 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Ecdadına küfreden nesilleri kim yetiştirdi? 02 Ekim 2025, Perşembe
Tarihçiliği de kendi gibi oynak meşhur tarihçimizin bir söyleşisi düştü önüme geçenlerde. İtalya’da bir konferansın soru cevap bölümünde Fatih’le ilgili çok seviyeli sorular sorulduğunu ve katılımcıların bu kadar konuya vakıf olmalarından dolayı da çok memnun kaldığını ama sonra birinin Fatih’in içki içip içmediğini sorduğunu, o kişiye “Türkmüsün” diye sorduğunda “evet” cevabı alınca yaşadığı hayal kırıklığını anlatıyordu. Tabi tarihçi belki fazla sosyal medya kullanmıyor olabilir. Ki burada tarihine, geçmişine her gün yüzlerce hakaret, aşağılama yapıldığına şahit olmuyor olabilir. Eli kanlı korsanlarla, bizzat kendi ordularını kuran valileriyle yaklaşık 400 yıl sömüren, bu katiller sürüsüyle insanları katleden, köleleştiren geçmiş devletlerine küfreden bir İspanyol, Alman, İngiliz, Amerikalı, Fransız, Belçikalı göremezsiniz. Kendi halklarına o kadar zulmeden Avrupa soyluları, kendi halklarından öyle korkarlardı ki yüksek kalelerde ve şatolarda yaşarlardı. Bugün o halkların torunları büyük büyük annesinin gerdek gecesini soylunun yatağında geçirmesini bile hakaret ederek anlatmıyor. Ama Selçuklu ve bilhassa Osmanlı deyince tüyleri diken diken olan sözde adı Türk insanlar aramızda dolaşıyor. Peki bunun suçlusu kim? Bugün geçmişine hor bakan, hakaret eden nesili yetiştiren kim? Bizzat bizim adı üzerinde Milli Eğitimimiz. Tanzimatla başlayan Batı’ya “öykünme” maalesef cumhuriyetle “özdeşleşme” arzusuna döndü. Bu yolda eğitimde, kültürde, sinemada ve edebiyatta müthiş bir taarruz başladı. Bir de üstüne üstlük ceberrut bir laiklik sevdasıyla dini yayınlar, vakıflar, eğitim yasaklanınca ortaya çıkan sonuç bu oldu. Lozan’ın maddelerinden biri de eğitim, ekonomi ve askeriye de Batılı uzmanların çizeceği yönde Yeni Cumhuriyetin yol alacağıdır. Ve eğitimde daha Lozan görüşmeleri sürerken Amerikalı eğitimci John Dewey 3 ay boyunca İstanbul, Ankara ve bazı şehirlerde araştırma yapmış ve yol haritasını belirleyen bir rapor sunmuştur. 1923 - 1934 yılları arasında başka 11 bir uzman heyet gelip Türk(!) milli eğitiminin nasıl olacağını belirlemişlerdir. Tabi Marshall yardımları sonrası 1948’de kurulan Fullbright komisyonu eğitimin tamamen Amerikalılarca tespitini sağlamıştır. Fullbright komisyonunun nasıl çalışcağı, binası, maddi gelirleri filan tespit edilirken benim okudukça acı acı güldüğüm, teslimiyetin ve aczin boyutunu gösteren maddesi şöyleydi. “Amerika’da öğrenim görecek Türk öğrencilerin ve akademisyenlerin masraflarını Türk Hükümeti karşılar. Türkiye’de çalışacak akademisyenlerin masraflarını da Türk Hükümeti karşılar” Devletlerarası ilişkilerde esas olan “mütekabiliyet” esası maalesef yüzyıldır İngiltere ve daha sonrası Amerika söz konusu olduğunda bir yana bırakılmış hep. Sözün özü; kendi kültürünü, inancını, tarihini bir yana bırakıp hatta onu hor görüp, tarih boyunca seninle savaşmış olanların tarihini, kültürünü nesillerine yol gösterici olarak seçersen elbette sonuç bugün şikayet ettiğimiz bu iğreti nesil olacaktır. Yaklaşık 50 yılı aşkındır faaliyet gösteren misyoner okullarının ekseriyetinin Türkiye’yi terk etmesinin sebebi asla 1924 yılında çıkarılan tevhid-i tedrisat kanunu değildir. Masraflarını kiliselerden ve işadamlarının bağışlarından karşılayan misyoner okullarının gitme sebebi yeni kurulan cumhuriyet rejiminin onların verdiği eğitimi “resmi” olarak vermeyi taahhüt etmesindendir. Masraflarını Türkiye Cumhuriyeti devletinin karşıladığı ama yetişen nesillerin Batı hayranı, kendi ecdadına küfreden nesiller olduğu okullar varken misyoner okullarına ne hacet! Bu konuya devam edeceğiz. 02.10.2025
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ecdadina-kufreden-nesilleri-kim-yetistirdi-58
.Dede Erik Çalmış, Torunun Dişi Kamaşmış 09 Ekim 2025, Perşembe
Yani bugünkü sorunların kaynağı biraz da geçmişte yapılan hatalardandır. Bugün şikayet ettiğimiz ahlaki çöküntü ve toplumun gittikçe sekülerleşmesinin sebepleri yüz hatta iki yüz yıllık yanlışlar manzumesinden dolayıdır. Bu yanlışları yapanların hepsinin hain, bile isteye toplumun altını oyduklarını iddia etmek zor. Konuyu biraz açalım. Osmanlı’nın son yüzyılına girerken Batı ile aramızdaki makas çok açılmıştı. Onlar sömürgelerinden elde ettikleri zenginlikleri sanayileşme için kaldıraç olarak kullandılar ve refahın artmasını sağladılar. Tabi bu arada sömürgelerinde lazım olan orta ve üst düzey yöneticiler için gerekli olan eğitimi de yaygınlaştırdılar. Osmanlı’nın genişlemesinde sömürge anlayışı olmadığı ve artık fütühat devri de bittiği için kaynaklar kurumaya, yeniçeri ocağı da buna paralel olarak kokuşmaya başladı. 2. Mahmud önce yeniçeri ocağını kaldırarak yeni bir askeri düzene (Batılı sistem baz alınarak) geçildi. Batı tipi okullaşma yaygınlaştırılmaya başlandı. Tabi bu arada Batı sanayisini devşirebilmek için yurt dışına bilhassa o günün ileri devletlerinden Fransa’ya öğrenci gönderilmeye başlandı. Bu öğrenciler genelde teknik eğitim alacaklar, dönüşte askeri ve sınai yatırımları yürüteceklerdi. Hatta bunların başına dinlerini, kültürlerini, adetlerini unutmasınlar diye din adamları yollandı. Ne yazık ki bu öğrencilerin ekseriyeti dinlerini, kültürlerini unuttuğu gibi başlarında onlara sahip çıkması için yolladıklarımız bile Şanzelize cafelerinde şarap eşliğinde felsefe yapmayı, fötr giymeyi marifet sayıp döndüler yurda (Hoca Tahsin ve Osman Hamdi Bey örnek, bir gün bu Hoca Tahsin ve Osman Hamdi’yi de tafsilatlı yazarız.) Bizim Batı öykünmeciliğimiz aslında zaruri bir ihtiyaçtan hasıl olan garabet bir durumdur. Batı’nın fennini, sanayisini alalım derken, Batılı gibi giyinmeyi, yemeyi içmeyi, müziği aldık. Başında fesle Osmanlı, Redingotla güya Fransız olduk! Son yüzyıl isyanlar, savaşlar dolaysıyla Osmanlı’nın başını kaldırıp kendine gelemediği yüzyıldır. Haliyle güçsüz olunca yol gösteren çok oluyor. İngiliz’i, Fransız’ı, Rus’u elini çekmedi İmparatorluktan. Kırım Savaşı sonrası borçlanma da başlayınca haliyle Batı’nın müdahaleleri daha da arttı. İngiliz’den korunmak için Rus’tan, Rusya’dan kurtulmak için Fransız’dan destek aldığımız yıllardı. İşte eğitime de böyle müdahale edilmeye başlandı. Rus yayılmacılığı ve ülkeyi kapitülasyonlardan beri saran Fransa ağırlıklı Katolik Cizvit çalışmalarına karşı panzehir olarak Amerikan ve İngiliz ağırlıklı Protestan çalışmalarına göz yumuldu. Tavizler yeni tavizleri getirdi. Robert Kolej inşaatına nasıl izin verildiği misaliyle sözlerimi bağlayayım. 1868 yıllarında yeni Maarif müfredatı yapılmış ve Robert Kolej’in yeri Ahmet Vefik Paşa’dan alınmış ama Maarif vekaleti inşaat iznini bir türlü vermez. O günlerde İstanbul’a zırhlı askeri gemi satmak için gelen Amerikalı Amiral Bristol’e okul yöneticisi Cyrus Hamlin Ali Paşa ile görüşürken bu izin mevzuunu dile getirmesini ister. Ali Paşa ile görüşen Amiral Bristol “bizimkilerin okul inşaası izni meselesi varmış” der demez Ali Paşa atılır. “Aman o konu netameli lütfen hiç bahsi açmayın” Amiral Bristol biraz düşünür gibi yapıp: “Peki o zaman der. Yunanlılar 2 zırhlı istiyordu ben onların isteğine olumlu cevap vereyim.” Bunu duyan Ali Paşa yerinden zıplar ve: “Aman dur. Sen onlara zırhlıları satma ben sana 10 okul izni alırım” der. Keşke 10 zırhlı satılsaydı Yunanlılara da bizim ülkemize bir tane Amerikan okulu açılmasaydı. Devam edeceğiz efendim…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/dede-erik-calmis-torunun-disi-kamasmis-74
.Arafta Kalmış Nesiller 23 Ekim 2025, Perşembe 00:10 A+ A- Batı’yı taklit edelim derken öykünmeye, hayranlığa ve en sonunda o medeniyetin bir parçası olmak için yapılan ceberrut uygulamaların halkın sırtında kırbaç gibi şaklamasıyla devam etti. Bütün jakoben laiklik uygulamalarına, Batı’nın lağımlarının üstümüze boca edilmesine rağmen ne Batı’lı olduk ne aslımıza uygun kalabildik. Netice de zamanla her şey değişir elbette ama bin yıllık medeniyetini yüzyıl içinde terk eden toplumların yaşadığı (ki Türk milletinden başka bunu dünya da yaşayan başka bir topluluk yok) travmaları fazlasıyla yaşıyor. Ecdadına küfreden nesiller diye başladığımız yazı serisine başka bir yönüyle devam ediyoruz. Toplumları yöneten bürokratlar olabilir ama yönlendirenler entelektüellerdir. Cumhuriyetle birlikte entelektüel/aydın prototipi rejimin izin ve yol verdiği şahsiyetlerden oluştuğu için, kadim medeniyetin temsilcileri yok sayıldı. Yöneticilerin de arzusu, bu toplumun asırlardır sahip olduğu inanç, kültür ve adetlerini toplumdan silip Batı’nın sahip olduğu giyimden müziğe, sanattan edebiyata her şeyi topluma angaje etmekti. Yeni aydın prototipleri de haliyle yönetici sınıfın arzusu doğrultusunda şekillenmiş, uymayanlar refüze edilmiş, hapislere atılmış, açlık ve yoklukla baş başa bırakılmışlardır. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim İsmail Müştak Mayakon buna en güzel örneklerdir. (Bknz. İSLAM ÜLKELERİ NEDEN SESSİZ) Tabi hepsi tehditle yeni yönetimin istediği gibi yazmadı. Büyük ekseriyeti Batı tipi okullarda eğitim gördüğü ve oralarda devşirildiği, kendi kültürlerine yabancılaştığı için yeni kurulan cumhuriyetin ya taşlarını döşemiş ya da azılı müdafii olmuşlardır. Allianz Okulunda okuyan Mihri Belli komünist, Celal Bayar mason, Serez kadısı oğlu feylesof Rıza Tevfik ateist olmuştur. Osmanlı döneminde açılan misyoner okullarından mezun olanlardan dini ve milli hasletlerini koruyan insan yok gibidir. Milli olanlarda da din düşmanlığı vardır. M.Emin Yurdakul, Samet Ağaoğlu v.s gibi. Bir de bugün büyük edebiyatçı diye rol model gösterilenlerin ekseriyeti bohem yaşam tarzları, eşcinsel ilişkileriyle ve yazılarında bu konuları işlemeyle öne çıkan şahsiyetlerdir. Türkiye’nin ilk feminist kadın örgütünü kuran Mecelle komisyonu başkanı olan dini bütün Ahmet Cevdet Paşa’nın kızıdır. Meşhur Eylül romanı yazarı M.Rauf, S.Faik Abasıyanık, Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi, F.Hüsnü, Atilla İlhan v.s gibi okullarda ders olarak okutulan veya kitapları ödev verilen birçok şahıs (cinsel tercihleri kendilerini ilgilendirir ama topluma gerek yaşantılarıyla, gerek yazılarıyla bunu empoze eden rol model olduklarında eleştirme hakkı doğar) maalesef eşcinsel kimlikleri aşikar olanlardır. Yeni teşekkül eden sinema ve tiyatro dünyası için işin resmen cılkını çıkarmış, geçmişi kötülemede ve küfürde yarışmışlardır. Tabi ahlaken verdiği bozulmayı da saymıyorum. Cumhuriyet dönemi masonların matbuat, gazete ve edebiyat dünyasındaki tahakkümleri herkesçe malum olan bir konu. Yani kısacası toplumu yöneten ve yönlendirenlerin yukarıda bir kısmını saydığımız kişiler gibi olduğunu düşünürsek bugün geldiğimiz noktada fazla bir şey beklemek abesle iştigal olur. Bin yıllık Türk İslam medeniyetine yüzyılda bu kadar tecavüzün kaçınılmaz sonucu olarak, ne Batılı ne Doğulu olan Araf’ta kalmış ucubelerin doğması normal sonuç olmaz mı?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/arafta-kalmis-nesiller-105
.BU MİLLETİ NASIL İFSAD ETTİLER 30 Ekim 2025, Perşembe 00:10 A+ A-
Şimdi sesi pek çıkmasa da bir zamanlar Halkevi rüzgarları esiyordu bu ülkede. Hele tek parti iktidarı döneminde Halkevi ve Halkodaları demek CHP’nin yan kuruluşu demekti. 1931 yılında yapılan CHP 3.kurultayında alınan karar gereğince 1932 yılı Şubat’ından itibaren CHP’nin bitişik faaliyet yeri olarak Reşit Galip tarafından kuruldu. Reşit Galip’i bizi takip eden dostlar az çok bilir. Andımızın şairi, sıkı batıcı ve ateist Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı dönemde trajikomik biçimde Konya’da hesabını vermek üzere dünya değiştirmiş biri. Evet Halkevlerinin kuruluş amacı “Batı medeniyetinin parçası olmak” doğrultusunda halkı aydınlatmak, İslam adına ne varsa kötüleyerek, 622 yıllık Osmanlı dönemini tu kaka ederek faaliyet yürütmekti. Bu doğrultuda kapatıldığı 1950 yılına kadar 478 Halkevi, 4322 Halkodası açıldı. Buralarda halkı aydınlatmak adına müzik, tiyatro, yazı, dikiş v.s gibi kurslar açıldı. Karagöz Hacivat ve gezici köy tuluatlarına aşina halka tiyatro gösterileriyle eskiyi kötülemek, padişahları zevk sefa içinde halkını aşağılayan ve sömüren insanlar olarak göstermek, din adamlarını şehvet düşkünü, idarecilere yaltaklanan tipler olarak vermek sıradan işlerdi. Bu tiyatrolar için oyun yazmak o dönemin kalburüstü yazarları için hem kendini göstermek, hem gelir etmek için iyi bir fırsattı. Aka Gündüz, Necip Fazıl (Abdülhakim Efendiyi tanımadan önce) F.Nafiz, Yaşar Nabi, ve isimlerini saymakla bitmeyecek bir sürü yazar. İslam’a, geçmişe küfreden, yeni idareyi yani cumhuriyeti kutsayan oyunları ülkenin en ücra köylerinde halka bir nevi zorla izlettirdiler. Çünkü devlet memuru ya da ticaretle uğraşan herkes Halkevi faaliyetlerine katılmak, bir nevi orada boy göstermek zorundaydı. Bafra’da 1930’lu yıllarda 159 tane kayıtlı tütün tüccarı var. O dönem Karadeniz’in incisi, ticaretin merkezi durumunda. Ve Halkevi faaliyetlerine iştirak etmeyen iki tüccarın dindar oldukları gerekçesiyle köylerden tütün toplamasına engel olunmuş. Bu ve benzeri uygulamaları konu alan “ÖĞLEN KARANLIĞI” romanımızı okuyabilirsiniz. Tabi dini müesseselerin çalışmasına, dini eserlerin basım ve yayımına engel olunurken (ne hikmetse Bible House faaliyetine devam etti, hatta o dönem gazetelerine ilan bile verebiliyordu) bir taraftan da batı tarzı yaşam, modern “Asri” olmak adına içki, açıklık, ateizm övülüyordu. Sadece Halkevleri Halkodaları değildi milleti ifsat eden. O günün bürokrasisinde yer alan yabancı okul mezunları ve aileleri mason dernekleri, YMCA ve YWCA gibi Hristiyanlığı yaymayı ilke edinmiş dernekler vasıtasıyla genç kızlar ve erkekler özendiriliyor, kendi kültürlerine ve dinlerine yabancı bireyler haline geliyorlardı. Radyolarda Türk müziğinin bile yasaklandığı bir dönemdi o zamanlar. Yeni yeni yayılmaya başlayan sinema da propagandanın en verimli aracı oluyordu. Hem Batı tarzı yaşam özendirilirken, yine kendi geçmişine kültürüne, dinine sövmek kötülemek vaz geçilmez biçimde devam ediyordu. Vurun Kahpeye, Bir millet uyanıyor gibi ilk dönem filmleri yukarıda verdiğimiz tiplemeleri öne çıkarıyor, adeta romanıyla, tiyatrosuyla, sinemasıyla milletin beynine kazınıyordu. Daha sonra çekilen filmlerde, hatta komedilerde (Kemal Sunal’ın neredeyse bütün filmlerinde) din adamları, dindar esnaf, Müslüman tipler hep kötülendi. Züğürt Ağa, Bedrana, Yol, Yer Demir Gök Bakır, Kara Çarşaflı Gelin, Fırat’ın Cinleri gibi filmlerde ilk aklıma gelenler. Hatta Sinema Tarihi adlı eserin sahibi Gerard Button; 1982 yılında Cannes Film Festivalinde Yılmaz Güney’in “Yol “filmine İslam’a saldırdığı, Türkiye’yi ezilmiş halkların ülkesi gösterdiği için büyük ödülün verildiğini ima eder. Tabi bu yozlaştırma çalışmalarına basının katkısı da büyüktür. İsterseniz bir sonraki yazımızda Eroin imalatçılığı, güzellik yarışması ve Basını konu edinelim. Kalın sağlıcakla efendim…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bu-milleti-nasil-ifsad-ettiler-120
.BATILILAŞMA GAYRETLERİ VE ZULÜM 06 Kasım 2025, Perşembe 00:15 A+ A-
Birkaç yazımdır bugün yaşadığımız tuhaflıkların, geçmişine küfreden nesillerin, bu toprakları kanlarıyla sulamış ecdadının ruhunu incitecek söz ve davranışların nedenleri üzerinde duruyor, bir nebzecik olsa da sebebleri üzerine fikir yürütüyorum. Tanzimatla başlayan Batı ezikliğimiz onu taklit derken cumhuriyet dönemiyle “Özdeşleşmeye” döndü. Kurucu iradenin deyimiyle “Batı medeniyetinin bir parçası” olmayı hedefliyorduk. Bu yüzden geçmişimizi inkar, dini sosyal hayattan silmek, tarihin 600 yıllık dönemini atlayarak 3000 bin yıl gerisine götürmek amacıyla yoğun bir propagandaya başlandı. Devlet kadrolarına yerleştirilmiş pozitivist ve ateist misyoner okulu mezunları her şehirde, her nahiyede yeni yöneticilerin işaret buyurduğu yolda halkı iyilikle, olmadı te’diple (dayakla, hapisle, idamla) yola getirmek amacıyla cansiperane çalışmaya başladılar. 1000 yıldır İslami yaşayışı benimsemiş koca imparatorluk bakiyesi halka laiklik altında bütün dini değerleri terk etmek, her tür ibadeti gizli kapaklı ya da ibadetle işi olmayan buyurgan yeni yöneticilerin istediği gibi yaşamaya mecbur tuttular. Yerine getirmeyen, istismar edenler için hiç insaflı davranılmadı. Zaten ekonomik olarak çok zor şartlar içinde yaşayan halkı; ya istedikleri gibi yaşamaya ve nimetlerden istifade edebilmeye, ya da yokluğa, hapse ve hatta idama mahkum ettiler. Bugün erken cumhuriyet dönemine güzelleme yapanların romantik cümlelerinin muhatabı devlet kayığına binmiş bir avuç memur ve askerdir. O dönem resmen memur diktası yaşamaktaydı ülke. Sıradan bir kasabada bir kumandan ya da kaymakam geçerken ayağa kalkıp saygı duruşunda bulunmayanlar dayaktan geçiriliyor, halkevi faaliyetinde görünmeyen tüccarın iş yapmasına izin verilmiyor, memur memuriyetini sürdüremiyordu. Tabi bir de savaş kaçkınları bahane edilerek kurulan ve 1926 yılına kadar faaliyet gösteren İstiklal Mahkemeleri zulmü vardı. Seyyar ve sabit İstiklal Mahkemeleri önce idamına bilahere savunma alınmasına diye karar alabilen, keyfiliğin dünyada belki eşi benzeri görülmemiş zulüm makinalarıydı. Takrir-i sükun kanunu çıkarılarak her tür mala el koyuluyor, huzursuzluk çıkarma, isyan gibi bahanelerle, kişileri bırak kitlesel infazlar yapılıyordu. Konya, Yozgat, Şeyh Said, Zilan, Dersim ve adları saymakla bitmeyecek bir sürü “isyan” bahanesiyle toplu kıyımlar yapıldı. Halk öyle sindirildi ki yaşamak için, çocuklarına bir lokma ekmek götürebilmek için yeni yöneticilerin getirmiş olduğu her şeye mecburen uydu. Harf devrimi memleketin tarihiyle, diniyle bağını koparmak kadar, cumhuriyetin yeni kadrolaşması için de elzemdi. Eski Osmanlı memurlarının gizli direnişlerinden kurtulmak için Latin alfabesiyle öğrenim görmüş olan, Batı hayranı ekseriyeti ateist misyoner okulu mezunları yeni kadroları işgal etti. İkbal için bu yeni yöneticilere yaranmak, yakın olmak isteyen, yokluğu ve mahrumiyeti çekmek istemeyen gençler severek ya da takiyye yaparak cumhuriyetin kadroları olmaya aday oldular. Zamanla eski giyimini, adetini, inancını terk eden bu insanlar, kavuştukları nimeti kaybetmemek için ona güzellemeler yapmaya başladılar. Tabi bu arada 1925 ile 1947 arası süren dini sosyal hayattan silme çalışmaları neticesi halk, kendilerine dayatılan asırlardır düşman olanların giyim kuşam ve yaşayış biçimini özümseme de zaman zaman adaptasyon sorunu yaşasa da zamanla bunu kabullenmek zorunda kaldı. Ama bu arada yaklaşık 20 yıllık dinin, eski deyimle inkıtaya uğraması, ya da yer altına inmesi neticesi birçok sakınca doğmuş, Amerika baskısıyla genişleyen özgürlükler neticesi gevşeyen dini eğitim üzerindeki baskı sonrası, devletin din eğitimine müdahalesi de yeni problemlerin doğmasına, insanların kafa karışıklığına sebebiyet vermiştir. Onu da gelecek yazımızda izah edelim.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/batililasma-gayretleri-ve-zulum-135
..MEMLEKETİN İFSADINDA DİNİ ÇALIŞMALAR 13 Kasım 2025, Perşembe 00:27 A+ A- Birkaç yazıdır bahsettiğimiz, dinine, tarihine, kültürüne düşman bir neslin inşaasında; sinemanın, edebiyatın, siyasetin etkilerini yazdık, yazmaya gayret ettik. Tabi yeni rejim dini sahayı başıboş bırakmazdı. Cumhuriyete uygun yeni bir nesil inşaa ederken tek parti döneminde dinsiz bir nesil hedeflendi. Hatta bir ara “Kemalizm “dini gibi bir saçmalık konmak istendiyse de bunun yerli yerince oturmadığı görülüp fazla üstlenilmedi. Evkaf ve Şeriyye vekaleti kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Reisliği ihdas edildiğinde tabi burası da yeni kadronun fikirlerine uygun hareket etti. Şapka takmakla alakalı mecburiyetlerden din adamları da nasibini alınca (papaz ve hahamlar mecbur değildi) Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi’ye konuyu M.Kemal nezdinde halletmesi için geldiklerinde söyledikleri manidardır: “O sizlere dininizi değiştirin derse dininizi değiştirin, bir hikmeti vardır” Yani reisi böyle diyen bir teşkilattan fazla bir şeyde beklemek abesle iştigal olur. Nitekim ne Anayasa metninden Devletin dini İslam’dır ibaresi kaldırılırken, ne de Laiklik getirilirken sesi çıkmamıştır. Latin harfleri ikame edilirken de aynı kurumdan asla ses çıkmamıştır. 1931 yılında Arap harfleriyle dini eserlerin basım ve dağıtımı, dini eğitim verilmesi yasaklanırken de. Ezan Türkçe okunacak dendiğinde de, Ayasofya müze yapılırken de Diyanet İşleri Reisliği asla karşı çıkmayı bırak, tenkit edecek görüş bile serdetmemiştir. 1935 yılında bütün okullardan din dersi kaldırılırken de Diyanet İşleri sesini çıkarmamış/çıkaramamıştır. İşte yaklaşık 27 sene süren bu dini baskı ve zulüm halkın din eğitimi almasına engel olmuş, köylerde artık cenaze namazı kıldıracak hoca bulunamaz hale gelmiştir ki, 1947 yılı başvekaletine buna dair şikayetler bizzat CHP’li bazı vekiller tarafından iletilmiştir. Din eğitimi verenlerin takibata tabi olup, dayak yemesi, hapsedilmesi karşısında din eğitimi vereceklerde alacaklarda mağdur olmamak için kaçınmışlar. Bazı istisnalar dışında bu uygulamalar o günün matbuatına yansımıştır. Bunun tam aksine yeni okullarda eğitim gören, dini ibadetleri yerine getirmeyen insanların devlette görev alıp rahat bir hayat yaşaması rol model olmuş, halkın büyük bir kesimi tarafından çocuklarının gelecekte mağdur olmaması için bu okullar tercih edilmiştir. İşte böyle şartlarda geçti 27 yıl. 2.Dünya Savaşı sonrası dünya yeniden şekillendi. Yalta’da bir araya gelen Rus, İngiliz ve Amerikalı liderler dünyayı paylaştılar. Kapitalist dünyayı Amerika, Komünist dünyayı Rusya yönetme ve sömürme konusunda anlaştılar. Anlaşmanın şahidi ve onaylayıcısı da İngiltere’ydi. Türkiye kapitalist cephede kaldı. Kapitalist ülkeler, Rusya ve onun tahakkümü altında kalan blokta ki ülkelerde “Demokrasi olmamasını, dini özgürlüklerin tanınmasını” dile getirdiklerinde bilhassa Amerikalı muadillerine Ruslar, sizin blokta Türkiye var. Bizim Demirperde ülkelerinden daha despot yönetim, dini hayata baskı var” demeleri üzerine Amerika Türk yetkililere çok partili hayata geçmek, demokratik hakları genişletmek, dini baskıyı azaltmak konusunda baskı yapmaya başladılar. 1946 Kahire askeri anlaşmaları ve bilhassa Marshall yardımlarından daha fazla pay alabilme adına kendine dikte edilen her şeyi yerine getirmeyi taahhüt etti İnönü hükümeti. Yani İnönü ne dinini sevdiği, ne de Türk halkına saygı duyduğu için yapmadı demokratik bazı atılımları. İşte bu yüzden 1949 yılında Fatih’in ve Eba Eyyüb el Ensari hazretlerinin olmak üzere bazı türbeler açıldı. Kuran öğretimiyle ilgili bazı takibatlar gevşetildi. En önemlisi Ankara’da bir İlahiyat Fakültesinin açılmasına karar verildi. Neyse yine yazıyı uzattık. Şu meşhur Ankara İlahiyat Fakültesi ya da fitnenin kaynağı olan Ankara ekolü nasıl teşekkül etti sonraki yazıya bırakalım.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/memleketin-ifsadinda-dini-calismalar-150
.DİNİNE TARİHİNE DÜŞMAN NESİLLER NASIL YETİŞTİ DİN EĞİTİMİ/İLAHİYATLAR 20 Kasım 2025, Perşembe 00:20 A+ A- Evet sıra geldi genç cumhuriyetin din eğitimine. Tevhid-i tedrisat kanunu sonrası önce 1927 yılında din adamı ihtiyacını gidermek için İmam-Hatip Okulu açılır. İlk yıllarda 320 kişiye kadar ulaşan kadro, 1932 yılında müracaat 20 kişiye düşer (Söylendiğine göre İmam-Hatip Okuluna okumak için başvuran öğrenci adaylarına baskı yapılmıştır.) Okulun tercih edilmediği öne sürülerek 1933 yılında kapatılır. Bu arada tek parti iktidarı dini sosyal hayattan silmeyi, yerine Kemalizm dinini koymayı hedeflediği için eğitimini de yasaklamıştır. 1935 yılından itibaren de bütün okullarda din dersi kaldırılmıştır. İşte yıllar süren bu dinsizlik ortamı ta ki Amerikalılarla ilişkiler artık neredeyse “koloni” düzeyine çıkınca, ki bunda Kahire askeri anlaşması, Marshall fonundan destek almak ve bütün bakanlıklarda tesis edilen komisyonlar vasıtasıyla her şeyimizi Amerikalılara teslim etken olmuştur, tek partili hayattan çok partili hayata geçiş, demokratikleşme paketleri yanında dini eğitime serbestiyet vermek mecburiyeti hasıl olmuştu. Şöyle ki; iki kutuplu dünyanın komünist blokunu Amerikalılar demokratik hakların olmaması ve dini baskının oluşuyla devamlı itham ederken SSCB yetkilerinin verdiği cevap: “İyi ama sizin müttefikiniz Türkiye’de komünist ülkelerden daha baskıcı bir rejim sürüyor, siz önce müttefikinize bakın.” İşte 1946 yılında çok partili hayata geçişle, 1949 yılında bazı dini yayınlara ve beraberinde dini eğitim verecek bir fakülte açılmasına karar verildi. Tamam dini eğitim verilsin de nasıl bir dini eğitim verilecek. Ayrıca bu okul geçmişin medreseleri gibi “Yobaz!” din adamları değil, Batı medeniyetinin kodlarıyla bezenmiş, modern düşünceli, bilimin ışığında din eğitimi verilen bir fakülte olmalıydı. Ve bu okul akademik anlamda tek yetkili olsun, bundan sonra Türkiye’de yapılacak bütün dini çalışmaların, dini atamaların merkezi durumunda olsun. Bu okulda yetişecek öğrenciler gelecekte din eğitimi konusunda akademik kadroları teşkil edeceği için örümcek kafalı yobaz(!) gibi yetişmemeliydi. İşte bu fikri merkezle Ankara İlahiyat Fakültesi’nin ders programı tespit edilerek öğretim yılına başladı. Dersin Adı Saat Arapça 2 Farsça 2 Yabancı Dil (İng., Alm., Fr.) 4 Sosyoloji 2 Mantık ve İlimler Felsefesi 4 İslam Dini ve Mezhepleri Tarihi 4 İslam Sanatı Tarihi 2 Mukayeseli Dinler Tarihi 2 Bakın temel İslami İlimlerin olmadığı bir İlahiyat Fakültesi. Kuran-ı Kerim yok. O yılların öğrencilerinden bazıları sınıf arkadaşlarına Kuran-ı Kerim dersi verdiklerini anlatır. Fıkıh yok, Hadis yok, Tefsir yok, Siyer yok yok oğlu yok işte. Ve bu okuldan mezun olanlar yıllarca dini eğitim kurumlarına, akademik çalışmalara, MEB’de ki müfredata yön verdiler. Neda Armaner, Beyza Bilgin, Agah Çubukçu gibi daha nice ilk mezunlar profesör olarak ya İlahiyatlarda ya da başka alanlarda yeni cumhuriyetin yetiştirdiği din insanı olmuşlardır. Neda Armaner’in çok uzun bir ömür sürdüğünü, 2022 yılında sanırım vefat ettiğini bütün malını Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfına bağışladığını belirtirsem nasıl din insanları yetiştirmişler anlaşılır. Fakültede iki defa dekanlık yapan Suut Kemal Yetkin’in Hilafetin kaldırılması tezkeresini veren Urfalı Şeyh Saffeti Efendi’nin oğlu olduğunu kızının da Türkiye Cumhuriyeti’nin kadrolu milletvekili ailesi olan Öztraklarla evli olduğunu belirteyim. Anlayacağınız dostlar; tarlayı önce sürdüler. Bütün taşları temizlediler. Sonra da istedikleri gibi verim alabilecekleri tohumları ektiler. Bize de bugün din adına abukluk yapan bu densizlerle uğraşmak kaldı.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/dinine-tarihine-dusman-nesiller-nasil-yetisti-din-egitimiilahiyatlar-164
BATI UŞAĞI İLİM ADAMLARI 27 Kasım 2025, Perşembe 00:00 A+ A- Samsun İmam-Hatip Lisesi'nde 4 sene okudum. Çok faydalandığım o okulun bizim yıllarda ki en güzel etkinliklerinden biri münazaralardı. O yıllarda cumartesi öğleye kadar eğitim, öğleden sonra bilgi yarışmaları, münazaralar, tiyatrolar ve çeşitli anma toplantıları olur, okulun en alt katı hınca hınç dolardı. Çok iyi hatip olan abiler vardı o yıllarda okulda. Bunlardan birisi de soy ismini unuttuğum Hüseyin adında biriydi. Tezini savunurken yabancı yani Avrupa’lı, Amerika’lı ilim adamlarına, filozoflara atıflar yapardı. 5 dakikalık konuşmada 10 isim 10 kitap sayardı kesin. Bir gün sordum: "Abi, bu saydığın isimlerin eserlerini araştırıp okudun mu?" "Yok lan oğlum" dedi. "O not veren hocalar; amma araştırmış derler, hiç bir ismi zaten tanımazlar, bilmiyormuş demesinler diye saydığım isimleri yanlış da diyemezler. Mevlana, Gazali, İbn-i Haldun desem bunlar küçümser, burun kıvırır notta vermezler. Ama uyduruk gavurca isim ve kitapları bilmez, bilmedikleri için de yüksek not verirler." Gerçekten çok acı ama ne yazık ki durum böyle. Bazen televizyon da ya da bir toplantı da bir konuşmacıyı dinlerken Hüseyin abinin söyledikleri gelir aklıma. Adam başlıyor; Adam Smith, felsefe'nin inceliklerinde şöyle demiş... Montgomery Watt, Digital World and Citizen... adlı eserinde diyor ki... Say babam say... "Vay be adama bak, ne kadar çok kitap okumuş, ne kadar atıfta bulunuyor." Adam Smith felsefeci değil, Watt bilişimci değil diye feryat etsen ne fayda.! Kim dinler sarı çizmeli Mehmed Ağa’yı… " Sen kimsin lan, adam koca Prof. boru mu."...Der, üstelik seni şöyle müstehzi bir edayla süzerken... Velev ki isimler doğru olsa ne yazar. Bir insanın bir dersi, konuşmayı, ya da karşısındaki kişiyi dinleme süresi bir araştırmaya göre 16 dakikaymış. Sen televizyonda konuşurken; saydığın bir sürü isim ve yabancı dildeki eser isimleri, içinde bolca günlük kullanımda olmayan kelimeler içeren cümlelerle hangi bellekte ne kadar kalacağını düşünüyorsun. Bu ego tatmininden başka bir şey değil aslında… Yazı, makale olsa haydi neyse diyeceğim de… Bir de olayın başka bir boyutu var. Bizim insanımızın 200 yıllık bir taklit/özenti hastalığı var. Eskiler buna “Frenk mukallitliği” demişlerdi. Şimdi sadece Frenk ihtiva etmiyor. Batı’ya dair her şeyi almaya, özümsemeye, sorgusuz sualsiz kabul etmeye teşne bir güruh var. İlim adamı da olabiliyor, ya da Cadde’nin, K.Yaka’nın sıradan kokoşu da… Ayrıca; Kilisenin ve engizisyonun ağır baskısına karşı ateist veya en iyisi deist olan Batı'nın aydınlanma çağı ürünü felsefecilerinin veya teologlarının görüşüyle Doğu'yu ve İslam’ı anlamaya çalışmak, yargılamak ve sonuca bağlamak merakı adeta; Müslüman mahallesinde salyangoz satmak niyedir anlamadım gitti. İslam’ı bırak Doğu'nun hiçbir değerini okumadan, bilmeden, kendi coğrafyasına, kültürüne ve dinine düşman tiplerden artık sadece iğreniyorum. “Bana ne lan Amerika'dan” diyecek adamlar gelecek mi? Demişti rahmetli Halil Kantarcı...
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bati-usagi-ilim-adamlari-178
.ESAS KORKMAMIZ GEREKEN GİZLİ KİMLİKLİLERDİR 04 Aralık 2025, Perşembe 00:53 A+ A- Bu haftayı meşgul eden konu Papa’nın ziyaretiydi. Bununla ilgili herkes bir şeyler yazdı çizdi söyledi, ben de dahil. Ben tekrar o konulara dönmeyeceğim. Papa programının 3. Gününde Wolkswagen Arenada dört bin kişinin katıldığı bir ayin yönetti. Tabi ilk günden ziyarete muhalefet eden bir kesim vardı. Bunların ekseriyeti seküler yaşam tarzıyla bilinen, hatta Cristmas geldiğinde Beyoğlu’nda ki St. Antuan Kilisesinde gece ayinini huşu içinde izleyen, Noel ağacı süsleyip şükran günü hindi pişirenler. Daha önceki 4 papanın gelişinde sesleri çıkmayanlar bu sefer ne olduysa hepsi Türkiye’nin Hristiyanlaşması endişesi taşımaya başladı. Tabi bu endişeli gruba Papa’nın yönettiği ayinle dini duyguları galeyana gelen bizim bir takım mütedeyyin Müslüman kardeşlerimizde eklendi. Şunu öncelikle belirtelim ki, İstanbul feth olduğu gün Fatih Sultan Mehmet Han Hristiyanlara eman vermiş, onların dini ibadetlerine karışılmayacağını belirtmiş, kılıç hakkı hariç ibadethanelerine dokunmamış. Çoğunluk Ortodoks Hristiyan olmakla birlikte Osmanlı tebası içinde epey sayıda Katolik Hristiyan da vardı. Bugün hala ayakta olan kiliseleri ve okulları da bunun şahididir. Ayrıca uluslararası anlaşmalarla biz ülkemizde yaşayan veya gelmiş olan insanların dini ve vicdani hürriyetlerini tanıyacağımızı kabul etmişiz. Hal böyleyken Papa’nın ayin yapmasını nasıl engellersiniz? Engellemeye kalktığınızda ülkemizin nasıl bir problemler yumağıyla karşılaşacağını tahmin edemiyor musunuz? Ayine katılan 4 bin kişi özel seçilmiş Katolikler. Yani Papa ayin yaptı diye Hristiyan olan Müslümanlar mı var? Papa’nın ayiniyle din elden gitti, Müslüman çocuklarını Hristiyan yapacaklar feveranını koparan bu arkadaşlar, gizliden gizliye yapılan misyonerlik çalışmaları için nasıl bir önlem almışlar, kendi çocuklarını buna karşı dini bilgilerle mücehhez hale getirmişler mi? YMCA ve YWCA adını hiç duymuşlar mı mesela? Açılımı Young Man Christian Association ve Young Women Christian Association olan genç Hristiyan erkekler ve kadınlar kulübünün 1882’den beri ülkemizde faaliyet gösterdiğini, 1918-23 yılları arasındaki mütareke döneminde bilhassa o günkü şartların müsait olması dolaysıyla gemiyi azıya aldıklarını bir çok Türk insanını Hristiyan yaptıklarını ve halen değişik isimlerle faaliyetini yürüttüklerini biliyorlar mı? 1938 yılında çıkan bir kanun sonucu YMCA ve YWCA isim değişikliğine gitmiş ve adını Amerikan Lisan ve Ticaret Dershanesi (American School of Languages and Commerce) olarak değiştirmiştir. 1968 yılında Yücel Kültür Vakfı olarak değiştirmiştir. Halen bu vakıf ve okulları devam etmektedir. Buradaki yöneticilerin neredeyse tamamı Türk isimleri taşımakta ama kendileri YMCA’nın amacı doğrultusunda Hristiyanlığın insanlığa tanıtımı için çalışmaktadırlar. Nüfus cüzdanlarından din hanesinin kaldırılması AİHM kararıyla uygulanmaya başlamış, başka dinlere mensup çok kişi Müslüman-Türk ismiyle ortalıkta kol gezmekte. Yani Almanya’da Hristiyan bir Hans, ya da İngiliz George ismini Ahmet Mehmet koymuyorsa Türkiye’de ki gayri Müslimlerin bir kısmı neden hala Müslüman ismiyle geziyor anlamak zor! Aslında demek istediğim şu; Wolkwagen Arena’da kendi dini aidiyetlerini gizlemeyen ve aşikare ayine katılan Hristiyanlar ülke için tehdit oluşturacak insanlar değil. Esas sakınmamız gereken; Müslüman ismiyle aramızda dolaşan hangi dinden, hangi milliyetten olduğunu bilmediğimiz ama aslında asla Müslüman ve Türk olmayan gizli kimliklilerdir. 130 sene önce İttihat ve Terakki içinde yuvalanmış ve yeni cumhuriyetin kurucu kadrosunun belkemiğini teşkil etmiş olan Müslüman Görünümlü Sabetaylar, Kafkaslardan gelmiş Bagrudin ve Dağ Yahudileri, Kırım’dan gelmiş Karaim’ler, Müslüman gibi görünen Zaza Ermeniler. Esas bizim bilmek ve tanıyıp teşhis ederek aziz vatanımızı korumak zorunda olduklarımızdır. Şu YMCA ve YWCA hakkında daha geniş malumatı da başka bir yazımızda anlatmaya çalışalım. Kalın sağlıcakla.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/esas-korkmamiz-gereken-gizli-kimliklilerdir-192
.CELLADINA AŞIK OLAN KİM? 11 Aralık 2025, Perşembe 00:25 A+ A- Malumunuz geçen haftanın gündeminde CHP’nin atanmış genel müdürünün DEM Partililer için ettiği “Celaldına aşık oldular” sözü vardı. Siyasiler, bizzat DEM’li yetkililer, yazarlar bu sözler üzerine Ö.Özel’i itin deliğine soktular diyeceğim de, bizim siyasiler de öyle yüz kızarmaca, utanmaca filan olmaz, burası Japonya değil. Gerçekten 100 yıllık genç cumhuriyet tarihinin tozlanmamış ve küllenmemiş sayfalarını az çevirip baktığımızda bilhassa tek parti iktidarı döneminde CHP’nin günah galerisini okumakla bitmez. 27 yıllık iktidarları döneminde Türkiye’deki çok az bir mutlu azınlık harici sillesini yememiş, eziyetini çekmemiş kesim yok gibidir. Cumhuriyeti kuran kadro ki bunların önde gelenleri daha sonra ya asılmış, ya da evlerinin bahçesine bile yıllarca çıkamayacak hale gelmişlerdir. Kürtler, Müslümanlar, komünistler, Türkçü milliyetçiler (ki 1930’lu yıllarda kafatası ırkçılığı yapılmasına rağmen) Aleviler, köylüler, fakirler, faşizan baskının en dik alasını yaşamışlardır. Şehirlerin meydanlarına kurulan darağaçlarında, ya da isyan, vergi vermemeye direnme, karısına kızına tasallut eden jandarmaya saldırmak ve daha nice suçlar isnat edilerek dağ başlarına, köylerinde insanlar asılmış, vurulmuş, top ateşine tutulmuştur. Kuran öğrettin, ilmihal dersleri verdin, Arapça ezan okudun, şapka giymedin, Kaymakam ya da kumandan geçerken ayağa kalkmadın gibi suçlamalarla insanlar uluorta dayak yedi, nezaretlerde sorgusuz sualsiz aylarca yattı. Bin yılı aşkın şeri hükümlerle idare edilen, dergah ve tekkelerde manevi olarak beslenen, dini hayat toplumun ekseriyetinin günlük yaşamı haline gelmişken, bütün bu geçmişi ve her şeyi inkar etmelerini, dinsiz bir hayat yaşamalarını, ithal ettikleri 4-5 ülkenin kanunlarını içselleştirmelerini emrettikleri halkın bocalaması karşısında ağızlarından salyalar akıtarak kuduz gibi çullandılar ellerine geçirdikleri güçle. Şeyh Said isyanı diyerek başladıkları Kürt halkını ötekileştirmeye, 16 sefer te’dip hareketine Dersim faciasına kadar devam ettiler. Bugün bu toplumun yaşadığı bütün travmaların altında o günlerden beri süregelen ötekileştirme yatar. Kürt Türk omuz omuza asırlarca küffara karşı savaşırken yeni kurulan cumhuriyet rejimi ulusçuluk akımına uyarak tek tip millet meydana getirmek için bütün kimlikleri reddetti. Ne mutlu Türküm mottosuyla, okula gelene kadar Türkçe öğrenmemiş Kürt çocuğunun cetvelle parmaklarını kanattı, cezaevindeki oğlunu görmek için mezradan bin bir meşakkatle gelen Kürt anayı Türkçe konuşamıyor diye görüştürmeyip itekledi eziyet etti. Eğer bir gün gerçekten demokratik bir ülke olur, bazı kanunlar değişirse o 27 yıl boyunca insanlara nasıl eziyet edildiği gün yüzüne çıkacaktır. Ayaklarında kırk yamalı potur olan insanları öküz parasına satılan şapkayı giymeyi mecbur tutmak, okul yapamayan köylülere “Karılarınızı satın yapın lan okulu “demekte zulümdür. Kömür ocaklarında karın tokluğuna köylüyü 2 yıl çalıştırmak, yol vergisi diyerek insanları perişan etmekte bir başka zulüm çeşididir. Evet CHP Kürtlerin celladı olmuştur. Evet CHP dindarların celladı olmuştur. Evet CHP komünistlerin, Milliyetçilerin, Alevilerin celladı olmuştur. İşin garibi bu eziyete maruz kalanların büyük kısmı da cellatlarına aşık olmuş, onun oy deposu haline gelmiştir. Yazımı yaşanmış bir anekdotla bitireyim. ÖĞLEN KARANLIĞI romanımı okuyanlar hatırlayacaktır. Köyün öğretmeni, akşam babamı okuturken aniden baskın yapar, babama bir tokat attıktan sonra rahledeki Kuran-ı Kerim’i alıp Hacımam (Hacı İmam)’ın kafasında paramparça eder. İşin garibi nedir bilirmisiniz? O Hacımam dede ölene kadar CHP’ye oy verdi!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/celladina-asik-olan-kim-206
.KÜLTÜREL EMPERYALİZMİN DANİSKASI BUDUR 18 Aralık 2025, Perşembe 00:25 A+ A- Gazetelerden bir haber: “Devlet Opera ve Bale Genel Müdürlüğünün 2026 bütçesi 5.248 milyon lira ayrıldı” Tabi bu haber her yıl bütçe görüşmelerinde benim dikkatimi çeken bir kalem olduğu için benim için önemli. Sizleri bilemem. Neden önemli? Bu kültür emperyalizminin gönüllü kölesi olmanın resmi kalemidir. 2. Mahmud’un Mızıka-ı Hümayun’u kurup başına da İtalyan müzisyen Donizetti’yi getirip bir de paşa yaptığı günden beri bizim devleti yönetenlerin Batı’ya yelken açtıkları, o kültürün bir parçası olmak için göbek attığının resmidir. Dedesi Fatih İstanbul surlarını yıkacak Humbaracı getirirken, torunu 2. Mahmut yeni kurduğu orduyu adam etmesi için mızıka taburu teşkil etti. Onun açtığı bu yolda ilerleyen evlat ve torunları da kendileri de bilhassa çok sesli müzikle uğraşıp, konçerto yazacak seviyeye geldiler. Dostum tarihçi Prof. Ahmet Şimşirgil duymasın ama söylediğim bir şey vardır hep. “Osmanlı ailesi devam etseydi biz bugün sabahtan akşama Mozart dinlerdik” Gerçi saltanattan cumhuriyete geçtik ama o konuda değişen bir şey olmadı. Yeni gelen kadro üstüne üstlük Türk Musikisi yayınını yasaklayıp, sadece çok sesli Batı müziğini icra eden konservatuarlar kurdular. Mızıka-ı Humayun Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası oldu ama bu yetmedi bir de Opera ve Bale bölümü ilave edildi. Öyle ya bizim yedi ceddimiz Attila’yı Verdi operasından öğrenmişti. Hatta akşamları Mozart’ın Don Givonni ya da Çaykoski’inin Fındıkkıran balesini izlemeden uyku uyuyamıyordu. Bizim 5 bin ya da bilinen bütün tarihimizde opera ve balemi vardı? Çağdaş ve medeni olmak için opera ve bale mi izlemek gerekiyordu? Batıyla yarışmak, kaçırdığımız sanayi trenini yakalamak için opera ve bale, ya da senfoni orkestrası bize nasıl bir avantaj sağlayacaktı? Ya da şöyle soralım: Dünyanın hangi ülkesi devlet destekli bir başka ülkenin, medeniyetin kültürünü böylesine sahiplenir içselleştirir? Mesela İngiltere, Fransa, yıllarca dünyayı sömürge plantasyonu olarak kullandı.? Royal Africaan Musical, Mediteranian folk birimleri var mı? Hadi Osmanlı ordu mızıkası olarak kurulan senfoni orkestrasından geçtim, Opera ve Bale genel müdürlüğü nedir yahu? Meraklısı varsa, izleyicisi varsa özel sektör bu işe soyunur, dinleyen, izleyen gider parasını bastırır seyreder. Benim paramla bir avuç azınlığı mutlu etme hakkını kim veriyor devleti yönetenlere? Opera ve Baleye bu meblağda para ayıran devletimiz Dünyanın her yerindeki Türk ve Osmanlı eserlerini ihya eden, kültürümüze sahip çıkan TİKA’nın bütçesi ne kadar peki? 3.800 milyon. Dünyanın her yerindeki Türk ve akraba topluluklara yardım eden, başları ağrısa koşturan yüz akı bir kuruluşumuz var. Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı bütçesiyse 3.229 milyon. Batı kültürünü bize empoze etmek için devlet eliyle kurulan birime verilen bütçeye bakın, kendi kültürümüze ve geçmişimize, insanımıza sahip çıkmak için kurulmuş birimlerimize verilen bütçeye bakın… Ah ah… Biz 100 sene önce işgal edilmiş bir ülkenin çocuklarıyız. Ne zaman uyanırız bilemiyorum..!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kulturel-emperyalizmin-daniskasi-budur-219
.MİLLETİ ÖTEKİLEŞTİREN KİM? 25 Aralık 2025, Perşembe 00:30 A+ A- Toplumun büyük bir kısmı Osmanlı dönemini biraz özlemle, biraz hüzünle yad ederken aynı zamanda gurur da duyar. Çünkü zamanının, o günün şartlarının en adil, en insani yönetim modelini inşaa etmişti. Eksikleri yok muydu, elbette vardı. Ama üç kıtada milyonlarca km karede, bugün hükümferma olduğu topraklar üzerinde 50’den fazla irili ufaklı devletin kurulduğu bir imparatorlukta aksayan yönler olduğu gibi, fevri davranan idareciler, halka zulüm eden devlet adamları da çıkmıştır. Ama 622 senelik bir imparatorlukta gelmiş geçmiş milyonlarca idarecinin içinde belki onlu veya siz deyin yüzlü sayılarla ifade edilebilir. Kötülük devletin en üst katmanından en uç birimine kadar mücessem halde asla olmamıştır. Hele hele aynı dönem dünya da veya etrafında yaşayan memleketlerin yaşadığı insanlık dışı davranışları, zalimlerin halkları sömürdüğü durumlarla asla kıyas kabul etmez. Tanzimat ve Batı özentisi yeni aydın ve bürokratlarımızla başlayan çürüme, İmparatorluğu kurtarma gayesiyle masonik bir yapı içinden neşvü nema bulan İttihat Terakki ile organize bir yapıya dönüştü. Balkan ve cihan harpleriyle milletin gariban evlatları cephelerde şehit olur, geride kalanları açlıkla boğuşurken, iktidarı devralan İttihat ve Terakki’nin B takımı yeni cumhuriyeti kurdular. Öncelikle hakimiyetlerini pekiştirebilmek için Anadolu şehirlerinde Padişah yanlısı yaftasıyla binlerce insanı astılar. Kendi iktidarlarına karşı olan kim varsa yok ettiler, mallarına çöreklendiler. Sonra din adamlarına ve dine savaş açtılar. Dini sosyal hayattan silmek, protestan bir İslam tipini inşaa etmek için (sadece ben de Müslümanım diyen bir prototip) her türlü zulmü uygulamaktan kaçınmadılar. 1000 yıldır İslam şeraitine uygun yaşayan, evlenen, boşanan, miras taksimi yapan, öşür veren insanlara Batı tipi bir hayatı yaşama mecburiyeti getirdiler. Yeni Cumhuriyet şeriat özlemi duyuyor diye astı insanları. Sonra düzmece suikastla kendine rakip olabilecekleri, iflah olmaz İttihat ve Terakki fedailerini, malına çökmek istedikleri Yakubi Sabetayistleri, geçmişte kendisini iktidara taşıyan Karabekir, Bele gibi komutanlar olmak üzere bir sürü muhtemel rakiplerini astı, hapsetti, ya da ülkeyi terk etmek zorunda bıraktılar. Olmadı Komünistleri katlettiler ya da cezaevine attırdılar. Olmadı Doğulu aşiret ağalarını sürgüne yollayıp, 1950’ye kadar 16 defa doğuda halkı sindirmek, baskılamak amacıyla askeri operasyonlar yapıp cezalandırdılar. Tekke ve zaviyeleri kapatmak yetmedi, geride kalan ne varsa toplamak adına, genç asteğmen Kubilayı kurban verip ülke genelinde dindar avına çıktılar. Menemende olan hadise için Türkiye’nin her yerinden din adamlarını yargılayıp kimini astılar, kimini hapsettiler, kimini de sürdüler. Milliyetçileri de eksik bırakmadılar, onları da tabutluklara tıktılar. 2. Cihan harbini bahane edip Ermeni ve Rum tüccara varlık vergisi koyup, Aşkale’de sürgüne tabi tuttular. Anlayacağınız yeni cumhuriyetin sürmediği, katletmediği, ceza vermediği neredeyse hiçbir kesim kalmadı. Asırlarca kendi şeraitleriyle yaşamış toplumlara Batı tipi yeni hak/hukuk/ticaret dayatmasını jakoben bir tavırla yaptılar. İmparatorluk bakiyesi, yani çeşitli dinlere mensup, değişik milletlere ait insanları tek tip insan olmaya mecbur ettiler. Bin yıllık alfabesini değiştirip bir gecede milleti cahil ettiler. Mabedlerini kapattılar, sattılar, bazıları milletin hiç tasvip etmediği işler için kullanıldı. Millet bunlara şahit oldukça kahroldu. Lakin korkudan kimse sesini çıkaramadı. Sözün özü şu: 1923’te kurulan cumhuriyet kendi halkının ekseriyetine fiziki ve psikolojik şiddet uygulamıştır. Kendi halkının ekseriyetini ötekileştirmiştir. Bugün yaşanan problemlerin altında yatan en önemli sebep devlet eliyle uygulanan bu ötekileştirmedir. 600 sene Osmanlı ondan önceki Selçuklu dönemlerinde olmayan Kürt ayrılıkçı hareketleri iyi incelendiğinde altında yatan neden genç cumhuriyet kadrolarının ulus devlet inşaa edeceğiz diye yaptıkları yatar. Ulu-l emre itaat düsturu olan bir halkı, ordusuna ve devlet adamlarına güvenmemeye, uzak durmaya iten sebep aynı kadroların jakoben faşist tutumlarında yatar. 7 yaşına kadar kendi dili haricinde konuşmamış Kürt bebesine okulda andını mecbur tutar bir de Türkçeyi düzgün öğrenemiyor diye cetvelle parmak uçlarını kızartırsanız o çocuğu, bu toprakları bölmek parçalamak isteyenlerin kucağına elinizle itmiş olursunuz. Hep şikayet ettik, bir de Osmanlı bu konularda ne yapmış, bir sonraki yazımızda ona bakalım. Sağlıcakla kalınız efendim.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/milleti-otekilestiren-kim-234
.DAEŞ, EŞŞEBAB, SOMALİ VE İSRAİL 01 Ocak 2026, Perşembe 00:25 A+ A- Maalesef bu hafta Yalova’da terör örgütü DAEŞ operasyonu kapsamında bir eve yapılan arama çalışmaları sırasında 3 polisimiz şehit oldu. Kiraladıkları evde polisle 7 saat çarpışan teröristler sonunda ölü olarak ele geçirildiler. Sosyal medyada yorum yapan bazıları öldürülenlerin “sahipsiz Müslümanlar “ olduğunu iddia etti. Bu nasıl sahipsizlikmiş ki, polisle 7 saat çarpışacak kadar silah ve cephane yığıyorlar! Benzeri yorumlar, öldürülen teröristlerin sosyal medyasından anlaşılacağı üzere maalesef radikal selefi görüşleriyle bilinen bazı şahısların insanları etkilediği, yönlendirdiği görülüyor. Bu bataklıklar kurutulmadıkça sivrisinekle mücadele pek bir şey ifade etmeyecektir. Kuran’ın cihadla ilgili bir ayetini alıp, diğer emirlerini ve Peygamber Efendimiz’in hayatını yok sayarak çıkarımlarda bulunarak, coğrafyamızda Müslümanların uğradığı zulüm üzerinden saf gençleri iğfal edip birer militan haline dönüştürüyorlar. Ve din adına “kıyama” kalkıp cihad ettiğini sanarak “sadece Müslümanları” katleden bu aptallar güruhu dinine mi yoksa bu coğrafyayı karıştırmayı kendi gelecekleri, menfaatleri için elzem gören İsrail başta olmak üzere Batılı devletlere hizmet ediyor? Gazze’yi ele geçirmek için dünya tarihinin belki de en orantısız katliamını yapan İsrail, savunma sanayiinde gücünü, buna paralel olarak bölgede etkisini artıran Türkiye’yi sıkıştırmak, uğraştırmak, yıllardır enerjisini PKK üzerinden boşa harcattığı gibi yine istihbarat örgütleri eliyle yönettiği dinli/dinsiz/etnik ne kadar terör yuvası varsa harekete geçirdi. Bunu anlamayan, bölgesel çatışmaları, Batı’nın bölge üzerindeki oyunlarını okuyamayan bu gafiller sürüsü de muhakeme yapmaksızın bu tezgaha kolaylıkla düşmekte. Peygamber Efendimiz’in damadı, Hazreti Fatıma’nın eşi, Hasan ve Hüseyin’in babası, ilmin kapısı diye bizzat Efendimiz tarafından taltif edilen Hazreti Ali’yi dinden çıktı, şirk işledi diye, bir rivayete göre ramazan ayında hemde kadir gecesi sabahı namaz kılarken şehit eden İbn-i Mülcem gece teheccüdlerini aksatmayan biriydi. Hazreti Ali’yi katlederek cennette yüksek bir derece elde edeceğine inanıyordu. Tabi bunlara ne kadar nasihat etseniz, ne kadar dini ve siyasi referanslar gösterseniz de asla inanmayacak, Şirk, Küfür, Tağut diye zırvalayacaklardır. Bizim coğrafyada DAEŞ, Afrika’nın bir kısmında Eş-Şebab bir kısmında ise ismi Boko Haram oluyor. Beslendikleri argümanlar aynı, yöntemleri aynı, tarzları aynı. Ve aynı merkezler tarafından yönetilip yönlendirdikleri de çok açık. Bir misal. Türkiye’nin yurt dışında özel sektör olarak işlettiği iki liman var. Mali ve Somali’de. Albayrak Grubu işletiyor. Somali ile son yıllarda artan siyasi ilişkilerimiz de var. Bu arada hükümetle yapılmış füze rampası anlaşması da hayata geçmek üzere. 1000 km üstü menzilli denemek için bizim yeterli kıyımız yok. O yüzden 1000 km üstü füze denemelerini okyanusa kıyısı olan Somali’de yapacağız. İşte Albayrak Grubunda üst düzeyde çalışan bir arkadaş anlatıyor. Biz limanı aldığımızda çok masraf yaptık. Daha önceki işletmeci Fransızlar kuruş yatırım yapmamış. Halen de anlaşmaları gereği en kaymak yeri olan konteyner kısmı onlarda. Biz temizlik yaptık, 2 tane vinç koyduk ki vinçlerin açılışına Somali cumhurbaşkanı gelmekle kalmadı, Nijer Cumhurbaşkanı’nı da getirmişti. Ayrıca Fransızlar hiç kira vermezken biz ciddi bir kirada ödüyoruz ve Somali devleti bundan dolayı çok mutlu. Ama orada İslam adına faaliyette bulunan Eş-Şebab terör örgütü, yıllarca ne Somali’yi sömüren Fransızlara ne de diğer Hristiyan ve Yahudilere, Çinlilere saldırmazken tek hedef bizim ülkemiz. Havaalanına iniyor, helikopter ve zırhlı arabalarla limana gidiyor yine aynı yollarla dönüyoruz. Şimdi bu DAEŞ’in Somali ve bölgede faaliyet gösteren benzeri Eş-Şebab kime hizmet ediyor? Yine bu günlerde Somali Cumhurbaşkanı Türkiye’de. Neden? Somali ile artan ilişkilerimiz, etrafındaki her ülkeyi istikrarsızlaştırmayı, gelişen Türkiye’nin önünü kesmeyi hedefleyen İsrail’i rahatsız etti. Yıllardır Somali’den ayrılma mücadelesi veren Somaliland’ı tanımaya karar verdi. Velhasılı kelam efendim. Türkiye, YPG, İsrail ve diğer bölgesel mücadeleleri okumaktan aciz, cihad ayetlerini kafalarına göre yorumlayıp, demokrasi ile yönetiliyor diye, oy kullanılıyor diye tağuti düzen yaftasıyla Türkiye’yi hedefe koyup saldırmak, dinine mi hizmet yoksa bölgesel olarak İsrail, genel olarak Batı’nın hizmetinde olmak mı? Çocuklarınızı takip edin. Ateizm, deizm, uyuşturucu, sapkın akımlar derken, çocuğum abilerine sohbete gidiyor, namazını aksatmıyor diye sevinirken, bir gün sizi de şirk işleyen kafir olarak görüp katlinizi vacip addeden bir katil olarak karşınıza dikilmesin!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/daes-essebab-somali-ve-israil-248
.FABER CASTELL KALEMİNİZ OLDU MU? 08 Ocak 2026, Perşembe 00:24 A+ A- Geçenlerde sosyal medyada şu günlerde ister istemez önümüze düşen reelslerden biri geldi. Muhalif hatunun biri canlı yayın esnasında yapay zekaya “belli yaşın üstündeki ve alt gelir grubundaki insanlar neden hayatlarından daha memnun yaşıyor, yani pahalılıktan falan şikayet etmiyor” diye sordu. “Onlar yokluğu ve azla yetinmeyi öğrendikleri için, bugünlerde her şeyin bol oluşu sebebiyle hayattan şikayet etmiyorlar” gibi bir cevap verdi yapay zeka. “Tüh, kendi kendime gol attım” diye de gülümsedi. Evet gerçekten benim yaşım olanlar bilhassa azla yetinmeyi, yokluğu iyi bilir. Bizden öncekilerde zaten harp sonrası bir ülkenin vatandaşları olarak daha beterini yaşamış yokluğun. İzmir’den bir dostumla muhabbet ederken konu nereden geldi bilmem okul yıllarımızda Faber Castell kurşun kalemin var mıydı bahsine geldi. Faber Castell markası kurşun kalem yumuşak uçlu, yazısı da çok belirgin olan bir kalemdi. Ama fiyatı bizim gibi yatılı okuyan birileri için lükstü. Ben köyden okumak için büyükşehire gelen bir çocuk olarak ilk olarak takım elbise, nevresim ve pike, hatta battaniye, çizgili pijama ile tanışmış biriydim. Okul yıllarımızda ucu sık sık kırılan yazısı silik kalemlerimiz vardı. Hele bir silgiler vardı, silmez defteri yırtardı resmen. Ortaokul yıllarımda geçen yıl rahmetli olan bir sınıf hatta sıra arkadaşım vardı. Onun dedesi Ünye müftülüğü yapmış babası adliye katibi yani o dönem bir Karadeniz şehrinin orta gelirli hatta o şehre göre üst tabaka ailesindendi. Beraber Samsun’un alışveriş merkezi Mecidiye Caddesi’ne gider vitrin bakardık. O vitrindeki kösele ayakkabıları gösterir “anneme şundan alacağım “derdi. Benim annemin o zaman giyebildiği en lüks ayakkabı kara lastiğin içi astarlı olanıydı. Şimdiki çocukların çeşitli ebatlarda uçları olan değişik markalı kurşun ve tükenmez kalemleri, kokulu kokusuz ve çeşitli görseller şeklinde silgileri, en ala kağıttan yapılmış süslü defterleri var. O dönemde de arkadaşımın ailesi ve ondan daha üst gelir sahibi nice aileler vardı. İstanbul Fener, Etiler, Beşiktaş, Bakırköy gibi semtlerinde oturan, çocuklarının her istediğini emir telakki eden ne zengin aileler vardı. Ama şimdi bundan 50-60 sene ülkenin %10’nun sahip olabildiklerine şu an %80-90’ı sahip olabiliyor. Şimdiki yetişmeyen sadece artan masraflarımız. Eskiden bir memur çalışır çabalar ev sahibi olabilirdi. Harcamalarını bir düşünün. Bugün sadece bir evdeki internet harcamaları ailenin giderinin %10. Dışarda yemek yeme ya da sipariş etme, giyim kuşam harcamaları, tatil ve akla gelmeyen bir sürü gider. Bu bize kapitalizmin kakalaması. “Tatile gitmezsen olmaz, aynı elbiseyi kaç kere giyebilirsin, makyaj yapmadan sokağa adım mı atılır, parfüm olamadan leş gibi kokarsın vs. “ Aslında bizim gelirlerimiz azalmadı sadece lüksümüz arttı. Kanaat denilen o güzel hasleti yitirdik. Ayrıca Batı ülkeleri refah seviyeleriyle kıyaslandığındaki nal toplamamız bizim halkımızın tembelliği ya da geri kafalılığından değil, Osmanlı’nın son yüzyılında isyanlar ve savaşlardan başını kaldırıp hamle yapmaya fırsat bulamayışından. Osmanlı sonrası Cumhuriyet dönemi Batı’nın kötü bir taklidini tercih etmemizdendir. Yoksa gerçekten memleketini düşünen ve halkını iyiye, güzele, üretmeye teşvik eden yöneticiler geldiğinde bu ülkede de güzel şeyler olabildiğini görüyoruz. 1930’larda üretilen uçakları, füzeleri, silah sanayi sahiplerini doğduğuna pişman eden yöneticiler bu ülkenin 80 sene geri kalmasının, Batı ile makasın açılmasının mesulüdür. Daha dün yani 2010 senesine kadar Türkiye Savunma Sanayiine en çok yatırım yapan (ithal) 10 ülkeden biriydi. Tamamını ithal ediyordu. 15 yılda geldiğimiz seviye ne peki? Bugün Türkiye en çok savunma sanayi ürünü ihraç eden 10 ülkeden biri! Faber Castell üretmeyebiliriz, iyi ürünü taklit etmek yerine niş ürün ortaya çıkarmak, o yönde üretimi yönlendirmek en akıllıca yol olabilir. Nitekim savunma sanayii bunun en güzel örneklerinden biridir…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/faber-castell-kaleminiz-oldu-mu-262
.
|
| Bugün 281 ziyaretçi (679 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|