, yakmak üzere
o nüshayı istemişse de Hafsavennemiş, fakat bu mü'minIer anasının
i
vefatı üzerine MervAn o Musbafı alıp yalcmışbt.(3) ,
Özel mushafların yakılmasının temel nedeni, Kur'arı üzerin(je bir
düşünce ayrılı!ının do~masını önlemek idi. Peygamber'inarkada~rı
içerisinde yazı bilenler, ondan dinledikleri vahiyleri, yazıyor, kendi
evlerinde sakhyorlardı. Herkesin yazı bilgisi aynı olmadığı gibi, yazı
- mal7.cmesi de aynı değildi. Bu bakımdan ne kadar özenle yazılmış olsa da yazı stilinin, bilgisinin ve malzemesinin farklılığından ve kişilerin'zekiiderecesinin, hafızasınin aynı düzeyde olmamasından ötürü kişi nüshalarında bazı farkların olması doğaldı. Ayrıca henüz gelişmemiş, noktasız ve harekesiz olan o zamanki Arap yazısı ile tutulan notlann, aynen Peygamber'den duyulduğu biçimde okunması da çok zor
idi. İşte bundan ötürüdürki.okuma farkları baş gösteqnişti.
Kişilerin~ kendi kendilerine tuttukları nolları, evlerinde veya herhangi bir yerde okurken yanılabilmeleri mümkün idi. Işte bu yanı Imalardanötürü bazı kelimelerin okunuşunda farklar doğmuştu. Kimi bir
(1) Kurwbi'. 1/53,
(2) Buhiri. Fediilu'I-Kur'in, b. S, h. 14.
(3) el-Fethu'r-R.ııtıini. 1&/34.
"elirneyi hitap kipiyle okurken, kimi de onu üçüncü şahıs kipiyle okumuştli.
Bu farklan ancak uzmanlardan oluŞQObirkomisyon onadan ka!"
dırabilirdi. İşte bu iş, ilkolarak Ebubekir zamanında yapıldı. Titiz bir
çalışma ile Kur'ao'ın slireleri derlendi, bir aray getirildi. Fakat sfıre denilen bu bölümler, esaslı bir sıraya konmamış, derlenen parçalar, rastgele bir araya getirilip birciId (Mushat) halindebağlarunıştı. Bu Mushaf,özel nüshalardan farklı idi. çünkü özel nüshalann kiminde siireler
iniş sırasına göre dizil~iş, kiminde böyle bir metot izlenmemişti.
A~nca rivayetler~en anlaşıldığına göre ashab arasında bulunup
bu Mushafa girmeyen bazı ayetler de vardı. İşte Peygamber
Kur'ao'ının tam doğru bir nüshasını derlemek ve slireleri uzunluk ve
konu uyumuna göre sıraya koymak üzre, Hz. Osman zamanında, yine
Ebubekir devrinde kurulmuş komisyonun başkanı Zeyd ibn Sabit başkanlığında Kurulan uzman komisyon, titiz bir çalışma ile Kur'an'ı yeniden derledi, slireleri de sıraya koydu.
Böylece Peygamber'e vahyedilmiş olan bütün Kur'an ayetlerini ve
surelerini içeren Mushaf yazılmış oldu. Bu. Mushaf çoğaltıldı, biri
Başkent Medine'de bııwcıldı, ötekiler, eyalet merkezlerine gönderildi.
Son derleme ve sıraya koyma ile Kur'ao'm tam ve doğru nüshası
elde edilmişti. Am bu resmi Kur'ao'dan az da olsa farklı birtakım özel
Kur'an nüshaları durcrukça Kur'an üzerindeki ihtilarıar sürüp gider ve
hatta büyürdü. İşte böyle bir ihtiıarı önlemek için özel Mushaflar yakıldı.
İkinci derlernede meydana gelen Kur'an nüshasının, birincisinin
tıpa tıp aynı olduğu söylenemez. Çünkü o zaman, derlenmiş idiyse de
yine de bazı ayetler bulunamamıştı. Aynca o Mushafın sUreleri de bir
sıraya konmamıştı. İşte Osman zamanında kurulmuş olan bir rivayette
dört, başka rivayette on iki kişilik komisyon, daha titiz ve daha rahat
bir,Çalışma ile Kur'an'ın tüm ayetlerini dcrleme imkanını buldular.
Çünkü zamanla yazı biraz geliştiği gibi okur yazanlar da artmağa başlamış, ayrıca yazımda meharet de kazanılmıştı. Komisyon, bu işi ilk
kez yapmıyordu. Birinci derlernede bir deneyinfkazanmıştı; Bu deneyim ve mehareti de kazanmış, aynı zamanda yaşı da ilerleyerek olgunluk çağına ulaşmış olan Zeyd ve başkanlığını ettiği komisyon üyeleri,
daha titiz bir çalışma ile Kur'an ayetlerini araştırdılar: Kişilerin yazdıklarını kontrol ettiler ve Kur'an olduğunu kanıtlayabildikleri bütün
ayetleri saptadılar. surelerdeki yerlerine yerleştirdil~r, stireleri' sıraya
koydular. Böylece sureleri birbirİneson derec~ bağlı, ayetleri birbiriyle kenetli mükemmel 'Mustıaf meydana gelmiş oldu.
Bunun yanında sadece bir kişinin çabasıyla yazılmış, metotsuz
olarak toplanmış özel Mushaflar yakıldığı gibi, bir süre sonra Ebubekir nüshası da yakılmıştır. Gerçi o Mushaf da resmi idi ama bunun gibi sıraya konmamıştı ve bunun gibi mükemmel değildi. Yazısı da buna göre ilkeIdi. Bundan dolayı onun da yakılması gerekirdi.
Böylece tek resmi Mushaf kaldı. Ondan sonra yazılan Kur'an'lar,
hep o ikinci komisyonun yazdığı nüshatardan kopye edilmiştir. Bundan dolayıdır ki bugün dünyanın her )'anında basılan Kur'an'lar, hep
birbirinin aynıdır.
Osman Mushafının aslının var olmadığı savına gelince, bu,
ihtilaflıbir konudur. Ben bizzat Özbekistan'm başkenti Taşkent'te Hz.
Osman'ın Mushafı olarak müzede saklanan noktasız ve harekesiz b,ir
Mushaf gördüm. Aynca Topkapı Müzesinde de Osman Mushafı olduğu söylenen bir Mushafmevcuttur. Bunlann gerçekten Osman Mushafı olduğu ispat edilmese de tersi de ispat edilemez. Osman Mushafının
bugüne kadar gelmemiş olduğu varsayılsa bile bu, Kurıao'm orijinalitesine asla kuşku getirmez. Mümkündür ki kcndiJerindcı:kopye edile,
edile o nüshalar yıpranmış, eskimiş, yırtılıp dağılmış, onlarlJan yep yeni ve çok daha güzel yazılarla, çok çe~ici Mushaflar yazıldığı ii, in or:-
lann saklanmasına gerek görülmemiştir. BugünkÜ Musııaflann, Osman Mushafının aynı olduğı,ında' kuşku yoktur. Farklı olsaydı, hiç kuşkusuz birb~den farklı Mushaflar onaya çıkardı. Çünkü o Mushafl~r
tek delildi, çeşitli yerlere gönderilmiş birkaç nüsha idi. Bunlann hepsinden de kopyeler alınmıştır. Böylece günümüze kadar yazılan Mus·
hatlar hep birbirinin aynı olmuştur.
tbnu'n~Nedim gibi kirapla uğraşan bilim adamları. bu nüshalardan
batılarını görmü§lerdir. İbn"Nedim, o MuShafların, ötekiıerden farklı
olduğunu söylemiyor. ' .
Hz. Osman zamanınd8 yapıımış olan derleme. Peygamber'inyazdırdığı Kur'an'dan farklı olsaydı. Osman'dansonra halifeolan ~. Ali.
kendi özel MushaflDl resmıleştirir. Osman Mushafını yürürlükten kaldınrdi. Oysa öyle yapmamış, kendi Mushafını muhafaza etmekle beraberresmileştirmemiş, Osman· Mushafını resmi Muhsafkabll1 etmiştir.
Bu durum da mevcut Mushafın, asıl Kur'an'a uygunlulunu'gösterir.
Hz. Ali Mushafını görmüş olanlar, onun-sııre,lerinin iniş sırasına
göre düzenlenmiş olmakla beraber-içerik te OSman Mushafının aynı
olduğunu söylemektedirler. Sadece sayısı pek az baıı kelime farkları
vardır. Bunlar da' anlam değişildili yapmayan sinonim' kelimelerdir.
Mesela Osman Mushafında Fatiha'dald:'ihdin4" kelimesi, Ali Musha·
fında "arfidna" şeklindedir. Bunlann ikisi de ayni ariıamıverit. "Bizi
.doğru yola Het", demektir.
Kur'an'ın, olduğu gibi korunduğunda kuşku yoktur. Ancak Peygaınber'e·vahyedilmiş olan bütün ayetlerin, b~ Mushafra bulunduğunu
söylemek, abc,utıolur. Çünkü yine Kur'arı'ın kendi ifadesiyle, PeygambCr'in hilfızasından silinmiş olan ayetler vardır ki. bu olaya nesh .denir. Bu ayetler. Peyg~"lberoin kendi zamanında,Allah'mdilemesiyle,
Peygamber'e unutlUrulduğu için yazılmamış, ve böylece ortadan kalkmış olan ayetlerdir.
Ama Peygamber'in yazdırdığı ayetler sonradan derlenmiş, süreler
. de titiz. bir çalışma ile diziimiş ve o Kur'arı, zamanımıza kadar gelmiştir. Bunda hiç kuşku yoktur.
Resmi Musharran ayn Olarak meydana.getirilmiş -olan özel nüshalar yakılmış olmakla beraber, bunlardan bazıları salelanarak sonraki
kuşaklara intikal etmiştir. Bu~lan g.örenler, b~nl~laA r~smi ~ush~f
arasındaki farkları tesbit etmışlerdır. İbn Ebı Davud un Kııabu 1-
Mesahiri, bu farkları belirtmiştir. Bunlar gözden geçirilince resmi
Mushaf ile bu özel nüshalar arasında da .temelde bir fark olmadığı, sa--
dcce ufak tefe.k baZ~kelime farklatı bulunçluğu, çok az olan bu farkla:
nn da bir anlam değişikliği yapmadığı görülür. Bu durum da resmı
MushaCın, Pegyamber'in okuduğu Kur'an olduğunu kesin bir biçim~e
ortaya koyar. Turan Oursun'un~avı, bu bilimsel gerçek karşısında çürüyüp gider.
XLll· KUR' AN'DAKİ BİLİMsEL GERÇEKLER
" Tur~ Dursun, kitab~ın 128.129 ncu sayfalarında yine Kur'arı'da
bılımsel bır gerçek olmadığını ispata çalışıyor:'
"q Temmuz 1989 günlü Sabah gazetesinin, arka sayfasında
. Prof. Cevat Babuna'dan bir haber: "Bir Kur'an Mucizesi Daha" başlık~
k ..'
Neymiş bu "yeni Kur'an mucizesi"?
Prof. Dr. Cevat ~abuna şöyle demiş:
"Biz LSyıl öncesine kadar annerahmindeki bebeğin kalp atışları.
nın 3 aydan sonra başladığına inanıyorduk. Ulttasonografinin uygu.
Ianmasından sonra bebeğin kalp .atışının, gebeliğin·'altıncı haftasında
başladığını öğrendik."
. ~~nu ~y1e o~yleyebilecek bir başka bilim adamı yeryüzünde bu.
lunabılır mı de~ınız? Bilimi,bilimin yansızlığını, "iman poliıikası"na
k(l.;tırma~l1ş, entmemiş b~ bili~ adam~ ciddi ciddi böyle söyleyebilir
mı. Prof. a göre, ana rahmındeki bebeğın kalp atışlannın geJ>eliğin altıncı haftasında başladığı/bilim dünyasında ancak IS yıl.tL b
b
oıo o 'wuı U yana
ı ınıyormuş!
~eki Kur'an'da "bebeğin ana rahminde kalp atışları"na bir değinme mı Var, bir açıklama mı var?
~yır! Kesi~!ikle Hayır. Zaten böyle bir şeyolamaz."
Evet böyle diyor Turan Dursun ve devam ediyor. Daha fazlasını
aktarmaya gerek yok. çünkü hepsi önyargı~ ibaret.
Bu zat, ilkokul diplomasını <4J. dışarutan almış 'bir kişidir .•Resmi
tahsili, bundan ibarettir. ınsan yaratılışını bilmez. Böyle iken
Kur'lin'm, insan yaratılışı üzerinde söylediklerini, bir kanıta dayanmadan reddetmesi, önyargtdan başka ne ile izah edilebilir? Kur'arı'da bilimsel gerçek olup olmadığma karar verebil~k oJanlar, herhalde tıb
ve fen uzmanlandır, ilkokul mez'zunu değiL.
Konuya girmezden önce Kur'an'm içeriği hakkındaki bir tesbitimizi hatırlamakta yarar görüyorum:
Kur'an'ı Kerim'in son derece özlü ve kapsamlı bir anlatımı vardır .
Kur'an az kelime ile çok mana anlatır. Bazan iki kelimesini izah etmek
için sayfalarca yazı yazmak. gerekir. Bu genel çerçeve içerisinde
Kur'iln vahyinin içeriğiai üç kısma ayırmak mümkündür:
'ı) G~ncl';l(le kendisinden :5nce inmiş bulunan Tevriit ve ıncil'in
içerdıgi kıssalaı, pren~ipler;
·2) Ararlar araMndayaygın hika\der, tevhid dinine aykın olma-
, yan şirahi töreler, yasalar;
3) Bunların l.içhirinde olmayan, Kur'an tarafından·ilk defa söylenen orijinal gerçekler.
Şimdi Kur'an'm, kendisinden önceki Kitaplardan veya Araplardan
naklettiği, hikayelerin asıl mu'eize yöiıü,anlaıım wrzıdır. Kur'an-ı
Kerim, buhikayeleri ana çizgileriyle anlatır, ayrıntılara girmez. Bundan dolayı bunlar tarihin anahatlarına da ters düşmez. Ama Kur'an'm
bunları anlatmaktaki amacı, tarihi ol:.:yl~ı saptamak d0ğil, bunlar vasıtasıyle öğüt vermektir.
Bundan dolayı Kur'arı-ı Kerim, zaman ve şartlara göre ıeharladığı bu kıssaları, her defasında yeni bir üslübile, olaylar zincirinde takdim ve te'hir yaparak anlatır. Önemli olan, bu hikliyelerin Kur'an'dan
önceki Kitapların veya Arapların anlabmına uygun olmasıdır.
. Bilindi~i üzre Hz. Muhammed (selam ona), İbraniCe bilmedi~i gibı okur yazar da değildi. Bir öğretmenegidip, Tevrfııhikayelerini ayrın~larıyle öğrenmemişti. Okur yazar olmayan, eski dini kitapları okumamış, öğretim göimemiş, yabancı dil bilmez birinsanın, İbranice
olan Mukaddes KitAb'ın kıssa ve prensiplerini hem de ayrintıb~riyle fakat en özlü biçimde, peygamberlerin ahlakınayakışmayanibarelerden
soyutlayarak anlatması, valıyden başka bir ~yle izah edilemez. Onun
için AnkebUt Suresinin 48-49 ncu ayetlerinde: "Ey Muhammed, sen
bu~dan önce bir Ki/db okumuyordun, sağ elinle,de onu (Kitabi)yazmıyorsun. Oyle olsaydı, iptalcilerkuşkulamrlardı. Hayır, o (Kur'ari),
kendi/erine bilgb.verilen (Kitab sahib)/erinin göğüslerinde bulunan
açık ayetlerdir." buyurulmaktadır; -
Şimdi Kur'an-ı Kerim, bu hikayeleri, o Kitabida bulunan veya
nakledilenierden ayrı biçimde anlatsaydı, hem Kiıab ehli, hem de
Araplar Hz. Peygamber'e iti•... <lZ ederlerdLOna inManıar dahi, "Senin
. söylediklerin, önceki Kitabıarda bulunanı tutmuyor, biz Myle şeyleri
duymadık" diyerek kuşkulanmay~ başlarlardı. Oysa Kur'an'ın amacı
halka bu hikayeleri öğretmek degiı, kısaca zatenbazılarınınduyduğu: '
bildiği bu hikayeleri, o Tann kitabındaki aslına uygun şekilde hatırlatarak Allah'ın birliğini kilbul ettirmek, insanları. şirkten kurtarıp
AIlM'a kulluğa götürmek idi. Onun için Kur'an, bu hikayeleri, önceki
Kitaplardaolduğu gibi, Arap hikayelerini de onların anlatageldikleri
gibi anlatmış; yalnız bunlarda peygamberlerin ahlakına aykırı şeyleri
almamıştır. Bundan dolayı Lfıt'un sarhoş olup kızları yle yaltığınl(1),
Davut'un, cepheye gönderdiği .kumandanının karısıyle zina ettiğini(2)
ve Kitabı Mukaddes'te anlatılan benzeri ifadeleri almamıştır.
Kur'an, Araplar arasında uygulanan geleneksel şifahi yasaların
tevhid dinine aykırı olmayanlarını almış, bunların ya aynen veya biraz
(Lı Tekvin: 19/31-35
(2) lkinci Samuel: 1112-5
tadil ile uygulanmasını emretmiş, tevhide aykırı gelenek ve yasaları
iselağvetmiştir. Kur'an'ın getirdiği yasalar, Kitabı Mukaddesteki prensipJerle Araplaonşiffihi yasalaohın kanşımıdlJ. "Bunda da garipsenecek birşey yoktur. ÇünkÜ Kur'an, bir toplumu mutlu kılmak için gelmiştir. Toplumun mutluluğu, alışılagelen iyi yasal~ın ve geleneklerin
adil biçimde uygulanması, kötülerin kaldıtılması; toplumu engelleyici
hurafelerin, batıl düşüncelerin atılması ile olur. Hz. Muhammed
(s.a.v.)~en önceki peygamberlerde Hz. Muhammed'in kardeşleridir.
Onların misyonu da Hz. Muhammed'inki gibi insanları gerek kendi
nefisleriyle, gerek birbirleriyle, gerek Allahile banşiçinde bulundur- ,
mak, yani onları maddeten ve manen mutlu edecek davranışlariçine
sokmaktı. Hepsinin görevi, Allah'a kulluketmek demek olan İslamı
yerleştirmekti. Bundan dola)'l insanlarıngetirdikleri genel prensipler,
emirler, nehyler, Hz~ Muhammed'in. ümmeti için de geçerlidir:· "Işte
onlar, Allah'm hidiiyet etıiği (doğru yola ilettiği) kimselerdir. On/arm yoluna uy. "(1) ayetiyle yüce Allah, Hz. Muhammed'e, kendisinden önceki peygamberlerin yoluna uymasını emretmektedir. Yine
bund,an dolayıdır ki fıkıh usfılünde:. "Bizden önceki/erin şeriati, bizim
için d~ şeriatıir." kuralı konulmuştur. "Bu sizinümmetiniz (dininiz)
tek birümmettir."(2) ayetinin belirttiği gibi bütün peygamberler, insanı tek yololan Hakkın yoluna çağırmışlardır~ Onların getirdikleri
dinlerin özü birdir.
Kur'an'ın, önceki Kitaplardan veya Araplar arasında anlatılanlardan öğüt için naklettiği hikayelerin anlalım tarll, üslfıbu mu'eizedir.
Ama Kut'ao'ın hem üslfıb, hem de anlambakımından mu'cize olan yanı,daha önce hiç olmayan, ilk defa kendisinin söylediği vahiylerdir.
Şimdi Kur'an-ı kerim'in kendi orijinal vahylerinin, nasıl bilimsel
bir mu'cize olduğunu anlamak için insanın yaratılış! hakkındaki
ayetlerin anlatımınl'gözden geçirelim. Pek çok müslüman jinekolog,
(I) En'am Suresi: 90 ,
(2) Mü'minun SUresi: 52, Enbiya Silresi: 92 '
Kur'arı'ın bu konuda söylediklerinin, modern ilmin verilerine tamamen
uygun düştüğünü kabul etmektedirler. Turan Dursun, bu bilim adamlarının, ilim mantığı ile değil, iman mantığı ile hareket edip, ayetleri
böyle yorumladıklarını, gerçekte ayetlerde onların zorlama ile verdikleri anlamların bulunmadığını iddia edebilir. Ama gerçek hiç de onun
dediği gibi değildir. Kur'an'ı incelemiş olan tarafsız Batılı bilim adamları da bu gerçeği itiraf etmişlerdir. İşte size, bir Rınstiyan embriyologun itirafları: Embryology konusunda önemli bir eser yazmış olar:
Amerikalı bilim adamı Prof. Dr. Keitlı L. M~re'un kitabından bazı
alıntılar yapmak istiyorum:
"Ortaçağda ilim, çok yavaş ilerledi. Bildiğimize göre Embryology
konusunda, Ortaçağda pek az bilimsel görüş ileri sürülmüştür. Ancak
Kur'an müstesnadır. Müslümanların Mukaddes Kitabı Kur'an-ı
Kerim'de insanın, erkekle kadının salgılarının karışımından (karışık
bir nutfeden) yaratıldığını, yine insanın bir meni damlacığın (meniyyin yumna) dan yani spermden yaratıldığını, meni hayvancığının, bir
tohum. gibi rahme yerleşip, döllenmeden itibaren altı gün içinde rahmin cidanna asılıp filizlenmeğe başladığını, spermin, kan pıhtısı görünümüne geldiğini söyler.
Yine Kur'arı, embryo'nun, bir sülük görünümü aldığını da söyler.
Bkz. Şekil: ı.
Embry,Onun gelişmesi
Dış ve iç
zarın
Şekilde görüldüğü üzre embryo, gerçekten sülüğe benzer bir şekil
alır.
Keza Kur'an, embriyonun, çiğnenmiş ete benzediğini de söylemektedir. Şekil 2'de görüldüğü üzre embryo, böyle bir görünüm alır.
Gelişen ~.nbryo, 40-42 gün içinde insan olmağa başlar ki bundan
önce henüz herhangi 'bir canlıya benzemez. Ancak bu süreden sonra
insankarakteri kazanmağa başlar. Aşağıdaki şekiller, embryonun gelişmesini göstermektedir. Son şekil, 41 gün sonraki duruma aittir. (Şekil: 3).
Yine Kur'an, embryo'nun üç karanlık içinde büyüdüğünü söyler
ki bunlar: 1) Dış karın cidarı, (maternal anterior duvar), 2) Rahim cidarı, (Uterus duvarı), 3) İç rahim zarı (amnio chorionic membrane)
olabilir. Kur'an'da doğumdan önce, anne rahminde insanın gelişme
aşamalan hakkında öyle açıklamalar vardır ki bunlarda itirazedilebilecek herhangi bir aksaklık yoktur.(l) Şekil: 3
(1) Keıth L. Moore, The Developing Human Oinically Oriented Embıyology, S.
8 Philadelfia/Londonrroronto/Mexico CityIRio de Janeirol Sydneyrrokyo
1982.
İnsanın yaratılışı hakkında Kur'an'ıo söylediklerinin, modem ilmin verilerine nasıl uyduğunu. ve böylece Kur'an'ın, nasıl bilimselbir
mu'cize sergiledigini daha iyi kavrayabilmek için, "Yüce, Kur'an'ın
Çagdaş Tersiri" adlı eserimizin onunCD cildinden birkaç sayfa alıntı
yapacağız:
Kıyamet Suresinin 37-38 nciayetlerinde: "/nsan, dökülen
meniden bir nutfe değil miydi? Sonra alaka oldu da (Rabbi) onu ya_
rattı, düzenledi, biçimlendirdi." buyurolmaktadır.
XLIII- İNSANıN YARA TILIŞI HAKKINDA KUR'AN
NEDİYOR?
, ~ ~ .:.ro ~ ~ t i "ayetinin taşıdıgı bilimsel gerçekleri
daha iyi kavrayabilınek için, biraz modemEmbriyoloji ve Jinekolojiye göz atmak istiyoruz:
Nutfe:
tık insanın yaratıldığı çamur. aşamasını atlarsak, artık hcr insanın
yaratılışı, nuLfc'den başlar. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime, on yerde anılmıştır. Bunların hepsi, birbirinin sinonimi değildir, ayrıntıda farklar .
vardır. Men; kelimesi, hem nutfe, hem de ,onu içeren slvlY.1kapsar.
Nuife üç çeşittir:
1- ErkiI nutfe: Erkeklik bezi olan husye'nin salgıladığı meni sıvısı
içinde bulunan spcrmlerdir.
2- Dişil nuLfe: Kadın yumurtalıgının ayda bir salgıladığı yumurtaCıkUf.
3- Emşac nuıfe: Spcrm ilc, onun döllcdigi yumurtacık karışımıdır: [Fenilised (Döllcnmiş) Ovum].
Meni: Erkek Uremeorganları olan husye, prostat ve me.ni kesesinin salgıIadığı meni iki bölümdenoluşur:
Birincisi: Husyedeki meni kanallarında oluşan meni hayvancıkllin (spermler). Buna nutfe adı verilir.
İkincisi: Spermleri taşıyan ve besleyen sıvı.
Meni kelimesi, Kur'an-i Kerim'de üç yerde geçer. Biri Kıyamet
Süresinin: "Insan, dökülen meniden. bir nutfe değil miydi?"
mealindeki 37 nci ayetidir. İkincisi: "Oyarattl ikiçifti: erkeği, dişiyi,;
meni edilen (atılan) nutfeden"(l); üçüncüsüde:' "Aklttığınız meniyi
gördünüz mü? Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?"
(2) ayetleridir.
" ...?- ~:y ~ .~p ,:Insan dökülen,meniden bir nutfe
değil miydi?" ayetiniıı, nutfe ilerneniyi birbirinden ayırması ve nutfeyi meninin bir parçası sayması, bilimsel bir mu'cizedir. Şu hadiste de
bu gerçeğe işaret edilm!ştir: "Çocuk, meni sıvısınıntamamından değil, bir parçasından yaratılır. Her sudan çocuk olmaz. Ama Allah, bir
canı yaratmak dilerse kimse onuengelleyemez. "(3)
Ayet, Allah'ın, iki zevci y~i erkeği ve kadını, atılan meninin nut-
'fesinden yarattığını belirtmiştir. Çünkü ayette: " ':"'? J)i -..;..~ÖJ.>,.j
H..,s~ij;s-'lıi : Iki çifti, yanierkeği ve dişiyiondan(meninin bir
cüz'ünden) yarattı" buyurmuştur. Ayetteki ( &o) çer harfi, ba'z ifade
eder. Onun bir cüz'ünden, demektir. Onun zamiri nutfeye değil de
meni 'ye gider. Eğer nutfeye gitseydi. zamlrin dişil ( LA. ) olması gerekirdi.
Aynı gerçek, Necm SUresinde de açıklıIda belirtilmiştir:
(1) Necm Suresi: 45-46.
(2) Vakı'. Suresi: 58-59.
(3) Müslim, Nikah, bibu'l-w. EbUSi'ıd'den rivayet edilmiştir: Kenzul·Ummaı:
161358, h. 44917.
''';::Yij jlıi ~~;y ,,0.1>: ~i. : O'dur ki iki çifti: erkeği
dişiyi, atılan men; nuıfesinden yarattı." p\~L ;...ik;.:.:'"
Demek ki ceninin erkek veya dişi olmasını belirleyen, menideki
nutfe (yani şimdiki deyimiyle sperm) dir; Bunun seçimini yapan da
Yaratıemın keQdisidir. İlahi kudre~, erkek çocuk yarinmak dilerse, er-
. kil karakterli meni hayvancığınıyumurıacığı aşılamakla görevlendirir,
kız çocuk yaratmak. dilerse. dişi! damgası taşıyan meni hayvaneığını
bu işle görevlendirir:
"Dilediğine dişilerbtıhşeder; dilediğinede erkekler bahşeder:
Yahut onları çift yapar: Hem dişi, hem erkek (verir). Dilediğini de
kl$lryapar".(l)
Meni hayvancıklarını taşıyan sıvının b~ok görevi vardır:
1- Meni hayvaneıklannı beslemek.
2- Bu hayvanelklan etkin yapmak,
3- Meni hayvanclklarının yüzerek önce erkek organından kadının
rahim yoJuna, sonra rahim kanallarına geçmelerini sağlarilak,
.-
4- Ve bu hayvaneıkiarı, rahim yolunun salgıladığı öldürUcU asitlerden korumak.
Hücre ve nuıfenin bazı sırları:
Meni hayvanetkları. husyede bulunan bin civarındaki meni kanalcıklarında oluşur. Bunların oluşumu, kafatası altındabulunanhipofiz
. bezinin salgıladığı hormonun e,tkisi altındadır. Hipofiz bezi, erkeğin,
erginliğinden itibaren bütün cinsel yaşamı boyunca hayalarını etkin~
leştiren hormon u saIgılar. Husyeyi etkinleştir'en bu hormon, sperm kanalcıkları içindeki hücreleri, çocukluk devresi boyunca devam eden
uzun uykudan uyandırır. Hücreler f!Wliyete geçince sürekli olarak bölünmeğe başlar, sonuçta milyarlarca sperm hücresi Urer.
İnsan bedeninde mevcut her hücrenin bir çekirde!i vardır. Bu çekirdek içinde, renkli cisimcikler, ya da kromozomlar denilen çok
önemli .maddeler bul\lnur. İştehücrenın faaliyetinden ve yönetiminden
sorumlu olan, bumaddelerdir. Yani bu maddçler,hücrenin aklı ve yönetiçisi durumundadır. Kromozomlar, hücrenin bütüôprogramını ve
esrandı ,içerirler.
İnsan v-ü.cudundakiher hücreue 46 kromozom, ya da renkli cisimcik vardır.Çekirdektetoplanmış olan bu kromozomlar, normal hücre- .
debirleşiktir,birbirinden ayrılmaz. Ancak bölünme ile ço~alma başlayınca kromozqmlar, ikişer iidşerayrıhr,her çift birbirine bitişik olur.
HücredebÇlünme ikiçeşittir:. Mitoz bölünme; meyoz bölünme.
Mitozbölünmecte, kromozomlarıyapan maddeler artar ve her kromozom, tamamen birbirininbenzeri iki parçaya bölünüp birbirinden ayrılır. Her bölüm, yine 23 çift veya 46 tek kromozom içeren tam bir hücredir., Beden, kaybetti~i .milyonlarca hücreyii~te böyle yeniden sa~lar.
Yüce Aııah,hek' an, milyonlarca hÜcre yaratırken milyonlarca hücrede
öldürür. Mesela her saniyede ildbuçuk milyonkan'alyuvan yaratır ve
bir o kadarını da öldürür. Buna göre birgünde ikiyüz milyar ı1Iyuvar
ölürken, bir o kadar alyuvar da ya1'aİ(llır.Yatatılıp öldürü~en sindirım
hücreleri daha çok, deri hücreleri ise bundan da çoktur.
İşte insan ve diğer canlıların vücudunda bu tekdüze bölünme faaİiyeti hiç durmadan sürüp gider. Ancak üreme organlarındaki durum
farklıdı~. Onlarda. önce Illitoz, sonra meyoz bölünme olur.
.. Meyoz bölünmede bölünen hücreden, anagibi tam değil,. yarı
özellikıe ikihücre meydana gelir. 13uyavru hücrelerin çoğalabilmesi
için iki hücrenin birleşmesi gerekir. Bli tür üreme hücrelerinin her birine garnet denilir. iki gametin' birleşmesiyle oluşan hücreye de zigot
adı verilir. Bu tür cinsel Ureme, iki yol izler:
a)Oametlerin formasyonu (oluşumu), b) Dişi gametin, erkekgamet tarafından aşılanarakzigot'un meydana gelmesi. İşte yeni bir varlığın temeli olan Zigot'a Kur'an-ı Kerim, nefs-i vilhide demiştir.
Gametlerin Oluşumu:
Gametleri,erkekte garnet yuvalan (testisler), kadında yumurtalık
(ovaryumlar) yapar. Gerek erkek, gerek kadın gamet yapım merkezleri
(testis-ovaryum), ana karnındaki ceninde oluşur; fakat çocuk cinsel 01-
.gunluğuna yaklaşıncaya dek bunlar gelişmez, etkinleşmez.Erginlik
çağı yaklaşınca mikroskobikureme hücreleri, sür'at1e etkinleşir. O zaman bunlar, erkekte Spermatoeyst (sperm. üreticisi), kadında Oocyst
(yumurta üreticisi) adını alır. Bunlar erkekte spermatozoaolmazdan
önce bir olgunlaşma dönemi geçirir. Olgunlaşma hem çekirdekte, hem
de sitoplasm'da olur. Çekirdekteki değişim, meyoz bölünmedir. Spermatocysı'in kromozomlatı çift çifttin (2n). Meyoz bölünme ile dört
haploid (ln) hücre oluşur. Bunların her biri, fonksiyonel spermatozoa
olur.
Kadında da diploid Oocyst, ilk meyoz bölünmede iki hücre oluşturur. Bunlardanbiri bÜYÜk,öteki küçüktür. Küçük hücre dumura uğrayıp ilk kutupcisimciği olur (Polosit J). BüyUk.hücre, ikil}ci bir meyoz bölünme geçirir ve yine biri büYUk,biri küçük iki hücre meydana
gelir. Büyüğü, oozit II denilen (pvum:yumurta) olut. Küçüğü ise yine
dcjenerasyona uğrar ve ikinci kutup eisimciği (Polosit II) olur. İki kutup elsimciği yumurt:inınkenarında yer alır.
lıkel oocysı yah~12ndiploid
ünlme hücres;
Çekirdekteki de~işime ~el olarak: hücrenin sitoplasması da de-
~işir. Sitoplasmanın ço~u·dejenere olup, tireyen çekirdekteki spermin
başını meydana getirir. Spermin uzun bir kuyru~u, ortasında kısa bir
boynu vardır. Başın önünde akrosom denilen uç bulunur. '
Spermin boyun kısmında mitokondriya vardır. Lokomotif görevi
yapan kuynı~u, kendisine enerji sa~layan mitokondriyayı içinde taşıyan boynu ve akrosom denilen sağlam külAlu ile sperm, imkan bulunca yumurta ile birleşir. İnsan bedeninin en büyük hücresi, yumurtadır.
Spermin bu etkinn~i ve üretkenli~i, ancak rahme ulaştıklan sonra
ortaya çıkar, yumurtatığın kalın duvarına yaklaştıkça etkiiıli~i artar.
ııahi kudret eli, araya girerek o çok miktardaki hayvancıklardan
yalnız birini seçer. Yumurtacık, İlahi kudretin seçti~i spermi naz ve işvesiyle kendine do~ru çeker ve içeri almak için ona yol açar. Öteki
spermlerde yumurtacı~ın içine girmek için u~raşırlar ama başaramazlar.
Resimde zırhlı baŞı ile yumurtaClğın cidarını delip içeri girmeğe
çalışan bir sperm görülmektedir.
Sperm, yumurtacığın cidarında açtığı delikten içeri girmekıedir.
Dışarda kalan, uzun kuyruğudur.
Yumurtacık, yumurtalıkta oıuşur. Erginlikten menapoza kadar,
yani otuz, kırk yıl süre ile kadından her ay bir yumurtaçıkar. Kadının
bütün üretkenlik ömrü, sadece 30-40 yıldır.
Ne gariptir ki anne karnında bulunan kız bebek te dahi altı milyon
ilkel yumurtacık vardır. Ancak bu yumurtacıklar, daha bebek dünyaya
gelmezdenönce solup ölür. Kız çocuğu, adet çağına varıncaya dek yumurtac ıklar, yok olmağa devam eder, sadece otuz bin kadarı kalır ki
işte bu ilkel yumurtacıklar içinden, büyüyüp de yumurtalıktan çıkanık
rahim kanalına varabilenler, 400-SOü'ü geçmez.
Kadın yumurtacığı, insan bedeninin en büyük hücresidir. Bedenin
öteki hücreleri, sadece birkaç mikron büyüklüğünde iken, yumurtacık
ikiyüz mikron (yani li? mm.) büyük1üğündedir. Yumurtacık hücresini
sperm hücresiyle karşılaştırırsak, ikisinin arasında çok büyük fark görürüz. Sperm, sadece beş mikron kadardır. Buna rağmen sperm de,
ceninin tam yarısını oluşturur.
Sperm yumurtacığın içine girince derhal iki hücre birleşip tek bir
hücre olur, kromozom sayısı normale çıkar, babadan ve anneden gel:n
23 tek kromozom birleşince 23 çift kromozom olur. Böylec~ ~mşac
hücre, ya da döllenmiş yumurta (zigot) yımi bir canlının bedenını yapmak üzere mitotik bö1ünmeye başlar.
Bunu şöyle bir şema ile gösterelim:
Yetişkin erkekte
bedenin bütün hücreleri
2n 1
Yetişkin kadında
bedenin bütün hücreleri 1 2n
Olgunlaşmadan önce
testis hücreleri 2 n
Olgunlaşmadan önc.e
Ovari hücreleri 2 n
ı
Gametler (Ovari)
1n
Gametler
ı
(spermaLOzoa)
In
Zgote 2 n
Mitos
+
çoğalma
+ .
Yetişkin beden hücrelen 2 n
Erkek/ik-Dişi/ik Meselesi:
Ceninin erkek veya dişi oluşunu belirleyen nedir? Eskiden beri
değişik cevaplar alan bir sorudur bu. İşte tefsirini yaptığımız ayetlerde
bu sorunun açık cevabı vardır.
rı/nsan, başıboş bırakılacağını mı sanır? Kendisi, dökülen
meniden bir nutfe deği/ miydi? Sonra 'aldka oldu da (Allah) onu yarattı, düzenledi. O (meni)den iki çifti: erkeği ve dişiyi var etti."
"0 yarattı iki çifti: Erkeği ve dişiyi. Akıtılan meninin nutfesinden".(l)
Akıtılan meni nutfesi, modern bilimin sperm dediği meni hayvancığıdır. Geçen izahıardan, insan vücudunun her hücresinin, yirmiüç
çift kromozom içerdiğini gördük. Bu kromozomlardan sadece bir çift,
kişinin cinsinden, yani erkek veya kadın oluşundan sorumludiır . .Bu
özellik, son çift kromowmda mevcuttur.
Erkek hücreleri kromozomlarının son çifti birbirinden farklı: xy
iken, kadın hücrelerinin son çifti birbirinin aynı xx'dir. Şimdi erkeğin
husye hücreleri meyoz bölünmeğe başlayınca, sonuçta meydana gelen
her sperm hücresinin, kromowmuya x veya y karakterini taşır. Yani
bu spermlerden her biri, ya dişildir, ya da erki!. Erkil karakterli sperm,
dişil karakterli spermden farklıdır.
Erkil spermin başında bir ıŞık noktası göıülmektedir. Dişil karakterli spermde böyle bir ışık yoktur. Ayrıca erkil sperm, dişi is~ı:mden
daha hareketli, daha çevik ve daha güçlüdür. Erki! sperm, sınsıce ve
fıize gibi sür'atle hareket eder ve alu saat içerisinde yu~urtacığın bulunduğu yere varır. Eğer yumurtacık, döllenmeğe hazır ıse, Yaratıcmın
takdiriyle onu aşılar. Yumurtacık hazır değilse, saatlerce bekler, sonunda öıÜp gider.
Fakat dişil karakterli sperm, ağır davranır, yumurtacığın bulun~~- .
ğu' yere, oniki saat sonra, hatta bazan yirmidört saat sonra ulaşabılı~.
Oraya vardığında şayet yumurtacık, erki! sperm tarafından d?llenmış
ise ölür. Ama yumurtacık geç kaldığı için, erken gelen erkıller onu
dönemeyip ölmüşlerse, dişi isperm, yumurtaeığı döneme şansı bulur.
Allah'ın iradesiyle, erkil karakterli sperm, yumurtacığı dönerse
meydana gelen nutfe-i emşac (sperm ile karışmış,döııenr~i~ yu~urtacık yani zigot), 23 çift halinde 46 kromozom içerir. Her çıftın bıreyleri, birbirinin aynıdır. YalnIi son çiftin her kromozomu, arkadaşın~an
farklı: biri uzun, biri kısadır: xy. Aşağıdaki fotoğraf, bu durumu göstermektedir:
Resimde görüldüğü üzre erkek hücrenin içerdiği 46 kromozom,
23 çift olarak~izilmiştir. Her çiftin iki ferdi, birbirinin aynıdır. Ancak
buçiftlerden yalnız birinin bireyIeti,birbirinden farklıdır: x ve y. Bunlardan,ykromozomu kısadır, üstünde bir parıltı vardır. x kromozomu
uzundur, büyüktür ama kendisinde bir parıltı yoktur. İşte bu, dişil kanıkteridir.
Şimdi şayet Allah'ın takdiriile ôişil karakterl •.sperm, yumurtacığı
aşılarsa nl!tfe-i emşac (döllenmiş yumurta) dişil olur: xx.
Kadının ayda bir çıkardığı yumurtacık, sadece dişil karakterlidir:
xx. Yumurtacık, tek karakterli olduğundan, o, ceninin cinsini belirleyemez. Cinsi belirleyen, yalnızmeni hayvancığı(spermler)dir. Çünkü
kimi erkil, kimi dişil karakter taşıyanlar, spermlerdir. Eğer yumurtacığı, erkil meni hayvancığı aşılamışsa çocuk erkek; dişil meni hayvancığı aşılamışsa çocuk dişi olur.
~Böylece: "Akıtılan mehi nutfesinden, iki çifti: erkeği, dişiyI yaratan O'dur".(I)"O (meni)den iki çifti: erkeği ve dişiyi var etti"(2)
ayetlerinin manası daha iyi anlaşılmaktadır.
. Hacmi gayetküçük olan sperm, bir fiize gibidir. Zırhlı başı, me~i
sıvısında yüzmesini sağlayan uzun kuyruğu vardır, çevik ve güçlüdür~
· Korkmadan tehlikeli yollardan geçerek hedefine doğru yol alır, ya hedefe ulaşır veya bu yoldaölür.
Ama yumurtacık öyle ~ğildir, dolunay gibidir. Çevresinde bir
ışık halesi vardır ki bilim dilinde buna ışık tacı denilir. Çalım lı yürür.
· Fall0J>tüpündeki tiırek tüyler, onu yavaşyavaş iterek kanalın son üçte
bii"bölümüne getirir. Yumu.rıa burada eşini bekler.
Görüldüğü üzre sperm tam erkeklik karakteri taşırken, yumurtacık da her bakımdan tam kadınlıkkarakteritaşımaktadır. Demek ki ka-
·dınla erkek arasındaki ayrılıklar, hayatın her safhasında vardır, yanıulışın kuralıdır. Her birininkendine özgü bir görevi ve işi mevcuttur.
(1) Necm SUresi: 45-46.
(2) Kıyamet SUresi: 39.
Sperm mücadele ve dövüş; yumurtacık ise sükunet ve barındırm~
içindir. Erkek spermi hareketli, atılgan, dişi yumurtası, sakin, bekleyı- -
cidir." ı..f'~'b .?.l.ll ~ J Erkek, kadın gibi değildir" (I) diyen yüce
Allah, nÇgüzel buyurınu~lUr!
Her erkek, eq~inJiğinden tam ihtiyarlık çağına varıncaya dek her
gün milyonlarca sperm çıkarabilir. Oysa kadm, erginliğinden menapaz
devresine kadar, ayda sadece bir yumurtacık çıkarır. Menapaz da 40-
50 yaşlar arasında olduğuna göre kadının ömrü boyunca çıkarabileceğ~
tüm yumurtacık sayısı, beşyüzü geçmez. Bunların içinde döllenmeyı
başaranlar ise, ellerin parmak sayısını geçmeyecek kadar azdır.
ACl,lbaneden sperm bu kadar çok iken,· yumurtacık bu kadar azdır? Bunun sebebi şudur:
İnen spermlerin yüzde yirmisi, daha başlangıçta dölIemeğe uygun
değildir. Yüzde yirmi kadarı da,erkel,<organından inişinden itibaren.iki
saatiçinde öllir. Spermin, döl yolundan.geçip mhimkanalına ulaşması
için en az altı saatgerekir. Bu kadar uzun süre güçlüklerleboğuşmak,
ancak güçlü ve çevik spermlerin yapabileceği bir iştir. Çolduklada bunucrkil karakterli spermler yaparlar. Yavaş hareketli diğer spcrmler -
-Ici~oklukla dişil karaktcı:lilcr böyledir- bu tehlikeli mesafeyi ancak 12-
24 saat içinde geçebilirler.
Spermlerin kimi döl yolunun salgıladığı asitlerle öllirken kimi de'
rahim boynunda ölür.
Rahim boynunaulaşaiı spermlerin birbirini izleyen üç foto~ı: 2
~um~lı foto~ta pek az spermin şa~ kakh~ı, 3 numaralı foto~ta
ıse rahım boynunda ölmüş spermlerin cesetleri görülmektedir.
~ilindi~i üzre iki rahim kanalı vardır. Spermler, yumunacı~ın
hangı ~alda ,bulundu~unu bilmedikleri için yumurtaeı~ın olmadı~ı
kanala gırer. Bırçok sperm de orada ölür. Ayrıca spermlerin, yumurtacı~ı dölleyebilmesi için yumurtanın kanala gelrniş'~ldu~u sırada kanalavarması gerekir. Aksi takdirde spermin sonuölümdür. Çünkü 24 saatten fazla yaşayamaz. Hatta yumurtanın, döııenme~e elverişliömrü,
sadece 12 saattir. .
Spermler, dişi üreme organlarında akıntıyakarşı hareket ederler.
Bu olaya pozitif(+) Rheotaxis denir. "Bilindi~i üzre tuba uterinada
akımı Uterus'a; Cavum uteride ise vaginaya do~dur.
.. Spermler, dişi üreme organlarının bazı maddeleritarafından çekilır. ,Bu ~Iaya da pozi~f (+) ehemotaxis denir. Spermler, bu (+) ehemotaxıs'len sebebiyle (uba urarine içindeki dişi germ hücrelerini buldukları gibi karın boşluğuna da düşmezler.' .
Sperm~n yaşama süresi, içinde bulun~uğuortama bağlıdır.
Spermler asıt ortamlarda çabucak hareketsiz kalıp ölürler. Bundan dolayı Vagina içerisine düşen spermlerin ,birçoğu, kısa sürede harabolur.
Rahme sığınabilenler, daha uzun süre canlılıklarını koruyabilirler. Genel olarak spermler, Uteris boşluğunda ve tuba ortamda 48 saat hareketliAkalabilirler. Ane,*- maksimumdölleme yeteneği, ilk 4ü saauir.(l)
~e~ı hayv~CI~ları, çeşit çeşiuir. Kimi uzun, kimi kısa, kimi güçlü,
kımı zayıf, kımltek başlı, kimi iki başlı,'kiminin başı dolgun, kiminin
dolaşıktır. . . .
, Milyonlarca spermin hepsi yumurtacığı aşılamağa elverişli değildır. Yalnız yüzde sekseni dölleme~e uygundur. Ancak erkek organından başlayıp ta rahim kanalına kadar varan yolculuk esnasında bu
spennlerin büyük bir bölümü ölür. Yumurtacı~ın bulundu~u fallop b0-
rusuna ancak beşyüz sperm, sağ olarak ulaşabilir. Bunlar içinde de sadece biri, 'yumunaeı~ın kalın duvannı delip içeri girebilir.
ışte başlangıçta yumurtaciğı aşılamak üzre yola Çıkan sperm sayısı yüzlerce milyonu bulurken, sonunda bu sayı beşyüze iner. Ama bu
ölümler de boşuna de~ildir. çünkü ölen spermlerin çözülencesetleri.
yumurtaeığın kalın kabu~nu eritir. Böylece spermlerden biri, bu iri-
. celmiş cidardan içeri girerekyumurtacikla birleşir ve ikisi birlikte
Kur'an-ı Kerim'in nuıfe-i emşdc dediği zigotu oluştunır.
Meni sıvısının üretken olabilmesi için, her milimetresinde en az
yirmi milyon spermin bulunması gerekir. Bu gerçek gözönünde bulundurulursa, spermlerin bu kadar çok olmasının hikmeti anlaşılır, Varhk·
ta kanunsuz bir şey yoktur. Ne zaman ki bir varh~ın ömrü kısa, karşılaşlı~i tehlikeler çok,savunması zayıf ise Allah TeAlA, bu za'fı, sayı
fazlah~ı ile telAfietmektedir. Virüsler, bakteriler !lemine bakınız.
Bunlar, bir saatlemilyonlarca ürerama çabuk ölürler. Haşereler dünyasında da aynı kural vardır. Sinek. haftada binlerce yumurta bırakır.
Şayet bu yumurtalann hepsi lavraya, sonra haşereye dönÜşSe kısa zamanda bülün yeryüzünü sinekler kaplar. Artık sineklen başka bir varhğın yaşayabilece~i yer kalmazdı.
Bitkiler aleminde de çeşit çeşit otlar vardır. Bunların çiçeklerinden yada meyvalarından milyonlarca tohum ürer. E~er bu tohumların
her biri yetişip ot olsa, kısa zamanda yeryüzü, aynı türden bitki ile dolar, b3şka bir bitkiye yer kalmaz. Bundan dolayı her bitki veya meyvanın tohumlarının çoğu öıÜr, sadece az bir miktarı bitki veya ağaç olma
olanagını bulur.
Kuşlar, hayvanlar lilemi de böyledir. Bunlanndaha çok yaşayanı,
daha az üretkendir; daha azömürlüsü, daha çok uretkendir.
Demek ki virüslerden bitkilere; kuşlara, balıklara kadar egemen
olan kanun şudur: Ömrü uzun, yaşam tehlikesi az olan canlıların üretkenli~i daha az; ömrü kısa, yaşam tehlikesi çok olan canlıların üret-
kenliği daha f~ladır. İşte bu.kanun sayesinde tabiatta denge sağlanır.
Herhangi bir canlı türü, diğerlerinin varlık hakkına saldınnaz. Herşey
İlahi takdirin hikmetini gösteriyor:
.- ~~ - -",
II ;~ ;8.1;. :.;;. js-" dı : Biz herşeyi bir kadeile (bir ölçü ve
plana g6re) yarattık" .(1)
OREME ORGANLARı
Tank SUresinin 5-7 nci ayetlerinde: II~ .~ ~jL:J~i )z.~:i~
~i~ :~,J! .: Insan, neden yaratıldıgına bir haksın: Sulb ile teraib
arasından çıkan, atılgan bir sudan yaratıldı" buyurulmaktadır.
Bu ayet, insanın, sulb,ile terrob arasından tazyikle atılan bir sudan
yaratddığını ifade etmektedir. Müfessirleringenelkanısına gt)re sulb,
omurganın kuyruk sokumuna yakın kısmıdır. Terrobise iki yandan en
alttaki dörder kaburga kemiğidir. Ayette, insan suyunun, bel ile alt ka-
. burga kemikleri arasındanyani karın boşluğuarasındançıkan bir sudan yaratıldığı belirtilmektedir. İnsanın sıvısını yapan ve taşıyan üreme sistemi, alt karın boşluğunun arka kısmındadır.
Sıvınıntazyikle atılm~sIİlI~ 'nedeni, menlkesesi ve kanallarının
kasılıııalarıdır. Boşalmasırasındaki titremeni~ nedeni de bıi kasılma- .
lardır. Bu eylemler, istem dışı Çalışan sinir sisteminin işidir. ı>enis de
yine istem dışı çalışan parasempatik sinir Sistemine bağlı sinirlerin
uyarımıyle, içindengeçen yoğunkan damarlarına kan dolarak sertleşmektedir.
Üreme ölgusu, büyük Ölçüde istemdışı çalışanbir sisteme bağlanmıştır ki yaratma eylemi, insanıniste~ne bağlı kalmasın.
Ayet-i kerime, atılan suyun, sulb ile teraib arasından çıktığını
söyıüyor. ilim de biı spennlerin, erkeğin husyelerinde, yumurtanın da
kadının yumurtalığında oluştuğunu söylemektedir. İlmin söylediğiyl~ .
Kur'an'ın ifadesiarasındabir aykırılık yoktur. çünkü husyeve yumurtalık, anne karnındaki ceninin sulbü ile.teraibi arasındaki bölgede oluşur. Sonra husye, gebeliğin ilerlemesiyle yavaş yavaş aşağı iner, 7. ay- !
da vücut dışındaki haya torbası içinegirer. Yumurtalık da kadının legenkemikleri boşluğuna kadar iner, orada durur.
Hl1sye ve yumurtalık yerlerinden aşağıinmekle beraber beslenmeleri, eskiden olduğu 'gibi yine sulb ile teraib arasından gelen kan, sinir ve lenf damarlarıyle olrriaktadır: Husyenin ve yumurtalığın atardamarı sulbileteraib arasındakikarıır aortundan gelir. Husyenin toplardaın~ da aynı bölgeye döküıur. Sol toplardamar, sol böbrek toplardamarınaaçılır. Sağ toplardamar da alt karın toplardamarına bağlanır.
Yumurtalığın atar ve toplardamarları da aynı bölgeye yani sulb ile
teraib arasına bağlıdır. Husye ve yumurtalığı besleyen sinirler de mi- .
denin altında, sulb ile teraib arasında bulunan sinir grupundan daHanmıştır. Lenf bezleri de aynı bölgeye bağlıdır.
" A.yet, atılansuyun, sulb ile teraibden değil; bunların arasından
çıktığını söylemeklegerçeğin ta kendisini ifade etmiştir. Çünkü meni
, husye bezlerinde üretilirse de sulb ile tediib arasından geçen boşalma
yoıuyla dışarı çıkmaktadır. Şimdi Dr. Abdu'I-VedCıd'un "}>henomena
Of Nature And The.Quran" adlı eserinden bu yolu izleyelim:
Canlıların üreme sistemi, bir çift spenn yuvasıyle, üretilen spennleri dışarıya veya bir başkabedene taşıyan kanallardan oluşur. Dişinin
üreme kanalları, yumurtalıkta ürcycnyumunaları Cloaca'ya veya rahme taşır. Erkek üreme kanalları ise spermleri doğrudan doğruya dışarıya, ya da boşalma kanalına götüren bir, yahut iki Vas-dcf7rantia'dır.
Erkek kanalları, çoklukla ihtiyaç zamanmda kullanılmak üzrcspennlerin depo edildiği seminal keselerinin arka· tarafına açılır. Aynı
amaçla kadında da seminal keselerivardır.
Erkek üreme sistemi: Epididimidler, Vasdcferantia(yahut spenn
kanalları), boşalma kanalları, prostat kesesi, Bulbo-urethral keseleri~
dir.
Erkek sperm yuvaları, spermatik kordonla haya torbasına bağlıdır. Bunlann içinde sayıları dörtyüz kadar sperm yumurtalığı vardır.
Her sperm kesesi, bir ila üç ya da daha çok tüpten oluşur ki bu tüplere
Seminiferous denilir. Bu tüpler, endoerine dokularıyla birbirinden aynlmıştır. Bu doku hücreleri, erkek hormonu Androgen çıkarırlar.
Sperm üreten keseler, seminiferous tüplerinin içindedir. Bu tüplerin hücreleri, mitotik olarak sfir'atle böıünürler. Oluşan yeni hücreler,
. spermleri yaparlar. Spermler, kuyruklarını titretemez. Her sperm tüpü,
Ebididim yapmak için birleşerek 20 fıt (609.6 cm.) uzunluğunda epididim oluşturur. Epididimler, Vaseferantia denilen orta:k sperm kanalın,a bağlanır. Sperm depo eden epididimlerde pek çok tüp vardır. Çiftleşme esnasında bunların sinirleri epididim cidannın dokusuyla temasa geçer ve uyarım sonucunda, depolanmış spermler sperm kanalına
doğru hareket eder. Kanalın bu kısmı, husye kesesinden çıkıp sperma-
. .
tik ipe doğru gider, eğri bir menfezle karın duvarı arasından geçiP.~-
nn boşluğuna girer. Arkaya doğru yönelir ve yavaş yavaş aşağı ınıp
bel boşluğuna girer. Arkaya doğru devam eder, idr.rr k~alının ortasına bağlanır. Nihayet aşağı prostat dibine iner ve menı kanalı ağzına
varır, karşı taraftan gelen meni kanalları ile birleşerek i~ yolunun
prostat kısmına açılır ki idm yolu da buraya açılmaktadır. Nıh~yet ka:
nal, seminal kaplarından ve prostat kesesinden sıvı alır, böy~ece menı
sıvısı yapılmış olur. İşte o zaman spermler, kuyrukl.arını tıtretrneğe
başlar. Meni sıvısı prostat-idrar yolundan geçerek penıs vasıtasıyle dı- .
şarı çıkar.
Testis dilimlerindeki
seminifer tüpleri
Medi,astinum (arka karın)
boşlUOuna giden seminifer tüpleri
TESTISLER
Görüldüğü gibi meni sıvısını çıkaran yol, bel i~ealt k~ arasın~
bulunan boşllıktan, yani aynen Kur'an-ı Kerim'in dediği gıbı sulb ıle
teraib arasından geçmektedir (Şekillere bakınız).
Erkekte birer sperm fabri~ı durumund~ olan husyeler, cenin
aşamasında, önce karın boşluğunun arkasındaki omurga kemiğinin
önünde bulunan böbreğin yanında, yani Kur'an'ın deyimiyle sulb ile,
terfub arasında belirir-. Fakat gebeliğin ilerlemesine paralel olardk yavaş yavaş aşağı iner ve doğuma yakın zamanda vücudun dışına çıkar.
Bununsebebi de: 37 derecelik vücut içi ısısının, spermlerin oluşmasına elverişli olmamasıdır. Ama vücut dışında kalan husyelerin 35 derecelik ısısı, sperm yapımına elverişlidir.
Sperm kordonunun karın
boşluğuna girmesi
Sperm kanalının kasıktan ~irdijU nokta
(C)
U : ldrar kanalı.
i' rostat kesesi.
A : Bel (sulb)
R :, Leğen kemiklerinin
ka'Jşağl
U : ldrar toması.
R : Anus bölgesi.
SV : Mcni kabarcığı
AW: Karın cidan.
AC : Karın boşluğu.
VAS-DEFERENS (sperm kanalı)
(A) Önce:·testistlerden ayrılan kanal, kasık kanalı (beyaz yol)dan
geçip karın boşluğuna girer.
(B) Sonra: karın boşluğuna giren sperm ka,nalı,. prostatta, idrar
yoluyla birleşir, bu yolla penisten dışarıya çıkar. Meninin bölgedeki
'yolu, sulb alt (omurga) arkası ile, (eğen kemikleri (teraib) önünde bulunmaktadır .
(c) de sperm kanallarının, idrarkanalı ile birleşmesinden önceki
terminal kısmı.
Kadının (jrerne Sistemi:
Kadının yumurtalıkları da iki tanedir. Her biri, 3 cm. uzunluğunda .1.5 cm. genişliğinde olup, omurganın alt kısmı arka duvarına dayalı
olan rahmin bir yanında yer almıştır. Yumurta1ıklatı, faııop tüpü deniJenbirer kanal. çevirir. İçi küçük tüplerle dolu olan bu kanallar, bir
yandan yumurtalıklara, öbür yandan rahme bağlıdır.
Embriyo, genişleme elastikiyetinde ohın [ahim torbasının içinde
gelişir~ Rahmin Cervix deniİen ağzı, vaginaya, vagina da dışarıya açılır. Erkek üreme sisteminin tersine, kadın üreme sistemi, idrar yolundan ayndır, onunla birleşmez.
Husye yuvalarında olduğu gibi, yumurta üreten tabakalar da önce
mİtoHk üre~e ile çoğalır. Erkekte her spermatogonia olgunlaşarak
sperm olurken, kadında her oogonia yumurta olmaz. Burada yumurta
olmağ~ elverişli pek çok oogonia varken, bunlardan sadece bir tanesi,
yumurtlama devresinde yumurta olur: Oogonia hücresinde meydana
gelen meyoz Pölünme ile, hücrenin sitoplasma'sı büyür ve yumurta akı
(yolk)yapar. Bilinmeyen bir yöntemle, öteki oogonia hücrelerinin yumurta olmaları önlenir. Yumurta olmayan hücreler de yumurtalık kesesine, kadınlık hormonu Estrogen salgılama görevini yaptırırlar.
İnsan yumurtası, mikroskop yardımıyle, VON BAUER tarafından
1827'de keşfedilmiştir. Diğer hayvan yumurtaıarı yanında insan yu-
murtası çok küçük olmakla beraber, insan bedenin~ en Myük htıcresidir ve 300 mi~romilimetre boyutundadır. Çok miktarda protoplasması
ve büyük bir çekirde~i vardır. İçinde besin ve yumurta akı rezervi
mevcuttur. Oysa çok etkin olan spermatomozoa'nın besin rezervi yoktur. Çok miktarda üreyen spermler 52micromilimerre uzunlu~undadır.
Döllenme (fertilisation):
Yerinden ayrılan spermin, ancak 48 saatlik bir ömrü vardır. Dölleme ömrü ise, ortalama 40 saattir. Bu süre içinde yumurtaile birleşemeyen spermin sonu ölümdür. Yumurtalıktan ayrılan yumurtanın ömro de yine birkaç saatten ibarettir. Bundan dolayı kadının do~urganlı-
~ı, ancak yumurtlama zaman, ile sınırlıdır.
Normalde yumurta, fallop lü~üne girip, oradan rahim boşlu~una
do~ hareketeder. E~er bu sırada sperm, rahimigeçip fallop lüpüne
kadar gelir de yumurta ile birleşirse döllenme olur. Milyonlarca
spermden sadece birisi, yumurta ile birleşmeşansına sahibolur.
\ '
Nutfe-i Emşdc:
Aslında normal hilcrenin yarı katı kromozom taŞıyan iki hücrenin
birleşmesiyle meydana gelen tam hücreye, bilim dilinde zygote denilir. İşte Kur'an-ı Kerim'de bunanutfe-i emşac (karışmış, birleşmiş
nutfe) denmiştir. İnsan, Kur'an'm nefs-i vdhide de dedi~i bu tek hücreden yaratılmaktadır. Yüce Allah, tnsan Suresinin 2 nci ayetinde:
"\ • ''-.:. ~8;.;.i.•ı.:.:; ~i wa; ~ ~\.:...;")1i cil..:. dı ;Dog-
~ -, """[. . ~ " , .
rusu biz insanı imtihan etmek için karışı~ bir nutfeden ya~attık da onu
işitici ve gôrüca yaptık" buyurmuştur.
sar su anlamına gelen nutfe, erkek suyu olan meninin de adıdır.
Ancak burada nutfe, karışık sıfatıyle nitelendirilmiştir. Emşdc, karışmak, karıştırmak anlamındaki meşc'in v.eya karışım anlamındaki
meşic'in ço~uludur. Erkeğin suyu ile kadının suyunun karışımına
emşac denilmiştir.
Yumurtayı aşılamak üzre yola koyulan milyonlarca Sperm, çok
tehlike ile karşılaşır. önce Vaginadaki asidi ortamdan geçerken birçok
sperm ölür. Vagina yolundan sonra spermlerin önüne çikan di~er engel de, dar rahim a~ındaki mukus tıkaçtır. Spermler, buradan geçebil-'
rnek için bunu eriten bir enzim çıkarırlar. Her birinin çıkardı~ enzimler birleşerek bu dokuyu eritir ve engel aşılır. Yolları rahim boşlu~una
varır. Oradaki mukus zarın kıvrımları da küçücük spermler için da~
gibi birer engeldir. Yine de rahme dolan çok miktarda sperm, kendile- '
rine bir geçit bularalCfallop tüpüne girmeyi başarır ve yumurtaya yaklaşır. Burada yoııarına başka birengel daha çıkar. Yumurta, birbiriyle
kaynaşmış hücrelerin oluşturdu~u corona (tae) tabakasıyle kaplıdır.
İçeriye girebilmek için bu taeın delinmesi gerekir. Bu da yine gerekli
enzimin çıkarılması için birlikte çalışmaya ihtiyaç gösterir.
Bu engel de kınlıncil spermler, tıpkı arıların, kraliçe çevresine
üşüştükleri glbi, yumurtanın çevreSinde toplanırlar. Sadece biri yumurtanın içine girebilir, biri girince, yumurtanın reaksiyonu, ötekilerin
girmesini önler ki içeriye giren, serbestçe görevini, yapabilsin. Sperm
içeri girince yumurtanın salgıladığı bir SiVi, çevresinde bir zar oluşturur. Fertilisation membranedenilen bu zar, yumurtayı sarmalar. Başı
içeride, kuyru~u dışarıda kalan sperm, kuyruğunu kaybeder. Böylece
sperm, yumurta yüzeyini bozmat, fakat kendisinin kuynı~u kopar.
.Bu YüZeyseldeğişikliklen .ayn olarak sytoplasm içinde de temel
değişiklikler olur. Küçülen sytop1asm, suyunu kaybeder ve özel pmtoplasm maddeleri, yumurta içind~ belli bölgelerde toplanır. Bunu
başka değişiklikler izler.
Bu aşamada yalnızyumurta etkindir, henüz fertilisasyon başlamamıştır. Olgunlaşmış yumurta, gelişme ve başkalaşma potansiyeline sahiptir ama bunun için bir uyarı alması gerekir. Bunun için sperm çekirdeği yumurtanın merkezindeki çekirdeğe gider. İki gametin çekirdek zarları erir, sytoplasm içindeki kromozomlar serbest kalır. İki
censtrosome'dan her biri, bir çiçek görünümü ile çevrilir ve kromozomların.bir yanında yer alır.
çekirdek
segmanıasyonda
ikiye ayrılma
Bölünme ile meydana gelen her hücre ikiye bölünerek şekillerde
görüldüğü üzre ceninin yapımı başlar:
/
Gerçi nefs-i vahide 'nin, insanın atası Adem olduğu söylenir ama,
İnsan Sfıresinin 2 nci ayetinde açıkça insanın nutfe-i emşac 'dan yaratıldığı; 'Allik Sfıresinin ikinci ayetinde de insanın 'atak'tan yaratıldığı
i ifade edilmektedir. Nutfe-i emşdc ve 'atdk sinonimdir, aynı şeydir.
Demek ki nefs-i vahide de Kur'ao'ın çeşitlilik üslfıbu gereği kah nutfe-i emşac, Kah 'atak denilen embriyodur.
Kur'an-ı Kerim, insanın kökünün nefs-i vahide olduğunu söyleyerek döllenmiş yumurtaya işaret etmiştir. Döllenmiş Yumurta, karma- .
şık bir yapıya sahiptir. Kadın erkek, yeni nesHn hücreleri, bu tek hücre
olan zigottan ürer.
Hücre teorisi, biy()loglar tarafından, 1838-1839'da ortaya atılmış
ve bu alandaki araştırmalar hep ondan sonra yapılmıştır. Fakat AIlah'm ümmi elçisi (selam ona), 7 nci asırda bunu şöyle ~ıklamıştır:
" ••..•..• , .. ::,•. ," .. '" '. .' i ,ır $., i \
U.,.:.-) ~ ~~\J~.x ~~\ ..s~\ JA) : O'dur ki sizi bir
tek nefısten inşa etti, onun bir karar kılacağı ve depo edileceği yer
vardır." (1)
" 4.0:-) j ı,.;...? t ô..l>- \) •.•.......i.i ,:....;o-<:.a:..:. : Sizi bir tek nefısten biçimlendirdi, sonra o nefısten eşini var etti" .(2)
\'.(,- ~L> \~:.~'- ~"I::'~ ,:~-:1..'" .' \" :" .;-:;, '\1
~ '-1 -r: '-I) ..~)) ~ .r--'~.J.:.;-' ",.-A.J ,:.~ r-~ ..s~'
;~j : O'dur ki sizi bir tek nefısten yarattı, ondan eşini var etti ve
ikisinden birçok erkek ve kadın yarattı" .(3)
Tek nefısten yaratma yöntemi, yeni gelen her nesilde sürüp gider.
Her hayat, tek hücre (zigot)dan başlamaktadır. Kur'an, bu husus u gayet açık olarak belirtmiştir:
"~'i.:-lj ~ Y~~ yj ~L,:; : Sizin yaratılmanız ve yeniden yaratılmanız bir tek nefsin yaratılması gibidir" .(4)
Yukarıda belirtildiği üzre, fallop tüpünde döllenmeden sonra zİgot bölünmeğe' başlar. Morulla durumuna gelinceye dek bölünme
sür'atle sürer.,Morullada iki grup hücre belirir: Merkezi dolduran hücre grubu, embriyoyu inşa etmekle görevlidir.Bunlar, ayrı bir varlık olma yolundadır. Ama merkezi çevreleyen hücre grubu, ayn bir varlık
olmaz, bunlar cenini sarmalayan zarIarı yapabilir.
(1) En'am Süresi: 98.
(2) Zümer Suresi: 6,
(3) Nisa Suresi: ı.
(4) Lokman Suresi: 28.
,.-,,0"
.IIIIIf1I'"
Bölünmekte olan döllenmiş yumurtacığın (netfe-i emşac'ın) gerçek fotoğrafı. Fotoğraf, döllenmiş yumurtanın dört h~creye bölünmesini ve onun etrafını saran kalın kabuğu göstermektedır.
NU/fe-i emşô.c oluşumunun sonuçları:
1- Bilindigi üzre sperm ve yumurtacığın her biri, 'n~~ ~ücrenin
yarısı kadar kromozoma sahiptir. Bunlar, kalıum özellı~l~nnı taşıyan
kromozomlar bakımından yarım hücre sayılırlar. Her bın 23 tek kromozom taşıyan bu iki hücre birleşince 46· kromozomlu tam bir hücre
meydana gelir. Bu kromozomlann yansı babadan, yan sı da anneden
gelmiştir. Bu kromozomlar vasıtasıyle bebe#e, babalarının ve annelerinin özellikleri intikal eder. Ama bebek, baba ve ana tarafından geçen
özellikleri taşımakla beraber onların aynı da olmaz ..A~nı anne ve ba:
badan gelmiş olan çocuklar da birbirinin aynı değildır. Karakterlen
farklıdır. Herhalde Peygamber (s.a.v.), şu hadisi ile, babalardan analardan çocuklara geçen kalıum özelliklerine işaret buyurmuŞtur:,
...A,6:.. ...s . , .:ıl. i . . . i<" 4 • '~ - -
.. .i r· ~J .,...., """"""..r ..ı.ıı lA.rA>-\ ,..>-)1 .}. ~i 1,)1 "-ö.kJi : i
; " . ..\..., ~ . ....J"
~(~) ~~~ ~);.:.. Ji J-) ~':JioiA .;:..i} Loi ()~i .;.ll; .:r -O)r" J
"Nutfe rahme yerleşince Audh, onunla Adernarasında bulunan
bütün soyu (yani Adem'den kendisine kadar-bütün atalarının özelliklerini) ~etirir, onu o insanlardan herhangi birinin biçiminde yaratır.
'Senilı organlarını, istedigi biçimde birbirine ekledi'(l) ayetini okumadın mı?" (2) .
2- Emşac hücrenin oluşumunda sperm ile yumUrtanın payı eşittir.
çünk:ü sperm, cenine 23 kroınozomverdigi gibi, yumurtacık da o ka-·
dar verir. Sperm, bölünme eyleminı üstlenen hücre merkezciginde gö~
rev ~lırken, yumurtacık da nitelik ve beslenme bölümlerinin oluşumuna daha çokkatkı yapar, Yumurtacık, insan bedeninde en büyük hücredir. ÇünkUnutfe-i emşa~. nmmin cidarınayapışıp rahim kanıyla bes-!
lenme durumuna gelinceye delç onagerekli gıda, yumurtacıgm içinJ
yerleştirilmiştir, .. '. i
. Nutfc-i emşac, bölünmeyle ugraşırken, rahim kanalının titrek ttiylerı onu yavaşça rahmin içine dogru iter. Beş gün, ya da en çok bir
hafta içinde nutfei emşac, rahme ulaşmış olur, Orada nereye tutunacagmı araştırırken Allah'm yardım eli, ona rahmin üst yarısında ve arka
cidarında bir yerigösterir. . .
'Ala/w, emşac nutfe'nin oluşumunu izleyen aşamadıt. Bu kelime
aşagıdaki ayetlerde geçer: . . '
•. , . ' o" ... •. 0.. ,. o
~ ;.;~') :~ ;S-~. ~~~;;ı,:x ~J ...i- ~ .:ıl ~W\ t+fı'~
(l) İnfitir Suresi: 8.
(2) Buhin. Tirih'inde.lbn Cenr, İbn MÜDzir.lbn Şahin ve lbn Mirdeveyh rivayet
etmişlerdir: Kenzu'I~'ummil: 2145, h. 3055.
•• :~ -;", ~." ",:LO. , :if' ••. " ~ :LO' •.o, ",LO
~ .r.f' ~ ~ ~ .:f. ~ i..i\S. ..x ~ ~ : Ey insanlar,
eğe; öldükt~n sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, bili,! ki bi! sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden, sonra alaka'dan, sonra yaratılan ve
yaratılmayan mudğadan (bir çignemlik etten) yarattık" .(1)
.'.$.:. 1-: . wa; ;~ .• ~ , ..J, ~..•..ı~.~ jeJ'li cil;. .tiJ '
•••••o'. . ~.J ..J. i'"' .••--.... • • ' ..x, )
15;~ ,~~ ;~'~:ii ~ ;~;.a.:~:ii~ ~ ;;Vli cil;. ~ .
... _:rıO i ii •. , ..•.•. o..,.
.0:illJl' ..:.r->" i ~\ !.l.)Q ,.;;.1 ın,:. ;15L:;.;\ ;..;. ,Q F~\
"Andalsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık, sonra onu
bir nutfe olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra nutfeyi
'atakaya çevirdik,'alakayı mudga yaptık, mudğayı kemiklere çevirdik,
kemiklere et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratıkyaptık. Yaratanıarın en güzeli Allah ne yücedirI" .(2)
~ .. ,.: ;;,:~~,';-': :" '._, ::;ı lı-'ıi ....ı_ •• dı~ı'''''ı'_ '-'ı
_ . O..:;,'r-J ,-,~-~~ t'-' . ...s-t-...r.:.,~4UUQJ ~.~o...s.J.-!.Jft..J ...h..•.-'~ ~.
.}~ij jl!i ;j.jJi~ :Insan, başıboş bırakılacağını mı sanır? Kendisi, dökülen menıden bir nutfe değil miydi? Sonra
'aldka oldu da Rabbi onu yarattı, düzenledi. Ondan iki çifti: erkeğidişiyi var etti" .(3) • ,
~ 3 J •.• J •..3 J •.• ,. , 3 3 /:~ ~. •.,i~ ...J
1'1 J/' ~'''':' '"'.1.3 .;.:.\..... ~ ,...s...lJ\ ....ı. -O' ")~r~ r- ~~ ~ ~':"'.J' :.,~ i'"-' . ..T .-
dur ki (önce) sizi topraktan, sonra nuıfeden yaraltı. Sonra sizi çocuk
olarak çıkarıyor (4)
.. ...is.~ jeJ)!i ii;. :1-.:. ,Ji.!.t' . lı ~·:1 : Yaratan '-';, ' ..... ...,--..s , .J .r": .I •
(i) Hac Suresi: 5.
(2) Mü'minunSuresi:-120
14.
(3) Kıyamet Suresi: 36-39.
H).Öifir (Mü'min) Suresi: 67.
Rabbimfl adıyle oku. 0, iflsanı 'ataktafl yarattı"(l)
Müfessirler, ~al3kayı, kan pıhbSI diye terceme etmişlerdir. Ancak
ayetin tefsiri ile ilgilenen tıb uzmanları, müfessirlerin bu görüşüne katIlmıyorlar.
Kuşkusuz konunun uz~nı olan doktorlarhaklıdırlar. çünkü:
"Bugün ana rahmine sokulan, toplu i~ne başı kadar küçük bir kamera sayesinde sperm hücresi ile yumurta hücresinin ana rahminde
geçirdi~i bütün aşamaları gÖrüntülemek mümkün olmuştur. ışte bu
görüntüler sayesindedir ki Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde geçen
'alfika kelimesi ile, fallop borusundasperm hücresiyle döllenmiş 0100
dişi yumurta hücresinin, döllenmeden ,bir hafta sonra rahim duvarına
asılıp gömülmesi, (implantation) durumunun' kasdedildi~ini anlıyoruz".(2) ,
Eski müfessirler, son zamanlarda ortaya konan bu verilerden haberdar olmadıkları için 'alaka kelimesini ( ~ )veya ( ~i t..uı
~, )eyani kan pıhtlsı olarak tefsir etmişlerdir. Onların zamanııt4a-
,.bu yeni veriler bilinmedigi için düştUkleri hatadan dolayı onlar mazur·
sayılırlar. Fakat modem bb ilmi, Kur'ao'm kullandıg. bu kelimenin anlamını ortaya ÇıkarmıŞtır;
Lugat kitapları da doktorların verdi~i modem anlamın, kelimenin
temel kavramına daha uygun oldugunu göstermektedir: el~Mısb8hu'lmunir'de şöyle denlliyoc:
"Tırnagırnı bir şeye i'lik ettim, yani ona batırdım. Bir şeyi bir şeye ildim, yapıştırdım, o da ilindi... Hasım basmma sarıldı, yani onunla
kaPıŞtı. Diken elbiseye battı, yapıştı. Kadın 'alk eni, vani gebe kaldı. "
Müncid'in izahı da şöyledir: ,,- ~yı..1.ı..f>-.,li ~ :Av, tuzaga
(1) 'Alilc Sôresi: l-z'
(2) Jan Langman. Medical. Embryology, Baltimar, 4. baskı; Doç. Dr. Salih Akdemir, Cumhuriyet Döneminde Yaymlanaıı Türltçe Te'lif ve Terceme Eserler
Üzerine Bir Deıerlendirme, Islimi Arafnrmalar Delilsi. Sayı: 8.
'Id ".1 ii.. .;;i k. öi)' i ..:....W:: Kadın ve her dişi. gebe kaldı.
tutu u ,.Ai ~ •• u> ..r oJ' '~) ( ..;'ı..uı ...:..AJS.): Hayvan su içti. agaçlara takıldı. ~.,:)lı !J"..:.ll ~.
. Öikcn c1biseye battı. ( ?)i ~ )~Ad~mm bogazına ç~P. gırdı.
(.#;): Bir şeyi bi~ ~yc ;ıstı. ( .f~1 ~i ): Yaya, asmak ıç~n.,~ul~
b
ıı.ı d (~u.1.. ~\ .i_~): A.ve ının tuzagm,a av takıldı. ( ~i ). a5 a i. .' - ...r- ) ( " )
K
' b ( .i,i ):Kan, kan emen siyah kurt.çuk (sülUk . .~')I,;J\.
aza, ..,.....,1 ,-- • ) B' i bır yere
: Kişinin bagtı oldugu malı, eşi, çocugu, (~~i : ır şey .
baglayan bag, sap." '. ' _
Geçen izahıardan anlaşılacagıüzre 'alaka,. bır şeye yapış~p .tu~u.
deme
ku'r ışte 'alaka da aynen lugat ızahlarında- belırtlldıgı
nan şey . . ,, ' . i ktedir Ve hegibi rahmin eidarına yapışıp batmakta, oraya yer eşme .
men çevresi, kalın bir kan tabakasıyla sarılmaktadır. , .
Rahme tutunan 'alakanın, o andaki büyüklügü, sadece 1/4 mm dır.
ı ' d Ö
"nu"münu"düşünen fakat içinde neler bulundugunu, o
şte onun ış g ru ' , ..' ıl
zamanki imkansızlıklar nedeniyle fark edemeyen mufessırler, ona a~
I
I a pek d
e uygun düşmeyen ka.n pıhtısı manasını vermışugat an amın ed kü
lerdir Çünkü çıplak gözle hemen hemen görülmeyecek derec e -
_ "k o'lan 'alaka kendisini besleyen kan kesecikleriyle kuşatılml~tı.~.
çu., . ., ed . bu göıi.ınu- ıte 'alakanın kan pıhtlsı diye tefsir edılmesının n. emA
~üdür. Aslında müfessirler, bu tefsirleriyle büyük bır hata .yapmı
ş
~a
sa t1mazıar. Çünkü rahim cidarma yapışan, hemen he(Oe~ gözle ~ö~~Im~YCCekölçüde küçük 'alaka, kalın bir kantahakası ıle çevnlıdır.
Göz onu, kan pıhtısı biçiminde görür.
Jinekologik 'alaka aşanası:
nıııım ••••••••nda
dMenıM·
Foto~rafta, yumurtacıgın, yumurtalıktan çıkıp rahim kanalında,
spcrm tarafından döllenmesi ve nutfe-i emşac oluşu aşamaları görülmekt~dir.
Döllenmiş yumiırtacık, birbiri ardınca bölünmeye başlar, dut adı
verilen bir topaç biçimine gelir. Dut büyür, içi sıvı ile dolar o zaman
Blastula denilir. Sonra rahmin cidarına yapışır.
Yaklaşık bir hafta içinde 'alaka aşamasına gelen döllenmiş yumurta, bölünmege başlar, 40 saat içinde 4 hücre, 80 saat içinde 32
hücre; 5 gün içinde tam bir topaç, ya da dut meyvası gibi olur. Bu benzerliginden dolayı kendisine MORULLA (dut) denilir. Morulla'nın içi
su dolar ve Blastula adını alır. Bu sırada Blastula'nın hücreleri iki tabakaya ayrılır:
1- ıÇ tabaka, 2- Dış tabaka.
Dış tabaka: Yeyici ve besleyici hücrelerden oluşur. Rahme vara,n
cenın, normalde rahmin üst kısmının arka cidarına yapışır. Çünkü
cenınin büyüyüp gelişmesine en elverişli yer orasıdır. Rahim de içinde
birçok kan kesecikleri oluşan kalın zarı ile, cenıni beslemege uygun
konuma gelir.
Iç tabaka: Allah, cenıni ve zarlarını bu tabakadan yaratır. Önce
degirmi olan cenın levhası, sonra uzayarak armut biçimini alır. Sonra
bu levha, dış ve iç olmak üzere iki yapraga dönüşür. Dış yaprak, dikey
hücrelerden oluşur, am nion zarı tarafından örtüıür. ıÇ yaprak ise, yumurtalık kesesine bitişir.
Döllenmenin beşinci-yedinci gününde blastula, rahmin cidarına
yapışmış olur. Topacın dış hücreleri, rahim hücreleri.ni kemirerek oraya yerleşme eylemini gerçekleştirdikten sonra rahimden gıda saglamaga başlarıar. Rahim kescciklerindeki kalın kan ile dogrudan irtibatlı
olan bu hücreler rahimden hem kendilerinin, hem de iç tabakada oluşmakta olan ceninin gıdasını alırlar.
\
Cenini saran
plasentad"ki
kan kesecikleri
Rahim eidarındaki
'alaka'yı saran kan
keseeikleri
Resim, besleyici dış tabakaile, cenİni oluşturacak iç tabakayı gösteriyor. ıki
yaprağa aynlan iç tabaka ve çevresinde bulunan yumurtalık kesesi ve amnion
zan.
Muhallaka ve gayr-i muhallaka: önceki izahıardan anlaşıldı~ı
üzre döllenmenin yedinci gününde rahmin cidarına yapışan 'alalca iki
tabakayaaynlır:
1- Dış kısım: Görevi, rahmin cidanna kenetlenip, ondaki kan keseciklerini emerek kendisine ve kendi,içindeki cenme gıda sağlamaktır.
2- Iç Kısım: Bunun görevide cenini ve zarlarını oluşturmakur.
Özetlersek: Embriyo'da, biri yaraulacak, şekillenecek; biri de yaraulmayacak, başka "ir biçime girmeyecek olan iki kısım vardır. Dış
kısım, çocuğu saran zardır, bu değişmez, oldu~u gibi kalır. Asıl yaraulacak olan, iç kısımdır. Çünkü cenin ve zarları, bu iç kısımdan yaraUhr. Konu ile ilgili ayetlerin bize verdiği manMardan biri budur. Ama
geride başka tnanalar da vardır. İmam Taberi şöyle diyor:
"Müfessirler, ( ~ ) muhallaka ve ( ~ ;::&- ) ğayr-j muhallaka ta'biri üzerinde ihtilM eunişlerdir: Kimine göre bu, nutfenin sıfatı\:
,dır, şu anlamı taşır: Biz sizi topraktan, sonra muhallaka ve ğayr'-i mu~\
hanaka olan bir nutfeden yarattık. Muhallaka, düzeltilip biçim veril- "
miş olan yarauktır. Gayr-i muhallaka ise, henüz yarauhp biçimlendirilmeden önce rahimlerin dışarı atuğı nutfedir".(I)
,
MüfessirleriR. sözlerinin birinci şıkkı, embriyo'nun yaratılan ve
yaratılmayan iki tabakaya (iç ve dış tabakaya) aynıdığı şeklindeki iza-
.ha uyar.
Morulla içinde bir boşluğun oluştuğu satbaya Blastocyst denilir.
Bu değişiklikler olurken Morulla, fallop tüpünün zarı üstündeki tüylerin hareketiyle yavaş yavaş rahmi n içine itilir. Bir hafta içinde Morulla, rahme ulaşır; Corpus Luteum tarafından salgılanan Progestton hormonunun yardımıyla rahim, Morullayıkabule hazırlanır. Blastoeyst,
rahme yapışınca yavaş yavaş rahim dokusuyla sarılır. Gebeliğin ilk on
haftasında Corpus Luteum hasd olur, bu sırada progestron salgısıartar.
Embriyonun dışındaki zarlar: Chorion, Amnion, ABantois ve
Yolk-sac'tır. Kabu~un iç yüzeyini kaplayan,ve üç zarı içeren Chorion,
suyun buharlaşmasını önler. Amnion da göbek kısmı hariç, embriyoyu
her yandan,sarar. Embriyo, su ile dolan Amnionun içinde kalır. Rahim
içinde bulunan Chorion, dallara aynıır, kendi içinde zariar hasıt olur.
Yumurta kabu{Ju Aml'llon
Amnion sıvısı
,I
Embriyo dışındaki zorlar
',,(!ı" " "Aın'nlonbOtluOu t , . " Archentron
, '
, 'Chorton
ALAKA AŞAMAsı
Ana ilc,bebek arasındaki bağlanuyıkunlO Plasenta, Chroionun bir
parçasıdır.
Elimizi bir süre suyun içinde bıraksak, derimizin buruştuğunu g~
rüriiz. Suda kalan cemnin de buruşması gerekir. Buruşmayı önleyen,
deride salgılanan bir yağ tabakasıdır. Önceleri ceninin derisi,bir tabaka ile kaplı iken, sönraları iki tabaka ile kaplanır ve bu tabaka Epitricium adını alır. İşte Epitticium, deri bezlerinin, Lunago adlı tüylerinin
salgıladığı yağ tabakası ile korunur.
· Aşa~ıdaki ayetlerde embriyonun, sıvıda geliştirildi~ine işaret sezilmektedir: •• LA ~Wi~ ji;...s~i ;;''; : O'dur ki sudan bir
beşeryarattı" (1) ayetinde insanın, meni sıvısından yarauldı~ı yanında, embriyonun, amnion zarı içindeki sıvıda geliştirildi~ine de işaret
görülmektedir.. .
" .. -'-ş,> __,~_,.-:, __:.:"J ... or" ..•......
•• !.~,._..?:"",~_~.J.S' ~~ ·0 a..:; J :Her canlı şeyi sudan yarattık" (2), it :~ı;0~1';)5~ji;. Wij : Allah, her canlıyı sudan yarattı"(3) ayetlerinde de insan da dahif bütün canlıların su içinde, sudan yaratıldı~na işaret buyurulmuştur.
Embriyonun içindeki de~işiklikler: Embriyonun iç hücreleri, iki
tabaka biçiminde dizilir. Ektoderm (dış tabaka), endoderm (iç tabaka).
Bunların ortasında damesoderm denilen bir ortatabaka meydana gelir. Oç tabaka hücreleri de de~işim ve başkalaştmda görevalır. Böylece bedenin çeşitli organları meydana gelir.
İnsan embriyosu, döllenmeden bir hafta sonra bir bu~day danesi
boyuuına ulaşır. Bunun dörtte üçü baştır. Döllenmeden dört hafta sonra gözler kısmen belirir, kalb çarpma~a başlar. Beşinci haftada organların tomurcukları belirir, kulaklar fark edilir ve embriyo, mekanik
uyarılara cevap verir duruma gelir. Sekiz hafta sonra yaklaşık bir inç
(2.5~m) uzunlu~una ulaşan embriyonun insan oldu~u seçilir. İşte bu
aşamadan sonra embriyoya certin adı verilir.
Onikinci haftada kulak içindeki yarımyay kanalları çalışma~a
başlar ve Cenin amnion sıvısı içinde hareketeder. Göz kapakları biçimlenmiş, alunda gözler hareket etmeğe başlamıştır. Dölleitmeden
beş ay sonra yaklaşık sekiz inç (20 cm.) uzunluğuna ve bir libre (377.5
gr.) ağırlığına ulaşan ceninin yüzü, duyumlarını belirtir duruma gelir.
(l) FuıkanSuresi: 54.
(2) Enbiya Suresi: 30.
(3) Nur Suresi: 45.
Kur'an-ı Kerim, embriyonun gelişmesini, kendi eşsiz üsırıbu içerisinde anlauyor. Embriyonun rahme asılması safhasınaKur'an 'altika
adını veriyor.
Embriyonun daha da gelişerek organlarının belirrneğe başladığı
safhaya Kur'an, mudğa diyor. .
MUDGA AŞAMASı
Amnlon boIfluOU
EmbrIYO
Beden sapı
~horıon'un pı.eentlı kısmı .
AII.ntol.
Embrlyo
Amnlon bo,luğu
AI!jlntols
kalb
Sindirim borusu
- -
Embriyoda iskeletin oluştuğu safhaya Kur'an. kemik ve kemiklere
et giydiritmesi aşaması diyor.
on beyin
AOıZ
ÇeM tomurcuAu
Kalb
INSAN EMBRIYOSUNUN ÇEŞITLI AŞAMALARı
a) 2.6 mm. uzunluğundaki embriyo b) 18-21 günlUkembriyo
c) 31-34 günlük embriyo d) 6 haftalık embriyo
Bu safhalar arasında öyle kalın çizgiler yoktur. Bir aşamada meydana gelen delişiklikler, yavaş yavaş öteki aşamayı getirir. 'A1aka
içindeki gelişme mudp olur, mudla içindeki gelişme ile iskelet aşaması oluşur.
Bııracıaişaret edilmesi gereken önemli bir husus vardır: Memelilerin ceninleri ilk aşamalarda birbirine benzer. Mesela •insan, yahut
tavşan, kuş, tavuk ceninleri birbirinden fark edilemez. Ancak iskelet
aşamaSl8(I~nsonrabunlar birbirinden ayırdedilebilirler. İşte ceninlerin
birbirinden ayırdedilmesi aşamasından sonraki durumu, Kur'in luıllc-,
ahor (başka bir yaratık) olarak tanımlıyor: "Sonra biz onIl, başka bir
yara.tık olarak inşa ~ttik" diyor. Aşa~ıdaki resimde alu çeşit canlı
Cenininin Uçaşamasıgörülmektedir. Birinci aşamada 'hepsi birbirinin,
. aynı gibidir, biri di~erinden ayırdedilemeı. İkinci aşamada başkalaşma
belirmiştir. Üçüncü aşamada artık ceninlerin tUrübelli olmaktadır.
· . .. ',l400yd onteyaŞamış bidıısanın. insan 1IayIımm. rahme asılan.
~ .gözle g&filmeyecet derecede tilçOlc bit asaIaktanbiişıadılmı
~lmesı milmkündelildir. Bu. ancak vahiy ile mO{nkUnoIur.(l) .
DURSUN'UNÜÇÜNCÜKİTABINDAKİ SA~LARINA
CEVAPLAR:
BUrayakadar, Dursun'unI. ve ll. kitaplarında cevaplandınlmasını
gerekli bl,lldu~uı:nnoktaları cevaplandıtdım: Cevaplarıbasımevine
gönderdiktensonra lll. kitabının çıkugını söylediler. Onu daincele·
dimve birçok noktada birinci ve ikinci kitaplardakini tekrar ettiAini
gördüm. Bu iddiaların hepsiüZerinde ayn ayn durmaAa gerek dUYJ1ladım. Yine,gençdimaAlardakuşku uyandıracaAını d~Undüıum bazı
Çarpıucı iddialacı cevaplandırma lüzumunu hiSsettim. Bundan sonraki
sayfalarda III. kitaptaki savların cevaplarını bulacaksınız.
XLıv- DURSUN'UN SÖZLERİNDEKi ÇEUtŞKt:
Dursun, hem akım, deveyi batlayan baL anlamma geldilini, yani
insanın düşünceSini köstekleyen bir anlam taşıdaAtmsöylüyor; hem de
Kur'in'm Tannsımn,aktlila ııitelendirilmemiş olmasmı bir kUSW'sayıyor ve: "Kur'in'm Tannsı akıl1tmı?" şeklinde saygıya aykın bir soru
yöneltiyor.
Bu, .demagojidir. Aktl, yarauklarda, özellikle insanda, düşünce
üreten aygıtın adıdır. Merkezi de, bildilirnize gocebey.indir. Başka bir
deyimle: beynin düzenli. işleme sürecine akıldenifir. Karmaşık ve
felsefi tanımlara girmele gerek yok.
Allah, Y8l'lltıkdelil, Yaratandır, Bütün akıllar, O'ndan bir partlu
veya bir zerredir.felsefede. Tanrısal akla Külli Aktı da denilir.
. i . .
Kur'an'da'Allah'ınkendisi için akıı sahibi veya akl ediyor denme~
mesi, O'nunakılslZ oldutunu gôsıermezJnsaniçin de akıl sahibi denmemiştir ama aklın işlevi olan ya'kılun (akl ediyor, yani düşünüyor)
denmiştir. Aklın en büyük işlevi bilgidir. Kur'An'dahemen her sayfada
Allah için alim (çok bilen), hakim (herşeyi ilim ve hikıneUe yapan),
. semi' (çok işiıen.),habir (herşeyi bilen, haber alan, duyan) gibi sıfatlar
kullanılmaktadir. Allah bilen ise, en büyük ak tl O'nundur. AncaIc
O'nun aklı, y~tıklannki gibi biraygıt delildir. O, hiçbir sUretleyarauklara benzemez. "O'nun benzeri gibi bir şey yobur." (şUıt: ııj Al-
1a~'1I1düş~ncc:si: yaratıklardaki gibi beyin .aygıtına ba~lı de~ildir.
O n~n ~e. ıl~ının,. ne hikmelinin, ne duymasının, ne görmesinin
mahıyetını bilemeyız.
. Ey Dursun, haydi dinlere inanmıyorsun, pey~amberleri kabul et-
~ı;orsun, ya Dünya yaratılabdan beri gelen bu kadar filozofa ne dersm. On~ hemen yüzde doksan dokuzu, bir Tarinya inanmışlar ve
fel:ıefele?nın tem~l~ne bu inancı yerleştirmişlerdir. Sokrat, Eftatun,
Aristo, Pisagor, DıoJen, Paskal, Spinoza, Jordano Brino Dekart H .
Bergson: Do~uda Firibi, İbn Sini, OaziU, İbn Rüşd S~ldi Razi· Be~
ların h . Allah' ' .. . ' . '. ' un epsı a ınanmış; hatta O'nunla iç içe olmuş, o düşünce ile
yatıp onunla kalkmış dahi insanlardır.
Ey' ~~s,un, senin aklın, bunların aklı yanındadenizde damla kalır. Bu dahı ınsanlar hep boş şeylerle mi avundu'ft';'.? Oysa '1· . b
.. k d uu. i mın ugun ü üzeye ulaşması, onların çalışması sayesindedir.
Aııah bizi aşkındır. Biz, bizi yöneten aklımızın mahiyetı' . <lah'
he üz ö b'l ' . nı ı
n çze i mış de~iliz. Böyle iken Aııah'ın aklı ile ne diyeu~raşa
lım? ~ur'an'da Aıı~ h~ında ne söylenmişse ona inanınz, gerisini
Allah a bırakınz. Çunku ne söylesek, görünmeze taş atmaktan öteye
geçmez.
"İdrak-i maali bu küçük aklagerekmez,
Zira bu terazfı o 1cadm'sikleti çekmez!"
XLV- TANİtl'NIN DİLEMESİYLEİLGİLİ
AYETLERİN ANLAMı:
Turan Dursun'a göre Kur'in, herşeyi Tapnnın dilemesine baAlar..
O'nun dilemedi~i bir şeyolmaz. Kullarından kiminin inancr, kiminin
inanmaz olmasını dilemiştir. İnsan ne kadar çabalasa, Tann, inanmasını dilernemişse inanmaz. Yani Kur'an'a göre insan, kaderde belli eylemleri yapmaAa veya yapmamaAa mahkum edilmiş, kendisine seçim
özgürlUAü verilmeıııiştir. Tlfan şöyle diyor: '
Tükçe Sözlük'te, "irade"nin birinci anlamı "isteme"dir.' Aynı sözIUkte "ruhbilim"dcki anlamı için de "bir şeyi yapmayı veya yapmamayı belirten iç güç, isternek yetkisL" deniyor. Bu anlamı da, İslani
kelamındaki anlamına oldukça uygundur. "Cüz'i irade" de, "küm irade"nin yani "olumlu"yu ve "olumsuz"u birlikte içine alan "irade"nin
bu iki yandan yalnızca birine yöneltilmesi, yani bir şeyi "yapma" ya
da "yapmama" yönlerinden birini seçmedir. (Bkz. 'Gelenbevi Ale'lCelal, 1316, 1/194 ve Öl.) Demek ki "irade", bir "seçme"dir. Olumlu
ve olumsuz; yapma ve yaprnama yanları birlikte bulunurken "küm";
bu yanllırdan biri seçildiği, istek bu yanlardan birine yöneldi~ zaman
da "bölündü~ü" için "cüz'i" adını alır. böyleyken genellikle "küm irade" Tanrı'nın iradesi, "cüzi irade" de insanın ıradesi olarak bilinir ki,
bu yanlıştır. Yani İslam kellimındaki açıklaması böyle de~ildir.
Kısacası: "İrade", karşıya çıkan seçeneklerden birini seçmedir ya
da seçebilme gücüdür. "İrade"siıolan bir "seçim" yapar, onu ya da bu-
nu, şu yönü ya da bu yönü, şu biçimde ya da bu biçimde, olumlu ya da
olumsuz dolrultuda seçer. , .
. N~ var ki Kur'in ayetlerinin, hiçbir yorumayer kalmayacak bi:..
Ç~deki açık anlabmlarma göre, insanın böyle bir "seçim" apab·lmSi "l1ann' 'rade'" Y i e
. .'. nın 1 ~i ne,. "Tanrı'nlOdilemesi"ne bellıdir. Şimdi bu~
ilişkm Ayetlerdenhiç'delilse bir kesimine bir göz aaaıım:
"Allah dilemedikçe siz dileyernezsiniz..."
D,iyanet çevirisidir bu. Ve bunu diyen söz 'w •.y'........ "
alı (B
Ir~ t . . ' tl ......, aynen yer.
, yar. a.L., nsan SOresi,Ayet:30; Tekvir: 29.) .
Bu Ayederin açlklamasıyla, insana, bir ıcyi yapma ya da yapmama ~gü~l~~ şö~le dursun, bir ıcyeyötıelme, bir ~yi "dileme. isteme
öıgürıuıü nün bile verilmedili son derece net bir biçimde anlaUııyor.
". Çünkü. bu A~e~eregöre, herhangi bir konuda"Tann dilemeli" ki
ın~ da d~teYeb".sm."t~sanID"dileme"sini, istemesini Tann "dilem~
yor, IStemıyorsa,msan dileyemez, isteyemez.
"Yine Diyanet çevirisinden: '
"Allah kimi dilerse onu saptınr ve kimi dilerse onu dolh-.·· la
koyar." '....' ~.u yo ,
(En'im S6resi, Ayet:39.) .
. nEy Muhammed! Rabbin dil~seydi, yeryÜZündeinsanlaran h .
manırdı." (YunusSüresi, ayet 99.) , epsı
Kur'aolm "Tann"sinm şu sözü de ne denliaçıkbr:
, "Biz dilesd herkese hidayet verirdik. Fakat t,.L_nne' .
• • ••Rf: mı tamamen
c'.n V~ ,nsanlarla dolduracağtm4 tldir. benden söz çık.mlştu " (Secde
Suresı, Ayet: 13.)(Din Bu,ııı;148-149) .
ISO)."Tanndilerse insaniradesini iyiye, dilerse kötüye yöneltir. it (s.
Şimdi Dursun'un, ba~laml içindeki manalarandan koparıpçıplak
olarak yorumladı~ı iyederin, bulundukları kontekstteki anlamıarına
bakalım:
"Siziyaratan O'dur. Kiminiz kd/irdir, kiminiz milimin."
(TeAibÜD:2)
Bu iyette, Allah'ıo, insanlarin kimini kAfir,kiminimü'min yaratmış oldu~u deAil;insanlardan kiminin, Yaratanına karşı nankör, kiminin de inanır oldu~u belirtilmektedir. Nitekim ayetin sonunda Allah'm,
insanlarıo yap~Aıherşeyi gördüAUuyarısı gelmektedir. Bunun anlamı'
şudur: Ey insanlar, yapııgınız işlerin hesabınıvereceksiniz. İnanıp
inanmadlAınızl, doAru hareket edip etmedi~inizi Allah görmektedir.
YapuAımz işlerden sorulacaksınız. Sakın yanlış işleryapmayın!
En'am Suresinin 104. ayetiyle ZUmer Suresinin 62. ayetinde AIIah'ın, herşeyin yarat:cısı oldu~lI\vurgulanır.
Bu iyetlerin amacı, müş~klerin taptıkları tannlann da Allah'ın
yaratıAiolduAunu;yaratılmış şeylerin tann olamayacagını anlatmaktır.
Yani, siz de, taptıAınız o tannlar da Allah'ın yaratıgıdır. O yaratılmış
şeylere tapacagınıza, onlan yaratan Allah'a tapıo, demektir.
"Rabbin ısteseydi, yeryüzündeki/erin hepsi inanırdı. O halde sen
mi insanları, inanmaları için zorlayacaksın? Allah'ın izni olmadan
hiç kjmse inanmaz. Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine pislik
(kötü düşünceler) kor." (Yunus: 99-i(0)
Bu ayetlerde, Allah istediAl takdirde yeryüzündekilerin hepsinin
inanaca~ı, Allah'ın izni olmadan hiçbir canın inanmayacaAı bildirilmektedir. Buradaki isteme, inanca zorlama anlamındadır. Allah, insanları inanma~ zorlamak istememiştir. İsıes;eydi,herkes inanmak zorun"
da kalırdı. Ama Allah, insana serbest düşünme ve seçme yetenegi vermiştir. Bunun için düşüncesini belli bir inanca zorlamamıştır. Ayetin
sonu, Allah'ın istemesinin, inanca zorlama anlamında olduAunu göstermektedir: "Sen mi insanlar, inanmalar, için zorlayacaksın?" Yani
Allah onlan zorlamamış iken sen mi zorlayacaksm, demektir. Eler Allah, zorlasa, herkes iJIanır.
Ki~inin inanması, birtakım iç ve dış etkenlere dayanır. Dif_enlerin zihinde bıraktılı izlenimler, Allah'ın insanda yarattılı bedensel
ve ruhsal etkenlerle biçimlenir,' kişiye yön verir. Bunların hepsi AlIah'm yaratmaslyla olur.
Gerçekte Allah, kişinin dUşüncesini şu veya bu yöne çevirebilir.
Her hareket, her güç, her atılım O'na dayıııif.
'İnsanın kabiliyeti, tAeskitere uzanan atalarından, yaşadılı ortamdan gelir. İnsana atalarından gelen genlet vasıtasıyle kabiliyet veren,
Allah'ın yasalarıdır. Bunu temelinden deliştinnek mümkün delildir.
Ayetle kavmipin, özellikle yakınıaii~ın inanmasını çok isteyen,
fakat bunlardan· bir kısmının inanmamasına üzülen Hz. Mubammed
teselli edilmekte<fir. Elçinin görevi duyurmaktır. Herşeye ragmen küfründe ısrar eden kimseyi- kendi. içinde hiçbir iyi düşünce çabası gös~
termedili için- AlI~h, düşüncelerinin bunalımları içinde bırakır. O
kimse hep kötü düşünceler içinde bocalayıp durur.· İşte: "AlIah, düşünmeyenlerin üzerine pislik kor;" cümlesinin anlamı budur. İyiye
yönelmek istemeyenler, kötü düşünceler, inkarlar içinde kalırlar.
"Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı. Ama ihtildf
edip 'durmaktadırlar. Yalnız Rabbinin acıdığıkimseler b~ iktildfm dışındadır." (HUd: 118-119)
Bu Ayetteki dilerne de, yine zorlama anlamındadır. Yani Allah isteseydi, insanların hepsini' bir tek iJIançta birleştirirdi. Fakat insanları
. bir inanca zorlamak istemedi\ serbest bıraktı.· Bundan dolayı insanlar
aynııla düştüler. Aralarındaki düşunce farkları, inançlarda da aynlıla
neden oldu. Yalnız Allah'm acıdılı kimseler, dinin özünde birleşir, aynlıktan uzak kalırlar.
Görülüyor ki bu Ayetler de Tn Dursunun iddia ettili gibi kulun
iradesiziilini delil, tersine, kulun belli bir inanca. zorlanmadı~ını, se-
"
çiminde serbest oldulunu belirtmektedir. Ayeti baııarnından çıkatıp
çıplak olarak mfmalandırmak, yanlış yargılara götürür. zaten Turan
Dursun bunu kasden yapmaktadır.
Bazı ayetlerde "Allah'ın şaşırttığını kimse doğru yola getiremez"
(A'rar: 186, Ra'd: 33) buyorulmaktadır. KaCirlerin davranışlarını kınama amacıyle gelmiş olan bu ayetlerde AlIah'l~ şaşırtmas~ v~ya sa~tırması; dolru yoldabulunan kimseleri ah~ ~lri yollara düşürmesı demek delildir. Kur'an'da kesinlikle böyle bır ıfade yoktur.
Allah'ın şaŞırtması, sapıklık içinde bulunan şaşkın insanları. ça-
. lırdılı dolru yolagelmedikleri için zorlamaması, bulundu~ları sapıklık içiride bırakması demektir. Nitekim ~'raf:, 1~6'~ Allah ın. ~Şlrttl~
lını kimsenin dolru yola getiremeyeeelı belırtıldıkten s~nra. ~nla
rı azgınlıkları içinde bırakır, öyle bocalayıp du~urlar. denılıyor.
~mek ki Allah, bu insanları azgınlıla sürüklemıyor, dolru yold~~ .
zaten adamlar
sapık yoldadıriar, azgındırlar. Allah, Elçısı
sap"tlmuyor. ..'
vasıtasiyle onları dolru yola çalınyor, onlar ınadedıyor, gelmıyor1ar.
O da onları o azgın ve sapık halleri içinde bırakıyor, hocalayıp doruyorlar. Bir de şu ayete bakınız:
"InkAr edenler, Ona Rabbinden bir dyet indirilmeli değil ,:"ydi?
d
O i De kı'· 'Alldh diledig"ini (butür sözlerle) saptırır, yonelem
ıyor ar. . , .
de kendisine iletir," (Ra'd: 27) .
Bu ifade, Hz. Muhammed'den, mu'cizeler isteyen putataparları kınama arnacını taşır. Ayet, o kimselerin, bu tür istekleri e sa~ıklarını .
anıatmaktadır. Onları saptıran, elri yollara düşüren Allah delil, onlann kendi söz ve davranışlarıdır. zaten ayetin sonu, Allah'ın sapıırmasının ne anlama geldilini açıklamaktadır:
"Allah, yöneleni kendisine iletir." Ama kendisine yönelmek ~stemeyeni de zorla dolfu yola iletmez. çünkü ~, do~ru yo~ vannak ıstememiş, bulundulu halde kalmayı yellemiştır. İyıye, guz~~e, dolnı~a
yöDelme çabası göstermeyen kişiyi Allah, dolfu yo~a ~'öturn.'ez. ~s -
se,onu da dolru
yola zorlar ama bunu yapmak, ezeh hikmetıne, ınsa-
~ın sorumlul~Au~a ~ykıı:ıdır. Ezeli hikmeti gereAi, hakka yönelmeyi
ınsanın kendı seçımıne bırakırııştırki herkes yaptıAından sorumlu olsun, amellerinin ödül veya ce7.asınl görsün. .
Razi de külli iradeyi böyle açıklıyor: İşlerili oluşumu, birtakım etk~nlereba~ıdır. B~ ~tkenlerin yaratıcİsı Allah'tır. Etkenle beraber gücun de bulunması, ışın yapılmasını zorunlu kılar. Bu da Allah'ın kulların işlerini de yaratmasını gerektirir. Allah'ın yaratma' dairesi i~iilde
?ulunan insanın işi, birtakım sebeplerebaAlıdır. önce düşünce, sonra
ırade: sonra güç; fi'linoluşma etkenleridir. Düşünce ve egilim, insaı,ı'
beynı~~e ~vcut birtakım kuvvetlerle oluşur. Dış etkenler de düşünce
ve egılımlerı uy~ndınr. Bu güçlerin hepsi Tannsal yasalar çerçevesinde m..eYdanagelır .. Şayetinsan bedeninde Allatı'ın yasalan Çalışmasa
ne duşünce, ne de ırade oluşur. Demek ki insanın yetilerini yaratall AIlah'~~. ,İnsan birşeyi yapmak istese onun için bir enerji gerekir. Bu
enerji de yin~ beden içi ve dışındaki Tannsal yasalann çalışmasiyle
meydana gelır. Çünkü enerji gıdalarla oluşur. Gıdalann sindirimi bedendeki ~r~anların ç~ışmasiyle olur. Gıdalar Allah'ın yarattıgı ş;yıer
oldugu gıbı bedendekı diş, dil, tükrük bezleri, bogaz, mide, oniki par-
,mak barsagı ve bütün sindirim sistemi hep Allah'ın yarattıgı şeylerdir
v~ AI~ah'ın koydugu yasalara göre çalışır. İşte dış ve iç etkenler birIeşınce ~şmeydana gelir. İnsanın işlerini yaratan etkenJer Allah'ın yaratması ıle var olduguna göre insanın yaptıgı iş de dolayısiyleAllah'ın
y~tt~.gtşeyle~dendir. ~~~k ki: "Allah herşeyin yaraııcısıdır" genel
hukmu, herşeyı oldugu gıbı ınsanın işlerini de kapsar.
. ~~~t .insa~, kendi .iradeSiyle yaptıklanndan sorumludur. Dedigimız g~?~.•şın oluş~~sı, ıÇ.etkenlerle dış etkenlerin birleşmesine baglı-
, dır ..Duşunce ve egllımlerı uyandıran dış etkenler, çevreden gelir. Çevre~ı. seçmek, büyük ölçüde insanın elindedir .. Ayrıca insan, uyanan
egılımler arasında seçim yapıp bunlardan begendigini uygulamak özgürlü~üne de sAhiptir. İşte bu özgürlüge irAde-i cüz'iyye denir. İnsan
hayır ıŞ yapmaıç: isterse Allah onu yapma gücünü, kötü iş yapmak isterse Allah onu.yapma gücünü kendisinde yaratır. Fakat kötünün yapdmasından hoşlanmaz. Seçimi yapan insan, yaptıklarından sorumludur. Çünkü insan o işi yapmayı seçmiş; Allah da onun seçimine göre
kendisine yapma gücü vermiştir. Eger ona yapma gücü vermese, insan
hiçbir şey yapamaz ve sorumlu da olmaz. Sorumlu kıldıgı insana, normal şartllU' altında seçtiğini yapma gücünü verir. Şayet vermese, insanın hareketleri, kendi istegiyle deAil, zorunlu olur ve insan yükümlü
olmaktan çıkar. Oysa insan seçme yeteneginden ötürü akıllı, 'değerli,
sorumlu bir varlıktır.
İnsanın işlerini Allah'ın yaratması, bu işlerin önceden yaratılmış
oldugu anlamına gelmez. Işler, insan yaparken yaratılmaktadır. Bizim
ölçümüze göre bu böyledir. Zamanlı varlıklar olan bizlere göre bizim
hayatımız ooyunca yapacagımızişleri Allahen ince ayrıntılanna kadar
bilir. Çünkü işlerin öncelik vesonralıgı bize göredir. Biz zamanlı 01-
dugumuz için işleri zaman içinde degerlendirir ve onlara önce, şimdi,
gelecek hükümlerini veririz. Fakat Allah zaman üstüdür. Zamanı O
yaratmıştır. O, herşeyi bütün olarak ve ayrıntılarıyle bilir. Bir milyon
yıl önceki işleri bilmesiyle şimdi veya bir milyon yıl sonra olacak işleri bilmesiarasında bir fark yoktur. zamanı yanıtan Allah, tüm zamanlarda olacak olayları bilir. O'nun bilmesi, bizim bir işi şöyle veya böyle yapmak zorunda olmamızı gerektirmez. Çünkü O, bunları bizim irademizle nasıl scçcceğimizi bilir. Biz, seçimimizden ötürü sorumluyuz.
Özetle: İşlerimizin seçimini biz yaparız, onları Allah yaratır. Zaten Allah'ın yardtma dairesi içinde bulunan insanın, işlerinin o daire
dışına çıkması mümkün değildir. Bunu şöyle bir şekille anlatabiliriz:
·"Böylece biz, her ümmete, eylemlerini süslü gösterdik." (En'arn:
108)
"Ahirete inanmayanların eylemlerini kendilerine süslü gösterdik." (NemI: 4)
i
Bu ayetlerde ve benzeribazı ayetlerde kötü eylemlerin, batıl
inanç ve davranışlann, Allah tarafından insanlara süslü gösterildiği
ifade edilmektedir. Bunlar, Allah'ın yarattığı sosyolojik yasalar sonucu
oluşan alışkanlıklann, insana cazip gelmesini anlatmaktadır. '
İnsanlara eylemlerini cazip gösteren alışkanlıklar, çeşitli etkenlerle oluşur. Bu etkenlerin hepsi. biraz önce anlattığımız üzre Allah'ın yaratma yasası içindedir.
Kur'iin'a göre evrenin tek Tannsı vardır. İyiyi de, kötüyü de yaratan O'dur. İyiyi bir tanrı, kötüyü de ayn bir tanrı yaratmaz. Yahut
olayların başka başka tanrıları yoktur, Bütün eylemler ve yaratmalar
tek Yaratıcının yönetimindedir. Bütün eylemler, Allah'ın dilerne ve
yaratma yasalarına dayandığından"Allah'ın dilernesiyle oluşur.
Ama Allah insana bir seçim özgürlüğü vermiştir. Bu seçim işlemi
de yine O'nun yasaları içinde olur. Fakat Allah'ın dilernesi başka, razı
olması başkadır. Allah, her dilediği şeyden razı-olmaz.
Dilernesi, olayların karşltlı olma yasasını koyması ve böyle planlaması; iyiyi de, kötüyü de yaratacağı prensibini koymasıdır. İyi ve
kötü tüm işler, O'nun dilernesiyle olur. Ama Allah, iyi işlerden,
imandan razı olur. Kötü işlerden, inkardan razı olmaz {Zümer: 7). İnsan ister, Allah yaratır. Yani Allah insana,. istediği eylemi yapma gücü
verir. Bu gücü ona verecek olan, O'nun yasalandır.
Hayret ediyorum, doğrusu, şu evrenin sonsuzluğu içinde bir nokta
kadar kalan yerküremizin üzerindeki milyarı;ın;a yaratıklardan sadece
biri olan; mukayese edilirse noktanın üzerinde birhiç kalan cılız insanlar, bu uçsuz bucaksız evrenin tüm sırlannı çözmüşeesine ve pervasızca inkar hükmünü verip nasıl kendilerini ebediyyen mahva sürüklüyorlar?
İnsanın sorumluluğunu vurgulayan bu kadarayet varken, seçim
alanları dışında, başlarına gelen üzücü olaylardan. ötürü insanları
teseırı amacıyla Allah'ın kaderini hatırlatan iki üç ayete takılıp kalmanın anlamı nedir?
Evet, Kur'iin, insanlann dilernesinin, Allalı'ın dilernesiyle olacağını söylüyor (Tekvir: 29; İnsan: 30). Bu, O'nun genel yasasını belirtir.
Nasıl kalb, barsaklar, istem dışı, Allah'ın iradesiyle çalışırsa dilerne organı olan beyin de O'nun iradesi ve dilernesiyle çalışır. Ama bu genel
dilerne yasası içinde insanın özel seçim payı vardır. Bundan dolayı önce insanın seçimi, sonra da o seçimin,Genel Dilerne Yasası içinde bulunduğu vurgulanmıştır:
"0, sadece alemlere uyarıdır, Içinizden doğru olmak dileyen
kimseler için (uyarıdır). Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniı." (Tevkif: 27-29)
Görüldüğü üzre 28. ayette Kur'iin'ın doğru olmak dileyen kimseler için öğüt, uyarı olduğu bildiriliyor. Bu, insanınseçimidir. Sonra bu
seçimin de yine Allah'ın dil~me yasası içinde oluştuğu vurgulanıyor.
Bu izah ne yorumdur, ne de saptırma. Kur'an'ın ruhu budur. Kur'iin'ın
, her tarafı, insanın sorumluluğunu vurgulayan ayetlerle doludur. İnsan
diler, yapar, seçer. Ama bunların hepsi, yine Allah'ın dilediği yasalar
içinde olur. O'nun yasaları dışına çıkmak mümkün mü? Her yaratık,
yaratıcısının düzenlemesine, planına göre çalışır. Kendisi yaratıldığına
göre, kendisinin yaptığı eylemler de asıl Yaratıcının yaratma yasalan
içinde kalır. O yasalar dışına çıkan hiçbir yaratık yoktur. Aksi takdirde
evrende O'ndan başka yasa sahibi, düzenleyici ve dolayısıyle O'ndan
başka tanrı veya tanrılar olur.
Kur'an, iradesiyle yaptığı işlerin sorumluluğunu insana yükler:
"Nefsini yilcelten felah bUımuş,'nefsini alçaltan perişan olmuştur."
(Şems: 9-10)
Kur'an, insanın, kendi iste~iyle yaptı~ eyremleri, kötülükleri AIlah'a mal etmez:
"Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız, yiM ölüm
sizi bulur. Onlara bir iyililcerişir~: 'Bu, Alicih tarafindandır' derler.
Onlara bır kötülük erişirse: 'Bu, senin yüzündendir' derler. De ki
'Hepsi Allah tarafındandırl Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz
anlamıyor/ar?" (Nis3: 78) -
Bu ayetlerde savaş durumunda ikiyüzlülerin gösterdikleri davranış serginlenmektedir. Onlar, başlarına geleniyiligi Allah'tan biliyor,
ama kötü bir durum olunca da Peygamber yüzünden bu duruma düştliklerini söylüyorlardı. Demek ki ayette insanın iradesi dışında karşılaştl~1 olayların, gerek iyi, gerek kötü, hepsinin Aııah tarafından oldugu vurgulanarak, insanlara umut aşılanmaktadır.
Bundan sonra da insanın istegiyle yapııgı yanlış davranışların,
kendisini kötü sonuca götürece~i belirtilmektedir:
"Sana gelen her iyilik, Allah'tandır (O'nun lutfudur). Sana gelen
her köıÜıük de kendindendir (kendi hatanın sonucudur)." (Nisa: 79)
İyi düşünmeyen, iyi davranmayan kimse eylemlerinin kötü sonucunu
bulur. Rüzgar eken, fırtına biçer! '
Kur'an, insanın kendi iste~iyle yapııgı haksızlık, hırsızlık, zina,
öldürme, vurma, kabaiık, hased,gönül kırma, gazab gibi kötü eylemleri, kesinlikle Allah'ın kaderine ba~larnaz. Evet bunlan yaratan yine
Allah'ıır. Ama, isteyen, insan oldu~u için bunları yapan"tnsan kınanır,
azarlanır ve cehennemle uyanlır.
Ama kendi iradesi dışında başına gelen kötü olaylar Allah'ın kaderine, sınavına bag1anarak insan teselli edilir. Bu, kadercilik degil~ işleri iyileştirmege çalışmayı önlemek de degiı; tam tersine UzüntUyU
atıp yeni umutla ve metanet1e olayları gö~üsleıtle~e ve işleri dÜZeltme-
~e yöneltmektir. Kur'an şöyle buyurur:
"Andalsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan:ve arünlerden
kısarak deneriz. Sabredemeri müjdele. Onlara birbeıa eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve biz O'nadöneceğizl' derler. Işte Rablerinden
bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır vedağru yolu bulanlar da onlardır." (Bakara: 155-157)
Bu ayetler, insanın, iradesi dışında başınagelen üzücü olaylar
karşısında izlenecek· tutumu belirlemektedir. Ama insanın seçimine
bag'1ıişlerde insan yanlış yolu izlemiş, kötü işler yapmış ish Kur'an"bu
durumda o kişiyi uyarmaktadır:
. "De ki: Gerçek Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, -dileyen
inkar etsin!" Ve bile bile inkflnn sonucu: "Biz, zalimlere öyle birateş
hazırladık ki çadırı onları kuşatmıştır. Eğerferyadedip yardım isteseler, pullanmış maden gibi, yüzleti haşlayan bir su ile kendilerine yardım edilirı" (Kehf: 29)
Ayetin birinci şıkkı, insanın serbest seçimini anlatıyor. İkinci şikkı da kötülU~ü seçenleri uyarıyor. Amaç da dünyada insanlan inançsızliktan ve bunun sebebolac~ı kötü eylemlerden uzak tutmaktır.
/
XLVI· DURSUN'UN SÖZLERİNDEKİ ÇELtŞKİ:
Dursun, özellikle "Din Bu" adlı kitabının,birinci cildinde, hadis
. kitaplarındaki rivayetleri çok saglam kabul ederek, Hz. Muhammed'in
aleyhinde kullanılabilecekleri seçip kullanmaktadır. Üçüncü cildinde
ise· "İslamın Temelindeki Yalanlar" başlıgı altmda; hadiSlerin hepsine
yalankarışmış olduguı:ıu yazmaktadır:
"Düşünün, fıkha uydurma hadisler karışmış; yani ibadetiyle, öteki
hükümleriyle İslam hukuku uydurma hadislerle hastalıklt ..Bu durumda işin içinden nasıl çıkılır?'" diyor (Din Bu, III. SI). Şunları da söylüyor:
"İki örnek üzerinde duralım:
Kitabı, Diyanet yayınlarıarasında bulunan Yaşar Kandemir'den
altnular yapılmışur. Kandemir şunları yazar:
"Akıl almaz masallarıylakıssacılar, esas gayesi halkı memnun etmek,onlarin keselerinden alun veya gümüş para sızdırmak olan efsa-'
ne ticaretçisi durumuna düştüler. Bu hedeflerinevarmak için de onlar,
alelade.halka taaııuk edecek hikayelerin binlercesini uydurup Hz. Peygamber'e (s.a.v:)'atfettiler ve onları diııleyicilerine anlattılar."
Kandemir çeşitli kaynaklar göstererek bunları yazdıktan sonra'
şöyleder:
"Ahmed İbn Hanbel (ölm. 241/855) ile Yahya İbn Main'in (ölm.
233/847) karşılaştıkları kıssacının davranışı, onların menfaatçl yönleriyle birlikte ne derece utanmaz olduklarını göstermesi bakımından
ehemmiyetlidir. "
Daha sonra da birçok kaynakta gördügümüz bir öyküye yer verir.
Öykünün özeti Şöyle:
- Ünlübir hadisç;, Ahmed İbn Hanbel'le Yahya İbn Ma'in, Bagdat'ta bir mescitte namaz kılmaktadırlar.·O sırada öykülerini halka hadis diye yutturan biri, yine hadis diye bir söz aktarır. Bunu da, Bize
Ahmed İbn· Hanbel ve Yahya tbn Ma'ln haber verdiler~.Dediler kL'
diyerek başlar. Öykücü uzun uzun anlaur öyküsünü. İki hadisçi de şaş-'
kınlık içinde dinlerler. Sonra öykücüyü yanlarına çagınp konuşurlar:
Yahya- Bu anlatuklarını sana "hadis" diye kim söyledi?
Öykücü- Ahmed İbn Hanbel ile Yahya İbn Ma'!n. Bunları söylediler.
Yahya- Yahya İbn Ma'in benim. :şu yanımdaki de Ahmed İbn
HanbeL. İlle de yalan söylemek istiyorsan, buna bizim adımızı karıştırma!
Öykücü- Yahyaİbn Ma'in'in ahmak oldugunu çok~ndır duyardım; şimdi inandım ki bu dogru. Bre ahmakl Dünyada sızden ~aşka
Yahya tbn Ma'in ve Ahmed tbn Hanbel yok mu ki bana böyle dıyorsun? Bu adları taşıyan 17 kişiden hadis yazmışımdırbenl
Ahmed tbn Hanbel de kendi yüzünü koluyla kapatarak arkadaşı-
~a: "Bırak şunu gitsin!' der. Öykücü de onlarla alayederek oradan
uzaklaşır.'~ (Bkz. Kandemir, Mevzu Hadisler, s. 86)."
"Bir başka örnek üzerinde düşünelim:
"Uydurma hadisler"i toplamak ve uydurmacı.larla savaşmak alanında ünlü hadisçilerin kitaplarında yer alageldigine göre:
- Abdulmelik tbn Mervan, yani ünlü Emevi Halifesi (halifeligi:
685-705) bir gün, Şam halkından birileriyle oturmaktadır. Yanındaki-
lere sorar: "Irak halkının en bilgini (din bilgini) kimdir1" Onlar da birinin adını verirler. Abdulmelik o bilgine iletilrnek üzere bir mektup
yUN ve Şu'bi admda bir haclisçiyle gönderir. Şu'bi,(I) Tedmür'e var~
dığında, ora~: "Tarın (kıyamet için) iki sur yaratmıŞtır ... " diye başlayıp f.ıalka hadıs anlatan biriyle karşılaşır. Şu'bik~dini tulamaz, karşı
~~ v~,anlattlğının uydunna olduğunu, Tann'nin "iki" değil, yalnız
bır sur yarattiğını söyler. O sırada öğütçü ve çevresindekiler adama
saldırırlar. Şu'bi diyor ki:
- "Valiahi yemin ederek: 'Evet Tann bir değil 30 sur yarattıı' dedim ~e ,ancak o zaman yakamı bıraktllar." (Bkz ..Celaluddin Süyuti,
Tahzıru I-Havass, Beyrtıt, 1984, S. 203-204. Ve öteki ilgili kitaplar.)
. . Bura~ a~ı~ görülüyor ki "yalancı-uydumıacı"yla savaştlğı bildınlen hadısçmm kendisi de, korkuyla da olsa "yalan söylüyor." Hem
de "antiçe~ek" ve "~ann, iki falan da değil, 30 sur yarattl." diyerek ... '
Öyleyse kıme, nasıl güvenilebilir. Hangi "hadiSçi"ye?" (Din Bu III.
~~ ..,
. Öyle tse Uydurma Sözlere Nasıl Güvenip de Kesin Hüküm
Veriyorsunuz? .
Peki, hadis rivayetlerine çok yalan kanŞııııŞ ve onbinlerce hadis
uydurolup Peygamber'in üzerine atılmış (s. 78); Islam alimlerince konulan cerh .ve ta'dil kriterleri dahi uydurma sözlerin, hadislerin arasına
kanşmasmaengel olamamış (s. 89-91) ise siz, nasılbuyalanlara dayanarak Hz: Muhammed hakkında bu kadar olumsuz savlar Heri sürüyorsunuz? Bu yaptlğınız dürüstlüğe sığar mı?
Şunu belirtmemiz ıazımdır ki Hz. Peygamber'in kendi zamanından yüzlerce, binlerce yıl sonraki gelecekten haber veren hadis
, . .
rivayetle:ine çok yalan karışmıştır. Bunların çoğu Kur'iO'a terstir.
çünkU Kur'an ğaybi, yani gelecekteki olay~an, ansızın kopacak olan
Kıyametin ne zaman olacağını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini birkaç kez vurgularken (Bkz. A'rlf: 187, Tlhi: 15, Nazi'aı: 42,
En'am: 31, Yusuf: 1ll7, Zuhruf: 61, Muhammed: 18) bu hadis
rivayetleri hem yüzlerce yıl sonrakiolaylardan söz etmekte, hem de
ansızın gelecek olan kıyamete al1metler belirlemektedir. Ansızın gelecek şeyin belirtisiolmaz. Gelmezden öncebelirtileri, izleri görünen bir
olay da ansızın vokubulan olayolmaktan çıkar.
Türkler aleyhinde söylendiği ileri sürülen Hadisler de bu uydurulmuş yalanıardan ibarettir. Bunlar içerisinde Türkleri yeren, onları ahir
zamanda çıkacak Ye'cUc Me'cuc'un bir kolu sayan (Türkler, Ye'cuc
Me'ctle'un bir. kolu idi. Akın için çıkmışlardı. Zu'l-Karneyn gelip seddi.
yapınca artık yerlerine girerneyip dışarıda kaldılar." Bkz. Keşfu'lHaftl:l/38) rivtlyetleri yanında "Türklersize dokunmadığı sürece siz
onlara dokunmayın!" (Keşf: 1/38), şeklinde kısmen'TUrkleri öven,
onların, baş edilemeyecek savaşçılar olduklarını belinen hadisler de
vardır: Ve şu hadis: "Istanbul elbettefetlwlunacaktır. Onufetheden
kumandan, ne güzel kumandan, onu fetheden aster ne güzel askerdir!" (tbn Hanbel, Müsned: 4/435)
Dursun, Türkler aleyhindeki hadisin, Müslim ve Ebii Davfıd'un
kitaplannda bulunmasını, sağlamlıgma kanıt göstennektedir. Bir rivayelin, çeşitli kitaplarda bulunması, saglamlı~ının kamtl olamaz.
Hadis derleyicileri, Peygamber'den iki-üç asırsonra artık ağızdan
agıza söylene söylene topluma yayılmış olan aktarmalan şurdaQ.burdan derlemişlerdir. Aynı rivayeti veya benzerini aynı kişiden bırkaç
kolleksiyoncu derlediğigibi; biri bir aktancıdan, öteki de başka bir aktancıdan aynı konudaki sözleri derlemiştir. önemli olan, bir riv!yetin
çok kitapta yer almış olması degil, önemli olan, o rivayetin temelde
kimin tarafından rivayet edildiği ve iki Uç asır ağızdan agıza dolaşırken ne derece orijinalitesini korumuş oldugudur.
. Mesela Ebii Davôd: "Türk/er size dokunmadığı sürece siı onlara
dokunmayın" rivayelini "sahabeden bir adamdan" almıştır. Kim bu
adam? Mechul. Söyleyen bellide~il. Artık siz bu sözün dogroıuk derecesini hesabedin. Türkler aleyhindeki diger sözlerin temel kaynağı
da Ebu Hüreyre'dir. Bu zatın, sözleri nasıl karıştırdıgını daha önce
izah etmiştik.
Bu konuda başka bir rivayet de EMsüfyan'dan aktarılmıştır.
EMsüfyan kim? Mekke'nin fethine kadar Peygamber'in can düşmanı.
Mekke'nin fethinde, müslüman olmaktan başka çare bulamıyor. Ve bu
adam, Peygamber'den Hadis rivayetediyor. Peki ama bu zat Peygamber'in yanında kalmadı ki. Kendisi Mekke'de idi. Öyle uzun boylu
Peygamber'in solıpelinde bulunmuş degildir. Bu sözleri nereden ~uydu
da nakletti.
Yine bu EMsüfyan, Peygamber'in Hirakl'e mektubunu da anlatmıştır ki uydurmalıgını Mesaj'da izah etmiştik.
Türklerin, ye'eue' Me'eue'un bir koluoldu~u, akın için çıkmış
olan bu kolun, geri döndüklerinde İskender tarafındanyaptırılan sed
dolayısıyle yerlerine varamayıp dışarıda kaldıkları hakkındaki
rivayetin, iler tutar tarafı var mı? Belli ki bunlar, Türklerin güçlenmesiyle otoriteyi elden kaçırmakla olan Arap ırkçıtarının uydurdukları
sözlerdir.
Şimdi burada Dursun'un bir çelişkisine dikkati çekmek istiyorum.
O da şu: Dursun, Peygamber'in, sadece Arap toplumuna gönderildigini, hatta Hicaz Bölgesinden başka bir toplumun müslüman olmasını
dahi düşün!Dedigini ileri -sürüyor.
Varsayalım ki öyledir. Öyle ise, hiç görmedigi,·bir ilişkisinin 01-
madıgı, belki de varlı!ını dahi duymadı!ı Türkleri ne diye yersin, onlan düşman ilAn etsin?
~ıyametin bir alameti olarak Araplann Türklerle ÇaıplŞlp, sonun~
da onları öldürecekleri hakkındaki hadisler düzmedir.
. •• J' ~ ii J" ~Ll:.~~JIi dıL ~ & :.LS- L:J~ - " \ A
..ı..-..- .os- fSf".r' ••'" . .' ' .
:.t .. ı..r ••.• .' : ••• , t ~ ~,
, ~:";:IJLJ _L~ ~.ı1ı1 1...• ~i ;f ..:.s- 411\ ..rı; o.;!..r" ı.i ;f ,".
rJA- 1 rJ· V-.. ,.. • • • '. •
,... " ~'ı'ı '.: ••., ':~'\·"L....il-o:;I~U;~4.s-WI
"f,. L..:.J ,.i~u;~ ~'--'i".JA"lJ.r-- r+ . OT •
.,JU ~ ır, LJ ,. i... ., • •• ,. ~ .,
:-,., . f : • ')'1 d' ~\j;ı\J'!t ~ ;iJJı:ı~JIi 4i~1 .:ı~I r--+"~J
o.;'./" ..s. ;f .V . '. . • ' .•"\,' ~..
• , ••••. J, .1 "'." .f ••. ' ·\'1 "I~ '-&-lı;ı;..,.,•.•IJ)
.~~\ b~1 ~J>."J "'~ ~yı •.....•.•1.(- •••
Boom, Cihfıd: 96,97.
Amr bin Tağlib'in rivayetine göre Peygamber (s.a.v
A
·): "K
ı
ıl,adyak1 ız kıyamet alamet erın enkabı (çarık~ ~,iye~birdka~i~pelıç~f=~ ;ibi geniş ve değimu olan
dı
'r Yüzlerı, ust uste erı LI.U . • "
,. LA 1 'nd ndır -
bir kavim ile çarpışmatıız,kıyamet a cımeterı e. ,
ş lacak kavım de ayrı
Bu rivayette Türk adı geçmez. Ayn~,~1 i. n ba ı Babek
ayrı iki kavimdir. tbnHacer, bunlardan bırmın, zmdıklan Ş
ve yandaşları oldugunu söylüyor.
İkinci rivayette ise Türkadı geçmektedir: Ebiihüreyre'nin
rivayetine göre Allah'ın Elçisi şöyle buyurmuş: "Siz, kiıçük gözlü, kumızı yüzlü, basık burunlu, yüzleri üst üste deri /caplı /callcanlar gibi
delirmi ve etli olan Türklerle çarpı/fl1lJdıkça kıyamet kopmaz. Kıl
ayakkabı (çarık) giyen bir /cavimle çarpışmadıkça kıyametkopmaz."
(BubiQ, Citıad: 96; MUslim, Fiten: b. 18, h. 65; Ebii Daviid, Melahim:
9) .
,(\).?.y>;; l."~ıı;;i:J\i,l_c;ıt~ ,
, . .('<).?.f;l.!l;"'.f;'J
- Jı~11 ır.. - y~ \.::..b- c ~ l::~_tr·r
.&1 J"""'J w\ •.ı.:.I' ~t~, ~\üP-d.L-~'~'~-~,;;ç.
tOj ,"!l;ll w)-ll JLii ~ ~Ui ~r;;;":J) : Jl; _
~, ••• ",. J. II· , • ,
o (YO)e ~i w~ , ..U.ıYı iw~~ ~.7':J .
o Ş i.• \::J~:1)L..i ,lJı~J ..r.ı-'~~IJ~ cl.»-- tYOot
'~I)Ji.t..J"~'v-' ~i ~~up, ıS;':)' ~,wy...
iJilAi ~ ~'~uı';i 'J J : J\i • ~i J:C.,,-ll V:1Jl;
~ r , ..• "', 1' ••..
...} ;',4 1..} lJi\Ai~:,..~U,r;; ":J) , ~i ~l.;..\it j
.,;. -w', • • .J ,
o (Y)ci)ıll'w~1 ~~J wr(H ..~"':l' ~~ ...~~i
, ~ v: ~;f.:;.l::.»- , ~, )L.u:,;-; \.:;~- troo
.;tlÜP ' ~ t UP ' .~~.~ ~, ~ l::..b- ,~~i v: ~ L::~
:Jl; ,!l;JI~ c ~)'I ')~ ~r}p;.~) :.~..b-~_
. . , • ',' ,. 0,,.
it;.Jljl.~'y;JI •.ı.:~t~ ~JlJA ~i:ri'j.,..; J
~J ~ ~ ~\:nJLatj ,~ y.l' o.; ;'-:-0 "'iJ./'Jt'
.Jl; ~) <YOl/w)- ","t,. 4 '.' ~l:t,cj telJ
'J-'.
Ebii Daviid, Sünen, K. el-MeWıim: 8, 9, h. 4302, 4303-4305.
EbU Davôd'un Büreyde'den çıkardığı rivayete göre de: "Küçük
gözlü bir kavim (ravinin izMıına göre yani Türkler) sizinle savaşacak. Onları üç /eezArap Yarımadasına kadar kovalayacaksınız. Birinci kovalamada onlardan kaçanlar kurtulurlar. Ikinci kovalamada onlardan bir kısmı kurtulur; bir kısmı öıur. ÜçUnCükovalamada hepsinin kökü /resi/ir." (MeıMıim: 9, hadis: 4305)
Şimdi burivayetleri akıl süzgecinden geçirelim: Peygamber, arkadaşlarına hitabedip: "Siz, şöyle şöyle bir kavimle, yani Türklerle"
veya açıkça: "Türklerle savaşacaksınız. Böyle olmadan kıyamet kopmaz" diyor. Bundan anlaşılan mana: Peygamberin arkadaşlarının kendi hayatlarında Türklerle savaşıp onları imh>a edeceği, sonra da
kıyametin kopacağıdır. Çünkü hitap "Siz savaşacaksınız" şeklindedir.
"Siz" denilenler sahabilerdir.
\
Peki, Peygamber'in arkadaşları Türklerle-savaştılar mı? Hayır.
Peygamber, eğer kıyametin, kendi hayatından hemen sonra başlayacağına inansaydı, ne kavmini irşada çalışır, ne İslamın yayılmasına
gayret sarf ederdi. Nasılolsa birkaç yıl sonra kıyamet kopacaktı. ArtıJr
ne gerek vardı İslamı yaymağa?
Rivayetlerinsözleri de birbirinden farklı. Amr İbn Tağlib'inkidaha kısa, Ebôhüreyre'ninkinde ilaveler var ve yinebunlar da aynı şahsın
rivayeti olmasına karşın birbirinden farklı, eksiklik, fazlalık var. Kiminde Türk adı geçiyor, kiminde geçmiyor. İşte bir başkası:
"Siz, kıl ayakkabı giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. Yüzleri üst üste deri kaplı kalkanlar gibi geniş, etli ve kıllı yüzlü
bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz." A'rec'in, yine Ebôhüreyre'den rivayetinde ise: "Gözleri küçük, burunları basık, yüzleri
deri kaplı kalkanlar gibi geniş ve_etli" ilavesi var (Buhari, CihM: 97;
Müslim, Fiten: b. 18, h. 64).
Bu rivayetin, iki ..avisi vardır: Biri Amr ibn Tağlib, diğeri -ki çoğunluk rivayeti bundan gelir-, EbUhüreyre'dir. Bu sözü, Ebôhüreyre'-
nin kendisinin söylemiş olduğuna ihtimal. vermiyoruz. Onun ağzına
koymuşlardır. Nasıl ve neden koydular, onu biraz sonra anlaıacağız.
Bu rivayetlerde, Peygamber, arkadaşlarım,. Türklerle savaşmaya
teşvik eder durumdadır. Ama aym Peygamber'in: "Habeşliler size~-
kunmadıkça siz onlara dokunmayın. Türkler size dokunmadıkça sız
onlara dokunmayın;" dediği de aktarılmıştır. Bu hadis de EbU Davôd, Sünen, K. el-MeIMıim, b. 8, h. 4302; Nesai, CihM, bflbu ğazveti't-Türk, h. 3178 de mevcuttur.
Şimdi Peygamber'in, bir yandan arkadaşlarını, Türklerle savaşm~-
ğayönlendirirken, bir yandan da onlara dokunmamalarını emretmesı,
böyle bir çelişki içine düşmesi düşünülebilir mi? Müslümanlara s~dır~
mayan bir millete saldırmak, Kur'an'ın buyruğuna aykırıdır. Çunku
Kur'an: "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, fakat saldırmayın. Allah, saldırganları sevmez." (Bakara: 190) ayetiyle, tek
ya~lı saldırıyı menetmiştir.
Aym Peygamber'iri: İstanbul'un ffltihi olan Türkleri çok güçlü anlatırhlacla övdüğü de rivayet edilmektedir: "/stanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan, ne güzel kumandan, onu fetheden
asker negüzel askerdir!" (İbn Hanbel, Müsned: 4/335; el-Müstedrek:
4/476). Süyôti bu hadisi sahih gönnektedir (Feydu'l-Kadir: 5(262).
. Kaşgarlı Mahmut da şöyle bir hadis nakletmiştir: "Ben!m .bir o~-
dum var. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştırdım. Bır
millete 'kızarsam, onları bu milletin başına salarım." «Dlvanu Lugati't-türk, Kilisli Rifat neşri, matbaatu'l-amire, 1333-1335,1.,293-294).
İstanbul'u fethedecek ulusu öven, "Onlar size dokunmadıkça siz
onlara dokunmayın!" diyerek arkadaşlarına, Türklerle barış içinde
yaşamayı emreden Peygamber, tam bu söylediklerinin tersine, kati vasıflarım belirterek, kah da açık isimlerini anarak Türklerle savaşmayı,
hatta onların kökünü kesmeyi emreder mi? Eğer asırlar sonra olacak
ğayb .olaylarını bildiyse -ki Kur'an'a göre ğaybi ~~"tan başka kimse
bilmez- Türkler, Haçlı Ordularına karŞı göğüslenm sıper etmese, yer-
leştirdiği dinden hiç eser kalmayacalım bilmedi mi ki Türklerin aleyhine böyle sözler Söyledi?
Bu çelişkili rivayetler, maalesef hadis kitaplarında yan yana durmaktad';. Peygamber, yüzlerini dahi görmediğibir millet için ne diye
böyle yergiler söylesin? Onları bir yandanöverken bir yandan da
yersin? Kumandamnı ve ordusunu övdüğümilleti; öldürülmesi gereken bir millet olarak göstersin. Bir yandan onlarla banş içindeolmayı
öğütlesin, öte yandan onlan öldürmeyihedefgöstersin?
Bu çelişkili rivayetler, maalesef hadis kitaplarında' bolca vardır.
Neden bu tür sözler uyduruldu ve Peygamber'in üstüne abldı? Söyleyelim:
Abbasi devrinde, Mu'tasım ZllJ11anındaHilafet Oı:dus~na Türk kumandanlar.ve askerler girmeğe başladı. Tez zamanda sadakat, kahramanlık ve başanlarıyle sivrilen Türk askerler vekumandanlar, özeIlikle Arapların, sonra ötekı müslüman olmuş kimselerin kıskançlığını
celbetti. İşte Türkleri çekemeyen insanlar, onlara karşı yöneticiler ve
enteller katında buğz, soğukluk uyandırmak üzre bu tür rivayetler uydurup Peygamber'in ağzına koydular.
Hicri İkinci Asır ortaları, henüz hadis derlemehareketinin başlangıç devri sayılır. Buhari ve Müslim gibi ünlü hadisçiler daha doğmamıştı. Bu sıralarda bir sahabi'nin, özellikle de EbfıhUreyre'nin ağzına
konulup Peygamber'e ba'ğlanan sözler, halk arasıpa yayıldı. Sonradan
hadis derleyicHeri, buldukları senedli rivayetleri derlediler. Bizzat
rıhan'nin ifadesiyle, topladığı 600 bin Hadisten, tekrarlar abldığı tak-
. dirde geri kalan sadece dört bin civannda Hadisin seçilmiş'olması,
rivayetlerdeki sahteciliğin boyutlannı göstermeğe yeterlidir; Bu dört .
bin Hadisin de yüzde yüz Peygamber sözü olduğunu kimse garanti
edemez. Çünkü bunlar içinde işte biraz önce üzerinde durduğumuz,
Kur'ao'a, akıl ve manbğa ters çok hadis vardır.
Kıskanç kimseler, art niyetliler, Türklerin aleyhinde böyle
rivayetler üretirlcen, Türklerin meziyetlerini daha yakından bilen insafh bilim adamları da onların yüksek karakter ve meziyetlerini öven kitaplar yazdılar. Cahiz de bunlardan biridir. .
Fazailu'j-Etrak (TürklerinFaziletleri) adlı eserin yazarı EbU
Osman Amr ibn el-Bahr el-Cahiz (150, 160·255(766, 776-869)'in ünlü
eserinden bazı alıntılar yapmakta yarar görüyorum:
Cahiz'in eseri, Dr. Ramazan Şeşen tarafından "HİLAFET ORDUSUNUN MENKIBELERİ VE.1ÜR.KLERİNFAZİLETLERİ" adıyla
Türkçeye çevrilmiş ve Türk Kültürünü Araştıtma Enstitüsü tarafından
1967 de yayınlanmıştır. Ahntılarımın oradan yapıldığını belirtm~k isterim:
"Türk, vahşi hayvana, kuşa. havadaki hedefe, insana, çömeltilmiş
veya yere konmuş hayvandan hedefIere(I),avının üzerine pike yapan
kuşlara ok atar. O, hayvanını hızla sürdüğü halde, öne, arkaya, sağa ve
sola, yukarıya ve aşağıya ok atar. Harici yayına bir ok kaymadan Türk
on tane ok atar. Bir dağdan inerken veya bir çukur v;adinin içine girerken atlOı haridnin düzyerde sürdüğünden <htha hızlı sürer. Türk'ün
ikisi yüzünde, ikisi kafaSİnın arkasında olmak üzere dört gözü vardır.
Hariciler'in harbin sonunda, Horasanlılar'ınharbin başında eksiklikleri
,
vardır:
Horasanlılar, dOşmanla karşılaşmanın başlangıcında geri çekilirler. Bu sırada kaçmaya başlarıarsahezimete uğramışlardır. Bununla
beraber çok defa geri dönerler. Fakat bu, askeri tehlik~ye maruz'bıraktıktan ve düşmanı hileuma tama ettirdikten sonra vukubulur ..
Hariciler bir geri kaçtılarmı, 'kaçmışlardır. Artık, geri çekildikten
sonra tekrar hücuma geçmeleri hesaba katılmıyacak kadar nadirdir .
Türk, Horasanh gibi geri çekilmez. Geri döndüğü takdirde öldü~
rücü bir zehir, insanın işini bitiren bir ölümdür. Zira, arkasındaki insana önündeki insan gibi okunu isabet ettirir. Bu Ialdar hızlı gitmesine
rağmen kemend atmasından, kemendi ile düşmanın atını yere yıkmasından ve süv~yi atının üzerinden kapıp almasından emin olunamaz.
Şimdiye kadar kemendden Muhallab b. Ebi Sufra(l), al-Haris b. Hilfl1
ve 'Abbad b. el-Husayn(2)'dcn başka hiçbir kimse kunularnamıştır.
Bununla beraber Türk, ekseri kemend alarken başka türlü bir oyun düşünür. Kemend atltğı kimseyi yakalayıp yedeğinealmazsa cahil, bu
neıicenin Türk'ünbeceriksizliğinden, kemend atılan kimsenin
maharetinden ileri geldiğini zanneder."
Humayd, ayrıca, "Türkler süvarilerine iki, üç yay ve bu kadar da
kiriş taşıplayı öğretmişlerdir." dedi. Sözüne devamla şöyle dedi:
"Türk hücum ettiği zaman şahsı, silahı, hayvanı, hayvanının takımları ile ilgili her şeyi yanında bulundurur. Hızlı yürüyüşe,devamlı
yolculuğa, uzun gece yürüyüşlerine ve memlekeLler kateuneye gelince
bu hususta o cidden şayan-ı teaccüpıür. .
rf) Sumama b. Aşras'in sözleri.]
Muhammed b. el-Cahm gibi 'sık sık Türkler'den bahseden S~mama b. el-Aşras de şunları söyledi: '
"Türk, anca~ korkulması gerekenden korkar. Ümid edilm~yecek
şeye karşı ümit beslerncı. Bir şeyi elde eımeye çalışmaktan onu kesin
ümiLSizlik alıkor. Daha çoğunu elde etmedikçe aıı bırakmaz. Eğer, her
ikisini eld" etmesi mümkünse. hiç birini feda etmez. İyi bilmediği bir
. . . \
şeyin hiç bır tarafını iyi bilmez. İyi bildiği hususun tamamını sağlam
yapar. Her işini.biz7.3l kendisi yapar. İçi dışı gibidir(3). Hiçbirnetice
çıkmıyacak bir şeyle uğmşmaz. Uyku ile vücudunu dinlendirmesige-
(I) Ebu Sa'id al-Muhallab h. Ebi Şufra zalim b. Sanik el·Azdi el-'atakl, Dabi'da
doğup Basra'da yctişmişıir. Mu,'ab b. Zulıeyr tarafından Hariciler'le muharebcye Iliyin edilmiş, iam 19 scne onlarla çarpışmış, nihayet sonunda muzaffer
çıkmışur. Bundaıı sonra. 'Abdulmalik tarafından BorılSan valiliğinc LŞyinedilmiştir·(79 h.). LI icri 83 (m. 702) yılında orada vefat ctmiştir (VaCayat IV, 432-
439; tbn Sa'd VIlII, 94; e1-lsiba W, nr. 8143; el· Caıtı va'l·ta'dil IVIL, 369; ı.
A: maddc; Caskcl n, 421). . ,
(2) EbU Cahı..im 'Abbid al·Busayrı b. Vazid b. 'Am re el-Habati e1-Tamimi. zama·
nında Temim kabilesinin kahramanlanndandı. 1bn cl-Zubayr zamanında Basra
inzibat kuvvctlcri kumandanlığına tayin edilmiş, Iıicri 85 (705 m.) yılında
Kıibul'de düşman tarafından öldürülmüştür (c1-Ma'arif 182; R.ğbat cl-imi!
m. 66; el-Muhabbar 222; Tabari U. 681-683, 720-723; Caskcl n, 102).
(3) Bu iki cümle 'Abdusselam M,lUı1ln ve Sisi neşirlerinde Şöyledir: '7ÜTk iyi
bildiğinin tamamını muhlum ~e sağlam yapar, Onun içi dışı gibidir. H (Rasi'il
el-Cihiz I,60). '
rekmedikçe uyumaz. Bununla beraber uykusu uyanıklıkla karışıktır.
Uyanıklığı esnasında uyuklamaz. Eğer, onların memleketlerinde peygamberler ve filozoflar yaşayıp da bunların fikirleri kalpleri~den geçse, kulaklanna çarpsa idi sana Basmlılar'ın edebiyatını, Yunanlılar'ın
felsefesini, Çinliler'in sanatını unuttururlardı." ,.
Sumama sözlerine şunlan da ilave etti:
"Horasan yolunda önümüze bir Türk çıktı. Başımızda askerleri ile
bareber hücum eden kahmman bir kumandan vardı. Türk ile aramızda
birvadi bulunmakta idi. Türk, kumandandan mübareze yapmak için
bir süvarı istedi. Kumandan ona karŞı ömrümde kendisinden daha mükemm~ı, daha yetişkin ve daha boylu postlusunu görmediğim birini Çıkardı. Bu süvarİ onun yanına geçti. tkisi bir müddet birbirleri ile
mücadele ettiler. Arkadaşımızın onun gibibirkaç kişiye kari geleceğini zannediyorduk. O ise bu esnada bizden uzaklaşıyordu. Bir aralık
Türk gerisin geri kaçmayabaşladı. Buhareketi, arkadaşımızın onu altettiğini zannettiğimiz bir sırada yaptı. Süvfu1 de onu takip etmeye lÇoyuldu. Türkün başını kesip getireceğinde şüphe etmiyorduk. Farkına
varamadık. Bir de ne görelim, arkadaşımız atın üzerinden kayboldu ve
ayrıldı. Türk ise atından inerek onu öldürdü ve eşyalarını aldı. Sonra
onun atını yakalayıp yanına yedeğe alarak giıti."
"Türkler yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıkıık, kovuculuk,
yapmacık, yerme,riya, dostlanna karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bid'at 'nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i
şer'iyye ile başkalarının malını helM saymazlar. Onların tek aybı ve
başkalarını kendilerinden soğutan husus, vatanıarına karşı çok iştiyak
duymaları ve zaferin sevincini, birbiri peşinden vukuunu, ganimetin
tadını ve çokluğunu, sahralardaki oyunlarını, çayırlardaki gezintilerini
hatırladıklan, [....] ve uzun zaman boş durmakla kahramanlıklarının
boşa giunesini, aradan uzun müddet geçmekle enerjilerinin tükenmesini istemedikleri için muhtelif memleketlerde dolaşmayı çok sevmeleri,
yağmaya ve çapulculuğa düşkünlükleridir. Zira, bir şeyin ustası olan
bir insan ondan mahruın kalmaya tahammül edemez. Bir işi bilmiyen
ondan kaçar.
"Türkler, Arablar'dan' başka milletleriçindevatın se~gisine en
fazla sahip olan milleuir. çünkü; onların vücutlarının terkibinde, tabiatlarının karışımında (ahUit=kan, balgam, safd, sevela) başka milletlerin sahip olmadıklarıderecede memleketlerine, topraklarına dair hususiyeder, vatanlarının'suyuna çekme hassasıve diğer kardeşlerine benzerlik vardır. Görmüyor musun? Bir Basrabyı görünceonun Basrah
mı? yoksa Kufeli mi? olduğunu biıınezsin. Mekkeliyi görünce onun
Mekkelimi, Medineli mi? olduğunu tanımazsın. Cebeleli(Horasan
Dağıstan'ı)'yigö~ürsün onun Cebele'den mi, Florasan'dan mı olduğunu
bilmezsin. Cezireliyi görürsün onun Cezirelimi? Yoksa Şamb mı'! 01-
duğum~ farkedemezsin. Faka~ bu k9nuda Türklefde yanılmazsm. Onların nereli olduklarını anlamak için kıyafet ilmine (izlerden ve şekillerden netjcelerçıkarma ilmj),ferasete, başkalarıt)a sormaya ihtiyaç
duymazsm. Türkler'in kadınları erkekleri gibidir. Hayvanları kendileri
gibi Türk hususiyetini taşlr(türkidir)(l).
"Bütün bunlardan sonra şunu da bil ki, herhangi bir milletin, neslin, soyun ve atanın çocuklarının ya sanatta maharet kazandıklarmı, ya
güzel söz söylemekte, ya edebjyat ve hjkmette, veya devlet kurmakta
11 veyahut da harp sanatmda diğer millellere üstün olduklarını görürsün.
Allah'ın bazı sebepler dolayısiyle onları bu mesleklere kabiliyetli yarattığı, bu ışlere uygunsebepleri onllifa verdjğiiçin onların,bu k~n~-
larda .çok ileri giuikIcrini görürsün. Zjra, arzuları dağınık, fikirle"i karışık, kafaları çeşitli şeylerle meşgulolan, mesleki hususunda techiz
edjlmiyen ve ona hazırlanmayan kimse bu konulardan hiç birisjnde
. Çinlikr'jn sanatta, Yunanlılar'ın felsefe ve hikmette, Arablar'm ileride
(1) Müellif eserlerinin muhtelif yerlerinde bu hususa işaret eder. K. cl·
Hayavan'da "TürkkT'inmemleketlerinin, develere, hayvanlara, davarİara, vahşi hayvanlara ayrı bir şekil veı;diğini görürsün" (el-Hayavan IV, 71). K. elBiğü'de ise "Biz Türk ülkelerindeki her şey~ntürki'olduğunu gördük." der (elBiğü s. 134. Ayrıea bk. el-Hayavan 370; Fahr el-Süddan s. il2).
bahsedeceğimiz hususlarda, SasAniler'in siyasette,. Türk1er!in harpte
gösterdikleri mahfırct gibi tam v~ mfikemm.el maharet gösterememiş"-
lerdiı:.
türkler şunu da ilave ettiler.
"Ayrıca, Arablar iki kısma ayrılır. 'Adnaniler, Kahtaniıer.
.Kahtaniler'e gelince bizim haliCelere akrabalığımız onlarınkinden daha
yakındır. Biz, haliCelerle onlardan daha sıkı kan bağına sahibiz. Zira
haliCe,Kahtan b, 'Abar'in değil, İsm'a'll b.lbrihim'in çocuk~arındandır.
İMlhim'in Kıpliolan cariyesi Hacar'dan(l) İsma'a'il adındaki oğlu,
Süryaniolan karısISara'dan(2) İshak adındaki oğludUnyaya gelmiştir ..
Geri kalan altıo~lununanası ise asıl Arablardan Kantura bint
Maftlın(3) dur. Kaht.aniler'den olankimsenin "anamızlOsoyu sizin
anamzm soyundan daha şereflidir." demesinin sebebi Kanlura'nm asıl
, Arabiardan olmasıdır. İbrahim'in ·bu.altıoğlundan dördü Horasan'da
yerleşip "Horasan Türkleri"ni meydana getirdiler .. Bizim,
KahtIiniler'den olan kimseye verilecek cevabımız b",dur."(4)
(1) Bk. 'Fabari'I, 268-281; Tic el-'ams, Lisan: hcr. .'
mBk. Tabaril,266-274, 300-303, 342-345; Usan, Tie c;l-'arüs: syr.
(3) tbn lIabib şöyle der: "lbrahim Peygamber'in çocuklan şunlardır. Umm el-Valad olan Hacar'den doğanlsmail, Uban b. Başvil'in km Sara'dan doğan lshak, diğerlcri yani Madya, Madün.Yakşin.Zimrıin, Aşbiık, Şuhh is~astl
arabiardan olan Kantiira bint Maftün'dan doğmuştur. lbrahim bunlardan Madün, Aşbük, Şuhh'u diğerlerini de iiave ederek doğuya gönderdi. Bu qçü Horasan'a yerleştiler. Orada çocuklan oldu. Horasan Türkleri bunlardandır (IHMuhabbar 394). Aynca bk.Tekvi'n XXV, I; Camhara ansab el-'Arab V, 510;
tbn Hişam 71; Tarzil el·Etrak35-38; Lisan, Tic el-ams: kntr. lbn el-'lbri ise
"ıbrahim, Türk hükümdannm kızı Kantdriile evlendi." der (el-Muhta~ar,
Beyrut 1890,s. 23).
(4) Hilifet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri, s. 67-77,.Ankara.
1966..
XLVII- ELÇİ ÖZEL, MESAJ EVRENSEL:
", Dursun'un savınagöre Hz. Muhammed'in misyonu, Arap kavmi
ıle Tanrı ~sı~~ el~ilik yapmaktır. Peygamber "ne iletecekse bu topluma, h
kendı d" dılıyle
,
ıletmekle yükümlü. Kur'an'ın b"t" u unu...ıçın'd e, Muam.me m kavmınden, yani 'toplum'undan, Tanrı vahiyIerini bu topluma detmek zorunda olduğundan sözedilir. Muhammed'in toplumu,
Arap toplum.udur, Araplann da tümü değil, yalnızca birkesimi... Mekke ve çevresı halkıdır" diyor Dursım ve aynı cümleler içinde:
"Muhammed'in, tüm insanların peygamberi, Kur'an'lO da tüm insanlara yönelik olduğunun· anlatıldığı yerler de var Kur'aAn'd·ak' , ,
I
· k'l .d 'b" , • i nıce
çe ıŞ 1el' en ındır bu." diyor (III. s, 99, 101). '
, . Kur'an'da çelişki yok ama, kendisi konuyavakıf olmadığı için çelışkı var sanıyor .
. ~vet Kur'a~'a gö~e h~r ~e~gamber, içinde yetiştiği topluma göndenlır ve mesaj, o mılletın dılıyle kendisine vahyedilir, Hz. Muhamm~ ,de Amp toplumuna gönderilmiş ve kendisine Ampça mesaj verilmıştır. Kendisinin ilk muhataplan Arap olduğu için mesaj Arapçadır.
~akat,bu,. ~ygamberi~ ilk muhatapları açısından böyledir. Ama
mesajının ıçerığı evrenseldır. O mesajı anlayan herkes, içeriğini uygular. Bu, yalnız Hz. Muhammed'e öz?ü bir şey de değildir. Her peygamberin mesajı da dil bakımından özel, içerik'bakımından evrenseldir. Ham mesajı anlayıp da hayatına geçiren, uygulayan her insan fetah
'.bulur. Filozoflarm görüşleri, kurallan evrenselolur da peygamberlerin
mesajı evrenselolmaz mı?
Ama Peygamber; mesajını ilk önce içinde yetiştiği topluma, anıayacaklan dille iletmekle yükümlüdür. Sonra bu mesaj yayılır, nitekim
yayılmıştır da. llu konuda daha geniş bilgi almak isteyen, Kur'an-ı
Kerim'in Evrensel mesajıadlı eserimizi okuyabilir,
Kur'an-ı Kerim'de Peygamber'in, bütün nasa, yahut alemlere gönderilmiş olduğunu belirten anlatımlar, Peygamber'in Araplara gönderildiğinibelirten ayetlere aykın değildir. ÇünkU Aİ"aplar, çok çeşitli
kabilelerden oluşmaktadır. Her biri, kendisini ötekinden bağımsız görürdü. Aralarında da kavgalar sürüp giderdi. İşte nas; bütün nas (insanlar) sözüyle tüm Arap kabileleri, Kur'an hitabını anlayanVtüm insanlar
kasdediımiştir.
Dediğimiz gibi Peygamber'in görevi, kendisini anlayan topluma
Tanrı mesajını iletmektir. Bundan dolayı da Peygamber, kendi zamanında toplumunun dışına tebliğ götürmeıniştir, Fakat bu demek değildir ki getirdiği mesaj, sadece Araplara yöneliktir. Hayır, o mesaj, anlamıyla ulaştığı her insanın mesajıdır. Onu okuyup da anlayanher insan,
gereğini yapınca başarıya, mutluluğa ulaşır.
XLVIII· ONBEŞ ASıR DAYANAN ANA YASA:
.Binbeşyüzyıl önceyi düşünün. Hiçbir yazılı hukuk sistemine
sahib bulunmayan,geleneksel kabile törelerine göre yaşayan bir toplum içinde birinsan çıkıyor. Öğrenim görmemiş, hattA okuma yazma
da bilmeyen bu insan, onbeş asırdan beri çeıilli imparatorluklar yönetmişolan yasalar, kurallar, prensipler koyuyor. Üzerinekütüphaneler
dolusu açıklamalar yazılmış vecizeler, hikmetler söyıüYQr.
Eğitimsiz bir insanın, bunları kendi kendine yapabilmesi mümkün
m~? Bugün en zeki yaratılışıı, ama eğitim gönnemiş bir köylü bunu
yapabilir mi? Var mı dünyada bunul) bir örneği?
. "Sözlerini Tevrat'tan aldı, Arap geleneklerinden derledi," diy.orlar. Evet, Tevriit'tan aldığı kıssalar ve kurallar vardır. Zaten Kur'arı,
getirdiği hükümlerin, öncekilerin kitaplarında da bulunduğllTlu (A'Uı:
18, Şuarii: 196); kendisinin, önceki Kitiib'ı doğrulayıcı olarak indiğini
söylüyor.
Şunu da unUlmayalım ki Hz. Muhammed zamanında Tevrat, henüz Arapçaya çevrilmemişti. M. Onuncu asra kadar da çevrilmemiştir ..
Hz. Muhamm~ de İbranice bilmezdi. Okuma yazma bilmeyen, öğretim görmeyen, dil bilmeyen Hz. Muhammed, nasıl oldu da Tevrat'ın
kıssalarını ve temel prensiplerini son derece beliğ bir üslfıb ile ve kuşku uyandıracak ifadelerden de soyutlayarak Arapçaya aktardı? Vahy
olgusu devreye girm~en bu mümkün mü? .
Önemli olan, bir sistemin, şu veya bu toplumda dağınık biçimde.
var olması değildir. Önemli olan, çeşitli kesimlerde, dağınık: biçimde
bulunan yasalarıkompoze ederek ondan yep yeni ve dinamikbir hukuk sistemi yaratabilmektir.
Hukuk bilmez, tarih bilmez, ümmi bir toplum içinde yetişmiş
ümmi bir insanın, kendi kendine, asırlarea imparatorlukları yönetecek
olan brr hukuk sistemi düzenlemesi mümkün mü?
Bırakın eskiyi, şimdiİerdehukuk eğitimi görmüş, hatta prof. olmuş kaç kişi, asırlara dayanacak bir anayasa yapabilir?
Yetmiş yıllık Cumhuriyet tarihimilde dö.rt defa Anayasa değiştirilmiştir. ÜçUnebiz tanıkolduk. 1960, 1971, 1982 anayasaları.
Görüyorsunuz ki en mod~m hukuk ustalarının yapııkl~ı anayasalar, on yıldan fazla dayanamıyor. Peki ama üm mi bir insanın yaptığı
anayasa nasılonbeş asır dayandı?
Evet hala Kur'fın, İslam alemind~ kimi yerde kısmen, kimi yerde
tamamen anayasa olarak uygulanmaktadır. Böyle bir anayasayı, sizin
. deyiminizle Hz. Muhammed'in yapmış olması, mu'eile değil denedir?
Elbette mu'cize olan bu yapıt, onun eserideğildir. Onun eseri olması
da mümkün değildir. Bu yapıt, meleğin vahyidir. O, kendisi hakkında
kuşku uyandırm~ğa çalışan kıyamete dek gelecek tüın iplakilere şöyle
. diyor:-
- ., (Ey Muhammed), bundan önce sen bir kitap okumuyordun,
elinle de onu yazmıyordun; eğer öyle olsaydı, o zaman iptalciler kuşkulanıdardı. Hayır o, kendine bilgi verilenlerin göğüslerinde bulunan
açık açık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi, zalimlerden başkası inkar
etmez." (Ankebut: 48-49) .
XLIX. YİNE KADıN ERKEK MES'ELESİ:
. . Dursun, Hz. Muhammed'in, "Kadın, eşek ve kara köpcğin, önün~
bır ışaret koymadannamaza durmuş olanın önünden geçince onun namazım bozacağını" söylediğini ammsatarak İslamda kadının aşağılandığını belirtiyor. (III. Kitap, s. 126). . '
Oursun, bir yandan hadislere yalan karıştığınısöylüyor, bir yandan da mutlaka. doğruluğunu kabul ettiği bu tür rivayetleri Hz. Muhammed'in ve İslamın aleyhinde kulIanıy~r. Bu hadisin Buhfiri'de bulunması, doğruluğuna yetmez. Bir kere hayvanlar arasında ayırım yapması, kara köpcği şeytan yapması, Kur'an'a terstir.' Çünkü Kur'an, yaratıkların renklerinin değişik olmasını, Allah'İn bir mu'cizesi göstermektedir (Rum: 22). ,
Bu ayete bakınız: "Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yo~tur ki (onlar da) sizin gibi birer ümm.et
(toplum) olmasınıar. Biz, Kitapta herşeyi tesbit etmişizdir. Sonra
Rablerinin huzuruna toplanacaklardır." (En'am: 38)
. .Görü1düğ~ ~re Kur'an, istisnasız bütün hayvanları ve kuşları, aynen ınsanlar gıbı sosyal kuralları olan birer toplum saymaktadır. Ayrıca onların da Rabbin huzuruna toplanacağını ifade etmektedir ki bundan yalnız insanların değil, hayvanların da ölümden sonraki hayatta
var olacakları, Allah'ın huzuruna varacakları anlaşılmakta<.lır.
Kur'an, istisnasız bütün hayvanları, sosyolojik kurallara tabi birer
ümmet kabul ederken Kur'an'ın tebliğeisi nasıl olur da kara köpeği, falan veya fiıan hayvanı şeytan kabul eder? Bunlar, ~üşüncelerinedestek bulma çabasında olan insanların, sözlerini Hz. Muhammed'e dayandırma ihtiyacından kaynaklanmış aktarımlardır. Zaten Hz.
Ai~nin, bu sözü söyleyene:
"- Siz, biz kadınları köpek ve eşekle bir mi tUtuyorsunuı?" şeklinde itiraz etmesi de bunu açıkça göstermiyor mu? Hz. Aişe, gerçekten Peygamber'in söylemiş olduğu bir söze itiraz eder miydi?
8a'I'ıo Koca anlamıoda kullanılması, kadını aşağılarnaz.
Dursun, çarpıtmalacına devamla diyorki:
Kur'an'da "koca"ya 6 kez "BAL" denir. (Bkz. Bakam: 228; Nisa:
128; Nur: 31.) Bir başka yerde de bir "put"a, "tanrı"ya "Ba'l" dendiği
görülür. (Bkz. Saffat: 125). "BaT', söz konusu dinlerin kaynağının biçimlendiği dönemlerin Fenikelilerinde "en büyük Tanrı"dır. Ve "efendi" anlamındadır. Tıpkı "Rabb" gibi, tıpkı Yunanlıların "Adenis"i gibi.
Çünkü ikisi de "Ba'!" den kopya. (Bilgi için bkz, Prof. Dr. Philip Hitti,
. Tarihu Suriyeve Lübnan ve Filistin, s. 125-126.)
"Efendi" anlamlı bir "put", bir "tanrı" olan "Ba'!" adı, Kur'an
ayetlerinde neden "koca"ya da verilmiştir?
Bu, "koca"ya ve "karı"sına nasıl bakıldığını da ortaya koymakta.
"Koca"., Kur'an'da "karı"sının "efendi"sidir. Aynı zamanda da bir tür
"tann" durumundadır "kan"sı için. "Ba'l" denmesi bundan .
Koca "efendi" olunca, "karı"sı da, ne denli "özgür (hucre)" sayılırsa sayılsın; "dişi köle (cariye)!' sayılır. "Dişi köle" gibi. "alınıp satılması" yoktur. Ama kocaya verilen yetki, karı için uygun görülen konum, kadının "alınıp satılmaya" yakın bir durum sergiler. Sonuçta "kadın", bir tür "mal" sayılır.
Böyle olduğuiçindir .ki, Kur'iin'da, SAd suresinin 23. ve 24.
ayetlerind~ "kadın"a ~dişikOyun anlamına gelen '''Na'ce" denmiştir.
(Bkz. Tefsıder, ömeğın Taberi, Camiu'l-Beyan, (23192-97.) (Din Bu
'. III. 162) .'
**.
Ba'l kelimesi, ashnda bir putun adı ise de dilde kullana kullana
zamanla anlam değiştirmiş, sahip manasında kullanılmıştlİ'. Bunu koca
anlamında ille defa kullanan, Kur'an değildir. Kur'an'dan öncekizamanlarda artik bu kelime, koca anlamında kullanıhyordu. Kur'an da
kullanmıştır.' " .
Kaldı ki bu kelime, koca için ,kullanı1dl~ gibi kadın için de kul1amlırJşte as-Sıhah fi'l-Luğati ve'l-Ulum adlı lugatin açıklaması: .
"Baıı, koca. çoğulu: bu'Ule'dir. Kadına da zevc ve zevcedendiği
g~~i~'l ve ba'le de denilir. Ba'l, aynı zamanda damarlarıyla su içti-
~~·ıçı.nsulanmağa ihtiyaç göstermeyen hurma demektir. Bi~al:'erkeğin,
aılesıyle eğlenmesi,sevişmesidir. Keza kadının, kocasıyla sevişmesine
de mü~~'ale denilir. Dehşetedüşen erkek hakkında dili geçmişzaman kıpıyle ba'ile, deniHr. Dehşete düşmüş kadına da ba'le denilir." ,
(as-Sıhah; S, 76, Beyriit 1975)
. Görülüyor ki koca için ba'l adının kullantlması,kadınin. onun
malı, kölesi anlamını taşımaz. Çünkü aym isim, kadın için de kul1anıhr.-Bu durum da bu kişinin ne kadarard niyetle hareket ettiğini kanıtlamaktadır. ' '
Kadın, erkeğin kölesi değildir. Eğer köle ol~ydı, erkek üzerinde
hakkı olmazdı. Oysa Kur'~,kadın ve erkeği, karşılıklı olarak birbirleri üzerinde hak sahibi göstermektedir:
"Erkeklerin, kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların
da erkekler üzerinde hakları vardır." (Bakara: 228)
Dursun, kendi 'icadı olm'. bu hayati ba'l konusundaki savını şöyle
sürdÜ(Üyor:
-!'Hadislerdeki açıklamaya da uygundur bu. Muhammed'in anlatımına göre koca "rm" yani çoban, onun. karısıysa "raiyye"den yani sü~
rüdendir." .
-
Sözünü ettiği hadiste: hem erkeğin, hem de kadının, ailelerine
sahip çıkmalan, çocuklarına iyi bakmalan, onları iyi yetiştirmeleri
öğütlenme~tedir. Hadisinash şöyledir:
"Hepiniz çobansınız, her biriniz, sürüsünden sorumludur. Imam
(devlet başkanı) çobandır, sürüsünden sorumludur Erkek ailesinin
çobanıdır, sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinde çobandır,
sürüsünden sorumludur. Hizmetçi, efendi~vinin malı üzerinde çobantiır, sürüsünden sorumludur. (Hadisin aktarıqsı Abdullah ibn Ömer)
demiş ki: Sanıyorum (peygamber): 'Adam, babasının malımn çobanıdır, sürüsünden sorumludur. Her biriniı çobansınız ve sürünüzden
sorumlusunuzl" dedi."{Buhafı, Cum'a: ll, Cenaiz: 32, İstikraz, 20;
Müslim, Imaret: 20; EbU Davlıd, Imaret: 1; Tirmizi. Cihad: 27)'
Görüldüğü üzre hadiste erkek için rm (çoban) ta'blrikuJlarııldığl
gibi kadın için de aynı tabir kullanılmıştır. Erkek; ailesinin üstünde ..ai
(çoban) olduğu gibi, kadın da raiy~ (çoban)dır. Yönetirnde bulunan da,
yönetliklerinin üzerinde rai(çobanjdır.
Hadisin amacı, bir kesim insanlarıçoban, ötekil,eri de onların sü- '
rüsü yapmak değil, sorumlulukrnevkiin~olan kişileri, görevlerini iyi
yapmayı;ı, sorumluluklarıaltında bulunanlarıkoruyup koJlamağa yö-
neltrnektir. Hadisin sonunda da "Hepiniz çobansınız ve hepiniz, güddüklerinizden, yani yönettiklerinizden sorumlusunuz." buyurolmuş-'
tur.
Bu olağanüstü güzel vecizeyi, böyle yanlış değerlendirmek, çarpıtmak insmın, dürüstlüğün neresine sığar?
Dursun, daha sonra şu yargıya vanyor:
"Sürüdekiler, mallardan ol~şur. Bu durumda, İslam düşüncesi,
kadını sürüden saymakla da ona "mal", "erkeğin malı" gözüyle baktığını bir kez daha ortaya koyar." (Kitap: 3, s. 163).
Hadisi gördük. Hadiste, "kadın, erkeğin raiyyesidir" diyebir anlatım yok. Buradaraiyye de, hayvan anlamında sürü değil, yönetim al-
'lında bulunanlar, yani halktır. Kadın, erkeğin raiyyesidir, diyelim, hadiste ev halkı, çoluk çocuk da kadının raiyyesi olarak anılır. Yani ev
halkı, çoluk çocuk, hizmetçiler, kadının malı mı oluyor? Bu ne biçim
Çarpıtma, garazkarlık, bağnazlıktır! ÖOyargl, insanı sağlam düşünceden uzak tutuyor.
Dursun, sözlerine devam ediyor:
"Aynı temelden dolayıdır bu da. Yani İslam, kadını mal-mülk
gördüğü için. Bir malın, mülkün sahibi, dilediği zaman bu maldan
mülkten vazgeçebilir. Kaldınp atabilir, satabilir.' Kimse karışamaz.
Ama bir malın, mülkün, kendi sahibini atabileceği, satabileceği düşünülemez ... " (III. K s. 163)
Düpedüz yalandır bu cümleler. Erkek, geçinemediği karısını boşayabilir. Bunun da şartları vardır. Mahkemesi vardır, şahidi vardır.
Boşanmanın en az oldu.ğu ülkelerin, İslam ülkeleri olduğu, herkesin
bildiği bir gerçektir. T. Dursun,t. Arsel ne derse desin. Gerçek budur.
Ne ise geçelim onu.
"Satabilir" sözü, yalan ve iftiradır. Hem de kasıtlı yalan. Aslında
bu zat, 162. sayfada özgür kadının "dişi köle" gibi alınıp satılması
yoktur" derken, 163. sayfada kadının satdabileceğini söyleyerek kendi
A) Karı ve kocanın her ikisinde de' bulunabilecek kusurlar,
Cünun,baras
B) Yal~ız kocada bulunan kusurlar, Cebb, ane, i'tiraz ve cüzam.
c) Yalnız kadında bulunan kusurlar: Afeı, kam, ratk.
/ a. Cünun, delilik; baras, alacalık; cüz3m da biliPen hastalıktır.
Hanefi mezhebi, bu bölümdeki kusurlarıayrılık sebcbtgönnez, Fakat
~ Maliki mezhebine göre Kan-kocanın her ikisinde cıe bulunabilecek
kusur dörtlür:Oelilik, cüzam, baras (alacalık) ve azyete'dir. Azyete,
ilişki esnasında büyük abdestini kaçıtrnaktır. Maliki mez~e~ine .gör~
karı kocanın hangisinde bu kusurlardan biri bulunsa, ötekinın, nılcA~1
fethetme hakkı vardır. HanA kendisinde de aynı kusur bulunsa ~I,
yinekarşı tarafın kusurundan ötürü ondan ayrılma hakkına sahıptır.
Çünkü insan kendinden iğrenmez de başkasında olan aynı hastalıktan
iğrenir.
Miliki mezhebi~ bu konuda kadına daha çok hak tanımıştır:
Nikahlan sonra koca delirirse kadının fesih hakkı vardır. fakat
nikahlan sonra kadın delilirse kocanın fasih hakkı.yoktur. Zira koca
daha güçlü olduğundan, kadının vereceği zararakarşı kendisini koru-
yabilir. Akitten önce veya sonra erkekte cüzam illeti bulunması duru.
munda, kadının fesih hakkı vardır ama, akitlCn sonra kadında cüzam
illetinin oluşması, kocaya niqhı fesh hakkını vermez. (el-Fıkh ala'l- .
mezahibi'l-erbaa: 4/191-192).
Baras (deride oluşan alacalık), akiuen önce oluşur ve çok miktar~
da olursa, her iki tarafa da fesih hakkı verir. Ama az miktarda olursa
ihtilaflıdır. Akİtten sonraki az miktarda olan baras, nikiihı bozma nedeni değildir. Faka,t miktarı çok olursa, kadına fesih hakkı· verir ama
erkeğe vermez (Aynı eser, s: 182).
tfişki esnasında gaitasını tutamamak demek ,olan azyete, akİtten
sonra erkekte görülürse kadının fesih hakkı vardır ama kadında görülürse erkeğin fesih hakkı yoktur.
b. Erkeğe özgü kusurların: cebb, aneh, hisii' ve itiraz olduğunu
söylemiştik ..
Cebb:Penisin ve husyelerin kesik olmasıdır. Ane: Penisin, cinsel
ilişki kuramayacak derecede küçük, yadaanormal ölçüde büyük olmasıdır. Hisa, husyelerin küçük olmasından veyaburkulmasından ötürü meni sıVısı çıkmaması durumudur. İtiraz da, organın sertleşmemesidir.
Erkektebu kusurlardan biri bulununca, kadının nikahı feshetme
hakkı vardır. Hanefi ve Şafiilere göre adam; karısını arzu etse bile
onunla cinsel ilişki kuratnıYorsaanin (ilişkiye yaramaz) sayılır. (Aynı
eser: 4/196).
Hanemere göre sadece erkeğe özgü olan cebb, ane ve hisa' kusurlarında kadının fesih hakkı vardır, diğerlerinde yoktur.·
Erkek, kadının geçimini ve konutunu sağlamak zorundadır. Eğer
kadının yiyeceğini, giyeceğini veya konutunu sağlamazsa kadın,
nikahı feshetme hakkına sahibolur. Bu konuda damezheplerin görüşleri arasında değişiklikler vardır: .
Kadının daha çok lehinde olan ŞAfiimezhebinili görüşü şöyledir:
i
E~r koca, kans~nın asgari geçimini, yani yiyeceğini. giyeceğini
ve oLuracağl çvi sağlayamazsa iki yol vardır:
, Ya kadın buna sabreder, kendi malından harcar, harcadığınl koca~
.sının Uzerine borç sayar. Kocası bolluğa çıkınca kadın, harcadığını ondan alır.
Ya da sabreLmez,evliliği feshelmek üzere dava açar. Yargıç, kocanın gerçekLengüç durumda olup olmadığınıanlamak için üç gün süre LÜnır.Dördüncü günün sabahında ya kendisi nikahı bozar veya kadına niklillı bozmasını emreder. Eğer bulunduğu yerde mahkeme yoksa
kadııı, kocasına üç gün süre tanır, dördüncü g,ünün 'sabahında,kendi
kendisini kocasından ayırır (el-Fıkh,ala'l-mczahibi'l-erbaa: 4/582).
FesihLen ayrı olanık kadın, nikah ~ıyılırken. boşama hakkının
kendisine veıilmesini şart koşar da erkek builu kabulederse, kadın istediği zaman kCL/ii kendisini boşayabilir. Kadına boşama yetkisi verilmesine 'ııfviddcnilir. . ..
Bir de kadın, kocasından herhangibirnedenleayrılmak diler de
,kocası onu boşa'n,r~sa, kocasııuı bir mal veya para vererek onu ayrılmağa fazıedebilir. i3uııada hul' dcnilir. Bu iki konuyu; 'bu kitabın Kadın Hakları bölümünde açıklaf!llşuk.
GörUldüğü [j-~rA,:s:üın hukuku, hiç de Dursun'un iddia ettiği gibi
kadını erkeğin mahk:iınu yapmaırtış,-gerekli durumlarda ona nikilhı
boı.ma, hatta kendil'i boşama hakkı dahi tanımıştır.
Turan Dursun. uydurma hadi~lerden söz ederken: "tsıfım Hukukunda genelkurallarınkiminin liyetc, timinin dchadislere dayandırıl- ..
dığını; bu hadislerden. bir bölümünün uydurITiaolduğunu" söylüyor ve
örnek olarcık da: "az-zaı'uraL ıubihu'I-mahzurat: Zorunlu durumlar, sa"
kıncalı şeyleri sakıncasız yapar.~' kuraıim anıyor.
Bu söz, hadis değildir, ama anlamı Kur'an'a uygundur. Kur'an-ı
Kerim, yasak olan etleri ve yiyecekleri anlatırken: "Femeni't-ıurra
ğayra bağın veld adinfeta isme a/eyh: Zorda kalan kimsenin taşkınlık
yapmadan; başkasının hak/ana saldırmadan bunlardan yemesinde bir
sakınca yoktUr." (Bakara: 173, En'am: 145, Nahl: 115) buyurmakta-
.dır.
İşte buayete dayanarak "Zorunlu durumlar, sakıncah şeyleri sakıncasız yapar" kuralı konmuştur. Daha doğrusu ayet, birkanun maddesi yapılmıştır. Söylene söylerte de hadis sanılmıştır. Gerçekte bunun
hadis olmadı~ını elbette hukukçular bilirler.
Hukukçular bu kurala dayanarak: ihtiyaç durUmunda bo~ındaki
lokmayı bir yudum şarap ile aşağı indirmenin caiz oldu~unu söylemişlerdir (bkz. Keşfu'l-hafa: 2/45).
• Kur'iln, Kadına liKoyun" mu Demiş?
Dursun'a göre: "Böyle old~ğu içindir ki Sad Siiresinin 23-24.
ayetlerinde, kadlf!a, dişi koyun anlamına gelen "na'ce" denmiştir." diyor (III. K. s. 162)~
Tam bir çarpıtma ve tahrif.önce Kur'an, kadına na'ce demiyor,
TeveaCtaki bir hikayeyi anlatıyor. Tevrat hikayesinde geçen bu söz,
peygamber Natan'ın, kumandanının karısına göz dikmekle hata etmiş
olan mıvud'u uyarmak üzre sOyledi~i bir temsildir. Şimdi Kitfıb-ı Mukaddes'ten olayın özetini anlatalım;
"Davfıd, bir sabah evinin damında gezinirken, karşı evde yıkanan
bir kadın görmüş. Çok hoşuna giden bu kadını çağırtıp onunla yatmış.
Kumandanlarından Urya'nın karısı olan bu kadın, gebe kalmış ve·
Daviid'a haber salıp gebe kaldı~ını bildirmiş. Kadınla evlenebilmek
için Daviid, kumandan Urya'yı ön cepheye tayin etmiş. Ueya ölünce
Daviid bu kadınla evlenmiş."
"Davfıd'un yaptığı, Allah'ın zoruna gitti~i için Allah, peygamber
Natan'ı Davlıd'a göndermiş. Natan demiş ki:
"- Bir kentte biri zengin, öteki fakir iki adam vardı. Zengin ada- .
mın pek çok koyunları ve sı~ınları vardı. Böyle iken zengin adama bir
misafir gelince, kendi koyunlarına kıyamadı~ından, konu~una ikram
için fakir adamın kuzllSunu aldı. "
"Peygamber Natan, bu adama çok kızdı~ını gördüğü Daviid'a demiş ki:
"- İşte o adam sensin ve Rab bu işe çok kızdı, senin gözlerinin
önündekarılarını alıp komşuna verce~ini; komşunun, gÜReşin gözü
önündesenin karılarınla yataeağını söyledi. Davud:
"- Rabbe karşı suç işledim, dedi. Natan da:
"- Rab da senin günahını sildi! dedi." (II. Samuel: 12. s. 315-317)
İşte Kurlan, ayrıntıya girmeden, bu olayı şöyle özetlemiştir:
"Sana o davacıların öyküsügeldi mi? Hani odasının duvarına
ttrmanmışlardı: DavUd'un yanına girmişlerdi ve DavUd onlardan
korkmuştu. 'Korkma, dediler, biziki davacıyız: Birimiz, ötekinin hakkına saldırdı. Simdi sen aramızda hak ile hükmet, zulmetme. Bizi yolun ortasına (adalete) götür. Bu kardeşimin doksandokuz koyunu
var, benimse bir tek koyun um var. Böyle iken 'Onu da bana ver' dedi.
Ve konuşmada bana ağır bastı.
"DavUd, dedi ki: 'Andolsun o, senin koyununu, kendi koyunlarına
katmayı istemekle sana zulmetmiştir. Zaten ortakların çoğu, birbirine
zulmetmek ister. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar bunun dışındadır ki
onlar da ne kadar azdır!'
"DavUd, bu dava ile kendisini imıihan ettiğimizi anladı ve Rabbinden bağışlanma diledi, eğilerek secdeye kapandı ve (bize) yöneldi. Biz de ondan bu(kusuru)nu affettik. Yanımızda ona bir yakınlık ve
güzel bir gelecek vardır." (Sad Siiresi: 21-25).
Görüldüğü üzre ayettena'ce kelimesi, kadın de~il, peygamber
Natan'ın, temsil olarak anlatb~ı koyun demektir. Natan, Daviid'a, yapmış olduğu işin kötülüğünü, böyle bir koyun, kuzu misaliyle anlatmış-
tır. Kur'An da ibret için Tevdt'ta ve şerhlerinde anlatılan bu olaya
işlret etmiş, ancak Davnd hakkında kuşku uyand~ aynntıya girmemi4tir.
ı
~u olayda verilen ders, insanın, bir başkasının malına, karısına,.
mevkiine göz dikmekten, bencillikten uzak durmasıdır. Bunun, kadını
aşağılamakla en ufakbir ilgisi yoktur.
L- KÖLELİGİGETİREN, DİNDEGILDİR
T. Dursun, III. Kitabımn 1.68.sayfasında Tevrlt'tan bazı cümleler
vererek dinl~re göre köıenin, sAhibinin malı oldupu, kölenin, öldüresiye dÖvülebrleceAini; Kur'An'dada "kölelik" kurumunun var olduAnnu iddia ediyor.
Şunu bilmek ıazım ki köleliği getiren, dinler de~iIdir. Toplumda
güçlUler, zayınan kölelCşıirmişler ve bu kunımu dünyaya yaygınlaştır-
.•mışlardır. Dinlerde gelmiş, tüm dünyaya yaygın. olan bu uygulamayı
ka1dıima imkanı bulamamıştır. Tevraı'ıanaldığı·alınıılar, İsrail oğullatın~n ileride egemen olacağını belirterek 'xahtıdilere umut ve moral
vermek amacını taşır. Yoksa dünyada olmayan bir şeyi ilk defa
dünyaya getirmez.
İslama gelince, Kur'an, insanlık bakımından köle ile efendi arasında ayınm yapmaz. Kur'an değer ölçüsU olarak köleliği, efendiliği
değil, takvayı esas almıştır: "Sizin en deterli olanınız, en çok korunanmızdır." (Hucurat: 13).
Kur'An-ı Kerim, inançlı bir köleyi, inançsız bir özgUr ve zenginden üstün görmektedir: "Allah'a orıak Jcoşan·kadm,·hoırmuza gitse
dahi, inanan bir cariye, ortak koşan özgllr tir kadından iyidir. Ortak
koşan erkekler de inanıncaya kadar, onları (kadınlarınızla) evlendir-
meyin. (özgür bir erkek) hoşunuza gitse dahi, inanan bir köle ortak,
koşan bir adamdan iyidir ...••(Bakara: 221)
Eğer İlahi kitaplar ve özellikle Kur'fuı,köleliğin, zayıflann yanında olmasaydı, ilk önce Peygamber'in çevresinde köleler ve zayıflar
toplanma~;R. Peygamber'in çevresinde bu zayıf insanların toplanmasından dolayıdır ki zengin insanlar, onlarla aynı mecliste bulunmak istememiş,Peygamber'e, yanına gelip kendisiyle konuşmaları için ozavaııı kimseleri yanından kovmasını önermişlerdi. İşte bu münasebetle
şu ayet inmişti:
"Sabah akşam Rablerinin rızasını isteyerek, O'na yalvaranları
kovma. Onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından
da onlara bir sorumluluk yok ki, onları kovup da zalimlerden olasını"
(En'fun: 52) .
Yalnız ,Hz. Peygamber'in değil, diğer peygamberlerin de çevresinde ilk önceyoksullar, köleler, yani ezilen kesim toplanmıştır.
Kur'an,. bu hususu, Hud Peygamber'in kıssasında sembolize eder:
"Hud kavminin ileri gelen inkarcı grupu dedi ki: 'Biz, seni de bizim gibi insa,! görüyoruz ve sana, bizim basitgörüşlü ayak (akımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz." (Hud: 27)
"Yoksul A'ma için Peygamber'in uyartıması"
Hz. Muhammed, Kureyş liderlerinden biriyle konuşurken, kör ve
yoksul Abdullah geldi. Söze karışacak, Peygamber'den, kendisine
Kur'an okumasını istedi. Kendi yanlarında yoksulların bulunmasından,
bu liderlerin hoşlanmadığını bilen Peygamber, Abdullah'ın söze karışmasından rahatsız oldu ve suratını astı. Abdullah'ın söze karışmasına
canı sıkılan zengin adam da kalkıp gitti.
İşte bu münasebetle inen aşağıdaki ayetler, Peygamber'in davranışını eleştirmekte, yoksulu onore etmektedir. .
"Surat astı ve döndü: Kör geldi, deyi. Ne bilirsin, belki o arınacak? Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak? Kendisini
zengin görüp tenezzül etmeyene gelince; sen ona yöneliyorsun. Onun
arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, saygı duyarak
gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır, o ayetler bir hatırlatmadır. Dileyenonu düşünüp öğüt alır!"(Abese: 1-12)
Yukarıdaki ayetler, dinin, yoksulun, zavallının yanında olduğunu
ortaya koymaktadır.
Peki öyle ise Kurtan, nedenköleliği tamamen kaldırmadı?
Dediğimiz gibi binbeşyüz yıl öncekidünyada bunu birden bire
yapmak imkansız idi. Çünkü insanları bazı alışkanlıklarından ayırmak
mümkündür ama büyük çıkarlarından ayırmak çok güçtür. Kölelik,
dünyaya yerleşmişti ve hali ,vakti yerinde olanların köleleri vardı.
Bunların elinden birden bire kölelerini almak, onların yeni dine direnmelerine neden olurdu.
Ayrıca müslümanlar, varlıklarını sürdürebilmek için savaşmak
zorunda idiler. Düşman kendilerinden aldığı tutsakları köle yaparken,
müsıümanlar onlardan aldıkları tutsakları serbest bıraksalardı, bu durum, düşmanın saldırı cesaretini kamçılardı.
Ve benzeri bir çok nedenle kölelik tümden kaldırılmamıştır: ama,
kaldırılması yolunda ileri adımlar atılmıştır:
I. önce birer mal sayılan bu insanlar, mallıktan insanlık düzeyine
çıkarılmış ve ruhsal değer bakımından efendileriyle eşit yapılmıştır.
2. Efendiler, kölelerini öldüresiye dövme hakkına sahip iken
İslam bunu yasaklamış, kölelere,' hizmetçilere iyi bakılmasını öğütlemiştir.
3. Eskiden köle öldüren özgür insan öldürülmezken, İslam bu konuda insanlar arasında ayınm yapmamış, köle öldürene de kısas hükmü vermiştir.
4. ÖZgürlUgünü kazanmak isteyen kölelere bu imklnın verilmesi
emrediimiştir: "Ellerinizin altında bulunan(köle Ye cariye)/erden,
miiJcaıebe (özgüd,ük andıaşması) yapmak isteyenlerle -eger kendilerinde hay" (borcunuödeyecek mal) oldugunu bilirseniz- müh2tebe
yapın ve Allah'msize verdiğimalından onlara da verin/ .." (Nur: 33)
Mü/cô,tebe, belli bir para karşılıgında efendisinden özgürlügünü
satın alma akdidir. Köle, efendisinden böyle bir istekte bulunursa
A .". . t
ayetın hükmüne göre efendisi buna razı olmak,' zorundadır. Hz.
Ömer'in özgürlü#ünü satın almak İsteyen kölesine/bu fırsatltanımak
istemeyen Enes'i sOpalaması: "Onlarda birhay" bilirseniz '(yani onlar söz verdikleri parayı saglayacak durumda iseler) onlarla mülcatebe
ediniz!" Ayetininzorunlulukbildirdigi kanısında ~Idugunu göstcrir
(Metatihu'l-tcıyb: 231217).
5. Kur'an-ıKerim, mevcut kölelerin özgürlü~ekavuşturulmasını
ibadet saymış ve bazı günahların ..ba#ışlanma~ı için de önce köle
azadını (özgürlüğe kavuşturmayı) şart koşmuştur.
a) Etti#i yeminden dönmek isteyen, eğer imkanı varsa köleyi ö,zgUrlüğe kavuşturacaktır (Maide: 89). '
b) Eskiden bir çeşit boşama sayılan zıhar uygulamasını kaldıran
.Kur'an, böyle bir şcy yapanın da köle azadetmesini gerekli görmüştÜr
(Mücadele: 3) .
c) fIatfi ile adam öldüren de, bunun sorumlulu#undan kurtulmak
için köle azadedecektir (Nisa: 92)
6. Kur'ful,özgürlü#ünü kazanmak isteyen· kölelere bir yardım fonu da oluşturmuştur. zekAt verilecek sekiz sınıftan biri de özgürlü~ünü kazanmak isteyen kölelerdir (Tevbe: 60). .
7. Kur'an-ı Kerim, insanlığa. köleliği, aşılması gereken bir geçit
olarak göstermiş ve bu geçiti geçemeyen, y~j köleiili kaldırmayan -
insanları, çok önemli bir görevi yapmamakla kUSurlu görmüştür. Pey- ,
gamberliğin başlangıç yıllarında inen sôrelerden Beled Süresinde şöy"
le buyurulur:
"Fakat o, sarp yokuşa atılalnadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen
n,ereden bileceksin? Bir boynu (köldik I.indrinden) tözmek, yôhut
. ".
açlık gününde doyurmaktll':Akrabii olan )'t'timi, YÔ/lIlthiçbir şeyi olmayan zavallıyı." (Beled: 11·16).
Bu ayetlerde, sarp yokuşlu tcpeyi oluşturan güzel huylar sayılıyor. Bunlar: Bir boynu kölelik zincirinden çözmek, yani bir köleyi özgürlüge kavuşturmak; açlık, kıtlık zamanlarında akraba olan yctime,
ya da yoksulluktan perişan insana yemek yedinnektir.
Bir çöl Arabı, Peygamber'c: "Bana, yaptığım zaman kurtuluşa
ereeeğim bir iş söyle" demiş. Peygamber: "Bir boynu çöz, bir canı
özgürlüge kavuştur!" diye yanıt vermiş. Adam: "Bu.ikisi aynı şey degil mi?" diye sormuş. Allah'm Elçisi: "Hayır, canı özgürlüğe kavuş-
.furman, yalnız o kimseyi serbest bmıkmand", Boynu çözmen ise,
Of/un, özgürlüğe kavuşması için para yardımında bulunmandır." buyurmuş (et-Tcshil: 4/201).
ı~'te bunlarköleligin kaldırılmasına doğru atılmış büyük adımlarKöleligin iki kaynagı vardır: 1) Savaş tutsakhgı, 2) Satın alma.
Aslında köle olmayan kimse satılamaz. Bundan (lolayı kölelittin
tek kaynagı kalmaktadır ki o da savaş tUL<;akhgıdır.Savaşta alınan tutsakların köle yapılıp yapılmaması, o zaman için kumandanın takdirine
bırakılmıştlr. Kur'ful'ın gösterdigi hedefe bakıısaydı, kısa zaman sonra
köleligin kaldırılması gerekirdi. Ama maalesef müslümanlar bunu yapamamışlar, böylece Kur'an'ıo gerisinde kalmışlardır. Bu bir eksiklik
olsa da kabahat başa dinin temelinde degil, uygulamadadır.
Kur'An'ın yanında Peygamberimiz de, sözleriyle, insanları, mev-
cut,köl~!eri özgür~ü~e kavuştunnaya leşvik etmiş, diger yandan da Allah ~nhor ~~ga~ bır ınsanı köle yapan kimseye, Ahiretle hasım olacagrnı söYloemıştır,kı bu hadisin ruhu uygulansaydı, mevcut köleler dışında
artık bır daha ınsanlar köle yapılmayacak ve kölelik,kendiliginden ortadan kalkaCaktı.
Kutsal Hadis olarak: gelen bit Hadisin metni ve anlamışö~ledir:
ti: EMhüreyre (r.a.), Peygamber (s.a.v.)'inşöyıe dedigini rivayet et-
;~~L:; .r~i',:;~ LJ~ jLi rJ..:;:;~.).t,;." tı4ı "
• 1_ - .,;10 •• ,... •• .• . .• ••
""""" 4111 J- ~l .:.ıs- " illI • " •••• , i" , i. '... ,
'. . -.', .".....)",r.f' -i: .:.ıs- ~ ..:tl .:r. ~ .•:i Ci
t~~;j;~ (J -ı:~f j.;.; ~~ı i'Y. ~ ~f~*
~i j~j~ ~J
(t # •• • •• 1"· ..,.. ,· ..•..•..•.. ' .. '"
. '"j':"1 •••..•.••.• ~1) y j.".:-.I.t i ..>oi :.,;.(;.:1 ı~' '.':-;.)SOO i: 1='
" .ı- .~.. ,;r.-;,ro. .,r;-.ı)~. \i,,>
"Allah buyurdu ki: 'Ben kıytimetgünu"nde u"ç I.··' . h
(da A '. • ., . Koışının asmı
vacısı)yımo Benım adıma söz verip de sözünü tutmayan; hür bir insanı :~llfJ pa:,asınl Yi~en ve çalıştırdı!ı işçinin ücretini vermeyen."
(Buharı, Buyu: 106, kare: 10; İbn Mace, RühUn: 4' İbn Hanbel M'
ned: 2/358) ., . , usİnsanlar~nnelerinden hür dogarlar. Bu toprak, hava ve su tüm ins~ların, hatta tümcanhların malıdır. Kendi yaşamına zarar verilmedıkçe, saldırılmadıkça hiç kimse bir başkasının y"lIı>mahill '1'-
den alam H' k' . '"Y"'''. ını e ın
• az. ıÇ ımse, anasından özgür dogan i~anı köle yapamaz.
Kur'an vahyi, Külli Ruh'tan, insanlıga doğa;n bir güneştir. p,
ufuklarda parladıkça insanlık günlük güneşlik dünyada mutlu olacaktır.
Birkaç asırdanberi şeytan, çeşitii yollarla insanların gönülleri~den
inancı sölç.mege çalışmaktadır.Bunu~ için Komünizmi iyibir vasıta
bulmuştu. Komünistler, dinin, insanıan uyuş~urmak için Burjuvazinin
bir sömürü icadı olduğunu söylediler ve bundan kurtulmak için, dinden uzaklaşmak gereğini vurguladılar.
Dinsiz dünyada cennet gibi bir hayat vardiyle yetmiş yıl, insanları
uyultular. Ama yetmiş yıllık uğraşları, gönüllerden dini sökemedi.
1979 yılında Azerbaycan'ı ziyaretimde NazııTıHikmet'in şiirlerini içeren bir kitapçık gördüm. Nazım bir dizesinde "İncil'in ve Kur'an'm
küllerini göğe savuracağız" diyordu.
Ama İncil ve Kur'an sönmedi, önündeki bulutları ya'rarak gür ışığıyla ortaya çıktı ve Nazım gibi nice inançsırları yaktı,küllerinide çukura savurdu.
Yetmiş yıl cennet va'diyle uyutulan, sadece malları değil, özgürlükleri, hatta bazan canları da alınan insanlar, tıpkı peygamberler devrinde olduğu gibi yine kurtuluşu, dinin çe\Tesinde toplanmakta buldular.
Sizdini, insanın gOIsnnden sökemezsiniz. Inançsız insan mutlu
olmaz, bedbaht olur. Din duygusundan uzak olarak yetişen gençlere
baıan, Avrupa'daki Amerika'daki durumu gözlerönüne getirin. Mutluluğu fuhuşta, içkide, diskotekte arayan insanlar mutlu mu 0luy6dar?
Bu kadar hırsl7llğın, kaynamanın, ıeıorün, cinayetin, masum insanlan
taram~nın sebebi nedir? Bu kadar inlihann,ıopluma yaydan Aids
beıaıarının sebebi nedir? O tasavvur ettiliniz inançsız toplumda mutluluk diye birşey bulamazsınız, bedbahtlık içinde boğulu,rSunuz, kurtuluş için feryM edersiniz ama anık çok geç olur.
Vaktiyle Kore'de savaşmıŞ bir subaydan dinlemiştim:
"air yüzbaşı arkadaşım, dine inanmazdı. Taruşınalanmızda hep
inkar ederdi. Fakat savaŞ'başladl, cephedeyiz, Mevzilere yerleşmişiz.
.Onıda bir askerin boynunda asılı bulunan hamaylı (küç~ Kur'an-ı
Kerim) gördU. Birden askerinb,oynuna atıldı· ve hamaybyı kopanp
kendi koynunasakıu. O zamandedimki:.
n_ Yahu arkadaş, burada da mı bencillik!? Şimdi sıkışınca kurtarıcı gördüğün Kur'~n'a sarılıyorsun ve önce kendi canının kunulmasını
dUşUnüyorsı,.ın."
O değcrli subay bunu anlatınca ben de şu ayetleri okudum:
"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'aözgü~ılarak O'na
yalvarırlar. Fakat Allah onları sağlıkla karaya çıkarınca hemen O'na
ortak koşarlar." (Ankeblit: 65).
"Insana bir zarar doklUlduğu zaman bize yalvarır. Sonra, ona
bizdenbir nimet verqiğimiz zaman: 11u, benim bilgim (çabam) sayesinde bana verildi' der." (Züıner: 49).
"Size ulaşan her nimet Allah'tandır. Sonra, size/bir sıkıntı dtJ/amduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız. Ama sizden o sıktnııyı /caldırınca, içinizden bir grup, hemen Rablerine ortalc koşar/ar." (Nahl:
53-54).
Insanı mutlu edeli, her zaman ve her yerde sarılacağı, başvuraca1
it, yardım dileyece~i Allah'ıdır. Bu inancı gönülden söküp alınca o insan aydınlığa çıkmaz, karanlıklara gömülür. .
Tannsal vahye sanlan insanlar, sa~lam bir d~teAe ~apışmış, he~
zaman kendilerine gUç verecek, yardım edecek bır varlıgı yanlannda
bulmuş olurlar. Bu, bir avunma de~i1, kendini var edenle beraber 01-
. madır. ..
Anne bağrına yaslanançocuknasıl kcndini güvende ve mutlu.~isderse Allah'ı inanan insan da kendini öyle güvende ve mutlu hısse-
:r. tmAn, insanı iyiye, doğruya,güzele,erdeme göıüren bir kılavuz;
mutluluk yolunu aydınlatan bir ışıktır:
.. "Kim tağulU inkar. edip Allah'(l inanırsa, muh~kk.ak. ki o, kopma~
yan s(lglam bir kulpayapışmıştır. Allah, işitendir" bılendır."
"Allah, inananların vellsidir. Onları karanlıklardan. aydınlığa Çıkarır. Ka/ir/erin dostları da. tağUııUr. O da onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır." (Bakara: 256-257)
15.05.1991, Çarşamba
SAMSUN
Soru ve Cevaplar
Güncel
Arşiv
Youtube Kayıtları
Ra'd Suresi Tefsiri
İbrahim Suresi Tefsiri
Hicr Suresi Tefsiri
Nahl Suresi Tefsiri
İsrâ Suresi Tefsiri
Hacı Muharrem Hilmi Efendi
ESERLERİ
Kur'an Ansiklopedisi
Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri
Tüm Eserler
Merak Ettİklerİnİz
Haram Olan Etler
Hz . İsa'nın Göğe Yükselmesi
Müt'a Nikahı
Nesih Nedir?
İsra ve Mi'rac
On Dokuz Sayısı ve Şifrecilik Safsatası
Reenkarnasyon
Ribâ (Faiz)
Şefa'at
Dosya İNDİRME
Kur'an ve Meali - Download
Sohbetler - Download
Tefsir - Download
Tefsİr Derslerİ
Asr Suresi
Yusuf Suresi
TV Programlarından Özetler
Ramazan Sohbeti 1.-4.- bölüm
Ramazan Sohbeti 5.-8.- bölüm
Tefsir Dersleri (1)
Tefsir Dersleri (2)
Sohbetler
Yunus'un Niyazı
Tasavvuf
Kİtap Tanıtımı
İlahi Aşk
Gönül Nurları
|
| Bugün 334 ziyaretçi (433 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|