“Komadı karanlığın ağaçları, ülke uyansın ülke çiçeğe dursun. Komadı aydınlıktan korkanlar…”
Türkiye’de eğitim sisteminin çöküşü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün hemen ardından, bizzat hükûmetler eliyle başlatılmıştır. İlki 1939’da ikincisi 1949’da olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile imzalanan ikili eğitim anlaşmaları, bu çökmenin esaslarını oluşturmuştur.
1949’da, Türkiye ve ABD Hükûmetleri Arasında “Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında” bir anlaşma imzalanır... Özellikle 5. Maddesi, Türk eğitim sistemini ortadan kaldırabilecek biçimde düzenlenmiştir. Şöyle denilmektedir:
“Komisyon; dördü T.C vatandaşı, dördü de ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD diplomatik misyon (görev) şefi, komisyonun fahri başkanı olacaktır ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir.”
Bu anlaşmaya göre komisyonda nasıl oylanırsa oylansın sonuç her defasında “fahri başkan” oyuyla ABD’den yana olacaktır. Kısaca Türk Eğitim Sistemi ABD’ye teslim edilmiştir.
Şimdi filmi biraz geriye saralım ve ABD ile imzalanan bu anlaşma öncesinde Türkiye’de eğitim adına neler yapılmış, bir göz atalım.
3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan kanunlarla üç büyük devrim yasası yürürlüğe girer: Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılır, yerine Diyanet İşleri Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü oluşturulur. Böylece laiklik ilkesinin de temeli atılır. Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) ile eğitime millî birlik ve nitelik kazandırılır.
Üç Büyük Devrim Yasası’nın çıkmasının ardından, artık hiçbir ilim ve bilim üretemeyen, bir yararı kalmayan, kendini yenileyemeyen yapısıyla Ortaçağ karanlığını temsil eden medreseler de kapatılır. Bütün okullar Millî Eğitim’e bağlanır.
Öğretim Birliği Yasası ile Millî Eğitimin yüzünün modern bilime, ilime ve fenne dayandırılmasıyla ilgili çok sayıda çalışmanın ardından, 1926 yılında ilk, “ilkokul programı” hayata geçirilir. Bu programın en önemli özelliği günümüze kadar uygulanacak olan toplu eğitim uygulamasının başlatılmasıdır.
1927 yılı geldiğinde eğitim adına Kayseri’de ilk Köy Öğretmen Okulu hayata geçirilir. 1926-1927 eğitim döneminde ücretsiz hale getirilen eğitim sisteminde Harp okulları dışındaki tüm eğitim kurumlarında karma eğitime geçilerek, kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim görmeleri sağlanır.
20 Mayıs 1928’de uluslararası rakamlar kabul edilerek kullanılmaya başlanır. Kasım ayında ise, uzun zamandır üzerinde çalışılan Harf Devrimi gerçekleştirilir. Atatürk; 9 Ağustos 1928’de, Sarayburnu Parkı’nda CHP’nin gerçekleştirdiği bir toplantıda, yeni Türk alfabesini davetlilere tanıtarak, Türk Harf İnkılâbı’nı başlatır. 1 Kasım 1928 günü Meclis, yeni Türk Harfleri Kanunu’nu kabul eder ve 3 Kasım 1928 günü, bu kanun, Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer.
Basının da desteği ile ülkede yeni Alfabe’nin benimsenmesi, öğrenilmesi ve yaygınlaştırılması amacıyla coşkulu bir çaba başlatılır. Halkın, Latin harflerini kabul edip, hızla okuma yazma öğrenmeye başlamasının başlıca nedeni, Osmanlı’daki okur-yazar oranının hayli düşük olmasıdır. O dönemin kaynakları incelendiğinde, okur-yazar oranının; örneğin, 1918 yılında yüzde 5’i geçmediği görülür. 1927 yılına gelindiğinde ise okur-yazar oranı yüzde 10’un biraz üzerinde görülmektedir. Arap harfleriyle yazılan Türkçenin az sayıda okuma-yazma bilenler açısından bile hayli zorlanıldığı gerçeğinden hareket edilecek olursa, okur-yazar oranının bu ölçülere düşmesini normal karşılamak gerekir. Okur-yazar olmayan halkın âdeta sıfırdan başlayarak eğitilmesi, okur-yazarlığın beklenmeyen bir hızla yükselmesine sebep olmuştur.
Atatürk’ün koruyuculuğunda Türk Eğitim Derneği (TED) kurulur. 1 Aralık 1928’den itibaren gazete, dergi ve benzeri yayınlar, 1 Ocak 1929’dan itibaren de tüm kitaplar yeni harflerle basılır.
Yeni Türk Alfabesinin kabulünden sonra, 1 Ocak 1929’dan itibaren yurdun her köşesinde Millet Mektepleri açılır; bu mekteplerde yetişkinlere yeni harflerle okuma yazma öğretilir. Bu okullardan 2,5 milyon insanın diploma alması sağlanır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu çalışmalara “Millet Mektepleri Başöğretmeni” sıfatıyla bizzat katılır. Eski yazılı kitapları yeni harflere çevirmek için Dil Encümeni bünyesinde bir de komisyon kurulur. Haziran ayında ise Latin Harflerinin Resmî İşlemlerde Kullanılması Hakkında Kanun yürürlüğe girer.
1932 yılına gelindiğinde, tutucu bir çizgiye giren Türk Ocakları dağıtılır; yerine, halkevleri ve halkodaları açılır. Halkevleri; ülkedeki tüm vatandaşları toplayan, birleştiren ve tanıştıran, birbirini seven, ulusuna bağlı bir topluluk haline getirmeyi amaçlayan kurumlar olarak planlanır. Malî kaynakları devlet bütçesinden ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden aktarılan fonlardan oluşmaktadır. İlk Halkevi Ankara’da açılır. CHP’nin desteğinde örgütlenen halkevlerinin çalışmaları, dokuz etkinlik halinde düzenlenir; Dil-edebiyat-tarih, Güzel sanatlar, Temsil, Spor, İçtimai (sosyal) yardım, Halk dershaneleri ve kurslar, Kütüphane ve yayın, Köycülük, Müze ve sergi.
Eğitim ve kültür adına neyin eksikliği varsa onun telafisi adına açılan halkevleri ve halk odaları, o günün şartlarında aydınlanma hareketini başlatan ve taşraya kadar yayan önemli merkezler haline gelir. Okuma-yazma oranının ve kütüphanelerin yok denecek kadar az olduğu genç Türkiye Cumhuriyeti’nde, 1931-1951 yılları arasında (1951’de Demokrat Parti-Adnan Menderes hükümetince kapatılana kadar) biri Londra’da olmak üzere 478 halkevi ile 4322 halkodası açılır.
1933 yılında, çağdaş ve anlamlı bir üniversite reformu gerçekleştirilir. II. Abdülhamit tarafından kurulan Darülfünun-u Şahane, genç Türkiye için, Atatürk’ün hedeflediği muasır medeniyet seviyesine ulaşılacak bir eğitim sisteminden yoksundur. 31 Mayıs 1933’te yeni bir üniversite kurulmasına dair bir Kanun yayınlanır. 31 Temmuz’da Darülfünun lağvedilir ve 1 Ağustos’ta İstanbul Üniversitesi faaliyete geçer. Cumhuriyet’e ve Kurtuluş Savaşı’na soğuk bakan Darülfünun’un müderris ve müderris yardımcılarının görevlerine son verilir. Yerlerine, Hitler Rejimi’nden kaçan Alman ve Yahudi eğitimci ve bilim adamları getirilir. Kovduğu bilim adamları ile Türk Hükümeti’nin temasa geçtiğini öğrenen Hitler çok öfkelenir ve “Benim ortadan kaldırmak istediğim bu Yahudi alayını Mustafa Kemal koruyamaz. Buna müsaade veremem.” diye tehditte bulunarak Atatürk’e “Bu komünist profesörleri ülkenize sokmayınız!” mesajı gönderir. Atatürk’ün cevabı ise oldukça serttir; “Bir onbaşı beni cinayetlerine âlet edemez!” Hitler’in mesajını hiç umursamayan Atatürk, Türkiye’ye sığınmak ve Türk üniversitelerinde görev yapmak isteyen Alman profesörlere kapıları sonuna kadar açar. Almanlara bir süre sonra İtalyan ve Fransız bilim adamları da katılacaktır.
1935’de Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 1936’da Ankara Devlet Konservatuarı açılır.
17 Nisan 1940 tarihinde Atatürk’ün en önemli projelerinden biri olan Köy Enstitüleri Kanunu yürürlüğe girer. Projenin amacı çok kısa sürede, çok sayıda köy öğretmeni yetiştirmek ve kırsal kesimdeki öğretmen sorununu çözebilmektir. 1935 yılı Türkiye’sinde erkek nüfusun yüzde 23,3’ ü, kadın nüfusun ise yüzde 8,2’si okur-yazardı. Atmış bin civarında olduğu tahmin edilen köy ya da kırsal yerleşim biriminin yarısında okul yoktu. Var olan köy okullarının çoğu üç yıllık okullardı. Yoksulluk nedeniyle köylere yol ve elektrik, buna bağlı olarak da okul hizmeti götürülememişti. Bu nedenle daha Atatürk zamanında askerliğini onbaşı ya da çavuş olarak yapmış köylülerden köy öğretmeni yetiştirme çalışması başlatılmıştı. Bu çalışma, Köy Enstitüleri’nin bir başlangıcı olarak kabul edilebilir.
Köy Enstitüleri, köylülerin ortak emeğiyle yani geleneksel imece usulü ile oluşturulacak ve köylerden alınan öğrenciler buralarda eğitilerek yine köylere gönderilecektir. Köy kökenli olan bu öğretmenlerin, şehirde yetişenlerin aksine köylerde daha verimli ve etkili olabileceği düşünülmektedir. Köy Enstitüleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesi, CHP içindeki bazı “muhalif” grupların ve de toprak ağalarının hiç hoşuna gitmez. Çok sayıda CHP’li üye, “sessiz protesto” çerçevesinde oylamaya katılmazlar. Hasanoğlan Hatırası adlı kitabın yazarı Mustafa Güneri, o günleri bakın nasıl anlatıyor;
“17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri’nin yasalaşması için Meclis’e gelen yasa teklifinde hiç ret oyu çıkmadı, fakat 146 kişi oylamaya katılmadı. Bu, sessiz bir muhalefetin göstergesiydi. Oylamaya katılmayanlar arasında, daha sonra Demokrat Parti’yi kuracak olan Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü gibi isimler vardı. Ayrıca enstitülülerin köylüyü uyandırmasından ürken büyük toprak sahipleri de enstitülere şiddetle karşıydı ve bu gelecek yıllarda açığa çıktı.”
İsmet İnönü, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Umum Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, bu girişimi destekleyen kadronun başında gelmektedir. Yeni ve değişik bir eğitim anlayışıyla yetiştirilecek Köy Enstitüsü mezunu gençlerin, gittikleri yerlerde siyasal, sosyal ve kültürel anlamda etkili olacaklarına inanmaktadırlar. Halkevleri, Halk Odaları ve Köy Enstitüleri birlikte düşünüldüğünde, ülkede eğitim alanında topyekûn bir seferberliğin başlatıldığından şüphe yoktur.
Devam edecek...
.
Cumhuriyet’in eğitim devrimleri (2)
1939-1949 yılları arasında yirmi beş Köy Enstitüsü açılır. Buralardan, yirmi beş bin civarında öğretmen mezun edilir… Bugün bile kitaplarını okuduğumuz, fikirlerinden yararlandığımız pek çok aydın, bu enstitülerden yetişmiştir. (Örnek; Fakir Baykurt, Gönen Köy Enstitüsü mezunudur.) Köy Enstitüleri denince akla ilk gelen isim dönemin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’dir...
Hasan Âli Yücel, 1935’te CHP’den İzmir milletvekili olarak Meclis’e girer ve 1938’de Millî Eğitim Bakanlığı (MEB)’na atanır. 1928 yılında kabul edilen yeni harflerin halka öğretilmesi, Atatürk’ün önerisi olan köy eğitmenleriyle gerçekleşmiş ve yurdun dört bir yanında “Millet Mektepleri” açılmıştı. Yücel, Bakanlık’ ta ilköğretim müdürü olarak çalışmakta olan bir başka aydınlanma devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte, köylerdeki eğitim-öğretim sorununu çözmek için, eldeki uygulamayı da geliştirerek kapsamlı bir proje hazırlar ve Cumhurbaşkanı İnönü’ye sunar. Bu proje “Köy Enstitüleri Yasası” olarak 17 Nisan 1940 günü Meclis’te kabul edilir. Amaç; “yaparak öğrenme” ilkesini eğitim ve öğretimin temel felsefesi haline getirmektir.
Prof. İbrahim Ortaş, “Bu model, şimdi bütün dünyada tartışılan, yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca Avrupa Birliği (AB)’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci sisteminin yıllar önce uygulandığı bir şeklidir,” açıklamasıyla, Köy Enstitülerinin bugün Batı tarafından yeni keşfedildiğini belirtmektedir. Eğitimdeki başarılarıyla öne çıkan İskandinav ülkelerinde uygulanan sistem, Köy Enstitüleri ile çok büyük bir benzerlik içermektedir. Grigoriy Petrov’un, Finlandiya eğitim sistemini anlatan “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabını ilk kez Türkçeye çevirten Atatürk’tür ve bu kitabın okulların müfredatına konulmasını istemiştir.
İ. Hakkı Tonguç, Enstitülerin amacını şöyle açıklar; “Atatürk’ün Halkçılık ilkesine uygun olarak, geniş halk kitlelerinin eğitim düzeyini yükseltmek, böylece Atatürk devrimlerinin yerleşmesi için gerekli koşulları yaratmak, halkın politik, ekonomik ve kültürel yaşama etkin biçimde katılmasını sağlamak ve aynı zamanda kendi hakları konusunda bilinçlendirmektir.”
Millî Eğitim Bakanı olarak yedi yıl, yedi ay ve yedi gün görev yapan Hasan Âli Yücel, Köy Enstitüleri dışında eğitim konusunda pek çok yeniliğe de imza atar. Bunlar arasında en önemlileri Dünya Klasikleri ile ansiklopedilerin Türkçeye çevrilmesi; dilin Türkçeleşmesi-Arılaşması ve ders kitaplarının standartlaşması çalışmaları; Ankara Fen Fakültesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması ile 4936 Sayılı Üniversiteler Kanunu’nun yasalaşmasıdır.
Yeri gelmişken Köy Enstitüleri Marşı’na da yer verelim: “Sürer, eker, biçeriz güvenip ötesine./ Milletin her kazancı, milletin kesesine./Toplandık baş çiftçinin Atatürk'ün sesine./Toprakla savaş için ziraat cephesine./Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz./Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz...”
“Karşı devrimciler”, Köy Enstitüleri’ni ve Yücel’in, Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin devamı olan uygulamalarından rahatsız olurlar. 1946 seçimlerinden sonra kurulan Recep Peker hükûmetinde ilk olarak Hasan Âli Yücel harcanır; hükûmetteki yerini koruyamaz. MEB’e Reşat Şemsettin Sirer getirilir. Aşırı tutucu bir politikacı olan Sirer, Köy Enstitülerine hep karşı olmuştur ve Köy Enstitülerinin kapatılma sürecini başlatan kişidir. Enstitülere karşı asılsız iftiralar ve suçlamalar başlar ve öylesine artar ki Kâzım Karabekir, Enstitülerde komünist eylemler ve eğilimler olduğunu içeren ihbar mektupları aldığını söyler. Onu, dönemin Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak izler ve Yücel’in komünistleri koruduğunu iddia eder. Oysaki komünistleri ya da o günlerin anlayışıyla “dinsizleri” koruduğunu iddia ettikleri Hasan Âli Yücel, “Allah Bir” isimli şiir tarzındaki kitabında bakın neler yazmaktadır: “Tanrım, sana söylerim ki, birsin. /Kimdir, birsin diyen, bilirsin./İmana adın yeter tanıktır,/Kalbiyle inanmayan sanıktır./Taptım sana başka Tanrı bilmem;/Fâniler önünde ben eğilmem…”
Bu suçlamalar bakan Sirer’e beklediği fırsatı verir. İlk olarak yine Köy Enstitüleri’nin kurucusu, kuramcısı ve uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’nden alır ve önce Talim Terbiye Kurulu’na daha sonra da Ankara Atatürk Lisesi elişi öğretmenliğine atar. Köylerde görev yapan enstitülü öğretmenlerin ellerinden araç gereçleri alınır ve kurumları ile ilişkileri kesilir. Öğrencilerin yönetimde söz sahibi olma uygulamasına son verilir, ders dışı çalışmaları kısıtlanır. En düşündürücü uygulama ise karma eğitime son verilerek kız öğrencilerin öğretmen okullarından alınmaları ve iki enstitüde toplanmaları olur. Enstitü kitaplıklarında sakıncalı görülen kitaplar ayıklanır ve yakılır.
Demokrat Parti (DP)’nin ünlü laf cambazı Tevfik İleri, 1950 seçimlerinden sonra bakan olur. Köy Enstitüleri’nin kapatılması için TBMM’de çalışmalar başlatır. Radyoda yaptığı bir konuşmada, Köy Enstitüsü çıkışlılar için, “Öğretmenler içinde, üç dört yüz kadar komünist bulunmaktadır. Bunları saptayıp mahkemeye vereceğiz, Millî Eğitim’i bunlardan temizleyeceğiz.” der. Kendilerince komünist olduklarını iddia ettikleri 500 kişilik kadrodan 400 kişiyi zararlı oldukları bahanesiyle “temizlerler”. ABD’nin sözde “Komünizm” projesi Türkiye’de çıkış yapmış ve aydın kıyımı başlamıştır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü ve eğitim kursları 1947-1948 döneminde kapatılır. Öğrencilerin meslek edinmelerini sağlayan derslere son verilir.
Bakan Sirer, 1951 yılında TBMM’nin kapalı oturumunda yaptığı konuşmada, Köy Enstitüleri kıyımında DP’li arkadaşlarından da destek aldığını açıklayacaktır. Bakan Sirer’in açtığı yolda, CHP’nin Şemsettin Günaltay başkanlığındaki son hükûmetinin Millî Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu da ilerler ve Enstitülere sadece köy çocuklarının alınması uygulamasından vazgeçilir.
Gazeteci-yazar Şevket Süreyya Aydemir o günleri şöyle anlatmaktadır; Millî Eğitim Bakanlığı, Köy Enstitülerinin üstüne birden, amansız şüphelerin ve iftiraların bulutlarını gerdi. Haksız müdahaleler, yalnız enstitülü öğretmenlerde değil, bütün öğretmen dünyasında gurur, haysiyet ve cesaret kırıcı duygular yaratıyordu. Bir gün bir salonda, enstitülüler için çok ağır suçlamalar yapan bir eğitim müfettişinin konuşma, rapor ve vesikalarını dinlemiştim. Söylenenler eğer doğruysa daha o gün ve o salondan başlayarak, ne kadar köy enstitülü varsa hemen toplanmaları ve tutuklanmaları gerekirdi.”
Şiirleriyle, öyküleriyle, romanlarıyla tanınan, Mehmet Başaran da Hasanoğlan Köy Enstitüsü çıkışlıdır. Başaran, “Tonguç Baba” isimli şiirinde bakın neler söylemektedir; “Otlar böcekler gibiydik bozkırda./Acılarda gökyüzü kadardık./Bizden geçerdi zamanın karanlığ./Yorgun öküzler kara sabanlarla/Unutulmuş, unutulmuş köylerdik/Sonra sen geldin nisanlar geldi/Durdu o içimizde akıttığımız kan/Yenilendi gücümüz bembeyaz/Köyler babası halk babası/Bize çalışmaya başladı tarlalar/Komadı karanlığın ağaçları/Ülke uyansın ülke çiçeğe dursun./Komadı aydınlıktan korkanlar…”
Yazar Metin Aydoğan’da Köy Enstitülerinin kapatılmasında ABD’nin oynadığı role dikkat çekmekte; “Köy enstitülerinin dünya çapındaki başarısının 1945’ten sonra Türkiye’ye girmeye başlayan ABD’ nin dikkatini çekmemesi olası değildi. Nitekim ABD, o dönemdeki Türk hükûmetine 12 adet ‘eğitim projesi’ kabul ettirdi ve bu kabulden sonra Türk Millî Eğitim’i çok farklı bir yöne döndü. Köy enstitüleri önce etkisizleştirildi sonra kapatıldı, yerlerine imam hatip okulları açılmaya başlandı,” demekte ve 1939-1960 döneminin, Türkiye’deki ‘aydın kırımının’ ilk dönemi olduğunu vurgulamaktadır.
Köy Enstitülerinin kapatılmasında sözde aydınların yanı sıra bazı toprak ağalarının gerçekleştirdiği aleyhte çalışmalar da etkili olur. O toprak ağalarından biri de Kinyas Kartal’dır. Kartal; Moskova’da Harp Akademisi’ni bitirir, Rus Ordusu’nda subaylık yapar ve aşireti Güneydoğu Anadolu’ya göç edince de kendisi şeyhlerin şeyhi, ağaların ağası bir aşiret politikacısı olur. Tam 16 yıl Van milletvekili olarak Meclis’te görev yapar… Yazar Dursun Kut bir söyleşide Kinyas Kartal’a; “Köy Enstitüleri niçin kapatıldı?” sorusunu yöneltir. Kinyas ağanın verdiği cevap Köy Enstitülerinin neden kapatıldığını çok iyi açıklamaktadır:
“…Benim köylerimin ikisine Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu iki öğretmen geldi. Altı ay sonra bu köyler bana biat etmekten (bana bağlanmaktan) çıktılar… Biz doğulu ağalar oturduk, düşündük. Eğer bu Köy Enstitüleri 10 yıl devam ederse Doğu’daki ağalık ölecek. Diyeceksin ki, sen köylülerin uyanmasını istemez misin? İsterim istemesine ama ben sağlığımda ağalığımın öldüğünü görmek istemiyorum. İşte bunun üzerine biz Doğulu ağalar, Demokrat Parti ile pazarlık yaptık. Köy Enstitülerini kapatmaya söz verirseniz oyumuzu size vereceğiz dedik. Söz verdiler. Oyumuzu verdik, Köy Enstitülerini kapattırdık…”
Devam edecek...
.
Cumhuriyet’in eğitim devrimleri (3)
Mustafa Kemal Atatürk: “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır ya da esaret ve sefalete terk eder.”
1941’de Köy Enstitüleri’nin arasında hafızalardan silinmeyen ve âdeta bir efsane halini alan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü faaliyete geçirilir. Enstitüsü, 27 Kasım 1947’de CHP’li Bakan Reşat Şemsettin Sirer tarafından alınan bir kararla kapatılır. Bu konuya başka bir yazımızda günümüzle de kıyaslayarak genişçe yer vereceğiz.

Köy Enstitüleri’ni yaratan düşünce Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Hayata geçiren ise İsmet İnönü, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç olmuştur. Ayrıca 1940 yılında Köy Enstitüleri’nin dışında, eğitim amaçlı olarak tam 141 Halk Odası açılır. Köy Enstitüleri 1954 yılında klasik ilköğretmen okullarına dönüştürülür. Esasında “dönüştürülme” hikâyedir; bu, aydınlanma kurumlarının bizzat DP eliyle yıkıma ve kıyıma uğratılmasıdır. Halkevleri, Halk odaları ve Köy Enstitüleri’nin ortadan kaldırılması, köy ağalığı ve feodal düzenin günümüze kadar süregelmesine de olanak sağlayacaktır.
Köy Enstitüleri kapatılır, köy öğretmenlerinin Enstitülerle bağları kesilir. Verilen üretim araçları geri alınarak öğretmenler aylıklı memur durumuna getirilir. Komisyonlar tarafından taranan kitaplar “zararlı” sayılarak yakılır. Böylece 1956 yılı geldiğinde okulsuz köy kalmayacağı hedeflenen “on yıllık plan” da rafa kaldırılır. Günümüz Türkiye’sinde okulsuz köy problemi ciddi anlamda sorun olmaya devam etmektedir.
Şimdi, ABD ile imzalanan Fullbright eğitim anlaşmasına bakalım. Fulbright Türkiye sitesinde şöyle denilmektedir:
“Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu, ya da diğer bir adıyla Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Kültürel Mübadele Komisyonu, 1949 yılında Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanan ikili anlaşma ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçen 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanun çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır.”
Komisyonun mimarı Senatör J. William Fulbright’tır. Aynı sayfada Fulbright’ın şu sözlerine de yer verilmektedir: “Geleceğimiz yıldızlarda değil, akıllarımızda ve kalplerimizdedir. Birbirini tamamlayan yaratıcı liderlik ve çağdaş eğitim, insanoğlu için umut dolu bir geleceğe yönelik ilk gerekliliklerdir. 40 yıl önce Amerikan Senatosu’na önerme ayrıcalığını yaşadığım uluslararası burs programı, liderliği, öğrenmeyi ve kültürlerarası anlayışı geliştirmeyi hedeflemiştir ve halen hedeflemektedir. Bu mütevazı programın paha biçilemez hedefleri vardır, çünkü uluslararası ilişkilerin geçmişteki içi boş ve güce dayalı sistem yerine daha medeni, akılcı ve insani temeller üzerine kurulmasını başarmıştır. Ben bu işe başladığım zaman buna inandım ve halâ inanıyorum.”

Evet, başardılar. “paha biçilemez hedefleri”ne ulaştılar.
1949 anlaşması ile Türk Millî Eğitim Sistemi’nin temeline âdeta dinamit konulmuştur. Türk eğitim sistemi, işte bu anlaşma ile 1950 yılından itibaren bütünüyle Amerikan çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiştir. Cengiz Özakıncı’dan verelim: “Türkiye 1945 sonrası Amerikan güdümüne girince, Siyasal İslamcılık, dinin siyasete, ticarete âlet edilmesi özgür bırakıldı. 1945 sonrası yayınlarda; ‘Bugüne dek çocuklara okullarda din dersi verilmiyordu, şimdi din dersleri koyacağız! diyenler, Atatürk döneminde Abdülbaki Gölpınarlı’ya yazdırılarak okutulmuş olan ‘Cumhuriyet Çocuğu’nun Din Dersleri’ kitaplarını ortadan kaldırıp, yerine Amerika’nın ve Amerikan işbirlikçisi Siyasal İslamcıların işine yarayacak biçimde yeniden yazdırılacak başka din dersi kitapları koydular.”
İsmet İnönü günlük notlarından oluşan “Defterler” adlı kitabında şunları yazacaktır; “Yabancılar imam hatip mezunlarını Harbiye’ye almamızı söylediler. Bunu Sultan Abdülhamit ordusuna dönüş sayarım.… Oldubitti yaptırmayacağız.” Ne yazık ki İnönü de Türk eğitim sisteminin ABD’nin kucağına bırakılmasına engel olamamıştır.
Soner Yalçın bu konuda şunları yazıyor:
“Halktan gizlenen eğitim anlaşmasıyla ABD, Türkiye’ye uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adı altında personel gönderdi. (Parasını da bize ödettiler!) Çoğunluğu Sigma Chi (kardeşlik örgütü) üyesi bu Amerikalılar, okul müfredatlarını/öğretim politikasını kökten değiştirdiler. Müfredata bol bol ‘Atatürk’ adı konularak, ‘Atatürk düşüncesi’ yok edildi! ‘Soru soran-sorgulayan’ yerine, ‘ezberci-nakilci’ öğrenci yetiştirmek amaç oldu. ‘Aramanın-araştırmanın’ yerini, Batı’dan ‘dayatmalar’ aldı. İlkokuldan üniversiteye kadar ders kitapları, Şarkiyatçıların, Batı merkezli kurgu tarih yığınıyla dolduruldu. Batı, uygarlığın-çağdaşlaşmanın beşiği olarak öğretildi. Batı tarihçileri, hiçbir bilimsel temele dayanmayan Türkler hakkındaki kitaplarıyla insanlarımızı komplekse soktu; güvensiz yaptı. ‘Türk’ kavramı unutturuldu. ‘Türk dili’ unutturuldu. ‘Erken Türk’ (Etrüsk) tarihi yerine ‘Antik Yunan’ öğretildi. Atatürk’ün büyük çabayla çalıştığı ‘Türk tezi’ tarih araştırmaları ‘safsata’ olarak gösterildi. Bu sebeple Eskişehir Çifteler İlçesi Yazılıkaya Anıtı’nın okunmasıyla ortaya çıkarılan Frigyalıların Türkçe konuştuğu gibi tezlerin üzeri örtüldü. Binlerce yıldır onlarca devlet kurmuş Türkler, ‘göçebe’ yapılıverdi. Sümerler, Hititler unutturuldu. Evet. Cumhuriyet’in temel tezlerinden olan Türk tarihi uygarlığı hafızalardan silindi. Yetmedi. Cumhuriyetin ‘ulus devletten’ çıkarılması için ‘Osmanlıcılık’ moda haline getirildi ki bu Osmanlı tarihinden de Türkler çıkarıldı. Bu tarih okumalarında salt dinsel vurgular ön plana getirildi. Sanki İslam’dan önce Türk tarihi yoktu!”
Değerli tarihçi Sinan Meydan, Atatürk’ün liselerde müfredat olarak okutulan 600 sayfalık, dört ciltlik bir tarih kitabı yazdığını ancak bu anlaşmalar gereği kaldırıldığını belirtmektedir. Meydan, bu kitaplarda sadece Türk tarihinin değil bütün Doğu medeniyetinin anlatıldığını, Türk uygarlığının en az 7 bin yıllık bir tarihe ve çok ileri bir medeniyete sahip olduğunu, Türkçenin de dünyadaki en eski dillerden biri olduğunu ifade etmekte, Türk tarihi yerine sadece 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşlarını anlatan kitapların getirildiğini; Batı’nın bilinçli bir şekilde Türk tarihini 600 yıllık bir süreyle sınırladığını belirtmektedir.
Fulbright komisyonu ile Atatürk’ün eğitim sistemi yıpratılarak, emperyalist bir görüş olan “Ilımlı İslam” düşüncesi daha 40’lı yıllardan itibaren dayatılmaya başlanmıştır. Fulbright Anlaşması, Cumhuriyetin en sağlam çivisinin “Eğitim’de Birlik” ilkesinin, iş başına gelen iktidarların da desteğiyle yerinden oynamasına neden olmuştur. Günümüze kadar iş başına gelen iktidarlar, bu konseyin görevine son vermek için en ufak bir girişimde bulunmamışlardır. İşte bu Fulbright, yıllar sonra 2010 yılında, Strasbourg’taki Avrupa Konseyi’nde açılan bir sergide insanlık tarihinin en önemli (!) 20 kişisi arasında gösterilecektir. “Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu”, günümüzde devletlerarası bir anlaşma statüsüne kavuşmuş olarak halen devam etmektedir. Türkiye merkezi Ankara’dadır.
Şimdi sormak gerekmez mi: Eğitim sistemini, ekonomisini ve hatta bir yere kadar güvenliğini yabancı devletlere teslim eden bir Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam Bağımsız Türkiye” tarifine ne kadar uymaktadır?
Bitti.
Yararlanılan kaynaklar:
Prof. Dr. İbrahim Ortaş, “Ülkemizin kaçırdığı en büyük eğitim projesi, Köy Enstitüleri, Makale, Çukurova Üniversitesi.
Hasan Âli Yücel, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1961
Metin Aydoğan,“Küreselleşme ve Siyasi Partiler”, s. 402 Umay Yayınları 2006
Cengiz Özakıncı, “İblisin Kıblesi” Otopsi Yayınları, 2017, s.179-180
Soner Yalçın, “Atatürk zaten ABD tarafından yıllar önce müfredattan çıkarılmıştı” başlıklı yazı. Odatv, 24 Ocak 2017
.
Hasanoğlan'dan İmamoğlan'a
İsmail Hakkı Tonguç: “... İmparatorluğun nimetlerine kavuşmuş olanlar, kendi çocuklarını yabancı okullarda ya da özel öğretmenlerle okutup devletliler arasına sokuyordu. Kasaba eşrafı ve köy ağalarının çocukları kendilerine çeşitli çıkar sağlayan medreseler yoluyla toplumu sömürecek şekilde yetişiyordu. Geriye kalan yoksul halkın ve köylülerin okuyup adam olması, istenilen bir şey değildi. ... Devrimci meşrutiyetçiler, yeni ilköğretimi halka götürme çabasına girişmişti.”
“Cumhuriyet’in Eğitim Devrimleri” başlıklı üç bölümlük yazımızdan sonra Cumhuriyet’in en büyük eğitim kuruluşlarından olan “Köy Enstitüleri” ne giden süreci ve hafızalardan silinmeyen “Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü” nü de yazmak istedik. Ancak öncesinde Osmanlı’da uygulanan eğitim sistemine kısaca bir göz atalım.
Osmanlı eğitiminde üç başlı bir eğitim sistemi mevcuttu: Fatih Medresesi’nde çürümekte olan din eğitimi; parası olanların okuduğu özel ve yabancı okullar ile İstanbul ve çevresinden ileri gitmeyen devlet güvencesindeki modern laik eğitim sistemi. Osmanlı’da baskın eğitim sistemi dine dayanmaktaydı. Din adamı yetiştiren medreseler ve okuma-yazma yerine sadece “din kuralları” öğretilen “mahalle mektepleri” halkın eğitiminde büyük bir etkiye sahipti.
Köy Enstitülerinin babası İsmail Hakkı Tonguç, o dönem ile ilgili saptamalarını şöyle anlatmaktadır: “Anadolu medreseleri, Türklerin İslam dinini kabul etmesiyle Selçuklular döneminde kuruluyor. Yanı başındaki tekkelerle birlikte, verimli vadilerin içindeki köylere kadar yayılıyor. Selçukluların dili Farsça olduğu için medrese dersleri Farsça ve Arapça olarak yapılıyor. Osmanlı Türkleri ayrı bir devlet olduğunda resmi dil olarak Türkçe seçiliyor. Yazışmalar Türkçe yapılıyor. Buna karşın medrese öğretiminde Arapça ve Farsça sürüyor. Bu garip seçim ileride Osmanlı eğitim öğretiminin önünde büyük bir engel olarak kalıyor. Böylece medreseler, Türk toplumu içinde ulusal olmayan kurumlar olarak etki alanına girenlere İslamlık bilgileri ve yabancı kültürleri öğretip aşılıyor. Medrese etkisinde kalan Türkler, bu yüzden ulusal değerler yerine, bu kurumların yaymaya çalıştığı Arap kültürüne bağlanmışlar, bunun yayılması için yüzyıllar boyunca var güçleriyle çalışmışlardır.”
Tonguç’un bu çok önemli tespitlerini günümüze taşıyacak olursak; Arapça olmayan namaz, peygamber ve benzeri kelimelerin bu dönemde Kur’an’ın içine eklendiğini, Arap hayranlığının Selçuklu medreselerinde verilen öğrenim sonucunda oluştuğunu ve o damarın bugünlere kadar geldiğini düşünmek çok da yanlış olmasa gerek. Günümüz iktidarının Arap ve Selçuklu hayranlığını, devlet televizyonu TRT’de arkaya arkaya yayınlanan dizilerle vurgulatarak Türk gençliğine aşılamaya çalışmasının ve ne hikmetse bir türlü İstiklal Savaşı ile Cumhuriyet dönemine gelememesinin başka bir açıklaması var mıdır, bilemiyoruz...
Tonguç’tan devam edelim. “Öğretim dili Türkçe olmayan, dünya görüşü yönünden ümmet kavramına bağlı bulunan medreseler, Osmanlı toplumunun eline geçen her yerde kültür yayıcı kurumlar olarak yer alıyor. İmparatorluğun sürmesi ve İslam dininin yayılması için eleman yetiştiriyor. Medrese çıkışlılar din görevlerini sürdürürken bir yandan camilerin yanındaki dinsel ilkokullarda hocalık (öğretmenlik) yapıyor. Ama burada öğrettikleri de okuma yazma değil, din kurallarıdır.” İsmail Hakkı Tonguç’un anlatımları, Osmanlı eğitim sistemi ile günümüzde oturtulmaya çalışılan din ağırlıklı eğitim modelinin nasıl da bire bir örtüştüğünü görmemiz açısından oldukça önemli. Cumhuriyet’in laik eğitim sisteminden, yaklaşık iki yüz yıl öncesindeki medrese eğitimine dönülmeye çalışıldığını yok saymak mümkün mü?
DP’nin yasakçı tutumu toplumun ve muhalefetin aşırı tepkilerine neden olmaktadır. Kurtuluş Savaşı'mızın komutanı, Cumhuriyet döneminin ikinci Cumhurbaşkanı ve ilk Başbakanı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ilk Genelkurmay Başkanı İsmet İnönü, TBMM’nin 27 Haziran 1956 günlü oturumunda kürsüye çıkar. Konuşma esnasında DP Sivas Milletvekili Nurettin Ertürk oturduğu yerden laf atar ve “Vatandaşın hak ve özgürlüğü lafı senin ağzına yakışmıyor İsmet Paşa,” der. İsmet İnönü’nün tarihe geçen cevabı şöyledir: “Aramızdaki farkı bilelim, biz mutlakiyetten bugüne geldik. Siz ise bugünden mutlakiyete gidiyorsunuz.”
İsmet İnönü’nün bu tarihi tespiti, günümüzde de aynı derecede önemini korumaktadır.
Devam ediyor Tonguç: “Bu eğitimden geçenler aklının erdiğine değil dinin emrettiğine uyan kişiler oluyordu. Avrupa’da gelişmeye başlayan müspet bilimlerle ilişki kuramayıp dine bağlı kalışları, medreseleri gerçek yaşamdan uzaklaştırıyor, basit doğa olaylarını bile yorumlayamayacak duruma düşürüyordu. Bu inançlarını eğitmekte oldukları çocuklara ve halka aşılayınca kendileriyle uyum içinde olan cahil yığınlar yetişiyordu. Devletin bu cahiller ordusu, imparatorluğun gerileme devrinde her yeniliğin karşısına dikilerek, Türklerin uygarlığı yakalamasını zorlaştırmış ve geciktirmiştir. Osmanlı toplumu, değerleri çürümüş Ortaçağ yaşamını bırakıp, Batı uygarlığının yarattığı yeni âlemin içine girememiştir.”
Günümüz iktidarının rektör yardımcısı bir şahıs ne demişti: “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum.” Biz ne diyoruz; Selçuklu medreselerinde verilen öğrenim sonucunda oluşan o Arapçı ve dinci damar günümüze kadar ulaşmış ve işlevini sürdürüyor...
Osmanlı yenilikçileri durumun farkındadır. Din eğitimiyle bir yere varılamadığı, medreselerde yıllarca eğitim alan 15-16 yaşındaki çocukların okuma-yazma, anlama ve düşünme yönünden hiçbir gelişme gösteremediği ortadadır. Bu durumu gören Padişah II. Mahmut, din eğitimiyle Batı uygarlığı karşısında durulamayacağını anlar ve yeniliklere girişir. (1823-1828) Eğitimin yapılanmasına ve yayılmasına yönelik, çağdaş ilköğretimi zorunlu gören “yenilikçi” bir ferman çıkararak bazı yaptırımlar getirir. Bir örnek vermek gerekirse, “okulu bitirdi” belgesi olmayan çocuklar, işe alınmayacaktır.
Ancak II. Mahmut’un “yenilikçi eğitim” sistemi, din eğitimi ve paralı eğitimle birlikte yürütülecek, üçüncü kanal olan okullaşma, modern eğitimin yaygınlaşmasını sağlayacaktır. Kısacası, medreseler ve yabancı özel okullar kapılarını açık tutmaya devam edecektir.
I. Mahmut döneminde başlatılan yenilikçi gelişmeleri kısaca vermek gerekirse: medreselerin destekçisi olan yeniçerilik kaldırılır. (1826) Subay olarak yetişecek gençler, medreseden ya da devlete eleman yetiştiren “Enderun” saray okullarından değil, bu okullarda hiç okumamış ya da okul yüzü görmemiş olarak askere gelen halk çocuklarından seçilerek, subay hazırlık sınıfı oluşturulur. Bu çocuklara okuma-yazma ve askerlik öğretilir. Daha sonra bu yeni subaylar erlere okuma-yazma öğreterek çok iyi sonuçlar alınır. Böylelikle, din eğitimini dışlayan bir eğitim hareketi önce ordudan başlatılmış olur.
Diğer taraftan, Hristiyan toplulukların elinde olan kendi başına buyruk azınlık ve yabancı okulları, Osmanlı eğitiminde gelişerek varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Daha çok kentlerde oturan ve ticaretle uğraşan Rum, Ermeni, Musevi ve benzeri etnik ve dinsel kökenli kesimler, kendi dil, din ve kültürlerini sürdüren ve aynı zamanda da meslek veren okullarını istedikleri gibi açıp geliştirmektedir. Bunların dışında Amerika ve Fransa yayılmacılığının bir uzantısı olarak açılan özel yabancı kolejler ve misyoner okulları da varlıklarını geliştirmektedir.
Çoğu İstanbul’da olan azınlık okullarına Türk aileler de ilgi duymakta ve anaokulundan itibaren Türk öğrenciler bu okullara kabul edilmektedir. Bu okullara giden çocukların kendi dilini, edebiyatını ve kültürünü özümsemeden alacağı eğitim sonucunda yabancılaşarak mezun olacağı doğaldır. Bu okullara ilginin arttığını gören kimi Türk girişimciler de benzer okullar açmaya başlarlar. İstanbul’da Darüşşafaka Lisesi ve Şişli Terakki Lisesi bu dönemde açılan okullardandır.
Devam edecek...
.
Hasanoğlan’dan İmamoğlan’a (2)
İsmail Hakkı Tonguç; “… Memleketin genel havası solunamayacak kadar ağırlaşmış, her yerini karanlık basmıştı… Yurtseverler için büyük felaketler karşısında anasının kucağına sığınmaktan başka çare bulamayan bir çocuk gibi, yüzyıllardan beri Türk köylüsüne yuva olan Anadolu’ya, köylüye sığınmaktan başka çare yoktu. Onlar halk kaynağına dönerek güç topladılar…”
Yazı dizimizin ilk bölümünde Osmanlı’nın eğitim sistemine ve padişah II. Mahmut’un eğitim konusundaki yenilikçi girişimlerine kısaca değinmiştik. Devam edelim.
Tanzimat döneminde (1839-1876) halkın eğitimi için bazı önlemler alınır. İlk kez bir erkek öğretmen okulu (Darülmuallimîn) (1848), kızlar için ilk ilkokul (iptidâiye) ve ortaokul (rüştiye) mektepleri açılır. (1858) Fransız sistemi örnek alınarak devlet teşkilatına yönetici yetiştirmek amacıyla kurulan Siyasal Bilgiler (Mekteb-i Mülkiye) ile değişik ırk ve dinden olan çocukları Osmanlılık ideolojisi etrafında birleştirmeyi hedef1eyen ve günümüzde Galatasaray Lisesi olarak anılan Galatasaray Sultanisi ile Müslüman, Türk çocuklarına eğitim vermek amacıyla kurulan ve günümüzde Darüşşafaka Lisesi olarak adlandırılan Darüşşafaka (Şefkat Yuvası) da Osmanlı okullarının arasındadır.
Bu dönem açılan diğer bir eğitim kuruluşu da üniversite düzeyinde eğitim veren Darülfünun, günümüzdeki adıyla İstanbul Üniversitesi’dir. Diğer okullar ise şunlardır: Ziraat Okulu, Mülkiye Mektepleri, Yüksek Askeri Okullar ve son olarak da öğretmen yetiştirmek amacıyla Maarif-i Umumiye Nezareti ile kurulan Dar’ül Muallimin yani Kız Öğretmen Okulu’dur. (1870)
I. Abdülhamid, okullardaki din ve ahlak derslerini arttırmak suretiyle bir eğitim siyaseti izlemiştir. Eğitim adına yapılan tüm yenilikler Osmanlı felsefesinde ve zihniyet yapısında bir değişikliğe neden olmamaktadır. Medrese eğitimleri ise sürmektedir. Medrese çıkışlılar sarıklı hocalardır. Yeni öğretmenlerin giydiği fes ise yeniliğin simgesidir.
Yeri gelmişken kısa bir bilgi notu verelim. Türklerin fesle tanışması, 16. yüzyılda Cezayirli denizciler vasıtasıyla olmuştur. Fesin, resmi başlık olarak kabulü, II. Mahmud dönemine rastlar. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sonrasında Serasker Hüsrev Paşa’nın Kalyoncu askerlerine giydirdiği Tunus feslerini çok beğenen padişah, devlet memurlarının da aynı başlığı kullanmasını ister ve din adamları ile kadınlar dışındaki herkesin fes giymesini zorunlu kılar. (1829) Dönemin din adamları, “Sarığımızı çıkartmayız! … Bu ecnebi başlığını kabul etmeyiz! … Kahrolsun fes!” diye bağırarak fesin “gâvur” başlığı olduğunu belirterek, fes takmayı reddederler. Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz olduğunu” belirten fetvalar yayınlatmak zorunda kalır. (Günümüzde de bazı konularda halkı ikna etmek için fetvalar yayınlatılmıyor mu?) Kısaca divan şairlerinin şiirlerine konu olan püsküllü kırmızı fes ne Osmanlı ne Anadolu ne Türk ne de İslami bir başlıktır. Fas şehrinde ortaya çıktığı ve Türkiye’ye daha çok Avrupa’dan ithal edildiği için bu adı taşımaktadır. Bir başka adı da Yunanistan’dan ithal edildiği için “Yunan serpuşu”dur. Günümüzde hâlâ Yunan ordusunda ve Yunan’ın bazı dinî törenlerinde kullanılmaktadır.
Mustafa Kemal Atatürk, İnebolu’da yaptığı konuşmada fesi “din ve iman sembolü” sananlara şöyle seslenmiştir: “Bunu (şapkayı) caiz değil diyenler vardır. Onlara diyelim ki çok bilgisizsiniz, dünyadan habersizsiniz. Ve onlara sormak isterim. Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel kılığı olan cübbeyi ne vakit ne için ve nasıl giydiler?”
(27 Ağustos 1925)
Evet, nasıl giydiler, ya da kimler tarafından giydirildiler? Günümüzde, başında fes ile gezen Osmanlıcı kafalar da hâlâ fesin Osmanlı başlığı olduğu iddiasındalar. Gerçeği bilmemeleri mümkün mü? Ama sırf Cumhuriyet’e karşı çıkmak adına Yunan serpuşunu başlarına takıp gezmekte ısrarcılar.
Konumuza dönecek olursak; II. Abdülhamit, 30 yıl süren saltanatında parlamentoyu kapatıp “Mutlakiyet Dönemi”ne geçse de (1878) kendince eğitimdeki çabaları sürdürmeye çalışmıştır. Bu dönemde toplumdaki baskılar sonucunda özel okullar çoğalmakta, yabancı okulların zararlı etkileri de artmaktadır. Ülke sorunlarına duyarlı vatansever öğretmenler, artan baskılar sonucunda ya uzak yerlere sürülmekte ya da işten çıkarılmaktadır.
Bu arada önemli bir bilgiyi burada paylaşmak istiyoruz; hakkı sahiplerine vermek adına: Tarihçiler, Osmanlı’da eğitimdeki büyük atılımın, İstanbul’un alınışından sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından başlatıldığını yazmaktadır. Adını taşıyan Fatih Camisi çevresindeki medreseler Fatih’in eğitime verdiği önemi göstermektedir. Fatih’in yaptığı bu atılımın, Kanuni Sultan Süleyman devrinde de devam ettiği, 1559’da yaptırdığı muhteşem Süleymaniye cami ve medreselerinden de anlaşılmaktadır.
Osmanlı dönemini burada noktalayıp, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemindeki eğitim çalışmalarına gelelim.
Köy Enstitülerinin babası olarak kabul edilen İsmail Hakkı Tonguç, Cumhuriyet’in eğitim devrimi için şu tespitlerde bulunmaktadır:“… Devrimin ne yapıp edip, bir yandan Anadolu’daki genç insanlara ülküsünü benimsetmesi, kendi kuşağını hızla yetiştirmesi gerekiyordu. Hiçbir yenilik hareketi yeni insanı, yeni kadroları olmadan yapılamazdı. Bu iş Millî Eğitim Bakanlığı’nın başta gelen göreviydi.”
Mustafa Kemal, eğitim ordusu olmadan savaş meydanlarında kazanılan zaferlerin devamlı olamayacağının bilincindedir. Ülkenin çiftçiye, esnafa, zanaatkâra, doktora, mühendise, bilim insanına ve akla gelebilecek her türlü eğitimli ve nitelikli iş gücüne ihtiyacı vardır. Tam bağımsızlığa götüren yolun “ekonomik bağımsızlık”tan geçtiğine sık sık vurgu yapan Mustafa Kemal, savaşın ardından şunları söylemektedir: “Üç buçuk yıl süren bu kargaşadan sonra, savaşımımızı bilimsel alanda, ekonomi ve eğitim alanında sürdüreceğiz. Bunda başarıya ulaşacağımıza inanıyorum. Esnaf olacağız, zanaatçı olacağız, bu göreve bundan böyle bütün gücümüzle kendimizi vereceğiz” demiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitimle ilgili düşünceleri çok eskidir. Buna ait ilk ciddi çalışmayı, Kurtuluş Savaşı devam ederken 15 Temmuz 1921’de başlatır, Ankara’da 180’e yakın üyenin katılımıyla Maarif Kongresi’ni gerçekleştirir. Atatürk, cepheden bir gün uzaklaşarak kongreye katılmış, Türk Millî Eğitiminin felsefe, hedef ve politikalarının nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir. Mustafa Kemal, kurtuluş savaşını Anadolu’dan başlattığı gibi ekonomi savaşını da Anadolu’dan başlatmıştır. 17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kurultayı’nda, “ … Yeni devletin, hükûmetlerimizin bütün programları, ekonomi programından çıkarılmalıdır. Her şey bunun içinde vardır. Çocuklarımızı öylesine yetiştirmeli ve eğitmeliyiz ki ticaretin, tarımın ve tekniğin tüm alanlarında bilgili, etkili ve yetkin olsunlar” demekte, aynı yıl Meclis açılışında da “… Eğitimi, ekonomik yaşamda başarı sağlayacak, işe dayalı ve üretici bir cihaz haline getirmek gerektiğine” dikkat çekmektedir.
Ve kollar sıvanır… Henüz Cumhuriyetin ilanına aylar varken ulusal eğitimin amaçlarını içeren “Millî Eğitim Andı” yayımlanır. (8 Mart 1923) Maddeleri şöyledir: “Milliyetçi, ahlakçı, devrimci, laik, cumhuriyetçi yurttaşlar yetiştirmek. İlköğretimi genelleştirmek. Halk eğitimini de kapsayacak şekilde herkese okuma yazma öğretmek. Yeni kuşakları tüm öğretim basamaklarında, bilimsel özellikle, ekonomik yaşamda etkin ve başarılı kılacak bilgilerle donatmak. Özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan demokratik tutumu egemen kılmak. Türk ulusunu uygarlıkta en ileri düzeye götürmek ve yeni kuşakları bunun gerektirdiği güçte ve donanımda yetiştirmek.”
Millî Eğitim Andı’nın şu maddesi, günümüzdeki eğitim dâhil hemen hemen her konuda nasıl sınıfta kaldığımızın yüz yıl öncesinden gelen okkalı bir tokadı gibidir: “Özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan demokratik tutumu egemen kılmak…” Ne yazık ki Atatürk’ten sonra iş başına gelen iktidarlar, “özgürlük ve demokratik tutumu” öncelemeyen uygulamalara imza attılar ve Türkiye’yi, başta eğitim ve ekonomi olmak üzere bugün içinde bulunduğu iç ve dış olumsuzluklarla boğuşur hale getirdiler.
Devam edecek...
.
Hasanoğlan’dan İmamoğlan’a (3)
İsmail Hakkı Tonguç: “Anadolu’da bir halk devleti kuruldu. Bu devletin eğitim düzeni içinde kendi kaynağına dönmek çözümü orada aramak gerekiyordu.”
1923’te “Heyet-i İlmiye” (günümüzün Eğitim Şûrası) toplanır. Toplantılara çeşitli görüş ve kesimlerden 250 civarında düşün ve eğitim adamı katılır. Bir ay süreyle yapılan çalışmalarda, katılımcıların “mektep ile medreseyi bir arada tutmak ve okullarda sadece kültür okutulması, fen şubelerinin kapatılması” gibi Cumhuriyet ile uyum sağlayamayacak düşünceler ileri sürmeleri, çalışmaların verimliliğini engeller. (15 Temmuz-15 Ağustos 1923)
Atatürk, 1 Mart 1924’te Meclis açılışında yaptığı tarihî konuşmada; “Ulus’un, Cumhuriyet’in, şimdi ve gelecekteki bütün saldırılardan kesinlikle ve sonsuza kadar korunmuş olmasını istediğini” belirterek, “eğitim ve öğretimin birleştirilmesi” ile “İslam dininin, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset aracı olarak kullanılmaktan kurtarılması ve yüceltilmesinin şart olduğunu” açıklar.
3 Mart 1924’te çıkarılan kanunlarla üç büyük devrim yasası yürürlüğe girer: Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılır, yerine Diyanet İşleri Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü oluşturulur. Böylece laiklik ilkesinin de temeli atılır. Tevhid-i Tedrisat (Eğitim ve Öğretim Birliği) ile eğitime millî birlik ve nitelik kazandırılır. Bütün okullar Millî Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlanır. Öğretim kurumlarının eğitim, yönetim, denetim ve bütçeleri Bakanlığın çatısı altında toplanır. Yabancılara tanınan eğitim imtiyazlarına da son verilir. Artık hiçbir ilim ve bilim üretemeyen, bir yararı kalmayan, kendini yenileyemeyen yapısıyla Ortaçağ karanlığını temsil eden medreseler kapatılır. Eğitim Birliği Yasası ile tülMillî Eğitimin yüzünün modern bilime, ilime ve fenne dayandırılmasıyla ilgili çok sayıda çalışma başlatılır. Yine bu yıl MEB tarafından yabancı okulların binaları içindeki dinî alâmet ve işaretler kaldırılır, misyonerliği de ihtiva eden dinî simgelerin kullanılması yasaklanır.
Eğitimin istenen düzeyde yapılabilmesi için öncelikle üç temel sorunun çözümlenmesi gerekmektedir. Bunlardan en önemlisi eğitimde fırsat ve olanak eşitliğidir. Toplumdaki eşit olmayan durumu eğitimde azaltabilmek ve herkesi kapsayabilecek bir fırsat eşitliği yaratabilmektir. İkinci temel sorun, savaştan yeni çıkmış, yanmış ve yıkılmış Türkiye’nin bayındırlaşması, ekonomik yönden canlanması, köylünün yeni, çağdaş bilgi ve teknik becerilerle donatılmasıdır. Üçüncü temel sorun ise böylesine kapsamlı bir eğitim için ülkenin ekonomik gerçeklerine uygun kaynak yaratabilmektir.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), eskiyi onarma, imam hatip okullarının iyileştirilmesi gibi günlük işlerle uğraşmaktadır. Sorunlar çözümsüz gibi gösterilmekte, köy eğitiminden ise hiç bahsedilmemektedir. Bu duruma tepki gösteren genç yazarlardan Yakup Kadri, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde “Eğitim Politikası … “Kültür ve Hayat” gibi yazılarıyla, gençliğin iyi yetişmesi için eğitimin bilimsel ve kültürel temellere oturmasına değinerek, Bakanlığın bu tutumda olmadığını vurgulamaktadır. (15 Eylül 1924)
1925’te tekkelerin kapatılmasına ve tarikatların yasaklanmasına, cübbe ve sarığın yalnızca camilerde kullanılmasına dair bir kanun çıkarılır. (30 Kasım 1925) Günümüzde, Devrim Yasası ortada durmasına rağmen her köşe başında tarikat ve cemaat yapıları, sübyan mektepleri, öğrenci yurtları mantar gibi çoğalmıştır. Buralarda yediden yetmişe “eğitim” gören kadın, erkek, genç, çocuk -kim olursa olsun- cübbe, sarık ve çarşaf giymekte, sokaklarda, çarşı ve pazarlarda rahatça dolaşılmaktadır.
Devrim somut örneklerinin görüleceği yer önce eğitim ve özellikle de köyde eğitimdir. Türkiye Öğretmenler Birliği’nin, Atatürk Devrimlerine gönül vermiş genç ve ilerici başkanı Mustafa Necati, Millî Eğitim Bakanlığı’na (MEB) getirilir. Necati, Kurtuluş Savaşı’nda düşmana ilk kurşunu sıkanlardan bir Kuvayı Milliyecidir. Göreve başladıktan sonra ilk yaptığı, 3. Heyet-i İlmiye’yi toplamak olur. Bu kurulda gündüzlü okullarda karma eğitime gidilmesi, meslek okullarının Mustafa Kemal’in gösterdiği doğrultuda teknik eğitimi amaçlaması, lise ve öğretmen okullarının geliştirilmesi, öğretmenlerin ekonomik ve sosyal durumunun iyileştirilmesi için yeni düzenlemelerin yapılması ve Talim Terbiye Dairesi’nin kurulması kararları alınır.
Burada bir noktaya özellikle değinmek isteriz. Gazi Mustafa Kemal, “ortaöğretimin amacının ülkenin gereksinimi olan çeşitli mesleklerden hizmet ve sanat erbabını yetiştirmek” konusunun üzerinde önemle durmaktadır. Gazi’nin bu görüşünden hareketle Heyet-i İlmiye Kurulu’nun, sanat okullarının ve ortaöğretim okullarının bu doğrultuda yönlendirilmesi için aldığı kararlar çok önemlidir. Günümüz iş dünyasında ara eleman yani teknik eleman eksiği bir türlü giderilememektedir. Her ile bir üniversite ve her mahalleye bir İmam Hatip okulu projesi, genç işsizliği artırmaktan başka bir işe yaramamakta, iş dünyasının teknik eleman ihtiyacı karşılanamamaktadır. İktidarlar, Atatürk’ün eğitim devrimlerine sıkı sıkıya sarılsalardı bugün eğitimde neyin ihtiyacı içindeysek, istisnasız tamamı, sorun olmaktan çoktan çıkmış olacaktı.
1926’da tüm bu kararları da içeren ve Türk Millî Eğitiminin 10 yıllık gelişmesini amaçlayan “Maarif Teşkilatı Hakkında Lâyiha (tasarı)” hazırlanır. Sonradan yasalaşacak olan 43 maddelik tasarının birkaç önemli maddesini verelim: “Okulla hayat arasındaki Çin Seddinin kaldırılması. Tarımsal çevrelerde çiftçilik okullarının kurulması. Ülkenin gerçek iş okuluna gereksinimi olduğu. Öğretmen-halk iş birliğinin kurulması. Kızların eğitimine el atılması. Doğa ile çocuk arasında bağlantı kurulması. Üretici eğitimine yer ve önem verilmesi gerektiği. Politeknik eğitime gereksinim olduğu. Kız ve erkek çocuklara birlikte eğitim vermek zorunluluğu.”
1926’da “Maarif Teşkilâtına Dair Kanun” çıkarılır. İlk, “ilkokul programı” hayata geçirilir. Bu programın en önemli özelliği toplu eğitim uygulamasının başlatılmasıdır. Eğitim adına da Kayseri’de ilk Köy Öğretmen Okulu hayata geçirilir. 1926-1927 eğitim döneminde ücretsiz hale getirilen eğitim sisteminde Harp Okulları dışındaki tüm eğitim kurumlarında karma eğitime geçilerek, kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim görmeleri sağlanır. Bu uygulama bazı “çatlak” seslere rağmen günümüzde de uygulanmaya devam edilmektedir.
1927’de erkekler için fes yerine şapka giyme kararı uygulamaya alınır. Mustafa Kemal, büyük Nutuk’unu okumaya başlayarak eğitim konusundaki görüşlerini dile getirir.
1928’de Arap harfleri kaldırılır yerine Yeni Türk Alfabesi getirilir. Mustafa Kemal, bizzat eğitimin başına geçip, “Başöğretmen” olarak yazı devrimini başlatır. Halk bir an önce yeni yazıyı öğrenmeye özendirilir. “Millet Mektepleri” açılır. Çocuklar çıkınca, okullara büyükler girmektedir. Halk dershaneleri hızla çoğalır. İsmet İnönü, Malatya’da yaptığı bir konuşma ile “bilenin bilmeyene öğretmesi” kampanyası başlatır. Yabancı eğitimciler getirilir, eğitim her yönüyle ele alınır.
Mustafa Necati döneminin en önemli etkinliklerinden biri basında çıkan kitap, yazı ve eğitim tartışmalarıdır. MEB, kendi çıkardığı dergi ve yayınlarla eğitim üstüne yazılar yazılmasına ve herkesin düşündüğünü söylemesine fırsat vermektedir. Bakanın kendisi, eğitim ve köyde eğitim üstüne yazarak tartışma başlatır. Değerli gazeteci Yunus Nadi’nin, Cumhuriyet’te çıkan “Her Köyde Mektep” başlıklı yazısı önemlidir. Yazı da her köye üretici ve köylüyü canlandırıcı bir okul yapıldığında Türkiye’nin eğitim sorununun çözümlenmiş olacağı fikri öne sürülmektedir. Buna göre köy okulunda başlayacak arıcılık, meyvecilik, hayvancılık, ağaçlandırma ve benzeri çalışmaların köye yayılacağı, bu yolla köylerin durumunun değişeceği ileri sürülmektedir. Öğretmenlerin sağlık bilgileriyle donatılarak, köylünün sağlık gereksinmesine yardımcı olunabileceği, tüm bunlar için öğretmene ailesiyle birlikte köyde oturabileceği ev ve işleyebileceği toprak verilmesi önerilmektedir. Bunun için işe öncelikle öğretmen yetiştirmekten başlanması, öğretmen okullarının bu amaçla aynı şekilde tarım ve teknik programlı ve uygulamalı olması, geniş topraklar üstünde kurularak, öğretmenlik bilgileriyle birlikte bu uygulamaların da yapılabileceği anlatılmaktadır. Tüm bunların yapılabilmesi için Tarım ve Sağlık Bakanlığı ile iş birliği önermektedir.
Günümüzde onlarca köyün, mahallelere çevrilerek köy okullarının kapatılması ve eğitimin “taşımalı” hale getirilmesini düşünecek olursak; eğitimde geldiğimiz noktanın, Osmanlı’nın son döneminden bile geride olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırız.
Devam edecek.
.
Hasanoğlan’dan İmamoğlan’a (4)
İsmail Hakkı Tonguç: “Halka uygar bir toplum olarak yaşamanın ilk bilgilerini öğretme ve bir ülkede halk yönetimini gerçekleştirme koşullarının en önemlisi geniş anlamlı bir ilköğretimi, belli yaşlardaki bütün çocuklar için parasız ve zorunlu kılmaktadır.”
Efsane Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati, eğitim alanındaki çalışma ve yeniliklerini hızla sürdürürken aniden vefat eder. (1 Ocak 1929) Yeni yılın ilk günüdür. Onun zamansız ölümü eğitim camiasını ve halkı çok üzmüştür. Projeleri yarım kalmıştır. Türk Millî Eğitiminin on yıllık gelişmesini amaçlayan “Maarif Teşkilatı Hakkında Lâyiha (tasarı)” maddeleri ise tam olarak hayata geçirilememiştir. Okulla hayat arasındaki Çin Seddi kaldırılamamıştır. Köylerde din eğitiminden boşalan program, ezbere dayalı bir eğitim ile doldurulmaya çalışılmakta, Batı’da olduğu gibi bilgiye dayalı modern bir eğitime geçilememektedir. Ne yazık ki Mustafa Necati, bu konudaki arayışlarını sürdürürken erken yaşta hayata veda etmiştir.
Mustafa Necati’den sonraki Bakan Cemal Hüsnü (Taray), eğitim işlerini onun kaldığı yerden sürdürmeye çalışır. “Millet Mektepleri” yanı sıra “okuma seferberliği” başlatır. (1930) Köy kurullarınca okuma bilen, bilmeyen saptanarak, “bilenin bilmeyene öğretmesi” yöntemiyle kurslar açılır. Kursları büyük ölçüde ilkokul öğretmenleri yönetmektedir. Bu dönemde öğretim ve pedagojiye (eğitim bilimi) yönelik yayınlar, çeviriler çoğaltılır. Sanat ve meslek okulları da ele alınır ancak yapılanlar gereksinmeye uygun ve yeterli değildir. Bu arada halk eğitimine yönelik kurumlar olarak daha önceleri açılmış olan Türk Ocakları kapatılır. (1931) Onların yerine Halkevleri açılır. (1932) Ankara Halkevi ilk köy gezilerini düzenler; doktorlar ve benzeri meslek mensupları topluca köylere gitmekte, köy halkı ile sosyal ilişkiler kurulmaktadır.
Süregelen dönemde Atatürk iki bakan değiştirmiş, sıra Dr. Reşit Galip’e (Mustafa Reşit Baydur) gelmiştir. Kendisinden kısaca bahsedelim: Meşrutiyet’in tıbbiyeli köycülerindendir. Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı’nda Çatalca ve Kafkasya Cephelerinde savaşmış, savaş bitince de İstanbul’da “Köycüler” adlı cemiyetin kurucularından biri olmuştur. İngilizler milliyetçileri tutuklayınca, tıbbiyeyi bitirip on arkadaşıyla birlikte Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine giderek geliştirdikleri “köycülük projesi” ni orada uygulamaya başlamışlardır. 1920’de kaleme aldığı “köycülük” başlıklı yazısında Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bir köylü devrimine dönüşmesini, büyük toprakların köylüye dağıtılmasını istemektedir. Köylüyü topraklandırarak ağalık düzeninin önlenip, ülkenin demokratikleşeceğini öne sürmektedir. Cumhuriyet kurulduktan sonra Mersin’de doktor olarak çalışmaya başlayan Reşit Galip, Atatürk’ün önerisiyle 1925 ara seçimlerinde Aydın’dan milletvekili seçilerek meclise girmiş, CHP’nin “Kültür ve Gençlik İşleri” başkanı olmuştur. Her yıl okullarda okutulan “Öğrenci Andı” nın yazarıdır. Hani şu günümüz iktidarı tarafından 2013’te çıkarılan bir yönetmelik değişikliğiyle yasaklanan ve “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan andımız...
İstanbul Darülfünunu üniversite olmaktan çıkmış, Kurtuluş Savaşı’na da uzak bir duruş sergilemişti. Bu gerçeğin farkında olan Atatürk, Darülfünun’un çağdaş bir üniversiteye dönüştürülmesi kararını çok önceden vermiştir. (1931) Darülfünun yerine İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasına dair kanun TBMM’de kabul edilir. (31 Mayıs 1933) Öncelikle yeni öğretim kadrosunun saptanması için yüz elliye yakın müderris ve müderris yardımcısının görevlerine son verilir. Yerlerine Nazi Rejimi’nden kaçan Alman bilim adamları atanır. Yine bu dönemde Almanya ve İtalya’daki faşist hareketler ile Rusya’daki sosyalist hareketlerin yanı sıra İslamcılık ve Türkçülük gibi akımlar Türk gençliğini de etkilemektedir. Mustafa Kemal, gençlere, “Biz ne faşist ne de komünistiz. Bizim de bir ideolojimiz var. Biz Kemalistsiz” diyerek yüksek okullara “Devrim Tarihi” dersi koydurmuştur. Bu derslerde öğrencilere cumhuriyetçilik, devrimcilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ilkelerinin öğretilmesini istemiştir. Ek olarak bir de “Devrim Tarihi” kürsüsü kurdurmuş, Ankara’da ilk derslerin, yüksek okullar bir araya getirilerek konferans biçiminde verdirilmesini sağlamıştır.
Günümüz iktidarlarının kamu kurum ve kuruluşlarında, “bendensin, değilsin” yaklaşımına dayalı olarak atadığı ehliyetsiz ve liyakatsiz kadrolar herkesçe bilinmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ülke yönetiminde duygularıyla değil, ehliyet ve liyakate göre hareket ettiğinin en somut örneklerinden biri Dr. Reşit Galip’in, Millî Eğitim Bakanı (MEB) olarak atanmasıdır. Atatürk ile Reşit Galip arasında yaşanan çok bilinen bir olayı örnek olması açısından tekrar hatırlatalım:
1931 sonbaharında bir gece Atatürk’ün Sofrası’nda Reşit Galip söz alarak, Millî Eğitim Bakanı Esat Bey’i (Mehmet Esat Sagay) eleştirir ve gericilikle suçlar. Sofra gerilir ve Atatürk, Bakanı’nı zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmaz ve “Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin” diyerek kibarca Reşit Galip’in sofradan ayrılmasını ister. Ancak genç devrimci; “burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır,” der. Ortalık buz gibi olur ve Atatürk yanındakilere dönüp “öyleyse biz kalkalım” diyerek ayağa kalkar, sofradaki heyet ile birlikte Reşit Galip’i orada tek başına bırakıp çıkar. Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı’nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir. Atatürk uyandığında Genel Sekreteri’ne Reşit Galip’i sorar. “Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara’ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik.” cevabını alır. Atatürk, “Ankara’ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz. Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var,” diye ekler. İşte bundan sonrası siyasiler için ders alınacak bir olaydır; 39 yaşındaki Reşit Galip, Millî Eğitim Bakanlığına atanır.
İktidar sahipleri ülkeyi duygularıyla yönetemez! Öncelik kişisel saltanatları değil, vatanın selametidir. Bugün yaşadığımız olumsuzlukların temelinde, Atatürk devrimlerinden ve Atatürk aklından uzaklaşmak yatmaktadır. Sırf “alnı secdeye değiyor” ya da “kinine, dinine sahip” veya “iktidar yanlısı” olduğu düşüncesiyle yaratılan ehliyetsiz ve liyakatsiz kadroların, Türkiye’yi hem yurtiçinde hem de yurtdışında getirdiği durum ortadadır. Kamu Personel Seçme Sınavı’nda (KPSS) yüksek puan alıp mülakatlarda “elenen” başarılı gençler ise kapağı yurtdışına atma derdindedir.
Konumuza dönecek olursak; Dr Reşit Galip, köyler ve köylüler için bir dizi köye hizmet götürme projeleri başlatsa ve bakanlıkta “Köy İşleri Komisyonu” kurdursa da bunları uygulayamaz. Köylere yönelik bir atılım yapamaz. Karşısında Mustafa Kemal Atatürk bile olsa karakterinden asla ödün vermeyen bu genç devrimci ne yazık ki hastalanır ve görevden ayrılır. (13 Ağustos 1933) Altı ay sonra da vefat eder. Mustafa Necati ve Dr. Reşit Galip’in genç yaşta ölümleri şüphesiz genç Cumhuriyet için çok büyük kayıplardır. Sanki bu genç, pırıl pırıl beyinlerin ölümleri ülkenin kaderi gibidir.
Atatürk de genç denilebilecek bir yaşta hayata veda etmedi mi? Yaşasalardı Türkiye Cumhuriyeti nasıl bir ülke olurdu acaba? İnsanın kafasında ister istemez soru işaretleri dolaşıyor.
Cumhuriyet’in üstünden geçen on yıllık süreçte, ülkenin beklentisini karşılayabilecek bir eğitim sistemi kurulamamış, istenen başarı sağlanamamıştır. Ülkenin ekonomi ve tarım alanında yetişmiş insana ihtiyacı vardır. Bu süreçte yabancı eğitim danışmanlarının da bir etkisi olmamıştır. Atatürk bu duruma çok üzülmektedir. “Eli makine tutan,” “aklı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetişmemektedir. Durumun böyle olmasından son derece tedirgindir. Bu düşüncelerini daha Kurtuluş Savaşı sırasında kararlılıkla dile getirmekte ve şöyle konuşmaktaydı:
“Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde herkesten çok mutluluk ve refaha layık olan onlardır. Büyük Millet Meclisi hükûmetinin ekonomi politikası, bu aslî amacı sağlamaya yöneliktir... Efendiler! Diyebiliriz ki bu felaket ve sefaletin tek nedeni bu gerçeği anlamamış olmamızdır. Yedi yüz yıldan beri dünyanın dört bir köşesine göndererek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız, emeklerini ellerinden alıp çarçur ettiğimiz, buna karşılık onlara daima küçümseyerek ve ezici davrandığımız, bunca vericiliklerine karşın nankörlük, küstahlık ve kabalıkla uşak düzeyine indirdiğimiz, bu gerçek sahibin huzurunda bugün utanç ve saygıyla hakiki durumumuzu alalım!”
Devam edecek...
.
Hasanoğlan’dan İmamoğlan’a (5)
İsmail Hakkı Tonguç: “Yalnız istemek, bir işin gerçekleşmesine yetmez. Dilekten sonra gelen bilmek, bildiğini yapma cesareti göstermek, yasaların buyruklarını uygulamak gibi bir takım aşamalar vardır ki bunlar olmadıkça iş başarılamaz.”
Başbakan İsmet İnönü, 14 Mart 1934’te CHP Meclis Kurulu’nda ilköğretim konusunun ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerini açıklayan önemli bir konuşma yapar. Başbakan, “...öğretmenlerin maaşlarının düzenli olarak ödenemediği için verim alınamayacağı, ilk tahsil çağında bulunan çocuklardan ancak 1/3 ünün okullarda eğitim aldığı, mühim bir kısmının eğitimini yarıda bıraktığı” uyarısında bulunmaktadır. “Bu konuyu cesaretle ve hakikati olduğu gibi görerek ayrıntılı bir şekilde düşünmek ve memlekete bildirmek vazifemizdir” diyen İnönü, ilk tahsile ayrılan paranın eksik olabileceğini ifade eder. Ayrıca, çocukların okulu yarıda bırakma konusunda velilerin de sorumlu olduğundan hareketle, “...velilerin çocuklarının tahsilini bitirtmek için, muntazam takip etmediklerini” kaydetmekte, onların, çocuklara tahsili sevdirmeleri konusunda teşvik edilmeleri gerektiği uyarısında bulunmaktadır. Başbakan İsmet İnönü bu önemli konuşmasında, “...çocukların üçte ikisinin okutulmamasına seyirci kalamayacakları” vurgusunu yaparak “...açık kalan ilk tahsilsiz çocukları okutmak için ne tedbir bulacağız?” diye sormakta, malî, idari, sosyal ve millî tedbir ne ise bunun üzerinde düşünmelerini istemektedir. İnönü’nün önem verdiği bir diğer sorun ise yetişkinlerin ümmîlikten yani okuryazar olmama durumundan kurtarılması için nasıl mücadele edileceğinin üzerinde düşünülmesidir.
O yıllarda çocukların tamamının okullaştırılması için çabalayan Cumhuriyetin kurucuları, günümüzde yaklaşık üç milyon okul çağındaki çocuğun eğitimin dışında kaldığını; müfredattan Matematik ve Fen Bilgisi gibi derslerin azamiye indirildiğini bilselerdi ne yaparlardı? Ne yapacaklarını hepimiz tahmin edebiliyoruz; ülke çapında bir eğitim seferberliği başlatırlardı ve sonuna kadar da giderlerdi.
Atatürk, bakan üzerine bakan değiştirmekte, ancak Osmanlı eğitim anlayışından kurtulamamış, gelenekçi eğitimcilerle bir yere varılamamaktadır. Kuvayı Milliye ruhuyla yepyeni bir eğitim anlayışının hayata geçirilmesi şarttır. Bu gerçeklerin ışığında konuya yeniden al atarak sıkı bir baskı politikası uygular. Yabancı danışmanları gönderir. Yerli eğitimcilerle, “eğitimde bağımsızlığı” öngören, “yerli ve yeni bir eğitim” seferberliği için çevresindeki sorumluları sıkıştırmaya başlar. Bu anlayışın ışığında yeni bir Millî Eğitim Bakanı olarak Saffet Arıkan bulunur ve hemen göreve başlatılır. (11 Haziran 1935) Yeni Bakan’dan istenen, köylere yönelik büyük bir eğitim seferberliğini başlatmaktır. “Köylü yığınlarını saran cahilliğin yenilmesi” gerekmektedir.
Yeni Bakan Saffet Arıkan’ın öncelikle yapması gereken, ilköğretim işini temelden ele alacak, ülke çapında bir eğitim örgütlenmesini uygulamaya koyabilecek yetkinlikte bir ilköğretim müdürü bulmaktır. Partili bir eğitimci olan Nafi Âtıf Kansu, bakanın ilköğretim genel müdürlüğü için nasıl bir kişi aradığını bilmektedir. Böyle biri vardır. Bu kişi Gazi Eğitim Enstitüsü yöneticisi ve resim-iş bölümü öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç’tur. Bakan Arıkan, Tonguç ismine yabancı değildir. Onun okul müzesi kurduğunu, kitaplar yazıp çevirdiğini, Bakanlık Yapı İşleri Kurulu’ndaki ve Gazi Eğitim’deki çalışmalarını bilmektedir. Eğitim konusundaki başkalarından farklı olan tutumunu ve birikimini öğrenmiştir. Tonguç, aynı zamanda da “10. Yıl Açık Hava Sergisi”ni ve “Gezici Eğitim Sergisi”ni hazırlayan kişidir. Kansu dışında bu ismi başkaları da önermiştir. Onu Atatürk’e ve İnönü’ye tanıtmak zor olmayacaktır. Böylece Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, İsmail Hakkı Tonguç’u ilköğretim genel müdürlüğüne atamaya karar verir. Tonguç’tan dinleyelim:
“1935 yılında merhum Saffet Arıkan’ın bakanlığı zamanında, Gazi Eğitim Enstitüsü müdür vekilliğinde bulunuyordum. Bir gün müsteşar rahmetli Rıdvan Nafiz Ergüer beni telefonla bakanlığa çağırdı. Odasına girdiğimde hemen yerinden kalktı. Kapıya doğru ilerleyerek: ‘Seni bakan istedi. Beraber bir meseleyi konuşacağız. Menfi cevap vermeye kalkışma,’ dedi. Hemen onun odasının yanı başındaki bakanlık odasına girdik. Arıkan, evraklarla uğraşıyordu. Bana bir Halk Partisi programı uzatarak işaretlediği sayfaları okumamı istedi. Elimdeki broşürün işaretli sayfalarını okumaya başladığım zaman programın ilköğretimle ilgili maddeleriyle karşılaştım. Biraz sonra bakan; ‘okuduğun fikirlere ne dersin?’ dedi. Şu cevabı verdim: Efendim, bu maddelerle saptanmış olan ilköğretime ait görüşler tatlı ve güzel bir rüyadaki hayallere benziyor. Bakan elindeki kâğıtları bıraktı, dikkat kesilerek yüzüme sert sert baktıktan sonra: ‘Ne demek istediğini anlayamadım, bizim partimiz hayal peşinde mi koşuyor yani?’ dedi. Evet, onun gibi bir şey efendim. Çünkü tatbik edilmeyen fikirlerin hayalden ne farkı vardır, dedim. Zavallı müsteşar terlemeye, telaşlanmaya başladı. Bakan, onu teskin etmek ister gibi yüzüne baktıktan sonra bana dönerek gülümsedi ve: ‘Sen bizim bu tatlı hayallerimizi hakikat haline getirebilir misin? Kolaysa yap da görelim bakalım’ dedi. Efendim, ben ne Cumhuriyet Halk Partisiyim ne de devlet. Onların yapamadığını nasıl yapabilirim, cevabını verdim. Saffet Arıkan güldü, ‘Pekiyi, teşekkür ederim, bu meseleleri gene görüşürüz. Sana zahmet verdim,’ deyince müsteşar ayağa kalktı ve onunla birlikte ben de bakanın yanından ayrıldım. ...
Devam ediyor anlatmaya Tonguç: “Bir hafta sonra müsteşar telefon ederek beni çağırdı ve ‘Seni bakan görmek istiyor. Hemen odasına git, görüş’ dedi. Odaya girince Arıkan’ı ayakta buldum. Hemen koluma girdi: ‘Tonguç, seni şimdi ilköğretim umum müdürlüğü odasına götürüp işe başlatacağım’ dedi. İkimiz birlikte odadan çıktık. Aman efendim, çok rica ederim başka bir arkadaşa bu işi vermeniz daha iyi olurdu, derken ilköğretim umum müdürü odasına girdik. Bakan, ’Haydi Allah muvaffak etsin, sonra uzun uzun görüşürüz. Hepimiz senin başarın için çalışacağız. Hikâye uzun. Sonra konuşuruz’ diyerek kapıya doğru yürümeye başladı. “Odada yalnız kalınca omuzlarıma ağır bir yükün çöktüğünü hissettim. Beş dakika geçmeden önündeki sedde su dalgalarının gelişi gibi işler arka arkaya sökün etti. Gece gündüz uğraşmak koşuluyla bu işlerle tam on yıl cenkleştim.”
Reşid Galip ve İsmail Hakkı Tonguç olayını günümüz ile kıyaslarsak; Eğer bugün bu insanlar Cumhurbaşkanına ya da Millî Eğitim Bakanı’na bu şekilde karşı çıkmış olsalardı acaba sonları nasıl olurdu? Bunu tahmin etmek çok güç olmasa gerek. İşte Mustafa Kemal Atatürk farkı budur; ehliyet ve liyakate öncelik tanımak... Çünkü bu insanların kişisel hırs ve emellerinin yerinde vatan sevdası yatmaktaydı. Onlar, bu ülkenin çocuklarına üretime dayalı kaliteli bir eğitim vererek hem onların hem de ülkenin geleceğini inşa etmek ve muasır medeniyet seviyesine yükseltmek gibi dertleri vardı. Çünkü onlar “kinine ve dinine sahip” bir nesil değil, ilimde ilerlemiş, çağdaş ve üreten bir Türkiye’yi inşa edecek, vatanına bağlı Cumhuriyet çocuklarını yetiştirmeyi hedeflemişlerdi.
İlköğretim Genel Müdürü olarak işin başında bulunan İsmail Hakkı Tonguç, Atatürk ilkelerini tam olarak özümsemiş, onun “az zamanda büyük işler başarma” hedefini kendisine amaç edinmiş bir eğitimcidir. Akılcı ve bilimsel davranmak öteden beri ilkelerinden biridir. Nüfusun yüzde 80’ini oluşturan köy nüfusu ve “köyde eğitim sorunu” gibi çetin bir işin çözümü ancak bilimsel yöntemle bulunabilirdi. Köyün gerçekleri ve gereksinimleri başkaydı. Onları bu duruma getiren, köylüyü geri bıraktıran durumları, tarihsel koşulları ve olayları iyi biliyordu. “Kentli yarı aydınlar” dediği Osmanlı çıkarcı kesimini tanıyordu. Köylünün, yüzyıllar boyu küçük bir azınlık olan saray ve çevresi tarafından nasıl sömürülüp, cahil bırakıldığının bilincindeydi. (Günümüzde de aynı değil mi?) Köylünün ve köy yaşamının olumsuz yanlarını da çok iyi araştırmıştı. Şöyle demektedir:
“İki yüz yıldan beri geçirdiğimiz felaketlerin asıl nedeni ülkenin gerçek durumunu görememekte, buna göre gerçek önlemleri alamamakta toplanıyordu. Bu gerçekleri dile getirenler çeşitli şekillerde suçlanıyordu.”
Tonguç’a göre yenilikleri uygulayacak insan öğesi yetersizdi. Yenilikleri medrese kafasıyla yürütmek olası değildi. Yeni anlayışta insanlar yetişmesi gerekiyordu. Bu görüşlerinden hareketle, toplumun yaratıcı gücünü ortaya çıkarmak için de şu tespitlerde bulunmaktadır:
“Eğitim, kendi insan kaynağının yapıcı gücüyle kendini yaratma yolunu seçer.”
Devam edecek
.
Hasanoğlan’dan İmamoğlan’a (6)
Mustafa Kemal Atatürk: “İnsanlar sadece maddi değil, özellikle bu maddi kuvvetin içerdiği manevi kuvvetin etkisiyle yapıcıdırlar. Milletler de böyledir. Manevi kuvvet özellikle bilim ve inançla yüksek bir biçimde gelişir. Öyleyse hükûmetin en verimli ve en önemli görevi eğitim işleridir. Bu yolda başarılı olmak için öyle bir program izlemek zorundayız ki o program milletin bugünkü haline, toplumsal ve hayati ihtiyaçlarına, çevre koşullarına, çağın gereklerine uyum sağlasın, onlara uygun olsun. Bunun için çok büyük ama hayali ve karışık fikirlerden uzak durup gerçeğe derinliklerini görerek bakmak, dokunmak gerekir.” (1 Mart1922)
Değerli okur; Cumhuriyet’in eğitim seferberliği, özellikle de Köy Enstitüleri uygulaması eşine çok az rastlanır bir devrimdir. Bu konu ciltlere sığmaz. Biz burada elimizden geldiğince özetleyerek vermeye çalışsak da yazı dizisi biraz uzayacak. Ümidimiz odur ki sıkılmadan sonuna kadar okunsun. Ne demiştik; “Geçmiş bilinmeden bugünler anlaşılamaz.”
İsmail Hakkı Tonguç, çocukluğunda eğitim için İstanbul’a koştuğunda, “parası olan okur” diyen Osmanlı paşasına kızarak, “göreceksin sen, hem okuyacağım, hem de benim gibi parasız olanların okuması için ömür boyu çaba göstereceğim,” demişti. İşte o gün gelmişti. Artık o, kız ve erkek tüm çocukların eğitimi için yıllarca mücadele edecekti.
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni bir eğitim çağı başlamıştır; Mustafa Kemal Atatürk’ün hayalindeki eğitime doğru koşar adım gidilecektir...
Tonguç, kendi deyimiyle, “çağdaş anlamda bir ilköğretimin Batıda atılan ilk tohumlarını, köklerini ve sonuçtaki ürünlerini” derinlemesine araştırıp incelemiştir. Atatürk’ün daha savaş yıllarında duyurmaya başladığı eğitim görüşlerini, Kemalist felsefeyi, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığını, o savaşın itici güçlerinden biri olan halk dayanışmasını, “Kuvayı Millîye” ruhunu, “kendi insan kaynağına dönme” anlayışını çok iyi kavramış, benimsemiştir. “Mektepli-medreseli” ikiliğinin millî eğitim anlayışı içinde bile hâlâ sürdürülmeye çalıştığını görmektedir. Onun çağdaş ilköğretimi yayma, cumhuriyetin yeni insanını yetiştirme görüşlerinden başta geleni, öğretmen yetiştirmeye yöneliktir. “Her şeye sıfırdan başlamak, yeni ilköğretim çalışmalarını eskinin dışında başlatıp, hızla geliştirmek gerekmektedir. ... Eğitim, bilimsel ilkelere ve ülke gerçeklerine dayanırsa çözümler bulunmaz değildir.”
Atatürk, eğitimin politikacıların etkisiyle bozulmaması için Anayasa ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) parti programına önleyici maddeler ekletmiştir. Buna göre CHP’nin Üçüncü Büyük Kongre (1931) programında “Millî Talim ve Terbiye” başlığı altında yedi madde kabul edilmiştir. Birinci maddeyi kısaca özetleyelim: “Cehaletin yani bilgisizliğin giderilmesi temel esastır. Her gün daha fazla çocuk ve vatandaş okutacak ve yetiştirecek bir program uygulanacaktır. Eğitimin her kademesinde cumhuriyetçi, milliyetçi ve lâik vatandaşlar yetiştirilecektir. Fikrî olduğu kadar bedenî gelişim de en yüksek seviyelere çıkarılacaktır. Bilgi, vatandaş için maddi hayatta başarıya ulaşacak bir araç haline getirilecektir. Verilecek eğitim, her türlü hurafe ve yabancı fikirlerden uzak, üstün, millî ve vatansever olacaktır. Öğrenci, girişimcilik kabiliyeti, disiplin ve samimi ahlâk anlayışına alıştırılacaktır.”
Atatürk, Türk tarihinin bilinmesini de arzu etmektedir. Bu konuda da CHP programına bir madde koydurmuştur. Sadeleştirerek verelim: “Partimiz, vatandaşların, Türk’ün derin tarihini bilmesine çok önem vermektedir. Bu bilgi, Türk’ün kabiliyet ve kudretini, nefsine itimat hislerini ve millî varlık için zarar verecek her türlü akım önünde yıkılmaz dayanma gücünü besleyen mukaddes bir cevherdir.”
Diğer madde başlıkları ise şöyledir: 2) Mektepler hakkında başlıca fikirlerimiz. 3) Güzel sanatlara önem verilmesi. 4) Müzelerin ve eski eserlerin itina ile bölümlenmesi ve yerlerinde korunmasına özen gösterilmesi. 5) Türk dilinin millî, mükemmel ve düzenli, düzgün, beğenilen bir dil haline gelmesi için ciddi girişimlerde bulunulmasına devam edilmesi. 6) Kitap, yayın ve kütüphane işleri parti için çok önemlidir. 7) Parti tarafından spor oluşumlarının devamı ve himayesinin görev bilinmesi.
Şimdi eğitim adına sormak gerekmez mi; Gazi Mustafa Kemal Atatürk daha ne desin? Vefatından sonra iş başına gelen hükûmetler, özellikle de CHP, Atatürk’ün eğitim programını olması gerektiği gibi uygulayabilmişler midir? Yeri geldiğinde anlatacağız...
İleri eğitimin temeli sağlıklı bir temel eğitimden geçmeye bağlıdır. Bunun için de öğretmen yetiştirme ve sayılarının arttırılması sorunlarının bir an önce giderilmesi gerekmektedir. Düşte bile görülemeyecek bir atılım gerçekleşecektir. Eğitim seferberliğine köylerden başlanacak, ilk olarak küçük köyler için “eğitmen” yetiştirilmesi denenecektir. Yeni uygulama, eskiye bulaşmadan, eskinin dışında, sıfırdan ve köylerden başlayacaktır.
Tonguç, “... İlköğretim ve eğitim işinin düzenlenmesine temel olacak ana sorunlarla ilgili olarak hükûmete tarihsel bir muhtıra, (ilköğretim raporu) ” sunmuştur. Rapordaki gerçekler karşısında çok üzülen ve kızan Atatürk şöyle der: “Bir ülkede yaşayanların % 85-90’ı okuma yazma bilmiyorsa, insan olanın bundan utanması gerekir.”
Tonguç’tan dinleyelim: “... Atatürk ivedi olarak ilköğretim raporunu görmek istemiştir. İnönü, Arıkan’ı yanına alıp köşke çıkıyor. Başkaları da vardır. ... Atatürk rapordaki sayılar karşısında öfkelenip, bu acı gerçeğin değiştirilmesi için ne gerekiyorsa yapılmasını istemiştir. Eski bir asker olan bakana, ‘Ordudan yararlanılamaz mı Saffet? Bizim ordumuzda ne çavuşlar vardı, biliyorsun; onlardan öğretmen yetiştirilemez mi?’ demişti. ... Askerliğini onbaşı ya da çavuş olarak yapanlardan eğitmen yetiştirme projesi böylece ortaya çıkmıştı.”
Acil olarak öğretmen yetiştirme sorununa çözüm yine Atatürk dehasından gelmiştir.
1936’nın Nisan ayında Tonguç, millî eğitim müdürü ve bir ilköğretim müfettişiyle birlikte Kayseri’nin okulsuz ve öğretmensiz köyleri adım adım gezilir. Köylülerle ve muhtarlarla görüşmeler yapılır. Tonguç Ankara’ya bir rapor sunar ve şu açıklamalarda bulunur: “Köylüler bu işe yatkın ve istekliydi. Askerde onbaşı ya da çavuş olmuş genç köylüler, çoğunluğun içinden seçilmiş olduklarından farklıydılar. Düzeyleri bu işe uygundu. Bir kez de kursa alınırken seçileceklerdi. Alacakları sekiz aylık eğitimle daha çok gelişeceklerdi.”
Ve kollar sıvanır. Bu işte görev almasında yarar görülen ve istekli olan ilköğretim müfettişleri ve ilkokul öğretmenlerinden bir kurul oluşturulur. Sekiz aylık “eğitmen kursları” ve eğitmenlerin köylerde yapacağı çalışmaların üç yıllık programı ve buna uygun kitapların taslakları yazılıp, hazırlanır. İlk eğitmen kursu 1936 yılı yaz aylarında deneme niteliğinde, Eskişehir’in Çifteler Bucağının, Mahmudiye Köyündeki ilkokulda açılır. Orada açılmasının nedeni, “Çifteler Harası” araçları ve tarım elemanlarından eğitmen adaylarının yetiştirilmesinde yararlanmak içindir. Sekiz aylık bu kursu bitirenlere öğretmen yerine “eğitmen” denilecektir.
Çiftelerdeki uygulamadan çok olumlu sonuçlar alınır. Bunun üzerine kursların çoğaltılmasına karar verilir. Geleceğin köy öğretmeninin, eğitim-öğretim, tarım ve benzeri işleri başarabilecek donanımda bir “eğitmen” olması gerekmektedir.
1936’da “Köy Eğitmenleri Yasası” çıkarılır. Bu yasa ile Köy Enstitüleri’nin de temeli atılmaktadır. Önemi gereği yasanın kısa bir özetini verelim: “Nüfusları öğretmen gönderilmeye elverişli olmayan köylerin öğretim ve eğitim işlerini görmek, tarım işlerinde öncülük etmek için köy eğitmenleri görevlendirilir. Eğitmenler, Millî Eğitim ve Tarım Bakanlıkları tarafından tarım işleri yaptırılmaya elverişli okul ya da çiftliklerde açılan kurslarda yetiştirilir. Gideri bu bakanlıkların bütçesinden ödenir. Eğitmen atanan köylerden gereği kadarı bir bölge sayılarak, kurslarda çalışan öğretmenlerden seçilenler, bu bölgelere gezici başöğretmen olarak atanır. Bunlar öğretmen ve eğitmenlere görevi başında yardımcı olurlar, hizmet içi eğitim verirler. Tarım Bakanlığı parasız tohum, damızlık hayvan, fidan ve tarım araçları verir. “
Bu yasanın en önemli özelliği, “Yasa hükümlerinin yerine getirilmesinde, İçişleri, Millî Eğitim, Maliye ve Tarım Bakanlıklarının yetkilendirilmesi” dir. Cumhuriyet’in topyekûn eğitim seferberliğinde devletin dört bakanlığı da destek vermektedir. Uygulamalar devam ettikçe bakanlık boyutunda desteğe, Sağlık ve Ulaştırma Bakanlıkları da dâhil edilecektir. Günümüzü düşünecek olursak; hayal gibi değil mi?
Devam edecek…
.
Hasanoğlan’dan İmamoğlan’a (7)
İsmail Hakkı Tonguç: “İnsanı öteki varlıklardan ayıran, ayakta durabilmesi ve elini kullanabilmesidir. El, doğanın insana verdiği en kullanışlı araçtır. Uygarlık insan eliyle, insan beyninin birlikte yarattığı bir sonuçtur. İnsan, eliyle beynini birlikte kullanmaya başladığı gün, uygarlığı da tarihi de başlatmış olmaktadır.”
Köy Eğitmenleri Yasası’nın çıkmasıyla eğitmen kursları çoğalmaya başlar. Mahmudiye ve Kızılçullu kurslarında, 400’den çok nüfuslu köyler için iki köy öğretmen okulu açılıp, denemeye geçilir. İsmail Hakkı Tonguç, “İlköğretim Kavramı” adlı kitabında konuyla ilgili şunları söylemektedir: “Bu okulların açılmasıyla, köy eğitimine iki yönden el koyulmuş oluyordu. O güne kadar üstüne gidilmeyen köyde eğitim sorunu, böylece hızla ele alınarak, ilköğretim yönünden yüzyıllardır geri kalmış köyler için önemli çalışmalara girişiliyordu... Her şey yeniden ele alınarak deneniyordu.”
Eğitmenlerden köylerde sadece okuma-yazma sorununa çözüm olmaları düşünülmemektedir. Dağınık, bitkin, yalnız bırakılmış köyleri harekete geçirmek için o köyün en kuvvetli insanını yetiştirerek sosyal ve kültürel işlerde de rol sahibi yapmaya çalışılmaktadır.
Tonguç, Manisa Millî Eğitim Müdürü Rauf İnan’a yazdığı bir mektupta şu konulara parmak basmaktadır: “ ... Her şeyi basite indirgemek birinci koşul. Kurs eşyası ve yapıları böyle bir renk göstermelidir. Ot Yatak, battaniye, temiz çarşaflar, tahta karyola, bakır sahan ve bardaklar. Çiçekli sofralar. Bir masadan yemek, ders, konferans, atölye ve benzeri gibi birçok işler için yararlanmak, kursların eşya kullanmadaki ilkelerinden biri olmalı. Kursların kendi kendilerini yaratmaları en önemli noktayı oluşturur. İşi bizim klasik işler gibi düşünüp merkezden yardım beklerseniz, buradan belki para alabilirsiniz ama ruhu vermek merkezin işi değildir.”
Tonguç, eğitmenlere, eğitirken gönüllerini de ortaya koymalarını, eğitim yuvalarına bir ruh katmalarını istemektedir. Kurs eşyalarına kadar düşünülen bir eğitim seferberliği... Basında sıklıkla yer alan günümüzün idrar kokan, pislik içinde yüzen okullarını düşündükçe, insanın içi burkuluyor.
Tonguç, köy eğitmenlerinin ve öğrencilerin eğitilmesinin yetmeyeceğini, ailelerin de eğitimin içine dâhil edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Edirne Karaağaç kursu yöneticisi Ferit Oğuz Bayır’a yazdıklarını kısaca verelim: “... Yepyeni bir denemeye girişmek istiyoruz. Sizdeki öğrenci ve eğitmenlerden anasını, karısını, kız kardeşini ya da ablasını getirip okutmak isteyenler bulunursa, onları başlangıçta 15-20 kişi olarak toplayıp, okuma-yazma öğretmek, dikiş, biçki ve ev idaresi göstermek; bu şekilde köy eğitmeninin ailesini yetiştirmek istiyoruz. Ama onların görevi eğitmen gibi çocuk okutmak olmasın. Daha çok, eve ait işleri köy kadınlarına öğretmek olsun.“
Tüm bu çalışmalar sürerken, Çifteler ve Kızılçullu’da ayrı bir programla ama aynı kurum içinde açılan “köy öğretmen okulu” denemesi ile çok programlılığın temelleri atılır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün yaktığı eğitim meşalesi, ülkenin en ücra köşelerine kadar aydınlatmaya başlamıştır. ABD’li araştırmacı Fay Kirby, “Türkiye’de Köy Enstitüleri” adlı kitabında şu tespitlerde bulunmaktadır: “Köylü çocuklarının kendi kendilerine uzun süre çalışabilme alışkanlığı kazanmış oldukları görülüyordu. Bilgiye aç kurtlar gibi atılıyorlardı. Doğa ve fizik yasalarını kavrayışları, öğretmenlerin kitap bilgilerini aşıyordu. ... Onların imece yöntemiyle yapamayacakları yoktu. Öğretmenle öğrencinin birlikte çalışması, aralarındaki ilişkiyi kendiliğinden en iyi biçimde düzenliyordu. Bu yeni davranışlarla, ‘mektepçilik’, ‘köycülük’ kokusunu silecek yepyeni bir eğitim yaratılıyordu.”
Eğitmen kursları verimli bir şekilde çalışmaktadır. Çifteler ve Kızılçullu’dan sonra Trakya’da da bir kurs açılır. İsmail Hakkı Tonguç, “Anadolu Raporu” niteliği taşıyan “Köyde Eğitim” adlı bir kitap yazar. Kitap, Millî Eğitim bakanlığı yayınları arasında “İlkokul Öğretmen Kılavuzları Serisi” nin sekizincisi olarak 1938’de yayınlanır ve dağıtılır. Tonguç, Batıdaki ilköğretim kurumlarını incelemek üzere iki ay için Bulgaristan, Macaristan, Yugoslavya, Almanya ve Avusturya’ya gönderilir. (28 Ağustos 1938) Bu geziden dönüşte MEB’in “İlköğretim Gazetesi”nde, “Başka Ülkelerde Köy Eğitimi” başlığı altında üç bölümlük bir yazısı yayımlanır. Yazısında, Bulgar ırkının %93’ünün okuma yazma bildiğini, lise eğitiminin 4+3 yıllık temel eğitimin üstündeki ortaöğretim kurumlarında, çoğu mesleğe yönelik olarak verildiğini; Macaristan’da zorunlu eğitimin 16 yaşına kadar olduğunu, köylerde tarım işlerinin modern teknolojik yollarla yapıldığını anlatır. Tonguç, baştan bir köylü ülkesi olduğunun altını çizdiği Almanya için de şöyle bir tespitte bulunuyor: “Almanya’nın, kendi yerinde kentleşme ve bayındırlaşma, eğitimde değişmeyi beraberinde getiriyor.”
Atatürk, bölge insanına yerinde istihdam sağlayacak dev fabrika projelerini Anadolu’dan başlatmamış mıydı? Aynı şekilde eğitim de Anadolu’dan başlatılmaktadır. Bu sayede köyden kente göç de önlenmiş olmaktadır. Günümüzde mahalleye çevrilen köylerin okullarını kapatarak, çocuklarını “taşımalı eğitim” e mahkûm eden zihniyet, Atatürk’ün eğitim anlayışından ne kadar uzakta değil mi?
Cumhuriyet’in kurucusu Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sonsuzluğa yürümüştür. Türkiye’nin üzerine ağır bir karanlık çökmüş gibidir. Ülkenin dört bir yanında koyu bir hüzün hâkimdir. Toplumsal bir ağıt göklere yükselirken, acılar sel olup sonbaharın sararmış yapraklarına karışmaktadır. İsmet İnönü, Atatürk’ün naaşı önünde eğilir; “Sevgili Atatürk! Devrimlerinin yılmaz bekçileriyiz. Sen rahat uyu!” diyerek Türk toplumu adına izinden gideceği sözünü verir. İnönü ayrıca, “Köyde Eğitim asla aksamayacak, kaldığı yerden sürecek!” diyerek kesin bir görüş bildirir.
Millî Eğitim bakanı Saffet Arıkan, Atatürk’ün vefatından çok sarsılır ve sağlığı bozulur, görevinden ayrılır. Yerine gerçek bir devrimci ve genç Maarif Müfettişi İzmir Milletvekili Hasan Âli Yücel getirilir. (28 Aralık 1938) Yücel, Millî Eğitim Bakanlığını içinden tanıyan, felsefe ve eğitim birikimi olan bir devlet adamıdır. İşe alışmak için bir süreye de ihtiyacı yoktur. Tonguç onu yapılanlarla ilgili aydınlatmaktadır. Yakın köylerdeki eğitmenlerin çalışmalarını görmeye götürmekte, Mahmudiye ve Kızılçullu’da denenen öğretmen yetiştirme uygulaması ile eğitmen kurslarını gezdirmektedir. İkisi çoktandır birlikte çalışıyor gibi ortak bir anlayış, sevgi ve saygı doğrultusunda yakınlaşmışlardır. Bu muhteşem ikili 1946’ya kadar birlikte çalışacaklardır; tâ ki “şer odakları” devreye girene kadar...
İsmail Hakkı Tonguç, “Canlandırılacak Köy” adlı bir kitap yazmıştır. Bir paragrafını alalım: “... Köy sorunu bazılarının sandığı gibi tekdüze bir köy kalkınması değil, anlamlı ve bilimsel düzeyde köyün içten canlandırılmasıdır. Öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki onu hiçbir kuvvet yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin, köle ve uşak yerine koymasın...”
Günümüz köy yaşamını düşünecek olursak böyle mi oldu? Elbette hayır!
1939 Temmuz ayında Ankara’da ilk Eğitim Şûrası toplanır Tonguç’un yazdığı “Canlandırılacak Köy” adlı kitabı bildiri olarak şûrada görüşülür. Ayrıca “Köyde eğitimi yüzde yüz gerçekleştirecek ve köyü eğitim yoluyla canlandırma sorunu çerçevesinde yapılmış çalışmalardan yararlanılarak hazırlanan bir rapor Şûra’ya sunulur. Rapor, aydınlar ve uzmanlar tarafından günlerce tartışılır. Birinci Millî Eğitim Şûrası, köy davası ve ülkenin eğitim politikası için oluşturulacak kamuoyu ile “Köy Enstitüleri” adıyla oluşturulacak olan Türkiye’nin yeni eğitim kurumlarına ışık yakması ile tarihsel bir önem taşıyacaktır.
Şûra’nın en önemli kararlarından kısaca bahsedelim: “...Açılmış ve açılacak köy okullarından ‘eski üç sınıf’ düzenlemesi kaldırılıp, tüm köy okulları beş sınıflı yapılacaktır. Köy öğretmeni, başka ülkelerde olduğu gibi beş sınıfı birden başarıyla yönetecek donanımda yetiştirilecektir. ...Çocukların geleceğini devlet kapısında aramak yerine başka mesleklere ve tekniğe yönelmelerine önem verilecektir. Çok sayıda öğretmen yetiştirme planı hızla uygulanacaktır. Öğretmenlerin köyde iyi çalışabilmeleri için her türlü önlem alınacaktır. ”
Günümüz gençlerinin Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) kapılarında nasıl süründürüldüğünü düşünecek olursak, Şûra’da alınan kararların devrimsel niteliği çok daha iyi anlaşılacaktır.
Devam edecek…
.
Hasanoğlan’dan İmamoğlan’a (8)
İsmail Hakkı Tonguç: “Teknolojinin araçları köy okulunun ilk oyuncakları olacak.”
Birinci Millî Eğitim Şûrası’na sunulan Tonguç’un hazırlamış olduğu “İlköğretim Planlama Raporu” Şûra’da değiştirilmeden kabul edilir. “Şûra’dan geçen aslında sıradan bir eğitim raporu değil, ülkenin alın yazısını etkileyecek bir yasanın temel tasarısıydı. Oylamaya katılan üyelerin çoğu bunun ayırdında bile değildi. Nitekim edilgen yarı aydınlar, rahatlarından korkan yöneticiler, çıkarının bozulacağını düşünen ağa-eşraf; köylü için yapılan, yapılacak olan bu atılımlara karşı çıkmaya başlamışlardı. Bakanlıktaki yüksek görevliler Tonguç’a, ‘Kiminle yapacaksın bu işi, hangi elemanla?’ diyorlardı. Oysa ona göre ‘adamını, işin kendi yaratacaktı.”
Köy Enstitüleri’nde verilecek olan demokratik eğitime karşı hareketin içinde başı çeken isimlerden birisi de Reşat Şemsettin Sirer’dir. Sirer, Tonguç’un hazırladığı “köyde eğitim” raporuna karşı çıkarak, “köy için ayrı bir programa gerek olmadığını, zaman içinde onlara da sıra geleceğini” söylemektedir. Almanya’da eğitim görmüş, öğrenci müfettişi olarak orada bulunmuş olmasına rağmen, “herkese değil, üstün bir kesime eğitim verilmesi” görüşündedir. Oysaki Atatürk; “imtiyazsız, sınıfsız toplumuz” demektedir. Görülen o ki Sirer, Atatürk’ün devrimlerine de karşıdır. Bu tutumunu ilerleyen yıllarda Köy Enstitüleri’nin kapatılmasında da kullanacaktır.
“Hasanoğlan Hatırası” adlı kitabın yazarı Mustafa Güneri, o günleri bakın nasıl anlatıyor: “17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri’nin yasalaşması için Meclis’e gelen yasa teklifinde hiç ret oyu çıkmadı, fakat 146 kişi oylamaya katılmadı. Bu, sessiz bir muhalefetin göstergesiydi. Oylamaya katılmayanlar arasında, daha sonra Demokrat Parti’yi kuracak olan Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü gibi isimler vardı. Ayrıca enstitülülerin köylüyü uyandırmasından ürken büyük toprak sahipleri de enstitülere şiddetle karşıydı ve bu gelecek yıllarda açığa çıktı.”
Eğitim Şûrası bittiği gün Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve eşi, Çankaya’da bir davet verir. Kastamonu Eğitmen Kursu yöneticisi S. Edip Balkır da davetliler arasındadır. Kendisine yaklaşan biri, İnönü’nün onu istediğini bildirir. Fethi Okyar ve Faik Öztrak ile bir köşede oturmakta olan İnönü, Balkır’a dönerek, “sizin işlerde yeni gelişmeler var mı,” der. “Evet, Paşam, yeni bir müjdem var size... Millî Eğitim Bakanlığı, köylerde çalışacak elemanları yetiştirmek için bölgelerde ‘Köy Enstitüleri’ açacak,” diye cevaplar Edip Balkır. Şûra’da çok da ayrıntısına girilmeyen ama Tonguç’la sohbetinde iyice anladığı “Köy Enstitüsü” modelini, İnönü’nün sorduğu onlarca soruya yanıt olarak açıklar. Tonguç’un enstitüleri, klasik eğitimin dışında, ülke nüfusunun büyük bir bölümünün ihtiyaçları doğrultusunda kendi kendini kuracaktır.
İlköğretimi yurt geneline yaymak için eleman yetiştirmek gerekmektedir. Bunu sağlamak üzere 3803 sayılı “Köy Enstitüleri Yasası” TBMM’de onaylanır. (17 Nisan 1940) Gerekçesinde; “köy öğretmeni ile birlikte başka eleman da yetiştirileceği için bu merkez kurumlara ‘Köy Enstitüsü’ adını vermek yerinde olacaktır” denilmektedir. Bu yasanın öncesinde, Mahmudiye, Kızılçullu, Gölköy ve Lüleburgaz Köy Öğretmen Okulları, Köy Enstitüsüne dönüştürülür. (7 Temmuz 1939)
Hasan Âli Yücel, “Köy Enstitüleri Yasası” nın onayından sonra son sözlerinde şunları söyler: “Bu yasa hazırlanırken dört encümenden geçti: Millî Eğitim, Tarım, İçişleri ve Bütçe. Bu kurullardaki arkadaşlar en küçük noktalara kadar emek vererek, düzelterek yasayı güçlendirdiler. ... Bu yasa aşağı yukarı 15 yıl sonraki bir gerçeği bize bugün tatlı bir hayal olarak düşündürmektedir. Ben kendi payıma bunun mutluluğu içindeyim.” Ne yazık ki ’46’dan itibaren uygun zamanın geldiğini gören karanlığın ağaları “bu tatlı hayal” in üzerine çökecek ve ülkenin yeşermesine izin vermeyecektir.
Köy Enstitülerine gidişin yolu yasal olarak da tamamen açılmıştır. İsmail Hakkı Tonguç, Köy Enstitülerinde birinci ilkenin, “genel eğitim içinde mesleğe yöneltici” yeni boyutlar getirmek olduğunu belirtmekte ve bu ilkenin enstitülerde verilen eğitimin bel kemiğini oluşturduğunu vurgulamaktadır. Bu ilkenin anlamı şudur: “Öğretmen ve sağlıkçı adaylarını köyden alıp köye verme uygulaması yoluyla köye yarayışlı eleman yetiştirme sorununu kökten çözmek, köylü çocuklarına bir an evvel ileri öğrenim kapılarını açmak.”
Pakize Türkoğlu, “Tonguç ve Enstitüleri” adlı kitabının önsözünde şöyle diyor:
“Klasik pedagoji kısır döngüsünü kıran iş eğitimi yöntemi, bir yandan eğitimin ekonomik temeline destek veriyor, bir yandan insan kişiliğine zenginlik katan, bireye yaratıcılığını kullandıran öğrenmeyi iş içinde, üretim içinde sağlayan, ruhbilimsel, ekonomik, kültürel değeri ve teknolojisi daha yüksek bir eğitim yaratılıyordu. Bireyin sağlıklı gelişimi ve toplumun gereksinimine uygun çok yönlü bir eğitim ortamı oluşturuluyordu. Köy Enstitülerinde planlanan eğitim sisteminde genel kültür, tarım ve ekonomi kültürü, teknik sanatlar kültürü, güzel sanatlar kültürüne de yer ve önem verilmesi, niteliği belirleyen en önemli etkenlerdir.”
Yasa onaylanmadan önce Tonguç, ivedi olarak yurt gezisine çıkmıştır. Amacı, Köy Enstitüleri için yer seçmek, gözlem ve incelemelerde bulunmak, görüşmeler yapıp eğitmen kursları ve deneme öğretmen okullarını bu dönüşüme hazırlamaktır. İlköğretim Genel Müdürlüğü Başyardımcısı Ferit Oğuz Bayır ise gece gündüz çalışarak Enstitülerin kuruluş hazırlıklarını yapmaktadır. Öğrenci alımında kullanılacak form-dilekçeleri bastırmış, önceki dört okulla birlikte yeni açılacak 14 Enstitünün öğrencileri için diktirilen giysileri paketlemiştir.
O yıllarda ortaöğretim öğrencileri sarı, mor ve yeşil şeritli, kokartlı şapkalar ve lacivert takımlar kullanmaktadır. Ancak, Enstitü öğrencileri için hazırlanan giysiler alışılagelmiş öğrenci giysilerinden çok farklıdır. Kız ve erkek öğrenciler için diktirilen giysilerin birer takımı iş tulumudur. Sıcak iklimler için kullanılacak geniş kenarlı hasır şapkalar da bulunmaktadır. Kızlar için basma entari ve başlıklar da hazırlanmıştır. Bu özel giysiler, Köy Enstitülerinin belirleyici özelliğini anlatmaya yetmektedir. Tonguç’a göre; “öğrencinin yeri öğretmenin arkasında ya da karşısındaki sıralarda olmayacaktır. Orada yönetici, öğretmen ve öğrenci yan yana ve el ele olacaktır. Gerekince birlikte öğreneceklerdir.”
Harf Devrimi’nden itibaren süregelen eğitimde “oyalama” taktiği ve “Osmanlı eğitim anlayışı” ülkeye yıllar kaybettirmiştir. Köy Enstitüleri ile “işe el sürmeyen okumuşluk,” “yaratıcılığı olmayan, işe yabancılaşmış tipler,” “işsiz güçsüz asalaklık” ve sadece “memur olmak için eğitim almak” zihniyetleri tarihe karışacaktı. Tüm bunların yerini, “eli kolu kafası birlikte çalışan, iş yapmayı erdem sayan, teknik beceriler kazanan, kendini ve çevresini bu yolla değiştirebilen” yeni kuşaklar alacaktı. İş ve üretimi ülkenin büyük çoğunluğu olan eğitim görmemiş kesim, özellikle de köylülerin yükleri, Enstitülerde verilecek nitelikli eğitim sonucunda yetişen köy çocukları ile büyük ölçüde hafifletilecekti. Tonguç’a göre; “halkın gücünü örgütleyerek büyük bir Kurtuluş Savaşı verebilen Türk toplumunu, aynı millî ruhla eğitimde de örgütleyerek; kendi başının çaresine bakabilmesi, cahillikten kurtulması ve köylerin canlandırılması için bu yolla yetiştirmek gerekiyordu.”
Köy Enstitüleri, bir okul değil, büyük bir alan üstünde birçok birimleri ve iş alanları olan eğitim işletmeleri olarak kurulmaktadır. Enstitülerin kuruluş işleri, üniversite fakülteleri, Gazi Eğitim Enstitüsü ve benzeri yüksek okullar, öğretmen okulları ve benzeri meslek okulları çıkışlılarla gerçekleştirilmektedir.
Bu bölümü, ileriki yıllarda Köy Enstitüleri’nin kapatılmasında önemli rol oynayacak olan Talim Terbiye Kurulu üyesi Halil Fikret Kanat’ın, Hasan Âli Yücel’e gönderdiği imzasız rapor üzerine, Bakan’ın kendisine verdiği cevapla bitirelim: “Evet, onların kültürleri bildiğimiz münevverlerinkinden gerçekten ayrı olacak, onlar hendese (matematik) davalarını (problemlerini) ezberleyerek sınavı verince unutan insanlardan olmayacaklar. Geometri ve diğer birimlerin ana kanunlarına göre bina ve eşya yapan münevverler olacaktır.”
Günümüzün ezberlenmiş eğitim ve ezbere dayanan hayatlarını düşünecek olursak; eğitimde geldiğimiz noktanın içler acısı tablosunu görmemek için kör olmamız gerekmektedir.
Devam edecek...
.

