duzenliyahya@gmail.com
İtalyan felsefeci G. Agamben “Batının siyasal modeli şehir değil toplama kampıdır, Atina değil Auscwitz’dir” diyor.Bu cümle, Batı siyaset felsefesinin genetik fotoğrafına dair bir çerçeve ve muhtevaya işaret ediyor. Daha çok da zihnimizde bizim şehirlerimize dair çağrışımlar yapıyor. Bu tespiti siyasi modelden ülkemizdeki şehirleşmeye (daha doğrusu yığılmaya/toplamaya)indirgediğimizde karşılaşacağımız şey; şehirlerimizi kadîm dünya görüşü ve medeniyet havzasından kopardığımız zamanlardan bu yana, artık şehirden bahsetsek de, zihnimizde şehri değil toplama kampı’nı tasavvur ediyor oluşumuzdur. Çünkü ortada zihnimize düşüreceğimiz bir şehir imajı dahi yok.
Bize mahsus modern zaman şehirlerini tanımlayıcı, en kapsamlı tabir herhalde “toplama kampı” olsa gerektir. Şehirlerimizin toplama kampına dönüşmesiyle birlikte, şehir insanı da istif edilebilen, tartılıp ölçülebilen, sayılıp paketlenebilen yığınlar haline geldi.
Şehirle toplama kampı arasındaki en önemli fark; insanın, toplama kampında iradesi elinden alınmış bir mahkûm, şehirde ise irade gösterebilen bir varlık olmasıdır. Ancak, günümüz şehirlerinde yaşayan insan için bunu söyleyebilmek dahi zor.
Şehirle toplama kampı arasındaki en önemli fark; insanın, toplama kampında iradesi elinden alınmış bir mahkûm, şehirde ise irade gösterebilen bir varlık olmasıdır. Ancak, günümüz şehirlerinde yaşayan insan için bunu söyleyebilmek dahi zor.
Biraz geriye giderek bakacak olursak…
Tanzimat’la yaşanan büyük zihniyet kırılması şehirlerimize de sirayet etmiş ve yaklaşık iki yüz yıldır bozula bozula kendini kaybetmiş, başkasına da bütünüyle dönüşememiş şehirlerimizibugünkü kaosa sürüklemiştir. Tanzimat-Meşrutiyet-Cumhuriyet devirleri boyunca süren şehir yabancılaşması/şahsiyetsizliği, Cumhuriyet döneminde önce kendini inkârla işe başlayıp imha harekâtına girişti. Sonra, gelen iktidarların gaflet ve ihmalleriyle, en son da TOKİ ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve yerel Yönetimlerin işbirliğiyle başlatılan “kentsel dönüşüm” kasırgasından bütün şehirlerimiz nasibini aldı.
Özellikle son dönemde devlet imkânlarının kendisine âmâde ve emanet edildiği TOKİ’nin, estirdiği ‘toplu konut kasırgası’yla şehirlerimizin zaten bozulmuş olan genetik ve dokusunu ne hale getirdiğini, ıslah yerine “ihya iddialı” nasıl bir “imha harekâtı”na maruz bıraktığını dehşetle görüyoruz. Bu imhanın sonunda tutsak edilen, iradesi ‘yok sayılan’ bir nesne olarak topluca toplama kamplarına sürükleniyoruz.
Eski deyimle sadece “sahib-i nazar” olanların görebileceği bu şehir katliamlarıyla yaşadığımız mekânlar o hale getirildi ki, artık iradesi elinden alınmış bir mahkûm gibi iyi inşa edilmiş, adeta bir nükleer depoya dönüştürülmüş, güvenlikli ve akıllı toplama kamplarında “hayat denilen zan”la yaşıyoruz.
Bir süre önce “şehrin bozulan kimyası”na dair şöyle yazmıştım: “Yaşadığımız hayatın tecelli zemini olan şehir ‘yaşamamız gereken şehir midir, yoksa bizim yaşamaya mahkûm olduğumuz bir yer-mekân mıdır?’ Modern zamanların getirdiği büyük şehir kaoslarına rağmen yaşamaya devam etmek zorunda olduğumuza göre, ‘mahkûm’lar olarak bu tip şehirlerde adeta bir ‘toplama kampı’ndayız. Yaşama irademiz elimizde değil. O derece kuşatılmışız ki rüya ve hayallerimize bile el konulmuş.”
“Bir arada yaşama”yı ölçülendirmiş, yeryüzünün ilk şehrini kurmuş, medeniyetten şehir, şehirden medeniyet çıkarmış bir dünyanın insanları olarak, tarihî birikim ve tecrübemize ihanet edercesine şehirden ve hayattan kaçıyoruz. Giderek hayatı atomizeleştirerek birbirimize yabancılaştık, böylece komşuluk duygusunu kaybettik.
Şehirlerimizi dönüştürdükçe, daha doğrusu ifsat ettikçe, şehirlerimizden uzaklaşıp toplama kamplarından nasibimizi aldık. Sahibi olduğumuz şehirleri terkettik, icad edilmiş bir rıza ile toplama kamplarına hapsolduk. Bu hayat(sızlığ)ı ister hale geldik. Böylece kendimizi kaybederek “kim olduğumuz”a dair soru bile soramadık, “nereden geldiğimizi” de unuttuk.
Kapılarını bize açan şehirlerimize yüzümüzü çevirir olduk. Toplama kamplarına alışıp kanıksadıkça şehirlerden korktuk, ürkütücü gelmeye başladı. Çünkü onlara yabancılaştık, onları tanıyamaz hale geldik.
Şehirlerimizde artık insan-şehir münasebetinin sıcaklığı, kalbîliği yok. Yaşama alanlarını dışardan yalıtarak bir toplama kampına dönüştüren toplu siteler, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. Toplama kampında kendimizi şehirde zannediyoruz. Bu toplanma kamplarında kendimize ait olmayan bir hayatı yaşıyor, başkalarının hayatlarına şartlanıyoruz.
Trajedi o kadar korkunç ki, toplama kampında olduğumuzu bile hissedemiyoruz. Kamptaki mahkûmların sabah erken kaldırılıp mecburi işe gönderilmesi gibi, bitkin ve huzursuz çehrelerle nereye gittiğimizi bilmeden, nereye şartlandırılmışsak oralara doğru yürüyoruz. Akşam da aynı şekilde “sayım ve istif” için kampa dönüyoruz.
Sadece şehrin hakikatini değil buna dair tasavvur, duyuş ve anlayışı da kaybettik. Bizde “fetih ve şehir” kavram olmanın ötesinde birbirinden ayrılmaz değerlerdi. Fetih yani ‘kapıları açmak’. Şehrin kapılarını yürekle açmak. Bir zamanlar şehrin anlamı, bize kapılarını yürekleriyle birlikte açanlarla yükselirdi. Bize bundan ne kaldı? Hiçbir şey!
Toplama kamplarından çıkmadığımız müddetçe yaptığımız tek şey hapishanemizi/hücremizi süslemekten ibaret olacak. Her bir adım bizi daha çok köle haline getirecek.
Temel soru da şu: Bu toplama kamplarından nasıl çıkacağız? Kendi şehrimizi nasıl kuracağız? Kendi şehrimize nasıl kavuşacağız?
Bakalım, “Bizim şehir tasavvurumuz, aynı zamanda medeniyet tasavvurumuzdur. Şehir mirasımız, aynı zamanda medeniyet birikimimizdir” diyen Davutoğlu’nun Başbakanlığındaki icra heyeti, şehirlerimizi bu ‘ifsat ve ilhad’dan çekip çıkarabilecek, bu “büyük iddia”yı sorumluluğa taşıyabilecek ve harekete geçebilecek mi
Yoksa 62. Hükümet Programındaki “Yaşanabilir Mekânlar ve Çevre” başlığı altındaki şu ifadeler, hâlâ Kentsel Dönüşüm ve TOKİ uygulamalarının devam edeceğini mi gösteriyor:” Şehirlerimizi güzelleştirmek ve gecekondu bölgelerini ıslah etmek için kentsel dönüşüm projelerini hayata geçirdik. Kentsel dönüşümle, yapı stokumuzun yenilenmesi sağlanırken her türlü afete karşı dayanıklı yaşam alanları geliştirdik… TOKİ ve yerel yönetimlerle müştereken, 2003-2014 döneminde, 90.653 konutluk gecekondu dönüşüm ve kentsel yenileme uygulaması başlattık.”
TOKİ’nin şehir ifsatları ortada iken “devlette devamlılık esastır” kavlince kentsel dönüşüme “devam” işareti veren bu ifadelerden endişe duyuyoruz. Hükümet Programındaki bu satırlardan sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TOKİ ve yerel yönetimleri ıslah edebilecek ve bahsedilen “şehir ve medeniyet tasavvuru”nu idrak ettirebilecek mi?
Çok zor görünüyor. Çünkü bunun için yeni bir “okuma biçimi”, idraklerin iltihaplardan temizlenmesi ve arazi-emlak-rant mafyalarıyla hesaplaşma iradesi gerekiyor!
Bu, büyük ârif Yunus Emre’nin “zehirle pişmiş aşı yemek” dediği büyük misyona talip olmak demektir!
Olması gereken de budur!
.
“TANZİMAT HASTALIĞI”, AKIL SATAN “GURU”LAR VE ŞEHİRLERİMİZ…
Kendi şehir ve medeniyet birikiminden, yönetim geleneğinden habersiz, ondan nefret eden kimi gazeteci-yazarlarımız, hâlâ Tanzimat aydınlarının artıklarıyla geçindiklerinden, Batının çöplüğünde gıda aramakla meşguller. Öyle ki, modern kapitalizmin “kazanmak için her şeyi tüket, tahrip et ve yok et!” felsefesiyle yola çıkıp dünyaya vahşi başarı öyküleri pazarlamak için dolaşan ve dolar karşılığı akıl satan batılı yönetim gurularının en fazla akıl sattığı ülke-lerden birisi haline geldik. Gün geçmiyor ki, holdinglerin özel mahfillerinde, üniversitelerin kampüslerinde, yerel yönetimlerin kültür merkezlerinde bu pazarlamacı gurular bir kasaba işportacısı gibi çantalarını açmasın. Tabii müşterisi bol olan metaları böylece zayi olmuyor. Bir münekkidimizin deyimiyle;“Efendisinin ilâçlarını çalıp içen ahmak uşak”ların bol olduğu bu ülkede pazara sunulan metalar da çeşitleniyor…
Herkese sunulacak metaları olan bu pazarlamacı gurulardan ‘Dünya Rekabet Merkezi Direk-törü’yle birkaç ay önce ‘Perakende Liderler Konferansı’ için bulunduğu ülkede bir TV muhabi-ri röportaj yapıyor. Kendisine “kentlerimiz giderek devleşiyor, çevre sorunları artıyor. Bu konuda çözüm önerileriniz nedir?” sorusunu soruyor. Bu soru, uzaydaki başka bir galaksiden gelen bir yaratığa sorulsa bu kadar tuhaf karşılanmaz zannediyorum. Bu yönetim gurusu da, “Esas sorun bir şehri nasıl yöneteceğiniz. 20 yıl sonra neler olacağına dair plan yapmalısınız. Eğitim kurumlarınız bir şehrin nasıl yönetileceğini düşünmeli ve bu konuda çalışacak diplomalı insanlar yetiştirmeli”şeklinde beylik bir genellemeyle cevap veriyor.
Tabii gurunun bu cevabı herhalde “müthiş, orijinal, harika” kabul edilerek, Türkiye’de düzen-lenen ve düzenlenecek çevre ve şehircilik çalıştaylarında, konferanslarda referans kabul edi-lecek ve göndermeler yapılacaktır (!)
Söz konusu Guru’nun bu sıradan sözünü kesip,günümüzden biraz koparak tarihi süreçte biraz geriye gedelim…
Ait olduğumuz tarih ve medeniyet birikiminin erken Cumhuriyet döneminde önce red, sonra imha için öncelikle başvurulan tarihî şehirleri yıkmak yerine, batılı şehir plancısı ve mimarlara yeni şehirler planlatarak yeni rejimin temellerinin tahkim edilmesi hedefleniyordu. Gelecek nesillerin zihinlerine tarihe ait bir iz bile düşmemesi için girişilen şehir katliamları öyle vahşi boyutlara ulaşmış ve vahim sonuçlar doğurmuştur ki, bu sonuçları İstanbul, Konya, Diyarbakır, Bursa, Amasya, Trabzongibi şehirlerimizde görmek mümkündür.
Ancak, Falih Rıfkı’nın “Çankaya”sında anlattığı bir olay var ki, bize ait olmayan şehir modellerinin transfer ve eklemleme ile bu topraklarda yeşeremeyeceği ve yaşayamayacağına dair önemli bir itiraf niteliğindedir. Şunları söylüyor Falih Rıfkı:
“Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Lâtin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir plânını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kurama-mıştı. Çünkü bu, Atatürk’ün devrimleri ile halletmeğe çalıştığı medeniyet ve kültürün mesele-sidir.
Şimdi İsrail Akdeniz kıyılarında tam Yansen prensiplerine göre yepyeni bir şehir kurmak üze-redir. Plânlarını Avrupa gazetelerinde gördüm. Bir gün gıptalar içinde onun seyrine gideceğiz. Hırsızlar ve gericiler olmasaydı, o şehrin daha büyük, daha zengin ve daha tamamının çoktan Anadolu yaylasında kurulmuş olacağını düşünmeyeceğiz bile…İsrail, bir uçumluk ötemizde, halledilmiş medeniyet ve kültür davalarının hayır nimetlerini biçmektedir. Biz 1952’de ve her işimizde bile Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışmıyor muyuz?”
İsrail, Batılı ama ‘Yahudi orijinli, kendine özgü’ bir zihniyetle şehirlerinin kurucu iradesini değil, teknik inşasını batılı şehircilere ihale ediyor. Falih Rıfkı’nın yakındığı hırsızlar günümüzde de var, gericiler de kompleksleriyle malûl olarak kendi köklerinden utanıp, yabancı iklimlerin ürünlerine gıpta ediyor!
Üstad Necip Fazıl da “İdeolocyaÖrgüsü”nde bu konuya vurgu yaparak; “Tarihimizde İnkılâp âbidelerini bile ecnebi mütehassıslara yaptıran devrin, bu milleti müstemlekeleştirmekten başka gaye gütmeyici ruhu” der ve devamla; “Milli olmak iddiasında bir inkılâp, kendi abide-lerini ecnebilere ısmarlamakla, kendi bakilerini kadınlığa irca için ecnebilere müracaat etmek arasında bir fark bulunduğunu iddia edemez. Biri maddede oluyor, öbürü mânada…” hükmünü verir.
Başta merkezî yönetim olmak üzere, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yerel yönetimler, TOKİ ve diğer ilgili kurumların idrak yolları, ne yazık ki, Falih Rıfkı’nın bahsettiği “şehirciliğin bir medeniyet ve kültür meselesi” olduğunu anlayamayacak kadar iltihaplıdır. Onun içindir ki hâlâ hastalıklarına reçete için ‘suyun öte yakası’ndan medet umuyorlar.
Bu Tanzimat hastalığı ne yazık ki şehirlerimizde zaman, mekân, ruh, kimlik bırakmadı.
Bugün de zihin ve göz hastalığı nedeniyle kendi şehir birikimini görüp anlayamayan yerlilerin ülkemizin bütün şehirlerini ithal akıllane hale getirdiğini görüyoruz. Bu katliamı (sürekli vurgu yaptığımız gibi) tarihte Haçlılar ve Moğollar ancak yapabildi.
Bütün bir medeniyet coğrafyasında yeryüzü ve iklim şartlarına göre oluşturulmuş müthiş bir şehir stoku son kalıntılarıyla bugüne ve yarına mesaj verirken,halâ kendi mimar ve şehircile-rini ortaya çıkaramamış bir ülkenin Tanzimat hastalığını uzun süre daha yaşayacağını zanne-diyoruz.
Yalnız bu kez durum farklı. Artık hastalık doğrudan ithal edilmiyor. Derisi yerli ama zihniyeti yabancılaşmış işbirlikçiler eliyle şehirlerimiz yok ediliyor. Siyasiler, yerel yöneticiler, ilgili bakanlıklar, TOKİ ve bunlarla ilişki halindeki mimar ve müteahhitlerinüşüştüğü/yok ettiği şehirler adeta savaş sonrası ceset tarlalarını hatırlatıyor.
Başta Falih Rıfkı olmak üzere, dönemin tüm siyasileri, aydınları, vs. yeni rejiminkültür ve medeniyet temellerinin ne ile inşa edileceğini, yâni (kendi deyimiyle) “halledilmiş kültür medeniyet dava”larının özümsenmesiyle başarılabileceğini iliklerine kadar hissettiler ve ona göre davrandılar. “Yeni rejim adına” tahrip ettiler, yok ettiler, yerine ithal inşalar gerçekleştirdiler ama sonuçta istediklerini çok fazla elde edemediler.
Buna karşılık günümüzde Yeni Türkiye nakaratlarına rağmen, bu konuda öncelikle yeni bir zihniyetle işe başlanması gerekirken, ne yazık ki bize ait medeniyet kodlarından kaynaklanan şehircilik zihniyetinden hiçbir kesit “Yeni Türkiye’nin vaizleri”nde yok! Tıpkı 90 yıl önce “Yeni rejim”in vaizlerinde olmadığı gibi!
Slogana hapsedilmiş bir zihniyet yeni idraklere değil, ancak yeni sloganlara kapı açabilir.
Nerede kaybetmişsek orada aramak, nerede yıkılmışsak oradan kalkmak zorundayız. Şehir ve medeniyet davası da yıkıldığımız yerin ana eksenidir.
Hal böyle iken, akıl satan guruların pazarı haline gelmiş Türkiye’de, şehir ve medeniyet hazi-nelerinden habersizliğin bizi yeni Tanzimat sendromlarına götürmeyeceğini kim söyleyebilir?
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
.
ŞEHİR VE TABİATA MUSALLAT YARATIĞIN KATLİAMINA DAİR…
İhtiras ve şehvet insanoğlunun aklını başından alınca her şeye ‘sahip olma’ tutkusuyla tabiatın fıtratını da bozdu, bozuyor. Tabiat yeryüzünün tamamı… Karalar, dağlar, ormanlar, vadiler, akarsular, şehirler, denizler, vs..
İnsanoğlu, kendisine emanet edileni sadakatle ihya etmesi gerekirken, çoğunlukla ona ihanetle imha etme yolunu seçti.
Bu şekilde bir genelleme doğru mu? Modern zamanlara kadar gücü ve imkânlarının sınırlı olmasından dolayı tabiatı tahripte sınırlı kalan insanoğlu, modern zamanların getirdiği imkânlarla tabiata karşı öfkesini artırdı, dehşet saçmaya devam ediyor. Saçtığı dehşetin sınırı yok. Çünkü ihtirasının sınırı yok. Güç ve iktidarın önünde hiçbir değer duramıyor.
İnsanoğlu, yeryüzünü yaşama alanı değil, talan ve ihtirasını tatmin alanı haline getirdiğinden kronik bir cinnet halini yaşıyor. Yasaları, kuralları o koyuyor, o uyguluyor. Tek yasası ise:Güç. Batılı bir felsefecinin ifadeleriyle, “Eski yasa koyucu cana yakın bir efsaneydi, yeni yasa koyucuysa dehşet verici bir gerçekliktir…”
Bu dehşet verici gerçeklik bizi o kadar kuşattı ki tepki veremeyen, hisleri iptal edilmiş bir varlıklar haline geldik.
Bunları düşünmemize sebep; insanoğlundan saklanabildiği ölçüde bâkir kalmış, fıtratı bozulmamış tabiat parçalarını bile bulup, onları kirletmekle de kalmayıp katleden bu yaratığın yaptıklarıdır.
Ülkemizin en bâkir vadilerini barındıran Doğu Karadeniz’e doğru son yıllarda dehşet seferleri düzenleyen bu tabiat ve şehir terminatörü yaratığı Karadeniz’in vadi, nehir, orman, deniz, dağ ve şehirlerine musallat eden de buraların bozulmamış tabiatından başka bir şey değil.
Coğrafyanın ihtişamı ve direnişine bile meydan okuyan bu yaratık;
Enerji şehvetinin sonucu HES’lerle vadileri katletti.
Rant şehvetiyle beton ormanlarına çevirdiği şehirleri katletti.
En nihayet denize hücum edip, onu da mahvederek kıyıları katletti.
Eskiden hükümdarların unvanı “Sultan-ülberreynvelbahreyn” yâni “karaların ve denizlerin sultanı” idi. Şimdilerde tabiat ve şehir terminatörleri bu unvanla anılsa yeridir: Karaların ve denizlerin ifsatçısı!
Bu şehir ve tabiat katilleri ya denize doğru ya da karaya (dağların içlerine) doğru hızla ilerliyor. Her iki tarafı da gücünün yettiği yere kadar sömürüyor ve mahvediyor. Eskiden denize gücü yetmiyordu, sadece karaya saldırıyordu. Şimdi ise gücü nispetinde denizlere de saldırmaktan geri durmuyor.
Bu gidişle, eğer insan nesli devam ederse, herhalde birkaç yüzyıl sonra bu topraklar üzerinde yaşayanların sadece ismine “insan” denilecek.
Şehrin zirvesi Boztepe’den şehre veya şehirden Boztepe’ye baktığınızda göreceğiniz manzara aynı. Adeta betondan hayaletler halinde göğe yükselen gökdelenlerden ibaret dev kaktüs ormanına çevrilmiş bir şehir veya modern zaman nekropolü…
Aslında şehir ruhuyla da gövdesiyle de katledildi!
Gelelim bir zamanlar Doğu Karadeniz’in taç şehirlerinden; tarih, kültür, medeniyet şehri Trabzon’dan söylediklerimize dair birkaç örneğe…
Evvelce Trabzon’un ferah mahallelerinden olan Çukurçayırbugün ‘arsız gökdelen’lerin birbiriyle yarıştığı beton tarlasına döndü. Adı hâlâ Çukurçayır. Şehir ve tabiat terminatörleri sanki geçmişinden intikam alırcasına ve yaşadığı sürece bu azabı çeksin diye ismini bile değiştirmediler. Artık Çukurçayır’da ot bile bitmiyor. Bakteriler bile terk etti Çukurçayır’ı. Gelecek nesiller buraya niçin Çukurçayır isminin verildiğine bile hayret edecekler. Bu katliam bugün hızla devam ediyor.
Kentsel dönüşümün doping etkisiyle daha da saldırganlaşanların gözlerini rant bürümüş; tabiata, onda tecelli eden hikmetlere ve var edilen canlılara karşı vicdan ve basiretleri körleşmiş..
Diğer mahalleler de giderek aynı kaderi yaşıyor.
Trabzon coğrafyası yalçın niteliğiyle “benim taşıyabileceğim yük bu kadar” demesine ve o saf haliyle “bozmayın, parçalamayın, tahrip etmeyin” diye yalvarmasına rağmen dağlara üşüşen çelik kurtçuklar halindeki iş makinaları onu delik deşik ediyor, katlediyor. Şehrin yöneticileri, siyasiler, üniversiteler, valilik, belediyeler, STÖ’ler, çevre ve şehircilik yetkilileri de yapılan katliamları “modern dünya kentine dönüşüyoruz!” illüzyonu ve vurdumduymazlığıyla, sessizliğiyle, tepkisizliğiyle hatta hıncıyla adeta destekliyor!
Şehir yukarıdan ve aşağıdan kuşatmanın da ötesinde, yerlilerin yabancılaştırmasıyla ifsada maruz bırakılmış ve katledilmiş durumda.
Sadece şehir katledilmiyor! Deniz de katlediliyor! Küstah bir biçimde gücünün zirvesini yaşayan tabiat ve şehir terminatörleri bir taraftan dağların fıtratını bozarken, diğer taraftan denizin fıtratına tasallut ediyor.
Güç zehirlenmesi tüm bünyeye yayılınca saldırganlığı katliâm boyutuna ulaştı!
Yıllardır bilinçli bir şekilde ulaşım imkânlarından mahrum edilen Doğu Karadeniz insanına yol götürülüyor bahanesiyle sahil yolu bir duvar gibi tabiatın iki yakasını (deniz ile karayı) birbirinden ayırdı. Deniz dolduruldu. Ara sıra öfkelense de henüz kendisinden ç/alınanı geri alamıyor. Sonra Trabzon’a musallat modern zaman virüslerinin en tehlikelilerinden birisinin varlığı devam etsin ve gelecek nesillere de sirayet etsin diye denizden koparılan parça üzerine Akyazı Olimposu inşa edildi/ediliyor.
Bunları marjinal veya gerçeklikten yoksun bir idrakle mi söylüyoruz?
Kimilerine, özellikle gücü elinde bulunduranlara böyle gelse de tabiata karşı işlenen suçlarda haddini aşanları bir nebze teşhir ve teşrih zeminine sermek istiyoruz.
Dağların da, denizlerin de yapılanlar karşısında hayretten dilini kaybettiği meş’um zamanlardayız!
Daha önce de söylediğimiz gibi gözün vicdanı olmalı ki yaptıklarınızın ne olduğunu görebilesiniz!
Adeta bir cinnet haliyle yaptıkları katliamları “mukaddes” görenlerden intikamı da kendisine musallat oldukları tabiat ve şehir alacaktır diye düşünüyoruz.
Varlıkların en seçkini iken, fıtrat bozucu bir yaratığa dönüşen insanoğlunun tabiat ve şehre musallat bir yaratık halini alması nasıl izah edilebilir?
Yaptıkları karşısında nâdim olmasını bile bekleyemiyoruz!
Bu hal karşısında Üstad’ın ‘Dalgalar’ (1926) şiirinden mısraları hatırlıyoruz:
“Ne bir kıyıdan eser, ne bir ışıktan eser,
Sulardan daha derin, yolun karanlıkları.
Dalgalar, yürüyünüz, arayalım beraber,
Başımızı dövecek yalçın kayalıkları!…”
Akıbet inşallah hayr’olur!
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
.
HUZUR VE TEFEKKÜRDEN KORKU GALERİSİ’NE: ŞEHİR VE MEZARLIK
Modern zaman şehirlerinin giderek antik dönemlerin nekropollerine benzer bir beton me-zarlığına dönüştüğünü söylemek, ispat istemeyen bir gerçek olsa gerek. Hangi şehrimize ba-karsak bakalım panoramada göreceğimiz odur ki; modern zaman nekropollerine dönüşen şehirlerimiz artık sadece ölüler şehrinden ibaret bir gerçekliğe yataklık etmektedir
Bizim medeniyetimizin “yaşandığı” kadîm şehirlerimiz mezarlıkları, mezarlıklarımız da şehir-lerimizi kucaklayan bir sıcaklıkta birbirinden ayrılmazdı. Ârif bir nazarla şehirlerimize bakan bir göz orada bekâ ve fenâyı, mezarlıklarımıza bakan göz de yine “bekâ ve fenâ”yı görürdü. Varlığı idrakin en önemli işaretlerinden olan mezarlıklarımız artık yok ya da görünür/fark edi-lir olmaktan çıkarılmış. Şehirlerimiz gibi mezarlıklarımız da yok edildi, katledildi
Şehirlerimiz nasıl ki beton gökdelenlerin ifsat ve istilâsıyla yok edildi ise, mezarlıklarımız da kadîm ruhuyla kucak kucağa yaşadığı şehirlerimizi terketti, terkettirildi, mermer tarlasına dönüştürülüp şehir insanından koparıldı.
Şehirle birlikte mezarlıklarımızın katledilme süreci de tedricen gerçekleştirildi. Önce kadim kültürümüzün sürekliliğinin bir göstergesi halinde şehrin içerisinde bulunan tarihî camilerin hayatla iç içe hazireleri modern şehir imarı anlayışıyla dışlandı, yok edildi. Tıpkı bir anadan zorla çekip alınan yavrusu gibi şehirlerimizden koparıldı. Sonra şehrin organik bir parçası ha-linde varolan ve adım başı insana ölümü ve faniliği hatırlatan abideler halindeki mahalle kab-ristanları yok edilip üzerlerine şahsiyetsiz apartmanlar, beton gökdelenler, iş merkezleri, AVM’ler, vs. yapıldı. Giderek şehirlerin dışına çıkarılmakla kalmayıp, ruhsuz bırakılan şehrin paganlaştırılması sürecinin bir uzantısı olarak şehirden uzaklaştırıldı. Mezarlıkları şehrin dışı-na atmakla modern şehir insanına “ölüm unutturuldu”
Muhakkik mimar Turgut Cansever kendisiyle yapılan “Ahiretin sorumluluğunu taşımak ve dünyayı güzelleştirmek üzerine” isimli son söyleşilerinden birisinde “ahiret düşüncesini öte-lemenin, ölümü de ölünün mekânını da şehirden, hayattan koparma”ya götürdüğünü belirte-rek insanın ontolojik sorumluluğuna işaret ediyordu.
Şimdilerde şehir mezarlığı; mezarlık da şehri unuttu, birbirlerine yabancılaştılar!
Ne şehrin kadîm kokusu kaldı, ne de mezarlıklarımızın!
Modern zaman şehirlerinde/şehirlerimizde artık ölülere de tahammül edilemiyor, bir an önce şehri terketmesi için alelacele şehrin dışındaki ruhsuz mezarlıklara atılıyor. (Bu mezarlıklarda-ki gayr-i insanî defin ve mekân vakıası işin başka bir trajik tarafı.)
Bazı şehirlerimizin/ilçelerimizin girişlerine konulan “şehrimize/ ilçemize hoş geldiniz” ta-belâlarının şehir mezarlığının sınırından sonra konulması da o mekânın şehre/ilçeye ait olma-dığını gözlere sokarcasına sergileyen ayrı bir çirkinlik, garabet…
Oysa bizde hayat ile ölüm iç içeydi. Şehir mezarlıkları şehrin tabii bir parçası iken önünden geçenler onlara selâm verir ve onların da selâmlarını aldıklarını hissederlerdi.
Eski mezarlıklarımız öteden kokular taşırdı. Modern şehir mezarlıkları öteyi unutturan koku-lar yaymakta
Prof. İlber Ortaylı tarihî mezarlıklarımızla ilgili şunları söyler: “Büyük şehir İstanbul’un, Bur-sa’nın ve diğerlerinin mahallelerindeki irili ufaklı mezarlık alanları, yeşillikler, servilerle dolu-dur. Ölüm yaşayanları ürpertmez, yaşayan kenti güzelleştirir. Eyüp’e, Karacahmed’e baktığı-mızda köşeli soğuk mezartaşları görülmez. Etraftaki otlarla, ağaçlarla bütünleşmiş binlerce taş dışardaki hayattan kopuk değildir….
Şimdi şehirleşiyoruz. Bütün güzel Boğaz korularına; ‘ben denizi gören yerlerde oturayım da ne olursa olsun’ diye beton gökdelen dikenler, falanca büyük mezarlıkta da aile mezarlığımız olsun diyor. Eski taşları kırıp kaldırıyorlar, apartman boyunda soğuk beyaz mermerden kabir-ler yaptırıyorlar. Bu yeni türeyen zevksiz ölüler evi, bu arsızca yerleşme… Ölümü olağan bir tavır, çelebice bir estetikle karşılayan eski toplumun yerini; onu telâşla ve kapkaçla yenmeye çalışan, pervasızca yıkıp yapan ham bir toplum aldı.
Kentlerimizin ortasında dedelerden kalma yeşil alanlar, yani mezarlıklar beyaz mermer blok-larla dolmaya başladı. Yaşarken yıkıp-yapan, yapıp-satanlar, ölümünde de aynı işi devam ettiriyor. Eski mezarlıklarımızın onurlu bir uygarlığın belgesi olduğu açıktı, yenileri de bugü-nün uygarlığını (!) temsil edecek…”
Belki de modern şehrin terapi ve rehabilitasyonunda önemli bir paratoner olabilecek şehir ve kabristan kültürümüz yok edilince şehirdeki kaos, gürültü gibi kirlilikler baş edilemez boyut-lara ulaştı
Bizim mezarlıklarımız korku galerisi değil, huzur ve tefekkür mekânı idi
Artık “bizim şehrimiz” kalmadığı gibi “bizim mezarlıklarımız” da kalmadı. İnsan bir yeryüzü işareti olarak şehrin hakikatinden kopunca hayattan, mezarın hakikatinden kopunca da ölümden kopuyor.
Mezarlıklar, medeniyet idrakimizin şimdi artık duyamadığımız sesiyle, anlamadığımız diliyle haykıran şahitleriydi!
Şehir ve mezarlık deyince, Üstad Necip Fazıl’ı hatırlıyoruz…
O’nun “Çile”sinin “Şehir” bölümüne aldığı “Karacaahmet” şiirinin her mısraı kitaplık çapta bir “dünya ve öte” muhasebesinin kelâm kudretiyle dile döküldüğü bir şaheser niteliğindedir. Sadece şu mısraları bile “varlığa yol veren geçit”olarak “mezarın kemâliyle mânâsına işaret eder:
“Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde”…
“Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.”
“Karacaahmet bana neler söylüyor, neler!
Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler”
1928 yılında bir tatil için Bursa’ya giden Ahmet Haşim, Bursa’ya yerleşen tarih, şehir, mimari, sanat meraklısı Mösyö Greguvar isimli bir zatı, mutlaka görüşmesi tavsiye edildiğinden, ziya-ret eder. Ahmet Haşim Greguvar’e“Birçok yazar ve şairlerin kitaplarında tarifini okumuş ol-duğu, tarih ve edebiyata geçen köşkünü görmek ve kendisini tanımak için geldiğini” söyler. Önce köşkü gezerler, daha sonra bahçeyi. Greguvar, bahçedeki ağaçların ayrı ayrı seçilmesi-nin hikmetini Ahmet Haşim’e şöyle anlatır:
“Belki dikkat ettiniz. Etrafınızdaki ağaçlar ekseriyetle söğüt ve selvidir. Bahçemin ölüm ve ahiret kokusu dağıtabilmesi için bu cins ağaçları tercih ettim. Etraftan burnunuza gelen bu mezarlık kokusu işte bu yapraklardan dağılıyor. Mezarlığı hiçbir millet sizin anladığınız güzel tarzda anlayamamıştır. Frenk mezarlığı ölümün tatlı ve haşin güzelliğini bozar. Orada, san-ki taşları daha dik ve köşeli yapan buzlu bir hava dolaşır, sanılır ki her ölü süslü ve sağlam mezarının kapısı arkasında, kendini beğenmişçe bir hırsla saklanmış rahatsız edici ziyaretçiye saldırmağa hazırlanmış bekliyor. Hıristiyan mezarlığının ağır sükûtunda hissedilen âdeta düşmanlıktır. Halbuki sizin mezarlıklarınızın havasında her türlü maddî endişelerin gerginli-ğinden kurtulmuş bir gülümseme dolaşır. Müslüman mezarlığında insan her ölü için durup ağlamak ister, o kadar ki, her ölü munis ve cana yakındır. Mezarlıklarınızı şehirlerin orta-sında kurmakta da haklısınız. Bunlar öyle bahçelerdir ki ağaçlarının yetiştirdiği meyveler, yaşayanların tatması lâzım gelen his ve fikir meyveleridir. Bahçeme mezarlık kokusunu neşre-decek ağaçlar dikmekle baharımı hazanla yumuşatmak ve ona her mevsim için ‘fikir’in acı lezzetini vermek istedim.”
Ne böyle bir şehir ve mezar idraki, ne de böyle bir irfan ehli kaldı!
Şehirlerimizin kifayetsiz muhteris yönetici, siyasî, müteahhit, mimar, plancı, vs.ler marifetiyle katliâmından mezarlıklarımız da nasibini aldı, onlar da katledildi!
Şimdi soralım: Greguvar Bay’ın Ahmet Haşim’e anlattığı gibi mezarlıklar ya da hiçbir milletin anlayamayacağı tarzda mezarlığı ve ölümü idrak eden insanlar kaldı mı?
Şehir ve mezarlıklarımıza bu ruh yeniden kazandırılabilir mi?
Bu yazımızı okuyanlardan bazıları “hangi yüzyılda yaşadığımız”ı sorarak “bir rüyayı anlattığı-mız”ı söyleyeceklerdir.
Eğer rüya görebiliyor ve zamana göre doğru tâbir edebiliyorsak hâlâ “insan olduğumuz”u hatırlayabiliyoruz demektir.
Gene Üstad Necip Fazıl’ın insan-hayat-ölüm-şehir-mezar’ın hakikatiyle bizi karşılaştıran, uya-ran “Karacaahmet”ten mısralarıyla bitirelim:
“Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;
Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.
Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden.”
Şehir ve mezarlıklarımıza bu gözle bakabiliyor muyuz?
FETHİN 553. YILDÖNÜMÜNDE TRABZON’A DAİR
26 Ekim 2014 Trabzon’un fethi’nin 553. Yıldönümü…
Hamaset dolu ‘kutlama’ların ruhsuzluğunun idrakinde olarak vurgulayalım ki; kadîm bir tarih, kültür ve derinliği olan bu şehrin Osmanlı medeniyet dünyasına katılmasının ve büyük roller üstlenmesinin önemine dikkat çekmek gerekiyor. Ki, bu şehrin yaşayanları, belki “nasıl bir şehirde bulundukları”nın farkına varırlar.
15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen, yeniden imar ve inşa edilen üç önemli şehrimiz vardır. Bu şehirler: İstanbul, Saraybosna ve Trabzon’dur. İstanbul 1453’te, Trabzon 1461’de, Saraybosna da 1463’te Osmanlı topraklarına katılmıştır.
İstanbul’un 1204’te Haçlılar tarafından işgalinden kaçan Bizans Hanedanının kurduğu Trabzon Komnenos İmparatorluğu, 26 Ekim 1461 günü fetihle birlikte Roma İmparatorluğu’nun kalıntısı son devlet olarak tarihe karıştı. Böylece Anadolu’nun Malazgirt’le başlayan fethi 390 yıl sonra Trabzon’la tamamlandı. Selçuklu tarihçisi Prof. Osman Turan “Türkler Selçuklular devrinde Anadolu’yu fethettikleri halde bu cennet sahillere sahip olmakta çok gecikmişlerdi. Bir yandan yüksek ve sarp dağlar, öte yandan Haçlı taarruzları buna sebep olmuştur. Bunun ilâhi bir hikmeti olsa gerek. Zira Hazret-i Peygamber İstanbul’un fethini nasıl Fâtih Sultan Mehmed’e tebşir etmiş ise, bütün Rum devletleri gibi, bu güzel belde de sanki O’nun mübarek tarihî kılıcını beklemiş ve bu sâyede Türk-İslâm diyarı olmuştur.” diyerek bu gerçeğe temas eder.
Bu üç şehrin coğrafyasına baktığımızda şöyle bir sembolik anlam çıkarabiliriz: İstanbul bir vücudun kalbi gibi Osmanlı coğrafyasının ortasında, Saraybosna coğrafyanın en batı ucunda, Trabzon da en doğuda medeniyet şehri olarak adeta payitaht İstanbul’un kalp atışlarının kendilerinde hissedildiği taç şehirlerdir.
İstanbul’da okunan ezanın dalga dalga yayılarak batıda Saraybosna’da, doğuda Trabzon’da yankılandığı bir medeniyet coğrafyasının ‘değer taşıyıcı’ şehirleri…
Osmanlı’nın klâsik dönemi olarak ifade edilen 15. ve 16. Yüzyıl, aynı zamanda Osmanlı medeniyetinin şehir ve mimarîde kemâle ulaştığı, fethettiği şehirleri “yaşanmaya değer” bir medeniyet iklimine büründürdüğü dönemdir. Osmanlı’nın bu döneminde fethedilen bölgeleri anlatan bütün kronikler, Padişahın fetihle birlikte şehirlerin mâmur ve bayındır olması için “imar ve inşa”sını emir buyurduğunu yazar. Aşıkpaşa, İbn-i Kemal, Tursun Bey bunlara örnek olarak sayılabilir. Mesela, erken dönem Osmanlı kroniklerinden Tevarih-i Âl-i Osman’da Oruç Bey, “Çün şehir tamâm oldu”, “evler bünyâd itdiler”, “Şehri ma’mur itdi” gibi ifadeler kullanır.
Fatih’in de şaheser bir şiirinde söylediği gibi;
“Hüner bir şehir bünyâd itmekdür.
Reâyâ kalbin âbâd itmekdür!”
Fatih Sultan Mehmed’in fetihle birlikte Trabzon’a girişine ilişkin Bizans tarihçisi Kritovulos şunları söyler: “…Bundan sonra Sultan şehre girdi. Şehri dolaştı, durumunu gözden geçirdi, güvenliği için tedbirler aldı, bölgenin ve şehrin çeşitli üstünlüklerini, içindeki binaları ve halkını inceledi. Kaleye ve hükümdar sarayına gitti, kalenin sağlamlığına ve sarayın yapısına ve haşmetine hayran kaldı ve şehrin her bakımdan takdire değer olduğuna kanaat getirdi…”
Fethi “bir milletin, bütün zaman ve bütün mekân plânına hâkim bir kudret ve şahsiyetle atılma ve yayılma hamlesi” ve “medeniyet ve şahsiyet zaferi” olarak tanımlayan Üstad Necip Fazıl, fetih yıldönümü anmalarına ilişkin “… sene evvelki medeniyet ve şahsiyet hamlemizi anarken, onu bu defa sâde mekân plânında değil, zaman plânında da, yâni ruh ve kafa âleminde de daha ileriye, daha gerçeğe ve şahsiliğe götürmeye mecbur olduğumuzu şuurlandırmalıyız! Biricik davamız budur! der. Rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in de “fetih nice kapıları açar” dediği, fethin açtığı kapıdan şehirlilere yüklediği mes’uliyet işte budur.
Ahmet Davutoğlu da ‘Fetih ve Medeniyet’ başlıklı bir bildirisinde Osmanlı’nın fetih gerçeğine vurgu yapar: “Osmanlı bütün tarihi kuşatma azmindeydi. Fetih de o tarihi derinliği taçlandıran ve o tarihî derinliğe mekân kazandıran bir olguydu. Onun için de fethin karşılığı bir medeniyet dönüşümüdür…”
Dünyaya “devlet-i ebed müddet” bir nizam, batılıların deyimiyle “Pax Ottomana: Osmanlı barışı” kazandıran üç büyük hükümdarın ayak izlerinin halâ silinmediği medeniyet şehri Trabzon, bugün yazık ki bu izlerin bile farkında değil. 553 yıllık tarihî hafıza, şehir gerçekliğinden kopmuş, onu unutmuş. Boşalan hafıza tarihî derinliğini ve yaşanmışlığını hatırlamıyor.
“Gökyüzü çadırınız olsun” diyen Osman Gazi’nin medeniyet bânisi üç büyük evlâdı Fatih’in, Kanuni’nin, Yavuz’un şehri bugün yeryüzünü kuşatan çadırın altında, nerede olduğunu bilemiyor, kendisini tanıyamıyor.
Bugünkü şehir, tarihî aidiyetin hâlâ peşinde olduğunu anlayamıyor, bu aidiyetin ayak seslerini işitemiyor.
Tarihî aidiyet, tarihte özne olmuş şehirlerimizin süreklilik içerisinde bulunduğu havzada önemini koruması için önemli bir ihtar ve ikaz olsa gerek. Coğrafyanın sağladığı imkân, tarihi derinlik ve stratejik konum, bu şehirlerimizin kendi kalarak devamı için önemli avantajlardır. Oysa birçok tarihî şehrimiz bu potansiyele sahip iken, ne yazık ki tarih, medeniyet ve şehir idrakinden nasipsiz siyasîler ve yöneticiler elinde yıpranmaya, çürümeye, yabancılaşmaya terk edilmişlerdir.
Trabzon bahsettiğimiz bu üç önemli özelliğine rağmen enerjisini modern zaman şehirlerine musallat alanlarda tüketmektedir. Medeniyetin tecelli mekânı olarak şehirlerimizin bugün şehircilik ve kentsel dönüşüm, marka kentler, dünya kenti kompleksleriyle ne hale getirildiğini, nasıl ifsat ve imha edildiğini Trabzon gerçeğinden de okuyabiliyoruz.
553 yıl önce kendisine atfedilen önem, yüklenen ve yükselen mânâ bugün kayboldu. Bu manâyı anlayacak, kavrayacak bir şehir yöneticisi ve siyasî göremiyoruz! Şehrin futbol ve folklora kilitlenmiş enerjisinde kaybolan şehir halkının hafızası da yok oldu. Şehirde safariye çıkan rant avcılarının tarihî derinliğe sahip Trabzon’u ne hale getirdikleri gözler önünde.
553 yıl önce Fatih’i Trabzon’u fethetmekten vazgeçirmek isteyen Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan annesi Sara Hatun’u kendisine gönderdiğinde, Trabzon’u kuşatan sarp yamaç ve ormanlar içinde atından inmiş, terlemiş bir vaziyette bulur ve “Hay oğul! Bir Turabuzon için bunca zahmetler çekmek nedür?” dediğinde “Ana! Bu zahmetler din-i İslâm yolundadır. Kim ahrette Allah huzuruna varıcak hacil olmayavuz deyüdür…” cevabındaki memuriyet ve mes’uliyeti idrak etmek gerekiyor.
Bugün de bir zamanların medeniyet şehri Trabzon, kendisi içinzahmet çekecekleri, kendisini şehre ait hissedecekleri bekliyor!
Üstad Necip Fazıl’ın 1946 yılında İstanbul’un 500. Fetih yıldönümü vesilesiyle yazdığı “Fatih Şöyle Dese” başlıklı yazısından bir bölümü şehrimiz Trabzon’u düşünerek okuyalım:
“Kendi iddianız ve tabirinizle, İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyorsunuz. Ne yüzle buna hazırlandığınızı, ne bakımdan bu fethin topraklarında irfan ve zevk vârisliği hakkına liyakat iddia edebildiğinizi sormak isterdim!”
Bu ihtar ve vasiyetle şehrimize bakabiliyor muyuz? Veya bu ihtarın gereğini yapabiliyor muyuz?
Niçin bu şehirdeyiz veya nasıl bir şehirdeyiz sorularının cevabını doğru olarak verebilmek için bu şehrin ruhunu, kadîm tarihini, kimlerin medeniyet havzası olduğunu anlamak lâzım.
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
HES’LER, VADİLERİ “KATLİAM MÜZESİ”NE DÖNÜŞTÜRDÜ…
Yahya Düzenli
Devletin önemli, stratejik bir kurumunda başkan yardımcısı olan bir dostumuz, bir cenaze vesilesiyle gittiği Çaykara’da Solaklı Vadisi’ndeki HES inşaatlarını görünce, telefonla “Buraları mahvetmişler, bu kadarı da olmaz. Tabiatı bu derece tahrip etmek doğru mu? İçim sızladı. Kim olsa sızlar. Bu vadide HES’lerin fayda-zarar analizinin yapıldığını zannetmiyorum. Bu dere bu HES’leri kaldırmaz” diyerek hayretlerini ifade etti.
Vicdanıyla reel politik arasına sıkışan kimi bürokratlar çoğu kez böyle bir tezadı, trajediyi yaşıyor.
Aynı duyarlılıkları taşıdığımız dostumuzun bu cümleleri bana Picasso’nun “Guernica” isimli tablosunu hatırlattı.
Niçin mi? Anlatayım:
Picasso, 1937’de Naziler tarafından bir gece yarısı bombalanan ve yerle bir edilen İspanya’nın Guernica kasabasındaki katliamı, dehşet uyandıracak bir şekilde tablolaştırır. Tablonun sergilendiği salonda bir Alman generali resme bakar ve Picasso’ya “Bu tabloyu siz mi yaptınız” diye sorar. Picasso’nun cevabı, muhteşemdir: “Hayır, general siz yaptınız!”
Tabloda kasabanın acı çeken insanları, hayvan figürleri, mahvolmuş binalar, kucağındaki ölü yavrusuna ağlayan kadın, parçalanmış cesetler, ateşler ve korku dolu diğer figürler vardır. Bu kaotik tablo, büyük ressamın Guernica’sını, bir savaşın korkunç tahribatlarını anlatan mükemmel bir eserdir.
Dostumuza cevap olarak, kinayeli bir şekilde “Solaklı’daki HES katliamı sizin eseriniz!” dediğimde bu olayı hatırladım.
Dostumuzun, enerji bürokrasisinde olmasa da, teknokrat sıfatıyla HES’lerle ilgili bu tespiti “gözünde vicdan taşıyan” her bürokratın ve her duyarlı insanın yapması gerekiyor. Katliamdan sonra itiraf değil, katliamdan önce siyasileri ikaz etmek gerekiyor. Ancak siyasîlerin ve şeriklerinin suyun bekâretine olan gözü dönmüşlükleri bu tür ikaz veya itirafları duymuyor. Rant şehveti ve güç zehirlenmesi böyle bir ikazlara karşı onları sağırlaştırıyor.
Yukarıdaki bürokrat itirafı, görmeden planlanan, ruhsat verilen, hiçbir zaman gidilip üzerinde vicdan muhasebesi yapılmayan vadi ve derelerin “enerji” bahanesiyle rant adına nasıl talan edildiğini, nasıl katledildiğini vicdanen ifşa niteliği taşıyor.
Tuhaf olan şu ki; konuyla doğrudan veya dolaylı ilgili -ya da ilgisiz- birçok siyasi, yerel yönetici ve bürokrata Solaklı ve Doğu Karadeniz’in diğer vadilerindeki HES’lerin çevre ve tabiata verdiği zararı, katliamıanlattığımda görenler de, dinleyenler de yapılanları asla tasvip etmiyor ama siyasi iradenin fermanı karşısında devletlûlara “isabet buyurdunuz” demekten başka da çareleri yok. Aksi halde kimisi “ek göstergeler”den mahrum olacak, kimisinin bürokratik makam ve imtiyazları ellerinden alınacak, kimisi de ihalelere girmekten men edilecek!
İş makinalarının çelikten yaratıklar halinde saplandıkları, beton pompalarının ahtapotlar gibi musallat oldukları Karadeniz’in vadilerinde tabiatın fıtratı bozuldu. Yok edilen flora ve fauna (oraya has bitki ve hayvan türleri) yerine yeni yaratıklar ve başkalaşmış nebatlar türeyecek!
Senegal, Ruanda gibi bazı Afrika ülkelerinde, sömürgecilerin yaptığı zulüm ve katliamları anlatan, seyrederken bile insanı ürperten fotoğraf ve malzemelerin yer aldığı katliam müzeleri yapılmış. Japonya’da da 2. Dünya Savaşı’nda yerle bir edilen Hiroşima ve Nagazaki’de en çok etkilenen yerler açık hava müzesi yapılmış.
Trabzon/Çaykara/Solaklı Vadisi’ndeki HES katliamını anlatmak için ne tabloya, ne belgesellere, ne de başka bir zahmete gerek var. Çünkü 35 km’lik vadi üzerinde kimisi bitmiş, kimisi devam eden 31 HES inşaatı canlı bir açık hava sergisi gibi yapılan çevre ve tabiat katliamlarını anlatıyor.
Trabzon/Çaykara/Solaklı Vadisi de herkesin gelip göreceği tam bir Açıkhava Tabiat Katliamı Müzesi.
Bütün bu trajediye rağmen…
“Yerli görünümlü” iktidar sahipleri, Doğu Karadeniz’in masum vadilerinin nasıl tahrip edildiğine dair tekrar bir zihniyet sorgulaması yapmalı. Tabii eğer gücün zehirlemediği bir zihniyete kalmış ise! HES politikalarını yeniden gözden geçirmeli; havza plânlaması, derelerin taşıma kapasiteleri analizlerini yeniden yapmalı, su kullanım anlaşmalarını gözden geçirmeli.
Gerek vadideki köylerden gelen gerekse diğer tepkileri, toplumsal infiali dikkate almalı. Yargıyı, bürokrasiyi, köylüleri bu kadar yormaya, karşı karşıya getirmeye gerek var mı?
İşin bir başka tarafı da; ilgili bakanlıklar, kuruluşlar kendi ihdas ettikleri HES rantlarına karşı çıkan, bu işten rant elde eden başka bir kesimin üremesine imkân ve fırsat veriyor. Vadideki köylüler kimi hukuk pazarlamacılarının ve çantacıların insafına bırakılmamalı.
Solaklı Vadisini katliam vadisine çeviren HES’ler yerine 10 mw.’lık 100 adet kömüre veya doğalgaza dayalı termik santral, dere üzerinde inşa edilen ve vadinin fıtratını bozan HES’lerin ürettiği enerjinin çok daha fazlasını üretebilir…
Gene degözüne perde inmiş olmayanlar veyavicdan gözüyle bakanlariçin her zaman nâdim olma zamanıdır.Bugüne kadar HES’ler adına Doğu Karadeniz’in derelerinde yapılan tahribatlara bakıp belki de ilgililer-yetkililerpişmanlık duyar, sebep oldukları seyyiât ve menhiyyâtı görür de tövbe ederler…
Çok geç kalınmış da değil…
Ey Orman ve Su İşler Bakanlığı!
Ey Çevre ve Şehircilik Bakanlığı!
Ey Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı!
Ey EPDK!
Ey siyasîler, yerel idareciler!
Belki siyasî bir ödev olarak okursunuz diye, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun“Medeniyetlerin Ben İdraki” başlıklı insan-tabiat ilişkilerini de ihtiva eden manifestosunu hatırlatıyor, onu idrak etmeyi ve uygulamalarınızla sağlamasını yapmayı teklif ediyorum. Bunun Solaklı Vadisi’ndeki HES’lerle ne alâkası var? Bu sorunun cevabı için idrak yollarınızı biraz zorlamanız gerekiyor.
Göğsünüzün sol yanında et parçası değil de kalp taşıyorsanız, tabiatın, vadilerin, derelerin çığlıklarını, feryâdlarını duymalısınız!
Aksi takdirde gelecek nesiller de -tıpkı Afrika’da katliam müzesini gezer gibi- artık derenin kalmadığı Solaklı Vadisi’ni gezerken herhalde ürpereceklerdir!
Onlar ürpermeden, siyasiler ve rant avcıları katlettikleri tabiat ve canlıların sessiz çığlıklarından ürperirler mi dersiniz?
Temenni edelim ama çok geç. Çünkü insan insanlıktan çıkınca (Kelâm-ı Kadîm’in ifadesiyle) zalim, cahil ve de belhumadal (hayvandan daha aşağı) haline geliyor!
Bitirirken… 1854 yılında toprakları ellerinden alınan Kızılderililerin Şefi Seattle’ın ABD Başkanı’na yazdığı mektuptan can alıcı bir cümle:
“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”
.
TOKİ’DEN YATAY MİMARİ VE MAHALLE MASALLARI…
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Geçmiş ola…
Veya “Ba’de harab-ül Basra…”
TOKİ Başkanı geçtiğimiz günlerde “2023’e Doğru TOKİ ve Geleceğin Şehirleri” konulu bir toplantıda yaptığı konuşmada “Türkiye’de ciddi manada sağlıklı konut açığı olduğu”nu ve “İnsanların artık sadece ev değil yaşam alanları aradığı”nı ifade ettikten sonra, “Yatay mimariye geçiş yapacağız. Bundan sonraki bütün yapılanmamızı bunun üzerine inşa edeceğiz… Bir yıl sonra yeni projelerimizi sizler de göreceksiniz. Bizim kadim şehirlerimiz nitelikli konutları hakediyor… Mahalle konseptiyle projeler yapacağız…” demiş.
İlk bakışta oldukça iddialı bu lâflara, sokak ağzıyla “helâl olsun!” diyeceğiniz geliyor. Demek ki TOKİ nihayet insanların “sığıntı” değil “yaşam alanları” aradığını fark etti de günahlarından tövbe ediyor diye düşüneceksiniz.
Yahut bu sözleri masum bir itirafname olarak okuyabilirsiniz. Ancak, TOKİ tarihini 12 yıllık siyasî iktidarın çevre ve şehircilik tarihi olarak incelediğinizde, göreceğiniz şey, ‘şehirlerimizin toplu konut adına işgal ve ifsadı, kentsel dönüşüm adına da imhası’ olacaktır.
Bu sözlere hem tebessüm ediyor, hem de ürperiyoruz.
Çünkü, insanın işlediği suçları itirafta, nedamette bile tavrı, tarzı ve zamanlaması önemli.
TOKİ, uygulamalarına yönelik yoğun eleştiriler karşısında bu tip açıklamaları zaman zaman yapıyor. Bir yıl önce de “Selçuklu evleri yapacağız” şeklinde garip açıklamalar yapmıştı. Bugüne kadar modern zamanlara taşınan bir Selçuklu evi görmedik. TOKİ marifetiyle, hükümetin de “olur” damgasıyla, Selçuklu’dan kalan bazı abidelerdeki geometrik şekilleri insana kasvet veren TOKİ imalatlarına koydunuz mu Selçuklu binası inşa etmiş oluyor herhalde (!)
Ortada ne Selçuklu’nun evi ne de şehir tasarımı kalmamışken, sırf eleştirilerden sıyrılmak ve iktidarın “şehir söylevleri”ne yeni “çeşniler katmak” için yapılan bu garip açıklamalara şimdi de yukarıdakiler ekleniyor.
Şehir, değer ve medeniyet adına harcanmamış, tüketilmemiş, eskitilmemiş ne varsa pazara süren bir zihniyet bu kez de artık neredeyse kalmamış tarihî şehir mekânlarının isimlerini kavram olarak yalama ediyor, tahrif ediyor. Mahalle, mimari, kadîm şehirlerimiz, vs. vs.
Yaptığı “toplu konut”larla mahalle diye insanî bir yerleşim mekânı bırakmayan TOKİ, dünya şehir tarihine “Türk şehir harabeleri” ve “TOKİ garabetleri” şeklinde önemli materyallerle geçecektir. Bunlar üzerinde çalışan bilim adamları da herhalde nasıl olup da şehir ve mimarî zenginliği ve derinliği olan bir toplumun böylesine garabetleri üretebildiğine, böylesi kurumlara tahammül edebildiğine hayret edecekler ve işin içinden çıkamayacaklardır.
TOKİ Başkanı’nın bu açıklamaları, tıpkı bir kanser virüsünün metastastan önceki “önlenebilir” bir devrede fark edilebilecek iken, hastalığı önemsememeye benziyor. Birçok ilâcın hasta üzerinde bir kobay gibi denenmesi gibi, TOKİ’nin kurulduğu günden bu tarafa, özellikle de 12 yıldır şehirlerimizi nasıl bir “kobay laboratuvarı”na çevirdiğini dehşetle görüyoruz. Görmekle kalmıyor, bu laboratuvarlardan yayılan şehir atıklarının bütün şehirlerimize yayıldığına da şahit oluyoruz.
Bütün sermayesini boşa harcamış, bir mirasyedi gibi tüketmiş, iflâs etmiş, artık hiç kimsenin yüzüne bakamayacak hale gelmiş bir tüccarın bir süre ortalarda görünmeyip, yeniden güven kazanmak için birden bire ortaya çıkıp vaadlerde bulunması gibi TOKİ’nin bu “yatay mimariye geçiş yapacağız…” ilanına güvenmek ve inanmak da mümkün görünmüyor. Çünkü, elindeki devlet sermayesini çok kötü kullanmış, 81 ilde yaptıklarını “Planlı kentleşme ve konut üretimi seferberliği kapsamında 100 bin nüfuslu 24 adet şehir demektir“ şeklinde sirkatini kahramanlık olarak ilan eden bir kurumdan yeni bir tavır, yeni şahsiyet, yeni bir şehir idraki beklemek boş hayal ve kendimizi oyalamak olur!
Önemli bir yanlış da şurada: Kim akıl verdiyse veya hangi imaj yapıcı bulduysa, yeni bir fikir keşfetmiş gibi, henüz göklerin ifsadına imkân bulamadığı için, yeryüzüne musallat olma amaçlı “yatay mimari” buluşu da yeni ifsatlar için bir yol haritası olsa gerek. Sadece dudak tiryakiliğinin verdiği keyifle, bütün bir şehir konseptini, kendilerinin de ne idüğünü bilmedikleri yatay mimariye yüklemek de, kurbanın son nefesinden önceki canlılık emaresi gibi, son bir hamle ile ani refleks gösterilerinden olsa gerek…
Şehirlerimizde dikey istilâdan sonra şimdi de (eğer kaldı ise) yatak istilanın ayak sesleri geliyor… Yetmedi nitelikli konutlar ve mahalle konsepti… Peki hangi birikim, hangi şehir idraki, hangi medeniyet tasavvuru ve hangi fikrî derinlikle? Yatay veya dikey yapılaşmadan önce metropollerin bugünkü kaosundan nasıl kurtulacağı ve eski mahalle kültürünü nasıl yakalayacak, bugüne nasıl taşıyacak, nasıl bir mahalle kuracak ve birlikte nasıl yaşayacağız?
TOKİ herhalde kendi mahsulü “nitelikli konutlar”ın toplamından ibaret kuracağı mahalleye uygun insan ve aile tipini de bulup yerleştirecektir. Yâni dememiz o ki; TOKİ icad edeceği bir insan türünü “nitelikli konutlar”ına dolduracak ve “yatay mahalle konsepti”ni oluşturacaktır (!)
Muhtemeldir ki TOKİ Başkanı, Başbakan Davutoğlu’nun Ak Parti Kongresi’nde yaptığı konuşmadaki “yatay mimari” söyleminden ilhamla bu açıklamayı yapmış.
Artık çok geç… Eski harabeler üzerinde yeni bir başlangıç da mümkün değil.
Çok geç çünkü; şehirlerimiz TOKİ zihniyetiyle öylesine ifsat ve imha edildi ki, TOKİ’nin bu zihniyetinden vazgeçip yeni bir zihniyete bürünmesi mümkün değil..
Yeni bir başlangıç da çok zor çünkü; tarih, şehir ve medeniyet idraki bulunmayan, çürümüş, yabancılaşmış, kendi tarihî şehir kültür ve envanterinden habersiz bir kurumun mensuplarından yeni bir şehir idraki, konsepti beklemek körden renk külliyatı, sağırdan şarkı repertuarı istemek kadar abes…
TOKİ, Başkanı’nın ağzından bu “büyük iddiası”nı temellendirmek ve gerçekleştirmek istiyorsa, öncelikle kendisinin bir idrak sterilizasyonu yapmasını, rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in şu kitaplarını titizlikle ve pür dikkat okumasını, hazmetmesini tavsiye ediyoruz:
Kubbeyi Yere Koymamak, İslam’da şehir ve Mimari, Osmanlı Şehri, İstanbul’u Anlamak, Ev ve Şehir, Mimar Sinan, Habitat II Konferansı İçin Şehir ve Konut Üzerine Düşünceler, Yeni Şehirler ve Pilot Şehir Uygulaması…
Artık vakit çok geç… Fakat TOKİ bunları zaman-yoğun okuyup eğer idrak edebilirse, ifsat olmuş zihniyetin metastas halini yaşayan şehirlerimizde belki bir umut ışığı belirebilir.
Ey TOKİ !
Ey Çevre ve Şehircilik Bakanlığı!
• Ne müthiş bir imkân ve fırsatı kaçırdığının farkında bile değilsin!
• Şehir ve mimarî’de de bir tecdîd dönemi açılabilecekken, (Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle) “güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş” olmanın şuursuzluğunu yaşıyorsun!
• “Neyi kaybettiği”nin idrakinde olmadığın için “neyi araman gerektiği”ni de bilmiyorsun!
• Allah’ın lütfettiği 12 yıllık hakim bir siyasi iktidara rağmen maalesef ne ülkesine, ne bölgesine ne de dünyaya tarihî şehir ve mimari birikimini günümüze taşıyan, dinamik, estetik ve yaşanabilir bir şehir modeli ortaya koyamadın!
Hiçbir ikaz ve tavsiyeye kapı aralamayan TOKİ ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ilgilileri belki Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Dünya görüşü itibariyle medeniyete öncülük etme ve onun ruhunu barındırma konumuna ya da iddiasına sahip şehirler” dediği şehirlerin nereler olduğu ve “nasıl”ına ilişkin bir idrak zorlaması yaşarlar!
Davutoğlu Başbakan Başdanışmanı-Büyükelçi’liği sırasında bir sempozyum’a sunduğu tebliğinde de “Zihniyet parametrelerinin mekâna yansımaları en doğrudan bir şekilde şehir yapılarında tecessüm eder. Şehirler bir anlamda medeniyeti oluşturan zihniyetin tarihi sahneye aksedişidir“ diyor. Başbakan Davutoğlu’nun bu önemli tespitini başta TOKİ ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere nasıl idrak edip içselleştirecekleri şüpheli. Bu anlamda Başbakan Davutoğlu’nun işi epey zor. Her şeyden önce “çevre ve şehircilik”te bir zihniyet temizliği gerekiyor. Başbakan’ın en büyük talihsizliği, şehir ve medeniyet temelli “kavramsal dil ve muhtevası”nı anlayacak kadrolardan mahrum olması. Görünen o ki, ortada taşlaşmış bir skolastik şehir zihniyeti var. Davutoğlu kendi şehir tasavvurunu siyasîlere, yerel yöneticilere ve bürokratlara ya kabul ettirecek ve uygulamaya geçirecek, veya şehre dair tasavvurları zihin konforu olarak kalacak.
Sokağın, caddenin, mahallenin ve şehrin “bizcesi”ni kaybettik… Kaybettiklerimizi anlayabiliyorsak onlara yeniden nasıl sahip olabileceğimizi de anlayabileceğiz.
TOKİ, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İktidarın Şehircilik Politikalarına dair daha söyleyeceklerimiz var…
.
HİSSETMEYEN RUHLAR İÇİN BİR ŞEHİR FACİASI
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
XV. ve XVI. yüzyılda yaşayan Osmanlı Şeyhülislâmlarından İbn-i Kemal (Kemalpaşazâde) hu-kukçu, müfessir, müderris, felsefe ve kelamcılığının yanı sıra şair, edebiyat adamı ve döneminin önemli bir tarihçisidir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine Anadolu kazaskeri olarak katılmış ve sefer esnasında atının ayağından sıçrayan çamurlar padişahın kaftanına sıçrayınca, Yavuz Selim “Ulema ayağından sıçrayan çamurların medâr-ı zînet ve mefharet olacağı”nı söyleyerek, çamurlu kaftanının ölünce tabutunun üzerine örtülmesini vasiyet etmiştir.
Âşık Çelebi’nin anlattığına göre de, Mısır seferi sırasında Ordu Karaman’dan geçerken Ya-vuz’un kendisine o diyardaki şiddetli fırtınaların, gök gürültülerinin sebebini sorması üzerine İbn-i Kemal, “Karaman topraklarının merkezinin Mevlâna’nın irşad mekânı olan Konya oldu-ğu”nu“bundan dolayı o diyarın dağı, taşı ve toprağının sema halinde bulunduğunu” söyler.
Osmanlı’nın kemâl devrinin bu kâmil şahsiyetinin birçok Arapça, Farsça ve Türkçe eserleri vardır. Bunlar içerisinde oldukça önemli bir Osmanlı Kroniği olan Tevârîh-i Âl-i Osman, Sul-tan II. Bayezid’in isteğiyle yazılmış ve padişaha takdim edilmiştir. Daha sonra Yavuz ve Kanunî devirlerindeki vak’aları da eklediği bu büyük eserde “…Şehr-i Sivas yıkılduğını beyan eyler” başlığı altında anlattığı bir olay var ki, İbn-i Kemal bu hadiseyi yürekleri yakan bir şekilde kaleme alır.
Timur’un Sivas’ı ele geçirip yerle bir etmesi ve Yıldırım Bayezid’in oğlu ve veliahtı olan Şehzade Ertuğrul’un bu olaydan bir süre önce ölümü ilgili şunları söyler:
“…Şehr kenarında bir çoban sürüsi yanında düdüginiçaladururmış, yârın ve diyârınanup, nâr-ı iştiyâk-ı neyistân-ı firâka saladururmuş. Sultan Yıldırım Han berk-i te’essüf ü telehhüfleyanayorurken, dârü’l-mülk-i Burusa’dayapdurduğıimâretün maslahatın görürken ol nâyâvâzı kulağına çalmış, gûş-ı huşinundervâzesini almış, eyitmiş:
“Çal bire çoban çal! Ne cânun yandı, ne cigerün yakıldı? Ertuğrul gibi oğlun mıöldi, Sivas gibi şehrün mi yıkıldı?”
İbn-i Kemâl, aynı bahiste Timur’un Sivas’ı talanına dair bir de beyit yazar:
“OldıSivâsehlinün hâli harâb
Didiler ol yıl içünsâl-i harâb”
Bugünkü dille: Şehir kenarında bir çoban, sürüsünün yanında kaval çalıyormuş. Kavalına; sev-diğini ve memleketini anıp, hasretlik ateşini üflermiş.. Sultan Yıldırım Han göğsündeki hüzün, hasret ve kederle yanıp, tutuşurken; Bursa’da yaptırdığı imaretin işlerini gördüğü bir sırada kulağına o kavalın sesi çalınmış. Can kulağıyla dinledikten sonra şöyle demiş: “Çal bre Çoban, çal! Senin hangi canın yandı, hangi ciğerin yakıldı? Ertuğrul gibi oğlun mu öldü, Sivas gibi şehrin mi yıkıldı?”
Timur’un Sivas’ı istilâsıyla birlikte şehirde müthiş bir yağma ve kıyım yapması ve şehri ateşe vermesi, tarihe “sana öyle bir kötülük edeyim ki Timur Sivas’a etmemiş ola!” şeklinde deyim olarak geçmiştir.
İçinde yaşadığımız şehirden habersizliğin verdiği şehir dertsizliği o hale geldi ki; kimliğinin yok olması, şahsiyetinin kaybolması ve giderek ruhsuz bir nesne yığınına dönüşmesi karşısında hayret etmek bir yana, aldırış bile etmiyor, yok olan şehirle birlikte kendimizin de yok oluşunu seyrettiğimizi anlayamıyoruz.
İbn-i Kemal’in yukarıda söylediği Mevlâna’nın yurdundaki kasırgaların, ondan 300 yıl sonra bile o topraklardan yükselen sema hali olduğuna dair sözleri, Anadolu’nun bütün şehirlerinin aynı ihtizaz (titreşim)lara sahip olduğunu bize ihtar etmiyor mu? Yunus Emre’nin “Hor bakma sen toprağa. Toprakta neler yatur. Kani bunca Evliya. Yüz bin Peygamber yatur” dediği hik-met bu olsa gerek.
Onun için “şehrin ne olduğu” sorusu “şehrin, toprağı altında kimleri barındırdığı” ve “kimlerin ona sahip çıktığı”yla cevap bulur. Bu da ifadesini “şerefül mekân bil mekîn” (bir mekânın şerefi, o mekânda oturanlarla kaimdir) sözünde bulur.
Yıldırım Bayezid’in şehrin tarumar edilmesi karşısında, o yürekleri dağlayan “Ertuğrul gibi oğlun mu öldü, Sivas gibi şehrin mi yıkıldı!” sözündeki derin, yakıcı feryâd bugün bize tesir ediyor veya ders veriyor mu?
Feryâdın, elemin de derin bir dili var. Ne bu dile âşinayız, ne de bu feryâtları işitebiliyoruz.
Şehirlerimiz, yâni medeniyetin tecelligâhları hızla yok ediliyor… Kirlenmeyi aşmış bir yok ediliştir bu. Tanzimat’la başlayan tarih ve medeniyetinden tiksinme ve ona karşı kasırga afeti misali gösterilen düşmanlık tavrı, erken Cumhuriyet döneminde tarihî mekân yıkımlarıyla cinnete dönüşmüş, daha sonra da fırtınalarla devam etmiştir. En son adına Kentsel Dönüşüm denilen yeni kasırgayla şiddetlenerek devam ediyor. Herhalde Buhara’ya, Semerkand’a, Bağ-dat’a, Sivas’a ve daha birçok medeniyet şehirlerine saldıran Moğollar modern zamanlarda yaşasalardı ancak böyle bir yıkım şekli düşünebilirlerdi.
Artık, Kelâm-ı Kadîm ve Peygamber kelâmındaki “medine, belde, karye” olarak ifade edilen mâmur şehir diye nitelendirilebilecek yaşanmaya değer mekânlar yok oldu. Baktığı her obje-nin kendisine varlık idrakini hissettirdiği, mekânların ihtişamındaki uyarıcı fâniliği hatırlattığı şehirlerimiz tedricen arzı terk ediyor, yok ediliyor. Kimin yıktığının önemi yok. Ha dünün Moğolları ha bugünün!
Zihnimiz ve görüşümüz/bakışımız öylesine ifsat edildi, görme hassamızı öyle kaybettik ki; biyolojik canlılara mahsus bağırsaklar şeklinde uzayıp giden, üst üste yükselen tümörler topluluğuna şehir, bağırsak kurtları gibi sürüngen ve metabolitik nefes alış verişe de hayat diyoruz.
Başta İstanbul, Konya, Bursa, Amasya, Trabzon olmak üzere birçok tarihî şehrimizi göreme-mekte bir kastımız veya miyopluğumuz yahut da bir zihin travmamız mı var da böyle kasvetli bir tablo çiziyoruz?
Nasıl düşünülürse düşünülsün, bizce durum bu…
Bir insanın bedeninden ruh ayrıldığında nasıl ki o artık insan değil sadece bir ceset ise, bir şehrin mekânlarının birbiriyle ve şehir bütünüyle olan âhengini-hayatiyetini sağlayan ruhu kaybolduğunda orası artık şehir değil, ruhsuz bir taş-toprak yığınından ibarettir.
Bugünün şehirleri de öyle…
Marka şehir, dünya kenti, Avrupa kenti, Olimpiyat kenti, kültür başkenti, sanat kenti gibi şah-siyetsizlik ve kompleks kokan yakıştırmalarla hakikaten şehir olunmuyor, aksine şehir ifsat ediliyor.
Bu hal karşısında Yıldırım Bayezid’in ciğer yakan feryâdını hatırlıyoruz tekrar…
Yıldırım’ın Oğlu Ertuğrul’un ölümüyle Sivas şehrinin yıkılmasını özdeşleştiren derin acısını, bugün yok edilme sürecini yaşayan şehirlerimiz karşısında hissetmek bir yana, anlayamıyoruz bile! Çünkü katledilen şehirlerimize kendi gözümüzle değil, verilen takma gözle bakıyoruz.
Harap edilen şehri karşısında böylesine acı çeken bir siyasî, şehir yöneticisi, belediye başkanı veya herhangi bir ilgiliye rastladınız mı? Rastlamak bir yana, şehrini tanıyan, şehrine meftun, şehrinin tarihi derinliğini idrak eden, toprağı altında kimlerin yattığını düşünüp her dem te-yakkuzda olan bir şehir yöneticisi kaldı mı ki?
Hem şehirde eğlenmek varken niçin şehir için ağlasınlar ki?
“Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden!”
Yıldırım Bayezid’in teessürü bize çok şey hatırlatmalı, çok şey söylemeli. Çünkü bu teessürde şehir ve insana dair derîn bir kavrayış yatıyor.
İbn-i Kemâl gibi biz de kentsel dönüşüm ve marka şehir kasırgası için bugünden tarih düşmeli miyiz dersiniz?
“Oldı şehir ehlinün hâli harâb
Didiler ol yıl içünsâl-i harâb.”
.
TOKİ İCAD OLDU ŞEHİR BOZULDU…
Yahya Düzenli
Eskiden şehirler devlet veya krallar/padişahlar tarafından kurulur, inşa ve imar edilirdi. Şimdilerde devlet ve aygıtları tarafından yıkılıp, ifsat ve imha ediliyor. Niçin? Çünkü, eskilerin “şehir tasavvuru” vardı. Öncelikle tebaalarının/halklarının yaşayacakları ve kendilerini ait hissedecekleri, orada oldukları için kendisiyle iftihar edecekleri-övünecekleri, hatta şehre mânâ kazandıran değerlerle kendilerini diğer şehirlerden ve şehirlilerden üstün tutacakları bir “şehir aidiyetleri” bulunuyordu. Tarihten bugüne ulaşmış kadîm şehirler böylesine mensubiyet havzalarıydı.
İnşa ediliş felsefeleri, kuruluş referansları farklı da olsa mesela Roma, Kudüs, Bağdat, Buhara, İstanbul böyledir. Kibrin zirveye ulaştığı Roma vatandaşı için “Her yol Roma’ya çıkar”. Bizim kadîm medeniyet şehirlerimizin insanı için de “bütün öteki topraklardan daha çekici, yaşanmaya değer bir yer”dir ait oldukları şehir.
Şimdilerde ise insanoğlu “yer”ini kaybetti, ihtiraslarıyla yatağını imha etti. Hafızası işgal ve istilâya uğradı. Artık “yaşanmaya değer” şehir tasavvuru da yok.
Onun için de bugün, hayatiyeti/bütünlüğü yok edilmiş, son mekân kalıntılarıyla can çekişen kadîm şehirlerimizin derin sessizliğinin dilini anlayamıyor, onları yeniden hayata döndürecek, mekânlarıyla yenileyecek ve “zamanın ruhu”yla ahenkli şehirler kuramıyoruz.
Şehir kurmakta mâhir bir ülke ve toplumun bütün şehir damarlarının kurutulması nasıl izah edilebilir?
Bu sorunun cevabı büyük ölçüde“idrak kanallarının iltihaplanması,tıkanması” ve “gücün kullanımı” ile ilgili…
Bu konuda M.Ö. V. yy.da yaşayan Konfüçyüs’le ilgili şu hikâye meşhurdur. Konfüçyüs öğrencileriyle bir dağın eteğinde dolaşırken ağlayan bir kadın görür. Kadına yaklaşır ve “niçin ağladığı”nı sorar. Kadın: “Burada bir kaplan var. Önce kocamı, sonra kayınpederimi, sonra da oğlumu parçaladı, öldürdü” der. Bunun üzerine Konfüçyüs, “Peki niçin buradan başka bir yere gitmiyorsun?” deyince kadın şu cevabı verir: “Burada kaplandan daha tehlikeli olan devlet yok, ben devlet olan yere gitmem.” Bu cevap üzerine Konfüçyüs: “Görüyorsunuz. Devlet kaplandan daha tehlikeli olabiliyor, bunu unutmayın!” der.
Bu örneğin şehir kurma yahut yıkma ile ne alâkası var?
Devletin “konut üretme aygıtı” TOKİ eliyle şehirlerimizi ne hale getirdiğini ve şehir olmaktan ne kadar uzaklaştırıp beton mezarlıklarına çevirdiğini gördükçe yukarıdaki hikâyeyi hatırlamamak mümkün değil.
Önce bütün şehirleri istilâ eden gecekondulara ses çıkarmayarak ifsat eden, sonra da “kentsel dönüşüm” kasırgasıyla ıslah etmek için yola çıkan ama yıkıp süpüren devlet aygıtı TOKİ, yerlerine diktiği beton tabutluklar şeklindeki insan silolarıyla şehir diye bir şey bırakmadı. Kendisini kutsayan ve yaptıklarıyla övünen bir hükümet-devletin varlığı da hiçbir itiraza, eleştiriye tahammül edemeyen bir güç zehirlenmesine yol açtı.
Tıpkı bir vücuda enjekte edilen virüs’ün vücudun tamamını çökertmesi gibi, TOKİ’nin de coğrafyanın kalpleri olan şehirlerimizde yaptığı uygulamalar virüs etkisiyle tüm şehirlerimizin bünyesini çökertti.
Devlet gücü, siyasî istikrar ve sahip olduğu imkân ve fırsatlarla TOKİ, şehirlerimizde yeni bir inşa ve ihya dönemi açabilecekken, ne acıdır ki ifsat ve imha döneminin açılmasına öncülük etti. Öyle bir öncülük ki, TOKİ’nin şehir seyyiâtlarını görünce vahşi kapitalizmin yaşanmaya değer hayata zemin olmuş bu topraklarda bile “insansız evler” inşa ettiğini de hayretle görmüş olduk.
Hastahane morglarında dizili tabutlar gibi istif edilmiş beton silolarından ibaret “TOKİ’nin şehirleri”ni gördükçe edebiyatımızın efsanevî kahramanı Köroğlu’nun “tüfek icad oldu mertlik bozuldu” mısraını da hatırlıyoruz.
Zihnimizde Köroğlu’nun bu meşhur mısraı yankılanadursun, buradan kendisine bir sitemde-serzenişte bulunalım: “Eğer bu mısra-ı berceste’yi o gür sadâ ile âleme salmasaydın,
5 yüz yıl sonra kendimizi ‘yaşanmaya değer bir şehir’de yaşıyor zannedecektik. Niçin bu hakikati ifşa ve ilan ettin! Hem ilân ettin de ne oldu? Nâmerdlerin azmini ve sayısını artırmaktan başka? Nâmerdler yâni bizi beton tabutluklara mahkûm edenler!”
Bizim Koçyiğit Köroğlu’nun gördüğü alâmet karşısında hakikati bütün trajik çıplaklığıyla ifade etmesinin üzerinden 500 yıl geçti. Ama onun “âleme Dâvut gibi saldığı âvâzesi” hâlâ gerçeklik ifade ediyor ve geçerliliğini koruyor.
“Dağlardan vazgeçemeyen” Köroğlu belki de şehre baktığında gördüğü bu ‘yeni icad’ karşısında hayrete düşerek bu sözü söylemişti. Şehirlerimizin bugününü görseydi belki de şöyle haykırır ve hayıflanırdı:“TOKİ icâd oldu şehir bozuldu!”
Çağdaş “Bolu Beyleri” ferman buyurdu: “Bundan böyle şehrünhükümfermâsıbenüm! Olmaya ki şehir-i kadîm, irfan ü idrak ü inşa’danbahsedesüz!”
TOKİ, Bolu Beyi kibrinin zehiriyle çıktığı seferde bütün şehirleri radyasyon tankına çevirdi. Saçılan radyasyonlar yayılmaya devam ediyor. Şimdilerde Başbakan’dan duyup ezberlediği “yatay mimari” de içi boş ilâç kutusu gibi şifa ihtiva etmiyor. Çünkü nesillere sarî bir radyasyon etkisi bıraktı şehirlerimizde. Diktiklerini yatırmakla günahları affolamayacak! Çünkü bugünkü ve gelecek nesillerin cemâlini, güzel şehir görme hassalarını tahrip ettiler, şehir tasavvurlarını yok ettiler.
Yeryüzünün emanet edildiği insanoğlu (Köroğlu’nun diliyle) nâmerdlikte o kadar ileri gidiyor ki hilkat, tabiat tanımıyor, önüne gelen her şeyi çelik yaratıkların dişlileriyle deşiyor, yerine doldurduğu betonlarla insanı hücrelere hapsediyor! İnsanoğlu dayakalandığı “his iptali”nin farkında olmadan bitkisel hayat süren canlılar gibi varlığını sürdürüyor.
Hissiyâtımızı ifade etmektir muradımız, betona husumet gibi bir abesle iştigal değil!
TOKİ’nin işlediği “şehir cinayetleri” karşısında Köroğlu gibi “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” deyip şehirden kaçıp dağa mı çıksak?
Hani, daha önce bir yazımızda söylemiştik ya: “Kurt bunalınca şehre iner, kul bunalınca dağa çıkar!”
Dağları da ifsat ettiler…
.
ŞEHİRLERİMİZDEKİ “GENETİK BOZULMA”ve CANSEVER’İN İKAZLARI…
Yahya Düzenli
Bir şehrin genetiğiyle bir kez oynandı mı şehir artık kendisi olmaktan çıkıyor, kendisine yabancılaşıyor, başkalaşıyor. Artık tarihî kimliği, kadîm şahsiyeti yok oluyor. Bu genetik katliam doğrudan yok ediş biçiminde cereyan ettiği gibi, çoğu kez de gelebilecek muhtemel itirazları önlemek için, tedricî biçimde ve zamana yayarak gerçekleştirilebiliyor. Genetiğe müdahale bir kez gerçekleşti mi artık o şehrin organizması kendisini bir daha toparlayamıyor, kendine gelemiyor. Genetiğin bozulması demek, şehir birikiminin kodlarının hafızadan silinmesi demek.
Genetik bozulma, bütün canlılarda olduğu gibi şehirde de bulaşıcı bir enfeksiyon etkisi meydana getiriyor ve beklenmeyen, kontrol edilemeyen tümörleşmiş organların üremesine sebep oluyor.
Ülkemiz, hiçbir ülkede görülmeyecek bir şekilde, bu genetik bozulmayı doğrudan ve tedricen yaşamış olup, halen de bu genetik bozulma birçok şehrimizdekaotik bir biçimde devam etmektedir.
Şehirlerimizin tarihî dokuları başta olmak üzere tüm organlarına sirayet eden şahsiyet kaybımızın ana kırılma noktası Tanzimat’la başlamaktadır. ŞehirlerimizdeTanzimat’labirliktebaşlayantahribatvetefessühCumhuriyettarafındandevralınarakbugünekadargetirilmiştir.
ÜstadNecipFazıl’ın“artıkalafrangalığınbaşladığı 1839 devletiyleondan 3 asırevvelkidevletarasındakifarkı, TopkapıSarayınakarşılıkMecidiyeKasrı, kâşaneyemukabilkümes”diyerekkıymethükmünüverdiğiTanzimatdönemi…
Tarihî süreçte şehirlerimizdeki genetik bozulmayı dört devreye ayırabiliriz.
Birinci devre; Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet’e kadar devam eden devre. Bu devrede Osmanlı’daki modernleşme-yenileşme-reform hareketlerinin bir sonucu olarak, şehir ve mimarîde meydana gelen “kendi olmak”tan çıkıp batının barok-rokoko tarzı mimarîsini kopyalama, şahsiyetsizlik devremizin açılmasına sebep oldu. 1839-1923 arası 84 yıllık dönem.
İkinci devre; Cumhuriyetin ilânıyla birlikte tarih ve medeniyet düşmanlığıyla cinnete dönüşen şehir katliamları. Öncelikle İstanbul, Konya, Diyarbakır… gibi tarihî şehirlerimizde yapılan katliamlar. Ayrıca yeni başkent Ankara’yı yeniden inşa etmek için Batıdan getirilen mimarların şehri bir kobay laboratuvarına çevirmeleri, İstanbul’da ise şehrin tarihî doku ve mekânlarının yıkımı ile başlayan, tek parti iktidarının katliamlarıyla devam eden devre. 1923-1950 arası 27 yıllık dönem.
Üçüncü devre; Çok partili hayata geçişle birlikte modern şehirleşme adına yapılan şehir imar planlarının uygulamalarıyla gene batı şehirlerinin çok kötü biçimde kopyalanması şeklinde devam eden süreçte şehirlerimiz arabeskleştirilmiş, kaosa ve başıboşluğa terkedilmiş ve köyden şehre hızlı ve kontrolsüz bir göç tsunamisi yaşanmıştır. 1950-2002 arası 52 yıllık karmaşa dönemi.
Dördüncü devre ise; 2002 yılında Ak Parti’nin iktidarıyla başlayıp, müthiş imkân, fırsat ve kaynaklara, yoğun bir “şehir ve medeniyet” söylemlerine rağmen, “kentsel dönüşüm” uygulamaları ve devletin toplu konut aygıtı TOKİ ile ifsât edilen şehirler ve heba edilen dönem… Bu dönemde Türkiye,tarihî şehir birikiminin verdiği imkânı yeniden ortaya çıkarabilecek ve yaşanmaya değer şehirler kurabilecekken, böyle bir irfan, idrak ve iradenin olmaması sebebiyle bu dönemi heba etti. Yüzyılımızın Mimar Sinan’ı olan rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in ikaz, feryâd ve tekliflerine rağmen ne yazık ki O’nu göremedi, anlayamadı. Yanından geçtiği dağın ihtişamı karşısında gözü kamaşıp kör olan siyasetçi-şehirci-yerel yöneticilerin hakim olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ne yazık ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde şehir konuşmalarında Turgut Cansever’den alıntılar yapmasına rağmen ne kendisi ne de kadrosu O’nu anlayıp -adeta- bir mimarî tecdid döneminin açılmasını sağlayamadı.
Bu kategorik ayrımlara ve dönemlerinin siyasî iktidarlarına baktığımızda her biri birbirinden farklı zihniyet kodlarına sahip olmasına rağmen, 175 yıllık sürecin tamamı, şehir ve mimarîde tarihî şehir birikiminden kaçış, red ve inkâr ve son dönemde de sadece dudak tiryakiliği şeklinde sahiplenme söz konusudur. Nitekim Cansever de 1993 yılındaki bir söyleşisinde “Türkiye’deki tahribatın 150 yıldır devam ettiği”nin altını çizmiştir.
O Cansever ki; bir mimarda olması gereken irfan ve tarihî derinlikle insanın Yaratıcı ve dünya ile olan tezyin edici rolüne ilişkin muhteşem bir tespit yapar: “Dünya, Allah ne yaptıysa güzel olduğu için güzel oluyor. İslâm, bu güzelliği fark etme ve muhafaza etme mükellefiyetini yüklüyor insana. Dolayısıyla dünyanın güzelliğini idrak etme imkânı doğuyor insan için… Dünyayı bilirken de Cenab-ı Hakk’ı bilmiş oluyor. Bunu bilince de dünyaya karşı sorumlu hale geliyor. Bu bilince sahip tek yaratık olunca, bu güzelliğin hüsn-ü muhafazasını da yüklenebilecek yaratık oluyor.” Cansever, bu ontolojik idrakle insanın görevinin “ilâhî iradeye yönelik bilincini yaptığına yansıtmak” olduğunu ifade ediyor.
Gene insan, varlık ve mimariye ilişkin “Mimarî, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi, maddî, organik, ruhî ve fikrî bütün varlık alan ve tabakalarında düzenleyen bir disiplindir. Teknolojik, iktisadî ve politik sorunlara ek olarak insanın fikrî dünyasının tümünü kapsar. Varlık ile ilişkisini bilinçle düzenlemek insana özgüdür. Dünya ile bilinçli ilişkisini düzenleyemediği aşamada insan yalnızca fizyolojik bir yaratıktır” yorumunu yapar.
Şehirlerimizdeki yangını farkedipferyâd koparan Cansever’in, bu ontolojik derinlikten yola çıkarak yaptığı uyarılardan biri şöyledir:
“Türk şehirlerinin sefaleti, konut sorunu ve mimarî seviyesizlik karşısındaki kayıtsızlık ve duyarsızlık, gerçek çözümleme ve gerçek bilginin yol göstericiliği yerine şekilciliklerin egemenliğinin tercih edilmesi bütün Türk halkını kaba, sahte, seviyesiz ve çirkin bir biçim dünyasında yaşamaya mahkûm ederken, çok küçük azınlıkların yabancı, taklitçi, pahalı ve gösterişçi, sözde sanat ve kültür faaliyetlerinin desteklenmesi, hâkim kılınmaya çalışılması kabul edilemez bir yanılgıdır…”
Ne yazık ki bu ikazlar hiçbir zaman muhataplarında yankılanma kadar olsun bir tesir meydana getirmemiş, Cansever şehir yangınını farkeden ve uyaran bir münzevi mimar olarak görevini yerine getirmiştir.
Bu feryâdları kim anlayabilir? Niyaz-i Mısrî’nin söylediği gibi “katre nice anlasın, umman olan anlar bizi”, “her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi”.
Cansever’i anlayabilecek, onunla bazı plâtformlarla birlikte çalışmış bir Başbakan’ın (Davutoğlu) iş başına geçtiği 2014 Türkiyesi’yle acaba yeni bir şehir idrakine kapı aralanabilecek midir? Cansever’in 2003 yılında Başbakan’a (Erdoğan) verdiği, akıbeti meçhul “Yeni Şehirlere Yerleşme Projesi” bile bu aralanacak kapıya ışık tutabilir diye düşünüyoruz. Bakalım bu ümidimiz ne kadar canlı kalacak?
Temennimiz odur ki; başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve TOKİ’nin bütün kadrolarıyla ıslahı, mümkün değil ise ilga edilip, yeni bir idrak ve yol haritasıyla şehir inşasına girişilsin. Aksi halde “aldırma, böyle gelmiş bu dünya böyle gider” anlayışıyla genetik bozulma hzla yayılacak, metastas yapmış organizma ile kalmayıp gelecek nesillerin yaşayacağı dünyayı, iklimi, mevsimleri de bozmaya devam edecektir.
Şehirlerimizin bu genetik bozulmadan yeni bir genetiğe geçişi için ihtiyaç duyulan şey yeni bir şehir ve mimarî idraki ve ahlâkıdır…
Üstad Necip Fazıl ne diyordu?“Ahlâk aşısını yepyeni ve müstakil bir fikir sistemine istinat ettirmeden tutturmaya imkân yoktur.”
Cansever’in sıkça dile getirdiği bir Peygamber ölçüsünü hatırlatarak bitirelim: “Hükümdarın iyisi âlimin ayağına giden, âlimin kötüsü hükümdarın ayağına gidendir.” Bu günlerde “Yeni Türkiye” iddialarının paranoyaya dönüşme tehlikesini hatırlatarak, Başbakan Davutoğlu’nun rahmetli muhakkik mimar Cansever’i anlayan nâdirattanbir siyasetçiolduğuna da vurgu yaparak, seng-i musalla’dan sonra da olsa, müthiş şehir katliamlarına, kaoslarına rağmen O’nun feryatlarına kulak vereceğine ilişkin ümidimizi hâlâ canlı tutuyoruz.
ŞEHİR KOKUSU
Yahya Düzenli duzenliyahya@gmail.com
Yeni doğmuş bir bebeğin kokusunu hiç içinize çektiniz mi? Terinin kokusu akciğerlerinize do-lar, içinizi rahatlatır. Her kokladığınızda vücudunun terinden yayılan rayiha başınızı döndürür adeta. Her kucağınıza aldığınızda ayrı bir koku alırsınız ondan. Bizim geleneğimizde yeni do-ğan çocuğun doğar doğmaz, kundağa sarmadan annesinin kucağına verilmesi ise çocuğun annesini kokusundan tanıması içindir. Kokuların iki taraflı uyuşması…
Yaratılan her şeyin bir kokusu var. Koku, yaratıcının insanlara bahşettiği büyük bir lütuf.
Üstad Necip Fazıl “Koku” başlıklı bir yazısında şunları söyler:
“Kokuyu nasıl güzeliyle en erişilmez, çirkiniyle de en tiksinilir bir tesir sahibi kabul etmeyeyim ki, Kâinatın Efendisi bu dünyada kendilerine sevdirilen üç şeyin arasına güzel kokuyu da katar-lar. Güzeli tayinde miyar koku olduğu gibi çirkini tespitte de ölçü yine o…
Annemizin süt beyaz tülbentten başörtüsü cennet kokmaz mı? Sevdiğimiz eli öperken aldığı-mız ten kokusu…
Deniz kokusu, kır kokusu, toprak kokusu… Her biri mahiyetinden bir (senfoni) zenginliğiyle haber veren his vasıtaları…”
Peki, şehrinizin kokusunu hiç içinize çektiniz, hissettiniz ve ciğerlerinizi onunla doldurdunuz mu?
Bir şehrin kokusu nasıl hissedilir?
Yaşadığınız şehrin kokusunu alabiliyor musunuz?
Şehrin çocukları annelerini kokularından tanıyabiliyor mu?
Kelâm-ı Kadîm’de mukaddes şehir Mekke-i Mükerreme’den “ümm-ül kurâ” olarak bahsedilir. Yâni şehirlerin anası. Mekke’nin bu vasfı bize çok şeyler söylüyor. Yeryüzünün ilk şehri Mek-ke, bütün şehirlerin anası olarak kokusunu kendinden doğan bütün şehirlere ulaştırmak isti-yor ama kimisi bu kokuyu alamıyor, kimisi anasının kucağına sığınan bir çocuk gibi onun sı-caklığına bürünüyor. Kudüs, Medine, Bağdat, Şam, Buhara, Kahire, Semerkand, İstanbul, Bur-sa gibi.
Şehirlerimizin kokusunu öylesine kaybettik ki şehir bizim kokumuza, biz de şehrimizin koku-suna yabancılaştırıldık. Artık koku diye bir ‘hassa’mız kalmadı.
Tanpınar’ın Bursa’yı anlatırken “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası
kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstün-de bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder.“ dediği ruh, muhteşem medeniyet şehrinin kokusudur
Kadîm medeniyet şehirlerin kokuları uzak coğrafyalardan da hissedilir. Mekke’nin, Medi-ne’nin, Kudüs’ün kokusu Buhara’dan, Semerkand’dan, Belh’ten, Bağdat’tan, Şam’dan, Saray-bosnna’dan, Kurtuba’dan, İstanbul’dan, Bursa’dan, Konya’dan, Amasya’dan, Trabzon’dan yükselir.
Bu kokuyu bugün şehirlerimizden alamıyoruz. Şehirlerimiz yerel yöneticiler, TOKİ, müteahhit-ler, siyasetçiler ve diğer rant muhterisleri tarafından öyle hale getirildi ki artık şehirlerimizin kendi öz kokuları kalmadı.
Şehirlerimiz bizi bir “anne sıcaklığı”nda kucağına alamıyor. Vücuda sonradan takılan bir pro-tez gibiyiz şehirlerimizde. Çocukluğumuzu yaşadığımız şehri terk edip yıllar sonra geri döndü-ğümüzde şehrin kokusu değişiyor veya kokusunu duyamıyoruz. Bu hal karşısında şehrimize yabancılaşıyor ve “acaba başka bir şehre mi geldim?” diye ürpererek kendimize soruyoruz.
Modern zaman şehirlerini beton gökdelenler, AVM’ler, rezidanslar gibi gayr-i insanî mekânla-rın kütlelerinden yayılan koku kaplar. Bu koku şehir insanında kasveti, kaosu, huzursuzluğu, endişeyi artırır. Üzerinize sinen bu kokunun muhataplarında çekici bir tarafı yoktur, aksine sizden ve şehirden kaçan, uzaklaştıran bir etkisi vardır.
Şehrimizin kokusunu alamıyorsak ya bizde koku alma duyusu kaybı var ya da şehrimiz koku-sunu kaybetmiştir. Koku kaybı insana verilmiş bir ceza, bir azap.
Kimi şehir tarih kokar, kimi kitap, kimi coğrafya, kimi tabiat, kimi müze, kimi mermer, kimi mutfak, kimi savaş, kimi çimento ve beton, kimi endüstriyel atıklar ve yakıt, kimi müzik… An-layacağınız kimi keyiflidir şehirlerin kimi kasvetli. Siluetlerinden yayılan bu kokulardır onlara doğru çeken veya onlardan bizi uzaklaştıran.
Yeni doğmuş çocuğun anasının kokusuna olan bağlılığı neyse, insanın da şehrinin kokusuna olan bağımlılığı odur.
Şüphesiz, şehrin bizi çeken ve sarmalayan kokusunun da bir kaynağı var, o da şehrin dokusu. Dokusu yitmiş, bozulmuş, mutasyona uğramış şehirlerin rayihası da bozulmuştur. Bize anlat-tığı hiçbir masal kalmamış bir şehrin, kokusundan bile nasiplenemediğimiz bir şehrin, koku-suyla birlikte dokusu da harap olmuş bir şehrin çaresiz yabancılarıyız artık.
Dokusuyla birlikte kokusu da bozulmuş bu şehirde bizi ancak şehrin korkusu karşılıyor.
İnsanî mekânın bitimiyle birlikte hassalarını da yitirmiş kitlelerin âmâlar gibi koku ile bile keş-fedecekleri bir şehir kalmadı artık.
Her yanı yöresi estetik sefaletin destanlarıyla imzalanmış ve bize gerçek hayatın anıtları diye yutturulmaya çalışılan şehirlerimizde, artık kandilimizin ışığını aydınlatacak havaya, nefes alacak oksijene muhtacız.
Bebeklerin anne kokusu, annelerin bebek kokusu, insanının hayat kokusu alamadığı bir dü-zende şehirlerimizle birlikte kimliğimiz, estetiğimiz, ruhumuz, bakışımız, yorumumuz, anlayı-şımız… velhasıl bizi var eden ruh kökümüze ait ne varsa gaddar şehir yıkıcılarının elinde yok olmuş, tarumar olmuş, yitip gitmiştir
Ey şehrin kokusu!
Ey bir zamanlar varlığımızın nişanesi, şimdi moloz yığınları arasında yatan güzel şehrin güzel dokusu! Seni bir zamanlar var eden mimarların, sakinlerin, sahiplerin vardı. Şimdi seni topra-ğa karıştırmış başka mimarların var. Mekanik ve metalik hale getirilmiş şehrin fatihleri şimdi onlar.
Veyl olsun, koku veremeyen şehirlere!
Veyl olsun, şehrin kokusunu alamayanlara!
.
“ŞEHİR JENOSİTİ”, ŞEHRİ YABANCILAŞTIRMA VE ŞEHİRDEN KORKMA…
Ahmet Haşim, “Gurabâhâne-i Laklakan”da İttihat ve Terakki’den bahsederken “… yalnız siyasi bir partinin adı değildi; yarım yamalak tarihî bilgilerin ve ham bir zevkin kaynaklarından akıp gelen ilmî ve estetik bir akımın da ismiydi. Bir taraftan sözde inkılâpçı ve yenilik taraftarı olan İttihat ve Terakki, diğer taraftan, ruh ve mânâda garip bir mazi hayranlığıyla malûldü” der. Ayrıca “mazi’ye hayran, şehirden korkan” bir tarih ve şehir zihniyetine sahip olduğunu söyler.
İlginçtir ki, Tanzimat’la birlikte öncelikle saraydan başlayan batı hayranlığı ve kendine yabancılaşma büyük ölçüde edebiyata yansımış, giderek şehir ve mimarîde de bu yabancılaşmanın etkileri görülmeye başlamıştır. İstanbul’da yapılan geç Osmanlı dönemi sarayları (Dolmabahçe, Beylerbeyi) ve Kasr’lar, batının barok ve rokoko tarzının bir kopyası şeklinde yükselmeye başlamıştır. Osmanlı’nın zirve ve kemal devrinin mahsulü Topkapı’nın sadelik içinde vakar ve ihtişamı, yerini küstahlığıyla endâm eden bu batı tipi saraylara bırakmıştır.
Ayrıca devlet ve şehir yöneticilerinin oturdukları kâşâneler tarz ve üslûp olarak da gidip gördükleri batı şehirlerine hayran bir maymun taklitçiliğiyle inşa edilmiş, daha trajik olanı; her şehrin ortasına dikilip, yeni şehir yapılanmalarında önemli bir sembol ve referans haline gelen saat kulelerinin kimileri adeta kilisenin çan kulesi şeklinde şehirlerimizde yükselmiştir. Örnek olarak 1884 yılında Strasbourg’lu Louis Edel tarafından yaptırılan Ankara Saat kulesi ve üzerindeki çanı göstermek yeter. Ayrıca Sarkis Balyan tarafından yapılan Dolmabahçe Saat kulesi, RaymondCharles’in yaptığı İzmir Saat kulesi de Tanzimat batılılaşmasının öncelikle şehirlerimizden nasıl başladığına misaldir
Erken Cumhuriyetle birlikte medeniyet tedaisi yapan her türlü tarihi eserleri ile şehirleri imha operasyonları şehir jenositine dönüşmüştür.
Ahmet Haşim’in İttihat ve Terakki’nin tarih ve şehir zihniyetine ilişkin söylediklerinden yola çıkarak bugüne gelelim…
Ahmet Haşim’in yaklaşık yüz yıl önceki tespitleri bugünün 12 yıllık Ak Parti iktidarının tarih ve şehir zihniyetini tarif ediyor adeta.
Kendisini doğuran siyasî çizginin bir devamı olarak “şanlı tarih”, “büyük medeniyet”, “medeniyet şehirleri” söylevlerini her fırsatta tekrarlayan, ancak bu yönde ne kültür, ne eğitim ne de şehircilik politikalarına yansıyan veya tarih ve şehir ilişkisindeki sürekliliği gösteren bir zihniyet ve tasarım çıkaramayan Ak Parti’nin -tıpkı İttihat ve Terakki gibi- “garip bir mazi hayranlığıyla malûl”, birçok cumhuriyet tabusuna ve kutsalına dokunmasına rağmen, “medeniyet idraki”ni yansıtan şehirler ve eserler ortaya koyamaması “maziye hayran, şehirden korkan” bir zihniyetin ürünü müdür?
Bu sorunun cevabının muğlak olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, maziye hayranlığını her fırsatta hamasî bir şekilde ortaya koyan Ak Parti kadrolarında, maziyle uyumlu, maziyi güne yansıtan bir şehir ve mimarî idraki asla bulunmaması nasıl izah edilebilir? Tam aksine, şehirlerimizin sadece siluetini değil organizmasını da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve toplu konut aygıtı TOKİ ile rant çılgını müteahhitler eliyle çirkinleştiren, tıpkı erken cumhuriyet döneminde olduğu gibi şehir jenositi uygulayan bir zihniyetin tarih ve medeniyet söylevlerine ne kadar itibar edilebilir? Kendi sesinin hayranı bir narsistin ruhiyatı neyse, bu söylemlerin sahiplerinin ruhiyatı da odur!
Her zaman tekrarladığımız gibi, önlerinde tarihî bir uyarıcı, yol gösterici ve uygulayıcı olarak duran rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in endişelerini, feryatlarını anlayamayan, tekliflerine itibar etmeyen bir iktidar kadrosunun tarih ve şehir söylevleri ne kadar inandırıcı olabilir?
Erken Cumhuriyetin bânileri, geçmişlerini bir ortaçağ karanlığı görerek çıktıkları aydınlanma koşusunda tarihlerinden nefret ve medeniyet sembolü şehirlerinden ürperip onları imha seferberliğine girmişlerdi. Günümüzün Ak Parti iktidarı da, sadece söylev ve nutuk tiryakiliğiyle gününü gün ederek, şehirlerimizin yeniden ihya ve ibdâsını sağlayamıyor. 12 yıllık Ak Parti iktidarının şehircilik tarihi TOKİ garabetleriyle ortadadır.
Cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidara nasip olmamış 12 yıllık müthiş imkan ve fırsatları şehircilikte heba etmiş olmalarına rağmen, hâlâ “marka şehirler” nakaratını ağızlarından düşürmeyenlerin seyyiat defterleri oldukça kabarık!
“Bizim medeniyetimiz”le başlayan siyasî söylevlerin karşılığı, sadece son kalıntılarını gördüğünüz, belki de ruhunu anlamadığınız ve anlamayacağınız mazide kalmış şehir mekânlarından ibaret. 12 yıllık iktidarın “bizim medeniyetimiz(!)”e katkıları TOKİ tabutlukları, rezidanslar, AVM’ler, gökdelenlerdir. “Bizim” diye sahiplenilen medeniyet ve şehir birikimine hangi katkı sağlanmış, tarihî süreklilik ifade eden hangi eser ortaya konmuştur?
Nasıl ki, saat kuleleri ve batı kopyası şehir mekânlarıyla Tanzimat ve diğer yabancılaşma dönemleri sembolize ediliyor ve bunlar üzerinden okunuyorsa, bugünün ve geleceğin şehir tarihçileri de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve TOKİ’nin başlatıp geleceğe armağan ettiği (!) bir tarihi yabancılaşma üzerinden “Yeni Türkiye” okumaları yapacaklardır.
Ortada medeniyet arsamızdan her an fışkıran şehir, mekân, eser, vs’ler var da biz mi göremiyoruz? Yahut bir illüzyon ve hipnotik telkin altında mıyız?
Gözükaralıklarını “istedikleri alan”da gösteren iktidar sahiplerinin, kendi kurumları olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, yerel yönetimler ve şehir arsalarını ihale ettikleri/paylaştırdıkları müteahhitlere hiç mi sözleri geçmez? Babil kuleleri gibi göğü delerek yükselen, şehirlerimizin organizmasını tahrip edip zehirleyen kıyamet alametlerine hiç mi müdahale edemezler?
- Edemezler çünkü;şehir emanetinin nasıl bir emînlik istediğini bilecek kadar dâvâ ve tarih idrakleri yoktur!
- Edemezler çünkü; şehre dair idrak ve tarihî derinlikleri yoktur!
- Edemezler çünkü; şehir diye bir dertleri yoktur!
- Edemezler çünkü; şehir onlar için “emlâk değeri yüksek” bir “menkul değer”den ibarettir.
- Edemezler çünkü; şerikleri müsaade etmez!
Ya taammüden ya da taahhüden böyle bir tavır içindedirler!
Bilmem hatırlatmakta fayda var mı: “Yapmaya muktedirken yapmadıklarınızdan da hesaba çekileceksiniz!”
Unutmayalım ki; her yeni şehir, şehir adına yapılanlar, şehir dönüşümleri ve şehirde her dikilen beton parçası zihinleri işgal eder ve peşinden sürükleyeceği bir hayat tarzına doğru çeker insanları. Yaşanılabilirliği, estetiği, mahremiyeti kalmamış şehir mekânlarının ileride hangi şehir suçlarına zemin hazırlayacağının da sorumluluğunu taşımak gerekmez mi?
Yoksa Ahmet Haşim’in söylediği gibi “şehirden korkuyorlar mı?”
Tam aksine, şehir onlardan korkuyor! Moğollar ve Haçlılar gibi şehre musallat oldukları için şehir onlardan korkuyor! Siyasîlerden, yerel yöneticilerden, mimarlardan, müteahhitlerden, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan, TOKİ’den…
Şehir mekânları, insanın ontolojik mükellefiyetlerini gerçekleştireceği idrakle inşa edilmeli. Yaptıkları tabutluklarla “marka şehirler” üretenler, şehir diye TOKİ tabutluklarını bize lâyık görenler, Hz. Peygamber’in önemli ölçü ve uyarılarından “komşuluk hakkı”nı bile bu tabutluklarla yok ettiler! Giderek atomize edilen ve TOKİ marifetiyle tabutluklara hapsedilen bir toplumda “komşuluk” diye insanî bir olgu kalmadı. Şehir halkı ve hakkı diye bir dertleri, hassasiyetleri, vecibeleri yok çünkü!
Komşuluk hakkı öncelikle inşa edilecek mekânlara işlenmeli ki, bu hak hatırlanabilsin, neredeyse “komşuluk hakkı”nın birbirine varis olacak derecede önemli olduğunu ihtar eden Peygamber ölçüsünün gereği yerine getirilebilsin! Komşuluğu mümkün kılacak, insanların birbirleriyle ve şehirle olan ilişkisini mekânlar üzerinden sürdürebilmelerine zemin hazırlayacak bir şehir tasarımı ve mimarî tarzı -ne yazık ki- bugünün “TOKİ tipi” yerleşimlerinde, gökdelenlerinde ve güvenlikli sitelerinde yok. Çünkü komşuluk teamüllerini korumak gibi bir öncelik ve dertleri yok. Mobilize hayatlar teşvik edilerek toplumun atomize olması veya icad ettikleri “TOKİ tarzı” ile teşvik edilen mobilize hayatlarla toplumun atomize edilerek ayrışması da umurlarında değil…
Şehir, yerleşim, mekân ve mimarî adına bir medeniyet idrakine sahip olmadan, kimileri için her türlü eşya, elektronik ve mekanik konfora sahip nükleer aygıtlar şeklinde donatılmış hücrelere; kimileri için de mikroorganizmaların yaşayacağı şekilde, hiçbir özelliği olmayan depolara insanı tıkma anlayışı mevcut iktidarın “çevre ve şehircilik” anlayışının TOKİ tarzı olarak halen varlığını sürdürüyor.
Peygamber ölçüsü’ndeki “komşuluk” bir şehrin nasıl tanzim ve tezyin edilmesini ihtar eden bir uyarıcıdır.“Bizim medeniyetimiz” diye dudak tiryakiliğinden vazgeçemeyenlerde var mı böyle bir şehir idraki?
Daha derine dalmadan şair Dertli ile bitirelim:
“Aksine dönmekte bu çarh-ı devran!”
Yahya DÜZENL
.
ŞEHRE ŞAHİTLİK, ŞEHRE AİT ÖLÜLER
Yahya Düzenli
Rivayet edilir ki; kadîm zamanların medeniyet şehirlerinde ölüler de canlılar da şehre şahitlik ederdi. Çünkü şehir onları böyle bir şahitliğe çağırırdı. Şahitlik…İnsanın şehre, şehrin de insana tanıklık etmesi, fehm etmesi, aidiyet idraki…
Bu anlamda şehir, varlığını insana hissettirir. İnsanın da şehri sahiplenen, kuşatan bir irfana sahip olması gerekir.
Peki ölüler şehre nasıl şahitlik eder? Bu soruya verilecek cevap Yunus Emre’nin; “Hor bakma sen toprağa, Toprakta neler yatur” mısraındaki derinliktir. Aslında şahitlikten kastımız, “ölüp de ölmeyenler”dir
Büyük ârif Molla Camî meşhur eseri “Nefahât”ta Ebu Abdullah Antâkî’yive Davud-ı Antakî’yianlatırken “Antakya bir beldenin ismidir ki Habib Neccar ile Davud-ı Antakîoradadır” der. Bu mânâda, bir şehrin toprağın altındakilere nispet edilerek tanımlanması, şâhitlik derecesindeki ölülerin şehre şahitlik etmelerine misaldir. Onun içindir ki başta peygamber şehirleri Mekke, Medine ve Kudüs olmak üzere, ehl-i hikmet ve irfânın şehirleri Bağdat, Şam, Buhara, Semerkand, Kahire, İstanbul, Konya, Bursa, Trabzon …‘vaktin şehirleri’ olarak geçmişleriyle olduğu kadar, bugünkü varlıklarıyla da ‘taçlanmış şehir’lerdir.
Hayatla ölümün birbirinden ayrılmadığı zamanların şehirlerinde mezarlıklar, şehrin tabii bir parçası ve hatta organı idi. Maddi manada da şehre şahitlik ediyorlardı ve şehirli âdemoğluna ölümü, ebedi hayatı hatırlatırlardı, ‘nekropol’ değildi. Şimdi ise kabristanlar ve onların temsil ettiği mânâ şehirden dışarı (şehir dışına) atılıyor. Adeta ‘geri dönüşümü olmayan atık’ haline getirilerek kendimize yabancılaştırılıyoruz. Böylece, insan görüş, tasavvur ve tefekkür menzilinden de uzaklaştırılıyor… Ölümün ve ölünün dili şehri terk ettikten beri mezarlıklarımız yaşayanlara mesaj veremiyor, yaşayanlar da mezarların ve mezardakilerin ‘dili’ni anlayamıyor.
Böyle bir idrak ve irfan bugünün modern zaman şehirlerinde var mıdır?
Her türlü canlının sadece biyolojik hayatını sürdürmek için yaşadığı ve ‘varolmak için yoketmek zorunda’ olduğu tabii ormanlarla; modern zamanlarda “şehir” diye dayatılan beton ormanlarında yaşayan insan denilen ‘biyolojik canlı’ arasında ne fark kalmıştır! Modern zaman şehirlerinde insanlar vahşi doğal ortamlara geri mi dönüyor! Nasıl böyle bir benzerlik kurabiliyoruz! Çünkü mekânın vahşeti insanın ruhuna siniyor ve insan da vahşileşiyor.
Tabii ormanların değişik türdeki canlıları ormanın derinliklerinde kendilerine uygun bir “yer” edinirler, yuva yaparlar. Ormanın ekolojik dengesi ve doğal atmosferini tahrip etmezler. Yalnız “insan denen yaratık”tır ki, ihya etmek zorunda olduğu yaşama alanını imha eder.
Şehir diye tıkıldığımız beton ormanlarında başkalaşım geçirmiş canlılar halinde sabah hücrelerimizi terk ediyor, adeta ava çıkıyor, akşam tekrar beton ormanlarındaki ‘yer’lerimize dönüyoruz.
Bu şehirlerde şehre ait ölüler veya ölü şehirlerdeki canlılardan farkımız yok. Aslında nereye ait olduğumuzu bilmiyoruz ve bunu dert de etmiyoruz. Çünkü böyle bir ontolojik ihtiyaç duymuyoruz. Bu hali Sedat Umran “Mankenlerin Yalnızlığı” şiirinde şöyle dile getiriyor:
“Duymazlar korkuyu ve utangaçlığı,
çarpmayan yüreklerinde soğumuş duyguları,
dalgın bakışlarında yaşamanın kaçtığı;
vitrinlerin aydınlık odalarında unutulmuş ölüler.
Bilmezler sevmek nedir, acımak nedir ki,
çözemezler içlerinde düğümlenen sessizliği,
duyarlar zamanın çağıltısını bir musiki
kadar okşayıcı, uzakta akıp giden.”
İnsanoğlunun durumu bu kadar mı trajik, bu kadar mı dehşetengiz? Evet!
Şehirde herkes bir mânâda ölüdür… Ayakta kalan, canlı olan sadece beton bloklardır. Ancak şehrin bütün ölüleri kendilerini canlı zannetmektedir
Rezidansların, AVM’lerin, plazaların, güvenlikli sitelerin, gökdelenlerin, TOKİ konutlarının, iş kulelerinin kıyamet alametleri gibi şehri istilâ ettiği, bu heyulâlar arasında “yiyecek arayan” canlılar gibi koşuşturan insanoğlu’nun hali ve akıbeti vahim!
Asıl vahimi; insanoğlu bir yere “ait olma” ve “tutunma ihtiyacı”na dair hassasını kaybetti!
Uyuşturucuya alıştırılan insan nasıl ki onsuz yaşayamıyorsa, bizler de şehir diye bağımlı hale getirdikleri uyuşturucudan da kopamıyor, onun ciğerlerimizi çürüten kaosunu her an içimize çekerek yaşadığımızı zannediyoruz.
Ne şehre şahitlik edebiliyoruz, ne de yaşadığımız şehir bize şahitlik ediyor.
Şehre şahitlik edemeyince de şehre ait olmayan ölüler veya ölü şehirde mikroorganizmalar halinde varolmaya devam edeceğiz.
.
“FETİHTEN GÜNÜMÜZE TRABZON VAKIFLARI”
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Bir şehrin tarih içinde geçirdiği dönüşümler, insan-mekân-şehir ilişkisinin medeniyet tecelligâhıolarak mekâna aksettiği şekliyle mânâsının okunacağı en önemli tarihî metin-lerden birisi de vakfiyelerdir. Bunlar; vakfın kurucusu tarafından“vakfedilen bir malın hangi hayır işlerinde kullanılacağı, ne şekilde yönetileceği”hususlarını ihtiva eden ‘em-salsiz kitabe’ler niteliğindeki belgelerdir.
Gerek Kur’an-ı Kerîm’deki âyetler, gerekse de Hz. Peygamber’in “İnsan öldüğü zaman amelleri kesilir. Ancak üç şey müstesna” dediği üç şeyden birisi olan “Sadaka-i Cariye”, vakıf müessesesinin oluşmasının ve sürekliliğinin temel sebebidir. Yani insanların menkul ve gayrimenkullerini hayrat olarak vakfetmelerinin sebebi; dünyanın fâniliği, insan hayatının geçiciliği ve sadaka-i câriye olarak ölümden sonra da yaşama isteğidir.
Tarihte, şahıslarca kurulan vakıfların şehirlerimizin hem fizikî hem de sosyal dokusuna olan katkıları, şehirlerimizin bozulmadan devamlılığının temel sebeplerinden birisidir.
Türklerin İslâm’ı kabulüyle birlikte, vakıf uygulamalarını da görüyoruz. Karahanlı Hü-kümdarı İbrâhimTamgaç’ın 1066’da Semerkant’ta yaptırdığı külliyenin devamlılığı için kurduğu vakıflara ait vakfiyeler, bu konuda ilk örneklerdendir. Selçuklu ve özellikle Os-manlı döneminde de bu uygulamalar yaygınlaşarak devam etmiştir.
Özellikle Osmanlı şehirlerinin kuruluşu, işleyişi ve varlığını devam ettirmesinde vakıflar önemli rol üstlenmişlerdir. Şehri meydana getiren birçok mekân, vakıf eseri olarak vücut bulmuştur. Vakıfların bünyesinde ibadethaneler, imarethaneler, hastaneler, aşevleri ve şehir ahalisinin her türlü ihtiyacını karşılayan kurumlar bulunuyordu. Vakıfların kurulduğu tarihten itibaren devamlılık arz etmesi, nesilden nesile intikal etmesi ve dokunulmaz niteliğinin bulunması da bu müessesenin sürdürülebilirliğinin temel şartları olmuştur.
İstanbul’un fethiyle birlikte şehrin imarı için Fatih Sultan Mehmet bizzat kendisi vakıf kurmiş ve Fatih Külliyesi’nin inşasına başlamıştır. Külliyenin meşhur vakfiyesinde İstan-bul’un imarındaki temel idraki ve bütün Osmanlı şehirlerinin kuruluş felsefesini ortaya koyan şu beyti görüyoruz:
“Hüner bir şehir bünyâditmekdür
Reaya kalbin abâditmekdür”
İstanbul’un fethinden 8 yıl sonra 24 Ekim 1461’de Fatih Sultan Mehmed tarafından Os-manlı medeniyet coğrafyasına en doğudaki müzeyyen şehir olarak katılan Trabzon’da fetihle birlikte yoğun imar faaliyetleri başlar. Bu faaliyetlerde Trabzon’da kurulan Vakıf-ların her alanda önemli katkıları vardır.
Trabzon Vakıflarıyla ilgili bugüne kadar derli toplu bir çalışma yapılmamış, sadece 1948 yılında Trabzon Vakıflar Müdürü Mehmet Kurnaz tarafından “Trabzon’da 35 Vakfa ait notlar” başlığıyla küçük ama önemli bir eser yayınlanmıştır.
Ne yazık ki, bugüne kadar ne Vakıflar Genel Müdürlüğü, ne şehrin Üniversitesi ne de ilgili kurumlar Trabzon Vakıfları’yla ilgili hiçbir çalışma yapmamışlardır. Bu nedenle, Trabzon’u medeniyet şehri haline getiren bu temel müessesenin şehrin her bir karesine sinmiş ruhu anlaşılamamış, hissedilememiştir.
Nihayet bu büyük noksanlık giderilmiş; şehir tarihi açısından çok önemli bir kaynak olan Trabzon Vakıfları ile ilgili ilk defa eksiksiz bir çalışma kitapolarak yayınlanmıştır.
Uzun yıllar Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde çeşitli görevlerde bulunan ve en son Genel Müdür Yardımcılığı yapmış olan Trabzon/Çaykara’lı dostumuz Süleyman Dinç’in hazırladığı, “Fetihten Günümüze Trabzon Vakıfları” adlı hacimli kitap İstanbul Aydın Üniversitesi tarafından yayımlandı. Dinç bu kitabın yanında ayrıca “Geçmişten Günümü-ze Rize Vakıfları” adıyla bir başka çalışmasını da ilgililerin istifadesine sundu. Bu, kaynak niteliğindeki eserlerden ilgili kurum ve şahısların faydalanacağını ümit ediyoruz.
Dinç, kitabın önsözünde, çalışmanın amacını “Fetihten başlayarak günümüze kadar Trabzon’da kurulan vakıflar hakkında fikir vermek, vakıf kurucularını hayırla yâd etmek ve bu müesseselere sahip çıkmak” olarak açıklıyor.
Dinç, Trabzon’da 1531 yılında kurulan ilk vakıftan günümüze kadar kurulmuş toplam 1.245 adet vakıf hakkında künyelerini, birçoklarının da ayrıntılı vakfiyelerini içerecek biçimde bilgiler vermekte; ayrıca bugünkü ilçelere göre “Vakfın Adı, Vakfeden, Vakfın kurulduğu yer, Nâm-ı diğer, Lâkabı, Vakfiye tarihi, Vakfedilen mal, Vakfiyenin kayıtlı olduğu defter, VGM Arşivinde bulunan belgeler ve Vakfın Türü” başlıkları altında tasnif etmektedir. Sözkonusu 1.245 vakfın 1.035 tanesi fetih yılı 1461’den 1926’ya kadar, 135 tanesi 1926-1967 arasında, 75 tanesi de 1967’den günümüze kadar kurulmuştur.
Eserdeki vakfiyelerden sadece bir örnek verelim. Fetihten sonra 1531 yılında Trabzon’da ilk Vakıf olan Trabzon Beylerbeyi İskender Paşa’nın kurduğu “İskender Paşa bin Mustafa Bey” Vakfının vakfiyesi AllahüAzimüşşan’aHamd-ü Sena, Hz. Peygamber ve ashab-ı ki-rama salât ve selâm ile başlıyor ve şu ibarelere yer veriyor: Muhakkak dünya meserret karargâhı değil, aldatıcı bir yer ve kaçılacak bir mahal olup, karar kılacak yer değildir. Nimetleri zevale mâruz ve içinde oturanlar göçücü misafirlerdir. Fevz ve necat sahiple-ri dünyayı kendileri için azık edinenlerdir ve ihtiyaç zamanı için azık iddiahan (?) ve infak edenlerdir. Vakıf dahi bir hasenedir. Faideleri sağlık ve ölüm hallerinde yenilenir nitekim Seyyidimiz ve Peygamberimiz S.A.V. hadis-i şerifile sadaka-i cariyeye teşvik buyurmuştur.”
Devamla“Cenab-ı Hak dahi büyük emirlerin emiri fukara ve yetimlerin yardımcısı hay-rat ve hasenat sahibi; ulema, suleha ve sadatın muhibbi Mustafa Bey oğlu Hazret-i İskender Paşa’yı tevfikına mazhar kılınca fukaraya hayırlı yardımı, ulema ve sulehaya izzet ü ikramı hasebiyle çokça ecir ile mükafat buyursun. İnsan yediğini tüketmiş, giy-diğini eskitmiş, tasadduk ettiğini ibka etmiş olduğunu anladı da kalb-i selîm’den maada mal ve evlâdın faide menfaat vermediği kıyamet gününde azîm olan Cenab-ı Hakk’ın sevabını talep ve elîm olan azabından kaçınarak bu vakıfların suduruna kadar elinden ve taht-ı tasarrufunda ve havza-i temellükünde bulunan halis ve safi emvalini niyet-i halisa ve taviyyet-i safiye ile vakıf ve habs ve tebid ve tasadduk eyledi. “izahlarıyla Vakfettiği şeyleri ayrıntısıyla belirtir. İskender Paşa’nın Vakfettiği eserler arasında 2 hamamın tamamı, mahzenler, dükkânlar, hanlar, menziller, mezralar, değirmeler, camiler, medreseler, bağ ve bahçeler, medresede okuyanların tüm ihtiyaçları vardır.
Vakfiyenin sonunda“Binaenaleyh evkaf-ı mezkurebir vakfı (?) lazım oldu, satılamaz, rehin verilemez ve alınamaz, hibe edilemez varislerinin hayırlısı olan, Cenab-ı Hak küre-i arza ve üzerindekilere varis olduğu tezahür edinceye kadar kimseye miras kalamaz. Vakıfın ecir ve sevabı hayyü Mübin sıfatlarıyla muttasıf olan Cenab-ı Hakk’a aittir. Bunları duyduktan sonra her kim tebdil ederse vizr ü vebal tebdil edenlere aittir.”Şeklinde sorumluluk gerektiren bir vebal vardır.
Bu vakfiyeden de görüldüğü gibi vakıflar; medeniyet tasavvurumuzun bizlere emanet kalan eserler üzerinden okunmasına dair önemli müesseselerdir.
Arşivlerimizde hâlâ incelenmemiş, üzerinde çalışılmamış bu nitelikte milyonlarca belge bulunmakta, ama ne yazık ki gereken ilgiyi görememektedir.
Öncelikle Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yapması gereken, arşivlerdeki Osmanlı dönemine ait bütün vakfiyeleri günümüz diline aktarmasıdır. Böylece medeniyet dünyamızın bu önemli metinlerinden bugünkü nesiller haberdar olur ve istifa ederler. Ancak, ne siyasîlerde ne de bürokratlarda böylesine bir tarihî vakıf ve şehir idrakinin olmadığı mevcut durumdan anlaşılıyor. Onun için de görevlilerin yapmadığını “meraklı”lar ve şehrine karşı “mensubiyet mes’uliyeti doğurur” sorumluluğunu taşıyanlar yapıyor.
Dostumuz Süleyman Dinç’i ve eseri yayınlanan İstanbul Aydın Üniversitesi’ni Trabzon ve ülke irfan hayatına kazandırdığı bu önemli eserden dolayı tebrik ediyor, yeni çalışmalar bekliyoruz.
.
ŞEHİR, WRIGT VE ORGANİK MİMARÎ..
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Bir toplumun dönüşümünde kırılma olgusunun en önemli göstergelerinden birisi şehir tasarımı ve mimarî tarzıdır. Osmanlı’nın erken dönem, klasik dönem ve çözülme dönemlerindeki şehir dokusu ve mimarî tarzlarına baktığımızda bu gerçeği görürüz. Erken Cumhuriyet döneminde de bu tür mimarî arayışlar görüyoruz. Son 13 yılın Ak Parti iktidarında ise aksine/tersineahit olmaktayız. Şehir ve mimarî terkedilmiş bir alan, gereksiz bir uğraş olarak addedilmiş, ülkemizin bütün şehirleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve TOKİ ile kifayetsiz muhteris müteahhit, yerel yönetici ve mimarlar eliyle, adeta bir meydan muharebesinin ölü tarlaları şeklinde betona terkedilerek şehir katliamlarının mahşeri haline getirilmiştir.
Bu bağlamda Amerika’nın modern mimarlık tarihinin önemli isimlerinden birisi olan Frank Lloyd Wright, ortaya attığı organik mimari kavramı ve uygulamalarıyla bir mimarî felsefe geliştirmiştir. Yalnızca Amerikan konut mimarisine dair düşünce ve tasarımlar ortaya koymakla kalmayan Wright, bunları pratiğe de dökerek bu yönde yeni bir mimari dille konuşmaktadır. 19. ve 20. yüzyıl Amerikan mimari arayışlarında önemli bir yol ve akım olarak iz bırakan organik mimarî, bizde erken cumhuriyet dönemindeki Türk Evi arayışı gibi Amerikan Evi üzerinde alternatifler ortaya koyar.
20. yüzyılın başlarında ABD’de Wright örneğinde olduğu gibi şehir ve mimaride de bir “Amerikan Rüyası” vardı ve bu rüyayı gören siyasiler, şehirci ve mimarlar bulunuyordu. Bizde “Yeni Türkiye” iddiasını nakarat olarak tekrarlayanlarda böyle “rüya” görebilen, rüyasını tabir edebilen, gerçekleştirme idrak ve iradesine sahip şahsiyetler var mı?
Vakit o vakit ki; nevm halinde değil, yakaza halinde rüya görme hâcetindeyiz. Ama boşuna! Çünkü “güneşi ceketinin astarında kaybetmiş” bir toplumda küllî anestezi hali devam ediyor!
1916’da Wright’la ilgili yayınlanan bir kitapta şu ifadeler yer alır: “İşler şimdi değişiyor. Büyük bir adamın dehası Amerika’daki yapı geleneğine giriyor. Frank Lloyd Wright, Amerika’nın büyük mimarı, insanlar için Amerikan sisteminde ev yaratmak için tüm dehasını ortaya koyuyor… İşte bay Wright’in yaptıkları… Bir Amerikalı olarak takdir etmelisiniz… Amerika bir mimariyi haketmektedir. Ne inşa edilirse edilsin o oranın toprağına aittir. Binalar orada yaşayanları ve ulusal karakteri temsil ederler. Amerikan sistemindeki evler Amerikan duyularının sesidir. Amerikan mimarisi doğal olarak doğmuştur, o bizim aramızdan büyük bir güçle doğmuştur. Frank Lloyd Wright ile ulusumuz kendi yorumcusunu bulmuştur. Onunla birlikte Amerika kopyacı olmaktan kurtulmuştur….”
Bu satırlar bize rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’i hatırlatıyor. O da şehir ve mimarîde Osmanlı sonrası önemli arayış, felsefe, tasarım ve uygulamalar ortaya koymasına, ikaz, feryâd, tenkîd ve tekliflerine rağmen anlaşılamamış, en çok da muhafazakâr iddialı iktidarca ademe mahkûm edilmiş, yâni yok sayılmıştır. Şimdilerde ise Selçuklu evleri, Osmanlı tarzı, yatay mimarî nakaratlarıyla (duyanların istihza ile tebessüm edeceği) anakronik, anlamsız, zamanı kaybolmuş söylemlere sığınmayı neredeyse yeni bir varoluş biçimi haline getirmişlerdir. Bu nakaratlar rical-i siyaset ve TOKİ tarafından tekrarlanırken aynı anda şehir tabutlukları göğe yükselmeye devam ediyor.
Kimilerince ‘ütopik modernist’ olarak nitelense de F. L. Wright gibi kendi ülke ve mimarisine dair endişe ve tasavvurları olmayanlar onun organik mimarî anlayışına dair şu satırlarını anlayabilir mi: “Bugün, bu ulusta, bu ulusun içindeki bir yerdeyiz; bu sizin hayatınız ve benim hayatım, burası aynı şeyleri düşündüğümüz yer. Yapmamız gereken, bir başlangıç noktası belirleyerek mimarlığı düşünmek, ki biz buna organik mimari diyoruz.”
Şehre dair tarihî şuur ve derinliği, aidiyet dünyasına dair medeniyet birikim ve tasavvuru, günümüze ve geleceğe dair arayışı olmayan idrakleri iltihaplı zihinlerce harcanmış yıllar ve katledilmiş şehirlerimize bakınca kahrolmamak mümkün değil!
İtalyan yazar G. Papini 1920’li yıllarda yazdığı GOG isimli eserinde “Wright’i ziyaret veya Geleceğin Mimarisi” başlığı altında “Evrensel aptallıkla savaşan böyle adamları her zaman ararım” der. Kitabında Wright ile mülakata başlamadan önce şu notu düşer: “Hem benim hem de onun vatandaşları kendisini pek sevmezler, takdir etmezler. Bu belki de büyük merkezler ve gökdelen binaların düşmanı olduğunu söylemek cesaretinde bulunuşundandır.”
Wright’i dinliyoruz:
“-Bu güne kadar bütün mimarların yaptıkları, orta çağda ve Japonya’da birkaç istisna bir tarafa, gülünç bir yanlışlıktır. Tabiata eklenen, boş benliğin ve salaklığın doğurduğu her şeyi, cepheleri, kitle tesirlerini, tenazurları, zevk endişesini, gösterişi, süsleri, ihtişamı, debdebeyi, fazlalıkları, estetik hayranlık uyandırmak için yapılanları, insanları üst üste yığıp boğan şehirleri inkâr edip ortadan kaldırmak gerekir. Tabiatı değiştiren, örten ve arkada bırakan ne varsa cinayettir…
Mimarî, benim anladığım tarz da dahil, her zaman tabiata bir ektir, manzarayı bozan bir parazit, küstah bir müdahaledir. İnsanlar taş, demir ve çimento binalarla sade ve hür kırlara yığılarak oraları çirkinleştirmekten vazgeçmelidir. Şuraya dikkatinizi çekmek isterim ki, bu vardığım hükme benim geçmişteki inşaatlarımı da dahil ediyorum.
Bundan böyle meskenler tabiatın içinde esasen mevcut ve kendisini kabule hazır yerlerde aranıp yapılmalıdır. Bunun için büyük bir rötuş ve uygulama yetecektir. Temizlenip genişletilmiş bir dağ oyuğu, oturulabilecek hale getirilmiş bir in, rasyonel bir tarzda tanzim edilmiş bir mağara, lav duvarlarla örülmüş sönmüş bir yanardağ ağzı, iri gövdeli bir ağacın ılık kovuğu yüz asır önce insanların meskenleri idi. Gelecekte de öyle olacaktır.
… Yalnız tanrısal ilkellerde dâhi paleolitik ve neolitik insanlara hayranım. Gökdelenler tabiata, yani tanrıya hakarettir. Yalnız tabiatın birer parçası olacak kadar ona uymuş, içine girmiş oyuklar mükemmel birer meskendir, çünkü beşerî gururumuzdan, ormanların ve dağların kutsal bekâretlerine lüzumsuz ve lagar duvarlar dikmeğe kalkışanlar o gururumuzdan vazgeçtiğimizi gösterir.
Gerçek mimarî, geleceğin mimarisi, bence, her türlü mimari şekillerini kaldıran mimaridir. Esasen ihtilâlim mimarinin yok edilmesi ile neticelenecektir. Bundan böyle mimarinin rolü inler ve mağaralar arayıp düzenlemekten ibaret olacaktır. ”
Papini, Wright’i ironiyle karışık bu önemli tespitleriyle konuşturduktan sonra, “sözlerimi bitirir bitirmez ihtiyar Frank Lloyd Wright kıs kıs gülmeğe başladı…” der.
İstisnaları olmakla birlikte, kendi ülkesinin şehir ve mimarisine dair orijinal düşünceler, geleceğe dair böylesine ontolojik endişeler taşıyan siyasî, şehirci, yerel yönetici, akademisyen, mimar ya da müteahhitler görebiliyor muyuz?
Acaba gelecek nesiller, kendilerine miras olarak şehir diye katliam müzelerini bırakanları nasıl hatırlayacak? Korkarız ki, Moğolların 12 ve 13. yy.da İslâm şehirlerinde yaptıklarını özetleyen tarihçi Cüveynî’nin şu trajik cümlesiyle bu devri değerlendirecek:“Geldiler, yakıp yıktılar ve defolup gittiler.” Veya “Ol şehr-i mamuru inşa eyleyenlere Cenab-ı Bâri inayet eylesün!” diye dua edecekler.
.
Ali Şükrü Bey’in cezanesine dair bir fotoğraf ve düşündürdükleri
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Ali Şükrü Bey, hayatıyla da memâtıyla (ölümüyle) da şahidlikyapan böylesine büyük bir şehiddir. O adeta dünyada şahidlik ve şehidlik için yaşamıştı.
Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey’in 23 Mart 1923 günü Birinci Meclis’te Trabzon Meb’usu iken 39 yaşında katledilmesi, yakın siyasî tarihimizin üzeri bugüne kadar örtülü kalmış “fail-i meşhur” cinayetlerinden birisidir. Aslında, Birinci Meclis’teki müthiş enerjisi, öncelikleri ve hassasiyetleriyle “niçin katlettirildiği” belli olan Ali Şükrü Bey’in kısa hayatı “ne kadar değil nasıl yaşadığı”nın önemli olduğunu gösteren sembol bir hayattır. 39 yıllık kısa hayata sığdırılamayacak mücadelesi, bugünün siyasilerine numune-i emsal bir mesaj niteliğindedir. Sonu şehadetle taçlanmış bu mücadele herkesin göze alamayacağı destansı bir mücadeledir.
Gerek dönemin şahitleri ve bu şahitlerin yazdıkları, gerekse de aradan geçen 92 yıl, Ali Şükrü Bey cinayetini toplumsal hafızadan silememiş, cinayeti taammüden hazırlayanların, işleten ve işleyenlerin lanetle hatırlanacakları bir hadise olarak günümüze kadar gelmiştir. İsmi, mücadelesi ve Trabzon Boztepe’deki kabri 92 yıl boyunca unutturulmak istense de“onlar hakikatte diridir” mutlak ölçüsünün bir tezahürü olarak hayatıyladevamlı hatırlanan bir şahsiyet olarakmesaj vermeye devametmektedir. Tabii mesajını alana ve anlayanlara…
O Ali Şükrü Bey ki; hem son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda hem de Birinci TBMM’de Trabzon Milletvekili olarak yer almış, kurulan yeni Cumhuriyetin istikametinin tarihî köklerimizden bilinçli olarak uzaklaştırılması ve yabancılaştırılmasına karşı TBMM’deki duruşu ve tarihî muhalefeti hafızalarda gür bir dava ve haysiyet sâdâsı olmuştur. Başta ve özellikle Mustafa Kemal’e, onun kadroları ve politikalarına,
· Hilâfetin kaldırılmasına,
· Lozan’daki hezimete,
· Musul-Kerkük, Adalar, Batı Trakya, Batum’un terk edilmesine,
· Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin inkâr ve red politikalarına,
· Bütün bir İslâmî gelenek ve tarih katliamlarına
karşı verdiği mücadele, bugün örnek alınması gerekenduruş sahibi bir mücadele adamının nasıl olması gerektiğini ortaya koyar.
Askerlik hayatıyla, yazı ve yayın hayatıyla ve en önemlisi siyasî hayatıyla keskin ve kesintisiz bir istikamet sahibi olan Ali Şükrü Bey’i, yeni cumhuriyetin “tarihî medeniyet havzamız”ı terk ve batı zihniyet ve yörüngesine teslim tavrına karşı soylu ama bir o kadar da yalnız bir başkaldırının haysiyetli sahibi olarak rahmet ve minnetle hatırlıyoruz.
“Hatırlamak” sahibine mükellefiyet ihtar eden bir mes’uliyet yükler!
Şehirlerin haysiyeti de, kendileriyle hatırlanan şahsiyetleri hatırlamalarıyla ortaya çıkar.
Ali Şükrü Bey’i hatırlamak da sadece yılın belli bir gününe, O’nun resmî biyografisine hapsetmekle değil; bugünün ve geleceğin nesillerine örnek bir şahsiyet olarak anlatılması, tanıtılması ve benimsetilmesiyle olur. Bu, kendisini şehre ait hisseden herkesin üzerinde bir vebaldir.
Şehadetinin ardından estirilen devlet terörü, tehdit ve baskılar bu büyük şahsiyetin ismini, davasını ve kabrini uzun yıllar unutturdu. Ancak, şehid edilişinden 27 yıl sonra, hiç kimsenin ismini anmaya cesaret edemediği bir zamanda Üstad Necip Fazıl 10 Kasım 1950 tarihli Büyük Doğu’da “İbret, Gayret!” başlıklı bütün bir yakın tarih sorgulamasının ipuçlarını veren bir yazı yazar. Yazısında “Cumhuriyetin ilanına 8 ay kala, 1923 senesi Mart ayında, muhalefet grubu mebuslarından, fazilet ve ahlak, Türklük ve insanlık örneği, milliyetçi ve mukaddesatçı mebus Ali Şükrü öldürüldü”der ve devamla “Artık saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakikî kast ve niyetleriyle tezahüre başlayan Millî Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânaları sezdiği ve bu yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! Öldürtmediler, biri öldürttü; bu kimdir???”diye o güne kadar sorulmamış ve bugün bile sorulamayan o soruyu sorar ve yakın tarihin hesaba çekilmesine dair şöyle der:
“Hak, hak, hak; hakikat, hakikat, hakikat diye bağıran ağızlara, çamur, necaset ve ufunet atmakta devam eden sefil an’ane, yerin dibine geçsin! “Türküm!” diyen, “Ne mutlu!” demeden evvel, mutlaka uzak ve yakın tarihinin gerçek hesabını istemekle mükellef değil midir? Ey, Ağrı dağındaki en uzak çobandan, Meriç kenarındaki en belirsiz köylüye kadar bütün Türkler!!! Hakikatten daha aziz ve üstün bir şahıs tanımaya imkân var mıdır??? Ne derlerse desinler ulvî ve münezzeh Büyük Doğu mücahedesi muzaffer olacak; ve azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman, belki de bu hesapların en ehemmiyetsizlerinden birini teşkil edecektir. Bir (şarjör)ün tıklım tıklım kurşunla dolu olması gibi, yalnız mesele ve vesikayla dolu olduğumuzu, fakat bunlardan her birini ortaya dökmekte belli başlı zamanlar ve mekânlar kolladığımızı ve henüz bu mânevi kurşunlardan hiçbir şey sarf etmemiş bulunduğumuzu biliniz!!!”
Üstad Necip Fazıl, yazısını şöyle tamamlar: “Allahın lütuflarına müstağrak şehit ruhları, sizden sizi, sizden kendi kendinizi, öz tarihinizi ve hakikati tanımanızı istiyor!!! Dünyanın en kalpazan ve sahtekâr mâna tuzaklarında mahkûm ve esir yaşamakta ne güne kadar devam edeceğiz???”
Üstad’ın bu canhıraş feryâdları hâlâ muhatap ve karşılık bulamamıştır. En başta kendisini bir ömür temsil ettiği şehri Trabzon bile ne acıdır ki onu unutmuş, onu hatırlamıyor.
Ali Şükrü Bey’e dair bu düşünceleri şehadet yıldönümünün yaklaştığı şu günlerde tekrar bize hatırlatan -yazımızın başlığında bahsettiğimiz- fotoğrafa gelelim…
Fotoğraf, Ali Şükrü Bey’in içinde bulunduğu tabut ve arkasında cenazesini Trabzon’a götürecek milletvekilleri, asker, mülki idareciler ve halkın bulunduğu, kederli ve endişeli topluluğu resmediyor. 5 Mayıs 1923 tarihinde İnebolu’da çekilmiş. Yâni Ali Şükrü Bey’in şehid edilmesinden bir hafta sonra. Fotoğrafın arkasında Osmanlıca bir tarih ve Cenazesini Trabzon’a götüren Lazistan Mebusu Dr. Abidin tarafından, İkinci grubun önemli isimlerinden Erzurum Meb’usu Hüseyin Avni Bey’e yazılmış bir not var.
Notta şunlar yazıyor:
“5 Mayıs (1)339 (1923)
Şehid-i muhterem Ali Şükrü Bey namına İnebolu’da İskelebaşı denilen mahalde ahali ve memurin-i mülkiye ve askeriye tarafından yapılan ihtiramın bir kıt’a fotoğrafını Büyük Millet Meclisi Birinci Reisi Vekil-i Muhteremi Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey’e arkadaşlara vekâleten takdim ile kesb-i müşerref eylerim.
Lazistan Mebusu ABİDİN”
Fotoğrafta cenazenin arkasında Dr. Abidin Bey’le birlikte, Ali Şükrü Bey’in II. Grup olarak isimlendirilen muhalefet grubundan, daha sonra İzmir Suikastı olarak tertiplenen hadiseden sonra idam edilen Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey var. Ayrıca Mustafa Kemal’in, olayın dehşetinden duyduğu endişe ile cenazeyle birlikte görevlendirilen Selânik’li yakın arkadaşlarından Trabzon Mebusu Nebizâde Hamdi de var.
Nebizâde Hamdi hatıralarında hadiseyle ilgili “Ali Şükrü, Atatürk’e karşı idi. Atatürk de onu sevmezdi… Ali Şükrü’nün cenazesini Trabzon’a götürmek için Meclis’ten Ziya Hurşit ve Doktor Abidin seçildi. Atatürk bana “Sen de onlarla beraber gideceksin” dedi. Herhalde havayı beğenmiyor, bir yakınının heyette bulunmasını istiyordu… Bu arada seçim hazırlıkları da vardı. Trabzon, biraz da karışıktı.” der ve cenazenin Trabzon’a götürülüşüyle ilgili şunları anlatır:
“Çankırı’ya doğru yola çıktık. Soğuk devam ediyor, kar yağıyor. Bindik bir kamyona, bu iş için özel yapılmış bir kamyon. Önde Ziya Hurşit, Doktor Abidin ve ben vardık. Arkada Ali Şükrü’nün cenazesi. Güç bela Çankırı’ya vardık. Valiye durumun nazikliğini anlattım ve onunla anlaştık. Ayrıca valiyi Kazım Karabekir Paşa da ikaz etmişti Ankara’dan. Cenazeyi caminin musalla taşına koydular. Tevfik Hoca adlı bir mebus ki o daima muhalefet ederdi bize. Cenazenin başına halkı topladı, söylev çekmeye, partiye hükümete atıp tutmaya başladı. Ortalık karışır gibi oldu. Vali elinden gelen gayreti gösteriyordu. Cenazeyi camiden hareket ettirsek, gösteri çok büyüyecek, insanlar yollara dökülecekti. Cenazenin asıl temsilcileri Ziya Hurşit, Doktor Abidin ve bendim. Ama ben o ikisinden de farklı görüşteydim.”
Ali Şükrü Bey’in cenazesinin geçtiği her güzergâhta halk galeyan halindedir. Çankırı’da da meydana gelen gerilim yatıştırıldıktan sonra cenaze tekrar yola çıkar. Nebizade Hamdi devam ediyor: “Vardık İnebolu’ya. Orada mahşer gibi bir kalabalık karşıladı bizi, anlatamam. Korkudan yüreğim ağzıma gelecekti. Fakat söylev çeken filan olmadı, sessiz bir gösteriydi. Bindik vapura, Sinop, Samsun sükûnet içinde geçti…”
Ali Şükrü Bey’in söz konusu cenaze fotoğrafı İnebolu’da çekilir. Sonrasında cenaze deniz yoluyla Trabzon’a getirilir. Nebizade Hamdi Trabzon’daki manzaraya dair şunları söyler:
“Bütün Trabzon rıhtıma dökülmüştü. Vapurla rıhtım arasında yüzlerce sandal. Doğrusu ben de dehşete kapıldım…. Sonra cenazeyi oradan Belediye Meydanına naklettik. Meydanda Faik Ahmet Barutçu çektiği nutukta sık sık “Çankaya katilleri” diye bar bar bağırıyordu, bununla Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürüşünün Çankaya’nın emriyle olduğunu kastediyordu…”
Cenazesi Trabzon’a getirildiğinde meydanlara dökülen Trabzon halkının bu sahiplenmesine karşılık; şehid edilişinden sonraki 92 yıl boyunca bu büyük şehidine ve temsil ettiği mânâya gereken alâka ve itibar gösterilememiş, modern zaman virüslerinden futbola teslim olmuş bu şehir, ne yazık ki şehidine yabancılaştırılmıştır.
Biz “şehidlerin ruhları öldükten sonra da savaşmaya devam eder” hikmetiyle, Ali Şükrü Bey’in uğrunda savaştığı büyük dâvâsının bir gün gelir başta Trabzon olmak üzere Lozan’la birlikte sıkıştırıldığımız Anadolu Coğrafyası’nda bir tarih hesaplaşmasına sebep olur diye ümit ve dua ediyoruz.
Şüphesiz ki; bir şehrin şehidleriyle verdiği mesajı anlayabilmek, şehrin sakinlerinden çok şehrin şahitlerine düşer.
Ne yazık ki Osmanlı’nın son, Cumhuriyetin ilk meclisinde Trabzon’un temsilcisi bu azîm şahsiyet şehrinde bile unutulmuş, yok sayılmış, mânâsıyla muhteşem kabri maddesiyle harabe olarak yıllarca Boztepe’de bırakılmıştır.
Biz de kalbi, hassasiyeti ve tarihi olan her insanı ebadı küçük ama mânâsı ve hesabı büyük bir şehid fotoğrafı vesilesiyle şahitliğe çağırmakla iktifa ediyoruz.
Ali Şükrü Bey’i tekrar rahmet ve minnetle hatırlıyoruz.
.
AZMİN KURDUĞU, ACZ’İN YIKTIĞI ŞEHİRLER”E DAİR…
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Tarihte şehirlerin nasıl kurulduğuna, nasıl inşa edildiğine baktığımızda şehirleri “azim ve ira-de”nin, yâni niyet, şuur ve kararlılığın yansıdığı dünya görüşlerinin yön verdiği idraklerin kur-duğuna şahit oluruz. Mekke, Medine, Kudüs, antik Yunan şehirleri, Roma, Bağdat, Buhara, Semerkand, İstanbul… hep böyle kuruldu, devam etti, gelişti, dönüştü ve günümüze kadar ulaştı. Hangi dünya görüşünün hakimiyetine girdiyse onun şehir ve mekân tasavvur ve tezyi-natını yansıttı.
Günümüzde de şehirler böyle kuruluyor ama ortada bu manada kurduğumuz “yeni bir şehir” ne yazık ki bulunmuyor. Artık şehir kuramıyoruz, şehir kurma melekelerimiz iptal oldu. Var olan şehirlerin nasıl ifsat edileceğine dair melekelerimiz ise son derece tekâmül etmiş du-rumda. Kurulu şehirleri yaşanamaz kılmakta, adeta insan dışı mahlûkların depoları haline getirmekte bu derece maharet sahibi olan başka bir ülke ve toplum var mı, bilemiyorum.
Üstad Necip Fazıl’ın “Böyleyken ayaktasın, tersine bir mucize!” dediği hal bu olsa gerek…
Edebiyatçı Nihat Sami Banarlı İstanbul’un imarı ile ilgili 57 yıl önce yazdığı bir yazıda “Anado-lu ve Balkanlar coğrafyasında Türk medeniyetinin büyük zafer kazandığı ilk sanat şubesi mimarîdir…
… biz bilhassa mimaride Kubbe-i Hadrâ’dan Süleymaniye’ye kadar, vatanımızı süsleyen abidelerle başka sanatlara denk ve belki başka mimarilerde üstünüz.” der ve Yahya Ke-mal’in “Hayal Beste” şiirini söylediklerinin şiirle ifadesi olarak gösterir.
Yahya Kemal bu şiirinde;
“Azmin kurduğu yüzlerce şehirden fazla,
“İri firuzeye benzer nice gök kubbeyle,
Dehre aksettiriyor, gerçi, büyük mimarî.
mısralarıyla zamana yayılan muhteşem şehir ve mekânlarımızdan bahseder.
Şehir, mekân ve mimarî söz konusu olduğunda doğrudan tarihe gönderme yapmak, bir an-lamda tarihîn şahitliğine sığınmak şehir ve mimarîde bir acziyetin ifadesi midir? Gerek Nihat Sami’nin gerekse de Yahya Kemal’in yukarıdaki ifadeleri için hayır! Ama bugün için -evet- müthiş bir acziyet! Acziyet çünkü; medeniyet ikliminde yetişen muhteşem şehir ve mimari birikimini görememek, okuyamamak, onlardan yeni sentez ve sonuçlar çıkaramamak, onları sürekli kılabilecek bir idrak ve tasavvura sahip olamamak bir yana, böyle bir ihtiyacı hisset-memek ya tarihe kaçmaya tevessül ettirir, ya da inkâra/yok saymaya yöneltir.
Hemen belirtelim ki, bugün ortada ne şehir idraki ne de bu idraki doğuracak, ortaya koyacak irade ve tasavvur olmadığı için -bir kutu içerisindeki bir bilyenin yuvarlanması gibi- çalkalanıp duran bir çevre ve şehircilik anlayışı var. Bu anlayış bir güç simgesi olarak başta TOKİ marife-tiyle bütün şehirlerimizde küstahça boy gösteriyor.
Yoksa Banarlı’nın ifadesiyle “Asırlardan beri, durmaksızın semâya taşan abideleriyle adeta gök kubbeye sığmayan bu mimarî”den günümüzün TOKİ silolarına ve tabutluklarına mahkûm olmak başka nasıl izah edilebilir?
Siyasilerden yerel yöneticilere, ilgili kurum teknokratlarından mimarlara, müteahhitlere ka-dar tamamının idraklerinin iltihaplandığı, bütün şehirlerimizin enfeksiyona yakalandığı, hatta hastalıklı hücrelerin metastas yaptığı bu geç devrede artık şehirlerimizi kurtarmanın, yeni bir ruh ve muhtevaya kavuşturmanın imkân ve ihtimali kalmadı! “Yatay mimarî” evrâd ü ezkârı da bu konudaki günahları affettirmeye yetmiyor. Çünkü ortada bu yönde nutuklardaki naka-ratın ötesinde bir gösterge yok. Şimdilerde şehir ve mimarî seyyiatlarını örtmek için koro halinde bu “yatay mimarî” virdine kilitlenmişler. Yatay mimariden anlaşılan da herhalde 20-30 katlı dikey tabutlukları ikiye bölüp yan yana 10-15’er katlı tabutluklara dönüştürmek.
“Kent Kültürü” üzerine önemli metinleri bulunan R. Sennett “Ten ve Taş” isimli kitabında “Es-ki Romalılar bir imparatorun şehri binalar inşa ederek nasıl mahvedebileceğine dair acılı anılara sahiplerdi” der. Biz de Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, yerel yönetimler ve müteahhitlerin oluşturduğu muhteşem idrak konsorsiyumu(!) ile şehirlerimizi nasıl ifsat ettiklerini, nasıl ya-şanamaz hale getirdiklerini görmekle kalmıyor; gelecek nesillerin hayat ve dünyalarını da nasıl kararttıklarına, yok ettiklerine bugünden şahit oluyoruz.
“Yaşanmaya değer şehirler”e dair en küçük bir kımıldanma gösteremeyenlerin “şehir nasıl ifsat edilir?”e verdikleri muhteşem cevapları şehirlerimizin getirildiği halden görüyoruz.
Ruhsuz şehirler ruhsuz insanların yâni makinelerin eseridir. Av arayan aç yaratıklar gibi ruh taşıyan her şeye saldıranların, şehirlerimizi nasıl bir safari alanına çevirdiklerini gördükçe kahroluyoruz!
Üstad Necip Fazıl’ın “Yanmaz da yürekler, ateşe atsan!” dediği türden bir başıboşluk, umur-samazlık, anestezi hali devam ediyor. Gene onun ifadesiyle “Büyük muvazeneler bozulunca sükûtlar da büyük olur. İşte bizim bugünkü halimiz!..”
Stepten kasırgalar halinde kopup mâmur şehirlerimize musallat olan, istilâ ve talan eden Moğolların ve Avrupa’nın saldırgan genlerinden fışkıran Haçlıların şehir yıkma şehvetlerinin yerini günümüzde mezkûr konsorsiyum aldı, desek haksız mıyız?
Bir tarafta şehirlerimizi meydan muharebesi sonundaki ceset tarlalarına çevirenler, diğer tarafta bu hal karşısında çaresiz olanlar!
Bir de şöyle söyleyelim: Esasen şehirlerimizi acz değil, kifayetsiz muhterislerin azmi yıkıyor!
Şehirlerimiz için feryâda ve şekvâya devam edeceğiz!
.
ŞEHİR “İMAR ETMEK”, ŞEHİR “İMHA ETME”YE NASIL DÖNÜŞÜR?
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Ecdâdımız, sefere çıktığı zamanlarda fethedeceği topraklarda şehirlere, meskûn mahal-lere, ormanlara, ekili arazilere, diğer canlılara zarar verilmemesi ve bunların tahrip edil-memesi için ehemmiyet gösterirdi. Bu konuda ‘savaş hukuku’na dair birçok klâsik me-tinde müeyyideler ve haddini aşmamaya dair ikazlar, ihtarlar vardır. Bu mânâda âlimle-rin en meşhurlarından birisi olan İmam Ebu Yusuf Kitab-ül Haraç’ta fethedilen yer sahip-lerinin “malları, canları, arazileri, meskenleri… her şeyleri koruma altındadır” şeklinde Peygamber ölçüsünü nakleder ve bu yönde uygulamalardan örnekler verir.
Osmanlı kronikleri de, fethedilen topraklarda öncelikle şehirlerin imarı için Padişahın buyruk-lar verdiğini ve kısa süre içerisinde şehirlerin eskisinden daha mâmur hale geldiğini yazar. Meselâ; XV. yüzyılda fethedilen İstanbul, Saraybosna, Trabzon… Çünkü, şehrin eski sakinleri kim olursa olsun, fetihle birlikte artık o şehir kendilerinin emanetidir. Emanet de emanet edi-lenin korumasına tevdi edilmiştir.
Rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever de İstanbul’un 550. Fetih yıldönümü için düzenlenen bir sempozyuma “fetih nice kapıları açar” başlığıyla sunduğu tebliğinde, fethin mânâsı üzerinde derinlemesine durur ve şehirlerimizin siluetine dair “adım adım, bir evvelkine dayanarak vücuda getirilmesi ile oluşmuştur” diyerek “Bu eşsiz oluşum; mutlak bir tarih bilincinin, mutlak oluşumun bir süreç olduğu idrakinin ve geleceğini bu idrak içerisinde güzelleştirmek iradesinin bir yansımasıdır…” tespitini yapar. Anlamak isteyenler için bu tespit, insan ve şehre dair mükellefiyet ve mes’uliyetimizin ihtarıdır.
Peki bugün??? Modern zamanların, mesela İsrail’in Ortadoğu’da tarihte benzerlerine az şahit olunan şehir katliamlarını bir yana bırakarak söyleyelim ki; üzerinde yaşadığımız topraklara rant ve şehvet cinnetiyle saldıran, gökdelen, AVM, rezidans, iş kuleleri cinne-tiyle gözü dönmüş ve yeryüzüyle birlikte gökyüzünü de ifsat edenlerin tarihin Haçlı ve Moğollarından, günümüzün istilâcılarından ne farkı vardır?
Yaratılmış her canlıya “merhamet”, cansızlara da “emanet” gözüyle bakılan bir medeni-yet ikliminden koparak hafızanın yok edilip masum bir bünyenin câni haline gelmesi gibi bir haldir bu.
Tarihçi Naima’nın “fesadın lezzeti” dediği, yok etme şehvetine tutulmuş olanların şehir-lerimizi ne hale getirdiklerini görebiliyor muyuz?
Tarihî bağlamda biraz daha geriye giderek, bin yıl önce şehirlerimizin imar ve ihyâsı için yapılanlardan bir örneğe göz atalım…
İlk Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, İsfahan’ın fethinden sonra yıkılıp harap olan şehrin imarı için 500 bin dinar sarf eder. Binalar, mescitler, medreseler, hankâhlar, evler yaptı-
rır. Bununla da yetinmeyen Tuğrul Bey, Isfahan halkını üç yıl müddetle vergiden muaf tutar. Şehrin gelişmesine tahsis edilen bu oldukça yüksek meblâğ ve alınan tedbirler altı yıl içinde muhteşem sonuçlar verir ve Isfahan mâmur bir şehir haline gelir.
Nâsır-ı Husrev 1052 yılında Isfahan’ı ziyaret ettiğinde gördüklerini Sefernâme’sinde şöy-le anlatır:
“İsfahan şehrinde akarsular, güzel ve yüksek binalar; şehrin ortasında büyük bir Cuma mescidi gördüm. Şehrin içi tamamiyle mamur. Bunlar içinde hiç harab ev görmedim. Birçok çarşılar var. İçinde 200 sarraf bulunan bir sarraflar çarşısı gördüm. Her çarşının bir ‘derbend’i ve bir kapı dervâzesi bulunuyordu… Temiz kervansaraylar vardı. ‘Kû-Tırâz’ denen bir mahalle’de 50 güzel kervansaray bulunuyordu; her bir kervansarayda satıcılar (beyyâ’an) ve birçok ‘hücredâr’lar oturmuşlardı. Bizim beraber yolculuk etti-ğimiz -1300 yük hayvanından gelen- kervan ile şehre girdik; bu kadar büyük bir kerva-nın nasıl yerleştiği hiç belli olmadı. Çünkü, hiçbir yerde ne yer darlığı, ne de oturma ve yem güçlüğü çekildi.
Tuğrul Bey, İsfahan’ı alınca, buraya Nişapur’lu hâce Âmîd adlı güzel yazısı olan, iyi yüzlü fazilet sever, hoş sözlü, ihsanı bol bir kâtibi Vali olarak tayin etmişti. O, üç yıl halktan hiçbir vergi almamasını emreden Sultan’ın emrini yerine getirdi. Şehirden da-ğılanlar tekrar vatanlarına döndüler… Ben Farsça konuşulan hiçbir yerde Isfahan’dan daha derli-toplu ve daha mamur bir şehir görmedim…”
Tuğrul Bey’in Isfahan’ı üç yıl içinde nısf-ı cihan (cihanın yarısı) haline getirmesi adeta muci-zevi bir şehir imarıdır. Bizde, Tanzimat’la başlayan, Meşrutiyet’le devam eden, erken cumhu-riyet’le büyük kırılma yaşayan; devam eden süreçte tedricen imhasına devam edilen, son 12 yılda da (müthiş imkân ve fırsatlara rağmen, şehir idrak ve tasavvuru olmayanlar eliyle( Şe-hircilik Bakanlığımız, yerel yönetimler ve TOKİ), bırakınız yeni şehirler kurmayı, var olan kadîm şehirlerimizin dokusunu, mekânlarını yeni zamanlarda dönüştürerek devam ettirebil-meyi) şehirlerimizi ifsat ve imhâda cedlerimizin ruhlarının muazzep edilmesini izledik.
Şehir imar etmeyi ontolojik bir mükellefiyet (varoluş hikmetinin gereği) bilen bir zihniyet, şehir imha etmeye nasıl dönüşür?
“Hesaba çekilmeden kendini hesaba çekmeyi” unutmuş, hiç kimseye hesap verme gibi bir sorumluluk hissetmeyen kifayetsiz muhterislerin siyasetçi, bürokrat, şehir plancısı, belediye başkanı, mimar, müteahhit, vs. olduğu bir devrin imhacılığı karşısında “Şehrim!” diye feryâd etmenin karşılığı ne yazık ki yok! Bu feryâda dönüp bakan, aldırış eden de yok. Tıpkı modern zamanların büyük şehirlerinde cadde ortasında yığılıp kalan-can çekişen bir insanın çığlıkları-na aldırmayan, yanından duygusuzca, ruhsuzca gelip geçenler gibi…
Tarihte “Şehir nasıl ihya edilir?”e kemâliyle cevap vermiş bir iklimden, “şehir nasıl imha edi-lir?”e cevap vermeye devam eden bir iklime geçmek; imara, ihyaya, inşaya ve idrake ihanet-tir.
.
ŞEHİRLERİMİZİN SIFATI, VASFI VAR MI, KALDI MI?
Şehirlerimizin tarihî zaman dilimlerinde, inşa edicilerinden başlayarak, üzerinde yaşattıkları mânâlara, değerlere ve taşıdıkları misyona izafeten vasıflandırılmaları vazgeçilmez bir gele-nek idi. Bir şehrin taşıdığı mânâ ve kıymet, vasfına yâni niteliğine nispetle anlaşılırdı. O şehre atfedilen önem ve misyon da şehrin taşıdığı vasıftan anlaşılırdı.
Şehirlerin vasıflarından yapılacak şehir okumaları, bin yıl sonra bile o şehrin kimlik ve mânâsını ortaya çıkarır. Örneğin Kelâm-ı Kadîm’de, “Şehirlerin anası: Ümm’ül Kura” olarak vasıflandırılan Mekke’nin “Mükerreme”, Medine’nin “Münevvere”, Kudüs’ün “Şerîf” sıfatı, “bize ait” şehirlerimizin mutlaka ayırt edici bir vasfının bulunması gereğine işaret eder.
Şam ve Buhara için; Şam-ı Şerîf, Buhara-yı Şerîf, Amasya için ; “Medinetü’l-Hükema”, “Kub-betü’l Ulemâ”, İstanbul için; “Dersâadet”, Halep için; “Haleb’üş-şehbâ”, Trabzon için; “Evsâf-ı Şehr-i azîm ve kal’a-i ma’mur-ı kadîm”, “Hurşîd-âbâd”, kadîm şehirlerimizin vasıflarından bazılarıdır.
Ayrıca, Bağdat için; “Vilayet-i Bağdad-ı behişt-âbâd”, Ankara için; “Metîn-i kâmil, sûr-ı ibret-nümâ-yı ma’mur”, Bursa için; “Evsaf-ı şehr-i azîm”, Konya için; “dârü’l-mülk-i kadîm şehr-i îmân”, Antakya için; “Belde-i dârü’l-mülk-i kadîm-î Antakiyye”, Van için; “Vilayet-i Van-ı sedd-i îman” vasıflarıyla bu kadîm medeniyet şehirleri anlatılır. Kadîm şehirlerimizin her birinin böylesine mütemeyyiz, müzeyyen, öne çıkan sıfatı bulunurdu. Sadece şehirlerimiz değil, şehir mekânları da sıfatlar taşırdı.
Özellikle Evliyâ Çelebi Memâlik-i İslâm’daki şehirleri vasıflarıyla anlatır. Çelebi, “evsâf-ı şehr” başlığı altında Osmanlı şehirlerini anlatırken “bu güne latîf esmâları vardır” diyerek “Devlet-i Âl-i Osman’da olan arz-ı mukaddese şehirleri esmâlarında âb-u tâb ve şân vardır” cümlesiy-le şehirlerimizin vasıflarına vurgu yapar.
Çelebi, uğradığı ve kaldığı şehirlerdeki eşrâfı anlatırken ise “Evsaf-ı kibâr u eşrâf u a’yan”, “Sitâyiş-i sulehây-i meşayihân”, “Müşerref olduğumuz yârân u ihvân”, “Mâmur-u bünyâd” vasıflarını kullanır.
Şehir mekânlarından bahsederken de “Tavsîf-i sarây-ı a’yan”, “Der-sitâyiş-i mahallât-ı bül-dân”, Ta’rif-i çeşme-i âb-ı revân” gibi vasıflar kullanır.
Bu manâda, Selçuklu tarihçisi rahmetli Prof. Osman Turan “Selçuklu Türkiye’si şehirlerinin Unvânları” başlığı altında şunları söyler: “İslâm dünyasında bazı mühim şehirlere münasip unvan veya lâkaplar veriliyor ve bunlar çok defa isimleri ile birlikte veyahut isim yerine kulla-nılıyordu. Meselâ Hilâfet ve büyük medeniyet merkezi olan Bağdad Medinet üs-Selâm veya Dâr üs-Selâm unvanını taşıyordu. Bununla da onun sulh ve selâmet şehri veya cennet-vasıf olduğu ifade ediliyordu. İslâmî ilimlerin daima yüksek bir derecede devam ettiği Buhara ile
Sultan Sancar’ın 60 yıllık payitahtı olup İslâm dünyasının ikinci büyük merkezi hâlinde yükse-len Merv şehri, aynı zamanda, her türlü âlimler, şairler, san’atkâr ve filozoflar ile dolu bulun-duğu için de Kubbetül-İslâm ünvanları ile yâd olunuyordu. Türkiye’de Ahlat’ın da XIII. asırda bu sıfatı taşıması onun ilim ve kültür bakımlarından derecesinin yüksek olması ile ilgili idi. Isfahan ve Tebriz şehirleri de Selçuklu, İlhanlı, Türkmen ve Safevî devletlerinin payitahtı oldu-ğu için Dar üs-Saltana sıfatını taşımıştır.
Selçuklu Türkiye’sinde şehirlerin unvan alması daha yaygındır. Osmanlıların şehirlere ait un-vanları daha mahduttur. İmparatorluk merkezi İstanbul’un pek çok yüceltici sıfatları arasında Dâr us-Saadet veya Der-Saâdet, saâdet şehri ve cennet mânâsını taşıyor; ondan sonra da Dâr ul-Hilafe çok kullanılıyordu. Osmanlılar mukaddes tanıdıkları Mekke, Medine ve Kudüs için isimleri ile birlikte Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Kuds-i Şerîf terkiplerini ihmal etmiyorlardı. Avrupa seferinde Osmanlı ordularının asırlarca konak ve üs yaptıkları Belgrad da ekseri Belgrad Dâr ül-Cihâd olmuştu. Selçuklu şehirlerine verilen ünvanların mu-ahhar devirlerde terk edildiği gözüküyor.”
Turan, -yukarıda sayılanlardan başka- bazı şehirlerimizin ünvanlarını da şöyle sıralıyor: “Kon-ya: Dârü’l-mülk (Peyitaht), Kayseri: Dârü’l-Feth veya Dârü’l-mülk, Sivas: Dâru’l âlâ (Yücelik beldesi), Aksaray: Dâru’z-zafer, Dârü’l-Cihâd, Dâru’r-ribat (II. Kılıç Arslan’ın askeri üssü olduğu ve hayır müesseseleri kurduğu için), Malatya: Dâru’r-rif’a (Üstünlük veya asalet şehri), Erzin-can: Dâru’n-nasr (Yardıma mazhar şehir), Amasya: Dâru’l-İzz (İzzet ve şeref şehri), Ankara: Dâru’l-hısm (Mustahkem belde), Tokat: Dârü’n-nusret (Yardım şehri), Niğde: Dâru’l-pehlevaniyye (Pehlivanlar beldesi), Bayburd: Dâru’l-celâl (Ululuk şehri), Ahlat: Kubbetul-İslâm (İslâm’ın kubbesi), Sinop: Lezûet ul-uşşak (Âşıklar adası), Samsun: Dâru’s-sagr (Hudud şehri), Antalya: Dâru’s-sagr (Hudud şehri), Denizli: Dâru’s-sagr (Hudud şehri)”
Bugünkü şehirlerimize bakıyoruz. Özellikle Tanzimat sonrası ve cumhuriyetle birlikte hiçbir şehrimizin tavsif edilmemesi, sıfata değer, öne çıkan bir vasfının olmaması nasıl izah edilebi-lir? Özellikle bugünün kentsel dönüşümle genleri değiştirilen ve bozulan şehirlerimizin tama-mına olsa olsa vasıf olarak “Dârül kasvet” veya “Şehr-i kaos” denilse yeridir. Hele hele Şehir-cilik Bakanlığı, yerel yönetimler ve TOKİ uygulamalarıyla ifsat edilen şehirlerimize “Şehr-i if-sat”, “Şehr-i iğfal”den başka bir vasıf bulamıyoruz. Bir de kompleks, özenti kokan Marka kent, Avrupa kenti, Dünya kenti, Futbol kenti, Olimpiyat kenti, Festival kenti… gibi ifsat edi-ci vasıflar şehirlerimizin ne hale getirildiğinin, nereye düşürüldüğünün itirafıdır.
Şimdi kimi şehirlerimiz gece ve gündüz eğlenceleriyle, festivalleriyle, kimi gökdelenleri, kimi AVM’leri, rezidansları, kimi iş kuleleriyle sembolleşirken herhalde bunlar da Darü’l-işret, Da-rü’l-AVM, Şehr-i rezidans, Şehr-i azîm-i gökdelen olarak tesmiye olunacaklardır.
Trabzon yerel ağzında “çirkin, biçimsiz” anlamında “sufatsuz” diye bir kelime kullanılır. Mo-dern zamanların TOKİ tabutlukları ve kompleksle malûl klonlanmış şehirlerimizi en iyi ifade eden vasıflardan birisi de bu “sufatsuz” kelimesi olsa gerek.
Tanpınar’ın “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla is-tedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu..” dediği ruh, iman ve taşın dile geldiği mekânlar üreten şehirlerimiz ne yazık ki artık yok! İhti-maller âleminde olması da pek mümkün görünmüyor.
Netice-i kelam, kadîm şehirlerimizden bugüne gelebilenler bile o muhteşem çağlarında ken-dilerine verilen vasıfları kaybetti. Bugün İstanbul’a Dersaâdet, Trabzon’a Şehr-i Müzeyyen, Bursa’ya Şehr-i Azîm diyebiliyor muyuz? Desek bile bu vasıflar, şehrin günümüzdeki değil, tarihteki vasfına izafetendir.
Şehirler “bizim” iken, yâni “yaşanmaya değer” medeniyet şehirleri iken her birinin sıfatı var-dı. Şimdi ise vasfı, sıfatı kalmadı. Sıfatsız şehirde yaşamak; niteliksiz, biçimsiz, beton ormanla-rıyla işgal edilmiş, bakterilerin bile kaçtığı, insanın ise ruhsuz bir kadavra gibi sadece biyolojik bir canlıdan ibaret olduğu ifsat edilmiş bir yeryüzü parçasında yaşamaktır.
Niçin “şerîf”, “mükerrem”, “münevver”, “azîm”, “âlâ”, “nusret”, “mâmur”, sıfatlı şehirler.
ŞEHİRLERİ “ESM” ÜZERİNDEN OKUMAK
Rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever, “Mimar Sinan” isimli eserinde, İslâm’ın şehir mimarisine dair temel dinamiklerinden yoksun oluşumuza ilişkin “Madem insanın varlık bilin-ci ve sorumluluğu, kaçınılmaz bir şekilde bu bilinç ve sorumluluğa uygun olarak davranması, onun varoluş sebebidir, şu halde, bu bilinçten yoksun bulunan bir çağın, İslâm mimarisini kav-rayamayacağı açıktır.” der.
Günümüzün İslâm toplumlarının şehir ve mimarî’de kozmik bütünlük ve tevhidi kaybetmeleri sonucunda bugünkü kaotik şehir yapıları ve mimarînin ortaya çıktığının altını çizen Cansever şöyle devam eder: “Şurası açıktır ki, İslam kültürünün özünden beslenen birlik içinde çeşitlilik, (bu anlayıştan doğan) değişik mimari formlar ancak Tevhid ve onu tesis eden genetik temel anlaşılmak suretiyle kavranabilir.
İslâm halklarının kendi kültürel özelliklerine yabancı çevreleri ortaya çıkarması, onların ortak bir mimari üslup ve temel geliştirmekten yoksun olduklarını değil, Tevhid kavramının yitiril-mesi ve tahribinin bir tezahürüdür. İslam topraklarında ve çöküş çağlarında İslamî üslupların esasına aykırı binalar yapılmasına şaşırmamalıyız. Bu, bütün kültürlerin ortak kaderidir.
Günümüzde bizim, mimariyi yeniden İslam’ın ruhuna uygun biçimde tanımlamamız ve bu bağlamda tasarım ve uygulama yapmayı amaçlamamız gerekmektedir. Bu doğrultuda genel-lemeler yapmak için çöküş dönemlerinin gayri İslami mimarisini tahlil etmekten kaçınmalıyız. Bunun yerine, İslam mimarisinin genetik temelini anlamamız gerekir.”
Cansever’in bahsettiği genetik temeli fark etmek, anlamak ve kavramak için yeni bir şehir ve mimarî idraki, zihniyet dönüşümü gerekli. Tanzimat’tan bu tarafa kaybedilmiş ruhun, şehir ve mekân idrakine yeniden kavuşabilmek için (Sultan II. Mustafa’nın mısraıyla) “haylice idrak gerek”.
Cansever, İslâm Mimarisi’ne dair devam eder: “İslam mimarisi, kontrolden çıkmış ‘ratio’nun ürünü değildir. İslâmî-dinî akidelerin, İslâm’ın kozmolojik telakkilerinin ve Tevhîd anlayışı bağ-lamındaki İslâmî tavırların yansıması ve ürünüdür. Tevhîd, hem Allah’ın iradesine teslim ol-mayı, hem de, her şeyin kendi doğru yerinde bulunduğu bir düzenin tesisini ifade eder. Mi-marî, yaratılmış âlemi ‘olduğu gibi’ anlayan ve değerlendiren akıllı ve sorumlu Müslüman tarafından tasarlanıp uygulanır.”
Cansever, adeta bugüne kadar keşfedilmemiş bir galaksiden bahsediyor ve sesleniyor. Çünkü kendi şehir ve mimarîmizin genetiğini kaybettik. Artık kendimiz değiliz, kendimizi de tanıya-mıyoruz. O’nun için de bu müthiş ontolojik ikazları anlayamıyoruz.
İslâm mimarîsini derîn bir irfanî kavrayışla oturttuğu bu temellendirme ekseninde, bugüne kadar hiçbir Müslüman şehirci, yerel yönetici ve mimarın göremediği, fark edemediği, anla-
yamadığı, bağlamını kuramadığı İbn-i Arabî’nin Füsus’una ilişkin şu müthiş tespiti de yapar: “… Arabî’nin son derece önemli kitabı Fusüsu’l Hikem, peygamberlerin hikmetlerinin bir dizisi. Şuayb Peygamberin hikmetinin anlatımında ‘varlığın her an yeniden oluşma halinde bulun-duğunu, hiçbir şeyin statik ve değişmez olmadığını, her şeyin sürekli değişir olduğunu’ yeni bir büyük mantık silsilesiyle, Kur’an-ı Kerim’in bir ayet-i kerimesinden hareket ederek bir kere daha anlatıyor. O ayet-i kerimede Allah; ‘Ben, her gün başka şe’ndeyim’ diyor.
“İdrak ve İnşa” müellifinin söylediği gibi, “Cansever’in mimarisini temellendirdiği Tevhid inan-cının (başka bir formda ifadesi olan) Vahdet-i Vücut fikrinin temelindeki isim İbn Arabi’dir. (Cansever) ‘Ferdiyetin yüceliği’ ve ‘Güzellik sevgisi’ düşüncelerini ve her peygamberin kendin-den önceki peygamberlerin hikmetini tamamladığı, dolayısiyle eklenme ve hareket gibi kav-ramları Füsus’tan çıkarmıştır.”
Cansever, aynı eserin “Modernizm Karşısında İslâm Mimarisi” başlıklı bölümde de büyük Velî Muhiddin Arabî Hz.lerinin Füsûsu’l-hikem’inden bir alıntı yapar: “Bu sebeple, ‘suretler’de uluhiyetin rüyasını görenler çok fazladır. Eğer bu rüya var olmasaydı taş ve sair gibi putlara ibadet edilmezdi.”
Tasavvuf okyanusunun göze alınamayacak derinliklerine dalan Cansever, öyle cevherler çıka-rıyor ki ancak, kalbi ve sancısı olanlar o cevherleri tanıyabilir ve onun feryâdını duyabilir, an-layabilir.
Günümüzün şehircilik bakanlığı, TOKİ, mimar, yerel yönetici ve siyasîleri bu cümleleri anlaya-bilir, bu derinliği idrak edebilirler mi? Anlayamadıkları ve idrak edemedikleri için “bize ait” şehrimiz kalmadı. Bugüne kadar ulaşabilmiş kadîm şehirlerimiz de hızla ifsâdın kemâline doğ-ru gitmektedir.
Cansever’in özellikle tasavvufun derinliklerinden çıkardığı bu idrak biçimine gerekçe teşkil edecek muhteva da gene tasavvufun her damlası bir derya olan okyanusunda varolagelmiş-tir. Doğrudan görünürlük ve tezyinatla mücessem hale gelen şehir ve mimarî idrakini bile kemâl ifadesine kavuşturan tasavvuf, büyük irfan adamları ve velîlerin diliyle şehirlerimizin de hakikatine işaret etmiştir.
Misal olarak İsmail Hakkı Bursevî Hz.lerinin Tuhfe-i Recebiyye isimli eserinden bahsedelim…
Büyük Velî İsmail Hakkı Bursevî 1717 yılında gidip üç yıl kaldığı Şam’da, kendisine yakın alâka gösteren ve ilmine rağbet eden Şam Valisi Recep Paşa’ya izafeten yazdığı Tuhfe-i Recebiyye isimli eserinde Cenab-ı Hakk’ın esmâsı (isimleri) üzerinden şehirleri tavsif ederken şunları söyler:
“Süleyman’ın haremi olan Mescid-i Aksa “Kuddûs” ve “Subbûh” isimlerine mazhardır. Çünkü kudsi nefisler mukaddes topraklarda ve özellikle Kudüs-i Şerif’te sakin olmalarıyla, zahir ve bâtın takdis ve tenzih olunmuştur.
“Dımeşk-i Şam” on iki esmaya mazhardır. Çünkü, Süreyya yıldızının doğduğu yerdir ki var oluşun yeridir (mahall-i kevn). Onun için her yönden kesretin kaynağıdır…”
Zikrolunan mazhar olma itibariyle üç mukaddes yerden sonra beldelerin önde geleni Şam’dır. Ancak mazhar olmada hakikatte kastedilen sır Hatmü’l Evliya’dır ki kararmış olan mukaddes ruhuna Şam sünbül bahçesi ve bedenine mezar olmuştur…”
“Bağdat” Zâhir ismine mahsustur, çünkü doğu beldelerinin en büyüğüdür. Ve harika hadisele-re sahip ricalin zuhuru orada en mükemmeldir. “
“Mısır” Bâtın isminin mazharıdır, çünkü batıdadır. Batma, güneşin zuhurundan sonra batma-sıdır….
“Konya” Kâdir ismine mazhardır. Zira, İsrailoğulları çölde iken bıldırcın ve kudret helvası kud-ret âleminden nüzul ederdi. Bıldırcın minnet âleminden olan feyizdir ki zevki ilimdir. Kudret helvası ise kalbi teselli eden ilahî nüzuldür. Konya şehrinde sâkin olan Hatmü’l-Evliya’nın oğlu Şeyh Sadreddin hazretlerine bahşedilen ilmî ve zevkî kudret, zatî ve sıfatî tecelliler, ilâhî nüzul-ler Hatmü’l-Evliya’dan sonra hiçbir veliye takdir olmamıştır…”
“Kıbrıs” adası Muhît ismine mazhardır. Çünkü, her tarafını Şam denizi olan Hatmü’l-Evliya’nın feyzi kuşatmıştır. Zira, Magosa Kalesi’nde muhakkiklerden olan müminlerin emiri Şeyh Seyyid Fazlı İlahî medfundur ki Şeyh Sadreddin’den sonra benzeri yoktur. ….”
“Bursa” şehri “Malike’l-Mülk zü’l-Celâl ve’l-İkram” isimlerine mazhardır. Zira, Osmanlı melik-lerinin atası olan Osman Gazi ve evladından mülk tahtında oturan beş adet şöhret sahibi pa-dişah da orada vefat etmişlerdir. Zahiri celalin dışında ilahi ikram vaki olup nice evliyanın kâmilleri orada vücut bulmuş ve irşad seccadesine oturmuştur. Ezcümle Şeyh Muhammed Üftade’dir ki Üsküdar’da istirahat eden Şeyh Mahmud Hüdayî onun halifesidir. İkisi de âlem-de şöhret bulmuş ve âdemoğlu içerisinde hakikate arif olmuş kimselerdir.”
“Edirne” şehri Hâfız isminin mazharıdır. Çünkü, eskiden saltanat yeri olması sebebiyle İs-lam’ın hududunu muhafaza için sağlam bir kaledir, hatta hâlâ hudut başıdır. Zira, bin yüz otuzda ğalak sırrı vaki olup muğlak işler zuhur etti… Edirne şehrinde de bazı kudsi ve muhab-betli nefisler zuhur etmiştir….”
“İstanbul” Câmi ismine mazhardır, çünkü saltanatın yeridir. Rum sultanının esması Mekke şeriflerinden ve başkalarından daha camidir… İstanbul kalbin makamıdır ki âzâlara ve hislere kuvvet kalpten sarî olduğu gibi, memleketlerin her tarafına da metanet Rum sultanından ha-sıl olur. ….. İstanbul da memleketlerin kalbi ve beldelerin kuvvetidir.”
Bursevî hz.leri Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin şehir ve mekânlarla irtibatını kurarken, esmâ’nın şehir ve mekânlar üzerindeki tezahür ve tesirini ifade etmiştir. Bunlar, idrakleri aşan ve sar-san tavsifler… Cenab-ı Hakk’ın bütün isimlerinin varlıktaki tecellileri üzerinde duran büyük Velî’nin “Bazı şehirliler ki köylü hükmündedir. Onlar da yakın olma sahasından aşağıdadır-lar” cümlesi üzerinde kitaplar yazılsa yeridir. Ammâ bu cümleyi kim okuyacak, kim anlayacak ve kim yazacak? Bursevî’nin ifadesiyle “bu feyz, sıradan iddiacının havsalasına sığmaz”.
Bursevî Hz.lerinin esmâyı üzerlerine örttüğü bu şehirlerin hepsi tarih içinde taçlanmış şehir-lerdir. Modern zamanların taşlaşmış şehirleri bu esmâ üzerinden okunabilir mi?
Bu muazzam işe Cansever idraki gerekli!
Ammâ ne yazık ki böyle bir idrak için henüz şafak sökmüş değil!
Ne diyor büyük ârif Yunus Emre: “Ol imaret eylemez sen viran olmayınca!”
Yahya Düzenli duzenliyahya@gmail.com
.
“BÜYÜKŞEHİR”İN BÜYÜK KASVET VE KAOSU…
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
“Büyükşehir”, büyük kâbusların, kasvetlerin, kaosların yatağı…
Yüzyılımızın önemli fikrî ve siyasî şahsiyetlerinden, dâvâ ve mücadele adamı Bosna-Hersek’in ilk Devlet Başkanı rahmetli Aliya İzzetbegoviç “Doğu ve Batı Arasında İslâm” isimli eserinde “…Şâirler büyük şehirlerin ‘cehenneminden’ bahsederler. Şehrin reddedilmesi –ne kadar gayri fonksiyonel ise de- sırf insanî bir reaksiyondur. Her insan bir ölçüde şair olarak kabul edilebilir. Eskiden olduğu gibi bugün de şehir ve şehir medeniyetini protesto, din, kültür ve sanattan geliyor. İlk Hristiyanlara Roma şeytanın devleti olarak görünüyordu ve arkasından dünyanın sonunun ve korkunç mahkemenin geleceğine inanılmaktaydı. Dindarlık şehrin büyümesiyle azalır; daha doğrusu, bu azalma insana yadırgatıcı bir tarzda tesir eden şehircilik unsurlarının birikmesiyle beraber meydana gelir. Çünkü şehir ne kadar büyürse, üzerindeki gök de o ka-dar küçülür. Tabiat, çiçek ve aydınlık o kadar az; duman, beton, teknik ise o kadar çok olur. Biz de o kadar az şahsiyet, o kadar da çok kitle oluruz. Şehir ne kadar büyürse cinayetler de o nispette artar. Dindarlık şehrin büyüklüğüne ters, cinayetler ise doğru bir nispette bulunur. Bu iki fenomenin sebebi aynıdır.” diyerek büyük şehirlerin ürkütücülüğüne dikkat çeker.
Hiç şüphesiz İzzetbegoviç’in 1980’li yılların Batı şehirlerine ve zihniyetine ilişkin İzzetbego-viç’in bu önemli tespitleri Batının yaşanamayacak hale gelen batının büyük şehirlerinde in-san-şehir ilişkilerinin savaşa dönüştüğü kaotik tabloyu ortaya koyuyor. İzzetbegoviç’in batılı bir Müslüman olarak gördüğü ve dert taşıyan bir mücadele adamı olarak derinleştirerek res-mettiği bu şehir tablosunu, Batının Baudlaire, Balzac, Zweig, Hugo, Dostoyevski, Tolstoy, gibi büyük edebiyatçıları da eserlerine yansıtmışlardır.
Meselâ Balzac 19. yy. Paris’i için “Bu kentte gerçek duygular istisnadır; çıkar oyunlarıyla tüke-tilmiş bu mekanik dünyanın çarkları arasında ezilmişlerdir. Burada erdem yerilir, masumiyet satılır. Tutkular yerlerini yıkıcı zevklere, günahlara bırakmıştır; her şey yüceltilir, analiz edilir, alınıp satılır. Bu pazarda her şeyin bir fiyatı vardır ve hesaplar yüzler kızarmadan apaçık gün ışığında yapılır. İnsanlık yalnızca iki kesimden oluşur; aldatanlar ve aldatılanlar…” gözlemini yapar.
Üstad Necip Fazıl da 20 yaşında (1924) felsefe tahsili için gittiği Paris’i “Kâbus Şehri” olarak adlandırır ve “İhtilâç (kıvranma), râşe (titreme), takallüs (büzülme), hafakan üfleyici ve se-manın bütün yıldızlarını maskeleyen ışıkları ve canavar dizisi halinde binalariyle, bir şeyi, bü-yük bir şeyi peçeleyici kâbus şehri…” tespitinde bulunur.
Gerek İzzetbegoviç’in, gerek Batılı sanat-edebiyat adamlarının, gerekse de Üstad’ın bu göz-lemlerini aslında “batıyoruz!” feryâdından ibaret ikazlar olarak anlamak gerekiyor. Tarihte var olan ve var olacak bütün şehirlerin, ait oldukları dünya görüşünün genetik yönlendirme-siyle medeniyet tasavvurlarının şekillendirdiği yaşama mekânları olarak inşa edildiği/edileceği
düşünüldüğünde; Batının insan-şehir ilişkisinde urlaşan mekânın tutsağı haline gelmiş olan insanın büyük şehrin cehenneminde kendine yer edinmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.
İzzetbegoviç’in “şehir ne kadar büyürse, üzerindeki gök de o kadar küçülür” cümlesi bugün bizdeki büyükşehirlerin yaşadığı kaosa/kâbusa işaret ediyor. Ülkemizde erken Cumhuriyet döneminden bu tarafa gerek bilinçli gerekse de bilinçsiz olarak müthiş bir katliâma dönüşen şehir imar ve inşa(!)larının günümüzde geldiği safha; kaoslarıyla, urlaşmış organlarıyla küçül-tülmesi, terbiye edilmesi gerekirken, tam aksine daha da korkunç hale getirilen büyükşehir uygulamaları dünyada cehenneme dönüşen Batının büyükşehirlerinin hastalıklı ve kötü taklit-leri şeklinde devam ediyor.
İnsan-şehir ilişkilerinde hiçbir ölçü tanımayan, büyük ölçüde siyasî mülâhazalarla büyükşehire dönüştürülen birçok şehrimizde artık göğü delen kıyamet alâmetleri, AVM, rezidans, iş ku-lesi ve TOKİ kentsel dönüşüm tabutluklarının hızla yükselmeye ve yaygınlaşmaya başlaması, can çekişen mütevazi şehirlerimizin kasırga şeklinde istilâ edilerek cehenneme dönüştürül-mesi, katledilmesi değil midir?
Kadîm şehirlerimiz üzerinde, tedavisi gayr-i kabil bir cinnetle yeni Roma veya yeni Babil kule-leri dikmek için yarışanlara/savaşanlara hiç kimse “dur” diyemiyor, itiraz edemiyor. Edebilen-ler yok ediliyor! Şehirlerimiz büyümüyor, tümörleşiyor, urlaşıyor! AVM’ler, Rezidanslar, İş kuleleri, gökdelenler şehrin tümör yığınları! Artık tümör yığınlarının toplamına “şehir” diyo-ruz!
Bir taraftan büyük şehirlerin kaosundan şikayet ederken, diğer taraftan keyfi ve sun’i kriter-lerle kendi halinde mütevaziliğiyle maruf şehirlerimizi büyükşehire dönüştürme cinnetinin sebebi nedir?
Büyükşehir; insanın yok olduğu, rantın, şehvetin, cinnetin, dehşetin, vahşetin var olduğu bir büyük cehennem!
Neredeyse büyükşehir cinnetiyle bütün şehirleri kâbusa-cehenneme dönüştürmeye azmet-miş bir zihniyetin “büyüme kompleksi” patolojik bir halin ifadesi. Üstad Necip Fazıl’ın Paris benzetmesiyle şehirlerimizi “… çözmeye çalıştıkça dolaşan ve büsbütün düğümlenen mesele-leriyle Paris… Susadıkça gaz içmenin ve gaz içtikçe susamanın ve pırıltılı kadehler içinde ebedî bir su hasreti çekmenin hali… Her türlü madde âlayişi ve nefsânî saadet cümbüşü içinde, hissi iptal edilmiş ruhun ilk bakışta ağrı ve sızı göstermeyen kıvranışlarına yataklık, hüsran belde-si…” haline getirmekten sonsuz bir haz duyan zihniyete ne söylemeli?
Tanzimat’la kapıyı ardına kadar Batının akıttığı kirlere açıp, bunu Meşrutiyet ve Cumhuriyetle devam ettiren zihniyetin tefessüh ettirdiği şehirlerimizi güya ıslah ve imar adına daha büyük ve içinden çıkılamaz kaoslara sokan “yerli görünümlü”lerin şaşkınlıkları ve hiçbir ölçü tanıma-yan şehir katliamlarının bir izahı olabilir mi?
“Muhteşem bir maziden murdar bir hale” düşmek bu olsa gerek!
“Bizim şehirlerimiz , “bize ait şehirler” yok artık! Giderek “bize ait” hiçbir şey de kalmayacak!
“Bizim şehirlerimiz” sadece tarihin derinliklerinde “yaşanmaya değer” havzalar oluşturmuş, şimdi ise isimlerini bile hatırlamakta zorlandığımız, bazı mekânları ve son kalıntılarıyla bile ihtişam ve hüzünle bize bakan şehirler… Koruyamadığımız, genlerinden yeni formlar ve muh-tevalarla var kılamadığımız şehirler…
“Bizim şehirlerimiz”den kastımız ve anlaşılan zaten “düne ait şehirler” değil mi? Bugüne ait ve yarına taşıyabileceğimiz bir şehrimiz veya şehir mekânlarımız var mı? Bu soru bile korkunç! Çünkü cevabı yok ve asla verilemeyecek!
Şehir büyüdükçe şehrin ürettiği, beslediği, çeşitlendirdiği çirkinlikler, kötülükler, cinayetler de büyüyecek, şahsiyet, ahlâk yok olacak! Büyük şehrin büyük şen’iyetleri! Yâni kötülükleri, çir-kinlikleri, habislikleri!
Biz söylemiyoruz, şehir gösteriyor!
Şehirlerimizde büyümeyi yâni urlaşmayı önleyecek yeni bir “şehir geni”ne ihtiyaç var. Bu gen ancak kadîm şehirlerimizin taşıdığı dokuda aranırsa bulunabilir. Yeni bir doku naklinden de-ğil, şehirlerimizin kadîm genlerini keşfetmekten bahsediyoruz! Bu genler bir zamanların Mekke’sinde, Medine’sinde, Kudüs’ünde, Bağdat’ında, Şam’ında, Buhara’sında, Semer-kand’ında, İstanbul’unda, Bursa’sında, Konya’sında, Amasya’sında, Trabzon’unda, Saraybos-na’sında vardı. Bugün sadece “yerin altındaki”lerle değer taşıyan ve bütünlüğü kaybolan, sadece “doku parçaları” kalan medeniyet tecelligâhı şehirlerin kadîm geni, ruhu… Varlığın anlamını hissettirecek “yaşanmaya değer” şehirler…
Marjinal bir karşı çıkışla fantezi ve zihin konforumuzu mu tatmin ediyoruz? Varsın öyle sanıl-sın. Biz gene de büyük şehirde insan olduğumuzu hatırlamaya, unuttuğumuz kalbimizi yok-lamaya çalışıyoruz!
EŞKIYANIN ŞEHRE İNİŞİ VE MASUMİYETİ YOK OLAN ŞEHİR…
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Şehirlerimizin yaşanamaz hale getirildiği, şehir cinayet ve katliamlarının sınır tanımadığı ne-tameli zamanlarda yaşıyoruz. Üstelik şehir katliamlarının hayat iksiri olarak sunulduğu ve bu iksire kavuşmayanların hızla ölüme doğru gittiğine inandırılıyoruz.
Nasıl mı? Şehir eşkıyalarının şekavetlerinin talan ve uygulama arenası haline gelen şehirleri-mizde yükselen beton tabutluklar, zararsız böceklerin bile masum bir toprak parçası bulama-dıkları için yaşayamayıp terk ettiği mekânlar, sadece kâr ve rant şehvetinin sembolü AVM’ler, iş kuleleri, rezidanslar, güvenlikli siteler, vs. vs… Artık şehirlerimiz her birimizin canlı olarak içinde mes’ut biçimde sığındığı birer nekropolden ibaret… Kendilerini canlı zanneden kadav-ralar için antik zamanlarda taştan oyulmuş lahitlerden oluşan nekropoller inşa ediliyordu. Modern zamanlarda beton lahitler üst üste dikilerek metropoller oluşuyor. Yani; modern zamanların metropolleri antik zamanların nekropolleri haline geldi.
Eşkıyanın şehre inişi bu hale getirdi şehirlerimizi… Artık dağlarda talan ve vurgun zamanı geç-ti, şimdi eşkıya şehirde hükümrân oldu… Eskinin eşkıyası kanundan kaçmak için dağa çıkar, vurgun yapardı, şimdilerde kendi kanununu ihdas ederek şehre indi.
Bu eşkıya yol kesen, kervan soyan türden değil; şehir rantlarını kollayan, şehrin neresinde bir bâkir toprak parçası, yeşil alan veya üzerine henüz bir şey konmamış arazi görse oraya musal-lat olan devletlû şeriklerinin korumasında bir eşkıya güruhu…
Öyle bir eşkıya güruhu ki dağlardaki eşkıyaları aratır cinsten..
Bu konuda arşivimizi bir yoklayalım…
XV. yüzyıl Osmanlı belgelerinden birisinde Padişah Kanuni Sultan Süleyman’ın Divan-ı Hu-mayûn’dan İstanbul Kadısı ve Silâhdarbaşına gönderdiği bir hükümde “şehri eşkiyadan tathir ve pak etdiresin” diye emir buyurur. Yâni “şehri yol kesicilerden temizleyip arındırasın” der. Aynı hükümde “bazı ehl-i fesad evler basıp, adam katledip, esbap ve emval garet edip fesad ve şenaat eylemekten hali olma”dığını belirterek gerekli tedbirlerin tez elden alınmasını fer-man eder.
O dönemde fermanın gereği yapılır ve şehir eşkıyadan temizlenir. Amma… Öyle bir zamanda-yız ki; ferman tersine çevrildi, adeta “şehri tez elden eşkıya ile âbâd idesün!” diye fermanlar salınır oldu !
Artık, ehl-i fesad evler basıp adam katledip emvali yağma etmiyor, daha korkuncunu yapıyor:
Şehirlerimize Moğol ve Haçlı istilâsının modern zaman tarzı istilâlar musallat oldu. Rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in Amerika şehirleri için söylediği gibi, “Cengiz
Han’ınkinden de kültürsüz bir vahşet hakim. Kuvveti ele geçirenlerin kendilerini dünyaya ka-bul ettirme iradesi” ve şehveti var ortada!
Şehirlerimiz inşa, imar ve ihya edilmiyor; iğfal, işgal ve imha ediliyor!
Bu bir rüya mı? Hayra mı şerre mi yormalı? Gördüklerimiz rüya değil, kâbusu da aşmış bir şehir gerçekliği! Bu gerçeklik hayatımızı istilâ ettiğinden, bu kaosta ifna olduğumuzdan göre-miyor, fark edemiyor, anlayamıyoruz bu gerçeği!
Bu gerçekliğe birkaç cümle ara vererek Üstad Necip Fazıl’dan mühim bir misal verelim…
Yıl 1939. Üstad Necip Fazıl İstanbul’da karşı yakaya geçmek için Boğaziçi Vapuruna biner. Vapur köprüye yanaşınca, bir elinde acele ile gazeteye yetiştirmesi gereken yazı, diğer elinde ise her gün beraber gidip geldiği bir dostunun kolu Yenicami istikametine doğru yürürler. Üstad’ta hayret ve dehşete sebep olan hadisenin bundan sonrasını “Başıboş Şehir” başlıklı yazısından okuyoruz:
“Tam köprünün bittiği yerde, yani yüzünüz Yeni Camiye doğru köprüden çıkarken sol tarafta, köprüye hemen bitişik küçük toprak parçası üzerinde arkadaşım ne görse iyi?
Küçücük bir mısır tarlası!
Arkadaşım kolumdan çekti:
-Şuraya bak! Dedi, köprü başına mısır ekmişler!
Vapurdan çıkan birkaç kişi, şehrin en izdihamlı noktasında kendilerine hayat hakkı arayan mısır fidanlarına doğru hayretle eğildik ve ibretle yolumuza devam ettik.
Kim bilir hangi kayıkçı, gemici, Şirket-i Hayriye memuru, o başıboş toprak parçasına bu mısır-ları ekmiş, yahut o başıboş toprak parçası, üzerine düşen birkaç mısır tanesinden, başıboş şehrin tam bir ifadesi halinde derhal bir mısır tarlası fışkırmıştı.
Belki bu yazı bitinceye kadar herhangi bir belediye memurunun yolması mümkün olan, belki de ve en kuvvetli ihtimalle hala o noktada bekleyen bu mısırlar, tenekeden evleri, barsaktan sokakları, herkesin ve herşeyin keyfine açık ve perişan bünyesiyle, zavallı İstanbul’un ne mü-kemmel ifadesi!”
Üstad, gördüğü bu şehir manzarası karşısında hükmünü verir: “İstanbul’u vecize halinde ifade için, köprü başındaki mısırlardan daha kuvvetli bir vesika bulunamaz. Bu tarzda olağandışı tecelliler, insanı, kendi memleketinde seyyah haline getiriyor.”
Her mısraı berceste olan “Canım İstanbul”u yazan Üstad’ı 86 yıl önce dehşete düşüren bu manzaralar artık kalmadı! Sadece İstanbul’da değil, neredeyse hiçbir şehrimizde yok!
Sevinelim mi? Üzülelim mi? Şehirlerimiz Üstadın bahsettiği çirkinliklerden, kirliliklerden, te-neke evlerden temizlendi, ıslah edildi de mi bu manzaralar artık yok?
Şimdi şehirlerimizi mısır tarlaları yerine beton ormanları istilâ etti.
Biz de Üstadın hayretinin tam tersi bir hayretle veyl! diyoruz.
Şehir idraki olmayan ve şehirli olamayan güruhun şehirlerimizi ne hale getirdiğinin tipik bir misalini dehşete kapılarak dile getiren Üstad, bu misalle şehir davamızı öyle derinden res-meder ki; günümüzün şehir yöneticileri anlayamaz!
Şimdilerde olsa şehirde kendini kentsel dönüşümden kurtarabilmiş vaha diyebileceğimiz bu masum mısır tarlası o yıllarda şehrin dokusunu bozan bir patolojik organ gibiydi Üstad’ın gö-zünde. Bugün ise tam aksine şahit oluyoruz. Üstad’ı hayrete düşüren bu tablo toprak termi-natörleri tarafından rant ve kâr şehvetiyle yok edildiği için bugünkü şehirlerimizin masumiyeti hunharca katliamlarla kaybedildi.
TOKİ, belediye ve müteahhit eli değmemiş bir toprak parçası kalmadığı için şehir toprağının kimyası bozuldu, tabiatı değişti. Şehrin içeresinde insanın ayağını basacağı bir toprak parçası bırakmayan bu meş’um troyka marifetiyle gelecek nesiller toprak diye bir şey tanımayacak. Toprağı sadece filmlerde, fotoğraflarda görecekler. Daha da ilginci kimya laboratuvarlarında “bu topraktır” diye kendilerine gösterilen parçalara, başka galaksiden kopup gelmiş parçalar gibi hayret edecekler!
Görünen o ki bu eşkıya güruhunun ıslah-ı nefs edip nâdim olması mümkün değil. Bu hal, tatmin edilemez şehir eşkıyası iştihasının toprağa ihanetidir.
Üstad’ın hayret ettiği, dehşete kapıldığı “kendilerine hayat hakkı arayan mısır fidanları” şe-hirlerimizi terketti. Çünkü şehir eşkıyaları bırakın insanı; nebat olsun, hayvan olsun şehirde hiçbir canlıya hayat hakkı tanımıyor!
Yukarıda söz konusu ettiğimiz fermandaki deyimle şehirlerimizin ahvâl-i umraniyyesi bu minval üzere bertahrîp devam ediyor! Bir taraftan da “şehir, medeniyet, gelenek, kadîm şe-hir ruhu….” gibi kavramlarımız (Üstad’ın deyimiyle kelâm fuhşu halinde) kullanıla kullanıla yok ediliyor.
Şehirlerimizi (gene Üstad’ın tesbitiyle) “vecize halinde ifade için” TOKİ tabutlukları, kentsel dönüşüm katliamları, rezidanslar, AVM ve tower’lar’dan daha güçlü bir belge bulunamaz!
Şehirlerimiz mısır tarlalarından temizlendi fakat yerlerine göğü bile kirleten beton kaktüslerle işgal edildi.
Yaptıklarıyla gafilce avunan ve taammüden avutan devletlûlarımız, şehir ve medeniyet idra-kinden mahrum Şehircilik Vekâletimiz ve ‘Heyet-i Vekile’miz var oldukça insanlığı ve şehri çok arayacağız!
Şehirlerimiz ‘yerli görünümlü’ müstevliler elinden daha çok çekecek gibi!
Ne acıdır ki sadece feryâd edebiliyoruz!
.
ASRIN SİYASÎ PROJESİ: KARADENİZ’İ GÜNEYDOĞUYA TAŞIMAK!
-siyaset şerbetini içenlere dair bir ironi-
Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Evet Karadeniz’i taşımaktan söz ediyoruz. Yeni bir gezegen keşfi gibi “İmkânsızı başar-mak”tan söz ediyoruz. Eski adıyla “bahr-i siyâh”ı Güneydoğu’ya nakletmek. İnsanları iskân etmek değil, denizi taşımak (!) Bu projenin te’lif hakkı bizim(!) Ancak, genel seçimlerde aday olmak için yuvalarından çıkan aday adayları isterlerse kısmen veya tamamen kullanabilirler(!)
Asrın projesi dedik… Bir seçim öncesi bize animasyon illüzyonuyla sunulan İstanbul Kanal Projesi halt etmiş bu projenin yanında. Asrın projesi bu: Bilinmeyen jeolojik zamanlardan beri var olan Karadeniz’i Güneydoğu’ya taşımak ve orada yeni bir Karadeniz havzası oluşturmak. Marmara’nın Karadeniz’e açılan ucu kapatılıp, mevcut Karadeniz’in bulunduğu 461 bin km2’lik alanın önemli bir kısmı TOKİ’ye ‘kat karşılığı’ verilir, bazı itibarlı müteahhitlere ‘yap-işlet-devlet’ karşılığı devredilebilir. Bu havzada AVM’ler, rezidanslar, gökdelenler, güvenlikli siteler, TOKİ tabutlukları, tower’lar, iş kuleleri yükselir. Şehirlerimizin ifsadından sonra bu havza da inşa iddiasıyla ifsâd edilir. Böylece yeryüzünde hiçbir kahramanın gerçekleştireme-diği bir hayal gerçekleştirilmiş olur!
Yıllardır bitirilemeyen GAP’ın yerine Hazar benzeri bir iç deniz nakledilmiş olur. Nasıl mı taşı-nacak? Karadeniz’in suyu İstanbul’dan Artvin’e kadar yeraltından devasa borular döşenerek Güneydoğuya nakledilir! Nakil işlemi bitince Karadeniz’in adı artık Güneydoğu Denizi olur. Ekonomik ve ekolojik dengeler değişir. Flora ve faunada insanlık tarihinin görmediği türler ortaya çıkar! En önemlisi; örgütlerin teröre uygun coğrafyaları daraltılmış olur!
Hem mevcut Karadeniz artık miadını doldurdu. Tarih öncesinden bu güne kadar epey çalka-landı, yorgun düştü. Yeni bir bölgeye taşınması hem o bölgeye hayat verir, hem de çekildiği yerde dünyada benzeri görülmemiş müthiş arazi-arsa rantları oluşur(!)
Bu proje ile işsizlik biter, cari açık ve bütçe açığı sıfırlanır, hatta fazla verir. Ödemeler dengesi tersine döner. Gelir dağılımı adaletsizliği ortadan kalkar, IMF’ye, Dünya Bankası’na borç bile veririz (!)
Müthiş değil mi? Malum, Hoca Nasreddin’den alacağını tahsil etmek için gelen şahsın “Ho-cam, borcunu ne zaman ödeyeceksin?” sorusuna Hoca; “Şu gördüğün araziden devamlı ko-yunlar geçer. Oraya epeyce çalı çırpı diktim. Koyunlar gelip geçerken takılan yünlerini topla-yacağım, hanım iplik yapıp örgü örecek, ben de pazarda satıp sana borcumu ödeyeceğim” deyince adam kahkaha ile gülmüş. Bunun üzerine Hoca; “Peşin parayı görünce nasıl da gü-lersin!” demiş.
Bizim Karadeniz projesi de böyle…
Niçin böyle bir misal verdik? Anlatalım.
Genel Seçimlere az bir vakit kaldı… Her şehrin aday adayları, özellikle de iktidar partisinden müracaat edenlerin vaadlerini okuyunca bu misal aklımıza geldi.
Yukarıdaki makro-kurgu projemizi bir kenara koyarak, isterseniz şehrimiz Trabzon’a üşüşen aday adayları üzerinden bir okuma ile vekil adaylarını beyanatları, vaadleri ve projeleriyle analiz edelim… 6 milletvekilliği için 49 aday adayının yarıştığı/savaştığı bir seçim arenası…
Milletvekili olmak için “atının kuyruğunu bağlayıp, beyaz kefenini giyen” kahramanları görün-ce Hoca Nasreddin’in bu cevabını ve normal zamanlarda göremediğimiz ama seçim öncesi ortaya çıkan her biri mitolojik kahraman olan aday adaylarının ittifakla bu projeye sahip çıkacaklarını ümit ederek projemizi açıkladık.
Ortaçağın şehir fatihleri edasıyla at üzerinde aday adayı olmak için -kimi şehirlerine şimdiler-de dönen- bu memleket sevdalılarının kimi şehrin sahibi edalı eski siyasetçidir, kimi ‘belki şansım açılır’ diye seçim piyangosuna yatırım yapmıştır. Kimi de -listeye giremese bile- ileride alacağı ihaleleri ya da bürokraside ‘üst düzey atamayı garanti altına almak’ için fırsat kolla-makta olanlardır.
Yiğitler şehre ve ülkeye hizmet aşkına yollara düştüler (!)
Durmadılar, yılmadılar, engellere takılmadılar, şehirlerine hizmet sevdasında ifna oldular(!)
Yürüyün yiğitler, uğurlar ola, gazânız mübarek ola(!)
Ülkemizin başka hiçbir ülkeye nasip olmayacak müptezellikte bir proje bataklığına dönüştüğü bir bedahet. Aday adaylarının seçim öncesi (daha doğru aday nasbı öncesi) açıkladıkları pro-jeleri(!)ni okudukça, proje bataklığımızın ne kadar münbit olduğunu da bir kez daha görmüş olduk.
Taşralı küstah para babalarının güç ve ihtiras ifadesi olan “paran kadar konuş” lafı, yerini “Projen var mı? Projen kadar konuş?” lafına terk etti!
Trabzon’u parlamentoda temsil etmeye namzet aday adaylarının seçim öncesi panayır ve podyumu andıran seçim çalışmalarını görünce şehrimizin geleceğinin ne kadar parlak, bahtı-nın açık, ufkunun bulutsuz olduğuna, insanlarının şimdiden mutluluktan ne denli göz yaşı dökeceklerine biz de inanmaya başlıyoruz adeta (!)
Hani otomobilde kayış sıyırınca arabadan dumanlar yükselir ve kontrolden çıkar ya. İşte bu-nun gibi bir ölçüsüzlük ve kontrol edilemez bir siyasî cinnet şehrimizde/şehirlerimizde kol geziyor!
Aday adayları önceden antremanlı bir şekilde şehir podyumunda seyircinin/parti ağalarının karşısına çıkmaya başladılar! Yerel gazetelere verdikleri pozlardan beyanatlarına kadar her birinin photoshop ve imaj-maker simsarlarından hizmet aldıkları, onların rahlesinden geç-tikleri anlaşılıyor!
Öyle anlaşılıyor ki, bu genel seçimde, Trabzon yerel siyasetinin stratejik zekâsı fotoğraf stüd-yolarında ve seçim proje ofislerinde şekilleniyor. Trabzon’un her zamanki makûs talihi de-ğişmiyor, siyaset sahnesinde aynı pespayelik bir kere daha sergileniyor.
Söyleyecek hiçbir düşüncesi olmayan adayların phoshop’tan medet umarak varlık gösterme-leri tam da bize mahsus traji-komik bir hastalık olsa gerek.
Adaylar, Türk siyasal tarihinin en önemli kampanyalarını yürütüyorlar. Önce gazetelere, in-ternet sitelerine ve şehir bilboardlarına yansıyan fotoğrafları üzerinden bir okuma yapalım. Şöyle ki;
1. E-5 karayolunda aracı yolda kalmış kamyon şoförü gibi otostop yapan bir poz.
2. Gaipten bir elin şehrin panoramik fotoğrafının içinden aniden çıkıp elindeki evet mührü-nü kendi siyasi partisinin oy pusulasındaki yerine basan bir poz.
3. Bir kolu protezli imişçesine veya ceketinin düğmesi kopmuş da onu tutuyor görünümlü bir poz.
4. Parlak porselen dişlerin sırıttığı, öne çıktığı bir poz.
5. Ehil bir kuaför elinden çıkma, damat traşı olmuş, visal anını bekleyen bir çehre. Saçlar özenle taranmış, bozulmadan kuaförden hemen stüdyoya geçilmiş. Bu arada kaş, bıyık ve kırışıklıkları giderilmiş yüz. Saat ve gömlek manşetlerinin görünümü de ihmal edilmemiş. Kravat, gömlek ve bazen yüzüklerin özenle kareografide yer aldığı bir poz.
6. Bir eli cebinde, manalı bakışları ufukları tarayan fotomodel pozu.
7. 1940 model yan profilden gayet rahat bir poz.
8. Önemli bir ayrıntı da şu: Kimi adaylar, yeryüzünden ümidi kestikleri için Hatuniye kabris-tanı’nda ellerini duaya kaldırıp, yan taraftan Kabristanın görüneceği şekilde dua ve vecd halinde bir pozu da ihmal etmemiş (!)
9. Elini önündeki tabloya paralel biçimde koymuş projeci, “çözüm bende” diyen bir poz. Şu da ihmal edilmemiş: Kaşları çatık, kararlı proje adamı…
10. Belki de poz verdikleri elbiseler, fotoğraf stüdyolarında değişik bedenlere göre hazır edilmiş kostümlerdir.
11. Hele o ufka bakan, mütebessim, hülyalı bakışlar yok mu, âh o bakışlar!
12. Yüzü mü yoksa gövdesini mi sergilemek istediği konusunda karar verememiş pozlar!
13. Bir de merhamet bekleyen bakışlarla, mazlum ve mütevekkil duruşlara ne demeli!
14. Bu halleriyle sokakta rastlasak “meczup” diyeceğimiz adamlar, karşımıza büyük bir şehrin ve Türkiye sevdasının hülyasını koyuyor. Biz bu rüyaya nasıl inanalım?
15. Aday adaylarının kimisi parmaklarıyla meçhul ve büyük hedefleri işaret ediyor.
16. Allı yeşilli kravatlarıyla, mütebessim vaziyetleriyle inanıyorum ki bu photoshoplanmış adaylar çok şey vadediyor. Eskiden böylelerine “şerbetli” denirdi. Siyaset şerbetini içerek kendinden geçen ve kendi pozuna hayran bir narsist kişilik!
Şimdi de tek tek isim belirtmeden, aday adaylarının gazetelere, internet sitelerine yaptıkları açıklamalardan şehirleri ve ülkeye dair halleri ve hayallerinden kesitler okuyalım:
* “Bu bölgeyi canlandıracağız. Büyük projeler peşinde koşacağız. Bu makamların hepsi gelip geçicidir.”
* “Teşkilatı bilen, teşkilata yakın tabanın adamıyım.”
* “Yeni Türkiye Yeni Hizmetler. Trabzon sevdadır. Trabzon’u 2023’e hazırlıyoruz. Trabzon’un sorunlarını da çözümlerini de biliyoruz. Ben Hazırım.”
* “Siyasetin Yeni Yüzü. Trabzon’un geleceğini düşünüyoruz.”
* “Hizmet millet için, her şey Trabzon için.”
* “Trabzon sevdasıyla ülkemiz aşkına.”
* “Trabzon’umuzu hak ettiği yere ulaştıracağız.”
* “Trabzon’un her bölgesinde, her ilçesinde izimiz var.”
* “Küçük hedeflerde boğulmayalım. Büyük işler konuşmamız gerekiyor.”
* “Trabzon aşkıyla çıktık yola.”
* “Trabzon’a dünya şampiyonu.”
* “Üniversitenin potansiyelini harekete geçireceğim. Bilgi birikimim ve tecrübem var. Ben Trabzon’un çocuğuyum. Başka bir yerde yaşayıp Trabzon’a gelmedim. Burada yaşıyorum her yerini adım adım biliyorum. Çok sayıda proje yaptık. Halk ile iç içeyiz.”
* “Trabzon’a Disneylandı getireceğiz… Makro projelerim yanında birebir herkesin derdine kafa yoracak bir sistem kuracağım.”
* “Mazeret üretmenin anlamı yok.”
* “İçinizden gelen biriyim. Gecesini gündüzüne katmış, yeri geldiğinde ailesine ayırması ge-reken zamanı partisine vermiş, sizlere yardımcı olmak için aday oldum. Burnum sürte sür-te bütün sorunların üstesinden gelmeyi öğrendim. Şimdi vaat zamanı değil iş üretme za-manı… Başınızı yere düşürmemek için adayım.”
Daha da uzatmaya gerek yok. Seçim zamanı gelen ilham ve kerametlerle şehrimi-zin/şehirlerimizin devasa problemleri birden çözülüyor, (söylenenlere bakılırsa) şehrimiz kimi mitolojilerdeki altın çağ veya vakt-i saadete hazırlanıyor!
Önümüzdeki genel seçimde iktidar partisinden aday olacak namzetlerin yerel gazetelerdeki fotoğraf, beyan ve sloganlarını gördükçe, ülkemizin yaşadığı propaganda kaosunda ironi lite-ratürüne önemli malzemeler sunulduğuna şahit oluyoruz.
Aday adaylarının “aday nasbedilme” seferberliği ilanlarla, pozlarla bitmiyor. Tıpkı bir engelli koşu gibi atlamaları gereken engeller var. Bunlar önce temayül yoklaması, sonra huzurda sorguya çekilme, sonra parti genel başkanı tarafından onanma gibi ecel terleri dökecekleri zorlu engelleri aşmak zorundalar. Bununla da bitmiyor. Sadakat, liyakat(!), ehliyet(!) ve en önemlisi teslimiyetleri onaylananlar listeye alınacak ve bu kadar vahim ve müthiş tezgâhlar-dan geçtikten sonra “er kişi” hüviyetiyle bu sefer de seçmenin önünde boy gösterecekler.
Öyle görünüyor ki, iktidar partisinden hangisi listeye girerse girsin ve seçilirse seçilsin, aday oldukları şehrin karanlık çağı kapanıp altın ve aydınlık çağı açılacak!
Ben gene de yazımızın başlığındaki asrın makro projesinin aday adaylarının bütün vaadlerini ezip geçtiğini, aştığını düşünüyorum. Eğer ortaya proje koyacaksanız böylesine idraki bile imkânsız türden olmalı (!) Çünkü şehrimiz, tüm şehirlerin ötesinde küresel yüzyılın küresel projesine lâyıktır(!)
Ne dersiniz?
.
ŞEHİRLERİMİZİN TECELLÎ ZEMİNİ YOK EDİLDİ!
Yahya Düzenli duzenliyahya@gmail.com
Bir şehrin tecellî zemini veya varoluş sebebi yok edilebilir mi? Veya, şehirlerimizin ifsat edil-miş haline bakarak şöyle soralım: Nasıl yok edilebilir? Tarihte şehirlere musallat olan Haçlı ve Moğol sürülerinden sonra günümüzde ‘Vehhabî zihniyeti’yle devam eden şehir katliâmları, zaman dilimiyle sınırlı kalmayıp şehirlerin/şehirlerimizin tecelli zeminlerini de yok ettiler, ge-netiklerini bozdular.
Ülkemizde ise… Tanzimat’tan bu tarafa “yeni şehir” inşa edemediğimiz, kuramadığımız gibi var olan kadîm şehirlerimizi de tahrip edip ruhsuz bir kadavra haline getirmekte cinnete ya-kalanmış gibiyiz. Ruh, muhteva, şekil estetik, mimarî süreklilik… gibi bir endişesi olmayan, “şehir” deyince işgal edilen toprağın üzerine dikilecek ‘beton mızrakları’ anlayan ve buralar-dan elde edilecek kârın şehvetiyle sarhoş olanların şehircilik adına konuştuğu, karar verdiği bir ülkede şehirlerimizin imha, ifsat ve en önemlisi ilhâdı kaçınılmazdır.
Tanzimat’a kadar insan ve şehrin faniliğinin idraki altında, ait olduğumuz dünya görüşü-nün/medeniyet tasavvurunun tecellisi olan yaşanmaya değer şehirler inşa eden bir zihniyet ve toplum, bugün ne yazık ki hafızası kaybolmuş, yaşama kültürü yok olmuş ve gelecek tasav-vuru kalmamış bir halde şehirlerini katlediyor.
Sormakta bile ürperiyoruz: Tarihte muhteşem şehirler inşa ve ihya eden irade, bugün nasıl ifsat ve imhacı bir karaktere bürünebilir?
Önce zihniyet işgal ve iğfaliyle başlayan yabancılaşma; müthiş tarihî birikimden tiksinme, red ve inkârla devam etti, bu hal cumhuriyetle taçlanınca (!), açılan zihniyet caddesi etrafında insan, toplum ve şehir şekillenmeye başlamıştır. Bu kendine yabancılaşmış eklektik zihniye-tin şehir katliâmları 1839’dan günümüze kimi dozu yüksek yıkımlar, kimi de değişik isimler altında tedricî yok edişlerle devam etti ve ediyor!
Artık “şehir” diyemeyeceğimiz toplu mekânlar bu katliâmı bütün boyutları ve kemaliyle yaşı-yor.
Yeni şehir kuramamakta ne kadar mâhir isek, şehir tahrip edip imha etmekte de o kadar hü-ner sahibiyiz. Şehirlerimizi safari sahasına çevirenlerin özel imtiyazlarla sadistçe avlandığı bir ülke haline getirildik. Avını parçalarken bile bir usûl sahibi olan vahşîlere taş çıkartacak bir iştahla şehre saldıranların itibarlı konsorsiyumlar-işadamları olarak selâmlandığı bir ülke şehirleriyle değil, şerirleriyle öğünmek durumundadır.
“Bize ait” yeni şehir kuramama ‘marifetimiz’i Tanzimat’la başlattık ama Tanzimat aydın ve devlet adamlarının bile hayran oldukları batıya benzeme ve orada gördüklerini klonlama ça-baları meşrutiyet ve erken cumhuriyet döneminde bir varlık ifadesi olarak ortaya çıkmıştı. Devam eden sürecin çürüttüğü şehirlerimiz; bugün boğulmakta olan bir canlıya yardım için el
uzatanları da ölüme çeken bir çılgınlıkla yok ediliyor. Ancak bu yok ediliş “marka şehirler, kentsel dönüşüm, dünya kenti, Avrupa kenti” ilüzyonuyla bize sunuluyor. Tıpkı ölmek üzere olan bir hastanın gördüğü halisünasyonlar veya çölde aç, susuz ölmek üzere olan bir insanın gördüğü serap gibi…
Yeni ve rayından çıkmış bir Tanzimat zihniyetiyle mi karşı karşıyayız? Yoksa Tanzimat-Meşrutiyet ve erken Cumhuriyet kolajlı bir zihniyetle mi? Amma da abarttık öyle mi? Ben hiç de öyle düşünmüyorum: Hâlâ bünyemize doğrudan giren ilk virüs olan Tanzimat kompleksi ve sendromu’ndan kurtulmuş değiliz.
Günümüzün şehirlerini söz konusu ederek belirtelim ki; 1839’da Islahat adına başlatılan ifsat ne ise “yeni”lik ve Yeni Türkiye adına yapılan şehir dönüşümler de odur! Yeni bir ülke tahay-yül ve tasavvur edenler; bunu öncelikle şehirlerde tecelli ve tecessüm ettirmelidirler! Oysa mevcut ve devam eden şehir tablomuz derece kaos ve kasveti beslemeye devam ediyor! Yani “Yeni Türkiye” nakaratının mucidlerinin iş ve icraatlarında “eski Türkiye alışkanlıkları” berde-vam!
Yeni bir şehir idrakinin tecelli edeceği şehir ve mekânlara dair hiçbir iz, emare ve karine ne yazık ki bulunmuyor! Bunun için şehircilikte radikal operasyonlar gerekli! Öncelikle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ ve diğer ilgili Bakanlık ve kurumların ıslahı mümkün olmayan zihni-yetine son verilmesi gerekir! Yeni bir idrak ve zihniyetle inşaya başlamak!
Ama nafile! Çünkü bu yönde ne bir irade ne de bir teşebbüs var! Beklemiyoruz da! Virüslerin istilâ ettiği bünyede sıhhatli bir doğruluş emaresi olamaz
Mevcut halden biraz uzaklaşıp şehir tecellîlerimizden tarihî bir kesite göz attığımızda dehşete kapılıyoruz. Konumuzla alâkalı bir iktibas yapalım…
Selçuklu ve özellikle de Osmanlı’nın kurduğu Anadolu ve Balkan şehirleriyle ilgili önemli göz-lemleri olan Alman bilim adamı F. Karl Kienitz, erken Osmanlı’nın Anadolu coğrafyasında “hangi idrakle” şehirler inşa ettiğine ilişkin şunları söyler:
“Selçukluları ve onların devamı olan Osmanlıları, her açıdan batıya akan iç Asya kavimlerine benzeten, mesela bir Hunlarla ve Atilla İmparatorluğuyla eş tutanlar, eskiden farklı olarak güneşin doğduğu ülkelerden gelen yüksek İslam kültürünün binlerce mil batıya yayıldığını
ve önüne çıkan her ülkeye, onu yıkmak yerine, gelişmiş medeniyetinin damgasını vurduğunu, unutmamalıdırlar.
Bir zamanlar İspanya’nın Kurtuba’sında, Fırat ve Dicle’nin Bağdat’ında olduğu gibi, bu sefer de Anadolu’da ve Güneydoğu Avrupa’daki İslam şehirlerinde kültür çiçekleri açmakta, büyük gelişmeler kaydedilmekte idi. Bu şehirler başka türlü şehirlerdir, diğerlerine benzemezler özellikleri de, üstlerinde parlayan hilâlden ileri gelmektedir.
Şöyle ki, hilâlin gölgesindeki şehirler, İslâm dünyası tarihinin ve İslam kültürünün bir bölümü-dürler. Anadolu ve Balkan yarımadası üzerindeki bu şehirlerin diğer bir ortak yanı da, kuruluş-larının, bazı istisnalar dışında, çok çok eskilere, yüzlerce yıl öncesine dayanmalarıdır…
Türklerden önce şehircilikte gelişmeyen İç Balkan ülkeleri, özellikle Bosna-Hersek, Sultanların egemenliğinde, kalın tarih kitaplarının yeni bir sayfasına başladılar. Demek ki, hilâlin gölge-sindeki şehirler, aynı zamanda Anadolu ve Güneydoğu Avrupa kültür ve tarihinin de bir bölü-mü oluyorlar.”
Karl Kienitz’in hayranlıkla resmettiği medeniyet coğrafyamızda tecelli ve tecessüm eden şe-hirlerin ruhunu anlayacak, kavrayacak, bugüne taşıyacak irfan ve idrake sahip siyasî, şehir yöneticisi, mimar, vs.’nin bulunmadığı bir ülkede şahsiyetli hangi şehirden bahsedilebilir ki?
Dün, tarihî medeniyet coğrafyasının her bir karesinde tecelli eden ruh ve mekânlar bugün hatırlanmıyor ise ortada ciddi ve tedavisi imkânsız bir vakıa var demektir. Tıpkı alzheimerli bir hasta gibi, zaman ve mekân idraki iptal olmuş; ne kendisini, ne geçmişini, ne de etrafındakile-ri tanıyamayan hastalıklı bir hal! Yahut da illetlerinin farkına varamayan, kendini sağlıklı zan-neden bir hasta…
F.Karl Kienitz’in “Bu şehirler başka türlü şehirlerdir, diğerlerine benzemezler özellikleri de, üstlerinde parlayan hilâlden ileri gelmektedir” cümlesini anlayabiliyorsak; dünya görüşü, medeniyet, kimlik, şehir, mimari ve yabancılaşmaya dair bir okumanın gerekli şartlarına sahi-biz demektir.
Dün; büyük medeniyet coğrafyasında kaim olan şehirlere hâkim olan ruh ve şahsiyetten gide-rek uzaklaşmanın helâkini yaşıyoruz!
İdraklerin iltihaptan öte bir ilhâda yöneldiği bir zamanda kadîm şehirlerimizi düşünüp, hüzne dalma ve ağlama zamanıdır.
Niçin? Çünkü şehirlerimizin tecelli zemini yok edildi! Yeni bir tecelliye imkân hazırlayacak alâmetler ise henüz belirmedi! Belirir mi? Kim bilir!
.
TRABZON BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NDEN SKANDAL KİTAP: ALİ ŞÜKRÜ BEY
Yahya Düzenli duzenliyahya@gmail.com
Tarihi 4 bin yıl derinliğe kadar götürülen Trabzon’da şehrin tarih, kültür, mimarî, sanat, vs.’ne dair bugüne kadar dört kitap/eser ortaya koyamayan Trabzon Büyükşehir Belediyesi nihayet skandal bir kitapla karşımıza çıktı. Geçtiğimiz ay yayınladığı “Ali Şükrü Bey-Hürriyet uğruna 39 yıl” isimli bu kitap maalesef büyük şehid Ali Şükrü Bey’in ruhunu muazzep etti.
Evet skandal… Yâni rezalet…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Başbakanlığı döneminde seçim ve açılış mitinglerinde (23 Kasım 2013, 23 Mart 2014 ) iki kez geldiği Trabzon’da üzerinde ısrarla durarak bahsettiği ve “gençlerin örnek alması gerektiği”ni söylediği şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey’i kullanarak Cumhurbaşkanı’na şirin görünmek isteyen Trabzon Büyükşehir Belediyesi’nin siyasî iradesi, ortaya koyduğu skandal kitapla hem şehrini, hem temsil ettiği siyasî zihniyeti, hem de bu büyük şehidini itibarsızlaştırdı.
Son ayların yaygın kavramıyla “algı operasyonu”na tam bir örnek olacak şekilde hazırlanmış “Ali Şükrü Bey” kitabı, Ali Şükrü Bey’in ruhuna, şahsiyetine, mirasına, davasına, mücadelesine açılmış bir cephe adeta… Hem de ne yaptığının, neye sebep olduğunun farkına varmayan Ak Parti’li Trabzon Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan bir cephe…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ali Şükrü Bey’e dair 23 Mart 2014 tarihli Trabzon mitingindeki cümlelerini hatırlatalım:
“… bugün Trabzon’da aslında Türkiye’de ne yapılmak istendiğini sizlere açık açık aktarmak istiyorum. Trabzonlu bir kahraman, Trabzonlu bir yiğit, bir şehit üzerinden Türkiye’de oynanan oyunu sizlere anlatmak istiyorum. Gençler bunu bilmeyebilir, istiyorum ki onlar da bunu öğrensinler.
Ali Şükrü Bey Trabzon’un Meclisteki ilk mebusuydu, 23 Nisan 1920’de Meclis açılırken Trabzon’u temsil etmek üzere oradaydı. Ali Şükrü Bey Osmanlı’nın kahraman bir subayı olduğu kadar, ilk Meclisin de en yürekli vekillerinden biriydi, her türlü haksızlığa karşı çıkıyordu, esarete, korkaklığa, geri adım atmaya asla tahammülü yoktu. Meclis kürsüsüne çıkıyor, kalbinde olan neyse onu söylüyor, hakkı haykırıyordu. Ne yaptılar biliyor musunuz? Bu kahraman Trabzonluyu bir gece tam 91 yıl önce 27 Mart gecesi Ankara’da alçakça şehit ettiler.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konuşmasından dört ay önceki (23 Kasım 2013) Trabzon konuşmasında da; ” “Gençler sizlerden rica ediyorum, gidin Trabzonlu Ali Şükrü Bey’in hayatını okuyun. On yıllar boyunca bu millete dayatılan kelimelerin, kavramların, yaşam tarzlarının ne kadar sun’i, ne kadar yapay, ne kadar yeni, ne kadar anlamsız olduğunu göreceksiniz….” demişti.
Cumhurbaşkanı böyle söylüyor ama Trabzon Büyükşehir Belediyesi’nin KTÜ Tarih bölümü Öğretim Üyeleri’nden Prof. Necmettin ALKAN ve Doç. Uğur ÜÇÜNCÜ’ye hazırlattığı “Ali Şükrü Bey-Hürriyet Uğruna 39 Yıl” başlıklı kitap, bazen îmâlı bazen da hiçbir kaynağa istinat etmeden ortaya koyduğu indî/subjektif görüşleriyle aksini söylüyor. Adeta Cumhurbaşkanı’nı yalanlamak istercesine 330 sayfalık bir kâğıt yığını olarak boy gösteriyor.
Söz konusu kitabın tanıtımı 27 Şubat 2015’te büyük şaşaalarla “Ali Şükrü Bey adlı kitap için tanıtım ve imza günü yapıldı Büyükşehir Belediyesi’nden önemli bir kültür hizmeti daha..” mottosuyla Büyükşehir Belediyesi’nin internet sayfasında şu şekilde duyuruluyor:
“Trabzon Büyükşehir Belediyesi’nin kültür hizmeti olarak yayım hayatına kazandırdığı ve 39 yıl gibi kısa bir sürede Türk siyasi tarihine damga vurmuş Ali Şükrü Beyi’ni hayatının ve mücadelesinin anlatıldığı Ali Şükrü Bey adlı kitabın tanıtımı ve imza günü yapıldı. 2. Trabzon Kitap Günleri etkinlikleri kapsamında Hamamizade İhsan Bey Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşi ve imza gününde Ali Şükrü Bey’in hayatını ve mücadelesini kaleme alan Prof. Dr. Necmettin Alkan ve Doç. Dr. Uğur Üçüncü, Trabzonlu kitapseverlerle birlikte oldu. 1. Baskıda 6 bin adet basılan ve ücretsiz olarak dağıtılan Ali Şükrü Bey isimli kitap önemli bir kaynak eser olarak kütüphanelerdeki yerini alıyor. “
Tam bir “merd-i kıptî şecaati” arz eden ifadeler…
Siyasî ikbal ve zorlamalarla hazırlattırıldığı gözden kaçmayan, Cumhurbaşkanı Erdoğan bahsetmese belki ismini bile bilemeyeceğiniz, dava ve mücadelesinden habersiz olduğunuz şehrinizin şehidine karşı işlenmiş bir cinayet: Ali Şükrü Bey kitabı.
Çok mu abartıyoruz?
Kitabı okuma zahmetine katlanabilirseniz işlenen cinayetin boyutlarını da görürsünüz.
Her şeyden önce müthiş bir özensizlikle hazırlanmış, baştan aşağı yazım, ifade ve tarih yanlışlarıyla dolu bir kitap. Buna rağmen kitabın girişinde, “kerameti kendinden menkul” kitap yazarları, “…elinizdeki bu çalışma ise, Ali Şükrü Bey’in hayatının tamamını bütün yönleriyle ele alan ilk önemli akademik ve araştırma eseri olma iddiasındadır. Hayatı, öldürülmesi, fikirleri, faaliyetleri, yayıncılığı ve ittihatçılığı gibi konular bağlamında Ali Şükrü Bey’in hayatı bütün yönleriyle ele alınıyor. Muhtevası çok zengindir.” diyerek çok iddialı bir
çıkış yapıyorlar. Oysa bilim adamı olduklarını söyleyen ve çok iddialı sözler sarfeden bu yazarların hiçbir bilimsel ölçü, birinci elden kaynak ve referansa müracaat etmemeleri, bazı galiz iddialarını bile belgeleyip temellendirememeleri tarihçi sıfatıyla mütenasip olmayan bir ilmî seviyenin önemli bir göstergedir.
Kitap yazarlarının Ali Şükrü Bey’in dâvâ ve mücadelesine ne kadar uzak olduklarını satır aralarından kolaylıkla anlayabiliyoruz. Zira Ali Şükrü Bey’e bir türlü “şehîd” denilemeyen, sürekli “öldürüldü” ifadesi kullanılan kitapta “kim veya kimlerin tarafından öldürtüldüğü’ne dair hiçbir ifade yok. Erken cumhuriyet döneminde Ali Şükrü Bey cinayetine dair hatıratlar bugün elimizde olmasına rağmen, “yarın ne olacağı belli olmaz, dönem değişir, başımıza bir iş gelir” korku ve endişesiyle olsa gerek, cinayetin fail-i meşhuruna dair imalı da olsa hiçbir adres gösterilmiyor.
Israrlı Ali Şükrü Bey’in İttihatçı ve Enver Paşacı olduğu tezini hiçbir delil göstermeden ispata girişen sayın yazarların bu gayretine bir mana veremiyoruz. Verebileceğimiz tek mana şu olabilir: Bugüne kadar Ali Şükrü Bey birileri tarafından yok sayılmış ve tarihin dışına çıkarılmıştı. Bugün ise, yok sayma yerine, “suyun bu yakasından” bir itibarsızlaştırma operasyonu başlamıştır!
Kitapta önsözü bulunan Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Orhan F. Gümrükçüoğlu’nun kitabı okumadığı anlaşılıyor. Çünkü kitabın muhtevası Gümrükçüoğlu’nun; “milletin meclisinde sürdürdüğü tertemiz mücadelesinin en parlak döneminde şehadet şerbetini içen bu mümtaz şahsiyetin ömür kitabesini, bu toprağın evlatlarına öğretmek ve nesilden nesile aktarılmasını sağlamak ulvi bir görevdir” cümlelerini yalanlar nitelikte.
Skandal kitaptan skandal bir örnek verelim…
“…Ali Şükrü Bey’in bu ifadelerde belirttiği ‘Enver Paşa ile şu ana kadar görüşmedim’ iddiası gerçek dışı gözükmektedir. Zira Ali Şükrü Bey’in Enver Paşa ile çekilmiş bir fotoğrafı bulunmaktadır. Bu fotoğraf onun Enver Paşa ile ilişkisinin olduğunun kanıtıdır. Batum’da çekilen fotoğrafta Ali Şükrü Bey ile birlikte, Ziya Hurşit, Enver Paşa ve birkaç arkadaşı bulunmaktadır. Ali Şükrü Bey’in Enver Paşa’yı yurda sokma düşüncesinde olan Trabzon’daki İttihatçı erkan lehine faaliyetleri, Mustafa Kemal Paşa’nın sıkı muhaliflerinden olması ve Enver Paşa ile Batum’da çektirdiği fotoğraf düşünüldüğünde böyle bir mektubun doğru olması ihtimal dâhilindedir…” (Kitap, sh. 266)
Yukarıdaki satırlar eğer bizde değil de Öatıda bir bilimsel araştırmada yer alsa, isimlerinin önünde Prof. ve Doç. unvanı bulunan mevzubahis yazarların bu akademik ünvanları geri alınır ve bir daha Üniversiteye girmeleri yasaklanırdı herhalde. Bizde ise belki taltif bile edilirler (!)
Niçin mi? Anlatalım…
1. Enver Paşa’nın ne hatıralarında, ne mektuplarında ne de Enver Paşa ile ilgili belgelerin herhangi birisinde Ali Şükrü Bey’in kendisiyle görüştüğüne dair bir bilgi bulunmamaktadır. Zaten Ali Şükrü Bey de Meclis kürsüsünden “Enver Paşa ile görüşmedim” diyor. Kitap yazarları ise “görüştü” diyerek Ali Şükrü Bey’i yalancılıkla suçluyorlar.
2. Mevzubahis kitabın Kitap yazarı tarihçilerin Ali Şükrü Bey’in Enver Paşa ile görüştüğüne dair en önemli delilleri olan “Batum’da çekilen fotoğraf” (sh. 313) olduğunu iddia ettikleri fotoğraf, Batum’da değil 1920 yılında Bakü’de, Doğu Halkları Kurultayı’nda çekilmiş bir fotoğraftır.
Bitmedi…. Bu fotoğrafta Enver Paşa’nın yanında Ali Şükrü Bey olarak gösterdikleri şahıs ise Ali Şükrü Bey değil, Ankara Hükümeti’nin Batum Şehbenderi, yani Konsolosu olan Dr. İbrahim Talî (Öngören) Bey’dir. Yakın tarihle az-çok ilgili olanlar Dr. İbrahim Tali Bey’in bu Kurultay’da gözlemci sıfatıyla bir konuşma yaptığını (4 Eylül 1920) bilirler. Paşa’nın diğer yanındaki kişi ise, Emniyet Umum Müdürlüğünde, Halep ve Bursa valiliklerinde bulunmuş olan Azmi Bey’dir. Ayrıca kitap yazarlarının bir diğer yanlışları; fotoğrafta bulunduğunu söyledikleri Ziya Hurşit’in ne söz konusu kurultaya katıldığını, ne de fotoğrafta bulunduğunu bilmemeleridir. Bizde tarihçilik, yanlış yerden yanlış makasla işte böyle oluyor(!)
Ali Şükrü Bey’i ittihatçılık ve Enver Paşacılıkla suçlamakta dahi yeterli maharet sahibi olamayan, sarılacak tek delil olarak Enver Paşa’nın yanındaki şahsı Ali Şükrü Bey’e benzeten ve bunun üzerinden yakın tarih okumaları yapmaya ve sonuçlar çıkarmaya çalışan bu bilim adamlarının halini görünce sadece VEYL! diyoruz. Kendilerine bundan sonraki tarihî fotoğraflardaki şahsiyetleri tanımaları için “hâzık bir göz tabibi”ne görünmelerini tavsiye ediyoruz (!)
Merak edenler Kurultay’a Azerbaycan delegesi olarak bizzat katılan Şevket Süreyya Aydemir’in Enver Paşa isimli kitabının 3. Cildinin 548. sayfasına bakabilirler! Ayrıca Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı “TKF’nin kuruluşu ve Mustafa Suphi” isimli eserin 162, 163. Sayfaları ile kitabın ‘fotoğraflar’ bölümüne de bakabilirler. Bir başka kaynak olarak da Dr. Fethi Tevetoğlu’nun “Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler” adlı eserinin 349-362 sayfalarına bakabilirler.
Tarihî bir fotoğraftan bir skandal hüküm çıkaran bu bilim adamlarının Üniversite kürsülerinde hâlâ nasıl tarih dersleri verebildiklerine hayret ediyoruz!
3. Kitabın bütününde delilden yoksun iddialarla, “Ali Şükrü Bey’in ittihatçı olduğu ve mecliste ittihatçıların sözcüsü olduğu” tezi işlenmiştir.
Kitabın bir yerinde (s. 255) “Ali Şükrü Bey’in İttihatçılığı ve İttihatçılarla ilişkileri tartışmalıdır… Ali Şükrü Bey’in İttihat ve Terakki’ye katılıp katılmadığını ortaya koyan kesin verilere sahip değiliz. Bununla beraber İttihat ve Terakki Cemiyeti ve yan kuruluşlarına mensup kişilerle yakın ilişkiler kurmuş, hatta kendisi de bu kuruluşlar içinde çalışmıştır.” denilirken, başka sayfalarda ise Ali Şükrü Bey’in ittihatçı olduğu belirtiliyor.
İşte çok sayıdaki bu tezat ve tenakuzlardan bazı alıntılar:
“Ali Şükrü Bey Trabzon’daki gelişmelerde tavrını muhalif ittihatçı arkadaşlarından yana koymuştur. Trabzon’daki İttihatçıların endişe ve itirazlarını TBMM’ye taşımıştır.” (s. 121)
“TBMM’de bulunduğu sürede Trabzon’da iktidara muhalif olan İttihatçılarla yakın ilişki içerisinde kalmıştır… Trabzon’daki ittihatçıların TBMM’deki en önemli sesi olmuştur.” (s. 173)
Kitabın ilerleyen sahifelerinde Ali Şükrü Bey’in “İttihatçıların TBMM’deki sesi” olduğu iftirası nakarat gibi aynı cümlelerle tekrarlanmıştır:
“…Tan’da yayınladığı yazılarıyla TBMM’deki muhalefetini Meclis dışına taşımıştı. TBMM’de bulunduğu süre içinde Trabzon ve çevresindeki İttihatçılarla bağlantısını sürdürmüştü. Onların TBMM’deki sözcüsü olmuştu.” (s. 215)
Bilinçaltlarındaki hükme delil bulamamalarının verdiği telâşla böylesine savruk hükümlere başvuran yazarlar kendi tezat ve tenakuzlarının bile farkında değillerdir.
Kitaba ‘özellikle’ koydukları “Ali Şükrü Bey’in ittihatçılığı ve ittihatçılarla ilişkisi” (s. 255) başlıklı yazı ise bir tarihçinin kaleminden çıkmaması gelen, hiçbir belge ve delil içermeyen, dolgu malzemelerinden ibaret, tenakuzlarla dolu zorlama bir metin niteliğindedir.
4. Bu gayret, acaba, Mustafa Kemal-Enver Paşa rekabetinde/çekişmesinde Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’e olan öfke ve muhalefetinden yola çıkarak onu Enver Paşa taraftarı göstermeleri, acaba bilinçaltlarındaki “Kemalizm sendromu”nun bir dışavurumu olabilir mi?
Bu meyanda, mevzubahis kitabın ilgili satırlarına bakın:
“Ali Şükrü Bey TBMM’deki faaliyetleriyle muhalefetin başta gelen simalarından biri iken, aynı zamanda Trabzon’daki Enver Paşa taraftarı İttihatçıların Meclisteki en önemli destekçilerinin başında gelmişti. Bu anlamda onu Enver Paşa fraksiyonuna ait ittihadçı olarak tanımlamak-ittihadçı düşmanı söylemine göre- daha çok kolaydır. Zaten naçizane görüşüm, onun askerliğinden itibaren İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne girdiğidir…”
İlmin, idrakin, insafın, vicdanın ve tarihin çarpıtılmaktan da öte yerle bir edildiği böyle bir hüküm nasıl verilebilir? Ali Şükrü Bey’in İttihatçı olduğuna dair ortada hiçbir belge olmamasına rağmen bu satırları yazabilen adamlara ne yazık ki tarih profesörü, doçenti ünvanı verilebiliyor ve kendilerine yazı/kitap hazırlattırılabiliyor!
Trabzon Büyükşehir Belediyesini bir kez daha tebrik (!) ediyoruz!
5. Ali Şükrü Bey’le ilgili Enver Paşacı bir algı oluşturmak için İdman Mecmuası’nın kapağındaki Enver Paşa fotoğrafını da kitaba dahîce(!) yerleştirmişlerdir!
6. Bugüne kadar bilmediğimiz daha ne keşiflere şahit oluyoruz(!) 1918’de Trabzon’da yayınlanmaya başlayan “İstikbal” Gazetesi’nin İttihatçıların yayın organı olduğunu ilk defa bu yazarlardan öğreniyoruz!.. Oysa biz bu gazetenin Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin yayın organı olduğunu biliyorduk.
7. Kitabın tarihî fotoğraflar bölümünde (sh. 321) Ali Şükrü Bey’in cenaze fotoğrafının altındaki skandal ifadelerden dolayı akıl çıldırmasın da ne yapsın! Fotoğrafın altındaki ifade aynen şöyle:
“Ali Şükrü Bey’in cesedi İnegöl üzerinden Trabzon’a nakledilmişti. 5 Nisan 1923’te İnegöl’de vapura konulmadan önce çekilmiş fotoğrafı..”
“İnegöl’de çekilmiş” bu fotoğraf vesilesiyle de öğrendik ki Ali Şükrü Bey’in cenazesi İnegöl üzerinden Trabzon’a nakledilmiş (!) Bugüne kadar (bu kitabın yazarı iki beyefendi dışında) hiç kimse İnegöl’deki denizi görememiş! Politikacıların iç kara parçalarına deniz getirecekleri vaadini duyduk da tarihçilerin İnegöl gibi bir iç kara parçasına vapur yanaştırmaları Fatih Sultah Mehmed’i dahi kıskandıracak bir icraat! Bu ne baştan savma iştir, tarihçiliği hafife alma tavrıdır böyle…
Tarihin taammüden veya tecahülen bu derece tahrif ve maskara edildiği başka bir ülke var mıdır acaba?
İnsanda biraz tarih ve ilim adamı haysiyeti varsa bu ifadeler karşısında insan utanır ve özür diler!
Doğrusu şudur: Ali Şükrü Bey’in cezanesi İnegöl değil İnebolu üzerinden vapurla Trabzon’a gönderilmiştir. Bu vahim cümleler de gösteriyor ki; yazdıklarını tekrar okuma, kontrol etme zahmetine katlanamayan tarihçilerin Ali Şükrü Bey’le ilgili 330 sayfalık kitabı kalemle değil ‘makasla yazdıkları’na hükmetmemek mümkün değil!
8. Bir skandal yanlış daha: Kitabın “Nasıl Öldürüldü?” (Sh. 52) bölümünde Ali Şükrü Bey’in 27 Nisan 1923’te öldürüldüğünü öğrenmiş bulunuyoruz. Oysa cenazeyi “5 Nisan’da İnegöl’den” nakletmişlerdi. Yani daha Ali Şükrü Bey ölmeden cenazesi nakledilmiş… Aynı bölümde iki kez tekrarlanan 27 Nisan 1923 tarihine bakınca bu tarihçilerimizin böylesine bariz yanlışları nasıl yapabildiklerine şaşırıyoruz. Trabzon için böylesi önemli bir şahsiyetin hayatıyla alâkalı olarak tarihe ancak bu kadar özensiz not düşülebilir.
Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923’te şehid edilmiştir. Konuyla ilgili herkesin bileceği yakın tarihe ait bu bilgiyi sayın Prof. Ve Doç.larımızın bir aylık önemli bir süreyle ve mükerreren yanlış yazabilmelerini herhalde tarih literatürümüze yeni yorumlar getiren bir açılım olarak anlamak gerekiyor (!)
Bu satırları okuyunca aklımıza şu fıkra geldi: Her şeyi bilen bir kahvehane allâmesi kahvede “Kurban” hikâyesi anlatıyor:
“Çocuğu olmayan Hazreti İsa Allah’a, “yarabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim’ diye dua etmiş. Hazreti İsa’nın duası kabul olmuş. Allah bir kız çocuğu vermiş. Sözünde durmak için kızını taşa yatırmış, tam bıçağı boğazına sürecekken, Azrail gökte keçi ile görünmüş. İsa’ya ‘kızını bırak bu keçiyi kurban et’ demiş. Meraklı dinleyiciler arasından birisi ‘Ulan, anlattığın hikâyenin neresini düzelteyim? Hazreti İsa değil, Hazreti İbrahim. Kurban edilecek çocuk kız değil erkek. Gelen Azrail değil Cebrail. Getirdiği de keçi değil koç!”
Trabzon Büyükşehir Belediyesi’nin tarihçilere yazdırdığı “Ali Şükrü Bey” kitabında yazdıkları da bu türden.
Zihinleri daha fazla yormadan kitabın baştan sona kadar tema’sı ve özeti’nin “Ali Şükrü Bey’in muzırlığından dolayı itlâf edilmesi gerektiği” olduğunu ifade edelim.
Yazıklar olsun!
Şehidine sahip çıkamayan, aksine şehidini aşağılayan, itibarsızlaştıran bu yayından dolayı Trabzon Büyükşehir Belediyesi’ne yazıklar olsun! “İş yapayım” diye, birilerine şirin görünme iştahında şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey kullanılmamalıydı.
Maalesef Trabzon Büyükşehir Belediyesi bu kitabıyla (Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aksine) Ali Şükrü Bey’in örnek alınmaması gereken bir şahsiyet olduğunu îma etmiş oldu.
Bu skandal kitaptan dolayı Belediyeyi ve emeği geçenleri (!) bir kez daha tebrik ediyoruz (!) Yeni kitap skandallarını da kendilerinden bekliyoruz (!)
Bu satırları yazmadan önce bu skandal konusunda benden daha fazla rahatsız olduğuna şahit olduğum İsmail Hacıfettahoğlu ile görüştüm. Belediye yetkililerinin kendisiyle kitabın hazırlık safhasında görüştüklerini ve kendilerine böyle bir kitabın “son derece ciddi bir iş olduğu, saha birikimi olan bu konuda söz sahibi, saha birikimi olan insanlarla çalışılması gerektiği“ şeklinde tavsiye ve ikazları olduğunu öğrendim. Benimle de temasa geçen ilgililere “Benim Ali Şükrü Bey’le ilgili Günebakış Gazetesi’ndeki yazılarımı kitabınıza koyabilirsiniz!” demem üzerine
bazı kısaltmalar yapılması gerektiğini söylediler. Yapılan kısaltmalardan sonra yazılarımın “benim olmaktan çıktığınıI ve Ali Şükrü Bey’in davası, şahsiyeti, mücadelesini ifade etmediğini belirterek yazılarımın eksiltilmiş haliyle kitaba konulmamasını söyledim. Ne derece isabet ettiğimiz kitap yayınlandıktan sonra anlaşıldı.
Bu skandal kitap vesilesiyle Ali Şükrü Bey’e yapılan bühtan ve iftiralar Ali Şükrü Bey’in davasına, mücadelesine, şahsiyetine savaş açanları sevindirmiştir!
Şu anda seçilmek için meydan muharebesi veren milletvekili adaylarının hiç biri, Osmanlı’nın son Meclis-i Mebusanı’nda ve ilk TBMM’de Trabzon mebusu olan Ali Şükrü Bey’e dair bu skandal kitabı okumuşlar mıdır acaba? Okumuşlarsa niçin tepki vermemişlerdir?
Kitabın yazarlarını bilemem ama, Trabzon Büyükşehir Belediyesi yetkilileri şehirlerinin zirvesindeki büyük şehîd Ali Şükrü Bey’in ruhaniyetinden özür dilemeleri gerektiğini idrak edebilecekler midir?
Son olarak söyleyeceğimiz: Trabzon Büyükşehir Belediyesi bir daha “idrakini, irfanını ve haddini aşan” işleri ehl-i vukuflarla yapmalı ve bu skandal kitabı bir an önce dağıtımdan kaldırmasıdır. (Bu konuda iş işten geçse de, çok şükür bugüne kadar kitaba dair hiç bir eleştiri gelmemiş olması kitabın okunmadığına da işaret ediyor olsa gerek.)
Büyükşehir Belediyesi’ne bir hatırlatmada bulunalım: Eğer Ali Şükrü Bey’e saygınız varsa ve eğer bulabilirseniz, Trabzon Belediye arşivinden 1923 yılına ait Meclis Kararıyla Boztepe’ye Ali Şükrü Tepesi ismi verilen kararı yeniden hayata geçirip, Boztepe’nin adını tekrar Ali Şükrü Tepesi yapar, Ali Şükrü Bey’e de ona yakışan bir kabir inşa ettirirsiniz! 1920’lerin tek parti iktidarının gücü 2015’in tek parti iktidarında da var. Ancak bu iş irade ve cesaret ister.
Üstad Necip Fazıl ne diyordu:
“Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”
.
Şehirlerimiz çapul ve yağmayla talan ediliyor…
Şöyle ki: Stepten kitleler halinde kopup gelen göçebe Türk toplulukları Anadolu’yu yurt edindikten sonra da örf ve geleneklerini kaybetmeden hayatlarını sürdürdüler. Pagan kökenli geleneklerden tutun da Müslümanlıkla birlikte terk edilmesi gereken kimi töreler, eskisinden daha güçlü olarak bugün bile varlığını sürdürmektedir.
Göçebe kültürünün en önemli geleneklerinden birisi çapul ve yağma’dır.
Her iki kelimenin muhtevası göçebe toplulukların varlık sebebine, hayat tarzlarına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Ayrıca, göçebe hayatında savaş ve işgal ekonominin gelir kaynaklarından…
Eski Türkler’de yılın belli bir günü, Hakan’ın büyük otağlarda verdiği resmî ziyafetlerden sonra otağda bulunan -yemek yedikleri kaşık vs. de dahil olmak üzere- kıymetli mal ve eşyalar Hakan’ın müsaadesiyle yağmalanırdı. Yağma sırasında Hakan’ın yakınları otağdan uzaklaşır, yağma sonunda yağmacılar Hakan’ı selâmlar ve yağmaladıkları mal ve eşyalarla evlerine dönerlerdi. Buna yağmalı şölen, yahut meşhur adıyla Hân-ı Yağma denirdi.. Bu anlamda Oğuz toyları meşhurdur. İbn-i Fazlan seyahatnamesinde Oğuz toylarından bahseder, Beylerle komutanların yanı sıra halkın da verilen yağmaya katıldığını belirtir.
Öyle ki bu gelenek Türk töresinde hukukî bir teamül haline gelmiştir. Selçuklu tarihçisi Prof. Osman Turan bu konuda şunları söyler: “Hanların Oğuz beylerine toy ve şölen denilen umumi ziyafetler vermesi ve bu ziyafetlerde Han sarayının yağma edilmesi (Hıvân-ı Yağma) usûl idi. Bu hukuka riayet etmeyen ve boy beyleri arasındaki kadim sırayı bozan hükümdarlara karşı isyan meşruiyet kazanırdı.” Konunun ehemmiyetine binaen Nizamülmülk, Selçuklu Sultanı’nın haftada bir veya iki kez umumi yağma vermesinin ihmal edilmemesi gerektiğini söyler.
Gene Osman Turan İbn-ül Esir’den nakille Selçuklulardaki yağmaya örnek verir: “Sultan Mehmet Tapar da hastalandığı zaman, ölümünden önce, 1118 yılı kurban bayramında, büyük bir ziyafet vermiş; oğlu Mahmud’u veliahd yaptığı bu ziyafette (toyda), Oğuzhan an’anesine göre, sofrasını ve sarayını yağmalatmış ve bu suretle merasimi ikmal etmiştir.”
Çapul ise, düşman topraklarına yapılan ani baskınlar, saldırılar ve el konulan, ele geçirilen mal ve eşyalar… Bir edebiyatçımızın“ Tanınmamak için yüzlerini karalayarak gece çapuluna çıkmış haydut.” dediği olay.
Kemal Tahir Devlet Ana’da roman kahramanının ağzından çapul’a dair şunları söyler:
“-Yılma yok… Bizim buralarda herkes aklına geleni işleyemez şövalyem! Düzenin bozulmadığı sıralar, çapul, bir doyum kavurma kadardır. Ölçüyü aştın mı, gök çöker başına… Önce götürecek pazar, satacak müşteri bulamazsın! Düzeni bozdun mu, orman yangınına düştün say… Dört yanın ateş… Bilmeyen, “Uçlarda geçim kolay, soyguncunun işi kıyak” der. Yanılır ki ne kadar…
Çetindir, düzenin temeli bozulmadan, burada soyguncuların durumu… Sıtmalı bataklıkların
derinlerinde, gün görmez sazlıklarda gizlenip bir zaman, yeri göğü dinleyeceksin! İzini sürerler. Çamurda yüzerekten yer değiştireceksin. Gündüz ateş yakamazsın, dumanı görünür, gece
yakamazsın, alazası seni ele verir. Gizlendin, ardındakileri usandırdın, işi külledin, bu kez malı değerine satamazsın, yüz altının, bir altına gider..
“Dünyanın kazancı salt çapul doyumu değildir. Akına, baskına geldi mi, o da gözü bağlı olmaz, akıl ister, hesap ister. Düşman bilinmeyince, kime salacaksın? “Uç” dediğin, her bir şeyle olur, töresiz olmaz. Buraya biriken, her aklına geldiğinde, baskına, pusuya kalkarsa nereye varır bunun sonu?”
Bey kısmının rüşvetsiz, çapulsuz geçinebileceğini aklına sığdıramıyor, şu ölümlü dünyada,
ömrünü boşa geçirdiği için gerçekten kahroluyordu…”
Yağma ile çapul arasındaki fark şudur: Eski törelerde çapulun da bir ahlâkı varken, günümüzdeki çapul’un zamanı, mekânı, mantığı, ölçüsü ve ahlâkı yok. Çapulcunun gözüne ilişen, eline geçen ne varsa hepsi onun malıdır. Yağma’nın ise zamanı, ritüeli, kuralları var. Bir fark daha: Çapul’da paylaşım yok, Yağma’da paylaşım var. Eski gelenekte çapul düşmana yapılırken şimdi kendi şehir ve insanına yapılıyor.
İlginç olanı şu ki; eskiden Hakan her şeyini yağmalatırdı, toya çağrılanlar yağma yapardı. Şimdi ise yağmanın şekli değişti. Toy sahibinin değil, toya çağrılmayanların malı, her şeyleri yağmalanıyor. Yağmaya çağrılan zamanlardan, yağmaya çıkılan zamanlara geldik. Asimetrik bir değişim bu. Göçebe kültüründe varolan bir geleneğin yerleşik düzende böylesine ters yüz edilerek şehirlerimizi zehirleyen bir virüs haline nasıl geldiği dehşet vericidir! Her ne kadar kelime aynı da olsa uygulamada ‘meşruiyet farkı’ var. Zira eski gelenekte Hakan, töre de olsa kendi iradesiyle/rızasıyla halkı yağmaya davet ediyor. Bugünün yerel yöneticileri, siyasetçileri, kravatlıları, müteahhitleri, vs. kanunları delerek, deşerek yağma yapıyor. Biz biraz anlam kayması ve sapmasıyla birbirini tamamlayan bu iki kelimeyi (çapul ve yağma) şehircilik icraatlarını tavsif için kullanacağız.
Her ne kadar kelime aynı da olsa uygulamada “meşruiyet” farkı var. Zira eski gelenekte, Hakan töre de olsa kendi rızasıyla halkı yağmaya davet ediyor. Bugünün kravatlı ve müteahhit, vs. sertifikalı talancıları yasaları delerek yağma yapıyor.
Gelelim bugüne dair söyleyeceklerimize…
Yağmanın çapula dönüştüğü, eski töre’nin yeni rant terörüne çevrildiği, kuralsızlaştığı, çapulcuların şehrin gövdesine kitlesel kurtçuklar halinde üşüştüğü bir ülkede ve böyle şehirlerde yaşıyoruz.
Şehrin ruhunu, kimliğini, iklimini yok eden, katleden, kemiren, sülük gibi emen çapulcuların gece maske takıp akına çıkmalarına gerek kalmadı. Çapulcular her tarafımızı sardı: Müteahhit, girişimci, yerel yönetici, şehirci, siyasetçi, vs. vs. adı altında onlar hükümfermâ…
Çapul ve Yağma’nın adı kentsel dönüşüm oldu, marka şehirler oldu, dünya kenti oldu.
Anlayacağınız o ki stepteki göçebelerin çapul ve yağması modern zamanların yerleşik çapul ve yağmasına dönüştü. Çapula uğramayan, yağmalanmayan bir şehir toprağı, şehir mekânı kaldı mı? Çapul’da “olan şey” talan edilirdi, modern zamanların çapulunda “olacak olan” da talan ediliyor.
Rezidansların, AVM’lerin, gökdelenlerin, güvenlikli sitelerin temelinde yağmanın çapula dönüşmesi var.
Bakın etrafınıza…
Çapulcu ve yağmacının tedip yerine tebcil edildiği, illüzyonun hakikat olarak zihinlerimizi işgal ettiği bir şehir gerçekliği karşısında hepimiz çapulcu ve yağmacıların kurbanları haline getirildik.
Müslümanlığı kabulüyle birlikte terkedilmeyen geleneklerden birisi olan çapul ve yağma ne yazık ki bugün şehir rantlarına üşüşme olarak devam ediyor. Nerede bir bâkir şehir toprağı görse oraya saldıran çapulcu ve yağmacılar bir zamanların “medeniyet tecelligâhı” şehirleri katletti, kimyasını bozdu, ruhunu yok etti.
Ne yazık ki tarihî süreklilik şehir çapul ve yağmasıyla devam ediyor, yeni şehirler inşasıyla değil! Çünkü şehirlerimiz, çapul ve yağmayı meşru hale getirmiş, asla kamu vicdanı, kamu malı, kul hakkı diye bir endişesi olmayan şehir yağmacılarının çapul alanı haline geldi. Çapulcu’yu, yağmacı’yı hiçbir kanun engelleyemiyor, hiçbir güç önünde duramıyor. Bir kasırga gibi şehirlerimizi kasıp kavuruyor.
Çapul ve Yağma’nın bir varoluş biçimi olduğu dönemde, Yusuf Has Hacip bin yıl önce yazdığı Kutadgu Bilig’de “Dünyanın her tarafı baştan başa bozuldu. Buna bakıp, hayret eden bir kimse var mı?” diye soruyordu. Eserinin sonunda da “Bütün iyiler gitti, kanunu ve iyi an’aneleri beraberlerinde götürdüler; burada insan artığı kaldı, iyileri nasıl bulayım… Onlar akrep gibi sokarlar, sinek gibi kanımı emerler, köpek gibi havlarlar; hangisine yetişeyim.” diye feryad eder.
Bu feryâdın bugün hiçbir karşılığı yok. Çünkü şehre üşüşen çapulcu ve yağmacıların birbiriyle akrabalığının göstergesi olan şehirlerimizin bugünkü hali şehre dair hiçbir feryâdın duyulmadığını gösteriyor.
Hiç kimseyi itham ve ilzam etmiyoruz. Şehre dair içimizdeki yangını bu iki kelimeye anlam yükleyerek ifade etmektir muradımız. Tahmin etmiyoruz ama gene de “çapul ve yağma ile bizi mi kasdettin” diyecekler olursa, buna “cevabını içinde mündemiç bir sorudur” deriz.
Şehir, bütün bir varlık gibi insana tevdi edilmiş önemli bir emanet… Bu emaneti çapul ve yağma ile talan eden şehir eşkıyalarının hüküm sürdüğü bir ülkede şehirden, idrakten, medeniyetten bahsetmenin bilinmeyen, meçhul bir galaksiden haber vermek kadar gerçek dışı olduğunu söylemeye gerek var mı?
Son yıllarda, şehirlerimizin kentsel dönüşüm adına tahribatına rağmen iktidarın hâlâ “tarih, şehir, medeniyet” söylemlerini nasıl yorumlamalı?
Bu derin bahisleri samimiyetle açanlardan kimileri için, ancak meseleye iyi niyetle gerçeküstücü (sürrealist) bir yaklaşımda bulunduklarını söyleyebiliriz. Bu yaklaşım da sadece bir söz ve hitabet sanatı olarak kalmış olan, ya da tedavüle sokulan bir sanat biçimi anlamına gelir. Dolayısiyle bu sanatın gerçekle bağı, dışında olduğu içindir. Her şeye rağmen bu neo-sürrealist hitabet tarzlarının, üsluplarının gün gelir ki gerçekliği patlatıcı bir işlevi, gerçeğin kokuşmuşluğunu tedavülden kaldırıcı bir tesiri olur belki. Çünkü sürrealizmin ortaya çıkış şartlarına baktığımızda batıda önemli bir itiraz olarak karşımıza çıkar.
Eski siyasetnamelerde devletin ayakta kalması ve toplumun yaşaması için yağmanın gerekli ve zorunlu olduğu yazılıyken; şimdilerde, şehrin tahrip ve yıkımı için çapul ve yağmanın zorunlu olduğunu söylemek artık sıradan olsa gerek… Nitekim şehir tablomuz bütün trajedisiyle ortada…
Bu hal karşısında söylenecek söz yüz yıl önce söylenmiş. Bize hatırlaması ve hatırlatması kalıyor. Tevfik Fikret’in Hân-ı Yağma’sındaki “Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştiha sizin. Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” mısraını bu anlamda da düşünmek gerekir.
Şehir çapul ve yağmayı, insanımız da çapulcu ve yağmacıyı bünyesinden def’etmedikçe şehirlerimizde talan devam edecektir.
.
TARİH ALİ ŞÜKRÜ BEYLE BAŞLAR
Yahya Düzenli
-Ali Şükrü Bey ve Kanun-i Esasî’ye dair-
Yakın siyasî tarihimiz 27 Mart 1923 günü benzeri görülmemiş bir cinayete şahit oldu.
Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ve I. Millet Meclisi’nde Trabzon Mebusu olan Ali Şükrü Bey’in, askerlik hayatını 34 yaşında terk edip, siyasî kimliğiyle I. Meclisin celâdet sahibi bir dava adamı olarak sürdürdüğü mücadelesi 39 yaşında şehadetle neticelendi.
27 Mart 1923’te ‘taammüden’ işlenmiş bir cinayetle şehid edilen Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in şehadetinin üzerinden 93 yıl geçti. Geçti ama, şehid edildiği dönemin atmosferi, şahitleri, hâtıratlar, yazılı kayıtlar ve diğer bütün kaynaklara rağmen bu 93 yılda, cinayetin “sebeb-i aslî”sine ve “fail-i meşhur”una dâir ne yazık ki hâlâ (birkaç istisna hariç) hiçbir isabetli teşhis konulamamakta, yorum yapılamamaktadır. Bu nev’iden cinayetlerde esas olan “niçin işlendiği”nin cevabını“cinayetin kimin işine yaradığı” sorusunu sorarak bulabilmek mümkün iken, bu konudaki suskunluk veya saptırma devam etmektedir.
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte “yeni rejim”in bekâ ve istikbâli uğruna işlenen birçok fail-i meçhul cinayet ve katliama dair özellikle erken cumhuriyet döneminde hiçbir kimse ağzını açamamış, konuşamamış, konuşanlar ise ya hunharca susturulmuş, ya darağacına gönderilmiş, ya da hayat kendilerine zehir edilmiştir. Yakın tarih arşivimiz bu konuda pek çok şahsiyet ve belge ile doludur.
Yeni rejimin bânileri, başta Sultan II. Abdulhamid ve Vahidüddin olmak üzere, Şeyh Said, İskilipli Atıf Hoca, Şeyh Esad Efendi gibi yeni cumhuriyetin temellerini inşa ve yükseltmede engel gördükleri şahsiyetleri Menemen ve Dersim gibi ayrı ayrı tertiplerle ortadan kaldırırken, rejimin aslî karakterini de “İslâm nefreti” üzerine bina ettiklerini açıkça ortaya koyuyorlardı. Koymakla kalmıyor, bu vahşice tertiplerle hem gerçekleştirildiği dönemlerde hem de sonrasında ahaliye “önünüzdeki tabloya siz de dâhil olursunuz!” yollu tehdit ve gözdağı veriyorlardı.
Yukarıda birkaçını ifade ettiğimiz birçok tarihî mesele ve hadisede olduğu gibi Ali Şükrü Bey’in şehadetine dair ilk haykırış -mevzubahis gözdağı ve tehditlere rağmen- Üstad Necip Fazıl’dan gelmiştir.
Ali Şükrü Bey’in şehid edildiği günlerdeki meclis atmosferinde Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey ve Trabzon’da yayın yapan İstikbal Gazetesi dışında hiçbir yayın organı ve şahıs uzun yıllar konuşamazken, Üstad Necip Fazıl 10 Kasım 1950 tarihli BÜYÜK DOĞU’da, yâni Ali Şükrü Bey’in şehid edilişinden 26 yıl sonra, “İbret, Gayret!” başlığıyla kaleme aldığı başyazıda Ali Şükrü Bey cinayetinin failine ve sebebine dair ilk doğru teşhisi koyuyordu.
Söz konusu yazının kıymet hükmünü şöyle veriyordu Üstad: “Artık saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakiki kast ve niyetleriyle tezahüre başlayan Milli Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânâları sezdiği ve bu yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! Öldürtmediler, biri öldürttü; bu kimdir??”
Yazısının devamında “…azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman belki de bu hesapların en ehemmiyetsizlerinden birini teşkil edecektir.” der ve bir tarih hesaplaşmasının zamanına işaret eder: “Bir (şarjör)ün tıklım tıklım kurşunda dolu olması gibi, yalnız mesele ve vesikayla dolu olduğumuzu, fakat bunlardan herbirini ortaya dökmekte bellibaşlı zamanlar ve mekânlar kolladığımızı ve henüz bu mânevi kurşunlardan hiçbir şey sarfetmemiş bulunduğumuzu biliniz!!!”
dzn4.jpgÜstad’ın hükmünü koyup “geleceğin tarihçilerine emanet” ettiği meselelerden birisi olan Ali Şükrü Bey Cinayetinin “niçin”i O’nun “neye bağlı olduğuyla neye karşı olduğu”nu hiçbir engel tanımadan ortaya koyucu şahsiyetinde yatmaktadır.
Başta Hilâfet, Misak-ı millî, Lozan, Musul-kerkük ve Adalar olmak üzere daha birçok konuda müthiş bir tarih ve kimlik şuuruyla “yeni rejim”in kurucularını rahatsız eden Ali Şükrü Bey’in, yönünü Batı’ya çevirmiş ve köklerinden nefret eden bir güruha karşı “Kanu-i Esasî” üzerine yaptığı konuşma, bugün bile ibret ve ders verici nitelikte olduğu gibi, öldürülmesinin “niçini”ne de ışık tutacaktır.
Bugün, Ali Şükrü Bey’in şehadetinden 93 yıl sonra “Yeni Anayasa” tartışmalarının yoğunlaştığı bir siyasî atmosferde yeniden Ali Şükrü Bey’i hatırlayalım ve yakın siyasî tarihin niçin Ali Şükrü Bey’le başladığının gerekçesi olacak konuşmalarına göz atalım.
Ali Şükrü Bey, I. Meclis’in 15 Temmuz 1922 tarihli oturumunda “İcra Vekillerinin vazife ve mes’uliyeti hakkındaki kanun lâyihası münasebetiyle” yaptığı konuşmada şunları söylüyor:
“Efendiler, her memleketin müessesat-ı idariyesi kendi içtimaatından doğar… Binaenaleyh her türlü teşkilât-ı idâriye; idare edecek olduğu halkın içtimaiyatı esasına ibtina etmesi zaruridir ve lâzımdır. Bendeniz Teşkilâtı Esasiye Kanununun aleyhinde değilim, rica ederim. Böyle bir mâna anlaşılmasın. Yalnız demek istiyorum ki; biz hakikaten memleketin düşmüş olduğu büyük bir buhran devresinde hiç yoktan bir Hükümet, bir idare kurmak mecburiyetine düştüğümüz zaman hakikaten birtakım kanunlar kabul etmek mecburiyetinde kalmışızdır ve bu kanunları biz o zaruretlerin ilcasiyle belki o gün için en muvafık kanun olarak kabul etmiştik. Fakat görüyorum ki, sükûn devresinde bunun üzerinde ısrar ettik ve bunun üzerinde devam ediyoruz.
“Vaziyette nispî bir surette sükûn hâsıl olmuştur. Bazan Jean Jaques Rousso’nun eserini istişhad etmek suretiyle, bazan Avrupa hükûmatındaki ulemadan başka birinin eserinden iktibas suretiyle mütalâat dermeyan ederek ve kendimiz için, kendi müessesat-ı idariyemiz için esaslar, düsturlar aramak mecburiyetini hissediyoruz.”
“Arasıra efendiler – affedersiniz gemici tabiriyle söyliyeyim – Bu hal bir fırtınaya tutulmuş, karayı kaybetmiş ve her türlü işareti kaybetmiş olan bir geminin kaptanına benzer.”
Konuşması sırasında milletvekillerinden Yunus Nadi ve Tunalı Hilmi’nin sataşmalarına rağmen Ali Şükrü Bey konuşmasına devam eder:
dzn5-001.jpg“…Dikkat buyurursanız söylediğimi arılarsınız. Yani kara gözükmüyor. Geminin bulunduğu mevkii tâyin edecek vesait mevcut değildir, geminin bulunduğu yer sema ile denizin arasıdır. Kaptan başka bir yer bilmiyor. İskandil suretiyle, bilmem ne suretle her hal ve kârda geminin yolunu tashih edebilmek ve ona göre yol verip sahili selâmete ermek ister.
Tıpkı, biz de güya temelimiz, kökümüz, hiçbir şeyimiz yok, ortada kalmış gemiye dönmüşüz. Şuradan, buradan bir kanun alalım, şeklinde uğraşmışız ve uğraşmaktayız.
Efendiler, bizim kökümüz gayet sağlamdır ve derindir. Geçen gün bilmünasebe arz ettiğim veçhile 1300 senelik bir köktür. Ve yine Avrupalıların hayretine rağmen Türkiye’nin bekası şu milletin kökünün sağlamlığı icabatıdır.
Efendiler, Jena Jacques Rousseau’nun ifadesi; «Hâkimiyet bilâ kayd-u şart milletindir.» Bu ifade efendiler, Avrupa içtimaiyatından doğmuş bir ifadedir. Bizim içtimaiyatımız Avrupa içtimaiyatına benzemediği için bu ifadenin bizim için mevkii ve mahalli yoktur. “
Ali Şükrü Bey, tarihî köklerimize dair bu ifadelerinden sonra Batının toplumsal temellerine ilişkin şunları söyler:
“Efendiler, kısaca izah etmek isterim. Avrupa’da biliyorsunuz ki, Jean Jacques Rousseau’dan evvel milletleri kasıp kavuran bir idarei mutlaka mevcuttu. Her yerde hükümdarlar âdeta uluhiyet derecesinde halkın üzerinde hükümran oluyorlardı. İşte şu tarzı içtimainin icabatından olmak üzere halk bunala bunala en nihayet; «Biz bir ferdin, bir şahsın, bir müstebidin esiri değiliz. Binaenaleyh, bizim de bir hakkımız vardır, bu hakkımızı almak isteriz.» demişler.
Milletlerin münevverleri, hükeması ve Jean Jacques Rousseau gibiler bunu düşünmüşler, ondan sonra ihtilâl olmuştur ve ihtilâl ile bu hakkı kısmen hükümdarlardan, kısmen zadegan elinden almışlardır.”
Konuşmasının devamında Rusya’daki Komünist devrime ilişkin de şöyle konuşur:
“…Pek tafsilâta girmeyeceğim. Sınıfı mutavassıt Burjuva sınıfı hükümdarın namütenahi olan hukukundan bir kısmını aldığı zaman onu bir zamanlar halkın hukukudur, diye hüsn-ü istimal etmiş, fakat beri tarafta kendi kanaatlerine göre tesis etmiş oldukları içtimaiyat düsturlariyle diğerleri üzerinde tahakküme başlamışlar. Bunun üzerine amele sınıfı ve fukarayı halkın feryadı başlamış.
Biliyorsunuz ki, Burjuvazi hükümetine karşı Sosyalistlerden daha müfrit olmak üzere en nihayet komünistler meydana çıkmıştır. Demek öyle bir müessese-i içtimaiye var ki, temeli çürük ve bozuktur. Bir müsavat temin edemiyor.
Mutlaka hâkimiyet bir şahısta, bir zümrede bulunuyor. Diğer ezilen zümrenin eline geçince onlar bu sefer ihtilâl ediyor. Ayağa kalkıyor ve onlar da tekrar tahakküm yapıyor. Diğer bir zümre onun elinden hukukunu almak istiyor ve ilânihaye ihtilâller devam ediyor ve o ihtilâller bugün dahi devam etmektedir. Bu sırf o şekl-i içtimainin icabatındandır. O şekl-i içtimai birçok sınıf tanımıştır. Birçok sınıf için imtiyazat tanımıştır.
Efendiler, bugün Rusya’da Komünistler fiilî bir inkılâp yaptılar. Bu inkilâp doğrudan doğruya hakikaten doğru idi. Amele sınıfı, iktisatçıların, kapitalistlerin elinde fena halde eziliyordu ve hattâ insan derecesinde bile addolunmuyorlardı. Rusya’da kısmen amele âdeta bir mal gibi bir sahipten diğer sahibe intikal ediyordu.
Fakat bunlar ihtilâli yaptılar ve şiarları her gün Bolşevik gazetelerinin başında gördüğümüz veçhile Proleterya’nın diktatörlüğüdür. Yani onların hâkimiyetidir. Şimdi efendiler, bir de bize bakalım.”
Ali Şükrü Bey konuşmasına “Bir de bize bakalım” diyerek devam eder:
“…Efendiler, bizde sıfat mevcut değildir.
Bizde uluhiyet iddiasında bulunacak kuvvet ve kudret sahibi bir fert mevcut değildir. Bunu şer’i şerif-i İslâm kökünden baltalamıştır. Bizim bugün içtimaiyatımızda hâkim olan doğrudan doğruya şeriat ve şeriata istinad eden kanundur.
Kanun nazarında her fert müsavidir Kim olursa olsun, ister Padişah olsun, ister en âciz addedilen birisi olsun, kanun nazarında müsavidir.
Efendiler, müsavat hakikaten budur. Çünkü, arkadaşlarımızdan Mazbata Muharriri Mahmud Esad Beyefendinin söylediği veçhile hâkimiyet-i milliye’ye taraftar olan bu zat ki, mütemadiyen gazetelerde yazıyor; «Hâkimiyeti milliye seraptır.» diyor. Mademki serap olduğunu itiraf buyuruyor, o halde Avrupalıların belki içtimaiyatları bize benzemediği için ve içtimaiyatlarının esasları çürük olduğu için böyle serap arkasından koşarlar. Belki bir hakikata vâsıl oluruz, diye.
Fakat bizim serap arkasından, hayal arkasından koşmaya ve bu gibi kanunları yapmak için Jean Jacques Rousseau’ya ve saireye bakmaya ihtiyacımız yoktur, lüzumsuzdur. Bu zaittir. Bizim bakacağımız kendi içtimaiyatımızdır. İşte bu da efendiler, demin arz ettiğim veçhile, hâkimiyeti şer’iye ve hâkimiyeti kanuniyedir. Bunun karşısında padişahı da, halifesi de ve sairesi de birdir.”
Ali Şükrü Bey’in konuşmasından rahatsız olan bi rkısım milletvekilleri “Daha sarih söyleyiniz” diye itirazları üzerine Ali Şükrü Bey konuşmasına devam eder:
“…Efendiler bendeniz zannediyorum ki, sarih söyledim. Bendeniz demek istiyorum ki; bizim yapacak olduğumuz kanunlar mademki bizim içtimaiyatımızdan doğmak mecburiyetindedir, binaenaleyh Avrupa’nın, Jean Jacques Rousseau’nun ve sairenin sözlerine göre kanun yapacak bir vaziyette değiliz. Ve bu ihtiyaçta da değiliz. Diyorum ki, biz esasını, temelini kaybetmiş, meydanda kalmış bir fert gibi değiliz. Bizim sağlam temelimiz vardır. Binaenaleyh sağa, sola gitmeye hacet yoktur. Ve yine diyorum ki; bizim temelimizde de sağlam olan esas, kanunun hâkimiyetidir, ferdin, zümrenin hâkimiyeti değildir diyorum.”
Yunus Nadi (İzmir), Tunalı Hilmi (Bolu), Ömer Lütfi (Karahisar-ı Sahip), Mehmet Şükrü (Karahisar-ı Sahip), Mustafa (Karahisar-ı Şarkî) gibi milletvekilleri tekrar Ali Şükrü Beyin konuşmasından rahatsız olurlar ve Meclis Başkanı’na “hakkında nizamname-i dahiliyeyi tatbik ediniz” talebinde bulunurlar.
Ali Şükrü Bey, aldırış etmez ve konuşmasına devam ederek daha sonraki müzakerelerde bunlara “sırası geldikçe cevap vereceği”ni ifade eder ve kürsüden iner.
Ali Şükrü Bey’in I. Mecliste yaptığı bütün konuşmalar, çıkardığı yayın organlarında yazdığı yazılar, konuşmalar ve hayata bakışına/dünya görüşüne dair diğer bütün belgeler bugün önümüzde durmaktadır. Bunlardan herhangi birisi okunup, Ali Şükrü beyin sahip olduğu derinlik, müktesebat ve ruh anlaşıldığında O’nun “niçin şehid edildiği?” sorusu da cevabını bulmuş olacaktır. Ancak, bunları görecek göz, anlayacak idrak lazımdır.
Ali Şükrü Bey üzerinden yapılacak bir siyasî tarih okuması, yakın siyasî tarihin Ali Şükrü Bey’le başladığı gerçeğini karşımıza çıkaracaktır.
O’nun şehadeti, Cenab-ı Hakk’ın doğru ve hakkıyla yaşanmış bir hayata bahşettiği ikramdır. Bize düşense O’nu doğru hatırlamak ve O’nun davasının düşmanlarını tarih mahkemesine sevk edebilmek, tarihin verdiği hükmü ortaya çıkarabilmektir!
Vefatının 93. sene-i devriyesinde O’nu rahmetle yâdediyor, katillerini lânetliyoruz.
.
Başbakan’ın nâtıkası şehir ifsatlarını durdurabilir mi?

Bu nutuklar, seçilmiş dinleyicilerin hayallerini tahrik ediyor ve başka bir galaksiye götürüyor adeta(!) Neredeyse bir mezbeleliğin ortasında bile nutuk irâd etse, dinleyicilerin ayağı yerden kesiliyor ve adeta büyülenmiş gibi kendilerini gül bahçesinde zannediyor, lokal bir anesteziye maruz kalıyorlar. Tabii uyanıp da etraflarındaki “şehir hançerleri”ni görünce, hangisi gerçek hangisi gerçekdışı karar vermekte zorlanıyorlar.
Ben bile, bunca şehir hassasiyetime ve eleştirilerime rağmen Davutoğlu’nun bu tür konuşmalarını dinlerken “kendimi kaptırmayayım, şehir gerçekliğinden kopmayayım” diye bir yandan direnirken, öte yandan da mevcut şehir ifsatlarını düşünüyorum. Düşünüyorum ve Başbakan’ın nâtıkasını “kentsel dönüşüm” dedikleri bu şehir ifsatlarının üzerine bir çarşaf gibi serdiğinizde ortaya nasıl bir vahşet ve katliam tablosu çıkar tahmin etmeye çalışıyorum.
Bu anlamda Başbakan Davutoğlu’nun İstanbul’da Mimar Sinan Haftası münasebetiyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığının düzenlediği “Medeniyetimizin mimarlarından Sinan’ı anmak” konulu toplantıda yaptığı konuşma, şehir idrakine dair önemli bir metin niteliğindeydi. Adeta tarih minberinden irad edilmiş bir muhteşem “hutbe” idi.
Evvelâ, Davutoğlu’nu dinleyenler arasında Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın, Ak Parti’nin Şehircilikten sorumlu Genel Başkan Yardımcısı’nın, bazı Belediye Başkanlarının, siyasetçilerin ve akademisyenlerin bulunduğuna vurgu yapalım.
Öncelikle Başbakan bu tür konuşmalarına başlamadan önce danışmanlarının dinleyicilere, bir “Davutoğlu Sözlüğü” veya “Davutoğlu kuram ve kavram konsepti”ne dair bir “dinleme kılavuzu” dağıtmalarını veya “transkripsiyon ve sadeleştirme metni” yahut da “simulten tercüme” yaptırmalarını önemle ve ısrarla hatırlatalım. Çünkü Başbakan’ın “kavram stoku”ndan sürekli çıkarıp aktardığı o muhteşem kelimelerin ne derinliğini, ne tedailerini, ne de muhtevalarını anlayacak resmî zevattan ilgililerin bulunduğunu zannetmiyorum.
Davutoğlu’nun sık sık kullandığı “medeniyet”, “medeniyet idraki”, “medeniyet tasavvuru”, “kadîm şehirler”, “şehir idraki”, “ben idraki” gibi önemli kavramlar maalesef “kifayetsiz”lerin dilinde kullanıla kullanıla öyle bir hale geliyor ki, giderek bu kavramlar gerçekliğini kaybediyor, yalama oluyor ve değersizleşiyor. Endişemiz odur ki, muhataplarının ‘çapsızlığından dolayı Başbakan’ın konuşmalarının “boşluğa söylenmiş olmak tehlikesi”yle karşı karşıya olduğudur. Davutoğlu herhalde tehlikenin farkında ki, sözkonusu konuşmasında “medeniyet kavramının sloganlaştırılmaması” gerektiğine vurgu yapıyor.
14 yıllık tek parti iktidarının en önemli devlet aygıtlarından birisi olan TOKİ’nin marifetiyle, “Kentsel Dönüşüm” adını verdikleri şehir operasyonlarıyla şehirlerimizi ıslah etme yerine nasıl ifsat ettiğini görmemek için kör olmak gerek. Ayrıca TOKİ’nin şehir şerikleri olan müteahhitler eliyle gelecek nesilleri “yaşanmaya değer bir şehir”den mahrum bırakan, onların hayatlarını çalan, mahveden şehircilik politakaları/uygulamaları şehircilik tarihimizde telâfisi mümkün olmayan seyyiat ve menhiyatlar olarak yer alacaktır. Cumhurbaşkanına, Başbakan’a rağmen nasıl oluyor da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Belediyeler ve diğer ilgili bakanlık ve kuruluşlar şehirlerimizi böylesine ifsat edebiliyor? Ortada müthiş bir bir muamma var. Bu soru, cevabı verilemeyen ve verilemeyecek bir soru olarak sorulmaya devam edeceğe benziyor.
Tam da bütün ümitlerin tükendiği noktada, Davutoğlu’nun 2014 yılında Başbakan olmasıyla “şehircilikte yeni bir sıçrayış olabilir mi?” diye düşünürken geçen iki yıla ragmen ,tarihî şehir müktesebatından, medeniyet genetiğimizden kaynaklanan bir şehir tahayyülü/tasarımına dair hiç bir emare ortaya çıkamamış, aksine TOKİ ve şeriklerinin şehir mızrakları hızla yükselmeye devam etmiştir.
Şimdi Başbakan’ın konuşmasından bazı kesitlere göz atalım… Davutoğlu’nu dinliyoruz:
Mekân idrakine dair:
“Aslında siyasetin, ilmin, tefekkürün, şiirin, sanatın hepsi bu mekânlarda gizli, anlayabilene, keşfedebilene, bu mekana kendi gönlünü, aşkını verebilene.”
Muhasebe ve nedâmet:
“Şimdi muhasebe vaktidir arkadaşlar. Burada isim vermekten de kaçınmayacağım. Eğer bir gemi ile İstanbul’a yaklaşıyorsanız, bir tarafta Süleymaniye diğer tarafta ‘gök kafes’ denilen bir ucube. Mimar Sinan’dan, bizim nesil hiç ders almamış diye insan kahrediyor, üzülüyor, mahvoluyor. Tarihi yarım adaya şirk koşan, o yarımadayı tahakküm eden ne eser varsa bu şehre ihanettir. Aynı şeyi Zeytinburnu kuleleri için de söylerim, diğer yapılar için de.”
Davutoğlu, konuşmasında Mimar Sinan’dan nasıl ders alınması gerektiğine, ahiret şuuruyla vurgu yapıyor:
“Biz Mimar Sinan’ın hakkını vermek istiyorsak, ahirette onunla karşılaştığımızda ‘Ben size nice bir şehir bıraktım, ne hale dönüştürdünüz’ diye yakamıza yapışmasını istemiyorsak hepimiz İstanbul’da taş üstüne taş koyarken bin kere düşünüp bir kere koyacağız.”
Davutoğlu, iş işten geçse de Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “vakit o kadar geç ki erken sayabiliriz!” hikmetiyle mi dersiniz (???) bir şehir ve mimari seferberliğinden bahsediyor. Kiminle, nasıl, hangi idrakle, hangi kadroyla, hangi iradeyle???… Bilinmez!!!. Başbakan bu konuşmayı yaparken bile o küstah dökdikenleri ‘peygamber müjdeli şehir’i kirletmeye devam ediyor.
Başbakan Davutoğlu “Şimdi seferberlik vaktidir” diyor ama, sefer hazırlıklarına dair ortada hiçbir emare yok! Sanırsınız ki, İstanbul’da ikinci bir fethin yâni “şehir ve mimarîde bir çağın kapanıp bir çağın açılması”nın talimatını veriyor… Ama gene de inanmak istiyoruz. İnanmak istiyoruz çünkü, ama herşeyden önce talimatlarını uygulayacak olan kadrolarının “Davutoğlu dili”ni anlayacak, kavramlarını özümseyecek bir tedrisattan geçmeleri gerekiyor. Korkarız ki, Başbakan’ın bu konuşması İstanbul’un önemli bir müzesinde “şehir kitabesi” olarak kalacak ve yazık olacak!
Başbakanı dinlemeye devam ediyoruz:
“Bir tek Tarihi Yarımada’ya geldiğimde içimi bir surur, bir huzur kaplıyor ve ayrılamıyorsunuz, , ‘işte bu’ diyorsunuz, bu. Şimdi seferberlik vaktidir, Mimar Sinan’ın hakkını vermenin vaktidir. Hepimiz Mimar Sinan’ı tekrar tekrar her gün tefekkür ederek, düşünerek, gerektiğinde tabi inşallah Mimar Sinan’ın geleneği üzerinden yeni formlarla, illa Mimar Sinan’ı taklit etmeden de çok güzel mimari eserler ortaya koyarak, bu şehrin, bu tarihin, bu medeniyetin, bu idrakin hakkını vermek durumundayız. Benim sadece Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak değil, İstanbul aşığı, İstanbul’u hocası olarak gören bir kardeşiniz olarak en büyük çabam, bundan sonra bu şehre herhangi bir zarar vermeden özellikle Suriçi’nin, yeniden en iyi şekilde korunarak imar edilmesi olacak.”
Davutoğlu İstanbul’dan yola çıkarak bir ‘şehir tayfı’ yapıyor:
“Birisi, mimari eserin çevreyle, doğayla, tabiatla olan ilişkisi. İstanbul’u diğer mekanlardan ayıran en önemli hususiyeti, dünyanın en güzel topoğrafyasına sahip olmasıdır. Bir vesileyle zikretmiştim; Medine ve Mekke vahyin ruhunu, Kudüs tarihin ruhunu, İstanbul ise doğanın ruhunu temsil eder. Anasır-ı erbaa en iyi şekilde İstanbul’da buluşur. Boğaziçi’ne baktığınızda suyun bir dans edercesine toprakla nasıl buluştuğunu hissedersiniz. Tarihi Yarımada’ya baktığınızda yedi tepede, toprakla havanın buluşmasına şahit olursunuz ve bir şafak ya da grup vaktinde, İstanbul’a baktığınızda ateşin, yani güneşin bu hava, su, toprak ile buluşmasına şahitlik edersiniz. Mimar Sinan, bütün bu cemali, güzelliği, bütün yönleriyle görüp, eserleriyle bu tabiata öyle bir mühür vurdu ki hiçbir aykırılık, hiçbir çelişki böyle bir mührün izini bozamadı.”
Ne yazık ki, erken cumhuriyet döneminde vahşice, 60’lı ve devam eden yıllarda gafilce, günümüzde engellenemez hale gelen şehir katliamları başta İstanbul olmak üzere tarihî şehirlerimizde cemâlden, kemâlden eser bırakmadı.
Başbakanın konuşmasından daha fazla kesitler almaya gerek yok. Çünkü aynı mealde devam ediyor.
Konuşmasını bütünüyle tasdik ettiğimizi ifade ederek… Ama, ancak, lâkin, mamafih… diyerek devam edelim isterseniz…
Konuşmayı dinlerken, karşınızda bir Başbakan mı var, yoksa her cümlesi “mısra-ı berceste” olan ehl-i hikmet’ten bir hakîm mi var ayırt edemezsiniz(!) Bu, Davutoğlu’nun “Hoca” sıfatından bir türlü sıyrılamayışından kaynaklanıyor herhalde. Ülkemiz bugüne kadar, derinliklerden haber taşıyan “nâtıka-i muhtevî” ile meşhur böyle bir Başbakan görmedi desek yeridir.
Şehircilik konusunda bir hoca olarak nutuk irâdına âmenna! Her cümlesi ‘yüklem’ dolu ama muhatap öznesi var mı? Bu konuda endişeliyiz. Mevcut Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, Belediyeler ve diğer ilgili bakanlıklar, kuruluşlar… “Eski usûl talimleri” ile âtıl… Ve en önemlisi rant avcısı müteahhitler pusuda beklerken, hangi seferberlikten bahsedilebilir bilemiyorum.
Başbakan Davutoğlu, “Bâde Harabül Basra” desek de, eğer her tarafı sarmış “şehir eşkıyaları”na karşı müştekî olmak yerine irade gösterip, rahmetli muhakkik mimar Turgut CANSEVER’in izlerini takip edebilirse, bahsettiği seferberliği başlatabilir.
Aksi halde nâtıkası sadece “kendi sesinin yankısında mest olan bir Hoca” olarak kubbemizde bir hoş sadâ olarak kalacaktır!
Ortalıkta “kentsel dönüşüm” adıyla meydan muharebesi artığı halinde sergilenen şehir harabelerine rağmen gene de Başbakan Davutoğlu’nun sözkonusu konuşmasındaki şu cümlelerini şehir ve mimarî’de son bir nedâmet ve muhasebe olabilir mi? diye ümit edelim:
“Hepimizin en aslî görevi, emanet olarak devraldığımız bu şehri gelecek nesillere devretmektir. Mimar Sinan’dan ders almış olsaydık, o çok zikrettiğimiz Mimar Sinan’ın aşkını, sevdasını gerçekten yürekten hissetmiş olsaydık, bu aziz şehre, bu aziz şehrin doğasına, dokusuna uymayan eserler yapıp şirk koşmazdık. Açık bir muhasebe ile söylüyorum; hepimiz sorumluyuz ve hep beraber, Mimar Sinan’ın huzurunda, mimarlar gününde, başta mimarlar olmak üzere bütün mimar erbabına ve başta belediyeler olmak üzere bütün yerel yönetimler ve başta Çevre ve Şehircilik Bakanı olmak üzere bütün bakanlarımıza en açık ve net talimatımız; bundan sonra bu şehre hançer gibi saplanan hiç bir eser yapılmayacak.”
“İnşaallah” diyerek, Başbakan’ın sözlerinin söylendiği yerde kalmaması için, bu iradî, kararlı ve keskin tavrının bir gereği olarak, şehirlerimize bir hançer gibi saplanan gökdikenlerinden bir tanesini irade beyanı olarak kule şehvetlilerine ibret-I âlem olması için yıktırmasını bekliyoruz! Aksi halde Başbakan’ın bütün bir müktesebâtı ve nâtıkası “.. gökte kasırga bulutları ve kuledeki gözcünün feryâdı: S.O.S! S.O.S!”dan ibaret kalacak gibi görünüyor!
Kimbilir belki istikbalde bir nesil, tesadüfen Başbakan’ın “şehir konuşmaları”na rastlar da “bu bilge kime konuşmuş, niçin kelimeleri israf olmuş(!)” diye hayret eder!
Üstad Necip Fazıl’ın “Hasret, vuslatın yarısıdır, iste ki olsun!” sözüyle bitirelim.
.
Şehri rehinden hangi akıl kurtaracak?

Geçtiğimiz haftalarda Başbakan Davutoğlu’nun Mimar Sinan Haftası nedeniyle düzenlenen “Medeniyetimizin Mimarlarından Sinan’ı anmak” toplantısında yaptığı konuşmadan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan da Sabah gazetesinin “Kentsel Dönüşüm ve Akıllı Şehirler Kurultayı”nda konuştu. Konuşmalar, bundan önceki şehir konuşmalarının bir devamı niteliğinde, danışmanların konuşma metinleri stoklarından çıkarılıp güncellenmiş gibiydi. Yâni, günümüzde pratik karşılığını görmenin pek mümkün olmadığı, şehre karşı plâtonik bir söylev niteliğinde idiler. Çünkü karşılarında ne kendilerini duyan şehir vardı, ne de kendilerinin duyacağı ve hissedeceği şehirler!
Kurultaya verilen isim şehirlerimizin düşürüldüğü “kimliksizlik çukuru” ve “kentsel dönüşüm ifsadı”nın devam edeceğini ve akıbetinin nerelere sürükleneceğini gösteriyor sanki: “Kentsel Dönüşüm ve Akıllı Şehirler.”
Şehre dair sahih, tarihî çağrışımları olan, medeniyet birikimimizden mülhem,modern zamanları da kuşatan kavram üretememe kabızlığı hemen dikkati çekiyor. “Kentsel dönüşüm” gibi bayatlamış, kullanıla kullanıla içi boşaltılmış bir kavrama İngilizce “Smart Cities”den aparılmış “akıllı şehir” yoldaş kılınarak, tedavüle sokulmuş fantezi bir kavramla mest olunmuş şekilde yola devam edileceği müjdeleniyor(!)
Aslında “kendi şehri”nden habersizliğin ve “kendi şehri”ni terketmenin trajik bir itirafı ve ifadesi olan bu hal, şehircilikte ihmali de aşmış bir ifsada doğru hızla sürüklenmekte olduğumuzun hazîn beyanıdır.
İlgili bakanlıklardan birinin web sitesinde kavramın intihali ustaca tanımlanıyor:
“Akıllı Kent tanımı dilimize İngilizce Smart Cities kavramından çevrilerek kazandırılmış bir tanımdır. Bununla birlikte Akıllı Kent tanımının yanı sıra Bilişim Kentleri (informatic cities) Sayısal Kentler (digital cities) tanımları da kullanılmaktadır….Bu alanda danışmanlık hizmeti veren bir uluslararası firmanın tanımında da “Akıllı sistemler kent yaşamında ve toplumlarda davranış değişiklikleri oluştururken, bir yandan da düşük karbon salınmasına, ekonomilerin gelişmesine yol açan, teşvik edici faaliyet seçenekleri sunmaktadır.”
Türkiye Cumhuriyeti Kalkınma Bakanlığının Bilgi ve İletişim Teknolojileri Destekli Yenilikçi Çözümler Ekseni Mevcut Durum Raporu (Şubat 2013) belgesinde Akıllı Kent yapılanması şöyle tanımlanmaktadır. “Günümüzde kentlerin yasadıkları sorunları çözmeyi ve kentlerde yasayanların hayat kalitesini artırmayı amaçlayan “Akıllı Kent” çözümleri önem kazanmaktadır ve dünyadaki pek çok şehirde hızla uygulamaya geçirilmektedir. Akıllı Kent çözümleri temelde Kent Bilgi Sistemi (KBS) ve Coğrafya Bilgi Sistemi (CBS) gibi kentlerin bilgi teknolojileri altyapı sistemlerine bütünleşmiş ve gerçek-zamanlı bilgiye dayalı karar almayı mümkün kılacak şekilde hayata geçirilmektedir. Akıllı kent çözümleri enerji, su, ulaşım, kentsel hizmetler ve sağlık hizmetleri başlıkları altında incelenebilmektedir.”
“Aklı karışıklar”ın “Akıllı kent”lerle nasıl bir şehir tasarlandığı ortada.

Bu müthiş buluştan (!) şehirlerimizin gelecekte nasıl bir teknolojik depo olacağını ve insanın sadece biyolojik ve gastronomik bir canlı olarak hayatını sürdürmesi gerektiğini iltizam eden bir “kent tipi” olduğunu kestirebilmek mümkün. Zira en basit şehirleşme sorunlarını çözemeyen, bu konuda hiçbir felsefi ve ontolojik kaygı taşımayan politik ve idari bir zihniyetin, çapının ve kapasitesinin çok ötesinde iri laflar etmesinin topluma mutlaka bir faturasının olacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz konusu kurultayda yaptığı konuşmada “Kentsel dönüşümü bir proje, bir hayal olmaktan çıkartıp, fiilen gerçeğe dönüştürmüş oluyoruz.” diyerek tek parti iktidarının 14 yıllık şehircilik politikalarındaki “seyyiât”larını “hasenât” olarak nitelemesi, şehirlerimizin geleceği konusundaki endişemize yeni “eyvah!” ve “veyl!”ler ekleyecek gibi görünüyor. Herhalde kendisini enforme eden Şehircilik Bakanlığı, TOKİ veya şehircilikten sorumlu danışmanları veya diğer bilgi kaynakları TOKİ’nin ihtida ettiğine, yaptıklarından nâdim olduğuna dair bulgular olduğunu ifade etmişler ki Cumhurbaşkanı bunları söylüyor. Erdoğan “Biz toplu konutta artık özgün mimariyi, yerel mimariyi hayata geçirmenin gayreti içerisindeyiz…” dese de 10 yıl önceki konuşmalarda da aynı şeylerin altını çizdiği, değişmeyen ritüelle danışmanlarının onları “repeat” ve “update” ettiğini görüyoruz. Biz bu retoriğe yabancı değiliz, âşinayız…
İşin bir diğer ilginç yanı, Cumhurbaşkanı ve Başbakan bir yandan “tarih-medeniyet-şehir-mimarî” gibi tedâisi zengin kavramlardan vazgeçemez ve şehirlerimizin mutlaka tarihî sürekliliği olması gerektiğine dair nutuklar irâd ederken, diğer taraftan hâlâ “kentsel dönüşüm”ü “akıllı kentler”le tahkim etme vaatlerini nasıl anlamalı? Bu dönüşüm seferberliğinin Şehircilik Bakanlığı, TOKİ ve “gökdikenleriyle mâlûl”, geçmişte yaptıklarından gelecekte yapacakları zaten belli müteahhitlere havale edilmesini nasıl yorumlayalım?
Cumhurbaşkanı konuşmasında ikaz mahiyetinde “TOKİ ve müteahhitlerimiz yeni bir döneme geçmeli” diyerek “TOKİ’nin yatay mimarî, mahalle kültürü, yöresel mimari konseptleriyle belediyelerle yürüttüğü ortak projelerle takdir ettiğim adımlar attığını görüyorum. İnşallah görmeye devam edeceğiz. Alan itibariyle sıkıntılı olduğumuz yerlerde dikey mimari kullanılabilir ama dikey mimariye gerek olmayan yerlerde bizim özgün mimarimizi kullanmak suretiyle gerçekten dünyaya yerleşimde farklı mesajlar vermeliyiz. Artık vatandaşlarımızın da bu yönde beklentileri ortaya çıktığı için müteahhitlerimiz de kendileri yenilemek durumunda kalıyorlar.” Şeklinde haklı bir talep ve misyonun altını çiziyor.
Bu temennilere katılıyor ve karşılığını görmeyi umuyoruz.
Ancak endişeliyiz ki; bizim görüp takdir edemediğimiz ama Cumhurbaşkanının takdir ettiği TOKİ’nin eliyle devam edecek olan kentsel dönüşümlerle, “böyle gelmiş böyle gidecek” olan şehir seyyiatlarına yenileri eklenecek. Çünkü bugüne kadar bizi yanıltan, eleştirilerimizi tekzip eden bir eser ortaya çıkmış değil. Çıkması için de tedrisattan geçmiş kadrolar nâmevcut.
Bu eleştirilerimizi, şehrin bir ontolojik vakıa olduğuna, mânâ taşıdığına ve insanın ahiret sorumluluğuna tekabül eden bir mes’uliyetle inşa edilmesi gerektiğine ilişkin yapıyoruz. Bu konuda rahmetli CANSEVER’in “Ahiretin sorumluluğunu taşımak ve dünyayı güzelleştirmek” isimli manifesto niteliğindeki konuşma metnini ilgililere “yol haritası” niteliğinde tavsiye ederiz.
Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın gerçekten şehircilik konusunda ciddi endişeleri olduğuna inanıyoruz. Ancak, “işler vakitlerine rehinlidir” (Şems-i Tebrizi Menakıb’ül Ârifin) hikmetince/hükmünce/ölçüsünce aradan 14 yıl geçmesine rağmen bir türlü şehircilikte tarihî şehir müktesebatımızın modern zamanlarda sürdürülebileceğine ilişkin bir emare ortaya konulamamış, aksine şehirlerimiz ıslah ve ihya adına işgal ve imha sürecine girmiştir. Yâni bir türlü ihya ve inşa için vakit tamam olmamıştır!!!
Bütün bu tenkitlerimizi bir an dondurarak, Şehircilik üzerindeki rehnin kaldırılmasının vaktinin artık geldiğine inanmak istiyoruz !
İnanmak istiyoruz ama gidişatın encamından ötürü mutmain olamıyoruz Bu konuda da, her ne kadar sağlığında itibar edilmemiş ve feryâdı duyulmamış olsa da, “öldükten sonra eserleriyle yaşayan”, şehircilikte günümüzün yegane referansı olan, tükenmez ve her an yenilenen bir menbâ olan rahmetli Muhakkik Mimar Turgut Cansever’in feryâd eden sesi duyulabilecek, eserleri anlaşılabilecek midir? Bu konuda ilgililerin anlamaya ve kavramaya matuf terminolojik bakışı,idraki, eli, var mıdır? Bu sorulara müspet bir cevap veremiyoruz..
Hiç zannetmiyoruz. Eğer ülkemizin her alanda geçirdiği dönüşüm sancılarına şehir ve mimarîde de bir kapı aralanacaksa, bu tarihî kavşaktaki dönüşümün adı ve adresi Turgut Cansever olmalıdır!
Her şeye rağmen, ümitvar olmak için kendimizi zorluyoruz. Bir ülkede bir Cumhurbaşkanı ve bir Başbakan büyük topluluklar ve kamuoyu önünde bu şekilde konuşmalar yapıyorlarsa hâlâ bir ümit var mıdır acaba? Diye, bize has bir ümitle ye’se düşmekten kurtulmak, ümitvar olmak istiyoruz.
Neticede diyoruz ki; hiçbir dua boşluğa gitmez. Cumhurbaşkanının da Başbakan’ın da önemli ihtar ve ikazları var. Ancak bilmek lâzımdır ki; fetva (hüküm, irade) makamında bulunanların şekvaya hakları yoktur! Yani hükümfermâ olanların hiçbir şikayet ve mazerete sığınmaya selâhiyetleri yoktur.
Ağızlarda nakarat olarak dolaşıp dudak tiryakiliğine dönüşen ve hakikati giderek kaybolan “şehir ve medeniyet” konusunda bir hatırlatma niyetiyle, Cansever’in yalın fakat derin muhtevalı tarifleriyle bitirelim yazımızı:
“Şehir, ahlakın, sanatın felsefenin ve dini düşüncenin geliştiği ortam olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığın anlamını tamamladığı ortamdır. Bu idrak, şehir biçiminin oluşmasını sağlar ve insanın en üst gelişme düzeyine ulaşmasının temeli olur…”
“Medeniyet dediğimizde, bir çağın dünyaya özel bakış tarzı çerçevesi içerisinde ürettiği bir düzeni, o düzenin içerisindeki ögeleri kastediyoruz.”
Geleceğin şehirlerini inşa iddialı iktidarın samimiyet ve liyakat kesbi Cansever’i idrak edebildiği ölçüdedir.
.
“Ulûfe”, “arpalıklar” ve “hazine yemliği”nin dayanılmaz çekiciliği veya “danışmanlara ne danışılır?”
Yahya Düzenli:
Eskilerin “mâsivâ” olarak nitelendirdikleri zamanın ritimleri öylesine hızlandı ki insanı “aynı yerde kalmak için bile çok hızlı koşmalı” hikmetine eş bir mecburiyete itiyor! Bu hikmetten pay alarak baktığımızda; insanoğlunun yeryüzü macerasında, bir şuuraltı sendromu olarak müptelâsı olduğu ihtiraslar, onu öyle mecralara sürüklüyor ki, artık dönüşü olmayan bir yolda hızla koşmak zorunda kalıyor. Tıpkı bir mahkûmun kendisini hücresinde ‘hür’ hissetmesi gibi… Modern zamanlarda ihtirasların tatmin şekli değişse de muhtevası değişmiyor. Meselâ tarihî devlet koridorumuzda kapıkullarına ‘bahşiş’ olarak tahsis edilen ulûfe ve arpalıkların dayanılmaz cazibesi bu türden bir ihtirasla insanoğluna “var olmak için yok et” şehvetiyle meydan muharebesi verdiriyor
Ulûfe ve arpalıkların tevcihinde esas olan sistemde, Kapıkulu; Devlet-i Âliyye’de doğrudan padişaha bağlı, yaya, atlı ve teknik sınıfı oluşturan askerlerden oluşan ocaklara verilen isim olup, vazifeleri katı ve tavizsiz kaidelere bağlanmıştı. Zamanın ihtiyacı olarak “Devşirme” usulüyle Kapıkulu olarak nasbedildikleri için aileleri ve dinleriyle bağlarını koparması, hükümdardan başka kimseye maddî veya hissî bir bağ duymaması gerekiyordu.
“Ulûfe”; Arapça “alef”in Türkçe karşılığı olan “yulaf”tan halk ağzında türetilmiş olup Osmanlıca’da “yem parası” demektir. Ulûfe’nin ne zaman, ne kadar olduğuna, ulufe verilenlerin kimler olacağına Pâdişah ve Sadâret karar verirdi.
Netaic-ül Vukuat’ta şöyle yazar: “Bu misillû etba’ güruhunun uhdelerinde bulunan ulûfeye ‘kapılı ulufesi’ ve iratçıların ulûfelerine de ‘Otak ulûfesi’ ıtlak olunagelmiştir.” Ulûfe’nin usûl ve erkânı oldukça uzun. Sadece şunu söyleyelim ki; Pâdişah veya Vezir-i Azâm’ın huzurunda “fevkalâde merasim”le ulufe tevzi törenleri icra edilir, “el etek öpülür, el kavuşturulur.” Sonraki devirlerde Kapıkulu ocaklarından “Ulufeciyân” olarak isimlendirilen bu bölüğün “cür’etleri küstahlık mertebesi”ne ulaşmıştı. Ulûfenin teâmül haline geldiği dönemlerde zaman zaman ulûfe dağıtımında yolsuzluklar da yapılmıştır.
“Arpalık”; “belli başlı idare ve saray adamlarına ve bir kısım yüksek rütbeli ilmiye ricaline, vazifelerinde iken maaşlarına ilâveten, vazifelerinden ayrıldıktan sonra ise, tekaüt veya mâzuliyet maaşı kabilinden olarak verilen tahsisat…” olarak tarif edilir.
Bu taifeye “bervech-i arpalık” olarak Rikâb-ı Hümayun ağaları, bölük ağaları, saray erkânı, asâyişi temin edenler, hizmette kusur etmeyenler, vs. gibi rical dahil olup “cep harçlığı” ve “yem bedeli” olarak arpalık tahsis ve tevcih edilirdi. Gel zaman git zaman arpalık iştahı o hale gelmiş ve iş o kadar ileri gitmişti ki, “oğulları ve kendi mensuplarına da birer kaza tevcih ettirmek için” kıran kırana yarış başlamıştı. Bu yolda yakınlarını kollamak için her türlü tezyif ve tahkir mubah görülür hale gelmişti.
Öyle ki, hiçbir kapukulu, ulufe ve arpalıkları almamazlık etmez, tam aksine zevk ve şehvetle benimserdi. Tarihî kayıtlara göre sadece Amasya Müftîsi vaktin değerli ulemasından Seyyid İbrahim Efendi “…ben riyazet-keş değilim ki, arpa ekmeği yiyem ve mescidden ayrı yere varmam ki, merkep besliyem, arpa bize lazım olmaz” diyerek Kanunî devri Sadrazamlarından İbrahim Paşa’nın tevcih ettiği arpalığı reddetmiştir. Sadrazam, “arpalık nâm-ı mücerret bir tabirdir ve illâ murad, huddam ve dervişlerinüz mesarifine sarf için meblâğ tayinidir” dese de Seyyid İbrahim Efendi kabul etmemiştir.
Bugünkü ulûfeciyâna ve arpalık ehline bir ders-i ibret olarak takdim olunur.
Alışkanlıklar değişmiyor… Modern zamanlarda da kapıkullarına ulûfe ve arpalık tevcih olunuyor…
•Günümüzde, ulûfeciyan ve arpalık sahiplerinin hiçbir tarihî aidiyet ve mensubiyetleri yoktur! Tâbi olduklarına bağlılıkları ‘yeni bir kapı bulana kadar’dır. Ancak, sürekli akan bir “tarih sebili” gibi kendilerini öylesine pazarlarlar ki, “sahipleri” bile şaşırır kalır!
•“Han Sofrası”na olan yakınlıklarından dolayıdır ki; kamuya dair bütün muamelelerde “rüçhan hakkı”na sahiptirler!
•Günümüzde aydın, sanatçı, edebiyatçı, kültür adamı, bürokrat, vs. Pâdişâh’a “duruşunuz yeter, başka bir şey istemeyüz!” yollu nazireler düzerek ustaca göze girmeyi başarırlar ve verilecek ulûfe ve arpalık için sıraya girerler!
•Aslında onlar lejyoner yâni kiralık “paralı savaşçı”lardır! Her halde Hakan, kendisine sâdıkları ancak böyle sıdk ile çalıştırabiliyor ki, ulûfe ve arpalık tayininde cömert davranmaktan kaçınmaz.
•“İş ortaklığı” ile “suç ortaklığı” sırdaşlıklarının ve ketumiyetlerinin temelini oluşturur.
•İhtiraslarının nihayeti yoktur. En önemli özellikleri “kifayetsiz muhteris” olmalarıdır. Önce ihlâs ile başladıkları görev-i azîme’ye ihtirasla devam ederler.
Dânişmend’liğe yâni, “danışmanlık” mesleğine gelince…
Farsça “dânişmand”dan Türkçeye geçen, bilgi sahibi, âlim anlamına gelen bir kelime. Nasıl ki Arapça müşavir, müşavere edilen demek ise, danışman da danışılan demek.
Hizmet verilene göre mana ve değer ifade eden “danışmanlık” giderek öyle ayağa düşürüldü ki, sokakta “çöp toplama danışmanlığı”ndan “evlilik danışmanlığı”na, “ev temizliği danışmanlığı”ndan “ütü yapma danışmanlığı”na, “uyku danışmanlığı”ndan “ayakkabı ve elbise giyme danışmanlığı”na, “gayrimenkul danışmanlığı”ndan Devletin en üst düzey makamlarına verilen enformasyon hizmetine kadar müptezel hale getirildi. Artık “danışman” demek neredeyse askerdeki “posta” veya kamu kurumlarındaki “getir-götür” işlerini yürüten “odacı” ile özdeşleştirildi. Cumhurbaşkanı danışmanı, Başbakan danışmanı, bakan danışmanı, milletvekili danışmanı, vs. vs. Bu gidişle saçlarındaki teller sayısınca danışmanla yaşamaya mahkûm danışmansız bir ferde rastlayamayacağız galiba. Tıpkı işsiz-mesleksizlerin “ne iş olsa yaparım abi” deyişine eş, danışmanlarımız da on parmağında on marifet “her işte mütebahhir” kahramanlar olarak boy gösteriyorlar! Danışmanların görevleri arasında hizmet verdikleri zât veya makamı ziyarete gelenlere şehri gezdirmek, eğlendirmek, hoşça vakit geçirtmek, bazen köylüleri park ve hastaneye götürmek, sabah çocukları okula bırakmak ve akşam almak gibi pek ‘mühim’ işleri vardır.
Günümüzün Âl-i Devlet dânişmend’lerinin de en önemli özelliği ulûfe ve arpalık tevcihinde arslan payını almaktır. “Gözde”ler arasına girebilmek için ‘ne gerekiyorsa’ yaparlar hatta, bir akrebin en son kendi kendisini sokması gibi her şeyi göze alırlar.
Bir bu “danışman”ları düşünün bir de Türklerin Müslüman olduğu erken dönemde yazılan “Kutadgu Bilig”i yazan Yusuf Has Hacib’e bakın. Tabii görecek göz, farkedecek feraset, anlayacak idrak varsa… Ve bir de Osmanlı’da IV. Murat’a ve I. İbrahim’e Danışmanlık yapmış Koçi Bey ve “Risalesi”ni..
O Yusuf Has Hacip ki; XI. Yüzyılda Karahanlı Hükümdarı Uluğ Buğra Han’a atfen yazıp takdim ettiği “Kutadgu Bilig” isimli muhteşem eserinde “yiğit altını gördü tabiatı değişti, özü yumuşadı!” diye bir genetik kodlama yaparak bugünü işaret eden engin bir basiret sahibidir…
Der ki Yusuf Has Hacip: “Bilgili hakir oldu, bir tarafa sinip kaldı. Akıllı dilsiz oldu, ağzını açmıyor. Memlekette fena adamlar çoğaldı; halîm insanlar ayak altında kaldı. Fesâd ve fısk yapanlar merd sayıldı! Helâl büsbütün ortadan kalkı, haram çoğaldı. Helalin ancak adı kaldı, onu gören yok. Haram kapışıldı, hâlâ ona doyan yok. Hani bu harama haram diyen, haramı bırakıp, helal yiyen insan nerede? Hırs ve tamah arttı, kalpler haram ile çok fazla karardı. İyiler kötüye bakarak değiştiler!”
Yusuf Has Hacip, “Öğdülmiş”in diliyle Hakan’a yazdığı her cümlesi muhteşem ve ibretli nasihatlerinde geçmişteki mâruf yöneticilerden bahisle şunu da söyler: “Eğer o vakit bunlar insan idi iseler, bugünkü insanlar nedir?”
Koçi Bey ise…
O Koçi Bey ki; XVII. yüzyılda IV. Murad’ı şöyle ikaz ediyor: “Eğer yeryüzünün düzeltilmesi konusunda tedbir alınmazsa ve bu nazlı memlekete bir düzen verilmezse, ümmet-i Muhammed ‘nefsim nefsim’ diyerek halk büsbütün berbat olur, zira kul taifesi itaatten çıktı. Nasihat ile kul kontrol altına alınmaz ve iltifat ile düzeltilmesi mümkün olmaz. Bu zamanın kulu öyle bir kuldur ki, her ay bütün aylıkları peşin verilse, her birinin bütün ihtiyaçları karşılansa, her biri iltifatlara boğulsa ve bütün âlimler ve şeyhler bir yere toplanıp bunlara öğüt ve nasihat etseler, her birini bin bir öğütle itaat yolu sevk etseler hiç birisinin kulağına girmez, zerre kadar faydası olmaz.”
Devam ediyor Koçi Bey: “Kimini arpalık, kimini ise mülk olarak verdirip, kendilerinin hiçbir ihtiyaçları kalmadığında her biri kendi adamlarına nice tımar ve zeametler verdirip, kılıç sahibi gazilerin dirliklerini kestirdiler. Hazineyi gereksiz yere harcayıp dünyayı bu şekle koydular. Yine kanaat etmeyip rüşvet kapısını açtılar… Bir alay ehliyetsiz ve hak etmemiş kişinin leş ile denk görülen rüşvetlerine aldanarak kimine beylik, kimine beylerbeyilik alıverip, gerçek hak sahibi olan bir yığın iş görmüş, emekdar, işe yarar ve cesaretli kullar düşkünlük köşesinde namsız, nişansız kalıp fakirlik ve yokluk içinde ezildiler… Ulûfeli kul çoğalarak dünyayı tuttu… Bunların ünlüleri, vezirlere tabi olup her ne kadar fitne ve bozgunculuk ortaya çıktıysa hepsi bu gibi kimseler yüzünden oldu. “
Şüphe yok ki bugünün danışmanları o günün danışmanları değil… Ne dünün Koçi Bey’i var bugün ne de Pâdişahı…
Tarih, bize bunların var olduğunu, izzet ve itibar gördüklerini bu iki örnekle bildiriyor. Hakan’lara ve sair yöneticilere böyle dânişmendler gerek! Yoksa zihinleri yorgun ve yıpranmış, o nispette de iştah ve ihtirasları kabarmış olanlar değil… Dileriz geleceğin nesilleri bugünün tarihini okurken yollarını şaşırmasın ve beddua etmesin!
Söze burada üç asır ara vererek, XVII. yüzyıldan XX. yüzyılın başlarına gelelim ve bir de erken cumhuriyetin devlet erkânından Kılıç Ali’yi dinleyelim. Yakın tarihimizin İstiklâl Mahkemeleri’yle meşhur üç Ali’sinden en şedidi olan Kılıç Ali, “Atatürk’ün Hususiyetleri” isimli hâtıralarında yaşadığı ve şahit olduğu olayları anlatır. Bu hatırâtında dönemin mahfillerinde yaşanan ama bir anlamda günümüzün devlet aygıtının işleyişi ve yöneticilerinin nasıl “mutlak metbû” hale getirildiğine dair önemli ipuçları veriyor.
Söz konusu bir hadiseyi Kılıç Ali’den okuyoruz:
“Bir gün toplanmış olan ve benim de dâhil bulunduğum bir fırka divanında, İmalât-ı Harbiye fabrikasında yapılan kadro tanzimi dolayısiyle açıkta bırakılan amelelerin vaziyeti müzakere mevzuu olurken İsmet Paşa’nın, ameleyi himaye eden Recep Peker merhuma kızarak:
“Hakimiyet-i milliye, efkâr-ı umumiye sözleri bir lâfz-ı muraddan ve bir takım süslü kelimelerden ibarettir. Böyle bir şey yoktur. Bütün dünyada cârî ve mukadder olduğu gibi mesele, okur-yazar denilen ekalliyetin, okuması-yazması olmayan ekseriyeti idare etmesidir. Ekalliyet denilen okur-yazarların da başlarına MENFAAT YULARINI GEÇİRİP HAZİNE YEMLİĞİNE BAĞLADIN MI, BÜTÜN İDARE YOLUNA GİRER VE MUNTAZAM İŞLER!”
Herhalde erken Cumhuriyet döneminde bütün idare bu şekilde yoluna girmiş ve muntazam işlemiştir. Peki ya şimdi?
Ulûfe, Arpalık ve “Hazine Yemliği”nin dayanılmaz çekiciliği karşısında herhalde Şeyh Sadi-i Şirazî’nin şu hikmetli ikazı kime ne söyler:
“Kendi ekmeğini yiyerek yaşamak, altın kemer takıp el pençe divan durmaktan yeğdir.”
Yazımızı Üstad Necip Fazıl’ın Şekspir’in “Hamlet”inden aktardığı şu ibretli diyalogla bitirelim:
“Prens eliyle bulutları gösterip şöyle der:
-Polonyüs, şu bulut neye benziyor?
-Deveye benziyor efendimiz!
-Bana kalırsa kıpkırmızı bir gelincik çiçeğine benziyor!
-Evet, evet efendimiz, tıpkı bir gelincik!
Bu cevaplar üzerine Prens Polonyüs’e döner ve şöyle haykırır:
– Ey şahsiyet sen nerdesin? “
.






“Mecliste sert çatışmalar oluyordu. Bir defasında Trabzon Milletvekili Ali Şükrü kürsüde konuşan Mustafa Kemal’e ağır sözler söyledi. Birbirlerinin üstlerine yürüdüler. Bu olaya çok sinirlenen Topal Osman bir adamını yollayarak Ali Şükrü’yü konuşmak üzere Çankaya tarafındaki evine çağırır ve karşısındaki iskemleye oturur oturmaz boğdurur.
Bir deniz subayı olan Ali Şükrü, Milli Mücadelenin samimi insanlarından birisidir. Samimi diyorum, çünkü sonuna kadar saltanatçı ve hilafetçi olduğunu gizlemedi. Bunun içindir ki, saltanat ve hilafetin yerine devletin başına başka bir makamın ve şahsın yerleşmesine her zaman karşı durdu.