2/06/2025 02:10
Emekçi yanlış greve gidince…
145
İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin şirketlerinden İZELMAN, İZENERJİ ve Egeşehir’de altı aydır süren toplu iş sözleşmesinde uzlaşı sağlanamaması ile başlayan grev beşinci gününe girdi.
DİSK’e bağlı 23 bin işçi greve gidince İzmir’de çöpler toplanamadı, otobüslerin bir kısmı gelmedi.
CHP’li Belediye Başkanı Cemil Tugay, sendikayı ülkenin ve belediyenin şartlarını düşünmeden ödenemez maaşlar istemekle suçluyor:
“Toplu İş Sözleşmesi taslağındaki yaklaşık 50 ayrı kalemdeki yan ödemeleri tamamen kaldıralım! Aylık net ücret olarak 65.000 Lira’dan başlayan, 80.000 Lira’ya ulaşan rakamları ödeyelim. Üstüne eylül ayında bu artışa %10 daha ekleyelim: bu da en az 71.500 Lira’dan 88.000 Lira’ya kadar aylık net ücret anlamına gelecektir.”
Bu rakamlar, özellikle sosyal medyada beyaz yakalılardan “belediye işçisi benimkinden çok maaş istiyor” tepkilerine neden oldu.
DİSK İzmir temsilcisi Memiş Sarı ise belediyenin net teklifinin
“En düşük 44 bin, en yüksek 46 bin olduğunu” söylüyor.
Rakamlar arasındaki farklar diğer yardım kalemleriyle ilgili görünüyor.
İşçiler bordrolarını yayınlıyorlar.
Mesala bu işçinin maaşı 37.691 TL görünüyor.
%100 zam bile verilse 75.382 TL olmuyor.
rr-001.jpg
En düşük kiraların 20 bin TL olduğu bir şehirde, bu enflasyon oranlarında, belediye işçiliği gibi ağır bir işte çalışanların maaş zammı için grev yapmasına kızmak ya da bunu bir kıskançlık vesilesi yapmak empati yoksunluğundan ibaret olsaydı keşke…
Ama daha fazlası…
DİSK, CHP’ye yakın bir sendika. CHP’li belediyeler, belediyelerinde DİSK’in örgütlenmesini tercih ediyorlar. AK Partili belediyeler ise HAK-İŞ’i ya da daha az olmak üzere TÜRK-İŞ’i
Böylece belediyelerde maaş görüşmeleri genelde greve gitmeden “barışçıl” içözülebiliyor.
Bir nevi sarı sendikalaşma her yerde tercih nedeni.
AK Partili bir belediyede HAK-İŞ’li bir sendikanın greve gitmesi yürek isteyen bir sendikacılık olur.
Zaten genel olarak AK Parti’nin ya da HAK-İŞ’in böyle bir sendikacılık iddiası da yok.
Ama CHP öyle değil.
Sosyalist Enternasyonel üyesi, Ortanın Solu’ndan beri sosyal demokrat bir parti, sendikal hakların, grev hakkının savunucusu. Emekçiler, alınteri, işçi sınıfı, devrim kavramlarının yabancısı değil.
DİSK de herhalde buna güvenerek İzmir’de masadan kalktı ve greve gitti.
Herhalde üzerinden daha 1 ay geçmemiş 1 Mayıs’ta edilmiş büyük laflara, meydanlarda CHP’lilerle birlikte söylenmiş devrim marşlarına güvendi.
Ama karşısında İzmir Belediyesi’nin hizmetlerinin aksamasının siyaseten iktidara yarayacağını söyleyen CHP’lileri ve muhalifleri buldu.
Hatta bizzat CHP’li İzmir Belediye Başkanı Cemil Tugay, partililer ve ilçe belediye başkanlarıyla grev kırıcılığı bile yapıp, sokaklardaki çöpleri topladı.
CHP’liler ve muhaliflerin büyük bir kısmı CHP’li belediyeye karşı greve gittiği için DİSK’e öfkeli.
Öfkenin derecesini görmek için sadece iki meşhur Kemalist gazeteciden örnek vermek yeterli:
“Biz İzmiriz, sadece zeybek oynarken diz çökeriz… Başkan Cemil Tugay, belediye otobüsüne şoför lazımsa direksiyona biz geçelim, temizlik işçisi eksikse biz çöpçü olalım, itfaiyeciler işe gelmiyorsa varsın yansın şehrimiz, lütfen geri adım atma, İzmirlileri tehdit eden, emekçiyi sömüren sarı sendikayı söküp atalım.”
“Lokavt ilan et, hepsini gönder Başkan @drcemiltugay Bunlar işçi değil, İzmirli değil, KK zamanında göz kırpılan partinin militanları, şimdi de iktidar yamağı sömürgenler❗️Hadsiz, arsız, oportünist militanlar.”
Bir ay önce 1 Mayıs’ta “devrimin şanlı yolunda ilerleyen”ler, “kovun bu işçileri”, “lokavt ilan edin” diye belediyeye sesleniyor.
Daha da ileri gidenler var.
İzmir’de belediyeleri Tuncelilerin, Kürtlerin, Alevilerin ele geçirdiği yazılıyor.
PHD titrli demokrasi savaşçıları belediye işçilerinin grevini, CHP içi hizip ve mezhep çekişmeleriyle açıklıyor.
Akademik olarak sünni ve Türk işçilerin greve gitmediğiyle ilgili ellerinde veriler var herhalde.
Belediyede çöp toplama işine üç kuşak İzmirli ailelerin çocuklarının girememesi gerçekten büyük bir ayrımcılık gibi görünüyor!
En çok hedefte olan isim de DİSK’in tecrübeli sendikacısı Memiş Sarı.
Ona da “Tuncelili” dendi ama Yozgatlı çıktı.
Akrabalarını İzmir Belediyesi’ne doldurduğu, 1997’de terör örgütüne yardım ve yataklıktan hapis cezası aldığı yazılıyor.
1997 yılında solcu bir sendikacının bir vesileyle teröre yardımdan ceza alması değil almaması haberdir aslında.
Sarı hakkındaki iddiaların kaynağı da çok ilginç. Bütün haberler 2015 yılındaki bir Yeni Asır haberinden alıntı.
Yeni Asır, o günlerde günlerce Sarı’yı manşet yapmış. Sebep, Ankara’daki Gar saldırısı sonrası İzmir’de yapılan bir mitingde Sarı’nın Yeni Asır’ın manşetlerini kürsüden gösterip yırtması sonrası bir grubun Yeni Asır binasına kırmızı boya fırlatması.
Memiş Sarı da iddialara cevap verirken “AKP karanlığına” ne kadar karşı olduğunu anlatıyor ama muhalifler onu çoktan AKP’ye hizmet eden bir sarı sendikacı ilan etti bile.
Çünkü kafalarındaki tek iktidar Ankara’da. Halbuki İzmir Belediyesi de orada çalışan işçilerin iktidarı. Sarı sendika olsaydı, belediyeyle anlaşıp greve gitmezdi.
Greve giden sarı sendika Türkiye’den dünya sol literarüne bir katkı olsa gerek.
Tabii bir de sendikacılık bilgisi benim gibi bir liberalden bile düşük solcular, “Peki, DİSK neden AKP’li belediyelerde greve gitmiyor” diyor.
Acaba DİSK’in örgütlü olduğu AK Partili belediye var mı diye hiç merak etmeden.
İşçilerin sendikalara nasıl üye olduğu, işyerlerinde sendikaların yasal olarak nasıl örgütlenebildiği konuları devrim marşlarından daha az biliniyor anlaşılan.
İşçiler greve gidip çöp toplamıyor, otobüs sürmüyor diye suçlanıyor. Bir grevin bizzat amacının hayatı felç etmek, işleri aksatmak olduğunu solcular solculara anlatmaya çalışıyor.
Ama beyhude bir çaba o.
Bolca sol hamaseti yapılan emekçilerden beklenen “Üretimden gelen gücünü” sağcı iktidarlara, AKP’ye karşı kullanması.
CHP’li belediyeye karşı grev gitmek de neymiş.
Tam orada bize ayrılan yerli ve milli solculuğun sonuna geliyoruz.
AKP’ye hizmet ettiği andan itibaren sendikal mücadele, grev hakkı, emekçinin alınteri sarı sendikacılığa, işbirlikçiliğe, ancak Kürtlük, bölücülükle açıklanabilecek bir başıbozukluğa dönüyor.
DİSK’li işçilerden beklenen, bu zor şartlarda, iktidar baskısı altındaki CHP’li belediyelere köstek olmak değil, yardımcı olmak, dayanışma göstermek.
Yani 40 bin TL maaşla idare etmek, o kadar üniversite mezunu benim kadar maaş alamıyor diye şükretmek, iktidarın devrileceği ana kadar sabredip, aza kanaat etmek, bu arada da İzmirlinin çöpünü toplamak…
Yani DİSK’ten açıkça sarı sendikacılık yapması isteniyor.
Çünkü zor günlerden geçiyoruz.
İşçilerden bunu isteyenlerin iktidara karşı kendi maaşlarından, gelirlerinden, hayat tarzlarından nasıl bir fedakarlık yaptığı, muhalefetle nasıl bir dayanışma gösterdiği ise meçhul.
Tam tersi de geçerli tabii.
CHP’ye zarar verdiği andan itibaren sendikal mücadele, grev hakkı iktidar için kutsal değerlere dönüşüyor.
Bir anda iktidara yakın kanallar grevlerden canlı yayın yapıyor, ezilen işçinin sesi oluyor.
Ahaberden, Yeni Asır’dan işçi sınıfının, devrimin ayak sesleri duyuluyor.
Yani karşımızda sadece bir grev yok.
Türkiye’yi anlamak için öğretici bir vaka da var.
Bir kez daha kitabi ideolojiler, organik kimliklerle çarpıştığında kaybeden yine ideolojiler oldu.
Bütün bunlar “İdeolojiler öldü”, “sağ-sol mu kaldı” diyenleri haklı da çıkarabilir.
Ama esas olarak onların zannettiği gibi ideolojiler ölmüyor.
Çünkü siyasi kimliklerimizi belirleyen ideolojiler sadece kitabi olanlar değil, kimliklerimiz, hayat tarzımız gibi organik ideolojilerimiz de var.
Ve onlar kitabi olanlardan daha fazla siyasi fay hatlarını kesiyor.
O yüzden daha 1 ay önce 1 Mayıs’ta devrimden, emekten bahsedenler, Saraçhane’de “genel grev” diye bağıranlar, grev İzmir’de CHP’li belediyeye karşı olunca bir anda “atın işten o Tuncelili işçileri” gibi en belaltı sağcılığın dibini görüyor.
Kitabi ideolojiler, kriz anlarında, organik ana fay hatlarında kısa devre yapıyor.
Sağlam temeller üzerine oturmayan, genelde şifai bilgilere, sloganlara dayanan kitabi ideolojiler, organik kimliklere yenik düşüyor.
Bir anda bir solcu DEM Parti’nin, Kürtlerin iktidarla anlaşmasından, muhalefeti satmasından şikayet etmeye başlıyor.
Aslında Türkiye’de solcu olmanın, taşrada olduğu gibi laik olmak anlamına geldiği gibi çıplak gerçekler karşımıza çıkıveriyor.
İlk kriz anında herkes hızlıca esas evine, organik kimliğine dönüyor.
İyi ve zor siyaset bu kimlikleri aşmaya çalışmak, ikna ve kapsayıcılık için ekstra çaba sarfetmek ve cesaret gerektiriyor.
Kolay olanı ise kimliklere dönüş sur sesine kendini bırakmak, eldekiyle yetinmek..
Yani solda sağda bulamadığınızda ideolojiler ölmüş olmuyor, o ideolojik tercihler kimliklerimizde yaşıyor ve kriz anlarında ortaya çıkıyor.
Bir grev bir anda gerici bir eylem diye lanetlenebiliyor. Aslan sosyal demokratlar grev kırıcısı olarak karşınıza çıkıyor, 1 Mayıs’taki devrimci heyecan bir ay sonra yerini İzmir’de Tuncelili işçi sürek avına bırakıyor, aslında bu tarz bir solculuğun hubbu Marx’tan değil, buğzu Erdoğan’dan olduğu anlaşılıyor.
Bunun farkına varmadan Türkiye’de kitabi siyaset yapmak isteyenleri hüsran ve hayal kırıklığı bekliyor.
Muhtemelen İzmirli DİSK’li işçilerin bu aralar yaşadığı gibi...
.04/06/2025 02:01
Kürtler Türkiye’ye ne zaman gelmişti?
169
Geçenlerde tesadüfen X’te önüme bir tarih hesabının mesajı düştü:
“Turgut Özal zamanında Saddam'dan kaçan kürtler, Türkiye'ye alınıyor...”
Fotoğrafta 1991’de Irak’tan Türkiye’ye sığınan binlerce insan görünüyordu.
Kürtler’in özellikle küçük harfle yazılmasına o sırada dikkat etmemiştim.
Bahsettiği olayın üzerinden 34 yıl geçmiş, bunu haberlerden hatırlayacak kadar yaşlıyım.
1991 yılının mart ayında Körfez Savaşı sırasında Saddam rejimi, Irak’ta başlayan Kürt isyanını kanla bastırmıştı. Kerkük ve Erbil’e giren Saddam ordusunun yeni bir Halepçe ve Enfal Katliamı’na girişmesinden korkan 1 milyonu aşkın Kürt de İran ve Türkiye sınırına kaçmıştı.
Türkiye önce sınırlarını açmamış ama sonra Cumhurbaşkanı Özal’ın girişimiyle sınırlar açılmış, beş yüz bine yakın Kürt, sınır bölgesinde Hakkari ve Şırnak’ın dağlarına sığınmıştı.
Bütün dünyanın gözlerinin çevrildiği bu trajedide Türkiye, sığınmacı Kürtlere çadır kamplar kurup, yardım götürmüştü.
Bir ay sonra önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Irak’ın kuzeyinde sığınmacıların geri dönüşü için güvenli bölge oluşturulmasına karar verdi. Ve birkaç ay içinde göç eden Kürtler de geri döndü. Oluşturulan uçuşa yasak bölge de nihayetinde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne varacak otonominin başlangıcı oldu.
Dünyanın gözü önünde olmuş, dünya medyasında günlerce haber olmuş bir zorunlu göç hikayesiydi. Ve Türkiye, kapılarını göçmenlere açtığı için bütün dünyadan takdir görmüştü.
Ama anlaşılan üzerinden geçen 34 yıl sonra birileri bu hikayeyi tamamen değiştirmiş.
3 milyonu aşkın görüntülenmiş, onbinlerce kez paylaşılmış mesajın altındaki yüzlerce yorumu okurken önce şaka yaptıklarını düşünüyorsunuz.
Evet, hala MEB müfredatındaki kitaplarda ülkemizde Kürtlerin de yaşadığıyla ilgili temel bir bilgi verilmiyor ama Kürtlerin Türkiye’ye 1991 yılında Irak’tan getirildiğini düşünen ve bu “ihaneti” yüzünden Özal’a küfreden bu kadar insan görmeyi beklemiyordum doğrusu.
Sonra bu “bilgi”nin üzerine uzun yıllardır belgeseller yapıldığını, yazılar yazıldığını, çoğu genç binlerce insanın Kürtlerin Türkiye’ye bu şekilde geldiğine, PKK meselesinin de böyle doğduğuna inandığını keşfediyorsunuz.
Neredeyse her biri milyonlarca görüntülenmiş, üzerine binlerce yorum yazılmış birkaç tanesini okuyalım:
“Kendisi de kürt olan turgut özal tarafından ülkeye getirilen kürt mülteci sayısı 4 milyondu, gelenlerle beraber çok sayıda pkklı da sınırdan geçti.”
“Turgut Özal'ın sınırları açması ile Irak'tan Türkiye'ye başlayan Kürt göçü, 90lı yıllar. İşte Irak'tan gelen o Kürtler, Doğu ve Güneydoğu'ya yayılarak, çok sayıda kızlarını yerli aileler ile evlendirdiler ve bu evlilik yapanların aileleri de sonradan Türk vatandaşlığına geçtiler. Tıp ki, bugünkü Suriyeliler gibi.”
“iran- Irak Körfez Savaşı'nda, ülkemize getirilen 1 milyona yakın kuzey Irak'lı k*RT. Siyasal İslamcı yarım dünya Turgut Özal sen bu ülkenin katilisin.”
“Özal zamanında da ırak-iran savaşı bahanesiyle binlerce kürt göçüne maruz kaldık. Şimdi nasıl suriyeliler geldiyse, 90 lı yıllarda da binlerce Kürt girdi ve o bölgede demografik yapıyı değiştirdi”
“Ve bunlar palazlandı Ülkenin beka sorunu oldu Türkiye ye kafa tutuyorlar kimse kabul etmedi şimdi de Türkiye’nin Türklerin kıymetini bilmiyorlar.”
Keşke karşımızda sadece bir cehalet olsaydı.
Bir Google taraması kadar ömrü olan bu cehaletin arkasında derin bir nefret var.
Ve bu daha önce tanık olmadığımız türden bir nefret.
90’larda, 2000’lerde PKK saldırılarının en şiddetli olduğu zamanlarda bile Türkiye’de Kürt düşmanlığı anaakım bir fikre dönüşmedi. Milliyetçiler bile Kürtler ve PKK arasında ayrım yapan bir dil tutturdu.
Türkeş’in, MHP’lilerin, Ülkücülerin en ileri laf “Ne mozayiği ulan”dı.
Ama şimdi sosyal medya rahatlığının ve anonimliğinin de etkisiyle
Kürtlerden “Hırtlar”, “barzolar”, “kekolar” diye bahseden, açıkça tehcir öneren, Kürtlerin sahillerde halay çekmesinin bile battığı şehirli, ırkçı bir nefret var.
Kürtleri Batı’daki şehirleri istila eden, hayat kalitelerini düşüren, Türklüklerini seyrelten düşman bir kavim olarak gören, birlikte yaşamaktan sıkılmış bu ırkçı şehirli, laik, genç nefretin artık partileri, hareketleri, oluşumları, medyaları, sosyal medyaları var.
Aslında son altı yılda yükselen bu şehirli, genç, ırkçı, laik nefretin aynı saikler ve motivasyonlarla ilk hedefi Suriyeliler ve Afganlardı.
“Hırtlar” gibi hakaretler ilk onlar için kullanıldı, ilk onların varlığı, farklılığı, anti-modernliği, köylülüğü, fakirliği, “kan”larına dokundu.
Sokaklarda onlar yüzünden yürüyemediler, güvenlik tehdidi olduğunu söylediler, bunun göç değil, Türklüğü bitirecek bir istila olduğunu yazdılar.
İsimsiz, sessiz, sahipsiz göçmenler hakkında istediğini söylemek de serbestti.
Bu marjinal gibi görünen, Zafer Partisi’ne atfedilen fikirler ve duygular kısa sürede yayıldı, toplumsallaştı, onların Türkiye’ye gelmesinden sorumlu tuttukları iktidara muhalefetin mızrak başı konularından biri haline geldi, daha kibar versiyonları CHP’den, İYİ Parti’ye kadar büyük siyasette liderler düzeyinde temsil edildi.
Ama Suriye’de Esad devrildiğinden, Suriyelilerin gitmesi ufukta göründüğünden beri bu öfkeli dil duruldu.
Suriyeliler hala Türkiye’de, “istila” sürüyor, ama nedense artık bu nefretin hedefi değiller.
Modası geçti, harareti kaçtı ya da Ümit Özdağ’ın hapse girmesinden sonra tehlikeli bulundu.
Ama esas olarak iktidara karşı muhalefetin ana argümanı olmaktan çıktılar. O muhalefet enerjisi Suriyeli nefretinin arkasında değil.
Ama bu tekinsiz, sansürsüz, dobra şehirli ırkçı, laik nefret, aynı argümanlarla, aynı kelimelerle son bir yılda yön değiştirdi, Kürtlere doğru yöneldi.
Tabii ki çözüm süreci yüzünden.
Artık iktidar karşı muhalefetin odağı çözüm süreci çünkü.
Çözüm süreciyle muhalefetin odağı değişti, tetiklenen ve tetiklenmeye çalışılan korkular, endişeler, öfkeler bu kez Kürtler hakkında daha önce hiç karşılaşmadığımız bir ırkçılığı yükseltiyor.
Yani bu yükselmenin sebebi, bir anda ırkçılığın ve Türkçülüğün popülerleşmesi değil.
Kaynağı Kürtlere olan öfke değil, iktidara olan öfke.
İktidara olan öfke yükseldikçe, desibeli arttıkça bundan nasibini Kürtler almaya başladı.
Aslında Kürtler, 2015’den beri, iktidara karşı muhalefet cephesinde olduğu için dokunulmazlık zırhına kavuşmuştu.
Sandıkta iktidara karşı muhalefetle yanyana duran Kürtlere karşı pragmatik bir hassasiyet ortaya çıkmıştı.
Ama çözüm süreciyle Kürtlerin siyasi temsilcilerinin iktidarla yan yana geliyor, birlikte gülümsüyor, anlaşıyor olması bu dokunulmazlık zırhının delinmesine neden oldu.
Çözüm süreci ilerledikçe; Kürt siyaseti, muhalefeti satacak, iktidarla anlaşmış, “nankörler” ve “hainler” statüsüne doğru geçiş yaptı.
Tabii Kürtler de…
Bunun son örneği CHP’li İzmir Belediyesi’nde greve giden DİSK’e gösterilen tepkiler..
Bir anda kendine solcu, emek dostu diyen, 1 Mayıslarda devrim marşları söyleyen muhalif kalabalıklar, kanaat önderleri, gazeteciler; DİSK gibi bir milyon yıldır bu iktidara karşı CHP’nin olduğu her yer olmuş, neredeyse CHP’nin arka bahçesine dönmüş bir sendikayı bile işbirlikçi, sarı sendika ilan ediverdi.
Emekçi hamaseti, iktidar nefreti karşısında eridi.
DİSK’in bu beklenmedik “ihaneti”nin arkasında ise Kürtler ve Tuncelililer bulundu.
İktidarın işine gelen greve giden işçilerin bu sapması, yine iktidarla işbirlikçilikle suçlanan Kılıçdaroğlu’nun belediyeye doldurduğu Tuncelili ve DEM’liler olmalarıyla açıklandı.
Orijinal İzmirli olmayan; “belediyeye doldurulmuş” Kürt ve Tunceli işçilerin bu iktidar “işbirlikçikliği” de çözüm sürecinde iktidarla yakınlaşmaya bağlandı.
Konu hızlıca İzmir’deki Kürt ve Alevi istilasına, üç kuşak İzmirli gençlere çöp toplatmayan! mezhepçi kadrolaşmaya, İzmir’de sahilde halay çeken şehirli kültürü olmayan “hırt”, “barzo” Kürtlere, Seyit Rıza fotoğrafının altında piknik yapan cumhuriyet karşıtı Dersimlilere uzandı.
Muhalifler, hemen yanı başlarında büyüyen bu nefreti şimdilik görmemeyi, küçümsemeyi tercih ediyor.
İktidarın baskıları arttıkça, iktidara karşıtlık bir varlık yokluk meselesine dönüşünce bu mücadelede yan yana düşülenlerin kusurları görünmez hale gelebilir.
Saraçhane Meydanı’ndan yüz metre ötede Bozdağan kemerindeki heyecanlı gençlerin ırkçı sloganları da duyulmamıştı, Kızılay meydanında Şeyh Said asan gençlerinki gençliklerine verilmişti.
Ama iktidara karşı artan nefretle paralel olarak, aynı anda ilerleyen Çözüm Süreci’yle iktidarla anlaştığı düşünülen Kürtlere karşı nefret daha da yükselebilir.
Şimdilik CHP yönetimi, Özel ve İmamoğlu bu nefretin önünde duruyor. Hatta Rudaw’a konuşan Özel, bu nefretin bir miktar hedefi bile oldu.
İktidara karşı çıkma enerjisi ve CHP’nin birinci parti haline gelmesi büyük bir güç ve motivasyon kaynağı. Bunu sağlayan liderlerin söylediklerinin değerini artırıyor.
Ama DİSK’i bile ihanetle suçlayabilen bu öfkenin kontrol altında tutulması kolay değil.
Özellikle Kürtler ve DEM Parti, iktidar karşısında muhalefetin tarafında dururken bastırılan bu nefret dili, çözüm süreci sonrası Kürtlerin muhalefeti sattığı fikriyle tekrar ve şiddetlenerek serbest dolaşıma çıktı.
İktidara olan derin nefretten, iktidara destek verdiği düşünülen herkes gibi Kürtler de nasibini alıyor, daha fazla alacaktır.
Her türlü dalganın üzerinde sörf etmeye teşne kamusal aydınlar, gazeteciler, popülist siyasetçiler, çözüm süreciyle yükselecek bu dalgayı kaçıracak gibi görünmüyor.
En azından iktidarın uygulamalarına karşı muhalefete yetmez ama evet diyerek destek veren demokratların, solcuların bu tehlikeli nefret karşısında uyanık olması, iktidarın işine yarıyor refleksini, muhalefete muhalefet etmemek gibi kaygıları bırakması, pragmatik olarak bunu küçümsemekten vazgeçmesi, uyarıcı olması beklenir.
Bu daha önce hiç tanık olmadığımız tehlikeli bir nefret.
Sonuçları itibarıyla da dilsiz, sahipsiz Suriyelilere nefrete benzemeyebilir…
.07/06/2025 02:01
İzmir Limanı’ndaki hamallar greve gittiğinde..
132
İzmir her zaman önemli bir liman şehriydi.
Dünyadaki iyi ve kötü tüm değişimlerinden etkilenmeye ve yeni fikirlere de açıktı.
1930’da Serbest Fırka’nın en büyük rağbeti, 1929 Krizi’nden etkilenmiş İzmir’de görmesi tesadüf değildi.
Yüzyıllardır gelmesi kolay şehirlerden biri olarak kozmopolitti. Yerli-göçmen, çalışan/patron, zengin/fakir çelişkisi de bu yüzden hep canlıydı.
İzmir Limanı’nda çalışan hamallar 1620 yılında bile Venedikli tüccarlara karşı greve gitmişlerdi.
“… her zaman aldıkları ücretin üç katını talep etmekle kalmadılar, Venediklilerin daha ucuza çalışabilecek (ya da daha umutsuz) hamalları tutmalarını önlemek için birleştiler. Diğer bir deyişle işi durdurup grev kırıcılara karşı direndiler. Daha ayrıcalıklı konumdaki yeniçerileri taklit edip protestoya kalkışan hamallar, Venedik ticaretini felce uğratabileceklerini anlamışlardı… Yabancılar bu amele hareketini bastırmak için İstanbul’a zayıf bir protesto çekmekten başka bir şey yapamayacaklardı.”
(Daniel Goffman’ın “İzmir ve Levanten Dünya 1550–1650” kitabından aktaran; Engin Berber, “Domino etkisi yapan bir emekçi eylemi: İzmir Liman işçileri grevi (1913)”, 2010)
Esas modern anlamda ve adına Fransızca’dan alınarak “grev” denen büyük kitlesel eylemler ise 1908 Devrimi’nden sonra yaşandı.
Hürriyet’in İlanı’nın yarattığı özgürlük ortamında, rahatlayan sendikal hareketlerin örgütlemesi ve o sırada artan yüzde 40’lara dayanan enflasyonun da etkisiyle, ülkenin her yerinde tütün, vapur, tren işçileri ücretleri için grevlere gitmeye başladı.
30 Temmuz 1908 ile 20 Aralık 1908 arasında 119 grev yaşandı.
En şiddetlilerinden biri yine İzmir’deydi.
İzmir demiryollarında 26 Eylül’de başlayan grev sert geçti. Greve gidenlerle, grev kırıcılar arasındaki kavga bahanesiyle kolluk güçleri greve müdahale etti, çok sayıda işçi tutuklandı.
Tutuklu arkadaşlarının bırakılması için yeniden eyleme giden işçilerle kolluk arasında çıkan kavgada bir işçi öldürüldü.
Olaylar daha da büyüdü, “işçiler telgraf hatlarını kesti, grev kırıcıları fabrikalara kilitlediler, patronların depolarını yakmaya başladılar. İttihatçıların patronlarla işçiler arasında aracı olma çabaları, işçilerce sertçe reddedildi. İzmir’deki askeri kuvvetler, ayaklanmış işçileri kontrol altına almayı başaramıyordu. İzmir’de ancak 7 Ekim’de, İstanbul’dan gönderilen birliklerin şehri bilfiil işgal etmesiyle düzen yeniden hüküm sürmeye başlayacaktı.” (Hasan Doğan, Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Grev Hakkı ve Ta’tîl-i Eşgâl Kanunu, Belleten, 2018)
İzmir’deki grevin askerle bastırılmasından bir gün sonra 8 Ekim’de ilk grev kanunu olan
“Ta’tîl-i Eşgâl Cemiyetleri Hakkında Kânûn-ı Muvakkat” adlı bir geçici kanun kabul edildi.
Kanunla “demiryolu, tramvay, liman ve umûr-ı tenvîriyye (aydınlatma)” işletmelerinde grevler izne bağlı hale getirildi, mevcut sendikalar kaldırıldı.
Ateşini söndürmek için çıkarılan bu geçici kanundan sonra 1909’da Meclis-i Mebusan’da Ta’tîl-i Eşgâl Kanunu geçti. İşçiler ile işletmeler arasındaki sorunlar bir usule bağlandı, grev hakkı tanındı ama kamu yararına hizmet yapan kurum ve kuruluşlarda sendika kurulması yasaklandı.
O yıllarda kamu hizmetlerini veren şirketlerin pek çoğu yabancılara aitti, sendikaların ise çoğu Ermeni, Rum, Sırp sosyalistlerin kontrolündeydi.
Grevin bir hak olarak tanınmasıyla birlikte gidilen en büyük grevlerden biri yine 1913 yılında İzmir’de yaşandı.
İzmir Limanı’nda çalışan hamal, mavnacı ve sandalcılar ücretlerin artması için greve gitmişti.
Grev tam da üzüm ve incirin limana aktığı mevsimde oldu. İttihatçıların muhalifleriyle ilgili tetikte olduğu zamanlardı.
(Bundan sonraki alıntıları Engin Berber’in “Domino etkisi yapan bir emekçi eylemi: İzmir Liman işçileri grevi (1913)” adlı çalışmasından aktarıyorum. Bu greve, son İzmir greviyle ilgili yaptığı paylaşımlarla ilgimi çeken @xilouris efe oldu.)
O dönemin gazeteleri halka yeni bir kavram olan grevi anlatıyorlardı:
“Memleketimizde ilan-ı meşrutiyetle (meşrutiyetin ilanıyla) beraber işitilmeye ve tatbik edilmeye başlayan kelimelerden biri de grevdir. Grev malum olduğu üzere say ve amel (emek ve iş) sahiplerinin yani ‘amele’ namıyla yad edilen (anılan) işçilerin mensup oldukları müesseselere ve sermayedarana (sermaye sahiplerine) karşı bil-zaruri istimal ettikleri (gereklilikten kullandıkları) tatil-i eşgal (grev) manasına tercüme ettikleri bir silahtır…”
İzmir’de 1896’dan beri yayınlanan Ahenk gazetesi greve giden ameleleri haklı bulmuştu:
“İşte grevin sebebi: Açlık! Ve bu sebep karşısında eğilmek ve grevciler tarafında kalmak, vicdan ve izan (akıl) sahipleri için bir borçtur. Biz de böyle yapıyoruz. Hatta biraz ileri giderek grevcilere metanet (dayanıklılık) ve sebat (kararlılık) tavsiye ediyor, acenteleri de kendi menfaatleri icabı olarak bunlarla anlaşmaya davet ediyoruz. Matbaamıza gelen murahhas heyetin teminlerine (verdiği garantilere) göre, bu grev tamamıyla sakıt ve rakd (sessiz sedasız) olacaktır. Ne gürültü, ne patırtı! Esasen meselenin halka aidiyeti yok. Acentelere karşıdır. Grevciler şimdilik yevmiyelerinin tezyidini (artırılmasını), hiç olmazsa sekiz franga iblağını (çıkarılmasını) istiyorlar. Bu talep haklıdır. Binaenaleyh işe karışmak için kendilerinde bir hak ve vazife göreceklerin, bu talebin isafı sebeplerine (yerine getirilmesi gereğine) tevessül eylemeleri (inanmaları) lazım gelecektir. Ağlamayan çocuğa meme verilmediği eski bir hakikattir. Bilhassa en bariz hakları verilmediği, belki alındığı bu asırda mavnacılar ve vapur amelelerinin bu teşebbüslerini muvaffakiyet temennileriyle (başarı dilekleriyle) alkışlamak bizim için bir borçtur.”
Enflasyonun yüzde 40’lara kadar çıktığı zamanlardı.
Ve Ermeni ve Türklerden oluşan limandaki hamalların grevine karşı kimse işçilerin istedikleri parayı çok bulmamış, olayı Ermeniliğe de bağlamamıştı:
“..(vapur) acentelerine karşı grev ilan eden şehrimiz amelesi bu hareketleriyle ne kanuna, ne asayişe muhalif (aykırı) bir vaziyette bulunmamışlar, bilakis kanunen ve vicdanen, iktisaden meşru olan haklarını istimal eylemişlerdir (kullanmışlardır). Hatta temin olunduğuna (anlaşıldığına) göre zavallılar, bu hususta büyük bir sabır ve tahammül bile göstermişler. Şehrimizde her şeyin fiyatı günden güne süratle yükseldiği, hele hane icarları (kiraları) şimdiye kadar emsali görülmemiş derecede terfi ettiği, böylelikle fevkalade müzayaka (darlık) içinde kaldıkları, ücretleri artırılmadığı halde, bunlar yine acentelerine karşı en ufak bir harekette bile bulunmamışlardır. Fakat son zamanlarda artık gayet çaresiz kaldıkları için bu surette harekete ıztırar (mecburiyet) his eylemişlerdir ki, bunda yerden göğe kadar hakları da vardır… Amelenin sırtından binlerce milyarlarca para kazanan müesseseler, şirketler yalnız kendi entrikalarını, menfaatlerini değil biraz da amelenin haklarını gözetmeli, bu husustaki mecburiyetlerini her daim nazar-ı itibar (dikkate) ve insafa almalı, böylelikle işçilerle iş sahipleri arasında meşru bir muvazene (denge) hasıl etmelidirler. Bunun için biz liman amelesinin bu sefer ki tatil-i eşgallerinde haklı olduklarına hükmetmekte vicdani bir mecburiyet his ediyoruz.”
İşçiler amaçlarına ulaştılar ve istedikleri zammı aldılar.
Grev hakkının ömrü ise uzun olmadı.
1925’te Takrir-i Sükun Kanunu ile bütün diğer parti ve örgütler gibi işçi örgütlenmeleri kapatıldı.
1936’ya kadar 1909’da çıkarılan Ta’tîl-i Eşgâl Kanunu geçerliydi yani grev hakkı kanunen vardı.
Ama 1936’da çıkarılan İş Kanunu ile grev, Türkiye’de yasaklandı.
Yasaklarda komünizm korkusu esastı. “Sınıf esasına dayalı cemiyet kurmak” 1946’da çıkarılan Cemiyetler Kanunu’na kadar yasak kaldı.
1908 Meşrutiyeti ile gelen grev hakkını Cumhuriyet ise ancak 40 yıl sonra 1963’de çıkarılan Sendikalar Kanunu’yla verdi.
24 Temmuz’da çıkarılan kanununun yıl dönümünü devlet uzun yıllar 1 Mayıs’ın yerine bayram olarak kutlatmaya çalıştı. 1976’ya kadar bu dayatmalar sürdü.
Bu sırada İzmir’in demografisi yine değişmişti.
Hamallık yapan, sendikacılık işlerine bakan Ermeniler, Rumlar gitmiş yerlerine Selanikliler, Giritliler gelmişti.
Sonra Manisalılar, Erzurumlular, Karslılar, Mardinliler geldiler.
Herkes birbirinden etkilendi.
1950’lerde Girit göçmenlerinden midye doldurmayı öğrenen Mardinliler, ilk defa gördükleri midyenin ustası oldular.
Dersimlilerin gelişi ise şehrin Tunceli olmasından sonra başladı.
Resmi kayıtlara göre 1938 Dersim Katliamı’nın ardından şehirden 12 bin kişi Batı illerinde doğru zorunlu iskana tabi tutulmuştu.
Onlardan biri Cemal Süreyya’ydı.
1938’de 6-7 yaşında olan Cemal Süreya ve ailesi Bilecik’e sürgün edilmişti.
Cemal Süreya eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı mektuplardan birinde bu sürgünü anlatmıştı:
“Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler…Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü…Küçükken, altı yedi yaşımda doğduğum yerlerden, evimizden, bahçemizden koparılmıştım. Ardından aileme felaketler gelmişti. Annem ölmüş (hemen ölmüş), babam sonsuz yoksul düşmüştü... Bunlar yer etmiş bende. Bir yerde sanatçı duyarlılığını etkilemiş demek. Silinmezler.”
5 binin üzerinde Dersimli doğrudan Ege illerine yerleştirildi.
511 Dersimli ise İzmir ve ilçelerinde zorunlu iskana tabi tutuldu.
“Tuncelilerin” ve “Mardinlilerin” İzmir’e geliş hikayesi böyle başlıyor.
80’ler ve 90’larda terör olayları ve köy boşaltmalarla bu sayılar arttı.
Halen İzmir’de 150 bin Mardinli, 60 bin Dersimli var.
İzmir Belediyesi’nde ise Tunceli doğumluların oranı yüzde 1,38, Mardin doğumluların 2,20.
Kimsenin çalışmadığı belediyenin ağır işlerinde çalışırken, enflasyonun yüzde 40larda olduğu bir dönemde maaşlarına zam istemeleri yeniden ırkçılığı, sınıfsal elitizmi hortlattı.
Normal şartlar altındaki hamasi solculuk, bir liberal demokrat için bile vazgeçilmez bir hak olan grev hakkı ile test oldu, bazı aslan sosyal demokratların içinden ırkçı ve patroncu çakallıklar çıktı.
1913’deki greve devrin gazetelerinin gösterdiği sempati, 2025 yılındaki grevden esirgendi.
Toplumlar hep ileriye gitmiyor, İzmirlilerin çoğunun iman ettiği o ilerlemeci tarih görüşünün doğru olmadığını İzmir göstermiş oldu.
Uzun süredir ulusalcılarla dava arkadaşlığı yapan, Kemalizme ehveni şer diye bakmaktan Atatürkçüler haklıymış mertebesine hızla geçiş yapmış, demokrasi mücadelesi verirken az ötelerinde atılan ırkçı sloganları gençlerin heyecanına verip görmezden gelen bazı gerçek solcular için ibretlik bir olay yaşandı.
.09/06/2025 02:01
Hac yasağı nasıl komünist ve Kürt korkusu ile aşıldı?
271
Murat Bardakçı’nın bayramda Habertürk’te çıktığı programda tek parti döneminde dini yasaklarla ilgili söyledikleri tartışılıyor.
İktidar, CHP’nin üzerine yüklenirken Bardakçı eski defterleri karıştırmakla, iktidara malzeme vermekle suçlanıyor.
Bardakçı’nın eski defterleri karıştırması tuhaf olmasa gerek, kendisi tarihçi.
İktidar ile iyi ilişkileri bir tarafa, bir yakın dönem Türkiye tarihçisinin tek parti CHP’sinden bahsetmesi de siyasi bir tercih değil, mesleki zorunluluk.
Üstelik tarihin o dönemini konuşmak eskisi kadar kolay değil, çünkü zaman geçtikçe tarihi olamamış, mesafe alınamamış, konuşma harareti geçmemiş, daha da kutsallaşan ve dokunulmaz hale gelen bir dönemden bahsediyoruz.
O anlamda Bardakçı’nın yaptığı cesurca.
1947’ye kadar Türkiye’de hacca gitmenin gayriresmi olarak yasak olduğunu 2025’de söylemenin hala atlatma haber olması bunu gösteriyor.
Konuşulamamış, konuşulamayan ama etkileri süren travmalar bunlar.
“Ne gerek şimdi bunları konuşmaya”, “yetmedi mi mağduriyetiniz” dışında bu bilgiye itiraz edenler, “döviz kıtlığı vardı, yollar çok güvensizdi, yasak değildi yoksa hac” diyorlar.
Ama biraz dönemin gazetelerini karıştırıp, arşiv belgelerine bakınca bu mazeretlerin de hiç açıklayıcı olmadığı görülüyor.
Ortada bir siyasi tercih olduğu çok açık.
Bu tercih de Cumhuriyet’in daha fakir ve daha güvensiz ilk yıllarının bir tercihi değil.
Henüz anayasada “Devletin dini İslam’dır” yazan, ülkenin ekonomik olarak savaştan yeni çıktığı 1924’de Arap ülkelerindeki asayişsizliklerle ilgili bir Dâhiliye Vekâleti ile Hariciye Vekâleti arasındaki yazışmada, hacca gitmek isteyenlere engel olunmayacağı ve ihtiyaçları olan dövizlerin verileceği vurgulanmıştı.
(Kaynak: Emrullah Öztürk, Tek Parti Dönemi'nde Hac Sorunu ve Çok Partili Döneme Geçişte 1947 Yılı Haccının Çözümlenmesi.
https://www.academia.edu/118543698/Tek_Parti_D%C3%B6neminde_Hac_Sorunu_ve_%C3%87ok_Partili_D%C3%B6neme_Ge%C3%A7i%C5%9Fte_1947_Y%C4%B1l%C4%B1_Hacc%C4%B1n%C4%B1n_%C3%87%C3%B6z%C3%BCmlenmesi#loswp-work-container)
1928’de “Türkiye Devleti’nin dini İslâm’dır” hükmü çıkarıldıktan sonra bile hac ile ilgili engelleyici bir düzenlemeye gidilmemişti.
Türkiye’den hacca gidişi fiilen yasaklayan düzenleme, 1929 Ekonomi Buhranı’na karşı çıkarılan “Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında Kanun” oldu.
Kanunla yurtdışına gitmek isteyenlerin döviz alması Maliye Bakanlığı’nın iznine bağlandı.
Banka hesabındaki Türk parasını dövize çevirmek de yasaklandı.
Düzenleme doğrudan hac ile ilgili değildi ama hacca gitmek için gereken dövizi almak izne bağlandı.
Daha sonraki yıllarda işinsanlarına, öğrencilere, bürokratlara yurtdışına çıkış için döviz almalarını kolaylaştıran düzenlemeler yapıldı ama hacca gitmek isteyenler için herhangi bir düzenleme yapılmadı.
Yani Türkiye’den birinin hac için resmi yollarla yurtdışına gitmesinin hukuki bir mekanizması ortadan kalktı. Hatta bir başvuru mercii bile kalmadı.
Böylece fiilen Türkiye’den hacca gidiş yasaklanmış oldu.
Ama aynı 29 krizinden etkilenen diğer Müslüman ve Batılı ülkelerden, aynı “güvenli olmayan” yollardan hacılar Mekke’ye gitmeye devam ettiler.
Türkiye dışında benzer bir yasağı uygulayan ülke olmadı.
Yine aynı yıllardaki döviz kıtlığı Türkiye’den Avrupa’ya ve Amerika’ya gidişleri de engellenmedi.
Peki, 1930’dan sonra Türkiye’den hacca kimse gitmedi mi?
Sahte pasaportlar çıkarıldı, el altından döviz bulundu, sınır kaçak olarak geçildi ve az sayıda insan yasadışı yollardan hacca gitmeye devam etti.
Bu kaçak haclarda daha fazla döviz harcandı, insanlar hayatlarını riske attılar ama buna rağmen devlet vatandaşlarının talebini karşılamak için herhangi bir adım atmadı.
1929 yılında Türkiye Suudi Arabistan’ı resmen tanımasına ve diplomatik ilişkiler kurulmasına rağmen, hac için özel bir anlaşma yapılmadı.
(Aktaran: Öztürk, a.g.e)
O yıllardaki durumu Selamet gazetesindeki bir hatıra çok iyi anlatıyor:
“1945 yılının sonlarında Orta Şarkta yaptığım seyahat sırasında bir gün Kahire'de bir dostumun evinde iki Türk vatandaş ile karşılaşmış ve söz arasında Mısır'da ne yaptıklarını sormuştum. Anlattılar:
“Hac farizasını ifa için Mekke-i Mükerremeye gitmiştik. Memlekete dönüş yolunda Mısır'a uğradık, şimdi de memlekete dönüyoruz.”
Allah kabul etsin! dedikten sonra sordum: Sizden başka Türk var mıydı?.. Cevap verdiler:
“Vardı, hem de çok şükür binden fazla Türkiyeli Türk hacca iştirak etmişlerdir.”
Tekrar sordum: Peki bunlar nasıl gidebilmişler?
Muhataplarım biraz durakladılarsa da durumu şöyle anlatmışlardı:
“Herkes bir çaresini bulup işini yoluna koyuyor, kimi hac mevsiminden aylarca evvel memleketten çıkıyor, dönüyor dolaşıyor ve birçok güçlüklerle savaşarak bu dini borcunu ödüyor. Kimi memleketten kaçıyor, komşu bir memlekette sahte bir nüfus tezkeresi uyduruyor, o sahte nüfus tezkeresi ile yabancı pasaport alarak yolculuğunu yaptıktan sonra bunları imha ediyor ve bir çaresini bulup geri dönüyor. Elhasıl yığın yığın paraların telef olmasına, yığın yığın eziyetlerin çekilmesine sebep olan bir vaziyet!.. Normal şartlar içinde birkaç yüz liraya yapılabilecek olan bu iş vatandaşların her birine hem binlerce liralara hem sıkıntılı maceralara ve eziyetlere maloluyor.”
(Aktaran Öztürk, a.e)
1930’dan 1947’ye kadar Türkiye’den hacca kaçak olarak gidilebildi.
Yani Murat Bardakçı doğru söylüyor.
Peki 1947 yılında ne değişti?
1947’de CHP tek parti yönetimi, gelmekte olan DP’ye karşı din açılımı yaptı.
İlhaiyat kökenli Şemsettin Gülaltay, başbakan olarak atandı, ilk imam hatipler açıldı, bazı türbelerin ziyaretine izin verildi.
Açılımlardan biri de hacca gideceklere döviz izni oldu.
Adı konulmamış yasağın kalkmasının arkasında bir dilekçenin büyük etkisi olmuştu
1946 yılında CHP Genel Merkezi ve İçişleri Bakanlığı’na dilekçeyi yazan kişi bir gazeteciydi.
Kadri Kemal Kop, hem milliyetçi fikirleri olan bir gazeteciydi, hem de dünyadaki Kürtçe haberleri izliyor ve devlete bilgi veriyordu. Yazdığı kitaplarda Kürtlerin Türk olduğunu hararetle savunuyordu.
Kop, hangi motivasyonla olduğu bilinmez, 1946 yılında “Irak veya Suriye bölgesinden Kürtçe yayın yapan bir radyodan duyduklarını CHP Genel Sekreterliğine ve İçişleri Bakanlığı’na” bildirmişti.
Biraz uzun bir alıntı yapacağız bu ilginç dilekçeden.
Çünkü Türkiye’de genel olarak sorunlara ve vatandaşa bakış açısıyla ilgili bugüne kadar süren güvenlikçi, endişeli zihniyetin klasik bir örneği:
rrr.jpg
“Evvelki gün saat dört buçukta, Irak veya Suriye’den Kürtçe yayın yapan bir radyo, bu seneki Hac hakkında aşağıdaki bilgiyi verdi :
‘... Sayın dinleyicilerim, " Bu yılın Hac mevsimi, çok kalabalık ve rağbetli olmuştur. Her taraftan koşup Hicaz'a gelen yüz bine yakın Hüccac, büyük bir emniyet içinde dini vazifelerini yerine getirerek, memleketlerine dönmüşlerdir . Bunların bir kısmı da henüz dönmektedirler. Bu arada Türkiye'den de bin beş yüzden fazla Hасı gelmiştir. Altı harp senesinden sonra Madağaskar'dan ilk defa kelen hacılar için Fransızlar vapur, Rusya'dan gelenlerin bir kısmı için Ruslar uçak tahsis etmişlerdir. Suriye, Lübnan, Mısır, Irak, Hicaz, hükümetleri, bu Hacıların emniyet ve rahatla gelip dönmeleri için gereken her türlü tedbiri tam bir surette almış bulunuyordu.’
“Bu hac meselesi hakkında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu 'da bu senenin Ağustos ve Tenmuz aylarında yaptığım tetkiklerden ve burada müşahede ettiğim veya duyduğum bazı olaylardan dolayı intiba ve düşüncelerimi, arzetmeği faydalı buldum.
Türkiye’den bin beş yüz Hacının bu sene Hacca nasıl gittiğini, veya bu rakamın doğru olup olmadığını incelemeden evvel, şunu arz edeyim ki, öteden beri muhafazakâr ve eski tabirle "mütedeyyin" bulunanları çok olan doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri halkından bir çokları daha küçük yaşta iken, Hacca gitmeği kafalarında idealize ederler ve sonra da servetleri buna imkân verdiği gün bu maksatlarının husülüne çalışırlar. Bütün idare âmirlerimiz de tasdik ederler ki, İnkılabın başından beri bu halin önüne geçilememiştir.
Onlar hülasaten şöyle düşünüyorlar:…" Lâyık Devlet, beni camie gidip ibadetten, oruç tutmaktan men etmiyor. Hatta layık olduğu söylenen Fransa bile Kudüs’e gelen tabasını, buraya gelmekten men'etmiyor. Üstelik türlü kolaylıklar gösteriyor. Binaenaleyh, benim hükümetimin de bu dini vazifeden men'etmemesi gerektir. Ve bir kısım halk ar arasında da şu misaller ileri sürülmektedir : "Rusları dinsizlikle itham ediyoruz; Fakat Ruslar bile, Hacca gidecek Müslümanları, uçakla getirip tekrar memleketlerine götürmektedirler."
Bu üç çeşitli propaganda, memleketin muhtelif taraflarında ve bilhassa doğu ve Güneydoğu Anadolu’da nazarı dikkati çeker. Şüphesiz ki, ne Fransızların Hacca gidenlere kolaylıklar sağlaması, ne Rusların uçak tahsisi, ne de bizim bu husustaki men'edici tedbirlerimiz, yeni olmadığı için bazılarınca malumdur. Ancak derlenip toparlanarak… vatandaşlarımızın kafalarında bir takım menfi kanaatların husulüne sebep olmaktadır. Bu menfi fikir ve kanaatlerin da nereye müteveccih olacağını tayin etmekte de pek o kadar güç olmasa sanırım.
Bir taraftan da kendilerinin şu veya bu türlü propagandaların tesirleri altında bırakılmaktadır. Komünistlerin de Suriye ve Güneyde geniş çalışmaları olduğu malümdur.
Bunun neticesi, mesela bin liraya yapılabilecek bir 1ş, sahibine en az iki bin liraya mal olmaktadır ki bu da onun gördüğü müşkilati ihdas eden kuvvetin, yani iktidar partisinin ve onun hükümetinin aleyhine tefsir edilmektedir. Üstelik dış memleketlerde çeşitli propagandalarla zehirlenip gelenlerin duygularında husule gelen değişiklik de dikkatle mütalaası gereken bir konudur.
Bunun önüne geçmeğe de bugünkü şartlar dahilinde imkan yoktur; Su halde hadiseyi C.H.P.’nin lehine ve sevgisinin artırılmasına olarak halletmek kabil değil midir? Şüphe yoktur ki, bu yolun yolcusu bulunanlar, İstiklal madalyasını taşıyanlara benzerler: Zamanla ve nihayet bir müddet sonra belki bu temayüldeki insanlardan da eser kalmıyacak artık ne hacca gidecek ve ne de hacı ortada görülmiyecektir.”
Dilekçenin gönderildiği Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, görüşünü ertesi yıl Başbakanlığa bildiren bir yazı yazdı.
rrrr.jpg
Bu yazıdaki alttan alan dil de dönemi iyi anlatıyor:
“Ramazan’ın gelmesiyle hususi veya resmi surette bir çok vatandaşlar Başkanlığımıza da baş vurarak Hac farizasını kolaylıkla ifa hususunda tavassutumuzu rica eylemektedirler. Biz, kendilerine sadece şu cevabı veriyoruz: Hükümet, Hacca gitmeyi yasak etmiş değildir.
…
Cumhuriyet Hükümetimizin bu mühim mevzuu da ele alarak vatandaşların memnun edecek, Hacca gitmek isteyen bir Türkün huzur ve emniyet içinde gidip gelmesini ve gittiği yerlerde himaye görmesini sağlayacak bir şekilde halletmesi çok hayırlı olacağını sanırım.
…
…düşmanların menfi propagandalarında söylediklerinin aksine olarak; Türkiye Hukümetinin halkın dinì itikatları ve vicdani ihtiyaçları ile mücadele halinde bulunmadığını bütün dünyaya anlatış olmak bakımından yerinde bir tedbir olacağı kanaatindeyiz.”
1947 yılında CHP Kurultayı’nda ciddi bir laiklik tartışması yaşandı ve parti dini özgürlükler konusunda açılım yapma kararı aldı.
Türkiye’den hacca gidişin önünü açan karar da bu açılımın bir parçasıydı.
Yine doğrudan haccın geçmediği bir kararla hac serbest kaldı.
Recep Peker hükümeti, 26 Mayıs 1947’de Türk Parasını Koruma Yasası’nda bazı değişiklikler yaptı, “yurtdışı seyahatleri; sağlık sebepleriyle yapılacak seyahatler, ticari sebeple yapılacak seyahatler ve diğer seyahatler “diye üç kategoriye ayırdı.
Böylece haccın “Diğer seyahatlar” içerisine girmesi mümkün oldu, hac için döviz izninin önü açıldı.
Kararların hiçbirinde hac kelimesi geçmedi. Hatta gazeteler hac serbest kaldı haberi bile yapmadılar.
Dönemin hükümeti fiili yasağı bu şekilde kaldırmak dışında herhangi bir hac organizasyonu yapmak, uçak-gemi gibi bir taşıt ayarlamak, başvuru almak gibi bir işe girişmedi.
Hacılar, Cidde’ye özel firmalara ait şilepler ve vapurlara Ulaştırma Bakanlığı’nın verdiği izinlerle gittiler.
Biraz daha fazla parası olanlar Panamarikan hava yollarının hac için İstanbul’dan Cidde’ye uçurduğu 20 kişilik Douglas uçaklarıyla seyahat ettiler.
(Kaynak: Ömer Faruk Kırmıt, 1947 Yılında Hac İbadeti ve Türk Basınında Yansımaları. 2025. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4282415)
1947 yılında hac için döviz alan kişi sayısı 25 bini geçmişti. O yıl hacda toplam 150 bin kişi olduğuna göre Türkiye’den yıllar sonra gelen hac iznine büyük ilgi olduğu anlaşılıyor.
Yıllar sonra hacca gösterilen bu ilgi dikkat çekici bulunmuştu.
Ünlü profesör Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, o günlerde Cumhuriyet’te yazdığı yazıda şaşkınlığını ve üzüntüsünü anlatmıştı:
er.jpg
“Bir çeyrek asırlık ömrü olan nesil, hac ile hacılığa dair bir şey bilmezken, birdenbire 1947 senesi matbuatındaki havadis karşısında afalladı. Kendisinin belki de Amerika sevdasının yanında babasının Hicaz yolculuğuna “bu da neden?”der gibi oldu. Mektepteki kitapların hiçbirinde, gazete ve mecmuasının hiç bir sahifesinde bilgisine rastlamadığı bir iş için Cumhuriyet hükümetinin döviz dağıttığına dair müsaade onu daha ziyade şaşırtmış olmalıdır.”
“Hicaz yolculuğuna çıkanların çokluğu dikkati çekiyor. 1914’den evvelki Türkiye’den hacca gitme işini müşahede etmiş yaşlı bir dostum o zamanlar böyle bir tecahümün vaki olmadığını söyleyince hayret ettim… kambiyo dairelerinin önü döviz müsadesi isteyenlerle dolup taştı, dairenin başka işleri haftalarca geri kaldı. Acaba bu tecahüöm neden?
Türkiye’nin her tarafından, yalnız eski nesil mensupları arasından değil, nisbeten yeni olanlar arasında da Hicaza gitme sevdası varsa , bu sevdanın mesuliyetini yirmibeş senelik dini terbiye ihmalinde aramalıdır.
“… dinin emrettiği bütün feraizeler sanki ifa edilmiş, iş nihayet dinin ‘ulu’su olan muhterem bir şahsiyetin mezarını ziyarete mi kalmıştır? Memlekette ne Hac müessesesinin mahiyeti ne de bu ziyaretin taşıdığı manayı deruni murakabe ile yerinde oturarak düşünmenin daha hayırlı olduğunu hatta böyle bir murakabeden Hazret-i Muhammed’in ruhunun daha ziyade şâd olacağını telkin eden bir halk ve gençlik irşadı mevcud olmadığı için iptidai bir objektivizm, dini ruhiyatımıza daha çok hakim olmaktadır. Türk Müslümanlığı, garplı Hıristiyanların Kudüs’ü ziyaret ihtiyacından vareste kılan dini ruhiyat istihalesine şiddetle muhtaçtır.”
Bu iznin laikliğe aykırı olduğunu yazanlar, oraya gidip Arap propagandasına maruz kalacak hacıların beyninin yıkanacağını anlatanlar, ülkenin dövizlerinin Bedevilere gideceğini söyleyenler…
Ama anlaşılan tüm bu endişelerden daha büyük bir endişe iktidarı hacca izin vermeye ikna etmişti:
Seçim korkusu…
Fakat en az onun kadar Kadri Kemal Kop’un dilekçesinin devleti adım atmaya ikna etmesinden anlaşıldığı üzere Sovyetlerin hacca gidecek vatandaşları için uçak kaldırmasının komünizm propagandasına vesile olması ve Kürtlerin hac talebi, Suriye’deki Kürtçe radyolardan yapılan yayınların yarattığı endişeler de CHP yönetimini ikna etmekte etkili olmuştı.
Haccın bu bilinmeyen 17 yıllık yasak tarihi, bugünkü siyasi kutuplaşmanın kökenleri hakkında da merak edene çok şey söylüyor.
Neden herşeye rağmen AK Parti’ye oy verenler var, neden hala CHP’ye sandıkta eller gitmiyor ve AK Parti ve hatta DEM Parti nasıl tarihi travmalar ve fay hatları üzerine oturuyoru yakın tarihi karıştırmadan anlamak mümkün değil.
Üzerlerine hiç konuşmadan da bu meseleler geçmiş, gitmiş, artık deşilmemesi gereken eski mağduriyetler olamıyorlar.
“Yine mi açtınız eski defterleri” diyenler, bu defterlerin düzgün bir şekilde hiç açılmadığını unutuyorlar.
2025 yılında televizyonda söylendiğinde bile hala yeni bir tartışmaya neden olabilen, pek çok kişinin ilk kez duyduğu kadar güncel bir meseleden bahsediyoruz.
Yani konu hiç de tarihi değil. Bayağı günlük siyaset bile sayılabilir…
.11/06/2025 00:01
Greta’nın büyüklüğü bizi küçültür mü?
89
Yönetmen bir dedenin torunu, aktör bir babanın ve opera sanatçısı bir annenin kızı olarak 2003 yılında dünyanın en refah ülkesi İsveç’in Stockholm şehrinde doğdu Greta.
Nobel Kimya Ödülü kazanmış isimlerin çıktığı, eğitimli, varlıklı, meşhur bir aile içinde büyüdü.
İlk kez sekiz yaşında iklim değişikliği meselesinden haberi olmuş.
11 yaşında ise yemek yemeyi, konuşmayı kesip, vücudu uyuşmaya başlayınca ailesi doktora götürmüş.
Başlangıç düzeyinde bir otizm olan asperger teşhisi konmuş. Aynı zamanda obsesif-kompulsif bozukluk, seçici mutizm gibi sorunları da çıkmış.
Zaman zaman konuşurken yaşadığı zorluklar, duygularını kontrol edememesi, aşırı tutkulu ve öfkeli halleri, yüzünde beliren ifadeler, utangaçlığı, asosyalliği bu yüzden.
Ama iklim değişikliği mücadelesine tutkuyla bağlanması, “yönlendiriliyor herhalde yoksa o yaştaki çocuk bunları nereden bilecek” gibi dedikodulara neden olan üstün zekası da yine bu yüzden.
Fedakarlığın ve adanmışlığın şüpheli bulunduğu bir dünyada, konfor ve lüks içinde yaşayabilecek İsveçli bir kız, 13 yaşındayken dünyadaki karbon ayak izini küçültmek için veganlığı seçmiş, uçakla seyahati bırakmış, bütün hayatlarını uçarak kazanan sanatçı ailesini de buna zorlamış.
Sonra 2018 yılında 15 yaşındayken cuma günleri okulu kırıp Stockholm’de elinde “İklim için okul boykotu” pankartıyla tek başına İsveç Parlamentosu önünde oturma eylemine başlamış. Kışın bütün şehir karlar altındayken bile o parlamento duvarının önünde oturmaya devam etmiş.
Tabii ki haliyle küçük bir kızın bu kararlı eylemi medyanın ilgisini çekmiş.
Şimdi “kesin proje bu” diyenlerin anlamadığı hikaye böyle başlıyor.
2018 yılında son 200 yılın en sıcak yazını yaşamış İsveç’te, hükümetten imzaladığı Paris Anlaşması’nın gereğini yapmasını isteyen Greta’nın talebi kimseye lüks ya da çocuksu gelmemişti.
Önce İsveçli yaşıtları, sonra Avrupa ve ABD’deki yaşıtları iklim değişikliği için benzer okul boykotlarına başladılar. 200 şehirde, 40 bin çocuk bu eylemlere katıldı.
Ama Greta hiç bir zaman çevre için mücadele eden İsveçli şirin bir aktivist kız olmadı.
Polonya’daki iklim zirvesinde dünya liderlerini, Davos’ta dünyanın zenginlerini, İngiliz Parlamentosu’nda lordları, Avrupa Birliği liderlerini azarladı. Küçük bir sarışın İskandinav kızın çevre için eline tutuşturulan tatlı bir konuşmayı okumasını bekleyenleri her seferinde rahatsız etmeyi başardı.
Karbon emisyonunu artırdığı için uçmayı reddettiğinden, 15 günlük zorlu bir seyahati göze alıp tekneyle okyanusu aşarak New York’a gitti ve Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde dünya liderlerine epeyce epik, sert, öfkeli bir üslupla “Boş sözlerinizle benim düşlerimi, çocukluğumu çaldınız. Buna ne cüret” diye azarladı.
O, konuşması sonrası 16 yaşında asperger bir kıza, elinde olmayan mimikleri, kontrol edemediği duyguları, tutkulu hali yüzünden “oynuyor” “samimiyetsiz” dendi, başka güçlerin “projesi” olduğu iddia edildi.
Dünyada bayağı bir insan ona gıcık oldu.
Meşhur aşırı sağcı yorumculardan biri Greta gibi sarışın aryan kızları propagandalarında kullanan Goebbels’e kadar komplonun ucunu uzattı, solcuların de aynı yöntemleri taklit ederek propaganda yaptığını iddia etti.
Rus troller Greta’yı Batı dışı ekonomileri çökertmek isteyen küreselcilerin kullandığını yazdılar.
Meşhur Fransız sosyolog Raymond Aron’un 80 yaşındaki ulusalcı sosyolog kızı, Fransız radyosunda Greta’nın proje olduğunu söyledi.
Tabii dünyada olan biten her şeyin planlı olduğu hatta Türkiye’ye karşı bir projenin ayağı olduğu, Batılı iyi insan olmayacağı fikrinin bayram oturmalarında aile üyelerini birleştiren en popüler siyasi analiz olduğu Türkiye’de de Greta’nın “proje”, “birilerinin piyonu” olduğu yazılıp, çizilmişti.
Fakat, dünya liderleri küresel iklim değişikliği için İsveçli küçük bir kızın kendilerini azarlamasını hoşgörüyle, anlayışla, tebessümle karşıladılar.
Sanki bunlar küresel iklim krizi toplantısında organize edilmiş bir duyarlılık gösterisi gibi görüldü.
Aslında Greta, muhalifliğini bu “şık” konunun dışına çıkarmasaydı, her yıl buna benzer toplantılarda dünya liderlerini, zengin işadamlarını azarlamasına izin verilen, küçük bir aktivist kız olarak büyük itibar görmeye, ödülden ödüle, canlı yayından canlı yayına koşmaya devam edebilirdi.
Ama gıcık ve proje bulunan Greta, bu kolay yolu seçmedi.
7 Ekim’in ardından bütün şöhretini Gazze için kullandı.
Ve o andan itibaren Batı’da itibar gördüğü bütün platformlardan dışlandı.
Liderler onu zirvelerine çağırmamaya, ödül törenleri iptal edilmeye, Alman Yeşilleri gibi müttefikleri onu dışlamaya başladı.
Artık uluslararası medyada görünmüyordu.
Ve doğrudan İsrail’in ve Siyonist grupların hedefiydi.
Batı’daki İsrail yanlısı liberal ve sağ çevrelerde Hamas’ın kullanışlı aptalı, antisemitik, drama queen ilan edildi.
Greta burada da durmadı. Üzerine gitti.
En son onu Madleen gemisiyle Gazze’ye gitmeye çalışan 12 aktivist içinde gördük.
Artık 22 yaşındaydı.
Gemide kimseden rol çalmadan, en öne atlamaya, bağırmaya çalışmadan olgunlaşmış bir aktivist olarak kendisine uzatılan mikrofonlara, gayet aklı başında ve sert şeyler söyledi. İsrail’i soykırımla suçladı, Gazze’ye 100 kg un sokabilmek için ölmeye hazırım dedi.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde yine hedefte.
Önce tabii fena halde karizmalarını çizdiği bizzat İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın, trol Savunma Bakanı’nın hedefinde.
Kaçırıldıktan sonra ona uzatılan bir sandiviçe attığı alaycı gülümsemeyi gösteren fotoğrafını koca İsrail’in Dışişleri Bakanlığı, resmi hesabından “keyfi yerinde” diye paylaştı.
Aslında karşımızda küçük bir kızdan korkan koca bir ergen devlet olduğunu gösterdi.
Ne tuhaftır Türkiye’de de aynı fotoya bakan bazı İslamcılar ve ulusalcılar da İsrail ile benzer sonuçlara vardılar.
22 yaşındaki bir kızın üzerine Batı medeniyetin bütün emparyalizm yükü yüklenip, samimiyetsiz bulundu.
Batılı olarak Filistin davasında rol çalması bir çeşit kıskançlıkla ve öfkeyle karşılanduç
Bütün siyasi duruşunu ve hatta kimliğini; ötekinin kötülüğü, ‘gavur’un zıddı, Batılının negatifi olmak üzerine kurmuş olanlar, İsveçli sarışın şortlu bir kızın da iyi ve ahlaklı olabileceği fikrini bir iman, itikad, dava sorununa çeviriverdi.
Sanki bir an için dünyadaki ahlak ve iyilik mücadelesine onu da dahil ettiklerinde kartondan dünyaları yıkılacakmış gibi hissettiler herhalde.
Tabii aynı şekilde Madleen gemisine bakarak, kendi toplumunu aşağılayanların, küçümseyenler de bu kıskançlığı tahrik etti.
Bazıları gerçekten bir şey yapamamanın ızdırabıyla, Gazze meselesiyle sadece bir iç siyasi tartışmayı kestikçe, iktidarla hesaplaşmanın bir konusu olabildikçe ilgilenenlerden bir kısmının da abartılı ifadeleriyle tahrik ettiği bu kıskançlıkla Greta’nın cesareti ve emeği aşağılanmaya başlandı.
Bu refleksin kendisi ise üzerinde durulmayı hakediyor.
Bir tekneyle Gazze’ye gitmeye çalışan 22 yaşındaki Greta ile bile bir bağ kuramayan bu dar görüşlülük, tasfiyecilik, dar çizgicilik, yer yer zenofobi, yer yer Müslüman milliyetçiliği uzun süredir Türkiye’de muhafazakar kesimin kapsayıcılığının önündeki en büyük zihni engel haline geldi.
Bu dar görüşlülük; abartılı bir güç zehirlenmesi, kendini büyük görme hali, görkemli kişilik bozukluğu sınırlarında dolaşan bir tarih anlatısı ve dünya analiziyle de birleşince dost azaltıyor, müttefikler bulmayı imkansızlaştırıyor, emperyal iddialarının tersine Türkiye’yi içine ve dünyaya kapatıyor.
Maalesef Türkiye’de insanlık ailesinin bir parçası olduğumuz fikrinin müşterisi hiçbir zaman fazla olmadı.
Tevfik Fikret bundan 100 yıl önce “milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin” (milletim insanlık, vatanım dünya) dediği için yalnız kalmıştı.
Ümmet hayali de hep hayal kırıklığıyla sonuçlandı.
Ama en azından insanlığın mutluluğu için mücadele eden başka iyi insanlar olduğunu kabul edebiliriz.
Bu bizi zayıflatmaz, kimliğimizi dejenere etmez.
Tabii eğer kimliğimiz ötekine karşıtlıktan ibaret değilse…
Hayatı boyunca dünyanın hiçbir sorununa çözüm için 22 yaşındaki Greta kadar kendinden, hayatından, konforundan fedakarlıkta bulunmamış olanlar en azından bunu yapabilirler.
.14/06/2025 02:01
Tıraşçı Ahmet’in oğlu nasıl CHP’li oldu?
126
48 yaşında elim bir kaza sonucu hayatını kaybeden Manisa Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in, 2024 yılında belediye başkanlığı kazanmasıyla ilgili bütün haberlerde “78 yıl sonra CHP’ye Manisa’yı kazandıran” cümlesi geçti.
78 yılın uzunluğu ve neden 2024’de bu tarihi sayfanın kapandığı üzerinde ise fazla durulmadı.
2024 için 78 yılın başlangıcı 1946’ya, yani Türkiye’deki ilk çok partili seçime dayandırılıyor.
Yani bu cümle aslında diyor ki; sandık ortaya konduğundan bu yana CHP hiç kazanamadı.
Aslında bu milat 1930’a kadar da çekilebilir.
Çünkü Cumhuriyet tarihinin ilk çok partili seçimi 1930 yerel seçimleriydi.
CHP’nin karşısında Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) vardı ve SCF’nin ikinci örgütlendiği şehir de Manisa’ydı.
7 Eylül 1930’daki meşhur kanlı ve olaylı İzmir Mitingi’nden sonra Fethi Okyar ve Serbest Fırka’nın önde gelenleri Manisa’ya geçmişlerdi.
Yol boyunca büyük kalabalıklar tarafından karşılanmışlar, kalabalıkları dağıtmak için kaymakamalar askeriyeden yardım istemek zorunda kalmıştı.
Manisa İstasyonu’nda da Fethi Bey’i büyük bir kalabalık karşılamış, halkın ani ve aşırı yüklenmesinden dolayı Manisa belediye binasının parmaklıkları çökmüş, yaralananlar olmuştu.
Son Posta Gazetesi’nin haberine göre, SCF lideri, konuşmasını bitirip İstanbul Oteli’nin balkonundan içeri girerken vilayet halkından Baytar Sıtkı Şükrü Bey Fethi Bey’den müsaade istemiş ve kalabalığa seslenmişti:
“10 sene evvel Manisa düşman ayağı altında inliyordu. Gazi bizi kurtardı. Cumhuriyet’e kavuşturdu. Sonra ortaya bir “mutemetler saltanatı” çıktı. Ve bizi esir etti. Vaziyetimiz, devlet reisinden en küçük memura kadar herkesi düşündürecek derecede fecidir. Fakat bu vaziyeti tetkik eden olmadı. Hasılı mutemetlerin elinde kaldık ve öyle devlet adamları gördük ki millete dayak attı. Öyle mutemetler gördük ki kaçakçılık yaptı, adam öldürdü ve sonra da bizi önünde secde ettirmek istedi. Meb‟uslarımız, aramıza girip dertlerimizi anlamak istemeye tenezzül etmediler.”
Dönemin gazetelerine göre SCF’ye Manisa’da birkaç ay içinde 6000 kişi üye olmuştu.
Manisa belediye seçimi için oy verme Ekim 1930’da başladı. Şehrin önde gelen esnafları SCF’den adaydı: Uncu Kamil, Manifaturacı Hafız, Bakırlı Halit, Eczacı Şerif, Dişçi Vehbi, Saatçi Bahaaddin Manifaturacı Hasan Bey…
Ama tüm Türkiye’de olduğu gibi tek parti rejimi sandığa müdahale etmişti:
“Düne kadar müdahalesiz geçen seçim bugün rengini değiştirmiştir. Bir aralık Merkez Memuru tarafından 3 vatandaş tutuklanmıştır. Şimdiye kadar CHF‟ye 17, SCF‟ye 600 rey verilmiştir. 8 Ekim 1930 akşamına kadar SCF 2000, CHF ise 30 kadar oy almıştır. İnzibatlar, Merkez Memuru’ndan aldıkları emirle, halkı özgür iradelerini rahatça değerlendirebilecekleri şekilde tek başlarına oy kullanacakları odaya almadılar. Belediye İntihap Dairesi’nde SCF mensuplarından hiç kimse bulunmamıştır. Bu durum Valiliğe ihbar edilmişse de hiçbir sonuç alınamamıştır. Gidişattan CHF belediye adayları da hoşnut olmamış olacaklar ki, bu partiden 20 kişi istifa etmiştir.
“CHF bir beyanname dağıtmak isteyince belediyenin önünde bir kargaşalık yaşanmış, arada sille, tokat cümbüşü olmuş, CHF ikinci namzetlerinden Müftüzade Ahmet Bey belediyenin üst kat pencerelerinden, halka atfen “tutun hapsedin şunları‟ diye haykırmıştır.”
“İntihabatta yolsuzluklar hüküm sürmektedir. Vaziyet, SCF’nin lehinedir. Ve bunun temadi edeceği ümidi vardır. Mektupta isimleri bulunan vatandaşlar, SCF lehine rey vermekte ısrar ettiklerinden karakolda tevkif edilmişlerdir. İntihabat gününe kadar hastalığı sebebiyle evinden çıkmayan jandarma kumandanı, o gün sokağa çıkmıştır. 6 arkadaşının karakola sevki üzerine halk karakolun önünde toplanmış, “kanun isteriz , yaşasın Fethi Bey‟ diyerek bağrışmıştır. Kaymakam ve kumandan halkı dağıtmak için cebir istimal etmişlerdir”
Bu şartlarda yaşanan seçimlerde SCF Belediye Meclisi’ne 3 kişi sokabilmiş, meclise 46 kişi sokan CHP’den bir belediye başkanı seçilmişti.
1946’da ise ertelenmiş bir hesaplaşma yaşandı. Bu kez Demokrat Parti vardı.
DP’nin Manisa’daki en tepe ismi Fevzi Lütfü Karaosmanoğu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası lehine yazdığı bir yazıdan dolayı Elazığ İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanıp ceza almış, gazeteciliği bırakıp, Manisa’daki çiftliklerine çekilmiş Manisa’nın köklü bir ailesinin mensubuydu.
CHP’nin listesindeki en kritik isim ise İttihatçı kökenli, eski korgeneral, 2. Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’da sıkı yönetim komutanlığı yapmış, Savunma Bakanı Ali Rıza Artunkal’dı.
DP’liler Manisa’da karşılarında bu yüzden jandarmayı bulmuşlardı
Mitinglerde açılan pankartlar dönemin özetiydi:
“Hileli Seçimle Cumhuriyet Olmaz”, “Oktan da Coptan da Korkmayız”, “Kanundan Başka Kuvvet Tanımıyoruz”, “Reylerimizi Çaldırmayacağız Hem Görürüz Hem Duyarız”.
Gazetelerin haberine göre seçimden önceki gece jandarma ve polis kahvehaneleri, DP ocaklarını basmıştı. Bazı seçmenler karakola çekilip “reylerini DP’ye verirlerse başlarına belalar geleceği” biçiminde tehdit edilmişlerdi.
Demokrat İzmir’de çıkan Manisa seçimleri üzerine bir makalenin başlığı “Söz Jandarmanındır” dı:
“Seçim arifesi ve seçim günü Manisa’nın içinde kazalarında, köylerinde dolaştım. Gözümün önüne daima dikilen ve dinlediğim şikayetlerin mevzuunu teşkil eden yegane varlık jandarma idi… Manisa ilinde, jandarma kumandanı albaydan tutun, köydeki nefere kadar hepsi aynı huşunet, hepsinde aynı CHP köleliği müşahede ediliyor ve insanı hazin hazin düşündürüyordu.”
DP’nin Manisa’daki önemli isimlerinden Refik Şevket İnce seçimleri yorumlamıştı:
“Jandarma süngüsünün, polisin tabancasının ancak hayat ve hukuku muhafaza için kullanılan birer keskin vasıta olduğunu unutanları gördük… Bunların ebedi bir nefretle hatıralarımızdan çıkarmayacağız… Bu gafletlerinin cezası şüphesiz büyük olacaktır. Çünkü millete saygı göstermemek suçunun cezası hafif olamaz.”
Hileli seçimlerde DP Manisa’dan sadece bir milletvekili çıkarabildi.
Muammer Alakant, Milli Mücadele'nin Batı Cephesi kurucularından Belediye Reisi Galip Bey'in oğluydu.
Ama 1950’deki ilk bağımsız ve özgür çok partili seçimlerden sonra bir daha hiç CHP kazanamadı.
DP’li Muammer Alakant’ın yeğeni Sümer Oral AP’den, DYP’den ve ANAP’ten meclise girdi.
Manisa’da belediyesini DP, AP, ANAP, DYP, AK Parti ve MHP kazandı.
Manisa’nın eşrafı da önce Menderesçi sonra Demirelci, ardından Özalcı oldu.
Manisa çarşısının tanınmış berberi Tıraşçı Ahmet de Menderesçi ve Demirelciydi.
Ahmet Zeyrek..
Ferdi Zeyrek’in babası:
“Babamın dükkânına girişim 15 dakika sürerdi. Adım atardım, ‘Çık dışarı, dükkâna böyle girilmez, sağ ayakla girilir’ derdi. Girerdim, ‘Dükkâna selam verilerek girilir’ derdi. En son da ‘Yüksek sesle konuş’ diye uyarırdı. Esnaflığın abecesini daha yedi yaşımdan itibaren bana aşılamış. Hem 21 yıllık ticaret hayatımda hem siyasette bunun faydasını çok gördüm. Esnaf insan karşıdakinin derdini dinleyen, anlayan, çözüm üreten olur.”
Esnaf çocuğu Ferdi Zeyrek, mimarlık okuyup Manisa’ya dönmüş, mimarlık bürosu açmış, bir süre Mimarlar Odası başkanlığı yapmış.
CHP’li olması, arkadaşı Özgür Özel sayesinde 2019’da olmuş. Önce 2019’da Belediye Başkanlığına adayı olmuş, sonra 2024’de değişimcilerin il başkanı seçilmiş, yine CHP içinde büyük bir mücadeleyle 2024’de Manisa Belediye Başkanı adaylığı ve üç dönemdir başkanlık yapan MHP’li başkanı yüzde 57’yle yıkıp başkan seçilmesi…
Ferdi Zeyrek’in siyasi hikayesi siyasetteki sosyal değişimi de anlatıyor. Eski sağ, muhafazakar esnafların çocukları üniversiteye gidiyor, sekülerleşiyor, eşrafın dilini bilen bu yeni nesil CHP statükosunu delip, kendine alan buldukça da 78 yıldır hareket etmeyen kayaları hareket ettiriyor.
İmamoğlu’nun hikayesi de buna çok benzer
Bu sosyal değişimin yönü 80’lerden sonra muhafazakarların lehineydi, artık değil.
Tıraşçı Ahmet’in oğlu nasıl CHP’li oldu üzerine AK Partililer de düşünmeli. Tabii artık böyle bir düşünme egzersizini özgürce yapabilecekleri bir ortam kaldıysa…
.16/06/2025 02:15
Mesele dış politika ve güvenlik, aptal!
218
“O söz öyle değildi” diyenler haklı. Orjinali; “It’s the economy, stupid! (Mesele ekonomi, aptal)
Amerikan siyasetinin seçim kazandırmış, ardından siyasi bir mottoya dönmüş meşhur sloganı.
1992’de Bill Clinton’un seçim kampanyası stratejisti James Carville’e ait.
Carville, Arkansas Little Rock’taki Clinton’un kampanya merkezindeki tahtaya başta Bill Clinton olmak üzere kampanya boyunca kimse aklından çıkarmasın diye bu sloganı yazmıştı. Bu slogan kampanyanın gayri resmi sloganına dönüşmüştü.
Aslında Demokrat Arkansas Valisi Bill Clinton’a 1992 başkanlık seçimlerinde ilk başta pek de şans tanınmıyordu.
Çünkü karşısında 1991’de Körfez Savaşı’ndan ‘zafer’le çıkmış ikinci dönemine hazırlanan baba Bush vardı.
Körfez Savaşı sırasında Saddam’ı Kuveyt’ten çıkaran Bush’un görev onayı yüzde 90’lara kadar çıkmıştı.
Ama seçim yılı Bush’un beklemediği bir şey oldu ülke ekonomisi resesyona girdi. İşsizlik yüzde 8’e çıktı.
Bush’u onaylamayanların oranı birden yüzde 64’lere vardı.
Resesyon, Clinton için yıldızını parlatma fırsatıydı. Kampanya şefi Clinton’a “diğer bütün konuları bırak sadece ekonomi konuş” demek için de bu çarpıcı sloganı buldu.
İşe de yaradı ve Clinton başkan seçildi.
Ama bu, meselenin her zaman ve her yerde ekonomi olduğu anlamına gelmiyor.
Bunun en çarpıcı örneğini 2023 seçimlerinde Türkiye’de yaşadık. Mesele ekonomi gibi görünüyordu, “boş tencerenin yıkamadığı iktidar yoktur” sözü herkesin ağzındaydı.
Ekonomide hem rakamlar berbattı hem de ekonomi irrasyonel biçimde yönetiliyordu.
Ama ekonomi iktidarı yıkamadı.
Çünkü bu ekonomik yıkımın bizzat sorumlusu olan iktidar ne yaptı?
Son bir ay uçak gemisini limanlarda dolaştırdı, İHA’lar, SİHA’ları kampanyanın merkezine koydu, cumhurbaşkanı askeri bir üniformaya benzeyen bir ceket giyip, siyah gözlükleri taktı, Kandil’in Kılıçdaroğlu’na desteği gerekirse kurgu videolarla vurgulandı, bu birbirine düşmüş Altılı Masanın bu zor şartlardaki Türkiye’yi yönetemeyeceği fikri işlendi.
Üstelik bütün bu propagandanın arka planında 2023 yılında dünya ve etrafımız bugünkü kadar kaotik değildi.
Ama 2023’de propaganda olan korku senaryoları bugün haberlerde izleniyor.
Ukrayna zaten sürüyordu ve mevcut müttefiklerin, NATO’nun bir kriz anında bir işe yaramadığının, her koyunun kendi bacağından asıldığının bir örneği olarak devam ediyor.
İki yıldır ise Türkiye toplumunu Gazze katliamı derinden sarsıyor. Gündemden hiç düşmüyor, hassasiyet hiç azalmıyor.
O katliam sadece çaresizlik, öfke hislerini tetiklemiyor, dünyaya, Batı’ya, Batılı değerlere, demokrasiye, uluslararası hukuka güvensizliği artırıyor, içe kapanma, öze dönüş duygularını güçlendiriyor, müslüman olmayı sekülerleşseniz bile kaçamayacağınız bir siyasi kimliğe çeviriyor.
Ardından yanı başımızda 63 yıllık bir rejim devrildi. O kadar kolay devrilmesi, ardından yaşanan altüst oluşlar, sınırımızda bir Kürdistan mı kurulacak endişeleri devletsizlik korkusunu tetikledi.
Türkiye’nin rejimin yıkılmasında inkar edilemeyecek etkisi, yeni Şam üzerinde emperyal duyguları okşayan vasiliği, aynı anda başlayan çözüm süreciyle Türkiye’nin bu çöküşe karşı hazırlıklı oluşu, Dışişleri Bakanı ve MİT Müsteşarı’nın siyaset üstü takdir edilen yetenekleri, bu vesileyle Suriyelilerin dönüşü için bir güçlü perspektifin ortaya çıkması ve onun içeride yarattığı tansiyon düşmesi dış politikanın sadece dış politika olmadığını bir kere daha gösterdi.
Suriye daha yeni kaostan çıkmışken, şimdi de İran-İsrail savaşı patlak verdi.
Yanı başımızda kocaman bir imparatorluk bakiyesi, daha dört sene öncesine kadar dört Arap başkentini kontrol etmekle iftihar eden tarihsel rakibimiz İran’ın en üst düzey kurmay kadrosu, en önemli nükleer ve gaz tesisleri, kritik nükleer uzmanları üç günde vuruldu, Tahran semalarında İsrail jetleri cirit atıyor, bakanlık binaları, karargahlar vuruluyor ve İran’ın İsrail’e fırlattığı balistik füzeler dışında buna verebilecek bir cevabı henüz yok.
Bundan 10 yıl önce “Patriot mu alsak, s-400 mü?” tartışması konunun uzmanları dışında halkı o kadar da ilgilendirmeyen bir tartışmaydı.
Ama bugün İsrail uçaklarının 1500 km yol kat edip Tahran’ı bombaladığı, İran’dan atılan bazı füzelerin Tel Aviv’in meşhur Demir Kubbesi’ni bile deldiğini gören gözler için bir ülkenin her şeyden önce sağlam bir hava savunmasına ihtiyacı olduğunu söylemek artık milliyetçi ve aşırı temkinli bir askeri uzmanın endişesinden ibaret değil.
10 yıl önce savunma bütçelerini kesip, eğitime, sağlığa yatırım yapmalıyız demek popüler ve herkesin hak vereceği bir siyasi slogan iken bugün Alman Yeşilleri bile tam tersini söylüyor. Avrupa, konformist halkını ülkesi için savaşmaya nasıl ikna edeceğini düşünüyor, bütün ülkeler savunma bütçelerini rekor düzeyde artırıyor.
Bugün 2023’de söylendiğinde hamaset gibi gelen şu cümleler topluma o kadar da hamasi gelmeyecektir.
“Dört tarafımızdaki savaşların içinde istikrar adası Türkiye.” “Çevremizdeki bütün devletler çökerken güçlü bir devletimiz var, kıymetini bilelim.” “Türkiye’yi korumak için gerekirse kuru soğan yeriz.” “İHA’lar, SİHA’ları yaptı”
Peki, Türkiye’yi savunmanın, güçlü ve güvenli yapmanın yolu ne?
Yine artık bunun kestirme bir cevabı yok.
Önce hukuk devleti ve demokrasi, barışçıl dış politika, komşularla iyi ilişkiler gibi sloganlar iyiniyetli ve öyle olmasını istediğimiz fikirler olabilir ancak.
Şimdi İran’a bakıp, İran’ın zayıflığını molla rejiminin kendi vatandaşlarına karşı zulmüne, yobazlığına, bilim karşıtlığına bağlayanlar da yine kendini kandırıyor.
Çünkü İran bundan 6 yıl önce Kasım Süleymani hayattayken de yobazdı, molla rejimiydi, halkına karşı zalimdi, aydınlanma çağı da yaşamamıştı ama aynı anda dört Arap başkentini (Şam, Bağdat, Beyrut ve Sana)yı yönetiyor, Suriye’de ve Irak’ta IŞİD’e karşı ABD ve Rusya ile işbirliği yapıyor, tarihinin dış politikadaki en kudretli zamanlarını yaşıyordu.
Türkiye’nin güvenliğinin sihirli formülü, standart bir muhalifin aklına ilk gelen “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” cümlesinde de saklı değil.
Kemalist özlere dönmek, içimize kapanmak, sanki Ortadoğu’da yaşamıyormuşuz gibi davranmak, Batı ittifakı içindeki yerimizi tahkim edip, başımıza bela açmamak bu dünyada bir alternatif dış politika değil, daha fazla saldırıya, belaya muhatap edecek bir güçsüzlük emaresi olabilir.
Türkiye’nin Suriye’de olan bitenle hiçbir ilgisinin olmadığı alternatifi düşünmek yeterli olacaktır.
Ama aynı şekilde iktidar çevrelerinde hakim olan kendi büyüklüğünün farkında olmayan bir aşırı özgüvenin, her olayın büyük Türkiye’ye yönelik bir saldırı olduğunu düşünen paranoyanın, politik bir tetikte olmanı içerisini tahkim için kullanan bir fırsatçılığın da Türkiye’yi güvende ve güçlü yapmayacağı da açık.
Bir ülkenin büyük, güçlü ve güvende olmasının gizli formülü belki demokrasi ve hukuk değil ama içeriyi kutuplaştırmış, iç barışı bozmuş, bütün toplumu motive, ikna ve seferber etme yeteneğini kaybetmiş bir iktidarın ülkeyi büyük hedefler için birleştirmesi, dış etkileri minimalinize etmesi mümkün olmayacaktır.
İran’ın içeriden MOSSAD’ın istihbarat operasyonlarına açık hale gelmesi tam da devlet ile toplum arasında açılan makasın da bir sonucu olmalı.
Daha çok başındayız ama açık ki bugün artık Türkiye’de siyaset yapan, ülke yönetimine talip olanlar artık dış politikada Türkiye’yi nasıl güvende ve güçlü yapabilecekleriyle de tartılacak.
Türkiye bundan sonra daha az iç politik meseleleri, daha fazla dış politikayı, güçlü bir orduyu, daha güçlü bir yerli savaş sanayisini, daha aktif, kaynakların aktarıldığı bir istihbarat örgütünü konuşmaya başlayacaktır.
Ve daha fazla çözüm sürecini…
Eğer Türkiye, Suriye’de aktif bir pozisyon almasaydı, şu anda Şam’da güçlü olamazdı.
Eğer son çözüm süreciyle PKK ile bir süreç başlatılmasaydı, bugün sınırımızda Türkiye için daha büyük bir tehdit olan bir silahlı örgüt olacaktı.
Görünen o ki bir sonraki seçimlere kadar dünya ve bölgemiz daha istikrarlı olmayacak.
Ve bütün dünyanın olduğu gibi Türkiye’nin birinci gündemi de güvenlik olacak. Dış politikada yetkinlik, ülkeyi yönetme becerisi siyasetçilerde en çok aranan vasıflar haline gelecek.
Bütün siyasetin kendini buna karşı hazırlaması gerekiyor.
Çünkü artık mesele “dış politika ve güvenlik, aptal!”
.18/06/2025 02:02
Türkiye’de legal siyaset yapmak mı, İsrail’in proxy örgütü olmak mı?
72
Başlıktaki soru çözüm sürecinin 1 Ekim’den bu yana karşı karşıya olduğu en ciddi sınavdaki tek soru.
Sorunun muhatabı tabii ki PKK.
Fiziken sınırlarımızın yanı başında ama siyaseten bize uzak bir savaş gibi izlediğimiz İsrail-İran savaşı (ya da daha adil bir ad vermek gerekirse, İsrail’in İran’a ağır saldırısı ve İran’ın can havliyle verebildiği cevaplar) aslında bizi tam da bu yüzden çok yakından ilgilendiriyor.
Çünkü yeni bir 2015 sendromuyla karşı karşıyayız.
2015’de ilk çözüm süreci Suriye iç savaşı yüzünden bitmişti. Türkiye PKKyı silahsızlandırmaya çalışırken, silahın değeri bölgede artmış, PKK’ya Türkiye’nin teklif ettiği çözüm paketi, PKK’ya İran’ın (ve Suriye’nin) teklif ettiği Rojava devletçiğinin yanında cazibesini kaybetmişti.
İkinci çözüm süreci de yine bölgesel bir savaşla sınanıyor.
Bu kez PKK’ya teklifin ne olduğunu bilmiyoruz.
Ama teklifin kimden geldiği açık; İran’dan değil İsrail’den…
Aslında görünürde bir krizi yok.
PKK yani Kandil, İran-İsrail savaşıyla ilgili yaptığı açıklamada tarafını bildirmeyen bir güzellik kraliçesi gibi barış mesajları verdi, Öcalan’ın çağrısına atıflar yaptı:
“Savaşın sorunlara çare olmadığı artık herkes tarafından anlaşılmalı ve savaş politikaları terk edilmelidir. Biz önder Apo'nun ortaya koyduğu demokratik siyaset ve demokratik müzakere yönetimiyle sorunların çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Herkesi bu anlayışla ve bu zeminde hareket etmeye ve savaşla değil, demokratik siyaset, diyalog ve müzakere yöntemiyle sorunları çözmeye çağırıyoruz.”
Bu, ilk başta tarafsız görünse de Kandil’dekilerin coğrafi olarak bulundukları konum düşünüldüğünde cesur bir açıklama sayılabilir.
Çünkü PKK’nın Kandil’deki kampı İran’ın sınırlarının hemen dibinde. Hatta hemen karşılarında İran’ın karakolları var.
PKK’nın İran kolu PJAK, 2011’de İran’a karşı savaşını bitirdiğini açıklamıştı. Yani Türkiye’ye karşı yapmadığını PKK, 14 yıl önce yakaladığı Kürt aktivistleri idam eden İran’a yapmıştı.
Peki ne karşılığında?
O sırada iç savaşın patlak verdiği Suriye’deki adı konmamış işbirliği karşılığında.
2011’den sonra PKK’nın 2003’de Suriye’de kurulan partisi PYD’nin lideri Salih Müslim, PKK’da komutanlık yapan Suriyeli Mazlum Kobani Suriye’ye geri döndü, 2012’de Suriye’de YPG kuruldu.
YPG’nin ilk işi Esad karşıtı Suriye muhalefeti içindeki Kürtlere saldırıp, baskı kurmak oldu.
Kürtler muhalefetten uzaklaştırıldı, tarafsız bir üçüncü yolcu çizgiye çekildi, bunun karşılığı olarak da 2013’den sonra İran ve Esad Kürt şehirlerinden çekilip, “Rojava”nın kontrolü YPG’ye bırakıldı.
Böylece PKK, 1978’den sonra ilk defa bir şehir hakimiyeti elde etti.
Bu büyük kazanımla heyecanlanan PKK, çözüm sürecinde ayak sürttü, Suriye iç savaşında Türkiye’nin karşı karşı geldiği İran ile hem Suriye’de hem de Irak’ta koordineli olarak çalışmaya başladı, İran’ın desteğini aldı ve bu çizgide siyaset yürüttü.
Ta ki 7 Ekim’e kadar.
İran’ın bölgedeki etkinliği bitip, Suriye’de yenilince bu işbirliği dayanağını kaybetti.
2024’ün ortalarında bir anda PJAK yeniden ortaya çıktı, kongresini yaptı, İran’a karşı mesajlar verdi. Sonra da birkaç kez Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma kararının kendilerini bağlamadığını açıkladılar.
İran’ın İsrail baskısıyla bölgeden çekildiği ve henüz çözüm sürecinin belirsiz olduğu günlerde Kandil’den de İsrail’e akıl veren, tavsiyelerde bulunan açıklamalar geldi.
Mesela PKK’nın lider kadrosundan Mustafa Karasu, bir röportajında “Şu açıktır ki; İsrail de sürekli dış destek ve askeri gücüne dayanarak bir bölge politikası yürütemez. Bu açıdan İsrail’in de politika değiştirmek zorunda kalacağı açıktır. Zaten İbrahimi Anlaşma ile bu yönlü bir adım atılmıştı. İsrail, varlığını ancak bir bölgesel anlaşma ve bölge halklarıyla demokratik ilişki çerçevesinde güvenceye alabilir” dedi.
İsrail’den de Kürtlere el uzatan, Suriye’de Kürtlerin hamiliğine oynayan sinyaller geldi.
İşte Türkiye’nin çözüm süreci tam bu sırada masaya kondu.
Eğer Türkiye, çözüm süreci açılımını yapmasaydı, bölgedeki güç dengesi değişirken PKK’nın iki seçeneği olacaktı.
Ya İran’la hareket edip eski ittifakını korumak ya da İsrail ile yaklaşıp, İran karşıtı cepheye katılmak.
Bu iki cephenin de Türkiye karşıtı olacağını söylemeye herhalde gerek yok.
İran ya da İsrail cephesinde PKK’ya düşen bu iki büyük güç arasındaki savaşta proxy bir örgüt olarak fırsatları kollamaktı.
İşte tam bu sırada Türkiye, PKK’ya, özetle; bir ülkenin proxy örgütü olarak savaşmak yerine Türkiye’de legal alanda siyaset yapmayı teklif etti.
Suriye’de ve bölgede denklemin Türkiye lehine olduğu sırada önce Öcalan’ın ardından PKK’nın aklı buna yattı, önce çağrı sonra fesih kararı geldi.
Ama şimdi şartlar yeniden değişti.
İsrail saldırganlığı karşısında sallanan bir İran var. Güçsüz görünüyor. Dün beş gün içindeki ikinci Genelkurmay Başkanı da vuruldu.
Netanyahu, rejim değişikliği çağrılarına başladı.
İran’daki daha geleneksel silahlı Kürt örgütleri olan Barzani’ye yakın IKDP ve PAK, daha açıkça bu cephede yer alma heveslerini belli ettiler.
PJAK ise daha utangaç ifadelerle İran’a karşı savaşmaya hazır olduğunu sinyalini verdi.
PKK, İran’ın hemen sınırındaki en büyük silahlı güç. Bu açıdan İsrail’in eğer bir rejim değişikliği planı varsa işine en yarayacak, savaşı en iyi bilen örgüt.
İsrail ve ABD’deki lobisi, İran rejimini bir 2003 Irak Baas rejimi gibi devirebileceklerini düşünüyor.
O zaman Kürtlere de, 2003’den sonra Irak’taki Kürtler gibi otonomi fırsatları doğabilir.
Peki, İran bir Irak mı? Bu kadar kolay yıkılıp, bölünebilir mi?
İranlılar, ülkelerindeki rejimi İsrail bombalarıyla yıkmak isterler mi?
İranlı muhalif grupların bu konuda sessiz olduğu görülüyor. Sadece hiçbir itibarı olmayan Şah’ın oğlu konuşuyor.
Çünkü İran’da iktidara İsrail bombalarıyla gelmenin maliyetini kimse yüklenmek istemiyor.
Ayrıca bu bölünmüş Irak’taki gibi kolay olmayacak, bunu yapmaya kalkanlar karşılarında Şii ve Pers milliyetçisi bir direniş bulacak, bu muhtemelen yıllar sürecek bir iç savaşa neden olacaktır.
Ama anlaşılan bölgede savaş çıkmışken silah bırakmak PKK için iki hafta öncesine göre cazibesini kaybeden bir fikre dönmüş gibi görünüyor.
Tarih boyunca bu krizler ve fırsatlarla varolmuş bir örgüt bu krizden de umutlanmış olabilir.
Hatta İran’dan yeni bir Rojava koparmanın umuduna kapılmış olabilirler.
Ama bütün bunlar kötü bitecek hayaller ve tehlikeli kumarlar da olabilir. İsrail ile böyle bir anda işbirliği yapmak sadece PKK’yı değil, onunla hareket eden Kürtler ile Araplar, Türkler ve Farslar arasında uzun yıllar etkileri geçmeyecek yeni düşmanlıklara neden olur.
Aslında PKK, 70’ler Türkiye sol hareketi içinden ortaya çıkmış, Filistin duyarlılığı, İsrail karşıtlığı köklerinde olan bir örgüt.
Öcalan’ın ilk tutuklanma nedeni, İsrail elçisini öldüren Mahir Çayan’ın Kızıldere’de öldürülmesini protesto eylemine katılmaktı.
1979’da Suriye’ye geçen Öcalan, örgütünü solcu Filistinlilerin Bekaa’daki kamplarında kurup, eğitti.
Fakat PKK, pragmatik de bir örgüt.
İşte bu noktada PKK, bir karar verecek.
Bölgede fırsatları kollayan, arkasına İsrail’i alarak İran’a karşı cepheye giren bir proxy örgüt mü olacak yoksa artık silahları bırakıp doğduğu Türkiye’de siyasi mücadeleye mi geçecek?
Dün üç önemli isimden bu kritik karar anıyla ilgili açıklamalar geldi.
Devlet Bahçeli, “İsrail’in siyasi ve stratejik amacı Anadolu coğrafyasını çevrelemek, terörsüz Türkiye hedefini efendileri hesabına baltalamaktadır” dedi.
Uzun süredir sessizliğini koruyan Demirtaş uzun bir açıklama yaptı. Gerçek bir vatansever gibi konuştu:
“Böyle bir dönemde hiç kimse küçük hesaplar yaparak maceracı, riskli ve sonu felaketle sonuçlanacak hamleleri aklından bile geçirmemelidir. Unutulmamalıdır ki, emperyalizm bir kazananı olmayacak bir viranedir. Bizler Türkiye toplumu olarak bu dönemde bir ve beraber olacağız; olası risklere, saldırılara, provokasyonlara karşı gerektiğinde Edirne’den Hakkari’ye kadar 85 milyonluk bir halk ordusuna dönüşeceğiz; ortak vatanımızı, canımız pahasına savunacağız”
Kendi iç sorunlarımızı da kendi aramızda, karşılıklı güven çerçevesinde ve “kardeşlik ruhuyla” çözeceğiz. Bunun dışındaki her arayış sadece felaket getirir. Bu konuda ezberci, öfkeli, intikamcı ve kindar hiçbir yaklaşıma prim vermeyecek, cesur ve samimi olacağız.
4- Orta Doğu yangınının kısa sürede sönmeyeceğini öngörerek kısa, orta ve uzun vadeli bir iç ve dış ortak politika hattının belirlenmesi ve her siyasi grubun bu hattı gönül rahatlığıyla savunabilmesi için Cumhurbaşkanı’nın davetiyle, TBMM’de tüm siyasi parti genel başkanlarıyla bir çalışma toplantısının en kısa zamanda yapılması yararlı olacaktır.
Belirttiğim noktaların hiçbiri iç politikada nezakete dayalı demokratik muhalefetin ve iktidarın denetlenmesinin, eleştirilmesinin önünde engel değildir.
Birlik ve beraberlik iktidar partisinin değil, Türkiye’nin etrafında olacaktır. Madem soyadımız Türkiye’dir, o halde herkesi soyadımız etrafında birleşmeye ve bunun için sorumluluk almaya davet ediyorum.”
Çözüm sürecinde önemli bir isim olan eski AK Parti Milletvekili Adnan Boynukara da önemli uyarılar içeren bir yazı yazdı:
“İkinci konu, örgütün kimi unsurlarının, var olan uluslararası konjonktürden yararlanma amacıyla kurmaya çalıştıkları yeni işbirliği arayışlarıdır. Özellikle İsrail’in bölgedeki revizyonizmi ve işlediği suçlar, örgütün iştahını artırıyor. Bu ise örgütü tarihsel bir hata yapmaya yönlendirir ve bölge halkları arasında derin düşmanlıklara yol açar. Ortaya çıkabilecek bu tür bir işbirliğinin doğal sonucu ise karar vericilerin süreci yeniden değerlendirme olasılığıdır. Bu durumun ne anlama geleceğini hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla temel mesele, “Çözüm mü yoksa yeni proxy arayışı mı” sorusunun cevabı.”
Evet PKK, bu sorunun cevabını verecek.
Çözüm süreci de bu cevaba göre ilerleyecek.
.21/06/2025 02:01
“Marg bar Amrika!” nereden çıkmıştı?
77
“Marg bar Amrika” yani “Amerika’ya Ölüm,” bu ara İran’ın yeniden en popüler sloganı.
Yine ABD için kullanılan “Büyük Şeytan” tabiriyle birlikte, ülkedeki rejimin resmi sloganlarından biri. Bizdeki “Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi bir şey.
Peki neden koca bir devletin başka bir devleti hedef alan resmi bir sloganı var?
Genelde bu Molla rejiminin irrasyonel, dinci, saldırgan tezahürlerinden biri olarak görülüyor.
Zaten, Türkiye’de de yaygın olan klasik bakışa göre İran; dinci, geri, yobazk ama en ılımlısı kökleri Tevrat’ta geçen Büyük İsrail’i kurmak için otel patlatmış Menachim Begin’a dayanan Netanyahu’nun Likud partisi olan İsrail tarihinin en dinci hükümeti ve “İsrail’i İncil’de emredildiği için destekliyorum diyen Evanjelistlerin yönettiği ABD, laikliğin, modernliğin temsilcisi…
Halbuki İranlıların Amerika nefreti 1979 İslam Devrimi’nden eski ve çok haklı sebeplere dayanıyor.
Tam tersine, Fransa’da ikamet eden Humeyni’nin Şah’a karşı verdiği mücadele o yıllarda Batı’da geniş destek görüyordu, Humeyni de Batı ile iyi ilişkiler, demokrasi, özgürlük vaatlerinde bulunuyordu.
Air France uçağı ve bir düzine Batılı gazeteciyle Tahran’a inen Humeyni’nin ABD’ye karşı tavır almasına neden olan, kaçan Şah Pehlevi’nin ABD’ye sığınması oldu.
60 yıl boyunca iktidarını ABD ve İngiliz desteğiyle sürdüren Şah’ın yine ABD’ye sığınması üzerine 4 Kasım 1979’da devrim yanlısı öğrenciler Tahran’daki ABD elçiliğini işgal edip, 52 Amerikalıyı rehin aldılar ve 444 gün sürecek bir rehine krizi başladı.
Peki, neden bunu yaptılar?
Bu devrimin yine karşı bir devrimle bastırılacağına dair bir korku yüzünden…
Ve bu korkuya paranoya da denemezdi.
Çünkü 1953’de bu bir kez yaşanmıştı ve İran’ın bugün görünen bütün marazlarının doğmasına neden olmuştu.
Uzun bir hikaye bu.
Ve her şeyin sebebi bir zamanlar İran’ın nükleer çalışmaları değil, petrolüydü.
Her şey, 1901 yılında saltanatı sallanan Kaçar Hanedanlığı’ndan Şah Muzaffereddin’in ülkesinde petrol çıkarma imtiyazını 60 yıllığına Londralı banker William Knox D’arcy’ye vermesiyle başladı.
Abadan’daki dünyanın en zengin kuyuları için alınan bu imtiyaz için “En vahşi rüyalarımızın bile ötesinde periler ülkesinden gelen bir mükafat” demişti Winston Churchill.
1905’te Rusya, 1908’de Türkiye’de olduğu gibi 1906’da da İran’da Meşrutiyetçiler devrim yaptı ve Şah’ın karşısına bir Meclis kuruldu.
Şah, Meclis, petrol, Britanya arasındaki denge savaşları böylece başladı.
İran, Rusya ve Britanya arasındaki iktidar mücadelelerinin mekânıydı.
1917 devrimiyle Rusların emperyal iddialarından vazgeçmesiyle sahne tamamen Britanya’ya kalmıştı.
Kaçar Hanedanı’nın son temsilcisi Şah Ahmet, 1919’da ülkesini Britanya’nın kontrolüne sokan daha ağır bir anlaşmayı imzaladıktan sonra ortaya Anglo-Persian Petrol Şirketi çıktı. O şirket daha sonra BP adını alacaktı.
İran’da milyonlar yoksullukla mücadele ederken ülkenin zenginliklerinin Ada’ya akmasına tepkiler gittikçe büyümekteydi.
Kuzey’de Sovyet destekli bir “İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” ilan edilmiş, milliyetçi duygular kabarmıştı. Bir kurtarıcı için sahne hazırdı; Şah’ın ordusundaki kudretli askerlerden Rıza sahneye o anda çıktı.
Kolayca yıkılmakta olan iktidarı, daha güçlü bir iktidarla çalışmak isteyen İngilizler desteğiyle ele geçirdi ama bu kadarı ona yetmiyordu.
Birden emekli olup bir köye çekildiğini açıkladı. Eski Şah’ın geri gelmesinden korkanlar ona koştular. Ama o Cumhurbaşkanlığı’nı değil ‘Tavuskuşu Tahtı’nı istiyordu. Böylece Kaçar Hanedanlığı bitip Pehlevi Hanedanlığı başladı...
İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yanında ama tarafsız kalarak İran üzerinden Nazilerin Rusya’ya girmesinden korkan İngilizlerin ve Rusların İran’a girmesine sebep olmuştu.
1941’de daha fazla direnemedi ve tahtı oğlu Muhammed Rıza’ya bırakarak çekildi.
Yeni Pehlevi Şahı sadece 21 yaşındaydı. En çok İngilizler mutlu olmuştu.
1-001.jpg
Truman ve genç Şah
Ama bu mutlulukları kısa sürdü.
Kaosta yeniden güçlenen Meclis’ten yabancılara yeni imtiyazları yasaklayan bir kanun geçirilmişti. Yasayı hazırlayan İsviçre ve Fransa’da okumuş, 30 yaşında girdiği Meclis’in Şah’a karşı üstünlüğünü savunduğu için baba Pehlevi’nin 20 yıldır siyaseti yasakladığı uzun boylu bir Pers milliyetçisiydi: Muhammed Musaddık...
2.jpg
Ülkenin ilk siyasi partisi de kurulmuştu. Aldığı pozisyonlarla ülkenin 50 yılına damga vuracak TUDEH (Halk).
Partiyi 1944’te komünistler ele geçirmişti artık. Partinin gizlice örgütlendiği yerlerden biri de İran ordusuydu.
40’lı yıllar boyunca İran TUDEH’in başını çektiği ayaklanmalar, aşiret isyanlarıyla sarsıldı.
Bütün bunlar olurken genç Şah Muhammed Rıza’nın en güvendiği adamı bir Amerikalıydı. 1942’de savaş yıllarında polis teşkilatına çekidüzen vermesi için müttefiklerin İran’a gönderdiği New Jersey Eyaleti Polis Şefi General H. Norman Schwarzkopf. Yarım asır sonra aynı adı taşıyan oğlu da bölgeye gelip “Çöl Ayısı” adını alacaktı...
Lüks hayatı, Amerikalı film yıldızlarıyla biri bitip diğeri başlayan aşkları yüzünden yoksul ve dindar İran halkı arasında popüler değildi Muhammed Rıza.
1949’da Şah karşıtı “Ayetullahlar”ın destek verdiği “İslam Fedaileri” örgütünün bir militanının suikastından kurtuldu. Suikastı TUDEH’in üzerine atarak Batılı müttefiklerini mutlu eden bir tasfiyeye girişti. Artık eski güçsüz Şah yoktu...
Şah’ın, tahtını korumak için elindeki en büyük güç; petrolü verip, Batı’nın desteğini almaktı.
29 yaşındaki Genç Şah da 1949 yılında Meclis’ten İngilizlere ek bir imtiyaz çıkarmaya çalıştı. Ama Meclis gönülsüzdü. Tek yol seçime gitmekti. Ama yeni Meclis de bu anlaşmayı onaylayabilecek bir Meclis olmalıydı.
Seçimlerdeki usulsüzlüklerin kurbanlarından biri Tahran’dan seçimi kaybettiği açıklanan Muhammed Musaddık oldu. Musaddık, taraftarlarını evinin önüne çağırdı.
Onlarla birlikte Şah’ın Sarayı’na yürüdüler. Kalabalık adil bir seçim yapılana kadar oturma eylemine başladı.
ABD’den bir davet almış olan Şah, günlerce süren oturma eylemi sonunda pes etti.
Saray’ından çıkıp Başkan Truman’ın kendisine gönderdiği “Bağımsızlık” adlı uçakla ABD’ye uçtu.
Çok iyi ağırlandı. Ona ülkedeki en önemli fabrikalar, çiftlikler gezdirildi. Ama Şah sadece silah ve askerî yardım istiyordu. İktidarı elinde tutması ve komünistlerin halkı kazanamaması için Amerikalıların sosyal yardım teklifleri onu hiç heyecanlandırmadı...
Eli boş ülkesine döndü. Seçimlere doğru gidilirken artık karşısında Musaddık’ın başını çektiği; içinde liberallerin, milliyetçilerin ve “Ayetullahlar”ın (Humeyni Musaddık’ı fazla laik bulduğu için cepheye girmemişti) bulunduğu “Millî Cephe” vardı. Cephe’nin en büyük vaadi de petrolü millîleştirmekti.
Millî cephe Meclis’e girdi. Yurt dışından seçimleri kazanıp Meclis’e girenlerden biri de çok karizmatik bir dinî lider olan Kaşani’ydi. Vereceği kararlarla İran’ın istikbalini, geleceğini belirleyecek Kaşani için de ilk mesele petrolün millîleşmesiydi. Bütün gücüyle Musaddık’ın arkasındaydı.
İlk zafer, petrol anlaşmasını görüşmek üzere Meclis’te bir komisyon kurulması kararıydı. Komisyonun başına Musaddık oturdu. Şah, yükselen muhalefete karşı güçlü bir başbakan seçmek için en güvendiği adamı yani General Schwarzkopf’un tavsiyesiyle General Razmara’yı Başbakan olarak atadı.
Bu arada Musaddık başkanlığındaki komisyondan anlaşmanın reddedilmesi tavsiyesi çıktı. İngilizler yeni bir anlaşmaya yanaşmıyorlar; yapılan incelemelerde yıllardır İran’a vermeleri gereken payı da vermedikleri ortaya çıkıyordu. Abadan’da çalışan İngiliz mühendisler ve İranlı işçiler arasındaki fark, uçurum gibiydi.
Onların emperyal açgözlülüğü İran’daki Batı yanlısı kesimleri de bıktırmıştı. 1951’de petrolün millîleşmesi için büyük bir kampanya başlatıldı. “Ayetullahlar” meydanlarda bunun dinî bir vecibe olduğunu anlatıyordu. “İslam Fedaileri” örgütünden biri bu kez Başbakan Razmara’yı öldürdü.
Meclis artık duruma hâkimdi. Bir gün Meclis’te “her şeyi eleştiren taşın altına elini sokmayan adam” diye eleştiriler alan Musaddık kürsüye çıktı ve Başbakanlık teklifini kabul ettiğini açıkladı. Bir şartı vardı; Petrolü millîleştirmek...
Şah’ın da direnecek hâli yoktu artık.
Devreye ABD girdi. Yoksulluk içinde kıvranan İran’da emperyal kazanımlarından bir gram taviz vermeye yanaşmayan Britanya’yla İran arasında arabuluculuk görevi; yüzyılın başından beri İran’a destek vermiş ABD’ydi. Heyetler gidip geliyordu.
Sonunda 1951 yılında Musaddık, Başkan Truman’ın davetlisi olarak ABD’ye gitti. Üst düzeyde ağırlandı. Ayrılırken son kez bir ABD’li diplomatın geldiğini görünce “Niye geldiğini biliyorum cevabım hayır” dedi. ABD’nin Britanya için petrol arabuluculuğu da sonuçsuz kalmıştı. Musaddık dönüşte Mısır’a uğradı. Kahraman gibi karşılandı.
Ülkesine döndüğünde Şah’ın karşısına çıktı ve ondan ordu üzerinden yetkileri kendisine devretmesini istedi. Şah yanaşmayınca, istifa edip Saray’ı terk etti. Şah’ın atadığı yeni Başbakan’ın ömrü 4 gün sürdü.
Sokaklara çıkan halk Musaddık’ı daha da güçlü olarak Şah’ın karşısına çıkardı. Bu arada Kaşani liderliğinde Lahey’e giden heyet petrol davasında İran’ın lehine bir kararla ülkeye dönmüştü. Artık bütün güç Musaddık’ın elindeydi. Şah ordu üzerindeki yetkilerini de Musaddık’a devretmek zorunda kaldı...
Britanya için geriye iki yol kalmıştı; Abadan’ı işgal etmek ya da Musaddık’tan kurtulmak.
Ama her ikisine de ABD Başkanı Truman yeşil ışık yakmıyordu. “Biz size Kore’de destek verdik siz de bize İran’da destek vermelisiniz” sitemleri de işe yaramayınca Britanya tek başına kaldı.
Artık geriye tek çareleri kalmıştı; Musaddık’ı tek başına devirmek. 1952’deki ilk darbe girişimi böyle başladı...
1951 yılının sonlarında Şah’ın atadığı Kavam’ın dört gün süren Başbakanlığını bitiren kanlı halk ayaklanmaları sonunda Musaddık’ın koltuğuna yeniden oturması Tahran’daki Britanyalı istihbaratçıların kafasında bir şimşek çaktırmıştı; Tahran’da iktidar sokakta değişebiliyordu.
MI6’ın atası olan SIS, (Secret Intelligence Service) Tahran’da halk, medya, din adamları ve siyasetçiler arasında çok güçlü bir ağ kurmuştu.
Her yıl milyonlarca pound bu ağa ödeniyordu. Örgütün başında da daha sonra Chatham House’un ve Penguin Kitapları’nın Antik Yunan üzerine yazan tarihçi yöneticisi bir Lord olarak karşımıza çıkacak yetenekli bir istihbaratçı oturuyordu; Monthy Woodhouse.
3.jpg
Woodhouse’un Tahran’daki şebekesinin merkezinde İngiliz hayranı armatör ve banker bir babanın oğulları olan Raşidiyan Kardeşler yer almaktaydı; Müzisyen ve filozof olan büyük kardeş Seyfullah, Şah’ın sırdaşı ve siyasi aktivist olan Asadullah ve iş adamı olan küçük kardeş Kudretullah…
Aileye SIS, her ay 10 bin pound ödüyordu. Bu, hizmetleri düşünülünce küçük bir meblağ sayılırdı. Kardeşlerin güçlü ilişkileriyle Britanya, milletvekillerinden gazetelere, mafyadan dinî liderlere kadar herkesi etkileyebiliyordu.
Raşidiyan kardeşler, 1952’in ortalarından itibaren gazete editörlerini kâh rüşvet dağıtarak kâh da ikna ederek Musaddık’a karşı çevirmeyi başarmışlardı. Ülkenin en büyük gazetesi Keyhan artık Başbakan’ı beceriksizlikle suçlayan manşetlerle çıkıyordu.
Aynı anda Batı medyası da Musaddık’ı yerden yere vuran haber ve yorumlarla dolmaya başladı. Musaddık’ın altı ay olağanüstü hâl ilanı üzerine New York Times gazetesi “Diktatörlüğe davet” başlıklı bir başyazıyla çıktı. Gazete Musaddık’ı Hitler’e benzetti ve hukuksal bir darbeyle ülkeyi diktatörlüğe götürdüğünü iddia etti.
http://www.nytimes.com/1952/07/15/archives/a-bid-for-dictatorship.html?_r=0
Musaddık’ın İngilizfobik ve yabancı düşmanı olduğu yazılıyor, hastalığı yüzünden sık sık bayılması ve konuşmaları sırasında bazen duygulanıp ağlamasıyla dalga geçiliyordu.
Ama sadece medyayı ve sokakları Musaddık’a karşı çevirmek yeterli değildi. Bir alternatif lider bulunmalıydı.
Ajan Woodhouse’un bulduğu isim 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerle birlikte hareket ettiği için Britanya zindanlarında kalmış, Musaddık’ın göstericilerin üzerine ateş açma talimatı verdiği için görevden aldığı eski İçişleri Bakanı emekli General Zahidi’ydi.
Zahidi, darbe için görüşmelere başladı. O temaslardan biri Musaddık’ın da kulağına gitti; En başından itibaren Musaddık’ı desteklemiş olan Meclis Başkanı Kaşani’yle bir araya gelmesi...
Komployu fark eden Başbakan hemen harekete geçti.
Raşidiyan kardeşlerden ikisi ve üst düzey generaller tutuklandı. General Zahidi, vekil olduğu için dokunulmazlık zırhının arkasına saklandı. Dışişleri Bakanı Fatimi, kumpasın içinde bazı yabancı elçilikler olduğunu, Meclis’teki bazı isimlerin o elçiliklerin çıkarlarına göre hareket ettiğini” açıkladı. Ve 16 Ekim günü İran, Britanya ile bütün ilişkilerini kesip, ülkedeki bütün İngiliz diplomatların ülkeden çıkarılmasına karar verdi.
4.jpg
Ertesi gün New York Times, kararı “İran petrol anlaşmazlığı yüzünden Britanya ile ilişkileri kesti” diye verdi.
Ülkeden gönderilenler arasında yıllardır ilmek ilmek bir ajan ağı örmüş Woodhouse da vardı. Artık İran’da Musaddık’ı koltuğundan edecek İngiliz istihbaratçı kalmamıştı. Britanya’nın Musaddık’tan kurtulmak için tek çaresi ABD’yi ikna etmekti.
ABD’de Kasım ayındaki seçimleri 2. Dünya Savaşı’nda Birleşik Devletlerin Genelkurmay Başkanı olan IKE lakaplı Eisenhower kazanmıştı. Onun yakın ekibi İran konusunda Londra’yla hemfikirdi.
O yakın ekibin içerisinde de iki kardeş ise ateşli Musaddık karşıtıydı; Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı yapacağı John Foster Dulles ve CIA’in başına getireceği Allen Dulles...
Bütün İngiliz istihbaratçılar İran’dan ayrılmıştı ve meydan Amerikalılara kalmıştı.
O Amerikalılardan biri Başkan Eisenhower’ın seçildiği gün Tahran’daydı. Büyükbabası da bir ABD başkanı olan Office of Strategic Services’ın (OSS) tecrübeli ajanı Kermit Roosevelt.
Kermit Roosvelt
İkinci darbe için herkes hazırdı...
Harvard Tarih Bölümü’nde genç bir akademisyenken, varlığından çok az insanın haberi olan ABD’nin en gizli istihbarat servisine katılan (OSS) Roosevelt, Tahran’daki darbe keşfinin ardından Londra’ya uğramış ve burada MI6 ve Dışişleri Bakanlığı’nda Musaddık’ı devirmekten başka bir şey düşünmeyen eski dostlarıyla buluşmuştu.
ABD’de seçimleri kazanan Dwight Eisenhower henüz yemin etmemişti ki, Tahran’dan kovulan MI6 ajanı Woodhouse elinde bir dosyayla Washington’a geldi. Bu kez Amerikalıları hiç ilgilendirmeyen petrol meselesi üzerinde durmadı.
Sıkı bir antikomünist olan Einsenhower’ın yakın çalışma arkadaşlarına Musaddık’ın eğer durdurulmazsa İran’ı Sovyetlere doğru kaydırdığını, komünist TUDEH partisinin ordudaki yapılanmasıyla her an darbe yapabileceğini anlattı.
Ama esas mesele hiçbir zaman komünizm tehdidi olmamıştı.
Daha sonra ortaya çıkan dokümanlarda bu net olarak ortadaydı. Zaten Sovyetler, 1953 Şubat’ında ölen Stalin’in ardından kendi dertlerine düşmüştü.
O yüzden petrol diplomasisi son dakikaya kadar sürdü. Yeni yönetim İngilizlerle darbe pazarlığı yaparken, Churchill de Truman’ı Musaddık’a ortak bir mektup göndermeleri konusunda ikna etti. Mektup, aslında Anglo-Iranian şirketinin İran’a geri dönmesini öngören bir anlaşmayı içeriyordu. Musaddık mektubu Meclis’te okuyup açıkladı ve dalga geçti. İpler kopma noktasına geliyordu.
Eisenhower, 20 Ocak 1953 günü yemin ederek göreve başladı. Dışişleri Bakanlığı’na beklendiği gibi Dulles kardeşlerden John Foster Dulles oturdu, Allen Dulles da CIA’nin başına getirilmişti.
Geriye ikna edilmesi gereken sadece Eisenhower kalmıştı. "Ezilen ülkelerin halklarının bir kısmının bizden nefret etmek yerine bizi sevmesini neden sağlayamıyoruz?" diye soran Başkan’ı ikna etmek de istihbaratın göreviydi. Başkan seçilmesinin hemen ardından Washington’a gelen Churchill’in anlattıkları da onu Musaddık’ın devrilmesine ikna etmemişti çünkü…
Önce 1953’ün Şubat ayında General Zahidi’ye yakın, İngiliz istihbaratından maaş alan aşiretler bir isyan başlattılar. İsyanın arkasında Şah’ın olduğunu düşünen Musaddık, Şah’tan bir süreliğine tatile gitmesini istedi.
Şah tatile çıkacakken yine Amerikan ve İngiliz istihbaratıyla bağlantılı isimler gazetelerde, hutbelerde Musaddık’ın Şah’ı kovduğu şayiasını yaydılar. Sokaklar hareketlendi. Saltanat yanlısı kalabalıklar, İngiliz istihbaratının adamı olan “Beyinsiz” lakaplı bir haydut olan Şaban Caferi’nin liderliğinde Musaddık’ın evini kuşattı. Musaddık evden kaçtı. Şah tatile gitmekten vazgeçti. İlk deneme başarılı olmuştu.
Başkan Eisenhower’un önüne bu isyanda istihbaratın rolünden bahsedilmeyen bir rapor gitti. Allen Dulles imzalı raporda İran’ın elindeki petrol zenginliğiyle önce bir Musaddık diktatörlüğüne ardından Sovyetler’e doğru hızla kaydığı anlatılmaktaydı.
Musaddık’ın zayıflaması, İran’ın çatırdaması Eisenhower’ın ikna edilmesine yetti.
18 Mart 1953 günü, Tahran’daki CIA merkezine darbe için 1 milyon dolarlık ilk ödeme gönderildi. CIA’deki resmî adıyla TPAJAX Operasyonu başlamıştı.
16 Nisan’da CIA’in “Factors Involved in the Overthrow of the Mussadeq” başlıklı darbe planı hazırdı.
5-001.jpg
Nisan ayının sonunda CIA ve MI6 arasında darbe hazırlıkları için Kıbrıs’ta toplantı yapıldı.
7.png
Toplantı için Kıbrıs’a gelenlerden biri görünüşte Princeton’da arkeoloji doktorası yapmış, İran tarihi ve arkeolojisi üstüne kitapları olan bir yazar olan Donald Wiber’di.
8.jpg
Donald Wiber
Ev sahibi ise Tahran’dan kovulduktan sonra Kıbrıs’a yerleşen MI6’ın büro şefi, Norman Darbyshire’di. O da Oxford Üniversitesi’nde mistisizm, zerdüştlük ve Hinduizm üzerine çalışan bir profesör olarak İran’da görev yapmış, büyük bir çevre edinmiş MI6 ajanı Robin Zaehner’in yakın dostuydu.
Toplantıdan darbe öncesi yapılacaklara ilişkin kararlar çıktı:
http://nsarchive.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB28/appendix%20A.pdf
9.jpg
• Musaddık komünist, din düşmanı ve rüşvetçi olarak resmedilecek
• Musaddık taraftarı gibi görünecek kiralık katiller bazı dinî liderlere saldırılar düzenleyecek.
• General Zahidi’ye mümkün olduğunda çok subayı yanına çekmek için 200 bin dolarlık bir bütçe verilecek.
• Darbe gününün sabahı, büyük bir gösteri düzenlenecek. Ardından Meclis’te Musaddık’ın düşürülmesi için bir oylama yapılacak. Musaddık direnirse devreye General Zahidi girecekti.
Haberleşme için Kıbrıs’ta bir radyo istasyonu kurulacaktı.
3 Haziran günü Tahran’daki ABD elçisi Henderson hazırlıklar için Washington’a geldi. Kermit Roosevelt ve CIA yöneticilerinin yapıldığı toplantılarda planın ayrıntıları görüşüldü. Roosevelt, Londra’ya uçup İngilizlerle de bir kere daha görüştü.
http://nsarchive.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB28/summary.pdf
25 Haziran günü darbe planı, Washington’da Dışişleri Bakanı Dulles’ın odasında masaya serildi. Eisenhower dışındaki bütün üst düzey yöneticiler oradaydı. Ev sahibi Dışişleri Bakanı John Foster Dulles planı eline alıp “İşte deliden böyle kurtulacağız” dedi.
Operasyonu yönetecek Kermit Roosevelt, temmuz başında Beyrut üzerinden, Suriye ve ırak çöllerini aşarak İran’a girdi ve Tahran’da darbe hazırlıklarını yöneteceği villaya yerleşti.
Onun varlığından İranlı yöneticilerin haberi yoktu. Birlikte çalıştığı Amerikalılar tarafından bile James Lockridge adıyla tanınıyordu.
Bir keresinde Türkiye Büyükelçisi’yle tenis oynarken, topu kaçırınca “Ah Roosevelt” diye bağırmıştı. Potunu, “Roosevelt adını bir küfür olarak kullandığını” söyleyerek toparladı.
Elinde İngiliz istihbaratından miras içinde siyasetçiler, din adamları, çete liderleri, askerler ve gazeteciler olan geniş bir ağ vardı. Aylardır Musaddık, o ağdan siyasetçiler tarafından Meclis’te, gazeteciler tarafından gazetelerde, din adamları tarafından camilerde yerden yere vuruluyordu. Komünist, Yahudi, hatta gizli İngiliz ajanı olduğu iddia ediliyordu.
Propaganda argümanları bile CIA tarafından üretiliyordu. Harvard Üniversitesi’nde doktora yazmış, İran politikası üzerine kitapları olan Richard Cottam CIA adına o propagandayı üretenlerden biriydi.
Onun tespitine göre Tahran'da yayınlanan beş gazeteden dördü CIA etkisi altındaydı. Cottam, anılarında "Yazdığım her yazı hemen ertesi gün İran basınında yer alıyordu. Bu da insana güçlü olduğu duygusu veriyordu” diye yazmıştı.
(Daha sonra CIA tarafından bu malzemelerden bir kısmı açıklandı. Bu metinde İranlı birinin ağzından Musaddık ve komünistler yüzünden İranlıların yabancılara karşı geleneksel misafirperverlik karakterinden uzaklaştığından şikâyet edilmekteydi
http://nsarchive.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB435/docs/Doc%2020%20-%201953-00-00%20231%20propaganda%20-%20national%20character.pdf
Fakat, darbe planın işlemesi için hâlâ çözülmesi gereken bir sorun vardı: Şah…
Şah Muhammed Rıza, böyle bir kumpasın içine girmeyecek kadar çekingen ve korkaktı. Eğer, Zahidi’yi Başbakan olarak atadığını açıkladığı fermanı imzalamazsa darbe planı çökerdi. Tahran’daki bürosunda Kermit Roosevelt önce bu sorunu çözmek zorundaydı.
(Roosevelt, gün gün ABD’ye yaptıkları ile ilgili telgraflar çekiyordu. O telgrafların bir kısmı da açıklandı: http://nsarchive.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB435/docs/Doc%208%20-%201953-07-17%20Majles%20deputy%20on%20resignations.pdf
http://nsarchive.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB435/docs/Doc%206%20-%201953-07-15%20Roosevelt%20Majles%20plan.pdf)
İlk çözümü yine Raşidiyan Kardeşler buldu. Şah’ın Avrupa kumarhaneleri ve gece kulüplerinin müdavimi olan sürgün ikiz kız kardeşi Prenses Eşref, Şah’ı ikna edebilirdi.
10.png
Asadullah Raşidiyan, İngiliz ve Amerikalı istihbaratçılarla birlikte Prenses’i ziyaret etti. Yanlarında para da getirmişlerdi. Prenses ikna oldu ve sessizce İran’a getirildi. Saatlerce baş başa kaldı iki kardeş. Haşin ve sert olan Prenses’in sesinin yükseldiği duyuldu. Şah’ı ikna edememişti. Apar topar pek sevilmediği ülkeden çıkarıldı.
Roosevelt’in ikna turları için aklına gelen ikinci isim, 40’lı yıllar boyunca Şah’a hizmet etmiş General Schwarzkopf’tu. Şah onu odasındaki bir masanın üzerine çıkardı ve dinlenme kaygısıyla kısık sesle böyle bir ferman yayınlarsa kimsenin onu dinlemeyeceğinden duyduğu endişeyi anlattı.
Şah ikna olmaya yaklaşmıştı. Sıra bizzat gidip Roosevelt’in konuşmasındaydı. Ama Şah, İran’da böyle birinin varlığından bile habersizdi.
Önce Asadullah Raşidiyan, yakın arkadaşı olan Şah’a gidip başka çaresi olmadığına onu ikna etti. Şah da Eiesenhower ve Churchill adına konuşmaya yetkili bir Amerikalıyla konuşmayı kabul etti. Roosevelt, Şah’ın gönderdiği bir arabanın arka koltuğunda bir battaniyenin arkasına saklanarak gece Saray’a girdi.
İlk görüşmede Roosevelt Şah’a Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütlerine adına Tahran’da bulunduğunu, bunu ispat için ertesi gece BBC radyo yayını biterken “Şimdi geceyarısı” yerine “Şimdi tam geceyarısı” dedirteceğini söyledi.
Şah, belki de o sesi duymak için ilk gece ikna olmadı.
O gece BBC radyosu yayınını her zaman olduğu gibi “Şimdi geceyarısı” diye değil, “Şimdi tam geceyarısı” diye bitirdi.
Tahran’daki Saray’ında radyonun başına oturmuş Şah Muhammed Rıza dışında muhtemelen kimse bunun farkına varmadı. Şah’ın beklediği güvence gelmişti.
Ertesi gece ve ardından birkaç gece daha Roosevelt, aynı yöntemle Saray’a geldi.
Şah’a Ajax Operasyonu’nu anlattı:
“Önce camilerde, basında ve sokaklarda yürütülen kampanya ile Musaddık'ın popülaritesi azaltılacaktı. İkinci aşamada Şah'ın askerî yetkilileri görevden azledilme emrini Musaddık'a tebliğ edeceklerdi. Üçüncü aşamada çeteler sokakların kontrolünü ele geçireceklerdi. Dördüncü aşamada da General Zahidi muzafferane bir şekilde ortaya çıkıp, Şah'ın onu başbakan olarak atamasını kabul edecekti…”
Bunun için Şah’ın Zahidi’yi Başbakan olarak atadığını açıkladığı o fermanları imzalaması gerekiyordu. Sonunda Şah ikna oldu. Ama fermanları imzalar imzalamaz Hazar Deniz’i kenarındaki köşküne gidecekti. Plan başarısız olursa da ülkeden çıkışına yardım edilecekti. Roosevelt ve arkadaşları zaferlerini villada bir partiyle kutladılar.
11.jpg
Şah’ın fermanı
9 Ağustos 1953 sabahı uyandıklarında Şah’ın imzaladığı fermanı gidip alacak kişinin geç kaldığı ve Şah’ın çoktan Saray’dan çıkıp, Hazar Denizi’nin kenarındaki köşküne gittiği ortaya çıktı.
Fermanları almak için Şah’a yakın bir albay olan Nasiri, uçakla Ramsar’a gönderildi. Dönüş yolunda uçak hava muhalefeti yüzünden kalkamayınca fermanlar bir arabayla Tahran’a doğru yola çıkarıldı. Roosevelt ve arkadaşları villanın havuzu başında limonlu votkalarını içerek sabırsızlık içinde fermanların gelmesini bekliyorlardı. Darbenin zamanlaması sarkmıştı.
Üç gün sonra 12 Ağustos 1953 günü nihayet fermanlar geldi. Ama İran’ın hafta sonu perşembe ve cuma başlamak üzereydi. Darbe 15 Ağustos Cumartesi gününe ertelendi. Roosevelt ve arkadaşları villadan çıkıp daha güvenli bir eve geçtiler. Parti çoktan başlamıştı, favori şarkıları bir Brodway müzikalinden "Şans Bu Gece Kadın Ol"du.
Şarkıyı Ajax Operasyonu’nun şarkısı ilan ettiler.
Musaddık, ertesi gün olacaklardan habersiz evinde uyuyordu.
15 Ağustos gecesi ilk harekete geçen, 700 kişilik İmparatorluk Muhafızları’nın başındaki Albay Nasiri oldu.
Şah’tan fermanları alıp Kermit Roosevelt’e getiren Albay Amerikalıların en güvendiği adamdı. Beraberindeki kuvvetlerle önce direnişi engellemek için 11’de Genelkurmay Başkanı Riyahi’nin evini kuşattılar.
Bir tuhaflık vardı. Ev terk edilmişti. Ne olup bittiğinin farkına varamayan Albay ve darbeci askerler bu kez Musaddık’ın ailesiyle yaşadığı mütevazı apartmana doğru ilerledi. Bu arada başka bir askerî güç telefon idaresini, bir diğeri de Şah’ın baş düşmanı Dışişleri Bakanı Fatımi’nin evine ulaşmıştı. Fatımi yataktan kaldırılıp çıplak ayaklarla İran caddelerinde sürükleniyordu.
Askerler gece yarısından sonra saat 1’de Musaddık’ın evine geldiler. Kapı kapalıydı. Albay Nasiri arabadan dışarı çıktı. Birkaç adım atmıştı ki karanlıklar içinden Musaddık’a bağlı askerler ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanı Riyahi’nin adamlarıydı bunlar. Albay Nasiri bir araca kondu ve üniforması çıkarılarak hapsedildi.
İsmi açıklanmayan bir asker darbeyi önceden ihbar etmişti. Darbenin ihbar edildiğini duyan darbeci askerî birlikler de sokağa çıkmamıştı. Musaddık, taraftarları ve ordu hazırlıklıydı. Sabaha kadar çatışmalar sürdü.
Sabah saat 7’de Tahran Radyosu’nun sesi duyuldu: “Şah ve yabancı işbirlikçilerin tezgâhladığı darbe bastırıldı…”
Radyoyu dinleyen Şah, eşini ve birkaç bavulunu alıp kendi kullandığı uçakla Bağdat’a doğru havalandı. Tahran’da aylardır darbe için üs kurmuş Amerikan ajanları güvenli evlere doğru kaçıyordu.
Bütün İran’da halk sokaklara çıkmıştı. “Milletin Zaferi”, “Musaddık’ın Zaferi” sloganları atılıyor, Britanya ve ABD aleyhine bağırıyordu. Şah’a yakın gazeteler yağmalanıyor, birkaç saat önce sokaklarda sürüklenen Dışişleri Bakanı Fatımi, meydanlarda Şah’a meydan okuyordu.
12.png
13.jpg
Halk Musaddık’ın evi ve Meclis’in önünde nöbet tutmaya başlamıştı. Darbe bastırılmıştı.
Roosevelt, Washington’a bir telgrafla durumu bildirdi. Cevap; “Hemen ülkeyi terk edin” oldu.
Roosevelt cevap verdi: “İşi bitirmeden dönmüyoruz!..”
Üç gün önce (5 Ağustos 1953) bir darbeyi püskürtmüş şehirde evlerine dönmeyen Tahranlıların doldurduğu sokaklarda ilerleyen araba Parlamento Meydanı’nın ortasında göstericiler tarafından yıkılmış bronz Şah Rıza heykelinin yanından geçti.
Heykelin aralarına çok sayıda provokatörün karıştığı komünist TUDEH’liler tarafından iplerle çekerek yıkılması hâlâ saltanata veda hisleriyle bağlı İranlıların ve ordunun öfkesini çekmişti.
Araba günlerdir süren gösteriler sırasında polise göstericilere müdahale etmeme emri veren Musaddık’ın oturduğu evin bahçesine girdi.
Başbakan’ın takım elbisesini giyerek nezaketle karşıladığı misafiri ABD Büyükelçisi Loy W. Henderson’dı.
Büyükelçi, haziran ayında Washington’da darbenin planlandığı toplantılara katılmak için ayrıldığı Tahran’a, Alp Dağları’ndaki bir otelde darbenin olmasını beklerken, 15 Temmuz gecesi radyodan darbenin başarısız olduğunu duyar duymaz geri dönmüştü.
Tüm bunlardan habersiz Musaddık, Büyükelçi’yi, kaçtığı Bağdat’tan darbeyle bir ilgisi olmadığını açıklayıp duran Şah’ı hâlâ Washington’un İran’ın meşru lideri gibi görmesini şikâyet ederek karşıladı.
Büyükelçi de samimi bir dille Musaddık’a “dost bir ülkenin iç işlerine karışma eğiliminde olmadıklarını” anlattı. İlk güvensizlik kolay aşılmıştı.
Büyükelçi, sebep-i ziyareti olan esas konuşmasına geçti. Darbe sonrası gösteriler sırasında Amerikan vatandaşlarına ve elçilik görevlilerine yönelik saldırılardan, özellikle TUDEH’lilerin düşmanca tavırlarından, telefonlarının çalınıp “Yankee Go Home” diye bağırılmasından duyduğu rahatsızlığı uzun uzun anlattı.
Hassas bir insan olan Musaddık üzülmüştü. Hâlâ Britanya’ya karşı kaybetmemesi gerektiğini düşündüğü Amerikalıların başına bir şey gelmesinden de endişe duymuştu. Hemen Tahran Emniyet Müdürü’ne telefon açtı ve gösterilere bir son verilmesini emretti. Ardından taraftarı olan partilerin liderlerini de arayarak taraftarlarını sokaktan eve çağırmalarını istedi.
Musaddık tarihî bir hata yapmıştı. Büyükelçi’yi tam da bunları söylemesi ve böyle bir sonuç alması için Musaddık’a gönderen Kermit Roosevelt’in planı işe yaramıştı.
Roosevelt, 15 Temmuz gecesi başbakan olmayı beklerken, kaçak durumuna düşen General Zahidi’nin saklandığı eve gitti.
Onu alıp dört gün önce darbe başarılı olsa Başbakan olarak dolaşacağı sokaklardan arabasının arka koltuğunda bir battaniyenin altında geçirerek CIA ajanlarının bulunduğu güvenli eve götürdü.
Ellerinde Şah’ın imzaladığı iki ferman ve o fermanlarda Başbakan olarak atanmış ikinci denemeye hazır hırslı bir General vardı. Her şey yeniden başlamıştı.
Önce dört gün önceki başarısız darbe girişimine yeni bir hikâye yazılmalıydı. Şah’ın fermanlarına karşı çıkarak esas darbeyi Musaddık yapmıştı, Şah’ı ülkeden kaçırmıştı. Gayrimeşru olan Musaddık’tı. Sokaklardaki çeteleri halka ve yabancılara saldırmaktaydı.
Öz güveni geri gelen General Zahidi, Şah’ın fermanıyla Başbakanlık yetkisinin kendisinde olduğunu açıkladı.
Roosevelt, Tahran’da o yıllarda zor bulunan dev fotokopi makinelerini istetti. Şah’ın fermanları çoğaltılıp, ajanlar tarafından şehrin her yerine dağıtıldı. Ertesi günkü gazetelerde bu karşı darbe hikâyesi, Zahidi’nin sözleri ve Şah’ın fermanı vardı.
Ama sadece İran’dakilerin bilmesi yetmezdi.
Tahran’daki AP ve New York Times muhabirleri de bu hikâyeyi dünyaya duyurmak için General Zahidi ile gizli bir toplantıya çağrıldı.
İki muhabir geldikleri evde karşılarında Zahidi’nin daha sonra ABD elçisi olacak oğlu Erdeşir Zahidi’yi buldular. Fermanların birer kopyasını alan muhabirler ertesi gün dünyaya “Tahran’da darbeyi kimin yaptığı hakkında farklı iddialar var” diye başlayan haberler geçtiler.
Hava dönmeye başlamıştı. TUDEH’lilerin Şah’ın heykellerine saldırıları toplumda tepki çekmiş, Şah’ın fermanının ortaya çıkması havayı değiştirmişti.
Kendi taraftarlarını evlerine gönderen Musaddık da devam eden gösterilere karşı Şah’a yakın sert bir polis şefi olan General Muhammed Defteri komutasındaki askerlere yetki vererek bir hata daha yapmıştı. Askerler günlerce sokaklarda kalarak darbeyi bastıran TUDEH yanlıları ve Millî Cephe taraftarlarının gösterilerini zorla dağıttılar.
Musaddık ve kabinesi artık darbenin bastırıldığından emindi, ikinci bir denemeden şüphelenmiyor, darbenin bir villadaki Amerikalı ajanlar tarafından yönetildiğini hayal bile etmiyorlardı. O yüzden kafaları karışıktı. Darbecilere ne yapılacağı, Şah’ın durumu hakkındaki soruları geçiştiren cevaplar vermekteydiler.
Darbeciler içinse şartlar ikinci bir darbe için uygun hâle gelmişti. Kermit Roosevelt ikinci bir deneme için daha fazla askerî birliği ikna etmesi gerektiğini biliyordu.
Amerikan Büyükelçiliği’nin askerî ataşesi General Robert McClure askerî birlikleri dolaşmaya ve görüşmelere başladı.
İlk görüşmeyi yaptığı Genelkurmay Başkanı, küstahça konuşan ataşeye kapıyı göstermişti. Birkaç ret cevabından sonra üslubunu yumuşatan ataşe terfi sözleri ve parayla bazı komutanları ikna etmeyi başardı.
Bu arada Şah, Bağdat’tan İtalya’ya geçti ve lüks bir otele yerleşti. “Geri dönecek misiniz” diye soran bir gazeteciye “Evet ama çok yakın bir zamanda değil” diye cevap vermişti. Aslında vakit yaklaşmaktaydı.
15 Ağustos’ta sokaklara önce darbeyi bastıran halk çıkmıştı. Sonra aralarına ajanların ve provokatörlerin karıştığı komünist göstericiler. Şah’ın aleyhine sloganlar atıp, heykellerini yıkmış, dükkânlara saldırmışlardı. Musaddık da büyük bir hata yaparak taraftarlarını sokaklardan çekmişti.
Şimdi, bütün bu kargaşadan sıkılan Şah yanlısı ve komünizm karşıtı sıradan insanların sokağa çıkma vaktiydi.
Kermit Roosevelt tam olarak böyle hayal ediyordu.
Kalabalığın apolotik ve sıradan görülmesi için Tahran’ın özel günlerde gösteri yapan atletizm kulüplerinin başkanları ikna edildi. Kalabalığın önünde bu atletler, akrobatlar yürüyecekti. Arkalarında da sokak çeteleri ve din adamları... Kaşani, para tekliflerine rağmen bu gösteride yer almayı reddetmişti.
Tek tek kimler nerede, hangi sırayla yürüyeceği, hangi binaların tahrip edileceği, nerelere saldırılacağı planlanmıştı.
14.jpg
15.jpg
16.jpg
19 Ağustos 1953 günü sabah saatlerinde Tahran’ın arka caddelerinde camiler önüne kalabalıklar toplanmaya başladı.
Bu öfkeli bir siyasi gösteriden çok bir karnavala benziyordu. En önde atletler geleneksel kıyafetleri ve spor aletleriyle yürüyorlardı. Onlara iri yarı halterciler eklenmişti. Kalabalık “Çok yaşa Şah” diyerek Tahran caddelerini inletmekteydi.
17.jpg
18.jpg
19.png
Musaddık taraftarları evlerde kalma talimatı gereği onlara müdahale etmedi.
TUDEH’çilerse günlerdir polisin baskıları nedeniyle müdahil olup olmama konusunda kararsız kalmışlardı.
Stalin’in ölümünün ardından karışmış Sovyetlerdeki patronlarının da onlarla ilgilenecek bir vakti ve enerjisi yoktu.
Gittikçe büyüyen kalabalıklara tanklar ve kamyonlarla askerler de eklenmeye başladı. Kalabalık yol boyunca hükümet binaları ve Musaddık yanlısı gazetelere saldırıyordu. Saldırdıkları askerî binalardan birinden ateş açılınca onlarca gösterici öldü. Polis merkezlerini ele geçirmeye başladılar ve dört gün önceki darbede tutuklananları serbest bıraktılar.
20.png
21.jpg
Ajax Operasyonu personelinden Richard Cottam kalabalığı "Tahran'ın kuzeyine gelen ve darbede tayin edici bir rol oynayan kalabalık, gerçekte hiçbir ideolojisi olmayan ve sadece Amerikan doları ile satın alınmış ücretli bir kalabalıktı" diye itiraf edecekti.
Askerler ve halktan oluşan kalabalık sonunda radyo binasını da ele geçirdi. Önce bir kargaşa sesi duyuldu. Ardından da "Musaddık hükümeti bozguna uğratılmıştır. Yeni Başbakan Fazlullah Zahidi görevinin başındadır. Majesteleri Şah ülkesine doğru yola çıkmıştır!" açıklaması...
Radyodaki sesi duyar duymaz Roosevelt ve adamlarının kaldığı villada kutlamalar başlamıştı.
Ertesi gün kalabalıklar Musaddık’ın evini kuşattılar.
Ordu birlikleri ve Musaddık taraftarları onları bekliyordu. Çatışmalarda 300 insan hayatını kaybetti. Musaddık ve ailesi kaçmayı başarmıştı.
Artık General Zahidi’nin ortaya çıkma vakti gelmişti. Roosevelt onun saklandığı yere gittiğinde General iç çamaşırlarıyla oturuyordu.
Kıyafetlerini giydi ve onu almaya gelen tankla Tahran caddelerinde ilerlemeye başladı. Tank’ın ilk adresi radyo binasıydı. Zahidi, halka seslenecekti. Ama öncesinde marşlar çalınmalıydı. Roosevelt adamlarına bir plak hazırlamalarını emretti.
Zahidi konuşmasına hazırlanırken ilk marşın sesi radyodan duyuldu. Çalan Amerikan Millî Marşı’ydı.
Hemen yayın kesildi ve başka bir marş bulundu. Az sonra Zahidi’nin sesi radyodan duyuldu; İran’ın meşru Başbakanı benim...
Dört gün sonra ikinci denemede darbe başarılmıştı...
Yağmacıların ateşe verdiği Musaddık’ın evinin önünde devrik Başbakan’ın buzdolabı 35 dolara satılırken, bir araba Tahran’daki ABD büyükelçiliğine geldi.
İçinden yeni Başbakan Zahidi’nin oğlu Erdeşir Zahidi çıktı. Havuz başında darbe kutlamalarının sürdüğü elçilik binasında Büyükelçi Henderson, Kermit Roosevelt ve Erdeşir kadehlerini zaferleri için kaldırdılar. Daha sonra Erdeşir Roosevelt’i arabasına alıp başka bir partiye götürdü. Burası General Zahidi’nin üssü olan Subay Kulübü’ydü.
Zahidi, askerlerin doldurduğu kulüpte kalabalığa Roosevelt’i anons etti. Ajan Roosvelt Erdeşir’in çevirdiği kısa bir konuşma yaptı:
“Bana, Birleşik Devletler'e ve Britanya’ya kesinlikle hiç borcunuz yok. Sadece bir teşekkür dışında, o da siz isterseniz, bir şey istemiyoruz, isteyemeyiz ve istememeliyiz.”
O teşekkür, bir hafta sonra döndüğü Tahran’daki Saray’ında votka dolu kadehini ajan Roosevelt’e doğru kaldıran Şah’tan geldi: "Tahtımı Tanrıya, halkıma, orduma ve sana borçluyum!"
Kermit Roosevelt, görevini bitirmenin rahatlığıyla bir uçakla Tahran’dan gözleri dolarak ayrıldı. Önce Londra’da Churchill’e ardından Washington’da Eisenhower’a brifing verdi.
ABD ve Britanya hükümetlerinden darbeye ilk tepkilerse New York Times’ın 19 Ağustos günü Londra ve Washington mahreçli iki haberinde görüldü.
Haberlerin başlıkları şöyleydi: “Britanya İran’daki ayaklanma hakkında temkinli”, “ABD daha fazla bilgi bekliyor”
ABD Dışişleri Bakanlığı kaynaklarına dayandırılan ikinci habere göre ABD yönetimi daha fazla bilgi gelene kadar “tarafsız pozisyonunu koruyacaktı”
Ajanslara konuşan ABD yönetiminden adını vermeyen başka bir yetkiliyse “ABD yönetiminin Musaddık’ın düşmesinden sonra İran gibi stratejik bir ülkede istikrarlı bir yönetim kurulması ve Britanya’yla petrol anlaşmasına ilerleme sağlanmasını umduğunu” söylemişti.
Aynı günlerde Wall Street Journal’da çıkan “İran’dan dersler” başlıklı başyazıda ise şöyle deniyordu: “Musaddık gibi bir diktatörün devrilmesinden zamanımıza çıkarılacak dersler var. Bu diğer diktatörlere kendilerini en güvendiği hissettikleri zamanda bile aslında güvende olmadıklarını hatırlatmalı.”
Time dergisine göre ise “Bu bir askerî darbe değil, kendiliğinden ortaya çıkan bir halk ayaklanmasıydı.”
En ilginç haberse 20 Ağustos 1953 günü New York Times’in iç sayfalarındaki bir sütunda çıktı.
“Moskova Şah’ın darbesine ABD yardım etti diyor” başlıklı haber bir önceki gün Sovyetlerin resmî sesi Pravda’da çıkan bir haber hakkındaydı.
Pravda, Musaddık’ın devrildiği darbede CIA’nin rol oynadığını, darbede aktif rol alan isimlerden birinin de darbe günlerinde İran’da olan General Norman Schwarzkopf olduğunu yazmıştı.
En ilginci ise New York Times’ın “bir başka Sovyet propagandası” havasında verdiği bu küçük haberin altına hem ABD Dışişleri’nden hem de General Schwarzkopf’tan General’in İran’a tamamen özel nedenlerle “Eski dostlarını görmek için” gittiğini söyleyen açıklamalarının telaşla konmasıydı.
https://partners.nytimes.com/library/world/mideast/082053iran-moscow.html
1953 yılında Musaddık’ın devrildiği darbede CIA ve MI6’ın rolü daha ilk günlerden dillendirilmeye başlanmıştı.
Ama daha çok Amerikan sosyalistleri ve devlet karşıtı aşırı sağcı gruplar tarafında dillendirilen iddialara hep komplo teorisi gözüyle bakıldı.
Ne Kermit Roosevelt’e gizli bir törenle üstün hizmet madalyası veren Başkan Einsenhower ne de “Genç olsam sesinle birlikte bu operasyonda çalışmak isterdim” diyen Churchill anılarında 1953 İran darbesinden hiç bahsetmediler. Dönemin Dışişleri Bakanları, CIA şefleri de...
1953 darbesi unutulmaya yüz tuttu.
Ama bazıları olanları hiçbir zaman unutmadı.
Yağmacıların gelmesinden kısa bir süre önce kaçmayı başaran Musaddık bir süre sonra teslim oldu. Yargılandığı mahkemede “benim tek suçum Iran petrol endüstrisini millîleştirmek ve dünyadaki en büyük imparatorluğun sömürgecilik şebekesini ve onun siyasi ve ekonomik etkisini bu topraklardan atmak olmuştur” dedi.
22.jpg
23.jpg
İlk darbeyi halkla bastıran Başbakan “Halkı silahlı ayaklanmaya teşvikten” idamla yargılandı. 3 yıl hapis cezası ve ömür ev hapis cezasıyla kurtuldu.
Muhammed Musaddık, 1967 yılında 85 yaşında yalnızlıklar içinde ev hapsinde tutulduğu köyünde hayatını kaybetti. Cenaze törenine halkın katılmasına izin verilmedi.
Şah’ın en ateşli düşmanı olan Dışişleri Bakanı Fatımi onun kadar şanslı değildi.
Darbeden kısa bir süre sonra yakalandı ve bizzat Şah’ın emriyle kurşuna dizildi.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi, darbeden bir hafta sonra İtalya’dan Tahran’a döndü.
Onu havaalanında Başbakan Zahidi, Kaşani, Beyinsiz Şaban ve ABD Büyükelçisi Henderson’un en önde olduğu bir kalabalık karşıladı. 1979’a kadar sürecek iktidarında diktatörlüğün dozunu her geçen gün artırdı.
24.png
Uğruna darbe yapılan ve adını daha sonra BP olarak değiştirecek (Anglo-Iranian Petrol Şirketi) darbeden sonra, İngiliz elçilik görevlileriyle birlikte geri döndü. Ama artık yarı yarıya bir ortakları vardı; Amerikan petrol şirketleri. Halkın tepkisini çekmemek için şirketin adı Musaddık’ın kurduğu İran Millî Petrol Şirketi olarak korundu.
Darbedeki hizmetlerinden dolayı ABD’den bir milyon dolar olan Başbakan Zahidi’nin koltuğundaki ömrü iki yıl oldu. Şah onu uzaklaştırmak için Cenevre’ye BM büyükelçisi olarak atadı.
Zahidi’nin oğlu Erdeşir ise Şah’ın büyük kızıyla evlendi, İran’ın Washington ve Londra’daki büyükelçiliklerine kadar yükseldi. 1953 darbesinde CIA’nin rolünü ise hep inkâr etti.
Darbede en önemli rolü oynayan General Nasiri, uzun yıllar muhafız komutanı olarak Şah’ın pis işlerini yaptı, İran’ın karanlık istihbarat örgütü SAVAK’ın başına geçti. İşkenceleri dünyada ayyuka çıkınca Şah “bilmiyordum” diyerek bütün yükü onun üzerine yıktı.
İran’daki ajan ağını örgütleyen ve darbe için ABD’yi ikna eden İngiliz ajan Monthy Woodhouse, Lord unvanı aldı. Herkese demokrasi dersleri veren Chatham House’un başkanlığını yaptı. Sonra Penguin Yayınları’nın koordinatörü oldu, geri kalan ömrünü antik Yunan ve Bizans tarihi üzerine kitaplar yazan bir tarihçi olarak geçirdi.
Beyaz Saray’da Başkan’dan Ulusal Güvenlik Madalyası alan Kermit Roosevelt, kısa bir süre sonra CIA’nin Guatemala’da yapacağı darbe teklifini kabul etmedi.
Darbeden 5 yıl sonra emekli olup petrol şirketlerine danışmanlık yaptı. 1979 yılında yazdığı “Karşıdarbe” adındaki anılarında İran darbesindeki CIA’nin rolünü anlattı.
25.jpg
Onun kitabını yazmasından aylar önce İran’da 1979 devrimi başlamış, zamanında Musaddık’a muhalefet cephesinde yer almış Humeyni İran’a geri dönmüştü.
Musaddık’ın millîleştirdiği petrolün başına getirdiği Mehdi Bezergan devrimin ilk başbakanı oldu, Musaddık hayranı Beni Sadr da Cumhurbaşkanı seçildi.
Tahran’ın en büyük caddesi Pehlevi’nin adı Musaddık olarak değiştirildi. 1979’daki ölüm yıl dönümünde mezarının başında yüz binler toplandı. Ama devrim içinde devrimlerle ilk kadroların tasfiye edilmesiyle Musaddık adı da yeniden unutulmaya yüz tuttu.
Ama İranlılar 1953’te dört gün arayla yaşanan iki darbeyi hiç unutmadılar.
26.jpg
1979’da ülkeden kaçan Şah’ın tıpkı 1953’teki gibi ABD desteğiyle bir karşı darbe yapıp geri geleceğinden korkanlar bu kez işi şansa bırakmak istemedi ve Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’ni işgal etti. Baskın sırasında işgalciler elçilik içinde gizli belgeler aradılar, buldukları belgeleri yaktılar.
CIA’nin 1953’teki darbesi, 16 yıl sonra 1979’da ABD’yi “büyük şeytan” olarak gören bir öfke patlamasıyla geri dönmüştü.
ABD, günahıyla ilk kez 2000 yılında resmen yüzleşti. Dışişleri Bakanı Madeline Albright, ABD’nin 1953 yılında İran’daki darbede önemli bir rol oynadığını söyledi.
Ardından New York Times, “CIA’nin gizli sırları” başlıklı bir haberle ilk kez İran darbesindeki CIA rolünü belgelerle deşifre etti.
http://www.nytimes.com/2000/04/16/world/secrets-history-cia-iran-special-report-plot-convulsed-iran-53-79.html?pagewanted=all&_r=0
27.jpg
Üç yıl sonra gazeteci Stephen Kinzer, bu yazıdaki bilgilerin çoğunun da kaynağı olan “Şah’ın Bütün Adamları” kitabını yazarak, hikâyenin tamamını ortaya çıkardı.
2009 yılında Türkiye’nin ardından Mısır’ı ziyaret eden ABD Başkanı Obama, Müslüman dünyasına seslendiği “Yeni Başlangıç” adlı konuşmasında ABD’nin 1953’te demokratik yollardan seçilmiş Mussadık’ın devrilmesinde rolü olduğunu söyledi.
Bir ay sonra CIA, 60 yıl önceki 1953 İran darbesinin resmî belgelerini açıkladı.
http://nsarchive.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB435/
Ama İranlılar zaten biliyordu.
28.jpg
Amerika’nın darbeyle Başbakan devirdiği, bunun için Şah ile işbirliği yaptığı, insanlara para verdiği bir ülke İran.
Bu yüzden de “Marg bar Amrika!” diye bir slogan var. Bu yüzden kendi ülkesini bile savunamayan sert ve kötü bir rejim her şeye rağmen dış güçleri gösterip halk desteğini devam ettiriyor.
29.jpg
Çünkü dış güçler, hainler, Batı’nın içimizdeki beşinci kolu denince insanların aklına komplo teorileri ve hamaset değil, somut hatıralar, belgeler geliyor.
Amerikan tvlerinden tahta tekrar oturmak için yalvaran Şah’ın mirasyedi oğlunun o yüzden bir itibarı yok.
Bir dış müdahaleyle kendilerine karşı bir canavar yaratmış olanlar hala Tahran’da askeri operasyonlarla rejim değişikliğinden bahsediyor.
Türkiye’de demokrasi, insan hakları için mücadele eden insanlara yıllarca “foncu”, “dış güçlerin adamı”, “Batı’nın uşağı”, “liboş” diyen, bütün itibarını ulusalcı heyheylenmeler, İslamofobik laiklik hassasiyetini kaşımalara borçlu birileri de çıkıp İsrail’in İran’a karşı en büyük silahının “özgürlük” olduğunu söyleyebiliyor.
2009 yılında henüz Obama, Türkiye ziyaretinin ardından gittiği Mısır’da Kahire Üniversitesi’nin tarihî salonundan İslam dünyasına seslendiği bir konuşma yaptı. Konuşmasının bir yerinde şöyle dedi;
“Soğuk Savaş’ın ortasında, Birleşik Devletler, demokratik yollardan seçilmiş İran hükümetinin devrilmesinde rol oynadı.”
Bu tek cümlelik itirafın arkasında, 53 yıl önce tarihin akışına yapılmış ceberut bir müdahaleyle bir ülkenin ve bir bölgenin geleceğinin nasıl karartıldığını anlatan uzun bir hikâye vardı.
.25/06/2025 00:01
Sessizlik neden en büyük tehdittir?
116
Hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı, ifade hürriyetinin değeri, bir insanı özgürlükten alıkoymanın ne kadar ağır bir cezalandırma biçimi olduğu kısımlarını hızlıca geçelim.
Çünkü oraları çoktan geçtik ya da bunlar artık üzerinde konuşabileceğimiz ortak zeminler olmaktan maalesef çıktılar…
Fatih Altaylı’nın her devir yükselen trendlere yaslanan, ölçüsüz, öfkeli, aşırı pragmatik, bir kesimin diğerine nefretine sözcülük etmekten ibaret olan ve ondan daha yanlış bir üslupla ifade ettiği fikirleri, asla demokratik muhalefetin sesi olma sıfatını hak etmeyen meslek siciline de takılmayalım.
Çünkü oralara takılmak çok kolay ama birisi haksızlığı uğradığında onu değil, kendi değerlerimizi savunmak için ses çıkarırız.
Bir suçun oluşması için faillik kısmı üzerinde biraz durulabilir.
Suç olan bir fiille birini suçlayabilmek için ya o fiili işlemesi ya da işleme kapasitesi olması gerekir.
Yani biri tehditle, hükümeti devirmeye çalışmakla, darbecilikle suçlanıyorsa bunları yapabiliyor, bunu gücü yetiyor ya da bu suçları övüyor ya da işlenmesini tahrik edebiliyor olması gerekir.
Mesela ben, Türkiye’de bir köşe yazarı olarak “Bu Netanyahu ne iblis bir herif, elime geçse bir kaşık suda boğardım” yazdığımda Netanyahu’yu tehdit etmiş olmuyorum. En fazla hakaret etmiş olurum. İsterse dava açabilir.
Ya da Mersinli bir çoban “Ah yok mu bir paşa, darbe yapsın, bıktık bu hükümetten” dediğinde darbeyi tahrik, teşvik suçu işlemiyor. Daha doğrusu istese de işleyemiyor, sadece söyleniyor olur.
Fatih Altaylı da çok istese de Cumhurbaşkanı için bir tehdit olamaz.
Tarihten padişah hallerini örnek verdiğinde sadece kötü bir benzetme yapmış olur, ne bu yüzden Cumhurbaşkanı’nı dolaylı olarak tehdit etmiş kabul edilir ne de birilerini kışkırtmış olur.
Belki ifadesinde “bunları konuşurduk” dediği Milli Savunma Üniversitesi Erhan Afyoncu bu benzetmeyi yapsaydı, onun makamı yüzünden “tehdit bu” denebilirdi.
Onun bunu söyleme ihtimalini geçtik, adını Altaylı’nın ifadesinde görünce yaşadığı tahmin edilebilir endişe, eski arkadaşı için en küçük bir cümle dahi kuramaması zaten Cumhurbaşkanı’nın tehdit edilmesinin tahayyül dışı olduğunun da bir başka delili.
Hatta Altaylı’nın Cumhurbaşkanı’nı tehdit ettiğini iddia eden, bu kadar kolay tehdit edilebileceğini düşünerek Cumhurbaşkanı’nın itibarına zarar vermiş oldu.
Yani ortada bir suç olmadığı gibi ortada bahsedilen suçu işleyebilecek bir fail de yok.
Her bakımdan bir güç gösterisi, susturma, meydana okumayla karşı karşıyayız.
O halde hukuku, ifade hürriyetini bir tarafa bırakıp daha basit ve pragmatik iki nedenle bu tutuklamanın neden iktidarın da aleyhine olduğunu anlatmayı deneyelim.
İlki; Kutuplaşmış bir siyasette karşıt kutup görünür olmazsa, sizin kutup da zamanla erir.
Yani; CHP’li olmak için Erdoğan’a, AK Partili olmak için CHP’ye, İslamcı olmak için Kemalizme, Kemalist olmak için İslamcılara ve Kürtlere, ulusalcı olmak için liberallere, A Haber’de, TVNet’te konuşmak için Sözcü TV’ye, Altaylı’nın Youtube kanalına ihtiyacınız var.
Çünkü kimsenin ötekinin kötülüğü dışında söyleyecek daha orijinal bir sözü pek kalmadı.
Her partinin en cazip tarafı, ehven-i şer olması bile değil, öteki olmaması.
Yani ille de liberal ya da özgürlükçü olmanıza gerek yok, kendinizi ve kitlenizi şarj etmek için bile olsa pragmatik nedenlerle karşıt fikirlere ihtiyacınız var.
Fatih Altaylı’nın çok izlenmesinin muhalefete ekstra bir katkısı olduğunu sanmıyorum, muhalefetin ikna edilmeye zaten ihtiyacı yok. O izlenme bir “oh içimin yağları eridi” hazzının sonucu…
Ama Altaylı’nın iyi bir temsilcisi olduğu kültürel sınıfın öfkesinin görünür olması, en çok iktidarın işine geliyordu.
Siyasi kavgalarda fikirlerin bir ucunu susturduğunuzda, sizinkinin heyecanı, ikna ediciliğini, yaşam enerjisini de öldürüyorsunuz.
Dinlediğinizde öfkelenip, küfür edeceğiniz karşıt fikirleri duymazsanız, sizinki de zamanla anlamını ve heyecanını kaybedecektir.
Hapiste olan fikirlerle ve insanlarla kavga edemezsiniz. O motivasyonu artık sağlamaz.
O yüzden siyasetin kutuplaşma üzerine kurulduğu bir toplumda, her sesin duyulması, ifade hürriyetinin en maksimum hali en başta bu kutuplaşmadan ekmeğini çıkaranların çıkarınadır.
Ve ikinci neden; sessizliğin tedirgin ediciliği…
Fikir hayatında sessizlik bir çölün ya da ormanın sessizliğine benzer, sessizlik kimseye huzur getirmez.
Huzur vermediği gibi, tehlikenin nereden geleceğini bilemeyeceğiniz bir tedirginlik ve evhama neden olur.
Sessizlik, en uçlardaki fikirlerin sesinden daha tehlikelidir.
Fatih Altaylı’nın istese de yapamayacağı tehdide de benzemezler.
Altaylı’ya cevap verebilirsiniz, onla polemik yapabilirsiniz ama sessizliğe cevap veremezsiniz.
Sessizliği ikna da edemezsiniz.
Sessizlik en radikal, en yobaz, en tehlikeli fikirdir.
Sessizliğin artması, hepimiz için tehdittir.
Ceza kanununda yazmayan, savcıların soruşturamayacağı, polisin yakalamayacağı bir tehdittir bu…
Ses çıkarmak ise konum açık dolaşmak gibidir, herkes neyin nerede olduğunu bilmenin iç huzurunu duyar.
Sessizlik arttıkça hiçbir ses duyulmaz.
Bu büyük riski en iyi bir zamanlar o sessizliğin sesi olmuş olanların anlaması gerekirdi
.30/06/2025 02:01
Demek ki “ideolojiler” henüz ölmemiş
131
Hemen yanı başımızda üçüncü dünya savaşının kıyılarında dolaşılırken, Türkiye CHP’nin “mutlak butlan” tartışmalarıyla bir hayli meşgulken, geçen haftanın küçük siyasi haberlerden biriydi; DEVA Parti’nden iki milletvekili daha istifa etti.
Meclis’e ittifakla 15 milletvekili sokan DEVA’nın milletvekili sayısı böylece 9’a düştü.
En baştan itibaren laik muhalefetin samimiyetini sorguladığı, affetmek için itirafçılık yapıp isim vermesini beklediği, “mavi AKP” diye damgaladığı, her an CHP’yi ve laik muhalefeti satarak AKP’ye gidecekleri anı beklediği DEVA’dan şu ana kadar istifa eden altı milletvekili oldu ve hiçbiri AK Parti’ye geçmedi.
Hatta eski AK Partili bakan, Manisa Milletvekili Selma Aliye Kavaf ve “baba ocağına gittiğini” söyleyen İzmir Milletvekili Seda Kaya CHP’ye geçtiler.
(Bu arada CHP, tek parti olduğu için 40 yaş üstü herkesin zorunlu büyükbaba ocağı zaten, bu büyük bir ayrıcalık değil.)
Son istifa eden iki isim Cem Avşar ve Evrim Rızvanoğlu’nun da CHP’ye geçmesi bekleniyor.
(Dikkat ederseniz milletvekilleri CHP’ye geçtikçe; “seçmene ihanet”ten, “dönek”likten, “o zaman milletvekilliğinden de istifa etsin”lerden bahsedilmiyor, “bunları vekil yapan” Kılıçdaroğlu’na lanet okunmuyor, demokratik lovebombinge maruz bırakılıyor.)
Mustafa Yeneroğlu ve Burak Dalgın ise bağımsız kaldılar
Cem Avşar, Alevi toplumunun sivil toplum örgütlerinden DEVA’ya kurucu olmuş bir isim. Evrim Rızvanoğlu ise Amerika’da uzun yıllar yaşamış siyasete DEVA’da başlamış bir iş kadını.
Mustafa Yeneroğlu dışında istifa eden beş milletvekilinin ortak özelliği; muhafazakar kökenli olmamaları.
Muhtemelen Selma Aliye Kavaf dışındakiler bugüne kadar hiç AK Parti’ye oy vermemiş, seküler kesimden figürler.
Yeneroğlu da 2015’e kadar Almanya’da yaşamış, Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın dışında kalmış bir siyasetçi.
DEVA’da kalan 9 milletvekilinin 8’i ise AK Parti kökenli.
Ya eski milletvekili ya da AK Parti teşkilatlarda görev yapmış isimler.
İstanbul Milletvekili Elif Esen de muhafazakar kesimden bir işkadını.
Bu bir tesadüf olmasa gerek.
Tabii ki insanlar siyasete sadece kutsal davaları gütmek, ideolojik tercihleriyle girmiyorlar.
Siyaset aynı zamanda bir kariyer alanı.
Mesleki kariyer yapmış ya da çok para kazanmış pek çok insan; daha büyük bir kamusal kariyer yapmak için, yönetici, karar verici elitin içine girmek için, milletvekili olmak, bakan olmak, hatta namının yürümesi için siyasete giriyor.
Bu hedefler için seçilen bir partinin ideolojisinden çok; partinin ya da liderinin bu amaçları gerçekleştirebilecek olması ya da ileride o başarı ve gücü kazanabilecek potansiyele sahip görünmesi yeterli.
Bugün olmayan ama gelecekte olabilecek gibi görünen bir başarıya insanlar yatırım yapıyorlar. Potaya ilk girenler arasında olmanın ayrıcalığına oynuyorlar.
Tabii böyle çıkılan bir siyasi kariyerde başarı ve güç gelmeyince, başka güç merkezleri siyasetçileri çekiyor.
Ama bu hikayenin sadece bir kısmı.
Babacan, DEVA’yı kurarken ilk röportajını Karar’a vermişti.
O röportajdan itibaren sık sık ideolojilerin, sağ ve olun artık geride kaldığından bahsetti, “kendimizi ne muhafazakar, ne sağ, ne sol diye tanımlıyoruz. Biz insan kaynağı ile ilgili iki kriter koyduk. Bir; iyi insan olsun istiyoruz, iki; işinde iyi olsun istiyoruz. Başka da hiçbir kriterimiz yok” dedi.
Gerçekten kurucular listesine bakınca ideolojileri belirsiz, iyi CVleri olan tanınmamış insanlarla karşılaştı herkes.
Parti kurulduktan sonra verdiği her röportajda kurucularının ne kadarının AK Parti kökenli olduğunu yüzdesiyle vererek, AK Parti ile arasına mesafe koymaya çok dikkat etti.
Siyaseti bir teknik yönetim becerisi olarak tarifledi, esas beyin takımını da birlikte ekonomiyi yönettikleri arkadaşlarından kurdu.
Ama bu ilk başta kulağa hoş gelen bu çeşitliliğin bir kapsayıcılık değil, renksizlik olduğu kısa sürede anlaşıldı.
Partinin iyi insan ve işinde iyi kriterlerini yerine getiren kurucuları en temel siyasi tartışmalarda tek tek enkaz altında kalmaya başladılar.
Şeyh Said, Kürt meselesi tartışması çıkınca partinin İstanbul İl Başkanı’nın Osman Pamukoğlu ile siyaset yapmış, sıkı bir Kemalist, milliyetçi olduğu ortaya çıktı, DEVA’dan Zafer Partisi’ne ışınlandı.
Süper görünümlü CVleri olan kurucuların, genel başkan yardımlarının bir kısmının tanımadıkları bütün cisimlere FETÖ’cü, PKK’lı, Atatürk düşmanı diyen standart Türk milli eğitiminin çarklarından geçmiş profiller olduğu anlaşıldı.
Objektif bir ölçüsü olmayan “iyi insan, işinde iyi insan” kriteriyle partiye kurucu olarak girmiş olanlara temel meselelerdeki ideolojik pozisyonlarının bile sorulmadığı ortaya çıktı.
Aslında bir insanın zaten siyasete o temel meselelerdeki ideolojik pozisyonları belli olarak, onlar üzerinde bir mutabakatla ve hatta onlar için mücadele amacıyla girmesi beklenirdi. Ama sıfır kilometre siyasi kariyerleri olan süper CV’ler, rasyonel çözüm kitapçıkları, Türkiye’nin kritik tartışmaları karşısında hızlıca su kaynattı.
Günün sonunda DEVA, herkese hitap etmeye çalışırken, kimseye hitap edemeyen, 19 Mayıs kutlama tweetinde Atatürk fotosu var mı yok mu üzerinde hararetli tartışmaların olduğu bir parti oldu.
Partiyi birleştiren tek fikir ise Ali Babacan haline geldi.
CHP listelerinden adaylığa kadar varan ittifakla muhafazakar seçmenden kopuldu, sonra bunun yanlış olduğunu görüp uzun bir direnişten sonra Saadet ve Gelecek ile Meclis’teki ittifakla partideki laikler aidiyet kaybına uğradı, Kürt meselesinde en ileri fikirleri söylerken çözüm sürecine karşı endişeli milliyetçi Lozan refleksleri vererek Kürtlerle bağları da zayıfladı.
Bu fikri kafa karışıklığı buradan bir şey çıkmayacak hissini güçlendirdi.
Günün sonunda DEVA’da milletvekili olarak sadece AK Parti kökenliler kaldı.
Baskın ideolojik fikirleri olmasa da laik kesimden gelenler, siyasette kırılma AK Parti-CHP arasında olunca, DEVA bu güç dengeleri içinde cazibesini kaybedince, baba ocaklarına, kültürel olarak kendilerini daha yakın hissettikleri tarafa doğru kaydılar.
Kaçınılmaz olarak.
Çünkü ideolojiler ölmedi. Eğer ideolojilerden anladığınız liberalizm, sosyal demokrasi, sosyalizm ise evet onların siyasette artık bir kimlik olma halleri bütün dünyada zayıfladı.
Ama siyasette ideolojiler sadece kitabi ideolojiler değil. Bizim kimliklerimiz, hayat tarzlarımız, temel meseleler hakkındaki fikirlerimiz yani bir bir nevi şifai ideolojilerimiz de var.
Üzerimize yapışmış olan, neredeyse deri gibi taşıdığımız, defacto olarak edindiğimiz pozisyonlar bunlar.
Onlardan kurtuluşun iki yolu var, ya tamamen çıkarıp, ötekini giymek.
Ya da cemaatimizi, ailemizi, arkadaşlarımızı karşımıza alarak, ciddi ve cesur bir fikri mücadeleyle kendi kıyafetimizi kendimiz dikmek.
İkinci büyük fikri emek, dirayet gerektiriyor.
Birini çıkarıp, diğerini giymek daha pratik ve muteber bir çözüm.
O yüzden çevremizde bir anda Atatürk’ün değerini anlamış eski İslamcılar, Talat Paşa hayranı oluvermiş solcular var.
Ama bu pozisyonlardan en yanlışı ideolojilerin devrinin geçtiğini düşünmek olmalı.
Babacan, iyi bir ekonomist ve mühendis olarak ideolojilerin devrinin geçtiğini düşünmeye zaten meyyaldi, kutuplaşmanın bittiği, kimlikler arasında geçişkenlik olduğuyla ilgili anketler de bu fikirlerini teyit etti ama o kutuplaşmaların üzerine kurulduğu tartışmalar, fay hatları yerinde duruyordu.
Üzerine konuşmadan, yok sayarak, bir muhasebesi yapılmadan da geçip gitmiş olmadığı görüldü.
Bir alternatif siyasi kimlik inşa etmeden çıkılan bir yolda da ilk tartışmada, kriz anlarında herkes en temelde üzerinde taşıdığı siyasi kimliğine geri döndü.
Şahin Alpay anılarında, İsveç’ten sosyal demokrat olarak döndükten sonra 1993 yılında yeni bir sol için açılımlar yapan Deniz Baykal’a danışman olduğunu ama kısa bir süre sonra Uğur Mumcu cinayeti sonrası Baykal’ın eski klasik laik ve Kemalist CHP çizgisine döndüğünü, danışmanlığının bir anlamı kalmadığını anlatıyor.
Benzer bir durum bugün iktidarın CHP’ye yönelik hukuki taarruzu yüzünden de yaşanıyor. Gazeteciler, akademisyenler, aktivistler mesafeyi boş verip, neredeyse CHP parti delegesi gibi parti içi tartışmaların içine daldılar, baba ocaklarına geri döndüler, öyle ki bir zamanların popüler suçlaması yandaş kavramı bile artık anlamını yitirdi.
Yani özetle ideolojiler, siyasi kimlikler vardır, sur düdüğü çaldığında herkes evine döner, evsizlere iyi bakılmaz, evsizleri çatısının altında toplayacak büyük bir evimiz ise henüz yok.
O evi inşa etmek için de önce mahalleyi iyi tanımakta fayda var…
.05/07/2025 02:01
Mevsim normallerinin üzerinde kundakçılık….
93
2020 yılının Ekim ayında Hatay’ın önce Belen, ardından İskenderun sonra Arsuz ilçelerinde ardarda orman yangınları başladı.
Yangınlar rüzgarla hızla yayılıyordu, kontrol edilemiyordu.
Aynı anda onlarca farklı noktada başlayan yangınlar üzerine herkes “aynı anda bu kadar çok yangın mümkün değil, kesin teröristler yaktı” akıl yürütmeleri yaparken, “Ateşin Çocukları İnisiyatifi” internette PKK’ya yakın bir sitede “kundakçıları selamlayarak” yangını üstlendi.
PKK’nın daha önceki orman yangını sicili, yangınların başladığı 8 Ekim tarihinin Öcalan’ın sonu İmralı’da biten Suriye’den çıkarılışının yıldönümüne denk düşmesiyle birleşince, başta Hatay olmak üzere yangının PKK tarafından çıkarıldığına herkes kani oldu.
Hatta artan tepkiler üzerine HDP bile kınama mesajı yayımlandı.
Aynı anda farklı yerlerde yangın çıkabilmesinin sabotaj dışında mantıklı bir açıklaması bulunamadı.
Bulunamadı çünkü Türkiye’nin dünyadan kopukluğunun etkisiyle bu resimde büyük bir eksik parça vardı.
Türkiye’de yangınların başladığı Perşembe gününden itibaren Hatay’ın güneyinde İsrail, Lübnan ve Suriye’de de yüzlerce farklı noktada orman yangınları çıkmıştı.
Ve ne tesadüf aynı anda pek çok farklı noktada yangınlar çıkması yüzünden İsrail’de de kundaklamadan şüphelenenler olmuştu.
Özellikle Batı Şeria’daki yasadışı yerleşim yerlerinin yakınlarında yangınlar çıkınca İsrail devlet yetkileri, sağcı siyasetçiler ve gazeteler yangınların Filistinlilerin tarafından çıkarıldığını iddia ettiler:
“…güvenlik yetkilileri Batı Şeria’da özellikle Maoz Zvi’deki yangınların Filistinlilerin kundaklaması sonucu çıktığından şüpheleniyor.” (The Jeruselam Post)
https://www.jpost.com/israel-news/fire-breaks-out-near-modiin-illit-houses-burn-and-residents-evacuated-645138
“Yerel medyanın İsrail güvenlik ajansı Şin Bet’teki kaynaklarından aktardığına göre bazı yangınların Arap asıllı İsrailli kundakçılar tarafından çıkarıldığından şüpheleniliyor.” (i24news)
https://www.i24news.tv/en/news/israel/1602253560-wildfires-break-out-across-israel-amid-scorching-heatwave
“Shomron Yerel Meclisi’nin başkanı Yossi Dagan, Güney Samaria’daki yangınların terörist saldırı olduğu söyledi: “Bu her açıdan bir terör saldırısı. Buna güvenlik ve siyasi bir mesele olarak bakılmalı. Kundakçılara ve tehditlerine diğer terör saldırılarıyla aynı ciddiyetle yaklaşmalıyız.” (TheJewishVoice)
Fakat sadece İsrail’deki ormanlar da yanmamıştı.
Komşu Suriye de bütün hafta sonu orman yangınlarıyla boğuşmuştu.
Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki şehirleri Lazkiye, Tartus, daha iç bölgedeki Humus, Hama ve İsrail sınırındaki Kuneytra şehirlerinde eş zamanlı olarak orman yangınları çıkmıştı.
Aynı anda farklı yerlerde bu kadar çok yangın çıkması Suriye’de de kundakçılıkla açıklanmıştı.
O günlerde hala iktidarda olan Esad’a yakın bir site kundakçıların kim olduğunu ilan etmişti:
“Orman yangınları ABD ve Türkiye’nin ajanlarının işi. Çünkü Suriye’de kaybettiklerini anladılar, en büyük kurtuluş savaşı da geliyor ve onu erteletmeye çalışıyorlar.”
Peki bu ABD ve Türkiye ajanları komşu Lübnan’dan ne istemiş olabilirdi?
Çünkü yine aynı günlerde Lübnan’da da ormanlar cayır cayır yandı.
Lübnan’da yangınların sebebi olarak sosyal medyada dolaşan bir videoda zeytinlikteki kuru otları yakan bir grup genç suçlandı.
Yani 2020 yılının ekim ayında aynı günlerde Doğu Akdeniz’deki dört ülkede, aynı günlerde yüzlerce farklı noktada yangınlar çıkmıştı.
Dört ülkede de farklı gruplar kundakçılıkla suçlanmıştı.
Eğer sabotajsa İsrailli sağcıların suçladığı Filistinliler, Esadçıların suçladığı Türk ajanlar ve PKK’lılar aralarında anlaşıp bu yangınları çıkarmış olması gerekirdi.
Ya da yangınların aynı anda farklı yerlerde çıkmasının daha karmaşık bilimsel bir açıklaması vardı.
Tarihin kaydedilmiş en sıcak eylül ayından sonra en sıcak ekim ayı yaşanmıştı.
Rekor seviyelerde giden sıcaklıklar, nemi düşürüp havayı kurutarak sıcaklıkları iyice artıran şiddetli rüzgarla birleşince otların kuruduğu Ekim ayında orman yangınları için bütün şartlar Türkiye, Lübnan, Suriye ve İsrail’in birbirine yakın coğrafyalarında oluşmuştu.
Binlerce yıldır olduğu gibi…
Ama Türkiye’de kimse meteorologları dinlemedi.
Emekli askerleri, Cübbeli Ahmet Hocayı, Ümit Özdağ’ı dinledi.
Bir de “Ateşin Çocukları” diye bir grup çıkıp yangını üstlenince…
Halbuki karşımızda Afyon’dan Trabzon’a bambaşka nedenlerle çıkmış büyüklü küçüklü onlarca yangınını üstlenenen hatta Sakarya’da patlayan havai fişek fabrikasındaki patlamayı bile “Sakarya’da hendek ilçesinde bir havi fişek fabrikasını küle döndürdük” diye üstlenmiş propaganda peşinde fırsatçı sanal bir gruptan fazlası yoktu.
2021 yılının Temmuz ayı…
Rüzgar kuzeyden fön etkisi yaparak esmeye başladı. Sıcaklıklar 40 dereceyi geçti, nem oranları çok düştü, doğadaki her şey kurudu ve yanmaya hazır hale geldi
Meteorologlar yine yangınlara karşı uyardı ve yine çam ormanları yanmaya başladı.
Güney Kıbrıs’ın Limasol, Larnaka şehirlerinin yakınlarındaki geniş ormanlık alanda Kıbrıs tarihinin en büyük orman yangınları çıktı. KKTC bile yardım teklif etti. Dört Mısırlı işçi hayatını kaybetti.
Sonra İtalya’nın Sardunya adasında ormanlar yanmaya başladı. Binlerce kişi tahliye edildi, AB’den yardım istendi.
Arnavutluk’un güneyindeki Karaburun’da hektarlarca ormanlık alan yandı. Hiç yangın söndürme uçağı olmayan ülke komşulardan yardım istedi.
Lübnan’ın bayrağındaki sedir ağaçlarının da olduğu en güzel ormanlarından biri kül oldu, yangın sınırı aşıp Suriye’ye geçti.
Yunanistan genelinde 48 orman yangını çıktı. Aşırı sıcaklar yüzünden Atina’da Olimpos Dağı ziyarete kapatıldı, Yunanlılardan elektrik ve suyu tasarruflu kullanmaları istendi.
Aynı coğrafi koşullardaki Türkiye’de de 71 ayrı noktada yangınlar çıktı.
Ama sanki ilk defa oluyormuş gibi ve sadece Türkiye’de yangınlar çıkmış gibi gazeteler yangınları şu manşetlerle gördüler:
“Bu kadar tesadüf olamaz”
“Ormanları kim yakıyor”
“21 şehirde kundakçı terörü”
“Yak emri Kandil’den”
“Vatan hainleri”
“Yangınların sorumlusu İblis’in çocukları”
Ellerindeki tek delil yine cahilce bir akıl yürütmeden fazlası değildi;
“14 ayrı ilde 71 noktada aynı günlerde yangın çıkması tesadüf mü?”
Aynı günlerde Lübnan’ın, Suriye’nin, Yunanistan’ın hatta Kaliforniya’nın, Avustralya’nın ormanlarının cayır cayır yandığı gerçeği yine görmezden gelindi.
Üstelik daha geçen yıl ekim ayında bunun aynısını yaşamış olmamıza rağmen.
Bu sırada ilk defa orman mühendisleri, yangın uzmanları, meteorologlara söz verildi.
Bütün ömrünü yangınlara vermiş bir yangın güvenliği uzmanı olan Cema Kozacı, ormanlar ve yangınlar hakkında hiç bilmediğimiz şeyler anlattı:
“Sıcaklık 41 derece, nem yüzde 15, ve kuzey doğudan rüzgar var. Bu şu anda bütün Ege ve Akdeniz’i etkileyen hava durumu. Çam ağaçları bu sıcaklıklarda terebentin denen yanıcı bir madde salgılarlar. Çam reçinesi yanıcı bir maddedir. Çam bitkisinin özelliğidir. Bu bütün o ormanlık bölgelerin üzerine birikir. Yanmaya hazırdır. Dolayısıyla kritik bir dönemden geçiyoruz… Çam orman yangınlarında kozalaklar patlayarak geniş sahalara yangının yayılmasını sağlayabilir. Dediğim gibi her şey kurumuş halde. Dünkü yayınlarda gördüm evlerin etrafında saman yığınları var, balyalar var, hayvanlar için. Ne kadar çabuk tutuşuyor o saman yığınları, kağıt gibi, kağıdın ham maddesi. Dolayısıyla herşey şu anda yanmaya hazır. Hazırlıklarımız maalesef yeterli değil.”
Zürih Üniversitesi’nde yangın ekolojisi alanında doktora yapan İsmail Bekar, yangınların aynı sıralarda farklı yerlerde çıkmasının mümkün olduğunu en basit şekilde açıkladı.
Meteoroloji hocası Mikdat Kadıoğlu grafiklerle fön etkisinin nasıl yangına neden olabildiğini izah etmeye çalıştı.
Yangın ekoloğu Çağatay Tavşanoğlu, Akdeniz’deki bitki örtüsünün nasıl yangınlarla kendini yenilediğini, ağaçlandırmanın buna nasıl engel olduğunu yazarak herkesi şaşırttı.
Akdeniz Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Sivil Savunma ve İtfaiye programından doktor öğretimi üyesi Saadet Alkış, Manavgat’taki yangının kozalak ve ağaç kabukları nedeniyle büyüdüğüne işaret ederek, kozalakların yangında 200 metreye kadar fırlayabildiğini söyledi.
İlk defa “mümkün değil aynı anda yangınlar” akıl yürütmeleri, “rant için birileri ormanları yakılıyor” siyasi evhamları, Instagram’daki “içim yanıyor, senin de için yanıyorsa hemen paylaş” duyarlılık showları dışında bilimin sesini duyduk.
Yangınların kendi kendine çıkabileceği, çam kozalaklarının bir sabotajcıdan daha etkili bir kundakçı olabileceğini öğrendik.
Sonra birkaç yıl yangınlara daha bilinçli bakıldı.
Bu arada dünyada çok büyük orman yangınları olmaya devam etti.
En büyüğü Ocak 2025’de Los Angeles’ta çıktı.
Koca Amerikanın en zengin mahalleleri çıkan orman yangınlarında günlerce yandı, kimsenin elinden de pek bir şey gelmedi
Çünkü Kaliforniya’da son 10 yılın en kurak kışıydı.
Güney Kaliforniya’da her yıl bu mevsimlerde görülen kuru, sıcak ve çok güçlü rüzgarlar olan Santa Ana rüzgarlarıyla sıcak ve kuraklık birleşince yangınlar çıkmıştı.
Kundakçılık iddiaları da dillendirilmişti ama bu bilimsel açıklama karşısında itibar görmemişti.
Sıcakla gevşeşen, genleşen elektrik telleri ve elektirik tesisatının eskiliğine ise yangınları kolaylaştıran ikincil bir etken olarak işaret edilmişti.
Bunca tecrübeden, yangından, en son Los Angeles’ın başına geleni gördükten sonra bu yıl yine yangın mevsimi geldiğinde buna daha makul yaklaşılması beklenirdi.
Ama Türkiye’de kutuplaşmanın, siyasi fırsatçılığın sesi yine bilimin sesini bastırdı.
Herhalde bilim insanları da öfkeli insanların karşısına çıkıp boşyere küfür yememek için bu kez susmayı tercih etti.
Bilecik, Muğla, Hatay ve son olarak İzmir’in farklı ilçelerinde çıkan ve hala süren 600’ün üzerinde yangın için yine aynı akıl yürütmeler devreye girdi, “aynı anda farklı yerlerde bu kadar yangın çıkamaz, kesin sabotaj” dendi ve bu fikir yine itibar gördü.
Aynı günlerde Yunanistan’da Girit adası ve Atina yakınlarındaki yerleşim yerlerinde çıkan büyük orman yangınları bile bu sabit fikri değiştirmeye yetmedi.
Bu yıl yangınları üstlenen kimse olmayınca, 2020 yılında Ateşin Çocukları’nın üstlenme haberi, haberin tarihi büyük bir sahtekarlıkla kesilerek sanki yeni bir üstlenmeymiş gibi dolaşıma sokuldu.
Üstelik bunu da herkesi ihanetle, dış güçlerin adamı olmakla, provokasyonla suçlayan süpervatansever, milliyetçi siyasetçiler yaptılar.
Hapisten çıktıktan sonra kaldığı yerden yalan haberlerle halkın kin ve nefrete tahrike devam eden Ümit Özdağ, İYİ Partili bazı vekiller, her konudan ekmek çıkarmaya çalışan bazı muhalifler sabotaj iddiasını çözüm süreci ve PKK’nın silah bırakmasına da bağlayarak yeniden dolaşıma soktular.
Daha sol muhalifler ise yangınların özeleştirilen elektrik şirketinin gerekli bakımları yapmaması yüzünden çıktığını iddia ettiler.
İzmir Valisi de yangınların sabotaj yüzünden çıkmadığını söylerken, elektrik tellerine dikkat çekmişti.
Benzer özel şirketlerin, benzer biçimde bakımını yaptığı elektrik telleri Samsun’da, Ankara’da, Elazığ’da, Konya’da niye yangın çıkarmamıştı peki?
Peki ya Los Angeles’ı ya da Girit adasını da mı Ateşin Çocukları mı yakmıştı?
Aynı anda bu kadar yerde yangın çıkması kesin sabotajsa neden aynı anda mesela Kaçkar dağlarındaki çam ormanları, Ilgaz dağlarındaki ormanlara kimse sabotaj yapmamıştı da sabotajlar hep sıcaklığın rekor seviyeye çıktığı şehirlerle sınırlı kalmıştı?
Yangınla mücadele edilirken, toplum da basit bir gerçekle kavga etmeye devam ediyor;
Her yıl orman mühendisleri, uzmanlar çıkıp bu yangınları bilimsel olarak açıklıyorlar.
Aynı anda onlarca farklı yerde çıkmasının sebebi, yangın çıkan yerlerin aynı yüksek sıcaklıkları yaşaması, benzer bitki örtüsüne sahip olması…
Kaçkar ormanlarında ya da Ilgaz ormanlarında çıkmıyor o yüzden bu yangınlar. Elektrik telleri ya da bir cam parçası sadece ikincil bir etken oluyor.
Çünkü bu yangınlar binlerce yıldır çıkıyor, çoğunluğu insan faktöründen değil, bu yangınlarla mücadele de kolay iş değil. Daha iyi, etkili mücadele tabii ki mümkün, ama iklim şartları, rüzgarlar yardım etmezse uçaklar da bir yere kadar çare oluyor.
Los Angeles’ta bile en lüks mahalleler kül oldu, 21 kişi öldü.
Ama kimin umurunda…
Ertesi yıl ise aynı sabotaj yalanları, “aynı anda bu kadar yangın çıkarmıymış” ukalalıkları, yangınlarda itfaiye görevlileri ölürken oturduğu yerden “kimse bir şey yapmıyor, delireceğim” Instagram storysi ucuzlukları dolaşıma giriyor
Ormanların cayır cayır yanmasına, kılını kıpırdatmadan ahlak pozculuğu yapmaya fırsat veren sosyal medya duyarcılığına mı kutuplaşmanın insanları bu kadar aptallaştırmasına mı üzülmeli?
Maalesef şimdiden haber verelim, seneye yine yangınlar çıkacak.
Devlet, belediyeler şimdiden hazırlıklarına başlasın, sabotaj iddiacıları da…
.7/07/2025 02:01
Otoriterleşmede bir yol haritası var mı?
194
“Cumhuriyet tarihinde bir ilk: Aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da olduğu biri geçen dönem olmak üzere 13 belediye başkanı tutuklandı. 3 belediye başkanı ve bir başkan vekili de gözaltında”
İçinden geçtiğimiz durumu özetleyen bir haberin girişi böyleydi.
Sadece bunun Cumhuriyet tarihinde bir ilk olmadığını not düşmek gerek.
2009 KCK operasyonları, 2016’dan sonra başlayan kayyım rejimi sırasında çok daha fazla sayıda DEM çizgisindeki belediye başkanı aynı anda tutuklanmıştı.
Ama CHP’ye yönelik DP döneminden beri bu denli bir baskı yaşanmadı.
Peki, iktidarın amacı ne? Sandık ortadan mı kalkıyor, başka bir evreye mi geçiyoruz, daha nereye kadar bu otoriter dalga sürecek?
Haklı endişeler ve sorular bunlar.
Fakat bu sorulara cevap verenler genelde yanlış bir iktidar analiziyle yola çıkıyorlar.
Bu yanlış analizin kökleri 90’lara kadar dayanıyor.
90’lardan beri İslamcı/Muhafazakar siyaset karşısındaki mutlak başarısızlık; onun küresel gücünü, stratejik aklını abartarak, komplo teorileri üreterek, bir kurban psikolojisi girilerek açıklanmaya çalışıldı.
94’de Refah Partisi ilk belediyeleri kazandığında, laikler bunun adım adım şeriata giden, Türkiye’yi İran yapacak bir sürecin başlangıcı olduğuna emindi.
ABD’nin yeşil kuşak projesine mesele bağlanıp, siyasi başarı dış güçlerle açıklandı, uzun yıllar adım adım bir planın devrede olduğuna inanıldı.
Sonra onun olmadığı anlaşıldı, bu kez “BOP planı” devreye sokuldu. AK Parti’nin tek başına iktidarı BOP planıyla açıklandı. Bu plan kapsamında adım adım Türkiye’nin parçalanacağı, ılımlı İslam rejiminin kurulacağı iddia edildi.
Bir ara Türkiye’nin Malezya olduğuna herkes emindi.
23 yıldır Türkiye’yi AK Parti yönetiyor, Türkiye ne İran oldu ne de Malezya.
Şeriat, Hilafet ilan edilmedi, ılımlı İslam, yeşil kuşak projeleri her neyse fiyaskoyla sonuçlandı, aksine cumhuriyet tarihinde toplumun bu kadar sekülerleştiği başka bir dönem yaşanmadı.
20 yıldır tıkır tıkır işlediği söylenen BOP projesi dersen Türkiye dışında kimse böyle bir projeden bahsetmediği gibi, Ortadoğu büyük olmayı bırakın tarihinin en parçalı dönemini yaşıyor, Türkiye de daha iki sene öncesine kadar Ortadoğu ülkelerinin yarısıyla kavgalıydı.
Şimdilerde Türkiye’nin adım adım Rusya, Venezuela, Azerbaycan, Türkmenistan olduğu tezleri de benzer.
Muhaliflerin önemli bir kısmı iktidarın şeytani planlar yaptığını, adım adım bir projeyi uyguladığını, stratejik bir aklı olduğunu düşünüyor.
Mesela aralarında aklı başında insanların da olduğu muhaliflerin önemli bir kısmı; 7 Haziran 2015 seçimlerinde çoğunluğu kaybeden AK Parti iktidarının, 1 Kasım 2015 erken seçimlerinde yeniden iktidarı kazanmasını, aradaki sürede iktidarın IŞİD ve PKK’yı kullanarak halkı korkutması, beka kaygısı yaratmasıyla açıklıyor.
Yani esas olarak iktidarın, iktidarda kalmak için IŞİD’in ve PKK’nın terör eylemlerine yol verdiğine inanılıyor.
Korkunç bir iddia bu.
Böylece muhalefetin neden 7 Haziran’daki fırsatı heba ettiğinin muhasebesi de yapılmıyor.
Bu kadar da değil.
Daha da kalabalık bir kitle, iktidarın 15 Temmuz darbe girişimini organize ettiğine, en azından Fethullahçıları kandırıp kontrollü bir darbeye sürüklediğine ve bu planlı darbeyi bastırarak da otoriterleşme ve başkanlık rejiminin önünü açtığını düşünüyor.
Yani karşımızda öyle bir büyük akıl var ki; kendisine karşı, 300 kişinin öldüğü planlı bir sahte darbeyi adım adım organize ediyor, sahte darbeyi tam zamanında bastırıyor ve böylecetereyağından kıl çeker gibi olağanüstü hal rejimine geçiyor.
Dünyada bu kadar riskli bir “false flag” operasyonunu planlayıp, tıkır tıkır uygulayacak bir istihbarat örgütü yoktur!
Yine aynı iktidar 2017’de İstanbul, Ankara gibi büyükşehirleri kaybettiği referandumu kılpayıkazanabilmek için hile de yaptı.
Ama bu kadar üst düzey bir kurmay akla sahip, her şeyi ince ince planlayan, hiçbirşeyi riske atmayan aynı iktidar, ekonomide ise irrasyonel projelerle kendi ayağına sıktı, Merkez Bankası’nı boşalttı, dövizi ve enflasyonu patlattı, siyaseten kendisini büyük riske attı.
Herşeyi santim santim planlamışken, sandık sonuçlarını değiştirmekte mahirken 2019 yerel seçimlerinde bütün büyükşehirleri kaybetmeyi de başardı.
Bu arada bu kurmay akıl; Mısır’dan, Suudi Arabistan’a, AB’ye, ABD’ye herkesle kavga etti. Sonra geri adımlarla hepsiyle barıştı.
Sonra karşısına içinde eski başbakanı ve başbakan yardımcısının da olduğu bir muhalefet bloğunun çıkmasına izin verdi, 2010’dan beri her seçimde yendiği Kılıçdaroğlu’na karşı ilk turda seçimi kazanamadı, ikinci turda Cumhurbaşkanı seçilebildi.
Ama bir yıl sonra CHP’nin birinci parti olarak, bütün büyükşehirleri, Üsküdar’ı, Eyüp’ü kazanmasına da engel olamadı. Ve bütün anketlerde ikinci parti konumuna düştü.
Bunun üzerine de en dişli rakibi İmamoğlu’na ve ardından CHP karşı bir yargı operasyonu başladı.
Ve bu adım adım Türkiye’de seçimli demokrasinin sonunu getirecek, Türkiye’yi Rusya yapacak bir planın parçası.
Bu hikayede çok fazla tutarsızlık yok mu?
Karşımızda; siyasi başarı için terör saldırıları, sahte darbe girişimi organize edebildiğine, sandıktaki seçim sonuçlarına istediği zaman müdahale edebildiğine inanılan bir iktidar var ama aynı iktidar ekonomiyi bu kadar kötü yönetip, başını dünyada belaya sokuyor 2019’dan beri iki büyük seçimi kaybedip, birini de ikinci turda ancak kazanıyor.
Eğer karşımızda üst düzey bir kurmay akıl varsa, Türkiye’nin aksını değiştirecek bir plan devredeyse yolda bu kadar riski neden aldılar?
Ayrıca planlanmış bir otoriterleşme projesi varsa; bu yolda daha etkili ve izlenen bir medya kurulması, İstanbul Belediye Başkanı’nın üç gün önce gelen bir MASAK raporuyla tutuklanmaması, daha ikna edici delillerle kamuoyunun hazırlanması, bütün bu olan biteni halka anlatma işinin birkaç gazeteci ve birkaç trole bırakılmaması da beklenirdi.
Tam da bu tutarsız hikaye karşımızda öyle muhalefetin zannettiği gibi kurmay aklı olan, planlarını tıkır tıkır uygulayan, Türkiye’yi belli bir yere doğru götüren bir iktidar olmadığını söylüyor.
Cumhurbaşkanı’nın merkezinde olduğu ve zannedildiğinden daha dar bir kadro tarafından üretilen bir iktidar aklı var, zannedildiği gibi geleceğe dönük orta ve uzun vadeli planlar yok, ayağa gelen toplara vuruluyor, o anda eldeki tüm imkanlar ve fırsatlar değerlendiriliyor, bu yüzden sonuçlar her zaman beklendiği gibi de olmuyor.
Bunları yaparken iktidarın siyasi fayda dışında kendisini bağlayan bir ölçüsü, sınırı da yok.
Yargı ve kolluk, Türkiye’nin her döneminde ve AK Parti iktidarının her farklı döneminde bir siyasi araç ve imkan olarak kullanıldı.
Ergenekon davalarıyla ordunun siyasetteki etkisi törpülenirken de benzer bir siyasi amaçla yargı kullanılmıştı.
Bugün de İstanbul’u kazanan, yüzde 48’lik bir bloğu biraraya getirebilen CHP bir tehdit ve onun siyasi gücünü törpülemek için gerektiğinde ve yolsuzluk dosyaları gibi fırsatlar yakalandığında yargı da devreye sokuluyor.
Yani hiç bilmediğimiz, ilk defa olan bir şey yaşanmıyor.
Ama bugüne kadar dokunulmamış, Cumhuriyeti kuran CHP’ye dokunulması tedirginliği ve demokrasiyle ilgili kaygıları artırıyor.
Ama amacın CHP’yi yok etmek, kapatmak, sandığı ortadan kaldırmak olduğu sonucuna biraz hızlıca varılıyor.
Amaç siyasetle, medyayla yapılamayanı yargı ile yapıp CHP’yi hırpalamak, sandığa giderkenki aleyhte olan şartları değiştirmek.
Belki çözüm süreci için etrafa bir sis bombası atmak, CHP’nin içinde bir nüve olarak hep varolan iç karışıklıkları tetiklemek, muhalefeti parçalamak…
Ortada bir imkan ve fırsat var, acilen müdahale edilmesi gerekiyor ve ediliyor. Bu kararın büyük stratejiler, hazırlıklarla verildiğine dair elimizde hiçbir veri yok.
Hatta bu kararların bir kurmay aklın eseri olduğu, büyük hazırlıklarla alındığı ve uygulandığına dair de elimizde hiçbir bilgi yok.
Aksine AK Partili yöneticilerin hatta bakanların bu karar mekanizmasının dışında olduğu, 19 Mart’tan bile çoğu üst düzey iktidar mensubunun haberi olmadığı, uzun süre olan biteni savunmak, anlatmak için kimsenin ağzını açmadığı görülüyor.
Bu sessizlik ve ilgisizlik artık trollerin bile dikkatini çekiyor, AK Partili siyasiler bu soruşturmalara ilgili göstermedikleri için fişleniyor.
Bütün bunlar çok planlı, uzun vadeli, kurmay aklın eseri zannedilen kararların aslında çok dar alanlarda verildiğinin de bir ispatı.
Yani ortada siyasi projeler değil, siyasi taktikler; kurmay bir akıl değil, dar bir alanda, hızlıca alınan refleksif kararlar; uzun vadeli hazırlanmış planlar değil, kısa vadeli, pragmatik, kervanın yolda dürüldüğü hedefler; sonuçları düşünülmüş eylemler değil, “biraz çarşı karışsın bakalım, harekette bereket var” anlayışı var.
Sandığı ortadan kaldırmak, muhalefeti yok etmek ya da etkisiz hale getirmek, Türkiye’yi Rusya, Azerbaycan ya da Venezuela yapmak ise ciddi bir planlama isteyen radikal kararlar.
Böyle radikal kararlar alan, bunlar için hazırlık yapan, bunu ahlaken ve siyaseten teorizeetmiş bir iktidar aklı yok karşımızda.
Bunun iktidar kitlelerinde de hoş karşılanacağını, kabul göreceğini zannetmek de kutuplaşmanın getirdiği bir önyargı ve körlükten ibaret.
Yani iktidar analizinin doğru yapılması hayati. Komplo teorileri, öfkeli, rövanşist duygular, tarihsel ve kimliksel önyargılar bu analizin doğru yapılmasını engelliyor.
Analiz doğru yapılmazsa, karşısında geliştirilecek taktikler ve tavırlar da yanlış olur.
CHP’nin devletin gücüyle hırpalanmaya karşı bağırması, tepki göstermesi, kalabalıkları mobilize ederek dengeyi korumaya çalışması önemli ama bunu yaparken seçimin olacağını, sandığın bir yere gitmeyeceğini akıldan çıkarmaması, kutuplaşmadan kaçınması, muhafazakar kitleleri şeytanlaştırmak, müttefik Kürtleri samimiyet sigasına çekmek gibi taktiksel hatalara düşmemesi, mücadeleyle müzakereyi birlikte yürütmesi kritik.
Yani iktidarın bir plan dahilinde bütün bunları yaptığını zannederken, muhalefet can havliyle verdiği yanlış tepkilerle iktidarın olmayan planına katkı yapıyor olabilir.
Yani özetle; zannedildiği gibi iktidarın bir yol haritası yok, Türkiye’yi özel olarak planlı bir şekilde bir yere götürmüyorlar, gittiğimiz yeri kimsenin bildiğini zannetmiyorum.
Dünyadaki en yaygın ve en yanıltıcı analiz hatası, olan biteni anlamaya çalışırken kendi rasyonaliteni diğer aktörlere yansıtmaktır.
O aktörler o kadar rasyonel hareket etmiyor olabilir. Belki de sadece ayaklarına gelen topa vurmuşlardır.
Fazla rasyonelite aramak, karşı tarafa fazla güç ve akıl atfetmek, derin analizler yapmak basit gerçeği örten bir perdeye de dönebilir. Bu da büyük yanılgıların önünü açar.
İktidarın planı, projesi, kurmay aklı olmaması, meseleleri küçümsemek demek de değil, bu hiçbir sorun olmadığı anlamına gelmiyor, aksine bu belirsizliğin ve tahmin edilemez pragmatizmin kendisi çok daha tehlikeli olabilir.
Ama karşı karşıya olduğumuz şeyler büyük bir planın parçası değil, karşımızda ne yekvücut bir hedefe kilitlenmiş bir iktidar ne de muhalefet yok, bu hikayenin kaçınılmaz bir sonu yok, kimse de kurban değil.
İdeolojik olarak net, bir kurmay aklın eseri olan bir plan çerçevesinde hareket eden, belli bir hedefi olan bir güçle müzakere etmek kolay değilken, ideolojik olarak net olmayan, bir plan dahlinde gitmeyen, pragmatik, taktiksel, hayatta kalma refleksiyle adımlar atan bir güçle müzakere de edilebilir.
.9/07/2025 00:01
“İkimiz de yaşlandık. Emekli olmadan bu işi bitirelim”
177
İki gün sonra tarihi bir gün yaşanacak ve PKK 50 yıllık silahlı mücadeleden sonra bir törenle sembolik olarak silahlarını yakacak.
Başlıktaki cümleye geçmeden önce bu aralar herkesin izlemesi gereken bir belgeselden bahsedelim.
2023 yılından beri Netflix’te gösterimde olan belgeselin adı “El fin de ETA” yani “ETA’nınsonu.”
AB ve ABD tarafından da terör örgütü olarak kabul edilen ETA, 1960'lardan bu yana İspanya’ya karşı Bask bölgesinin bağımsızlığı için 40 yıl mücadele verdikten, aralarında bir başbakanın da olduğu 850 kişinin ölümüne sebep olduktan sonra 2011 yılında varılan anlaşmayla önce silahlı mücadelesini bitirdi, 2018 yılında yayınladığı bir bildiriyle de kendini fesh ettiğini açıkladı.
Fesih açıklamasında şöyle deniyordu:
“ ETA, Bask Ülkesi’nin ölüm döşeğinde, faşist Franco rejimi tarafından boğulmakta olduğu sırada kuruldu. Şimdi ise, 60 yıl sonra, farklı kuşakların çalışmaları sayesinde kendi geleceğinin sahibi olmak isteyen canlı bir halk var.
ETA, politik şiddetin kullanımına dayanan bu çatışma döngüsünü sona erdirmek istemektedir. Devletler, bu döngüyü sürdürmekte ısrar etseler de ETA, bu tarihi kararı, özgürlük ve barışı savunan sürecin başka bir yola taşınabilmesi için almıştır.
ETA, artık kendi tarihsel yolculuğunu ve görevini sonlandırmıştır. ETA, tüm yapısını tamamen feshetmiş ve faaliyetini sona erdirmiştir. ETA bu halktan doğdu ve şimdi bu halk için de kendini feshediyor.”
Bu tarihi açıklamayı örgütün son lideri ve ideoloğu Josu Urrutikoetxea, namıdiğer “JosuTernera” okumuştu.
Ternera “Buzağı” anlamına geliyor. Bir çeşit İspanyol devletinin aşağılayıcı bir takma adı.
Josu Urrutikoetxea, örgütün 50 yılında olmuş, son lideriydi. İspanyol devletiyle
müzakere sürecinini de o yönetmişti.
2019 yılında Fransa tarafından İspanya’ya iade edildi, bir yargılamadan sonra serbest bırakıldı.
Çok sayıda sivilin ölümünden sorumlu tutulan, İspanyolların nefret ettiği bir isim olarak ilkkez kamuoyunun önüne ise 2022 yılında bir belgeselde çıktı.
İspanyol gazeteci Jordi Évole’ye konuştu ve bu röportaj “El fin de ETA” adıyla Netflix’te yayınlandı.
Belgeselin San Sabestian Film Festivali’nde gösterimi bile büyük bir olay oldu.
Belgesel çok çarpıcı bir yüzleşmeyi anlatıyor.
En çarpıcı diyaloglarından biri şöyle:
Josu Ternera:
“Silahlı çatışma asla başlı başına bir amaç değildi. Hiçbir zaman.
Ama o on yıllar süren silahlı çatışma her iki tarafta da kurbanlara yol açtı. Geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurdu.
Karşı karşıya geliş, çatışma, bizi neredeyse her zaman işin etik tarafını unutturdu.
Bu yön, her iki tarafın da neden olduğu giderek artan şiddetin olumsuz sonuçları nedeniyle bir kenara itildi.
Ve o şiddet sarmalı, hepimizin başkalarının acısına duyarsızlaşmasına neden oldu. Başkalarının ıstırabına…”
Jordi Évole:
“Bu, sizin de başınıza mı geldi?”
Ternera (hiç tereddüt etmeden):
“Kesinlikle.”
Ama Ternera’nın esas çarpıcı cümlesi, neden ETA’yı feshettiklerini anlattığı yerdi.
Kısa ama duyunca insanın aklından çıkmayan bir cevap vermişti:
“Bu savaşı çocuğuma miras bırakmak istemiyordum.”
Ternera, bugün İspanya Meclisi’nde milletvekili, insan hakları komisyonunun bir üyesi.
Şimdi başlıktaki cümleye geçebiliriz.
Cümle Devlet Bahçeli’ye ait.
Bunu söylediği kişi ise Ahmet Türk.
Bahçeli 77, Ahmet Türk 83 yaşında.
Şu anda Türkiye siyasetinde aktif görevde olan en yaşlı iki isim onlar.
Bahçeli, ilk karşılaşmalarından birinde Ahmet Türk’e bu işi bizim bitirmemiz lazım derken bu sözü söylemiş.
Aslında bu cümle akla Ahmet Türk’ün yıllar önce devleti çözüm sürecine ikna etmek için söylediği başka bir meşhur cümleyi getiriyor.
Galiba 2000’lerin ortasıydı ve Ahmet Türk, "barışı konuşacak son nesil biziz" demişti.
Bunu Kürtler için söylemişti.
Daha radikal, öfkeli, fırtına bir Kürt gençliği geldiğini, onlarla barışın konuşulamayacağını söylemişti.
Tarih Ahmet Türk’ün bu sözünü doğrulamadı.
Öyle bir fırtına Kürt gençliği gelmedi.
Aksine, PKK’nın silahına olan inanç her nesilde biraz daha azaldı, PKK’ya katılımlar düştü, bu işin şiddetle çözülebileceğine inanç zayıfladı, Kürt gençleri arasında radikalleşmedüşerken, Türkiyelileşme arttı.
Ama ilginç bir şekilde bu söz galiba Türkler için geçerli.
Savaş, çatışma Türkiye’nin uzun yıllardır uzağında. Son 10 yılda PKK’nın şiddeti geriletildi. Türkiyeleşme trendi yükseldi.
Türkler ve Kürtler büyükşehirlerde artık birlikte yaşıyorlar.
Yeni nesil şiddetin uzun süredir uzağında yaşıyor.
Ama aynı zamanda siyasal, kültürel, dini olarak Türk gençleri ve Kürt gençleri arasındaki ortaklıklar, duygudaşlıklar da azalıyor.
Hem Türk hem de Kürt gençleri arasında ciddi bir sekülerleşme var. Sekülerleşmeyle aslında Türkler ve Kürtler arasındaki en güçlü bağ olan din kardeşliği bağı zayıflıyor.
Bunun yerine geçebilecek vatandaşlık bağı, kamusal ahlak bağı zaten herkes için çok zayıfolageldi.
Siyasi ve ekonomik durum ve artan kutuplaşma o vatandaşlık bağını daha da zayıflatıyor.
Özellikle dinin bir kimlik olarak geriye çekilmesiyle, geriye birleştirici en güçlü kimlik olarak milliyetçilik kalıyor, ona sığınılıyor.
Bütün araştırmalar gösteriyor ki hem Türk hem de Kürt gençleri arasında refleksif bir milliyetçilik yükseliyor.
Yine araştırmalar gösteriyor ki şehirleşme, küreselleşme, ortak bir popüler kültürü tüketmeanlamında Kürt gençleri Türkiyelileşiyor.
Bu ortak kültür güçlü bir bağ.
Ama siyasi, ideolojik bir tarafı olmayan bir bağ.
Ortak bir hayat yaşanırken, farklılıklar daha fazla göze batıyor, Kürtlerin siyasi talepleri, PKK’nın varlığı “nereden çıktı şimdi bu” hislerinin tetiklenmesine de neden oluyor.
Sınıfsal farklar, hemşeri dayanışmaları, ekonomik sorunlar bu farklılıkları daha da göze batmasına neden oluyor.
Türkiye, en az 10 yıldır Kürt sorunu kavramının da uzağında yaşıyor. Hayatı doğrudan etkileyen bir terör sorunu kalmadı. Kürtlere yönelik dil yasakları, görünürlük, Kürt kimliğini kullanma gibi ayrımcılıklarda büyük eşikler aşıldı.
Kürtler, artık göçmen değil, şehirlerde yaşıyor, yeni nesil Batı’daki şehirlerde doğdu. Sosyal, siyasi ve ekonomik olarak güçlü bir Kürt beşeri sermayesi var.
Kürt sorunu ile ilgili 90’lardave öncesinde olanlar yeni nesiller için artık doğrudan hayatlarını etkilemeyen kötü hatıralar. Türk gençler içinse arada bir sosyal medyada önlerine düşen ve yaşanan hayatta karşılığı olmayan eski olaylar.
Türkleri ve Kürtleri ortak siyasi davalarda birleştiren sol hareketler, liberal entelektüel alanlar zayıfladığı ve anaakım medya Kürtleri uzun süredir görmediği için Kürt sorunu uzun süredir kamuoyunun uzağında bir mesele.
Bir zamanlar en popüler tartışmalardan biri olan, her akşam tvlerde konuşulan Kürt sorununun tarihi artık eskisi kadar konuşulmuyor.
Bu yüzden yeni nesil Kürtlerin 91’de Özal tarafından Türkiye’ye getirildiğine inanabiliyor, Türkiye’de kimsenin kahramanı olmamış Yeşil, Cem Ersever gibi figürler tepki olarak kahramanlaşabiliyor.
Lümpenliğin, doğrudanlığın, alfa erkekliğin, anonim olmanın konforuyla sosyal medyada itibar gördüğü bir dönemdeyiz ve bu da kamusal tartışmanın daha sert, ödünsüz, sansürsüz yapılmasına neden oluyor.
Bütün bunların sonucunda artık Türkiye’nin batısındaki yeni nesiller için Kürt sorunu, PKK sorunu diye çözülmesi gereken acil bir sorun yok. Bizim dünyamızdaki arkaplana sahip değiller.
Kürt-Türk kardeşliğinin, bunu siyaseten savunmanın ahlaki ve ideolojik zemini zayıflıyor.
O yüzden Bahçeli ve ondan sonra gelen bir nesil daha bu meseleyi çözmeyi dert edinen ve bunun çözebilecek son nesil olabilir.
Bu meselenin bugün, bu şartlarda çözülmesi o yüzden de kritik.
Neden şimdi çözülüyor sorusu çok soruluyor.
.11/07/2025 00:01
Yerli ‘Hayırlı Cuma’ya doğru…
51
1 Ekim 2024’den bu yana olmaz denilenler, pek şans verilmeyenler oldu ve PKK, bugün (11 Temmuz) Süleymaniye yakınlarında silah bırakma töreni yapacak.
Törenin ayrıntılarına geçmeden önce tören öncesinde yaşananları özetleyelim.
En önemli gelişme tabii bu tören için Öcalan’dan beklenen görüntülü mesajın gelmesi oldu.
26 yıl sonra Öcalan’ın ilk sesli ve görüntülü videosu örgütün televizyonunda yayınlandı.
İmralı’da çekilen 7 dakikalık videoda Öcalan’ın yanında birlikte kaldığı altı PKK’lı da vardı.
Öcalan, üzerinde Lacoste bir tshirtle, prompterdan okuduğu “Değerli yoldaşlar” diye başladığı konuşmasında, PKK’ya silah bırakma çağrısı yaptı:
“27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim. Gelinen nokta oldukça değerli ve tarihi nitelikte sayılmak durumundadır. Tüm bu gelişmelerin İmralı’da gerçekleştirdiğim görüşmeler neticesinde yaşandığını açıkça belirtmek durumundayım. Varlık inkarına dayalı ve ayrı devlet amaçlı PKK hareketi ve dayandığı ulusal kurtuluş savaş stratejisine son verilmiştir. Varlık tanınmış, dolayısıyla ana amaç gerçekleşmiştir. Miadını doldurma bu anlamdadır. Gerisi aşırı tekrar ve açmaz olarak değerlendirilmiştir. Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir. Kısır mantıklı, önce sen-ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır. Atılan adımların boşa çıkmayacağını biliyorum. Samimiyeti görüyor ve güveniyorum. Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum. Ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum.
Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor. “
Dün, Kandil bu videolu çağrıya yazılı bir metinle cevap verdi ve “bizden istediği somut adımı atacağız” dedi:
“Şimdi bu yeni tarihi çağrıya karşılık olarak da önder Apo’nun bizden istediği somut adımı atacağımızı belirtiyoruz. Bu somut adımı da attığımız diğer adımlar gibi, önder Abdullah Öcalan’a olan bağlılığımızın ve Demokratik Toplum Manifestosuyla halkımızın ve insanlığın özgürleşeceğine olan inancımızın gereği olarak atıyoruz.”
Öcalan’ın videolu mesajı bekleniyordu. Videoyu ilk veren PKK’nın ajansı ANF, videonun 19 Haziran günü çekildiğini yazdı.
Yani ortada plana uygun bir akış var, bir kriz yok.
PKK’nın silah bırakma törenini “güvenlik nedeniyle” medyaya kapatması ve canlı yayın yapılmayacağını duyurması da bir krizin değil, bir hassasiyetin sonucu.
Törenden örgütün kanalı görüntü çekip anında medyaya servis edecek. Ama davetli-akredite gazeteciler çekim yapamayacak.
Bu son dakika değişikliğinin sebebinin, 12 şehit olayı olduğu ifade ediliyor. Bu acı olayla oluşan hassasiyet yüzünden PKK, silah bırakma törenini bir showa çevirmek ve kendi kontrolü dışında görüntülerle sürece zarar gelmesini istemiyor.
Muhtemelen devlet de böyle olmasını tercih etmiştir.
Ama bu töreni kimsenin izlemeyeceği anlamına gelmiyor.
DEM Parti, töreni izlemek üzere medya, siyaset, sivil toplumdan 140 kişiyi davet etti.
Bu 14o içinde DEM Parti eşbaşkanları, milletvekilleri, bazı partilerin temsilcileri, aralarında Mazlumder, İHH, İHD, Diyarbakır Ticaret Odası, Barosu gibi sivil toplum örgütlerinden isimler, medyadan da aralarında benim de olduğum 20 kişi var.
Törenin yapılacağı alana bu davetliler gidecek ama çekim yapamayacaklar.
Davetlileri taşıyan dört otobüs Diyarbakır’da n yola çıktı. Önce Erbil’de konaklanacak, 11 Temmuz günü de Süleymaniye’de törenin yapılacağı yere gidilecek.
Peki, 11 Temmuz’da Süleymaniye’deki törende ne olacak?
Öncelikle tören Süleymaniye’nin merkezinde olmayacak. Tam yeri açıklanmadı ama Erbil-Süleymaniye arasında Kandil’e de yakın bir yerleşim yerinin yakınlarında yapılacağı söyleniyor.
Törende PKK’lı 40 militan sembolik olarak silahlarını sadece bırakmayacak, aynı zamanda silahlarını yakacaklar. Bese Hozat, Mustafa Karasu, Duran Kalkan gibi örgüt yöneticilerinin de törende hazır olması bekleniyor.
Silahlarını bırakan PKK’lılar daha sonra kamplarına geri dönecekler. Çünkü, PKK’lıların Türkiye’ye hangi şartlarda döneceği Meclis’te kurulacak komisyonun çözeceği bir mesele.
PKK’nın bu sembolik adımından sonra top Meclis’te olacak.
PKK’nın silah bırakma ve kendini fesih süreçleri, TSK ve MİT’in kuracağı “doğrulama mekanizması” tarafından izlenecek. Bu mekanizma bir rapor hazırlayacak. O rapora göre diğer adımlara geçilecek.
Ama buradaki umutlu ve pozitif havadan açık ki 50 yıllık bir dönem kapanıyor.
İngiltere ile İRA arasındaki 50 yıllık mesele
10 Nisan 1998’de imzalanam Hayırlı Cuma anlaşmasıyla bitmişti.
11 Temmuz Cuma da yerli hayırlı cuma günümüz olacak.
.11/07/2025 16:27
Dağın başında vakur bir veda töreni…
68
Önce çok kısa bir özet:
Dağın başında vakur, sinematografik, çok iyi organize edilmiş bir silahlara veda töreni izledik.
Şimdi ayrıntılar…
Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Talabani’nin kontrolündeki Süleymaniye’ye bağlı, bir sayfiye yeri olan Dukan Gölü’nden yukarıya doğru kıvrılan yolda ilerleyen onlarca siyah minibüsten oluşan konvoyda DEM Partililer, KDP ve KYB yöneticileri, Türkiye’de A Haber’den BirGün’e, Yeni Şafak’tan Halk TV’ye bütün medyadan üst düzey yöneticiler, Mazlumder, İHH, Vatan Partisi’nin de aralarında olduğu STK’lardan isimler vardı.
Nihayet artık telefonların bile çekmediği bir kanyonda durduk.
İşte 50 yıl sonra PKK burada silah bırakacaktı.
İlk göze çarpan dağ başında, ulaşılması zor bir kanyonda bu tören için yapılan çok iyi organizasyondu.
Girerken herkes arandı. En çok aranan, alana girişi yasak olan telefon, fotoğraf makinesi ve kameralardı.
Çünkü bu törenin sürece zarar vermemesi için azami bir özen vardı.
Bütün çekimler Talabani’ye ait Channel 8 tarafından yapıldı.
Gazeteciler olarak sadece kâğıt ve kalemle tören alanına alındık.
Közde kahve, su, kurabiye, şekerleme ikramlarının olduğu bir ikram deskinden sonra törenin yapılacağı platforma vardık.
Tuvaletler de dahil gördüğümüz hemen her şey bu tören için inşa edilmişti.
Üzerine rüzgâra karşı tüylü mikrofonların konduğu bir masa ve dört sandalyenin olduğu sahnenin arkasına portatif bir duvar konmuştu.
Hemen ilerisinde ise başka bir platformun üzerine yerleştirilmiş, olimpiyat meşaleleri için yapılanlara benzeyen dev beyaz bir kase dikkat çekti.
Onu görünce silahların orada yakılacağı anlaşıldı.
Törenin dibinde yapıldığı dağın içine doğru, trabzanları olan bir taş merdivenden yukarıdaki mağaraya çıkılıyordu.
PKK’lıların kullandığı bir mağara değildi ama yol boyu tabelasını gördüğümüz bu mağaranın tarihî bir önemi vardı. Üstelik sadece Süleymaniye’deki Kürtler için değil, hepimiz için.
Casane Mağarası ya da Matbaa Mağarası
1922’de İngilizlere karşı krallığını ilan edip isyan başlatan Şeyh Mahmud Berzenci’nin sığınağı ve cihad çağrılarını yaptığı gazetesini bastığı matbasının mekanıydı.
Peki, Berzenci’nin İngilizlere karşı isyanında müttefiki kimdi?
Tabii ki Ankara Hükümeti ve Mustafa Kemal’in Lozan'da İngilizlerle Musul kavgası verilirken, Kürt isyanı çıkarmak için Süleymaniye’ye gizli bir görevle gönderdiği Teşkilat-ı Mahsusa subayı Özdemir Bey.
Şeyh Mahmud Berzenci’nin yeşil bir zemin üzerine kırmızı bir hilal yerleştirilmiş bayrağı ve cihad çağrısı yapan Bangî Hak (Hak'ın Sesi) adlı gazetesi vardı.
Gazetesini işte bu mağarada çıkarıp, isyanını buradan yönetti.
Ama sonra Özdemir Bey görevden alındı, Lozan imzalandı. Berzenci dağlara çekilip 30’lara kadar İngilizlerle savaştı.
İşte tören için bu mağaranın önü seçilmişti.
İzleyiciler PKK’lıların o dağdaki merdivenlerden inmesini beklemeye başladılar.
40 dereceyi bulan sıcak havaya karşı, dev klimaların etrafında dört tarafı açık çadırın altına yaklaşık 300 kişilik davetli için deri sandalyeler yerleştirilmişti.
Bu usta işi organizasyonun dikkatle bakınca bir iş birliğiyle hazırlandığı açıktı.
Talabani’nin peşmergeleri güvenliği sağladı, sivil görevliler organizasyonun önemli bir parçasıydı. Ama törenin bütün ayrıntıları MİT, DEM Parti tarafından hazırlanmıştı.
Siyah şapkalı MİT mensupları, organizasyonun planlandığı gibi ve planlanan çizgiler içinde gitmesi için dikkatle çalıştılar.
Herkesin en hassas olduğu konu, törenden Türkiye’yi rahatsız edecek bir görüntü çıkmamasıydı.
O yüzden ilk anons, çekim yapılmaması, slogan atılmaması uyarısı oldu.
Sonra sahnedeki duvarda Öcalan’ın son Lacoste tişörtlü fotoğrafı belirdi.
Ve birazdan dağdaki merdivenlerden PKK’lılar inmeye başladı.
KCK yöneticisi Bese Hozat’ın öncülüğünde 15 kadın ve 15 erkek militan, tek sıra halinde hafif ve ağır silahlarıyla inip sahnedeki yerlerini aldılar.
Ve Bese Hozat, metni dağıtılan açıklamasını okudu.
Silah bırakan grup kendine “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” dedi.
Hozat “Sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” dedi ve ekledi:
“Önder Abdullah Öcalan’ın ‘Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum’ ifadesine yürekten katılıyor ve bu tarihi ilkenin gereğini yerine getiriyor olmaktan büyük gurur ve onur duyuyoruz.”
Sonra açıklamanın Kürtçesi okundu.
Onun sonunda Bese Hozat tekrar söz aldı ve biraz tedirgin ve tutuk bir şekilde “Hukuki ve anayasal düzenlemeler gereklidir” dedi.
Bu tutukluk ve tedirginlik, sanki sürece zarar vermekten duyduğu bir endişeyle, bu cümleyi söyleyerek topun hükümette olduğunun altını çizme gayretinin bir sonucuydu.
Konuşmalar çok güçlü olmayan alkışlar ve birkaç sloganla bitti.
Sonra sinematografik kısım başladı.
Bese Hozat ve 30 PKK’lı, silahlarını ve palaskalarıyla sırayla çıkararak hazırlanan dev kaseye koydular.
Bu arada hafif ve ağır tüm silahların envanter bilgilerini bir militan, Irak istihbaratı, Kürdistan istihbaratı, İHD, TİHV, ÖHD başkanlarından oluşan heyete yazılı olarak sundu.
Ve Bese Hozat, eline meşaleyi aldı, silahları tutuşturdu.
Sonra da sessizce merdivenlerden tırmanarak yukarıdaki mağaraya geri döndüler.
Bu kısımda ağlayanlar oldu. Çocukları PKK’da olan anneler, aralarında Leyla Zana’nın da olduğu bazı siyasetçiler gözyaşlarını tutamadılar.
Ne kimse militanların yanına gitti, ne kimse onlarla tokalaştı. Slogan yasağına genelde uyuldu.
Tören vakur bir biçimde tamamlandı.
50 yılda yaşanan tüm acılara saygılı bir tören izledik.
Bu iki saatlik törende Türkiye’de yaşayan kimseyi rahatsız edecek tek bir saniye bile yaşanmadı.
Ve törenin sonunda dağın başında, bir olimpiyat ateşi gibi yanan ateş Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı tek bir kişinin bile aleyhine değildi.
Kimse kaybetmedi, kimse yenilmedi. Herkes kazandı. Devamı gelirse de kazanmaya devam edecek.
.14/07/2025 00:01
Geyik ninenin bunlardan haberi var mı?
272
Geyik Oran, 92 yaşında Tunceli’nin Hozat ilçesine bağlı Garipler köyünde yaşıyor.
PKK’nın Süleymaniye’deki silah bırakma törenini herhalde en dikkatli izleyenlerden biri o oldu.
31 yıldır görmediği kızı Hülya Oran yani Bese Hozat törende çıkıp konuştu, kendi iradeleriyle silahlarını bıraktıklarını söyledi, silahları yaktı, sonra da dağa geri döndü ama verdiği röportajda Türkiye’ye dönüp siyaset yapmak istediğini söyledi.
Yaşlı kadın verdiği röportajlarda “Kızım gelirse onun için oruç tutar, kurbanlar keserim. 7 kurban keserim. Barış gelsin diye dua ediyorum. Ölmeden onu bir kez göreyim. Bu hasret ciğerlerimi yedi” dedi.
“Geyik” diye ad mı olur diye düşünenler haklı.
Çünkü esas adı Xezal.
Kürtçe, Ceylan demek.
Ama 92 yıl önce doğduğu ülkede nüfus memurları onun adını Türkçe’ye çevirip Geyik diye yazmışlar ve 102 yıllık Cumhuriyet’te 92 yıllık ömrünü “Geyik” adıyla yaşamış.
Türkiye’de çocuğuna isim koyma yasağı 2003’de AB’ye uyum vesilesiyle, bu yasağı ihlal edenlere hapis cezası ise 2014 yılında ilk çözüm süreci vesilesiyle kaldırıldı.
Süper cumhuriyetçi iktidarların kaldıramadığı bu berbat yasakçığı, “İslamcı” AK Parti bitirdi.
Adı “Ceylan” olan annelerine devletin zorla “Geyik” adını koyduğunu gören 9 çocuğundan sadece Hülya okudu, Kayseri’de hemşirelik okurken 1994’de 16 yaşında dağa çıktı, kendine kod ad olarak da Seyid Rıza’nın ele geçmemek için intihar eden eşi Dayika Bese’den Bese’yi ve geldiği Dersim’ın ilçesi Hozat’tan Hozat’ı seçtı.
Bese Hozat, PKK üst düzey yönetimindeki çok sayıda Alevi ve Dersimliden biri.
DEM Parti’de de çok sayıda Alevi, Dersimli milletvekili var. Eş başkanlardan biri Arap Alevisi.
Ama muhalefetin son Erdoğan konuşmasından sonraki yeni tezine göre ise Dersimli Bese Hozat ve Hataylı Tülay Hatimoğulları, artık Erdoğan’ın Sünni ümmetçi ittifakının bir parçası.
Özgür Özel, şöyle dedi:
“Bugün çıkmış diyor ki "Kürt, Türk, Arap Türklerin temsilcisi MHP, Kürtlerin temsilcisi DEM, Arapların temsilcisi kendisi. Aklı sıra bir çatı kuracak. Çatıda vatandaşlık bilinci değil ümmet bilinci olacak. Bunun üzerinden yeni bir ittifakla ilerleyecek. Biz teröre karşıyız ancak din siyaseti üzerinden bu coğrafyada sana siyaset yaptırmayız.”
Sadece Özel değil, Erdoğan’ın konuşmasıyla tetiklenen aklı başında bilinen pek çok kişi de dünden beri ümmet değil vatandaşlık, yaşasın laik cumhuriyet sloganları atıyor.
O meşhur söz akla geliyor yine; Ayının 40 türküsü var, kırkı da armut üstüne…
Erdoğan’ın Kızılcahamam’daki epey PR’ı yapılıp, beklenti yükseltilen, silah bırakma töreni sonraki ilk konuşmasındaki “Türk-Kürt-Arap ittifakı” vurgulardan tetiklenmiş bu hassasiyetler:
“İttifak yaptığımızda atlarımızın, kılıçlarımızın, kalkanlarımızın, naralarımızın, tekbirlerimizin önünde hiç kimse duramadı. İttifak yaptığımızda medeniyetimizle, sanatımızla, ilmimizle, refah seviyemizde hiç kimse yarışamadı. Türk, Kürt, Arap eğer bir aradaysa, birse, beraberse işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Ayrıştıklarında, bölündüklerinde, uzaklaştıklarında ise mağlubiyet, hezimet, hüzün vardır. Moğol orduları acımasızca İslam beldelerini yıktı. Çünkü Türk, Kürt, Arap ayrışmıştı. Haçlılar İslam beldelerine saldırdı. Çünkü Türk, Kürt, Arap birbirinden kopmuştu. Birinci Dünya Savaş’ını kaybettik, aramıza sınırlar çizildi, duvarlar örüldü. Kudüs’ü yitirdik çünkü tefrika vardı. Ne zaman ayrıldık, kaybettik, yenildik. Ne zaman ittifak yaptık, o zaman tarihe istikamet çizdik. Bugün Gazze’de, Filistin’de tarihin en acımasız, en vahşi, en barbar soykırımı icra ediliyor. Neden? Çünkü Türk, Kürt, Arap tarih boyunca olduğu gibi bir araya gelip ittifak kuramıyor.”
Bir de tabii Kürtlerin muhalefet bloğundan ayrılışına yorularak, ayrıca öfkeye neden olan şu bölüm var:
“Şimdi AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, DEM, biz en azından üçlü olarak bu yolda beraber yürümeye kararı verdik. Derdimiz var, dertliyiz, derdimiz olduğuna göre, dertli olduğumuza göre, el ele verdiğimize göre Allah’ın izniyle biz bu engelleri aşarız. Şunu herkes bilsin ki artık yumrukları sıkmaya gerek yok. Musafaha edeceğiz, kucaklaşacağız, konuşacağız, birbirimize karşı adım atarak yürüyeceğiz. İşte ilk adım olarak TBMM'de bir komisyon kuracak, sürecin yasal ihtiyaçlarını Meclis çatısı altında konuşmaya başlayacağız. Altını çizerek söylüyorum, Cumhur İttifakı olarak AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve DEM heyetiyle de birlikte bu süreci evelallah pişirerek geleceğe taşıyacağız. Demek oluyormuş, daha güzel şeyler olacak”
Erdoğan’ın danışmanlarının yazdığı, prompterdan okuduğu bir konuşmadan vardıkları sonuçlar sahiden düşündürücü.
Buna sadece aşırı yorum diyemeyiz. Ortada somut pratikler varken, bir metin yazarının bir konuşmasındaki cümlelerin arkasına saklanmak gerçekle kavga etmenin bir başka şekli.
Sanki konuşma gizli yapılmış gibi, “Gerçek niyeti ortaya çıktı” denerek çözüm süreciyle ilgili “büyük resim” teşhir ediliyor.
Halbuki ortada bir gün önceki silah bırakma törenini siyaseten kutlayan, olası eleştirilere karşı argümanlar ileri süren bir siyasi ve biraz hamasi bir prompter konuşmasından fazlası yoktu.
Cumhurbaşkanı, bir gün önce PKK’nın silah bıraktığı törene gelecek milliyetçi “bölünme” eleştirilerine karşı, emperyal bir Türkiye söylemiyle tam tersi bir “büyüme” vaad etti.
Yani etnik milliyetçi itirazlara karşı Büyük Türkiye vizyonu.
Bu vaadin bir planın parçası olduğunu düşünmek içinse ortada hiçbir somut veri yok.
Erdoğan’ın İslamcı ve ümmetçi olduğu gizli bir ajanda sayılmaz.
Onun bu meselenin çözümünü halka “anayasal vatandaşlık, eşitlik ilkesi” diye savunmasını herhalde kimse beklemiyordu.
Ayrıca İslam kardeşliği hala Kürtlerle Türkler arasındaki en sağlam kimlik bağı.
Türk-Kürt- Arap ittifakı ise AB üyesi olmaktan daha gerçekçi bir dış politika vizyonu.
Ama PKK’nın silah bırakmasında ille de bir şer görmek isteyenler meseleyi hızlıca Amerikan projesine bağladılar.
Yeni “Büyük Ortadoğu Projesi” komplo teorilerinin merkezinde ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Osmanlı millet sistemini övmesi var.
1900’lerin başında Osmanlı vatandaşı olarak ABD’ye göçmüş Lübnanlı bir Hristiyan aileden gelen gayrimenkulcü büyükelçi Barrack’ın Osmanlı millet sistemini Türkiye’ye model olarak önerdiği söyleniyor.
Bayağı aleni bir yalan bu.
Çünkü Barrack, bu çarpıtılan cümlesini 10 gün önce İzmir’i ziyaret edip, AA’ya verdiği röportajda söylemişti.
Tam ne dediğini AA röportajından okuyalım:
“Barrack, "Benim için İzmir, Yahudilerin, Müslümanların, Hıristiyanların bir arada yaşadığı, bu toplulukların harmanlandığı bir örnek." diyerek, "bu tüm dünyada ve Orta Doğu'da olması gereken bir durum" değerlendirmesinde bulundu.
Büyükelçi Barrack, "Bence Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir, Suriye’de gördüğünüz üzere. Suriye'de olanların büyük bir kısmı, Türkiye ve liderliği sayesinde gerçekleşiyor."
Osmanlı İmparatorluğundaki "millet sisteminin", yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkan verdiğini anımsatan Barrack, yeni nesil için yeni bir diyaloğa ihtiyaç olduğunu, bu diyaloğun savaş olmadığını vurguladı.”
Yani Barrack ne Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir demişti, ne de konuşmasının Kürt meselesi ve çözüm süreci ile bir ilgisi vardı.
Lübnan kökenli bir Hristiyan olarak İzmir’deki çokkültürlülüğü överken entelektüel bir atıf yapmıştı.
Ama yanlış ülkede yapmıştı bunu.
Bu cümlesi 50 yıl sonra bile yanlış biçimde dönecek, üzerine 50 tane büyük oyunu çözen kitap yazılacak.
Şimdiden Erdoğan’ın Çözüm Süreci ile aslında Cumhuriyet’i yıkıp, ABD desteğiyle Türkiye’yi Lübnan yapacağı, cumhuriyetçi vatandaşlık yerine sünni ümmetçiliği önerdiği gibi ayıların armut üzerine yeni Türküleri söylenmeye başlandı bile.
Ortada silahları bıraktırmak, bir siyasi af çıkarmak ve en fazla Anayasa’da vatandaşlık tarifini daha kapsayıcı yapmak gibi gayet demokratik cumhuriyetçi bir çözüm modeli varken…
Üstelik Anayasa’daki vatandaşlık tarifini cumhuriyetçi eşit vatandaşlığa uygun biçimde revize etmeye bile karşıyken bunu yapıyorlar.
Gerçekten Türkiye’deki laikler Türkiye’de ve dünyada olan biten her şeyi laiklik parantezinde görüyorlar. Sıra en son çözüm sürecine de geldi.
Bölgede bir Türk-Kürt-Arap ittifakı gibi, mesela Suriye’de istikrar için gayet rasyonel bir teklifi “sünni Ümmetçiliği” olarak görüyorlar.
Üstelik “sünni ümmetçiliği” dedikleri ittifaktaki PKK ve DEM Parti’nin üst düzey yönetimi ya Alevi ya da Türkiye ortalamasının bile üzerinde laik kadrolardan oluşurken…
Buna alternatif olarak teklif ettikleri cumhuriyetçi eşit vatandaşlık ise Türkiye’de hiç yaşanmamış bir entelektüel seraptan fazlası değil.
92 yaşındaki Alevi bir Kürt kadına kendi adını bile veremeyip “Geyik” diyen bir “Cumhuriyetçi vatandaşlığın”, “sünni ümmetçiliğin” bile bir alternatifi olamayacağı ise herhalde çok açık.
.16/07/2025 00:01
Kendini gerçekleştirebilecek kehanet: DEM-Cumhur İttifakı
175
"Büyük Yer Değiştirme", Avrupa ve Amerikalı ırkçıların en popüler teorisi.
Bu teoriye göre, Batılı olmayan göçmenler Batı’ya göç ederek ve yüksek doğum oranlarıyla hızla çoğalıyor, beyaz Avrupalı nüfus düşük doğum oranlarının her geçen gün azalıyor. Yani, Avrupalı olmayan göçmenler beyaz Avrupalıların yerini alıyor.
2015 yılında milyonlarca Suriyelinin canını kurtarmak için Avrupa’ya göçü sırasında popülerliğinin zirvesine çıkan bu teoriye daha sonra Soros da eklendi. Yahudi işadamı,
Hıristiyan Avrupa'yı destek verdiği Müslüman göçmenlerle yok etmeye çalışmakla suçlandı.
Orban ve benzerleri seçimleri bu tezlerle kazanıyorlar.
Uzun süre Avrupalı aşırı sağcıların hezeyanları olarak bakılan bu fikirler, bir süredir Türkiye siyasetinde de dolaşımda.
Türkiye’ye göçlerle bir demografik saldırı olduğu, sessiz bir istila yaşandığı iddia ediliyor.
Tabii bunun doğal bir olay olmadığı, iktidarın demografiyi değiştirmek için bunu planladığı ve teşvik ettiği de iddia ediliyor.
Ümit Özdağ ve Zafer Partisi merkezli olarak yayılan bu fikirler, zamanla iktidara karşı muhalefetin argümanlarından biri haline geldi ve anakıma doğru ilerledi.
Yine de bu argümanlar dün sık sık Batı’daki aşırı sağın, illiberal demokrasilerin, popülizmin yükselişinin eleştirildiği liberal eğilimli bir sitede karşıma çıkınca şaşırdım ve ürktüm.
Haber 10 sitesindeki “Mayınlar Neden Söküldü? Arap Nüfusu Neden Kalıcılaştı?” başlıklı yazıyı yazan Mehmet Öğütçü’nün göz kamaştıran, bitmek bilmeyen bir CV’si var.
“Eski diplomat, başbakan danışmanı, Uluslararası Enerji Ajansı’nın Asya-Pasifik Başkanı, OECD Uluslararası Yatırım Başkanı, British Gas Hükümet İşleri Direktörü, Genel Energy, Invensys, Yaşar Holding, Şişecam Bağımsız yönetim kurulu üyesi. Halen merkezi Londra’daki Global Resources Partnership şirketi ve The Bosphorus Energy Club ve The London Energy Club’ın icra başkanı…”
Böyle uzayıp giden titrler ve Ted Talks konuşması başlığı gibi çok sayıda kitap adı:
2023 Türkiye Rüyası, Yeni Büyük Oyun, Yaşam Bir Seyahattir, The New Geopolitical and Economic Journey: Turkey’s Next 10 Years…
Yani karşımızda taşralı komplocu, milliyetçi bir siyasetçi yok. Dünya görmüş bir beyaz yakalı üst düzey yönetici var.
Tam da bu yüzden ürkütücü.
Çünkü başlığından anlaşılacağı gibi yazıda Türkiye-Suriye sınırındaki mayınların bir plan dahlinde, Suriyelilerin Türkiye’ye göç edip, Türkiye’nin Araplaştırılması ve demografinin değiştirilmesi için temizlendiği iddia ediliyor.
Hiç saklamıyor bu tezlerini:
“Türkiye genelinde Arap kökenli nüfusun oranı artık %10 civarında ve bu oran, başta Güneydoğu olmak üzere bazı illerde etnik–mezhebi dengeleri belirgin şekilde değiştirmiş durumda. Bu Tablo Ne Anlama Geliyor?
Bu ölçekte bir nüfus hareketinin “kendiliğinden” geliştiğini söylemek güç. Dolayısıyla üç temel ihtimal karşımıza çıkıyor:
1.Bu, planlı bir “Yeni Türkiye” mimarisinin parçası mı?
2.Türk kimliğinin seyreltilmesi ve yerelleşmiş çoğulculuk hedefi mi güdülüyor?
3.Yoksa ümmet temelli, Sünni Arap eksenli yeni bir siyasal üst yapı mı inşa ediliyor?
Niyet ne olursa olsun, fiilî durum net: Türkiye, sessiz ama derin bir demografik devrim sürecine girmiştir.”
Bir kere Türkiye, Suriye sınırındaki mayınları, Esad’la ilişkilerin normalleştiği 2004 yılında Ottowa anlaşması kapsamında sökmeye başladı.
İki ülke arasındaki sınırları açan, geniş/verimli tarım arazilerini temizleyen barışçıl bir adım olarak bu herkes tarafından övülmüştü.
Bunu 2011’deki Suriye iç savaşı sonrası, savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan Suriyelilere bağlamak, kronolojiyi tepetaklak etmek sanki Türkiye’yi Araplaştırmak, nüfus mühendisliği için bunun yapıldığını iddia etmek için bayağı öfkeli bir muhalif olmak gerek.
Neresinden baksan dökülen böylesine ırkçı komplo teorilerinin bu kadar rahat beyaz ortamlarda dillendiriliyor.
Çünkü, bu ‘şeytani iktidara’ her biçimde muhalefet etmek meşru.
Peki, bunu şimdi ne vesileyle yazmış
Tabii Cumhurbaşkanı’nın PKK’nın silah bırakması sonrası yaptığı konuşmada söylediği “Türk-Kürt-Arap ittifakı” ve “AK Parti-MHP-DEM birlikte bu süreci yürüteceğiz” sözleri üzerine.
O da CHP’liler ve diğerleri gibi Cumhurbaşkanı’nın içeride bir Türk-Kürt-Arap ittifakından, ümmetçilikten, millet sisteminden bahsettiğini düşünmüş, içerideki Arap nüfusun böyle bir şeytani bir planla, mayın sökülerek artırıldığını ispatlamaya çalışmış.
Özgür Özel de MHP’nin Türk, DEM’in Kürt, Erdoğan’ın da Arapların temsilcisi olarak kendini gördüğünü söyleyip, içeride “Sünni ümmetçilik” paranoyasıyla bu cümleleri karşılamıştı.
Bu paranoyanın laik kesimin tamamında belli hassasiyetleri tetiklediği anlaşılıyor.
Peki, Türkiye’nin bölgedeki ittifakları için söylendiği açık olan “Türk-Kürt-Arap ittifakı” cümlelerinin tetiklediği hassasiyet tam olarak ne?
İktidarın otoriter uygulamaları ve yeni Anayasa tartışmalarıyla laik ve milliyetçi muhalefet, bir rejim değişikliği amaçlandığını düşünüyor.
Sandığın ortadan kalkacağını, Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğüne gideceğini düşünüyorlar. Çözüm süreciyle Kürtlerin de buna destek vereceğine inanılıyor. Tabii bunun karşısında Kürtler de ne alacak? Grup hakları. Bu da rejimin cumhuriyetçi, miliyetçi özünü bozacak. Bir de Araplardan bahsedilince resim yerine oturdu. Ümmetçi, millet sistemine dayanan neo-Omanlı bir rejim değişikliği olacak.
Olayın iki yönü var.
PKK ve Kürt meselesinin çözümü Kemalist ideoloji için itikadi sorunlara neden oluyor.
Çünkü Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin iki büyük düşmanı olageldi; Mürteciler ve Kürtçüler.
Devrimlerin çoğu bu ikisine karşı yapıldı. Laik ideolojik duruşun özünü laik ve milliyetçi fikirler oluşturuyor.
Bunlar pozitif fikirlerden çok, savunmacı refleksler ve tetiklenen korkulardan ibaret.
O yüzden çözüm süreci ciddiye bindikçe, “Kürt sorunu” inkarcılığı yayılıyor., Kürtlerin de ne derdi varmışlar daha fazla müşteri buluyor, “Bizim zamanımızda birine ırkını, mezhebini sormak ayıptı” gibi etrafta Kürtlerin, Alevilerin, başörtülülerin gez(e)mediği Kemalist asrı saadetin, örnek vatandaşları için yarattığı Truman Show seti özlemle hatırlanıyor.
Lozan, 1921-24 anayasaları, Şeyh Said isyanı, Cumhuriyet’in Kürt karnesi, millet sistemi, ümmet vb gibi kavramlar ortalığı çıktıkça korkular tetikleniyor, vatandaşlık tanımının değişme ihtimali, Kürtçe anadilde eğitimin önünün açılması gibi henüz portakal çiçeğinde vitamin olan ihtimaller bile herkesin çok mutlu mesut olduğu cumhuriyetçi Pleasantville’in tüm masumiyetini ortadan kaldıracak ahlakız öpücükler gibi görünüyor.
Ama esas tehlikeli duygu; Kürtleri iktidar cephesine kaybetme endişesiyle ortaya çıkıyor.
Seçimlerde kritik bir önemde olan Kürt oylarının muhalefet cephesinden kopacağı, DEM’in iktidarla işbirliği yapacağına dair endişe sürecin sağsalim ilerlemesiyle büyüyor ve bir tür hayal kırıklığından kaynaklı, ihanete uğramış olma hissiyle bir öfkeye neden oluyor.
Bu öfke de DEM, PKK ve Kürtlerle ilgili laik ve milliyetçi muhalefetteki dili değiştiriyor.
Daha dost olanlar; açıkça olmasa da Kürtlerin havuçla kandırıldığını savunuyor. Yokluktan ortaya çıkmış ve 50 yıldır varolan bir örgütün ve liderinin devlet tarafından aldatıldığı, kendileri için en rasyonel kararı veremeyecek durumda oldukları açık ya da imayla dillendiriliyor. Aldatan eski sevgiliye sitemler, hatta Aliye Ronavari film replikleriyle Kürtleri “ne diye silah bırakıyorsun oğul” diye tahrikler bile duyuluyor.
Daha CHP’li laik muhalif çevrelerdeki tepkiler daha sert.
Kürtler ve DEM, son 10 yıldır bazen sandıkta destek vererek, birlikte iktidarı sallayarak, seçimlere ittifakla girerek laik muhalefet çevrelerinden kazandığı dokunulmazlık zırhını kaybediyor.
İktidarın muhalefete dönük her baskısında iktidardan sonra dönüp laf edilen ilk DEM ve Kürt siyasetçiler oluyor.
“Biz size destek verdik, siz şimdi neredesiniz” gibi bir dökümü yapılsa laik muhalefetin borçlu çıkacağı iyilikler yüze vuruluyor.
DEMlilerin iktidar eleştirileri bir türlü yeterli bulunmuyor, biz burada ağlarken siz iktidarlarla gülümseyen pozlar veriyorsunuz, anlaşıyorsunuz tripleri atılıyor.
Bu tacizlerin ölçüsü ve açıklığı çözüm süreci ilerledikçe artıyor.
Özgür Özel ve İmamoğlu, bu tepkilere karşı sürece destek vererek karşı durmaya çalışıyor ama süreç ilerledikçe ve iktidar ve DEM arasındaki çözüm işbirliği somutlaştıkça bu öfke dalgası önünde onların durması da kolay olamayabilir.
Çünkü sadece DEM ve Kürtler, seçimleri bir daha iktidarın kazanmasına hizmet edeceler diye değil, çözüm süreciyle iktidara bir ahlaki üstünlük verdikleri için de öfkeden nasibini alıyor
Uzun süredir muhalefet medyasının en istikrarlı müşterileri olan Kürt seçmenler bu sitemleri, imaları, laf çakmaları, öfkeyi görüyor ve hissediyor.
Laik ve Kemalist muhalefetin Kürtlere, Kürt meselesine karşı ideolojik önyargılarının
pragmatik işbirliği bitince ortaya çıktığını düşünüyor.
Bu fikirler iktidarı ehveni şer görmeye, “çözüm sürecini yapan, TRT Kürtçeyi açan, beyaz Toroslardan, Erbil, Süleymaniye ile ittifaktan bahseden iktidar bunlardan iyidir”e dönebilir.
İktidarın bu kadar sertleştiği, Kemalizm’in haklı çıkığına dair inancın kuvvetlendiği, CHP’nin kendini güçlü ve haklı gördüğü bir ortamda, PKK, Kürt meselesi, Cumhuriyetin kurucu yıllarındaki sorunlar üzerine bir iç muhasebe, söylem değişikliği yaşanması da pek kolay gözükmüyor.
Aslında DEM’in ve Kürtlerin çözüm süreci dışında iktidara yanaştığı yok.
Hatta Kürtlerdeki Erdoğan karşıtlığı Batı’dakinden hep daha yüksek oldu.
Ama muhalifler çözüm süreci sorunsuz ilerledikçe ve kendileri iktidarla mücadele ederken DEM’liler iktidarla iş gördükçe öfkelerine hakim olamıyor, Kürt meselesinde ideolojik özlerine dönüyor, dillerine hakim olamıyor ve böylece kendini gerçekleştiren kehanet meydana geliyor
“Kendini gerçekleştiren kehanet” terimini ilk ortaya atan Amerikalı sosyolog Robert Merton’muş. Merton’un orijinal tarifi şöyle; “Başlangıçta yanlış olan bir tespit, yeni bir davranışa neden olduğunda, tespiti doğru hale getirebilir.”
Yani belki DEM ve Kürtler Cumhur İttifakı’na katılmayacak, kendi üçüncü yollarını inşa edecek ama muhalifler arasında ırkçılığa ve inkarcılığa varan fikirler ve sesler büyüdükçe “Kürtler bizi satıyor” kehaneti de kendini gerçekleştiren kehanetler arasına girebilir.
Doğrudan Cumhur İttifakına yanaşmazlar ama Erdoğan karşıtlığı Kürtler arasında hararetini kaybedebilir, üçüncü yolun cazibesi artabilir.
DEM ve Kürtler, Cumhur İttifakına katılmayabilir ama oraya doğru itilebilir.
Yani kehanet kendini gerçekleştirebilir.
.19/07/2025 02:01
Kutuplaşmanın son mağduru; CHP’nin ilk imam hatip müdürü Celal Hoca
241
15 Haziran 2025’de yapılan Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavında 719 öğrencinin tüm soruları doğru yanıtlayarak 500 tam puan almasının ardından “şaibe” ve “usulsüzlük” tartışmaları hızla yayıldı.
Halbuki ilk defa LGS’de çok sayıda öğrenci 500 tam puan almamıştı.
2019’da 565, 2023’de 562, 2024’de 352 öğrenci 500 tam puan alarak birinci olmuştu.
Bu sınavlara yıllardır hazırlanan öğrenciler, soruların mantığını çözmüş okullar, dershaneler, öğretmenlerle, o yılki sınavın zorluk derecesine göre bu mümkündü.
Türkiye’deki şaibeli sınavlarla ilgili taze kötü hatıralar, bu yıl sınav başladıktan sonra soru kitapçığının dershanecilerin olduğu anlaşılan bir Whatsapp gruba düşmesi, karşı tarafın en şeytani işleri yapabileceğine kolayca inanılmasını sağlayan kutuplaşmayla sınavda bir şaibe olduğuna kitleleri ikna etmek hiç de zor değildi.
Kuyuya ilk taşı atan ise her popüler olayda, kutuplaşmayı kullanarak büyük bir iddiayla ortalığa çıkan İYİ Parti Grup Başkanvekili ve Turhan Çömez oldu.
Çömez, şaibeyi iktidara bağlayacak yeri bulmuştu: Birinci olan imam hatipliler…
Çömez, 14 yaşında olan LGS birincisi çocukların isim ve fotoğraflarını paylaşarak
Bursa Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Ortaokulu’nda eğitim gören 36 öğrencinin LGS sınavından 500 tam puan aldığını iddia etti.
Her zamanki gibi aşırı iddialıydı:
“Bursa Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Ortaokulu’ndan 36 öğrenci sıfır hata ile 500 tam puan almış. Oran % 9.
Türkiye’deki diğer tüm İmam Hatip Ortaokullarında 500 tam puan alan öğrencilerin toplam sayısı ise 27.
Sınava giren 963 bin 142 öğrenciden 500 tam puan alanların oranı da % 0,07.
Ortalığı kokutmadan bana bunu izah edebilir misin?
Antalya Kepez Mahmut Celalettin Ökten Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde sıfır hata ile 500 tam puan alan 6 öğrenci var.
Aynı şekilde Trabzon Mahmut Celalettin Ökten Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde 4 öğrenci 500 tam puan almış.
Yani 3 “Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip’te” toplam 46 öğrenci kusursuz bir performans sergilemiş.
Geri kalan 3500 İmam Hatip’te ise sadece 17 öğrenci 500 tam puan alabilmiş. Bu koku değil kokuşmuşluk hali!
Bu üç okuldaki yöneticileri ve öğrencileri sorgulayın, pisliğin ne kadar derin olduğunu göreceksiniz.”
Çömezin iddiaları hızla muhalif medyada sorgusuz yayıldı. Öğrencilerin isimleri ve fotoğrafları her yerde şaibeli diye gezdi.
Ama gerçek basit bir Google taraması uzağındaydı.
Bursa’da tam puan alarak birinci olan öğrenci sayısı 20’iydi ve hiçbiri Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Okulu mezunu da değildi.
Çömez, “Türkiye Genelindeki İmam Hatip Okullarında öğrenim gören Liselere Giriş Sınavı’nda 500 tam puan alarak Türkiye birincisi olan öğrencilerimizi yürekten tebrik ediyoruz” diye Instagram hesabından paylaşım yapan Bursa Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Ortaokulu’nun kendi öğrencilerini kutladığını sanmıştı.
metin, ekran görüntüsü, web sitesi, çevrimiçi reklamcılık içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Görsele sığdırılan öğrencilerin fotoğraflarını saymıştı ve 36 sayısını böyle derin bir araştırmayla bulmuştu!
Halbuki okul Türkiye’deki tüm imam hatipli birincileri kutlamıştı. Zaten öğrencilerin adlarını Google’layınca onların farklı okullardan olduğu görülüyordu.
Ama kendisi de imam hatip mezunu olan Çömez, imam hatipliler için bu kadarlık bir zahmete dahi girmemişti.
Aslında ortada imam hatiplerin şüphe çeken büyük bir başarısı da yoktu.
2025 LGS sonuçlarına göre, tam puan alarak birinci olan 719 öğrenciden sadece 63’ü imam hatip okullarındandı.
İmam hatip okullarında geçtiğimiz yıl tam puan alarak birinci olan öğrenci sayısı 27’ydi.
Ama Çömez, tamamen çarpıtma olan tweetini silmedi, 14 yaşındaki öğrencileri fotoğrafları ve isimleriyle şaibeli gösteren mesaj 8 milyon görüntüleme aldı.
O günün akşamı aynı topu Youtube’daki Onlar programı aldı.
Sabahki iddiaların yalan çıkması bile onları durdurup, şüpheye düşürmemişti. Kararlıydılar.
İddiayı biraz daha kompleksleştirilmişti.
Söz konusu düşman cephesinden imam hatipliler olunca, 14 yaşındaki çocuk dinlemeyen muhalif gazeteler iddiaları hemen sayfalarına taşıdılar.
Birgün’den okuyalım:
“Gazeteci Murat Ağırel, Youtube'da yayımlanan Onlar TV'nin son bölümünde LGS'ye ilişkin dikkat çeken bir bilgiyi açıkladı.
Ağırel'in aktardığına göre, Trabzon Mahmut Celalettin Ökten Anadolu İmam Hatip Ortaokulu öğrencilerinin 45'i, 15 Haziran'da düzenlenen LGS'de tüm Türkiye'de sınava girenler arasında yüzde 1'lik dilime yerleştiğini belirtti.
Aynı okulda 18 öğrencinin yarım ile yüzde 1'lik dilim arasında, 32 öğrencinin yüzde 2'lik dilimde yer aldığını ifade eden Ağırel, ilgili okuldaki 274 öğrencinin yüzde 62'sinin sınavda ilk yüzde 5'lik dilimde yer aldığına dikkat çekti.
Ağırel'e göre, yüzde 96'lık bir kesim ise sınavda yüzde 10'luk dilim içerisinde yer aldı.”
Programda sonra Barış Pehlivan, aynı isimli imam hatiplerdeki şaibenin ‘büyük sırrı’nı çözdü:
“Bütün bu şaibelerin merkezi olan imam hatiplerin isim babası Celalettin Ökten'in öz torunu; Celile Eren Ökten, Milli Eğitim Bakanı'nın birinci yardımcısı.”
Yani şunu iddia ediyorlardı; Bakan yardımcısı, dedesinin adını taşıyan imam hatiplere soruları önceden vermişti. Yoksa bu tesadüfün başka bir açıklaması olamazdı.
Her şeyin arkasında dedesinin ruhunu şad etmek isteyen vefalı bir torun vardı!
Bu da inanılmaz büyük skandal muamelesi gördü.
Bir kere Mahmud Celalettin Ökten kimdi? Neden adı okullara verilmiş? Özel okul zinciri sahibi miydi? Bunlar özel okul muydu?
Mahmud Celalettin Ökten ya da meşhur adıyla “Celal Hoca” Trabzon doğumlu, üç dil bilen Vefa Lisesi’nin felsefe öğretmeniydi.
1947’de emekli olmuşken, DP’ye karşı muhafazakar açılımı yapan CHP’nin 1949’da İstanbul’da açtığı ilk imam hatip kursuna müdür olarak atanmıştı.
Daha sonra 1951’de bu kurs ilk imam hatip okuluna dönecek, Celal Hoca da okulun ilk müdürü ve imam hatiplerin kurucusu olacaktı.
Yani adı bu yüzden imam hatiplere veriliyordu. Trabzonlu olduğu için orada da bir okula adı verilmişti.
Okulların hepsi devlet okuluydu, aralarında “Atatürk Ortaokulu” isim benzerliği dışında hiçbir bağlantı da yoktu.
Peki, bugüne kadar kaç imam hatibe adı verilmişti?
Benim bulabildiğim kadarıyla Türkiye’de adı Mahmud Celalettin Ökten olan en az sekiz imam hatip okulu var.
Bunlardan ikisi İstanbul’da, diğerleri de Antalya, Ankara, Konya, Trabzon, Malatya ve Eskişehir’de.
Çömez ve Onlar ekibinin iddiaları doğruysa, yani bu adı taşıyan imam hatiplere bakan yardımcısı düzeyinde ya da bilmediğimiz başka bir nedenle bir torpil geçidiyse herhalde hepsinin bundan nasiplenmiş olması gerekirdi değil mi?
Peki öyle mi?
Yine bir Google taramasıyla ulaştığım bilgilere göre bu sekiz imam hatipten sadece ikisinden 2025 yılında tam puan alarak LGS birincileri çıkmıştı; Trabzon ve Antalya.
Yani bakan yardımcısı sadece Trabzon ve Antalya’daki dedesinin adını taşıyan okullara torpil geçmişti.
İstanbul, Ankara, Eskişehir, Bursa, Konya, Malatya’daki Mahmud Celalettin Ökten İmam Hatip okullarına sınav soruları önceden gönderilmemişti!
Mesela bütün soruları yapan 10 birinci çıkaran Eskişehir’de; Bahçeşehir Koleji,
Özel Çağdaş Koleji, MBA Okulları, Yeni Yol Okulları, Sakarya Eğitim Kurumu ve iki devlet okulu birinciler çıkarmıştı ama Mahmud Celalettin Ökten ya da imam hatiplerden birinci çıkmamıştı.
Peki, mesela Trabzon’daki Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip okulunun başarısı şaibeli olabilir mi?
Trabzon’daki okulun tam adı şöyle “Mahmut Celaleddin Ökten Anadolu İmam Hatip Lisesi Proje Okulu”
Okulla ilgili şaibe iddialarının haber yapıldığı her paylaşımın altına Trabzonlular yazmış.
Çünkü okul Trabzon’da velilerin çocuklarını sokmak istedikleri şehrin en başarılı okulu. Okula ilkokul dört ve beşte sınavla öğrenci alınıyor.
metin, giyim, insan yüzü, oğlan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Okul neredeyse her yıl tam puanla birinciler çıkarıyor. 2023’de beş tam puanlı birinci çıkmış.
Peki, böyle bir okulun yüzde 1’lik dilime soktuğu öğrenci sayısı şaibeli mi?
İşte okulun son altı yılda LGS’de yüzdelik dilimlere soktuğu öğrenci sayıları:
Peki bu sayılara nasıl ulaştım?
Google’a girdim, okulun sayfasına girdim, orada yazıyordu.
Ama okul Trabzon’da tam puan alarak birinci çıkaran tek okul da değil.
Bu yıl Trabzon’dan 11 öğrenci tam puan yaparak birinci olmuş.
Trabzon’da tam puan alarak birinci olan 11 öğrenciden sadece 4’ü imam hatipliydi.
Diğer okullarda birinci olanlar şöyle:
Mahmut Celaleddin Ökten Anadolu İmam Hatip Lisesi Proje Okulu – 4 öğrenci
Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu – 2 öğrenci
Çukurçayır Ortaokulu – 1 öğrenci
Bener Cordan Ortaokulu – 1 öğrenci
Bedri Rahmi Eyüboğlu Ortaokulu – 1 öğrenci
TED Trabzon Koleji – 1 öğrenci
Bu okullar da geçen yıllarda tam puanlı birinciler çıkarmışlardı.
Yani ortada şaşılacak bir durum, tesadüf ya da şaibe yok.
Aynı şey Antalya Kepez Mahmut Celalettin Ökten Anadolu İmam Hatip Lisesi için de geçerli.
Tam puan alarak birinci olan 36 öğrencinin olduğu Antalya’da ise sadece 6 öğrenci imam hatip okullarından mezun olmuştu.
Antalya’da birinci çıkaran diğer bazı okullar şöyle; Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu, Milli Eğitim Vakfı Güleç Demirel Ortaokulu, Özel Alanya Oba Bahçeşehir Koleji, Şehit Ömer Halisdemir Ortaokulu.
Bu okullar da neredeyse her yıl benzer başarıyı gösteriyorlar.
Peki, mesela Konya’daki Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Okulu?
Maalesef cevap anahtarları onlara da ulaşmamış anlaşılan.
Konya’da LGS’de tam puan alıp birinci olan 30 öğrenci arasında o okuldan hiçbir öğrenci yok.
Daha ilginci; Konya gibi bir yerde sadece bir imam hatipli öğrenci tam puan almayı başarmış.
Özel Nesibe Aydın, Özel Selçuklu Yöntem, Özel Meram Diltaş okullarından çok sayıda birinci var.
En büyük başarıyı ise 7 tam puanlı birinci çıkaran PEMA adlı bir özel okul göstermiş.
Okulun yüzdelik dilimlere soktuğu öğrenci sayısı Trabzon’da Mahmud Celalettin Ökten’den fazla.
metin, ekran görüntüsü, yazı tipi, tasarım içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Ama kimse Konya’da bir özel okul nasıl yedi tam puanlı birinci çıkarıyor diye sormuyor.
Çünkü bu okulun öğrencileri Allaha şükür ki kutuplaşmanın malzemesi değiller.
Onları düşman gibi gören, gözünü kırpmadan isimleri ve fotoğrafları ile şaibeli ilan edecek kimse yok.
İnsan bu büyümemiş çocuklar adına utanıyor.
Yarın bu başarılı çocuklar Google’da adlarını aradıklarında 2025 yılındaki bu acımasız kutuplaşma ortamında, iktidara kızıp acısını hiç acımadan onlardan çıkaran siyasetçiler ve gazetecilerle karşılacaklar.
Umarım onların Türkiye’si bu çocuklukları mazur gören bir olgunluk düzeyine ulaşır.
.23/07/2025 01:02
DEM Parti o tweeti neden sildi?
142
Geçen haftanın en ilginç olaylarından biri DEM Parti’nin X hesabından yaptığı bir paylaşımı tepkiler üzerine silmesiydi.
DEM Parti’nin X hesabından “#RojavaDevrimi” etiketiyle yapılan açıklamada 19 Temmuz 2012’de Suriye’nin kuzeyinde Rojava adı verilen Kürt şehirlerin özerklik ilanlarının yıldönümü kutlanmıştı:
“19 Temmuz 2012’de Esad diktatörlüğüne karşı Kobani’den başlayan ve kısa sürede tüm Kuzey ve Doğu Suriye’ye yayılan Rojava Devrimi, Ortadoğu halklarına umut, özgürlük ve eşitlik perspektifi sundu.”
Böyle başlayan açıklamada tepki çeken yer inanması zor ama “Esad diktatörlüğü” ifadesi oldu.
Neye kızdıklarını DEM açıklamasını eleştiren bazı sol, Kemalist sitelerdeki haberlerden okuyalım:
“Partinin bu açıklamasında, Kürt hareketinin Suriye konusunda söylem değişikliğine gittiği görüldü. Daha önceki açıklamaların aksine hedefe Kobani’de savaşılan cihatçı örgüt IŞİD değil, Suriye’nin devrilen Cumhurbaşkanı Beşşar Esad konuldu”
“DEM Parti Kobanê’de YPG’nin hakimiyeti ele geçirdiği tarih olan ve “Rojava devriminin başlangıcı” olarak anılan 19 Temmuz’da bir açıklama yayımladı. Açıklamada Suriye’deki AKP destekli IŞİD ve diğer cihatçı gruplara hiç değinilmemiş dahi olması ve neredeyse hiç çatışmaya girilmeyen Esad yönetiminin açıklamanın başına yazılması sosyal medyada tepkiyle karşılandı.”
“Rojava Devrimi” etiketiyle yaptığı paylaşımda cihatçı örgüt IŞİD’den söz etmeden “Esad diktatörlüğe karşı…” diyen DEM Parti, kamuoyunda yükselen tepkilerin ardından açıklamasını sildi.”
Türkiye’de seçimle gelmiş iktidara diktatör demeyene “yandaş” diyenler, komşuda 60 yıllık babadan oğula geçmiş ve devrilince ağlayanı olmamış kanlı bir azınlık diktatörlüğüne diktatörlük denmesinden rahatsız olmuşlardı.
Ama tepkilerde ilk dikkat çeken; 13 yıllık iç savaşta kendi şehirlerini Ruslar ve İranlılarla birlikte bombalayan Esad’ın yaptığı katliamları inkar eden, kimyasal saldırılara bile tiyatro diyenlerin Suriye meselesi konusundaki cehaletinin düzeyiydi.
Esad’a hala “Cumhurbaşkanı Beşşar Esad” diyecek kadar duyarlı bu çevreler mesela 2012’de Rojava’nın ilanını, 2014’de Kobani’nin YPG’ye geçtiği tarihle karıştırmıştı.
Ama daha büyük cehalet şuydu; 2012 tarihindeki Rojava’nın ilanının yıldönümü için yapılan bir açıklamada 2013 Nisan’ında kurulan IŞİD’in kınanmasını bekliyorlardı.
DEM Parti’den kimse de eleştirilere karşı “2012’de ne IŞİD’inden bahsediyorsunuz” diye kendini savunmadı ve tweeti sildi.
Çünkü onlar da 2024 ve 2018’deki “Rojava Devrimi” yıldönümü anmalarında “IŞİD barbarlığına ve karanlığına karşı…” ifadelerini kullanmışlardı.
Herhalde henüz o tarihlerde Esad iktidarda olduğu için onu kızdırmak istememişlerdi.
Halbuki, tarihsel olarak “19 Temmuz 2012’de Esad diktatörlüğüne karşı Kobanî’den başlayan..” ifadesi doğruydu.
Hatta bu özerklik ilanının 19 Temmuz 2012 günü yapılmasının sebebi bile bir gün önce Şam’da patlayan bir bombaydı.
18 Temmuz 2012 Şam’da Esad’ın sarayının 100 metre ilerisindeki bir binada yapılan Ulusal Güvenlik Toplantısı’nda bomba patlamış, aralarında Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Esad’ın eniştesi, özel temsilcisi ve üst düzey bir istihbarat yetkilisinin de olduğu üst düzey kurmay kadrosu ölmüştü.
Rejimin çökmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak yorumlanan saldırıdan bir gün sonra Kobani’de halk valilik binasını ele geçirmiş, ertesi gün isyan Afrin, Derik’e yayılmış, PYD’nin verdiği ültimatomdan sonra Esad güçleri de Kürt şehirlerden direnmeden çekilmişlerdi.
opppppp.jpg
Bu çekilmenin taktiksel bir çekilme olduğu, Şam’daki en üst düzey güvenlik toplantısı vurulan Esad’ın Kürt bölgelerinden anlaşmayla çekilip, kuvvetlerini başka yerlere aktardığı iddia edilir.
Böylece Kürtler Suriye muhalefetinden koparılmış, zor durumdaki Esad için de en azından bir cephe kapanmıştı.
Ama o günlerde PYD lideri Salih Müslim, uzatılan bütün mikrofonlarda bunu reddedip, Baas’a karşı Suriye Devrimi’ne bağlı olduklarını tekrarlamıştı:
“Biz başından beri Suriye devriminin içindeyiz, sürecin bir aktörüyüz. Dediğiniz doğru, bize göre barışçıl yöntemlerle, sivil itaatsizlik eylemleriyle, kitlesel gösterilerle mücadeleye girişilmeliydi, ama böyle olmadı. Bunda Baas rejiminin baskıcı yöntemleri de etkili oldu. Rejim zaten kendisine silahla karşılık verecek bir muhalefeti arzuluyordu, çünkü büyük silahlar onların elindeydi ve karşıdakileri terörist ilan etmesi kolaydı. Böyle de yaptı. Biz Kürt bölgesi olarak bu oyuna gelmedik ve barışçıl yollarla, gösterilerle, yürüyüşlerle mücadelemizi sürdürdük. Fakat son zamanlarda, çatışmalar bizim bölgemize yaklaştı. Gerek Kobani'de, gerek Afrin ve başka yerlerdeki çatışmalar halkımızın güvenliğini tehdit eder hale geldi. Başından beri, halkımızı çatışmalardan korumaya çalışıyoruz ve bunun için tedbirler alıyorduk. Bu çerçevede 19 Temmuz'dan itibaren Kobani, Afrin, Derik başta olmak üzere pek çok yerde Kürt halkı bütün kurum ve kuruluşlara el koydu. Bu aniden gelişen bir süreç değildi. Halkımız buna hazırlıklıydı; iki seneden beridir bununla uğraşıyoruz. Biz 2003’te kurulduğumuzdan beri parti olarak mücadele içindeyiz. 2004, 2005 ve 2006'da şehitlerimiz oldu. Suriye devrimi ya da Arap baharı ya da halkların baharı diyelim başladığında rejimin hapishanelerinde bizden 1550 kişi vardı. O yüzden Esad’ın yanında yer almamız mümkün değildir. Savaşıyorduk da ama biraz kendimizce tabi.”
Yani Rojava’daki özerklik ilanı ne o günlerde kurulmamış olan IŞİD’e ne de PYD’nin henüz karşısına almadığı ÖSO’ya karşı alınmış bir karardı.
Zaten Salih Müslim’in kendisi bile Suriye’ye ancak 2011’de ayaklanma çıkınca geri dönebilmiş bir siyasi mülteciydi. 2003’de kurulan partisi PYD de Esad rejimine göre illegal bir partiydi.
Türkiye’deki Esadçılara bunu anlatmak kolay değil ama Kürtlerin Suriye’de Esadçı olması imkansızdı.
1950’lerden itibaren Türkiye’den Suriye’ye göç etmiş 300 binden fazla Kürt’e yabancı muamelesi yapılmış, 2009’a kadar vatandaşlık dahi verilmemişti.
Baas rejimi Kürtçenin konuşulmasını ve yayınları yasaklamış, bölgedeki yer isimleri Arapçayla değiştirmiş, iskan politikalarıyla Kürt bölgeleri Araplaştırılmaya çalışılmıştı.
1960’da Amude’de 280 çocuğun yanarak öldüğü sinema katliamı, 90’larda Haseke’de Kürt siyasetçilerin cezaevinde yakılması, Kamışlı’da stadyum katliamı gibi kötü hatıralar, 2011’de Suriye’de Esad karşıtı ayaklanmanın merkezlerinden birinin Kürt şehirleri olmasını sağlamıştı.
Ama 2013’den sonra Kürtler üçüncü yol stratejisini benimsemiş, kendi bölgelerinde yönetimi almış ve Esad karşıtı devrimden çekilmişti.
Fakat, 2024 Kasımı’nda Esad’ın devrilmesi Kürt şehirlerinde de kutlandı, SDG de o günden beri yeni rejimle müzakereler yürütüyor, bağımsızlıktan savaştan değil entegrasyondan, özerklikten bahsediyor ve tabii sık sık Esad rejimine diktatör diyor.
Çünkü Suriye’de kimse, hatta Aleviler bile “Esad diktatörlüğü” dediği için kimseyi linçlemiyor ve mesaj sildirmiyor.
Arkasına bakmadan, kardeşine bile haber vermeden Moskova’ya kaçan Esad’ın arkasından ağlayan, ona haksızlık yapıldığını düşünen kimse de yok.
İşte işin tuhaf tarafı tam da burada başlıyor.
Bu tespit bir abartı değil; Gerçekten de şu anda Türkiye’deki Esad hassasiyeti ve Esadçı sayısı, Suriye’dekinden fazla.
Türkiye’deki bazı çevrelerin bu Esadçılığının mezhepsel ya da ideolojik bir dayanışma olduğuna şüphe yok.
Üstelik, Suriye’de Esad’ın devrilmesinden memnun olan herkese “mezhepçi” diyenler yapıyor bunu.
Türkiye’de Kaddafi’nin, Saddam’ın, Mübarek’in devrilmesinden kimse mezhepleri yüzünden rahatsız olmamış, marjinal gruplar dışında kimse onların arkasından ağlamamış, katliamlarını aklamaya çalışmamıştı.
Esad’a kendini ideolojik olarak yakın hissedenler için Esad; laik, karısının başı açık olan çağdaş bir lider. Alternatifi de İslamcılar olduğu için Esad iyi.
Bu kadar basit bir akıl yürütmeyle, Suriyeliler adına onların ne düşündüğüyle de zerre ilgilenmeden karar veriyorlar.
Suriye’nin yüzde 65’inden fazlasını oluşturan Sünni Arapları ise İslamcı, İŞİD’çi çeteler olarak görüyorlar.
Hele de ellerinde silah varsa.
Halbuki Suriye’de silahsız bir grup yok. Aleviler, Dürziler, Kürtler ve sünni Araplar herkes silahlı.
Ama Türkiye’den bakan birilerine göre “İşidçi” HTŞ, diğer silahsız azınlıkları öldürüyorlar.
En son Süveyde’de olan bitenler de Türkiye’ye bu filtreden yansıtıldı.
Halbuki olaylar; Dürzilerin şehri Süveyde’de Şam yönetimiyle bazı silahlı Dürzi gruplar arasında varılan anlaşmayı, İsrail’e yakın silahlı Dürzi grubunun dini ve siyasi lideri olan Hicri’ye bağlı milislerin bozmasıyla başladı.
Şehrin diğer sakini Bedevi Arap aşiretlerin silahlı gruplarıyla, Dürzi silahlı milisler arasında çıkan çatışmalar sivillerin arada kaldığı karşılıklı kanlı bir rövanşa döndü.
Müdahale etmek için şehre gelen Şam’a bağlı askeri birlikleri Hicri’ye bağlı güçler pusuya düşürüp, bir de esir alınan askerler çıplak olarak yürütülünce işler çığırından çıktı.
Hicri’nin çağrılarıyla İsrail, Dürzilerin hamisi olarak önce Süveyde’deki Şam birlikleri ve aşiret güçlerini, sonra da Şam’da Genelkurmay Başkanlığı ve Şara’nın Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yakınlarını vurdu.
Sonra Suriye’nin her yerinden şehre akan Bedevi milislerle ile havadan İsrail’in desteklediği Hicri’ye bağlı sivil milisler arasındaki çatışmalar başladı.
Hicri’ye bağlı milislerin Bedevi köylerinde yaptığı sivil katliamlar bütün dünya medyasında haber oldu. Sonra araya giren ABD’nin arabuluculuğu, İsrail’in tehditleriyle bulunan ateşkes formülü ve şehrin Hicri’ye bağlı Dürzi milislere teslimi ve Bedevi aşiretlerinin otobüslerle şehirden zorunlu göçü…
Hikayeye sadık kalmak bir yana, daha düne kadar Şara’yı İsrail ile işbirliğiyle suçlayanlar, açıktan İsrail ile işbirliği yapan, İsrail’in onlar için Şam’da Genelkurmay’ı ve Cumhurbaşkanlığını vurduğu Dürzilerin yanında saf tuttu.
Çünkü Esad diktatörlüğünün devrilmesine rağmen Türkiye’deki pek çok kesim içerideki kavgalarını Suriye üzerinden sürdürmekte ısrar ediyor ve Suriye’ye iç savaştaki gibi bakmaya devam ediyor. Suriye ile ilgili yürüttükleri tartışmalar komşu bir ülkede olanlarla ilgili değil, sanki kendi ülkelerinde olanlarla ilgiliymiş gibi hararetli.
Trump’ın, Putin’in, Macron’un bütün Arap dünyası liderlerinin meşru Suriye Cumhurbaşkanı kabul ettiği, İsrail’in bile meşruiyetini reddetmediği Ahmet eş-Şara’dan hala “IŞİDçi”, “çete lideri”, “terörist” diye bahsediyorlar.
Üstelik bunu Türkiye’deki “terörist”, “bölücü” gibi sıfatlardan rahatsız olanlar yapıyor.
Artık yanlış bilgiden değil, çarpık bir ideolojik bakıştan, derin bir önyargıdan bahsediyoruz.
Ve bu bakış, çözüm sürecini yürüten DEM üzerinde tweet sildirecek kadar etkili.
Suriye’nin yüzde 65’i Sünni Arap. Sünni Araplar 60 yıllık kanlı bir azınlık diktatörlüğünden, 13 yıllık bir iç savaştan sonra iktidarı ele geçirdiler. Bu saatten sonra da hakim güç olmaktan vazgeçmeyeceklerdir.
Ama Türkiye’de bazıları bu demografik gerçekle kavga ediyor.
Esad’a diktatör denmesinden bile rahatsız olacak kadar mezhepçi ve önyargılılar ama bu demografik gerçeği hatırlatanlara mezhepçi diyorlar.
Halbuki bu gerçekle kavga ederek Türkiye’de itibar görmek belki mümkün ama Suriye’de var olmak mümkün değil.
Her ne kadar Süveyde’de İsrail destekli Hicri milisleri Şam yönetimine karşı, arkasına İsrail’in tehdidini de alarak bir mevzi kazanmış olsa da orta ve uzun vadede İsrail’e ya da İran’a sırtını dayayarak Suriye’de var olunamaz. Nüfus olarak azınlık, dış güçle takviye edilemez. Bu sadece düşmanlıkları artırır.
Şam’ı yöneten sünni Araplara düşen de ülkedeki çeşitliliği yeni yönetime katmayı başarmak, çeşitli grupların endişelerini gidermek.
Bunu yapmak için çok çaba sarfediyorlar, beklenenden daha pragmatikler, uluslararası destek de buldular, onlara açılan kredi çok yüksek ama henüz bunu başarmış değiller.
En büyük iki engelleri İsrail ve İran’ın baskıları ve kendi fikri ve yapısal kısıtları.
Ama şu anda Suriye’de iki yol var; Ya Şam yönetimiyle savaşıp bağımsızlığını kazanmak ya da özerklik ya da yönetime katılım için Şam’daki Şara iktidarıyla müzakere etmek.
Şara iktidarı amatör, HTŞ savaşta tecrübeli yönetimde tecrübesiz bir grup. Selefilik Suriye’deki sünni nüfus için bile sert bir mezhep.
Ordu dağınık, disiplinsiz. Yönetim modeli belirsiz.
Bunların hepsi gerçek. Bütün grupların bunlara karşı kendi tedbirlerini alması, sert pazarlık yapması, hemen teslim olmaması doğal.
Ama eğer savaşmayı düşünmüyorsanız bu sert pazarlığı HTŞ yönetimine, Şara’ya çete, IŞİD’çi diyerek yapamazsın.
Yıkıldı, yıkılacak bekleyerek de yapamazsın. Yıkılsa yerine ırklar ve mezhepler ittifakı gelmeyecek, başka bir Esad olmayacak, başka bir Sünni Arap ağırlıklı iktidar gelecek.
Bu yüzden Kürtlerin bugün en az ihtiyacı olan şey, Suriye’ye mezhepçi ideolojik bir gözle bakan, hala Esad’a toz kondurmayan marjinal çevrelerin basıncına kulak asmak.
Suriye’de Kürtler DEM Parti bileşenleri gibi diğer gruplarla ittifak yapabilir ama insan hakları örgütü gibi davranamaz.
Çözüm istiyorsa iktidarla, en kalabalık güçle görüşmek ve anlaşmaya çalışmak zorundalar.
Tıpkı Türkiye’de yaptığı gibi…
Bunun alternatifi ne Şam’ın ne de Kürtlerin istemediği yeni bir savaş demek. Ve sadece Şam ile değil, Türkiye ile de karşı karşıya gelmek demek bu. Ayrıca Kürtler Dürziler gibi İsrail ile komşu değil, İsrail Dürzilere yaptığını Kürtlere de yaparsa karşısında Türkiye’yi bulacağını biliyor.
Ve artık ABD’nin sınırsız desteği de yok.
Yani müzakere ve anlaşma hem Şam yönetimi hem de Kürtler için en rasyonel çözüm.
Kürtlerin desteğini sağlamak Şam yönetimini güçlendirir, en iyimser tahminle Suriye nüfusunun yüzde 10’u olan Kürtler de Şam’da ikinci etkili grup haline gelebilir, Şara yönetimi üzerinde etkisini artırabilir.
Şam yönetiminin bu Kürt desteğine ihtiyacı var. Hem uluslararası meşruiyeti için hem de ülkeyi tek parça yapabilmek için.
Bunu Kürtlere hiçbirşey vermeden, onları teslim alarak yapamaz. Dürzilere bile taviz vermişken bunu artık hiç yapamaz.
Bu noktada Şam’ın ve Ankara’nın da kırmızı çizgilerini esnetmeleri gerekir.
Ama Suriyeli Kürtler ve Türkiye’deki DEM çevresi; Suriye’deki bütün sünni Arapları IŞİD’çi, çete gibi görerek, Esad’a diktatör denmesinden bile rahatsız bir marjinalliğin peşine takılarak somut bir sonuç alamaz.
O marjinallik Türkiye’ye özgü bir mezhepçiliğin ve İslamofobinin eseri. Suriye’de bile kimsenin savunmadığı bir pozisyon bu. Kürtleri kendi kavgaları için seferber etmek istiyorlar ama Kürtlerin bu kavgadan kazanacağı hiç birşey yok.
Hatta, Esad Moskova’da kendisine yeni bir hayat kurmuşken hala onun için kavga yürütenlere de bir faydası yok.
O tweeti silmek kötü bir sinyaldi.
Esad diktatördü, bunu Türkiye’dekiler bilmese de en iyi Suriyeli Kürtler biliyor.
.28/07/2025 01:53
Rojava ile çözüm süreci arasında optimal bir nokta bulunabilir mi?
89
Türkiye’de ve Irak’ta plana göre ilerleyen Çözüm Süreci, Suriye’de yine bir krizle karşı karşıya.
Ama bu kriz çözüm süreciyle 10 yıllık ezberleri bozulan Türkiye’deki bazı televizyonların en iyi bildikleri savaş pozisyonuna geçmesini gerektirecek kadar çözülmez değil.
Çünkü krize neden olan Türkiye’de olanlar ya da verilen kararlar değil, sorun Suriye’de.
İsrail’in Suriye’yi istikrarsızlaştıran adımları ve tabii yeni bir devletin kuruluş sürecinde yaşanan çalkantılar, gerilimler Suriye’yi sarsıyor, SDG’nin aklını karıştırıyor ve doğal olarak çözüm sürecini de etkiliyor.
Tıkanmaya Türkiye’den en üst düzeyde iki tepki geldi.
Fidan ve Bahçeli’den.
İki tepkide de dil pedagojikti.
Türkiye medyasında hala “terör örgütü PKK-PYD-YPG” denen SDG’ye hem Bahçeli hem de Fidan “SDG” dediler ve çağrı yaptılar.
Bahçeli, daha sertti:
“Suriye’de SDG kisvesine bürünen YPG/PYD’nin 10 Mart 2025 mutabakatına hala riayet etmemesi, hem Şam yönetiminin hem de ülkemizin güvenliğini tehdit eden temas ve faaliyetlerini ara vermeden sürdürmesi tarihi bir yanlıştır.
Ve bu yanlıştan derhal dönülmeli, Paris’te yapılan görüşmelerde gündeme geldiği üzere 10 Mart mutabakatına harfiyen uyulmalıdır.
Terörsüz Türkiye’nin menziline adım adım yaklaşılırken YPG/PYD’nin süreci ağırdan alması, gelişmeleri sakatlama arayışı kabul edilemez bir çirkefliktir.
PKK’nın kurucu önderliği tarafından 27 Şubat’ta yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” örgütün tüm bileşen ve yapıları için bağlayıcı ve geçerlidir.
Milliyetçi Hareket Partisi için dikkate alınması gereken asıl çağrı bahse konu İmralı çağrısıdır. Hiç kimse suyu yokuşa akıtacağı zehabına kapılmamalıdır.”
Hakan Fidan, ABD Büyükelçisi’nin Suriye politikasını överken, SDG’yi uyardı:
“ABD'nin bölgede yapıcı bir rol oynadığını gördük. Sayın Trump'ın bölgeye gönderdiği ve ABD'nin Suriye Temsilcisi olarak atanan Tom Barrack, belli bir tarafsızlığı yansıtma gayretinde olan yeni bir yaklaşımın temsilcisi. Yıllardır beklediğimiz özgün bir vizyon. Biz bunu takdir ediyoruz. SDG'nin vakit kaybetmeden, gönüllük içerisinde merkezi hükümetle bir anlaşmaya varması, bu anlaşmanın harekete geçmesi için sahici ve aması olmayan adımlar atması, güvenlik için Türkiye'nin şahit tutulması önemli. Belli şeyleri bahane ederek bu ülkede silahlı yapıların varlığını devam etmesi kabul edilebilir değil. YPG'nin silah bırakmasını bekliyoruz. Tom Barrack'ın SDG'ye yönelik açıklaması yerinde bir çağrıdır. Biz Irak’taki PKK senaryosunu, Suriye’deki PKK senaryosunu tekrar tekrar yaşayıp ülkemizin, halkımızın gelecekteki 40 yılını önceki 40 yılı gibi yaşatmaya hakkımız yok.”
Bu iki açıklamanın zamanlaması da önemli.
İki mesaj da Paris’te Fransa Dışişleri Bakanı, ABD Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani arasındaki görüşmeden sonra geldi.
Anlaşılan bu zirveden bir sonuç çıkması beklendi.
Ama bu zirvede olması beklenen dördüncü isim son anda Paris’e gitmekten vazgeçti: SDG Komutanı Mazlum Kobani.
Zirveden Şam-SDG diyaloğuna destek ve 10 Mart mutabakatı üzerine yüzyüze görüşmelerin Paris’te yapılması kararı çıktı.
Zirveden sonra Macron, telefonla Şara’yı arayıp Suriye yönetimi- SDG görüşmelerinin ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün önemini belirten bir mesaj yayınladı.
Sonra da Erdoğan’la görüştü ve Türkçe tweet attı.
Türkiye’de bazı çevrelerin ezbere iddialarının aksine Ankara da bu zirveye destek veriyordu.
Bunu Devlet Bahçeli’nin Paris’e pozitif atıf yapan açıklamasından anlamak mümkün.
Ama Mazlum Kobani zirveye katılmayınca kriz patlak vermiş oldu.
Türkiye, her gün hakkında “ABD elçisidir, kesin bizim aleyhimize planları vardır” önyargılarıyla komplo teorileri üretilen, Türkiye lehine söyledikleri bile çarpıtılan, ABD’de İsrail lobisinin görevden almaya çalıştığı Tom Barrack’ın SDG-Şam diyalog perspektifini destekliyor.
Bunu Hakan Fidan’ın övgü cümlelerinden anlamak mümkün.
Peki, Kobani neden Paris’e gitmedi ve SDG ne istiyor?
Kamışlı’da Rudaw’a konuşan Rojava’nın dış ilişkiler sorumlusu İlham Ahmed bu pozisyonu iyi anlatmış.
Ahmed’in söyleşi sırasında arkasında SDG bayrağı ve yeni Suriye bayrağı vardı.
10 Mart’taki Şara-Kobani mutabakatından beri bütün Rojava bölgesinde resmi olarak iki bayrak kullanılıyor.
Yani Rojava bölgesi Şam’a isyan halinde değil, diyalog sürüyor.
Peki görüş ayrılıkları ne?
Ahmed’in röportajından önemli yerleri okuyalım:
“10 Mart anlaşmasında “entegrasyon” deniliyor. Yani SDG’nin de ordunun bir parçası olması gerekiyor. Böyle bir karar, bir anlaşma var.
Kendi adıyla mı kalacak?
Bu tartışmaya açık, müzakere konusu. Müzakereler başladığında, hangi yöntem modeli üzerinde anlaştıysak o esas alınacak. Öyle gelip “silahları teslim et” ya da “yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti” demekle olmaz. Mesele böyle değil. Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Ya da Şam ile sorumluluğu ortaklaşa üstleneceğimiz bir yönteme nasıl ulaşacağız? Şam, buradaki bütün halkı Suriyeli olarak görmeli.
Toplantıda ortaya çıkan şu oldu; anladığımız kadarıyla, buradaki halk kurumlar içinde yer aldığında diyelim ki bugün kurumlar Özerk Yönetim’e bağlı, yarın belki başka bir isim konulur, ama kurumlar bu topluma, bu millete hizmet ediyorlar. Bu halk bu kurumlar içinde yer aldığında, Şam’daki geçici yönetim tarafından devletin üyeleri veya devlet kurumlarının personeli olarak kabul edilmiyorlar. Diyorlar ki: “Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok.”
Peki nasıl bir özerklik ya da adem-i merkeziyet istiyor SDG?
“Adem-i merkeziyetçilik dediğimizde herşeyin merkezi olmadığını söylemiyoruz. Bazı şeyler merkezidir. Ülkelerin sınırları, mesela kapılar, havalimanları, yani havaalanları, nüfus daireleri, bunların hepsinin federal ülkelerde bile merkeze bağlı olduğunu biliyoruz. Biz de “illa her şey adem-i merkeziyetçi olmalı” demiyoruz. Hayır. Ama hizmet, kültür, dil-eğitim gibi alanlar adem-i merkeziyetçi olmalı. Mesela, bugün burada Kürtler çoğunlukta, Kürtçe burada esas olabilir. Ama başka bir şehirde, başka bir yerde Kürtçe olması şart değil.”
YPG’nin silahları ne olacak?
“Biz teslim etmiyoruz demedik. “Teslim etme” meselesi sorunlu. Biz “katılımı” esas almalıyız; iradeli katılım. DSG orduya katılacak. Hangi orduya? Şimdi Şam’da ne var mesela? Birlikte inşa edeceksek tamam, birlikte inşa edelim. İç güvenlik sistemini oluşturacağız. Gönlümüz Kamışlo için nasıl çarpıyorsa, aynı şekilde Hama, Humus ve Lazkiye için de öyle çarpmalı. Onların güvenliğini de kendi güvenliğimiz gibi, ya da buranın güvenliği gibi görmeliyiz. Bunun için de iç güvenlik sistemine irademizle katılacağız, birlikte inşa edeceğiz. Bölge meclislerini birlikte kuracağız. Yani, bu şeyler zor değil. Sadece “sadece ben varım, ben devletim, ben her şeyim” zihniyetinin değişmesi gerekiyor.”
Fakat YPG’nin şimdi hemen silah bırakmasını kabul etmiyor Ahmed:
“Silah bırakmak bizim için gündemde değil, kesinlikle gündemde değil. Suriye’nin durumu o kadar vahşice yönetiliyor ki, herkesin gözü önünde, dünyanın gözü önünde insanlar katlediliyor, katliamlar, soykırımlar yapılıyor. Bu durumda SDG’den silah bırakmasını istemek “git öl” demek gibidir. Bu yüzden çok tehlikeli. Ama Suriye’nin genel çözümü çerçevesinde, yani hem Kürtlerin hem Özerk Yönetimin, DSG’nin yeri ve nasıl bir role sahip olacağı, hem Suriye’nin inşasında nasıl bir rol üstleneceği, hem de yerinin nerede olacağı, tüm bu konular müzakereler sonucunda belli olur.”
Ahmed, Türkiye ile doğrudan görüşmeler yaptıklarını söylüyor hatta Öcalan’la görüşüp görüşmediği sorusuna tam bir cevap vermiyor:
“Hassas bir soru sormak istiyorum. Son dönemde bir konuşmanızda “Türkiye ile doğrudan ilişkilerimiz var” demiştiniz. Türkiye’ye gittiniz mi, İlham Hanım?
Alışveriş var, açık bir kanal var. Direk görüşmeler… Yani buna ihtiyaç da var, biz bunu önemli de görüyoruz. Özellikle aramızda savaş ve kıyamet koparılırken, çok şiddetli saldırılar varken şimdi en azından doğrudan silah yerine sözlü bir görüşme var. Mesele nedir, bu nasıl çözülür, birbirimizi nasıl anlarız? Bu var.
Ama sorumun cevabını almak istiyorum. Türkiye’ye gittiniz mi? Elimdeki bilgilere göre, Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkan Yardımcısıyla görüşmüşsünüz. Böyle bir görüşme oldu mu?
Yani çok da ayrıntıya girmeyelim. Bir alışveriş var. Biz bunu olumlu görüyoruz. Bu konuda mevcut engelleri nasıl ortadan kaldırabiliriz, bunun üzerine görüşmelere devam etmek istiyoruz.
Türkiye ile bu görüşmeler devam ediyor mu? Siz memnun musunuz?
Biz daha iyi olmasını ve bu ilişkilerin daha da gelişmesini istiyoruz. Birbirimizle tehdit diliyle konuşmak yerine, bir yerde oturup birbirimizi anlamak istiyoruz
Yine de cevabımı yüzde yüz alamadım. sayın Öcalan ile doğrudan görüşmeleriniz oldu mu? Yani kendisi ile telefonda görüştünüz mü? Ya da başka bir sorumlu konuştu. Siz konuştunuz desem…
Olmuş da olabilir, olmamış da olabilir.”
Yani ortada sorunlar var ama bitmiş ve kopmuş bir ilişki yok.
Haklı kaygılar da var, maksimalist talepler de var.
Peki bu talepler ve karşılıklı beklentiler optimal bir noktada biraraya gelebilir mi?
Bu soruya cevap vermeden önce Rojava meselesinin Kürtler için anlamı üzerine biraz daha yakından bakmak gerek.
Resmi adı “Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetim Bölgesi” olan yönetime Rojava deniyor.
Rojava; Kürtçe Batı demek. Rojhilat; Doğu, Başur; Güney, Bakur; Kuzey.
Bu dört yön Kürtler için dört ülke arasında bölünmüş Kürdistan’ın adları. Rojava Suriye, Rojhilat İran, Başır Irak ve Bakur Türkiye’deki parçanın adı.
Yani Rojava en baştan Kürdistan hayalinin bir parçası.
Kürt milliyetçiliğinin son yıllardaki kurucu travması, kırmızı çizgisi, ulusal miti Kobani.
2014’de Kobani’ye IŞİD saldırıları sonrası Kürtler arasında Suriye Kürtleri hem mağdur hem de IŞİD’i yenerek tüm dünyada ünlenen kahramanlar.
Her siyasi fikirden Kürt’ü birleştiren, Kürt milliyetçiliğini yükselten bir çeşit Kürtlerin Kıbrıs davası artık Kobani ve Rojava.
Rojava’nın özerkliği 100 yıl sonra elde edilmiş ve bir daha kolay kolay elde edilemeyecek, kaybedilmemesi gereken bir kazanım olarak görülüyor.
Kürdistan hayali içinde olanlar için bu o yolda atılmış bir adım. Barzani’ye yakın olanlar Irak’taki federasyonu örnek gösteriyor ve aynısının burada olmasını istiyor.
Ama herkes bu kazanımın korunması konusunda hemfikir.
AK Partilili Kürtlerle DEM’li Kürtler arasında söz konusu Rojava olduğunda farklar azalıyor.
Şam’da iktidarın, 13 yıllık iç savaş sırasında Suriyeli Kürtlerle çok fazla karşı karşıya gelmemiş olsa da, savaştıkları IŞİD’le benzer orijinlerden ortaya çıkmış HTŞ’de olması nedeniyle Şam yönetimine karşı mesafeliler, güvensizler (ki bu kadar kibar değiller, HTŞ ve Şara’ya “terörist”, “İŞİDçi”, “çete” diyorlar) Şam’da henüz bir iktidarın kurulmamasını özerkliklerini korumaya meşru gerekçe yapıyorlar.
Suriyeli Kürtlerin ve diğer Kürtlerin endişelerinin haklı tarafları var.
Ama bu bir kısırdöngü.
Suriye’de geçici bir yönetim var, tam bir ordu kurulamadı. Ama ülkenin yarısında SDG gibi bir ordu hakim oldukça o istikrar hiçbir zaman sağlanamayacak ve Suriye’nin bir ordusu da olmayacak.
Yani Şam-SDG anlaşması olmadan Suriye’de istikrar mümkün değil.
Bunlar eldeki veriler.
Şimdi artık mevcut durumu ve imkanları değerlendirebiliriz.
Bir kısmı analiz, bazıları spekülasyon olacak;
Öncelikle Kürtlerin “Rojava davası”nı bir “Kıbrıs davası”na çevirmeden rasyonel olarak ellerindeki imkanlar ve alternatifler üzerinde yeniden düşünmesi gerek.
Çünkü artık 2014-2024 arasında değiliz.
Rojava’nın sırtını dayadığı Esad rejimi, İran artık Suriye’de değil. Şam’da Türkiye’ye çok yakın bir iktidar var.
Ve daha önemlisi ABD, artık Suriyeli Kürtlerin Türkiye ve Şam’a karşı koruyucusu olmak istemiyor.
Kürtlerin epey tepkisini çeken ABD’nin Suriye özel temsilcisi Barrack, doğrudan “bakıcılık” kavramını kullanarak bunu anlattı.
Avrupa’da hala Suriyeli Kürtlerin haklarının korunması konusunda hassasiyet var ama bu konuda en hassas olan ülkelerden Fransa bile Şam ve SDG’nin mutabakatı konusunda ABD ve Türkiye ile aynı sayfada artık.
Çünkü Şam’da istikrarlı ve güçlü bir Şara iktidarı; ABD’nin, Avrupa’nın, bütün bölge ülkelerinin, Körfez ülkelerinin, Türkiye’nin desteğini almış tek realist çözüm.
Şara iktidarının alternatifi Suriye’de yok, alternatifi kaos, yeni bir iç savaş ve Batı’ya doğru göç dalgası demek.
Suriye halkı da çekincelerine ve endişelerine rağmen bu tek istikrar alternatifine tutunmaya devam ediyor.
SDG’nin bu tek alternatifle kavga etmek ve Suriye’de istikrarı bozmak lüksü kalmadı.
Bu ancak Şam ve Türkiye’ye karşı bir savaşa girmek ve kazanmakla mümkün.
Bu da imkansız ve herkesin kaybedeceği bir seçenek.
O yüzden Kürtlerin, Rojava’yı bu haliyle koruması mümkün değil.
ABD’nin IŞİD’e Karşı Uluslararası Koalisyon Özel Temsilciliğini yapan William Roebuck, Rudaw’a şöyle dedi:
“Bence Kuzey ve Doğu Suriye’deki siyasi liderliğin bazı tavizler vermesi gerekiyor. Aslında, birkaç yıl önceki tutumları sürdürmenin gerçekçi olduğunu sanmıyorum. Bu yeni kararlar zor olacak. Eğer Demokratik Suriye Güçleri entegrasyon sürecinde başarılı olmak istiyorsa, bence Kuzey ve Doğu Suriye’deki siyasi partilerin bazı tutumları, özellikle de mutlak ademi merkeziyetçilik konusundaki ısrarları, bir uzlaşma ihtiyacı karşısında savunulması zor olacaktır.”
Yani özetle; Rojava bir Kürt milliyetçiliği hayali olarak bugün Suriyeli Kürtlere yardımcı olmuyor.
Ama bu demek değil ki Suriyeli Kürtlerin elinde hiçbir güç yok, alternatifsizler ve teslim olmalılar.
Şam’ın Suriyeli Kürtlerin desteğine, onların Şam’a olduğundan daha fazla ihtiyacı var.
Kadın savaşçıları Vogue dergi kapaklarına kadar çıkmış, IŞİD’i bitirmiş Suriyeli Kürtlerin desteği Şara yönetiminin dünyadaki meşruiyetine ve itibarına büyük katkı yapar.
Kürtlerin Şam’da yönetimine katılımı, diğer daha küçük grupların katılımına rol model olur ve onları teşvik eder.
Suriye’nin yarıya yakını SDG kontrolünde. SDG bölgesinin Şam hakimiyetine girmesi Suriye’yi meşru sınırlarına geri döndürür.
Bunlar Suriyeli Kürtlerin elinde önemli kozlar. Şam yönetimi bunlar için Suriyeli Kürtlere bir çeşit adem-i merkeziyet vermeye ikna edilebilir.
Ama bunu Kürtler, Şara yönetimine Türkiye’deki çözüm sürecinde milliyetçilerin PKK’ya ettiği hakaretler gibi “terörist”, “IŞİDçi”, “ Çete” diyerek yapamaz.
Türkiye de Suriye’nin Kuzey’inde artık 2024 öncesindeki gibi bakamaz.
Çözüm süreci perspektifi ile adem-i merkeziyete ikna olabilir.
Çünkü dünyadaki tek devlet şekli üniter devlet değil. Suriye, her zaman bölünmüş bir ülke oldu. Kürtler ve Araplar tarihte hiçbir zaman Kürtler ve Türkler gibi bir birlikte yaşam kurmadılar. O yüzden Suriye’deki Kürtlerin kültürel kimliğinin, dilinin korunacağı bir otonomiye sahip olması Türkiye’nin endişe etmemesi gereken bir durum.
Eğer gerçekten Erdoğan’ın bölgede Türk-Kürt-Arap ittifakı perspektifi varsa, Türkiye’nin komşusu Kürtlerin varlıklarını garantiye almasına destek vermesi, onların gücünü
kendisine rağmen bir güç gibi değil, müttefik bir güç gibi görmesi gerekir.
Irak’ta Türkiye’nin müttefikinin Bağdat değil, Erbil olduğunu akıldan çıkarmamak gerek.
Bu Irak Kürdistan yönetimi kadar otonom olmaz, alternatif ordu kabul edilmez ama Kürtlerin millet ve kültürel hakları anayasal güvenceye alınır, kendi polis teşkilatları olabilir vs.
Fransa’nın ve ABD’nin garantörlüğü, Türkiye’nin çözüm süreci heyecanı, Şam’ın ülkenin yarısını geri kazanma, istikrarı sağlama ve Kürtlerle barışın Şara’ya dünyada sağlayacağı meşruiyet; Kürtlerin masadaki kozları ama önce Rojava’yı ve YPG’yi bu haliyle koruma inadından vazgeçilmesi gerekir.
Suriye’de Şam ve SDG müzakeresinin alternatifi yok. O yüzden masaya oturmak dışındaki seçeneklerin hepsinde oturacak bir masa kalmayabilir.
Galiba anlaşmanın en büyük güvencesi de bu alternatifsizlik…
02/08/2025 02:03
Netanyahu’nun üstadının yolu İstanbul’a nasıl düşmüştü?
88
22 Temmuz 1946 günü Kudüs’te İngiliz manda yönetiminin de karargah olarak kullandığı King David Oteli’nin batı yakası büyük bir patlamayla yıkıldı.
Sudanlı garson kılığındaki militanların süt kutuları içinde otel soktuğu patlayıcılar kolonların yanına yerleştirilmişti.
1.jpg
İngiliz manda yönetiminin çalışanları, otel müşterileri, garsonlar, bellboylar, polis memurlarının da olduğu 41’i Arap, 28’i İngiliz, 17’si Yahudi 91 kişi hayatını kaybetti.
Bu modern tarihin ilk büyük terör eylemiydi.
2.jpg
Saldırıyı üstlenen Yahudi terör örgütü İrgun’un lideri Menachim Begin her yerde aranıyordu.
3.jpg
O terörist 30 yıl sonra İsrail’in başbakanı olacaktı.
Yahudi terör örgütlerinin akıl hocası ise başka bir Rus Yahudisi’ydi
4.jpg
Ze’ev Jabotinsky, 1880 yılında Odesa’da doğdu.
1903’de Rusya’daki Yahudi pogromu dünyaya bakışını değiştirdi.
Vladimir olan adını İbranice “Kurt” anlamına gelen Ze’ev ile değiştirdi.
Siyonist harekete katıldı.
1908 yılında Siyonist Hareket onu 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği İstanbul’a gönderdi.
Fransızca yayınlanan Le Jeune-Turc gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu.
5.jpg
Esas görevi ise İttihatçı iktidarı Yahudilerin İsrail’e göçüne izin vermeye ikna etmekti.
İstanbul’da altı yıl yaşadı ama İttihatçı liderler Siyonistlerin tekliflerine yanaşmadı.
İttihatçılar 1914’de Almanya’nın yanında savaşa girmeye karar verince Le Jeune Turc gazetesi kapatıldı.
Jabotinsky, Osmanlı’nın yıkılmasının Siyonistler için bir şans olacağını düşünüp Londra’ya gitti ve İngilizleri savaşta Yahudi Lejyonları kurmaya ikna etti.
6.jpg
İlk kurulan Siyon Katır Birliği, Çanakkale Savaşı’nda Osmanlılara karşı savaşın geri cephesinde savaştı
Jabotinsky ise Yahudi Lejyonları’yla Filistin’e gitti ve İngilizlerle Osmanlılara karşı savaştı.
Sonra İngilizlerle arası açıldı, hapse atıldı.
Artık kafası netti: İsrail ancak silahla kurulabilirdi
“Vejeteryan” diye aşağıladığı Siyonist hareketten koparak Revizyonist Siyonizmi kurdu.
Revizyonist Siyonizm Bütün Filistin ve Ürdün’ü kapsayan Büyük İsrail’i savunuyordu.
Ze’ev Jabotinsky, 1923’de yazdığı Demir Duvar adlı makalesiyle: 1948’deki Nakba’nın fikri temellerini attı:
“Yahudiler Araplardan demir bir duvarla ayrılmalıdır. Araplar ile aramızda gönüllü bir anlaşma olamaz. Ne şimdi ne de olası bir gelecekte.”
Savaşın ardından Yahudi Lejyonları silahlı Yahudi örgütlerine dönüştü.
Jabotinsky, Avrupa’da paramiliter gençlik yapılanması olan Betar’ı kurdu.
7.jpg
8.jpg
9.jpg
10.jpg
Örgütün sloganı: “Genç Yahudi, ateş açmayı öğren”di.
1933 yılında Betar, İstanbul ve İzmir’de de Yahudiler arasında örgütlenmiş ve kamplar açmış, 1970’lere kadar faaliyetlerine devam etmişti.
Rifat Bali’nin kitabı sayesinde revizyonist Siyonizmin Türkiye’de örgütlenmesi ilk kez ortaya çıktı.
Kitaba göre Betar mensuplarından biri, uzun yıllar Türkiye Yahudi cemaatinin liderliğini yapan Bensiyon Pinto’ydu.
Pinto ömrünün sonuna kadar sır olarak sakladığı bu örgütten anılarında bile bahsetmemişti.
Kitapta İstanbul ve İzmir’deki Betar gençlik kamplarına katılanların hatıraları da yer alıyor:
“Yıldırım Spor’u biz kurduk. Yıldırım Spor’a Betar olsun olmasın herkes girdi ama bunun içinde biz Betarlar özel kişilerdik. Bugün bunları biraz ti’ye alarak konuşuyorum ama o zaman bayağı ciddiye alırdık, fısıldaşarak konuşmalar, gece yürüyüşleri, sopayla dövüş, silah eğitimi, silah parçalama ve toplama eğitimi. Bu eğitime ben de girdim. Yani bir tabancayı parçalara ayırıp tekrar toplamak. Bu eğitimi de bir junior vermişti bize. Tabanca havluya sarılı şekilde fermuarlı bir plastik spor çantası içinde gelirdi. Sene 1961-62”
“Betar faaliyetlerimiz sırasında Betar İzmir bölge kumandanı olarak seçildim. Betar askerleri, subayları ve bölge kumandanları olan bir askeri yapılanma gibi organize olmuştu. Her defasında 35-40 çocuğun sorumluluğunu almam gerektiği için bu faaliyetlerin çok dikkatli planlanması gerekiyordu. En sorumluluk sahibi dostlarımı faaliyetlerde subay olarak seçiyordum. Bu arada İzmir’in Yahudi cemaati için istenmeyen şahıs olmuştum. Çünkü İsrail lehine yaptığım çalışmalarım arkadaşlarımla Türkiye’den ve dolayısı ile ebeveynlerinden ayıracak nitelikteydi. İzmir’deki diğer hareketler kendilerini siyonist olarak tanımlamalarına rağmen Betar’da olduğu gibi bir marşları yoktu, bayrakları yoktu, ciddi bir hedefleri yoktu”
11.jpg
Betar teşkilatları içinde Jabotinsky’nin en yakın adamlarından biri 20’li yaşlardaki Belarus doğumlu Menachim Begin’di. (Arkada gözlüklü)
12.jpg
Jabotinsky’nin kurduğu Filistin’deki Yahudi Lejyonları’na katılan genç avukatın adı ise David Ben-Gurion’du.
İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk okuyan Ben-Gurion, tercüman olarak Yahudi Lejyonları’nda Osmanlılara karşı savaşmıştı.
İstanbul’da birlikte okuduğu arkadaşı ve İsrail’in ikinci Cumhurbaşkanı olacak Yitzhak Ben-Zvi ise savaşa Osmanlı ordusunda tercüman olarak katılmıştı.
13.jpg
Savaştan sonra ikisinin yolu Filistin’de kesişti.
İngiliz mandası altındaki Filistin’de nüfusun yüzde 5’ini oluşturan Yahudilerin yönetim organı Yahudi Ajansı’nın yöneticileri oldular.
Jabotinsky’nin Filistin’deki Yahudi Lejyonları savaştan sonra ilk Yahudi silahlı örgütüne dönüştüler: Haganah…
Ama “Savunma” anlamına gelen Haganah 1929’daki Arap İsyanı sırasında saldırıda etkisiz kaldığı için eleştirildi.
Jabotinsky, 1931’de Haganah’dan ayrılarak ikinci Yahudi silahlı örgüt olan Irgun’u kurdu.
14.jpg
Irgun’un logosunda Filistin ve Ürdün’ü kapsayan Büyük İsrail haritası vardı ve silahın altında da “Ancak böyle” yazıyordu.
15.jpg
Silahlı Siyonist Yahudi örgütler silahlı eylemlerden önce Nazizm’in yükseldiği Avrupa’daki Yahudileri Filistin’e göç ettirmek için organizasyonlar yaptılar.
Ama göç artınca 1939’da İngiltere Hükümeti, Filistin’e Yahudi göçünü sınırlayan White Papers’ı yayınladı.
16.jpg
White Papers, Yahudi silahlı örgütleri böldü. Haganah ve Irgun militanları İngiliz ve Amerikan saflarında savaşıyordu.
Bu sırada Ze’ev Jabotinsky, 1940 yılında New York’taki Betar’ın silahlı eğitim kamplarını ziyaret ederken 60 yaşında kalp krizinden öldü.
Savaşta İngilizlerin desteklenmesine karşı çıkıp, Almanlar ve İtalyanlarla ittifak kurulmasını savunan Avraham Stern, Irgun’dan ayrılıp yeni ve radikal bir terör örgütü kurdu: Lehi
İngilizler tarafından terör örgütü ilan edilen Irgun’un lideri Stern, iki yıl sonra öldürülünce yerine Yitzhak Yezernitsky geçti.
Ya da Başbakan olduğunda bütün dünyanın öğreneceği adıyla; Yitzhak Şamir.
17.jpg
1942’de Romanya’daki 800’ü aşkın Yahudiyi Filistin’e getirmeye çalışan Struma Gemisi, İngiliz manda yönetimi izin vermediği için Karadeniz’de batırıldı
Olay Yahudi örgütlerini İngiliz manda yönetimine karşı dönmesine neden oldu.
18.jpg
Avrupa’da İngilizler Nazilere karşı savaşırken Filistin’deki silahlı Yahudi örgütleri ise İngiliz mandasına ve Araplara karşı savaş için talimlere başlamıştı.
Haganah bünyesinde terör saldırıları yapmak üzere Palmach adlı yeni bir özel tim kuruldu.
Eski Betar militanı olan Menachim Begin, Filistin’e geldi ve Irgun’un başına geçti. 1944 yılında İngiliz manda yönetimine karşı silahlı isyanı başlattı.
19.jpg
Yeni terör örgütlerinin adını bütün dünya ise 6 Kasım 1944 günü Kahire’de İngiltere'nin Orta Doğu'dan sorumlu Devlet Bakanı Lord Moyne'un iki Lehi militanı tarafından öldürülmesiyle duydu.
Suikast İngiltere’yi şok etti. İki terörist yakalandı ve idam edildi.
20.jpg
Saldırı üzerine Haganah ile Irgun ve Lehi arasında Sezon adı verilen kısa süreli bir iç savaş yaşandı.
21.jpg
Ama örgütler arası iç savaş üç örgütün 1945’de biraraya gelerek Yahudi Direniş Hareketi’ni kurmasıyla bitti.
Hareketin kuruluşunu duyurmak için 1 Kasım 1945’de 1000 silahlı Yahudi militan Filistin’deki demiryolu hattını havaya uçurdu.
Ardından bir terör dönemi başladı.
İngiliz manda yönetimi terör saldırılarına 26 Haziran 1946 günü Agatha adlı dev bir tutuklama operasyonuyla cevap verdi. 2500 Yahudi örgüt militanı tutuklandı, Jewish Agency’nin bütün evraklarına el kondu
Agatha Operasyonu’na cevap 22 Temmuz 1946’da modern çağın ilk büyük terör saldırısıyla geldi.
Bütün dünya gazeteleri ve dünya liderleri olaydan açıklamalarında o günlerde çok da popüler olmayan bir kavramla bahsediyorlardı: “Terör”
91 kişinin öldüğü saldırıyı Menachim Begin liderliğindeki terör örgütü Irgun üstlendi.
Ama David Ben-Gurion’un başında olduğu Haganah da saldırının ilk planlama aşamasında yer almıştı.
Terör kampanyası King David Otel’in bombalanmasıyla bitmedi.
29 Temmuz 1947’de dünya Filistin’den gelen bir fotoğraf karesiyle sarsıldı. Irgun militanları, kaçırdıkları iki İngiliz subayı öldürüp cesetlerini ağaçlara asmışlardı.
22.jpg
23.jpg
Menachim Begin’in liderliğindeki Irgun Nazi yöntemleri kullanmakla suçlandı.
Şok terör saldırısı sonrası Londra’da Yahudilere ait mağazalara saldırılar
Saldırının yarattığı kamuoyu baskısıyla İngiliz hükümeti Filistin’den çekilmeye karar verdi.
BM’de Filistin’de bir Arap ve bir Yahudi devleti kurmayı öngeren Partition Plan kabul edildi.
Bölünme planını Yahudiler kutlarken, Filistinli Araplar isyan etti.
İngilizlerin çekildiği, Araplarla Yahudilerin baş başa kalmıştı.
1947 Aralık'ında 1,6 milyon nüfusu olan Filistin’de 1 milyon Filistinli Arap ve 600 bin Yahudi yaşamaktaydı.
David Ben Gurion ve diğer Yahudi silahlı örgütlerin uzun süredir beklediği andı bu.
1940’ların başından itibaren Ben-Gurion’un talimatıyla Filistin köylerinin havadan fotoğrafları çekilmiş, köylere ziyaretlerle haritaları çıkarılmıştı.
Ben-Gurion’un talimatıyla İngilizlerin Filistin’den çekilmesi sonrası için hazırlanan A,B, C, D planlarından D (Dalet Planı) için düğmeye basıldı.
Planın özeti Yahudilere verilen bölgelerde kalan Filistinlilerin sürülmesiydi
Aralık 1947’de Filistin köylerine saldırılar başladı.
Filistinliler yıllar sonra buna Nakba adını verdiler
Baskınlar dünya medyasında da manşetlere çıkmaya başladı.
18 Aralık 1947 günü Haganah’ın Hisbi köyüne saldırıp beşi çocuk 15 sivil köylüyü öldürmesi New York’un birinci sayfasından verilince Ben-Gurion önce özür diledi, sonra katliam Haganah’ın başarı hikayelerine yazıldı.
Terör saldırılarında sivil, askeri hedef ayrımı yapılmıyordu
Kudüs’te Hristiyan Arap bir ailenin işlettiği Semiramis Hotel’e Haganah’ın terör saldırısında biri bebek 26 insan hayatını kaybetti.
Kudüs, Hayfa, Yafa’daki terör saldırılarıyla onbinlerce insan göçe zorlandı.
Ben-Gurion, sivillerin öldüğü saldırılarla arasına mesafe koyarak Batı medyasını oyalıyordu.
9 Nisan 1948’de Irgun ve Lehi terör örgütü militanlarının Deir Yassin köyünde 107 Filistinli sivili öldürdüğü katliam ise örtbas edilemedi.
Deir Yassin katliamından bir ay sonra yüzbinlerce Filistinlinin köylerinden sürülmesiyle sonuçlanan Nakba’nın mimarı David Ben Gurion, İsrail devletinin kuruluşunu ilan etti.
Dalet Planı ile Nakba’nın emrini veren David Ben Gurion İsrail’in ilk Başbakanı oldu.
24.jpg
Ama İsrail’in kurulması bile Yahudi terör örgütlerini durdurmadı. Terör örgütü Lehi, 2.Dünya Savaşı’nda yüzlerce Yahudi’yi Nazilerin elinden kurtarmış İsveçli diplomat ve BM’nin Filistin arabulucusu Folke Bernadotte’yi öldürdü.
Silah yüklü gemisini devlete teslim etmek istemeyen Menachim Begin’in komutasındaki Irgun militanlarıyla, Haganah ve Palmach militanları arasındaki çıkan çatışmada 19 silahlı militan öldü
25.jpg
Bu olaydan sonra Haganah, İsrail Ordusu IDF’ye dönüştü. Logo bile aynı kaldı.
26.jpg
Dünyada terör listesinde olan Irgun, Herut adıyla partileşti. Yine logo değişmedi.
Irgun’un her yerde aranan terörist lideri Menachim Begin anamuhalefet lideri oldu
27.jpg
28.jpg
Ama terörist olduğunu unutmayanlar da vardı.
Menachim Begin’in Aralık 1948’de ABD’yi ziyareti sırasında aralarında Albert Einstein ve Hannah Arendt’in de olduğu bir grup Yahudi aydın New York Times gazetesinde açık mektup yayınladı
29.jpg
“Günümüzün en rahatsız edici siyasi olaylarından biri, yeni kurulan İsrail devletinde, örgütlenmesi, yöntemleri, siyasi felsefesi ve toplumsal çekiciliği açısından Nazi ve Faşist partilere çok benzeyen bir siyasi parti olan “Özgürlük Partisi”nin (Tnuat Haherut) ortaya çıkmasıdır. Bu parti, Filistin’deki terörist, sağcı, şovenist bir örgüt olan eski Irgun Zvai Leumi’nin üyeleri ve takipçilerinden oluşmuştur.
Terörist parti, eylemleriyle gerçek karakterini ele vermektedir; geçmişteki eylemlerinden, gelecekte ne yapabileceğini tahmin edebiliriz.
Şok edici bir örnek, Arap köyü Deir Yassin'deki davranışlarıdır. Deir Yassin olayı, Özgürlük Partisi'nin karakterini ve eylemlerini örneklemektedir. Yahudi topluluğu içinde aşırı milliyetçilik, dini mistisizm ve ırkçı üstünlükçülüğü bir arada vaaz etmişlerdir.”
Menachim Begin’in Herut Partisi, 1973’de aşırı sağ partilerle birleşerek yeni bir ad aldı: Likud.
1977’de Begin İsrail’in altıncı başbakanı seçildi. Başbakan seçildiğinde hala İngiltere’ye “Terörist” olarak giriş yasağı vardı.
1983’te Likud liderliğini devrettiği yeni Başbakan da eski bir teröristti. Deir Yassin katliamının faillerinden terör örgütü Lehi’nin eski lideri, “ Yitzhak Shamir
1993 yılında Shamir sonrası Likud liderliği için iki isim yarıştı; Menachim Begin’in oğlu Benny Begin ve 44 yaşındaki Benjamin Netanyahu. Shamir, babasını yakından tanıdığı genç Netanyahu’yu desteklemişti
30.jpg
Benzion Netanyahu, Jabotinsky’nin sadık öğrencilerinden biriydi.
31.jpg
Litvanyalı bir Rabbi olan babası İsrail’e taşınınca soyadlarını “Tanrı verdi” anlamında Netanyahu yapmıştı. Oğluna ise Siyon’un Oğlu demek olan Benzion adını vermişti.
Benzion Netanyahu, Betar hareketinin dergi ve gazetelerinde uzun yıllar editörlük yapmış, Jabotinsky’nin özel sekreteri olarak çalışmıştı.
1947 yılındaki BM Partition Planı’na New York Times’a ilanlar verecek kadar Araplardan nefret ediyordu:
Oğullarından İsrail özel kuvvetlerinde asker olan Yonathan Netanyahu, 1976 yılında sosyalist Popular Front for the Liberation of Palestine militanları tarafından Uganda’nın Entebbe şehrine kaçırılan uçaktaki yolcuları kurtarma operasyonunda öldürüldü
Diğer oğlu Benjamin Netanyahu ise önce terör örgütü Irgun’un devamı olan Likud’un lideri, 1996 yılında ise İsrail’in Başbakanı oldu.
Netanyahu, aslında babasının sekreterliğini yaptığı Revizyonist Siyonist Zeev Jabotinsky’nin yolundan gitti.
32.jpg
Irgun’un lideri Menachim Begin’in hayranı oldu.
33.jpg
2006’da King David Hotel’in bombalanmasının 60’ıncı yıldönümü törenlerine katılacak kadar harekete bağlıydı.
İngiliz parlamentosu Netanyahu’yu kınayan bir bildiri yayınlamıştı.
“King David Oteli'nin bombalanmasının 60. yıldönümünün 22 Temmuz 2006 tarihinde olduğunu not eder; bu vahşette 96 kişinin hayatını kaybettiğini ve bunun terör saldırısında ölen İngiliz vatandaşlarının sayısının en yüksek olduğu olay olduğunu hatırlatır; bu olayı anmak için Kudüs'te bir etkinlik düzenlendiğini ve eski Başbakan Binyamin Netanyahu da dahil olmak üzere Knesset'in önde gelen üyelerinin bu etkinliğe katıldığını belirtir; terörizmi kayıtsız şartsız kınar”
Netanyahu, zannedildiği gibi bir pragmatist sağcı politikacı değil.
Büyük İsrail fikrini babasından miras almış fanatik bir revizyonist Siyonist.
Bugün de Jabotinsky’nin, Begin’in ve babasının Siyonist hayallerini gerçekleştiriyor.
Yani karşımızda sadece uluslararası hukuk dinlemeyen bir devlet değil, o devleti ele geçirmiş kökleri terör örgütlerine giden aşırılıkçı fikirler de var.
Ve bu aşırılıkçı fikirlerin yolu İstanbul’dan da geçmişti.
Şüphesiz tarih selefleri Begin, Şamir gibi Netanyahu’nun adını da İsrail’in terörist Başbakanları arasında yazacak
..4/08/2025 01:48
Hayır, bu Türklük Sözleşmesi değil!
131
Hayır, bu Türklük Sözleşmesi değil!
“Biz aşağıda imzası yer alanlar Türkiye’nin cumhuriyetçi birikimini bu iddianın arkasında durmaya çağırıyoruz: Barış ve kardeşlik istiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Lozan Anlaşması’nın sorgulanmasını; mevcut sınırlarımızın tartışılmasını; yeni-Osmanlı hayallerini, Türkiye İmparatorluğu gibi gayrimeşru adlandırmaları, ümmetçiliği, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı siyasal yapı ve kurumları istemiyoruz. Barış ve kardeşlik ve de bağımsız ve laik bir ülke, eşitlikçi bir düzen, planlı bir ekonomi istiyoruz. Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz.”
Sondaki cümlelere gelene kadarki kısım 2000’lerin başında bir Genelkurmay Başkanlığı açıklaması olarak karşımıza çıkabilirdi.
Bu aralar İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin çözüm süreci karşıtı mitinglerinde de epey alkış alırdı.
Ama hayır bu sosyalistlerin çözüm süreci karşıtı bildirisi.
Herhalde bu yüzden sonuna konuyla ilgisiz bir “planlı ekonomi istiyoruz” cümlesi eklenmiş ki bunun bir Türkiye Komünist Partisi bildirisi olduğu anlaşılsın.
Genel olarak kendilerini diğer sol partilerden, Kürt siyasetine mesafeli kızıl bir Kemalist-laik-ulusalcı çizgi benimseyerek ayrıştırmaya çalışan- hatta bu çizgiyi abartan parti elamanlarından biri gidip Osman Kavala’nın 9 yıldır hapiste olmasına neden olan ilk Sorosçu ihbarını savcılığa yapmıştı- TKP’nin böyle bir bildiri yayınlamasının haber değeri pek yok.
Ama 3 yıl öncesine kadar Deniz Kuvvetleri İstihbarat Başkanı olan emekli Tuğamiral Yalçın Özkütük ile Korkut Boratav ve Nejat Yavaşoğlu’nu aynı bildirinin altına imza attıranın ne olduğu üzerine konuşmak gerek.
Çözüm süreci ve PKK’nın silah bırakması üzerine yazılmış bir bildiride konuyla ilgili olabilecek tek cümle, güzellik yarışmalarında edilmiş de olabilecek bir “Barış ve kardeşlik istiyoruz” cümlesi.
Geri kalan cümlelerde ise geleneksel ulusalcı-Kemalist-laik evhamlar, korkular sıralanmış.
Ama okuyunca en önce “Türkiye imparatorluğu gibi gayrimeşru adlandırmalar” cümlesi dikkat çekiyor.
Bu lafı duymamıştım, Googleladım.
Meğerse bu kadar sol, sosyalist, Kemalist entelektüel, gazeteci, akademisyen, aktivistin oturup karşısında bildiri imzaladıkları bu “gayrimeşru adlandırma”, AK Partili Mücahit Birinci’nin bir tweetinde geçiyormuş.
Türkiye’nin uçurumdan yuvarlanmasına neden olacak diğer kaygıları da en az bunun kadar kaygı verici.
Mesela son yüzyılda Türkiye’nin sınırlarına karşı en ciddi tehdit olan PKK, 50 yıl sonra silah bırakırken “Mevcut sınırlarımızı” bir bildiriye yazılacak kadar kim tartıştı acaba diye merak ediyorsunuz.
Mesela Hacı Yakışıklı mı?
PKK’nın kendini fesih bildirisindeki Lozan atıflarından “Lozan Anlaşması’nın sorgulanması”na varmışlar.
50 yıl silahla Lozan’ı sorgulatamayan PKK, silah bırakırken ortada bir sebep de yokken Lozan’ı sorgulatacakmış.
“Yeni-Osmanlı hayalleri”, “ümmetçilik” ise Erdoğan’ın Kızılcahamam konuşmasına atıf.
Erdoğan herhalde 15 yaşından beri ümmetçi ve yeni Osmanlı hayali içinde. 21 yıllık iktidarda ulaşılamamış bu hayallere PKK’nın silah bırakmasıyla nasıl varılacakmış?
PKK, Hamidiye Alayları mı olacak? Duran Kalkan, Horasan Erenleri gibi Balkanlara akıncı olarak mı gönderilecek?
“Etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı siyasal yapı ve kurumlar” derken de Bahçeli’nin kapalı parti toplantısında Cumhurbaşkanı yardımcıları neden Kürt ve Alevi olmasın sözleri kastediliyor.
En şapka uçuran yer de burası.
İki yıl önce biri, gün gelecek MHP lideri “cumhurbaşkanı yardımcısı Kürt ve Alevi olsun, ne var bunda” noktasına gelecek ama buna sosyalistler itiraz edecek dese kim inanırdı acaba?
Peki, nasıl olmuş da pek çoğu Kürt meselesiyle ilgili de bir bildirinin altına imza atabilecek bu kadar sosyalist, solcu çözüm süreciyle
tetiklenip ülke uçuruma sürükleniyor diyen bir bildiriye imza attı?
Çözüm süreci ilerledikçe, kaçınılmaz olarak iktidarla işbirliği yapıyor diye muhalif kesimlerde Kürtlerin dokunulmazlık zırhının kalkacağını, onlara atışın serbest hale geleceğini, hatta bunun Kürt meselesi inkarcılığına, ulusalcılığa, milliyetçiliklere kadar varacağını daha önce yazmıştık.
Bu oluyor ve daha çok olacak.
Ama burada olan iddia edildiği gtibi Türklük Sözleşmesi’nin devreye girmesi değil.
Barış Ünlü’nün ünlü Türklük Sözleşmesi kitabından bahsediyorum.
Kitapta Türklük Sözleşmesi; Türkiye'nin yazılı olmayan esas anayasası, bilinçdışı düzeyinde bir körlük, Türkleri yeri gelince birleştiren bir ortak imtiyazlı ve üstünlükçü olma duygusu olarak tarif ediliyor.
Değerli ve cesur bir anlama çabası ama her şeyi açıklayan gizli bir formül muamelesi yapılmasını hep sorunlu buldum.
Çünkü, milliyetçilik, Türklük herşeyin arkasındaki esas motif, en geniş kapsayıcı kimlik hiçbir zaman olmadı.
“Kürt meselesi Türkiye’nin en büyük sorunu”, “o çözülmeden hiçbirşey düzelmez” gibi abartılara da hiçbir zaman inanmadım.
Bunlar bana Türk ve Kürt demokratların daha büyük meselelerle yüzleşmemek için buldukları ahlaki sığınma pozisyonları gibi geldi.
Nitekim bugün yaşananlar bunu doğruluyor.
Kürt meselesinin en önemli kısmı olan silah meselesi bugün çözülürken, yıllarca Kürt meselesi en büyük mesele, o çözülmeden hiçbirşey çözülmez diye sloganlar atanların bir kısmı başka büyük meseleleri olduğunu keşfettiler, onlar çözülmeden bu da çözülemez hatta çözülmemeli demeye başladılar.
Zaten eğer gerçekten herşeyin arkasında bir Türklük Sözleşmesi olsaydı bugün Türklüğünden şüphe edilemez MHP çözüm sürecini hararetle savunurken, kendini hiç Türklükle tarif etmemiş sosyalistler uçuruma yuvarlanan Cumhuriyet için bildiri imzalamazdı.
Bildirideki kaygılara da milliyetçi kaygılar diyemeyiz.
PKK silah bırakırken bile akla gelen kaygılar; Türkiye’nin geleneksel İslam-laiklik, gericilik-ilericilik çatışmasının kaygıları.
PKK silah bırakırken “Türkiye İmparatorluğu” kaygısına düşmenin milliyetçilik ya da Kürt karşıtlığıyla bir ilgisi olmasa gerek.
Zaten bütün bu evhamları ve kaygıları üreten tweetler, yazılar, konuşmalar da değil.
Onlar da herhalde bunların ciddi olmadığının farkındalar.
Esas kaygı verici olan; 50 yıllık bir tarihi meseleyi ontolojik düşman AK Parti ve MHP iktidarının çözmesi, Kürtlerin de bu iktidarla işbirliği yapıp muhalefet bloğundan kopması.
DEM-PKK çizgisinin 1970’lerden beri bir biçimde parçası olduğu sosyalist- laik muhalefet bloğundan ayrılması bir sonraki seçimin sonucunu etkileyebilecek bir mesele.
Yani mesele Kürtlerin meseleleri değil, İslamcı iktidar karşısında laik muhalefetin meseleleri.
Aslında her zaman öyleydi.
Sosyalistler uzun yıllar boyunca Kürt meselesini görmediler.
Türkiye Komünist Partisi geleneğinin en önemli isimlerinden Şefik Hüsnü, Şeyh Said isyanı için şöyle yazmıştı:
"1925 yılı başında Kürtlerin büyük dinci, gerici ayaklanması, milliyetçi burjuvaziye Anadolu'nun doğu vilayetlerindeki feodal düzenin kalıntılarını tasfiye etmek için iyi bir fırsat oldu..."
1928'de Komünist Enternasyonale sunulan raporda ise isyanın bastırılması yetersiz bulunuyordu:
"Kemalist iktidar, Kürdistan'daki ünlü karşı-devrimi (1925) bile bu bölgede feodal toprak ağalığını tasfiye için kullanamadı. Sadece Kemalist hükümete düşman birkaç feodali cezalandırmakla yetindi."
O yüzden 27 Haziran 1937'de Komintern'e Dersim İsyanı başlıklı rapor sunan Marat'ın (73-83 yılları arasında TKP'nin genel sekreteri İsmail Bilen) raporu "Dersim'de yeni bir irtica hareketi oldu. Yeni bir Kürt isyanı koptu" diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu:
"Yani mürteci, Dersim beylerinin kaldırdıkları irtica isyanında Kürt köylülerinin, Dersimli fakir emekçi halkının, asker Türk köylülerinin ve halkının kanları akmıştır."
İki gün sonra bu kez Rasim Davaz (Ki onun da İsmail Bilen olduğu düşünülmektedir) imzasıyla Komintern'in yayın organı Rundschau'da çıkan "Yeni Bir Kürt Ayaklanması" başlıklı yazıda "Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişiyle karşı kaşıya bulunuyoruz" demişti.
Aynı yazıda Naşit Hakkı'dan şu cümlelerine ise 'doğrudur' diyerek yer veriliyordu:
"Bugün on binlerce vatandaşımızın, sayıları birkaç yüzü geçmeyen reislerin, seyitlerin ve bunların akrabalarının kuşaktan kuşağa, elden ele geçen oyuncağı olma bahtsızlığına uğramış durumdadır. Bu vatandaşlara uygarca yaşamanın, onların şimdiki yaşayışlarından tamamen farklı bir şey olduğunu anlatabilmek için, her şeyden önce onları, bu bir avuç eşkıyanın kölesi olma durumundan ve egemenliğinden kurtarmak ve bu vatandaşlara özgür olma hakkını ve hayatlarını kazanma hakkını vermek gerekir."
'Merkez' böyle deyince uyduların aksini söylemesi beklenemezdi
Dersim harekâtına Sertellerin solcu-muhalif Tan gazetesi en az CHP medyası kadar hararetle destek vermiş, haberlerinde operasyondan "Dersim belasından kurtuluyoruz, çapulcular hesap veriyor" cümleleriyle bahsetmişti.
Uzun yıllar Türk solunda Kürt meselesi ve Kürt isyanları gerici feodal ayaklanmalar olarak görüldü.
Doğan Avcıoğlu Türkiye'nin Düzeni'nde Dersim isyanından "Ağalığı tasfiye" bahsinde "Kürt isyanları üzerine birtakım beylerin sürülmesi bile, durumu değiştirmemiş, köylü, beylerin yerinde kalan nazır ve akrabalarına vergisini vermiştir. Dersim'de Seyyid Rıza, 230 köye hükmetmektedir" (cilt: 1, s. 481) 'kaçırılan bir fırsat' gibi bahsetti.
Şeyh Said ve Seyid Rıza, feodal, gericiler olarak lanetlendi.
Ta ki sosyalist Kürt örgütleri ortaya çıkana kadar.
Özellikle 70’lerin sonlarına doğru Türk solu, Kürt yoldaşlarla dayanışmayı yükseltti. Hatta örgütler bu mesele etrafında bölündü, ayrıştı.
Sosyalist Kürt hareketleri, tabii 80’lerden sonra PKK, sosyalist, gericiliğe, feodalizme karşı müttefik olarak görüldü.
Sonra seçim ittifakları geldi.
İşte son çözüm süreci bu 50 yıllık ittifak hissini sarsıyor.
Kürtlerin “gerici, sağcı iktidarla işbirliği” yaptığı, esas büyük kavgada saf değiştirip, onlara ihanet ettiği düşünülüyor.
Bu da Kürtlerle ilgili dokunulmazlık zırhının kalkmasına neden oluyor.
Ortaya da böyle sosyalist ekonomistlerle emekli paşaların birlikte imzaladıkları “ülke uçurumdan yuvarlanıyor” bildirileri çıkıyor.
Tabii hala Türkiye’de çözümden yana, Kürt meselesi konusunda hassas geniş bir sol muhalefet var. Ama onlardan çok diğer muhalefetin sesi yükseliyor.
Özetle; Kürt siyasetinin iktidarla yeni pragmatik ittifakı, solla eski ittifakının da pragmatik olduğunu göstermiş oldu.
Kürt meselesindeki hassasiyetler de bu büyük ilerici-gerici kavgasında Kürtler onların tarafında, onlarla birlikte durduğu için oluşmuş pragmatik bir hassasiyetlermiş.
Kürtler, 50 yıllık sorunlarını ‘düşman’ iktidarla çözmeyi deneyince, onların sorunları, dertleri ve talepleri bir kenara atılıp sosyalistler ve emekli paşalar bir bildiri altında 100 yıldır bitmeyen Cumhuriyetin elden gittiği teranesi türküsünü söylemeye başlayabiliyor.
Müttefiklik bitince Kürt sorunu da bitiyor, PKK’nın silah bırakması tuhaf biçimde geleneksel laik ümmetçilik, yeni Osmanlıcılık, Lozan kaygılarını tetikliyor.
Uçuruma yuvarlanan ülke değil ama bir dönem ve o dönemi oluşturan fikirler olduğu kesin.
Galiba bundan kaygı duymamıza da gerek yok.
.9/08/2025 02:01
Mehmet Ali Sebük’ü neden kimse hatırlamıyor?
82
“Onlar Adnan Menderes’i bayrak yapsın, biz Nazım Hikmet’i yapalım”
Sosyal medyada dolaşan, ekmeğini onlar ve biz antagonizmasından çıkarmaya çalışan müflis bir komünist siyasetçinin konuşmasından başlayan tartışma ne kadar çok insanın yakın tarihi eğip bükerek kendi damak tadına uygun hale getirdiği gösterdi.
Aralarında gazeteciler, anayasa profesörlerinin bile olduğu bir çok insan tarih kitabını hoşlarına gitmeyen sayfaları kopararak okumuşlardı.
Siyah ve beyaz bu tarih kitaplarında ise kendi rengini kendi belirlemiş Mehmet Ali Sebük gibi isimlere tabii ki yer yoktu.
Hikayenin başında 60 yıl Türkiye’de düşünen herkese kan kusturan bir ceza kanunu maddesi var.
16 Temmuz 1938 günü Meclis’te 3531 sayılı yasayla Türk Ceza Kanunu’nun meşhur 141 ve 142. maddelerinde bir değişiklik yapıldı.
Adı verilmese de komünizmle mücadele için ceza kanuna konmuş 141. maddenin bu değişiklikten önceki hali şöyleydi:
“Memleket dahilinde, içtimaî bir zümrenin diğerleri üzerinde tahakkümünü şiddet kullanmak suretiyle tesis etmeğe veya içtimaî bir zümreyi şiddet kullanarak ortadan kaldırmağa ve memleket dahilinde teşekkül etmiş iktisadî veya içtimaî nizamları şiddet kullanarak devirmeğe matuf cemiyetleri tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden kimse...cezalandırılır.”
Maddeden sadece üç kere tekrar eden iki kelime çıkarılmıştı: Şiddet kullanarak (kullanmak suretiyle)
Ama bu küçük rötuşla şiddet ve cebir şartı aranmadan her türlü komünist faaliyet, eylem, söz “rejimi yıkmaya teşebbüs” suçuna sokulmuş oldu.
Peki, Meclis neden durup dururken böyle bir değişikliğe ihtiyaç duymuştu?
Bu acil değişikliğin sebebi o günlerde görülmekte olan iki davada ceza verilmekte zorlanılmasıydı.
Harp Okulu ve Donanma Davaları olan bilinen davalarda askeri öğrencilerle birlikte üç ünlü isim de yargılanmıştı: Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı.
Nazım Hikmet, o sırada 36 yaşında genç bir yazar ve şairdi. Hem anne hem de baba tarafından üç kuşak devlete paşa, üst düzey vali ve diplomat olarak hizmet etmiş soylu bir aileden geliyordu.
Dayısı Atatürk’ün sınıf arkadaşı ve İstiklal Harbi kahramanı Ali Fuad Cebesoy’du. Daha çocukken Bahriye üzerine yazdığı bir şiiri çok beğenen Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın teşvikiyle, mahkemesinde yargılanacağı Bahriye’ye girmiş, sonra disiplinsizlikten subay olmadan ayrılmıştı.
Bir teoriye göre Cumhuriyet’le dışlanan İstanbul’un diğer soylu ailelerin iyi yetişmiş başka çocukları gibi o da tepki olarak komünist olmuştu. 30’lardan itibaren bu yüzden dokuz kez yargılanmış, kısa süreli hapis cezaları da almıştı.
Sürekli takibat altındaydı. 1938 yılının Ocak ayında kısa bir süre başına geleceklerden habersiz dergicilik ve sinema işleriyle uğraşıyordu.
Soruşturmanın nasıl başladığıyla ilgili iki rivayet var.
Birincisine göre Nazım Hikmet, bir gün önce çalıştığı sinemaya sonra Nişantaşı’ndaki evine gelen, hayranı olduğunu söyleyen üniformalı bir Kuleli Askeri Lisesi öğrencisini peşine takılmış bir ajan zannetmiş, durumu kendisiyle “ilgilenen” Emniyet başkomiserini arayarak bildirmiş ve peşine üniformalı askerler takmalarından şikayetçi olmuştu.
Başkomiser ise kendilerinin böyle bir şey yapmadığını söylemiş ama Nazım’ın bu telefonu daha sonra kendisini de içine alacak bir soruşturmayı tetiklemişti.
Diğer rivayete göre ise aslında olay Kuleli Askeri Lisesi’nde sosyalist fikirlere yakın olan öğrencilerin, Türkçü öğrenciler tarafından ihbar edilmesiyle başlamıştı. İhbarcı öğrencilerden biri daha sonra önce 27 Mayıs Milli Birlik Komitesi üyesi olacak, ardından emekli günlerinde ise tuhaf bir şekilde sosyalist örgütlerde bulunacak yarbay Sami Küçük’tü. İhbar üzerine okulda arama yapılmış ve dolaplarından tehlikeli, sol kitaplar çıkan 21 öğrenci gözaltına alınmıştı.
Tehlikeli kitaplar listesinde yok yoktu; Gorki, Zola, André Malraux’nun kitapları, İspanyol İç Savaşı, diyelaktik materyalizm üzerine kitaplar ve bir de Nazım Hikmet’in “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”sü.
Kitabının askeri öğrencilerde çıkması ve kendisiyle görüştüğünü söyleyen bir öğrencinin ifadesi Nazım Hikmet’in ordu içinde komünist bir teşkilat kurmaya çalışmakla suçlanmasına yetmişti.
Nazım Hikmet komünistti ama Türkiye Komünist Partisi üye olmuş ama sonra ayrılmıştı.
Nişantaşı’ndaki evinde Hilmi Ziya Ülken’le birlikte bir dergi üzerinde çalışırken evi basılmış, kendisini önce Kadıköy İskelesi’nde bekleyen bir teknede sonra da tutuklu kalacağı açıktaki Erkin gemisinde bulmuştu.
O günlerde 28 yaşında, daha meşhur romanlarından hiçbirini yazmamış genç bir gazeteci olan Kemal Tahir’in gözaltına alınmasının sebebi de kitaptı. Ama kendi kitapları değil. Bahriye’de astsubay olan kardeşi Nuri Tahir’e Sabahattin Ali’nin kitaplarını vermekti suçu.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı ise eşiyle birlikte kurduğu Kıvılcımlı Kütüphanesi yüzünden soruşturmaya dahil olmuştu. Kütüphanenin müdavimi olan Kerim Korcan adında bir genç, buradan aldığı kitapları kurduğu kitap severler kulübündeki arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Kitap alıp verdiklerinden biri de Yavuz zırhlısında askerlik yapan ağabeyiydi. O kitaplar yüzünden Hikmet Kıvılcımlı ve eşi de soruşturmada gözaltına alındılar.
Ama tabii ki savcı onları kitapları okunduğu ya da öğrencilere kitap verdikleri için değil, ordu içinde komünist örgüt kurup anayasal düzeni değiştirmeye çalışmakla, askeri disipline aykırı hareket etmekle suçladı.
Gazetelerde tek satır haber çıkmayan dava, Silivri açıklarındaki Yavuz zırhlısında görüldü. Ortada gizli bir ihbar mektubu, çelişkili bir tanık ifadesi ve bolca kitaptan başka bir delil yoktu. Ama komünizm korkusunun sardığı Ankara’yı bu “gizli” kitap örgütü çok telaşlandırmıştı. Cezalar da o nispette oldu.
Nazım Hikmet 28 yıl, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ise 15’er yıl hapis cezası aldılar.
Cezalar ağırdı. Hepsinin Ankara’da çevreleri genişti. Bunun bir adli hata olduğu ve düzeltilmesi gerektiğini düşünenlerin sayısı da çoktu.
ekran-goruntusu-2025-08-09-120021.png
Onlardan biri de Nazım Hikmet’in dayısı Ali Fuad Cebesoy’du. Ama kimse sesini çıkaramıyor, inisiyatif alıp adım atmak ve bu yüzden damgalanmak istemiyordu.
Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı İsmet Paşa’ya mektuplar yazarak uğradıklarını haksızlığı anlattılar ama işe yaramadı. Nazım Hikmet, hapiste tanıdıklarının teşvikiyle Kuvvai Milliye Destanı’nı yazdı ama o da işe yaramadı. Ona gizliden çeviriler yaptıran Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bile komünistlere yardımla suçlandı.
Nazım Hikmet ve annesi Celile Hanım, hayattayken Atatürk’e mektuplar yazdılar, masumuz dediler, af dilediler ama hiçbir cevap alamadılar.
2.jpg
1945’den sonra hava değişti.
1950 seçimlerine doğru gidilirken, üç ismi içeriden kurtaracak bir af gündeme geldi ama sonra “komünistlere af çıkarılıyor” şayiasıyla tasarı geri çekildi.
Tasarı geri çekilince ümitlerini kaybeden Nazım Hikmet 14 Mayıs 1950 seçimlerinde günler kala açlık grevine başladı. Ama seçime kilitlenmiş ülkede sesini duyuramıyordu.
3-001.png
13 yıldır hapiste yatan oğlunun günden güne erimesine dayanamayan 70’li yaşlardaki annesi ressam Celile Hanım, bir pankart hazırladı, bir defterle Galata Köprüsü’ne çıktı ve oğlu için halktan imza toplamaya başladı.
4-001.jpg
Pankartta şöyle yazıyordu: “Haksız yere mahkum edilen oğlu nazım Hikmet açlık grevindedir. Ben de ölmek istiyorum. Gece gündüz oruçluyuz. Bizi kurtarmak isteyenler bu deftere adreslerini yazarak imzalasınlar.”
Annesinin girişimi sessizce bekleyenleri harekete geçirmişti.
En büyük destek ise hiç beklenmedik bir yerden gelmişti.
Mehmet Ali Sebük, 1938 yılında Yargıtay Başsavcı Vekilliği’ne kadar yükselmiş bir cumhuriyet savcısıydı.
40’lı yılların başında Fransa’ya gidip Paris Kriminoloji Enstitüsü ve Lyon Üniversitesi kriminoloji eğitimi almış, sözünü esirgemeyen, önce devlet değil hukuk diyen ülke standartlarının üstünde bir hukuk adamıydı.
1942 yılında savcı olarak atandığı Ordu’da hapishane koşullarının iyileştirilmesi için çalışmış, yine sözünü esirgememiş, tek parti iktidarında bu mesleği daha fazla hakkıyla yapamayacağını düşündüğü anda da istifa ederek avukatlık yapmak üzere İstanbul’a gelmişti.
İstanbul’da Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesinin avukatlığını üstlendi.
Ahmet Emin Yalman da 1910 yılında ABD’ye giderek Kolombiya Üniversitesi’nde gazetecilik ve felsefe doktoraları yapmış, liberal bir gazeteciydi.
Destek verdiği Milli Mücadele’de daha sonra muhalif saflarda kalmış, Takrir-i Sükun Kanunu’yla gazetesi kapatılıp tutuklanmış, ayaklarından zincirlenerek götürüldüğü Diyarbakır sürgününden Mustafa Kemal Paşa’ya ‘bir daha gazetecilik yapmayacağı’na söz verdiği bir mektupla kurtulabilmişti.
Uzun yıllar sözünü tutup, lastikçilik, reklamcılık gibi işlerle uğraştıktan sonra mesleğe ancak 1940 yılında Vatan gazetesiyle dönmüştü.
Savaş yıllarında Almanya ve faşizm karşıtı yayınlar yapan muhalif gazete, yüz binli tirajlara ulaşmış devrin en etkili gazetelerinden biriydi.
1946’dan sonra Demokrat Parti’yi destekleyen liberal sağ eğilimli gazetede 1949 yılında herkesi şaşırtan bir röportaj çıktı.
Ahmet Emin Yalman, Bursa’ya gitmiş ve 11 yıldır cezaevinde yatmakta olan Nazım Hikmet’le konuşmuştu.
5-001.jpg
Nazım’ın cezaevi parmaklıklarından bakarken bir fotoğrafının da yer aldığı röportaj o günler için oldukça cesurcaydı.
Nazım Hikmet, serbest kalırsa tavukçuluk yapacağını söyleyerek etrafındaki şeytani haleyi kaldırmaya çalışıyordu.
Ahmet Emin Yalman, Amerika ile yakın ilişkileri savunan, anti-komünist fikirleriyle bilinen, Nazım Hikmet’in fikren en çok karşısında olması beklenen bir isimdi.
Ama gazetesi, açlık grevindeki “tehlikeli” şaire ses vermekle de kalmamıştı.
Gazetenin avukatı eski savcı Mehmet Ali Sebük, Nazım Hikmet’in 1938’de yargılanıp, mahkum olduğu dosyayı inceleyerek, Vatan gazetesinde 11 gün süren bir yazı dizisi kaleme aldı.
6.jpg
7.png
Yazı dizisi büyük yankı uyandırdı. Ortada büyük bir adli skandal vardı. Sebük, dosyayı okuduğunda hissettiklerini şöyle kaleme almıştı:
“Dosyaların incelenmesi, kanıtların değerlendirilmesi sona erdiği zaman hukuk açısından moralim sarsılmıştı. Başımı iki elimin arasına aldım. –Ya Rabbi! Bu uydurma ve yetersiz kanıtlarla böyle ağır bir ceza nasıl verilir? Yüzde yüz suçsuz olduğu ortada duran bir insan 13 yıl yok yere neden zindanlarda çürütülür?”
Eski savcı Sebük’ün iddiaların çürüklüğünü ortaya koyduğu yazıları büyük tepkiler çekti.
Dosya o kadar boştu ki, saldıranlar, dosya ile ilgili konuşamıyordu.
Nazım Hikmet’in eski yazılarından, şiirlerinden, Moskova’da eğitim almasından, aleni bir komünist olmasından bahsediyor, böyle birinin savunulmasını eleştiriyor, mahkumiyeti de hak ettiğini de iddia ediyorlardı.
Yalman gibi anti-komünist bir liberal olan Sebük eleştirilere bir yazıyla cevap verdi:
“Ben, Nazım Hikmet işini üzerime alırken onun beyninde taşıdığı yada taşımadığı soyut düşüncelerle hiçbir zaman ilgilenmedim. Kendisine bu konuda hiçbir soru sormadım. Ben bir hukukçuyum. Beni sadece Nazım Hikmet’in bu olaydaki eylem ve davranışları, yasanın kalıpları içine koyarak onların tehlikesini kendi görüş açımdan ölçmeye uğraştım.”
Yazı dizisi sessizliği bozmuştu.
Açlık grevini bitirmek ve Nazım Hikmet’e af çıkarılması için aralarında Halide Edip, Adnan Adıvar, Falih Rıfkı Atay’ın da olduğu ünlü isimler seçime günler kala Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir mektupla çağrı yaptılar:
“Nazım Hikmet’in bir adli hataya kurban olduğu kanaati memleket dışında ve içinde yanlış bulunmaktadır. Bu hadiseyi Türkiye’nin şerefini lekelemek için bilerek bir tahrik vesilesi olarak kullananlar bulunsa bile onu sadece insani ve hukuki ele alanlar ve sevdikleri demokrasi Türkiyesi’ni açık bir adaletsizliği devam ettirir görünmek şaibesinden kurtarmak isteyenler sanat ve fikir adamları içeride ve dışarıda bir yekün tutmaktadır. Memlekette komünist hareketi doğrudan doğruya sevk ve idare ettikleri için tutulan ve yargılanan teşkilatçı Şefler dahi azami 4 yıl hapse mahkum edilmiş oldukları halde şair ve sanatkar Nazım Hikmet 12 yıldan beri hapiste yatıyor. Bu uzun ıstıraba ve onun etrafındaki türlü türlü yankılara nihayet vermek için Devlet Reisi olarak elinizdeki bütün yetkileri kullanmanızı sizden rica ederiz.”
Ama Milli Şef, Cumhurbaşkanı İnönü hiçbirşey yapmadı.
Nazım Hikmet için kırılma anı 14 Mayıs 1950 seçimleri oldu.
DP iktidara geldi. Tek parti rejiminden bıkmış herkes sevinç içindeydi.
Halide Edib, Adnan Adıvar, Orhan Veli, Sabahattin Eyuboğlu, Fikret Adil, Mina Urgan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abidin Dino, Sait Faik, Cerrahpaşa Hastanesi’nde yatmakta olan Nazım Hikmet’e bir mektup yazarak açlık grevini bitirmesini istediler:
“Sizi haksız yere haksız yere hapiste tutan irade halkın oyuyla iktidardan uzaklaştırılmış bulunuyor. Bugün ise haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makam henüz fiilen teşekkül etmemiştir. Yeni iktidar kuruluncaya kadar ve bu husustaki durumu aydınlatıncaya kadar açlık grevinize fasıla vermenizi ısrarla rica ediyoruz.”
8.png
Nazım Hikmet bu mektup üzerine açlık grevini bitirdi.
Artık DP milletvekili olan Halide Edip ve Adnan Adıvar çifti, anti-komünist olmalarına rağmen Nazım Hikmet’in haksız bir şekilde yıllardır hapis yattığını biliyor ve buna bir çare aramak için yeni iktidarı harekete geçirmeye çalışıyorlardı.
DP iktidarının gündeminde zaten bir siyasi ve adi suçlara af vardı. Fakat bu affın kırmızı çizgileri belliydi; Katiller, ırz düşmanları, kız kaçıranlar ve komünistler af kapsamı dışındaydı. Bakanlar, vekiller arasında bir grup komünistlerin af kapsamına girmemesi için bastırıyordu.
Tartışmaların merkezindeki isim Nazım Hikmet’ti.
Milliyetçi Peyami Safa, İslamcı Necip Fazıl, Kemalist Suphi Baykam, anti-komünizm parantezinde birleşip Nazım’ın affına karşı kampanya başlatmışlardır. 1950’den sonra CHP’nin ilk gençlik kolları başkanı olacak olan Milli Türk Talebe Birliği Başkanı Suphi Baykam, Nâzım Hikmet’in af dışı bırakılmasını isteyen 5000 imzalı bir dilekçeyi hükümete sunar.
Kampanyaya karşı avukat Sebük konuşur:
“Anayasamız, her Türkün hür doğup hür yaşadığını ilan eylemiştir. Ben de Nâzım Hikmet ismindeki Türk vatandaşının hür olduğunu, fakat hiç bir suç işlemediği halde, tabii hakkı olan hürriyetinden mahrum edilmiş bulunduğunu ve dolayısiyle asrımızın en büyük adli hatasına kurban gittiğini, gene Anayasamızın gölgesine sığınarak ispat ettim.
Şu halde, bir hukukçu ve avukat sıfatiyle, bu davada şimdiye kadar yaptığım şey, sadece şudur: Hakkın müdafaası…”
Laleli’deki üniversitede Nazım Hikmet’e af isteyen solcu öğrencilerle, Türkçü öğrenciler birbirine girmiştir.
Meclis’ten af tasarısı önce komünistlerin af edilmediği haberleriyle geçti.
Ama öyle olmaz.
Yine Nazım Hikmet’i kapsaması için bazı askeri cezalar da af kapsamına girer, 28 yıl cezası olan Nazım Hikmet’in cezası üçte iki oranında indirilince 13 yıldır hapiste olduğu için aftan yararlanır.
Yani Nazım Hikmet, DP’nin çıkardığı aftan eşitlik gereği yararlanmaz, affın kapsamı büyük tepkilere rağmen Nazım’a doğru genişletilir.
16 Temmuz 1950’de Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı bu afla 13 yıl sonra hapisten çıkarlar.
9.png
Hepsi artık orta yaşlarının sonların gelmiştir.
Çıkar çıkmaz pasaport almak için başvururlar. Pasaport verilmez.
O günün Emniyet Genel Müdürü, bu başvuru için bu insanların Türkiye’de kalmayıp, yurtdışına gitmesinin ülke için daha hayırlı olacağını söylemiştir.
13 yıl sonra hapisten çıkan Nazım Hikmet 48 yaşında askere çağrılmıştır. Bebekleri Mehmet yeni doğmuştur. Harbiye’den çürük raporu olduğunu söyleyerek karara itiraz etmek ister ama kayıtlarda çürük raporu görünmemektedir. Kanunen askere gitmesi gereklidir.
Ülkenin en tanınmış komünistidir. Komünizm o yılların en belalı kimliğidir. Bunun bir tuzak olduğunu düşünür, askerde öldürüleceğinden korkar.
Ama Nazım Hikmet’in can güvenliği için Türkiye’demn kaçmak zorunda kaldığı tezi tam gerçeği yansıtmıyor.
Refik Erduran’ın anlatımlarına dayanan resmi Nazım Hikmet kaçış hikayesine göre 17 Haziran 1951’de Bulgaristan’a gitmek üzere üvey kız kardeşi Melda Hanım’ın eşi Refik Erduran’ın organizasyonuyla ve onun kullandığı bir sürat motoruyla Karadeniz’e açılır, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya gider. Herşey amatör bir kaçış hikayesinden ibarettir.
Ama hapisten çıktıktan sonra Nazım Hikmet, daha önce çıkarıldığı Türkiye Komünist Partisi ile yeniden gizlice irtibata geçmiştir.
Prof. Dr. Mete Tunçay, Rusya Devlet Sosyal Siyasal Tarih Arşivi'nden Nazım Hikmet’in kendi kaçış hikayesini anlattığı belgeyi bulup yayınladı:
"Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra avukatımın adresine Paris'ten, Dünya Barış Komitesi'nden bir telgraf geldi. Beni İngiltere'de yapılacak Dünya Barış Kongresi'ne davet ediyordu. Türk makamları bana pasaport vermeyeceği için gidemeyeceğimi biliyordum. Aradan bir süre geçmişti ki, gerici Türk gazetelerinde bana karşı bir kampanya başladı. O dönem polis takibini artırdı."
"Bana pasaport verilmeyeceğinden emin olduğum için ve ev hapsinde bulunduğumdan, parti benim Türkiye'den kaçak çıkmamı kararlaştırdı. Kaçışımı örgütlemek için para gerekliydi. Londra'daki gizli adres sayesinde kendisine bildirilen Sabiha Zekeriya yoldaş vasıtasıyla bunu hallettim. Dünya Barış Komitesi ile temasa geçtim ve Dünya Barış Ödülü'nden bana düşen paranın yarısını bu yoldaşa vermelerini, diğer yarısını adıma bir İsviçre bankasına yatırmalarını rica ettim.
Partideki yoldaşlar daha büyük gizlilik için kaçışımı kendim örgütlememi kararlaştırdı. Kız kardeşimin bana çok bağlı olan, partiye sempati duyan ve polisin ve emniyetin hakkında bir şey bilmediği kocasıyla (Refik Erduran) kaçışımı örgütledik.
Saatte yaklaşık 25-30 mil sürat yapan bir sürat motoru almaya karar verdik. Bu sürat motoru çok pahalı ve bu tür tekneleri genellikle zengin çocukları ya da Amerikalılar kullandığı için, sahil koruma kuvvetleri onlardan daha az şüphelenmekteydi. 17 Haziran günü kaçmayı kararlaştırdım. Sık sık taksi değiştirerek Boğaz'a vardım. Eniştem motorla kimselerin olmadığı o yere geldi ve ben tekneye saklandıktan sonra motoru sürdü.
Boğaz'dan çıktığımızda Plehanov gemisiyle karşılaştık. Beni gemiye alırlarsa Romanya'ya gitmeye karar verdim. Almazlarsa Bulgaristan'a gidecektim. Bordadaki denizcilere yüksek sesle adımı söyledim. Denizcilerden adımı bilen bazıları kaptana kim olduğumu söylemiş. O Köstence'ye telgraf çekmiş ve muhtemelen oradan da Bükreş'e telgraf çekilmiş olacak ki, yaklaşık 1.5 saat sonra beni gemiye aldılar; eniştem geri döndü.
Ben Türkiye'den partimiz için önemli sorunları halletmek ve Dünya Barış Komitesi'nde aktif çalışmak için yurtdışına çıktım. Bu sorunları çözmek için Moskova'ya gitmek istiyorum. Eğer sorunları burada çözebilirsem, Bükreş'te kalırım. Kardeş partilerin ve Dünya Barış Komitesi'nin hizmetinde olacağım."
Eşine Ankara’ya gittiğini söyleyerek evden çıkan Nâzım Hikmet’in Romanya’ya kaçtığı 20 Haziran 1951’de Bükreş Radyosu tarafından duyuruldu.
11.png
Radyo, Nazım Hikmet’in Bükreş’te Kominform (Komünist ve İşçi Partileri Enformasyon Bürosu) tarafından karşılandığını, “beynelmilel bir komünizm kahramanı ve kurbanı olduğunu” söyleyerek haberi vermişti.
12.png
Nazım Hikmet, Bükreş’ten hızla Moskova’ya uçar ve Moskova’da havalimanında kahraman gibi karşılanır.
13.png
Çünkü hep tam tersi olurken, Nazım Hikmet NATO bloğu ülkesi Türkiye’deki baskılardan Sovyetlere kaçan bir şairdir.
Sovyet Yazarlar Birliği’nin karşılama töreninde ilk işi Lenin’in mezarına çelenk koymak olur.
14.jpg
Bir yıl önce açlık grevleri, imza kampanyaları ve büyük mücadelelerle hapisten çıkarılmış şairin ülkeden beklenmedik kaçışı ve Sovyetlerdeki karşılanışı Türkiye’ye yönelik komünist ülkelerdeki yayınlar Türkiye’de büyük bir öfkeye neden olur.
Başta DP iktidarı olmak üzere hapisten çıkmasına vesile olanlar, ellerinden kaçıran emniyet eleştirilerin odağındadır.
Cumhuriyet gazetesi Nazım Hikmet’in Moskova’dan gelen ilk resmini “nihayet resmi de geldi“ başlığı ve bir notla haberleştirir:
“Bu fotoğrafı sütunlarımıza geçirirken şair Eşref’in Abdülhamid’e yaptığı tavsiye aklımıza geliyor. Bu tavsiye ‘Resmini teksir ettirip dağıt ki millet doya doya yüzüne tükürsün’ mealindedir. Biz de yukarıdaki resmi Nâzım hesabına aynı gaye ile basmış bulunuyoruz.”
15.png
16.png
Ama Cumhuriyet bu öfkede yalnız değildir.
O günlerin bütün haberleri böyle öfkelidir. Nazım Hikmet de yaptığı konuşmalar, verdiği demeçler ve yazdığı yazılarla bu ateşi harlamıştır:
“Moskova radyosu dün gece, Kızıl Şair'in Demir Perde içine girdiğini teyid etti.
Pravda gazetesi bugün solcu Türk şairi Nazım Hikmet'in Romanya'ya vardığını bildirmiştir. Nazım Hikmet'in "cellâdların elinden kaçırıldığını" yazan Sovyet gazetesine göre, şair Bükreşte komünist işçiler tarafından büyük tezahürler ve şenliklerle karşılanmıştır...
Nazım Hikmet, bir Rumen gazetesine verdiği beyanatta "Rumen topraklarında rahat nefes almak fırsatını kazandığımdan dolayı mesudum" demiştir.”
“Şakşakçı Kızıl Şair hava alanında "Beni yaratan Stalin'dir" diye bağırdı ve vatanının Rusya olduğunu söyledi. Moskova radyosu dün akşamki yayınlarında Kızıl Şair Nazım Hikmet'in Moskova'ya vardığını ve havaalanında beyanatta bulunurken "Beni yaratan Stalindir" diye bağırdığını bildirmiştir. Gene Moskova radyosuna göre, Kızıl Şair Stalin'i göklere çıkaran şu sözleri de sarf etmiştir: "- Gözlerimin ışığını Stalin'e borçluyum, her şeyimi ona borçluyum, o beni yarattı, o beni yaşatıyor." Stalin'in şakşakçısı, bundan sonra vatanının Rusya olduğunu, şehrinin Moskova bulunduğunu da söylemiş ve Stalin'in bayrağı altında vazife göreceğini kaydetmiştir.”
“Sovyet basını bugün Demir Perde gerisine kaçan müfrid solcu Türk şairi Nazım Hikmet'in Moskova'ya varışını büyük tezahürlerle karşılamıştır.... Moskova "ebedi" gazetesi Hikmet'e, hatta Pravdadan bile fazla yer ayırmış ve komünist şairin "Türkiye'de Amerikanlar" başlıklı bir makelesini yayınlamıştır. Nazım Hikmet bu yazısında "Türk burjuva sınıfının her türlü hicab hissini kaybettğini ve burjuvaların Türkiye'yi Birleşik Amerika'ya sattıklarını" ileri sürmüş ve Türkiye'de Sovyetler Birliği'ne karşı harb için hummalı hazırlıklar yapıldığını iddia etmiştir.”
Solcu olduğu bilinen yazarlar bile Nazım Hikmet’in açıklamalarına tepki göstermiştir:
Çetin Altan:
“Nâzım’ın bugün demirperde gerisinde votka çekerek verdiği nutuklar da karaktersiz ruhunun, inançsız ifadelerinden başka bir şey değildir. Lehte veya aleyhte dünya radyolarının, dünya basınının kendisinden bahsetmesini sağlamıştır. Ama bu reklam için bir Anavatan feda etmiştir; bu yaratılışta insanlara böyle mefhumlar vızgelir. Nâzım eğer hakikaten mert bir insan olsaydı vatanını terketmeye tenezzül etmezdi. Vatan ne pahasına olursa olsun bırakılmaz. Vatan, kötü idare edilse de, düşman istilasına uğrasa da, geçim temin etmese de gene bırakılmaz. Değil Nâzım gibi bir kapris uğrunda, böyle büyük zorluklar karşısında dahi vatanı terk edenler küçük, iradesiz, güçsüz insanlardır. Nâzım’ın Romanya’ya kaçmakla gösterdiği haysiyet ve şerefsizlik daima lanetle yadedilecektir.” (Yeni Adam Dergisi, 5 Temmuz 1951)
Nadir Nadi:
“Nâzım Hikmet’in kaçmasına kızmadım. Arkasından ‘Vatansız, hain, satılmış adam!’ diye de bağırmayacağım. Maddi, manevi yeryüzündeki bütün kıymetleri inkârla işe başlayan komünizm, bugün tam manasile bir din olmuştur ve Nâzım Hikmet bu dine yürekten bağlılığını saklamaya hiçbir zaman lüzum görmemiş, fanatik denecek kadar ateşli müminlerden biridir. Yurdundan kaçarak Demir Perde gerisine sığınan kızıl şair Nazım Hikmet, Moskova hava alanına iner inmez: "- Gözlerimin ışığını Stalin'e borçluyum, her şeyimi ona borçluyum. Beni o yarattı, beni o yaşatıyor!" diye bağırmış. Sosyal hayatta her olayın bilimsel izahını yapmaya çalışan, daima objektif kalmaya gayret harcayan, hiç bir şeye hayret etmemeye yıllardır alışmış bir adam olduğum halde yukarıdaki sözleri okuyunca doğrusu şaşırdım. Kızıllığın psikolojik özünü bildiğimden Nazım'ın kaçışı beni sinirlendirmemişti... Fakat Moskova'ya vardığı dakikada, ayağının tozu ile söylediği sözlere pes dedim... İlk önce düşündüm: "- Belki o böyle konuşmamıştır da onun ağzından radyoda uydurmuşlardır" diyesim geldi. Bu hükmün yersizliğini çabucak anladım. Nazım Moskova'nın da Demir Perde'nin de ne olduğunu elbet biliyordu. Oraya giderken kendi adına yayınlanacak bütün demeçleri, şiirleri ve yazıları peşinen imzalamaya hazırlanmıştı. Bu yönden bir kaygusu olsa idi, Türkiye'den ayrılmaz, Demir Perde'ye bir adım yaklaşmak içinden gelmezdi. Şu halde, yıllardır Nazım'ın samimi inancı budur...
(Cumhuriyet Başyazı- 24-30 haziran 1951)
Birlikte hapisten çıktığı Kemal Tahir de Nazım Hikmet’in kaçışına kırılanlar arasındaydı:
“Ben Nâzım’ı çok severim, hâlâ severim. Bende çok büyük emeği var. Ama bu hareketi beni çok yaraladı. Bunu yapmamalıydı.”
https://core.ac.uk/download/pdf/84783747.pdf
Tepkiler Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılması için hükümete yönelik tazyiklerin artmasına neden oldu.
DP içinden isimler de hükümetten bir an önce adım atmasını istiyordu.
17.png
Nitekim Bakanlar Kurulu, 25 Temmuz 1951 gün ve 3/13401 Sayılı Kararıyla, Nazım Hikmet’şn yurttaşlıktan çıkarılmasına karar verdi:
Karar, 15 Ağustos 1951 tarihli Resmi Gazete ‘de yayımlandı:
“Pasaportsuz olarak İstanbul’dan Romanya’ya kaçan ve oradan da Moskova’ya giderek havaalanında memleketi aleyhinde beyanatta bulunduğu ve müteakiben radyo yayınlarında Türkiye’nin hükümet şekli ve hükümeti idare edenler aleyhinde geniş propaganda kampanyasına girişerek komünizmi yaymak maksadını güden neşriyatıyla Sovyet Hükümetinin verdiği hizmeti ifa etmekte olan maruf komünist Nâzım Hikmet Ran’ın kendisine bu hizmeti terk etmesi hususunda yapılacak tebligatın bir fayda vermeyeceği mülahaza edildiğinden Türk vatandaşlığından çıkarılması; İçişleri Bakanlığı’nın 25.7.1951 tarihli ve 40945 sayılı yazısı üzerine, 1312 sayılı kanunun 10. maddesine göre Bakanlar Kurulunca 25.7.1951 tarihinde kararlaştırılmıştır.”
Nazım Hikmet, yıllarca Komünist Bloku’nun en ateşli şairlerinden biri oldu. Her yerdeydi
Toplantılar, yayınlar, konuşmalar….
18.png
Türkiye’deki yönetimi sert biçimde eleştirdi. Her eleştirisiyle içeride kendisi karşı öfke büyüdü.
O öfkeyi omuzlayanların başında ise onu hapisten çıkaran avukatı Mehmet Ali Sebük geliyordu.
Sebük, 1954 yılında DP’den İzmir milletvekili oldu.
Ama zor zamanlarda kimsenin savunamadığı insanları savunmaya ömrünün sonuna kadar devam etti.
Yassıada’da Menderes’in, 70’lerde bir cinayet ve banka soygunundan yargılanan solcu Ömer Ayna’nın, idamla yargılanan, kimsenin avukatlığını üstlenmek istemediği bir ASALA militanının avukatlığını üstlendi.
Fikri, ideolojisi, ne yaptığından bağımsız, herkesin adil yargılanma hakkını savunan bir hukukçu olarak 80 yaşında bir Nazım Hikmet anmasında yaptığı konuşma yüzünden pasaportuna el konuldu.
Tedavisi için yurtdışına gidemedi. İki yıl sonra tedavi için Almanya’ya gittiğinde doktorlar çok geç kalındığını söylemişlerdi.
1991 yılında hayatını kaybetti.
Aynı yıl Özal’ın girişimiyle 141, 142, 163. maddeler kaldırıldı, komünizm serbest bırakıldı.
Nazım Hikmet’in vatandaşlığı ise 10 Ocak 2009’da AK Parti iktidarı tarafından Bakanlar Kurulu kararı ile iade edildi.
Mehmet Ali Sebük’ün adı ise sınırlı bir çevre dışında unutuldu.
Kimsenin kendini tam ait hissetmediği, kimsenin resmi tarihine uymayan, onlar ve biz ayrımlarına sığmayan cemaatsiz tek başına bir şahsiyetti.
Halbuki en fazla bilmeye ihtiyacımız olan o gri bölgelerde sürpriz biçimde kahramanlaşan şahsiyetlerden biriydi.
Belki de o bağımsız şahsiyetlere hak ettikleri değer verilmediği için Mehmet Ali Sebük gibi isimler model haline gelemedi. Böyle bir hukuk geleneği yerleşmedi. Herkes kendi cemaatinin kahramanı kalmayı daha güvenli buldu.
Bu yüzden de hala deli dumrul suçlamalardan insanlar hapiste, hala hapisteki hasta oğulları için hastane önlerinde mahkemelerden merhamet isteyen anneler var.
Ama kimliğine bakmadan sadece hukuk için ağzını açan insan sayısı çok az.
Ve hala Nazım Hikmet; istediği sayfaları koparıp kendine baş ağırtmayan bir alternatif tarih yazanların, izlenme rekorlar kırmaya devam eden onlar ve biz ajitasyonunun bir kahramanı olabiliyor
11/08/2025 02:01
Üzgünüm, kimse Türkiye’yi bölmek istemiyor
221
Artık başka bir açıklamasını bulmak zor; Türkiye’nin sorunlarına aşık olmak bu.
Bazıları ülkenin bölünme tehdidine, bazıları emperyalizmin kirli oyunlarına, bazıları dünyada Türkiye’den başka kimsenin üzerine konuşmadığı, birkaç aylık bir ömrü olmuş BOP projesine,
bazıları da mazlum Kürtlerin sorunlarına ve onların hamisi olmaya aşık olmuş.
Bütün fikri müktesebatları bu sorunlar etrafında oluşmuş, bütün siyasi sermayelerini bu sorunlara yatırmışlar, bütün itibarlarını Türkiye’nin sorunlarına borçlular.
O sorunların olmadığı bir dünyayı tahayyül edemiyor, orada ne yapacaklarını bilemiyor, o yüzden o sorunların sonsuza kadar süreceğini düşünüyorlar ve hatta bazıları bunu diliyor.
Somut, elle tutulur gelişmeleri, haberleri, adımları görmezden gelip ayrıntılara, çıkan pürüzlere tutunuyorlar, bu uğurda yalan söylemekten, yanlış bilgiler yaymaktan da çekinmiyorlar.
Son örnek Milli Birlik, Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu’nun son toplantısı etrafında koparılan fırtına oldu.
TBMM tarihinde 1920-2025 arası 290’a yakın gizli oturum yapıldı. Hatta bunun için Meclis’te sağır-dilsiz kavas kadrosu bile var.
Gizli oturum, halktan bilgi saklamak anlamına gelmez. Tam tersine devletin elindeki bilgileri Meclis’le paylaşması şeffaflıktır. Milletvekilleri zaten halkı temsilen ordalar.
Bazı güvenlik ve istihbarı bilgiler dünyanın her yerinde gizlidir. Bu bilgilere vekillerin doğrudan ulaşabilmesi, MİT Başkanı’na, Milli Savunma Bakanı’na soru sorabilmesi demokrasinin gereğidir.
Ayrıca bu gizlilik bilgilendirmenin kalitesini artırır, vekiller böylece medyada, kamuoyunda dönen, herkesin bildiği lafları değil, sansürsüz, yeni bilgiler duyabilirler.
Zaten tam da bu yüzden komisyon üyeleri oybirliğiyle bu oturum için bunu istediler.
Ama sanki komisyon bütün toplantıları için gizlilik kararı almış gibi haberler yapıldı. Gerçeğini bilenler, uzaktan takip edenleri kandırdı. Hala daha sanki komisyonun bütün toplantıları gizli olacakmış gibi yorumlar yapılıyor.
Çözüm sürecini soldan eleştirenler, komisyondaki sol partileri MİT’ten gizli almakla ve bunu halktan gizlemekle suçluyorlar.
Çünkü onların dünyasında MİT baştan kötü, bir solcunun görevi de MİT’ten bilgi almak değil, onun kirli planlarını deşifre etmek.
Böyle düşünenlerin parti kurup seçimlere girmesinin sebebini anlamak çok kolay değil.
Ulusalcı cepheden eleştirenler PKK’nın bildiği halktan neden saklanıyor gibi tezlerle ajitasyon yapıyorlar.
PKK’nın silah bırakması üzerine bir süreçle ilgili PKK’nın bilmediği, MİT Başkanı’nın Meclis sunumundan öğreneceği ne olabilir acaba diye düşünmüyorlar.
MİT Başkanı’nın sürecin serencamı ve bundan sonrası için anlattıklarını PKK bilmese nasıl hayata geçecek bu süreç?
Bütün bu itirazların arkasındaki esas tehlikeli fikir ise şu; 13 partiden 48 üyenin olduğu bir komisyonun ülkenin aleyhine kararlar alabileceğini, halktan bu yüzden bilgi saklandığına inanmaları.
Türkiye’de iktidar sahiplerinin ülkeyi bölme planlarının bir parçası olduğuna bir kere inanınca her şeye inanmak mümkün.
Eğer siz ülkeyi yönetenlerin Türkiye’yi böleceğini düşünüyorsanız sizi kim tutabilir?
Ve bu yeni bir evham da değil.
İlk kim kime bölücü dedi bilinmiyor. İttihatçılar, adem-i merkeziyeti savunduğu için Prens Sabahattin’e bölücü demişlerdi. 1908’den sonraki Meclis’te Ahmet Rıza Bey de Arnavut mebusları bölücülük yapmamaları için uyarmıştı. Nutuk’ta Atatürk İstiklal Savaşı’nın komutanlarından Kazım Karabekir’i, partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın verdiği vaatlerle Doğu isyanlarını örgütlemek ve kışkırtmakla suçlamıştı.
İnönü, Dersim Katliamı sırasında başbakan olan İttihatçı Bayar’a bile Demokrat Parti için izin verirken ülkeyi bölüp bölmeyeceğinden endişeliydi. İleri sürdüğü şartlardan biri; DP’nin şark vilayetlerinde teşkilat kurmamasıydı.
O şarta uymayıp Kürt ağaları, kanaat önderlerini vekil yapan Menderes’i de muhalifleri bölücülükle suçladılar.
70’lerde de birbirini bölücülükle suçlamayan kalmamıştı. 1975’te “Bu delikanlı ateşle oynuyor, boyundan büyük işler yapıyor. CHP’liler ülkede bölücülük yapıyor” diyen Türkeş’in hedefinde “Kıbrıs Fatihi” Ecevit vardı.
Aynı Ecevit 1979’da Başbakan olarak Hakkâri’deki mitingde“Cumhuriyetin bölgeye hizmet getirmediğini” söyleyince bu kez onu Demirel bölücü ilan etmişti “Hükümetin başı Hakkâri’de bölücülüğe yeni bir bölücülük eklemiştir. Mıntıkanın ahalisine Türk devletini şikâyet etmekte, bundan medet ummaktadır.”
Aynı “Bölücü” Ecevit, birkaç ay sonra, bakanı Şerafettin Elçi’nin Kürtlüğünü ilan etmesinden hemen sonra, MGK’da altı doğu ilinde “bölücülük” tehlikesi yüzünden sıkıyönetim ilan edildiğini açıkladı.
1991’de SHP’nin HEP’le seçim ittifakına en ateşli karşı çıkan da bu kez DSP’nin lideri olan o “bölücü” Ecevit’ten başkası değildi. Bölücülük sopasını kullanma sırası ona gelmişti. SHP’yi bölücüleri Meclis’e taşımakla suçladı.
Demirel’in sırası 1991’de Diyarbakır’da Kürt realitesini tanıyınca geldi.
Demirel’in bölücülüğü de kısa sürdü. 1992’de Özal GAP Tv’de Kürtçe yayın önerince ilk ayağa kalkan, Başbakan olan Demirel oldu. En yakın adamı Cavit Çağlar, Özal’ı “Ülkenin altını dinamitlemekle, ülkeyi uçuruma götürmekle” bile suçladı, Özal ihanetle suçlanıp Yüce Divan’a götürülmeye çalışıldı.
Gazeteler konuşan Türkeş, Muhsin Batur, GAP Tv ile ülkenin adım adım bölüneceğini söyledi. Özal’a kızanlardan biri de ANAP’ı bıraktığı Mesut Yılmaz’dı.
Gelenek değişmedi. 1993’te başbakanlık koltuğuna oturan Tansu Çiller Kürt sorununa çözüm için Bask Modeli’ni önerince kıyamet koptu. Cumhurbaşkanı Demirel “Çözümü İspanya’da arama”diye sert çıktı. Ecevit, pazarlıklara dikkat çekti, MHP sözcüleri içinde bolca “ihanet, bölücülük, tehlike” geçen sözlerle Çiller’i suçladılar.
Yıl 1996. Başbakan Erbakan. Erbakan’ın aracılar üzerinden Öcalan’a haber gönderdiği ve PKK ile müzakere için arayışlarda bulunduğu haberleri ortalıklara döküldü, manşetler yıkıldı. Şeriatçı Refah Partisi artık bölücü de olmuştu.
Ve Başbakan Mesut Yılmaz. “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer”, “Kürtçe seçmeli ders için dilekçe verenlere ılımlı davranalım”, “Kürtçe yayını tartışalım” dedi, Milli Güvenlik sendromundan şikâyet etti. Evet, sürpriz yok bölücülükle suçlandı.
Aynı Bahçeli 2000 yılında Diyarbakır’a gitti. HADEP’li Belediye Başkanı Feridun Çelik ile biraraya geldi, onun yaptığı konuşmayı alkışladı, elini sıktı. Evet. Bahçeli’yi aynı kader bekliyordu. Parti içi muhalifleri onu “bölücülerle dirsek temasına girmekle” suçladılar.
Aynı MHP’li iktidar 2002’de idamı kaldırdı, Kürtçe yayına yeşil ışık yaktı. O gün idamın kaldırılmasına karşı oy verenler arasında yeni kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi de bulunuyordu. Sonra AK Parti iktidara geldi, gerisi malum, çözüm süreçlerinde karşısında en başta Bahçeli’yi ve bölücülük suçlamalarını buldu.
Ve hikayenin sonu malum… Şimdi de Bahçeli, diğer milliyetçi partiler tarafından henüz açıktan olmasa da bölücülük suçlamalarıyla karşı karşıya.
Ama Türkiye bu 100 yılda bir türlü bölünmedi.
91’de Kürt realitesinin kabulü üzerinden 34 yıl geçti, 2009’da Kürtçe televizyon üzerinden ise 16 yıl. Bölünmedik hala tek parçayız.
Şu anda Türkiye son 100 yıllık tarihinde bölünme tehdidinin en uzağında.
Türkiye’yi bölmek için yola çıkmış ve 50 yıl bunun için silahlı mücadele vermiş örgüt kendini fesh edip, silahlı mücadeleden vazgeçtiğini açıkladı.
Hatta bu yüzden Kürt milliyetçileri ve bazı Türk solcuları PKK’yı Kürtlere ihanetle suçluyor.
Bölünme sendromunun son halkası Suriye’de denklem tümüyle değişti. Artık Şam’da uzun yıllar PKK’ya evsahipliği yapmış Esad iktidarı yok, Türkiye’ye çok yakın bir iktidar var. ABD, artık Suriye’nin Kuzey’inde Türkiye’yle aynı sayfada. SDG ve Şam ittifakının alternatifi yok.
Son 50 yılda dünyada Türkiye gibi bir ülkenin bölündüğüne ya da birilerinin böyle bir ülkeyi bölebildiğine dair tek bir örnek bile yok.
Yugoslavya gibi komünist bloğun çökmesiyle dağılan dört benzemez halktan oluşmuş bir federasyonun iç savaçla çökmesi dışında yakın tarihte bölünen ciddi bir devlet de olmadı.
Onlarca yıl iç savaşlarla sarsılan Lübnan, Irak, Suriye gibi yapay devletler bile bölünemedi.
NATO üyesi, dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri olan bir ülkeni ise bölünebileceğine dünyada Türkiye’den başka kimseyi inandıramazsınız.
Müthiş bir özgüvensizlik, tarihin bir yerine saplanıp kalmak bu.
Eğer Sevr gibi 100 yıllık planları, İstiklal Harbi’ni referans alacaksak, Avrupa’da bugün hiçbir ülke güvende değil, herkesin tarihten çıkarabileceği çok kötü dersler var.
Ama hala soldan sağdan birileri Türkiye’yi bölme planları sevdasından on yıllardır vazgeçmedi.
Çünkü Türkiye’nin sorunlarına aşıklar. O sorunlar için ürettikleri süper tespitlere, dünya analizlerine, tarih yorumlarına da aşıklar.
Onlarsız yapamıyorlar, bağımlı gibiler.
Ama bu aşkın sonu hüsran olacak gibi görünüyor.
.13/08/2025 02:01
Rojbaş İmamoğlu, geçmiş olsun Evre ve yeni YAE’cilere dostane uyarılar…
186
İmamoğlu, kendisi gibi Silivri’de tutuklu olan Fatih Altaylı’ya konuştu. Konuşmanın en çok tartışılan bölümü Kürtçe ile ilgili söyledikleriydi:
“Dünyada en fazla Kürt nüfusunun yaşadığı şehrin belediye başkanıyım. Onlarla her yerde birlikte olduk. Tarihten gelen endişeler, kaygılar var, bunları görüyor ve yaşıyorum. Güzel dilleri ve Kürtçe’nin ürettiği kültür hazinesinin hor görüldüğünü de yaşadık, gördük. Artık başka bir dönemi başlatmalıyız. Bir gün İstanbul’daki bir pazar ziyaretinde bana sevgi dolu duygularını Kürtçe dile getiren annemin sözlerini anlayamadan gözlerim nemli dinledim. “Neden Türkçe bilmiyor?” dedim ama sonra düşündüm sonra “Sen neden biraz Kürtçe öğrenip aynı vatanı paylaştığın şu anneye birkaç cümle kurmayı düşünmedin?” diye sorguladım. “Aynı şehri, vatanı paylaştığım komşularımın dilini azıcık bile olsa bilmem gerekir” diyerek Kürtçe öğrenmeye gayret gösteriyorum.”
Hapisteki bir siyasetçi Kürt vatandaşların gönlünü kazanmak için basit bir jest yapmıştı, iktidarın çözüm süreciyle yaptığı hamleye karşı siyaseten müttefik olan Kürtleri kaybetmemek için mesajı yerine ulaştıracak bir cevap vermişti.
Çünkü Kürtlerin en büyük talebi ve özlemi aslında saygı görmek, kabul edilmek. O yüzden birkaç kelime Kürtçe konuşmak gönülleri kazanan bir jest.
Ama İmamoğlu’nun Kürtçe öğrenmeye gayret ettiğini söylemesine muhalif kesimlerden çığ gibi tepkiler geliyor.
Birkaç kelime Kürtçe öğrenme niyetinden bölünmeye, federasyona varanlar, İmamoğlu’nun bu pragmatizmiyle ikinci Erdoğan olduğunu söyleyenler, Kürtler bile çocuklarına Kürtçe öğretmiyor diye akıl verenler, cahilce Kurmanci mi Sorani mi diye sorarak aynı ülkeyi paylaştıkları insanların dilinden bile habersiz olduklarını gösterenler…
Kürtçe öğrenme jestiyle tetiklenen hassasiyetler ortaya çıktı.
Bu tepkileri verenlerin çoğu 10 yıldır Kürtlerin iktidar karşısında sessizce onların adaylarını ve ittifaklarını desteklemesi karşısında ise böyle tetiklenmemişti.
“Büyük Şeytan” olan “İslamcı, Atatürk karşıtı, dinci iktidara” karşı pragmatik ittifaklara açık ama bu uğurda kendisinden taviz vermeye kapalı kalabalık bir kitle var muhalif kesimde.
Bu pozisyonun Türkiye ortalamasının ve tabii iktidarın epey gerisinde…
Karşılarında daha 2009’da TRT Kürdi diye kanal kurmuş, 2014’de Şivan Perver’le Barzani ile konser yapmış bir iktidar var.
AK Parti iktidarı ve onun sürüklediği muhafazakar kesim, daha sonra Kürt meselesinde ne kadar güvenlikçi politikaların etkisine girse de, bölücülük, teröristlik suçlamaları ne kadar siyaseten kullanılsa da bu hiçbir zaman Kürtlerin anadiliyle, tarihiyle kavgaya tutuşmaya, “Şeyh Said, Seyid Rıza haindir”lere, “Kürtlerin tarihi yok ki” diye sessizlik şakalar yapmaya ve tabii Kürtçe’den tetiklenmeye varmadı.
Ama laik-Kemalist ideolojik müktesebatta bütün tarih hala 100 yıl önceki reflesklerle hatırlanıyor, inkar ve ırkçılık bir kol uzakta hazır kıta bekliyor, Trabzonlu CHP’li bir siyasetçinin Kürtçe öğrenmek istemesiyle de bu fabrika ayarları tetikleniyor.
Ve iktidara karşı öfke iktidarın işine yarayacak çözüm sürecine karşı muhalefetle birleşince de bu refleksler popülerleşiyor, Batı’daki asayiş meselelerini “ Hırt” dedikleri Kürtlere yıkan, Kürtlerin derdi ne ki diye dert yarıştıran, Mansur Yavaş’ın meşhur Kürt çocuklarına pamuk şekeri veren ama Türk çocuklarını döven polis ajitasyonlarındaki gibi lümpen bir ulusalcılık yayılıyor, karşılık buluyor, bu boşluğu gören soldan, sağdan siyasetçiler de bu duyguyu dillendirmeye başlıyorlar.
Ve İmamoğlu ve Özel gibi liderlerin tersine çabaları, medyada birkaç gazetecinin dalgaya karşı konuşması bu ideolojik ağır taşı yerinden oynatmaya yetmiyor.
Hapisteki İmamoğlu’nu Kürtçe öğrenme niyeti yüzünden bir çırpıda harcamak, üzerini çizmek gibi ani refleksler ortaya çıkabiliyor.
Bu konuda karşımızda o kadar sert bir kaya var ki kanser hastalığının son evresinde olan ve bütün sağlık serencamını sosyal medyadan paylaşan Evre Clark’ın Türklükle ilgili eleştiriler yaptığı eski tweetleri bulunup, son zamanlarını geçiren genç bir kadın sahtekar ilan edildi, ciddi ciddi medyalar bunun haberini yaptılar.
Bir anda kanserin son evresinde genç bir kadını bile şeytanlaştırabilen, ona karşı ahlaki sorumluluğu ortadan kaldıran bir ideolojik bağnazlık var karşımızda.
Ve bu bağnazlık iktidara tepkiyle büyüyor, azalmıyor.
En kötüsü de iktidara karşı bu ulusalcı bağnazlıkla yanyana duran, ittifak yapanlar, yani onlara bir nevi Yetmez Ama Evet diyen demokratlar bu kötülüğü fena halde küçümsüyor, görmezden geliyor, kavgada yumruk sayılmaz diyor.
İktidara karşı ittifakı bozmamak için onların Kürtçe’ye bile tetiklenen bağnazlıklarını sineye çekiyor, onla kavga etmek istemiyor, önemsizleştiriyor, geçici sanıyor.
İmamoğlu ve Özel’in bu dalgaya karşı durabileceğini zannediyor, bütün yükü de onların üzerine bırakıyorlar.
İktidara olan büyük öfke ve verilen kavga yüzünden yanyana bu iktidara karşı durdukları bu sert ulusalcı, ırkçı kesimlere karşı yeni bir cephe açmalarını engelliyor, onlara karşı “ sizi anlıyorum ama” düzeyinde bir karşı çıkıştan fazlasını yapamıyorlar.
Çünkü çok daha büyük bir kavgada ve mücadelede müttefikler.
Tabii ki siyaset yetmez ama evetlerle, stratejik ittifaklarla yapılır.
Maksimalizm, her zaman siyaseti öldüren, yalnızlaştıran bir uyuşturucudur. Hele de Türkiye gibi nereye tutsan elinde kalan bir ülkede, gönül rahatlığıyla Evet diyebilmek, yanyana yürümek kolay değildir. Fazla seçici olmaya genelde hakkımız yok.
Tecrübeyle sabit bu.
Biz de askeri vesayete karşı AK Parti iktidarına Yetmez Ama Evet diyerek destek verdiğimiz için hala eleştiriliyoruz. Askeri vesayet gibi bir güce karşı, doğru bir siyasete, maksimalizm yapmadan destek vermekte bir yanlış yoktu.
Ama bunu yaparken riskleri, yapısal sorunları görmezden gelmek, ideolojik sorunları küçümsemek gibi eleştirilerin bir kısmı haklı olabilir. Kavgada yumruk sayılmaz psikolojisine girmek kolaydır.
Ama Yetmez Ama Evetçiler, o ittifaka 2007’de girmedi, 90’lardan beri demokrasi, özgürlük talepleri ve resmi ideoloji karşıtlığıyla kurulmuş organikve fikri bir ittifaktı bu.
Demorkatları kendilerini dalgalara bırakmamışlar, etrafa uyum sağlamamışlar, aktif biçimde dönüştürücü bir etki yapmışlardı, tartışmışlardı, muhafazakar kitleleri etkilemişlerdi ve dönüştürmüşlerdi.
Zaten YAE diyenlerin pek çoğu çeşitli olaylarda iktidarla yollarını yine kavga vererek bu yüzden ayırdı.
Ama mevcut iktidara karşı CHP ve muhalefete destek veren yeni Yetmez Ama Evetçilerde aynı gayret görülmüyor.
Onlar iktidara olan öfkeyle, kendilerinden tavizler veriyor, kitleye uyuyor, içeride mücadele vermiyor dönüştürücü bir rol oynayamıyorlar.
Erken Cumhuriyet dönemi bağnazlıklarına karşı uyarıcı olmaktansa Atatürk’ü daha iyi anlamaya başlıyor, “korkunç” İslamcılara karşı ulusalcılara hak veriyor, milliyetçilerle ve Atatürkçülerle ortaklaşmak için fazlaca esniyorlar. Bu şekilde de bu kitlelerin değişimine hiçbir katkı yapmıyorlar.
Bu işi de İmamoğlu ve Özel’in üzerine yıkıyorlar.
Sonuç da böyle oluyor: Kürtçe’den bile tetiklenenler, kanserin son evresindeki genç bir kadını linç edenler...
Bunun sadece ahlaki ve entelektüel sonuçları yok. Siyasi sonuçları da var
2024’de ana motivasyonu Erdoğan’dan kurtulmak olan bir seçime giderken, adayı yeterince Türk, Atatürkçü, laik ve milliyetçi bulmadıkları için gidip Sinan Ogan’a oy vererek seçimin ilk turda kaybedilmesine neden olanlar olmuştu.
Eğer kitlenin dönüşümü için çaba sarfedilmezse, muhalif medyalarda by reflesklere karşı entelektüel kavga verilmezse aynı ideolojik refleks 2028’deki seçimde de ortaya çıkabilir ve sonucu yine belirleyebilir.
Şimdiden bunun hazırlıklarına başlayanlar olduğunu herhalde herkes görüyordur.
Eski bir Yetmez ama Evetçi’den yeni Yetmez ama Evetçilere bir tavsiye…
.16/08/2025 01:01
Diyanet, devleti hedef alan faiz hutbesi irad edebilir mi?
214
Diyanet’in son Cuma namazında tüm camilerde okuttuğu “Kul Hakkı Ateşten Gömlektir” başlıklı hutbe aslında kadınlara mirastan pay verilmemesinin kul hakkına girdiğini söylüyordu.
Ama bunu anlatırken kullanılan bir cümle tartışılıyor.
O paragraf ve o cümle şöyle:
“Değerli Müminler! Karşılıklı rıza olmadan Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahî adalete aykırıdır. Dolayısıyla kişinin; kız çocuklarını mirastan mahrum bırakması, kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır…”
Hutbede kız çocuklarının mirastan tamamen dışlanmasına karşı çıkılırken, İslam miras hukukunda yer alan ve erkek çocuğa kız çocuğunun iki katı pay verilmesini öngören ölçülerin korunması gerektiği vurgulanmıştı.
Üstelik, her cenaze namazında namazın nasıl kılındığını önceden anlatan Diyanet, Allah’ın takdir ettiği hakkın ne olduğunu yani İslam hukukunda miras meselesini cemaate yeniden hatırlatmaya da gerek görmemişti.
Belki de tepki olur diye mirasla ilgili hükmü hatırlatmaktan çekinmişti.
Diyanet’in Cuma hutbelerinde İslam’ın emir ve yasaklarını cemaate tebliğ ve nasihat etmesinde tuhaf bir durum yok.
Nitekim bizzat Diyanet İşleri Başkanı, iki yıl önce bizzat okuduğu bir hutbede miras hukukundan uzun uzun bahsetmişti.
Bir okuyalım:
“Oysaki miras paylaşımında İslam’ın koyduğu ölçülere riayet etmemek, büyük bir günah, ağır bir vebaldir. Kız çocuklarına haklarını tam vermemek, evlendikleri için onları mirastan mahrum bırakmak, hiçbir vârisin istemediği değersiz mülk ve arazileri onlara layık görmek apaçık bir zulümdür. Ayette buyrulduğu üzere yetimlerin mirasla ilgili haklarını gasp etmek ateşten bir parçayla karnı doldurmaktır. Bir kimse adaletten ayrılmamak şartıyla çocukları arasında malını paylaştırabilir. Mirasın tamamını veya bir kısmını çocuklardan birine hibe ederek diğerlerinin haklarını çiğnemek ise adaletten sapmaktır. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.s), “Allah’tan korkun ve evlatlarınız arasında adaletli olun.” buyurmaktadır.
Allah’ın koyduğu bütün kurallar gibi miras taksiminde yer alan ölçüler de insan fıtratına en uygun hükümlerdir. Günümüzdeki bütün olumsuzlukları ve miras paylaşımında yaşanan sıkıntıları ortadan kaldırmanın yegane yolu, İslam’ın getirdiği adalet ilkesine hakkıyla riayet etmekten geçmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de miras taksiminde haksızlık yapanların acı sonları şöyle haber verilmektedir; “Kim Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı cehennem ateşine atar. Onun için elem verici bir azap vardır.” O halde, geçici dünya menfaatlerine aldanarak ve hırslarımıza kapılarak Yüce Rabbimizin mirasla ilgili belirlediği sınırları asla ihlal etmeyelim. Her hak sahibine hakkını verelim, kul hakkı yemeyelim. Miras paylaşımında merhamet ve hakkaniyeti, insaf ve adaleti gözetelim. Unutmayalım ki, mirasta Rabbimizin taksimine razı olmayan ve hakkından fazlasına göz dikenlerin sonu, dünyada hüsran, ahirette ise elem verici bir azaptır.”
Evet burada da miras hukukunda en adil uygulamanın İslam hukuku olduğunu söylemiş başkan.
Ama büyük bir farkla.
Bugün esas tepkiyi çeken, doğrudan kadınları işaret eden o cümleyi hiç kurmamış: “…kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır…”
Eğer son hutbede de benzer ifadeler olsaydı ve kadınların kendilerine dinin uygun gördüğü hakka razı gelmeleri gerektiğini söyleyen o cümle olmasaydı muhtemelen bu hutbe de konuşulmayacaktı.
Ama erkeklerin toplandığı camilerde kadınlara “mirasın yarısını alın ve fazlasını istemeyin bu kul hakkına girer” diyen o cümle haklı olarak tepki çekti.
Diyanet’in bu hutbesi Türkiye’deki 89 bin camide okundu.
Bu camilerin bazıları kadınlara miras bırakmanın söz konusu bile olmadığı köylerdeydi bazıları ise kadınların ve erkeklerin sabah erkenden işe birlikte gittiği şehirlerde.
Diyanet’in kız çocuklara miras hak vermemek kul hakkında girer tavsiyesi, tek geçimi çiftçilik olan, o yüzden babadan kalan tarlaların karşı köyde evli kızkardeşlere değil de o tarlaları süren erkek evlatlara kalmasının doğal karşılandığı bir köyde rahatsızlık yaratmış olabilir.
O köy için bu tavsiye kadınların lehine bile olmuştur.
Ama “…kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır…” cümlesi de şehirde yaşayan ve tek ev alma şansı babasından kalan evin kardeşler arasında eşit taksim edilmesi olan kadınları rahatsız etmiştir. Onlar için de bu tavsiye eşit ekonomik şartlarda yaşam mücadelesi verirken kadınlar aleyhine ve erkekler lehine bir tavsiye olmuştur.
Üstelik şehir hayatında bu eşit taksim meselesi doğal olarak aşılmışken camiden gelen bu sese kim kulak kabartarak aileler içinde yeni krizler çıkarmak ister acaba?
Meselenin tam özü burada.
Eşit miras deyince ekonomik düzen, tarım toplumu- şehir hayatı, erkek ve kadın rollerinin değişimiyle ilgili bir sosyal meseleden bahsediyoruz.
Onbinlerce yıllık şartları da din belirlemiyor.
20’inci yüzyılın başlarına kadar kadınların da mirastan hak alması bu binlerce yıllık sosyal ve ekonomik yapıda kadınların lehine olan bir hak iken, şehir hayatının ve kapitalizmin hayatı belirlediği bir zamanda tam tersine dönebiliyor.
Ve burada belirleyici olan zannedildiği gibi din değil.
Avrupa’da uzun süre miras hukuku ataerkil bir yapıya sahipti. Feodal düzenlerde toprak çoğunlukla erkek varislere geçer, kadınlar ancak çeyiz veya sınırlı pay alabilirdi.
“Primogeniture” sistemi (büyük oğlun tüm mülkü alması) özellikle soylu ailelerde yaygındı.
Kadınların mirasta erkeklerle eşit hak alması 20’inci yüzyıla ait bir gelişme.
Fransa’da 1804 tarihli Napolyon Kanunu kadınların mirastan pay almasını öngörüyordu, ancak eşitlik tam değildi. Erkek kardeşler çoğu durumda avantajlıydı. 20. yüzyılda yapılan değişikliklerle tam eşitlik sağlandı.
Almanya’da 1900’de yürürlüğe giren Bürgerliches Gesetzbuch (BGB) ile kadınlar mirastan pay alabilse de, tarımsal işletmelerin bütünlüğü gerekçesiyle erkekler hâlen avantajlıydı. 20. yüzyıldaki reformlarla eşitlik sağlandı.
İngiltere’de ancak 1925 Miras Kanunu (Inheritance Act) ile eski ilk oğul üstünlüğü sistemi kaldırıldı. Bundan sonra kadın ve erkek çocuklar eşit pay alma hakkına sahip oldu.
Tabii en çarpıcı örnek, Türkiye’nin Medeni Kanunu’nu aldığı İsviçre.
1848’de kurulan modern İsviçre Konfederasyonu’nda miras hukuku kantonlara bağlıydı. Birçok kantonda kadınların miras hakkı erkeklerle eşit değildi. Özellikle kırsal kantonlarda toprakların parçalanmasını önlemek için “erkek varis önceliği” ilkesi uygulanıyordu.
Kadınlara erkeklerle eşit miras hakkı ancak 1912’de yürürlüğe giren İsviçre Medeni Kanunu’nda tanındı.
Türkiye de bu kanunu 14 yıl sonra alıp uyguladı.
Ayrıca İslam hukukundaki miras bahsi 1400 yıllık İslam tarihinde ve bizde her zaman kitaptaki gibi uygulanmadı.
İslam hukukundaki açık miras hakkı düzenlemesine rağmen asırlar boyunca özellikle toprakların miras yoluyla çocuklara geçişinde örfi hukuk geçerli oldu ve arazi erkek evlatlara kaldı.
Ancak 1847 tarihinden itibaren önce babanın sonra da annenin arazisi üzerinde erkek ve kız evlada eşit intikal hakkı tanındı.
1858 tarihli Arazi Kanunnamesi ile babadan sonra anneye de intikal hakkının tanındı.
Bu sayede 1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybettiğinde mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülebildi.
Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kaldı.
Ama dünyanın diğer yerleriyle aynı zamanlarda mirastaki eşitsizlik modern zamanların insanlarını rahatsız etti.
Ziya Gökalp, “Âile” adındaki şiirinde 1911’de şöyle demişti:
“Kadın tamam olmadıkça, eksik kalır bu hayat!
Âilenin adle uygun olmak için binâsı,
Nikâh, talâk, mîrâs: Bu üç işte gerek müsâvât!
Bir kız, irsde yarım erkek, izdivaçta dörtte bir,
Bulundukça, ne âile, ne memleket yükselir.”
O yüzden 1926’de Medeni Kanun’un mirasta müsavat getiren maddesi tartışmasız kabul edildi.
Ama tabii ki tam olarak uygulanmadı. Çünkü henüz Türkiye’nin ekonomik şartları mirasın öyle eşit bölünmesine uygun değildi.
Ama şehirleşmeyle o şartlar uygun hale geldi.
Muhtemelen bugün Diyanet İşleri Başkanı, Allah geçinden versin, kendisine ait evi evlatlarına miras olarak bırakırken kız çocuklarına yarım erkek çocuklarına tam hisse bıraksa aile içinde bu hoş karşılanmazdı.
Bu hutbeyi eleştirenleri eleştirenler Diyanet camide İslam’ın hükmünü hatırlatmasın mı diyor?
Haklı bir savunma.
Ama İslam’ın pek çok hükmü var. Mesela Diyanet doğrudan muhatabı olan kadınlara gönderme yaptığı gibi faiz konusundaki hükümleri Hazine Bakanlığı’nı, Merkez Bankası’nı, bankaları işaret ederek, adlarını vererek bu haramdır diye bir hutbe irad edebilir mi?
Ya da zina suçunun haram olduğunu, bunu suç olmaktan yeni TCK’da çıkaran iktidara hatırlatabilir mi?
Bu soruların cevabını herkes biliyor.
Aynı zaman diliminde Urfa’nın bir köyü ile Kadıköy’de aynı hüküm farklı anlamlara geliyor.
Ve bu hüküm 1400 yıl önce kadının adının olmadığı bir topluma geldiğinde ilerici bir hükümken bugün bariz bir eşitsizliğe işaret ediyor ve şehirli kadınların tepkisini çekiyor.
Çünkü bugün faizin tamamen olmadığı bir dünya mümkün değil, her zina edeni bulup taşlamak da. Yani dinin hükümleri de zamanın şartlarına, güç ilişkilerine göre esnetilebiliyor.
Eğer Diyanet, kendini marjinalleştirmek istemiyorsa, zamanın kadınlarla ilgili şartlarıyla kavga etmekten de vazgeçmeli.
.18/08/2025 00:01
Fidan’a TikTokçu diyerek dış politika açığı kapanır mı?
265
CHP lideri Özgür Özel’in bir süredir hedefinde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan var.
Meydanlarda Erdoğan ve Başsavcı Gürlek dışında en sert sözlerle eleştirdiği kişi Hakan Fidan olabilir. Hiçbir bakan, AK Partili siyasetçi onun öfkesini bu kadar çekmedi.
Fidan’a “TikTokçu” diyor, Kurtlar Vadisi gibi poz kesmekle suçluyor. En son şöyle dedi.
“Öyle kameralara kaş göz işareti yaparak, Kurtlar Vadisi temalarıyla TikTok’ta videolar paylaştırarak, kendini “gizemli derin devlet adamı” gibi şekillere sokarak bakanlık yapılmaz. Bunların hiçbirine tık yok, varsa yoksa TikTok”
Fidan, MİT Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı kariyeri boyunca kimseden böyle laflar duymamıştır.
Tam olarak nasıl başladığı meçhul.
Özel’in Türkiye’nin Filistin konulu Bogota Bildirisi’ne Türkiye’nin Yunanistan’la kıta sahanlığı meselesini kesen bir BM hükmüne atıf olduğu için şerh koymasını eleştirmesi sonrası Fidan’ın verdiği “mevzuları bilmiyorlar” diye özetlenecek cevap sonrası başlamış görünüyor.
Türkiye standartları için bayağı kibar ve entelektüel bir polemik bu.
Ama Özel’in buna cevabı, tiyatral taklitlerle “Tiktokçu” diye dalga geçmek oldu.
Muhtemelen Fidan’ın karşısında ne diyeceğimi bilemediği türden alaycı taarruzlar başladı.
Sonra Namık Tan’ın Fidan’ın ABD’deki lisans diplomasının denkliğine dönük taarruzları geldi.
Bu TikTokçuluk lafı, Fidan adına açılan bir TikTok hesabından geliyor. Ama o hesabın resmi ya da Fidan tarafından yönlendirildiğine dair elde bir bilgi yok.
Herhalde 16 yıl MİT Başkanlığı yapmış, yeterince gizem biriktirmiş Hakan Fidan’ın görüntülerinin arkasına Kurtlar Vadisi müzikleri koyup kendisini derin devletin adamı gibi göstermeye ya da o Tiktok hesaplarının yaydığı gibi yüz ameliyatı olmuş Abdullah Çatlı olduğu gibi kanzilere dönük PR’a ihtiyacı yoktur.
Fakat bu ani ve sert taarruzun başka bir sebebi olmalı.
En komplovari olan teori; CHP’nin bu taarruzlarıyla AK Parti içindeki Erdoğan sonrası liderlik mücadelesi arasında paralellik kuranlarınki. Son olarak Fidan hakkında bir de biyografi çıktı.
Eğer iktidar söylendiği gibi iç hesaplaşmaları için anamuhalefeti kullanabiliyorsa geçmiş olsun zaten. Bu iktidara havada karada ölüm yok.
Daha ayakları yere basan açıklama ise CHP’nin bu sert ve alaycı taarruzlarla Hakan Fidan’ın halkta karşılık bulan “işi bilen ciddi devlet adamı” karizmasını çizmeye çalışması ve onu siyaset meydanına çekmek istemesi.
Bir nevi onu devletin Tanrılar katından faniler arasındaki siyasi çamur güreşine indirmeye çalışıyor CHP.
Siyaseten bu mantıklı. Çünkü bir süredir Hakan Fidan’ın adı çeşitli anketlerde beklenmedik derecede yukarlarda çıkıyor.
AK Parti içinde en sevilen siyasetçi, en beğenilen bakan, hatta seçenekler arasında adının verilmediği bazı anketlerde Cumhurbaşkanı adaylığı için bile pek çok parti liderini geride bırakmış durumda.
Üstelik Fidan bu puanları, hiç siyaset yapmadan alıyor.
Yani polemiklere girmiyor, kimseye cevap vermiyor hatta Cumhurbaşkanı’na yönelik bir sözlü saldırıya cevap verdiği birkaç mesajı dışında CHP, İmamoğlu, Türkiye’de olan biten hiçbir konuda konuşmuyor. Polemik yaptığı tek parti PYD. Suriye’deki siyasi meselelerle Türkiye’deki siyasi meselelerden daha fazla ilgileniyor.
Dışişleri Bakanlığı’nı bile hala MİT’ten gelen ketumluğuyla sürdürüyor, kendi meseleleri hakkında bile az konuşuyor. Erdoğan’ın açtığı alanda Putin gibi liderlerle görüşecek kadar Türkiye’nin dış politikasına yön veriyor.
Ve bütün bunlara rağmen Türkiye siyasetinde kendinden bir alternatif olarak bahsettiriyor.
İşte Özel de onu bu ayrıcalıklı konumundan, faniler arasına indirmeye, onunla polemik yapmaya çalışıyor.
Çünkü polemikte çok başarılı değil. Hele de Özgür Özel gibi bir sözel performans ustasının karşısında bir şansı yok. O yüzden de her insanı rencide edecek türden alaycı eleştirilere karşı bile sessizliğini koruyor.
Ama Özel’in ve CHP’nin Fidan’a yüklenmeye başlamasının başka bir sebebi daha olabilir.
Anketlere göre hala AK Parti’nin seçmenini tutan en güçlü kası dış politika ve güvenlik meseleleri.
Doğal olarak bu iki alan CHP’nin de en zayıf olduğu yerler.
Sadece AK Partililer değil daha geniş bir seçmen kitlesi iktidarın dış politika, güvenlik ve savunmada muhalefetten iyi olduğunu söylüyor. Bu kaotik dünyada ve savaşlarla çevirili bölgede Türkiye’nin menfaatlerini kim daha iyi korur sorularının cevabı hala CHP değil.
Bu karnedeki yüksek notların sebeplerinden biri de Hakan Fidan’ın profili ve performansı.
MİT’ten gelmesi, devlet kariyeri tabii ki bu beğenilmede önemli bir etken.
CHP ise dış politika dümenine en az 30 yıldır uzak.
Ve dış politikadaki düşük notlarını, Dışişleri Bakanı’nın itibarını sarsmaya çalışarak yükseltmeyi deniyor.
Pek işe yarayacak bir taktiğe benzemiyor.
Çünkü AK Parti’nin dış politikada iyi görünmesinin tek sebebi Fidan değil.
Zamanın ruhu, dış konjonktür, uluslararası dengeler ve bölgesel dengeler Türkiye’nin lehine işliyor.
Fidan, Kalın ve tabii ki Erdoğan bölgede boşalan bu boşlukları iyi dolduruyor, uzun süredir “Eyy”li dış politikalar yerine, dengeci, moderatör pozisyonunda bir dış politikayla, savunma yatırımlarıyla Türkiye’yi zor cephelerde potada tutuyorlar, Suriye’de Esad’ın devrilmesi gibi güç gösterileri, Ukrayna görüşmeleri gibi iki tarafla konuşabilme kabiliyetleri sadece güçlü lider seven Trump’ın takdirini kazanmıyor. Avrupa da Türkiye ile içeride olup bitene takılmadan ilişkiler kuruyor.
Bütün bunların yanında CHP ise devrilmekte olan Esad’la acil temas kurulmasını önererek, Zengizur Koridoru’na Deyrezzor Koridoru diyerek, Suriye’de Türkiye lehine bir politika izleyen ABD Büyükelçisi ile önyargılı polemiklere girerek ya da Türkiye’nin bizzat Karabağ’da yanında savaştığı Azerbaycan ile sınırı 30 yıldır kapalı olan Ermenistan arasındaki barışı niye Türkiye değil de Trump yaptı gibi eleştiriler yaparak hiç de göz doldurmuyor.
Hele mevcut dış politikaya alternatifi; eski dış politikaya dönüş, “monşerler” ve sihirli formül Yurtta Sulh Cihanda Sulh olduğunda, karmaşık, kaotik, güvensiz ama aynı zamanda fırsatlarla dolu bu dünyada Türkiye’nin çıkarlarını nasıl koruyacağı ve artıracağıyla ilgili bir güven vermiyor.
CHP dış politikada hiçbir şey demeyen bir Dışişleri Sözcüsü gibi kalıyor. Zaten dış politikasını eski elçilere emanet ederek bu gereksiz diplomatik ketumluk ve risksizliği bir politika olarak benimsemiş gözüküyor.
Halbuki CHP’nin Türkiye’yi bu değişen güç dengelerinde nasıl büyük ve güçlü bir ülke yapacağını halka sadece anlatması değil bizzat göstermesi de gerekir.
Tam bu noktada CHP’nin eksiği; kadrolar ya da raporlar değil.
Halledilmesi daha güç olan mesele dünya ve Türkiye ile ilgili bir zihniyet sorununa tekabül ediyor.
Bu toplum, artık içine kapanmış, ABD ve Avrupa ile birlikte el kaldırıp, indiren, etliye sütlüye karışmayan bir dış politikayla tatmin edilemez.
Türkiye’nin doğal büyüme ve etkili olma sahası da eski imparatorluk sahası.
Bu sahada aktif olmak için ilk şart bu sahayı bilmek ve tabii ki sevmekten geçiyor.
Bunun için de bu coğrafyada yaşayan halkları sevmek, onlarla ortak bir kültürü paylaşmak gerek.
Ülkedeki Kürtlerle, göçmen olarak gelmiş Araplarla bile problemi olan, her türlü güç mücadelesini risk ve macera olarak gören bir anlayışın bu coğrafyadaki ülkelerle ilişkileri ileriye taşıması çok kolay değil.
Üstelik, kitabına uygun, risksiz bir dış politikaya dönen Türkiye’yi kollarını açmış bekleyen bir Batı da artık yok.
Kendi hinterlandında güçlü ve aktif olmayan bir Türkiye’nin artık eski NATO antagonizmasının anlamsız hale geldiği Batı’da pek itibarı olmayacaktır.
Türkiye’den bu saatten sonra Rusya’ya karşı elçiliklerine Ukrayna bayrağı asan, Gazze için hem İsrail hem de Hamas’ı kınayan bir ülke de çıkmaz. Avrupa da Türkiye’yi laik ve demokratik diye biraz büyükçe bir Avrupalı Balkan ülkesi varsayıp bağrına basamaz.
Türkiye’nin alameti farikası laikliği ve Batıcılığı değil. İstanbul’un temsil ettiği bir coğrafyanın merkezi olması, Müslümanlığı ve becerebilirse demokratik olması.
CHP’nin dış politikada bir türlü göz doldurmamasının sebebi, bu yerli elbisenin bir türlü içine girememesi ve dış politikada üzerine tam oturmayan eski smokinde ısrar etmesi.
Belki de CHP’nin dış politikada ihtiyacı olan fazla formatlı emekli büyükelçiler değil de yeni bir Turan Güneş ya da İsmail Cem’dir.
Ama açık ki CHP dış politikadaki yapısal açığını, Fidan’a Tiktokçu diyerek kapatamayacak.
.20/08/2025 02:01
Şam-SDG uzlaşmasının alternatifi var mı?
82
Kuteybe İdlibi, Suriye Dışişleri Bakanlığı ABD Siyasi İşleri Genel Müdürü. Bu görev için birkaç ay önce 2013’den beri yaşadığı ABD’den Suriye’ye döndü.
ABD’de Atlantik Konseyi’nde Suriye konusu üzerine uzmandı. Colombia’da siyaset bilimi alanında yüksek lisans yapmış.
2011’de üniversite öğrencisi iken Şam’da Esad karşıtı gösterilere katılmış. Hakkında üç gözaltı kararı çıkınca da 2013’de Suriye’yi terk etmiş.
Muhalif olması kaçınılmazmış. Çünkü babası da baba Esad muhalifi tanınan bir entelektüel.
Babası Yusuf İdlibi, 19’uncu yüzyılın sonlarında Suriye’de yaşamış, tecdid ekolünden
Abdülhamid istibdadı karşıtı İslam alimi Kevakibi’nin yazdığı ünlü “Despotizmin Doğası” gibi istibdad karşıtı fikirlerin anlatıldığı kitapları yayınlamış bir yayıncıymış.
1965 ile 1981 arasında sekiz kez gözaltına alınmış, Hama Katliamı sırasında tutuklanmış.
Ailenin İslamcılık dışında muhalif bir kimlikleri de Kürt olmaları.
ABD’ye giden Kuteybe İdlibi de uzun süre Kürtlerin de içinde ve yönetiminde olduğu Suriye Muhafeleti’ni ABD’de temsil etmiş.
ABD ile Şam’ın koordinasyonunu sağladığı Suriye Dışişleri Bakanlığı’ndaki yeni görevinin en önemli kısmı da Şam ile SDG’nin entegrasyonu.
Çünkü, Türkiye’de tam olarak anlaşılmamış olsa da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack aynı zamanda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Suriye’de birincil gündemi ABD destekli SDG’yi Şam’a entegre etmek.
Lübnanlı bir Hristiyan eski Osmanlı vatandaşı olan Barrack, Trump’ın sponsoru zengin bir işadamı olarak, BAE, Suudiler ve Katar’la güçlü bağları yüzünden ve Lübnanlı aile bağlarının da motivasyonuyla Şam merkezli istikrarlı bir Suriye kurulmasının en güçlü destekçisi.
Arada Ankara’ya uğruyor, çoğunlukla Lübnan ve Suriye arasında turluyor. En son Hizbullah’ın tasviyesinin sürdüğü Lübnan’daydı. Ordan Paris’e geçip ılımlı bir Süveydeli Dürzi liderle buluştu. Ondan önceki hafta da Şam’daki Katar yatırım toplantısında Şara ile birlikteydi.
Barrack, Şam-SDG arasındaki 10 Mart Mutabakatı’nın uygulanması için SDG’ye baskı yapıyor uzun süredir. “Size söz vermedik, bakıcınız değiliz” bile dedi.
Bu yüzden iki kesim onu hiç sevmiyor: Amerikan elçisi Osmanlı millet sistemini geri getirmek istiyor gibi komplo teorilerine teşne Türk ulusalcılar ve SDG’ye çıkıştığı için Kürt milliyetçileri ve PKK çevreleri.
İdlibi de Barrack’la koordineli olarak çalışıyor.
Sık sık Rudaw’a röportajlar vererek, Kürtlerin çıkarının Şam’la işbirliğinden geçtiğini anlatıyor.
Kürt çevrelerin hala “çete, terörist” sıfatlarıyla andığı HTŞ’nin liderliğindeki Şam yönetiminin “ her türlü ademi merkeziyetçiliğe karşı olmadığını söylüyor ve Kürtlerin temel haklarının tartışma dışı olduğunu anlatıyor:
"Çocuklarımızın okullarda anadillerini öğrenmesi, Kürt kültür merkezlerinin açılması, devlet dairelerinde Kürtçe hizmet alabilmek... Bunlar bir lütuf veya pazarlık konusu değil, zaten var olması gereken doğal haklardır."
“Ben bir Kürt olarak, Suriye'deki Kürt deneyimi yeni bir şey değil diyorum. Yüz binlerce Kürt, yüzyıllardır bu ülkede yaşadı. Suriye tarihinde üç Kürt kökenli cumhurbaşkanı bile oldu. Bu da Kürtlerin Suriye toplumunda kabul gördüğünü ve etkili olduklarını gösteriyor. Hem kimliğimizi koruyalım, hem de Suriye kimliğine tam anlamıyla entegre olalım."
Şam yönetimi bazı adımlar da atmaya başladı.
Suriye’nin yeni Milli Eğitimi Bakanı Kürt. Son olarak Suriye resmi ajansı SANA ilk kez Kürtçe yayın yapmaya başladı.
Ama İdlibi SDG’nin ayrı bir orduyla Suriye’de varolma talebine karşı:
“10 Mart Anlaşması bu konuda çok açık. Entegrasyon, gerçekten devlet kurumlarına tam katılım anlamına gelir. Ordu içinde ordu olmaz. Bu modeli Lübnan ve Irak'ta gördük ve bunun getirdiği istikrarsızlığı biliyoruz.”
10 Mart deklarasyonunun uygulanması için ilk uygulamanın SDG kontrolündeki Arap şehri
Deyrizor’da yapılabileceğini anlatıyor. Ama SDG içinde görüş ayrılıkları olduğunu söylüyor:
"Görünen o ki liderlik içinde farklı görüşler mevcut. Kimileri anlaşmanın uygulanmasını ciddi şekilde istiyor, kimileri ise uygulamayı geciktirmek için bahaneler arıyor. Görünüşe göre bazıları, zaman geçtikçe siyasi atmosferin değişeceğini, üzerlerindeki baskının azalacağını ve böylece bu süreci sürüncemede bırakabileceklerini düşünüyor. Ancak gerçekten aklıselimle hareket edenler bu fırsatı kaçırırsa, yalnızca Suriye değil, Kürt toplumu da tarihi bir imkanı yitirmiş olur."
Suriye Kürtleri ve SDG içindeki bu görüş farklılıkları uzun süredir gözle görünür.
Son olarak Şam yönetiminin Paris’teki zirveden çekilmesine neden olan, şu anda Suriye’de en sevilmeyen insan olan İsrail destekli Dürzi lideri Hicri’nin videoyla katıldığı Haseke’deki Konferans’ta gözler Mazlum Abdi’yi aradı ama Abdi o toplantıya katılmadı.
Abdi, genelde ortalık kızıştığında ılımlı mesajlar veriyor. Suudi televizyonlarına çıkıyor ve fasih Arapçasıyla 10 Mart Deklarasyonu’nun arkasında olduklarını söylüyor. “ Tek devlet, tek ordu, tek ülke sloganına sadığız” bile dedi, Türkiye ile diyalog içinde oldukları mesajını da tekrarlıyor.
Rojava bölgesinin dışişlerinden sorumlu İlham Ahmed’in de mesajları genelde pozitif. En son Paris’te yine mutabakata sahip çıkan konuşmalar yaptı.
Ama daha uzlaşmaya kapalı ve maksimalist bir kanat da var. Bu kanat özellikle Abdi’yi fazla Amerikancı ve güçlü bularak etrafına komiserler atayan Kandil’e yakın isimler. SDG’nin sözcüsü, İTÜ mezunu olduğu için iyi Türkçe konuşan eski PYD başkanı ve hala yönetimindeki Salih Müslim hala sert ve hala mutabakat imzalanmış Şam’dan “HTŞ, IŞİD, çete” diye bahsetmekte ısrarlı.
Özellikle SDG içinde bir kesimin Türkiye ve Şam’ı İsrail’le dengeleme gibi fikirlere yakın oldukları biliniyor. İsrail’in Dürzilere yaptığı ve bunun için Şam’da Genelkurmay binasını bile vurduğu hamilik bu fikirleri savunanların elini güçlendirdi.
Tabii Dürziler, İsrail’e karadan komşu, İsrail’de 100 bin Dürzi yaşıyor ve bu Dürziler İsrail’de orduda da etkili bir grup. Bu şartların hiçbiri Kürtlere uymuyor.
Ayrıca Şam-SDG-Türkiye arasındaki bir askeri çatışmaya İsrail, Dürziler için yaptığı gibi havadan müdahale ederse bunun sonu Türkiye-İsrail savaşına kadar varır.
Ama görev gelir gelmez Kürtler bizim doğal müttefiğimizdir diyor İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın başını çektiği gibi İsrail sürekli olarak Kürtlere bir göz kırpma halinde. Diasporadaki PKK’lılar ve Kürt milliyetçileri bu göz kırpmaya çok büyük anlamlar yüklüyor. Salih Müslim, birkaç kez İsrail medyasına da röportajlar verip, İsrail’in Kürtlere desteği için teşekkür de etmişti. DEM Parti’nin ABD Temsilcisi olan Giran Özcan, İsrail’e gidip görüşmeler yapmıştı.
Halbuki İsrail’in Suriye’deki tek gündemi Suriye’yi istikrarsızlaştırmak. Zayıf bir Suriye istiyor Suriye. Dürziler ve Kürtlere desteğin motivasyonu da bu. Yoksa İsrail’in Suriye’de pozitif bir gündemi yok, bir şey yapmak istemiyor, birşeyi yıkmak istiyor sadece.
Bu negatif projenin peşine takılmak büyük bir macera Kürtler için.
Bunu da net biçimde Öcalan söyledi. Öcalan, neredeyse bir milli görüşçü kadar net bir İsrail karşıtı mesajla bu kafa karışıklığına cevap verdi.
Hakan Fidan’ın son çıkışında da bu İsrail vurgusu vardı:
“YPG-SDG tarafından çok fazla açıklama yapılıyor. 10 Mart Mutabakatı’nın kendilerini çok fazla bağlamadığını düşünüyorlar. Türkiye’deki ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinin de kendilerini ilgilendirmediklerini söylüyorlar. Sizi ne ilgilendiriyor? İsrail’in maşası olmak mı?
“Biz tolere etmekte zorlandığımız gelişmeler görüyoruz. Avrupa’dan, dünyanın dört bir yanından gelen örgüt üyelerinin Suriye’yi terk etmediğini görüyoruz. Örgütün 10 Mart’tan sonra Suriye’de olumlu manada güven telkin edici bir adımını da görmüyoruz. Bir bekleyiş içindeler. Bunu görüyoruz. SDG tarihi iradeye saygı duymalı. Bekledikleri karışıklık çıkmayacak. Çıksa bile onların lehine bir durum olmayacak.”
Fidan’ın Suriye Dışişleri Bakanı’nın yanında SDG’yi azarlamasını ve İsrail’in maşası mı olmak istiyorsunuz diye sormasını Kürtler rencide edici buldu.
Konuşmanın tonu sertti mesleki bir bıkkınlık hissi öfkeli bir dile dönüşmüştü. SDG’yi azarlarke, bundan bütün Kürtlerin rencide olabileceğini düşünmeyecek biri değil Fidan.
Geçen hafta bir gazeteci grubuna konuşan Ahmed eş-Şara ise çok daha ılımlı ve pozitif bir dille 10 Mart Mutabakatı lehine açıklamalar yaptı.
Şam, Türkiye, ABD ve SDG bir konuda mutabıksa o mesele hallolur dedi. SDG’yi toplantılarda farklı konuşup, uygulamada farklı adımlar atmakla suçladı ama bunu yaparken nazikti, pozitifti:
"Suriye ve SDG, Türkiye'nin de ilgili olduğu ve Amerikalıların da bulunduğu bir anlaşma taslağı üzerinde mutabık kalındı. Bu dört taraf bir şey üzerinde anlaşırlarsa, o gerçekleşir. Anlaşmanın uygulama mekanizmaları tartışılıyor. SDG bu anlaşmayı uygulamaya hazır olduklarını ifade ediyorlar. Ancak bazen sahada, müzakerelerde ve medyada söylediklerine ters düşen işaretler veriyorlar. Suriye'de bölünme talep edenler siyasi cehalet" içinde ve hayalperest.”
Çünkü Şam için bu anlaşmanın bir alternatifi yok. SDG’nin elinde tuttuğu Suriye’nin üçte biri ve petrol sahaları Şam’ın denetimine geçmedikçe, Suriye eski Suriye olamaz. Ayrıca Şam’ın kendisine denk bir kuvvete sahio SDG ile savaş istemez. Zaten Suriye’de herkesin en az istediği şey savaş. Ayrıca Kürtlerin katıldığı bir Şam yönetimi, Şam’ın dünyadaki meşruiyet sorunlarına ilaç gibi gelecektir. Şam yönetimi Suriye tek ordu ve tek devlet istiyor ama bu Suriye’de Türkiye gibi üniter devlet istiyor demek değil. Şam, özerkliğin faklı uygulamalarına açık olduğunu belli etti.
Rojava için de bu mutabakatın alternatifi Şam ve Türkiye ile savaşa tutuşup, şu anki kazanımlarını bile kaybedeceği bir yıkım olabilir.
Çünkü artık SDG’yi koruyacak bir ABD’de yok. En azından ABD bu yüzden Türkiye ile karşı karşıya gelmeyecektir.
Türkiye’ye karşı destek verecek bir Esad yönetimi, İran ya da Rusya da yok. İsrail’in Dürzilere verdiği gibi desteği SDG’ye vermesi için Türkiye ve İsrail’i kimsenin istemediği bir savaş pozisyonuna getirebilir. İsrail- Şam yönetimiyle de diyalogda. Oradan beklentiler içine girmek de hayalicilik. ABD’nin SDG’yi İsrail’in göz kırpmalarına fazla ümit bağlamamak konusunda uyardığı söyleniyor.
SDG’nin askerlerinin en az yarısı Arap ve şu anda SDG kontrolünde olan Deyrezzor, Rakka’da yaşayan Araplar, Şam-SDG çatışmasını istemezler, öyle bir çatışmada nerede duracakları da çok açıktır.
Ve Türkiye. Zannedildiği gibi Türkiye her an sınırda askeri operasyona hazır değil. Bir kere bunun sonucu çözüm sürecinin bitmesi olur. Ve bu bitişin siyasi maliyeti iktidarın üzerine yıkılır. Bu iktidarın taşıyamayacağı bir siyasi maliyete dönüşür.
Ayrıca Türkiye de Suriye için tam bir üniter devlet modeli olsun diye ısrar etmiyor. Bunun gerçekçi olmadığının Ankara da farkında. İkincisi Türkiye, zaten Suriye’deki meseleyi çözmek motivasyonuyla PKK ile çözüm sürecine oturdu. Esas amacını riske atması için hiçbir sebep yok.
Şu anda mesele SDG’nin Suriye ordusuna nasıl entegre olacağında düğümlenmiş durumda.
Bir askeri birlik olarak katılması masada. Burada şüpheler ve tedirginlikler olması çok doğal. Ama “Şam’da daha bir yönetim oluşmadı, biz niye katılalım ki” diye bir gerekçe kısırdöngüye neden olur. Çünkü sen katılmazsan o yönetim hiçbir zaman oluşmayabilir. Katılmayacaksan o zaman neden mutabakat imzaladın sorularına SDG’nin bir cevap vermesi gerekir.
O yüzden de biraz yavaş olsa da mutabakat ilerleyecektir. Kürtlerin Ankara’da, Bağdat’ta olduğu gibi, Şam’da da güçlü olması, Haseke’yi, Kamışlı’yı yönetmekten daha büyük bir kazanım.
Yüzde 10 nüfusa sahip oldukları Suriye yeniden kurulurken, dünya Şam yönetimine destek verirken ve yaptırımların kalkmasının ardından Körfez’den Suriye’ye fon akmaya başlamışken Şam yönetimine kurucu olarak girmek, Haseke’de konferans salonlarında demokratik ulus projesini hayata geçirmekten daha ayakları yere basan bir perspektif.
Yani özetle bütün bu açıklamalar ve gelişmeler Türkiye’de tvlerde hemen ellerine çubukları alıp, Suriye’ye askeri operasyon yayınlarına başlayan TV kanallarındaki gibi bir kopuşa işaret etmiyor.
Suriye’de Şam-SDG uzlaşısının bir alternatifi hala yok.
.23/08/2025 00:01
Mete Tunçay yanılmış mıydı?
98
Geçenlerde hala anlamsız yere tutuklu olan Fatih Altaylı’nın boş koltuğuna Sunay Akın oturdu.
Akın, genelde tarihsel olarak tartışmalı ama sempatik hikayeler anlatan çağdaş bir meddah.
Popüler tüketim için eğilip bükülmüş bu hikayelerinin mutlaka bir katarsis anı var.
Ve o katarsis anı için tarihi gerçekler, kronoloji, bağlam izleyicilerin gönülleri hoş olsun kıvamına getiriliyor.
Hele de konu Atatürk ve Cumhuriyet ise atış serbest.
O programda anlattığı bir hikaye sosyal medyada viral oldu:
“Bu koltuğa oturunca aklıma bir hikaye geldi. Osmanlı sarayında Üçüncü Murat döneminde şair Nef’i. Çok sevilen bir şairdir Nef’i. Ama hicivleriye ünlüdür.
Nef’i yaşadığı dönemde saraydaki bütün olumsuzlukları, hataları, yolsuzlukları hicveden şiirler yazıyor. Padişah Nef’i’ye diyorlar ki, “Sakın yazma”. Ama Nef’i durur mu? Dönemim veziri Hacı Bayram Paşa’yı eleştiren bir hiciv yazıyor. Ve Nef’iboğularak öldürülüyor.
Bizim resim sanatımızın çok ünlü ressamlarından biri Avni Lifij’dir. Avni Lifij işgal İstanbul’unda Galatasaray Lisesi’ndeki yaz sergisinde üç tablosunu sergiliyor. Bunlardan biri şair Nef’i. İşgal İstanbul’unda şair Nef’i anlatan bir tablo sergiliyor. O tablo Cumhuriyet döneminde kim tarafından alınıp, duvarına asılıyor biliyor musun? Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Mustafa Kemal Atatürk tarafından. Sarayın baskılarına, zulmüne karşı sesini yükselten, sus denilse de şiir yazan Nef’iyi yıllar sonra bir ressam tablosunda resmediyor ve o tablo Cumhuriyet ilan edilince Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı’nın duvarına asılıyor. Uygarlık, bağımsızlık, demokrasi hiçbir zaman geri gitmez.”
Hikayenin mesajı açık; Bugün gazeteciler içeri atılırken Atatürk, sarayı hiciv eden şair Nef’i’nin tablosunu İstiklal Harbi sırasında alıp Çankaya Köşkü’nün duvarına asmıştı. Çünkü Atatürk ifade hürriyetine, muhalif sanata büyük değer verirdi.
Herkesin duymaktan mutlu olduğu bir son.
Bu kadarlık bir haz için tarihi birazcık eğip bükmenin kime ne zararı var ki diye düşünmüş olmalı.
Bir kere Üçüncü değil, Dördüncü Murat. Nef’i evet veziri hicvedince boğduruldu ama ondan “Saray’ı eleştiren muhalif bir şair” diye bahsedemeyiz çünkü bizzat padişahın davetiyle sarayda yaşıyordu. “Tûtî-i mu'cize-gûyem ne desem lâf değil” gibi gazeller yazıyordu, hiciv ustasıydı. Hatta ağzını tutmasını dışarıdaki tebaasına karşı pek de bu kadar pedagojik olmayan Dördüncü Murat istemişti.
O yüzden muhalif olduğu için boğdurulan şair Nef’i ile muhalif olduğu için tutuklanan gazeteci analojisini hızlıca geçelim.
Hüseyin Avni Lifij, 1910’da Fransa’ya devletin resim eğitimine gönderdiği ve 1914’de savaş başlayınca İstanbul’a geri dönen bu yüzden “1914 Kuşağı” olarak bilinen ressamlardan biriydi.
Ama Avni Lifij, videoda anlatıldığı gibi bir Nef’i portresi yapmamıştı.
O tablosunun adı "Nef'i Devrinden Bir Sahife İçin Bir Çizim”di.
resim1.png
Tabloda bir duvar üzerinde yatan kadın figürü ile, buna bakan kavuklu, sakallı bir adam görülüyordu.
Kadın figürünün altında pembe renkli bir kilim, adamın sol tarafında servi ağacı var. Ayrıca daha arkada belli belirsiz gözüken surlar ve sağ üst tarafta deniz dikkati çekmekte.. Adam sevgilisi genç kıza bir dizi aşk şiiri okuyor olmalı. Hatta elinde de bir kadeh görülüyor.
Yani muhalif bir tablo olmadığı da kesin.
Evet bu tablo Temmuz 1922’de, Türk (önceki adı Osmanlı) Ressamlar Cemiyeti’nin düzenlediği Galatasaray Lisesi’ndeki resim sergisinde sergilenmişti.
1916’dan itibaren yapılan Galatasaray Sergileri, bir nevi resmi resim sergisiydi, sergiye katılacak resimler juri tarafından seçiliyordu ve Halil Edhem beyin girişimiyle sergide resimlerden her yıl Elvah-ı Nakşiye koleksiyonu için devlet resim satın alınıyordu.
1921’de 40’dan fazla eser satın alınmıştı.
Temmuz 1922 yılındaki sergi bu sergilerin dördüncüsüydü ve Halife Abdülmecit Efendi’nin himayesinde yapılmıştı.
fafdae.png
Aynı günlerde bir ay sonraki Büyük Taarruz ’un hazırlıklarıyla uğraşan Mustafa Kemal Paşa’nın bu sergideki bir tabloyu görüp, beğenip alması mümkün değildi.
Muhtemelen Ankara’da savaş hazırlıkları yapanlar, bu sergide sergilenince büyük tartışma yaratan Namık İsmail’in Üryan tablosunu duyup, savaş sürerken İstanbul’daki bu ‘sefih’ hayata epey kızmışlardı.
Ama o yıl da sergiden her yıl olduğu gibi devlet yine Elvah-ı Nakşiye koleksiyonu için resim almıştı.
Satın alınan resimler arasında Namık İsmail’in Üryan tablosu ile birlikte Avni Lifij’in üç eseri de vardı.
O resimlerden biri de "Nef'i Devrinden Bir Sahife İçin Bir Çizim”di.
Resimleri yine muhtemelen Halil Edhem Bey’in de içinde olduğu bir heyet seçip satın almıştı.
1921 sergisinden de Lifij’in beş eseri satın alınmıştı.
Bu resimleri muhtemelen Atatürk hiç görmedi, resimler Çankaya Köşkü’ne de hiç gitmedi.
Bu arada Atatürk’ün Nef’i hayranı olduğu hatta okuduğuna dair elde bir bilgi de yok.
Ama Mustafa Kemal, Hüseyin Avni Lifij’le tanışmıştı.
Büyük Taarruz’dan zaferle çıkılmasından ve İzmir’e girilmesinden sonra 1922 Ekim ayında Bursa' ya giden Mustafa Kemal' i tebrik etmek için Bursa’ya giden öğretmenler kafilesi içinde Sanayi Nefise Mektebi hocası Avni Lifij ve kendisi gibi ressam olan eşi Harika Hanım da vardı.
Bursa Şark Tiyatrosu'nda öğretmenler için düzenlenen toplantıya katılmış, Mustafa Kemal'i canlı görmüş, sohbet etmişti.
Lifij’in dikkat çekmesini sağlayan özelliklerinden biri de 1905’lerden beri ilgilendiği fotoğrafçılığıydı. O yıllarda elinde bir fotoğraf makinesi olmak, elinde fırça olmaktan daha büyük bir ayrıcalıktı.
dafas.jpg
Lifij , 1922’de Mustafa Kemal’in paşalarla olan meşhur fotoğrafını çekti.
daefd.png
Avni Lifij Ankara'ya davet edildi, Erkanı Harbiye'de dört ay misafir edilen Lifif,
Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak'ın portrelerini yaptı.
deasdfca.png
O yıllarda devlet ressamlardan İstiklal Harbi ve Cumhuriyet’i anlatan resimler yapmalarını istemişti. 1924’de Galatasaray Sergileri’ne katılan ressamlar bu yüzden uyarılmıştı.
Lifij, 1924’de "Karagün" ve "Akgün" adlı İstiklal Harbi’ni anlatan tablolar yaptı. Propaganda sınırlarını aşan eserler çıkarmıştı yine. Belki de o yüzden uzun yıllar unutuldular.
fdwefdw.jpg
Karagün
fweqfeq.jpg
Akgün
Ve tabii 1923’de Mustafa Kemal’in yeni evlendiği Latife Hanım ile fotoğrafını çekti.
edqfdewf.png
Lifij, 1927’de ölene kadar Sanayi-i Nef'ise Mektebi Alisi Tezyini Sanatlar (Dekoratif Sanatlar) öğretmeni olarak görev yaptı.
Aykırıydı ama muhalif bir sanatçı değildi.
Bugün Cumhurbaşkanlığı ya da Resim Heykel Müzesi’nin koleksiyonunda olması gereken Lifij’in "Nef'i Devrinden Bir Sahife İçin Bir Çizim” adlı tablosu bugün özel bir koleksiyonda görülüyor.
Resmin başına 1922’den sonra ne geldiği meçhul.
Ta ki 2025 yılında Sunay Akın, ondan bir Erdoğan eleştirisi ve Atatürk’ü övgüsü çıkarana kadar…
Yani ortada Atatürk’ün şair Nef’i’ye olan bir hayranlığı hatta kendisinin aldığı bir tablo yok.
Ama parçalar istendiği yerden birleştirilince, bir de Lifij’in eserine bakmayıp “herhalde Nef’i’nin portresini yapmıştır” deyince böyle hikayeler uydurulabiliyor.
1925’deki Takrir-i Sükun Kanunu’nun 100’üncü yıldönümünde bir gazetecinin tutuklanmasını eleştirirken örnek gösterilecek hoşgörülü Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk olmasa gerek.
Sadece ayaklarından zincirlenip Diyarbakır’da İstiklal Mahkemesi’ne çıkarılan, müebbet hapisten Atatürk’e bir daha gazetecilik yapmamak üzere söz verdiği bir mektupla zor bela kurulan Ahmet Emin Yalman okusa herhalde kıskıs gülerdi.
Ya da ancak 1939’da Türkiye’ye dönebilen Halide Edip.
1930’larda Denizbank adına itiraz ettiği için Atatürk’ün talimatıyla radyodan linç edilen SadirMaksudi, gençlik yılları hapislerde geçen Sabahattin Aliler, Nazım Hikmetler, Kemal Tahirler…
Ama 2025 yılında bir gazetecinin tutuklanmasını haklı olarak eleştirirken, Mustafa Kemal’in hoşgörüsünü övmeye çalışmak hala itibar görüyor.
Çünkü bugünü eleştirmek yetmiyor, mutlaka dünde övülecek ve tutunacak bir yer de bulunmalı.
Eğer Atatürk, hayallerdeki eleştirilere karşı o hoşgörülü lider değilse, birkaç fırça darbesiyle o lider haline getirilmeli.
Tarihin iyi niyetlerle bu kadar çarpıtılmasından kimseye bir zarar gelmez.
İşte Mete Tunçay’ın ömrü buna gıcık olmakla geçti.
Daha 60’lar gibi erken bir vakitte buna itiraz etmeye başlamış bir tarihçiydi Mete Tunçay.
Solun içindeydi. Türkiye entelektüel hayatının merkezi olan SBF’de hocaydı.
1954’den itibaren DP’yi eleştiren demokrat ve liberal eğilimli Forum dergisinde yazmaya başlamıştı.
Çok erken yerli ve milli uykulardan uyanıp, dünyaya açılmıştı.
1950’lerde Bertrand Russell, Orwell’in 1984’ü, Huxley’in Cesur Yeni Dünyası üzerine yazıyor, darbeci askerlerle profesörlerin anayasa yazdığı 1961’de Thomas Jefferson’ın Seçme Eserleri’ni, daha Türkiye’ye Açık Toplum’un düşmanı olan ideolojiler yeni girerken 1967’de Karl Popper’in Açık Toplumun Düşmanları’nı çeviriyordu.
1923’den önce her şey karanlıktı ezberinin resmi ideoloji, komünist kelimesinin en ağır suçlama olduğu 1967’de 1923 öncesi sosyalist hareketleri anlattığı Türkiye’de Sol Akımlar ( 1908-1925)’ı yazdı.
Tarihin çarpıtılmasına karşı hassas bir tarihçiydi. Kim tarafından ve ne için çarptırılmasına bakmadan…
1973’de Mehmet Barlas’ın evindeki yemekte Kemal Tahir’i romanlarında tarihi çarpıtmakla eleştirdiğinde, Tahir’in fenalaşıp kalp krizinden öldüğü rivayet edilir.
Solcular arasında bile en büyük tartışmanın gerçek Atatürkçü kim olduğu 1977’de yazdığı “Atatürk’e Nasıl Bakmak?” makalesinde şöyle yazmıştı:
“Artık, Atatürk konusuna boş övgüsüz ve sövgüsüz yaklaşmayı öğrenmeliyiz. Bize ve ona böylesi yaraşır. Atatürk’ü eleştirmek, bizim için bir anlamda kendimizi eleştirmek, özeleştirimizi yapmak demektir. Bundan yan çizmekse, Atatürk’ten ve dolayısıyla kendimizden yabancılaşmayı göze almak olur. Kendi vatanımız olduğu için, Türkiye’yi hep tek başına, biricik diye düşünüyoruz. Oysa, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada kurulan yeni cumhuriyetlerin çoğu, demokratik cumhuriyetler değil, başkanı kalıtsal olmayan diktatörlüklerdi; aşağı yukarı İtalyan faşizmi prototipine benzeyen rejimlerle yönetilmekteydi. Atatürk Türkiyesi, ülkede devlet gücüyle özel kapitalizmin gelişmesini sağlamaya çalışması bakımından o rejimlerle bir nitelik ortaklığı gösterir. Fakat, onların çoğundan farklı olarak, gerçekçi bir değerlendirmeyle, saldırgan bir emperyalist politika izleyecek kadar güçlü olmadığının bilincindedir. Bu, azımsanacak bir fark değildir; önemli ve mutlu bir farktır.”
Bu uğurda daha da yalnız kalmayı göze alarak, Kenan Evren’in Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı için Atatürk Yılı ilan ettiği 1981’de, en koyu ve sert bir sağ Atatürkçülük kol gezerken başını belaya sokacağı kesin “Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931” kitabını yazmıştı.
Tek Parti rejiminin ilk akademik eleştirisi olan bu cesur kitap ancak 1989’da ikinci baskısını yapabilmişti.
Ama Tunçay, kitaptan iki yıl sonra 1983’te üniversiteden atılan 1402’likler arasına girmişti.
Kitap akademide bir çığır açtı. Herkese bir cesaret geldi. Bugün bildiğimiz pek çok gerçeği o kitaba ve o cesarete borçluyuz.
Mete Tunçay, üniversiteden uzakta geçirdiği 10 yılda boş durmayıp Tarih ve Toplum’uçıkardı.
Şimdi post-Kemalistler denip, neredeyse AK Parti’yi kuran ideologlar muamelesi yapılan gerçek tarihçiler için bu dergi bir okul olmuştu.
Mete Tunçay, milyonlarca insanın ilkokuldan itibaren belli ezberlerle yetiştiği geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi akademik tarihçiliğinde bir buz kıran oldu.
O milyonlarca şartlanmış insanı karşısına alma pahasına…
Bunu İslamcı ya da Osmanlıcı alternatif tarihçiliğinin berbat üslubuyla değil, akademik standartlar içinde yaptığı için karşısına ancak belgeyle çıkılabilirdi.
O belgeler de yoktu.
Her zaman günlük siyasetin bir parçası olmuş ve resmi propagandanın esas olduğu bir alanda tarihçilik yapmak ister istemez siyaset yapmak da demekti.
Bu yüzden yaşarken çok düşman kazandı. Ama tarihi gerçekler için yaşarken o bedelleri ödemeyi göze aldı.
Bugün yaşanan hiçbir şey tarihi değiştirmiyor.
Ama bugüne kızıp tarihi değiştirmeye çalışanlar karşılarında dev cüsseli Mete Tunçay’ı ve dev külliyatını bulunca ona ve onun paltosundan çıkmış olanlara kızıyorlar.
Daha da kızacaklar. Çünkü yarın da yaşanacaklar tarihi değiştirmeyecek.
Mete Tunçay, tarihle ilgili söylediklerinin hepsinde haklıydı. Haklı olmaya da devam edecek
.27/08/2025 00:01
Son konuşan Korgeneral!
210
2010’lara kadar Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri askeri vesayetti. Dört kere darbe yaparak doğrudan iktidarları deviren askerler, aralarda ise sık sık bildiriler yayınlayarak , uyarılarda bulunarak, isimsiz açıklamalarla manşet olarak siyasete müdahale ederlerdi.
Harp okullarının mezuniyet törenleri askerlerin o sırada zorunlu olarak hazır bulunan siyasilerin gözünün içine bakarak siyasi mesajlar verdikleri kriz anlarıydı.
Paşalar fırsat buldukça içinde bolca şeriat, bölücülük, hainler, laiklik, Atatürk ve çağdaşlık geçen ezberlenmiş nutuklar atmayı çok severdi.
Nihayet bu çağdışı devir kapandı.
2010’lardaki sivilleşme adımları ama özellikle 15 Temmuz darbesinden sonra artık konuşan paşa kalmadı.
Hatta Genelkurmay Başkanı’nın adının bilinmediği liberal ütopya gerçek oldu. Bu Türkiye’yi otomatik olarak demokratikleştirmedi, o kısımda liberaller yanıldı.
Ama siyasete müdahale eden ve sürekli siyasi çıkışlar yapan paşaların “Eski Türkiye”sini özleyen Celal Şengör dışında herhalde kimse yoktur.
Uzun yıllar sonra bugünlerde Türkiye’nin yeniden çok konuşan bir paşası oldu.
Her ne kadar asker olmasa da rütbesi Korgeneral.
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Korgeneral Prof. Dr. Erhan Afyoncu.
“Rektör ve tarihçi işte neden konuşmasın” diyenler herhalde Milli Savunma Üniversitesi’nin tam olarak ne olduğunun farkında değiller.
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden 15 gün sonra aralarında Harp Akademileri, Kara
Deniz, Hava Harp Okulu, Kuleli, Maltepe, Işıklar gibi ünlü liselerin de olduğu bütün askeri okullar kapatıldı.
Yerine Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı Milli Savunma Üniversitesi kuruldu.
Kara, Deniz ve Hava Harp Okulları ve lisans üstü bütün eğitimler Maslak’taki eski Harp Akademileri binalarındaki bu üniversiteye bağlı.
Türkiye’deki tüm askeri okulların başına da 2016 yılında bir sivil atandı: Tarihçi Prof. Dr. Erhan Afyoncu. Ekim 2016’da da Afyoncu’ya korgeneral rütbesi verildi.
Erhan Afyoncu Tarih Öğretmenliği mezunu bir tarihçi. Bütün akademik kariyeri Marmara Üniversitesi’nde geçmiş, Türkiye sınırlarının hiç dışına çıkmamış.
Türkiye onu Habertürk’ün ünlü tarih programı Tarihin Arka Odası ile tanıdı.
Tarih bilimine yaklaşımını ya da isyanını “Ben tarihçi adamım, tarihçi adam milliyetçi olur” özdeyişi yeterince anlatıyor.
Fikirlerini kamuoyuna ifade etmek konusunda istekli ve tecrübeli de bir isim. Afyoncu, uzun yıllar köşe yazarlığı da yaptı.
En uzun süreli olanı 2008’den 2014’e kadar Bugün gazetesindeki yazarlığıydı.
Bugün’den Nisan 2014’de gazete yönetimine teşekkür ederek bir veda yazısıyla ayrılmıştı.
O gazetelere abone olmanın bile FETÖ üyeliğine delil olarak kullanıldığı bir ortamda, 17-25’den epey sonra, iktidar paralel yapıyla mücadele ederken hala bu gazetede yazmış birinin Milli Savunma Üniversitesi rektörlüğü gibi bir pozisyona atanması için çok güçlü referansları olmalı.
Çünkü bugün MSÜ’ye kantinci olarak başvuran biri, iki yıl Bugün gazetesi abonesi olduğu tespit edilse güvenlik soruşturmasından geçmez.
Ama o güçlü referanslar acaba Türkiye’nin konuşan korgenerallerden epey çekmiş bir ülke olduğunu unuttular mı?
Çünkü uzun yıllar epey sessizce bu görevi yürüten Afyoncu, son birkaç aydır sürekli televizyonlarda ya da aktif olarak kullandığı Twitter hesabıyla tartışmaların içinde.
En son artık sadece bir milliyetçi tarih profesörü değil, Türkiye’nin tüm askeri okulların başındaki korgeneral olduğunu unutarak durup dururken katıldığı televizyon yayınında Yunanistan’ı tehdit etti:
“Bizim en kötü zamanımızda milli mücadelede Anadolu’yu işgale kalktınız. Atatürk sizi Ege’de denize döktü. Biz savaşmak istemiyoruz, düşman değiliz. Ama gerektiğinde savaşırız, bunu Kıbrıs’ta da gösterdik. Bizim 16 fırkateynimiz var, Yunanistan’da 16 fırkateyn. Biz 85 milyonuz, Yunanistan 11 milyon. Yunan halkına yazık; bu kadar silah aldığınızda kendi halkınızın katma değerini silaha harcıyorsunuz ve kazanamayacağınız bir savaşa hazırlanıyorsunuz. Biz savaş istemiyoruz, oturalım ve problemlerimizi konuşalım.”
Şu anda Yunanistan ile Türkiye arasında böyle açıklamalar ve hatırlatmalar yapmayı gerektiren bir kriz yok.
Hatta ilişkiler son yıllardaki en iyi zamanlarında.
Zaten böyle bir kriz olsa, bu tehditleri Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı zaten yapardı.
Peki neden Milli Savunma Üniversitesi rektörü yapıyor?
Çünkü yapabiliyor, mikrofonlar ona uzatılıyor.
Afyoncu, sadece dış değil, iç politik tartışmalara da müdahil.
Türkiye çözüm sürecini, Terörsüz Türkiye’yi konuşurken, Fenerbahçe’ye sponsor olan Chobani’nin sahibi Hamdi Ulukaya’nın konuşmasında Türkiyeli kavramını kullanmasıyla başlayan “ Türkiyelilik” tartışmasına Oğuz Han resmiyle sosyal medya hesabından müdahil oldu:
“Bu kelimeler tarihi temeli olmayan, tarihte kullanılmamış ifadelerdir. Türk'üm, Türk milliyetçisiyim veya Türkçüyüm denir. İspanyol İspanyalıyım, Fransız Fransalıyım diyor mu?”
Halbuki biraz Cumhuriyet tarihi okumuş herkes bilir ki Türkiyeli kavramı 19’un yüzyılın başlarından beri vardır. Tunalı Hilmi tarafından kullanıma sokulmuş, 1921’de Atatürk’ün de konuşmalarında kullandığı, hatta 24 anayasasının taslağında geçmiş, uzun yıllar Türkiye’de azınlıklar, 90’lardan sonra da Kürtler tarafından kullanılmış bir kavramdır.
Biraz yabancı dillere aşina olan biri de Fransız demenin zaten Fransalı demek olduğunu, İspanyolun bir etnik grubun adı olmadığının farkındadır.
Ayrıca Türkiyeli gibi etnisiteye değil, ülke adına atıf yapan Amerikalı, Suriyeli, Iraklı, Çinli, Cezayirli, Mısırlı, Arjantinli… gibi onlarca kullanım olduğunu bilir.
Ama ilk okul kitaplarından aşina olduğumuz bir Oğuz Han çizimi eşliğinde bu çıkışı yapan Afyoncu, galiba böyle ayrıntılarla ilgilenmiyor.
Zaten o günden beri de çözüm sürecinden rahatsız olan çevrelerin kahramanı.
Ama devlet terörsüz Türkiye ile Türk-Kürt-Arapların güçlerini birleştirmesinden bahsederken, bu konudaki hassasiyetleri yönetmeye çalışırken, olmadık bir Türk-Türkiyeli tartışmasına kömür atan kişi artık sadece bir tarih profesörü olmadığını unutmuş olmalı.
Artık o Milli Savunma Üniversitesi rektörü bir korgeneral.
Daha bir yıl önce Afyoncu’nun rektör olduğu MSÜ’ye bağlı Kara Harp Okulu’ndaki bir mezuniyet yemini yüzünden beş teğmen ordudan ihraç edilmişti.
Galiba teğmenlere yasak olan, korgenerale serbest.
O teğmenlerin sadece sosyal medya hesaplarına bakınca nasıl bir dünya içinde yetiştikleriyle ilgili bir fikir sahibi olmak mümkün.
Yunanistan’a ayar vermek, nüfus artışı uyarısı yapmak ve Türk değil Türkiyeli çıkışı yapmak yerine, askeri okullardan neden yine siyaseten öfkeli bir teğmen kuşağının yetiştiği, değişmeyen okul müfredatları gibi bir MSÜ rektörünün üzerine düşünmesi gereken çok daha ciddi meseleler var.
Afyoncu’nun çıkışları ve temsil ettiği ideolojik çerçeveye bakılırsa bunları dert etmiyor olabilir.
Ama bundan çok çekmiş iktidarın dert etmesi beklenir.
Çünkü bu formatta yetişmiş bir asker kuşağının gelecekte Türkiye’ye maliyetini düşünmesi gereken onlar.
Ama galiba ne de olsa elde sopa var, başını kaldırana vururuz diyorlar.
Ne de olsa sadakatin her şeye yettiği ve her türlü kusuru örttüğü bir zamandayız.
Zaten bir korgeneralin konuşmasından eskisi gibi pek de kimse rahatsız görünmüyor.
İktidar rahatsız değil, muhalefet korgeneralin hassasiyetlerini kendisine yakın görüyor, o yüzden rahatsız değil.
Anlaşılan tarihten kimse çok fazla ders çıkarmıyor.
Tarihçiler bile…
.30/08/2025 00:01
Survivor entelektüel!
385
Türkiye gibi devirlerin, devranların birbirini izlediği, dün helal olanın yarın haram ilan edilebildiği, dün konuşulanın bugün yasak olduğu bir ülkede konuşmak ve yazmak hiç kolay değildir.
Her an gençlerin tabiriyle ‘dark side’a düşebilir, kırmızı listelere girebilir, lanetlenebilirsiniz.
Bu Survivor adasında her devir ayakta kalmayı başarmış, en başarılı isimlerden biri muhakkak İlber Ortaylı.
Devirler değişiyor ama kimse konseyde kağıda onun adını yazıp adadan göndermiyor.
Ortaylı tabii ki büyük bir tarihçi.
Her ne kadar 1983’de yazdığı İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ndan sonra akademik eserler vermeyi bırakmış olsa da, sadece becerikli editörlerin konuşmalarından kotardığı popüler kitaplar dışında kitap ya da makale yazma zahmetine girmese de, tarihi aile içinde birini çekiştiriyormuş rahatlığında anlattığı tv programları, bir guru tarafından aşağılanmanın ve cahilliğinin yüzüne vurulmasının verdiği mazoşist zevkle dinlenen konuşmaları, beş dilden aşağısına konuşma hakkı vermeyen özgüven kırıcı çıkışları, her an bir köşede karşınıza çıkabilecek konferansları ve tabii aldığı genelde güçlülere dokunmayan, zayıfları hırpalayan risksiz siyasi pozisyonlarıyla 40 yıldır popülaritesini korumak da büyük bir başarı.
Belki de her devir ayakta kalabilme yeteneğini bir mülteci kampında doğmasına borçludur.
Ortaylı, 21 Mayıs 1947’de Avusturya’nın en batısındaki Bregenz şehrinde doğdu.
Ailesi diplomat olduğu ya da burada çalıştığı için değil.
Hikayesini bu köşede daha önce yazmıştım.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Almanlar ve Sovyetler arasında el değiştiren Kırım, 1921’de katıldığı Sovyetlerde önce Lenin, ardından Stalin dönemlerinde baskı, sürgün dolu 20 yıl geçirdi.
Haziran 1941’de Alman Wehrmacht birlikleri Sovyet topraklarına girdi ve Ekim ayında da Kırım’ı işgal ettiler.
1941-44 arasında Kırım’ı yöneten Nazilerin Kırım için de Ortaylı’nın ‘Doğu’ için yaptığı gibi ırksal dönüşüm ve demografik planları vardı.
Adını “Yeni Rusya” diye değiştirdikleri Kırım’ı “Karadeniz’in Cebelitarık’ı”na çevirmek istiyorlardı, bunun için Kırım’ı bir otoyolla Almanya’ya bağlayıp, buraya Almanları getirerek iskan edeceklerdi.
Peki Kırımlılar?
Kızılordu’da görev yaptığı için ya da Bolşevikli suçlamasıyla binlerce Kırımlı öldürülmüştü.
1942 ile 1944 yılları arasında, binlerce Kırım Tatarı da “Ostarbeiter” denen “Doğulu İşçiler” olarak savaş döneminde Avrupa’ya götürülerek işçi olarak çalıştırıldı.
Bunlardan bir kısmı Avusturya’ya gönderildi. Viyana’da ceset topladılar, yol inşaatlarında hastanelerde, madenlerde ve tarımda çalıştırıldılar.
Özellikle Avusturya Cumhuriyeti’nin en batıdaki eyaleti Vorarlberg’e gönderilen Kırımlı Tatar işçiler hidroelektrik şantiyelerinde, tekstil sanayinde ve tarımda çalıştı.
Bir de Bolşeviklere karşı Nazileri destekleyen Kırımlılar vardı.
Nazi işgali Bolşeviklerle yıldızı barışmayan milliyetçi Ukraynalılar, Slovenler, Ermeniler, Baltık halkları, Kafkas halkları, Türki milletler ve tabii Kırım Tatarları için ise bir fırsattı.
1941-44 arasında Kırım’ı yöneten Naziler, kendileriyle birlikte hareket eden Sovyet karşıtı Tatarlara cami açma, gazete çıkarma gibi haklar vermişti. Mirzalardan kendilerine işbirlikçi bir yönetici sınıfı kurdular.
Naziler Sovyetlerdeki anti-komünist halklardan 1 milyona yakın kişilik Doğu Lejyonları oluşturup Kızılordu’ya karşı savaştırdı.
Tatarlardan da önce Mavi Alay, Selbstschutz denen Nefsi Müdafaa Taburları, avcı birlikleri oluşturdular.
1943’den sonra Kudüs Müftüsü El-Hüseyni’nin Berlin’de Himmler ile görüşmesinden sonra Müslümanlardan oluşan ayrı bir tümen kurulmasına karar verildi. Doğu Müslüman SS Tümeni’nde Azerbaycanlı, Kazak, Çerkeslerle birlikte 20 bin Kırım Tatarı vardı.
Daha sonra bu tümenin adı Himmler’in talimatıyla “Doğu Türk Silahlı Birlikleri (Osttürkischer Waffen‑Verband der SS)” olarak değiştirildi.
1944’de Kızılordu güçleri Kırım’a doğru yaklaşmaya başlayınca, Nazi birlikleri çekilmeye başladı, onlarla birlikte Doğu Lejyonları’ndaki diğer eski Sovyet kökenli askerlerle birlikte on binden fazla Kırımlı Tatar asker de aileleriyle birlikte Bolşeviklerin eline düşmemek için Nazi ordularıyla Avrupa doğru göç etti.
Vatansız kalan Tatarlar, Nazilerin elindeki Almanya, Avusturya, İsviçre’deki mülteci kamplarına yerleştirildiler.
Berlin’deki Nazi yanlısı Türk Tatar Komitesi, muhacirlerin Alman kamplarına yerleşmesini organize etti.
10 Nisan 1944’te Kızılordu birlikleri Kırım’a girdi.
Ve 18 Mayıs 1944’de 250 bin Kırımlı, Sovyet rejimi tarafından Nazi işbirlikçisi olarak zorunlu göçle trenlere doldurulup Orta Asya ve Sibirya’ya doğru tehcir edildi.
Savaş sırasında Naziler tarafından Doğulu İşçi (Ostarbeiter) olarak Kırım’dan götürülen, savaş esnasında Nazilerle birlikte Kırım’ı terk eden Kırım Tatarlar, Kızılordu ve müttefikler ilerledikçe Batı’ya ve Almanya’ya doğru farklı kamplara yerleştirildiler.
Önce Graz’a, sonra İnnsbuck’a, ardından eski bir Nazi gençlik kampı olan Landeck’e, en son da Avusturya’nın en batıdaki eyaleti Vorarlberg’in başkenti Bregenz şehrinee bağlı Alberschwende’deki Nazi mülteci kampına yerleştirdiler.
yildirayogur.jpg
Kamplara yerleştirilenler arasında Nazilerle birlikte Kırım’ı terk eden, Kırım’ın önde gelen soylu “mirza” ailelerinden Karaşay (Karaşayskiy) ailesi de vardı.
1931’de Sovyetlerin baskılarından kaçarak Stalingrad’da saklanan aile, 1943’de Nazilerin işgaliyle Kırım’a geri dönmüş ve Kırım’da Nazi yönetimiyle işbirliği içinde yöneticilik yapmıştı.
Kampta yaşayan ailenin kızı Şefika Hanım, Stalingrad’da iyi bir eğitim görmüştü. Rusçası mükemmeldi.( Nitekim Türkiye’de DTCF’de Rusça hocalığı yaptı.)
Yine kampa yerleştirilen Kemal Bey ise Kırım’ın Kefe şehrine bağlı Ortay bölgesindendi. O yüzden Kemal Ortaylı olarak biliniyordu.
Kampta olmasının sebebi ise Osttürkischen Waffenverband der SS yani Doğu Türk Silahlı Birlikleri SS'inde görev yapan bir üst teğmen olmasıydı.
Nazi ordusuyla birlikte Kırım’dan çekilen Tatar SS birlikleri içindeydi.
Bregenz şehrine bağlı Alberschwende’deki kampta Kemal bey ve Şefika Hanım tanışıp evlendiler.
Sonra Naziler yenildi, kampın kontrolü Müttefiklere geçti. Müttefikler kampı “vatansız kişiler” (DP) kampına çevirdiler.
giyim, grup, kişi, şahıs, insanlar içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Şefika Hanım ve Kemal Bey’in 21 Mayıs 1947’de Bregenz’deki mülteciler kampında bir oğulları oldu.
Bir yıl sonra kampta yaşayan Tatarlara Kırım’a dönme hakkı verildi. Ama Şefika Hanım ve Kemal Bey, Kırım’a dönmek istemediler:
Türkiye’ye geldiler.
Ve Ortaylı soyadını aldılar.
Bregenz’de mülteci kampında doğan oğulları da Türkiye’nin en tanınan tarihçilerinden biri oldu; İlber Ortaylı.
Ama bir mülteci kampında doğmuş bir tarihçi, maalesef bizzat kendi aile tarihinden bile bir empati hissi geliştiremedi.
Yıllar önce sınavlarda ‘Doğu’daki öğrencilerin başarılarını kopya çekilmesiyle açıklamıştı.
Sonra ortaya çıktı ki, sınavlarda hileyi Kürtler değil, o yıllarda çok güçlüyken yanlarında durduğu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Barış Köprüleri kitabının yazarları arasında yer aldığı cemaatin mensupları yapmıştı.
Ama çok daha azından pek çok akademisyenin adı KHK listelerine yazılmışken, daha azı için Mete Tunçay gibi büyük bir tarihçi dışlanmışken, Ortaylı’nın üzerine yapışmadı, bu kez Erdoğan’ın davetlerinde, ödül törenlerinde görülmeye başlandı.
Dünyanın en trajik mültecilik tarihine sahip bir milletin mensubu, savaş yüzünden ülkesinden kaçmış bir ailenin, bizzat mülteci kampında doğmuş bir oğluyken bir ara dilsiz, zayıf Suriyeli mültecilerle uğraştı. Ailesi iki kez ülkesini savunmayıp savaştan kaçmışken, Suriyelileri savaştan kaçmakla, ülkelerini savunmamakla suçladı.
En son kuraklıkla mücadele için “bizim” milletlerden Uygurları, Kırgızları alıp, ‘Doğu’daki ‘terkedilmiş köylere’ yerleştirmeyi teklif etti. Herkesin unuttuğu 1930’lardaki İskan Kanunlarını hatırlattı.
Hem Naziler hem Sovyetlerin nüfus mühendisliğinin mağduru olmuş bir milletin mensubunun, ırkçı bir nüfus mühendisliğine hevesi neyle açıklanabilir?
Herhalde bir Nazi kampında doğmasıyla ya da babasının bir SS üsteğmeni olmasıyla değil.
Galiba mültecilikten kaynaklı korkularla, geldiği son yere sıkı sıkı tutunma hissiyle.
Bu aile hikayesi, en güçlünün hayatta kalacağı ve zayıfın öleceğini söyleyen bir sosyal Darvinist hissi, insanın hiçbir dilden anlamayan, en cahil hayatta kalma genini tahrik etmiş olmalı.
Ayakta kalma hissi de her an tetikte olmayı gerektiren bir yaşam stratejisine dönüşüyor.
Her zaman gücü takip ve hesap etmeli, asla “dark side”a düşmemelisiniz.
Ortaylı’nın geçen hafta bir gün arayla katıldığı iki konferansın haberini okuyalım.
Önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin davetiyle İzmir’de konuştu. Tabii ki iktidarı da eleştirdi:
“Hiçbir zaman hiçbir grup ‘iktidardayım’ diye muhalefete karşı bu tavrı takınamaz. Bazı olayları bahane ederek sabahtan akşama karşı tarafın sinirleriyle oynaması doğru bir şey değildir. Bunu yaptığınız an orada saygısızlık başlıyor. Onun arkasından facia geliyor” diye konuştu”
Ertesi gün Teknofest’te "Akdeniz ve Osmanlı Denizciliği" başlıklı bir konferans verdi. Burada da iktidarın savunma politikalarını övdü.
Ama asla ikisini birbirine karıştırmıyor.
İzmir’de iktidarı övmüyor, Teknofest’te iktidarı eleştirmiyor.
Açık ki başta devlet olmak üzere güçlüleri, zenginleri, elitleri seviyor, zayıflardan, cahillerden ise hiç hoşlanmıyor.
Galiba başarının sırrı da cahil olmamakta ya da mutlaka Farsça ve Rusça bilmekte değil, burada…
O sadece büyük bir tarihçi değil, aynı zamanda yenilmez bir survivor
.3/09/2025 02:01
Erbil’deki tartışma: Zor yakalanan mı zor olan mı?
41
Erbil’de Rudaw Araştırma Merkezi’nin düzenlediği toplantının biz davetlilere ilk gönderilen İngilizce başlığı “Türkiye’s Elusive Peace”di.
Erbil’deki toplantı salonundaki afişlerde ise başlık “Türkiye’s Difficult Peace” olmuştu.
Elusive “ zor yakalanan”, difficult ise malum “zor” demek.
İkisi arasındaki fark aslında Erbil’den sürece bakışı da özetliyor. Bu hem zor yakalandığı için üzerine titrenmesi gereken ama aynı zamanda başarılması da zor görünen bir süreç.
Toplantıda süreçle ilgili son kamuoyu araştırmalarını anlatan Rawest Araştırma Direktörü RojGirasun’un verdiği rakamlar da bu ikili bakışın Kürtlerin süreçle ilgili duygusuna da yakın olduğunu gösterdi: Anketlerde sürece destek yüksek ama güven düşük. Kürtler devlete, Türkler örgüte güvenmiyor. O yüzden de araştırmalardan “ Keşke olsa ama…” diye özetlenecek bir sonuç çıkıyor.
AK Partili eski Tarım Bakanı Mehdi Eker’in Kürtçe bir açış konuşmasıyla açtığı toplantının en dikkat çekici konuşmacılarından biri Mele Bahtiyar’dı.
Bahtiyar, 70’lerde Irak’ta Marx ve Lenin Derneği’nin başkanlığını yaptı, 1976’da Celal Talabani ile Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (KYB) kurup dağa çıktı. 16 yıl şimdi PKK’nın olduğu dağlarda peşmerge olarak savaştı.
“Silahı bıraktığımda özgürleştim, gerçekten yaşamaya başladım” diye anlattı o günleri.
Sonra siyaset günleri başladı. Uzun yıllar boyunca KYB’nin Talabani’nin ardından gelen en önemli isimlerinden biri oldu, bugün de çok sayıda kitabı olan Irak Kürtlerinin en önemli entelektüellerinden.
Ama KYB’ye verilen Irak Cumhurbaşkanlığı’nın da muhtemel adaylarından biri iken 2021’de önce zehirlendi, Berlin’de gidip tedavi olarak kurtuldu. Sonra Talabani’nin oğullarının elegeçirdiği kurucusu olduğu KYB’den dışlandı.
Üstelik onu dışlayanlardan biri olan Bafil Talabani aynı zamanda damadı, kızıyla evli.
Bir hafta önce Bafil Talabani’nin zırhlı araçlarla, dronelarla eski müttefiki ve rakibi amcasının oğlu Lahur Talabani’yi dört saatlik çatışmadan ve sayısı belirsiz ölümden sonra tutuklattığı Süleymaniye’den gelen Bahtiyar’ın sivillik vurgusu önemliydi.
Eski bir peşmerge komutanı olarak silahın gölgesinin siyasetin ve Kürtlerin üzerinden kalkması gerektiğini söyledi. PKK’nın Türkiye’ye yönelik silahlı mücadelesinin Irak Kürdistan’ına zarar verdiğini anlattı, hala kendini Marksist olarak tanımlarken Bahçeli’yi hararetle övdü.
Erbil ve Süleymaniye’de PKK’nin hangi sebeple olursa olsun silah bırakmasından memnun olmayan kimse yok.
Bunun nasıl olduğu, Bahçeli’nin neden böyle bir hamle yaptığı, Öcalan’ın amacı konusunda ise teoriler muhtelif.
Genelde bölge Kürtleri, herşeyi uluslararası büyük güçlerin planlarına bağlamak konusunda Türklerle yarışır bir yaratıcılık gösteriyor.
Muhakkak bu süreç ve Suriye’deki iktidar değişimi de yeni bir küresel planın sonuçları onlara göre. ABD ve İsrail yeni bir Ortadoğu kuruyor.
Genelde bu analizlerde Kürtler ve diğer halklar pasif aktörler hatta çoğu kez kurban rolünde.
Belki tarihte böyle acı tecrübeler olduğu için Kürtlerin ya da Türklerin, Arapların büyük planlar dışında kendi iradeleriyle kararlar alabileceklerine inanç zayıf. Buna inanmayınca, planlar da buna göre yapılmıyor.
Mesela Türkiye’de gündemden çoktan düşse de Erbil’de herkes İsrail’in yakında yeniden İran’a ve özellikle Irak’taki Haşdi Şabi’ye saldırmasını bekliyor.
Irak’ta eğer Haşdi Şabi yani İran milisleri Lübnan’daki Hizbullah gibi elemine edilirse Irak’ta Suriye’deki bir iktidar değişimi bekleyen de var, Kürtler için bunun bir fırsat olacağını düşünen de.
Genel olarak bölgedeki Kürtler 100 yıl önce oturmadıkları masalarda alınan kararların mağduru olduklarını düşünüyorlar ve bölgedeki her türlü kaosa bir fırsat olarak bakıyorlar.
KDP yöneticileri bu konuda daha rasyonel, 2017’de referandumda nasıl yalnız bırakıldıklarını unutmuyorlar, maksimalizm ve fırsatçılıktan uzakta görünüyorlar.
Ama solcu KYB’ye yakın isimler hep bir devrimci alt üst oluş anını fırsata çevirme perspektifiyle dünyayı izliyor.
Kürtlerin 100 yıl önce elden kaçırdığı fırsatı bu kez de kaçırmaması gibi bir umut ve tedirginlik hali hakim, özellikle de yaşlı ve solcu ilk kuşak KYB’lilerde.
Bu aynı zamanda genel olarak Kürt milliyetçiliğinin de ruh dünyasını yansıtıyor.
Bu düşünme tarzı aslında PKK’nınkine de çok yakın.
Biraz wishfull thinking, biraz benmerkezcilik ve tabii büyük devletlere fazla güç ve akıl atfetmek.
Yoksa Trump Amerikasının bir Ortadoğu planı olduğuna kim inanır. Ya da İsrail’in kendisinden başka herhangi bir milleti düşünerek bir plan yapabileceğine…
PKK her zaman maksimalist ve fırsatçı bir örgüt oldu.
Dünya okuması ise hep kendi merkezli ve güçlü devletlerin oyun planlarını analiz etmek üzere kuruldu.
Genel olarak 2013 çözüm sürecinin çökmesinin sebebi PKK’nın bu maksimalizmi ve fırsatçılığıydı.
Türkiye’nin verdiği barışa karşı, İran ve Esad’ın verdiği Rojava’yı tercih ettiler.
Şimdi artık Suriye’de ne İran var ne de Esad. Ama PKK hala maksimalist ve fırsatçı
Ya İsrail İran’a ve Irak’a saldırırsa, bölgede bir kaos oluşursa, PKK’nın silahının değeri yeniden artarsa, neden şimdi Türkiye ile olan çözüme mahkum olsun. Ya da Şam’la anlaşmaya?
Burada PKK’yı bir çizgide tutan hala Öcalan.
Öcalan’ın bazı sızan görüşme notlarında pek de iyi bahsetmediği Barzani yönetiminin kanalı Rudaw’ın toplantısına DEM İmralı Heyeti’nden Mithat Sancar ile gönderdiği mesaj bu farkı ortaya koydu:
“Barış imkanını ‘zor yakaladık’, ama sonuca vardırma konusunda tüm gücümüzle ve hassasiyetle çaba harcıyoruz. Türkiye’deki bu süreç başarıya ulaşırsa bütün Ortadoğu’nun kaderi değişecek; savaşların ve yıkımların yerini, barışa dayalı demokratik bir yaşamın alacağı yeni bir dönem başlayacaktır.
Benim tercihim, Kürtlerin, kendilerine demokratik toplum merkezli ilişki imkanı veren devletlerle bütünleşme ve dayanışma içinde olmaları yönündedir. Bunu “demokratik toplum temelli entegrasyon” olarak tanımlıyorum. Şu an yürüttüğümüz süreci bu esasa dayandırıyorum ve bunun başarılı olacağına inanıyorum.
Bana göre, Kürtler arasındaki ilişkiler de demokratik temelli birlik biçiminde olmalıdır. Bütün Kürtleri demokratik zeminde buluşmaya ve birlik olmaya çağırıyorum.”
Öcalan, ülke adı vermeden bütün Kürtlere bulundukları devletlerle bütünleşmeyi tavsiye etti.
Bu tavsiyenin esas muhatabının zaten bu bütünleşmenin olduğu Türkiye ve bu bütünleşmenin o kadar mümkün olmadığı, güçlü bir federasyonla başka bir formülün yaşadığı ve Öcalan’ın sözünün en az geçtiği Irak Kürdistan’ı olmadığı açık.
Bu tavsiye esas olarak Suriye’deki Kürtlere.
Kürt milliyetçileri ve Kandil Suriye’de maksimalist ve fırsatçı iken Öcalan tarihsel ve uzun vadeli bir tercih yapılmasını istiyor.
Erbil bu işin artık bir yere bağlanmasını bekliyor. Toplantıya katılan bazı KDP yetkilileri 2010’lardan beri PKK’yı silah bırakmanın zamanı gelmedi diye ikna etmeye çalıştıklarını anlattı.
Suriye konusunda ise onlar da daha milliyetçi ve Şam yönetimine karşı şüpheci.
Onlarla Suriye arasındaki bağlar, PKK ile sınırlı değil. Onbinlerce Suriyeli Kürt Erbil’e sığındılar. Önemli bir kısmı YPG’nin baskılarından kaçtı, bir önemli bölümü ise özellikle Afrin’in Türkiye’nin eline geçmesinden sonra Erbil’e sığındı.
Kültürel olarak da Rojava ve Başur (Irak Kürdistanı) birbirine benziyor.
Erbil kalesinde mevlid kandili için asılmış dev bir Hz. Muhammed pankartına bakarken, Twitter’da sosyalist SDG’nin yönettiği Rojava’da da Mevlid Kandili için bir günlük resmitatil ilan edildiği haberini gördüm.
Türkiye’nin de Rojava’ya baktığında sadece korku ve tehdit değil, bize çok benzeyen, birlikte mevlid kandili kutladığımız komşularımızı görmesi gerek.
Türkiye, çok gelişmiş Erbil’den bakınca bile fazla büyük bir ülke. Rojava’dan bakıldığında her halde süper güç olarak görülüyordur. Türkiye’den gelen bir uyarı ya da tehdit mesajı buralarda çok büyük endişeye neden oluyor. Bu endişe yaratma kabiliyeti sık sık kullanılmamalı, aşırı güç kullanımı anlamına da gelmeli.
Bakalım maksimalizm ve fırsatçılık mı yoksa entegrasyon mu galip gelecek?
Hep daha iyi bir fırsat anı beklenip zor olan mı seçilecek, yoksa bu zor yakalanan fırsat değerlendirilecek mi?
.6/09/2025 02:01
Yüksek Seçim Kurulu artık o kadar yüksek değil mi?
131
Cumhuriyet tarihinin ilk çok partili seçimi 14 Ekim 1930 yerel seçimiydi, ilk çok partili genel seçimi de 21 Temmuz 1946 seçimi…
14 Mayıs 1950’yi ilk adil ve demokratik seçim yapan ise, üç ay önce çıkarılan seçim kanunu ve seçim işlerini yürütmek üzere kurulan bağımsız Yüksek Seçim Kurulu’yla yapılması oldu.
O kanunun çıkması ve YSK’nın kurulmasını sağlayan 46 seçimlerinde özellikle de İstanbul’da yaşananlar olmuştu. Üç DP’li vekilin vekillikleri seçimlerde yolsuzluk yaptıkları için iptal edilmişti. Uzun yıllar 1946 seçimleriyle CHP yüzleşemedi. Yıllar sonra 1967 yılında bir CHP toplantısında İsmet İnönü ilk kez 1946 seçimlerinde olan biten hakkında konuştu; “Bir talihsizliktir… Demokratik rejime girmek kararını verdiğimiz zaman bazı zekalar, ehemmiyetli ölçüde bu seçim mekanizmasına ne ölçüde hile karışabilir, bunu keşfetmeye gayret sarf etmişlerdir. Biz 1946 seçimlerinde İstanbul’daki marifet yüzünden zedelendik. Bütün ülke lekelendi” dedi.
İnönü, konuşmasında yaşanan hileler için dönemin Başbakanı Recep Peker ve bakanlarından Cevat Kerim İncedayı’yı suçlamıştı.
46 seçimlerinin yeniden tekrarlanmaması için CHP ve muhalefetteki DP’nin uzlaştığı seçim kanunu ve Yüksek Seçim Kurulu ile gidilen 14 Mayıs 1950 seçimlerinde sandıktan kimsenin beklemediği bir sonuç çıktı ve 27 yıllık tek parti iktidarının devrildi.
Sonuçlarla şoke olan CHP’liler, kampanya sırasındaki yumuşak üslubu yüzünden Milli Şef İsmet İnönü’yü ve fazla demokratik bir seçim kanunu hazırladığı için Nihat Erim’i suçluyorlardı.
Bir ilde kazananın bütün vekilleri de aldığı seçim kanunu yüzünden DP yüzde 53.5 oyla Meclis’te 408, CHP yüzde 40 oyla 69 sandalye alabilmişti. Kanunun mağdurlarından biri de Kocaeli’nden seçilemeyen seçim kanunun mimarlarından Nihat Erim’di. Erim’in o gece sonuçları alınca şu dörtlüğü okuduğu söylenir:
Kendi elimle kesip yâre verdiğim kalem
Fetva-ı hun-ı nahakkımı yazdı iptida
(Kendi ellerimle hazırlayıp sevgiliye verdiğim kalem, önce benim haksız yere öldürülme buyruğumu yazdı)
O gece seçim sonuçlarını Çankaya Köşkü’nde izleyen CHP’li yöneticiler ve bakanlara ülkenin her yerinden kötü haberler gelirken, yaşananları İnönü’nün damadı Metin Toker şöyle anlatır:
“Bir ara İçişleri Bakanı Erişirgil İstanbul’un elverişli olmadığı anlaşılan sonuçları üzerine Vali Fahrettin Kerim Gökay ile görüştü. ‘Yahu, hani Rumlar bize verecekti?’ Aldığı yanıttan pek memnun kalmışa benzemiyordu. Daha sonra Niğde Valisi ile görüştü. Vali ne demişti ki?.. Bakan onu sert bir tarzda uyardı: ‘Sakın ha! Öyle şeylere kalkışmayı aklından geçirme!..’ İsmet Paşa, kafası bir soruna takılınca yaptığı gibi, odayı arşınlıyordu. Bir ara geldi, eşinin yanına oturdu: ‘Kaç günde taşınabiliriz?’ diye sordu.
Mevhibe Hanım elini yavaşça paşasının eli üzerine koyup sakin sakin, ‘Merak etmeyin, paşam. Çabuk toparlanırım. Bir iki günde evimize geçeriz’ dedi. İsmet Paşa omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi rahatladı, arkadaşlarının yerine döndü.”
O gece İsmet Paşa’ya İstanbul’dan bir telefon gelmişti. Arayan CHP’nin İstanbul Müfettişi Sadi Irmak’tı. Irmak, Ordu Komutanı Orgeneral Kurtcebe Noyan’ın kendisini aradığını “Paşa hazretleri emrederse seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini” söylediğini iletmişti. Milli Şef İnönü ise teklifi “Milli irade nasıl tecelli etmişse buna tüm devlet birimleri başta da kendileri saygı göstermeli” diyerek reddetmişti. (Demirkırat Belgeseli’nde gazeteci Orhan Birgit’in anlattığı hatıra)
Dediğini de yaptı. 27 yıllık bir tek parti rejiminin ‘Milli Şef’i demokratik bir seçimle iktidarı devredip muhalefet sıralarına oturdu. Bu dünyada örneği pek görülmemiş bir olaydı.
14 Mayıs seçimleri üzerine New York Times gazetesinde çıkan başyazıda da İnönü’nün bu tavrı takdir edilmişti: “Türk seçiminin hayret verici sonuçlarından yalnız Türkler değil, garp demokrasileri de hakkıyla gurur duysalar yeridir. Şimdi seçimi kaybetmiş olmakla beraber, Türkiye’ye demokrasi yolunda büyük bir adımı attırmak hususunda en büyük hisse İnönü’ye aittir. Bu cepheden bakınca son seçim onun bir zaferidir.”
Demokrat Parti’ye yakın gazeteler de “Halk Partisi mağlubiyeti efendice kabul etti” başlıkları atılmıştı. DP’ye yakın Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman “İsmet İnönü’ye Tebrik Mektubu” başlıklı bir yazı yazmıştı:
“İnönü, harpte nasıl düşmanı yenip zafere ulaşmışsa milli iradenin tam tezahürü ile siyasette tam mağlup olduğu zaman da vakiayı olduğu gibi kabul etmekle yine bir şeref kazanmış ve millete karşı vazifesini yapan bir devlet adamının gönül ve kalp ferahlığıyla iş başından ayrılmıştır.” 14 Mayıs 1950’den geriye sadece Demokrat Parti’nin beyaz İhtilali değil, 27 yıllık bir tek parti iktidarının Milli Şef’inin demokratik olgunluğu da kaldı. Çünkü demokrasi sadece seçimlerde kazananların iktidarları devraldığı bir rejim değil, kaybedenlerin de olgunlukla iktidarları devrettiği bir rejim. Ama artık 75 yıllık bir demokratik seçim ve siyasi partiler rejiminin tepesine bir ilk dereceli mahkemenin gölgesi düştü.
Bir mahkeme 75 yıllık YSK merkezli sistemin üzerine çıktı ve CHP’nin İstanbul İl Kongresi’ni iptal etti.
Muhtemelen CHP’nin Kurultayı’nı da benzer bir kader bekliyor.
İlk dereceli mahkeme Yüksek Seçim Kurulu’na ‘Mağrur olma senden yüksek ben varım’ dedi.
Bu yazı yazılırken YSK’nın bypass edilmeye ne dediği belli olmamıştı.
YSK bunu onayladıysa, bir devir de kapanmış olabilir.
Meğer YSK artık o kadar da yüksek değilmiş diyebiliriz
.08/09/2025 00:24
Savcılık Jennifer Lopez’i nasıl kaçırdı?
156
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, hafta içi yoğun CHP mesaisi sonrası kendisine eğlenceli bir hafta sonu aktivitesi buldu: Manifest grubuna dava açmak…
Altı genç kızdan oluşan grup, özellikle çocuklar ve teenage yaş grubunda çok popüler. Bir nevi K-Pop gruplarına alternatif yerli milli girl band.
Manifest grubu, 6 Eylül’de +18 adlı konserini İstanbul Küçükçiftlik Park’ta verdi.
12 bin kişi konseri izledi.
Konserde giydikleri kıyafetler ve dansları çok konuşuldu. Eleştiriler de aldı.
Sosyal medya bir nevi ön soruşturma bürosu olarak çalışıyor. Birileri sosyal medya görüp hoşlarına gitmeyen her şeyi hızlıca suç kategorisine sokup savcıları ve polisi göreve çağırıyor. Muhtemelen linkler bir takım etkili Whatsapp gruplara düşüyor. Sonra da herhalde bir şekilde savcıların önüne geliyor.
Artık hangi vesileyle bu büyük ahlaki krizin farkına vardıysa İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, konser hakkında “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” suçlamalarıyla resen soruşturma başlattı.
Başsavcılık’tan yapılan açıklama ilginç:
“Manifest Grubu tarafından verilen halka açık konser sırasında, şarkı söyleyen grup üyeleri ile sahnede dans ve gösteri yapan şahıslar tarafından, toplumun sahip bulunduğu ortak edep (ar ve haya) duygularının ihlâli ve incitilmesi, edep ve ahlâk temizliğine, toplum kültürünün önemli bir kısmını oluşturan edep, iffet, ar ve haya duyguları, edep törelerine saldırı niteliği taşıyan, çocukları ve gençlerin bu duygularına zarar verip olumsuz etkileyici nitelikte olan eylem ve hareketlerde bulunduklarının tespit edilmesi üzerine, sözkonusu halka açık konserdeki bu eylemler ile ilgili olarak TCK.nun 225. Maddesinde düzenlenen ‘Hayasızca Hareketler’ ve ‘Teşhircilik’ suçundan ve yapılacak inceleme ve araştırmalar sonrasında tespit edilecek suçlar kapsamında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için değerlendirme ve soruşturma yapılmak üzere şüpheliler hakkında Cumhuriyet Başsavcılığımz tarafından resen soruşturma başlatılmış olup, bu kapsamda bu aşamada gerekli araştırma, inceleme ve şüphelilerin tespiti için Kolluk Birimlerine talimat verilmiştir.”
Aile içi Dallas filmlerinin çekildiği öğlen kuşağı programlarındaki saldırılardan etkilenmeyen “edep töreleri”ne yönelik hayasızca akın herhalde durmuştur.
Şimdi sırada interneti, tvleri kapatıp benzer binlerce grubun, şarkıcının konserlerde yaptıklarını halkımızın görmemesini sağlamakta…
Bir kere bu konser halka açık değildi, biletliydi.
Ayrıca pek çok benzer konserde olmayan +18 şartı varmış bu konserde.
Yani grubun hayranı olan +18 yaş altındakiler bu konseri canlı izleyemedi.
Halbuki bundan bir ay önce İstanbul’un ortasında Yenikapı Meydanı’nda çok daha uygun bilet fiyatlarıyla onbinlerce kişi, yaş sınırlaması da olmadan Jennifer Lopez’i izledi.
Lopez, konsere mayoyla çıktı.
Manifest grubu üyelerinin yapmaya cesaret edemediği twerk danslarını yaptı.
Hatta üstü çıplak erkek dansçılarıyla…
Batılı tasvir edip herkese bir Google uzaktaki bu edep dışı görüntülerle Karar okurlarının daha fazla ahlakını bozmayalım.
Yani özetle dünyanın her yerinde yaptığı Jennifer Lopezliklerin hepsini sansürsüz olarak İstanbul’un ortasında yaş sınırı da olmadan onbinlerce kişinin önünde tekrarladı.
Peki, Manifest grubunun kız kıza yaptığı, cesaret edemediği kadar cüretkar dansları erkek dansçılarıyla yapan Jennifer Lopez ve konseri organize edenler hakkında herhangi bir ahlak ve edep soruşturması açıldı mı?
Hayır.
Hatta festivali organize eden Trabzonlu fuar organizasyonları yapan çift, hem Anadolu Ajansı’na hem de Ahaber’e röportajlar verdi.
Anadolu Ajansı festivali “İstanbul Festivali deneyim, gastronomi, müzik ve eğlenceyi bir arada sunuyor. Dünyaca ünlü isimlerin sahne aldığı, Focus İstanbul Etkinlik Yönetimi tarafından bu yıl dördüncü kez düzenlenen "İstanbul Festivali", deneyim alanı ve konserleriyle ilgi görüyor” diye haberleştirdi.
vvektor-akilli-nesnesi.jpg
Festivali organize eden şirketin CEO’sunu yayına çıkaran Ahaber, konseri de şöyle duyurdu:
“Dünyaca ünlü pop yıldızı Jennifer Lopez'in İstanbul konseri için geri sayım başladı! Milyonların heyecanla beklediği konser, 5 Ağustos'ta Yenikapı Etkinlik Alanı'nda gerçekleşecek. İstanbul'u ayağa kaldıracak dev konser öncesi, sahne ve teknik hazırlıklar hız kazandı.”
Soruşturma şöyle dursun, organizasyonu yapanlar Jennifer Lopez gibi bir starı Türkiye’ye getirdiği için övgüler aldı.
Hatta 20 gün sonra Yenikapı’da kurulan aynı sahnede bu kez Sami Yusuf ilahilerini ve Nesimi adlı meşhur eserini onbinlerce kişiye seslendirdi.
Yani karşımızda sadece beyhude değil aynı zamanda ikiyüzlü bir ahlakçılık var.
Çünkü bu ancak dişine göre bir ahlakçılık.
Manifest grubu gibi arkasında kimse olmayan altı kıza gücü yeterken, Yenikapı Meydanı’nın tahsis edildiği, devletin ajansında röportajları çıkan bir festivale gücü yetmiyor.
Jennifer Lopez, Yenikapı Meydanı’nda her yaştan 50 bin kişinin ahlakını bozmazken, Manifest grubu +18 sınırı olan bir konserde edep törelerine saldırmış oluyor.
Günün sonunda Manifest grubunu seven genç kızlar ve erkekler de bu çelişkilerle erken bir yaşta tanışmış oldular.
Muhtemelen onlar arasında siyasetçilerin, bürokratların, savcıların da çocukları var.
Manifest’e benzer dünyada bir tık uzaklıkta binlerce grup, şarkıcı varken, herkes her an her yerde onları izleyebiliyorken, onların çok daha mazbutu ve mütevazisi olan bir Türk girl bandın nasıl edepsiz ve hayasızlıktan şüpheli olabildiği gibi çocuklarının zor sorularına verecek bir cevapları var mı acaba?
Çünkü devlet böyle durumlarda arada balkondan mahalleye bakıp söylenen yaşlı bir huysuz emekli amca gibi davranıyor.
Sosyal medyada görüp tetiklendiği herşeyin üzerine polis ve savcı göndererek meseleleri çözebileceğini zannediyor.
Don Kişotluk bile değil bu. Bir çeşit çaresizce ahlakçı rollenme belki.
İyi örneklere vesile olmak, ahlakı bir hal olarak yaşamak yerine ahlakı bir sopa olarak başkalarını izaya çekmek için kullananların kendi çocuklarını bile ikna etmesi mümkün değil.
İkna olmuyorlar zaten.
Çocuklarını kaybettiğini düşünenlere ise devletin sopasından fayda yok.
İstediğin he rşeye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir çağda Manifest grubuyla uğraşmak için epey sıkılmış olmak gerek.
Yenikapı’da onbinlerce kişinin Jennifer Lopez’in twerk dansını izlemesinden 15 gün sonra yine başka bir onbinlerce kişinin Sami Yusuf’un Nesimi’sini dinleyebildiği bir şehri bir kasaba gibi yönetmezsiniz.
Boş yere uğraşmayın.
İlber Ortaylı’ya not…
“Survivor Entelektüel” yazıma İlber Ortaylı’dan Hürriyet’te adhominem, hakaret ve komplo teorileriyle dolu bir cevap geldi.
Yazıda hayat hikayesiyle ilgili bilgileri Alman istihbaratından ve FETÖ’cülerden aldığımı iddia ediyor.
Google’da bulduğumu söyleyerek kendisine atfettiği büyük önemle ilgili bir hayal kırıklığına neden olmak istemem.
Aslında haberin kaynağı da bizzat kendisi. Eğer kişisel biyografilerinde 1947 yılında Bregenz’de doğduğunu yazmasaydı oturup araştırmazdım.
Çünkü Rus çar ailesinin aşk hayatından, Pers krallarının ayakkabı numarasına kadar herşeyden malumat sahibi olduğunu göstermekten hoşlanan bir tarihçi, 1947 yılında Avusturya’nın en batısında Lihtenştayn sınırındaki bir kasabada doğduğunu bugüne kadar anlatma gereği duymamıştı.
Halbuki Google’a Bregenz yazdığınızda karşınıza ilk çıkanlardan biri o Nazi kampı oluyor.
Hatta Avusturya’da zorla Bregenz’e getirilip, ağır işlerde çalıştırılmış Nazi dönemi Doğulu İşçiler için bir telafi fonu bile var.
2000 yılında kurulmuş "Federal Law on the Fund for Voluntary Payments by the Republic of Austria to Former Slave and Forced Laborers of the National Socialist Regime (Reconciliation Fund Law)" yasasıyla Avusturya hükümeti Nazi döneminde zorla ülkeye getirilip Bregenz’in başkenti olduğu Vorarlberg eyaletinde çalıştırılan Kırımlılara özür için kişi başı 7600 Euro ödüyor.
Ben olsam, tek bir kelime hakaret olmayan yazım için bana dava açıp mahkemeleri boşuna uğraştırmaktansa bu telafi fonu için şansımı bir denerdim.
Kasaba derken gerçekten de bir kasaba Bregenz.
Kendisinin bana “Kasabalı” derken yaptığı gibi demode bir elitist hakaret değil bu.
Bu arada Hürriyet gazetesinde Rize’den kasaba diye bahsetmek Ortaylı’nın bugüne kadar yaptığı en cesur muhalefet olabilir.
Rizeliler, Suriyeliler ve Afganlar kadar hakaretlere tahammüllü olmayabilir.
Doğrudur, çok soylu bir aile sayılmayız. 300 yıldır atalarım Rize’den dışarıya adımını atmamış. Ama en azından ailemizde hiç SS subayı yok.
Tabii ki o devirde bir Kırımlı için bu bir tercih değildi, bugün bir suç da değil.
Ama evinden binlerce kilometre uzaktaki bir mülteci kampında doğduğunu unutarak nüfus mühendisliğine soyunmak, ırkçılık yapmak her devirde suç ve ayıp.
Bu ayıbın üstü de ajan, FETÖ’cü, kasabalı diye hakaret ederek kapatılamıyor
.10/09/2025 00:01
AK Parti CHP’siz yapabilir mi?
132
Şahin Alpay’ın “Bir Hikayem Var” adlı anılarında çok ilginç bir bölüm var. Alpay, 90’ların başında İsveç’ten bir sosyal demokrat olarak dönmüştür ve 1992’de yeniden açılmasına izin verilen CHP’nin lideri Deniz Baykal’ın teklifiyle danışmanı olur.
O günlerdeki Baykal, aklımızda kalan Baykal’dan farklı bir siyasetçidir. Yeni Sol diye teoriler üreten, Bosna’da cepheleri dolaşan, ”İmam Hatip okuluna giden gençle, diskoya giden genci kucaklamaya geliyoruz… Artık CHP devlet partisi olarak değil, toplum ve halk partisi olarak anlaşılmalıdır gibi konuşmalar yapan, Kürt raporları hazırlatan bir Baykal’dır.
Alpay, CHP Genel Başkanı ve Grubu danışmanı ve Araştırma Merkezi direktörü olarak işe başlar. Ama danışmanlığı çok kısa sürer, çünkü çok kısa bir süre sonra Uğur Mumcu katledilmiştir.
Mumcu’nun cenazesiyle başlayan kitlesel laik ve Kemalist hassasiyeti gören Baykal değişimden vazgeçmiştir.
Bir yıl sonra da yerel seçimlerde Refah Partisi, İstanbul ve Ankara belediyelerini kazanınca bu hassasiyet zirve yapacaktır.
Bir yıl sonra Refah Partisi sandıktan birinci sırada çıkar, Refahyol kurulur ve gerisi ve CHP’nin 2010’lara kadar çizgisi malum…
Türkiye siyaseti tam 30 yıldır aslında bu kırılmaların içinde şekilleniyor.
Her ne kadar CHP özellikle 2017 sonrasında Kılıçdaroğlu ile bu çizgiden uzaklaşmış olsa da hala CHP’lilerin her şeye rağmen partilerine sadakatlerinin temelinde laiklik, Atatürk hassasiyeti, 1994’den beri Erdoğan, 2002’den beri de AK Parti karşıtlığı var.
AK Parti ise 2002’den bu kutuplaşmadan çıkmak isteyen Milli Görüşçüler tarafından kuruldu.
Kendilerinden beklenmeyen liberal bir siyasetle yol aldılar.
Seçmenleri onlara CHP nefretiyle değil, rasyonel bir tercih olduğu için oy verdi.
Bu sayede 2007’de itibaren homojen biçimde ülkenin yarısının oyunu alabilen bir parti oldular.
Etraflarında 2010’da yüzde 58’e kadar çıkan bir ittifak oluştu.
1 Kasım 2015’de bile yüzde 50’yi tek başına alabilen bir partiydi AK Parti.
Ama uzun süredir AK Parti bu rakamların çok uzağında.
Özellikle 2016 sonrası devletin sopasını kullanana, ideolojik olarak içine doğru büzülen, dar bir nomenklatura sınıfıyla yol alan bir parti.
Bu da her seçimde etrafındaki kalabalığı azaltıyor.
Yüzde 50’yi ancak MHP ve diğer müttefiklerle aşabiliyor.
Anketlere göre artık tek başına en fazla yüzde 35’lerde.
Ama daha önemlisi artık AK Parti seçmenleri heterojen değil, büyük bir çoğunluğunun da motivasyonu partilerinin en rasyonel tercih olması değil.
AK Parti uzun süredir ehveni şer partisi ya da başka bir deyişle CHP gelmesin partisine dönüştü.
1994’den sonra CHP’nin seçmeleri nasıl irtica gelmesin diye kıza kıza partilerine oy verdiyse, bugün de AK Partili seçmenlerinin önemli bir kısmı da söylene söylene ama sandık başına gittiğinde “CHP”, “laikler” gelmesin hissiyle oy veriyor.
Geçmiş onların bu korkusunu ve nefretini diri tutacak kadar kötü hatırayla dolu. Bugün de muhalefet onlara bu güveni vermiyor, rövanş korkusu ve kazanımlarını kaybetme endişesi bir evham değil.
İktidar değişiminde sihirli dernekle birden hukuk devleti olmayacağımız, sopanın el değiştireceği de kesin.
Zaten son dört-beş seçimdir seçimlere bir hafta kala AK Parti’nin en etkili söylemi, “herşeye rağmen, CHP’lilere, laiklere iktidarı vermemek için son kez Reis, son kez AK Parti”.
Sosyal medyaya düşen bir video, son dakika açılan telefonlar, birinin ettiği bir laf korkuları tetiklemeye, sadakati bir seçim daha sürdürmeye yetiyor.
Kendini bu kutuplaşmanın dışına çıkarmaya çalışan CHP seçmeninin de sandığa giderken hala en büyük seçmen motivasyonu Erdoğan’ın ve AK Parti’nin gitmesi.
Uzamış bir iktidardan yorgunluk muhalafetin en büyük gücü.
CHP, AK Partililerin seçmenlerini korkuttuğu o öcü olmadığını göstermek için uğraşıyor. İmamoğlu, Yavaş, Özel gibi isimler bu yeni kimliği temsil ediyor. Bu yüzden AK Parti seçmenini eskisi kadar CHP korkusuyla sandığa taşıyamıyor. Son örnek belediye seçimleri oldu.
Ayrıca muhafazakar sosyoloji değişiyor, iktidar gençlerle konuşamıyor, şehirleşme, sekülerleşme, melezleşme doğal olarak muhalefete yarıyor.
Son CHP İl Başkanlığı’na kayyum baskını sırasında attıkları şiddetsiz sivil direniş mesajları için haklarında haksız yere tutuklama kararı verilen bazı gençlerin ortak özelliği muhafazakar ailelerden gelmeleri.
Hatta biri 2017’de referandumda bile evetçi olacak kadar sağlam bir Reisçilikten bu noktaya gelmiş.
Bu yer değiştirmenin yönü uzun süredir muhalefetin lehine doğru işliyor.
Tasfiyeciliğin ve dar kadroculuğun uzun süredir keyfini süren iktidar kadroları, gücü ve getirilerini kimseyle paylaşmamak için kapsayıcılığı ayıp olarak görüyor.
Yeni bir fikir, yeni bir heyecan ve iknanın uzağında, polis ve savcıyla siyaseti, medyayı, fikir hayatını, kültürü hatta popüler kültürü dizayn edebileceklerini zannediyorlar.
O yüzden AK Parti’nin bugün hala etrafında toparlanan yüzde 35’lik kalabalığı birarada tutan Erdoğan’ın kişiliği ve iktidarı CHP’ye vermemek korkusu.
O yüzden “laik, elitist, İslam karşıtı, mezhepçi, Batı’ya ülkeyi teslim edecek, bazı seçimler terör destekçisi” bir CHP’ye ihtiyaç var.
Ama bu CHP sahiden bir risk oluşturmalı, güçlü bir iktidar namzeti olmalı ki bu korku ile kitle karşısında mobilize edilebilsin.
Yoksa mahkeme kapılarında süründürülen, Cumhurbaşkanı adayı ve belediye başkanları hapiste olan, il başkanlıklarını polisin bastığı bir CHP’den kim korkar!
Üstelik böyle bir CHP, mağdur da olur.
CHP’nin mağduriyeti AK Parti siyasal propagandasına mavi ekran verdiren bir deneyimlenmemiş tecrübe.
AK Parti, 70 yıl sonra bile hala CHP tek parti iktidarının baskılarından bahsederken, 25 yıllık tek parti iktidarının baskıları altındaki bir CHP bütün ezberleri bozar.
İktidar için CHP, kendi kabuğundan çıkmaya çalıştığı, bulduğu az CHP’li profillerle AK Parti’den seçmen çalmaya başladığı için tehlike arz etmeye başlamıştı.
Ama bu CHP’yle devletin sopasıyla mücadele edilirken kantarın topuzu öyle bir kaçırıldı ki artık karşısında seçmenlerin korkutulacağı bir CHP hikayesi kalmıyor.
Bugün tehlike arz eden bir CHP’ye en çok muhtaç olan AK Parti’dir.
Zayıflamış, bölünmüş, örselenmiş, mağdur bir CHP en az AK Parti’nin işine yarar.
Siyaset üretemeyen, kadro yetiştiremeyen, medyasıyla kamuoyu oluşturamayan yorgun bir iktidar elindeki en büyük siyasi malzemeyi de kendi eliyle yok ediyor.
Tek parti rejimi zulmü hikayesi el değiştiriyor.
AK Parti, CHP’ye yıllarca anlatılacak bir hikaye verirken kendi hikayesini ise kaybediyor.
.17/09/2025 00:01
İsrail’in yükünü Kürtlerin sırtına yüklemek…
110
Dün BM İnsan Hakları Konseyi tarafından kurulan Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu başkanı ve iki üyesi Cenevre’deki BM binasında kameraların karşısına geçti ve raporlarını açıkladı.
Raporu açıklayan komisyon başkanı Navi Pillay Güney Afrikalı ünlü bir Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıcı. Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başkanlık da yapmıştı.
Pillay, açık konuştu:
“Gazze'de devam eden soykırım ahlaki bir skandal ve hukuki bir acil durumdur Uluslararası toplum, İsrail’in Gazze’de Filistin halkına karşı başlattığı soykırım kampanyası karşısında sessiz kalamaz. Bunun için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bunu soykırım olarak deklere etmesini beklemeye gerek yok. Soykırıma dair açık işaretler ve kanıtlar ortaya çıktığında, bunu durdurmak için harekete geçilmemesi suça ortaklık anlamına gelir. Tüm devletler, Gazze’deki soykırımı durdurmak için makul olarak ellerinde bulunan bütün imkânları kullanmakla hukuken yükümlüdür.”
BM’nin açıkça İsrail soykırımla suçladığı gün BBC’nin anasayfasında bir analiz çıktı:
“İsrail, Gazze yüzünden bir “Güney Afrika anı” ile mi karşı karşıya?”
“Apartheid döneminde Güney Afrika’ya uygulanan yaptırımların bir ayağını kültürel ve sportif boykotlar oluşturmuştu. İsrail için de benzer işaretler görülüyor”
Analizle aynı anlarda İspanya’nın resmi yayıncı kurumu RTVE, İsrail katılırsa Eurovision’dan çekileceğini açıkladı.
Daha önce Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda da İsrail’in katılımı halinde Eurovision’u boykot edeceklerini açıklamıştı.
Önceki hafta Hollywood’da İsrailli yapım şirketleri, festivaller ve yayıncıların boykot edilmesi çağrısı yapan bir dilekçeyi 4.000’den fazla sinemacı imzalamıştı. İmzacılar arasında Emma Stone ve Javier Bardem gibi ünlüler de var.
Emmy törenlerinde komedi dalınca ödül alan Yahudi oyuncu Hannah Einbinder konuşmasını “Free Palestine” diye bitirdi. Javier Bardem törene kefiyeyle katıldı.
Haftaya BM zirvesinde çok sayıda AB ülkesi, ABD ve Japonya dışındaki tüm G-7 ülkeleri Filistin’i devlet olarak tanımaya hazırlanıyorlar.
AB’nin İsrail yanlısı Alman komisyon başkanı von der Leyen bile İsrail’e yeni yaptırımlar için komisyona öneride bulundu.
ABD’de Cumhuriyetçiler Charlie Kirk suikastının arkasında İsrail’in olup olmadığını ciddi ciddi tartışıyor.
Netanyahu, İsrail’e yönelik medya ablukası için Çin’i ve Katar’ı suçladı.
İsrail’in geçen hafta vurduğu Doha’daki zirvede biraraya gelen Arap devletleri ve İslam ülkeleri liderleri sonuçta havanda su dövülmüş olsa da İsrail’i ağır sözlerle suçlayıp, birlik mesajı verdiler. İsrail, müttefik gördüğü BAE, Mısır ve Suudi Arabistan’ın da artık yüksek sesle katliamla suçladığı bir ülke.
İsrail’in bir taraftan askeri olarak dokunulmaz görünürken, siyaseten en yalnız, en kırılgan ve dünyanın her yerinde açık ara en nefret edilen ülke olduğu günlerden geçerken Kürt çevrelerin gündemi ise Berlin’de yapılan Kürt-Yahudi Kongresi’ydi.
7 Eylül'deki Kürt-Yahudi Kongresi’ni Almanya Kürt Toplumu (Kurdischen Gemeinde Deutschland) ve Yahudi-Alman Pozisyonları (WerteInitiative – jüdisch-deutsche Positionen) birlikte düzenlediler.
Kongreye Alman hükümeti adına İçişleri Bakanlığı Parlamenter Müsteşarı Christoph de Vries ve İsrail'in Berlin Büyükelçiliği’ni temsilen ise büyükelçilik müsetaşarı Guy Giladi katıldı.
Ünlü Kürt simalardan katılım da sınırlıydı. Türkiye’de bilinen isimlerden sadece İbrahim Baran ve Abdullah Demirbaş salondaydı.
Ama Almanya’daki Alevi toplumunun eski yöneticilerinden ve şimdi Almanya Kürt Toplumu Başkanı olan Ali Ertan Toprak’ın ateşli bir konuşmasına bakılırsa bazı çevreler bu kongreden fazlasıyla beklenti içindeydi:
“Bazı yayınlarda kongre, sanki Alman ve İsrail devletinin Türkiye'deki barış sürecini baltalamak için düzenlediği bir toplantı gibi lanse edildi. Bu yaklaşım, faşist ve radikal İslamcıların komplo teorilerinden ibaret. Oysa gerçekte, Alman vatandaşı Yahudiler ve Kürtler, yaşadıkları ülkenin sivil toplum inisiyatifiyle bir araya geldi. İki topluma saldıranlar ortaktır; bu yüzden Yahudilerle doğal müttefik sayılırız. Artık saflar netleşmeli. Kürtler özgürlükçü, demokratik dünyanın yanında mı olacak, yoksa diktatörlüklerin ve barbarlıkların safında mı? Bunun üçüncü yolu yok. Kongrede, Kürtler olarak medeni dünyanın bir parçası olmak istediğimizi özellikle vurguladım. İsrail'in düşmanları olarak görülen Mısır ve Ürdün bugün İsrail'le işbirliği yapıyor. Türkiye 1950'lerden beri askeri ve ticari ilişkilerini sürdürüyor. O halde Kürtlerin İsrail ile ilişki kurması neden sorun olsun? Bu konferansla mesajımız açıktır: Artık baskı ve suçlamaları kabul etmiyoruz. Gerekiyorsa çıkarlarımız doğrultusunda işbirliği yaparız.”
Her ülkenin diasporası radikaldir. Los Angeles’ta yaşayan bir Ermeni Erivan’daki bir Ermeni’den, Berlin’de yaşayan bir İslamcı Konya’da yaşayandan, Londra’da yaşayan bir Alevi, Dersim’de yaşayandan, Üsküdar’daki bir cemaatçi, New York’taki bir cemaatçiden daha radikal fikirlere sahip olabilir.
Çünkü sırtında yumurta küfesi yoktur. Dengeleri gözetmek zorunda değildir. Kendisinden uzaktaki vatanı için ileri sürdüğü fikirlerinin mağduru olma ihtimali zayıftır. Geleceği başka bir ülkede garanti altındayken, uzaklardaki halkı için gelecek planlamakta tekinsiz ve cesurdur.
Avrupa’daki Kürt diasporası da benzer marazlardan malul.
Türkiye’den ve bölgeden uzakta Kürtler için mücadele ederken birlikte yaşamak zorunda oldukları komşuları Türkler, Araplar, Farslar değil de Almanlar, Fransızlar, Hollandalılarmış gibi düşünüp, davranabiliyorlar.
Batılıları ikna ederlerse otomatik olarak bütün sorunlarının çözüleceğini düşünüyorlar. Üstelik yıl 1922 değil, 2025.
En son Yeşiller’den girdiği seçimlerde Köln Belediye Başkanlığı için ilk sırada ikinci tura kalan Bingöl doğumlu Kürt Berivan Aymaz, bu profilin tipik bir örneği.
Türkiye’deki hak ihlallerini gün gün izleyip, eleştirirken, BM’nin soykırım yapıyor dediği İsrail’in Gazze’deki katliamlarını destekleyebilen bir insan hakları şampiyonu.
Herhalde bir Müslüman olarak İsrail’e destek verdiğinde daha Alman ve Yeşil kabul edileceğini düşünüyor. Tıpkı Kübalı Marco Rubio’nun New Yorklu bir Yahudiden daha fazla İsrailcilik yaparak Amerikalılığını ispatlama gayreti gibi bir gayret.
Bu çelişkiyi asla anlatamayacağı Bingöllü hemşerilerinden vazgeçmiş, geleceğini Almanya’da gören ama hala uzaklardaki Kürtler için en iyisini düşündüğünü zanneden bir diaspora milliyetçisi.
Ama sırtında yumurta küfesi taşımayan her diaspora milliyetçiliği gibi nobran ve kibirli.
Kürtler için İsrail ile iş tutmayı uluslararası ilişkilerde zaruri ve zekice bir rasyonel ve pragmatik taktik olarak görüyorlar.
Aykırı fikirleri ise teslimiyetçilikle, kandırılmakla, Kürt davasına ihanetle suçluyorlar.
Berlin’deki Kürt-Yahudi Kongresi’ni eleştiren PKK’ya yakın Yeni Yaşam gazetesinde çıkan bir köşe yazısına verilen tepkiler bu ruh halinin ne kadar yaygın olduğunu gösterdi.
PKK davalarından uzun yıllar hapis yatmış, Alevilik üzerine çalışmaları olan Dersimli yazar Nesrin Akgül yazısında kongreyi eleştirdi ve önemli uyarılarda bulundu.
Yazıda İttihat ve Terakki ile Yahudilerin ilişkileri, Türkiye’nin kuruluşunu bir ön İsrail’in kuruluşu olarak gören tarihi saptamalar fazla komplocu. Ama özellikle PKK ve Öcalan’ın İsrail okuması hakkında bilgi veriyor.
PKK’nın anti-İsrail olması zaten çok şaşırtıcı değil. 1980’lerde Bekaa’daki Filistin kamplarında örgütlenmiş, Filistinlilerle birlikte İsrail ile birebir çatışmalara girmiş, bu uğurda kayıplar vermiş bir örgüt PKK.
PKK resmi hikayesine göre Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye tesliminin arkasında da Mossad var.
Nesrin Akgül’ün eleştirilen yazısı tarihi anlatısı dışında haklı ve önemli eleştiri ve uyarılar içeriyor:
“Üçüncü dünya savaşı denilen sürecin nasıl sonuçlanacağına 7 Ekim müdahalesiyle başlayan süreç karar vermeye başladı. İsrail müdahaleciliğiyle birlikte Ortadoğu’da kartlar yeniden karıldı ve bu operasyonel süreç en fazla da Türkiye ve İran’ı tehdit ediyor. Çünkü kapıdaki tehlike İsrail’in jeopolitik hamlelerle Kürtleri devletleşme sahnesine itmesidir. Sayın Öcalan bu tehlikeyi görerek 2011 tarihli Kürt Sorunu Ve Demokratik Ulus Çözümü adlı savunmasında “ABD-İsrail- AB bloğunun, Türkiye-İran-Suriye’nin anti-Kürt ittifakına karşı Kürtleri müttefik olarak gördüğünü” söyler. Zamanın öngörüsü gerçekleştikçe yeni çözüm sürecinde gelişen parametrelere dayanarak, Türk-Kürt stratejik ilişkisi güncellenmez ve ıskalanırsa Türk devletinin bitiş hikayesinin başlayacağını öngörerek şu uyarıyı yapar; “İsrail’in post-İsrail olarak Kürdistan amacı var. Post kelimesi Kürtçeden gelir ve “beri” demektir. Yani beri İsrail!” güncelde yaşanan tüm gelişmeler İsrail’in “post İsrail” için düğmeye bastığını gösteriyor.”
“Kongrenin ana hedefi Kürtleri İsrail ile stratejik ittifaka teşvik etmek; zira kongrede öne çıkan mesajlardan birinin “Kürtlerin çıkarı İsrail ile hareket etmek” olması bunu ele veriyor. Bu ittifak hedefinin zamanlama olarak baş müzakereci Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunun” kendini dayandırdığı ve güncellemek istediği Türk ve Kürt ittifakının üzerine söylenmesi de dikkat çekici olmaktadır.”
“Kalıcı barış projesinin temeli Kürt-Türk ittifakıyla mı yoksa Kürt – Yahudi İttifakıyla mı gerçekleşeceği stratejik ve tayin edici bir tartışma konusu olmakta. Bu da Ortadoğu’daki jeopolitik güç mücadelesinde Kürtlerin nasıl konumlanacağına bağlı olmaktadır…
Öcalan’ın hedeflediğinin aksine, güncellenmeyen ve “Demokratik Birlik Sözleşmesi” ni inşa edemeyen Türk devleti için İsrail-Kürt ittifakının hangi sonuçlara yol açacağı kulaklara küpe edilerek hızla adım atılmalıdır. Fırtınayı görmezden gelip limana demir atılmazsa, dalgalar gemiyi batıracaktır.”
Akgül hem İsrail ile ittifaka karşı çıktığı için ama özellikle de “kapıdaki tehlike İsrail’in jeopolitik hamlelerle Kürtleri devletleşme sahnesine itmesidir” cümlesi için eleştiriliyor.
“Devletleşme”nin itilecek bir şey olarak görülmesini “Öcalan’ın TC’ye teslim olması”yla açıklıyorlar.
Kürtlerin İsrail’le ittifak yapmasının eleştirilmesi PKK’nın ve Öcalan’ın Kürt davasına ihanetine bağlanıyor.
Kürt milliyetçileri ve PKK’dan kopmuş bazı Kürt çevreler zaten Öcalan’ı çözüm sürecindeki pozisyonu nedeniyle teslimiyetle suçluyordu.
Öcalan, son olarak Rojava’nın bir bağımsız devlet olmasını engellemek ve Türkiye ile anlaşarak Suriyeli Kürtleri Şam’daki “Colani” rejimine bağlamaya çalışmakla suçlanıyor.
Bu çevrelere göre bölgedeki altüst oluş bir fırsat ve Kürtler de kendilerine ışık yakan bölgenin yeni kabadayısı İsrail ile birlikte hareket etmeli.
50 yıl boyunca Kürdistan kurmak için savaşmış, 100 bine yakın kayıp vermiş bir örgütü devlet kurmaktan vazgeçtiği için eleştirenler bunu Berlin’den ve Brüksel’den yapıyorlar.
Herhalde kuracakları diplomatik ilişkilerle birilerinin onlara hediye paketi içinde bir devlet vereceğini zannediyorlar.
Bu Birinci Dünya Savaşı’nda bile mümkün değildi ve olmadı.
Ama daha çok pozisyonları İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler ilerlerken Sovyetlerden kurtulmak için bunu fırsat olarak gören Ukraynalıların, Tatarların heyecanına ya da Kudüs Müftüsü Emin El Hüseyni’nin Nazi rejimiyle işbirliğiyle Filistin davasını savunabileceğini zannetmesine benziyor.
Ama o fırsatçılık bile bütün dünya savaş halindeyken rasyoneldi. Nazi orduları sahiden ilerliyordu. Herkes herkese karşı savaştaydı.
Ama bunun sonu da büyük bir hüsran, toplu cezalandırma, sürgünler ve hayal kırıklıkları oldu.
Bugün ise hiç de Berlin’den görüldüğü kadar büyük bir altüst oluş yok, bölgede savaşan tek ülke İsrail.
BM tarafından bile soykırımcılıkla suçlanıyor ve sadece bölgede değil, ABD dışındaki müttefiklerince de yalnız bırakılan savunulamaz bir İsrail var.
İsrail’in kendisinden başka bir planı da yok. Büyük İsrail savunan faşizan ve yobaz bir yönetimin seçilmiş halkı dışında gözü kimseyi görmüyor.
Suriye’yi istikrarsızlaştırmak için karadan komşusu Dürzilere verdiği destek dışında bu bölgede kimseye bir faydası olması mümkün değil. İsrail’in Kürtlere uzattığı el, Suriyeli Kürtlere ulaşamayacak kadar uzakta. Ayrıca bu elin sebebi Kürtleri müttefik görmesi değil, Türkiye ile olan hasımlığı.
Çatışmasızlık mekanizması kurduğu Türkiye’yi de tam olarak karşısına alamayacağı açık. Arada ABD ve ABD’nin elçisi duruyor.
Dürzilere bile ne kadar faydası olacağı meçhul. En son Suriye, ABD ve Ürdün Süveyda’nın Suriye’nin bir parçası olduğu konusunda anlaştı.
Bir anda İsrail ve Suriye arasında bir anlaşmaya bile varılabilir.
Yani ortada rasyonel olan bir fırsatçılık bile yok.
Uzaklardan bakınca fırsat olarak görünen bir maceraperestlik var.
Ama bu maceracı Kürt milliyetçileri, soykırımla suçlanan İsrail ile bölgede Kürtlerin haklarının savunulabileceğini hatta bu fırsattan istifade Suriye’de bir devlet kurulabileceğini düşünüyor.
Bölgenin en mağdur halkını, en çok katliama uğramış toplumunu katliamcılığı BM tarafından tescilli bir devletin ortağı yapmayı, ortalığı karıştırmak için kullanacağı bir sopaya çevirmeyi Kürtlerin çıkarlarını savunmak zannediyorlar.
Almanya’daki zorunlu İsrail yanlısı atmosferi dünyanın hali zannedecek kadar dünyadan kopuklar.
Sonuçları itibarıyla İsrail’in bütün yüklerini Kürtlerin sırtına bindirecek, onları kadim coğrafyalarında halklarla yüzlerce yıl geçmeyecek bir düşmanlığın içine sokacak, sonuçları itibarıyla da Kürtlerin aleyhine olacak bir fırsatçılık bu.
Ama diaspora milliyetçiliğinin gözü kör.
Türkiye ve bölgedeki ülkeler ve halklara olan hasımlıklarının intikamını İsrail ile alma gibi Avrupa’da otururken çok mantıklı gelen fikirleriyle, bu bölgedeki halklarla birlikte yaşamak zorunda olan Kürtlerin başına daha büyük belalar açmakta bir beis görmüyorlar.
Ne de olsa bölge yansa bunu da uzaktan izleyecek bir konfor mesafesindeki bir milliyetçilik bu.
İlginçtir ki bu maceracılığın karşısında Öcalan ve örgütü rasyonel ve yerli bir tutum sergiliyor.
Bu tartışma çözüm sürecini hala anlamayanlara sürecin zorunluluğu, kıymeti ve aciliyeti için
bir ders niteliğinde.
Neyse ki Türkiye’deki kafa konforunu bozamayan süreç karşıtı Türk milliyetçileriyle, Avrupa’daki maceraperest Kürt milliyetçileri dışında birlikte yaşamak zorunda olan Türkler ve Kürtler var
.20/09/2025 00:01
“Bize bir ömür daha lazım…”
66
İran’ın Bob Dylan’ı Kürt şarkıcı Mohsen Namjoo’nun Türkiye turnesi kapsamında İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da vereceği konserler ilk konserine iki gün kala iptal edildi.
16 bin biletin tamamı satılmıştı ve hatta karaborsaya düşmüştü.
Namjoo, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, konserlerin ‘üst düzey yetkililerin’ emriyle ‘dini hassasiyetler’ gerekçesiyle iptal edildiğini belirtti.
Bu iptal iki oldu. 2022 yılında da konserleri başlatılan kampanyadan sonra iptal olmuştu.
İptalin arkasında Namjoo’nun 2010 yılında çıkardığı albümüne koyduğu Şems adlı şarkısı var.
Şems şarkısının sözlerinin büyük bir kısmı Kur’an-ı Kerim’deki Şems, Duha, Müzemmil, Nebe ve Fecr Sûresi’nden oluşuyor.
Kuran ayetlerinin müzik aletleri eşliğinde çalınması İslam’a göre haram. Bu şarkı yüzünden 1976 doğumlu Namjoo henüz 33 yaşındayken İran’da yasaklandı, beş yıl hapis cezası alınca da ülkeyi terk etti.
ABD’de yerleşti.
Fakat bu durumu ülkesine karşı bir özgürlük mücadelesi kozu olarak kullanmadı. Hatta özür diledi.
Ama özürler iptalleri engellemedi. 2011 yılında Koalo Lumpur’daki konseri de bu gerekçeyle iptal edildi.
Peki Türkiye’de?
Bütün bu hapis cezaları, iptallerden yıllar sonra ilk konserini Türkiye’de 2015 yılında verdi Namjoo. İstanbul, Ankara’da kapalı gişe konserlerden sonra 2018’de Açıkhava’yı tıklım tıklım doldurdu.
2019’da tekrar geldi.
Beş kez Türkiye’de turneler yaptı.
Ta ki 2022’e kadar.
2022’de Türkiye’de vereceği konserler de Müdafaa-i İslam Hareketi” adlı oluşum ve Diyanet ve Vakıf Çalışanları Sendikası Genel Başkanı Mustafa Çopursuz’un başlattığı kampanya sonucu iptal edildi.
İptal üzerine Mohsen Namjoo, bir mektup kaleme almıştı:
“Ben, Mohsen Namjoo, kutsal Meşhed şehrinde dindar bir ailede büyüdüm. 20 yaşıma kadar Kuran kursuna gittim ve üç yıl boyunca üç büyük kıraat ustası olan Mustafa İsmail, Abdurrahman Tablawi ve Ragheb Gholush tarzında mukaddes Kuran-ı Kerim okudum. Eğitimimden sonra Meşhed’de üç yıl geçirdim, Tecvid ilmini; Kuran kelimelerinin telaffuz bilgisini öğrettim.
Birçok kez üniversitelerde, özellikle ABD’de klasik Fars şiirinin Arap dilinin ritimlerini nasıl benimsediğini anlattığım dersler verdim.
Bu derslerde, Kuran-ı Kerim’in bariz kutsal içeriğine ek olarak, ilahi kelamın mucizevi ve şiirsel ritimlerine de sahip olduğuna, bunun da çağlar boyunca benim gibi müzisyenleri ve şairleri cezbettiğine dikkat çektim. Başka bir deyişle, Kuran-ı Kerim benim müzikal temelim oldu.
Büyük Mevlana’nın ‘Mesnevi’sindeki ‘Musa ve Çoban’ kıssasında açıkladığı gibi, insanları Allah’a nasıl ibadet ettikleriyle yargılamamak gerekir, Allah’a inanmaları ve sevmeleri yeterlidir.
Şimdi duygularımı ve inançlarımı herkese açıklayayım:
– Türkiye’ye ve halkına olan sevgim sonsuzdur.– Ben ne dinsizim, ne de Allah’sızım.– Ben bir Müslümanım ve kendimi asla başka bir inanca ait olarak görmedim.– Her zaman ilham kaynağım olan Kuran-ı Kerim’le asla alay etmedim, O’nu küçük düşürmedim.– Kuran’ın hiçbir ayetini değiştirmedim. Bu ciddi ve asılsız bir suçlamadır.– Yayılan iftiraların aksine, Allah’a dua ettiğim Mojir 2016 şarkımı dinlemenizi tavsiye ediyorum.– Tüm Türk halkından, ifade özgürlüğüne kalpten inanan ve saygı duyan herkesten, tüm bu suçlamaların asılsız saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecek bu videoyu yaymalarını rica ediyorum. Dikkatle dinleyin!
Şarkının sonundaki ses Allah’a yakaran sevgili dedeme aittir.”
Mohsen Namjo, 2020’lerde me too ifşalarında bazı kadınları tacizle suçlanmıştı. Onlar için de daha sonra özür mesajları paylaştı.
Bestelerinde Hafız, Şems, Mevlânâ, Sâdi, Câmi gibi şairlerinden sözlerini kullanan Namjoo, son iptalin ardından hesabından yine bir açıklama yayınladı:
“Türkiye turnesinin altı gösterisinden beşi tamamen satılmış, 16 binden fazla kişinin yoğun ilgisine rağmen -2022’de olduğu gibi- yüksek düzeyli yetkililerin emriyle ‘dini hassasiyetler gerekçesiyle iptal edilmiştir”
Ama ilginç bir şekilde bu açıklamadan sonra ilk konserin verileceği Diyarbakır’daki salonun bağlı olduğu Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bir açıklama yaparak, Namjoo’nun konserinin hakkındaki cinsel taciz suçlamaları yüzünden iptal edildiğini duyurdu.
Yazı yazılırken tam olarak diğer konserlerin iptal edilip edilmeyeceği belirsizliğini koruyordu. Ya da Namjoo Diyarbakır’da taciz için, diğer şehirlerde ise dini hassasiyetler için iptal edilmiş de olabilir.
Ama 2015’den sonra 2022’ye kadar olmayan dini hassasiyetler, dünyanın başka pek çok ülkesinde konser iptal ettirmeyen taciz iddiaları için yaşadığımız yüzyılın en önemli seslerinden biri Türkiye’de biletleri bitmiş konserlerine çıkamayacak. Böylece bütün değerler, ahlak normları kurtulmuş olmuştur umarım.
Kiorastami’nin hasta yatağında dinlemek istediği son şarkının bestecisi Namjoo’ydu. Nobahari yani İlkbahar adlı şarkının sözleri Sadi-i Şirazi’ye ait.
O sözlerle bitirelim:
ey her derde şifa kaynağı!
biz çaresiz dertlileri görüyorsun
lâkin elindeki merhemi
yaralarımızdan esirgiyorsun!
bize bir ömür daha lazım;
ölümümüzden sonra.
çünkü bu ömrümüz mâlum
sadece umutlanmakla geçti…
.xxx
22/09/2025 00:01
Şara, SDG’yi Türkiye ile tehdit etti mi?
59
Aslında Bayrampaşa’da AK Parti iktidarına ilahi bir ikaz gibi olan belediye başkanvekili seçimi de yazmak için heyecan vericiydi ama dün New York’a inen bir uçak o yerel heyecana baskın geldi.
Şam’dan kalkan uçakla New York’a inen Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’ydı.
Genelde ajanslar Esad ve Baas rejimi öncesi 1967'de Suriye devlet başkanı Nureddin el Etasi'den bu yana Şara’nın BM’de konuşacak ilk Suriyeli lider olacağını vurgulayan haberler yaptılar.
Ama esas haber bu değildi.
Şara, 2003 yılında henüz 20’li yaşların başında bir gençken ABD’nin Irak işgaline karşı direnmek üzere Irak’a gidip El Kaide’ye katılmıştı.
Muhtemelen 2001’de El Kaide’nin New York’ta ikiz kulelere yaptığı saldırının da heyecanıyla.
El Kaide kökenli bir örgütün lideri, 23 yıl sonra kendisini ihbar edenlere para ödülünü hala kaldırmamış ABD’ye ve New York’a Suriye Devlet Başkanı olarak gidiyor.
Daha geçen yıl İdlib’de motorsikletle dolaşan, yüzünü kapatarak röportaj veren bir adam şimdi BM’de devlet başkanı olarak konuşma yapacak.
Yıllarca karşı cephelerde savaştığı, belki onu yakalamak için emirler vermiş Irak ve Afganistan’daki ABD işgal kuvvetlerinin eski komutanı ve eski CIA Başkanı David Petraueus’la bir panelde birlikte konuşacak.
Yıllarca iki düşman cephede savaşmış iki eski asker Ortadoğu’nun geleceğini tartışacaklar.
Şara Ortadoğu Enstitüsü’nde de bir konuşma yapacak. Şimdiden kontejanları dolmuş etkinlikler bunlar. Bu yıl ki BM zirvesinin en merak edilen lideri Şara.
Ünlü ABD tv programı 60 Dakika da Şara ile özel röportaj yaptı.
ABD, 22 yıl önce New York’ta tarihinin en büyük terör saldırısını yapmış El Kaide’nin eski bir mensubunu devlet başkanı olarak New York’ta ağırlıyor.
Peki açılan bu kredinin sebebi ne?
Bütün Soğuk Savaş boyunca Sovyetlerin Ortadoğu’daki en yakın müttefikiydi Suriye. 2015’den sonra Rusya’nın himayesine girdi. 2014-2024 arası neredeyse İran tarafından yönetildi.
Ve şimdi bu Suriye saf değiştiriyor.
Şara, 58 yıl sonra ABD’ye giden ilk Suriyeli lider.
Batı’dan bakınca Suriye, Rusya ve İran himayesinden çıkan, istikrarsızlığı Avrupa ve Batı’ya terör, İŞİD, göçmenler olarak döndüğü için istikrarı mutlaka desteklenmesi gereken bir ülke.
O yüzden pragmatik ve güçlü Şara, Suriye’deki istikrarı sağlayacak lider olarak geniş bir kredi ve destek alıyor.
Türkiye’de hala bazı çevreler Şara’ya Colani, IŞİDçi, çete demeye doyamazken, doğrudan El Kaide ile savaşmış ABD geçmişe değil, geleceğe bakıyor.
Tıpkı Bahçeli’nin Öcalan açılımında yaptığı gibi…
Bu değişimin nasıl olduğunun cevabını geçen hafta MI6’e İstanbul’dan veda eden MI6 Başkanı ve Ankara Büyükelçisi Richard Moore verdi.
Esad devrilmeden iki yıl önce MI6’ın HTŞ ve Şara ile diyalog kurduğunu anlattı:
“HTŞ ile Beşir Esad’ı devirmelerinden bir ya da iki yıl önce ilişki kurmamız sayesinde, Birleşik Krallık hükümetinin Suriye’ye haftalar içinde dönüş yapabilmesinin önünü açmış olduk”
Özellikle İngiltere’nin yeni Suriye rejiminin dünyada tanınmasına perde arkasında ciddi bir katkı yaptığı biliniyor.
İngiltere’nin eski IRA baş müzakerecesi Jonathan Powell yeni Şam yönetimine danışmanlık veriyor.
Ama henüz İdlip’İ yönetirken HTŞ ve Şara’daki değişime ilk dikkat çeken bir think tank olmuştu: Uluslararası Kriz Grubu.
HTŞ ile henüz sadece İdlip’i yönetirken görüşmeler yapıp, Şara ve ekibinin değişimini raporlamıştı Uluslararası Kriz Grubu.
Özellikle de Uluslararası Kriz Grubu’nun tecrübeli araştırmacısı Dareen Khalifa yazdığı rapor ve henüz adı Colani iken Şara ile yaptığı röportajla bu algının değişimine katkı yapmıştı.
(“Suriye'nin İdlib kentinde Washington'un terörle mücadeleyi yeniden tasarlama şansı”
“Suriye'nin İdlib kentinde cihatçı faktör: Abu Mohamed al Jolani ile söyleşi”)
Şara ile henüz adı Colani iken görüşmeler yapan ve raporlar yazan Khalifa bu yüzden yeni Suriye’de çok itibarlı bir uzman.
Son olarak geçen hafta Şam’da Şara’nın biraraya geldiği bölge uzmanları arasında o da vardı.
Türkiye’den de önde gelen Suriye uzmanlarından Ömer Özkızılcık bu görüşmeye katıldı ve Şara’nın açıklamalarını Türkiye Today’de yazdı.
Özkızılcık’ın aktarımlarına göre; eş-Şara, görüşmede SDG ile ilgili şunları söyledi:
“SDG, Aralık ayına kadar Suriye’ye entegrasyon konusunda ayak sürümeye devam ederse, bölgede Türkiye’nin askerî operasyonu gündeme gelebilir.
“SDG ve PKK içindeki bazı gruplar 10 Mart anlaşmasının uygulanmasını sabote etti ve süreci yavaşlattı.”
“Kobani’ye Buraya Kürtlerin haklarını talep etmek için geldiyseniz, zahmet etmeyin. Bu hakları korumak ve Kürtlerin Suriye’nin eşit vatandaşları olmasını sağlamak benim temel ilkemdir. Kürtlerin haklarını sizden daha fazla önemsiyorum.”
Bu habere Suriyelilerden itirazlar geldi. Suriye devlet başkanı Şara’nın, kendi ülkesinin bir parçası olan bir bölgeye Türkiye’nin operasyonundan bu şekilde bahsetmeyeceğini, Türkiye’yi kendi müzakere ettiği bir iç gruba karşı tehdit olarak kullanmayacağı söylendi.
İtirazları sorduğum Özkızılcık, Şara’nın böyle söylediğini ama detaya girmediğini aktardı.
Bunun üzerine Uluslararası Kriz Grubu adına toplantıda bulunan Mısırlı yani anadili Arapça olan Khalifa ile de konuştuk.
O bu aktarıma itiraz ediyor. Şara’nın sözleriyle ilgili anlattıkları şöyle:
“Birkaç düzeltme yapmalıyım.
Şara’ya Türkiye’nin olası bir askeri operasyonu sorulduğunda; temel olarak ‘Biz geçen sene 8 Aralık’ta Suriye’nin doğusuna müdahale edecekken Türkiye’nin askeri operasyonunu durdurduk. Türkler kuzey Suriye’nin statüsü konusunda ve ulusal güvenlik meseleleriyle ilgili hassaslar’ dedi.
Ama kesinlikle yıl bitmeden bir anlaşmaya varılamazsa Türkiye askeri operasyon yapacak demedi.
Ama şunu ima etti: Türkiye’nin askeri harekatı tamamen olasılık dışı değil.
Ama genel havası olarak oldukça pozitifti.
Şara dedi ki; “Mazlum Abdi’yle ilk görüşmemizde ona dedim ki; ‘anlıyorum siz Kürt hakları için savaşıyorsunuz. Ama bunlar için savaşmanıza gerek yok. Bunlar müzakereye açık şeyler değil, zaten bunlar garanti altındaki haklardır. Ben kesinlikle Kürt haklarına sizden daha fazla önem veriyorum.”
Ayrıca Şara “SDG liderliği içinde farklı yaklaşımlar var 10 Mart Anlaşması ile ilgili. Hepsi aynı şekilde görmüyor anlaşmayı. Bu anlaşmanın uygulamasını yavaşlatan belki de bu” dedi. Ama orada da anlaşma uygulanmazsa Türkiye askeri operasyon yapacak gibi tehdit edici bir mesaj vermedi. Arapça konuştuğu için belki bir yanlış anlaşma olmuştur.”
Bu sözlerle, “SDG, Aralık ayına kadar Suriye’ye entegrasyon konusunda ayak sürümeye devam ederse, bölgede Türkiye’nin askerî operasyonu gündeme gelebilir” arasında epey bir fark var.
Bu nüans gibi görünen fark zaten hassas dengeler üzerine oturan çözüm sürecini ve Suriye’deki çözümü etkiliyor.
Şara’nın Suriye’deki otoritesi açısından da önemli bir fark bu.
Şara, kendi ülkesi içindeki anlaşmazlıklarda dış bir ülkeyi tehdit unsuru olarak kullanarak içerideki otoritesini tahkim edemez.
Ama New York’ta ağırlanan Şara’nın Şam’da kalıcı olacağının görülmesi bu otoriteyi tescil eder ve SDG’yi de Şam’la anlaşma dışında bir seçeneği olmadığına ikna eder.
.27/09/2025 00:01
Millet can, Trump mal derdindeyken…
90
Trump’ın Erdoğan’la Beyaz Saray’daki zirvesi üzerine devam eden tartışmalara girmeden önce Trump’ın önceki gün Erdoğan’dan sonraki misafiriyle ne konuştuğuna bir bakalım.
BM yıllık toplantıları sırasında liderlerle görüşmelerini New York’ta yapan Trump, zirve için gelen sadece üç lidere Beyaz Saray’da randevu verdi.
Erdoğan, Netanyahu ve Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif.
Şerif, Erdoğan’dan saatler sonra Beyaz Saray’a giriş yaptı. Blair House’da kalmadı. Düşük bir devlet protokolüyle ağırlandı.
Ama esas ilginç olanı yanında sadece Genelkurmay Başkanı Asım Münir vardı.
Aslında tuhaf bir şekilde Trump’ın esas övgülerini de Genelkurmay Başkanı Münir aldı.
İkiliyi kapıda 30 dakikadan fazla bekleyince şaka yaparak “Oval Ofis’te bir yerde olabilirler. Şu anda bu odada bile olabilirler, bilmiyorum” dedi Trump. Sonra da gazetecilere “Büyük bir lider geliyor… Pakistan Başbakanı ve Mareşal. Mareşal çok büyük bir adam ve Başbakan”
Mareşal dediği Asım Munir’i birkaç ay önce tek başına bütün protokolü yerle bir ederek Beyaz Saray’da ağırlamıştı Trump.
Çünkü Pakistan’da esas patron ordu.
Trump’ın en büyük övünç kaynaklarından biri de Hindistan-Pakistan savaşını bitirmiş olmak.
İdeolojik olarak daha yakın olduğu Modi’nin Hindistan’ına Rusya ile petrol ticareti yaptığı için öfkeli, o yüzden gümrükleri yükseltip, İsrailcilikten İslamofobi’ye kadar MAGA kafasına çok yakın olan Modi’yi üzmüştü.
Peki Pakistan’a bu ilgisinin sebebi sadece bu mu?
Hayır değil.
Al Jazeera’dan bu randevunun hikayesini okuyalım:
“Bu ayın başlarında Pakistan Başbakanı’nın konutunda düzenlenen yüksek profilli bir imza töreni, ülkenin ABD’ye sunduğu yeni teklifin ipuçlarını verdi. 8 Eylül’de, Şerif ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asim Munir’in yanı sıra İslamabad ve Washington’dan üst düzey yetkililerin katıldığı törende iki mutabakat zaptı imzalandı.
Baş anlaşma Pakistan’ın ABD’ye kritik mineraller ve nadir toprak elementleri tedarik etmesi üzerineydi. Trump’ın Temmuz ayında Pakistan’ın “devasa petrol rezervlerini” geliştirmek için birlikte çalışacağı yönündeki taahhüdünün ardından geldi. Bir Amerikan şirketi, Pakistan’daki madenlere 500 milyon dolarlık yatırım yapıyor.
Şu ana kadar, Pakistan’ın yaklaşımı işe yarıyor gibi görünüyor. Bu durum, bu yılın başlarında göreve dönen Trump’ın 2018’de İslamabad’ın Washington’a “yalandan ve hileden başka bir şey vermediğini” söylediği dönemi hatırlayan pek çok analistin öngörmediği daha geniş çaplı bir ABD ile yakınlaşmaya işaret ediyor.”
Yani Pakistan Amerika’ya minerallerini ve petrolünü sundu.
Bu yüzden en son 2019’da şimdi hapiste olan Imran Khan’ın geldiği Beyaz Saray’a daveti aldı Şerif. Belki de daveti alan Münir’dir.
Görüşme tamamen basına kapalı yapıldığı için 1 saat 20 dakikada ne konuşulduğu meçhul.
Ama Pakistan Başbakanlığının dediği gibi Gazze konuşulmadığı açık.
Trump görüşmede son gördüğü Pakistan Başbakanı Imran Khan’ın neden hapiste olduğuyla da ilgilenmemiştir.
İmkanını bulsa Clinton’u, Biden’ı hapse attırabilir.
Ama Pakistan’ın ona ve Amerika’ya verecekleriyle ilgileniyor.
Sadece zayıf bulduğu ülkelere değil, en yakın müttefiklerine de “Peki sen Amerika’ya ne vereceksin” perspektifiyle bakıyor.
Kanada’dan ABD’nin eyaleti olmasını, Danimarka’dan Grönland’ı, Panama’dan kanalı, bütün Avrupa’dan NATO’ya para vermelerini, Hindistan’dan Rusya’dan gazı kesmesini…
En son Çin’e karşı Asya’daki iki sadık müttefiki Japonya ve Güney Kore’yi sıkıştırıyordu.
Erdoğan görüşmesi sonrası gazetecilere “Japonya 550, Güney Kore 350 milyar dolar yatırımı ABD’ye “peşin” yapacak” dedi.
Güney Kore başbakanı çıkıp, bu kadar yatırım yaparsak ekonomik krize gireriz diyebildi. Japonya henüz sesini çıkaramadı.
Yani Trump’ın her ülkeyle ilk gündemi “Önce Amerika.”
Demokrasi, insan hakları ya da müttefiklik sicil ne olursa olsun, her ülke önce bu testi geçmeli.
ABD’ye yatırım yaparak, madenlerini açarak ya da bir fedakarlık yaparak siyaseten sadakatini göstermeli.
Tabii “ Size Nobel vermeyecekler de kime verecekler” türü iltifatlardan da çok hoşlanıyor Trump.
En hoşlanmayacağı şeylerden biri de herhalde Erdoğan’ın yaptığı gibi Fox News’a çıkıp “Trump, Ukrayna ve Gazze’de savaşı bitirebildi mi?” diye sorması olmuştur.
Bu Özgür Özel’in Ahaber’den Erdoğan’ı eleştirmesi gibi bir şey.
O yüzden Erdoğan’a hemen cevap, koltuğunu Trump’a sadakatini ispatlamaya borçlu olan Marco Rubio’dan geldi.
Başkanımızla beş dakika görüşmek için liderler yalvarıyor türü bir cevap da memnun edilmek istenen kişi de Trump.
Trump’ın A9’daki Adnan Hoca programlarına benzeyen kabine toplantılarını izleyenler bunun şu anda Amerika’nın rutini olduğunu anlayacaktır.
Tom Barrack’ın meşruiyet açıklaması bile bir tür Trump’a sadakat gösterisi olabilir. Belki de sadece kendini diplomatik sınırlar olmadan rahatça ifade eden Barrack’ın büyük reis Trump’ı överken kendini kaybettiği bir anda yaptığı bir boşboğazlılığıydı.
Görüşmede Erdoğan’ın d “Tom” diye hitap ettiğini ve kravat hediye ettiğini öğrendiğimiz Barrack, “meşruiyet”ten kastının Türkiye’deki meşruiyeti değil, ABD’de deki meşruiyeti olduğunu açıkladı.
Günün sonunda Ankara’nın yıllar sonra bulduğu en yandaş ABD elçisi olan Barrack’ın iktidara laf çakmak isteyebileceğine inanan inanmaya devam edebilir.
Zaten Ankara da görüşme öncesi Erdoğan’ın Fox’ta kırdığı pot için apar topar bir “yanlış anlaşıldı” düzeltmesi yaparak, o sözün intikamının görüşme sırasında alınması engellemeye çalıştı.
Peki, “Seçimlere hileyi en iyi bilenlerden biridir” sözü o Fox’taki sözün intikamı olabilir mi?
Sözün bu anlama açık olduğu açık. Ama bağlamında Trump, 2020’de seçim hilesiyle sürgüne gönderildiği günleri, Erdoğan’la o günlerde temasta olduğunu anlatıyor ve onun bu dostluğunu övüyordu. Onun kendi seçiminin hileli olduğunu herkesten iyi bildiğini de söylemiş olabilir.
Trump’ın Türkiye’deki seçimlerle ilgili bir hile tartışması olduğunu bildiğini zannetmek bayağı iyiniyetli bir Trump okuması olur. Trump’ın Türkiye’de seçimler ve partiler olduğunu bilmesi bile şaşırtıcı bulunabilir.
Türkiye’de muhalefetin bile dünyada duyulmuş bir seçim hilesi iddiası olmadı.
Zaten Türkiye’deki demokrasi sorunlarının Trump’ın umurunda olduğunu zannedenler için dünya fazla tehlikeli bir yer olabilir.
Trump’ın Erdoğan’la ilgili gündemi de esas olarak ticariydi.
Yani bu görüşmenin New York’ta BM binasında değil, Beyaz Saray’da yapılmasını sağlayan Türkiye’nin Amerika’ya vaatleri oldu.
Beyaz Saray bileti zaten 300 Boeing siparişiyle alınmıştı.
Ama daha görüşme öncesinde toplantının gündeminin F-35’ler olduğu açıklanmıştı.
O yüzden Trump görüşmeye yakasında bir F22 rozetiyle geldi.
Lockheed Martin yapımı F-22 Raptor Hayalet Avcı Uçağı sadece Amerikan Hava Kuvvetleri’nde kullanılan mevcut en üstün savaş jeti. 2005’den beri ABD ordusu tarafından kullanılıyor ve başka bir hiçbir ülkeye de satılmıyor.
Ama Trump’ın yakasına o rozeti takan Lockheed Martin’in iki modeliyle Türkiye yakından ilgili:
F-16’lar ve F-35’ler.
Lockheed Martin’in son 40 yıldır en büyük müşterilerinden biri Türkiye. Pek çok Batılı müttefike satılan F-35’leri alamayan tek müttefik ülke de Türkiye.
Türkiye’nin 40 uçak siparişi, şirket için hayati derecede önemli.
Trump’ın en çok istediği şey Türkiye’ye F-35 satmak.
Fakat bunun için Trump’ın görüşme sonrasında dediği gibi Türkiye’nin atması gereken adımlar var.
Çünkü CAATSA Yaptırımları bu satışa engel. Tabii Kongre’nin de onayı da gerekiyor.
Caatsa Yaptırımları’nın kalkması için Türkiye’nin S-400’lerden kurtulması gerekiyor. Kongre onayı içinse Türkiye’ye F-35 satışına karşı çıkan Yunan ve İsrail lobisinin ikna edilmesi.
Erdoğan’ın daha toplantının başında soru bile sorulmamışken Heybeliada Ruhban Okulu’nu açma vaadinin sebebi, bir anda Türkiye’nin dini özgürlükler konusunda yaşadığı aydınlanma değil.
Bu Yunan Lobisi’nin Kongre’deki direncini kırmak.
Zaten toplantının başında Trump’ın Heybeliada’yla ilgili konuştuğu görülüyor.
Ovsl Ofis’te Zelenski’yi linç etmesinden birkaç ay sonra bir anda Putin’e karşı dönen Trump’ın diğer gündemi Rusya’ya karşı ambargoyu sertleştirmek.
Rusya’yı sıkıştıracak esas ambargo gaz ve petrol ambargosu. Bu yüzden Hindistan’ı kızdırmıştı. Rusya ile gaz ticaretine devam eden ideolojik müttefiki Orban’ı sıkıştırıyor.
Türkiye’ye de sıra geldi. Görüşmede Türkiye’den de Rusya ile gaz ilişkisini kesmesini istedi.
Yerine de Amerikan gazı verildi.
Bu arada unutmamak gerek; Amerikan’ın gaz üretim fazlası var. Rusya’ya sertleşen ambargonun böyle bir ticari boyutu da var.
Suriye konusunda zaten ABD ile Türkiye arasında bir fark kalmadı. Trump’a göre Erdoğan Suriye fatihi. 2000 yıldır yapmak istediğini yaptı ama bunu asla kabul etmiyor. Bu iddiasını üç kere tekrarladı toplantıda.
Geriye kalıyor Gazze. O konuda fikirler farklı ama daha iki gün önce New York’ta bir Gazze ateşkes zirvesinde Erdoğan diğer Arap ve Müslüman ülkelerle Trump’la buluştu ve somut bir plan üzerinde konuşuldu. Bu planla ilgili üç gün sonra Beyaz Saray’a gelecek Netanyahu’yu sıkıştıracak Trump.
Onun öncesinde Oval Ofis’te Erdoğan konuyu açıp gerilim yaratmak istememiştir. Trump da bunu istemezdi. Türkiye, Oval Ofis’te aktivizm yapmak için fazla büyük bir NATO müttefiki.
Bu sessizlik üzerinde konuşulan anlaşmanın ciddi olduğunu da gösteriyor.
Yani karşımızda Erdoğan’a “Seçim hilesini en iyi sen bilirsin” diye laf atacak bir Trump yok.
Trump’ın Türkiye’deki demokrasi ya da hukuk umurunda değil.
Tabii hukuk gidip bir Amerikalı pastorü tutuklamazsa.
Onu bile sanki Brunson’ı Türkiye’deki birileri kaçırmış da Erdoğan kurtarıp kendisine göndermiş gibi anlatıyor.
Zaten bu olayla ilgili aklında kalan tek şey telefon açtığında Evanjelik rahibin gönderilmiş olması.
Trump’ın diğer başka kudretli liderler gibi Erdoğan’ı çok sevdiği açık. Hatta etrafındaki daha ideolojik önyargıları olan Rubio gibi profiller bu sevgiden hiç de memnun değiller.
Bu sevginin Türkiye’ye bir zararı yok. Aksine. Türkiye’yi Trump yıllarında gereksiz hırpalanmalardan koruyabilir. İlk Trump döneminde bir tweetle bozulan dolar dengesi hala düzelememiş bir ülke Türkiye.
Ayrıca Trump’ın varlığı, örneğin Suriye’de Türkiye için büyük bir avantaj.
ABD’de çok üst düzey ağırlanan Şara’nın New York’tan Suriye’ye daha da güçlü bir lider olarak döndü. Bu da SDG’yi Şam’la uzlaşmayı daha da teşvik edecek.
Trump belki Nobel Barış ödülünü alamaz ama Türkiye’deki çözüm sürecine istemeden büyük bir katkısı oluyor.
Bu yüzden bile idare edilmeli, bir miktar suyuna gidilmeli.
Trump’la görüşme bu anlamda başarılı bir mesaj verdi. Kazasız belasız bitmesi bile başarı sayılabilir.
Pakistan gibi madenlerimizi vermeden, Güney Kore gibi ülkeyi ekonomik krize sokacak yatırım vaadleriyle zorbalanmadan biraz gaz alarak eve geri dönülüyor.
Biraz para harcandı ama değdi…
.29/09/2025 00:01
Komisyon Suriye’yi, Suriye İsrail’i, İsrail Trump’ı….
51
Çözüm Süreci’nde son durumu kabaca böyle özetleyebiliriz.
Şimdi ayrıntılara bakalım.
Çarşamba günü uzun adı Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi olan komisyonun önemli bir toplantısını gün boyu Meclis’te izledim.
Kapıdan, Meclis’in görkemli kabul salonuna doğru giderken görevlilere sadece “komisyon” deyince bütün kapılar hızlıca açıldı. Komisyon artık The Komisyon.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile gücü zayıflayan ve gündemden düşen Meclis’e uzun süre sonra yeniden spotların dönmesine neden oldu bu komisyon.
Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da bu yüzden heyecanlı, çözüme odaklı ve süreci başarıyla modere ediyor.
İzlediğim oturumda Türkiye’nin en önde gelen think tankleri ve araştırma şirketleri dinlendi.
Türkiye akademik ve fikir hayatının ortalamasının çok üzerinde bir bilgi, veri ve analiz beyin fırtınası yaşandı.
Herşey sansürsüz, adı verilerek ve farklı siyasi ve sosyal perspektiflerle konuşuldu.
En çok şaşırdığım da bu oldu; Çarşamba günü 6 saat boyunca Meclis komisyonunda şahit olduğumuz ifade hürriyeti ve çeşitliği maalesef üniversitelerde, sivil toplumda ve televizyonlarda yok.
13 birbirine benzemez partiden temsilcilerin olduğu bir salonda Türkiye’nin en hassas, en cız meselesi büyük bir sükûnetle konuşuldu. Her oturumun sonunda milletvekilleri sunum yapanları tebrik etmek için sıraya girdi.
Çölde bir demokrasi serabı gibiydi.
Bu komisyon için Türkiye’nin mevcut atmosferinde bir parantez açılmış sanki.
Ama oturumu izlerken daha ilginç bir aydınlanma yaşıyor insan:
Türkiye, Kürt meselesi ve PKK meselesinde pek çok tabuyu aslında konuşa konuşa aşmış.
Belki de Meclis’te DEM’lileri duymaktan ya da meselenin artık konuşulmamış hiçbir tarafı kalmamasından ya da bütün bu konuşmaların çatışma ve bölünme niyetiyle değil, çözüm ve birleşme için niyetiyle yapılmasından kaynaklı bir hoşgörü çökmüş Meclis’in üstüne.
Artık “Sayın Öcalan”, “Kürdistan”, “Kürt sorunu”, “Mazlum Abdi”, “Rojava” ve Kürtçe kavramlar duyulduğunda sinirler gerilmiyor, tansiyon yükselmiyor.
Halbuki bu Meclis, 34 yıl önce sarı-kırmızı-yeşil bir saç bandı ve Kürtçe bir kardeşlik cümlesi için ortalığın birbirine karıştığı bir Meclis’ti.
Herhalde bu hoşgörülü ortam en çok, 1991’de 30 yaşında Diyarbakır Milletvekili olarak girdiği Meclis’in ilk günü, en genç üye sıfatıyla divanda otururken yaşanan linci 4K olarak izlemiş Sedat Yurttaş’ı şaşırtmış olmalı.
1994’de vekilliği düşürülüp tutuklandığı, Meclis’e yıllar sonra yine çözümün konuşulduğu bir komisyona sunum yapmak üzere çağrılmıştı Sedat Yurttaş.
Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) adına başkan Mesut Azizoğlu ile birlikte komisyona yaptığı sunumda; 1993’de bizzat hazır bulunduğu Lübnan'ın Bari Elyas kasabasında Öcalan’ın ilk ateşkes basın toplantısından, 1997’de İstanbul’da MİT binasında eski DEP’li milletvekilleriyle devletin kurduğu temaslara kadar önceki çözüm süreçlerinden bahsetti.
Türkiye’de Kürt meselesinin çözüm tarihi, kaçırılmış fırsatlar tarihi aynı zamanda.
Ama herhalde geç kalındı duygusunu en fazla yaşayan Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi Koordinatörü olarak Meclis’te sunum yapan Yüksel Genç’ti.
1999’da Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK’yı sınır dışına çekip, feshetmesi üzerine bir barış mesajı olarak Türkiye’ye gelen 9 kişilik PKK’lı Barış Grubu’nun üyesiydi ve o diyaloğun çökmesi üzerine sonra uzun yıllar hapiste yatmıştı.
Konuşmasından önce yan yana oturduk bir süre. Hazırladığı sunumu bir tarafa atıp, esas olarak kendi hikayesini anlatmak istiyordu. Ama komisyon buna hazır mıydı emin olamıyordu, sürece de zarar vermek istemiyordu.
Ama esas olarak bu komisyonun yapmaya çalıştığı dağdan sivil hayata geri dönüşü bizzat tecrübe etmiş ama sonu hapiste bitmişti.
Tam tersine sonu itibarıyla sivil hayata entegrasyonun aslında iyi bir örneğiydi hikayesi.
Nihayet sunumunun sonunda hikayesinden biraz bahsetti.
Ama bir gün sonra Turhan Çömez’in ihbar tweetine kadar komisyondan olumsuz bir tepki almadı. Aksine çözüm odaklı sunumu için epey tebrik aldı.
26 yıl önce barış mesajı için dağdan ovaya gelmiş, hapiste yatıp çıkmış ve uzun yıllardır araştırma şirketi yöneten birine bile geçmeyen öfke ile bu sürecin birlikte yürümesi mümkün değil.
Ama neyse ki komisyon, Türkiye’nin en zorlu meselesine o kadar Çömez’ce bakmıyor.
Hatta bu meselelerin uzağında olan pek çok komisyon üyesi için bu dinlemeler tam bir hızlandırılmış Kürt sorunu seminerine dönüşmüş.
Pek çok milletvekili ilk kez meseleyi karşı cepheden görme şansına sahip oldu, bu da kendi başına öğretici bir deneyim.
Çünkü Türkiye’de Kürt meselesi en az 10 yıldır kamuoyu önünde konuşulamıyor, karşılaşmalar yaşanmıyor.
Ve bu son 10 yılda sorunun ana parametrelerde ciddi değişimler oldu.
Rawest Araştırma Direktörü Roj Girasun’un sunumu bu değişimi çok iyi ortaya koydu, çözümü istihbari bir müzakereden bir sosyolojik değişime bağladı:
“Kürtlerin sosyolojik değişimi kaçınılmaz olarak bir çözümü dayatıyor. Yani bugün içinde olduğumuz sürece sadece devlet ve örgüt arasındaki müzakereler olarak bakmamak gerekir. Kürt sosyolojisi artık yerleşik, şehirli, daha eğitimli ve Türkiye ile daha entegre. Kürtler hem Türkiyeleşiyor hem de Kürtlük bilinci artıyor. Bu ilk başta paradoks gibi görünse de aslında bu bir sentez. Türk ve Türkiyelilik tartışması bile bir ayrışma talebi değil, aksine Kürtler Türkiye’nin kimliğinin bir parçası olmaya çalışıyor. Bütün bu sosyal değişim Kürtlerin silahlı mücadeleye bakışını da değiştirdi. Kürtlerin yüzde 65’i silahla hak aranmasına kategorik olarak karşı olduğu görülüyor. Geriye kalan yüzde 35’i oluşturan yüzde 20’lik kesim ise kaygılı ve tereddütlü. Sadece kalan yüzde 15’lik kesim silahla hak aramaya onay veriyor. Ortada bir sosyal değişim ve bunun dayattığı bir çözüm var. Siyaset bu sosyal değişime uyum sağlamalı, önünü açmalı, kendini ve devleti dönüştürmeli.”
Bu yeni Kürt sosyolojisi sembolik bir isimle kendini ifade ediyor: Selahattin Demirtaş.
Bu yüzden yine Girasun’un ortaya koyduğu verilere göre Kürtlerin 3’te 2’si için çözüm sürecinde devletten ilk beklenen Demirtaş’ın serbest bırakılması.
Kurdish Studies Center’dan Reha Ruhavioğlu, Kürtlerin Kürt kalarak Türkiyeleşme trendini yine rakamlarla anlattı.
Kürtlük bilincinin kendini gösterdiği yerlerden biri de dış Kürtler.
Nasıl 50’lerde Türk toplumunun bir Kıbrıs Davası oldu. 2014’den beri de Kürtlerin bir Rojava Davası var.
1 milyon Kürt’ün yaşadığı birkaç şehirdeki Kürtlerin meselesi o yüzden 20 milyon Kürt’ün Türkiye’deki Kürt meselesinden daha acil hale gelebiliyor.
2015’de sürecin bitmesinin ana sebebiydi Suriye, 2024 Ekim’inde başlamasının da esas motivasyonu oldu.
Sürecin de en kritik ayağı bu yüzden Suriye.
Konuştuğum iktidar partilerinden milletvekilleri komisyonun uzayan dinleme seanslarını, Suriye’deki çözümün beklenmesiyle açıklıyorlar.
Şam-SDG müzakerelerinden çıkacak sonuç ile komisyonun adım atması arasında güçlü bir bağ var.
Ankara Enstitüsü’nden Hatem Ete, bu bağın farkında olarak sunumunda dikkat çekici bir uyarı yaptı:
”Yasal düzenleme için Suriye’deki süreç ön koşul olarak mı görülecek, yoksa PKK’nın silah bırakmasını sağlamaya öncelik verilip Suriye dosyası zamana mı bırakılacak? Bence sürecin kaderini etkileyecek soru bu. Ben Suriye’deki gelişmelerin kendine ait bir ritmi olduğunun farkına varılmasını ve önceliğin Türkiye’deki meseleyi sonuçlandırmaya verilmesini daha doğru buluyorum. Suriye işine müdahil olan aktörlerin çeşitliliği göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’deki süreci Suriye takvimine entegre etmenin siyasal açıdan doğru ve pragmatik bir tutum olmadığını düşünüyorum.”
Fakat anlaşılan sürecin mimarisinde Suriye çözümü ile PKK’nın silahsızlandırılmasının paralel ilerlemesi gerekiyor.
Yani Meclis’teki komisyonun takvimi, Şam-SDG uzlaşmasını bekliyor.
Şam-SDG uzlaşması ise İsrail ile Suriye arasındaki bir tür anlaşmayı ya da İsrail’in Gazze’de ve bölgede ne yapacağını bekliyor.
Çünkü, devlet yetkililerine göre süreci yavaşlatan İsrail’in SDG’nin ve PKK’nın kulağına üflediği vaatler.
Süveyda’da yaşanan katliam, İsrail’in Dürzilerin hamiliğine soyunması ve bu uğurda Şam’da Genelkurmay binasını bombalaması kafaları karıştırdı.
Eş zamanlı olarak Kürtlere çeşitli kanallarla iletilen dayanışma mesajları, İsrail’in hala İran’ı ya da Irak’ı vurma opsiyonları en azından Suriye’de daha maksimalist kazanımlar isteyen PKK içindeki bir kanadı ve Kürt milliyetçilerini heyecanlandırıyor.
Devlet tarafı ve Şam, Mazlum Abdi’yi daha fazla çözüme yakın görüyor ama etrafındaki PKK kadroları “bekleyelim daha iyi bir zamanlama gelebilir” fırsatçılığını sürdürüyor.
Irak’ta karşı cephelerde savaştığı Petreaus’un bile hayranlığını bildirdiği Şara’nın çok itibar gördüğü ABD gezisinden Suriye’ye daha güçlü döndüğü açık.
Türkiye’deki bazı çevreler henüz kabul edemese de artık Şam’da Şara adlı bir güçlü ve dünya tarafından desteklenen aktör var.
Özellikle bazı Kürt çevrelerin Şara’ya Colani, IŞİD’çi, terörist deme ısrarını anlamak çok zor. Hele de Türkiye’de PKK’ya tam tersinin yapılmasından bu kadar şikayetçiyken…
Kendi kendini kandırmaktan fazlası değil.
Barrack’ın SDG üzerindeki basıncını artıracağı da anlaşılıyor.
Erdoğan-Trump görüşmesinin bu açıdan olaysız geçmesinin kazananı da süreç oldu.
Bugünkü Trump-Netanyahu görüşmesinden Gazze için bir çıkış planı çıkarsa, İsrail’in bölgedeki kabadayılık günleri bitebilir.
Yani her şey aslında birbirine bağlı.
Komisyon bütün bunlardan kilometrelerce uzakta ama galiba uzaklardaki gelişmelerle takvimi belirlenecek.
Eğer milletvekilleri akademik ve kurumsal titrlere karşı zaaflarına bu kadar teslim olmayıp, komisyona bu gelişmelere yakından izleyen birkaç tane de gazeteci davet etselerdi, bu bağlantılar üzerine de konuşmak mümkün olabilirdi.
Anlaşılan komisyon bir süre daha dinlemeye devam edecek.
Uzun süredir kimsenim kimseyi dinlemediği bir ülkede belki de buna ihtiyaç vardır.
.01/10/2025 00:01
Trump’ın Gazze Planı’nın alternatifi ne?
73
20 maddelik Trump’ın “Gazze Barış Planı” ortaya çıktı.
Plana aşırı sağcı Yahudiler de tepkili, Filistin davasını başından beri savunan insanlar da…
Teslimiyetten, zilletten, Gazze’yi satmaktan bahsediliyor.
Bir grup da hazır bu kabul edilecekti, neden bu kadar beklendi de insanlar öldü diyor.
Sonuncusu en haksız eleştiri.
Çünkü bu plana kadar masada sadece esir takasını esas alan kısa vadeli ateşkes teklifleri vardı. Hatta İsrail bunlara bile yanaşmamaya başlamış, Katar’da ateşkesi müzakere ettiği Hamas heyetini vurmuştu. İsrail, karadan Gazze’yi işgal etmeye hazırlanıyordu. Trump’ın planı ise Gazzelileri gönderip, “deniz kıyısındaki bu değerli emlağı” bir safiye yerine çevirmekti.
Buralardan bu plana Gazzelilerin direnişi ve dünyayı kazanmalarıyla gelindi.
Yani bu iki yıl boşu boşuna geçmedi.
Eğer bu plan Gazze için bir hezimetse İsrail tarafından bir zafer havası olması gerekirdi.
Var mı? Yok.
Aksine.
Netanyahu, planı Trump’ın yanında onayladı ama sonra gidip İbranice bir video çekti ve İsraillilere planı “Gazze’den tamamen çekilmeyeceğiz, Filistin devletini kabul etmedik, Hamas’ı yok etme hedefimize ulaştık” diye anlattı.
Halbuki planda İsrail’in kademeli olarak Gazze’den çekileceği açıkça yazıyor. Hatta ABD ve Arap güçlerinin de içinde olduğu Uluslararası İstikrar Gücü’ne bırakarak çekilecek, bir daha da Gazze’yi işgal ya da ilhak etmeyecek.
Bu konuyla ilgili maddeler şöyle:
“ABD, Arap ve uluslararası ortaklarla birlikte geçici bir Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) kurulacak. Bu güç, Gazze’deki Filistin polis güçlerini eğitip destekleyecek, ayrıca Ürdün ve Mısır ile istişare içinde çalışacak. ISF, İsrail ve Mısır’la da iş birliği yaparak sınır güvenliğini sağlayacak, silah girişini engelleyecek ve yeniden inşaya yönelik mal akışını güvence altına alacak. İsrail, Gazze’yi işgal etmeyecek veya ilhak etmeyecek. ISF bölgede kontrol ve istikrar sağladıkça, İsrail ordusu (IDF) belirlenen standartlar ve takvime göre kademeli olarak çekilecek.”
Planda Hamas’ın askeri olarak tasfiyesi var. Ama silahı bırakan Hamas, Gazze’de varolama devam edebilecek. Yani siyasi bir parti olan Hamas Gazze’de varolabilecek ama İzzettin Kassam Tugayları adlı silahlı kanadı tasfiye olacak. Hatta silahlı Hamas üyelerine af çıkacak. Sadece isteyen Hamaslıların Gazze’den çıkışına izin verilecek.
O maddeler de şöyle:
“Tüm esirler iade edildikten sonra barış içinde birlikte yaşamayı kabul eden ve silahlarını teslim eden Hamas üyelerine af sağlanacak. Gazze’den ayrılmak isteyen Hamas üyelerine ise güvenli geçiş imkânı tanınacak. Hamas ve diğer gruplar Gazze’nin yönetiminde hiçbir rol üstlenmeyecek. Tüneller ve silah üretim tesisleri dahil tüm askeri ve terör altyapısı yok edilecek ve yeniden inşa edilmeyecek. Bağımsız gözlemciler gözetiminde silahsızlanma süreci yürütülecek, uluslararası fonlu bir silah toplama ve topluma yeniden kazandırma programı uygulanacak.”
Ve Filistin devleti meselesi…
Plana göre “Gazze, geçici bir teknokratik, apolitik Filistin komitesi tarafından yönetilecek.” Bu komitenin üzerinde Trump’lı, Blairli gözlem heyeti olacak. Bu komite ne Hamaslı ne de FKÖ’lü olacak plana göre. Öyle Filistinli bulabilirlerse…
19’uncu maddede ise açıkça Filistin devleti perspektifinden bahsediliyor: “Gazze’nin yeniden inşası ilerlerken ve Filistin Yönetimi reform programını tamamladığında, Filistinlilerin uzun zamandır talep ettiği kendi kaderini tayin hakkı ve devlet kurma yönünde inandırıcı bir yol haritası oluşabilir”
Tam net olmasa da iki devletli çözüme şiddetli karşı olan Netanyahu’nun, içinde Filistin devleti geçen bir planı kabul etmesi onun için bir taviz.
Netanyahu’nun planla ilgili şerhlerini İngilizce değil, İbranice ifade etmesinin sebebi dünyayı kandırmaktan çok kendi kamuoyunu kandırmaya çalışmak olabilir.
Nitekim Batı Şeria’nın işgalini bile koalisyonun devamı için şart koşan kendisinden daha radikal koalisyon ortağı Maliye Bakanı, planı Oslo Barış Anlaşması’na benzetti:
“Eski Oslo dönemi sanrılarına geri dönmek - güvenliğimizi başkalarına devretmek, gerçek savaş alanı kazanımlarını cilalı diplomatik tiyatroyla takas etmek, Katar'ı merkezi bir arabulucu olarak yeniden güçlendirmek ve bir Filistin polisini eğitmek - trajik ve geriye doğru atılmış bir adımdır.”
Düşman oklarını takip edince, pek çok meselenin muğlak bırakıldığı planın o kadar da büyük bir felaket olamayabileceği görülüyor.
Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, BAE, Endonezya, Pakistan, Katar ve Mısır dışişleri bakanları ortak bir bildiriyle plana destek verdi ve Erdoğan “Gazze’de akan kanın durması ve ateşkesin sağlanması için ABD Başkanı Sayın Trump’ın gösterdiği çabayı ve liderliği takdir ediyorum” dedi.
Anlaşılıyor ki Erdoğan’ın Beyaz Saray’da basın önünde Gazze sessizliği bu plana olan desteği yüzündendi.
Ama genelde plan, Filistin duyarlılığı yüksek kesimlerce; Hamas’ı silahsızlandırması, Blair’li geçici komitenin kolonyal dönemlere benzemesi, İsrail’in çekilme takviminin belirsizliği gibi konulardan eleştiriliyor.
Bunun Hamas’ın cihadına ihanet olduğuna kadar uzanıyor eleştiriler.
Türkiye’de muhalefet iktidarın Gazze’yi sattığı refleksiyle plana eleştirilerde bulundu.
İlginç bir şekilde CHP lideri Özgür Özel, plana destek verdi.
Planı eleştirenler haklı.
Normal ve adil bir dünyada bu soykırımın finali Tel Aviv’deki askeri ve siyasi hedeflerin bombalanması, BM Barış Gücü’nün Gazze’ye müdahalesi ve Netanyahu’nun divanda yargılanması olurdu.
Ama böyle bir dünya yok.
İsrail’i durdurabilecek tek ülke ABD. ABD’nin Trump gibi bir dengesiz adam var. Ve bu adam Nobel almak ve Arap ve Müslüman ülkelerini de tatmin etmek istiyor.
Ortaya çıkan İsrail’i durdurma seçeneği de bu plan olabildi.
Bunu İsrail için de Hamas için de zafer ya da yenilgi görmek mümkün değil.
Ama her barış anlaşması gibi isteyen öyle de sunabilir.
Tam da bu yüzden dışarıdan bakanların teslimiyet Gazze’ye ihanet olarak gördüğü anlaşmaya Hamas’tan ilk refleksler negatif olmadı.
Bugün Doha’da arabulucular Mısır ve Katar, Hamas’la planı görüşecek. Toplantıya Türkiye de davet edildi. MİT Başkanı İbrahim Kalın Doha’ya gitti.
İlk işaretler Hamas’ın anlaşmaya evet diyeceği yolunda.
İşte tam da bu Netanyahu’nun en çok korktuğu seçenek olabilir.
Çünkü Hamas hayır derse Trump’tan, “her istediği yapabilirsin” garantisi aldı Netanyahu ve anlaşmanın ardından en çok da bu garantiyi tekrarladı halkına.
Çünkü Hamas’ın hayır diyeceğini düşünüyor.
Ama ya Hamas evet derse?
İşte tam orada Netanyahu’nun Başbakan olarak kalması kolay gözükmüyor. Radikal partiler koalisyondan ayrılacaktır. Daha ılımlı partilerle koalisyon kurup yola devam edebilir ya da ülke seçime gider.
Peki, anlaşmaya nasıl bakmalı?
Planla Filistinlilerin kazanımlarını sıralayalım; İsrail’in kademeli olarak da olsa çekilmesi, İsrail’in bir daha Gazze’ye saldırmayacağını ya da işgal etmeyeceğini taahhüt etmesi, Gazze’nin Filistinli komite tarafından idare edilmesi, geçici idareden sonra Gazze’nin Filistin yönetimine devri, Gazze’ye Arap ve Müslüman ağırlıklı bir barış gücü yerleşmesi, yardımlar ve Gazze’nin imarının fonlanması ve Trump’ın ilk planının aksine Filistinlilerin hatta silahsızlanan Hamaslıların bile Gazze’de kalmaya devam etmesi ve İsrail’in hapishanelerinde Filistinli rehinelerin özgürlüğü ve Filistin devleti perspektifinin İsrail ve ABD’nin de taraf olduğu bir anlaşmaya girmesi.
İsrail’in elde edilen kazanımlar; Hamas’ın silahsızlandırılması, Gazze’nin İsrail için tehdit olmaktan çıkarılması, rehinelerin tamamının serbest bırakılması, Gazze’nin Trumplı, Blairlı dost bir yönetimin denetimine devri…
Karşımızda ne 60 bin insanın öldüğü bir soykırımın hakettiği bir final var ne Trump’ın mide bulandırıcı emlak projelerinden biri var.
Esas soru şu;
Peki bu anlaşmanın alternatifi ne?
Anlaşmanın alternatifi şu anda olanların devam etmesi.
Ama aynen devam etmez. Çünkü, Hamas anlaşmaya Hayır dedikten sonra İsrail’in elini tutan olmayacak. Ölümler artarak sürer, uluslararası baskı anlaşmaya yanaşmayan aleyhine döner.
Anlaşmanın reddinin doğal sonucu İsrail’le savaşmak olabilir.
Peki Hamas şu anki kapasitesiyle bundan bir sonuç alabilir mi?
İsrail’le bir gerilla savaşı yapar, zarar verir ve kendisi de büyük zarar görmeye devam eder.
Peki, İsrail’le savaşmayı göze alacak bir devlet var mı ortada?
Çok açık ki yok. İsrail şu anda dünyada en nefret edilen ülke ama bu öfke bir savaş çıkartmaya, Tel Aviv’i bombalamaya da varmıyor. Varmayacak da.
O halde Filistinliler için en önemli öncelik dünyanın desteğini kaybetmemek.
Son iki yıldaki direnişleri ve mücadeleleriyle İsrail’i soykırımla yargılanan, yarışmalardan kovulan, dünyada en nefret edilen ülkeye dönüştürdüler. İsraillilerin dünyayı gezmeye bile çekiniyor.
Bu anlaşma Filistinliler için onyıllardır sabit olan masayı değiştirmek için büyük bir fırsat.
Çünkü masada Filistinliler ve İsrail yalnız oturuyordu.
Uzaktan verilen desteklere rağmen sahada çok güçlü İsrail ordusuna karşı, borulardan füze yapan Filistinliler vardı.
Ama bu anlaşmayla dünya ilk kez sahaya iniyor.
Kolonyalizm denerek kızılan şey aslında bir kazanç olabilir. Çünkü İsrail-Filistin arasında artık Trump, Blair, Batılı devletler ve en önemlisi Müslüman ve Arap ülkeler olacak.
Askeri güçle, garantör olarak, yaratacakları fonlarla nihayet elleri Gazze’ye ve Filistin meselesine değecek.
Şu ana kadar korkudan ağızlarını açamayan Arap ülkeleri Filistin’e asker gönderecek, para gönderecek ve yönetime katılacak. Yani ister istemez taraf olacak.
ABD ve Arap ve Müslüman ülkeler İsrail ile Filistinlilerin arasına girecekler. Tampon olacaklar. Üçüncü göz olarak meseleye dahil olacaklar. İsrail’in zayıf Filistinlilerle başbaşa hali bitecek.
İsrail artık karşısında sadece zayıf Filistinlileri değil, komşu Müslüman ve Arap ülkeleri de bulacak. Hem de fiziki olarak.
Unutmayalım, 1948 öncesi İngiliz kolonyalizmi bile Filistinliler için mevcut durumdan ileriydi.
80 yıl sonra geri gelen bu zamane kolonyalizmi, Filistin’de masayı değiştiren, denklemi alt üst eden bir müdahillik olabilir.
Tabii bunu iyi değerlendirmek şartıyla. Çünkü maddeler muğlak, gelişmeye ve geri dönüşlere açık.
O yüzden anlaşmaya hemen buyur kıvırmak gibi konforlu aktivizmler yerine bunun mevcut şartlardan ileri bir adım olabileceğini düşünmek ve Gazze’de Filistinlilerin yalnızlığının bitmesini fırsata çevirmek de mümkün.
4/10/2025 00:01
Çözüm sürecinin bir yılı: Uzanan bir elden, resepsiyona…
79
Yürütenler böyle denmesinden çok hoşlanmasa da ikinci çözüm süreci bundan tam bir yıl önce yine Meclis’in 1 Ekim 2024’deki açılış günü Erdoğan’ın konuşmasının ardından Bahçeli’nin DEM sıralarına giderek uzattığı sürpriz elle başlamıştı.
Beklenmedikti.
O gün o elin sadece bir nezaket eli olmadığını ve yeni bir sürecin başlangıcı olduğunu yazıp söyleyen az sayıdaki insan, öfkeli muhaliflerin iktidara yanlama suçlamalarına maruz kalmıştı.
Daha az öfkeliler ise uzun süre bundan bir şey çıkmayacağını iddia etmeyi sürdürdüler.
Bu tokalaşmadan sonra yazdığım ilk yazıda şöyle demişim:
“Peki bu mevsim normallerinin üzerindeki açılım iktidarın, Erdoğan’ın bilgisi dahilinde, planlı bir hamle mi?
Henüz teyit edilebilmiş bir bilgi yok, dedikodular var.
Ama tokalaşma sırasında gözlerden kaçan ilginç biri var kadrajda.
Bahçeli’nin hemen arkasında AK Parti iki numaralı ismi olan Bursa Milletvekili Efkan Ala görülüyor.
Efkan Ala, çözüm süreci döneminin İçişleri Bakanı’ydı ve Dolmabahçe açıklamasındaki en üst düzey yetkiliydi.
Tam o sırada onun da ayağa kalkıp Bahçeli ile DEM sıralarına gitmesi ilginç bir andı.
Eğer Kürt meselesinde iktidar yeni bir hamle, açılım yapacaksa bunu Erdoğan’ın değil, böyle bir açılımın önünde engel olacağını düşünülen Bahçeli’nin yapması stratejik olarak en doğrusu olurdu.
…
Ve tabii uzun süredir İran’ın coğrafi olarak etkisi altındaki PKK’nın da çizgisini değiştirebilir.
Biraz fazla yoruma girdiğinin farkındayım.
Ama eğer Bahçeli’nin uzanan bu sürpriz elinin arkasında bir akıl varsa onun arkasında da böyle bir konjonktür var.
Bahçeli’nin eli nezaket için ya da bir plan dahilinde artık uzandı ve siyasette bir taş yerinden oynadı.”
Ben demiştim demeyi sevmem, zehirli bir kibir cümlesidir, insanın kendi sözlerine aşık olmaya başlaması sadece ahlaki bir sorun değil zihnin kendini dışarıya kapatmasının, yobazlaşmanın da bir belirtisidir.
Ama birinci yıldönümünde bir süreç analizi yaparken küçük bir hafıza tazelemesine ihtiyaç var.
Çünkü son bir yıl içinde Türkiye’de analizin ne kadar çok temenni ile karıştırıldığına yeniden şahit olduk.
Bahçeli kendi yaptı, Erdoğan’ın haberi yok dediler. Projeyi en başından MİT’in yürüttüğü ortaya çıktı.
Siyasi taktik, bir şey çıkmaz dediler. Bir senede siyaseten iktidara yarayacak tek bir adım gelmedi.
Öcalan öyle bir açıklama yapmaz dediler, yaptı.
Yapsa da PKK dinlemez dediler. Dinledi.
PKK o kongreden fesih kararı almaz, top çevirir dediler. Kendini fesh etti.
Örgüt bölünür dediler, bölünmedi.
Erdoğan bir noktada vazgeçer dediler, bir yılın sonunda neredeyse her konuşmasında Terörsüz Türkiye’yi en büyük mirası olarak anlatıyor Erdoğan.
Silah bırakmaz dediler, bütün medyanın önünde canlı yayında törenle silah yaktılar.
YPG olarak yola devam ederler dendi, SDG-Şam mutabakat imzaladı. Sorunlar var ama hala masadalar.
Demek ki son bir yılda bunların olacağını söyleyenler iyimser ya da naif değilmiş, bu iddiaları temelsiz argümanlarla dillendirenler kötümser ve sahadan habersizmiş.
Ama bir kısmı çözüm süreci saflarında omuz darbeleriyle en öne geçerken bir kısmı hala yenilmez armada gibi kalkıp sadece olası en negatif senaryoları ve temennilerini analiz gibi pazarlamaya devam ediyor.
Anlamak isteyenlere en azından bu son bir yıllık tecrübe bundan sonrası için bir rehber olmalı.
Peki çözüm sürecinde bir yıl sonra ne durumdayız?
Çözüm sürecinin birinci yılında son durumu; Erdoğan’ın Meclis resepsiyonundan herkesin görüp, üzerine konuştuğu fotoğraflarından daha iyi anlatan bir kulis yok.
Geçen yıl DEM’lileri görmeyen, tokalaşmayan Erdoğan ,bu yıl doğrudan Meclis açılışındaki konuşmasında DEM Parti’ye teşekkür etti:
“Yapıcı duruş ve çabalarıyla, Türkiye’nin terörden arındırılması yolunda önemli katkılar veren DEM Parti heyetine ve yönetimine şükranlarımı sunuyorum."
Sonra kürsüden inip önce DEM’lilerle tokalaştı.
Tülay Hatimoğulları ile tokalaşamayınca önce AK Parti grup başkanvekillerini özür için DEM’e gönderdi, sonra Meclis başkanının odasında DEM eşbaşkanları ve İmralı Heyeti’nden Pervin Buldan’la sohbet etti.
Akşamki resepsiyonda doğrudan DEM’lilerin yanına gidip, önce tanıyamadı Hatimoğulları’na “Kusura bakmayın” dedi.
Ardından tekrar liderlerle otururken DEM eş başkanları ve İmralı Heyeti’nden Pervin Buldan’la sohbet etti, birlikte poz verdi.
Emin olun eğer süreçle ilgili Erdoğan’a istihbarat raporları olumsuz gelseydi, PKK silah bırakmamakta direniyor, SDG ipleri koparacak gibi bir bilgi olsaydı, Erdoğan hiçbir partiye göstermediği bu ilgiyi DEM’e göstermezdi.
Bu aşırı ilgi, aşırı bir memnuniyetin sonucu.
Bu da sürecin iyi gittiğinin somut bir delili.
Sürecin iyi gitmesi, muhaliflerin Kürtler iktidar cephesine geçecek endişelerini artırdı ve bu anksiyete bozukluğu DEM Parti’ye yönelik öfke patlamalarına neden oldu.
Tam da bu öfke patlamaları lehanetin kendi kendisini gerçekleştirmesine neden olabilir.
DEM’lilerin Meclis resepsiyonunda yanlarına gelen Cumhurbaşkanı ile üstelik “ kusura bakmayın, sizi görmedim, tokalaşamadım” dediği anda çekilmiş fotoğraflarını ihanet belgesi gibi karşılayanlar bu kehanetin gerçekleşmesine herkesten çok katkı yapıyor.
Üstelik DEM’liler kendi seçmenlerine ihanet etmiyor, o seçmenlerin esas meselesi ve DEM’in varoluş sebebi olan Kürt meselesinin çözülmesi için müzakere ediyor.
On yıllar sonra bu çözüm cesaretini göstermiş muhataplarına nazik davrandıkları için onları suçlayanların iktidara geldiklerinde bu meseleyi nasıl çözecekleri üzerine somut bir fikri bile yok.
50 yıllık bir meselenin çözülmesi, dağlardaki binlerce insanın sivil hayata dönüşü, 100 gündür değil, 30 yıldır hapishanelerde olan insanların özgürlüğüne kavuşması için uğraşmak ayıp değil.
Ama kendi meselesini, bütün sorunlar içinde birinci görmek, kendisi iktidarla normalleşirken hapishanelerde yüzlerce mensubu olan ama bunu mesele etmemiş bir partiye bugün bir fotoğraf üzerinden ahlak ve muhaliflik taslamak ciddi bir ayıp.
Sadece ayıp değil muhalefeti küçültecek kötü bir tasfiyecilik de.
Ama o tasfiyecilik maalesef artık bir huy ve refleks haline gelmiş.
O yüzden çok belli ki kartlar çözüm sürecinin çökmesine oynanıyor.
Onun için umutla bakılan Suriye’de ne olacağını bekliyor süreç.
Ama son bir yılda Suriye’de de çözüme doğru ciddi bir ilerleme var.
Bir yıl önce HTŞ lideri Colani, artık New York’ta BM zirvesinin starı olmuş Suriye Devlet Başkanı Şara oldu.
Meşruiyeti ve Batı’dan ve bölgeden desteği tam.
Bir yıl önce adı Türkiye’de YPG-PYD terör örgütü olarak bahsedilen örgütün artık adı SDG.
Hatta Erdoğan son uçak seyahatinde iki kez Suriye Demokratik Güçleri dedi.
Suriye için de Meclis açılışı konuşmasında televizyon kanallarındaki yorumcular gibi kimseyi tehdit etmedi. Şöyle dedi:
“Bu ilkeli tavrımız, Kürt kardeşlerimiz dahil Suriye halkının aleyhine değil, tam tersine onların lehinedir; bölgemizi terör belasından kurtarmaya dönük bir tavırdır.
Tekrar altını çizerek söylüyorum; Türk, Kürt, Arap, Sünni, Şii, Alevi, Nusayri… Etnik köken, dil, mezhep ayrımı yapmadan hepimiz ortak bir geleceğin yolcularıyız. Bu yolculukta bizim ezeli ve ebedi kardeşliğimiz, evelallah, her türlü engeli aşacak kudrettedir.”
Resepsiyondan gelen kareler son bir yılda süreçte gelinen aşamanın net bir özetiydi.
Bir el, bir yılda yüzlerce ele dönüştü.
Hatta yetmedi bir resepsiyon yapalım dendi.
Elimizde süreçle ilgili en somut istihbarat raporu, kulis bilgisi bu
.11/10/2025 00:01
Hatay’ı haritasına ilk kim koymuştu?
86
Önce arşivden birkaç haber okuyalım.
Haberler sırasıyla 2012, 2013, 2017, 2021 tarihinden.
Henüz Esad, Suriye’nin başında….
“Suriye Arap Cumhuriyeti Turizm Bakanlığı tarafından Suriye'yi ziyaret eden yabancı turistlere yönelik olarak hazırlanan kitapçıktaki haritada Hatay Suriye sınırları içerisinde gösteriliyor. "SYRIA" adlı 192 sayfalık kitapçık, Turizm Bakanlığı tarafından bastırıldığından resmi devlet görüşünü yansıtıyor.”
“İç savaşın şiddetlenerek devam ettiği Suriye'de, Beşar Esed yönetimi Türkiye ile sınır sorununu yeniden gündeme taşımaya başladı. İskenderun Sancağı olarak isimlendirilen Antakya ve çevresinin Suriye'ye ait olduğuna dair haber ve yorumlar basında artış gösterirken, resmi haber ajansı SANA, dün bölgeyi Suriye sınırları içinde gösteren bir harita yayımladı. Hatay'ın 1939'da anavatana katılmasından sonra uzun süre dile getirilen sorun, geçtiğimiz yıllarda tanık olunan Türkiye-Suriye yakınlaşması sırasında gündemden kaldırılmıştı.”
“Esad'ın emriyle birlikleri denetlemeye giden Suriye Genelkurmay Başkanı'nın stratejik planları incelediği askeri haritada Hatay, Suriye sınırları içinde gösterildi. Çatışmaların gölgesindeki Suriye'de sular durulmuyor. Rejimin lideri Beşar Esad'ın Türkiye'ye yönelik provokatif tavrı da sürüyor. Dün Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'nın yayınladığı görüntüler adeta tahrik niteliğindeydi.”
“Esad’ın emriyle önceki gün Al Sukhna kentine giden Suriye Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ali Abdullah Eyüp, bölgedeki askerleriyle durum değerlendirmesi yaptı. Ancak önlerinde duran askeri haritada Hatay Suriye sınırları içinde yer aldı. Haritada bölge ‘Hatay Eyaleti’ olarak gösterildi.”
“Suriyeli muhalif grupların 11 Eylül’de İstanbul Gayrettepe’de kullandıkları binada yaptıkları basın toplantısında kullanılan haritada, Hatay’ın Suriye topraklarında göründü.”
“Esad rejimi corona virüs salgınıyla ilgili bilgileri yayınladığı online Suriye haritasına Hatay'ı da ekledi.Edinilen bilgilere göre, corona virüs salgınıyla ilgili verilerinin güncel olarak açıklandığı rejime ait resmi internet sitesindeki haritada Hatay da Suriye sınırlarında gösteriliyor. Sitede yer alan haritanın kuzey batısında “İskenderun” olduğu görülüyor.”
“Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının 82’nci yılı nedeniyle resmi kanallardan yazılı bir açıklama yapan Suriye Halk Meclisi, Hatay’ın Suriye toprağı olduğunu öne sürdü. UZUN yıllardır zaman zaman Hatay’ı Suriye sınırı içinde gösteren haritalar kullanması ve bu yönde yaptığı hadsiz açıklamalarla Türkiye’ye sataşan Şam rejimi, Hatay konusunu yeniden gündeme getirdi. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının 82’nci yılı nedeniyle resmi kanallardan yazılı bir açıklama yapan Suriye Halk Meclisi, Hatay’ın Suriye toprağı olduğunu öne sürdü.”
Daha da eskiye gidilebilir.
Suriye, Baas rejiminin iktidara gelmesinden itibaren resmi haritalarında Hatay’ı Suriye toprakları içinde gösterdi.
Okullarda okutulan resmi haritalarda, hava durumu bültenlerindeki haritalarda Hatay Suriye içindeydi.
2003’lerde Türkiye ile kurulan ilişkilerle bu konuda biraz taviz verildi. Ama 2011’de içsavaş başlayıp Türkiye ile ilişkiler tersine dönünce yeniden Hatay, Suriye’nindir resmi tezine geri dönüldü.
Bütün Suriye iç savaşı boyunca Esad’ı desteklemiş olanlar, hatta Esad devrilirken bile onla acil temas kurulması gerektiğini savunmuş olanların resmi Suriye haritasında Hatay’ın ne işi olduğunu sorguladığına şahit olmadık.
Ama geçen hafta bu kesimler birden bire Suriye haritasında Hatay’ı keşfettiler.
Üstelik de bir haritada bile değil, bir logoda…
ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Haseke’de SDG merkezinde SDG Komutanı Mazlum Abdi ile görüştü. Görüşmeden bir fotoğrafı da kendi X hesabından paylaştı.
1.png
Barrack, SDG’yi Şam’la entegre etmek için bastırıyor. Bu görüşmenin amacı da bu basınçtı. Nitekim bu fotoğraftan bir gün sonra Mazlum Abdi ile helikopterle Şam’a geldiler ve Türkiye’nin de hararetle desteklediği 10 Mart Mutabakatı üzerine Şara ile görüşme yaptılar.
Yani Barrack’ın bu ziyaretinden Türkiye gayet memnun. SDG üzerine kurduğu basınçtan da. SDG ise değil. Hatta Barrack, “Suriye’de bütün üç harfliler benden nefret ediyor” bile demişti.
Ama Barrack’ın Türkiye’nin Suriye politikasıyla uyumlu bu görüşmesi Türkiye’de nasıl haber oldu?
Barrack’ın ve Abdi’nin arkasındaki haritada Hatay’ın Suriye’nin sınırları içinde gösterildiği haberleriyle..
İlk olarak Hatay’dan yerel gazeteci Mustafa Dilek’in dikkat çektiği fotoğraf, ardından 2013’de Esad’ı ziyaret etmiş, Hatay niye haritalarınızda diye de hesap sormamış TKP’ye ait Sol Haber sitesinde paylaşıldı.
İlerleyen saatlerde CHP Dış Politika Koordinatörü İlhan Uzgel ile İYİ Parti milletvekili Turhan Çömez de kampanyaya katıldılar.
Ardından Ümit Özdağ, Müsavat Devişoğlu ve bütün anaakım medya…
Uzgel, Hakan Fidan’dan büyükelçinin bakanlığa çağrılıp izahat istenmesini bile istedi.
2.png
Halbuki o fotoğrafta Barrack ve Abdi’nin arkasındaki harita değil, 2015’de kurulan SDG’nin bayrağı ve logosuydu.
Ortaya çıktı ki ülkede Suriye hakkında esip gürleyen pek çok insan SDG’nin bayrağını bile bilmiyordu.
Hatta 2015 yılında bu bayrak ortaya çıktığında hendek olaylarında devleti suçlayan Barış Bildirgesi’ni imzalamış ve bu yüzden üniversiteden haksız yere ihraç edilmiş uluslararası ilişkiler profesörü, CHP dış politika kurmayı bile SDG’nin bayrağını harita zannetmişti.
2015 yılında kuruluşunu ilan eden SDG’nin logosunda, o sırada Suriye’nin kullandığı resmi resmi Suriye haritasının silüeti bulunuyor.
2015 yılında hala Esas iktidardaydı ve resmi Suriye haritasının içinde Hatay da vardı.
Ama günün sonunda SDG, kurulurken Suriye’deki herkesin okuldan itibaren Suriye haritası olarak aklında olan silüeti çizip logosuna koymuştu.
2015’de SDG’nin özel olarak Hatay’lı Suriye haritasını logosuna koyması için bir motivasyonu da yoktu.
Hatay’ı çıkarıp koysa, o gün işbirliği yaptığı Esad rejimini rahatsız etmiş olurdu.
Nihayetinde bu bir harita değildi, bir logoydu.
Anavatan Partisi’nin logosundaki Türkiye haritası harita olmadığı gibi.
3.png
Harita üzerinde doğusu büyük oranda SDG’nin kontrolünde olan Fırat nehrini gösteren ve aynı zamanda SDG’nin egemenlik alanı olan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi bölgesinin sınırlarını gösteren bir çizgi yer alıyor.
10 yıldır kimsenin dikkatini çekmeyen logodaki harita silüetinde Hatay’ın farkedilmesi Barrack’ın başına patladı.
Tepkiler üzerine yaptığı “ ne saçmalıyorsunuz” diye Türkçe’ye çevrilebilecek açıklamaya bakılırsa (ben harita görmedim, harita olan bir odada bulunmadım) hangi haritadan bahsedildiğini bile tam olarak anlamış değil.
Ama o fotoğrafa bakınca gördüğü sadece Hatay paranoyası olanlara bunları anlatmak zor.
Bu arada ihbar gibi olmasın Anavatan Partisi logosunda da İzmir, Sinop belli belirsiz. Marmara Denizi yok edilmiş.
Üzerinden geçen 40 yıl sonra ortaya çıkan bu gerçeği alın ne yaparsanız yapın…
.13/10/2025 00:01
Öcalan o kanalları ilk kez izledi ve…
113
DEM Parti İmralı heyeti üyesi Pervin Buldan’ın Medya TV yayınındaki sözleri tartışılıyor:
"Bu süreç tüm Türkiye’yi ilgilendiren bir süre. Sadece bir kesimi ilgilendirmiyor. Türkiye’nin tamamını ilgilendiren bir süreç olduğu için iktidarın görevi bu kesimleri ikna etmesi ve sürecin içine katması gerek.
Ancak bu yönlü bir çaba görmüyoruz. Bizim yaptığımız, söylemlerimiz ile birçok kesimi sürecin içine kattık ancak hala katılmayan karşı olan kesimler var. Sayın Öcalan son görüşmede medyanın dilinden rahatsız olduğu üzerinde de durdu.
Medyanın diline dönük ciddi eleştirileri var. Hala birçok kanalın ve yorumcunun geçmişteki düşmanca dili sürdürdüğünü özellikle belirti. Bu kesimlerin derdinin barış ve kardeşlik olmadığını, hamaset ve düşmanlık olduğunu açık bir şekilde ifade etti.
Medyada bazı kanalların sürecin aleyhine ifadeler kurması bizim çözeceğimiz bir sorun değil. Buda iktidarın meselesi. Bugün medya da yargıda AKP’nin elindedir. Bütün bunları iyileştirmek iktidarın görevi ancak burada da bir ilerleme kaydedilmediğini ifade etmek isterim.”
Buldan’ın iktidardan medyaya müdahale etmesini ve bunu elindeki yargıyla yapmasını istemesi olarak eleştiriliyor bu sözler.
Evet, o anlama gelen bir tarafı var.
Ama Buldan, konuşmanın tamamında iktidardan kendilerinin ikna edemeyeceği toplum kesimlerini ikna etmesini ve sürece katmasını istiyor.
İktidarın elindeki medyadan da bahsediyor sadece muhalif medyadan değil.
İstediği müdahale biçimi de “iyileştirmek.”
Son bir yıl da dahil olmak üzere Türkiye’de yargının en fazla mağduru olmuş ve medyanın önemli bir kısmında hala ambargolu olan bir siyasi partinin yöneticisi bir cümle için sansür istemekle suçlamak fazla ileri bir yorum.
Ama süreçteki iktidar-DEM diyaloğundan rahatsız olup bunu çözüme karşıymış gibi görünmemek için dillendiremeyenler için bu cümle biriktirilen cerahati boşaltma vesilesi oldu.
100 bine yakın insanın öldüğü ya da yaralandığı düşünülen 50 yıllık bir çatışmanın bitmesi için yürütülen bir süreçte medyanın elinde karşılıklı kini ve nefreti körükleyecek çok malzeme var.
Her iki taraf da bu acıları hatırlatarak, bu işlerin failleriyle müzakere etmeyi, anlaşmayı ya da onların affedilmesini toplumun gözünde şeytanlaştırabilir.
Yapanlar var zaten. Bunu gazeteciliğin içinde kalarak bile yapmak mümkün.
Peki, bunu yapmak ne işe yarar?
Çatışmanın, intikamın, kinin 50 yıl daha yeni acılar ve çatışmalar üretmesine.
50 yıl boyunca yaşanmış olanların bir 50 yıl daha yaşanmasına yetecek kadar malzeme var.
Bu 50 yılda devlet PKK’yı bitirmek için her türlü rutin ve rutin dışı yol denedi. Ama PKK bitmedi. PKK’nın siyasi kanadı olan parti 6,5 milyon oy alıyor hala.
PKK da şehirlerin ortasında bomba yüklü araç patlatmaktan, karakol basmaya kadar herşeyi yaptı. Ama kuruluşundaki amaçların hiçbirini gerçekleştiremedi. Türkiye’den bir karış toprak alamadı.
50 yıl sonra ilk defa başka bir yolla bu iş bitirilmeye çalışılıyor.
Ve elde iki değerli şey var; Birincisi örgütün silahı ve şiddeti ideolojik olarak reddedip, kendini tasfiye etmeye gönüllü olarak karar vermesi.
İkincisi; devletin ve hep en radikal siyasi çözüm karşıtı olmuş MHP’nin bu işi müzakereyle bitirmek için bir kapı açması.
Zaten bir çatışmanın bitmesi için iki demokrasi ya da hukukun üstünlüğüne değil, temelde iki şeye ihtiyaç vardır:
Çatışmanın iki tarafının bitirme isteğine.
Bu istek orada olduğu sürece bu iş sürdü ve sürecek.
Öcalan’ın silaha karşı tavrı taktiksel ya da yoruma açık değil.
Silahlı mücadele defterini geriye dönüşsüz olarak kapattı.
İmralı’da kendisiyle görüşenlere kamuoyuna açıkladığından daha net ve tevil edilemeyecek cümlelerle silahın bittiğini, bunun stratejik bir karar olduğunu anlatıyor.
Peki, 50 yıllık bir silahlı örgütün liderinin bu kararlığına verilen karşı tepkiler çok tuhaf değil mi?
Bir silahlı örgüt kendisi silah bırakacağını söylüyor. Ona bırakma mı denmeliydi?
Ya da” ister bırak ister bırakma ben senle 50 yıl daha savaşırım mı?
Anlaşılan Öcalan da bunun şaşkınlığını yaşıyor.
Ankara’daki kaynaklardan öğrendiğime göre Öcalan bir süredir Sözcü TV ve TELE 1 tv de izlemeye başlamış.
Televizyonunda diğer bazı iktidar yanlısı ve muhalif kanalları zaten izliyordu.
Ama son izlediği iki kanalda çözüm sürecine karşı hararetli itirazları izlemiş ve bunun şaşkınlığını yaşamış.
Çünkü Öcalan aldığı karara tepki beklediği yer burası değildi.
Esas bu karara tepki gösterecek, 50 yıl bir davanın arkasından götürdüğü kendi örgütü ve Kürt kamuoyu olabilirdi.
Onların adına bu kararı aldı ve sık sık bunun tarihsel riskini yükleniyorum diyor.
Nihayetinde örgütü silah bırakıyor. Devlet zaten bunun için 50 yıldır uğraşıyordu.
“Peki, bunun nesine karşı çıkıyor bunlar, neden örgüt ve devlet bu sürece evet demişken buna itiraz ediyorlar” şaşkınlığı ve kızgınlığını kendisiyle görüşenlere bildirmiş.
Öcalan’ın Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın geldiği aşamadan habersiz olduğu anlaşılıyor.
Burada mesele çözüm bile değil. Gazze’den Trump gezisine her konu büyük siyasi kutuplaşmanın bir parçası olduğu gibi çözüm de öyle.
Aslında Öcalan’ın o tvlerde izlediği hararetin sebebi çözüm karşıtlığı değil, iktidar karşıtlığı.
Ayrıca süreç tepelerdeki anlaşma ve müzakerelerle ilerlediği için toplum ve medya daha geriden geliyor.
İktidar ve muhalefet medyasının bu meselede nasıl devletin ve siyasetin gerisine düştüğüne dair çok ilginç veriler var.
Hafta sonu İzmir’de Bayetav ve Kürt Çalışmaları Merkezi’nin birlikte yaptığı “Yeni Sürecin Birinci Yılı. İç Dinamikler ve Bölgesel Etkiler Çalıştayı”ında çeşitli eğilimlerden siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler ve sivil toplum önderleri biraraya geldi.
Bundan bir yıl önce süreç henüz Bahçeli’nin Öcalan’a çağrı yapma aşamasındayken benzer insanlarla Van’da buluşup konuşmuştuk.
Süreci desteklemesi beklenen insanlarda yoğun bir güvensizlik ve şüphe vardı.
Ama arada 19 Mart operasyonu, kayyumlar gibi pek çok heves kaçırıcı hadise olmasına rağmen bir yıl sonra aynı hazirun sürecin kendi dinamikleriyle yürümekte olduğuna artık ikna olmuştu. Barış mı demokrasi mi önce gelir türü bitmek bitmez tartışmalar yapılmadı.
Çünkü demokrasi pek yokken barış için adım atılmıştı, daha da azalırken süreç devam edebilmişti.
En hararetli tartışmalar ise Suriye merkezli olarak yapıldı. Toplantı sürerken oradaki müzakerelerden de ilerleme haberleri geldi.
Toplantının açılışında Kürt Çalışmaları Merkezi direktörü Reha Ruhavioğlu, medyanın sürece bakışı ile ilgili bir araştırmayla ilgili çok ilginç veriler açıkladı.
Beklenileceği gibi süreçle ilgili iktidar medyası muhalif medyadan daha pozitif. Talihin bir cilvesi en pozitif yayınları yapan iktidara yakın medya organı Hürriyet.
metin, ekran görüntüsü, diyagram, yazı tipi içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Ama aynı verilere göre Bahçeli ve Erdoğan’ın sürece karşı kullandığı pozitif dil iktidar medyasının önünde.
Bahçeli ise hepsinin önünde.
Erdoğan’a yaklaşabilen sadece Hürriyet var.
metin, çizgi, diyagram, yazı tipi içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Muhalif medyada ise durum daha facia. Özgür Özel, sürece karşı kullandığı dilin pozitifliğiyle muhalif medyanın çok önünde duruyor. En yakınına gelebilen Halk TV. Neredeyse yalnız biçimde süreci savunuyor Özel.
ozgur-ozel.jpg
Yani hem Ekim 2024 öncesi dilini ve elindeki terör kartını terk etmekte zorlanan iktidar medyası hem de ulusalcı reflekslerini ve iktidara karşı olan pozisyonunu süreç üzerinden sürdürülen muhalif medya siyasetin ama daha çok sürecin gerisinde kalmış durumda.
İşte Öcalan da televizyonuna yeni eklenen iki kanalla bununla karşılaşmış oldu.
Bunu düzeltmenin yolu tabii ki iktidarın sopasını kullanmak değil.
Ama medya “devlet ve örgüt anlaşmışken ben ne yapıyorum böyle, en azından bu meselede muhaliflik yapmaya değer mi, bu nefreti kaşımanın bedeli çok ağır olmaz mı” diye kendini sorgulayabilir…
.18/10/2025 00:01
Neyse ki Meclis zabıtları asla kaybolmuyor
143
Geçen hafta Pervin Buldan’ın Öcalan’ın medya eleştirileriyle ilgili sözlerine en sert eleştirilerden biri T24’de yazan duayen gazeteci Yalçın Doğan’dan geldi.
Doğan, şöyle yazdı:
“DEM’in değil ama, Pervin Buldan kimin çözeceğini iyi biliyor:
“Bugün medya da hükümetin elinde, yargı da AKP’nin elinde. Her gücü olan, yaşamın her alanına hakim olan bir iktidardan söz ediyoruz. Dolayısıyla, bütün bunları iyileştirmek...”
Pervin Hanım nasıl çözeceğini de biliyor:
“Ortadan kaldırmak yine iktidarın görevi”.
Nasıl yani?..
Eleştirenler gazeteciler, akademisyenler, siyasiler olduğuna göre...
Nasıl “ortadan kaldırılacak?..”
-O gazetecinin işine son verilmesiyle mi?..
-O akademisyenin üniversiteden atılmasıyla mı?..
-O siyasetçinin partisiyle ilişkisinin kesilmesiyle mi??.
-“Yargı AKP’nin elinde” dediğine göre, o gazeteciyi, akademisyeni, siyasetçiyi hapse atarak mı?.
Ah Pervin Buldan ah: Demokrasi sadece kendilerine, gerisini at içeri!
Pervin Hanıma hatırlatmak gerek: Bir ülkede kısmi demokrasi olmaz!.. Demokrasi ya vardır ya yoktur, sadece birilerine özgürlük ve temel hakların verilmesiyle o ülkeye ne barış gelir ne demokrasi”
Bu eleştirilerde ilkesel olarak yanlış olan bir şey yoktu.
Tabii Buldan’ı iktidarla bir olup medyayı susturmaya çalışmakla suçlayanlar, Pervin Buldan’ın, ancak bir Youtube kanalına konuşabildiğini, medyanın yüzde 90’ında ambargolu olduğunu unutmuşlardı.
Ama unuttukları daha vahim bir şey vardı.
Süreci eleştirenleri “Ortadan kaldırmak” la tehdit ettiğini iddia ettikleri siyasetçi, Türkiye’de devlet tarafından resmen kabul edilmiş bir faili meçhul cinayetinin mağduruydu.
Henüz çok genç bir kadınken eşi, lafın gelişi değil gerçekten de ortadan kaldırılmıştı.
Üç kırık cümleden hemen mağdur olanlardan biri, muhatabının bu acı hikayesini deşme pahasına “Süreci eleştirenlerin gözleri bağlanıp bir kuytuda cezalandırılma mı yapılacak?” diye bile yazdı.
Evet tam olarak böyle olmuştu.
1993-1995 yıllarında arasında Pervin Buldan’ın geldiği siyasi geleneğin gazetesi kapatılmaya bırak, İstanbul’un ortasında bombalanmış, DEP’li milletvekilleri Meclis’ten yaka paça çıkarılıp tutuklanmış ve bizzat Pervin Buldan’ın eşi gözleri bağlanıp bir kuytuda cezalandırılmıştı.
Peki, bugün Buldan’a “Demokrasi sadece kendilerine, gerisini at içeri!” diye ders verenler, bütün bunların yaşandığı günlerde ne mi yapmışlardı?
Yalçın Doğan’ın en önde gelen siyaset köşe yazarlarından biri olduğu ve daha sonraki yıllarda yöneticiliğini yaptığı Milliyet Gazetesi’nden birkaç manşet hatırlamak yeterli….
1.png
2.png
3.png
4.png
5.png
Ama mesele “yıldırım tasfiyeden”, “kaçacaklardı” diye manşetler atılan siyasetçilerin yaka paça gözaltına alınmasından bile “muhafaza altına” alındı diye bahsedilmesinden, yurtdışından bu olan bitene itiraz edene de medyadan had bildirmekten ibaret kalmamıştı.
Birlikte uçak seyahatlerine çıkılan ve siyasetçileri dokunulmazlığını kaldırmakla, partisini kapatmakla tehdit eden cümleleri manşetlere çıkarılan o günlerin “Atatürkçü, laik, Batılı” Başbakan’ı Çiller, daha da ileri gidip fiziken de açıkça tehditler savurmuştu.
Üstelik çıkabildiği bir Youtube kanalından değil, bütün medyayı karşısına toplayarak…
4 Kasım 1993 günü İstanbul Holiday Inn Oteli’nde basına konuşan Çiller, açıkça şöyle demişti:
"Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamları ve sanatçılarının isimlerini biliyoruz, hesap soracağız."
Peki ertesi gün Doğan’ın da yazdığı Milliyet buna ne demişti?
6.png
7.png
Bu tehditler lafta da kalmadı.
İşadamı Savaş Buldan, 2 Haziran 1994'te İstanbul Yeşilyurt Çınar Oteli'nden, polis kimlikli, polis yelekli ve telsizli sekiz kişi tarafından Adnan Yıldırım ve Hacı Karay'la birlikte kaçırıldı.
Cesetleri iki gün sonra Bolu’da Melen çayı kenarında bulundu.
Otopsi raporuna göre Buldan’a işkence yapılmıştı. Vücudunda yanık izleri vardı, derisi soyulmuş, göğsüne ve başına kurşun sıkılmıştı.
Henüz 27 yaşında olan eşi Pervin Buldan, eşinin öldürüldüğü haberini alınca üzüntüden erken doğum yaparak ikinci çocuğu Rojan’ı dünyaya getirmişti.
25 gün sonra kapatılan DEM’in yerine kurulan HADEP’in ilk kongresinin açılışında, tutuklanan dört DEP’liden sonra tutuklanmayı bekleyen 34 yaşındaki Diyarbakır Milletvekili Sedat Yurttaş, henüz 20 günlük Rojan’ı elleriyle havaya kaldırdığında bütün kongre ayağa kalkmıştı.
8.png
Ertesi gün bu fotoğraf yine Milliyet gazetesinde “şov yaptılar” diye verildi.
Pervin Buldan, yıllarca eşinin cinayetinin aydınlatılması için mücadele etti.
Lal olmuş medyaya sesini duyurmak için her Cumartesi günü Galatasaray Lisesi önünde Cumartesi Anneleri ile nöbet tuttu.
Gerçekler ise ancak iki yıl sonra Susurluk Kazası ile ortaya çıktı.
Başbakanlığın görevlendirdiği Kutlu Savaş’ın Susurluk Raporu’ndan okuyalım:
“Susurluk Olayı nedir? Kasım 1996'dan itibaren faili meçhul olaylar adeta bıçakla kesilir gibi durmuştur. Susurluk işte budur.
Bir üst görevli Eylül 1997'de; "...yurtdışından geldi ve başımıza bela oldu. Ortadan kaldırılması gerekiyor ama ortam müsait değil" diyordu. Susurluk olayı bu değilse hangisidir?
Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller'in bir cümlesinde gizlidir. "PKK'ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde" diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu? Bozulmanın başlaması ve vatan - millet hesaplarının yerini kişisel hesapların alması kaçınılmazdı ve öyle oldu. Bu rapor, Susurluk olayını işte böyle algılamaktadır.”
“ Terörizme karşı savaş 1993 yılında hız kazandı ve Mehmet AĞAR Emniyet Genel Müdürlüğüne(Ankara) atandı. İzmit Adapazarı ve Bolu bölgesi arasında faili meçhul cinayetler gerçekleşmişti ve sonrasında Başbakan Tansu ÇİLLER PKK’yi destekleyen Kürt işadamlarının listesinin kendisinde olduğunu halka açık olarak ilan etmişti. Savaş BULDAN, Behçet CANTÜRK, Vedat AYDIN, Medet Serhat YÖŞ ve Metin CAN’ın öldürülmeleri bu faaliyetleri oluşturmaktadır.”
1996 yılındaki Susurluk Kazası sonrasında Meclis’te bir Susurluk Araştırma Komisyonu kuruldu.
Bu komisyonda tarihi tanıklıklar yapıldı.
Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkan yardımcısı Hanefi Avcı, komisyona gelip Savaş Buldan cinayetini anlattı:
“Jandarma ve Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) Kürt toplumunun belirli üyeleri tarafından PKK’ye sağlanan maddi yardımlardan ötürü kaygılanmaya başladı. Bu durum 1991 ve 1993 arasındaki PKK faaliyet artışının sorumlusu olarak görüldü. Onlar(Jandarma ve MİT) söz konusu sanıkları suçlayabilecek yeterli delillerinin olmadığını hissettiler ve neticesinde bazı Polis ,MİT ve Jandarma yetkilileri Kürt toplumunun belirli üyeleriyle mücadelede kullanılacak farklı metotlar hakkında tartışmaya başladılar. Mehmet AĞAR , Emniyet Genel Müdürü , ve Korkut EKEN , Özel Kuvvetler Komutanı, (Diğerleri arasında) tarafından özel bir ekip biçimlendirildi. Bu ekip Özel Harekat üyelerinden ve ,Yaşar ÖZ dahil, sivillerden oluşmaktaydı. Bu özel ekibin faaliyetleri MİT üyeleri ve Jandarma İstihbarat Şubesi(JİTEM) tarafından bilinmekteydi. Savaş BULDAN ve arkadaşlarının kaçırılması ve öldürülmesi bu tür faaliyetlerden biridir. Bu kişilerin finansal olarak PKK’ye yardım sağladığı tespit edilmişti. Onların kaçırılması ve öldürülmesinde kullanılan yöntem polis tarafından bilinen mafya veya diğer yer altı organizasyonlarının faaliyetleriyle hiçbir benzerlik taşımıyordu. Savaş BULDAN ve arkadaşlarının kaçırılması sırasında Polis kimlik kartları ve polisiye yöntemler kullanılmıştı, aksi takdirde seyrettikleri güzergahta onları durduracak olan kontrol noktaları varken onları kaçırmak ve öldürmek mümkün olamazdı. Bu kontrol noktaları boyunca gidebilmek yalnızca resmi bir unvanı kullanmakla mümkündür”.
Hanefi Avcı’dan bir gün önce 1 Mart 1997’de Komisyon çok önemli bir başka ismi dinlemişti.
Çatlı ile iş ortağı, Yeşil ile arkadaş ve diğer herkesle irtibatlı olan, cinayetlerin işlendiği, cesetlerin gelip atıldığı Şeytan Üçgeni denen bölgenin kudretli ismi Kocaeli Çetesi’nin lideri Hadi Özcan’ı…
Hadi Özcan, ifadesinde komisyon üyelerinin adını daha önce hiç duymadıkları birinden bahsetmişti.
1 Mart 1997'de TBMM Susurluk Komisyonu'ndaki ifadesinden okuyalım:
“DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) – İbrahim Şahin'le Çatlı'nın arası nasıl?
BAŞKAN – Sen tanır mısın İbrahim Şahin'i?
MEHMET HADİ ÖZCAN – İbrahim Şahin'i tanıyorum.
BAŞKAN – Nasıl tanıyorsun?
MEHMET HADİ ÖZCAN – İki kere buluştum, oradan tanıyorum; ben Müsavat Dervişoğlu'nu tanıyorum, İbrahim Şahin'le onlar ta 20 senedir dost, varlıkta da yoklukta da dostluk yapıyorlar; ne kadar, neleri paylaşıyorlar, neleri şey yapıyorlar bilemiyorum.
DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) – Kim Müsavat Dervişoğlu?
MEHMET HADİ ÖZCAN – Müsavat Dervişoğlu İstanbul'da bir vatandaş işte.
DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) – Ne iş yapar?
MEHMET HADİ ÖZCAN – Kendisi İzmir'de Akademi Tur diye bir turizm şirketi vardır; Muammer Dereli'nin damadıdır; Çırağan Sarayı’nda düğününü yaptı, İbrahim Şahin de oradaydı yani, bir tanesi de Kadir İnanır'dı. Müsavat Dervişoğlu bu sosyete âleminde gezen bir arkadaşımızdır, ben de onu tanırım on onbeş senedir. Abi der ufağımdır benim.
SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) – Müsavat Dervişoğlu'nun kayınpederinin döviz bürosu mu var?
MEHMET HADİ ÖZCAN – Evet.
SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) – Ne alıyor ne satıyor biliyor musunuz?
MEHMET HADİ ÖZCAN – Müsavat Dervişoğlu'nun kayınpederi aşağı yukarı İstanbul'un en büyük zenginlerinden birisidir.
DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) – Uyuşturucu kaçakçılığı falan yapar mı?
MEHMET HADİ ÖZCAN – Hepsi yapıyor.
SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) – İbrahim Şahin kendisi mi yapıyor, yoksa…
MEHMET HADİ ÖZCAN – Müsavat Dervişoğlu size her şeyi anlatır.
DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) – Kaç yaşlarında bu?
MEHMET HADİ ÖZCAN – 40'a yakındır.
DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) – Müsavat Dervişoğlu senin iyi dostun değil miydi?
MEHMET HADİ ÖZCAN – Çok iyi dostum değil; tanımak başka, çok iyi dostluk başka, çok iyi dostlarım benle beraber hepsi darbe yediler, acılar gördüler; Müsavat Dervişoğlu hiçbir şey görmedi, dışarıda geziyor.”
İfadenin tamamını okumak için
https://atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=432
Bütün bunların üzerinden 30 yıl geçti.
Pervin Buldan bugün hem Meclis Başkanvekili hem de bu meselenin kökten çözümündeki en kritik heyetin üyesi.
Müsavat Dervişoğlu ise İYİ Parti genel başkanı.
Geçen hafta Buldan, kendisine “ulaklık yapıyorsun” diyerek hakaret eden İYİ Partili Turan Çömez’le Meclis’te tartıştı.
İYİ Parti’nin genel başkanı olan Müsavat Dervişoğlu ise Meclis grubunda çok sert bir konuşma yaparak Pervin Buldan’a hakaretler yağdırdı:
"Büyük Türk Milleti sana sesleniyorum: Had bilmezlik öyle büyük ki, şımarıklık öylesine derin ki, bugün kendilerini savundukları noktada sorsanız, '50 yıl boyunca katliamları demokrasi için yaptık, uyuşturucu ticaretinden kazandığımız parayı da barış için harcadık' diyecekler neredeyse. Görüyorsunuz değil mi Meclis kürsüsünde. Hiç sanki bunlar teröre bulaşmamış, 50 bin insanımızın katiline 'kurucu önder' derken hiç bir utanma belirtisi dahi göstermeden bunları söylemeye ve barış için, bu ülke için mücadele ettiklerini ifade ediyorlar. Siz bu milletin başına bela olan bir terör örgütünün siyasi uzantısısınız. En az onlar kadar da alçaksınız. Böylesine arsız, böylesine yüzsüzsünüz. Önderleri katil, sözcüleri müptezel, zihinleri kiralık, ruhları satılık, elleri kan, sözleri ihanet, ikametleri kandil, pusulaları İmralı'dır bu alçakların."
Bu bol alçaklı konuşmadaki şu ifadeyi bir daha okuyalım:
“50 yıl boyunca katliamları demokrasi için yaptık, uyuşturucu ticaretinden kazandığımız parayı da barış için harcadık' diyecekler neredeyse.”
Pervin Buldan’a cevap verirken yaptığı bu “uyuşturucu ticareti” göndermesi tabii ki 1994 yılında öldürülen eşi Savaş Buldan’aydı.
Savaş Buldan’ın suçları ve günahının, o sırada 20’li yaşlarında genç ve hamile bir kadın olan eşi Pervin Buldan’a hatırlatılması bir yana, Savaş Buldan her ne işle iştigal etmiş olursa olsun, bugün devletin resmi kayıtlarına göre devlet içindeki suç örgütleri tarafından öldürülmüş bir faili meçhul cinayet mağduruydu.
Susurluk ise hala Türkiye’nin tam olarak aydınlatıp, aktörlerine hesap soramadığı en karanlık devrinin ilişkiler ağı…
1994’de karnındaki bebekle ortada kalmış Pervin Buldan bugün bu karanlık devrin tümden kapanması için elini taşın altına sokuyor.
Bu karanlık geçmişin aktörleri bari elini taşın altına sokanları taşlamaktan vazgeçseler…
Çünkü Meclis zabıtları bir kere daha bütün bunları yazıyor ve o zabıtlar da asla kaybolmuyor….
.20/10/2025 00:01
Neşe’nin kapsayıcılık sorunu…
146
Hafta sonu İstanbul Vefa’daki Türkiye’nin yaşayan entelektüel havzalarından Bilim ve Sanat Vakfı’ndaki 3. Ulusal Siyaset Düşüncesi Sempozyumu’nda Ahmet Ağaoğlu üzerine iki zihin açıcı sunum vardı.
Ömer Taşgetiren Ağaoğlu’nun liberalliğini, Faruk Deniz ise Türkçülüğünü öne çıkardı.
Ahmet Ağaoğlu ya da Ağayev, Dağlık Karabağ’ın Şusa kentinde doğmuş, Sorbonne’da okumuş, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin kurucu kadrosu içinde yer almış sonra 1909’da geldiği İstanbul’da gazetecilik yapmış, Türk Ocağı’nın kuruluşunda yer almış, İttihat ve Terakki’nin öncü kadroları arasına girip, Meclisi Mebusan’a seçilmiş devrin en önde gelen Türkçülerinden biri.
1918’de Bakü’ye girerken Nuri Paşa’nın danışmanı, yeni kurulan Azerbaycan Cumhuriyet meclisine de seçilip, aynı anda iki mecliste bulunmuş tek isim. 1918’de İttihatçılarla Malta’ya sürgüne gönderilip, İstanbul’a dönünce de Ankara’ya gidip Milli Mücadele’ye katılır.
Birinci Meclis’e mebus olarak girer, Matbuat Müdürü olur, 1924 Anayasası’nı yazanlar arasında bulunur. Atatürk’ün yakın çevresine girer. Anadolu Ajansının ilk yönetim kurulu başkanı olur.
Mebusluğa devam ederken, hukuk hocalığı ve gazetecilik yapar. Atatürk’ün talimatıyla kurulan Serbest Cumhuriyet Fırka’ya katılır. Fırka kapatılınca CHP’ye dönmez.
Kökünden bir Türkçüdür ama Atatürk ile arası açılmıştır. Akın adlı bir gazete çıkarmaktadır ve Darülfünun ’da hocalık yapmaktadır.
Uzun bir aradan sonra 1933 yılında bir gün yeniden Atatürk onu Dolmabahçe’deki sofrasına davet eder.
Oğlu DP milletvekili Samet Ağaoğlu, meşhur kitabı Babamın Arkadaşları’nda o günü anlatır:
“Bir gece o sırada İstanbul’da bulunan Atatürk babamı Dolmabahçe’ye sofrasına davet etti. Uzun zamandan beri karşılaşmamışlardı. Serbest Fırka macerasından sonra bu Fırkanın başında olanlardan tekrar Halk Partisi’ne, veya devlet hizmetine dönmiyen hemen hemen yalnız babam kalmıştı. Akın gazetesi iktidar çevresinin bir kısmı için muhalefetin sesi addediliyordu.
Paşa önce çok iltifat etti, yanına oturttu, sofrada …..beylerle …..hanımlar vardı. Bir aralık Akın gazetelerini çıkarın diye emir verdi. Gelen gazetelerden makalelerimi birer birer okuttu, her makalede ne demek istediğimi sordu. Bütün bu yazıların içtimai tenkitler olduğunu, cemiyetimizin kusurlarını ve iyi taraflarını göstermekten ibaret bulunduğunu anlattım. O zaman Atatürk, ……na işaret ederek, ‘Beyefendi, bir zat hem Darülfünun’da (Üniversite’de) hocalık eder, hem de iktidarı tenkit ederse bunun neticeleri iyi olur mu?’ diye sordu. Muhatabı ‘elbette doğru değil’ cevabını verdi. Bu suali diğer bazılarına da tekrar etti.
…
Atatürk birden bire, ‘anlaşılıyor,’ diye bağırdı, ‘onlara cevap vermeğe tenezzül etmiyorsun, pekiyi, işte ben söylüyorum, hem Darülfünun’da hocalık, hem muhaliflik olmaz.’ Sonra ilave etti: ‘Söyle bakalım, sen bu gazeteyi çıkartmak için parayı nereden buldun?’
O zaman ne kadar korkunç bir entrikanın döndüğünü anladım. ‘Paşam,’ dedim, Akın nüshaları meydana çıkarak makalelerim okunmağa başladığı zaman gazeteyi kapatmağa karar vermiştim. ‘Fakat madem ki böyle bir şüphe var, müfettişlerinizi göndererek parayı nereden nasıl bulduğumu tahkikle ilan etmedikçe gazeteyi kapamıyacağım.’ Bunun üzerine Gazi, ‘Demek kafa tutuyorsun’ diye bağırdı. ‘Hem sen unutuyorsun ki bir sığıntısın!”
Bu görüşmeden kısa bir süre sonra Akın kapatılır ve Darülfünundan kovulur.
Ağaoğlu, 1939’da ölene kadar evine çekilir.
Azerbaycan’dan geldiği 2. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar mebusluk yaptığı, Malta’ya sürgüne gittiği, Milli Mücadele’ye katıldığı, reformlara, Anayasa’ya imza attığı son Türk devleti, bir Türkçü entelektüeli bile kapsayamamış, günün sonunda ona burada bir “sığıntı” olduğu hatırlatılmıştı.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Diyarbakır’da yaptığı konuşmanın sonunda okuduğu dört dizelik Kürtçe birlik ve beraberlik mesajının TBMM’nin resmi Twitter hesabından paylaşılmasına verilen onbinlerce tepkiyi okurken Türkçü Ahmet Ağaoğlu’na bile “sığıntılığa” düşmesini hatırlıyor insan.
Çünkü bir Kürtçe tweetten bile kaygılanan, rahatsız olanların çoğunluğu laik, Kemalist, ulusalcı kesimdendi.
Bir tarafta daha 2009’da Kürtçe televizyon açmış, Kürt Dili bölümleri kurmuş bir muhafazakar iktidar ve onun en önemli isimlerinden birine nasip olmuş TBMM resmi hesabından atılmış Kürtçe bir Tweet var.
Karşısındaki alternatifi laik muhalif blokta ise Meclis’in resmi hesabından atılmış dört cümle Kürtçe’den tedirgin olan, rahatsız olan milyonlarca insan….
Neden peki bu açılımları Cumhuriyet tarihinde yapmak bu muhafazakar iktidara kalmıştı?
Neden öncesinde bu mümkün olmamıştı?
Neden ve nasıl 2015 sonra çok sert bir güvenlikçi ve baskıcı dönemden sonra bile AK Parti yine bir çözüm sürecine dönebilmişti?
Muhafazakarları, mesela Numan Kurtulmuş’u Kürt meselesinde daha kapsayıcı ve açılımcı yapan neydi?
Aslında bu yazının ilk düşünülen başlığı “Kemalizmden neden kapsayıcılık çıkmıyor”du.
Muhtemelen bu başlık yazının okunma sayısını yarı yarıya düşürürdü.
Ülkede bu kadar sorun varken hala Kemalizm mi diyenler, bunu bugünkü iktidarı aklamak ya da bugünün meselelerinden kaçmak olarak görenler olurdu.
Halbuki bugün esas havanda su dövmek hala iktidarın otoriterliğini tartışmak. Bu konuda tartışılacak bir şey kalmadı.
İktidarın seçmenleri için bile bu iktidar artık rasyonel bir tercih değil, ehveni şer. İnsanların bugün AK Parti’ye oy vermesinin esas motivasyonu laik ve Kemalist kesimin iktidara gelmesine karşı olmaları.
Yani bugün esas konuşulması gereken soru; neden muhalefetin gerçek bir alternatif haline gelemediği ve kapsayıcı olamadığı?
Bu soruya bir cevap bulunamazsa 2028’de ya da 2027’de yeni bir 2023 ya da 2018 yaşanabilir.
İmamoğlu’nun dün T24’den Murat Sabuncu’ya verdiği röportajda söyledikleri bu ırmağın akışını ters yöne çevirmeye çalışan birinin mücadelesine benziyordu.
DEM Parti’nin Erdoğan’la resepsiyon görüntülerine muhalefetten gelen eleştiriler için İmamoğlu şöyle demişti:
“DEM Parti başından beri bizlere yapılan hukuksuzluğu dile getiriyor. İktidarla yoğun bir müzakere süreci içinde oldukları bir dönemde bu tavırları oldukça değerlidir.”
Yine DEVA ve Gelecek Partilerine aynı resepsiyon için muhalefetten gelen linç için ise şöyle:
“Görüyorum ki geçmişte ittifak içerisinde olduğumuz bazı dostlar, sosyal medyadaki münferit yorumları haddinden fazla ciddiye alarak bize yönelik hiç hak etmediğimiz ifadelerde bulunuyorlar."
Hapishanede öfkeli, hassas, kindar olması beklenen İmamoğlu, hala dışarıdakilerden daha kapsayıcı konuşuyor, öfkeli muhalifleri dizginlemeye ve gönül almaya çalışıyor.
İmamoğlu’nun esas alameti farikası da bu zaten…
İdeolojik ve kültürel olarak laik ve Kemalist tornadan geçmemiş olmak.
Hapishaneden bile bu tasfiyeci, dışlayıcı ideolojik sapmalara müdahale etmeye çalışıyor ama
Kılıçdaroğlu gibi onun da ideolojik ve fikri bir önderlik için yeterli kapasitesi yok.
Zaten bu zihniyet dönüşümü sadece siyasi liderlerin işi değil, mutlaka bu çabaya entelektüel bir önderlik ve destek gerekiyor.
Ama o da iktidara karşı artan öfkeden çıkmıyor.
O fikri önderliği yapması gerekenler daha da geri ve dışlayıcı pozisyonlara savruluyorlar.
Ve ortaya kötü bir kısır döngü çıkıyor.
Bir mirasın dönüştürülmesi ve kısmen ve belki kibarca reddi gerekiyor.
AK Parti’nin Milli Görüş gömleğini çıkarması gibi bir kopuş.
Çünkü Kemalist-laik miras, onun çevresindeki zihniyet dünyası kapsayıcı olamıyor.
Herkesin üzerinde kırmızı çarpılar var, korkular ve evhamlar nesilden nesile aktarılıyor, kurucu hikaye toplumun çok büyük bir kısmını ötekileştiriyor, bu hikayenin dönüştürülmesi girişimleri de sert bir kayaya çarpıyor.
Kemalist Türkiye hayaline Türkiye’nin nüfusunun çok önemli bir kısmı giremiyor. Kapılar açılmıyor, nöbetçiler kimseyi yaklaştırmıyor.
Muhafazakar iktidar TRT Kürdi açmışken, TBMM hesabındaki birkaç Kürtçe cümleye takılan insanlar bir alternatif olamayacaklar.
Neşe’nin kapsayıcılık sorunun şimdilik bir çözümü gözükmüyor
.22/10/2025 00:01
Açgözlü ve hırslı bir Fransız hayatımızı nasıl etkiledi?
101
Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 2007’deki seçim kampanyasında Kaddafi’den yasa dışı bağış aldığı suçlamasıyla verilen 5 yıllık hapis cezası için Paris’teki La Santé Cezaevi’ne girdi.
Sarkozy’ye şarıcı eşi Carla Bruni ve bir avuç kalmış sevenleri eşlik etti.
Fransa tarihinde ilk kez bir eski Cumhurbaşkanı hapse giriyor.
Bu tarihi başarıya imza atan Sarkozy’nin işlediği suçlara gelmeden önce Sarkozy’nin Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın hayatına doğrudan etkisini hatırlayalım.
Yıl 2008.
Türkiye’de üst üste AB reform paketleri çıkarılıyor.
Türkiye bu uğurda adalet sistemini yenilemiş, yeni ceza kanunu yazmış, ifade hürriyetindeki engelleri kaldırmış, Kürtçe’nin önünü açmış, 2005’de Leyla Zanaları hapisten çıkarmış, 2004’de Kıbrıs’ta çözüm için Annan Planı’na evet demiş.
Türkiye’nin milli geliri 10 bin doları geçmiş, enflasyonu tekli rakamlara inmiş. 2008 krizi öncesi büyüme oranları 5’lere yakın.
AK Parti’yi kapatmaya çalışan askeri vesayet ve PKK şiddeti dışında büyük bir sorunu yok.
Onlara çözüm için de reformlar ve açılımlar gündemde.
Freedom House raporlarında Türkiye özgür ülkeler statüsünde. Tek eksiği ordu vesayeti. Bugünküne göre puanı iki kat fazla. AB ilerleme raporlarında övülüyor.
İşte bu şartlardaki ve ev ödevlerini yapan Türkiye’ye bir AB üyeliği takvimi verilmesi bekleniyor.
Ama tam bu sırada 2008’in ikinci yarısında Fransa, AB Konseyi Başkanlığı’nı üstlendi.
Fransa’nın yeni ve genç bir Cumhurbaşkanı var: Nicholas Sarkozy.
Almanya’nın başında da Hristiyan Demokrat Merkel.
Sarkozy başkanlığındaki AB bir anda Türkiye’nin adaylığında frene basıyor.
Çünkü Sarkozy, Türkiye’nin AB’nin parçası olmadığını düşünüyordu.
Çok net ifade etti bunu:
“Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde yeri yok.”
“Türkiye’nin Avrupa’da olduğuna inanmıyorum, ve bunun basit bir sebebi var: Çünkü Anadolu (Küçük Asya)’dadır.”
“Artık birinin Türkiye’ye ‘yerin Asya’dadır’ demesi zamanı geldi.”
Merkel’le de anlaşıp 10 Mayıs 2009 tarihli bir toplantıda Türkiye’ye tam üyelik yerine ayrıcalıklı ortaklık önerisini sundular.
Fransa, Türkiye ile AB müzakerelerinin ilerlemesine yönelik bir “soft veto” gibi işleyen tutum aldı: Türkiye’nin AB müzakereleri kapsamında açılması gereken başlıkların bazıları Türkiye-AB ilişkilerinde siyasi engeller nedeniyle uzun süre açılmadı.
Bu tavır Türkiye’deki AB inancını azalttı, “AB zaten Hristiyan Kulübü bizi almaz” fikrini güçlendirdi.
İktidarın da AB inancı zayıfladı. İktidar içinde AB’ye inananlar kaybetti, geleneksel milli görüş çizgisi haklı çıktı.
Yani şimdilerde zannedildiği gibi Türkiye, AB sayfasını kendisi kapatmadı ya da Türkiye’deki otoriterleşme yüzünden AB sayfası kapanmadı.
Bu sayfayı bizzat Sarkozy kapattı. Üstelik Türkiye’nin son 100 yıldaki en demokratik ve kalkınmış zamanlarında yaptı bunu.
İşte bu Sarkozy’nin Türkiye’ye karşı İslamofobik, Avrupa merkezci atarlar yaptığı yıllarda ve bahane olarak da Türkiye’nin demokrasi seviyesini gösterdiği zamanlarda dünyanın ve İslam dünyasının en kötü diktatöründen seçimler için para aldığı ortaya çıktı.
Üstelik 2007’de ilk Cumhurbaşkanı seçilirken.
Dava dosyasına giren 10 Aralık 2006 tarihli bir belgeye göre Moussa Koussa (Libya istihbarat/yabancı istihbarat şefi) Nicolas Sarkozy’nin 2007 seçim kampanyasına 50 milyon € destek vermeyi onaylamıştı.
Belgede, “kampanyanın desteklenmesi için yöntem ve miktar üzerinde bir toplantı yapılmıştı” ifadesi yazıyordu.
Dönemin Libya Petrol Bakanı Shukri Ghanem’in Nicolas Sarkozy’ye aktarılan nakit ödemelere dair not defteri bulundu.
Defterde 2007 yılı içinde üç ayrı ödeme yapılmış olduğu yazılıydı. Toplamda 5 milyon Euro ödenmişti.
2012 yılında Fransız Mediapart sitesi Libya’dan Fransa’ya nakit olarak gönderildiği öne sürülen “evrak çantaları/valizler” vasıtasıyla para transferi yapıldığını belgeledi.
Zaten Sarkozy de paranın hakkını vermişti.
2007’de seçildikten sonra Kaddafi’yi Paris’te kırmızı halıyla ağırlamış, Kaddafi çadırını Elysee Sarayı bahçesine kurmuştu.
1989 yılında Kongo’dan Paris’e giden bir yolcu uçağını patlatıp 54’ü Fransız 170 kişiyi öldürmekle suçlanan Libya yönetiminin hakkında arama kararları çıkarılan istihbarat şefi ile ilgili aramalar durdurulmuştu.
Peki Sarkozy ile ilgili bu iddiayı ilk kim dile getirmişti?
Sarkozy’nin seçim kampanyasına Kaddafi’nin milyonlarca euro aktardığı iddiasını ilk kez 2012’de Kaddafi’nin oğlu Seif el-İslam Kaddafi, verdiği röportajda açıkça söylemişti.
Peki neden?
Çünkü 2011’de Libya iç savaşı başladığında Sarkozy, Kaddafi’ye karşı NATO müdahalesinin başını çeken lider olmuştu.
Fransız jetleri Kaddafi’nin gizli bir sığınağını vurup dört torununu öldürmüştü.
Kaddafi’nin saklandığı sığınaklarını Fransız jetleri hedef almıştı.
O bombalamayla güçlenen Libyalı muhalifler de bir delikte saklanan Kaddafi’yi bulup kameralar önünde öldürdüler.
İşte oğul Kaddafi bunun intikamını almıştı Sarkozy’den
Dava açıldı ve beş yıl ceza kararı çıktı.
Sarkozy de dün hapse girdi.
Peki ya Türkiye’ye yaptığı?
Galiba bunu artık kimse hatırlamıyor.
.25/10/2025 02:00
Bir röportajın uzun tarihi…
67
Bir röportajın uzun tarihi…
Fatih Altaylı’nın Öcalan’la Lübnan Barelias kasabasında yaptığı röportaj PKK’ya yakın bir sitede yayınlandı.
Daha önce de röportajdan çeşitli bölümler internete düşmüştü.
Röportaj sırasında çekilmiş bir fotoğraf 2008’de yine dolaşıma girmiş ve üzerinde çok konuşulmuştu.
Ama röportajın tamamı ilk kez yayınlanıyor.Bunu Öcalan PR’ına bağlayan, zamanlama manidar diyenler oldu.
Kim ne kadar farkında bilinmez ama karşımızda önemli bir tarihi belge var.
Öcalan, sadece 47 yıldır Türkiye’nin mücadele ettiği bir örgütün lideri değil, 1990’lardan beri yani son 35 yıldır devletin müzakere ettiği de biri.
Türkiye’nin son 40 yılındaki her şekliyle devleti, siyasi ve askeri liderleri tanıyan, onların hepsiyle temas kurmuş, müzakere etmiş yaşayan son tanıklardan biri de…
Röportajda en dikkat çeken şey zaten o yıllarda devletin parçalanmışlığı. Herkesin bir devleti var: Askerlerin, MİT’in, çetelerin ve her gelen iktidarın…
Ve Öcalan sürekli muhatap olarak güçlü bir aktör arıyor kendine.
Hatta “keşke bir Atatürk olsaydı da beni öldürseydi” gibi çok sofistike bir cümle ile bunu ifade ediyor.
Altaylı mülakatından Öcalan’ın sırayla devrin Başbakanları Mesut Yılmaz ve Erbakan ile temaslarını öğreniyoruz.
Ama bizzat bu röportajın kendisi de bir başka devlet-PKK diyaloğunun parçasıydı.
O anlamda tarihi bir belge var karşımızda.
Bunu açmadan önce röportajın hangi bağlamda ve tarihsel dönemde yapıldığına bakalım.
Röportajla ilgili haberlerde bunun 27 yıllık yani 1997’da yapılmış bir röportaj olduğu yazıldı.
Fatih Altaylı, bu röportajla ilgili 2008’de yazdığı bir yazıda röportajı 1997’de yaptığını söylemişti. 2023’de yazdığı bir yazıda ise 1998’de yaptığını…
Bağlamı tam olarak göstermek için tam tarih önemli.
Aslında röportajda tam tarihiyle ilgili bir ipucu var.
Öcalan, konuşmasının bir yerinde “dün izlediği Mesut Yılmaz’ın Susurluk çetelerini kırk haramilere benzettiği” bir konuşmasından bahsediyor.
O konuşma 18 Aralık 1996 tarihli Yılmaz’ın Meclis’teki bütçe konuşması.
Yani röportajın tam tarihini biliyoruz: 19 Aralık 1996.
İktidarda Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyonu var. Başbakan da Erbakan.
Altaylı Hürriyet yazarı ve Kanal D’de de Teke Tek’i yapıyor.
Ama henüz laiklik krizleri yok, Müslüm Gündüz-Fadime Şahin skandalları patlamamış, Sincan’daki Kudüs Gecesi yapılmamış…
Ama eli kulağında…
Yani Susurluk Kazası’ndan sonra, 28 Şubat’tan önceki ara bir dönemde yapılmış bu röportaj.
Röportajdan, Altaylı’nın daha önce de Öcalan’la görüşmeyi denediği anlaşılıyor.
Bunu anladığımız yer önemli, çünkü orada 1996’daki dört aylık kısa Başbakanlığı sırasında Mesut Yılmaz’ın da Öcalan’la temaslarını bizzat Öcalan’dan duyuyoruz:
“Fatih Altaylı: Mesut Yılmaz’la mektuplaşmanız oldu. Siz ona bir mektup yazmıştınız, o size cevap yazdı mı yazmadı mı o belli olmadı. Ben Lübnan’a gelmiştim, sizle telefonla görüşmemiz olmuştu. Siz umutluydunuz sanki Mesut Yılmaz’dan. Ne oldu sonra, bir adım atılabildi mi?
Öcalan: Sonra gitti bir iki konuşma da yaptı. Kürt meselesini ille de çözeceğiz diye. Sonra ne yaptığı ortaya çıktı. Bilinen suikast ortaya çıktı.”
Bunun arka planını biraz daha geriden alıp anlatmak gerekiyor.
PKK’nın ilk ateşkes ilanının tarihi 17 Mart 1993.
Bu herkesin bildiği ilk çözüm sürecinin sonucuydu.
Özal’ın girişimiyle yapılan, Cengiz Çandar’ın arabulucu olduğu, meşhur Talabanili, Ahmet Türklü basın toplantısıyla duyurulan ateşkes.
Özal’ın Nisan 1993’de ölümünden sonra da bu süreç Demirel tarafından sürdürüldü.
1993 Mayıs MGK’sından kapsamlı bir PKK’lılara af tavsiye kararı çıktı. Tam Başbakanlık yasa için hazırlık yaparken, aynı gece 33 Er katliamı yaşandı.
Ve bu süreç kanlı bir dönemi açarak kapandı.
PKK ikinci ateşkes ilanını yine bizzat MED TV’ye bağlanan Öcalan’ın ağzından 15 Aralık 1995’de yaptı.
Peki ne olmuştu da bu kararı vermişti?
Bu da aslında yine temasların sonucuydu ama daha az biliniyor.
24 Aralık 1995’de Türkiye seçime gidiyordu. Başbakan Çiller’di. Bir ara Kürt meselesine çözüm için Bask Modeli de önermiş Çiller, seçime doğru, Talabani üzerinden Öcalan’a haber göndermiş, seçime çatışmasız gitmek istemişti. Çünkü Çiller, PKK’yı bitirdiğini iddia ediyordu ve seçimdeki en büyük kozu buydu. Rutin dışına da çıkarak devlet PKK’ya ağır darbeler vurmuştu ama bitirememişti.
İddialara göre Hikmet Çetin üzerinden de temaslar olmuş ve Öcalan seçime gidilirken ateşkes kararı vermişti.
Seçimlerden iki dikkat çekici sonuç çıkmıştı: Refah Partisi birinci olmuştu.
Ve askeri operasyonlar, köy boşaltmalar, faili meçhuller, tutuklamalara rağmen HADEP 1milyon 171 bin 623 oy almıştı.
Bu büyük rakam PKK’nın sadece askeri yöntemlerle bitirilemeyeceğiyle ilgili devlette bir fikrin yerleşmesini sağlamıştı.
1995 seçimlerinden sonra ANAP-DYP Hükümeti kuruldu ve Mesut Yılmaz başbakan oldu.
İşte tam bu noktada Yılmaz da PKK ile müzakereyi denedi.
Daha sonra PKK’nın açıkladığı belgelerden öğrendiğimize göre o sırada Mesut Yılmaz’a danışmanlık yapan Işıl Alatlı (Alev Alatlı’nın kardeşi) 16 Nisan 1996 günü Brüksel’de PKK’nın Avrupa sorumlusu Abdurrahman Çadırcı’yla buluştu.
Yılmaz’ın ve Genelkurmay’ın mesajını iletti.
İşte Altaylı’nın Öcalan’a sorduğu ve Öcalan’ın umutlu olduğu temaslar buydu. Gerçekten de Yılmaz, Öcalan’ın dediği gibi o günlerde Kürt meselesinin bitirilmesiyle ilgili cesur konuşmalar da yapmıştı.
Bu temasları bitiren ise 6 Mayıs 1996 günü Şam'da Öcalan'a çok yakın bir yerde C-4 ile bir minibüs patlatılması yapılan başarısız suikast girişimi oldu.
Arkasında Yeşil olduğu söylenen bu suikastı o günler de PKK'ya yakın olan Yalçın Küçük'ün Ankara'daki bir siyasetçiden öğrenip Öcalan'a ihbar ettiği ileri sürülmüştü.
O siyasetçinin kendisi temas kurarken, MİT’in suikast girişiminden rahatsız olan Mesut Yılmaz olduğu iddia ediliyor. Ama hep bir spekülasyon olarak kaldı bu.
Öcalan o suikast girişimi gecesi MED TV’ye çıkıp “biz barış, kardeşlik diyoruz, bu savaşı bitirelim diyoruz, karşılığında bomba alıyoruz” demişti.
Sonra ANAYOL Hükümeti çöktü ve 28 Haziran 1996’da büyük tartışmalarla REFAHYOL Hükümeti kuruldu ve Başbakanlık koltuğuna Necmettin Erbakan oturdu.
Ve gelenek sürdü.
Bu kez Öcalan ve PKK ile temas sırası Erbakan’daydı.
Fatih Altaylı’ya verdiği röportaj bu açıdan tarihi bir belge.
Çünkü bu temasların hala sürdüğü bir anda yapılmış.
Öyle ki o dönem çok sıkı bir laik ve Kemalist olan Fatih Altaylı, Erbakan’ın İran, Libya gezilerini örnek göstererek Kürt sorununu çözmek için de böyle kendi iradesiyle hareket edebileceğiyle ilgili pozitif bir değerlendirmesini Öcalan’a iletmiş.
Erbakan için “iyiniyetli” diyen Öcalan, temaslarla ilgili röportajda somut ayrıntı da veriyor:
“Erbakan’ın bazı girişimleri var gibime geliyor. Belki bugünlerde açığa da çıkar. Bazı sondajlar yapacağım. Erbakan’ın gerçek niyetini açığa çıkarmasını talep edeceğim. Bazı girişimleri var, Sayın Fethullah Erbaş’ın yaptığı girişimler de vardı.”
Refah Partisi Van Milletvekili Erbaş’ın girişiminden kasıt, PKK’nın kaçırdığı askerleri gidip PKK’dan kurtarması.
Erbakan’dan gelen mesajları ise Öcalan, 1999’da yakalandıktan sonra mahkemede anlatmıştı.
Temaslar Öcalan'la telefonda görüşmeler yapacak kadar çalışmaları ilerleten yazar İsmail Nacar'ın başkanlığındaki sivil bir girişim üzerinden yürümüştü.
Hem bu temasları hem de Suriyeli bir PKK'lı vasıtasıyla Erbakan'dan ateşkes mesajları geldiğini daha sonra İmralı'daki yargılanması sırasında Öcalan da açıkladı.
Bu temaslara koalisyonun küçük ortağı DYP de destek vermiş, görüşmeleri doğrulayan dönemin DYP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Gölhan "Şu anda açamam ama bir uzlaşma noktasına doğru gidiliyor" diye basına açıklama bile yapmıştı.
Bu temaslar sırasında Haziran 1996’daki HADEP Kongresi’nde Türk bayrağı indirilmiş, olay büyük bir krize dönmüştü. Ama anlaşılan temasları bu kriz de bitirmemişti.
3 Kasım 1996 Susurluk Kazası her şeyin üzerinden silindir gibi geçmiş, müzik ve dans tamamen değişmişti.
Zaten Öcalan da röportajda Susurluk’u 31 Mart Vakası gibi tarihi bir kırılmaya benzetiyor.
Altaylı’nın röportajına çok değer biçtiğini söylüyor.
Öcalan’ın bu röportajda sık sık Türkiye olan sevgisini ve bağlılığını ifade ettiği cümleler kurmuş, siyasetçilerin zayıflığı ve güvensizliğinden dem vurup, orduyu övmüş, muhatap olarak Atatürk gibi birini aradığını söylemiş, Türkiye’nin toprak bütünlüğüyle problemi olmadığı mesajını vermiş.
Yani röportajı izleyecek halktan çok, Ankara’daki devlete, özellikle de askerlere mesajlar vermiş.
Röportajda Altaylı “yani üniter devletle bir sorununuz yok” sorusuyla ondan daha net bir cevap da alıyor.
Altaylı da Öcalan’a; vatansever gibi konuştuğunu, Türkiye’yi kurtarmak isteyen, Türkiye’de siyaset yapacak biri gibi cümleler kurduğunu da söylüyor.
Birlikte siyasetçileri eleştiriyorlar, çetelerden, Susurluk’tan şikayet ediyorlar hatta bir yerde Öcalan, Çiller için “Buraya gelsin de bir çuval parayı ben ona ve kocasına vereyim” diyor, Altaylı da “Hayır dememe ihtimali var” diyerek espri yapıyor.
Bu haliyle TV’de yayınlanması pek mümkün olmazmış gibi duruyor.
O günlerin iklimi bu kadarını kaldırmazdı.
Çünkü Öcalan’la son yapılan röportajların üzerinden iki çok sert yıl geçmişti.
Türkiye’de Öcalan’la ilk yazılı röportajı 1988’de Milliyet adına Mehmet Ali Birand yaptı.
Bu yüzden yargılandı, gazetesi baskılar gördü. Bu röportajın görüntülü kısmını yıllar sonra izledik.
İlk görüntülü röportajı da yine Birand 1992’de yaptı, galiba Show Tv’de yayınlandı.
Esas Öcalan röportajları 1993’deki ateşkes sırasında yapıldı.
Cumhuriyet adına Oral Çalışlar, Milliyet’ten Güneri Civaoğlu, Hakan Aygün gibi gazeteciler Öcalan’la konuştular ve bu röportajlar yayınlandı.
1994’de Ragıp Duran Özgür Gündem adına röportaj yaptı.
Ama 1993’den sonra ortam çok daha sertleşti ve röportajlar kesildi.
Yani 1996’ının sonunda Öcalan’la röportaj için pek de uygun bir hava yoktu.
Üstelik 1993’deki röportajı kitap halinde basan Oral Çalışlar ve 1994’deki röportaj için Ragıp Duran DGM’lerde yargılanmaktaydılar.
Yani 1996’ının sonunda Öcalan’la röportaja giden bir gazetecinin o röportajın başına ne geleceği ve yayınlanıp yayınlanmayacağıyla ilgili bir fikri vardı.
Peki, Altaylı bu röportaja nasıl karar vermişti ve neden yayınlayamamıştı?
Altaylı’nın Öcalan ile röportaj için Lübnan’a gittiği, röportajı yaptığı ama röportajın yayınlanamadığı bilgisi 1996’da, 1997’de dar bir grup dışında kimsenin malumu değildi.
Röportajdan Altaylı da ilk kez 1999 yılında köşesinde bahsetmişti.
Bahsetme gerekçesi 1993 yılında Öcalan’la röportaj yaptığı için Oral Çalışlar’a verilen hapis cezasını eleştirmekti:
“Abdullah Öcalan'la ben de röportaj yaptım.
Lübnan'da, Barelias'da.
Röportaj yayınlanmadı.
Ben kasedi hazırlayıp, teslim ettim.
Ancak çalıştığım televizyonun hukukçuları bu röportajın yayınlanmasının kanalın süresiz kapatılmasına neden olabileceği şeklinde görüş bildirince bant yayınlanmadı.
Ben bu röportajdan edindiğim çeşitli bilgi ve izlenimleri bu köşede defalarca yazdım.”
Altaylı bu röportajla ilgili daha sonraki yıllarda daha fazla ayrıntı anlattı.
2008’de röportajdan bir fotoğraf karesi dolaşıma girmiş, Fehmi Koru Öcalan’la yapılmış ama yayınlanmamış röportajlarla ilgili sorgulayıcı bir yazı yazmıştı:
“Fehmi Koru, Abdullah Öcalan’la röportaj yapan gazetecileri ve bu röportajların neden yayınlanmadığını soruyor,
Yine kendince komplo teorileri var.
Terör örgütü lideri Öcalan’la röportaj yapan gazetecilerden biri de benim,
Bu röportaj 1997 yılında gerçekleştirildi ve benim Öcalan'la 2, röportaj girişimimdi,
Bir yıl önce, 1996'da, yine Öcalan’la röportaj yapmak için Beyrut’a gitmiştim ancak Suriye’nin Öcalan’a izin vermemesi nedeniyle buluşma gerçekleşmemişti,
1997’da 2, deneme için Beyrut’a gittim,
…
Yaklaşık 2 saatlik bir röportaj yaptık,
“Apo’nun hareminden” Öcalan’ın hedeflerine ve hatta Galatasaray’a kadar aklınıza gelebilecek her türlü soruyu sordum,
Erbakan’ın Başbakanlığı döneminde aracılar vasıtasıyla Öcalan’a mesajlar gönderdiğini o röportajda öğrendim,
Bizimle birlikte PKK kamerası da röportajı kayda aldı,
Röportajdan sonra birlikte yemek yedik,
Akşam Baalbek’te misafiri olmamızı önerdi,
Reddettik,
Ertesi gün döndük,
Röportajı yayına hazırlayıp o zaman çalıştığım Kanal D yönetimine verdim,
Genel Müdür Faruk Bayhan’dı,
Ancak röportaj yayınlanmadı,
Doğan Grubu hukukçuları röportajın yayınlanması halinde Terörle Mücadele Kanunu’nun 8, maddesi gereği televizyon kanalının kapatılacağını söylediler,
Zaten bir kaç hafta önce Cumhurbaşkanı Demirel başkanlığında yapılan bir zirveye “Zirveden zırva çıktı” dediğim için bile kanal kapatılmıştı,
Bunun üzerine kanal yönetimi röportajı yayınlamadı,
Ertesi gün dönemin MİT İstanbul Bölge Bakanı aradı ve MİT Müsteşar Yardımcısının benimle görüşmek istediği söyledi,
Ankara’ya davet ettiler,
Gittim,
Miktat Alpay ve üst düzey MİT yönetimiyle yemek yedik,
Röportajın kaydını istediler,
“Zaten yayınlayacaktım, Buyrun” diyerek montajlanmamış kaydı olduğu gibi verdim,
Hala arşivlerindedir zannediyorum,
Nerede görüştüğümüzü, nasıl buluştuğumuzu sordular,
Ve izlenimlerimi aktarmamı istediler..
…
Gerçekten de, Öcalan’ın o röportajda söyledikleri ile yakalandıktan sonra söyledikleri arasında hiç bir fark yoktu,
Belli ki, Türkiye’ye bir mesaj vermeye, geri adım atmaya çalışıyordu,
Benden bir süre sonra İhlas Haber Ajansı’na bir röportaj verdi,
Ama o da yayınlanmadı,
Benimle yaptığı röportaj ROJ TV’de hala zaman zaman yayınlanıyor,
O dönemde gazetecilik aşkıyla yaptığımız bir işti,
Yarın olsa yine yaparım”
MİT’e nasıl gittiği ve kasedi verdiği kısmı dışında ilk kez yayınlanmamış ve bilinmeyen başka bir röportajdan daha bahsetmişti Altaylı.
İHA’nın yine aynı günlerde Lübnan’a giderek Öcalan’la yaptığı röportaj…
Bu da Altaylı söyleyene kadar bilinmeyen bir röportajdı çünkü o röportaj da hiç yayınlanmadı.
İHA Genel Müdürü Fevzi Karaman ve yöneticisi Salih Zeki Danışment’in yaptığı röportaj da benzer bir kaderi paylaşmıştı.
Röportajın kasetlerinin kopyasını devletin kurumları aldı. Ve bir daha kimse bu röportajdan da bahsetmedi.
Dün röportajla ilgili konuştuğum gazeteci Salih Zeki Danışment, Altaylı’dan çok kısa bir süre sonra gittiklerini (tam tarihini hatırlamıyor), bu röportaj fikrinin kendisine ait olduğunu, organizasyonu kendisinin yaptığını, gelir gelmez havalimanında polisin kendisini aldığını, emniyette sert biçimde sorgulandığını ve kasetlerin bir kopyasını devletin kurumlarına verdiklerini anlattı.
O röportajda da Öcalan yine Türkiye’ye sıcak mesajlar göndermiş, Erbakan ile görüşmeleri anlatmıştı.
Danışment, hiç bilinmeyen ve yine yayınlanmamış başka bir röportajdan bahsetti.
İHA ekibi röportaja gittiğinde Radikal’den adının Kürşat olduğunu hatırladığı bir gazeteci ve onunla birlikte başka bir gazeteci daha röportaj için ordaydı.
Ama o röportaj da yayınlanmadı. Sorduğum dönemin Radikal çalışanları vefat eden gazeteci Kürşat Akyol’un yaptığı bu röportajı tam olarak hatırlayamadılar.
Eski İHA Genel Müdürü Fevzi Kahraman, İHA’nın bu yayınlanmamış röportajından ilk kez 2012 yılında bir yazısında bahsetti:
“Öcalan propaganda amaçlı sık sık basın toplantıları düzenliyor. Türkiyeden de bildiğimiz gazeteciler davet ediliyordu. İHA olarak biz bu basın toplantılarına katılmadık. Üç ay süren bir çalışma sonucu bizim şartlarımızda bire bir röportaj yapma isteğimiz Öcalan tarafından kabul edildi. Ekim 1996'da İHA Görüntülü Haber Müdürü Salih Zeki ve Kameraman Yasin Özer'le birlikte Beyrut'a oradan Bekaa'ya gittik. Daha sonra bir kasaba olduğunu öğrendiğimiz yerde, iki saate yakın röportaj yaptık. Röportajı; 312 terör yasası engelinin yanında meslekî hasetliklerden dolayı yayınlayamıyoruz. İfadelerimiz ve kasetlerimiz alınıyor. O röportajda da gazetecilik gereği, objektif olarak pek çok sorunun yanında; dini inancıyla ilgili sorular da sorduk.”
Bu röportajlardan o yıllarda pek kimsenin haberi yoktu.
Gittikleri, röportaj yaptıkları ve röportajların yayınlanmadığı açık bir bilgi değildi.
İlk defa 1998 yılında çok ilginç bir şekilde bu röportajlar ortaya çıktı.
Öcalan, Ekim 1998’de Şam’dan ayrılıp kendisine gidecek bir yer ararken bir ara
Rusya’da kaybolunca…
Ama buraya o kadar hızlı gelmeyelim.
Aradaki çok kritik gelişmeleri atlamış ve büyük resmi kaçırmış oluruz.
Öcalan’ın Susurluk sonrası çetelerden arınmaya çalışan Türkiye’den, Erbakan’dan ümitvar olduğu, askerleri övdüğü, Türkiye’ye, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve üniter devlete bağlılık mesajları verdiği bu iki röportajı Türkiye televizyonlardan izleyemedi ama röportajların kasetlerini alan Ankara’da TSK ve MİT izledi.
Fakat Susurluk sonrası çetelerden arınma rüzgarıyla Kürt meselesinde çözüm için hava değişmişken hesapta olmayan bir kriz patlak verdi.
Hürriyet gazetesi 20 Aralık 1996 günü yani bu Altaylı röportajından bir gün sonra ‘‘Bu Kez Silahsız Kuvvetler Halletsin’’ manşetiyle çıktı.
Gazetenin o dönemki genel yayın yönetmeni olan Ertuğrul Özkök, kendisine Refahyol ile ilgili bu sözü söyleyenin bir Kuvvet Komutanı olduğunu yazmıştı.
Dört yıl sonra Sedat Ergin, gündeme bomba gibi düşen bu sözün Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya tarafından söylendiğini yazdı.
gazete, metin, haberler, gazete kağıdı içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Bu silahsız kuvvetlerin en önemli ayağı medya oldu.
Özellikle de 8 gün sonra patlak veren ve büyüyen bir skandalla.
28 Aralık günü bütün televizyonlar ve gazeteler hep birlikte Aczimendi Tarikatı lideri Müslüm Gündüz’ün evine baskın yapıp onu müridi olduğu iddia edilen genç Fadime Şahin ile bastı.
Artık gündem Susurluk değil, irticaydı.
31 Ocak 1997 günü Sincan’da düzenlenen Kudüs Gecesi tansiyonu iyice yükseltti.
Ve 28 Şubat 1997 meşhur MGK’sına gelindi.
İşin bu kısmı zaten çok iyi biliniyor.
Peki, Öcalan’la başlayan temaslar 28 Şubat sürecinden nasıl etkilenmişti?
Aslında etkilenmemişti. Ülkede kıyamet koparken, iktidar partisi postmodern bir darbeyle yıkılırken Öcalan’la çözüm süreci sürmüştü.
Ama artık top Erbakan’da değil, iktidarın yeni sahibi askerlerdeydi.
Bu sırada yaşananlar üzerine Türkiye’da az bilinen PKK’nın bastığı kitaplar var.
En meşhuru, askerden Öcalan’a gelen mektupların da yayınlandığı Hasan Yıldız’ın Doz Yayınları’ndan çıkan Muhatapsız Savaş, Muhatapsız Barış kitabı.
28 Şubat MGK’sından bir ay sonra 28 Şubat sürecinde de aktif olan Genelkurmay karargâhından üst düzey bir albay Nisan 1997'de Hollanda'nın Arnheim kentine yeniden giderek PKK ile resmî zabıt altına alınan ilk görüşmeyi gerçekleştirmişti.
Bunu yakalandıktan sonra ilk Öcalan, verdiği ifadede anlattı:
“Ateşkes önerisi bize Avrupa temsilcimiz Kani Yılmaz ve Şahin Kod Ferhat Abdi Şahin isimli arkadaş tarafından getirildi. Abdi Şahin isimli arkadaşımıza da Selim Okçuoğlu isimli ve avukatlık yapan HADEP’te de faaliyet gösteren kişi getirmiş bana getirilen ateşkes önerisi çok kapsamlıydı. Olağanüstü halin ve geçici köy koruculuk sisteminin kaldırılacağını, Türkiye’nin üniter yapısına halel gelmemek kaydıyla bir takım düzenlemelere girişileceğini belirtmişti.
Bu belge sanırım şimdi Avrupa arşivimizdedir.
Aynı konuda cezaevleri temsilcimiz Sabri Ok’la da bir görüşme yapılmış. Ben Sabri Ok’la telefonla konuştum. Sabri Ok kendisi ile de görüşüldüğünü ve aynı önerilerin kendisine de yapıldığını söyledi.
Yine sanırım Genelkurmay’ın Toplumsal İlişkiler Başkanlığı’nda çalışan bir Albay, Brüksel’deki temsilciliğimize kadar gelmiş ve aynı önerileri getirmiş. Ben önerilerin ciddiyetine inandım. Bu sebeple ben ateşkesi tek taraflı olarak ilan ettim. Bana söylenen resmen olmasa bile fiilen ateşkes şartlarına bağlı kalınacağı ve aşama aşama önerilerin gerçekleştirileceği idi. Ben Selim Okçuoğlu ile iki yıldır görüşmekteyim. Arabulucu durumunda idi. Kendisi ile telefonda görüşmelerim oldu.”
Bu ifade üzerine Hürriyet gazetesi 3 Haziran 1999 günü “Kim bu esrarengiz aracı” manşetiyle çıktı.
Gazetenin o günkü yazarı Enis Berberoğlu da Genelkurmay’ın ateşkes vaadiyle Öcalan’ı kandırdığını iddia ederek Nisan 1997’da Genelkurmay ve PKK arasındaki görüşmeyi yazdı:
“1997’de Nisan ayında, Hollanda’nın Arnheim kentinde, PKK’yı temsil eden (muhtemelen) Kani Yılmaz ile, Genelkurmay’ın iki yetkilisi görüşmüştür... Aynı şekilde, 30 Temmuz 1998’de, PKK’ya cezaevinden ateşkes isteniyor haberi gelmiş... Apo da buna inanarak 1 Eylül’de ateşkes ilan etmiştir.”
Devlet sadece Öcalan’la ve Avrupa’daki PKK ile görüşmeler yapmıyordu.
Üst düzey MİT yetkilileri 7 Mayıs 1997 günü İstanbul Serencebey’deki MİT binasında, HADEP'in Genel Başkan Yardımcıları Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Kemal Parlak, Güven Özata ile görüştü.
2004 yılında ilk kez Ruşen Çakır'ın yazdığı bu görüşmeyi, Sedat Yurttaş da verdiği röportajlar ve yazdığı kitap da doğruladı. Yurttaş’a göre "Toplantının içeriği genel olarak bölgedeki olayların durdurulması ve ateşkesti."
Öcalan'ın ise askerlerden gelen mesajlara güvenmek konusunda kafası karışıktı.
Asker-PKK diyalogunun en ateşli savunucusu, o sırada hem MEDTV 'de program yapan hem de Özgür Politika gazetesinde yazıları çıkan Yalçın Küçük'tü.
28 Şubat'ın hemen ardından Mart 1997'de Özgür Politika'daki yazılarında Küçük "PKK ve Türkiye devrim güçleri dinsel gericiliğe (ve MHP'ye) karşı Türk ordusuyla bir birlik kurmalıdır" diyordu.
Öcalan, muhatabının devlet içindeki gücünü ve samimiyetini görmek istiyordu.
Bu güven için gelen ilk adım bayrak indirme yüzünden tutuklu yargılanan HADEP'lilerin tahliye edilmesi oldu.
Bu sırada askerlerle-Refahyol arasındaki iktidar savaşında Emniyet İstihbarat karşı hamleler yapmaya başladı.
Batı Çalışma Grubu’nun deşifre edildiği Sarmusak olayı biliniyor.
Ama esas eldeki koz asker ve PKK arasındaki diyalogdu.
Dönemin ünlü Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu. Orakoğlu, 2007 yılında katıldığı bir toplantıda "PKK'nın sözde cezaevleri sorumlusunu da dinlemeye aldık. Telefon dinlemesi sırasında bu kişi ile ordu içinde bir grubun işbirliği içinde olduğunu tesbit ettik" demişti.
Aynı dönem Emniyet İstihbarat'ta Teknik İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı olan Hanefi Avcı ise 1998 yılında katıldığı 32. Gün programında "Devlet içinde bir grubun PKK ile işbirliği yaptığını, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'nın söz konusu o kişiyi tesbit ettiğini" açıklamıştı.
Meral Akşener de bunu deşifre etmek istemiş ama yapamamıştı.
Çünkü Haziran 1997’de Refahyol yıkıldı.
Mesut Yılmaz Başbakanlığında bir hükümet kuruldu.
Artık top tamamen askerlerdeydi.
Öcalan için askerlerden en somut adım Ekim 1997'de geldi.
MGK'nın ekim ayı toplantısında Milli Güvenlik Siyaset Belgesi değiştirilmişti.
İrticanın terörün yerine birinci öncelikli tehdit haline getirildiği yeni kırmızı kitapta suç örgütleriyle mücadele de belgeye girmiş, PKK'nın rahatsız olduğu Susurlukvari yapılara mesafe konmuştu.
Kasım 1997'de Serxwebun gazetesine yazdığı yazıda Öcalan da bu adımla verilen mesajdan memnuniyetini şöyle anlatmıştı:
"Son dört-beş yıldır PKK en büyük 'tehlike' olarak öndeydi, şimdi de İslam, yani Refah Partisi birinci tehlike olarak öne çıktı. Dikkat edilirse, şu andaki general kadrosu 'Refah olayı 12 Eylül döneminde gelişti' diyor. Yani dinin tırmanışı 12 Eylül'e bağlanıyor ve burada 12 Eylül'e tavır konuluyor. HADEP bir Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi çalışabilir. Batı Çalışma Grubu nedir? Batı Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyetidir."
Mesajların ardı arkası kesilmiyordu. O günlerde MED TV 'de programlara da katılan Yalçın Küçük, televizyonda çalışan gazeteci Günay Aslan'a "Genelkurmay'dan bugünlerde PKK için önemli bir açıklama gelecek" haberini verdi.
Açıklama Kürt sorununun çözümü konusundaki girişimlerin arkasındaki isimlerden biri olan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya'dan geldi. Erkaya 5 Şubat 1998 günü "İrticanın PKK'dan daha tehlikeli olduğunu" söyledi.
Şimdi ilk amaç PKK'nın ateşkes ilan etmesiydi.
Devlet bu konudaki niyetini doğrudan bir mektupla Öcalan'a bildirmeye karar verdi.
18 Ağustos 1998 tarihinde Öcalan'a bir mektup yazıldı.
18 Ağustos 1998 tarihinde Devlet-PKK görüşmelerinde arabuluculuk yapan Kürt siyasetini iyi bilen isimlerin ana gövdesini ve zaman zaman sol jargona kayan dilini belirledikleri bu mektup Ağustos Mektubu olarak biliniyor.
Önce elyazısıyla yazılıp daha sonra da üst düzey MGK, MİT yetkilileri tarafından imzalanan mektup, devletin en üst düzey yetkililerine de okutulmuş, onların da onayı alınmıştı.
Mektubun devletten Öcalan'a giden ve en büyük taahhüdü ise ise son cümleye bırakılmıştı: Devletin bütünlüğü ve hükümranlık hakları dışında her şey tartışılabilir. İşte ilk kez yayımlanan o mektubun tam metni:
“1996 Aralık ayından beri söylenen;
1) Med TV Aracılığı ile
2) İ.H.A Muhabirleriyle
3) Fatih Altaylı ile
4) 1997, 1998 mesajları
5) El Hayat röportajları
6) Çeşitli Avrupa ülkeleri kurumu ve devlet başkanlarına gönderilen mektuplar
7) Güney Amerika Başkanlarına gönderilen mektuplar
8) Türkiye Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlarına gönderilen mektuplar
9) Vs.
"Operasyonlar dursun, silah bırakmaya hazırız", "Kürt kimliği tanınsın ve anayasal güvenceleri yaratılsın." Tarafınızda dile getirilen bu talepler ve demeçler, siyasi taktik açılımı dışında, hayata geçirilmemiş, örgütünüz, tarafınızdan buna göre yapılandırılmamıştır.
1992 Konsepti oluşmadan, T.C. devleti Kürt realitesinin açılımını yapmaya çalışırken bunu T.C. devletinin bir zaafı olarak algılayıp ayaklanma çağrısı yaptınız. Ulusal ve uluslararası konjonktür Kürt kimliğinin hukuksal güvencelerini yaratmak için en elverişli dönemde iken yukarıdaki iddianız T.C. devletini konsept değişikliğine itmiştir. Buna rağmen 1992 konsepti T.C. devleti Cumhurbaşkanı tarafından fiili durum yaratılarak uygulanamamıştır. Sizinle devlet en üst düzeyde ilişkiye geçmiş, bunun akabinde 1993 ateşkesi uygulanmış, ama ne yazık ki ateşkes sürecinde meydana gelen (102) yüz iki çatışma ortamında tümü ile PKK militanları, ateşkesi ihlal etmiş, T.C. devleti fiili duruma sadık kalmış ve bu (102) çatışma sizin tarafınızdan meydana getirilmiştir. Nihayet (33) erin ölümü ile sonuçlanan facia ateşkesi ve fiili durumu geri dönülmez bir sürece sokmuştur. Tüm bunlar T.C. devletini 1993- 1996 sürecini yaşamak zorunda bırakmıştır.
1) Kürt kimliğinin tanınmasını silahlı mücadele nedeni olarak izah etmek anlaşılır bir durum değildir.
2) Bir yandan devletin bütünlüğü içerisinde denilirken öte taraftan devletsel ilişkiler kurmanın izahı mümkün müdür?
3) Türkiye'yi Kuzey Irak'tan dolayı Ortadoğulaştırmak en başta Kürtlerin zarar göreceği bir durumdur. Çünkü Ortadoğulaşan bir ülke iktidar ve hukuk KEYFİLİĞİNE dönüşen bir ülkedir. İktidar keyfiliği Kürtlerin tercihi olmamalıdır.
4) Türkiyeleşmek
a) 1995 seçim sonuçlarını iyi yorumlamaktan geçer. Öyle ki radikal sağın lideri A. Türkeş bile HADEP'in parlamentoda temsil edilmesini savunmuştur. Ama ne yazık ki Avrupa, Ulucanlar, ve Çanakkale üçgeni
HADEP'e bayrak olayını yaşatmışlardır.
b) Sonuçlarınızı izah edecek yapıları beslemeniz gerekirken kendinize politik karikatürler yaratmakta ısrar ettiniz. Bu da hak edilmemiş saygınlıklar doğurmuştur
c) Türkiyeleşmek, konu sahasında olmayan ve hiç olmayacak, yetmiş yıldır bir arpa boy yol alamayan Türkiye ve dünyaya yabancı toplumsal tembellik üzerinden bir avuç insanı sürekli yok eden kendine de yabancı siyasal yapılarla Haziran'da yapmış olduğunuz ve Türkiye'ye acıdan başka bir şey vaat etmeyen girişim değildir.
Bildiğiniz gibi devletlerin dönüşümü daha çok muhaliflerin etik mücadele şekillerine bağlıdır. Etik olmayan mücadele yöntem ve şekillenmeler devletleri kendi içlerine daha fazla kapatır. Totaliter hale getirir. Stalinist yöntem "Burjuva" devletlerini daha çok geriye götürmüştür. Devlet tarafında devletin korunması her şeyin üzerinde tutulmuştur. Bugün itibarıyla devletten ziyade yukarıda defalarca dile getirmiş olduğunuz görüş ve taleplerin yaşam bulması için kendi gerçekliğinizi gözden geçirmeniz gerekmektedir. Reel durum sizin için anahtar olmalıdır. Sorun problem oluşturmaktan değil çözücü olmaktan geçer. Devletin bütünlüğü ve hükümranlık hakları dışında her şey tartışılabilir.”
İşte o güne kadar kimsenin bilmediği Altaylı ve İHA röportajları ilk bu mektupta ortaya çıktı.
Mektubu daha sonra ilk yayınlayan ise PKK oldu.
Öcalan, Suriye’de çıkarıldıktan sonra Rusya’da bir süre kaybolunca panikleyen PKK’nın Avrupa sorumlusu olan Kani Yılmaz ve örgüt yöneticisi Abdurrahman Çadırcı MED TV’ye çıktı ve Öcalan’ın Suriye’den 1996’dan beri devletle yürütülen görüşmeler üzerine çıkarıldığını anlattı.
Ve bu mektubu açıkladı.
Örgüt daha sonra Özgür Politika gazetesi ve MED TV’de bu görüşmeler sırasında yazılan mektupları yayınladı.
Hasan Yıldız’ın Muhatapsız Savaş, Muhatapsız Barış kitabında mektup basıldı.
Türkiye’de ise ilk olarak Taraf’ta yazdığım yazı dizisinde ben yayınlamıştım.
Mektubu kaleme alan o görüşmelerinden arabulucusu İlhami Işık’tan alarak.
Fakat mektup işe yaramıştı.
Öcalan, bu yüzden 1 Eylül 1998’de ateşkes ilan etti.
Üstelik MED TV’de aralarında Tayfun Talipoğlu’nun da olduğu Türkiye anaakım medyasından 25 gazetecinin ilk kez katıldığı ve Öcalan’a sorular sorduğu bir canlı yayında.
Öcalan konuşmasında barış mesajları vermiş "Türk askerinin bölgedeki hükümranlığını tartışmıyoruz", "İlke olarak Cumhuriyet'e karşı çıkmıyoruz" sözleriyle orduya sıcak mesajlar göndermişti.
İşte Fatih Altaylı röportajı bu bağlam içinde anlamlı bir yere oturuyor.
O yüzden de tarihi bir belge.
O dönemin tarihi henüz yazılmadı, tanıkları konuşmadı.
Türkiye’de şiddetin kol gezdiği, köylerin yakılıp, milletvekillerinin öldürüldüğü bir dönemde, devleti çeteler kaplamış, ordu darbeyle sivil iktidarı devirirken bile çözüm denendi, mümkündü ve olabilirdi.
Olsaydı herhalde kimse bu şartlarda çözüm olur mu demezdi.
İlk kez AK Parti iktidarı Öcalan’la görüşmüş ve ilk kez Bahçeli Öcalan’ı saygılı bir dille muhatap almış zannedenler için muhalefetin sesi olmuş ve bu yüzden hapse girmiş bir gazetecinin Öcalan ile diyaloğu, konuştukları ibretlik bir seyirlik…
Umarım yakın bir zamanda Fatih Altaylı hapisten çıkar ve bu röportajın tam hikayesini ondan dinlemek mümkün olur.
.27/10/2025 00:01
PKK neden Schrödinger'in kedisine benzedi?
112
PKK meselesinin içine Kuantum fiziğini sokup 50 senede zor bela çözülen meseleyi karmaşık hale getirmek gibi bir derdim yok.
Kedi analojisine gelmeden önce dün Kandil’deki PKK basın toplantısının az konuşulan bir yerinden başlayalım.
Açıklamayı okuyan Sabri Ok’tan.
Sabri Ok, PKK’nın ilk kadrolarından bir isim.
1984 Eruh saldırısının planlayıcısı olduğu iddiasıyla hapse girdi ve tam 20 yıl hapiste kaldı.
PKK’nın 20 yıl boyunca cezaevi sorumluluğunu yaptı.
İlk olarak 1997’de devlet PKK ile müzakerelerde hapishanedeyken onunla görüşmeye başladı.
2005’de cezasını bitirip tahliye oldu.
Ve çok ilginç bir şey yaptı: Askere gitti. Manisa’da askerlik yaptı. Çünkü Türkiye’de kalmak istiyordu, o sıralarda kurulan Demokratik Toplum Partisi’nin kuruluşuna yer almış, hatta yöneticileri arasında da olabilirdi.
Tam o sıralarda Erdoğan Diyarbakır’a gidip Kürt meselesi benim meselem demişti. MİT’in PKK ile temasları başlamıştı.
Görüşülenlerden biri de daha önce de devletin hapisteyken görüştüğü Sabri Ok’tu.
Bunu nereden biliyoruz?
Emniyet İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun’un hatıratından.
Sabri Uzun, 2005’de Sabri Ok’u Ankara Söğütözü Saklıbahçe Parkı’nde MİT’çilerle otururken görmüştü:
“İşletme sahibi, çok cesur ve insancıl bir kişiydi. 'Heyecanlanmayın, o şahsın yanındakiler MİT'çiler dedi. Şu masalara oturanlar da sizin İstihbarat polisleri' diyerek iki üç kişiyi işaret etti. O gün MİT, görevlileriyle Sabri Ok'u birlikte görünce, PKK terörüne siyasi çözüm arandığını anladım ve büyük mutluluk duydum. Ancak istihbarat polislerinin MİT görevlilerini takip ediyor olmasına da üzüldüm..."
Ama Emniyet’in MİT’i takibi daha sonra üç ayrı şehirde itirafçılar üzerinden Ok hakkında açılan davalara dönüştü.
Ve Ok da Nisan 2007'de pasaportuyla Türkiye'den ayrıldı.
Sonra adını nerede duyduk?
2010’da PKK ve MİT’in Oslo’daki görüşmelerinden sızan ses kaydında.
Oslo’ya getirilen PKK liderlerinden biri de Ok’tu.
Hatta şöyle bir diyalog vardı ve o yıllarda çok haber olmuştu:
"Mustafa Karasu: Ben şuna inanıyorum devlet istesin şu anda bizi uçağınıza alıp götürebilirsiniz isteseniz.
Afet Güneş: Kesinlikle. Ben diyorum gelin götüreyim.
Mustafa Karasu: İsterseniz götürürsünüz.
Afet Güneş: Götürürüm tabii.
Afet Güneş: Şu an götürürüm yani bir sakınca yok.
Mustafa Karasu: Demek ki o zaman Önderlikle görüşme sorunu da yok.
Sabri Ok: Benim hakkımda iddianame hazırlandığı söyleniyor. Bir tarafta kapatılırken bir tarafta açılıyor.
Afet Güneş: Hep söyleniyor yani. Bir dosyanın tamamlanması adına yapılan operasyonlar.
Mustafa Karasu: Sabri arkadaş hakkında dava açılmış. Niye açılıyor biri kapatılırken. Şimdi Sabri arkadaşı gönderebilir miyiz.
Sabri Ok: Karasu'yu göndereceğiz.
Afet Güneş: Karasu yeter bize."
Masada bu diyaloglara kadar varan Oslo görüşmeleriyle de mesele çözülemedi.
Kandil’deki basın toplantısında PKK’nın Türkiye’den tamamen çekildiği açıklamasını da Sabri Ok yaptı.
Yani karşımızda devleti çoğumuzdan daha yakından tanıyan, 30 yıldır da devletle çözüm için müzakerelerin içinde yer almış biri var.
Yani karşımızda dün başlamış, kimsenin birbirini tanımadığı bir mesele yok.
Kimse kimseyi kolayca kandıramaz.
70’lerine dayanmış, 20 yılı hapiste geri kalanı dağda geçmiş bir adam için de 50 yıl sonra örgütünün kendini fesh etmesi, silah bırakmak, militanlarını geri çekmek kolay verilecek kararlar değil.
Çünkü bunlardan geri dönüş zor.
Bir kere silahın devri geçti deyip kendini fesh eden ve silah yakan bir örgüt bir daha dağa silahlı mücadele için adam götüremez.
Dağda örgüt kalmamış, gerillacılığın çağının hem siyaseten hem de teknolojik olarak geçtiği bir dönemde üstelik…
Ama dün bu basın toplantısını izleyenlere göre “tiyatro bunlar”
Uzun süredir yaşanan her şeye ilk refleks olarak “tiyatro” diyen güvensiz vatandaşlar ülkesinde bir meseleyi gerçekten çözmek kolay değil.
Özellikle de ülkede birlik hissi ve iyi şeyler olabileceğine inanç bu kadar diplerdeyken…
Ama 50 yıllık bir örgüt bütün bunları Pazar günü serpme kahvaltı sofrasında oturmuş bazı vatandaşları kandırmak için de yapıyor olamaz.
Ama işte o vatandaşların da ikna edilmesi gerekiyor.
İşte bu adımlar biraz da o vatandaş için atılıyor.
Çünkü esas zor kısım olan devletin adımı için toplumun rızası önemli.
Nihayetinde bu süreci siyasetçiler yürütüyor.
Devlet ise tabii ki bu adımları tiyatro olarak görmüyor.
Herhalde kimse PKK’nın devleti, devletin de PKK’yı kandırabileceğini, herşeyin gözümüzün önünde olduğunu, bunca riskin sadece bir grup vatandaşı kandırmak için alındığını düşünmüyordur.
Yani izlediğimiz bütün adımların bir arkaplanı var ve bu adımlar devlet ve örgütün müzakerelerinin bir sonucu.
Biz her seferinde bir müzakerenin sonucunu görüyoruz. Başlangıcını değil.
Ama devletin de PKK ile müzakere geçmişi çok güven verici değil.
Özellikle de son çözüm sürecinde PKK, süreci Suriye için yakıp çıktıktan sonra…
Devlet tarafı bu yüzden Öcalan’dan silah bırakma çağrısı değil, fesih çağrısı istedi. Örgütün silah bırakması da bir teyit mekanizmasına bağlandı.
Dünkü basın toplantısı bu teyit için yapıldı demek yanlış olmaz.
Teyit mekanizması MİT ve TSK’dan oluşuyor.
Bu iki kurum, PKK’nın silah bırakma sürecini izleyip, teyit edecek ve devlete “ Evet PKK silah bırakma iradesinin gereğini yerine getiriyor” diye özetlenecek bir rapor sunacak.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un geçen hafta bir konuşmasında anlattığı üzere; bu teyit üzerine top MGK’ya gelecek.
MGK, kendini fesh eden PKK’yı terör örgütleri listesinden çıkarma tavsiye kararı alacak. Buna da tescil deniyor.
Devlet teyit için PKK’dan aslında üç adım atmasını bekliyor.
Türkiye’den militanlarını çekmek bunun ilki.
Bunu hiç küçümsememek gerekir. PKK, Öcalan’ın çağrısıyla 1999’da ve 2013’de iki kez Türkiye’den çekilmeye çalıştı ama bu tam olarak başarılamadı.
Peki diğer iki adım ne?
Diğer adımlar da Türkiye’de PKK’nın gerçekten silah bıraktığıyla ilgili kanaati büyütecek adımlar olacak.
Onların da yakın zamanda atılması bekleniyor.
(15 gün önce bu köşede Ekim sonu PKK’nın silah bırakma süreci için bir adım atacağını yazdığımı ve o yazının altındaki fazla şüpheci Karar okurlarının yandaşlık ve saflık kelimelerini her zamanki gibi bonkörce kullandıkları en kibar tabirle fazla iddialı yorumlarını hatırlatmak isterim.)
Bu adımlar atıldığında teyit ve tespit kısmı geçilecek ve top Meclis’e gelecek.
Böylece Meclis, “münfesih örgüte özgü bir yasa” için düğmeye basacak.
Sabri Ok’un açıklamasındaki en dikkat çekici bölüm de bu yasayla ilgili kullandığı kavramların tanıdık olmasıydı.
Şöyle dedi:
“Çok açık ki biz 12. Kongre Kararlarına bağlıyız ve uygulamakta kararlıyız. Ama bunların pratikleşmesi için de yine PKK 12. Kongresinin aldığı kararlar doğrultusunda sürecin gerektirdiği hukuki ve siyasi yaklaşımlar gecikmeden gösterilmelidir. Bu çerçevede PKK’ye özgü Geçiş Hukuku esas alınmalı, demokratik siyasete katılabilmek için gerekli özgürlük ve demokratik entegrasyon yasaları gecikmeden çıkarılmalıdır.”
Büyük harflerle “Geçiş Hukuku” kavramı, Mehmet Uçum ve Feti Yıldız’ın hazırlanacak yasayla ilgili açıklamalarından tanıdık gelmiş olmalı.
Örgütün de aynı kavram setini kullanması, aslında kameraların dışında devam eden müzakerelerin boyutu hakkında bir fikri veriyor.
Basın toplantısını izleyen bir gazeteciyle konuştum, oradaki havayı şöyle anlattı:
“Sabri Ok, toplantı sonrası tahrik edici soruların hepsine gayet yapıcı cevaplar verdi. Türkiye adım atmıyor, hep siz adım atıyorsunuz diye bir soru geldi, sonra Türkiye adım atmazsa ne yapacaksınız diye sordular, Öcalan’ın özgürlüğü üzerinden soru sordular fakat hepsine de cevabı olumluydu. Süreci zora sokacak cevaplardan kaçındı. Sanki bu “barış süreci” denilen şeyi özümsemişler.”
Özellikle Kürt medyasının süreci ve devletin samimiyetini sorgulayan sorularına Ok, pozitif cevaplar verdi.
Mesela eve dönüş yasasıyla ilgili soruya şöyle dedi:
“Sürecin özgünlüğüne uygun şekilde hukuksal bazı adımların atılması gerekiyor. Karşılıklı adımlar atıldıkça süreç ivme kazanarak gelişecek. Sürece özgü yasalar istiyoruz, herhangi bir af değil. 50 yıllık bir mücadele bugüne kadar geldi, önder Apo'nun çok büyük gayretleriyle çok önemli bir aşamadayız şimdi. Sadece buna mahsus özel düzenlemeler olabilir. Umarız yetkililer de üzerine düşen sorumluluğu yerine getirir.”
Peki, Sabri Ok ve yanındakiler kim olarak konuştular basın toplantısında?
“Kürt Özgürlük Hareketi Yönetimi” olarak…
Çünkü PKK artık yok. PKK, 12. Kongresi ile kendini fesh etti. Bu yüzden artık PKK’lılar PKK titri ve adını kullanmıyorlar.
Mesela Duran Kalkan, bu adımı iki hafta önce duyuran açıklamasını Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi üyesi olarak yaptı.
Ama elinde silahlarla Türkiye’den gelen militanlar tabii ki hala PKK’lı.
Çünkü bir geçiş evresindeyiz.
PKK, Meclis’ten geçecek yasayı silah bırakmanın bir şartı olarak ileri sürmüyor. PKK önce kendini fesh edip, silah bırakma kararını verdi.
Ama tamamen silahları bırakıp, dağdan inebilmeleri için yasaya ihtiyaçları var.
Devlet de o adımı atmak için PKK’nın silah bıraktığından emin olmak istiyor.
Şu anda bu fetret dönemindeyiz.
O yüzden kendini fesh eden ve silahlarını sembolik olarak yakan PKK’nın hala Türkiye’de silahlı militanları var.
Ama bu olan biteni bir tiyatro ya da aldatmaca yapmıyor.
PKK’nın bu durumu işte Kuantum fiziğinin meşhur Schrödinger'in kedisi deneyine benziyor.
Kedi hem var hem de yok. Hem ölü hem de sağ.
PKK kendini fesh etti, silahlara veda mesajı için tören yapıp yaktı ama PKK’lıların ne olacağıyla ilgili kararı Meclis verecek.
Meclis’ten yasa çıkana kadar PKK’lılar adı PKK olmayan ve silah bırakmış bir örgütün silahlı militanları olarak kamplarda yaşayacaklar.
Çünkü gidebilecekleri başka bir yer yok.
Dağlarda silahlarını atarak yaşamayı da herhalde onlara kimse tavsiye etmiyordur.
Bir geçiş anındayız.
PKK da hem var hem de yok.
Devlet teyit mekanizmasıyla kutuyu açıp bakana kadar durumu sadece Kuantum fiziği ile açıklayabiliriz.
Ama bir yıldır izledikleri bunca şeye rağmen hala her şeye tiyatro diyenlerin durumunu açıklamak daha zor.
Perde kapandığında bile salondan gitmeyecek gibi bir tutku bu sanki
.29/10/2025 10:01
Mami, IKE ve Hüseyin-1
28
25 Temmuz 2022’de gazetelerde bir ölüm ilanı çıktı:
“Sevgili Annemiz, Mamimiz, Kutup Yıldızımız Seher Alaçam, Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Acımız sonsuzdur. Kudretli, onurlu, akıllı, çok sevecen bir insanın çocukları olmaktan gurur duyuyoruz. Mekanın cennet olsun, nurlar içinde yat meleğimiz. Oğulları: Hüseyin&Ümit. Sevgi ve Işıkla kal.”
1.jpg
Yeniköy’deki villasında ölen Seher Alaçam’ın cenazesi Bebek Camisi’nden kaldırılıp, Kilyos Mezarlığı’na gömüldü.
Tanıyan birkaç kişinin Facebook’taki taziye mesajları dışında ölümü bu ilan dışında haber olmadı.
Üç yıl sonra oğullarından Ümit, 112’yi arayarak, diğer ‘oğlu’ Hüseyin’i casuslukla suçladı ve o ihbarla tetiklediği casusluk soruşturmasıyla bugün herkes bu garip ‘aile’yi konuşuyor.
Aslında Seher Alaçam, görenlerin bir daha unutmayacağı bir profildi.
Çiçekli şapkalar, tül eldivenler takıyor, Viktorya döneminden çıkıp gelmiş gibi elbiseler giyiyordu.
Hayatıyla ilgili eldeki bilgiler hala çok az.
Doğum tarihi ve doğum yeri açık kaynaklarda yok.
2.jpg
80’li ve 90’lı yıllarda SHP’li belediye döneminde Kartal’daki Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nin müdiresi olduğu biliniyor.
1994’de Refah Partisi’nden Kartal Belediye başkanı seçilen Mehmet Sekmen, onu kültür merkezi müdiresi bir sosyal demokrat olarak tanıyor.
Bazı gazete haberlerinde de adı böyle çıkıyor.
Data Bank’ın sahibi Murat Can Akkiriş ile bir evlilik yapmış. İkisinin adı 2004’de Haydar Aliyev’in ölümü için verdikleri bir gazete ilanında birlikte yer alıyor.
Son soyadındaki Erçili ya da Alaçam diğer evliliğinden olmalı.
Hüseyin Gün’ün ifadesine göre bir dönem Türkiye'nin en büyük reklam şirketlerinden biri olan Sun Ajans Reklam Ltd. Şirketinin sahibiymiş.
Onu tanıyanlar outdoor reklam şirketi olduğunu söylüyorlar.
Yeniköy’de havuzlu bir villada yaşadığı ve epey varlıklı biri olduğu kesin.
Azerbaycan’la yakınlığının sebebi ise meçhul.
3.jpg
2004 yılında yine Azerbaycan üzerine yapılan bir konferansta tanıştığı Hüseyin Gün onun hayatını, o da Hüseyin Gün’ün hayatını değiştirmiş.
Hüseyin Gün hakkında bilgilerimiz savcılık ifadesinde anlattıkları kadar.
1974 yılında Almanya’nın Nurnberg şehrindeki Lauf a.d. Pegnitz kasabasında doğmuş. Neden orda doğduğunu bilmiyoruz. İlginç bir şekilde ilkokulu ve ortaokulu yine sebebi belirsiz olarak Mersin’de okumuş. En tuhafı ailesinin onu orta 3’te İngiltere’ye eğitime göndermiş olması.
Hikayesinde “Stoke Newinghton School'da tamamladım. Buranın eğitim masraflarını ailem Türkiye üzerinden gönderir ve ödemesini gerçekleştirirdik.” diye anlatıyor. Ama bahsettiği okul bir devlet okulu. O yaşta bir çocuk nasıl İngiltere’ye okumaya gönderilir bilinmez.
Liseyi de İngiltere’de okuduktan sonra Queen Mary College’de Genetik Mühendisliği okumuş. Mezun olunca önce Cenevre'de bulunan bir petrol şirketinde, sonra Merrill Lynch Bankası’nda çalışmış. Londra şubesinde başkan yardımclığına kadar yükselmiş. Sonra Fransız Credit Agricole isimli bankada yöneticilik yapmış.
Kendi iddiasına göre orada biriktirdiği paralarla ama Ümit Deniz Alaçam’ın iddiasına göre annesi Seher Alaçam’la 2004’de Azerbaycan konulu toplantıda tanıştıktan sonra birlikte Azerbaycan’a gidip bir banka almaya çalışmışlar, Azeri devlet adamlarıyla görüşmüşler, sonra da birlikte Londra’da Avicenna Capital isimli bir yatırım firması kurmuşlar.
Ama aralarında ortaklıktan çok öte bir ilişkiye dönmüş.
Telefonuna adını iki kırmızı kalp arasında “Mami” diye kaydettiği, “büyük patron” dediği Seher Alaçam’ı manevi annesi olarak görüyor, her yerde ondan öyle bahsediyor. Hatta İstanbul’a geldiğinde manevi annesiyle Yeniköy’de yaşıyor.
Ama yine de buraya kadarki hikaye, hikayenin bundan sonraki kısmına göre çok sıradan kalıyor.
Hüseyin Gün, 2000’lerin ortasından itibaren Londra’da bir yatırım şirketi sahibi olarak çok büyük bir beceriyle çok geniş bir çevre edinmiş.
Muhafazakar Parti’ye yaklaşmış. 500 bin sterlinlik bir bağış yapmış ve partinin içinde lordlar, istihbaratçılar, askerler, iş insanları olan elit bir ekibi içinde genç yaşta giren ilk Türk olmuş:
“Bu grupta Türk asıllı tek kişi bendim. 2009 seçim kampanyasında partiye maddi yönde yardımda bulundum. Farklı tarihlerde 500.000 Sterlin vermişimdir. Gruba başkanlık eden, David Cameron’dur. Kendisi o dönem İngiltere Başbakanıydı. 2011’de gruptan ayrıldım.”
Bunu söylerken uydurmuyor. Gerçekten öyle.
İki lord tarafından kurulmuş, toplantılarını Lordlar Kamarası’nda yapan Global Strategy Forum’un Danışma Kurulu’na 36 yaşında girmiş. Buraya giren ilk Türk.
Şu anda bu forumun danışma kurulunda ABD eski Savunma Bakanı Chuck Hagel, eski ordu komutanı David Petraus, İngiltere Eski Dışişleri Bakanı Jack Straw var.
Global Strategy Forum’un danışma kurulu üyesi olarak Lordlar Kamarası’nda Türkiye konulu toplantılar organize etmiş.
Şimdi muhaliflerin AK Partililerin, iktidar yanlılarının CHP’lilerin katıldığı toplantıları öne çıkardığı 2010-2011 arasındaki 5 toplantıya Türkiye’den herkes katılmış.
2010 yılındaki “Gelişmekte Olan Bir Ağ Dünyasında Türkiye'nin Rolü’ başlıklı toplantıya Türkiye’den AB Bakanı Egemen Bağış, eski bakanlar Kürşad Tüzmen, Yaşar Yakış, Erdoğan’ın başdanışmanı olarak İbrahim Kalın, Suat Kınıklıoğlu, Nursuna Memecan, Mehmet Öğütçü gibi isimler konuşmacı olarak katılmış.
4.jpg
2011’de seçimler öncesi ve sonrası yaptığı toplantılarda Jack Straw, o zamanki Londra Büyükelçisi, şimdi CHP’li Ünal Çeviköz konuşmacı olarak yer almış. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden yetkililerin katıldığı toplantılar da düzenlemiş.
5.jpg
Bu dönem sadece İngiliz siyasetçiler, Lordlar, istihbaratçılar, askerlerden bir çevre yapmamış kendine.
Başka titrleri de var. Yine çok üst düzey isimlerin içinde olduğu Londra’daki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün de üyesi.
Daha ilginci, CV’sinde de yer verdiği İsrail Barış Girişimi’nin de bir parçası.
Bu girişim İsrail solunun öncülük ettiği içinde Şimon Peres’in oğlunun, eski Başbakan Ehud Olmert’in de olduğu Filistinlilerle barış isteyen bir girişim.
İşte tam burada insanı şaşırtan bağlantılarından birkaç örnek.
İfadesinde telefonuyla yaptığı görüşmeler de önüne konmuş.
Anlaşılan telefon numarasını 2010’lardan beri değiştirmemiş.
2012’de konuştuğu kişilerden biri İsrail eski Başbakanı Ehud Olmert.
Sorulduğunda, o zamanlar başbakan değildi, ticari bir ilişkiydi cevabını vermiş.
6.jpg
Bir diğer ilginç kişi yine 2011’de görüştüğü İsrail Cumhurbaşkanı Şimın Peres’in oğlu Chemi Peres.
Bunun için de ticari maksatlı bir görüşme demiş.
basliksiz-8.jpg
2010 ve 2011’de neden telefonla görüştüğü sorulan isimler arasında Ermenistan’ın eski Başbakanı Karen Karapetyan ve eski Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan da var. Onlarla da bu titrleri yokken ticari maksatla görüşmeler yaptığını söylemiş.
8.jpg
9.jpg
Telefon rehberindeki isimlerde zaten yok yok: İngiltere Dışişleri Bakanlığı Savunma ve İstihbarat Genel Direktörü David Frank Richmond, İngiliz istihbaratının dinleme örgütü GCHQ yöneticisi Martin Howard, MI6 Başkanı Richard Moore, eski MOSSAD başkan yardımcısı David Meidan, eski Gürcistan Savunma Bakanı Alasania Irakli, eski İngiltere Genel Kurmay Başkanı Charles Guthrieski, Trump’ın eski danışmanı Fiona Hill, İsrailli aşırı sağcı Maliye Bakanı David Smotrich….
Uzuyor bu liste.
10.jpg
Buraya kadarki kısım yine de üst düzey bir çevre edinmiş denebilir.
Bundan sonraki kısım çok daha ilginçleşiyor. Türkiye’de bu kariyerin anlaşılması ise çok zor.
Zaten casusluk iddiaları da bundan sonraki kariyeri ile başlıyor.
2012’de Seher Alaçam ile kurduğu Avicenna Capital kapanıyor. Yerine herhalde bu kadar üst düzey asker, istihbaratçı, siyasetçi çevresini işe çevirmek istiyor.
Önce savunma ve teknoloji alanına yöneliyor.
Türkiye’nin meşhur savunma şirketlerinden Sarsılmaz’ın sahibi Latif Aral Aliş ve yine Mami Seher Alaçam’ın ortak olduğı Sargun Savunma Sanayi isimli bir şirket kuruyor.
Bu şirketin işlerinde ise eski askerler ve istihbaratçılarla çalışıyor.
Çünkü tam da bu kısmı Türkiye’de anlaşılması zor.
Mesela bu şirket için çalıştığı, bu yüzden yaptığı iletişimler savcılık dosyasında yer alan isimlerden biri Pakistan, Afganistan ve Kolombiya’da “İnsan avı” operasyonlarına katılmış İngiltere Teknik İstihbarat Servisi’nin (GCHQ) eski bir yöneticisi olan Chris McGrath.
En son Londra Olimpiyatları’nda teknik karşı casusluk birimini yönetmiş. 2012de emekli olunca da özel sektöre geçip istihbarat ve siber güvenlik odaklı programlarda üst düzey danışmanlık işi yapmaya başlamış. Hala daha bir şirkette çalışıyor görünüyor.
11.jpg
Bizde bunun muadili bazı holdinglerin yönetimine giren eski paşalar ya da en fazla güvenlik şirketi yöneticisi olan eski albaylar.
1999-2001 arasında İngiliz Özel Kuvvetleri’ni yöneten, Sierra Leona’ya özel operasyonla inen general John Holmes ile bile şirketinde çalışmış Hüseyin Gün.
Hatta bu yazışmaya göre eski İngiliz istihbaratçı McGrath ile Holmes birbirinden pek hoşlanmıyorlarmış.
12.jpg
Ama Hüseyin Gün, danışmanlık hizmeti almakla da kalmamış.
2018 yılında eski bir CIA ajanı olan Aaron Barr ile Boston’da bir şirket kurmuş: PiiQ Media LLC.
Şirketin iki küçük ortağı daha var: İkisi de açık kaynak araştırmacısı olan ( yani OSINT) emekli Amerikalı polis Darren Miller ve Ed Suirsky.
OSINT araştırmacılığı diye dünyadaki artık profesyonel bir iş var. Bir çeşit sivil ajanlık bu.
Barr, çok geniş bir çevresi olan eski bir istihbaratçı.
CV’sinde “ABD istihbarat teşkilatlarından üçü için teknik operasyon programlarına liderlik etti” yazıyor.
Yani sadece CIA çalışanı değil.
Barr, aktif bir Twitter kullanıcısı ve son casusluk davasındaki kritik önemi yüzünden sk sık Türk gazetecilerle tartışıyor. Emekli olduğunu anlatıyor.
Türkiye’de birini CIA’den emekli olduğuna ikna etmek zor.
Linkedln’deki CV’sinde göre 2012’den beri şirketlerde çalışıyor. Hüseyin Gün ile birlikte kurduğu PiiQ Media üçüncü şirketi. Halen bir şirkette çalışıyor görünüyor.
13.jpg
PiiQ Media’nın işinin tanımı açık istihbarat ve veri analizi.
Bunu Türkiye’de herhangi birine ya da bir savcıya ticari bir iş olarak anlatmak da çok zor.
Mesela Aaaron Barr şirkette ne yaptığını CV’sinde şöyle anlatmış:
“Bilgi operasyonları ve dijital istihbarat alanında dört yenilikçi ve özgün ürünün geliştirilmesine ve genişletilmesine öncülük etti. PiQ’un bilgi operasyonları ve dijital etki sistemleri için çok sayıda yazılım mimarisini geliştirdi. Siber tehdit istihbaratı, açık kaynak istihbaratı, gelişmiş mühendislik ve analitik çabaları desteklemek üzere dijital risk yönetimi platformu tasarladı. PiQ’un hızla büyümesine katkı sağlayan milli medya ürünlerini ve etki sistemlerini yönetti. PiQ Media’nın dört temel ürününü ticari hale getirdi ve şirketin ölçeklenmesine yardımcı oldu. Sosyal medya ve bilgi operasyonlarının kötüye kullanımıyla ilgili bir kitabın ortak yazarı oldu.”
Hüseyin Gün, ise ifadesinde Aaron Barr’ı şöyle tanıtıyor:
“Aaron BARR isimli ortağımdan bahsettim ve kendisinin ANONYMOUS ile bir dönem mücadele ettiğini, siber konularında istihbarat analizinde çok etkili olduğunu, bir dönem CIA çalışanı olduğunu…”
Aaron Barr’ın ortağı olduğu şirket için istihbarat çevresini seferber ettiği anlaşılıyor.
Mesela 2018 tarihli Hüseyin Gün’le yaptığı bu yazışmadan iş için yardım almayı düşündüğü isimlerden biri Tom Conroy.
14.jpg
“Üç harfliler” tabiri bizde cinler, ABD’de ise istihbarat örgütleri için kullanılıyor.
Yani CIA, NSA, FBI gibi.
Bu yazışmada Barr’ın Gün’e şirket için bize yardıma hazır dediği Tom Conroy, 30 yıl CIA’de çalışmış, İstihbarat Direktörlüğü, Operasyonlar Direktörlüğü yapmış bir isim.
Northrop dediği ise büyük bir savunma ve havacılık şirketi. 2001’den beri de o şirketin üç büyük istihbarat teşkilatıyla işlerini yürütüyormuş.
Yani bu düzeyde bir çevresi var Barr’ın.
İşte Türkiye’deki casusluk soruşturması için en kritik soruyu burada sorabiliriz.
Peki bu insanlar casus mu?
Hüseyin Gün’le ilgili ifade tutanağında bir yazışma epey açıklayıcı.
2020 tarihli yazışmada Hüseyin Gün, Aaron Barr’a istihbaratçı çevresinin şirkete bir faydası olmadığı için sitem ediyor:
“İstihbarat ağını kullanman gerekiyor; maalesef şu ana kadar bize bir şey üretmedi. Bu yüzden kamçıla ve David Cohen’e, eski teşkilata ve NYPD’nin eski Ona ulaş. İletişim kurman gereken hedefin o olmalı. Umarım şimdiye kadar sıfır gördüğümüz istihbarat ağından bizim için somut bir şey çıkar.”
Burada bahsedilen David Cohen, 30 yıl CIA’de çalıştıktan sonra New York polis depertmanında istihbaratçı olarak bulunmuş, 11 Eylül saldırılarıyla ilgilenmiş, emekli bir istihbaratçı.
15.jpg
Barr da bu emekli istihbaratçılardan şikayet ediyor.
16.jpg
Peki, Hüseyin Gün ve Aaron Barr’ın veri analizi ve açık istihbarat şirketi PiiQ Media’nın ne gibi işler yapmış?
Amerika’da ve dünyanın diğer ülkelerinde ne işler yaptıklarını eldeki dökümanlardan anlamak zor.
Macaristan’la ilgili bir iş yaptıkları, Özbek bir araştırmacıları olduğunu görüyoruz.
Daha önce soruşturma evrakları Türkiye üzerine kurulu.
Bu şirketten dört yıl önce Hüseyin Gün’den Fuat Avni’nin peşine düşmesinin istendiğini İsmail Saymaz dün yazmıştı.
Gün, Fethullahçıların İngiltere imamı Mustafa Özcan ile 2011’de İngiltere’de iki kez görüştüğünü anlatıyor. Ayrıca yine FETÖ soruşturması olan Ramazan Demiryürek ile 15 Eylül 2014’te neden iki kez görüştüğü sorulunca da bu ilginç hikayeyi anlatıyor.
17.jpg
Barış Terkoğlu ise Mücahit Ören’im ricası üzerine sahte bir bir Twitter hesabıyla ilgili araştırma yaptığını yazdı:
“Amis olarak belirtilen AMÖ yani TGRT sahibi Ahmet Mücahit Ören’dir. Kendisinin ricası üzerine sahte Twitter hesabıyla ilgili araştırma yaptırmıştım. Bunla alakalı çalışmayı kendisine göndermiştim.”
Sorgusunda kendisine sorulan 2018 tarihli Aaron Barr ile yazışmalarından anlıyoruz ki Murat Ülker ile de çalışmışlar.
Yazışmalara göre tam da 1 Nisan 2017’de bir çikolata reklam filmi yüzünden darbecilikle suçlandığı sırada Ülker, bu darbe paranoyasının sosyal medyada kimler tarafından köpürtüldüğünü onlara araştırtmış.
18.jpg
Ama yazışmalara göre Murat Ülker’le daha fazla çalışmak için bir sunum hazırlamaya çalışmışlar.
Sunum içim Gün, Barr’a şöyle taktikler vermiş:
“MU’yu ödünü patlatacak şekilde korkut, konuştuğumuz tüm cümleler ürünümüzle bağlantılı bir nakavt etkisi yaratmalı. Yani içine at nalı gizlenmiş bir boks eldiveni gibi güzelce dokuyarak, ne demek istediğimi anlıyorsun.
Yani “1 Nisan veya 12 Ağustos videosuyla uğraşmaya çalışma, asıl tehlikeyi ve MU’yu daha fazla riske maruz bırakan alttaki uğultuya odaklan” vb... Bunu bizim derin analizlerimiz sayesinde buldun; kümelerin ne dediğini/ne uğuldadığını, yüzeye veya birkaç tweete bakarak belli olmayan şeyleri.
Kendi tescilli dijital yaşam analiz platformumuz aracılığıyla şunu bulduk: Dini sağcılar/muhafazakâr milliyetçilerin özellikle onu hedef almasının nedeni, dini sağın vb. MU ve ailesini kendilerinden biri olarak görmesi ve onlardan birinin gemiyi terk ediyor algısı oluşması. Bunun MU tarafından ele alınması gerekiyor ve işte burada PiiQ devreye giriyor.”
Bu yazışmalar iki istihbaratçı arasındaki yazışmalardan çok, malını satmaya çalışan iki şirket ortağı arasındaki yazışmalara benziyor.
Fakat yaptıkları iş sadece yasal zeminde kalınarak yapılabilecek bir iş değil.
Zaten ifadesinde sorulan bir yazışma için şöyle diyor:
“Sistemimiz araştırmaları sadece açık kaynaktan değil gizli yani yasal olmayan yollardan da sağlayabilecek donanımdaydı. O dönem sistemi ne şekilde kullanabileceğimizi ve nelere erişebileceğimiz belirlemek adına konuşma gerçekleştirmiştik.”
Mesela iş alma taktiklerinden birinin Darkweb’e gizli verileri düşmüş kurum ve şirketleri uyararak yani bir şekilde korkutarak onlara hizmet almak üzere kurulu olduğu anlaşılıyor.
Mesela bilgisayarında bulunan belgeler arasında Darkweb’e düşmüş Cengiz Holding çalışanlarının emailleri ve şifrelerinin görseli var.
Bunun ne olduğu sorulduğunda “Darkweb’te bulunan bir veridir. Ben bu veriyi gördüğümde Cengiz holdingin şifrelerinin bulunduğu ve en azından bilgileri olsun ve önlem alsınlar diye onları tanıyan bir kişiye söylemişimdir diye hatırlıyorum. Tamamen iyi niyet göstergesi kapsamındadır” diyor.
Ekrem İmamoğlu’nun danışmanı Necati Özkan’ı da bu yetenekleriyle etkiledikleri anlaşılıyor.
Böylece İstanbul’da 23 Haziran 2019 seçimleri öncesinde hazırladıkları IKE Projesi’ne kadar geldik.
IKE, aslında eski Amerikan Başkanı Dwight David Eisenhower’ın lakabı.
Peki IKE kim?
O da sorulmuş:
“İKE olarak bahsedilen kişi Ekrem İMAMOĞLU’dur. İke denmesinin sebebi de teknik ekibim yabancı olduğu için Ekrem şeklinde telaffuz edemiyorlar ve İKE diyorlar.”
Fakat çok uzadı. Çok daha uzun anlatılması gereken yere geldik.
Çünkü herkes kendi tarafından kısaca anlatınca gerçek resim ortaya çıkmıyor.
Ama açık ki karşımızda bir James Bond casusluk hikayesi de bir Tuncay Güney kumpası da yok.
Ama kesinlikle Hüseyin Gün, Netflix’te belgesel olmayı hak ediyor.
.01/11/2025 02:01
Mami, IKE ve Hüseyin-2
27
Bir önceki yazıda İmamoğlu’nun casusluktan tutuklanmasına neden olan Hüseyin Gün’ün 2019 öncesi hikayesine bakmıştık.
Şimdi esas güncel hikayeye yani casusluk soruşturması iddialarına doğru gelelim.
2019 yılında belediye seçimleri 31 Mart’ta yapıldı.
Soruşturma belgelerine göre Gün, çifte vatandaştı, bir sene önce de Mernis’te İstanbul’da nüfus kaydı yaptırmıştı.
Yani muhtemelen oy verme hakkı da vardı.
Peki soruşturmadaki uçuş kayıtlarına göre Hüseyin Gün Londra’dan İstanbul’a ne zaman gelmişti?
2 Nisan 2019 günü.
Yani seçimlerden iki gün sonra.
Bu seçimlerle ilişkisi üzerine ilginç bir not.
İkinci not bu soruşturmanın başlangıcı üzerine.
Hüseyin Gün’ü; manevi annesi Seher Alaçam’ın oğlu Ümit Alaçam 2 Mart 2025 günü 112’yi arayarak ihbar etti.
Yani İmamoğlu’nun gözaltına alınmasından 17 gün önce.
Ümit Alaçam, bu ihbarından dört gün sonra ifadesini verdi. Elindeki belge ve cihazları da teslim edebileceğini söyledi.
Peki, Hüseyin Gün ne zaman gözaltına alındı?
3 Temmuz 2025’de.
Yani ihbardan dört ay sonra.
Aylar sonra İmamoğlu’nu casusluktan tutuklatacak bütün bilgiler İmamoğlu tutuklanmadan önce kolluğun elindeydi.
Ama herhalde o sırada kimsenin ilgisini çekmemişti.
Çünkü 3 Temmuz 2025 günü Hüseyin Gün casusluktan tutuklanırken, ihbarcı Ümit Alaçam’ın teslim ettiği belgelerden kendisine onlarca soru soruldu.
FETÖ var, Libya var, Irak var, silahlar var, gizli bazı MİT belgeleri var…
Peki ilk ifadesinde ne sorulmadı?
İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ ya da İBB verileriyle ilgili tek bir soru bile sorulmadı.
Bu isimler ilk ifadesinde geçmiyor.
Yani casusluktan tutuklanmasının sebebi İBB ve İmamoğlu ile ilgili iddialar değildi.
Peki bu isimler ve iddialar ilk ne zaman ona soruldu ve o ne zaman bunları anlattı?
25 Ekim 2025’de yani üç ay sonra verdiği etkin pişmanlık ifadesinde.
İlki 128 ikincisi 262 sayfalık iki ayrı ve içeriği de büyük ölçüde farklı ifadesi var.
Bazı haberlerde çıktığı gibi iki ifadesinde de herhangi bir casusluk itirafı yok. Tam aksine bunu reddediyor.
Peki ikinci ifadesine neyi itiraf etmiş oldu?
İlk ifadesine kendisine tek bir soru bile sorulmayan İBB meselesi ile ilişkileri.
İkinci ifade doğrudan ona Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’ın fotoğrafları gösterilerek başlamış. Yani ancak İmamoğlu ile ilgili bilgiler verince etkin pişmanlığı kabul edilmiş anlaşılan.
Necati Özkan’la tanışıklığını şöyle anlatmış:
“Necati ÖZKAN isimli şahsı 2019 yılı ilk seçimleri iptali sonrası mayıs sonları yada haziran ayları başında, yani 2. Seçim öncesinde manevi anne olarak bildiğim Seher Elçili ALAÇAM vasıtasıyla tanıdım. O dönemde manevi annem bana Necati ÖZKAN isimli şahsın ertelenen seçimle alakalı bir kampanyası olduğunu ve benim o konuda Necati ÖZKAN’a yardımcı olmamı rica etmişti. Bunun sebebide benim sosyal medya analiz konularında şirketimin olması sebebiyleydi. Fakat bu talebin Necati ÖZKAN tarafından mı yoksa manevi annem tarafından mı gündeme geldiğini bilmiyorum. Devamında Necati ÖZKAN isimli şahıs ile Etiler’de bulunan ofisinde görüştüm. Bu görüşmede beraberimde manevi annem de vardı.”
Bu görüşmeyi Necati Özkan da doğruluyor.
Manevi anne Seher Alaçam, eski bir reklamcı. Sun Ajans’ın sahibi. Outdoor reklamcılık da yapıyor.
Yani halkla ilişkilerci Necati Özkan’ı tanıması doğal. Zaten bazı yazışmalarda ondan “Neco” diye bahsediyor.
Soruşturmadaki bir Whatsapp capsinde şöyle yazıyor:
“Mamim rumuzlu Seher Erçili Alaçam isimli şahıs tarafından şüpheli Hüseyin Gün’e 10.06.2019 Saat: 08:31:07 de “Necati Özkan Ajans” şeklinde kayıtlı Kişi kartının yollanmış olduğu görülmüştür.”
1-001.png
Yani Necati Özkan’ın numarasını Gün’e, Seher Alaçam gönderiyor. Tarih 10 Haziran.
Fakat soruşturma evrakları içinde Mayıs 2025’in başında Gün’ün Necati Özkan’a attığı mesajların görselleri de var.
Zaten Gün’ün de “Fakat bu talebin Necati ÖZKAN tarafından mı yoksa manevi annem tarafından mı gündeme geldiğini bilmiyorum” diye kafasının karışması bundan.
İlginç bir şekilde Hüseyin Gün, iki ifadesinde de çeşitli kişileri nereden tanıdığı sorusuna cevap verirken sık sık Seher Alaçam vesilesiyle tanıdığını söylemiş.
Alaçam 2022’de öldüğü için hikayeleri onun üzerinden anlatarak kendini korumaya çalışmış olabilir.
Peki ifadesine göre Necati Özkan, Hüseyin Gün’den ne istemiş?
Biraz uzun bir alıntı olacak, çünkü soruşturma açısından en kritik yerlerden biri bu:
“Bu görüşmede benim kendisine ne konularda yardım edebileceğimi, sosyal medya analizinin hangi kapsamda olabileceği gibi sorular sordu bende kendisine sistemin ne şekilde olduğunu anlattım. Kendisi kampanya yürüttüğü için teknoloji ve analiz konularında uzman birisiydi. Kednsine Aaron BARR isimli ortağımdan bahsettim ve kendisinin ANONYMOUS ile bir dönem mücadele ettiğini, siber konularında istihbarat analizinde çok etkili olduğunu, bir dönem CIA çalışanı olduğundan bahsettim. Ben herhangi bir ücret talep etmedim. Kendisi de ücret talebinde bulunmadı. Analizin ne üzerinden yapılacağını sorduğumda İBB veritabanı verilerinin Osint Darkweb içerisinde yer alıp almadığını sordu. Bende bakmadığımı ama teknik ekibime baktırabileceğimi belirttim. Aaron BARR isimli ortağıma bu konuyu anlattığımda bana ad soyad e posta telefon gibi verileri sağlayıp sağlayamayacaklarını sordu. Bende İBB veritabanı verilerinin Osint Darkweb’te yer alıp almadığını araştırmasını istedim. Bizim sistemimiz açık kaynak üzerine çalışıyor olsa da sosyal medya uygulaması kullanıcılarının kendi aralarında yani bire bir yapmış oldukları konuşmaları, mail hesaplarının içeriklerinide görüp analiz edebiliyordu. Bu işlemin yapılabilmesi yada yasal sayılabilmesi için yetkili makamların izni gerekiyordu. İbb.gov.tr olarak bir çok mail adresi ve şifrelerinin burada bulunduğunu Osint darkweb üzerinde gördü. Hatta bu mail adresleri ve şifrelerinden yaklaşık olarak 20 adet kadarının fotoğrafını Necati ÖZKAN isimli şahsa gönderdim. O da bana bu “Bu veriler üzerinde analiz işlemi yaptırabilir misin? Seçim kampanyamızda bunu kullanabilir miyiz?” Dedi. Bende teknik ekibimin bunu yapabileceğini söyledim ve ücretsiz olarak kendisine bu konuda yardım ettim. Necati ÖZKAN isimli şahsın isteği üzerine yaptırmış olduğum Açık Kaynak İstihbaratı sonucu ulaşmış olduğum ibb.gov.tr uzantılı mail adres ve şifrelerini kendi veritabanımıza çektirdim. Yani ben herhangi bir yerden İBB veritabanını hacklemedim yani çalma girişiminde bulunmadım. Necati ÖZKAN isimli şahıs bana İBB verileri OSİNT sisteminde olabilir bir bak dedi. Teknik ekibimde yapmış olduğu araştırmalarda bu verilerin orada bulunduğunu gördü. Bu sistemde verilerin ne zaman yüklendiğini araştırma yapmadan görmek mümkün değildir. OSİNT altında bulunan Darkweb’de yüklenen verilerin hacklenmiş verilerden oluştuğu gibi herhangi bir şahsın kendi rızasıyla ekleme yapabileceği bir sistemdir. O yüzden İBB verileri hacklendi mi yada rızaen birisi tarafından Darkweb’e yüklendi mi bunu benim bilmem mümkün değildir. Bu verilerin orada olup olmadığını bana soran Necati ÖZKAN’dı. Bende bu talebin üzerine teknik ekibime bu verilerin orada bulunup bulunmadığını araştırttım. Bu verilerin analiz edilmesi kısmında yani teknik bölümünde Aaron BARR isimli çalışanım vardı. Necati ÖZKAN isimli şahıs benden tarif ettiği yerde bulunan mail ve şifre adresleri üzerinden analiz işlemi yapmamı talep etmişti. Bu verilerden iki kişinin kendi iç yazışmaları üzerinden analiz işlemi yapılabiliyordu. Aaron BARR ile Necati ÖZKAN arasında herhangi bir irtibat yoktu. Raporu Aaron BARR düzenler ve bana gönderirdi. Teknik ekibim her ne kadar genel itibariyle açık kaynak verilerini kullansa da derin analiz yada önemli bir bilgi öğrenme ihtiyacı doğduğunda iki kişinin arasında gerçekleşen konuşma verilerini analiz ettikleri ve rapora ekledikleri çokça oldu. Ben sadece hazırlanmış raporları görürdüm. Bu raporlarıda Necati ÖZKAN isimli şahsa gönderirdim.”
Yani Mayıs ayında Necati Özkan’ın Hüseyin Gün’den ilk talebi İBB verilerini açık istihbarat ve darkwebden bulup bulumayacağı olmuş.
Peki ne bu veriler?
Soruşturma evrağında da kronoloji karışık verildiği için gazete haberlerinde herşey birbirine karışmış durumda.
Haberlere göre bu veriler milyonlarca İstanbullunun bilgilerinin olduğu İstanbul Senin uygulamasının verileri.
Halbuki İstanbul Senin uygulaması o sırada henüz yok. Onun uygulamaya girme tarihi Kasım 2021.
Zaten bütün sorguda İstanbul Senin’in adı iki kere geçiyor. Oraya da geleceğiz.
Peki bu veriler, 31 Mart’tan sonra seçim iptal edilene kadar kısa süre görevde kalan İmamoğlu’nun kopyaladığı söylenen İBB verileri olabilir mi?
Bu sorular da birkaç kez sorulmuş.
İlk başta Necati Özkan’ın Hüseyin Gün’den darkwebde aranmasını istediği verilerden kastının İBB’de halı hazırda çalışanların emailleri ve email şifreleri olduğunu anlıyoruz.
Hatta önce bunları bulabileceklerini göstermek için Özkan’a kendisinin, reklam ajansının çalışanlarının email ve şifreleri ve bazı CHP’lilerin email ve şifreleri bulunmuş.
2.png
Eski CIA çalışanı olan Hüseyin Gün’ün Boston’daki şirketteki ortağı Aaron Barr, önce o email ve şifreleri şöyle diyerek paylaşmış:
“Bunlar bizim en küçük veritabanımızdan. En büyük olan henüz kolayca incelenebilecek şekilde formatlanmadı. Eğer o veritabanında arama yapmamızı isterseniz, sonuçları almak birkaç gün sürecek. Bir kez tamamen formatlandığında ve bir ID sütunu eklediğimizde, sadece birkaç dakika alacak.”
Sonraki günlerde de Barr, İBB’de iki seçim arasında çalışan bazı çalışanların emailleri ve şifrelerini darkwebden bulup Gün’e, o da Özkan’a göndermiş.
3.png
Yani özetle burada İBB verilerini casuslara vermekten çok, İBB ile ilgili (emailler, şifreler gibi) bazı yasadışı elde edilmiş verilerin bulunup Necati Özkan’a gönderilmesi var.
Hüseyin Gün’e İBB verileri meselesi birkaç kez sorulmuş:
“Mail adresleri ile alakalı Osint analizi yapmamı Necati ÖZKAN talep etmişti. Bende bunları Aaron’a söyledim. O da yapmış olduğu analizi bana gönderdi. Yukarıda bunlarla alakalı ifade vermiştim. Necati ÖZKAN bunları ne amaçla kullandı bilgim yoktur.”
“Bunların birçoğu darkwebte bulunan verilerdir. Sadece Mgecek olarak gösterilen ve Focus bilişim isimli uzantıları Necati benden araştırma yapmam yönünde talepte bulunmuştu. Bende bu mail uzantıları ile alakalı herhangi bir veri olup olmadığını teknik ekibime sordum. Onlarda bu fotoğrafları atmışlardı. Nasıl temin edildiğini benim bilmem mümkün değildir. Fakat darkweb üzerinden gerçekleştirilmiş olabilir.”
“Bu konulardan o dönemde haberim vardı. Hem medyadan duymuştum hemde verileri Osint Darkweb adreslerinden Necati ÖZKAN’ın yönlendirmesiyle sisteme entegre etmiştim. Fakat bu veriler kim tarafından buraya yüklendi bilmem mümkün değildir. Bu veriler üzerinde de yaptırmış olduğum analizleri günlük olarak Necati ÖZKAN’a gönderdim. Kendisinde Ekrem İMAMOĞLU’na göndermesini söyledim.”
Burada kastedilenin İBB’den yedeklenen veriler olup olmadığını anlayamıyoruz.
Aralarındaki yazışmalarda bu verileri kullanarak bir analiz yaptıklarıyla ilgili bir konuşma yok.
Sadece şöyle bir yazışma var. Hüseyin Gün, Necati Özkan’a yazmış:
“Dün akşam Sn. İmamoğlu bir soru sordu;
“Kim bu afişleri asıyor?”.
Detaylı cevaba ulaşıldı. Hangi şirket, kim, ilişki ağı, unvanları vesaire.
Ek Dosya: Project IKE – Draft 17 June.pptx (2.04 MB)
Bilmenize memnun olacaksınız ki, İstanbul Belediyesi veritabanı kopyalama sorunu risklerini azaltmak için yapay zekâ dijital ordumuzu (etki aracı) kullandık ve aktive ettik (2. slayttaki ikinci maddeye bakınız).Bu kadar hassas araçları kullanırken dikkatli olmalıyız çünkü bize resmi yetki verilmiş değil ama ben riski aldım. Umarım bu siz ve kampanya tarafından not edilmiştir.”
Burada kastettiği hassas araçlardan kastının ne olduğu da Gün’e sorulmuş:
“Ben Necati ÖZKAN isimli şahıs ile irtibat kurardım. Kim bu afişi soruyor sorusunun medyaya yansıyarak mı öğrendiğimi yada Necati ÖZKAN tarafından mı tarafıma yöneltilerek öğrendiğimi hatırlamıyorum. İstanbul Veritabanı kopyalama sorunu risklerinden kastım şudur. O dönemde İBB verilerinin kopyalandığı ve alakasız kişilere verildiği şeklinde çok fazla haber ve etkileşim oluyordu. Bunla alakalı olarak Necati ÖZKAN isimli şahıs bana “Bu veri tabanı kopyalama üzerine haberler bizi çok rahatsız ediyor. Bu haberlerin etkisi görünürlüğü azaltılabilir mi?” şeklinde sordu. Bende bunu deneyebileceğimi belirttim. O dönemde yapay zeka dijital ordu yaygın değildi ve …. devletçe kontrol altında olan ve izne tabi gerçekleştirilebilen bir işlemdi. Fakat herhangi bir izin almaksızın bu haberlerin bastırılması amacıyla faaliyete geçirdim. Bunun sonucunda da İBB veri kopyalanması haberleri gündemden peyder pey düştü. Risk konuları bunlarla alakalıdır.”
4.png
Bu yazışmada dosya adı görülen IKE Project yani IKE Projesi’ne dikkat.
IKE, aslında eski Amerikan Başkanı Dwight David Eisenhower’ın lakabı.
Ama buradaki IKE, İmamoğlu.
Hüseyin Gün ifadesinde “İKE olarak bahsedilen kişi Ekrem İMAMOĞLU’dur. İke denmesinin sebebi de teknik ekibim yabancı olduğu için Ekrem şeklinde telaffuz edemiyorlar ve IKE diyorlar” diye açıklıyor.
IKE Projesi, Hüseyin Gün ve eski CIA ajanı Aaron Barr’ın ortak olduğu Boston merkezli PiiQ Media’nın Mayıs 2019’dan 23 Haziran 2019 seçim gününe kadar İmamoğlu için yaptıkları seçim işlerine verdikleri ad.
Hüseyin Gün’ün şirketi Mayıs ayından 23 Haziran seçim gününe kadar Necati Özkan’a günlük olarak benzer bilgiler, istihbaratlar ve bunlarla oluşturulmuş seçim kampanyası için öneriler göndermiş.
Necati Özkan’ın ifadesinde dediğinin aksine aralarında sürekli bir temas olduğu anlaşılıyor.
Güvenli olduğu için Wickr üzerinden yazışıp, genelde İngilizce konuşmuşlar.
Hüseyin Gün’ün Wickr üzerindeki adı Jupiter1881, Necati Özkan’ınki Bluestar81.
Günlük olarak bir rapor hazırlayıp göndermiş:
“Günlük raporun sana daha önce gönderildiğine dair kanıt. En iyi yöntem, WhatsApp’ını her gün kontrol etmen ve raporu aldığını bana teyit etmen.
Sözüm sözdür; sana her gün güncellemeler göndereceğim, aksi yönde bir bilgilendirme yapana kadar. Umarım bu mantıklı gelmiştir.”
5.png
6.png
Hüseyin Gün bu yardımı manevi annesi Seher Alaçam’ın isteği doğrultusunda bila ücret yaptığını söylüyor.
Hatta günlük olarak gönderdiği notlarıyla ilgili Necati Özkan’dan geri dönüş alamadığı bir yazışmada ücretsiz desteğe rağmen yeterince ilgi görmemekten şikayet de ediyor:
“Eğer önerilerimiz kullanılmayacaksa, benim bunları sunmamın ve ekibimin pro bono (ücretsiz) çalışmasının bir anlamı yok. Lütfen bilgi verin.”
7.jpg
Peki bu ücretsiz ve arzulu desteğin motivasyonu ne?
Seher Alaçam, 90’larda SHP’li Kartal Belediyesi’nde Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde müdirelik yapmış sıkı bir CHP’li.
Merdan Yanardağ’ın TELE-1’ine para yardımı yapmış, Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı için de Hüseyin Gün’den birşeyler yapmasını istemiş.
Ama Hüseyin Gün de politik olarak ondan farksız.
Gün’ün takma adındaki 1881 dikkatinizi çekmiş olabilir.
Pazarcıklı bir Alevi aileden geliyor. Sıkı bir laik ve Atatürkçü. Kendisini Jöntürk olarak tarif ediyor ve İslamcılar yani AK Parti’den nefret ediyor.
2023 seçimlerinin ikinci turu öncesi Kılıçdaroğlu’nun konuk olduğu bir TELE-1 yayını sırasında Merdan Yanardağ’a öfkeli mesajlarında bu siyasi eğilimi net görülüyor:
“Bu Jöntürk davası bunların elinde heba oldu ama yine de kendime ve anneme olan saygıdan dolayı gitip oy vereceğim fakat bu kullanışlı aptallara güvenim yok ve öfkem büyük! Dinci dinciliğini yapıyor, peki bunlar ne yapıyor?
Ülke mustafa sabrigiller ve atıf hocacılar tarafına çoktan geçmiş bizler fark etmemişiz. Yazık oldu bizlere ama artık ne denecek ne de yapacak bir şey kaldı maalesef.”
Yani bu desteğin ideolojik bir motivasyonu da var.
Geçelim iki seçim arasındaki Hüseyin Gün’den Necati Özkan’a giden notlara…
18 Mayıs 2019’da başlayarak ilginç notlar, bilgiler, dökümanlar göndermiş Gün, Özkan’a.
Bir kısmı siyasi tavsiyeler. Ama hiç de fena olmayan siyasi öneriler bunlar:
“İmamoğlu’nun yaklaşan kampanyada CHP markasını kapatması gerekiyor. Genel bir algı var: Dindar blok CHP markasını olumsuz görüyor. Bu yüzden Erdoğan, kendi kampanya ekibine İmamoğlu’nu ismiyle değil “CHP adayı” olarak anmasını söyledi. Bunun sebebi Erdoğan’ın CHP markasının dindar blokta “din karşıtı” olarak algılandığını bilmesi. Bu doğru değil, ama maalesef algı böyle şekilleniyor.”
Bir kısmı “Murat Ongun’un telefonunda casus yazılım tespit ettik, dikkat edin” gibi teknik analiz ve istihbaratlar:
“Teknik ekibim, dünkü raporda adı geçen cep telefonu numarasının sahibini buldu ve bu numara Murat Ongun’a ait. Ongun’un cep telefonu, uzaktan erişimli dinlemeye izin verebilecek casus yazılım ile enfekte olmuş durumda. Bu nedenle, Murat’ın Ekrem Bey ile yapılacak hassas, özel kampanya toplantılarına telefonunu götürmemesi çok önemlidir.”
8.png
9.png
Sahadan “dijital istihbarat” toplanarak yapıldığı söylenen öneriler:
“Sultanbeyli, Esenler, Beyoğlu, Eyüpsultan, Kağıthane, Sancaktepe, Ümraniye, Üsküdar’daki memnuniyetsiz AKP seçmenleri şu anda İmamoğlu’nun politikalarının onlar için ne anlama gelebileceğini konuşuyorlar. Bu nedenle, “hap formunda bilgi” ile saldırı zamanı şimdi. Demir sıcakken dövmek her zaman en iyisidir.
Bu bölgeler özellikle geçim destek paketi, madde bağımlılığı ve Suriye mültecileri paketleri ile ilgileniyor. Şu anda kalan AKP kontrolündeki İstanbul ilçelerinden gerçek zamanlı dijital istihbarat topluyoruz.”
10.png
Ve tabii bolca sosyal medya analizi. Mesela Pelikan grubunun seçim kampanyasındaki etkisini analiz etmişler.
11.png
Şunu yayın etkili olur gibi tavsiyelerde bulunmuşlar:
12.pngİsmail Küçükkaya’nın yönettiği Binali Yıldırım-Ekrem İmamoğlu tartışmasıyla ilgili ilginç bilgiler paylaşmış:
“Lütfen dikkat edin, bugün yeni istihbarat bilgileri var. Fox İsmail (muhtemelen FOX TV’den gazeteci İsmail) kompromize oldu. Tarafsızlık için FOX TV’ye güvenmeyin ve VIP- Ordu, Kürtler konusundaki zorlu sorulara hazırlıklı olun çünkü Mahir Ünal, İsmail’i kendi tarafına çekti. Ismail, AKP’den kimsenin kendisiyle iletişime geçmediği yönünde yalan söylüyor, fakat İsmail’in hesabına giden iletişim trafiği aksini gösteriyor… Size paranoyakça gelebilir ama.”
13.png
14.png
Necati Özkan, bu bilgilerin bir kısmına gerçekten herhalde işine yaradığı için teşekkür ediyor, bir kısmına da ise nezaketen teşekkür ediyor.
15.png
Ama Gün’ün bir istihbaratçı için fazla rahat olduğu açık. Çünkü kampanyanın ortasında 30 Mayıs’ta İstanbul’dan Bodrum’a uçmuş.
Yani cepheyi terk etmiş.
Ve seçimler kazanılıyor.
Seçimler sonrasın da Hüseyin Gün ile Necati Özkan arasındaki ilişki devam ediyor.
Necati Özkan, ifadesinde seçim öncesi ve seçim sonrası iki kez Gün’le görüştüğünü, teklifindeki fiyatı abartılı bulduğu için çalışmadıklarını söylüyor.
Fiziki olarak seçimlerden sonra bazıları toplantı olmak üzere en az dört görüşme olduğu anlaşılıyor.
Ama hemen seçimden sonra bir görüşme olmuyor.
İkisinin aslında çok yakın olmadıklarını gösteren diyaloglar var.
Mesela seçimden sonra Necati Özkan’ı Fatih Altaylı’nın programında gören Seher Alaçam, villasının bahçesiyle ilgili bir sorunu Hüseyin Gün’ün ona aktarmasını istiyor:
“Alaçam: Neco fath altaylını teke tek ıne cıktı bura saatı 22.57.
Hüseyin Gün: Mamim şimdi bunları atmam doğru olmaz yavrum benim. Mıç mıç olmak iyi gelmez. Evvela kendi şeylerimizi yola sokalım sonrası gelir. Necolara bilgi belge akıyordur. Her boku bilen ve maydanoz olan birisiymişim gibi yansıtmak stratejik değil güzelim…Şimdi değil mamim. Ben altın vuruşu yapim sonra. Mıç mıç yok. Zaten beraber gideceğiz… Siz fransa dan döndüğünüzde zaten başkan’a gideceğiz.”
Temmuz sonunda Necati Özkan’la bir yemek yedikleri anlaşılıyor mesajlardan.
Yemeğin konusu Hüseyin Gün’ün şirketinin hazırladığı “IBB Digitilizing Democracy ve Implementation Plan”:
“Necati Özkan: Günaydın Hüseyin bey. Dünkü sohbet ve yemek için teşekkürler.
IBB Digitilizing Democracy ve Implementation Plan sunumlarının metnini bana word dökümanı olarak mail atabilir misiniz? Türkçeye çevirtip sunacagım.
Hüseyin Gün: Emaili gönderdim. Arzu ederseniz ‘website redesign recommendation’ bölümleri çıkarabilirsiniz, ne de olsa ana tema ve konumuz o değil.”
Peki ne bu “IBB Digitilizing Democracy ve Implementation Plan”
O da sorulmuş:
“Bu sunum daha sonra benim dahilimin olmadığı İstanbul Senin uygulamasına çok benzer nitelikte idi. Fakat dediğim gibi ben bu uygulamaya dahil olmadım.”
Bu projenin Gün’ün şirketinin Boston’daki ofisinde hazırlandığı anlaşılıyor.
16.png
Bu bir iş teklifi. Bunu nereden anlıyoruz?
Çünkü, sürekli takip ederek sonuç almaya çalışıyor Gün:
“Necati Özkan: Toplantıdayım. Yarın arasam olur mu?
Hüseyin Gün: Necati bey, bildiğiniz gibi ben yarın gidiyorum, konumuzla ilgili gelişme varmı? İyi akşamlar
Necati Özkan: Başkana temel olarak projeyi anlattım, benimsedi. Ama detaylı sunum yapamadım. 4 kişilik bir gruba sunum yapmamı istedi. Sunum Bayram sonuna kaldı. Sizi bilgilendireceğim. İyi yolculuklar diliyorum. Selam ve sevgi.”
Sonra, Özkan’ın Gün’ü İmamoğlu ile görüştürme vaadi olduğunu anlıyoruz. Onun için de Ağustos ayının ilk iki haftasında sık sık hatırlatması gerekmiş:
“Hüseyin Gün: Merhaba Necati bey, konuştuğumuz üzere bayramdan sonra Sn. Başkan’la yapacağımız toplantı tarihini belirleyip bana bildirirseniz, bende Türkiye’ye dönme planımı ona göre yapacağım. Selamlar. Just came across an interesting feed. See your W. (Az önce ilginç bir gönderi gördüm. W’nize bakın.
Necati Özkan: I am in London now. I will talk to Mr Mayor. Thanks
(Şu anda Londra’dayım. Başkan ile konuşacağım. Teşekkürler)
Hüseyin Gün: Tmm. Sizden haber bekliyorum. Iyi tatiller.”
Beklenen görüşme ancak 26 Ağustos’ta oluyor.
İmamoğlu, Saraçhane’deki makamında Hüseyin Gün ve manevi anne Seher Alaçam ile görüşüyor.
Bu görüşmeyi Necati Özkan’ın organize ettiği anlaşılıyor.
18.png
19.png
Gün’ün ifadesine göre görüşmede İmamoğlu, kendisine seçimlerdeki emekleri için teşekkür etti.
Gün ve İmamoğlu arasında bütün soruşturma belgelerindeki tek temas bu.
Bu görüşmeden sonra Hüseyin Gün, hazırladığı proje için Necati Özkan ve İBB ekibiyle birkaç görüşme yapıyor
“Ben bu toplantıya Necati ÖZKAN’ın ofisinde katılım sağladım. Teknik ekibimde online olarak katıldılar. Toplantının içerikleri de yukarıda belirtilmektedir.”
En az üç görüşme ve ABD’den Aaron Barr’ın da online katıldığı sunumlar oluyor.
3 Eylül günü bu toplantılardan sonuncusu yapılmış.
Gün’ün şirketi hazırladığı İstanbul Senin uygulamasına benzettiği İBB Dijital demosunu burada sunmuş.
Demonun içeriği şöyle anlatılmış:
“• Yazılım platformu şehir için ne yapıyor?
• Şehre ne sağlıyor?
• Yazılım şehre nasıl yardımcı oluyor ve fayda sağlıyor?
• Kaynakların doğru yönlendirilmesi/kullanılmasıyla performans ve tasarruf
• Sorunlar büyümeden çözülmesini sağlayan önleyici, uygulanabilir istihbarat örnekleri vb.) Yazılım platformunun piyasadaki diğerlerinden ne kadar özel olduğu ve ayrıca şu anda dünyanın en dijitalleşmiş şehirlerinden biri olan New York ile yürüttüğümüz çalışmalara dayanarak.”
Peki sonuç ne?
Sonuç başarısızlık.
Bunu da nereden anlıyoruz.
Hüseyin Gün ile Necati Özkan arasındaki son iletişimden.
Tam altı yıl sonra 2025’de İBB’ye yönelik soruşturma iddialarına karşı dayanışma mesajı atmış Gün, Özkan’a:
“Uzun zaman oldu konuşmayalı, hatırlayacağınız üzere en son diyaloğumuz Eylül 2019. Umarım afiyettesinizdir demek isterdim ancak size karşı yürütülen akıl dışı komplo çabalarını yeni duydum. Çok geçmiş olsun. Yardımcı olabileceğim bir şey varsa, lütfen çekinmeden söyleyin. Bunu tüm samimiyetimle iletmek istiyorum. Birbirimizi iyi tanımıyor olsak da, Jöntürk terbiyesi gereği, aynı düşüncelere sahip olanların zor zamanda birbirine destek olması gerektiğine inanıyorum.”
Şayet Hüseyin Gün casus ise, Necati Özkan ve İmamoğlu onunla casus olduğunu bilerek işbirliği içindeyse İstanbul Senin projesini başkasıyla değil, onunla yapmaları gerekmez miydi?
Neden bir casusu bu kadar bekletip, oyalamış olsunlar? Bir sürü hazırlığına rağmen onun teklifini reddetsinler?
Bu soruların cevabını soruşturmanın iddianamesi çıktığında umarız alırız.
Türkiye’de çok casus davası oldu. Bazıları sessizce istihbarat örgütleri arasında yapıldı, birkaç tanesi medyaya yansıdı.
Kamuoyu önünde bağıra bağıra yapılanların çoğunun neticesinde ise casus çıkmadı.
En son örnekler İzmir Casusluk Davası, Büyükada casusluk davası, Kavala’la ilgili casusluk iddiaları ve casus olarak tutuklanan ve serbest kalması Türkiye’nin ekonomisine malolan Rahip Brunson vakası…
Hüseyin Gün’ün tuhaf ve karanlık bağlantıları olan biri olduğu açık. Libya, İsrail, Irak, Azerbaycan, İngiliz Lordlar Kamarası…Seher Alaçam ile ilişkisi…
Bu hikayenin açıklanması gereken çok yeri var.
Ama casus mu?
En azından bu soruşturma evraklarında kim adına ve nasıl casusluk yaptığı anlaşılmıyor.
Mesela İBB’den bilgi ve belgeleri alıp hangi istihbarat örgütüne ya da hangi ülkeye vermiş? Bu sorunun cevabı soruşturma evraklarında yok.
Casussa bile bu soruşturmada Necati Özkan ve İmamoğlu en fazla casus olduğunu bilmedikleri ama yasadışı ağlarda dolaşabilen, karanlık ve fazla tanımadıkları birinden seçimlerde tartışmalı konularda destek almakla suçlanabilir.
İmamoğlu’na bu suçlama bile yapılamaz.
Devletin bile ancak aile içi bir ihbarla tespit edebildiği birinden bahsediyoruz.
Ama şu andaki suçlama İmamoğlu ve Özkan’ın da casusluk yaptığı.
Bu çok ağır bir suçlama.
En azından eldeki evraklar bu ağır suçlamayı asla kaldırmıyor.
Notlar:
Bu arada bitirirken iki not: Önceki yazıda tam anlaşılmamıştı. Murat Ülker’in Hüseyin Gün’ün şirketiyle hiç çalışmadığını öğrendim.
İkincisi; Hüseyin Gün’ün ailesi hala Almanya’da yaşıyormuş. 2000 yılında annesini kaybetmiş, babası ve amcası hala Almanya’dalar.
.3/11/2025 00:01
"Münfesih terör örgütü"
96
Cumhurbaşkanı Erdoğan, haftasonu Atatürk Havalimanı’ndaki millet bahçesini açtı.
Eğer açılışla ilgili haberleri iktidara yakın medyadan okuduysanız, Erdoğan’ın o konuşmada İmamoğlu ve CHP yönetimine yönelik söylediği “İstanbul fetret devri yaşamamalı”, “İstanbul’u kifayetsizlere terk etmiyoruz” sözlerini ya da Cumhur İttifakı’nda çatlak iddialarına karşı söylediği “ İttifakımızı bozmayacaklar” “FETÖ sabotaj peşinde” başlıklı sözlerini başlıklarda görmüş olmalısınız.
Hatta sadece o konuşmadan millet bahçesini öven ya da sosyal konutlarla ilgili söylediklerini manşetten verenler bile oldu.
Haberleri muhalif medyadan okuduysanız hiçbirini görmemiş de olabilirsiniz.
Halbuki Erdoğan o konuşmada Perşembe günü DEM İmralı Heyeti ile yaptığı görüşme için çok önemli sözler söyledi.
O sözleri iktidara yakın medyada bulabilmek için haberleri sonuna kadar okumanız gerekiyor.
Ve nihayet sabırla tarayıp Anadolu Ajansı’nın haberinde bulduk.
Tam olarak şöyle dedi Cumhurbaşkanı:
"Münfesih terör örgütü, geçtiğimiz günlerde silahlı unsurlarını ülkemizden çekmekte ve sınır hattından uzaklaştırmakta olduğunu açıkladı. İlgili birimlerimiz, sahadaki gelişmeleri anbean, titizlikle takip ediyor. Hedefe giden yolda atılan her olumlu adımı önemsiyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisimizde kurulan komisyon, çalışmalarına yoğun bir şekilde devam ediyor. Son olarak, perşembe günü Adalet ve Dışişleri Bakanlarımız, komisyonu bilgilendirdi. Biz de külliyemizde DEM Parti heyetini kabul ettik. Kendileriyle son derece yapıcı, verimli ve geleceğe dair umut verici bir görüşme gerçekleştirdik. İnşallah bu görüşmenin yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğiz."
Burada üç tane büyük haber var.
Birincisi, Erdoğan Perşembe günü Beştepe’de DEM İmralı Heyeti ile yaptığı görüşme için çok ümitvar konuştu:
“Biz de külliyemizde DEM Parti heyetini abul ettik. Kendileriyle son derece yapıcı, verimli ve geleceğe dair umut verici bir görüşme gerçekleştirdik. İnşallah bu görüşmenin yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğiz.”
DEM İmralı Heyeti de görüşmeden sonra benzer biçimde ümitvar bir açıklama yapmıştı:
“Sürecin daha hızlı ve sağlıklı ilerlemesini sağlayacak adımların atılması konusunda karşılıklı anlayış ve fikir birliği içinde olduğumuzu memnuniyetle belirtmek isteriz.”
"Sürecin hızlanması ve sağlıklı ilerlemesini sağlayacak adımlar” deyince aklınıza ilk gelen doğru.
Cumhur İttifakı içinde de bir krize dönen Komisyon’dan bir heyetin İmralı’ya gitmesi meselesi.
Bahçeli’nin resepsiyon protestosu da bunun için Cumhur İttifakı’nı yıkmaya değmeyecek KKTC ya da Çin’le ittifak için değildi tabii ki.
Bahçeli, haftalar önce İmralı’ya gidilmesiyle ilgili net bir açıklama yapmasına rağmen, adım atılmamasına ve yalnız bırakılmasındaydı.
Aynı konuşmada Cumhurbaşkanı, Cumhur İttifakı’na hararetle sahip çıktı.
Muhtemelen Salı günü kürsüye çıkan Bahçeli de Cumhur İttifakı’na hararetle sahip çıkan cümlelerle buna mukabele edecek.
Yani kriz aşıldı.
Bugün de DEM İmralı Heyeti, Öcalan’la yeniden görüşecek.
Cumhurbaşkanı ne demişti:
“İnşallah bu görüşmenin yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğiz."
Yani bütün bu açıklamalardan ne anlıyoruz?
Komisyon’dan bir heyet İmralı’ya gidip Öcalan’ı da dinleyecek.
İmralı kosteri Ankara’dan kalktı.
Konuşmadaki ikinci manşet; Erdoğan’ın PKK’nın güçlerini Türkiye’den çekme kararıyla ilgili ilk kez konuşmasıydı. Bu da medyamızın ilgisini pek çekmedi.
Çözüm sürecinden bir türlü heyecan duymayan medyamız, PKK zaten kendini fesh etmişti, silah bırakmıştı ne işleri varmış Türkiye’de gibi demagojileri daha çok seviyor.
Ama ülkedeki bütün istihbaratın aktığı Cumhurbaşkanı karardan memnuniyetini şöyle belirtti:
“Hedefe giden yolda atılan her olumlu adımı önemsiyoruz.”
Bu niye önemli?
Çünkü sürecin bundan sonraki adımı “teyit” olacak.
Yani MİT ve TSK’nin kurduğu doğrulama mekanizması PKK’nın silah bırakmakta olduğunu teyit edip raporunu Cumhurbaşkanı’na sunacak.
Belki o rapor yazılmıştır bile.
Bu hafta Meclis Komisyonu en son MİT Başkanı İbrahim Kalın’ı yeniden dinleyecek.
Kalın’la başlamışlardı, onunla bitirecekler.
Kalın, komisyona sürecin son durumunu anlatacak.
Mehmet Uçum, “Komisyon raporunu yazmadan Öcalan’ı dinleyebilir” dedi dün.
Yani İbrahim Kalın’ın konuşmasından önce veya sonra Komisyon’dan bir heyet Öcalan’ı da dinlemek üzere adaya gidebilir.
Bunun için komisyonda beşte üç çoğunluk yeterli.
AK Parti, MHP, DEM ve Yeni Yol grubu evet dediğinde komisyondan bir heyet İmralı’ya gider.
Sonra ne olacak?
Bu arada MİT Başkanı Kalın, Erdoğan’a süreçle ilgili raporunu sunabilir.
Sunmuş bile olabilir.
Belki de PKK’nın atacağı yeni adımlar bekleniyordur.
Dışişleri Bakanı Fidan, Irak ziyaretinde PKK Irak’ta işgal ettiği yerlerden de çekilmeli derken bu adımlardan bahsetmiş olabilir.
Ama Türkiye’den çekilme kararı da PKK’nın silah bırakmakta olduğunun teyitine yetebilir.
Erdoğan’ın memnuniyeti bunu gösteriyor.
MİT’in PKK’nın sişah bırakma teyit raporu Bakanlar Kurulu’nun gündemine gelebilir.
MGK’nın gündemine de gelebilir.
Büyük güvenlik kararlarının masasına geldiği MGK, PKK’nın artık silah bırakmış bir örgüt olduğunu tespit ve tescil eden bir tavsiye kararı alabilir.
Bu noktada PKK’dan artık ne diye bahsedilecek?
İşte Cumhurbaşkanı’nın konuşmasındaki esas manşet buydu. Erdoğan PKK için “münfesih terör örgütü” dedi.
Buradan ne anlıyoruz.
Devlet için PKK artık kendini feshetmiş bir örgüt.
İşler hızlanarak şu sırayla gidebilir.
MGK, PKK’yı münfesih yani kendini feshetmiş terör örgütü ilan edecek. Ardından Meclis, münfesih terör örgütü için özel bir geçiş yasası hazırlayacak.
Başka bir münfesih örgüt olmadığına göre bu yasa sadece PKK’yı kapsayacak.
Böylece TMK olduğu yerde kalacak, bu geçiş yasasıyla PKK’lılar için eve dönüşün çerçevesi belirlenecek.
Hapishanedekiler içinse infaz paketiyle çözüm bulunacak.
Yani iki meselede de adı af olan bir düzenleme olmayacak.
İşler hızlanıyor. İktidar medyasının sürece yetişmek için biraz koşması gerekecek.
Örgütün yeni adı bile artık belli.
Çözüm sürecinde ırmağın yarısı geçildi. Artık geriye dönüş mümkün değil…
.8/11/2025 02:01
Lavaboda kalmış bir yığın bulaşık….
94
TATKO, Türkiye’nin en büyük ve en eski araba lastiği şirketlerinden biri.
1927’de kurulmuş şirket o günden beri Amerikan Goodyear lastiklerinin Türkiye distribütörlüğünü yapıyor.
Sahibi meşhur Yalman ailesi.
Şirketin resmi sayfasına baktığınızda kurucusunun bir gazeteci olduğu görülüyor: Ahmet Emin Yalman.
Ama şirketin resmi hikayesinde bir gazetecinin neden lastik distribütörü olduğuyla ilgili herhangi bir açıklama yok.
Şirketin internet sayfasındaki hikaye Ahmet Emin Yalman’ın 1923 yılında Atatürk’le yaptığı bir röportajın fotoğrafıyla açılıyor.
Daha fazlasını anlatmamışlar.
Şirketin ikinci kuşak yöneticilerinden, Ahmet Emin Yalman’ın yeğeni Şen Yalman’ın hatıratı (Lastik İzinde 80 Yıl) yakın zamanlarda yayınlandı. Şirketin ve amcasının hikayesinde herşeyi ayrıntılı anlatıp sadece en kritik yeri yani amcasının neden gazetecilikten lastikçiliğe geçtiği kısmını “İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı” diyerek geçiştirmiş.
Çünkü hikaye Türkiye’de hala pek anlatılacak türden değil.
Ahmet Emin Yalman’a Türkiye’nin ilk okullu gazetecisi denebilir.
1910’lardaçocuk yaşlarda gazeteciliğe başlamıştı ve 1911’de Osmanlı hükümetinin burs sınavını kazanıp üniversite eğitimi için ABD’ye gönderildi.
Columbia Üniversitesi’nin Siyaset Bilimi Fakültesi’nde okudu. Ama o oradayken 1912’de hala dünya gazeteciliğin akademik merkezi olan Columbia Gazetecilik Okulu kuruldu.
Yalman da bu okuldan dersler aldı.
1917’de ilk Pulitzer Ödülleri’ni dağıtan jürinin başkanı olacak olan Mardinli Talcott Williams’ın öğrencisi oldu.
Colombia’da basın üzerine doktora yaptı. 1914’te gazetecilik üzerine yazılmış ilk doktora tezlerinden biri olan “The Development of Modern Turkey as Measured by its Press”i (Modern Türkiye’nin Gelişiminin Basın Yoluyla Ölçümü) yazdı.
1914’te döndüğü İstanbul’da bir süre New York Evening Post gazetesinin muhabirliğini yaptı.
İstanbul Üniversitesi’nde Ziya Gökalp’in asistanı oldu.
İttihatçıların Tanin gazetesinin yazı işleri müdürlüğü yaptı.
Birinci Dünya Savaşı’nda Enver Paşa onu Almanya’ya savaş muhabiri olarak gönderdi.
İktidar mücadeleleri arasında ilk kalışı yanlışlıkla tutuklanmakla sonuçlandı.
Sultan Vahdettin’i sertçe eleştiriyordu. İnkılap Tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi artık herşey iki dudağı arasında olmayan Vahdettin, çevresine “Yok mu bu adamı susturacak bir gerekçe” diye soruyordu. Ve bir gün polisleri karşısında gördü. Hapse girdiğinde ise onu ilk büyük haberi bekliyordu. Bir süre önce görevden ayrılmış eski Sadrazam Said Halim Paşa, iki eski şeyhülislam ve siyasetçiler de girdiği koğuştaydılar.
İki gün kaldığı hapishanede gördüklerini gazetesine alaycı bir üslupla yazınca, iktidar içi gizli bir hesaplaşma deşifre oldu.
Hapse atılınca bile gazetecilik yapan bu başbelası adamdan kurtulmanın yolu Kütahya’ya sürgüne gönderilerek bulundu.
Ama esas sürgünü savaşı Osmanlı kaybedince diğer İttihatçılarla birlikte 1919’da Malta’ya gönderilerek yaşadı.
Üç yıl sonra İstanbul’a dönünce yine bildiği işi yapmak için 1923’de Vatan Gazetesi’ni çıkardı.
26 Mart 1923 günü gazete ilk sayısında okuruna bugün de hala geçerli olan vaatler de bulunmuştu:
“Biz daima eğriye eğri, doğruya doğru diyeceğiz. Ne bir menfaat düşüncesi ne de korku gibi bir sebep bizi gerçek saydığımız kanaatlerden fedakârlık etmeye sürüklemeyecektir. Vatan, memleketlerini ve gazetecilik mesleğini çok sevenlerin kurduğu gazetedir, bir ticaret kuruluşu değildir. Makale ve haber sütunlarımız daima temiz kalacaktır. Bu sütunlara ücretle veya herhangi bir nevi tesir ve baskı ile hiç yazı girmeyecektir. Ücretli ilân sütunları ile diğer sütunlar arasında hiçbir ilişki bulunmayacaktır.”
Öyle de yaptı.
Cumhuriyet’in ilanının ardından İstanbul’daki Halife alternatif bir otorite odağı halinde kalmış, kaldırılması tartışılmaya başlanmıştı.
Bu sırada İstiklal Harbi’ne yardımlarıyla bilinen (Gönderdikleri yardım paralarıyla İş Bankası’nın kurulduğu) Hint Müslümanlarının liderleri İsmaili Cemaati’nin lideri Ağa Han ve Emir Ali, İsmet Paşa’ya mektup yazarak hilafetin kaldırılmamasını rica etmişlerdi.
Mektubu yayınlayan Tanin, İkdam, Tevhid-i Efkar, Vatan gibi gazetelerin sahipleri Hüseyin Cahit, Ahmet Emin, Ziyad Ebüzziya gibi İstanbul basınının en önemli isimleri vatana ihanetten tutuklanıp, İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılandılar.
Neyse ki beraat ettiler.
Ama kısa bir süre sonra bu kez Şeyh Said ayaklanması patlak verdi. 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı.
Yakalanan Şeyh Said mahkemedeki ifadesinde ayaklanmaya nasıl karar verdiği anlatırken gazetelerde çıkan haberlerden etkilendiğini söylemişti:
“Hakim: Demek gazetelerin yazmış olduğu bütün şeyleri hakikat olarak kabul ettin öyle mi?
Şeyh Said: Der idik ki eğer yalan olsa yazamaz, cesaret edemez. Hükümet kapatır der idik. Binaenaleyh hakikat sayardık. Sebilürreşat daima gazetelere istinat ederdi bunlar bizim kin ve düşmanlığımızı doğurur ve arttırırdı.
Hakim: Sebilürreşat kadar sana müessir olan hangi gazete vardı?
Şeyh Said: Tevhid-i Efkâr. O da din bahislerinde tesirli olurdu? Gazeteler tâ ecnebiler içine kadar gidiyor bunlar iftira olsa nasıl kabul eder? Hükümet müsaade eder mi derdim.”
Bu fırsat kaçırılmadı.
İstiklâl Mahkemesi Savcısı Süreyya Bey, 7 Haziran 1925’te İstanbul basının en önde gelen gazetecilerinin tutuklanmasını istedi:
“İsyanın türlü türlü sebepleri vardır. Bunların arasına basın hürriyetini şahsî maksatlar veya şahsî siyasî gayeler uğruna kötüye kullanan, kasıtlı veya kasıtsız sûrette yazılan yazıların, isyan üzerinde tesirleri dokunan gazetelerin tutumu da girebilir. Bu sebeple gazeteler buraya getirilmeli, yazılarının isyana tesiri dokunduğuna kanaat gelen gazeteciler davaya katılmalıdır.”
Haziran 1925’te Şeyh Said’in verdiği ifadelerden hareketle Elazığ Şark İstiklâl Mahkemesi İstanbul basınının, aylar önce yine İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp beraat etmiş neredeyse bütün ünlü muhalif gazetecilerini tutukladı:
“1- Eşref Edip Fergan (Sebilürreşad), 2- Velid Ebuzziya (Tasvir-i Efkâr), 3- Sadri Ethem Ertem (Son Telgraf), 4- Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu (Son Telgraf), 5- Abdülkadir Kemali Öğütçü (Tok Söz-Adana), 6- Ahmet Emin Yalman (Vatan), 7- Suphi Nuri İleri (Son Telgraf), 8- İsmail Müştak Mayakon (İstiklal Gazetesi), 9- Ahmet Şükrü Esmer (Vatan), 10- Gündüz Nadir (Sayha Gazetesi-Adana)”
Gazeteciler, Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesi’ne getirilmek üzere mevcutlu olarak karayoluyla yola çıkarıldı.
Ahmet Emin Yalman, 1956’da ilk olarak İngilizce yazdığı hatıratında bu yolculuğu alaycı bir üslupla anlattı: Yeni yönetim ülkenin şartlarını yerinde görmelerini istemişti.!
Hatıratta böyle anlatmasa da başka hatıratlara bakılırsa Diyarbakır’da ellerinden ve ayaklarından zincirlenerek Ulu Camii’de diğer Kürt isyancılarla beklediler.
Sonra mahkeme Elazığ’a alınınca Elazığ’a götürüldüler. İdamla yargılanacaklardı.
Bu sırada ellerine İsmet Paşa’dan üzüntüsünü bildiren bir telgraf geçti.
Telgrafta başka ne yazdığını bilmiyoruz ama gazeteciler hep birlikte Ankara’ya, Mustafa Kemal’den affedilmelerini isteyen bir mektup gönderdiler.
Yalman, o mektubu şöyle anlatıyor:
“Bizi gözaltına alan yetkililere raporlar sunduk; onları telgrafla bilgilendirdik ve daha sonra pişmanlık duyduğumuzu ifade ettik.
Pişmanlık beyanımız şöyleydi:
“Ülke koşullarını anlamakta ve değerlendirmekte yaptığımız hataları samimiyetle kabul ediyoruz. Eleştirilerimizin ne kadar yersiz olduğunu artık görüyoruz. Gerçeğin ışığında, ülkenin ilerleyişini durduracak hiçbir eylemde bulunmamaya ve hayatımızın geri kalanını ekonomik ya da kültürel çalışmalara adamaya gönüllüyüz; kamuoyunu kışkırtmaya yönelik bir gazetecilik yapmayacağız.”
Yalman, Selanik’te babasının öğrencisi olan Mustafa Kemal’e verdiği sözü tuttu.
İşte bu işsizlikte ABD elçiliğinden tanıdığı bir diplomatın yardımıyla Goodyear firmasıyla iletişime geçti ve onların bayiliğini alarak lastikçi oldu.
Tatko’nun 100 yıl sonra hala anlatamadığı hikayesi böyle.
11 yıl boyunca lastikçilik yaptı.
Ticaret yapıyordu ve kardeşleriyle birlikte çok para kazanıyordu ama aklı hep gazetecilikteydi.
Kendi tabiriyle mahkumiyetini 1936’da Ankara’daki meşhur Karpiç Lokantası’nda tesadüfen karşılaştığı Atatürk bitirdi.
Atatürk, yıllar sonra gördüğü Ahmet Emin Bey’e “Epeydir mesleğinizden uzaksınız Ahmet Emin Bey, nasıl halinizden memnun musunuz?” diye sorar.
Eşi Rezzan Hanım atılıp cevap verir:
“Ben memnun değilim paşam, bir gazeteciyle evlenmiştim, ama şimdi bir iş adamının karısıyım.”
Atatürk tekrar, Ahmet Emin Bey’e döner: “Gazetecilik mesleğine geri dönmek ister misin?”
“Elbette dönmek isterim paşam, mesleğin dışında kendimi kürek mahkumu gibi hissediyorum”
“Öyleyse bu şimdi vereceğin cevaba bağlı” diyerek bir hatırasını anlatmaya başlar:
“Seneler evvel, benim Selanik Askeri Rüştiye’sinde çok sevdiğim bir hüsnühat hocam vardı. Bütün derslerimde tam not alırdım ama yazım okunmaz haldeydi. Buna rağmen o bana tam not verdi ve sınıf birincisi olmamı tehlikeye sokmadı. Yıllar geçti. Hayata atıldık. Memleketime ve milletime hizmetlerde bulunduğumu sanıyorum. Tam bu sırada, karşıma hocamın oğlu çıkıyor ve bana bütün yaptıklarım için sıfır not vermeye kalkışıyor. Ne diyorsunuz buna?”
Atatürk’ün anlattığı hikayedeki öğretmen Ahmet Emin beyin babası Osman Tevfik Bey’dir.
Yalman, pişmanlığını ve bağlılığı bildiren cümleler kurar.
Yalman’ın epey otosansürlü hatıratından okuyalım gerisini:
Atatürk gülümsedi ve ekledi:
“Demek hazırsınız, peki ya hanımınız hazır mı?
Eşim hızlıca cevap verdi:
“Evet, o da hazır!”
Bu cevap hepimizi güldürdü. Atatürk neşeyle, “O hâlde seni yeniden Türk basınına kazandırıyorum,” dedi. “Sen çok deneyim kazandın ve artık gazeteciliğe daha da genişlemiş bir bakış açısıyla döneceksin. Sana yeniden Türk kamuoyuna seslenme hakkını veriyorum.”
Basına karşı eski suçlamaların affedildiğini ve kapatılan gazetenin yeniden açılması için izin verildiğini duydun. Sen, masum olduğunu kanıtladın ve Türk basınında yeniden yer almayı hak ettin.”
Salon alkışlarla doldu. Tanıkların gözünde bu, Türk basını için daha geniş bir özgürlük işaretiydi.”
İş Bankası’ndan verilen krediyle Tan gazetesini açtı.
Atatürk’e yine sözünü tuttu. Rejimin hararetli bir destekçisi haline geldi.
1938’de hala Atatürk hayattayken eski okulu Columbia Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi’nin Dekanı Carl Ackerman’ın hazırladığı ve Türkiye’yi “münakaşa hürriyeti” nin olmadığı ülkeler arasında gösteren bir rapora karşı yazdığı yazıda “Türkiye’nin barış ideali bakımından, ileri görüş ve gidiş bakımından dünyanın en ziyade barış, demokrasi ve terakki taraftarı memleketlerinin safında yer aldığını” yazar.
1940’larda yeniden çıkarmaya başladığı Vatan, müttefikleri tutmaktadır. 1945’den sonra gelen cesaretle İsmet Paşa ve CHP’nin sıkı bir muhalifi olur.
Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer alır, hatta partinin isim babasıdır.
1950’de büyük destek verdiği Demokrat Parti iktidara gelince bir oh çeker ama iki yıl sonra Malatya’da Nazım Hikmet’e destek veren yayınları yüzünden Necip Fazıl’dan etkilenen Hüseyin Üzmez’in suikastına uğrar.
Suikast itibarını artırmıştır.
Ama DP iktidarına karşı da sesini yükseltmekten çekinmez.
1958’de arkadaşı olan Amerikalı gazeteci Eugene Pulliam, Menderes’le röportaj yapmak üzere İstanbul’a gelir.
Ama günlerce bekletilir. Sonra röportaj için Menderes’in katıldığı bir vapur yolculuğuna çağrılır ama Menderes ona konuşmaz.
Bunun üzerine döndüğünde iktidarı çok sert eleştiren yazılar yazar.
Bu yazılar tabii ki Türkiye’deki gazetelerde de haber olur. Haberleri yapanlardan biri de Ahmet Emin Yalman’ın Vatan’ıdır.
Bütün gazeteler hakkında hükümeti tahkirden dava açılır ve gazetecilere hapis cezaları verilir.
Cezalar bir süre ertelenir, artık 70’lerindeki Yalman raporlar alır. Ama 1960 yılında polisler 72 yaşındaki Yalman’ı gözaltına almaya gelirler.
Hapishaneye giderken bütün hayatını anlatan bir açıklama yapar:
“Elli üç yıllık bir gazetecilik hayatım var. Bunun hepsi, hürriyet içinde ve haysiyet içinde geçmiştir. Bir an, bir sıfatıyla, mesleği arasında vaziyet teşkil etmeyecek hürriyet ve hak mücadelelerinin beni yetiştirdiği en büyük kazançtır.
Bilhassa muhalefet devrinde, yenilik ve gelişme mücadelelerine candan iştirak ettim. Adını koyduğum 1880 yılında, doğum günüm olan 14 mayısta iktidara gelmesinin talihin bana verdiği en değerli hediye diye kabul ve ifade ettiğim Demokrat Partinin böyle bir akıbete tutulmasını kendimden ziyade memleket ve Demokrat Parti iktidarı hesabına
acı verici buluyorum.
Dünyanın her yerindeki hak ve hürriyet mücadeleleri, hürriyetin devamlı şekilde pek çok fedakârlıkla beslenmesine muhtaç olduğunu belirtmiştir.
Gerek memleket ve gerekse sevdiğim ve mesleğim olan mukaddes fikrî ve âmme hizmeti uğrunda her türlü bir fedakârlık yolunda yürümeye hazırım. Namık Kemallerin, Ziya Paşaların çektiği çilelerin bana şeref getirdiğinden dolayı Allah’a şükrederim.
Başından sonuna kadar gazetecilik hayatımın tam bir feragat içinde geçtiğini, para arkasından koşmadığımı, mevki ve nüfuz şeklinde bir hedeflerim olmadığını, meslekten ayrılıp veya onu ihmal edip siyasi mevkilere geçmek yolundaki tekliflere daima reddettiğimi devamlı gayemin en temiz şekilde memleket menfaatlerine hizmet olduğunu, vicdanımın emirlerinden
korkuya ve menfaat türünden hiç bir zaman ödün vermediğimi tekrar beyan ederim.
Allah bilir. Her türlü imtihanlardan geçirdiği hayat daima düz yoldan geçmiş bir hayattan kıymetlidir. Allah’ın beni bu günümde de imtihan edeceğini bilerek baş eğiyorum.”
Yalman, kısa bir süre hapiste yattıktan sonra 27 Mayıs darbesiyle çıkar. Darbeye destek verir. Yassıada mahkemeleri gidip izleyip yazar.
Artık Atatürk devrinde yaşadıkları ve DP’ye desteği unutulmuştur.
Herhalde ailesi de onları hatırlanmasını pek istemez.
Yalman 1972’de vefat ettiğinde eşi bütün arşivini ABD’deki Hoover Enstitüsü’ne gönderir.
Hala o arşiv tam olarak incelenmedi.
Bugün, bir gazetecinin o arşiv için ABD’ye gitmesi imkansız bir hayal.
Öyle bir medya da yok, öyle kazançlar da.
Zaten ülkedeki gazetecilerin önemli bir kısmının yurtdışına çıkış yasağı var.
Geçen hafta onlara Ruşen Çakır Aslı Aydıntaşbaş, Yavuz Oğhan, Soner Yalçın, Şaban Sevinç ve Batuhan Çolak da eklendi.
Türkiye’de olan beş gazeteci adı gözaltı olmayan gözaltılarla “mevcutlu” olarak ifadeye götürüldü ve adli kontrolle bırakıldı.
İnsana en çarpanı ise Türkiye medyasında hala aktif bir şekilde gazetecilik yapan en duayen isimlerden biri olan Ruşen Çakır’ın gözaltına alınmayı beklerken paylaştığı lavaboda yıkanmayı bekleyen bulaşıklar fotoğrafı oldu.
Aynı gün kendisini hapiste ziyaret eden bir milletvekiline Fatih Altaylı da “artık yazmak istemediğini” söylemişti.
Türkiye’de medyanın güçlü olduğu bir dönemin önde gelen isimleri bunlar.
Hala büyük patronajların medyada olduğu, gazetecilerin para derdinin olmadığı, yazdıklarının etkili olduğu, bağımsız kalabildikleri, etkilerinin siyasetçilerden çok olduğu bir devirdi.
Çoğu kez kötü hatıralarla hatırlasak da gazeteciliğin güçlü yıllarıydı.
O yüzden o neslin gazetecilerinin bugün yaşadıkları daha dokunaklı geliyor.
Hala mesleklerini yapma aşkları, çabaları, gündemde kalmak için mücadeleleri, toplantı toplantı gezemeye devam etmeleri, düşük teliflere bile tamam demeleri…
Her fikirden, sesten, ideolojiden gazeteciler bu ülkede her zaman siyasetin, entelektüel ve kültürel hayatın merkezinde yer aldılar.
Bu yüzden en fazla da onlar hırpalandı. Arada kaldılar, nefret çektiler.
Peki buna değer miydi?
Bir zamanlar değiyordu ama bugün?
Hala daha herkes en çok gazetecilerden her habere yetişmesini, en mükemmel formatlarda bunu sunmasını, mikrofonlarının ve kameralarının çok kaliteli olmasını, herşeyi araştırmasını, çok konuşmasını, çok muhalefet etmesini bekliyor.
Şartların değiştiğinden okurların pek haberi yok.
Üstelik haberleri olanlar da bu beklentilerin karşılanması için üzerine bir görev düştüğünün ya farkında değil ya da umurunda değil.
Eskiden bir gazete alınırdı, artık o da alınmıyor.
Bedava içerik, haber tüketmeye alışmış ama bir türlü tatmin edilemeyen okurlar, eleştiriye tahammülsüz iktidarlar, sadece kendilerine hizmet edilmesini bekleyen siyasetçiler, medyaya para koymaktan, reklam vermekten korkan işadamları ülkesinde gazetecilere düşen nefret ve hayranlık arasında hızlıca gidip gelen duygularla yaşamak, neyin yazılıp neyin yazılamayacağının belirsizliğinde yol almak ve tabii bu işi yapmaya devam edebilmek için para bulmak…
Okurlar vermeyince parayı bazen iktidar, bazen muhalefet, bazen yedekte elinin altında bir güç olmasını isteyen bir işadamı, bazen bir yabancı fon veriyor.
Onları bulabilmek için gazeteciler eğilip bükülüyor. Bir de bu yüzden sıfır sorumluluk alan okurlardan azar, hakaret ve gazetecilik dersi işitiyorlar.
Kendini kurtarabilenler gazetecilikle influencerlık arasında bir meslek icat ettiler.
Haber ve yorumla ürün tanıtımı arasındaki fark azalıyor.
Bir grup gazeteci iktidar limanına demirlemiş, aşağısında timsahların olduğu bir kalede bir pozisyonu her koşulda savunmanın konforunu terk etmek istemiyorlar.
Geri kalanlar ise her an kapanacak medyalarda insanın söylemeye utanacağı maaşlarla çalışmaya çalışıyor.
Alttan gelen ve her yıl yanlarına binlerin eklendiği gençler ise her şey yapamaya razı ve çaresiz.
Bir de bütün bunların üstüne her siyasi kavgada kabak o kadar fazla gazetecilere patlamaya başladı ve artık buna maddi olarak ve mesleki tatmin olarak o kadar değmiyor ki gözlerimizin önünde bir meslek ölüyor.
Ve maalesef artık lastik distribütörü olmak için de çok geç…
.10/11/2025 00:01
“Sosyal medya olsaydı Hayırlı Cumalar olmazdı”
205
Lord Louis Mountbatten, Britanya Kraliyet Ailesinin önde gelen bir üyesiydi. Kraliçe II. Elizabeth’in uzak kuzeni, Prens Philip’in ise dayısıydı. Philip küçükken aile reisliği rolünü o üstlenmişti.
Kral Charles’ın de gençken mentoruydu ve hayatındaki gerçek baba figürü gibiydi.
1979’da IRA, Mountbatten’in balık tutmak için açıldığı küçük tekneyi patlattı.
Saldırıda, Mountbatten, 14 yaşındaki torunu Nicholas ve aile arkadaşları
öldürüldü.
Bu olay, Britanya kamuoyunda ve kraliyet ailesinde çok derin bir acıya neden oldu.
Saldırıyı yapan IRA’nın komutanı Martin McGuinness’di.
Martin McGuinness, bu olaydan sonra siyasi alanda IRA’nın barış süreçlerindeki baş müzakerecisi oldu.
90’lerin ortasında Kuzey İrlanda meclisine seçilince büyük kıyamet koptu.
Bir teröristin mecliste ne işi vardı?
McGuinness, İngiliz hükümetiyle gizli görüşmelere devam etti. IRA’nın askeri kanadı ise hala faaldi.
1997’de Hayırlı Cumalar anlaşmasının arkasındaki isimlerden biriydi.
1997’de İngiliz parlamentosuna seçildi. Yine bir kıyamet koptu. Sinn Fein mensupları Kraliçe’ye bağlılık yeminini etmemek için Meclis’e gitmediler.
Ama Kuzey İrlanda’da hükümete girdiler.
2012 yılında Kraliçe Elizabeth, Belfast’a geldi.
Lyric Theatre’de bir kültürel etkinliğe katıldı ve Kraliçe ile McGuinness karşı karşıya geldi.
Kraliçe elini uzattı ve tarihi bir an yaşandı.
aa-001.jpg
Bu tokalaşma, Kuzey İrlanda barış sürecinin en sembolik adımlarından biri olarak kabul edilir.
Kraliçe, hem hayatında yaşadığı en büyük trajedilerden birinin arkasındaki bir teröriste elini uzattı hem de bu trajedileri bitirme iradesi göstermiş bir barış müzakerecisine.
Kraliçe’nin bir lüksü vardı.
Üzerinde bu seçimi için hesap vereceği bir kamuoyu baskısı yoktu.
Risk alabilirdi ve bunun için koltuğunu kaybetmezdi.
Ama aynı zamanda o bir Kraliçe’ydi, bütün hayatı kişisel olandan vazgeçerek, ülke için ona düşen görevleri yapmaktan ibaretti.
Crown izleyenler bundan kastedileni daha net anlıyor.
Ama herhalde en büyük fedakarlığı o an yaşadı.
Kişisel olan öfkesiyle, kamusal sorumluluğu arasında bir tercih yaptı.
Mutlaka ona verilen görevi seçti.
Kraliçe bile elini uzatınca artık bu kavgayı daha fazla sürdürmek anlamsız hale geldi.
İşte bu süreci adım adım yaşamış iki ismi haftasonu İstanbul’da dinledik.
“Barış Süreçlerinde Dilin Önemi ve Medyanın Rolü” konulu çalıştayı Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI) ve Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) düzenledi.
Oturumda, Kuzey İrlanda’daki çözüm sürecini yakından takip eden eski BBC muhabiri Brian Rowan ve eski Guardian muhabiri Owen Bowcot konuştu.
Rowan, salonda Türkiye’deki süreçle ilgili eleştirileri dinledikten sonra akılda kalan saptamalar yaptı:
“Tavizsiz barış olmaz. Herkes taviz verdiğinde barış mümkün olabiliyor.”
“Barış teslim olmak değildir”
“Barış gerçekleşene kadar imkansızdır.”
“Barış bir sözlük gibidir. Biz bu sözlüğü 30 yıl kullandık. Doğru sıralama ve önceliklendirme çok önemli.”
Rowan, medyanın rolünü anlatırken ise yine çok dikkat çekici bir şey söyledi:
“Eğer 1998’de sosyal medya olsaydı, Hayırlı Cumalar anlaşması olmazdı.”
Çünkü her zaman çatışmanın, öfkenin, anlaşmazlığın alıcısı daha fazla. Çok fazla çaba sarfetmenize, kimseyi ikna etmenize gerek yok.
Dal budak sarmış bir sorun, karşılıklı öfkeler, intikam hisleri, yerleşmiş kanaatler var. Sorunla yaşamaya herkes bir şekilde alışmış.
Onun olmadığı bir zaman artık unutulmuş ve tahayyül de edilemiyor.
Sorunun çözümü için görmezden gelmek, taviz vermek, sabretmek gibi insana zor gelen erdemlere ihtiyaç var.
Karşıt duyguları harekete geçirmek için sadece geçmişi hatırlatmak yeterli.
Geleneksel medya burada ilk akla gelen en ilkel hisleri filtreleyen bir rasyonel zemin, duygu öldürücü bir mesafe yaratabiliyordu.
Bu da insanların sürekli duygularının kaşınmasını engelliyordu.
Ama sosyal medyada o filtre yok.
Aşırı şeffaflık, herkesin elindeki mikrofonlar ve bunun yarattığı kakofoni sağduyunun yerine intikamın ve öfkenin yeşermesine neden olabiliyor.
Savaşmak kolay, milyonlarca gerekçe var. Barışmak ise zor, geri adım atman gerekiyor.
O yüzden barış çabalarına toplumu ikna etmek kolay değil. Güvensizlik esas, olabilir hissini yaratmak ekstra iyiniyet istiyor.
Ancak çözümün somut faydalarının görülmesi, bunun için de işlerin pişmesi gerekiyor.
Yani sosis yapımı mide bulandırıcı ama sosisin tadı güzel.
Türkiye de benzer bir deneyimi yaşıyor.
Çözümün bir gün sonrasında herkes tatmin olacak ama o güne kadarki kısma toplumu ikna etmek kolay değil.
Belki de toplumun ikna olmasını beklemek de doğru değil.
Hiçbir barış toplumun tam onayıyla gelmedi.
Liderler buna öncülük ettiler, risk aldılar, toplum hep sonra ikna oldu.
Hatta bazen liderlerin öncülüğü biler yetmedi. Kolombiya’da referanduma giden barış anlaşması reddedildi.
1924 yılında Türkiye’de bir referandum yapılsaydı muhtemelen Lozan da reddedilirdi.
Ama Lozan bir zorunluluktu. Hayırlı Cumalar da öyle.
Ve son çözüm süreci de….
O yüzden bazen başına gelecekleri düşünmeden elini uzatacak Kraliçelere ihtiyaç var.
Bunu yapmak için ille de soylu olmak gerekmiyor ama barış için adım atmanın soylu bir davranış olduğu çok açık.
Atatürk ve İnönü Lozan’da bunu yapmıştı. McGuiness, Ahern, Blair Hayırlı Cumalarda İngiltere’de bunu yaptı.
Türkiye’de de Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, Demirtaş, Özel, Bakırhan, Kurtulmuş, Kalın bunu yapıyor.
Bu soylu davranışa karşı herkesin buna yaraşır saygıyı göstermesi gerekiyor….
.15/11/2025 00:01
AK Parti üzerine doktora yapmış bir CHP lideri….
116
CHP lideri Özgür Özel Karar gazetesini ziyaret etti. Karar’ın yazarlarıyla kahvaltı yaptı.
Kasım 2023’de CHP genel başkanı olduktan sonra Karar’a ilk gelişi Özel’in. Seçimlerden önce CHP’liler Karar üzerinden muhafazakar seçmenlere ulaşmak konusunda çok istekliydi.
Ama o strateji Kılıçdaroğlu ile terkedildi ve daha fazla kendi mahallesine dönen ve oradaki muhalefeti toparlayan bir CHP ortaya çıktı.
19 Mart sonrası doğal olarak muhalefet CHP etrafında toplandıkça açılıma ihtiyaç daha da azaldı.
AK Parti iktidarı, İmamoğlu davasıyla CHP’ye de bir “kutlu dava” vermiş oldu.
En büyük motivasyonları Erdoğan karşıtlığı olan laik muhalefet CHP’nin etrafında toplandı.
Çözüm sürecine rağmen İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin oylarının kıpırdanmamasının nedeni bu öfkenin her şeye baskın gelmesi.
Bugün bir laik muhalif için Erdoğan karşıtlığı, Öcalan karşıtlığından daha net ve harareti yüksek bir karşıtlık.
Çünkü birinin hayatına doğrudan etkisi var, diğerinin neredeyse hiç yok.
Özgür Özel, ifade gücüyle bu duyguyu net biçimde yansıtıyor.
Belki de bu yüzden iktidar çevrelerinde Özgür Özel, fazla CHP’li ve solcu bir CHP genel başkanı olarak dişine göre bulunuyor.
Laik muhalifler CHP’ye gitse bile gerisi AK Parti’ye yetiyor.
Nitekim 19 mart sonrası CHP ilk kez AK Parti’ye yarışta denk hale gelse de bu kutuplaşma AK Parti’nin de herşeye rağmen oylarını korumasına yardım etti.
Muhtemelen iktidar çevrelerinde İmamoğlu ya da Yavaş dışında Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı adaylığı en iyi seçenek olarak da görülüyor.
Fakat burada bir hesap hatası olabilir.
Çünkü Özgür Özel, iktidarın olmasını arzu ettiği kadar bir CHP’li değil.
En azından kısa kahvaltı sofrasında izlediğimiz kişi o tarif edilen kişi değildi.
Bir kere Manisalı bir öğretmen çocuğu ve Manisa’da eczacılık yapmış biri var karşımızda.
Yani Özel bir beyaz Türk değil.
Taşranın dilini biliyor, çarşıda büyümüş, dükkan önünde çay içen esnaf muhabetlerine hakim, komik, sohbeti iyi.
Aynı zamanda genç AK Parti ve Erdoğan karşıtlığını klasik bir CHP’li jargonuyla yapmıyor. Daha geniş bir sözlükle, kavramlarla konuşabiliyor. Şehitler için imam olan ilçe başkanına mitingde dua okutuyor ertesi gün Karar’da başörtülü milletvekilimiz olacak deyip az sonra Hrant Dink Müzesi’nde Rakel Dink’i ziyaret edebiliyor.
Bütün gündeme, referanslara ve literatüre hakim.
Karar’da hangi kavramlarla konuşulacağını biliyor.
Mesela CHP’nin başörtüsü meselesindeki karnesini eleştirirken ikna odalarında görev yapmış eski CHP’lilerden bahsetti.
“Bir kapatma davamız eksikti, sağolsun başsavcı sayesinde o da oldu. Artık iktidara hazırız” derken o tartışmalara uzak olmadığını gösterdi.
O tartışmalarda da kapatma davasını içten içe haklı gören bir geçmişten gelmiyor. Oraları aşmış, partisinin çizgisinden epey mesafe almış. Yoksa o geçmişin esiri olsaydı üzerine böyle espriler yapamazdı.
En önemli vasfı 15 yıldır siyasetin anlık olarak içinde olması. Hem genç hem de grupbaşkenvekilliğinin önemli bir artısı bu. Geçmişte değil, şimdi ve buradada, siyasi tansiyonu iyi tutuyor, sosyal medyadaki timelineda yaşıyor, yani akışta kalıyor. Bu da dilini hem güncel kılıyor.
Ama en büyük vasfı bu değil.
Özgür Özel AK Parti siyaset okulunda 15 yıl geçirmiş. Sovyetler döneminde Amerikan istihbaratında Kremlinologlar vardı. Bunların görevi Kremlin’deki törenler sırasındaki görüntü ve fotoğraflardan Sovyet elitlerini tahlil etmekti.
Tıpkı Kremlinologlar gibi Özel’e de AK Partiolog ve Erdoğanolog diyebiliriz.
AK Parti’nin ve Erdoğan’ın sadece siyasi hamleleri konusunda değil aynı zamanda iktidar içi gruplar, aktörler, güç dengeleri konusunda da doktora düzeyine ulaşmış.
AK Parti ve Erdoğan severlerle nasıl konuşulacağını iyi biliyor, hassasiyetlerin farkında. Bu konudaki algıları çok açık.
Aynı zamanda solculuktan gelen Kürt hassasiyetini iyi hissetme yeteneklerine de sahip.
Mesela İmralı’ya Komisyon heyetinin gitmesi hakkında önce AK Parti’nin pozisyonunu bekleyeceğim diyor. Komisyonun gitmesine karşı bir mesaj vermiyor. Hem Kürtleri hem de parti çevresindeki ulusalcıların duygularını yönetiyor.
Aynı zamanda AK Parti’nin bu yükü muhalefetle paylaşma arzusunun farkında.
Ama aynı zamanda çözüm sürecine karşı çıkmaması gerektiğini, iktidarın ondan bunu istediğini ve Kürt seçmenlerle arasını açmaya çalıştığını da anlıyor.
O yüzden esas yatırımını sürecin çökmesine değil, başarılı olmasına yapmış. Silahsız, şiddetsiz, PKK’sız bir ortamın hem Türkiye’nin hem de CHP’nin faydasına olacağını düşünüyor.
Değişen, kentleşen, sekülerleşen Kürt sosyolojisinin kendisini CHP’de ifade edebileceğini görüyor. Bunlar üzerine araştırmalar yaptırdığı açık.
AK Parti’nin siyaseti üzerine doktora yapmış, Kürt meselesine hakim ama dış politika, güvenlik, ekonomi gibi derslere ise anlaşılan devamsızlık yapmış.
Dış politikada aklına ilk gelenin AB ile ilişkileri düzeltmek olması bundan.
Alman Yeşiller’in bile şahinleştiği bir küresel iklimde, herhalde diplomat CHP kurmaylarının etkisiyle eski dünyanın dış politika kodlarıyla konuşuyor.
Batı ittifakıyla iyi ilişkiler mesajları, Büyük Türkiye idealine epey ısınmış halkı bu tatmin etmeyecektir. Daha önemlisi bu küresel sistemde oluşan güç boşlukları görev ve onlara hamle yapan AK Parti dış politikası karşısında hala CHP içe kapanmacı, fazla barışçı ve eski ittifakları tahkim edici bir eski politikada kalmış görünüyor.
Anlaşılan CHP siyaseti dünyadaki değişimi, değişen ittifakları ve güvenlik diskurunu çok önemsemiyor. Bunun içeride yarattığı yeni endişeleri ve siyasi beklentileri de küçümsüyor.
İktidarın hataları ve baskılarının sonucu değiştirmeye yeteceğini düşünüyor.
Halbuki iktidarın en parılıtılı ve seçmenini motive eden yeri burası.
Ama Özel’in öğrenmeye açık olduğu çok açık.
En azından dinleyen ve söylenenler üzerine konuşan bir siyasetçi vardı karşımızda.
Genelde siyasetçiler fazla dinlemezler.
Bu da bir zamanlar Erdoğan’ın alameti farikasıydı. Dinlemek, not almak ve fikirlerini değiştirmek.
Yani özetle Özgür Özel, iktidarın hayallerindeki Cumhurbaşkanı adayı olmayabilir.
.17/11/2025 00:01
Muhsin Batur’un gerisine düşmek…
258
CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, Dersim Katliamı’nın 88'inci yıldönümünde bir anma mesajı yayımladı ve ortalık yıkıldı.
Muhtemelen “Dersim”, “katliam” laflarını gören okurların bir kısmının eli hemen yorum bölümüne doğru gitmiştir.
Aslında CHP’nin Alevi milletvekillerinden, Kılıçdaroğlu’na da yakın bir isim olan Sarıbal’ın paylaşımında, bir zamanlarda herkesin ezbere bildiği, arada bir çeşitli vesilerle kullandığı Seyit Rıza'nın idamından önce söylediği sözlere yer vermişti:
’Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu.
Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.’
Sonra da Seyid Rıza’yı anmıştı:
“Alevi kültürünün hak ve adalet öğretisinin simge isimlerinden Seyit Rıza’yı, oğlu Resik Hüseyin’i ve onlarla birlikte darağacına yürüyen canlarımızı idam edilişlerinin 88. yılında hüzünle ve saygıyla anıyorum. Alevi toplumunun hak ve hakikat anlayışı mazlumdan yana durmayı, haksızlığa karşı söz söylemeyi vicdani bir sorumluluk olduğunu öğütler.
Darağacına giderken insanlığın ortak vicdanına ‘Evladı Kerbelayız; yazıktır, günahtır, zulümdür’ sözleriyle seslenen Seyit Rıza’nın ışığı, adaletin peşinden yürüyenlerin yolunda yanmaya devam ediyor.”
Bundan 10 yıl öncesine kadar muhtemelen sosyal medyada yüzlercesini göreceğiniz, onlarca milletvekilinin, akademisyenin, gazetecinin de benzerlerini paylaşacağı türden bir anma mesajıydı bu.
Ama 6 milyona yakın kişinin görüntülendiği bu mesaj üzerine Sarıbal fena halde linç ediliyor.
Partisinden bile yardımına yetişen kimse yok.
Bu meselenin siyaseten epey ekmeğini yemiş siyasetçiler, tarihçiler, solcular, gazeteciler sessizce izliyor.
En fazla “yeri miydi şimdi” diyenler, bunu da post-Kemalistlere bağlayanlar ya da İmamoğlu davasına gölge düşürmek için Kılıçdaroğlu’na yakın milletvekilinin provokasyon yaptığı gibi acınası apolojiler yapanlar var.
İnsanın inanası gelmiyor. Sahiden 14 yıl önce Dersim için devletin resmen özür dilediği bir ülkede değil miyiz yoksa?
Ama iklimlerle birlikte fikirlerin hatta tarihin bile değişebildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Bundan sadece 14 yıl önce 23 Kasım 2011’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dersim için dilediği özür hala sosyal medya hesabında duruyor.
“Dersim olayları sebebi ile devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ben özür dilerim ve diliyorum #OzurDilerizDersim”
ekran-resmi-2025-11-17-15-14-28.png
Başbakan sadece özür dilememiş, o konuşmasında devletin Dersim arşivinden belgeleri de ilk kez göstermişti.
“Belge-1 yine 1935 yılında bir kanun çıkarılıyor. Kanun'un adı: Tunçeli vilayetinin idaresi hakkında kanun. Sadece Tunçeli'ni kapsamıyor. çevre illeri de kapsıyor. …İşte bu kanunun ardından, hazırlıklar yapılıyor, 1937,1938 ve 1939 yıllarında Dersim'de maalesef büyük bir dram yaşanıyor. Havadan, karadan, toplarla, hatta gaz bombalarıyla, Dersim'de hareket eden her şey, çocuklar, kadınlar katlediliyor.
Belge 2: Bakın burada, bir belgeyi sizlere göstermek istiyorum. 8 Ağustos 1939 tarihli bir belge. Jandarma Umum Komutanlığından başvekalet yüksek makamına gönderilmiş. Dersim'e yapılan müdahalenin bilançosunu veriyor, kat'i netice alınıncaya kadar baskınların devam edeceğini bildiriyor. Ekte de bir cetvel var. Ölü, diri, teslim olanların rakamlarını gösteriyor. 1936, 1937, 1938 ve 1939'da, toplam 13 bin 806 kişinin öldürüldüğü bu belgede ifade ediliyor. Bakın deprem felaketinden bahsetmiyorum, öldürülenlerden bahsediyorum.”
resim1.png
Erdoğan’ın bahsettiği belgeler hala Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi’nde duruyor.
Yukarıda belgeyi isteyen e-devlet şifresiyle arşive girip, kredi kartıyla 2 TL ödeyerek indirebilir.
Erdoğan’ın gösterdiği Dersim operasyonlarında ölü sayısını gösteren cetvelin birkaç ay önceki versiyonu.
Dikkat ederseniz belgede “Eşkiyadan” öldürülen 7155 kişiye, “ Rapor harici imha” diye sonradan bir yuvarlak 6000 kişi daha ekleniyor.
Peki kim bu rapor harici imha edilenler?
Tabii ki Dersimli silahsız siviller.
Yine bunların belgelerine bütün vatandaşlar arşivden rahatlıkla ulaşabiliyorlar.
Çünkü gün gün Tunceli Valisi ve Komutanı Abdullah Alpdoğan dönemin Başbakanı Celal Bayar’ı bilgilendimiş.
Mesela 22-7-1938 tarihli bir yazışmada 10 silahlı haydudun olduğu bir mağaranın kuşatıldığı söyleniyor.
“Tahrip kalıplarıyla tesir yapılan” mağaradan 221 ölü çıkarılmış.
2.png
15-9-1938’de Hozat’taki taramalarda “5-10 haydutun saklandığı” bir mağaradan “9 çocuğun ölü” olarak çıkarıldığını açıkça yazmış başka bir belge.
dd.png
1937’deki ilk harekattan sonra 1938 harekâtın basılı bir kılavuzu bile vardı.
1938 yılında Elazığ Turan Matbaası'nda Tunceli Vali ve Kumandanlığı tarafından bastırılan kitapçığın adı "Tunceli bölgesinde yapılan eşkıya takibi hareketleri, köy arama ve silah toplama işleri hakkında kılavuz”du.
Kılavuzun “Köyde eşkıya araması" bölümünün 6. maddesi "Silah atan köy yakılmalıdır"dı.
7. maddesinde bunun nasıl yapılacağı tarif edilmişti:
"Damlar taş ve topraktan ibaret olup yalnız tavan ve direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe verilir. Oda kapısından içeriye odun yığarak ateşleme sureti ile genişletilir."
Kılavuzda silah toplamak için ise şu taktik öneriliyordu:
"Silah teslime mecbur etmek için kadın ve çocukların toplanarak hükümete teslim edileceğini söylemek çok kere iyi netice verir. Bu gibilerin damlarını yakmak faydalıdır."
(Bu belgelerden daha fazla ayrıntı için 1987 yılında Nokta Dergisi’nin Dersim Katliamı haberine bakılabilir.
https://bianet.org/haber/dersim-de-1937-1938-de-ne-oldu-118252)
Yine halka açık arşivde köylerdeki evlerin nasıl yakıldığının sayısız örnekleri var.
dder.png
Artık herhalde kendini böyle kandıran kalmamıştır ama Atatürk, Dersim Harekatı’nın esas beyniydi. Gün gün gelişmeleri izlemiş, asker tayınlarının artırılması gibi talimatlar vermişti.
ewrtwet-001.png
sfadsfad-001.png
1937’deki ilk harekata Atatürk doğrudan kendi Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nı bile göndermişti.
Yine arşivde açık belgelerden birinde bizzat Atatürk “Dersim’de işi biten muhafız alayını”n geri çekilerek askeri bir tatbikata katılmasının talimatını da vermişti.
sfdawef.png
Dersim’deki askeri harekata katılan askeri birlikler işleri bitince Elazığ’daki manevraya katılmış ve burada onlara Atatürk imzalı madalyalar dağıtılmıştı.
safdaw.png
Ama madalyaların üzerine Dersim Harekatı ya da Tenkili değil Tunceli Manevrası yazılmıştı.
Çünkü o yıllarda gazetelerde ve sonraki yıllarda yaşananlardan bir tatbikat olarak bahsedildi.
Geriye “gizli” olan yazışmalar dışında belge bırakılmadı.
Bu konu üzerinde konuşulması o kadar ayıp ve yasaktı ki, 1985 yılında Milliyet gazetesinde anılarını yayınlayan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur bile, 1938’de 19’uncu Alay’da genç bir teğmenken Kayseri’den götürüldükleri Dersim’de yaşadıkları için anılarında okuyanları şok eden bir cümle kullanmıştı:
“Günlerden bir gün Alayımıza emir geldi... tren yolu ile Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti, Elazığ’ın biraz uzağında Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum. Alaya verilen özel görev, Elazığ bölgesinde büyük bir manevra ve resmi geçit ile bitti... Subaylara ve bizlere Atatürk imzalı birer madalya dağıttılar.”
Batur’un özür dileyerek anlatmadığı 19’uncu Alay’ın Dersim’de yaptıkları arşivlerde ve yaşayan tanıkların ifadelerinden artık biliniyor.
Askerliğini Kayseri 19. Alayda kısa dönem piyade askeri olarak yapan ve 2003 yılında ölen Mahmut T.’nin Dersim Kültür ve Tarih Merkezi’nin yürüttüğü bir erken dönem sözlü tarih çalışmasındaki tanıklığı çok ayrıntılı ve sansürsüz:
"Komutanlarımız bize ateş emri verdiler ve bizde kim varsa ateş ettik. Tüm köyler mıntıka mıntıka paylaşıldı. Vardığımız bütün köyleri yaktık. Değerli eşyalar toplandı. Sığırları, keçileri ve koyunların hepsini topladık ve onları Elazığ'a kadar getirdik. Geride hiçbir yiyecek bırakmadık, götüremediklerimizi ise parçaladık ve yaktık. Canlı namına hiçbir şey bırakmadık. Dikili bir taş bile kalmadı."
"Orda (Halvori) aşağı yukarı 80 – 90 kadar çocuk ve kadın vardı. Yukarı sarp ve meşelik bir bölgeye makinalılar kuruldu. Bazen olurdu ki; iki-üç gün Munzur kıpkırmızı kan akardı."
Halvori'de askerler tarafından kayalıklardan Munzur'a atılanların tam sayısı bile biliniyor: 217.
Çünkü köylüler kayalığa doğru yürütülürken bir subayın çektiği fotoğraf karesi var. Ve arkasına yazdığı not...
drr.jpg
rtwq.jpg
Bizzat Ankara’da bir bürokrat iken Kılıçdaroğlu’nun konuşturduğu dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı İhsan Sabri Çağlayangil, askerlerin mağaralara saklananları zehirli gazlarla fare gibi zehirlediğini anlatmıştı.
https://www.youtube.com/watch?v=H9jUmmNtQiE&t=15s
Yani Evet Dersim, 19’uncu yüzyılın sonlarından itibaren merkezileşmeye direnen “eşkiyaları” ve aşiretleriyle devletin sürekli mücadele ettiği bir yerdi.
Ama 1937-38 sadece bir isyanın bastırılmasından ibaret kalmamıştı.
İsyancılar ve aileleri, nasıl yakılacağı talimatlarla anlatılan evleri ve tarlaları her şey hedef olmuştu.
Ve o günlerin Cumhuriyet gazetesinde Yunus Nadi’nin yazdığı gibi “Dersim tarihe gömülmüş ve ebediyen ölmüştü.”
dfqawef.png
fwawe.png
Yerine de Türk bir Tunceli yaratılmıştı.
O yüzden de hala acısı ve anısı taze. Ama anlaşılan herkese bir adım uzaktaki bu bilgiler bugün unutuldu ya da hatırlanması kimsenin işine gelmiyor.
Gün gün belgeli tarihi hakikatler bile post Kemalistlerin İslamcıları aklayıp, Atatürk’ü kötülemek için uydurduğu şeyler muamelesi görebiliyor.
Devletin Dersim özründen 13 yıl sonra bugün CHP’li bir Alevi milletvekilinin Dersim’i anması bile linç edilmesine yetebiliyor.
Toplumlar her zaman ileri gitmiyor bazen geriye de gidebiliyor.
O yüzden bazen hafızaları tazelemek gerekiyor.
2011’de özür dileyen Erdoğan’ın hatta 1987’de genç bir asker olarak yaptıklarından en azından utanan Muhsin Batur’un bile gerisine düşenlere kısa bir hatırlatma olsun bu yazı….
.025 08:48
77 yaşındaki Bahçeli ne yapmak, nereye varmak istemektedir?
102
Bundan bir yıl önce henüz Bahçeli sadece DEM’e el uzatmış ama Öcalan çağrısını yapmamışken 12 Ekim 2024 günü Karar’da “Bahçeli, yerli De Klerk olabilir mi?” başlıklı bir yazı yazmıştım.
Yine değişimleri iyi takip etmeyenler, kendi kötümserliğini başkalarının iyimserliği zannedenler, ideolojik önyargıları yüzünden ya da iç siyasette aldığı pozisyona uymadığı için önünde olanı göremeyenler ya da önemsemeyenlerden epey laf işitmiş yazılardan biriydi.
Aslında erken ve önyargısız bir durum tespitinden ibaretti yazı:
“De Klerk, Güney Afrika’da Apartheid rejiminin öncülerinden olan politik bir ailede doğdu.
Ailesinden pek çok kişi ırkçı Ulusal Parti’nin yöneticiliğini, bakanlıklarını yapmıştı. Kendisi de aynı yoldan gitti. Milli Eğitim bakanlığı sırasında siyahların üniversitelere de girmemesine öncülük etti.
Bir gün gelip ülkesindeki apartheid rejimine son vereceğini, beyazlarla aynı üniversitelere girmelerine izin vermediği siyahların lideri Mandela’yla el sıkışacağına kim inanırdı?
Ama zamanın ruhu, dış baskılar, zorunluluklar ırkçı De Klerk’ten 1993’te Nobel Barış Ödülü alan bir De Klerk yaratmıştı.
Bu örnek MHP lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Parti’ye uzattığı elin bir barış sürecinin başlangıcı olduğuna ve samimiyetine kaç kişiyi inandırabilir bilinmez.
Genelde bizde barış çok “solcu” bir kavram olduğu için onu bir milliyetçinin ağzından duymaya bile kimse alışık değil.
Ama dünyada barışları, çözümleri sadece solcular, sadece demokratlar, sadece hümanistler yapmıyor. Hatta genelde onlar yapmıyorlar.
Barış ve çözüm esas olarak iyiniyetlerin, yüce gönüllüklerin değil, pragmatik kararların sonucu oluyor.
Görülüyor ki, son bir haftada Bahçeli’nin uzanan sürpriz eli, sonraki barış ve Türkiye partisi vurgulu açıklamaları, Cumhurbaşkanı’nın daha da ileri giden konuşması böyle bir pragmatik kararın sonucu.
Ama samimiyet testleri, güven krizleri gerçeği değiştirmiyor: Siyasetin tüm akışını ve havasını değiştirecek bir kırılma yaşanıyor.
Gelen haberlere bakılırsa bu açılımlar, Öcalan ile İmralı’da başlayan yeni görüşmelerin bir devamı.
Bu sürecin amacı şu anda Kürtlerin meselelerini tümden çözmek değil. Esas amaç PKK’nın Türkiye’de silahlı mücadeleyi bitirdiğini ilan etmesi.
Bu sürecin en büyük güvencesi ise bu kez Devlet Bahçeli tarafından başlatılmış olması.
Ve bütün geçmiş müktesebata rağmen teslim etmeliyiz ki Bahçeli’nin bu yaptığı çok cesurca ve vatanseverce bir hamle.
Olgun bir siyasetçinin, kendisinden sonraki kuşaklara miras bırakmak isteyeceği, türden, bedelini göze aldığı bir elini taşın altına koyma bu.
Ayrıca Türkiye’deki tek pragmatik insan da Bahçeli değil.
Bu tahmin dahi edilemez sürprizlere açık pragmatizm, çözümün ve barış ihtimalinin kimin işine yarayacağı gibi bencilce kaygılardaki pragmatizmden daha sempatik görünüyor.
Üstelik böylesine bir diyalog bütün iklimi yumuşatır, terör sopasını ortadan kaldırır, ifade hürriyetinin alanını açar.
Bundan günün sonunda kimin karlı çıkacağı ise bilinmez.
Barışın girişiminin bile kaybedeni olmaz.”
Bu bir yıl boyunca yaşananlar Bahçeli’nin uzanan eline erkenden destek verenleri hiç mahcup etmedi.
Bahçeli ise hep el yükselterek samimiyetini gösterdi.
Bütün bunları Erdoğan’ın tekrar cumhurbaşkanlığı adaylığı için ya da Kürtleri kandırmak için ya da birileri ondan bunu istediği için yaptığını söyleyenleri ise defalarca yanılttı.
Yanılanlar her seferinde ayağa kalkp bu kez de Bahçeli’yi fazla ileri gitmekle, irrasyonellikle suçladılar, bütün bu yaptıklarını yaşlılığına verdiler.
Ama bunu neden yaptığı üzerine ad hominem saldırı olmayan pek bir açıklama yapamadılar.
Hala o soru cevapsız ortada.
Peki, 77 yaşında bir siyasetçinin artık bu dünyada elde edeceği bir makam ve güç kalmamışken, siyasi ya da beşeri hayatı risk altında değilken bu kadar laf işitmesine, etrafındaki insanların bile şüpheli bakışlarına maruz kalmasına ve hatta Cumhur İttifakı’nı zorlamasına değecek ne siyasi çıkarı olabilirdi bu işten?
Yapmasa kim ne derdi?
Bu açılım için onu zorlayan toplumsal bir baskı ya da bir taban talebi bile yokken üstelik?
O halde geriye sadece bir açıklama kalıyor:
Ya gerçekten bu sürecin aciliyetine ve ülke için faydasına inanıyorsa?
Ya sahiden bir siyasetçi kendi siyasi ve şahsi çıkarına aykırı olan ama ülkenin çıkarı için faydalı bir iş için tüm siyasi kariyerini ve ismini taşın altına sokuyorsa?
Ve ülkenin 50 yıllık bir meselesinin bu çözüm anına biz de tanıklık ediyorsak?
Ve tarihi anda bize düşen bu cesareti gösteren bir liderle dalga geçmek, onun samimiyetini sorgulamak, işini popülizmle, kitleleri kışkırtarak zorlaştırmak, bir sorunun çözümüne taş koymaksa?
Bence artık Bahçeli’ye karşı müstehzi gülümseler fırlatanlar, olanları küçümseyenler, görmezden gelenler, hala “İmralı’ya gidip Uşak’taki seçmenlerimi kızdıramam” gibi küçük hesaplar yapanlar, fırsat bu fırsat milliyetçiliğin altına odun atayım diye yumurtasını pişirmeye çalışanlar ciddi ciddi bir de bu ihtimali düşünmeliler.
Ortadoğu’da Esad’ın dört günde devrildiği, Hizbullah’ın bir haftada ortadan kaybolduğu, İran’ın evine çekildiği, İsrail’in dünyadaki en yalnız ama agresif zamanlarını yaşadığı, Suriye’de yeni bir devletin kurulduğu, İsrail’in her an İran’ı vurmasının beklendiği, ABD’nin İsrail ile Suriye’yi barıştırmaya çalıştığı, Gazze’ye uluslararası gücün geldiği, Irak’ın ve İran’ın parçalanma riski taşıdığı bir coğrafyada Türkiye’nin hiçbirşey yapmadan kaderini beklemesini herhalde kimse beklemiyordu.
Bu riskler ve fırsatlarla dolu tarihi anda yanı başındaki silahlı bir örgütle 50 yıllık meselesini bitirmesi, Kürt vatandaşlarının ve Kürt komşularının gönlünü kazanmasının ne kadar kritik ve ön alıcı bir hamle olduğunu, bunun hem riskleri ortadan kaldırıp hem de ülkenin büyümesi için ne büyük bir fırsat olduğunu herhalde sadece Bahçeli görmüyordur.
Üstelik Öcalan uzun yıllardır örgütünün artık silahlara veda etmesi gerektiğine inanıyorken, Türkiye ile entegrasyon yanlısı iken ve bu kararı verebilecek yegane kişi, kurucu önder olarak artık 76 yaşında girmişken….
Evet, Bahçeli son bir yılda yaptıklarıyla bir yıl önceki biraz iddialı yazımı doğruladı ve bizim De Klerk’imiz oldu.
Şaşırtıcı, beklenmedik, inanması zordu ama oldu.
Gözlerimizle gördük ve görmeye de devam ediyoruz.
Görenlere düşen önyargısız olarak Bahçeli’nin 77 yaşındaki bu çabasına destek olmaktır.
.22/11/2025 00:01
“Barış konusunu Meclis'te ihtiraslarına vasıta yapmak istiyorlardı”
200
Barış zordur. Bunu da en iyi CHP’lilerin bilmesi gerekir.
Çünkü en azından onların kollarına dövme yaptıkları, arabalarının arkasına imzasını yapıştırdıkları, çocuklarına adını verip, neredeyse her gün bir vesileyle anıp hak verdikleri Atatürk’ün kaleme aldığı tek kitap olan Nutuk’u okuduklarını varsayıyoruz.
Nutuk’u okuyunca Atatürk’ün İstiklal Harbi’nden sonra en çok Lozan Barış’ında zorlandığını görürüz.
Çünkü Lozan’a Türkiye İstiklal Harbi’nin muzaffer ülkesi olarak gitmiştir.
Ama aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubudur Türkiye.
O yüzden masada karşısında ülkenin kadim başkenti İstanbul’u işgal altında tutan, bir yıl önce Yunanlılara Anadolu’yu işgal ettirip, altı yıl önce Suriye-Filistin cephelerinde yüzbinlerce Osmanlı askerini şehit etmiş, 9 yıl önce Çanakkale’ye dayanmış İngiltere vardır.
Bunun kendisi zaten içe sindirilmesi zor bir karşılaşmadır.
Masanın üzerinde ise ülkenin yüzlerce yıldır parçası olan Musul, Trakya, Adalar, Hatay ve boğazların egemenlik hakkı gibi çetin meseleler vardır.
Her barışta olduğu gibi bu barışta da taviz vermek zorunludur.
Bunun alternatifi savaşa devam etmek, orduyu stanbul’a, Çanakkale’ye, Batı Trakya’ya ve Musul’a yürütmektir.
Ama bu savaş yorgunu bir ülkeyi on yıl daha savaşa sürüklemek anlamına gelecektir.
O yüzden hala tartışılan o tavizler verildi.
Ama bu hem halka anlatılmalıydı hem de anlaşma hala muhaliflerin olduğu Meclis’ten geçirilmeliydi.
Mustafa Kemal ikna turlarına çıkmıştı:
“Eskişehir’den itibaren, İzmit, Bursa, İzmir, Balıkesir’de halkı münasip mahallerde toplayarak uzun hasb-i hallerde bulundum. Ahalinin, bana istedikleri gibi serbest sualler tevcîh etmesini talep ettim. Sorulan suallere, cevap teşkil etmek üzere, altı saat, yedi saat devam eden konferanslar verdim.
Lozan Konferansı müzâkerâtını, cereyân ettiği gibi, her yerde hulâsa ediyordum. Neticenin müsbet olacağı hakkındaki kanaatimi de beyan ederek milletin müsterih olmasına çalışıyordum.”
Halkın müsterih olması yetmiyordu. Meclis de ikna edilmeliydi.
Meclis’te oturumlarda çok sert konuşmalar yapılıyordu. Muhalifler eli güçlüydü, çünkü yılların acıları onların barışa karşı argümanına dönmüştü.
Kimisi Rumlarla mübadele anlaşması yapılmasını vatana ihanet gibi görüyordu:
“Birçok kasabalar bugün baykuşlara me'va olan harabezar olmuştur. Kendi dairei intihabiyemin altı kazasında ev kalmamıştır. Bir zamanlar âşiyâne olan o yerlerde bugün küçük barakalar içinde ıztıraplar, eninler vardır. Bu ıztırapların ve eninlerin kulaklarımızdaki hazin akisleri benim ruhumu titrettikçe arkadaşlar, maalesef ben bu Muahedeye reyi kabul vermekte mazurum. (Bravo sesleri) (Alkışlar)”
Kimisi Batı Trakya’nın terk edilmesine kızıyordu:
“Biz efendiler kimsenin ocağını yıkmadık, kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Biz öz yurdumuzu, öz toprağımızı istiyoruz! (Şiddetli alkışlar).”,
Barışa karşı muhalafetin elinde popülizm, maksimalizm, milliyetçilik silahları vardı. Mustafa Kemal hissettiği üzüntü ve öfkeyi Nutuk’ta anlatır:
“27 Şubat 1923 gizli oturumunda başlayan saldırılar, 6 Mart 1923 gününe kadar şiddetli ve heyecanlı bir şekilde devam etti. Tartışmalara, başından sonuna kadar ben de katılmak zorunda kaldım.
Muhalifler, âdeta ne istediklerini bilmez bir durumdaydılar. Meclis'in olumlu veya olumsuz bir karar vermesi imkânsızlaştı. Bizim açık olarak anladığımız şuydu ki, muhalifler, barış konusunu, Meclis'te ihtiraslarına vasıta yapmak istiyorlardı.
Efendiler, bazı basın çevreleri de, bu ihtirasları şaşılacak derecede ve ateşli bir şekilde, alabildiğine körüklüyorlardı. Bu ruh hali içinde bulunan bir Meclis'le, barış konusunu bir sonuca bağlamanın güç olacağını görmek tabiî, fakat üzücü idi.
…
Meclis’in ve milletin bize karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim.”
Ve nihayet başka çare olmadığı anlaşıldı, Meclis yenilendi, Lozan Barış Anlaşması imzalandı, 15 yıl sonra Montrö’yle Boğazlar’da verilen tavizler geri alındı ama bu kurucu anlaşma bir yüzyıl boyunca tartışıldı.
Çünkü hiçbir geri adım atmadan, sabretmeden, taviz vermeden yapılamaz.
Barış “kötü” insanlarla konuşmayı gerektirir.
Ortada ise bolca karşılıklı acı, öfke, önyargı bir kıvılcımla tutuşacak saman gibi birikmiştir.
O yüzden barışa karşı kitleleri kışkırtmak çok kolaydır.
Bir emek sarfetmene bile gerek kalmaz, bir anda tutuşuverir.
Tersi ise bir o kadar zordur. Geleceği düşünüp geçmişi unutmak gerekir, kendini geri çekmek, yutkunmak gerekir.
Bayağı gelişkin insani erdemler ister. Çok az kişi bu erdemi, cesareti gösterip elini uzatıp kirletir, taşın altına sokar.
Bu yüzden de böyle tarihi barışlar için elitler arasında bir centilmenlik anlaşmasına ihtiyaç vardır.
Kimse o samanı tutuşturmamalı, halkı kışkırtmamalı, barışı ihtiraslarına vasıta yapmamalıdır.
İşte dün Meclis’te çözüm süreci için kurulmuş Komisyon’da CHP ve bazı muhalif partilerin tavrı Atatürk’ün o sözünü hatırlattı:
“Muhalifler, barış konusunu Meclis'te ihtiraslarına vasıta yapmak istediler yine.”
Talep aslında çok basitti: Süreçle ilgili 100 kişiyle görüşmüş Komisyon’dan bir heyet Öcalan’la da görüşsün.
Neden?
Çünkü Öcalan, bu süreçte devletin ondan beklediği tüm adımları attı.
Türkiye ve yakın dönem dünya tarihinde ilk defa bir silahlı örgütün lideri çağrı yaparak kendi örgütüne fesih kararı aldırdı.
Örgütü bu talimata uydu.
Öcalan bunu yapmasaydı bugün bu komisyona gerek olmazdı.
Çünkü bu Komisyon Kürt sorununu konuşmak için bir sohbet grubu olarak değil, bu fesih kararına cevap olarak devletin atacağı bir çeşit af adımını konuşup kararlaştırmak üzere kuruldu.
Yani bu komisyonun kendisi bizzat bu süreçte bir adım.
Alakalı alakasız 100 kişiyi dinleyen komisyon, bu çağrıyı cesaretle yapan ve komisyonun kurulmasına ön açan Öcalan’ı dinlemeseydi bu sürece zarar verirdi.
Görüştüğün muhatabını her gün aşağılayarak, ona hakaretler ederek, ona vebalı muamelesi yaparak varılmış herhangi bir çözüm örneği yok.
Bu yüzden Bahçeli, herkesi karşına alarak Öcalan’a “kurucu önder” diyor. Onu taltif ediyor ve cesaretlendiriyor, elini örgütüne ve kendi kamuoyuna karşı güçlendiriyor Konuşmayı mümkün kılıyor bu.
Bu görüşmeyi en başta Komisyon’un üyeleri bizzat kendileri istemeliydi.
Çünkü PKK’lılara af anlamına gelen bir yasanın altına imza atacaklar. Bu süreci ise bugüne kadar MİT’ten, iktidardan bir de DEM’den öğrendiler. Peki bu süreci mümkün kılan örgütün lideri ne diyor, muradı ne, amacı ne, PKK’lılar affedilip Türkiye’ye gelirse ne yapacaklar?
İlk elden bu soruların cevaplarını almak, samimiyetini ve kararlığını ölçmek için büyük bir fırsattı bu görüşme.
Ama CHP bu fırsat yerine popülizm fırsatını tercih etti.
Evet, tabii ki İmralı Türkiye sınırları içinde bir hapishane. Öcalan’ın kampı ya da ofisi değil.
Hapishanedeki biriyle görüşmek onun ayağına gitmek değildir. Alternatifi onu hapisten çıkarmak olurdu.
Bu görüşme Öcalan’ı SEGBİS’le Meclis’e bağlayarak da yapılamazdı. Öcalan Meclis’e seslenmiş olurdu. İşte o Öcalan’ın bile hayal edemediği bir meşruiyet vermek olurdu.
Sanki Öcalan’dan terör virüsü kapılacakmış gibi hapishanede, kapalı bir alanda onla görüşmeye karşı çıkıp, Öcalan’ın Meclis’e seslenmesini savunanların üçüncü yolculuk fantezileri ayrı bir komedi olarak tarihe geçti.
Zaten korkulan Öcalan’ın ayağına gitmekse, bu son 35 yılda defalarca yapıldı.
Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz, Erbakan, Genelkurmay, MİT Öcalan’ın ayağına kadar temsilciler gönderip, ateşkes müzakereleri yürüttüler.
Üstelik Öcalan o zaman silahlı bir örgütün fiilen başındaydı, örgütünü tasfiye etme kararı vermemişti ve Türkiye’deki bir hapishanede de değildi.
Tabii ki örgütünü fesh ettiren, silah yerine siyaset diyen Öcalan’la görüşmek, o gün bir taraftan silahlı eylem talimatları veren Öcalan’la görüşmekten daha meşrudur.
Tam da bu yüzden Meclis Komisyonu’ndan bir heyetin Öcalan’ı dinlemek için İmralı’ya gitmesi aynı zamanda sembolik bir adımdır.
Çünkü PKK, Öcalan’ın talimatıyla kendini fesh etti ama kendini yok etmedi.
Siyasi alanda mücadelesine devam etme kararı aldı. Komisyon da bu karar üzerine PKK’lıların Türkiye’ye dönüşüne imkan sağlayacak bir yasa hazırlamak için kuruldu.
Yani ülkeye dönen PKK’lılar isterlerse siyaset de yapacaklar.
Öcalan da örgütünü fesh edip hapishanedeki ıssız günlerine geri dönmeyecek.
Zaten buna çözüm süreci ya da terörsüz Türkiye diyoruz.
Bunun bilmiyormuş gibi efelikler yapanların o zaman bu sürece baştan karşı çıkması ve Komisyon’a da girmemesi gerekirdi.
Ama sürece karşı çıkanlar bile Öcalan’ın sadece PKK’nın kurucu önderi değil, Meclis’te yanyana oturdukları Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin de önderi olduğunu herhalde biliyorlardır.
En fazla bilmemezlikten geliyorlardır.
Yani bu herkesin bildiği ama bilmezlikten geldiği bu tuhaflığı ortadan kaldıracak bu süreç.
Alternatifi de 6 milyon insanın bir silahlı örgütün siyasi kanadı olan bir partiye oy verdiği ve sınırların hemen karşısında bu silahlı örgütün beklediği bir güvenlik sorunuyla bir 50 yıl daha yaşamaya devam etmek.
İşte bu görüşme sürecin özü için o yüzden kritik.
Tam da bu kritik adım atılırken CHP ve bazı muhalifler bunu halka ihbar eden bir pozisyonu tercih ettiler.
Üstelik adaya gitmeyeceklerini açıklarken de “zaten devlet yetkilileri görüşüyor” dediler.
Devletin epey mağduru olan bir muhalefet partisinin meseleyi devlete havale etmesi ve bu devlete hala devam eden sonsuz güveni herhalde iktidarın bile gözlerini yaşartmıştır!
Bu görüşme yine bazı muhaliflerin topu taca atmak için ileri sürdüğü gibi “meşru muhatap”larla yani DEM’le, Demirtaş’la yapılamazdı.
Çünkü onlar silahlı örgüte fesih kararı aldırmadılar.
Zaten onlarla görüşülseydi ilk cümlede “gidip Öcalan’la görüşün” derlerdi.
CHP’nin sürece alternatif olan “Meclis’te çözülsün” tezi is hepsi güzel görünen kavramların arka arka dizilmesinden ibaret kötü bir demogojiden fazlası değil.
Tıpkı CHP’nin dün şık bir salonda bol led ışıkları ve kaliteli baskı kitapçıklarla açıkladığı programdaki Kürt sorunu, eşitlik mesajları gibi.
CHP’nin bu tavrı en azından Kürtlere ve Kürt meselesinin çözümünü önemseyenlere şunu göstermiş olmalı.
Laik sol çevrelerin DEM’den beklentisi hiçbir şey istemeden sessizce gidip oylarını muhalefet için vermelerinden ibarettir.
Çünkü her kötülüğün kaynağı bu iktidardır ve bu iktidar gidince herşey çok güzel olacaktır.
Sama yine dün yaşananlar göstermiştir ki Türkiye’de bir iktidar değişiminde bir kere daha Öcalan’ın muhatap alındığı bir çözüm sürecinin yaşanma ihtimali çok düşüktür.
Şimdi sırtında yumurta küfesi ve elinde güç yokken ve Kürtlerin oylarına muhtaçken buna ideolojik olarak karşı çıkan bir CHP ve CHP kitlesi, yarın elinde güç olduğunda asla yanaşmayacaktır.
Türkiye’de CHP’nin ulusalcılığı, MHP’nin milliyetçiliğinden daha serttir, yumuşaması zordur, taktiksel değişimler kimseyi aldatmalıdır, ideolojilerin gücünü küçümsememek gerekir,
Kemalizm eleştirisi Post-Kemalist bir öfke patlaması değildir, muhasebesi yapılmamış ve yaşayan bir reflekstir bu.
CHP’nin Öcalan ve PKK ile müzakere etmeden çözeceği Kürt Sorunu’nun ne olduğu da meçhuldür.
PKK meselesinin öyle çözülemeyeceği herhalde çok açıktır.
Ama CHP’nin Kürt Sorunu’nun çözümü için Anayasa’nın vatandaşlık tanımını değiştirmek ya da Kürtçe anadilde eğitimin önünü açmak gibi vaadi olabileceğini herhalde kimse düşünmüyordur.
Bunu Binali Yıldırım bile dillendirebilir ama CHP’nin en sol kanadındaki bir siyasetçi ya da gazeteci söyleyemez. Söylerse başına gelecekler bellidir.
Yani şık PDF dosyalarındaki Kürt Sorunu’nun varlığını kabul etmek şık görünen bir solculuktan ibarettir.
Somut olarak hayatta DEM Partililere merhaba demek ve seçimde ittifak yapmak dışında bir karşılığı yoktur.
CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararını bile AK Parti’nin oyununa bağlayan, kendi yakınlarındaki ulusalcılarla kavga etmektense bu kararı eleştiren DEM’lilerle kavga eden, “Öcalan değil, Demirtaş muhatap olmalı” gibi Demirtaş’ın bile tüylerini diken diken edecek apolojiler üreten
Kürt dostu bazı sol çevrelerin tercihi herhalde açıkça görülmüştür.
Onların Kürtlere desteği de hubb-ı Ali’den değil, buğz-i Muaviye’dendir.
Kürtler muhalefete destek verdikçe geçerli bir empatidir bu, Kürtlerin çıkarları ile AK Parti karşıtlığı arasında bir tercih yapmaları gerektiğinde bu empatinin ömrü bir kelebek kadar kısadır.
Yoksa 2016’da PKK hendek kazarken tvlerde “Kürt siyasi hareketi” analizleri kasanlar, PKK kendini fesh ederken Öcalan’la görüşülmesi için Anadolu’dan Görünüm yayınlarına geçmezdi.
Eldeki elle tutulur tek gerçek şudur;
Kürt meselesinin çözümü için gerçek imkan ve fırsat elimizdekinden ibarettir.
Gelecekte, iktidar değiştiğinde daha iyi bir imkanın ihtimali ham bir hayaldir.
Devletin ve Devlet Bahçeli’nin bu açılımından daha ilerisi ufukta görülmemektedir.
Türkiye’de muhalefetin mevcut ideolojik formasyonundan daha iyisinin çıkması da zordur.
Sadece ideolojik ve zihniyet ketleri yüzünden de değil.
Destek verdiğini söyleyerek, içine girdiği bir Komisyon’un atacağı bir cesur adıma bile yüreği yetmeyen ve kendini popülizme teslim eden bir siyasetin ülkenin gerçek sorunlarını çözme iradesi ve gücü olmadığı da görülmüştür.
Sorunları ve çözümleri tespit etmek akademik bir faaliyetten ibarettir. Onları en vurucu cümlelerle ifade etmek ise hamakattan.
Siyasetçilerden beklenen ise çözüm cüreti ve gücüdür.
Dünkü tepkiler gösterdi ki güneşli havalarda demokrasiden, hukuk devletinden, rasyonel ekonomiden bahsetmek kimseyi demokrat, ilerici yapmaya yetmiyormuş.
Ülkenin en temel sorununun çözümünde bir anda ideolojik ketler, zihniyet kodları devreye giriyormuş.
İdeolojik formatları güçlü olanlar zor esniyormuş, zor esneyenlerle de sorunlar çözülmüyormuş.
Herkese demokrasi vaadi boşlukta çığlık atmaktan ibaretmiş.
Herkese tek tek demokrasiden neyi kastettiğini sormak gerekiyormuş.
Esas demokratlık çetin meselelerde alınan tavırlarda görünür oluyormuş.
CHP dün itibarıyla Atatürk’ün Nutuk’ta şikayet ettiği gibi “barışı ihtiraslarına vasıta yapmayı” tercih etti.
Yanmayı bekleyen saman alevini tutuşturdu, sürecin ilerlemesi için cesaretle bir adım daha atanları sanki suç işliyormuş pozisyonuna itti.
Böylece barış yaparkenki asgari centilmenlik anlaşmasını bozdu.
Aynı zamanda çözüm sürecini desteklemeye devam ettiklerini söylemelerinin artık çok anlamı yok.
Sosis yapımı midelerini bulandırıyor, ellerini kirletmek istemiyorlar ama sosis tabağa geldiğinde onu afiyetle yiyeceklerini söylüyorlar.
Bir gün Bahçeli de bugünlerde yaşadıkları üzerine bir Nutuk yazarsa gerisini de ondan okuruz.
Her ne kadar Nutuk’lar pek okunmasa da…
.24/11/2025 00:01
Örgütüne silah bıraktırırken Öcalan’ın “teröristbaşı” olduğunu hatırlayanlar….
231
Bir süre Türkiye’deki siyasi ve fikri hayatı takip eden birinin ilk uyanacağı şudur: Türkiye’de fikirler yoktur, pozisyonlar vardır.
Pozisyonlar da fikri pozisyon değildir. Siyasi pozisyonlardır. Önce pozisyon alınır sonra ona uygun fikirler geliştirilir.
Tabii ki normal bir dünyada insanların fikirleri de değişebilir ve pozisyonlar da o zaman değişir.
Bunda yadırganacak bir şey yok.
Ama tam tersi yani siyasi pozisyonlar değiştikçe fikirlerin onları takip ettiği bir ortam kimse için tekin değildir, herhangi bir meselede taraf olmak tehlikelidir.
Son Komisyon’un İmralı kararı bütün bu anormalliğin şahikası oldu.
Daha iki sene öncesine kadar seçimlerde muhalefeti DEM Parti desteği ve Kandil’den gelen Kılıçdaroğlu’na destek açıklamaları yüzünden terörle ittifak içinde olmakla suçlayan, CHPKK gibi başlıklar atanlar, geçen yıl CHP ve DEM’in seçim ittifakı için terör suçundan belediye başkanlarını tutuklayanlar bugün CHP’yi İmralı’ya gitmediği için barıştan kaçmakla eleştiriyor.
Ama artık madalyonun bir diğer yüzü de var.
İki yıl önce Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kandil’den gelen destek açıklamalarını görmezden gelenler, muhalefete destek verdiği sürece HDP ve DEM Parti ‘nin PKK’yla herkesin bildiği bağını önemsemeyenler, yine Kandil’den destek açıklamaları gelmiş Kent Uzlaşısı ittifakından gocunmayanlar üstelik bunları PKK hala aktif bir silahlı örgütken yapmış olanlar da bugün örgütüne silah bıraktırmış, PKK’yı fesh etmiş Öcalan’a bir heyet gitmesini terörle müzakere, teröristbaşının ayağına gitmek olarak lanetliyor.
Bazı fazla iyiniyetlilerin iddia ettiği gibi CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı sadece çözüm süreci içinde bir yöntem farklılığından ibaret olarak kalmadı.
İmralı’ya görüşmeye gitmeyi hatta çözüm için PKK ile müzakere etmeyi kriminalize eden lanetleyen bir öfke patlamasını da tetikledi.
Önünü açtı, meşrulaştırdı ve davet etti.
İktidarı buradan köşeye sıkıştırma izni çıkan muhalifler, DEM Parti’nin de artık muhalefet bloğundan uzaklaştığını düşünerek atış serbest pozisyonuna geçtiler.
Son iki günde son 10 yılda işitmediğimiz kadar PKK ve Öcalan laneti ve hakareti işittik.
Üstelik bugün lanetledikleri PKK iki ay önce kendini fesh etmiş bir örgüt, Öcalan ise bu kararı aldırmış örgütün lideri.
Ama sanki PKK 1980’lerin ortasında değil de geçen hafta köy basmış gibi Öcalan’a takılan bebekkatili lakabı geri döndü.
Halbuki, Öcalan’a o lakabın takılmasına neden olan köy baskınlarından sonra 1993’de Özal, 1994’de Demirel, Çiller, 1995’de Erbakan, 1996-1998 arası Genelkurmay ve daha sonra MİT ve AK Parti iktidarı Öcalan’ı muhatap alıp, görüşmeler yürüttüler.
Ülkenin en ünlü gazetecileri bebekkatili, teröristbaşı demeden Öcalan’ın ayağına kadar gidip onunla içinde Galatasaray muhabbetleri de olan röportajlar yaptılar.
Hatta 1998’de ülkenin bütün önemli tv ve gazetelerinden gazeteciler askerlerden izin alıp Brüksel’e gidip MED TV stüdyosunda Öcalan’ın ateşkes çağrısı yaptığı programa bile katılmıştı.
Ve en önemlisi bütün bunlar olurken Öcalan aktif bir biçimde PKK’nın başında ve örgüt hala silahlı eylemlere devam ediyordu.
Bugün ise örgütünü fesh etmiş, silahlı mücadele dönemini kapatmış bir Öcalan’la hapishanede bir görüşme yapılması lanetleniyor.
Tabii ki bu savrulmaların sebebi sert kutuplaşma.
İki kesim var ve bunların için esas kavga birbirleriyle olan kavga ve diğer bütün meseleler tali ve bu kavganın içindeki rolü ve pozisyonu içinden değerlendiriliyor.
PKK ve Öcalan’a bile böyle bakılıyor.
Bizden mi onlardan mı?
Fakat bu kutuplaşmanın parçası olmak zorunda olmayan ve olmaması gereken bir başka grup daha var.
Kürt meselesinde çözümü önemseyenler.
Uzun yıllardır bu meseleyi dillendiren, yazan, çözümü savunan ve bunun bedelini de göze alanlar.
Onların en azından bu konudaki pozisyonlarının ve fikirlerinin sabit olması, bulundukları siyasal kampın pozisyonuna uymamaları, kavgayı bulundukları mahalleler içinde vermeleri beklenirdi.
Ama son zamanlarda Türkiye’deki kutuplaşma o kadar sertleşti ki ve iktidarın gidip kalma meselesi o kadar temel bir mesele oldu ki maalesef son iki gündür hiç beklenmeyecek kişileri CHP’nin İmralı kararını savunmak için acınası apolojiler üretirken görüyoruz.
Normalde onlardan yapmaları beklenen muhalefeti bu konudaki ürkek, popülist siyasetleri yüzünden eleştirmek ve etkilemeye çalışmak olmalıydı.
Faydalı olan bu olabilirdi. Böylece CHP ve muhalefet siyasetini yönlendirilebilir ve değiştirilebilirlerdi.
Bu kararın çözüm süreci masasından kalkmak anlamına gelmemesi için basınç uygulayabilirlerdi.
Bu kararın bir çözüm karşıtlığının yeşil ışığına dönmesine karşı mücadele verebilirlerdi.
Ama hayır böyle yapmadılar. Daha büyük kavga uğruna böyle bir iç kavgaya girmemeyi tercih ettiler.
Günlerdir CHP’nin İmralı’ya giden komisyon heyetinde olmamasını meşrulaştırmaya çalışıyor, enerjilerini bunu eleştirenlerin eleştirmeye harcıyorlar.
Yenildiği maçtan sonra bile tuttukları takım lehine slogan atan sadık taraftarlar gibi davranmayı tercih ettiler.
CHP’nin kararında bile AKP’nin oyununu buldular, esas suçlu olarak iktidarı ilan ettiler.
Böylece CHP içinde ulusalcı kanadın kazandığı bir tartışmaya erzak taşıdılar, aslında kendi durdukları zeminin de altını oydular.
O kadar tuhaf ki 2016’da PKK’nın başlattığı hendek olayları için bir bildiri yayınlayıp PKK şiddetinden tek kelime bahsetmeden sadece devleti eleştirenler ve bu uğurda mesleklerini kaybedenlerden bile hararetle CHP’nin İmralı kararını savunmaya çalışanlar oldu.
O yıllarda tvlerde HDP ve Kürt siyasal hareketi analizleriyle tanınmış bazı ekran yüzleri, bugün Öcalan örgütüne silah bıraktırırken MHP’nin gerisine düştü.
Peki neden böyle oldu?
Çünkü PKK’nın yanlış zamanda ve yanlış iktidarla anlaştığını düşünüyorlar.
Bu bir hayal kırıklığı olarak başladı, süreç sürdükçe öfkeye dönüştü.
Aslında muhalefet uzun süre bütün kozlarını bu müzakerenin de diğerleri gibi bir noktada patlayacak olmasına bağladı.
Sık sık sürece destek veren DEM’lilere daha önceki süreçler bitince atanan kayyımlar, tutuklamalar hatırlatıldı.
Ama süreç ilerlemeye devam etti.
Öyle bir noktaya geldi ki muhalefet sürekli çıtayı yükselten iktidarın özellikle de MHP’nin gerisinde kaldı, onun arkasından sürüklenmeye başladı.
Süreçten kopmanın maliyeti yüksekti ama içinde kalmanın da siyasi bir faydası yoktu.
İşte tam bu noktada pozisyonlar değişmeye başladı tabii ona paralel olarak fikirler de…
Türkiye’nin en büyük sorunu Kürt sorunu, her şeyin sebebi Türklük Sözleşmesi diyenler Kürt sorunu ve PKK meselesinde tarihi bir kavşakta bir anda fikir değiştirdiler.
Meğerse en büyük sorun AKP iktidarına karşı Cumhuriyeti ve laikliği korumakmış.
Kürtler bu esas büyük kavgada karşı tarafa destek veriyorsa onların sorunları da en önemli sorun değilmiş.
Bencilce, kendi meselesini bütün meselelerden önemli gören bir bakış bu. Ama Türkiye’de kim böyle değil ki.
Bu başlayan tartışma ile 2015’den itibaren kibar adıyla Kürt siyaseti yani aslında PKK ile laik muhalefet arasında başlayan ve 2019, 2023 seçimlerinde görünür olan ve hatta 2024 seçimlerinde Kent Uzlaşısı diye adı bile konan ittifakın sonuna gelmiş olabiliriz.
İşin tuhafı; 2015’den itibaren bütün bu ittifaklar kurulurken PKK aktif ve silahlı eylemler yapan bir örgüttü.
Şehirlerde bombalar patlatıyor, hendekler kazıyor, Suriye’de Türkiye’ye karşı hamleler yapıyordu.
Öcalan “teröristbaşı”ydı, PKK terör örgütüydü, HDP’nin de onun siyasi kanadı olduğunu herkes biliyordu.
Ama ne tuhaftır her şey AK Parti ve MHP iktidarının son “ Terörsüz Türkiye” açılımıyla değişiverdi.
Öcalan’la devlet arasında başlayan müzakereler sonucunda Öcalan’ın çağrısıyla PKK kendini fesh etti. Silah yakma töreni yaptı, güçlerini Türkiye’den çekti ve bunun karşılığı olarak da PKK’lılarla ilgili bir af düzenlemesi için Meclis’te bir komisyon kuruldu.
Bu komisyonun neden ve hangi bağlamda kurulduğu herkesin malumuydu.
O yüzden katılmayan partiler oldu. Ama Kürtlerle kurduğu siyasi ittifak ve takip ettiği yeni siyasi hat yüzünden CHP bu komisyondan kaçamadı.
Ama MHP bir adım daha atıp, Komisyon’un Öcalan’la da görüşmesini teklif edince bir anda Öcalan’ın “teröristbaşı” olduğu yeniden keşfedildi.
Onunla yapılacak bir görüşmenin teröre taviz olduğu iddia edilmeye başlandı.
Yani özetle elinde silah varken, hala bir silahlı örgütken ve Öcalan da o örgütün lideri yani “teröristbaşı” iken ittifaklar kuruldu ama Öcalan örgütünü fesh etmiş, PKK silahlara veda ederken onla bir saatlik temas bir anda suç ve ayıp hale geliverdi.
Ve tabii bunun tam tersi de oldu.
Yani pozisyonlar değişti ve fikirler de değişiyor.
Bazılarına yakışıyor, kıvraklar, hissettirmeden karşı tarafa atlayıveriyorlar.
Ama bazılarına hiç yakışmıyor, beceremiyorlar, çünkü bazı taşlar yerinde ağırdır…
.26/11/2025 00:01
Dağdan ‘kandırılarak’ indirilenler…
161
Dağdan ‘kandırılarak’ indirilenler…
Helikopter kalktı, Feti Yıldız, Gülistan Koçyiğit ve Hüseyin Yayman, Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı, İstanbul’dan muhtemelen helikopterle 20 dakika uzaklıktaki İmralı Adası’na indi, 26 yıldır buradaki hapishanede yaşayan Öcalan’la iki saat 50 dakika boyunca görüştü, daha çok Öcalan anlattı ama vekiller de merak ettiklerini sordu ve geri döndüler.
Açıklamayı Meclis’in yapması kararlaştırıldığı için gidip gitmediği sorulan Yayman’ın bir ara Schröndiger’in kedisine dönen durumu da ilerleyen saatler netlik kazandı. O da gitti ve döndü.
İşte bu kadarlık bir şeydi. Türkiye hala tek parça, başkentimiz Ankara, resmi dilimiz Türkçe ve İmralı hala bir cezaevi.
Son 26 yılda İmralı adası doğrudan Genelkurmay’a bağlıyken sorgulama adı altında çeşitli generallerin yaptığı, sonra MİT’in 2005’den itibaren sık sık yaptığı, BDP’li, HDP’li, DEM’limilletvekillerinin 15 günde bir görüşmeyi bir kere de Meclis’in çözüm için kurulmuş komisyonunun üç üyesi de yapmış oldu.
2004’de İmralı adası tamamen askerlerin kontrolündeyken hala o adadan avukatıyla nasıl çıktığı belli olmayan Kandil’e iletilmiş savaş kararı değil barış kararı üzerine konuşuldu.
Meclis başkanlığının ve DEM’in ilk açıklamalarına bakılırsa sorulan sorular ve verdiği cevaplar arasında Suriye de var.
Meclis Başkanlığı açıklamasında “Bu doğrultuda, 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı akabinde örgütün kendisini feshetmesi ve silah bırakması yönündeki açıklamaların yanı sıra Suriye’de 10 Mart mutabakatının hayata geçirilmesine yönelik sorulan sorular kapsamında detaylı beyanları alınmıştır” denmişti.
Dün DEM eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları da “Bu görüşme, Türkiye'nin uzun süredir beklediği barış ve kardeşlik kapısını aralayan tarihi bir adım oldu. Sayın Öcalan, Kuzey Doğu Suriye özelinde çözüm sürecinin anahtarı olacak bir perspektifi ortaya koymuştur” dedi.
Sadece bu mesaj bile sürece büyük katkı yapacak bir mesaj olacak.
Nitekim, SDG Komutanı Mazlum Abdi de verdiği son röportajda ancak İmralı’nın çözebileceği meselelerden bahsetmişti.
“Bazı konularımız var, mesela SDG’de kuzeyden (Türkiye’den) savaşçıların varlığından söz ediyorlar. Türkiye’den PKK’lı savaşçılardan söz ediyorlar. Bunu ancak İmralı çözüme kavuşturabilir. Çözümü İmralı’nın çağrısına bağlı. Bu yüzden bazı sorunların birinci elden çözümü için Rojava ve İmralı arasında ilişkinin kurulması lazım. Buna hem Türkiye’deki çözüm süreci hem de Suriye’deki sorunlarının çözümü için ihtiyaç var.”
Bu sözler bazılarının ısrarla başından beri reddettiği Öcalan’ın çağrısının muhataplarından birinin SDG ve Suriye olduğunun da açık bir ikrarı.
Nitekim Öcalan’ı neredeyse ilk gençliğinden beri tanıyan Abdi, “Uygun bir yöntemle İmralı’nın görüşleri alındı, görüşlerimiz iletildi. Bazı konuları ancak İmralı çözebilir. Çözüme olumlu katkı sunacaksa Türkiye’ye neden gitmeyelim? Olumlu görüyoruz. Bizesöylediklerine göre Önder Apo da Rojava yetkililerinin İmralı'yı ziyaret etmesini istemiş. Biz de buna ihtiyaç duyuyoruz” da dedi.
Bazıları hala tam olarak anlayamasa da 50 yıllık PKK’nın her ülkedeki mensubunu birleştiren yegane kimlik hatta Kürtlükten öte en birinci kimlikleri Apoculuk.
Öcalan bu hareketin sadece kurucu önderi değil, yarı Tanrı muamelesi gören ideoloğu, PKK’daki bütün farklı fikirlerin karşısında anlamsızlaştığı önderliği.
Ve PKK üzerindeki ağırlığı örgütünü bir talimatla fesh ettirmesiyle görülen bu kurucu önderlik 26 yıldır Türkiye’de bir hapishanede yaşıyor.
Türkiye bu imkanı bir fırsata çevirmek için de ilk kez bir girişim yapmıyor.
Bölgede yakın tarihin en büyük altüst oluşu yaşanırken, İran Ortadoğu’dan evine doğru geri çekilip, İsrail bölgedeki altı ülkenin başkentini bombalayan askeri bir tehdit haline gelirken, ABD Suriye’den ve Irak’tan çekilme planları yaparken, Filistin’i Lübnan’ı, Suriye’yi dizayn etmek için ABD özel temsilcileri atanmışken, Macron bile bölgede hegemonya peşinde koşarken Türkiye ne yapmalıydı?
Sınırımızın hemen karşısındaki silahlı PKK örgütünün bütün bu alt üst oluşta kimin tarafında kalacağı belirsizken, Türkiye’de bu örgütün milyonlarca taraftarının olduğu malumken, Türkiye’nin kendi sınırlarındaki bir adada 26 yıldır hapis yatan Öcalan’la diyalog kurmasına karşı çıkanların önyargıları ürpertici ve çıldırtıcı türden bir güvenlik zaafı olabilirdi.
ABD eski El Kaide liderini Beyaz Saray’da ağırlarken üstelik…
Türkiye çözüm süreciyle masaya kendi teklifini koymasaydı, PKK masadaki başka cazip teklifleri kabul edecekti.
Öcalan’ın en az 20 yıldır kendi örgütünü 90’lrda anlamını kaybetmiş, kendi kendini tekrara düşmüş anlamsız bir gerillacılıktan siyasi alana çekmek fikriyle de bu stratejik hamle birleşti.
PKK’yı ve ona destek veren kitleleri Türkiye ile entegre etmeye ve sivilleştirmeye çalışan ve bu yüzden dağ yerine en fazla balkona çıkabilen Kürt milliyetçilerinden, Kürt isyanlarının tarihini yazmaktan kendisini de Dayika Bese zannetmeye başlamış tarihçilere, iktidara karşı kendi beceremediği kavgayı Kürtlerin vermesini bekleyen dertsiz tasasız Türk solcularına kadar türlü fikri vasatlardan azar işiten örgütün kurucu liderini hala “teröristbaşı” diye aşağılayarak görmezden gelebileceğini düşünenlerin dar milliyetçiliği ve popülist ulusalcılığı neyse ki bu adıma engel olamadı.
Bahçeli’nin dünkü konuşması, abdestinden emin bir siyasetçiden bir liderlik dersi gibiydi:
“CHP ve komisyonda bulunan diğer partiler İmralı’ya gitmekten sarfınazar etmişler. Varsın etsinler, hiç sorun değil, ondan bundan medet umarak “Terörsüz Türkiye” hedefini takip etmiş olsaydık, onun bunun ağzının içine bakarak izin ve icazet arasaydık böylesi ağır bir sorunu bırakınız konuşmayı, yerimizden bile kıpırdayamazdık. Korkarak yaşayanlar yalnızca hayatı seyreder. Biz seyirci değiliz, hayatın yönünü değiştirme iradesi taşıyan zamanın ve zeminin müşahidi Milliyetçi-Ülkücü Hareketiz Cesaret zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık felaket götürür.”
Peki şimdi ne olacak?
Yakın bir zamanda Komisyon toplanacak ve Öcalan’la görüşen üç milletvekili Komisyon’a görüşmeleriyle ilgili bilgi verecek.
Peki İmralı’ya gitmeyi Öcalan’ın ayağına gitmek olarak gören, meşruiyet tartışması açan, bu adımı kriminalize ederek, bütün sürecin lanetlenmesine, muhalefetle-Kürtler arasındaki duygudaşlığın hasar görmesine neden olan muhalefet partileri ne yapacak bu sırada?
Komisyona girmeyecekler mi, yoksa kulaklarını mı tıkayacaklar?
Yoksa siz elinizi kirlettiniz, sosisi yaptınız, biz de yiyelim o halde mi diyecekler.
Gerçekten nereden baksan hadi kibar olalım anlamsızca.
Üstelik bir miktar pişmanlık da hissedilen gitmeme gerekçeleri siyaseten epey acıklı.
“Erdoğan İmralı ziyaretini savunmadı biz niye savunalım” mesela.
Aslında kimsenin kamuoyu önüne çıkıp herhangi bir şeyi savunması zaten gerekmiyordu.
Cumhurbaşkanı’nın da çıkıp “İmralı bu mevsim çok güzel olur, Öcalan’a benden selam götürün” demesi herhalde beklenmiyordu.
Muhalefet de Erdoğan gibi yapabilirdi, kararı komisyona bırakıp, sessiz kalıp ama heyete katılabilirdi.
Nitekim Erdoğan da sessiz kalmadı.
Komisyon gitmeden önce “Komisyonun aldığı en son kararı, sürecin önünü açan, sürece katkı sunacak, terörün tasfiyesini hızlandıracak bir karar olarak değerlendiriyoruz. Partimizi temsilen Hatay Milletvekilimiz Hüseyin Yayman'ı malum görevlendirdik. Hüseyin Bey uzun yıllar bu meseleyi çalışmış, daha önce Akil İnsanlar Heyetimizde yer almış bir arkadaşımız. Bu konuya vukufiyeti sebebiyle Partimiz adına çalışmalara Hüseyin Bey katılacak. Terörsüz Türkiye menziline varana kadar sabırla, samimiyetle, cesaretle ve kararlılıkla hareket etmeyi sürdüreceğiz” dedi.
CHP’den yansıyan bazı kulislere ise insanın sahiden inanası gelmiyor: CHP’li yetkililer ziyaretin CHP’nin haftasonu yapılacak kongresinin sonrasına ertelenmesini istemişler.
Çünkü kongrede bu ziyarete katılım genel merkez için soruna neden olabilirmiş.
İnsan gerçekten bu vizyon farkına inanamıyor.
Üstelik süreçte esas siyaseten çabalaması gereken iktidar da değil muhalefet. Çünkü sürecin doğrudan muhatabı olan Kürtler 10 yıldır istikrarlı biçimde muhalefet bloğunun içindeler.
Ama CHP’nin bu kararı bu aşkın platonik olduğunu göstermiş oldu.
Her ne kadar CHP sadece İmralı’ya gitmedik, sürece destek veriyoruz hala dese de bu kararla yaktıkları yeşil ışıkla harekete geçen muhalif kanaat önderleri günlerdir terk edilmiş aşık gibi öfkeli bir dille DEM’i ve süreci linçliyorlar.
Hatta DEM’in aslında PKK olduğunu, Öcalan’ın bu hareketin lideri olduğunu keşfedenler bile var!
Meğerse HDP ile DEM’le 10 yıl ittifak yaparken, adaylarına destek isterken, barajı geçsinler diye oy verirken bunu bilmiyorlarmış.
Kendilerine destek verirken “Kürt siyasal hareketi”ydi şimdi “Öcalan tarikatı”, “PKK’lı teröristler” oluverdiler.
Laik muhalif çevreler için meğerse Kürtler onların dertlerine destek verdikleri sürece müttefikve meşruymuş, kendi dertleri için iktidarla müzakere ettiklerinde Kürtlerin dertleri ve talepleri bir anda gayri meşru, tali, zamansız oluverdi.
Tabii “sorunun çözüm adresi TBMM” adlı soğuk füzyonun keşfi gibi tekrarlanan alternatif çözüm formülünün de bir erke dönergeci olduğu da bu süreçle tescillendi.
Konu Meclis’e geldiğinde Öcalan’la hapishanede bile görüşmekten imtina edenlerin bir çözüm sürecine kalbinin dayanmayacağı herhalde çok açık.
Öcalan’la değil Demirtaş’la görüşülsün gibi karşı tarafta fitne hissi yaratan analizler de PKK ile ilgili cehaleti göstermesi açısından öğretici oldu.
Ama herhalde kulağa en kötü geleni DEM’in hapishanede siyasetçiler ve belediyelerde kayyımlar varken iktidarla süreç yürüttüğü için suçlanması oldu.
Bunu söyleyenler ister istemez örgüte “bu iktidarla süreç yürütme yani kendini fesh edip, silahlara veda etme” de demiş oluyorlar.
Hadi öfkeden bunu dediklerinin farkında değiller ama daha da ayıp bir şey söylüyorlar;
Kürtler ve DEM’lilerin kendi çıkarlarını bile düşünmekten, kendileri için en iyi olana karar vermekten aciz olduklarını, irrasyonel bir örgüt hiyerarşisi içinde hareket eden robotlar gibi davrandıklarını ve tabii otomatik olarak iktidar tarafından kandırıldıklarını söylüyorlar.
Yani bir zamanlar devlet Kürtlerin dağa çıkmasını kandırılmayla açıklıyordu şimdi de bazıları Kürtlerin dağdan inmesini kandırılmayla açıklıyor.
Dağa çıkarken kandırılmışlardı meğerse şimdi de dağdan indirilirken kandırılıyorlar.
Harika bir final bu!
Kürtler bir rasyonel fail, kendi sorunları için müzakere yürütebilecek bir aktör bile değil bu kibirli üstenci bakış açısında.
Üstelik hapiste siyasetçiler olması, kayyımlar doğrudan PKK’nın varlığıyla ilgili meseleler. Ve ilk defa da Kürt siyasetçiler hapiste değil.
Leyla Zana ve arkadaşları da 1994-2004 arası 10 yıl hapis yatmıştı.
Yani ancak PKK meselesinin kalıcı olarak çözümü bu hukukun ve uygulamaların sonunu getirebilir.
O yüzden mevcut güçlü iktidarla bu sorunun çözümü için müzakere etmek gayet rasyonel bir karar.
2025 yılında hala kır gerillacılığının sürdürülebilir olmadığını, siyasi mücadelenin daha efektif olduğuna karar veren Kürt siyasetinin, PKK’nın, Öcalan’ın rasyonel olarak kendi çıkarlarını gözeten kararlar verebildiklerini bile kabul etmek istemiyorlar.
Üstelik “bu iktidarla masaya nasıl oturursun” diye mahalle baskısı yapan muhaliflerin alternatif çözüm ufku MHP’nin bile gerisinde.
Tabi ancak dertli olanlar için derdine çare aramak rasyonel bir karardır.
Üstenci, kibirli, Kürtleri bir aktör olarak değil sadece kendi dertleri için seferber edilecek hazır kıtalar olarak görenlere irrasyonel, kandırılmak gelebilir bu.
Belki İmralı’ya gitmeme kararı zamanla unutulur ama bu kararla ortalığa saçılan la
.29/11/2025 00:01
Papa Anıtkabir defterinde neden Atatürk’ü anmadı?
49
Papa Leo’nun ilk yurtdışı ziyareti için Türkiye’ye gelmesi, Türkiye’deki bazı çevrelerin geleneksel yabancı paranoyasını tetikledi.
Bu gerçek bir paranoya da değil.
Yani kimse Papa’nın ülkemiz üzerindeki kirli oyunlarından ya da milletimizin yavaş yavaş Hristiyanlaştırılacağından da endişe ediyor değil.
Bu daha çok milli bir spor. Kimliğimizi sağolsunlar biraz da bu Papalık, Patrikhane, Yunanlılar, Ermeniler gibi ezeli ve ebedi düşmanlara borçluyuz.
Söz konusu vatansa birazcık paranoyaklık da tedbir cinsinden teferruat olabiliyor.
Mesela ülkenin subaylarının emanet edildiği Milli Savunma Üniversitesi’nin rektörü Korgeneral Profesör Erhan Afyoncu, Papa’nın Türkiye’ye geliş için 27 Kasım’ı özel olarak seçtiğini çünkü bu tarihin Papa İkinci Urbanus’un Haçlı Seferleri çağrısı yaptığı ünlü “Deus vult! (Tanrı’nın emri budur) konuşmasının yıldönümü olduğunu iddia etti.
Ama nedense MSÜ Rektörü bu büyük meydan okumayı ancak Twitter’dan ifşa edebildi.
Normalde iktidar çevrelerinde çok popüler, bir sürü kişiye bir telefon uzaklıkta. Arayıp uyarsa, bu büyük skandala devletimiz bir cevap verebilirdi.
Ama o da herhalde böyle şeyleri ancak Twitter’a yazıp, ilkokuldan beri bu paranoyalarla yetiştirilmiş sonra bir de üzerine Kurtlar Vadisi ile cila yapmış bir kitleyi heyecanlandırabileceğini iyi biliyor.
Ankara’yı arasa oradaki itibarına gölge düşebilirdi.
Ama böyle yapınca da iktidar Papa ile işbirlikçi gibi oldu. Yine araya bir Fatih’in toplarından SİHA’lara uzanan tarihi bir perspektif koyup bu gaffı da muhakkak toparlayacaktır.
Neyse ki ordumuz bu 1000 yıllık tehditlere karşı uyanık subaylar yetiştiriyor.
Bu anlayışla yetişen teğmenlerin arada bir kılıç çekmesine çok da şaşırmamak gerek
Bu paranoyadan beslenenler Papa’nın ziyaretiyle daha da yaratıcı işlere imza attılar; Doğrudan tarih uydurdular.
Herhalde AK Parti iktidarı izin verdi ama Atatürk vermedi demek için 1925 yılında yani İznik Konsili’nin 1600’inci yılı için dönemin Papa’sının Türkiye’ye gelişine Atatürk’ün izin vermediği bilgisi bir anda yayıldı.
Nasıl yayılmasın Atatürkçülüğün resmi sahibi Atatürkçü Düşünce Derneği, Papa’nın ziyaretini eleştiren açıklamasında açıkça “Büyük Atatürk 100 yıl önce böyle bir ziyaret ve gösteriye izin vermemişti” dedi.
Doktor unvanını nasıl aldığını daha önce bu köşeden okuduğunuz müstafi Amiral Cihat Yaycı bir adım daha ileri gidip Atatürk’e açıklama bile yazdı:
“Bu devletin bütünlüğü için büyük tehdittir”
Yaycı hazır tarih uyduruluyor diyerek Konsil’in 1500’’ıncı yılında da “Osmanlı padişahlarının” bu kutlama talebini reddettiğini söyledi.
1500’üncü yılında hangi padişahın olduğuna bile bakıp yazmaya gerek görmeden.
“Padişahlar konseyi” karar vermiş gibi!
Yaycı, sonra kendi kendini tekzip edip 1925 yılında İznik Konsili için Papa’nın gelmesine değil, Patrikhane’nin toplantı girişimlerine izin verilmediğini yazdı.
Uzun uzun bir kaynakçayla da bu iddiasını doğrulamaya çalıştı.
Üşenmeyip kaynakçadaki bazı kitaplara ve arşivlere baktım.
Mesela 6 Mart 1924 tarihindeki bir TBMM Gizli Celse zaptına atıf yapmış. 6 Mart 1924 tarihinde bir gizli celse yok.
Alexis Alexandris ve Dimitri Pentzopoulos’un kitaplarından sayfa numaralarıyla atıflar koymuş. Kitapları bulup baktım, söylediği gibi İznik Konsili, Patrikhane’nin toplantı izniyle ilgili tek kelime geçmiyor.
Gerisine de bakıp onu ayrıca yazmak isterim.
Anlaşılan yine bir yerlerden yüzünü dahi görmediği kitaplardan sayfaları ve arşiv belgelerinin numaralarını copy paste alıp yazmış.
Dediği doğru olsa bile 1925 yılında Patrikhane’nin toplantı girişimi ile Papa’nın gelmesi arasında hiçbir ilişki yok.
Patrikhane’nin daha Lozan’ın yeni imzalandığı bir tarihte öyle bir toplantıya cüret edecek hali de yok.
Ama tabii kimin umurunda.
Erdoğan’ın izin verip Atatürk’ün izin vermediği Papa hikayesi bir anda muhalif çevrelerde viral oldu.
Halbuki o kadar kuyruklu bir yalan ki.
Milattan sonraki ilk yüzyıldan yani aziz Aziz Petrus’tan 1960’a kadar papaların Roma dışına çıkışı bile nadirdi.
Bu 1900 yıl içinde Roma dışında İtalya’nın diğer şehirlerine giden papalar, İstanbul’a yani Bizans’a gelen papalar ve Fransa’ya giden papaların sayısı 10’u geçmiyor.
1960’lardan önce son kez Roma’dan 1804’de Napolyon’un taç giyme töreni için Paris’e giden Papa 12. Pius çıkmıştı.
Ayrıca 1925 yılında bir bağımsız Vatikan devletinden bile bahsedemeyiz.
Çünkü 756’da kurulan Papalık devleti 756 – 1870 yılları arasında Fransa’nın himayesinde bağımsız bir devlet olarak ayakta kalmış, 1848 yılından itibaren İtalyan birliğinin sağlanması sürecinde Papalık ve İtalya arasında çetin mücadeleler yaşanmış, İtalya 1870 yılında Vatikan ve ona bağlı bölgeleri ele geçirmişti.
Papalar da İtalyan egemenliğini reddettiler ve 1929’a kadar da Roma’nın dışına çıkmadılar.
Ancak 1929’da Mussolini’nin imzaladığı anlaşmayla Vatikan yeniden bağımsız bir devlet oldu.
Yani 1925 yılında Papa’nın İznik Konsili için Türkiye’ye gelmek istemesi hiçbir türlü mümkün değildi.
Ayrıca Osmanlı padişahlarının reddetmesi da mümkün değildi tabii.
Çünkü tam tersine Osmanlı padişahları 19’uncu yüzyılda Rusya’ya karşı Vatikan’la işbirliği içindeydiler, Osmanlı padişahları Papa’ya karşı gayet saygılıydı.
Hatta 2. Abdülhamid, 1888 yılında, İtalya’daki sıkıntılar dolayısıyla Roma’dan ayrılarak bir süre başka bir yerde ikamet etmek düşüncesinde olan Papa XIII. Leo’yu Katolik Ermeni Patriği Azaryan Efendi aracılığıyla İstanbul’a davet etmişti.
Bu kısımlar tamamen uydurma.
Ama haklı oldukları bir yer olabilir.
Gerçekten de Vatikan’ın Atatürk’le ilgili hatıraları çok iyi olmayabilir.
İlginç bir şekilde Papa Leo, Anıtkabir ziyaretinde özel deftere yazdığı kısa notta genelde yapıldığı üzere Atatürk’e atıf yapan bir cümle kullanmadı.
Belki de Amerikalı bir Papa olarak sadece Türkiye’yle ilgili bir mesaj vermesinin yeterli olacağını düşünmüştür.
Ama bir çeşit kurumsal hafızanın yansıması da olabilir bu.
Çünkü Türkiye 1929 yılında yeniden bağımsız bir devlet olunca Vatikan’ı tanımamıştı.
Ancak 1960’da DP’nin son aylarında Türkiye Vatikan’ı bir devlet olarak tanıdı.
Peki bunun nedeni neydi?
Laiklik değildi. İtalya ile olan sorunlardı esas olarak. Balkanlarda, Adalar’da İtalyan yayılmacılığı Türkiye’yi rahatsız ediyordu. İtalya ile anlaşmış bir Vatikan devletine bu şüpheyle bakıldı.
Ayrıca Lozan’a göre Türkiye’de yaşayan 35 bin Katolik bir dini azınlık değildi. Vatikan’ın kabulüyle Katolik vatandaşlar üzerindeki vesayeti de kabul edilmiş olunacaktı. Bu da istenmiyordu.
Rinaldo Marmara’nın Vatikan arşivlerinde yaptığı çalışmalara bakılırsa 1930’ların başında Türkiye’nin Vatikan’ı tanıma girişimi sırasında kamuoyunda oluşan Vatikan karşıtlığı, Vatikan’ın Türkiye’yi Hristiyanlaştıracağı paranoyasının arkasında İngiliz istihbaratı vardı.
Bir önceki Vatikan Temsilcisi Margotti de köyü bir diplomattı ve Ankara’da rahatsızlığa neden olmuştu.
Onun kötü mirasından sonra Türkiye’ye gönderilen yeni temsilci daha sonra Papa oldu: Roncalli.
Monsenyör Roncalli, Sofya’dan yeni görev yeri İstanbul’a Ocak 1935’de geldi.
Trenden iner inmez Emniyet’e gitti ve polise gidip kendisini dini bir görevli olarak bildirdi. Çünkü Türkiye Vatikan’ı tanımadığı için kardinaller sıfatsız olarak görev yapmışlardı.
Roncalli’nin biyografisini yazan Peter Hebblethwaite, müstakbel Papa’nın “o andan itibaren, gittiği her yerde, Kafka’yı andırır bir biçimde, zan altındaki biri olma deneyimini yaşadığını” yazar.
Cumhuriyet arşivlerine bakılırsa gelir gelmez gittiği Emniyet’te kendisiyle görüşen emniyet müdürü de hemen içişleri Bakanlığı’na yazıyla durumu bildirmişti:
“Gayrı resmî surette İstanbul’da bulunan Papa vekilinin tayin edilen yere yine gittiği, Bulgaristan’da memur olan Papa vekili Roncalli sıfatıyla gelerek kanununun 4. fıkrası dâhilinde İstanbul’a gidecek ve vazifesi Türkler’deki Katoliklerin dinî işleriyle bizzat surette meşgul olmaktan ibaret olduğunu, kendisinin selefi gibi resmî hiçbir sıfatı olmayan bir misafir bulunduğunu ve dinî kıyâfe meseleleriyle hiçbir ilgisi olmadığını ve kendisi şahsen bir devletin kendi dinî müesseselerine tatbik ettiği bir kararın ecnebi müesseselerine şâmil olmasını isteyecek mantıksız olacağını mutalâasından olduğunu ve İstanbul’a muvassalatında Vali ve Dahiliye Müdürünü ziyaret ile kendisini takdim edeceğini ve Ankara’daki Katolikleri görmek üzere oraya gittiği vakit kendisini kabul etmek lütfunda bulunacak zevâtı ziyaret edeceğini söyledi ve pasaportunun düştükçe vize edilmesini rica etti.
Cevaben kendisine hiç bir resmî vazifesi olması hasebiyle memleketimizde resmî bir faaliyet icra edemeyecek ve herhangi bir işle meşgul olmayacağını temin olunduğunu ve bu bey’in İstanbul’a İtalyan olduğundan ve kendisinin her ecnebi gibi memleketimizde hâlâ kabul ve müsamaha göreceğini söyledim. Pasaportuna hususi vize vazolunacağı maruzdur.”
Roncalli, gelir gelmez programda olmamasına rağmen, İstanbul valisi Muhiddin Üstündağ’a bir nezaket ziyaretinde bulunmuştu:
“Üstündağ, Roncalli’nin selefi, katı ve tavizsiz Margotti’yi tanıyordu; ilk başta buz gibiydi. Fakat kısa sürede yeni gelenin cazibesine kapıldı ve ikisi, Boğaz’a bakan terasta birlikte rakı içerek sohbet ettiler. Bu, oldukça ürkütücü bir göreve iyi bir başlangıç oldu: İslam’ı ve genel olarak tüm dini “gerici” sayıp reddetmekle meşgul bir İslami ülkede, Vatikan’ın temsilcisi olmak.”
Bu ziyaretin de Dışişleri Bakanlığı’nı kızdırdığı anlaşılıyor:
“Malumu Devletleri olduğu üzere Papalık Hükümeti bizce tanınmış değildir. Ve bu Devletin her hangi memurunun mümessil sıfatı izafe edilmesi tarafımızdan tensip edilmemiştir.
Rahip M. Angelo Guezeppe Roncalli’nin selefi olduğu gibi saygıdeğer bir misafir olarak muamele görmesi ve kendisine hiç bir resmî sıfat tanınmaması hattâ hareketimizin esasını teşkil eder.
Kaldı ki bu rahibin İstanbul Valisini ziyaret etmesi, Türk katoliklerinden bahsetmesi ve onlar namına idarei kelâm eder gözükmesi Hükümetimizce hiçbir vechile tecviz olunamaz.
Bu cihetleri İstanbul Valisine tavzih ve ihtar ile bu hususun buyrulması ve Vali tarafından o rahibe verilmiş hüviyet belgesinin ne olduğunun anlaşılması için, bu vesileyle İsticlâri’nin yüksek mümessillerini de vize ederim.”
Fakat Roncalli’yi esas bekleyen kötü sürpriz İstanbul’a gelişinden kısa bir süre sertleşen laiklik uygulamaları oldu.
Önce bütün İslami ve diğer dini yayınlarla birlikte piskoposluğun haftalık yayını olan La Vita Cattolica, “dinî propaganda” nedeniyle kapatıldı.
Roncalli, yazdığı bir mektupta bu yasağı mizahi bir dille anlatmıştı:
“Bilmiyorum, Büyük Perhiz pastoral mektubumda ne söyleyeceğim, yahut yayımlanacak mı. Geriye sadece dua ve litürji hakkında konuşmak kalıyor. Teolojik erdemler bile yasak. En azından hâlâ hayırseverlikten bahsetmem mümkün olur umarım. Ama Türklerle herhangi bir iş yapmak bile tehlikeli olabilir; Marmara adasındaki son deprem bunu gösterdi.”
Ama hayatını en çok zorlaştıran daha sonra çıkarılan bir kanun olacaktı.
Resmi olarak 13 Haziran 1935 tarihinde yürürlüğe giren ama haberi aylar öncesinden duyurulan kanuna göre artık tüm dini görevlilerin mabetler dışında dini kıyafet giymeleri yasaktı.
Kanun o kadar sertti ki “mabed ve ayinlerde ruhani kıyafet taşımakla mükellef olanlar, mahalle hükümetlerince tanzim edilecek olanlardan alınacak listeler mucibince ancak mabed ve ayinlerde ruhani kıyafet taşımaya mezun addedilmişlerdir” maddesine bakılırsa mabedlerde kimlerin dini kıyafet giyebileceği bile izne bağlıydı.
Roncalli, 13 Nisan 1935’te bir psikopos arkadaşına yazdığı mektupta yasağı şöyle anlatmıştı:
“Bildiginiz gibi, Haziran’dan itibaren buradaki bütün papazlar, keşişler ve rahipler sivil elbiseyle dolaşmak zorunda kalacak. Bu, herkes için büyük bir sınav. Eğer iş bununla sınırlı kalırsa mutlu olacağız. Umarız Meksika’da olanların bir benzeri olmaz.”
Meksika’da olanlardan kastettiği katı laik terör döneminde rahiplerin yakalanıp kurşuna dizilmesiydi.
Ama Roncalli yasağa hızlıca uyum gösterdi:
“Ne fark eder, Tanrı’nın sözünü ilan ettiğimiz sürece cüppe mi, pantolon mu giydiğimiz?”
Bir dinî törenden sonra diğer rahiplerle sivil kıyafetler içinde Saint-Antoine Kilisesi’nden çıkarlar:
“Episkopos çok uzun zamandan beri giymemiş oldukları kıyafetleriyle görünmekte çok zorlanan en yaşlılarının arasında her zamankinden daha hoş ve gülümser, neredeyse eğlendiğini gösterir bir ifadeyle, kıyafetle rahip olunamayacağını gösterme dikkatiyle ilerliyordu.Kıyafetin tek tip olması bir yana aynı renk olmasını bile zorunlu kılmak istenmemişti, sadece koyu, ciddi bir kıyafet rengi öngörülmüştü; hepsi o kadar.’”
Bu sivil kıyafetler içinde o günün anısına toplu bir fotoğraf da çektirmişlerdi.
Roncalli Vatikan’a gönderdiği ilk notta durumu şöyle anlatır:
“Rahip elbisesiyle görünürsem kanunu ihlal etmiş sayılacağım ve delege olarak konumum tehlikeye girer. Papa Türkiye’de resmen tanınmıyor ve bu yasak nedeniyle hükümetle çatışırsam çok tehlikeli olabilir.”
Yıllar sonra ilk kez sivil kıyafetle sokağa çıktığı günü de not eder anılarında:
“İlk kez sivil kıyafetle dışarı çıkmak zorunda kaldım. Ama bu bir utanç değil, bir itaat meselesi. Görünüşümden dolayı bir şikâyet veya ihbar, temsil ettiğim Makam için büyük zarar olur. Bu yasak Katolik toplumunun moralini kötü etkiledi.”
Roncalli, yasağı anlamak için Dışişleri yetkilileriyle gayriresmî bir görüşme yapar.
Yetkililer, yasanın “herkese eşit uygulandığını”, sadece Katoliklere değil tüm din adamlarına yönelik olduğunu söylerler.
Roncalli not eder:
“Devletle bir çatışma yaratmamaya çok dikkat etmeliyim.”
Yasanın “geçici olup olmadığını” sorduğunda ise kesin bir cevap alamadığını yazar anılarında.
Ama Fener Patrikhanesi’ni ziyaretinde yasağın Ortodoks ruhbanları da vurduğunu ve “özel bir Katolik karşıtlığı olmadığını” söyler:
“Doğunun kardeşleriyle bu defa devlet karşısında aynı kaderi paylaşıyoruz.”
Fransız elçisi aracılığıyla Ankara’ya Büyük ayinlerde (özellikle Noel ve Paskalya) mabet içinde dinî kıyafet giyme hakkının korunması için girişimde bulunur.
Hükümet, “ibadethane içinde kıyafete karışmayız, fakat sokakta yasak” yanıtını verir. Roncalli raporunda şöyle yazar:
“Bu sınır içinde hareket etmekten başka çaremiz yoktur. Sabır ve sessizlik benim en güçlü silahlarımdır. Bu halkın kalbini kazanmak istiyorum; dinî alışkanlıkları nedeniyle zaten yabancı görülen bizlerin bir de kanunla karşı karşıya gelmesi doğru değildir.”
1937 yılında ilk kez randevu aldığı ve daha sonra yakın dost olacağı Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Numan Menemencioğlu’yla aralarında şöyle bir konuşma da geçer:
“Roncalli: Size teşekkür ederim. Bazı tatsızlıklar olsa da Katoliklerin ülkenin yasalarına
gösterdikleri saygıyı Türk yetkililerin de görmüş olduklarını umut ediyorum. Üzerimde taşıdığım giysi bunun bir kanıtı.
Menemencioğlu: Devletin laiklik ilkesi temeldir; laiklik özgürlüğümüzün garantisidir.
Roncalli: Kilise laikliğe karşı olmamaya dikkat edecektir. Ama ben iyimserim. Her şeyde
ayırandan çok birleştireni tercih ederim. Doğal ilkelerde aynı fikirde olduğumuza
göre birlikte bir nebze yol alabiliriz. Gerisi için, güvenmek en iyisi. Bu arada,
kendi açımızdan birkaç adım attık: Türkçe Kilise'ye girdi.”
Katı laiklik uygulamaları açısından çok daha ciddi bir sorun ise hükümetin Hristiyan okulları üzerindeki baskısıydı.
Notre Dame de Sion rahibelerine bağlı iki okul kapatılmıştı. Okullardan biri şimdilerde Cumhurbaşkanlığı’nın kullandığı Tarabya’daki yalıydı.
Herşeye rağmen Türkiye’yi sevmişti ve kilise tarihi için ileri bir açılım yapıp ibadetler içine Türkçe “Mübarek olsun Tanrı…”) cümlesini ekletti.
Aslında sivil kıyafet zorunluluğu ve resmen büyükelçi olarak tanınmaması Roncalli’nin belki de en büyük avantajı oldu.
Böylece İstanbul günlük hayatına karıştı, Şeref Stadyumu’nda Beşiktaş’ın maçlarına gitti, İstanbul’u ve Anadolu’yu dolaştı, Hristiyan izlerini takip etti ve çok geniş bir çevre edindi.
Biyografisinde bu sivil kıyafetli hali için şöyle yazıyor:
“Fötr şapkalı ve sade takım elbiseli Başpiskopos Roncalli’nin, makarnayı azaltmakta zorlanan Lombardiyalı bir işadamına benzeyen unutulmaz fotoğraflar bırakmak oldu.”
giyim, kişi, şahıs, insan yüzü, dış mekan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Müstakbel Papa, Türkiye’deyken Atatürk vefat etti. Ama cenaze sırasında görev icabı Yunanistan’da olduğu için cenazeye katılamadı.
Yine o İstanbul’dayken İkinci Dünya Savaşı patlak verdi.
İlginç bir karşılaşma yaşandı. Nazi Almanyası Ankara’ya elçi olarak Katolik eski Başbakan Von Papen’i gönderdi.
Von Papen ve eşi zaman zaman kiliseye geliyor yerleri süpürüyor, çiçek düzenlemelerine yardım ediyordu.
Bu bağı Roncalli, 1942’den sonra haberdar olduğu Yahudi soykırımından Yahudilerin kurtarılması için kullandı. İstanbul’daki Yahudi cemaatiyle ilişkiler kurdu. Papa seçilince Von Papen’e Vatikan’da görev verip onu yargılanmaktan kurtarmıştı.
1943’de Varlık Vergisi sırasında da İstanbul’daydı.
Günlüklerinden Varlık Vergisi ile ilgili notlar da var:
“Bazı aileler yıkımın eşiğinde; onlara yardım etmekten başka çare yok.”
“Vergi, özellikle Hristiyanları ve Musevileri ağır vurdu.”
“Mütevazı bir şekilde yardım dağıttım.”
Bir yıl sonra 1944’de ani bir kararla Paris’e tayini çıktı. Eşyalarının bir kısmını bile alamadan İstanbul’dan gözyaşları içinde ayrıldı.
Günlüklerini notları bile neden daha sonra Türk Papa sıfatını aldığını gösteriyor:
“Türk halkı için dua etmekten hiç yorulmuyorum. Onların iyi kalplerini görüyorum. Mesih’in ışığıyla tanışmamış olabilirler ama Tanrı’nın sevgisine yabancı değiller.”
“İstanbul beni eğitiyor.
Burada kibirli olamazsınız.
Tanrı’nın sabrını öğreniyorsunuz; insanların yavaş yavaş açılan ruhlarını görüyorsunuz.”
“Sık sık geceleri Galata’dan Pera’ya yürürüm.
Türkler arasında kendimi güvende hissediyorum.
Bu insanlar adildir; gördükleri iyiliği asla unutmazlar.”
“Bu ülkeyi yargılamaya değil, sevmeye geldim.
Burada mesafe koyarsanız kimseye ulaşamazsınız.
Sevgi, bütün kapıları açmak için tek anahtardır.”
“Müslüman komşularımız iyi insanlardır.
Kimse onların içindeki adaleti ve inceliği inkâr edemez.
Birçok Hristiyandan daha nazik davranan Türkler gördüm.”
“Bu ülkeye bağlandım.
Ayrılık günü geldiğinde hüzün duyacağımı şimdiden biliyorum.”
Roncalli, 1958 yılında Papa seçildi ve Papa XXIII. John adını aldı.
Türkiye’de edindiği dostlarından Celal Bayar 1959’da Vatikan’ı ziyaret eden ilk Türkiye Cumhurbaşkanı oldu. 1955’de Menderes de Vatikan’ı ziyaret eden ilk Türk Başbakanı olmuştu.
metin, gazete, giyim, adam, insan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
1960 yılının Ocak ayında da Türkiye Vatikan’ı devlet olarak tanıdı.
27 Mayıs darbesinden sonra Papa’nın Bayar’ın idamını engellemek için mektuplar yazdığı biliniyor.
27 Mayısçılar da Türk Papa’yla iyi ilişkiler kurdular. Hatta Sıkıyönetim Komutamı Refik Tulga, oturduğu eve levhayı bizzat çakmıştı.
Papa Leo’nun Anıtkabir defterini imzalarken Atatürk’e özel bir atıf yapmaması bu hatıralar yüzünden mi bilinmez.
Ama Türkiye bir Papa’ya ancak aramızda 10 yıl yaşayınca, maça gidip, Türkçe konuşunca ısınabilmişti.
Sevimli Osmanlı şehrimiz İznik’in bir Konsil’le anılmasına da Papa’nın 1700’üncü yıldönümü için Türkiye’ye gelip, TC vatandaşlarının elini öpmesine ve toplu ayinlere katılmasına bünyemiz alışık değil.
Neredeyse Papa’nın üç günlük seyahatinde bile kendini öz vatanında garip hissedenler olmaya başladı.
En iyisi daha fazla mesaj vermeden, şifreleri deşifre edilmeden bu ziyaret sağ salim bitsin. Biz de huzurumuza geri dönelim…Amen
.01/12/2025 00:01
Büyük ülkenin, küçük insanları…
169
Son bir haftada Meclis heyeti Öcalan’a gitti, Papa ilk resmi dış ziyareti için Türkiye’ye geldi ve bunlar yetmezmiş gibi Barzani de sınırı geçip Cizre’de Şırnak Üniversitesi’nindüzenlediği Meleya Ciziri Sempozyumu’na katıldı.
Birileri Türkiye’nin biraz fazla üzerine gelmiş olabilir.
Bu kadarına bu millet hazır değildi.
Ulusalcılar derin bir nefes alsın neyse ki Papa yeni bir Haçlı Seferi ilan edemeden, çoğunluğu varlıklı ailelerin çocukları İngilizce konuşsun diye Türkiye’de bakıcılık yapan Filipinli bakıcı kadınlardan oluşan dört bin kişiyle toplu bir ayin yapıp Türkiye’yi terk etti.
Anadolu bu kez de Hristiyanlaştırılamadı, muhafazakarlarrahat olsun, çok şükür Wolkswagen Arena duvarlarında Agnus Dei sesleri değil, yeniden bol küfürlü rap şarkıları yankılanacak.
Bundan sonrasını nüfusunun yüzde 30’u Katolik olan Lübnan düşünsün.
Halbuki Hizbullah Genel Sekreteri’nin Papa ziyaretiyle ilgili ADD Genel Başkanı’ndan daha ilerici ve laik olabildiği bir coğrafyada yaşamak kaderimiz olmamalıydı.
Çünkü aslında hep böyle ürkek, özgüvensiz ve paranoyak değildik.
1870 senesinde Sedan’da III. Napolyon yenilince İtalyan milliyetçileri, Fransız koruması altındaki Roma’ya girip Papalığı işgal etmişler ve Roma’yı birleşik İtalya’nın başkenti yaparak büyük hayallerini gerçekleştirmişlerdi.
Böylece Papalık devleti ortadan kalkmış, Papa tüm siyasi gücünü kaybetmişti.
İtalya’nın hakimiyetini reddeden Papa IX. Pius kendisini “Vatikan’ın mahpusu” (Prigioniero del Vaticano) ilan etmişti.
Papa ve ruhban sınıfı karşıtlığında İtalyan milliyetçileri o kadar ileri gitmişlerdi ki 1881 yılında Papa IX. Pius’uncenazesi halka açık bir törenle taşınırken cenaze alayına taş ve sopalarla saldırılmış, Papa’nın cenazesini Tiber Nehri’ne atılmaya çalışılmıştı.
Sık sık Vatikan’a yürüyüşler oluyor, Papa’nın Roma’dan kaçacağı konuşulurdu. Kaçarken haber versin de elvada töreni yapalım diye şakalar yapılıyordu.
İşte tam bu yıllarda yeni Papa XIII. Leo’ya İstanbul’dan bir yardım eli uzanmıştı:
Sultan II. Abdülhamid’den…
Abdülhamid, Ermeni Katolik Kardinali Bedros X. Azarianvasıtası ile Papa’yı İstanbul’a davet etmişti.
Teklifi Kardinale bizzat Sadrazam Mehmed Kâmil Paşa bir mektupla iletti
Hem de çok nazik cümlelerle. 1 Aralık 1888 tarihinde
Kardinal Vatikan’a teklifi bir mektupla iletti:
“Papa’nın geçici bir süre için bile olsa Roma’yı terk etmek gibi zor bir mecburiyete düşmeyeceğini umut ettiğini söyledi. Ancak şayet bu üzücü hal gerçekleşecek olursa, İmparatorluğun Hükümranı kendisine derhal bu İmparatorluğun Payitahtı’nda misafirperverlik teklif ve arz etme şerefli vazifesini yerine getirecektir. Ancak Türkiye, ya da diğer bir deyişle, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti, “Yeni Roma” o çemberin dışında bulunduğundan, Papa’nın kalması için en münasip, en saygın ve en makul yer olacaktır ve aynı zamanda İmparatorluğun yüce ışığının ve saygınlığının çok kuvvetli bir tasdiki olacaktır.”
Ama Rusya’ya, Fransa ve İtalya’nın yayılmacılığına karşı Katolik dünyasıyla iyi ilişkiler kuran Abdülhamit sadece bunla da kalmamış, yaptığı girişimler Avrupa gazetelerinde haber olmuştu.
1889 yılındaki bir Alman gazetesindeki belgeye göre Sultan, Alman Büyükelçisi Baron von Schoen ile görüşmesinde Papa’nın durumunun netleştirilmesini istemişti:
“Ben Müslüman bir hükümdarım, fakat Katolik tebaamla ilgili bazı sorumluluklarım vardır. Mevcut durumun açıklığa kavuşturulmasını isterim.”
Bir yüzyıl sonra o Katolik tebaadan geriye pek kimse kalmadı.
Birkaç Levanten aile, sayıları binlerle ifade edilen Ermeni Katolikler ve iş için Türkiye’de bulunan Katolikler…
Onların tamamını da bu dört günlük Papa ziyaretinde görmüş olabiliriz.
Çoğu en yeni pop şarkıcılarının bile doldurabildiği bir kapalı konser salonuna sığdı.
O salonu tahsis edip Kilise dışında bir ibadete izin verdiği, İznik’teki ayine müsaade ettiği, Papa’yı üst düzey bir protokolle ağırladığı, onun için Müslüman ve Hristiyan dini müzikleri söylettiği için Erdoğan eleştiriliyor.
İslamcılar eleştiriyor, ulusalcılar eleştiriyor, halkın tepkisinden korkan laik partilerden de ne var bu ziyarette diyen çıkmıyor.
Bu ziyarete verilen tepkiler tekrar net biçimde gösterdi: Türkiye’nin ciddi bir özgüven sorunu var.
Bölünme, parçalanma, imanını kaybetme, Türklüğün yok edilmesiyle yıllarca korkutulmuş, okullarda böyle formatlanmış bir toplumuz.
Bunların hiçbirinin yıllardır bir türlü gerçekleşmemesi bile bu korkuların yersizliğine bir delil olamıyor.
Dindarlar ülkedeki ateizm yükselirken Hristiyanların görünür olmasından, milliyetçiler 50 yıllık bir örgütün nihayet silah bırakmasından, ulusalcılar Cumhurbaşkanı’nın 86 milyona çevremizdeki 10 milyonların katılmasından bahsetmesinden tedirgin oluyor.
Bir zamanlar büyük bir ülkenin çocuklarıydık. Yeniden büyük olabilecek de bir ülkeyiz.
Ama büyük Türkiye hayalleri kuranların çoğunun çok küçük bir dünyaları var.
O dünyaya artık Türkiye sığmıyor.
Maalesef küçük insanların da büyük bir ülkesi olamıyor.
.03/12/2025 00:01
Çözüm Süreci’nde top MİT’ten Meclis’e geçti
98
İhsan Süreyya Sırma, 82 yaşında Türkiye’nin yaşayan en ünlü İlahiyatçılarından. 70’li yıllardan beri İslami çevrelerde herkesin bildiği ve saygı duyduğu bir isim.
Ama galiba Kürtçe konuşabildiğini pek çok insan ilk kez üç gün önce duydu.
Şırnak Üniversitesi tarafından Cizre’de düzenlenen 4. Uluslararası Melaye Ciziri Sempozyumu’nun açılışında konuştu Sırma.
Hani günlerdir Mesut Barzani’nin üniformalı Peşmerge korumalarıyla tartışılan sempozyum.
Devlet yönetiminde kötü niyetli olmayan bir amatörlüğün demode bir Barzani/aşiret takıntısını tetiklemesi sürpriz değildi.
Ama bir AK Partilinin o sempozyuma bakınca ilk gözüne batacak olan üniformalı koruma değil, Türkiye’nin Kürt meselesinde aldığı mesafe olmalıydı.
Şırnak’ta bir üniversite açan, bu üniversitenin Kürt şair ve mutasavvıf Melaya Ciziri için dördüncü kez anadili Kürtçe olan bir sempozyum düzenlemesine imkan sağlayan, bu sempozyum için başka şehirlerden gelenlerin uçaklarının indiği havalimanına Şerafettin Elçi’nin adını veren, Mesut Barzani ile sınırı geçip sempozyumda Türk bayrağı önünde Kürtçe beyitler okuyacak kadar yakın ilişkiler kuran, bu sempozyumda bildiri sunan hocaların bazılarının geldiği dört Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü açan ve bu sempozyumun açılışına AK Parti milletvekili ve İçişleri Bakan yardımcısını gelebilmesini normalleştiren AK Parti iktidarı oldu.
YÖK’e bağlı bir üniversitede Melaya Ciziri üzerine dördüncüsü yapılan Kürtçe sempozyumu Barzani ve İçişleri Bakan Yardımcısı açarken; CHP yeni parti programında anadilin öğrenilmesinin önünü açmayı vaad ediyordu.
Pervari doğumlu, Mele bir aileden gelen, Türkçe’yi zor bela ilkokulda öğrenmiş ve 82 yaşında kadar kamu önünde Arapça, İngilizce, Fransızca konuştuğu görülmüş ama Kürtçe konuştuğunu çok az insanın bildiği İhsan Süreyya Hoca’yı bu kadar mutlu eden de bu gelinen yer olmalı:
“Kendime diyorum ki ‘bugün senin bayramındır, mübarek olsun’ Bu bayramı rüyamda gördüm! Hepimizin bayramı mübarek olsun! İster Türk olalım, ister Kürt olalım ve isterse İrani olalım, her ne isek biz kardeşiz! Allah öyle emretmiştir! O kadar sevinçliyim ki! Bugünü sağlayanlardan Allah razı olsun. Ankara’da olanlardan ve Barzan’da olanlardan da Allah razı olsun! Ben çocukken hiç böyle güzel günler göreceğimi zannetmiyordum. Ama Allah her şeye kadirdir.”
Kürt sorununun inkar ve asimilasyon kısmı artık tamamen geride kaldı.
Ama aynı sempozyumun açılışında AK Parti Şırnak Milletvekili’nin Barzani’ye hoş geldin övgülerinin bir sadakat eksikliği gibi görülmesi, Barzani’nin üniformalı korumalarının bir egemenlik krizine dönmesi ve sempozyuma Cizre’nin DEM Partili iki eşbaşkanının girememesi ve Emniyet Müdürü tarafından tehdit edilmesi meselenin hala çözülememiş kısımlarının kısa bir özetiydi.
Meselenin çözülememiş bu kısmının ana sebebi 50 yıllık süren silahlı isyanın yarattığı travmalar.
PKK meselesi bazılarına göre çoktan bitmişti, çözülmesine bile gerek yoktu. Halbuki karşımızda uzun tarihimizin tam olarak bastırılamamış ya da bitirilememiş en uzun isyanı var.
Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye tarihinde çok sayıda isyan girişimi oldu. Ama bunlardan hiçbiri 50 yıl sürmedi.
Dünya tarihinde bile bunun örneği çok azdır.
O yüzden yol engebeli, güven düşük, her adım sancılı, buluttan, birkaç cümleden nem kapılıyor ama süreç bir yıldır sürüyor.
Peki 3 Aralık itibarıyla ne durumdayız?
Önceki gün Ankara’da Kürt Çalışmaları Merkezi, İzmir merkezli Bayetav ve Rawest Araştırma’nın birlikte düzenlediği “Ortak Geleceğe Birlikte Bakmak” başlıklı çalıştayda süreçteki son durumu bu süreci en yakından izleyen uzmanlar, gazeteciler, aktör ve Meclis’teki The Komisyon’un bazı üyeleriyle bir kere daha konuştuk.
Bir kere daha çünkü bu isimlerin pek çoğuyla süreç başladığından bu yana yaptığımız üçüncü değerlendirme toplantısı oldu bu.
İlki Aralık 2024’de Van’da yapılmıştı. Elde sadece Bahçeli’nin çağrıları, belediyelere atanan kayyımlar, Suriye’de daha yeni Esad iktidarının devrilmesi vardı.
Salonda saatlerce bunun bir süreç olup olmadığı, barış ve demokrasi denklemi içinde bunun mümkün olup olmadığı ve Suriye tartışılmıştı.
Sürecin varlığını ve mevcut şartlarda da ilerleyebileceğini tuhaf ve imalı bakışlar altında savunan küçük bir azınlıktık o toplantıda.
Fazla iyimserlikle suçlanmıştık.
İkinci toplantı Ekim 2025’de İzmir’de yapıldı.
Süreçte ciddi mesafeler alınmıştı, artık bir sürecin varlığından şüphe etmek de iyimserlik suçlaması da imkansızdı. 19 Mart etkisiyle sürece bakanlar vardı ama CHP’nin sürece desteğinin de etkisiyle demokrasi ile barış arasında öncelik sonralık ilişkisi olmadığı da anlaşılmıştı. O toplantının en hararetli tartışmaları Suriye üzerine olmuştu. Türkiye’deki Kürtlerin sorunlarının en heyecanlı ve acil kısmı Suriye’deki Kürtlerin sorunları gibi olmuştu.
Son toplantı Meclis Komisyonu’ndan heyetin İmralı’ya gidip Öcalan’la konuşmasından sonra oldu. Bir yıl önce bunun olabileceğini söyleyecek biri iyimserlikle değil, Türkiye’nin şartlarını bilmemekle suçlanırdı.
Ama bir yıl sonra CHP’nin İmralı heyetinde olmaması, sürece destek veren CHP’lilerin bile savunamadığı geri bir pozisyona dönüşmüştü.
Tartışmalar muhalefetin DEM ve süreçle ilişkisi, Demirtaş’ın serbest bırakılması, Suriye’de bir çözüm ve krizin Türkiye’deki sürece etkisi etrafında döndü.
Ama açık ki İmralı ziyareti bir ziyaretten daha önemli bir dönüm noktası oldu.
CHP’nin süreçten ayağını çektiği an tam da süreçte topun Meclis’in ve siyasetin ayağına geldiği andı.
Bunu anlamak için bir hafta daha geriye gitmeliyiz.
Geçtiğimiz haftalarda süreçte çok kritik bir gelişme yaşandı.
PKK, Irak’ta Türkiye sınırında on yıllardır kamplarının olduğu Zap ve Metina’dan çekildiğini açıkladı.
Haberi önce PKK fazla ayrıntı vermeden duyurdu.
Ama ayrıntıları devlet kaynaklı haberlerden öğrendik.
Türkiye gazetesinin haberine göre PKK’nın çekildiğini açıkladığı Zap ve Metina’daki alanlar MİT ve TSK koordinasyonunda kurulan doğrulama mekanizmaları tarafından tek tek taranmış, PKK’nın Zap ve Metina’daki toplam 6 mağarayı boşalttığı, bu mağaralardaki mühimmatı da imha ettiği tespit edilmişti.
PKK militanları bazıları kilometrelerce uzunlukta olan bir kısmı hastane bazıları sosyal tesise dönüştürülmüş ve on yıllardır her türlü askeri operasyona rağmen ellerinde tuttukları mağaralardan ve üs bölgelerinden Irak’ın Türkiye sınırının daha iç kısımlarına doğru çekildiler.
Türkiye sınırındaki bu bölgede TSK ve MİT’in kontrol noktaları kuruldu.
Bu haberde en dikkat çekici nokta, MİT ve TSK’nın PKK’nın bu çekilme adımını kurduğu mekanizmayla sahada teyit etmesi oldu.
Tabii bu teyit sadece bir gazeteye sızdırılmış bir haberden ibaret kalmadı.
Geçen hafta komisyonda beş saat boyunca konuşan, sorulara cevap veren ve süreçteki son durumu anlatan MİT Başkanı İbrahim Kalın, milletvekillerine ayrıntılı olarak bu gelişmeyle ilgili bilgi verdi.
Soldan sağdan iktidar ya da muhalif komisyon üyesi milletvekillerini tatmin eden bir sunum olmuş bu.
Aslında MİT Başkanı, bu sunumla Meclis Komisyonu’na PKK’nın silah bıraktığını ve güçlerini çektiğini ilk ağızdan teyit etmiş oldu.
PKK’nın bu adımının TSK ve MİT’in kurduğ mekanizma tarafından teyit edilmesiyle sürecin çok önemli ama az konuşulan bir eşiği daha aşılmış oldu.
Yani MİT, PKK’nın silah bıraktığını hem devlete hem de Meclis’e teyit etti.
Bu teyit kritik, çünkü devlet ve Meclis adım atmak için bu teyitin gelmesini bekliyordu.
Bu teyit geldi ve artık Meclis yasa önerisi hazırlama aşamasına geçebilir.
Böylece MİT’in İmralı’daki görüşmelerle başlattığı, Bahçeli’nin çağrıları, Öcalan’ın örgütüne çağrısı, örgütün fesih kararı, silahları yakma töreni, Meclis’te Komisyon kurulması ve PKK’nın Türkiye’den tamamen çekilmesiyle ilerleyen süreçte MİT kendisine verilen görevini yaptı ve topu Meclis’in ayağına getirdi.
Aslında Komisyon üyeleri de İmralı’ya giderek “bundan sonraki kısım istihbarat örgütünün değil siyasetin işi” demiş de oldular.
CHP’nin kaçırdığı işte bu oldu.
Şimdi top Meclis’te ve siyasi iktidarda.
Bir MGK toplantısında ya da başka bir biçimde PKK münfesih terör örgütü ilan edilecek ve Komisyon PKK’lıların geri dönüşüne imkan sağlayan yasayla ilgili raporunu ve önerisini Meclis’e sunacak.
Bunun üzerine Meclis’in önüne de bir geçiş yasası gelecek.
Kürt Sorunu derken bonkör olan CHP ve diğer muhalif partiler İmralı ziyaretinden sonra bu yasayla da sınanacak.
Sadece muhalefet değil, sürecin bu aşamaya kadar gelebileceğini hesaplamayan, bütün yatırımını sürecin bir aşamada tökezlemesine yapan herkes de sınanacak.
İktidar, muhalefet, devlet ve örgüt çevrelerinde bu meselenin çözülmesine kimse çok hazır sayılmaz. 50 yıllık alışkanlıklar kolay terkedilmiyor.
O yüzden herkes için büyük bir sınav olacak.
Hala bu tarihi sürece bakınca sadece Barzani’nin yanındaki iki peşmergenin üniformasını, üç ay önce bizzat silahını yakan Bese Hozat’ın “biz eve dönmek istemiyoruz, siyaset yapmak için özgürlük yasası istiyoruz” gibi özü itibarıyla aynı şey demek olan kendi kamuoyuna verdiği propaganda mesajlarını görenler, son 10 yıldır terör kartının kolaycılığına kendini fena halde kaptırmış, kendi liderlerinin en büyük mirasım dediği bir işi bile savunamayan iktidar çevreleri, süreç nasıl olsa çöker diye bekleyen ama çökmedikçe DEM Parti’ye karşı terk edilmiş sevgili sendromuyla sözel şiddet uygulayan muhalifler, 70 model örgütünü fesh ettiriyor diye Öcalan’ın akıl sağlığını sorgulamaya başlayanlar ve tabii bütün itibarını ve kariyerini bu çatışmaya borçlu olanlar, ideolojik formatları 50 yıllık bir meselenin çözümünde mavi ekran verenler…
Herkes sınanacak.
Ama Türkiye’nin demokrasi ve hukuk standartları olmasa da tarihsel momentum ve bölgenin şartları sürecin ilerlemesinden yana olmaya devam ediyor.
Ve top da artık siyasetin ayağında.
MİT ayağa pası attı, kaleyi görüp topu ağlara bırakma sırası siyasette
.06/12/2025 01:36
CHP’nin `Kürt Sorunu´, Kürtlerin sorunlarını çözebilir mi?
205
Türkiye’de artık herhangi bir konuyu aklıselimle konuşabileceğiniz, mevcut siyasi pozisyonlara mesafe alabilen, verilerle ve somut gerçeklerle ilgilenen insan sayısı her geçen gün azalıyor.
Çözüm süreci de siyasi polemik ve iktidar kavgası dışında hiçbir meseleye yoğunlaşamayan fikri sığlığın ve gerçekten ülkesini seven insanların ürkeceği türden bencilce sorumsuzlukların ortasında ilerliyor.
Bunun son örneği komisyon üyelerinin Öcalan’la İmralı’da yaptıkları görüşmenin tutanaklarıyla ilgili çıkan tartışma oldu.
“Tabanımızdan tepki var, İmralı’ya gidemeyiz” diyen ve bu yüzden anlayış gösterilmesi beklenen CHP ve onun her pozisyonunu vatan toprağı gibi savunan kanaat önderleri, şimdi de görüşme tutanaklarının tamamının değil de özetinin açıklanmasını “süreç şeffaf değil, halkımızdan ne saklıyorsunuz” diye eleştiriyor.
Halbuki Ada’ya gitmeye cesaret etselerdi, her şey çok şeffaf olabilirdi!
Sorumluluktan kaçıp gitmedikleri ya da gidilmemesini savundukları görüşmenin şimdi de tam metin tutanaklarının yayınlanmasını istiyorlar.
Yayınlanmayınca şeffaflık eleştirisi yapıyorlar, muhtemelen tutanaklar yayınlansaydı da “Öcalan’a “siz”, “ sayın Öcalan” diye hitap etmişsiniz” diyerek üzerinde tepineceklerdi.
AK Parti ve MHP’nin de CHP gibi bir tabanı var, onlar da bu görüşmenin çarşaf çarşaf ortalıkta gezmesi ve aleyhlerinde kullanılmasını belki istemiyorlardır?
Bu bir röportaj değil, bir görüşme. Liderler, bakanlar, partiler yaptıkları her görüşmeden sonra tam metin mi açıklıyor?
Meclis, Öcalan’ın tam metin konuşmalarının neden aracısı olsun?
Aylardır zaten devlet yetkileriyle, DEM’le, avukatlarıyla, ailesiyle görüşen Öcalan, üç farklı partinin temsilcisine vatandaşlara söylenmeyecek ne demiş olabilir?
Ayrıca DEM heyetinin neredeyse her hafta İmralı’da yaptığı görüşmelerin tam metni yayınlanıyor mu?
Öcalan’ın heyetle yaptığı görüşmenin tam metin yayınlanmamasından şikayet eden DEM Partiler neden kendi yaptıkları Öcalan görüşmelerinin tam metnini de yayınlamıyorlar?
Ortada bir çarpıtma varsa, buna CHP ya da Gülistan Koçyiğit’ten önce her hafta birileriyle görüşen Öcalan’ın itiraz etmesi gerekmez mi?
Haftaya Öcalan, DEM Heyeti’ne sansürsüz konuşur ve olur biter.
Öcalan’ın ne dediğini bizzat duyan ve o sırada not alma imkanı da olan DEM Partili Gülistan Koçyiğit’in Öcalan’ın “Suriye’de demokrasi olmazsa Şara diktatör olabilir” uyarısının özete girmemesini eleştirmesi de tuhaf.
Kendisi söyleyince bu öğrenilmiş oldu, demek ki çok büyük bir devlet sansürüyle karşı karşıya değiliz, bu cümleyi bu kadar kritik yapan nedir?
Öcalan, Suriye ile ilgili ilk kez ve sadece bu heyete mi konuştu acaba? DEM Heyetleri o mesajları neden bize açıklamadı bugüne kadar?
Öcalan’dan doğrudan SDG’ye mesaj gitmiyor mu hiç?
Varsa Öcalan’ın bu görüşmede SDG’ye özel bir mesajı, bunu Gülistan Hanım Suriye’deki meselelere taraf olmayan Türkiye’deki muhalif mahalleye değil, bizzat da muhataplarına iletebilirdi.
Buna kim engel olabilir? O halde sansürlenen ne?
Resmi statüsü Önderlik olan Öcalan’ın, kendisi gibi örgüt liderliğinden gelen Şara’nın demokrasi olmazsa diktatör olabileceği uyarısı mı?
Yoksa esas dert Öcalan’ın SDG’yi Şam’la anlaşmaya teşvik eden sözlerini dengelemek olmasın?
Meclis, iyi ilişkilerin olduğu komşu ülkenin Cumhurbaşkanı’na diktatörlük eleştirisine aracılık etmek istememiş olamaz mı?
Önümüzdeki haftalarda Öcalan’la yine görüşülecek, varsa bir rahatsızlığı kendisi DEM Heyeti’ne iletecektir.
Belki de yoktur. Belki de rahatsız olan Öcalan değildir.
Ayrıca bu sürece yapılabilecek en yersiz eleştiri şeffaflık eleştirisi olur.
Neredeyse bütün adımlar gözümüzün önünde atıldı. Bahçeli, canlı yayında çağrılarını yaptı, Öcalan’ın açıklaması canlı yayında Taksim’de okundu. PKK kongresi neredeyse canlı yayınlandı. İmralı’dan 26 yıl sonra video kayıtları geldi, bütün Türk medyası Bese Hozat’ın silah yakma törenini yerinde izledi.
Basın açık olan Komisyon’un neden kurulduğu da en baştan belliydi.
Ve şimdi de Komisyon kuruluş amacını gerçekleştirmek üzere bir eve dönüş yasası önerisi Meclis’e sunacak.
Partiler raporlarını sundular.
AK Parti’nin 50 sayfalık raporu gayet net bir yasa çerçevesi çiziyor:
“Örgüt kendini feshettiyse suç ortadan kalkar. Hüküm giymişlerde de bu suçlar düşer. Yargılama süreci devam ediyorsa orada da mahkeme düşer. Kişilerin topluma kazandırılması, iş, belki mesleki eğitim, psikolojik destek konularında devlet gereğini yerine getirmeli. Terör örgütü kendi varlığına son vermiştir ve dolayısıyla o sebeple bir belediyeye, bir yerel yönetime kayyum atanmışsa artık uygulamanın düşmesi gerektiği kanaatimizi paylaşıyoruz.”
DEM ve MHP de benzer.
Peki ya CHP?
CHP’nin komisyon raporu “Atılacak adımlar Kürt sorunuyla sınırlandırılmamalı” diye başlıyor.
Gerçekten de öyle yapmamışlar. Ama bunu fazla abartmışlar. Çünkü sıraladıkları
11 öneride doğrudan silah bırakma yasası meselesiyle ilgili hiç birşey yok.
Gerçekten inanılır gibi değil.
Maddeleri baştan okuyalım:
“1. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının Uygulanması Amacıyla İdari ve Siyasi Engellerin Kaldırılması
2. Toplumsal Barışın İnşası İçin Anayasada Düzenlenen Hak ve Özgürlüklerin Kullanılmasını Engelleyen İdari ve Siyasi Uygulamalara Son Verilmesi
2.1. Terörle Mücadele Kanunu’nda Hukuki Belirlilik İlkesine Dayanılması
2.2. Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik Suçunun Yeniden Düzenlenmesi
2.3. Otoriter Yönetimlerden İthal Edilen Yasa Tekliflerinin Gündemden Kalıcı Olarak Geri Çekildiğinin Açıklanması
2.4. Halkın Haber Alma Hakkı Önündeki Bir Engel Olarak Erişim Engellemesi Sorunu
2.5. Kamuoyunda Sansür Kanunu Olarak Bilinen 7418 Sayılı Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda
2.6. Basın Özgürlüğü Önündeki Kurumsal ve Yasal Engellerin Kaldırılması
2.7. Örgütlenme Özgürlüğü Önündeki Kanun ve Uygulamadan Kaynaklı Tüm Engellerin Kaldırılması
3. Kürt Sorununun Çözümü İçin Demokratik Siyaset Ortamın Oluşturulması
4. Yerel Yönetimlerde Kayyım Uygulamasına Son Verilmesi
5. Siyasetin Yargı Aracılığıyla Dizayn Edilmesi ve Toplumsal Muhalefetin Sindirilmesi Amacıyla Anayasaya Aykırı Olarak Yapılan Tutuklama ve Davalara Son Verilmesi
5.1. 19 Mart Darbe Girişimi Kapsamında Haksızca Tutuklanmış Olan Tüm Siyasetçi ve Bürokratların Derhal Tahliye Edilmesi
5.2. Gezi Davası Başta Olmak Üzere Toplumsal Muhalefeti Sindirmeye Yönelik Davalar Nedeniyle Cezaevinde Tutulanların Tahliye Edilmesi
5.3. Gizli Tanık Uygulamasıyla Adil Yargılanma Hakkı İhlaline Son Verilmesi
5.4. Etkin Pişmanlık Kurumunun İftiracılığa Dönüşmesine Derhal Son Verilmesi
5.5. Savunma Hakkına Getirilen Sınırlamaların Sonlandırılması
5.6. Cezaevleri İdare ve Gözlem Kurullarının Keyfi Kararlarının Önüne Geçilmesi
5.7. Siyasi Soruşturmalarda Başsavcılıkların Yetki Gaspının Sonlandırılması
5.8. Adil Kararlar İçin Yargı Mensuplarının Sorumluluğu
6. Cumhurbaşkanına ve Kamu Görevlisine Hakaret Suçları Yürürlükten Kaldırılmalı ve Cumhurbaşkanına Suikast ve Fiili Saldırı Suçu Yeniden Düzenlenmeli
7. İnsan Haklarının Geliştirilmesi ve Korunması
7.1. İnsanlığa Karşı Suçlarla ve İşkenceyle Etkin Mücadele Edilmesi
7.2. Nefret Söylemleri ve Nefret Suçlarının Cezalandırılması
7.3. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun Bağımsız Bir Yapıya Kavuşturulması
8. Kadına ve Çocuklara Karşı Şiddetle Etkin Bir Mücadele
9. Yargı ve İnfaz Sistemindeki Anti Demokratik ve İnsan Haklarına Aykırı Uygulamalara Son Verilmeli
10. Devletin İnançlara Karşı Tarafsız Olduğu Bir Düzenin Hayata Geçirilmesi
10.1. Cemevlerine İbadethane Statüsünün Tanınması
10.2. Alevi - Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının Kapatılması10.3. Madımak’ın Müze Yapılması
10.4. Başta Kamu Kurumları Olmak Üzere İşe Girişlerde ve Yükselmelerde Yaşanan Ayrımcılığın Önlenmesi
11. Güvenlik Güçlerinin ve Güvenlik Bürokrasisinde Çalışan Sivil Memurların Özlük Haklarının İyileştirilmesi.”
Hepsi güzel, tamam da konumuzla ne ilgisi var bunların?
Önerilerin yüzde 70’i İmamoğlu soruşturmasıyla ilgili.
Peki ya silah bırakacak, kendini tasfiye edecek PKK’lılar ne olacak? Yok.
Peki bu önerilerde Kürt meselesiyle ilgili kaç madde var?
Zorlarsak dört tane:
“Toplumsal Barışın İnşası İçin Anayasada Düzenlenen Hak ve Özgürlüklerin Kullanılmasını Engelleyen İdari ve Siyasi Uygulamalara Son Verilmesi
Terörle Mücadele Kanunu’nda Hukuki Belirlilik İlkesine Dayanılması
Kürt Sorununun Çözümü İçin Demokratik Siyaset Ortamın Oluşturulması
Yerel Yönetimlerde Kayyım Uygulamasına Son Verilmesi”
CHP Kürt Sorunu’nu şu maddeyle çözeceğini düşünüyor galiba:
“Kürt Sorununun Çözümü İçin Demokratik Siyaset Ortamın Oluşturulması”
Burada da konu, CHP’yi de ilgilendiren diğer hukuki adımlara çıkıyor.
Anadilde eğitim, Vatandaşlık tanımı, yerel yönetimlerinden güçlendirilmesi?
Hiçbir somut vaat ve öneri yok.
Ama mesela Alevilerin sorunlarıyla ilgili dört tane somut öneri yapmışlar.
Önerilerde 19 Mart tutuklularının bırakılması var ama PKK tutuklularının ne olacağı yok.
Peki, CHP bu Komisyon’a girerken, bu Komisyon’un esas amacının PKK’lıların eve dönüşü için bir yasa hazırlamak olduğunu bilmiyor muydu?
Sürecin bu aşamasında CHP, PKK’lıların eve dönüşü için nasıl bir yasal düzenleme öngörüyorlar?
Geçici bir yasa istiyorlar mı? Hangi suçlara af çıkarılmalı?
Hiçbiri yok.
Belki yeni parti programında vardır diye biraz da oraya bakalım.
Aslında CHP, uzun bir süredir iktidarın kullanmadığı Kürt Sorunu sözünü sık sık kullanıyor. İyi de ediyorlar.
CHP yeni kabul ettiği parti programının da bir yerinde Kürt Sorunu, bir yerinde de “Kürt yurttaşlarımız” diyor.
Bunlar dünya için küçük ama CHP için büyük adımlar.
Bu kadar kredi açtıktan sonra artık okuyabiliriz:
“Kayyım uygulamaları gibi antidemokratik müdahalelere izin verilmeyecektir. Demokratikleşme, toplumsal sorunların eşit yurttaşlık temelinde çözümü için elzemdir. Kürt sorununda kalıcı çözüm; terörün sona ermesiyle birlikte eşitlikçi, katılımcı, demokratik bir siyasi ve toplumsal düzenin kurulmasıyla sağlanacaktır. Herkesin kendini ülkenin eşit yurttaşı olarak hissedebilmesi esastır. Bu yaklaşımla tüm yurttaşların ana dilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkına saygı gösterilecek; kimsenin kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğramasına ve toplumsal olarak dışlanmasına izin verilmeyecektir. Farklı kimliklerin, inançların ve kültürlerin özgürce var olabildiği bir toplumsal yapı güçlendirilecektir. Kürt yurttaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde derinleşmiş eşitsizliklerin giderilmesi, toplumsal barışın ve refahın kalıcı hale gelmesinde kritik bir öneme sahiptir.”
Peki ne demiş oluyor bu program Kürt meselesinde?
Anayasa’daki anadilde eğitim hakkının önünde engel olan 41’inci madde değişecek mi mesela?
Vaat şu kadar: “Tüm yurttaşların ana dilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkına saygı gösterilecek”
Ee bunları zaten AK Parti çoktan yaptı. 10 yıldır Kürt Fili Edebiyat Bölümleri, Kürtçe seçmeli ders, Kürtçe resmi kanal var artık Türkiye’de. Sorun Kürtçe’nin öğrenilmesi ve kullanılması değil ki? Anadilde eğitim.
Peki, Anayasa’nın 66’ıncı maddesi yani vatandaşlık tanımı değişsin mi?
Ondan hiç bahis yok. Havaya sıkarcasına eşit vatandaşlık vaat ediyor CHP ama onu vaat etmeyen bir parti galiba yok.
Bu şartlarda CHP’nin Kürt sorunu var derken ki vaatleri, Kürt sorunu yok diyen Mehmet Uçum’un Anadolu Ajansı’nda yazdığı demokratikleşme vaatlerinin bile epey gerisinde.
Uçum, vatandaşlık tanımının revize edilmesini, anadilde eğitimin önünün açılmasını ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden bahsediyor.
CHP’nin Kürt sorunu ne peki? Anlaşılan CHP’nin Kürt sorunundan kastı bazı Kürtlerin sorunlarından ibaret.
CHP Kürt sorununu Demirtaş’ın serbest bırakılması ve kayyımların kalkması zannediyor olabilir mi?
Onları savunması güzel de onlar Kürt sorunu değil. Onlar Kürt sorununun ve özellikle PKK sorununun ürettiği semptomlar.
Ama belki de Özgür Özel’in belagatine hayran olanlara şöyle dolu dolu Kürt sorunu demeleri, Demirtaş’ın özgürlüğünü savunmaları yetiyor olabilir.
Ama kötü bir haber; CHP galiba PKK’lıların eve dönüşü için hazırlanacak yasaya da pek sıcak değil.
Öcalan’la müzakereye de karşı olduklarını geçen hafta öğrenmiştik.
Şimdi de yasa hazırlamak için kurulan komisyonda hazırladıkları önerilerde bu yasayla ilgili tek bir cümle yok.
Meclis’te yine tabanımız diyerek yeni bir sürpriz yapabilirler.
Yılmaz Özdil’in Sözcü’süne karşı Özgür Özel’in belagati.
Özgür Bey’e sonsuz başarılar…
.8/12/2025 00:01
PKK zaten bitirilmiş miydi?
94
Bakırköy’deki İBB’nin Cem Karaca Kültür Merkezi’nin salonu hınca hınç dolmuştu.
Ama bir konser için değil, bir sempozyum için.
Hafta sonu kültür merkezi DEM Parti’nin düzenlediği Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Sempozyumu’na ev sahipliği yaptı.
Başlık Öcalan’ın 27 Şubat’taki çağrısının başlığı.
Dünyanın her yerinden barış ve çatışma çözümü tecrübeleri olan konuşmacların da davetli olduğu böyle bir uluslararası toplantıyı bu kadar profesyonelce organize edebilecek çok fazla parti yok Türkiye’de.
DEM Parti, bir taraftan köşeli, ideolojik formatı güçlü bir parti ama bir taraftan bir dava partisi ve hiyerarşik klasik partilere benzemiyor.
Erkenden salona girerek bulduğum koltukta otururken yanımdaki koridorda yerde DEM Parti’nin önemli isimlerinden genel başkan yardımcısı Tayip Temel oturuyordu. Hemen yanına başka DEM’li milletvekilleri ve eski milletvekilleri gelip çöktüler.
Toplantının DEM Eş genel başkanlarından sonraki açılış konuşmasını 10 yıl İmralı’da Öcalan’la kalan Veysi Aktaş yaptı. Ama kendisi tek kelime bile etmeden Öcalan’ın bu sempozyum için kaleme aldığı mesajını okudu.
Sahneye çıkarken salondaki tüm partililer ayağa kalkıp uzun uzun alkışladılar.
Öcalan’ın akademik bir tebliğ gibi olan iddialı sosyalizm analizleri dikkatle dinlendi.
Güncel süreçle ilgili tek bir paragraf vardı konuşmada:
“Kürtler olarak 52 yıllık PKK mücadelesiyle varlık ve onur savaşımını tamamladık ve artık demokratik cumhuriyetin ve demokratik toplumun yeniden inşa edileceği bir döneme girdik.
PKK, Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye kavuşturarak tarihsel misyonunu doldurmuş, aynı zamanda ulus-devlet sosyalizminin tıkanıklığını da açığa çıkarmıştır.”
Aslında mesajın geri kalanındaki sosyalizm analizleri de Öcalan’ın bundan sonra silahlı mücadele yerine siyasi mücadelenin çerçevesini çiziyordu.
27 Şubat çağrısında “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır” sözleriyle radikal biçimde reddettiği kimlik siyaseti yerine daha sosyalist bir siyasi mücadele koyuyor.
Bizim için silahlı bir örgütün liderinin teorisyen gibi metinler yazması tuhaf.
Ama 50 yıldır Öcalan’ın benzer metinlerini okuyanlar için tuhaf değil.
Muhtemelen bu ve benzer konuşmalar bugünlerde kış üstlenmesi için mağaralarına çekilen dağdaki PKK’lıların ve hapishanelerdeki PKK’lıların ana okuma listelerinde yerini alacak.
Salonda hapishane görmemiş insan sayısı azdı.
Karar’ın hapishanelerde en çok okunan gazetelerden biri olduğunu arada yanımıza gelip konuşanlardan anlıyoruz.
Toplantının ikinci açılış konuşması için Zoom’da Haseke’den SDG yöneticisi İlham Ahmed görününce de salondan alkışlar yükseldi.
Suriye’de yıllar önce PKK hareketine katılmış biri Ahmed. O da “Önder Apo” diyor, Türkiye’deki sürecin öneminden bahsediyor. Kullandığı terminoloji salondaki DEM partililerle aynı.
İki gün süren sempozyumda salon hep dolu, heyecan yüksek, üç kuşak partili “heval”in konuşma tarzları, fikri dünyaları ve Önderlikleri aynı.
Söylenmesi siyaseten doğru olmayan gerçek şu:
Aslında 40 yıl önce gazetelerde “çapulcular” denerek küçümsenen silahlı bir örgütün siyasi kanadının toplantısı bu.
Bir köylü silahlı hareketi olarak yola çıkıp, şimdi Türkiye’nin üçüncü siyasi büyük partisi olan, uluslararası sempozyum düzenleyen, Suriye’de de kolları olan ve hala 26 yıldır hapiste olan kurucusuna sorgusuz bağlı bir örgüt var karşımızda.
Bu örgüt siyaseten ve beşeri olarak o kadar büyümüş ki Türkiye’deki solun önemli bir kısmını müttefik olarak içine almış durumda.
1993’de Özal’ın PKK ile müzakere için arabulucu olarak görev verdiği Cengiz Çandar bile 32 yıl sonra bugün bu hareketin siyasi partisinin milletvekili.
Neden şimdi bir çözüm süreci var ve neden bu önemli sorularını bu temel gerçeği kabul etmeden anlamak zor.
Dünyanın hiçbir modern ülkesi silahlı bir örgütün siyasi kanadının ülkenin en büyük üçüncü partisi olması gibi bir gerçekle birlikte yaşayamaz.
Bu hem bütün hukuk sistemini, demokratik kültürü felç edecek, milyonlarca insanı her an kriminalize edebilecek bir sürekli kriz hali demek hem de bir devlet için asla görmezden gelinmeyecek ve her an şiddet üretebilecek bir güvenlik sorunu.
Eskişehir’de yol keserek çözüm sürecini eleştiren trafik polisinin bilemeyebileceği ama Ankara’da devleti yönetenlerin çok iyi bildiği ilk gerçek bu.
Her devlet bu absürtlüğü bitirmek ister.
Yine yıllardır PKK ile mücadele eden Ankara’daki üst düzey güvenlik bürokrasisi bu absürtlüğü bitirmenin tek yolunun da terörle mücadele olmadığını biliyor.
Bundan 20 yıl önce Fikret Bila’ya konuşan generaller PKK’nın altı kez bitirildiğini açıklamışlardı.
Yani kibarca PKK sadece askeri yöntemlerle bitirilemez demişlerdi.
Öyle de oldu.
PKK, uzun yıllardır hayatımızda yok. Terör minimize edilmiş durumda.
Süreç başladığından bu yana en yaygın itiraz da PKK’nın zaten bitirildiği, bu çözümün nereden çıktığı oldu.
Muhtemelen Eskişehir’deki trafik polisi de zaten terör bitirilmişti, şimdi birden PKK ve Öcalan ile konuşularak taviz veriliyor diye endişe kapılmış olabilir.
Halbuki Türkiye PKK’nın bittiğini ilk kez duymuyor.
1980’lerde dağlarda gezen çapulcular olarak küçümsenen örgütle 1993 ve 1995 arasında sınırsız ve hukuksuz bir savaş verilmişti. PKK sınırın ötesinde ve içinde bitme noktasına getirilmiş, Cudi Dağı’na Türk bayrağı dikmek gibi zafer anları yaşanmıştı.
Öyle ki 1995 seçim kampanyasında Başbakan Çiller PKK’yı bitirmiş başbakan olarak propaganda yapmıştı.
Ama sandıktan Refah Partisi’nin birinciliği dışında ikinci büyük bir sürpriz çıkmıştı.
Bitti denilen PKK’nın siyasi kanadı HADEP’e verilen 1 milyon 171 bin 623 oy.
1999’da Öcalan’ın yakalanmasıyla PKK’nın bittiği düşünüldü.
Hatta hala AK Parti muhalifleri Wikipedia’dan 2002’de 7 olan şehir sayısını paylaşıp, AK Parti iktidara geldiğinde terör bitirilmişti, sonra onu bu açılımlarla azdırdılar diyorlar.
Halbuki bitti gibi görünen rakamlar 1999 ile 2004 arasında PKK’nın ateşkes ilanı ve güçlerini Türkiye’den çekmesinin sonucuydu.
2002’de, 2003’de, 2004’de çok sınırlı olan şehit sayısının 2005’den sonra bir anda artmasının sebebi de 2004’de PKK’nın yeniden savaş kararı alması oldu.
2015’de bitirilmiş PKK’nın siyasi kanadı olan parti yüzde 13 oy aldı, PKK hendek olaylarını başlattı.
PKK, 2016’dan sonra teknolojinin yardımlarıyla askeri olarak kıpırdayamaz noktaya getirildi.
Dağlarda onlu rakamlarda PKK’lı kaldı denirken abartılmıyordu.
Ama bitmiş denen PKK, 1 Ekim 2023’de Ankara’nın tam ortasında Meclis’in açıldığı gün Meclis’in hemen karşısında İçişleri Bakanlığı’na saldırdı. Üstelik Türkiye’ye paramotorla girmiş bir militanla.
Bir yıl sonra 23 Ekim 2024’de ise Ankara’nın stratejik olarak en hassas askeri tesislerinden TUSAŞ’a baskın yaptı.
Evet PKK’nın artık kır gerillacılığı demode, SİHA, İHA teknolojisiyle hareket kabiliyeti sınırlandırıldı, mağaralarından çıkamıyorlar, PKK’ya katılım da çok düştü.
Ama bütün bunlar PKK bitti demek değil. Hala sınırın hemen ötesindeki Kandil’de binlerce PKK’lı var, PKK’nın kurucu kadroları hala oradalar.
Her ay operasyon yapılan Zap ve Metina’daki kamplarından PKK daha yeni çekildi.
Ve geçen ay hala Türkiye’den çekilen PKK’lılar olduğunu öğrendik.
Yani PKK’nın askeri olarak zaten bittiği tezi de tam olarak doğru değil.
PKK’nın askeri olarak sonuç alabilmesinin imkansız olması ve hareket kabiliyetinin minimize edilmesi başka PKK’nın bitirilmesi başka bir şey.
Türkiye’de son seçimlere göre PKK’nın siyasi kanadı olan bir partiye oy veren 6.5 milyon insan var.
Yani Aileleriyle 10 milyona yakın sempatizanı olan bir örgütü askeri olarak bitiremezsiniz.
Bitirseniz de başka türlü yöntemlerle faaliyetine devam eder.
Bir ülke bu güvenlik riskiyle birlikte yaşayamaz.
İşte çözüm süreci bu yüzden sadece bir demokrasi, barış hamlesi değil en çok da bir güvenlik hamlesi.
Geçen hafta Ankara’da konuştuğum bir üst düzey güvenlik yetkilisi “PKK’yı dağdan ancak Öcalan indirebilir. Yoksa yıllarca daha o dağlarda kalırlar, bir şekilde varlıklarını sürdürürler” derken süreçle yakalanan fırsatın değerini anlatmaya çalışıyordu.
Bunu bir trafik polisi bilmiyor ve ağrına gidip kariyerini riske atarak o eylemi yapıyor olabilir.
Ama Ankara’da güvenlik bürokrasisinde üst düzeylerdeki herkes ve onlara bir kol mesafedeki bütün siyasetçiler bütün bunları biliyor olmalı.
Bilmeyenler var. Hala bilip siyaseten bilmemezlikten gelenler var. Siyasi olarak bunu kullanıp bir trafik polisini bu eylemi yapıp, kariyerini yakacak kadar tahrik edenler var.
Bu süreç PKK’yı gerçekten bitirmek ve siyasi alana çekmek için son fırsat olabilir.
.15/12/2025 00:01
Müzelik bir müzede bir gece…
66
Ankara Ulucanlar Cezaevi Cumhuriyet’in ilk cezaevi.
1925 yılında başkent Ankara’yı planlamak için çağrılan Alman şehir planlamacısı Carl Christoph Lörcher’in önerisiyle açılmış.
Lörcher, Türkiye’den Almanya’ya döndüğünde Nazi partisine girdi, Naziler iktidara gelince de Alman Mimarlar Birliği başkanlığı yaptı.
Belki onun uğursuz eli değdiği için olacak bu cezaevi Türkiye tarihinin en büyük utançlarına ev sahipliği yaptı.
Cezaevi açıldıktan bir yıl sonra meydanında kurulan ilk darağacında İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca asıldı.
Birkaç ay sonra da Atatürk’e İzmir Suikastı için Maliye Nazırı Cavit Bey ve Dr. Nazım Bey…
Tek parti iktidarına muhalif gazeteciler, siyasetçiler, edebiyatçıların yolu buradan geçti.
Zekeriya Sertel, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Halikarnas Balıkçısı, Ahmed Arif bir süre burada yattı.
DP iktidarında da kötü şöhreti değişmedi.
1957’de TBMM’ye hakaretten tutuklanan muhalefet lideri Osman Bölükbaşı hapse atılınca, onun için Hilton Koğuşu lakaplı Ankara manzaralı yeni bir koğuş yapıldı.
O koğuşa 71 yaşındayken Ahmet Emin Yalman, İnönü’nün damadı Metin Toker de bu koğuştan Ankara’ya baktı.
İki kere darbeye teşebbüs eden Albay Talat Aydemir ile Binbaşı Fethi Gürcan, 10 yıl sonra Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ve 10 yıl sonra Erdal Eren, Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu da burada idam edildi.
Uçurtmayı Vurmasınlar filmi de burada çekildi, Hayata Dönüş Operasyonu’nda 10 kişi de burada öldürüldü.
1925’den 2006’ya kadar açık kalan cezaevi 2011’de müze olarak yeniden açıldı.
Aslında 2011’de bütün bu karanlık geçmişi müzeye kaldırmak gibi bir iyiniyetle müzeye çevrilmişti.
Cezaevinde kalan isimlerin seçiminde çeşitlilik gözetilmiş.
Sosyalistler, İslamcılar, Kürtler, Nurcular, Ülkücüler, CHP’liler, anti-CHP’liler herkesin yolu buradan geçmiş.
Yılmaz Güney, Oral Çalışlar, İpek Çalışlar, Said Özdemir, Mustafa İslamoğlu…
Leyla Zana, Orhan Doğan…
Cezaevinin bir duvarında Necip Fazıl’ın, hemen yan duvarında Nazım Hikmet’in şiiri yerleştirilmiş.
Mazlum-Der’in 2025 İnsan Hakları Ödülü’nü verdiği Sırrı Süreyya Önder de 1985’de burada 11 ay yatmış.
2011’de cezaevindeki ranzalardan birine konan hikayesi, 2017’de yeniden tutuklanınca kaldırılmış. Hala yok.
Müze halindeyken bile siyasetin gölgesinin üzerinden kalkmadığı bir yer burası…
Müzeye okullardan öğrenciler getiriliyor, ülkenin bütün yazarlarını, siyasetçilerini, gazetecilerini hapse atmış bir ülkenin vatandaşı olduklarını öğreniyorlar.
Bu okulda öğretilmeyen temel bir vatandaşlık bilgisi.
Mahkumların balmumu heykellerinin olduğu hücrelere kafalarını uzattıklarında işkence sesleri duyuluyor, sonra bir darağacı önünde selfieler çektirilerek tur tamamlanıyor.
Peki bu müzenin ziyaretçilerine mesajı ne bugün?
Eğer bütün bu karanlık geçmiş gerçekten de müzeye kaldırılabilmiş olsaydı ibretlik bir mesajı olabilirdi müzenin.
Ama şimdi bu ibretlik müzeyi gezen insanlar çıkışta bu müzede teşhir edilen ayıpların bir kısmının işlendiği bir ülkeye geri dönüyorlar.
Evet işkence ve idam artık yok. Ama hala cezaevleri bu müzede sergilenen çeşitlikte siyasetçi, gazeteci, yazar, siyasi mahkum dolu.
O halde bu müzede artık devletin ayıplayarak sergilediği ne?
Bu müzere bugün sadece 1925-2006 yılları arasındaki eski Türkiye’yi anlatan bir müze değil, burası aynı zamanda 2011 yılında büyük ümitler beslenen Yeni Türkiye’yi de anlatan bir müze.
Bu müze açılırkenki hevesler ve heyecanlar da artık bu müzede sergilenenler arasına katılmış.
Önceki akşam bu müze o hevesleri ve heyecanları hala taşıyan bir kalabalığa ev sahipliği yaptı.
Mazlumder’in 2025 yılı İnsan Hakları Gecesi Ulucanlar Müzesi’nde yapıldı.
Ankara’nın soğuk bir cumartesi akşamı salon tıklım tıklım doluydu.
Mazlumder, Türkiye’de İslami camianın ilk hak örgütü. 1991 yılında hiçbir gruba, cemaate, örgüte bağlı olmayan bir grup avukat, gazeteci, akademisyen, işinsanı tarafından kurulmuş.
AK Parti’den 10 yıl önce.
O yıllarda bütün Türkiye’de Özal’ın ve Sovyetlerin çöküşünün etkisiyle demokrasi ve sivil toplum rüzgarları ediyordu.
Sonra Kürt meselesi, Bosna savaşı, Çeçen savaşı, 28 Şubat, başörtüsü yasakları, AK Parti iktidarı derken…
Mazlumder bugün 34 yaşında.
Artık gençlik yıllarında bu örgüte girmiş insanların saçlarına aklar düşmüş. Yeni kuşaklar gelmiş.
Derneğin insan profili tuzu kuru orta ve üst sınıf aktivistlerden, entelektüellerden oluşmuyor.
Avukatlar, öğretmenler, küçük memurlar, esnaflar, ev hanımları var. Bu insanları insan hakları aktivisti yapan devlet olmuş.
Töreni beklerken bugün gevşek dillerde yetmedi mi nidalarıyla anılan gerçek 28 Şubat mağdurlarıyla sohbet ediyoruz.
Başörtüsü yasakları yüzünden bütün hayat akışı değişmiş kadınlar da var, meşhur 28 Şubat’ın Sincan’daki Kudüs Gecesi için yargılanmış isimler de…
Ama geçmişe dair öfkeleri bugün onları intikamcı yapmamış:
“Bir sürü büyükelçi çağırmıştık. Sadece İran Büyükelçisi geldi. Girişte alkışlandı çok. İrancılık güçlüydü o zamanlar. Bazı gereksiz heyecanlı konuşmalar da yapıldı. Devletin tedirgin olması normaldi ama sonuçta bir gecelik bir etkinlikti. Onu vesile yaptılar. Ama o zamanlar bizi yargılayan yargı meğer insaflıymış. Sadece bir kişiye 13 yıl verdiler, geri kalanlar daha az cezalarla kurtuldu. 28 Şubat yargısının bile bugünkünden ölçülü olabileceği hiç aklıma gelmezdi.”
Karşı mahalleyle diyaloğun bile imkansız olduğu zamanlardan hatıralar dinledik:
“ İzmir’de oturduğumuz evin tam karşı dairesinde bir aile vardı. İki çocuğumuz o evde doğdu. Balkonlarımız birbirini görüyordu. Çocuk sesi duydular, bezlerinin asıldığı gördüler. Bir kere hayırlı olsun bile demediler. Selam vermediler. Çünkü eşim başörtülüydü. Sonra bir gün onların ailesi bir kaza geçirdi. İki evlatlarını kaybettiler. Başsağlığına gittik yıllar yıllar sonra, komşumuz “ Böyle mi tanışacaktık” dedi.”
Böyle geçmşlerden gelen insanların doldurduğu salonda yapılan konuşmalarda ise bu kötü hafızların, “adil şahitliğe” engel olmadığını gördük.
Bugün yaşanan hukuksuzluklar adı verilerek konuşuldu. Siyasetçilerin, gazetecilerin tutuklu olması da eleştirildi, KHK meselesi de göç idaresinde mültecilere ve yabancılara yapılanlar da.
Kürtçe anadilde eğitim haktır da dendi, Osman Kavala neden hapiste de.
90’larda büyük heyecanlarla “mazluma kimliği sorulmaz” diye yola çıkan insan hakları aktivistleri, 2011’de bu hapishanenin müze olması gibi katarsis anları da yaşadıkları, galiba oluyor ümidine kapıldıkları bu hikayenin finalinden rahatsız.
Bugün küfür gibi kullanılan gerçek “siyasal İslamcıların” doldurduğu salona hukukun geldiği son halin hayal kırıklığı hakim.
Kimse sözünü saklamıyor da…
Bu yılki ödüller ise küresel hak aktivistlerinin yüreğinin çarptığı Gazze ve Türkiye’deki tek iyi haber olan çözüm süreci merkezli olarak verildi.
Müzelik olmuş bir dönemin ruhunu koruyan insanların dolduğu salonda Sırrı Süreyy Önder, Meclis Komisyonu, Sumud Filosu, Richard Falk ile birlikte basın dalında Serbestiyet de ödül aldı.
90’lardan bugüne taşınmış bir miras Mazlumder, bugünlerden de geriye kalacak az sayıdaki başı dik kurumdan da biri olacak.
.17/12/2025 00:01
Belki de çürüyen toplum değildir?
121
“Sosyal çürüme” kavramı ile Türkiye bir sokak röportajıyla karşılaştı.
Bir pazarda hayat pahalılığı için mikrofon uzatılmış kırmızı bereli bir kadının birden akademik analizler yapmaya başlaması haliyle ilgi çekti.
Sonra onun emekli akademisyen Zeliha Bürtek olduğu ortaya çıktı.
Aslında orada bile sosyal çürümeyi mültecilere bağlamasından eldeki malzemenin kalitesi belliydi ama “Türkiye’de sosyal çürüme var” tespiti o kadar açıklayıcı bulundu ki emekli bir akademisyen olarak bunun kitabını bile yazdı. Bu aralar da kitabı için röportajlar veriyor.
Verdiği her röportajda da bu analizin o sokak röportajında ve tadında bırakılması gerektiği hissini biraz daha artırıyor.
Çünkü sosyolojide ve dünyadaki literatürde “sosyal çürüme” diye bir kavram yok.
Bu tamamen Türkiye’deki siyasi gelişmelerden, toplumsal değişimden rahatsız olanların, özellikle muhaliflerin topluma duyduğu nefretin sosyolojik tespit kılığında ifade edilmesiydi.
Bu entelektüel küfrün verdiği tatmin hissi, entelektüel açıklama zannedildi.
Bunun bir önceki daha geri sürümleri “eğitim şart”, “bizden adam olmaz” ya da “Aziz Nesin’in dediği gibi…” ydi.
Özetle biri “mesele iktidarla da bitmiyor, bu toplum çürümüş kardeş” demiş oldu. Herkes rahatladı.
Emekli akademisyenin üzerine de bütün ülkeyi açıklayan gizli formülü bulmuş mütevazi bilge yükü bırakıldı.
Şimdi o da o yükün altında en iyiniyetlilerin bile anlamakta zorlanacağı şeyler söylüyor.
Sosyolog Levent Ünsaldı, bu tartışmaları veciz biçimde özetlemiş aslında:
“Türk toplum çürüyor mu? Toplum böyle bir şey değil ki çürümez toplum. Hocamız kitap yazdı sosyal çürüme diye. Sosyolojide benim bildiğimiz kadarıyla sosyal çürüme diye bir kavram yok. Anomi var, kuralsızlık var, sosyal değişim var. Biz bazı siyasi soruları olduğu gibi soramadığımız için siyasi soruları ekseriyetle ahlaki bir infial altında dillendiriyoruz. Siyasi soruları, siyasi meseleleri ahlaki düzlemde tartışıyoruz. Bunlardan biri çürüme. Biz ekseriyetle bir takım siyasi dönüşümleri ahlaki düzlemde tartışmaya meylediyoruz. Çünkü başka aracımız yok. O kadar basit. Başka şansınız yok. Siyasi meseleleri ahlaki düzlemde tartışma çok ciddi bir gerilemedir. Esas olan ciddi bir siyasi dönüşüm. Bu dönüşümde kaybedenler var, kazananlar var. Siz bunu böyle söylemektense infiale kapılıp çürüme diyorsunuz. Çünkü yön bulamıyorsunuz. Bunlar biraz izlenimlerle yapılan sosyoloji. Devasa bir dönüşüm var. Siz yönünüzü bulamıyorsunuz. Bu dönüşümün kendisi sizi rahatsız ediyor ve infiale kapılıyorsunuz. Olan aslında bu esasen.”
Toplumlar değişir, dönüşür ama çürümez, yozlaşmaz.
Çünkü bunun için fazla büyüktür, birbirine benzemeyen milyonlardan oluşur.
Ama çürüyen ve yozlaşan şeyler vardır: İktidarlar, düzen, sistem, kurumlar, yönetici elitler….
Shakespeare, Hamlet'te “Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…” derken bunu kastediyordu.
Lord Acton, “mutlak güç, mutlaka yozlaştırır” derken de bunu söylemişti.
Çünkü denetimsiz bütün iktidarlar, kapalı devre bütün yapılar, sadakat üzerine kurulmuş bütün sistemler, kurumlar yozlaşır ve çürür.
En başta da yukarıdan tayin ile pozisyonlarını elde eden ve mutlak sadakatle de koruyan elitler sığlaşır ve yozlaşır.
Sovyet nomenklatura sınıfının yozlaşma hikayesi üzerine büyük bir literatür var.
Mihail Bulgakov’un efsane romanı Usta ve Margarita en erken zamanlarda yazılmışıydı.
1928–1940 arasında yazıldı ama ancak yazarının ölümünden 26 yıl sonra 1966’da sansürlü olarak yayınlanabildi.
1991’de Sovyetler çökünce tam olarak basılınca okuyanlar “adam zamanında bizi yazmış” hissine kapıldılar.
1930’ların Moskova’sında geçen romanda gizemli bir yabancı olan Woland (Şeytan), tuhaf yardımcılarıyla birlikte şehre gelir ve Sovyet toplumundaki ikiyüzlülüğü, korkaklığı ve ahlaki çürümeyi ortaya çıkaran olaylar zincirini başlatır.
Bürokratlar, sözde aydınlar ve yöneticiler; para, mevki ve çıkar karşısında küçük düşer, maskeleri düşer.
Bu ana hikâyeye paralel olarak romanda Usta adlı bir yazarın trajedisi anlatılır. Usta, Pontius Pilatus ve İsa üzerine yazdığı roman yüzünden sistem tarafından dışlanmış ve akıl hastanesine kapatılmıştır.
Onu terk etmeyen tek kişi, büyük bir aşkla bağlı olduğu Margarita’dır. Margarita, Usta’yı kurtarmak için Woland’la anlaşma yapar.
Romandaki Griboyedov Lokantası, Moskova’da edebiyatla uğraşanların toplandığı seçkin bir mekândır. Ancak burası gerçek anlamda bir lokanta değil, MASSOLIT adlı resmî yazarlar birliğinin kapalı kulübüdür.
Herkes giremez; yalnızca “doğru” yazanlar, yani sistemle uyumlu olanlar içeri alınır.
Lokantaya girildiğinde dikkat çeken ilk şey bolluktur. Masalar doludur, yemekler çeşitlidir, içki boldur.
Dışarıda sıraya giren, karneyle yaşayan insanların dünyasıyla burası arasında görünmez ama kalın bir duvar vardır. İçeridekiler bu farkı yadırgamaz; aksine, bunu doğal bir hak gibi yaşarlar.
Aslında Sovyetler, nomenklatura sınıfının bu çürümesiyle yıkılmadan yüzleşti, Gorbaçov’un Glasnost politikalarıyla bu yozlaşma teşhir edilip, ifşalandı da.
Nomenklatura sınıfının dacha denen özel yazlıkları, devlet şoförlü araçları, daha bakımlı Kremlin Hastanesi gibi ayrı hastaneleri olduğu ortaya çıktı.
Sovyet sistemi, resmen sınıfsızdı; fiilen yeni bir aristokrasi üretmişti.
Glasnost’la Sovyet basınında ifşalar ve itiraflar yayınlandı. Meğer parti yöneticileri, herkese açık olmayan kulüplerde, kapalı davetlere katılıyor, genç kadınlar buraya “escort” olarak getiriliyor. Su gibi alkol akıp, çarpık cinsel ilişkiler yaşanıyordu.
Aynı isimler gündüzleri ise “Burjuva ahlaksızlığına karşı mücadele” konuşmaları yapıyordu.
Leonid Brejnev’in kızı, evli generallerle, sirk sanatçıları ve mafya figürleriyle ilişkiler yaşamış,
Yaşadığı sefih hayat KGB raporlarında bile “ahlaki açıdan kontrolsüz” diye raporlanmıştı.
1980’lerin sonlarında glasnost ile birlikte halk ilk kez nomenklaturanın gerçek yaşamını öğrenince bu durum Komünist Parti’nin ahlaki meşruiyetini çökertmiş, sistemin dağılmasını hızlandırmıştı.
Bu ifşaatlarla toplumda oluşan duyguyu Moskova’daki bir toplantıda bir işçi şöyle ifade etmişti:
“Evet, yoksulduk. Buna alışmıştık. Ama meğer siz farklı bir ülkede yaşıyormuşsunuz.
Bunu bilseydik, bu kadar sabreder miydik?”
Sovyet elitleri çift karakterli bir hayat yaşamışlardı.
Buna bizde takiyye de deniyor.
Şiilikte cevaz verilen bir taktik olan ‘takiye’den yıllarca Türkiye’de İslamcıların kendilerini saklayıp laik, demokrat gibi görünmesi olarak bahsedildi.
Son medya skandalıyla öğrendik ki aslında seküler hayatlar yaşayanlar da dindar, muhafazakar, yerli ve milli görünerek takiye yapabiliyormuş.
İnsanda “liberal biz miydik” duygusu uyandıran böyle hayatların yaşandığı Kütüphane kılığında gizli kulüpler bile varmış.
Evimden 400 metre uzaklıkta olan ama varlığını son medya skandalıyla öğrendiğim bu Kütüphane bir nevi Bulgakov’un Griboyedov Lokantası misali.
Tabelası yok. İçeriye sadece referansla giriliyormuş. İçeride fotoğraf çekmek de yasakmış.
Kapalı devre sistemler takiyeyle kandırılmayı hakediyor.
Eğer siz elit pozisyonlara bir tür tanıdık nepotizmiyle, “Ahmet abinin oğlu”, “Cihat abinin kızı” ile adam seçerseniz, o pozisyonları korumanın tek kriteri de mutlak sadakat ve parti çizgisini
savunmak olursa sonucun ne olmasını bekliyordunuz ki?
Yetenek yarışı yok, herkese açık kadrolar yok, toplumun önemli bir kısmı damgalanıp bu yarışın dışına atılmış, çalışarak bir yere gelme ümidi de azalmış.
Bu dar kadroculuğun doğal sonucu sığlaşma, kalitesizleşme, ahlaki yozluk olacaktı tabii.
Çünkü “Ahmet abinin oğlu”, “Cihat abinin kızı” olmak dünyanın en ilkel referansıdır.
Çünkü kimse birinin oğlu ya da kızı olduğu için ontolojik iyi ya da kötü olmaz. Çünkü kimse birinin oğlu ya da kızı olarak da kalmaz.
Bir noktada kendi olurlar.
Eğer siz insanlara kendi inancınız, ideolojiniz, davanız içinde kendi olmaları imkanını ve özgürlüğünü vermezseniz, o zaman başkası olurlar. Sonra onların gerçek kimlikleri ortaya çıkınca büyük hayal kırıklıkları yaşarsınız.
Büyük davalar, dini inançlar, ideolojik pozisyonlar kimseye bitmeyen enerji sağlamıyorlar, böyle bir garanti de vermiyorlar, bir kere şarj olunca sonsuza kadar seni götürmüyorlar.
Marifet bu ideolojik pozisyonları, inançları herkesin arada gönüllü olarak kendini şarj edeceği iklimlere çevirmektir.
Ama bir iklim, habitus, havza yaratmak zordur, emek ister, insana yatırım ve güven gerektirir.
Eğer ortada uğruna mücadele edilmeye değecek, parçası olunabilecek açıklıkta ve kapsayıcılıkta anlamlı bir dava, siyaset, amaç kalmadıysa, insanlar o fikrin, inancın, topluluğun içinde kendileri olamıyorsa, özgür ve rahat değilse, kendi değer yargılarını üretip, kendi kavramlarıyla konuşmalarına müsaade edilmiyorsa bu fikirler, kimlikler, inançlar bir süre sonra üzerinde zorunlu olarak taşınan ve ilk fırsatta çıkarılan üniformalara dönerler.
Hele bu kimliklere sahip olmak bir imtiyaz, kayrılma vesilesi olmuşsa, buradan terfi, güç, para elde ediliyorsa o üniformalar bir takiye vesilesi olur.
Sadakatten başta bir beklentisi olmayan sistemi de birkaç sloganı, talking pointi, kavramı tekrar ederek aldatmak mümkündür.
Bu aldatılmayı sonuna kadar hak ederler de.
Gerisi o güç ve imkanlarla size ve ahlaki sınırlarınıza kalır.
Üniforma üzerinizde olduğu sürece sorgusuz biçimde bu gücü kullanabilirsiniz, genelde polis çevirmelerinde durdurulmazsanız. Bunun rahatlığı yozlaşmayı derinleştirir.
Eğer elit pozisyonları, kadroları ehil olan insanların yarışına açmazsanız, kapsayıcılığı güvenlik riski olarak görüp, dar kadrolarla çalışırsanız, “Ahmet abinin oğlu”, “Cihat abinin kızı” şifreli cümleleri söyler, sadakat gösterilerini yapar, sizi kandırır ama sonra sahte Kütüphane’nin kapıları açılır ve hedonizm başlar.
Bir ülkede eğer iktidar elitleri çifte hayatlar yaşamaya başladılarsa orada Danimarka gibi çürüyen bir şeyler var demektir.
Ya da mutlak iktidar mutlaka yozlaştırmıştır.
Önce nomenklatura sınıfı çürümüştür.
İlk defa biz yaşamıyoruz bunu.
Glasnost bile bu çürümeyi durdurup, çöküşü engelleyememişti.
Bunu anlamak için yeni bir sokak röportajında mikrofon uzatılmış Zeliha Bürtek hoca size yardımcı olamaz.
Belki 1999 yılında kapalı devre bir sistemin bir ülkeyi neden geri bıraktığını veciz bir şekilde anlatan Aliya İzzetbegoviç yardımcı olabilir:
“Bu rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar.”
.20/12/2025 00:01
Polis kayıtlarındaki ilk Mehmet Akif…
52
20 Aralık Mehmet Akif Ersoy’un doğum tarihi.
Ama bugün Google’e Mehmet Aif Ersoy yazdığınızda karşınıza ilk çıkan gazetecinin değil. İlk Mehmet Akif’in. Orijinalinin.
Ne kadar tuhaf bir tevafuk.
27 Aralık 1936 da ölüm yıldönümü.
Bazı isimlerin böyle bir kaderi olabiliyor. Her çağda başka bir isimle haklarındaki kanaatler değişiyor. Hatta bazı isimler bu yüzden unutuluyor bile.
Hikayenin sonunu henüz bilmiyoruz. Masumiyet karinesi ilkesi hala çalışıyor.
Ama masumiyeti için bütün hayatı bir karine olan ilk Mehmet Akif’i bu vesileyle bir kere daha hatırlatmakta fayda var.
İlk Mehmet Akif, asla iktidar yandaşı değildi.
Daha 1908’de II. Meşrutiyet’in İlanı’nın ardından yazdığı ve II. Abdülhamit için “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” dediği “İstibdad” şiirini “Kardeşim Midhat Cemal’e” diyerek yakın dostu Mithat Cemal’e ithaf etmişti.
Bu ithaf sadece bir şairin yakın dostuna yaptığı bir jest değildi.
Mahkeme üyeliğinin ardından noterlik yapmaya başlayan Mithat Cemal, 1906 yılında Yıldız Sarayı’na ulaşan bir jurnal yüzünden evi basılarak tutuklanmıştı.
Suçlama, Mithat Cemal’in bir Namık Kemal kitabının baskı kalıplarını bulundurmasıydı. Bir süre tutuklu yattıktan sonra bırakılmıştı ama uzun süre arkadaşları başka bir jurnale kurban gitmemek için ondan uzak durmuşlardı.
Bu muamele ve yakın çevrenin verdiği bu tepki Akif’in içine o kadar oturmuş olacak ki 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilince yazdığı şiiri Mithat Cemal’e ithaf etmekle kalmadı, “İstibdad” şiirinin altına “Bir gün evvel” diyerek başka bir şiir daha ekledi.
Şiir, istibdad günlerinde birine selam verdiği için, eşinin mahalleyi inleten bağrışları arasında bir adamın gözaltına alınışını anlatmaktaydı.
Ama sadece Abdülhamit devrinde gözaltına alınmış yakın dostu Mithat Cemal için değil, daha sonra İttihat ve Terakki devrindeki baskılar yüzünden başına iş gelmiş dostları için de o mahalledekiler gibi pencerelerini kapatmamış, dostlarına yardım etmeye çalışmıştı.
23 Temmuz 1908’den dört gün sonra Rasathane müdürü Fatin Hoca tarafından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kaydedilirken “Onların her dediğine değil, cemiyetin makul olan dediklerini” yapacağına yemin etmişti. İttihat ve Terakki döneminde hem milletçilikle hem Batıcılıkla mücadele etti ama İttihatçılar isyan hazırlıklarına girişen Arapları ikna etmesi için Hicaz’a, Birinci Dünya Savaşı yıllarında İslam dünyasını cihada davet etmek için Berlin’e gönderildiğinde bir vatansever olarak tereddütsüz gitti.
İstanbul işgal edilince, İttihatçılara kızıp Mustafa Kemal’in ismen davetiyle oğluyla birlikte Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçip, halkı savaşa çağıran vaazlar, hutbeler verdi.
Çok iyi bir entelektüeldi. Arkadaşlarıyla buluşup Fransız romanları okuyorlardı.
1903 yılında siyasetle uğraşmanın tehlikeli olduğu yıllarda her hafta önce Çarşamba, sonra Cuma günleri arkadaş grubuyla bir araya geliyor ve Fransız edebiyatının en seçkin örneklerini Fransızca orijinallerinden okuyorlardı.
Akif, o yıllarda Arapça ve Fransızca’ya olan hakimiyeti ve çevirileriyle de ünlenmişti. Hugo’dan Daudet’e, Dumas’tan Zola’ya uzanan bu okumalarda Akif’in favorisi Emile Zola’ydı.
Romanlarındaki müstehcenlik yüzünden Zola okunmasını eleştirenlere karşı da “ahlaksızlığı böyle göstererek aslında ahlaka hizmet ettiğini” söyleyecek kadar açık ve rahattı.
Bu rahatlıkla o yıllarda İstanbul’a gelmiş bir Rus Yahudisi ressam olan Feldman’a Çamlıca’daki bir köşkte poz verip, fessiz bir portresini yaptırmıştı.
İslamiyet ile ilgili fikirlerini ise bugünlerde dillendirmek bile cesaret isterdi.
Ama riyakar değildi, takiyye yapmıyordu. Bu görüşlerini gazetelerde, dergilerde açıkça yazıyordu.
110 yıl önce bir Ramazan ayında devrin İslamcı gazetesi Sırat-ı Müstakim’deki Hasbıhal köşesinde yolda yürürken önüne çıkan bir türbe üzerine yazmıştı:
“Üç gün evvel, Beyazıt’tan Fatih’e doğru gidiyordum... Kendimi sol tarafa atıp arabalardan kurtulmak istedim. Göğsüm Osman Baba türbesinin parmaklıklarına çarptı. Fena halde canım yandı. O acının tesiriyle “yol ortasında mezar olur mu, bu ne maskaralık” demiş bulundum. Vay efendim derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı. Garibi neresi, işin içine yine şeriat bahsi karıştırdık. “Zavallı şeriat! Kimlerin elinde, hem ne gibi işlere alet olduğunu biliyor musun? Allah aşkına olsun biz daha ne zamana kadar şeriatı üzerimize çökmüş bir kabus, karşımıza çıkmış bir umacı tahayyül edeceğiz? Dünyanın en kalabalık bir caddesinin ortasında bir ölü yatmış, gelip geçen dirilerin hayatı üzerinde adeta tasarruf ediyor. Yahu şu mezarı kaldıralım desen derhal kıyametler kopuyor, şeriatın müsaadesi yoktur ne yapıyorsun deniyor.”
Yine aynı yıllarda İstanbul’da patlak veren kolera salgını için bir okurunun eski zamanlardaki gibi para ile hafızlar tutulup, İstanbul’un etrafında hatim indirilmesi teklifine yine Sırat-ı Müstakim gibi bir gazetede şöyle itiraz etmişti:
“Evet böyle bir eski usul vardı, lakin hiçbir vakit dindarane değildi. Hükümet-i sabıka (II. Abdülhamit ve istibdat hükümeti) mevkiini tahkim için millete savlet eden felaketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sari hastalıklara karşı nizamat-ı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olmayacağını pekala bilirdi. Yıldız’da yüksek sesle tilavet edilen Buhariler hastalığı def etmek için değil, sadedil halkın hissiyat-ı diniyesini okşayarak huluskar bir padişaha ihlas celb etmek içindi.”
Her devirde değerliydi ama her devrin adamı olmadı.
Birinci Meclis’e Burdur milletvekili olarak girdi, İstiklal Marşı’nı yazdı. İkinci Meclis’e aday olmadı ama hilafetin ilga edilmesinden sonra Terakkiperver Fırka’nın kapatıldığı, aralarında Akif’in yakın dostu Eşref Edip’in de olduğu gazetecilerin tutuklandığı Takrir-i Sükün günlerinde Mustafa Kemal’in de onayıyla Kuran meali yazdırma işini aynı Meclis, Mehmet Akif’e teklif etmekte tereddüt etmedi.
Ama bir süre sonra, olan biten devrimlere kayıtsız kalmakla suçlanıp CHP’nin sesi Ulus gazetesinde “Hadi git sen kumunda oyna” diye yol gösterilecek de aynı Akif’ti.
Hakkında herhangi bir soruşturma yoktu, zorunlu değildi ama “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar, ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum, bundan dolayı gidiyorum” diyerek gönüllü bir sürgün kararıyla Mısır’a gitti.
Onu Mısır’a davet eden ve orada himaye eden son sadrazamlardan Said Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’nın ölümüne kadar da Mısır’da yaşadı.
Türkiye’den kaçmış insanlarla birlikteydi ama ülkede olan bitenler hakkında yazmadı, konuşmadı.
1935 yılında hastalanınca önce Antakya’ya gelerek bir süre tedavi oldu, sonra da 1936 yılında gemiyle İstanbul’a döndü ve hastaneye yatırıldı. Ama polis hafiyeleri peşini yine de bırakmadı.
Murat Bardakçı, Cumhuriyet Arşivleri'nde 121-10-0-0/2-6-1 numaralı "Mehmet Akif'in Seyahatleri, Temasları ve Faaliyetleri" isimli gizliliği 19 Nisan 2001'de kaldırılan istihbarat yazışmalarını yazmıştı.
İstiklâl Marşı'nın şairinden devlet "İrtica-906" kodu ile bahsediyordu.
(Gazeteci Muharrem Coşkun, bu belgeleri 2014'te "Kod Adı: İrtica-906" isimli kitapta bir araya getirdi.)
Bu istihbarat raporlarından biri 25 Ağustos 1936 tarihiliydi. Mehmed Akif, 1933'te Kahire'de Arapça bastırdığı Safahat'ının yedinci cildinden 2 bin 175 adedi bir gemi ile Mısır'dan İstanbul'a gönderilmişti.
Gemiden Safahatlar indirildi ve "Arap harfleri ile basıldığı, muhteviyatı irticaî propagandalarla dolu olduğu olan ve zararlı yazılar ihtiva ettiği" gerekçesi ile kitapları el kondu, bir kısmı imha edildi bir kısmı geri gönderildi.
28 Ağustos 1935 tarihli raporda Antakya’da tedavi olan Akif’in faaliyetleri raporlanmıştı:
“İslam şairi Mehmet Akif 3 haftadan beri Antakya'da bulunup mütemadiyen din ve hilafet lehinde idarei kelâm ettiği ve oradaki firarilerden:
1- Antakya lisesi muallimlerden Adanalı Ali Hilmi Fani
2- Eski nahiye müdürlerinden firari Osman
3- Maarif müd. katiplerinden ve Kelikyan'ın maruf casusu Ata derviş
4- Belediye katibi Radi azmi gibi yardakçılarla düşüp kalktığı, hilafet ve halife lehine ve kemalizim aleyhine propagandalar yapmakta olduğu Antakya'da arabacı Berakâti sade Cemil beyin yanında müsafir bulunan şair Mehmet Akif 31.8.935'te aldığı telgraf üzerine Antakya'dan ayrılarak Lazikiye, Bermut tarikiyle Mısır'a dönmüştür. Antakya'da bulunduğu müddetçe pek büyük bir tesir husule getirmiş ve adeta Türkiye idaresi hasırası aleyhinde zehirler saçmıştır. Türkiye ricalinden yegan yegan bahsederek demiştir ki: (Rauf Bey Türkiye'ye avdet eylemiş fakat kabil değil bir mevki ihraz edemez zira Gazi PŞ. Rauf Bey'i çekemez. Rauf Bey'in bir kaç defa Atatürk'ün hayatını kurtarmıştır ve Atatürk hayat, şeref ve mevkiini Rauf Bey'e medyundur. Topal Osman vakaasında, Sivas kongrası zamanlarında kaç kere Rauf Bey Gaziyi kurtarmıştır. İşte bu minnettarlık mâküs bir netice vermiş ve eyilik yapacak yerde Rauf Bey'i mahva çalışmıştır.)
Halife meselesine dair dini bir çok adlâ ve ahkam zikrederek ilgayı hilafeti en büyük bir dinsizlik ad eylemiş ve mahaza (çok geçmeterek halife mekanına avdet edecektir) demiştir. İslâm teürklerin mekamı hilafetin harsı ve muhafız olduğunu ve binsenaleyh nehy ve gasba ve ilga edilen hukuk hilafetin iadesi için her Müslüman Türkün dinsizlere cihanda minkablirrahman ememur ve mersaf bulunduğunu söyleyerek...
1 - Şair Akif'in İstanbul'a geldiği gazetelerde okunmuştur. Ne zaman geldiğinin ve kimlerle temas ettiğinin asıl ve geliş sebebinin ve durumunun tetkiki ve takibini rica ederim.
Dahiliye Vekili N.
S. Çitak”
Karaciğerinden rahatsızdı, çok zayıflamıştı ama fotoğraflarda göründüğü gibi yalnız ve bakımsız halde de değildi. İki yıl önce vefat eden dostu Abbas Halim Paşa’nın kızı Emine Hanım’ın girişimiyle Nişantaşı’nda o yıllarda İstanbul’un en iyi ve tek özel hastanesi olan Şişli Şifa Yurdu’na (Bugünkü Nişantaşı Plaza) yatırılmıştı.
İstanbul’a dönüşü, bütün gazetelerde haber olmuş, yazarlar, şairler onun için “Hoş geldin Üstad” yazıları yazmış, hatta şiiri üzerinden tartışmalar bile yaşanmıştı. Cumhuriyet’te Peyami Safa, Tan’da Yusuf Ziya Ortaç hasta yatağındaki Akif’in şiirini eleştirenlere karşı yazılar kalem aldılar. Sadece Yedigün’den Feridun Kandemir’e değil, Tan’dan Cumhuriyet’e kadar gazete ve dergilere röportajlar verdi.
Ama İstanbul’da kanserden ölüm döşeğinde yatarken bile Emniyet’in istihbarat raporları sürmüştü:
26/6/936 ve Em.7408 sayılı şifreye:
1 - Şair Mehmet Akif, kansere müptelâ olduğundan tedavî için İstanbul'a gelmiştir. Maçka'da İzmir palâsta oturan Abbas Hilmi paşa ailesinden Prenses Emin'nin himaye ve yardımile 19/6/936'da Teşvikiye sağlık evine yatırılmıştır. Halen orada tedavi altındadır. Mısır'a dönemiyeceğini ve bundan böyle memlekette kalacağını ziyaretçilerine söyleyen bu şahsın durumu tarassut altına aldırılmıştır. İstanbul'a gelişinde başka bir maksadı olup olmadığı da tahkik edilmektedir. Sonu arzedilecektir.
Vali N.
H. Karabatan
1- Hasta olarak yattığı Teşvikiye sağlık evinden 10/7/936'da çıkıp Beyoğlu'nda Mısır apartmanının beşinci katında Abbas Hilmi paşa ailesinden Prenses Emine'nin bekili avukat Fuad'ın yanına gitmiştir halen oradadır arz.
Vali N.”
Aslında zannedildiği kadar rejim karşıtı da değildi.
Son Posta gazetesine hastane odasında verdiği röportajda “Mısır’da Türkiye hakkında ne düşünülüyor” sorusuna şöyle cevap vermişti:
“Mısır’daki münevver tabaka bu inkılabımızı takdir ile yâd ediyorlar, kendileri boyunduruk altında yaşadıkları için Türkiye’nin bugünkü inkılabını ve muvaffakiyetini alkışlıyorlar. Bilhassa ecnebi imtiyazlarının Türkiye’den kaldırılması her münevver Mısırlının bir Türk kadar sevinmesini mucip olmaktadır.”
Yine Yarım Ay dergisine verdiği röportajda da benzer şeyler söylemişti:
“Mısırlılar Türkler taklit etmek için, ancak ve ancak muazzam inkılabımızın her safhasını büyük bir merakla takip etmektedirler. İstiklal mevhumunu anlayan her münevver Mısırlı Türk inkılabının aşığıdır.”
İnkılapları överken verdiği örnekler, seçtiği cümleler özenliydi.
Ama bu dengeli üslubu bile devletin onun nasıl vize alıp ülkeye giriş yaptığını gizli yazışmalarla sorgulamasını hastanede ve evinde kimlerin ziyaretine geldiğini irtica koduyla takip etmesini engelleyememişti.
Hastaneden çıktıktan sonra yine Hidiv ailesine ait önce Baltacı Çiftliği’nde ardından yine aynı aile ait Beyoğlu’nun en gözde apartmanlarından Mısır Apartmanı’nda yaşadıktan sonra 27 Aralık 1936 Pazar akşamı hayatını kaybetti.
Vefatı da bugünlerde anlatıldığı gibi sessiz sedasız olmamıştı. Bütün gazeteler vefat haberini manşetlerinden ve taziye yazılarıyla duyurmuşlardı.
Haberi “Mehmet Akif’i kaybettik” başlığıyla veren Cumhuriyet’ten okuyalım:
“Büyük şair dün akşam vefat etti... Bu yaz, sanki hayatının son devrelerini yaşadığını hisseden şair, vatanına dönmek arzusunu göstermiş ve İstanbul’a avdet etmişti... Büyük şair nihayet dün akşam Türk milletine İstiklâl Marşı, Çanakkale müdafaası gibi yüksek eserler miras bırakarak Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.”
Cenazesi de sessiz sedasız kaldırılmamıştı. Gazetelerin hepsinde cenaze bilgileri mevcuttu.
Ama devlet bir yıl sonra şair Abdülhak Hamit’e yapacağı resmi cenaze törenini, milli marşının şairinden esirgemişti. Mithat Cemal o günü şöyle anlatır:
“Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım”
Ama cenaze söylendiği gibi ortada da kalmadı. Akif’in vasiyeti ve ailesinin isteğiyle bir cenaze organizasyonu yapılmamıştı. Mütevazi bir tabut içinde bir arabayla Beyazıt’a getirilen cenaze için aralarında vekillerin, yazarların da olduğu çoğunluğu üniversite ve askeri tıbbiye öğrencilerinden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Kalabalık üzerine bayrak ve Kabe örtüsü serdikleri cenazeyi Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar eller üstünde taşıdılar. İstiklal Marşı okuyarak defnettiler. Defnedilirken, heykeltıraş Ratip Aşir, büstünü yapmak üzere Akif’in yüzünün alçı ile kalıbını da almıştı.
Cenazede öğrenciler adına konuşan Abdülkadir Karahan (daha sonra ünlü bir edebiyat profesörü oldu) Akif’in mezarının öğrenciler tarafından yapılmasını ve her yıl anma düzenlemesini teklif etmiş, kalabalık da bu teklifi kabul edilmişti. Karahan daha sonra Emniyet’e çağrılarak bu cenazede yaptığı konuşma yüzünden sorgulandı.
Ama öğrenciler sözlerini tuttular ve ertesi yıl Akif üniversitede düzenlenen bir toplantıyla anıldı. Öğrencilerin bastırdıkları ve 10 kuruşa sattıkları bir kitabın gelirleriyle Akif’in mezar taşı yapıldı. Öğrencilerin bu ilgisinden rahatsız olanlar üzerinden yine tartışmalar yaşandı. Öğrenciler bir bildiriyle eleştirilere cevap verdiler.
Abdülhamit, İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet devirlerinde tutunamamış bir isimdi Mehmet Akif. Hep saygı görmüş ama bu saygıyı kaybetmemek için kendi doğrularından da taviz vermemişti. Tam olarak kimsenin adamı olmamış, yeri geldiğinde haksızlıklara itiraz etmiş, ona bahşedilen imkanları geri çevirmiş hatta zorunlu olmasa da ülkesini gönüllü olarak terk etmeyi bile göze almıştı.
Mehmet Akif, bütün hayat boyunca Asım’ın neslini hayal etti.
Türkiye’de İslamcılar onun nesli olduklarını iddia ettiler. Hatta bazıları çocuklarına onun adını verdi.
Ama bir yüzyıl sonra onun tam adını Google’yınca çıkanlarla, onun yaşadıkları arasında uçurumlar var.
İnşallah ikincisi de aklanır ve Mehmet Akif adının üzerindeki gölge kalkar. Yeni nesiller de çocuklarına bu adı verirken düşünmezler.
100 yılda iki Mehmet Akif arasındaki büyük uçurumun nasıl oluştuğu sorusunun cevabı bir yüzyıllık modernleşme hikayemiz de aslında. İlginç, ibretlik, üzerinde insanı düşünmeye sevk eden bir tevafuk bu….
.22/12/2025 10:42
Halkı kin ve nefrete Murat Övüç mü tahrik ediyor?
75
Bir tribün dolusu binlerce erkek dakikalarca 64 yaşında bir kadına o… diye küfrederek tezahürat ediyor
Dünyanın en ilkel kabilesinde bile böyle bir görüntü sasece tiksinti hissi uyandırıp kınanırken günlerdir “ama”lı cümlelerle meşrulaştırılıyor, siyasetçilerden gizli ve açık destekler alıyor ve başka tribünlere de yayılıyor.
Karşılıklı ve tehlikeli bir öfke kabartılıyor.
Balkanlardaki ırkçı devletlerden, savaşlardan, Türklerin adlarını değiştiren Jivkov rejiminden, Belene kamplarından kaçıp bu Osmanlı şehrine sığınmış göçmenlerin şehri Bursa.
Böyle bir şehir 64 yaşında, torun sahibi bir kadına hep birlikte alanen küfreden bir grup lümpen erkekle sınanıyor günlerdir.
Peki neden? Ne alakası var Leyla Zana’nın orada?
Karşımızda dört büyükler dışında şampiyon olmuş tek takım olan, sonra üçüncü lige kadar düşmüş, nihayet ikinci ligdeki ikinci grupta lider olan bir büyükşehir takımının bu yüzden epey gergin seyircisi var.
Daha önce Amedspor maçlarında Yeşilleri, beyaz torosları öven pankartlar da açmış bir akıl yönetiyor bu tribünleri.
Ama artık Amedspor bir üst ligde. Bursalılar Bucaspor maçında küfretti Leyla Zana’ya. Çünkü Bursaspor’un en yakın rakibi Mardinspor.
Yani aslında esas olarak ortada siyasi bir isyandan çok, Kürt rakiplerini kızdırmaya çalışan bir lümpen seyirci tepkisi var.
Hadi diyelim, milliyetçiler, çözüm sürecinden de rahatsızlar diyelim. Demokratik haklarını kullanıp tepki göstermek istiyorlar.
O zaman binlerce cesur milliyetçi Bursaspor taraftarı için tepki gösterilecek listesinde çok sayıda isim var.
Mesela doğrudan süreci başlatan Erdoğan var, varsa cesaretleri süreçleri adı birleşmiş Bahçeli var mesela.
Hatta Bursalı siyasetçiler de var bu sürece destek veren.
Mesela Bursapor’un başkanının babası eski bakan ve AK Parti Bursa Milletvekili Faruk Çelik var.
Her zaman AK Parti standardının da üstünde bir demokrat olmuş bir isim.
2013’de bakanken kabinede Öcalan’la görüşülmesine ilk destek veren isim olduğu söylenir.
Artvinli bir Bursalı olarak Urfa milletvekilliği da yaptı. Urfa’nın en sevilen milletvekili olabilir.
O da sürece en başında net ve açık destek vermiş ender AK Partililerden biri:
“Ekim ayından beri iç cephemizi sağlamlaştırmaya dönük cesur bir girişim içindeyiz. Sayın Bahçeli ve Cumhurbaşkanımız gerekli iradeyi göstererek en zor olan ilk adımı attılar, karşılığı da geçtiğimiz hafta geldi. Bundan sonra yapılması gereken son günlerde gördüğümüz üzere AĞZI OLANIN KONUŞMASI DEĞİL sürecin içinde olanlara güven duyulmasıdır. Artık güvenlikçi politikalar gündemden çıkmalı enerjimiz dış tehditlere verilmeli. İçeride tek gündem kalkınma, refah, demokrasinin gelişimi olmalıdır.”
Ama cesur, Kurtlar Vadisi cendere Bursaspor taraftarı binlerce erkek, küfretmek için bir kadını seçti.
Uzun süredir ağzını bile açmamış, hiç bir siyasi pozisyonu olmayan, elinde hiç bir güç bulunmayan, Silvan’da bir köyde annesiyle yaşayan, 64 yaşında torun sahibi Leyla Zana’yı.
Hadi onu seçtiniz, derdiniz de siyasi bir tepki.
Mesela “terörist” diye bağırın “bölücü” diye bağırın. Yok hayır, 64 yaşında torun sahibi bir kadına cinsiyetçi, belaltı hakaret ettiler.
Neden böyle yaptılar?
Çünkü yapabiliyorlar.
Binlerce erkek bir kadına hep beraber küfretmeyi süper alfa bir hareket sanıyorlar.
Çünkü hem maliyetsiz hem de amaçladıkları provokasyona uyuyor.
Leyla Zana gibi bir kadına küfredince karşı tarafı acıtacaklarını biliyorlar.
Pis bir iş yaparak verilmiş bir acı bu.
Hem de başlarına bir şey gelmeyeceklerinden de eminler.
Nihayet kulübün başkanı AK Partili milletvekilinin işadamı oğlu bu küfrü “kısa sürdü” diye geciştirip, Bursaporumuza dokunamazsınız popülizmine bağladı konuyu.
Halbuki tam da böyle yaptığı için hiç de kısa sürmedi. Tepkilerle ve desteklerle yayılıyor.
Tribünleri karşısına almayı göze alamayınca, o tribünler Türkiye’yi tehlikeli bir gerginliğe sürükledi.
Yine de tüm bunlar stadyumlarda kalabilirdi. Binlercesi biraraya gelince küfrederek erkekliklerini tatmin eden taraftarların aşırı testesteron patlaması deyip geçilebilirdi.
Ama esas büyük problem bundan sonra başlıyor.
Ülkenin yangınında bile yumurtasını pişirebilecek türden bir popülizmle malul siyasetçiler devreye girdi.
Sosyal medyada gördüğü yapay zeka fotoğraflara karşı bile Kuvayi milliye direnişi başlatmaya hazır profesör Ümit Özdağ, yangının üzerine gazoz şişesi döküverdi.
Ne de olsa o da halkı kin ve nefrete tahrik dalında profesyonel bir sporcu sayılır.
Ama gerçekten tahrik edene kadar uslanmıyor. Büyük mülteci tehlikesi nedense bitiverince tekrar Kürtlere döndü yüzünü.
Sonra da yakınlarda CHP’ye geçmiş eski İYİ Partili, İmamoğlu’nun danışmanı İbrahim Özkan bu fırsatı değerlendirdi.
Bunun ucu bir kadına küfre varıyor diye bile bir saniye düşünmeden bunu yaptılar.
Lümpenlikle bir kol mesafesinde siyaset yapmayı, o tehlikeli dalgada sörf yapmayı bile göze alan bir muhaliflik bu.
Ülkede insanların toplanıp tepkilerini ortaya koyabileceği bir zemin pek kalmadı. İfade hürriyeti yerlerde.
Ama bu tepkilerin yansıyacağı en tehlikeli yerler stadyumlar. Oradaki öfke, gerginlik, lümpenlik böyle ağır bir meseleyi kaldıramaz ve kimsenin istemediği patlamalara neden olabilir.
Halk gerçekten bu sefer kin ve nefrete tahrik edilebilir.
Neredeyse her hafta bu suçtan birileri tutuklanıyor.
Geçen haftalarda Enver Aysever, sağcılara hakaretten bu suçtan tutuklandı.
Ortada onun ortaokulda solculukla tanışmış birinin etmeyeceği türden laflarından tahrik olan tek bir sağcı bile yokken.
Peki, her hafta birine piyangosu vuran halkı kin ve nefrete tahrik suçundan geçen hafta hapse kim girdi?
Murat Övüç.
3 yıl önceki başörtüsü ve epey kıratlık pırlanta yüzüğüyle çektiği bir Story tekrar dolaşımagirince o da halkı kin ne nefrete tahrik etmiş oldu.
Muhtemelen rencide olacağı düşünülen herkesin gülüp geçtiği, sosyal medyada bu videoyu gören bir savcıdan başka kimseyi rencide etmemiş bir video bu.
Murat Övüç’ün her hafta çoğunluğunu başörtülü kadınların doldurduğu kadınlar matinelerinde oturanları halaya kaldırmak dışında halkı tahrik edebildiğini zaten kimse görmedi.
Ama stadyumlarda gerçekten halkı kin ve tahrik edenlere, onlara destek veren alfa erkekleredokunmak kolay değil.
Ama Murat Övüç’e dokunmak serbest ve maliyetsiz.
Geçmiş olsun Murat Övüç…
.24/12/2025 00:01
Bizi esas ilgilendiren çarpık ilişkiler…
59
Önceki gün Tel Aviv ve Şam’da aynı gün iki ayrı zirve oldu.
Komplo teorisi, Yeni Osmanlıcılık ya da emperyal paranoya değil: İki zirve birbirine dönük meydan okumalardı.
Tel Aviv’de Netanyahu, Yunanistan Başbakanı Miçotakis ve Güney Kıbrıs devlet başkanı Christodoulides ile buluştu.
Filistin dostu sol hareketlerin ve partilerin her zaman güçlü olduğu Yunanistan ve Kıbrıs’ı soykırımla yargılanan İsrail ve Başbakanı Netanyahu ile bir karede buluşturan iki güç oldu:
Leviathan ve Türkiye.
Ama bu Leviathan Tevrat’ta geçen mitolojik deniz canavarı ya da Hobbes’un kudretli iktidarı değil. İsrail açıklarında bulunan 620 milyar metreküplük dev doğalgaz rezervinin adı.
İsrail bu rezervin bir kısmını Mısır’la paylaşacak. Bir kısmını ise Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden denizden Avrupa’ya taşıyacak.
EastMed deniyor bu projeye. Aslında en kestirme yol bu değil. Pratik olan doğalgazın hemen yakınlarındaki Ceyhan’a taşınması ve zaten var olan boru hatları üzerinden Avrupa’ya satılması.
Ama İsrail-Türkiye ilişkileri buna engel. Türkiye, projenin kendi kıta sahanlığının ihlali olduğunu söylüyor.
Yani esas olarak bu üç ülkeyi bir araya getiren Türkiye oldu.
Zaten Netanyahu da iki misafirinin yanında basın toplantısında isim vermeden Türkiye’yi hedef aldı:
“Üçümüz de atalarımızın yurtlarındaki tarihimizle gurur duyarken, geleceği kararlılıkla kucaklıyoruz. Doğrudur; ülkelerimizin her biri geçmişte, art arda gelen imparatorluklar tarafından fethedildi. Ancak cesaret ve fedakârlık sayesinde modern çağda bağımsızlığımızı kazandık. Yunanistan 195 yıl önce; İsrail 78 yıl önce; Kıbrıs ise 65 yıl önce.
Topraklarımız üzerinde yeniden imparatorluklar kurabileceklerini, hâkimiyetlerini geri getirebileceklerini hayal edenlere şunu söylüyorum: Unutun bunu. Böyle bir şey olmayacak. Aklınızdan bile geçirmeyin. Kendimizi savunmaya kararlıyız ve bunu yapabilecek güce sahibiz; aramızdaki iş birliği de bu kapasiteyi daha da güçlendiriyor. Doğu Akdeniz’de üç gerçek demokrasi olarak birlikte güvenliği, refahı ve özgürlüğü ilerleteceğiz.”
Tabii ki kastettiği imparatorluk Roma değil. Bu cümlelerin hepsinin hedefi Türkiye.
Ama esas olarak İsrail’i Türkiye’nin yayılmacı görmesinin sebebi Kıbrıs ve Yunanistan ile sorunlu ilişkileri değil, Suriye’de olanlar ve Türkiye’nin Suriye’deki ağırlığı.
Netanyahu’ya yakın sağcı İsrail medyasında bunu önceki gün çok daha açık ifade eden haberler ve yorumlar yayınlandı.
Jerusalem Post, yayımladığı analizde Türkiye’yi, 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’i tehdit ettiği ileri sürülen yedi cepheye ek olarak “sekizinci ve en tehlikeli cephe” olarak tanımladı:
“7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in siyasi ve askerî liderliği, ülkenin yedi farklı cepheden tehdit edildiğini söylüyor. Ancak adım adım ve istikrarlı biçimde, diğerlerinden birçok açıdan daha tehlikeli olan sekizinci bir cephe oluşuyor.
Bu, Türk cephesidir. Yaklaşık 23 yıl öncesine kadar İsrail’in en büyük dostlarından biri olan Türkiye, Erdoğan’ın iktidara gelmesinden bu yana gerçek bir düşmana dönüşmüştür.
Türkiye’nin İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan’a yönelik meydan okuyucu ve tehditkâr yaklaşımını açıklayan temel faktörler; dinî bakış açısı, milliyetçi bakış açısı ve megalomanisidir.
Türkiye, bugün hâlâ geçerli olan sınırlara çekilmek zorunda bırakılmıştır. Ancak bu sınırlara çekilmesi, bu kararı kabul ettiği anlamına gelmemektedir.
1923’te bize dayatılan sınırları kabul etmiyoruz. Türkiye’nin doğal sınırları en az üç yerde genişlemelidir: güney sınırı, Ege Denizi ve Kıbrıs.
Son iki yılda, Türkiye’nin İsrail’e yönelik düşmanca tutumunda bir radikalleşme olduğu açıkça görülmektedir; bu radikalleşme aynı zamanda İsrail’le askerî bir çatışmaya yönelme isteğini de yansıtmaktadır.
Türkiye’nin büyük ve yüksek nitelikli bir donanması vardır ve İsrail’e saldırmaya karar verirse, İsrail’e karşı bir deniz ablukası oluşturma kapasitesine kesinlikle sahiptir.
İsrail, Suriye semalarında Türkiye ile sınırlı bir askerî çatışmanın içinde bulabilir kendini; çünkü İsrail, Suriye’nin güneyinin tamamındaki hava kontrolünden vazgeçemez.”
Yüksek tirajlı Israel Hayom ise Türkiye’yi “İsrail’in bir sonraki büyük stratejik tehdidi” olarak tanımladı:
“Türkiye, özellikle Suriye’de artan askerî ve siyasi etkisi üzerinden, İsrail’in bir sonraki büyük stratejik tehdidi olarak ortaya çıkmaktadır.
İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye’nin Suriye’deki yerleşik varlığının İsrail’in hareket serbestisiyle doğrudan sürtüşme yaratabileceği uyarısında bulunuyor.
Ankara artık kendini yalnızca sert söylemlerle sınırlamıyor. Bölgesel duruşu, giderek artan biçimde güç kullanmaya hazır olduğunu yansıtıyor”
Keshet 12’de çıkan İsrail devlet yetkilileri kaynaklı güvenlik değerlendirmelerine göre ise İsrail yönetimi, Türkiye’nin Suriye’deki faaliyetlerini yakından izliyor ve “kırmızı çizgilerin” aşılması hâlinde hızlı biçimde harekete geçmeye hazırlanıyor.
Bu analizlerin kaynağının Netanyahu hükümeti olduğu açık.
Peki, Tel Aviv’de bu zirvede bu sözler edilirken Şam’da kim vardı?
Şam’da Şara’nın Türkiye’den üç misafiri vardı: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Savunma Bakanı Yaşar Güler.
Üçü farklı zamanlarda Şam’da gitmişlerdi ama bu kez böyle bir çıkarma yaptılar.
Tam da Tel Aviv’deki üçlü zirveye cevap olarak.
Hakan Fidan, mevkidaşı Şeybani ile yaptığı basın toplantısında açıktan İsrail’e, SDG ve Şam ile ilişkileri üzerinden mesajlar verdi:
“İsrail ile Suriye arasındaki görüşmelerin sonuca ulaşmasını Türkiye olarak istiyoruz. Bu bölgenin istikrarı için Suriye’nin istikrarı için fevkalade önemli. İsrail’in yayılmacı politikalar izlemek yerine bölgedeki ülkelerle karşılıklı uzlaşıya dayanan bir anlaşmaya varması, anlayış birliği içinde olması bölgenin istikrarına ve küresel güvenliğe katkı yapacak bir husus. “SDG’nin Suriye yönetimine entegre olması istikrar için çok önemli. SDG’nin entegrasyonu herkesin lehine olacak şekilde gelişmeli. SDG’nin çok fazla ilerleme kaydetmeye niyeti olmadığını görüyoruz. SDG’nin belli faaliyetlerini İsrail ile koordinasyon içinde yürütüyor olması, aslında Şam ile yürütülen görüşmelerde de şu anda büyük bir engel.”
SDG’yi İsrail ile koordinasyon içinde hareket etmek ve Şam’la 10 Mart Mutabakatına bu nedenle uymamakla suçlayan kişi önyargılı bir uzman ya da bir gazeteci değil. Konuşan eski MİT Başkanı ve Dışişleri Bakanı.
O zaman bu sözlere sadece “Hakan Fidan’ın tehditleri” gibi bakamayız.
Fidan’ın süreç ve Suriye ile ilgili dili Kürtleri çok rahatsız ediyor. PKK ve Öcalan ile ilk ciddi müzakereleri yürütmüş bir ismin tabiri caizse sürekli negatif basması öfkeye neden oluyor.
İşi ilk Kürt MİT Başkanı’nı Kürt karşıtlığıyla suçlamaya kadar vardıranlar var.
Evet karşımızda hakkında çok fazla siyasi öngörü, dedikodu olsa da henüz siyasetçiliği devlet adamlığı kadar güçlü olmayan biri var.
Ama ya doğrudan bu suçlamaları bir bilgiye dayanıyorsa?
Ya SDG gerçekten sahada ABD’nin pozisyon değiştirmesi ve İran’ın bölgeyi terk etmesiyle kendi aleyhine dönen güç dengesinde Türkiye ve Şam’ı ikisiyle de problemli İsrail’le dengelemeye çalışıyorsa?
Kürtler bu tezden hoşlanmıyor. Çünkü bu Türk ve Arap milliyetçilerinin Kürtleri dış güçlerle işbirliği içinde hareket eden hainler suçlamasıyla akraba bir iddia.
Abartılı yorumları da dolaşımda.
Ama bu tamamen bir paranoya olduğunu göstermiyor.
Özellikle de karşımızda böyle işbirliklerinde her zaman pragmatik olmuş, her zaman maksimalist davranmış ve daha iyi fırsatlarda gözü kalmış bir örgüt varsa.
Nitekim Hakan Fidan’ın Şam’da SDG’yi İsrail ile koordinasyon içinde hareket etmekle suçlamasından bir gün sonra Washington Post gazetesinde istihbarat kaynaklı olduğu açık uzun bir haber yayınlandı.
“İsrail, Suriye’deki gizli faaliyetleriyle yeni hükümeti nasıl engellemeye çalışıyor?” başlıklı haberde İsrail’in Suriye’deki grupları kullanarak Şara hükümetine karşı yürüttüğü istihbari ve askeri operasyonların tüm ayrıntıları var.
Özellikle de İsrail’in Dürzileri nasıl silahlandırdığı, milislerine maaş verdiği, Dürzi askeri konseyini bizzat nasıl oluşturduğu anlatılıyor ama bu anlatırken SDG-İsrail ilişkilerini ifşa ediyor haber:
“İsrail, Şara’ya şüpheyle yaklaşıyor; onun yönetimine karşı duran milislere silah, istihbarat ve para sağladı. İki Dürzi yetkiliye göre İsrailliler ayrıca yaklaşık 3.000 Dürzi milise aylık 100 ila 200 dolar arasında ödeme yapıyor. Eski İsrailli yetkili ile Suriye’deki iki Dürzi komutana göre, SDG tarafından Dürzi Askeri Konseyi’ne yarım milyon dolara varan bir meblağ aktarıldı. Dürzi davasına destek amacıyla SDG, kuzey Suriye’deki Kürt bölgelerinde Suriyeli Dürzileri kadınlar dâhil eğitti. Bu ilişkinin günümüze kadar sürdüğü eski bir İsrailli yetkili tarafından doğrulandı. Bir Suriyeli Dürzi milis lideri, ayrıca İsrail’den keskin nişancı tüfekleri, gece görüş ekipmanları ve 14 mm ile 23 mm’lik ağır makineli tüfekler için mühimmat aldıklarını anlattı. Süveyda’daki iki Dürzi milis komutanına göre, bazı Dürzi liderler Kürt muhatapları aracılığıyla tanksavar füzeleri ve İsrail uydularından elde edilen muharebe görüntülerine de erişti”
Cumhuriyetçilere yakın Washington Post’un bu ayrıntılı suriye’de İsrail’i ifşa haberi tabii sebepsiz değil.
İsrail’in Türkiye’nin Suriye’deki rolünden ve ağırlığından duyduğu rahatsızlık aleni artık. Ama ABD’nin Suriye’ye desteğinden de rahatsız Netanyahu. Sezar Yaptırımları’nın tümden kaldırılmaması için Trump’a lobi yaptıkları ama Trump’ın bunu reddettiği geçen hafta ABD ve İsrail medyasında yazıldı.
Şam’ı defalarca vurdu İsrail. İsrail, Şam’dan Suriye’den elini çekmek için ağır güvenceler istiyor. Muhtemelen Şam, 1967’den beri zaten elinde olmayan Golan Tepeleri’nden vazgeçecek. Ama İsrail bununla da yetinmeyebilir. Güneyin tamamen silahsızlanmasını, Türkiye’nin askeri olarak Suriye’de bulunmamasını da istiyor.
Tam SDG ile Şam mutabakatında görüşmeler sürerken Deraa’da İsrail askeri olarak ilerleyip, kendine kontrol noktaları oluşturdu.
Tabii bu arada IŞİD yeniden dirilip, üç ABD askerini öldürdü. Ama o saldırı tam tersi bir etkiye neden oldu, Trump-Şara ittifakını güçlendirdi. Artık ABD için Suriye’de IŞİD’le mücadelede müttefik Şam. Hatta iki gün önce bu konuda New York Times gibi Suriyeli Kürtler konusunda hassas bir gazetede çıkan analizde SDG’nin adı bir kere bile geçmedi.
Ortada çok açık bir gerçek var: Şu anda Suriye’de Türkiye ve İsrail arasında bir soğuk savaş yaşanıyor.
SDG-Şam ilişkisi bu soğuk savaşın ortasındaki en sıcak ve çatışmalı konu.
En son Fidan-Kalın-Güler Şam’dayken bir anda Halep’te SDG ile Şam yönetimi güçleri arasında çatışmalar çıktı.
Türkiye ve İsrail arasında Suriye’deki bu soğuk savaşın sıcak savaşa dönmesinin önündeki tek engel ise ABD.
Peki böyle bir soğuk savaşta SDG ne yapar? Ya da İsrail, Türkiye’yi sıkıştırmak için SDG kartını kullanmak istemez mi? Şam ve SDG mutabakatını ister mi?
Bu sorular artık eldeki verilere göre meşru sorular.
Açık ki burada artık SDG’nin bir tercih yapması gerekiyor.
Ya risklerini de alıp Türkiye ve Şam’la anlaşacak ya da bu iki ülkeyle gerilim içinde ne vereceği belirsiz İsrail’le koordinasyon içinde olacak?
Bu kadar açık bir tercih anı bu.
İçeride çözüm süreci hızlanırken, yasa tasarısı Ocak ayında Meclis’in önüne gelmeye hazırlanırken, PKK yeni adımlar atmaya hazırlanırken her şey bu cevabı bekliyor.
Peki birlik ve beraberliğe uzun süreden sonra sahiden ihtiyacı olan Türkiye ne bekliyor?
Ela Rümeysa Cebeci’nin itirafçı olup olmayacağını ve Sadettin Saran’ın test sonucunu
.27/12/2025 00:01
Miss Türkiye’nin mahremiyet refleksi…
155
Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi Keriman Halis’ti. 1932 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği yarışmada seçilmişti.
Jüride Erkan Özerman yoktu. Ülkenin en ünlü yazar ve şairleri vardı; Abdülhak Hamit, Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin, Halit Ziya ve Peyami Safa.
Birinci seçilen Keriman Halis bir Şeyhülislam torunuydu.
O yıl Belçika’da yapılan Dünya Güzellik Yarışması’nda da Dünya Güzeli seçildi.
Hikayenin buraya kadarki kısmını zaten herkes aşağı yukarı biliyor
Ama bundan sonraki kısmını daha çok muhafazakâr çevrelerden gelenler bilir.
Çünkü rivayet odur ki; Belçika’daki yarışmada bir adam ayağa kalkar ve “Bir Osmanlı kızı önümüzden bu kıyafetlerle geçiş yaptı. Bugün Batı’nın Osmanlı’dan öcünü aldığı gündür (ya da bir başka versiyonda; Batı medeniyetinin zafer günüdür”) der ve yarışma falan yapmadan doğrudan Keriman Halis’i güzellikle kraliçesi seçerler.
Bu gayri resmi tarihin meşhur uydurmalarından biri olarak nesiller boyunca anlatıldı.
Ama şimdi karşımızda anlaşılması daha tuhaf bir görüntü var.
Bu hikayelerle yetişmiş insanların partisi AK Parti’nin iktidardaki 23’üncü yılındayız.
Türkiye hala İran olmadı.
Artık TV’lerden canlı yayınlanmayan bir yarışmayla geçenlerde yine bir Miss Turkey seçildi.
22 yaşındaki Sıla Saraydemir Türkiye güzeli oldu ve Türkiye’yi Miss World yarışmasında temsil edecek.
Giresunlu Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümü'nde 4. sınıf öğrencisi Saraydemir’i ilk tebrik eden annesi oldu.
Annesi sahneye çıktığında yarışmayı izleyenler şaşırmış olmalı.
Çünkü Miss Turkey’nin annesi başörtülüydü.
Hem de laiklerin “anneannelerimiz gibi” dediği gibi değil, “türban” dediği gibi başını örtüyordu.
Ama bundan çok daha ilginç bir an yaşandı.
Annesi gururla kızını tebrik ederken başörtüsünün boğazını örttüğü kısmı bir miktar açıldı ve Türkiye güzeli, annesinin açılan başörtüsünü hızlıca kapattı.
O klişe laf bu kez kullanılabilir; “Üzerine tezler yazılacak” birkaç saniyeydi yaşanan.
Eğer bu yıldan ileriye birkaç görüntü kalacaksa mutlaka bir tanesi bu olmalı.
Çünkü, galatı meşhur lafla söylersek, dönemin sosyolojisini daha doğrusu görünmeyen, adı konmayan ve temsil edilmeyen sosyal değişimini birkaç saniyede bundan daha iyi kimse anlatamazdı.
Bu görüntü sosyal medyaya da düştü, yine hiçbir derde şifa olmayan öfkeli ya da rövanşist analizlere meze edildi.
Halbuki yaşanan ne laikler için bir zafer ne de muhafazakarlar için ahlaki bir çöküş.
İlk kez de bizim başımıza gelmiyor. Anthony Giddens’ın “Gelenek-sonrası toplum” dediği bir evredeyiz.
Katolik İrlandalılar, İtalyanlar, İspanyollar benzerini daha önce yaşadı.
Bu bir kısmı dini olan daha fazlası sosyal ve ekonomik olan bir dönüşüm.
Gözlerimizin önünde oluyor ama görmezden geliniyor, geçici sanılıyor, ahlaki ve siyasi analizlerle geçiştiriliyor ama aslında yaşanan tektonik bir değişim.
Yani üzerinde oturduğumuz levhalar kayıyor, yavaşça ama artık daha fazla görünür oluyor.
Özellikle son yıllarda…
Sıla gibi Giresunlu olan Alperen Şengün bir başka örneği.
En son İstanbul’u tanıttığı videosunda rakı içtiği için eleştirilmişti. O da muhafazakar bir aileden geliyor. Onun da annesi başörtülü.
Bazı muhafazakarların kıyafetleri yüzünden şöhretlerinden rahatsız olduğu kaptan Eda Erdem ve Zehra Güneş de İstanbul’un alt orta sınıf semtlerinden dindar Boşnak ailelerden geliyorlar, onlar da başörtülü annelerin kızları.
Siyasi mesajları yüzünden bazı AK Partili belediyelerden boykot yiyen Melek Mosso, şarkıları ve cinsel yönelimi yüzünden hep hedefte olan Mabel Matiz, renkli bir hayatı olan Reynmen de başörtülü anneleriyle sahneye çıkmıştı.
Peki bu nasıl oldu?
Nasıl oldu da daha önce şehirli laik orta sınıf ailelerden çıkan popçular, güzellik kraliçeleri, voleybolcular, basketbolcular artık muhafazakar ailelerden de çıkabiliyor?
Önce şunu netleştirmek gerek; Başörtüsü ona yüklenen siyasi anlamlardan ya da dindarlıktan çok sosyal statüyü gösteriyor hala.
Çünkü Türkiye’deki kadınların yüzde 60’ından fazlası başını bir biçimde örtüyor.
Muhafazakar zengin bir sınıf ortaya çıkmasına rağmen hala başörtüsü hala esas olarak alt-orta sınıfların, taşranın bir sembolü.
Yani en başta sınıfsal geçişkenliklerin arttığını söylüyor bize bu örnekler.
Bir zamanlar İstanbul’da orta üst sınıf ailelerin kolejlere giden çocuklarının sporu olan basketbolun yeni yıldızı Alperen Şengün, Giresun’dan Bandırma merkezli Banvit’in bu spora el atmasıyla çıkıp NBA’ye kadar gelmiş.
Kürt Şehmus Hazer’inki de benzer. 16 yaşına kadar yaşadığı Batman’da yaşamış yine Banvit eliyle Bandırma ve sonra İstanbul’a gelmiş.
İstanbul’un çevre ilçelerinden muhafazakar Boşnak ailelerin kızlarının Filenin Sultanları olması da bu sosyal geçişkenliğin bir başka göstergesi.
Şehirlere gelen muhafazakar ailelerin çocukları artık ailelerinden başka hayatlar kuruyor, popçu, rapçi olabiliyor.
Son 30 yılda artan bir oranda muhafazakarların, taşranın ve Anadolu’nun daha fazla şehirli hale gelmesi, kamusal alandaki görünürlüğünün artması, daha fazla eğitim, spor, kültürel üretim araçlarına erişmesiyle bu mümkün oldu.
Tabii ki bu kentleşmeyle durup dururken de olmadı. Başörtüsü uzun yıllar giremediği, girerken çıkarıldığı, hoş karşılanmadığı kentte büyük mücadeleler sonucunda kentli bir kıyafete dönüştü.
Bütün başörtülüler parçası olmasa da üniversitelerdeki başörtüsü mücadelesi, AK Parti iktidarının statükonun direnişini kırması sayesinde; başörtülü olmak sosyal hayatta, kentte normalleşti, şehirlerde ve kamu hayatında başörtülü olarak kalmanın mümkün olduğu bir iklim ortaya çıktı.
Başörtülü olarak her yerde olabilmenin yolu böyle açıldı.
Ama bu yol açılınca buradan sadece üniversiteye, Meclis’e, bürokrasiye gidilmedi, bu yolun ucu özgüven ve rahatlıkla TV’lerdeki yarışmalara, fenomenliğe, en son güzellik yarışmasına kadar çıktı.
Başörtüsü bir sembol olmaktan çıkıyor.
Artık siyasi bir sembol değil, bir gündelik hayat nesnesi. Sembol sıradanlaşınca, anlam kayması görünür oluyor.
AK Parti iktidarı, muhafazakârları kamusal alana taşıdı. Eğitim, şehirleşme ve refah arttı.
Ama bunun sonucu muhafazakarlaşma olmadı. Daha az denetlenebilir, daha bireysel
daha seküler bir nesil ortaya çıktı.
AK Parti’nin 23 yılı, muhafazakârlığı olağan hâle getirdi. Olağan olan da siyasi enerjisini kaybetti.
Çok benzeri Latin Amerika’daki bazı Hristiyan demokrat iktidarların ve Güney Kore’deki muhafazakâr kalkınmacı rejimlerin başına geldi.
Henüz Peter Berger’in “özelleşen din” aşamasına gelmedik ama din yavaş yavaş kamudan eve doğru çekiliyor ama yok olmuyor, bireysel hayatta yeni formlarla yaşamaya devam ediyor.
Laiklerin beklediği gibi büyük aydınlanma anı hiçbir zaman yaşanmayacak ama kuşaklar içinde “soft sekülerleşme” olarak yaşanacak.
Özellikle çekirdek aileler ve şehirlerde anonimleşme bunu tetikliyor.
Ailenin büyükleri, “Yapamazsın”, ikinci nesil anne ve baba “Ben yapmam ama sen bilirsin yavrum”, üçüncü nesil ise “niye olmasın?” noktasına geliyor.
Çünkü şehirlerde yaşanan sekülerleşme bir inanç kaybından çok bir otorite kaybı.
Yani mesele daha az inanmak değil, daha az karışılmak.
Şehirlerde anonimleşen, kalabalık arasında kaybolan, küçülen aileler üzerlerindeki mahalle baskısından kurtuluyor.
Çekirdek ailelerde evlatların değeri artıyor. Bir evladın yetişmesine daha fazla emek veriliyor, çocuklar daha fazla şımartılarak, özgür bırakılarak büyütülüyor. Aynı aile içinde çok farklı yaşam tarzları mümkün hâle geliyor.
“Çocuğum ne der?” sorusu, “el âlem ne der?”in önüne geçiyor. Çocuğun mutluluğu, çevrenin mutlu edilmesinden daha önemli oluyor.
Aynı anda şehirde başarı için yarış daha çetin, ekonomik olarak ayakta kalmak daha zor. Başarı bir hayatta kalma biçimi.
O zaman da başarı bütün normların önüne geçiyor. Başarılıysa, tolere ediliyor.
Hele söz konusu olan evladının başarısıyla akan sular duruyor.
Çekirdek aile daha az denetim demek değil. Karışmıyor gibi yapıyor ama kopmuyor. Çocuğa alan açıyor ama bir taraftan ebeveynler artık daha fazla çocuğun hayatının içinde.
Daha az emir veriyorlar ama çocuklarıyla daha çok duygusal bağ kuruyorlar.
Artık esas kaygı da çocuğun yanlış yapması değil, mutsuz olması oluyor.
Eski nesillerde çok sık olan evladını reddetmek eski bir Yeşilçam klişsesi ya da öğlen programları konusu. Artık reddetmek yerine olduğu gibi kabul etmek ağır basıyor.
Bütün eski Türkiye’nin filmleri evden kaçan kız hikayeleri üzerine kuruluydu. Evlenmek için, şöhret olmak için evden kaçan kızlar…
Artık kimse evden kaçmıyor, ev hepsini kapsamaya başlıyor.
Yeni kuşak belki itaat etmiyor ama isyankar da değil müzakere ediyor. Aileleriyle kavga etmiyor, onlardan kopmuyor ama pazarlık yapıyor.
“Ben böyleyim, sen de buna alış” demiyorlar. “Ben buyum ama seni de incitmek istemiyorum” diyorlar.
Bu yüzden çatışma azalıyor ama dönüşüm derinleşiyor.
Sonuç evladının mutluluğu, başarısı, “Filenin Sultanı” olarak takdir görmekse bunun için giyilmesi zorunlu kıyafet tolere ediliyor.
Sosyal Hizmetler okuttuğun kızının önüne Miss Turkey seçilmesiyle açılan yeni imkanlar, onun mutluluğu her şeyden önemli hale gelebiliyor.
Ama bu karşılıklı kurulmuş bir duygusal bağ.
Artık başörtülü anneleriyle görünmekten çekinen hatta bazen utanan gençler yok.
Kimlikleriyle barışıklar, aileleriyle poz vermekten çekinmiyorlar. Çünkü çekirdek ailelerde anne ve babayla kurulan bağ, toplumun ne diyeceği kaygısını bastırıyor.
Tam da bu yüzden Miss Turkey seçilmiş kız, bütün kameralar ona doğrulmuşken annesinin açılan başörtüsünü refleks olarak düzeltiyor.
Annenin kızını örtmeye çalışması beklenirken, kız annesini örtüyor.
Çünkü annesinin o görüntülerde öyle görünmek istemeyeceğini biliyor. Yani sadece anne evladının tercihlerine tolerans göstermiyor, evlat da annenin tercihlerine saygılı, onu korumaya çalışıyor.
Miss Turkey’in mahremiyet refleksi, mahremiyetin baba, cemaat, gelenek baskısıyla değil kadınlar arası ve aşağıdan yukarıya korunduğunu, artık bireysel ahlaki bir sezgiye döndüğünü de gösteriyor.
Burada artık din kadar görgü ve sınır bilinci devreye giriyor.
Yani kız, annesini dindar olduğu için değil, kamusal alanda kırılgan olduğu için koruyor, bu sahnede annem böyle görünmemeli refleksi bu.
Bütün bunların bize söylediğini şöyle özetleyebiliriz; Muhafazakarlık artık bir normlar bütünü değil, bir aidiyet hissi.
O yüzden muhafazakâr ailelerde ne giyileceği, ne olunacağı net değil. Ama “biz kimiz” duygusu hala güçlü.
Türkiye’deki muhafazakârlık gitgide ahlaki bir sistem olmaktan çıkıp, duygusal bir bağa dönüşüyor.
Ama o bağ da zayıflamıyor, modern hayat karşısında kendini yeniden güçlendiriyor.
Ama normalleşen ve normalleştikçe siyasi enerjisi düşen muhafazakarlık artık siyasi olarak bilinçli nesiller yaratma kabiliyetini kaybediyor.
Muhafazakâr ailelerin çocuklarının muhafazakar kalmasını sağlayan cemaatlerin, vakıfların etki gücünün zayıflaması da bunda etkili.
AK Parti iktidarı kendi sosyolojik tabanını dönüştürdükçe onu bireyselleştirdi. Cemaatle birlikte hareket etme reflekslerini de zayıflattı. Yaşanan kötü tecrübeler de dini bireysel yaşama tercihini destekledi.
Bu kendi içinde bir paradoksu içeriyor
Yani iktidar muhafazakârları merkeze taşıdı. Ama o sırada onları kontrol eden yapıları işlevsizleştirdi. Fazla güç merkezli olduğu için sivil toplumu, cemaatleri ya ezdi ya da itibarlarını azalttı. Şimdi bunu telafi etmek için kendi cemaat yapılarını kurmaya çalışıyor ama bireysellemiş, bağlarını koparmış insanları tekrar bir dava etrafında toplamak kolay değil.
Sadece kariyer, başarı, ağ kurmak bir motivasyon olabilir.
Totalde Türkiye’de yaşanan sekülerleşme aslında geniş kitleler için dinden çıkma değil, otoriteden çıkma.
Peki bu siyasi bir sonuç üretir mi?
Şimdilik bu dönüşüm siyaseten temsil edilmiyor. Böyle bir toplumu daha otoriteşerek bir yere kadar tutmak mümkün.
Esas olan bu sosyal dönüşümü temsil eden bir siyaset üretmek.
Ama bu sosyal dönüşüm hala ahlaki yozlaşma, sosyal çürüme, değer kaybı olarak etiketlenip, lanetleniyor.
Kutlama yapan, konserlerde dans eden başörtülü kızlar, Umre’de ilanı aşk edenler ya da güzellik kraliçesi kızını tebrik eden başörtülü anneler ayıplanıyor henüz.
Toplumlar genelde melezdir ama siyaset ikilik üzerine ilerler.
Böyle bir melez toplumda artık biz ve onlar siyaseti eski heyecanını yaratmaz. Gürültü çıkarır ama çoğunluk üretmez.
Burada bir sükûnet siyasetine ihtiyaç var ama bu renksiz, kokusuz bir merkez sağ ya da merkez sol demek değil. O da eski dünyanın merkezi. O merkez artık merkezde değil.
Akademinin bile bakmaya tenezzül etmediği, laiklerin nüfuz edemediği, muhafazakarların cesaret edemediği bir durum analizine ihtiyaç var en başta.
Ama mevcut analizler Türkiye sekülerleşiyor, sekülerlik kazanıyor gibi bir zafer havasında ya da “bize ne oldu” gibi bir yenilgi hissiyle oldukça ne olduğu da anlaşılmıyor.
Daha üzerine konuşulacak çok şey var. Bu melezlik hep pozitif değerler üretmiyor, yozluk da üretiyor.
İçki içen, özgür bir cinsel hayatı olan biri ekrana çıkınca muhafazakâr siyasi görüşleri savunmaya devam edebiliyor.
Çelişkiler artıyor ama kopuş olmuyor.
2026’ye girmeden o birkaç saniyelik videoyu mutlaka izleyin.
Gözaltı furyalarından, sosyal çürüme tezlerinden daha anlamlı bir şey söylüyor o görüntü.
Türkiye’de siyasette de bir değişim olacaksa bu siyasi mühendisliklerle, yargısal operasyonlarla, sopayı ve korkuyu kullanarak olmayacak. Devletin gücü levhaları yerinden oynatmaya yetmez oynayan levhaları durdurmaya da yetmez.
Levhalar yerinden oynuyor, yeni fikirler, siyasetler, alternatifler ortaya çıkacaksa bu melezleşmeden çıkacak.
Gelecek en yüksek sesle konuşanların değil, en az bağıranların olacak.
.31/12/2025 00:01
Havf ve reca arasında yeni bir yıla...
87
Havf, kelime anlamı olarak korku demek, reca ise ümit.
İkisi arasında kalmak doğal olarak ilk başta kararsızlık, gelecek endişesi, depresif bir hal, çaresizlik, fetret gibi hissettiriyor.
2025’den 2026’ya girerken Türkiye ve Dünya’ya hakim olan duyguları bu kavramlarla anlatmak mümkün.
Fetret deyince herkesin aklına tarih kitaplarında okuduğumuz 1402-1413 arası Osmanlı’daki şehzadeler arası taht kavgaları geliyor.
Şükür ki tarih o kadar geriye sarmadı ama Dünya ve Türkiye bir fetret döneminden geçiyor.
Eski hal muhal ama yeni bir hal de izmihlal de henüz ufuklarda görünmüyor.
Ama bu fetret sadece siyasal değil; aynı zamanda zihinsel bir fetret.
Büyük fikirler, ideolojiler, geleneksel partiler hatta inançlar modern dertlere çare olmuyor.
Bir zamanlar her derde çare gibi gelen insan hakları, demokrasi, hümanizm diyenlerle “woke” diye dalga geçiliyor.
Kavramları temsil edenlerin artık gözlere sokulan çifte standartları savunulmalarını zorlaştırıyor.
Toplumlar, saldırı altındayken ortaya çıkan hayatta kalma dürtüsüne hitap eden fikirlere doğru geri çekiliyor.
Yapay zeka videolarla doğrudan ilgisi olmasa da genel olarak gerçeklik hislerimiz flulaşıyor.
Anlaşılması zorlaşan, emek ve zaman isteyen ve işimize gelmeyen dünya hakikatleri yerine keyfe keder gerçekler, hazır hızlı cevaplar, komplo teorileri, yalan haberler rağbet görüyor.
Müzakere, kritik düşünce, özeleştiri demode kavramlara dönüştü, demogoji, hamaset, cerzebe, belagat rağbet görüyor.
İnsanlar neye inanacağını, neyi savunacağını, neye itiraz edeceğini bilemez halde.
İşte bu anlamda havf ve reca arasında salınan bir fetret devrinden geçiyoruz.
Sonu bir insan ömrü için belirsiz bir fetret olabilir bu.
Türkiye de birkaç onyıldır benzer bir fetret döneminden geçiyor.
Eski rejim yavaş yavaş yıkılıyor ama yenisi kurulamıyor.
Eskinin artık eskide kaldığını kabul etmek istemeyenler hala ancien regime’i özlüyor, yenisini kuramayanların eskiye karşı hıncı geçmiyor.
2025’de Türkiye de havf ve reca arasında gidip geldi.
Çözüm süreci ile reca ve 19 Mart sonrasında yaşananlarla havf duygusu arasında salınıp durdu ülke.
Öcalan’ın çağrısı, PKK’nın kendini feshi, silah yakma töreni, Meclis’te komisyon, PKK’nın çekilmesi ile ilerleyen 50 yıllık PKK meselesinin halli ile kabaran reca duygusu, 19 Mart operasyonu ve yılın son günlerine kadar süren yargı operasyonlarıyla artan havf duyguları, ekonomik kriz, Gazze’de kıyımla geleceğin belirsizleşmesi…
Dünya da benzer bir fetret devrinden geçiyor.
Batı dünyası gözlerimiz önünde hem parçalanıyor hem itibarsızlaşıyor. ABD hem evine çekiliyor hem çekilmiyor.
Gazze katliamıyla uluslararası düzen, insan hakları normları ağır yaralar aldı. Rusya-Ukrayna savaşı ile Atlantik İttifakı sarsıldı.
Ama bir taraftan da en sürpriz yerlerden yükselen küresel direniş reca hislerini artırdı.
Her fetret dönemi gibi Türkiye ve Dünya’da hakim duygular “Bir daha normalleşmeyecek” ile “Bu böyle devam etmeyecek” arasında gidip geldi.
Fetret dönemleri geçicidir, ümide meyilli insanlar “Bu böyle devam etmeyecek” diye düşünür ama nasıl devam edeceği de bu fetret sürecinde olan bitenlerle belirlenecek.
Ve eğer buradan önümüze felaha çıkan kapılar açılacaksa bu da ancak havf ve reca arasında kalmakla mümkün olacak.
İslam düşüncesinde havf ve reca arasında salınmak bir kararsızlık ya da zayıflık değil; olgun ve sahih bir imanın işaretidir.
Çünkü havf; Allah’ın adaletinden ve hesap gününden korkmaktır. Bu korku insana zayıf ve güçsüz olduğunu hatırlatır. İnsanı gevşemekten, kendini yeterli sanmaktan ve kötülüklerden alıkoyar.
Reca ise Allah’ın rahmetine, bağışlayıcılığına ve lütfuna güvenmektir. İnsanı umutsuzluğa düşmekten, hayattan kopmaktan ve kaderciliğe sapmaktan korur.
Sahih bir iman bu ikisinin dengesinde ortaya çıkar. İman iki kanatlıdır. Kuş tek kanatla uçamaz. Sadece havf insanı yılgınlığa, sadece reca ise rehavete sürükler.
Esas olan havfin reca’yı boğmaması, reca’nın da havfi geçersiz kılmamasıdır.
Ne “her şey bitti” duygusuna kapılmak ne de “nasıl olsa düzelir” rahatlığına sığınmak…
Sorumluluk alarak yaşamak tam olarak bu salınımın içinde mümkün olur.
Görünen o ki 2026’da da havf ve reca arasında gidip geleceğiz.
Ama en kötü ihtimal bu değil. En kötüsü ikisinden birine teslim olmak ve böylece ya nihilizm ya da apati tuzağına düşmek.
2026, havf ve reca gerilimi içinde kalacağımız böylece yeise teslim olmayacağımız bir yıl olsun…
Serbestiyet’in geleneksel yeni yıl anketine verdiğim cevaplar
Türkiye’de yılın olayı:
Çözüm süreci ve PKK’nın kendini fesh etmesi. Son 40 yıl içinde herhangi bir yılında bu yaşansaydı o yılın olayı olurdu. O yüzden sadece 2025’in değil, son çeyrek asrın en büyük olayı bu. Bu süreç başarılı olursa hem Türkiye’yi 100 bin insanın öldüğü, milyonları etkilemiş ve hala etkileyen bir meseleden kurtaracak, hem de fena halde cerayan yapan pek çok kötülüğün kapısını kapatacak. Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak görünen tek yol da buradan geçiyor.
Dünya’da yılın olayı:
Bütün yılı etkileyen Trump’ın başkanlığı. Tek bir kişinin koca bir küreyi ve yapısal zannedilen küresel sistemi nasıl maymuna çevirebileceğini gösterdi. Bunu görmeden, eski düzenin bittiğini anlayamayacaktık.
Türkiye’de yılın kişisi:
Buranın hakkı iki isim.
Tabii önce Devlet Bahçeli. 2025’de ülkeye yük olmayıp yük alan bir lider oldu Bahçeli. Bir nevi yıl boyu her mevsimde kar küreme makinesi gibi yolları açtı. En şahin isim, bir güvencine dönüştü ama ürkek değil, korkulan ve güven veren bir güvercine. MHP, hukuk ve demokraside başı sıkışanın başvurup çare aradığı, bir nevi 2010 AK Partisine döndü. Bahçeli’nin makam odasında yanyana poz vermek bugün solcuların bile rüyasını süslüyor.
Ve Öcalan. 26 yıl hapiste bir hücrede yaşayıp hala örgütüne bir talimatla kendini fesh ettirerek durumunun kudretli olduğu gösterdi. Hain ilan edilme riskini barış için aldı, dünyada kendi örgütüne gönüllü olarak silah bıraktıran ilk silahlı örgüt lideri oldu. 30 yıl önceki röportajları yeniden dolaşıma çıkıyor ve videoları milyonlarca izleniyor, bir gün Galatasaraylılığıyla konuşuluyor sonraki gün bebek katili olduğu hatırlatılıyor. Karar verilememiş imajı kurucu önder ile teröristbaşı arasında gidip geliyor. Meclis Komisyonu’nun da gittiği İmralı adası şimdiden bir tecrit hapishanesi değil, oradan gelen mesajların cümle cümle analiz edildiği bir siyasi odak.
Dünya’da yılın kişisi:
Donald Trump. Onun antidotu olarak da Zohran Mamdani.
Türkiye’de yılın değeri en anlaşılmamış olayı:
Tom Barrack’ın ABD Büyükelçisi olması. Bir ABD elçisinden hayır gelmeyeceğine inananların oranı İslam’a inananlardan fazla olduğu için Türkiye’nin bu kadar lehine bir ABD elçisinin olabileceğine kimse inanmıyor ama Suriye’de yaptıkları sayesinde çözüm süreci mümkün oluyor.
Dünyada yılın değeri en anlaşılmamış olayı:
ABD’de artan İsrail karşıtlığı.
Türkiye’de yılın en saçma olayı
Narin Davası’nda hakikatin herkesin onayıyla bükülmesi
Dünya’da yılın en saçma olayı:
Louvre’dan güpe gündüz merdiven dayayarak hırsızlık
Yılın kitabı:
Bu yıl çıkmayan ama ben yeni okuduğum için benim yılımın iki kitabı; David Graaber’in Her Şeyin Şafağı ve bu yıl ölen Mario Vargas Llosa’nın Katedral’de Konuşma’sı.
Yılın filmi:
En sevdiğim yönetmen Paul Thomas Anderson’ın Savaş Üstüne Savaş’ı.
Yılın dizisi:
Kitlelerin çıldırtılması üzerine ibretlik bir seyirlik olarak; Mussolini; Yüzyılın Oğlu. Sonra The Pitt ve Adolessence.
Yılın şarkısı:
Not Like Us/Kendrick Lamar- Sen Ağla/ Sezen Aksu
.

