 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
KAR BEREKETTİR
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Kar sevilirdi eskiden. O beyazlığı, saflığı, temizliği, yaramazlık yapan bir çocuğun tebessümü gibi biraz da kendini affettirircesine yağınca her şeyi unuturdu insan...
Hava bir türlü soğumadı, nerede yağmur, nerede kar derken, alın size iyi bir soğuk, iyi bir kar... Kim ne derse desin, bizim nesil şiddetli kışlara, adam boyu yağan karlara, ev saçaklarında insanı korkutan buz sarkıtlarına, göz gözü görmeyen tipilere yetişmiştir. Vaktiyle İstanbul’da Haliç, hatta Boğaz donarmış. Evliya Çelebi bir damdan ötekine atlarken kedilerin bile donduğunu anlatıyor. Mecidiyeköy’e, Levent’e kurtların indiği çok uzak bir zaman değildir.
Şahsiyeti bir yana, romantik şiirleri ve vecizeleri ile tanınan Cenab Şahâbeddin’in “Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş/Eşini gaybeyleyen bir kuş gibi kar” diye başlayan Elhân-ı Şitâ [Kış Nağmeleri] şiiri pek hoştur. O birbirine benzemeyen kar tanelerinin meleklerin kanatlarında ağır ağır yeryüzüne inişini pencereden seyredip de bu beyti hatırlamamak ne mümkün! Hüseyn Suad da Leyle-i Şitâ [Kış Gecesi] şiirinde “Bir gece hatırında mı, karlar/Bembeyaz etmişti kühsârı... Parladıkça o karlar üstünde/Lem’a-ı saf ile meh-i sermâ” beyitleriyle kar üzerinde parlayan ayı anar.
Gülme komşuna!
“Kar berekettir” derler. Çiftçi, iyi bir mahsul almak için tarlaların karla kapandığını bekler. Akıllı şehirliler, yazın susuzluk çekmemek için barajları dolduracak kar umarlar. Çocuklar, kartopu oynayıp kardan adam yapmak için karın yolunu gözlerler. Mamafih çocukken ne zaman kar ümidine kapılsak, büyükler bunu egoistçe bulur, “fakir fukarayı düşünmüyor musunuz” deyip ters ters bakardı. “Kibritçi Kız” hikâyesi bana çok tesir etmişti de, kar yağınca aklıma gelir, hüzünlenirdim hep.
Sabah kalktığında, her yeri ev boyu karla kaplı görmek ne heyecandır! Dışarı çıkmak mümkün değildir. Ele kürek alıp karı küremek lâzımdır. Böyle açılan yolun iki tarafındaki karın aylarca kaldığı olur. Sadece yolu değil, çıkıp çatı da kürenecektir. Yoksa maazallah evi çökertir. Kış uzun sürerdi eskiden, kar günlerce, aylarca kalkmazdı. Sokaklar buz tutar, yürümek zorlaşırdı. Pabuç üzerine lastik giyilir; bir de kaymamak için bez bağlanırdı. Zaten kışın mecbur olmadıkça dışarıya çıkılmazdı. Beyaz esaret başlardı. Kış geceleri eğlenceli olurdu. Erkekler selâmlıkta, kadınlar haremde toplanıp sohbet eder, oyun oynardı. Mısır patlatılır, kestane közlenir, kahveler içilirdi.
Masum yaramaz
Bazen güneş çıkar veya yağmur yağar, karları eritirdi. Çocuklar üzülürdü bu işe. Bazen ayaz sebebiyle güneş bile sözünü geçiremez; hele yağmurun ardına ayaz, karları iyice dondururdu. Cam gibi buz olurdu. Artık düşen düşenedir. Düşene gülünür, sonra vicdan azabı duyulurdu. Korkardı insan, “gülme komşuna” hesabı.
Çocuklar buzdan da memnundur. Zira kızak kayılacaktır. Yokuşun başından aşağıya, şimdi adrenalin diyorlar. Kızak yok ise tahta parçaları ne güne duruyor. Çocuğa eğlence mi yok. Her istediği temin edilmiş şimdiki çocuklar dönüp de bakmazlar.
Kar sevilirdi eskiden. O beyazlığı, saflığı, temizliği, yaramazlık yapan bir çocuğun tebessümü gibi biraz da kendini affettirircesine yağınca her şeyi unuturdu insan. Kimse kar yağınca fırınlara koşup, ekmek almazdı. Çünki ekmek evde pişerdi. Günlerce evden çıkılmasa, kilerde yetecek erzak olurdu. Kar değildi milletin şikâyet ettiği. Karlar erimeye başlayınca, Mart’ta, Nisan’da, ortalık çamur, balçık olurdu. İşte en kötü zaman buydu. Yürümek, buzdan da zor olurdu.
Tahtı kaydıran kar
Kar yağışının hüsrana uğrattığı kişiler de var elbette. “Yağmayın yollarıma, durun kar taneleri” diyen şair, sevdiğine kavuşmaya mâni olan kara sitem eder. “Her yerde kar var, kalbim senin bu gece” mısraı uzaktaki sevgiliye bir mesajdır. Nazım Hikmet’in de “Kar kesti yolu, sen yoktun” diye başlayan bir aşk şiiri vardır. Kar, bu tatlı, latif tabiat hâdisesi, icabında sert olup, insanlara çok sıkıntılar da yaşatabilir. Kışı uzun süren yerlerde eskiden kar sebebiyle aylarca yolu açılamayan köyler, şehirler vardı. Van’ın Bahçesaray (Müküs) kasabası rekorlarıyla tanınırdı.
Cevat Fehmi’nin “Buzlar Çözülmeden” diye bir piyesi vardı; filme de alınmıştı. Kaymakam, kar sebebiyle tayin edildiği yere varamaz. Bu arada kasabaya gelen bir deli kendini kaymakam diye tanıtır. Kar, nelere kâdir! Kışın nakliye kızaklarla temin edilirdi. Kuzey memleketlerinde köpeklerin çektiği kızakları, bizde başka zaman araba çeken atlar çekerdi. Tipide, ayazda, açıkta seyahat! Dizlerin üzerinde kürk veya battaniye varsa bir derece tahammül edilir.
Kar yüzünden nice kumandanlar savaş kaybetti; nice hükümdarlar tahtından oldu. 1812’de koca Napoléon ordusunu, 1943’de de Hitler’i Ruslar değil, kar yendi. İki padişah tahtını kar yüzünden kaybetti. Sultan Genç Osman zamanında şiddetli soğuklar oldu. Boğaz dondu. Şair “Bin otuzda derya dondu, bendeniz geçtim” diye tarih düşürmüştür. Rumeli’den İstanbul’a iaşe getiren gemiler limana yanaşamadı. Pahalılık, ardından kıtlık, padişaha tahtını ve hayatını kaybettirdi. Benzeri soğuklar kardeşi Sultan İbrahim zamanında da oldu. Bu padişah da tahtını ve hayatını kaybetti. Eski insanlar, başa gelen âfetlerden birisini mesul tutardı. Avrupalılar, veba salgınının Yahudilerin suçu olduğuna inandığı gibi; bizde de soğukları, padişahtan bildiler.
04.01.2016
VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR”
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bülbülü altın kafese koymuşlar; ağlamış, inlemiş; demiş vatanım! Vatan, sadece insanın doğup büyüdüğü, atalarının gömüldüğü, akrabalarının yaşadığı yer midir?
Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde vatan kelimesi, bir kimsenin doğup büyüdüğü, yaşadığı, karar kıldığı, özlediği yer olarak geçer. Fıkıh kitapları, bir kimsenin devamlı yaşadığı (vatan-ı aslî), geçici kaldığı (vatan-ı ikâmet) ve uğradığı (vatan-ı süknâ) olmak üzere üç çeşit vatandan bahseder. İlk devir müelliflerinden Câhiz, vatan sevgisine dair risâlesinde, vatan sevgisinin yaratılıştan gelen bir his olduğunu söyler. “Vatanında sıkıntı çekmen, gurbette bolluk içinde yaşamadan daha iyidir” der. Hazret-i Ömer’den,“Allah beldeleri, vatan sevgisi sayesinde ma’mur etti” sözünü rivayet eder. En şiddetli vatan sevgisinin de, Türklerde olduğunu ilâve eder.
“Vatan sevgisi imandandır”, hadis-i şerif olarak meşhur olmuştur. Nitekim Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde ve Mektûbât-ı İmam-ı Rabbânî’de geçer. Bazıları, tasavvuf kitapları, hadîs-i şerifler için mehaz olmaz diyor ise de, bütün Müslümanların, kıymetinde ittifak ettiği büyük âlimlerin hadîs diyerek kitaplarına yazdığı söz hakkında ileri geri konuşmak doğru değildir. Hadîs olduğunu bilmeselerdi, kitaplarına yazmazlardı. Mesnevî ve Mektûbât’ı, klasik tasavvuf kitapları gibi görmemelidir.
Muhaddis Sehâvî, bu sözün Dîneverî’nin Esmâî’den naklettiği bir hadîs olduğunu yazıyor; “Aslına vâkıf olamadım, ama mânâsı sahihtir. Sûfilere göre vatan ile Allahü teâlâya dönmek kastedilir”diyor. Bütün hadîslerin kayda geçirilmesi mümkün olmadığı gibi; kayda geçirilen hadîslerin tamamının da bugüne ulaştığı söylenemez. Bazıları yazılı olarak değil; ama sözlü olarak intikal etmiş olabilir. Düşman istilâlarında İslâm dünyasındaki ilim merkezleri harab olmuş; âlimler öldürülmüş; kitaplar yok edilmişti. Ulema arasında hadîs diye bilinen sözler de böyledir.
Altın kafesteki bülbül
Hazret-i Peygamber, hicretten sonra vatanı olan Mekke’ye hitâben şöyle buyurdular: “Sen ne hoş beldesin. Seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka bir yerde kalmazdım.” Bilâl Habeşî, Mekke’de o kadar sıkıntı çektiği hâlde, devamlı Mekke’yi özler; “Ah ne zaman Mekke vâdisinde bir gece geçirebileceğim?” derdi. Nitekim ‘Bülbülü altın kafese koymuşlar; ağlamış, inlemiş; demiş vatanım!’ Bu acıyı son asırda en çok çekenler, bir gecede çamaşırlarını bile alamadan kendi kurdukları vatanlarından sürülen Osmanlı hânedanı olsa gerektir.
Tasavvufta ‘vatan’, insanın devamlı kalacağı ‘âhiret’ için kullanılır. Dünyada garib (yolcu) olduğuna işaret edilir. Veya nefsin hâkimiyetine karşı, Allah’ın rızasının bulunduğu ruhun hâkimiyeti kastedilir. Burada insan artık karar bulur; orayı vatan edinir. Evliyalığın son mertebesine ulaşır. İlk Müslümanlar, vatan olarak, Müslümanların yaşadığı ve hâkim olduğu beldeleri anlardı. Başka başka hükümetler idare etse de, hepsini bir vatanın parçası sayardı.
Hindli Müslüman, Osmanlı topraklarına vizesiz girebilir; burada vatandaş muamelesi görürdü. Said Halim Paşa şöyle der: “Müslümanın vatanı, ahkâm-ı şer’iyyenin hâkim olduğu yerdir.” Şiirde geçtiği gibi:
Bir beldenin neresinde anılırsa adı Allah’ın,
Tâ özümden en ücrâ köşelerinde sayarım vatanım.
Nitekim ilk Müslümanlar, doğup büyüdükleri, sevdikleri şerefli Mekke’yi, sırf bu yüzden terk ettiler. İnançlarını rahatça yaşayabilecekleri Medine’yi vatan edindiler. Vatanını korumak, bu yolda canını vermek, din kitaplarında övüldü.
Hadîs-i şerifte, “Kim malı uğrunda mücadele ederken öldürülürse, şehiddir” buyuruldu.
Allah-Vatan-Melik
XIX. asırda, vatan, Osmanlı beldeleri için kullanılmış; Namık Kemal gibi şairler, vatan mefhumuna Avrupaî bir mânâ kazandırmıştır. Ziya Gökalp,
Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan!
beytiyle vatan mefhumuna kendince romantik bir mânâ katsa bile, vatan tabirinin mefhumu mecburen daralmış ve belirsizleşmiştir. Bugün Arap devletlerinde de vatan tabirinden, devletin ülkesi anlaşılır. Dağda taşta ‘Allah-Vatan-Melik’ yazar; millî marşlar ekserisi “Vatanî” (Vatanım) diye başlar. Zamanla Müslüman âleminde bu söz, hakikî mefhumundan uzaklaştırılarak, farklı düşüneni ve yaşayanı ötekileştiren ulus-devlet konseptine uygun bir vatan sevgisi telakkisine, mukaddes referans olarak verilmiştir.
Hazret-i Peygamber, “Rızkının vatanında verilmesi, kişinin saadetindendir” buyuruyor. Geçim için, gurbete mecbur olmak bedbahtlıktır. Basit insan için vatan, doğduğu değil, doyduğu yerdir. Namık Kemal der ki:
Vatana me’luf olan, bîsebeb terk-i diyâr etmez;
Zaruretsiz cihanda kimse gurbet ihtiyâr etmez.
[me’luf: seven; bîsebeb: sebepsiz; ihtiyâr: seçme]
Hiç akrabası olmasa bile, insanın doğup büyüdüğü yerlere gidip gezmesi kalbde rikkat (yumuşaklık) meydana getirir. Bu, insan için yüksek bir hâldir. Hemşehrilik hissinin de temelinde bu vardır. Köyde bile aynı mahallede yaşayanlar arasında müşterek vatan şuuru vardır. Halk, hemşehriyi, vatandaşa tercih eder. Vatandaşlığı resmî ve zorlama bir kategori olarak görür.
İnsan kalbiyle bir yere bağlıyken, gönlünün diğer tarafında, başka bir vatanın hasretini çekebilir. Bugün anayurtları Moğolistan içinde kalmış Türkler için vatan neresidir? Hazar doğusundan, Horasan’a, oradan Anadolu’ya hicret eden Türkmenlerin vatanı neresidir? Konya’dan, yeni fethedilen Rumeli’ye yerleştirilip; 5 asır sonra tekrar Anadolu’ya dönen evlâd-ı fâtihanın vatanı neresidir? Rus işgalcileri önünden Anadolu, Rumeli ve Suriye’ye hicret eden Kafkasyalıların vatanı neresidir? Vatan, sadece doğup büyüdüğü, atalarının gömüldüğü, akrabalarının yaşadığı yer olmasa gerektir. Belki insan kendisini nereye ait hissediyorsa, vatanı orasıdır.
11.01.2016
Dünyaya açılan pencere: GAZETELERİN HİKÂYESİ
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Gazeteler, son birkaç asırdır cemiyette mühim yer tutuyor. Sosyal ve politik hayatı tanzim ediyor. “Gazetelerin diline düşmek” öteden beri hemen herkesin kullandığı bir endişe tabiri olmuştur.
İnsanlığın gazete ile tanışması Roma’da oldu. Günlük haberleri yazan Actia Diurna, meteor düşüşünden gladyatör dövüşlerine kadar her şeyden bahseden el yazması bir gazetedir. Çin’de VII. asırda memurlar arasında dağıtılan bir saray gazetesi vardı. 1563’te Osmanlı-Venedik savaş cephesinden haber veren Fogli d’Avvisi, 1 gazetta’ya satılırdı. Gazete ismi de bu metal paradan kalmıştır. Gerçek manada haber ve ilan veren ilk gazete, Holanda’nın ticaret merkezi Anvers’te 1603’te çıktı: Nieuwe Tijdinghen. İngilizler işi abarttı; 1650’de 300’e yakın gazete vardı. Haber yanında eğlence, sanat haberleri için de mecmualar çıkmaya başladı. Fransa, Almanya ve ABD de bu furyadan geri kalmadı. Morning Post, The Times, The Observer asırlarca ömür sürdü. Gazete, insanların vazgeçemediği bir alışkanlık olduğu kadar; sosyal ve politik hayatı da tanzime başladı. Bu sebeple hükümetler, gazetelerden çekinir; üzerlerinde olabildiğince baskı ve sansür kurmaya çalışırdı.
Hükümetlerin korkulu rüyası
Osmanlı ülkesindeki ilk gazete, 1795’te İstanbul’daki Fransız sefiri Verniac’ın çıkardığı Bulletin des Nouvelles sayılır. Bunu başka Fransızca gazeteler takip etti. Yunan İsyanı sırasında (1821) İzmir’de Fransız tüccarın çıkardığı gazeteler, hükümet için beklenmedik bir destek meydana getirdi. İlk Türkçe gazete Mısır’da 1828’de çıktı: Vakâyî-i Mısriyye [Mısır Hâdiseleri]. İstanbul’da 1831’de hükümetin çıkardığı Takvim-i Vakâyî’de, resmî ilan ve mevzuattan başka, iç ve dış haberler, resmî ilanlar da objektif şekilde yer alırdı. Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca, Rumca, Ermenice ve Bulgarca nüshaları da vardı.
Bir şahsa ait ilk gazete imtiyazı William Churchill adlı bir İngiliz'e verildi. 1840’ta daha ziyade siyasî ve ekonomik haberler veren Cerîde-i Havâdis’i neşretti. Bundan itibaren büyük şehirlerde çeşitli lisanlarda gazete çıktı. Mesela İstanbul’da 2 Türkçe gazeteye mukabil, gayrı müslim halkın lisanında 16 gazete çıkardı. Kırım Harbi (1854), gazetelerin ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösterdi.
Agâh Efendi’nin 1860’ta neşrettiği Tercüman-ı Ahvâl, bir Müslümanın çıkarttığı ilk gazetedir. Haftada iki gün çıkardı. Tirajı 24 bindi. Fransa ve Mısır’a kaçan hükümet aleyhtarı Jön Türkler onlarca gazete neşrederek fikirlerini yaymaya çalıştılar. 1864’te çıkarılan Basın Kanunu ve 1876 anayasası, basın hürriyetini Avrupa’daki misalleri gibi deklare etti. Buna rağmen 1878’den itibaren sansür heyetleri kurularak, dine, umumi ahlâk ve âdâba aykırı, cemiyeti korkutucu haberler neşredilmesi yasaklandı. Ardından mecmua, kitap ve matbaalar da kontrolün altına sokuldu.
Buna rağmen Sultan Hamid devri, çok gazetenin neşredildiği ve okuyucu sayısının arttığı bir devirdir. 1867-1878 arasında sadece İstanbul’da 113 gazete ve mecmua çıkmıştır. 500 binlik şehirde tirajı 30 bine varan gazeteler vardır. Gazeteler, siyasî muhalefet yerine, halkı aydınlatmayı ve okuma alışkanlığını arttırmayı vazife edinmiştir. Tefrika romanlar, şiirler, kültürel yazılar, mizah yazıları, seyahat notları artmıştır. Padişah, merkezî kontrolü geniş sahaya yayacağını düşündüğü gazetelerin, köylere kadar ulaşmasını istemektedir.
Gazete merakı
1900’de Osmanlı ülkesindeki ecnebi gazeteler 100 bin nüshayı geçmiştir. Bunun 20 bin nüshasını bizzat burada Levantenlerce basılanlar teşkil eder. Çoğunda olabildiğince serbest yazılar neşredildiği için, Osmanlı entelektüelleri tarafından da okunur; böylece İstanbul dünyadan haberdar olurdu.
Araplardan başka, başta Rum, Ermeni, Yahudi ve Bulgar olmak üzere gayrı müslim vatandaşların da kendi dillerinde çok sayıda umumi ve mahalli gazete ve mecmuaları vardı. 1908’de imtiyaz alan 726 gazete ve mecmuadan 109’u Rumca idi. 1908-1914 arası 399 Arapça gazete ve mecmua çıkmıştır. İstanbul gazetelerinin taşrada temini zor olduğundan, hemen her vilâyette ciddi mahallî gazetelerçıkardı.
23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edilince, ertesi günü gazeteciler toplanıp, müsveddeleri sansüre vermeme kararı aldı. Gazeteler böylece basıldı. 24 Temmuz sonradan "gazeteciler bayramı" kabul edilmiştir. 1908’de İstanbul’da 353 gazete ve mecmua neşredildi. Sadece İkdam gazetesinin tirajı 40 bin idi.
Mamafih İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sansürü, Sultan Hamid devrini aratınca, her yerden muhalefet sesleri yükseldi. Bu devirde ilk defa siyasî fikir ayrılıkları gazetelere de aksetti. Bunun üzerine İttihatçılar, muhalif gazetecileri öldürtmeye başladı. 1908-1914 arası sadece İstanbul gazeteleriningünlük tirajı 100 binin epeyce üzerindeydi. 1928’de ise İstanbul ve Ankara gazetelerinin tirajı19.700’dür. Bu, Osmanlı devrinden daha düşük bir seviye idi. Bunda harf inkılâbının da rolü olmuştur.
18.01.2016
SEVR ANTLAŞMASI: Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek mi?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Sevr Antlaşması’nın tarafları bunun gerçekçi bir hâl tarzı olmadığının farkındaydı. Aslında herkesin gizli birer ajandası vardı...
I. Cihan Harbi’nden sonra Almanya ile Versay, Avusturya ile Saint Germain, Macaristan ile Trianon ve Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması imzalandı. Almanya, Batı Prusya, Saarland ve Alsace-Lorraine gibi Alman yurtlarını kaybederken, Avusturya’dan koparılan topraklar üzerinde yeni devletçikler kuruldu. Bulgaristan ve Macaristan da bir mikdar toprak kaybetti. Hepsi, imparatorluktan basit birer ulus-devlete dönüştürüldü. Bu müzakereler birkaç ayda bittiği hâlde, Osmanlı Devleti’yle müzakereler uzun sürmüştür.
Eldeki koz
Macera uğruna girdiği bir savaşta mağlup olarak topraklarının çoğunu kaybeden Osmanlı Devleti’nin yeni bir maceraya girişmesini önlemek için müttefikler Mondros Mütarekesi çerçevesinde Anadolu’da muayyen yerleri işgal etti. Bu arada sulh antlaşması için Paris’te müzakereler başladı. Fakat müttefiklerin korktukları başlarına geldi. İttihatçı düşmanı yeni padişah, savaşın bütün suçunu İttihatçıların üzerine yıkmayı ve Anadolu’daki mahalli mukavemet hareketlerini bir elde toplayıp sulh müzakerelerinde koz olarak ileri sürerek daha iyi şartlarda antlaşma yapmayı umuyordu. Bu sebeple Anadolu’ya fevkalade salahiyetli bir müfettiş gönderdi.
Mütakereden sonra ekonomik ve sosyal hayat canlanmaya başlamıştı. Halk artık savaştan bıkmıştı. Bu arada tek elde toplanan mukavemet hareketi, Anadolu’da İstanbul’a alternatif bir hükümet kurdu. Ancak İttihatçı kalıntıları zaman içinde bunun içine sızınca, İstanbul çekingen durdu. Güçlü bir teşkilata sahip İttihatçılara karşı muhalefetin başa çıkması mümkün olmadığı gibi, İzmir’in trajik işgali, amme efkârını müttefiklerle iş birliği yapılamayacağı kanaatine sevk etti. Bu da İstanbul’un değil, Ankara’nın elini güçlendirdi.
Müttefiklerin Nisan 1920’de San Remo’da hazırladıkları metin, müstakil devlet mefhumuyla bağdaşmadığı için Tevfik Paşa müzakerelerden çekildi. Bunun üzerine Yunanlılar Anadolu içlerine sevk edildi. Maarif Nazırı Bağdadlı Hadi Paşa, Şûra-i Devlet Reisi Rıza Tevfik ve Bern Sefiri Reşad Hâlis Bey’den müteşekkil ikinci bir heyet, Paris’in Sevr banliyösünde 10 Ağustos 1920’de bir antlaşmayı paraf etti. Karşı tarafta Britanya, Fransa, Japonya, İtalya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırb-Hırvat-Sloven Krallığı ve Çekoslovakya vardı. ABD, Osmanlı Devleti ile savaşmadığı; Rusya ise Cemiyet-i Akvam (BM) azası olmadığı için antlaşmaya imza atmadı.
Sevr Antlaşması ile İstanbul ve Anadolu Osmanlı Devleti’ne bırakılıyor; ama Mondros Mütarekesi sebebiyle fiilen işgal altında bulunan Suriye, Ceyhan, Antep, Urfa ve Mardin, Fransa’ya; Irak, Filistin, İngiltere’ye; Çatalca’ya kadar Trakya ve İzmir, Yunanistan’a; Antalya, İtalya’ya veriliyordu. Boğazların idaresi, milletlerarası bir komisyona devrediliyordu.
Doğu ve güneydoğuda Wilson Prensipleri çerçevesinde, plebisite dayalı otonom bir Ermenistan ve Kürdistan kuruluşunun önü açılıyordu. İzmir’in geleceği, 5 yıl sonra yapılacak plebisitin neticesinde belli olacaktı. Ordu, gönüllü ve paralı 50 bin kişiyle sınırlı olacak; savaş suçluları muhakeme olunacak; savaş mağdurlarının hakları iade edilecekti. Kapitülasyonlar devam edecek; ancak ekonomik vaziyeti sebebiyle Türkiye’den savaş tazminatı istenmeyecekti.
Öteki mağlupların hâli?
Antlaşmada tasvir edilen şartlar, zaten I. Cihan Harbi’nin neticesiyle ortaya çıkan fiilî vaziyettir. Yani Anadolu’da bazı toprakların kaybından, mevcut İstanbul hükümeti ve padişah değil, çoğu Ankara’da bulunan İttihatçılar mesuldü. İzmir’in işgaline bile Yunanlılar, İttihatçıların vaktiyle Ege Rumlarına tatbik ettiği muamelelerin telafisini bahane göstermişti.
Çökmüş Suriye ve Irak cephelerinin kumandanları Ankara hareketi içindeydi. Şu hâlde Sevr’in, mevcut hâle göre getirdiği tek ağır hüküm Boğazların milletlerarası statüsüdür ki Lozan da bunu aynen kabul etmiş; hükümleri 1936 Montrö Mukavelesi ile hafifletilmiştir. Fransa, himaye rejimi altında tuttuğu Suriye’yi nihayet 25 sene sonra -yani Antakya’yı Türklere verdikten birkaç sene sonra- terk etmiştir.
Diğer mağluplarla yapılan antlaşmalar, daha ağır şartları havi idi. Buna rağmen Sevr Antlaşması İstanbul ve Anadolu’da büyük infiale sebep oldu. Hükümet, meclis ve padişah tarafından kabul edilmedi. Böylece yürürlüğe girmedi.
Buna rağmen Ankara, bu sebeple İstanbul hükümetini hain ilan ederek davasına prim kazandırmayı ihmal etmedi. Diğer devletlerin de kabul etmediği antlaşmayı bir tek Yunanistan kabul etti.
Sevr Antlaşması’nın akıbetini ve tatbik edilebilir olup olmadığını başka bir yazıda ele alalım...
25.01.2016
Bir zamanlar başlara taht kuran fes
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bir asır kadar millî serpuş olarak başlara taht kuran fesin de serüveni var. Şapka tarafından katledilip tarihin mahzenlerine gömülmeden evvel, günlük hayatımızda pek mühim yer tutardı.
Deniz askerinin kıyafetinin çevik ve hafif olması lâzımdır. Buna kafa yoran kaptan-ı derya Hüsrev Paşa, Tunus taraflarında gördüğü fesi, bunlara giydirdi. Bunlar bir Cuma selâmlığında Sultan II. Mahmud’un gözüne çarptı.
1828’de bütün asker ve memurların giymesi istendi. Bir de fes nizamnâmesi çıkarıldı. Serpuş ile inanç arasında irtibat kurulduğundan, sarık sarmaya müsait fes kabul gördü. Şimdi bazılarının iddia ettiği gibi reaksiyon doğurmadı; hiç değilse ayaklanan ve asılan olmadı.
Evliya Çelebi, XVII. asırda Cezayir leventlerinin al fesli olduğunu yazar. İsmini Fas’ın Fes şehrinden alan bu serpuş, Anadolu’nun Frigya külâhı ile benzerdir. Akdeniz’in müşterek serpuşudur; Rum veya Macar işi değildir. Bunlara da sonradan girmiştir. Yabancı serpuşu olsa bile, dine ve âdete aykırı değildir. Zaten Osmanlı ıslahatı hep millî bünyeye uygun tezahür etmiştir.
Erkeği daha yakışıklı gösterdiği için hakkında şiirler yazıldı. Şair Dertli’nin fes kasidesi meşhurdur:
Al renkler bahşeder ruhsâre-i hûbâna fes/Benzemez mi şah-ı gülde gonce-i handâna fes
Kudret-i mevlâ ile günden güne şöhretlenip/Başların üstünde yer buldu gelip meydâna fes
Fes değil medhiye-i fesden muradım Dertliyâ/Bir vesiledir dua-i Hüsrev ü Hâkâna fes
Rıfat Bey’in ‘Pek yaraştı eğri sarık eğri fes’ diye başlayan şarkısı dillerdedir. ‘Aman aman al fesli/Eşbeh civanım dal fesli’ diye başlayan Aydın ve ‘İstanbul’dan aldırayım fesini/Nerelerde işiteyim sesini’ diye başlayan İstanbul türküsü fesin erkeğe kattığı hüsnü cemali terennüm eder. Sadece erkekler mi? Osmanlı kadınları tâ XVI. asırdan beri başörtüsü altına kısa fino fes giyer, üstüne altın dizer veya süs takardı.
Püsküle bağlanan gönüller...
Bilhassa sofrada başı açık oturmak, hele büyüklerin yanına çıkmak pek ayıp olduğundan evde de fes giyilirdi. Bazısı eve gelince fesi kalıbına veya rafa koyar, pamuklu takkesini başına geçirirdi. Çuhadan yapılan fesin üstündeki tabla deliktir. Buraya ibik denen 2-2,5 santimlik çuha eklenir. Buna ibrişim püskül bağlanır.
Fes, evvelce Tunus’dan gelirken, sonra ekalliyetler [gayrımüslimler] de fes fabrikaları kurdu. Feshâne 1836’ya tarihlenir. Sultan Hamid’in Hereke Feshânesi kaliteli fes imal ederdi. Avusturya’dan da iyi ve pahalı fes gelirdi.
Avusturya, 1908’de Bosna’yı ilhak edince, kısa bir zaman için Avusturya malları boykot edildi; yerli mamulât yetmediğinden, bazıları başına Arnavut usulü keçe külah geçirdi. Tuhafiyede veya kalıpçıda satıldığı gibi, Tunus feslerinin ayak satıcılarının câmi sergilerinde sattığı da olurdu.
Fesin de şekli, rengi, püskülü ve giyiş tarzına göre çok çeşitleri ve modası vardı. Sultan Mahmud uzun ve altı üstü aynı (Mahmudî), Sultan Aziz, kısa (Azizî); Sultan Hamid ise üste doğru incelen uzun (Hamidî) fesi tercih etmişti.
Kaşın üzerine yıkan da, arkaya devrilen de vardı. En makbulü, ne öne, ne arkaya, bariz bir şekilde yana kulak üzerine eğdirilen festi. Sultan Hamid, fesini kaşının üstüne yıkan oğlunu ikaz etmişti.
Üstü genişse tabla fes ve zuhaf; yukarı doğru daralan uzun feslere Arabî veya sıfır numara denirdi. Bazı gençler, fesin bir yanına hafifçe bastırıp çukur açardı. Bu fese ‘yar tekmesi’ veya ‘kuş yuvası’denirdi. Kocaman ve kulaklara kadar inene ‘Ayıp Kapayan’ veya ‘Kel Örten’, ıslanıp büzülmüşse‘Limon Kabuğu’, sıfır numara kalıba vurulmuşsa ‘Saksı Dibi’, ayrıca Yandım Allah, Horoz İbiği adıyla çok fesler vardı.
Renginden giyenin ne iş yaptığı, hatta siyasî görüşü anlaşılırdı. Nar çiçeği renginde feslerinden dolayı hafiyeler için ‘Ey kıpkızıl fesler, a köpek yüzlü asesler’ mısraı dile düşmüştü. Kırmızı fes giyene‘Ciğer sanıp çaylak kapacak fesini’ diye alay ederlerdi. Nitekim mütâreke zamanında İnegöl kaymakamının fesini çaylaklar kapmıştı. Fes eğer kaliteli değilse, giyeni rezil ederdi. Yağmurda boyası alna akar, giyeni ‘apukarya maskarası’na çevirirdi. (Rumların apukarya karnavalında yüzlerini boyamasından kinayedir.)
Yaygın püsküllü fes, Sultan Mahmud devrinde devlet ricâlinin tercihiydi. Ama ekseriyet perçem püsküllü fes giyerdi. Püskül, ekseri siyah ibrişimden, bazen de mavi olurdu. 1845’de bir püskül nizamnâmesi çıkarılmış; memurların püskülünün kaç dirhem çekeceği bile tayin edilmişti.
Vücudun hareketiyle bu püskülün dalgalanıp sallanması, bir zarafet ve mânâ taşırdı. Nikoğos Ağa’nın ‘Bir yana eğdir fesin ey nevcivan/Halka halka kâkülün olsun ıyân’ diye başlayan şarkısı dillerde dolaşırdı. İzzet Melih’in bir romanında, faytonla Pera’ya giden delikanlının habire sallanan püskülüne İngiliz kızları mestolurlar. Püskülün tam enseye düşmesi makbuldü. Öne getirmek, kabadayılara mahsustu. Püskülsüz gezmek, kravatsız gezmek gibiydi.
Son zamanlarda Prof. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi bazı aykırı ruhlu kişiler festen püskülü atmıştı.
08.02.2016
AH ŞU GALATA BANKERLERİ…
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Geçen asırlarda ekonomik hayatı elinde tutan bankerler, hükümeti iflasa ve devleti de batağa sürükleyerek global sermaye ile uyumlu yepyeni bir düzenin kurulmasında rol oynadılar.
Osmanlılar zamanında her padişah tahta çıkınca adına para bastırır; ama eski hükümdar adına paralar da piyasada gezerdi. Ayrıca Osmanlı ülkesinde fetihler veya ticarî münasebetler sebebiyle ecnebi paralar da tedavüldeydi. Bu sebeple ülkenin dört yanında paraları birbirine çeviren sarraflar vardı. Ekserisi Levantenlerden olan bu sarraflar, basit bankacılık ve kredi işleri de yapardı.
Çekişmenin sonu
Bizans zamanından beri Akdeniz ticaretini elinde tutan bazı İtalyan, Fransız tüccarlar, yerli gayrımüslimlerle evlilik yoluyla karışarak Levanten sınıfını meydana getirmişti. Lorando, Tubini, Baltazzi, Corpi, Stefanoviç, Shilizzi,
Negroponte, Coronio ve Alberti aileleri en meşhurlarıdır. Levantenlerden başka, Camondo ve Fernandez gibi Yahudi; Mavrokordato, Zarifi gibi Rum ve Köçeoğlu, Mısırlıoğlu gibi Ermeni sarraflar da vardı.
İstanbul, denizaşırı ticaretin merkezi idi. Burada para, mücevher muameleleri ile kaçakçılık da yaygındı. Amerika’nın keşfi üzerine altın ve gümüş ticareti arttı. Buna mukabil para darlığı çeken Osmanlı ülkesinde sarraflık ehemmiyetli hâle geldi. XVI. asrın meşhur sarrafları, İspanya’dan gelen Yahudiler arasından çıkmıştır. XVII. asırdan itibaren Ermeni sarraflar da piyasaya girdi.
Halk, bilhassa yeniçeriler, paralarını bu sarraflar vasıtasıyla işletirdi. Bu asırda uzun savaşlar sebebiyle ilk defa ortaya çıkan bütçe açığını kapatmak için hükümet sarraflardan borç almaya başladı. Bu, devletin sonuna kadar süren bir gelenek oldu.
İpotek karşılığı borç veren sarraflar, para darlığı sebebiyle alacaklar geri dönmeyince bu mülklere el koyarak zenginleşti. Antisemitizme uzak şark cemiyetindeki menfi Yahudi imajı da bu devirlerde ortaya çıktı. Osmanlı ülkesindeki Yahudi-Ermeni çekişmesi de bu vesileyle başladı ve ikincilerin aleyhine bitti.
Darbelerin finansmanı
Sarraflar, Avrupa ile de bağlantılarının yardımıyla artık bürokratları tehdit ve gerektiğinde askerî darbeleri finanse eden, siyasî ve sosyal bir otorite hâline geldi. Zira hükümetin, gümüşün değerini düşürerek paranın kıymetini artırma çabaları, Galata sarraflarının işine gelmezdi. Darphaneye gümüş satmayı kesince, para basma işi aksardı. Ticarî hayat durma noktasına gelirdi. Hükümet imalatı arttırmaya çalışırken, ithalatı sınırlamak için tüccarlara ticaret vergisi koymak zorunda kalırdı.
Cari harcama ve sıcak para için başı daraldığında hükümetlerin müracaat ettiği sarraflar, XIX. asırda bankerlere dönüştü. Sanayi inkılâbı sonrası Batı Avrupa sanayi çevreleri ile Osmanlı piyasası arasındaki irtibatı bunlar sürdürdü. Limanlara gelen ithal malların acenteliklerini yürüttüler. Resmî ihaleleri aldılar. Yerli tüccarı, tüketiciyi, maaşı geciken memuru finanse ettiler. Kurdukları sarraf-tüccar ortaklığı, bankerlere ziraî ihraç mallarını ucuza kapatma imkânı verdi. Böylece ekonomik hayatta bir tekel kurdular.
Sadece İstanbul’da değil, Mısır ve Suriye’de ticarî hayatı elinde tutan Yahudi sarraflar, militer Fransa yerine, liberal İngiltere’nin hâkimiyetini yeğlerdi. Bu sebeple İngiliz menfaatlerinin takipçisi idiler. Bu misyonun önde gelen isimlerinden biri, Avram Kamondo’dur (1781-1873).
Krediye karşı banka
1845 senesinde Osmanlı hükümeti Alleon ve Baltazzi adında Galatalı iki bankerden borç aldı. Bunlar yapılan anlaşma gereği İngiliz sterlininin kurunu sabit tuttular. Bunun karşılığında kendilerine banka kurma izni verildi. Böylece 1847’de Derseadet Bankası adıyla ilk Osmanlı bankası kuruldu. Sermayesi yoktu. Poliçeleri kurucularının itibarı dolayısıyla kabul gördüğü için, az sonra iflâs etti.
Kırım Harbi masraflarını karşılayabilmek üzere İngiliz banker Rothschild’den borç alan Osmanlı hükümeti, karşılığında banka imtiyazı verdi. 1856’da merkezi Londra’da bulunan Bank-ı Osmanî kuruldu. Buna 1863’de Fransız sermayesi de iştirak etti ve Bank-ı Şâhâne-i Osmanî adını alarak hem merkez, hem de ticaret ve yatırım bankası olarak faaliyet gösterdi. Para basma imtiyazı dahi vardı. 1877 senesinde Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sebebiyle hükümet Galata Sarrafları ve Osmanlı Bankası’ndan borç aldı.
Galata bankerleri, Sultan V. Murad’ı da kredileriyle kendilerine bağlamıştı. Padişahın tahttan indirilmesine ise reaksiyon olarak, birkaç darbe teşebbüsünde bulundular. Ekonomik işlerde dedesi gibi Ermenileri tercih eden Sultan Hamid, Yahudi bankerlerin husumetini çekti. Bu sebeple Yahudi lobisi ittihatçıları ve 1908 darbesini destekledi. İttihatçı sadrazam Talat Paşa’nın en yakın dostu ve bankeri Emanuel Karasso, bu devrin siyasî hâdiselerinin ardındaki en güçlü figürdür. Böylece bankerler, Osmanlı hükümetini iflasa ve devleti de batağa sürükleyerek global sermaye ile uyumlu yepyeni bir düzenin kurulmasında rol oynadılar.
Avram Kamondo
Engizisyondan kaçarak Venedik’te birkaç asır yaşamış İspanyol-Portekiz asıllı ve Avusturya vatandaşı bir ailedendir. İngiltere başbakanı Benjamin Disraeli ile akrabalığı olduğu söylenir. "Şark’ın Rothschild’i" olarak anılır. Bir yandan Disraeli’nin, öte yandan global sermayenin başı Rothschild’in işlerini yürütürdü.
Yeniçerileri ortadan kaldıran (1826) Sultan II. Mahmud, yeniçerilerle iyi ticarî münasebeti bulunan Yahudi bankerleri tasfiye etmişti. Bu padişah ölünce (1839), yerine geçen genç ve tecrübesiz oğluna, İngiltere, Reşid Paşa’yı sadrazam yapmasını teklif etti. Kamondo, Reşid Paşa’nın bankeri ve hususi dostu idi. Öyle ki Reşid Paşa’nın ölüm haberi geldiğinde, kendisinden yüklü miktarda alacağı bulunan Kamondo’nun bayıldığı söylenir.
Kamondo, sonraki sadrazamlarla da münasebetini sürdürdü. İtalya kralının kont yaptığı Kamondo, Osmanlı ülkesinde mülk edinme imtiyazı alan ilk ecnebidir. Muazzam emlâk sahibi oldu. Ladino adında masonik bir gazete çıkardı. Hahamların muhalefetine rağmen, İstanbul’da Yahudi çocuklarının tahsili için modern Alliance mektebi açmayı becerdi. Yahudi cemaatinin başına geçti. Yahudileri, Osmanlı ülkesinin en güçlü cemaati hâline getirdi. Oğlunun ölümünden sonra Paris’e yerleşen Kamondo ertesi sene öldü. Vasiyeti üzerine na’şı İstanbul’a getirilip bir anıt-kabire gömüldü. Soyu, holokost sırasında yok oldu.
15.02.2016
AŞKIN GİZLİ DİLİ: MENDİL
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Tarih boyunca, mendil kadar farklı işlere yarayan belki az nesne vardır. El yüz kurulamaktan tutun, âşıklar arasında gizli haberleşmeye kadar, çok yerde mendil kullanılır.
Orta Çağ’da Uygurların yaptığı duvar resimlerinden, Dede Korkut masallarına, X. asırdaki Divanü Lügati’t-Türk’e kadar nice vesika, öteden beri Türkler arasında mendilin itibarını gösterir. Öyle ki zamanla bir “Türk Mendil Kültürü” bile teşekkül etmiştir. Bazı minyatürlerde, Osmanlı padişahları elinde mendil ile tasvir edilir. Ecnebi misafirlere verilen hediyelerarasında, işlemeli mendiller de vardır. Ramazan ayında, dört bir tarafına Kur’an ayetleri işlenmiş kıymetli mendiller, içlerine şeker doldurularak halka dağıtılırdı. Topkapı Sarayı’nda XVI. asırdan kalma Osmanlı mendilleri teşhir edilmektedir.
Çin köylüleri güneşten korumak için başlarına mendil bağlardı. Şark’ta yaygın olarak kullanılan mendilin Avrupa’ya geçişi Venedikli gemiciler yoluyla oldu. Shakespeare’in meşhur piyesinde, Şark’tan gelen Othello’nun sevdiğine mendil hediye etmesi, mendilin Avrupa’daki popülaritesini arttırdı. Fransa’da couvrechef [baş örtüsü] adıyla pek moda oldu. Ama şık Fransız hanımları güneş olmasa da ellerinde taşırlardı. Zaten güneş için
şemsiyeleri vardı. Kerchief adıyla İngiltere’ye de geçti ve artık elde taşındığı için handkerchief dediler. Kral VII. Henry’nin öldüğünde geride 12 gömleği, 5 de mendili kalmıştı.
İpek, gümüş, altın işlemeli veya dantelli mendillerin kenarına, sahibinin isminin baş harfleri işlenirdi. Sevgililer bunları değiş-tokuş etmeye bayılırdı. Mendili, erkekler şapkalarında; kadınlar ise göğüslerinde saklardı. Kraliçe Marie Antoinette’in isteği üzerine, 1784’de Fransa Kralı XVI. Louis’nin fermanıyla mendillerin çantaya sığacak şekilde kare şeklinde olması kanunlaştırıldı.
Mendil, o zamanlar burun silmek için kullanılmazdı. Halk burnunu, ne bulursa onunla silerdi. Meşhur filozof ve din adamı Erasmus, elbisenin yeniyle burun silmenin doğru olmadığını, bunun için mendil kullanmak gerektiğini ilk defa yazmıştır. Görgü kaidelerinin değişmesi, öte yandan mikrobun keşfi ve hijyenin ehemmiyet kazanmasıyla mendile rağbet artınca, mendilin sanayii gelişti ve ucuzladı. Mendil taşımak kibarlık alameti oldu. Mendili kullandıktan sonra katlayarak cebine koymak da ayrı bir zarafet sayıldı.
Her işe yetişir
Arapça mendil kelimesi, ‘bir şeyi başka bir yere taşımak’ manasına ‘nedl’ kökünden gelir. Aramca, mandila; Yunanca, mantile denmiş. Acaba Latince ‘el’ manasına gelen ‘manus’ ile bir irtibatı var mıdır? Nitekim Farsça’da mendile, ‘el silinen şey’ manasına destmâl denir. Türkler mendile elin yağının veya alnın terinin silinmesinden kinaye olarak yağlık adını da vermiştir.
Anadolu’da mendil, sadece el yüz silmek için değil, küçük şeyleri taşımak veya paketlemek, icabında serip üzerinde yemek yemeye de yarardı. Keloğlan, yola çıkarken, içine ekmek ve soğan koyup sardığı mendili bir sırığa bağlayıp omuzunda taşır. Mendile para veya şeker sarılır; kırık ve yaralar mendil ile bağlanır, vedalaşırken mendil sallanır. Unutkan kimseler bir şeyi hatırlamak için mendilin ucunu düğümler. Utangaç kadınlar yüzünü örter. Kimi mendille terini, kimi gözyaşını siler. Köylüler, gömlek veya fesleri kirlenmesin diye mendili boyunlarına bağlar ya da feslerinin içine örter. Mendili boynuna bağlamak, aslında karşısına çıktığı kişiden özür dilemek manasına gelir. Eskiden mendil yerine kefen sarılırdı.
Halk arasında kullanılan mendiller ekseriya ketendir. Kenarları da işlemelidir. Bu işlemeler kimi zaman simetrik şekillerden, kimi zaman da çiçek motiflerindendir. Mendil, eskiden Anadolu kadın kıyafetinin de mühim bir parçasıydı. İpek veya altın telle işlenmiş veya kenarları oyalı mendiller, göğüs kısmına veya omuz başına elmas taşlı broş ile iğnelenirdi. Erkeklerin başlıklarına iliştirdikleri; kuşaklarına bağladıkları da olurdu. Modern zamanda şık beylerin takım elbiselerinin göğüs cebini süsleyen renkli mendiller,aksesuar olarak kullanılmaya başlandı.
Mendillere gül, amber gibi kokular damlatıp ve icabında koklamak da âdetti. Mübarek eşyaya sürülen mendiller de vardır. İsa aleyhisselâm elini bir mendile sürüp, havari Tadeus ile baras hastası olan Edessa (Urfa) kralı Abgar’a göndermiş; kral iyileşmişti. Mübarek zamanlarda Hırka-ı Saadet’e sürülen mendiller, bereket olması için ziyaretçilere hediye edilirdi. Hacdan, Hacer-i Esvede sürülmüş mendil getirmek, makbul bir hediyye idi.
Anadolu’da düğün vesilesiyle tarafların birbirlerine gönderdiği nezaket hediyelerinin içinde mutlaka işlemeli kıymetli mendiller olur. Evlenmek üzere olan kızların hazırladığı çeyizde de mendil büyük yer tutar. Anadolu’da eskiden düğün davetiyesi yerine de mendil gönderilir ve adına da ‘okuntu’ denirdi. Saraylılara, senede iki defa verilen hediye bohçasında, mendil yapılmak üzere bir top keten bez de bulunurdu.
Roma’da oyunların başında ve bitişinde mendil ile işaret verilirdi. Türk halk oyunlarında da halayın başı olan kişi elinde mendil sallar. Hangi figürün bitip, hangisinin başlayacağını salladığı mendil ile haber verir.
Şifre
Mendil, her yerde ve zamanda âşıkların haberleşme vasıtası olmuştur. Mendili sallamak, burnuna götürmek, yere atmak, âşıklar için hep bir mana ifade eder. Mendil, aşkın ve âşıkların gizli dilidir. Sevenler arasında haberleşme vasıtasıdır. Sevgiliye gönderilen ucu yanık mendil, ateşli bir aşka delalet eder. Kız da sevdiğine, kendi işlediği ve üzerindeki nakışların her birinin farklı manası bulunan bir mendil gönderir. Bu mendiller kullanmak için değil saklamak ve hatırlamak içindir. Mendilleri karşılıklı olarak iade etmek, aşkın da bittiğini gösterir. Sevgiliye gösterilen mendil ortadan tutuluyorsa, ‘Bu akşam seni bekliyorum’ mesajı verilir. Buna karşılık mendil sallamak, ‘peki’ manasına gelir.
Pencereden aşağı savrulan bir mendil, kızın, oğlana aşkını ilanıdır. Delikanlı durup mendili alır da itinayla katlayarak cebine koyarsa, bu aşka cevap vermiş demektir. Mesirelerde yere düşürülen mendil, buluşma haberidir. Beyaz mendil, ‘seni seviyorum’; eflatun, ‘yarın pencerenin önünden geçin, mektup vereceğim’; fıstıki yeşil, ‘dikkatli olalım; mor, ‘seni çok beğeniyorum’; kenarı pembe, ‘sensiz yaşayamam’, kenarı sarı, ‘birkaç gündür rahatsızım, dışarı çıkamadım’; kenarı yeşil, ‘sana daima sadık kalacağım’; kırmızı mendil, ‘seni bütün varlığımla seviyorum’, mavi, ‘vefasızsın, kederdeyim’;yeşil, ‘mektup gönderdim, cevap bekliyorum’ manasına gelir.
Bu sebeple mendil aşk şiirleri ve türkülerde çok geçer: ‘Üsküdara gider iken bir mendil buldum/Mendilimin içine lokum doldurdum’; ‘Mendilimin yeşili/Ben kaybettim eşimi/Al bu mendil sende dursun/Sil gözünün yaşını’; ‘Ben armudu dişledim/Sapını gümüşledim/Ben yârimin ismini/Mendilime işledim’; ‘Yar yolunu kolladım/Beyaz mendil salladım’. Nedim der ki: ‘Bûy-i gül takdir olunmuş nâzın işlenmiş ucu/Biri olmuş hoy, birisi destmâl olmuş sana’ (Gül kokusu damıtılmış; nâzın ucu işlenmiş; biri sana koku, biri mendil olmuş).
Kadınların el emeği göz nuru olan mendiller, Anadolu’da 1882'den itibaren artık sanayi mamulü oldu. Mendillere değer katan naturel (kök) boyalar, yerini kimyevî boyalara bıraktı. İşleme ve oyalar da terk edildi. Selçuklulardan bu yana mendillerde yaşayan motifler unutuldu. Yine de mendil biraz daha yaşadı. Mekteplerde mendil kontrolü yapılırdı. Çocuklar mendil kapmaca oynardı. Kâğıt mendil çıkınca kumaş mendillerin yıldızı söndü ve yavaş yavaş hayatımızdan çekildi...
22.02.2016
BAHARI MÜJDELEYEN CEMRE
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Şubat ayında cemreler, birbirinin ardına havaya, suya ve toprağa düşer. Hava ısınmaya başlar. Kışın sonunu haber verir. Baharı müjdeler. Peki, cemre nedir? Nereye düşer?
Kış, insanlarla uzun soluklu arkadaşlığı sever. Türkiye’de bazı yerlerde 8 ay kış hüküm sürer. İlk kar yağdığında herkes sevinir. Bu sevinç ve heyecan, zamanla yerini kaygı ve bıkkınlığa bırakır. Bu sıkıntılı hâl, ilk cemrenin düştüğü haberi ile kaybolur. Yerini neşe ve ümid alır. Bahar müjdesi!
Kasım-Hızır
Yaşlıların şaşmaz bir hava raporu vardır. Julyen (Rumi) takviminin çeşitli günlerine göre, havanın nasıl olacağını önceden tahmin ederler. Öyle ki zaman zaman meteorolojiyi bile mahcub ederler. Bunlar asırların tecrübesi ile ortaya çıkan tesbitlerdir. Kışın son günlerinde havaya, suya ve en son olarak da toprağa cemre düşerek, onları ısıttığına inanırlar. Yılı mevsime göre Kasım Günleri ve Hızır Günleri diye iki kısma ayırırlar. Kasım Günleri, 179; Hızır Günleri ise 186 gün sürer. Kasım Günleri’nin 105. günü baharın habercisi olan cemreler düşmeye başlar. Kasım’ın 112 ve 119. günlerinde ikinci ve üçüncü cemreler düşer.
Cemre, bir enerjidir. Şubat’ın 20. günü havaya; Şubat’ın 27. günü suya ve [artık yıllarda] Mart’ın 5. günü de toprağa düşer. Birinci Cemre, İkinci Cemre ve Üçüncü Cemre diye bilinir. Takvimlere de böyle yazar. Cemreler düşünce, kışın meşakkatinden bıkmış olan insanların yüzü güler. Hepsini baharın geleceğine dair bir ümit kaplar. Lale Devri şairi Nedim der ki:
Cemreler her sene ta birbirinin ardınca
Nevbahar erdiği müjdeyle gülistana gelir
[Cemreler, her sene peş peşe ilkbaharın geldiğini müjdelemek için gül bahçesine gelir]
Üç ateş
Çok eskiden göçebeler, kış gelince hayvanlarıyla beraber barınmak üzere iç içe üç kıl çadır kurardı. Her birine de bir ateş yakardı. En içteki çadırı büyükbaş hayvanlarına; ikinci çadırı küçükbaş hayvanlarına; en dıştaki çadırı ise kendilerine tahsis ederlerdi. Şubat ayının 20. günü birinci çadırın ateşini söndürüp, büyükbaş hayvanları dışarı, sahraya çıkarırlardı. Şubat’ın 27. günü ikinci çadırın ateşini söndürüp, küçükbaş hayvanları sahraya çıkarırlardı.
Mart’ın 5. günü de en son ateşi söndürüp, kendileri de dışarı çıkarlardı.
Bunlar, Arabistan göçebeleridir. Zira Arabistan’ın kuzeyinde, Mart 5’inde dışarı çıkmak pek mümkün değildir. Nitekim cemre ve bununla alakalı kullanılan tabirler hep Arapçadır. Cemre, Arapça ‘ateş koru’ demektir. Mekke’ye giden hacıların Mina’da taşladığı ve şeytan adını da verdiği üç dikili taşın her birine de cemre denir. Malum, şeytan ateşten yaratılmıştır. Araplar, 1000 kişilik süvari birliğine de ortalığı yakıp yıktıkları için olsa gerek, cemre adını verirler. Vücudda ateşe yol açtığı için iltihaplı çıbanlara da cemre denir.
Çin zenginlerinin, kışın soğuğun şiddetli zamanlarında evlerinde üç ocak yaktığı; soğuk kırıldıkça, ocakları birer birer söndürdüğü de rivayet edilir. Eski Türkler, kışın son günlerinde havanın ısınmasına ‘imre’ adında bir cinnin sebep olduğuna inanırlar. Bu cin, ilkbaharda görünür; sonra titrek ışıklar saçarak göğe yükselir. Sonra buzların üzerine inerek onları eritir. Sonra toprak ısınarak havaya buhar çıkmaya başlar. Artık baharın gelişinin önü açılmış demektir.
Kızıl yıldız
Astronomlara göre cemre, üç adet yıldızdır. Bunlara kırmızıya yakın görüntüleri sebebiyle cemre denir. İlki, 20 Şubat’ta güneşin doğumundan öğleye kadar batmaya meyleder ve havada ısınma emarelerine rastlanır. İkincisi, 27 Şubat sabahı batmaya başlayınca, suda hararet eseri görülür. Üçüncüsü, 5 Mart’ta burç vakti ortaya çıkarak toprakta ısınma zuhur eder. Bunlara cemretü’l-hevâ, cemretü’l-mâ ve cemretü’t-türâb adı verilir. Yani sırasıyla havaya, suya ve toprağa cemre düştüğü söylenir.
Cemrelerin düşüşü hakkında açık bir fennî kayıt yoktur. Mamafih Şubat, bahara en yakın kış günlerini ihtiva eder. Güneşin devri değişir ve geceyle gündüzün uzunluğu birbirine yaklaşır. Güneş şualarının, yeryüzüne gelişi ve yansımasında yavaş yavaş bir düzgünlük hissedilir. Bazıları niye hemen hava değişmedi diye sabırsızlanır.
Gerçekten İstanbul’da 60 yıllık bir devre için yapılan meteorolojik tedkiklerde, cemrelerin düşüşü ile sıcaklıkların yükselmeye başladığı tesbit edilmiştir. Üstelik cemrelerin arasındaki günlerde de, sıcaklıkta az bir düşme müşahede edilmiştir. Her üç cemre nazara alınınca, bu tarihlerde % 42; iki cemre nazara alındığında ise %74 ihtimalle ısınma gerçekleşmektedir.
Cemreviyye
Osmanlı şairleri, bayramlar, mevsimler, mübarek günler ve millî hâdiseler hakkında manzumeler yazardı. Cemre düştüğü zaman, buna dair cemreviyye adıyla şiirler yazarak devlet büyüklerine arzederdi. Her zaman sanatçıyı himaye etmeyi âdet hâline getirmiş olan devlet büyükleri de şairleri ‘caize’ denilen para ve hediyelerle mükâfatlandırırdı. Bu şiirlerde cemre ile aşk, âşık veya şiirin arzedildiği kişi arasında irtibat kurulurdu. Bunlardan 1650-1712 arasında yaşamış olan Bosnalı şair Sâbit’in, Şeyhülislâm Ali Efendi’ye takdim eylediği cemreviyye pek meşhurdur. Bu şiirden iki beyit aşağıdadır:
Cemre ile hâbgâhına ateş bırakdı gül,
Bülbül döne döne ocağında kebâb olur.
[Gül, cemreyle yatak odasına ateş düşürdü/Bülbül evinde yanar, kebap olur]
Âlem ısındı cemreyle zira merâhimi,
Eltâf-ı kutb-i âlem gibi bîhisâb olur.
[Herkesin kanı cemreyle ısındı/Zira onun iyilikleri, zamanın evliyası gibi hesapsız olur]
29.02.2016
MALTA HÂLÂ OSMANLI’DAN KURTULUŞUNU KUTLUYOR
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Maltız keçisi, maltız ocağı, Malta eriği, malta taşı, Malta humması, Malta sürgünleri, Malta şövalyeleri... Lisanımızda Malta’ya dair çok hâtıra var. Malta da Türkleri unutmuş değil...
Malta, insanda bir Avrupa, hatta Akdeniz’den çok, Ortadoğu beldesi hissi uyandırıyor. Toprak ve bitki yapısı Filistin’e benziyor. 7 adadan müteşekkil bir yeni bir devlet. 1964’e kadar İngiliz müstemlekesi idi. 3 adada hayat var. Birinde sadece 3 kişi yaşıyor: Rahip, bekçi ve polis.
Maltız denilen ada halkı, Arapça’nın bir lehçesini konuşuyor. Daha hava meydanında rast gelinen “stenna wara linea safra” (sarı çizginin ardında bekleyiniz) sözünde üç Arapça kelime var.
Nüfus, 400 bin. Katolikler. Avrupa’nın dinine en bağlı halkı olduğu söyleniyor. Küçücük adada 365 kilise var. Yani her gün bir kilise.
Adada nehir ve göl yok. Sahilleri de denize girmeye pek elverişli değil. Ama tabiat çok ekzantrik.
Malta’yı 870’den itibaren 2,5 asır elinde tutan Müslüman Arapların mimarîden dile kadar izleri hâlâ adada yaşıyor. Uzun zaman Napoli Krallığı hâkimiyetinde yaşayan Malta’ya, Osmanlıların fethettiği Rodos’tan kaçan St. Jean şövalyeleri yerleşti. Filistin’de kurulan tarikat, Memlûkler burayı alınca, Rodos’a geçmiş; İzmir ve Bodrum’u da almıştı. Avrupa asillerinin çocuklarından müteşekkil şövalyeler, ölmedikçe silah bırakmazdı. Gozo adasını elinde tutan Osmanlılar, 1565’de Malta’yı da kuşattılar. Sen Elmo kalesi düştü, ama Malta’yı alamadılar. Hatta Turgut Reis şehid düştü. Buraya şimdi Dragut Burnu deniyor. Turgut Reis’in şehadetini temsil eden tabloda genç biri olarak tasvir edilmiş. Halbuki 80 yaşındaydı. Maltalılar “işte böyle yaşlı birini yendik” demek istememiş olsalar gerek. Şövalyelerin bu muvaffakiyeti, Papa ve Avrupa kralları tarafından yazılan mektuplarla tebrik edildi. Malta Şövalyeleri bugün topraksız bir devlet olarak tanınmaktadır. (13)
Şövalye başüstadının sarayında, kuşatmayı anlatan müzeyi gezerken, önümüzdeki rehber Japon turistlere kuşatmayı objektif bir şekilde anlatıyordu. Osmanlı askerlerinin mankenleri önüne gelince bunları hayran hayran seyreden turistlere, yeniçerilerin, orjinlerinin gayrı müslim olduğunu anlatarak Osmanlı kahramanlığını küçümsemeye kalkıştı. Japon turist, “Olsun, düşmanından böyle kahraman bir savaşçı yapmak Osmanlıların başka bir muvaffakiyeti” demesin mi? Rehber lafı değiştirmek zorunda kaldı. (1a-b-c-d-e)
Malta’nın başşehri La Valetta, Osmanlılara zafer kazanan şövalye üstadının adını taşıyor. Müdafaa için kurulan bir garnizon, şimdi adanın merkezi. Asırlar sonra Nazi bombardımanına bile bana mısın demedi. Bir haliçin bir yanında La Valetta, öte yanında denize uzanan üç burun üzerinde, birbirini seyreden üç semt var. Her yere yürüyerek gitmek mümkün. Zaten ufacık bir ada. Boyu 28, eni 14 km. Şehrin iki tarafından da güzel manzara var. Hele Üst Kışla Bahçeleri’nden limanın manzarası enfes. (5, 5a, 9)
Şimdi başbakanlık ofislerinin bulunduğu Pinto Kışlası, Sultan Vahideddin’in sürgün edildikten sonra bir müddet kaldığı yer. (3)
Malta’nın her köşesi, her binası buram buram tarih kokuyor. (4, 12) Eski sokaklardan birinde Türk bayrakları görünce şaşırdık. Film çekiliyormuş. Sokağı, eski kahvehaneler, dükkânlar ve tabelalarla film platosu hâline getirmişler. (2)
Game of Thrones filminin bazı sahneleri burada çekilmiş. Biri tarihî bir sessizlik içindeki eski başşehir Araplardan kalma Medina’da (6). Azura Penceresi adlı ürpertici kayalıklar ise Malta’nın güney doğusundaki Gozo adasında. (7)
Rabat’ta Romalılardan kalma yer altı mezarları çok enteresan. (10) Rabat’ın tavşan kebabı meşhur. Önceden rezerve ediyorsunuz, pişiriyorlar. Kini adlı içecekleri, meyankökü şerbetine benziyor.
Mersa’da Osmanlı şehidliği ve câmii var. İngiliz devrinde Sultan Aziz Turgut Reis ve şehid Osmanlı askerleri için Malta’nın en meşhur mimarına yaptırmış. Kapısında tuğrası arz-ı endam ediyor. Burası kuşatma sırasında Osmanlı karargâhı idi. Adresi de ‘Osmanlı durağı’. Türk olmayan Müslümanlardan da gömülenler var. Şu anda restore ediliyor. (8a-b-c-d)
Kalkala’da câmi, mektep ve kültür merkezi var. 10-15 bin Müslüman yaşıyor. Çoğu Mağripli. Ama aralarında Maltız da var. (14)
St.Jean Katedrali, dünyanın en zengin süslemelerine sahip. Şövalyeler, zenginlikleri dışarıdan anlaşılmasın diye bütün şatafatı buraya yatırmış. (11)
İttihatçılar düştükten sonra elebaşlarını İngilizler Malta’ya sürmüş; bir müddet sonra serbest bırakmıştı. Malta Yârânı, aralarında Rauf Orbay, Fethi Okyar, Ziya Gökalp, Fahreddin Paşa, Said ve Abbas Halim Paşalar, Hüseyin Cahid’in de bulunduğu 115 kişiydi.
07.03.2016
HAREM AŞK YUVASI DEĞİL, BİR MEKTEP İDİ...
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Harem, kızlara lüzumlu ve faydalı malumatın verildiği, görgü kazandırıldığı bir irfan yuvasıdır. Avrupa elitlerinin kızlarını gönderdiği leydiler mektebinin bir benzeridir.
Şehirde olsun, köyde olsun her Osmanlı evi, harem ve selâmlık olmak üzere iki kısımdan teşekkül eder. Harem, hanımların yaşadığı ve sadece bu kadınların mahremi olan erkeklerin girebildiği kısımdır. Selâmlık ise, erkek misafirlerin ağırlandığı yerdir. Harem tabiri, hürmet, mahrem, haram kelimeleriyle aynı köktendir. “Yabancıların girmesi haram olan yer” demektir. Sarayda da harem bulunur. Burası padişahın rezidansıdır. Padişah ve şehzâdeler, anneleri, hanımları ve çocukları ile beraber burada yaşar. Her evde olduğu gibi harem-i hümâyunda da hizmet etmek üzere câriyeler de vardır.
Sarayda terbiye edilemeyen...
Saraya alınan câriyelere, önce ciddi bir tahsil ve terbiye verilir. Oturmasını, kalkmasını, konuşmasını, dinî bilgileri, okuyup yazmayı, hesap yapmayı, dikiş dikmeyi öğrenir. Sarayın içinde yer alan, zeki ve istidatlı gençlerin devlet adamı olmak üzere yetiştirildiği Enderun kadar sistemli olmasa da, burası bir mekteb-i duhterân, yani kızlar mektebidir. Bugünki mektepler gibi düşünülmemelidir. Kızlara lüzumlu ve faydalı malumatın verildiği, daha mühimi görgü kazandırıldığı bir irfan yuvasıdır. Avrupa elitlerinin kızlarını gönderdiği leydiler mektebinin bir benzeridir. Kızın saraya elverişli olup olmadığı da burada belli olur. “Sarayda terbiye edilemeyen, hiçbir yerde edilemez” sözü meşhurdur. Terbiye kabul etmeyen kız, sarayda bir an bile tutulmaz; hemen çıkarılır. Sarayda edeb ve teşrifat her şeyin önünde gelir. Edebinde, konuşmasında, ibadetinde eksiklik görülen biri sarayda barınamaz.
Tahsil ve terbiyesini tamamlayan acemi câriyeler, yerine ve ihtiyaca göre haremin muhtelif dairelerinde, hazinedar, çeşnigir, çamaşır, ibrikdar, berber, kahveci, kilerci, kutucu, külhancı, vekil, kethüdâ, kâtibe ve hastalar ustasının her birinin maiyetinde hizmet eder. Câriye oldukları hâlde, kendilerine yevmiye ödenir. Ayrıca muayyen zamanlarda muntazam hediyeler verilir. Ancak masrafları olmadığı için bunu biriktirir, hayır ve hasenatta kullanırlar.
Muayyen bir zaman sonra, enderun tahsilini bitiren gençlerden münasip biriyle evlendirilerek ‘çırak edilir’. Evlenerek saraydan çıkmış olan hanımlar zarafet ve kültürleriyle halka rol modeli teşkil eder. Böylece saray terbiyesi saraylılar vasıtasıyla halka yayılır.
Evlenmek istemeyenler, sarayda kalıp terfi eder. Kalfalığa, nihayet ustalığa yükselebilir. Her dairenin kalfa ve ustası vardır. Bunların üst rütbeli ve nüfuzlusu, hazinedar ustadır. Valide sultan haremin başı ise de, hazinedar usta onun muavini, hatta haremin fiilî reisidir. Padişahın 4 mühründen biri hazinedar ustada bulunur. Maiyetinde 20 kadar hazinedar vardır. Bunları padişah seçer. Padişahın hususi dairesindeki hizmetini görür; emirlerini yerine getirir; mesajlarını iletir; merasimleri tanzim ederler. Gece de nöbetleşe vazife yaparlar. Her gerektiğinde padişahın huzuruna teklifsizce girebilen ender şahsiyetlerdendir.
Ciddiyet...
Kanunî Sultan Süleyman’a kadar umumiyetle Anadolu ve Balkan beyliklerinden kız alan Osmanlı padişahları, zamanla bunların ortadan kalkmasıyla, küçük yaşta saraya alınıp yetiştirilen câriyelerle evlenmeyi tercih etmeye başladı. Bunun sebebi, câriyelerin, saray terbiyesiyle yetiştirilen güzel, zeki ve iyi huylu kızlar olması; ayrıca bazılarının padişaha hısımlık yoluyla devlet içinde nüfuz kazanmalarının önüne geçmek arzusudur.
Saray dışında yetişmiş bir kız, ne kadar iyi olursa olsun, saraya adapte olamaz. Saray âdetlerine uymak, buradaki zahiren şatafatlı, ama esasında zor hayata katlanamaz. Ayrıca padişahlar, Osmanlı hânedanından başka bir aristokrasinin teşekkülüne imkân vermek istememiştir. Bir de çok çocuğun dünyaya gelmesi, hânedanın bekası için lüzumludur. Câriyelerle yapılan evliliklerde, bu risk çok azdır.
Padişahla evlenecek kız ve câriyelerin seçimi, haremin reisi olan vâlide sultana aittir. Bunları kendi dairesinde hususi terbiye eder. İcab ederse dışarıdan hocalar getirtilir. Valide sultan dairesi, acemi câriyelerin mektebinden daha üst seviyede tahsil ve terbiye verir. Şiir ve edebiyat, dini ilimler ve tarih öğretilir. Bunlar tahsilini bitirince, padişah veya şehzâde ile evlenir.
Padişahın harem câriyeleriyle alâkası büyük bir ciddiyet içinde cereyan eder. Bu kızlarla oturup zevk ve safa yapması vâki değildir. Hele câriyeleri yola dizip istediğinin önüne mendil atması, çırılçıplak soyup havuzda oynatması, sonra da seyrederek eğlenmesi gibi hâdiseler, Batılı roman yazarı ile ressamlarının uydurmasıdır. Gerçi câriyeler hür kadınlar gibi başlarını kollarını örtmeye mecbur değildir. Ama birbirlerine ve başkalarına karşı geri kalan yerlerini örtmeleri gerekir. Bununla beraber Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, harem halkı ve câriyeler şer‘î tesettüre dikkat ederek, tam ferace ile sokağa çıkarlar; haremağaları da bunlara refakat ederdi.
İnsanlık icabı saraydaki câriyeler arasında kıskançlık cereyan edebilir. Ancak çok iyi yetiştirildikleri için buna her zaman hazırlıklıdır. Kıskançlık tabiî olmakla beraber, sarayda ayıp karşılanırdı. Câriyeler birbirine ‘hemşire’ veya ‘yoldaş’ diye hitap ederdi. Saray ile dışarının irtibatını da hadım zenci harem ağaları temin eder. Hareme odun alınacak, doktor gelecek, câriyeler mesireye çıkacak, bunlar hep harem ağasının mesuliyeti ve nezâreti altındadır.
Gönül bu...
İlk zamanlar saray câriyeleri Balkan asıllıydı. Sonra güzelliğiyle meşhur Ukraynalıların sayısı arttı. Bu kızlar harp ganimetlerinden padişahın hissesine düşer veya ecnebi hükümdarlarca hediye edilirdi. Fetihlerin azaldığı devirlerde Kırım Hanı’nın esir alıp İstanbul’a hediye gönderdiği câriyeler saraya alındı. Fetihler tamamen durunca da esir tüccarlarından istifade edildi. XIX. asırda sarayda artık Kafkasyalı câriyeler ekseriyetteydi. Sultan Abdülmecid zamanında köle ticaretinin yasaklanmasıyla câriye sayısı çok azaldı. Bunun üzerine Anadolu’ya hicret etmiş olan Kafkasyalı ailelerin kızları küçük yaşta saraya alınıp terbiye edildi.
Sadece harem-i hümâyunda değil, Beyhan Sultan, Hadice Sultan, Âdile Sultan, Sâliha Sultan, Cemile Sultan gibi padişah kızlarının haremleri de, yüksek meziyetli câriyelerin yetiştirildiği birer mektep gibiydi. Sultanların, kendi kızları gibi yetiştirdiği bu câriyelere gönlünü kaptırıp evlenen padişah ve şehzâdeler vardır.
Saraya geldiklerinde câriyelere Dilfirib, Nazikeda, Gülruh, Mihrişah, Perestû gibi âhenkli isimler verilir. Hepsi güzel ve zeki hanımlardır. Güzel okuyup yazar; Kur’an-ı kerim ve ilmihaline vâkıftır; namazlı niyazlıdır; dikiş-nakışta mahirdir; edebiyattan anlar; şiir yazar; çok nâzik ve vakurdur; oturmasını kalkmasını iyi bilir ve güzel konuşur.
Son zamanlarda harem halkının çoğu Fransızca konuşup okuyabilirdi. Ecnebi moda mecmualarını bu lisanı bilen bir câriye okuyup tercüme eder; harem halkının fotoğraflarını, bu işi öğrenmiş bir başka câriye çekerdi. Padişah haremini tanıyanlar ve son zamanda sarayı ziyaret eden ecnebi misafirler hayranlıklarını gizlememişlerdir...
14.03.2016
HOLODOMOR: BİR HALK AÇLIKLA NASIL HİZAYA GETİRİLİR?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Çeşitli nehirlerin suladığı dümdüz arazilerden müteşekkil, iklimi mutedil Ukrayna, dünyanın tahıl ambarlarından biri olarak bilinir. Ama yakın tarihin en dehşetli açlığı da yine bu bereketli mıntıkada cereyan etmiştir.
Ruslardan farklı bir Slav kavminin yaşadığı ve tarihte uzun zaman istiklâlini muhafaza eden Ukrayna, XVII. asırda Rus hâkimiyetine girdi. Burada XIX. asırda millî bir uyanış yaşandı. Ukrayna dili, kültürü ve tarihi, okumuşlar tarafından ön plana çıkarıldı. Ukrayna, Bolşevik ihtilâline mukavemet etmiş; çar taraftarı Beyaz Ordu, burada kendisine destek bulmuştur. Milliyetçiler, Sovyetler Birliği’ne katılmayarak, Polonya ve Avusturya hâkimiyetindeki Batı Ukrayna ile birleşip müstakil bir Ukrayna kurmak istediler. Ama Kızıl Ordubunları ezdi. 1922’den itibaren Ukrayna’da Sovyet hâkimiyeti tam olarak kuruldu. Ancak bütün bunlar komünistlerin gücünü tüketti. Artık ideolojilerini dünyaya kabul ettirmek iddiasından vazgeçerek, XX.asrın kâbusu olanStalinizm’i meydana getirdiler.
Âleme ibret!
1924’te iktidara gelen Stalin, siyasî muhaliflerini temizledikten sonra, Ukrayna mukavemetinin üzerine gitti. İktisadî ve sosyal hayatı sıkı kontrol altına alıp merkezileştirdi. Ukrayna dili konuşmak yasaklandı. 1929’da ziraatin kolektifleştirilmesi için kanun çıkarıldı. Burada tarlalar devletleştiriliyor; köylüler, kendi eski topraklarında, devletin işçisi hâline getiriliyordu. Komünistler, ilk zamanlarda bereketli hususi çiftliklerin bu hâliyle devamına göz yummuştu. Ama iç savaş zamanında Ukrayna köylülerinden yüz bulamayınca, bu çiftlikleri rejim için bir tehdit olarak gördüler. Binlerce komünist memur, merkezden bu işi yerleştirmek üzere köylere gönderildi. Öteden beri güçlü bir mülkiyet telakkisi altında yaşayan Ukrayna halkı, bu politikaya karşı çıktı. Bilhassa Don nehri civarında bu mukavemet üst seviyede idi.
İstihsalin düşmesi üzerine, Moskova, kendilerini besleyen birinci kaynak olan Ukrayna’yı daha sıkı baskı altına aldı. 1932 hasadı iyi gitmeyince, hükümet, köylüleri suçladı ve eksik kısmı vergi olarak asker zoruyla aldı. Halk, hayvanlarını kesip yiyerek ayakta kalmaya çalıştı. Ama hayvanlar olmayınca, yeni hasad yapılamadı. Halka bir tane bile bırakmadan, buğdayına el konulan Ukrayna, dehşetli bir kıtlığa sahne oldu. Her gün binlerce insan açlıktan ve buna bağlı hastalıklardan öldü. İşte 1932-1933 arasında Ukrayna’nın Kuban mıntıkasında suni olarak tertiplenen bu kıtlık ve buna bağlı 8 milyon kişinin açlıktan ölmesi hâdisesi, Ukrayna lisanında açlıktan öldürmek manasına ‘holodomor’ adıyla bilinir. Sadece Ukrayna değil, Sovyetler Birliği’nin Kafkasya, Kazakistan gibi diğer mıntıkaları da zarara uğradı. Bu sebeple Naziler, Ukrayna’yı işgal ettiklerinde yerli halkın desteğini gördüler. Fakat Naziler de çiftliklerin kolektifliğini sürdürmek istedi. Böylece Rusya aç kalacak ve yenilecekti. Ukraynalılar bu sefer Nazilere de milisler kurarak direndi.
Neticenin böyle olacağı belli iken, zamanın idarecileri, tedbir almaktan kaçındı. Kıtlığın, diğerleri için bir gözdağı olmasını istedi. Halkın açlıktan en çok kırıldığı 1932’de 1,7 milyon ton; 1933’te de 1,84 milyon ton buğday ülke dışına çıkarıldı. Yiyecek satışı yasaklandı. Yiyecek bulmak ümidiyle kaçmak isteyenler, engellendi veya vuruldu. Ukrayna’ya seyahatler, resmî izne bağlandı. Stalin’in mutemet adamı Postiçev, sistemi oturtmak üzere fevkalade salahiyetlerle Ukrayna’ya yollandı. Bütün bu olup bitenler, dünya amme efkârından da ustaca gizlendi.
Stalin’in hem muhaliflerini ezme faaliyetleri, hem de Ukrayna’daki politikası sebebiyle ölenlerin/öldürülenlerin sayısı 15 ile 20 milyon arasında verilmektedir. Böylece insanların canı pahasına, beş yıllık ekonomik planını tatbike muvaffak oldu. Stalin, bu kıtlık ve katliâmı da Ukraynalı milliyetçileri ve yabancı devletleri suçlayarak siyasî bir kazanca dönüştürdü. Bir yandan da milyonlarca insanın öleceğini bildiği halde, Ukrayna’daki zahireye el koyarken, Ukraynalıların, Varşova’dan aldıkları emir gereği kendilerini bilerek aç bıraktıklarını iddia etti. Ukrayna’daki açlıktan bahseden herkes, Alman ajanı olmakla suçlandı. Moskova muhalifleri, otomatik olarak ‘faşist’ damgası yemeye başladı. Ama bütün bunlar, Stalin’in Polonya’yı yutmak adına 1939’da Nazilerle el sıkışmasına mani olamadı. Rusya’nın tarihte görmediği bir terör düzeni artık köklü bir şekilde sistemleştirilmişti. II. Cihan Harbi sırasında Kırım ve Kafkasya Müslümanlarının yük vagonlarına doldurulup doğuya sürülmesi ve yolda binlercesinin ölümü de Stalin’in sabıkasına kayıtlıdır.
Soykırım mı? Yalan mı?
Avrupa’da hiçbir ülke Ukrayna kadar sömürgeleştirilmeye maruz kalmamıştır. 1933-1945 arası en çok ölü veren ülke de Ukrayna’dır. 1990’da Ukrayna istiklâlini elde ettikten sonra, facialar yavaş yavaş gündeme getirildi. BM, 2003’te bir beyanname neşrederek 70. yılında holodomoru bir millî trajedi olarak dile getirdi. Aralarında ABD’nin de bulunduğu 26 kadar devlet holodomoru soykırım olarak tanıdı. 28.XI.2006’da Ukrayna parlamentosu holodomoru kınayan bir kanun çıkarttı. Buna dair vesikalar KGBarşivlerinden bulunup neşredilmeye başlandı. Her Kasım ayının son cumartesi holodomor kurbanlarını anma günü olarak tayin edildi.
Yüksek rütbeli bir Sovyet bürokratı iken Amerika’ya kaçan Ukraynalı Victor Kravchenko, 1950 yılındaIChoose Liberty adıyla neşrettiği ve anti-komünist edebiyatın şaheseri sıfatıyla sayısız lisana, bu arada Hürriyeti Seçtim adıyla Türkçe’ye de tercüme olunan hatıralarında bu holodomor hâdisesini çok iyi anlatır. Bununla beraber solcu bazı yazarlar, holodomorun “Sovyet muvaffakiyetini küçümsemek isteyen” Nazilerin ve anti-komünist Ukraynalıların bir yalan propagandasından ibaret olduğunu; ABD tarafından da dünyaya servis edildiğini; işin aslının mıntıkada zaman zaman yaşanan basit bir kıtlıktan ibaret bulunduğunu iddia etmektedir...
21.03.2016
UYAN SULTAN AZİZ UYAN KAN AĞLIYOR BÜTÜN CİHAN
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
1876’da Sultan Aziz’i tahttan indirenler çeşitli propagandalarla halkı iknâya çalışmış; ama halk, yaktığı ağıtlarla mazlum padişaha olan sevgisini her zaman dile getirmiştir.
Osmanlı Devleti’nde, hayranı olduğu İngiltere gibi meşrutî idare kurmak, yani parlamento yoluyla padişahın salahiyetlerini kısmak isteyen Midhat Paşa, Sultan Aziz tahtta kaldıkça gayesine erişmeyi imkânsız görüyordu. Bu sebeple hemen her biri padişahtan bir şekilde kurtulmak isteyen devlet ricâli ile darbe hususunda anlaştılar. Veliahd Şehzâde Murad Efendi’nin de rızasını aldılar.
Çarşaf kadar fetvâ
İngiltere, hilâfet siyasetinden ürktüğü Sultan Aziz’den zaten yüz çevirmişti. Darbecilere destek verdi, hatta el altından darbeyi organize etti. Midhat Paşa, Fetvâ Emini Kara Halil'i konağına çağırıp düzmece bir fetvâyazmasını istedi. Kara Halil, “Bu hayırlı işe çarşaf kadar fetvâ veririm” diyerek dalkavukluğunu gösterdi. Fetvâyı imzalayan Şeyhülislâm Hasan Hayrullah, birinci şeyhülislâmlığında daha 40 gün dolmadan azledildiği için padişaha garezi vardı. Mir’at-ı Hakikat müellifi Mahmud Celâleddin Paşa, Hayrullah’ı “Mizaca hoş gidecek şekilde taklit yapıp ve masal anlatarak mertebe almış âlim kıyafetinde bir cesur câhil, alçak bir karakter ve âdî işlerle meşhur” diye vasıflandırır.
Sultan Aziz’in tahttan indirilmesine dair fetvanın bugünki dille metni şöyledir: “Müminlerin emiri olan biri, şuuru bozuk ve siyasî işlerden habersiz olsa, devlet malını devlet ve milletin kaldıramayacağı mertebede israf etse, din ve dünya işlerini ihlâl edip bozsa, milletin ülkesini tahrib etse, bundan dolayı tahtta kalması vatan ve millet için zararlı olsa, tahttan indirilmesi lâzım olur mu?” Cevâb: 'Allah bilir ya, olur.' Yazan Hasan Hayrullah Allah onu affetsin.”
Fetvâ, şer’î klişelere göre yazılmıştır; ama müşahhas (somut) hâdiselere uygun değildir. Yani fetvâdaki sebepler, bir halifenin azli için kâfidir. Ama bunların hiçbiri Sultan Abdülaziz hakkında sâbit değildir. 1909’da Sultan Hamid’in tahttan indirilmesi, daha da trajikomik bir fetvâ ile olmuştur. Zaten tarih boyunca Osmanlı padişahlarının tahttan indirilmesinde verilen fetvâların hemen hepsi düzmece sebeplere dayanır. Ama halkı yapılan işin meşru olduğuna ikna edebilmek için fetvâ lâzımdır.
Yalandan kim ölmüş!
Padişahın şuurunun bozuk olduğu, külliyen yanlıştır. Ancak bu ifade, bir hükümdarı tahttan indirmek için tek başına kâfi ve kimsenin itiraz edemeyeceği bir sebep olduğundan, her zaman öne sürülür. Sultan Aziz’in horoz döğüştürüp, galip gelene nişan taktığı, Jön Türklerin ileri gelenlerinden Ali Suavi’nin uydurmasıdır; İsviçre’de yazdığı makalelerde geçer.
“Siyasî işlerden habersiz” sözüne de kimse inanmaz. Sultan Aziz de siyasî işlerden habersiz ise, onu hal’ edenler hiçbir şeyden haberdar değildir. Padişah, zamanının iç ve dış siyasetini gayet iyi bilirdi. Bir Avrupa seyahatiyle, Osmanlı aleyhindeki amme efkârını düzeltmeye muvaffak olmuştur. Hilâfet siyasetiyle, Güney Afrika’dan Çin’e kadar Müslümanlara sahip çıkması, ona haklı bir itibar kazandırmış; ama başta İngiltere olmak üzere emperyalistleri endişelendirmiştir.
Midhat Paşa, sonradan padişahın hal’i ve katlinden mahkûm olup da sürgüne gittiği Tâif’te kaleme aldığı hatıralarında, Sultan Aziz’i, “akıllı ve uyanık; devletin iyiliğini isteyen yüksek gayretli; devlet ve memleketin iyi idaresinin kanun ve nizâm ile olmak lâzım geldiğini herkesden ziyade bilen” bir zât olarak vasıflandırır. Padişahın, tahttan indirildikten sonra, yerine geçen yeğenine hitaben yazdığı tezkere, uğradığı felâketlere rağmen, metânetini kaybetmeyen, yüksek bir akıl ve zekâ sahibi zât olduğunun en açık delilidir.
Merhametten maraz doğar
Padişahın, siyasî bir hatası varsa, o da aşırı merhametli oluşudur. ‘Müfsid İmam’ ve ‘Şerrullah’ diye tanınan hünkâr imamı Hayrullah Efendi’yi şeyhülislâm yapması, bundandır. Hayrullah, verdiği fetvâyla, kendisini bu makama getiren kimseye “minnetini” ödemiştir.
Padişahın, israfla ithamı da, doğru değildir. Evet, Rusya ve diğer dış tehditlere karşı, dünyanın en güçlü ikinci donanmasını meydana getirmesi, çok büyük masraflara sebebiyet vermiştir. Ancak hazine, mülk ve milletin iyiliği için vardır ve bunu mahalline sarf etmek israf değildir ve hükümdara ait bir salahiyettir. Sultan Aziz, Taşlık’ta yaptırdığı câmiin inşaatını bile, lüzumsuzluğu hakkında şayia çıkınca durdurmuştur. Kendisinden önceki devirde vuku bulan Kırım Harbi’nin masraflarını ödemiş; ama Suriye, Girit, Hersek ve Bulgaristan isyanları, büyük masraf kapısı açmıştır. Çırağan Sarayı’nın inşaına kendisinden önce başlanmıştı. Üstelik bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümdarı için gayet lüzumlu bir iştir. Saray yapmak, hazineye zarar vermez; zira masrafı, millî servet içinde kalır. Sultan Aziz’in yerine geçen Sultan V. Murad, hastalanıp tahttan indirildiğinde, 1 milyon lira borcu vardı. Kendisini tahta çıkaran Jön Türkler, buna israf demediği gibi, bu borcu da sonraki padişah Sultan Abdülhamid ödedi.
Ancak darbeciler için elbette gerçeklere ihtiyaç yoktur. Darbenin kanunu olmaz. Askerleri, Sultan Aziz’i kaçırmak isteyen Ruslara karşı korumak üzere götürüldüklerine inandırıp sarayı sardıkları gibi; halkı da Sultan Aziz’in tahttan indirilmeyi hak ettiğine inandırmak istediler. Ama öyle olmadı. Halk, “Uyan Sultan Aziz uyan/Kan ağlıyor bütün cihan” diyerek yaktığı ağıtla, mazlum padişaha olan sevgisini her zaman terennüm etti. Düzme fetvâda söylenenlerin aksine, Sultan Aziz, halk tarafından en çok sevilen padişahlardan biri olmuştur.
Fetva denilen bu vesikanın diğer tutarsızlıklarına ve işin hazin sonuna bir başka yazıda temas ederiz inşallah...
04.04.2016
SULTAN AZİZ’E YAPILANLARIN ÂHINI KİM ÇEKİYOR?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Tarih boyunca padişahların tahttan indirilmesi için alınan fetvâların hemen hepsi düzmece sebeplere dayanır. Ama darbeciler, halkı yapılan işin meşru olduğuna ikna edebilmek için fetvâ lâzım olduğunu iyi bilirler.
Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi için verilmiş düzmece fetvâda padişah ‘din işlerini ihlal’ ile itham olunur ki, trajiktir. Ama bir hükümdarı dinsizlikle suçlamak, amme efkârını en fazla iknâ edici sözdür. Kendisinden önceki ve hele de sonraki padişahtan daha dindar olduğu herkesçe malum bulunduğu hâlde, böyle anılmak, fetvânın ciddiyetini göstermeye kâfidir. Sonradan,Çerkes Hasan Bey, eniştesi padişahın intikamını almak üzere sadrazamın konağını bastığında, Sultan Aziz’i dini ihlal ediyor diye tahttan indirenler, içki sofrasında yakalanmıştı.
Kanlı mushaf
Mekke Şerifi Abdülmuttalib Efendi, darbe günü Serâskerlik dairesinde,“Halife, mecnun, ya da küfrü mucib bir şey olmadıkça nasıl hal’ olur?”diye sorduğunda, şeyhülislâm Hayrullah, padişahın lisanından 2 defa küfre dair söz işittiğini söylemiştir. Mâbeynci Âtıf Bey bunu naklettikten sonra diyor ki: “Efendimizin üç sene hizmetinde bulundum. Ehl-i sünnet itikadına muhalif bir söz işitmedim. Yeme, içme ve günlük işlerinde dine pek itina gösterir; Frenk usulü yaşayanlara itiraz ederdi.”
Dâhiliye Nâzırı Memduh Paşa, Sultan Aziz’in müskirat [içki] kullanmak şöyle dursun; su yerine zemzemiçtiğini anlatır. Sultan Aziz, Mevlevî idi. Beş vakit namazına pek dikkat ederdi. Vefat ederken de Kur’an okumaktaydı. Sultan Vahîdeddin amcası için der ki: “[Dinen] mübâlatsız [zayıf] zannedilen Sultan Aziz bile, son nefesinde Kur’an-ı kerime sarılarak teslim-i ruh etmiştir. Kanı ile boyanmış mushaf-ı şerifi Yıldız kütüphanesindedir.”
İntihar süsü mü?
29 Mayıs 1876'da saray kuşatılarak Veliahd Murad Efendi dairesinden çıkarıldı ve kendisine çete mensuplarınca biat olundu. Bu sırada cülûs topları atılarak vaziyetten haberdar edilen Sultan Aziz, sarayından alınarak Topkapı Sarayı'nda amcası Sultan III. Selim'in şehit edildiği daireye hapsolundu. Burada yaşadığı psikolojik baskı tahmin edilebilir. Bu arada Sultan Aziz’in ailesi saraydan aşağılayıcı bir şekilde tahliye edildi. Hanımlar mücevher kaçırmasınlar diye askerlerce soyuldu; hatta zevcesi, yağan yağmurun şiddetiyle hastalanıp birkaç gün sonra vefat etti. Hükümdarın serveti yağma olundu. Harem halkı sokağa atıldı.
Daha sonra Ortaköy Sarayı’na nakledilen Sultan Aziz, burada kendisine revâ görülen pek çok eziyetten sonra 4 Haziran 1876'da odasında bilekleri kesilmiş hâlde ölü bulundu. On gün sonra eski padişahın kayınbiraderi Erkân-ı Harb Binbaşısı Çerkes Hasan Bey, kabine toplantısını basarak Hüseyin Avni ve Hâriciye Nâzırı Râşid Paşaları öldürdü; diğer birkaçını da yaraladı ise de kendisi de idam edildi. Birkaç sene sonra yapılan muhakeme neticesi, Sultan Aziz’in Avni Paşa'nın emriyle katledildiği hukuken sabit oldu. Hâdiseye intihar süsü verilmişti.
Hayal kırıklığı
Yeni padişah Sultan V. Murad, bir parlamento yerine, kötü hâldeki devlet işlerinin ıslahı gerektiğini söyleyerek darbecilerin ele başılarından Midhat Paşa'yı hayal kırıklığına uğrattı. Sultan Aziz'in elim vefatı ve Çerkes Hasan Vak'ası, Sultan Murad'ın âsâbını daha da bozdu. Bunun üzerine zamanın ricâli, padişahın tedavisi imkânsız bir hastalığa tutulduğuna dair rapor elde edip, şeyhülislamdan da fetvâ aldılar. Veliahd Abdülhamid Efendi, meşrutiyet ve anayasa ilânı şartıyla 16 Ağustos 1876'da tahta çıkarıldı.
Sultan Murad da, 28 sene Çırağan Sarayında hapis hayatı yaşayarak, bir manada amcası Sultan Aziz aleyhine giriştiği komplonun karşılığını gördü. Sultan Murad'ın tahttan indirilişi için şu beyitle tarih düşürülmüştür:
"Doksan üçde doksan üç gün pâdişah-ı mülk olub
Göçdü matemgâhına Sultan Murad-ı nâmurad."
Sultan Aziz’in hal’ fetvâsını imzalayan Hayrullah Efendi, Sultan Hamid tarafından 1877’de azledilip Medine’ye, oradan da Tâif’e sürüldü. Burada 1898’de öldü. Fetvayı yazan Kara Halil Efendi, bunun yerine geçti ise de, Sultan Hamid onu da 8 ay sonra azletti ve 1880’de de öldü. Ne yazık ki, ideolojik tarih genç dimağlara, Sultan Aziz’i horoz döğüştürüp galip gelene madalya takan bir meczup; Midhat Paşa’yı ise hürriyet kahramanı olarak empoze etmiştir.
Spot
Milletin çektiği
Bir kimsenin halife sayılması için, hem meşru bir yolla başa gelmiş olması; hem de halifelik yapabilecekgüce sahip olması gerekir. Başta meşru halife varsa, başkası bu iddiada bulunamaz. Ancak önceki halife ölür veya feragat ederse, ikincisinin halifeliği meşru olabilir. Gayrımeşru bir surette azledilen hükümdarın yerine çıkan da meşru bir hükümdar sayılamaz. Nitekim Sultan Aziz'in ve Sultan Hamid'in tahttan indirilmesinde böyle olmuştur. Halefleri, icra gücünden mahrum oldukları için, hakikî halifesayılmamıştır. Nitekim Sultan Murad'ın saltanatında iktidar, Mütercim Rüşdü ve Midhat Paşaların; Sultan Reşad zamanında ise İttihatçıların elindeydi.
Tarih boyunca bu gibi hâllerde, devletin başına gelen büyük felâketlerin, kaybedilen savaşların sebebi, hükümdarın meşru olmayışına bağlanmıştır. 1909’da Sultan Hamid tahttan indirilirken, o zamanki Fetvâ Emini Hacı Nuri Efendi, dürüst ve aklı başında bir zât olduğundan, “Padişahı tahttan indirmekte uğursuzluk vardır. Sultan Aziz haksız yere tahttan indirildi; ardından Rumeli kaybedildi. Şehid çocuklarını ben sırtımda taşıdım” derken bu inancı terennüm ediyordu. Nitekim vazifesinden istifa etmiş; ama istenen fetvâyı yazmamıştır. Sonradan Cumhuriyet hükümetinden meal ve tefsir yazma vazifesi alacak olan Elmalılı Hamdi, bu talihsiz işe talip olmuştur. İşte yine bunun içindir ki, son devir ulemasından Abdülhakîm Arvasî hazretleri, “Bu millet, Sultan Aziz’in âhını çekiyor; daha Sultan Hamid’e sıra gelmedi” demiştir.
11.04.2016
OSMANLI HÂNEDANI ve DİNDARLIK
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlı hânedanı, bir medrese ciddiyeti ve tekke ağırbaşlılığı içinde din ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı bir hayat sürmüştür. Tarihte hiçbir Müslüman hânedan, bu cihetten Osmanlı sarayı ile mukayese edilemez.
Son asırda, saray teşkilat ve teşrifatında bazı değişiklikler olduğu gibi, saraylıların hayatlarında da mühim değişiklikler olmuştu. Günümüzde, bazı hânedan mensuplarının dış görünüşlerine bakarak, “Halife torunları nasıl böyle olabilir?” diyenler çıkıyor. Şurası bir hakikattir ki, Osmanlı padişahları, hânedan ve saraylılar dindardır. Tarih boyunca Osmanlı sarayı, skandalların yaşandığı bir yer olmamıştır. Bir medrese ciddiyeti ve tekke ağırbaşlılığı içinde din ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı bir hayat sürülmüştür. Tarihte hiçbir Müslüman devlet hânedanı, bu cihetten Osmanlı hânedanı ve sarayı ile mukayese edilemez.
"Hakkımı helâl etmiyorum!"
Sarayda erkek olsun, kadın olsun, namaz kılmayan, oruç tutmayan yoktur. Saray kadınları, câriye bile olsalar, tam tesettüre riayet ederler. Haremde nasıl giyinirlerse giyinsinler, dışarıya feracesiz çıkmazlar. Ferace, başörtüsü ve manto gibi bol ve uzun bir dış giysisi olmak üzere iki parçadır. Saraylıların tesettürsüz fotoğrafları, insanı yanıltmamalıdır. Bunlar saray içinde çekilmiş, hususi fotoğraflardır. O devirde câriyeler, şer'an kaç-göç ile mükellef olmadığından, bunlardan istidatlı birisine fotoğraf çekmeyi öğretirler; o da ihtiyaç oldukça saray halkının resmini çekerdi. Kadınların, kendi aralarında örtünmek mecburiyetinde olmadığı malumdur. Sürgüne çıkan hânedan hanımlarının ve hizmetkârlarının pasaport resimlerinin tamamı çarşaf ve peçelidir.
Sultan Hamid’in zevcesi Behice İkbalefendi der ki: “Sarayda namaz kılmayan kimse yoktu. İstisnâsız herkes namaz kılardı. Dili bükülmeyen bazı yabancılar hizmete gelince, hiç olmazsa namaz kılacak kadar sûreleri, İslâm dininin esaslarını ezberlemek mecburiyetindeydiler.” Saray muallimesi Safiye Ünüvar hatıralarında, Meşrutiyet padişahı Sultan Reşad’ın, “Sarayda iki şey iyiydi: Namaz ve yemekler. Şimdi ikisi de bozuldu” dediğini ve her bir saray odasının kapısına “Namaz kılmayana hakkımı helâl etmiyorum” yazdırdığını naklediyor. Son padişah Vahîdeddin ve son halife Abdülmecid Efendi beş vakitnamazını kılardı.
Bir gecede sürgün!..
Sultan Hamid’den sonra iktidarı ele geçiren İttihatçılar devrinde, sosyal hayat ciddi manada deformasyona uğradı. Kaç-göç ve tesettür zayıfladı; dinî neşriyat azaldı; ulemanın cemiyetteki rolü kısıldı; dindar memur ve zâbitler rağbetten düştü. Bu bozulma, elbette saraya da intikal etti. Buna rağmen bazısı tavizsiz yaşadı; bazısı da her iki hayat tarzını sürdürdü. Şarklılık ve Garblılık arasında gidip gelen bu düalite [ikilik], zaten o devirdeki Osmanlı sosyal hayatının hususiyetidir ve bugün de varlığını devam ettirmektedir. Meşrutiyet devrinden itibaren, yalnız sarayda değil, dışarıda, hatta din adamları arasında bile dinî hayatın zayıfladığı görülür.
Ömründe saraydan dışarı adım atmamış insanlar, bir gecede beş parasız hudut harici edilmiştir. Gurbette hayatını idame ettirebilmek için, seyyar satıcılık yapanlar, dilenenler, hatta açlıktan ölenler olmuştur. Dinî hayat, asayiş ve emniyet ister. Hânedan, gurbette öyle bir muhiti hiçbir zaman bulamamıştır. Gayrı müslimler arasında ancak hayatta kalabilmişlerdir. Şehzâde Mahmud Şevket Efendi’nin kızı Nermin Sultan’a Bagnoles’de avukat bir İngiliz asilzâdesi talip olmuş; fakat Nermin Sultan katiyetle reddetmişti. Halbuki bu esnada yiyecek ekmekleri bile yoktu.
Annesi gayrı müslim olan hânedan mensuplarının, hele babasından, dede ve ninesinden ayrı ise, dinî terbiye alması beklenemez. Hânedan efradı, hak etmedikleri bir sürgün yaşamış; çok acılar çekmiştir. Ama Türkiye’de yaşayan nice hacı hoca çocuklarının bile dinle alâkası kalmamışken, Avrupa’da ömür süren hânedan mensuplarının hâlini anlayışla karşılamak lazımdır. Bunun müsebbibi ve mes’ulü kendileri değil; onları bu hâle düşürenlerdir. Şu hâlde, kimsenin, hele bu insanları topyekûn sürgün edip, sefâlete mahkûm eden ve kendileri de dinî yaşayıştan kolayca vazgeçmeyi tercih edenlerin, hânedanın dinî yaşantısı hakkında söz söylemeye hakkı olmasa gerektir. Neticede amel, insanın iç âlemine ait bir keyfiyettir. Hesabını, Allah sorar. Belki de rejimin istediği buydu. Hânedan, halk için istikbalde bir ümit olmamalıydı.
"En mühimi, ben bir Müslümanım!"
Çocukluğu Mısır’da geçmiş olan Betül Mardin anlattı: “Kâhire’de yaşarken, hânedan mensupları ile sık görüşürdük. Hiçbiri öyle iyi rahat bir hayat yaşamıyordu; şöyle böyle geçiniyorlardı. Ama çok vakur bir aile idi. Müptezel [bayağı] bir hâlleri hiç yoktu.” Evet, bugün hânedan mensupları arasında çok sofu olan azdır. Ama geri kalanlar inancı sağlam kimselerdir. Hiçbirinde dine karşı bir tavır ve sorgulama yoktur. Bilakis şerefli bir hânedana mensup olarak, dinî hüviyetlerine sahip çıkarlar. Bu bile, az değildir. Demek ki şartlar müsait olsaydı, bu insanların, ismini taşıdığı Osmanlılara layık bir manzara verecekleri aşikârdır.
Şehzâde Ali Vâsıb Efendi, saltanat devam etseydi, padişah ve halife olacaktı. Serbest yaşantısı ile halifelik sıfatının nasıl bağdaşacağı sorulduğunda, oğlu Osman Salâhaddin Efendi şu cevabı vermiştir: “Babam, eğer o makama gelseydi, bu makamın icabını yerine getireceğine hiç şüphe yoktu. Babam bana muntazaman Osmanlı tarihini ve İslâm dinini öğretti.” Nitekim Ali Vâsıb Efendi oğluna nasihatında şöyle diyor: “Vatanına, dinine, tarihine, ailesine, ebeveynine karşı hürmetkâr ve bağlı olmalı... İnşaallah her surette daima Allah’ına dayanarak her zaman bahtiyar olursun. Âmin...” Bu satırlar, sağlam bir imanın tezahürüdür.
Şâdiye Sultan, hatıralarında kızından bahsederken diyor ki: “Allah’a büyük bir imanla bağlanmasını temin etmek ve İslâm dininin ululuğunu ruhunun derinliklerine sindirmek, benim için büyük bir vazife oldu. Onu yabancı iklimlere kendi kaderi ile baş başa bırakmaya mecbur olduğum an, kalbine aşıladığım Allah sevgisi, Allah korkusu ve Allah’a güven, ona verebildiğim en kıymetli şey olmuştu.”
Genç şehzâde Selim Süleyman Efendi’nin hislerini ifade ettiği şu cümle dikkate değerdir: “İngiltere’de doğup, büyüdüm; ama Türk’üm. Ayrıca Osmanlıyım; damarlarımda Osman Gâzi’nin kanı dolaşıyor. Ama en mühimi ben bir Müslümanım.”
Sultan Vahideddin ve Şeyhülislam Nuri Efendi dua ederken...
Sultan Hamid cuma namazına giderken...
Feraceli bir Osmanlı hanımı
Harem halkı mesirede...
18.04.2016.
KÛTÜLAMÂRE Mİ? ÇANAKKALE Mİ?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Irak cephesindeki Kûtülamâre muharebelerinde İngiliz birlikleri esir edildi. Cihan Harbi'nin Çanakkale ile beraber yüz akı sayılır.
Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.
Neye niyet...
28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.
Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 günlük mesafedeki Selmanpak’ta miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arab'ı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.
İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.
Lüks Esir!..
Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Her gün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki rahiblerden bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.
Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.
Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.
Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıl dönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yok. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.
Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımını; itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.
3 Kut Kahramanı
Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’e, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.
Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.
Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşamadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.
25.04.2016
AVRUPA’DA FES MODASI
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlıların son asırda millî serpuşu olan fese, Avrupalılar da hayran oldu. Genç-yaşlı demeden çoğu başına geçirdi. Fes, “Türk mavisi” adıyla moda hâlini aldı.
100 sene Osmanlı erkeklerinin başını süsleyen fes, Avrupalıların da çok alakasını çekti. Bir ara şık erkekler arasında fes modası çıkmıştı. Moda mecmualarında boy boy fesli erkek modellerin resimleri neşredilirdi. Kibar gençler, hatta yaşlılar, ‘Turk Blue’ dedikleri fesin müptelâsı oldu. İngiliz romancı Arnold Bennett’in Becerikli Helen romanındaki James, evine gelince, başına hemen püsküllü kırmızı kadife ‘Türk Başlığı’nı geçirir. Avrupa’da makbul Türk tütününden yapılmış sigaraların üzerine, müşterileri cezbetmek için fes resmi konurdu. Bugün bile bazı sosyal klüplerin üniformalarında fese benzer bir başlık arz-ı endam eder.
Püsküllü bela
Fes bakım ister. Sık sık fırçalamak ve kalıplatmak lazımdır. Püskülü taranmalıdır. Eve gelince, tahta kalıp üstüne konur. Bunun için fese, halk arasında püsküllü belâ diyenler vardır. Fes kalıpçısı esnafı sıra sıra Sultanahmed Parkı karşısında, Fatih’dekiler Hâfızpaşa Caddesi’nde idi. Bayram arefesi izdihamdan girilemezdi. Ta Şişli’den gelen olurdu.
0’dan 6 numaraya kadar fes kalıpları vardı. Önce püskülü çıkarılıp su püskürtülen fes, sonra altında ocak yanan sarı pirinç kalıba geçirilirdi. Yine su püskürtülürdü. Tekrar bir kalıp vurulurdu. Beş dakika sonra ikinci kalıp tahta kulplarından kaldırılır, buğulu buğulu dumanı tüten fes başa geçirilirdi. Ekserisi Rum olan kalıpçılar, eğer püskürtme âleti yoksa, suyu ağzına alıp fese püskürtürdü. Bunu biraz da bilerek yaparlardı. Ne gariptir, Muallim Cevdet gibi, şapka kanunundan sonra, kerhen giydiği ve eve gelince başından çıkardığı şapkaya böyle tükürenler vardı.
Kalıpla uğraşmamak için, uzun zaman kalıp istemeyen içi hasırlı şlık fes giyilirdi. "Şlık", fes markasıdır. Bunun kalıplanması uzun sürerdi. Hasır ve ipekli astar sökülüp kalıplanırdı ve pahalıya mâl olurdu. Onun için bazıları ‘şıllık fes’ diye isim takmıştı. Hiç kalıplanmamış fese ‘fabrika kalıbı’ denirdi. Bazı kibarlar, hep kalıplı dursun diye tablasına ferahî diye metal koyardı. Gençlere bahşiş verirken, ‘Alın şu parayı da kundura boyatır, fes kalıplatırsınız’ denirdi. Fukara takımı, fesin kenarı kirlenip eskidikçe keser, kısala kısala Azizî fese dönerdi.
Fesi Türkleştirmek
Eskiden sokaklarda ‘Aydaaa, puskullar tereyaliiiim’ diye bağıran Yahudi çocukları vardı. Püskülü dolaşanlar, durup taratırdı. Püskül de eskidikçe veya modaya göre değiştirilirdi. Çocuklar, birbirinin püskülünü çekiştirerek ‘püskül maçı’ yapardı. Tabii teli kalmamış püskülle eve gelince de binbir azar işitirdi. Ali Çamiç Ağa’nın;
"Bildim kötü alâmet,
Püskülüm koptu festen.
Bülbül misali şakıyan,
Yârim kaçtı kafesten" diye bir şarkısı vardır.
Fese, ulema takımı beyaz; halktan kimseler de çeşitli sarıklar sarardı. Sarıksız fese dal fes denirdi. Çocuk feslerine maşallah takılırdı. Eksantrik işleriyle tanınan Enver Paşa, fese ay-yıldız koyma modasını başlattı. Kendince fesi ‘Türkleştirmiş’ oluyordu.
Asker sivil herkes fes giyerken, Enver Paşa, Cihan Harbi esnasında askere kabalak denen bir başlık giydirdi. Bu başlık, İngiliz sömürge subaylarının serpuşları gibi önü ve arkası siperlik gibi uzundu. Siperlikli serpuş o zaman küfr alameti olarak görüldüğünden, bununla reaksiyonu geçiştirmeyi umuyordu. Halk, bunları ecnebi asker zannedip korkardı.
Fesin ölümü
Ankara hareketi sırasında, İstanbul’u ve fesi protesto edercesine kalpak modası yayıldı. Kemalistler, yaz-kış demeden kalpağı tercih ettiler. Kalpağı, iki sivri kenarı yana gelecek şekilde giyerlerdi. Yurt dışına gittikleri zaman da başlarına şapka geçirmekte beis görmezlerdi. Cumhuriyetin ilanından sonra, kalpağı da attılar. Zira kalpak, Bolşevikleri hatırlatan bir semboldü. Avrupa ile barıştıktan sonra, Ankara’nın Moskova’yla dostluğu eski havasını kaybetmişti.
Artık ilericiler başı açık gezmeye, hatta şapka giymeye başladılar. 1925’de çıkarılan ve tarihte benzeri bulunmayan bir kanunla herkese şapka giyme mecburiyeti getirildi. Aksine davrananlara cezalar verildi. Ne gariptir ki, kanundan evvel şapka giydiği için bir gazeteciyi meclis merdivenlerinde, “Babandan böyle mi doğdun?” diyerek tokatlayan Kel Ali, bu sefer şapka giymeyenlere ceza veren İstiklâl Mahkemesinin reisi oldu.
Suriye, Irak, Filistin, Mısır, Batı Trakya, Makedonya, Bosna gibi Osmanlı Devleti’nden kopan memleketlerde fes hayatını sürdürdü. Fas, Tunus, Cezayir ve Libya hiç vazgeçmedi. Buna rağmen dünyanın hemen her yerinde fes, Osmanlı’nın, hatta Türklüğün sembolü olarak görüldü. Batı Trakya’da hacdan gelenler mutlaka fes giyerler. Arap memleketlerinde fes, güzel Osmanlı günlerinin hazin bir hatırası olarak görülür. Şapka giymeyenlere verilen ceza, 2015 senesinde HDP’li milletvekili Altan Tan’ın verdiği kanun teklifi ile kaldırıldı. Ancak fesi yasaklayan devrim kanunu hâlâ anayasanın koruması altındadır.
02.05.2016
ÖLÜMDEN BAŞKA HER DERDİN DEVÂSI VAR!
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Şark dünyasında eskiden beri tıb ileri; tabiblik mesleği de revaçtaydı. Müslüman doktorlar, VII. Asırda göz ameliyatları yapardı.
14 Mart 1827 yılında Sultan II. Mahmud Osmanlı ülkesinde Avrupaî usuldeki ilk tıb fakültesini kurdu. Kuruluşu, her sene Türkiye’de tıb bayramı olarak kutlanır. Peki daha önce şark dünyasında ve Osmanlı ülkesinde tıb fakültesi yok muydu?
Usta-çırak
Dinin, tedavi olmak istikametindeki emir ve tavsiyeleri, Müslüman âleminde tıb ilminin oldukça gelişmesine yol açmıştır. Hazret-i Peygamber, Allah’ın ölümden başka her derdin devasını yarattığını; insanların bunu aramaları gerektiğini söyler. “İlim, beden ve din bilgisi olmak üzere iki tanedir” sözü de hadis-i şeriftir. İlimler içinde en lüzumlusu, ruhu koruyan din bilgisi ve bedeni koruyan sıhhat bilgisidir, manasına gelen bu sözle, her şeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğine çalışmak lâzım geldiği söyler. Beden bilgisinin, din bilgisinden önce öğrenilmesini emreder. Çünki bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir.
Bugün de modern tıbbın, hijyen ve terapi olmak üzere iki kısmı vardır. İnsanları hastalıklardan korumak, sağlam kalmayı temin etmek, tıbbın birinci vazifesidir. Hasta insan, iyi edilse de, çok kere, arızalı kalır. İşte İslamiyet, tababetin birinci vazifesi olan hijyene, yani hasta olmamaya öncelik vermiştir.
Roma İmparatoru Heraklius’un Medine’ye Hazret-i Muhammed’e gönderdiği hediyeler arasında bir de tabib vardı. Tabib, günler geçip de kendisine kimse gelmeyince, peygambere müracaat etti. Hazret-i Peygamber, temizliğe ve az yemeye dikkat edenin, kolay kolay hastalanmayacağına dikkat çekti. Hiç kimse ölümden kurtulamaz. Fakat o zamana kadar sıhhatini koruması şarttır. Peygamberin bu istikametteki tatbikatı, tıbb-i nebevî adıyla bilinir. Buna dair nice kitaplar yazılmıştır.
Tıbbın öncüleri
Müslüman Şark dünyası, modern tıbbın öncülerini de yetiştirmiştir. Avrupa’da Razes diye bilinen Müslüman tabib Ebu Bekr er-Râzî (864-925), bugün Tahran yakınlarındaki Rey şehrinde doğdu. Bağdad’da tıb tahsil etti. İlaçlar ve kimya üzerine çalıştı. Tıb ilminde yüze yakın eseri vardır. Göz ameliyatlarında mütehassıs idi. Hazret-i Peygamber’in kız torunu Sükeyne’ye katarakt ameliyatı yapmıştır.
Aynalarda ışıkların yansıması kanunlarını bulan ve Avrupalıların Alhazem dediği İbn Heysem (965-1039), Basra’da doğmuş; Mısır’da vefat etmiştir. Matematik, fizik ve tıb ilminde yüze yakın kitabı vardır. Bunların çoğu Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Batı’da Avecenna diye tanınan İbn Sina’nın (980-1037), el-Kanun adlı eseri asırlarca tıb fakültelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. 1066’da ölen Müslüman cerrah Amr bin Abdurrahman el-Kirmânî, Endülüs hastanelerinde ameliyat yapardı.
Türkistanlı din âlimi İbnü’n-Nefs (1210-1288), aynı zamanda doktor idi. Tıb ilmindeki buluşlarını bildiren kitapları, bu ilimde kıymetli birer kaynaktır. Akciğerlerdeki kan dolaşımının şemasını ilk çizen budur. Orta Çağ'da, büyük tıb âlimleri, yalnız Müslümanlardı; Avrupalılar Endülüs’e tıb tahsiline gelirlerdi. İspanya Kralı VI. Alfonso’nun Toledo’da kurduğu tercüme mektebi, Arap âlimlerin tıbba dair nice kitabının Latince ve Avrupa lisanlarına tercümesini temin etti. Müslüman tıbbı, bu sayede Avrupa’ya yayıldı.
Osmanlı âlimleri de bu vâdide çok çalışmışlardır. Herkesin tasavvufî hikmetleriyle tanıdığı Akşemseddin, tabib idi. Çiçek aşısını bulanlar, Türklerdir. Jenner, bunu Türklerden öğrenerek 1796’da Avrupa’da tatbik etti ve haksız olarak ‘Çiçek aşısını bulan kimse’ ünvanını aldı. Halbuki o zamanlar Avrupa’da insanlar çiçek hastalığından kırılıyordu. Fransa Kralı XV. Louis 1774’de çiçekten ölmüştü. Napoléon, 1798’de Filistin’deki Akkâ’yı muhasara ettiği zaman, ordusunda veba zuhur etti. Çaresiz kalınca, düşmanı olan Osmanlılardan yardım istedi. Türk tabibler hastaları tedavi ettiler.
Popüler meslek
Anadolu’da Selçuklular devrinden beri ciddî tıb müesseseleri vardı. Kayseri, Edirne, Amasya ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hastaneler, aynı zamanda mühim birer tıb fakültesi idi. Medresede belli bir dereceye kadar okuyan talebe, eğer tıb tahsili görmek isterse bir hastaneye intisap eder; burada bir tabibin yanında, usta-çırak münasebeti çerçevesinde tabip, cerrah ve kehhal (göz hekimi) olarak yetişirdi. Bunların kaleme aldığı nice kıymetli eserler kütüphaneleri süslemektedir. Orta Çağ ve Yeni Çağ’da dünyanın her yanında tabiblik mesleği, bu şekilde ve hastanelerde öğrenilmektedir. Gustave le Bon “Arap hastaneleri, bugünki hastanelerden daha ileri sıhhî şartlara sahipti. Su ve hava, her yana kolaylıkla dağıtılıyordu” der ve Salerno Hastanesini örnek gösterir.
Tedavi edilen hastanın sonra geçireceği nekahet devresi de çok mühimdir. Bu devrede hasta hem istirahat etmeli, hem tıbbî müşahede altında tutulmalı, hem de kuvvetli ve perhize uygun yemekler yemelidir. Bunu da her hastanın yerine getiremeyeceği tabiidir. Bu sebeple Osmanlı ülkesindeki her hastanede, hastaların nekahet devresini geçirdiği tâbhaneler bulunurdu. Hastaneler, zengin Müslümanlar tarafından yaptırılır; her çeşit masrafları da zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi.
İçine şeytan girmiş
Akıl hastaları, tarihin ilk devrelerinde bazı cemiyetlerde içine şeytan girmiş tehlikeli kimseler olarak görülür; çoğu zaman yakılarak öldürülür veya zincire bağlanarak tecrid edilirdi. Dünyada akıl hastalarına ilk defa hasta muamelesi yapan Türkler olmuş ve onları bimaristan denilen hususi hastanelerde tedavi altına almışlardır. Burada hem beyin ameliyatları ve şok tedavileri yapılmış; hem de telkin, meşguliyet, musiki, su ve kuş sesleri vasıtasıyla akıl hastaları iyileştirilmeye çalışılmıştır. Bîmâr, Farsça ‘hasta’ demektir. Daha çok akıl hastaları için kullanılır.
Psikolojik rahatsızlıkların, umumiyetle insanın meşguliyeti ve gayesinin bulunmamasından kaynaklandığına inanıldığı için; hastanın bir işle meşgul edilmesi önde gelen bir tedavi metodu idi. Ayrıca insanın kaybettiği muhakemeyi, matematikten çıkma bir ilim olan musikideki ahenk vasıtasıyla yeniden kazanacağı düşünülmüştür. Psikolojik rahatsızlıkların çeşidine göre, Türk musikisinin çeşitli makamlarıyla tedavi edilmesi eski bir gelenektir. Nitekim kullanılması mahzurlu nice şeylere, tedavi için cevaz verilmektedir.
Haleb’de Arguniyye Bimarhanesi ve Edirne’de Sultan II. Bayezid Dârüşşifası bugün hâlâ bir müze olarak ayaktadır. Burada akıl hastalarına tatbik edilen tedavi usulleri üzerine materyaller görmek mümkündür. Sultan III. Murad’ın annesi Nurbanu Vâlide Sultan’ın 1582’de Üsküdar’da yaptırdığı Toptaşı Bimarhanesi, yıllarca hizmet verdikten sonra 1924 senesinde psikiyatr Mazhar Osman Bey’in gayretleriyle Bakırköy’e taşınarak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi adını almıştır.
09.05.2016
19 MAYIS 1919 NEYİN BAŞLANGICIDIR?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
M. Kemal Paşa’nın hatıraları ve inkılapların müdafaası mahiyetindeki Nutuk, “1919 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım” diye başlar. Bu tarih, resmî inkılap tarihi sistematiğinde Ankara hareketinin başlangıcı sayılır.
I. Cihan Harbi, Türk-İslâm tarihinin belki de en büyük felâketlerinden biridir. Ağır bir mağlubiyetle bitmiş; harbin mesulleri kaçmıştır. Osmanlı hükümeti Mondros Mütarekesi’ni imzalamak mecburiyetinde kalmıştır. Buna istinaden müttefiklerin Anadolu’yu işgale kalkışması, millî vicdanı galeyana getirdi. Hemen her şehirde işgale karşı neler yapılacağına dair kongreler tertipleniyordu. Kongreleri tertipleyenlerin içinde İttihatçılar ağırlıktaydı. Zira İttihat ve Terakki, güçlü bir teşkilat kurmuş ve 10 yıllık bir diktatörlüğü sırasında bunu perçinlemişti. Bu sistem bugüne kadar devam etmiş; demokrasi devrinde hemen her parti, İttihatçıların bir yönünün (Türkçü, İslâmcı, liberal, sosyalist) takipçisi olarak kurulmuştur.
Bu esnada bir enkaz üzerindeki tahta oturan Sultan Vahideddin, artık dünyanın yegâne hâkimi İngiltere ile zıt düşmenin, harbin neticelerini daha da fecileştireceğinden korkuyor; memleketi diplomasi yoluyla kurtarmayı umuyordu. Anadolu’daki mukavemet hareketinin güçlü düşmana karşı bir zafer elde edeceğini beklemiyordu. Ama bu hareketi tek elde toplamak; böylece müttefiklerle yakında imzalanacak sulh antlaşmasında koz olarak ileri sürerek daha elverişli şartlar elde etmek istiyordu. İyi de bu işi kim yapacaktı? İstanbul işgal altındaydı.
Fırsat
Bu arada Doğu Karadeniz’de Rumlarla Türkler arasında patırtı çıktı. Mütârekenin tatbikine nezaret için Anadolu’ya yüksek rütbeli bir subay gönderilmesi gerekti. İngilizler, bunun İttihatçı ve Alman taraftarı olmayan üst rütbeli bir paşa olmasını şart koştu. Çöken Suriye Cephesi’nden İstanbul’a gelen ve o sıralar açıkta olan padişah yaveri M. Kemal Paşa [henüz soyadı yoktur] bu şartları taşıyan nâdir şahsiyetlerdendi. Padişahı sadakatine ikna etmişti.
Önceleri padişahın kızıyla evlenip harbiye nâzırı olmak isteyen Paşa, daha evvel kendisini emniyet altına alabilmek için İtalyan işgal komiseri Kont Sforza ile dostluk kurdu. Böylece müttefiklerin, eski İttihatçı sıfatıyla tutuklanacaklar listesinden çıkarıldı. Şişli’deki evinde Fethi Bey gibi arkadaşlarıyla bir komite kurup, siyasî darbe yapmayı ve padişahı tahttan indirmeyi planladıysa da, işgal kuvvetlerinin buna müsaade etmeyeceğini düşünerek vazgeçti. Bunun için İngiliz dostluğuna ehemmiyet verdi. Kurucusu olduğu Minber gazetesinde, ‘İngilizlerin, milletimizin hürriyeti ve devletimizin istiklâline karşı gösterdikleri hassasiyet ve hürmeti’ öven yazılar yazdı. İngilizler, Rusya’ya kaçan Enver Paşa’nın tekrar memlekete hâkim olarak Bolşevik tarzı bir idare kuracağından endişelenerek, onun ezeli rakibi ve hasmı olan M. Kemal Paşa’ya sıcak bakıyordu. 1913 Sofya ataşeliğinden beri takip ediyor; cumhuriyetçi ve modern fikriyatını biliyordu.
Bu arada dostu İngiliz gazeteci/istihbaratçı Ward Price sayesinde İngiliz istihbaratı ile irtibat kurdu. Pera Palas’ta ajan Rahip Frew ile görüştü. İngiliz generali Allenby ile de Suriye günlerine uzanan bir dostluğu vardı; hatta general, Şubat 1919’da M. Kemal Paşa’nın 6. Ordu kumandanlığına tayinini tavsiye etmişti. Paşa, bütün bu temaslar neticesi, İngiltere’nin Anadolu’da bir protektora idaresi kuracağını anladı. Bu sistemde söz sahibi olabileceğini düşünerek Anadolu’ya gitmeye karar verdi.
Padişahın niyeti
Dâhiliye Nâzırı Mehmed Ali Bey, Harbiye Nazırı Şâkir ve başyaver Avni Paşalar, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesini organize ettiler. Kendisini Sadrazam Ferid Paşa ile görüştürdüler. [Bu şahsiyetlerin hepsi sonradan hasım olacak ve cumhuriyet kurulduktan sonra sürgün edilerek, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.] Nihayet Damat Ferid Paşa hükûmeti tarafından 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla vâlileri bile azledebilecek fevkalâde salâhiyetlerle Anadolu’ya gönderilmesi kararlaştırıldı. Hükûmetin kasasında bulunan üç-beş kuruş tahsisat kendisine teslim edildi. Atlar, otomobiller verildi. Vâli ve kaymakamlara da paşaya her türlü yardımda bulunmaları emrolundu. Nutuk’ta da anlatıldığı üzere, Sultan, Yıldız Sarayı’nda kendisiyle görüştü; çeşitli ideolojik kesimlerce farklı tefsir edilen, “Paşa! Şimdiye kadar memlekete hizmet ettin. Bunların hepsi kitaba geçmiştir. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir: Devleti kurtarabilirsin” sözünü söyledi. Paşa, Nutuk’ta bu mülâkatı anlattıktan sonra, nedense gönülsüzlüğünü ifşa eder, kendisinin İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Anadolu’ya gönderildiğini söyler.
Resmî inkılâp tarihi jargonunda padişah, ‘İngiliz yanlısı hâin’ pozisyonuna konurken; bazı sağ kesimlerde bu sözler, padişahın Anadolu’da bir ‘millî mücadele’ başlatması olarak görülmüştür. Doğrusu padişah ve halk yeni bir savaş istememektedir. İngilizlerin de istemediğini düşünerek, Anadolu’da ince bir siyasetle, müttefiklere karşı avantajlı bir statü hâsıl etmeyi planlamaktadır. Düşmanın gözünü korkutup elverişli bir sulh antlaşması imzalatmak, sonra da müttefiklerin, Osmanlı Devleti’ni dünya barışı/emperyal menfaatleri tehlikeli görmekten vazgeçmesini ve ortalığın yatışmasını beklemek… Padişahın vatanı kurtarma planı budur. Karadeniz’de bir Pontus devletinin kurulmasının ve Enver Paşa’nın Anadolu’ya dönüşünün engellenmesi de cabasıdır.
Ancak Paşa’nın içinde hâlâ bir endişe vardı. Acaba kendisini İstanbul’dan uzaklaştırıyorlar mıydı? Saray’a ve İngilizlere ne kadar güvenilebilirdi? Bu yüzden çeşitli gerekçeler ileri sürerek İstanbul’da kaldı. 15 Mayıs’ta Yunanlıların İngiliz desteğiyle İzmir’e çıkması üzerine işin ciddiyetine kanaat getirdi. 17 kişilik maiyeti ve İngiliz işgal komiserliğinin vizesiyle yola çıktı. Ve 19 Mayıs 1919’da Samsun limanına ayak bastı.
Gizli vazife
Padişahın Anadolu’ya gönderdiği yüksek rütbeli subay, halk için ümit ışığı oldu. Zira hemen herkes kendisinin gizli vazifeyle geldiğini düşünüyordu. Havza üzerinden Amasya’ya gelen M. Kemal Paşa burada bir tamim neşretti. Sonra da halkın tertiplediği Erzurum Kongresi’ne iştirak etmek üzere yola çıktı. Muhtemelen İttihatçı karakterli kongre azaları, kendisine karşı şüpheyle yaklaştı, hatta toplantıya almak istemediler. Şark ordusu kumandanı olup, mütâreke gereğince henüz ordusunu terhis etmeyen Kâzım Karabekir’in desteği ile kongreye iştirak edebildi. Burada hâdisenin nereye varacağını tam olarak idrak etti. Muhtemelen İngiliz istihbaratının sözleri hâlâ kulağında çınlıyordu.
İstanbul hükümeti endişelenerek veya müttefiklerin baskısıyla kendisini geri çağırdı. Bu emri dinlemeyince de, askerlikten tardedildi. İşte tarihin dönüm noktası burada cereyan etti: M. Kemal Paşa’nın, millî mücadeleyi teşkilatlandırmak üzere İstanbul’dan gizli vazifeyle gönderildiğine inananlardan Kâzım Karabekir, ordusunun emrinde olduğunu bildirdi. İşte Ankara hareketinin başlangıcı 19 Mayıs ise; şekillendiği tarih budur.
Cumhuriyetçi fikirler taşısa da, 19 Mayıs öncesinde ve sonrasında, tıpkı padişah gibi, M. Kemal Paşa’nın da aklında bir millî mücadele fikri yoktur. Onun öteden beri bunu düşündüğü; bu maksatla padişah ve İngilizlere rağmen gizlice İstanbul’dan ayrılarak Samsun’a çıktığı, resmî inkılap tarihi jargonuna ait romantik ifadelerdir. İngiliz planını eksik teşhis eden padişah, istemeyerek de olsa Anadolu hareketine yol açmış; ancak sonradan desteklediği bu hareket, saltanatına mal olan; hatta Osmanlı Devleti’ni tarihe gömen bir zaferle bitmiştir.
16.05.2016
..
.
Osmanlı vakıf medeniyeti...
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlılar, vakıflar kurarak Hazret-i Peygamber’in hadisindeki müjdeye kavuşmak istemiş, isimlerini ebedîleştirmiştir. Devlet de pek çok amme hizmetini, vakıflar yoluyla yerine getirmiştir. Bu devirde çok enteresan vakıflara rastlanır.
Osmanlılar zamanında devlet, içeride ve dışarıda emniyeti temin eder; ekonomik ve sosyal hayata karışmazdı. Ekonomik nizâm, sosyal adalet üzerine kurulmuştur. Ferdî teşebbüse, herkesin meşru dairede dilediği işi yapmasına imkân verir. Herkes, çalıştığına erişir. Alın teri ile elde edilen bir kazanca kimse müdahale edemez. Herkes malını dilediği gibi kullanır. Kimse kimsenin malına el uzatamaz. Bu sistem, hür dünya ülkelerinde tatbik edilen liberal ekonomik sisteme yakındır. Ancak başıboş bir liberalizm de değildir. Üretimde mümkün olduğunca özel teşebbüsü; millî gelirin ferdlere taksiminde de sosyal adaleti esas alır.
Bu sistemin mahzurlarını bertaraf edebilmek için birtakım tedbirler alınmıştır. Bunların başında vakıflar gelir. Osmanlı tarihinde maarif, sağlık, bayındırlık gibi amme hizmetleri hep bu yolla yerine getirilmiştir. Hatta halka hizmet eden birtakım memurların maaşları bile bu yolla karşılanmıştır. Câmiler, mektep ve medreseler, tekkeler, hastaneler, köprüler, çeşmeler, su bendleri, hanlar, kervansaraylar hep vakıf olarak yapılmıştır. Bunun için Osmanlı medeniyetine, "vakıf medeniyeti" demek âdet olmuştur.
Kapanmayan amel defteri
Vakıf, insanlık tarihi kadar eskidir. Kur’an-ı kerîm, yeryüzünde kurulan ilk mâbedin Mekke'deki Kâbe olduğunu bildiriyor (Âli İmrân: 96). Şu hâlde dünyadaki ilk vakıf eseri budur. Hazret-i İbrâhim, Büyük Tûfan’da yıkılan bu mâbedi, oğlu Hazret-i İsmâil ile beraber yeniden inşâ etti (Bakara: 127). Ayrıca vefat etmeden önce Filistin’in Halîl şehrindeki arâzisini vakfetti. Mahsulünden, gelen gidenlere ziyâfet verilmesini de vasiyet etti. Tarihin en eski vakıflarından biri olan Halil İbrahim Vakfı, Filistin'in İngilizler tarafından işgaline kadar tatbik olunmaktaydı. Hazret-i Dâvud’un başlattığı ve Hazret-i Süleymân’ın tamamlattığı Mescid-i Aksâ da tarihte bilinen en eski peygamber mâbedlerinden biridir. Bu da vakıftır.
Ama vakfa esas ehemmiyet ve parlaklığını kazandıran, İslâm dini olmuştur. Hazret-i Peygamber’in, “İnsanlar ölünce amel defterleri kapanır. Ancak faydalı ilim, hayırlı evlat ve sadaka-i câriye (hayır eseri) bırakanlar müstesnâdır. Onun amel defterine, o hayır eserinden istifâde edildiği müddetçe sevap yazılır” hadîsi çok meşhurdur. Bizzat kendisi vakıf kurmuş; eshâbının ve sonra gelen Müslümanların da böyle davranmalarını teşvik etmiştir. Hayber’deki hurmalığını Müslümanlara vakfettiği gibi; hanımlarının oturduğu evleri de yine hanımlarına vakfetti. Hanımların vefatından sonra bu evler, Mescidi Nebevi’ye katıldı.
Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Ebû Talha, Câbir, Muhayrık gibi sahâbîler, daha Hazret-i Peygamber’in sağlığında O’nun teşviki üzerine vakıflar kurdular. Vakıf, tutmak, hapsetmek mânâsına gelir. Tevkif aynı köktendir. Bir malın, insanların menfaatine tahsis edilmesi demektir. Vakıf malın, mülkiyeti Allah’a ve menfaati de Allah’ın kullarına aittir.
Gelinlik vakfı
Müslümanlar, hayır yaparak mezkûr hadîsteki müjdeye kavuşmak istemiş, böylece isimlerini ebedîleştirmiştir. Devlet de pek çok amme hizmetinin bu yolla yerine getirilmesini teşvik etmiş, vakıflara destek vermiştir. Vakıf deyince akla, câmi, hastane, mektep, çeşme, mezarlık, köprü geliyor ama, arşiv vesikalarından, Osmanlılarda çok enteresan vakıflar kurulduğu görülmektedir.
Hizmetçilerin kırdıkları eşyaların ödenmesi, mektep çocuklarının pikniğe götürülmesi, kölelerin azatlanması, hapishanedeki borçluların borçlarının ödenmesi, kışın şehirlere inmesinler diye dağlardaki yırtıcı hayvanlara yiyecek verilmesi, kanadı kırık leyleklerin tedâvisi, dul kadınların barınması, fakir talebeye pabuç ve elbise verilmesi, yazın fakirlere buz dağıtılması, helva dağıtılması, göllerin temizlenmesi, iftar verilmesi, köprülerin, selin getirdiği ağaç ve taşlardan temizlenmesi, duvarların silinip temizlenmesi, sokaklarda geceleri kandiller yakılması, güzel yazı öğretilmesi için vakıflar kurulmuştur.
Bazıları, halkın hava alması için mesire yeri vakfetmiştir. Fakir kızlar evlenirken giysin diye gelinlik vakfeden; taksın diye gerdanlık vakfedenler çoktur. Sokullu Mehmed Paşa, askere giden mücahidler için atlar vakfetmiştir. Van Gölü'nde âcil yardım gemisi dolaştıran vakıf vardır. İznik’te halkın yemesi için meyve ağaçları vakfedilmiştir. Aydın’da bir hamal, çeşmeden akan suyun yazın soğuk olması için, 3 ay haznesine kar konulmasını vakfetmiştir. Paranın kıymetli olduğu bir zamanda, kredi isteyenlere yardımcı olmak üzere para vakıfları kurulmuş; kitabın pahalı olduğu bir zamanda, ilim meraklıları için kütüphaneler vakfedilmiştir.
Aile sigortası
Bazı kişiler, mirasının vârisleri tarafından çarçur edilmesini istemez; aile vakfı kurarak sonraki nesillerin mağdur olmasını engellemeye çalışır. Buna zürrî vakıf da denir. Bu takdirde kişinin serveti, kıyamete kadar gelecek ailesinin istifadesine tahsis edilmiş olur.
Burada vakfın gelirleri vakfedenin arzuları istikametinde aile mensuplarına dağıtılır. Mesela soyundan gelen evlenmemiş kızlara veya dul kadınlara veya sakatlara veya ilim talebesine veya soyundan gelenlerin hepsine vakfedebilir.
Cumhuriyetten sonra aile vakıfları yasaklandı. Ancak mevcut aile vakıfları varlığını devam ettirdi. Dedelerinden kalma zürrî vakıfların getirdiği gelirlerle burslu gibi tahsil yapanlara bu devirde çok rastlanmıştır.
23.05.2016
YAHUDİLER ARASINDA AYKIRI BİR TOPLULUK: KARAİLER
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bir grup Yahudi, hahamların yazdığı dinî metinlere karşı çıktı. Yalnızca Tevrat’ın esas alınması gerektiğini müdafaa etti. Bunlara Karai denir. Bunlardan Kırım’da yaşayanları arasında bazı Türkler de vardır.
Yahudiliğin Tevrat’tan başka bir de sözlü kaynağı vardır: Talmud. Yahudi inanışına göre, Sina Dağı’nda Hazret-i Musa’ya yazılı emirler (Tevrat) gönderildiği gibi, bazı sözlü emirler de verilmiştir. Nesilden nesile nakledilen bu emirler, ME 538 ve MS 70 yılları arasında Mişna adıyla yazılı hâle getirilmiştir.
Biz farklıyız…
Asırlar sonra bir grup Yahudi, insan eliyle meydana getirildiği için Talmud’un bağlayıcılığına itiraz etti. Hahamların kaleme aldığı dinî kitapların değil, ilahî vahyin mahsulü olan Tevrat’ın esas alınması gerektiğini iddia ettiler. Bunlara Karai denir. Çokluk hâli Karaim veya Karait gelir.
Tarih boyunca çeşitli Yahudi mezhepleri çıkmış; ama Karailer ile Kudüs’ün mukaddesliğine karşı çıkan ve farklı bir Tevrat nüshasını kabul eden Samiriler dışındakilar kaybolmuştur. Bugün Kırım, Polonya, Litvanya, Türkiye ve Filistin’de yaşayan Karailerin sayısı 10 bin kadar tahmin edilmektedir.
VIII. asırda Irak’ta yaşamış Talmud Akademisi âzâsı haham Anan Ben David, Karailiğin ilk meşhur temsilcisidir. Bağdad’daki Yahudi cemaatinin reisliği hususunda küçük kardeşi ile ihtilafa düştü. Cemaat, güçlü namzet olarak görülen Anan’ın yerine, daha ılımlı bulduğu küçük kardeşi Hananiah’ı reis seçince, seçime karşı çıkan Anan, 760’da kendisini karşı-reis ilan etti. Bu davranışı yerleşik nizamı bozucu görüldüğü için, Abbasi hükümeti tarafından hapse atıldı. Mahkemede kendisini, klasik Yahudi değil de, Müslümanlığa daha yakın farklı bir mezhebin mensubu olarak lanse edince, serbest bırakıldı.
Sefer ha-Mitzvot (Emirler Kitabı) kitabını yazan Anan’ın ölümünden sonra bağlıları, diğer Yahudilerden baskı görünce, Abbasi halifesinin izniyle Bağdad’dan ayrılıp Kudüs’e yerleştiler. İran, Irak ve Filistin’de yayılan bu cereyan, İstanbul ve Endülüs yoluyla Avrupa’ya da ulaştı. Önceleri Ananîlik diye anılan mezheb, herkesin Tevrat’ı kendisinin okuması gerektiği şeklindeki inancı sebebiyle sonradan Karailik adını aldı. Karai, İbranice ‘okuyucu’ manasına gelir. Halbuki Talmud’a göre Tevrat’ı okuyabilmek için, dinen mükellef sayılan 10 erkek Yahudi’nin bir araya gelmesi lazımdır.
Tevrat’ın yanında, din adamlarınca meydana getirilmiş metinleri de muteber kabul eden Rabinik Yahudilik; Karaileri sapkın görür. Bununla beraber bugün İsrail, Karaileri Yahudi saymakta ve geri dönüş kanunundan faydalandırmaktadır.
Soy babadan
Karailer, koşer, temizlik, oruç, evlilik ve giyim kuşam gibi hususlarda da daha katı kaidelere bağlıdır. Yahudilerin mukaddes günü olan Sebt günü değil, Cuma günü de iş yapmak günah sayılır. Mezuza, tefilin gibi dinî sembolleri kullanmayı reddederler. Mumlar yakılarak kutlanan renkli Hanuka bayramını, Tevrat’ta bahsedilmediği gerekçesiyle kabul etmezler.
Tevrat’tan metinlerin okunduğu Karai ayinleri, öteki Yahudilere göre çok sadedir. Karailer, umumi kanaatin aksine, Yahudilik'te babanın soyunun ehemmiyetli olduğunu söylerler. Gerekçe olarak da Tevrat’taki geçen kabile isimlerinin, erkek isimleri olması ve dinî karakterlere babalarının isimleriyle hitap edilmesini gösterirler. Mezheb dışından evlilik yasaktır. Bugün yalnızca İsrail’de Yahudi-Karai evliliği geçerli kabul edilmektedir.
Suriye Karailerinden, X. asırda Anadolu’ya yerleşenler oldu. XI. asırdaki Haçlı Seferleri’nden sonra Hristiyanlardan baskı ve zulüm gördükleri için Kudüs’ü terk etmek zorunda kalan bir grup Karai, Mısır’a yerleşti. Endülüs Karaileri de XII. asırda İspanyol baskısı yüzünden İspanya’yı terk ettiler. Gerek Bizans ve gerekse Osmanlı devrinde İstanbul her zaman Karailer için bir cazibe merkezi ve sığınma yeri olmuştur.
Karaköy mü? Karayköy mü?
Bir de sonradan Karaylar diye anılan ve Türkçe’nin Kıpçak lehçesini konuşan bir Türk boyu vardır. Bunlar VI. asırdan itibaren Orta Asya’dan kalkıp, Kafkasya’ya geldiler. Böylece bugünki Rusya ve Ukrayna topraklarında hüküm süren Türk asıllı Hazar İmparatorluğu’na katılmış oldular. Sonra da istilacı Gotları kovarak Kırım’a yerleştiler. VIII. asırda Hazarlar, Yahudiliği resmî din olarak benimseyince, bunlar da Karai mezhebine girdiler. Bundan sonra Karay/Karai adını benimsediler. Kırım’da Karaylarla beraber yaşayan ve Türkçe konuşan bir başka Yahudi topluluğu daha vardır. Kırımçak adındaki bu halk, Karayların hilafına Talmud’u kabul ederler.
1016’da Hazar İmparatorluğu yıkılınca, Karayların büyük bir kısmı Litvanya ve Polonya’ya göçtü. Nazi soykırımına kadar, kendi hahamları bulunan ayrı bir cemaat hâlinde yaşadılar. Ayrıca İstanbul, Edirne ve Amasra olmak üzere çok sayıda Anadolu ve Balkan şehrine gruplar hâlinde yerleştiler. Hatta İstanbul’un Karaköy semtinin adının, Karaylardan geldiği rivayet edilir.
Türk asıllı olmakla beraber, Bizans tesiriyle Rumca da konuşan Karaylar, Osmanlılar devrinde de diğer dinî cemaatler gibi otonom bir hayat sürdüler. Ancak hep diğer Yahudilerden ayrı yaşadılar. Uzun seneler dünyanın en kalabalık Karay nüfusunu barındıran İstanbul, bu sıfatını XVII. asırda Kırım’a kaptırdı. Kırım’ın Ruslar tarafından ilhakı üzerine çok sayıda Karay, Osmanlı ülkesine göçtü. Bir kısmı Müslümanlığı kabul etti. Hatta bazı meşhur tarihî şahsiyetlerin bu soydan geldiği rivayet edilir.
Karaylar, İstanbul’da daha ziyade Hasköy semtinde yaşarlardı. Bugün İstanbul’da 30-40 kadar Karay ailesi kalmıştır. Bizans devrinde yapılan Hasköy Sinagogu ise, birkaç defa yanmış; padişahların desteği ve cemaatin yardımı ile tamir edilip genişletilmiştir. Ayrıca Hasköy sırtlarında geçen asırda Sultan Abdülmecid’in izniyle genişletilen ve bugün Boğaziçi Köprüsü’ne giden yolun kenarında kalan bir de mezarlıkları vardır.
30.05.2016
Kur'an-ı kerimin inmeye başladığı ay
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Ramazanın diğer aylara benzemeyen bir havası vardı. Bu havayı veren, özenle hazırlanmış iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halk idi.
Yıl on iki aydır. Ama bu aylardan bir tanesi, diğerlerinin mazhar olmadığı bir alâkaya sahiptir. Bu vesileyle “On bir ayın sultanı” namı verilen ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri kılınan teravih namazlarıyla diğer aylardan farklılık gösterir.
"Ramazan", güneşin hararetinin kum ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. Eskiden bu aya "Nâtık" denirdi. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için "ramazan" ismi verilmişti . Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğinden dolayı da mecâzen bu isim uygun düşmektedir. Kur’an-ı kerîmin inmeye başladığı aydır. Kadir Gecesi ekseri bu aydadır. Ramadânü’l-Mübârek diye anılırdı. Halk ağzında ramazan olmuştur.
Üç otuzunda!
İslâm âleminde kullanılan Hicrî takvim ayın hareketlerine göre hesaplandığı için, ramazan ve bayram günleri, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olduğundan, hep aynı mevsime rast gelmez. 33 senede bir Kamerî takvim ile Şemsî takvim (güneş takvimi) aynı günde buluşur. Onun için 70’inden yaşlı olanlar için "üç otuzunda" denirdi. Yani ramazan ayını ömründe üç defa aynı mevsimde görmüş demektir.
Ayın başlaması hilâlin görülmesiyle olduğu için, birkaç gece öncesinden hilâl gözetlenir; görülürse top atılarak ramazan ayı ilân edilirdi. Görülmezse şaban ayı otuza tamamlanıp, ertesi günü oruca başlanırdı. Bu iş için hususî vazifeliler vardı. Dünyanın bir yerinde hilâl görülünce orada oruca başlamak lâzım olduğundan, dünyanın farklı yerlerinde bir gün evvel veya sonra oruca başlandığı olabilirdi. Sahur ve iftar saatleri ise mahalle davulcuları tarafından mâniler söylenerek ilan edilirdi.
Tiryakinin işi zor
Osmanlılarda ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlardı. Camiler temizlenir; mesai saatleri oruca göre tanzim olunurdu. Mektep ve medreseler tatil edilirdi. Halk işi gücü biraz rölantiye alır; iftara yakın çarşılarda açılan ramazan sergileri dolaşılırdı. Bu sergilerde tesbihten kitaba envai çeşit mal satılırdı. Tiryakilerin işi her zamanki gibi zordu. Rivayet odur ki, Sultan II. Mahmud, musahibi Said Efendiyle, iftara yakın Sirkeci’de babasının türbesini ziyarete gitmiş. Tiryaki olduğunu bildiği türbedara takılmak istemiş. Babasının sarığını beğenmediğini, tekrar sarmasını söylemiş. Türbedar sarmış. Yine beğenmemiş. Tekrar sarmış. Yine beğenmeyince, oruç kafasına vuran tiryaki türbedar; “A hünkârım, babanız yarın Cuma selâmlığına mı çıkacak, varsın böyle kalsın” demiş. Türbedarın çıkışına padişah pek gülmüş; “Maksadım latifeydi” deyip bahşiş vererek türbeden ayrılmışlar.
Saraydan en küçük eve kadar iftar davetleri verilirdi. Paşa konakları ve zengin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta gelip geçenlere sofralar kurulur, millet iftar vermekte yarışırdı. Herkesin sofrası, her zamankinden biraz daha parlak olurdu. Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi de hurma ile güllaçtır. Hele güllaç, sanki ramazana mahsus bir tatlıdır. Bereketinden olsa gerek, ramazan, fukaranın daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan fakir evlerine bir aylık erzak göndermeyi âdet edinmişti. Oruç tutmayanlar, hatta gayrımüslimler aleni oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterirdi.
Maneviyat iklimi
Ramazan gecelerinin ziyneti terâvih namazlarıdır. Hazret-i Peygamber’in sünneti olarak sonraki asırlara intikal eden bu namaz yatsıdan ayrı 20 rek’attir. Namaz aralarında ilahiler okunur, salavatlar getirilir. Cemaatle kılmak sünnettir. Genç-yaşlı, büyük-küçük, erkek-kadın müsait olan bütün Müslümanlar bu gecelerde câmiye koşup yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya çalışırdı. Büyük câmilerde saraydan gelme enderûn usulü denilen terâvih namazı kılınırdı. Bunun farkı, güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenasüp içinde olmasıdır. Ayrıca namazda okunan âyet ve surelerin rastgele seçilmezdi. Rahmet, tesbih ve Resulullahı öven âyet-i kerimeler okunurdu.
Selef zamanında ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerde Sultan II. Selim zamanından itibaren minareler arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştu. Ayın ilk yarısında âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, çiçek, Kızkulesi, köşk, fıskiye, câmi, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Hareketli mahyalar bile vardı.
Gündüz ve akşamlar
Sakal-ı şerif ziyareti de bu ayın hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in Veysel Karenî’ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif, bu âilenin torunları tarafından halka gösterilir. Sultan Abdülmecid, bunun için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii’ni yaptırmıştı.
Gündüz camilerde daha çok vaaz ve mevlid cemiyetleri olur; halk câmileri doldururdu. Ekseri ikindiden ve sahurdan sonra mukabele okunurdu. Yani hoca Kur’an-ı kerimi okur, cemaat takib eder; ay sonunda topluca hatim duası yapılırdı. Bilhassa kadınlar türbelere koşardı.
Normal zamanlarda yatsıdan sonra ortalıkta in-cin top atarken, ramazanda geç vakte kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır; terâvihten çıkanlar buralara akın ederdi. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) seyredilirdi. Sonraları dram kumpanyaları tiyatro oynamaya başladı. Direklerarası denilen Şehzâdebaşı eğlenceleri, İstanbul’da serbestliğin baş gösterdiği son yıllara ait bir keyfiyettir.
06.06.2016
“ORUÇ, SİZDEN ÖNCEKİLERE DE FARZ KILINDI”
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Çok kimse şimdiki gayrimüslimlere bakarak, orucu sadece Müslümanlığa has bir ibadet zanneder. Halbuki önceki dinlerin hepsinde oruç vardı. Ancak şartları ve şekli farklıydı.
Kur’an-ı kerimde, orucun önceki ümmetlere farz kılındığı anlatılır. Peygamberimiz de Ehl-i kitap ile Müslümanların orucu arasındaki farkın sahur yemeği olduğunu söyler. Oruç, rabbe yönelişi kolaylaştıran bir arınma olarak görülmüştür.
Peygamber efendimiz Medine’ye geldiğinde, buradaki Yahudilerin, Muharrem ayının 10. günü olan Âşûre gününde oruç tuttuklarını gördü. Sebebini sorunca, firavunun elinden kurtulduğu gün olduğu için Hazret-i Musa’nın bu gün oruç tuttuğunu söylediler. Bunun üzerine Peygamberimiz “Kardeşim Musa’nın sünnetini ihyaya biz daha lâyıkız” diyerek oruç tuttu; Müslümanlara da emretti. Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca artık Âşûre günü isteyen oruç tuttu, isteyen tutmamaya başladı.
Ramazan orucunun farz kılınışı hicretten 18 ay sonradır. Bedir Harbi, bundan hemen sonra ramazan ayında cereyan etmiştir. Oruç, Farsça gün manasına rûze’den gelir. Mamafih İranlılar bile bugün Arapça savm kelimesini kullanmaktadır.
Yahudilikte Oruç
Tevrat’ta, Hazret-i Musa’nın Tur dağındaki 40 günlük orucu (ta’anit) ve Hazret-i Davud’un da başına gelen musibetler üzerine oruç tuttuğu anlatılır. Kavmini Pers hükümdarının zulmünden korumak isteyen Yahudi kızı Ester, onlardan üç gün oruç tutmalarını istemişti. Ester Orucu diye bilinen bu oruç, 13 Adar’ı (Mart) takip eden iki Pazartesi ve bir Perşembe günlerinde tutulur.
Hazret-i Musa Tur dağında iken, altından buzağı yapıp tapınmalarına kefaret olmak üzere yom kipur (=yevmi kefare) orucu, aynı zamanda yılbaşı olan 10 Tişri günü (Ekim sonu) tutulur ve gün boyu mabedde ibadet edilir. Kudüs’ün kuşatılması, Beyti Makdis’in iki defa tahribi ve Babil esareti hatırasına oruç tutulan dört gün daha vardır: 10 Tevet (Ocak), 9 Av (Ağustos), 17 Tammuz, ve 3 Tişri.
Bunların yanı sıra hahamlarca emredilen veya ferdlerin ihtiyarına bırakılan oruçlar da vardır. İsrail oğullarının Mısır’dan çıkışlarının hatırasına kutlanan Fısh bayramının (15-22 Nisan) arkasındaki Pazartesi ve Perşembe oruç tutulur. Fısh öncesinde (14 Nisan) ilk doğan çocukların hâtırasına oruç tutulduğu gibi; düğün günü yeni evliler oruç tutar.
Küçük oruçta sadece yemek, içmek; büyük oruç günlerinde ise ayrıca yıkanmak, koku sürmek, deri ayakkabı giymek ve cinsî yakınlık yasaktır. Küçük oruçlar gündüz boyu; Yom Kipur ve 9 Av gibi büyük oruçlar 24 saatten biraz fazla sürer. 1-9 Av arası da et ve şaraptan kaçınılır; saç kesilmez. Reformcu Yahudiler sadece Yom Kipur orucunu kabul eder.
Hıristiyanlıkta oruç
İncil’de oruçtan bahsedilir, ancak nasıl tutulacağı hakkında tafsilat verilmez. Hazret-i İsa, tebliğe hazırlanmak üzere çölde kırk gün oruç tutmuştu. Havariler çarşamba ve cuma oruç tutardı. Rivayete göre ilk Hıristiyanlar, sıcak mevsime geldiği bir zamanda dayanamayarak orucu kışa tehir etmiş; sonra salgın hastalığa uğrayınca, bunun ceza olduğunu düşünerek 10 gün daha ekleyip bahara almışlardı.
Bugün Hıristiyanların, Hazret-i İsa’nın çölde tuttuğu oruç hatırasına, 21 Mart’tan sonraki dolunayı izleyen ilk Pazar, yani Paskalya öncesinde sona eren 40 günlük oruçları vardır. Buna Büyük Perhiz denir. Pazar tutulmadığı için hepsi 34 gündür. Paskalya, Hazret-i İsa’nın göğe yükselişinin hatırasıdır. Orucun ilk günü aynı zamanda da Elem Haftası’nın başı olan Kül Çarşambasıdır. Takdis edilmiş külleri alna ya da başa serperler. Paskalya’dan 7 hafta öncedir. Oruç öncesi etli ziyafetler verilir; buna Etlere Veda (Karnaval) denir. Günümüzde bu hafta öncesinde dinle alakası olmayan çılgın eğlenceler yapılmaktadır. Paskalya’dan 50 gün sonra da havarilere Ruhulkuds’ün indiğine inanılan Pentekost günüdür.
Büyük Perhiz’den başka, tövbelerin kabul edildiği üç gün, yani Hazret-i İsa’nın ele verildiği Çarşamba; güya çarmıha gerildiği Cuma ve defnedildiği Cumartesi günleri oruç tutulur. Ayrıca yortu günleri tutulan oruçlar da vardır. Meryem’in müjdelendiği Assumption da (Ağustos’un 15) oruç günüdür.
Zamanla orucun şeklinde değişiklik yapılarak hayvani gıda perhizine çevrildi. Kral I. James zamanında İngiliz parlamentosu, deniz ticaretini desteklemek maksadıyla perhiz günlerinde balık yenmesine izin veren bir karar çıkarmıştı. XIX. asırda yumurta, süt ve süt mamullerine izin çıktı.
Kilise kanunlarına göre 18-60 yaş arasındakiler oruç tutmalıdır. Üç öğünden biri tam yenir. Her zamanınkinin üçte ikisini teşkil eden diğer iki öğün arasında bir şey yenmez, sıvı alınabilir. Günün tam yemeğinde, ayrıca Çarşamba, Cuma, Assumption ve Noel dışındaki oruçlarda et yenebilir. Modernist Protestan Hıristiyanlar, orucu kendisine göre tatbik eder. Sigara ve içkiyi azaltma; işlerini ve insanlara karşı vecibelerini daha dikkatli yapma; hayırlı işlerde bulunma şeklinde yerine getirir.
ON İKİ İmam Orucu
Alevilikte ‘on iki imam orucu’ vardır. Muharrem’in 1’inde başlar; 12’sinde biter. [Babillilerin yılbaşında tuttuğu 12 günlük Akitu orucuna benzer.] Oruç günlerinde suya hasret giden Hazret-i Hüseyn’in hatırasına su içilmez; ama başka sıvılar içilebilir. Hayvani gıda ve soğan hiç yenmez. Zevk veren şeyler kullanılmaz. Başka dinlere benzememek için güneş battıktan az önce veya sonra iftar edilir; sahura kalkılmaz. Bazıları traş olmaz, yıkanmaz. Son gün Aşure pişirilip yenir. Bir de 13 Şubat’tan sonraki Salı günü başlayıp Perşembe günü biten Hızır Orucu vardır. Bunda su ve hayvani gıda yenir. Âdet olarak, son gün su içilmez ve o gece rüyada kendisine su verecek evden evlenileceğine inanılır. Bazıları dört hafta öncesinden her perşembe Hızır’ı karşılama orucu tutar.
13.06.2016
Kur’an-ı kerim nasıl mushaf hâline getirildi?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hazret-i Peygamber’in arkadaşları, Müslümanların mukaddes kitabının sonraki nesillere nakledilmesinde çok büyük hizmette bulundu. Kur’an-ı kerîm daha Hazret-i Ebû Bekr zamanında bir kitap hâlinde toplanmıştı. İşte mushaf böylece meydana gelmiştir.
ur’an-ı kerîmin orijinal hâliyle bugüne kadar ulaşması, daha önceki mukaddes kitaplardan hiç birisinin sahip olmadığı bir hususiyettir. Bunda Hazret-i Muhammed’in arkadaşları olan büyük insanların mühim rolü olmuştur. Bunun da alâka çekici bir hikâyesi vardır.
12 Kişi
23 sene boyunca Kur’an-ı kerîm âyetleri nâzil oldukça, sayıları 42’yi bulan vahy kâtibleri kâğıt, kumaş, kemik parçası, deri gibi ne bulurlarsa yazarlar; Hazret-i Peygamber ve Sahâbe-i kiram ezberlerdi. Hazret-i Peygamber’in vefatında eshâbından haylisi Kur’an-ı kerîmin tamamını ezbere bilmekteydi. Hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti zamanında mürtedlerle yapılan Yemâme harbinde Kur’an-ı kerîmi ezbere bilenlerden (o zamanki ismiyle kâri’) yetmişi şehid olunca, Hazret-i Ömer endişelenerek Kur’an-ı kerîm âyetlerinin bir kitap hâlinde toplanması için halîfeye mürâcaat etti. “Hazret-i Peygamber’in yapmadığı bir işe ben nasıl girişebilirim?” diyen halîfe Hazret-i Ebû Bekr, daha sonra meselenin ehemmiyet ve lüzûmuna kanaat getirerek; vahy kâtiplerinin önde gelenlerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde bir heyet teşkilini emretti.
İçlerinde Hazret-i Osman, Hazret-i Ali, Talha, İbn Mes’ud, Übeyy bin Kâb, Hâlid bin Velid, Huzeyfe ve Sâlim’in de bulunduğu 12 kişilik bu sahâbi heyeti, Hazret-i Ömer’in evinde toplanarak, ellerde mevcud bütün Kur’an-ı kerîm sahifelerini topladı. Ayrıca sahâbenin ezberindeki âyetler de dinlenildi. Her sahâbinin okuduğu âyete iki şahit istendi. Böylece bütün âyetler bir cild hâlinde toplandı. Her âyet-i kerimenin yeri ve hangi sûreye ait olduğu, Hazret-i Cebrâil’in tâlimine ve Hazret-i Peygamber’in işaretine dayanmaktadır.
Yazısının güzelliği ile meşhur Saîd bin el-Âs bunları ceylan derisine yazdı. Burada kullanılan yazı, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi bulunan ve o sıralarda Hicaz’da câri olan Arap yazısıdır. Bu yazı Hazret-i Peygamber tarafından da kabul görmüş; İslâm yazısı olduğuna dair Eshâb-ı kirâmın icma’ı (ittifakı) meydana gelmiştir. Yazılan nüsha, umumî bir toplantıda Sahâbe-i kirâma okundu. İtiraz eden olmadı. Böylece İbn Mes’ud’un teklifi üzerine mıshaf (veya mushaf) adı verilen bir kitap meydana geldi. Mushaf, sahifeler demektir. 33 bin sahâbî mushafın her harfinin tamı tamına yerinde olduğuna sözbirliği yaparak karar verdi. Sonra bu mushaf, Hazret-i Ömer’e tevdi edildi. Vefatından sonra da kızı ve Hazret-i Peygamber’in hanımlarından Hazret-i Hafsa’ya intikal etti.
Kureyş lehçesi
Hazret-i Osman zamanındaki Ermeniyye muharebelerinde Şamlılarla Iraklılar arasında kıraat bakımından bir farklılık müşahade edildi. Sefer dönüşü Huzeyfe hazretleri, halîfeye müracaat ederek bu farklılıkların önüne geçmesini istedi. Hicretin 25. senesinde Halîfe Hazret-i Osman, vahy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde ve Abdullah bin Zübeyr, Saîd bin Âs ve Abdullah bin Hâris bin Hişâm’ın da iştirak ettiği bir heyet topladı. Bunların Zeyd hâriç tamamı Kureyşli sahâbedendi. Hazret-i Osman heyettekilere, lehçe hususunda Zeyd ile ihtilâfa düşülecek olursa, Kureyş lehçesinin tercih edilmesini söyledi. Kur’an-ı kerîm Arapça’nın yedi lehçesine (Kureyş, Huzeyl, Hevâzin, Yemen, Temîm, Tay ve Sakif) uygun okunabilecek bir şekilde indirilmişti. “Kur’an-ı kerîm yedi harf üzere indirilmiştir” hadîs-i şerifinin mânâsı budur. Önceleri hareke ve nokta olmadığından ilk Müslümanlar kendi lisanlarının yazısını kolayca, ama biraz farklı okuyabilirdi. Meselâ Temîmîler sin yerine te söyler, nâs kelimesini nât okurdu. Bu bir çeşitlilik ve kolaylık olup, mânâyı değiştirmezdi. Zamanla lehçe farklılıkları kaybolduğu için Kureyş lehçesi hepsinin yerini almıştır.
Heyet Hazret-i Hafsa’daki mushafı getirtti. Bu mushafta sûreler biribirinden ayrılmış değildi. Sûreler, Hazret-i Ali’deki mushafta iniş sırasına göre, İbni Mes’ud’unkinde ise uzunluklarına göre dizilmişti. Şimdi âyetler Kureyş lehçesiyle yazıldı. Meselâ tâbut kelimesi kapalı te ile değil, Kureyşlilerin yaptığı gibi açık te ile yazıldı. Sûreler, birbirinden ayrılıp, uzunluk sırası ve birbirleriyle münasebetine bakılarak sıraya dizildi. Sûrelerin tertibi, âyetlerin tertibinden farklı olarak, Hazret-i Cebrâil’in bildirmesi ve Hazret-i Peygamber’in işâretine değil, Sahâbe-i kirâmın icma’ına (ittifakına) dayanır. İleride ihtilâf çıkmasını önlemek için bu eski nüsha ve diğerleri imhâ edilerek, yeni nüshadan ayrıca parşömen üzerine birer mushaf daha yazdırılıp, birer kâri ile beraber Bahreyn, Şam, Basra, Kûfe, Yemen ve Mekke’ye gönderildi. Mısır ve Cezîre’ye de gönderildiği rivayet olunur. [Bunu bahane ederek bazı Şiîler Hazret-i Osman’ı Kur’an-ı kerîmi değiştirmekle itham eder.] Halîfenin yanında kalana imam mushaf dendi. Bugün dünyâdaki mushafların tamamı bunlardan çoğaltıldığı için aralarında fark yoktur.
Orijinal mushaflar nerede
Orijinal mushafların bir kısmı zaman içinde kaybolmuştur. Medine’deki mushaf bir ara Hums kalesinde muhafaza olunuyordu. Emir Timur’un Irak’tan Taşkent’te getirdiği mushafın bu olduğu zannediliyor. 1923’te Bolşevikler tarafından Moskova’ya götürülen bu mushaf sonra iade edilmiştir. İstanbul Türk-İslâm Eserleri Müzesi’ndeki mushafın Basra mushafı olduğu söyleniyor. Mısır’daki nüsha Amr bin Âs câmiinde iken, Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’e takdim olunarak Topkapı Sarayı’na getirildi. İstanbul’da bugün ikisi Hazret-i Osman ve üçü Hazret-i Ali’den kalma beş mushaf bulunmaktadır. Bunlardan biri Hazret-i Osman’ın, ikisi Hazret-i Ali’nin el yazısı iledir. Sahâbe devrine ait başka mushaflar, İstanbul, Kâhire, Mekke, Paris, Londra, Petersburg gibi dünyanın çeşitli beldelerinde mevcuttur.
20.06.2016
Ramazan gecelerinin ziyneti
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Terâvih namazına eskiden herkes büyük bir rağbet gösterirdi, özürle oruç tutmayanlar da bu namaza devam ederdi.
Ramazan ayının en mühim hususiyetlerinden birisi terâvih namazıdır. Hazret-i Peygamber ve eshâbı kılmış, asırlarca bütün Müslümanlar da onları örnek almıştır. Cemaatla kılınan bu namaza kadınlar ve çocuklar da çok rağbet gösterirdi. Orucun değil, Ramazan’ın sünneti olduğundan, özürle oruç tutmayanlar da terâvihe devam ederdi. Hele iftarda yemeği ağır kaçıranlar için de, ayrıca güzel bir idman ve hazım vesilesi olurdu.
Bir ramazan gecesi Hazret-i Peygamber mescide kılmış; eshâbı da cemaat olmuştur. Dört gece sonra mescide sekiz rek’at kılıp, hane-i saadetine çekilip orada tamamlamış; sebebini soranlara da “Size farz olmasından korktum” buyurmuş; bir başka gece de Übey bin Kâb’ın arkasında terâvih kılanları görünce tasvip etmiştir. Übey bin Kâb, eshabın içinde Kur’an-ı kerimi en iyi bilenlerdendir.
Hicrî 14 senesinde Halife Hazret-i Ömer, Bir Ramazan gecesi câmide bu namazı ayrı ayrı gruplar hâlinde kılanları gördü. Bunları toplayıp Übey bin Kâb’ı imam olarak önlerine geçirdi. Kadınlara da Temîm Dârî’yi imam tayin etti. Görülüyor ki terâvih sonradan ihdas edilmiş bir namaz değildir. Kaldı ki, “Benden sonra Raşit halifelerimin sünnetine sarılın” ve “Eshabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız kurtulursunuz” hadis-i şerifleri, sahâbilerin yaptıklarının da dinde delil olduğunu gösterir.
İmam Ebu Hanife’ye terâvih namazı ve Hazret-i Ömer’den sorulmuş; O da şu cevabı vermiştir: “Terâvih, kuvvetli sünnettir. Ömer onu kendiliğinden ortaya çıkarmamıştır. Elindeki bir esasa ve Resulullah aleyhisselâmdan öğrendiği bir bilgiye dayanak emretmiştir.” Sonraki halifeler ve sahâbiler bu yolda yürü-müştür. Günümüze kadar hiçbir itiraz olmamıştır. Ancak içinde Hazret-i Ömer geçtiği için Şia fırkası terâvihi sünnet kabul etmemektedir.
Arada dinlenilir
Terâvih yatsıdan sonra kılınır. Vakti imsake kadar devam eder. En son vitir kılınır. Ramazana mahsus olarak vitir de cemaatle kılınır. Vitirden sonra veya yatsıdan önce de kılınabilir diyen âlimler vardır. Terâvih, yatsı cemaatine tabidir. Yani yatsıyı cemaatle kılmamış olanlar toplanıp terâvihi cemaatle kılamaz. Ama yatsıyı yalnız kılmış birisi, yatsıyı cemaatle kılanlarla terâvih kılabilir. Yalnız da kılınabilir. Terâvihin 20 rek’at olduğu icma ile sabittir. Sekizinin müekked, gerisinin gayrı müekked olduğunu söyleyen âlimler vardır.
Terâvih, tervîhalar demektir. Tervîha, istirahat oturuşudur. Rahattan gelir. Her 4 rek’atte bir 4 rek’at kılacak kadar dinlenilir. Cemaat ister susar, ister zikreder. Vaktiyle bu arada câmiden çıkıp karşı kahvede bir kahve içip tekrar namaza dönen tiryakiler olurdu. Hatta Şarkta semaver câmide durur; cemaat 4 rek’atte bir çay içerek istirahat ederdi.
Nasıl yetişeceksin?
Terâvihin hatimle kıldırılması sünnettir. Eskiden bazı camilerde ilan edilir; meraklısı buraya devam ederdi. Bazı bilmeyenler, bu câmilere denk gelir; hele işi de varsa, neye uğradığını şaşırırdı. Jet imamlar o zamanda vardı. Ama onlara itibar eden yoktu. Meşhur fıkradır: İzzet Molla’yı bir iftara çağırmışlar. Vakti gelince konağın salonlarından biri terâvih için mescide dönüştürülmüş. İmam öyle süratli kıldırıyormuş ki, zaten şişman olan, bir de iftarda yemeği fazla kaçıran İzzet Molla nefes nefese kalmış. Bir namaz arasında davetlilerden geciken birisi görülmüş. Kendi kendine “Acaba yetişebilir miyim?” diyormuş. İzzet Molla “A efendi, biz içinde yetişemiyoruz; sen dışarıdan nasıl yetişeceksin?” demiş.
Osmanlı câmilerinde önce bir tesbih veya münâcat söylenir; ilk 15 günde merhaba, son 15 günde elveda diye başlayan ilahiler okunur, arada salavat getirilir, bitince de başka bir salavat söylenirdi. Sonra müezzinler Havarilerin “Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi (Cennetini) göreceklerden kıl” meâlindeki âyet-i kerimeyi (Âli İmran: 53) okur, hatta “fektübnâ maaşşâhidîn” kısmını hep bir ağızdan söylerdi. Cemaat sessizce kısa bir dua yapar, sonra vitre kalkılırdı. Vitr namazı, bu aya mahsus olarak cemaatle kılınır.
Enderun usulü terâvih
Osmanlılar zamanında sarayda kılınan terâvihlerde, musikişinas Enderun ağaları müezzinlik yapar. En az üç müezzin hazır bulunur. Namaz aralarındaki ilahî ve salevatlar, muayyen makamlarda söylenir. Bunu müezzinleri idare eder. Her ilahinin makamı, bir öncekiyle tenasüp içindedir. En son ilahî, ilk ilahî ile aynı makamdadır. Namaza geciken, makamından hangi rek’atte olduğunu anlar. Ramazanın ilk 10 günündeki ilahiler coşkulu, ikinciler rahmet ve mağfiret dileyici, üçüncüler ise hüzünlüdür. Namazda okunan zamm-ı sureler de mana bakımından birbiriyle mütenasiptir. Mesela rahmet âyetleri, tesbih âyetleri veya Hazret-i Peygamber’den bahseden âyetler seçilir. Sarayda terbiye görmüş müezzinler şehrin büyük câmilerinde de bu usulü tatbik ederdi. Tervihalarda da cemaate şerbet ikram edilirdi. 1950’lerde ortadan kalktı. Bugün bu an’ane, Sultan Aziz’in oğlu Şehzâde Şevket Efendi’nin defterine kaydettiği bilgilerden öğrenilmektedir. İlahilerin makam ile okunmasında zaten beis yoktur. Musiki perdelerine uysun diye âyeti kerimelerin harf ve manalarının değişmemesine dikkat edilir.
27.06.2016
5 ASIRDIR MİNARELERDE YANAN IŞIK
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Ramazanda, selâtin camilerinin iki minaresi arasına mahyalar kurulurdu. Mübarek zamanlarda mescidlerin kandillerle süslenmesi çok eski bir âdettir. Hicretin III. asrında Ramazan ayında ve hac zamanı Mescid-i Haram’ın 455 kandilinin hepsi yakılırdı. Burada kandiller direkler arasına gerilmiş iplere asılıydı ve istenilen yere taşınabilirdi. Osmanlılar, bundan ilham alarak minarelere mahya germe âdetini çıkarmıştır.
Sadece Ramazan’da değil, kandillerde ve iki bayramda da mahya gerilirdi. Bazı kitaplar, câminin vakıf parasından yapılırsa, mahyânın israf olacağını söyler. Mahyâ bir âdettir; bunu ibâdet olarak görmek bid’at sayılmıştır.
Mah, farsça ay demektir. Mahya (mâhiye), aylık, aya mahsus demektir. Receb, Şaban ve Ramazan ayına isim zikretmeden Üç Aylar dendiği gibi, mahya da ilk zamanlar Ramazan ayına mahsus olarak kurulduğu için bu adı almıştır. Mahya, Arapçada da ihya etmek manasına gelir. Mübarek gecelere leyletü’l-mahya denirdi. Bununla da alakası olsa gerektir.
Anadolu’ya mahsustu
Mahya, 1500’lerin sonlarından beri kurulmaktadır. Sultan II. Selim, mübarek gecelerde minarelerde kandil yaktırırdı. Mevlid geceleri minarelerde kandil yakmak, 1610’da vefat eden Merkez Efendi’nin âdeti idi. Koca Mustafa Paşa dergâhı şeyhi Hasan Necmeddin Efendi de böyle yapardı. Sultan I. Ahmed’in beğenip, bütün câmilere teşmil ettiği söylenir. Halbuki bu padişahın dedesi Sultan III. Murad, 1588’de berat ve Regaip geceleri olduğu gibi, mevlid kandilinde de minarelerin kandillerle donatılmasını ferman buyurmuştu.
Sultan Ahmed Câmii yapılınca, Fatih Câmii müezzini hattat Hafız Kefeli Ahmed Efendi, minareler arasına ilk mahyayı germişti. Bunu çok beğenen padişah, mahya için de vakıf kurmuştu. 1722’de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da selâtin câmilerinin minarelerinde mahya kurulması emrini teyit etmiştir. Hatta Eyüp Câmii minareleri kısa olduğundan bu iş için uzatılmıştır.
Mahya, Anadolu’ya mahsustur. İstanbul’dan başka Edirne, Bursa, Konya ve Serez’de de kurulmuştur. 1911’de Mısır’da da kurulması için talep üzerine İstanbul’dan ustalar gönderilmişse de, minare araları açık olduğundan iyi kurulamamıştır.
Bazen minareler baştan ayağa kandillerle süslenir, buna kaftan giydirme denirdi. İstanbul’un 7. Tepesi üzerinde iki minareli câmi olmadığından, Davud Paşa ve Koca Mustafa Paşa Câmilerine kaftan giydirilir; Hekimoğlu Ali Paşa Câmi’nin şerefesi ile kubbesi arasına mahya gerilirdi.
Ramazan’ın ilk yarısı mahyalarda âyet-i kerimeler, hadîs-i şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, boru çiçeği, Kızkulesi, köşk, fıskiye, cami, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Son gece bir şey yazılmaz, veda kabilinden bir sıra kandil çekilirdi. Tek Parti zamanında, ancak hükümeti öven yazılar yazılabilirdi.
Yüz gece de kursam…
Mahya âdeti yayılınca, ortaya mahyacı esnafı çıkmıştır. Mahyacılık ince bir sanattı. Usta, mahyayı önceden saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine yazar, saraya arzeder, tasvip edilirse kareli kâğıda yazıp, modeli hazırlardı. Kandillerin asılacağı yerleri tesbit ederdi. Taşıyıcı ipi minareler arasına gerer. Birbirine olan mesafeleri önceden tayin edilen ve bir ucuna makara, diğer ucuna kandil bağlanan düşey ipleri, uzun bir ipe dizerek taşıyıcıya bindirir. Uzun ipin ucunu, diğer minaredeki makaradan geçirip çekerek gerginleştirir. Böyle hareket ettirerek her gece kandilin yağını tazeler. Bir mahyaya 5 okka yağ gider.
Sultan Hamid devrinde Nuruosmaniye Câmii müezzini Abdüllatif Efendi bu işin piri idi. Kendine mahsus bu zât, hem pehlivan idi, hem de aşçılıktan anlardı. Pek çok modeli Hocapaşa yangınında yanmıştır. Mısır Hıdîvi İstanbul’a geldiğinde, Emirgân’daki yalısı önünde demirli iki mavnanın direği arasına hoş geldin mahyası kurmuştur. İran Şahı geldiğinde de Vâlide Hanı önünde kurmuş ve pek beğenilmiştir. Sultan Aziz, Avrupa’dan döndüğünde, Harbiye’nin arkasına Beşiktaş Sarayından görülecek şekilde iki direk dikip “padişahım çok yaşa” yazısını germiş; hatta merkez kumandanı “İkinci gece ne kuracaksın?” deyince, “Yüz gece de kursam, Padişahım çok yaşa” cevabını vermiştir.
Abdüllatif Efendi, Ramazan’ın 15’inden sonra hareketli mahya da kurardı. Bunun için en müsait Süleymaniye Câmii minareleri arasına üç halat çeker; ortadaki halata Unkapanı Köprüsü ile Azapkapı Câmiini, üst halata araba, alt halata da kayık ve balıklar resmederdi. Mahya bitince, arabayı ip üzerinde harekete getirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürüp geri getirirdi. Köprü sabit, ama direkleri hareketli idi. Kayık ve balıklar da hareket ederdi. Latif Efendi öyle ustaydı ki, yaktığı kandiller vaktinden önce sönmezdi. Bu hareketli mahya bitince, minarelerden kandiller uçurtulurdu. Kandil ipi kaç yere bağlandı ise oralara giderdi. Bu iplerden biri minare şerefesine, diğer ucu cami avlusunun şerefeye paralel yerinde 1,5 m. yüksekliğe bağlanırdı. Uçurtmacı denilen vazifeli teravihten sonra uçurtmaya başlar, cemaat avluda birikip seyrederdi. Uçurtmacı kandil ipini bağlı olduğu yere kadar salıverir; seyirciler de kandil kutusunun bir tarafında şeker, kurabiye koyup uçurtmacıya hediye gönderirdi. Bu kandillerde balmumu yanardı. Kutu etrafına çabuk insin diye 5-6 kiloluk kurşun konurdu. Uçurtmacı eli yanmasın diye eldiven giyerdi. Eğer kandiller orta yere konuverilecekse, hepsi birden koyuverin der, herkes uçurur, bir kandil nereye bağlı ise oraya giderdi. Kandildeki ip kumanda edenin elindedir. Çocuklar da bu kandil uçurtmasını taklit eder; komşu penceresine ip gerip, makaralar üzerinde hareketli mumlu fener uçururlardı.
04.07.2016
SULTANLARIN ŞAHI ZEKİYYE SULTAN
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Sultan Hamid’in kızlarından Zekiyye Sultan’ın sarayda başlayıp, köhne bir otel odasında tamamlanan hayatı acıklı bir ibret hikâyesidir. Izdırabı, ölünce de bitmemiştir.
Sultan Hamid’in ilk çocuğu Ulviye Sultan, 8 yaşında kibritle oynarken yanarak vefat etmişti. Bu sebeple padişah, 1872’de doğan ikinci kızı Zekiyye Sultan’ı çok severdi. Hatta Zekiyye Sultan enfiye müptelâsıymış. Sultan Hamid, bundan hoşlanmadığı ve hafiflik olarak gördüğü hâlde, müsamaha gösterir; hatta en iyi cins Fransız enfiyesi teminine müsaade edermiş.
İki kardeş iki kardeşe
Padişah bu kızını 1889’da Gâzi Osman Paşa’nın oğlu Nureddin Paşa (1867-1953) ile; diğer kızı Naîme Sultan’ı da damadın kardeşi ile evlendirdi. İki kızı için Ortaköy’de kendisine ait bir yalı arsasına yan yana Çifte Saraylardenilen birbirinin eşi 2 yalı yaptırdı. Bütün monarşilerde, hânedan mensuplarının oturduğu evlere, ne kadar küçük ve gösterişsiz olursa olsun kasr (saray) demek âdettir. Bunun dışında kime ait olursa olsun, başka binalar için saray tabiri kullanılmaz.
Zekiyye Sultan, Mısır hıdivinin annesi Prenses Emine, nâm-ı diğer Vâlide Paşa ile pek ahbaptı. Babasının müsaadesi ile senede iki kere ziyaret ederdi. Büyük bir tantana ile karşılanırdı. Sokak kapısından bahçeye kadar yerlere halı serilir; halayıklar, ellerinde çiçek demetleriyle, kapıdan, merdiven ve salonlara kadar iki yana dizilirdi. Sultan’ın arabası gözükür gözükmez, Vâlide Paşa kapının önüne kadar gelip, misafirini karşılardı. Sokak kapısı açılıp, araba içeriye girer; binanın kapısı önünde dururdu. Kapıyı baş kalfa açar; Sultan’ı etekler; koltuğuna girip salona çıkarırdı. Vâlide Paşa da Zekiyye Sultan’a iftara gelirdi. O zaman çok meşhur olan bu iftarlar vesilesiyle, yüzlerce kişiye yemek çıkarılırdı.
Bu güzel günler uzun sürmedi. Sultan Hamid 1909’da tahttan indirildi. Kızları babalarını ancak bir-iki defa görebildiler. Ama esas belâ daha gelmemişti. 1924’de hânedan sürgün edilince, Zekiyye Sultan, ailesi ve maiyeti kendilerini gurbette buldular. Trenle Sofya, Viyana üzerinden Nice’e geçtiler. Burada bir ev tutan Sultan Efendi, İstanbul’daki gibi yaşamaya devam etti. Zaman zaman yanında kalfalar ve torunları ile taksi tutup binip gezmeye çıkardı. Cömertliğe alıştığı için, eşe-dosta hediye almayı severdi. Nureddin Paşa da çok bonkör idi.
Ermeni’den vefa
Birkaç sene içinde ellerindeki servet tükendi. Büyük bir sıkıntıya düştüler. 1932’den sonra, Fransa’nın güneyinde, hayatın daha ucuz olduğu Pau şehrine yerleştiler. Kaldıkları küçük otelin sahibi olan Ermeni, Müslümanların halifesinin kızından ücret almazdı.
Ortaköy’deki sarayında 80’i kız, 30’u erkek 110 hizmetkâr çalışan; her gece yatıya 20 misafir kalan; ihtiyaç sahibi fakirlere ayda binlerle altın lira dağıtan Zekiyye Sultan ve zevci, sürgünde köhne bir otel odasına sığınarak, meşakkatli bir hayat yaşadı. Burada yaşlı başlı hâliyle ayakta zar zor durduğu hâlde, küçücük bir mutfak tezgâhında ellerine geçen az nevâle ile yemek pişirdiğini görenlerin yüreği burkulurdu.
Nihayet 1950’de 78 yaşında iken meşakkatli dünya hayatına veda etti. Sürgün hayatı 26 sene sürmüştü. Sultan Hamid kızlarının en dindarlarından olan Zekiyye Sultan, cenâzesinin bir Müslüman memleketine defnini vasiyet etmişti. Na'şı tahnit edilerek, memlekete götürülmek ümidiyle yıllarca bir kilisenin bodrumunda kaldı. 2 sene sonra Damad Paşa da vefat etti. İkisinin 61 sene süren evliliği, Osmanlı tarihindeki en uzun sultan izdivaclarından biridir. Zekiyye Sultan, oldukça güzel idi; evlenip çocuğa karışınca biraz kilo almıştı. Ama sürgün sırasında yoksulluk sebebiyle çok zayıflamıştır.
Yegâne çocukları, anne ve babasının cenâzelerini memlekete getirmek istedi; ama buna muvaffak olamadı. Kilise idaresi, cenâzeleri nereye atmıştır, kim bilir! Halife-i Müslimîn Sultan Abdülhamid’in şanlı kızının bugün bir mezarı bile yoktur.
Şehzâde Ali Vâsıb Efendi kendisi için, “Hakikaten sultanların şahı denilebilecek vasıflarda, çok kibar, zarif bir sultan idi” diyor. Kız kardeşi Ayşe Sultan diyor ki: “Bu muhterem kadının çektiği sıkıntı, elem ve kederden nasıl bahsedeceğimi bilemiyorum. Hayatını küçük bir otel odasında tamamladı. Bende pek acıklı mektupları vardır. İhtiyar yaşında bu cefaya katlanmak için gösterdiği sabır ve tahammülü tariften âcizim. Kalbinin fevkalâde iyiliğinden başka kusuru yoktu. Çektiği bunca yoksulluğu ve zahmeti kendi talihsizliğinde bularak hayata gözlerini kapamıştır.”
Hâlâ seven var!
Zekiyye Sultan’ın kızı Fatma Âliye Hanımsultan (1895-1972), Kavalalı ailesinden Muhsin Yeğen ile evliydi. Zevcini Mısır’da bırakıp anne babasının hizmetine kendini adadı. Hânedanın hanım ferdlerinin sürgününü kaldıran 1952 tarihli kanundan istifade ederek oğlu ile İstanbul’a döndü. Aileden intikal eden bölük pörçük malları geri almaya teşebbüs etti. Çocuksuz vefat eden teyzesi Nâile Sultan’ın sürgüne giderken bir dadıya emanet ettiği yalı üzerinde, dadının vefatı sonrası çocukları hak iddia ettiği için bir şey yapılamadı. İstanbul’da Vehbi Bilimer’in tahsis ettiği karanlık bir bodrum odasında zaruret ve mahrumiyet içinde yaşadı.
Kadir Mısıroğlu anlatıyor: “Fatma Âliye Hanımsultan’ın döndüğünü ve zaruret içinde yaşadığını haber aldık. Yıllarca çöp tenekelerinden topladığı kuru ekmek parçaları ile karnını doyuruyordu. Üç arkadaş bir zarfa 500 lira koyduk. Narmanlı Hanı’nın alt katında bir penceresiz oda. Çakmak çakarak kapıyı bulduk. Bir meyve sandığı ters çevrilmiş, üzerine gazete örtülerek komodin yapılmış, üzerinde bir elbise fırçası ve bir el aynası duruyordu. Duvarda çiviler çakılmış, üzerine bir iki elbise asılmıştı. Oturacak bir sandalye bile yoktu. Size bir mektup getirdik dedik ve ağlayarak verdik. Hanımsultan, sonradan Mihrişah Sultan’a bu hâdiseyi anlatıp, ‘Ben bu millete hakkımı helâl ettim. Demek bizi hâlâ sevenler var’ demiştir."
Miras dâvâsı, Fatma Âliye Hanımsultan’ın vefatından çok sonra bitti.
Sürgünden sonra Çifte Saraylar’dan biri yandı; diğeri 1924’ten sonra yıktırıldı. Zekiyye Sultan, sürgüne çıkarken, yalısı için birine vekâlet verdi. Yok pahasına satılan yalıdan ellerine fazla bir şey geçmedi. 42 dönümlük bahçesinde şimdi Alarko Holding ve Suriye Başkonsolosluğu ile bir köşk ve bir apartman vardır. Reina’nın yanındaki yalının yerinde ise bugün Lido ve Shell deposu bulunmaktadır.
11.07.2016
DARBELERLE GEÇEN ÖMRÜ DERBEDERİMİZ
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
İktidar her zaman çoklarının gözünü kamaştıran bir hayal ve erişmek için icabında her yola başvuracakları bir emel olmuştur. Tarih, bu emele kavuşmak için icabında her vasıtanın kullanıldığı darbe teşebbüsleriyle doludur.
Sacayağı
Osmanlı Devleti’nin idaresinde söz sahibi olan üç nüfuz grubu vardı: Ulemânın teşkil ettiği ilmiye, merkez ve taşradaki bürokratların teşkil ettiği kalemiye ve askerlerin teşkil ettiği seyfiye sınıfları. Sacayağını andıran bu üç sınıf arasındaki ahenk ve dengeyi saray temin etmeye çalışırdı. Bu denge, sınıflardan birisi lehine bozulursa, sacayağı sarayın üzerine devrilirdi. Saray, yeni bir nüfuz grubunun meydana gelmesini engellerdi. Sultan IV. Murad gibi kuvvetli padişahlar zamanında otorite saraya geçti. Ancak ekseriyetle üç sınıf da sarayın yanında varlığını ve padişah otoritesine karşı potansiyel güçlerini muhafaza etti.
Sultan II. Mahmud, yeniçeri ocağını kaldırıp, ulemâ ve vezirlerin salâhiyetlerini kısarak merkezî otoriteyi güçlendirdi. Tanzimat Fermanı, bürokratların hâkimiyeti tekrar ellerine almalarına vesile oldu. Bu otoriteyi kırmak isteyen Sultan Aziz, bir asker-bürokrat darbesiyle tahttan indirilerek tesirsiz hâle getirildi. Sultan II. Abdülhamid, tahta çıktıktan iki sene sonra dedesi gibi otoriteyi sarayda topladı. 1908 darbesinden sonra güç, bürokratlarla anlaşan askerlere geçti. O gün bu gündür hükümetler gelir gider, ama sivil ve askerî bürokrasi hep hükmünü yürütür.
Osmanlı tarihinde çok sayıda isyan teşebbüsü olmuş; padişah, bunlardan 11’ünde tahtını, üçünde ise canını kaybetmiştir. Hiçbir darbe öncekinden daha iyi şartlar getirmemiş; memleket gerilemiş; kazanan başkaları olmuştur. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi, ‘Bir Darbenin Anatomisi’ ismiyle kitaplaşacak kadar enteresan bir darbedir. Darbeciler, askerleri, ‘Padişahı Ruslar kaçıracak; korumaya gidiyoruz’ diye kandırmıştı. Son yaşanan darbe teşebbüsünde de askerleri tatbikata diye götürdükleri anlaşılıyor.
Sultan Hamid’in otoritesini kıran Jön Türklere karşı, 31 Mart 1909 senesinde bir karşı darbe tertiplendi. Muvaffak olamayan bu darbe vesilesiyle Sultan Hamid tahttan uzaklaştırıldı. Darbenin arkasında Alman nüfuzuna karşı kendi hâkimiyetini düşleyen İngiltere’nin veya bizzat kendi otoritelerini arttırmak isteyen İttihatçıların bulunduğu söylenir. Nice muhalifler bu sayede temizlenmiştir.
Buna rağmen siyasî otoritenin yine bürokratlar elinde kaldığını görünce, ‘Biz bu ihtilâli neden yaptık öyleyse?’ derecesine hayıflandılar. 1913 senesinde içlerinde ‘gözü kara bir genç’, Enver Bey, o zaman imparatorluk hükümetinin merkezi olan Bâbıâli’yi basarak harbiye nazırını vurup, sadrazamın istifasını aldı. Böylece Selanik birahanelerinde Namık Kemal şiirleri okumaktan başka meziyetleri bulunmayan toy subaylar, memleketin yegâne hâkimi olmuşlar; 5 sene içinde de imparatorluğu batırmayı becermişlerdir.
NATO’ya CENTO’ya Bağlıyız!
Ankara hareketinin, aslında İstanbul’daki saltanata karşı bir darbe olduğu bir yana bırakılırsa, cumhuriyet tarihi de aslında nice muvaffak olmuş veya olmamış darbeler tarihinden ibarettir. Bunun sebebi, Tek Parti ideolojisinin, arkasını sağlama almak üzere orduyu alabildiğine güçlendirme siyaseti olmuştur. Elinde silahı olan, her zaman güçlüdür ve söz sahibidir. Ancak haklının sözü geçmelidir, güçlünün değil. Hakkı olmayan bir şeyi zor kullanarak ele geçirmeye kalkması, ne fenâ, ne âdi şeydir.
1945 yılında ABD baskısıyla demokrasiye geçiş, Tek Parti’ye karşı bir modern darbe sayılır mı? Aynı kadroların idare ettiği meşrutiyet devri de sayılırsa, memleketi neredeyse 40 senedir demir yumrukla idare eden Tek Parti, iktidarı kolay kolay devreder miydi? Nitekim çokları demokrasi ve çok partili hayatı, Tek Parti’nin muhaliflerini ortaya çıkarmak üzere kurduğu bir komplo olarak gördü. Yanılmadıkları 27 Mayıs 1960 darbesi ile ortaya çıktı. Ne hata yaparsa yapsın, bunun karşılığını siyasî olarak görmesi gereken Demokrat Parti, liberalizm ve demokrasi yanlısı olduğu halde ezildi. Cumhuriyete ince ayar, iktidarını kaybeden tek parti tarafından, zamanın askerleri vasıtasıyla verildi. Bununla beraber darbenin arkasında, Türkiye’deki CIA operasyonlarına safça karşı çıkmak ve Irakla ittifak yapmak cesaretini gösteren Adnan Menderes’i bertaraf etmek arzusundaki Anglo-Amerikan bloğunun olduğu söylendi.
İttihatçılar, kendisini idealist zanneden bazılarında istediği zaman darbe yapıp iktidarı ele geçirme ihtirasını, yani komitacılık ruhunu yerleştirmişti. Şurası bir hakikattir ki, ne kadar silah gücü bulunursa bulunsun, dışarıdan desteklenmeyen bir darbenin muvaffak olması mümkün değildir. Malaparte’ın ‘Hükümet Devirme Taktiği’ kitabını okumak insana hayli fikir verebilir.
1962 senesinde Harbiye Kumandanı Talat Aydemir’in harbiye talebesini sürüklediği romantik karşı darbe teşebbüsü, hüsranla neticelendi. İnönü, dindar harbiye talebelerini mektepten atarak fikriyatını ispatlayan Aydemir’i emekliye sevk etmekle iktifa etti. Ancak hevesi kursağında kalan emekli albay, ertesi sene kendisine inananlarla tekrar darbeye kalkışınca darağacını boyladı.
Rus yanlısı subayların tertiplediği bir darbeye karşı yapıldığı söylenen 12 Mart 1971 darbesi de, Demirel’in uyumluluğu sayesinde kansız geçti. Yine Sovyetlere karşı ‘Yeşil Kuşak’ projesi çerçevesinde ABD’nin arkasında olduğu, hatta bunun için önce ortalığın anarşiyle kana boyanarak elverişli vasatın hazırlandığı çok dile getirilen 12 Eylül 1980 darbesi ardından her yer sütliman olmuş; her muvaffak darbede olduğu gibi, halk, kendisini can korkusu belâsından kurtaranları alkışlamıştır.
Amerikan aleyhtarı hükümete karşı yapılan 28 Şubat 1997 darbesi, kansız/tanksız gerçekleştiği için post-modern darbe olarak bilinir. Ama tesirleri önceki iki darbeden de fazla olmuştur. Zamanın global politik/ekonomik güçlerinin desteklemediği/arkasında olmadığı hiçbir darbe/ihtilâl muvaffak olamamıştır. Bu, Fransız ihtilâli için de, Bolşevik ihtilâli için de, Jön Türk ihtilâli için de böyledir.
Dünyanın her yerinde, tek tip insan yetiştirmeye matuf maarif sistemi, bir yandan anında dolduruşa gelip sokağa dökülebilen bir topluluk meydana getirdi. Yine bütün dünyadaki askerî mekteplerde, buna paralel olarak geleceğin subaylarında, kendilerinin sivillerden daha vatansever olduğu, her birinin birer Napolyon, birer Enver Paşa potansiyelinde bulunduğu fikri şuur altına yerleşti. Demokrasinin bir hayat tarzı olduğu, insanların vaziyetten vazife çıkarmaya kalkışmadığı, sadece kendi işine baktığı gelişmiş cemiyetlerde artık böyle teşebbüslere rastlanmamakla beraber, tam işleyen liberal demokrat sistemin, zaten beynelmilel sermayenin akışına bir mâni teşkil etmediği de düşünülebilir.
18.07.2016
MODERN DARBELERİN PROVASI: KULELİ VAK’ASI
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Yakın tarihimizde pek bilinmeyen, bilenlerin de mahiyetini hâlâ tam anlayamadığı bir darbe teşebbüsü vardır. Asker ve ulemadan 41 kişi, Sultan Abdülmecid’i devirip öldürmek üzere gizli bir komite kurdular.
Tarihte sert idarecilerin çok muhalifi olduğu bir hakikattir. Fakat Sultan Abdülmecid gibi karıncayı incitmeye çekinen, ömrü Haremeyn’e hizmet etmekle geçen, bugünki Avrupa hükümdarları gibi bir meşrutiyet hükümdarına bu derece husumet hayret vericidir. Kendisine karşı 1859 senesinde tertiplenen suikast, evvelden haber alınıp önlenmiştir. Darbeciler, Kuleli Kışlası’nda hapsedilip sorguya çekildiği için bu hâdise Kuleli Vak’ası diye bilinir.
Fedailer Cemiyeti
Ferik (Korgeneral) Çerkes Hüseyin Dâim Paşa, Arnavut Câfer Dem Paşa, Tophâne-i Âmire kâtiplerinden Ârif Bey, İmâlât Meclisi âzâsından Binbaşı Râsim Bey, Tophâne Müftüsü Bekir Efendi, Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi, Fatih Müderrislerinden Nasuhi Efendi, Hazergradlı Feyzullah Efendi, Kütahyalı Şeyh İsmail ile Tophâne Müşirliğinde vazifeli 25 kişi, bu komitenin mensupları idi. Şair Şinasi’nin de cemiyete dâhil olduğu söylenir. Reis, darbe fikrinin de sahibi olan 46 yaşındaki Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Kürdî, İstanbul’a gelip Bayezid medresesinde İhya okutmaktaydı. Fedailer Cemiyeti’ni de orada teşkil etmişti. Reis vekili, Şeyh Ahmed’in Kars muharebelerinden tanıdığı Dâim Paşa idi.
Komitedekilerin sayısı mahdut olmakla beraber, çok kişinin kendilerinden olduğu propagandasını yaparak yanlarına adam çekmeye çalıştılar. Feyzullah Efendi, 1000; Kütahyalı İsmail, 6000 fedai va’detmişti. Cafer Paşa’nın da Arnavut fedaileri vardı. Cemiyetin en faal mensubu ve Didon Ârif diye de bilinen Ârif Bey, Alpaslan Türkeş’in dedesidir. Komitenin bir başka mensubu Tophane Müftüsü Bekir Efendi de Fevzi Çakmak’ın dedesidir. Bu, enteresan bir tesadüftür. Cemiyet, şeriat için çalıştığı sloganını yayıyordu. Ancak, işin bürokrat ayağını ihmal etmişlerdi.
Ayaklanma başlayınca, elçiliklere, patrikliklere ve şehir halkına hitaben Ârif Bey’in yazdığı bir beyanname dağıtılacaktı. Cafer Paşa ise emrindeki Arnavut askerlerle kontrolü temin edecekti. Râsim Bey, bir fedai çetesi ile telgraf tellerini keserek dışarısı ile haberleşmeye mâni olacaktı. Tophane Müftüsü Bekir Efendi ise, işin moral cihetini halledecekti. Dâim Paşa ise şehirdeki Kafkasya muhacirlerini kışkırtacaktı. Tophane’ye ziyarete geleceği gece, padişahın işi bitirilecekti.
Su Testisi…
Cemiyetteki bir mızıka başçavuşunun dili, bir kolağasına çözüldü; o da Mirliva (Tümgeneral) Tatar Hasan Paşa’ya vaziyeti anlattı. Öte yandan cemiyet, Hasan Paşa’ya kendileriyle hareket etmesi teklifinde bulundu. Didon Ârif’in de ağzını arayan Paşa, kendilerine taraftar görünüp cemiyeti toplantıya çağırdı. Bir yandan da vaziyeti hükümete bildirdi. Kılıç Ali Paşa Câmii’nde toplandıkları 13 Eylül 1859günü yapılan bir baskında hepsi yakalanarak Kuleli Kışlası’na hapsedildi. Bu arada izini kaybettirenler de oldu.
Yakalanan 41 kişinin muhakemesi, sadrazam Âli Paşa, şeyhülislâm Sadeddin Efendi, serasker Rıza Paşa, Meclis-i Âli-i Tanzimat Reisi Mehmed Paşa, Meclis-i Vâlâ Reisi Yusuf Kâmil Paşa ve Meclis-i Dâr-ı Şûrâ-i Askerî Reisi Mustafa Zarif Paşa’dan müteşekkil bir heyet tarafından yapıldı. Mahkemenin kâtibi de istikbalin meşhur darbecisi Midhat Paşa (o zaman Efendi) idi. Muhtemelen müstakbel planları için hâdiseyi analiz etmiştir.
Darbecilerden Cafer Paşa, Kuleli Kışlası’na götürülürken korkusundan denize atlayarak intihar etti. Tahkikat dosyası, 1858 tarihli ceza kanununa göre tanzim edildi. Bunlardan 4’ü idam, diğerleri ise değişik cezalara çarptırıldılar. Kendisine suikast tertiplenen padişah, ortada ölüm olmadığı için idam cezalarını müebbed hapse ve kalebendliğe çevirdi. Şeyh Ahmed ve Ârif Bey Magosa’ya, Dâim Paşa ve Râsim Bey Akkâ’ya sürgün edildi.
İkinci derece suçlulardan 11 kişi Limni ve Rodos’ta müebbed kalebendliğe mahkûm oldu. Üçüncü derece suçlulardan 8 kişi kalebendliğe, dördüncü derece suçlular ise ordudan ve memuriyetten atılarak hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. Darbeyi hükümete bildiren Mirliva Hasan Paşa ise terfi ederek ferik (korgeneral) oldu.
Darbenin İçyüzü
Darbenin arkasında yabancı bir gücün varlığı pek malum değildir. Ancak daha geçen sene bir emrivâki ile Hindistan’daki koskoca Babür İmparatorluğu’nu yıkan İngiltere’nin işine yarayacağı muhakkak gibidir. Bütün darbelerde ekonomik menfilikler ile hükümetin icraatlarının bazı sınıflarda meydana getirdiği hoşnutsuzluk istismar edilir. Gerçi 1854 Kırım Harbi’nden sonra ekonomide yaşanan darlık, hükümete karşı bir hoşnutsuzluk hâsıl etmişti; ama bu raddeye gelecek bir şey değildi. Darbenin başı Şeyh Ahmed’in, İstanbul’da İngiliz casusu Vambery ile görüşmesi dikkat çekicidir. Şeyh Ahmed, 1850’de diğer bütün Kürd beylikleri ile beraber asırlardır sahip oldukları otonomiyi kaybeden Babanailesinin adamıydı. Komitede bu aileden birkaç kişi vardı.
Bazılarına göre Kuleli Vak’ası, tutucu bir kitlenin Tanzimat ve Islahat fermanlarına karşı reaksiyonudur. Darbecilerden bir kısmı gerçekten buna inanmış olabilir. Halbuki bu iki ferman, Osmanlı Devleti’nde mevcut hak ve hürriyetlerin teyidinden ve Avrupa devletlerine karşı bir gösterişten öte mânâ taşımıyordu.
Namık Kemal gibi bazılarına göre hürriyetçi bir hareket olup, memlekete meşrutiyet idaresini getirme gayesine matuftur. Nitekim bazı mensupları sonradan Jön Türkler içinde yer almıştır. Cemiyet, Osmanlı Devleti’nde o zamana kadar rastlanmayan tarzda bir gizli cemiyettir. Cemiyete giriş usulü, İtalyan mason cemiyetlerine benzer. Her yeni girenden, “Süleymaniyeli Şeyh Ahmed ile aramdaki ahdi kabul ettim ve ben muâhid bir fedaiyim” yazan bir taahhütname alınırdı. İttihatçılar, bunu model tutmuşlardır. Bazı romantik yazarlar, modern siyasî partilerin bir nüvesi olarak görürler. Her neyse, Kuleli Vak’ası, Sultan Aziz’e yapılan kanlı 1876 darbesinin provasını teşkil etmiştir.
25.07.2016
LOZAN’A GİDEN YOL
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Lozan’da Türk tarafının görüşmeleri, İngiliz ve Fransızların kontrolündeki telgraf hatlarından geçiyordu. Hatta şifreleri karşı tarafça çözülüyordu. Türk heyetinin elinde kırmızı çizgilere dair 14 maddelik talimatname vardı. Acaba ne kadarını koparabileceklerdi?
I. Cihan Harbi’nden sonra Almanya ile Versay, Avusturya ile Saint Germain, Macaristan ile Trianon ve Bulgaristan ile Neuilly Antlaşması imzalandı. Almanya, Batı Prusya, Saarland ve Alsace-Lorraine gibi Alman yurtlarını kaybederken, Avusturya’dan koparılan topraklar üzerinde yeni devletçikler kuruldu. Bulgaristan ve Macaristan da bir miktar toprak kaybetti. Hepsi imparatorluktan basit birer ulus-devlete dönüştürüldü. Bu müzakereler birkaç ayda bittiği hâlde, Osmanlı Devleti’yle müzakereler uzun sürmüştür.
Eldeki koz
Baştaki Jön Türklerin macera uğruna girdiği bir savaşta mağlup olarak topraklarının çoğunu kaybeden Osmanlı Devleti’nin yeni bir maceraya girişmesini önlemek isteyen müttefikler, Anadolu’da muayyen yerleri işgal etti. Bir yandan da sulh için Paris’te müzakereler başladı. İttihatçı düşmanı yeni padişah Sultan Vahideddin, savaşın tek suçlusu olarak Jön Türkleri işaret ederken, bir yandan da Anadolu’daki halkın direnişini bir elde toplayarak sulh müzakerelerinde koz olarak ileri sürmek ve Türklerin elini güçlendirerek daha iyi şartlarda bir antlaşma yapmayı umuyordu. Bu sebeple Anadolu’ya fevkalâde salahiyetli bir müfettiş gönderdi: Mustafa Kemal Paşa.
Mahalli mukavemeti bir elde toplayan bu müfettiş, umulmadık bir şekilde Ankara’da alternatif bir hükümet kurdu. Bu arada Paris’in Sevr banliyösünde 10 Ağustos 1920’de bir antlaşma paraf edildi. Bu antlaşma ile İstanbul ve Anadolu Osmanlı Devleti’ne bırakılıyor; fiilen işgal altında bulunan Suriye, Irak, Filistin, Doğu Trakya, İzmir, Antalya gibi topraklarda İngiliz, Fransız, Yunan ve İtalyan hâkimiyeti tanınıyor; Boğazların idaresi, milletlerarası bir komisyona devrediliyordu. Yunan işgalindeki İzmir’in geleceği 5 yıl sonra yapılacak plebisit [halk oylaması] neticesine bağlanıyordu. Osmanlı Devleti, ancak muvakkat bazı tahditlerle, olduğu gibi devam edecekti. Hükümet ve padişah kabul etmediği için Sevr Antlaşması’nın ölü doğması üzerine, İngiltere, Anadolu hareketine yaklaşıp saltanatı gözden çıkardı. Bir yandan Yunanları Anadolu içlerine sürerken, öte yandan kazanması için Ankara’nın önünü açtı.
Yunanlar yenildikten sonra, 10 Ekim 1922’de Mudanya’da mütareke yapıldı. Lozan’da yapılacak sulh müzakerelerine İstanbul hükümetinin de çağrılması üzerine telaşlanan Ankara, saltanatı kaldırdı. İngiltere’nin teklifi, zaten saltanatın kaldırılması için bir taktikti. Ankara hükümeti, 20 Kasım 1922’de sulh müzakereleri için Lozan’a bir heyet gönderdi.
Başvekil Rauf (Orbay), Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk), Dâhiliye Vekili Fethi (Okyar) ve Kazım Karabekir beklenti içinde iken, heyetin başına hayatında yurt dışında bulunmamış, hiç diplomasi tecrübesi olmayan, üstelik kulağı da işitmeyen, sadece sadakati ile öne çıkmış bir asker, İsmet Bey (İnönü) tayin edildi. Bunun için Yusuf Kemal Bey ‘sıhhî sebeplerle’ vazifeden alınıp, yerine İsmet Bey getirildi. Hasan Saka ile Rıza Nur da delegeydi. Heyet 100 kişiyi aşıyordu. Müşavirler arasında, Celal Bayar, İzmir suikasti sebebiyle asılan Cavid Bey, Yahya Kemal Beyatlı gibi isimler de vardı. Bunlar arasında Hahambaşı Hayim Naum Efendi’nin varlığı ise dikkat çekiciydi. Bu kişinin, müttefiklerle heyet arasındaki gizli görüşmelere aracılık yaptığı söylenirdi.
Kırmızı Çizgiler
Tarafsız bir memleket olan İsviçre’nin Lozan şehrine trenle 5 günde varan İsmet Bey’in cebine 14 maddelik bir talimatname konmuştu: 1-Musul, Kerkük ve Süleymaniye alınacak. 2-Doğu Trakya’da 1914 sınırı muhafaza edilecek. 3-Batı Trakya’da plebisit yapılacak. 4-Pek ümitle olmasa da Ege adaları istenecek. 5-Fransızlarla anlaşılan Suriye sınırı tanınacak. 6-Ermeni yurdu kurulmayacak. 7-Boğazlarda yabancı askeri olmayacak. 8-Kapitülasyonlar kaldırılacak. 9-Azınlıklar mübadele edilecek. 10-Dış borçlar, Osmanlı’dan ayrılan devletlere taksim edilecek; Yunanistan’dan alınacak harb tazminatına mahsup edilecek veya 20 sene ertelenecek. 11-Orduya tahdit getirilmeyecek. 12-Azınlıklar, Türk kanunlarına uyacak. 13-Müslüman vakıfları önceki anlaşmalar çerçevesinde devam edecek. 14-Osmanlı’dan ayrılan memleketler için Misak-ı Millî’nin plebisit hükümleri tatbik edilecek.
Konferans, Mont Benon gazinosunda başladı; Uşi’deki Şato Oteli’nde devam etti. Çeşitli komisyonlar kuruldu. Kurt İngiliz diplomat Lord Curzon, oyunbazlıkları ile konferansın hâkimiydi. Müzakereler, bir anlaşmaya varılamadığı için 4 Şubat 1923’de kesildi. Bunun sebebi olarak Londra’nın koştuğu 3 şartın kabulünü istemesi olarak verilir. Bu 3 şart: Hilâfetin kaldırılması, Bolşevikliğin yasaklanması ve Musul’dan vazgeçilmesidir. İsmet Bey döndü. Eskişehir’de Mustafa Kemal ile görüştü. Savaştan yılmış Ankara, şartları kabul ediyordu. Halbuki müzakereler başlamadan Paris’e giden İnönü, burada Muslim Standart gazetesine, halifeliği sıkı sıkı koruyacakları beyanatı vermişti. İngiltere parlamentosu, ancak 3 Mart 1924’de halifelik kaldırıldıktan sonra Lozan’ı görüşmeye başlamış ve kabul etmiştir.
Görüşmeler sırasında Türk tarafının görüşmeleri, İngiliz ve Fransızların kontrolündeki telgraf hatlarından geçiyordu. Hatta şifreleri karşı tarafça çözülüyordu. 24 Temmuz 1923’te Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya tarafından Lozan Antlaşması imzalandı. Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Rusya sonradan antlaşmaya imza koydu.
Konferansta bütün inisiyatifi otoriter bir şekilde elinde tutarak, delegelerle bile paylaşmayan İsmet İnönü, Türk amme efkârında tavizkâr davranmakla itham edildi. Ankara’nın ilk meclisindeki savaşçı kadroların, bu hâliyle Lozan’ı kabul etmeyeceğini bilen Mustafa Kemal Paşa, meclisi dağıtarak tamamı kendi taraftarlarından teşekkül eden yeni bir meclise antlaşmayı kabul ettirdi. Buna rağmen 14 milletvekili red oyu kullandı. 6 Ağustos 1924’de yürürlüğe giren antlaşma, Türkiye’nin içine kapanması ve sert bir inkılap devresinin de başlangıcı oldu.
Lozan’ın ne getirip, ne götürdüğünü, bir başka deyişle zafer mi, hezimet mi olduğunu, bir başka yazıda ele alırız inşallah…
01.08.2016
LOZAN: KİMİN HEZİMETİ? KİMİN ZAFERİ?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Her ulus-devlet, kurucu antlaşmaya kutsiyet atfettiği gibi, Lozan Antlaşması da ‘Osmanlı’nın küllerinden doğan yeni devletin kurucu vesikası’, âdeta bir mukaddes metindir. Hâlbuki antitezi olan Sevr Antlaşması ile arasındaki farklar hiç de fazla değildir.
Sevr, Lozan’ın mukaddimesi idi. Asıl hedef, Lozan’dı. Bunun için Sevr’de tarafı olmadığı bir harbe girerek milletlerarası düzeni tehdit eden Türkleri biraz hırpalamak; bir başka deyişle ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek!’ hedeflenmişti. İkisi de ‘güçlünün sözü geçer’ şeklindeki üniversel prensibin birer tezahürü idi. Zamanın şartları çerçevesinde politik aktörler tarafından dikte ettirilmişti. Fazlasını yapmaya ne Lozan’a giden heyetin, ne de Ankara’daki hükümetin gücü vardı.
Klasik emperyalizmin çözülmeye başladığı bir devirde, muazzam bir petrol havzasına konmuş bulunan müttefikler için, Anadolu’da yaşayacak bir Osmanlı Devleti’nin zararı yoktu. Lozan da, Sevr gibi, yaklaşık yüz yıldır parçalanmakta olan Osmanlı Devleti’nin, Wilson Prensipleri çerçevesinde ulus-devletlere bölünmesi planıdır. Şu kadar ki Sevr Antlaşması ile 6 asırlık Osmanlı Devleti varlığını devam ettirecekken, Lozan Antlaşması ile Suriye, Irak gibi yeni bir Türkiye kurulmuştur. Yeni Türkiye, Osmanlı’nın hiçbir cihetten devamı değildir.
Ne Getirdi? Ne Götürdü?
Avantajlardan başlayalım: Lozan Antlaşması ile Almanya’ya olan borçlar silindi. Diğer borçlar, eski Osmanlı topraklarında kurulan yeni devletlere paylaştırıldı. Hepsi münasip bir takvime bağlandı. Ahalisinin ekseriyeti Rum olduğu hâlde, Doğu Trakya ve İzmir Türklere bırakıldı. Türklerin çok dile getirdiği Wilson Prensipleri’ne rağmen, emperyalistler için artık ihtiyaç kalmadığı için Ermenistan ve Kürdistan meselesi kapatıldı. Hepsi, Ankara’ya yapılmış büyük birer lütuf sayılabilir. Lozan’ın gizli maddeleri veya 100 yıl geçerli olduğu hakkında söylenenler uydurmadır. Milletlerarası antlaşmaların gizli maddesi olmaz. Geçici antlaşma mümkün ise de Lozan böyle değildir.
Lozan’ın gözden kaçan en ağır hükmü, Türkiye’nin suni düşmanlıklara itilerek, kaldıramayacağı bir yükün altına sokulmasıdır. Dünyanın en güçlü ordularından birini beslemeye mahkûm edilmiş; bu da, Batı’nın ekonomik hâkimiyeti neticesini doğurmuştur. Ankara, askerini besleyebilmek uğruna Avro-Amerikan siyasetini takip etmek mecburiyetinde kalmıştır. Hâlbuki Sevr’de ordu, 50 bin kişiyle sınırlandırılmıştı. Bu, ekonomik cihetten büyük bir şanstı. Nitekim II. Cihan Harbi’nden sonra mahvolan Almanya ve Japonya’nın tekrar şahlanışının sebebi, ordudan arındırılmalarıydı.
Sevr ile Lozan, aslında birbirine benzer iki anlaşmadır. Sadece toprak kaybı ve bazı askerî sınırlamalar cihetiyle farklılık gösterir. Her ikisinde de Boğazlar, ecnebi kontrolündedir. Boğazların bu statüsü, 1936 tarihli Montrö Mukavelesi ile hafifletilmiştir. Bu, Misak-ı Millî’ye de aykırıdır.
Sömürgelerde Bile
Gayrı müslim azınlıklar, her iki antlaşmada da, hukukî imtiyazlara sahiptir, yani kendi dinî hukuklarına tâbidir. Lozan’da, buna dair hükümleri hükümet ve azınlıkların beraber tesbit etmesi; bunda Avrupa hukukşinasların nezaret etmesi ve mahkemelerde Avrupalı hukuk müşavirlerinin hazır bulunması hükmü getirilmiştir. Yeni devletin hukuk hayatı, bu ecnebi mütehassıslar tarafından dizayn edildi ki sömürgelerde bile böylesi görülmemişti. Böylece Türkiye, müttefiklerin emellerine uygun olarak, İslâmî hüviyetinden tamamen sıyrılmış oldu. Azınlıklar, Türk hükümeti Batı hukukunu kabul edince, Lozan’da tanınmış olan hukukî imtiyazlarından vazgeçtiler.
Azınlıklar, dinlerine aykırı bir muameleye zorlanamayacağı gibi, dinî tatil günlerine de hürmet edilecektir. Üstelik bunlar, BM kefaleti altına sokularak milletlerarası mahiyet almıştır. Yeni devirde Müslümanların dinî hayatı yerle bir edilirken, azınlıklar milletlerarası koruma sayesinde bir nebze rahat edebilmiş; sonra 1940’ların şoven rejimi ile hepsinin icabına bakılmıştır.
Lozan’da, tüm Orta Doğu’dan, Mısır, Sudan, Libya, Kıbrıs ve Adalar’dan vazgeçildi. Sevr’de olduğu gibi, sadece Anadolu ve Trakya’da küçük bir mıntıka yeni devlete bırakıldı. Batı Trakya’da plebisit de yapılmadı. Batum gibi zaten eldeki vatan topraklarından vazgeçilmesi ile 1920 tarihinde son Meclis-i Meb’usanı’nın kabul ettiği ve sulh için kırmızı çizgileri ihtiva eden Misak-ı Millî de ihlal edilmiş oluyordu. Buna göre, eski Osmanlı topraklarının geleceği halka sorulacaktı. Zaten Misak-ı Millî, o devrin şartlarında amme efkârının gözünü boyamak için alınmış, reel-politikaya hiç münasip düşmeyen tek taraflı bir karardı.
Musul meselesi, bilahare Londra ve Ankara arasındaki müzakerelere havale edildi; bunlar da 1926’da Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin İngilizlere terki ile neticelendi. Yunanistan’ın mali vaziyeti nazara alınarak, Meriç’in batısında kalan Edirne’nin Karaağaç Mahallesi karşılığında harb tazminatından vazgeçildi. 1914’ten beri kaldırılmış bulunan ecnebi imtiyazları (kapitülasyonlar) üzerinde müttefikler ısrar etmedi. Türkiye zaten Batı hukuk/ticaret sistemini kabul edeceği sözü verdiği için, bunun zaten bir ehemmiyeti bulunmuyordu.
Komşuya Kıyak
Yunanistan’daki Müslümanlarla; Türkiye’deki Ortodokslar, Batı Trakya ve İstanbul müstesna olmak üzere mübâdele edilmesidir. Bu hüküm, bilhassa yetişmiş nüfusa ihtiyaç duyan Yunanistan’ın işine yaramış; Anadolu’nun iş bilir Ortodoksları, ‘komşu’nun iktisadî güçlenmesine katkıda bulunmuştur.
Son 8 yılda işlenenlere dair umumi af çıkarılması benimsenerek maziye sünger çekildi. 150 kişi bundan istisna edildi. Sürgün Ermenilerin dönebilmesi ve 1 yıl içinde tazminat talebinde bulunabilmesi imkânı getirildi ise de tatbikatına yol verilmedi.
Kudsî Metin
Lozan, Kemalistler için bir zafer, hiç değilse diplomatik bir muvaffakiyettir. Her ulus-devlet, kurucu antlaşmaya kudsiyet atfettiği gibi, Lozan da böyle lanse edilmiştir. Dipçik zoruyla imzalatılan Sevr paçavrasına nazaran, Lozan, ‘Osmanlı’nın küllerinden doğan yeni devletin kurucu vesikası’, âdeta bir mukaddes metindir.
Lozan, Misak-ı Millî’nin gerisinde kalan hükümleri sebebiyle muhafazakârlar için bir hezimet olarak görülür. Kıbrıs, Musul, Batı Trakya ve Adalar’dan vazgeçilmesi bir infial meydana getirmiştir. Hâlbuki daha evvel Batum’u Bolşeviklere vererek Misak-ı Millî’yi ilk ihlal eden Ankara olmuştu. Halifeliğin kaldırılmasına mukabil, patrikliklerin muhafazası da Siyonist ve Masonlara verilen tavizler olarak görülür; hâlbuki bunlar, yeni devletin elinde birer koz olduğu halde, kullanılamamıştır.
Hâsılı Lozan, ne muhafazakârların dediği gibi bir hezimet, ne Kemalistlerin iddia ettiği gibi zaferdir. Ancak bu sayede Ankara kahramanlarının sıfırdan bir devletin sahibi olduğu düşünülürse, bunlar için bir zafer; saltanatı, halifeliği, medresesi, tekkesi, şer’î hukuku, fesi ile koskoca mazisini kaybeden muhafazakârlar için de bir hezimet olduğu söylenebilir. 1914’de dünyanın 6 büyük impatorluğundan biri iken, 10 sene dolmadan ehemmiyetsiz bir Asya devletçiğine dönüşün vesikasıdır.
08.08.2016
ŞAMAN KİME DENİR? ŞAMANİZM NEDİR?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Selçukluları, hatta ilk Osmanlıları şaman diye tanıtıp; Türklerin dünya tarihindeki parlak isminin arkasında Müslümanlığın en mühim âmillerden biri olduğu gerçeğini saklamak isteyenler vardır...
Birçok modern tarih kitabında, eski Türklerin Şaman dinine mensup oldukları yazar. Böyle bir din olmadığı; Şamanizm çok farklı manada bir disiplin olduğu hâlde, bu yanlış ifade nedense geniş bir kabul görmüştür.
Kötü ruhları yemek
Şaman, tabiatüstü kuvvetlerle temas kurduğunu iddia edenlere denir. Biraz bugünki medyumlar gibi, kendilerine göre birtakım usullerle trans hâle girip kendilerinden geçer. Hususi elbiseler giyer. Davul veya ses çıkaran âletler kullanır. Danslar yapar. Normal insanların görüp işitmediği şeylerden, ruhlardan, cinlerden anlatır. Şair değildir; ama şiir şeklinde dualar okur; içlerinde mânâsız, ama ‘sihirli’ kelimeler de bulunur.
Bunlar din adamı olmaktan ziyade, birer kabile büyücüsüdür. Güya gelecekten haber verirler. Hastalığı yapan kötü ruhu ‘öldürüp yiyerek’, hastaları iyileştirirler. Ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında konuşurlar. Bu hususiyetleri irsîdir. Şamanlık aileden geçer. Şaman, erkek veya kadın olabilir.
Şamanlara, Sibirya’dan Hindistan’a, Afrika’dan Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada rastlanır. Bunların ekserisi din adamı olduğu için, bu coğrafyadaki iptidai dinlere Şamanizm adı verilmiştir. Aslında böyle bir din yoktur. Şamanlık, sonradan dinlere karışmış tabiatüstü kuvvetler sistemidir. Parapsişik bir metoddur. Bu bakımdan her dinde bulunabilir. Bu büyücülere olan inancı din gibi görmek, meseleyi içinden çıkılmaz hâle getirmiştir.
Sıçra rahip!
Eski Roma’da, ölümden sonraki hayata inanılır; ruhlar, yaşayanlar için büyük değer taşırdı. Ellerindeki silahları birbirine vurarak dans edip şarkı söyleyen Salius rahipleri, birer şamandan başka şey değildir. Salius, Latince, sıçramak demektir. Beyazlar giyinip, ellerindeki bağ bıçağı ile bodur meşelerin dibindeki ökse otunu toplayarak ilaç yapan Kelt rahipleri Druidler de şamanlara benzer.
Ruhlara ve tabiat varlıklarına tapınılan animizm dininde, şamanlık, bir teknik ve bir stratejidir. Genlerinden gelen bazı hususiyetlere sahip kişilerin, klişe söz ve hareketlerle tabiat üzerine tesir edeceğine inanılır. Bu söz ve hareketler, arzu edilen şeylerle irtibatlıdır. Mesela bir hastanın iyileşmesi için, hastalığı koğan sembolik hareketler yanında, “Papağan uçtu gitti/Hastalık uçtu gitti” gibi sözler söylenir. Yağmur isteniyorsa, su dökme hareketi; savaşa giderken, savaş dansları yapılır. Bunlar, âyinlerinde bazı sembolik nesneler (fetiş) de kullanır.
Şaman, ‘kendinden geçmiş adam’ mânâsına gelen Tunguzca bir kelimedir ve bu dilde daha ziyade Budist keşişlerini ifade eder. Rusça yoluyla Fransızca’ya geçmiştir. Eski Türkler, şaman yerine, ‘kam’ kelimesini kullanırlardı. Ancak eski Türklerin tarihi ve yaşantısı hakkında değerli bilgiler veren VIII. asra ait Orhun Kitâbeleri’nde bir defa olsun kam kelimesi geçmemektedir.
Sibirya kavimlerinde, Moğollarda, Kızılderililerde şamanlar mühim şahsiyetlerdir. Müslümanlıktan sonra da Orta Asya, hatta Anadolu’da yaşayan bilhassa göçebe veya köylü Türkler arasında, Metafizik güçleri olan/olduğu iddia edilen ve şamanları andıran kişilere rastlanır. Bunlar, ‘ocak’ denilen ve nesilden nesile ‘el alarak’ bu işle meşgul olan bir aileye mensuptur. Hastaları, bilhassa delileri iyileştirir; yaralara, kırık-çıkıklara bakar; cinlerle/ruhlarla irtibat kurduğunu iddia ederek güya gaybî haberler verirler. Bunu bir prestij işi olarak yaparlar. İslâmiyet, bu gibi hâllere kıymet vermemiştir. Yüksek bir ruh mertebesindeki bu iki zâtın, farmakolojiden anladığı için Akşemseddin’in, güya raksettiği için Mevlânâ’nın birer şaman olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu mantığa göre eczacı ve baletler de birer şaman olmak lazım gelir.
Gök Tanrı Dini
Türkler, 750 yılından itibaren Müslümanlığa girmeye başladılar. X. asırda artık neredeyse tamamı bu yeni dine girmişti. İslâmiyet’ten önce Türklerin çoğu tek bir yaratıcıya inanıyordu. Bu yaratıcının iradesinin üstünlüğünü tanırlardı. Kadere inanırlar; Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya “Göklerin Rabbi” ve “İhtişamlı Tanrı” mânâsına, Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Eski Türkçede gök, aynı zamanda ihtişamı ifade eder. Mavi, hânedanın rengidir. Bu sebeple eski Türklerin dinine Gök-Tanrı dini denir.
Ona, sıfatlarına göre Çalap, Ogan, Bayat, Ülgen gibi isimler verirlerdi. Bu kelimeleri Türkler Müslüman olduktan sonra da Allah için kullanılmıştır. Çalap, yaratıcı, rahman; Ogan, kudretli; Bayat, hiç bir şeye muhtaç olmayan (ganî); Ülgen, ulu gibi ilahî sıfatları karşılar. X. asırda yazılmış bir siyaset ahlâkı kitabı olan Kutadgu Bilig’de, hatta Anadolu edebiyatında bu isimler çokça geçer. Osmanlılardaki çelebi sözü de, Çalaptan gelir. Nasıl Allah, Rahman sıfatı ile, bütün insanlara acıyıp, dünyada aynı muameleyi yapıyorsa; çelebi denilen kimseler de Allah’ın Çalap sıfatıyla ahlâklanmış olarak, dost-düşman ayırmadan herkese iyi davranır.
Müslümanlıktan evvel Türkler, tanyeri ağarınca, güneşe doğru dönerek ibâdet ederlerdi. Bu sebepten, tanyeri, tengri (tanrı) şeklini aldı. Halbuki tanyeri, eski Türklerin mabudu değil, kıblesidir. Güneşin her gün yeniden doğuşu, tanrının bir lütfu olarak görülür. Tanrı kelimesi, Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’de Allah lafzının yerine konulmaya çalışılmışsa da, tutmamıştır. Çünki bu tabir, eskiden ilah (god) mânâsına kullanılırdı.
Orhun Kitâbeleri’nde; “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” diyor. Böylece bütün bunların mahlûk oldukları ve tek bir yaratıcının varlığı açıkça ifade ediliyor. İslâmiyetten sonra yazılan destanlarda, halk hikâyelerinde, eski Türkler hep tek tanrıya inanan müminler olarak tasvir edilir. Bu dine sonradan hükümdarlar veya din adamları eliyle birtakım değişiklikler ve hurâfeler katıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim eski Türkler arasında zamanla Güneş'e, yıldızlara tapınmaya başlamış topluluklar da yok değildi...
15.08.2016
Halka Suni Teneffüs
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Aynı kadroların idare ettiği meşrutiyet devri de sayılırsa, memleketi neredeyse 40 senedir demir yumrukla idare eden Tek Parti, iktidarı kolay kolay devreder miydi? Nitekim çokları demokrasi ve çok partili hayatı, Tek Parti’nin muhaliflerini ortaya çıkarmak üzere kurduğu bir komplo olarak gördü. Yanılmadıkları 27 Mayıs 1960 darbesi ile ortaya çıktı...
Türkiye, II. Cihan Harbi’ne girmedi. Ama savaşın sıkıntılarını yaşadı. Politik baskı yanında, ekonomik sıkıntıların had safhaya geldiği memleket, âdetasavaştan çıkmış gibiydi. Türkiye, San Francisco’da toplanan Birleşmiş Milletler'de yer almak uğruna Almanya’ya savaş ilan etti ve demokrasiye geçmeyi kabul etti. Böylece savaşa sonunda dâhil olmuş ve Avrupa’nın uğradığı harabiyete maruz kalmamış olan ABD’nin yardımını alabilecekti.
Bunun için göstermelik bir demokrasinin zararı olmazdı. CHP, daha evvel de bunu denemiş; muvazaa partisi denilen Serbest Fırka’nın seçimlere girmesine müsaade etmişti. Ama tek parti diktatoryasından bıkmış halk, bu yeni partiye muvazaa partisi demeden teveccüh edince, CHP’nin etekleri tutuşmuş; parti kapatılarak tek parti diktatoryasına geri dönülmüştü.
Muhalif Dörtlü
CHP içinden dört muhalif isim, Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuad Köprülü ve Adnan Menderes, ayrılarak 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurdular. Global sermayenin destekleyeceği şekilde liberal ve muhafazakâr bu yeni partiye, laiklik, dış politika ve maarif sisteminden taviz vermemek şartıyla icazetverilmişti. Başında Kemalistliğinden şüphe edilmeyecek bir şahsiyetin, Celal Bayar’ı varlığı bir emniyet supabı olarak görüldü.
CHP’nin kontrolü altındaki açık oy gizli tasnif 1946 seçimleri yüz kızartıcı neticeler doğurdu. Buna rağmen DP meclise az da olsa milletvekili sokabildi. 14 Mayıs 1950 seçimleri DP’yi ezici çoğunlukla iktidara taşıdı. CHP’nin seçim kanununda son anda kendi lehine yaptığı değişiklikler, DP’nin işine yaradı. Bayar, reisicumhur; Aydınlı bir çiftçi, Adnan Menderes ise başvekil oldu. İyi niyetli, kibar bir insan olan Adnan Menderes’in etrafı, aslında faaliyetlerini kontrol eden görünmez bir kordonla çevrilmişti. Başbakanlık hayaliyle tutuşan Fuad Köprülü, hayal kırıklığıyla grubu terk etti.
Halk Adamı
DP’nin ilk icraatı Arapça ezan yasağını kaldırması oldu. Bu, muhafazakâr kitleyi âdeta büyüledi. Dine ve dindarlara yapılan baskılar hafifletildi. Ardından Kore’ye asker gönderilerek Türkiye, Atlantik müdafaa sisteminde yerini aldı. Yeni hükümet ticaret ve sanayiye, bir yandan da imar hizmetlerine ağırlık verdi. 40 senedir fakirlikle boğuşan halkın bir nebze yüzü güldü. Halk, ismini 'Demirkırat’a çevirdiği Demokrat Parti’yi, bilhassa kendilerinden biri gibi gördüğü Adnan Menderes’i sahiplendi. Dünyanın her tarafındaki an’anenin aksine, Türkiye’de okumuşlar, hatta burjuvazi, solcu iken; bilhassa köylü ve işçiler sağ partilere rey verir.
1954’ten sonra ABD, DP’ye gereken desteği vermekte çekingen davranmaya başladı. Hırçınlaşan hükümet, ‘CHP’nin hükümet olması, muhalefet olmasından iyidir’ sözüne rağmen, çareyi muhalefet ile uğraşmakta buldu. CHP’nin haksız yere elde ettiği mallar hazineye devredildi. Böylece CHP’nin diğer partilerden avantajlı rolünü ortadan kaldırmaya çalıştı.
CHP, buna amansız muhalefetiyle cevap verdi. Gizli bir komplonun eseri olan ve İstanbul’daki gayrı müslimlerin taciz edilmesiyle neticelenen 6-7 Eylül 1955 hadiselerinden sonra, hükümet otoriter bir idare benimsedi. Buna rağmen 1957 seçimlerinde rey ve milletvekili sayısı düştü. Ordu içinde 9 subayın darbe teşebbüsü deşifre oldu; failler cezalandırıldı. Ama işin üzerine gidilmedi.
İbre Dönüyor
1958’den sonra, ekonomik kalkınmasının neticesi olarak enflasyon ve devalüasyon, bir buhrandoğurdu. Paranın değeri 3 misli düştü. Maaşları eriyen memur ve bilhassa askerlerin hoşnudsuzluğu arttı. DP’nin reaksiyonu, Vatan Cephesi adında bir partizan halk teşkilatı kurmak oldu.
DP’nin meydana getirdiği ekonomik kalkınma yanında, diplomatik başarıları da kendisine prestij temin ediyordu. 1959’da Kıbrıs meselesinin çözüldüğü Londra’dan dönerken uçağı düşen Adnan Menderes’in sağ olarak kurtulması, halkın teveccüh ve tezahüratını arttırdı. CHP buna muhalefeti sertleştirerek cevap verdi. CHP reisi İsmet İnönü, Yunan Harbi hatıralarını malzeme yaptığı ve ‘İlkbahar Taarruzu’ adını verdiği yurt gezisine çıktı. Burada yaşanan bazı tatsızlıklar, CHP’lilerin DP binalarına saldırması, buna mukabil İnönü’nün yuhalanması, hatta taşlanması gerilimi arttırdı.
18 Nisan 1960’da bazı CHP’lilerin ve gazetecilerin faaliyetlerini soruşturmak üzere mecliste tahkikat komisyonu kurulması, bardağı taşıran damla oldu. Darbelerden gelen bir geleneğe sahip İnönü, hükümet aleyhindeki konuşmalarıyla açıkça darbe iması yaptı. “Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır” şeklindeki meşhur tehditlerini savurdu. Hükümetin aldırmadığını görünce, okumuş kitleleri teşvik ve tahrik etmeye başladı.
28 Nisan 1960’da CHP gençlik kolları İstanbul Üniversitesi’nde ihtilalin fişeğini patlattı. Birkaç gösterici öldü. Polis kontrolü temin edemeyince, askerden yardım istendi. Örfi idare ilan edildi. Basın sansür altında olduğu için, ‘kulak gazetesi’ faaliyetini arttırdı. Hükümet aleyhinde abartılı haberler yayılmaya başlandı. Ankara’da göstericiler, aralarına girerek kendilerine nasihat etmeye kalkan Adnan Menderes’i tartakladılar. Menderes’in istifasını kabul etmeyen Bayar; ‘Halka ateş et!’ tavsiyesinde bulundu; Menderes dinlemedi.
Meclis tatile girdi. Seçim hazırlıkları başladı. Ancak bu arada bir darbe hareketi örülüyordu. Menderes, halkı uyandırarak arkasına almak gayesiyle yurt gezisine çıktı. 25 Mayıs'ta Eskişehir’de kendisini karşılayan askerî birlik arkasını dönerek protestoda bulundular. Hadisenin vahametini anlayan başvekil, o gece tahkikat komisyonunun lağvedileceğini söyledi ise de faydası olmadı. 26-27 Mayıs gecesi saat 3’de ordu içindeki bir grup subay, darbe yaparak idareye el koydu. Kütahya’ya geçen Menderes, istikbalin hava kuvvetleri komutanı ve cumhurbaşkanı adayı Muhsin Batur tarafından tevkif edildi.
27 Mayıs darbesinin safahatini ve neticelerini başka bir yazıda ele alalım inşallah.
22.08.2016
Halka Suni Teneffüs
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Aynı kadroların idare ettiği meşrutiyet devri de sayılırsa, memleketi neredeyse 40 senedir demir yumrukla idare eden Tek Parti, iktidarı kolay kolay devreder miydi? Nitekim çokları demokrasi ve çok partili hayatı, Tek Parti’nin muhaliflerini ortaya çıkarmak üzere kurduğu bir komplo olarak gördü. Yanılmadıkları 27 Mayıs 1960 darbesi ile ortaya çıktı...
Türkiye, II. Cihan Harbi’ne girmedi. Ama savaşın sıkıntılarını yaşadı. Politik baskı yanında, ekonomik sıkıntıların had safhaya geldiği memleket, âdetasavaştan çıkmış gibiydi. Türkiye, San Francisco’da toplanan Birleşmiş Milletler'de yer almak uğruna Almanya’ya savaş ilan etti ve demokrasiye geçmeyi kabul etti. Böylece savaşa sonunda dâhil olmuş ve Avrupa’nın uğradığı harabiyete maruz kalmamış olan ABD’nin yardımını alabilecekti.
Bunun için göstermelik bir demokrasinin zararı olmazdı. CHP, daha evvel de bunu denemiş; muvazaa partisi denilen Serbest Fırka’nın seçimlere girmesine müsaade etmişti. Ama tek parti diktatoryasından bıkmış halk, bu yeni partiye muvazaa partisi demeden teveccüh edince, CHP’nin etekleri tutuşmuş; parti kapatılarak tek parti diktatoryasına geri dönülmüştü.
Muhalif Dörtlü
CHP içinden dört muhalif isim, Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuad Köprülü ve Adnan Menderes, ayrılarak 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurdular. Global sermayenin destekleyeceği şekilde liberal ve muhafazakâr bu yeni partiye, laiklik, dış politika ve maarif sisteminden taviz vermemek şartıyla icazetverilmişti. Başında Kemalistliğinden şüphe edilmeyecek bir şahsiyetin, Celal Bayar’ı varlığı bir emniyet supabı olarak görüldü.
CHP’nin kontrolü altındaki açık oy gizli tasnif 1946 seçimleri yüz kızartıcı neticeler doğurdu. Buna rağmen DP meclise az da olsa milletvekili sokabildi. 14 Mayıs 1950 seçimleri DP’yi ezici çoğunlukla iktidara taşıdı. CHP’nin seçim kanununda son anda kendi lehine yaptığı değişiklikler, DP’nin işine yaradı. Bayar, reisicumhur; Aydınlı bir çiftçi, Adnan Menderes ise başvekil oldu. İyi niyetli, kibar bir insan olan Adnan Menderes’in etrafı, aslında faaliyetlerini kontrol eden görünmez bir kordonla çevrilmişti. Başbakanlık hayaliyle tutuşan Fuad Köprülü, hayal kırıklığıyla grubu terk etti.
Halk Adamı
DP’nin ilk icraatı Arapça ezan yasağını kaldırması oldu. Bu, muhafazakâr kitleyi âdeta büyüledi. Dine ve dindarlara yapılan baskılar hafifletildi. Ardından Kore’ye asker gönderilerek Türkiye, Atlantik müdafaa sisteminde yerini aldı. Yeni hükümet ticaret ve sanayiye, bir yandan da imar hizmetlerine ağırlık verdi. 40 senedir fakirlikle boğuşan halkın bir nebze yüzü güldü. Halk, ismini 'Demirkırat’a çevirdiği Demokrat Parti’yi, bilhassa kendilerinden biri gibi gördüğü Adnan Menderes’i sahiplendi. Dünyanın her tarafındaki an’anenin aksine, Türkiye’de okumuşlar, hatta burjuvazi, solcu iken; bilhassa köylü ve işçiler sağ partilere rey verir.
1954’ten sonra ABD, DP’ye gereken desteği vermekte çekingen davranmaya başladı. Hırçınlaşan hükümet, ‘CHP’nin hükümet olması, muhalefet olmasından iyidir’ sözüne rağmen, çareyi muhalefet ile uğraşmakta buldu. CHP’nin haksız yere elde ettiği mallar hazineye devredildi. Böylece CHP’nin diğer partilerden avantajlı rolünü ortadan kaldırmaya çalıştı.
CHP, buna amansız muhalefetiyle cevap verdi. Gizli bir komplonun eseri olan ve İstanbul’daki gayrı müslimlerin taciz edilmesiyle neticelenen 6-7 Eylül 1955 hadiselerinden sonra, hükümet otoriter bir idare benimsedi. Buna rağmen 1957 seçimlerinde rey ve milletvekili sayısı düştü. Ordu içinde 9 subayın darbe teşebbüsü deşifre oldu; failler cezalandırıldı. Ama işin üzerine gidilmedi.
İbre Dönüyor
1958’den sonra, ekonomik kalkınmasının neticesi olarak enflasyon ve devalüasyon, bir buhrandoğurdu. Paranın değeri 3 misli düştü. Maaşları eriyen memur ve bilhassa askerlerin hoşnudsuzluğu arttı. DP’nin reaksiyonu, Vatan Cephesi adında bir partizan halk teşkilatı kurmak oldu.
DP’nin meydana getirdiği ekonomik kalkınma yanında, diplomatik başarıları da kendisine prestij temin ediyordu. 1959’da Kıbrıs meselesinin çözüldüğü Londra’dan dönerken uçağı düşen Adnan Menderes’in sağ olarak kurtulması, halkın teveccüh ve tezahüratını arttırdı. CHP buna muhalefeti sertleştirerek cevap verdi. CHP reisi İsmet İnönü, Yunan Harbi hatıralarını malzeme yaptığı ve ‘İlkbahar Taarruzu’ adını verdiği yurt gezisine çıktı. Burada yaşanan bazı tatsızlıklar, CHP’lilerin DP binalarına saldırması, buna mukabil İnönü’nün yuhalanması, hatta taşlanması gerilimi arttırdı.
18 Nisan 1960’da bazı CHP’lilerin ve gazetecilerin faaliyetlerini soruşturmak üzere mecliste tahkikat komisyonu kurulması, bardağı taşıran damla oldu. Darbelerden gelen bir geleneğe sahip İnönü, hükümet aleyhindeki konuşmalarıyla açıkça darbe iması yaptı. “Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır” şeklindeki meşhur tehditlerini savurdu. Hükümetin aldırmadığını görünce, okumuş kitleleri teşvik ve tahrik etmeye başladı.
28 Nisan 1960’da CHP gençlik kolları İstanbul Üniversitesi’nde ihtilalin fişeğini patlattı. Birkaç gösterici öldü. Polis kontrolü temin edemeyince, askerden yardım istendi. Örfi idare ilan edildi. Basın sansür altında olduğu için, ‘kulak gazetesi’ faaliyetini arttırdı. Hükümet aleyhinde abartılı haberler yayılmaya başlandı. Ankara’da göstericiler, aralarına girerek kendilerine nasihat etmeye kalkan Adnan Menderes’i tartakladılar. Menderes’in istifasını kabul etmeyen Bayar; ‘Halka ateş et!’ tavsiyesinde bulundu; Menderes dinlemedi.
Meclis tatile girdi. Seçim hazırlıkları başladı. Ancak bu arada bir darbe hareketi örülüyordu. Menderes, halkı uyandırarak arkasına almak gayesiyle yurt gezisine çıktı. 25 Mayıs'ta Eskişehir’de kendisini karşılayan askerî birlik arkasını dönerek protestoda bulundular. Hadisenin vahametini anlayan başvekil, o gece tahkikat komisyonunun lağvedileceğini söyledi ise de faydası olmadı. 26-27 Mayıs gecesi saat 3’de ordu içindeki bir grup subay, darbe yaparak idareye el koydu. Kütahya’ya geçen Menderes, istikbalin hava kuvvetleri komutanı ve cumhurbaşkanı adayı Muhsin Batur tarafından tevkif edildi.
27 Mayıs darbesinin safahatini ve neticelerini başka bir yazıda ele alalım inşallah.
22.08.2016
“Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor”
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
27 MAYIS 1960 DARBESİ
Cumhuriyet kurulduğunda, iyi-kötü 1908’den beri devam eden bir demokrasi vardı. Şark İsyanı bahanesiyle partiler kapatıldı; basın sansür edildi ve demokrasi mezara gömüldü. 1946 yılında başlayan 2. demokrasi tecrübesi ise 27 Mayıs 1960 darbesi ile sona erdirildi...
Darbeyi tertipleyenler ordu içinde bir avuç küçük rütbeli subay idi. Yüksek rütbelileri ya ikna, ya da hapsetmişlerdi. Darbeciler, 1 saat içinde kritik pozisyonları ele geçirdiler. Darbe beyannamesini, saat 04.30’da Alparslan Türkeş gür sesiyle radyoda okudu: “Gayemiz Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve İnsan Hakları Prensipleri’ne tamamıyla riayettir. Büyük Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. CENTO’ya bağlıyız. Tekrar ediyorum: Düşüncelerimiz ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’tur...”
İpin Ucu Kimde?
Menderes’e darbe istihbaratı geldiğinde, “Ordu içinde bu şerefsizliği yapacak subay olduğuna ihtimal vermiyorum” diyecek kadar safdillik gösterdiği anlatılır. İşin aslı, Menderes öteden beri CIA’nın MİT (o zamanki adıyla MAH) içindeki yapılanma ve kontrolünden rahatsızdı. MİT’in maaşlarını bile ABD veriyordu. Bu oyunu safça bozmaya kalkışması, aleyhine oldu. Destek aramak üzere Moskova’ya yaptığı ziyaret, ABD’yi iyice kızdırdı. CENTO vasıtasıyla Irak, İran, Pakistan ile iş birliği yapması da, İngiltere’yi ürküttü.
Öyle anlaşılıyor ki, DP’nin ipini bu iki devlet askerler vasıtasıyla çekti. Ne hata yaparsa yapsın, bunun karşılığını siyasî olarak görmesi gereken DP, liberalizm ve demokrasi yanlısı olduğu hâlde ezildi. Demokrasiye ince ayar, iktidarını kaybeden tek parti tarafından, zamanın askerleri vasıtasıyla verildi. Nasıl ki, Sultan Genç Osman’ı öldüren asiler, padişah kanının tadını aldıktan sonra bu işi sonuna kadar sürdürdülerse, darbeciler de, 1908’de Sultan Hamid’e yapılan darbenin, 1913’te Bâbıâli Baskını’nın heyecanını hâlâ içlerinde duyuyorlardı. 1952 Mısır ve 1958 Irak darbeleri, sıcak birer modeldi.
Memleketin her tarafındaki garnizon kumandanları, oranın mülkî, beledî ve askerî idaresine el koydu. GKB Rüştü Erdelhün, cumhurbaşkanlığı muhafız alayını darbeye mukavemet için aradıysa da, burası darbecilerin elinde olduğu için bu teşebbüs akim kaldı. Tevkifler başladı. Darbecilerin ikna ettiği KKK Cemal Gürsel, İzmir’den getirilip GKB yapıldı. Teslim olmamakta direnen Bayar, kafasına silahını sıkmış, fakat patlamayınca, oradaki subaylarca tevkif edilmişti. DP ricâli, tek tek evlerinden alınıp hapsedildi. Dövülerek bir çöp arabasında Harbiye’ye getirilen Dâhiliye Vekili Namık Gedik, kapatıldığı hücrenin penceresinden atlayıp intihar etmiş; bir rivayette atılmış; naaşı ailesine verilmeyip gizlice gömülmüştü.
“Düşükler Yassıada’da”
Tevkif edilen DP'liler, halkın müdahalesinden korkulduğu için Yassıada’ya götürüldüler. Burada Yüksek Adalet Divanı adında fevkalade bir mahkeme kuruldu. 14 Eylül 1960-15 Eylül 1961 arasında devam etti. Mahkemenin reisi Salim Başol ve savcısı Altay Egesel çok meşhur oldu. Zira duruşmalar radyodan neşrediliyordu. 287 celsede 592 kişi muhakeme edildi; elde ciddi bir itham bulunmadığı için, Bebek Davası, Köpek Davası gibi gülünç iddialar ve maznunların maneviyatını rencide edici davalarla mahkûm edildiler.
Bu arada gazeteler, ‘Düşükler’ adını taktığı DP’liler, bilhassa Adnan Menderes aleyhinde alabildiğine menfi neşriyat yapıyor; olmadık hakaret ve iddialarla amme efkârını bunlar aleyhinde kışkırtıyordu. ‘Düşükler Yassıadada’ adlı haber filmi sinemalarda gösterilerek, DP’liler halkın gözünden düşürülmeye çalışılıyordu. Öyle ki mahkemeler neticelendiğinde çokları bunu hak ettiklerini bile düşünmüştü.
Askerler huzursuzluğun ardında Celal Bayar’ın olduğunu düşündüğü için Gürsel, 3 Mayıs’ta muhtıra mahiyetinde bir mektup yazarak, “Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Yerine Sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kâniyim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir” diyordu. Ancak Ethem Menderes, bu mektubu yerine ulaştırmadığı gibi, mahkemede kendisini temize çıkarmak için çocukluk arkadaşı olan ve çok iyiliğini gördüğü Adnan Menderes’in aleyhinde ifade verdi. Mahkemede, mektuptaki bu satırlar da sansürlenmişti. Mahkeme, üç DP’linin günlüklerine dayanarak karar aldı.
Vatan ve Millet Sağolsun!
Gerek hapishanede, gerek mahkemede DP’lilere çok fena muamele yapıldı. Müdafaa hakları tahdit edildi. Nitekim Adnan Menderes’in mahkemede söylediği şu cümleler dikkate değer: “Bendeniz, beş aydır tecrit edilmiş vaziyette bir tek oda içinde ve günün 24 saatinde her saat değişen nöbetçi subayın nezareti altında hiçbir kelime konuşmak imkânı mevcut olmadan yaşadım. Bu şartlarda konuşma ve aklî melâhatim sekteye uğradı...” Rivayete göre Adnan Menderes, hapishanede yapılan işkencelere dayanamayarak intihara teşebbüs etmişti.
Mahkeme, 15 kişiye idam cezası verdi. Mahkeme reisi Salim Başol’un “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” sözü tarihe geçti. ABD başkanı Kennedy’nin idamların yerine getirilmemesine dair mesajı üzerine, memleketi idare eden Millî Birlik Komitesi adlı subaylar cuntası, hükümetin en muvaffak üç mensubu, Başvekil Adnan Menderes, Maliye Vekili Hasan Polatkan ve Hariciye Vekili Fatin Rüştü Zorlu dışındakileri müebbede çevirdi. Uçak kazasından kurtulduğu için halk arasında Allah’ın himayesindeolduğuna dair inancı yıkmak adına Menderes asılacaktı. MBK, Celal Bayar’ı asabilmek için de 65 yaşın üzerindekilerin idamını engelleyen kanunu kaldırmıştı. Buna rağmen İsmet İnönü, eski İttihatçı arkadaşını ipten aldı.
İnfazlar 17 Eylül 1961’de Marmara Denizi ortasındaki İmralı adasında yapıldı. Adnan Menderes’in son sözleri şöyle oldu: “Dünyadan ayrıldığım şu anda, ailemi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildiririm. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın...” Cenazeler burada gömüldü. Yıllar sonra Turgut Özal bu üçünün itibarını iade ederek, naaşlarını devlet merasimi ile İstanbul’a naklettirdi
Darbeciler kendi yanlısı akademisyenlerin hazırladığı ve seçilmiş iktidarı 4 yandan kontrol altında tutan bir anayasa metnini kabul ettiler. Referanduma arzolunan metin, yarıdan biraz fazla rey ile kabul edildi. Seçim sistemi de bir daha sağ partiler iktidara gelemeyecek şekilde değiştirildi. MBK, ömür boyu senatör yaparak kendilerini teminat altına aldı. 27 Mayıs günü Hürriyet ve Anayasa Bayramı adıyla millî gün ilan edildi. İttihatçıların Sultan Hamid ricâline yaptığı gibi, darbeciler de DP mensuplarını çocuklarına kadar aşağılamayı millî vazife edindi. Buna rağmen birkaç sene içinde DP’nin devamı olduğunu iddia eden partiler iktidara gelerek, darbecilerin emellerini boşa çıkarmıştır. Bu üç idam, Türkiye’nin ayıbı olarak demokrasi tarihine geçmiştir...
29.08.2016
12 MART 1971 DARBESİ
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
12 Mart 1971’de ordunun komuta kademesi müşterek imza ile memleketi kaosa sürüklemekle itham ettiği hükûmete bir muhtıra verdi. Kemalizm vurgusunun güçlü olduğu muhtıra TRT’ye götürülüp 13 haberlerinde okutuldu. Mecliste okunurken de muhalefetteki CHP’liler alkışladılar...
Türk politik hayatı darbelere, bilhassa askerî müdahalelere yabancı değildir. XVII. asırdan beri istediklerini elde edemeyen silahlı güçlerin, sivil idareyi tazyik ettiği, hatta iktidarı alaşağı ettiği çok hadise vardır. Ancak sivil idarecilerin kanının tadını alan asker, modern demokrasiye geçtikten sonra bile bu ihtirasını devam ettirmiştir. Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesi, silahlı güçlerde canları istediği zaman vatanseverlik sloganları kullanarak sivillerin haddini bildirilmesinin mümkün olduğunu göstermiştir.
ABD aleyhtarlığı mı komünizm mi?
27 Mayıs 1960’tan sonra sosyal demokrat ve liberal bir anayasa hazırlanmış; bir yandan da AYM gibi vasıtalarla sivil idare kontrol altına alınmıştı. Ancak bu devir, soğuk savaş gerginliğinin doruğa çıktığı yıllardı. Türkiye’de sosyalistler, politik hayatta ciddi bir yer elde etmiş; seçim sistemi sayesinde mecliste temsil edilmeye başlamıştı. Komünist devrim isteyenler, bunu açıkça telaffuz etmeye başlamıştır. Bu da kendisini devamlı Sovyet Rusya tehdidi altında gören memlekette bir reaksiyona sebebiyet vermiştir.
16 Şubat 1969’da İstanbul’u ziyaret eden Amerikan 6. Filosuna karşı, solcu gençlik teşkilatları tarafından Bayezid Meydanı’nda izinli protesto gösterileri tertiplenmiş; buna mukabil, CIA’nın el atından kurduğu söylenen Komünizmle Mücadele Derneği, ABD muhalefeti perdesi ardında komünist propagandası olarak gördüğü gösterilere karşı çıkmıştır. Kanlı Pazar olarak bilinen kavgalı hadisede iki talebe ölmüştür.
Bu arada mecliste, 1960 darbesiyle siyasetten menedilenlerin haklarının iadesine dair bir anayasa değişikliği teklifi verildi. CHP lideri İnönü’nün de desteklediği 14 Mayıs 1969 tarihli teklif, askerleri rahatsız etti. 16 Mayıs’ta yapmayı planladıkları darbe teşebbüsü, cumhurbaşkanı Sunay ve hükûmetin gayretleriyle önlendi. Erken seçime gidildi. 12 Ekim 1969’da, Süleyman Demirel’in liderliğindeki AP, reylerini arttırarak tekrar iktidara geldi.
İşçilerin sendika seçme hürriyetini tahdit eden kanunun kabulü vesilesiyle, solcu sendikaların tahriki üzerine 15-16 Haziran 1970’te on binlerce işçi sokağa döküldü. Sıkıyönetim ilan edildi. Paranın değerinin düşmesi ve üniversitelerde gittikçe artan talebe hareketleri huzursuzluğu artırdı.
1960 darbesinde yer almış emekli general Cemal Madanoğlu liderliğindeki bir grup subay, 9 Mart 1971’de BAAS modeli bir sol darbe planladılar. Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal ve İlhan Selçuk gibi solcu gazetecilerin desteklediği darbeciler, kendilerine Millî Demokratik Devrimciler adını veren radikal bir topluluktu. Darbe yapıp, önce KKB Faruk Gürler’i devlet başkanı yapıp, sonra yerine hareketin lideri Mihri Belli’yi geçirmek; HKK Muhsin Batur’u başbakan yapmak ve ‘Devrim Partisi’ adındaki tek parti ile memleketi BAAS tarzı idare etmeyi planlıyorlardı.
8-9 Mart gecesi ordu alarma geçirildi; ancak beklenen olmadı. Çünkü cuntanın içine sızan Mahir Kaynak gibi ajanlar, darbeyi deşifre etti. KKK Faruk Gürler ve HKK Muhsin Batur da bu cuntaya girmiş; fakat istihbaratın GKB’na ulaştığını öğrenince, geri çekilmeyi başarmışlardı. İstanbul’daki I. Ordu Komutanı Faik Türün’ün yürüttüğü tahkikat neticesinde, darbecilerden düşük rütbeli olanlar emekliye sevk edildiler.
Artan vesayet
17 Mayıs’ta İsrail Başkonsolosu, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir adındaki solcu militanlar tarafından kaçırıldı. Arkadaşları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın serbest bırakılması talepleri kabul edilmeyince de öldürdüler. Terör hareketleri durmak şöyle dursun, arttı. Hükûmet de tedbirleri sıkılaştırdı. Aşırı sol parti ve sendikalar kapatıldı. Sosyalist militanlar takibata alındı; bazıları sıkıyönetim mahkemesinde verilen kararlar üzerine asıldı. Bu sebeple solcuların desteğiyle yapılan 12 Mart darbesi, sağcı, en azından sol aleyhtarı bir darbe olarak lanse edilir. İşin aslı, Soğuk Savaş’ın şartlarıyla yakından alakalı olarak, kendine has hususiyetleri ile anti-komünist bir hareket sayılmalıdır. Böylece 27 Mayıs’ın kurduğu sistem re-organize edilmiş; sivil otorite üzerindeki vesayet güçlendirilmeye çalışılmıştır.
Bu devrede, memlekette ekseriyeti teşkil eden sağ oyların blok hâlinde verilişi sebebiyle hep iktidara namzet olan kitle partisi AP’nin reyini azaltarak önünü kesmek üzere, istihbaratın da desteği ile marjinal sağ partiler kurulmuştur. Bu devirde Türkiye’nin en kalabalık dinî cemaati olan ve reylerini topluca merkez sağa veren Nurculardan, Fetullah Gülen’in liderliğindeki büyük bir kısım, marjinal partilere kayarak AP’nin iktidarı kaybedişinde mühim rol oynamıştır.
Darbe devresinin enteresan hadiselerinden birisi de 1973’te kurt politikacı İnönü’nün parti başkanlığından düşmesi; “Ortanın Solu” sloganı ve kan kaybeden CHP’yi kitle partisi yapma gayesiyle ortaya çıkan Robert Kolejli gazeteci Bülent Ecevit’in başkan oluşudur. CHP genel sekreteri Ecevit, 12 Mart darbesini protesto ederek istifa etmişti. Fevkalade devrenin sona erişi üzerine 14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerle, CHP ve MSP koalisyonu iktidara geldi. Nihat Erim, seneler sonra solcu militanlar tarafından 12 Mart’ın intikamı saikiyle öldürülmüştür.
Bir taşla iki kuş
Karşı darbenin açığa çıkarılması üzerine 12 Mart 1971’de ordunun komuta kademesi müşterek imza ile memleketi kaosa sürüklemekle itham ettiği hükûmete bir muhtıra verdi. Kemalizm vurgusunun güçlü olduğu muhtırada GKB Memduh Tağmaç, KKK Faruk Gürler, HKK Muhsin Batur ve DKK Celal Eyiceoğlu’nun imzası vardı. Muhtıra TRT’ye götürülüp 13 haberlerinde okutuldu. Mecliste okunurken de muhalefetteki CHP’liler alkışladılar.
Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oldu: Siyasi iktidar devrilmiş; ordudaki radikaller de tasfiye edilmişti. Böylece ordudaki üstünlük ABD yanlısı liberal subaylara geçmiş; bir iç savaş ihtimali bertaraf edilmiş oluyordu. GKB Tağmaç, 9 Mart’ta Cumhurbaşkanı Sunay’a, “Genç subaylar rahatsız” sözüyle gözdağı vermiş; genç subaylardan evvel davranan üst rütbeliler darbe yapmıştı.
CB Sunay, yükten kurtulduğu için rahatlamış; sol militanlar, muhtıraya sevinerek, sivil diktatörlüğün bittiğini söylemişlerdir. Muammer Aksoy, Nadir Nadi, Mümtaz Soysal gibi isimler muhtırayı desteklemişlerdir. Muhtıra sağ hükûmete karşı verilmiş; ancak buna sebep sol teşkilatların faaliyetleri olmuştur. Bilhassa 1970 başlarından itibaren ODTÜ hocalarının tahrik ettiği sosyalist talebenin organize terör faaliyetleri ve polisle çatışmaları artmıştı. Sonradan ismi romantik sosyalistlerce efsaneleştirilen ODTÜ’lü talebe Deniz Gezmiş ve arkadaşları, banka soygunundan adam kaçırmaya kadar çok suç işlemişlerdi. Muhtıradan 8 gün önce 4 Amerikan askerini kaçırmışlardı. Bu teröristleri polise teslim etmeyerek direnen ODTÜ rektörü, İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü idi.
Türkiye’de muvaffak olmuş 4 darbenin hepsi birbirinden farklı hususiyetler taşır. 12 Mart 1971 muhtırası, 27 Mayıs’takinden farklı olarak, ordunun emir komuta kademesinin beraberce yaptığı bir askerî darbe sayılır. Yine 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden farklı olarak, anayasa askıya alınmamış; parlamento ve siyasi partiler varlığını sürdürmüştür. Yunanistan’daki ‘Albaylar Cuntası’ndan ders alan darbeciler, hükûmeti istifa ettirerek, güya tarafsız bir teknokrat hükûmeti istemiştir.
Ilımlı karakteri ve parti içi muhalefetiyle tanınan CHP’li milletvekili Nihat Erim, partisinden istifa ederek partilerüstü bir hükûmet kurdu. 1961 anayasasının fazla hürriyetçi olduğu düşünülerek birçok maddesi değiştirildi. Doğan Avcıoğlu, “Doğru Teşhis, Yanlış Tedavi” sloganıyla darbecilerin iktidarı parlamento ile paylaşmasını tenkit etti.
05.09.2016
“SENİN ÇOCUKLAR İŞİ BİTİRDİ!” 12 EYLÜL 1980 DARBESİ
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
12 Eylül askerî darbesinin olduğu gece, ABD Güvenlik Konseyi’nin Türkiye masası şefi, ABD Başkanı Carter’a "Damdaki Kemancı" filmini izlerken, “Senin çocuklar işi bitirdi” demişti...
Soğuk Savaş’ın son yıllarında, ABD, Orta Doğu ve Asya’da hâkimiyetini pekiştirmenin yollarını ararken, bir yandan da Sovyetlere karşı bir ‘Yeşil Kuşak’ projesi yürütüyordu. Afganistan’da Sovyet işgaline karşı savaşan mücâhid gerillaları destekliyor; Pakistan ve İran’da dini rejimlerin yerleşmesine göz yumuyordu. Tam bu konseptte Türkiye’de 12 Eylül 1980 tarihinde askerî bir darbe oldu.
Darbe öncesi Türkiye’nin politik, ekonomik ve sosyal manzarası oldukça problemlidir. 1974 tarihinde Anti-Amerikan Ecevit-Erbakan koalisyonunun Kıbrıs’a asker çıkarması, barış temin edildikten sonra da askerleri geri çekmemesi, milletlerarası reaksiyona sebep oldu. Türkiye’ye ağır ekonomik ambargo başlatıldı. Paranın değeri çok düştü; enflasyon %100’ü geçti. Pek çok zaruri ihtiyaç maddesi, petrol, gaz, yağ, sigara bulunamaz oldu.
Öte yandan memleket ciddi ideolojik kamplaşmaya maruz kaldı. 1974 affıyla hapisten çıkan suçlular, terör faaliyetlerine giriştiler. Bir yandan Türkiye’nin Sovyetlerle entegrasyonunu savunan sol teşkilatlar, beri yanda bunlara geçit vermemek iddiasındaki milliyetçi teşkilatlar, milis kuvvetleriyle devamlı silahlı çatışma hâline girdi. Üniversiteler, liseler, sendikalar, devlet daireleri, hatta sokaklar, fraksiyonlar arasında bölündü. Sıkıyönetim ilan edildiyse de, bir şey değişmedi. Her gün sokaklarda onlarca kişi ölüyordu.
Ülke koalisyonlarla idare ediliyordu. Parlamentoda temsil edilen, merkez sağ, merkez sol, nasyonalist ve İslamist olmak üzere 4 parti, politik hayatta söz sahibiydi. Tam bu sırada siyasî bir kriz doğdu. Vazife müddeti biten cumhurbaşkanının yerine yenisi seçilemedi. Seçim turları aylarca sürdü; ancak meclisteki partiler anlaşamadı.
Asmayalım da…
Bütün bunlar, 12 Eylül 1980 sabahı saat 03.00’de bir askerî darbe ile neticelendi. Tanklar önceden tayin edilen yerlerde mevzilendi. Kışladan çıkan asker, her yere el koydu. Sokağa çıkma yasağı kondu. Parlamento ve hükümet feshedildi. Politikacılar tevkif edilerek, sürgüne gönderildi. Darbeciler, bütün demokratik müesseselere muvazzaf veya emekli askerleri tayin etti. Emniyet, TRT, PTT gibi kritik kuruluşlar askerî otoritenin eline verildi. Emekli amiral Bülent Ulusu başbakanlığa getirildi.
Darbeciler, peş peşe neşrettikleri resmî beyannamelerle iradelerini açıklıyorlardı. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, TV’den darbenin gerekçelerini anlatan meşhur konuşmasını yaptı. Askerler, 1978’den beri darbe fikrindeydi; hatta bunun için bir çalışma komitesi bile kurulmuştu. Hatta askerler, 27 Aralık 1979 tarihinde hükümete bir uyarı mektubu bile vermişti. 27 Mayıs darbesinden bir farkı, darbenin bir grup küçük rütbeli subayın değil, emir-komuta kademesinin eseri oluşuydu.
Kod adı, Bayrak Harekâtı olan darbenin legal gerekçesi ise, ordunun iç hizmet kanununda yer alan ‘cumhuriyeti koruma’ vazifesi idi. Darbelere alışık olan halk, bu defa darbeyi daha sükûnetle karşılamıştı. Çünki şartlar olgunlaşmıştı. Ancak darbenin ertesi günü ortalığın hemen yatışması, akla birtakım sualleri getirdi. 2 yıllık sıkıyönetim idaresi altında politikacılar askerler ne dediyse yaptığı hâlde, terör niye önlenememişti de bunun için darbe yapılması gerekmişti?
Ülkenin idaresi, 5 üst rütbeli generalin teşkil ettiği Millî Güvenlik Konseyi’nin elindeydi: Kenan Evren, Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Nejat Tümer ve Sedat Celasun. Yüzbinlerce kişi gözaltına alındı. Mahkemelerde yüzbinlerce davada yüzbinlerce kişi muhakeme edildi. 50 kişi asıldı. Evren’in ‘Asmayalım da besleyelim mi?’ sözü siyasî literatüre geçti.
Halk, korku operasyonu ile sindirildi. Hapishanelerde şüpheli ölümler yaşandı. Yüzbinlerce kişiye yurt dışına çıkış izni verilmedi. Buna rağmen 30 bin kişi siyasî mülteci olarak yurt dışına kaçtı. 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. Binlerce kişi memuriyetten atıldı. Film, kitap, gazete ve mecmualara sansür getirildi. Cemiyetler kapatıldı. Görülüyor ki 27 Mayıs’tan farklı olarak, 12 Eylül’de sadece iktidar ve sağ politikacılar değil, bütün partiler ve politikacılar faaliyetten yasaklanmış; adlî takibat sıradan halka kadar inmiştir. Darbe yüzünden memleketin yaşadığı ekonomik kayıpları 50,4 milyar dolar olarak tesbit edilmiştir.
Emniyet Supabı
Kemalizm vurgusunu sık yapan darbeciler, bir yandan da ülkenin sol bloka kaymaması için emniyet supabı olarak düşündükleri ve Türk-İslâm Sentezi olarak tanınan resmî ideolojiyi lanse ettiler. Bu da 12 Eylül darbesinin, daha sosyal demokrat renkteki 27 Mayıs darbesinden bir başka farkını da ortaya koymaktadır.
MGK, kendi tayin ettiği isimlerden müteşekkil bir kurucu meclis meydana getirdi. Bunun hazırladığı ve muğlak ifadelerle dolu yeni anayasa metnine son şeklini verdi. Evren, bir politikacı gibi yaptığı yurt gezilerinde, halkı tehditlerle kabul oyu vermeye ikna etmeye çalıştı. Anayasanın reddi hâlinde, eski günlere dönüleceği mesajını verdi. Metin, 7 Kasım 1982’de sunulduğu referandumda %92 kabul oyu aldı. Darbe önceki ortamda hayatından endişe eden halk, darbeyi tasdik ediyordu. Böylece Evren cumhurbaşkanı oldu. Anayasa, darbecileri hukuki teminat altına alıyordu.
Her zaman, devleti, bilhassa ekonomiyi idare etmenin güçlüklerini gören darbeciler, meydanı sivillere bırakıp çekilirler. Burada da öyle oldu. Siyasî partilerin kurulmasına izin verildi. Ertesi yıl yapılan seçimlerde, darbecilerin gösterdiği parti değil, kazanmasına ihtimal verilmeyen teknokrat Turgut Özal’ın Anavatan Partisi kazandı. Turgut Özal, darbenin ve darbecilerin gölgesinde olabildiğince memleketin liberal demokrasi ve ekonomik sisteme dönüşü için çalıştı. Darbecilerin her sözü kanun olduğu hâlde, işlerin legal platformda yürütülmesi ve acilen güdümlü de olsa demokrasiye dönülmeye çalışılması, 12 Eylül darbesini 3. dünya ülkelerindeki darbelerden ayıran bir başka hususiyettir.
Darbe İcâzeti
12 Eylül Darbesi’nin ardında da yabancı güç aranmış; parmaklar, ABD Güvenlik Konseyi’nin Türkiye Masası Şefi Paul Henze’nin, o gece Başkan Carter’a Damdaki Kemancı filmini izlerken söylediği rivayet edilen, ‘Your boys have done it’ sözünden dolayı ABD’yi göstermiştir. Rivayete göre darbeden bir müddet evvel HKK Tahsin Şahinkaya ABD’ye gidip darbe icâzeti/talimatı almıştı.
Buna göre, darbe, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde Türkiye’de milliyetçi muhafazakâr ama liberal bir rejimin kurulması maksadıyla yapılmıştı. Liberalizmin yükseldiği 1970’lerde, bu reformlara geçişi temin edebilmek için ABD’nin her yerde sağ hükümetleri işbaşına geçirdiği, hatta bunun için askerî darbeleri bile desteklediği bilinen bir keyfiyettir. Şu hâlde darbe, Türk ekonomisinin liberal bir yapıya kavuşturularak global dünyaya açılmasını hedefleyen 24 Ocak 1980 tarihli hükümet kararlarının kolayca tatbiki için yapılmıştı. Enteresandır ki, bu kararların mimarı ve devrin başbakanlık müsteşarı Turgut Özal, artık hükümet reisi idi. 10 yıllık iktidarı müddetince ABD ile uyumlu çalışacaktır.
2011’de 12 Eylül Darbecilerini koruyan anayasa hükmü kaldırıldı ve darbecilerden hayatta olan iki general, Evren ve Şahinkaya muhakeme olunup müebbed hapse çarptırıldılar. Ancak 1982 anayasası ile kurdukları ağır-aksak sistem, pek çok prensibi ile bugün ayaktadır ve Türkiye’nin politik, sosyal ve ekonomik gidişatına yön vermektedir.
19.09.2016
BİR POST-MODERN DARBE: 28 ŞUBAT KARARLARI
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
28 Şubat 1997 tarihinde, cumhuriyet tarihinin en enteresan darbelerinden biri yaşandı. Millî Güvenlik Kurulu’nda alınan ve hükümete dikte ettirilen kararlar, Türkiye’de çok mühim politik, ekonomik ve sosyal değişiklikler doğurdu.
Cumhuriyet tarihinde muvaffak olmuş 4 darbenin en enteresanı 1997 yılında yaşananıdır. 28 Şubat 1997 tarihinde MGK fevkalade toplandı ve iktidardaki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyon hükümetine karşı muhtıra mahiyetinde kararlar aldı. Sert bir laiklik vurgusu ihtiva eden kararları, başbakan Necmettin Erbakan önce imzalamak istemedi. Ancak birkaç gün sonra imzalamaya mecbur oldu. Bu kararlar, Türkiye’de çok mühim politik, ekonomik ve sosyal değişiklikler doğurdu. Bu sebeple ordu-bürokrat ittifakıyla tertiplenen 28 Şubat kararları, post-modern (‘modern ötesi’) bir darbe olarak adlandırılmıştır.
Millî Görüş
Necmettin Erbakan, 1948’de İTÜ’ni bitirmiş; Almanya’da doktora yapmış parlak ve muhafazakâr bir akademisyendi. AP’nde politikaya girmiş; ancak kendisini kıskandığı söylenen üniversite arkadaşı Süleyman Demirel tarafından milletvekili adaylığı 2 defa engellenmişti. Bunun üzerine 1968 seçimlerinde müstakil aday olarak meclise girdi; ardından Millî Nizam Partisi adında bir parti kurdu. Parti, Millî Görüş adı verilen ve antikomünist, antisiyonist, antiemperyalist, İslamist, nasyonalist motifler taşıyan bir programa sahipti. En bariz hususiyeti ABD ve İsrail muhalifliği idi. "Adil düzen" adını verdiği devletçi bir ekonomik program savunuyordu.
İnönü’nün ‘Kursunlar da 50 sene sonra nisbetleri ne kadara düşmüş öğrenelim’ diyerek dudak büktüğü parti, 1971 darbesi sırasında laiklik aleyhtarı tavrı gerekçesiyle kapatıldı; ancak kadrolarına siyaset yasağı getirilmedi. Erbakan, İsviçre’ye gitti. Rivayete göre, gerçek maksatları marjinal partiler vasıtasıyla merkez sağ iktidarının önünü kesmek olan iki general tarafından, memlekete dönmeye ikna edildi. Millî Selamet Partisi kuruldu ve Erbakan başına geçti.
Yeni yeni filizlenen Anadolu burjuvazisi ile cumhuriyetin katı laiklik tatbikatından bunalan alt kesimlerin desteğini alan partiye, muhafazakâr İslamî cemaatlerin bir kısmı soğuk durdu. Gerek MSP’nin modernist İslâm anlayışı, Şiî-İran ve Vehhabî-Suudi Arabistan ile yakınlığı, gerekse Erbakan’ın Kemalist kitleyi tahrik eden tavırları sebebiyle bu cemaatler merkez sağı desteklemeye devam etti.
1974 seçimlerinde %11 rey alarak, CHP ile koalisyon hükümeti kurdu. 1975’ten itibaren Adalet Partisi ve MHP ile koalisyon hükümetlerine katılarak iktidarda yer aldı. 1980 darbesiyle kapatıldı ve kadrolarına siyaset yasağı getirildi. MSP’nin tertiplediği Konya mitingi, darbenin sebeplerinden biri sayılmıştı. Ancak sıkıyönetim mahkemelerinde bütün MSP kadroları beraat etti ve Refah Partisi adıyla aynı tarzda bir parti kuruldu. Renkli şahsiyeti ile siyaset literatürünü zenginleştiren Erbakan’ın siyaset yasağı kaldırıldı. Önceleri seçim barajının altında kalan RP, 1991’de meclise girdi; 1995 seçimlerinde de % 21 rey aldı ve 1997’de RP-DYP koalisyonu kurularak Erbakan başbakan oldu.
1950 Öncesine Dönüş
Ancak ilk ziyaretini Libya’ya yapması ve burada yaşanan diplomatik skandallar, mafya-siyasetçi-polis irtibatının açığa çıktığı Susurluk Skandalı’nı ciddiye almaması, tarikat liderlerini başbakanlık köşküne davet etmesi, ‘İHO bizim arka bahçemizdir’, ‘Bize en çok rey, askerî lojmanlardan çıkıyor’, ‘Adil Düzen kurulacak. Ama bunun kanlı veya kansız olacağını halk belirleyecek’ gibi sözleri, öteden beri Kemalizme ve laikliğe bağlılığı ile tanınan orduyu iyice tahrik etti. Bazı RP mensuplarının sözleri, bilhassa Ankara Sincan’da RP’li belediyenin tertiplediği Kudüs ile Dayanışma Gecesi’nde yaşananlar, tankların sokaklarda gövde gösterisi yapmasına sebep oldu.
Bazı kesimlerce Türkiye’deki Alman lobisinin adamı olarak görülen Erbakan, ABD ve İsrail aleyhtarlığı sebebiyle bu devletlerin de düşmanlığını kazandı. Merkezi, Gölcük’teki donanma karargâhında toplanan bazı üst rütbeli subaylarca, hükümet aleyhinde bir hareket tarzı tesbit edildi. Ordu, ‘İrtica, PKK’dan daha tehlikelidir’ görüşündeydi. 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan MGK toplantısında askerî delegeler laikliğin korunması çerçevesinde ağır hükümler ihtiva eden bir metni hükümete dikte ettirdi. Erbakan, imzalamakta önce direndi; birkaç gün sonra ortalığın yatışacağını umarak metni imzaladı.
Metinde, tarikatlara bağlı okulların Millî Eğitim Bakanlığı’na devri, İmam-Hatip Okulları’nı kapatmak adına 8 yıllık mecburi tahsile geçiş, Kur’an kurslarının kısıtlanması, medyanın kontrol altına alınması, kıyafet kanununa riayet edilmesi, kurban derilerinin eskiden olduğu gibi Kemalist derneklere verilmesi gibi Müslümanlar aleyhine ayrımcılık öngören hususlar yer alıyordu. Bütün bunlar, son 50 yıldır dinî hayattaki serbestlik adına yapılan iyileştirmelerin 1950 öncesine dönüşü manasına geliyordu.
Ancak işler bununla bitmedi. Ordu, 28 Şubat kararlarının tatbikatını kontrol altında tutuyordu. AYM’ne, RP’ni kapatma davası açılınca, 18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Aradaki anlaşma gereğince koalisyon ortağı ve meclisteki ikinci büyük parti olan DYP lideri Tansu Çiller’in başbakan olması gerekirken, cumhurbaşkanı Demirel, kendi eski partisinin yeni liderini pas geçip, muhalefetteki ANAP lideri Mesut Yılmaz’a hükümeti kurma vazifesi vererek post-modern darbenin figürlerinden biri hâline geldi. Yılmaz da Ecevit liderliğindeki Demokratik Sol Parti ile koalisyon hükümeti kurdu.
1000 Yıl Sürecek
28 Şubat kararlarının tatbikatı çerçevesinde, ‘İrticayla mücadele eylem planı’ adı verilen müeyyidelerin tatbikatını kontrol için General Çevik Bir’in başında olduğu "Batı Çalışma Grubu"kuruldu. Çevik Bir’in, ‘Demokrasiye, Balans Ayarı’ sözü tarihe not düşüldü. Başta hâkimler olmak üzere, memurlara askerler tarafından laiklik brifingleri verildi. Üniversitelerde başörtüsü yasağı başta olmak üzere dindar kesime baskılar arttı. Çok sayıda memur vazifeden atıldı. Medyaya ağır sansür tatbik edildi; muhalif gazetecilerin işine son verdirildi. İrticaya destek verdiği gerekçesiyle bazı firmalara ambargo kondu. Memleketi, fiilen MGK vasıtasıyla ordu idare ediyor; şaşıran vatandaş, câmi yapımı için bile MGK’den izin isteyen dilekçeler yazıyordu. Yüksek hâkimler, yüksek rütbeli subaylar, çeşitli vesilelerle verdikleri beyanatlarda âdeta hükümet politikasını tayin ediyordu.
Bu darbenin arkasında da, ABD-İsrail aleyhtarı siyasal İslamizmi tasfiye etmek isteyen Anglo-Amerikan blokunun yer aldığı söylendi. Ülkeyi iç savaşa sürüklediği gerekçesiyle RP kapatıldı ve Erbakan’a siyaset yasağı getirildi. Yerine kurulan ve 1999’da %15 rey alan Fazilet Partisi de aynı gerekçeyle kapatıldı. Bunun üzerine Millî Görüş hareketi bölündü ve bundan AK Parti ortaya çıkarak 2001 seçimlerinde iktidara geldi.
Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun 1999’da ‘28 Şubat defteri kapandı’ diyen Ecevit’e, “Gerekirse bin yıl sürecek” dediği 28 Şubat Kararları’nın tatbikatı, zaman içinde sosyal ve politik hayattaki değişiklikler sebebiyle tavsadı. Ancak bu post-modern darbenin izleri günümüze kadar devam etti. Darbenin hedefindeki siyasî hareketten, yeni bir teşekkül ortaya çıktı ve 5 yıl sonra iktidara gelerek Türkiye’nin sonraki 15 yılına damgasını vurdu. 12 Nisan 2012’de 28 Şubat Darbesi, dava mevzuu oldu...
26.09.2016
YER DÖŞEK, YILDIZLAR YORGAN:
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
ÇİNGENELER
Avrupa’da her türlü felâketin sebebi olarak görülen ve sistemli imhâya maruz kalan bir halktı. Böyle iken, Fatih Kanunnamesi’nde, Çingenelerden az vergi alınması, orduya çalışanlardan ise hiç vergi alınmaması emredilmiştir.
“Bu kadar sâdık ve bu kadar çaresiz olan yalnız çingenelerdir” diye başlar Johann Strauss’un Çingene Baron operasında bir arya. Böyle mi bilinmez ama, Çingenelerin dünyanın her yanına dağılarak kimseye benzemeyen bir göçebe hayat sürdürdükleri hakikattir.
Roman mı? Kıptî mi?
Eskiden Mısır’dan geldikleri sanılır; bu sebeple ‘Kobt (Egypt) Halkı’ manasına ‘Kıbtî’ (Gypsy) denirdi. Hakikatte IX. asırdan itibaren Kuzey Hindistan’dan yayılmış bir halktır. Bu da umumiyetle Gazneli Sultan Mahmud’un Hindistan seferiyle irtibatlandırılır. En alt Hind sosyal tabakasından oldukları anlaşılan Çingeneler, iki kol hâlinde, biri Rusya üzerinden XIV. asırda Avrupa’ya; diğeri İran üzerinden Afrika ve İspanya’ya geçmişlerdir. Amerika ve Japonya’da bile Çingenelere rastlanır. Bugün dünya üzerindeki nüfusları 12-13 milyon olarak tahmin ediliyor.
Türkler, Çingene; İranlılar, Çingâne; Arablar, Gacari; Fransızlar, Tsiganes veya Bohemiens; Bizanslılar, Atbinganoi; Macarlar, Chiganz; İtalyanlar, Zingaro; Almanlar, Zigeuner; İngilizler, Gypsy; Lehler, Cygan; Macarlar, Cziganyok; İspanyollar, Gitona; Romenler, Faraon; Ruslar, Tsigan ismini verir. Yunanca ‘tsinganos’dan bu dillere geçmiş olmalıdır. Mamafih Eski Türkçe’de "fakir" manasına "çigan" diye bir kelime vardır. Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Poşa; Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Mıtrıp, Kareçi, Abdal, Çerge gibi isimlerle anılır. Çingeneler ise kendilerine Roman der. Rom (Hindçe Rama), evli erkek demektir.
Siyah saç ve gözlü, esmer tenli olup Hindlilere benzerler. Kendi lisanları olduğu gibi, bulundukları yerin lisanını da bilirler. Yazılı olmayan Çingenece, beldelere göre farklı lehçelere ayrılır. Kendi dinleri olmakla beraber, bulundukları yerdeki dinleri benimseyenler de vardır.
Tek Eş-Çok Çocuk
Umumiyetle çadırlarda, bazısı çadırlı arabalarda göçebe hayatı yaşar. Kışın, şehir yakınlarına toplanırlar. Kendi aralarında kabilelere ve ailelere ayrılırlar. Umumiyetle 200 aile bir kabile (vitsa) teşkil eder. Hepsinin, seyahat rotasını ve yapılacak işleri tanzim eden ihtiyar meclisi (kris) ve fikrine danışılan bir anası (phuni dai) bulunur. İçlerinde dayanışma ve iktisadî iş birliği mühimdir.
Çingeneler tek eşli ve çok çocukludurlar. Çocuklarını her türlü hayat şartlarına alıştırırlar. Hatta yeni doğan çocuğu, soğuğa alışması için, soğuk suyun içine sokup çıkardıkları meşhurdur. Kendi aralarında sıkı kaideler tatbik edilir; uymayan cezalandırılır. En ağır ceza kabile dışına sürülmektir.
Erkekleri elek, sepet, maşa, kürek gibi ev âletleri yapar; kadınları da dolaşarak bunları satar. Çalgıcılık, kalaycılık, bohçacılık, dansçılık, çiçekçilik, falcılık ve yankesicilik ile geçinenleri de çoktur. Hayvan sağlığı üzerine usta oldukları için, herkes onların tecrübe ve ilaçlarına müracaat eder. Umumiyetle kadınlar çalışır; erkekler yer.
Esas usta oldukları iş müziktir. Çigan müziği, gitardan akordiyona, kemandan klarnete nice enstrüman eşliğinde çalınan dünyanın en lirik melodilerini terennüm eder. Spontane havaları, giderek hızlanan dans parçaları takip eder. Farklı kültürlerden ilham alınmış zengin temalara sahiptir. Rusya’dan İspanya’ya, Avrupa halk müziğinde, süslü melodilerden teşekkül eden Çigan müziğinin ciddi tesiri olmuştur. Flamenko’yu dünyaya Çingeneler tanıtmıştır.
Çingene Aşkı
Renkli hayatları, romanlara, şiirlere, piyeslere, operetlere ve filmlere mevzu olmuştur. Gönül bu ya, her defasında soylu bir genç, Çingene’ye âşık olur. Sevgilisinin aslında Çingeneler tarafından kaçırılmış bir soylu olduğu sonradan ortaya çıkar. Mutlu son böylece gelir! Paprika romanından Çingene Baron operetine kadar hep böyledir.
Bütün göçebeler gibi, farklı yaşama tarzları sebebiyle horlanmış bir halktır. Her türlü felâketin sebebi olarak görülmüştür. İlk sistemli imhâ hareketi Almanya’da başlamış; 1899’da ‘Çingene Tehlikesiyle Mücadele Ofisi’ kurulmuştur. Naziler, 400 bin Çingene'yi katletmiştir. Bu katliama porrajmos adı verilir. Demirperde ülkelerinde zorla iskâna tâbi tutulmuşlar; İtalya ve Fransa’da bile bugün kamp kurmaları yasaklanmıştır. Hemen her yerde istenmeyen halk muamelesi görmelerine rağmen, kültürel hüviyetlerini muhafazaya muvaffak olmuşlardır. Üstelik kendilerinden olmayanları budala manasına ‘gace’ diye isimlendirip, küçümsemişlerdir.
Bugün kültürlerine göre üç ana dala ayrılırlar:
1-Orta Avrupa ve Balkanlar’da ekserisi demircilik yapan Kalderaşlar; 2-İberya’da eğlence sanatı ustası Gitanolar; 3-Batı Avrupa’da sirklerde hayvan terbiyeciliği yapan Manuşlar. Artık çoğu yerleşik hayata geçmiş; geçmeyenleri de motorize olmuştur. Ama serbest ve kaygısız hayat felsefelerini ise hiç değiştirmemişlerdir.
Spot
SİMON ADINDA BİR BAYTAR
İstanbul’un ilk Çingenesi, Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakos tarafından hayvanat bahçesindeki vahşi hayvanlara musallat olan sâri hastalığı tedavi etmesi için Gürcistan’dan getirtilen Simon adında bir baytar idi. Bu kişinin taşıdığı ve büyücü manasına gelen Gürcüce ‘ansincani’ unvanı, Yunanca’da Çingeneler için kullanılan ‘atzinganoi’ sözünün de menşeidir.
Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul’a çok Çingene gelip yerleşti. Dünyanın diğer beldelerinde olduğu gibi, burada da halk Çingenelerden ürker; ama kendilerine sert davranılmazdı. Çingeneler, çok sayıda sanatı icra edebilirdi. Ordu esnafı olarak çalışan çok sayıda Çingene vardı. Fatih Kanunnamesi’nde, Çingenelerden az vergi alınması, orduya çalışanlardan ise hiç vergi alınmaması emredilmiştir.
Bugünkü Türk, Yunan ve Bulgar hududundaki geniş bir sahada, o zaman göçebe ve yerleşik yaşayan Kıbtiyân (Çingeneler), Cingâne Sancağı denilen bir mülki teşkilata bağlandı. Bunun başı Kırklareli'de otururdu. Merkezle irtibatı bu temin ederdi. XV. asır sonunda bu sancakta 3.237 Çingene ailesi yaşardı. Her kabilenin çeribaşı adında bir reisi vardı.
XVI. asır sonlarından itibaren şehirlerde yaşayanlarının zaman zaman fuhuş, hırsızlık, çocuk kaçırma gibi töhmetlerle sürgün edildiği olmuştur. "Çingene" tabiri, cimri, geçimsiz, üstü başına dikkat etmeyen kimseler için kullanılmaya başlanmıştır. Rumeli’deki Çingene sayısı, 1695’te 9 bin ev iken, 1854’de 45 bin eve çıkmıştır.
Yunanistan ile savaşlardan sonra da çok sayıda Çingene Türkiye’ye göçtü. Fakat cumhuriyet devri, imparatorluk devri kadar müsamahakâr olmamış; Çingeneler, serseriler, dilencilerle beraber, cemiyet nizamını bozan unsurlar olarak görülmüştür.
Çingene palamudu
Çingene veya Kıbtî denen bu halk, falcılık, ayı oynatıcılığı, demircilik gibi işler yapardı. Zamanla çoğu yerleşik hayata geçtiler. İstanbul çevresindeki Çingeneler belli mahallelerde oturur. Türkçe’yi kendilerine mahsus bir ağızla konuşur. Devamlı bir geçimsizlik hâlinde yaşayan bu topluluğun yerleşik hayata geçenleri, kendilerini Roman oldukları için daha asil görür; göçebeleri, basit yaşantıları sebebiyle Çingene diyerek küçümserdi. Orta Anadolu’da Abdal diye anılan Çingeneler, her iki grup tarafından da dışlanırdı…
Çingeneler, Türkçe’de nice tabirlere girmiştir: Az borç için, Çingene borcu; derme çatma eşyalı pis yere, Çingene çergesi; ehemmiyetsiz şeyler için yapılan kavgaya, Çingene kavgası; karışık işe, Çingene çorbası; kara kuru zayıf kimseye, Çingene maşası; çiğ pembeye, Çingene pembesi; palamudun küçüğüne, Çingene palamudu denir.
Evliya Çelebi, “Müslümanlarla Kurban Bayramı, Hristiyanlarla yumurta bayramı, Yahudilerle kamış bayramı kutlayan” bir halk olarak görür. Gerçi bu cihetle Türklerden farkı bulunmayıp, Müslüman olanları çoktur. İstanbul surları dibindeki Sulukule, canlı eğlence sektörü ile yakın zamana kadar en hareketli Çingene mahallelerinin biriydi. Klasik Türk musikisinde bile çigan havasına rastlanır. Çingeneler arasından Tanburi Cemil gibi çok sayıda usta müzisyen (besteci-icracı) yetişmiştir.
03.10.2016
ALTIN MAKAS: SANSÜR
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Sultan Hamid devri hep sansür hikâyeleri ile hatırlanır. Halbuki eski dünyada, basının gücünden çekinen bütün hükûmetler, basının üzerinde olabildiğince baskı ve sansür kurmaya çalışmıştır.
Tanzimat devrinde Sadrazam Âli Paşa’nın otoriter hükümeti zamanında Fransa ve Mısır’a kaçan hükümet aleyhtarı Jön Türkler onlarca gazete neşrederek fikirlerini yaymaya çalıştılar. 1864’de çıkarılan Matbuat (Basın) Kanunu, basın hürriyetini Avrupa’daki misalleri gibi tanzim etmiş; basın suçları için yüksek mahkeme vazifelendirilmişti. 1876 anayasasının 12. maddesi, ‘kanun dairesinde matbuat serbesttir’ der. Bununla beraber 1878 Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra, sansür heyetleri kuruldu; dine, umumi ahlâk ve âdâba aykırı, cemiyeti korkutucu haberler neşredilmesi yasaklandı. Ardından mecmua, kitap ve matbaalar da bu kontrole tâbi kılındı.
Ne olur ne olmaz
Sultan Hamid, kendi içişlerine karışılmasını istemediği için, diğer ülkelerinkine de karışmak istemezdi. Bu sebeple gazetelerin Avrupalı devletlere ve sefirlerine hürmetkâr davranması, hususî bir ikaz olmadıkça ecnebi hükümetlerin politikalarını tenkit etmemesi, Müslümanlığı yüceltirken, ötekileri aşağılamaması istenirdi. Bu sebeple mesela Japonya Rusya’yı yendiğinde bütün dünya sevinirken, Osmanlı gazeteleri tarafsız davrandı. Padişah, gazetelerde bilhassa Rusların kötülenmesinden fevkalâde çekinirdi. Batı emperyalizmi altında yaşayan Müslüman halklara da ayaklanma değil, İslâmiyete sarılma istikametinde neşriyat yapılırdı.
Avrupa’nın gücünü ve Osmanlı ülkesi üzerindeki emellerini iyi bildiği için, Sultan Hamid, içeride yeknesak bir medya kurup, gücünü dışarıdan gelen tecavüzlere mukavemet yolunda teksif etmeyi strateji hâline getirmişti. Bürosunda telgraf kurmuş, Avrupa matbuatını günü gününe takip eder; bunlara anında cevap verdirirdi. Bu hususlardaki aşırı hassasiyeti fark edildiği için, hep bu zayıf noktası üzerine gidilmiştir.
Tiraja bak!
Sansür, değer biçmek manasına Latince censere’den gelir. Eski Roma’da umumi ahlak ve adabı kontrol eden sensörler vardı. Devr-i Hamidî’nin sansür heyetleri, faziletli ve ilim sahibi şahıslardan teşekkül ederdi. Fakat ürkeklik sebebiyle kontrolü biraz daha sıkarlar; gazeteler de ne olur ne olmaz diyerek işi biraz da sıkı tutardı. Böylece komik hâller ortaya çıkardı. Padişah sarayının da adı olduğu için ‘yıldız’; önceki padişahın adı olduğu için ‘murad’ kelimesinden çekinilirdi. Siyasi suikastlarda ölenler, kötü niyetlilerin aklına suikastı getirmesin diye, sanki eceliyle ölmüş gibi verilirdi. Gazetelerde sansürün izin vermediği yerler, beyaz çıkardı. Sonra sansür heyeti buna da engel olunmasını gazetelerden istedi.
Buna rağmen Sultan Hamid devri, çok gazetenin neşredildiği ve okuyucu sayısının arttığı bir devirdir. 500 binlik şehirde tirajı 30 bine varan gazeteler vardır. Padişah, biraz da kendi kontrolünü geniş bir sahaya yayacağını düşündüğü gazetelerin köylere kadar ulaşmasını istemektedir. Gazeteler, siyasi muhalefet yerine, halkı aydınlatmayı ve okuma alışkanlığını arttırmayı vazife edinmiştir. Tefrika romanlar, şiirler, kültürel yazılar, mizah yazıları, seyahat notları artmıştır. Böylece gazeteler yeni edebî kalemler ortaya çıkarmıştır.
Gelen gideni aratır
23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edilince, ertesi günü gazeteciler toplanıp, müsveddeleri sansüre vermeme kararı aldı. Gazeteler böylece basıldı. 24 Temmuz sonradan basın bayramı kabul edilmiştir. Sansür kalkınca, gazeteler her gün Sultan Hamid ve eski devir aleyhinde doğru-yanlış neşriyat yaptılar. Böylece amme efkârı, padişahın tahttan indirilmesine hazırlandı.
Mamafih İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sansürü, Sultan Hamid devrini mumla aratınca, her yerden muhalefet sesleri yükseldi. İlk defa siyasî fikir ayrılıkları gazetelere aksetti. İttihatçılar telaşlandı. 6-7 Nisan gecesi önde gelen muhaliflerden Serbesti gazetesinin iki yazarı Hasan Fehmi ve Şakir Beyler Galata Köprüsü üzerinde İttihatçı fedailerce vuruldu. Hasan Fehmi Bey öldü. On binlerin katıldığı cenaze, İttihatçılara karşı gövde gösterisi hâline geldi. Sonraları Ankara hükûmetine muhalefetiyle tanınacak Ali Kemal Bey, mülkiyedeki dersinde “Bu kurşunlar fikir hürriyetine sıkılmıştır” diyerek talebeyi coşturdu. Yüzlercesi, kâtillerin bulunması isteğiyle Bâbıâli’ye yürüdü. Halktan katılmalarla binleri bulan kalabalık, Bâbıâli ve Meclis-i Mebusan’dan yüz bulamadı; üstelik üzerlerine ateş açıldı.
Son darbe
İstanbul gazeteleri, Ankara hareketine soğuk dururdu. Cumhuriyet ilan edildikten sonra da bu tavrını sürdürdü. Ankara, bunun intikamını almakta gecikmedi. 1925’te Şeyh Said hâdisesi bahanesiyle muhalif gazeteciler tutuklanarak hizaya getirildi. İstanbul’da 4 ve Ankara’da 1 gazeteye izin verildi. O zamana kadar gazetelerin şerrinden dolayı İstanbul’a gitmekten çekinen reisicumhur, 8 sene sonra ilk defa 1927’de İstanbul’a gelebildi.
1908-1914 arası sadece İstanbul gazetelerinin günlük tirajı 100 binin epeyce üzerindeydi. Taşra gazeteleri de canlıydı. 1928’de İstanbul ve Ankara gazetelerinin tirajı 19.700’dür. Bu, Osmanlı devrinden de düşük bir seviyedir. Bunda harf inkılâbının da rolü olmuştur. 1939’de sadece 5 gazete vardır: Cumhuriyet, Ulus, Akşam, Yeni Sabah, Tan. Halbuki 1867-1878 arasında sadece İstanbul’da 113 gazete ve mecmua vardı.
1931 basın kanunu, hükümete sansür salahiyeti tanıdı. Siyasî tenkit yanında, dinî ve millî yazılar da yasaklandı. 1926-1950 arası, basının sıkı bir sansüre tâbi tutulduğu, eldeki birkaç gazete ve mecmuanın da olur-olmaz sebeplerle ve bir telefon emriyle aylarca veya müddetsiz kapatıldığı bir devirdir. Bu alışkanlıkla, demokrasiye geçtikten sonra bile basın hürriyeti daha ağır ilerlemiştir. İttihatçıların sansürü yanında, Devr-i Hamidî sansürü, komik kalmıştır. Tek Parti devrinde, iktidarın sözcüsü Cumhuriyet gazetesi bile zaman zaman kapanmaktan kurtulamamıştır. Başbakan Refik Saydam’ın ‘İyi bir gazeteci, hükümeti sinirlendirmeyen adamdır’ sözü meşhurdur.
Resim altı
Refik Hâlid (Karay)
Edebiyatçı Refik Hâlid, bir devrin hiciv ustasıydı. Kirpi takma adıyla yazdığı yazılarla Meşrutiyeti kısa zamanda bir baskı rejimine döndüren İttihatçıları hırpalıyordu. Yazıları zeki, ustalıklı ve hasmın çirkinliklerini hemen yakalayıp göz önüne seren, zevkle okutmayı bilen yazılardı. İttihatçılar kendisinden yaka silktiler. 1913 Bâbıâli Baskını ardından, iktidara tam mânâsıyla el koyarken, bütün muhaliflerini suikast, hapis ve sürgünle sindirdiler. Refik Hâlid, 1912’de sürüldüğü Sinop’ta 5 sene kaldı. İttihatçılar düştükten sonra posta nazırı oldu. Bu sefer İttihatçıların devamı gördüğü Kemalistleri hicveden yazılar yazdı. Ankara’nın zaferi üzerine bu sefer yurt dışına sürgün edildi. 16 sene sonra ağzını bağlayarak dönebildi.
10.10.2016
MUMYANIN HİKÂYESİ
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Cesedin mevcut hâliyle muhafazası, öteden beri âdet olmuştur. Hem ölümden sonraki hayatı için, hem de sosyal statüsünü göstermek adına ölüler mumyalanırdı.
Öldükten sonraki hayata inanan halklar, ölülerinin uzun zaman bozulmadan muhafazasını arzulamışlardır. Ölüm, Eski Mısır’da dünyadaki hayattan, hemen hemen onun benzeri olan bir başka dünyaya geçmekten başka bir şey değildir. Mısır’da ölü, sudan uzak, kuma veya odun külüne gömülür. Vücudun bütün unsurları, ruh, isim, gölge, kalb ve beden yeniden birleştiğinde, erkek kardeşi tarafından öldürülüp parçalanan Osiris’in dirilişi gibi insan da dirilir. Ölümle, geçici olarak ayrılan insan kişiliğinin tekrar birleşebilmesi için mumya yapılır. Bedenin, ruhu ve öbür unsurları geri getirebilecek kadar çekici olması lazımdır. Onun için mumyalamaya çok emek verilir.
Fakir tarifesi
Evvelce Mısır’da köylüler, ölülerini kumlu toprağa gömer; sıcak kum derhal vücud ifrazatını emerek, çürümeyi temin eden haşerata yol bırakmazdı. Mumyalama, IV. sülâle zamanında başlamış; MÖ 2. asra kadar devam etmiştir. Rahipler yapar. Çok parayla dışarıdan getirtilen mürrüsafi, sedir yağı, tarçın ve vahalardan toplanan sodyum karbonat ile yapılır. Savaş zamanlarında bunlar bulunamadığı için, mumyalarda kalite farklılığını izah eder.
Mısır mumyalama tekniğini ME V. asırda yaşamış Yunan tarihçi Herodotos anlatır: Evvela vücudun bozulabilir unsurları (kalp ve böbrek dışındaki) sol böğürde taş Habeş bıçağıyla açılan bir delikten; beyin ise burundan çengelle çıkarılır. Palmiye şarabında yıkanıp; içinde şifalı otlar bulunan kanope adında mermer vazolara konur. Bu vazoların kapakları ölüler ülkesinin tanrılarının başı şeklindedir. Karın, göğüs ve kafa boşlukları, mürrüsafi tozu, sinameki, kokulu reçine ve esansla doldurulur. Kesilen yerler dikilir. 70 gün güherçile (potasyum nitrat veya sodyum karbonat) içinde bekletilir. Sonra yıkanır, kurutulur, temizlenir, cilalanır, bitümle sıvanır; iç boşluklara kokulu maddeler ve reçine konur. Yüze kokulu maddeler sürülür. Kol, bacak ve parmaklar ayrı ayrı yüzlerce metre uzunluğunda çok ince ketenden beze sarılır. Sonra dayanıklı bezlerle kundaklanır. Büyük bir paket hâline getirilir. Sonra üst üste yerleştirilip sertleştirilen ve dayanıklı bir zamkla yapıştırılan, üzeri de çok renkli bir madde ile sıvanmış keten bezlerden yapılma bir sanduka içine yerleştirilir. Bu da tahta veya taştan, 2-3 sanduka içine konur.
Tutankhamon gibi firavunlarınki altından yapılır; kıymetli taşlarla veya cam macunuyla süslenir. Ölünün hüviyeti, akrabalıkları, unvanları, dinî sahneler, koruyucu dinî cümleler yazılır. Mumyalama 70 gün kadar sürer. Ölünün yanına da öteki dünyada hizmetini görsün diye uşepti adında küçük köle heykelcikleri konur. Daha masrafsız bir metod vardır: Sedirağacı yağı şırınga edilen cesed, 70 gün güherçile içinde bekletilir. Çıkarılınca, etleri ve yağı alınır. Sadece derisi ve kemikleri kalır. Fakirlere tatbik edilen usulde bağırsaklar çıkarılır; cesed, 70 gün güherçile içinde bekletilir.
Yeni Gine ile Avustralya arasındaki Torres Boğazı'nda yaşayan halklar ve Güney Amerika’daki İnkalar da ölüleri mumyalardı. Arkeolojik bulgulardan anlaşıldığına göre, tarih öncesi Peru’da yaşayan Paraka yerlileri, ileri bir tahnit tekniği tatbik ederdi. Ekvator ve Peru’daki Jibaro kabileleri, ölen şeflerini ateşte tütsüleyerek saklar. Kanarya Adaları yerlileri Guançeler, Mısır’dakine benzer bir metod kullanıyor. İç uzuvlar boşaltılıyor. Boşalan yerler tuz ve sebze tozlarıyla dolduruluyor. Tibet’te bugün bile ceset büyük bir kutuya konduktan sonra üç ay tuzda bekletilerek mumyalanır. Bazı Budist rahipleri, 3 yıl sadece yemiş ve tohum, sonraki 3 yıl da ağaç kabuğu ve kökü yiyerek vücutlarındaki yağı eritip, kendilerini mumyalar; ölümü beklerler.
Eski Yunan’da âyinler bitene kadar cesed bozulmasın istenirdi. İskender’in cesedi Babil’den Makedonya’ya kadar bal küpü içinde getirildi. Babil, Sümer ve Yunan’da cesede merhem, parfüm ve baharat sürmek gibi basit metodlarla tahnit yapılırdı. XVIII. asırda Batı Avrupa’da Auvergene’de üzerinde mumyalama ve tahnit izine rastlanmayan Gal mumyaları bulundu. Bezlere sarılıp dikkatle gömülmüştü. Toprağın cinsinden dolayı çürümeden kalmıştı. Paris tabiat müzesindedir. İrlanda’da 4000 yıllık bataklık mumyaları bulunmuştur.
Azizliğin yolu
Yahudilerde bu âdet olmadığı hâlde, Hazret-i Yusuf tahniti vasiyet etmiş ve bu sayede asırlar sonra na’şı Filistin’e götürülebilmiştir. Romalılar, ölünün gömülmesinden evvel bir müddet ziyaret edilebilmesi için vücud boşluklarını doldururlardı. Hristiyanlık, putperest geleneği gördüğü tahniti reddetmiştir. Buna rağmen kilise, dindar birinin cesedinin bozulmadan kalmasını ilahi lütuf görür ve onu aziz kabul eder. Bu sebeple zenginler ve mühim kişilerin tahnitine göz yumulmuştur. Şarlman, tahnit edilip Aachen’daki mezarına oturur vaziyette yerleştirildi. İspanyol kahraman El Cid de XI. asırda gömülmeden evvel oturur vaziyette tahnit edilerek San Pedro de Caredna Manastırına gömüldü. XII. asırda Kral I. Henry’nin cesedi Fransa’dan İngiltere’ye bozulmadan gidebilsin diye tahnit edildi. Palermo’daki Capuçin Manastırı mahzeninde, XVI. asırdan itibaren 4 asır boyunca binlerce kişinin mumyası mevcuttur.
Orta Çağ’da tahnit, kralların çoğunun karşılayamayacağı kadar pahalıydı. Hususi baharat, merhem, balmumu ve sargıların yanı sıra işin ustası tahnitçiler de çok para isterdi. Cesed, hava almasını engelleyecek şekilde sıkıca balmumu sürülmüş kefen bezlerine sarılırdı. Tıpta kadavraya duyulan alaka, tahnit işini geliştirdi. Leonardo da Vinci 50 kadar cesede tahnit yaptı. XVII. asrın yarısında William Harvey, ölünün atardamarına sıvı şırınga ederek tahniti gerçekleştirdi. Böylece kan dolaşımını keşfetti. Modern tahnit böyle başlamıştır.
Sirke, şarap veya daha çok alkol ihtiva eden sıvılar içinde tutmak, cesedin bozulmasını engellemektedir. Amiral Nelson’un ölüsü, Trafalgar Burnu'ndan İngiltere’ye brendi dolu bir fıçı içinde getirildi. Bir de çok sıcak ve kuru yere gömülen cesetlerin çürütücü bakterilerin tesirine uğramadığı için mumyalaşması vardır. Bilhassa çöllerde olur. Cesed hemen kuruyunca, çürütücü bakteriye yer kalmaz. İç uzuvlar ve deri kurur, incelir, kemiklere yapışarak parşömenleşir. Mısır, Peru ve Meksika’da bu yolla mumyalaşmış binlerce cesed bulunmuştur.
Mumya ticareti
Mısır mumyalarından ölünün hastalıkları bile tesbit edilebilmektedir. Asırlar sonra mumyalar hazine avcıları tarafından bulunup talan edildi. Sonra her müzeye veya her zenginin koleksiyonuna bir mumya lâzım olduğundan, mumya ticareti başladı. Bunların çoğu yakın zamana aittir. Meraklısına yutturulmuştur. Zira Mısır’ın kızgın kumunda, ölü birkaç sene içinde mumyalaşır.
Bugün toplardamarların birinden kan çekilerek, ana atardamarlardan birine umumiyetle formol (sulu formaldehit çözeltisi, çinko sülfat ya da çinko klorür, fenollü eriyikler, süblime gibi antiseptik maddeler) şırınga edilir. Sonra vücud boşluklarındaki sıvı uzun bir iğneyle çekilerek yerine koruyucu sıvı şırınga edilir. Bu sıvı, ölünün kuruyup büzüşmesi ve esmerleşmesini önlemek için alkol, emülsiyon yapıcılar ve başka maddeler karıştırılmış formol ihtiva eder. Bu tahnit, devamlı koruma sağlamaz. Lenin’i, Atatürk’ü bile belli aralıklarla kontrol ederler. Tahnitin maksadı gömülene kadar ziyaretçilerin hayatındakine benzer hâliyle görmesini temindir. Maske ve kozmetik mamuller kullanılır.
17.10.2016
Musul nasıl elden çıktı?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlıların kaybettiği son şehir olan Musul, İngiltere ile Ankara arasında uzun süren bir ihtilafın da sebebi oldu. Lozan Müzakereleri bu yüzden kesildi. Sonra iş tatlıya(!) bağlandı.
Bereketli Mezopotamya havzasında, tarihî taş evleriyle maziye şahidlik eden eski bir şehir Musul. Asur başşehri Ninova’nın yerine kurulmuş. Hazret-i Yunus buralı; kabri de burada. Hazret-i Ömer devrinde fethedilmiş. O zamandan itibaren Müslümanların hâkimiyetinde ve Yavuz Sultan Selim’den beri de 4 asırlık bir Osmanlı vilâyeti. Sünni ve Şiî Müslüman, Yezidî, Nasturî, Keldânî, Süryanî, Ermenî, Yahudi ve Sâbiîler yaşadığı; halkının Arab, Kürt ve biraz da Türklerden teşekkül ettiği Musul, tarihî şehirlere yakışır derecede kozmopolit. Kürt şehri Süleymaniye ve 8. asırdan beri Türkmenlerin ekseriyette olduğu Kerkük de Musul’a bağlıdır.
"YÜZDE BEŞ EFENDİ"
Mıntıkanın esas ehemmiyeti toprağının altından geliyor. Musul ve Kerkük’te 1888 başlarından itibaren petrol çıkmaktadır. Padişahın satın aldığı bu havzada petrol arama imtiyazı, petrol sahası içinden geçen Bağdad demiryolu vesilesiyle, 1904’de Almanya’ya verildi. Bu, Bâbıâli’nin büyük devletler arasındaki denge siyasetine uygundu. Fakat İngiltere buna karşı çıktı. Bunun üzerine Berlin, 1907’de İngiltere ile anlaştı. Bu Sultan Hamid’in denge siyasetinin sonu demekti ve az sonra tahtını kaybetti.
İttihatçılar başa gelince, Musul petrol havzası da dâhil olmak üzere Sultan Hamid’in mallarına el koydular. Musul petrol imtiyazı 1914’de İngiliz-Hollanda-Alman ortaklığındaki Turkish Petroleum Company’ye devredildi. Avrupalı bankacı Rotschildlere çalışan ve “Yüzde Beş Efendi” diye tanınan Kalust Gülbenkyan’ın aracı ve hissedarı olduğu bu şirketin sadece adı Türk idi.
Musul, I. Cihan Harbi’nde Osmanlı ordularının en son terk ettiği şehirdir. İngilizler 3 Kasım 1918’de şehre girdi. Türk tarafı, Mondros Mütarekesi sırasında (30 Ekim) şehirde hâlâ Türk askerinin bulunduğunu, binaenaleyh bu sebeple Musul’un Misak-ı Millî’ye, yani sulh anlaşmasında vazgeçilemeyecek vatan topraklarına dâhil olduğu tezini müdafaa etmiştir.
1920’de Fransa’ya petrol şirketinden sus payı veren İngiltere, vaktiyle Sultan Hamid’e ait olan toprakları sahiplendi. İttihatçılar Sultan Hamid’in mallarına el koymasaydı, Irak işgal edildikten sonra bile şahıs mülkü olduğu için mıntıka hânedanın elinde kalacaktı. Sultan Vahîdeddin tahta çıkınca, bu malları iade ettiyse de, Irak artık kaybedilmişti ve Ankara da zaten bu fermanı kabul etmeyecekti.
Osmanlı topraklarıyla irtibatı kesilen Musul, eski ticarî ehemmiyetini kaybetti. Ama petrol sayesinde hayatını sürdürdü. Bu arada 25 sene İngiliz himayesinde kalması kararlaştırılan Irak’ta, Şerif Faysal’ın hükümdarlığında bir devlet kurulmuş; Musul buraya bağlanmıştı.
BRÜKSEL'DE ÇİZİLEN SINIR
Musul, Lozan’da ciddi bir mesele oldu. Hatta müzâkereler bu yüzden kesildi. Ankara, petrol sebebiyle buradan vazgeçmek istemiyordu. Reisicumhur, “Musul bizim için ehemmiyetlidir. Zira servet değerinde petrol yatakları vardır” diyordu. Bu arada birleşik Türk-Kürt kuvvetleri mıntıkayı işgal etti. Süleymaniye ve Kerkük düştü; ancak tam Musul düşecekken, Ankara askerleri çekti. Bunun üzerine Ankara’ya itimadını kaybeden Kürtler, ikiye ayrıldı.
Nihayet Lozan’da, Ankara ve Londra’nın 9 ay içinde aralarında anlaşarak meseleyi çözmesi; olmazsa Milletler Cemiyeti’ne havalesi kararlaştırıldı. İngiltere zaman kazanmıştı. 19 Mayıs 1924’de İstanbul’da müzakereler başladı ise de bir şey çıkmadı. İş, Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. 20 Eylül 1924’de Cenevre’de başlayan müzâkerelerde, Türk delegesi Fethi Okyar plebisit (halk oylaması) teklif etti. Bu havalideki halkın geri kalmışlığını ileri süren, ama aslında plebisitten istemediği neticenin çıkacağından korkan İngiltere teklifi reddetti.
Bu arada Türk ve İngiliz kuvvetleri arasında çatışmalar tekrar başladı. İngiltere, Ankara’ya ültimatom vererek mıntıkayı 48 saat içinde boşaltmasını istedi. Bunun üzerine Ankara, Milletler Cemiyeti’nden geçici bir sınır talebinde bulundu; 29 Ekim’de Brüksel’deki toplantıda eski Musul vilâyeti nazara alınarak sınır çizildi. Dağlık mıntıkadan geçen gerçekçilikten uzak “Brüksel Hattı”, sonradan başa çok işler açacaktır.
Bu arada Milletler Cemiyeti Komisyonu Eylül 1925’te bir rapor hazırlayarak Musul halkının müstakil olmak istediğini; ancak Musul’un İngiliz mandası altındaki Irak’ın parçası olmasının daha münasip düşeceğini bildirdi. Türk tarafı müzâkereleri boykot etse de, İngiltere’nin kontrolündeki MC bu raporu 16 Aralık 1925’te tasdik etti.
Ankara birden politika değiştirip raporu kabullendi ve İngiltere ile müzakerelere girişti. Hatta zamanın reisicumhuru Konya’da gazetecilere, “Millet harbden usanmıştır; Musul için harb mi edelim?” derken, başvekil İnönü, “Barış için gerekirse Musul’dan vazgeçeceğiz. Ancak tazminatsız vermeyiz. Bu para, bizim projelerimiz için Musul’dan daha kıymetlidir” şeklinde Türk tarafının elini zayıflatan bir beyanat bile verdi.
5 Haziran 1926 tarihli Hudud ve Münâsebât-ı Hasene-i Hemcivârî (Sınırlar ve İyi Komşuluk Münasebetleri) Ankara Antlaşması ile bugünki Irak sınırı çizildi. Musul, Kerkük ve Süleymaniye, 25 yıl boyunca petrolden %10 ödenmesi mukabilinde İngiltere’ye terk edildi. Ankara isterse bu hissenin yıllık 500 bin sterline çevrilerek ödenmesini isteyebilecekti.
Londra’nın ebediyen %10 veya 25 sene müddetle %25’e razı olduğu; daha ağızlarını açmadan Türk tarafı 25 yıl için %10 teklifinde bulununca, İngiliz diplomatların hayret ve sevinçten dudaklarını ısırdıkları anlatılır. Bölük pörçük ödenen bu paranın kalanından 1958’den sonra ümit kesilmiştir. Antlaşmaya göre, taraflar, bu sınırın bozulmamasını taahhüt eder...
Musul hezimetinden dolayı millet meclisi ve amme efkârındaki reaksiyonu teskin etmek üzere hükümet, Şeyh Said İsyanını bahane göstermiş; İngilizlerin isyanı bu sebeple çıkarttığı; bu yüzden Türk ordusunun Musul’a müdahale edemediği söylenmiştir. Esasında Musul’un Türkiye’nin elinde kalmasını Amerika istiyordu. Lozan’da mesele sonraya atıldı. İngiltere bastırdı; petrol hisselerinden 1928’de sus payı vererek Amerika’nın sesini kesmiştir.
24.10.2016
Hazırlayanların eliyle ihlâl edilen sulh programı MİSÂK-I MİLLÎ EFSÂNESİ
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Misâk-ı Millî, I. Cihan Harbi’nin gâliplerine sunulmuş bir sulh programıdır. Millî vicdanın limitlerini göstermek üzere hazırlanmış tek taraflı, bağlayıcılığı olmayan, bir propaganda metnidir.
Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı ordularının yenilmesi üzerine 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandı. Ardından müsait şartlarda sulh antlaşması yapabilmek üzere, Anadolu’daki mukavemet hareketi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla tek elde birleştirildi. Başına da Mustafa Kemal Paşa geçti. Bu arada seçimler yapıldı; son Osmanlı parlamentosu 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplandı. Tamamı Ankara kontrolünde cereyan eden seçimlerde, Ankara’nın namzetleri kazandı. Mustafa Kemal de seçilmişti; ancak emniyet sebebiyle İstanbul’a gidemedi. Mamafih Felâh-ı Vatan adı verilen milletvekili grubunu Ankara’dan yönlendiriyordu. Grup ve cemiyet, CHP’nin nüvesini teşkil eder.
Gizli celse mi?
İleride imzalanacak sulh antlaşmasında kabul edilebilecek hususlara dair Ankara hareketince hazırlanan ve Trabzon mebusu Hüsrev Gerede vasıtasıyla İstanbul’a yollanan metin, 28 Ocak 1920 tarihinde kabul ve 17 Şubat’ta dünyaya ilan edildi. Misâk-ı Millî, orijinal ismiyle Ahd-i Millî Beyannâmesi denilen bu 6 maddelik deklarasyon, Cihan Harbi ardından imzalanacak sulh antlaşmasında, Osmanlı millî vicdanının limitlerini ilan etmek üzere hazırlanan tek taraflı, bağlayıcılığı olmayan, ancak gücünüz kadar karşı tarafa kabul ettirebileceğiniz bir propaganda metnidir. Gâlip düşmanlara sunulmuş bir sulh programıdır.
Ancak İngilizlerin reaksiyonu sert olmuş; bu bahaneyle 16 Mart günü İstanbul resmen işgal edilerek, 18 Mart’ta meclis dağıtılmıştır. Mebusların çoğu Ankara’ya geçmiştir. Mustafa Kemal’in istediği de buydu. Misâk-ı Millî’yi biraz da bu sebeple empoze etmişti. Böylece meclis Ankara’da, kendi dizi dibinde toplanabilecekti. İngilizler de bunu istemiştir. Yoksa esasen meclisi dağıtmaya sebep olacak kadar dramatik bir şey değildi.
Gayrı resmî karar
Burada Ankara’nın 8 maddelik metni, İstanbul’da 6 maddeye indirilmiş; savaş suçlularının cezalandırılmasına ve Milletler Cemiyeti’ne dair iki madde çıkarılmıştır. Meclis zabıtlarında, Misâk-ı Millî’ye dair müzâkerelere rastlanmaz. O gün mecliste ne gizli ve ne de açık bir celse olmuştur. Karar, meclisin neredeyse tamamını teşkil eden Felâh-ı Vatan grubu mebuslarının gayrı resmî bir toplantısında alınmıştır. Bu sebeple, İngiliz sefiri Sir Horace Rumbold, beyannamenin meşruluğunu şüpheli görür. Resmî bir metin bugün elde değildir; elle yazılmış bir metni, mebuslar imzalamıştır.
İlk 3 maddeye göre; Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada mevcut sınırlar içindeki Müslüman ekseriyetin tamamiyeti (bütünlüğü) muhafaza edilecektir. Yani buralar Türklerin elinde kalacaktır. O esnada işgal altında bulunan ve Araplarla meskûn eski Osmanlı toprakları ile Rusların elindeki Elviye-i Selâse denilen Kars, Ardahan ve Batum’un; ayrıca Cihan Harbi evvelinden beri Yunan işgalindeki Müslümanlardan müteşekkil Batı Trakya’nın istikbali, yapılacak plebisite (halk oylamasına) göre tayin edilecektir. 4. madde, saltanat ve hilâfetin merkezi İstanbul ve boğazların emniyetine; 5. madde azınlıkların hukukunun mütekabiliyet esasına göre muhafazasına dairdir. 6. madde, siyasî, idarî, adlî ve malî cihetlerden tam istiklâli deklare eder.
Ali Fuad Cebesoy, eski arkadaşı Mustafa Kemal Paşa’nın Misâk-ı Millî haritasını daha 1907’de zihninde çizdiğini; zamanı geldikçe de tatbike koyduğunu söyler. Rıza Nur ve Yunus Nadi’ye göre, Mustafa Kemal bu haritayı Erzurum ve Sivas Kongresi’nde planlamıştı. Şu hâlde, keskin görüşü ile İngilizlerin yıllar sonraki planlarını o zamandan bilmiş demektir.
‘İmparatorluk Öldü!’
İlk maddenin Ankara metninde, Mondros Mütârekesi esnasında ülke sınırları içinde yaşayan Müslüman ekseriyetin tamamiyetinden bahsedilirken; İstanbul metni, sınırların içinde ve dışındakiler olarak tesbit edilmiştir. Bugün elde dolaşan metinlerin bazısında sadece dışarıda, bazısında içinde ve dışında ibaresi geçer. Ama mütârekeden birkaç gün sonra işgal edildiği için Türklerin elinde kalması gereken Musul vilâyeti, 1926’da İngilizlere verilmiştir. Öte yandan halkının ekseriyeti gayrı müslim olduğu hâlde, İzmir gibi yerlerin Türklerin elinde kalması; 1939’da Naziler yanında yer almamak mukabilinde verilen ve ahalisinin ekserisi Arap olan Antakya, Misâk-ı Millî’ye rağmen bir iktisap (kazanım) sayılabilir.
Batum, Kars ve Ardahan, Ruslardan geri alınmış; Sovyetlerin desteği karşılığında, halkının ekseriyeti Müslüman olan Batum geri verilmiş; Bakü’deki Türk askeri geri çekilmiştir. Yunanistan’da kalan Batı Trakya’da plebisit yapılmamıştır. Üstelik saltanat ve hilâfet kaldırılıp; İstanbul, başşehirlikten çıkarılmış; Boğazlar, milletlerarası bir komisyona verilmiştir. Yunanistan Müslüman azınlığın şer’î hukuku tatbikine izin verdiği hâlde, Ankara gayrı müslimlerin bu hakkını -Lozan’a rağmen- kaldırmıştır. Zaten mübâdele, tehcir ve saire ile Anadolu’da gayrı müslim vatandaş bırakılmamıştır.
Misâk-ı Millî, zamanın icaplarına göre hazırlanmış pragmatik bir metindir. Ankara, bunu sahiplenmemiş; mecliste kendisine atıf bile yapılmamıştır. Üstelik hemen her maddesini bizzat ihlâl etmiştir. Lozan’a gidecek heyete itiraz eden milletvekili Sırrı Bey, Misâk-ı Millî metnini bizzat kaleme alanlardan biri olduğunu söyleyince, Mustafa Kemal, “Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâlar koydunuz” demiştir. Lozan’da Lord Curzon, Misâk-ı Millî’deki tenâkuzları ortaya dökünce, İsmet Bey bir daha ağzını açamamıştı.
Misâk-ı Millî, zamanla Kemalist resmî tarih literatürünün parlak sloganlarından biri olmuş; gerçeğin hilâfına, Lozan Antlaşması’nda bu prensiplerin hayata geçirildiği bilhassa vurgulanmıştır. Buna mukabil 1. maddedeki belirsizliği, millîciler ideolojik olarak kullanmıştır. İngiliz tarihçi Toynbee, 1922 tarihli The Western Question in Greece and Turkey adlı eserinde Misâk-ı Millî’nin ehemmiyetini uzun anlatır ve büyük harflerle “Osmanlı İmparatorluğu öldü! Yaşasın Türkiye!” yazar. Bu sebeple resmî ideoloji, Ulusal Ant dediği Misâk-ı Millî’yi bambaşka sahaya çeker; ulus-devletin kuruluş manifestosu olarak lanse eder.
31.10.2016
.
TÜRKLER VE MUMYACILIK
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Eskiden Türkler de ölülerini mumyalardı. Ancak, zannedilenin aksine, ölünün iç uzuvları çıkartılmazdı. Birtakım usullerle kurutulan cesed, asırlar boyu bozulmadan kalırdı...
Selçuklu ve Osmanlı türbelerinde, ölünün çürümesini önlemek için küçük pencere ve ızgaralarla hava cereyanının temin edildiği cenâzelik (crypta) denilen alt kata cesed konur.
Mumya, Farsça, bitüm (zift) mânâsına geliyor. Sonra bu madde ile tahnit edilmiş cesed mânâsına ve mûmiyye şeklinde Arapça’ya geçmiş. Buradan da Yunanca’ya, sonra da Fransızca (momie) ve İngilizce’ye (mummy). Lisanımızda cesedin muhafazası için yapılan muameleye ekseri tahnit denir. Tabirin kökü olan hanût, cenâze teçhizinde saç ve sakal arasına konan, çürümeyi geciktirici kokulu bir maddedir. Sandal, kâfur ve sair nebattan mürekkeptir.
Ölümden sonra hayat
İslâmiyette ölünün uzun zaman çürümemesi makbuldür. Bunun için yıkandıktan sonra ıslaklık bırakılmaz. Rutubetten uzak, kuru ve derin bir mezara gömülür. İstanbul gibi toprak nemli veya gevşek olursa, tabut ile gömmek iyi olur. Ölü yıkanırken kullanılan sidr (köknar ağacı) ve kâfur gibi maddeler, haşeratı uzaklaştırarak çürümeyi geciktirir. Buna rağmen Müslüman beldelerinde hiç çürümemiş cesetleri, gömüldüğü toprak ve iklim ile izah etmek mümkündür.
Bunun için bilhassa Türkler arasında, bilhassa ileri gelenlerin ölülerinin tahnit edilmesi an’anesi vardır. Âhiret hayatına inanan Hunlar, mühim şahsiyetleri zâtî eşyası, silahları, hatta atları ile beraber kendilerince tahnit edip, bozulmaya dayanıklı mıntıkalarda (kurganlara) gömerlerdi. Bu an’aneyi takip eden Selçuklulara ait bazı bozulmamış cesedler yakın zamanda bulunmuştur. Hatta Selçuklularda mumyalama için vakıf bile kurulmuştur. Kayseri’de Melik Gazi, Kemah’ta Melik Mengücek, Kastamonu’da Aşıklı Baba, Harput’ta Arap Baba, Niksar’da Sungur Bey ve Konya’da Sahib Ata türbelerindeki mumyalı cesedler, bu devirden kalmadır.
Bunun antik çağdaki mumyalama ile alakası ve benzerliği yoktur. Yakın zamana kadar devam etmediği için, nasıl yapıldığı hakkında fazla malumata da sahip değiliz. Acaba ölünün ahşâsı (iç uzuvları) çıkarılarak ayrı bir yere gömülüp; sonra cesedi mumyalanıyor muydu? Halbuki İslâmiyet, cesedin bir özür olmadan kesilip biçilmesine izin vermez. Hadis-i şerifte, “Ölünün kemiğini kırmak, dirininkini kırmak gibidir” buyuruldu.
Cenaze katı
İslâmiyet, ölümün kati bir şekilde gerçekleştiği anlaşıldıktan sonra, ölünün fazla bekletilmeden hemen gömülmesini emreder. Ancak tarihî şahsiyetlerin defninin birtakım zaruretlerle geciktiği ve başka yere nakledildiği vâkidir. Bizanslı tarihçi Dukas, Edirne’de vefat edip ölümü 40 gün gizlenen Çelebi Sultan Mehmed’in iç organlarının önceden Edirne’ye gömüldüğünü ve bir mirra (reçine) ile ovulan bedeninin sonradan Bursa’ya nakledildiğini söyler.
Venedikli seyyah Angiolello da Fatih Sultan Mehmed’in saraydan uzak vefat eden oğlu Mustafa’nın cesedinin açılıp iç uzuvlarının çıkarıldığını, içinin bal ve pişmiş arpa ile doldurulduktan sonra ziftle sıvanmış bir tabuta yerleştirildiğini, iç uzuvlarının ise yıkandıktan sonra tuz dolu bir kutuya konduğunu anlatır. Sultan II. Murad’ın, kendisinin toprağa gömülmesine dair vasiyeti, acaba mumyalamaya karşı bir reaksiyonun eseri midir? Nitekim iki katlı Selçuklu ve Osmanlı türbelerinde, ölünün çürümesini önlemek için küçük pencere ve ızgaralarla hava cereyanının temin edildiği cenâzelik (crypta) denilen alt kata cesed konur.
Fatih Sultan Mehmed, bir sefer esnasında Gebze’de vefat etmiş; cenazesi Şehzâde Bayezid’in gelişine kadar 15 gün kadar bekletilmek mecburiyetinde kalınmıştı. Baltacılar kethüdası Kâsım’ın yazdığı ve Topkapı Sarayı arşivindeki bir vesikada şöyle diyor: “Ol hâlde hünkâr vefat müteveffâ oldu; üzerimde üç gün üç gece mum yanmadı. Vardım, kapıcılar kethüdasına söyledim. Ol dahi İshak Paşa’ya söyledi. Emreylediler, mum yaktım. Râyihası ucundan kimse yanına varmadı. Ben fakir, usta ile bilece içini ayırtladım.” Bazısı, Sultan Fatih’in cenâzesiyle alâkalı olduğu düşünülen vesikayı yanlış okuyup, padişahın cenâzesinin hengâmede unutulduğunu; üstelik kokuşup kimsenin yanına varamadığını bile söylemişti. Halbuki 3 gün 3 gece mum yakmayan Kâsım’dır; sebebi de üzüntüsüdür. Ayırtlamak, yıkamak demektir. Tütün çubuğu, kuyu ayırtlanır. Kâsım’ın yaptığı, iç uzuvlarını çıkartmak değil; tekniyye yoluyla bağırsaklarını temizlemektir. Râyiha ise, ölünün değil, na’şa tatbik edilen güzel kokulardır.
İç uzuvlar meselesi
Evliya Çelebi, kendisinden bir asır evvel vefat eden Kanuni Sultan Süleyman’ın ahşâsının [iç uzuvlarının] çıkarılıp, Zigetvar’a bir yüksek tepede gömüldüğünü; cesedin ise, misk, amber ve tuz ile salamura şeklinde mumyalandığını anlatır. Gelibolulu Âli de cesedin balmumu sıvalı misk ve amber emdirilmiş temiz kumaşla örtülüp götürüldüğünü; ahşâsının ise gizlice Zigetvar’ın karşısına gömüldüğünü söyler. Halbuki bu sefer sırasında orada bulunan tarihçi Selânikî, bu mevzuda ağzını bile açmaz. İşin esası şudur: Sultan Kanuni’nin cesedi, babası Sultan Selim gibi, gizlice çadırın altındaki muvakkat mezara gömülmüştür. Nitekim Selânikî, Peçevî ve Müneccimbaşı böyle söyler.
Bir yaz günü Edirne’de vefat edip cenazesi İstanbul’a getirilen Sultan II. Süleyman’ın na’şının nasıl tahnit edildiği ve kullanılan maddeler arşivde saklanan bir vesikada anlatılmıştır. Şu hâlde padişahların iç uzuvlarının çıkarıldığını söylemek, doğruluğu ispatlanamayan bir bilgiyi tekrarlamaktan başka bir şey değildir. Dukas ve Angielello’nun sözleri de, Antik Çağ mumya tekniğine ait bilgileri çerçevesinde bir yakıştırma olsa gerektir. Mısır’da tahsil görmüş Konyalı tabib Hacı Paşa, 1380’de kaleme aldığı Şifâü’l-Eskâm kitabında mumyalama tekniğini uzun uzun anlatır; ama iç organların çıkarılmasından söz etmez.
Tahnit, mumyalama değildir. Cesede, çürümeyi geciktirici maddeler tatbik etmektir. Bazen de cesed buz içine yerleştirilir. Modern tahnit usullerinden de anlaşıldığına göre, Türkler, ölünün iç uzuvlarını çıkartmıyor; ancak cesedin kurumasını temin için birtakım usuller tatbik ediyorlardı. Cesed kuruyor; taaffün etmiyor [bozulmuyor]; kuru ve havasız bir yere defnedilerek de uzun yıllar muhafazası temin olunuyordu. Bal, cesedi koruyucudur. Suçluların kesik başları, teşhis için içi bal dolu kıl torbalarda taşınırdı.
Kemah-Sultan Melik Türbesi
İstanbul’da Eski Şark Eserleri Müzesi’nde Fenike Kralı Tabnit’e ait bir mumya vardır. Amasya Müzesi’nde XIV. asırdan kalma 6 mumya vardır. Bunlardan biri İlhanlı Vâlisi Hülagu’nun torunu Anadolu komiseri Cumudar’ın, diğeri İlhanlıların Amasya Emiri İşbuğa Noyan’ındır. Diğerleri Selçuklu veziri Pervâne ile câriyesi ve biri erkek iki çocuğuna aittir. İlk ikisi Burmalı Minare bitişiğindeki türbeden; diğerleri Fethiye Câmii mahzeninden 1925’te alınmıştır. Selçuklu mumyaları açılıp hava ile temas edince bozulmaktadır. Kemah’ta Melik Mengücek’e ait mumya 1110’dan 1926 senesine kadar aynı iken; 3-5 kuruş için gelene gösterildiğinden bozulmuş hâldedir...
07.11.2016
.
AMERİKAN BAŞKANI DA ÇEŞİT ÇEŞİT…
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Trump gibi ‘renkli’ bir şahsiyetin Beyaz Saray’a çıkışı, çoklarını hayrete düşürdü. Halbuki ABD tarihinde daha ne renkli başkanlara rastlanır...
Amerikalılar, 1774’de İngiltere’den istiklâllerini kazandıktan sonra yepyeni bir idare kurdular. Kralın yerine başkanı oturttular. Kongre dedikleri meclise de kanun yapma yetkisi tanıdılar. İki güç birbirinden apayrı çalışır. Dünyanın en kısa ve yürürlükteki en eski anayasalarından birini yaptılar. Ülkenin kuruluşu, insan hakları beyannamesi ile beraber gerçekleşti. Başlangıçta 7 eyâlet idiler. Fransa’dan, İspanya’dan, Meksika’dan, hatta Rusya’dan parayla toprak aldılar. Savaşarak kazandıkları da oldu. Bugün 50 eyâlet Amerika Birleşik Devletleri’ni teşkil eder.
Cumhuriyetçi ve Demokrat olmak üzere iki büyük parti vardır. Sembolü fil olan ilki, merkez sağ; eşek olan diğeri, merkez soldur. Sermaye sahipleri ve muhafazakârlar, Cumhuriyetçilere; alt tabaka, azınlıklar ve serbest fikirliler, Demokratlara rey verir. Bu sebeple rey nispetleri birbirine yakındır. Bazen birini, bazen diğerini iktidarda görmek mümkündür. İktidar değiştiği zaman, Amerikan politikasında da çok kayda değer değişiklikler görülmez.
İki küsur asırdır ufak tefek aksaklıklar dışında tıkır tıkır işleyen bir sistem teşekkül etti. Zaman zaman çok garip ve kabiliyetsiz insanlar başkan olduğu hâlde, sistemde en ufak bir sarsılma doğmadı. Okuma yazma bilmediği söylenenleri de oldu; balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray’a hiç gelmeyenleri de. İkinci sınıf Hollywood aktörleri de; felç olup hasta yatağında 8 ay başkanlık yapanları da... Ama Amerika’da demokrasi hiç kesintiye uğramadı. Bu, sistemin zaferi olsa gerek!
Çiftçi başkan
İngilizleri yenerek Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran George Washington New York’ta bugün borsanın bulunduğu Wall Street’teki Federal Hall’da oturdu. En çok tedâvül eden 1 dolarlık kupürlerde resmi vardır. Zengin bir çiftçi iken İngilizlerle çarpıştı. 1789’da başkan oldu. Üçüncü kez seçilmeyi kabul etmeyecek kadar demokrasiye bağlıydı. Sonradan Philadelphia’nın yerine başkent yapılan Washington’a ismi verilmiştir. O zaman 4 milyon nüfuslu ülkenin 700 bini köle idi.
Başından bu yana Amerika’da 44 başkan gelip geçti. Kuruluşta emeği geçen Thomas Jefferson; muhaliflerinin ‘Kral I. Andrew’ dediği kudretli Andrew Jackson; köleliğin kaldırılması ve iç savaştaki zaferiyle tanınan Abraham Lincoln; asker orijinli ender başkanlardan Ulysses Grant; yakışıklı John Kennedy; soğuk savaşın galibi Ronald Reagan çok popülerdir. Calvin Coolidge o kadar sevilirdi ki, elini sıkıp konuşmak isteyenler Beyaz Saray önünde kuyruklar teşkil ederdi. California fatihi James Polk (1845-49), ‘en dürüst başkan’ olarak anılmıştır. Andrew Johnson aynı zamanda en talihsiz başkanlardandır. Senato tarafından hakkında açılan tahkikatta mahkûm olmaktan bir rey farkla kurtulmuştur.
En sevilen başkanlardan Lincoln’un hanımı Mary, ‘en sevilmeyen first lady’dir. Hatta güneyli bir casus olduğu dedikodusu bile yayılmıştı. Soğuk savaş sırasında dış politikada çok muvaffakiyet kazanan Nixon, ikinci kez başkan seçilirken rakiplerini gizlice dinlettiğini gösteren Watergate Skandalı patlak verince ne yapacağını şaşırdı. Söylediği yalanlar ortaya çıktı. İstifa pazarlığı yaparak kurtuldu. John Tyler ise, dönek bir başkan olarak tanındı. Senatörken, Demokratlardan Cumhuriyetçilere geçmişti. Geçirdiği çocuk felci sebebiyle tekerlekli sandalyeyle gezen ve 12 sene başkanlık yapan Franklin Roosevelt, damarlarındaki bir mikdar Yahudi kanının tesiriyle olsa gerek, fanatik bir Alman düşmanı olarak tanındı. Stalin’e kanıp Avrupa’nın yarısını Sovyetlere vermesi ve böylece emperyalist komünizme hizmeti büyük bir hata olarak tarihe geçti.
Sarayda bekâr hayatı
Seçildiğinde en genç başkan 43 yaş ile Kennedy idi. En genç ölen başkan da yine odur. 46 yaşında öldü. 70 yaşındaki Reagan ise en yaşlı başkan olarak tarihe geçti. John Adams da 90 yıllık ömrüyle en çok yaşayan başkan rekoru kırdı.
Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Grant, Theodore Roosevelt, Wilson, Coolidge, Franklin Roosevelt, Reagan, Clinton, Bush ve Obama iki kere üst üste başkan seçilmişlerdir. Cleveland iki ayrı zaman başkan seçildi. Başkanlardan 13’ü Demokrat, 28’i Cumhuriyetçidir.
Andrew Jackson Beyaz Saray’da bekâr hayatı yaşadı. Karısı Rachel, başkan seçilmeden üç ay önce ölmüştü. Sarayda ev sahibeliğini başkanın aynı zamanda kâtibi olan yeğeninin hanımı Emily yürüttü.
Hukukçular ekseriyette
Başkanlardan 29 tanesi yüksek okul mezunu idi. 27 tanesi avukattı. 5 tanesi askerdi. Garfield antik diller profesörü idi. Trump da dâhil 16 başkan hiç askerlik yapmamıştır. Çoğu eyâlet vâliliğinden gelmedir. Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Jackson, Polk, Buchanan, Johnson, Garfield, McKinley, her iki Roosevelt, Taft, Harding, Truman ve Ford Mason locasına mensuptu.
Başkanların da düşmanı olur elbette. Dört başkan suikast neticesi öldürüldü: Lincoln (1865), James Garfield (1881), William McKinley (1901) ve Kennedy (1963). Gerald Ford, iki suikastten sağ kurtuldu. İki suikastçi de kadındı. Reagan da suikastten sağ kurtuldu. Amerikan başkanı en sıkı korunan kimselerden biridir. Bununla vazifeli gizli servis maliye bakanlığına bağlıdır. McKinley’in öldürülmesinden sonra, kalpazanlarla mücadelede çok başarı kazanmış olan bu servis vazifelendirilmişti. Başkan, çok iyi çalışan servisin talimatlarına harfiyen uyar. Nitekim Reagan suikastten kurtulmasını, profesyonel muhafızın meslekî refleksine borçludur.
WASP
Amerikan başkanı olmak için anayasada yazılı olmayan bir vasıf aranır o da WASP diye bilinir: White-Anglo-Sakson-Protestan. Beyaz, İngiliz ve Protestan olmayanlar için başkanlık hayaldi. 1930’larda Smith adında bir Katolik ağır bir mağlubiyete uğramıştı. Bu geleneği ilk yıkan Kennedy oldu. 1960 seçimlerinde Demokratların adayı idi. Hem Katolik, hem de İrlandalı idi. Genç ve yakışıklı oluşundan başka avantajı yoktu. Kimse kendisine şans vermiyordu. Karşısındaki aday Nixon son anda büyük bir hata yaptı. Kennedy’nin televizyondaki tartışma teklifini kabul etti. Renkli televizyonda makyajı reddeden Nixon çok yaşlı ve kasılmış görünüyordu. Kennedy ise rahat, esprili ve sevimliydi. Kennedy kazandı. Ancak sadece 118 bin farkla. Muhalifleri, Katoliklerin Papa’ya bağlı oldukları için, vatanlarına hıyanet bile edebileceklerini söylüyordu. Hatta başkanın yatak odasında doğrudan Papa’ya bağlı kırmızı bir telefon bulunduğu bile söylendi. Karısı Jackie milyonların sempatisini kazandı.
Öte yandan Kennedy’nin sarışın artist Marilyn Monroe ile dedikodusu ayyuka çıktı. Yine de kabullenilmemiş olacak ki, bu popüler ve yakışıklı başkan seçildiğinin üçüncü yılında esrarengiz bir cinayete kurban gitti. Katili yakalanıp apar topar cezalandırıldı. Kimse niçin vurulduğunu öğrenemedi. Çok spekülasyonlar yapıldı. Suikastın Rusya, FBI, ırkçılar ve zenginlerin el birliği ile işlendiği ileri sürüldü. WASP geleneğinin bir direği de hem zenci, hem de (Hıristiyan olduğunu deklare etmekle beraber) Müslüman orijinli ilk başkan Barack Hüseyn Obama tarafından yıkılmıştır.
White House
Amerikan Başkanları 1800 yılından beri Beyaz Saray adlı bir evde otururlar. 18 dönümlük bir arazinin ortasındaki bu binada ilk oturan John Adams oldu. 1814’de büyük bir yangın geçirdi. Başkan Harrison (1889-93) Beyaz Saray’da kendisi ve eşinden başka kızı, damadı, üç torunu ve kayınbiraderi ile oturdu. Bu sebeple evde tadilat yaptırdı. Bu tadilat altı çocuklu sonraki başkan Roosevelt’e yaradı.
Üç başkan, John Tyler, Grover Cleveland ve Woodrow Wilson, Beyaz Saray’da evlendiler. Monroe ve Grant’ın kızlarının düğünü de Beyaz Saray’da yapıldı. Burada ilk doğan da Jefferson’un kızı oldu. 1841’de Harrison, üç haftalık başkan iken zatürreden öldü. İlk olarak vazifesi başında ölen başkandır. Aynı zamanda Beyaz Saray’daki ilk ölümdü bu. Zachary Taylor da 1850’de bir senelik başkan iken Beyaz Saray’da öldü.
Başkan, yılda 200.000 $ maaş alır. Seyahat için 100.000, eğlence için 12.000 ve diğer masraflar için de 50.000 $ tahsisatı vardır. Başkan yardımcısı ise, 94.000 $ maaş+10.000$ tahsisat alır. Emekli olunca başkanlara ölene kadar 70.000$ maaş ile bir o kadar da büro masrafı verilir. Bedava bir de büro tahsis edilir. Posta hizmetleri emekli başkanlara ücretsizdir.
14.11.2016
.
TÜRKİYE İÇİN BAŞKANLIK SİSTEMİ
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Başkanlık sistemi bizde 1960’lardan beri tartışılır. Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman parlamenter demokratik monarşi idi. Atatürk, İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyib Erdoğan gibi karizmatik liderlerin devri, fiilen başkanlık sistemini andırır.
Demokrasi de üç çeşit: İsviçre’den başka misaline pek rastlanmayan meclis hükümetinde, devleti parlamento idare eder. Parlamento reisi, devletin de reisidir. Bizde 1920-1923 arası böyle idi. İngiltere’de tıkır tıkır işleyen parlamenter sistem ise, yumuşak kuvvetler ayrılığına dayanır. Hükümet, parlamentodan çıkar. Parlamento, isterse, hükümeti düşürür. Devlet reisi, semboliktir. Çünki parlamenter sistem, krallıklara uygundur. Hükümdar, millî birliğin sembolü olarak muhafaza edilir; devleti, seçilmiş hükümet idare eder. Katı kuvvetler ayrılığına dayanan başkanlık sisteminde, birbirine müeyyide tatbik edemeyen parlamento ve seçilmiş başkan vardır. Biri, kanunları yapar; bütçeyi tasvip eder; diğeri, memleketi idare eder. Yarı başkanlık sisteminde, ikisi de salahiyetli ve mes’ul cumhurbaşkanı ve başbakan vardır. Bu sistemde devamlı tıkanmalar olur; hele ikisi farklı partiden ise…
Seçilmiş krallar!
Başkanlık sistemi, ABD’de mükemmel bir şekilde tatbik olunmaktadır. 1848 Fransız anayasası başkanlık sistemini kabul etmişti. 1851’de hükümet darbesiyle neticelendi. İmparator Napoléon’un yeğeni olan başkan Louis Napoléon Bonaparte başkan seçildiği için değil, ismi sebebiyle darbe yaptı. Latin Amerika ülkelerinde bunun kötü birer taklidine rastlanır. Bu cihetle başkanlık sistemi denince, akla ABD gelir. Hatta “Başkanlık sistemi ABD’ye hastır; başka memleketlerde tatbik olunamaz” deniyor. Halbuki dünyada demokrasinin gidişi başkanlık sistemine doğrudur.
Parlamenter sistemde hiçbir parti ekseriyeti elde edemezse sistem tıkanır. Koalisyon kurulur. Başbakan ile meclisin uyumlu çalışması zorlaşır. Hatta Belçika’da olduğu gibi aylarca hükümet kurulamayabilir. Başkanlıkta sistemin tıkanması çok zordur. Başkan ile meclisteki çoğunluk aynı partiden değilse, başkan istediği kanunları çıkartamaz. Hükümetin icraatı sekteye uğrayabilir. Başkanın kudreti “yağmurda eriyen tuz yığınına” döner. Fakat tarih boyu Amerika’da böyle bir şey vuku bulmamıştır.
Parlamentolar, tarih boyunca yürütmeden bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hâle düşmüştür. I. Cihan Harbi, parlamenter hükûmet devrini kapatmış, icranın güçlü olduğu bir devri açmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükûmetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir.
Bugün parti disiplini sayesinde, iktidar şahsîleşmiştir. Parlamenter sistemlerdeki başbakanlar için, “seçilmiş krallar” veya “diktatörün dik âlâsı” tabirleri kullanılmaktadır. Hele meclis ekseriyetine de sahipse, memleketin tek hâkimi odur. Akıntıyı tersine döndürmek mümkün gözükmediğine göre, bunun adını koymak yerinde olur.
Bizde fiilî başkanlık devreleri
12 Eylül ihtilâlinde ihtiyar bir ahbabımız “Şimdi ne oldu?” diye sorduğunda; damadı, “Eskiden 450 kişi karar veriyordu; şimdi 5 kişi verecek” diye hülâsa etmişti. Bu sefer amcamız gülerek “Beş çok efendim, bir kişi karar vermelidir!” dedi. Bu söz, bizdeki lider telâkkisinin bir ifadesidir. İslâm kültüründe halifenin seçimle başa gelmesi idealdir. Başa geldikten sonra istişare eder; ama kararı yalnızca o verir. Tenkit edilebilir; ama kararları yerine getirilir. Hukuka aykırı veya keyfî davranamaz. Yasama salahiyeti esas itibariyle yoktur. Şer’î hukuk her şeyi tanzim etmiştir. Ölüm, istifa, vazifesini yapamayacak şekilde sakatlık ve dinden dönme dışında makamından alınamaz. Türk devlet geleneğinde, “Bir kişinin eli kalkar, bir kişinin eli iner!”
Osmanlı Devleti 1908’den itibaren parlamenter demokratik monarşi idi. 1925’te demokrasi askıya alındı. Ebedî/millî şeflik adıyla, fiilen Latin Amerika modelinde başkanlık sistemi kuruldu. Cumhurbaşkanı G. M. Kemal, ordudan 1927’de emekli olmuştur. Meclis ve başbakan vardır; ama ipler Çankaya’nın elindedir. 50’lerde Adnan Menderes, 60’larda Süleyman Demirel, 80’lerde Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderlerin devri, fiilen başkanlık sistemini andırır. Lider karizmasını kaybettiği zaman, meselâ 70’ler ve 90’larda, memleket kaosa sürüklenmiştir.
Başkanlık sistemi bizde 1960’dan beri tartışılır. Turgut Özal, Süleyman Demirel ve şimdi de Tayyib Erdoğan tekrar dile getirdi. Başkan ekseriyetle seçildiği için, ülke çapında rey nisbetleri düşünüldüğünde, bu sistemden en çok rahatsız görünen sol partilerdir. Kenan Evren zamanında fiilen başkanlık sistemi yaşandı. Sonrasında ise Turgut Özal ile uyumlu çalışmaları sebebiyle parlamenter sistemde pek aksaklık yaşanmadı. Ama daha sonra güçlü cumhurbaşkanı ve seçilmiş başbakan arasında sistem devamlı kilitlendi. Şu hâlde mantıklısı, şu anda câri yarı başkanlık sisteminden derhal vazgeçip; mahzurlarına rağmen, ya başkanlık sistemini kabul etmek; ya da bütün şartlarıyla parlamenter sisteme dönmektir.
21.11-2016
.
İntihar mı, cinâyet mi?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
ŞEHZÂDE YUSUF İZZEDDİN EFENDİ’NİN HAZİN ÖLÜMÜ
Meşrutiyet devrinde veliahd olan Yusuf İzzeddin Efendi, Cihan Harbi’ne girilmesinin aleyhindeydi. Memleketin felâkete sürüklendiğini görüyor, üzülüyordu. Bu sebeple İttihatçıların düşmanlığını kazandı. Bu da, sonunu getirdi.
Sultan Abdülaziz’in şehzâdeliğinde dünyaya gelen oğludur. 1852 tarihinde doğdu. Babası tarafından hususi ihtimamla yetiştirildi. Sultan Aziz, 1867 tarihinde Avrupa seyahatine giderken, Şehzâde Murad ve Abdülhamid Efendilerle beraber onu da götürdü. Bu seyahat, genç şehzâdelere görgülerini arttırmakta çok faydalı oldu.
Yusuf İzzeddin Efendi’nin çocukluğu.
Padişah-ı Şehid
Babasının feci ölümüne şâhid oldu. Sultan Hamid, kendisine sahip çıktı. 1909’da Sultan Reşad tahta çıkınca, en yaşlı şehzâde sıfatıyla veliahd oldu. Bu vesileyle defalarca yurt dışına çıktı; ecnebi devlet ricâli ile görüştü. Kayzer’in 3. ziyaretinde kendisine refakat etti. Dünya siyaseti hakkında malumatını arttırdı. O zamana kadar veliahd gözden uzak yaşadığı için, Meşrutiyet devrinin veliahdı popüler oldu; doğan çocuklara ismi verildi. Vaktiyle çok sevilen ‘padişah-ı şehid’in oğlu olması da bu sempatiyi arttırıyordu.
Şehzâde, içyüzünü iyi anladığı İttihatçıların şiddetli muhalifi idi. Cihan Harbi’ne de, Ermeni tehcirine de karşı olduğunu açıkça beyan ederdi. Çanakkale cephesindeki bir teftişte, askerin perişan hâlini görünce, Enver Paşa ile münakaşa etmişti. Münakaşa, Şehzâde’nin maiyetindeki Reşid Paşa’nın rivayetine göre, yorgunluk ve hastalık sebebiyle harbe tahammülü kalmayıp geri çekilen bazı askerlere, Enver Paşa’nın ateş emri vermesi yüzünden koptu. Şehzâde, Enver Paşa’yı azarladı; elindeki eldivenlerle de suratına vurdu. Gururu kırılan Enver Paşa, o esnada bir şey yapamadıysa da, şehzâdeyi mimledi. Şehzâde, Naciye Sultan ile evlendiğinden beri nefret ettiği Enver Paşa’nın, şimdi memleketi felâkete sürüklediğini hemen herkese söylemekten çekinmiyordu.
Sultan Reşad’ın hastalığı, İttihatçı muhalifi veliahdın tahta geçme ihtimalini arttırınca, iktidarı elde tutanların paçaları tutuştu. O esnada bir gün Yusuf İzzeddin Efendi, yatağında bileği kesilerek ölü bulundu. Güya kendisini kanser hastası zanneden Şehzâde, bu psikolojiyle, veliahdlikten uzaklaştırılacağı evhamına kapılmış; babası Sultan Aziz gibi o da bileklerini keserek kendisini öldürmüştü. Babasının intihar ettiğini ısrarla müdafaa edenler de, veliahdın intiharına bunu en kuvvetli delil olarak ileri sürmüşlerdir.
Bu sebeple bilhassa Jön Türk tarihçileri tarafından hakkında devamlı ‘ölümden korkan, nevrastenik, kibirli ve antipatik bir şahsiyet’ tablosu çizilmiştir. Tanıyanlar, hiç de böyle olmadığını anlatırlar. O zamanda yaşayıp da evhamlı olmamak ne mümkün! Zira İttihatçılar, hanedanı sıkı kontrol altında tutuyorlardı. Şehzâde’nin maaşı yarıya düşürülmüş; yakın maiyeti de, İttihatçı şahıslarla değiştirilmişti.
Düzmece Ölüm Raporu
Hâdise, 19 Ocak 1916 gecesi Zincirlikuyu Köşkü’nde cereyan etmiştir. O gün çırak edilmiş câriyelerden birinin doğumu münasebetiyle kadınlar kısmında cemiyet vardı. Öncesinde bu hanımlardan yakınlarını kabul eden ve onlara neşe içinde muamele eden Şehzâde, dairesine çekilmiştir. Bir ara yoklamak üzere Şehzâde’nin dairesine giden Dilsaz Kalfa, kendisini sol bileği kesilmiş, ama yorganı usturuplu bir şekilde çenesine kadar çekilmiş hâlde buldu. Masanın üzerinde tamamlanmamış resmî evraklar duruyordu. Soğuk bir kış günü olmasına rağmen pencereler sonuna kadar açıktı. Odanın eşyası darmadağın edilmişti. Yerler ve duvarlar kana boyanmıştı; ama yorganın üzerinde tek damla bile kan yoktu.
Kâtillerin, bahçeden girdiği anlaşılıyordu. Bu işte dahli olduğu söylenen Habeşî haremağası Beşir’e, köşkten atıldıktan sonra Enver Paşa iyi bir maaş bağlamıştır. Ne tesadüf ki, şehzâdenin hususî tabiblerinden hiçbiri o gün orada değildi. Muhtemelen kasten uzaklaştırılmışlardı. Bunlar yetişene kadar Şehzâde vefat etmiştir.
Yusuf İzzeddin Efendi, yaverleri ile...
Sebeb-i Katlim…
Hepsi birer İttihatçı olan hususî tabibler, aklî dengesini kaybederek intihar ettiğine dair rapor verdiler. Cenâze Sultan Mahmud Türbesi’ne, babasının yanına defnedildi. Leyla Hanım der ki: "Teyzezâdem, akl-ı selim sahibi, usturuplu, vakur bir zât idi. Son günlerde pek kederli idi; ama bunun sebebi harb yüzünden memleketin uğradığı fena vaziyet idi..."
Sonradan İttihatçıların paşa yaptığı hususi tabib Celâl İsmail, Şehzâde’nin kanser sebebiyle tahta çıkamayacağından korkarak ruhî buhrana düştüğünü iddia etmiştir. Leyla Hanım der ki: “Şehzâde’de ruhî buhran, hatta keyifsizlik bile yoktu. Bazı rahatsızlıkları vardı ama bunlar onun gibi birini intihara sevk edecek şeyler değildi. Bundan başka dini bütün bir insandı. İntihar etmesi için zayıf tabiatlı ve iradesiz biri olması lâzım gelirdi. Beni aynı rahmetli pederim gibi katledecekler. Sebeb-i katlim Enver olacak, derdi...”
Öldürüldüğü kanaatindeki herkes, bu işi Enver Paşa’nın yaptığına inanmıştır. Davası için eniştesini bile harcayacak kadar gözü kara Enver Paşa; Şehzâde’ye acıyacak biri değildir. İngiliz istihbarat raporları, açıkça bir cinayetten bahseder. Düşmanla münferid sulh yapıp, derhal harbden çekilmek taraftarı olduğu için, kendisini Almanların öldürttüğünü söyleyenler de vardır.
Yusuf İzzeddin Efendi Çanakkale’de...
Yusuf İzzeddin Efendi, kısa boylu, kumral, yeşil-elâ gözlü, heybetli bir zât idi. Eli açık ve dinî bütün idi. Beş vakit namazına berdevam idi. Kışları bazen Nişantaşı’ndaki konağında veya ekseri Zincirlikuyu’daki köşkünde; yazın Çamlıca’daki Bağlarbaşı’ndaki sayfiyesinde otururdu. Sarkis Balyan’ın yaptığı Zincirlikuyu Köşkü’ne hânedan sürgün edilince el konuldu. Bugün yapı Meslek Lisesi’dir. 40 dönümlük bahçesinde envai çeşit ağaçlar vardır. Bağlarbaşı’ndaki köşk, Sultan Hamid tarafından hediye edilmişti. Bu köşk, şahane manzaralı bir yamaçta kurulmuş, üç katlı, kârgir bir bina idi. Şimdi lokantadır...
Yusuf İzzeddin Efendi’nin cenazesi.
Yusuf İzzeddin Efendi’nin vefatı üzerine geride Nizâmeddin, Şükriye ve Mihrişah adında üç küçük çocuğu kaldı. Hânedanın 1924’te sürgünü üzerine, Mısır’a giden kardeşlerden Nizâmeddin Efendi vereme yakalandı. Öteden beri zayıf bünyeli şehzâde, tedavi için gittiği İsviçre’de bir hastane koğuşunda yalnızlık ve keder içinde vefat etti. Yusuf İzzeddin Efendi’nin zevcesi Leman Hanım çocukları sürgün edilince, Çamlıca’daki köşkün müştemilatında ömrünü geçirdi. Dirâyetli bir kadındı. Kocasından kalan malları elinde tutmaya ve sürgündeki çocuklarına para göndererek yardım etmeye çalıştı. “Çocuklarım memlekete dönüp, mallarına sahip olmadan, Allah canımı almasın!” diye dua edermiş. Duası tahakkuk etmiş; 1952’de memlekete dönen kızları ellerini öptükten az sonra vefat etmiştir...
Şehzade Nizameddin Efendi
28.11.2016
.
MERHAMET MEDENİYETİNİN ZARİF HÂTIRALARI: KUŞ EVLERİ
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Câmilerin, hatta evlerin duvarlarında küçücük, ama ihtişamlı kuş evleri, merhamet üzerine kurulmuş eski medeniyetimizin ince bir hâtırası değil midir?
Osmanlılar, sokak köpeklerinin yiyecek bulması, sıcak günlerde kuşların su içmesi, kanadı kırık leyleklerin tedavisi, dağda aç kalan kurtlara et verilmesi, yaralı atların iyileştirilmesi için vakıflar kurmuşlar. Çeşmelere hayvanlar su alsın diye yalak yaptıkları gibi, mezarların üzerine kuşların su içmesi için küçük tekneler yerleştirmişler. Cami, medrese, saray gibi binaların güneş alan ve rüzgâr vurmayan cephelerinde, insanların ulaşamayacağı yükseklikte kuş evleri “âşiyânlar” yapmışlar.
Leylek Hastanesi
Eskilerin kuş sevgisi de meşhurdur. Çoğu evde kuş beslenir. Çocuklar kuşlarla arkadaşlık eder. Kuşlar, yalnızların yalnızlığını giderir. Hatta cinleri meşgul edip, böylece insanlara bir zarar vermeyeceğine inanılır. Leylekler, güvercinler, serçeler, kırlangıçlar, hiç korkmadan herhangi bir evin tepesine, bacasına yuva yapar. Bursa’da bugün binâsı hâlâ ayakta bulunan Gurabâhâne-i Laklakân, kanadı kırık leyleklerin tedavisi maksadıyla asırlar evvel yaptırılmıştır. Kuşlar, bilhassa güvercinler, câmilerin de vazgeçilmez müdavimleridir. Câmiye gelen cemaat, bu kuşları besler; câmi avluları, meydanlar kuşların mekânı olur.
Osmanlı câmi mimârîsinde birbirinden zarif kuş evlerinin kendine mahsus ayrı bir yeri vardır. Bunlar, hem kuşların barınabilmesine imkân hâsıl eder. Hem de kuş pisliklerinin câmi duvarlarını kirletmesi ve içindeki asit sebebiyle taşları aşındırmasına mâni olur. Böylece orada kuşlar barındıkça, yapanın sevap kazanacağı umulur.
Kuş evleri, serçe, saka, kırlangıç, güvercin, leylek gibi serbestçe gezmeye alışkın kuşların barınması, konaklaması maksadıyla yapılır. Duvara oyulmuş küçük ebadda bir ev, birer mimarî şaheserdir. Kuş köşkü, güvercinlik, serçe saray gibi isimlerle de anılır. Sadece câmilerde değil; han, kütüphâne, medrese, mektep, su kemeri, sebil, çeşme, hatta ev duvarlarında bile kuş evlerine rastlanır. Böylece her yaştan ve her sosyal sınıftan insana, kuş ve hayvan sevgisi, merhamet aşılanmaktadır.
Eskiler yaptıkları işin sadece fonksiyonel olmasını değil, estetik gözükmesine de ehemmiyet verdiği için, kuş evleri birbirinden zarif tekniklerle inşa edilir. Tek katlı, tek gözlü olanların yanında, birkaç katlı ve gözlü olanlara da rastlanır. Çok katlı olanlar arasında saray; câmi şeklinde inşa edilenleri bile vardır. Kuş evleri iki şekilde yapılır: Birincide, duvara oyulur; ikincisinde duvara monte edilir. Kapı ve pencere detaylarına ihtimam edilen kuş evleri, çatı, kubbe, tonoz ile taçlandırılır.
Ev mi, saray mı?
Bu kuş evlerinden bazısı günümüze intikal edebilmiştir. İstanbul’u en eski kuş evleri Büyükçekmece Köprüsü üzerindedir. XVII. asırda yapılanları, Eminönü Yeni Câmi duvarlarında hâlâ durmaktadır. Üsküdar Yeni Vâlide Câmii’nin üç cephesinde yer alan ve farklı tekniklerde yapılmış XVIII. asır başlarına ait kuş evleri, bu mimari stilin günümüze gelmiş en iyi vaziyetteki örnekleridir. Biri ev ve diğeri de iki minareli câmi şeklindedir.
Ama Üsküdar’daki 1760 tarihli Ayazma Câmii’ndeki kuş evleri, bu türün en parlak örneklerini teşkil der. Tek katlı ev, köşk, saray gibi çok çeşitli tarzda kuş evleri, câminin üç cephesinde göz kamaştırır. Eyüp Câmii’nin 1800 tarihli portalı, kuş evleri ile süslüdür. İki katlı köşk biçimindeki kuş evi, bir konsol üzerine oturtulmuştur. 1801 tarihli Üsküdar Selimiye Câmii’nin iki ayağı üzerinde küfeki taşından iki katlı kuş evinin ajur işlemeli pencereleri göz alıcıdır. Sultan III. Selim’in Lâleli’deki türbesinde de iki kuş evi bulunur.
Sadece câmilerde değil, diğer resmî ve sivil mimari örneklerinde de kuş evlerine tesadüf edilir. Bayezid’de 1745 tarihli Seyyid Hasan Paşa Medresesi’nin duvarındaki kuş evleri, malakâri tekniği ile diğerlerinden ayrılır. İki minareli cami şeklinde inşa edilmiştir. Bereketzâde Medresesi’nde de iki tonozla örtülü köşk şeklinde bir kuş evi vardır.
1732 tarihinde şehir sularının dağıtılması maksadıyla yapılan Taksim Maksemi’ndeki kuş evi, tek katlı, ama üç odalıdır. Kayseri’de İbrahim Tennûrî Çeşmesi’ndeki kuş evi Anadolu kuş evi mimarîsinin kayda değer örneklerindendir.
Fâtih Câmii’nin, Sultan I. Mahmud (1730-1754) tarafından yaptırılan kütüphanesinin duvarında, iki katlı ve altı odalı kuş evi vardır. Anlaşılıyor ki, yaptırdığı kütüphanelerle tanınan kitap düşkünü padişah, kuş sevgisinin icabını yerine getirmeyi de unutmamıştır.
Kuş evlerinin altın çağı
Lâleli’deki Râgıp Paşa Kütüphânesi’nde tuğla işçiliği ve duvar içine oyulmuş odaları ile dikkat çeken bir kuş evi bulunmaktadır. Eyüb’de 1800 tarihli Şah Sultan Mektebi’nin önündeki sebilde yer alan kuş evi, iki katlı bir köşk şeklindedir. İstanbul’da Darphâne’nin iç avlusundaki kuş evi, muhteşem bir şato şeklindedir. XVIII. asır, kuş evlerinin en fazla örneğinin günümüze intikal ettiği bir devirdir. Bilhassa bu devirde hüküm süren padişahlardan Sultan III. Selim’in yaptırdığı bütün eserlerde kuş evleri de ihmal edilmemiştir.
Lâleli’deki Taş Han, kuş evlerinin, han mimârîsindeki tatbikâtına güzel bir misaldir. Duvar boyunca küfeki taşı üzerine tek katlı, çok katlı, birkaç odalı kuş evleri monte edilmiştir. Eminönü’ndeki Mısır Çarşısı’nda da kuş evi unutulmamıştır. Deniz cephesinde saçak altında yer alan bu kuş evlerine, her sabah esnaf dükkânını açmadan evvel kuş yemi serpmektedir.
İstanbul’da ve Anadolu’da evlerin duvarlarında da kuş evlerine rastlanır. Bazıları ev yapılırken yapılmış; bazıları sonradan eklenmiştir. Bugün sayıları azalmış olsa da birkaç tanesi hâlâ görülebilir. Mesela, Bağdad Caddesi üzerindeki bazı evlerin duvarında kuş evleri bugüne kadar varlığını devam ettirebilmiştir...
05.12.2016
.
ANADOLU’DA TÜRKÇE KONUŞAN RUMLAR
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Kilisede Türkçe dua eden; Türkçe’yi Grek alfabesiyle yazan Karamanlı Rumlar, 1924’te gönderildikleri Yunanistan’da "Türk Tohumu" diye anılarak dışlanmışlardı...
Anadolu’da ME II. asırdan itibaren Roma hâkimiyeti kuruldu. Roma imparatoru, IV. asırda Bizans adlı küçük bir Yunan şehrini Konstantinopolis hâline getirdikten sonra, burası imparatorluğun ana vatanı ve Hristiyanlığın merkezi hâline geldi. Doğu ve Güney Anadolu ise, VII. Asırdan itibaren Müslümanların hâkimiyetine girdi.
Türkler, 1071’den itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başladılar. Kısa bir zaman içinde Marmara Denizi kıyılarına kadar hâkimiyetleri altına aldılar. Anadolu’nun yerli halkı, zamanla Grekçe konuşup yazmaya başlamış ve Ortodoksluğu benimsemişti. Türkler bunlara, Yunan (İyonyalı, Elen) değil; Arapların âdetine uyarak, Rum (Romalı) dediler. Hatta Osmanlı Devleti sınırları içindeki bütün Ortodokslara, hangi ırktan olursa olsun, Rum Milleti denirdi. Bugün bile Türkler, Elen asıllı olan olmayan bütün Yunanlılara, Rum derler.
Bunların arasında Türkçe konuşup, Grek alfabesiyle yazan ekzantrik bir grup vardı. Orta Anadolu’da, Karaman, Konya, Mersin, Silifke, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Yozgat ve Ankara civarında yaşarlardı. Zamanla ticaret ve benzeri sebeplerle Trabzon, İzmir ve İstanbul gibi Osmanlı şehirlerine yerleşenler de olmuştur.
Ellik Gâvuru
Kimdi bu Türkçe konuşan Ortodokslar? Orijinleri hakkında iki teori vardır: 1-Selçuklular zamanında karşılıklı münasebetler yüzünden Türkleşmiş Rumlar; 2-Müslüman olmadan evvel Anadolu’ya gelerek Ortodoks dinini kabul eden Türkler. İkinci teori daha makul görülür. Türk lisanı mütehassısı Macar Türkolog Prof. Janos Eckmann (1905-1971) ve Gagavuzlar üzerine çalışmalarıyla tanınan Bulgar Prof. Atanas Manof da bu kanaattedir. Hatta 1071 Malazgirt Harbi’nde, Bizans ordusundan, Selçuklu tarafına geçen, Hristiyan Uz ve Peçenek Türkleri’nin, bunların atası olduğu tarihî bir görüştür. Ukrayna ve Kafkasya’da da Ortodoks mezhebinde küçük Türk topluluklarına (Rumey) rastlanır.
Anadolu’nun Türkçe konuşan bu Ortodokslarına, Karamanlı Rumlar veya kısaca Karamanlı denir. Evliya Çelebi bunlardan bahseder; Türk orijinli oluşlarına dikkat çeker. Yaşadıkları mıntıkadaki Türkçe’nin şiveleriyle konuşurlar. Antik Yunanca ve Rumcadan da kelimeler vardır. Ufak tefek farklılıklarla kullandıkları Grek alfabesiyle, yurt dışında ve içindeki matbaalarda başta İncil olmak üzere çeşitli kitaplar ve gazeteler bastırmışlardır.
Grekçe bilen Rum’un yaşamadığı yerlerdeki mahallî kiliselerde, ilahi ve dualar Karamanlı Türkçesi ile yapılırdı. Müslüman halk ecnebilere ‘Şapkalı Gâvur’ derken; Karamanlı Rumlara, ‘Ellik Gavuru’ (yani bu memleketin gâvuru) adını verirdi. Çocuklarını Arslan, Murat, Şahin, Ayhan, Altun, Keklik, Gümüş, Elmas, Sultan gibi isimlerle vaftiz ederler. Ruhânî olarak İstanbul Patriği’ne tâbidirler.
Sultan Fatih, fetihten sonra İstanbul’un Yedikule semtine Karamanlı Rumları iskân etmişti. Bunlar ekseriya Kapalıçarşı’da kuyumculuk yapardı. Zamanla İstanbul’un diğer semtlerine de dağılmışlardır. Aralarında, sabun tüccarı, kuru yemişçi, kabzımal, zahireci, peynirci ve şarapçı da çoktur. İstanbul bakkallarının çoğu Karamanlı olduğu için, an’anevi Türk tiyatrosunda ‘Karamanlı Bakkal’ tiplemesi vardır.
Acı son
Anadolu’nun Yunanlılar tarafından işgali sırasında (1919-1922), Elen asıllı Rumlardan bazısının işgalcileri desteklemesine mukabil; Karamanlı Rumlar, Türklerin tarafında yer aldılar. Hatta bazıları Fener’den müstakil bir Ortodoks patrikhânesi kurulmasını bile talep ettiler. 1922’de Ankara’nın da desteği/isteği ile Kayseri’de toplanan 72 ruhânî, Türk Ortodoks Kilisesi’ni kurduklarını ilan ettiler.
Lozan Antlaşması’nda Türkiye’deki Ortodokslar ile Yunanistan’daki Müslümanların, rızalarına bakılmaksızın mübâdele edilmesi kararlaştırılmıştı. 500 bin civarında Müslüman, Yunanistan’ı; 1 milyon 200 bin civarında Ortodoks da malını mülkünü bırakıp Türkiye’yi terk etmek mecburiyetinde kaldı. 1918 öncesinden itibaren İstanbul’da oturan 110 bin Ortodoks ve Batı Trakya’daki 130 bin Müslüman denge unsuru olarak mübadeleden muaf tutuldu. Bunun dışında 1912-1922 arasındaki savaşlar sebebiyle Anadolu’daki çok sayıda Ortodoks Yunanistan’a, Yunanistan’daki çok sayıda Müslüman da Anadolu’ya hicret etmişti.
Bu vesileyle nüfusu 200 bini bulan Karamanlı Rumlar da Türk asıllı olduklarına, hiç değilse Türkçe konuştuklarına bakılmaksızın Yunanistan’a gönderildi. Yalnızca Keskin Metropoliti iken Ankara’ya destek veren ve Ankara ile yakın münasebetler kuran Yozgatlı Eftim ve ailesi, mübâdeleden muaf tutularak Türk hükûmeti tarafından İstanbul Karaköy’de Türk Ortodoks Patriği ilan edildi. Üç-beş kişilik cemaatinden başka kimsesi bulunmayan Eftim ölünce, yerine oğlu Turgut, sonra da bunun kardeşi Selçuk Erenerol geçti. Bunun da kızı Sevgi, ailenin resmî statüsünü temsil etmektedir.
"Türk Tohumu"
Yunanistan’a giden Karamanlı Rumlar, ciddi intibak problemleri yaşadılar ve Elen asıllılar tarafından dışlanarak ‘Tourkiki Sporon’ (Türk Tohumu) diye anıldılar. Onlar da Anadolu’dan geldikleri yerin ismini verip başına da ‘Nea’ (Yeni) kelimesini ekledikleri farklı köy ve mahallelerde, Elen asıllılara fazla karışmaksızın, kendi dil ve kültürlerini muhafaza ederek yaşadılar. 1924’te Selânik’te neşredilen bir kitapçığın içindeki 99 kıta, bu acı günleri dile getirir:
İsmet Paşa, Venizelos geldiler,
Trampa yapmaya karar verdiler.
Acep bunu bir ferde mi sordular?
Dünya kurulalı görülmemiştir.
Türkiye’den aldırdılar bizleri,
Kan ağlıyor hepimizin gözleri...
Rumeli’yi geride bırakıp gözyaşları ile hicret eden Müslümanlar gibi; Karamanlılar da, Anadolu’yu, atalarının asırlardır yaşadığı vatanlarını düşünmeden bir an geçirmediler. İki ülke arasındaki münasebetler düzelmeye yüz tuttukça da, mübâdelenin her iki tarafındakiler serbestçe gidip anayurtlarını ziyaret etme imkânı buldular. Ayakta kalabilen evlerini, kiliselerini, bağ ve tarlalarını gördüler. Ama mübâdelenin acısı içlerinden hiç çıkmadı. Elen asıllı olmadıkları için de, kendilerine yapılan bu muameleyi asla kabullenemediler.
12.12.2016
.
İŞTE GELDİK GİDİYORUZ; ŞEN OLASIN HALEB ŞEHRİ!..
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Haleb, vaktiyle Orta Doğu’nun en zengin şehriydi. Zarif evleri, muhteşem binalarıyla, Haleb âdeta bir açık hava müzesiydi...
Antep, Kilis, Urfa, Antakya ve Maraşlıların dedelerinin nüfus tezkeresinde Haleb vilâyeti yazar. Bunlar, 1918’den evvel Haleb’e bağlı idi. Haleb, Türk hududuna 66 km mesafededir. Fransız işgali, Haleb’i, Türkiye’den ayırdı. Ama aradaki irtibatı kesemedi. “Haleb oradaysa arşın burada” tabiri meşhurdur. İbrahim Halebî, en tanınmış Osmanlı âlimlerindendir. Bugün bile okunan Mülteka adlı eseri, medreselerde ders kitabı, mahkemelerde kanun idi. Âşık Garib, şehri ne kadar sevmiş ki, ayrılırken şu mısraları söylemiş:
İşte geldik gidiyoruz/Şen olasın Haleb şehri/Çok ekmeğin tuzun yedik/Helâl eyle Haleb şehri.
Çok garibler sana gelir/Gelir de eğlenir kalır/Her kişi murâdın alır/Şen kalasın Haleb şehri.
Suriye’nin en zengini
Haleb, dünyanın en eski şehirlerinden birisidir. Amalika hükümdarı Haleb bin Mihr tarafından kurulduğu söylenir. Rivayete göre Hazret-i İbrahim, şehbâ’sını (alaca ineğini) burada sağıp fakirlere dağıttığı için Halebeti’ş-Şehbâ denmiş. Haleb, süt demektir. Şehrin süt beyazı taşları da, ismiyle tenasüp içindedir.
Haleb, Hazret-i Ebu Bekr zamanında fethedildi. O zamandan beri Müslümanların elindedir. 1516’da başlayan Osmanlı hâkimiyeti, şehrin en parlak devrini teşkil eder. Câmiler, medreseler, hanlarla imar edilen şehir, ticaret cihetiyle çok zenginleşti. Pamuk, ipek ve zeytinyağı mamullerinin imalat ve ticaretiyle, kuyumculuk işleriyle şehir Orta Doğu’nun can damarı oldu. Anadolu, Arabistan ve İran tüccarının en çok rağbet ettiği pazardı. Hele Portekizliler XVII. asırda Hind yolunu açmadan evvel, Orta Doğu’nun neredeyse tek pazarı idi. Vapurla İskenderun limanına, oradan da 135 km ilerideki Haleb’e ulaşılırdı. Telgraf, demiryolu, mektepler, darphane kurulmasıyla da canlılığı arttı. Çeşitli devletlerin burada konsoloslukları vardı. İç savaştan önce de Suriye’nin en zengin şehri idi.
Bütün ticaret şehirleri gibi kozmopolittir. 1890’da şehrin 125 binlik nüfusunun 4/5’ü Arap, Türk ve Kürt asıllı Müslüman; gerisi çeşitli mezheplerden Hristiyan idi. Hemen herkes Türkçe bilirdi. 260 mektep; 120 han, 72 hamam vardı. Dünyanın en güzel han ve çarşılarına sahiptir. 30 bin m2 Dukakin ve 8 bin m2 Hanzâde hanları, Sinan eseri Hüsrevpaşa ve Behrampaşa Câmileri, Ahmediye, Şabaniye, Osmanpaşa medreseleri, hep İstanbul tarzında ihtişamlı eserlerdir. Ama şehre karakteristiğini veren, Zekeriya Câmii de denilen Ümeyye Câmii veya Ulu Câmi’dir. Haçlı ve Moğol istilasıyla harap olduysa da, Selçuklu atabeyi Nureddin Zengi tamir etti. Bugün de ayakta olan Arguniye Bimarhânesi, zamanına göre modern metodların tatbik edildiği bir akıl hastanesi idi.
Hep muhalif
Şehrin ortasında, Timur’un bile alamadığı müstahkem bir kale vardır. Eskiden halkın da yaşadığı iç kalenin etrafında ve bugün yıkılmış dış surların içinde, 2 veya 3 katlı eski Haleb evleri yer alır. Dışarıdan bakıldığında köhne ve kasvetli bir duvardan ibaret binanın içine girildiğinde, avlusunda fıskiyeli havuzuyla, yasemin kokuları ve limon ağaçları ile süslü bir cennetin havası hissedilir. Evlerin içi mermer üzerine yaldızlı duvar işlemeleriyle, süslü eşyalarıyla birer saray gibidir. Cumba ve teraslar, eve ferahlık verir. Sokağa pencere yoktur; olsa da kepenklidir. Halebli, iç dünyasını, meraklı gözlerden uzak bir şekilde, ama konforlu yaşamayı sever. Halebli’nin evdeki hayatı, havuz başındaki peykelerde, kahvesini yudumlayarak, nargilesini tüttürerek huzur ve neşe içinde geçer.
Bu evler, bir kuşatma hâlinde yardımlaşabilmek için, alttan dehlizlerle birbirine bağlıdır. Bugün bu dehlizlerin çoğu çökmüş veya kapanmış hâldedir. Hicaz Demiryolu’nun Haleb’e varışıyla, dış kale etrafında Aziziye, Cemiliye, Tılal gibi yeni mahalleler doğdu.
Hava, kışın ılık, yazın sıcaktır. Yazları suyu kıtlaşır. Yakındaki Kuveyk deresi kururdu. Eskiden sarnıç ve kuyularla su ihtiyacı karşılanırdı. Şehir, düz bir arazidedir. Sokakları kaldırımlı, sıcak sebebiyle de çoğu üstü örtülüdür. Şehrin etrafında bahçeler, hele Antep fıstığından da iri fıstık ağaçları vardır. Aynı zamanda kudsî hüviyeti de bulunan şehirde, İbrahim, İlyas, Zekeriya, Şem’un peygamberlerin makamları vardır. Çocuklar, bir yıl boyu geçmeyen bir çıban çıkarır; iyileşince yüzlerinde para büyüklüğünde izi kalırdı. Haleb’e muvakkaten gelenlerin de bazen yedikleri bu mühre, Habbetül-Haleb (Haleb çıbanı) derlerdi.
Ekonomik gücü sebebiyle Haleb her zaman muhalefetin de güçlü olduğu bir şehirdi. Osmanlılar zamanında bile halkın kendine has muhalif bir duruşu vardı. Yeni tayin olan bazı vezirler, otoritelerini kabul ettirmekte güçlük çekerlerdi. 1918’de Fransız işgaline ilk mukavemet Haleb’de görüldü. Esed rejimine muhalefetin de ilk ortaya çıktığı yer Haleb olmuştur.
19.12.2016
OSMANLI PADİŞAHI KİMDİR?
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Türkistan’dan dört yüz çadırlık bir aşiretle Anadolu’ya gelen Osmanlılar, bir asır içinde Anadolu birliğini kurarak, Selçukluların tam halefi oldular. Zamanla üç kıtaya hükmeden bir imparatorluk kurdular.
Bu sualin cevabı, ‘Padişah, Osmanlı Devleti’nin başıdır’ cümlesi kadar basit değil elbette. Osmanlı Devleti, Moğol istilâsını takiben Türkistan’dan ayrılarak Anadolu’ya gelen ve Selçuklu sultanı tarafından Söğüt civarına yerleştirilen Oğuzların Kayı boyundan aşiretlerce, 1231 senesinde kuruldu. Bu uç beyliğinin reisi Ertuğrul Gâzi (1191-1281), sonra oğlu Osman Gâzi (1258-1324), Bey unvanı ile anılırdı.
1288-1289 senesinde Selçuklu Sultanı, o zamana kadar Kastamonu sipehsâlârı (büyük uçbeyi) Çobanoğullarına bağlı bulunan Osman Gâzi’ye uçbeylerinin hâkimiyet alâmetleri olan tuğ, tabl ve berat gönderdi. Böylece Osman Gâzi, doğrudan Konya’daki Selçuklu sultanına; dolayısıyla Anadolu’yu işgal altında tutan ve Tebriz’de oturan Moğol vâlisi İlhan'a ve bu vâsıta ile de Pekin’deki Moğol/Çin kaanına tâbi oluyordu.
27 Ocak 1300 tarihinde Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubad’ın, Gazan Han tarafından hapsedilmesi üzerine, serhad beyleri Osman Gâzi’ye hükümdar olarak biat ettiler. Sultan II. Abdülhamid zamanında bu hâdise, Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi olarak kabul edildi. Osmanlı Beyliği’nin Selçuklu ve İlhanlılara bağlılığı, 1308’de Selçuklu hânedanının çöküşü ve 1335’te Hüdâbende İlhan’ın vefatına kadar devam etti. Osmanlılar, bir asır içinde Anadolu birliğini kurarak, Selçukluların tam halefi oldular. Nâmık Kemal’in dediği gibi; “Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmâniyyeyiz kim/Cihângirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.”
Padişah dendi mi…
Padişah, sultan, hâkan, han, hünkâr, emirü’l-müminîn, halîfe gibi unvanlar hep Osmanlı hükümdarını ifade eder. Padişah, Farsça büyük şah mânâsına gelir. İmparator demektir. Tek başına şah kelimesi İran hükümdarını temsil eder. Padişah, Turan ülkesi hükümdarının unvanıdır. Osmanlıların Türkistan, İran ve Ön-Asya’da yaşayan bütün Türklerin hükümdarı olmak hususundaki büyük emellerini gösterir. Osmanlılar, padişah unvanını, Hindistan ve başka bazı Müslüman ülke hükümdarları için de kullandılarsa da, bu unvan Sultan II. Murad’dan itibaren ekseriya Osmanlı hükümdarını hatırlatır.
Orhan Gâzi’den itibaren, Arapça sultan kelimesi, padişahın isminin önüne ve Türkçe han kelimesi de ardına getirilerek kullanılırdı: Sultan Mehmed Han gibi. Moğolca kaan kelimesinden gelen ve Osmanlı padişahının aynı zamanda Büyük Türk tahtında oturduğunu gösteren hâkân unvanı, bilhassa son yıllarda kullanılmıştır: Hâkân-ı sâbık (eski hakan), hâkân-ı mahlû’ (tahttan indirilmiş hakan) gibi. Ekseriya sarayda kullanılan hünkâr, Farsça, hükümdar, mâlik, sahip, efendi mânâsına gelen hüdâvendigâr kelimesinin hafifletilmiş söylenişidir. Padişaha ait eşya ve müesseseler için kullanılan isimlere hümâyun, hakânî, şehriyarî, şâhâne gibi sıfatlar eklenir. Hazîne-i hümâyun, sened-i hakânî, dâmâd-ı şehriyârî, tıbbiye-i şâhâne gibi.
Büyük Efendi
Osmanlı padişahları, Yıldırım Sultan Bayezid devrinden itibaren, Sultan-ı İklim-i Rûm unvanını kullanarak aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru olduklarını da tebârüz ettirdiler. Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’u almasından sonra Avrupalılar da bunu kabullendiler. Osmanlı padişahı, 1517’den itibaren 4 asır dünya Müslümanlarının halifesidir. Padişah için bazı resmî evraklarda emirü’l-müminîn ifadesi de geçer.
Osmanlı padişahı, çok sayıda hükûmetin de hükümdarıdır. Uzun ve kısa çeşitli tarihler arasında padişaha bağlı olan bu hükûmetlerden en mühimleri şunlardır: Kırım Hanlığı, Eflak ve Boğdan Prensliği (Romanya ve Moldavya), Erdel Prensliği (Transilvanya), Lehistan Krallığı (Polonya), Moskova Krallığı, Bohemya Krallığı (Çekya), Gürcistan Prensliği, Dubrovnik Dukalığı, Karadağ Prensliği, Sırbistan Prensliği, Bulgaristan Prensliği, Fas Sultanlığı, Gücerat Sultanlığı, Açe Sultanlığı, Kaşgar Hanlığı, Bornu Sultanlığı, Umman Sultanlığı, Körfez Emirlikleri, Mekke Şerifliği, Şirvanşahlar Devleti, Şerefhanlar Beyliği, Cizre ve Hakkâri Kürd Beylikleri...
Avrupalılar, padişah için, “Grand Seigneur” (Büyük Efendi) tabirini kullanır. Devletlerarası yazışmalarda, padişah için imparator tabiri bilhassa deklare edilir. XVIII. asır nihayetinden sonra bile Osmanlı padişahı böyle anılmıştır. Nitekim XIX. asır ecnebî vesikalarında Sa Majesté Impériale le Sultan veya Sa Majéste le Sultan Empereur des Ottomans ibaresi geçer.
PADİŞAHI BİZ NE İÇÜN SEVERİZ?
1878’de Osmanlı-Rus Harbi müthiş bir mağlubiyetle bitmiş; bu felâketin neticesinde imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın hükümlerini hafifletmekte yardımcı olması mukabilinde, Kıbrıs’ın idaresi İngiltere’ye bırakıldı. Adada Osmanlı hâkimiyeti şeklen devam etti. Cihan Harbi üzerine 1914’te İngiltere adayı resmen topraklarına kattı. Ankara, Lozan ile bu statüyü tanıdı.
Aşağıda 23 Nisan 1915 tarihinde Kıbrıs’ta çıkan Kıbrıs Gazetesi’nin 3. sayısında neşrolunmuş bir şiir vardır. Alâaddin isminde Kıbrıslı bir genç tarafından kaleme alınmıştır. Çocuklara din, millet ve padişah sevgisini aşılamak maksadını taşır. Basit, ama samimî bir lisanla yazılmıştır. Edebî değeri yoktur. Fakat kaybedilmiş vatan topraklarında yaşayan Osmanlı halkında, din ve millet şuurunun, vatan ve padişah sevgisinin hâlâ güçlü olduğunu göstermesi bakımından çok mühimdir. Zira şiirin yazılış tarihi, İngilizlerin adayı işgâlinden 37 sene sonradır. Bu tarihte adada padişahın ne nâmı, ne de kudreti kalmıştı. Lâkin vicdanlardaki yeri, işgal topraklarında yaşayan bir gencin yüzünü ümitle anavatana çevirmesine yetmiştir.
Padişah
Padişahı biz ne içün o kadar çok severiz?
Onun ismi anıldıkça niye şişer kalbimiz?
Geçtiği yer bayram yeri gibi olur nedendir?
Neş’esiyle bütün millet neden güler şenlenir?
Çünki O’dur Peygamber’in halifesi, vekili,
Yeryüzünde üç yüz milyon Müslüman’ın delili.
Çünki O’dur otuz milyon Osmanlı’nın sultanı,
Ondadır hep ecdâdının tâlih, şeref ve şânı.
Türkistan’dan altı yüz yıl evvel gelen muzaffer,
Aslı temiz, kanı temiz, kalbi temiz o Türkler,
Dört yüz çadır halkı ile bu devleti kurdular,
Padişahlık tarihinde dünya kadar şanlar var.
İşte bizim sultanımız böyle bir Türk oğludur,
O’nun tâlihi, koca bir tarihin üstünde durur.
26.12.2016
.
XXXXXXXXXX
.GÂVUR OYUNU MU? MİLLÎ DÂVÂ MI? Yakın tarihimizde sporun hikâyesi
Dünden Bugüne
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Osmanlı İmparatorluğu zamanında gerek sarayda, gerekse bilhassa köylük yerlerde harb sporları hep itibar görmüş; gençler iyi bir binici, iyi bir atıcı olarak yetiştirilmiştir...
Halk arasında spor kültürü, harbe hazırlık olarak başlamıştır. Eski Türkler, binicilik, okçuluk, atıcılık, cirit, güreş gibi spor oyunlarına pek meraklıydı. Hepsi, birer harb talimi olarak görülürdü. İslâmiyet, binicilik, okçuluk ve yüzme dışındaki bütün oyunları boş iş saymıştır. Bu sebeple Türkler Müslüman olduktan sonra, harbe faydalı olan bu sporları tercih ederek sürdürmüştür.
Lahanalar-Bamyalar
Osmanlı şehzâdelerinin yanı sıra, devlet adamı olarak yetiştirilmek üzere saray akademisine alınan gençler, usta birer sporcu idi. Sarayda, ‘lahanalar’ ve ‘bamyalar’ adı verilen iki takımın yaptığı müsabakalarda, padişah ve saraylılar da hazır bulunur; herkes bir takımı tutardı. Kazanana mükâfat verilirdi. Bu iki takımın varlığı, kendisi de iyi bir okçu olan Sultan I. Mehmed’in şehzâdeliğinde (1391) valilik yaptığı Amasya’ya kadar uzanır. Burada, şehzâdenin maiyetindeki sporcular, şehrin iki meşhur sebzesinin adıyla iki takıma ayrılıp müsabakalar yapardı. İstanbul’da bu iki takımın galibiyetleri adına dikilmiş hatıra taşlarda, lahana ve bamya sembollerini bugün bile görmek mümkündür.
Modern sporun insan hayatına girişi XIX. asır başlarında olmuştur. Ferdiyetçi anlayışın tesiriyle, insanlar bir yandan basit, ama konforlu bir hayat yaşamayı tercih ederken, sıhhatlerine de itina etmeye başladılar. 1896’da antik çağ olimpiyatlarını diriltmek adına Atina’da 10 dalda yapılan oyunlara 14 ülke katılmış iken; 1936 Berlin Olimpiyatlarında bu dalların sayısı 22’ye çıktı. Bugün yüzlerce ülkenin katıldığı olimpiyatlar, 40’a yakın dalda yapılmaktadır. Birçok sporun kökü, tarihin derinliklerine kadar uzanır.
Türkiye’de modern sporun başlangıcı, eğer bir spor sayılırsa, futbol ile olmuştur. Futbolu sevdirenler de yerli ve yabancı gayrı müslimlerdir. İlk futbol maçları, 1875’de Selânik, 1880’de İzmir ve 1890’da İstanbul’da yapıldı. Müslüman gençler, sadece seyretmekle iktifa ediyordu. Zira devir, muhafazakâr bir devirdir. Halk için spor, hele futbol, ‘gâvur oyunu’dur.
Sporun Millîleştirilmesi
1899’da İstanbul’da içinde diplomatların bile bulunduğu Türklerin kurduğu Black Stocking adında bir futbol kulübü, Rumlarla yaptığı maçta 4-1 yenildi. Hükûmet bu işten hoşlanmadı; kulübün adı da bir daha duyulmadı. 1903’te 26 Müslüman genç tarafından kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne futbol oynamamak kaydıyla izin verildi. 1905’te İzmir’de futbol maçına çıkan gençler, mektepten atıldı. Otoriter idarelerde, bilhassa gençlerin bir araya gelip kulüpler kurması, siyasî endişeler sebebiyle hoş karşılanmaz.
1904’te İngilizler İstanbul’da halkın ‘Pazar Ligi’ dediği ‘Constantinople Football League’i kurdu. Cesarete gelen Türkler, 1905’te Galatasaray, 1907’de Fenerbahçe spor kulüplerini kurdu. Siyaseti kontrol altında tutan, ama halkı hususi hayatında rahat bırakmayı prensip edinmiş olan Sultan Hamid, spor kulüplerine tolerans gösterdi. Sporu, istihbarat vasıtası olarak kullanmak niyetiyle böyle yaptığını söyleyenler de vardır.
Futbol ve modern sporların revaç bulması, 1908’den sonradır. Bu devirde çok sayıda spor kulübü ortaya çıktı; futbol, bilhassa yüksek tabaka gençlerinin tutkusu hâline geldi. 1912’de sadece Türk takımları için ‘Cuma Ligi’ kuruldu. [O devirde, Müslümanların tatil günü Cuma idi.] Anadolu’da bilhassa Rum ve Ermenilerin kurduğu yüzlerce spor kulübü ve bunların ligleri vardı. İttihatçılar, sporda hayli ileri olan gayrı müslimlere karşı, Türk kulüplerini destekledi; sporu milliyetçilik politikasının vasıtası olarak görüp kullandı. Hatta futbolun, ‘tepük’ adıyla eski bir Türk sporu olduğu ispata çalışıldı.
İstanbul’un işgal altında olduğu 1918-1923 arasında Türklerle işgal güçleri arasında bugün yıkılmış olan Taksim Kışlası’nda futbol maçları olur; kazananlar, savaş kazanmış gibi sevinirdi. Öyle ki 50 maçtan, 41’ini kazanan, 5’inde yenilen Fenerbahçe Kulübü, İngilizler tarafından kapatıldı. Hele Rum Pera ile Türk Fenerbahçe arasındaki maçlar, âdeta bir Türk-Yunan harbi gibi heyecanlı geçerdi. Anadolu’da halk işgale reaksiyonunu bu yolla gösterirdi.
Cumhuriyetten sonra, dünyada artarak gördüğü alakaya paralel olarak futbol çok yaygın bir oyun hâline geldi. Âdeta bir ‘millî dava’ oldu. 1969’da El Salvador ile Honduras’ın bir futbol maçı yüzünden savaşması ve 3000 kişinin bu yolda ölmesi gibi; 1967’de 43 kişinin ölümüyle neticelenen Kayseri-Sivas maçı sebebiyle iki şehir yıllarca birbirine düşman oldu; aynı ligde oynamaları 5 sene yasaklandı. O zamandan bugüne hemen herkesin yakından alâkadar olmasına, hemen her mecliste birinci mevzuyu teşkil etmesine rağmen, Türkiye hiçbir zaman dünya futbolunda söz sahibi olamadı. Portekiz diktatörü Salazar’a mâl edilen ve milleti 3F formülüyle (fado-fiesta-futbol) uyuşturduğuna dair söz, sadece faşist-diktatörlüklerde yaşayanların değil, bütün modern cemiyetin bu tutkusunu anlatmak için sıkça kullanılır.
Ata Sporu?
Türkiye’de futbol dışındaki güreş, atletizm, eskrim, bisiklet, boks gibi spor dallarının teşkilatlanması ve yayılması umumiyetle 1920’lerden sonradır. Meşrutiyet devrinde; atlara hususi bir alakası olan Enver Paşa’nın teşvikiyle binicilik sporu rağbet gördü. Sipahi Ocağı kuruldu. İstanbul Boğazı ve Haliç’te kürek yarışları çok popülerdi. 1915’te, İstanbul’da el konulan İngiliz yelkenlileri ile yelken sporu başladı. Millî spor olarak görülen güreş, asırlardan beri eski Osmanlı başşehri Edirne’de devam eden Kırkpınar müsabakaları ile bilinir. Modern güreşin yayılması ve milletlerarası galibiyetler alınmasında da bu ‘ata sporu’ telakkisinin tesiri olmuştur.
Okçuluk, sarayın da çok rağbet ettiği bir spordur. Hatta bazı padişahların müsabakalara katılıp, galip geldiği ve adına taş dikildiği olmuştur. Ateşli silahların yaygınlaşmasıyla gözden düşen kılıç, zamanla bir spor vasıtası oldu. Eskrim sporu, Avrupa’da bilhassa yüksek tabaka ve soylular arasında çok tutuldu. Kendisi usta bir atıcı olan Sultan II. Abdülhamid, 1903’den itibaren askerî mekteplerde eskrim dersini mecburî hâle getirdi. Osmanlı ülkesinde alakayla karşılanan bisiklet, zamanla bir spor mevzuu olmuş; 1912’de Fenerbahçe Kulübü, bisiklet yarışları tertiplemişti.
Selim Sırrı Tarcan
Jön Türkler’den Selim Sırrı (Tarcan) adında bir subay, 1908’den sonra Fransa’da jimnastik tahsili görmüştü. Aletsiz İsveç jimnastik usullerinin ateşli bir hayranı idi. Bunun için İsveç’e gitti. Türkiye’ye döndüğünde bu usulün bütün mekteplere tatbikinde mühim rol oynadı. Gerçi Osmanlı mekteplerinde jimnastik dersi, 1868’den itibaren vardır. İsveç jimnastik usulünün kurucusu Ling’e, Fas ziyaretinde gördüğü abdest alan bir Müslümanın hareketlerinin ilham verdiği söylenir...
02.01.2017
.
MENEMEN HÂDİSESİNİN İÇYÜZÜ
Dünden Bugüne
Birkaç meczubun eseri mi, yoksa bir komplo mu olduğu bugün bile bilinemeyen Menemen hâdisesi, sonraki yıllarda din aleyhtarlığı için kullanılan bir slogan olmuştur.
1920’den itibaren Türkiye’nin hayatında söz sahibi olan Halk Partisi, 1925’ten itibaren muhalefeti ve basın hürriyetini ortadan kaldırarak, siyaset, din, kültür ve sosyal hayat üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmıştı. Devletçilik politikası ve yaşanan kıtlıklar, ekonomik sıkıntıları iyice arttırdı. 1929 dünya ekonomik krizi de hükûmeti iyice sıkıştırdı. Gruptaki muhalefet arttı. Kontrolü altındaki memleketlerde vaziyete göre bazen otokrasi, bazen demokrasiyi destekleyen liberal Batı bloku, İsmet İnönü hükûmetini demokrasiye teşvik etti.
Bunun üzerine 1930’da Serbest Fırka adında bir muvâzaa [danışıklı dövüş] partisi kuruldu. CHPden ayrılan birkaç sadık kişi, güya muhalefet yaparak zevahiri kurtaracaktı. Yeni partinin reisi Fethi Okyar, aslında Fransız finans çevrelerinin tanıdığı bir isimdi; bu sayede kredi almak mümkün olabilecekti. Halkın bu partiye teveccühü, hükûmeti endişelendirdi. Reisicumhurun kızkardeşi bile bu partiye âzâ kaydolmuştu. SF’nın, o günlerde yapılan belediye seçimlerinde bütün engellemelere rağmen zafer kazanması, hükûmeti iyice endişelendirdi. Parti reisi Fethi Okyar’ın mitinglerine binlerce kişi katıldı. Bunun üzerine pişman olan hükûmet, SF’yı düşman edindi ve irtica ile suçladı. Reisicumhur yeni partiye 70 milletvekili va’d etmişti; ancak bu sayı 14’te kaldı.
7 kişilik ordu
İşte tam bu sırada küçük bir Ege kasabasında, belediye seçimlerinde SF’nın kazandığı Menemen’de patlak veren bir zabıta vak’ası imdada yetişti: Zabıtlarda kendisini 'mehdi' diye tanıttığı ve esrarkeş biri olduğundan bahsedilen Giritli Mehmet ile Şamdan Mehmet ve Sütçü Mehmet adında üç kişi, Manisa’da toplanıp isyan planı yapıyor. Kendilerine iştirak eden birkaç kişiyle beraber Menemen’e gelerek planlarını tatbike koyuluyor. Hazır bekleyen 70 bin kişiyle Ankara’yı işgal edip; devleti ele geçireceklerdir.
23 Aralık 1930’da belediye meydanında yeşil bayrak asarak, ‘şeriat istiyoruz’ sloganları ile halkı isyana davet ediyorlar. Kasabalılar bu garip gösteriyi seyrederken, jandarma bölük kumandanı, yanında 4 erle gelip bu ‘7 kişilik şeriat ordusu’nun maksadını soruyor; sonra hükûmet konağına çekilerek İzmir’den yardım istiyor. Bu arada emrindeki acemi askerlerle meydana gelen 26 yaşındaki muallim asteğmen Kubilay, sert müdahale edip deliyi tokatlıyor. Asiler de kendisini öldürüyor. Silahsız askerler ise kaçıyor. Asteğmenin başını kesip, bir sopanın ucuna geçiriyorlar.
Birkaç meczubun eseri mi, yoksa dinî cereyanları bastırmak için hükûmetçe tertiplenen bir komplo mu olduğu bugün bile meçhul bulunan bu hâdise, hükûmete istediği fırsatı verdi. Muhalefetten kurtulmasına yaradı. Ömrü 98 gün süren SF’nin birkaç gün önce vuku bulan kapatılışına da mazeret teşkil etti. Bir tasavvuf ehlinin değil, basit bir Müslümanın bile yapamayacağı bu cinayetin faturası dindarlara çıkarıldı. Halbuki nasıl olursa olsun hükûmete isyan etmemek Nakşibendiliğin esas prensiplerindendir. Nitekim ABD’nin Ankara sefiri Grew, ‘Hadisenin gerçekliğinden şüphelenmek için kâfi sebep vardı’ demiştir. Fethi Bey ve Rıza Nur, hadisenin müsebbibinin hükûmet olduğunu söyler.
Hükûmet, esas suçluyu buldu: ‘Cinayet, devrimleri sindiremeyen Nakşilerin işiydi!’ Hemen örfî idare [sıkıyönetim] ilan edildi. Menemen hâdisesinin baş mes’ulü olarak Erenköy’de yaşayan Nakşî şeyhi Erbilli Es’ad Efendi görülmüştür. Asilerden biri vaktiyle 10 gün şeyhin evinde kaldığını söylemişti. Es’ad Hoca’nın Bursa kaplıcalarına gidişinde kendisini karşılayanların çokluğu hükûmeti endişeye düşürmüş; Ankara’dan gidenlere bile yapılmayan tezahüratın, bir hocaya layık görülmesi hiddete yol açmıştır. Menemen hâdisesi, bu nüfuzlu şeyhi bertaraf etmek için bahane olmuş; maznunların da onunla irtibatı araştırılmış ve bir şekilde bulunmuştur.
‘Şeriatçı Yahudi’
Bir ramazan günü, Es’ad Efendi ve vak’ayla alâkası bulunan/bulunmayan yüzlerce kişi memleketin 4 bir yanından tutuklanarak Menemen’e götürüldü. Divan-ı Harb, yani sıkıyönetim mahkemesinin reisi Tuğgeneral Mustafa (Muğlalı) idi. Mahkeme heyeti, 6 Kânunsâni 1931 tarihinde Menemen’e vardı ve Zafer İlkmektebi binasına (şimdi Kubilay İlkokulu) yerleşti. Saat 8’den sonra sokağa çıkmak yasaklandı. Düğün gibi her çeşit cemiyet menolundu. Menemen’e giriş ve çıkışlar izne tâbi kılındı. Mektupların kısa yazılması ve açık olarak postaya verilmesi emrolundu.
Divan-ı Harb, 37 kişiyi idama mahkûm etti; bunlardan 28’i asıldı. İdama mahkûm olan Erbilli Es’ad Efendi, 65 yaşını geçtiği için idamdan kurtulmuş ise de çok geçmeden hastanede vefat etmiştir. Şeriat istediği gerekçesiyle asılanlar arasında Yosef Hayim adında bir Yahudi de vardır. Suçu, isyancılara urgan satmaktır. Davalar aylarca sürdü, çok kişiye hapis ve sürgün cezası verildi.
Akhisar’da talebeleri olan Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de, İstanbul’daki evinden alınıp Menemen’e götürüldü. Dağıstanlı Şeyh Şerafeddin, Bayezid imamı Sâdık ve Kumkapı imamı Rüşdü Efendiler de maznunlar arasında idi. O zamanlar 20 yaşında bir genç olan istikbalin reisülkurrası Hâfız Abdurrahman Gürses de, Erbilli Es’ad Efendi’nin evinde teravih namazı kıldırdığı için Menemen’e getirildi. Abdülhakîm Arvâsî mahkemede, “Sen şeyhmişsin?” sualine karşı şu cevabı vererek beraat etti: “Ben şeyh değilim, o yüce mertebeye lâyık olmaktan uzağım. Yok, şeyhlik, zamanımızda gördüklerimin hâli demekse, ona da tenezzül etmem!”
Menemen halkının hâdiseye kayıtsız kalması, hükûmeti kızdırmış; hatta halkın sürgün edilerek kasabanın haritadan silinmesi bile konuşulmuştur. İdamları müteakip üstlerine çektiği telgrafta ‘vatanî vazifesini muvaffakiyetle yerine getirmekten doğan manevî gurur ile mütehassis’ olduğunu söyleyen Mustafa Muğlalı, 30 Temmuz 1943’te Diyarbakır 3. Ordu Müfettişi iken Van’da 33 köylünün kurşuna dizilmesi hâdisesinden dolayı 1950’de muhakeme olunarak idama çarptırıldı. Temyiz hükmü beklenirken öldü.
09.01.2017
.
CAMİLERDE BALYAN MÜHRÜ
Dünden Bugüne
Boğaziçi’nin zarif câmilerinde namaz kılanların çoğu, bunların, Balyan Ailesi’nden yetişmiş saray mimarları tarafından yapıldığını bilmez.
Kayseri asıllı bir Ermeni ailesi, peş peşe 9 mimar yetiştirmiş; 18 ve 19. asırda İstanbul ve çevresinde saray, cami, kilise, yalı, köşk, kışla, mektep, hastane, kule, sebil, çeşme, bend, tiyatro gibi nice binalara imzasını atmıştır. Bu aile, Avrupaî üslûbu, şark süsleme tarzı ile birleştirerek kendilerine mahsus bir mimari stil meydana getirmiştir. Nesilden nesile aktarılan bilgi müktesebatı ve tecrübe yanında, devamlı kendilerini yenilemeyi ve unutturmamayı becermişlerdir.
Bugün Boğaziçi’nin zarif câmilerinde namaz kılan Müslümanların çoğu, bu câmilerin bir Ermeni mimar tarafından yapıldığını bilmezler. Balyan ailesi, Türk sanat tarihine katkıları yanında; Osmanlılarda farklı sosyal sınıflar arasındaki fırsat eşitliğine ve hâkim sınıf dışındakilerin liyakat sayesinde yükselebildiğine güzel bir misal teşkil eder.
Hem sofra, hem mektep
Ailenin bilinen en eski ustası Meremetçi Bali Kalfa, Kayseri’nin Derevenk köyünden, İstanbul’a göçmüş ve burada 1803’te ölmüştür. Bunun oğlu olup babasının adından dolayı Balyan soyadını ilk kullanan Kirkor Usta (1764-1831), Sultan III. Selim’in hususi mimarı oldu. O kadar itibar kazandı ki, şahsi dostluk kurduğu sonraki padişah Sultan II. Mahmud, kendisine ve ailesine vergi muafiyeti, şehir içinde ata binme, çift kürekli kayık kullanma, dâvâları sadrazamlıkta görülme gibi imtiyazlar tanıdı. Ermeni cemaati arasında da tanınıp sevildi. Cemaat içi ihtilafların çözülme mercii oldu.
Kirkor Usta’nın bugün ayakta kalan en meşhur eserleri, her biri aynı zamanda birer mühendislik harikası olan Üsküdar’daki Selimiye Kışlası ve Taksim’deki Valide Su Bendi ile Boğaziçi sahilindeki Nusretiye Câmii’dir. Sofrası, genç mimarların yetiştiği bir mektep hüviyetinde idi. Üsküdar’daki evi yakınında çok sayıda bülbül yetiştirdiği için, bu mıntıkaya Bülbülderesi adı verilmiştir. Kardeşi Senekerim (1768-1833), Bayezid Kulesi’nin mimarıdır.
Kirkor’un oğlu Karabet Amira (1800-1866), saray mimarı oldu. Eniştesi Ohannes ve oğlu Nikoğos ile beraber 1853’te yaptığı Dolmabahçe Sarayı olgunluk eseridir. 30 yıllık meslek hayatında 7 saray, 4 fabrika, 1 kışla, 1, cami, 7 kilise, 2 hastane, 3 mektep, 2 su bendi, 1 sebil ve 1 türbe ile çok sayıda ev yaptı. Eserlerinin çoğu bugün ayaktadır. Fındıklı’da Çifte Saraylar (bugün Mimar Sinan Üniversitesi), Dolmabahçe Câmii, Kuleli Süvari Kışlası, Gümüşsuyu Kışlası (bugün İstanbul Teknik Üniversitesi), Sultan II. Mahmud Türbesi, Harbiye Mektebi (bugün askerî müze), Hereke Kumaş Fabrikası en meşhurlarıdır. Sultan Abdülmecid devrinde, şehrin Galata yakasındaki inkişafında rol oynadı. Avrupa şehirlerindeki gibi simetriyi değil, tabiat ve deniz ile uyumu esas alırdı.
Liyakat esas
Karabet’in oğlu Nikoğos (1825-1858), Paris’te Sainte-Barbe Koleji’nde tahsil gördü. Meşhur Mimar Labouste’un en beğendiği talebesi idi. Saray mimarı oldu. Kısa, fakat verimli ömründe çok eser yaptı. Küçüksu Kasrı, Ortaköy Câmii, Dolmabahçe Saat Kulesi bunların en zariflerindendir. Avrupa’dan getirttiği hocalar vasıtasıyla, talebelerini duvar süsleme ve taş oyma sanatında yetiştirdi. Rahipler yanında halkın da cemaat işlerinde söz sahibi olmasını temin eden Ermeni Cemaati Reorganizasyonu’na öncülük etti.
Karabet’in oğlu Agop (1837-1875), Sainte-Barbe Koleji’ni bitirdi. Babasından sonra saray mimarı oldu. Zarif süslemeleri ve kat kat bahçeleriyle Boğaziçi’nin incisi Beylerbeyi Sarayı (1864) en meşhur eseridir. İstanbul’u ziyaretinde bu sarayda kalan Fransız İmparatoriçesi Eugenie tarafından kabul edilerek hediyelerle taltif edildi. Beylerbeyi Sarayı yapılırken, sabah âyini yüzünden sarayın inşaatı gecikmesin diye, padişah önce Kuzguncuk’taki harap bir kiliseyi tamir ettirdi. Agop Bey, Surp Krikor Lusaroviç adlı bu kilisede sabah âyinine katılır; sonra gecikmeden şantiyeye giderdi. Bu, Osmanlı’ya mahsus şahane bir tolerans misalidir. Edebiyata ve tiyatroya meraklı idi. Ortaköy’deki muhteşem konağında piyesler oynanırdı. Genç ve güzel karısının çocuk doğururken ölmesi üzerine hayata küstü; Paris’e giderek burada vefat etti.
Karabet’in oğlu Simon (1846-1894), usta bir desinatör idi. Babası ve ağabeylerinin inşa ettiği eserlerin, duvar ve tavan minyatürlerini yapardı. Ağabeyi Agop ölünce saray mimarı oldu. Maçka Silahhânesi ve Karakolu bunun eseridir.
Çabuk ve Mükemmel
Ailenin en meşhuru, Karabet’in oğlu Sarkis (1831-1899), 12 yaşında Paris’e tahsile gitti; güzel sanatlar mektebini bitirerek İstanbul’a döndü. Selânik ziyaretinde Sultan Mecid’e refakat etti; burada bir gecede inşa ettiği mermer havuz kenarında padişah misafirlerini kabul etti. Mühendislik sahasındaki bazı buluşları dünya çapında şöhret kazandı. Döner buharlı makine ve bölmeli patlamaz kazan, 1862’de Londra Milletlerarası Sanayi Fuarı’nda mükâfat aldı. Nişan ve rütbelerle taltif edildi. Bir yandan sanayi ve ticaretle meşgul oldu. Müteahhit ve müteşebbis olarak, madenler işletti; fabrikalar açtı. Bağdad demir yolu işi kendisine verildi.
İstanbul’un zelzele ve yangın sebebiyle harab olan kısımlarını imar ederek, Sultan Abdülhamid’in itimadını kazandı. 50 kadar eserinden Kandilli Adile Sultan Sarayı (bugün kız lisesi), Yıldız Sarayı köşkleri, Aksaray Vâlide Câmii, Harbiye Nezareti (bugün İstanbul Üniversitesi), Galatasaray Lisesi, Yıldız’daki Hamidiye Câmii ve Hamidiye Saat Kulesi en meşhurlarıdır. Kardeşi Agop ile beraber yürüttüğü inşaatlarda, müşteri münasebetleri ve muhasebe işlerini yürütür; kardeşi proje ve dizayn işine bakardı.
İlk kolektif çalışma usulünü getirdi. 50 kadar inşaatın şantiyelerinde kaliteden taviz vermeden binlerce kişiyi ahenkli ve randımanlı bir şekilde çalıştırdı. Bunların refah seviyesini yukarıda tuttu. Galatasaray Adası diye bilinen Boğaz’ın yegâne adası bunun mülkü idi ve o zaman ismiyle anılırdı. Üzerindeki iki katlı köşkünde, fizik ve kimya laboratuvarı vardı. Mekanik bilgisi sayesinde binaları inanılmaz bir çabuklukla ve birkaç kat ucuza bitirişi, Avrupa’nın hayranlığını kazandı. Paris’te neşredilen Le Monde Illustre gazetesi (1875), Sarkis Bey’i över. Beylerbeyi Sarayı’nı 2 senede; Yıldız Köşkü’nü 6 ayda tamamlandı.
16.01.2017
X
AYŞE TATİLDE: KIBRIS’TA NELER OLDU?
Dünden Bugüne
Akdeniz’in ortasındaki küçük, ama stratejik toprak parçası Kıbrıs, asırlarca herkesin iştahını çekti. 3 asırlık Osmanlı vilâyeti iken, İngilizlerin çöreklendiği ada, o zamandan beridir çözülemeyen bir meseledir.
VIII. asırda bir ara Müslüman Arapların eline geçen Kıbrıs’ta, daha sonra Bizans, Haçlılar ve nihayet Venedik hâkimiyet kurdu. Venediklilerin, Mısır ve Hicaz yolunu tehdit etmesi üzerine, Osmanlılar tarafından 1571’de fethedilen ada, 3 asır sıradan bir Türk eyaleti olarak idare edildi. 1877 Osmanlı-Rus Harbi mağlubiyetinden sonra imzalanan Berlin Antlaşması’nda, Osmanlı hükûmetini desteklemesi mukabilinde, geçici olarak İngiltere’nin idaresine bırakıldı. Adada padişahın hâkimiyeti şeklen devam edecek; Müslüman hâkim ve müftüler İstanbul’dan tayin edilecek; adanın gelirlerinden masraflardan artan kısmı İstanbul’a gönderilecekti. İngilizce, Türkçe ve Rumca resmî dil olacaktı. Mahkemeler, dâvâlının Osmanlı vatandaşı olduğu hâllerde Osmanlı; diğer hâllerde İngiliz kanunlarını tatbik edecekti. Adadaki Rum ve Türklerin sosyal statülerini, cemaat meclisleri yürütecekti.
Korporatif Federasyon
İngiltere’nin adada hâkimiyetini kökleştirmek istemesi, Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında devamlı ihtilaf çıkarttı. İngiltere 1914’te adayı geri vermek yerine ilhak etti. 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile Ankara bunu resmen tanıdı. 1925 yılından, 1960 yılındaki istiklâle kadar Kıbrıs’a İngiliz tacına bağlı bir müstemleke statüsü tatbik olundu. Rum halk, énosis (birleşme) sloganıyla adanın Yunanistan’a verilmesini istiyordu. 1955’de Yunanlı Albay Grivas, EOKA adlı gizli bir teşkilat kurdu. Türkler ise adanın Türkiye’ye geri verilmesini veya bölünmesini istedi.
1959’da, Adnan Menderes hükûmeti, Türkiye’nin Lozan’da bütün haklarından vazgeçtiği ada üzerinde, yeniden söz sahibi olmayı başardı. İngiltere ve Yunanistan ile yapılan müzâkereler neticesinde adada, Lübnan ve Belçika’daki gibi korporatif federasyon esasına dayanan Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk olacaktı. Belediye işleri, asker ve polis sayısı, %70’i Rum; %30’u Türk olan nüfusa göre tanzim ediliyordu. İngiliz hâkimiyetinden itibaren çok sayıda Türk, başka yerlere göç ettiğinden Müslüman nüfus azalmıştı. İngiltere, adada iki askerî üssü elinde tuttu. Piskopos Makarios cumhurbaşkanı; Türk Cemaati Reisi Fazıl Küçük ise yardımcısı oldu.
Adadaki Türkler arasında öteden beri mevcut bulunan Yenilikçi-Gelenekçi bölünmesini Londra da, Ankara da desteklemiştir. Yenilikçilerin lideri Küçük’ün 1942’de söylediği, “Kıbrıs Türkü, İslâm sıfatını kabul ederse, ya anavatan, Kıbrıs’tan; ya Kıbrıs, anavatandan uzaklaşacaktır” sözü istikametinde, yenilikçiler, adada İslam hukukuna, medreselere, Arap alfabesine, Arapça ezana ve müftünün otoritesine karşı çıktı. Müslüman cemaatin reisi sıfatıyla Kıbrıs Müftüsü, sömürge devrinde vâliden sonra adanın protokolde en önde gelen şahsiyeti idi. Müftülük kaldırılınca, Ortodoks Piskoposu kendiliğinden bu mevkiyi almış oldu. Adadaki zengin vakıfların kontrolü de böylece laik otoritelerin eline geçti. Adada şimdi bile bir müftü ve İslâm dini tedrisatı yapan bir mektep yoktur. Bu da dinî hayatı fevkalâde zayıflatmıştır.
Bölünme
Yeni siyasî sistemden hoşnud kalmayan Rumların baskısı üzerine, 1963’te Makarios anayasada değişiklik teklif etti. Türklerin bu Akritas Planı’nı reddi üzerine, adada bazı Rumlar teröre başladı. Hem Yunanistan, hem de Türkiye, gizli milis kuvvetleri yetiştirmeye başladılar. Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran 1959 tarihli Zürih ve Londra Antlaşması’nı tek taraflı olarak geçersiz saydığını ilan etti. Adalı Türklerin yeni lideri avukat Rauf Denktaş, Ankara’yı adaya müdahaleye kışkırttı; ancak ABD başkanı Johnson, Türkiye’yi bu hususta ikaz etti. Ankara’nın diplomatik temasları ve Türk jetlerinin ada üzerindeki uçuşları üzerine hâdiseler duruldu ise de Rumlar arasında Makarios’a muhalefet arttı.
1967’de Yunanistan’da iktidara gelen albaylar cuntası, halkın hamasî hislerini tahrik edip içteki problemleri kamufle maksadıyla Kıbrıs’ı ilhaka kalkıştı. Bunun için, Grivas gizlice geldiği adada darbe yaptı. Makarios Londra’ya kaçtı. Eski EOKA’cı Nikos Sampson cumhurbaşkanı oldu. Darbe, görünüşte Amerika ve İsrail’in lehine; Türkiye ve Rusya’nın aleyhine idi. Bu arada Türklere karşı provokatif katliâmlar başladı. Türkiye, 1959 Zürih ve Londra Antlaşması gereği, İngiltere ve Yunanistan ile beraber, adada kendisine garantörlük tanınan üç devletten biri idi. Londra’nın sessiz kalması üzerine, bu hakkını kullanarak darbeden 5 gün sonra, “Ayşe Tatile Çıktı” parolasıyla, 15 Temmuz 1974’de adaya asker çıkardı.
Adanın Türkiye için stratejik ehemmiyeti olduğunu düşünen Ankara’daki solcu hükûmeti, Kıbrıs’a müdahaleye kışkırtan, biraz da Rusya olmuştur. Ancak Türk askerleri, düzeni sağladıktan sonra adadan geri çekilmedi. Ada, Denktaş ve ekibinin istediği gibi ikiye bölündü. İki halk, yer değiştirmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Amerika, Ankara’ya ambargo koydu. Türkiye ekonomisi çökmeye yüz tuttu. Amerikan aleyhtarı CHP-MSP koalisyonu düştü.
Kanayan yara
İngiltere ve Yunanistan’da hep aynı çizgide olmayan hükûmetler sebebiyle adadan stratejik istifadesi bazen tehlikeye düşen Washington, zamanla Türkiye’nin Kıbrıs’ta kalışını âdeta destekledi. Bu, adanın tam karşısındaki İsrail’in de avantajına idi. Makarios’un Sovyet Rusya ile yakınlık kurması, dolayısıyla Rusya’nın Akdeniz’e, hem de İsrail’in tam karşısına çöreklenmesi, ne Amerika’nın, ne de İsrail’in işine gelirdi. Mamafih Rusya bile, adada Türkiye’nin varlığını ehven gördü. Böylece çözülemez bir Kıbrıs meselesi ortaya çıktı.
Adanın kuzeyinde, kimsenin tanımadığı, Türkiye tarafından beslenen güdümlü bir devletçik kuruldu. Türkler için, dünyadan tecrit edilmiş; millî geliri Rumların hayli altında, ümitsiz bir hayat başladı. Türkiye’nin adadaki tek yatırımı kumarhaneler oldu. Rumlar, meşru devletin devamı iddiasıyla, güneyde Türklere ait mülkiyet haklarına dokunmadığı hâlde; kuzeyde Rumlara ait mülkler, kuzeyin yeni politik aktörleri tarafından dağıtıldı. Denktaş’ın telaffuzuna bile dayanamadığı mülkiyet meselesi sebebiyle, Türkiye her sene Rumlara yüklü tazminatlar ödemektedir. Hülâsaten bu iş, Kıbrıs meselesinden geçinen mutlu bir azınlık dışında kimseye bir hayır getirmemiştir.
23.01.2017
.ESKİ DOSTLAR yahut MUHALİFLERİN TASFİYESİ
Dünden Bugüne
Cumhuriyetin ilanı, vaktiyle M. Kemal Paşa’ya biat etmiş gözüken arkadaşlarını endişelendirdi. Cumhuriyetin ilk muhalefet macerası böyle başladı.
Cihan Harbi mağlubiyetinin ardından, yeni padişah Sultan Vahideddin, Anadolu halkının mahalli mukavemet hareketlerini bir elde toplayıp, ileride imzalanacak sulh müzakerelerinde koz olarak ileri sürmeyi ve daha iyi şartlarda antlaşma yapmayı umuyordu. Bu sebeple yaveri M. Kemal Paşa’yı fevkalade salahiyetli ordu müfettişi olarak Anadolu’ya gönderdi. Bu vazifelendirmenin en mühim sebebi, müfettişin gençliğinden beri kendisini adadığı İttihatçılardan yolunu ayırmış göstermesiydi. Halk, padişahın adamı olarak gördüğü bu müfettişin etrafında toplandı. Ankara’da İstanbul’a alternatif bir hükûmet kuruldu.
Talat Paşa’nın adamı
Eski İttihatçılardan çoğu bu harekete iştirak etti. İttihat ve Terakki, Anadolu’da teşkilatlanma imkânı bulan yegâne parti olduğu için, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, nihayet bunun yerine kurulan Halk Fırkası, âdeta bu partinin devamı idi.
İttihatçıların reisi Talat Paşa, tekrar dönmek üzere memleketi terk ederken, Kara Kemal ve Kara Vasıf’a gizli bir cemiyet kurmaları talimatını verdi. Karakol Cemiyeti, siyasi işleri yürütmek üzere M. Kemal Paşa’yı; cephe işlerini yürütmek üzere ise İsmet Bey’i uygun gördü. M. Kemal Paşa kabul etti; İsmet Bey kabul etmedi ise de ikna edilerek birkaç ay sonra Anadolu’ya geçti. M. Kemal, bir yandan padişahı oyalarken, öte yandan Karakol Cemiyeti’nden talimat almaktaydı.
Bazılarının M. Kemal’e soğuk bakması üzerine, Talat Paşa Berlin’den mesaj gönderip, adamlarına ‘Bundan böyle Başkumandanınız Mustafa Kemal Paşadır. Onun açtığı bayrak altında birleşiniz’ talimatını verdi. İngilizler de, İttihatçıların ileri gelenlerini toplayıp Malta’ya sürerek M. Kemal Paşa’nın elini güçlendirdiler. Zaten 1907’de girdiği İTC içinde, Enver Paşa ile zıt düşen M. Kemal’i, hep Talat Paşa tutmuştur.
Buna rağmen gözler yine de Enver Paşa’daydı. İmparatorluğu hayalleri uğruna felaketten felakete sürüklemiş bu maceraperest, Rusya’da tetikte bekliyordu. Anadolu’da zafer kazanılır kazanılmaz, gelip devletin başına geçmeyi umuyordu. Buna mukabil Kemal Paşa’nın hiç popülaritesi yoktu. Gazetecilerin o günlerde dillendirdiği ‘Anafarta Kahramanlığı’ bile fazla sükse doğurmamıştı. Talat, Cemal ve Enver Paşa’nın, birer Ermeni fedaiye öldürtülmesiyle, önü tamamen açılmış oldu.
Sarıksız Muhafazakârlar
Biat etmeyen İttihatçıların bir kısmı 1923 seçimlerinde, bir kısmı da 150’liklere sokulup sürülerek tasfiye edildi. Saltanatın ve Lozan’ın ardından, cumhuriyetini ilanı ile M. Kemal Paşa’nın otoriter liderliğini pekiştirmesi, vaktiyle kendisine biat etmiş gözüken eski yakın arkadaşlarını endişeye sevk etti. Bunlar umumiyetle liberal ve demokrat göründükleri için, memleketin diktatörlüğe gidişinden rahatsızdı. Mecliste, 1920’den beri zaten İkinci Grup adıyla zayıf bir muhalefet vardı. Şu halde muhalefeti sıkılaştırmalıydı.
Halk Fırkası’dan ayrılan 22 mebus, 17.XI.1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Eski İttihatçı ve Ankara hareketinin lider kadrosunu teşkil eden 5 kişiden M. Kemal hariç hepsi, yani Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Fethi Okyar, Ali Fuad Cebesoy, partinin kurucularıdır. Cafer Tayyar Paşa, Adnan Adıvar, Hüseyin Avni Ulaş, İsmail Canpolat da partidedir.
TCF, merkeziyetçilik ve radikalliğe uzak, liberal bir parti olduğu halde, Sarıksız Muhafazakârlar diye anılmıştır. Esas maksadı, reisicumhur ve ekibini bir şekilde bertaraf etmekti. Bunu farkeden M. Kemal Paşa, çok kızmış; yeni partinin cumhuriyete bağlılığının sahte ve gerici olduğunu söylemiştir. Halbuki hepsi saltanat düşmanı; cumhuriyetçi ve inkılapçıdır. Yalnızca programında, ‘Parti, dinî fikir ve inançlara hürmetkârdır’ yazmaktadır.
Karabekir, Sultan Hamid’i tahttan indirenler arasında yer almış; 1919’da hükümetin emrini dinlemeyerek, ordusuyla beraber M. Kemal Paşa’ya tâbi olmuştu. Nutuk’un antitezi olan hatıralarında, kendisini muhafazakâr olarak lanse ederse de, modern bir inkılapçıdır. Atatürk’e muhalefeti de, iktidar mücadelesidir. İnönü ile beraber Ankara hareketinin iki esaslı rüknü olup, 1938’den sonra sadık dostu İnönü, itibarını iade etmiştir. Atatürk’ü, Atatürk yapan, bir cihetle, Karabekir ve İnönü olmuştur.
Son çare
Yeni parti, 13.II.1925’te çıkan Şeyh Said İsyanı’nın günah keçisi oldu. Karabekir’e derhal partiyi dağıtması emredildi; ama dinlemedi. Bunun üzerine İstiklal Mahkemesi, isyanı kışkırtmak suçundan, parti mensuplarına ve partiyi destekleyen gazetecilere hiçbir delil olmadığı halde mahkûmiyetler verdi. Parti, 3.VI.1925’te kapatıldı. Parti kurmak yasaklandı; basın hürriyeti kaldırıldı. Böylece demokratikleşme yolunda büyük bir fırsat kaçırılmış; memleket koyu bir diktatörlüğün eline düşmüştür.
İkinci Grup veya TCF, varlığını Gazi’ye borçlu; baştan beri ikinciliğe razı olmuş; tayin edilmiş bir meclise rıza göstermiş çaresiz bir kitleydi. Ustaca bir propaganda, zafer ile reisicumhurun şahsiyetini aynileştirmişti. Ordu, CHP’ye sadıktı. Bu sebeple Gazi hayatta olduğu müddetçe, tek parti iktidarına son verecek güce sahip değildi. Demokratik yollarla tek parti rejimine son verilemeyeceğini anlayan muhalifler son bir çare düşündü. Ama bu da işe yaramayacak; muhaliflerin kalan kısmı da bu vesileyle tasfiye edilecekti.
30.01.2017
.
İZMİR SUİKASTININ PERDE ARKASI
1924’te kurulan liberal demokrat Terakkiperver Fırka, Şeyh Said İsyanı bahanesiyle kapatıldı. Basın hürriyeti kaldırıldı. Demokratik yollarla tek parti iktidarına son verilemeyeceğini anlayan muhalifler, son bir çare düşündü.
1926’da yurt seyahatine çıkan reisicumhurun, 14 Haziran’da İzmir’e uğraması bekleniyordu. Tam o gün İzmir Valisi Kazım Dirik’ten kendisine suikast tertiplendiğine dair bir telgraf aldı. Eski İttihatçı Lazistan Milletvekili Ziya Hurşid, 4 kişiyle beraber reisicumhuru Kemeraltı’nda öldüreceklerdi. Suikastçıları motoruyla Sakız’a kaçıracak olan Giritli Şevki, hadiseyi ihbar etmişti. Ziya Hurşid ve diğerleri kaldıkları otelde tevkif edildi. Ardından 130 kişi tevkif edilerek sorgulandı.
Bombacı kadın
Hâdise, muhalifleri tepelemek için bulunmaz bir fırsattı. Güya suikast, İttihatçıların, Gazi’yi tasfiye edip yerine geçme planının parçasıydı. Saltanatın kaldırılmasına karşı çıkan tek milletvekili Ziya Hurşid, muhafız alayı kumandanı Topal Osman’ın cinayetlerinden dolayı reisicumhura kin besliyordu. M. Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişinde rolü olan Kara Kemal ve Bandırma Vapuru yolcularından Ayıcı Arif de işin içindeydi. Suikast için Ankara düşünülmüş; ama bu işe elverişli olmadığı için vazgeçilerek, yurt gezisi başlayınca İzmir’de karar kılınmıştı. Ancak reisicumhurun İzmir’e gelişi gecikince, iş ortaya çıktı.
Reisicumhur 16 Haziran’da İzmir’e geldi ve suikast teşebbüsü duyuruldu. Meşhur, ‘Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır’ sözü de burada söylendi. İsviçreli bir gazeteciye verdiği mülâkatta, yıllardır dava arkadaşı olduğu bir kadının bombacı olarak suikasta dâhil olduğunu; fakat ihbarcı olduğu için affedildiğini söyler. Bu röportaj ile valilik raporu birbirine zıttır.
"4 Aliler" Çetesi
Suikast bahanesiyle Terakkiperver Fırka mensuplarının tamamı tevkif edildi. Kara Kemal, Ankara Valisi Abdülkadir, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar yurt dışına kaçtılar. Yunan kumandanı Trikopis’i esir almasıyla meşhur Halid Akmansü, yanlışlıkla tevkiften kurtuldu. İnönü, delilsiz tutuklanan Karabekir’in serbest bırakılmasını isteyince, mahkeme, ‘Gerekirse İsmet Bey’i de asarız’ tehdidini savurdu. Şikâyete çıktığı reisicumhurdan, ‘Mahkemeler müstakildir, karışamam!’ cevabını alınca aklı başına geldi. İstiklal Mahkemelerini öven bir beyanat vererek kendini kurtardı.
Heyetteki Kel Ali, Kılıç Ali, Necip Ali ve Laz Ali’den dolayı ‘4 Aliler’ diye anılan mahkeme, Elhamra Sineması’nda toplandı. 49 kişiyi muhakemeye başladı. Ziya Hurşid, suçunu kabul etti; kendisine cinayete teşebbüsten dolayı ceza verilebileceğini söyledi. Suç ortakları kandırıldıklarını; diğer zanlılar ise suçsuz olduklarını beyan etti. Kel Ali, mahkemede Karabekir ile münakaşaya girişince, davanın siyasi bir dava olduğu anlaşılır korkusuyla, reisicumhur tarafından gizlice ikaz edildi.
Buna rağmen mesele, savcı tarafından bir hükûmet darbesi olarak vasıflandırıldı. 13/VII/1926’da Ziya Hurşid’in de içlerinde olduğu 15 kişiye reisicumhura suikasttan değil, hükûmeti devirmeye teşebbüsten dolayı idam cezası verildi. Motorcu beraat etti; 6500 lira da mükâfat aldı. Bu işi organize eden ve gizli polis olduğu anlaşılan ‘Bombacı Kadın’ Nimet de beraat etti. İdam kararları o gece infaz edildi. Ziya Hurşid’in son sözleri, ‘Hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa, ölmek hayırlıdır’ oldu. Şükrü Bey’in asıldığı ip koptu. Dünyanın her yerinde böyle bir kişinin idam edilmemesi hukuk geleneği iken, 2. kez asılarak işi bitirildi.
Karabekir mahkeme salonuna girdiğinde, oradaki subayların hürmet ve protesto maksadıyla ayağa kalkması, hükûmeti korkuttu. Mahkeme esnasında İzmir semasında uçan tayyareler, ‘Karabekir Suçsuzdur’ yazan kâğıtlar atmıştı. Karabekir, Refet Bele ve Ali Fuad Cebesoy beraat etti. Mahkemede ayağa kalkan subayların tamamı sonradan şarka sürüldü.
Üç şeye pişmanım
İlk perde, böylece tamamlandı. Suikastçılardan sonra, kalan İttihatçıların tasfiyesine girişildi. 2/VIII/1926’da Ankara İstiklal Mahkemeleri, işlerini bitirdi. İçerinde İTC kâtib-i umumisi Midhat Şükrü Bleda, Ermeni tehcirinin mimarı Dr. Nazım, maliye nazırı Cavid, iaşe nazırı Kara Kemal ve gazeteci Hüseyin Cahid Yalçın’ın da içlerinde bulunduğu 60 kadar kişiyi muhakeme etti. Güya İttihatçılar, Kara Kemal liderliğinde tekrar iktidara gelmek üzere teşkilatlanmış; 9 maddelik bir de parti programı tesbit edilmişti.
Kara Kemal, Malta dönüşünde; güçler dengesini iyi hesaplayamadığı için Sarı Paşa dediği M. Kemal’e ortaklık teklif etmişti. Eskiden İaşe Nazırı olduğu için zengin ve tüccarla irtibatlı idi. Bu da Ankara’yı korkutuyordu. Yakalanacağını anlayınca intihar etti.
Ankara hareketine katılmamakla suçlanan Cavid Bey, İttihatçı olduğu için yurt dışına kaçtığını söyledi. Reisicumhurun, yaklaşan seçimlerde eski İttihatçıların tavrının ne olacağını Kara Kemal’den sorması üzerine tertiplenen istişare toplantılarına iştirak ettiğini beyan etti.
Mahkeme 26 Ağustos’ta karar verdi. Cavid, Dr. Nazım, Hilmi ve Nail Beyleri idama; firari Rauf Orbay ve eski İzmir Valisi Rahmi Beyleri de 10 sene kalebentliğe mahkûm etti. Diğerleri kurtuldu. Beraat eden Hüseyin Avni Ulaş’ın, ‘Artık kendi masumluğumdan emin değilim. Hepsi benden namuslu arkadaşlarımı astınız. Bende ne namussuzluk gördünüz de bu şerefi esirgediniz’ dediği meşhurdur. İnfazlar o gece Cebeci’de yapıldı. İpi kopan Filibeli Hilmi, 2. defa asıldı.
Avrupalıların, ‘Türkiye’de rakamlardan anlayan tek adam’ dediği Cavid, Ankara’nın iktisadî merkezi İş Bankası’nın rakibi olan İstanbul merkezli İtibar-ı Millî Bankası’nın reisiydi. İttihatçıların gözünde, M. Kemal’e rakip olabilecek tek kişiydi. Üstelik Sabataycıların da başı pozisyonundaydı. Sabataycılar, artık reisicumhura biate mecbur oldular. Cavid Bey’in asılmaması için Fransız reisicumhurundan, Baron Rothschild’e kadar nice müracaatlar olduysa da hükûmet dinlemedi. Fransa parlamentosu, idamın infazı üzerine, ‘Dünya çapında bir maliyeciyi kaybettik’ diyerek saygı duruşunda bulundu. M. Kemal’in sonradan, ‘Üç şeye pişmanım: Cavid’i astırdığıma; evlendiğime; Ankara’yı başşehir yaptığıma’ dediği söylenir.
06.02.2017.
.
SON HALİFE SÜRGÜN YOLLARINDA
27.02.2017
Dünden Bugüne
Müslümanların son halifesi Abdülmecid Efendi’nin, vatanından sürgüne yollanırken son sözleri “Ben yine bu millete dua edeceğim. Ölsem, mezarımda kemiklerim bu milletin refah ve saadeti için duaya devam edecektir” oldu...
3 Mart 1924’te Ankara meclisi aldığı bir kararla, İslâm tarihinin 13 asırlık müessesesi olan halifeliği kaldırdığını ilan ediyor; ayrıca 6 asırlık Osmanlı hanedanını da 7’sinden 70’ine yurt dışına sürüyordu.
Hanedana 15 gün müddet tanındığı hâlde, daha kanun yürürlüğe girmeden, halifenin bulunduğu Dolmabahçe Sarayı, hemen kordon altına alındı. Telefonları kesildi. Hariçten içeriye girmek ve çıkmak yasaklandı. Vali ve polis müdürü saraya gelerek halifeye memleketi derhal terk etmesi emrini tebliğ etti.
Halife, bu zaman zarfında ailecek hazırlanamayacaklarını söylediyse de, aksi takdirde zorla götürüleceklerine dair üstü kapalı tehditlerle, bunun mümkün olmadığı kendisine anlatıldı. Halife, “Takdir-i hüdâya uymaktan başka ne gelir elden?” diyerek çaresiz boyun eğdi. Aile alelacele hazırlandı. Öyle ki birkaç bavul bile tedarik edilememiş; yanlarında götürmelerine izin verilen hususî eşyalar, yatak çarşaflarından yapılan bohçalara konulmuştu.
Yahudi Müdür
Halife ve ailesi, o gece halkın tezahüratından çekinildiği için Sirkeci yerine, Çatalca’ya götürülüp oradan trene bindirildi. Edirnekapı’ya vardıklarında, gün ağarmaya başlamıştı. Çekmeceler’den sonra yol hayli meşakkatli bir hâl aldı. Bozuk yolda otomobilin çamura saplanmaması için, jandarmalar, yol kenarından büyük taşlar toplayıp yola diziyordu. Ancak bir müddet sonra otomobiller iyice çamura saplanınca, halife ve maiyeti indirilip, çamurlara bata çıka yürütüldüler. Dipçik yememek ve hakaret görmemek için, sabırla yürüyen halife, bu hâle gözyaşları içinde katlandı.
Böylece öğleden sonra Çatalca istasyonuna gelindi. Burada enteresan bir hâdise vuku buldu. İstasyon âmiri, bir Yahudi idi. Habersiz gelen bu yüksek misafirleri, ağırlayacak münasip yer olmadığı için, kendi dairesine aldı. Orada çoluk çocuğu ile hizmette bulunmaya koyuldu. Abdülmecid Efendi teşekkür ettiği zaman da, “Atalarımız İspanyadan sürüldüğü zaman, zât-ı âlilerinin ecdadı, onları yok olmaktan kurtardılar. Size elimizden geldiği kadar hizmet etmek vicdan borcumuzdur” diyerek cevap verdi. Kendisine Müslüman Türk diyenlerin kapı dışarı ettiği halife ve ailesine, bir Yahudi Osmanlı vatandaşının hüsnü kabul göstermesi çok ibretlidir.
Kafilenin bineceği Simplon Ekspresi gece yarısına doğru istasyona geldi. Diğer vagonlardaki yolcular, merakla pencerelerden başlarını uzatıp, bu yüksek misafirleri seyrediyordu. Halife, trene binerken, polis müdürüne dönerek, “Ben yine bu millete dua edeceğim. Ölsem, mezarımda kemiklerim bu milletin refah ve saadeti için duaya devam edecektir” dedi.
Siyaset Yasak!
Halife ve maiyetine, İsviçre vizeli tek yönlü pasaport verilmişti. İsviçre hududuna geldiklerinde, pasaport memuru, İsviçre vizesine rağmen, böyle ehemmiyetli bir şahsiyeti, üstlerine sormadan içeri kabul edemeyeceğini söyledi. Tren, bu sebeple hudutta bir hayli bekletildi. Nihayet Bern’den müsbet cevap geldi ve tren yoluna devam etti. Kafile, 7 Mart’ta Leman Gölü kıyısındaki Territet kasabasına vardı. Burada trenden inildi ve Büyük Alp Oteli’ne yerleşildi. Otel idaresi tarafından kapının yanındaki direklere İsviçre ve Osmanlı bayrakları çekildi.
Çok geçmeden kasaba, gazetecilerle doldu. 9 Mart’ta halife, dünyaca meşhur L’Illustration mecmuasına ayaküstü bir-iki dakikalık bir mülakat vermeyi kabul etti. Halife, milletini çok sevdiğini; iki asırlık geri kalmışlığı, iki senede ortadan kaldırmaya kalkıştıklarını; tabiatın arada bir dinlenen gidişine, milletlerin de ilerleme faaliyetinde uymaları gerektiğini söyledi. Halife, sürgün kararının kalkacağını umduğu için, Ankara hakkında menfi sözler söylemedi. Bu arada dünyanın her tarafından telgraflar yağıyor; dünya Müslümanları, halifeliğin kaldırılmasından duydukları teessürü ifade ediyorlardı.
11 Mart’ta Halife, dünya haber ajanslarının muhabirlerini çağırtarak bir beyanatta bulundu. Ankara’nın kararının yersiz ve yolsuz olduğunu; sadece Türklerin değil, bütün müminlerin müşterek dinî ve tarihî müessesesi olan halifeliğin tek taraflı bir kararla kaldırılamayacağını; halifeyi parlamentodaki halk temsilcilerinin seçtiğini; ahde sadakatsizlik olarak gördüğü bu kararı hükümsüz addettiğini söyledi ve bütün Müslümanları, bir hilâfet şûrâsı toplamaya davet etti. Bu beyanattan 4-5 gün sonra, İsviçre hariciyesi şark şubesi müdürü otele gelerek, beyanatının Türk hükûmetince fena karşılandığını ve İsviçre hükûmetinden halifenin siyasî faaliyetlerine izin verilmemesinin istendiğini bildirdi.
Sembolik Halife
Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülaziz’in oğludur. Öldürülen amcasının yâdigârını çok seven Sultan II. Abdülhamid, kendi çocukları ile beraber büyüttü. 1918’de Sultan Vahîdeddin’in cülûsu üzerine veliahd oldu. Yunan Harbi esnasında Ankara’yı destekledi. Hatta oğlu Ömer Faruk Efendi’yi Ankara’ya gönderdi ise de, telaşa düşen Ankara, binbir zorlukla İnebolu’ya gelen şehzâdeyi yarı yoldan geri gönderdi.
Saltanatın kaldırılması üzerine, Ankara tarafından sembolik olarak halife seçildi. Hânedanın selâmeti için istemeyerek de olsa kabul etti. Kendisine tahsis edilen ve ödenmesi sık sık aksayan düşük bir maaş ile yaşamaya başladı. Cuma selâmlığına çıkmak ve bazı heyetleri kabul etmekten başka işi yoktu. Günlerini kitap okumak ve resim yapmakla geçiriyordu. Halkın kendisini hâlâ devlet reisi olarak görmesi, Ankara’yı; dünya Müslümanlarının teveccühü ise Londra’yı endişelendiriyordu. Gazeteler, aleyhte neşriyat yaparak, şartları hazırladı. Nihayet korkulan oldu.
Bundan sonra olup bitenleri başka bir yazıda ele alalım inşallah...
BİR OSMANLI YÂDİGÂRI DAHA GÖÇTÜ
20.02.2017
Dünden Bugüne
Hânedanın sürgününden kalma son yâdigârlardan biri geçenlerde vefat etti. Sultan Abdülhamid ile Gazi Osman Paşa’nın torunu Bülend Osman Bey’in cenazesi, vasiyeti üzerine Fransa’dan İstanbul’a getirilerek Fatih Câmii avlusuna, dedelerinin yanına gömüldü.
Sultan Abdülhamid’in kızı Naîme Sultan sürgüne çıktığında, oğlu Mehmed Câhid Bey, 25 yaşında yeni evli bir delikanlı idi. Nice’e yerleştiler. İlk günler hazır yemekle geçti. Câhid Bey, annesine, “Bir yere para koymalı. Şimdi paramız var, ama her vakit kalmayacak” dedi. Ama hiçbiri daha evvel çalışmamışlardı. Herkes onları aldattı. Eldeki para gitti. Sonra mücevherleri satmaya başladılar. 1000 franklık elması, 100 franka satabildiler. Çünki hakiki kıymetini bilmiyorlardı. Böylece aile yavaş yavaş düştü.
Komünist bayramı
Câhid Bey bir fabrikaya muhasebeci olarak girdi; zevcesi Levrens Hanım da basit terziliğe başladı. Yegâne oğlu Bülend Osman burada 1930’da doğdu. 1 Mayıs günü doğduğunu; ancak babasının “Komünist bayramında doğulmaz!” diyerek nüfus kütüğüne 2 Mayıs olarak yazdırdığını anlatır; “Fransızlar, 1 Mayıs’ta işçi bayramını kutladıkları zaman, benim doğum günümü kutluyorlar zannederdim” derdi.
Türk olarak yabancı topraklarda yaşamak kolay olmadı. II. Cihan Harbi sıralarında işsiz ve parasız kalan babası Câhid Bey, seyyar satıcılık yaparak jilet satar; soğuk zamanlarda ısınmak için sinemaya gidip, sığınırlardı. Malî sıkıntıya düşünce, bakkallar aileye mal vermez oldu. Bir bakkalın oğlu, Bülend Câhid’in arkadaşı olduğu için, geceleri babasından gizli bir şeyler verir; aile bununla karnını doyururdu.
Bülend Osman, tahsil yapabilmek için araba yıkamak dâhil çok işte çalıştı. Mektep bitince Fransız ordusunda askerlik yaptı. Legion d’Honeur ve Médaille de Mérite nişanları aldı. Michelin şirketine sıradan bir memur olarak girdi; çalışkanlığı, sevimliliği ve kurduğu iyi münasebetler sayesinde idareciliğe kadar yükseldi. Afrika’ya Kongo’ya gönderildi. Burada Kongo isyanı ortasında kaldı. Zar zor Fransa’ya dönebildi. Sonra Michelin’in Afrika temsilcisi oldu. Yıllarca Nijerya’da kaldıktan sonra Uzak Doğu temsilcisi olarak Tayland’a gitti. 1990 senesinde tekâüde ayrıldı. Cengiz (1963) adında bir oğlu ve Selim (1993) adında bir torunu vardır. Yılın ekserisini İstanbul’da geçiren kibar, sempatik ve kültürlü bir beyefendi idi.
Şâibeli kaza!
Şöyle anlattı: “Dedeme ait madalyaları Paris’te bir müzayedede görüp almak istedim. Diğer iştirakçiler bu madalyaların hakkım olduğunu düşünerek müzayedeye girmediler ve böylece bunları almaya muvaffak oldum. İstanbul’a ilk geldiğimde, askerî müzenin dedem Gazi Osman Paşa’ya tahsis edilmiş köşesi beni çok mütehassis etti.”
1952’de hânedanın kadın koluna memlekete dönme izni verilince Câhid Bey İstanbul’a döndü. Bülend Bey dedi ki: “Babam, Sultan Abdülhamid’in Musul ve Kerkük petrollerindeki mirası ile alâkalı çok şey biliyordu. Vesikaları muntazam biriktirmişti. Ancak Türkiye’ye döndükten sonra şaibeli bir trafik kazasında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Elindeki vesikalar da otelinden çalındı. Hiçbir şey kalmamıştı.”
"CÜLÛS KIZIM"
Sultan Hamid, tahta çıktığı sene doğduğu için “Cülûs Kızım” dediği Naîme Sultan’ı çok severdi. Onu 1898’de Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemaleddin Paşa ile evlendirdi. Ablası Zekiye Sultan da damadın ağabeyi Nureddin Paşa ile evliydi. O zamana kadar gelinlerin hep kırmızı gelinlik giymesi âdet iken; hanedandan ilk defa beyaz gelinlik giyen Naîme Sultan oldu. Ama bu renk, ona uğur getirmedi. Damat, babası gibi çıkmadı. Zevcesine hıyanet edince, boşandılar. Padişah, rütbesini aldığı damadını Bursa’ya sürdü.
Naîme Sultan, ikinci defa 1907’de İşkodralı Rıza Paşa’nın oğlu Mahmud Celâleddin Paşa (1874-1940) ile evlendi. Bâbıâli kâtiplerinden yakışıklı bir zât olan Paşa, evvela Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa’nın kerimesi Seniyye Hanım ile evlenmesi kararlaştırılmış iken; uzaktan uzağa beğenip sevdiği Naîme Sultan’a talip oldu. İnce düşünceli Sultan Hamid, hâdiseye çok kızmış ve kızını bir ay huzura kabul etmemişti. Sonra araya girip affını elde ettiler. Avlonyalı Ferid Paşa’nın kızına hediyeler gönderip “O da benim kızım sayılır. Onu ben evlendireceğim” diyerek gönlünü aldı; sonra da Tevfik Sâmi Paşa’nın oğlu Berlin Sefâreti müsteşarı Emin Bey ile evlendirdi.
Hakkıyla sultan
Naîme Sultan, Ortaköy’de babasının kendisine hediye ettiği yalıda otururdu. Yanı başında ablasının yalısı vardı. Çifte Saraylar denen bu iki yalıya sürgünden sonra el konuldu; biri yandı, diğeri yıkıldı. Zekiye Sultan’ınkinin yerinde Lido gazinosu ve benzinlik vardır. Yanındaki boş arsa Naîme Sultan’ın yalısının yeridir.
Naîme Sultan, orta boylu, etine dolgun, kumral, ela gözlü, beyaz tenli, hoş bir hanımdı. Malumatlı idi. Tanıyanlar, bir terbiye âbidesi olarak bütün hâl ve hareketleri ile sultan denmeye hakkıyla layık bulunduğunu söyler. 1912’de İstanbul’a gelen Grace Ellison adında bir İngiliz hanım muharrir, bir Türk dostu vasıtasıyla Naîme Sultan tarafından kabul edilmiş. Sultan’ın zarafetini, cömertliğini, kültürünü, tevâzuunu, sarayının ihtişamını ve burada görüp hayret ettiği şeyleri An Englishwoman in a Turkish Harem adlı eserinde tasvir eder. Bu ziyaret, sultanların sürgünden evvelki ihtişamlı hayatlarını, ne iken ne olduklarını gösteren ibretli bir eserdir.
Toplama kampı
Naîme Sultan, sürgüne çıktığında 48 yaşında idi. Şehzâde Mahmud Şevket Efendi ile evli olan kızı Adile Hanımsultan, Mısır’a gitmişti. Oğlu Câhid Bey ise kendisiyle beraberdi. Ailesi ve sürgünde kendisinden ayrılmayan kalabalık maiyeti ile yaşadığı Nice’de parasız kalınca, 1938’de Tiran’a geçtiler. Arnavut asilzâdesi olan zevcinin Arnavutluk’ta malları vardı. Tam rahat edeceğiz derken, savaş çıkınca, bu mallara hükûmet el koydu. Nice’e döndüler.
Damad Paşa, kemik veremine yakalandı. Sultan, zevcinin tedavisi için dişini tırnağına taktı. Kâh otellerde bulaşıkçılık yaptı; kâh pazarlardan atılmış sebzeleri topladı. Ancak Paşa, 1940 senesinde vefat etti. Zevcini kaybeden Naîme Sultan, bir ümitle, tekrar Arnavutluk’ta Paşa’nın mallarının bulunduğu Buşat’a gitti. Kocasının ailesine ait tamtakır bir evde oturmasına müsaade edildi. Ancak İtalyan ve ardından Alman işgali ile her şey değişti. Naîme Sultan, 1943 senesinde bir Nazi toplama kampına götürüldü. Beraberinde kalfaları da vardı. Genç ve güzel Lârundi Kalfa, burada kendisine saldıran Nazi subayından kurtulmak üzere balkondan atlayarak intihar etti.
Çamur ve pislik içindeki kampta hastalanan Naîme Sultan, 1944 yılında tifodan vefat etti. Kalfaları 3 hanım, Sultan’ın techiz, tekfinini yapıp, kampın yakınındaki bir köyde defnettiler. 20 sene süren sürgün acıları bittiğinde 68 yaşındaydı. Kalfalar, harp bitince, vaktiyle Sultan Hamid’e hizmet etmiş vefakâr Arnavut ailelerin yardımı ile kamptan kurtulabildiler.
SULTAN HAMİD’İN EFSANEVÎ MİRASI
13.02.2017
Dünden Bugüne
Paranın, en büyük güç olduğunu bilen Sultan Hamid, iktisatlı ve rasyonel tasarruflarıyla, büyük bir servet edinmişti. Jön Türkler tarafından yağmalanan bu servetten, padişahın vârisleri mahrum bırakıldı.
Osmanlı Devleti’nde Hazine-i Âmire adındaki devlet hazinesi yanında, padişahın hususî geliri ve servetinden meydana gelen bir de Hazine-i Hâssa adında padişah hazinesi vardır. Sarayın masrafları; padişahın yakın çevresinin maaşları; ecnebi hükümdara giden hediyeler; Mekke ve Medine’ye gönderilen hediyeler; rejim aleyhinde çalıştığı için sürgüne gönderilenlerin maaşları, hep Hazine-i Hâssa’dan karşılanır.
Paranın, zamanın en büyük gücü olduğunu bilen Sultan Hamid, iktisatlı ve rasyonel tasarruflarıyla, bu hazineyi büyütmüş ve zenginleştirmiş; âdeta bir holdinge dönüştürmüştü. Böylece dünyanın en zengin hükümdarlarından biri hâline geldi.
Yağma!
1908’de darbeyle iktidara gelen Jön Türkler, padişahı tahttan indirdikten sonra sarayı yağma edip, saray kadınlarının kulaklarındaki küpeleri bile çekip aldıkları gibi, padişahın Hazine-i Hâssa’daki menkul ve gayrı menkul bütün mallarına da el koydular. Çaldıkları mücevherleri de Avrupa’da sattılar. Mensuplarını cüz’i maaşlara bağladıkları hânedan, giderek fakirleşti.
1918’de tahta çıkan Sultan Vahîdeddin, el konulan malları Hazine-i Hâssa’ya iade etti. Bunun üzerine 1918’de ölen Sultan Hamid’in vârisleri, 1920’de mahkemeye müracaat edip, bir verâset ilâmı çıkartarak babalarının mirasından hâlâ adına kayıtlı bulunanları talep etti. Fakat İstanbul’u işgal altında tutan İngilizler, mahkeme kararının tatbikini engelledi. Zira bu talepler, Musul petrol havalisi ve Filistin gibi İngiliz işgalindeki hassas mıntıkalar için de emsal teşkil edebilirdi.
Cumhuriyet hükûmetleri, bu hususta İngiliz politikasını devam ettirdi; üstelik hânedanı 1924’te topyekûn sürgüne gönderdi. Mallarını bir sene içinde tasfiye etmeleri istendi. Kendilerine verilen birkaç günlük müddet içinde yok pahasına sattılar; ya da güvendiklerini birine vekâlet verdiler. Bu kişilerin çoğu malların üzerine yattı!
Sürgün kanunu, önceki padişahlar adına tapuya kayıtlı gayrı menkullerle, saraylardaki eşyaya da el koyuyordu. Halbuki herkesin malı, vefatlarıyla hemen vârislerine intikal eder. Böylece miras hakkı ellerinden alınarak da insan hakları ihlal edilmiş; üstelik kanun geriye yürütülerek, umumi hukuk prensipleri çiğnenmişti.
Petrol Kokusu
I. Cihan Harbi’nde elden çıkan Osmanlı topraklarında, işgalciler, milletlerarası teâmüllere uyarak, hususî mülklere dokunmadılar. Ama 1909’da Jön Türkler tarafından devletleştirildiği için, hânedana ait gayrı menkullere el koydular. Hânedanın Musul petrol arazisindeki hak taleplerini milletlerarası platforma taşıyıp kazanma ihtimalinden korkuyorlardı.
Yeni rejimin Türkiye’deki mallarını vermesinden ümidi kesen sürgündeki hânedan, Türkiye sınırları dışındaki mallara bel bağladı. Bunun için İngiltere hükûmetine müracaat etti. Dünya çapında hukukçular, hânedanın taleplerinde haklı olduğu cihetinde raporlar hazırladı. Almanya, el koyduğu Kayzer’e ait mülkleri iade etmiş; bazısı için de tazminat ödemişti. Londra, işi mahallî mahkemelere havale etti; bir yandan da bu taleplerin kabul edilmesini el altından engelledi.
1920-1924 arası Fransa Cumhurreisi olan avukat Etienne Millerand, hânedanın vekili sıfatıyla Ankara’ya müracaat ederek, vaktiyle Sultan Hamid’in şahsî mülkü olup, hükûmetçe el konulan mallardan hânedana sembolik bir yer verilmesini istedi. Buna istinaden La Haye Adalet Divanı’nda dava açarak, Türkiye dışındaki arazilerinde hânedanın hak iddia edeceğini bildirdi. Filistin’de 4000 km² arazi ile Musul petrollerindeki padişah hissesi de bunlar arasında idi. Böylece hem sürgündeki hânedan perişan hâlinden bir nebze kurtulacak; petrol sebebiyle bu işten Türkiye de kazanacaktı. Zira hânedan, petrollerdeki hisselerinin çoğunu Türk hükûmetine devretmeyi va’dediyordu. Ancak hânedanın zenginleşmesini asla istemeyen Ankara, talebi derhal reddetti.
Padişahın Tek Vârisi!
Bu arada Sultan Hamid’in eşlerinden sürgüne tâbi olmadığı için Türkiye’de kalanlar, tapuya kocaları adına kayıtlı olup henüz el konulmamış mallardan miras talebinde bulundular. Türk mahkemesi, 1934’te dâvâcıların lehinde karar verdi. Temyiz Mahkemesi de bunu tasdik etti.
Bu arada Atatürk’ün yakın çevresinden Yahudi dişçi Sami Günzberg, hânedan mensuplarının çoğundan vekâlet aldı; vermeyenlerin de imzasını taklit ederek pek çok gayrı menkulü üzerine geçirdi. Müvekkillerini de az bir para ile avuttu. Bu sebeple vaktiyle, “Sultan Hamid’in tek vârisi, Sami Günzberg’dir” şeklinde espri yapılmıştır.
İşin büyüyeceğinden korkan hükûmet müdahale etti; 1949’da Türkiye’deki hânedan mensuplarının, ne Türkiye’de, ne de Türkiye sınırları dışındaki mallardan miras talep edemeyeceği istikametinde kanun çıkarttı. Bu da, hanedana ait mülklerin çokça bulunduğu Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, Kıbrıs gibi ülkelerin elini güçlendirmiş oldu.
İntikam!
Osmanlı ailesinin, eski Osmanlı topraklarındaki malları miras olarak elde etmesi, uzun vâdede Türkiye’nin de işine yarayacak iken; saplantı hâlini almış bir Osmanlı düşmanlığı yüzünden, bir aile, büyüğünden küçüğüne, yokluğa ve sefâlete mahkûm edildi; bir yandan da büyük bir fırsat kaçırıldı.
Hânedanın 1952’de kadın; 1974’de de erkek mensuplarına Türkiye’ye dönüş izni verildi. Ama malları iade edilmedi; tazminat da ödenmedi. Her iki kanun da, 1924 sürgün kanunundaki “padişahlara ait mallar devlete geçmiştir!” hükmünü teyit ediyordu.
Bugün Sultan Hamid soyundan gelenler, demokrasinin getirdiği rahatlıktan da istifade ederek, hâlâ dedelerinin adına kayıtlı kalan malları alabilmek için senelerdir mahkemede uğraşmaktadır. Ancak davanın hukukî değil de, siyasî olduğunu düşünen mahkemeler, karar vermekten çekinmektedir.
..
BİR OSMANLI YÂDİGÂRI DAHA GÖÇTÜ
20.02.2017
Hânedanın sürgününden kalma son yâdigârlardan biri geçenlerde vefat etti. Sultan Abdülhamid ile Gazi Osman Paşa’nın torunu Bülend Osman Bey’in cenazesi, vasiyeti üzerine Fransa’dan İstanbul’a getirilerek Fatih Câmii avlusuna, dedelerinin yanına gömüldü.
Sultan Abdülhamid’in kızı Naîme Sultan sürgüne çıktığında, oğlu Mehmed Câhid Bey, 25 yaşında yeni evli bir delikanlı idi. Nice’e yerleştiler. İlk günler hazır yemekle geçti. Câhid Bey, annesine, “Bir yere para koymalı. Şimdi paramız var, ama her vakit kalmayacak” dedi. Ama hiçbiri daha evvel çalışmamışlardı. Herkes onları aldattı. Eldeki para gitti. Sonra mücevherleri satmaya başladılar. 1000 franklık elması, 100 franka satabildiler. Çünki hakiki kıymetini bilmiyorlardı. Böylece aile yavaş yavaş düştü.
Komünist bayramı
Câhid Bey bir fabrikaya muhasebeci olarak girdi; zevcesi Levrens Hanım da basit terziliğe başladı. Yegâne oğlu Bülend Osman burada 1930’da doğdu. 1 Mayıs günü doğduğunu; ancak babasının “Komünist bayramında doğulmaz!” diyerek nüfus kütüğüne 2 Mayıs olarak yazdırdığını anlatır; “Fransızlar, 1 Mayıs’ta işçi bayramını kutladıkları zaman, benim doğum günümü kutluyorlar zannederdim” derdi.
Türk olarak yabancı topraklarda yaşamak kolay olmadı. II. Cihan Harbi sıralarında işsiz ve parasız kalan babası Câhid Bey, seyyar satıcılık yaparak jilet satar; soğuk zamanlarda ısınmak için sinemaya gidip, sığınırlardı. Malî sıkıntıya düşünce, bakkallar aileye mal vermez oldu. Bir bakkalın oğlu, Bülend Câhid’in arkadaşı olduğu için, geceleri babasından gizli bir şeyler verir; aile bununla karnını doyururdu.
Bülend Osman, tahsil yapabilmek için araba yıkamak dâhil çok işte çalıştı. Mektep bitince Fransız ordusunda askerlik yaptı. Legion d’Honeur ve Médaille de Mérite nişanları aldı. Michelin şirketine sıradan bir memur olarak girdi; çalışkanlığı, sevimliliği ve kurduğu iyi münasebetler sayesinde idareciliğe kadar yükseldi. Afrika’ya Kongo’ya gönderildi. Burada Kongo isyanı ortasında kaldı. Zar zor Fransa’ya dönebildi. Sonra Michelin’in Afrika temsilcisi oldu. Yıllarca Nijerya’da kaldıktan sonra Uzak Doğu temsilcisi olarak Tayland’a gitti. 1990 senesinde tekâüde ayrıldı. Cengiz (1963) adında bir oğlu ve Selim (1993) adında bir torunu vardır. Yılın ekserisini İstanbul’da geçiren kibar, sempatik ve kültürlü bir beyefendi idi.
Şâibeli kaza!
Şöyle anlattı: “Dedeme ait madalyaları Paris’te bir müzayedede görüp almak istedim. Diğer iştirakçiler bu madalyaların hakkım olduğunu düşünerek müzayedeye girmediler ve böylece bunları almaya muvaffak oldum. İstanbul’a ilk geldiğimde, askerî müzenin dedem Gazi Osman Paşa’ya tahsis edilmiş köşesi beni çok mütehassis etti.”
1952’de hânedanın kadın koluna memlekete dönme izni verilince Câhid Bey İstanbul’a döndü. Bülend Bey dedi ki: “Babam, Sultan Abdülhamid’in Musul ve Kerkük petrollerindeki mirası ile alâkalı çok şey biliyordu. Vesikaları muntazam biriktirmişti. Ancak Türkiye’ye döndükten sonra şaibeli bir trafik kazasında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Elindeki vesikalar da otelinden çalındı. Hiçbir şey kalmamıştı.”
"CÜLÛS KIZIM"
Sultan Hamid, tahta çıktığı sene doğduğu için “Cülûs Kızım” dediği Naîme Sultan’ı çok severdi. Onu 1898’de Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemaleddin Paşa ile evlendirdi. Ablası Zekiye Sultan da damadın ağabeyi Nureddin Paşa ile evliydi. O zamana kadar gelinlerin hep kırmızı gelinlik giymesi âdet iken; hanedandan ilk defa beyaz gelinlik giyen Naîme Sultan oldu. Ama bu renk, ona uğur getirmedi. Damat, babası gibi çıkmadı. Zevcesine hıyanet edince, boşandılar. Padişah, rütbesini aldığı damadını Bursa’ya sürdü.
Naîme Sultan, ikinci defa 1907’de İşkodralı Rıza Paşa’nın oğlu Mahmud Celâleddin Paşa (1874-1940) ile evlendi. Bâbıâli kâtiplerinden yakışıklı bir zât olan Paşa, evvela Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa’nın kerimesi Seniyye Hanım ile evlenmesi kararlaştırılmış iken; uzaktan uzağa beğenip sevdiği Naîme Sultan’a talip oldu. İnce düşünceli Sultan Hamid, hâdiseye çok kızmış ve kızını bir ay huzura kabul etmemişti. Sonra araya girip affını elde ettiler. Avlonyalı Ferid Paşa’nın kızına hediyeler gönderip “O da benim kızım sayılır. Onu ben evlendireceğim” diyerek gönlünü aldı; sonra da Tevfik Sâmi Paşa’nın oğlu Berlin Sefâreti müsteşarı Emin Bey ile evlendirdi.
Hakkıyla sultan
Naîme Sultan, Ortaköy’de babasının kendisine hediye ettiği yalıda otururdu. Yanı başında ablasının yalısı vardı. Çifte Saraylar denen bu iki yalıya sürgünden sonra el konuldu; biri yandı, diğeri yıkıldı. Zekiye Sultan’ınkinin yerinde Lido gazinosu ve benzinlik vardır. Yanındaki boş arsa Naîme Sultan’ın yalısının yeridir.
Naîme Sultan, orta boylu, etine dolgun, kumral, ela gözlü, beyaz tenli, hoş bir hanımdı. Malumatlı idi. Tanıyanlar, bir terbiye âbidesi olarak bütün hâl ve hareketleri ile sultan denmeye hakkıyla layık bulunduğunu söyler. 1912’de İstanbul’a gelen Grace Ellison adında bir İngiliz hanım muharrir, bir Türk dostu vasıtasıyla Naîme Sultan tarafından kabul edilmiş. Sultan’ın zarafetini, cömertliğini, kültürünü, tevâzuunu, sarayının ihtişamını ve burada görüp hayret ettiği şeyleri An Englishwoman in a Turkish Harem adlı eserinde tasvir eder. Bu ziyaret, sultanların sürgünden evvelki ihtişamlı hayatlarını, ne iken ne olduklarını gösteren ibretli bir eserdir.
Toplama kampı
Naîme Sultan, sürgüne çıktığında 48 yaşında idi. Şehzâde Mahmud Şevket Efendi ile evli olan kızı Adile Hanımsultan, Mısır’a gitmişti. Oğlu Câhid Bey ise kendisiyle beraberdi. Ailesi ve sürgünde kendisinden ayrılmayan kalabalık maiyeti ile yaşadığı Nice’de parasız kalınca, 1938’de Tiran’a geçtiler. Arnavut asilzâdesi olan zevcinin Arnavutluk’ta malları vardı. Tam rahat edeceğiz derken, savaş çıkınca, bu mallara hükûmet el koydu. Nice’e döndüler.
Damad Paşa, kemik veremine yakalandı. Sultan, zevcinin tedavisi için dişini tırnağına taktı. Kâh otellerde bulaşıkçılık yaptı; kâh pazarlardan atılmış sebzeleri topladı. Ancak Paşa, 1940 senesinde vefat etti. Zevcini kaybeden Naîme Sultan, bir ümitle, tekrar Arnavutluk’ta Paşa’nın mallarının bulunduğu Buşat’a gitti. Kocasının ailesine ait tamtakır bir evde oturmasına müsaade edildi. Ancak İtalyan ve ardından Alman işgali ile her şey değişti. Naîme Sultan, 1943 senesinde bir Nazi toplama kampına götürüldü. Beraberinde kalfaları da vardı. Genç ve güzel Lârundi Kalfa, burada kendisine saldıran Nazi subayından kurtulmak üzere balkondan atlayarak intihar etti.
Çamur ve pislik içindeki kampta hastalanan Naîme Sultan, 1944 yılında tifodan vefat etti. Kalfaları 3 hanım, Sultan’ın techiz, tekfinini yapıp, kampın yakınındaki bir köyde defnettiler. 20 sene süren sürgün acıları bittiğinde 68 yaşındaydı. Kalfalar, harp bitince, vaktiyle Sultan Hamid’e hizmet etmiş vefakâr Arnavut ailelerin yardımı ile kamptan kurtulabildiler.
SON HALİFE SÜRGÜN YOLLARINDA
27.02.2017
Müslümanların son halifesi Abdülmecid Efendi’nin, vatanından sürgüne yollanırken son sözleri “Ben yine bu millete dua edeceğim. Ölsem, mezarımda kemiklerim bu milletin refah ve saadeti için duaya devam edecektir” oldu...
3 Mart 1924’te Ankara meclisi aldığı bir kararla, İslâm tarihinin 13 asırlık müessesesi olan halifeliği kaldırdığını ilan ediyor; ayrıca 6 asırlık Osmanlı hanedanını da 7’sinden 70’ine yurt dışına sürüyordu.
Hanedana 15 gün müddet tanındığı hâlde, daha kanun yürürlüğe girmeden, halifenin bulunduğu Dolmabahçe Sarayı, hemen kordon altına alındı. Telefonları kesildi. Hariçten içeriye girmek ve çıkmak yasaklandı. Vali ve polis müdürü saraya gelerek halifeye memleketi derhal terk etmesi emrini tebliğ etti.
Halife, bu zaman zarfında ailecek hazırlanamayacaklarını söylediyse de, aksi takdirde zorla götürüleceklerine dair üstü kapalı tehditlerle, bunun mümkün olmadığı kendisine anlatıldı. Halife, “Takdir-i hüdâya uymaktan başka ne gelir elden?” diyerek çaresiz boyun eğdi. Aile alelacele hazırlandı. Öyle ki birkaç bavul bile tedarik edilememiş; yanlarında götürmelerine izin verilen hususî eşyalar, yatak çarşaflarından yapılan bohçalara konulmuştu.
Yahudi Müdür
Halife ve ailesi, o gece halkın tezahüratından çekinildiği için Sirkeci yerine, Çatalca’ya götürülüp oradan trene bindirildi. Edirnekapı’ya vardıklarında, gün ağarmaya başlamıştı. Çekmeceler’den sonra yol hayli meşakkatli bir hâl aldı. Bozuk yolda otomobilin çamura saplanmaması için, jandarmalar, yol kenarından büyük taşlar toplayıp yola diziyordu. Ancak bir müddet sonra otomobiller iyice çamura saplanınca, halife ve maiyeti indirilip, çamurlara bata çıka yürütüldüler. Dipçik yememek ve hakaret görmemek için, sabırla yürüyen halife, bu hâle gözyaşları içinde katlandı.
Böylece öğleden sonra Çatalca istasyonuna gelindi. Burada enteresan bir hâdise vuku buldu. İstasyon âmiri, bir Yahudi idi. Habersiz gelen bu yüksek misafirleri, ağırlayacak münasip yer olmadığı için, kendi dairesine aldı. Orada çoluk çocuğu ile hizmette bulunmaya koyuldu. Abdülmecid Efendi teşekkür ettiği zaman da, “Atalarımız İspanyadan sürüldüğü zaman, zât-ı âlilerinin ecdadı, onları yok olmaktan kurtardılar. Size elimizden geldiği kadar hizmet etmek vicdan borcumuzdur” diyerek cevap verdi. Kendisine Müslüman Türk diyenlerin kapı dışarı ettiği halife ve ailesine, bir Yahudi Osmanlı vatandaşının hüsnü kabul göstermesi çok ibretlidir.
Kafilenin bineceği Simplon Ekspresi gece yarısına doğru istasyona geldi. Diğer vagonlardaki yolcular, merakla pencerelerden başlarını uzatıp, bu yüksek misafirleri seyrediyordu. Halife, trene binerken, polis müdürüne dönerek, “Ben yine bu millete dua edeceğim. Ölsem, mezarımda kemiklerim bu milletin refah ve saadeti için duaya devam edecektir” dedi.
Siyaset Yasak!
Halife ve maiyetine, İsviçre vizeli tek yönlü pasaport verilmişti. İsviçre hududuna geldiklerinde, pasaport memuru, İsviçre vizesine rağmen, böyle ehemmiyetli bir şahsiyeti, üstlerine sormadan içeri kabul edemeyeceğini söyledi. Tren, bu sebeple hudutta bir hayli bekletildi. Nihayet Bern’den müsbet cevap geldi ve tren yoluna devam etti. Kafile, 7 Mart’ta Leman Gölü kıyısındaki Territet kasabasına vardı. Burada trenden inildi ve Büyük Alp Oteli’ne yerleşildi. Otel idaresi tarafından kapının yanındaki direklere İsviçre ve Osmanlı bayrakları çekildi.
Çok geçmeden kasaba, gazetecilerle doldu. 9 Mart’ta halife, dünyaca meşhur L’Illustration mecmuasına ayaküstü bir-iki dakikalık bir mülakat vermeyi kabul etti. Halife, milletini çok sevdiğini; iki asırlık geri kalmışlığı, iki senede ortadan kaldırmaya kalkıştıklarını; tabiatın arada bir dinlenen gidişine, milletlerin de ilerleme faaliyetinde uymaları gerektiğini söyledi. Halife, sürgün kararının kalkacağını umduğu için, Ankara hakkında menfi sözler söylemedi. Bu arada dünyanın her tarafından telgraflar yağıyor; dünya Müslümanları, halifeliğin kaldırılmasından duydukları teessürü ifade ediyorlardı.
11 Mart’ta Halife, dünya haber ajanslarının muhabirlerini çağırtarak bir beyanatta bulundu. Ankara’nın kararının yersiz ve yolsuz olduğunu; sadece Türklerin değil, bütün müminlerin müşterek dinî ve tarihî müessesesi olan halifeliğin tek taraflı bir kararla kaldırılamayacağını; halifeyi parlamentodaki halk temsilcilerinin seçtiğini; ahde sadakatsizlik olarak gördüğü bu kararı hükümsüz addettiğini söyledi ve bütün Müslümanları, bir hilâfet şûrâsı toplamaya davet etti. Bu beyanattan 4-5 gün sonra, İsviçre hariciyesi şark şubesi müdürü otele gelerek, beyanatının Türk hükûmetince fena karşılandığını ve İsviçre hükûmetinden halifenin siyasî faaliyetlerine izin verilmemesinin istendiğini bildirdi.
Sembolik Halife
Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülaziz’in oğludur. Öldürülen amcasının yâdigârını çok seven Sultan II. Abdülhamid, kendi çocukları ile beraber büyüttü. 1918’de Sultan Vahîdeddin’in cülûsu üzerine veliahd oldu. Yunan Harbi esnasında Ankara’yı destekledi. Hatta oğlu Ömer Faruk Efendi’yi Ankara’ya gönderdi ise de, telaşa düşen Ankara, binbir zorlukla İnebolu’ya gelen şehzâdeyi yarı yoldan geri gönderdi.
Saltanatın kaldırılması üzerine, Ankara tarafından sembolik olarak halife seçildi. Hânedanın selâmeti için istemeyerek de olsa kabul etti. Kendisine tahsis edilen ve ödenmesi sık sık aksayan düşük bir maaş ile yaşamaya başladı. Cuma selâmlığına çıkmak ve bazı heyetleri kabul etmekten başka işi yoktu. Günlerini kitap okumak ve resim yapmakla geçiriyordu. Halkın kendisini hâlâ devlet reisi olarak görmesi, Ankara’yı; dünya Müslümanlarının teveccühü ise Londra’yı endişelendiriyordu. Gazeteler, aleyhte neşriyat yaparak, şartları hazırladı. Nihayet korkulan oldu.
Bundan sonra olup bitenleri başka bir yazıda ele alalım inşallah...
SON HALİFE GURBET YURDUNDA
06.03.2017
“Kim derdi ki, Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin torunları, çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler...” Son halife Abdülmecid Efendi, sürgünde böyle haykırıyordu...
Halifeliğin kaldırılmasıyla yurt dışına sürülen Müslümanların 102. ve son halifesi Abdülmecid Efendi, ailesiyle İsviçre’ye gelmişti. Ancak bir müddet sonra can derdine düştüler. Zira kaldıkları otelin masrafı haftada yüz sterlini aşıyordu. Sürgün edilirken eline 2000 lira verilmişti. Bu, birkaç hafta yetti. Halife ve ailesinin az bir zaman sonra beş parasız kalacağı muhakkaktı. Buna bir çare bulmak lâzımdı. Halife'nin kâtibi Salih Keramet Bey, Müslüman devlet sefirleri ile görüşmek üzere Paris’e gönderildi; ama bir netice elde edemedi.
Merhamet Oku
Bu arada gazete ve mecmualarda halifenin vaziyetine dair yazılar çıkıyordu. Bunlardan birini okuyarak, ailenin feci hâlini öğrenen Mısırlı Prens Ömer Tosun Paşa, derhal Halife'ye bir miktar para gönderdi. Halife, bu paranın yarısını bankaya yatırdı; geri kalanını ise hânedandan muhtaç olanlara gönderdi. 10 Temmuz’da Haydarabad Nizâmı Halife'ye ayda 300 sterlinlik bir tahsisat bağladı. Bütün bu paralar İngiltere’nin kontrol ve limitine tâbi idi.
Halife, daha ucuz ve havası mutedil olan Güney Fransa’da Nice’e nakledildi. Hükûmet, Halife'ye hiçbir suretle siyasetle meşgul olmamak üzere sened imzalatarak izin verdi. Emperyalist siyasetleri sebebiyle İngilizlerden; Osmanlı Devleti’nin başına açtıkları iş yüzünden de Almanlardan hoşlanmayan Halife, Fransızlara karşı bitaraf dururdu.
Çifte Düğün
Halife, burada kendisini tamamen ibâdete verdi. Ankara, Halife'yi kontrol etmesi için yakınında Marsilya Konsolosluğu olmasına rağmen Nice’e bir konsolosluk açtı. Halife’nin câmi açılışı vesilesiyle Londra’ya gitme ve Kral'la da görüşme ihtimali işitilince, Ankara, İngiltere hükûmetinin vize vermemesini resmen temin etti. Halife’nin Filistin seyahati de böyle engellendi.
Maiyetin kalabalık, masrafların çok olması; öte yandan hanedandan parasız olanlara para gönderilmesi, maddî sıkıntıya sebep oldu. Tam bu esnada imdada, güzel bir gelinlik kız hâline gelen Dürrişehvar Sultan yetişti. Dünyanın en zengin adamlarından Haydarabad Nizâmı Osman Âsaf Câh, oğullarından büyüğü olan Hidâyet’e Halife’nin 17 yaşındaki kızı Dürrüşehvar Sultan’ı, diğeri Şecâat’a da Sultan V. Murad’ın torunu 16 yaşındaki Nilüfer Hanımsultan’ı istedi.
Damat namzetleri, ne fizik, ne de âdetler bakımından kızların dengi idi. Ama emsalsiz güzellikteki iki kız, ailelerinin iyiliği için kendilerini fedâ ettiler. Dünyanın en eski ve itibarlı Müslüman hânedanlarından biriyle akraba olarak, Nizâm ve ailesi, hem İngiltere, hem de Hindistan nezdinde itibar kazanmış olacaktı. 1931 senesinde, Nice’de evlenen iki Prenses, Hindistan’a gittiler. Ankara, evliliği protesto ettiyse de; Londra, onu yatıştırdı.
Direnişçiler
Abdülmecid Efendi’nin oğlu Ömer Faruk Efendi, kızları Neslişah, Hanzâde ve Neclâ Sultanları, Müslümanlarla evlendirebilmek ümidiyle, 1938’de Mısır’a hicret etti. Artık Melik Fuad ölmüş, yerine hânedana daha sıcak bakan Faruk geçmişti.
Aynı sene Halife de, Paris’e nakledildi. Şimdi yalnızca umumî kütüphaneleri ziyaret etmek üzere evden çıkıyor; bir de cuma namazı vesilesiyle Paris Câmii’ne gidiyordu. Burada sayısı fazla olan Kuzey Afrikalı Müslümanları kendisine çok alâka ve hürmet gösteriyorlardı.
II. Cihan Harbi başlayınca, Nizâm’ın verdiği tahsisat kesildi. 1943 Haziran’ında Gestapo’nun elinden kaçan 7 Fransız mukavemetçi, Halife’nin evine sığındı. Bunları iade etmeyip, her şeyin karneye bağlandığı bir zamanda, yiyeceğini paylaştı.
Son Uyku Medine’de
Almanlar Paris’i terk ederken, 23 Ağustos 1944 sabahı Abdülmecid Efendi kalp sektesinden vefat etti. Arkasında bir miktar da borç bıraktı. Cenazesi, Paris Câmii bodrumuna kondu. Ailesi, vasiyeti gereği kendisini İstanbul’da babası Sultan Abdülaziz’in yanına defnetmek istedi. Kızı Dürrişehvar Sultan, Berar Prensesi sıfatıyla İngiliz diplomatik pasaportuyla Türkiye’ye geldi.
Bu emsalsiz güzellikteki sultanın ziyareti, o zaman gazetelerde büyük sükse yaptı ve saltanat devrini özleyenler hâlâ hayatta olduğu için alâka ile karşılandı. Zamanın ricâli ile görüşen Dürrişehvar Sultan, müsbet netice elde edemedi ise de, vazgeçmedi.
Halife'nin vefatından 6 sene sonra, 1950’de Demokrat Parti iktidarı kurulunca, yeni bir ümit doğdu. Başvekil Adnan Menderes’in tavsiyesiyle Dürrişehvar Sultan, Meclis Dilekçe Komisyonu'na müracaat etti. İtiraz gelmediği takdirde talebi kabul edilmiş sayılacaktı. Ancak emekli bir amiralin itirazı üzerine talep reddedildi.
Aile hayal kırıklığı içinde, cenazeyi Medine-i Münevvere’ye götürüp 30 Mart 1954 tarihinde akşam alacakaranlıkta Cennetü’l-Bakî’ye defnetti. Vehhabî inanışına göre kabir yaptırmak câiz olmadığı için, son halifenin mezarı da bugün belli değildir.
Usta Hattat
Abdülmecid Efendi, sarışın, mavi gözlü ve yakışıklı idi. Babası gibi gövdesi, bacaklarına nisbeten daha uzun olduğu için heybetli görünürdü. Kültürlü, mütevazı, nazik ve sempatik idi. Arapça ve Farsça’dan başka, iyi Fransızca, biraz Almanca ve İngilizce bilirdi. Geride 300 kadar yağlıboya tablo ve bir hayli eskiz bırakmıştır. Bunların bazısı dünya müzelerindedir. Usta bir hattattı.
İttihatçılardan çekindiği için olacak, popüler ve modern bir intiba uyandırmaya çalışır; herkese kendisini sevdirmek uğruna bazen mübalağalı davranırdı. Cemiyete rahatça girer çıkar; halka karışmakta beis görmezdi. Beyoğlu’nda alışveriş yaparken kendisini çok gören olmuştur. Avrupaî kültüre âşinâ olmakla beraber, Şark terbiyesine bağlı idi. Dindardı; beş vakit namazını hiçbir zaman bırakmazdı.
Kim derdi ki…
1926’da Nice’de kendisini ziyaret eden Celâleddin Paşa’ya, “Bir gecede, apar topar hânedanımızın 600 yıl hükümran olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki, Fatihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin torunları çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler!” demişti. Paşa “İnşallah memleketinize bir vatandaş gibi dönersiniz” diyecek oldu. “Umar mısınız? Asla! Ölümüzü bile kabul etmeyeceklerdir. Hem baksanıza, hilâfetin değeri, hâlâ yerimize bir kimse düşünmedikleri ile anlaşılıyor. Belki de Osmanlı hânedanından sonra bu makama oturmaya kimse cesaret edemeyecektir” dedi.
KEDİYİ SEVMEK İMANDANDIR...
13.03.2017
Kedi, nankör; köpek, sâdık bilinir. Ama ârifler öyle söylemiyor. Kedilerin bambaşka bir dünyası vardır.
İstanbul’un köpekleri kadar kedileri de meşhurdur. Şimdi mahallelinin yeni meşgalesi, sokaktaki kedileri yemlemek olmuş. Bu muayyen zevat sokağa çıkınca; seferberlik ilan edilmiş gibi mahallenin bütün kedileri etraflarında toplanıp ağızlarını açıyorlar. Artık fare tutmak şöyle dursun, çöp karıştırdıkları bile yok.
Evin Çocuğu
Fareler, eski ahşap evlerin istenmeyen sakini ise, kediler de onların can düşmanıydı. Kedisiz ev düşünülemezdi. Her kedi fare tutamaz; avcı kedi olmak lazımdır. Olmayanları, ustasına verirler, bir müddet içinde avcılığa alıştırır. ‘Sıçan tutamaz, ekmek yutamaz, ne de yaramaz, benekli kedim’ diye tekerleme bile vardır.
Kedi sadece fare tutsun diye değil, çocuklara ve yaşlılara arkadaş diye de beslenirdi. Hele eşten dosttan vefa görmeyen, çoluk çocuğu olmayan, olsa da bunlardan alâka bulamayanlar, muhabbet ve merhametini kedilere verirler. Vatanından sürülüp Beyrut’ta yalnız yaşayan Şehzâde Şerefeddin Efendi’nin vefatını, komşulara haber veren, can yoldaşı kedisi olmuştu.
Her evin kedisi, âdetâ çocuğu gibiydi. Hatta çocuğa fazla alâka gösterseler, kıskanırdı. Eskiden beri onlarca, yüzlerce sokak kedisine bakan, onları besleyen insanlar olmuştur. Nedense hikâyelerdeki cinler de hep kedi kılığına girerdi.
Kediler zeki hayvanlar, hisleri kuvvetli. Kilometrelerce uzağa gitseler, evlerini bulabilirler. Kedi nankör; köpek sâdık bilinir. Halbuki ârifler, halka eyvallahı olmayıp, rızkını Allah’tan bildiği için kediyi makbul tutar; kim olursa olsun sahibine yaltaklık etmeyi şiar edinen köpeği makbul tutmazlar. Dinde, kedinin idrarı bile elbisede necis değildir. Ama köpeğin salyası bile kirlidir; üstelik Şâfiî’de, biri topraklı suyla olmak üzere 7 defa yıkanmalıdır.
"Pisili Sultan"
Hazret-i Peygamber’den ‘Kedi sevgisi imandandır’ sözü nakledilir. Uhud seferinde önlerine yavrusunu emziren siyah-beyaz bir Habeş kedisi çıkınca, askerin güzergâhını değiştirmiş; dönüşte de bu kediyi sahiplenerek Muezza adını vermişti. Bir gün yanından geçen kedinin içmesi için su kabını hafifçe eğmiştir.
Ebu Hüreyre’yi koltuğunun altında küçük bir kedi ile görünce, kedicik babası manasına gelen bu lakabı takmıştı. Hatta halk arasında anlatılır ki, zarar vermek üzere olan bir yılanı boğduğu için Resulullah aleyhisselâm kedinin sırtını okşamış; onun için kediler sırt üstü değil, dört ayağı üzerine düşerler.
Mevlânâ’nın halifelerinden kedi sevgisiyle meşhur Pir Esad’ın lakabı "Pisili Sultan" idi; çok sevdiği kedisi de ayak ucuna gömülmüştür. Anlatırlar ki, evliyanın büyüklerinden Ahmed Rufâî hazretleri otururken, kedisi gelmiş; eteğine uzanıp ve uyumuş. Cuma vakti erişmiş. Hazret kediyi uyandırmaya kıyamamış. Eteğini kesmiş, camiye öyle gitmiş. ‘Allah’ın mahlûklarına merhamet edin ki, Allah da size merhamet etsin’ sözü, eskilerin düsturu idi. Kediyi hapsedip ölümüne sebep olan bir kadının Cehennem’e gideceğini Resulullah haber vermiştir.
Ağanın Kedisi
Şam’da Mescidül-Kıtat (Kediler Câmii) adında bir câmi vardır. Kıtat, kediler demektir. Burası, aynı zamanda sokağa atılan kedi yavrularını himaye için kurulmuş bir vakıftır. Câmi kayyımı, yüzlerce kedi yavrusunu vakıftan ciğer getirerek beslediği bir câmidir. Bayezid Kütüphanesi Müdürü İsmail Saib Sencer, yüzlerce kediye bakardı. Bu sebeple Bayezid Kütüphanesi’ne, "Kedili Kütüphane" denirdi.
Kediler de çeşit çeşit. Arslan ve kaplanla aynı cinsten. Bazısının yüzü inanılmaz güzel. Tüylerini okşamak ise, kiminin en büyük zevki... İstanbul hukuk hocalarından İsmet Sungurbey vardı. Fakültenin bahçesinde yüzlerce kediyi beslerdi. Sonradan Hayvan Hakları diye bir de kitap yazdıydı. Kimya fakültesinin Alman asıllı hocalarından Arndt, omuzunda kediyle ders anlatırmış. İstediği yere girip çıkan, dilediği yerde kıvrılıp yatan kedilere; hatta her istediğini yapıp, kimsenin ilişemediği kimselere de ‘Ağanın Kedisi’ derler.
Ağa Efendi
Kediyle başı hoş olmayanlar da vardır. Sultan Mecid’in kedilere alerji duyar, kedi olan yerde bulunmak istemezmiş. Rivayete göre bir sabah Kur’an okurken, bir ara dışarı çıkmış; dönüşte kedinin mushaf sayfalarını didikleyip kirlettiğini görmüş. Bir daha kedilerin yanına uğramamış. Hatta bir seferinde Beykoz Kasrı’na adımı attıklarında, karşılarına bir kedi çıkmış; ‘hemen dönülsün’ emrini vermiş. Fakat oğlu Sultan Hamid, kedileri severdi. Padişahın ‘Ağa Efendi’ isminde beyaz uzun tüylü bir kedisi vardı.
Şimdiki evler maalesef kedi beslemeye elverişli değil. Kedi temiz hayvan, ama bahçeli ev istiyor. Şimdi kediler apartman dairelerinde, hakiki tabiatını unutmuş ve uyuşmuş bir hâlde, ev halkının oyuncağı vazifesini yerine getiriyorlar. Üstelik kısırlaştırmaya din izin vermediği hâlde, sahipleri rahat etsin diye bu ameliyeye de boyun eğiyorlar.
Hikâyeler, fıkralar, menkıbeler de kedisiz olmaz. Nasreddin Hoca’nın getirdiği iki okka eti, kavurma yapıp yiyen hanımı, suçu kedinin üzerine atmış; Hoca’nın da kediyi tartıp iki okka geldiğini görünce, ‘Hanım bu kedi ise et nerede, et ise kedi nerede?’ dediği meşhurdur. Gerçi kedilerin hırsızlığı meşhurdur; ama zavallılar, kaybolan her şeyin suçlusu bilinirler.
VARLIK VERGİSİ FACİASI
20.03.2017
Halkın servetini, devlet elinde toplamayı hedefleyen Varlık Vergisi, Nazilerden ilham almış; yakın tarihin bir yüz karası olarak hatırlanmıştır...
Tek parti rejimleri, servetin şahıslarda toplanmasından hiç hazzetmezler. Bizde de 1915 Ermeni tehciri, 1924’te hanedanın kadın-erkek bütün ferdlerinin sürgün edilmesi, hep bu maksada matuftur. 1930’lar, vapur işletmesinden, şehir suyu şebekesine kadar, şahsî mülkiyetteki şirketlerin, hazinede ne var en yok verilip devletleştirildiği yıllardır. Servet düşmanlığının nerelere vardığını gösteren bir hadise vardır ki, romanlara, filmlere mevzu olmuş; bugün bile aktüalitesini kaybetmemiştir.
Nazi modeli
11 Kasım 1942 tarihinde çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu ile güya bilhassa harb esnasında istifçilik, vurgunculuk, karaborsacılık yoluyla yüksek kazanç sağlayanlar vergilendirilecekti. Hakikatte ise, gayrımüslim vatandaşların servetinin eritilmesi hedeflenmişti. Zira bu sayılan işlerde, 1914’ten beri Jön Türklerin de hatırı sayılır namı yürümüştü. Amme efkârını hazırlamak adına gazeteler durmadan gayrimüslimler aleyhinde vurguncu haberleri yapıyordu.
Kanun, reisicumhur İnönü’nün arzusu ve başbakan Saraçoğlu’nun talimatıyla maliye müsteşarı Esat Tekeli tarafından kaleme alındı. Maliye Bakanı Fuat Ağralı ise başından beri kanuna muhalifti. Mecburi borçlanma şeklinde çıkmasını teklif ettiyse de, bunun yabancılara tatbik edilemeyeceği gerekçesiyle reddedildi.
Nazilerin 1933 senesinde Yahudi mallarını tasfiye için çıkarttığı Nürnberg Kanunu’ndan ilham alan Varlık Vergisi’ni takdir komisyonları keyfince takdir ediyordu. İtiraz yoktu. Mükellefler 4 gruptu: M grubu (Müslümanlar) takdir edilen matrahın (vergiye esas alınan miktarın) %12.5'ini; G grubu (gayrimüslimler) %50'sini; D grubu (dönmeler) %25'ini; E grubu (ecnebiler) %12.5'ini ödemekle mükellefti. Çiftçiler de %5 ödeyeceklerdi.
Kesildi Kısmet
Komisyondakilerin çoğu eski İttihatçılardandı. Vaktiyle hamallar gibi, Türk asıllı esnafı teşkilatlandırıp, gayrimüslimlerin canını yakmayı hedefleyen İaşe Nazırı Kara Kemal’in yanında yetişmişlerdi.
18 Kasım 1942’de vergi listeleri neşredilince görüldü ki, mükelleflerin %70’i İstanbullu idi. Bunların da %87’si gayrimüslimdi. Bunlar arasında da Ermenilerin payı fazlaydı. Vergi, bakkal, çiçekçi, hamamcı, eczacı ve gazinolara, hatta seyyar satıcı ve hizmetkârlara kadar ulaşıyordu. Vergi matrahını tesbit ederken muhbirlerden istifade edilirdi. Bu arada nice başka tatsız hadiseler yaşandı. Küçük çocukların oyuncağı; ihtiyarların bastonu bile ellerinden alındığı oldu.
Verginin tesbiti için köye gelecek memurlar, köylüler tarafından ağırlanacak; üstelik vergi olarak alınan mahsulü, köylü bizzat şehre götürüp teslim edecekti. Bu ise büyük bir ek külfetti. Hele bir de o yıllarda yaşanan ve “Geldi İsmet, kesildi kısmet” sözüyle anılan kıtlık nazara alınırsa, köylünün büyük bir felâketle karşı karşıya olduğu bellidir.
Aşkale Kampı
Başbakan Saraçoğlu "Varlık Vergisi benim beğendiğim işlerimdendir. O zaman içinde bulunduğumuz şartlar, yani seferber edilen ordunun masraflarını karşılamak, darlık içindeki hazineyi takviye etmek icap ediyordu. Bunun için 2 yol vardı. Birisi, fakir köylünün boş ambarına el uzatmak; diğeri de bu vatanın nimetlerinden istifade etmiş zenginlerimizin varlıklarına müracaat etmekti. Biz ikinciyi tercih ettik.”
Hakikatte, köylü de en az tüccar kadar vergiden zarar gördü. Bir yandan 6 liralık yol vergisini ödeyemediği için 15 gün dağlarda taş kıran köylü, bir yandan da azıcık mahsulünün bir kısmını vergi olarak ödüyordu. Bazı iş adamlarının yaşadığı lüks hayat göz önündeydi; bunların vergilendirilmesi, çoklarının hoşuna bile gitti. Ama çoğu, biçilen yüksek vergiyi ödeyemedi. Ödeyemeyenlerin malları yok pahasına satıldı.
Vergi borcunu ödeyemeyenler, Aşkale’de taş ocağında çalışmakla mükellef idiler. Bazısı yurt dışına kaçabildi; bazısı da kaçarken yakalandı. Vergiyi ödeyemeyeceklerini anlayan bazı mükellefler intihar etti. Neticede 1400 kişi, hayvan vagonlarıyla o günlerde -25 derece soğuktaki Aşkale’ye götürüldü. Mükellefler arasında daha toplama kampında iken borcunu ödeyip serbest bırakılanlar oldu. Sürgünlerden 21’i fena şartlar sebebiyle öldü. Geri kalanların da bir kısmı ruh ve beden sağlığını kaybetti.
Fiyasko
Daha 1. yılını doldurmadan, verginin tasfiyesine girişildi. İnönü, 17 Aralık’ta Kahire’de Roosevelt ve Churchill ile görüşmeye gitmeden hemen evvel, sürgünler serbest bırakıldı. Amerika’daki Yahudi lobisinin faaliyetleri neticesinde, Varlık Vergisi Kanunu, 16 aylık bir tatbikattan sonra, 15 Mart 1944 tarih ve 4530 sayılı kanunla tamamen kaldırıldı. Hedeflenen verginin takriben %75’i tahsil edildi; 109.984.481 TL’lik kısmı affedildi. Toplanan 315 milyonun, 280 milyonu gayrimüslimlerden alınmıştı ki, böylece servetlerinin mühim bir kısmını kaybetmiş oluyorlardı.
Varlık Vergisi, Jön Türklerle başlayan ve Tek Parti devrinde de olanca hızıyla devam eden güya Türkleştirme politikalarının bariz misallerinden biridir. Azınlıkların, cemiyete entegrasyonuna menfi tesir etmiştir. Bu tavır, 6-7 Eylül 1955 hadiseleri ve 1963 Kıbrıs Krizi vesilesiyle de sürmüştür. Acı hatıralar yaşayan gayrimüslimlerin çoğu memleketi terk etmişlerdir. Lüks hayat yaşayan gayrimüslim tüccarın yerini, savaş ekonomisi sayesinde zenginleşen ve ‘görgüsüz para babaları’ şeklinde karikatürize edilen Anadolulu tüccar almıştır. Müslümanlar da zarar etmiştir. Ekonominin ipi başkasının elinde olduktan sonra, aktörlerin Türk veya azınlık olmasının fazla bir ehemmiyeti yoktur.
Devrin baş aktörlerinden İstanbul defterdarı Faik Ökte, sonradan kaleme aldığı kitabında bir "günah çıkarma" edasıyla varlık vergisini bir yüzkarası olarak vasıflandırır. Şimdilerde o devri yaşayanlardan bazısının hatıraları neşredilmiş; romanlar yazılmış; filmler yapılmış; lehte ve aleyhte bazı kitaplar kaleme alınmıştır. Bu facia, CHP’nin aleyhine olmuş; Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasında da rol oynamıştır.
Kahvede Salomon soruyor
-Mişon, sen ne verdin?
-10.050 lira 20 kuruş.
-Kirkor, sen?
-20.195 lira 30 kuruş.
-Yani, ya sen?
-29.715 lira 40 kuruş.
-Ahmed Bey, sen ne verdin?
-50 lira 10 kuruş.
-Hey Atatürk, sen ne yuzel söylemişsin: “Ne Mutlu Türk'üm diyene!”
Parklarda dilenci muamelesi gören SENİHA SULTAN’IN HAZİN HİKÂYESİ
27.03.2017
Renkli şahsiyetiyle tanınan ve 1924’te hânedanın en yaşlısı sıfatıyla sürgüne çıkan Seniha Sultan, hep bedbaht yaşamış bir hanımdır.
Son devirde Osmanlı hânedanının en renkli şahsiyetlerinden birisi şüphesiz Seniha Sultan’dır. Sultan Abdülmecid’in bu kızı, güzeldi. Şık ve alafranga giyinirdi. Saçlarını kısa kestirirdi. Gayet serbest tavırlı idi. Kahkahası boldu. Hızlı ve kalın bir sesle konuşurdu. Laubali hareketleri sebebiyle, sarayda pek hoş görülmezdi. Hatta erkek gibi ata bindiği için Sultan Abdülhamid Han kendisini ikaz etmişti.
Dört kardeşi peş peşe tahta çıkmış; bu vesileyle itibar görmüştür. Önceleri Sultan V. Murad’ı çok severdi. Sonra tahta çıkan diğer biraderi Sultan Abdülhamid’e bağlanmıştır. Saraya geldiğinde padişahı düşünceli görürse, eğlendirip neşelendirmek için çok gayret ederdi. Ancak padişaha tesir etmek, hele entrika çevirmek gibi bir şey mevzubahis değildir. Zevci ve mahdumlarına da fevkalâde bağlı olduğu hâlde, hiçbirinden hayır görmemiş, bedbaht bir ömür sürmüştür.
Firar…
1877’de 26 yaşlarındayken Abhaz asıllı Kozba ailesinden Halil Rıfat Paşa’nın oğlu Mahmud Celâleddin Paşa (1854-1903) ile evlendi. Halil Rıfat Paşa, Sultan II. Mahmud’un kızı Sâliha Sultan’ın zevcidir; ancak Damad Paşa bu evlilikten değildir. Babasını 2 yaşında kaybeden Mahmud Celâleddin Paşa, üvey annesi sultan olduğu için, sarayın himayesinde yetişti. Vezir, Şûrâ-yı Devlet âzâsı ve genç yaşta adliye nâzırı oldu. Hacer adında bir hanımla evliydi; Halil Rıfat isminde bir de çocuğu vardı. Seniha Sultan ile evlenince, bu hanımı boşamış; ama geçimleriyle meşgul olmaya devam etmiştir.
Sultan Hamid eniştesinin kabiliyetli birisi olmadığını görüp, artık yüksek memuriyetler vermekten kaçındığı hâlde, Damad Paşa, padişaha ıslahat lâyihaları takdim ederek kendisini göstermeye çalışırdı. Bağdad Demiryolu ihalesinin İngiltere’ye verilmesi için uğraştı. Bu yolda rüşvet aldığı dedikodusu ortaya çıkıp mahkûm olacağını anlayınca, 1899’da oğulları ile beraber Avrupa’ya firar etti.
Ne Prens!
Paris, Londra, Kâhire ve nihayet Brüksel’de ‘Hürriyet Kahramanı’ pozu takınarak yaşadı. Eniştesi aleyhinde güyâ muhalefet yürüttü. Yegâne yapabildiği de eniştesine saçma sapan mektuplar yazmak oldu. Sultan’ın evliliği de bu firar hâdisesi üzerine 1899’da sona erdi. Paşa ve oğulları, rütbe, nişan ve unvanları geri alınarak hânedandan ihraç olundular. Damad Paşa, esasında tasavvuf erbabı ve Âsaf mahlasıyla divan sahibi bir şair idi. Hâline bakmayıp kendisini harcamıştır. 1903’te Brüksel’de kanserden öldü.
Oğlu Sabahaddin Bey, sosyolog idi. Şehzâde olmadığı hâlde Prens unvanını kullanarak sükse yapmayı ihmal etmezdi. Burada muhalefetini sürdürdü. Adem-i Merkeziyetçilik denilen ideolojiyi müdafaa ederdi. Bu proje, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki eyâletlerinde muhtariyeti müdafaa eden bir Londra projesi olarak biliniyordu. Bu ve başka sebeplerle Prens Sabahaddin Bey de babası gibi İngiliz ajanlığıyla itham olundu. Diğer kardeşi Lütfullah Bey ise memlekete dönüp dayısından af diledi.
1908’de hempâları iktidara gelince Sabahaddin Bey babasının naaşını alıp İstanbul’a döndü. Ama Alman taraftarı yeni idare ile de anlaşamadı. Mahmud Şevket Paşa suikastı sebebiyle suçlanınca, yurt dışına kaçtı. İttihatçılar düşünce geri döndü; bu sefer hânedanla berber tekrar gurbete çıktı. 1948’de Cenevre’nin bir köyünde; biraderi Lütfullah Bey de 1973’te Paris’te sefalet içinde öldü.
Yıldızlar Yorgan…
Seniha Sultan sürgünde 73 yaşında olup, hânedanın en yaşlı âzâsı idi. İki oğlu, vapurla Köstence’ye hareket etti. Önce Paris’e gidip oğulları ile beraber kaldı. Hiç serveti yoktu. Başlarının derdine düşen iki oğlundan da bir hayır görmedi. O hâliyle kalkıp, San Remo’ya giderek biraderi Sultan Vahîdeddin’e sığındı. Burada padişahın ablası sıfatıyla itibar gördü.
Monarşi, acı tatlı hatıralarıyla tarihin en eski siyasî rejimi. Monarşilerde, hükümdar, sembolik olarak ‘Allah’a karşı mesul’ kabul edilir; aslında kendisini din ve gelenekler tahdid eder. Memleketi hükümdar değil, hükümdarın seçtiği hükûmetler/başbakanlar idare eder. Hükûmet, halkın değil; ‘majestelerinin hükûmeti’dir. Hükümdar dilediği zaman hükûmeti azledebilir. Ama hiçbir zaman doğrudan devleti idare etmez.
Aydınlanma çağından itibaren monarşiye karşı bir reaksiyon meydana geldi. Antik çağda Atina’da tatbik edilen ve halkın ekseriyetinin hâkimiyetini temsil ettiği için demokrasi adı verilen bir ideal hâkim oldu. İngiltere gibi bazı memleketlerde hükümdarlar ister/istemez bu sistemi kabullenerek tahtını korudu; bazısı ise tahtını kaybetti.
Bugün demokratik monarşilerde tarihi ve halkın birliğini temsil eden hükümdar güçlü, ama sembolik bir mevkidedir. İdare, halkın seçtiği hükûmetlerin, daha doğrusu başbakanın elindedir. Başbakanlar, ‘seçilmiş krallar’ gibidir. Hükümdarın hükûmeti devirmeye salahiyeti yoktur. Monarşilerin yıkıldığı devletlerde ise, hükümdarın yerine sembolik cumhurbaşkanı oturtulmuş; böylece garip bir iki başlılık meydana gelmiştir.
Çankaya Noteri
Cumhurbaşkanı, kralların yerini tutabilir mi? Onların sembolik fonksiyonları yerine getirebilir mi? Asla! Parlamenter sistemdeki cumhurbaşkanlığı, umumiyetle otoritede iki başlılıktan başka bir şeye yaramayan lüzumsuz bir makamdır. 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk için ‘Çankaya Noteri’ denirdi. Çünki işler, başbakanın elindedir. Meclis bile, çoğunluk partisine mensup başbakanın ofisi gibi çalışır.
Osmanlı Devleti, yıkıldığı esnada, bugün Avrupa’daki monarşiler gibi çok partili bir demokrasi idi. 1922’de saltanat kaldırılıp, halifelik muhafaza edilince, herkes alışkanlık icabı devletin reisi olarak İstanbul’daki halifeyi görmeye başladı. Halbuki güç, Ankara’da idi. Bu ikiliği ortadan kaldırmak üzere 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edilerek, kurucu kahraman Mustafa Kemal Paşa, reisicumhur oldu.
O zamana kadar ipler fiilen zaten onun elindeydi; şimdi resmiyet kazanmış oldu. Ama hükûmet ve başbakanlık muhafaza edildi. Çok partili seçim olmadığı için, hükûmet de meclis gibi, reisicumhur tarafından seçilenlerden teşekkül ediyordu. Bu, bir nevi mutlak monarşiye dönüş demekti. Atatürk, tarihteki pek çok monarkın hayalinden bile geçmeyen salahiyetlere sahipti.
Şaşırdım!
“Reisicumhur bir talimat veriyor; başvekil ayrı talimat veriyor. Ne yapacağımı şaşırdım” diyordu Hâriciye Vekili Tevfik Rüştü Aras 1937’de Nyon Konferansı’na giderken. Bu yüzden birbirlerini çok seven Atatürk ile İnönü arasında da ciddi bir gerginlik yaşanmıştır. Güçlü cumhurbaşkanının bulunduğu parlamenter sistemlerde bu, kaçınılmazdır.
Reisicumhur ile hükûmetin işleri arasındaki belirsizlik, Atatürk’ün başbakan Celal Bayar’a “Dış politikaya karışma; elçileri ben atarım. Orduya karışma; tayinleri ben yaparım. Gerisini bildiğin gibi yap!” talimatıyla çözüldü. Böylece hükûmet, devletin saraydan idare edildiği Sultan Hamid devrini bile geçerek, günlük işleri yürüten ‘idarî işler şefliği’ gibi basit bir merci hâline geldi.
Parlamenter sistemde, kendisini güçlü hisseden bir cumhurbaşkanının, hükûmetle çatışmama ihtimali yoktur. Celal Bayar ile Adnan Menderes; Turgut Özal ile Yıldırım Akbulut; Süleyman Demirel ile Tansu Çiller arasında da aynı partiden oldukları hâlde sıkıntı yaşanmıştır. Bayar ile Menderes karşılıklı restleşme ile meseleyi çözerdi. Özal, çözememiş; Demirel, komplo kurarak çözebilmiştir. Sıradan bir bürokrasi mazisi bulunan Sezer ile kendisini bu makama oturtan Ecevit arasındaki restleşme, büyük bir ekonomik ve politik krize yol azmıştır.
Ucube
Bizde 1982 anayasası, Fransa’daki yarı başkanlık denilen sistemin ucube bir hâlini kurmuştur. Geniş salahiyetli, ama halkın oyuyla gelmeyen ve sorumsuz cumhurbaşkanı; yanında seçimle gelen, güçlü ve sorumlu başbakan. Sonradan cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi getirildiğine göre sistem biraz yumuşamış ve Fransa’dakine yaklaşmış demektir. Yine de iyi işlemeyen ve çok mahzurlar doğuran bir sistemdir. Solcu cumhurbaşkanı Mitterand ile sağcı başbakan Chirac arasında yaşananlar çoklarının hâfızasındadır. Şimdi başkanlık sistemine karşı olanların, mevcut sistemin bu mahzurlarını göz önüne almaları gerekir.
Parlamentolar, tarih boyunca yürütmeden bir şeyler kemirerek teşekkül etmişti. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hâle düşmüştür. I. Cihan Harbi, parlamenter hükûmet devrini kapatmış, icranın güçlü olduğu bir devri açmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükûmetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir.
Başkanlık da, parlamentarizm gibi zayıf noktaları bulunan bir sistemdir. Ancak dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de trend, cumhuriyetin kuruluşundan beri yürütmenin güçlendirilmesi istikametindedir. Avantaj ve dezavantajları ile başkanlık sistemi, bu trendin kaçınılmaz bir safhasından ibaret gibi gözüküyor.
.Ancak 1926’da Sultan Vahîdeddin’in vefatı üzerine sokakta kaldı. Parklarda yatıp kalkmaya başladı. Bir yaşlı kadının hâline bakıp acıyanların sadaka verenlerin yardımıyla yaşadı. Neyse ki, mevsim kış değildi. Hâlinden haberdar olanlar, oğlu Lütfullah Bey’e haber gönderdiler. Apar topar Paris’ten gelen Lütfullah Bey, kendisi de sefil bir vaziyette olduğu için, annesini Nice’teki Abdülmecid Efendi’ye emanet etti. Burada, Sultan Vahîdeddin’in evindeki gibi büyük bir odaya değil, çatı katında, küçücük bir odaya tıkıldı. Ama günlerdir yıldızları yorgan yapıp parklarda geceleyen Seniha Sultan, sıcak bir yuva ve altında bir somya bulmaktan buruk da olsa memnundu.
Sultan’a sadaka
Neslişah Sultan anlatıyor: “Seniha Sultan’ı siyah elbiseler içinde hatırlarım. Gayet ince, sıska denilebilecek kadar zayıf, kupkuru ve çok yaşlı bir hanım... Başka renk bir elbise giydiğini görmedim. Her zaman siyahlar içerisindeydi. Başörtüsü de siyahtı. Halasının böyle sığıntı gibi yaşaması annem Sabiha Sultanı çok üzerdi, ama yapabileceği bir şey yoktu. Sadece her gördüğünde elini öper, hürmet gösterirdi. Seniha Sultan da büyükbabamın kendisinden pek hoşlanmadığını bildiği için ortalıkta pek görünmezdi. Zaten çok yaşlı idi; odasından dışarıya pek çıkmazdı. Bir gün evden çıkmış, tek başına Cimiez’deki bahçelere gitmiş. Orada bir banka oturmuş ve galiba İstanbul’u düşünüyormuş. Üstü başı ahım şahım değil; eski siyah elbiseler içerisinde. Onu bu vaziyette gören bir Fransız, zavallı kadıncağızı dilenci zannetmiş, elini cebine atmış, çıkarttığı birkaç frankı sadaka niyetine verip gitmiş. Seniha Sultan, düştüğü bu vaziyeti anlatır ‘Sadakayı kabul ettim, hem de tebessümlerle kabul ettim kızım’ derdi...”
Sultan Mecid’in en uzun ömür süren evlâdı Seniha Sultan, 1931’de meşakkatli hayatını tamamladı. Nice’te Müslüman mezarlığı yoktu. Cenâzeyi Müslüman bir memlekete nakletmek için de çok para gerekiyordu. Sultan’ın naaşı en ucuz tarifeden morga kondu. Ancak 50 frank olan günlük ücretini ödemek bile meseleydi. Hânedan mirasından bir şeyler koparmayı uman Jefferson Cohn et Ranz şirketi bu işi üzerine aldı. Sultan’ın cenâzesi, gemiyle Şam’a götürülüp, Süleymaniye Câmii avlusuna biraderi Sultan Vahîdeddin’in yanına defnolundu. Ne kadar acıdır ki, “Osmanlıların hakanı ve Müslümanların halifesi”nin yaşına bakmayıp sürgüne gönderilen ve sefâlet içinde ölen kızının cenâzesine, bir gayrimüslim şirket sahip çıkıyordu!..
ÇEK KAYIKÇI KÜREKLERİ…
03.04.2017
Eskiden gemiler kürekle çekilir; kürekçilerin bir kısmı esirler ve mahkûmlardan seçilirdi. Kol gücü gerektiren bu iş, zamanla parlak bir spor dalına dönüştü. Şimdinin kürekçileri bu işi artık hobi ve spor olarak yapmaktadır.
ME XXV ile MS IV. asırlar arasında Eski Mısır’da Nil Nehri'nde kürekle işleyen gemiler gider gelirdi. İlkçağda Akdeniz’deki Roma gemilerinde çok sayıda kürekçi vardı. Bir yandan Romalılar, öte yandan Vikingler, Britanya adasına yapılan seferlerde kürekli gemilerden istifade ettiler. Kürekçilerin bir kısmı esirler ve mahkûmlardan seçilirdi.
Esnaftan Sporcuya
Eski diye bir şeyden vazgeçmeyen, ama yeni şeylere karşı da hiçbir zaman taassupla bakmayan İngilizler, kürekçiliğe sahip çıktılar. XIII. asırda Thames Nehri'nde kürekle işleyen kayıklar, mavnalar kullanılıyordu. Böylece Londra ve çevresinde bir kürekçi esnafı teşekkül etti. XVI. asırda farklı kayıklardaki yolcuların, birbirleriyle bahse tutuşmak istemeleri, nehirlerde kürek yarışlarının doğmasına yol açtı.
Bu yarışlar, zamanla muntazam hâle geldi. XVIII. asır başlarında İngiltere’de 40 binden fazla üniformalı kayıkçı vardı. 1715’ten itibaren her sene kayıkçılar arasında Doggett’s Coat and Badge adıyla bir müsabaka tertiplendi. İtalyanca kürek manasına ragetta ismiyle anılan bu müsabakalar, profesyonelce idi. Amerikalılar da özendi; feribotçular, XIX asır başlarında aynı şekilde müsabakalar tertipledi.
XIX. asırda İngiltere’de, ardından da Birleşik Amerika’da kürek kulüpleri kuruldu. Bunlardan başka, mektep faaliyeti olarak da amatörce kürek müsabakaları yapılıyordu. Bunlarda 6 veya 8 kürekçili tekneler kullanılırdı. Muntazam kürek müsabakaları, 1820’de içlerinden nehir geçen Oxford ve Cambridge üniversitelerinde başladı. 1839’da ihdas edilen Henley Kraliyet Kürek Yarışı bugün bile yapılır.
Kürek merakı, Kanada gibi İngiliz müstemlekelerine sıçradı; hatta bütün Avrupa’ya yayıldı. ABD’de 1851'de Harvard ve Yale üniversiteleri yarıştı. Kürek yarışları, en popüler spor hâline geldi.
İlk zamanlar sabit oturaklı sistem vardı. Kollar, gövdenin ağırlığını küreğe aktarır; gövdenin ileri geri gitmesiyle kayık hareket ederdi. 1857’den itibaren ilk olarak ABD’de, sonra da İngiltere’de kullanılmaya başlanan kızaklı oturaklar işi kolaylaştırdı. Yarış, önce küreğin ucunun suya girmesiyle başlar; sonra kürek çekilir ve ucu yana yatırılarak sudan çıkarılarak başlangıçtaki vaziyete getirilir. Böylece hava direnci azaltılmış olur. Kürek tekrar daldırılmadan dikleştirilir. Bu hareketler, teknenin seyri müddetince tekrarlanır.
Türk Küreği
Türkler, kürek yarışlarında, İngilizlerden de eskidir. İstanbul'un fethi, Boğaziçi ve Haliç’in varlığı, bu sporun ilerlemesine imkân verdi. Burada insan ve eşya nakli uzun zaman kayıklarla yapılırdı. Her biri bir sanat eseri sayılacak kadar süslü kayıklar kürekle işlediği için, kol kuvveti gereken bu işi, güçlü gençler yapardı. Göz alıcı elbiseleriyle kayıkçılar, genç kızların yüreğini hoplatırdı. Küreğin, sudaki hareketi, şairlere ilham vermiş; ‘Çek kayıkçı kürekleri’ diye başlayan şarkı dillere düşmüştü. Kayıklardaki kürek sayısı, sahibinin rütbe ve itibarına göreydi. Kürekçiler, kendi aralarındaki tatlı rekabeti, varış yerine en önce varmak şeklindeki müsabakalarla sürdürürlerdi.
İlk kürek yarışları, fetihten sonra Boğaziçi ve Marmara sularında başladı. İngiltere’de ilk kürek yarışlarının yapıldığı 1715’ten 136 sene evvel, İstanbul’da kürek yarışları yapıldığına dair kati malumat vardır. Topkapı Sarayı’ndaki 1579 tarihli bir vesika, bu yarışları tafsilatıyla anlatır. Sadrazam, vezir ve ağa kayıkları arasında cereyan eden müsabakaya, 25 kayık katıldı. Sultan III. Murad da Sarayburnu Kasrı’ndan seyretti. Müsâbakayı, sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’nın kayığı kazandı. Vezir Ferhad Paşa’nın kayığı ise ikinci oldu. Padişah, birinci ve ikinciliği kazanan kayıklardaki kürekçilere hediyeler verdi. Sahilde biriken halk, bu müsabakaya büyük alâka gösterdi.
İstanbul Boğazı’nda, bilhassa Haliç’te kürek yarışları her zaman çok popüler olmuştur. Denize dair her şeye çok meraklı olan Sultan Abdülaziz, kürek takımları kurmuş; Boğaz’da kürek yarışları tertiplemiştir. 1889’da dostluk münasebetleri çerçevesinde Japonya'ya gönderilen Ertuğrul Fırkateyni, yolda Singapur’a uğramıştı. Burada tertiplenen kürek yarışlarında, Türk denizcileri birincilikler kazandılar.
Sportmen hükümdar tipine misal teşkil eden Sultan Abdülhamid, şehzâdeliğinde Kâğıthane deresinde kürek çeker; Tarabya’da yelken açardı. Hatta Boğaz’ın akıntısı sebebiyle bir tehlikeye uğramasından korkan amcası Sultan Aziz, yelken açmasını menedince; kürek çekmekle iktifa etmişti.
Popüler spor
7 Eylül 1913 tarihinde, Osmanlı Donanma Cemiyeti Moda Koyu'nda modern kürek yarışları tertipledi. Fenerbahçe Spor Klübü, 1914’te bir kayık filosu kurdu. Kurbağalı Dere kıyısındaki kulüp binası yanına bir de kayıkhane inşa edildi. Savaş sırasında 1915’te, İstanbul’da el konulan İngiliz yelkenlileri ile yelken sporu başlarken; kürek yarışları da olanca hızıyla devam etti. Anadolu, Altınordu, Galatasaray, Haliç İdman kulüpleri kürek sporunda isim yaptı.
Kürek sporunun bu popülerliği, cumhuriyet devrinde de devam etti. İstanbul Kürek Şampiyonluğu adı altında muntazam müsabakalar yapıldı. Galatasaray, üstünlüğünü 1926’dan 1953’e dek sürdürdü. Millî Kürek Takımı’nda hemen her zaman İstanbullu kürekçiler bulunurdu. 1942'de Galatasaraylı kürekçi Şâmi Urallı, Cambridge ekibinde yer almış; Fenerbahçeli kürekçi Tonguç Türsan, 1955'te Barselona'da yapılan Akdeniz Oyunları'nda tek çiftede gümüş madalya; Almanya'da yapılan müsabakalarda da en büyük mükâfat olan ‘Altın Skiff’i kazandı.
Coğrafi avantajı sebebiyle, İstanbul, hep kürek sporunun öncüsü olmuştur. Moda Koyu, Yenikapı-Samatya ve Paşabahçe-Beykoz rotalarında kürek yarışları yapılırdı. 1940’lı yıllarda Boğaziçi’nde Kavaklar ile Bebek arasındaki parkurda kürek yarışları tertiplenirdi. Yılların tesiriyle kirlenen Haliç’in temizlenmesi üzerine, Oxford-Cambridge üniversiteleri arasındaki kürek yarışları, 1988’de burada yapıldı. Son zamanlarda Küçükçekmece Gölü de kürek yarışlarına sahne olmakta; İstanbul yanında, Kocaeli, Sakarya ve Ankara’da da yarışlar tertiplenmektedir.
YENİ TREND: GÜÇLÜ İCRÂ veya BAŞKANLIK
Şöyle derler: “İngiltere kralı saltanat sürer, hükümet etmez; Amerikan başkanı hükümet eder, saltanat sürmez.” Başkan, diktatörleri kıskandıran bir iktidarın sahibidir. Ama Amerika’nın gücü ve istikrarı biraz da bu sayededir.
10 Nisan 2017 Pazartesi
10.04.2017
Şöyle derler: “İngiltere kralı saltanat sürer, hükümet etmez; Amerikan başkanı hükümet eder, saltanat sürmez.” Başkan, diktatörleri kıskandıran bir iktidarın sahibidir. Ama Amerika’nın gücü ve istikrarı biraz da bu sayededir.
Birleşik Amerika’yı kuranlar, bir kralın heybeti ile bir başbakanın gücünü tek kişide birleştirmek istediler. Bir başka deyişle, halk tarafından seçilen güçlü bir iktidar arzuladılar. Başkanlık sistemi böylece doğdu. Şöyle derler: “İngiltere kralı saltanat sürer, hükümet etmez; Amerikan başkanı saltanat sürmez, hükümet eder.” Dünyanın en eski ve en kısa anayasalarından biri olan 1787 tarihli ABD anayasası, sistemin ve hürriyetlerin sıkı bir teminatıdır. Anayasanın girişinde, ‘kurucu asker kahramanlar’ değil; bilakis, ‘ABD’yi kuran halk’ vurgulanır.
Seçilmiş Krallar
Monarşi, acı tatlı hatıralarıyla tarihin en eski siyasî rejimi. Monarşilerde, hükümdar, sembolik olarak ‘Allah’a karşı mesul’ kabul edilir; aslında kendisini din ve gelenekler tahdid eder. Memleketi hükümdar değil, hükümdarın seçtiği hükümetler/başbakanlar idare eder. Hükümet, halkın değil; ‘majestelerinin hükümeti’dir. Hükümdar dilediği zaman hükümeti azledebilir. Ama hiçbir zaman doğrudan devleti idare etmez.
Aydınlanma çağından itibaren monarşiye karşı bir reaksiyon meydana geldi. Antik çağda Atina’da tatbik edilen ve halkın ekseriyetinin hâkimiyetini temsil ettiği için demokrasi adı verilen bir ideal hâkim oldu. İngiltere gibi bazı memleketlerde hükümdarlar ister/istemez bu sistemi kabullenerek tahtını korudu; bazısı ise tahtını kaybetti.
Bugün demokratik monarşilerde tarihi ve halkın birliğini temsil eden hükümdar güçlü, ama sembolik bir mevkidedir. İdare, halkın seçtiği hükümetlerin, daha doğrusu başbakanın elindedir. Başbakanlar, ‘seçilmiş krallar’ gibidir. Hükümdarın hükümeti devirmeye salahiyeti yoktur. Monarşilerin yıkılığı devletlerde ise, hükümdarın yerine sembolik cumhurbaşkanı oturtulmuş; böylece garip bir iki başlılık meydana gelmiştir.
Çankaya Noteri
Cumhurbaşkanı, kralların yerini tutabilir mi? Onların sembolik fonksiyonları yerine getirebilir mi? Asla! Parlamenter sistemdeki cumhurbaşkanlığı, umumiyetle otoritede iki başlılıktan başka bir şeye yaramayan lüzumsuz bir makamdır. 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk için ‘Çankaya Noteri’ denirdi. Çünki işler, başbakanın elindedir. Meclis bile, çoğunluk partisine mensup başbakanın ofisi gibi çalışır.
Osmanlı Devleti, yıkıldığı esnada, bugün Avrupa’daki monarşiler gibi çok partili bir demokrasi idi. 1922’de saltanat kaldırılıp, halifelik muhafaza edilince, herkes alışkanlık icabı devletin reisi olarak İstanbul’daki halifeyi görmeye başladı. Halbuki güç, Ankara’da idi. Bu ikiliği ortadan kaldırmak üzere 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edilerek, kurucu kahraman Mustafa Kemal Paşa, reisicumhur oldu.
O zamana kadar ipler fiilen zaten onun elindeydi; şimdi resmiyet kazanmış oldu. Ama hükümet ve başbakanlık muhafaza edildi. Çok partili seçim olmadığı için, hükümet de meclis gibi, reisicumhur tarafından seçilenlerden teşekkül ediyordu. Bu, bir nevi mutlak monarşiye dönüş demekti. Atatürk, tarihteki pek çok monarkın hayalinden bile geçmeyen salahiyetlere sahipti.
Şaşırdım!
“Reisicumhur bir talimat veriyor; başvekil ayrı talimat veriyor. Ne yapacağımı şaşırdım” diyordu Hâriciye Vekili Tevfik Rüştü Aras 1937’de Nyon Konferansı’na giderken. Bu yüzden birbirlerini çok seven Atatürk ile İnönü arasında da ciddi bir gerginlik yaşanmıştır. Güçlü cumhurbaşkanının bulunduğu parlamenter sistemlerde bu, kaçınılmazdır.
Reisicumhur ile hükümetin işleri arasındaki belirsizlik, Atatürk’ün başbakan Celal Bayar’a “Dış politikaya karışma; elçileri ben atarım. Orduya karışma; tayinleri ben yaparım. Gerisini bildiğin gibi yap!” talimatıyla çözüldü. Böylece hükümet, devletin saraydan idare edildiği Sultan Hamid devrini bile geçerek, günlük işleri yürüten ‘idarî işler şefliği’ gibi basit bir merci haline geldi.
Parlamenter sistemde, kendisini güçlü hisseden bir cumhurbaşkanının, hükümetle çatışmama ihtimali yoktur. Celal Bayar ile Adnan Menderes; Turgut Özal ile Yıldırım Akbulut; Süleyman Demirel ile Tansu Çiller arasında da aynı partiden oldukları halde sıkıntı yaşanmıştır. Bayar ile Menderes karşılıklı restleşme ile meseleyi çözerdi. Özal, çözememiş; Demirel, komplo kurarak çözebilmiştir. Sıradan bir bürokrasi mazisi bulunan Sezer ile kendisini bu makama oturtan Ecevit arasındaki restleşme, büyük bir ekonomik ve politik krize yol azmıştır.
Ucube
Bizde 1982 anayasası, Fransa’daki yarı başkanlık denilen sistemin ucube bir hâlini kurmuştur. Geniş salahiyetli, ama halkın oyuyla gelmeyen ve sorumsuz cumhurbaşkanı; yanında seçimle gelen, güçlü ve sorumlu başbakan. Sonradan cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi getirildiğine göre sistem biraz yumuşamış ve Fransa’dakine yaklaşmış demektir. Yine de iyi işlemeyen ve çok mahzurlar doğuran bir sistemdir. Solcu cumhurbaşkanı Mitterand ile sağcı başbakan Chirac arasında yaşananlar çoklarının hâfızasındadır. Şimdi başkanlık sistemine karşı olanların, mevcut sistemin bu mahzurlarını göz önüne almaları gerekir.
Parlamentolar, tarih boyunca yürütmeden bir şeyler kemirerek teşekkül etmişti. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hale düşmüştür. I. Cihan Harbi, parlamenter hükümet devrini kapatmış, icranın güçlü olduğu bir devri açmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir.
Başkanlık da, parlamentarizm gibi zayıf noktaları bulunan bir sistemdir. Ancak dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de trend, cumhuriyetin kuruluşundan beri yürütmenin güçlendirilmesi istikametindedir. Avantaj ve dezavantajları ile başkanlık sistemi, bu trendin kaçınılmaz bir safhasından ibaret gibi gözüküyor
..SULTAN ABDÜLHAMİD’İ TANIMAK
Sultan Abdülhamid, hakkında en çok konuşulan, ama belki de kimsenin hakkıyla tanımadığı bir şahsiyet... Onun içindir ki, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, “Sultan Hamid hakkıyla tanınmadı” buyurmuş.
17 Nisan 2017 Pazartesi
17.04.2017
Sultan Abdülhamid, hakkında en çok konuşulan, ama belki de kimsenin hakkıyla tanımadığı bir şahsiyet... Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, onun için, “Sultan Hamid hakkıyla tanınmadı” buyurmuş.
İmparatorluğun en buhranlı devrinde başa geldi; nice meselelerle uğraştı; hayli bâdireler atlattı… 1839’dan beri devam edegelen bürokrat-asker ittifakının memleketi çöküşe sürüklediğini gördü; iktidarı, dedesi Sultan II. Mahmud gibi elinde topladı ve devleti 30 sene saraydan idare etti. Bu devir, Yunanlıların Girit’e tecâvüzü üzerine kopan ve gâlibiyetle biten 1897 Harbi müstesnâ olmak üzere, bolluk içinde yaşanan uzun bir sulh devresidir.
Memleketin, maarif ve imar ile kalkınacağına inanmıştı. Bu sebeple her tarafa yollar, demiryolları, köprüler yaptırdı. Madenler, atölyeler, fabrikalar açtırdı. Her kasabaya bir rüşdiye (orta mektep); her büyük şehire de bir idadi (lise) yaptırdı. Büyük şehirlerde fakülteler kurdurdu. Zamanında basılan kitap, gazete ve mecmua sayısı, inanılmaz miktarlara ulaştı.
Devletin nasıl tasfiye edileceğinin konuşulduğu bir zamanda, ince bir diplomasi ile denge siyaseti yürüttü. Bütün ecnebi devletlerle iyi geçinmeye çalıştı. Böylece hem devletin ömrünü uzattı; hem de hilâfet siyasetini kullanarak dünya Müslümanları için destek ve ümit oldu.
Ancak bu politikayı, o asırdaki sömürge siyaseti cihetinden zararlı bulan İngiltere ve diğer Avrupa devletlerinin desteği ile Makedonya’da kurulan ve mason kulüpleri tarzında faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çıkarttığı isyan neticesinde tahttan indirildi. Sarayı yağmalandı. Servetine el konuldu. Ailesi darmadağın edildi.
Sultan Hamid'i kasap suretinde ve yılan başlı gösteren iki karikatür
Yalnız hükümdar
Birkaç darbe görmüş; suikastlar atlatmış olan zeki padişahın ince siyaseti, temkinli, bazen vehimli olmayı icab ettirdiğinden; ayrıca muhafazakârlığı sebebiyle çok kişilerin husumetini çekti. Görüp beğendikleri serbest Avrupa hayatını yaşama imkânı bulamayanlar, bu hislerini hürriyet sloganı arkasına saklayarak muhalefet cephesi kurdu. Güçleri budanan bürokrat, asker, hatta ilmiyeden çokları da padişaha hasım oldular. Öyle ki kendisini seven, tutan çok az kimse kaldı. ‘Yalnız hükümdar’ olarak saltanatını tamamladı. İşini iyi yapan idareciler, sevilmez!
Sade, ama rafine bir zevk sahibiydi. Şark ve garb kültürüne vâkıftı. Az konuşur; çok düşünürdü. Ciddi, mesafeli; ama hassas ve nâzikti. Dindardı. İnce marangozdu; boş zamanlarında zarif ahşap eşya yaparak dinlenirdi. Sıradan bir aile babası gibi basit hayat yaşamayı severdi. Az yer, az uyurdu. Temiz ve titizdi.
Kızları Ayşe ve Şâdiye Sultanlar ile gelini Mislimelek Hanım’ın yazdıklarından başka, bugün Sultan Hamid ailesine ait hâtırat elde mevcut değildir. ‘Sultan Abdülhamid’in Hatıraları’ diye elde dolaşan kitapların hiç birisi orijinal ve muteber değildir. Padişahın hususî hayatına dair kitaplar da, ya muhaliflerince, ya da kendisini tanımayanlarca neşredilmiştir.
Mısır ve Avrupa’ya kaçan muhalifleri, iğrenç bir iftira kampanyası yürütüp; haksız bir imaj çizmişti. 1908’de Jön Türk darbesi olup da gazeteler serbest kalınca, padişah aleyhinde, hatta akıl almaz iftiralar ihtiva eden yazılar ve karikatürler neşrederek, amme efkârını padişahtan soğutmaya çalıştılar. Abdullah Cevdet, “Abdülhamid aleyhinde yüz yalan uydurdum; birine ben bile inandım. O da harbiye talebelerini denize attırmasıdır” demiştir.
Sultan Hamid'in yaptığı bir dolap.
Sultan Hamid ve Rumeli meselesini mevzu edinen bir karikatür
Kime itibar?
Osman Nuri, Ahmed Refik, hele Süleyman Kâni gibilerin yazdıkları, böyle menfi propaganda kitaplarıdır. Akla hayale sığmaz yalanlarla doludur. 1907 senesinde İstanbul’da bulunan Fransız gazeteci ve politikacı Paul Fesch, intibalarını Constantinople aux derniers jours d’Abdul-Hamid adıyla neşretmiştir. Bu kitapta yazılanların çoğu, hayali, hatalı, sübjektif veya trajikomik şeylerdir. Fesch’in yazdıkları, Sultan Hamid’in hal’inden sonra mebzul miktarda yazılan muhalif neşriyatın tamamının, mesela Osman Nuri’nin Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı kitabının kaynağı bu kitaptır. Kitabın Türkçe’ye mütercimi, önsözünde bu hatalara dikkat çekip tashih etmiştir.
Saray muallimi ve Yahudi asıllı ajan Vambery bile Sultan Hamid’i çok daha iyi tanımış ve tahlil etmiştir. Namık Kemal’in oğlu olup padişahın saraya kâtip yaptığı Ali Ekrem Bolayır, hatıralarında çok daha objektiftir. İttihatçıların sürgünde Padişah'ın doktorluğuna tayin ettiği Atıf Hüseyin Bey’in hatıraları da ihtiyatla okunursa, istifadelidir.
Ali Said Bey’in Saray Hatıraları, mevcutlar içinde belki de en muteberidir. İbnülemin Mahmud Kemal, İsmail Hâmi Danişmend ve Yılmaz Öztuna gibi insaflı tarihçilerin anlattıkları umumiyetle siyasî hayatı ve hususiyetlerine dairdir. Ali Fuad Türkgeldi, Süleyman Şefik Paşa, Memduh Paşa, Tahsin Paşa, Tevfik Diren gibi zâtların hatıratları Sultan Hamid’i tanımak için faydalıdır. Ziya Şakir, padişaha muhalif görünmekle beraber, umumiyetle işittiklerine istinad ettiği için sözüne itibar edilebilir.
İbnülemin’in Son Sadrazamlar kitabında Padişah’a dair hatıralar mühimdir. Kızları Ayşe ve Şadiye Sultan ile Mislimelek Hanım’ın hatıraları da kayda değerdir.
Son neşrettiğim Behice Sultan’la Altı Ay isimli kitap, bu cihetle ehemmiyet taşıyor. Kadri, ne hayatında, ne de memâtından sonra bilinmiş bir padişahın gündelik hayatı ve hususiyetlerini tasvire çalışırken; bir yandan da hânedan efradının sürgünde çektiği acılara küçük bir misal teşkil ediyor.
.HALK TAKVİMİ ŞAŞMAZ!
Eskilerin şaşmaz bir takvimi vardır. Havanın nasıl olacağını önceden tahmin ederler. Soğukları, sıcakları bilirler.
24 Nisan 2017 Pazartesi
24.04.2017
Eskilerin şaşmaz bir takvimi vardır. Havanın nasıl olacağını önceden tahmin ederler. Soğukları, sıcakları bilirler.
Günlük güneşlik Nisan günleri ardından bir anda üşütücü soğuklar gelince, insanlar şaşırdı. Eskiler şaşırmazdı. Zira onların ‘Kork Avrilin beşinden, öküzü ayırır eşinden’ dediği Sitte-i Sevr, nam-ı diğerle Öküz Soğukları başlamıştır.
Bilen bilir
Eskilerin şaşmaz bir takvimi vardır. Havanın asıl olacağını önceden tahmin ederler. Soğukları sıcakları bilirler. Bazen meteorolojiyi mahcub ederler. Akşamki hava raporuna kulak kabartanlara, bıyık altından gülerler.
Milâdî takvimle 13 gün farklı Rumî takvimin çeşitli günlerine göre cereyan eden halk takvimi, asırların tecrübesiyle, tabiat hadiselerinin anlaşması neticesinde ortaya çıkmış bir takvimdir. Atalarımızdan kalma kültür mirasıdır.
Âmedî-i lâklâk (leyleklerin gelişi), reft-i piristû (kırlangıçların gidişi), cereyân-ı mâ-ı eşcâr (ağaçlara su yürümesi), izdivâc-ı hayvânât (hayvanların çiftleşmesi), âhâr-ı şeb-i yeldâ (uzun gecelerin sonu), şikeste-i germâ (sıcakların kırılması) gibi nice tumturaklı tabirler duvar takvimleri süsler; bilene çok şey anlatırdı.
Ayvaya dikkat!
Halk takviminde yıl, ikiye ayrılır: Kasım günleri ve Hızır günleri. Tabir-i diğerle, Rûz-i Kasım ve Rûz-i Hızır. Kasım, 179; Hızır, 186 gün sürer. Şimdi takvimlerin baharı başlattığı Mart’ın 21’inde, daha Rûz-i Kasım’ın, yani kışın bitmesine 43 gün vardır. Bu Kasım’ın, şimdiki Kasım ile alâkası yoktur. Teşrinsâni ayının ismi, 1944’te Kasım diye değiştirilmiştir.
Bugünki takvimle 7 Kasım’da başlayan Rûz-i Kasım’ın ilk günleri, pastırma yazıdır. Yazı hatırlatan bu devre, 1 hafta kadar sürer. Yaprakların dökülüşünün sonu, kışın habercisidir. Kışın gelişini eski takvimler şiddet-i sermâ diye beyan ederdi. Dünya huyunu değiştirecek değil ya, her sene hemen hemen aynı günlerde gelirdi. Kavak yaprakları dipten doruğa kurumaya başladıysa, soğuk şiddetli olacaktır. Ayva erken çıkmışsa, kış da erken gelecektir.
Derken 21 Aralık, yani şeb-i yeldâ (en uzun gece) gelip çatar. Gündönümüdür. Birkaç gün sonra günler uzamaya başlar. Şâirin, ‘Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir/Mübtelâ-i gama sor ki geceler kaç saattir’ diye tasvir ettiği bu gece, Erbâin’in de başıdır. Bu, kışın en soğuk günlerini teşkil eden 40 gündür. 31 Ocak’a kadar sürer. Müridin çektiği çileye de erbâin denir. Bu soğuk günler, zemherir diye de anılırdı. Güzelliği, adamı çarpan kadına zemherir dedikleri gibi; kışın ince esvap giyene, zemherir zürafası derlerdi.
Vardık yüze…
Erbâin bitince, kurbanlar kesilir, ziyafetler verilir, tebrik ziyaretleri yapılırdı. Nasıl tebrik etmesinler, ekseri hastalıklar bu ayda hükmünü icra eder. Bir aksırık, iki tıksırık derken, zâtürre demeye vakit kalmadan hastayı alıp götürürdü. O zamanlar bir evde zâtürre zuhuru, bütün mahallenin maneviyatını altüst etmeye yeterdi.
Eskiler erbâinde yoğurt ve emsali şeyler yemeyerek, bir nevi perhiz yapar; havanın huyunu bildikleri için rüzgâra göre yelken açıp çubuklarını yakarlardı. Mangal başında oturan nineler, parmak hesabıyla erbâin girdi mi; çocuklar da hamsin çıktı mı hesabı yaparlar.
Erbâinin ardından gelen, soğukların hafiflediği 50 güne hamsin denir. Böylece Kış Doksanı tamamlanır. 10 gün de geçince halk bir nefes alır; ‘Vardık yüze, çıktık düze’ derler. 10 gün sonra da tarla işleri başlar. ‘Yüzon, tarlaya kon!’ tabir edilir.
Cemreye inanma
Şubat’ın 19’unda bir hafta arayla, havaya, suya ve toprağa cemre düşüp, bunları ısıttığına inanılır. Cemre, ateş koru demektir. Baharın habercisidir ama havalar ısındı demek değildir. Mart, fırtınalar ayıdır. Kocakarı Soğukları (Berdelacûz), 11 Mart’ta başlar; 8 gün sürer. Âd kavminin helâk olduğu soğuklardır. Rivayete göre havada güneşi gören bir kocakarı, yaz geldi deyip dışarı çıkmış; hemen ardından gelen soğuklarla donuvermiş. Bitince, hamsinin de sonu gelmiştir.
Kasım’ın 115’inde kurbağalar bağırır; 120’sinde ağaçlara su yürür; bağlar budanır. ‘120’ye varamam, 130’a kalamam’ diyen leyleklerin gelişi bu günlerdedir. Kasım’ın 135’i, Nevruz’dur (yeni gün). 140’ında haşarat hareketlenir; çaylaklar gelir; çiçekler açar. Kasım’ın 150’si bülbüllerin ötme zamanıdır. Mart’ın 20’sine doğru kırlangıç fırtınası eser.
Kasım’ın bitmesine 10 gün kala, 170’ine rastlayan 5 Nisan’da altı günlük Öküz Soğukları (Sitte-i Sevr) başlar. Şâir Haşmet, bir arkadaşıyla yolda giderken Şâire Fitnat Hanım’ın önde yürüdüğünü farkeder; soğuklardan söz ediyormuş gibi yaparak; ‘Bu kocakarı da usandırdı’ der. Fitnat Hanım dönüp cevabı yapıştırır: ‘Merak etmeyin. Arkasından da öküz geliyor!’
Hıdırellez (5 Mayıs), Rûz-i Kasım’ın sonu, Rûz-ı Hızır’ın başıdır. Artık bahar gelmiştir. İlkbaharın sonu ile yaz başında, 40 gün kırkikindiler yağar. Sıcaklık farkının en çok olduğu ikindilerde yağdığı için bu ismi alan kısa, ama coşkulu yağmurdan sonra, hava mis gibi toprak kokar, üstelik bir de eleğimsağma (gökkuşağı) çıkar.
Hızır’ın 48. Günü, 21 Haziran, en uzun gündür: Rûz-i Yeldâ. Gündönümüdür. Hızır’ın 141’inde (21 Eylül), gece ile gündüz eşittir. Yaz Doksanı (5 Ağustos), yazın ortasıdır. En sıcak günlerdir: Eyyâm-ı Bâhûr. İnsanı alev gibi yalayarak esen sam yeli, bugünlere mahsustur. Bu sayılı sıcaklarda eskiler, alaca hastalığına yakalanmamak için, güneşe çıkmaz; denize girmekten çekinirdi.
13 gün
Osmanlılar zamanında günlük hayatta ve resmî işlerde kullanılan Rûmî takvime göre aylar, bugünki takvimden 13 gün sonra başlar. Rûmî 13 Mart, bugün kullanılan Gregoryen takviminin 1 Mart gününe mukabildir. Rûmî ayların başına ‘eski’ kelimesi eklenir. Bu fark XIX. asır için 12, XVIII. asır için 11 ve XVII. asır için 10 gündür.
.“İŞÇİNİN ÜCRETİNİ, ALIN TERİ KURUMADAN VERİNİZ!”
Bizde 1 Mayıs ve İşçi Hareketlerinin Mâzisi…
Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye inşaatında çalışan işçilerin ücretinin günlük olarak verilmesini emretmişti. Hatta bunun için inşaatın ortasına bir ‘Hesap Çadırı’ kurulmuştu.
1 Mayıs 2017 Pazartesi
1.05.2017
Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye inşaatında çalışan işçilerin ücretinin günlük olarak verilmesini emretmişti. Hatta bunun için inşaatın ortasına bir ‘Hesap Çadırı’ kurulmuştu.
İşçi sınıfının ortaya çıkışı, Avrupa’da sanayi inkılabı sonrasına rastlar. Artık pahalıya gelen kölelik kaldırılarak, yerine boğaz tokluğuna çalışan her yaşta işçiler sınıfı doğdu. Sanayi şehirlerinin varoşlarında en fena şartlarda yaşayan, mutsuz ve hınç dolu bu topluluk; Avrupa’da sosyal ve siyasî hayatın gidişini değiştirdi. Fransa’da krallığı yıkıp cumhuriyeti doğuran 1848 ayaklanmaları, işçi hakları sebebiyle doğdu. Bu vasatta doğan sosyalizm, dünyanın korkulu rüyası oldu. Bu kâbusun içine düşmekten korkan kapitalist ülkeler, işçilere daha fazla haklar verdiler. Böylece sosyal devlet prensibi doğdu.
İzmir'de ziraat işçileri
Bu el yanmaz!
Osmanlı Devleti, bir sanayi ülkesi olmadığı için, işçi sınıfı ve işçi hareketlerine de yabancı idi. İslâm-Türk kültüründe işçi-işveren münasebetleri, güçlü bir dinî/ahlâkî esas üzerine oturtulmuştu. İmam Gazâlî hazretleri, 5 tane maişet yolu sayar: Cihad, ticaret, ziraat, sanat ve hizmet. İslâmiyet, insanların birbirine muhtaç yaratıldığını; insanın, kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde edemediğini söyler. Resûlullah aleyhisselâm, kazma elinde toprak kazarak nafakasını kazanan Muaz’ın nasırlı elini tutarak “Bu eli, Cehennem yakmaz!” buyurmuştur.
İşçinin hıyânet etmeden çalışması istenir. Hazret-i Zekeriya, bina ustası idi. Birgün öğle yemeği yerken kendisine verilen selâmı yemekten sonra almış; sebebini de şöyle izah etmişti. “Cevap verseydim, yemeği paylaşmam gerekirdi. Karnım doymayınca, söz verdiğim şekilde çalışamazdım. Bu da hıyânet olurdu”.
Resûlullah, “İşçileriniz, kardeşlerinizdir. Yediklerinizden yedirin. Takatin üzerinde iş vermeyin. Zor bir iş ise, siz de yardım edin. İşçinin ücretini alın teri kurumadan verin. İşçisinin ücretini vermeyen, kıyamette beni hasım olarak bulacaktır” buyurur. Önceki ümmetlerden, işçisi ücretini almadan giden birisi övülür. Zira o parayla koyun alıp çoğaltmış; yıllar sonra çıkagelen işçisinin önüne bir sürü katmıştı.
Kur’an-ı kerim, güçlü ve emin olmayı, işçide aranan 2 hususiyet olarak sayar. Nitekim Medyenli kız, babasına genç Hazret-i Musa’yı bu vasıfları sebebiyle tavsiye etmiş; 10 sene kâhya olarak hizmet eden Hazret-i Musa, güzel bir ücretle ayrılmış; patronun akıllı kızıyla evlenmişti. Abdullah bin Mes'ud, bu kızın en ferâsetli üç kişiden biri olduğunu söyler. Diğerleri Hazret-i Yusuf’u köle pazarında satın alan Mısır azizi (maliye vekili) ve Hazret-i Ömer’i yerine halife tayin eden Hazret-i Ebu Bekr’dir.
Cibali Tütün Fabrikasında Paravanla Ayrılan Erkek-Kadın işçiler.
Çadır Çeşmesi
Hesap Çadırı
Osmanlılarda; mesai saatleri belli nizama bağlanmıştır. Daha kısası kararlaştırılmamışsa, gün doğumundan, gün batımına kadar çalışılır. Namaz, yemek ve istirahat için mola verilir. Sultan II. Bayezid’in ihtisab (belediye) kanununda, işçilerin ücreti, yaza ve kışa göre ayrıdır. Zira günlerin uzunluğu farklıdır.
İngiltere’den sonra tarihte bilinen ilk toplu sözleşme de 1776’da Kütahya’da imzalanmıştır. Fincancı esnafının her gün imal edeceği muayyen sayıdaki fincan mukabili alacağı ücret tesbit edilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye inşaatında çalışan işçilerin ücretinin günlük olarak verilmesini emretmişti. Hatta bunun için inşaatın ortasına bir ‘Hesap Çadırı’ kurulmuştu. Sonradan bu çadırın yerine bu hatırayı yaşatmak adına Çadır Çeşmesi yaptırılmıştır.
İslâm ekonomik nizâmı, sosyal adalet üzerine kurulmuştur. Ferdî teşebbüse, herkesin meşru dairede dilediği işi yapmasına imkân verir; herkesin çalıştığına erişeceğini söyler. Alın teri ile elde edilen bir kazanca kimse müdahale edemez. Tasarruf ve mülkiyet hakkı vardır. Kimse kimsenin malına el uzatamaz. Bu ekonomik nizamın prensipleri, hür dünya ülkelerinde tatbik edilen liberal ekonomik sisteme yakındır. Ancak başıboş bir liberalizm de değildir. Üretimde mümkün olduğunca hususî teşebbüsü; millî gelirin ferdlere taksiminde de sosyal adaleti esas alır.
Liberal batı ülkelerinde kapitalizmin mahzurlarını gidermek ve sosyalizm tehlikesini bertaraf etmek maksadıyla XIX. asrın sonlarında birer emniyet sibobu olarak benimsenen sendika ve grev hakkı ile kıdem ve fesih tazminatları, şer’î hukukun hizmet akdi hükümlerine uymaz. Hizmet akdi, karşılıklı rızâ ile muayyen müddet için kurulur. Yine karşılıklı rızâ ile veya müddet yahud iş tamamlanınca sona erer. İşçinin sözleşilen ücretten; işverenin de konuşulan hizmetten başka talebi olamaz. Çalışma saatleri ve işçiye verilecek yemek gibi hususlar da örfe göre tayin olunur.
Belvü Bahçesi'ndeki ilk 1 Mayıs kutlamaları
Aydınlık gazetesinde 1 Mayıs İşçi Günü manşeti
Amele Bayramı
Osmanlı Devleti yüzünü Batı’ya çevirdiği Tanzimat hareketinden sonra, sanayileşmenin de zaruri neticesi olan ilk işçi hareketleriyle tanıştı. Bunlar, makineleşmeye karşı mukavemetten kaynaklanıyordu. 1851’de bugün Bulgaristan’daki Samakov’da kurulan mekanik tarağa, çoğu kadın olan dokuma işçileri saldırdı; tarağı kullanmama sözü üzerine geri çekildiler. Bu, bizdeki ilk işçi hareketidir.
Osmanlı Devleti’nde 1871 yılında fakir işçilere yardım maksadıyla amele cemiyetleri kurulmaya başlandı. 1872 yılından itibaren de grevlere rastlanmaktadır. İlki tersanede yapılmıştır. O zaman İstanbul’da 50 bin işçi vardı. Ancak bu grevler, daha ziyade ücretlerin zamanında ödenmemesi gibi sebeplere dayanan mukavemet hareketleri idi. 1894’de bir grup Tophane işçisi gizlice Amele- i Osmanî Cemiyeti’ni kurdu ise de, teşkilat dağıtıldı.
II. Meşrutiyet’in hemen ardından işçi grevleri bütün yurda yayıldı ve yabancı sermayeyi ürkütmemek için 1909’da Tâtil-i Eşgâl Kanunu çıkarılarak işçilerin çalışma saatleri tanzim olundu. 1912’den itibaren cemiyetler kanunu çerçevesinde sendikalar kurulmaya başlandı. Ancak İttihatçı hükümet, Balkan Harbi bahanesiyle, bütün işçi hareketlerini yasakladı.
Osmanlı Devleti’nde ilk ‘Amele Bayramı’, 1 Mayıs 1909’da Selânik’te kutlandı. 1912’de İstanbul Pangaltı’ndaki Belvü Bahçesi’nde bir kutlama yapıldı. İlk sosyalistlerden İştirakçi Hilmi’nin liderliğindeki Türkiye Sosyalist Fırkası, 1 Mayıs 1921’de umumi grev yaptı. İşgal altındaki İstanbul’da trenler, tramvaylar, vapurlar çalışmadı. Fırkanın Bâbıâli Caddesi’ndeki merkezine kırmızı bayrak çekildi, sabahtan akşama kadar Beynelmilel Marşı çalındı.
Tek Parti devrindeki kötü ekonomik şartlar sebebiyle, grevler çığ gibi büyüdü. Hükümet, 1933’de grev ve işçi hareketlerini yasakladı; aksine davrananlara ağır cezalar getirildi. 1 Mayıs’ın kutlanması da bu çerçevede men edildi. 1950’den itibaren işçi haklarında iyileşme başladı. 27 Mayıs darbesinden sonra 1 Mayıs tatil olmaktan çıktı; 1979’da da asayiş mülahazasıyla yasaklandı. 2008’de tekrar resmî tatil oldu.
Dünyanın hemen her yerinde İşçi Bayramı kabul edilen bu gün, 1 Mayıs 1856’da Avustralya’nın Melbourne şehrinde taş işçilerinin 8 saatlik mesai talebiyle parlamentoya yürüyüşüne dayanır. Günümüzde sol hareketin bir gövde gösterisi hâlini almıştır.
.İHTİŞAMIYLA İSTANBUL’U IŞILDATAN BİR VÂLİDE PAŞA VARDI…
Vaktiyle İstanbul’da, adeta imparatoriçe ihtişamıyla yaşayan bir hanım vardı. Üç çifte kayığı ve hizmetkârları ile Boğaz’da gezintiye çıkışı; göz kamaştıran bir hâdise olurdu.
8 Mayıs 2017 Pazartesi
8.05.2017
Vaktiyle İstanbul’da, adeta imparatoriçe ihtişamıyla yaşayan bir hanım vardı. Üç çifte kayığı ve hizmetkârları ile Boğaz’da gezintiye çıkışı; göz kamaştıran bir hâdise olurdu.
1798’de Napolèon’un bir Osmanlı eyaleti olan Mısır’a saldırması üzerine, Rumeli’den gelen gönüllüler arasında Mehmed Ali adında Kavalalı bir genç vardı ki, istikbalin büyük adamları arasında yer alacaktır. Basit bir askerken, zekâ ve talihi sayesinde kısa bir zamanda yükselerek, Mısır vâlisi oldu ve 1952’ye kadar hüküm sürecek bir hânedan kurdu. İstanbul hükümeti, Mısır’a otonomi verdi ve soyundan gelenleri Mısır idarecisi olarak tanıdı. Bu Mısır idarecilerine, vâli değil de, hıdiv adı verilir.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın parlak ve ihtişamlı bir hayat yaşayan ailesi, her zaman İstanbul ile irtibatını devam ettirdi. Ailenin hemen hepsinin İstanbul’da yazlığı vardı. Mısır hanedanına ait bu zarif yalı ve köşklerin çoğu bugün ayaktadır ve İstanbul’u süslemektedir. Bu aileden iki hanım çok meşhurdur: Bunlardan birisi İstanbul’da Zeyneb-Kâmil Hastanesi’ni yaptıran Zeyneb Hanım; diğeri Mısır Konsolosluğu’nun sahibi olan Emine Hanım’dır ki Vâlide Paşa diye bilinir.
Prenses Emine evlenmeden evvel
Asalet ve Zarafet
Emine Necibe Hanım (1858-1931), Prens İbrahim İlhami Paşa’nın kızıdır. Bu zatın babası olan 3. Mısır Hıdivi Abbas Paşa, tek oğlunu yerine bırakabilmek için Sultan Abdülmecid’in kızı Münire Sultan ile evlendirerek Osmanlı sarayına damat yapmıştı. Prenses Emine, bu zâtın başka bir hanımından doğmuştu. İlhami Paşa, genç yaşta öldü. Ama kızı Prenses Emine’ye büyük bir servet bıraktı. Hıdiv İsmail Paşa’nın oğlu Tevfik Paşa’ya eş olarak münasip görüldü. 1872’de evlendiler. Prensin üç kardeşi ile beraber, dört düğün bir arada oldu. O zamana kadar rastlanmamış ihtişamdaki düğüne çok sayıda yerli ve yabancı davetli katıldı. Kutlamaların devam ettiği bir ay boyunca haftanın dört günü halka yemek verildi.
Tevfik Paşa, memleketi bir borç batağına sürüklediği için 1879’da azledilen babasının yerine geçti. Mısır, 1882’de ödenmeyen borçları bahane eden İngilizler tarafından işgal edildi. Hıdiv Tevfik Paşa, zor şartlarda vazife yapmaya çalıştı. Âdil ve merhametli bir zat idi. Prenses Emine’nin kendisi de aileden olduğu için, hükümdar zevcesi olarak Mısır’da itibarı yüksekti. Mutlu bir evliliği oldu. Beş çocukları dünyaya geldi. Bir hükümdar zevcesine düşen vazifeleri zarafet ve asaletle yerine getiren Prenses Emine, her zaman kendisine destek oldu. Ancak siyasi sıkıntılar hıdivin sağlığını bozdu. Genç yaşta vefat etti.
Prenses Emine, kayınvâlidesi, zevcesi ve çocukları ile.
Son zamanları
Halkın verdiği rütbe
Öteden beri Mayıs’tan itibaren yazları İstanbul’da geçiren Prenses Emine, kocasının ölümünden sonra zamanının çoğunu el-Mahrusa adlı yatıyla gelip gittiği İstanbul’da geçirmeye başladı. Sultan Hamid İstanbulunun en ihtişamlı simalarından biridir. Her seferinde, hoş geldin demek için saraydan yüksek rütbeli bir subay gönderilirdi. Sarayda ve Osmanlı hânedanı nezdinde hep sevilmiş, hep itibar görmüştür. Bir yandan da 18 yaşında tahta çıkan genç ve tecrübesiz oğlu Abbas Hilmi’ye de müşavirlik yapmayı, bilgi ve tecrübelerini aktarmayı ihmal etmedi.
Güzel bir hanımdı. O zamanlar herkese hususi bir pâye vermeyi seven İstanbul halkı, bir hanım için akla gelmek bir unvan bularak, hanımlara paşa denmediği halde, hıdivin annesi olan bu hanıma tarihteki yegâne paşalığı vermiş ve Vâlide Paşa demiştir.
Kışları Nil kenarındaki Kasru’l-Dubbara’da otururdu. Bebek’te ahşap bir yalıyı, Sultan Hamid satın alıp Vâlide Paşa’ya hediye etti. O da 120 bin sterlin masraf ederek yıktırdı ve şimdiki art-nouveau tarzı yalıyı yaptırdı. Hıdiva Sarayı veya Vâlide-i Hıdiv Yalısı diye bilinen yalı, Boğaziçi’nin en mühim binalarındandır. Arkasında dağa doğru uzanan büyük bir koruluğu vardı. Güzel havalarda Vâlide Paşa burada araba ile dolaşırdı. Öğle yemeklerini korulukta Boğaz’a hâkim bir terasta misafirleri ile yerdi.
Vâlide Paşa torunları ile.
Zevci Tevfik Paşa ile
Altın ve Gümüş Balıklar
Vâlide Paşa, zaman zaman üç çifte [yani rütbesi icabı altı kürekle çekilen] kayığı ve sayısız hizmetkârları ile Boğaz’da gezintiye çıkardı. Eski moda feraceler içindeki topluluk, herkeste merak ve hürmet uyandırırdı. Kayığı, o zamanki kayıkların en zarifi, en göz alıcı olanıydı. Kenarlarına iki sıra yaldız arasına mavi kadife örtü çekilmişti. Bu örtünün ucundan denize doğru sarkan altın ve gümüş balıklar pek meşhurdu. Bunlar sular üzerinde pırıl pırıl parlardı. Boğaz halkı, Valide Paşa’nın kayığını görmekten ayrı bir haz duyarlardı.
Fevkalâde tesirli, dirâyetli, sözü sohbeti dinlenir bir hanımdı. Dünyada olup biten her şeyden haberdardı. Çok dindardı; dinin her vecibesini yerine getirirdi. Hacca da gitmişti. Evinde ziyaretçi ve misafiri hiç eksik olmazdı. Zevcinin vefatından sonra hiç mücevher takmamış; ancak düğünlerde dizlerine kadar inen incileriyle iktifa etmiştir. Ölene kadar alaturka kıyafet ve hayat tarzından vazgeçmedi. Kendisini görenler, gerçek üstünlüğün servette değil, asalet ve sadelikte olduğunu itiraf ederlerdi.
Abbas Hilmi Paşa.
Vâlide Paşa'nın inisyali
Torunu Mısır tahtında
Vâlide Paşa’nın Abbas Hilmi, Mehmed Tevfik, Nazlı, Fahrünnisa Hadice ve Nimetullah adında beş çocuğu dünyaya geldi. Nazlı, küçükken öldü. Abbas Hilmi Paşa, Viyana’da tahsil gördü. Babasının ölümü üzerine 18 yaşında Mısır hıdivi oldu. Mehmed Tevfik, uzun zaman veliahtlık yaptı. Prenses Fahrünnisa Hadice, aileden Abbas Halim Paşa ile evlendi ki Osmanlı bürokratı idi. Sadrazam Said Halim Paşa’nın kardeşidir. Prenses Nimetullah da İngilizlerin Mısır tahtına geçirdiği Kâmil Paşa’nın oğlu Prens Kemaleddin ile evlendi.
Oğlu son hıdiv Abbas Hilmi Paşa’nın, bir ecnebi hanım ile evlenmesine karşı çıktı ve bu hanımı boşamadıkça, Bebek’teki yalısına kabul etmeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine Hıdiv, Çubuklu’daki arazisine bugün Hıdiv Kasrı idye bilinen meşhur binayı yaptırdı Seyir terası hüviyetindeki kulesi, Sultan Abdülhamid’in “Ben İstanbul’da minarelerden daha yüksek bina görmek istemiyorum” fermanı üzerine kısa tutulan binada o zamanlar bir ilk olarak asansör vardı. Ancak ömrü gurbette geçen Hıdiv, burada neredeyse hiç oturamadı. 900 bin lira mukabilinde Türk vatandaşlığına kabul edildiyse de, Emirgân’daki korusu ile beraber Hıdiv Kasrı da vergi borcu sebebiyle belediyeye geçti.
Vâlide Paşa’nın torunu Prens Abdülmünim, Kral Faruk zamanında uzun yıllar veliahtlık ve 1952’deki darbe üzerine de kral nâibi oldu. Son Osmanlı padişahı Sultan Vahîdeddin ve son halife Abdülmecid Efendi’nin torunu Osmanlı prensesi Neslişah Sultan ile evlenmiştir.
Mısır’ın işgali üzerine İngilizlerle anlaşamayan oğlu 1914’te tahttan indirilip sürgüne gönderilince, Vâlide Paşa artık Mısır’a dönmedi; hep İstanbul’da kaldı. 1931’de kısa bir hastalıktan sonra yalısında vefat etti. Cenâzesi Kâhire’ye götürülerek, İmam Şâfiî yakınındaki Hoşe’l-Bâşâ diye bilinen aile kabristanında defnedildi.
Cumhuriyet devrinde Bebekli Emine Hanım diye anılmaktan fevkalâde rahatsız olan Vâlide Paşa, Bebek’teki yalısını Vâlide-i Hıdiv Yalısı diye anılmak şartıyla Türk hükümetine bırakmak istedi ise de, hükümet bu arzusunu kabul etmeyince vaz geçti. Vefatından sonra yalıdaki eşya müzâyede ile satılıp kapanın elinde kaldı. Vârisler de yalıyı Mısır hükümetine hediye etti. Bugün Mısır Konsolosluğu olarak kullanılmaktadır. Bugün halk arasında yalı, prensesin arzusuna uygun bir şekilde Vâlide-i Hıdiv Yalısı olarak anılmaktadır.
.HOLLANDA: KÜÇÜK ÜLKENİN KURDUĞU BÜYÜK SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU
Anavatandan 40 misli büyük topraklarda tatbik ettiği sömürgecilik, Hollanda’nın hümanist mazisine gölge düşürdüğü gibi; şimdilerde bu ülkede yükselen faşizm, hayret ve endişe ile takip edilmektedir.
15 Mayıs 2017 Pazartesi
15.05.2017
Anavatandan 40 misli büyük topraklarda tatbik ettiği sömürgecilik, Hollanda’nın hümanist mazisine gölge düşürdüğü gibi; şimdilerde bu ülkede yükselen faşizm, hayret ve endişe ile takip edilmektedir.
Peyniri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve Holştayn inekleri ile meşhur Hollanda’ya Osmanlılar, Felemenk (Flaman Ülkesi) derdi. Flamanlar, bir Cermen kavmidir. Avrupalılar ise Alçak Ülkeler (Fl.Nederland, İng.Netherlands, Alm.Niederlande, Fr. Pays-Bas) diye anar. Zira ülkenin büyük kısım deniz seviyesinden aşağıdır. Kanallar ülkesidir. Fransız işgalinde kanal kapaklarını açarak, işgalcileri suya boğmuş ve vatanlarını kurtarmışlardır. Deniz kıyısına yapılan setler sayesinde çok toprak kazanılmıştır.
Hollanda, memleketi meydana getiren eyaletlerden yalnızca birisi ve en zenginidir. Ancak uzun zamandır ülkenin kalbi mesabesinde olduğu için İngiliz ve Almanlar, bu ismi kullanmıştır. Eskiden Aşağı Lotharingia denen ülkeye XI.asırda Hollanda kontu hâkim olunca, Hollanda tabiri ortaya çıktı.
Endonezya Prensi Dipo Negoro'nun Hollanda Generali De Kokck'a teslim oluşu - Nicolaas Pieneman'ın tablosu
Seçilmiş krallar
Felemenk eyaletleri, uzun zaman Habsburg İmparatorluğu’na bağlı yaşadı. Protestanlık yayıldı. Katolik Alman imparator, bu yeni mezhebi önlemeye çalıştı. Yüzbinlerce Flaman, meydanlarda yakıldı. Yine de Protestanlık Hollanda’da yerleşti. Belçika ise Katolik kaldı. Artık Habsburglar ülkeyi elde tutamadılar. 1581’de Birleşik Eyaletler adıyla müstakil oldu. 7 eyalet, devlet başkanını (sthathouder) seçerdi. Umumiyetle bu kişi Nassau-Orange hanedanından olurdu. Bugün de kral, bu ailedendir.
Hollanda kısa zamanda büyük devletler arasına girdi. 1713’e kadar da böyle tanındı. Nüfusun yoğun olduğu bir yerdi. Amsterdam 1590’a doğru 190 bin nüfusla Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biriydi. Deniz ticareti, bankacılık, mücevhercilikle zenginleşti. İstiklalini biraz da bu sayede elde edebildi. Amsterdam, Avrupa’nın borsası oldu. Amsterdam Bankası, Batı Hind Kumpanyası ile beraber, adeta devlet içinde devlet gücü kazandı. Hollanda korsanları, 1623-1636 arasında 545 İspanyol gemisini vurup, İspanya’ya ağır bir darbe indirerek mahvını hazırladılar.
Hollandalılar, Amerika’ya ilk gidenlerdendir. New York’un adı, eskiden Nieuw Amsterdam idi. Japonya’ya ilk ayak basan beyazlar da Hollandalılardır. Asya’da Portekizlilerin yerini aldılar. Güney Amerika’daki Surinam (Hollanda Guyanası), bunun kuzeyindeki Hollanda Antilleri, Güney Afrika’da Cape, Asya’da Seylan ve Endonezya adaları Hollanda sömürgesi oldu. 1700’de anavatan 32 bin km2 ve nüfusu 1,7 milyon iken iken; sömürgeleri, 1 milyon km2 ve 7,5 milyon nüfusa sahipti. Nüfusundan fazla sömürge sahibi olan ilk Avrupa devletidir.
Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin gemisi. Sağda Endonezya'da Hollanda sömürge askeri (1910)
Amsterdam-İstanbul hattı
Hollanda-Türkiye münasebetleri 1612’de Sultan I. Ahmed’e gönderilen sefir Cornelis Haga ile başlar. Ama daha evvel Osmanlılar, İspanyol Armadası’nı mağlubiyete uğratarak, hem İngiltere’ye, hem Fransa’ya, hem de Hollanda’ya rahat nefes aldırmıştı. Bu sebeple her üçü, varlığını biraz da Osmanlılara borçludur. Aksi takdirde burada İspanyol hâkimiyeti kaçınılmazdı.
Hollanda’da İspanya’ya karşı isyanın başladığı 1567’de isyanın lideri Willem Orange, Osmanlı padişahı Sultan II. Selim’den yardım istemişti. Padişah, ‘düşmanının düşmanına’ yardım vaadinde bulunmuş; ama 1571 tarihli İnebahtı Bozgunu buna imkân vermemişti. O sıralar ‘Liever Turks dan Paaps’ (Katolik olmaktansa, Türk olmayı tercih ederim) sloganı popüler olmuştu. Hatta bazı Hollandalılar, şapkalarına bu sloganın yazılı olduğu hilal şeklinde madalyonlar iliştirirdi.
Zeki elçi Haga, padişahın hocası meşhur mutasavvıf Aziz Mahmud Hüdai’yi ziyaret ederek, itimadını kazandı. Bunun vasıtasıyla padişahla görüştü. Felemenk’e ticari imtiyazlar koparmaya muvaffak oldu. Cebelitarık’tan itibaren tüm Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Anadolu, Balkanlar, Ege Adaları, Karadeniz ve Kırım gibi Osmanlı coğrafyasında Hollanda gemileri kendi bayrakları altında ticaret yapabilecekti. İstanbul’daki İngiliz, Venedik ve Fransız sefirleri, bunu engellemeye çok çalışmışlarsa da muvaffak olamadılar. Zira Hollanda’nın himayesinin, Osmanlı dış politikasına yardımcı olacağını düşünen Sadrazam Halil Paşa, Haga’nın sağlam bir koruyucusu idi.
Akdeniz Ticareti
Bu imtiyazlar, Hollanda’ya Akdeniz’de canlı bir ticaretin kapısını açtı. Halep, İskenderiye, Kıbrıs, Mora, İnebahtı, Eğriboz, Mezistre, Venedik, Cenova, Zante, Livorno ve Sicilya’da peş peşe konsolosluklar kuruldu. Ticaretin diplomatik altyapısı hazırlandı. Bu imtiyazlar, Hollanda’ya siyasî bir güç kazandırdı. Hollandalılar, İstanbul ile iyi münasebetleri sayesinde, Avusturya ve Rusya savaşlarında, arabuluculuk vazifesini üstlenmişlerdir.
1620 yılında 200’den fazla Hollanda gemisi Akdeniz’de faaliyet gösteriyordu. 1625’te Akdeniz Ticaret ve Seyrüsefer Müdürlüğü (Dutch Levant Company) kuruldu. Bu devir, Hollanda’nın Altın çağı kabul edilir. Hindistan yolu bu vesileyle Hollandalılara açılmıştır.
Hollanda Doğu Hindistan'ında kahve işçileri 1900'ler
Maziye düşen gölge
Hollandalıların hayat tarzında, inanç ve bilginin mantıklı bir birleşimini aksettiren Hollanda hümanizmi ciddi bir tesir yapmıştır. Rönesans’ın mimarlarından Erasmus’un vatanı Hollanda şehirlerinde, tarih boyunca nisbî bir tolerans ve hürriyet hâkim oldu. Siyasî ve dinî baskılar sebebiyle yurtlarından ayrılan çok kişi ve topluluklar Hollanda’ya sığındı. Bu hareket, XX.asırda da sürdü. Şimdi nüfusun %2’si Türk, %2’si Faslı ve %2’si Endonezyalıdır.
Bütün bu mazisine rağmen, sömürgecilik furyasına kapılmaktan kurtulamadı. Bir yandan sömürgelerini demiryolu ve saire ile imar edip hayat standartlarını yükseltmeye çalışırken; medeniyet misyonu adı altında sömürgeciliği meşrulaştırma çabasına girişti. Bu meyanda en büyük sıkıntı Endonezya’da yaşandı. Öteden beri müstakil sultanlıklar halinde yaşamaya alışmış Cavalıların isyanları kanlı bir şekilde bastırıldı. 1873’te başlayan ve 1903’e kadar devam eden Açe isyanında, yerli halktan çoğu sivil 70 bin kişi öldü.
Endonezya'da bir Hollandalı Aile
Halifenin yardım eli
İstanbul, el altında Açelilere destek olmaya çalıştı; ama ekonomik ve politik zorluklar, buna tam manasıyla imkân vermedi. Hollanda, bu büyük kıtayı elinde tutacak askeri güce sahip eğildi. Bunun için mahalli halkla işbirliği yapması gerekiyordu. Belli başlı kabileleri para ve başka yollarla elde etmeye çalıştı. Bir yandan da halkın, dünya Müslümanları ve bilhassa Hilafet merkezi İstanbul ile irtibatını kesmeye çalıştı. Endonezyalı Müslümanların hacca gidişi yasaklandı.
XX.asırda sömürgelerinin hepsini kaybetti. Şimdi elinde sadece Hollanda Antilleri kaldı. Avrupa’nın bu küçük ülkesinin, anavatandan 40 misli büyük topraklar üzerinde kurduğu sömürge imparatorluğundaki politikası, hümanist mazisine gölge düşürdüğü gibi; şimdilerde bu ülkede yükselen faşizm, hayret ve endişe ile izlenmektedir
. ROMANTİK ORTAÇAĞ ŞEHRİ PRAG’DA OSMANLI İZLERİ
Osmanlılar, Prag’ı fethetmediler. Ama o zamanki adıyla Bohemya, 1,5 asır kadar Osmanlı tacına tâbi vergi ödeyen bir krallıktı.
22 Mayıs 2017 Pazartesi
22.05.2017
Osmanlılar, Prag’ı fethetmediler. Ama o zamanki adıyla Bohemya, 1,5 asır kadar Osmanlı tacına tâbi vergi ödeyen bir krallıktı.
Orta Avrupa’da Roma gibi 7 tepe üzerine kurulmuş bir şehir var: Her köşesinde yükselen Barok âbideler sebebiyle “Yüz Kuleli Şehir” diye bilinen Prag, Çekya’nın başşehri. Geçen asırda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun önde gelen sanayi ve ticaret şehirlerindendi. Kuzeyi güneyi bağlayan ticaret yolları buradan geçerdi. Orta Avrupa’nın 1348’den kalma en eski üniversitesi de buradadır. İmparator IV.Karl’ın adıyla anılan Karlova Üniversitesi’ne dünyanın her tarafından hoca ve talebeler toplanırdı. Bu sebeple Prag, aynı zamanda bir kültür şehri olmuştur.
Çekya, o zamanki ismiyle Bohemya, bağlı bulunduğu Macar Krallığı, 1526’daki Mohaç Harbi neticesi yıkılınca, Almanya’nın eline geçti. Alman İmparatoru, Bohemya Kralı sıfatıyla Osmanlı padişahına tâbi olarak vergi öderlerdi. Çek ülkesinin İstanbul’a bağlılığı 1606’ya kadar böyle devam etti.
İmparatorun halkı Katolikliğe zorlaması üzerine, Protestan Çek soyluları 1618’de sarayı basıp İmparator Mathias’ın iki yaverini pencereden hendeğe atarak müstakil bir hükümet kurdular. Böylece 30 Yıl Savaşları diye bilinen meşhur mezhep savaşı başladı. Bu arada Protestan Praglılar, Osmanlı hükümetine 30 bin ekü haraç yollayıp, tekrar İstanbul’a bağlanmak mukabilinde, Katoliklere karşı himaye talep ettiler. Ayrıca Sultan II. Genç Osman’a 1000 altın değerinde yakutlarla süslü bir saat, 3 büyük ayna vs. hediyeler gönderdiler. Padişahın müdahalesi, Almanya’nın mahvıyla neticelenirdi. Ancak kendi iç meseleleri yüzünden Osmanlı hükümeti bu fırsattan istifade edemedi.
Prag’a esas karakteristiğini veren ve onu bir turistik cazibe merkezi yapan, mimari mirasıdır. Şehrin her tarafında romanesk, gotik, barok, rokoko, klasik, neoklasik nice eser yükselir. Cihan Harbi’nde iki taraf da kıyamadığı için şehri bombalamadı. Zaten iki taraf arasında pazarlık mevzuu olan ve Nazilerin hissesine düşen Çek ülkesi, hemen teslim olmuştu.
1918’de istiklâlini alan Çekoslovakya’nın başşehri oldu. Nazilerin ilk işgal ettiği yerdir. Bu, II. Cihan Harbi’nin de çıkış sebeplerinden biridir. 1968’de Prag Baharı denen hürriyet hareketi, Kızıl Ordu’nun işgaliyle son buldu; mukavemet gösteren binlerce Çek öldürüldü.
Oksitten yeşillenmiş kuleleriyle Ortaçağ’dan fırlamış bir masal şehrini andıran Prag, gün batımında kızaran kubbeleriyle de ışık oyunları yapan küçük ve romantik bir şehirdir. Her defasında kasvetinden sıkılıp kaçsam da, tekrar gitmekten kendimi alamadığım Prag, kültürüyle adeta Orta Avrupa’nın kalbi sayılıyor. 1 milyonluk şehre yılda 4 milyon turist geliyor.
Prag’ın en meşhur yeri, eski şehir meydanındaki, Horloj. Zavallı Hanuş Usta tarafından yapılan ve 500 senedir işleyen astronomik bir saat bu. Ama sıradan bir saat değil. Saat başı, içinden çıkan figürler bir dakika boyunca hareketli bir geçit resmi yapıyor. Bu sebeple saat başı, önünde bir kalabalık toplanıyor. Bu 4 figürden biri, elinde ayna tutar ve kibri sembolize eder. İkincisi elinde para kesesi tutan açgözlülük sembolü Yahudidir. Osmanlı figürü, şatafatı; iskelet figürü ise ölümü sembolize eder. İskelet elindeki sopayı yere vururken, diğer figürler başını sağa sola sallayarak güya direnirler. Bu esnada bir pencere içindeki 12 havari figürü döner durur. Rivayete göre benzerini yapmasın diye şehir meclisi ustanın gözlerini kör ettirmiş. O da kimse tamir edemeyecek şekilde saatin ayarını bozarak intikam almış. Bu meydanda heykeli bulunan ve bir ara Prag Üniversitesi rektörü olan reform liderlerinden Jan Hus, 1415’te enkizisyon tarafından yakılarak öldürülmüş ve halk bu sebeple Habsburglara karşı ayaklanmıştı.
Vltava Nehri şehri ikiye ayırır. Astronomik saatin bulunduğu eski şehir meydanından kraliyet sarayına doğru yürürken, Karlovy Köprüsü’nden geçilir. Şehrin sembolü köprü, her zaman ana-baba günü. İki yanında çeşitli hikâyelere sahip 30 heykel dizili. Bunların asılları müzeye kaldırılmış; yerine kopyaları konmuş. En enteresanı Aziz Nepomuk’unki. Kral IV. Wenceslas’ın karısı buna günah çıkartmış. Kral da karısının günahlarını öğrenmek istemiş. Yeminine aykırı davranmayı reddeden papazı kral suya atmış. Suya atıldığı yerde güya bir hâle teşekkül etmiş. Halkın gelip dilek tuttuğu bu heykelin her tarafı el sürülmekten pırıl pırıl olmuş. Bu heykellerden en enteresanı da belinde palası, elinde tesbihi, yanında köpeği ile kaygısızca zindana atılmış Hristiyanları bekleyen yeniçeri heykeli; asırlar öncesinin “Türk Korkusu”nu hatırlatıyor.
Köprüden saraya doğru giden yola Altın Yol denir. Burası, tek veya iki katlı evlerin sıralandığı renkli bir sokaktır. Adeta Prag’ın tarihini aksettirir. Saray muhafızları için 16.asırda inşa edilen evlerin çoğu bugün müze veya Bohemya’nın meşhur kristallerinin de satıldığı hediyelik eşya dükkânıdır. Biri de (No: 22), Praglı meşhur yazar Franz Kafka’nın 25 m2’lik evidir.
570mx130 m ebadıyla dünyanın en büyük kalesi olan ve çeşitli zamanlardaki ilâveler yüzünden karma karışık mimarî üslûba sahip Prag Kalesi’ndeki Kraliyet Sarayı, bugün cumhurbaşkanlığıdır. Kale içinde inşaı 1344’de başlayıp 1929’da tamamlanan St Vitus Katedrali’nde perilerin gezdiği ve her öğle saatinde sesler geldiği söylenir. Kasvetli ve ürkütücü bir binadır. Dış duvarlarında şeytana benzeyen figürler, aslında su oluğudur. Buradaki bir salonda, Bohemya krallık hazinesi teşhir ediliyor. Ayrıca manastırda yer alan kütüphane, her ilimden nâdir kitaplara ev sahipliği yapıyor. Girişteki ziyaret defterinde kimlerin imzası yok ki: İmparator Napoléon, karısı imparatoriçe Marie-Louise, amiral Lord Nelson, Lady Hamilton vs. .
.İSTANBUL’U FETHEDEN KUMANDAN NE İYİ KUMANDANDIR!”
İstanbul’un fethi, sıradan bir şehrin alınmasından çok öte bir hâdisedir. İslâm-Türk tarihinde olduğu kadar, dünya tarihinde de bir dönüm noktasıdır.
29 Mayıs 2017 Pazartesi
29.05.2017
İstanbul’un fethi, sıradan bir şehrin alınmasından çok öte bir hâdisedir. İslâm-Türk tarihinde olduğu kadar, dünya tarihinde de bir dönüm noktasıdır.
İslâmiyetin zuhurunda dünyada iki büyük devlet vardı: İran Sasanî İmparatorluğu ve Doğu Roma (Bizans). Birincisi daha Hazreti Ömer devrinde yıkıldı. Toprakları fethedildi. Bizanslılardan ilk olarak Suriye fethedildi. Doğu Roma’nın başşehri, Arapların tabiriyle Kostantiniyye, Müslümanların bir ideali oldu.
Hazret-i Peygamber’in Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen “Kostantiniyye elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” ve Buharî’de geçen “Kostantiniyye’ye ilk sefer eden ordu mağfiret olunmuştur” hadis-i şerifleri bu ideali sembolize eder.
Dünyanın başşehri
Daha Halife Hazreti Muaviye devrinden itibaren Müslümanlar bu şehri almak için uğraşmıştır. İlk ordu sonraları halife olan Yezid’in kumandanlığında gelmiş, bu orduya hayli sahâbî de iştirak etmişti. Bunlardan biri de Eyyüp Sultan hazretleri idi. 80’i aşkın yaşıyla hadis-i şerifin müjde ve bereketine kavuşabilmek için kuşatmaya katılmıştı. Kolera salgını sebebiyle fetih mümkün olmadı.
Daha sonra babası devrinden beri Anadolu'da fetihler yapan Emevi şehzadesi Mesleme bin Abdilmelik, 715'te Çanakkale üzerinden gelerek şehri kuşattı. Şehir alınamadı. Mesleme, bugün İstanbul’un büyük bir semti olan Galata’yı alıp birkaç sene oturdu. Bugün hâlâ ayakta olan Arab Câmii o günlerin hatırasıdır. Sonra imparator ile anlaşıp 717'de geri dönmek mecburiyetinde kaldı.
Şehir, hem çok stratejik mevkidedir; hem de çok güzeldir. Fransa imparatoru Napoléon demiş ki “Dünya tek bir devlet olsaydı, başşehri İstanbul olurdu”. Bugün bile öyledir.
Genç padişah
Fetih, dünya tarihinin münakaşasız en büyük şahsiyetlerinden biri olan genç padişah Fatih Sultan Mehmed’e nasib oldu. Gece gündüz aklındaki bu ideali gerçekleştirmek için evvela Boğaz’ın ikmal yolunu kesen Rumelihisarı’nı yaptırdı. Çabuk soğuyan toplar imal ettirdi. Haliç’i kapatan zinciri aşmak için, gemileri karadan denize indirdi. Nihayet 53 gün süren kuşatmadan sonra, 29 Mayıs 1453’te dünyanın incisi İstanbul, Müslümanların eline geçti.
Fetih, Müslümanların önünü açtı. Böylece Osmanlılar arkalarını emniyet altına alabildi. İslâm orduları Viyana’ya kadar gitti. Mısır’ın da, Macaristan’ın da fethinin anahtarı İstanbul oldu. Avrupa, İslâmiyet ile tanıştı. Binlerce kişi Müslüman oldu.
Çok kimselerin teşebbüs ettiği İstanbul’un fethine daha 21 yaşında çiçeği burnunda bir hükümdar iken muvaffak olması, Sultan Fatih’e, bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazandırdı. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur.
Duribe fî Kostantiniyye
İstanbul’un fethiyle, torunu Yavuz Sultan Selim’in alacağı halifelik unvanına da zemin hazırladı. Bütün Müslüman dünyası, Kostantiniyye’yi fethedip Hazret-i Peygamber’in müjdesine nâil olan sultanların halifeliğini tereddütsüz kabul etti. Sultan Fatih ve Osmanlılar, böylece İslâm ve Türk tarihinin bir iftihar vesilesi oldu.
Osmanlılar, fetih idealini yaşatmak adına hadis-i şerifte zikredilen Kostantiniyye ismini hep muhafaza etti. Kitaplar bu isimle basıldı. Paralar bu isimle kesildi. Osmanlılar, bundan kompleks duymak şöyle duysun; Konstantin gibi büyük bir hükümdarın kurduğu dünyanın bu en güzel ve mühim şehrini fethettiklerini göstermek için bu ismi iftiharla kullandı.
Padişah, boş bulunan patriklik makamına tayin yaptı. Ülkesindeki Ortodoksların da hâmisi sıfatıyla, Katoliklere karşı bir güç elde etmiş oldu. Osmanlılar, harab şehri imar ettiler. Şehre, kendi mühürlerini bastılar.
Dönüm noktası
İstanbul’un fethi, dünya tarihi bakımından da dönüm noktasıdır. Latinler, bunu bir haysiyet meselesi olarak gördü. Mezhep farkına bakmayarak Hıristiyan tarihinin bu mühim şehrini korumak üzere İstanbul’a geldiler. Şehri kahramanca müdafaa ettiler. Ama mağlup oldular. Fatih, bu şövalyelere, şövalyece muamele etti. Kahramanlıklarının karşılığı olarak memleketlerine dönmelerine izin verdi.
Artık Avrupa’da Türk tehlikesinin bertaraf edilemeyeceği fikri doğdu. İnsanlar, külahların önüne koyup düşündüler. Batıda yer aramaya başladılar. Bu da yeni keşiflere yol açtı. Yeni Dünya’nın serveti Avrupa’ya aktı. Bir yandan da Rönesans doğdu.
İmparatorluk yolu
1402’de Timur ordusu tarafından perişan edilmiş iken, 50 sene içinde toparlanıp İstanbul’u fethedecek hâle gelmez, azımsanacak bir iş değildir. Böyle bir muvaffakiyete tarihte çok az rastlanır. Bu, Osmanlıların ne kadar sağlam temellere istinad ettiğinin delilidir. Basit an’anelerle idare olunan bir beylik iken, İstanbul’un fethi, Osmanlı Devleti’ni bir imparatorluk yaptı. İmparatorluk, çeşitli taçların kendisine bağlı olduğu büyük devlet demektir; emperyalizm ile alâkası yoktur.
Kırım, Bosna, Eflak, Boğdan, Erdel, Arnavutluk gibi nice taçları elinde tutan Sultan Fatih’i, Avrupalılar, Doğu Roma İmparatoru kabul etti. İtalyanlar, kendisini parçalanmış ülkelerini birleştirecek kahraman olarak gördüler. Floransa Dükü, Fatih’in resmini üç taçlı madalyonlara bastırdı.
Cihan Harbi’nde şehrin düşeceğinden korkan İttihatçı rüesası, İstanbul’u boşaltıp, Sultan Reşad’ı Konya’ya taşımayı düşündü. Resmî evraklar Bursa’ya gönderildi. Saltanatı zamanında, Rum vatandaşları üzmemek adına İstanbul’un fethinin kutlanmasına izin vermeyen Sultan Hamid, bu esnada Beylerbeyi’nde mahpus idi. Bu vahim kararı işitince, “İstanbul’u terk edersek, bir daha dönemeyiz. Elinde kılıç savaşarak ölen son Bizans imparatoru kadar da mı olmayalım?” demişti. Bunun içindir ki, Sultan Vahîdeddin, tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’dan ayrılmadı.
.
.BİR BAŞKAYDI ASR-I SAADETTE RAMAZAN…
Resulullah’ın iftar sofrası mütevazı idi. Hurma veya su ile orucunu açardı. İftara olduğu gibi, sahura da misafir davet ederdi.
5 Haziran 2017 Pazartesi
5.06.2017
Mekke devrinde oruç biliniyordu. Cenâb-ı Peygamber aleyhisselâm ve bazı sahâbîler, müstehab olarak, keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde oruç tutardı.
Resul-i Ekrem, Medine’ye geldiğinde, buradaki Yahudilerin, Muharrem ayının 10. günü olan Âşûre gününde oruç tuttuklarını gördü. Sebebini sorunca, firavunun elinden kurtulduğu gün olduğu için Hazret-i Musa’nın bu gün oruç tuttuğunu söylediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, ‘Kardeşim Musa’nın sünnetini ihyaya biz daha lâyıkız’ diyerek oruç tuttu; müminlere de emretti.
Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca, artık Âşûre günü isteyen oruç tuttu; isteyen tutmadı. Evvelce gece sahura kalkmak yoktu. Yıldızlar görününce iftar edilirdi. Oruç açılsa bile eşiyle beraber olmak yasaktı. İslâmiyet, bunları kaldırmıştır.
Sabrın yarısı
Ramazan orucunun farz kılınışı hicretten 18 ay sonra Şaban ayının son günlerindedir. Bedir Harbi, bundan hemen sonra, başı o zaman 26 Şubat 624 tarihine denk gelen Ramazan ayında cereyan etmiştir. Henüz seferde olanın orucu kazâya bırakabileceğine dair âyet-i kerime gelmediği için, müslümanlar oruçlu olarak savaşmıştır.
Şu halde Fahr-i Kâinat aleyhisselâm 9 defa Ramazan orucu tutmuş demektir. Kışın tutulan orucu, ‘Zahmetsiz ele geçen ganimet’ olarak vasıflandırmış; ‘Oruç sabrın yarısı, bedenin zekâtıdır (temizlenmesidir)’ buyurmuştur.
Ramazan ayı, gökte hilâlin görülmesiyle başlar; hilâl gözükmezse, Şaban ayı 30’a tamamlanırdı. Resul-i Ekrem aleyhisselâm, iftarı yıldızlar gözükene kadar geciktiren ehl-i kitaba muhalefet için iftarda acele edilmesini, sahurun da geç yapılmasını tavsiye ederdi. Nitekim bir hurma veya bir yudum su ile iftarını açıp, sonra namazı kılardı.
Akşam namazında ve iftarda acele edilmesini bildiren Âişe radıyallahü anhâ hadîsinden de, akşam namazının kılınmasının iftarı erken yapmaya mâni olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Hazret-i Ömer ve Osman radıyallahü anhümâ, akşam namazını, vakit girer girmez kılar; namazdan sonra da oruçlarını açarlardı.
Bir yudum su
Resul-i Zîşân aleyhisselâmın iftar sofrası mütevazı idi. 10 sene hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik, vakit girince, birkaç taze hurma, yoksa kuru hurma, o da yoksa birkaç yudum su ile orucunu açtığını söyler. Yemeğe tuzla başlamak da övülmüştür. Kışın hurma, yazın su ile açtığı da nakledilir.
Abdullah bin Ebi Evfâ, Resulullah’ın iftarda kavrulmuş unun, su veya sütle karıştırılmasıyla pişirilen sevik çorbası (helle) hazırlattığını rivayet eder.
Hadîs-i şerifte, ‘Her kim bir oruçluya iftar ettirirse, onunki kadar sevap kazanır’ buyuruldu. Onun için iftara eshâbını çağırır; kendisi de iftar davetlerine icabet ederdi. Sa’d bin Ubâde’nin iftar davetine gitmiş; ikram edilen ekmek ve zeytinyağını yedikten sonra dua etmiştir.
Lübnan'da Ramazan davulcusu
Oruca destek
Kays bin Sırma, bir Ramazan günü yorgun argın evine geldi. İftar etmeden uyuyakaldı. Böylece hiç yemek yemeden ertesi günün orucuna başladı. Gün ortasında bayıldı. Bu, Resulullah’a haber verildi. Sahuru meşru kılan âyet nâzil oldu.
Peygamber aleyhisselâm, ehemmiyetini göstermek için, iftarda olduğu gibi, sahura da misafir davet ederdi. Mesela İrbad bin Sâriye’yi sahura çağırmıştır. ‘Bir yudum suyla da olsa sahur yapınız, onda bereket vardır. Sahur, oruca; gündüz uykusu da gece ibadetine destektir’ buyururdu.
Sahur, seher ile aynı köktendir. İmsak diye de bilinir; tutmak, kendini bir şeyden geri çekmek demektir. Şark semasında fecrin, yani güneşin ilk ışığının gözüktüğü andır. Bu andan itibaren oruç başlar. Sabah namazı vakti girmiş demektir. İhtiyaten biraz bekledikten sonra sabah kılınır. Zeyd bin Sâbit der ki: ‘Resulullah ile sahur yedikten sonra, elli âyet okuyacak kadar zaman geçti ve sabah namazını kıldık.’
Eski Medine Çarşısı
Siyah İplik-Beyaz İplik
Ramazan’da siyah iplik ile beyaz ipliğin birbirinden fark edileceği zamana kadar yeyip içmeye izin veren âyet-i kerime gelince, Adiy bin Hatem, bir siyah, bir de beyaz iplik alıp, yastığının altına koydu. Gece bunlara bakıp ayırd edemeyince, oruç zamanını da bilemedi. Sabah vaziyeti anlatınca, Resulullah, ‘Senin yastığın enli ve uzunmuş’ diye latife etti. Âyetin mecaz olup, siyah ve beyaz ipliğin, gece karanlığı ile gündüz aydınlığı mânâsına geldiğini söyledi. Nitekim âyetin sonunda ‘şafak sökene kadar’ ibaresi bunu ifade ediyordu.
Sahâbe-i kirâm, imsak ve iftarda ezana itibar ederdi. Bilâl Habeşî, önce; İbni Ümmi Mektum da sonra ezan okurdu. Hazret-i Peygamber, ‘İbni Ümmü Mektûm’un ezanını işitinceye kadar yiyin için’ buyurdu. Zira Bilâl’in ezanı uyuyanları uyandırmak içindi.
Kur’an-ı kerimde ‘Sonra orucu, geceye kadar tamamlayın’ meâlindeki âyeti, ‘Gece gelip, gündüz kaybolunca, yani güneş kaybolunca iftar edin’ şeklinde tefsir buyurdu.
İki sevinç
Resulullah aleyhisselâm, iftar etmeden ‘Ya Rabbi, senin rızan için oruç tuttum; sana inandım; sana güvendim; senin rızkın ile orucumu açtım. Ey mağfireti geniş rabbim! Beni, anne-babamı, zürriyetimi ve müminleri mağfiret buyur’ mealinde; iftardan sonra da ‘Susuzluk gitti; damarlar serinledi, sevap hâsıl oldu inşallah’ mealinde dua ederdi. ‘Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftarda, diğeri bu sevapla rabbine kavuştuğu zaman’ buyurdu.
Bir seferde, bazıları oruçlu idi; bazısı tutmuyordu. Sıcak bir günde konakladılar. Oruçlular yığılıp kaldılar. Oruçsuzlar çadırları kurdu; hayvanları suladı. Resulullah, ‘Bugün sevabı oruçsuzlar kazandı!’ buyurdular. Oruçlu olduğu için, insanların kendisine gölge yaptığı birini görünce, ‘Seferde oruç tutmak, büyük bir dindarlık değildir’ buyurdu.
Resul-i Ekrem, Ramazan gecesi, yatsıdan sonra sahabeye 20 rek’at namaz kıldırmıştı. Sonra farz zannedilir de müslümanlar güç yetiremezler diye, bir kısmını yalnız kılmayı tercih etti. ‘Kim terâvih namazını inanarak ve sevabını Allah’tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır’ diyerek terâvih adı verilen bu namaza teşvik etti. Ramazan ayında Mescid-i Nebî’de bu günlerin şerefine daha çok kandil yakılırdı...................................................BU KATAR NEREYE GİDER?
100 yıl evvel Osmanlılara tâbi bir kaymakamlık iken, Ortadoğu’da güçlü bir siyasî aktör hâline gelen Katar’ın hikâyesi...
12 Haziran 2017 Pazartesi
12.06.2017
100 yıl evvel Osmanlılara tâbi bir kaymakamlık iken, Ortadoğu’da güçlü bir siyasî aktör hâline gelen Katar’ın hikâyesi…
Necd ile Kûveyt arasında yaşayan Aneze aşiretine bağlı Benu Utbe kabilesinden Âl-i Halife adlı bir kol 1766’da gelip, bomboş Katar yarımadasına yerleşti. Zübâre iskelesini kurup, inci avcılığına başladılar. Nitekim Basra Körfezi’nin en gözde işi buydu.
Bugün bile basit bir boruyla derinlere dalıp, istiridye çıkaran gençler, maişetlerini de böyle çıkarırlar. Fransız bestekâr Bizet’nin İnci Avcıları isimli operasına ilham kaynağı olmuştur. İnci avcısı Nâdir’in Romansı dünyaca meşhur melodilerdendir.
İnci avcıları ve Katar'ın sembolü inci abidesi
Damlalar
Katar, Arapça katre’nin çokluk hâli. Damlalar demek. Vaktiyle Arabistan’a nisbeten ince ince çok yağmur yağdığı için bu isim verilmiş. Fakat antik çağda da Katara diye anıldığına göre, Hindce rüzgârlı yer manasına Gwadar’dan geldiği iddiası daha makul.
Âl-i Halîfe’nin bir kolu da Bahreyn’e yerleşti. Burada hüküm süren Âl-i Mezkûr adlı şeyhlik ailesini devirip yerine geçtiler. Adada hâkimiyet kurmak isteyen İranlıları yendiler. Katarlılar da Bahreyn’e tâbi oldular.
Kûveyt’teki Sabah ailesi de Aneze aşiretindendir. Âl-i Halife, tüccarlıktan geldiği için zengindir; bu sayede de otorite sahibi olmuştur. Bu ailenin tarihi, modern Katar’ın da tarihidir.
Eski bir Katar evi ve geçen asırdan Katarlı tipler
Emîr
Katar’da ailenin ilk hükümdarı Şeyh Sâni’den bu yana 12 şeyh gelip geçti. Sonuncu hükümdar, dünya liderlerinin belki de en yakışıklılarından biri olan Şeyh Temim, 2013’te tahttan feragat eden babası Şeyh Hammâd’ın yerine geçti. Esasen Ortadoğu’da halk hareketlerinden ziyade, saray darbelerine sık rastlanır. Hammâd, bunu beklemedi.
33 yaşında tahta çıkan Şeyh Temim, babası gibi İngiltere’de Sandhurst Kraliyet Askerî Akademisi’nde okudu. Babası zamanında genelkurmay başkan yardımcılığı yaptı. Tecrübesi yanında; FIFA ve Olimpiyat Komitesi başkanlıklarında bulunarak popüler bir portre çizmektedir. 3 zevcesinden 9 çocuğu ile, bir yandan da Şarklı hükümdardır.
Solda Emir Temim. Katarlılar burunlarrını sürtüştürerek selamlaşır.
İngilizler sahnede
Selçuklular, bir ara Katar’a hâkim olmuştu. Ortaçağ’da, Umman Sultanlığı’na tâbi idi. XVI. asırda Portekizlileri def eden Osmanlılar, Katar’a hâkim oldular; ama âdetleri üzere idareyi mahallî şeyhlere bıraktılar. XIX.asır başlarında bir ara Vehhabi işgaline uğradı. 1818’de isyan bastırılınca, Osmanlı hâkimiyeti tekrar kuruldu. Katar’ı isteyen Âl-i Suud ile Âl-i Halife arasında bugüne kadar süren ihtilafın da başı budur.
Suud ailesinin desteği ile yarımadayı ele geçirmek isteyen Bahreyn ile Katar arasındaki rekabet 1867’de savaşa dönüştü. Katarlılar yenildi; İngilizlerin desteklediği Bahreyn birlikleri, Katar’ı işgal etti. Basra körfezi’nde nüfuzlarını arttıran ve korsanlık hâdiselerinden rahatsız olan İngilizler, Katar şeyhi Muhammed bin Sâni’yi Bahreyn’e vergi vermeye mecbur ettiler.
Endişelenen Osmanlı birlikleri, 1871’de Katar’a yerleşti. İngilizlere karşı Osmanlılardan yardım isteyen Şeyh Câzim bin Muhammed ‘kaymakam’ sıfatıyla tahta geçirildi. Bir yandan Vehhabi ve Bedevî; bir yandan da İngiliz tehdidi, Osmanlıların Doha’ya karargâh kurup top mevzilendirmesine sebebiyet verdi.
Solda 1913 tarihli Düstur gazetesinden bir haber: Emin İbnü's-Suud, Katar'daki Osmanlı askerinin tahliyesini istiyor. Sağda İngiliz hakimiyeti devrinden bir Katar pulu
Ver kurtul
XX. asır başında Katar, Basra Vilâyeti’nin Necid-i Şarkî (Ahsâ) Sancağı’na tâbi bir kazâ (kaymakamlık) idi. Merkezi de Bidâ kasabası idi. Ancak Doha’dan öte gitmeyen bu hâkimiyet uzun sürmedi. Şeyh Câsim’in başına buyruk hareketleri yüzünden 1893’te çıkan çatışmada, Osmanlı askerleri, Şeyh’in birliklerine yenildi. Sultan Hamid, Şeyh Câsim’i affederek eski hâlin iadesini temin etti.
Nihayet şaşılacak bir şey oldu. İttihatçılar, Londra’nın desteğini almak ümidiyle 29 Temmuz 1913 tarihinde Katar üzerindeki bütün haklarından İngiltere lehine vazgeçtiler. Ağustos 1915’te Osmanlı birlikleri tek kurşun atmadan Katar’ı terk ettiler. İngilizler yarımadaya yerleşti ve 3 Kasım 1916’da Katar İngiliz müstemlekesi oldu. Birleşik Arab Emirlikleri’ndekine benzeyen bir sömürge sistemi (protektora) kuruldu.
1939’da petrol bulununca, Katar’ın stratejik ehemmiyeti daha da arttı. 1971 senesinde istiklâlini elde etti. Bundan az evvel Birleşik Arab Emirlikleri’nin parçası olma istikametindeki teklifi, Suudi kontrolüne girmemek için reddetmişti.
Solda Katarlı bir baba ve çocukları. Sağda AVM'de Venedik platosu
Hindistan mı?
2,5 milyon nüfusun sadece 400 bini Arab ve Katar vatandaşıdır. Geri kalanı işçi olarak ülkede bulunan yabancılardır. Devâsâ şantiyelerden çıkmadan yaşarlar. O kadar çok Hindli vardır ki, Arab ülkesinde olduğunuzu hissetmezsiniz. Sosyal refah yüksektir. Asayiş sağlamdır. Siyasetten trafiğe, sömürge idaresinin getirdiği bir nizam hâkimdir.
Su kıttır. Deniz suyu arıtılır. Dünya petrol rezervinin % 1’i Katar’dadır. Son 20 yıldır, dünyanın en büyük tabii gaz rezervleri, memleketin ehemmiyetini arttırmıştır. Önceleri küçük bir balıkçı köyü olan Doha (güneşin yükselişi demektir), şimdi 500 bin nüfuslu modern bir şehirdir. Düşük risk ve maliyetler sebebiyle, iş ve finans yatırımları cihetinden cazip görülüyor.
Doha bir balıkçı kasabası iken
Boşveer
Şeyh ailesi aslen Mâlikî olmakla beraber, Suudi Arabistan’dan sonra Vehhabiliğin en hâkim olduğu memleket Katardır. 2003’te 2/3’ü seçimle, 1/3’ü Emir’in tayiniyle gelen 45 kişilik bir parlamento kurulduysa da, Emir ve ailesinin siyasî rolü büyüktür.
Aşırı sıcak memlekette hayat, kapalı mekânlarda klimaların altında geçer. Arab halk hemen hiç çalışmaz. Katar’da meşhurdur: “Başkasının yapabileceği işi, ben niye yapayım? Başkasının yapamadığı işi, ben niye yapayım?”
An'anevî kılıç oyunu
Kimin Oyunu?
Küçük, ama kişi başına düşen ortalama 100 bin dolarlık geliriyle, sıfıra yakın işsizlik nisbetiyle dünyanın en zengin memleketlerinden biridir. Geçen asrın bu en fakir ülkesi, son zamanlarda Ortadoğu siyasetinde aktif rol peşindedir. Memlekette mühim bir Amerikan üssü bulunuyor. Son yıllarda Aljazeera haber kanalı sayesinde bütün dünyaya adını duyurdu.
Yıllardır Basra Körfezindeki bir grup ada yüzünden Bahreyn ile ihtilaf hâlindedir. Şimdi de İhvan-ı Müslimîn, Hamas gibi radikal gruplara desteği, İranla yakın münasebeti, Arap ligi ve ABD’nin yüreğini hop oturtup hop kaldırıyordu. Bu sebeple hiç beklenmedik bir şey oldu; bazı Arap memleketleri Katar’la diplomatik münasebetlerini kesti. Böylece siyasî kriz ortaya çıktı.
Ekonomik münasebeti daha çok Avrupa ile olan Katar, Arab ligi tarafından, bir günah keçisi gibi ABD’nin önüne atıldı. Amerika, dünyanın en büyük tabii gaz rezervlerine sahip Katar’ın bu piyasada söz sahibi olmasını istemiyor. Yoksa Katar gibi küçük bir devlet, terörizme destek verse ne yazar! Hâdise, bir tarafta Anglo-Amerikan, öte tarafta Rusya kontrolünde olmak üzere dünyayı tekrar iki kutuplu hâle getirmeye çalışan global güçlerin oyunu olarak görünüyor.
KAŞGARÎ DERGÂHI’NDAN RAMAZAN HATIRALARI
Sultan III. Selim, Ramazan ayında Cuma gecelerini Eyüp sırtlarındaki Kaşgarî Dergâhı’nda geçirirdi. Tekkenin son şeyhi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri zamanından da renkli hatıralar kalmıştır.
19 Haziran 2017 Pazartesi
19.06.2017
Sultan III. Selim, Ramazan ayında Cuma gecelerini Eyüp sırtlarındaki Kaşgarî Dergâhı’nda geçirirdi. Tekkenin son şeyhi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri zamanından da renkli hatıralar kalmıştır.
Kaşgarî Dergâhı, Eyüp sırtlarında arkasını vermiş 18.asırdan kalma bir tekkedir. Sultan III. Selim, tekkenin şeyhi İsa Efendi’yi severdi. Yanına, geleceğin iki padişahı, Şehzâde Mustafa ve Mahmud’u da alarak kendisini ziyaret ederdi. Ramazan’da Cuma gecelerini de tekkede geçirirdi. Burada kendisine mahsus Haliç manzaralı ziynetli bir de köşk yaptırmıştı. Tek Parti devrinde yıktırılmıştır.
Kaşgarî Dergâhı’ndan tek Ramazan hatırası bu değil elbette. Çok uzakta, asırlardır ilme gönül vermiş bir seyyid ailesine mensup Abdülhakîm Arvasî, Başkale’deki medrese ve tekkesinde ilim ve irşadla meşgul iken, Rus işgali sebebiyle vatanından hicret etmiş; 1919’da İstanbul’a gelerek devrin padişahı tarafından o zaman boş olan Kaşgarî Dergâhı’na tayin edilip yerleştirilmişti.
Farz önce gelir
Seyyid Abdülhakîm Arvasî, 11 ayın sultanı için şöyle buyururlardı: “Ramazan orucuna hazırlanmak için, Şaban’ın son yarısında oruç tutmamak lâzımdır. Kuvvetli ve leziz taamlar yiyerek vücudu kuvvetlendirip, farzın îfâsına hazırlanmalıdır. Farzın îfâsı için sünnetin tehiri de sünnettir.”
Namaz vakitlerini gösteren ve hususi hazırlanmış bir takvime göre ibadet ederler; akşam namazını evvel kılarlardı. “İftarı akşam namazından önce yapmak müstehab ise de, bir ibadeti bozulmak şüphesinden kurtarmak için müstehab terk edilmelidir. Önce akşam namazını kılmalı, sonra iftar etmelidir. Böylece iftar yine, yıldızlar görünmeden önce olur. Yani acele edilmiş olur ve oruç bozulmak tehlikesinden kurtulur. Akşam namazını vakti çıkmadan, tekrar kılmak mümkündür. Takvim, saat, kandil, top ve ezan yanlış olunca, oruç kurtulmaz” buyururlardı.
Yine buyurdular ki: “Şimdiki Ramazanların başı ve sonu şer’an, yani kâdı huzurunda sâbit olmadığından sonradan iki gün kaza etmek evlâdır”. Kendilerine sorulan bir suale şöyle fetvâ verdiler: “Binâ yapan veya ekin biçen kimselere, Ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı ekin biçemeyip ekin telef olursa veya binâ yapılamayıp da kışın yaklaşmak tehlikesi olursa, orucunu terk ederek işlerini yaparlar. Ve orucu sonra kazâ ederler. Susuzluk sebebiyle tehlike şüphesi varsa, yine böyledir. Dinde zorluk yoktur.”
Dönüm noktası
Ramazan, Abdülhakîm Efendi’nin hayatında acı ve tatlı, ama mühim hâdiselerin cereyan ettiği bir ay olmuştur. Gençliğinde ders okuduğu Nehri’den sılaya geldiği bir Ramazan gecesi rüyasında Resulullah aleyhisselâmı görerek, ince bir din meselesine cevap vermeye davet edilmişti. Bu rüya, zâhirî ve bâtınî kemal yollarında ilerleyeceğini gösteren bir müjde olarak tabir olundu.
1915’te Van’ın işgali üzerinde hicret ettiler ve ilk orucu, Revandiz gibi harâreti 40 dereceden ziyade bir yerde tuttular. Sonra geçtikleri Musul’da, 20 yaşındaki yeni evli genç kızları Şefîa Hanım’ı bir Ramazan günü koleradan kaybettiler. 1931 ve 1943 senelerinde haksız yere İzmir’e sürgün edildiklerinde Ramazan ayı idi.
Gönül eğlenmez
Ramazan ayında haftada üç defa, pazartesi, çarşamba ve cuma günleri mensuplarından Tabakhane Şeyhi Hafız Hüseyn Efendi’yi ziyarete gelir; kendisine çok sevdikleri “Gönül eğlenmez” ilahîsini okuturdu. “Ramazan-ı şerifte mecbur kalmadıkça evinizden dışarıya çıkmayınız, ibadetinizi, zikrinizi evinizde yapınız. İnsan ibadet edeyim derken ne günahlar işler!” buyururlardı.
Yaz günleri iftar sofrası, bahçede kurulurdu. Herkes oturmadan, iftar etmezlerdi. Ehibbasının iftarlarına icabet ederler; misafir de davet ederlerdi. Hemen her gün misafir olurdu. Dergâhın mescidinde umumiyetle sevenlerinden müteşekkil bir cemaat ile terâvih kılınırdı. Namazdan evvel ve sonra tekkede devamlı kaynayan semaverden çaylar içilirdi.
Abdülhakîm Efendi’nin bir talebesine yazdığı mektuptan:
“Ramazan’daki her nevi ibâdetin sevabı, Ramazan hâricindeki zamanlara nazaran 1’e 70’tir. Ramazan’ın bu şerefinden dolayı, büyüklerimiz bu ayda sa’y ve gayreti bir derece daha arttırmaya çalışırlar; Ramazan’dan on bir gün evvel başka bir vaziyet takınırlardı. Mecbur kalmadıkça çarşı ve pazara çıkmazsınız. İcab ederse öğle ile ikindi arası ziyade uğraşmamak üzere bir saat zarfında işlerinize bakarsınız. Yapılması lâzım gelen işleri, Ramazan’dan evvel yoluna koyunuz ki, sonraları iş için sokaklarda bulunmayasınız. Terâvih namazlarını cemaatle kılmayı ihmal etmemelidir. Hergün bir cüz’ Kur’ân-ı kerîm okursunuz.”
Hırka-ı Saadet
İstanbul müftüsü Fehmi Efendi, Süleymaniye Medresesi’nde ders arkadaşı Seyyid Abdülhakîm Efendi’ye hürmet ederdi. Her Şaban ayında bir memurunu gönderir; Ramazan-ı şerifte hangi câmide vaaz etmek istediğini sorardı. Abdülhakîm Efendi, haftada üç gün Bayezid, bir gün Bakırköy, bir gün Kadıköy, bir gün Üsküdar câmilerini isterdi. Ramazan’da derslerini aksatmazlardı.
Şöyle anlattılar: “Beşiktaş'ta Sinan Paşa Câmiinde vaazdan çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; El-melikü yakraükesselam ve yed'uke iletta'am, yani ‘Sultan selam ediyor ve sizi iftara çağırıyor’ dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vaizleri, imamları çağırılmıştı. Yemekten sonra sermusâhib geldi. Sultanın selamı var. Hepinizden düşmanla muharebe eden askerlerimizin gâlib gelmesi için dua etmenizi; mücahidlere para ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok yardım yapılmasına sebeb oldum. Süslü bir mendilin köşesine bağlı 10 altını da diş kirası olarak lütfettiler.”
Osmanlı padişahları, her Ramazan ayında, Kadir geceleri, Topkapı Sarayı’nda Hazine Dairesi’nde muhafaza edilen Hazret-i Peygamber’e ait olan Hırka-i Saâdet’i ziyaret ederler. Zamanın padişahı Sultan Vahîdeddin, âdet veçhiyle, Ramazan ayında Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saâdet’in bulunduğu odayı ziyaret edeceği bir zaman, Seyyid Abdülhakîm Efendi’nin yanında bulunmasını arzu etti. Böylece Hazret-i Resûlullah’ın biri manevî, diğeri cismânî halifesi olarak, beraberce ziyaret ettiler.
Abdülhakîm Efendi, Ramazan ayında Hırka-ı Şerif’i de ziyaret ederler; edeben uzaktan tazim gösterirlerdi........................................UNUTULMAYAN BAYRAM HATIRALARI
Herkes çocukluğunda yaşadığı bayramların şimdikinden daha güzel olduğunu söylüyor. Eskiden tatlılar daha tatlıymış… Gezilen yerler daha güzelmiş… İnsanlar daha samimiymiş... Hayat, bayram gibiymiş… Pek çok kişiye masal gibi gelen bu sözlerde hakikat payı yok değil…
26 Haziran 2017 Pazartesi
26.06.2017
Herkes çocukluğunda yaşadığı bayramların şimdikinden daha güzel olduğunu söylüyor. Eskiden tatlılar daha tatlıymış… Gezilen yerler daha güzelmiş… İnsanlar daha samimiymiş... Hayat, bayram gibiymiş… Pek çok kişiye masal gibi gelen bu sözlerde hakikat payı yok değil…
İnsan tabiatı biraz muhafazakârdır. Zaman geçtikçe eskiyi hep iyi hatırlar. Her şeyin eskisini arar. Bu yüzden hep eski bayramları özler. Eskiden hayat belki daha kolaydı. Beşerî münasebetler daha iyiydi. Bir sokakta, bir mahallede herkes birbirini tanır, sık sık ziyaret eder, beraber neşelenir, sıkıntısı olduğu zaman yardım ederdi. Şimdi şartlar değişti, modernleşme hayatımızı değiştirdi. Bugünün mega sitelerinde, yüzlerce dairelik apartmanlarında kimse kimseyi tanımıyor.
Sevinç günleri
Bayramlar sevinç günleridir. Dinin, eğlenmeyi, neşelenmeyi, güzel giyinmeyi, güzel şeyler yemeyi tavsiye istediği günlerdir. Şark insanı, sevinç ve üzüntüyü beraber yaşamayı tercih eder. Bayramlar, bir araya gelme vesilesidir. Hayatın monotonluktan çıktığı renkli günlerdir.
İslâmiyette iki bayramı vardır. Biri oruç ayı olan Ramazan’ın hemen ardından başlar ve üç gün sürer. Bu bayrama Iydü’l-Fıtr denir. Fıtr, Arapça oruç açmak demektir. Bu bayramda tatlı yemek Hazret-i Peygamber’in tavsiyesi olduğu için, Türkler bu bayrama Şeker Bayramı da demiştir. İslâmiyetteki ikinci bayram, kurban ibadetinin ifa edildiği bayramdır. Iydü’l-Adhâ denir. Adhâ, Arapça’da kurban demektir. Öncekinden 70 gün sonra başlar. Dört gün sürer. Hac ibadeti de bu günlerde tamamlanır.
Resulullah aleyhisselâmın 622’de Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında, Medinelilerin oynayıp eğlendiği iki bayramı vardı. Cenab-ı Peygamber: “Allah, bu iki bayramınızı, onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Bunlar Kurban ve Fıtr bayramıdır” buyurdu. Bayram günleri oruç tutmak bile yasaklanmıştır.
Bayram namazı
Her iki bayramda da güneş doğduktan sonra erkeklerin yapması gereken hususi bir ibadet vardır: Bayram namazı. Bu namaz câmide topluca kılınır. Başka zamanlarda namaz kılmayanlar bile, bu namaza gelirler; çocuklarını da götürürler. Pek çok kimsenin çocukluğundaki bayram namazı hatırası yıllarca zihninde yaşar; onun belki de dinle tek irtibatını teşkil eder.
Bayramlarda, ilk gün yaşlılar ziyaret edilir. Ailenin bir büyüğünde akşam yemeği veya sabah kahvaltısında buluşulur. Kabristan ziyaretleri unutulmaz. Bayramlarda türbeler ziyaret edilir. Mesela İstanbul’da mutlaka Eyüp Sultan’a da gidilir. Bugün bile bu âdet devam etmektedir.
Cevizli baklava
Türk kültüründe, her hususi güne ait bir tatlı vardır. Bayramın tatlısı cevizli baklavadır. Bayramda akide şekeri, lokum, badem ezmesi gibi şekerlemeler önceden satın alınır. Misafire süslü bir tepside küçük kaşıklarla reçel çeşitleri ikram edilirdi. Sonra, piyasada şekerlemeler çoğaldığı için olsa gerek, bu âdet terk edildi. Bayramda misafire kahve ve su; ardından da tatlı servisi yapılırdı. Tatlının yanında bazı yerlerde ayran verilirdi. Zira tatlı insanın iştahını keser; ayran ise iştahı açar.
Bayramda hediyeleşmek de âdettir. Eskiden fakirlere bayramdan önce yiyecek kumanyası ya da bir tepsi baklava gönderilirdi. Bayramda ziyarete gelenlerden bilhassa çocuklara mutlaka hediye verilir. Eskiden mendil ve çorap vermek âdetti. Elden para vermek hoş görülmediği için, nezaketen mendilin kenarına veya çorabın içine para bağlanırdı. Bayram günlerinde, çocuklar daha bir hoş görülür; ‘bayram yeri’ denilen lunaparka götürülür.
Sarayda bayram
Osmanlı sarayında bayram, dinî muhtevası yanında, devletin ve hanedanın ihtişamını göstermek için de bir vesiledir. Zira monarşilerde otorite ve ihtişam, sadece askerî güce değil, merasimlerle de ortaya konur. Bayramlaşma, Sultan Fatih Kanunnamesi ile tanzim edilmiştir.
Bayram günü sarayın içi meşalelerle süslenir. Bütün pencerelere fenerler asılır. Padişah, sabah namazını Topkapı Sarayı içindeki Ağalar Câmii’nde kıldıktan sonra, maiyetiyle sabah namazından sonra mukaddes emanetlerin saklandığı Hırka-ı Saadet dairesinde bayramlaşır.
Sonra padişahın resmî kabul mekânı olan Arz Odası’nda devlet erkânı ile umumi olarak bayramlaşılır. Merasim devam ettiği müddetçe mehter bandosu çalar. Boğaz girişindeki gemilerden selam topları atılır. Sonra padişah süslü bir atın üzerinde şatafatlı bir ‘bayram alayı’ ile saraya yakın bir câmiye giderek bayram namazı kılar. Bayram namazından sonra, hareme geçerek ailesi ve harem halkı ile bayramlaşırdı.
Bayram günlerinde sokaklarda bayram alayı tertiplenir. Maytaplar atılır. Saray akademisindeki gençler, kılıç, tüfek, ok ve gürzlerle gösteriler yaparlar. Güreş müsabakaları tertiplenir. Başta İstanbul olmak üzere Osmanlı şehirlerinde bayramlarda o kadar parlak şenlikler yapılır ki, yabancı seyyahlar, seyahatnamelerinde bu bayram şenliklerine mutlaka bir fasıl ayırmıştır.
ZELZELEDEN KAÇIŞ YOK MU?
İnsanlığın yaratılışından beri, yer sarsıntısı insanların en büyük korkularından birisi olmuş. Şehirler, köyler, depremlerle yıkılmış; yeniden kurulmuş.
3 Temmuz 2017 Pazartesi
3.07.2017
Şimdi de herhangi bir yerde, dünya şöyle bir kıpırdayıversin; dünyanın öbür ucunda insanları bir telaş alıyor: Bizde de olacak mı? Hele bir de zelzeleye elverişli bir coğrafyada yaşıyorlarsa… Bu işi çok ciddiye alan, gece-gündüz muhtemel zelzele senaryoları yazan ilim adamları bile az değil.
Anadolu’nun büyük bir kısmı, eskiden beri zelzele mıntıkası olarak kabul ediliyor. Nice zelzeleler, şehirleri ve insanları yutmuş, medeniyetleri yok etmiş. Mukaddes Kitaplar, dünyanın zelzele ile sona ereceğini söyler; ama dünyadaki zelzelelerden kaçarak kurtulmaya da yasaklamıyor.
1042'de Ebu Tahir Şirâzi Tebriz'de şiddetli bir zelzele olacağını tahmin etmiş; halkı sahralara çıkarması için idarecileri ikaz etmişti. Hakikaten şehir yerle bir oldu. Evvelce 858 tarihinde yine böyle bir zelzele ile yerle bir olan şehir yeniden imar edilmişti. Ebu Tahir Şirâzi, artık şiddetli bir zelzele beklenmediğini; ama şehrin su baskınlarına maruz kalabileceğini söyledi. Halife Kaim Biemrillah’a verdiği rapor üzerine şehrin altına su tahliyesi için büyük kanallar açıldı. Ayrıca şehrin altında hava cereyanını temin edip, gaz ve buhar sıkışması sebebiyle vuku bulabilecek zelzelelere mani olabilmek adına kuyular açtırıldı.
Anadolu’nun kalbi İstanbul, nice zelzelelerden nasibini almış bir şehirdir. Bizans devrinde, kuruluşundan 1453’e kadar, 50’den fazla zelzele olmuştu. Hele 557 tarihli zelzelede şehrin surları yıkılmış; Ayasofya Kilisesi’nin dillere destan kubbesi bile çökmüştü. 989 tarihli zelzele, İtalya’dan bile hissedilmiş; yeniden yapılan Ayasofya kubbesi, hasar görmüştü. 1343 zelzelesi 12 gün sürmüş; 1346 zelzelesi fasılasız bir sene devam etmiştir.
Küçük Kıyamet
Osmanlıların şehri fethinden sonra yaşanan en büyük zelzele, 1509 tarihli ve Küçük Kıyamet adı verilen zelzeledir. Gerçekten kıyamet gibi, 45 gün sürmüş; binaların çoğu yıkılmış; binlerce kişi ölmüştü. Sultan II. Bayezid, sarayın bahçesindeki çadırda yaşamış; sonra Edirne’ye gitmişti. Halbuki burada da Tunca Nehri taşarak şehri su basmıştı.
1894 İstanbul zelzelesi
Bu zelzele, Osmanlı şehir mimarîsinde bir dönüm noktası teşkil eder. Şehrin yeniden imarında, taş yerine, ahşap tercih edilmiştir. Zelzele anında taş, can kaybına sebebiyet vermekte; ama ahşap binalar beşik gibi sallandığı halde, kolay kolay yıkılmamaktadır. İnsanın kaçabileceği yangın tehlikesi; kaçamayacağı zelzeleye tercih edilmiştir. Bundan sonra nice zelzeleler olmuş; ama fazla can ve mal kaybı yaşanmamıştı.
İstanbul tarihindeki 2.büyük zelzele 22 Mayıs 1766 tarihlidir. Birçok câminin çöktüğü ve 300 kişinin öldüğü zelzele, 1509’dakine göre daha az hasar vermişti; ama artçı sarsıntılar 2,5 sene devam ederek halkın maneviyatını alt-üst etti. Bu zelzelenin merkez üssünün, İzmit körfezi olduğu tahmin ediliyor. Burada da taş üstünde taş kalmadığı, sahilleri deniz sularının kapladığı, o devre ait kroniklerde anlatılır. Fatih ve Eyüp Câmii yıkılmış; zamanın padişahı Sultan III. Mustafa, devam eden Rus savaşlarına rağmen, bir servet harcayarak şehri yeniden imar etmiştir.
Erzincan zelzelesi ve kaçan halk
İstanbul’da tsunami
İstanbul’un 3.büyük zelzelesi 10 Temmuz 1894 tarihlidir. Bir yaz günü öğlen üzeri başlayan zelzele, o zamanın imkânları daha mükemmel olduğu için, ilmî metodlarla tesbit ve rapor edilmiştir. Merkez üssü Yeşilköy açıkları olan zelzelede, her biri birkaç saniyelik birkaç sarsıntı olmuş; Marmara Denizi’nde de tsunami yaşanmıştı. Girit, Bükreş, Yanya ve Anadolu’nun ücra köşelerinde bile hissedilmiştir.
Zamanın padişahı Sultan II. Abdülhamid, halkın maneviyatını bozmamak endişesiyle gazetelere tahdit getirmişti. 500 civarında kişinin öldüğü anlaşılan zelzelenin ardından padişah, bizzat 1500 altın lira vererek bir kampanya başlatmış; birkaç ay içinde yardım mikdarı 100 bin liraya ulaşmıştı. Bu paradan, zelzelede ölenlerin ailelerine 10’ar altın lira; dul ve yetimlere ise kişi başına 5’er altın lira verilmiştir. Padişah, İtalya’dan her biri 3200 frank tutan iki sismograf aleti getirtti; bunlardan biri, Kandilli Rasathanesi’ne; diğeri, Yıldız Sarayı’na konuldu.
Sonrası, başka bir âfet!
Cumhuriyet devrinde de çoğu Anadolu’da olmak üzere büyük zelzeleler yaşandı. Bunlardan en büyüğü 27 Aralık 1939 gecesi meydana gelen Erzincan Zelzelesi’dir. Birkaç dakika süren ve artçıları aylarca devam eden sarsıntılarda, şehrin 1930’da Almanların yaptığı istasyon binası ile XII. asırda Selçuklulardan kalma Çadırcı Hamamı dışında tamamı yıkıldı. 40 bine yakın kişi öldü. Ölümlerin çoğu soğuk ve açlık sebebiyle yaşandı. Yeni şehir, eski şehrin çok yakınına inşa edildiği için, 1984 ve 1992’de can kaybı olan iki zelzele olmuştur.
Erzincan zelzelesi
31 Mayıs 1946’da Muş’un Varto kasabası yerle bir olmuş; 839 kişi ölmüştü. Zelzele 19 Ağustos 1966’da tekrarlandı. 20 kilotonluk 4000 atom bombasına denk bir sarsıntıyla, Varto ve çevresinde 3000’e yakın kişi ölmüş; kaza merkezi ve 92 köy haritadan silinmiş; binlerce kişi evsiz kalmıştı. Cumhuriyet tarihinin büyük diğer zelzeleleri şunlardır: 1930 Hakkâri (2500 ölü), 1942 Niksar (3000 ölü), 1943 Tosya (3000 ölü), 1944 Bolu (4000 ölü) 1970 Gediz (1100 ölü), 1975 Diyarbakır-Lice (2400 ölü), 1976 Van-Çaldıran (3800 ölü), 1983 Erzurum-Horasan (1150 ölü), 1999 Gölcük (17 bin ölü).
Erzincan Zelzelesi Gazetede
Zelzele, başlı başına bir âfet iken; zelzelenin ardından yaşanan, açlık, susuzluk, sâri hastalıklar, yağma, soğuk, yağmur ve kar gibi başka sıkıntılar da birer âfet yerine geçer. Ölülerin gömülmesi bir meseledir. Çevreden gelen gönüllüler ve askerlerin, hatta mahkûmların yardımıyla enkaz kaldırılırken; günler sonra hâlâ yaşayanlara rastlandığı çok olur.
Deprem zenginleri
Son zamanlarda zelzelelerin ardından dünya çapında yardım kampanyaları tertiplenmekte; ancak bunlardan çok azı, âfetzedelere ulaşabilmektedir. 1939 Erzincan Zelzelesi için toplanan paralarla, zamanın hükümeti, Ankara’da bugün Saraçoğlu Evleri diye bilinen memur lojmanlarını inşa etmişti. 1966 Varto Zelzelesi’nde bir gazetenin açtığı kampanyada toplanan paralar 1,5 milyon lira tutmuştu. Halbuki aynı gazetenin başka kampanyalarında, hava kuvvetleri için 17, donanma için 23, Çanakkale Âbidesi için 1,5; dokuz tane Atatürk heykeli için yarım milyon lira toplanmıştı.
İnönü zelzele sonrası Erzincan'da
O yıllarda zelzele vesilesiyle zengin olanların sayısı, savaş zenginlerini aratmaz. Âfet mıntıkasına gönderilen konserve, battaniye gibi maddelerin başka yerlerde alınıp satıldığı çok görülmüştür. Âfetzedeler, devletin zelzelede yıkılan evlerin yerine yaptığı binaların, coğrafî şartlara ve ihtiyaçlarına uymadığından yakınmışlardır. Bazen bu yeni evlerin inşası, senelerce sürmüş; pek çok yolsuzluk dedikodusu yayılmıştır....
...........................BİR DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HATIRLATTIKLARI…
15 Temmuz 2017, FETÖ’nün ordudaki komitacılarla el ele vererek giriştiği darbe teşebbüsünün yıldönümüdür. Önceki darbelerden farklı olarak halkın demokrasiye sahip çıktığı bu hareket, şükür ki, boşa çıkmıştır.
10 Temmuz 2017 Pazartesi
10.07.2017
15 Temmuz 2017, FETÖ’nün ordudaki komitacılarla el ele vererek giriştiği darbe teşebbüsünün yıldönümüdür. Önceki darbelerden farklı olarak halkın demokrasiye sahip çıktığı bu hareket, şükür ki, boşa çıkmıştır.
İktidar her zaman çoklarının gözünü kamaştıran bir hayal ve erişmek için icabında her yola başvuracakları bir emel olmuştur. Tarih, bu emele kavuşmak için icabında her vasıtanın kullanıldığı darbe teşebbüsleriyle doludur. Ancak hiçbir darbe öncekinden daha iyi şartlar getirmemiş; memleket gerilemiş; kazanan başkaları olmuştur.
Toy subaylar
Osmanlı tarihinde padişahların, tahtını, hatta canını kaybettiği darbeler olmuştur. Ama klasik devirdeki örneklerinde, sistem yeni bir padişahla aynen devam etmiş; zaman müsait olduğunda darbeciler tepelenmiştir. 1859 tarihli Kuleli Vak’ası, 15 Temmuz teşebbüsüne benzer. Ulema ve askerlerden bir grubun, Sultan Abdülmecid gibi karıncayı incitmeye çekinen hükümdarı devirme teşebbüsü önceden haber alınıp önlenmiştir.
1876’da Sultan Aziz’i tahttan indirilen darbeciler, askerleri, ‘Padişahı Ruslar kaçıracak; korumaya gidiyoruz’ diye kandırmıştı. 15 Temmuzda da darbeci subayların bazı erleri tatbikata diye götürdükleri anlaşılmıştır.
Politikası, global sermayenin emellerine ters düşen Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmek maksadıyla, hürriyetçi bir grup idealist, ama dünyadan habersiz genç, başta ordu olmak üzere teşkilatlandılar. Almanya, İngiltere ve Fransa, ajanları vasıtasıyla sızarak bu teşkilatı yönlendirmeye çalıştı. Zamanla ülke içinde paralel bir yapı meydana geldi.
Askerî ve sivil bürokrasinin her kademesine hâkim olan bu yapı, Sultan Hamid'in otoriter idaresi ve sıkı istihbaratına rağmen, ülke üzerinde emelleri olan Mason ve Siyonist teşkilatlarından yardım alarak, 1908'de darbe yaptı. Böylece Selanik birahanelerinde Namık Kemal şiirleri okumaktan başka meziyetleri bulunmayan toy subaylar, memleketin yegâne hâkimi oldular. 10 seneye kalmadan da imparatorluğu batırdılar.
Darbeler tarihi
Ankara hareketinin, aslında İstanbul’daki hükümete karşı bir darbe olduğu bir yana bırakılırsa, cumhuriyet tarihi de aslında nice muvaffak olmuş veya olmamış darbeler tarihinden ibarettir. Bunun sebebi, Tek Parti ideolojisinin, arkasını sağlama almak üzere orduyu alabildiğine güçlendirme siyaseti olmuştur. Elinde silahı olan, her zaman güçlüdür ve söz sahibidir. Ancak haklının sözü geçmelidir, güçlünün değil!
1960 darbesi
1945 yılında ABD baskısıyla demokrasiye geçiş, çoklarını şaşırttı. Memleketi neredeyse 40 senedir demir yumrukla idare eden Tek Parti, iktidarı kolay devreder miydi? Çokları demokrasi ve çok partili hayatı, CHP’nin muhaliflerini ortaya çıkarmak üzere kurduğu bir komplo olarak gördü. Yanılmadıkları 27 Mayıs 1960 darbesi ile ortaya çıktı.
Ne hata yaparsa yapsın, bunun karşılığını siyasî olarak görmesi gereken Demokrat Parti, liberalizm ve demokrasi yanlısı olduğu halde ezildi. Cumhuriyete ince ayar, iktidarını kaybeden CHP tarafından, askerler vasıtasıyla verildi. Bununla beraber darbenin arkasında, Türkiye’deki CIA operasyonlarına safça karşı çıkmak ve Irakla ittifak yapmak cesaretini gösteren Adnan Menderes’i bertaraf etmek arzusundaki Anglo-Amerikan bloğunun olduğu söylendi.
Komitacılık
İttihatçılar, kendisini idealist zanneden bazılarında istediği zaman darbe yapıp iktidarı ele geçirme ihtirasını, yani komitacılık ruhunu yerleştirmişti. Şurası bir hakikattir ki, ne kadar silah gücü bulunursa bulunsun, dışarıdan desteklenmeyen bir darbenin muvaffak olması mümkün değildir. Nitekim 1962 senesinde albay Talat Aydemir’in harbiye talebesini sürüklediği karşı darbe teşebbüsü, hüsranla neticelendi; albay ve adamları darağacını boyladı.
Rus yanlısı subayların tertiplediği bir darbeye karşı yapıldığı söylenen 12 Mart 1971 darbesi de, Demirel’in ‘uyumluluğu’ sayesinde kansız geçti. Yine Sovyetlere karşı ‘Yeşil Kuşak’ projesi çerçevesinde ABD’nin arkasında olduğu, hatta bunun için önce ortalığın anarşiyle kana boyanarak elverişli vasatın hazırlandığı çok dile getirilen 12 Eylül 1980 darbesi ardından her yer süt liman olmuş; her muvaffak darbede olduğu gibi, halk, kendisini can korkusu belâsından kurtaranları alkışlamıştır.
1980 darbesi
Amerikan aleyhtarı hükümete karşı yapılan 28 Şubat 1997 darbesi, kansız/tanksız gerçekleştiği için post-modern darbe olarak bilinir. Ama tesirleri önceki iki darbeden de fazla olmuştur. Zamanın global politik/ekonomik güçlerinin desteklemediği/arkasında olmadığı hiçbir darbe/ihtilâl muvaffak olamamıştır. Bu, Fransız ihtilâli için de, Bolşevik ihtilâli için de, Jön Türk ihtilâli için de böyledir.
Artık darbe olmaz, memleket bu ayıptan kurtuldu derken, 15 Temmuz 2016’da, FETÖ’nün askerî uzantıları ve ordudaki komitacılarla el ele vererek giriştiği bir darbe teşebbüsü yaşandı. Bereket versin ki darbecilerin acemiliği ve önceki darbelerden farklı olarak halkın demokrasiye sahip çıkışı, bu teşebbüsü boşa çıkarttı. Buna rağmen yüzlerce kişinin canını kaybetmesi, sakat kalması, zihinlerde kalıcı izler bıraktı. İktidara demokratik yollardan gelemeyenlerin, hedefe kilitlenmiş, gözünü kan bürümüş bir şekilde neler yapabileceği bir kere daha gözler önüne serildi.
Sebep?
Dünyanın her yerinde, ezcümle bizde, tek tip insan yetiştirmeye matuf maarif sistemi, anında dolduruşa gelebilen cahil, gayesiz topluluklar meydana getirdi. İslâmiyet, başta kim olursa olsun devlete isyan etmeyi, fitne çıkartmayı yasaklar; hatta haklı bile olsa münakaşayı reddeder. Ehl-i sünnet uleması asla böyle işlere iltifat etmemiştir. Buna rağmen son asırda kendisine ve bağlılarına büyük vazifeler yükleyen, aşırı mehdi vurgulu fanatik gruplar içte ve dışta ortalığı birbirine katmıştır.
Nitekim Said Nursî an’anesinden gelip, 12 Mart 1971’den beri politik kumpaslar içinde ciddi bir figür olarak yer alan, zamanla büyük ekonomik ve sosyal güç kazanarak ‘dinler arası diyalog’un mimarlarından olan Gülen ve ekibinin, siyasî otoriteden istediklerini tam elde edemeyip böyle bir işe kalkışması, doğrusu çoklarını şaşırtmadı.
Öte yandan askerî mekteplerde okuyan geleceğin subaylarında, kendilerinin sivillerden daha vatansever olduğu, her birinin birer Napolyon, birer Enver Paşa, birer Mustafa Kemal potansiyelinde bulunduğu fikri şuur altına yerleştirildi.
Demokrasinin bir hayat tarzı olduğu, insanların vaziyetten vazife çıkarmaya kalkışmadığı, sadece kendi işine baktığı gelişmiş cemiyetlerde artık böyle teşebbüslere rastlanmamaktadır. Dileriz memleketimizde de artık böyle acı günler bir daha yaşanmaz.
.
.YANGINA NE DAYANIR…
Patlıcan mevsimi, yangınların da habercisidir. Hatta bir zamanlar gazetelerde “Patlıcan mevsimi geldi. Hanımlar yangına dikkat!” diye ikazlar çıkardı.
17 Temmuz 2017 Pazartesi
17.07.2017
Yangın, eskilerin en korktuğu âfetlerdendir. Sadece can ve mal kaybına sebep olmakla kalmaz. Tarihimize ait nice kitaplar, vesikalar, sanat eserleri yangınlarda kaybolmuştur. Değdiğini yok eden ateşe ne dayanır…
Osmanlı şehirlerini tehdit eden üç âfet olmuştur: 1-Yangın, 2-Zelzele, 3-Sel. Bunların yanında tabiî değil, insan eliyle gelen bir felâketi de zikretmelidir. O da hicret, yani göçtür. Eskiler “İki göç, bir yangına bedeldir” derdi. Bunlar, sadece can ve mal kaybına sebep olmakla kalmaz; nice kitaplar, vesikalar, sanat eserleri bu afetlerde yok olmuştur.
Yangın, fakir zengin ayırmaz, herkesi mağdur eder. Sarayda çok defa yangınlar çıkmış, hanedandan ölenler olmuştur. Mesela 25 Eylül 1815’te Beşiktaş Sahilsarayı’nda çıkan yangında Sultan II. Mahmud’un bir yaşındaki kızı Emine Sultan ile dadısı yanarak ölmüştür. Topkapı Sarayı defalarca yangın geçirmiştir.
Patlıcan mevsimi, yangınların da habercisidir. Kızarttığı patlıcanı tavada unutanların çıkardığı yangınların sayısı az değildir. Hatta bir zamanlar gazetelerde “Patlıcan mevsimi geldi. Hanımlar yangına dikkat!” diye ikazlar çıkardı. Dalgın tütün tiryakileri de çok yangınlara sebebiyet vermiş; bu sebeple padişahlar, tütün içilmesini sert cezalarla yasaklamıştır. Kundaklamalar sebebiyle ve yanıcı maddelerin kullanıldığı tersaneler vasıtasıyla çıkan yangınlar da az değildir.
Lodos duvarı
Osmanlı şehirleri, umumiyetle ahşap mimarî malzemeyle inşa edilir. Bunun da iki mühim sebebi vardır: Birincisi, Anadolu zelzele mıntıkasıdır. Eğer binalar kârgir yapılırsa, yıkıldığı zaman insanların kurtulması zordur. Ahşap ev ise, zelzelede beşik gibi sallanır; ama hemen yıkılmaz, insanlara kaçacak zaman verir. Yangın ise zelzeleye nispetle daha kendisini haber veren bir afettir. Zelzele aniden olur, kaçıp kurtulmak zordur. Bu sebeple zelzele, yangına tercih edilmiş ve evler kârgir yerine, ahşaptan yapılmıştır.
Bir başka sebep de çok yeri ormanlarla kaplı Anadolu’da, zengin taş yataklarının bulunmamasıdır. Ahşap, o zaman için taş malzemeye nispetle daha ucuz ve nakliyesi kolaydır. Bundan dolayı Osmanlılar, Avrupalıların aksine, mabed, medrese, hastane, köprü gibi kamu binalarını taştan; evlerini ise ahşaptan yapmıştır. Ahşabın ömrü umumiyetle yüz senedir. Bu sebeple Türkiye’de bir asır öncesine ait sivil mimarî örneği bulmak pek zordur.
Önce can
İnsan bir afetle karşılaştığında, elbette önce canını düşünür. Maldan vazgeçmek de kolay değildir. Yangın, zelzele ve sel gibi afetler geçtikten sonra, geride ne kalmışsa kurtarılır. Yangının bir hususiyeti vardır. Her zaman aniden çıkıp etrafını kül etmez. Geleceğini haber verir.
İstanbul, Bursa gibi şehirlerde ahşap evler, yer darlığı ve arazinin kıymetli oluşu sebebiyle bitişik nizamda yapılmıştır. Dolayısıyla bir evde çıkan yangın, kolaylıkla komşu evler vasıtasıyla diğer evlere ulaşır. Hatta lodos gibi yardımcılar varsa, binlerce evin yanıp yok olmasına yol açabilir. Bunun için yan evdeki yangının kendilerine sirayet etmemesi için çoğu evin bahçesinde, lodos istikametine doğru yüksek ‘lodos duvarı’ yaptırılır.
Yangın Kutusu
Bir evde yangın çıktı mı, yangına karşı tecrübe kazanmış şehirliler, hemen havanın vaziyetine ve mahallenin pozisyonuna bakarak yangının kendilerine sirayet edip etmeyeceğini kestirir. Ondan sonra hemen el birliği ile evdeki eşyalar dışarıya çıkarılır. Evlerde yaşayanlar kalabalıktır. Komşunun yardımına ihtiyaç duyulmadan çoğu zaman evi tahliye etmek mümkündür. Ama bu telaşta ne kadar eşya dışarı çıkarılır? Nereye yığılır? Bunlar da birer meseledir.
Yangın her zaman geleceğini haber vermez. Âniden de çıkabilir. İnsanlar neye uğradığını anlamadan her şey olup bitiverir. Bu halde hemen canı kurtarmak lazımdır. Maldan da en elzem kurtarılması gerekenler önceden tespit edilmiştir. Şimdi devlet dairelerinde bazı dolapların üzerinde “Yangında en önce kurtarılacaktır” yazar. Onun gibi her evin yangında kurtarmayı elzem gördüğü eşyası vardır. Bunlar yükte hafif, pahada ağır şeylerdir.
Klasik Osmanlı cemiyetinde kadın ziynetleri gümüşten olur. Altının ziynet olarak kullanılması âdet değildir. Altın, tasarruf vasıtasıdır. Saklanan altınlar yangında eriyip yok olabilir. Onun için bunlar yangında ilk kurtarılacaklar arasındadır. Her evde umumiyetle demirden yapılmış bir yangın kutusu vardır. Kolayca taşınabilecek ve saklanabilecek ebattadır. Şimdiki deprem çantası gibidir.
Hakkı, malı, serveti kâğıtla ispat etme âdeti çıkalı beri, Osmanlı halkı resmî vesikaları saklamaya itina göstermiştir. I. Cihan Harbi esnasında düşman tarafından işgal edilen şehir ve kasabalar, tahliye edilmişti. O hengâmede tapu defterleri de at arabalarına, kağnılara, hatta eşeklerin sırtına yüklenerek bin bir zahmetle kaçırılmıştı. Bu sebeple Türkiye’nin pek çok kazasında işgal görüp ateşe verilen şehir ve kasabalarda nüfus defterleri zâyi olduğu halde, tapu kayıtlarına pek bir şey olmamıştır. İşgalden sonra nüfus yazımı sonradan sözlü beyan üzerine tekrar yapılmıştır. Bir tercih gerekmektedir. Kurtarıcılar haklı olarak tapu defterlerini tercih etmiştir. Zaten Şark dünyasında nüfus, maliye ve adliye arşivleri halkı ürkütür. Zira bunlar askerlik, vergi veya hapis gibi bir mükellefiyeti getirir.
Gönüllü itfaiye
Kıymetli kitapların yanmasına mâni olmak maksadıyla kütüphaneler duvarları bir metre kalınlıkta inşa edilir. Çatıları, tuğla kubbe şeklindedir. Pencere kepenklerinde arkadan dayanıklı kol demiri vardır. Kütüphaneciler, yangın çıktığında bu pencereleri kapatırlar. Böylece mahalleleri yutan yangınlar, bunlara zarar veremez.
Yangınlar, İstanbul’da hala mevcut olan Galata ve Bayezid Kulesinden takip edilir; çıkış semtlerine göre farklı renklerde bayraklarla ilan olunur. Yangının ehemmiyetine göre sadrazam, hatta padişahın bile yangın mahalline gittiği olmuştur.
Saray ve devlet daireleri de yangından nasibini almıştır. İstanbul’un en korkunç yangınlarından biri 1633’de Cibali’de başladı; şehrin beşte biri yandı. Hakkında ağıtlar yazılan 1660’daki Ayazma Kapısı yangını üç gün sürdü. Yüzlerce bina yandı; 4000 kişi öldü. Bunlardan sonra en büyük yangın 1718’de Cibali’de çıktı; bütün şehri sardı. Binlerce binayı kavurdu. Bunun üzerine 1719’da yeni bir imar nizamı ile yangınların önlenmesine çalışıldı. Muntazam itfaiye teşkilatı kuruldu. Davud Göçek Ağa’nın yaptığı tulumbadan randıman alındı.
Artık her semtin gençlerinden meydana gelen gönüllü bir tulumbacı takımı vardır. Bunlar, tulumba denilen ve içi su dolu bir sandığı hemen yangın yerine götürüp, yangını söndürmeye çalışırlar. Bir yandan da ateş almış evi yıkarak, yangının yayılmasına mâni olmaya uğraşırlar. Yanan evin eşyasını dışarı çıkarırlar. Kendileri bu işi fahri yaparlar; ama bahşişi de reddetmezler.
1908 İstanbul yangını
Tulumbacılığın kültür tarihinde apayrı bir yeri vardır. Buna rağmen 1870 Beyoğlu 3000, 1911 Aksaray 2400 ve 1918 Cibali yangınları 7500 binayı yakmıştır. Sokakta kalan aileler, vakıflara ait evlere muvakkaten yerleştirilmiştir. XIX. asrın ilk yarısında orduya bağlı itfaiye teşkilatı kurulmuş; 1874’de bu teşkilat modernize edilmiştir. Bundan sonra yangınlar bütün şehri tehdit eden afetler olmaktan çıkmıştır....................................................................................................................................................................................BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA…
Bolşeviklerden kaçan Çarlık bakiyesi, kapağı İstanbul’a güç atmıştı. Aralarında çarın yaverlerinden, meşhur artistlere; profesörlerden, işadamlarına kadar kimler yoktu ki…
24 Temmuz 2017 Pazartesi
24.07.2017
Bir Duma mensubu şöyle diyordu: “Rus mülteciler, Slav ülkelerinde bile, kendilerini İstanbul’daki kadar evlerinde hissetmemişti.”
Cihan Harbi ve yokluk, Rusya’nın sonunu getirdi. İstikbalin galipleri yanında yer aldığı halde, daha savaş bitmeden pes edip meydandan çekildi. 1917 Şubat’ında ılımlı sosyalistlerin darbesiyle çar devrilmiş; muvakkat bir hükümet kurulmuştu. Ekim’de ise radikallerin darbesi, memleketi iç savaşa sürükledi.
Beyaz Ordu
Kızıllar-Beyazlar
Kim derdi ki milyonlarca Rus’un küçük babası Çar tacını tahtını kaybedecek? Ama Ruslar, güneydeki komşularının yapacağı gibi, düşen hükümdarlarının ardından teneke çalmadılar. Onu kurtarıp tekrar tahta geçirmek için mücadeleye giriştiler. Memleket, Kızıllar (komünistler) ve Beyazlar (çar taraftarları) olmak üzere ikiye ayrıldı.
Beyazlar, amansız komünist muhalifi Kazakların yaşadığı Don Nehri civarında toplandı. Eski çar subayları, soylular, dindarlar, maceraperestler hep buraya akın etti. Başta 4 bin kişilik gönüllü ordusu, yüzbinlerce kişilik Beyaz Ordu’ya dönüştü. [Bunların şimdiki Slav ırkı Beyaz Ruslarla alakası yoktur.] Bu arada Çar’ın kurtarılması ihtimalinden korkan Kızıllar, 1918 Temmuz’unda Yekaterinburg’daki Çar ve ailesini kurşuna dizdiler.
Kafkasya’nın kuzeyinde hâkimiyet kuran Beyaz Ordu’nun başında General Denikin vardı. Ama Moskova’ya ilerlerken Ekim 1919’da yenildi. Beyazlar Kırım’a sığındı. Kumandayı, Çar’ın muhafız alayı kumandanı General Baron Piyotr Vrangel ele aldı. Mart 1920’de 600 bin kişilik Kızıl Ordu karşısında, 200 bin kişilik Beyaz Ordu çözüldü. Kızıllar, Kasım 1920’den itibaren Kırım’a girdi.
General Wrangel Emperor of India gemisinin güvertesinde İstanbul'u seyrediyor.
Bir ümit
İngiltere başta olmak üzere, müttefikler Çarlık için kıllarını kıpırdatmadılar. Ama Beyazlar’ın tahliyesine yardımcı oldular. Binlerce kişi, geride vatanlarını, mallarını, ümitlerini bırakarak Odesa, Sivastopol gibi limanlardan Karadeniz’e açıldı. Geride kalanlar, katledildi. Kaçanların sayısı 860 bin tahmin ediliyor.
Büyük ekseriyeti üst tabakadan mülteciler 3 gün sonra işgal altındaki İstanbul’a vardı. Bu maksatla yüzden fazla gemi limana yanaştı. Askerler Tuzla ve Gelibolu’ya; Kazaklar Hadımköy ve Mudanya’ya yerleştirildi. Geri kalan mülteciler, İstanbul’daki muhtelif çadır kamplara yerleştirildiler. Müttefikler, Beyaz Ordu gönüllülerini Ankara üzerine yollamayı nedense düşünmediler.
Sokaklar, Kızıllardan kaçan Rus, Ukran, Gürcü, Çerkes, Tatar ve Azerilerle doldu. Beyoğlu, bir Rus şehrine dönüşmüştü. Sadece Vrangelle şehre 185 bin kişi gelmişti. İstanbul nüfusunun % 20’si mülteciydi. Soylular, burjuvalar, sirk cambazları, uşaklar aynı gemide yan yana seyahat yapmışlardı. Burada da benzer bir kaderi paylaşıyorlardı: Maişet derdi.
Çamaşır yıkayan bir Rus prensesi; seyyar satıcılık yapan bir Beyaz Rus.
Nasıl Yaşanır!
Zor şartlar altındaki Osmanlı hükümeti, bunlara elden gelen yardımı esirgemedi. Rus avukat ve Duma âzâsı Nikolay Çebişev hatıralarında, ‘Muhacir Ruslar, bize kucak açan Slav ülkelerinde bile, kendilerini İstanbul’daki kadar evlerinde hissetmemişti’ der. Bir mülteci sonradan şu sözleri söylemiştir: ‘Rusya’dan kaçarken hep şunları düşündük: 1492’te İspanyol engizisyonundan kaçan Yahudilere kapılarını açan tek ülke Türkiye’ydi. Bizi de geri çevirmeyeceklerdi.’
Çok sayıda kişi ve yardım müessesesi mültecilere yardım elini uzattı. Revir, kalacak yer, işsizlere iş ve mağdurlara yemek temine çalışıldı. Mültecilere yardım için sembolik bir Zemtsvo (mahalli meclis) kuruldu. Ayrıca Beyoğlu’ndaki Rus Haberleşme Bürosu, kayıp aileleri bir araya getirmeye çalıştı.
Çarlık Akademisi âzâlarından müteşekkil ‘Sürgündeki Rus Gençlerin Tahsili Komitesi’, çocuklara ders okutup, Avrupa üniversitelerine gidebilmeleri için lise sertifikası veriyordu. Böylece çoğu, tahsil için Avrupa ve Amerika’ya gidebildi. Kontes Vera Tolstoy der ki, ‘Fransız ihtilalinde soylular, cellatlara, asillerin nasıl öleceğini öğretmişti. Biz ise onlara nasıl yaşayacağımızı göstereceğiz’.
Mülteci kampında hayat
Kapıcı General
Bavullarını almaya muvaffak olanlar, getirdikleri mücevherleri, kürkleri, eşyaları ekmek alabilmek için satıyorlardı. Porselenler, gümüşler, masa örtüleri, yatak takımları, nişanlar, hançerler 2. el dükkânlarını süslüyordu. En çok getirdikleri eşya gramofon ve semaver idi. Beyaz Ordu’nun elindeki yerlerde basılan rubleler, mültecilerin elinde kalmıştı. İstanbul çocukları yıllarca üstünde Çar resmi ve çift başlı kartal bulunan bu ihtişamlı, ama geçmez banknotlarla oyun oynamıştır.
Genç subaylar, sokaklarda hamallık, tezgâhtarlık, uşaklık yapar; akşamları kamptaki ranzalarda uyurdu. Kendilerine çorba ve ekmekten mürekkep yemek verilirdi. Bazısı Kazak üniformasıyla İstiklâl Caddesi’nde düşünceli düşünceli volta atarken; Beyaz Ordu mekanize birliklerinden subaylar, taksicilik yapıyor; eski bir subay, gazinoda keman çalıyor; bir matematik profesörü, lokanta veznesinde oturuyordu.
Otelden çıkanların sırtına paltosunu getiren kapıcı, çarın yaveri; lokantada hizmet eden garson, bir kontes olabiliyordu. Seyyar satıcılık yapan, batakhanelere düşen, dilenen de az değildi. Şahane Züğürtler adlı piyes, bu günlerde yaşanan trajikomik hadiseleri tasvir eder.
1919'da Kırım'da basılmış 5000 Ruble
İstanbul'daki Prenses Gagarin'e gönderilmiş bir mektup
Haraşo
İlk karışık deniz hamamını Beyaz Ruslar açtı. Avrupalılar, plajın müşterisiydi. İşgal polisi, plaja müdahale etmedi; Osmanlı polisini de ettirmedi.
Avrupaî manada lokantacılık, Beyaz Ruslar vâsıtasıyla girdi. Lahana ve pancardan yapılma borşç çorbasını Beyazlar öğretti. Açtıkları en meşhur restoran İstanbul’da, Muscovit, Rejans, Turkuaz; Ankara’da, Karpiç idi. Yaş pastaya da Beyazlar alıştırdı. 24 saat açık Petrograd pastanesi bohem havasıyla entellektüellerden çok rağbet görürdü.
Gemide bitlenmemek için saçlarını kısacık kesip bez bağladıklarından, Rus başı adındaki bu saç stili moda oldu. Mültecilerin en çok söyledikleri, Rusça ‘güzel, iyi’ manasına gelen haraşo, Beyaz Ruslara, bilhassa kızlara halkın taktığı isimdir. Bazı hanımlar, kocalarını duru beyaz tenli, sarışın mavi gözlü Ruslara kaptırmak korkusuna kapıldı. Gazeteler buna dair karikatürlerle doldu.
Beyaz Ruslar, en çok, en iyi anladıkları işte, eğlence sektöründe tanındılar. Rus şarkılarına, Türkçe aranjman yapılıyordu. ‘Rus geldi aşka, Rus’un aşkı başka’ sözleriyle oynanan Kazaska oyunu meşhur olmuştu. ‘Hatırla Sevgili’ diye tanınan şarkı, aslında ‘Hatırla Margarit’ diye başlayan bir Beyaz Rus şarkısıdır.
Rejans Lokantası'nda Beyaz Rus Balalaika Orkestrası
Hadi artık
Lozan imzalanıp, İstanbul, Ankara hükümetinin eline geçince, Beyazlar’ı bir endişe aldı. Zira Ankara, Bolşeviklerin dostuydu. 1923’te Beyoğlu’ndaki Rus sefareti, Kızıllar’ın eline geçti. Ankara hükümeti Beyazlara memleketi terk etmeleri için baskı yapmaya başladı. Oturma izinleri için 1927 son tarih idi.
Kendilerini kara günler beklediğini düşünen Beyazlar vize alabildikleri, Macaristan, Polonya, Fransa, İngiltere, Amerika gibi memleketlere göç ettiler. BM, mültecilere, Nansen (vatansız) pasaportu dağıttı. 1930’lara kadar hâlâ şurda burda Beyaz Rus kalmıştır.
Vrangel’in gönüllüler ordusu bu esnada hâlâ Gelibolu’da talim yapıyordu. Ankara hükümeti bunları da def etti. Sırbistan ve Bulgaristan’a gönderilen bu subay ve erler, orada inşaatlarda çalıştırıldılar. Vrangel, Brüksel’de öldü. Putin, Amerika’da ölen Denikin’in na’şını yıllar sonra Moskova’ya getirtti.
.BİR TAS ÇORBA UĞRUNA: FEHİME SULTAN’IN ACIKLI SONU
Sultan V. Murad’ı kızı Fehime Sultan, ibretli bir hayat yaşadı. Ömrünü gurbette sefalet içinde tamamladı.
31 Temmuz 2017 Pazartesi
31.07.2017
1876’da tahttan indirilen ve Çırağan Sarayı’nda yaşayan Sultan V. Murad, padişah biraderine haber göndererek evlenme çağı gelip de geçmekte olan üç kızını kendisine emanet etti. Bunun üzerine Sultan Hamid, ağabeyinin üç kızı Hadice, Fehime ve Fatma Sultanları kendi sarayına aldı.
Ancak tahttan indirilmiş bir padişahın kızlarına münasip talip çıkmadı. Padişah, 30 yaşını geçen Hadice Sultan için, yakın çevresinden birinin oğlu olan Ali Vâsıf Bey’i (1870-1918) münasip gördü. Paşa rütbesi verdiği damadı, Şûrâ-i Devlet âzâlığına tayin etti.
Ablasından daha güzel olmayan 26 yaşındaki Fehime Sultan da, Posta-Telgraf Nezâreti İdare Meclisi Âzâsı Hâfız Ahmed Tevfik Bey’in oğlu ve mâbeyn şifre kâtiplerinden Ali Gâlib Paşa (1871-1950) ile evlendirildi. Ali Gâlib Paşa, Mekteb-i Mülkiye mezunu, iyi Fransızca, Arapça ve Farsça bilen bir zât idi. Padişah kendisini vezir yaparak, 1906’da Şûrâ-i Devlet’e tayin etti.
Fikri sâbit
İki kız kardeşin düğünü, Sultan Aziz’in kızı Emine Sultan ile aynı gün oldu. Ancak iki Sultan da kendilerine layık görmedikleri namzetlerini beğenmedi. Hatta Hadice Sultan, “Kendi kızlarını Gazi Osman Paşa’nı oğulları ile evlendirirken, bize aşağı kimseleri münasip görerek tahkir etti” dediği amcasına kin bağladı. Zevcini hareme bile sokmadı. Bu takıntı, onu büyük bir skandala sürükledi ve babasının kahrından ölümüne sebep oldu.
Fehime Sultan’ın zevci, kız kardeşlerinin evlendiği kısmetlerden daha yüksek meziyette idi. Fotoğrafından anlaşıldığına göre, hiç de çirkin bir adam değildi. Ancak Fehime Sultan da, ablası gibi zevcini kabullenmedi. Yedi sene sonra, II. Meşrutiyet ilan edilince, geçimsizlik iyice su yüzüne çıktı ve zevcinden ayrılmak istedi.
Mutsuzluk
Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi araya girerek, Damad Bey’i zevcesini boşamaya iknâ etmek istedi. Ancak zevcesinin haysiyetini muhafaza etmek isteyen Damad Gâlib Paşa, kendisinin mutad bir buhran geçirdiğini; zamanla düzelip tekrar mesud olacaklarını ileri sürerek teklifi reddetti.
Nihayet 1911 başlarında Damad Paşa razı oldu; talâk tazminatı da almadı. Meşrutiyet’ten sonra Sultan Hamid’in yakınlarından olduğu için açığa çıkarılan Gâlib Paşa, ömrünün sonlarına doğru görme kabiliyetini kaybederek Beşiktaş’ta vefat etmiştir.
Fehime Sultan, aynı sene bir mesirede görüp beğendiği Behçet Bey ile evlendi. Sultandan 5 yaş küçük, kısa boylu, tıknaz, Sultan’ın önceki zevcinden hiç de yüksek mertebede bulunmayan, ordudan ayrılmış bir yüzbaşı idi. Üstelik boşandığı önceki zevcesinden de iki çocuğu vardı. Padişah, izdivacı tanımadı. Damad Bey de, “damad-ı hazret-i şehriyarî” olamadı. Kartvizitinde ancak “Sultan V. Murad’ın damadı” unvanını kullanabildi.
Hadice Sultan da zevcinden boşandı ve diplomat Rauf Bey ile evlendi. Konya Vâlisi Refik Bey’in oğlu Mahmud Bey ile evlenen Fatma Sultan, ablalarının yolundan gitmedi. Aydın valisi olan zevciyle mutlu olmayı tercih etti.
Ali Galib Paşa
Mahmud Behçet Bey
Muhbir sultan
Fehime Sultan, ablası Hadice Sultan kadar güzel değildi. Fakat daha kültürlü idi. Neşeli, eğlenmeyi seven, hassas, edebiyata meraklı sultanın, ablası ile beraber amcaları Sultan Hamid için besteledikleri marş, saray tiyatrosunda çalınıp beğenilmişti.
Mütâreke (1918-1922) zamanında, İstanbul’da bulunan ecnebi diplomat ve gazeteci eşleri, sık sık sultanın konağındaki davetlere iştirak eder; hatta sultan bundan dolayı töhmet altında kalırdı. Amiral Dumesnil’in zevcesi Vera Dumesnil hatıralarında buna geniş yer vermektedir. Halbuki Fehime Sultan, bunlardan elde ettiği istihbaratı, alâkadar Osmanlı makamlarına ve akrabası olan subaylar vasıtasıyla Ankara’daki Kuva-ı Milliye hükümetine haber veriyordu. Ancak bu vatanseverliğinin cezasını çok acı çekti.
Aziz Vatanım
1924 tarihli kanunla Osmanlı hanedanının 7’den 70’e bütün ferdleri sürgün edildi. 49 yaşında sürgüne çıkan Fehime Sultan’ın gurbet hayatı, ablası Hadice Sultan’dan da fecidir. Evvela, sarayını ve eşyasını 3 gün içinde yok pahasına elinden çıkararak, zevciyle beraber Viyana’ya gitti. Sonra hânedan âzâlarının çoğunun yaşadığı Nice’e yerleşti.
Sürgünde iken, hasret kaldığı vatanına hitâben bir mektup yazdı ise de Türkiye’de neşrine müsaade edilmedi. Türkçe olarak Mısır’da bir gazetede neşrolundu. Bu acıklı hitâbe, biçare Sultan Efendi’nin vatanperverliğinin de delilidir.
Dondurmacı damad
Sultan ile bambaşka seciyedeki zevci Mahmud Behçet Bey, zevcesinin elindeki parayı bir dükkân açma bahanesiyle aldı. Rue de Congrés’de bir bakkal dükkânı önünde, Türk usulü dondurma satmaya başladı. Elindeki parayı batırınca, bu dükkânda tanıdığı bir Fransız tezgâhtar kızla beraber sultanı terk edip gitti.
Amcaları tarafından evlendirildikleri kısmetleri, aşağı görüp beğenmeyen bu iki kız kardeş sultanın, kendi bulup beğendikleri damadların da hem seviye bakımından kendilerinden aşağı, hem de seciye bakımından bayağının ötesinde kimseler olması ibretlidir.
Vefâkâr hizmetkâr Müyesser
Fehime Sultan'ın Şam'daki kabri
İnce hastalık
Debdebe içinde yaşamaya alışmış Fehime Sultan, böylece Nice’te beş parasız ve hâmisiz kalakaldı. Evvelce tanımış olduğu Lehli Matmazel Jean Schafer kendisine bir ara yardımda bulundu. Sultan, büyük bir sefâlete düşerek hastalandı. Yatağa esir oldu. Kendisini hiç terk etmeyen emektar zenci câriyesi Müyesser, güzel çehreli cinstenmiş ki, geceleri sokaklarda dolaşmak suretiyle getirdiği beş-on frankla velinimetine hiç değilse bir sıcak çorba içirebiliyordu.
Fehime Sultan, 15 Eylül 1929’da verem hastalığından vefat etti. Dünya mihnetinden kurtulduğunda 54 yaşında idi. Sürgüne 5 sene dayanabilmiştir. Na‘şı sonradan yeğeni Osman Fuad Efendi tarafından Şam’da Sultan Selim Câmii hazîresine nakledildi. Fehime Sultan’ın hiç çocuğu olmadı. Mahmud Behçet Bey, Fehime Sultan’ın vefatından çok sonra, 1949’da müracaat ederek tekrar vatandaşlığa alındı ve memlekete döndü. 1960’lara kadar da yaşadı.
Fehime Sultan Yalısı'ndan geriye kalanlar
Boğaz’ın incisi Sultan Yalıları
Fehime Sultan, amcası Sultan Hamid’in kendisine ihsan ettiği Ortaköy’de, şimdi Boğaz Köprüsü’nün ayakları altına yakın yerde hâlen mevcut bulunan sarayında otururdu. Ortaköy’den itibaren sırasıyla Esma, Fehime, Hadice, Fatma, Naîme ve Zekiye Sultan yalıları Arnavutköyü’ne doğru sıralanırdı. Hepsine sürgünden sonra el konuldu.
Esma Sultan Yalısı tütün deposu olarak kullanılırken yandı. Şimdi dört duvarı kalmıştır. Fehime Sultan Yalısı, yetimhane, tütün deposu ve Gaziosmanpaşa ilk mektebi olarak kullanıldı. Sabotaj olduğu düşünülen bir yangın ile harab oldu. Hadice Sultan Yalısı da Yüzme İhtisas Kulübü faaliyet göstermiştir. Şimdi kıymeti 100 milyon doları aşan iki yalı, otel olmak üzere restore edilmektedir. Fatma Sultan Yalısı ise Boğaz Köprüsü’nün ayağı altında kalıp yıktırılmıştır.
Fehime Sultan’a
Doğdun o habs-i muhteşemin ufk-i tengine
Yüksek duvarlarıyla bu mebnâ-i bî-nazîr
Olmuştu hakk-ı saltanata medfen-i hatîr
Benzerdi bir mezârın esâtîn-i sengine
Nefret duyup muhîtinin her levs-ü jengine
Yükseldin, oldu hissine bir melce-i münîr
San’at ve musîkî-i bülendin, fakat nedir
Maziden âh öyle düşen gölge rengine
Öptü evet şebâbını zulmetlerin lebi
Bir zühre-i mukaddes-i kabr-ü elem gibi
Soldun, bütün seâdete bîgâne-i enâ
Versin kadınlığa ebedî şehkalar adın
Matemlerinle ağlıyor ümmet, vatan, sana
Binlerce ihtirâm-u selâm, ey büyük kadın!
Ömer Seyfeddin
(Kadın mecmuası, Sayı 8, 1 Kânunıevvel 1324, sayfa ? .....................................................................................NİKÂHTA KERÂMET VARDIR!
Osmanlı Devleti’nde nikâhların da, boşanmaların da kaydı tutulurdu. Nikâh, aynı zamanda ibâdet sayıldığı için hep din adamları tarafından kıyılmıştır.
7 Ağustos 2017 Pazartesi
7.08.2017
Osmanlı Devleti’nde nikâhların da, boşanmaların da kaydı tutulurdu. Nikâh, aynı zamanda ibâdet sayıldığı için hep din adamları tarafından kıyılmıştır.
Nikâh, insanlık tarihi kadar eski; üstelik dinî ciheti ağır basan bir müessese. Onun için hemen bütün dinlerde, bir din adamı huzurunda kıyılmış. Dinin, cemiyetteki itibarı zayıflayınca, din adamı huzurunda evlenmek istemeyenler için, belediye nikâhı diye bir formül getirilmiş. Fransız ihtilâlinin mahsulüdür. “Belediye nikâhı, büyüklüğü olmayan, heyecansız bir formalite. Kira kontratı imzalar, ya da pasaport alır gibi” der André Maurois Adanmış Toprak romanında.
Kanbersiz Düğün
İslâmiyette nikâhın mutlaka bir din adamı tarafından kıyılması şart değildir. Hatta hiç kimsenin nikâh kıymasına gerek yoktur. Şartlarını hâiz erkek ve kadın, iki şahit huzurunda “aldım-vardım” dese, nikâh kurulmuş olur.
Ancak aynı zamanda bir ibâdet sayıldığı için olsa gerek, Hazret-i Peygamber zamanından beri nikâhları hep bir üçüncü bir şahıs kıymıştır. İnsanlar, dinî ve hukukî hükümleri iyi bilen itibarlı birisi tarafından kıyılmasını arzu etmiştir. Bu sebeple nikâhları umumiyetle imamlar kıyagelmiştir. Ülkemizde dinî nikâha imam nikâhı denilmesi de bu an’aneye dayanır.
Nikâh hep bir kudsî merasim şeklinde icrâ olunmuştur. Resulullah aleyhisselâm ve dört halifesi, nikâhları kıyardı. Hazret-i Ali’nin işleri artınca, kölesi Kanber’i bu işle vazifelendirmişti.
Nikâh harcı
Nikâhın nesep, nafaka, mehir, iddet, miras gibi çok sayıda hukukî neticesi olduğu için, resmî makamların kontrolünde kıyılması ve tescili istenmiştir. Böylece hem aleniyeti temin etmek; hem de kötü niyetlerin önüne geçmek düşünülmüştür.
Dört Halîfe devrinden beri doğumlar, ölümler ve nikâhlar tescil olunurdu. Bu siciller hazine harcamalarına esas tutulurdu. Selçuklularda, Memlûklerde ve Osmanlılarda, nikâhın kıyılması için kâdıdan izin alınırdı. İzin için nikâh harcı ödenirdi. Evlenenler ayrıca, yaşadıkları köyün tımarlı sipahisine, gerdek harcı öderdi.
Ben dahi akd-i nikâh eyledim
Tarafların evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda kâdıdan izinnâme alındıktan sonra, mahalle veya köy imamı; gayrı müslimlerde de papaz veya haham nikâhı kıyardı. Nikâhı kıyan din adamı, tanzim ettiği ilmühaberi, alâkadarlara imzalattıktan sonra mühürleyip nüfus memurluğuna gönderirdi. Böylece nikâh, tescil edilmiş olurdu.
Tarafların nikâh esnâsında bulunmaları âdet değildi. Her iki tarafı da velî veya vekilleri temsil ederdi. Düğün günü imam efendi, iki şahit huzurunda, bir hutbe söyleyip, okunması bereket sayılan âyet ve hadîsleri okuduktan sonra, önce kız tarafına “Tâlibi bulunan felanca oğlu felancayı şu mikdar mehr ile kocalığa kabul ettin mi?” diye sorardı. “Kabul ettim” cevabını aldıktan sonra erkek tarafında “Tâlibi bulunduğunuz felanca oğlu felanca kızı felancayı şu kadar mehr ile zevceliğe aldın mı?” diye sorardı. “Aldım” cevabını müteakip bu sualleri her iki tarafa da iki defa tekrarladıktan sonra “Ben dahi akd-i nikâh eyledim” der ve sünnette bildirilen duayı ederdi. Böylece nikâh kıyılmış olurdu.
Nikâhın şartı
1926 yılında, İslâm hukuku tamamen kaldırıldı. Katolik kilise hukukuna göre tertiplenmiş İsviçre Medeni Kanunu kabul edildi. (Buradaki ‘medeni’ sözünün ‘medeniyet’ ile alakası yoktur; ‘şehirli’ manasına gelen bir Roma hukuku tabirinin mukabilidir.) Belediye memuru huzurunda evlenmeden dinî nikâh kıyanlara ceza getirildi. Hatta bu, bir inkılap kanunu olarak şu anda tatbikattaki anayasada bile yer aldı. Köy muhtarlarına, konsoloslara ve açık denizde kaptanlara nikâh kıyma salâhiyeti verildi.
Buna rağmen dinî nikâh varlığını devam ettirdi. Ama resmen kabul edilmediği için pek çok mağduriyetler doğdu. Devlet, bu nikâhla evlenen kadına metres, çocuğuna gayrı meşru muamelesi yaptı. Hatta çok kadın, zina suçundan mahkûm bile edildi. Bu hükümler daha geçen senelerde kaldırıldı.
Yüksek İslam Enstitüsü müdürü merhum Ahmed Davudoğlu Hoca, bir müftüler seminerinde, ‘Belediye nikâhı, dinî nikâh yerine geçmez. İkisini de yaptırmalıdır’ dediği için hapse mahkûm oldu. ‘Bulgaristan’da bile böyle zulüm görmedim’ diyerek vefat etti.
Din mi? TMK mi?
İslâmiyette nikâhın sahih olması için bazı şartlar aranır ki bunlar, Türk Medeni Kanunu’na zıttır:
Süt akrabalığı, evlenme engelidir. TMK’na göre süt kardeşler evlenebilir.
Müslüman bir erkek, müslüman veya ehl-i kitap kadınla evlenebilir; Müslüman bir kadın ancak bir Müslümanla evlenebilir. TMK’a göre, herkes istediği dinden kişiyle evlenebilir.
Kocası öldüğü veya boşandığı için iddet bekleyen kadın, iddeti bitene kadar evlenemez. TMK’a göre evlenebilir.
Nikâh akdinin mazi sigası (di’li geçmiş kipi) ile kıyılması, yani ‘evlendim, kocalığa kabul ettim, zevceliğe aldım’ gibi lafızlarla kıyılması şarttır. Belediye kaydında ise böyle değildir.
Nikâhta üç mezhebe göre kızın velisinin bulunması veya Hanefi’de izin vermesi şarttır. TMK’a göre değildir.
Nikâhta iki erkek veya bir erkek iki kadın Müslüman şahit bulunması şarttır. TMK’a göre iki şahidin dini ve cinsiyeti mühim değildir.
Damat, geline mehir ödemek mecburiyetindedir. Bu, nikâhın şartı değil, neticesidir. Kadının hakkıdır. Belediye kaydında böyle bir şart koşulamaz.
Nikâh, vekil veya mektup vasıtasıyla kıyılabilir. TMK’a göre mümkün değildir.
Nikâhta, erkeğin kıza çeşitli cihetlerden denk olması aranır. TMK, buna yol vermez.
‘Ben bu nikâhı kıyamam’
Fi tarihinde Emel Sayın, David Yunus adında bir Yahudi iş adamıyla evlenirken, dinî nikâh kıyması için çağrılan bir imam, damadın dinini öğrenince, ‘Ben bu nikâhı kıyamam’ deyip çekilmişti. Kilise hukukuna göre de evlenmesi mümkün olmayanların nikâhını papaz kıymaz. Prens Charles, şimdiki karısıyla belediyede evlenebilmişti. Çünki Prens’in kral olunca başına geçeceği kilise, boşandığı eşi hayatta olanların evliliğine izin vermez.
Din adamına belediye nikâhı kıyma vazifesi verilince, TMK’a göre kıyması gerekecektir. Bu ise, beklenen faydayı temin edecek midir? Dinî esaslara aykırı bir nikâhı, din adamı nasıl kıyacaktır? Mesela müslüman bir kadın, gayrı müslim bir erkekle evlenmek üzere müftü önüne gelse, ‘Kıymam’ diyerek vazifesini reddedebilecek midir? Kıysa, taraflar dinen de evlenmiş olacaklar mı? Cenaze değil ki, ‘niyet etmedim’ deyip sıyrılsın. Bu, dinî nikâhın tamamen ortadan kalkmasına sebebiyet verecektir.
Netice itibariyle, İslâm hukuku ile TMK’nun nikâh için aradığı şartlar birbirine uymadığı için, münasip olan, isteyenin din adamına giderek, kendi dinî inancına göre evlenmesi, devletin de bu evliliği resmen kabul etmesi; isteyenlerin de belediye memuru huzurunda evlenmesidir. Bütün medeni memleketlerde tatbik edilen husus budur.
.NEREDE O ESKİ YAZLAR… O ESKİ SICAKLAR…
Cehennem sıcakları geliyor… Yüzyılın en sıcak günleri kapıda… Çöl sıcaklarına hazırlanın… Kavrulacağız… Yanacağız… Son zamanlarda yaz günleri hep bu dehşet sloganları, felâket senaryoları ile gelip geçiyor. Kim ne derse desin, yine devran döner.
14 Ağustos 2017 Pazartesi
14.08.2017
Kışın soğuğundan da, yazın sıcağından da şikâyet eden birine, “Hiçbir şeyden de memnun olmuyorsun?” diyenlere, “Bahara sözümüz var mı?” diye cevap vermiş. Şimdi yazın sıcağından da, kışın soğuğundan da hoşnut olan yok. Halbuki yaz, yazlığını; kış, kışlığını göstermezse olmaz.
Küfran-ı nimet
Eskiler yazın sıcağından da, kışın soğuğundan da yakınmaya müsamaha etmezlerdi. Suyun ve mahsulün bolluğu buna bağlı olduğu için, rahatsız da olsalar, memnuniyetsizliklerini bildirmezlerdi. Küfran-ı nimet etmekten çok korkarlardı.
“Sıcakla zenginlikten zarar gelmez” diye bir söz vardır. Ama insanoğlu, soğuktan korktuğu gibi, sıcaklarda da saklanacak gölge arıyor. Bir sıcak olmaya görsün, ahlamaya, puflamaya başlıyor. Hem de bu klimaların bol zamanında. Kim ne derse desin, dünya asırlar boyu aynı devirle dönüyor. Sıcak, hep aynı; soğuk, hep aynı; yalnız periyodlar değişik...
Mamafih yaz mevsimi iple çekilen; geçince de hemen herkeste saadetli hatıralar bırakan günlerdir. Şair, “Yaz günleri en tatlı hayaller gibi geçti” demiş. Gelişi, “Geldi yine güzelim yaz/Gönül eğlensin biraz” diye terennüm edilen yazın bitişi de, bazen bir hayal kırıklığıdır: “Yemenim benek benek/Ortası çarkı felek/Yazı beraber geçirdik/Kışın ayırdı felek.”
Yaz mekânı
Eski evlerde kış gelmeden korunaklı kış odaları hazırlandığı gibi, yazın da kuzeye bakan serin odalarda oturulup yatılır. Yerden ve duvarlardan halılar kaldırılır. Evin zemini taş ise, günde birkaç defa sular dökülür. Eski evler, zaten asırların tecrübesiyle, kışın sıcak, yazın serin olacak şekilde inşa edilmiştir. Şatafattan evvel, rahatlık aranır.
Her evin iyi kötü bir bahçesi vardır. Dibi taş döşeli bu bahçeye su serpildi mi, klimayı aratmaz. Yaz günleri ve geceleri hep bu bahçede geçer. Ehl-i keyfin bahçesinde fıskiyeli havuzu vardır. Haleb, Bağdad gibi şehirlerde evin içindeki süs havuzu serinlik verir.
Evlerde balkon âdeti yoktur. Ama bazı evlerin iç bahçeye bakan taraçaları bu işi görür. Mardin gibi sıcak beldelerde evin eyvan denilen ve içinden su geçen odaları yaz mekânıdır. Ev halkı, ayakları bu suyun içinde oturup sohbet ederler.
Eski Mekke ve Medine evlerinde kafesli pencere içlerine konan su dolu testiler, buharlaşma mantığıyla klima vazifesi yapar. Elektrik bulunan yerlerde, klimadan evvel, tavana asılı pervaneler vardı. Zaten sıcak Arap ve Akdeniz memleketlerde gündüzün panjurlar hiç açılmaz; içeride ışık yakarak oturulur. Gün ortasında hemen herkes istirahate çekilmiş, öğlen uykusu uyumaktadır.
Dondurmacı
Şerbetçi
Sayfiye-Yayla-Bağ
Yaz gelince, köylüler yaylaya çıkarlar. Zaten hemen herkesin davarı vardır. Bunlar yaylım ister. Yayla serindir. Hatta akşamları üşütür bile. Yayla günleri Temmuz ve Ağustostur. Daha evvel ve sonrasında soğuktan yaylada durulmaz.
Şehir ve kasaba halkı ise, umumiyetle Haziran ortasında şehrin yakınındaki bağlara göçerler. Eylül ortasına kadar kalırlar. Esnaf veya memur, ya ailesini bağa gönderip kendisi şehirde kalır; ya da her Allah’ın günü eşeği veya atıyla yahud tabana kuvvet işinin başına gider. Kayseriliye “Hayırlı olsun, bağa göçmüşsünüz” demişler de, “Sefasını çoluk çocuk sürüyor; cefasını da karakaçanla ben çekiyoruz” diye cevap vermiş.
İstanbul halkı da, yaz gelince, sayfiyeye geçer. Boğaz’da yalısı olan yalıya, Anadolu köylerinde köşkü olan köşke veya Ada’ya göçer. Mülkü olmayan kira ile tutar. Suriçi sıcaktan yanarken, buralar esintilidir. Hemen herkes kesesine göre bir sayfiye bulur. Bulamayan, şehirdeki evin bahçesinde yazı geçirir; fırsat buldukça mesirelere çıkar.
Sayfiyeye göçmek de bir merasimdir. Evvela hizmetkârlar gönderilip ev hazırlanır. Zamanı gelince, koçu arabalarına ve tatar yaylısına eşyalar yüklenip sayfiyeye geçilir. Bu seyahatin mühim bir kısmı denizden olur. Karşıya vapurla geçilir. Boğaz’a gidiliyorsa kayık tutulur. Çünki Boğaz köylerine karadan yol yoktur. Yüksek memurlar, padişahtan izin almadan sayfiyeye geçemez ve dönemez. Yazın, nazırları Boğaziçi'ndeki yalılarından toplayıp, Bâbıâli’ye getiren bir vapur bile vardı ki vükelâ vapuru derlerdi.
Sayfiyeye gidiş
Yazlıkçılar
Sıcak günlerde günde birkaç defa serin su dökünmeden hayat geçmez. Denize girmek, serinlemek eskiden pek âdet değildi. Mütarekeden sonra (1918), Levantenler, yani Osmanlı memleketinde yerleşmiş Avrupalılar, bilhassa Beyaz Ruslar, deniz hamamı âdetini getirdiler. Bilhassa 1960’lardan sonra, sahillere hücum başladı. Yazlık ev edinmek bir imtiyaz sayıldı. Eskiden şu farkla ki, evvelce sayfiyeye serinlemek için gidilirdi. Ne gariptir, modern zaman yazlıkları, hep sıcağın şiddetli olduğu yerlerdedir.
Yazın hafif elbiseler giyilir. Şile bezi veya bürümcük kıvrım kıvrım dokumasıyla havayı geçirdiği için serin tutar. Çarşaflar bile bundan yapılır. Kışlıklar, naftalinlenip kaldırılmıştır. Güneşten herkes çekinir; kimse güneşe çıkmaz. Zaten hanımların beyaz tenlisi makbul oluğu için; güneşte dışarı çıksalar mutlaka şemsiye alırlar. Şemsiye zaten güneşlik demektir. Evlerin bile kapısı, penceresi, güneye doğru yapılmaz. Yelpaze, hem serinletir, hem zarafet verir.
Yaz yemekleri de hafif olur. Sıcaklar insanda iştah bırakmaz. Zeytinyağlı ve soğuk yemekler yenir. Serin şerbetler ve dondurma rağbete biner. Karpuz kavun insanın içini serinletir. Henüz evlerde buz dolabı yoktur. Sarnıçlar bu işi görür. O da her evde yoktur. Suyu soğutmak için testinin ağzına ıslak bez bağlanır. Meyveyi ve suyu serinletmenin yolu ise buz kullanmaktı. Buz satan buzhaneler vardı. Buz, yakın dağlardan getirilir, kalıplar halindedir. Bakkal bunu testere ile keserek veya keski üzerine çekiç ile vurarak satar. Buzun geleceği saatte bakkala gidip beklenir. Sıra gelip de buz alınınca, erimesin diye koşarak eve getirilir. Bir iki kiloluk buz parçası gazete kağıdına sarılı olsa da elleri dondurur. Onun için ikide bir el değiştirilir. Bir yandan da suylu akar, üstü başı ıslatır. Ama netice bütün zahmete değer.
Samiha Ayverdi anlatır: “Büyük Çamlıca Tepesi’nin eteğinde ağzı en az 15 metre genişlikte olan ve toprağın içine huni gibi kazınmış bir kuyuya kış aylarında dağdan çığlaştırılarak indirilen kar topları, dibi ızgaralı bu kuyuya itilir ve sıkıştırılırdı. Kuyu yarıya kadar doluncaya kadar devam eden bu ameliye tamamlanınca, buzlaşmış karların üstü kalın bir saman tabakasıyla kapatılarak, yaz aylarının sıcağıyla erimenin önüne geçilmiş olurdu. Mamafih alınan bu tedbirlere rağmen, gene de az çok bir erime olurdu ve bu sular da kuyudan daha alçak seviyede olan Selahaddin Bey ismindeki zatın bahçesine akardı ki sebze ve çiçekler için bir nevi nimet olan bu sızıntılar diğer bahçe sahiplerinin gıptasına sebep olurdu. Kuyucu, karı okka ile tartıp satardı. Saman tabakasından ufak bir delik açılır, oradan çıkarılan buz parçaları tartılarak müşteriye verilirdi. Fakat bu iş için kuyuya inmek icap ettiğinden, toprağı çente çente yapılmış merdiven basamaklarını inmek büyükler için oldukça güç idiyse de, biz çocuklar hoplaya zıplaya bir solukta kendinizi samanların üstünde bulurduk.” (Ne İdik Ne Olduk, 194)
Sıcakların insanın dimağına tesir ettiği muhakkaktır. İhtiras suçlarının nisbeti yazın artar. Eskiden hâkimlerin çok soğuk gibi, çok sıcakta da, hatta lodos eserken bile hüküm vermeleri yasaktı. Roma’da hâkimler, sıcak günlerde su dolu fıçıların içinde karar verirlerdi.
‘İlim serin yer ister’ derler. Biraz da bunun için yazın mektepler tatildir. Çok sıcak beldelerde gündüz, çalışılmaz. Dükkânlar, öğlene kadar; bir de akşamdan sonra açılır. Kâhire, Bağdad, Mekke gibi şehirlerde çarşı sabaha kadar canlıdır.
Deniz hamamı
Hasad zamanı
Yaz, köylük yerlerde işin gücün çok olduğu zamanlardır. Bir kere buğday hasadı, Temmuz ve Ağustos aylarında yapılır. Orak ve tırpanlarla ekin biçmek, sonra dövenle buğdayı sapından ayırmak zorlu işlerdir.
Yaz, çoğu sebze ve meyvenin de toplanma zamanıdır. Sadece üzüm, kayısı, elma gibi meyveler değil, patlıcan; biber, kabak gibi sebzeler de kış için kurutulur. Meyvelerden reçeller yapılır. Pekmez kaynatılır. Yaz, uzun sürecek kışa hazırlanmanın mevsimidir................................................................................................OSMANLI SARAYI’NDA ENGELLİLER VE DİLSİZ DİLİ
Bugün Türkiye’de bakanlar kurulunda sağır-dilsiz memurlar vazife yaparlar. Bunun sebebi, elbette devlet işlerindeki gizliliğin muhafazası endişesidir. Bu usulün eskiye giden bir mazisi vardır.
21 Ağustos 2017 Pazartesi
21.08.2017
Osmanlı sarayında sağır-dilsizler vazife yapardı. Bilhassa padişahın, bürokratlarla olan görüşmelerinde mahremiyetinin muhafazası için istihdam olunurdu. Devlet işlerinin görüşülmesi esnasında hizmet eder; evrak getirip götürürdü. Her yere rahatça girip çıksalar bile, sağır-dilsiz oldukları için devlet sırlarının işitilip yayılması tehlikesi olmazdı. Bu usul sonradan Osmanlı kabinesinin toplandığı Bâbıâli’ye de intikal etmiş ve günümüze kadar devam etmiştir.
Sessizlik lütfen!
Dilsizlere, daha ziyade Farsça’da aynı manaya gelen “bîzebân” denirdi. Bunlar, Saray’ın Enderûn denilen ve padişahın çalışma ofislerinin bulunduğu iç kısmında, Fatih Sultan Mehmed zamanından itibaren istihdam edilmeye başlandı. XVII. asır sonlarında Enderun’da on kadar sağır-dilsiz vardı. Bunlar yüksek rütbeye terfi edemezlerdi.
İçlerinde kültürlü ve hayırsever olanları vardır. Dilsizlerden Hadım Süleyman Ağa, İstanbul’a iki çeşme, ayrıca memleketi Yakova’da cami, kütüphane ve sıbyan mektebi yaptırmıştır.
Sadece Enderûn’da değil; Bîrûn’da, yani sarayın diğer kısımlarında çalışan kapıcılar ve infaz memurları arasında da sağır-dilsizler vardır. Bu da gösteriyor ki, sadece gizliliğin muhafazasında değil; üçüncü şahıslarla irtibat kurulmasını veya rüşveti engellemek için de bu yola müracaat edilmiştir. Nitekim sağır-dilsiz cellâd, vazifesini icra ederken, mahkûmun yalvarmalarına ve vaadlerine kulak verebilir mi?
Sessiz sinema
Sağır-dilsizlerin, birbirleri ve başkalarıyla anlaşmak üzere, kendilerine mahsus işaretleri ve el hareketleri vardı. Bunlara “dilsiz dili” denirdi. Bütün saray halkı da bu işaret dilini öğrenmişti. Sarayda sessizlik esas olduğu ve eskiden büyüklerin, hele padişahın huzurunda konuşmak ayıp sayıldığı için, saraylılar bu işaret dili ile anlaşmaya alışıktı.
Dilsiz dili, sarayda neredeyse moda olmuştu. Hatta başka zamanlarda bile bu dille birbirlerine hikâyeler anlatırlar; adeta sessiz sinema oyunu oynarlardı. Sultan II. Osman (1618-1622), bu dili gayet iyi öğrenen muhtemelen ilk padişahtır. Bu devirde dilsizlerin sayısı yüzü bulmuştur. Enteresandır ki, mahremiyete bu kadar dikkat eder genç padişah, planlarını hanımına çıtlatınca, duymayan kalmamış, bu da tahtını ve canını kaybetmesine yol açmıştır.
Yeni devir
Hemen her padişah bu dili tercih etmiştir. Devlet işlerinin görüşüldüğü toplantılarda, padişah, oradakilerin anlamasını istemediği hassas bir şey söylemek isterse, bunu dilsizlere işaret diliyle anlatabilirdi.
Sultan II. Mahmud devrinde (1808-1839) Osmanlı siyasî teşkilatı yeniden tanzim edildi. Saray’daki sağır-dilsizler, yeni kurulan meclislerde ve bilhassa Heyet-i Vükelâ denilen Osmanlı kabinesinde de hizmet görmeye başladılar. Sadrazam ve nâzırlar ile maiyetlerindeki sivil ve askerî memurlar, bunlarla anlaşabilmek için, şifre dilini öğrenmek mecburiyetinde idiler.
Osmanlı Devleti’nin son günlerinde (1922) bile, Bâbıâli’de dört tane emektar dilsiz kalmıştı. Bunlar senelerden beri Osmanlı kabinesinde hizmet etmişti. Bugün de parlamentonun gizli celselerinde ve bakanlar kurulu toplantılarında sağır-dilsiz memurlar hizmet etmektedir.
Asırdan asıra nakledilen bu işaret dilinin detayları malumata maalesef sahip değiliz. Ancak Sultan II. Abdülhamid’in 120 sene evvel kurduğu sağır-dilsizler mektebi, muhtemelen bu işaret dili geleneğini sürdürüyordu. Şu halde şimdi kullanılan Türk İşaret Dili’nin, Osmanlı sarayındaki işaret dilinin devamı olduğu söylenebilir.
Sağır-Dilsizler Mektebi talebesi
Semboller
“Allah, kulunun bir uzvunu alınca, diğerlerini güçlendirir” derler. Saraydaki sağır-dilsizler de, son derece hassas ve zeki kimselerdi. Hâfızaları çok güçlüydü. Hâdiseleri en ince teferruatına kadar hatırlarlardı. Tarihî hâdiseleri, meşhur şahsiyetleri, kendilerine mahsus işaretleriyle ve hoşsohbet adamları gölgede bırakacak ifadelerle hikâye ederlerdi.
Sadaret yaveri Tarık Mümtaz Göztepe’nin hatıratında anlattığına göre, yaşadıkları hâdiselere ait meşhur şahsiyetleri tek bir işaretle mükemmel surette karikatürize etmekte ve canlandırmakta emsalsiz birer sanatkârdılar. Mesela, sağ ellerini parmakları açık tuğ gibi başlarına götürdüklerinde padişahı, sağ ellerini yumup başparmağı “birinci” der gibi dimdik yukarı kaldırdıklarında sadrâzâmı kasdettikleri anlaşılırdı.
Şeyhülislâm demek isterlerse, sağ kollarının yenlerini tutup sol eli arşınlar gibi aşağı doğru indirirler ve şeyhülislâmların giydikleri cüppelerin diz kapaklarına kadar uzanan yenlerini tasvir ederlerdi. Ayrıca bu hareketten sonra sağ elin şahadet parmağını başlarının üzerine sarık sarar gibi birkaç kere dolaştırırlardı.
Harbiye Nâzırı sağ kolu silah omuza gibi şiddetle kaldırarak sol omuz üzerine koymak suretiyle tarif edilirdi. Sağ elin ayası yukarı gelmek üzere ufkî (yatay) olarak tutulup üzerine yelken gibi üflenirse bundan Bahriye Nâzırı’nın kasdedildiği anlaşılırdı. Dâhiliye Nâzırı’nın işareti, sağ eli, böğür üzerinde oğuşturur gibi dolaştırmak ve vücudun iç uzuvlarını hatırlatmaktan ibaretti.
Hâriciye Nâzırlığı, ecnebilerle ve Avrupa devletleriyle alâkadar bir makam olduğu için, iki elin şahadet parmaklarına birbirileri üzerine çaprazvâri konarak bir haç şekli verildikten sonra bu haç işaretini alnın ortasına getirmek suretiyle Hâriciye Nâzırı denmek istenirdi. Adliye Nâzırı’nın işareti bir terazi tutar gibi; polis müdürününki iki bilek yan yana getirilerek kelepçelenmiş vaziyette idi.
Sermed Muhtar der ki: “Sadaret dairesinde bulunan iki dilsiz hademe, hayretler verecek kadar fatin ve zeki idiler. Bunların vazifesi meclis-i vükelâda hademelik etmek, içeriye girip çıkmaktan ibaret gibiydi. Aynı zamanda sağır olduklarından bu işte senelerden beri istihdam edilmeleri âdet olmuştu. Kahveleri, suları bunlar getirir, götürür; tablaları bunlar temizler; sobaları bunlar yakar; gaz lambalarını bunlar aydınlattırırlardı. Maaşları ne kadardı şimdi hatırlamıyorum ama, paşalardan, elçilerden, gelip gidenlerden oldukça dolgun bahşiş alırlardı. Bayramlarda seyranlarda biz bile verirdik ve bu emektar hademe ile hiç sıkılmadan konuşurduk. Sözlerimizi dudaklarımızdan anlarlar, tekrar ettirmeksizin cevabını verirlerdi. (Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler)
Sağır-Dilsizlerin Statüsü
İslâm-Osmanlı hukukunda, bütün engelliler gibi, sağır-dilsizlerin de statüleri hukukî bir süje olarak tanzim olunmuştur. Hazret-i Peygamber, bir uzvunu kaybeden insanın, buna mukabil cennet ile mükâfatlandırılacağını buyurmuş ve sağırlara olup biteni duyurmaya çalışmanın, sadaka sevabı kazandıracağını söylemiştir. Fıkıh kitaplarında sağır ve dilsizler hakkında etraflı hükümler bulunmaktadır. Osmanlı medenî kanunu Mecelle’de bu bahse dair hükümler konulmuştur.
Sağır ve dilsizler, dinî hükümlerden anladığı ve güçleri yettiği kadar mesuldürler. Hukukî muamelelerde, bilinen işaretlerine itibar edilir. Bu işaretlerle her türlü akdi yapabilirler; evlenip boşanabilirler; alıp satabilirler. Şahitlikleri, muayyen şartlar altında hukuken muteberdir. Hâkim ve hükümdar olamazlar.
Hayati Bey
Engelli istihdamı
Cüceler çoğu kez zeki, hazır cevap kimseler oldukları için, tarih boyunca hükümdarlar bunları saraylarında barındırıp beslemişlerdir. Fransa kraliçesi Catherine de Medicis çok kısa boylu kimseleri evlendirip suni olarak cüce üretmeye çalışmışsa da muvaffak olamamıştır.
Polonya Kralı Stanislas’ın Nicolas Ferris adında pek meşhur bir cücesi vardı. “Bebek” adıyla anılan bu cüce doğduğunda 21 santim boyunda 270 gram ağırlığındaydı. Öldüğü zaman iskeleti Paris Müzesi’nde saklanmıştır.
Gene aynı çağda yaşamış cücelerden biri de Borulawski adında 72 santim boyunda bir cüceydi. Borulawski 98 yaşına kadar yaşamış, öldüğünde de ardında bir çocuk bırakmıştır.
Osmanlı saraylarında devamlı 5-10 kadar cüce bulunurdu. Bunlar enderun-i hümayun seferli koğuşunda tahsil ve terbiye görürlerdi. Yetiştikten sonra da padişah ile saraylıları türlü tuhaflıklar yaparak eğlendirirlerdi.
Sultan İbrahim’in pek küçük bir cücesi vardı. O kadar küçüktü ki Padişah’ın kürkünün içine sığabiliyordu. Bir keresinde kürkün arasından Sadrazam Kara Mustafa Paşa’ya dilini bile çıkarmıştı. Sadrazam buna öfkelenerek cüceyi Padişah’ın türkünün içinden çekip çıkardı; boğdurttu. Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın idamına yol açan sebeplerden biri olarak da bu hadise gösterilir.
Bu zeki kişiler, daha ziyade bedenî mükemmeliyet gerektirmeyen işlere bakarlardı. Meselâ Enderûn’da kütüphâne memurluğu yaparlardı. Kabiliyetli olanları terfi ederek, ülkedeki hastahânelerin gelir ve masraflarına bakan pozisyona gelebilirlerdi. Hoş sohbeti, tatlı dili, hatta umumî kültürleri sayesinde, padişahın nedimi olanları da vardır.
Saray’da haremde ve Enderun Mektebi’nde disiplin memuru olarak hadımların da çalıştığı; vakıflar umum müdürlüğü gibi yüksek makamlara gelebildiği de bilinen bir keyfiyettir. Ne maksatla olursa olsun, asırlar öncesinde engelli istihdamındaki bu hassasiyet dikkat çekicidir.
Sultan II. Mahmud zamanında bir takım sınıflar saraydan büsbütün kaldırıldı. Bu arada saraylarda cüce bulundurulması ananesine de son verildi. Sarayda nizam haricinde tek tük cüceler bulunmuştur.
Ali Şamil Güler
Saraya yine de nizam harici tek tük cüceler bulunurdu. Enver Paşa’nın şarktan getirdiği 110 santim boyundaki Ahlatlı Ali Şamil, Enver Paşa’nın firarı üzerine Ulviye Sultan’ın sarayına alındı. Hazırcevaplığıyla kısa zamanda herkese kendisini sevdirmişti. Kısa boyuyla alay etmeye kalkanları pişman edecek bir zekaya sahipti. Damat İsmail Hakkı Bey, zevcesini bırakıp Anadolu’ya geçince, Ali Şamil’i de götürdü. Ali Şamil bu sefer Çankaya Köşkü’nün cücesi oldu. Ali Şamil Güler 1974’te İzmir’de öldü.
1851 senesinde dünyaya gelen Hayati Hassid, Selanikte David ve Ester Hassid’in çocukları olarak dünyaya geldi. 5 yaşında büyümesi durdu. 76 santim boyunda ve 17 kilogram idi. Türkçe, Arapça, Fransızca, Almanca, İspanyolca, İtalyanca ve Yunanca olmak üzere 7 lisan bilirdi.
Sarayda birkaç sene kalmış; burada sıkılıp Paris’e giderek sahnelerde çalıştı. Dünya fuarlarında gösterilere katıldı. Turneye çıkarak memleket memleket gezdi. The Turkish Tom Thumb (Türk Parmak Çocuk) veya Hayati Hassid Paşa diye anıldı. Çocuk sesiyle şarkı söylemesi meşhurdu.
1914’de harb çıktığında, Avustralya’da turnede idi. Hükümet, Osmanlı casusu olduğunu düşünerek kendisini tevkif etti. Hakikaten mesleği, belde belde gezerek istihbarat toplamaya elverişli idi. kısa bir zaman sonra taahhüd imzalayarak serbest bırakıldı. Alamadığı ücretleri için açtığı dava, ecnebi olduğu için reddolundu.
Melbourne’deki Yunanistan konsolosu, Selanik’te doğduğu için kendisine sahip çıktı. Hayati Bey, Amerika’ya gitti. Cincinnati’de çocukluk arkadaşı Leon Ben Mayor ile karşılaştı. Evinde kalma teklifini haftada 5 dolar ödemek şartıyla kabul etti. haftada 40 dolar kazanıyordu. Zamanla sıhhati kötüleşti. Ben Mayor’un çocuğunun beşiğinde uyurdu. 27 Nisan 1919’da öldü
.AVRUPA’YI DOLAŞAN TÜRK MODASI
Fâtih Sultan Mehmet ile başlayan Garb’ın Şark hayranlığı, 1721’de Osmanlı sefirinin Paris’i büyüleyen ziyaretinden sonra artarak devam etti. Sanattan mimariye, kıyafetten yiyeceklere kadar geniş bir sahada tesirini gösterdi.
28 Ağustos 2017 Pazartesi
28.08.2017
Fâtih Sultan Mehmet ile başlayan Garb’ın Şark hayranlığı, 1721’de Osmanlı sefirinin Paris’i büyüleyen ziyaretinden sonra artarak devam etti. Sanattan mimariye, kıyafetten yiyeceklere kadar geniş bir sahada tesirini gösterdi.
Garb’ın Şark’a alâkası yeni değildir. Haçlı Seferleri’nden beri, gerek savaşçıların, gerek tüccarların, gerekse hacıların o zaman Türklerin eline bulunan beldelere gidiş ve gelişi, bu münasebeti ağır, ama rasyonel bir zeminde yürütmeye yardımcı olmuştur. XIV.asırda Anadolu halıları, ithal edildikleri Fransa’da lüks eşya olarak görülür; sarayları süslerdi. Holbein, Lotto gibi XVI.asır ressamlarının tablolarına bakmak, bu halıların ne kadar tutulduğunu görmeye kafidir.
Rengârenk diplomasi
Ortaçağı kaplayan Türk Korkusu, 1529’daki boşa çıkan Viyana Kuşatması üzerine giderek azalmıştır. 1607’de Fransa’ya gönderilen Osmanlı sefiri, Paris’in güneyindeki Fontainblueau Şatosu’nu ziyaret ettiğinde, soylularda büyük bir merak ve alaka uyandırmıştı. Hatta birkaç sene sonra sahnelenen “Ballet de Monseigneur le duc de Vendosme” isimli eserde, Türk kıyafetli müzisyenler yer almıştı.
Kral XIV.Louis’ye 1669’da gönderilen Osmanlı elçisi Süleyman Ağa’nın kabulünde de enteresan sahneler yaşandı. Kral, elçiyi tesir altında bırakmak üzere hiçbir şatafattan kaçınmamıştı. Halbuki elçi, Kral’ın boynundaki parıltılı elmasın daha büyüğünü, padişahın atının alnında görmüştü. Üstelik Süleyman Ağa, düşük rütbeli bir Osmanlı memuruydu; İstanbul, Güneş Kral’ı küçük görüyordu.
Fransız sefiri Osmanlı kıyafetinde
Buna mukabil asilzâdeler, hemen Türk heyetinin ihtişamlı ve renkli kıyafetlerini taklit etmeye başladılar. Bilhassa maskeli balolarda, Türk modası çok rağbet gördü. Moliere’nin 1702’de sahnelenen “Le Bourgeois Gentilhomme” (Kibarlık Budalası) adlı piyesinde, Türk kıyafetli oyuncuların oynadığı Türk Merasimi sahnesi en alâka çeken kısımdır.
Türk ressamı
Bir zaman geldi ki, XVIII.asrın en meşhur Fransız artistleri birer Türk ressamı olup çıktı. Ömrünün 30 senesini İstanbul’da geçirmiş ressam Van Mour’un (1671-1737) oryantal sahneler çizmiş olması tabiîdir. Ama hayatında Şark’a ayak basmamış ressamların eserlerindeki Türk temaları şaşırtıcıdır.
Kibarlık Budalası piyesinin kapağı
Modellerini, XV.Louis’nin hükümdarlığı zamanında 1721’de Fransa’ya gelen ve gerek sarayı, gerekse Paris halkını büyüleyen Osmanlı sefiri Yirmisekiz Mehmed Çelebi ve heyetinden seçmişlerdir. Bunlar çok rağbet görmüş; Fransız kibarları duvarlarını bunlarla süslemeyi tercih etmiştir. Yalnızca tablolara değil, bunlara bakılarak dokunan goblen halılara da mevzu olmuştur.
Türk stili kostümleriyle Avrupalı bir kadın ve bir erkek
Bu heyet Paris’te büyük sükse yapmış; Paris gazeteleri, günlerce sefirden ve onun ekzantrik maiyetinden söz etmişti. Kral, bu yabancıları görmekten hoşlanmıştı. Gerek giyiniş tarzları, gerekse tavırları, o güne kadar yanına yaklaşmasına izin verilen asilzâdelerden çok farklıydı.
Sefiri görmek için, kendisine tahsis edilen saraya akın akın koşan meraklı Paris hanımlarına nezâketle davranışı; gördüğü her şeyle yakından alâkadar oluşu; Düşes d’Orleans’a, ‘Hayatta tanıdığım en nâzik ve anlayışlı adam’ sözünü söyletmiştir. Bundan sonra gelen her Osmanlı sefiri, Parislileri aynı derecede heyecanlandırmıştır.
Türk Bahçesi
Paris, her zaman yabancılardan hoşlanmıştır. Hayranlığın ifadesi olarak da saç tuvaleti ve elbiselerde bu tutkuya uygun bir moda meydana getirmeye muvaffak olmuştur. ‘A la Turque’ (Türk Tarzı) modasının, Sultan’ın sefiri döndükten sonra da uzun yıllar tesiri silinmedi. Turquerie, Turkomanie, Alla Turca gibi isimlerle anılan Batı’nın Doğu hayranlığı, artarak devam etti. Sadece kıyafette değil, sanattan mimariye, hatta yiyeceklere kadar geniş bir sahada tesirini gösterdi.
Paris'te Türk Bahçesi'ndeki bir konser afişi
İstanbul’daki Fransız aileleri, memleketlerine dönüşlerinde, Şark üslubunda bazı eşyalar getirip; krala takdim ettiler. Bazıları ise ağır kumaşlar, nakışlı kıyafetlerle Parislilerin gözlerini kamaştırdı; bunlarla tablolara poz verdiler. Kadın kıyafetinde sarık (türban) en popüler aksesuar oldu.
Artık XVIII. asır Avrupa’sındaki soylular, Türk usulü düğün yapmaya¸ saray ve şatolarında Türk halıları¸ Türk lâlesi, Türk kahvesi, Türk çubuğu, Türk şerbeti bulundurmaya başladılar.
Edebiyat, resim, sahne sanatları ve dekorasyon gibi sahalarda Türk temaları rağbet gördü. Bilhassa Türk karakterlerinin yer aldığı romanlar, bale ve operalara çok rastlanmaya başladı. Balolarda Türk kıyafeti giymek; Türk kıyafetiyle portre yaptırmak âdet oldu.
Türk temalı bir tablo
Fransız diplomat Herbette bu devri tasvir ederken, ‘Paris âdeta İstanbul mahallelerinden biri hâline geldi’ der. Avrupa hayatındaki Türk tesiri, önceleri çekinme, sonra merak, sonra taklit ve nihayet Oryantalizmin doğuşu şeklinde devam etmiştir.
Paris’in en meşhur bahçelerinden birisi Jardin Turc, tabloların başlıca arka planı olarak seçiliyordu. Saraylılar, Türk elbiseli portrelerini sipariş ediyor; ressamlar, ekseri Türk figürleri çiziyor; modellerine Türk elbiseleri giydiriyorlardı.
Rondo Alla Turca
Müzikte, mehter temaları, festivallerde, balolarda, yeniçeri kıyafetli müzisyenlerin çaldığı şark havaları çok popülerdi. Mozart, Haydn, Beethoven gibi bestekârlar, mehter temalı eserler bestelediler. Mozart’ın Türk Marşı (Rondo Alla Turca) çok meşhurdur
Avusturya Prensesi Maria Josepha ile Saksonya Prensi Friedrich August’un 1719’daki düğünlerinde Türk bıyıklı ve yeniçeri kıyafetli 315 genç gösteri yaptılar. Yemekler hilal şeklindeki masalarda yendi. Gelini götüren gemi de Osmanlı tarzı dekore edilmişti.
Prenses Victoria, Türk Stili kostümüyle
Osmanlı-Avusturya harblerinde esir düşenlerin tanıttığı Türk kahvesi, Paris’te çok tutuldu. Türk tarzı bir dekorla bu içeceğin sunulduğu kafeler, entelektüellerin ve kibarların uğrak yeri haline geldi; bir ‘Paris sembolü’ oldu.
Avrupa mimarisi, dekorasyonu, hatta günlük eşyalar bile bu modadan nasibini aldı. Viyana’da Belvedere Sarayı’nın ucu püsküllü bir çadırla örtülmüş gibi görünen köşe kubbeleri veya Karlskirche’nin minareye benzer kuleleri bu tesirin mahsulleridir. 1785’te Schwetzinger Sarayı’nın bahçesinde yapılan câmi ise Şark’a duyulan alâkanın çarpıcı bir misalini teşkil eder.......................................................................................................................................................................................................TÜRKLERDE KURBAN GELENEĞİ…
Kurban ibâdeti, hemen her cemiyette ve dinde vardır. Eski Türkler de hem Allah yolunda, hem şeytanın şerrinden korunmak adına, hem de atalarının ruhu için kurban keserlerdi.
4 Eylül 2017 Pazartesi
4.09.2017
Kurban ibâdeti, hemen her cemiyette ve dinde vardır. Eski Türkler de hem Allah oylunda, hem şeytanın şerrinden korunmak için, hem de atalarının ruhu için kurban keserlerdi.
Allah yolunda bir canlıyı kurban etmek semavî olsun olmasın bütün dinlerde vardır. Umumiyetle bir hayvan kurban edilir. Aztekler, Mısırlılar, Fenikeliler, Vikingler gibi insan kurban eden topluluklar da yok değildir. Menelaus, fırtınadan kurtulabilmek için kızı Iphigenia’yı kurban etmişti. Bu hadise, Antik Yunan trajedilerinin en meşhur mevzularındandır.
Yahudilikte tarladan ilk çıkan mahsul bile kurban edilir. Beyt-i Makdis’in yıkılışıyla, Yahudiler kurban ibadetini de tatil ettiler. İncil’de İsa aleyhisselâmın katıldığı kurban merasimleri anlatılır. Hristiyanlığın sonra aldığı şekilde, kurban ibâdeti İsa aleyhisselâmın şahsında sembolize edilerek kaldırılmıştır. Âdem aleyhisselâmın iki oğlu kurban takdim etmiş; hâlis niyetli olanın kurbanı Allah tarafından kabul görmüş; bu yüzden diğer kardeş bunu öldürmüştü.
Kurban olayım
Kurban olmak büyük bir fedâkârlıktır. Türkçe’de insanın çok sevdiği kimseye en büyük iltifatı “Seni yaratan Allah’a kurban olayım” sözüdür. Kurban, Arapça yakınlık demektir. Sâmi asıllı bir kelime olan bu kelime, Tevrat’ta da geçer. İnsan, kurban keserek rabbine yaklaşmak ister. Arapça’da kurbana duhâ (kuşluk) vaktinde kesildiği için udhiyye, kurban bayramına da ıydü’l-adhâ denir.
Bütün dillerde bu iş için kullanılan kelimeler birbirine yakın manadadır. Sacrifice, takdis etmek, bir şeyi Allah’a sunarak mukaddes kılmak; offering, Allah’a hediye takdim etme manasına gelir. Bu iş için Eski Ahid’de geçen minha, bağış; zebah, mukaddes kan dökme demektir.
İslâmiyetten evvelki devirlerde yaşayan Türkler arasında, hem Allah’a, hem şeytanın şerrinden korunmak için, hem de ataların ruhu için kanlı ve kansız kurban kesme âdeti vardı. Bu ritüel, gün ve gecenin eşit olduğu iki tarihte, bu iş için tahsis edilmiş taşlar veya ağaçların dibinde yapılırdı. Burası, bayram yeri gibi süslenirdi. Eski Türklerde, insan kurbanı âdetinin olmaması, yüksek bir medeniyetin işaretidir. At, koç, koyun, geyik kesilirdi. Bu hayvanlar rastgele seçilmez. Mesela atın beyazı kurban olur. Şeytanın def’i için kesilen kurban mutlaka boynuzlu olur. Kesilen hayvanın kemikleri kırılmaz, gömülür veya torba içinde ağaca asılır. Bir de toprağa kısrak sütü, buğday vs serpilir ki bu da kansız kurbandır.
İki Kurbanlık
İslâm dünyasındaki kurban ibadetinin menşei İbrahim aleyhisselâma kadar uzanıyor. Mukaddes kitaplarda geçen meşhur hikâyedir: Çocuğu olmayan yaşlı İbrahim aleyhisselâm, bir oğlu olursa Allah yolunda kurban edeceğini adıyor. Allah da ona bir oğul veriyor. Sonra da adağını hatırlatıyor. Bu çocuk İsmail aleyhisselâmdır. Çocuk babasına emr olunduğunu yapmasını söylüyor. Şeytan bunu engellemeye uğraşıyor ise de mâni olamıyor. Neticede Rabbi sözünde durduğu için Hazret-i İbrahim’i ve bu işi tevekkülle karşıladığı için Hazret-i İsmail’i mükâfatlandırıyor. Cennetten güzel bir koç gönderiliyor. Hazret-i İbrahim bunu kurban ediyor. Ciğerini közleyip yiyorlar, gerisini fakirlere dağıtıyorlar. Müslümanlar arasında, kurban etinin ilk önce ciğerini közleyip yemek âdeti buradan kalmadır. Aynı hikâye Kitab-ı Mukaddes’de de anlatılır. Ancak kahramanı, İsmail değil, İshak’tır.
Benzer bir hâdise Muhammed aleyhisselâmın babası için yaşanmıştır. Mekke ileri gelenlerinden Abdülmuttalib, büyük dedesi Hazret-i İsmail’in bulduğu, ama zamanla kaybolan suyu şifalı Zemzem kuyusunu ararken, çocukları olmadığı için yaşadığı yalnızlık dolayısıyla kedere düşmüştü. “On tane oğlum olursa birini kurban edeceğim” diye adamıştı. Duası gerçekleşince rüyasında ikaz edildi. O zamanın geleneğine göre oğulları arasında çektiği kura hep Abdullah’a isabet etti. Bir rahip, “Abdullah ile o zamanlar öldürülen bir kimsenin diyeti (maddi tazminatı, kan parası) olan on deve arasında kura çekin. Develere isabet ederse kesin; Abdullah’a çıkarsa develeri onar onar arttırın” tavsiyesinde bulundu. Yüzüncüde develere isabet etti. Abdülmuttalib develeri kesti. İslâm hukukunda kasıt dışında öldürülen kimse için suçlunun yüz deve diyet ödemesi, bundan kalmadır. İşte bu sebepledir ki Peygamber aleyhisselâm, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” buyurarak, babası Abdullah’ı ve büyük dedesi İsmail’i anmıştır.
Süslü kurban
İslâmiyette kurban kesmek için muayyen bir zenginlik aranmakla beraber, vaktiyle Osmanlı cemiyetinde kurban kesmeyen yok gibiydi. Köylük yerlerde herkesin iyi-kötü koyun sürüsü vardı. Bunlardan birini keserdi. Zengin olmayan şehirliler ise, et parasından tasarruf edip, bayramda kurban keser; etini kavurma yapar, sonra sene boyu yerdi.
Eskiden Anadolu’dan İstanbul’a sürüler getirilirdi. Surların dışında konaklanır; kısım kısım sur içine gönderilip satılırdı. Umumiyetle herkes kurbanını kendi keserdi. Kesmesini bilmeyen, kasabını önceden ayarlar; kestikten sonra da hediyesini verirdi. Evlerin bahçeleri müsaitti. Boş arsalar da çoktu. Sokaklarda pis manzaralar teşekkül etmezdi. Kurbanın her yeri muhterem olduğu için, iç azaları ortada bırakılmaz, gömülürdü.
Umumiyetle koyun kesilirdi. Eskiden sığır eti sevilmez, yenmez ve bulunmazdı. Dişi koyun yavrulayıp süt verdiği için, koç tercih edilirdi. Bayramdan birkaç gün önce alınır; bahçede beslenir, kınalanır, süslenir, şehirlerde bayram namazı dönüşü kesilirdi.
Çocuk ve Kurban
Evde çocuk varsa, umumiyetle hayvanla ahbaplık kurardı. Çocuğu başka vaadlerle razı ederler yahud üzmemek için başka hayvan alırlardı. Hayvan kesimine alışması için çocukları da götürürler; kanını alnına sürerler ve bu hayvanın cennette çocuğu karşılayacağını söyleyerek teselli ederlerdi.
Hâli vakti orta olanlar, üçte birini eve ayırıp gerisini konu-komşu, akraba ve fakirlere dağıtırdı. Zengin olup da kurban etinin tamamını dağıtmayanlar kınanırdı. Hayvanın postu tabaklanıp evde kullanılırdı. Hayvanî yağ rağbette olduğu için kuyruk yağı küpe basılır, yemeklere katılırdı. Her evde bıçaklar, satırlar, et tahtaları vardı. Kıyma, evlerde tahta üzerinde hususî bıçaklarla yapılırdı.
Bayramda ev ziyaretlerinde şeker ve tatlı yerine kurban kavurması ikram edilirdi. Eğer nişan ile düğün arasında kurban bayramı var ise, damadın kız evine bir koç göndermesi âdetti. Koç kınalanır, süslenir, boynuzuna da bir altın bağlanırdı.
Sarayda kurban
İstanbul’un Râmi semtinde, sarayın hayvanları ile meşgul olan vazifeliler vardı. Burada beslenen kurbanlık koçlar süslenip tantana ile saraya getirilirdi. Padişahın da hazır bulunduğu bir merasimle kesilirdi. Padişah 40 koç kestirirdi. Saray halkı pencerelerden seyrederdi. Kesildikten sonra hepsi fakirlere dağıtılırdı. Şeyhülislâm, bir imtiyaz olarak padişaha bir koç hediye gönderir; padişah da buna 5 tane hediye koç göndererek mukabele ederdi..
.İSTANBUL TIBBİYE MEKTEBİ, AVRUPA İLE BOY ÖLÇÜŞÜYOR
İstanbul’daki tıp fakültesine Avrupa’nın dudak büktüğünü duyan Sultan Mecid, 1847 yılında mezunları, Viyana’ya gönderdi. Buradaki meşhur hocaların huzurunda açık bitirme imtihanlarına girerek yüksek muvaffakiyet kazandılar. Böylece Osmanlı tabiblerinin, Avrupa ayarında tahsil gördüğü ispatlanmış oldu.
11 Eylül 2017 Pazartesi
11.09.2017
İstanbul’daki tıp fakültesine Avrupa’nın dudak büktüğünü duyan Sultan Mecid, 1847 yılında mezunları, Viyana’ya gönderdi. Buradaki meşhur hocaların huzurunda açık bitirme imtihanlarına girerek yüksek muvaffakiyet kazandılar. Böylece Osmanlı tabiblerinin, Avrupa ayarında tahsil gördüğü ispatlanmış oldu.
Sultan II. Mahmud, 14 Mart 1827 yılında Avrupaî usulde ilk tıp fakültesini kurdu. Kuruluşu, her sene Türkiye’de tıp bayramı olarak kutlanır. Sultan II. Mahmud’un Tıbhane-i Âmire adıyla kurduğu modern tıp fakültesinde, askerî ve sivil tabibler beraberce tedrisat görürdü. Eczacı, baytar ve dişçiler de buradan yetişirdi. Şehzadebaşı’ndaki mektepte yetişen talebeler; Gülhane’de saray bahçesinde inşa edilen ve bugün de binası hâlâ mevcut bulunan tatbikat hastanesinde staj görürdü. Mektep de sonradan buraya taşınmıştır.
Avrupa ayarında
Viyana’dan getirtilen genç tabib Karl Ambrose Bernard’ın dizayn ettiği mektep, 1839’da Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne [Ecole Imperiale de Médicine] adıyla anılmaya başlandı. Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbiye ile yakından alâkalanır; sene sonundaki imtihanları bizzat takip ederdi. Avrupa’da bazılarının fakülteyi küçümsediğini duyunca, 1847 yılında mezunları Viyana’ya gönderdi. Buradaki meşhur hocaların huzurunda açık bitirme imtihanlarına girerek yüksek muvaffakiyet kazandılar. Böylece İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye’nin, Avrupa ayarında tıb tahsili verdiği ispatlanmış oldu.
Sultan Abdülmecid, ilk günlerde burada bir Musevî talebenin okuduğunu öğrenince, bu çocuk için kendi dininin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını emretmişti. [Koşer, Yahudiliğe göre yenilmesi caiz olan et, süt, peynir gibi hayvan mahsullerinin, ayrıca dine uygun şekilde haham kontrolünde kesildiğini, sağıldığını veya mayalandığını ifade eder. Böyle olmayan yiyeceklerin yenilmesi bu dinde günah sayılır.] Dahası var: Nezâketi ile tarihe geçmiş Padişah, Yahudiliğin mukaddes Şabat [cumartesi] günü, o talebenin tatil yapması talimatını vermişti.
Mahzun şahitler
Mekteb-i Tıbbiye, Sultan II. Abdülhamid zamanında dünyanın en ileri tıp fakültelerinden biri hâline geldi. Her milletten talebenin tahsil gördüğü mektepte, hocaların çoğu Avrupa’dan gelmiş veya burada yetişmiş, sahasında otorite şahıslar idi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar hatıralarında anlatırlar. Mektebi gezen yabancı seyyah, diplomat ve ilim adamları hayranlıklarını ifade etmekten kendilerini alamamıştır.
Mektebin üç yılı lise ve dört yılı da fakülte seviyesinde idi. Hakkında anlatılan fıkralarla meşhur Rum asıllı tabip Marko Paşa, Mekteb-i Tıbbiye müdürlerindendi. Talebelerin her ihtiyacı mektep tarafından karşılanır; sivil talebeler askerlikten muaf tutulurdu. Fransızca, Arapça, Farsça ve dinî ilimler de, okutulan dersler arasındaydı.
Sultan Hamid, Şam gibi büyük merkezlerde tıbbiye mektebi açtırdığı gibi, yeni hastaneler yaptırarak halk sağlığına mühim hizmette bulundu. Küçükken ateşlenerek vefat eden kızının hatırasına Şişli’de yaptırdığı Hamidiye Etfal Hastanesi hâlâ faaliyettedir.
Popüler meslek
Doktorluk böylece, kâtiplik ve subaylıkla beraber zamanın en popüler mesleklerinden biri hâline geldi. O zamana kadar küçük görülen ve gayrı müslimlerin tercih ettiği doktorluk mesleği, Müslümanlar arasında da yayıldı. Artık kızlar arasında, bir doktorla evlenmeyi hayal edenlerin sayısı az değildi. Bu hususta şarkılar bile yazıldı. Bir doktora âşık genç kızın ağzından yazılan “Nabzımı bırak a doktor, kalbime bak!” şarkısı bunlardan biridir. Arapça ‘tabib’ veya ‘hekim’ yerine, ‘doktor’ gibi Avrupa dillerinden bir tabirin tercihi de bu devre rastlar.
Mekteb-i Tıbbiye çeşitli binalarda tedrisat yaptıktan sonra, Haydarpaşa’da Sultan Abdülhamid’in 1903’te yaptırdığı ve bugün de ayakta bulunan ihtişamlı binaya taşındı. Burası, İstanbul güzel sanatlar mektebi hocaları mimar Alexandre Vallaury ve Raimondo d’Aronco’nun oryantalist üslupta inşa ettiği eseridir. Binanın zemininde bir tarafı caddeye ve bir tarafı da denize bakan en güzel odalarından birisi mescid olarak tanzim edilmişti. Bugün toplantı salonu olarak kullanılan bu odanın duvarlarında hâlâ duran İslâm harfli levhalar, o günlerin mahzun birer şahidi gibidir.
Parasız muayene
Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi binası yapılacağı zaman, mimarlar tarafından tanzim edilen plan ve resimler padişaha takdim olunmuştu. Padişah, bu binada hem tıp tedrisatı icra, hem de hastalar tedavi olunacağından, plan ve resimlerin bir kere de mütehassıs doktorlar tarafından görülmesini emretti. Dershanede oturacak talebe ile koğuşlarda yatacak hastaların adedine nazaran bunların fazla havadar olmaları lâzım geleceğini ve binaenaleyh tavanların yüksekliğine itina olunmasını tenbih etti. Sultan Hamid’in bu iradesi nazar-ı dikkate alınarak tavanlar yüksek yapıldı. Binanın estetik cihetle zarafeti kalmadı. Fakat doktorlar bu sayede sıhhî icapların temin edilmiş olduğunu söylerlerdi.
Gülhane’deki Tıp Fakültesi’nde parasız muayene ve ilaç günleri vardı. Fakirler, bundan istifade ederdi. Fakültenin Haydarpaşa’ya nakli üzerine bu kolaylık ortadan kalktığı arz olununca, Sultan Hamid Gülhane müessesesini o vakit belediyeye devrettirdi ve parasız muayene ve ilaç usulüne eskiden olduğu gibi devamını emretti.
1867’de sivil tabibler için ayrıca Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye kurulmuştu. Burası, 1909 yılında, askerî tabib yetiştiren Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne ile birleştirilerek Dârülfünun Tıp Fakültesi adını aldı. 1933’ten sonra da Avrupa yakasına taşındı ve İstanbul Üniversitesi Tıb Fakültesi diye anılmaya başladı. Askerî tıbbiye ise Ankara’ya taşınarak, faaliyetine ayrıca devam etti.
Haydarpaşa’daki bina da Haydarpaşa Lisesi’ne, daha sonra da Marmara Üniversitesi’ne tahsis edilmiştir. Şimdi Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne dönüştürülmüş; yanı başındaki eski Gülhane Hastanesi’ne, 2016’da askerî hastaneler lağvedilince, Sultan Abdülhamid’in isim verilmiştir. Bahçesinde Sultan Hamid’i tahttan indirmeye gelen ordunun kumandanın heykelinin bulunması garip bir tesadüftür............................................................................................................................OSMANLI PADİŞAHINDAN, KITLIK ÇEKEN İRLANDA HALKINA…
İrlanda’nın Drogheda futbol kulübünün armasındaki ay-yıldız görenleri şaşırtıyor. Bunun, 1847 tarihine dek uzanan enteresan bir hikâyesi vardır.
18 Eylül 2017 Pazartesi
18.09.2017
İrlanda’nın Drogheda futbol kulübünün armasındaki ay-yıldız görenleri şaşırtıyor. Bunun, 1847 tarihine dek uzanan enteresan bir hikâyesi vardır.
Rivayet olunur ki, Türk şair ve diplomat Yahya Kemal Beyatlı, 1923 Lozan Müzâkereleri sırasında Avrupalı delegelerin menfi tavırlarına mukabil, İrlandalı bir delegenin Türk heyetini desteklemesine hayret etmiş; fırsat bulup sebebini sorduğunda, “Benim gibi her İrlandalı buna mecburdur. Biz açlık ve kıtlıktan kırılıp, ölümle boğuşurken diğer Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin atalarınız, yardım olarak bize hem para, hem de gemiler dolusu erzak gönderdiler. Bu sayede, çok sayıda İrlandalı hayatta kaldı. O zor günlerde bize insanca uzanan eli unutamayız” diye cevap vermişti.
İrlanda'da kıtlık afişi
Acı hatıralar
Halkının ekseriyeti Katolik olan İrlanda’da arazinin tamamı, o yıllarda çoğu İngiltere’de yaşayan 10 bin kadar İngiliz toprak sahibinin elinde idi. Bu topraklar, 600 bin İrlandalı çiftçiye kiralanıyordu. Nüfus kesafeti fazla olduğu için, kiralar yüksekti. Mahsulün çoğu İngiltere’ye nakledilirdi. 1845’te de 1 milyon ton zahire ve 258 bin koyun İngiltere’ye ihraç edildi. Küçük toprak parçaları, işçilere ücret karşılığında kiralanıyordu. Sayısı 4 milyona varan çiftçi ve işçiler ise, burada kendi maişetleri için tek gıdaları olan patates yetiştiriyordu.
1845’lerde Avrupa’nın çoğu memleketlerinde olduğu gibi İrlanda’da da büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Kıtlık, İrlanda tarihinin en mühim hâdiselerindendir. Patates Kıtlığı diye anılır. Zira İrlanda’nın temel gıdası olarak bilinen patateslerin, Amerika’dan sızan veya sızdırılan phytophtera infestans adlı zehirli bir mikroskobik mantardan zehirlenmesi üzerine çıktı. Bu sebepten 1845’te mahsulün üçte biri yok oldu. Ertesi sene bu kayıp % 90’a ulaştı.
Aç halk, tohumları yemek zorunda kalınca, 1847, kıtlığın zirve yılı oldu. İthal tohumların kullanıldığı ertesi sene de mahsulün yarısı heba oldu. Kıtlık 1851’de bitti ise de, halkın çoğu öldü veya Amerika’ya göç etmek mecburiyetinde kaldı. Böylece 8 milyonluk nüfus, 5 milyona geriledi. Muhacirler bir daha geri dönemediler; ama geride hüzünlü hikâye ve hâtıralar bıraktılar.
Drogheda takımı amblemi. Drogheda şehri arması
Büyük jest!
Kendisinden böyle bir talepte bulunulmadığı halde, cömert ve müşfik Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid, İrlanda’ya 10 bin pound yardım göndermeyi kararlaştırdı. Bu, Osmanlılara dünya çapında itibar kazandıran büyük bir jestti.
İngiltere o devirde dünyanın en zengin memleketlerinden birisi olduğu halde, Kraliçe Victoria bile, İrlandalı teb’asına Sultan’dan daha cömert davranmamış; sadece 2 bin pound verebilmişti. Üstelik Londra, itibarını korumak adına, Osmanlı hükûmetinden, yardımın bin pounda indirilmesini istedi. Bunun üzerine padişah, bin pounda ilaveten, erzak, ilaç ve tohum dolu üç yelkenli gemi gönderdi.
O zamanlar İrlanda, Büyük Britanya’nın sömürgesi pozisyonunda idi. İngiliz hükümeti, Osmanlı yardım gemilerinin Dublin limanına yanaşmasına müsaade etmedi. Bunun üzerine gemiler 30 mil uzaktaki Drogheda limanına yanaştı. Yükünü burada indirdi.
Osmanlı hükümetinin, 4000 km. uzaktaki fakir bir beldeye, üstelik kendi dininden olmayan insanlara yardım elini uzatması nasıl tarihte benzerine az rastlanacak derecede alicenaplık ise; İngiliz hükümetinin, kendi hâkimiyeti altındaki beldeye yardımı engellemesi de, o nisbette hayreti muciptir.
İrlanda'ya yardım götüren Osmanlı gemileri
Armadaki Ay-Yıldız
Osmanlı sultanına, İrlanda asilleri ve halkının gönderdiği teşekkür mektubu, bugün Topkapı Sarayı arşivindedir. Bu mektupta hülasa olarak şöyle deniliyor: “Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda asilzâdeleri ve halkı, Majesteleri [Sultan Abdülmecid] tarafından, acı çeken kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi hürmetle takdim eder; İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz.”
İrlandalılar, kendilerine millerce uzaktaki Osmanlıların bu iyiliğini unutmadılar. 1919’da kurulan Drogheda futbol kulübünün amblemine ay-yıldız koydular. Ayrıca 2006 senesi Mayıs ayında, kuruluşunun 800. yıldönümünü kutlayan Drogheda Belediyesi, bu hâdisenin hâtırasını yaşatmak adına, 150 sene evvel yardımı getiren Osmanlı denizcilerinin misafir edildiği o zamanki belediye binasının duvarına (şimdiki Westcourt Oteli) bir şükran plaketi taktırdı. Bu plaketteki 3-5 satır, ciltlerle anlatılabilecek insanlık tarihini, birkaç cümle ile özetleyen bir alicenaplığı ifade eder.
Merasimde, Drogheda Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey, şehir ambleminde de yer alan hilâl ve yıldıza dikkat çekerek, “Şükran plaketi, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır ümidindeyim” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk halkına ve Osmanlı Devleti’ne minnettar olduklarını vurguladı.
Yakınlarda bir İrlanda gazetecisi, bu yardımın efsane olduğunu; zira liman idaresinin sicillerinde böyle bir kayda rastlanmadığını; üstelik şehir armasındaki ay-yıldızın 1210 yıllarına ulaştığını iddia etse de; Osmanlıların bu yardımı İrlanda halkının milli vicdanında layık olduğu yeri almıştır.
Türkiye’yi AB meselesinde destekleyen İrlanda’nın reisicumhuru Mary McAleese, bundan bir müddet evvel Türkiye’ye ziyarette bulunduğunda bu hâdiseyi hatırlatarak, "İrlanda halkı, bu eşine az rastlanır cömertliği asla unutmadı. Bayrağınızdaki sembolleri, bu güzel yıldız ve hilâli, şehrin sembolü hâline getirdi. Hatta futbol takımının formalarının üzerinde de bu güzel Türk sembollerini görüyoruz" dedi.
Drogheda Oteli'nin girişine çakılan plaket
150 Yıl Önce Türk Gemicilerin Misafir Edildiği Eski Belediye Sarayı
Drogheda'da her yerde ay-yıldız.
St. John İmarethanesi'nde ay-yıldızİrlandalıların Sultan'a teşekkür mektubu
Sultanın yardımına dair haber - 21 Nisan 1847 London Times
.AMAN AĞZIMIZIN TADI BOZULMASIN
Şekerin hikayesi
Osmanlı ülkesinde şeker kamışı yetiştirilirdi. Çok sayıda şeker fabrikasında da şekere dönüştürülür; hatta ihraç edilirdi. Pahalıydı, ama vardı. Demek ki “Şeker bile üretemeyen Osmanlı’yla övünüyorlar” sözü gerçek değildir.
25 Eylül 2017 Pazartesi
25.09.2017
Osmanlı ülkesinde şeker kamışı yetiştirilirdi. Çok sayıda şeker fabrikasında da şekere dönüştürülür; hatta ihraç edilirdi. Pahalıydı, ama vardı. Demek ki “Şeker bile üretemeyen Osmanlı’yla övünüyorlar” sözü gerçek değildir.
Bilen bilmeyen, üç beyaz adını taktığı, un, tuz ve şekerden uzak durmayı tavsiye ediyor. Haklı oldukları taraf var elbette. Ama bunlarsız da hayat geçer mi? İnsan vücudu, her türlü faaliyet için lâzım olan enerjiyi yağlar ve karbonhidratlarla karşılar. Şeker ve şekerden mamul yiyecekler her zaman bolluk ve statü sembolü olmuştur. Fıkıh kitaplarında nafaka anlatılırken, kocanın zevcesine haftada en az bir defa tatlı yedirmesi şart koşulmuştur.
Arısız Bal Veren Kamış
Şeker, evvelce şekerkamışı adlı tropik bitkiden elde edilirdi. 10 metreye varan boyuyla, %20-25 şeker ihtiva eder. Anavatanı Hindistan’dır. Geniş plantasyonlar halinde yetiştirilir. Bizde Adana ve Antakya’da yetiştiriliyor. Dünya şeker ihtiyacının 2/3’si şekerkamışındandır.
İlk defa Polinezya’dan Hindistan’a geldiği düşünülen şekeri, ME 510’da Hindistan’ı işgal eden Pers hükümdarı Dara keşfetti. “Arısız bal veren kamış” çok tutuldu. İran’ı fetheden Araplar, şekerin tadını aldılar; müsait yerlerde yetiştirdiler; imalini de büyük ölçekli bir sanayiye dönüştürdüler.
Şark’taki her şeyi Garb’a tanıtan Araplar, şekeri de tanıttılar. Evlerine dönen Haçlılar, Mısır ve Kıbrıs’ta yetişen bu lezzetli baharatı anlata anlata bitiremediler. Kıbrıs, Batı’nın şekerle tanışmasında santral vazifesi yaptı. Sicilya ve Endülüs kanalıyla Avrupa’ya, buradan Kanarya Adaları yoluyla Amerika’ya ulaştı. XVI.asırda artık ticarî meta haline geldi.
Şeker kelimesinin asıl Arapça sükker, Sanskritçe çakıltaşı manasına gelen ve şeker için de kullanılan sarkara’dan gelir. Arapça’dan Avrupa dillerine geçmiştir. (Fr. sucre, İng. sugar, İt. zucchero, Alm. zucker vs). Farsça’da daha ziyade kesme şeker için kullanılan kand kelimesi de Avrupa dillerinde yerini almıştır (İng. Candy) Bizde içine şeker ve limon dilimi atılan sıcak suya da kand denir.
Beyaz Altın
1309’da Londra’da 1 pound 2 şilinlik şeker fiyatı, bir işçi maaşına denkti. Bu sebeple ancak güç toplasınlar diye hastalara verilirdi. Zengin sofralarının dekoru idi. Fransa Kralı III. Henri Venedik’e geldiğinde, şerefine verilen partide tüm tabaklar ve masalar şekerle doluydu. Venedik, rafine şekerin de merkezi idi. Vasko de Gama Hindistan’a gidip şeker ticaretine başlayınca, 1498’de Venedik’in şeker inhisarı kırıldı.
Kolombus, iklimi müsait Karaib Adaları’nda yanında götürdüğü şekerkamışını yetiştirdi. Adalar, şeker kamışı tarlalarına dönüştürüldü. Avrupa’nın ihtiyacı buradan karşılanır oldu. Burada çalışmak üzere dünyanın dört yanından işçiler getirildi ki köle ticaretinin menşei de budur. Bugün de Hindistan ve Brezilya şeker imalatında başta gelir.
XVII.asrın ortalarında artık bütün dünyada tanınmıştı. Şekerin, kahve ve kakaoyla beraber pişirilerek içilmesi Avrupa zenginleri arasında moda olmuştu. Ticaretini yapanlara o kadar para kazandırıyordu ki, Beyaz Altın adını taktılar. Hem elde etmesi zor; hem de uzaklardan geldiği için hâlâ ucuz değildi. Ancak sanayi inkılabından sonra biraz ucuzladı.
Fransa İmpataroru I. Napoléon Avrupa kıtasını abluka edip, şeker yollarını kapayınca, yeni şeker kaynakları arama yoluna gittiler. Marggraf adında bir Alman bilginin keşfi imdada yetişti. Beyaz pancardaki tatlı maddenin kristal halinde elde edildiğini ve bunun şekerkamışındaki şekere denk olduğunu keşfetti. Talebesi Achard da bunu sanayiye tatbik etti; ilk şeker fabrikasını 1802’de Aşağı Silezya’da kurdu. Marggraf, pancarda %1, Achard %4,5 şeker elde edebilirken; şimdi bu nisbet %15-24 arasındadır.
Pancardan elde edilen şeker şerbetinin kireçle muamelesinden sonra rafine beyaz şeker elde edilir. Eskiden şeker kaynatılırken beyazlaşsın diye kemik katıldığı; çaya atıldığı zaman çayın üstünde yüzen yağ tabakasının bundan ileri geldiği söylenirdi. Bir de Kuzey Amerika’da yetişen ve masallarda çokça geçen şeker ağacı (sugar maple) vardır ki, gövdesinden alınan sakkarozu zengin usareden şeker imal edilir.
Şekerim
Halk, sevdiğine şekerim der. İyi adam şeker gibidir. Ara bozuksa, şeker-renk denir. Kan şekerinin yükselmesi sebebiyle, diyabete şeker hastalığı derler. Şeker, kıymetlidir. Çaya üç şeker atan misafirine Erzurumlu sormuş; “Kıtlama niye içmiirsin?”. Misafir “Ele beni yakıyir” deyince, ev sahibi demiş “Bele de beni yakıyir”.
Şeker hep refahın sembolü olmuştur. Yugoslavya diktatörü Tito, Üsküp’te dolaşırken, yaşlı bir adama, “Söyle bakalım, benim zamanım mı daha iyi; öncesi mi?” diye sormuş. Açık sözlü ve zeki adamcağız, “Çar Hamid zamanında alırdık şekeri kelleyle. Kral Aleksan geldi; satıldı okkayla. Senin zamanında bulamiyız bir dirhem bile!” cevabını yapıştırmıştı.
Rivayete göre İran’da şeker inhisarını elde eden İngilizler, halkın çayı üzümle içtiğini görünce, ahuntlara kârdan hisse va’detmişler. Ahuntlar, halka şekerle içmelerini tavsiye etmiş. İngilizlerin yüzü gülmüş; ama ahuntları unutmuşlar! Bunun üzerine ahuntlar, halka “Gâvur işi şekeri kullanmayın” ikazında bulununca, İngilizler dibe vurmuş. Kârdan daha yüksek hisse vermeye razı olmuşlar. Ahuntlar bu defa, “Her ne kadar gâvur işiyse de, çayla gusül aldırınca içilebilir” cevazını vermişler.
Osmanlı Şekeri
Osmanlılar şekeri Venediklilerin elindeki Kıbrıs’tan getirtirdi. Yıldırım Sultan Bayezid’in 1382’deki düğününde saçılan şekerlerden bahsedilir. Mısır ve Kıbrıs’ın fethi ile Osmanlılar şeker ithal eder değil, imal, hatta ihraç eder vaziyete geldi. İskenderiye, Girit, Trablusşam, Şam, Sayda, Beyrut, Haleb, Alanya, Silifke, Tarsus, Adana ve Antakya’da şeker yetişirdi.
Burada şeker kamışından şekerhanelerde (şeker fabrikalarında) su ve hayvan gücünden istifade ile kelle, toz veya ağda şeklinde şeker imal edilirdi. Demek ki neymiş, meşhur politikacımızın “Bir kilo bile şeker üretemeyen Osmanlıyla övünüyorlar” sözü yanlışmış. Osmanlılar devrinde hem de çok sayıda şeker fabrikası varmış. Evet şeker pahalıydı, ama vardı.
Kıbrıs şekeri, sadece saraya yeter; diğerleri memlekete dağılırdı. Evliya Çelebi, Mısır’da 40 kadarı resmî olmak üzere 200 şekerhaneden bahseder. Artık Osmanlı ülkesi kârlı şeker ticaretinin mühim merkezlerinden biridir. Mısır şekeri, Kırım yoluyla Rusya’ya ihraç edilirdi. Halkın ihtiyacını âdilâne karşılamak ve suiistimallerin önüne geçmek maksadıyla bir de şeker emini tayin edildi. Artık zaruri ihtiyaçlar arasına giren şekere narh kondu. Bu arada şeker kaçakçıları ile uğraşmak derdi çıktı.
Ancak zamanla Avrupa ve Amerika, şeker imalatı cihetiyle öne geçti. Zira şeker imali için yakacak elzemdi. Mısır ve Kıbrıs ise suyu bol olmakla beraber, ormanlardan mahrumdu. Üstelik Osmanlı çiftçisi, daha karlı pamuk, zeytin vs ekmeyi tercih ediyordu. Bu sebeple hem artan ihtiyacın karşılanması, hem de karaborsacılığa yol vermemek adına Avrupa ve Amerika’dan şeker ithali başladı. Bu daha ucuza geliyordu.
Mısır Çarşısı, şeker borsası gibiydi. Sadece İstanbul’da 70 şekerci dükkânı vardı. Şeker aynı zamanda ilaç sayıldığı için, eczacı ve aktarlar da satardı.
Şeker sadece yiyecek değildi; merasimlerde ve kutlamalarda da sembolik bir yeri vardı. Kız istemeye lokumla gidilir; kız verilince şerbet içilir; nikâhta tatlı dağıtılır; düğünde şeker saçılır; milletlerarası münasebetlerde bile şeker hediye edilirdi.
Cumhuriyet devrinin ilk şeker fabrikası 1926’da Alpullu’da Nuri Şeker’in teşebbüsüyle kuruldu. Bunu Uşak, Eskişehir (1933) ve Turhal (1934) takip etti. 1935’te Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. kuruldu ve fabrikalar buna devredildi. Yine de Tek Parti devrinde 1950’ye kadar şeker hem bulunmazdı, hem de pahalıydı. Halk çayını kuru üzümle içer; tatlıyı pekmezle yapardı. Belki öylesi daha sıhhatiydi, o başka......................................................................................................MAZİNİN MAHZUN ŞAHİTLERİ: MEZARTAŞLARI
Kabristanlar yurdun tapusu; mezartaşları da mazinin şahitleridir. Böyleyken bizde nice tarihi mezarlıklar park, depo, gazino yapılmış; insanlar üzerinde tepinmiştir.
2 Ekim 2017 Pazartesi
2.10.2017
İnsanlar, doğar, yaşar ve ölür. Çok az kimse, dünyada bir eser bırakabilir. İslâm-Türk kültüründe heykel ve büst âdeti olmadığı için, sıradan insanlar için namlarını yaşatacak tek bir imkân vardır: Mezartaşı.
Edirne’deki eski mezartaşlarıyla alakalı araştırma yapan Cem Temizel, mezartaşlarına “Osmanlının soyut heykelleri” diyor. Bunlar, yapıldığı devrin ve çevrenin inançlarının, âdetlerinin, sosyal telakkilerinin, tabii, iktisadi ve içtimai şartlarının müşahhas vesikaları olarak Osmanlı şehirlerini anlamaya yardımcı oluyor. Fetihler, işgaller, askeri hareketlilikler, salgınlar, iktisadi durgunluklar, sanat temayüllerindeki geçişler, dini çatışmalar, devlet politikalarındaki değişiklikler ve daha pek çok hadisenin izini sürmeyi mümkün kılıyor. Fransız müellif Andre Malraux, “Mezarlıklar bir milletin kültürünün rengin ve medeniyetinin seviyesini gösterir” der.
Mevtanın cinsiyetini, sosyal statüsünü gösteren sembollerle işlenmiş mezartaşları, eski tabirle şâhideler, uzun bir tarihin canlı şahitleri; şehirlerin mermerden süsleridir. Hanımların, şâhidesi çiçeklidir. Erkekler yerine göre fesli, sarıklı, külahlıdır. Görenleri, düşündürüp hüzünlendiren, bazen de tebessüm ettiren nişânelerdir. Kasımpaşa mezarlığındaki bir mezartaşı bu kabildendir: “Bir zamanlar ben de Süleyman idim/Ateşe körüğe hükümran idim/Sanmayın Sultan Süleyman idim/Tersânede Körükçü Süleyman idim.”
Ruhun Evi
Her cemiyette ölü gömme âdetleri farklı. Ölüyü yakanlar, suya atanlar, vahşi hayvanlara terk edenler var. Semavi dinlerde ölü toprağa gömülür. Kâbil; öldürdüğü kardeşi Hâbil’i ne yapacağını düşünürken, avını gömen bir karga ona ilham vermiştir. Kur’an-ı kerim, ölüleri gömmeyi emreder. Resulullah aleyhisselâm, sütkardeşi Osman bin Ma’zun’u eliyle defnetmiş; bir taş getirip başucuna koyarak, “Bununla kardeşimin kabrini tanıyacağım ve ailemden vefat edeni yanına defnedeceğim” buyurmuştur.
Musa aleyhisselâm, ölüm meleğinin, dedelerinin yakınında gelince canını almasını; böylece salih insanlara yakın gömülmeyi dilemişti. Bu sebeple her yerde bir mübarek kişinin kabri etrafında mezarlık teşekkül etmiştir. Eyüp Sultan, Karacaahmed, Merkez Efendi kabristanı gibi. Mühim şahsiyetlere, onlar için değil, ziyaret edenler ibret alsın, güneşten/yağmurdan korunsun diye türbe yapılmıştır.
Vehhabiler, kabri belli etmeye düşmandır. Arabistan’da nice tarihi kabir ve türbeler, Suudi istilasından sonra yerle bir edilmiştir. Halbuki insan ölse bile ruh yaşar; kabri ile irtibatını sürdürür. Bir mezara sahip olmak, insanoğlunun dünyadaki son hakkıdır; mezartaşı da o insan için dikilmiş bir âbide. Mezar üzerine basmak, oturmak, ölüye hürmetten dolayı caiz değildir. Mezara mübalağalı masraf yapmak israftır. Ama mezartaşı dikmek; buna İslâm harfleriyle isim ve tarih yazmak meşrudur.
Tapu Senedi
Mezarlıklar, yurdun tapu senetleridir. Ermenilere muhtariyet verilmesi meselesini yerinde tedkik etmek üzere 150 sene evvel Anadolu’ya gelen Amerikan heyetinin, Erzurum’da Müslüman mezarlığının, Ermeni mezarlığından çok daha büyük olduğunu görünce, buranın Müslüman yurdu olduğuna olan kanaatini pekiştirdiği meşhurdur.
Kabristanlar, bir milletin atalarına olan hürmet ve minnet hissinin ifadesidir. Eskiler, mezarlıkları şehre bitişik yapmış; camilerin, mekteplerin yanına küçük kabristanlar kondurarak, ölümü devamlı hatırlamışlardır. Ölümü hatırlamak, kalbi yumuşatır; hırs ve egoizmi kırar. Osmanlı insanı, mezarlıktan korkmaz; önünde durup bir fâtiha okuyarak yoluna devam eder. Kabristanlar, aynı zamanda şehirlerin nefes aldığı ciğerleridir. Mezarlıklar, İstanbul’un en güzel panoramasına sahiptir.
Vakıf esere, kimsenin müdahale edememesi umumi bir hukuk kaidesi iken, Jön Türklerin iktidara gelişinin ardından, başta İstanbul olmak üzere Osmanlı şehirlerinin hemen hepsinde tarihi vakıf mezarlıkları talan edildi. Cumhuriyet devrinde bu furya hızla sürdü. Hatıralardan Osmanlı’yı silmek üzere, kabristanlar üzerine parklar, binalar, depolar, yollar yaptırıldı. Mezartaşları sökülerek kırıldı veya adi işlerde kullanıldı. Asırlık serviler kesilerek odun yapıldı.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Evlere Şenlik romanında diyor ki: “Ecdadımız havanın ifsadını men için serviler diktirmişler. Biz şimdi onları da baltalıyoruz. Birkaç sene sonra mezarlıklarımız bu ziynetlerinden de soyulup kupkuru kalacak. Kabristanlara itina, meyyitlerden ziyade diriler içindir. Ölü, hayatın bütün müziç [rahatsız edici] endişelerinden ebediyen kurtulmuştur. Ölülerin de diriler gibi hassas olduklarına kanaatte bizim için çok teselliler vardır. Onlar bu hislerini gelip bize ifşa edemiyorlar. Lakin biz pek sevdiklerimizden bir ölünün mezarı başına gittiğimiz vakit, ondan adeta bilmübadele bir şey hissediyoruz. O bize pek derin şeyler anlatıyor ve sanıyoruz ki o da bizi anlıyor. Bir kabrin dinler görünen sükûtu ne beliğdir. Ne duygusuz, ne maddidir o insan ki, mezarlar ona bir şey söylemesin, her kabrin kitabe-i seng-i mezarından başka, çok uzun, çok hazin, çok ibretamiz birer ifadeleri olduğunu anlayamasın. Bunların "kimse"leri insaniyettir. Bilmez misiniz camilerde, kürsülerde hâk ile yeksân ve nesilleri münkariz olmuş, unutulmuş emvâta dualar edilir. Bir ölüye mutlak akrabamız olduğu için mi hürmet ve dua edeceğiz? Bütün insaniyet mezarda hemhâl ve kardeştir. Bir mezara tazim, bize bilahare son durağımızda hürmet beklemek istihkakını verir.”
Medine'de Bakî kabristanı
Büyük Talan
3 Nisan 1930 tarih ve 1580 sayılı Belediyeler Kanunu’nun 160.maddesi vakıf mezarlıkları belediyelere devretti. Belediyeler, bunları istediği gibi kullanabilecek; dilerse satacaktı. Talan, daha kanun çıkmadan başladı. 29 Haziran 1925 tarih ve 1836 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile eski TBMM arkasındaki vakıf kabristanın 25 dönümü, inkılabın en ateşli müdafilerinden Hâkimiyet-i Milliye gazetesi yazarı Siirt mebusu Mahmut Bey’e m2’si 25 kuruştan satıldı. Bunun devamı olan Çankırı caddesindeki kısmı, 24 Ocak 1926 tarih ve 3066 sayılı BK kararıyla satıldı. Atatürk’ün ilk eşi Fikriye Hanım burada gömülüydü. Bu kabristan, türbesi Ulus 100.Yıl Çarşısının yerinde bulunan Kızılbey’in vakfıydı. Bunların yerine hanlar dikilmiş; ama yanı başındaki Roma mezarlığına el sürülmemişti. Talan edilen mezarlıklar Müslümanlara aittir. Gayrımüslim mezarlıklarını milletlerarası antlaşmalar korumaktadır.
Hacıbayram türbesi yanındaki tarihî kabristan, ev yapılmak üzere müteahhitlere satıldı. İstanbul Vatan caddesi üzerinde Guraba hastanesi civarındaki kabristan Türk Hava Kurumu’na, bir kısmı da Kızılay’a satıldı. Bu civarda başka bir kabristan Türk Ocağı’na, bir kısmı da Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildi.
İzmit’te Ömerbey kabristanı, park yapılmak üzere Çocuk Esirgeme Kurumu’na; Çorum’da Piribaba kabristanı, içindeki câmi ve türbeyle beraber bir kısmı belediyeye, bir kısmı mektep yapılmak üzere özel idareye; Denizli vakıf mezarlığı ÇEK’na; Antalya’da Çöreklik ve Suzan vakıf mezarlıkları, hayvan, kömür ve odun pazarı yapılmak üzere belediyeye; Milas vakıf kabristanları, odun pazarı, rıhtım ve elektrik santralı yapılmak üzere çeşitli kimselere satıldı. Bunlar sadece birkaç misaldir.
İstanbul’da AKM’nin yerinde Kanuni devrinden kalma tarihi bir mezarlık vardı. Sık servilerle kaplı Beyoğlu mezarlığı, Kasımpaşa’dan Tophane’ye kadar uzanırdı. Evliya Çelebi, Meyyitzâde, Yeniçeri Ocağı’nı topa tutan Karacahennem İbrahim Ağa, Şair Şinasi burada gömülüydü.
Anadolu’da şehir ve kasabalarındaki tarihî vakıf kabristanlarının hemen tamamı, şehir parkı, Halkevi, mektep, depo vs yapılmak üzere söküldü. Yıllar evvel Konya’da, binalar arasında kalmış Sadreddin Konevî’yi ziyaretimde, türbenin karşısında birkaç eski mezartaşı dikkatimi çekmişti. Bir apartman önündeki hazirenin etrafı duvarla çevrilmiş; “Kaside-i Bürde müellifi İmam Busiri burda yatıyor” şeklinde bir de teneke levha asılmıştı. Şaşırdım; çünki İmam Busayrî’nin muhteşem türbesini İskenderiye’de ziyaret etmiştim. İlahiyat fakültesinden ahbabım rahmetli Hasan Özönder’e sorduğumda, hiç cevap vermeden arkasındaki kütüphaneye dönüp bir rulo çıkararak önüme yaydı. Bu, Konya’nın Osmanlıların son zamanındaki krokisi idi. Konevî türbesinin etrafı istasyona kadar Müslüman mezarlığı idi. Cumhuriyetten sonra sökülmüş; mezar taşları kaldırımlara döşenmişti. Uyanık ve hamiyetli bir zat, evinin önündeki birkaç mezarı çevirip başına uydurma bir levha yazdırarak o kadarını kurtarabilmişti.
Süleymaniye'de kabrinden kopmuş şahide başları
Yahya Efendi'de kabrini kaybetmiş mezartaşları
Tarih Müzesi
İstanbul’un ilk Müslüman mezarlığı Karacaahmed, eskiden Üsküdar’dan Söğütlüçeşme ve Kızıltoprak’a uzanırdı. Meşhur tarihi şahsiyetlerin medfun bulunduğu ve çoğu yok edilen kabristan, adeta Osmanlı tarihi müzesidir. Avrupa yakasının en eski kabristanı Rumelihisarı’ndadır. İlk fetih şehitlerinin gömülü olduğu kabristanın büyük bir kısmı ortadan kaldırılmıştır. Mübarek sahabinin hatırası sebebiyle çokları Eyüp Sultan kabristanına gömülmeyi arzu ederdi. Bakımsızlıktan harab olmuş; büyük kısmı ortadan kalkmıştır. Eskilerden Topkapı, Edirnekapı ve Merkez Efendi mezarlıklarının bir kısmı çevre yolu sebebiyle sökülmüştür.
Abbas Ağa kabristanı park haline getirilirken (1938)
Bugün mevcut olmayan Galata mezarlığı
Genç kız mezartaşı
Giritli Miralay Hasan Beyin yelkenli mezartaşı
Karı zırıltısından vefat eden Halil Ağa'nın Merkez Efendi'deki mezarı. Elinde olduğu halde boşanmayıp sabretmesi, aslında büyük bir aşkın nişanesidir
SUYA AKSEDEN OSMANLI MEDENİYETİ
Osmanlı şehirlerinin meydanlarını süsleyen çeşmeler, adeta birer sanat âbidesidir. Topkapı Sarayı önündeki Sultan Ahmed Çeşmesi için ecnebiler, “Bunu cam fanus içine almak lâzım” demiştir.
9 Ekim 2017 Pazartesi
9.10.2017
Osmanlı şehirlerinin meydanlarını süsleyen çeşmeler, adeta birer sanat âbidesidir. Topkapı Sarayı önündeki Sultan Ahmed Çeşmesi için ecnebiler, “Bunu cam fanus içine almak lâzım” demiştir.
Sultan Ahmed Çeşmesi
Eski evlerde, şimdiki gibi su akan musluklar yoktu. Herkes, su taşıyan bir sakaya abone idi. Saka, çeşmeden doldurduğu suyu, sırtındaki meşin tulumlarla evlere taşırdı. Suyu, evin avlusundaki küpe boşaltır; aybaşında hesaplaşmak üzere kapıya tebeşirle bir çentik atıp giderdi. İyi suları taşıyan sakalar ayrıydı. Bunlar menbalardan doldukları damacanaları, at arabalarıyla mahallelere getirirdi.
Çok evde, kuyu veya yağmur suyunun biriktirildiği sarnıç bulunurdu. Bu sular ancak kullanmaya yarardı. Ayrıca buzdolabının olmadığı bir zamanda, bunlara yiyecekler sarkıtılıp serin muhafazası temin edilirdi. İstanbul’da 1874’te sonra Terkos Şirketi’ne şehre su getirmesi imtiyaz verilmiş; evlere su bağlanması böylece başlamıştır. Diğer şehir ve kasabalarda evlere su bağlanması 1950’lerden sonradır.
Mahalle çeşmesinden su alan sakalar
Akarsu pislik tutmaz
İnsanlara su ikram etmek, dinen makbuldür. Hazret-i Peygamber’in, “Günahı çok olan, bol su dağıtsın!” emrine uyarak, üç-beş kuruş biriktiren, çeşme yaptırır veya susuz bir beldeye künklerle su getirtirdi. Onu da yapamayan, sıcak günlerde evinin ya dükkânının önünde gelip geçene serin su dağıtırdı. Yol kenarlarına tahta su olukları konur; gelip geçenin içmesi için, yakında oturanlar içine muayyen aralıklarla su eklerdi.
Köylük yerler bir yana, şehirlerin su ihtiyacı hep bir mesele olmuştur. İstanbul’da, Bizans zamanından beri etraftaki ormanlardan şehre su getiren kemerler yapılmış; her padişah yenilerini yaptırıp, eskilerini tamir etmiştir. Su bendleri ile gelen su şehrin dört bir yanındaki çeşmelere dağıtılır.
Solda Beşir Ağa Çeşmesi. Sağda Alman Çeşmesi
Çeşmeler, kullanılış maksadına göre, çok değişik yerlerde ve şekillerde inşa edilir. Saray ve bazı büyük evlerde, iç mekânda duvar çeşmelerine rastlanır. Topkapı Sarayı’nda bunların numunelerini görmek mümkündür. Bunun dışında çeşmeler, ya müstakil bir binadır; ya da câmi gibi başka bir eserin tamamlayıcısıdır. Bu takdirde çeşme, avlu ya da bahçe içinde inşa edilir.
Mahallelerde, bir meydan çeşmesi; bir de köşebaşı (sokak) çeşmeleri bulunur. Halk buradan suyunu doldurur. Yemek, içmek, çamaşır, yıkanma, temizlik hep bu suyla olur. İlk zamanlardaki çeşmelerin mimarî karakteri birbirine benzer. Hepsi kesme taştandır. Arkalarında su haznesi vardır. Üstleri çatılı ve kiremitlidir. Süslü değil; fonksiyonel olması mühimdir. Tek veya birkaç muslukludur. Taş cepheye, kalaylı bir tas zincirle asılır. Gelip geçen bununla su içer. Hayvanların da su içebilmesi için, hepsinin önünde hazne bulunur.
XVIII. asrın başından itibaren, Avrupa’ya paralel şekilde, İstanbul başta olmak üzere imparatorluğun her köşesi, başka bir zarafet, başka bir şıklık kazandı. Çeşmeler de bu değişmenin izlerini aksettirir. Artık taşın yerini mermer almış; gövde, küp yerine çokgen şeklinde yapılmış; dış cephe alabildiğince süslenmiştir.
Tophane Çeşmesi
Su Sarayları
Meydan çeşmeleri daha ziyade ileri gelen şahsiyetler tarafından yaptırılır. Bir itibar sembolüdür. Daha ziyade gelip geçenin içmesi ve meydanın süslenmesi için yapılmış birer âbidedir. Topkapı Sarayı önündeki Sultan III. Ahmed Çeşmesi, emsalsiz güzelliktedir. Adeta bir su sarayıdır. Hatta bir ecnebi seyyah, “Bunu cam fanus içine almak lâzım” demiştir. Küçük bir modeli, Üsküdar meydanını süsler. İki oğlu padişah olan Gülnûş Vâlide Sultan, Üsküdar’daki Yeni Câmi’yi yaptırdı; fakat çeşmeyi tamamlamaya ömrü yetmedi. Onu da oğlu, Lale Devri padişahı Sultan III. Ahmed yaptırdı. Suyu boldu, devamlı akardı. Parayla sattıkları için, sakaların bu vakıf çeşmesinden su almasına izin verilmezdi. Çünki bu tip vakıflardan, zengin-fakir herkesin parasız istifade etmesi esastır. Şimdi bu çeşme yerinde; ama ne yazık ki çok emsalleri gibi suyu çekilmiştir.
“Açılmış bir kitabı andıran” Azapkapı Meydan Çeşmesi’nin enteresan bir de hikâyesi vardır: Vâlide Sultan, şehirde arabasıyla gezerken, yol kenarında ağlayan bir kız çocuğu görüyor. Derdini soruyor. Kız, eve su getirmek üzere taşıdığı testiyi kırmıştır. Vâlide Sultan, bir testi için üzülmemesini söylüyorsa da, “Ben testiye ağlamıyorum. Bana verilen işi doğru dürüst yapamadığıma üzülüyorum” diyor. Çocuktaki müstesna karakteri sezen Vâlide Sultan, ailesinin rızasıyla onu saraya alıyor. Bu kız, geleceğin padişahı ile evlenip, bir padişahın da annesi oluyor: Saliha Vâlide Sultan. Testiyi kırdığı yere, çok güzel bir meydan çeşmesi yaptırmıştır.
Azapkapı Çeşmesi
Beykoz’da sıradan bir Osmanlı memurunun yaptırdığı İshak Ağa Çeşmesi, XVIII. asır Osmanlı estetiğinin nadide numunelerindendir. Üç cephesi açık, öne doğru uzayan cephesi sütunlarla örülü ve üstü de çatıyla kaplıdır. Sanki padişah çadırının içinde, bir nehrin şelalesi çağlamaktadır. Koca Mustafa Paşa Câmii avlusundaki 1737 tarihli Beşir Ağa Çeşmesi, silindir şeklindedir.
Son meydan çeşmelerinden biri, Sultanahmed’deki Alman Çeşmesi’dir. O zamanlar moda olan Osmanlı-Alman dostluğunun hatırasına Kayzer Wilhelm tarafından hayli masraf edilerek somaki yeşil mermerden arabesk üslupta yaptırılmış; içi altınlı mozaiklerle bezenmiştir. Maçka Parkı’ndaki Sultan II. Abdülhamid Çeşmesi, Osmanlı çeşme mimarîsinin kendine has son numunelerindendir.
Beykoz İshak Ağa Çeşmesi
Çeşmelerin Hazin Sonu
Hemen her çeşmenin kitâbesi vardır. Bunlarda yer alan şiirler, birer edebiyat şaheseridir. Bunlarda su hayrının faziletleri, çeşmeyi yaptıranın hüviyeti ve yapılış tarihi anlatılır. Topkapı Sarayı önündeki Sultan Ahmed Çeşmesi’nde, “Aç besmeleyle iç suyu, Hân Ahmed’e eyle dua!” yazar.
Anadolukavağı’ndaki Hasan Paşa Çeşmesi’nde, cennet hurilerine mehr olsun diye yaptırıldığı yazılıdır. İslâmiyette evlenirken kadına verilen paraya mehr denir. Hasan Paşa, bu çeşme sayesinde cennete girme arzusunu, böyle dile getirmiştir.
İmparatorluğun gerilemesiyle, vakıfların da gelir kaynakları kesildi. Nice vakıf eserleriyle beraber de çeşmeler kurudu, harab oldu veya yıkıldı. Şehirlerde evlere su bağlanınca, çeşmelerin mühim bir fonksiyonu kalmadı. İçme suyunun şişelerde satılmaya başlamasıyla, çeşmelerin son hizmeti de ortadan kalktı.
Şehirler büyüdükçe, bu çeşmeleri başka bir yere taşımak yerine, yol genişletme gibi bahanelerle çoğu yıktırıldı. Artık suyu bedava dağıtmak mümkün olmadığı için; ayakta kalan çeşmeler, eski güzel günlerin sessiz şahitleri olarak şehirleri süslemeye devam etmektedir.
Beşiktaş Çeşmesi'nin açılış merasimi ve şimdiki hâli..........................................................................................................OSMANLILARIN HAREMEYN’E HİZMETLERİ
Mısır fethinden dönerken, câmi hatibinin kendisini Hâkimü’l-Haremeyn diye anması üzerine, cemaatte bulunan Yavuz Sultan Selim itiraz ederek Hâdimü’l-Haremeyn diye tashih buyurmuştu.
16 Ekim 2017 Pazartesi
16.10.2017
Mısır fethinden dönerken, câmi hatibinin kendisini Hâkimü’l-Haremeyn diye anması üzerine, cemaatte bulunan Yavuz Sultan Selim itiraz ederek Hâdimü’l-Haremeyn diye tashih buyurmuştu.
Osmanlı padişahlarının mukaddes beldelere alâkası çok eskilere uzanır. Daha Hicaz, Memlûklerin elinde iken, Çelebi Sultan Mehmed, buraya surre yollama an’anesini başlattı. Her sene, İstanbul’dan hareket eden Surre-i Hümâyun, mübarek yerlere şamdan, puşide gibi hediyelerden başka; Hicaz ulemasına, beldenin ileri gelenlerine hediyeler ve fakirlere de sadakalar götürürdü. Surre, para kesesi demektir.
Halktan kimseler de, bu alay vasıtasıyla Haremeyn’e hediyeler ve sadakalar gönderirdi. İstanbul halkının, mübarek yerlerde kendileri için dua eden hususi fakirleri vardı. Anadolu’dan hacca gidecek olanlar, bu alaya iştirak ederdi. Padişahlar hacca gitmekte dinen mazur olduğu için, vekil gönderirlerdi. Bu vekil, umumiyetle bu kafileye riyaset eden surre emini idi. Surre alayının gönderilmesi büyük bir merasimle olurdu. Bu âdet, 1916’ya kadar sürdü. Damad Ferid Paşa, sulh müzâkerelerinde, bu âdeti devam ettirmek istediklerini beyan etmişti.
Surre Alayı Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkarken
Haremeyn Hizmetçisi
Mısır’ın fethi ve Hicaz Emiri’nin Mekke anahtarını padişaha takdimi üzerine, Osmanlı padişahları Mekke ve Medine’nin hizmetçisi sıfatını iftiharla üstlendiler. Nitekim Mısır fethinden dönerken Şam Ulu Câmii’nde hatibin padişahı Hâkimü’l-Haremeyn diye anması üzerine, cemaatte bulunan Yavuz Sultan Selim itiraz ederek Hâdimü’l-Haremeyn diye tashih buyurmuştu. Osmanlı halifelerinin her birinin Hâdimü’l-Haremeyn olduklarını, eserleri bütün dünyaya ilan etmektedir. Haremeyn, iki muhterem belde (Mekke ve Medine) demektir.
Osmanlı sultanlarının İslamiyet'e ve Haremeyn’e hizmeti, Dört Halife devri müstesna, önceki İslâm devletlerinin hepsini geçmiştir. Yavuz Sultan Selim, Kâbe’nin içini süpürmeğe mahsus olan süpürgelerden birisi getirildiğinde, süpürgeyi bir taç gibi kaldırarak başına koymuştur. Kendinden sonra gelen sultanların taçlarına koydukları sorguç işareti buradan gelmektedir.
Mekke Müzesinde Osmanlı yâdigârları
Suya kandırdı
Kanuni Sultan Süleyman’ın Mekke, Medine ve Kudüs gibi mukaddes beldelere hizmetleri eşsizdir. İstanbul’dan Hicaz’a ustalar yolladı. Kâbe’nin çatısı, Mescid-i Nebi’nin minareleri tamir edildi. Kubbelerin iç tezyinatı yenilendi. Bugün Mescid-i Nebî’deki sağ taraftaki mihrabı yaptırdı ki, Hanefî imamı edeben Resûlullah’ın kıldığı mihrabda değil, burada dururdu. Önceki mihrabı da yükselttirip tamir ettirdi. Cennetü’l-Bakî ve Uhud Şehidliği’ndeki mezarlara türbeler yaptırdı.
Kubâ ve Kıbleteyn Mescidlerini yeniletti. Resulullah’ın doğduğu ev üzerine kubbe yaptırdı. Birisi bu evde, ikisi Kâbe’de yakılmak üzere avizeler yolladı. Mekke’de 4 mezheb için 4 ayrı medrese yaptırdı. Kâbe’ye gümüş su oluğu yaptırdı ki, Sultan I. Ahmed bilahare bunu altından yaptıracaktır. Zemzem kuyusunu yeniletti; suyun akması için havuz yaptırdı ki Sultan IV. Mehmed bunun üstüne kubbe inşa ettirdi. Zemzem kuyusunun üzerindeki ziynetli odayı Sultan I. Abdülhamid yaptırmışken, 1963’te yıktırıldı.
Zevcesi Hurrem Sultan, Mekke ve Medîne-i Münevvere’de fakirlere yemek verilen birer imâret ve Mekke’ye Haseki Hastanesinin bir eşini yaptırdı. Kızı Mihrümah Sultan, tıkanmış su yollarını açarak Arafat’ı ve Mekke’yi suya kavuşturdu. Oğlu Sultan II. Selim bu işi sürdürdü. Sultan II. Selim, Kâbe etrafındaki revakları tamamlattı. Bu proje, Mimar Sinan’a aittir. Padişah, hacca giden hacılara eliyle yaptığı birer baston hediye ederdi.
Halktan kimselerin surre ile Hicaz'a gönderilen sadaka torbaları
Kâbe’nin Bugünki Yapısı
Mescid-i Nebi’de bugünki 12 basamaklı mermer minberi, Sultan III. Murad 1590’da İstanbul’dan gönderdi. Sultan III. Mehmed, Bâbüsselâm üstündeki minareyi yeniletti. Resûlullah’ın doğduğu ve mescid hâline getirilen ev üzerine kubbe ve minâre yaptırdı.
Öteden beri Kâhire’de işlenip hazırlanan Kâbe örtüsü, Sultan I. Ahmed zamanında İstanbul’da bugün Beylerbeyi Câmii’nin yerindeki hususi atölyede hazırlanıp her sene sürre ile gönderilir oldu. Harem-i Şerif’te yakılan hususi mumlar da burada imal edilip yollanırdı. Sultan I. Ahmed, Mescid-i Harem ve Mescid-i Nebi’ye asılmak üzere elmaslarla süslü iki kandil yolladı.
Sel sebebiyle harab olan Kâbe-i Muazzama’nın bugünki hâli, 1635’te Sultan IV. Murad’ın yâdigârıdır. Onun hatırasına ithafen bir kapıya Bâb-ı Murâdî denir. Kâbe’ye yaptırdığı altın kapı, Mekke Müzesi’ndedir. Osmanlılar, Kâbe’den ve Kubbetü’l-Hadrâ’dan daha yüksek bina yapılmasını da yasaklamışlardı. Bu sebeple ikisi de uzaktan bile rahatça gözükürdü.
Zemzem Kuyusu bileziği. Sultan I. Abdülhamid'den yâdigâr
Hücre Kasidesi
Sultan IV. Mehmed, Harem minarelerini tamir ettirdi. Metâfı (tavaf yerini) genişletti. Hacıların ayakları sıcaktan yanmasın diye buraya hususi taşlar döşetti. Safa ve Merve arasına bol kandiller astırdı.
Kâbe’de Rükn-i Irakî hizasındaki 27 basamaklı minare merdiveni gibi yuvarlak merdiveni, Sultan II. Mustafa yeniletti. Hacerü’l-Esved mahfazasını altından yaptırdı. Kâbe içindeki 6 direkten üçünü yeniledi ki bunlar bugün Mekke Müzesi’ndedir. Kubâ Mescidi’ni tamir ve minaresini inşa ettirdi. Su yollarını temizletti. Her sene Mekke’de mevlid okutulması an’anesini başlattı. Mevlid kandilinde yatsıyı kılan cemaat, ellerinde mumlarla Resûlullah’ın doğduğu evin yerindeki mescide gelip dua ederdi.
Sultan III. Ahmed, tavaf yerinin zeminini yeniletti. Sultan I. Abdülhamid, Mescid-i Haram’ı ve Makam-ı İbrahim’i tamir ettirdi. Medine’ye medrese ve kütüphane yaptırdı. Resûlullah aşkını terennüm eden Arapça kasidesi, Hücre-i Saadet duvarlarına asılmıştı. Sultan III. Selim’in yazdığı ve Cenab-ı Peygamber’i öven na’t-ı şerif de Mescid-i haram sütunları üzerine hakkedilmiş iken, üzerindeki şefaat niyazı, resmî akideye uymadığı için, 1992’de söküldü.
Sultan Hamid devrinden Mescid-i Nebi puşidesi (perdesi)
Ölsek de…
Mülâzımı evvel (üsteğmen) İdris Sabih Efendi’nin yazdığı na’tın son kıtası, Osmanlıların bu hizmetlerini güzel terennüm etmektedir:
Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz,
Can verir cânânı veremez Türkler.
Ebedî hâdimü’l-Haremeyniz,
Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekle
.HAREMEYN’DE OSMANLI MÜHRÜ
Osmanlılar zamanında trenler, Medine’ye yanaşırken gürültü çıkararak Resûlullah’ı rahatsız etmemek için yavaşlar, üstelik raylara da keçe döşenirdi.
23 Ekim 2017 Pazartesi
23.10.2017
Osmanlılar zamanında trenler, Medine’ye yanaşırken gürültü çıkararak Resûlullah’ı rahatsız etmemek için yavaşlar, üstelik raylara da keçe döşenirdi.
Haremeyn, yani Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere, Osmanlılar tarafından adalet ve hürmet ile idare edilip, servet harcanarak mukaddes makamlar tamir ve tezyin edildi. Haremeyn ahalisi, rahat ve refah içinde yaşadı. Bu saadet zamanı, I. Cihan Harbi’ne kadar devam etti. 1916’dan itibaren Arabistan ve Hicaz, elden çıktı.
Hicaz Demiryolu Medine-i Münevvere İstasyonu
Yeşil kubbe
Sultan III. Selim zamanında, Necd’de ayaklanan Vehhâbîler, Hicaz’ı basıp, Mekke ve Medine’de, katliâm yaptıktan başka; taş üstünde taş bırakmadılar. Ecdad yâdigârı türbeleri, câmileri, ziyaret mahallerini yıkıp; Haremeyn’i çöle çevirdiler. Başında başka gâileler bulunan Osmanlı hükümeti, isyanı bastırma işini Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya tevdi etti.
Sultan II. Mahmud, eşkiyayı def ettikten sonra, bütün bu eserleri ihyâ eyledi. Resûlullah’ın türbesi üzerindeki tuğla ve kurşundan yeşil kubbeyi yaptırdı ki, Kubbetü’l-Hadrâ denir. 1819’da Hücre-i Saadet’e hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmanlı sultanlarının Resulullah’a olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesikasıdır:
Şamdan ihdâya eyledim cür’et ya Resulallah!
Murâdımdır ulyâya hizmet, ya Resulallah!
Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçîzim,
Kabul eyle, kıl ihsan ve inâyet, ya Resulallah!
Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lâm,
Cenâbındandır ihsan ve mürüvvet, ya Resulallah!
Dahîlek, el-emân, sad el-emân, dergâhına düştüm,
Terahhüm kıl, bana eyle şefaat ya Resulallah!
Dü âlemde kıl istishab Hân-ı Mahmud-i Adlîyi,
Senindir evvel ve âhirde devlet ya Resulallah!
Osmanlılardan kalma Kâbe minberi
Şaşılacak himmet
Mısır ve Mora isyanları, yeniçeri badiresi, Rus Harbi gibi sebeplerle Sultan II. Mahmud, Mekke ve Medine’yi tamire ancak imkân bulabildi. Kendisinden sonra oğlu Sultan Abdülmecid, bunları tezyin için şaşılacak bir himmet ve gayret gösterdi. İslâm hükümdarlarından, Haremeyn’e en çok hizmet eden Sultan Mecid’dir. Bu yolda şaşılacak bir himmet göstermiş, âdetâ kerâmetleri zâhir olmuştur.
Sultan Mecid, Kâbe’yi ve Mescid-i Haram’ı esaslı tamir ettirmiş; Altın Oluk’u yeniletmiştir. Medine’deki Mescid-i Nebevî’yi orijinal binası üzerine ve sütunların bile yerleri bozulmadan yeniden inşa ettirmiştir. Bugünki binâ onun eseridir. İsmi bu mescide yeni açtırdığı Bâb-ı Mecidî adlı kapı ve şebekenin üzerine gömülmüş tuğrası ile yaşamaktadır. Medine’deki Ayn-ı Zerkâ’yı da Sultan Mecid tamir ve tevsi eyledi.
Mescid-i Nebi'de Sultan Mecid'in tuğrası
Beni oturtun
Hücre-i Saadet’e döşenmek üzere gönderdiği kâşî tuğlalar altına hacıların ayakları altında kalsın diye el yazısı ile kendi ismini mütevazıyâne yazmıştır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hazırlanan yazıdaki şâhâne kelimeleri kabul etmeyerek, “İki cihanın saltanatı Resûlullah’a mahsustur” demiştir. Mescid-i Nebevî’nin eski şeklinin 53 defa küçültülmüş hâlini İstanbul’da Hırka-i Şerîf Câmii’ne koydurtmuş; tamiratı bunun üzerinden aldığı raporlarla takip etmiştir. Haremeyn’in tamiri, o günün zor şartları altında 700 bin altına mâl olmuştur. Mescid-i Aksâ’yı da 20 bin liraya tamir ettirmiştir. Böylece Sultan Mecid, “Müslümanların Halîfesi ve Haremeyn’in Hâdimi” sıfatını hakkıyla taşımıştır.
Vefatından bir gün evvel hasta yatağında, mühim iradeler kendisine okunurken, sıra Medine ahalisinin bir istidasına geldiğinde, “Durun, okumayın! Beni oturtun!” buyurdu. Arkasına yastık koyup, oturtuldu. “Onlar, Resûlullah efendimizin komşularıdır. O mübarek insanların dilekçesini yatarak dinlemekten hayâ ederim. Ne istiyorlarsa, hemen yapınız! Fakat okuyunuz da, kulaklarım bereketlensin!” dediğini Eyüp Sabri Paşa anlatıyor.
Sultan Mecid'in yaptırdığı Kâbe'nin altın oluğu
Aman dikkat
Mescid-i Nebi’nin tamiri bittiği ve padişahın tuğrasının kapıya asılacağı gün, vefat haberi geldi. Yeni padişahın tuğrasını asmak âdetken, bunun merhum padişaha haksızlık olacağını düşünen Medine Kadısı Ârif Hikmet Bey, vâliyle görüşerek cülûs fermanının okunmasını geciktirdi ve bu arada merasimle bugün bile duran tuğrayı astırdı. Yeni padişah Sultan Aziz, bundan gücenmek şöyle dursun, ağabeyine gösterdiği kadirşinaslığı takdir ederek kendisini şeyhülislam yaptı. Hac zamanı Resulullah’a hitaben içli mektuplar yazıp gönderen Sultan Abdülaziz, Kâbe’nin iç yüzüne atlastan örtü astırdı.
Sultan II. Abdülhamid’in bu mübarek beldelere hürmet ve hizmetleri, öncekilerinkini kat kat aşmıştır. İhsanları ve hizmetleri yalnız umerâ ve ulemâ ile mukaddes makamlara mahsus kalmamış; ahalinin ve fakirlerin hepsine ulaşmıştır. Mescid-i Haram’ı gözleri kamaştıracak derecede tamir ve tezyin etti. Hadicetü’l- Kübrâ türbesini, Resûlullah’ın ve Hazret-i Fâtıma’nın doğduğu evleri ihya etti. Mina’yı su şebekeleri ile doldurdu. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı su yollarını yeniden temizletip genişleterek hacıları suya doyurdu. Kâbe yakınında büyük bir havuz yaptırdı.
Hac ziyaretini kolaylaştırmak adına Medine’ye kadar ulaşan tren hattı döşetti. Bu tren raylarına hacıların ayakları altında kalacak şekilde kendi ismini yazdırttı. Medine istasyonu yapılırken, gürültü çıkarak Resulullah’ı rahatsız etmesin diye taş atölyesini şehrin dışına kurdurttu. Aynı sebeple, trenler, Medine’ye yanaşırken yavaşlar, raylara keçe döşenirdi. Mekke evlerinin hacılara kirayla değil, meccanen açılması lâzım geldiği için, Mekkelileri mağdur etmemek için, Osmanlı padişahları her memleketin hacılarına mahsus bedava misafirhaneler yaptırmıştı.
Manevî işaret
Kilisli Mustafa Işki Efendi Mevarid-i Mecidiyye kitabında, hac seyahati esnasına çektiği sıkıntıları hikaye eder. İstanbul’a döndüğünde, padişahın manevî bir işaretle kendisini selâmlığa çağırıp ihsanda bulunduğunu anlatır ve şu şiiri söyler:
Şehinşâh-ı muazzam Hazret-i Abdülmecid Hâna,
Nasıl arz-ı hâl eylesem diye düşdümdü feryâda,
Kerâmeti çok, ihsanı bol, ol şah-ı cihân-ârâ,
Gönlümü anladı, bildi, bir fakir gelmiş üftâde.
Kerâmetidir beni kaldırdı hâk-i mezelletten,
Muazzez eyledi fakiri, rağmen çeşm-i hussâde.
Topkayı Sarayı'nda Mescid-i Nebi maketi......................................................................................................................OSMANLI HANEDANI HAYATINI BİR KADINA BORÇLUDUR
Sultan III. Selim’i öldüren katiller, Veliahd Şehzade Mahmud’u öldürmeye geldiklerinde, karşılarına dikilmiş cesur bir kadın buldular. Bu hanım, tek başına cesaretiyle tarihin gidişini değiştirmiştir.
30 Ekim 2017 Pazartesi
30.10.2017
Sultan III. Selim’i öldüren katiller, Veliahd Şehzade Mahmud’u öldürmeye geldiklerinde, karşılarına dikilmiş cesur bir kadın buldular. Bu hanım, tek başına cesaretiyle tarihin gidişini değiştirmiştir.
Memleketin Lale Devri’nden beri kaybettiği seneleri tekrar kazandırmaya kendisini adayan Sultan III. Selim, küçümsenemeyecek muvaffakiyetleri sebebiyle çok düşman kazandı. Sınırsız merhameti, sonunu getirdi. Nihayet 1807 senesinde bir darbeyle devrildi. Sultan III. Ahmed’in 1730’daki hal’inden beri ilk defa böyle bir şey oluyordu. Avrupa’da henüz sanayi inkılabı olmamıştı. Eğer tahtta kalsaydı, azim ve iradesi daha güçlü olsaydı, memleketin çehresi değişirdi.
Sultan Selim’in çocuğu yoktu. Tahtı, evladı gibi baktığı amcazadesi Şehzade Mustafa’ya bırakıp Topkapı Sarayı’ndaki dairesine çekildi. Yeni padişahın kardeşi olup, küçüklüğünden beri üzerine titrediği Şehzade Mahmud’un tahsil ve terbiyesi ile vakit geçirmeye başladı.
Sultan III. Selim (solda) ve Sultan II. Mahmud (sağda)
Gözlerim bunları mı görecekti?
Sultan Selim’in derdine yanan bir tek Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa, padişahı tekrar tahta çıkartmak üzere birlikleriyle İstanbul’a geldi. Evvela isyanın elebaşısı olup o gece evlenerek zifafa giren Kabakçı’yı öldürttü. Sonra Davudpaşa Sarayı’nda yeni padişahı ziyaret etti. Padişahı tevkif etmesi tavsiyesini mertliğe yakışmaz diyerek reddetti ve böylece büyük bir fırsat kaçmış oldu.
Sadrazam mührünü zorla aldı. Eşkıyanın ele başıları bir şekilde tesirsiz hale getirildikten sonra Topkapı Sarayı’na yürüdü. 28 Temmuz 1808’de Enderun ağalarından asilere mensup 20 kişi, Sultan Selim’in dairesini bastılar. Padişahın zevcesi Re’fet Kadınefendi, ellerinde palalarla içeri girenlerin üzerine atıldıysa da yere serildi. Sonra kendisini padişahın önüne atan hazinedar Pakize Kalfa’nın parmaklarını doğradıktan sonra, padişah sağ şakağına yediği bir hançer darbesiyle şehid oldu. 186 sene evvel Sultan Genç Osman, 160 sene evvel de Sultan İbrahim şehid edilmişti.
Alemdar Mustafa Paşa saraya vardığında, velinimeti olan eski padişahın kapıya atılmış kanlı cesediyle karşılaştı. Kucaklayıp göz yaşları içinde “Vay efendim, ben seni tekrar tahta oturtmak için gelmiş iken, kör olası gözlerim bunları mı görecekti? Ben şimdi katillerden intikam alayım” dedi. Padişah, 46 yaşındaydı.
Topkapı Sarayı'nda hadisenin cereyan ettiği yer
Altın Yol'da toz duman
Cinayet anına geri dönelim… Sultan Selim’den sonra sıra, Veliahd Şehzâde Mahmud Efendi’de idi. Âsiler, veliahdı öldürmek üzere dairesine doğru yürümeye başladılar. Daha evvel asilerin önüne çıkıp önlemeye çalışan, ancak ellerinden canını zor kurtaran başlala Tayyar Ağa, Enderun’da bir koğuşa sığınmıştı. Bu sırada Şehzâde’nin lalası Mehmed Ağa’ya rastlayıp, katillerin Şehzâde’ye kastettiklerini haber aldı. Hemen hünkâr imamı Hafız Ahmed Efendi’yle beraber harem kapısına geldi. Hareme giremeyeceği için, Kasım, Anber ve Hâfız İsa adında iri yarı, kuvvetli ve sadık üç harem ağasını haberdar edip padişahın yanına yolladı. Ellerinde kılıç içeri giren ağalar padişahın öldürüldüğünü görünce, Şehzâde’nin yanına koştular. Ancak onun dairesi de boştu.
Şehzâde, Kafkasyalı cariyesi Cevri Kalfa tarafından Harem-i Hümayun’da Altın Yol olarak bilinen koridordaki dairesine götürülmüştü. İçerde elinde kılıç bekliyordu. Buraya bir merdiven ile çıkılmaktadır. Üç ağa kestirme yoldan merdivenin başına geldiklerinde, katiller de yetişti. Anber ve İsa Ağa, merdivenin üstünü tuttu. Merdivenin altındaki Kasım Ağa beş dakika vuruştuktan sonra yaralanıp yere yığıldı. Şehzâde’nin hayatı, bir-iki dakika zaman kazanmaya bağlıydı.
Birden dairenin kapısı açıldı. Cevri Kalfa, bu güçlü ve cesur kız, yalın ayak, eteğini beline sokmuş halde dışarı çıktı. Mangaldaki kızgın külleri kürekleyip asilerin gözlerine doğru serpti. Ortalık kül, duman ve ateş içinde kaldı. Bu arada İsa ve Anber Ağa, Şehzâde’ye omuz vererek odanın köşesindeki baca denen çatı ağzından dama aşırdılar. Gücü ve külü tükenen Cevri Kalfa, karnına yediği bir tekme ile yere yığıldı. Asilerden birinin fırlattığı hançer, Şehzâde’nin pazusunu yaralamış; kaçarken çarptığı alnı da kan içinde kalmıştı. O sırada Alemdar’ın saraya girdiği duyulunca, asiler dağıldı.
Hadisenin tasviri (Türkari - Bülend Özgen)
Bu da kimdir?
Bu film sahnesi gibi hadiseden sonra Şehzâde, Hasekiler dairesi damından Kuşhane damına geçti; sonra iki sadık ağanın kurduğu merdiven sayesinde saray avlusuna indi. Veliahdı kurtarması gerektiğini anlayan Alemdar Mustafa Paşa, ileri doğru yürüyünce, karşıdan perişan halde Şehzâde Mahmud göründü. “Abe bu da kimdir?” diye sorup, oradaki hünkâr imamı Ahmed Efendi, “Sultan Mahmud Efendimizdir” deyince, hemen yeni padişahı etekleyip biat etti.
Sultan Selim’in intikamını almak üzere Enderun’a geçmek isteyen Alemdar’ı, Sultan Mahmud durdurdu. “Sen o işleri bırak, askerini dağıt, peşimden gel!” buyurdu. Beraberce Hırka-ı Saadet dairesine yürüdüler. Padişah, Alemdar’ı sadrazamlığa getirdi. Sultan Selim’in cenâzesinin ardından, cinâyetle alâkalı bine yakın kişi idam edildi. Aralarında 10 da cariye vardı. 28 yaşındaki eski padişah Sultan IV. Mustafa, Topkapı Sarayı’na yerleştirildiyse de, 4 ay sonraki bir darbe teşebbüsü üzerine idam edildi.
Cevri Kalfa Câmii
Ama ne kadın!
Cevri Kalfa’nın bu cesur gayreti, Osmanlı hânedanının istikbalini kurtarmıştır. Tahta çıkması Osmanlı tarihi için büyük bir şans olan Sultan II. Mahmud, bu emektar cariyesine çok hürmet ve ikram ederdi. Kendisini evvela başhazinedar yaptı. Büyük Çamlıca’da kendisine hediye ettiği ve imparatorluğun son yıllarına kadar ayakta kalan köşkün bahçesindeki su, Cevri Kalfa Suyu diye Üsküdar’da meşhurdu. 1826 yılında vefat eden Cevri Kalfa, Fatih’te Nakşıdil Vâlide Sultan türbesindedir.
Sadece padişahın değil, bütün İstanbul'un sevgi ve hürmetini kazanan Cevri Kalfa’nın, 1819’da Divanyolu’nda yaptırdığı sıbyan mektebi, İstanbul’daki mekteplerin en büyüğüdür. Mimarî stili orijinaldir. 1858’de kız sanat mektebi olan bina; cumhuriyetten sonra da matbaa ve adliye olarak kullanıldı. Bugün alt katı dükkân, üst katı Türk Edebiyatı Vakfı’dır. Yanında sebil ve çeşmesi vardır. Kitâbesindeki “Mektebiyle ruhu Cevri Usta’nın şâdân ola” mısraıyla tarih düşürülmüştür. Cevri Kalfa, Üsküdar Nuhkuyusu’nda Bağlarbaşı’na giderken sağda zarif bir câmi yaptırdı. Sultan Hamid bunu tamir ettirmiştir.
Cevri Kalfa Mektebi (Eski ve yeni hâli)r
.KATALONYA’NIN BİTMEYEN MÜCADELESİ
Katalonya’nın istiklâl krizi bitmedi. Bu gidişle de pek biteceğe benzemiyor.
6 Kasım 2017 Pazartesi
6.11.2017
Katalonya’nın istiklâl krizi bitmedi. Bu gidişle de pek biteceğe benzemiyor.
Tortosa Kalesi'nde Katalan muhafız
Barselona’yı iyi-kötü herkes bilirdi ama Katalonya’yı çokları son hadiseler vesilesiyle duydu. İspanya’nın kuzeydoğusundaki Gerona, Barselona, Tarragota ve Lerida beldeleri, Katalonya diye bilinir. Burada Katalan adında, Latin asıllı, ama Fransız ve İspanyollardan farklı bir halk yaşar.
Katalonya, Roma ve Got hâkimiyetinden sonra, bütün İspanya ile beraber Müslümanlar tarafından fethedildi. İspanya’da, 711’den itibaren kurulan Müslüman hâkimiyeti, zamanla gerilemeye başladı. Kuzeyde Oviedo çevresinde minicik bir Asturias Krallığı istiklalini hep muhafaza etti. Zamanla Portekiz’in kuzeyinde Leon; İspanya-Fransa sınırında Navar, Kastilya ve Aragon Krallıkları ortaya çıktı.
1031’de Emevîler tahtı kaybedince, İberya, Müslüman devletçiklere ayrıldı. Onlar da birbirini yemeye başladı. Aragon Krallığı, 1118’de Müslümanların elinden Zaragoza’yı alıp merkez yaptı. Hepsi birbiriyle akraba bu Hristiyan devletçikleri, Papa’nın desteği ve Fransa’nın yardımıyla güneye doğru ilerlediler. Müslümanların taht şerhi Kurtuba 1236’da Hristiyanların eline geçti. Barçelûne (Barselona) daha 801 yılında kaybedildi. 985 ve 987’de bir ara tekrar fethettilerse de, artık nihai olarak kaybettiler.
Nihayet Aragon Kralı Fernando ile Kastilya Kraliçesi İzabella evlenince, iki devlet birleşip Navar’ı da hâkimiyet altına alarak Müslümanları 1492’de İspanya’dan çıkardılar. Böylece İberya yarımadasında asırlar boyu devam eden reconquista (İberya’nın yeniden fethi) tamamlanmış oldu. Müslümanlar yarımadadan çıkarıldılar.
İspanyollar Barselona önünde (1714)
Tüccarlar cumhuriyeti sever
Büyük Karl’ın fethettiği, ama Frank Krallığı’nın bir parçası olmayı reddeden Barselona Kontluğu hükümdarı Yaşlı Ramon, 1058’de bir ferman-anayasa neşrederek, Katalonya’nın siyasi istiklalinin ilk temelini attı. 1035’te kurulan Aragon Krallığı, bir asır kadar sonra Barselona Kontluğu’nu miras yoluyla ilhak edip Akdeniz’e çıktı; Balear Adaları’nı fethetti. Böylece nüfusunun ekseriyeti Katalanca konuşur oldu. Zira burada Katalanlar yaşıyordu.
Bir Latin ırkı olan Katalanlar, Akdeniz ticaretinde söz sahibi, zengin ve medeni bir halk idi. Barselona’da tekstil ve bankacılık ilerlemişti. Katalonya’yı, 1289’da kurulan Generalitat de Cataluna (Katalonya Meclisi) vasıtasıyla tüccarlar idare ediyordu. Ancak Birleşik İspanya’da hep Kastilyalılar, yani İspanyollar hâkimdi. Katalanlar, Atlas Okyanusu’na çıkamadı; okyanus ticaretine katılamadı; Amerika’nın fethinde yer alamadı. Bugün Latin Amerikalılar hep Kastilyalı, yani İspanyoldur.
İdarî imtiyazları olsa bile Katalanlar, İspanya birliğinden hep ayrılmak istediler. Her zaman tetikte yaşadılar. Öyle ki ananevi Katalan çiftlik evi Masia’ların bir köşesinde hep müdafaa kulesi bulunurdu. 1462’de Fransa desteğiyle çıkardıkları büyük isyan, hezimetle bitti. 1640’daki isyan neticesinde Casademunt adında bir avukat liderliğinde 12 yıl yaşayan bir cumhuriyet kurdular. Katalanların milli bir hanedanı yoktu. Ticaret oligarşisi zaten cumhuriyeti tercih eder. Katalonya, siyasi imtiyaz sözü alarak birliğe geri döndü.
Mısır’daki Memlûk Devleti de 1252’de ülkesinde yaşayan Fransız ve Katalanlara ticaret imtiyazları vermişti. Osmanlılar XVI. asırda oraları fethedince, bu imtiyazları tasdik etti. Hatta bütün Osmanlı ülkesine, sonra da barış içinde bulunduğu diğer Avrupalılara yaydı. Bu imtiyazlara “kapitülasyon” denir. Böylece kendilerine kapitülasyon verilen ilk halk, Katalanlardır. Osmanlı memleketinde ticaret gibi sebeplerle yerleşmiş Levantenler arasına Katalanlar da vardı.
Anadolu'da Katalanlar
Tarihî menbalarda Almughavares diye anılan Katalan şövalyeleri, 1303’te Osmanlılara karşı harbetmek üzere Bizans İmparatoru II. Andronikos Paleologos’un hizmetine girdiler. Bu ücretli askerler içinde yağma peşinde Avrupalı bir serseri güruhu da vardı elbette. Başlarındaki Roger Blum adındaki Alman, evvela Sicilya Kralı’na hizmet ettikten sonra, işsiz kalıp Anadolu’ya geldi. Alman İmparatoru’nun dük unvanı verdiği Roger, bir Bizans prensesi ile evlendi ve askerleriyle Erdek’e yerleşti.
Karesi Beyliği’ni tazyik eden Katalanlar, Osmanlı muhasarası altındaki Alaşehir’i de kurtardılar. Anadolu’da bir Katalan Prensliği kurmak isteyen Roger, Bizanslıları endişelendirdi. İmparator kendisini Bulgarlara karşı muharebesinde yardım etmek üzere Rumeli’ye geçirdi. İki mühim merkezleri olan Erdek ve Biga’da asker bırakarak Rumeli sahiline yayıldılar. İmparator Roger’e, imparatordan sonra en büyük unvan olan caesar unvanını vermeye mecbur kaldı.
Nihayet imparatorun oğlu, 1307’de Edirne’de şerefine verilen bir ziyafette 27 yaşındaki Roger ve adamlarını kılıçtan gecirdi. Rumlarla Katalanlar arasındaki bu mücadelede Marmara sahilleri harab olmuştu. Bu ise Osmanlıların Rumeli fethini kolaşlaştırdı. Geri kalan Katalanlar, Selanik’e saldırdılar; ama muvaffak olamayıp güneye indiler. Haçlı seferlerinden kalma Atina Dükalığı’nı 1311’de ele geçirdiler. Erdek, Orhan Gazi zamanında fethedilmişti. Sultan I. Murad, Sırpsındığı vak’asından evvel Rumeli’ye geçmeden 1364’de Biga’yı fethetti. Zira bir yandan Sırplarla savaşırken, öte yandan bunların bir gâile çıkarmasından endişeliydi. Böylece Anadolu’da Katalanların izi silindi.
Barselona-Real Madrid futbol takımlarının arması
Siyasî futbol maçları
1700’de İspanya kraliyet hanedanında prens ve prenses kalmayınca, Kral II.Carlos, Fransa Kralı XIV.Louis’nin oğlu olan yeğeni Philippe’i veliaht seçmişti. Bunu kabul etmeyen Avusturya İmparatoru ise oğlu Karl’ı kral yapmak istiyordu. Katalanlar, bu mücadelede Avusturya’yı tuttular. Ama hüsranla biten bu mücadele neticesinde 11 Eylül 1714’de Barselona düştü. V.Felipe adıyla tahta çıkan Philippe, Katalanların muhtariyetini kaldırdı. 11 Eylül, Katalanların milli günüdür.
İspanya Kralı VII.Fernando ölüp; yerine kızı İzabella’yı bırakınca, anayasa gereği tahta kadın çıkamayacağı için, kralın kardeşi veliahd prens Don Carlos 1833’de ayaklandı. Katalanlar bunu fırsat sayıp Carlos’u desteklediler. Böylece yeniden ateşlenen Katalan milliyetçiliği, 6 sene süren iç savaşı Carlos’un davayı kaybetmesiyle sönmedi; artarak devam etti.
Katalanların çok değer verdiği Bernat Desclot ve Francesc Eixemenes gibi filozoflar, eserlerinde hep hükümdarın, teb’asının âdetlerine, hak ve imtiyazlarına hürmet duyması gerektiği esasını dile getirmiştir. Bu ideal, Katalanların, İspanya krallarına karşı mücadelesinin fikrî esasını teşkil eder.
Katalanlar, kendi kültürlerini yaşamak; eski siyasi imtiyazlarını geri almak üzere mücadeleyi bırakmadılar. 1870’lerden itibaren birkaç gruba bölünen siyasi Katalancılık hareketi ortaya çıktı. 1901’de muhafazakâr Lliga Regionalista adlı partinin seçimi kazanması Katalan milliyetçiliğinin de zaferi oldu. 1913’de sınırlı salahiyetlerle mücehhez olsa da bir Katalan parlamentosu (Mancomunidad) kuruldu. İspanya’ya bağlılık giderek zayıfladı. 1931’de cumhuriyetçi sol parti, Katalonya’da belediye seçimlerini kazandı; iki gün sonra da Katalonya Cumhuriyeti’ni ilan etti. İspanya, 1932’de Katalonya’nın muhtariyetini tanıdı.
Bu arada cumhuriyetçilerin hâkimiyeti üzerine Kral, İspanya’yı terketti. Rus destekli sosyalist cumhuriyetçilerle, mevcut sisteme bağlı Franco liderliğindeki kralcılar mücadele etti. 1936’da iç savaşın galibi General Franco galip geldi. 1938’de cumhuriyetçilerin kalesi Katalonya’nın muhtariyeti kaldırıldı; bütün imtiyazları kaldırılarak sıradan bir eyalet şeklinde İspanya’ya bağlandı. Muhalif Katalanlar, Paris, ardından da Meksika’da bir sürgün hükümeti kurdular.
Bu devirde İspanyol-Katalan ihtilafı, Real Madrid-Barselona maçlarında yaşadı. Barselona takımının bayrağı, aynı zamanda Katalonya bayrağı idi. İki takım arasındaki maçlar, bazen tedhişe varan siyasi mücadele şeklinde cereyan ederdi. Franco’dan sonra tahta çıkan Kral Juan Carlos’un demokrasiyi canlandırması, Katalonya’ya yaradı. 1970’da muhtariyet tanındı.
Franco Barselona'da
Cumhuriyet ve istiklal sevdası
Katalonya, Endülüs’den sonra İspanya’nın en kalabalık eyaletidir. Balear Adaları’ndan Mayorka ve Minorka’da Katalanca konuşulur. Ayrıca Valensiya’nın da yarısı Katalonca konuşur. Bir başka deyişle, Katalonya’da Katalanlar ekseriyette olmakla beraber, çok sayıda İspanyol da yaşar. Bunlar, tabiatiyle istiklale muhaliftir. Katalonya dışında, mesela Valensiya’da da hatırı sayılır Katalan nüfus yaşamaktadır. Bu da Katalanların istiklali meselesini daha da çetrefil hâle getirmektedir.
İspanya’nın kuzeyindeki Navar’da da, ne Latin, ne Ari asıllı olan, Bask adında bir halk yaşar. Kafkasya’daki Abhazlarla akraba olduğu düşünülen Basklar, günümüze kadar devam eden, siyasi ve silahlı bir mücadele yürüterek, nihayet son yıllarda muhtariyet elde edip silahı bıraktılar.
32 bin km2’de 8 milyon nüfusun yaşadığı Katalonya, sadece sanayi ve ticaret değil, aynı zamanda münbit bir ziraat beldesidir. Zeytin, üzüm, badem yetiştirilir. Tekstil yanında, madeni eşya, gıda, petrol ve kimya sanayii çok ileridir. SEAT fabrikaları buradadır. Turizm o kadar ileridir ki, turistlerin tahribatından bezen Barselona halkı, turist gelişinin sınırlandırılmasını isteyen gösteriler yaparlar.
Katalonya’nın -ve eş zamanlı Kürdistan’ın- istiklal mücadelesi bir kere daha gösterdi ki, arkasında global güçlerin olmadığı bir mücadele muvaffakiyet kazanamıyor. Rusya’nın Akdeniz’e inmesini önlemek için AB ve ABD’nin el birliğiyle istiklal verdiği eski Yugoslavya devletleri düşünülecek olursa bu daha iyi ortaya çıkar. Güçlü finans merkezlerinin çekildiği ve dünyanın yalnız bıraktığı Katalonya, cumhuriyet ve istiklal sevdasının neticeleriyle yüzleşiyor.
Kavgacı Boğa İspanya'nın; çalışkan eşek, Katalonya'nın sembolüdür
Milli kıyafetler içinde Katalan çocuklar
La Sardana (İnsan Kulesi) Katalanların milli oyunudur
1930'lardan Katalonya banknotu.
.
.ADRİYATİK'TE OSMANLILAR
KARADAĞ SEYAHAT NOTLARI
Binlerce yıllık tarihe sahip, ama dünyanın en genç devletlerinden biri Karadağ’da, 5 asırlık Osmanlı hâkimiyetinin izleri hala yaşıyor.
13 Kasım 2017 Pazartesi
13.11.2017
Binlerce yıllık tarihe sahip, ama dünyanın en genç devletlerinden biri Karadağ’da, 5 asırlık Osmanlı hâkimiyetinin izleri hala yaşıyor.
Türkçe ismi olan ülkelerden Karadağ (Çerno Gora, Montenegro), Türkler için kolay, ucuz ve emniyetli bir seyahat rotası. Hem Osmanlı’ya ait izlerin bolca bulunduğu; hem de tarih ve tabiatın bir arada emsalsiz güzelliklere sahip bir memleket. Tabiat bâkir; tarihi eserler iyi muhafaza edilmiş. Halkın ekseriyeti Sırp ve Hırvat; bunların da ekseriyeti kuzeyde yaşıyor. Sonra Müslüman Arnavutlar geliyor. Onlar da ekseri güneyde. Memlekette Slav, İtalyan, Avusturya ve Osmanlı tesiri göze çarpıyor. Trafik muntazam; her taraf temiz tertipli; mutfağı iyi. Kaçamak (tereyağlı mısırlı patetes) yemeden dönmemeli.
Karadağ Arması
Kazâ’dan Devlete
Karadağ, İtalyan hâkimiyetinde bir Arnavut Prensliği iken, Sultan Fatih devrinde fethedildi; ama mahalli beylerin idaresine dokunulmadı. Hanedanın son prensleri Müslüman olup Osmanlı hizmetine girince, Sultan Kanuni, mevkii sarp ve geliri de ehemmiyetsiz olduğu için Karadağ’ı maktu bir vergi karşılığında İşkodra Sancağı’na bağladı. Ama iç işlerinde muhtar bıraktı. O zaman merkezi Çetine olan, 5 nahiye ve 9 köyden müteşekkil 17 bin nüfuslu bir kazâ idi.
Osmanlı hükümeti, 1697 senesinde, Karadağ’ın idaresini, Danilo adında Ortodoks Sırp râhibine verdi. Fener Patriği’ne bağlı bu râhibe vladika deniyordu. Böylece Çetine’de Osmanlı Devleti’ne bağlı otonom ve teokratik Karadağ Vladikalığı kurulmuş oldu. Ülkeyi aynı aileden gelen vladikalar idare etti. Vladika, üst rütbeli bir ruhban olduğu için evlenemiyor; yerine yeğeni geçiyordu. Modern Karadağ’ın çekirdeği böylece teşekkül etmiştir.
Karadağ Prensi Osmanlı bayarğını selamlıyor
Padişah yaveri prens
1851’de amcasının yerine tahta çıkan Danilo Herakoviç Nyegoş, vladika sıfatını bırakarak yalnızca prens olarak anıldı. Etraftaki Arnavut, Türk ve Boşnaklarla sık sık savaşarak arazisini büyüten Karadağ, fiilen Rusya’nın himayesine girdi. 1878’de Berlin Antlaşması ile 4366 km2 arazisi, 9080 km2’ye çıkarılarak istiklâlini kazandı. Karadağ Krallığı kuruldu. Ülgün iskelesini elde ederek Adriyatik’e çıkma imkânı buldu.
Rusya, Avusturya ve İtalya’nın iştahlı gözlerini diktiği Karadağ, yine de İstanbul ile irtibatını koparmamaya dikkat etti. Prens, fırsat buldukça İstanbul’a gelip padişahı etekler; yüklü bahşişini alarak merasimlerde boy gösterirdi.
Balkanlarda muvazeneye çok dikkat eden Sultan Hamid’in düşüşünden sonra, Karadağ, Balkan Harbi’nde Osmanlıların karşısına dikildi. Böylece sınırlarını genişleterek 15 bin km2’ye ulaştı. 1919’da Sırbistan Krallığı ile birleşerek istiklâlini kaybetti; son kralı sürgüne çıktı. Sultan Vahideddin’in de son günlerini geçirdiği San Remo’da yaşayıp öldü.
Yugoslavya dağılınca, Karadağ evvela Sırbistan’la beraber kaldı. Sırbistan Rusya’nın kontrolünde olduğu için, Rusya’nın Akdeniz’e inişini kesmek adına Batı devletleri Karadağ’ın istiklalini destekledi. 2006’da % 55,5 evet reyi çıkan referandumla Karadağ müstakil oldu.
İstiklalden sonra başşehir Podgoriça oldu. Harb esnasında neredeyse yerle bir olan Podgoriça’da Osmanlılardan kalma Hacı Mehmed Paşa Camii ile saat kulesi asırlara meydan okurcasına ayakta.
Sultan Fatih devrinde fethedilen ve Karadağ’ın Osmanlı izlerini en çok taşıyan şehri Ülgün. Kale içinde harab camiler, yıkık minareler, susuz çeşmeler ve eski sokaklarda taş evleriyle bir Osmanlı kasabası. Bir liman ve sayfiye merkezi. Adriyatik manzarası harika (b). Denizciler ve Namazgah Camii faal.
Sahildeki Stari Bar da buram buram Osmanlı kokan bir kasaba. Ömer Paşa Camii bahçesinde koca selviler altında asırlık Osmanlı mezartaşları ve Kadı Hasan türbesi maziye şahitlik ediyor gibi (a). Cuma geceleri dervişlerin hala toplandığı Nakşibendi Tekkesi (b).
Budva, Karadağ’ın Rivyerası. Limandaki Avrupa zenginlerinin yatlarından anlamak mümkün. 15-20 bin nüfuslu şehir, yazın 700 bin kişiyi ağırlıyor. Bilhassa İtalyanların ve Rusların gözdesi. Ortaçağ şehirlerinin hepsinde olduğu gibi kalesi ve labirent gibi eski sokaklarından ziyade, denizi alaka çekiyor. Budva, sadece 1 sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Karadağ’ın buradan yukarısı, artık Osmanlı beldelerinden değil. Asırlarca Venedik toprağı olduğu için, Slav değil, Venedik tesiri fazla. Budva’nın en güzel yeri de Aziz Stefan adası. Sahile yakın olduğu için toprak bir yolla karaya bağlanmış. Adadaki eski manastır şimdi otel.
Kotor, Balkanların; belki Avrupa’nın en güzel şehirlerinden. UNESCO dünya mirasına girmiş. Bir koy kenarında tepeye yaslı eski evlerden müteşekkil. Deniz, orman ve tarih bir arada. Avrupa’nın en büyük fiyorduna sahip (a). Tarih şuuru tam. Sokaklar kazılırken, parke taşları numaralandırılıyor, sonra aynen döşeniyor. Bizim Bursa’da Molla Fenari’ye çıkarken parke taşlı yola asfalt döktüğümüz aklıma geliyor (b).
Kotor’un önünde iki küçük adasıyla Perast köyü görmeye değer (a). Adalar, batık gemilerin taşla doldurulmasından teşekkül etmiş suni adalar (b). Bizi gezdiren teknenin sahibi Sırp bir baba ile Hırvat bir anneden doğmuş. Aynı dili konuşan halkın, Ortodokslarına Sırp, Katoliklerine Hırvat, müslümanlarına Boşnak deniyor malum. Karadağ da üçünden de var.
Hersek Novi, denizden dağa doğru uzanan ve tarihi ve turistik bir kasaba. Yılın 200 günü güneşli olduğu için Avrupalı turistlerin gözdesi. Osmanlı-Venedik harblerinin en kanlı sahneleri burada geçtiğine Kanlı Kule şahitlik ediyor.
Karadağ'da çay bal ile içilir.
BİR MUHALİFİN PORTRESİ: MUSTAFA SABRİ EFENDİ
Sabri Efendi, Mısır’da yazdığı Arabî eserleriyle zamanının âlimlerini hayrette bıraktı. İlminin yüksekliği ve kaleminin kudreti ile tanındı. Hayatını, inandığı değerler uğruna mücadeleye adadı.
20 Kasım 2017 Pazartesi
20.11.2017
Geçenlerde Tokat’ta bir mektebe son şeyhülislâmlardan Sabri Efendi’nin adının verilmesi, Ankara hareketinin başlıca muhaliflerinden biri olması sebebiyle hayli reaksiyon doğurdu. MEB, bir yanlışlık olmuş deyip hemen özür diledi. Gerçi muhtemelen Sabri Efendi de bir cumhuriyet müessesesine isminin verilmesini istemezdi.
Belki Hoca Sabri ismini verselerdi, kimse farketmezdi. Halbuki Türkiye’de Kazım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele, Enver Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi, hatta Rıza Nur gibi başkaca muhaliflerin ismini taşıyan nice mektep, kütüphane ve saire bulunuyor.
Sabri Efendi, son devir Osmanlı ulemasının en meşhurlarındandır. Aynı zamanda yakın tarihin namlı siyasetçilerindendir. İlim ve cesaret, Sabri Efendi’nin en mühim iki hususiyetidir. O, Ankara hareketinin baştan beri en koyu muhalifi olmuş; bu tavrını bir iman esası gibi ölene kadar muhafaza etmiştir. Bu muhalefet, belden aşağı veya şahsa ilişen değil, kendince dinî esaslara müstenid olduğu için hep ciddiye alınmış ve çekinilmiştir.
Sabri Efendi Osmanlı meclisinde meb'us iken
En genç âzâ
Sabri Efendi, Tokatlıdır. Kur’an-ı kerimi ezberledikten sonra, Kayseri ve İstanbul’da meşhur âlimlerden okuyup 22 yaşında icâzet aldı. Hocası Âsım Efendi’nin kızıyla evlendi. Fatih Câmii’nde ders okuttu. Sultan Hamid kendisini Ramazan ayında sarayda yapılan Huzur Derslerinin mukarrirliğine tayin etti. Bu derslerin en genç âzâsı idi. Aynı zamanda padişahın kütüphanecisi oldu. Lisansüstü tedrisat yapan Süleymaniye Medresesi’nde müderris; ardından Silistre Müftüsü oldu. Gazetelerde yazılar yazdı.
Meşrutiyet’ten sonra Tokat meb’usu seçildi. Bu devirde Beyanü’l-Hak mecmuasını neşretti ve başyazılar yazdı. Karakterindeki muhalif damarın kabarmasıyla, zamanın ulemasının çoğu gibi İttihatçıları destekler ve Sultan Hamid’e yüz çevirir gözüktü. Meşrutiyet'e dinî sebeplerle inanmıştı. Ancak birkaç ay içinde İttihatçıların içyüzünü ilk anlayanlardan biri oldu. İttihatçılar, belediye meclisinin seçilmiş âzâlarını dağıtıp; yerine kendi adamlarını getirince, onlara karşı amansız bir muhalefete girişti.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurucularındandır. Sivri diliyle muhaliflerini yıldırdı. İttihatçıları cinayetle suçladı. Ordunun iktidara sulanmasını; hizmetçinin efendiyi idareye kalkışmasına benzetti. 1913 Bâbıâli Baskını üzerine İttihatçılar muhalifleri tutuklamaya başlayınca, onların elinden Mısır’a, oradan Romanya’ya kaçtı. Ancak zorla memlekete getirildi; Bilecik’e sürüldü.
Sabri Efendi Mısır'da talebesi Ali Yakub Cenkçiler ile...
Yanlış at
İttihatçılar düşünce tekrar Tokat mebusu oldu. Sultan Vahîdeddin zamanında 7 ve 2 aylık kısa müddetlerle iki defa şeyhülislâmlık yaptı. Damad Ferid Paşa Paris Konferansı’na gittiği zaman, sadrazamlığa vekâlet etti. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesine karşı çıktı.
Ferid Paşa kabinesinde kendisi ve Vasfi Hoca ile beraber dört nazır bu tayine muhalifti. “Mustafa Kemal Paşa, İttihatçıların bir kısmına, meselâ Enver ve Talât Paşa’lara muhalefet etmişse bile, eline böyle bir fırsat ve salâniyet verilirse ilk icraatı olarak bizi tanımayacak ve hükümetimizi hiçe sayacak!” kabilinden itirazda bulunuyor, bununla da kalmayıp Sadrazam’ı meselenin bu raddeye kadar gizli tutulmasmdan mes’ul sayarak Kanun-ı Esâsi’ye ihanet etmekle suçluyorlardı.
Sonraki safhada ise Ankara’ya karşı lâzım gelen tedbirlerin alınmasında gevşek davranmakla suçladığı Ferid Paşa hakkında padişaha şikâyetçi olarak vazifesinden istifa etti.
İttihatçıların devamı olarak gördüğü Ankara hareketine hiçbir zaman inanmadı; onun bir gün Osmanlı saltanatını ve dayandığı temelleri yerle bir edeceğini düşündü. Sulh anlaşması yaparak memleketin kurtulacağına; Kemalistlerin, düşmanı tahrik ettiğine inandı. Ancak Kuvâ-i Milliyeciler hakkında halifeye isyan sebebiyle idam fetvâsını, Sabri Efendi değil, sonraki şeyhülislâm vermiştir.
Saltanat kaldırılınca, İngilizler kendisini, zevcesi ve 4 çocuğunu Yeşilköy’deki evlerinden alarak gemiyle İskenderiye’ye götürdü. Ankara hükümeti de Sabri Efendi ve oğlu müderris İbrahim Efendi’yi eski rejime bağlı olduğu için sürgün edilen 150’liklerin arasına dâhil etti.
Gandi’nin açlık grevi
O zamanlar Mustafa Kemal Paşa, dünya Müslümanları ve ezcümle Mısırlılar tarafından emperyalistlere meydan okuyan bir kahraman olarak görülüyordu. Bu sebeple Sabri Efendi çok sıkıntı çekti, sokaklarda tacize uğradı. Ankara, onun sınır dışı edilmesini istedi. O da Lübnan’a geçerek, Nekîr adlı eseriyle bunlara cevap verdi.
Şerif Hüseyn Paşa’nın daveti üzerine Hicaz’a gitti. Burada dizanteriye yakalandı. Neler yapılabileceğini görüşmek üzere Sultan Vahîdeddin’in yanına San Remo’ya gitti. Ama padişahın ümitsizliğini görerek Romanya’da Müslümanların yaşadığı Dobruca’ya geçti. Ankara hükümeti, burada da rahat vermeyince, 1927’de kayınpederinin memleketi olan Gümülcine’ye yerleşti.
Yarın isminde bir gazete neşrederek, muhalefetini sürdürdü. Burada Gümülcine Müftüsü Mehmed Nevzad ve Dimekota Müftüsü Hacı Veliddin Efendilerle beraber hazırladığı ve Türkiye hükümetini tekfir eden bir fetvayı 15 Mart 1930’da Yarın gazetesinde neşretti. Ankara’nın Türkiye’yi ziyaret eden Venizelos’tan talebi üzerine, gazete kapatıldı; Sabri Efendi, Mora’ya sürüldü.
Atina’daki Mısır sefirinin yardımıyla 1932’de İskenderiye’ye geldi. Burada zevcesini kaybedince Kâhire’ye yerleşti. Hiç parası olmadığı için, bulunduğu yerlerde Müslüman cemaatin yardımlarıyla geçiniyordu. Mısır’da en ucuz şey fasulye idi. Bir çuval alır; yegâne kapları olan çaydanlıkta pişirip aylarca yerlerdi. “Gandi açlık grevi yapıyor diye millet ayakta; Osmanlı şeyhülislâmı ailece aç, kimsenin umurunda değil” diyerek hayıflanırdı.
İlim meclisi
Oğlu Emin, ayakkabı tamircisi bir Ermeni’nin yanına çırak girip ailesine bakıyorken, genç yaşta bir kaza neticesi ölüverdi. Aileye evkaftan cüz’i bir maaş bağlandı. Bunu, kendisi gibi sürgün olan ve daha zor vaziyetteki ders vekili Zâhid Kevserî’ye verilmesini söyleyerek reddetti. Evkaf ona da maaş bağladı.
Yazdığı eserler, kendisine tekrar itibar kazandırdı. Kâhire’de Ezher’e müderris oldu. Âlimlerden çok dostlar edindi. Evi, talebelerin dolup taştığı bir ilim meclisi hâline geldi. Zaten Mısırlılar da Türkiye’de olup bitenleri görerek çok pişman olmuşlardı. Gazetelerde ilmî yazılar yazdı. Pozitivizme karşı inancı müdafaa eden Kavlü’l-Fasl adlı eseri neşredilince, Melik Fuad, kendisine çok iltifat etti.
Sabri Efendi son günlerinde...
Ben affetmem!
1938’de 150’liklerin affı üzerine memlekete dönmedi; “O beni affetti, ama ben onu affetmem” dedi. Eserlerinde inkılap aleyhtarlığı açıkça görülmekle beraber, büyük âlimlerin sonuncularından biri olduğunda herkes müttefiktir. Son zamanlarını Kâhire'de sürgünde olan Şehzâde Şevket Efendi'nin evinde geçirdi. 1954’te Kâhire’de 86 yaşında vefat etti. Cenazesine, âlimler, siyasetçiler ve halktan çok kalabalık bir cemaat iştirak etti.
Sabri Efendi, Müslümanların son ümidi olan Osmanlı Devleti’nin çöküşünü gözleriyle gördü; İslâm medeniyetinin Garb karşısında yıkılmasını engellemek için lâzım gelen her vasıtaya müracaat edip; hayatını ortaya koydu. Osmanlılar aleyhine neşriyat yapan Arap tarihçilerine cevaplar vererek Osmanlıları müdafaa etti.
İlmî ciheti, siyasetinden üstündü. Mısır’da yazdığı Arabî eserleriyle zamanının âlimlerini hayrette bıraktı. Emsalleri arasında ilminin yüksekliği ve kaleminin kudreti ile temâyüz etti. Sadece Kemalistlerle değil; Modernist ve Selefî görüşlerle de kıyasıya mücâdele etti. Ehl-i sünnetin kuvvetli müdâfii oldu.
Sabri Efendi'nin cenazesi
Sabri Efendi'nin Abbasiye'deki kabri
Niye muhalifmiş?
Şiirde ustaydı; fikirlerini bu yolla müdafaada üstüne yoktu. Muhaliflerinin Türk milliyetçiliği iddiasını görünce, 1927’de Türklükten İstifa adıyla kaleme aldığı şiirinde,“Yalnız Müslüman ve insan olarak kalmak üzere, Türklükten; Şeref ve izzetimle istifa ediyorum Allah’ın huzurunda; Tevbe ya rabbi Türklüğüme, beni Türk milletiyle haşretme” mısraları meşhurdur.
Sabri Efendi’nin 4 cildlik Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem adlı kitabı çok meşhurdur. Mısır’a geldiği zaman, Arap âleminde Osmanlıların ilme hizmetini inkâr edenlere cevap diye yazmıştır. Burada modernistlerin, ilm-i kelâmı modern metodlarla ele alıp, mucizeleri inkâra kadar gittiklerinden yakınır. Hem son asırda İslâm âleminin modernistlerin elindeki hâl-i pür-melâlini, hem de Ankara hareketine muhalefetinin sebeplerini uzun anlatır.
Oğlu İbrahim Sabri Efendi tarafından Arapça’dan Türkçe’ye tercüme edilmiş; ama Latin harfleriyle basılmasını kabul etmediği için basılmamıştır. İslâm harfleriyle basılmasına da Türkiye'de kanun muhalif idi. Musa Beykiyef ve emsallerine cevapların yer aldığı Türkçe Dinî Müceddidler, İslâmda İmâmet-i Kübrâ ve Savm Risâlesi matbudur. Üzerinde münâkaşa edilen fıkhî mevzulara dair makaleleri, Meseleler adıyla tab edilmiştir.........................................................................................................KOMŞU KOMŞUNUN KÜLÜNE MUHTAÇ
İyi komşu, dünyanın en iyi şeyi ise; kötü komşu da büyük bir musibettir. Kötü komşu ev sattırır sözü meşhurdur.
27 Kasım 2017 Pazartesi
27.11.2017
İyi komşu, dünyanın en iyi şeyi ise; kötü komşu da büyük bir musibettir. Kötü komşu ev sattırır sözü meşhurdur.
Eskiler, “er-Refik, Sümme’t-Tarik ve’l-Câr Sümme’d-Dâr”, yani “Önce arkadaş sonra yol, önce komşu sonra ev!” hadis-i şerifini prensip edinmiştir. Komşuluk mühim bir iştir. “Taşınmam lazım ama, komşularımdan ayrılamıyorum” diyenler çoktu. Dünyada en kıymetli şeyin, iyi komşu olduğunu söylerlerdi. Burhan Felek der ki: “Eskiden aileler komşularıyla yaşarlardı. Bu, Osmanı cemiyetinin başlıca hususiyeti idi.” (Hayal Belde Üsküdar, 91)
Seyyar satıcıları, dilencileri, davulcusu, kalaycısı, sakası, arabacısı, düğünleri, çocuk oyunları, bayram yerleri, taziyeleri, yangınları ile mahalle hayatı, şimdi yüz daireli bloklarda yaşayıp dibinde oturanı tanımayanlar için, hayal bile edilemeyecek bir devrin hatıralarıdır.
Vazgeçilmez komşu
Suriye’de reisicumhurluk yapmış olan Şükrü Kuvvetli’nin babası Abdülgani Efendi, cömert bir zattı. Şam’da Hayrü’l-Kameriyye mahallesinde bir komşusunun para darlığı sebebiyle evini satmak istediğini duyunca, kendisini yemeğe davet edip, “Sen benim komşuluğumu bırakmak istiyorsun, ama ben senin komşuluğundan vazgeçemem” demiş ve borcu kadar parayı kendisine vererek evini satmaktan vazgeçirmişti.
Din kitaplarında der ki: “Zevceyi salih komşular arasında barındırmak, erkeğin vazifeleri arasındadır. Zira bu komşular, bu kadının din ve dünya işlerine yardım ederler. Zevcin zulüm yapmasına mani olurlar.” Kötü komşu, büyük bir musibettir. “Kötü ev sahibi ev aldırır; kötü komşu ev sattırır” sözü meşhurdur.
Osmanlı hayatının en mühim unsuru, mahalle idi. eskiden zengin ve fakir mahalleleri kati sınırlarla ayrılmış değildi. Bir mahallede en zenginden bir paşanın konağı da vardı, fakir bir esnafın evceğizi de; bir sarıklının konak yavrusu da vardı, dul bir kadıncağızın kulübesi de… Böylece zengin, fakiri himaye eder; hatırlı, garibanı kollardı. Servet düşmanlığı yoktu. Zira servet sahipleri, bunu nefsini tatmin ve gösterişten ziyade, başkalarına iyilik için kullanırdı.
Herkes komşusunun kefili idi. Komşu evde ne olup bitiyor, takip eder; anormal bir şey görünce lüzumlu mercilere haber verirdi. Haberim yok demekle kendisini kurtaramaz. Bitişik komşu sahte para basıyormuş; felanca komşunun evine uğursuz suratlı kişiler gelip gidiyormuş; ötedeki kadın uygunsuz kişileri eve alıyormuş, bunların hepsi komşunun mesuliyetinde idi. Bana ne! diyemezdi. Hazret-i Peygamber, “Kendisinin iyi mi, kötü mü olduğunu anlamak isteyen kimse, hâlis komşularının kendisi hakkında ne dediklerini öğrensin!” buyurmuştur.
Zaten komşulardan gizli kapaklı bir şey yapmak mümkün değildi. “Huu, dün gece evde yoktunuz?” veya “Geçen gün gelenler kimlerdi?” sualleri normal karşılanırdı. Bir evde olup biten herşey, hastalık, misafir, görücü, kavga, hastalık, hatta pişen yemek bile komşuların malumuydu. Saklamak ne mümkündü…
Komşuya hürmet
Kaç ev komşu sayılır? Zamanın şartlarına ve insanın yardım kudretine göre değişir. Her cihetten birer, ikişer ve nihayet kırk ev komşuluk hakkına sahiptir.
Hazret-i Peygamber komşuya hürmeti tavsiye eder. Komşuya hürmet, onunla iyi geçinmektir. Onun aç olduğunu bilerek, kendisi tok yatmamaktır. Allah’ın ihsan ettiği rızklardan ona da vermektir. Onu incitecek söz ve iş yapmamaktır. Nitekim hadis-i şerifte, “Komşusu, şerrinden emin olmayan kimse, Allah’a hakkıyla iman etmiş sayılmaz” buyuruluyor. Hatta komşu gayrı müslim bile olsa, hakkını gözemek emrolunmuştur.
Resulullah aleyhisselâm, “Gayrı müslim komşunun bir, Müslüman komşunun iki, akraba olan Müslüman komşunun üç hakkı vardır” buyurunca, komşu hakkının bu kadar mühim olduğunu öğrenen sahâbîler, “Neredeyse komşunun miras alacağını zannettik” demişlerdir.
Sabır
Eskiler, komşusunun evine, pencerelerine bakmayı ayıp sayardı. Komşunun yaptığı eziyet ve cahilce hareketlere sabreder; karşılık vermezdi. Evliyadan Mâlik bin Dinar’ın Yahudi bir komşusu vardı. Evinin helâ çukurunu, Mâlik hazretlerinin evinin yanına yapmıştı. Zamanla sızıntı ve pis koku Mâlik hazretlerinin evine sirâyet etti. O her gün sızıntıyı temizler ve pis kokuyu gidermek için güzel kokulu şeyler yakardı. Komşu bir gün Mâlik hazretlerinin evine gitti. Pis kokuyu duyunca; "Bu ne?" dedi. O; "Kokulu şeyler yakıyorum." dedi. "Hayır bu lağım kokusu. Bak duvardan sızıyor. Niye bana söylemiyorsun?" deyince, Mâlik hazretleri; "Eğer söyleseydim, üzülebilirdin. Dinimizde komşuyu üzmek yoktur." buyurdu. Bu söz karşısında sarsılan Yahudi komşu, müslüman oldu.
Komşunun kusurunu gören, nazikçe nasihat ederdi. Ebu Ali Sekafi’nin kuşçulukla uğraşan bir komşusu vardı. Kuşları taş atarak uçururdu. Birgün attığı taş, Ebu Ali’nin başını yardı. Polise şikâyet et diyenlere aldırmadı. Bir çubuk yapıp oğlunun eline verdi, “Şu çubuğu komşumuza götür; kuşları taş atarak değil de, bu çubukla uçurmasını söyle!" buyurdu. Komşu da yaptığına pişman olup özür diledi.
Komşunun köpeği
Hazret-i Peygamber, “Evinizde pişen yemekten, komşunuzun hakkını veriniz!” buyurduğu için, bilhassa her zaman pişmeyen bir yemek olduğunda, imkânına göre komşusuna da verirdi. Ona veremeyeceği turfanda meyve, tatlı gibi şeyler varsa, evine ondan gizli getirirdi. Komşunun çocuklarını görünce eli ile okşar; güler yüzle muamele ederdi. Komşusunun köpeğini bile incitmekten sakınırdı.
Komşusu bir şey ödünç istediğinde, varsa mutlaka verirdi. Kendisinin de bir zaman böyle ihtiyacı için komşusunun kapısına gideceğini bilirdi. Komşu komşunun külüne muhtaç derler. Hadis-i şerifte, “Sıkıntıya düşen komşusuna yardım edene, Allah kıyamet günü kıymetli elbise giydirecektir” buyurulmuştur.
Seni ziyan etmedik
İmam Ebu Hanife’nin, bir kıza âşık olup her gece içerek, “Ben ziyan edilecek adam mıyım?” diye bağıran genç bir komşusu vardı. Bir gece polisler bunu tutup hapse attılar. İmam, her geceki sesi duymayınca merak etti. Hapse düştüğünü öğrenince, komşu hakkıdır diyerek gitti; polis müdüründen affını istedi. Eve dönerken kendisine, “Bak biz seni ziyan etmedik” buyurdu. Af dileyen çocuk, tövbe etti ve İmam Ebu Hanife’nin talebeleri arasına girdi.
Komşusu hasta olunca, ziyaretine gider; sıkıntıya düşünce, imdadına yetişir; ölüsü olunca cenaze işleriyle alakadar olurdu. Komşu sefere gidince, evine göz kulak olur; ailesine nezaret ederdi. Komşu evin havasını, güneşini men edecek inşaat yapmaz; zaruret varsa anlatıp rızasını aldıktan sonra yapardı. İnşaat, halı yıkama ve silkeleme gibi işleri önceden haber verirdi. Evini satacağı veya kiraya vereceği zaman, komşusuna danışır, onun izin verdiği kimseye verirdi. Eskiler bir mahalleden taşınsa bile, eski komşularının hakkını ve hatırını gözetirdi. Osmanlı kanunu Mecelle’de komşu hakları uzun sayılmıştır.
.ACILARLA ÖDENEN KEFÂRET: HADİCE SULTAN’ın HİKÂYESİ
Hadice Sultan, düğün günü kocasını görünce, amcası Sultan Hamid için, “Kendi kızlarını Gâzi Osman Paşa’nın oğullarına verdi de, bize kimleri münâsip gördü!” demişti.-
4 Aralık 2017 Pazartesi
4.12.2017
Hadice Sultan, düğün günü kocasını görünce, amcası Sultan Hamid için, “Kendi kızlarını Gâzi Osman Paşa’nın oğullarına verdi de, bize kimleri münâsip gördü!” demişti.
93 günlük saltanattan sonra, rahatsızlanarak tahttan indirilen ve Çırağan Sarayı’nda ikamete tâbi tutulan Sultan V. Murad, üç kızının evlenme zamanları geldiğinde, biraderi Sultan Abdülhamid’e ricâ ederek, bunları Yıldız Sarayı’na aldırttı. Merhum Sultan Abdülaziz’in kızı Emine Sultan ve merhum Şehzâde Kemâleddin Efendi’nin kızı Münire Sultan da evlilik sırasında idi.
Hadice Sultan İstanbul'da iken
“Haremağasına razıyım”
Sultan Hamid, Hadice Sultan’ı çok sever, bir yangın neticesi küçük yaşta kaybettiği kızı Ulviye Sultan’ı kast ederek, “Ulviye’min ölümünden sonra elime doğan bu kız, küçüklüğünde beni çok avundurmuştu” derdi. Bu hatırayı daima muhafaza etmiş, Hadice Sultan’ın birçok kusurlarını affetmişti.
Ancak tahttan indirilmiş padişahın kızlarına fazla bir talip yanaşmadı. Bu sebeple evlilikleri gecikti. Hatta öyle ki güzel bir hanım olan Hadice Sultan’a, amcası tarafından namzet olarak düşünülen Tunuslu Hayreddin Paşa’nın oğlu Tahir Bey, kurtulmak için, genç yaşında sakal koyuverdi. Zira damadların sakal bırakmaması âdettendi. Hadice Sultan da, “Harem ağalarından biriyle de olsa razıyım” diyerek amcasına el altından ricalarda bulundu.
Böylece 31 yaşına gelen Hadice Sultan’ı, Sultan Hamid, 12 Eylül 1901 tarihinde kendi bendegânından bir saray ağasının oğlu olan Ali Vâsıf Bey (1870-1918) ile evlendirdi. Paşa rütbesi verdiği damadı, Şûrâ-i Devlet âzâlığına tayin etti. Debdebeli bir çeyiz hazırladı. Düğün, kızkardeşi Fehime Sultan ve Sultan Aziz’in kızı Emine Sultan ile aynı gün oldu. Ancak Fehime Sultan gibi, ablası Hadice Sultan da hüsrana uğradı. “Kendi kızlarını Gâzi Osman Paşa’nın oğullarına verdi de, bize kimleri münâsip gördü” dediği zevciyle mesud olmadı. Hatta damadı, hareme bile almayıp, selâmlıkta yatırdı.
Hadice Sultan'a amcasının hediye ettiği Ortaköy’deki yalının yerinde Yüzme İhtisas Klübü vardır.
Skandal
Amcasının, önceki padişah olan babasını aşağılamak için kendisini böyle biriyle evlendirdiği fikr-i sâbitine kapıldı. Bu takıntı onu, zamanla kendisini de mahvetmek pahasına, müthiş bir komploya sürükledi. Hırstan ne yaptığını bilmez haldeki Hadice Sultan, 1904 senesinde, yalı komşusu olan amcazâdesi Naîme Sultan’ın zevci ve Gâzi Osman Paşa’nın oğlu Kemâleddin Paşa’ya aşk mektubu gönderdi. Kemâleddin Paşa, yakışıklı, fakat hafif bir genç idi. O da bu mektuplara cevap vermek gafletinde bulundu veya belki de komplocular onun ağzından, böyle cevabî mektuplar yazdı.
Bir yandan dedikodu yayıldı; öte yandan Naîme Sultan hastalandı. Hastalığı artınca, Damad Bey’in, ilaç verme bahanesiyle sultanı zehirlediğinden şüphelenildi. Köşk aranıp, mektuplar ele geçirildi. Padişah, yeğenini değil; damadını cezalandırdı. 1907’de Naîme Sultan, zevcinden boşandı. Kemâleddin Paşa rütbeleri alınarak Bursa’da ikâmete tâbi tutuldu. Kızının sebep olduğu skandalı işiten Sultan Murad, “Şimdiye kadar ben haysiyetimi muhafaza ettim. Ölümüme sebep Hadice olacak” dedi ve şeker komasına girerek kahrından vefat etti.
Hadice Sultan sürgüne çıkarken
Beteri
Damad Vâsıf Bey, Hadice Sultan’dan ayrıldı. Meşrutiyet’ten az evvel affolunup, sürgünden dönen Kemâleddin Paşa, Sultan’a evlenme teklif etti; ancak Sultan kabul etmedi. Zira mektuba dökülen aşkın, hakikatle alâkası yoktu.
Aileden artık kimsenin yüzüne bakmadığı Hadice Sultan, serbest kalınca ikinci olarak 1909’da bir mesire yerinde uzaktan görüp beğendiği Hicaz defterdarı Hayri Bey’in oğlu Rauf Bey (1871-1936) ile evlendi. Yeni zevci, kendisinden 1 yaş küçük bir hâriciye kâtibi idi. İlk kocasından rütbece yüksek de değildi. Bir oğlu ve bir kızı oldu. Hadice Sultan, Harb-i Umumî esnasında ikinci zevcinden de ayrıldı. Sultan’ın yakın dostu şâire Nigâr Hanım, Rauf Bey’i, “Bayağı bir adam” diye vasıflandırır. Rauf Hayri Bey, Gazi'nin üvey babası Ragıp Bey'in yeğeni idi. Annesi Belkıs Hanım, Sadrazam Tevfik Paşa'nın kızkardeşi idi. Gazi'nin ilk karısı Fikriye Hanım, Rauf Bey'in amcası Memduh bey'in kızıdır.
Gururlu prenses
Hadice Sultan’ın, güzel, şık ve gururlu bir hanımdı. Asabi ve sabit fikirliydi. Bu huyu, hep acı çekmesine sebep oldu. 1924 tarihli sürgün kararı çıkınca, Hadice Sultan iki çocuğu ve hizmetkârları ile beraber 54 yaşında sürgüne çıktı. Beyrut’a yerleşti.
Rauf Bey’in maaşından, henüz küçük yaştaki çocukları için kesilen nafaka, kendilerini bir müddet idare ettiyse de, Rauf Bey, hâriciye memuru olarak bulunduğu Odesa’da bir kaçakçılık ithamıyla tevkif edilince, nafaka da kesildi. Zaten beş parasız Hadice Sultan, böylece derin bir sefâlete düştü. 1937’de kızının evlendiği Hindistanlı Sâcid Hüseyin’in kendisine bağladığı ve İngiliz makamlarının izniyle ödenen 10 sterlin aylık maaş ile geçinmeye çalıştı.
Bu paranın gelişinde kesintiler yaşanıyordu. Sultan birkaç sene yatalak halde yaşadı. Yine böyle bir devrede 13 Mart 1938 tarihinde Beyrut’ta parasızlık ve açlık içerisinde vefat etti. Sürgün hayatını 68 yaşında tamamlayan Hadice Sultan, Şam’da hânedan mensuplarının medfun bulunduğu Süleymaniyye Câmii hazîresindedir.
Hadice Sultan'ın Şam'daki kabri
Derd-i hasret
Kızı, mezar kitâbesini yazma işini, kendisi de “Yüzelliliklerden” olma sıfatıyla sürgünde bulunan meşhur şâir Rıza Tevfik [Bölükbaşı] Bey’den istedi.
Milletin sevdiği Sultan Murad’ın
Nâzenin kızıdır burada yatan.
Devr-i inkılâbın kurbânı oldu
Ben, öksüz kızıyım yasını tutan.
Baht-ı siyâhıdır, bu bîgünâhı
Sarayından alıp sokağa atan.
Niçin mahkûm etti bu âkıbete
Onu melek gibi güzel yaratan?!
Ölüm döşeğinde yıllarca yattı,
Vücûdunu yıktı hicrân-ı vatan.
O derd-i hasretle gurbet ellerde
Öldü gitti yazık Hadîce Sultan!
Solda Hayri Bey; sağda Selma Hanımsultan
Artık Yeter!
Hadice Sultan’ın oğlu Hayri Bey, 12 yaşında sürgüne çıkmıştı Annesi ve kızkardeşinin vefatından sonra büyük bir sefâlete düştü. Tek bildiği şey keman çalmaktı ve bu da o devirde çok para getirmiyordu. 1950’de Türkiye’ye dönebilmek üzere cumhurreisine bir mektup gönderdi. Bu mektup 1952 tarihli hânedanın hanım mensupları ve soyunun memlekete dönmesine izin veren kanunun gerekçelerindendir. Ancak Hayri Rauf Bey, bu kanunun çıktığını göremeden, Beyrut’ta büyük bir buhrana düşerek hayatına son verdi.
Hadice Sultan’ın en küçük çocuğu Selmâ Hanımsultan (1914-1941), aynı zamanda ailenin en ekzantrik şahsiyetlerindendir. 1937’de Hindistan’ın Müslüman hükümdarlarından Kutvâre Nevvâbı Seyyid Hüseyin Sâcid Zeydî (1910-1991) ile evlendi. Meşhur gazeteci ve yazar Kenize Murad’ı doğurduktan hemen sonra öldü. Kendisinin ve kızının hayatı, roman mevzuu olacak derecede hazin ve dikkat çekicidir...............................................................................................................GÖNÜLLERDEKİ KUDÜS
Trump’ın ABD sefaretini Kudüs’e taşıyacağını beyan etmesi, ortalığı karıştırdı. Her hareketi dillere düşen eksantrik başkan, ne yapmak istiyor bilinmez… Bir deli bir kuyuya taş atmış; kırk akıllı çıkaramamış...
11 Aralık 2017 Pazartesi
11.12.2017
Kudüs, bugün üç din mensupları için ayrı bir ehemmiyet taşıyor. 3000 sene evvel Davud aleyhisselâmın kurduğu Kudüs, bugün Doğu Kudüs veya Eski Şehir olarak bilinir. 1 km2’lik Eski Kudüs, taş binaları, dolambaçlı dar sokaklarıyla bir Orta Çağ şehri manzarası gösterir. Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahallesi olarak dört kısma ayrılmıştır. Ancak bunlar arasında geçiş serbesttir. İlk üçü, artık neredeyse dükkân ve mâbedlerden ibarettir. Dükkânların üstünde, küçük, köhne evler vardır.
Osmanlı Kudüs'ü
Camcıya giren fil
Kudüs, 4 tepe üzerinde kurulmuştur. Zeytin Dağı bunlardan biridir. Eski şehrin tam ortasındaki İbrahim aleyhisselâmın oğlunu kurban etmeye teşebbüs ettiği söylenen kayalık tepede Mescid-i Aksa yükselir. Hazret-i Davud’un kabrinin bulunduğu Siyon Dağı vardır.
Eski Şehrin batısında İngiliz ve ardından İsrail hâkimiyeti zamanında kurulan modern Batı Kudüs veya Yeni Şehir yer alıyor. İsrail burayı başşehir ilan etmiş ve parlamentosunu da taşımış olsa bile, dünya bunu kabul etmiyor ve mümessilliklerini eski başşehir Tel Aviv’de tutmaya devam ediyor. Trump’ın ABD sefaretini buraya taşıyacağını beyan etmesi, ortalığı karıştırdı. Her hareketi dillere düşen eksantrik başkan, camcıya giren fil misali, Yahudi lobisine söz mü verdi; İsrail’den taviz mi kopardı; Filistinlileri barışa mı zorluyor; dikkat mi çekmek istiyor; gündemi mi değiştiriyor, bilinmez…
Zeytindağı'ndan Kudüs
Barış Şehri
Davud aleyhisselâm ME 973’de vefat edince, yerine geçen oğlu Süleyman aleyhisselâm, babasının hazırlattığı yere Finikeli mimarlara Bet-ha Makdiş adındaki meşhur ve muhteşem mabedi yaptırdı. Buna Mescid-i Aksâ da denir. Hazret-i Süleyman Kudüs’ü imar etti. Birçok binalar, saraylar, bahçeler, havuzlar, mabedler yaptırdı. Dünyanın en zengin, en güzel şehri idi. O zamanki adı Barış Yurdu manasına Urşilim (Jerusalem) idi. Tevrat’ta bu isimle hiç geçmez. Hazret-i Davud’dan evvelki ismi Sion’dur.
Kudüs, Yahudiler arasında da ilk ayrılığa sebep oldu. Bir grup Yahudi, yenilik olarak gördükleri Kudüs’ün ve Beyt-i Makdis’in kuruluşuna karşı çıktı. Mensupları bugün Filistin’deki Nablüs’te yaşayan Sâmirî mezhebi meydana geldi. ME 587’de Bâbil hükümdarı Buhtunnasar Kudüs’ü yakıp yıktı. Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını da, Bâbil’e sürdü. Bu karışıklıkta Tevrat nüshaları ortadan kayboldu.
İran hükümdarı Şireveyh, Bâbillileri yenince, ME 539’da Yahudilerin dönüşüne izin verdi. Yahudiler, Bet-ha Makdiş’i tamir ettiler. ME 332’deki Büyük İskender’in Kudüs’ü işgalinin ardından Makedonyalıların idaresi altında yaşadılar. Bu devrede kesif bir Helenizasyon’a mâruz kaldılar. Yahudilerin, bütün dünyada tefeci ve kâtil olarak tasvir edilmesi ve antisemitizmin doğuşu da bu devre rastlar. Zamanla Makedonyalı hükümdarlar, Yahudiliği yasakladı.
Yahudiler isyan etti; muvaffak olamayınca da Roma’dan imdat istediler. ME 63’de Kudüs, Romalıların eline geçti. ME 20’de Romalıların Filistin’deki Yahudi valisi Herodes, mabedi tekrar yaptırdı.
Kudüs'te Osmanlı devri
Büyük Göç
İsa aleyhisselâm, Kudüs’te yaşayıp göklere yükseldi. Bu sebeple şehir, yeni bir ehemmiyet kazandı. Şehrin her tarafında O’ndan izler vardır. Via Dolorosa (Elemler Yolu), Hristiyan inancına göre, Hazret-i İsa’nın tevkif edilip, çarmıha gerilmek üzere sırtında haç ile yürütüldüğü yoldur. Durakladığı, sendelediği, eliyle duvara değdiği, annesi ile göz göze geldiği her yerde bir durak ve kilise vardır. Dünyanın her yerinden Hristiyanlar, sırtlarında sembolik haçlarla bu yolda yürüyüp kendilerince "hacı" olmaya çalışır.
Hazret-i İsa’nın göğe yükseldiğine inanılan yerde, ilk İsevîlerden Bizans İmparatoriçesi Helena’nın yaptırdığı Kıyamet Kilisesi, dünyanın en eski kiliselerindendir. İçinde Hazret-i İsa’nın teneşir ve mezarı olduğuna inanılan mekânlar vardır.
Yahudiler, Romalılara başkaldırdılar. Fakat 66 yılında Romalı kumandan Titus, Kudüs’ü tamamen yakıp yıktı. Bet-ha Makdiş de yandı. Sadece Ağlama Duvarı diye bilinen batı duvarı kaldı. Hadrianus, Kudüs'e putperest mabedi yapmak isteyince, Yahudiler ayaklandı. İsyan bastırıldıktan sonra Kudüs'e girmeleri yasaklanan Yahudiler bölük bölük Filistin’i terk ederek dünyanın her yerine yayıldılar.
Kudüs surları
Sulh Devri
Muhammed aleyhisselâm Mirac’a Kudüs’te bugün bile mevcut bir taşın üzerinden yükseldi. O zaman harap haldeki Mescid-i Aksâ’da önceki peygamberlerin ruhlarıyla buluşup namaz kıldı. Kur’an-ı kerim, bu mucizeyi haber verir ve Kudüs’ü mübarek belde olarak vasıflandırır.
Halife Ömer devrinde, o zaman İlya denilen Kudüs barış yoluyla fethedildi. Hatta Halife, Kudüs’ü teslim almak üzere geldiğinde, kendisine gösterilen Kıyamet Kilisesi’nde namaz kılmayıp; “Ben orada namaz kılarsam, sonra câmiye çevirirler” dedi ve yakınında bir yerde namazını kıldı.
İşte böylece Kudüs’ün asırlarca sürecek müsamaha ve barış devresi başlamış oluyordu. 1099’da Fâtımî hâkimiyetindeyken, Haçlıların işgal edip, halkı kılıçtan geçirdiği şehirde Kudüs Krallığı kurulduysa da, 1187 senesi Mirac Kandili’nde Salahaddin Eyyübî, Kudüs’ü geri aldı.
Müslümanlar şehre, mukaddes yer manasına Makdis veya Kudüs dediler. Mescid-i Aksâ, Müslümanlarca da en mukaddes üçüncü mabed sayılır. Burası aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir.
Emevî halifesi Abdülmelik, Hazret-i Muhammed’in miraca yükseldiği kayanın üzerine Kubbetü’s-Sahra’yı yaptırdı. Altın kubbesi pırıl pırıl parlayan bu bina, bugün bile Kudüs’ün sembolüdür.
Mescid-i Aksâ’nın olduğu yere ve Ağlama Duvarı’nın bitişiğine, Emevî halifesi Velid, câmi inşa ettirdi. Kanuni Sultan Süleyman surlarla çevirerek Kudüs’e son hâlini verdi. Şehri imar etti. Sur önündeki cadde ve şehrin kapılarından biri, onun ismiyle anılıyor. Osmanlı idaresi bütün din mensupları için bir sulh ve sükûn devresi oldu. Mühim dini mekanların anahtarı bir onbaşıda durur; mezheplerin birbirine girmeden ayin yapmaları temin edilirdi.
Ağlama Duvarı’nın altında eski Kudüs ve mabedin duvar kalıntılarının bulunduğu mahzenlere iniliyor. Bazılarının, Mescid-i Aksâ’yı yıkmak için tezgâhlandığını düşündüğü bu kazılar, aslında Osmanlılar zamanında başlamış ve Mescid-i Aksa’nın değil, eski şehrin batı mahallesi altına uzanıyor.
General Allenby Kudüs'e girerken
Elveda Kudüs
Kudüs, Müslümanların eline geçtikten sonra Yahudilerin buraya gelip ibadet edebilmelerine müsaade edildi; ama yerleşmelerine izin verilmedi. 9/XII/1917 tarihinde Kudüs düştü. Ardından savaşı sürdürmektense, münferid barış yapmanın daha hayırlı olduğuna inanan Yıldırım Orduları kumandanı Mustafa Kemal Paşa, ordusuyla beraber Filistin ve Suriye’den çekilince, 1516’da barış yoluyla başlayan ve 4 asır sulh içinde devam eden Osmanlı hâkimiyeti kapanmış oldu.
Filistin’e Yahudi akını başladı. 1917 Balfour Deklarasyonu ile İngiltere Filistin’in Siyonistlere vadetmişti. Aynı yıl İttihatçı zulmüne karşı ayaklanan Şerif Hüseyn Paşa liderliğindeki Araplar da bir İslâm Arap İmparatorluğu hayalini kuruyordu. Yeni Kudüs’ün kurulduğu İngiliz mandası devrinde Yahudi nüfusu, Arapları geçti.
1948’de İsrail devleti kuruldu. İsrail, işgal ettiği 25 km2’lik Batı Kudüs’ü 1950’de BM kararına aykırı şekilde başşehir ilan ederek, parlamento dâhil devlet dairelerini eski Yafa yakınındaki Tel Aviv’den buraya taşıdı.
1967 Arap-İsrail Harbini kazanarak, 1946’dan beri Ürdün’ün elindeki Doğu Kudüs’ü işgal etti. 1948'de 60.000 Arap’a mukabil, 100 bin Yahudi’nin yaşadığı Kudüs’te bu rakam 1967’de 197.000'e yükseldi.
Üç dinin merkezi
Kudüs, Yahudilerden çok Hristiyan ve Müslümanların dinî ehemmiyet verdiği bir yerdir. Mescid-i Aksâ’ya yakın olan Altın Kapı her zaman kapalı tutulmaktadır. Bunun sebebi ise mahşer günü Mesîh’in bu kapıdan gireceğine dair Hristiyan inancıdır. Mesîh inince, mucize olarak bu kapı açılacaktır.
Mescid-i Aksa, şu anda Yahudiler için bir kıymet ifade etmez; Kıyamet’e yakın geleceğine inandıkları Mesih, mabedi tekrar kuracaktır. Burası bugün Müslümanların elindedir; Yahudilerin girmesi yasaktır.
Ancak Süleyman Devleti’ni tekrar kurmak hayalindeki Siyonistler için, Kudüs’ün sembolik ehemmiyeti vardır. 21 Ağustos 1980'de doğu ve batısıyla birleşik Kudüs'ün İsrail'in ebedî başşehri olduğunu ilan etmesi, büyük reaksiyon doğurdu; Türkiye sefirini bile geri çekti. Sonradan bu oldu-bitti kabullenildi.
O zaman şehrin nüfusunun %28’i Arap’tı. 1947'de İsrail kurulurken, İngiltere Kudüs’ün milletlerarası açık şehir olmasını teklif etmişti. Bugün milletlerarası camia, Kudüs’ün İsrail-Filistin arasında bölünmüş her iki devletin başşehri olması tezlerine taraftardı
.OSMANLI MEDRESELERİ
Osmanlı medreseleri, asırlarca memur, din adamı ve hukukçu yetiştirdi. 1924 yılında kapatılana kadar, ilim hayatına hizmet etmiş müesseseler olarak tarihe geçtiler.
18 Aralık 2017 Pazartesi
18.12.2017
Osmanlı medreseleri, asırlarca memur, din adamı ve hukukçu yetiştirdi. 1924 yılında kapatılana kadar, ilim hayatına hizmet etmiş müesseseler olarak tarihe geçtiler.
Gazanfer Ağa Medresesi
Osmanlılar, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün kurduğu Nizamiye Medreseleri’ni numune alarak medreseler kurdu. İlk Osmanlı medresesi, İznik’in fethini müteakip 1330 senesinde Orhan Gâzi’nin vakfı olarak kuruldu. Sonra fethedilen her şehirde benzeri vakıf medreseler açıldı.
İstanbul’un fethinden sonra Sultan Fâtih burada kendi adını taşıyan medresesini yaptırdı. Bununla Osmanlı medreseleri kemâlini buldu. Sonraki padişahlar tarafından yaptırılan medreselerde hep Fâtih medresesi örnek ve esas alındı. Sultan II. Bayezid ve Kanunî Sultan Süleyman’ın kendi adlarını taşıyan medreseleri ile de, tedrisat sistemi en son şeklini kazandı.
Bu medreseler, ulemâ-i rüsûm adı verilen bir âlim tipi meydana getirdi. Bu medreselerde okumuş ve ilmî ehliyetleri medresenin hey’et-i tedrisiyesi (öğretim üyeleri) tarafından icâzetnâme (diploma) ile tasdik olunmuş bu âlimler; kâdılık, müftülük, nakîblik, vezîrlik, kâtiblik gibi resmî vazifelerde öncelikle istihdam edildiler.
Enderun mektebinden evvel Osmanlı ricâli umumiyetle medrese çıkışlıydı. Bunlar ya hazineden yahud vakıftan maaş alırlardı. Zengin vakfı olan medreselere, fazla maaş verir; kaliteli hocalar istihdam ederdi. 1924 yılında medreseler kapatılana kadar, ilim hayatına hizmet etmiş müesseseler olarak tarihe geçtiler.
Sultan Fatih'n yaptırdığı ve 1930'larda yıktırılan Ayasofya Medresesi
Fatih’in tasnifi
Fâtih Medreseleri yapılınca, ülkedeki medreseler, müderrislerin yevmiyesine göre yirmili (Hâşiye-i Tecrid), otuzlu (Miftâh), kırklı (Telvîh), ellili (hâric ve dâhil) olmak üzere tasnife tâbi tutuldu. İstanbul medreselerinde tedrisat şu safhalarda görülür: Sıbyan mektebinden sonra yirmili, otuzlu ve kırklı medreselerde veya hususî hocalarda muhtasarât denilen başlangıç derslerini gören talebe hâric medreselerine gelir. İbtidâ-ı Hâric ve Hareket-i Hâric olmak üzere iki kısma ayrılan bu medreseler, ortamektep seviyesindedir ve taşralarda da vardır. Sonra lise seviyesindeki dâhil medreseleri gelir. Bunlar da İbtidâ-ı Dâhil ve Hareket-i Dâhil olmak üzere iki kısımdır. İstanbul’da ve taşralarda bulunur.
Dâhili bitiren talebe, isterse imamlık veya ilkmektep muallimliği yapabilir; yahud da adliyeye intisab edip staj ve imtihandan sonra kâdı nâibi olabilir. Eğer tahsiline devam etmek istiyorsa, Fâtih Külliyesi’ndeki Mûsıla-ı Sahn (Tetimme) Medresesi’ne devam eder. Bunlar yüksek tahsile talebe hazırlayan bakalorya seviyesindeki hazırlık mektepleridir.
Sonra yine Fâtih Külliyesi’ndeki Sahn-ı Semân (Medâris-i Semâniyye) gelir. O devir dünyasındaki umumî anlayış ve teâmüle uygun olarak hukuk, hikmet, edebiyat ve ilahiyat fakültesi olarak faaliyet gösteren bu medreseyi bitirip icâzet alanlar, mülâzım (stajyer) olarak yevmiyeyle adliyeye intisab edebilir.
Tahsiline devam etmek ve yüksek mevkilere gelmek isteyen talebe, Sultan II. Bayezid’in yaptırdığı Altmışlı Medresesi’ne; burayı da bitirdikten sonra Kanunî Sultan Süleyman’ın kurduğu ve Süleymâniye Medreseleri’ne devam edilebilir. Süleymâniye Medreseleri’nin en üst basamağında Dârülhadîs bulunur. Burası, lisansüstü tahsil veren bir müessesedir. Süleymâniye Medreseleri aynı zamanda ordunun tabib, cerrah, mühendis ihtiyacını karşılamak için kurulmuş yüksek fen fakülteleridir.
Dâhili bitiren talebe isterse Fâtih, isterse Süleymâniye’nin ilk kısmına gider. XV ve XVI. asırlarda Osmanlı ülkesinde yirmili medreselerden 32, otuzlulardan 22, kırklılardan 29, ellililerden 147, altmışlılardan 18, bunun dışındakilerden 72 tane, ayrıca 20 dârülhadîs, 15 dârülkurrâ ve 7 dârüşşifâ vardı.
Bozdoğan Medresesi'nde açık hava dersi
Vakıf ve Medrese
Medreseler vakıftır, mütevelli tarafından idare edilir. Külliye şeklinde, yani hamam, dârüşşifâ, imâret, câmi ve medrese bir arada yaptırılır. Medreselerde, eyvân denilen anfi veya konferans salonu ve dershaneler, müderrislerin odaları ve lojmanları, ibâdet için mescid, kütüphane, şifâhâne (revir), talebenin kalması için odalar (yurt), hamam ve yemekhane bulunur.
Talebeler külliyedeki odalarda yatıp kalkar; imâretten yemek yer; ayrıca medrese vakfından yevmiye burs alır. Kıdemli ve çömez talebe aynı odada kalır; çömez, kıdemlinin hizmetini görür, yemeğini getirir, çamaşırını yıkar; o da çömezin derslerinde yardımcı olur. Talebelere medresenin seviyesine göre suhte (softa) veya dânişmend, hocalarına sırasıyla müderris, muallim ve muîd denir. Umumiyetle her medresenin en az bir müderrisi vardır. Maaşlarını, hususî şahıslar tarafından bu iş için kurulmuş vakıftan alırlar.
Müderrisi tayin, terfi ve şartları varsa azil salâhiyeti vakıf mütevellisine aittir. Fâtih Medreseleri’ndeki müderrisleri kazaskerler tayin eder. Süleymâniye Medreseleri’nde müderrislik yapma hakkını kazananlar, mevleviyet rütbesindeki yüksek kadılıklara da hak kazanır. Demek ki yüksek kâdılıklar için hukuk profesörlüğü yapmış olmak şarttır.
Sınıf değil, ders
Medreselere, ilk mektebi bitiren veya burada verilen dersleri kendi imkânlarıyla öğrenen talebelerden zekî ve istidâdlı olanlar alınır. Tahsil müddetince kabiliyetlerine göre yönlendirilir. Medrese tahsili uzun sürer; ara sınıflardan çıkanlar, derecelerine göre bir vazife alabilirler.
Talebe sınıf değil, ders geçer. Dersler de kitaplara göre tayin olunur. Medreselerde günde dört-beş ders okunur; her halkaya takriben 20 talebe iştirak eder. Umumiyetle her ders için ayrı müderris ders verir. Müderris, dersi umumiyetle kendi hazırladığı veya meşhur bir metne dayanarak anlatır; talebe de metni yazar. Müderris sonra metni izah eder; talebenin suallerine cevap verir. Talebe, bunları da metnin kenarına kaydeder; metni ezberler; sonra sınıfta tekrar eder. Müderris, bazen metni talebeye okutur; talebenin izahını dinler; gerekirse düzeltir.
Muallim ve muîdler (doçent ve asistanlar), talebeyi derse hazırlar. Anlattıklarını dinler. Hocanın verdiği dersi ona tekrar eder. Talebe evvela âlet ilimleri denilen, sarf (morfoloji), nahv (sentaks), belâgat (beyan, bedi’ ve meâni), iştikak, lügat, inşâ, kitâbet, hitâbet, mantık gibi dersler okur; sonra tefsîr, hadîs, kelâm ve fıkıh ilimlerine dair metinleri okumaya geçer.
Bolvadin Medresesi müderrisleri
Koltuk dersleri
Altmışlı’dan itibaren koltuk (yardımcı) dersleri veya cüz’iyyat da denilen tarih, coğrafya, hendese (geometri), hesab (aritmetik), heyet (astronomi), tıb, hikmet-i tabiiyye (fizik) gibi dersler de okutulurdu. Bu medreselerin her birinde tahsil müddeti çeşitli devirlere göre üç aydan iki yıla kadar sürer.
Böylece çalışkan bir talebe yirmiliden üç sene zarfında Fatih medresesine gelebilirdi. Sultan Kanunî devrinde bu müddet beşe çıkarıldı. 20-25 yaşında medrese tahsili biter. Medreselerde dersler talebenin koltuk dersleri alması, kitap ve ders notunu kopya etmesi ve hususî hizmetini görmesi için haftada iki gün (umumiyetle Salı ve Cuma), ayrıca Ramazan ayında ve bayramlarda tatil edilirdi.
Birebir tedrisat da çok rastlanan bir usuldür. Burada bir talebe bir müderrisin yanından hiç ayrılmaksızın bazı metinler okur. Sualler sorar. Müderrisin câmi vaazlarını dinler. Hocasına dersi takrir eder. Böylece yeni derse geçilir. Lüzumlu kitapların okunması bittikten sonra müderris bu talebeyi imtihan eder veya bir müderrisler heyeti tarafından imtihan yapıldıktan sonra talebe muvaffak olursa icâzetnâme alır. Bu, hocasından gördüğü şekilde talebe okutabilme ve kitap yazabilme izni demektir.........................................................................................................................................................................................FAHREDDİN PAŞA VE İSTANBUL’A YOLLANAN MUKADDES EŞYA
Osmanlı ordusunun bozulmasından sonra Medine Muhafızı Fahreddin Paşa, Mescid-i Nebi'deki bazı kıymetli eşyaları de Hicaz’dan gelen son trenle İstanbul’a gönderdi.
21 Aralık 2017 Perşembe
21.12.2017
Topkapı Sarayı, sadece asırlarca bir cihan imparatorluğunun idare edildiği yer değil. Bâbüssaade denilen kapıdan girilen üçüncü avlusunun bir köşesinde, dünya Müslümanları için çok kıymet arzeden bazı emanetleri misafir ediyor. Emânât-ı Mukaddese (Mukaddes Emanetler) denilen ve peygamberlerle din büyüklerine ve mukaddes yerlere ait bu hatıralar saraya ayrı bir kıymet veriyor.
Mukaddes Emanetler’in İstanbul’a gelişi çeşitli vesilelerle olmuştur. İstanbul’u kuran Bizans İmparatoru Constantinus’un annesi, 330’da ölen İmparatoriçe Helena, İsâ aleyhisselâma iman etmişti. İmparatoriçe, ziyaret maksadıyla Kudüs’e gittiğinde, Hazret-i İsâ ve müminlerine ait olduğu iddia edilen eşyayı İstanbul’a getirdi.
Mukaddes Emânetler’in mühim bir kısmı Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonrasına tarihlenir. Mısır’ın fethi üzerine, Mekke Şerifi Ebu’l-Berekât en-Nümeyy, Kâbe-i Muazzama’nın anahtarıyla beraber kendisinde bulunan bazı mukaddes eşyayı da Sultan Selim’e gönderdi. Sonraki padişahlar zamanında da saraya gelen hatıralar vardır.
Daha sonra çeşitli yerlerde rastlanan bu gibi hatıralar devlet büyükleri tarafından satın alınmak veya sahipleri tarafından hediye edilmek suretiyle saraya geldi. Nihayet Osmanlı ordusunun bozulmasından sonra Medine Muhafızı Fahreddin Paşa, ötekiler kadar ehemmiyeti olmayan bazı kıymetli eşyayı 1917’de Hicaz’dan gelen son trenle İstanbul’a gönderdi.
Cemal Paşa (önde ortada) ve Fahreddin Paşa (önde en sağda)
Cemal Paşa (önde ortada) ve Fahreddin Paşa (önde en sağda)
Çöl Kaplanı
İngiliz casusu Lawrence’in Çöl Kaplanı diye medhettiği Fahreddin Paşa (1868-1948) aslen Rusçukludur. Babası posta müdürü idi. 93 Harbi faciasının ardından İstanbul’a hicret ettiler. Fahri Paşa, 1888’de Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. Meşrutiyetin ilanına kadar 17 sene Erzincan’daki III. Ordu emrinde çalıştı; ordu kumandanı Zeki Paşa’nın yeğeni ile evlendi. Zeki Paşa, damadın heyecanlı tabiatını anlamış olacak ki, Sultan Hamid devrinde başına bir bela gelmeden hep yanında tuttu.
1908’de İstanbul’a geldi. Sultan Hamid taraftarı zabitlerinin tamamının rütbeleri indirildiği veya vazifeden atıldığı halde, o böyle bir muameleye uğramadı. 31 Mart Vak’ası münasebetiyle kurulan Divan-ı Harb’in reisliğini yaptı; Meşrutiyet aleyhtarlarını cezalandırdı. Tekirdağ’a tayin olundu. Balkan Harbi’nde Edirne’nin Bulgarlardan geri alınmasıyla neticelenen Çatalca taarruzuna iştirak etti. I.Cihan Harbi başında miralay rütbesiyle Musul’da kolordu kumandanı idi. Kolordusunu Haleb’e getirdi ve Suriye’deki IV. Ordu kumandan vekilliğine tayin edildi.
Ermeni halkı tehcire direnen Urfa üzerine yürüdü. 6000 asker ve 12 bin çeteciden müteşekkil bir orduyla şehri muhasara etti. Uzun süren bir muhasaradan sonra Ermeni mahallesindeki mukavemetçiler öldürüldü; sağ kalan 800 aile Suriye çöllerine sürüldü. Mukavemeti zorlukla bastıran ve hayli zayiat veren Fahri Paşa, “Bu kritik günlerde karşımıza birkaç Urfa daha çıksa, halimiz ne olur?” demiştir.
Beyrut’ta Cemal Paşa’nın emriyle suçlu-suçsuz Arapların asılarak idamı üzerine Cemal Paşa’nın yaveri Fuad Bey’e, “Cemal Paşa hazretleri bana, kendi babamı asmaklığımı emretse, derhal asarım” demişti (Ali Fuad Erden, Suriye Hatıraları, s.343-344). Fahri Paşa, Suriye’de bulunan 12.kolordu kumandanı iken, 31 Mayıs 1916’da Medine-i Münevvere’ye geldi.
Fahrettin Paşa
Fahrettin Paşa
Arap İhtilâli
Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi üzerine, Memlûk hâkimiyetindeki Hicaz’ın muhtar emiri Şerif Ebu’l-Berekât en-Nümeyy, Hicaz’ı padişaha teslim etmiş ve böylece mukaddes beldeler sulh ile Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Sultan Selim, Hicaz’ın öteden beri mevcut imtiyazlarını tanıdı ve Şerif’i Hicaz’ın başında bıraktı. Hicaz, Osmanlı Devleti’nde asırlarca imtiyazlı bir şekilde Hazret-i Peygamber soyundan gelen şerifler tarafından idare olundu.
İttihat ve Terakki iktidara gelince, bu muhtariyeti kaldırdı. Şerif Hüseyn Paşa, Hicaz’ı Osmanlılara teslim eden Şerif Nümeyy’in torunudur. İstanbul’da vazifeli iken, Meşrutiyet’ten sonra Mekke şerifi tayin edilmişti. İttihatçıların İslâmî esaslara aykırı icraatlarını ve Arap beldelerinde tatbik etmeye başladıkları Tetrîk (Türkifikasyon, Türkleştirme) adı verilen politikadan rahatsız idi. Arapça konuşma ve istida vermenin yasaklanması, Arap mekteplerinin kapatılması; Arap ileri gelenlerinin, bu arada Şerif’in damadının da içinde bulunduğu suçlu-suçsuz kimselerin Arap milliyetçisi sıfatıyla asılması, bardağı taşıran son damla oldu.
Şerif Hüseyn Paşa, hükümeti ikaz etti. Hükümet, bundan rahatsız oldu ve Şerif’in isyan hazırlığında olduğuna hükmetti. Vaziyeti tahkik etmek üzere gönderilen Fahri Paşa, 31 Mayıs 1916’da Medine’ye vardı. Vaziyeti iyice tedkik ettikten sonra, Medine muhafızı Basri Paşa’nın, Şerif’in isyan hazırlığı içinde olduğuna dair raporunu tasdik etti. Bunun üzerine Şerif vazifeden azledildi. Önceleri hilâfete çok bağlı olduğu halde, gördüklerinden sonra bir zamandır İttihatçı hükümetten kurtularak istiklalini ilan etmeyi düşünen Şerif Hüseyn Paşa Cemal Paşa ile beraber Kanal Harekâtı’na iştirak edecekken, 5 Haziran 1916’da ihtilal bayrağını açtı.
Mekke-i Mükerreme’yi elinde tutan Şerif’in kuvvetleri Medine üzerine yürüdü. Fahri paşa’nın birlikleri yavaş yavaş geri çekilerek şehre kapandılar. Böylece Aralık 1918’de Medine şehrinin müdafaası başlamış oldu. Bu arada Şerif, dâvâsının esbabını anlatan peşpeşe iki beyanname neşretti. Bu hâdiseler ve mevzubahis iki beyannamenin sureti, Fahri Paşa’nın istihbarat zâbiti Naci Kıcıman’ın Medine Müdafaası adlı kitabında mevcuttur.
Bu arada Suriye’deki muharebeler kızışmıştı. Filistin, ardından Suriye’nin düşme tehlikesi mevcuttu. Eğer Kudüs düşerse, Medine zaten düşerdi. Nitekim Cemal Paşa, Enver Paşa’ya yazdığı cevabî yazıda şöyle diyor: “Hicaz’ın mukadderatı, Filistin’in mukadderatına tâbidir. Askerlikçe, Filistin, esas; Hicaz, fer’dir. Düşman Filistin’i zabtedecek olursa, Medine ve Hicaz’daki kıtalar tehlikeye girer... Demiryolunun kesintiye uğraması halinde, Medine’deki kıtalarımız felâkete uğrarlar. Hicaz’ın bugünki vaziyetini daha ne kadar devam ettirebileceğimi bilemem. Fakat Medine boşaltılacaksa, bu boşaltmanın sonra çok geç kalmış olmaması için, derhal yapılmasını zaruri görmekteyim.”
Bu sebeple Medine’nin tahliye edilerek, buradaki askerlerin Suriye ve Filistin’e nakledilmesi kararlaştırıldı. Fahri Paşa ise, tahliye emrini kabul etmedi. Bunun üzerine Hicaz’a kumandan olarak miralay İsmet Bey’in tayini düşünüldü; ama rütbesi yetmedi. Mersinli Cemal Paşa, teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Hicaz ordu kumandanı tayin edildi. Bu yeni vazifesiyle İstanbul’dan Şam’a gelen Mustafa Kemal Paşa, Medine’yi tahliye eden kumandan diye anılmaktan çekinerek, “Medine’yi kim müdafaa etmişse o tahliye etsin. Ben gitmiyorum” diyerek vazifeden çekildi. (Kıcıman, 103-104; Kantemir, 72-74)
Fahreddin Paşa, Arap kıyafetiyle
Fahreddin Paşa, Arap kıyafetiyle
Medine Müdafaası
Bunun üzerine Medine’nin tahliyesinden vazgeçildi. Fahri Paşa, erzakı tükenen şehirde zorlukla müdafaaya girişti. Çekirge yemeye başlayan halka, Fahri Paşa, çekirgenin helal bir yiyecek olduğunu ilan ederek, muhtelif pişirme usulleri öğretti. Firara teşebbüs eden askerler şiddetle cezalandırıldı. Şehir, 1918’in ilk aylarında muhasara edildi ve 1919 Ocak ayına kadar Şerif Hüseyn Paşa’nın kuvvetlerinin muhasarası altında kaldı. Osmanlı ordusu mağlup olmuş; Suriye ve Filistin düşmüş; mütareke imzalanmıştı. Medine’nin merkezle irtibatı tamamen kesilmişti.
Fahri Paşa, Necid Emiri Abdülaziz İbnü’s-Suud’a (şimdiki Suudi Arabistan kralının babası) mektup yazarak, beraberce Şerif Hüseyn’e karşı harbederek Mekke’yi ele geçirmeyi teklif etti. Hicaz’ın Şerif Hüseyn Paşa elinde olmaktansa, kendi kontrolünde zannettiği İbnü’s-Suud’un elinde olmasını tercih ediyordu. (Kantemir, 312-313). İbnü’s-Suud ise, evvela kendi emirliğinin sınırlarının resmen tanınmasını şart koştu. (Kıcıman, 384) Aslında İbnü’s-Suud, Türklerin Mekke’ye girmesini istemiyordu. Kendisi İngilizlerle anlaşmış olup, Arabistan’ın kendisine verileceği zamanı bekliyordu. Öyle de oldu. İbnü’s-Suud, o sıralarda, Bahreyn adalarında bulunan İngiliz kumandanı ile anlaşmış, İngilizlerden aldığı silahlarla, Basra körfezi sahilindeki Osmanlı şehirlerine saldırıp ele geçirmek çabasında idi.
Fahri Paşa, İstanbul’dan gelen emirlere kulak asmayarak şehri müdafaaya devam etti. Nitekim Harbiye Nâzırı Abdullah Paşa, şehrin tahliyesi hususunda emir gönderdi. Fahri Paşa, bunu dinlemeyeceğini, ancak padişahtan gelen emre uyacağını bildirdi. Bunun üzerine teslim olması için yeni padişah Sultan Vahîdeddin tarafından İstanbul’dan gönderilen Adliye Nâzırı Haydar Molla’ya da teslim olmayacağını açıkça beyan etti.
Şartlar giderek ağırlaşınca, teslim olmasını teklif eden yakınlarına, “Yemin ediyorum; teslim olmaktansa, Hazret-i Peygamber’in merkadini havaya uçurarak, kendimi de, askerlerimi de mahvederim” demişti. Bunun üzerine kumandanlarının delirdiğine hükmeden erkân-ı harbiye reisi (kurmay başkanı) miralay Emin Bey olmak üzere, zâbitler birleşip, merkez heyeti kurdular. Hükümetin teslim emrine itaatin askerliğin icabı olduğunu söyleyen beyannameler dağıtarak, Fahri Paşa’ya muhalefetlerini ilan ettiler ve 1919’un ilk günlerinde karargâhı terkederek teslim oldular. Bunun üzerine Fahri Paşa, miralay Necib Bey’i vekil ederek çekildi. (Kıcıman, 408 vd; Kantemir, 162 vd)
Şerif Hüseyn’in oğlu ve muhasara birliklerinin kumandanı Şerif Ali ile yapılan 7 Ocak 1919 tarihli muahede ile şehrin tahliyesi kararlaştırıldı. Tahliye günü olan 9 Ocak’ta Harem-i Şerif’e gelen Fahri Paşa, Merkad-i Şerif’i ziyaret ettikten sonra; son gösterisini yaparak buraya yerleşti. Şehirden ayrılmayı reddetti. Maiyetin paçaları tutuştu. Çünki evvelce, şehri terk etmektense, Ravza-ı Mutahhara bahçesindeki cephaneyi ateşleyerek hep beraber havaya uçuracağını söylemişti. Şerif Abdullah, telefonda Necib Bey ile, “Siz Sultan Abdülhamid gibi padişahı tahtından indirmiş bir ordunun mensubusunuz. Fahreddin Paşa’yı niçin kolundan tutup çıkarmıyorsunuz?” şeklinde müstehzi konuşmuştu. 10 Ocak sabahı, zâbit ve askerler Paşa’yı kolundan tutup kıskıvrak yakalayarak otomobile bindirdiler. (Kıcıman, 457 vd)
Şerif Hüseyn’in sonradan Ürdün emiri olan oğlu Şerif Abdullah, Fahri Paşa ve maiyetini karşıladı. Kendilerine pek hürmetle muamele etti (Kantemir, 196). Şerif Abdullah, hatıralarında der ki: “Bana dürbününü hediye eden Paşa’ya üzerinde Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyn” yazan bir saat hediye ettim. Fahri Paşa, Bektaşî meşrepli olduğu için hediyeyi beğendi” (Müzekkirâtî, s.142)
Fahreddin Paşa (Türkkan)
Fahreddin Paşa (Türkkan)
Ve Malta…
Fahri Paşa Yenbu iskelesine, oradan da Mısır’a götürüldü. Sonra Ermeni tehciri esnasındaki fiilleri gerekçesiyle Divan-ı Harb’de idama mahkûm edildiği için, harb suçlusu sıfatıyla Malta’ya sürüldü. Askerlikte üstün emrine itaatsizliğin cezasının ağır olduğu da malumdur. Bu kahraman Türk kumandanı, İttihatçıların çılgınca emirlerine uymağı bir vatan borcu bildiği için, Medine’de hareketsiz kalmış, İngilizlerle dövüşmek fırsatını bulamamıştı. Biraz da bu sebepledir ki, sayesinde Kudüs'ü aldıkları bu düşmanlarını İngilizler "Çöl Kaplanı" diyerek övmüşlerdir.
İttihatçılar, hükümeti ele geçirdikten sonra, kahramanlar yurdunu parçalamakla kalmayıp, Fahri Paşa gibi nice vatan evlâdının düşman zindanlarında, senelerce inlemelerine sebep oldular. Mekke ve Medine gibi mübarek beldeleri, Hazret-i Peygamber soyundan, hâlis Müslüman şerif evlâdına vermemek uğruna, binlerce masum Türk ve Müslüman kanı dökülmesine sebep olduktan başka, o mübarek toprakları, hakiki Müslümanların ve Türklerin tarihî düşmanı olan, elleri kanlı, kalpleri katı kimselere bıraktılar. Fahri Paşa’nın Medine Müdafaası, Şerif Hüseyn Paşa’nın elini zayıflatırken; İbnü’s-Suud ve İngilizlere yaradı. Şerif Hüseyn, kendi emellerine hizmet edecek bir adam olmadığı için, İngilizler onu esir edip, Hicaz’ı İbnü’s-Suud’a verdiler. 1926’da İbnü’s-Suud, Medine’yi bombaladı. Hicaz, Suudi Arabistan krallığının bir parçası hâline geldi.
Medine’de sıhhıye zabiti olarak bulunan gazeteci Feridun Kantemir, Medine’den memlekete döner dönmez, Fahri Paşa ve Medine müdafası üzerine yazılar kaleme alarak, efsanenin doğuşunda en mühim rolü oynamıştır. Mustafa Kemal Paşa, İngilizlere müracaat ederek “Adını tarihe altın kalemle yazmış bir muhibbim” dediği Fahreddin Paşa’nın esaretten kurtarılmasını temin etti. (Reşat Ekrem Koçu, Medîne Müdafii Fahreddin Paşa, Hayat Tarih Mecmuası, Aralık 1972, s.14). Paşa, Almanya, Moskova ve Batum üzerinden Ankara’ya geldi.
Bu arada Yenigün gazetesinde yazdığı yazılarda Ankara hareketini tenkit etmesi, memleketin harb ile değil, sulh ile kurtulacağını söylemesi, Ankara’da infial uyandırdı. Bunun üzerine Kâbil’e sefir tayin edildi. Burada Ankara hareketi için yardım topladı. Hatta bir defasında “Sen nasıl Osmanlı paşasısın? Nerede senin sakalın?” diyen birine, “Sakal sünnettir; cihad ise farzdır” diye cevap vermişti. Galibiyet üzerine, 21/X/1922’de buradan Gazi’ye bir mektup yazarak, zaferini kutladı. Bugün riyaseticumhur arşivindeki bu çok mahviyetli mektupta, yanıldığı için özür diledi ve bundan dolayı ne kadar hayıflandığını anlattı.
Fahri Paşa, İstanbul’da vefat etti. Vasiyeti üzerine Rumelihisarı'nda Nâfi Baba Bektaşî tekkesinin mezarlığına defnedildi. Bugün Aşiyan Mezarlığı olarak bilinir. Ortadan uzunca boy ve güçlü bir bedene sahipti. Buğday benizli, açık kumral saçlıydı. Sesi kalındı. Kırmızı rengi çok seven Paşa’nın bütün eşyası, fincanı, kalemi, battaniyesi, kravatı, mendili hep kırmızı idi.
Asla mutaassıp değildi. İstihbarat müdürü olarak Batum’da bulunan Feridun Kantemir, Fahri Paşa’nın Batum’da misafir olduğu aileye sofraya içki koymamalarını önceden tenbihlemişti. Sofraya oturduklarında bunu farkeden Paşa, “Çocuk, sen ben varım diye herkese su mu içirmek istiyorsun? Beni size nasıl tanıttılar bilemem. Ben bir zamanlar namazında niyazında bir adamdım. Medine’de öyle davranmak icab ediyordu. Ama son yıllarda çevreme uydum, eski yaşayışımı kaybettim. İş değişti. Zaman sana uymazsa, sen zamana uy demişler. Siz sofrayı eski haline koyun!” demiştir. (Kantemir, 309-311).
Fahreddin Paşa Malta'da. Ayaktaki Feridun Kantemir
Fahreddin Paşa Malta'da. Ayaktaki Feridun Kantemir
Son Sefer
Asırlarca Osmanlılar veya halk tarafından Ravza-i Mutahhara’ya hediye ve vakfedilen 82 parça çok kıymetli tarihî eşya ve mücevher ile Medine kütüphanelerindeki bazı yazma kitaplar, çinko kaplı sandıklara doldurulup; heyet huzurunda 9 sayfalık bir zabıt tutulup mühürlenerek İstanbul’a gönderildi. 17 Nisan 1917’de hareket eden bu tren, Hicaz Demiryolu’nun son seferi oldu.
İçlerinde bazı mushaf ve kitaplar, murassa kaplar ile altın şamdanlar ve kıymetli taşlarla dolu mühürlü sandıklar, doğrudan İstanbul’a gitmesi gerekirken, Şam’da Cemal Paşa tarafından açıldı. Bu esnada bazı kıymetli taşlar kayboldu. Cemal Paşa’nın İstanbul’a çektiği 23 Nisan 1917 tarihli telgraf ve Suriye Vâlisi Tahsin (Uzer) Bey’in 26 Nisan 1917 tarihli telgrafı bu hadiseyi beyan eder.
Sonradan 4 milletvekili meseleyi Meclis-i Mebusan’a getirmiş ve meclis de mevzuyu Divan-ı Harb’e intikal ettirmişse de, mütareke hengâmında bir netice alınamamıştır. Tarihçi Niyazi Ahmet Banoğlu bu meseleyi yazmıştır. Yıllar evvel Türkiye gazetesinde tanıştığımız Paşa’nın oğlu emekli general Orhan Bey, bu eşyanın 97 parça olduğunu söylemişti. Listede çeşitli kişilerden hediye edilen tam 404 kalem eşya; ayrıca 1 altın ve 27 gümüş külçe vardır. Bu farklılık, ya bazı eşyanın kaybolmasına ya da benzer birkaç eşyanın aynı kalemde gösterilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Şerif Hüseyn Paşa, bunların peşine düşmüş ve 18 Nisan 1919’da İngilizlerden eşyanın akıbetini sormuştu.
Fahreddin Paşa’nın hayranı olup, bu emanetleri getirmesini takdirle karşılayan Murat Bardakçı, 20/XII/2017 tarihli yazısında “Tahribattan kurtarılabilen eşyalardan güç-belâ İstanbul’a getirilenler bugün müzeler ve bazı aileler tarafından muhafaza edilmektedir ama giden gitmiştir!” demektedir. Bunlar, Topkapı Sarayı müzesi değil, başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın müze ve müzayede salonlarıdır. Böylece Bardakçı, kendisi de bu eşyanın yağma edildiğini itiraf etmektedir. Zaten Paşa'nın yolladıkları arasında hatıra eşya sayısı çok azdır. Gerisi para ve mücevherdir ki hemen nakte çevrilmiştir.
Medine’den yollanan eşyalar:
Ceylan derisi üzerine Hazreti Osman’dan kalma el yazısı Mushaf;
Elyazması 5 mushaf;
Kıymetli taşlarla bezeli 5 kuran kabı;
Gümüş çerçeveli yeşil kadife üzerine pırlanta ve incilerle yazılı hilye-i saadet;
Som altın plak üzerine kelime-i şahadet levhası;
Pırlanta, inci, mercan ve anberden 7 tesbih;
Gümüş kaplamalı ve işlemeli 2 rahle;
Sultan Aziz’in altın plak üzerine pırlantalı tuğrası;
Tarihi 3 kılıç;
4 altın sancak alemi;
Altın plak üzerine oturtulmuş ve çevresi yakutlarla bezenmiş Kevkeb-i Dürrî ismiyle meşhur 100, 80, 40 ve 20 kıratlık 4 elmas;
Pırlanta ve zümrütlerle bezenmiş 14 adet altın askı;
Pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle bezenmiş 11 askı;
Murassa bir altın kandil;
Altın kahve askısı;
7 adet murassa altın gülabdan;
12 adet murassa altın buhurdan;
20 parçadan fazla çok pahalı mücevherat, çelenk, iğne, yüzük, gerdanlık, kemer, bilezik, küpe vs;
Pek çok murassa kutu ve çekmece;
84 kırat tutarında iri Hürmüz incisi;
95 parça pırlanta, elmas, zümrüt, yakut;
2 kilo 935 gram ağırlığında 20 ayar külçe altın;
908 kilo 250 gram ağırlığında külçe gümüş.
Cemal Paşa'nın Medine'den gelen eşyaya dair telgrafları.
Cemal Paşa'nın Medine'den gelen eşyaya dair telgrafları.
.SULTAN II. MAHMUD: KİME GÖRE GÂVUR PADİŞAH?
Osmanlı tarihinin hakkında en çok konuşulan, hizmetleri hakkıyla takdir edilememiş bir şahsiyet Sultan II. Mahmud… Kimine göre gâvur padişah, kimine göre büyük ıslahatçıdır.
1 Ocak 2018 Pazartesi
1.01.2018
Osmanlı tarihinin hakkında en çok konuşulan, hizmetleri hakkıyla takdir edilememiş bir şahsiyet Sultan II. Mahmud… Kimine göre gâvur padişah, kimine göre büyük ıslahatçıdır.
Memleketin en buhranlı zamanında tahta çıkan Sultan II.Mahmud, uzun süren saltanatında çok gailelerle uğraştı. Zaman zaman sert icraatıyla devletin çözülmesine mâni olmak kudretini gösterdi. Her sahadaki ıslahat faaliyetleriyle imparatorluğa hayatiyet kazandırdı. Cahil ve mutaassıp bir kesimin reaksiyonunu çekmekle beraber, aklıselim sahipleri tarafından hizmetleri şükranla anıldı; Garb menbalarında bile hürmetle anıldı.
Milli bünye
Sultan II. Mahmud, sadece harbler ve isyanlarla uğraşmadı. Zamanında binlerce bina yapıldı veya tamir edildi. Yollar açıldı veya genişletildi. Köprüler, kuruldu. Buharlı gemi ve makineler alındı. Harbiye ve tıbbiye mekteplerini; ayrıca memur yetiştiren mektepler kurdu. Tophane’de Nusretiye ve Bahçekapı’da Hidâyet; Arnavutköy sahilinde Tevfikiye; Üsküdar Şemsipaşa’da Adliye Câmilerini; Bayezid Kulesi’ni, Mahmudiye, yani Unkapanı Köprüsü’nü, muhtelif yerlerde çeşmeler yaptırdı. Eyüp Sultan türbesi dâhil, İstanbul’daki bütün sahabe kabirleri, hep Sultan II. Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Resulullah’ın kabri üzerine yeşil kubbeyi yaptıran O’dur.
Zamanında ilk gazete neşredildi. Modern posta, karantina, nüfus sayımı, rüşdiye adıyla orta mektep teşkilatı, memurların fes ve setre giymesi gibi yenilikler onun zamanına tarihlenir. Klasik Osmanlı siyasî müesseselerinin çoğu başka isimlerle devam etmiş; artık fonksiyonu kalmayanlar kaldırılmıştır. Mesela defterdar, mâliye nâzırı; reisülküttâb, hâriciye nâzırı adını almıştır.
Bu devirdeki ıslahatla, Jön Türk inkılapları asla birbirine kıyas edilemez. Sultan II. Mahmud’un ıslahatı hep millî bünyeye muvafık olarak cereyan etmiştir. Şer’î hükümlerin ve siyasî an’anelerin haleldar olmamasına hususi ihtimam gösterilmiştir. Fes ile şapkanın, kabil-i kıyas olmadığı âşikârdır. Fes, Anadolu’da asırlardır giyilen, Osman Gazi’den beri Türklerin de giydiği kırmızı keçe külahın tekâmül etmiş hâlidir. İbâdet değil de, âdete bağlı işlerde gayrımüslimlere benzemeyi İslâmiyet men etmemektedir.
Bürokratların inat ve muhalefetini kırmak adına, devlet dairelerine resmini astırması garip karşılanmakla beraber, zaten az zaman sonra terkedilmiştir. Yeniçerilere duyulan alerji, mehterin de kaldırılmasına sebebiyet vermiş; yerine Mızıka-ı Hümâyun kurulmuştur. Kurduğu sistem, şekil itibariyle günümüze kadar gelmiştir. Şu anda işleyen ne müessese varsa, Osmanlı’ya, ezcümle Sultan II. Mahmud devrine aittir.
Sultan II. Mahmud'un gönderdiği Mescid-i Nebi puşidesi
Dinî hassasiyet
Alman müşavir Helmuth von Moltke hatıralarında şöyle der, “Sultan’ın dinî hissiyatı o kadar kuvvetliydi ki, vefatından birkaç gün önce, hemen hemen ölüm halindeyken, Cuma namazı için kendisini Bayezid Câmii’ne taşıtması bunu ispat eder”. Vefatından 2 sene evvel çıkarttığı bir fermanla, Osmanlı memleketinin her yerinde 5 vakit namazda cemaate devam edilmesini emretmiştir. Es’ad Efendi’nin yazdığı Dürr-i Yektâ isimli Türkçe ilmihali bütün şehir, kasaba ve köylere yollatmıştır. İlkmektep tahsilinin bütün Osmanlı vatandaşlarına mecbur kılınması da onun fermanıyla olmuştur.
Kışlada her birliğe cemaatle namaz için tabur imamı ve dinî müşkillerin halli için alay müftüleri tayin etmiştir. Battal Gazi Destanı, Hayber Kalesi Cengi gibi hurafe cinsinden kitaplara alışmış askerlerin okuması için, Hanefî mezhebinin kurucularından İmam Muhammed’in harb hukukuna dair Siyer-i Kebir kitabını Türkçe’ye tercüme ettirmiş; kışlalarda okunmasını emretmiştir.
Vehhâbî isyanını bastırması sebebiyle Sultan II. Mahmud'a gâzi unvanının verilmesine dair fetvâ - 1813
Hekimbaşı Abdülhak Molla der ki: “Yeni süvari birliklerinin teşkili esasında, iki seneye yakın bir müddet Râmi Kışlası’nda bulunan padişah, her geceyi başta kışla câmii olmak üzere, Eyüp, Davud Paşa, Topçular gibi câmilerde zikir, dua ve ilim sohbetiyle geçirmiştir.” Kendisi evvelce amcazâdesi Sultan III. Selim’in tesiriyle Mevlevî muhibbi idi. Mevlevî Halet Efendi’den kurtulunca, muhtemelen temayülü değişmiş ve ağabeyi Sultan IV. Mustafa gibi, Nakşibendî tarikatine girerek, Yahya Efendi tekkesi şeyhi Mehmed Nuri Efendi’ye bağlanmıştır.
Hepsi evlâdımdır
“Ben teb’amdan Müslümanları ancak câmide, Hristiyanları kilisede, Musevileri havrada tanımak isterim. Aralarında başka gûna bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kâvidir ve hepsi hakikî evlâdımdır” diyecek kadar da, İslâmî müsamahaya sahipti. “Herkes kendi içinde yaşasın; ama kanun önünde eşittir” manasına gelen bu sözü, şimdiki tabirle demokrat şahsiyetine delildir.
Kendisine Gâvur Padişah diyenler, Yeniçeri Ocağı ile beraber tekkelerini kapattığı münharif Bektaşîlerdir. 1837 senesinde bir Cuma namazına giderken Galata Köprüsü üzerinde atının önüne çıkan Saçlı Şeyh adında bir meczup, Bektaşi tekkelerini kapattığı için bu şekilde hitap etmiştir.
Hâdiseyi ilk nakleden Ubicini, bu kişinin Bektaşi meczubu olduğunu söylerken; bilahare hâdiseyi nakledenler sözün sahibini “şeriatçı bir hoca”ya dönüştürmüşlerdir. Padişah, tasavvuf erbabı, bütün Osmanlı padişahları gibi, dini bütün bir şahsiyettir. Ancak Bektaşîlerin başlattığı bu aleyhte propaganda, her kesimden insana tesir ederek bugüne kadar gelmiştir. Bektaşîlerin, Osmanlılara ve Nakşibendîlere olan aleyhtarlığı bununla başlar. Meşrutiyet’ten sonra da intikam alma imkânı bulmuşlardır.
Sultan II. Mahmud türbesinin içi
Şefaat ya Resûlallah!
Hücre-i Saadet’e hediye gönderdiği altın şamdan münasebetiyle yazdığı ve Resûlullah’a sevgisini terennüm ettiği na’t pek içlidir:
Şamdan eyledim ihdâya cür’et yâ resulallah.
Muradım dergâh-i ulyâya hizmet, yâ Resûlallah!
Değildir ravdaya şâyeste, destâvîz-i nâçizim.
Kabulünde kıl ihsân inayet, yâ Resûlallah!
Kimim var hazretinden gayri, hâlim eyleyem ilâm.
Cenâbındandır ihsân, mürüvvet, yâ Resûlallah!
Dahîlek, el-emân, sad el-amân, dergâhına düştüm,
Terahhum kıl, bana eyle şefâat yâ Resûlallah!
Dü âlemde kıl istishâb, Hân Mahmûd-ı Adlîyi,
Senindir evvel ü âhirde devlet yâ Resûlallah!
Sultan II. Mahmud'un hattıyla Ya hazret-i Muhammed Behâeddin Şah-ı Nakşibend......................................................................................................................................................................................OSMANLILARDA BOŞANMA SADECE ERKEĞİN ELİNDE MİYDİ?
Öteden beri ‘Osmanlılarda boşanma erkeğin iki dudağı arasında idi. kadının hiç hakkı yoktu’ diyenler çıkar. Hakikat, çok farklıdır.
8 Ocak 2018 Pazartesi
8.01.2018
Öteden beri ‘Osmanlılarda boşanma erkeğin iki dudağı arasında idi. kadının hiç hakkı yoktu’ diyenler çıkar. Hakikat, çok farklıdır.
Karşılıklı rıza ile kurulan evlilik, bazen sürdürülemez hâle gelir. Bu takdirde şartlarına riayet edilerek evliliğin bitirilmesinden tabii bir şey olamaz. Yahudilikte boşanma kolaydır. Bir erkek istediği zaman üç kişiden müteşekkil bir dinî mahkeme/haham önünde ve en az cemaatten on şâhid huzurunda zevcesini boşadığını beyan eder ve bu beyanın tesbit edildiği kâğıt kadına veya vekiline teslim edilir.
Hristiyanlıkta boşanmayı engelleyen hiçbir hüküm olmamasına rağmen, kilise, IV. asırdan itibaren boşanma yasağını kabul etmiştir. Katoliklerde zinâ, cinnet, mahkûmiyet, gâiblik, frengi ve cana kast gibi sebeplerin varlığı hâlinde kilise tarafından evlilik feshedilir. İslâmiyet, orta bir yol takip ederek; boşanmaya izin vermiş; ama sebepsiz yere boşanmayı tasvip etmemiştir. Peygamber aleyhisselam, “Allahın izin verdiklerinden en beğenmediği şey, boşanmaktır. Sebepsiz yere boşanma olunca, gökler titrer” buyurmuştur.
Kimin elinde?
Önceki hukukumuzda evlilik, ölümden başka, erkeğin ve kadının boşanması (talâk), anlaşarak boşanma, kendiliğinden boşanma ve mahkeme kararıyla boşanma yoluyla sona erebilir. Görülüyor ki boşanma yalnızca erkeğin elinde değildir. Kadının da kendi isteğiyle boşanması mümkündür.
Buna rağmen Müslüman cemiyetinde boşanma nisbeti çok düşüktür. Zira bunu ağır şartlara bağlamış, adeta imkânsız kılmıştır. Boşanan erkek, ağır yük altına girer. Mehr ve nafaka ödeyecek; yeni bir evlilik için yine masraf edecektir. Üstelik zevcesini boşayan bir erkeğe iyi gözle bakılmaz; kimse buna kızını vermek istemez.
Külfet erkeğe
Erkek, “Boş ol!”, “Seni boşadım” gibi bu iş için kullanılan kelimeleri, bu niyetle zevcesine söylerse, boşanma gerçekleşir. 3 ay içinde, erkek bu iradesinden geri dönebilir. 3 ay dolunca, ancak yeni bir nikâh gerekir. Boşanma en fazla 3 keredir. 3.den sonra, eşler bir daha evlenemez. Ancak kadın, bir başka erkekle evlenip, bu evlilik sona erince, isterse eski kocasıyla tekrar evlenebilir. Yeni devirde alaya alınan, hatta Reşat Nuri’nin hakkında bir de piyes yazdığı bu hülle müessesesi, kadını korumak için getirilmiş, ciddi bir iştir. Erkek, bütün talâk hakkını bir defada kullanırsa, zevcesinden tamamen ayrılır.
Boşanma, sadece erkeğe malî külfet getirdiği için, sebepleri varsa, erkek dilediği zaman boşanabilir. Kadın, boşanmak elinde olmak şartıyla evlenirse, ister nikâh esnasında, isterse nikâhtan sonra bu hak kendisine verilmiş olsun, dilediği zaman kendisini boşayabilir. Padişah kızları, umumiyetle böyle evlenirdi. Bu takdirde erkek, 3 boşama hakkını kaybetmez; kadın, adeta erkeğin vekili gibi olur. Bu hak kadına verilince, geri alınamaz.
Kadın, evliliği sürdürmek istemezse, kocasıyla anlaşarak mehrinden vazgeçmek suretiyle boşanabilir. Osmanlılarda en çok hul (muhâlaa) denilen bu tür boşanmaya rastlanır.
Kaybolan koca
Kadın, eğer boşanma hakkını evlenirken istememişse, meşru sebeplerin varlığı hâlinde mahkemeye giderek kâdı efendiden tefrik, yani evliliğin feshini isteyebilir. Bunun için mezhebler arasında farklı hükümler vardır. Cüzzam, baras, delilik, idrar kaçırma, ağız kokusu, iktidarsızlık gibi bir takım hastalıklar vardır ki, bunların kocada bulunması veya sonradan ortaya çıkması evliliği çekilmez hâle getirir. Kadına mahkemeye gitme hakkı tanır.
Kocanın nafaka ödememesi, Şâfiî mezhebinde bir tefrik sebebidir. Hanefî mezhebinde bu koca, nafaka ödemeye tazyik edilir. Osmanlılarda, nafaka alamadığı için sıkıntı çeken kadınların mağduriyetine mâni olmak maksadıyla, bunların nikâhı Şâfiî hâkimi vâsıtasıyla veya Hanefî hâkimin Şâfiî mezhebini taklidi suretiyle sona erdirilirdi. 1916’da Şâfiî kavli kanunlaştırılmıştır.
Hayatta olup olmadığı ve nerede bulunduğu bilinmeyen kimseye mefkud denir. Mefkud, eğer harb, zelzele, sâri hastalık, gemi kazası gibi bir tehlike esnasında kaybolmuşsa, hâkim vaziyete göre evliliği fesheder. Eğer bir tehlikede kaybolmamışsa, zevcesi 4 sene bekledikten sonra evliliğin feshini isteyebilir. Mâlikî mezhebinin bu kavli, Osmanlılarda da tatbik olunmuş; 1916’da kanunlaştırılmıştır.
Geçimsizlik
Eşler arasında geçimsizlik varsa, hâkim bunlara nasihat eder. Kabahati varsa, kocayı cezalandırır. Kadını sâlih komşular arasında oturtmasını emreder. Faydası olmazsa, her ikisinin ailesinden veya dışarıdan âkıl, bâliğ, erkek, hür, Müslüman, âdil ve aile geçimsizliği hükümlerine vâkıf birer hakem tayin ederek aralarını düzeltmelerini ister. Düzeltemezlerse, Hanbelî mezhebinde hakemler, boşanmaya hükmedebilir.
Mâlikî mezhebinde kadın, kocasının kendisine fenâ muamelede bulunduğunu, meselâ konuşmadığını, dövdüğünü, sövdüğünü, sapıkça yaklaştığını, zarar verdiğini hâkim huzurunda isbat edecek olursa, kendisini mahkeme huzurunda boşayabilir. Hanefî âlimleri zaman zaman bunun amel etmiş; 1917 tarihli Hukuk-ı Âile Kararnâmesi ile Mâlikî mezhebinin hükmü kanunlaştırılmıştır.
Cumhuriyet hükümeti, 1926’da şer’î hukuku kaldırarak, Katolik hukukuna dayanan İsviçre medeni kanununu kabul etmiş; eşlerin ancak muayyen sebeplerin varlığı halinde mahkeme tarafından boşanabileceği esası getirilmiştir. Buna göre eşler anlaşsa bile hâkim uygun görmedikçe boşanamaz. Bu sistemde boşanma zorlaştırıldığı halde, cemiyette boşanma nisbeti giderek artmıştır.
Boşanmanın Neticeleri
Evlilik sona erince, kadın iddet beklemeye başlar. İddet, hâmile ise doğumla biter. Değilse, ölümde 4 ay 10 gün; boşanmada ise 3 hayız müddetidir. Bu zaman zarfında kadın nafaka alır. Ayrıca ödenmemiş mehrini de tahsil eder. Çocuk varsa, kızlar 9, oğlanlar 7 yaşına kadar annede kalır. Anne yoksa veya başka dinden ise yahud başkasıyla evli ise, çocuk sırasıyla anneanneye, babaanneye, kız kardeşe ve teyzeye verilir. Nafakası ise babaya aittir. Baba veya anne dilediği zaman gelip çocuğu görebilir. Küçük çocuk, anne veya babasının bir gün içinde gelip görüp dönebileceği bir mesâfeden uzağa götürülemez.
.
.
.
Bugün 286 ziyaretçi (980 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 90 ziyaretçi (154 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|