 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Bunun içinde Arap kültür dâiresi ve Kuzey Afrika kültür dâiresi meydana geldiği gibi, ayrıca da Türk kültür dâiresi de meydana gelmiştir. Bu kültür dâirelerinde dinlerin yaşayış ve yaptırımlarında da farklılıklar görülmüştür
Eskiden Müslüman olmayan Türkler, İslâm ordularını def’alarca yendiler. Araplar Ermenistan ve Gürcistan’ı zapt ettikleri hâlde Hazar Türkleri karşısında durmak zorunda kaldılar. Hazret-i Osman devrinde Horasan Vâlisi Mühelleb ibn Ebî Sufrâ Orta Asya Türklerine en az beş def’a mağlup olmuştur.
Kuteybe b. Müslim Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında, Buhârâ, Hokand vs. yerlerde Îranlılardan da yardım almasına rağmen Türklere yine mağlup olmuştur. Bu arada Kuteybe’den haber alamayan Müslümanlar, Cum’a günü hutbelerde Kuteybe için du’alar edilmiş ve Kur’ân-ı kerîm tilâvetleri yapılmıştır. Taberî, Kültigin ismini zikretmemekle berâber Horasan Vâlisi Cündüb ibn Abdurrahmân, cereyân eden vak’yı şöyle anlatır. “Sevre katında 20.000 er vardı. Çok Müslümân şehîd oldu. Hattâ Hazret-i Sevre de şehîd oldu… Hulâsâ 20.000 erden biri dahî sağ çıkmadı.” (radıyallâhü teâlâ anhüm ecma’în) (İntroduction a l’Histoire de l’Asie 1896 paris s.135) (Türk Irkı Niçin Müslüman oldu İsmâîl Hâmî Dânişmend Burak 1994, İstanbul, ss. 53-56)
Meselâ Leon Cahun Türk Târihi’nde şöyle der: “Hakîkat şudur ki Araplar silahları ellerinde olarak Türklerle başa çıkamamışlardır. Arab’ın Türklere karşı yegâne müessir silâhı siyâsetle belâgatten ibâret olduğu anlaşılır. Türkler Îran ve diğer kavimler gibi fütûhât ve silâh zoruyla îslâmiyeti kabûl etmemişlerdir. İslâm’ın büyük müdâfîleri ve üç büyük Müslüman milletin biri olan bu adamlar mağlûb edilmek sûretiyle ihtida etmiş (hidâyete erip Müslüman olma) değillerdir.” (Jean Paul Roux, La Turquie, s. 69, 1953 Paris. Age Türk Irkı, s.58)
Buradaki bilgilerden maksat eski Türklerin İslâm ordularına karşı kazandıkları savaşlar değildir. Tabîî ki İslâm’ın hattâ Eshâb-ı kirâmın uğradığı her yenilgi bugün dahî içimizi sızlatmakta ve Müslüman olmayan Türklerin kazandıkları zaferler bize derin bir hüzün vermektedir. Şunu kabûl edelim ki, sonradan bu dînin en büyük hâdimi ve müdâfii (hizmetçisi ve koruyucusu) olacak bu milletin İslâm’a karşı bu kadar direnmeleri aslâ dîni değil, toprak ve vatan savunmasıdır. Tabîî ki İslâm orduları tebliğ ve cihâd rûhuyla ülkelerin fethine uğraşırlarken bu kadar geniş bir coğrafyayı ve bu kadar büyük savaşçı bir kavmi göz ardı edemezlerdi. Çok şehîd verdi İslâm orduları ama bu savaşlar Türkleri Müslüman yapmadı. Gariptir ki Müslümanlara karşı kindar da yapmadı. Müslüman askerlerle yaptıkları bu savaşlarda İslâmiyet’in yüceliğini ve üstün insânî potansiyelini görüp, kalpleri giderek bu dîne ısındı. Savaşları kazanan Türklerin İslâmiyet’i seçmeleri tamâmen bir lutf-i ilâhîdir. Rabb’imiz bu Türklere âdetâ: “Siz İslâm’ın bayraktrârı olacak ve bu dîni, benim adımı ve Habîb-i edîbimin sünnetini bütün cihâna yayacaksınız” demiştir. Rabb’imiz Türkleri Müslüman olmakla aziz kılmıştır.
YENİ KÜLTÜR DÂİRELERİ
Onuncu asırda Türk câmiası şu üç dâireden teşekkül ediyordu: I- Thain-Chan (Tanrı Dağı civârındaki Uygurlar ) II-Kuzey Türkistan’da Karluklar. III- Mâverâünnehr civârındaki Oğuzlar.
Genelde hâsıl olan kanâat ve yaygın bilgi 960 târîhinde Abdülkerîm Satuk Buğra Han’ın iki yüz bin çadır halkından mürekkep büyük bir kütle hâlinde İslâmiyeti kabûl ettiği yönündedir. Profesör Barthold da bu fikirdedir.
Rene Grosset ise daha dikkat çeken bir iddiâda bulunur: “Oğuz Türkmenlerinin Kınık Boyunun beyi olan Dukak Oğlu Selçuk, 985 târîhinden evvel Oğuz kütlesinden ayrılarak aşağı Sir Daryâ (Sîhun) mecrâsının sağ sâhilinde bulunan Cend şehri civârına yerleşirken tekmil oymaklarıyla berâber İslâmiyet’i seçmiştir.” (Rene Grosset L’Empire des steppes s. 199 Paris) (Age, Türk Irkı s. 63)
Oğuzlar Karluklardan gördükleri baskı üzerine batıya ve güneye doğru çekilmeleriyle de bir kısım Türkler Rusya’ya gitmiş, diğer büyük kütle de Selçuk hânedânının idâresinde Şamanizm’i terk ederek toptan İslâmiyet’i seçmişlerdir. Bunun akabinde de bütün Mâverâünnehr’i zapt ederek Müslümân olmalarını sağlamışlardır. Bu zümre en hâlis Türk kolu olan Oğuzlar yâni Türkmenlerdir. Bu boyun dili bütün Anadolu ve civârının dili olmuş ve bu Oğuzlar kurdukları devletle de cihanşümûl İslâm-Türk sancağını âleme gölge yapmışlardır. Esas i’tibâriyle Osmanlı-Oğuz nesli büyük ataları Oğuz Kağan’ın bütün gök kubbeyi kanatları altına alıp bu haşmetli coğrafyaya da güneşi tuğ yapmak ve daha çok deniz daha çok nehir isteği Türk Cihan hâkimiyeti mefkûresi (ülküsü) olup, bu misyonun parantezi de “i’lâ-yı kelimetullâh”, nihâî hedef Asya’dan atılan bu okun Batı’da gidebileceği son hedefe varması yânî “Kızıl Elma”dır.
“Netîce olarak Sünnî yânî hakîkî Müslümanlığı o sırada her taraftan tehdît etmekte olan “Şiîlik” cereyanları içinde tereddî etmekten (soysuzlaşma, yozlaşma, asıldan sapma) Oğuz Türk’ü kurtarmış ve artık kuvvet ve kudreti kalmamış olan Arap kavminin yerine geçerek Ortodoks Bizans’la Katolik Avrupa’nın Hristiyan din birliği nâmına istîlâ ve imhâ etmek istedikleri İslâm âlemini Oğuz-Türk ırkı kurtarıp genişleterek Emevî ve Abbâsî devirlerini bile gölgede bırakmış demektir.”
(Barthold, Orta Asya Türk Târîhi, 1927, s. 86 İstanbul) (Age, Türk Irkı s.65)
Sonuç
Netîce olarak söylemek gerekirse:
A-Türk ırkı Müslümanlıktan evvel diğer kavimler gibi istîlâ edilip esâret ve İslâmiyet’e geçmiş değillerdir.
B-Türkler hiçbir maddî ve diğer dünyevî nîmetler karşısında bu dîni seçmemişlerdir.
C-Türk ırkı İslâmiyet’in bayraktarlığını tam dokuz asır yüklenmiş, bu dîni hem korumuş hem de en geniş coğrâfî hudutlara taşımıştır.
İslâmiyet eğer bütün insanlığa hitap etmese Türkler bu dîni seçmekte zorlanabilirlerdi. Türk misyonunda hep evrensellik vardır. Budist ve Mani dinlerinde yasaklanan savaş İslâmiyet’te gerektiğinde farz olan cihâd, onların heyecânını artırmış yine Uzak Asya dinlerinde yasaklanan et yemek ve ruhbanlık (evlenme yasağı) gibi fıtrata uymayan unsurlar İslâmiyet’in helâl saydığı yaşayış biçimi olunca bu din onlara çok câzip gelmiştir.
Türkler başlangıçta Tanrı mekânı olarak gökyüzünü kabûl ediyorlardı. Fakat Tanrı’ya da “Ogan” diyorlardı. Ogan (Ugan) kelimesi Divanü Lugâi’t-Türk’te şu anlamla verilmiştir: Her şeye gücü yeten, kadir. (Dîvânü Lugâti’t- Türk Dizini, TDK Yay. S, 133 Ankara 1972)
Buna rağmen bunun dışında ikinci bir tanrıyı kabul etmiyorlardı. Fakat Yazıtlarda adı geçen “Umay” bir ilâhe olarak belirtilmiştir. Umay’ın da tam bir tanrı özelliği taşıdığı da kesin değildir. Ama Göktürk Kitâbelerinde T.2. Batı Cephesi. 58.de Muharrem Ergin, “Umay ilâhe” diye aktarmış. (Eski Türkçenin Grameri, A. Von Gabain Çev. Mehmet Akalın, TDK yay. S, 304 Ankara 1988)
Kısacası Türkler “Kök Tengri” inancı ve karakterleri îcâbı İslâmiyet’e zâten en yakın kavimdi.
.
Türklerin yeniden doğuşu
16 Nisan 2022 02:00
A -
A +
Türkler Müslümân olduktan sonra, mütevâzı bir şekilde, hâkim değil hâdim olarak bu dîne hizmet ettiler. Şandan çok şeref peşinde koştular. Çünkü “İslâm’dan başka şeref yoktur” diyen Efendimiz’e yürekten bağlandılar. Ehl-i sünnet i’tikâdının yılmaz bekçileri oldular.
Türkler, büyük dinlerden Budizm’i, Manihaizm’i, Mûsevîlik ve Hristiyanlığı kabûl etmiş, temel kültür olarak Şamanizm’i hiç terk etmemiş, nihâyet Müslümanlığı kabûl ederek fıtratlarına en uygun dîni seçmiş bir daha da başka bir din aramamışlardır.
Türkler tarihte en çok din değiştiren kavimlerden biridir.
Türklerin İslâmiyet’i kabulü, dünyâdaki bütün dengeleri değiştiren en mühim hâdisedir. Dünyâ Rönesans ve Reforma kilitlenmiştir ancak ondan 5 asır evvel Türklerin İslâm’a girmesi yeni bir şevk, heyecan ve fetih rûhu getirmiştir. Esâs yeniden doğuş İslâmiyettir. İslâmiyet, bütün Peygamberân-ı izâm efendilerimizin dininin tamamlanarak kemal bulmasıdır. İslâmiyetle insan yeniden doğmuş, Sahâbe-i kirâm hazerâtı ile fetih ruhu kazanmış, diğer İslam toplulukları ile cihâdın zirvelerini zorlamaya çalışmış, Türklerin kurduğu Selçuklu ve Osmanlı ile Hristiyanlık ve bilhassa Bizans’a diz çöktürmüş, dünyâ Osmanlı-Türk Devleti’nin sancağının âdâletine teslim olmuş ve İslâmiyet, Türkler sâyesinde yalnız kıt’aların değil engin denizlerin de tek sâhibi olmuştur. İslâmiyetin şiârı ve medeniyet anlayışı, Rabbimizin yarattığı en mükerrem varlık olan insanı huzûra ve refâha kavuşturmaktır. Bu uygulamada din farkı gözetmeyen ecdâdımız, yüce dînimizin gereği olarak hassaten gayr-i müslimlerin hukûk-ı ibâdına (kul hakkı) daha da fazla önem vermiştir. Dînimizin medeniyet formülü şuydu: Terfîh-i ibâd ve ta’mîr-i bilâd. Yâni insanları refâha kavuşturmak ve yerleşim birimlerini bayındır hâle getirmektir Bu yüzden Osmanlı sâde kılıç zoruyla değil; adâleti, hoşgörüsü ve temizliği ile gayr-i müslim ülkelere de örnek olmuş ve fetihlerini kolaylaştırmıştır. Bir su medeniyeti olan Osmanlı, Avrupa’ya temizliği de öğretmeye çalışmış fakat bunda çok direnen Avrupa, kendi ruhları gibi bedenlerinin de temizlenmemesi için, pisliğe ve buna bağlı hastalıklara sanki vaftizin getirdiği ilk su-kutsallığı ile direnmiştir.
HEYKEL VE RESİM
Avrupa’nın çok değer verdiği heykel ve resim san’atı da, klasik resim tekniği anlayışını kilise ve mezar süslemeciliği ve bu cümleden olarak kutsal yerlerinde boy gösteren sözde Hazret-i Îsâ ve Hazret-i Meryem figürlerine borçludur. Rönesans ve Reform Hristiyanlık âlemini genişletmemiş, Hristiyanlığı güncellemiş, lâikliğin önünü açmış, kiliseyi insanlığa ve hukûka dâvet etmiştir. Batı yine de ne hukûku ne de insanlığı benimseyebilmiştir.
İtalya’da 15. ve 16. asırlarda başlayan Rönesans ve ona bağlı reform hareketleri, Hristiyan dünyâsının yıkılan temelleri üzerinde binâ edilmeye çalışılan göz alıcı yeni yapısıyla, aslından biraz daha koparılarak bu din sâliklerini âdetâ parçalayan ve yeni doğan mezhepleri bir din gibi kabul edilen geniş kapsamlı bir san’at, edebiyat, mi’mârî ve keşiflere dayalı coğrâfi hareketler bütünlüğünün yeni şeklidir. Mikelanj’ın Sistin şapelinin mihrap üstü tavanında Hazret-i Âdem’in yaratılışını tasvîr ederken, Tanrı’yı beyaz pelerinli yaşlı bir kimse olarak şekillendirmiş ve çıplak figürlü sözde Âdem aleyhiselâmı da parmağı ile Tanrıya dokunan bir insan olarak resmetmiştir. Onlar bir tanrı figürü yapabilirler. Çünkü tanrılar ilâhlardan bir ilâhtır. Ama Allâhü teâla tanrıların ve ilâhların hepsinden başkadır ve onlarla ne maddeten ne mânen kıyaslanmayacak olan tek vâcibü’l-vücûddur. Şekil ve mekânlar boyutunun tamâmen dışındadır. Avrupa bu şekilcilikten dolayı ikono filo- (put sever, put perest) oldu ve hâşâ Allâh’ı hep göklerde düşündüğü için bulutların arasındaki Tanrı figürüyle ona “göklerdeki babamız” dedi.
Şimdi İslâm toplulukları, bu Avrupâî değişimlerin nesinden ders alıp ona hayran olacaktı. İlmi Endülüs’ten çaldılar, geriye kalan bir milyon eseri yaktılar. İslâmiyet, Hristiyanlıkta olduğu gibi bir din kuruluşunun yetkisi ve diktasında değil, doğrudan âyet ve hadislere dayalı olan ictihâdların temsilcileri müctehid imâmların yürütücüleri olan müftî veyâ kâdıların şer’a dayalı hükümlerindeydi. İnsan hayâtı ve mülkiyet dokunulmaz ve kutsaldı. Temizlik dînimizin en önemli umdesi idi. İnsan yardımlaşmaları zekâtla emredilmiş, fıtra ile vücûbîleştirilmiş, infâk, sadaka ve îsâr ile sünnet cihetiyle özendirilmişti. Açların doyurulması en önemli yardımlaşma ve kefâretlerde bile şıklardan biri olarak emredilmiş, barış tercih edilmiş, savaş son çâre olarak gündeme gelmiştir.
Bunların hangisini, evet hangisini barbar Batı’nın Rönesans’ından öğrenecektik.
Açların giydirilmesi ve karınlarının doyurulmaları İslâm öncesi Türklerde de çok önemliydi: “Fakir milleti besleyeyim diye Kuzeyde Oğuz kavmine doğru… seferler yaptım. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım.” (Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri B- D.23 Aktarım, s.39 Boğaziçi Yay. İstanbul. 8. Baskı İstanbul)
Ayrıca Dede Korkut Destânî Hikâyelerinde de bu konuya çok önem verilmiştir.
“Oğul atadan görmeyince sufra çekmez” (Dede Korkut Kitâbı, Doç. Dr. Muharrem ergin, Ankara Üniv. Basımevi, s.V, Ankara 1964)
“Tur etmek getür, bu da yisün, pişmiş etmegün bakası olmaz” (hanımına şöyle der):
Kalk ekmek getir bu da (misâfir de) yesin Pişmiş yemek yarına kalacak diye düşünülmez.) (Age. Dede Korkut s.3)
Çocuğu olmuyor diye hanımına kızıp kötü sözler söyleyen Dirse Han’a hatunu şöyle hitâp eder: “Hay Dirse Han, bana katı kazap itme (kızma) incinüp acı sözler söyleme, yirinden örü turgıl (kalk) ala çadırun yir yüzine diktirgil, attan aygır, deveden buğra, koyundan koç öldürgil… Aç görsen toyurgıl (doyur) yalınçak (giyimsiz, çıplak) görsen tonatgıl (giydir). Borçluyu borcundan kurtargıl. Ulu toy eyle. Hâcet dile (duâ et, Allah’tan iste) ola kim bir ağzı duâlının alkışıyla (bereketiyle, duâsının kabûlüyle) Tanrı bize bir batman (7.375 gr.) ayal (çocuk) vire.” (Age. Dede Korkut s. 5)
Dînimiz fakirlere yardımı ibâdetlerin en büyük destekçisi olarak görmüştür. Nitekim Kur’ân-ı kerim’in Müddessir sûresi 43 ve 44. âyetlerinde meâlen şöyle buyurulur: “Sizi cehenneme sokan nedir, diye sorulduğunda ‘Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu yedirmezdik’, diyeceklerdir.”
Dede Korkut Destânî hikâyelerinin geçtiği zaman 5. veyâ 6. asırlar olabilir. Yâni Türklerin İslâmiyet’i henüz kabûl etmemelerine rağmen Efendimiz’e bir elçi gönderip, onun vâsıtasıyla İslâmiyet’i yeni yeni öğrendiği yıllara rastlayabilir. Gerçi buradaki hâli Azerbaycan Türkçesiyle 16. yy.da yazıya geçirilmiş hâlidir.
TÜRKLERİN İLK SAHÂBESİ KİMDİR?
Dede Korkut’un Hazret-i Peygamber’e yakın bir zamânında yaşadığı anlaşılıyor. “Oğuz pâdişâhı Kara Han’ın Korkut Ata’yı Hazret-i Peygamber’e elçi olarak gönderdiği ve Korkut Ata’nın Oğuz kavmini uyarıp aydınlattığı” bâzı kaynaklarda ileri sürülmektedir. (TA Age mad. C.20, s.224, Orhan Şâik Gökyay, age,c, CXXVICKXVII.)
Dede Korkut’un adının Korkgutguçı (korkutucu, nezîr) kelimesinden geldiği de rivâyetler arsındadır. Bir diğer önemli kaynakta da şöyle bir noktaya temâs edilmektedir: “Emen Bey’in lâkaabı ‘bıyığı kanlu’dur (öfkeli, cesûr) fakat Bügdüz Emen için şeref verici husûs, onun Hazret-i Peygamber’i ziyâret ettiğinin söylenmesidir. Bununla ilgili olarak Bügdüz Emen övülürken ‘Varuban Peygamber’in yüzini gören, gelüben Oğuz’da Sahâbe’si olarak’ denilmektedir.” (Fâruk Sümer, Bügdüz, Oğuz Beylerinden Biri, TDV. İslâm Ansiklopedisi)
Şurası gözden kaçırılmamalı Sahâbe-i kirâm (rıdvânullâh-i teâlâ anhüm) hazerâtının Türkistan, Hind, Çin, Afrika vb. yerlere mübelliğler gönderdiği ve bunların o bölgelerin Müslüman olmalarını sağladıkları da bir gerçektir.
Kur’ân-ı kerîmde birçok yerde de mallardan, yiyecek ve giyeceklerden infak ve sadaka olarak ihtiyaç sâhiplerine verilmesi de emredilmiştir: “Onlar gayba îmân ederler, namazlarını kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler.” (başkalarına veririler.) (Bakara, 3)
“O takvâ sâhipleri ferahlıkta, darlıkta mallarını yoksullara harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân-134)
Burada dikkat çeken husus mal vermek, sâdece varlıklıların veyâ varlık zamanlarının değil, yoksulların bile eldekilerini mümkünse fakirlerle paylaşması, herkesin yapması gereken bir şey olarak anlatılmıştır.
Türklerin ilk İslâmî büyük eseri Kutadgu Bilig’de de bu konuda ibret alınacak sözler vardır. Beye nasîhat edilirken: “Onlara mal ile iyilik et, yedir içir.”, “Fakir dul ve yetimleri kolla; bunları korumak, kânunu gerçekten tatbîk etmek demektir.”, “Onlardan karşılık olarak mal bekleme, buna mukâbil Allâh sana cenneti nasip eder. “Ey açgözlü ve tamahkâr insan, henüz ölüm yakalamadan neyin varsa hepsini ver.” (Kutadgu Bilig Çevirisi, Reşid Rahmetî Arat, 2. Baskı TTK, 1974, Ankara)
Türkler en çok din değiştiren kavimlerden biridir. Orta Asya’nın geniş bozkırlarında her zaman tabîatla baş başa kalan bu kavim, dinsiz kalmamış, bâtıl olan dinlerine de sâhip çıkmıştır. Bâzen kağanlarını bir dîni kabûl etmeleriyle topluca o dîne girmişler, bâzen değişik topluluklarda parça parça bir dîni yaşamışlar, kağanları milletine bir dîni kabûl ettirmekle birlikte, kendi halkına bir din telâkkîsinde aslâ baskı yapmamış, düşünerek benimsemelerini tavsiye etmiştir.
Türkler, büyük dinlerden Budizm’i, Manihaizm’i, Mûsevîlik ve Hristiyanlığı kabûl etmiş, temel kültür olarak Şamanizm’i hiç terk etmemiş, nihâyet Müslümanlığı kabûl ederek fıtratlarına (yaratılışlarına) en uygun dîni seçmiş bir daha da başka bir din aramamışlardır. Âl-i İmrân sûresi 19. âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur: “Allâh indinde (katında, nezdinde) İslâmiyet’ten başka din yoktur.” Zîrâ yine Âl-i İmrân sûresi 85. ilâ 101. âyetlerin meâlinde: “Kim İslâm’dan başka din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) aslâ kabûl edilmeyecek ve o, âhirette ziyân edenlerden olacaktır.”
Türkler başta bu âyetleri hiç görmediler, Kur’ân-ı kerimi bile tam tanıyamadılar. Eski dinlerine böyle bağlı olan bir kavim niçin, nasıl Müslümân oldu? Bu doğrudan doğruya Allâhü teâlanın büyük bir lûtfudur. Çünkü Rabbimiz Kur’ân-ı kerîmin Fâtır sûresi 8. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur: “Şüphesiz Allâh dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir” (Envâru’t-Tenzîlve Esrârü’t-Te’vîl, Beydâvî .Tefsîri, Ter. Doç. Dr. Abdülvehhâb Öztürk, Kahraman Yay. 4.c s. 341 İstanbul, 2013)
Ama Rabbimiz. İnsan Sûresi 3. âyet-i kerîmesinde şöyle de buyurmuştur: “Gerçekten biz ona yolu gösterdik… Bâzıları doğru yolu bulmak ve onu tutmak için şükredendir; bâzıları da ondan yüz çevirmekle inkâr edendir.” (Beydâvî tef. Age. 5. Cilt s. 401.)
Türkler Müslümân olduktan sonra, mütevâzı bir şekilde, hâkim değil hâdim olarak bu dîne hizmet ettiler. Şandan çok şeref peşinde koştular. Çünkü “İslâm’dan başka şeref yoktur” diyen Efendimiz’e yürekten bağlandılar. Ona “Adı güzel kendi güzel Muhammed” dediler. En mühimi de Ehl-i sünnet i’tikâdının yılmaz bekçileri oldular.
Ayrıca Kur’ân-ı kerîmde iki âyet-i kerîmede tefsirlerde verilen anlamlar şöyledir: “Mâide sûresi 54. âyette “Ey mü’minler içinizden her kim dîninden dönerse Allâh öyle bir millet getirecektir ki, o, onları sever, onlar da onu (Allâh’ı) severler. Onlar mü’minlere karşı mütevâzı, kâfirlere karşı heybetlidirler. Hak yolunda gazâ ederler ve dil uzatanların dillerinden yılmazlar. İşte bu Allâh’ın öyle bir inâyetidir ki kime isterse ona verir.” Ve yine Tevbe sûresi 39. âyette Rabb’imiz şöyle buyurmuştur: “Çağrıldığınız şeye katılmazsanız size acıklı bir azâb eder, meselâ kıtlık ve düşman istîlâsı gibi… ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir…”
‘Kâdî Beydâvî Tefsîri’nde bu uyarıcı kavimlerin Yemen ve Îrân halkı olduğu bildirilmiştir.
“Tefsîrlerde mufassalan (detaylı olarak) bildirildiği üzere on bir fırka bilâhare İslâmiyet’ten irtidâd etmiştir (dinden çıkmıştır). Bu fırkalardan üçü Resûl-i Ekrem zamânında irtidâd etmişlerdir ki, bunlar Yemen’de bulunan Benî Müdlic kabîlesiyle Müseylemetü’l-kezzâb’ın kavmi olan Benî Henife ve Benî Esed kabîlesidir. Yedi kavim Hazret-i Ebûbekr’in zamân-ı hilâfetinde irtidâd etmişlerdir ki bunlar da Fezâre, Gatfan, Benî Selîm, Benî Yerbu, Kende ve Benî Bekr’dir. Bir fırka da Hazret-i Ömer zamân-ı hilâfetinde irtidâd etmiştir ki, o da Gassân denilen kavimdir. Kur’ân-ı kerîmde buyurulduğu gibi bunlar Müslüman iken dinden çıkmışlardır. Bu mürted kavimlerin hepsi de Müslümanlar tarafından mağlup edilmişlerdir.
“Asr-ı saâdet’ten îtibâren bir nice muazzam kabîleleler şeref-i İslâm’a nâil olmuş, bu dîni Şark ve Garba neşre çalışıp durmuşlardır. Ensâr-ı kirâm denilen Medîne-i münevvere ile etrâfındaki muhterem ahâlî, Yemen kabîleleri, Ehl-i Fâris ve Kadsiye muhârebesine iştirâk eden binlerce zevât, bilhâssa Türk millet-i necîbesi İslâmiyet’i kabûl etmiş, bu uğurda asırlardan beri mücâhede meydanlarına atılmış, İslâmiyet’in Şark ve Garba intişârına büyük hizmetlerde bulunmuşlardır… Bizler ecdâdımızın dîn-i İslâm husûsundaki bu ulvî hizmetleriyle dâimâ iftihâr eder, onların o güzîde yollarını tâkîbe muvaffak olmamızı Hak teâlâ hazretlerinden niyaz ederiz. Ve minhuttevfîk.” (Ömer Nasûhî Bilmen, Kur’ân-ı Kerîmin Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri, Bilmen Basım ve Yayınevi, c.2, s. 785-786 İstanbul, 1996)
Değişen dünyâ konjonktürüne (ekonomik, sosyal vb. konularda istatistik bilgilerle ilgili tahmin ve durum belirleme) göre azîz Türk milleti bu dîn-i mübîn-i İslâm’ın yücelmesi, mazlumların zulümden kurtarılması, hakk ve adâletin sâde İslâm dünyâsında değil, bütün âlemde tahakkuku için, Türk dünyâsının hem ırkî hem de İslâmî konulardaki bütünlüğünü sağlamaya devâm edecek, Sultan Alpaslan’ın belirttiği gibi bid’atsiz, saf ehl-i sünnet inancının korunması husûsunda iç ve dış mihrakların bütün engellemelerine rağmen asırlardır süren bu kutsal mîrâsın tahakkukuna çalışacaktır. Nasrun minallâh. (Rabb’izin yardımıyla…)
Sahâbe-i kirâm hazerâtı ile hiçbir topluluk aslâ kıyaslanamaz. O mübârek zatlardan sonra İslâmiyet’in kılıcı ve dünyâya nizam veren millet, muhakkak ki Türklerdir…
.
Nevrûz Türklerin bayramı mı?
14 Mayıs 2022 02:00
A -
A +
Millî kültür temelinde, o kültür mes’elesinin sâdece o millete mahsus olması esastır. Bugün Türklükle alâkası olmayan kavimlerin, berâber kutladıkları Nevrûz, bazı soruları akla getirir. Nitekim Komünizm Rusya’sında Orta Asya Türklerine Ramazân ve Kurban Bayramları kutlamaları yasaklanmışken, Nevrûz’un tâtil edilerek teşvik edilmesi çok manidardır!..
Son gelişen etnik-siyâsî olaylar eşliğinde Doğu ve Güney Doğu’da Nevrûz kutlamaları değişik boyutlar kazanmıştır.
Nevrûz’un Îran efsânelerine dayanan bir yönü de vardır...
Nevrûz Merkezi İran olmak üzere hemen hemen bütün Türk dünyasında uzun zamandır kutlanan gündür. Nevrûz gerek dînî mâhiyette veyâ bahar başlangıcı, ritüel (içinde tapınma, büyü ve benzerleri olan geleneksel törenler), piknik, eğlence şeklinde kutlanan en yaygın günlerden biridir. Güneşin Hamel burcuna girdiği 21 Mart-20 Nisan arasındaki zamandır. Hamel burcunun sembolü “koç”tur; Bütün minyatürlerde bu şekilde gösterilmiştir.
Nevrûz bugün Şiîlerce hâlâ dînî bayram olarak kutlanılmaktadır. Bunun dînî bir bayram olduğunu gösteren delillere bir göz atalım:
Îran Şiîleri ve diğer Şiî gruplarda bugün sabah gusül abdesti almak müstehâbdır. (Âyetullâh Uzmâ Ali Hüseyin Sistânî, Tam İlmihâl, Âlulbeyt Yayıncılık s. 133, madde 3, İstanbul, 2005)
Yine Şiâ’da (Şiîler) Nevrûz günü oruç tutmak müstehâbdır. (Age, Sistânî Tam İlmihâl, s.339, madde 5)
Görüldüğü gibi Şiîlerin en muteber İlmihâl kitâbında o gün oruç tutmak ve gusül abdesti almak müstehâb olarak gösterilmiş ve ona dînî bir kutsiyet yüklenmiştir.
Mecûsî din ve mitolojisinden devralınan Nevrûz, Şiâ için mîrâs olarak asırlardır süre gelen bir dini gündür. Bu konuda Acem ve Arap kaynaklarında bir hayli açıklama mevcuttur.
Burhân-ı Kâtı’, Muhammed Huseyn b. Halefî Tebrîzî’nin yazdığı Farsçadan Farsçaya bir sözlük olup, Mütercim Âsım Efendi’nin 1791-1797 arasında tercüme edip, Sultan III. Selîm’e sunduğu Tibyân-ı Nâfi’ der Tercüme-i Burhân-ı Kâtı’ adlı büyük sözlüktür. Bu eserde Nevrûz maddesi şöyle yer alır:
Nevrûz yâni yevm-i cedîd “Yeni Gün” mânâsındadır. Senede iki güne itlâk (ad verme) olunur. Birincisi Nevrûz-ı âmme, ikincisi Nevrûz-ı hâssadır. Ferverdin mâhın (Mâh-ı Celâlî 21 Mart 20 Nisan) neyyir-i zamânın (büyük nurunun) nokta-i Hamle (Hamel veyâ Koç burcu) tahvîl eylediği (döndüğü) gündür. Vech-i tesmiyesi (böyle söylenmesi) mervîdir (rivâyet edilir) Cenâb-ı Hak Âdem’i ve âlemi ol günde halk eyledi. Ayrıca kevâkibin mecmûunu (yıldızların hepsini) evçlerinde (en yüksek noktasında) ve evçler dahi o gün Hamelde bulundu. Kevâkib (yıldızlar) ol günde devrâna (dönmeye) me’mûr edildi. Ve bâzılar dediler ki, Cemşîd Şâh ki Pişdâdiyân sultanlarından bir pâdişahtır ve asıl adı Cem’dir. Cem arzın her tarafını dolaştıktan sonra geldiği Âzerbaycan’ı beğenip orada doğu yönüne bir âlî taht kurdurdu; şâhâne bir elbise giyerek başına da mücevher bir muşa’şa’ (göz alıcı) bir tâc takar takmaz o havâlîyi nûra boğdu. Herkes bunu meymenetli (uğurlu) ve saâdetli sayarak ziyâdesiyle ferahladılar. Mümtaz bir gündür diye o güne “Nevrûz” dediler. Pehlevî dilinde (Fars, İran) perteve (parıltı) “şeyd” denildiği için Cem lâfzına izâfeten kendilerine Cemşîd dediler. Büyük şenlik yapılıp ondan sonra her sene bu merâsimi yapmayı usûl ittihâz (alışkanlık hâli) edindiler.
Nevrûz-ı hâssa, Ferverdin ayının altıncı günüdür. Cemşîd adamlarını toplayıp bu günün kutlanmasını ve devâmını emredip “Cenâb-ı Hak hepimizi yoktan yaratıp akıl ve fikirle diğer hayvanlardan mümtaz (farklı, seçkin) kıldı. Temiz su ile yıkanıp, sonra hepimize lâzım ve lâyık olan Allâh’ın dergâhına secdeye kapanarak şükredelim” dedi.
ARAPLARDA NEVRÛZ
Araplarda Farsça olan Nevrûz’un muarrebi (Arapçalaşmış ) “Neyrûz”dur. Onlarda bir rivâyette İmâm Alî’ye göre hulviyâta müteallik (tatlılara âit) şeyler takdîm olunmakla sebebinden suâl ettiklerinde, Nevrûz resmi (tören, âdet ) olduğunu ifâde eylemekle “Nevrûzinâ külli yevm” ve “Mihricâninâ külli yevm” demiştir. Buradan istidlâlen (delîl olarak) anlaşılan şudur: Sizler Nevrûz ve Mihricân kâidesi icrâ edin demektir. Her ikisi sonundaki “-nâ” eki bizim Nevrûz’umuz ve bizim Mihricânımız demektir. (Bu ifâdelerin tabîî ki asılları yoktur. İleride Hadîs-i şerîflede bu günlerin kutlanılmaması konusunda Efendimiz’in sahîh hadîslerinden örnekler vereceğiz.)
Fürs-i kadîmde (Eski İran’da) iki büyük bayram vardı; biri Nevrûz diğeri de Mihricân’dı.
Nevrûz’un millî bayram olarak kutlanmasının İran an’anelerinde bulunduğunu İslâmiyet’in İran’da intişârından sonra bu an’anenin devâmının Şiîler sâyesinde olduğunu yazan Prof. Fuat Köprülü (Hayat s. 18) Burhân-kâtı’daki mâlumâtı yazdıktan sonra şu tafsîlâtı veriyor: Hulâsaten Îran hükümdârı bütün halkın şikâyetlerini dinledikten sonra kendisinden vâkî olan şikâyetleri de dinler ve rûhânîlerin en büyüğü olan Mûbed-i Mûbedâna havâle eder ve âdil olmalarını emreder. Siyâsetnâme’ye (Nizâmülmülk’ün eseri) nazaran bu âdet Erdeşir zamanından Yezd-i Cird zamânına kadar sürmüştür. Süryânî kaynakları da bunu te’yîd eder. Orada bu âdeti kaldıran 1. Değil, 2. Yezd-i cird’dir.
En mühim kayıtlardan birini de şöyle aktaralım: Safevîler sarayındaki Nevrûz merâsimimine Osmanlılardan III. Ahmed zamânında sefâretle İran’a gönderilen Dürrî Efendi “Sefaretnâme”sinde şunları aktarır:
“Birkaç gün sonra Nevrûz-i sultânî hulûl edip (girip) anlar Nevrûz’a gâyet îtibâr edip ıyd-i ekber (en büyük bayram) deyü tesmiye edip Ramazân Bayramı ve Kurbân Bayramı’ından hâşâ mükerrem ve eşref (daha şerefli ve mübârek) olmak üzere îtibâr ederlermiş. Büyük kutlamalar hem sarayda hem de haremde yapılırmış.
Osmanlıda Îran’dan alınan, kavram ve şekil yönüyle de Arap edebiyâtına âit olan dîvân edebiyâtındaki Nevrûziyyeler tamâmen edebî bir gelenekten ibârettir. (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü II. MEB Yay. Ss. 686-688. 1993)
“Îran mitolojisine göre ihtişâmın sembolü olan Cemşîd, tahtına bugün oturmuş ve bu günü bayram ilân etmiş; daha sonra da Îran takviminin başlangıcını da bu gün olarak belirtmiştir. Abbâsîler devrinde de bâzen bayram olarak kutlandığı biliniyor. Hâlen Irak’ta özellikle Musul bölgesinde Mehrecânu Rebîî adıyla resmen kutlanmaktadır.
Osmanlıda Nevrûziye denilen ve yedi baharattan yapılan şifâ niyetiyle kullanılan bir mâcun halka dağıtılırdı. Bu ilâç, Yavuz Sultan Selîm’in eşi Hafsa Sultan hastalanınca, dönemin ünlü hekîmi Merkez Efendi tarafından yapılmış ve kullanılmıştır. Sonra bir gelenek hâline gelen bu âdet, 500 yıla yakın bir zamandır devâm eder ve Mesir Şenlikleri adıyla Sultan Câmii ve külliyesi mekânında kubbelerden halka bu mâcun atılarak kutlanır. Adı Nevrûz değil “Mesir Şenlikleri”dir.
Nevrûz ve Nevrûziyye âdetleri II. Meşrûtiyet’ten sonra kaldırılmış halk arasında yerini 5 Mayıs Hıdırellez şenliklerine terk etmiştir.
Bektâşîler Nevrûz’u Hazret-i Ali’nin doğum günü olarak kabul ederler. (Yeni Türk Ansiklopedisi 7. Cilt, ss, 2651-2652 Ötüken Yayınları, İstanbul, 1985)
TÜRKLERDE NEVRUZ
Nevrûz Türklerde tabîatin yeniden diriliş bayramı olarak kutlanır. Nevrûz’un Îran efsânelerine dayanan bir yönü varsa da Türklerde Nevrûz III. yy.dan beri kutlanır. Türk dünyâsında “Bahar Bayramının” adı Nevrûz’dur; değişik yerlerde Nevruz, Navruz, Novruz, , Babu Marta, İlk Yaz Yortusu, Mart Dokuzu, Mereke, Meyram, Nartavan, Isıakh Bayramı, Altay Ködürkeni, Yörük Bayramı Türkistan’da Yeñi Kün, Baş Bahar, Gagavuz’da İlk Yaz, Hakaslar’da Cılsırtı Ulug Kün, Karaçay Malkar’da Gollu, Gutan, Saban Toy, Tegri, Toy, Kazaklar Ulus Künü, Türkmenlerde (bu kavimlerin hepsi Türk’tür ) Teze Yıl adlarıyla da kutlanır. Nevrûz’un Saka Türklerine kadar nasıl gittiğini 1200 yıldır diğer Türk boylarıyla ilgisi olmayan Sakalara nasıl etki ettiğini açıklamak gerekir. Nevrûz, bugün Afganistan, İran, Irak, Suriye, Yakutistan, Çuvaşistan, Tataristan, Moldavya, Macaristan ve Balkanlarda, yani bütün Türk dünyasında kutlanmaktadır.
Bu bayram Mersin Silifke bölgesinde, Toros Türkmenlerinde ağaca bez bağlanarak “Mart İpliği” adıyla kutlanır. Giresun’da “Mart Bozumu” olarak kutlanırken, Tekirdağ, İzmir, Uşak, Sivas ve Şebinkarahisar’da aynı gelenek üzere kutlanır.
Iğdır ve çevresinde 19 Mart’ı 20 Mart’a bağlayan gece kız ve erkekler Tanrı’dan bir dilek dileyerek akarsuda yıkanırlar; en az üç defa suya dalıp çıkarlar. Hattâ evinden cenâze çıkanlar dahi törene katılmak zorundadırlar.
Giresun’da Çanakçı ve yöresinde Nevrûz kutlanır, Fakat “Mart Kırması” , “Mart 9’u” adıyla anma günleri yapılır, ama Nevrûz adı geçmez.
Âzerbaycan’da Nevrûz’un Zerdüştlükten önce ve MÖ 1500-1200 yıllarında da kutlandığı rivâyet olunur. (611-621) (Faydalanılan kaynak: Yrd. Doç. Dr Hasan Tutar,Târihte ve Mitolojide Nevrûz, Ank. Üniv. Meslek Yüksek Okulu (Alıntı Kaynağı Türkler 3. Cilt s. 611-621)
Tahtacı Türkmenleri’nde Nevrûz ve Mart 9’u büyük bir coşkuyla kutlanır. Giresun Çepnileri de Nevrûz diye Mart 9’u kutlarlar.
Bugün hâlâ Tahtacı Türkmenleri arasında Nevrûz, ölülerin yedirilip içirildikleri gün olarak bilinir.
Trabzon Şalpazarı-Ağasar bölgesinde 1 Mart (14) Mart ve Mayıs Yedisi’nde yeşil ot koparılmaz, uğurlu suda el yüz yıkanır. Aynı gelenekler Trabzon-Tonya’da da Mayıs 7’si olarak bilinir; o gün yeşil ot koparılmaz ve Evliyâ Suyu’nda yıkanma vardır.
Trabzon ve civârında yaylalara göçerken ahır eşikleri dibine kor (köz) konur. Hayvanlar o eşikten geçerken o közden atlatılır.
Gerek Iğdır bölgelerinde gerekse bâzı Çepni yörelerinde gusül veyâ suya girme Şiâ’daki müstahâb olan guslü andırır.
Soğuk kuzey bölgeleriyle Saka Türkleri ve Orta Asya Türklerinde bahârın başlangıcı olarak Nevrûz kutlanır.
Orta Âsya ve Anadolu coğrafyası dışında Nevrûz, bugün hâlâ etkinliğini korurken Türkiye coğrafyasında bütün bu kutlamalar genç nesil için giderek mânâsını kaybetmekte ve eskilerin, yaşlıların ölümüyle de unutulmaya yüz tutmaktadır. Her şeye rağmen büyük bir Türk coğrafyasında bugünün kutlandığını ve bir bayram havasında geçirildiğini biliyoruz.
NEVRÛZ’LA İLGİLİ FETVÂLAR
“Mecûsîlerin Nevrûz gününde bu bayrama çıkıp berâber kutlamalarına katılmak küfürdür.” (Bezzâziye)
“Nevrûz Âteşperest geleneğinin bir devâmıdır.” (Ahmed b. Huseyn el-Beyhakî, IX. 234, İsmâîl Şehîd, s.143)
Ebû Bekr b. Tarhan (öl. 1252) şöyle demiştir: Bir kimse bu şenliğe çıkarsa bu küfürdür. Bir kimse o güne mahsûs yeni bir elbise giyse ve bugüne ululuk gösterse bu küfürdür. Bunu dînî maksatla yapmazsa küfür olmaz. Ama yine de yapmamakta fayda vardır. Çünkü Peygamberimiz “Kişi bir kavme benzerse onlardandır” buyurmuştur. (Câmiu’l-Fusûleyn) (Tâcettin Bıyık, Süleyman Demirel Üniv. İlâhşyât Fak. Dergisi Sayı 41,ss1-13)
HADÎSLERDE NEVRÛZ
Enes b. Mâlik hazretlerinden nakil: “Resûlullâh aleyhisselâm Hicret’ten sonra Mekke’den Medîne’ye geldiklerinde Medînelilerin Nevrûz ve Mihricân diye eğlendikleri iki gün vardı. Efendimiz “Bu nedir?” diye sorduklarında “Biz Câhiliye devrinden beri bu günlerde eğleniriz” dediler. Bunun üzerine Risâletpenâh Efendi’miz “Şüphesiz Allâh bu iki günün yerine size daha hayırlı olan iki bayram verdi. Bunlar Ramazân ve Kurban Bayramlarıdır” dedi. (Ebû Dâvûd Hadîs No:1134, Nesâıî Hadis No:1556, Elbânî’de Silsilet’ül-Ehâdîsü’s-Sahîha, Hadîs no: 2021)
“Her kim Acemlerin ülkesinden geçerse, bunlarla berâber onların Nevrûz ve Mihricân Bayramlarını kutlar ve ölünceye kadar bu hâl üzere onlara benzerse, kıyâmet günü onlarla berâber haşrolur.” (Aynu’l- Ma’bûd ve Feydu’l-Kâdir.)
Komünizm Rusya’sı döneminde Orta Asya Türklerine Ramazân ve Kurban Bayramları kutlamaları yasaklanmışken, Nevrûz’un tâtil edilerek kutlamaları teşvik etmesi de çok anlamlıdır. Bugün Anadolu ve Türk illerinin çoğunda bu bir dînî bayram gibi kutlamak yerine bir mesîre şenliği veyâ bir piknik gibi kutlanmaktadır. Zâten çoğu yerlerde 1908’den sonra Nevrûz yerini Hıdırellez’e bırakmıştır; Hıdırellez’e de kutsiyet yükleyip dileklerde bulunmak ve ateş yakmak dînimizce uygun değildir.
Ergenekon’dan çıkmaya gelince: Bu konuda elbette kesin bir bilgi yoktur. Ama dağların karları eriyip yeşil yerlere ulaşmak elbette bahar aylarına rastlar. Bu da 21 Mart olarak kabul edilir.
İran’da mutlak bir dînî bayram olan Nevrûz bâzı Alevî-Bektâşî ve Kürt vatandaşlarımız tarafından da kutlanmaya devâm ediyor.
Son gelişen etnik-siyâsî olaylar eşliğinde Doğu ve Güney Doğu’da Nevrûz kutlamaları değişik boyutlar kazanmıştır.
Burada işlemeye çalıştığımız konu bugünün Türklerle ilgili olup olmadığı değildir. Biz bugünün İslâmiyet’in kutsal saydığı günler içinde olmadığını ve Yüce Peygamber’in bu kutlamaları yasak ettiği açısından bakıyoruz. Ve unutmayalım ki Efendimiz’in yasakları dînî bir emirdir. Bu vesîle ile şunu da hatırlatalım: Bugüne niyet edilerek gusül abdesti almak ve oruç tutmak mekruhtur. Çünkü o zaman Nevrûz’a dînî bir mâhiyet yüklenmiş olur.
Millî kültür temelinde o kültür mes’elesinin sâdece o millete mahsus olması esastır. Bugün Türklükle alâkası olmayan kavimlerin, meselâ Mezopotamya, Îran, Musul ile Şamanist, Hristiyan Türklerin de berâber kutladıkları bu bayram, bazı soruları da akla getirir. Biz bilim insanlarının özellikle de Prof. Dr. Abdülhaluk Çay’ın bu mevzûdaki eserlerini nakzetme durumunda değiliz, ama bu konuya Müslüman-Türk duruşuyla ve ümmet şuuruyla yaklaşıyoruz:
“Peygamber size neyi verdiyse onu alın; neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr Sûresi 7. Âyet)
Bugünün siyâsi yorumuyla devlet tarafından da desteklenen Nevrûz’a bir eğlence olarak bakmak ve Türk Dünyâsı’nda bir bütünlük sağlamak amacıyla yaklaşmak diye düşünülebilirse de, -ki bugünün iyi niyetli yaklaşımı budur- yine de Resûlullâh Efendimiz’in uyarısını unutmamak lâzımdır.
Söz budur, gerisi teferruattır…
.
Kutlama günlerinin menşei
28 Mayıs 2022 02:00
A -
A +
Yılbaşı kutlamaları Cumhûriyet döneminin toplumu çağdaşlaştırma çabalarından biridir. Cumhûriyet dönemi çağdaşlaşma hareketlerine dayalı olarak takvim de nasibini almış 1 Ocak 1926’da yeni saat ve takvim sistemi yürürlüğe girmiştir. Bu şekilde Batı’nın bütün kutlama günleri de bizde kutlanmaya başlamıştır.
Bu öyle bir hâl aldı ki bugünün Hristiyan toplumları Noel veyâ yılbaşını dînî motivasyonla kutlarken, Müslümanlar bugünü bir eğlence ve alışveriş günü olarak kutlarlar. Aslında bu kutlamalarda zengin veyâ elit denen grupların alt gruplara kendilerini üstün gösterme davranışları da yatmaktadır.
Sevgililer Günü vb. sermâye sâhiplerinin dünyâ organizasyonundan başka bir şey değildir.
Milletleri, kavimleri birbirlerine bağlayan dînî günler, bayramlar, ritüeller ve benzerleri uzun yılların getirdiği terk edilmeyen unsurlardır. Müslümanların Ramazan ve Kurban Bayramları, “üç aylar” denilen Receb, Şa’bân, ve Ramazân, Muharrem ayı, kandiller ve cumâ günleri, 1-10 Zilhicce günleri diğer bâzı aylar ve günler farklılık gösterir. Hristiyanlık, Mûsevîlik ve bâzı dinlerde de böyle kutsal günler vardır.
***
Hristiyanlıktaki kutsal günler şunlardır:
Meryem Ana yortusu: Hristiyanlara göre Hazret-i Meryem’in göğe yükseliş günü olup Katolik ve Ortodoksların en kutsal bayramlarından biridir. Rus, Sırp, Gürcü, Kıptî ve Ortodoks kiliseleri bunu 28 Ağustosta kutlarlar.
Tevbe Salısı (Pankek Günü): Batı kiliselerinin perhiz günü olarak bilinir. Bu günde yumurta ve yağ tüketilmez.
Hamsun Yortusu: Beyaz Bayram olarak da bilinir. Mayıs veyâ Haziranda, Paskalya’dan 50 gün sonra kutlanır.
Kül Çarşambası: Beyaz Perhiz’in ilk günüdür. Paskalya’dan 6-5 hafta sonra kutlanır. Hristiyanlara göre Hazret-i Îsâ’nın çölde 40 gün oruç tutmasına bağlı olarak bütün Hristiyan azizleri için Batı Kiliselerinde 1 Kasım, Doğu Kiliselerinde ise Hamsin Yortusundan sonraki ilk pazartesi günü kutlanır.
Beşâret günü: Hazret-i Meryem’in sözde Hazret-i Îsâ’ya hâmile kaldığı gün olarak kutlanır. Bugün Hristiyanlara en güçlü zehir bile etki etmezmiş!?
Epifami Bayramı: Hazret-i Îsâ’nın doğumundan 12 gün sonraki gün olarak kutlanır. Soğuk bir havada denize atılan haçı, gençler çıkartıp Patrik veyâ rahiplere verirler.
Paskalya Bayramı: Hristiyanların en kutsal günlerinden biridir. -Hâşâ- Hazret-i Îsâ’nın çarmıha gerildiği gün olarak kutlanır. Diriliş Pazar’ı olarak da bilinir. (Aslında onu öldürmediler ve asmadılar da. Fakat kendilerine öyle göründü.) Nisa-157
***
Mûsevîlikte durum: Mûsevîliğin kutsal günleri de şunlardır:
Şabat: Cumâ gün batımım ile cumartesi gün batımına kadar süren bir yemektir. Şabat sofraları kurulur ve mumlar yakılır.
Sukot Bayramı: Diğer adı “Çardaklar Bayramı”dır. “Hasat Bayramı” olarak da bilinir.
Yom Kippur: Sinagoglarda günahların bağışlanması için dualar edilir ve her kes birbirinden özür diler.
Lag Bahomer: Ülkelerini Pagan Romalılardan kurtarmak için ayaklandıkları ve zafer kazandıkları gün anısına kutladıkları bayramdır.
Ayrıca yine Mûsevîlerin Tu Pişvat. Purim, Pasah, Şavout, Roş Asana gibi bayramları da vardır.
***
Budist Bayramları:
Pathum Thani: Konuşmalarla başlayıp bir gün boyunca ibâdet ettikleri gündür. Sonra râhipler bir saat meditasyon yapar ve bu meditasyon uydu aracılığıyla bütün dünyâdaki Budistlere ulaştırılır. Büyük râhibe üç defa secde edilir ve sonra yemeğe geçilir. Dünyânın en büyük Budist tapınağı olan Tayland’daki bu yapının doğusunda ve batısında iki altın kaplama kubbesi vardır. Bu kubbeler altında, altından yapılmış bir milyon altın Buda heykelleri bulunmaktadır. Tayland zenginleri bu tapınağa milyonlarca liralık bağış yaparken sokaklar aç insanlarla doludur. (İslâmiyet’in heykel ve fetiş yasağı ile zekât ve diğer infâkın buradan daha iyi anlaşılacağı ümit edilir.)
Hindûların Kutsal Günü:
Kumbh Mela Günü: Bu günde 10 milyona yakın insan Ganj ve Yamura nehirlerinin kesiştiği noktada altı gün boyunca suda günah arındırırlar. Erkeklerin çoğu çıplaktır. Önce vücutlara küller sürülür sonra bu nehirlere girilir. Bu festivallerden Melâ yüz yıllardır Uttar Pradesh ve Allahâbâd şehirlerinde yapılmaktadır.
TÜRKLERİN KUTLADIĞI BÂZI GÜNLER
Hıdırellez
5-6 Mayıs’ta kutlanan bir gündür. Bu günler Anadolu, Orta Doğu, Irak, Sûriye, Kırım, Âzerbaycan ve Balkan ülkelerinde de kutlanır. Hıdırellez’den bir gün evvel evler temizlenir, kına yakılır, temiz kıyâfetler hazırlanır, “Hızır orucu” tutulur. (Aynı Nevruz’da olduğu gibi bu oruç da mekrûtur.) O gün ev temizliği yapılmaz, dikiş dikilmez, tarla sürülmez, çamaşır yıkanmaz, ağaç kesilmez. Yeşillik ve kırlara pikniğe çıkılır. Ateş üzerinden atlanılır. Gün doğmadan çiçek ve otların üzerindeki çiğler toplanır, sütün içine koyarak mayalanır. Yoğurt tutarsa dilek kabul olmuş sayılır…
Sonra sabahla birlikte akarsuda yıkanılır. (Aynı Nevrûz’da olduğu gibi) (Anadolu Halk Kültüründe İnanış ve Ritüeller. Teoriden Pratiğe Köken ve Yansımalar. Doç. Dr. Özlem Güzel. Akdeniz Üniv. Turizm Fak. Öğr. Üyesi, ss 63-88, 1.6.2022)
Alaturpi (Aladurbiya)
Samsun’dan Rize Pazar’a kadar uzanan sâhil şeridinde Mayıs 7’si; Sürmene Mahno’da (Yeniay) Utrapinun olarak bilinen bu deniz bayramı, Akçaabat ve Beşikdüzü civârında daha geç târihlerde, 29 Haziran-6 Temmuz ve daha çok Çepnilerin ilgi gösterdiği bir etkinlik olarak kutlanır. Ağrılı, sancılı, saralı olanlar bu günlerde denize girerek iyileşeceklerine inanırlar…
(Nevrûz hakkında geniş bir makale bundan önce yayınlandı.) (Karadeniz Ansiklopedisi 1. Cilt Yazan Orhan Öztürk, Mart 2005, İstanbul.)
Yılbaşı
Bugün dünyâda en yaygın olarak kutlanan bir gündür. Bu, yeni yılın 1 Ocak’ta Mîlâdî olarak kutlanmasıdır. Bizde İstanbul, Ankara, İzmir veyâ diğer büyük şehirlerde daha canlı kutlanır. Dar bölge ve köylerde bugünü halk pek kutlamazken, bölge ilkokullarının öğretmenlerinin ısrarlı hatırlatma ve dayatmaları ile çocuklara bugün belletilir. Zamânımızda gittikçe yaygınlaşan Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü vb. hiç şüphesiz sermâye sâhiplerinin genel dünyâ organizasyonundan başka bir şey değildir. İlk def’a 1986 yılından bir gün önce çok katlı bir binanın alışveriş mağazasında personelden birinin Noel Baba kıyâfetinde ortalık bir bankonun arkasında müşteriye hizmet vermesi dikkat çekmişti.
Yine 1986 yılında ilk def’a sokakta Noel Baba kıyafetli bir kişiye rastlanmıştır. Kızılay’ın en işlek merkezinde bir şekerci önünde görülen bu kişi omuzunda asılı olan siyah torbası ile dükkân kapısı önünde canlı bir manken gibi dolaşırken ilgi çekiyor ve şekercinin camlarındaki Noel süslemeleri insanlara câzip geliyordu. Yine 1986 yılından bir gün önce ülkemizin güney sâhillerinden turistik büyük otellerden birinde havuz başında güneşlenirken turistlere hediye dağıtan Noel Baba kılığındaki bir otel personelinin resmi yayınlanmıştı. (Milliyet, 30 Aralık 1985)
1986’nın son günlerinde Noel görünümlü bir kişi bu defa bâzı çevreleri tedirgin etmişti. Meselâ Noel Baba kılığında piyango bileti satan bir memurun kıyâfeti “Türk an’ane ve âdetlerine uygun bulunmadığı için” ilgili belediyenin memuruna uyarı geldi. (Milliyet, Noel Baba Ankara’ya sokulmadı, Haftaya Bakış Dergisi, Sayı 11, 28 Aralık 1986)
Yine aynı yılda Kızılay’da bir pasajın ortasında ışıl ışıl rengârenk bir çam ağacının bulunması bâzı gruplar tarafından tepkiyle karşılanınca belediye memurları bu ağacı kaldırmak zorunda kalmıştır. Sokaktaki vatandaşa bu süslemeler sorulduğunda “özenti, taklitçilik, gâvur bozuntusu iş” gibi yorumlar alınırken, modern çevrelerde yüzyıllardır devâm eden âdet gibi kutlanmaya başlamıştı…
Bu kutlamaların yurdumuzda bir dînî mâhiyet taşıdığını söylemek zordur. Avrupa kültürü ile aramızdaki bir kültürleşme (acculturation) olarak görülebilir. Hristiyan dînindeki Noel Karmaşığının (Christmas complex) yayılması (diffusion) anlam ve içeriğinde değişime uğrayarak kültürel alıntı (culture borroving )olduğu anlaşılır. Bugünün kutlamalarında Hazret-i Îsâ’nın doğum gününe ilişkin birtakım dînî kutlamalar da karışınca buna Noel Karmaşası denmiştir.
Noel: Her sene 25 Aralık târihinde Noel, Hazret-i Îsâ’nın belli olmayan doğum günü gibi kutlanır.
(Kudüs civârında dünyaya gelen Hazret-i Îsâ’nın doğumu hakkında o zamanın edip ve münevverlerinin eserlerinde hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır. Yunanca ve Lâtince eserlerde de bu lâkaydîlik görülmektedir. Hristiyanların bugünkü İncil’inde onun hangi gün doğduğu hakkında hiçbir mâlûmat yoktur. İncil’in birinde Hazret-i Îsâ’nın Yahûdî kralının zamânında doğduğu yazılıdır. Roma kaynakları ise bu kralın mîlâttan önce öldüğünü bildiriyor. İki İncil’de ise hiçbir kayıt yoktur.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri ve Burhân-ı Katı’in bildirdiğine göre Îsâ aleyhisselâm ile peygamberimiz arasındaki zaman bin seneden aşağı değildir. İsâ aleyhisselâmın doğum günü belli olmayınca Noel’in mânâsı da bir efsâneden ibârettir. İslâmiyet’te güneş yılının ayları arasında sayılı bir mübârek gün yoktur. Meselâ Mart ayındaki Nevruz, Hıdırellez veyâ Eylül 27’si Mihrican gibi günler bâzı yerlerde mübârek sayılır. Bu günler İslâmiyette değerli sayılmaz) (Türkiye Gazetesi Rehber Ansiklopedisi, c.13, s.148-149 Cağaloğlu-İstanbul)
Bu öyle bir hâl aldı ki bugünün Hristiyan toplukları Noel veyâ yılbaşını dînî motivasyonla kutlarken, Müslümanlar bugünü bir eğlence ve alışveriş günü olarak kutlarlar. Aslında bu kutlamalarda zengin veyâ elit denen grupların alt gruplara kendilerini üstün gösterme davranışları da yatmaktadır.
Yılbaşı kutlamaları Cumhûriyet döneminin toplumu çağdaşlaştırma çabalarından biridir. Cumhûriyet dönemi çağdaşlaşma hareketlerine dayalı olarak takvim de nasibini almış 1 Ocak 1926’da yeni saat ve takvim sistemi yürürlüğe girmiştir. Böylece İslâmiyetin doğuşunun başlangıcı sayılan ay takvimi ve güneş takvimi yerine Batı takvimi kullanılmaya başlamıştır. Bu şekilde Batı’nın bütün kutlama günleri de bizde kutlanmaya başlamıştır.
Osmanlıda Hristiyanlar ilk yılbaşı kutlamalarını 19. yy’ın ilk yarısında başlamış ve o zamanın aydınları Frenklerin da’vetine katılmıştır. Cumhûriyetin ilk yıllarında yılbaşı baloları, tayyâre piyangoları ile bu günler kutlanırken giderek gazino ve eğlence mekânları ve evlerde de kutlanmaya başlamıştır.
Noel kutlamaları Hristiyan dünyâsında da farklılıklar gösterir. Meselâ bütün Hristiyanlar için 25 Aralık Hazret-i Îsâ’nın doğum günü değildir. Ermeni kiliseleri bu olayı 6 Ocak’ta kutlar. Çoğunda çam ağacı dikilmez. Ülkemizdeki Hristiyanların büyük bir kısmı o gün mutlakâ hindi yerler. Türk toplumunda Noel ve yılbaşı karışmış olduğundan o gün hindi yemek ve Noel ağacı dikmek vazgeçilmezden olmuştur. Noel Baba Hristiyanlarda bir azîz olarak kabul edilir. 6. yy.da Demre’de yaşamış olduğuna inanılan Aya Nicola ya da St. Nicholas Antalya’da 1984’ten beri yapılan sempozyumlarla gündemde tutulmuştur. Tabîî ki bunun turistik ve finansal bir boyutu da vardır. (Doç. Dr Aygen Ertentuğ, Yılbaşı ve Noel Baba, Toplumumuzda Bir Kültürel Alıntı Örneği, ss. 795-818 Türk Târih Kurumu Belleten. C. 2, 2001)
Müslümanlar ümmet kavramının bir parçası olmak yerine hızla Batı’ya ayak uydurarak bu medeniyetin bir parçası olmak istemektedirler. Tanzîmatla başlayan her yenileşmeye bir kılıf uydurup, Mecelle’deki “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr edilemez”e (Zamanın değişmesiyle âdetlerin değişmesi de olabilir; bu inkâr edilemez) dayandırmak yanlıştır. Bu madde, âdetler hükmündedir. Yâni dînî mes’elelerde bu hüküm geçerli değildir. Noel aynı Hristiyan dünyâsında kutlandığı gibi olursa “Men teşebbehe bi-kavmin fehüve minhüm” (Kim bir kavme benzerse o da onlardandır) hadîs-i şerifinden hüküm yememiz kaçınılmazdır. Onların bizim Ramazan ve Kurban Bayramlarımızla diğer mübârek günlerimizi yok sayarken bizim aydınlarımızın(!) bugünleri Beyoğlu Saint Antuan Kilisesinde kutlamaları ve eğlence mekânlarında alınan aşırı alkolden sonra “alo sarhoşum, taksi istiyorum” uygulamaları dînimizin ve örflerimizin neresine konur acaba? Bütün bunlara dayalı olarak bu kutlamaların hepsi bir kültür ödünçleşmesi değil; kültür emperyalizmi, kültür dayatması ve gizli Hristiyanlaşma ritüellerinin benimsetilmesidir…
Devlet kurumları ve gazetelerin yılbaşı kutlamaları protokol mes’elesidir. Mîlâdî yılbaşı düşüncesiyle tebrikleşmek de mâkul karşılanabilir. Fakat bunu Noel’le karıştırırsak o zaman dînî bir mâhiyet kazanır ki bunun te’vîli yoktur. Unutulmasın ki 1 Muharrem Müslümanların aslî yılbaşısıdır.
Köksüz ve savrulmuş bir milletin parçası olmak istemiyorsak kendi bayramlarımıza sâhip çıkmalıyız.
.
.
İlâhî ve beşerî dinlerde DAĞ
30 Nisan 2022 02:00
A -
A +
Eski kavimlerin çoğunda kutsal dağ inancı vardır. Bâbil Kulesi, Mezopotamya’daki ziguratlar ve piramitler bu amaca yönelik yapılmıştır. Eski Türkler de, han soyluları dağ eteklerine gömerler, bu ölüleri “eşük” denen ipekten bir örtüye sararlardı.
Gerek Hira, gerek Uhud, gerekse de Tûr-i Sînâ Yüce Peygamberimiz ve Hazret-i Mûsâ’yla anıldıkları için çok değerlidir.
Mekânlar, yerler üzerindekiler ile şeref kazanır.
İnsanlar ekmek ve toprak ihtiyâcı gibi gerek yaptırımlı gerekse mânevî dayanak olarak, bir din için hep arayış içinde oldular. Kullarının bu ihtiyâcını bilen Rabb’imiz ilk insanı bir peygamber ve insanlara tebliğci olarak dünyaya indirdi. İnsana akıl vermekle birlikte merhametinden peygamberler gönderdi.
Vahyin parantezi hep aynıdır; ilk peygambere, yâni Hazret-i Âdem’e nasıl geldiyse son peygamber Muhammed aleyhisselâma -değişik şekillerde de olsa- öyle geldi. Bu yüzden peygamberler arasında vahiyleri tebliğ yönüyle ve risâlet veyâ nübüvvet görevleri arasında fark yoktur. Nitekim Bakara Sûresi 285. âyette meâlen “Biz onun resulleri arasında hiçbirini diğerinden ayırmayız” denilmektedir. Fakat ayrıca Bakara Sûresi 253. âyette “O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık” denilmiştir. Bâzı peygamberler resûl olarak daha farklı görevlerle yüklenmiş, bâzıları Cenâb-ı Bârî ile konuşmuş (Hazret-i Mûsâ), bâzısı babasız dünyâya gelmiştir (Hazret-i Âdem ve Hazret-Îsâ gibi). Bu kategoriye göre ulü’l-azm (yücelik sâhibi) peygamberler durumlarına göre bâzı özel adlarla tesmiye olunmuştur. Meselâ Hazret-i Âdem’e Safiyyullâh, Hazret-i Nûh’a Neciyyullâh (Allâh’ın kurtuluş verdiği kişi), Hazret-i Îsâ’ya da Kelimetullâh veyâ Rûhullâh denilmiştir. Kelime burada rûh veyâ hikmetli söz anlamındadır. Rûhullâh Allâh’ın rûhundan üfleyerek babasız meydana getirdiği kimsedir. Hazret-i İbrâhîm’e Halîlullâh (Allâh’ın dostu) ve Hazret-i Muhammed’e (aleyhisselâm) de Habîbullâh denilmiştir (Allâh’ın sevgilisi).
Cenâb-ı Bârî hazretleri peygamberlerin 313’ünü Resûl olarak bi’setle şereflendirmiştir. Diğer bütün peygamberler nebîdir. Her resûl de aynı zamanda nebîdir. Efendimiz nebî ve resûllerin sonuncusudur.
Her peygamber aynı görevle gelmekle berâber insan cemiyetleri tekâmül ettikçe teorik ve tecrübî akıl da gelişir. Bu yüzden gelişen medeniyetlere ve tecrübî akıl ve zekâyla mütenâsip olarak nübüvvet şartları da Rabb’imizn takdîri ile gelişerek evc-i bâlâsına (en uç nokta) ulaşmıştır. Her şartın ve her ilmin gerek sırrî gerek âşikâr cevâbının bulunduğu Kur’ân-ı kerîm, Efendimiz’e inzâl buyurulmuştur (indirilmiştir). Rabb’imiz Kur’ân’ı da 23 sene gibi uzun bir zamanda indirmiş; insan ihtiyaçlarına göre -daha iyisini- göndermek üzere- bâzı ayetleri neshetmiştir (kaldırmış). “Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veyâ unutturursak onun dengini ya da ondan daha iyisini getiririz.” (Bakara Sûresi 106. âyet) Bundan da anlıyoruz ki inen âyetler kavimlerin sapkınlıklarını düzeltmek ve ihtiyaçlara cevap vermek içindir.
İnsanlar gerçek dîni ve Allâh’ı aramışlar fakat peygamberleri inkâr ederek dalâlete düşmüşler ve ilâhlar uydurmuşlar, tabîat varlıklarına ulûhiyet (ilâhlık) atfetmişlerdir. Tâbîat dini, hayvanlara inanç dîni, kutsal ruhlara bağlılık dîni vb.
KAVİMLERİN DAĞ İNANCI
Eski kavimlerin çoğunda kutsal dağ inancı vardır. Bâbil Kulesi, Mezopotamya’daki ziguratlar ve piramitler bu amaca yönelik yapılmıştır. Meselâ Hazret-i Mûsâ Firavun’u îmâna dâvet ettiğinde: “Ey Hâmân, haydi benim için çamurun üzerine taş yak (tuğla îmâl et), bana bir kule yap, belki Mûsâ’nın Tanrı’sına çıkarım” demiştir. (El- Kasas, 28,38 ) El-Mü’min,38, 40 )
Homeros’a göre ilâhlar sarp tepelerden iner, taraftarlarına yardım ettikten sonra tekrar oralara çıkarlardı. Çin imparatorları dağların zirvelerinde kurban takdîm ediyorlardı. İbrânîce hâr, Ârâmîce tûr dağ anlamındadır.
Kitâb-ı Mukaddes’te zikredilen önemli dağlar şunlardı: Ararat (Tekvîn, 8/4); Seir Dağı (Tekvîn, 14/ 6;); Sînâ Dağı (Çıkış 19 /11); Horeb Dağı, (Çıkış 3/1 ); Fârâ Dağı (Tesniye 33/2); Nebo Dağı, (Tesniye, 32/49 ); Sion Dağı, (Tesniye , 4/48 ); Gerizim Dağı, (Tesniye, 11/29 ); Zeytinlik Dağı, (Zekarya 14/4- Matta, 24/3 ).
Nablus’un güneyinde yer alan bugün Cebelü’s-sümerâ denilen Gerizim Dağı Sâmirîlerce kutsal kabûl edilmektedir.
Hazret-i Mûsâ Arz-ı mev’ûda girdiğinde bereketi Gerizim Dağı’na, lâneti Ebal Dağı’na koymalarını vasiyet etmiş.
Hazret-i Îsâ ile Sâmiriyye’de karşılaşan kadın: “Atalarımız bu dağda (Gerizim) tapındılar; siz bize tapınılması gereken yer olarak Yeruşalım dersiniz”. (Yuhanna, 4/ 20 ). Bu bir te’yîd olarak kabûl edilir.
Aynı adanın güneyinde bulunan Sînâ Dağı, Allâh ile kırk günlük buluşması sonunda Hazret-i Mûsâ’ya şerîatin (Tevrât) verildiği yerdir. (Çıkış, 19/ 11, 18/20)
Kur’ân-ı kerîmde dağların, dünyânın kazıkları (payandaları, tutanakları) olarak (e’n-Nebe, 78/1 ); sapasağlam dikilip çakıldıkları (e’n Nâzîât) Allâh’ın insanlar için dağlarda oturacak barınaklar yaptığı (e’n-Nahl 16 /81 ), Semûd kavminin dağlarda evler yaptığını (el- A’râf, 7/74; el-Hicr 18/82 ); İlâhî emânetin dağlara verildiği, ancak dağların bunu kabûl etmediği (el- Ahzâb, 33/72) ; dağların Allâh’ı tesbîh ettikleri (el-Hacc 72 /18 ) ve Hazret-i Dâvûd’un Allâhü te’âlâyı zikrederken dağların tesbihe katıldıkları (el- Enbiyâ, 21 /79, e’s-Sebe 34/10; e’s-Sâd, 3818 ) kıyâmet gününde dağların yürütüleceği (el-Kehf, 14/87 ) e’t-Tûr52/10 ) vardır.
Kur’ân-ı kerîmde dağ karşılığı olarak kullanılan cebel-cibâl kelimesinin yanında sâde Sînâ Dağı için kullanılan Tûr kelimesi de mevcûddur. Allâh Tûr-i Sînâ’ya yemin etmiştir (e’t- Tûr, 51/2, e’t- Tîn, 95/2)
Hazret-i Mûsâ’nın Allâh’ı görmek istemesi üzerine Yüce Allâh bu dağa tecellî etmiş ve dağ parçalanmıştı. (el-A’râf, 7/43 )
Allâh Hazret-i Mûsâ’ya Tûr’un sağ tarafından seslenmiş (Meryem 19 /52), (Tâhâ 20/80), el-Kasas, 28, 29, 46 ) ve Tûr-ı Sînâ’da yetişen ağaç medhedilmiştir. (el-Mü’minûn 23/20 )
Diğer yandan Efendimiz’e vahiy gelmeden önce ibâdet ettiği ve tefekküre daldığı ve ilk vahyin geldiği Hira Dağı da Müslümanlara göre kutsaldır.
Hazret-i Peygamber yanında Eshâb’ından bir grupla Hira Dağı’na çıkmış, dağ sallanınca: “Ey Hira sâkinleş, üzerinde nebî veyâ sıddîk veyâ şehîd bulunmaktadır” buyurmuştur. (Müsned V-346)
Yine bir diğer rivâyette bu Uhud Dağı için geçerlidir. (Müsned III- 112, 4-274,275, VI- 17, (Müslim. Zühd- 73, Ebû Dâvûd, Büyü- 29)
Yüce Resûl Uhud Dağı için: “Bu dağ bizi sever, biz de onu severiz.” (Buhârî, İ’tisâm- 16, Cihâd-71, 74, Et’ime- 28, Zekât- 54, Enbiyâ-10
Hacc farîzasının îfâsında da Arafât dağı vakfenin mahallidir.
Arafât ve Müzdelife Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın yeryüzüne indirildiğinde ilk karşılaştıkları yer olarak kabûl edilir. (TDV İslâm Ansiklopedisi dağ Maddesi, Ömer Fârûk Harman)
TÜRKLERDE MEZARLARIN VE DAĞLARIN ÖNEMİ
Eski Türkler mezarlara kıymetli eşyâ, altın, gümüş et ve süt ürünleri de gömerlerdi. Ölüye mezarlıkta ve mezar üstünde yiyecek sunmak Budist Türklerde de görülmüştür. Türkler belli dönmelerde Budist ve Maniheist de olmuşlardı. Bu dinlerde de mezar üzerine yemek ve kıymetli şeyler bırakmak ölülere ta’zîm olarak telâkkî ediliyordu. Çünkü atalara âit hâtıralar da kutsaldı. Mezarlara yapılan saldırılar savaş sebebi kabûl ediliyordu. Meselâ Hunlar hükümdar mezarlarına tecâvüz edilmesi sebebiyle Tunguz Wuhuanlara savaş açmışlardır. Avrupa Hun Başbuğu Atillâ’nın Balkan seferinin bir gerekçesi de Hun hükümdar âilesi mezarlarının Bizans’ın Margos Piskoposu tarafından yağmalanmasıydı. Bu saldırıların esas sebebi de mezarlardaki kıymetli eşyâlar, altın ve gümüşlerdi. (Genel Türk Târihi, El Kitabı, altı yazarlı s.54, Bilgeoğuz Kitabevi, 2022 İstanbul.)
Eski Türkler han soyluları (Han, tigin, şad) dağ eteklerine gömerler, bu ölüleri eşük denen ipekten bir örtüye sararlardı. Bu mezarlar dağın biraz yüzeyden yükseğinde olurdu.
Dağlar, kitâbelerde de önemli bir unsurdur. Kutsal kök (gök) Kök Tengri ve dağlar birbirleriyle bağlantılıdır: “Yukarıda Türk Tanrısı mukaddes yeri suyu öyle tanzîm etmiş. Türk milleti yok olmasın diye millet olsun diye babam İltiriş Kağan’ı annem İlbilge Katun’u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş toplanıp yetmiş er olmuş.” (Orhun Âbideleri, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Boğaziçi yayınları, 8. Baskı, S.21-22 11-12)
“Türk Tengrisi Türk milleti yok olmasın millet olsun diye babam İltiriş Kağan’ı ve annem İlbilge Katun’u Tanrı Tepesi’nden tutup yukarı kaldırmış.” (Age, Kitâbelers 68-69, 11 )
Kutadgu Bilig’de de dağ kavramı dikkat çekicidir: “Kim fazîlet ile elini uzatırsa yüce dağların başını eğerek yere indirir.” (Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib, 2, Çeviri Reşid Rahmetî Arat, s.196 -2647, TTK, 1974 Ankara)
“Böyle olduğu için ben köy ve şehirleri bırakıp ağır zahmetlere katlanarak, buraya (dağlara) sığındım.” (Age, KB, s. 245-3347)
Odgurmış, Ögdülmiş’e niçin dağda yaşadığını şöyle açıklar: “Ey kardeş, sen bana: Yalnız yaşıyorsun, dedin. Ey dostum (dağda) zikrullâh benim için kâfî bir arkadaştır. (KB. Age s245- 3349)
“Kul adı bundan dolayı kula unvân oldu. O, dağa çekilip gece gündüz ibâdet etmelidir.” (KB, Age s. 246-3357)
“Bu yalnızlığımın bana zararı yoktur. Ten ve din sıhhatini ben burada (dağda) buldum.” (KB, Age, s.46-3359)
“Kul yalnız ve tek başına ibâdet ederse bu tek bir kimseden halka nasıl bir zarar gelebilir.” (KB, Age, s. 246-3363)
“İşte bana geldiğinden beri ben bugün ibâdetten geri kaldım. Bir düşünsene!”; “Bir tek seninle buluşmanın zararı bu kadar olursa artık beni fazla zorlama.”; “İmdi ben insanlar arasına girersem ibâdete ne zaman elim değer?” (KB, Age, s.246-/3364,3365, 3366)
***
Dede Korkut Destânî Hikâyeleri’nde de dağlar önemlidir. Bâzı örneklere bakalım: Kitapta soylamalarda şu ibâre sık geçer: “Göksi gözel kaba dağlara gün değende” s.4, 8. “Göksi gözel kaba tağa ava çıkdung” s.11; “Oğlan anda yıkıldukda boz atlu Hızır Oğlana hâzır oldı, üç katla (defa) yarasın eli ile sığadı. Sanga bu yaradan ölüm yokdur, korhma oğlan ölüm yokdur. Tag çiçeği anang südiyile senüng yaranga melhemdür” dedi. 10 Yirlü kara taglarung yıkılmasun 14, “Karşu yatan kara taglar sanga yaylak olsun”. 45, Kara tag sanga işit virsün” (Kara dağlara seslendiğin zaman seni dinlesin) 92 , “Arkurı yatan ala tağlar etegine av vardung” 94 (Dede Korkut Kitabı Metin- Sözlük Doç. Dr. Muharrem Ergin, Ank. Üniv Basımevi. 1964)
Görüldüğü gibi dağlara kutsiyet atfedilmese bile büyük bir saygı ve sevgi vardır; tabîatin bu parçasına bağlılık hemen göze çarpar.
Mingü Tag (Mingü Taw) (Elburz) Kabardey Balkarya’da, Gürcistan sınırının 11 km kuzeyinde Tiflis’in 270 km kuzey batısındadır. Karaçay Balkarcada Mingü Tau, Gürcücede İalbuzi, Çerkescede Oşkhamaho (halk arasında Oşkha Mâfe) yâni kutlu, uğurlu dağ demektir.
Araplar Orta Çağ’da bu dağa Cebel-i elsine (Dillerin dağı) demişlerdir.
Ayrıca Elburz Dağı’na “Ruhların kıralı”, “Tanrıların tahtı”, “Mutluların yeri” ve “Kutsal yükseklik” diye de adlandırılır. Elburuz Dağı’na “Kafkasların rûhu” da denilmiştir.
Mingü Tau Karaçay Malkar dilindeki Almastı Masalları’nda da geçer. (Anadolu’da Albastı) Bu kadına benzeyen karışık uzun saçlı efsânevî bir mahlûk olup çocukları korkutmak için kullanılır.
Bugün Kazakistan–Kırgızistan sınırındaki Khan Tangrı Tagı (Han Tanrı Dağı) Kazak Türkçesinde Khan Tengri, Kırgız Türkçesinde Khan Tengiri, Uygur Türkçesinde Khan Tengri Dasi, Eski Türkçe’de Tengri Khanı, Tien Şan dağlarının ikinci büyük zirvesidir.
DİĞER DAĞ EFSANELERİ
Olimpos Dağı Yunanistan’ın en yüksek dağı olup Yunan Mitolojisi’nde tanrıların oturduğu kabul edilen dağdır. Tanrıların kralı olan Zeus’un meskeni olan bu dağ Zeus’un dışında Hera, Poseidon, Ares, Hermes, Hephaistos, Afrodit, Apollon, Athena ve Artemis’in de mekânıdır.
Antik Çağ’da bölgenin Olimpos’u olan Tanrıların dağı’dır (Tahtalı). Bu dağdan ilk bahseden de Homeros’tur. Poseidon, Aithioposlulara yaptığı bir ziyâretten dönerken Solyma dağına gelmiştir. Maksadı Odysseus’un denize açılmasına mâni olmaktır. Bu dağ batı Toroslarda, Beydağları grubu içinde Teke yarım adasında, Antalya sınırında ve Kemer’in kuzey batısındadır.
Çok eskilerden beri kendilerine kudsiyyet izâfe edilen yerlerin çivisi ve payandaları olan bu hârika yaratıklar hiç şüphesiz Allâhü teâlânın kudret göstergelerinden birisidir. Bugün hâlâ yüksek dağ zirvelerine tırmanma arzusu, spor hâlinde kamufle edilen dağ efsânelerinin izleri olabilir mi?
Ama şurası unutulmasın! Gerek Hira, gerek Uhud, gerekse de Tûr-i Sînâ üzerinde ayak izleri olan Yüce peygamberimiz ve Hazret-i Mûsâ’yla anıldıkları için çok değerlidir. Zîrâ “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn”dir. Yâni mekânlar, yerler üzerindekiler ile şeref kazanır. Arafat Dağı da Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın yeryüzündeki ilk buluşma yeridir. Tabîî ki bu dağlar bizim için mübârek mekânlardır…
.
Felsefenin İslam dünyasındaki tesirleri
11 Haziran 2022 02:00
A -
A +
İmâm Gazâlî ömrünü verdiği eserleri ile felsefenin İslâm’a olan müdâhalesini büyük araştırma eserleri olan “Tehâfütü’l-felâsife” ve “El-Munkızu mine’d-dalâl” adlı kitaplarıyla önlemiştir. Müslümânların ayaklarının sürçmesine mâni olmuştur.
Filozoflar varlığın idrâkinde akıl yürütmeyi temel aldıkları için her şeyi de akılla çözebileceklerine inanırlar.
Kur’ân-ı kerîmde düşünmeyi teşvik eden 700’den fazla âyet vardır.
Batı denildiği zaman akla ilk gelen kavram Avrupa’dır. Bu kıt’anın dışındaki coğrafyalar son zamanlarda büyük gelişmeler göstermişse de, bu eski coğrafyanın gölgesinden kurtulamamıştır. Bunun en büyük sebebi İlk Çağ’dan başlayıp, kilisenin bütün baskılarına rağmen sınır tanımayan düşüncenin zaferidir.
Bu zaferin mimarları ilk çağlarda dünyânın büyük bir kısmı uyurken Avrupa ve kısmî Anadolu coğrafyasından yetişen düşünürlerdir. Pozitif bilimler yâni matematik altyapılı astronomi, kimyâ, fizik, tıp gibi ilimlerin anahtarı olan bilimsel şüphe ve tecessüs bu disiplinleri tetikleyen kuvvetti.
Düşünce sistematik olarak kâinatın sırlarıyla başlar. İlk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Âdem’e bu konuda mutlakâ gereken her bilgi verilmiştir. Ama biz bunların ne olduklarını bilmememize rağmen inanıyoruz ki, her peygamber insanüstü bilimlerle donatılıp rehber olarak görevlendirilmiştir.
Özne kâinat olunca; dünyâ, güneş, gezegenler, ısı olayları yer çekimi, hep bir düşüncenin sonunda elde edilen bilgilerdir. Kâinâtın ve tabîî ki dünyanın sâkinleri, insan, bitki ve diğer canlılarla kozmik oluşumlar çözülmeyi bekleyen bilmecelerdi.
Orijinal kaynak şüphesiz en kadîm olanıdır. Bunun da Hazret-i Âdem’le başladığına inanıyoruz. Teknik gelişimin olmadığı o dönemlerde bilimsel paylaşımın çok dar olduğu düşünülürse, bilgi teâtîsi (paylaşım, alışveriş, haberleşme) de çok sınırlıdır.
Eserler yazılmaya ve çoğalmaya başlayınca seçicilik de tabîî olarak arttı, kaynaklar giderek bollaştı. Bu sefer düşüncenin yönü en doğruyu bulmaya yöneldi. İlk çağların bilgileri ya tartışılmayan postülalar veyâ tartışmaya açık teoriler hâline geldi.
Peygamber vahiyleri ilâhî kaynaklı olduğu için tartışmalara kapalıdır; çünkü mahlûk olan insan aklı vahyin karşısında mahkûmdur.
İnsan iki boyutuyla incelenirken, kâinat sırlarının araştırmalarıyla paralel gidiyordu. İnsan, kâinâtın bir parçası olan maddî boyutuyla ve psişik yönüyle en büyük inceleme konusuydu. Kâinat düzenli ve hesaplı büyük kudretin tedvîriyle sapmadan ve şaşmadan hareketlerini devâm ettirir. Bunun formülü de en açık şekilde Rahmân Sûresi’nde bildirilmiştir: “İnsanı yarattı -Ona düşünüp ifâde etmeyi öğretti.- Güneş ve ay bir hesâba göre hareket etmektedir. Göğü yükseltti, ölçüyü koydu.” (Rahmân, 3,4,5,7)
Beyân -insan için- düşünüp ifâde etmektir. Yâni düşünme esas alınır ve sonra bedîî, beyân gibi konuşma unsurları teşekkül eder. Kâinâtın belli bir hesapla ve büyük bir düzenle yükseltilen gök kubbeyle berâber hareketi, muazzam bir ilâhî beyânla bizlere aktarılmış.
Düşünce denen şey bizi kelime ve semboller eşliğinde aydınlatır. Düşünce her şeyin anahtarıdır. Bâzı filozoflar insânı hâşâ düşünen bir hayvan veyâ konuşan bir hayvan olarak târif etmişlerdir. İşte onlardan bâzıları:
Konfiçyüs: “İnsan öğrenen bir hayvandır”.
Thales: “İnsan araştıran bir hayvandır”.
Sofistler: “İnsan kazanan bir hayvandır.
Platon: “İnsan toplumsal bir hayvandır.”
Aristo: “İnsan düşünen bir hayvandır.”
Septikler: “İnsan şüpheci hayvandır.”
Stoikler: “İnsan her şeye alışan hayvandır.”
Heraklitos: “İnsan tartışan hayvandır.”
John Locke: “İnsan deneyen hayvandır.”
J. Dewey: “İnsan çıkarını düşünen hayvandır.”
I. Kant: “İnsan eleştiren ve mücâdele eden bir hayvandır.”
Descartes: “İnsan konuşan bir hayvandır.”
Hegel: “İnsan sistematik bir hayvandır.”
Albert Camus: “İnsan i’tirâz eden hayvandır.”
Popper: “İnsan yalanlayan bir hayvandır.”
Khun: “İnsan teori kuran bir hayvandır.”
Erich Fromm: “İnsan seven bir hayvandır.”
Bergson: “İnsan araç yapan bir hayvandır.”
Niechtze: “İnsan düpedüz bir hayvandır.”
Şunu bir gerçek olarak her zaman belirtiyoruz. Filozoflar düşünen ve düşündüğünü söyleyen, en önemlisi de teorilerinin vazgeçilmez gerçekler olduğuna inanan insanlardır. Şu yukarıdaki sözleri insana uygulayalım. Çoğunun doğru olduğu tezine kanaat getirebilirsiniz. O hâlde filozoflara düşüncelerinden değil de, iddiâ boyutundaki tezlerine karşı çıkılmasının elbette geçerli sebepleri vardır.
Yukarıdaki sözlerde veyâ tezlerde sınıflama boyutundaki büyük ifâdelerin İslâmiyet’e göre kavramların karıştırılması bakımından yanlışlık vardır. Türlerin sınıflaması ciddî bir biyolojik veri ise insan ve hayvan bu sınıflamada aynı konumda mıdırlar? Meselâ insani sırf canlı olması bakımından değil de bâzı seçkin özelliklerinden dolayı hayvandan ayırırsak veya bâzı özelliklerinden dolayı bitkilerle benzeştirirsek canlı türü iki sınıfta incelenmeli midir? 1- Hayvanlar (canlılar yâni, insan, bitki ve hayvan ) ve 2- cansız varlıklar. Taş toprak vb.
İnsanı yaratan Rabb’imiz onu en iyi tanıyan olduğu için bu varlığı esâsen iki ana grupta konumlandırmıştır. “Biz insani en güzel (en seçkin, en mükemmel) surette yarattık ve sonra da onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn Sûresi- 4-5)
İnsan Rabb’inin istediği gibi insan suretiyle veyâ daha aşağı bir boyutta “Hayvandan da aşağı ve alçak bir varlık ” (A’raf Sûresi -179) şekliyle sınıflandırılır. İnsan mükerremdir, eşref-i mahlûkâttır. Meleklere kendisine secde edilmesi emredilmiş, Allâhü te’âlanın halîfesi olarak yaratılmıştır. Sonra da yine Rabb’imiz aynı insanı zâlim, câhil, kâfir, müfsid, münkir, hîleci, tuzak kuran, putlara tapan ve daha nice kötü sıfatlarla farklı bir kategoride belirtmiştir. İşte filozoflar burada yanılmışlardır. İnsan, bâzen onların belirttiği gibi bir hayvan, hattâ hayvandan da aşağı bir mahluk olabiliyor. Ama gerçek insan, içinden peygamber çıkaran ve kâinatın göz bebeği olarak yaratılmıştır. Bu canlılığın rûhu itibârı ile de hayvanla hiçbir münâsebeti yoktur. İnsan doğuştan gelen zaaflarıyla birlikte ve nefsiyle imtihan edilmek için en üstün varlık olarak yaratılmıştır.
DÜŞÜNME VE İNSAN
İnsan, tefekkür ve taakkul (düşünme ve akletme) ile diğer canlılardan ayrılır. Bilginin kaynağı değil, mahsûlü tefekkür ve taakkuldür. Bu iki unsur bilgiye erişmemizi sağlar. “Peygamberlere gelen vahiylere inanmamak ciddî bir bilgi eksikliğindendir.” (Hûd, 27, Mü’minûn 24-25, A’raf 60 (Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şanver, UÜ, İlâhiyat Fak. İlköğretim Din Kültürü Ahlâk bil. Öğr. Böl. Dînî Terbiye ve Eğitim Açısından İnsan Psikolojisi ve Özellikleri C. 10, S.1, ss137-164, 2001)
Tecessüs sosyal bir vâkıa olarak alınırsa İslâm’a göre yasaktır. (Yûsuf-87) Hucûrât Sûresinde de tecessüs gıybet ve sû-i zan bir kategoride olup menedilmiştir. (Hucûrât-12)
Tecessüs Arapça “cess” kökünden olup “araştırma, dikkatle bakma” mânâsında bir fiildir. Burada çok net anlaşılacağı üzere bilimsel şüphe ve tecessüs ayrı bir madde başlığıdır. Hazret-i Mevlânâ “Düşünmezsen neye yararsın?” diyor. Felsefenin önemli sîmâsı René Descartes “Ego cogito ergo sum sive egzito” demiş. Yani “düşünüyorum o hâlde varım.” O, bu sözüyle önemli bir gerçeğe dikkat çekmiştir.
Kur’ân-ı kerîmde düşünmeyi teşvik eden 700’den fazla âyet vardır. Meselâ “Göklerin ve yerlerin yaratılışında gece ile gündüzün farklı oluşunda akl-ı selîm sâhiplari için elbette ibretler vardır… Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” (Âl-i İmran-191)
10. yy İslâm coğrafyasındaki Platonculuk ve hâsseten Aristo felsefesi, bunların Arap diline tercümeleri ile tanınmıştır. İslâm ülkelerinde felsefe ve Osmanlıda batılılaşma asliyet i’tibâriyle tercüme eserlerin varlığıyla başlamıştır denilebilir.
Bu dönemde aklın galibiyeti gibi gösterilen “sudur nazariyesi” Kindî’den Fârâbî’ye ve İbn Sînâ’ya uzanan bir yol olup aklı her şey olarak kabul eden bir sistemdir.
Filozoflar varlığın idrâkinde akıl yürütmeyi temel aldıkları için her şeyi de akılla çözebileceklerine inanırlar.
İbn Sînâ ve Fârâbî temel fen bilimlerinde bilhassa tıpta ileri boyutlarda takdîr edilmesi gereken ilk çağların çok önemli bilim adamlarıdır. Bunların bu sâhadaki gösterdikleri cehd ü gayreti her Müslüman takdîr ile karşılar. Karşı çıkılan bu şahısların, bu ulu bilginlerin şahıslarına değil, bilginlikle bilgeliği birleştirip Yunan filozoflarının, hâsseten onları çok etkileyen Aristo ve Platon’un özellikle madde, heyûlâ, ilk akıl, nefs, kıyâmette ruh ve beden berâberliği ve âlemin kıdemi hakkındaki İslâm âlimlerine ters düşen fikirleridir. İslâmiyet her zaman belirtildiği gibi bir antitez değildir. Fakat Müslümanların şüpheden kurtulmaları için çok sıkıntılı bir yüksek İslâm ilmi olan kelâmla İslâm âlimlerinin bu karmaşaya müdâhale etmeleri bir mecbûriyet hâline gelmiştir.
İMÂM GAZÂLÎ’NİN ROLÜ
Bu sâhanın dâhi allâme-bî-müdânîsi (eşi bulunmaz dâhi ve âlim) olan İmâm Gazâlî hazretleri ömrünü verdiği eserleri ile felsefenin İslâm’a olan müdâhalesini büyük araştırma eserleri olan “Tehâfütü’l-felâsife” (Felsefenin Tutarsızlığı) ve “El-Munkızu mine’d-dalâl” (Yanlışa Sapmaktan Kurtaran) adlı kitaplarıyla önlemiştir. Müslümânların ayaklarının sürçmesine mâni olmuştur.
Değişik felsefî ekol mensupları değişik yollardan da olsa gerçeğe akıl ve düşünce ile varılabileceğini savunurlar. Kimi bilimsel şüpheyi, kimi de tecrübeyi öne çıkarsa da felsefe demek akıl demektir.
İmâm Gazâlî hazretleri aklı aslâ inkâr etmez. İslamiyet, aklı mükellef ef’âlin temeli sayar ve zâten aklı olmayana dînî müeyyide yüklemez. Hazret-i İmâm sâdece vahyin aklın ulaşamadığı bir gerçek olduğunu savunur.
Yine büyük âlim ve müctehid İmâm-ı A’zam Ebû Hanife hazretleri de muâkale ve mübâhasede aklın (akıl yürütme ve bahisleşme) nasıl bir enstrüman olduğunu isbât etmiştir. İmâm Gazâlî gerçeğe îmanla ulaşılacağını savunurken onun “Tehâfütü’l-felâsife”sine reddiye yazan İbn-i Rüşd “akıl vahiyden üstündür” tezini savunur. Yâni aklı vahye tercih eder!
İbn-i Rüşd “Gerçeğe varmak isterken akıl olmadan îman ve din de mükellefiyet kapsamına girmez” deseydi hiç mes’ele kalmayacaktı. Burada Rüşd’ün “îmân” kavramı analiz ve sentez aklı değil, hakîkate ulaştıran rehberdir teziyle ehl-i sünnet âlimlerinden ayrılmış oluyordu. (Orhun’dan Tuna’ya Prof. Dr. Osman Kemal Kayra, Bilge Oğuz Kitabevi, s.165, İstanbul, 2022.)
BÜYÜK ARAYIŞ
Türkiye’de Batılılaşma tercüme eserlerle başlamıştır ama Osmanlı son zamanlarındaki Batılılaşma ile modern Türkiye plâtformu Batı açılımı çok farklıdır. Türk düşünürlerini açılım ve temâyüllerine göre üç ayrı dönemde incelemek gerekir.
1. Dönem 10-11 yy ekolü, Fârâbî ve Îbn Sînâ te’sîrindekiler.
2. Dönem18-19. yy.lardaki, İmmanuel Kant’ın akılcı felsefesi ve Fransız Devrimi düşünürleri doğrultusunda Jean Jacques Rousseau, Voltaire, Montesquieu, La Martine, Ernest Renan, Auguste Comte yolunun tâkipçileri yâni Romantik ve Pozitivist düşünürler.
3. Dönem İTC sonrası ve Modern Türkiye’ de başta Hegel, Karl Marks, Kierkegaard ve Jean Paul Sartre’nin karmaşık ekollerinde kalan gâh romantik, gâh Marksist-materyalist felsefe tutkunlarının yönlendirdiği düşünürler.
Son devir Türkiye’sinde Batılılaşma düşüncesi ve buna dayalı olarak üretilen eserler merkezi üniversiteler olan akademik-felsefî kitaplar olup, bâzı müellifleri îtibâriyle Batı’ya dönük, evveli Marksizm’in etkisi düşüncelerinde hissedilen (Hilmi Ziyâ Ülken, Nûreddin Topçu) ve diğer yazarlar, yeni yüzleriyle belki Ziyâ Gökalp’ın da te’sîriyle millî şuur etkisinde lâik ferdiyetçiliği devletçiliğe teslim etmek istemeyen (Ziyâ Gökalp’a rağmen) önemli şahsiyetlerdir. Bu düşünürler devrin rüzgârına rağmen İslâm’a cephe almadılar. Hattâ İslâm’ı da savundular. Artık İslâm bir alternatif değil bir aksiyondu. Garb düşüncesini tenkîd ettiler. Artık tahrip gücü yüksek devrim atmosferi yerine millî manifestolar hızla devreye girmeye başladı. Yeni bir kültür istihkâmı ve yeni bir ideolocya örgüsü binâ ediliyordu, Bu meyanda Hilmi Ziyâ Ülken’in “Çağdaş Düşünce Târihi”, Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişmeleri”, “Garplılaşmanın Neresindeyiz” ve Şerif Mardin’in “Jön Türklerin Siyâsî Fikirleri”, Cemil Meriç’in “Umrandan Uygarlığa”, “Bu Ülke”, tasavvufun nazariyâtını lirik duygularla dile getiren Erol Güngör, Âkif’in realist ve akılcı Kur’an İslâm’ı tezinin inatçı savunucusu ve onun kadere direnen İslâm hüznünü dillendiren Nûreddin Topçu, Batı’ya ve yeni düzene bütün hücrelerine kadar muhâlif son devrin silâhsız mücâhidi Necip Fâzıl Kısakürek, Türkçü akımın samîmî Alp-yazarı Hüseyin Nihâl Atsız, “Selçuklular Târihi ve Türk İslâm Medeniyeti” “Türk Cihan hâkimiyeti Mefkûresi Târihi” ile bir akademisyen ve millî kültürü içine sindirebilmiş, yeni nesle ışık tutan bir Osman Turan, “Osmanlı kültür ve dilinin romantik savunucusu Peyâmî Safâ, bilimin her dalında eserlere veren bir ilim mistiği Fuat Sezgin gibi yazarlar çok emek vererek millî düzeni oturtmak için hürriyetlerinden bile tâvizler verdiler. Ve nihayet siyâsî bir bunalımın teröre dönüştüğü fetret yıllarında Türk’e yeni boyutta ve yeni ufukta ilerilere, yeni “Kızılelma”ya ışık tutan yorumlarıyla Seyyid Ahmed Arvâsî, yeni ışıklı yolu çok net anlaşılır biçimde formüle etti: Türk İslâm Ülküsü! Onun esas okuyucu kitlesi asîl Türk gençliğidir. Sosyal bir vâkıa olarak kabul ettikleri bu yeni düşünce tarzını, penceresini ve bahçesini tamâmen İslâm’a ve Türk’e açan sosyo-psişik, realist yazarı ve mütefekkiri, Türk İslâm Ülküsü’nün rütbesiz neferini ve onun gölgede bırakılmaya çalışılan mütevâzî alp-dervişi Seyyid Ahmed Arvâsî’yi gönüllerine misâfir ettiler.
Onun fikirlerine felsefe mi, tefekkür mü, sosyoloji mi ne dersek diyelim, ama İslam Türk merkezli demeyi unutmayalım!
.
Kimliğimizi kaybettik! Hükümsüzdür
25 Haziran 2022 02:00
A -
A +
Ne de olsa Batılı olduk opera ve operetler yazmalıydık. Değişim devri müzisyenlerinden Muhlis Sebahaddîn Bey’in yazdığı meşhur bir operet vardır. Sözleri de devrin felsefesine uygundur: “Vur patlasın, çal oynasın, bu hayat böyle geçer, hey bu hayat böyle geçer...”
“Bu aslâ olamaz, bunu bizim toplumumuz kaldıramaz” denilen şeyler bugün vak’a-yı âdiyedendir.
Artık endîşe bol; tefekkür yok.
Düşündürücü ve çekici bir söz vardır; hangi millete âit olduğunu bilmiyorum. Fransızların diyorlar. Kime âit olursa olsun, güzel bir söz: “Gençler düşünebilse, ihtiyarlar yapabilse…”
Gençler düşünmeyip ihtiyarlar da yapmazsa vay geldi o milletin başına!
Tasada ve güzel günlerde bir ve berâber olmak millî bir arzudur. Ne zaman ve nasıl bu ütopyaya erişiriz, bilemiyorum.
Düşünmek başlı başına bir faâliyettir. Gerçi halk arasında şahsî sıkıntıların düşüncesi ilk akla gelendir. Tefekkür ve endîşe. Aynı, ama ayrı şeyler… Tefekkür tam fiil köküyle kullanıldığı vakit, fikir yürütmek yâni düşünmek… Endîşe de Farsçada düşünmek, endîşîden kökünden, ama bizde endişe, korku, şüphe dünyâlık tasalar anlamındadır. İşte mes’ele de burada. Artık endîşe bol; tefekkür yok. Neden böyle oldu? Reçetesi de sahte hekimi de belli. Ne diyor Orhan Veli bir şiirinde: “Düşünme-Arzu et… Bak böcekler de öyle yapıyor.” Böcek gibi yaşa! İster haşarat ol, ister uç uç böceği! İnsan kimliksiz ol yeter.
Değişim devri müzisyenlerinden Muhlis Sebahaddîn Bey’in yazdığı meşhur bir operet vardır. Ne de olsa Batılı olduk opera ve operetler yazmalıydık. İşte bu operetin adı da “Ayşe Opereti”dir. Sözleri de devrin felsefesine uygundur: “Bahtın açılsın, tâlih saçılsın, gönlün şen olsun, kendini üzme sakın.” Hadi bu temennî kısımları güzel de nakarat veyâ aslen müzikten edebiyâta geçen leitmotif çok düşündürücü: “Vur patlasın, çal oynasın, bu hayat böyle geçer hey bu hayat böyle geçer.”
Hafif Batı Müziği parçalarından birinin nakaratı da bu minvalde: “Şinanay da yavrum hopa şinanay, şinanay şinanay hopa şinanay.” Def’alarca tekrâr ediliyor.
Bu örneklerden sayfalarca yazabiliriz, ama bu kadar örnek kâfidir.
Yeni müzik akımlarında özellikle Türk popunda nakaratlar çok tekrarlanır. Müzik ritme dayalı veyâ ele alınan bir parça farklı seslerle yeni bir kompozisyonla normal hâlinden daha hareketli daha bol sesli ve diskoya uygun hâle getiriliyor ki buna da remiks deniliyor. Bir de bunu gümbür gümbür ses karmaşasına çevirirseniz zâten düşünme bitip yerine gençlerin çılgın dansları devreye giriyor. Arabalarda köküne kadar açılan hoparlörlerde “çistak” denilen dışarıdan sâdece vuruşlu sazların korkunç gürültüsü duyulan bir ucûbe ile kulaklarımız son derece rahatsız oluyor.
Eğlence mekânlarının Boğaz’ın her iki yakasını da korkunç gürültüye boğan çılgın müzik seslerine saat 01.00 îtibâriyle yasak getirildi, ama müzisyen ve mekân sâhipleri bu yasağın kalkması için zorluyorlar.
Ayrıca Boğaz’da gezi motorları sâhile yakın seferler yapıp “vur patlasın çal oynasın” müzikleriyle insanları rahatsız ediyorlar. Aslında bunlarda aslâ bir müzik bile yoktur. Ritm evet sâde ritm.
DANS ÇILGINLIĞI!
Peki, bu çılgın dans ve ritm nereden çıktı? İlkel kabîleler içi boş bir ağaç kütüğü ile bu işe başladılar. Bunlara ağaç parçaları ile vurarak, dînî âyinler ve buna dayalı senkronize toplu danslar yaparlardı. Genelde kadın erkek karışık ve ilkellik gereği yarı çıplak olarak trans hâlinde dans ederlerdi. Bunda müthiş bir motivasyon hattâ buna dayalı olarak meditasyon süreci başlardı. Bu sürede ferdî relaks çığlıkları ve koro hâlinde tekrar edilen mânâsız sesler yükselirdi. İşte ilkel dans, yâni “tamtam dansı”… Sonra buna Avrupâî bir form verilerek modernize edildi.
Eski İyonya’da ve Pontus’ta da dans vardı. Baküs’ün Hindistan’a yaptığı efsânevî geziden dönüşünü temsîl eden hareket figürleriydi bunlar. Faunlar, Satirler, Titanlar, Koribantlar biçiminde giyinir seçkinler bu danslara katılırlardı.
Şark’ta dans pek tutunmamakla birlikte, sefih ve din-dışı olanlar, câriyelerin şehevî danslarını içki âlemleri eşliğinde seyrediyorlardı. Başlangıçta Hristiyanlık Avrupa’sında dînî mekânlarda dans kesinlikle yasaktı. 15. asırdan sonra ilk defa İtalya’da müzikal sistemli bir dans olan bale görülmeye başladı.
Almanca “tanz” Tuna bölgelerinde bugünkü dans anlamıyla kullanılmıştır. Evliyâ Çelebi böyle nakleder. Meşhûr Çiçero “Nemo fere saltat sobrius nişi ınsanıt” (Bence sarhoş veyâ deli olmayan hiç kimse dans etmez) demiştir.
Bilinen dansların en yaygını “tango” Arjantin alt sınıf yoksul ve sokak fâhişelerinin yaptığı dans olarak ortaya çıkar. “Vals” Fransa’nın Provence bölgesinde çıkmış olmakla birlikte İngiltere Kraliçesi Elisabeth’in, Leicester kontu ile bu dansı yapmasından sonra meşhur olmuştur. Avrupa’da en yaygın dans ise mutluluk dansı olarak bilinen Uruguaylı besteci Geraldo Matez Rodrigez tarafından bestelenen bir tango müziği olan “Comparsita”dır. Türkiye’de şimdi köyde kentette muhâfazakâr veyâ seküler gelin-dâmât nikâhtan sonra bu dansı yaparlar. Sanki bu olmazsa nikâh da olmamış gibidir. Hayret ki hayret! Yazık ki yazık!
Yine Orhan Veli, şiirlerinde “Ne atom bombası, ne Londra konferansı, Bir elinde cımbız bir elinde ayna, Umurunda mı Dünya?” ve “Ah bir de rakı şişesinde balık olsam” diyor. Şâirin ve o dönem tayfasının her istediği oldu. Gençler düşünmüyor, böcek gibi yaşıyorlar. Rakı şişesinde balık da oldular. Düşünenlere de yön verenler onları kendileri gibi düşündürdüler. Kutsal ve millî kavramlar unutturuldu. Yerine uluslararası kavramlar ikâme edildi. Müzik, sokak hareketleri, mitingler, toplu gösteriler, bol sloganlı içi boşaltılmış bir hayat.
Kelimeler düşüncelerin kalıplarıdır. Sloganlarda senin yerine başkası düşünür ve düşüncesini kalıba döker. Sen de onu tekrarlarsın. Slogan fikri dumura uğratır. Şimdiki gençlik slogan gençliği oldu. Târih, sosyoloji, din, felsefe, ekonomi gençler için ikinci plândadır. Çünkü düşünmüyorlar, böcek gibi yaşıyorlar. Egzistansiyalist ve Epiküryen bir zihniyetin göstergesi olan bu gençlere bakıp bâzen Çanakkale’ye gidip dönmeyen bıyığı terlememiş gençleri düşünüyorum, beynim uyuşuyor. Vatansever ve sorumluluk duygusu olan gençleri tenzih ediyorum.
Dans ve eğlence nesli. Zaman zaman da fırsat bulurlarsa eylem de unutulmamalı.
Bizde ve evveliyle Osmanlıda dans yoktu. Çok da medenî bir topluluktuk. Anadolu coğrafyasında yâni pâyitaht dışında sâde erkeklere mahsus eğlencelerde halay, horon, bar vb. oyunlar oynanırdı. Bunlarda o zaman kadın erkek berâber oyunlar yoktu. Genç Osmanlı ve Jön Türklerle başlayan değişim sonucu ilgi alanları Pera (Beyoğlu) ve yabancı elçilikler olunca, bizim Batı öncüleri de dansla tanışmaya başladı. Tabîî ki bunu başka mekânlarda yapma imkânları da yoktu.
Osmanlı bıçkınları Direklerarası’nın Ermeni kantocu kadınları Şamram ve Peruz hanımların tek kişilik varyetelerindeki danslarını da büyük bir iştihâ ile seyrediyorlardı. Halk arasında dansın yaygınlaşması bizde Cumhûriyet Baloları ile başlamıştır. 29 Ekim 1925’te Şengül Hamamı yanındaki Türk Ocağı’nda ilk balo düzenlendi. Aynı târihte Gâzi Orman Çiftliği’nde yeni bir balo düzenlendi. 1926 yılındaki balo sonrası yayınlanan “Resimli Perşembe Dergisi”nde, “Bu sene Cumhûriyet Bayramı ilk def’a medenî bir şekilde kutlandı” diye yazdı.
Anadolu’da Cumhûriyet’in kuruluşunu davul-zurna eşliğinde halaylarla kutlayan ve İstiklâl Savaşı’nın kahramanları demek ki bu dergiye göre gayr-i medenî idiler!
İlk büyük Cumhûriyet Balosu Atatürk’ün isteği üzerine Pembe Köşk’te 22 Şubat 1927’de yapıldı. O günlerde dergi ve gazetelerde dekolte kadın ve erkeklerin tango, vals, çarliston, rumba, samba gibi dansların nasıl yapılacağını çizimlerle halka îzâh ediyorlardı. Sonra da birçok kurum dans kursları açtı.
Baloların bir diğer şekli olan “maskeli balo” Avrupa’da karnavallar için tertiplenen bir dans etkinliğidir. Katılımcılar maske sâyesinde kimliklerini gizliyorlardı. Sakıncalı fikirler bu balolar sayesinde dillendiriliyordu. Maskeli baloyla ilk sahneye konan eser 1986’daki “Operadaki Hayâlet” oldu ve bir hayli ilgi çekti. 1970’li yıllarda Türk filmlerinde maskeli balolar çokça görülmeye başladı. Eskiden tek tük modern âilelerde yapılan yaş günü kutlamaları parti adı altında yapılıyor ve maskeli balolar veriliyordu.
SİNEMALARIN VE YAYINLARIN AVRUPÂÎ HAYAT DAYATMALARI
Filmlerde Avrupâî hayat hevesi ile hemen her evde çay kahve yerine viski ve benzeri o zaman pek bulunmayan içkiler, mobil içki sehpâlarıyla servis ediliyordu. Bayramlarda ve dâvetlerde Türk evlerinde artık nâne ve muz likörü içmek sıradan olay hâline gelmişti.
“Millî içki”, “aslan sütü” diye pompalanan “Rakı”nın artık fabrikası da açılmış Türk erkekleri bu içki ile millîleşip aslan kesilmişlerdi!?.
Türk filmlerinde modern evlerde viski, salaş meyhânelerde şarap ve rakı, balıkçı ve esnafın sur dibi âlemlerinde şarap ön plâna çıkarılıyordu. Meşrûbât gibi reklâmı yapılan fakat içinde %6’ya kadar alkol barındıran bira, faydalı olarak tanıtılıyordu. İşin garîbi bira ilkokul çocuklarına bile şerbet yerine içiriliyordu. İlkokulda bira içirdiğiniz neslin torunları bugün alkolik oldu. Gözünüz aydın olsun! Gariptir ki sigara ile yapılan mücâdele alkol için yapılmıyor. Belki de protokol îcâbı olduğu için mi acaba?
Türk filmciliğinde arzu edilen nokta 1980’li yıllarda kondu. Artık porno film furyası başlamıştı. Sinema kapılarına asılan “18 yaş altındakilerin girmesi yasaktır” îlânına karşılık seyircilerin çoğu 18 yaş altıydı.
10-15 saatleri arasında oynatılan ve asıl mekânı Şehzâdebaşı sinemalarında yaygınlaşan bu rezil filmlere aktör ve aktris bulmak kolay değildi. Aç kalıp bu filmlerde oynamayı kabûl etmeyen gerçek sinema sanatçıları da vardı. Bu sektör hızla yaygınlaştığı için bu filmlerde oynayacak oyuncu bulmak da onlar için zor olmadı. Zâten o dönemlerde Türk sineması da büyük bir krizde idi. Bunu bir şans olarak gören bu sektör bir sürü porno film çekti.
Bizi yıllar sonra yaralayan bir başka olay var: Bu aralar yaygın bir şekilde şanlı mâzî derinliklerine inen ve milletimizin çoğunun rahat rahat seyrettikleri târihî ecdâd filmlerinde, porno dönemlerinde oynamış bâzı oyuncuların bu dizilerde şanlı atalarımızın şahsiyetini temsîl etmeleridir. Bu hakkı hiç ama hiç hak etmeyen şahıslar belki de pişman olmuşlardır ama hâfızalardan bâzı şeyleri silmek mümkün değildir. Bu dizilerde elbette bâzı hatâlar vardır ama bu millet yıllar yılı bu tip dizi ve filmleri görmemişti. Eski sinema günlerinde akıncı beyleri ve serdengeçtiler içki içen ve zinâ yapan hovarda şövalyeler gibi tanıtılmıştır.
Şunu aslâ unutmayalım. Bir millet düşman istilâsına uğrayıp vatan topraklarının bir kısmını ve hürriyetini kaybedebilir. Târihimizde birçok örneği olan bu hâdiselerde Türk milleti aslâ bunu kabul etmemiş ve zaman zaman verdiği istiklâl savaşları ile bu belâları def’ etmesini bilmiştir. Düşman istilâsı millî birliği ve millî şuuru kuvvetlendirir. Ama ahlâk istilâsı var ya! İşte ona karşı koymak çok zordur. Ve bir milletin ahlâkî değerlerini bozmadan o milleti kolay kolay teslim alamazsınız.
VE PLÂJLAR AÇILIYOR
1867 yılında İstanbul’da irili ufaklı 34’ü erkeklere, 28’i kadınlara âit olan 62 deniz hamamı bulunuyordu. Kadınlar kısmı tam bir kamuflaj içindeydi ve tahtaların budakları bile örtülüyordu. Giriş ücreti 60 para, loca 100 para, lüks localar 5 kuruştu. Bakıcıları çoğunlukla Ermeniler olup peştamallı idiler.
Kadıköy’de ilk deniz hamamı Moda Plajı’nın bulunduğu yerde kurulmuştu. Bunların ilk müşterileri Hristiyan hanımlardı. Sonra Müslümanlar da bu deniz hamamına gelmeye başladılar. Sonra Hayik’in kardeşi Aşot, Kalamış’ta yine kadın ve erkek ayrı bölümlü bir deniz hamamı açmıştı. Burada da henüz mayo ile denize girilmiyordu. İstanbul’da ilk plaj Florya’da açıldı. Büyükada Yörük Ali (Ada bakınız!), Caddebostan, Moda Tarabya Fenerbahçe, Salacak plaj olarak açılmaya başladı. (Bir Semti Kendince Yazmak, Enver Aysever Heyemola Yayınları. S. 81-84)
1935 yılına dek “Solaryum plâjı” ve “Haylayf plâjı” ile serinlemek isteyen İstanbulluların sıcak günlerde akınına uğrayan Florya, Atatürk’e İstanbul Belediyesi tarafından yaptırılan “Florya Cumhurbaşkanlığı Köşkü” ile modern bir sâhil beldesi olmaya başladı.
Başlangıçta sâde erkeklere ve sâde kadınlara mahsûs deniz hamamlarında edeple yıkanan insanlar, bugünün plâjlarında kadın erkek berâberce yüzen bir topluluk olduk.
Yaz gelince dar gelirli veyâ zengin fark etmeksizin bir tâtil sendromu da başlıyor. Tâtile gidilmeyince yeni dönem mesâileri verimsiz olurmuş gûyâ. Dedelerimiz de Bodrum’da, Türkbükü’nde, Dalyan’da tâtile gidip sere serpe denize girmeden yedi iklim dört köşede cihâda gidemezlerdi değil mi?
Sırf bu tâtil merâkı yüzünden artan borçlar ve patlayan kredi kartları âileleri son derece güç durumlara sokuyor. Kurulmuş bir sürü tâtil siteleri bilmem hangi karta bilmem kaç aya böldükleri ödemelerle insanları özendiriyorlar. Sonra da 75 lirayı bir lahmâcuna ve 30 lirayı bir pet suya verdik diye feryâd ü figân ediyorlar. E o zaman ayağını yorganına göre uzatacaksın. Tabîî ki herkesin gezmek ve dinlenmek ihtiyâcı vardır. Ama bu tâtil hem ekonomik hem de bir Müslüman’a uygun olmalıdır.
Görülüyor ki hiçbir şey hemen olmuyor. “Bu aslâ olamaz, bunu bizim toplumumuz kaldıramaz” denilen şeyler bugün vak’a-yı âdiyeden (günlük olay) olmuştur.
Bize her şey azar azar oldu. Evet maalesef bize her şey azar azar oldu!..
.
Azınlıklar meselesi
10 Temmuz 2022 02:00
A -
A +
Osmanlı azınlıkları yalnız fethin neticesi değil, her türlü baskı ve zulümden kaçan her ırk ve dinden insanların sığınması veya müsâmahası ile oluşmuş bir topluluktu. Osmanlı mülküne sığınan bu insanlar artık hukûkî bir mes’ele oluşturdular. Hattâ İslâmiyet’e en uzak diye bilinen Yahûdî topluluk bile Osmanlının himâyesine sığındı
Ekalliyet veyâ azınlık, hukûkî, dînî, ekonomik ve kültüre bir terimdir. Münhasıran (yalnız ona mahsus) millet bünyesinde yaşayan ayrı topluluk olarak bilinir. Hemen her millette azınlık veyâ diaspora vardır. Devletlerin tutumlarına göre bâzı azınlıklar zulüm, kıyım ve sürgünlere de muhâtap olmuşlardır.
Türk toplumundaki azınlıklara, Tanzîmat’tan önce, Tanzîmat’tan sonra ve Cumhûriyet dönemlerinde ayrı ayrı bakmak lâzım. Orta Çağ’ın genel görünümünde hemen her imparatorlukta fetih, istîlâ ve işgâl olayları dolayısıyla azınlıklar hep var olmuştur. Osmanlı fethettiği topraklara ve bunların idârî birimi olan uçlara kendi askerlerinden belli bir miktar bırakır, bu kitle nüfus yönüyle azınlık olmasına rağmen, idâreci durumunda oldukları için azınlık statüsünde olmazlardı.
Sultan Fâtih de İstanbul ve Trabzon’u fethettiği zaman bâzı uygulamalarda bulundu. Meselâ İstanbul’a Anadolu’nun muhtelif yerlerinden Türk nüfusu iskân etti. Lâleli-Aksaray semti bu şekilde kuruldu. Trabzon fethinden sonra da Fâtih Sultan Muhammed Han, Türk nüfûsu oluşturmak için Gümüşhâne ve Bayburt yöresinden getirttiği Türk kızlarını orada tuttuğu bir Sekban bölüğü neferleriyle izdivaç ettirdi.
Osmanlı azınlıkları yalnız fethin neticesi değil, her türlü baskı ve zulümden kaçan her ırk ve dinden insanların sığınması veya müsâmahası ile oluşmuş bir topluluktu. Osmanlı mülküne sığınan bu insanlar artık hukûkî bir mes’ele oluşturdular. Hattâ İslâmiyet’e en uzak diye bilinen Yahûdî topluluk bile Osmanlının himâyesine sığındı. II. Bâyezîd Elhamra Kararnâmesi ile İspanya’yı terk etmek zorunda bırakılan Yahûdîlere kucak açmış, üstelik Kemal Reis komutasında Osmanlı donanmasını İspanya’ya göndererek 150.000 Yahûdî’nin güvenle Osmanlı topraklarına ulaşmasını sağlamıştır.
“Osmanlı pâdişâhları yayınladıkları fermanlarla yerel yöneticilere bu sığınmacıların ülkeye giriş ve yerleşmelerine karışılmamasını, iyi davranılmasını, tersine davranışların cezâlandırılacaklarını belirtmiş, onları tebaası olarak koruma altına almışlardır.
Azınlıkların hukûkî statüleri yaşadıkları ülkelerin hukuk sistemiyle belirlenir. Osmanlı Devleti’nde de azınlıklar ülkede uygulanmakta olan İslâm hukûkuna uygun olarak etnik kökenleri dikkate alınmadan sâdece mensup oldukları din veyâ mezhep esâsına göre gruplandırılmışlardır. Bu nedenle Osmanlı halkı, Türk, Rum, Bulgar veyâ Arap değil; Müslümân, Katolik, Ortodoks ve Yahûdî olarak kümelendirilmişlerdir. Fâtih’ten îtibâren bunlara din veyâ mezhep anlamına gelen Arapça “millet” adı verilmiştir. İslâm milleti, Rum milleti, Yahûdî milleti gibi...” (Türk Hukuk Târîhinde Âzınlıklar, Doç. Dr. Gülnihal Bozkurt, Ank. Hukuk Fak. Sunum Metni, s. 149, 19892 Ankara)
(Bugün de bütün dünyanın gözleri önünde asrın insanlık dramı yaşanırken Irak ve bilhassa Sûriye bölgesinde katliâmdan kaçan sığınmacılara kucak açan devlet, sâdece Türkiye olmuştur. Milyarlarla oynayan Arap ülkeleri kendi ırkdaş ve dindaşlarına duyarsız kalıp sınırlarını kapatırken, Türkiye, yine atalarına ve târîhine yakışanını yapmış, büyük bir idârî, ekonomik ve âsâyiş risklerini göze alarak bu insanlık dramına sessiz kalmamış ve 6.000.000’luk bir nüfus için âdetâ yeni bir şehir oluşturmuştur. Elbette bunların büyük problemlere yol açacağı biliniyordu. Öyle de oldu. Ülkemizde sıkıntılara yol açtılar. Darp, hırsızlık, cinâyet ve buna benzer bir sürü âsâyiş problemi bunların varlığı ile alâkalandırıldı. İstatistikler aynı şeyi söylemese de bunun büyük bir kısmı doğrudur. Bunları hiç kimse zâten reddetmiyor. Sefâletten harpten kaçmış gibi görünen bu sığınmacılar niye askerlik yapmıyor, niye vatanlarında kalıp zulme direnmiyor diye eleştiriliyorlar. Zâhiren bakıldığında bu doğrudur. Fakat hangi orduda savaşacaklarını bile bilmiyorlar. Zâlim Esad’a karşı nerede saf tutacaklar? ÖSO’da mı? Yâni? Özgür Sûriye Ordusu. İç savaşı sırasında rejimi yıkmak isteyip firâr eden askerler tarafından 2011’de kurulmuş ve hemen tamâmına yakını eğitimli asker ve komutanlardan oluşan sistemli bir ordudur bu… Fakat hiç askerî eğitim almamış, başıbozuk sivillerin burada faydalı olması mümkün değildir.
Bu vatanları parça parça olmuş, ekmek, aş ve işi olmayan harp nesli yol yordam öğrenmek ve yaşayabilmek için Türklere sığındılar. Bunlara nasıl hayır diyebilirdik. Bunları nasıl tekrar ölümün kucağına atabilirdik. Ümmet şuuru olan hiçbir Müslüman başka türlü düşünemezdi. Zamânı geldiğinde ve sükûnet sağlandığında bu garipler elbette topraklarına döneceklerdir. Kim ata mezarlarının bulunduğu, göbeğinin kesildiği anavatanını terk etmek ister ki?
Bakın dün 26 Haziran’da yine insanlık dışı bir drama bütün dünyâ şâhit oldu. Fas’ın Melilla şehrinden İspanya’ya geçmek isteyen 1500’den fazla kaçak göçmen sınır kapısına dayandı. Polis bu sığınmacılara ateş açtı. 30’dan fazla sığınmacı öldü. 50’den fazla ağır yaralı var. Avrupa Birliği sessizliğe gömüldü. Polis Müdürü polislere bu katliâm için teşekkür etti. Bunlar Endülüs Müslümanlarına da, Yahûdîlere de aynı şeyi yaptılar. Avrupa’nın her şehrinde bu göçmenler aynı yüz kızartıcı muâmeleyi uyguladılar. Batı barbardır. Merhametsizdir. Bencildir. Menfaatperesttir. Hâsılı insanlık dışı hangi rezâlet varsa bunlarda kat kat vardır.
Şimdi benim ülkemde bunları insan bile görmeyen, bunları hemen o topraklara gönderelim diyen insanlar var. Unutmayın, ırkdaşlarımız Kırım Tatarları da bu insaf dışı düşünce yüzünden sürgünlerde can verdi. Boraltan Köprüsünde bize sığınan Âzerî Türk kardeşlerimizi ölüme terk eden bir zihniyeti aslâ kabul etmiyoruz. Çünkü biz ümmet şuuruna sâhip Müslüman Türk milletiyiz ve bununla şeref kazanmışız. Topraklarımızda hâlâ Ahıska, Doğu Türkistan, Özbek ve benzeri Türk kardeşlerimiz bizimle berâber yaşıyorlar. Ömürleri olduğu kadar yaşasınlar. Biz bu kardeşlerimizi de bağrımıza basmaktan büyük bir haz duyuyoruz. Efendimiz’in Hicret yolunu benimseyerek göçen bu mazlumlara merhamet her Müslümân’ın boynuna borçtur.)
Osmanlıda azınlıklar ayrı din mezhep ve ırklardan oluştukları için kendi grupları içinde ayrı koloniler gibi yaşamışlardır
“Osmanlı azınlık grupları ile devletin Müslümân uyrukları arasında önemli hukûkî statü farklılıkları vardı. Müslümânlara İslâm hukûku ve örfî hukuk krallarını uygulanırken azınlıklar özel hukuk alanında (kişi, âile, mîras, borçlar ve ticâret hukûku alanlarında) mensûp oldukları toplumun din ve sosyal Hayatlarının kurallarına ve kamu hukûku alanında İslâm hukûkunun Müslümân olmayanlar için koyduğu kurallara tâbi’ tutuluyorlardı. Meselâ kendi mahallelerinde yan yana yaşayan azınlıklara kutsal sayılan bâzı bölgelerde (Eyüp Sultan türbesi civârında veyâ câmilere bitişik veyâ çok yakın evlerde oturmaları yasaklanmıştı.) Müslüman evleri azınlık evlerinden daha yüksek olmalıydı. Sultan III. Selîm devrinde azınlık evleri siyaha boyanmıştır. Hamamlarda farklı renkte havlu kullanırlar ve takunya giymezlerdi. İzinsiz ata binemezler ve yine izinsiz silâh taşıyamazlardı. Bu durumda askerlik hizmetinde bulunamazlar ve cizye vergisi öderlerdi. (Türk Hukuk Tarihi Age sunum s. 51)
Osmanlı toplumunda yaşayan azınlıklar örfî hukukun bâzı yaptırımlarına da uyarlardı. Meselâ kendilerine mahsus bir şapka takarlar veyâ başlarını da bağlayabilirlerdi. Erkekler sarık sarmazlar ama fes veyâ keçe külâh giyerlerdi. 19. asra kadar Hristiyan azınlıklar fötr şapka takmazlardı. Yalnız müste’menler ve tüccarlar bu kuralın dışında idi.
Azınlıklar kamuda çalışmazlar, Müslümân kadınlarla evlenemezlerdi. Çok ilginç bir uygulama da şuydu: Meselâ bir Müslümân’la gayr-i müslim aynı suçu işlerlerse Müslümân’ın suçu gayr-i müslimin iki katı olurdu.
Türkler Anadolu’da ilk devlet temellerini atmaya başlayınca azınlıklar olmuş, özellikle Bizans zulmünden kaçan köylü ve çiftçiler Türk obalarına bile sığınmışlar, Osmanlıda fetihlerle çoğalmış ve tabîî ki bunun için şerîat sistemi içinde zimmî hukûku geliştirilmiş ve bu haklara titizlikle riâyet edilmiştir. Modern Türk Devleti’nde azınlık kavramı yerini vatandaşlık kavramına bırakmıştır.
MİLLET-İ HÂKİME…
Osmanlıda aslî unsur Türk’tü. Sünnî Müslümân halka “Millet-i hâkime” denirdi. “Millet-i mahkûme” ise askere gitmeyip cizye ve mülkiyetlerinde olan toprak için haraç vergisi ödeyen gayr-i müslimlerdi.
Osmanlıda azınlıklar kendi dillerini konuşmakta, dînî törenlerinde, nikâh ve cenâzelerinde din ve hattâ mezheplerine göre davranmaları serbestti.
İmparatorluk Türkiyesi’nde Türklerin yazılı olmayan fakat geleneğe (örf) dayanan imtiyazlı durumları çoktur. Devletin bütün eğitim, kültür, adâlet ve din mekanizmasını mutlak elinde tutan ilmiye sınıfında Türk olmayan Müslüman kavimlerin nispeti hiçbir devirde onda biri bulmamıştır.
Tanzîmat’tan sonra bile azınlık olan paşalar ancak ilmiyye sınıfından olup eğitim, bayındırlık ve bâzı bürokratik kalemlerde de çalışmış olmasına rağmen seyfiyye (ordu) paşası olamamışlardır. (Yılmaz Öztuna, Ötüken Yayınları, Büyük Osmanlı Târîhi, 8. Cilt, s. 18-21, 1992 İstanbul)
AZINLIK SALTANÂTI
Osmanlıda azınlıklar, azınlık olduklarını bile bilmeden askerlik hâriç hemen hemen bütün üst makamlara gelmişler, zengin olmuşlar ve Büyük Harp sonrasında da bunun meyvesini toplayarak Cumhûriyet’in en zenginleri arasına girmişlerdir.
Osmanlıda Seyfiye sınıfında Sadr-ı a’zam, Kubbealtı Vezirleri, Yeniçeri Ağası, Kaptan-ı deryâ, İlmiyye sınıfında Kazasker, Şeyhulislâm olamamakla birlikte, Kalemiyye sınıfında Nişancı, Defterdâr ve Reisü’l-küttâb gibi üst düzey görevliler çalışırdı.
Hazine-i Hâssa nâzırları: Agop Ohannes Kazanyan (1891-1897) Mikâil Portakalyan Efendi (1891-1897) Ohannes Sakız Efendi ( 1897-1908).
Nâfia Nâzırları: Ohannes Çamiç Efendi (1877-1878) Aleksandr Karateodori Paşa (1878)
Orman ve Maâdin Nâzırları: Mavro Korodato Efendi (1908- 1909) Aristidi Paşa (1908)
Ayrıca Âyân üyeleri: Azaryan Efendi, Basarya Efendi, Bohor Efendi, Fethi Franko Bey, Gabriyel Noradonkyan Efendi, Mavroyeni Bey, Oksanti Efendi Yorgiyadis Efendi, Aram Efendi, Popoviiç Temko Efendi.
Hâriciye nâzırları: Aleksandros Karateodori Paşa (1878- 1879, Gabriel ve Sava Paşa.
OSMANLININ MAYASI TÜRK’TÜR
Osmanlıda Türkler ikinci sınıf muâmele gördü diyenler bu gerçeklere ters düştüklerinin ya farkında değildirler yahut bilerek yalan söylüyorlardır. Osmanlının esâsı ve mayası Türk’tür. Türkler de Müslüman olmaları hasebiyle Hristiyanlardan üstün ve şerefli idiler. Çünkü İslamiyet’ten daha büyük bir şeref yoktur. Hristiyan sığınmacılar korunmaları, ev-bark, nâmus, çoluk çocuk, âile fertleriyle hiçbir kaygı duymadan İslâm’ın adâleti sâyesinde huzûr içinde yaşadıkları için özellikle Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şeriflerde baş vergisi olarak tanımlanan cizye vergisi ile arazî için ödenen vergi olarak kullanılmaktadır. İslâmiyetle birlikte bütün İslâm ülkelerinde arâzî için ödenen vergilere haraç adı verilmeye başlamıştır. Toprağından mahsul alamayan gayr-i müslimlerden haraç da alınmazdı; çünkü arâzî-i haraciyye mahsullerinden haraç vergisi alınan topraktır.
Şerîat’in hükümlerine harfiyyen uyan Osmanlıda haksızlık büyük bir cezâ gerektirdiği için hukuk sistemi kul haklarına hele hele Hristiyan haklarına daha çok riâyet ederdi. Zimmîlerin, hukûkun işlemesinde şüphe etmeleri bile Osmanlı için züldü.
Kısacası Osmanlıda aslî unsur olan Türkler ve bunun yanında bütün Müslüman tebaa ümmet kavramı çerçevesinde millet-i hâkime, gayr-i müslimler ise millet-i mahkûme idi. Fakat genel insan hakları kavramında hâkim ve mahkûm arasında hiçbir fark yoktu.
Hiç düşünülmüş müdür ki bu aşîret ve çadır temelli dünyâ hâkimi devlet nasıl 620 yıl yaşadı? Tek cevâbı adâletti.
Gerek gayr-i müslim gerekse Müslüman tebaa üzerine Osmanlının yıkılmasıyla kurulan ve yamalı bohça gibi olan devletlerde huzûr da el etek çekmiştir. Balkanlar ve Orta Doğu cadı kazanı ve fitne yuvası olmuştur. Şimdi “Keşke bu Osmanlının millet-i mahkûmesi olsak” derler mi bilmem ama bu günleri hazırlayan Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İttihâtçılar yalnız ümmetin değil Osmanlı bünyesinde huzurla yaşayıp bugün bu huzûra hasret kalan insanların da vebâlini taşımaktadırlar.
Osmanlıya isyân eden Osmanlı tebaasının bugünkü nesli, daha çok çekeceksiniz. Unutmayın dedeleriniz yaptı siz mahkûm oldunuz. Genel bir kural vardır: “Dedenin yediği koruk torunun dişini kamaştırır.”
Bütün bunlara rağmen “Osmanlı azınlıklara iyi davranmadı” demek haksızlık değil, hadsizliktir!..
******************************
Osmanlı Kudüs'ünde Rumların Çarşamba âyini…
Kayseri'de Osmanlı Ermenileri
.
Eğitimde misyonerliğin rolü
23 Temmuz 2022 02:00
A -
A +
Osmanlı ve sonrasında Türkiye giderek modernleşiyordu. Ama Batı size bedel ödetmeden bu hayâtı yaşatır mıydı? Bizi evvelâ bâzı ayak bağlarından kurtarmalıydılar. Birtakım periyodik devrimlerle Batı’ya entegre olmaya çalışıyorduk. Bu hızlı değişimin destekçisi de misyonerlik kurumu idi. Bunun asıl amacı da Hristiyanlığı yaymaktı.
EĞİTİM Mİ, TERBİYE Mİ?
Bir milleti âbâd eden de berbâd eden de eğitimdir. Eğitim aslında tohum yetiştirmektir. Ona sonra kültür de demişlerdir. Yâni üretmek, çoğaltmak anlamında. İslâmiyette eğitim terbiye demektir. Bu kelimenin Rabbânî bir havası vardır. Fakat terbiye eğitim kelimesi ile karşılanabilir mi? Tabîî ki hayır. Bu yüzden hâlâ değiştiremedikleri bir kurul var: Tâlim ve Terbiye Kurulu. Bu kurula “öğretme ve eğitme kurulu” diyemediler. Çünkü abes olacaktı.
Bir insana “eğitimsiz” diye kızsanız, o bunu hakâret telâkkî etmez. “Eh doğru, imkânsızlıklar yüzünden okuyamadım” der. Fakat ona “terbiyesiz!” derseniz bunu hakâret kabûl eder. O hâlde eğitim aslâ terbiye kelimesinin karşılığı değildir. Terbiye Rabbânî bir hissiyatla başlar, edeple tekâmül eder. Bugünkü millî eğitimimiz gerçekten millî midir? Kelimeler etiketlerdir. Yâni zarflardır. Mazrûfu yâni içeriği doldurulmazsa hiçbir şey değildir.
Sürücü eğitimi olur ama çıraklık eğitimi olmaz. Usta çırak eğitimi rahle-i tedrîs gibidir. Pilot eğitilir ama terzilikte eğitim değil terbiye esastır. Modern eğitim, tam anlamıyla eğitimdir. Terbiye aradan çekildi. Bundan sonra A ile Z arasındaki alfabedeki hangi harfle nitelerseniz niteleyin, en sonunda Z nesli der tükenirsiniz. Cinsiyet faktörü karışmış, “erkekleşmiş” kızlar ve “kızlaşmış” erkeklerin hepsi bu modern eğitimin sonucudur. İşte siz de bunu istemediniz mi? İşte tam Batı eğitimi! Papazlar bile eş cinsel olmuş, kiliselerinde bile eş cinsel nikâhlar kıyılan bir Avrupa. Hadi çıkın işin içinden!.. Dinî ve millî hislerden soyutladığınız nesil bu. Eseriniz yeni nesil. Bununla övünür müsünüz yoksa dövünür müsünüz?
Çeşitli yönleriyle tekrar incelenmesi gereken bir konudur bu. Fakat şurası gerçek ki Osmanlı bu sıkıntının başına nasıl dertler açacağını bildiği için buna hassâsiyet göstermiş, fakat son zamanlardaki dış mihraklar ve yerli ihânet şebekeleri yüzünden bundan kurtulamamıştır. Sultan Abdülhamîd bu tehlikeyi anladı ve mâni olmaya çalıştı, ama gücü yetmedi.
Aslında Osmanlı hızla değişen şartları görerek buna geleneksel tavrı ile çâreler aradı. Tabîî ki bunun yolu teknik eğitimden geçiyordu. Bu yüzden sür’atle mühendishâneler, tıbbiyeler, teknolojik donanımlı ordu birlikleri ve modern donanma faaliyetleri Sultan Abdülazîz’le başladı, Abdülhamîd Han’la zirve yaptı. Artık kol gücü yerini makineye bırakmıştı. Onun ana maddesi enerji yâni petroldü. Ve Osmanlının bir ayağı da petrol kuyuları üstünde yâni Orta Doğu’daydı. Batı’nın iştihâsını kabartan da bu mes’ele idi. Osmanlıya saldırıların temelinde de petrol mes’elesi vardır.
Osmanlının Batı’ya rağmen Batılılaşması ve sanâyîleşmesi gerekiyordu ama nasıl?
Halil Rif’at Paşa’nın “Sultânım Batılılaşmaktan başka çâremiz yoktur” sözü “vur deyince öldür” diye anlaşılmış bir mes’ele miydi? Yâni Batı’dan çok Batıcı olmak ve taklitçilikte sınır tanımamak. Taklitçiler Batı’nın tekniği yerine seküler (sâde dünyâyı düşünen din dışı) bir hayâtı benimsediler.
BATI’YA ENTEGRE OLMA ÇABALARI
Osmanlı ve sonrasında da Türkiye giderek modernleşiyordu. Ama Batı size bedel ödetmeden bu hayâtı yaşatır mıydı? Bizi evvelâ bâzı ayak bağlarından kurtarmalıydılar. Sırasıyla, saltanat, hilâfet kaldırıldı. Lâtin alfabesine geçildi. Birtakım periyodik devrimlerle Batı’ya entegre olmaya çalışıyorduk. Bunları yapmak için de Batı’nın âcil yardımına ihtiyâcımız vardı. Bu hızlı değişimin destekçisi de misyonerlik kurumu idi. Bunun asıl amacı da Hristiyanlığı yaymaktı.
İslâmiyette tebliğ müessesesi i’lâ-yı kelimetullâh yâni Allâhü teâlânın adını, Efendimizin sünnet-i seniyyesini ve İslâm ahlâkını yaymaktı. Tebliğciler yâni mübelliğler, Sahâbe-i kirâm zamanından başlayarak Hind’e, Çin’e, Göktürk Devleti’ne kadar gittiler. Evlerinden, çocuklarından ve canlarından geçerek insanlığı ilâhî nûra da’vet ettiler.
“Hristiyanlıkta modern misyonerlik William Carey’in Hindistan’a ayak basması ile başlamıştır. Bu iş için bakanlıklar ve finans teşkîlâtları kurulmuştur.
Böyle bir teşkîlâtın aslâ vazgeçemeyeceği bir yer Anadolu Türk İslâm yurdu idi. Bu faaliyetlerinin semeresini bizi Hristiyanlaştırarak olmasa bile 19. ve 20. asırlarda Ermenileri ayaklandırarak büyük bir fitneye sebep oldular.” (Türkiye’de Misyonerlerin Hedef Kitleleri ve Faâliyetleri, Tuba Arıcı Kozan, İrfan Yayıncılık, s.25 2010 İstanbul)
“Hristiyanlar Müslümanlara yönelik faâliyetleri yanında diğer Hristiyan mezheplerine de açık bir propagandaya girişmişlerdir.
Osmanlıdaki Islâhât Fermânı ile misyonerlerin önü de açılmıştır. 1878’de Protestanların durumunu belirleyen nizamnâme ile de gâyet rahat çalışma imkânı buldular. Bu dönemde açılan Bible House (İncil Evi) ile çalışmalarını sıklaştırdılar. Yine 1834’te çıkarılan bir kânunla Hristiyanların mezhep değiştirmeleri de yasaklandı.” (Türkiye’de Misyonerlik age, s 68 )
Çalışmaların özü diyebileceğimiz okullar ve vakıflar ise mantar gibi bitmeye başladı. Osmanlı başlangıçta bunların aslî bünyemizi bozamayacağına inanıyordu. Bu millet hiç Hristiyan olur muydu? Bunu Midhat ve Reşîd Paşalar bile başaramamışlardı. Zâten onlar da bu milletin Hristiyan olmayacağını biliyorlardı. Ama maksat İslâmiyetten gerektiği kadar uzaklaştırmak ve lâik bir toplum inşâ etmekti. Bu niyetle alt kurumları olan okullarını devreye soktular. Bu meyanda Bursa Amerikan Kız Koleji, Robert Koleji, Saint Benoit (Sen Benua) Lisesi, Hristiyan Genç Erkekler Birliği, Ermeni Mektepleri ilk gözetleme kuleleri olarak açıldı.
Misyonerler buldukları bu mümbit toprakları sonuna kadar işlemek istiyorlardı. Bunun sonucu olarak 1913 yılı îtibârıyla bu kuruluşların 148 Protestan teşkîlâtında 15 bin 500 görevli Osmanlı topraklarında çalışmaya başladı. 33.000 çocukla müsâit bir çalışma alanı buldular. Protestan misyonerler, başta Rum, Ermeni, Mârûnîleri de yardımcı unsurlar olarak çalıştırıyorlardı. İngiliz Büyükelçisi Conning’in desteğini de alan bu gruplar Bâb-ı âlî’den çalışma izni de çıkarttılar.
19. yy sonu ile 20. yy başında misyonerlik faâliyetleri zirve yapmıştır. Özellikle Tanzîmat’tan sonra Almanlar, İtalyanlar, İngilizler ve Amerikalılar bu topraklarda yaygın bir faâliyet başlattılar. Bu alanda Balkan ülkelerinde Rus Ortodoks Misyonerleri, Arap ülkelerinde İngiliz CMS Teşkilâtı, Kuzey Afrika’da Fransızlar alenî olarak çalıştılar.
Ayrıca ABD büyükelçisi Honcox’un verdiği bilgiye göre sırf Amerikan Board Teşkîlâtı’nın yürüttüğü misyon faâliyetleri bilânçosu şu şekildedir: Meşgûl olunan şehir, köy, kasaba sayısı 394, Misyona görevli olarak gelen ABD vatandaşı sayısı 254, Türk asıllı yardımcı sayısı 1049, Board Şirketi’ne bağlı özel okul ve kolej sayısı 35, Leylî (yatılı) kız mektepleri sayısı 127, umûmî mektepler 508, tedrîs altındaki talebe sayısı 25.171, teşkîlâtlı kilise sayısı 138, bir yılda dağıtılan İncil sayısı 150.000, bir yılda Board Teşkîlâtı’nın dağıttığı para 700.000 lira. (Türkiye’de misyonerlerin, age)
VAKIF MI AJAN TEŞKÎLÂTI MI?
Ayrıca vakıf adı altında kurulan ajan teşkîlâtlarını okumaktan sıkılacaksınız ama direnin ve okuyun lütfen. İbretlik, evet tam ibretlik: Beyoğlu Ayalanya Nikola Kilisesi Vakfı, Tarabya Aya Paşkevi Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, Ortaköy Aya Yorgi Foka Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı. Kuruçeşme Ayadimitri Aya Yani Rum Ortodoks Kiliseleri Vakfı, Yeniköy Aya Nikola Rum Ortodoks Kiliseleri Vakfı, Büyükdere Aya Paraşkevi Rum Ortodoks Kiliseleri Vakfı, Yeniköy Aya Yorgi Rum Ortodoks Kiliseleri Vakfı, Sarıyer Rum Ortodoks Kiliseleri Vakfı, Hasköy Aya Paraşkevi Rum Ortodoks Kiliseleri Vakfı, Bebek Aya Haralambos Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Apeloğlu Andon Ermeni Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Galata Surp Surp Lusavoriç Çerçis Ermeni Kilisesi Vakfı, Ortaköy Surp Lusavoriç Ermeni Katolik Kilisesi Vakfı, Hasköy Türk Karaim Cemaati Vakfı, Şişli Karagözyan Ermeni Kilisesi Vakfı, Hripsinyans Mektepleri ve Mezarlıkları Vakfı, Beşiktaş Meryem Ana Kilisesi Vakfı, Meryem Ana Arakel Kilisesi Vakfı, Ortaköy Meryem Ana Kilisesi Vakfı, Şişli-Pangaltı Ermeni Katolik Mıhıtarist Mıhıtaryan Manastırı ve Mektebi Vakfı, Feriköy On iki Apostol Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı. Yeniköy Panayia Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, Boyacıköy Panayiya Evangelistra Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, Beşiktaş Panayiya Evangelistra Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, Beşiktaş Cihannümâ Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Rum Ortodoks Kiliseleri ve Mektebi Vakfı, Karaköy Neva Şalom Sefaradim Mûsevî Sinagogu Vakfı, Büyükdere Sırp Hripsimyans Ermeni Kilisesi Vakfı, Boyacıköy Surp Yeriz Mangans Ermeni Kilisesi Vakfı, Yeniköy Kutdipo İstapanos Ermeni Kilisesi Vakfı, Nersesyan Mektebi ve Mezarlığı Vakfı, Kasımpaşa Surp Agop Ermeni Kilisesi Vakfı, Halıcıoğlu Meryem Ana Ermeni Kilisesi Vakfı, Kalfayan Yetimhânesi Vakfı, Rumeli Hisarı Surp Sanduht Ermeni Kilisesi Vakfı, Şişli Feriköy Vartanas Ermeni Kilisesi Vakfı Taksim Elmadağ Surp Agop Ermeni Kilisesi Vakfı, İstinye Taksiarhi Ortodoks Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Üç Horon Ermeni Kilisesi Vakfı, Taksim Zapyon Rum Kız Lisesi Vakfı, Şişli Gürcü Katolik Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Sakızağa Surp Astavazazin Ermeni Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Surp Yerututyan Ermeni Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Surp Andon Ermeni Kilisesi Vakfı, Tarabya Surp Andon Ermeni Kilisesi Vakfı, Mıgırdıç Ermeni Kilisesi Vakfı, Yeniköy Surp Ohannes Ermeni Kilisesi Vakfı, Şişli Bulgar Ermeni Kilisesi Vakfı, Çağlayan Bulgar Hastahânesi Vakfı, Beyoğlu Yenişehir Evangelistra Rum İlkokulu Vakfı, Surp Yerdogasan Artekelotz Ermeni Kilisesi Vakfı, Rum Ortodoks Kiliseleri ve Mektepleri Vakfı, Panayia Rum Ortodoks Kiliseleri Vakfı, Surp Nikagos Ermeni Kilisesi Vakfı, Hamdet İsrael Rum Manastırı Vakfı, Hristos Rum Manastırı Vakfı, Aya Triada Rum Manastırı Vakfı, Hased Lavraam Mûsevî Kadıköy Surp Levan Ermeni Katolik Kilisesi Vakfı, Kadıköy Surp Levan Ermeni Katolik Kilisesi Vakfı, Büyükada Ermeni Katolik Surp Avastazazin Kilisesi Vakfı...
Meselâ Surp Leon Ermeni Katolik Kilisesi, Kadıköy Altıyol Meydanı’nda 1890 yılında inşâ edilmiştir. 1908 yılında Kadıköy semtinde 150 Ermeni Katolik âilenin ikâmet ettiği ve nüfuslarının 600 kişiden oluştuğu bilinir. Kadıköy’de Rum nüfus da azımsanamayacak kadar çoktur.
“19. yy’da Avrupa ülkeleri ile olan dînî benzerliklerini de kullanan Rumlar kapitalistleşmeyle birlikte önemli zenginliklere ulaştılar… Galata, Pera, Kurtuluş, Ortaköy, Kadıköy, Arnavutköy gibi semtlerde çoğaldılar. 1885 yıllarında 870.000 nüfuslu İstanbul’un %18’i Rum’du.” (Ahmet Tetikol, İstanbul’un En Eski Sâkinleri Rumlar.)
Rum ve Ermenilerin Katolik olanları özellikle Kadıköy ve Beşiktaş’ta berâber barınabiliyorlardı. 6-7 Eylül hâdiselerinden sonra İstanbul’u büyük ölçüde terk eden Rumların hâlâ en yoğun yaşadıkları bölgeler Kadıköy, Yeniköy, Ortaköy ve Adalar’dır. Ermeniler daha ziyâde Beşiktaş ve az bir nüfusla Kuzguncuk’u tercih etmektedir.
Aziz okuyucular, ben sıkılmadan buraya tam 68 Hristiyan, Yahûdî, Hristiyan Kilise ve Sinagog Mektep Vakıfları yazdım. Bunlardan 27 tânesi Ortodoks menşelidir.
Tabîî ki bir dikkat çeken husus da Ermeni Katolik vakıflarıdır. Ermeniler ve İslavlar genelde Ortodoksturlar. Ayrıca yine Şişli Gürcü Katolik Kilisesi Vakfı da böyledir. Yine Kadıköy’deki Surp Levan Ermeni Kilisesi ve Büyükada’daki Ermeni Surp Avaztazian Ermeni Kilisesi Vakfı da Katoliktir.
Ayrıca Boyacıköy (Emirgân) Rum Ortodoks Kilisesi, Beşiktaş Panayia Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, Beyoğlu Yenişehir Rum İlkokul Vakıfları da Evangelisttir.
Karaköy Neva Şalom Sefaradin Mûsevî Sinagogu Vakfı, Hamdet İsrael Mûsevî Sinagogu Vakfı, Hased Lavraam Sinagogu Vakıfları da Mûsevîdirler.
Anadolu Türk-İslâm olmadan evvel Bizans hep Ortodoks’tu. Patrikhâne İstanbul Fener’deki Rum Ortodoksların kalbidir. Ermeni ve Gürcülerin de büyük bir kısmı Ortodoksturlar. Hellas (Yunan) Megalo İdea (Büyük İdeal Eski Bizans’ı diriltme ve İstanbul’u tekrar Konstantinopolis yapma ideali) ağırlıkla Ortodok Patrikhânesi’ne dayanır.
Şimdi size şunu düşündürmek İstiyorum: Nerede kurulmuş bu vakıflar? Beyoğlu Galata, Ortaköy, Kuruçeşme, Yeniköy, Büyükdere, Hasköy, Şişli, Pangaltı, Feriköy, Beşiktaş, Halıcıoğlu, Kasımpaşa, Rumeli Hisarı, Taksim, Tarabya, İstinye, Kadıköy ve Büyükada.
Dikkat edin! Üsküdar, Fâtih, Eyüp Sultan, Beyazıt, Süleymâniye ve benzeri yerlerde bu vakıflar yoktur. Bir de vakıfların cirit attıkları semtlerin kültür altyapılarına bir göz atalım. Kıyas bile kabul etmez. Biri mütedeyyin ve muhafazakâr semt yelpâzesi, biri Avrupa taklitçisi kozmopolit kültürün at oynattığı semtler. Çünkü serviler şehri Üsküdar, Yüce Sultan Fâtih’in mekânı Fâtih, Sahâbe-i kirâm misâfirhânesi Eyüpsultân, Sahhâflar ve eski eserlerin mânevî kokusunun sindiği Bayezîd, İstanbul’umuzun gözetleme kulesi ve Muhteşem Süleymân’ın istirâhâtgâhı olan Süleymâniyeye’ye bu ajanlar yanaşmaya cesâret de edemediler.
Hiçbir şey tesâdüf değildir. Çok emek verdi Batı. İstilâları bizim bünyemizi daha da kuvvetlendirdi. Ama kültür istilâları var ya, lüferin boğazına saplanan zoka gibi. Bize zokayı yutturmuşlar. Ah Neyzen seni hep anıyorum. Rabbim günahlarını affetsin. Gerçekten dediğin gibi gitmediler:
Yerli iş birlikçiler ve müstevlîlerin kimi itini bıraktı, kimi bitini. Kimi de piçini bıraktı. Yoksa bu kadar şerefsizin bizden olması mümkün değil…
.
Şeytanın ortakları
6 Ağustos 2022 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:45
A -
A +
Osmanlı çökmeden evvel şeytanın ortakları ona “hasta adam” dedi. Batı stratejik davranıyordu; bu onlar için normaldi. Ama Osmanlı aydınları diye bilinen karanlık şahsiyetlerden Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihâdcılar bu devletin yıkılmasının vebâli altındadır.
Osmanlı Devleti çökmeye yüz tutunca, düşmanı olan büyük devletler ile onun himâyesinde ve idâresinde bulunan küçük devletler birer birer isyân bayraklarını açmaya başladılar. Osmanlının Avrupa ayağı zâten Balkanlara sıkışıp kalmıştı. Orta Doğu’daki İslâm ülkeleri Batı’nın tahrik ve kışkırtmaları ile Osmanlıya başkaldırdı. Yıllarca Osmanlı ve hilâfet sancağı altında kardeşçe yaşayan bu topluluklar İngiliz’in hâin plânlarına kanıp istiklâl da’vâsı peşine düştüler. Arap İslâm dünyâsı tam bir tenâkuz yaşıyordu. Bir tarafta mes’ûliyetinden çekindikleri hilâfet, bir tarafta da onlara rü’yâlar va’deden Batı... Hâlbuki Osmanlı, yıllarca çöllere içme suları, vakıflar, hayratlar ve âdet hâlinde boğazlarından bile keserek gönderdikleri “Suarre Alayları”nı bu kutsal bölgelere hizmet olarak şerefle yapıyordu. Çünkü orası Haremeyn-i muhteremeyn idi. Birisi Peygamber Efendimizin doğum yeri ve Mescid-i harâm, yâni Mekke-i mükerreme, diğeri Efendimiz’in Hicret sığınağı ve sonrasında mübârek merkad-i şerîflerinin bulunduğu Medîne-i münevvere idi. Osmanlı, pâyitaht İstanbul’a idârî merkez olarak bakarken, Haremeyn’e kudsî merkezler olarak bakıyordu. O merkezlere hiçbir idâre Osmanlı kadar aşk, şevk ve rikkatle bakmamıştır. Bundan sonra da bakamaz…
Vehhabi Suudi Arabistan'ın kurucusu İbn Suud, İngiliz kadın ajan Gertrude Bell ile…
İNGİLİZ-VEHHÂBİ OYUNU
Arap yarımadasındaki en dramatik savaş maalesef Medine bağlamında yaşanmıştır. Şerîf Hüseyin başlangıçta Osmanlıya bağlı biriydi. Yaklaşık yirmi sene Abdülhamîd Han onu yanında tutarak fitnelerden uzak kalmasını sağladı. İttihâdcılar Abdülhamîd düşmanlığında sınır tanımadıkları için Şerîf Hüseyin’e kancayı taktılar. İngilizlerin de isteğiyle onu Mekke Şerifliğine getirmek istediler. Suûdlar başlangıçta bunu pek istememelerine rağmen İngilizler Suûdları da râzı ettiler. Peygamber torunu olan bu zat maalesef bu ortaklığın bir elemanı hâline geldi.
O dönemlerde devlet ricâlinin çoğu ve paşalar da İttihâdcı oldular. Fahreddîn Paşa da bunlardandı. İttihâdcılar Mustafa Sabrî Efendi’yi bile bünyelerine kattıklarına göre ne kadar dessâs olduklarını söylemeye hâcet yoktur.
Bâzı insanların kaderinde tuhaf hâdiseler zuhûr etmiştir. Ali Şükrü’nün başına gelenlerle, Fahreddîn Paşa’nın çektikleri birbirine benzer. Fahreddîn Paşa da îdamdan zor kurtulmuştur. Kendisine cumhûriyetten sonra da titriyle ve kahramanlığıyla ilgili gerekenler yapılmamıştır.
Bâzı çevreler karşı çıksa bile dönemin adamı Topal Osman eliyle katledilen Ali Şükrü Bey’in çocuklarına ve eşine bir aylık bile bağlanmamış ve sefâlet içinde yaşamışlardır.
Ancak son zamanlara kadar hiç gündemde olmayan “Kûtü’l-amâre” çok dillendirilip çok stratejik bir vak’a gibi gösterilmesine rağmen pek de böyle değildir. Halil (Kut) Paşa Enver Paşa’nın amcası olup sıkı bir İttihadcıdır.
Son zamanlarda devlet paşalarında ve ricâlinde garîb bir şekilde şiddetli Abdülhamîd Han düşmanlığı başlamıştı. Bütün mes’ele onu pâdişahlıktan azletmekti. Sonrasını onlar da bilmiyorlardı. Ama hiç önemli de değildi. Yeter ki o gitsin. İşte Halîl Kut, Abdülhamîd’i öldürmeye talip olanlardandı. İttihâdcıların Koca Sultân’a düşmanlığı o derecedeydi ki Ermeni sû-i kasdinden sonra Karabekir Paşa’nın “Abdülhamîd’i öldürme şerefi Ermenilerin değil Türklerin olmalıdır” sözü oldukça meşhûr olmuştur.
Altı ayda alınan Kut, bir günde İngilizlere teslîm edilmiştir. Dolayısıyla hiçbir stratejik kıymeti kalmamıştır.
İttihâdcıların millî mes’elelerde çok hassas olduğu söylenir. Peki, Enver Paşa’nın Alman hayranlığı, Talat Paşa’nın İngiliz hayranlığı ne ile bağdaştırılır? Hâlide Edîb Amerikan mandacısı ise Enver ve Talat Paşalar ne mandacısı idi?
Fahreddîn Paşa diğer İttihâdcılardan biraz farklıydı. O bir komutan ve görev aldığı bölge îtibârı ile de çok hassastı. İsyan başlarında âsîlerin sayısı elli bin, Osmanlı askeri sayısı ise on beş bin civârında idi. Âsîler Medîne dışındaki bütün mevzîleri ele geçirdiler. Paşa’nın isteklerine rağmen Osmanlı Hicaz’a asker gönderemiyordu. Bu şartlarda mevcut imkânlarla Medîne’yi savunmak da Paşa’ya düştü. Fahreddin Paşa çok güç şartlarda 2 sene 7 ay boyunca zaman zaman çekirge ve ot yiyerek aç bî-ilâc bu şanlı direnişi gösterdi. Onu “Çöl Kaplanı” yapan da Medîne müdâfaası idi.
Osmanlı güç durumda kalınca Hicâz’ı kısmen boşaltma karârı aldı. Bu arada kutsal emânetler yağmalanabilirdi. Elbette Şerîf Hüseyin, Efendimizin merkad-i şerîflerindeki emânetlere ihânet etmezdi. Fakat yanında öyle bir müttefiki vardı ki… Paşa bu yüzden kutsal emânetlerin İstanbul’a naklini teklif etti. Hattâ sorumluluğunu da kendisi üstlendi. 30 parçadan oluşan bu emânetleri 2.000 asker refâkatinde İstanbul’a gönderdi.
Orduda hastalık ve açlık baş gösterdi. Bu durumda İstanbul Hükûmeti teslîm olmayı teklif etti. Buna karşılık Fahreddîn Paşa: “Medîne Kalesi’ne Türk bayrağını ben çektim; eğer burayı tahliye edecekseniz bir başka komutan gönderin” dediği meşhurdur.
Osmanlının mağlubiyetiyle 30 Ekim’de Mondros Mütârekesi imzâlandı.16. maddeye göre teslim olması gereken Paşa, gene teslim olmadı. Baskılar çok artınca Ravza-i Mutahhara’daki bir medreseye giderek bir yatağa girdi ve burayı teslim etmeyeceğini bir def’a daha haykırdı.
Mütâreke’den 72 gün sonra Paşa önce esir edildi; sonra Malta’ya sürüldü. Sonra îdâma mahkûm edildi ise de kurtuldu.
Paşa’yı hükûmetin emrine uymadığı ve ulü’l-emre karşı geldiği için suçlayanlar da olmuştur. Teslim olup gelseydi îdâm edilecekti. Nitekim Malta’dan savaş suçlusu olarak İstanbul’a getirildiğinde îdâm hükmü verildi, fakat îdâm edilmedi.
İstiklâl Harbi’nde Osmanlı çok büyük ayak oyunlarına gelmiştir. Cephe çok genişti. Bu, bitmeyen Haçlı Savaşlarının bir yenisi idi. Her ne kadar Rusya, İtalya, Madagaskar maddî yardım gönderse de, İslâm topluluklarından Azerbaycan, Buhârâ, Harezm, Kırgız, bütün Hindistan Müslümanları Birliği, Afganistan, Senûsîler, Berzencî Aşîreti de maddî ve askerî destek verdiler.
Karşımızda ise Yunanistan, Fransa İmparatorluğu, Birleşik Krallık, Britanya Hindistanı, Ermeni Lejyonu, Fransa Batı Afrikası, Fransız Cezâir’i, Fransız Fas’ı, Fransız Tunus’u, Britanya İmparatorluğu, Ermenistan vardı.
İsyancılar ise, Rum İsyancılar, Kürt İsyancılar, Ermeni İntikam Alayı ve Süryânî İsyancılardı.
Bu savaşta Osmanlı 37.975 şehit vermiştir. Bu sayıya esirler ve kayıplar dâhil değildir. Çanakkale Muhârebelerinde ise maalesef 250.000 şehit verdik. Bâzı kaynaklara göre bu muhârebelerde 30.000 Sûriyeli savaşmış ve 600 şehit vermişlerdir.
ÇANAKKALE’DE KÜRTLER YOK MUYDU?
İlber Ortaylı ve Osman Pamukoğlu’na göre Çanakkale Muhârebelerinde Kürtler yoktu. “Çıkış Yolu TV” programında Ortaylı şunları söylüyor: “Çanakkale Savaşlarında doğudan gelme asker yoktu. Niye yoktu? Nakliyat mes’elesi. En son zamanda Antep ve Orta Anadolu’nun şarkına doğru uzanabilmişler. Kürtler başka cephelerde Doğu Cephelerinde savaştı. Çanakkale’de yoktu. Herkes nakledildiği yerde bulunmaktaydı. ‘Çanakkale Savaşı’nda Kürtlerle berâber savaştık’ sözü, hakîkat değil politikacıların sözüdür.”
Doğu Perinçek de bu sözü doğru bulmadığını söyleyerek şöyle devâm eder: “Bu açıklamalar milleti zehirliyor. Birinci Dünyâ Savaşı’nın bütün cephelerine baktığımız zaman, ölenlerin içinde büyük ölçüde Kürtler vardır. Bitlis, Doğu Cephesi, Kafkas Cephesi’nde… İlber Hoca’m bilimselse ben de bilimselim. Çanakkale’de doğulular da vardı. Orada künyelerinde Erzurum diyor, Erzincan diyor, Bitlis diyor. Orada Sûriyeli Araplar da vardı.”
Kadir Mısıroğlu da Pamukoğlu’na verdiği cevapta şunları söylüyor. “O, bunu söyleyeceğine Van Gölü Sûriye’dedir dese daha az komik olurdu. Oradaki şehitlerin doğum yerlerine baksın. O zaman kimseye sen Kürt’sün, sen Türk’sün denmezdi. Mecmuası vardır, her sayı yaşayan ölülerimiz diye basılır. Bilhassa subayların resimlerini koyarlardı. Onların doğum yerlerine baktığınız zaman Türkiye’nin her tarafından gelen adamlardır. Bütün Kürtler katılmadı demek için deli olmak lâzım.”
Çanakkale için bir il dökümü vardır. Bu döküme göre Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da şehit olanların rakamları şöyledir: Adıyaman’dan 11, Bingöl’den 8, Bitlis’ten 59, Diyarbakır’dan 49, Elâzığ’dan 159, Erzurum’dan 109, Antep’ten 502, Malatya’dan 151, Mardin’den 7, Siirt’ten 40, Tunceli’den 30, Urfa’dan 338, Van’dan 36.
Çanakkale’de savaşan Kürtlerin Kürtçe “Çanakkale” şiirinden bâzı bölümler şöyledir:
“Yâ Rab Nusret et bu şanlı dîn-i İslâm’a /// Allâh’ım Peygamber’ini ve Kur’ân’ını muzaffer eyle /// Ordu Diyarbakır’dan sefere başladı. /// Önce Urfa’ya geldi ve savaş üniformalarını giydi……… //// Şehit olacakların şevklerine baksana. Aşk şevk ve heyecân içindeler. /// Cân u gönülden savaşıyorlar. Belli ki onlar için bayramdır. /// Bugün delikanlıların günüdür. İster Kürt, ister Türk, ister Arap olsun. /// Sendendir başarı, ihsân eyle yâ Rab. /// Yolculuğun yönü Haleb’e çevrildi.……… Kardeşler Çanakkale Boğazı baş kor ateş saçtı. /// Çanakkale düzlükleri insan cesetleriyle doldu.” (Güney Doğu Güncel, Anasayfa, 17 Temmuz 2022)
İstanbul’da yaşayan bir Sûriyelinin “Çanakkale’de 70.000 Sûriyeli şehîd olmuş onu bil sonra bize def ol de” sözleri tartışmalara sebep olmuştu. Hürriyet 70.000 Sûriyeli şehit iddiâsını İlber Ortaylı’ya sordu. Ortaylı’ya göre 70.000 Sûriyelinin Çanakkale’de şehîd olduğu iddiâsı doğru değilken, Kürtler için de aynı durumun söz konusu olduğunu, mesâfeden dolayı Kürtlerin de Çanakkale’de Osmanlı için savaşmadığını savundu. Ortaylı, Çanakkale’de Yahûdî var, Rum var, Kürt yok sözlerine şöyle devâm etti: “Şişirme onlar. Sûriye’den asker alındı, ama onların Çanakkale’ye gittiği doğru değildir. Çünkü askeri oradan getirmek zor. Yahûdî var Rum var, Sevkiyat zor. Sûriyeliler de savaştı tabîî. Başka cepheler var onlara yakın, Hicaz gibi. Bunlar imparatorluk insanları. Sûriyeliler için de böyle bir duygu var.”
OSMANLIDA IRK AYRIMI YOKTU
Bu iddiâlar aslen çok garip ve yersiz. Osmanlı Devleti bir imparatorluk. Irk ayrımı yok; Müslim, gayr-i Müslim ayrımı var. O da adlî mes’eleler dışında. Müslüman parantezindeki bütün ırklar aynı değerde. Yâni Müslüman kimliği değeri bu. Ümmet kavramı içinde ırkların birbirlerine karşı üstünlüğü zâten söz konusu bile olamaz.
Osmanlıyı yıkmak için imparatorluk içinde milliyet şuurunu ateşlediler. Ümmetten millete geçiş süreci bir oldubittiye getirilemezdi. Gayr-i Müslimler zâten Balkan ve Rumeli fitneleriyle kandırıldılar. Bunlara gayr-i Müslim diyerek olabilirlik yanıyla bakılabilirdi. Ama Müslüman Arap kabîleleri ve Kürtlerin, Ermeni ve Rum çeteleriyle aynı paralelde Osmanlıya baş kaldırmaları affedilir gibi değildi. O zamanın şartlarında “Herkes kendi ırkını önceliyor biz de Türk ırkını önceleyelim” diyenler Türk olsa mantıklı olabilir diye düşünebilirdik. Ama Leon Cahun, Moiz Kohen gibi Yahûdî provakatörlerin Ziyâ Gökalp’a önderlik etmeleri çok garip. Dînime dahleden bâri Müslüman olsa!
Kafkaslarda ve Âzerbaycan’da hem Çarlığın hem de Komünist Rusya’nın Türklere yaptığı zulüm sebebiyle ezilmiş, öldürülmüş, yok sayılmış, dîninden ve milliyetinden koparılmak istenen Türklerin Türkçülüğüne kimse lâf edemez. Onlar sonuna kadar haklıdır. Ama el insaf, Osmanlıda Millet-i hâkime olan Türklerin idârede, ilmiyede, askeriyede, meşihatta aklınıza gelen her kademede kâhir bir ekseriyeti vardı. Hattâ Nihal Atsız’ın Gök Sultân dediği Abdülhamîd Han, Türk kelimesini telâffuzdan bile zevk alan bir hünkârdı. Bâzıları “İttihâdcıların zoruyla öyle görünmüştür” diyorlar. Abdülhamîd Han İttihadcılara hiçbir şekilde hak olmayan dâvâlarında tâviz vermemiş ve saltanattan alınmamak için onlarla aslâ bir ittifâkın içine girmemiştir. İttihadcılar kritik süreci iyi götürebilseler Osmanlı yıkılmazdı.
Yıllarca bizimle yaşayan gayr-i Müslimler belki Osmanlıyı sevmediler ama hiçbir zaman da ayrılmak istemediler. Çünkü adlî, dînî mülkî ve idârî konularda hiçbir sıkıntıları yoktu. Son zamanın bölücü ve ayrımcı fitnelerinden korunabilselerdi Osmanlı, Balkanlar da bir anda barut fıçısına dönmez ve Araplar ve Kürtler de Abdülhamîd siyâseti ile pekâlâ devlete bağlılıklarını devâm ettirebilirlerdi.
Vehhâbî ve Şiî İslâm dışındaki Müslümanlar Hilâfet makâmına çok bağlı idiler. Batı ve özellikle İngilizler yerleşik şehirli Arapları kandıramadıkları için göçebe çöl kabilelerini ayaklandırdılar. Kuzey Afrika’yı önce kışkırttılar sonra onlara katliam uyguladılar.
Aslan güçlü iken yalnız da olsa çakallar ve sırtlanlar ona saldıramazlar ve uzaktan hırlarlar. Ama sabırla aslanın tâkatten ve güçten düşmesini beklerler. Sırtlan ve çakallar asâletli olmadıkları için avlarını öldürmeden parçalarlar. Baş ve kalp kısmına yaklaşamayıp kuyruk ve arka ayakları parçalamaya başlarlar.
ÖNCE ÇÖLLERE ÇÖKTÜLER
Batılılar da önce Pâyitaht’a Haremeyn’e değil Balkanlara ve çöl kabîlelerine el attılar. Sonra Osmanlının kalbine ve boğazına çöktüler. İstanbul ve Haremeyn hedefti artık.
Osmanlı çökmeden evvel şeytan ortakları ona “hasta adam” dediler. Batı stratejik davranıyordu; bu onlar için normaldi. Ama Osmanlı aydınları diye bilinen karanlık aydınlardan Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihâdcılar bu devletin yıkılmasının vebâli altındadır. Kimse bunların iyi niyetli olduklarını söylemesin. Bunlar Osmanlının kalburüstü, iyi eğitim almış, çoğu Avrupa görmüş insanlarıydı.
Kısacası insanın ortağı şeytan olursa ona elbette doğruyu göstermez.
.
Kıskaçtayız ama…
20 Ağustos 2022 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:45
A -
A +
Askerî darbeler ve provokasyonlar hep bir hedef içindi: İlerlemeyi durdurmak, ekonomiyi çökertmek. Hepsi önemli olmakla birlikte dört kalkışma çok önemlidir: 28 Şubat 1997 Muhtırası, PKK terörü, 2013 Gezi Olayları ve 15 Temmuz 2016 FETÖ kalkışması...
Osmanlıyı çökertmek veyâ en azından diz çöktürmek için tasarlanan plân uygulamalarının fâilleri olduğuna inandığım Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihât ve Terakkî Cemiyeti’nin şuurlu hareketleri ve Cumhûriyet’ten sonra devâm eden bu cemiyetlerin uzantılarının fiillerinin de yine mutlakâ plânlanmış hareketler olduğu şüphesizdir. Bunların hepsi de Batı tarafından desteklenmiş ve içte de dış düşmanlardan daha hâin işbirlikçiler tarafından tezgâhlanmıştır.
Türkçü bir plâtforma oturtulmuş yeni Türk Devleti 1944’te hakîkî Türk aydınlarının antikomünist ve Türk millî şuuru ile başlattıkları Türkçülük hareketine en ağır cezâyı vererek Alpaslan Türkeş, Nihal Atsız, Osman Yüksel Serdengeçti, Zeki Velîdî Togan, Fethi Tevetoğlu, Necdet Sançar ve bunun gibi nice vatansever aydınları tabutluklarda işkenceye tâbi tuttu. Konumuz 1944 olayları olmamakla birlikte millî birliğimize vurulan ve aslıyla o gün için bir tehlike hâline gelen komünizmin engellenmesi amacıyla başlatılan hareketin sırları bir mektup ve Türkeş’in açıklamalarında saklıdır.
Nihâl Atsız’ın mektubunu biraz hatırlayalım… Atsız bu mektubunda komünistlerin başta Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere devlet kurumlarında yuvalandıklarını iddiâ eder. Atsız’ın hedeflerinde devrimci aydınlanmanın önemli isimlerinden Hasan Ali Yücel vardır.
“O gün sokağa heyecanla fırlayan milliyetçi gençler öyle dövüldüler ki kafaları gözleri patlatıldı, kolları ve kaburgaları kırıldı. Bu belki de ilk yıldırma hareketiydi.”
Alparslan Türkeş şöyle der: “Bunlar Millî Şef ve onun gözde Millî Eğitim Bakanı’na nasıl gösteri yapabiliyorlardı? O zamana kadar Millî Şef’in müsâade etmediği hiçbir gösteriye izin verilmemişti.”
Türk Devleti’nin demokrasi ile kalkınmaya başlayıp mânevî değerlerine sâhip çıkarak töresi ve İslâm ahlâkına geri dönmesini istemeyen dâhilî ve hâricî bedhâhlar (kötülük isteyenler) hemen her 10 senede bir askerî darbeler yaparak milletimize ayar çekmeye çalıştılar. Kendi tasarladıkları lâisizmi dindarlara baskı aracı olarak uygulamaya kalkıştılar. Ezân-ı Muhammedî’nin 1932’den beri Türkçe okunan garâipten aslına çevrilmesine tahammül edemeyerek askerî darbe düzenlediler. Siyâsîler asıldı, Türkiye’de demokrasi askıya alındı ve her darbe Türk ekonomisine en az 50 senelik bir duraklama devresi getirdi.
Askerî darbeler ve provokasyonlar hep bir hedef içindi: İlerlemeyi durdurmak, ekonomiyi çökertmek.
Hepsi önemli olmakla birlikte dört kalkışma çok önemlidir: 28 Şubat 1997 Muhtırası, PKK terörü, 2013 Gezi Olayları ve 15 Temmuz 2016 FETÖ kalkışması.
GEZİ OLAYLARI
Taksim’de 2013 yılında sosyal medya yapılanması sâyesinde çok çabuk teşkîlâtlanan bir iç isyan ve kalkışma hareketidir. Genel olarak 30 gün, kopmalarla 2 buçuk ay süren bu hareketler, özellikle İstanbul ve Ankara’da Vandalizm boyutlarına ulaşmıştır.
27 Mayıs 2013’te Taksim yayalaştırma projesi kapsamında Topçu Kışlası inşâsı için Gezi Parkında ağaçların sökülmesine karşı çıkmak bahânesi ile başlayan eylemler, yabancı basının yalan ve şişirme haberleriyle uluslararası bir boyut kazanmıştır. Başlangıçta mâsum ve çevreci bir hareket gibi lânse edilen olayların amacı çok çabuk deşifre oldu. Hedefte hükûmeti düşürüp kaos çıkarmak olsa da esas hedef devleti îtibârsızlaştırmaktı. Olayların başlama târihinin de 27 Mayıs olması anlamlı idi. (En az 50 yıllık duraklama ve kaos 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlamıştır.)
Gezi Olaylarına Ana Muhâlefet Partisi, bâzı siyâsî partiler, ABD, AB, Soros ve hazırlanmış eylem grupları destek verdiler.
Gezi öncesi ve sonrası ekonomik verilere bakıldığında olayların niçin başlatıldığı da açıkça anlaşılır: Ekonomik büyüme (önce) %4.2, (sonra) %4.2; İşsizlik (önce) % 9.0, (sonra) % 9.9; enflâsyon (önce) %7.40, (sonra) 8.17; fâiz (önce) 5.9, (sonra) 9.1; dolar (önce) 1.90 TL, (sonra) 2.18 TL; borsa (önce) 93.398, (sonra) 89.200.
Bu olaylarda yüzlerce iş yeri, kamu binâları, özel ve kamu araçları ateşe verildi; kolluk kuvvetlerinde linç girişiminde bulunuldu.
Bu düşman işgâli gibi olayların ülkeye faturası 194 milyar doları geçti.
Mayıs ayının yüz ağartan tablosu Gezi Olayları’nın patlak vermesinin en önemli sebebidir. Neler tasarlanmıştı o zaman bir hatırlayalım.
İstanbul’da 2017’de hizmete girmesi plânlanan 100 milyon kapasiteli 46 milyar dolarlık 3. Hava limanı.
Japonya ile 22 milyar dolarlık nükleer santral imzâsı.
İstanbul Boğazı’na 2,5 milyar dolarlık 3. Köprü,
93.000 puanı gören borsa endeksi,
135 milyar doları bulan Merkez Bankası döviz rezervi,
%4.61’e kadar inen iç borçlanma fâizi,
Yatırım yapılabilir seviyesine ulaşan Türkiye kredi notu.
23.5 milyar dolardan sıfırlana IMF borcu
Düşük enflâsyon, artan ihrâcât ve canlı sanâyi.
(Birey ve Toplum, Gezi Parkı Olaylarının Farklı Boyutlarıyla Bir Değerlendirilmesi. Seyfettin Aslan, Ömer Taylan, Damla Baştuğ, Güz 2016, c. 6 sayı 17)
YERLİ MEDYA VE GEZİ OLAYLARI
Yerel basın olayları 31 Mayıs 2013’ten îtibâren vermeye başladı. NTV, CNN Türk Haber Türk haber kanalları yayın akışını değiştirmeyerek yayınlarına devâm ettiler. 1 Haziran günü olaylara ilgisiz kaldıkları gerekçesiyle NTV ve Fox TV’nin canlı yayın araçları eylemciler tarafından tahrîb edildi…
YABANCI MEDYADA GEZİ OLAYLARI
Ayrıca Batı medya gruplarından BBC, Reuters, AFP, DeuctheWelle, CNN 24 saat canlı yayınla olayları dünyaya duyurdu. El Cezîre olayları Türk Baharı olarak ilan etti. (Hepimizin bildiği gibi Arap Bahârı olayları sonrasında demokrasiler askıya alınmış, bâzı ülkelerde liderler asılmış veyâ hunharca linç edilmişti. Bizde de Gezi’nin bu amaçlarla yapıldığını iddiâ etmek yersiz olmasa gerek.)
The Guardian gazetesinden Richard Seymour “Küçük bir park için yapılan mücâdele rejim için bir âcil durum, Türk Bahârı için ise bir potansiyel oldu” dedi.
Kısacası bu barışçıl(!) eylemlerde 8 sivil, 1 polis 1 komiser öldürülmüş, 9063 kişi yaralanmıştır. Olaylarda ayrıca 697 güvenlik görevlisi ağır veyâ hafif yaralanmıştır. Olaylara katılan sinema, tiyatro ve müzik sanatçıları o kadar çoktu ki…
Hüsamettin Cindoruk, Zekeriya Beyaz ve Kemal Alemdaroğlu da olaylara katılanlardandı.
Bir diğer sanatçı ki bu işi domine edip yabancı basın organlarına devamlı demeç veren kişi “Mes’ele sâdece Gezi Parkı değil, arkadaş hadi gel diren” diyerek asıl amaçlarının ne olduğunu açıklıyordu.
Gezi Parkı eylemleri bütün ülkeye yayıldı. Emniyetin verdiği bilgiye göre. 80 ilde toplam 5.532 eylem yapıldı. 3 milyon 600 bin kişi bu eylemlere katıldı.
Gezi Parkı eylemleri Lâtin Amerikanvârî bir ayaklanma ve Arap Baharları tipinde bir terör hareketidir. Batı medyası bu olayları büyük bir iştah ile naklen verirken bu terör olayları sonunda mutlak bir darbe-devrim bekledi.
Bu olaylarla birlikte başlayan sahte bahar hareketlerine paralel olarak Türkiye’de tam da bu sıralarda kaset operasyonları da başladı.
Vilâyet’e ve köşke çıkan öncü sanatçı ve diğer temsilciler Türkiye’yi kalkındıracak her hamlenin durdurulması şartıyla eylemlerinden vazgeçeceklerini bildirdiler.
Bu eylemlere katılan grupları şöyle sınıflandırabiliriz:
Şuurlu devlet düşmanları,
Medyanın tahrikine ve aldatmasına kapılanlar,
Gençlik grubu eylemcileri,
Devrimci romantik sanatçılar,
Ekonomiyi bahâne edenler,
Yıllardır kullandıkları vesâyeti elden gidenler ve yıllardır seçim kazanamayan muhâlefet partileri ve yandaşları,
Devrimci gençlikle el ele kapitalist baronlar,
Türkiye’de ve sınır dışında yaşayan terör eylemcileri,
Uydum topluluğa diyen başıboş gruplar.
Sıcak yaz gecelerini eğlenceye çevirmek isteyen vur patlasın çal oynasın sevdâlısı aylaklar.
Sonuçta şunu diyebiliriz: Şuurlu veyâ şuursuz grupların hareket amacı hükûmet ve başbakan gibi görünüyorsa da esas hedef her zaman olduğu gibi yine devletti.
31 Mart’la başlayan, uzun bir aradan sonra 27 Mayıs’ta ortaya çıkan her on yılda bir tekrarlanan hatırlatma dozlarıyla devâm eden devrim ve darbe kalkışmaları hep sağ iktidarlara yapılmıştır. Siz hâlâ anlamadınız mı, mes’ele hükûmet falan değil devlettir, devlet!..
PKK OLAYLARININ İÇYÜZÜ
PKK şehir ve kırsal yapılanması tamamlanmış, bütün terör teşkilâtlarından daha fazla destek bulan, Avrupa yapılanması ve siyâsî lobileri kuvvetli bir kuruluştur. Almanya, İngiltere, İsveç, Finlandiya, Belçika ve Hollanda bunlara açık destek vermektedir. Terör elemanlarını NATO baskılamalarına rağmen parlamentolarına alan (İsveç) Batı devletleri bu hareketlerine 40 yıldır devâm etmektedir. Yurt içi ve yurt dışı terör olaylarını sürdüren bu teşkilâtla şehirlerde polis, kırsalda Jandarma ve diğer askerî güçler, korucular, sınır dışında ise asker, özel harekât güçleri amansız bir savaş vermektedir. Siviller bu savaşın tamâmen dışında olup, devletlerarası bir savaş hüviyetindedir.
Bugünkü PKK olayları Şeyh Said ve Seyit Rızâ olayları ile bir tutulmamalı. Gerçi Şeyh Said olayı da aslında bir Kürt isyânı şeklinde başlamamıştır. Önceki her iki isyan da PKK’dan ayrı tutulmalıdır. Bu isyanların hiçbirisinde aslen ayrı bir Kürt devleti kurma amacı yoktur. PKK son devrin en puslu, en stratejik ve dış destekli terör-savaş eylemidir.
PKK Türkiye’yi ekonomik olarak çökertme plânının bir parçasıdır. Aslında her darbe, her kalkışma, her terör olayı dış destekli ve iç destekli işbirlikçilerin tertiplediği sinsi ve şeytânî plânların değişik zamanlardaki versiyonlarıdır.
Şimdi bu PKK olaylarının nasıl bir ekonomik yıkım şifresi olduğunu biraz açalım: Bir savaşta Türkiye… Ama bildiğiniz bir savaştan daha kapsamlı bir savaş bu. Bütün silâhları kullanıyoruz.
Hava taarruzlarında önleyici amaçla kullanılan bir uçaksavar dakikada 600 mermi atar. Diğer silâhların mermi mâliyetleri de bakın ne kadar? NATO MKE tüfek fişeği 4.47 TL; yerli millî piyâde tüfeği mermisi 3.84 TL, ABD üretimi Honardy 5.08 ABD doları; yurt dışı silâhların mâliyeti ise tahminlerin çok üzerinde.
Bugün PKK ile yapılan mâliyeti bir hayli yüksek malzemeler kullanılıyor.
Asker kumanyasında ton balığı, barbunya plâki, yaprak sarması, kavurma ve meşrubatın yıllık gideri 25 milyon TL’dir. Mehmetçiğe helâl olsun. Fakat bu savaş olmasa bu masraflar da olmayacaktı.
Pençe-Kartal operasyonu 15 Haziran’da başladı. Bu harekâta 30’dan fazla F-16 katıldı. Hava taarruzu saatlerce sürdü. Bir F-16 rölântide bir dakikada yaklaşık 6-7 litre yakar. Full afterburner (yâni son gazda) bir dakikada 600 litre yakar. Evet, 600 litre!
Biz PKK ile 35 yıldır savaşıyoruz. Şimdi bunun Türk devletine mâliyetini düşünebiliyor musunuz?
1984 Eruh-Şemdinli baskını ile başlayan bu çok uluslu terör teşkilâtının saldırı ve operasyonlarında 72 bin beş yüz eylem gerçekleşti. 21. 800 PKK’lı öldürüldü. 6.500 sivil, 5.740 polis ve asker, 1.524 köy korucusu, öğretmen, doktor, muhtar, imam ve vatandaş şehit edildi. Şehit öğretmen sayısı 157’dir.
Terörle mücâdeleye milyarlarca dolar harcandı. Biz bu paralarla bir Türkiye daha kurabilirdik.
Para hesâbı yapmak şehitlerimizin hâtırasına saygısızlık gibi gelebilir. Bizim bir şehidimiz bile milyarlarca dolardan kıymetlidir. Çünkü onlar şehittir. Dünyâ metâı ile ölçülmesi mümkün değildir. Rabb’imizin katında rızıklanan bu dipdiri meyyitlerin değerini bizim idrâk etmemiz bile zordur.
Bu PKK belâsının bize iki faydası da olmuştur: Öncelikle iç ve dış düşmanlarımızı iyice tanıdık. İkincisi TSK şu anda dünyânın en tecrübeli muhârip ordusudur. Gerek şehir içi taarruz ve savunmada, gerek kırsal alanda ve gerekse de EYP’lerin imhâsında zirvedeyiz.
Artık TSK tatbikatlarını canlı hedeflere karşı yapıyor.
Eğer sınır ötesi harekât olmasaydı bu eylemciler bu terör programlarını mutlakâ evvelâ Güney Doğu bölgelerimiz başta olmak üzere bütün Türkiye sathına yayacaklardı. Hâlâ sınır ötesi harekâta karşı çıkanları anlamıyorum demek gaflet ve dalâlettir.
Tabîî ki bunun siyâsî boyutu çok önemli: ABD Sûriye, Irak ve Türkiye’de koparacağı topraklarla bir büyük İsrâîl devleti kurma peşinde. PKK ve YPG’yi destekleyerek petrole çökmüş, Suriye’nin toprak bütünlüğüne karşı. Suriye kendi petrolünü bile PKK-YPG-ABD’den satın alıyor.
Hâlâ rejiminin ne olduğunu kimsenin anlamadığı Rusya, kapitalist oligarkların hizmetinde, komünist rejim ve Çarlık Rusya’sının yayılma ütopyasında, ABD’nin elin soktuğu yere ayağını sokmaya çalışan, Orta Doğu’nun en büyük kaşıyıcı gücü olan Şiîliğe sâhip çıkan ve Sûriye’ye tam destek verip bölgedeki hâkimiyetini kaybetmeme savaşında olan bir devlet.
Biz şimdi sâdece Sûriye ile savaşıyoruz öyle mi?
Bir de kötü komşu bizi silâh sâhibi yaptı. Artık en mükemmel silâhları kendimiz üretiyoruz. En mühimi de hayâl gibi, ama ürettiğimiz silâh ve mühimmattan milyarlar kazanıyoruz. “Oturun oturduğunuz yerde, yoksa ambargo uygularız!” yâveleri masal oldu
Şimdi ürettiğimiz ve ihrâc ettiğimiz silâhlarımızın bâzılarını verelim ve gerçeği görelim: Vuran 4X4, KNT 76 nişancı tüfeği Sarp uzaktan kumandalı stabilize silâh sistemi. T122ÇNRA çok namlulu roket-atar som füzesi, Roketsan UMTAŞ tanksavar füze sistemi, TusaşT129 Atak helikopteri, Cirit 2,75 lâzer güdümlü füze, Fırat M 60 T Kargu (Göktürk Kitâbelerinde geçen bir savaş terimi. (Arkuy-Kargu-g) Kanatlı vurucu İHA Nora ve Kasırga füzeler, Bora 12 keskin nişancı tüfeği, MAML akıllı mühimmat, MPT 55 millî piyâde tüfeği, Serçe İHA T-155 Fırtına obüsü, Altay millî tank, AKYA millî torpido, MİLGEM millî gemi, SERHAT hava tesbit radar sistemi, ANKA insansız hava aracı, ATMACA millî gemi-savar, GÖKTÜRK millî keşif uydusu, BAYRAKTAR gözcü, SİHA; İHA; HÜRKUŞ, İDA İnsansız Deniz Aracı, TÜBİTAK akıllı bomba ve daha niceleri…
Şimdi arkamıza yaslanalım ve bu mükemmel ordunun yapabileceklerini seyredelim. Asker, polis ve korucularımızın muzaffer ve mansûr olmaları için Cenâb-ı Bârî’ye duâda bulunalım.
.
Dindar gençlik tehlikeli mi?
3 Eylül 2022 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:45
A -
A +
Orta Asya’da 8-9. asırda bilimle uğraşmak en büyük hobi idi. Orta Asya bilim adamları, ilme 10 yaşlarında başlamış, 18-20 yaşlarında bilim mübâhaselerinde (bir nevi bilimsel tartışma) boy göstermişlerdir. Bunlar çok özel ve istisnâî durumlar da değildir.
9 Temmuz 2013’te Haber Türk’te Hülyâ Par’ın sorularını cevaplayan ODTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Yasin Ceylan'ın “Din ve Dünyâ” adlı programdaki açıklamaları hayli şaşırtıcı idi. Öyle ki Sayın Prof. Ceylan olayı “bir lokma, bir hırka” söylemine bağlamış olmalı. Prof., İslâmiyetin Batılılaşmaya mâni olduğunu ve dünyâya hiç önem vermediğini savunuyordu. Kendi belirttiğine göre sayın Prof.’un kökeninde imam hatip lisesi ve medrese de varmış. Söz gençliğe gelince açıklamalar daha şaşırtıcı. Başarılı gençlik yerine dindar gençlik yetiştirmenin yanlış olduğunu savunarak sebebini de şöyle açıklıyor: “Çünkü Müslüman, dünyâ mutluluğu peşinde değildir; öbür dünyâ mutluluğu peşindedir. İmam hatipte okudum, medreseden geliyorum, İslâm’ın öngördüğü dünyâ, öbür dünyaya yatırımdır; buraya geçici bakar. Asıl mutluluk ertelenmiş mutluluktur. Dünyânın mutluluğu ikinci plândadır. Bir insanın zihninde bu varken neden bu dünyâda bu kadar başarılı olsun? Yatırımı öbür tarafadır. İslâm’ın Batı tipi bir medeniyet kurma ideali yoktur. Böyle bir ihtimal de yoktur. Batı medeniyetinde ilim, san’at, edebiyat, refah, neş’e, şiir falan var... İslâm böyle toplum öngörmüyor. Ben de iddiâ ediyorum ki dünyâ mutluluğu olmadan başarı olmaz. Mutsuz insan ahlâklı olmayı sevmez. Mutsuzlar arasında dayanışma da olmaz.”
Sunucu “Ya o insanlar âhirete çalıştıkları için mutlularsa?”diye sorunca, Prof. şöyle diyor: “İnsanın tabiatine aykırıdır. İnsan tabiati bu dünyâda mutluluk ister. Dünyâsını mükemmelleştirmeyen insan, kim olursa olsun mutsuzdur.”
29 HAZİRAN MELÂMET DÜNYÂSI
Gerçekten de nasıl ve nereden başlamalı bilemedim. İbâdet eden bir mü’minin ne kadar mutlu olduğunu acabâ inkâr etmek mümkün mü? Mutlu veyâ mutsuz olmanın kriteri nedir? Hayâta ümitli bakmak, tabiata gülümsemek ve etrafıyla barışık olmaksa, hiçbir kimse inanmış bir Müslüman’dan daha olumlu olamaz. Âhirete inanmak ve onun için çalışmak bu dünyâyı boş vermek midir? Kim dünyâyı unutmamızı ve kulak ardı etmemizi istiyor ki? Kur’ân-ı Kerim’de Rabb’imiz “Dünyadan da nasibini unutma” buyuruyor. (Kasas 77 Âyet-i kerîme meâli)
Yüce Peygamber “Verecek bir şeyimiz yok” diyenlere “İnsanlara tebessüm etmeniz sadakadır” buyuruyor. Herkese güler yüzlü davranmak sadaka sevâbına ulaşmayı sağlıyor.
Yine Efendimiz buyuruyor ki: “Kardeşinin yüzüne tebessümle bakmak sadakadır.” (Tirmizi, Birr, 36) Gülümsemek sirâyet eder, suya atılan taşın hâsıl ettiği halkalar gibi etrafa yayılır. Gülümseme sâhibine iç huzuru verir.
Mutlu insan güler. İslâmiyet din kardeşine gülümsemeyi bile sadaka sayıyor, iyiliği emredip kötülüğü hep menediyorsa o toplum nasıl mutsuz olabilir?
Evet, bir Müslüman elbette âhireti dünyaya tercih edecektir. Çünkü akıllı bir insan ebedî hayâtı geçici olana tercih etmez.
“Mutsuz insan ahlâklı olamaz” diyor Sayın Prof. Yüce Peygamber herhangi bir şart koşmaksızın ahlâklı olmayı emrederken “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” diyor. Zîrâ Efendimiz “Dünyâda kalacağın kadar dünyâ için, âhirette kalacağın kadar âhiret için çalış” buyuruyor. Bu çok mantıklı bir tavsiye değil midir? İnsan ömrü, ebedî değilse -ki değil- isterseniz 1000 sene yaşayın. Belirli en büyük sayının sonsuza nispeti nedir?
Meselâ dünyânın en büyük sayısı olarak bilinen sayı googolplexsiant karşımıza çıkar. Bu sayı da 10 üzeri 100 olup 10 üzeri googol'dur ki bu da 10 üzeri 10 üzeri 100’dür. Eğer bölen sonsuz olursa sonuç sıfır olur. Sadece bir değil bütün sayıları bir sayı olmayan sonsuza bölersek sonuç “sıfır” olur. O hâlde sonsuz âhireti sonlu dünyâya değişmek aklın ve mantığın kabul edeceği bir şey değildir. Tabîî ki bu, bir inanç mes’elesidir. “Dünyâ son durağımdır, bundan ötesi yoktur” diyenlere bir sözümüz yoktur...
Batı’da ilim, san’at, şiir vs. varmış ama bir Müslüman için bunların ne önemi varmış gibi bir iddiâ ise mesnetsiz bir ifâdedir.
Başlı başına bir kitap olan İslâmiyet ve ilim, İslâmiyet ve sanat, İslâmiyet ve estetizm, İslâmiyet ve edebiyat inkârı mümkün olmayan gerçeklerdir.
Bâzı hatırlatmalar yaparak konuyu geçiştirmek istemiyorum ama bu konuya girersek bağımsız bir kitap yazmak gerekir. Bunları her ne kadar taraflı yazsalar bile gerçekleri örtemeyen Batılı yazarları kaynak alarak verirsek:
-Doktor Sigrid Hunke “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi” Çeviren Servet Sezgin, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1975.
Bu kitap İslâm aydınlanmasının Batı’ya olan etkilerini ve İslâm biliminin metodolojisini incelemektedir.
- F.Frederick Starr’ın “Kayıp Aydınlanma” Arap Fetihlerinden Timur’a Orta Asya’nın Altın Çağı, Çeviri Yusuf Selman İnanç, Gençlik Spor Yayınları, İstanbul-2020.
Batı’nın kabûl edip bizim aydınlarımızın ise hâlâ bilmedikleri veyâ bilip inkâr ettikleri İslâm’ın ışığındaki fen, tıp, gökbilim, optik, genel cerrâhî, farmakoloji (eczâcılık) acabâ nereden doğdu? Felsefeyi bağımsız bir bilim dalı olarak değil de sosyal bilimlere uygulayıp bir disiplin olarak târih metodolojisini geliştiren İbn-i Haldûn Müslüman değil de biz mi bilmiyoruz hâşâ!
Batılı yazarların yazılarını ve kitaplarını iki def’a dikkatle okumalı. Hiçbiri tarafsız olamamakla birlikte çok kaynağa ulaşılmış olmaları bakımından oldukça önemlidir.
ORTA ASYA ORTAK KÜLTÜRÜ
Orta Asya’nın “İlk Aydınlanma” döneminde belli bir ırkın baskınlığından söz etmek mümkün değildir. Bu “Aydınlanma” içinde Arap, Fars, Hint, Tacik, Türk varken İslâmiyet, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Budizm, Manihaizm ve ilk çağların agnostik inançları vardı. Kısacası 9. ve 10. asır Orta Asya’sı karma ırklar ve dinlerde meydana gelmiş farklı ve yüksek seviyeli bir medeniyetti. Tabîî burada SEA (Sokrat, Eflâtun, Aristo) ekolünün büyük etkisi olduğu açıktır. Ama özellikle Aristo bizdeki felsefî ekollerin ilk muallimidir. Metafizik, matematik ve felsefe karışımlı ilk eserlerde Orta Asya, Avrupa’nın önüne geçmişti.
Felsefe ile olan Orta Asya bilim sayfasının eleştirilerini ileride genişçe açacağız...
Sayın Prof. İslâmiyet’in bilime ve ilerlemeye dolaylı olarak da Batı medeniyetine entegre olmasını mümkün görmemektedir. Peki; fizik, matematik, optik, gökbilim, ruhbilim ve açıklamalı Yunan felsefesi, Avrupa’ya nereden geldi? Ya da Endülüs olmasaydı Rönesans ve Reform olabilir miydi? Bu demek ki, Batı Orta Asya’ya entegre olmuştur.
Dindar gençlik yerine başarılı gençlik tezine gelince: Orta Asya bilim adamları bilim dünyasına 10 yaşlarında başlamış, 18-20 yaşlarında bilim mübâhaselerinde (bir nevi bilimsel tartışma) boy göstermişlerdir. Bunlar çok özel ve istisnâî durumlar da değildir. Orta Asya’da 8-9. yy.da ilimle uğraşmak en büyük hobi idi.
Batı medeniyetinin alanı, zaman birimi nedir? Protogoras ile mi başlar, Eflatun ile devam mı eder yoksa Shakspeare ile zirveye çıkıp, Karl Marks ile zıvanadan mı çıkmıştır? İlim ve medeniyet insan refâhı için varsa dünyâyı kana ve zulme boğan Marksizm’i pozitif bir felsefî alan olarak mı göreceğiz? Makyavelizm’i, kapitalizmi, sosyalizmi, komünizmi, faşizmi ortaya koyan Batı, bunları medeniyet için mi yaptı? Hiroşima’ya atom bombası atan ABD bunu dünyâ refâhı için mi yaptı? Orta Doğu’yu kana bulayıp milyonlarca insanın ölümüne sebep olan AB ülkeleri ve ABD bunlara insanî yardım vakfının faâliyetleri gibi mi bakıyordu?
Amerika’yı keşfetme masalıyla istilâ edip dünyânın en saf insanları olan Kızılderilileri soykırıma tâbi tutan İspanyol ve Portekizli korsanları mâsum gezginler olarak mı göreceğiz? Hiç düşündünüz mü, acaba Brezilya niçin Portekizce, Arjantin niçin İspanyolca konuşur? Afrika halklarının hepsi niçin yıllarca İngilizce, Fransızca, Felemenkçe dillerini kullanmışlar ve bugün dahi Avrupa açılımlarında niçin bu dilleri konuşurlar?
Osmanlının en az 400 sene hâkim olduğu Orta Avrupa ve Balkanlarda Türk olmadığı hâlde Türkçe konuşan bir kavim var mıdır?
Niçin Afro’ların (Afrika kökenli atası köle olan zenciler) tamâmına yakını Hristiyandırlar? Niçin Afrika ülkelerinde Hristiyanlık en çok inanılan dindir. Bunları hiç düşündük mü? Sonra bunlar medenî Batılı, biz Müslüman ve Doğulu olduğumuz için insana yabancı, bilime yabancı, ilerlemeye yabancıyız öyle mi!
Ziyâ Paşa’nı iki güzel beyti tezimizi açıklamaya kâfîdir sanırım:
Milliyeti nisyân ederek her işimizde /// Efkâr-ı frenge tebâiyyet yeni çıktı. (Milliyet duygularımızı unutarak Avrupa fikirlerine uymak yeni çıktı.)
İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî /// Evvel yoğ idi İşbu rivâyet yeni çıktı. (İlerlemeye ayak bağı İslâmiyetmiş; evvelce böyle şeyler yoktu yeni çıktı.)
Bu beyitlerin yazıldığı dönem Tanzîmat yılları olup Pozitivizm’in, Augute Comt’un; Emile Durkheim’ın Voltaire’in fikirlerinin hızla yayıldığı ve dînin tartışıldığı dönemdir.
Evet, sayın Hoca’nın dediği gibi dünyâ mutluluğu olmadan başarı da olmaz. Zâten eskiden tekke ve zâviyelerde zikreden dervişler çok mutsuzdular(!) Bol bol intihar vak’alarına rastlanır, 10 dervişten bir intihâr ederdi(!) Bunları okurken bile şaşırıyorsunuz değil mi? Çünkü gerçek olmaktan o kadar uzak ki...
BATI MEDENİYETİ VE İNTİHÂRLAR
Bizde ilk intihar vak’ası bilineniyle pozitivist Beşir Fuad’la başlamıştır. Asker, yazar, mütercim ve eleştirmen olan Beşîr Fuâd realizm, natüralizm, pozitivizm ve en sonunda da materyalizm sarmalında kalıp inanç bağlamında boşluğa düşmüş ve intihâr etmiştir. Kadavrasını da tıp öğrencilerine bağışlamıştır. Bizde resmî olarak kayıtlı ilk intihar vak’ası da budur. Sultan Bâyezid’in, Abdülazîz’in intihar iddialarına dair aslâ gerçeğe uyan târihî belgeler yoktur. Her Osmanlı sultânı inanç yönüyle sağlam olduğu için intihâr zâten onlardan çok uzaktır.
Meselâ Seneca intiharı, elemden ve yaşlılıktan getirdiği zilletten kurtuluş olarak görmüştür... Sokrat, Eflâtun ve Aristo da intihârı kabul etmezler.
İslâmiyet, Mûsevilik ve Hristiyanlık intihâra karşıdır. Zâten çok eski lügatlerde intihâr kelimesi geçmez. İntihâr eden insan bütün umutlarını tüketmiştir. Yâni mutlu değildir. Yukarıdaki iddiâya göre mutsuz insan ahlâklı olmayı da sevmez. Bu durumda intihâr edenler mutsuzsa ahlâklı da değildirler. İntihâr eden kişi mutsuz olduğuna göre bu düşünceye göre intihâr eden adamlar aynı zamanda da ahlâksızdırlar. Düşünce uygun mu?
O zaman intihar haritasına şöyle bir göz atalım. Bakalım “mutlu ve ahlâklı” Batı toplumunda intihâr eden ünlüler kimler ve dünyâda intihâr oranları nedir:
İtalyan yönetmen Carlo Lizzani balkondan atlayarak intihâr etti. İtalyan yönetmen Mario Monicelli 2010 yılında hastahâne balkonundan atlayarak intihâr etti. Tom Cruise’a Hollywood’un kapılarını açan ve başta “Top Gun” olmak üzere birçok unutulmaz filme imzâ atan Tony Scott 2010’da intihâr etti. Ünlü ABD’li TV yıldızı Gia Allemena 29 yaşında intihâr etti. İngiliz oyuncu Lucy Gordon Paris’te canına kıydı. Ünlü manken Ruslana Korshunova 20 yaşında Manhattan’da 9. kattan atlayarak canına kıydı.
Ünlü yazar Ernest Hemingway de tabancayla intihâr etti. Ernest Hemingway’in torunu model ve oyuncu Louise Margaux Hemingway intihâr etti. Stefan Zweig de intihâr eden ünlü yazarlardandı.
Müzik dünyasına bir göz atalım: Batılı birçok ünlü ve mutlu müzisyen de intihâr etmiştir. Bunlardan bazıları; Curt Cobain, Dead, Candida BrancaFlor, Mindy McCready, Nick Drake, John Spence Capital Steez, Luici Tenco, Teri Moise, Butch Trucks'tır.
İngiliz yazar Virginia Woolf, meşhur psikanaliz metodun kurucusu Sigmund Freud, oyuncu Robin Williams intihâr edenlerdendir. 1960’ların en büyük sinema oyuncusu Marilyn Monroe 36 yaşında canına kıydı...
Bizde de dîni duyguların dumura uğradığı fetret devrinde intihâr olaylarına bir göz atalım: Hayat Türküsü başta olmak üzere birçok dizi ve tiyatro oyununda rol alan Çağatay Emre Mıdıkhan, Yaman Tarcan, alkol bağımlısı aktör Suphi Kaner (intihâr ettiğinde 30 yaşındaydı) İngiltere’de Shakespeare üzerine eğitim alan tiyatrocu Arda Akpolat 31 yaşında intihar etti.
Eski plaj güzeli Seher Şeniz intihar ederken bıraktığı notta “Müslüman geleneklerine göre gömülmek istemiyorum” diye yazmıştı.
VE İSTATİSTİKLER...
Şimdi şöyle bir sonuca varalım: Sri Lanka %38 ile birinci sırayı alırken Moğolistan, Surinam, Litvanya, Güney Kore, Bolivya, Belarus, Polonya, Rusya, Letonya, Belçika, Macaristan, Japonya, Uruguay, Arjantin, Sırbistan, İzlanda, İrlanda, İsviçre, ABD, Danimarka gibi birçok zengin ve müreffeh Batı ülkelerinde intihâr âdeta bir moda olmuş!
Diğer İslâm ülkelerinde de bu oranın oldukça düşük olması dikkat çekiyor. İslam ülkelerinden Türkiye %8,6 oranıyla 112. sırada. Suûdî Arabistan’da %3,9, İran’da %3,6, Cezayir'de %3,1, Mısır’da %3,1, Âzerbaycân'da %3,1, Endonezya’da %3,1, Pâkistan'da %2,5 ve Malezya %2...
Görüldüğü gibi İslâm ülkelerinde mutsuzluk hâkim olduğu için(!) intihâr vak’aları mutlu ve müreffeh dünyâyı âhirete tercih eden Batı’ya karşı çok az.
Ne diyelim? Bir Müslüman hem dünyâ için hem âhıret için çalışır. Güler yüzlü ve mutludur. Hiçbir şekilde Allâhü teâladan ümidini kesmediği için en zor şartlarda kadere sığınır ve bir kurtuluş yolu arar. Ötanazi ve intihâr ondan çok uzaktır. Çünkü bütün sıkıntıların biteceği dünyâ hayâtı çok kısa âhıret hayâtı ise sonsuzdur...
.
Aydınlanmanın merkezi Orta Asya
17 Eylül 2022 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:44
A -
A +
Orta Asya Türk devletlerinde, Selçuklu ve Osmanlılardaki bilim merkezlerinde matematik temel argüman olmuşken, bunun arka plânında Semerkand matematik ve astronomi okulu vardır
Yıllar geçmesine rağmen “Felsefenin konusu nedir, ne olmalıdır” sorusuna cevap aranırken ağır basan iki görüş hâlâ gündemdedir. Bunlardan birincisi felsefenin konusu eski anlayışın bir kısmında olduğu gibi “ahlâk” problemidir. Bu konunun önemli savunucuları St. Thomas, Bergson ve Kant’tır. Ahlâk neden bu kadar önemli ve felsefenin ana konusu olmuştur. Ahlâk esas îtibârı ile hayâtın içindedir. Yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, insanları aldatmamak vb. gibi...
Hâlbuki İlk ve Orta Çağ’larda pratik ahlâkın çöküş dönemi olduğunu biliyoruz. Aslında bütün vahyî dinlerin ana konusu ahlâktır. Kur’ân-ı kerîmde Kalem Sûresi 4. âyet-i kerimede Peygamber Efendimize hitâben: “Şüphesiz ki sen büyük bir ahlâk üzeresin” ve bunun açıklayıcısı olan bir Hadîs-i şerîfte de Efendimiz “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuruyor. ( HM, 8939 İbn Hanbel, II, 381 ) Bu âyet ve hadîs o kadar önemlidir ki…
Felsefe ahlâkın konusunu tespit etmeye çalışırken eski Yunan’da ahlâksızlık diz boyu olmuştu. Halkın düşünürleri olan filozoflar ahlâkı, estetik ve iyi düşünce üzerine binâ ediliyorlardı. Kadîm Yunan mâzîsi MÖ 4 binlere kadar iner, fakat sapkınlığın bir kolu olan “lezbiyenlik” sözcüğü 1800’lü yıllardan îtibâren kadın eş cinsel anlamında kullanılmıştır.
Eflâtun “Şölen” adlı kitabında “Soylu olan aşkın, erkeğin bir erkeğe duyduğu aşk olduğunu, bir kadın ve erkek arasındaki aşkın ise âdî ve sâdece üreme amaçlı” olduğunu uzun uzun anlatır. (Şölen, Platon, Çevirmen, Furkan Akderin, Say Yayınları, 2013 )
Antik Yunan’da elit erkek bireyler arasında en yaygın eş cinsel ilişki “paiderasita” yâni oğlancılıktı. İlişkide yetişkin bir erkek ve ergen bir genç bulunurdu. Bir erkek sakalı tam çıkana kadar “oğlan” olarak görülürdü. Atina’da yaşlı adama “erastes” denilirdi.
Antik Yunan’da kadın aşağılık bir yaratık olarak görülür, hattâ insan olup olmadığı tartışılırdı.
“Sokrates’in Karısı” adlı kitapta onun erkek öğrencileriyle ilişkisi olduğu iddiâ edilir. Kitapta, Sokrat’ın eş cinselliğine bayağı yer ayrılmıştır.
(“Sokrates’in Karısı” Gerald Messadie, Çevirmen Gülseren Devrim “Madame Socrate” Doğan Kitap, 2004)
Mısır coğrafyasında LGBTİ kimlikleri ile ortaya çıkan mitolojik figürler örnek olarak interseks tasviriyle Nil Nehri’nin tanrısı Hapy ve interseks bereket tanrısı Wadj- Wer’in onun eş cinsel yaşayışları ön plana çıkarılmıştır. Bu alanda Hermafrodit tasvirleriyle kader tanrısı Shai de zikredilebilir.
Yunan mitolojisinde eş cinsellik denince akla ilk gelen isimlerden birisi Dionysus’tur. Annesi Zeus tarafından boğularak öldürüldükten sonra Zeus’un kalçasının içinden meydana gelir. Eş cinsellerin ve transseksüellerin ana tanrısı olarak kabul edilir. Eros erkek eş cinsellerin, Sapho’nun şiirinde de Afrodit lezbiyenlerin tanrıçası olarak görülür.
Ünlü Yunan şâirleri Alceus ve eş cinsel olan Sapho’ya atfen Lesvoslu anlamına gelen “lezbiyen” denilmiştir.
Eski Türklerde (Tengri Dini) eş cinselliğe âit hiçbir belge bulunamamıştır.
Eş cinselliğin, lezbiyenlerin kaynağı olan eski milletlerde ve özellikle felsefenin merkezi olan Yunan’da “ahlâk” konusunun ele alınması boşuna değildi. O zaman gerçekten insan sormadan edemiyor: Eş cinsellik ahlâk konusu olmuyorsa ahlâkın konusu nedir?
Kur’ân-ı kerîmde Şuarâ sûresi 166. âyette “Rabb’inizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz. A’raf Sûresi 80. âyette “Hani Lût da kavmine şöyle demişti: Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayâsız çirkinliği mi yapıyorsunuz?”
A’raf 81. âyette de “Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz ölçüyü aşan azgın bir kavimsiniz” denilmektedir.
Araf 82’de ise kavminin cevâbı: “Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları.”
İslâm ülkelerinin bâzılarına eş cinsellik ağır cezâlara tâbi tutulurken bâzı İslâm ülkelerinde de suç kabul edilmemektedir.
Görüldüğü gibi dünyâyı saran eş cinselliğin da kaynağı Batı’dır. Eski Türklerde bu fiil görülmemişken İslâmiyet de bunu şiddetle yasaklamıştır.
FELSEFE VE POZİTİF İLİMLER
Felsefenin ikinci ana konusu ise “Bilimlerin çıkardığı bilimsel gerçeklere dayanarak onlar üzerinde düşünmek olmalıdır” tezidir. Bilimsel felsefe, bilimlerin sonuçlarına dayanan sentezci ve tenkitçi bir düşünüş şekli olmalıdır. Bunun savunucuları Pozitivistler ve Viyana ekolüdür. Auguste Compte gibi.
İşte bu karmaşık düşünceler ışığında felsefenin ana konusu olan “yaratılış ve kozmik âlem” bütün Orta Asya’ya yayıldı.
Felsefe, olayların meydana gelmesinde bir sebebi kabul eder. Tabîat bilimleri sonuç olarak meydana gelmiş olaydan bir evvelki olaya “sebep” diyorlar. Düşüncede normal yöntem şu idi: Mâdemki olayları meydana getiren bir sebep arıyoruz, o hâlde bu sebepleri de meydana getiren bir sebep olmalı. Sebep ve sonuçların birbirine zincirleme bir şekilde bağlanması “determinizm” görüşüne yol açmıştır. Bilim bunun üzerinde dururken felsefe, ilk sebebi arar. Bilimler sebepleri özelleştirerek araştırma yöntemini benimser. O hâlde fizik maddeyi, biyoloji canlıyı, astronomi gök olaylarını ele alarak bunların sebeplerini bulmaya çalışır.
Felsefe ve bilim arasında “doğuş” ve “gâyeleri” bakımından bir berâberlik varsa da metot ve sonuçları bakımından bâzı farklılıklar gösterirler. Bu farklar bir cismin gördüğü iş ile onun mâhiyeti arasındaki farklara tekâbül eder. (Lutfi Öztabağ, Felsefe Desleri, Yükselen Matbaası s. 23-27, İstanbul, 1965)
İki grubun da unuttukları bir şey vardı: Sebepleri yaratan, “Müsebbibü’l-esbâb” Allâhü teâladır. Ve o, mümkinât âleminde her şeyi bir sebebe bağlı olarak yaratmıştır.
Medreselerin yaratılış ve gâyeleri üzerine yazılan kitaplarla yetişen Orta Asya bilim yuvalarında felsefî doktrinlerin etkisinde kalan bâzı âlimler yaratılış teorileri üzerinde dururlarken sendelemeye başladılar. Felsefenin yaratılış hükmü de ahlâk hükmü de İslâmî akâidden farklı idi. Bunlar düşünceyi gâye ve sonuca varmak için aklî melekeleri esas olarak alan filozofların görüşleri idi. Ama bu arada bir şeyi de unutmamak lâzım: Orta Asya’da müsbet ilimlere dayalı gözlem ve deneylerde, matematik ve geometride felsefenin çok büyük etkisi olmuştur. Mesela Plâton’un kapısında şu levha vardır: “Ageometretos medeis eisito!” Yâni, matematiksel olanı kavramamış olan giremez!
İlk Çağ filozofları için matematik vaz geçilemez bir olaydır. Bütün çözümlerde ona başvurmak gerektiğini herkese kabul ettirmişlerdir.
İlk Çağ filozofları kâinâtın yaratılışı ile ilgili verilerin bâzıları doğru olsa da İslâm süzgecinden geçmeleri gerekiyordu. Meselâ Miletli Tales’e göre bu âlemin ana maddesi ve değişmez prensibi “su”dur. Bu tamam da sonra “zamanla her şey su olacak” sözü suyun ebedî olduğu kanaati doğuyor.
Anaximandros ve talebesi Anaximenes de ilk cevher olarak “apeiron” veyâ su ve hava gibi ilk cevher olarak kabul ediyorlar.
KOZMİK ÂLEM VE İLÂHÎ MESAJLAR
Adem-i mutlakta hiçbir şey yaratılmamışken vücûd-ı mutlak olan Allâhü te’âlâ milyarlarca yıl evvel kâinâtın ilk madde veyâ maddelerini sudan ce’ale (creation) etti.
Dogmatik olan bu filozoflara göre apeiron veyâ ilk madde yaratılmamış olduğu için yok da edilemez. Tabîî ki bu da “küllü men aleyhâ fân” Rahmân 22, “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir” ilâhî hükmü dışındadır.
Bu kozmik âlemin yaratılışı bütün Orta Asya bilim adamlarının ana meşgalesi oldu. Yer ve göğün yaratılışı… Ayrıca Kur’ân-ı kerîmde de bu konularda fazlaca âyetin olması bu tecessüsün en itici gücü oldu. Meselâ Âl-i İmrân Sûresi 190. âyet’te “Şüphesiz göklerin ve yerlerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardına gelip gidişinde akl-ı selîm sâhipleri için birçok ibretler vardır.”
“Rabb’imiz sen bunları boşuna yaratmadın, sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın.” “Âl-i İmrân 191”
“Biz İbrâhîm’e delille akıl yürütmesi ve kesin bir ilme, îmâna sâhip olması için göklerin ver yerin muhteşem saltanâtını öylece gösteriyorduk. “En’âm 75”
Âl-i İmrân 190’da göklerle yerlerin yaratılışı ve gece gündüz olayları da bir zaman, mekân ve kozmik olaylar sınıfına girer. Dünyâ da güneş de dönüyor, ama güneş batmıyor; dünyânın başka bir bölgesine ışıklarını veriyor. Bunları rast gele bir insanın tefekkür etmesi zor. Dünyâ kendiliğinden oluşmadı bunu yaratan bir kuvvet var ama bu yaratılışın sırrı ve hikmeti nedir, sorusuna cevap arayanlar da ulü’l-ebsârdır; yâni akl-ı selîm sâhipleridir. Kâinâtın yaratılış sırlarını ilk deşifre edenler de fetânet ve ilâhî ilimlerle donatılan Peygamberân-ı ızâm aleyhimüsselâmdır.
Şunu hiç unutmayalım ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâma isimleri öğretmek bâbında kâinâtın sırları, bütün gizli ve açık ilimler verilmiştir. Onlar sûretâ insan olmakla birlikte, fevka’l-beşer (insanüstü) varlıklardır. Güneşin takdîr edilen yörünge üzerinde hareket etmesi Âdem aleyhisselâma da bildirilmiştir. Bu yüzden ilkel insan yoktur. Mâdemki peygamber ilk insanla ba’s olundu o hâlde insanlar her devirde peygamberler vâsıtasıyla bilgilendirilmiş; ziraat, demircilik ve kısacası insana lâzım olan her şey ilk insan Hazret-i Âdem’le başlamıştır.
Aslında görünen şey sır değildir; yalnız içinde ulaşılmaya muhtaç özellikler taşır. Kozmik âlem gibi… Yukarıda zikri geçen Âl-i İmran 190. âyette çok önemli ve hassas üç madde vardır: Akl-i selîm, delil ve işâret.
Akl-ı selîm, me’âd aklın üzerinde hakîkatleri süzebilen akıldır. Akl-ı selîm, nefsin tuzaklarına düşüp akl-ı sakîm ve akl-ı me’aş gibi yeme içme ve zevk unsurlarıyla akıl etmez.
İşâret ve delîle gelince: Bir hâdisenin hakîkati ayrı, o hâdiseye yaklaşabilmek için işâretler ayrı, o işâretlerin gösterdiği deliller ayrıdır. Delil, bir varlığın gelişmesinde doğrudan etken olmamakla birlikte, bu etkenliğe bağlılığı tartışmasız olan diğer nesne ve tahrîk olayları bütünüdür. İşaretler doğrudan delîli gösterir. Gece, gündüz, ay, güneş, gezegenler, işâretler olup hep delîle yönelmiş oklardır. Bu delilleri yaratan bir fâil (özne) olmalıdır. Nesne olan yer ve kozmik olaylar ve diğerleri, gece gündüz ve mevsimlerin meydana gelmesi için Fâil-i mutlak şöyle buyuruyor: “Ve ikisini de âdetleri üzere devâmlı hareket hâlinde olan güneşi ve ayı sizin emrinize âmâde kıldı. Geceyi ve gündüzü de size musahhar (âmâde) kıldı.” (İbrâhîm 33)
Fâilin irâde ve yapmasıyla gece, gündüz mevsimler, ayın güneşin ve gezegenlerin hareketleri nesneler gibidir. Bunların hepsi bir hesap üzerine yaratılmıştır. Nesnel olan gök cisimleri nesnelerin mekânı olmaları hasebiyle, yer, zaman ve hâl zarflarıyla yardımcı diğer edatlar gibidir.
Yâni Rabb’imiz bize âlemi inceleyin ve büyüklüğümü tefekkür edin diyor. Evet, kâinat okunmak için bir kitap gibi yaratılmıştır.
Bütün bu olayların tahakkukunda delîl-i mutlak, bedî’-i mutlak, sâni’-i mutlak, hallâk-ı mutlak Allâhü te’âlâdır. Atmosfer olaylarının çoğunun kendi fiziğiyle veyâ metafiziğiyle alâkalı olmadığı mâlumdur. Basınç ve hava olayları da böyle... Bütün bunların çoğu kuvve-i zâhire olan güneş ve onun hareketleridir. Ama o kuvve-i zâhire (görünen kuvvet) de bir kuvve-i mutlakaya (mutlak kuvvet) tâbi’dir.
RÜ’YET VE GÖZLEM
Bizim arz olaylarını yalın rü’yetle incelerken gök cisimlerini çıplak gözle incelememiz mümkün değildir. Dünyâmızdan binlerce hattâ milyonlarca kilometre uzakta olan gök cisimlerini delillendirmek için gözlem gerekir.
Akıl delîl ister. İnançta delîl aranmaz ama bilimde ve nesnel varlıklarda da delil gerekir. Akıl sâhipleri için delil ve işâretler îmânı kuvvetlendirir. Pozitif ilimler akıl+delil+tecrübedir. Rabb’imiz kullarına akıl vermiş, tecrübeyi de insanın sa’y ü gayretine bırakmıştır.
Tecrübe, ölçüm, tekrâr edilen deneyler alınan sonuçların tamâmını veyâ büyük bir kısmını doğrulama işlemleridir. Ölçme ve değerlendirme sonuç için elzemdir. Ölçmeyle sonuca varmanın temel argümanı istatiksel matematiktir.
Orta Asya Türk devletlerinde, Selçuklu ve Osmanlılardaki bilim merkezlerinde matematik temel argüman olmuşken, bunun arka plânında Semerkand matematik ve astronomi okulu vardır.
Kısacası bu alanda iki ekol çok önemlidir: Herat, din ve san’atin, Semerkand riyâzî hikmetin merkezidir.
Fizîkî gözlemin rü’yeti için en önemli ihtiyaç rasathânelerdir. İlm-i hey’et ve ilm-i felek (astronomi) için gözlem evi mutlakâ gereklidir.
Gerek ilm-i hey’etin gerekse ilm-i misâhanın (topoğrafya) yer ölçümlerinin vazgeçilmezi tabîî ki matematik ve geometridir. (İhsan Fazlıoğlu, Derin Yapı, Pepersense Yayınları, 2015 İstanbul)
Sayılar varlığı olmayan sanal göstergelerdir; bunların zâhirî varlıklara uygulanarak müşahhas hâle gelmesi hendese (geometri ) ile mümkündür. 1,2,3,4,5 ne ifâde eder. Bunlar nesnel olabilirler mi? Rabb’imiz bu sanal varlıkları kullarına hediye olarak yaratmıştır. Sonra onun verdiği akılla bu sanal ifâdeler ölçme, sayma vb. işlemler için kullanılmıştır. 1 rakamı tek olmayı, 2 rakamı ise kendisinde birden iki tâne olmayı gösterir. Fakat bu, bir başlangıca tekâbül etmediği için İslâm âlimleri “sıfır” sayısını buldular. Sıfır o kadar önemlidir ki ister eksi ister artı olsun bütün sayılar onunla başlar. O bir orijin noktasıdır. Abdülhak Hâmid’in şu beyti bu hakîkati ne güzel açıklar:
“Bu sıfr nedir hisâb içinde //// Erkââm ona inkılâb içinde” (Bu hesap içindeki sıfır nedir ki bütün rakamlar hep ona dönüyor.)
Romen rakamlarında sıfır yoktu. Rakam, ifâde ettiği sembol kadardı. Meselâ “x” rakamı hangi basamakta olursa olsun “10” dur.
780 senesinde Harizmî ilk def’a birinci ve ikinci derecenin denklemlerini analitik metotlarla, bir bilinmeyenli denklemleri de cebir ve geometri metotlarıyla çözmenin kurallarını ve usullerini tatbîk etti ve bu arada matematikte ilk “sıfır” kavramını kullandı.
Kısacası müsbet ilimlerin merkezi Orta Asya’dır…
.
Şifâsız hastalık: Redd-i mîrâs
1 Ekim 2022 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:44
A -
A +
Bunlara rağmen hâlâ mı mâzî düşmanlığı! Sultanlara hâin diyerek kimden rövanş alıp kimleri sevindiriyorsunuz? Ama unutulmasın ki mâzîsine şerefle sâhip çıkan bir “Elif” nesli yetişti. Sizin hâin dediklerinize her gün Fâtihalar ve Yâsinler okunurken, siz bunlardan nasipsiz kaldınız…
Dünyânın neresinde kendi bayrağının halkına karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıldığı görülmüştür?
Sahte ve yalan târihlerle bir nesil yetişti.
Anayasa’mızın 10. maddesi 1. fıkrası ve TCK’nın 122. maddeleri benzer bir sistemle kaleme alınmıştır. 10. maddede “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyâsî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kânun önünde eşittir” ifadesi yer alır.
1876 Kânûn-ı Esâsî’nin 17. maddesinde de “Osmanlıların kâffesi huzûr-ı kânunda ve ahvâl-i dîniyye ve mezhebiyyeden mâadâ, memleketin hukuk ve vezâifinde mütevâsîdir” denilmektedir. (Bütün Osmanlı milleti kânunlar önünde din ve mezhep konularından da ayrıca hukuk ve vazîfeler konusunda genişletilmiş şekilde eşittir)
Ayrıca 1924 Teşkîlât-ı Esâsiyye’nin 69. maddesinde “Türkler kânun nazarında müsâvî ve bilâistisnâ kânuna riâyetle mükelleftirler. Her türlü zümre, sınıf, âile ve fert imtiyâzları mülgâdır (kaldırılmıştır)” ifadesi geçer. Ayrıca aynı kânunun 73. maddesine göre işkence, zoralım, eziyet ve angarya yasaktır.
TCK ayrıca 1926’da devreye girmiştir. Kadınlar ve erkekler kânun önünde eşit haklara sâhiptirler. Devlet bu eşitliğin hayâta geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, âileye, zümreye veyâ sınıfa imtiyâz tanınamaz.
Hâriciyemiz yıllarca aynı sülâle ve aynı soyadlarının tekelindeydi. Bu sülâleler yıllarca Batı gölgesinde yaşamamızı bize dayattılar. Kânûn-ı Esâsî ve Teşkîlât-ı Esâsîyye’de ve de Anayasa maddeleri bu kadar açıkken bu ülkede bu maddelere niçin i’tibâr edilmemiştir? Siyâsî düşüncesinden dînî inançları yüzünden ne kadar insana kıyılmıştır?
1950’ye kadar dindarlara yapıştırılmış yafta, önce “mürteci” sonra “gerici” ve “yobaz” oldu. Karikatürlerde kara cübbesi ve sarığıyla Müslümanlar tahkîr edilirken çarşaflı kadınlara öcü, -hâşâ- Karafatma denildi.
Binlerce din ve kültür eseri, şenlik havasıyla meydanlarda yakıldı veyâ yabancı ülkelere yok pahasına satıldı. Ezan, aslından Türkçeye çevrildi, câmîler boş, minâreler ezansız kaldı.
Dînî emirlere uyarak başını kapatan hanımlar, bırakın üst düzey görevleri, resmî kuruluşlarda müstahdem bile yapılmadı. Başı örtülü hanımlar çocuklarının mezûniyet törenlerine bile alınmadı.
Dünyânın neresinde kendi bayrağının halkına karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıldığı görülmüştür? Kilometrelerce uzunluktaki şanlı bayrağımızla yapılan kalabalık “Cumhûriyet Mitingleri”, nefret haykırışları ve nefret bakışlarıyla hangi millete karşı yapılıyordu.
Lâik seferberliğin “kutsal marşı” hâline getirilen 10. Yıl Marşı’nda 15 milyon genç kime karşı (hâşâ) yaratıldı? Hangi düşmana gözdağı veriliyordu?
Gezi Olayları’ndan sonra sosyal medyada bir anda moda olan isim başlarına eklenen “TC” ibâresi kime karşı tehdit olarak kullanılıyordu? Diğer vatandaşlar hangi devletin uyruğundaydı acabâ?
İstiklâl Savaşı öncesi Erzurum ve Sivas Kongreleri’ndeki zevâta bir bakın. Hepsi sarıklı ve cübbeli değil mi? Cepheye mermi taşıyan kadınlarımız çarşaflı değiller miydi? Çarşaf giyer veyâ giymezsiniz, sakal bırakır veyâ bırakmazsınız. İstiklâl Savaşı’nın bu efsânevî kıyâfetlerine bu kadar düşman olma hakkını nereden alıyorsunuz?
Ülkemizde değerlerimizin zedelenmesi süreci çok hızlı gelişti. Sonunda inanan-inanmayan cephesi doğdu. Sağ ve sol kavramları diğer ülkelerde olduğu gibi siyâsî ve ekonomik kavramlar değil inanç parantezi içinde özetlendi.
Bugünlerde Avrupa’da hızla yayılan aşırı sağ partiler neo-nazist ve neo faşist eğilimlidir. Türkiye’de böyle bir parti veyâ akım yoktur. Sağ partiler milliyetçi-muhâfazakâr, sol partiler ise anti İslâmist ve anti conservativedir. (Dînî ve millî değerler karşıtı)
Din düşmanlığı tâbiri yanlıştı. Çünkü İslâmiyetten başka her dîne saygı duyan bir kitle yalnız İslâm’a cephe aldı. Papaza, keşişe, hahama, râhibe, râhibeye sempati duyuldu; yalnız imamlar aşağılandı. İstiklâl Savaşı’nda düşmanla işbirlikçi olarak gösterildi.
Sahte ve yalan târihlerle bir nesil yetişti. Yalan söyleyen târihi değil yalan yazan târihçileri tanıyamadık. Kendi ecdâdımızı istilâcı, vahşî ve gaddar olarak tanıdık.
Dîvân edebiyâtımızı ve klâsik müziğimizi meyhâne nevâlesi olarak tanıttılar.
Cumhûriyeti düşmanlardan mı yoksa sultanlardan mı kurtararak kurduk?
Cumhûriyetimizi Türklük sütûnu üzerine binâ ettik dediler; hakîkî Türkçü samîmî vatan evlâtlarını Nihâl Atsız, Alparslan Türkeş, Zeki Velîdî Togan gibi nice bilim adamını ve siyâsileri tabutluklarda işkenceye tâbi’ tuttular.
Fâtih Sultan Mehmed’i Hristiyan, Yavuz’u hunhâr, Kânûnî’yi yatak ve etek düşkünü, İbrâhim’i deli, 4. Murâd’ı homoseksüel yaptılar. Onlara göre Abdülazîz’i âciz, rûhî dengesi yerinde olmayan, intihâr eden bir zavallı, Abdülhamîd’i baykuş, kızıl sultan, sansürcü vehimli bir korkak olarak tanıttılar! Son noktayı da Oğuz neslinin son asîli Sultan Vâhideddîn Han’ı vatan hâini (sümme hâşâ) olarak okuttular.
OĞUZ-KAYI’NIN SON ASÎLİ VÂHİDEDDÎN HAN
Bugünlerde son derece haksız ve insafsızca saldırıların hedefinde Vâhideddîn Han var. İnsanın canı sıkılınca ecdâdına saldırması herhâlde bizde görülen bir ucûbedir. Kökü, soyu sopu belli olmayan Batı devletleri devşirme ataları ile övünürken, Ötüken’den Viyâna’ya adâletle nizâm vermiş, en az üç asır dünyâya âdâletle hükmetmiş, en az üç asır dünyâ beyi olmuş böyle bir ecdâda saygı duymak gerekmez mi?
UMÛMÎ HARB SENDROMU
Bir def’a peşînen şunu belirtelim ki, bizi Umûmî Harb’e sokan İttihâdcılardır. Ve bu harb bize çok pahâlıya patlamıştır. Ümitsizlik bütün yurdu sarmıştır. Kâzım Karabekir Paşa yıllarca sonra kaleme aldığı “İstiklâl Harbimiz” adlı eserinde yakın dostu İsmet Paşa ile olan konuşmasını şöyle aktarmıştır. “29 Teşrinsânî’de (Kasım) Zeyrek’te misâfir olduğum birâderimin bahçesinde Çamlıcalara kadar uzanan geniş manzara içinde İ’tilâf Devletleri’nin bir yığın teknesiyle istihzâ eden (alay eden) muazzam Süleymâniye Câmii karşımızda Türklüğün bir heykel vakârı gibi mağrur duruyordu. Pek eski ve pek samîmî arkadaşım İsmet Bey bedbîndi (kötümser) şöyle konuşmuştu: “Gördün mü Kâzım, her şey mahvoldu. Vaktiyle gördüğün gibi bizi savaşa sürüklediler ve bitirdiler. Derdin ki batıracaklar ve hayâtımızla didişeceğiz. Fakat benim hiçbir ümîdim kalmadı. Ben karârımı söyleyeyim mi Kâzım? Köylü olalım. Askerlikten istifâ edelim. Senin kaç liran var? Birleşelim Kâzım Ağa, İsmat Ağa olalım. Hayâtımız çiftçilikle sürdürelim. (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Kayı XI, Osmanlı Târîhi Elvedâ Timaş Yay. İstanbul 2020 s. 205)
SAMSUN VE MUSTAFA KEMAL
Aslında Mustafa Kemâl’in Anadolu’ya gönderilmemesini isteyen Enver Paşa’dır. Belge bâzı bölümleri çıkartılmış olarak şöyledir:
Muhterem Velî-i ni’metimiz, hayâtımız, pâdişâhımız efendimiz hazretlerine,
Yapmış olduğum tahkîkatın netîcesi olmasa da arz etmiş olduğum veçhile Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi bâdi-i felâketimiz (felâket sebebimiz) olacaktır. …….. Mustafa Kemal’i vâkı’ dâvetime icâbet ettiremedim. “Enver, benim için Yusuf İzzeddîn’e yaptığını bana da yapacak” demiş. Emirlerinize intizârdayım efendim hazretleri.
Târih- şifre Enver (belgelerlegerçektârih.wordpress com.; Kadir Mısıroğlu, Osmanoğullarının Dramı, Sebil Yayınevi 6. Basım, İst. 1992, s. 84-86)
Vâhideddîn’in Mustafa Kemal’e verdiği ve Avni Paşa’nın el yazısı ile istinsâh ettiği fermânın sureti şudur:
Yâverân-ı şehriyârândan (Sultan yâverlerinden) eski Harbiye Mîralayı (Albay) Mustafa Kemal Paşa’yı Harb-i Umûmî’den (1. Dünyâ Savaşı) müttefekayn (iki müttefik) hesâbına zıyâı (kaybı) üzerine tahassul eden (meydana gelen) vaziyet-i siyâsiyye (siyâsî durum) ecdâd-ı izâmımın (yüce atalarımın) mülkünü ve makâm-ı hilâfeti ve saltanâtı müşkil ve tehlikeli bir sâhaya sürüklediğinden, hükûmet-i seniyyemizin karârı veçhile (karârı doğrultusunda) ta’yîn olduğunuz mıntıkada âsâyişi te’mîn ve maraza-i şâhâneme mugâyir ahvâlin hudûsunu (saltanâta ârız olabilecek hâllerin meydana gelmesini) men’ ile cümleten def’-i sa’yile bezl-i cehd ü gayret ederek (zararlı hususların hepsini def etmek için üstün bir gayret göstererek) milletimizin dokunulmazlığını isbâtlamak ve mülkünü eyâdî-i mütearrızıynden (saldırganların) tahlîsi (kurtulması) için yek-vücûd hareket edilmesini selâm-i şâhânemle (saltanat selâmı) asker, me’mûrîn ve ehâlîye teblîğimi irâde ettim. (Mevlânâ-zâde Rif’at Türk İnkılâbının İçyüzü, Halep 1929, 2. Fasıl, s. 36)
Bu ümitsiz durumlarda Sultan, bir kurtuluş ararken Dâmâd Ferîd’in pâdişâha sunduğu listenin başında Mustafa Kemal Paşa’nın adı yazılmıştır. Kendisine muhâlefet eden ise Harbiye Nâzırı Osman Şükrü Paşa’dır. Osman Şükrü: “En iyi askerimizdir, bâzı sebeplerden dolayı bence münâsip değildir. Üstelik cumhûriyetçi olduğu söylenir.”
Vâhideddîn Han konuyu ablası Medîha Sultân’ın kardeşi ve sırdaşı mevkiindeki Abdurrahmân Sâmî Beyle istişâre etti. Sâmî Bey, dayısı Pâdişâh’a sâdece cumhûriyet taraftârı olduğundan söz etmiştir. “Hânedânı düşünün” demiştir.
Vâhideddîn: “Hangi hânedân, hepsi hânendegân oldu. (şarkıcı) Mâdemki en iyi askerimizdir, öyleyse onun gitmesi lâzım” der. (Age, Kayı XI, s.215 ( Bayur, Türk İnkılâbı Târîhi, c. II / IIs. 269-270)
Avni Paşa’nın Hâtırâtı’nda bildirdiğine göre Mustafa Kemal Samsun’a gitmeden önce Sultan Vâhideddîn’in huzurunda söz vermiştir. Sadrâzam Dâmâd Ferîd ile Yâver Avni Paşa’nın hâzır bulunduğu bir mecliste, sağ elini Kur’ân-ı kerîm üzerine basarak şu yemîni etmiştir: Bakanlar kurulunun düzenlediği Pâdişâhın irâdesine sunulan 21 maddelik özel tâlimâtla bana verilen yetkiler doğrultusunda, Pâdişâhımızın Anadolu illerindeki bütün mülkü ve asker ve me’murlar üzerinde icrâsına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halîfe hazretlerinin yüksek rızâsı çerçevesinde iftihâr kaynağım ve övüncüm olan tam bir sadâkatle elimden geldiği kadar yapacağıma vallâhi ve billâhî. (Sâdeleştirilmiştir)
Sultân Vâhideddîn bu iş için lüzûmlu parayı da şahsî atlarını satarak te’mîn etmiştir.
Kadir Mısıroğlu, Nihâl Atsız’ın kitâbını kaynak göstererek Sultân Vâhideddîn’in bu sûretle elde ettiği 40.000 altını Mustafa Kemal’e verdiğini aktarmaktadır. (Nihâl Atsız, Türk Ülküsü, İstanbul, 1965, s. 86)
Mustafa Kemâl, Donanma Cem’iyyeti’nden de 400.000 lira talep ettiğini Nutuk’ta da belirtmiştir. (Nutuk, Ankara 1927 s. 306)
Sultan Vâhideddîn, Mustafa Kemâl’e verdiği paradan başka 1921 yılının ortalarında Türk askerlerine verilmek üzer Hilâl-i Ahmer için açılan yardım kampanyasına 10.000 lira bağışlamıştır. (Metin Ayışığı, 30 Ağustos Zaferi ve İstanbul’daki Yankıları, Târih ve Toplum Dergisi, Eylül 1992, s. 105, s.171)
Sultan bununla da yetinmemiş Büyük Taarruz’un başladığı gün TBMM Vekiller Hey’eti Reisi Raûf Bey’in orduya yardım edilmesi için halka çağrıda bulunması üzerine açılan yardım kampanyasında 5.000 kendisi, 1.000 lira da hanımı için toplam 6.000 lira bağışta bulunmuştur. (İkdâm Gazetesi, 10 Eylül 1922, s. 8692)
VÂHİDEDDÎN HÂİN MİYDİ?
“Sultan Vâhideddîn hâin değildir. Bâzı hoş olmayan şeyleri mecbûren yapmıştır. Bu arada ülke için çok iyi şeyler de yapmıştır. Ben Vâhideddîn için hiçbir zaman hâin demedim; çünkü ne kadar zor şartlar altında pâdişâhlık yaptığını biliyorum.” (Eski Başbakan Bülent Ecevit)
Bu söylemler Fransız ve Rus İhtilâllerinden sonra da böyle olmuştur. Ama yeni rejim yerleştikten sonra geçmiş dönemleri daha dikkatli tedkîk etmek ve inceleme yaparken böyle kavramlara yer vermemek gerekir. (Yılmaz Öztuna Türkiye gazetesi, 15 Eylül 2022)
“Sultan Vâhideddîn, Sevr dâhil hiçbir sebeple hâinlik yapmamıştır.” (Prof. Dr. Ali Satan, Türkiye gazetesi, 15 Eylül 2022)
Sultan Vâhideddîn Han memleketi harbe sokan ve felâkete sürükleyen bir aktör değil tam tersine, harbin sonunda tahta çıkan bir hükümdardır. 1922’de Ankara Meclisi Saltanât’ı kaldırdı. Pâdişâha da cân güvenliği kalmadığı için memleketi terk etmekten başka yol kalmadı. Kalsaydı iç savaşa sebep olabilirdi. (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Türkiye gazetesi, 15 Eylül 2022)
SÛFÎ VE FAKÎH BİR SULTAN
“Babam kendi arzûsuyla ilmin her noktasında imkânı derecesinde çalışmış hatta Fâtih Medresesi’nde İlm-i kelâm, fıkıh, tefsîr- i Kurân, ve Hadîs-i Nebeviyye bilhassa tahsîl etmiştir. Aynı zamanda Nakşî Hâlidî kolundan bir sûfî olan Pâdişâh, Gümüşhânevî Tekkesi’nin intisâblısıdır. Ömer Ziyâeddîn Dağıstânî’nin sohbetlerinde bulunmuştur. Ondan dersler almıştır.” (Vâhdeddîn Hân’ın Kızı Sabîha Sultan, Mâbeyn Kâtibi Ali Fuâd Türkgeldi’nin ‘Hâtırâtı’ndan)
Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de onun bir fıkıh âlimi olduğunu söylemiştir. Son Şeyhülislâmlardan Mustafa Sabrî Efendi muhtelif fıkhî mes’elelerde onunla mütâlaa ettiğini ve karşısında ter döktüğünü söylemiştir.
İlber Ortaylı da Habertürk’teki “Teke Tek” programında Sultân’ın bir İslâm fıkhı âlimi olduğunu belirtmiştir.
NE DE KOLAY HÂİN DİYORSUNUZ!
Sultan, yurt dışına mecbûren giderken hazîneden beş kuruş almadı. Hâlbuki hâzîne-i hâssa pâdişâh hazînesidir. Onu boşaltarak yurt dışına kaçsaydı kim ne bilecekti? Daha da önemlisi âilesinin mal varlıklarını bile kayıt altına aldırtıp hazîneye devretmiştir.
Vefâtından sonra parasını ödeyemediği kasap, bakkal ve esnaf Sultân’ın kapısına üşüştü. Mognolia villasına bile haciz kondu. Onun husûsî çekmecesinde 17 çeyrek lira, bir de pırlantaları sökülmüş nişan bulunmuştur. Koca Sultânın tâbutuna bile haciz konmuştur.
Yurt dışına sürgün edilen bütün hânedân bu sefâleti yaşamıştır. Kimi mezarlık bekçiliği yapmış, kimi Fransız ordusunda bulaşıkçı olmuş veyâ Fransız askerlerinin düğme ve söküklerini dikmek zilletine katlanmış ve sefâlet içinde yaşamışlardır
Hânedânın özellikle ikinci nesli haymatlos (vatansız) kimliksiz olarak ve Türkçe bile bilmeden yaşamış, Kur’ân, ezan, bayrak, gibi kutsallara yabancı kalmış, Hristiyan ellerinde onların mezarlarına defnedilmişlerdir.
Bunlara rağmen hâlâ mı mâzî düşmanlığı! Sultanlara hâin diyerek kimden rövanş alıp kimleri sevindiriyorsunuz? Ama unutulmasın ki mâzîsine şerefle sâhip çıkan bir “Elif” nesli yetişti. Sizin hâin dediklerinize her gün Fâtihalar ve Yâsinler okunurken, siz bunlardan nasipsiz kaldınız. Artık gerisini siz düşünün. Çünkü bunu hak ediyorsunuz...
.
Muzır neşriyat
21 Ocak 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:44
Sesli Dinle
A -
A +
Muzır neşriyât denince aklımıza ahlâksız ve müstehcen yazı ve resimlerin yer aldığı gazete ve dergiler gelir. Bir milletin ahlâk seviyesini düşürürseniz o milletten çok şeyi almış olursunuz.
Eskiden Batı’da, bilhassa Amerika’da âile mefhumu çok önemliydi. Karı-koca arasında takdîre şâyan bir saygı vardı. Fakat bunlar hızla ekonomik refâha kavuşunca kapitalist sistemin değerler zincirini yok etmesiyle âile ve çoluk çocuk bağlılığı bir anda çöktü. Artık para için her şey mübahtı. Âile ve diğer değerler ikinci plânda bile değildi. Çalışan iş kadınları evde bağımsızlığını îlân edince âileler çatırdamaya başladı. Evvelâ nikâh bir zorlayıcı bağ olarak görüldüğü için kiliseler evli çiftleri bulamaz hâle geldiler. Çocuklar dünyâya gelmeyince Batı nüfusu hızla yaşlanmaya başladı. Genç kol gücü nüfûsu azalınca yabancı işçi transfer etmeye başladılar. Demografik yapı giderek bozuldu. Zâten oturmamış veyâ tam bulunmayan kültürleri de iyice yozlaştı. Kısaca Batı ekonomik yönden hızla yükselirken ahlâk ve âile hızla çöküyordu.
Batı’nın çöküş hastalığı her hastalık gibi sârî idi. En sağlam ve güvenilir âile yapısına sâhip olan Osmanlı-Türk âile yapısı da bu hastalıktan çabuk etkilenmeye başladı. İslâm öncesi Türklerde sağlam ve ataerkil bir âile düzeni vardı. Yaşlılara ve atalara sonsuz hürmet gösterilirdi. Türkler İslâm’la tanıştıktan sonra var olan bu düzenleri daha da kuvvetlendi. Bu düzene sâhip olan Türk toplumlarında huzurlu bir âile, huzurlu bir millet ve sağlam bir devlet vardı.
Göktürk Abidelerinde âiledeki bozuşmanın toplumu nasıl etkilediği acı bir şekilde dile getirilir: “Beyleri ve milleti âhenksiz olduğu için, küçük kardeşi ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybetmiş. Çin milletine beylik erkek evlâdını kul kıldı, Türk beyleri Türk adını bıraktı, Çin adlarını aldılar.” (Profesör Doktor Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, 8. Baskı, s. 34, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1987.)
Bizim bugünkü hâlimizi nasıl da özetlemiş bakar mısınız? Osmanlının son zamanlarında Batı hayranlığı, Avrupâî yaşayış ve taklîd özentisi ve nihâyet 1960’larda başlayan dış ülkelere gönderdiğimiz kadın ve erkek nüfusumuz ve hızla parçalanan âileler, millî değerlerini ve dînî duygularını kaybeden ikinci ve üçüncü nesiller sanki bizi bambaşka bir millet yaptı.
Birtakım inkılâplarla 1000 yıllık kültüründen koparılmış bir nesil artık her türlü dış te’sîre zâten açıktı. Şimdi toparla bakalım toparlayabilirsen. Bilge Kağan’ın Kültigin’in mert nesli, Oğuz Kağan’ın asîl torunları, Alpaslan’ın tertemiz mü’min savaşçıları, Yavuz’un Fâtih’in saf ve îmanlı akıncı delileri nerelere gizlendiniz? Kızılelma’nızı kimler çaldı? Avrupa’daki at nallarının izlerini kimler sildi?
Bütün bu olanlar bize nasıl bulaştı? Bunun birinci ve en güçlü silâhı tabîî ki basındı. Yâni gazete ve dergiler. Bunların en büyük yardımcıları da iş birlikçi Batı hayranı gâfillerdi.
Basın evvelâ dış güdümlü olarak saltanâta saldırdı. Önceleri hilâfete hiç ses çıkarmadılar. Hattâ ona saygılı bile göründüler. Çünkü hilâfet sâdece Osmanlının değil bütün İslâm âleminin merkezinde idi. Bütün plânlarını meşrûtî bir yönetime dayandırarak, sultânın gücünü zayıflatmak ve özellikle de Balkanlarda başlayan ayaklanmaları destekleyen Rum ve Bulgar azınlıkların adaylarını parlamentoya sokmaktı. Bunu da başardılar ama bunların parlamentodaki ihânetlerini gören Sultan Abdülhamîd, 1876’da îlân edilen parlamentoyu dağıttı. Her şey bu icrâatten sonra alevlendi. Tâ 1908’deki İkinci Meşrûtiyet’e kadar artık bu kaos ortamını sürekli beslediler. Sultan dışarıda İngiliz, Fransız, Alman ve Rus gâileleri ile uğraşırken içeride de bunların ayaktaşları ile uğraşmak zorunda kaldı. Bir taraftan petrol hırsı, diğer yandan Filistin ve İsrâil mes’eleleri, Osmanlı Devleti’ne en zor senelerini yaşatıyordu.
Batı’nın, iç hâinlerin, azınlıkların, ajanların bu sıralarda en çok kullandıkları argüman basındı. Birbiri arkasına gazeteler, dergiler çıkarıyorlar, tiyatro eserleri oynatıyorlar, tahrik edici edebî eserler yayımlıyorlardı. Adâlet, hürriyet, müsâvat ve uhuvvet gibi Fransız Devrimi sloganlarıyla sergerde toplulukları tahrîk ediyorlardı. Her an bir sû-i kasde veya bir darbeye açık bir hava teneffüs ettirmeye çalışıyorlardı. Osmanlı mülküne artık top gülleleri ile değil basın silâhı ile saldırıyorlardı. Açık hedefleri de belliydi: Sultan Abdülhamîd Han… Târihte belki hiçbir yönetici bu kadar zedelenmemiş bu kadar hedef gösterilmemiştir. Hattâ 16. Louis ve Marie Antoinette bile... Son 150 yılın en basîretli, en zekî ve en siyâsî padişâhını doğrudan hedef aldılar. Çapulcu Sandanskilerle, Karassolarla, Toptânîlerle, başı bozuk Makedon haytalarıyla ve ne yazık ki İttihâd ve Terakkîcilerle Avrupa destekli hücûma geçtiler. Avrupa’da bir masada oturup şer cephelerinin saflarını sıklaştırdılar. Triumvirliğin, yâni Enver-Cemâl ve Tal’at Paşa’nın inatla direnişinin alt yapısını zâten Genç Osmanlılar ve Jön Türkler hazırlamışlardı. Buna gafil edîb ve şâirler hattâ basîretsiz yeni yetme din adamı hüviyeti kendisinden menkul kişiler de eklenince, halkı kandırmak o kadar da zor olmuyordu. Zâten daha önce surda bir gedik açmışlar, Sultan Abdülazîz’i şehîd etmişlerdi. Bu kadar güçlü oldukları vehmiyle Koca Sultân’ı çabuk alt edeceklerini düşündüler, ama karşılarında çetin bir ceviz bulmuşlardı. Maddî güçlere ve tedbirlere sıkı sıkıya sarılan Sultân, hiç şüphesiz mânevî güçlerce de muhâfaza ediliyordu. Önce gözlerini karartıp büyük bir sû-i kasd tertiplediler. Olmadı, yapamadılar. Onu öldürselerdi biliyorlardı ki Ehl-i sünnetin kalesini yıkmış olacaklardı.
Batı’daki yıkıcı neşriyat ânında tercüme ediliyor ve el altından sür’atle dağıtılıyordu. Artık bir de azınlıklardan sonra İslâm ümmetinin aslî unsurlarını hedef alıp bu ulvî berâberliği dağıtmak istiyorlardı. Bu cümleden olarak Arapları ve Kürtleri birinci plânda düşünürlerken millet-i sâdıka diye adlandırılan Ermenileri de kışkırtmaya başlamışlardı. Balkan milletlerinin bağımsızlık hareketlerini de maddî mânevî destekliyorlardı. Birbiri ardınca gazete ve dergi çıkarılıyor ve tercümeler yayımlanıyordu. Bunların en ilgi çekeni dergi kapattıran makâle diye anılan “Edebiyat ve Hukuk” adlı makâleydi.
DERGİ KAPATTIRAN MAKÂLE
Servet-i Fünûn 1895-1901 yılları arasında çıkan bir derginin adıdır; ‘Edebiyât-ı Cedîde’nin yayın organıdır. İlmî, fennî, edebî makâle ve tercümelerin yer aldığı bir mecmûadır. Bu dergide Hüseyin Câhid Yalçın’ın tercüme bir makâlesi yayımlandı. Bu yayımdan sonra dergi bir süreliğine kapatıldı. Hüseyin Câhid’in bu derginin pek çok sayısında makâle ve tercümeleri yayımlanmıştır. Kendisinin bu dergide “Musâhabe-i Edebiyye” üst başlığı ile bilinen bir köşesi vardı. İşte bu köşede 3 Teşrinievvel 1317 ( 17 Ekim 1901 ) târîhinde 22. Cilt, 553. sayısında “Edebiyât ve Hukûk” adlı bir makâle yayımlanır. Câhid’in bu makâleyi Paul Lacombe’un “L’hitoire Litterairé” (Edebiyat Târîhine Giriş) adlı eserin giriş kısmından tercüme ettiği söylenmiştir. Dipnot olarak sâdece “Fransızcadan” ibâresi yazılmış, yazının kaynağı belirtilmemiştir. Bu makâlede o günkü Osmanlı toplumu için dikkat çeken bâzı konular vardır. Meselâ Fransa’daki boşanma yasağı gündeme getirilmiş ve boşanma zorluğundan kaynaklanan durum sebebiyle eşler arasında zinâya sebep olduğu vurgulanmıştı.
Ayrıca Victor Hugo’nun “Bir Mahkûmun Son Günü” adlı eserinde îdam cezasına çarptırılan bir mahkûmun acınacak hâli anlatılarak, îdam cezâsı da eleştirilmişti.
Dergide Fransızcadan tercümeler olması hasebiyle Fransız edebiyat ve yazarlarından birçok alıntılar vardır. Bunlar genelde Fransız Devrimi fikirleriyle beslenen bir kısmı da Osmanlı toplumunda büyük tepki ile karşılanan yazarlardı. Bunlar Voltaire, Hippolite Taine, Jean Jacques Rousseau, Ernest Renan, Victor Hugo, Alfred de Vigny, George Sand vs. yazar ve romancıların makâle ve romanlarıydı.Dergi, Matbûât Müdürlüğü’nün emriyle kapatıldı. Üç gün sonra Ahmed İhsan, Hüseyin Câhid ve Veled Çelebi istintâk (sorgu) dairesine çağrıldılar. Esâsında yazılar çok araştırılmadan jurnalciler tarafından rapor edilmişti. Konu da Fransız kral ve kraliçesinin asılmasına ilişkin olaylarla bağlantılı olması idi. Jurnalin sebebi de bu tercümenin halkı isyâna teşvik edebileceği düşüncesi idi. Sultan Abdülhamîd de tabîî olarak endişelenmişti. Aslında bu jurnali veren kişinin Servet-i Fünûn’la şahsî bir mes’elesi olan Baba Tâhir (Mâlûmatçı Tâhir) olduğu ortaya çıkmıştı. Bu şahıs Abdülhamîd’i çok kızdırmış ve bu yanlı istihbârâttan dolayı sürgün edilmiştir. Dergi 48 gün sonra 554. sayısını 22 Teşrîn-i sânî 1317 (5 Aralık 1901) perşembe günü afv-ı şâhâne ile tekrar çıkmıştır. Bu sayının kapağında “Tahdîs-i ni’met” (Memnûniyetini sözle ifâde edip teşekkür etme) başlığıyla Padişâh’a övgü ve şükrânlar sunulmuştur. (Ersoy Topuzkanamış, “Edebiyat ve Hukûk” Edebiyat Hukûk Kuramı c.1, s.6, Kasım-Aralık 2014, ss.1-14)
HÜSEYİN CÂHİD
Bu dönemin en anlaşılmaz yazarlarından birisi hiç şüphesiz şifâ bulmaz muhâlif H. Câhid’dir. Yalnız edebiyâtla ve hâsseten hikâyeleri ile uğraşsaydı belki daha başka anılabilirdi. Abdülhamîd’in affıyla tekrar yazmaya başlayan yazar, Fikret dergiden ayrılınca Servet-i Fünûn’u tek başına üstlendi. O dönem yazarları bir “Hürriyet” histerisi (psişik ve motor bozukluklar, duygusal reaksiyonlarda taşkınlık, ânî sinirlenme) içerisindeydiler. Beyinlerinde tek bir düşünce vardı: Her ne pahâsına olursa olsun Abdülhamîd’i devirmek… Önce “O gitsin sonra diğer plânlara bakarız!” zihniyeti gibi bir ucûbeye saplanmışlardı. H. Câhid de bu kin halkasını müşahhas yüzü olan İttihâd ve Terakkî Fırkası’na kapılandı. Zâten bu düşünce mensuplarının tek adresi de burası idi. Bu cem’iyetin isteği ile 1908’de Tevfîk Fikret ve Hüseyin Kâzım’la Tanîn gazetesini kurdu.
Artık Câhid hem bu gazetenin başyazarı hem de İTC’nin kalemşoru oldu. Sonra ödülünü de aldı ve İTC’den milletvekîli oldu. Hattâ meclis başkanlığına kadar da yükseldi.Fakat ne gariptir ki 31 Mart Ayaklanması’nda matbaası basılmış ve ölümden zor kurtulmuştur. Onun yerine Câhid zannedilerek Mehmet Aslan Bey öldürülmüştür. Câhid, Sultan Abdülhamîd’in en büyük muhâliflerinden biriydi ama demokratik bir devrim taraftarıydı. Bu yüzden 31 Mart çapulcularına karşı çıkmıştı. Hattâ İTC’nin sû-i kasd ve bölgesel çetecilik faâliyetlerini görüp, bâzı tenkîdler yapınca tehdîd edilmiş ve bu yüzden de Tanîn gazetesini de biraz da zorlamalar ve hattâ tehdîdlerle İTC’ye satmak zorunda kalmıştır.
Birinci Cihân Harbi sırasında İstanbul’u işgâl eden İngilizlere karşı duruşu yüzünden Malta’ya sürülmüş, 1922’de afv edilerek tekrar İstanbul’a dönmüştür.
SÜREKLİ KAPANIP AÇILAN BİR GAZETE: TANÎN (TINLAMA)
1922’de Tanîn’i tekrar çıkaramayınca bu sefer Renîn’i (inleme) çıkardı. Burada Millî Mücâdele’yi destekleyici yazılar yazdı. Fakat çok gariptir ki bir müddet sonra bâzı icrâatini tenkîd ettiği için Ankara Hükûmeti tarafından muhâlif gazeteci i’lân edildi.1925’teki Şeyh Saîd İsyânı’ndan sonra Takrîr-i sükûn Kânûnu ile gazetesi Tanîn kapatılmış, kendisi ömür boyu Çorum’a sürgün edilmiştir.
Câhid, Çorum’da iken Mustafa Kemâl Paşa’ya yapılan İzmir Sû-i kasdinden dolayı 1926’da Câvid Bey, Nâil Bey ve H. Câhid tutuklandılar. Câvid Bey ve Dr. Nâzım asıldı; Câhid berâat etti.Atatürk’ün ölümü ve İsmet İnönü’nün teklîfiyle tekrar politikaya döndü. Çankırı, İstanbul ve Kars Milletvekilliği yaptı.
1943-1947 yılları arasında Tanîn’i tekrar yayımladı. Tanîn’deki yazılardan Tan gazetesinin baskınında bu gazetenin komünizm propagandası yapması ve Sabîha Sertel’in Moskova emrinde bir ajan olarak çalıştığı belirtilmesi üzerine olaylar büyüdü. Tan gazetesi basıldı, tahrîb edildi. Tanîn gazetesi tekrar kapandı.Câhid bundan sonra CHP’nin yayın organı olan Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Bu sefer de Demokrat Parti’ye ağır eleştirilerinden dolayı 79 yaşında tutuklandı. Çok tenkîd ettiği Başvekil Adnan Menderes’in araya girmesiyle Reis-i cumhûr Celâl Bayar tarafından afv edildi.
1957’de CHP’den tekrar milletvekîli seçildi. Bundan sonraki tek meşgalesi Demokrat Parti’ye muhâlefetti. Hep bu minvâl üzere yazılar kaleme aldı.
Cahid, İttihâd ve Terâkkî Fırkası zamânında başlayan hürriyet histerisini hiçbir zaman dindirememiş, hattâ ölürken son sözlerinin “Hürriyet, hürriyet” olduğu bildirilmiştir.
NETÎCE OLARAK…
İki nokta tam aydınlatılamadan târihçiler gerçeği yazma isteğinden vazgeçmeyeceklerdir. Bunlardan birincisi Abdülhamîd Han dönemi ve İttihâd ve Terakkî Fırkası olayları ve cumhûriyetin birinci dönemindeki siyâsî târîhin aydınlatılması.
Uzun yıllar hakkında kelâm etmenin bile yasak olduğu Abdülhamîd Han’ın gerçek hüviyeti son 45 yıldır vuzûha kavuşma safhasındadır.
İkinci bölüm, hassas konuları muhtevî olduğu için yalan ve iftirâlara sapmadan, hissiyâttan tamâmen arınmış ve hakâretten ârî bir şekilde gün ışığına çıkarılmalıdır. Târih yalan söylemez; yalan söyleyen târîh değil; yalancı târihçiler utanmalıdır.
.
Tûran ülküsü gerçekleşiyor mu?
4 Şubat 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
Sesli Dinle
A -
A +
Arap asıllı İslâm harfleri ile olan yazılı Türk edebiyâtı kütüphâneleri doldurmuştur. Kutadgu Bilig’in 1069 tarihli bir nüshası bile Arap asıllı İslâm alfabesi ile yazılmıştır. Dîvânü Lugâti’t-Türk (1072), Atabetü’l-Hakâyık (13. asır) gibi eserler hep bu alfabeyle kaleme alınmıştır.
Büyük imparatorluklarda aslî unsur dışındaki etnik topluluk, cem’iyyet veyâ cemâatlerin veyâ daha geniş perifer (çevre) toplulukların, âdem-i merkeziyetçilik (merkezden kopuk) daha ilerisinde otonomi (bağımsızlık) istemeleri, federasyon ve (Osmanlıda eyâlet) idârî sistemleri devletleri evvelâ yıpratmış, sonra da onların hızla çökmelerine sebep olmuştur.
“Başlangıç döneminde Türkler köylerde aşîretler hâlinde yaşamışlar, daha çok etnik kategoriler oluşturmuşlardır. Bu gruplar İslâmî kimliklerini ön plânda tutmuşlar, akrabâlarına köylerine, aşîretlerine, etnik kökenlerine oranla daha kuvvetli bağlanmışlardır. Sonraları Osmanlı İmparatorluğu’na daha birçok etnik topluluklar katılmıştır: Rumlar, Sırplar, Macarlar, Bulgarlar ve Araplar gibi… Bunların her biri kolektif bir özel isme, ortak atalara ilişkin bir mite, devlet olmanın oluşturduğu târihî anılara, ortak kültür unsurlarına, kendilerine özgü bir ana vatan fikrine, bir grup dayanışması fikrine sâhiptiler. Kazan, Kırım ve Âzerbaycan’dan Türkî (Türk) gruplar da benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olmayan nüfusu gibi değişik etnik cemâatler oluşturdular. Dolayısıyla Rusya Müslümanları Osmanlı Türklerinin gelişmekte olan etnik-ulusal kimliğini ve milliyetçi ideolojisini tanımlamakta veyâ yanlış tanımlamakta önemli bir rol oynadılar. Sonra onlar da Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme ve eğitim sisteminden derin bir şekilde etkilendiler.” (Kemal H. Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 18-19, İstanbul 2001)
Burada dikkate alınması gereken en önemli konu aynı coğrafyada yaşama etkisinin gerek köken gerekse kültürlerin korunmasındaki rolüdür. Asya Türklüğü yıllarca Osmanlı veyâ Anadolu Türklüğünden ayrı yaşamış; birbirlerine sınır olan, Kırgız, Kazak, Özbek, Türkmen ve Âzerbaycan Türkleri, başta dil olmak üzere gerek Rusya’nın gerekse Çin’in kültüründen çok etkilenmişlerdir. Yüzyıllar boyunca kopuk coğrafyalarda yaşamanın getirmiş olduğu kültür etkileşimi, Çarlık Rusya ve Komünizm öncesi Çin ve Komünizm sonrası Rusya ve Çin’in baskılayıcı yönetimi ile aslî kültürünü yaşayamayan ikinci nesilde büyük tahribâta yol açmıştır. Komünizm sonrası Türk coğrafyası bağımsızlığını kaybederek Rusya ve Çin’in sömürge kantonları olarak yönetilmiş, eğitim sistemi bu emperyalist devletlerin güdümüne girmiş ve hemen hemen ve millî olma vasfını kaybetmiştir.
ORTA ASYA TÜRKLÜĞÜ ALFABESİ
İslâm harfleri (Arap harfleri) Türklerin kullanımına İslâmiyetle birlikte girmiş, 10. yy’ın ortalarından 20. yy’ın ortalarına kadar tam 1000 yıl Türk Dili ve lehçelerinin yazımı için kullanılan tek alfabedir.
Türkler târihinde Köktürk, Uygur, Arap ve Lâtin alfabelerini devlet olarak kullandılar. Esik Kurganı’ndan çıkarılan 400’e yakın parça içerisinde gümüş çanak en önemlisidir. Bu yazı Köktürk yazısının en eski şekli olarak kabûl edilmektedir. Türkler 1300 yıllık edebî hayatlarında 13 farklı alfabe kullanmışlardır. Bunlar Köktürk, Mani, Sogd, Uygur, Brahmi, Tibet Ermeni, Süryan, Arap, Lâtin ve Kirildir.
Dünyâ milletleri alfabelerini din kitaplarının veyâ tabletlerinin alfabelerine göre seçmişlerdir; bu değişmez bir kâidedir. Türkler de İslâmiyet’i kabûl edince İslâm alfabesine geçmişlerdir. İlk defa Mirzâ Rızâ Han 1879 yılında Türk, Arap ve Fars dillerini karıştırarak yeni bir fonetik alfabe sunmuştur.
Osmanlıda Genç Türkler ve daha sonra Necip Âsım Bey, alfabe konusunda bir değişim veyâ fonetik bir uygulama isteğini dile getirmiştir.
İstanbul ağzı dışındaki Anadolu ağızlarında buna uyum sağlamak için uzun ünlüler kullanılmamıştır. Meselâ âşık yerine aşık; sâlih yerine sali; âbid yerine abit, denmesi gibi...
Son ünsüzlerin Türkçede yumuşak ünsüz olmaması hasebiyle kitâb yerine kitap; hisâb yerine hesap denilmesi gibi...
Son hecelerde çift ünsüz bulunmadığı için (ekler hâriç) son iki ünsüz arasına bir ünlü konulmuştur ve bu bir imlâ kuralı olmuştur; ilm yerine ilim, cebr yerine cebir gibi… Gerçi bu tip kelimelerde ek alındığı zaman aslî şekillerinin kullanıldığını görürüz; “İlmin değeri” ve “cebrî şiddet” gibi...
Şunu da unutmamak lâzımdır ki İslâm harflerinde (Arap) bulunmayan p, j gibi bâzı harfler Fars alfabesinden alınarak İslâmî Türk alfabesine uyarlanmıştır.
KÖKTÜRK ALFABESİNE DE EKLEME YAPMAK ZORUNDA KALACAKTIK
Meselâ Köktürk alfabesinin Runik (İskandinav) asıllı olup olmadığı hâlâ tartışılırken o alfabede olmayan h, ğ, c, j gibi harfler bugün Lâtin asıllı Türk alfabesinde bulunan harflerdir. Yâni biz Köktürk alfabesini millî alfabe olarak kabûl etseydik, ona da eklemeler yapmak zorunda kalacaktık. Soğd ve Uygur alfabeleri zâten millî karakterli değillerdir. Kiril alfabesi tamâmen ideolojik ve dayatma bir alfabe olup Türk Cumhûriyetleri’nde değişik uygulamalarla aralarındaki bağın kurulması engellenmeye çalışılmıştır. Yâni İslâm (Arap) hurûfâtı da bâzı düzenlemeler yapılarak kullanılabilirdi veyâ bâzı ülkelerde olduğu gibi çift alfabelerden (birisi millî) olabilirdi. Zâten Osmanlı aydınları Lâtin alfabesini biliyorlardı. Bunun yanında gayr-i Müslim azınlıklar da hem Lâtin hem de Osmanlı hurûfâtını kullanıyorlardı. 1908’lerde Avrupa’da yaşayan Rum asıllı Osmanlı vatandaşları gönderdiği kartpostallarda gâyet işlek ve fasîh bir Osmanlı-İstanbul Türkçesi ile yazışıyorlardı.
Şâyet millî bir alfabeye geçiş yapılırken Köktürk Alfabesi’ndeki eksik harflere 250 sesli Yenisey Alfabesi’nden ekleme yapılabilseydi, o zaman ona millî alfabe denilebilirdi ki o bile şüphe ile karşılanabilirdi. Çünkü Köktürk Alfabesi’ne Runik (İskandinav) kökenli diyen Türkologların sayısı çok fazladır. Kaldı ki bu alfabenin kullanım süresi ve Sogd kökenli Uygur Alfabesi’nin kullanım süreleri yazılı belgelere bakıldığı vakit 200 seneyi ancak bulabilir. Ayrıca bu alfabelerle yazılı metinlerin ve belgelerin veyâ taş yazıtların sayısı yazılı bir edebiyat külliyâtı oluşturamayacak kadar azdır.
Arap asıllı İslâm harfleri ile olan yazılı edebiyâtımız kütüphâneleri doldurmuştur. 1069’daki Kutadgu Bilig’in bir nüshası bile Arap asıllı İslâm alfabesi ile yazılmıştır. Dîvânü Lugâti’t-Türk (1072), Atabetü’l-Hakâyık (13. asır) gibi eserler hep bu alfabeyle yazılmıştır. Ayrıca gerek Kutadgu Bilig ve gerekse Atabetü’l-Hakâyık dîvân edebiyâtımızın bir kalıbı olan “Bahr-i mütekârib” denen (faûlün / faûlun / faûlün / faul) kalıbıyla yazılmıştır. Bu kalıp aynı zamanda Îran millî destânı “Şehnâme”nin de kalıbıdır.
Kutadgu Bilig, Orta Çağ Türk dünyâsının en önemli eseridir. Çünkü bu eser, bizim yazılı eserlerimizin ilkidir. Eserin o zaman yazılmasının sebebi, Türk devletlerine siyâset ilmini aktarabilmek içindir. Pendnâme (öğüt kitâbı) olarak da bilinen bu kitâba her ne kadar sâadetlenme, mutlu olma bilgisi denilmişse de “kut” ile başlayan ismi açıkça devletle ilgili olduğunu gösterir. Çünkü Türklerde “kut”, devlet kudsiyeti ile ilgilidir. İdikut (ıdhuk kut>ıduk kut ) Osmanlıdaki “Zıllullâh” kavramının karşılığıdır. Bu eserin aslî nüshası Uygur alfabesiyle yazılmış olmakla birlikte başlangıcında Kur’ânî olarak Besmele-i şerîfe vardır. Sembollerle olan anlatımda bile devlet, millet, dünyâ, âhiret ve bunlardaki millî uyum işlenmiştir. Beg (hakan), vezir, teşrîfâtçılar, mâliyeciler, askerî kademe, ordu komutanı, âlimler, seyyidler, zenâatkârlar, çiftçiler ve hayvan yetiştiricileri tek tek ele alınır ve hepsi hakkında teferruâtlı bilgi verilir. Bâzı araştırmacılar eserin aslî nüshasının İslâm harfleriyle olduğunu savunurlar ki bu ikinci ihtimâldir. Eserin girişinde genişçe Allâhü te’âlaya münâcaât şeklindeki giriş, sonra Efendimiz’e övgü, salât ü selâm, Eshâb-ı kirâm hazerâtına övgü ve bağlılıklar genişçe işlenir.
Bu zamânın en önemli eserlerinden birisi de şüphesiz Dîvânü Lugâti’t-Türk’tür. Bu eser 11. yy’da Türk topluluklarının dil bilgisi kurallarını ve söz varlığını toplayan muhteşem bir kaynaktır. Bu özellikleri ele alan Kâşgârlı Mahmûd eserine Türk Lehçeleri (Türk ağızları) adını vermiştir. Bu eserde on iki hayvanlı Türk takvimi de anlatılır. Kâşgârlı, eserini muhtemelen Bağdâd’a geldikten sonra yazmış olabilir. Kitâbın Bağdâd’da değil Türkistan’da yazıldığını delillendiren önemli detay ise “Nag” yılında (timsah veyâ yılan yılı) yazılmış olmasıdır. Bu eserde o çağlardaki muhteşem Türklük şuûrunun nasıl geliştiği hakîkaten hayreti mûcibdir. Kitâbın başında yazar Allâhü teâlaya hamd ü senâ, Hazret-i Peygamber Efendimiz’e övgüler ve salevât ile bağlılığını beyân eder.
Mahmûd kendi beyânında bir hadîs-i şerîften bahisle “Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların egemenliği uzun sürecektir” der ve bu amaçla Araplara Türkçe öğretmek için bu kitâbı yazdığını belirtir. Kendisi bu hadîsi her ne kadar Buhârâlı ve Nişâburlu iki imâmdan duyduğunu söylese de bu hadîs-i şerîfin sıhhati hakkında net bir delil yoktur. Burada şöyle bir gerçek de vardır: Alpaslan’ın Anadolu’yu Türklere açmasıyla zâten Türk dilinin değeri de artmış, özellikle Arap, Acem ve Bizanslı tâcirler Türkçe öğrenmek zorunda kalmışlardır.
ORTA ASYA TÜRK DÜNYÂSI’NDA İSLÂM HARFLİ EDEBİYÂT KÜLLİYÂTI
Bu bölümde Kazak ve Kırgız Türklerinin edebiyâtından ağırlıklı bazı bilgiler vereceğiz. Bütününü anlatmak için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Mes’ele Orta Asya Türk dünyâsını Sovyet ve Çin İhtilâllerinden evvel Arap asıllı İslâm harflerini kullandığını belgelemek içindir.
E. R. Tenişev bir makâlesinde şöyle bir tespit ortaya koyar: “O Kırgızıskom Yazıkev Donatsionalny Period” (Milletleşme döneminden önceki Kırgız Edebiyat Dili Hakkında): “Şüphesiz Müslüman Türk Toplumları, bilhâssa Özbek, Uygur, Türkiye Türkü, Âzerbaycanlı ve Tatarların aydın temsilcileri yüzyıllarca Arap Alfabesi’yle her konuda ve her şekilde eserler verdiler.”
Bâzı Kırgız aydınları 19. asrın ortalarından 1917 Ekim İhtilâli’ne kadar Arap alfabesiyle eserler verdiler. Bunlardan Haydar Tilbe, Moldo Niyâz, Moldo Kılıç, Osmanalı Sıdıkov, Aldaş Moldo, Eşenalı Arabayev, Abılkâsım Cutakiyev vb.ni sayabiliriz. (Prof. Dr. Salimcan Cigitov, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Öğretim Üyesi, Sovyet Döneminden Önce Kırgız Edebiyâtı)
Yine ayrıca Arap-İslâm harfleriyle meydana getirilen bir Kazak edebiyâtı da vardır. Altınordu ve Kazak Hanlığı döneminde 13-15. yy.lar arası önemli temsilciler yetişmiştir. Bunlardan bâzıları halk şâirleri, bâzılâr nâsirdir. Meselâ Zâhiriddin Bâbür, Muhammed Haydar Dulâtî, Kadırgalı Jalâirî, Abulgâzî Bahâdır Han.
19. yy.ın meşhur şâirlerinden ve san’atkârlarından Şal Kulekuli, Dulât Babatayuli, Muhambet Ötemisuli, Köteş Rayımbekuli, Şokan Velihanov, Abay Kunanbayev, Nurjan Nauşabuli, Mağjan Jumanbayev, Muhtar Auezov vb.
Son zamanların Özbek edebiyâtından evvel onun 15 yy.daki temsilcisi Çağatay edebiyâtı ayrı ve çok geniş bir bölümdür. Bunlar Çağatay yazı dilini de geliştirmişlerdir. Türk edebiyâtının Çağatay dönemine âit meşhur şâir ve yazarları arasında şunları saymak mümkündür: Ali Şîr Nevâyî, Hüseyin Baykara, Sekkâkî, Lutfî, Yûsuf Emîrî, Haydar Tilbe, Ahmed Mirza, Gedâî
(Bu şâir ve yazarlar aynı zamanda dîvân edebiyâtımızın da mümtaz eserlerini vermişlerdir. )
Açık olan konu şudur: Bütün dünyâ İslâm Âlemi uzun bir dönem Arap harflerini kullandıkları için bu alfabeye sâdece İslâm harfleri demek de uygundur. Veyâ daha geniş düşünerek Arap kaynaklı İslâm harfleri de denilebilir. Hristiyanlar, yâni Katolik ve Protestanlar İncil alfabesi Lâtinceyi, Ortodokslar, İncillerinin alfabesi olan Kiril alfabesini kullandıkları gibi, Müslüman âlemi de bin yıl gibi uzun bir dönem Kur’ân-ı kerîm elif ba’sı olan İslâm harflerini kullandılar. Karahanlılardan, Tîmûrîlerden, Harezmlerden, Gaznelilerden Selçuklu ve Osmanlıya kadar uzanan geniş bir kültür ve medeniyet coğrafyasında muazzam devletler kurdular. Hristiyan dünyâsının kâbusu olan Orta Çağ, İslâm dünyâsının yüz akı oldu. Kütüphâneler edebî, askerî, fennî, tıbbî, ahlâkî, coğrafî ve dînî kitaplarla doldu. Bunların hepsi de İslâm harfleri ile yazıldı.
İşin acı tarafı, ortak bir din, alfabe ve kültür birliği olan Orta Asya Türk dünyâsı ile Osmanlılar zamânında gerekli bağlantıların kurulamamış olmasıdır. Gerek Çarlık Rusya zamânında, gerekse Rus ve Çin komünist sistemlerinde bu soydaşlarımızdan maalesef kopuk yaşadık. Nostaljik bir Tûran ülküsü, idealistleri hep ümitli tuttu ama son zamanlardaki Türk Devletleri Teşkilâtı kuruluncaya kadar düşünceler sâdece gönüllerde yaşadı. Biz Türk ve Müslümanlar olarak dünyânın en büyük asker ve ekonomik potansiyeline sâhibiz. Geç kalınmış bu Büyük Türk Birliği’ni aktif olarak kurmak, dünyâ barışı için de bir emniyet duygusu uyandıracaktır.
Bugün, Türkiye’nin patolojik düşmanları elbette bu birliğin kurulmasını bir kâbus gibi görmektedirler. Ama onların kâbusu olan 300 milyonluk Türk Dünyâsı varlığı, gecikmiş Tûran ülküsünün beşâret (müjde) rüyâsı olacaktır.
.
Osmanlı Türk değil miydi?
18 Şubat 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
Sesli Dinle
A -
A +
Yıllardan beri genelde ilmî bir tabana oturmamakla birlikte özellikle, târihle ilgisi olmayan ve hakîkati değil spekülatif tezleri ortaya süren bâzı kişilerin ortaya attığı tuhaf bir teori vardır: Osmanlı Devleti Türk değildir…
Bu konuya merak sâikasıyla değil de ters açıdan bakanlar, sâdece devlet adı ve anne evliliklerine dayalı olarak Osmanlının hibrit (melez) bir sülâleden kurulu olduğunu savunurlar. Bu bilgilerin belgesel gibi algılanan TV dizilerinin tetiklediği dezenformasyona ve târih düşmanı güdümlü câhillerin yazı ve kitaplarına dayalı olduğu açıktır. O zaman düz bir mantıkla diyalektik olarak sormak gerekir: Osmanlı Türk yapılı bir devlet değilse nedir? Bu soruya cevap verebilmek aksini savunanlar için hiç de kolay değildir.
Hiçbir tarihçi Osmanlı Devleti “Türk değildir” dememiştir.
Osmanlıda etkili olan vâlide sultanlar da olmuştur ama sayıları çok azdır. Onlar da özel sebeplerledir. Bunlar, Mihrimah Sultan, Nurbânû Sultan, Safiye Sultan ve özellikle de Kösem Sultan gibi isimlerdir. Kösem Sultan, 4. Murâd Han tahta çıktığında 11 yaşında olduğundan nâip (bir makâmı geçici bir süre yüklenen) sıfatıyla bizzat devleti yönetmiştir.
Avrupa’da da bu uygulama vardı. Meselâ 5. Henry babası 1422’de ölünce 1 yaşında tahta çıkmıştır. Buna nâipliği genellikle dükler yapmakla birlikte validesinin etkinliği bilinmektedir.
Şöyle bir bakıldığında tahta çok küçük yaşta geçen bir sürü kral vardır: Simoen Saxe, 7 yaşında Bulgaristan çarı olmuştur. Tutankamon, 9 yaşında tahta çıktı; Doğu Roma Bizans İmparatoru 2. Teodoisius, 7 yaşında, VI. Mithirades, 14 yaşında; 13. Ptolemaios Antik Mısır’ın son Elenistik kökenli kralı 11 yaşında tahta çıktı; Elegabaus Roma İmparatoru olarak 15 yaşında tahta geçti. Batı Roma İmparatoru Romulus 12 yaşında tahta geçmişlerdir.
“Osmanlıyı çocuklar yönetti” diye yıllardır bağıranlar bir iki küçük yaş vekâletini dillerine dayayarak ortalığı bulandırmaktadırlar. Görüldüğü gibi monark idârelerde bu hâl genel bir teâmül olarak işlemiştir. İşin aslını bilmeyenler, bu tabîî ve sosyolojik olayı çarpıtmaktadırlar.
Ayrıca birkaç vâlide sultan dışında hiç birisi yönetimde doğrudan etkili olamamışlardır. Onların saltanâtı “Harem”dedir. Harem deyip geçmemek lâzım; sarayın en mühim departmanlarından birisi haremdir.
Osmanlıda saltanat babadan oğula geçtiği için ve Türkler ataerkil olduğundan anne şehzâdelerle fazla görüşmez; onları yönetime lâlâlar (atabey) hazırlar ve vâlilik ve sancak beyliğinde yalnız olurlardı. Yânî ana sultan, vâlide, yâni dünyâya getirendir. Çocuğuna etkisi çok azdır. Bu yüzden annenin vâlideliği dışında sultanlara pek etkisi olmamıştır.
Diğer bir konu da şudur: Niçin Bilge Kağan’dan sonra genelde devlet başkanları (pâdişahlar, hakanlar) özellikle Türk vurgusu yapmamıştır.
Köktürk Devleti, homojen bir etnik yapıya sâhipti. Yâni hemen hemen sâde Türklere dayalı bir devletti. Öyle ki, belli bir döneme kadar Çin bile ilgi alanlarında değildi. Daha ileri gidersek savaştıkları kavimler bile kendileri gibi Türk’tü. Avar, Karluk veyâ Moğol asıllı düşmanları Kıtaylar, yine Türk boyları olan Basmıllar, Tatarlar Otuz Tatarlar, Uygur vb. birbirleriyle ve özellikle de Köktürklerle savaşırken etnik bir mensûbiyetten ziyâde toprak ve otorite esas mes’eledir.
Geniş Asya bozkırlarında devlet kuran Türkler değişik adlar altında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunların en eskileri Hunlar (>Hiyung-nu/Koyunlu ) Avar<Apar, Türk/Türik /Türük/Törüg; Türgiş, Uygur, Tokuz Oguz; Peçenek, Kıpçak, Karluk, Kırkız, Sabar>Sibir; Bulgar (İtil ve Volga) Oğuz (Anadolu) ve Horasan Türkmenleri veyâ adlarını hiç değiştirmeden zaman içinde varlıklarını koruyan Kırgız, Uygur, Yakut > Saha, Çuvaş vb. hep aynı devlet veyâ Türk topluluklarının adlarıdır.
Târihte ilk def’a Göktürk Devleti kağanı ve komutanı Bilge Kagan, kendi kök adı ile anılan Köktürk Devleti’nin başına kağan olmuştur. (Prof. Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, s.17, Boğaziçi Yay. 1987 İstanbul)
Ayrıca aynı âileden geldiklerini yine aynı kitâbelerde zikrederler: “Kişi oğlunun üzerine ecdâdım Bumin Kağan (Mukan Kan) ve İstemi Kağan idâreyi ele almış.” (Age, Orhun Abideleri, D.1 s. 67)
Kendi adına Türk Bilge Kağan demek ve devlet adını Köktürk olarak zikretmek bir ilk olduğu için çok önemlidir. Etrâfındaki Tokuz Oguz, Otuz Tatar beylerine de hitâb eder. Yine devamla “Eğer güneye Çogay Ormanı’na, Tögültün Ovası’na gidersen Türk Milleti öleceksin.” (Age, Orhun Abideleri, K.B-1, 6-7)
“Türk Kara Kamag” (Türk halkı) ve kendi soyundan olan kavimlerden bahsederken de Kırgız’ın, Kurıkan’ın, Otuz Tatar’ın düşman olduğunu belirterek daha önemli bir vurgu ile “Türgiş Kagan Türk’ümüz milletimiz idi. Bize karşı hatâ yaptı ve kağanıyla milletiyle yok oldu. Veyâ Türk Sir milleti yerinde boy kalmadı” gibi ifâdeler onların bu kadar kuvvetli bir Türklük şuûrunda olmalarına rağmen toprak ve otorite için birbirleriyle savaşmasına mânî olmamıştır. Bunun gibi asırlar sonra iki Türk cihângîri olan Yıldırım Bâyezîd ve Emîr Timur’un aynı sebeple savaştıklarını hatırlamak lâzım. Yavuz ve Şâh İsmâîl arasındaki savaş bunlardan farklı olup Şâh İsmâîl’n Şiî mezhep dayatması ile ilgili olduğunu da unutmamalıdır. Yine Karaman Beyliği, Akkoyunlu Devletlerinde de fetihlerin önlerinde engel olmaları da savaş sebeplerindendir.
TÂRİHTE ÖNEMLİ SÜLÂLE VE DEVLETLER
Bâzı kişilerin târîhin hiçbir gerçeğine uymadan yalnız Osmanlıyı sülâle devleti olarak suçlamaları da târih ve sosyolojiden ne kadar habersiz olduklarını gösterir. Hâlbuki bunun Avrupa’da örnekleri vardır.
Habsburg Hânedânı:
İç Avusturya sülâlesinden en kadîm üyesi III. Frederick, 1440’larda Alman kralı oldu. 1452’de Kutsal Roma İmparatoru olarak taç giydi. Habsburglar Batı dünyâsının en prestijli seküler unvânına sâhip oldular. Yüzyıllar boyu Roma İmparatoru unvânını ellerinden bırakmayan Habsburglar; İtalya, İspanya, Yeni Dünyâ ve Pasifikte yayılarak Şarlken’in tâbiriyle “Yüzünde güneş batmayan bir imparatorluk” hâline geldiler.
Hânedânlarda akrabâlık bağları oldukça önemlidir. Avrupa’da 10’u mîras yoluyla el değiştiren 12 krallık bulunurken, Danimarka, Hollanda, Norveç ve Lüksemburg’da Alman kökenli; İsveç ve İspanya’da Fransız kökenli hânedanlar tahtta oturuyor. İspanya kralı, yakınlarda vefât eden Kraliçe Elizabeth’e “hala” diye hitâb ediyordu.
Büyük Selçuklu Hânedânı:
Selçuklular Orta Çağ’da Oğuz Türklerinden Kınık Boylu Tuğrul Bey tarafından 1037’de kurulmuştur. Selçuklular Îran’ın geniş dil ve kültürü etkisinde kalmıştır. Bunları başkentleri, Nişâbur, Rey, Isfahan ve Merv olurken, resmî ve hukuk dilleri Farsça; halkın dili ise Oğuz Türkçesiydi. (Eski Anadolu Türkçesi)
Devlet hânedânına adını veren Selcuk>Selçuk; Selcük veyâ Sercuk giderek Selçuk adıyla anılmıştır. Gerek Büyük Selçuklu ve gerekse Anadolu Selçuklu Devletleri hepsi bu adla devletlerini yürütmüşlerdir. Selçuklu Devleti’nin en eski atası veyâ Selçuk Bey’in eski adı Oğuz-Yabguların subaşılığını yapan Dukak’tır. Sonradan kaynaklara Selçuk olarak geçmiştir
Köktürk Devleti, şahıs adıyla anılmasa da hanlığın babadan oğula veyâ erkek yeğene geçen bir yönetim şekli oluğu unutulmamalıdır. Türklerde oğul olmadığı zaman erkek yeğene geçen bir soy hânedanlığı vardır.
En çok tenkîd edilen konuların başında Osmanlı soyunun anne tarafından Türk olmamakla suçlanmasıdır. Buna bâzı açıklamalarla cevâp verelim: “Bir câriyenin çok iyi Türkçe öğrenmesi lâzımdır. Öyle filmlerdeki gibi yamuk yumuk Türkçe ile pâdişâhın huzuruna çıkmak mümkün değildir. Bu pâdişah annelerini hangi tarafları Türk değildi acabâ? Bundan öyle bir sonuç çıkarabilmek külliyen spekülasyondur.” (Türklerin Altın Çağı, İlber Ortaylı, Kronik Yayınları, s.48, 2017)
(Muhteşem Yüzyıl ve Hurrem Sultân’ı hatırlayalım. O Hurrem Sultân ki Rohatyn-Ukrayna doğumlu olup 1558’de İstanbul’da vefât eder. Kendisinin yaptırdığı dârü’l- kurrâ’da (Kur’ân ilimleri veren ve hâfız yetiştiren mektepler) Süleymâniye Câmii avlusunda, Kânûnî’nin yaptırdığı türbede medfûndur. Buraya defni kendi vasiyeti ile olmuştur. Bu sultan Haseki Câmii, medrese ve mektep, imâret ve dârü’ş-şifâdan oluşan Haseki Külliyesi’ni yapar. Ayrıca Ayasofya Çifte Hamamlar, Kudüs, Mekke ve Medîne’de hayır eserleri binâ eder. Şimdi biz mübârek hatuna, gayr-i müslimdi ve Türk âdâbını bilmiyordu mu, diyeceğiz. Hurrem Sultân’a kem sözler söylemek vebâldir. Türk ve Müslüman doğmak elbette önemlidir ama ne Türk gibi davranan ne de Müslüman gibi hareket eden bir kimse hangi milletten olursa olsun, mes’ele bu mudur?)
Osmanlı Devleti’nin Türklükle bir mes’elesi var mıydı? Sorusuna Ortaylı şöyle cevâp verir: “Osmanlı Türk’tür. Ordunun dili Türkçedir. Kançılaryanın (diplomasi) dili Türkçedir… Devleti kuran hâkim unsur Türk aşîretidir… Bu İmparatorluk Türk’tür! Devşirme denilen sistemde ordunun sâdece çekirdek kısmına asker te’mîn edilmiştir; o da Türkleşme sürecine girmiştir. Bürokrasi için de aynı durum geçerlidir. Biz burada ırkıyat yapmıyoruz. Bu adamlar Türkçe konuşuyorlar; Türk eğitimi görmüşlerdir. Eğitim gördükleri ordu da Türk ordusudur. (Age, İlber Ortaylı, Türklerin Altın Çağı.)
BİR BAŞKA AÇIDAN
“Osmanlı Devleti Moğol istîlâsı sebebiyle Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş bir Türkmen topluluğu tarafından Anadolu Selçuklu Devleti’nin Bizans sınırında bir uç beyliği olarak kuruldu. Kısa süre içerisinde fetihler sebebiyle çok sayıda Hristiyan ve Yahûdî Osmanlı tâbi’iyyetine girdi. Yavuz Sultan Selîm’in fetihlerinden sonra Müslüman nüfus gayr-i müslim nüfûsu geçti.
1071’den îtibâren Anadolu’ya az sayıda Türk geldi. Moğol istîlâsıyla bu sayı arttı. Fakat esas Türk nüfûsu artışı 16. asırdan sonraki Osmanlı hükûmetinin “Göçebelerin İskân politikası”yla gerçekleşti. Müslümanlar içinde Türkler sayıca üstün oldukları gibi, hânedân, ulemâ ve ordu vesîlesiyle hâkim gruptur.
MİLLET-İ HÂKİME
Osmanlı Devleti’nde 15. asırdan îtibâren her 30 senede bir muntazam olarak toprak ve ahâlî sayımı yapılırdı. Bu bakımdan 16. asırda Osmanlı nüfusunun 30 milyon civârında olduğu tahmîn edilmektedir.1845’te 35 milyon nüfusun 20 milyonu Müslüman, 15 milyonu gayr-i müslimdir. Türkler 10, Araplar7, Kürtler 1 milyondur.
Sultan II. Mahmûd “Ben tebaamın Müslümânını câmide, Hristiyânını kilisede, Yahûdîsini havrada tefrîk etmek (ayırmak) isterim. Aralarında başkaca fark yoktur; hepsi benim evlâtlarımdır” demiştir.
Osmanlı dönemi, 1908’lere kadar milliyetçiliğin olmadığı, ırk ve etnik kimliğin hiçbir mânâ ifâde etmediği bir zamandır. Hânedan Türk’tür. Resmî ve askerî muhitte Türkçe konuşulur ama bir Türklük şuûrundan söz edilemez.
Bir Osmanlı vatandaşı için gerçek kimlik Osmanlı Hânedânı’nın kurucusu olan pâdişâha izâfeten ülke vatandaşlarına verilen bir isimdir. Sırplar aynı dili konuşurken Ortodoks milletinden sayılır; fakat Bosnalılar Sırplarla aynı dili konuşurken Müslüman millet-i hâkimesine mensuptur. Avrupa Osmanlılara Türk derken Müslümanlığı kastederek “Türk oldu” derlerdi.
İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti önce Osmanlıcılık siyâsetine sarıldı. Bu arada kavmiyetçilik şuûruyla değişik gayr-i müslimler ayrılık sevdâsına düştü. Türkleştirme politikası Arapları ve Arnavutları kopardı.
Türkleştirme politikası (zamanla) Türkleri mâzîsinden kopardı. Geçmiş bir yandan reddedilirken, bir yandan da bir mîrâsın parçası olarak görüldü.
Modern demokrasilerde etnik kimliğe vurgu yapılmaz. Amerika, İngiltere ırka göre değil ülkeye göre isim almıştır.” (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Devleti Bir Türk Devleti miydi ekrembugraekinci.com., 1 Nisan 2013, web sitesi)
NETÎCE OLARAK
Beş bin yıllık Türk târihinin yeni bir dönemini yaşıyoruz. İdârî şekiller değişmiş olmakla birlikte bu millet Türk’tür. Aynı Göktürk, Uygur, Selçuklu ve Osmanlı gibi... Mâzî tek yönlü yaşatılamaz. 1000 yıllık İslâmî potansiyeli yok sayarak bu asîl millete yalnız Türk veyâ yalnız Müslüman diyerek kenetlenmiş cüzleri görmezseniz, bu millete hakâret etmiş olursunuz.
Böyle bir şerefli mâzîyi yaşamış olmak için nev-zuhûr (yeni yetme) millet ve devletler neler vermezlerdi ki. Biz yıllarca bu mâzîden koparılmamak için ne bedeller ödedik. Câna bedel dirençle bu millet, dînini, milletini, Türklüğünü unutmadı. Aşağılanarak, târihlerden bir dönem uzaklaştırılmak istenmesine rağmen, şerefli geçmişimiz tekrâr îtibâr mevkî’ine yükseltilmiştir.
Hazret-i Bilâl’in Kâbe damında okuduğu ezân-ı Muhammedî, Ayasofya, Süleymâniye ve Selîmiye minârelerinden yükseldidiği sürece, İslâm’ın ve Türklüğün kalesi olan bu mübârek topraklar bu asîl millete ebedî yurt olarak kalacaktır. Bu rûh maya tutmuştur. Rabb’im milletimizi ve devletimizi her türlü düşmanlardan, yer ve gök âfetlerinden iç münâfıkların şerlerinden hıfz u emîn eylesin…
Yakında yaşadığımız ve milletçe üzüntüye boğulduğumuz felâketleri Cenâb-i zü’l-celâl bir daha yaşatmasın. Depremde âhırete intikâl eden kardeşlerimize rahmet ve bu acılı milletimize sabr-ı cemîl ihsân buyursun...
.
Osmanlıda askerlik ve azınlıkların durumu
4 Mart 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
Sesli Dinle
A -
A +
Osmanlı Devleti bir ulus devleti değil, imparatorluktu. Yâni çeşitli ırkların ve dinlerin Osmanlı adı altında birleştiği bir devletti. Yavuz Sultan Selîm’e kadar Müslümanların nüfûsu azınlıktaydı. Kaldı ki 1071 Malazgirt Savaşı’nda bile Anadolu’ya giren nüfusta Türkler çoğunlukta değildi; fakat milletin kurucu unsuru Türk’tü.
Oğuz’un muhtelif boyları Anadolu’ya girmekle berâber değişik boylar farklı Türk devletleri kurdular. Meselâ Selçuklu Devleti’ni kuranlar Oğuz’un Kınık Boyu’ndandı. Sonra Kayı Boyu Bizans’ın en zayıf olduğu noktalarda bir oba olarak kuruldu ve fetihlerle büyüdü.
Osmanlı Devleti’nde ümmet olmak, yâni hangi ırktan olursa olsun Müslümân olmak millet-i hâkime (hâkim unsur, esas millet) olmak mânâsındaydı. Meselâ Sırplarla Boşnaklar aynı dili konuşmalarına rağmen Sırplar gayr-i müslim tebaadan, Bosnalılar ise Müslümân oldukları için millet-i hâkimeden sayılıyordu.
Fetihler artıp sınırlar genişledikçe Doğu’da genelde Müslüman tebaa çoğalırken Avrupa’da ise gayr-i Müslim tebaa artıyordu. Bu gayr-i Müslim tebaanın dînî ve örfî işlerine karışılmıyor, yönetimde devlete tâbi’ oluyorlardı.
1800’lere kadar Osmanlıda Şer-‘i şerîfe tam bir itâat vardı. Gerçi Osmanlı yıkılıncaya kadar devlet hukûku hep Şerîat’in gölgesindeydi.
Osmanlının uzun yaşama sırlarından biri liyâkate çok önem verilmesiydi. Ayrıca hiçbir Müslüman devlet Osmanlı kadar değişik ırklardaki ümmeti bir arada toplayamamıştı. Bu, ümmet kavramının ne kadar yapıştırıcı bir unsur olduğunun belgesiydi. Tabîî ki devlet de çok güçlü olunca gayr-i müslim tebaa bile kendilerini ümmet kavramı dışında bu devletin bir parçası saymanın emniyet ve garantisi altında yaşamaktan memnundular.
Osmanlı başlangıçta devşirme ve yeniçeriler hâriç gayr-i müslimleri devlet işlerine pek karıştırmıyorlardı. Yeniçeri o kadar Türk ve Müslüman kisvesine büründürülmüştü ki, adı bile Göktürklerde gelen “çerig” (asker) mânâsındaydı.
Gayr-i müslimlerden genelde borç alınmamaya dikkat edilir veyâ akabinde hemen ödenirdi. Koçi Bey Risâlesi’nde çok ibret-âmiz (ibret veren) bir kıssa vardır:
“Memlûk seferi sırasında âcil ihtiyâç sebebiyle bir bezirgândan (aslı Farsça bâzergân, genelde Hristiyanlar için fakat hâsseten Yahûdî tüccar için kullanılan tâcir anlamındaki kelime) 60 bin altın borç alınmıştı. Sonra mâlî durum düzelip borcun sâhibine iâdesi mevzû olunca bezirgân ‘Ben bu devlet sâyesinde zengin oldum; paraya ihtiyâcım yoktur, borcumu devletime bağışlıyorum, yalnız devletimden bir isteğim vardır: Sâdece bir oğlum var. Ona gündelik iki akça ile cebecilik (ordu donatım sınıfı) verilsin bana yeter’ der. Deftedâr bezirgânın bu isteğini Yavuz Sultân Selîm’e bildirince koca Sultan ‘Bana böyle kânunsuz bir teklif getirdiğin için şanlı ecdâdımın ruhlarına yemîn ederim ki seni ve teklif sâhibini katlederdim, fakat bütün dünyâ Mekke ve Medîne fâtihi Sultan Selîm, bir bezirgânın malınâ tama’ ettiği için bezirgânı ve defterdârını öldürttü der. Tez bezirgânın parasını iâde edin. Bundan sonra bana kânuna uymaz isteklerle gelmeyin. Her kim benim pâk kullarımın arasına ecnebî sokmaya çalışırsa dünyâdan âhırete îmansız gidip cehennem azâbından kurtulmasın’ der.” (Târih ve Medeniyet Dergisi, 1984, s. 4)
Bir diğer kıssa da şudur:
“Birinci Meşrûtiyet’te 49 gün sadr-ı a’zamlık yapan Midhat Paşa’nın azline tekaddüm eden (önceki) olayları naklederken şunları söyler: “II. Abdülhamîd, Midhat Paşa aleyhine kabaran yüksek tabaka muhâlefetine güvenerek ve ona istinâd ederek Saray’ın Bâb-ı âlî’ye üstünlüğünü hissettirmek yoluna girdi ve kendisine sunulan teklifleri kabûl etmemeye başladı. Midhat Paşa kânun hükümlerine aykırı bulunan bu hareket tarzından müteessir oldu. Müslümân olmayan talebelerin Harb Okulu’na kabûl edilmesi üzerine olan teklifinin reddedilmesi ve mürtekib olduğundan başka Saray’da dalkavukluğu ile meşhûr olan Gâlib Paşa’nın kendisine danışılmadan hey’et-i vükelâya me’mûr edilmesi üzerine pâdişâha bir mektup yazarak devlet idâresinde onun ve kendisinin yetki ve sorumluluklarını açıkladı. Bahis konusu bu mektupta 5 Şubat 1877’den sonra Saray’a dönen Midhat Paşa, huzûra kabûl edilmeden İzzeddîn Vapuru’na bindirilerek Avrupa’ya sürgüne gönderildi.” (Osmanlı Târîhi, 8. Cild, Ord. Prof. Enver Ziyâ Karal)
Aslında II. Abdülhamîd, orduya Harbiye’den gayr-i müslim zâbit adayı alınmasına karşı çıkıyordu. Bunun şiddetli savunucusu Midhat Paşa idi. Bu yüzden Sultan, Paşa’ya karşı soğuktu.
(Enver Ziyâ Karal’ın dalkavuk dediği Gâlib Paşa, nâm-ı diğer “Türk Gâlib” Osmanlı’da ilk cinsî hastalıklar terminolojisini yazan bir devlet adamıdır. Şiir de yazan ve bütün eserlerinde olduğu gibi bu tıbbî eserini de açık bir Türkçe yazdığı için biraz da hafife alınarak kendisine “Türk Gâlib” denildi. Esrinin adı “Bâh-nâme”dir. Bâh Farsça “şehvet” demektir. Bu kitâbın yasaklanmaması da belki de bu konularda halkın bir biçimde eğitilmemesi, korunma işleri ve zührevî hastalık sebepleri gibi konuları içermekteydi. Aslında Gâlib Paşa iyi de bir devlet adamıydı Ankara defterdârlığı, mühürdarlık, dîvân kâtibliği, Vîrânşehir kaymakamlığı ve gibi görevlerde de bulunmuştur.)
BEDEL-İ ASKERÎ
Osmanlıda gayr-i müslimler askere alınmazdı. Sonradan bedel ödeyerek askerlikten muaf olmaya başladılar. Buna “bedel-i askerî” denildi. Rumlardan alınana “bedel-i askerî-i Rûmiyye”; Ermenilerden alınana “bedel-i askerî-i Ermeniyye” denildi.
Bedel-i askerî, Tanzîmât’tan sonra cizye yerine Hristiyanlardan alınan verginin adıdır. 1272 (1856) târihli İslâhât Femânı’nın “verginin müsâvâtı tekâlif-i sâirenin müsâvâtını mûcib olduğu” (Vergi eşitliğinde diğer vergilerinde eşit olması gerektiği) diye başlayan beyânın bugünkü Türkçe ile anlatılan konusu şöyledir: Hristiyan tebaanın İslâm askerleri benzeri bir görev yerine nakdî akça vererek fiilî hizmetten muaf tutulmaları usûlünün icrâsıyla askerî sınıf içinde nasıl istihdâm edilecekleri en kısa zamanda belirlenip yayını ve i’lânı ile cizyenin tamâmen kaldırılıp onun yerine Hristiyânlara askerî bedel konulmak sûretiyle Müslümanlar ve gayr-i müslimler arasında eşitlik te’sîs edilmesi mes’elesi Meclis’te uzun uzadıya görüşüldü (Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü-1 s. 185, Mehmet Zeki Pakalın, MEB- İstanbul, 1993)
1847’de donanmanın askerî ihtiyâcının bir kısmının Hristiyanlardan sağlanması kararlaştırıldı. Bunun üzerine toplam 1156 gayr-i müslimin eski usulle tertîbine başlandı. Aynı yıl savaş gemilerindeki Hristiyan neferâta papaz ta’yîni konusu ile gayr-i müslimlerin donanma yerine karada kullanılmaları mes’elesi tartışıldı. Devlet adamlarının çoğu Hristiyan tebaanın donanmada görevlendirilmesinden beklenen faydaların görülmediği kanâ’atindeydi. Gemilerde bulunan Hristiyan askerleri ile Müslüman neferât arasında belirgin bir uyumsuzluk ve gerginlik vardı… 1847’deki askerî tartışmaların artık Hristiyanların da belki en önemli yönü Hristiyanların da Müslümanlar gibi muvazzaf askerlik yapmaları konusuydu…
Buna sebep olarak savaşlar sebebiyle Müslüman nüfûsu hızla azalırken gayr-i müslim nüfûsu artıyordu. Varılan ortak neticeye göre gayr-i müslimlerden başarılı olanların zâbitliğe yükseltilmesi de tartışma konusu olmuştu. (Ufuk Gülsoy, Osmanlı Gayr-i müslimlerinin Askerlik Serüveni, Simurg Yayınları, s. 175, İstanbul, 2000)
UÇ BEYLİKLERİ VE AKINCILAR
Uç beylikleri genelde Hristiyan bölgelerin aslî Osmanlı sınırları ile kesiştiği bölgelerde kurulurdu. Buna Rumca “akron” denilirdi. Aslında uç beylikleri başlangıçta Bizans ile olan münâsebetler dolayısıyla bir zarûret olarak doğmuştu. Bu aynı zamanda hudutlardaki sancak beylerine verilen unvânın da adıydı. İdârî sistem gereği ve devletin bu kuruluşlara karşı duyduğu güvenle, zamanla müstakil bir devlet statüsü de kazandılar. Osmanlı da Selçuklunun uç beyliği olarak kuruldu ve sonra cihan devleti oldu. Fakat unutulmaması gereken bir husus da şudur: Uç beylikleri zamanla kontrolden çıkarak devletin başına sıkıntı olmuştur. Meselâ Akkoyunlular ve Karakoyunlular Osmanlıyı bir hayli uğraştırmışlardır.
Uç beylikleri Batı seferlerinde lojistik görev de ikmâl ederlerdi. Batı’ya açılan Türk akıncıları veyâ tekmîli seferler Avrupa’yı titretirken, uç beyleri de seferlere katılırlardı. Ayrı birim veyâ ordu içinde organize birlikler hâlindeki uç beyliği askerleri, Batı’nın her zaman ensesinde olmuşlardır. Batı, uç beyliklerinde tedârik gören akıncıların ne zaman ne yapacaklarını bilmedikleri için husûsî du’âlar okurdu.
Akıncıların Orta Avrupa vicdan ve muhayyilesinde bıraktığı te’sîr müthiş ve efsânevîdir. 1930 yılında bile Avusturya’da ağlayan çocukları “Sus, Türk geliyor!” cümlesiyle korkutmak âdeti devâm ediyordu. (Yeni İstanbul, no 717, 21. 2. 1951 s. 5 ve sonları)
Viyana’daki St. Stephan Katedrali’nin çan kulesinde 1534’te ihdâs edilmiş Türk akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak Viyanalılara haber vermekle görevli bir me’mûriyet, ancak 1956’da Viyana Belediye Meclisi’nce ilgâ olunduğunu “artık bir Türk akını tehlikesi kalmadığından ve bu görevin lüzumu olmadığı için”….. (Yeni Sabah 6050, 9.1.1956, s. 3b ortaları)
Osmanlıda Yeniçeriliğin ihdâsı aslâ bir lejyoner (paralı asker) statüsünde değildi. Zâten öyle olsaydı Osmanlı onca fetih yapamaz, birliği de sağlayamazdı. Rumeli devşirmelerinden seçilen çocuk ve gençler Yeniçeri ocağına alınırken sayı mahdûd tutulmuş, sonradan Anadolu tarafından da Müslüman çocukları bu ocağa alınınca sayı bir hayli kabartılmıştır. Hem amacın dışına çıkılmış hem de bağımsız bir ocak olan bu teşkîlât yapısı îtibâriyle tahrîf olunmuştur.
Fetih dönemlerinde Osmanlı, özellikle Orta Çağ ve Yeni Çağ başlarında tam bir cihâd ve serdengeçti ordusu gibiydi. Uç beylikleri ve bilhassa akıncılar şehâdete susamış ve geri dönmeyi düşünmeyen yâni dönüşü olmayan zaferlere dörtnala koşan fedâîlerdi. Akıncılar yalnız atlı birlikler oldukları için sarp arâzî savaşları uç beyliklerine ve aslî orduya bırakılırdı.
1800’lerde askere gayr-i müslimlerin alınması Osmanlının bittiğinin ilk işâretiydi. Hele Tanzîmâtla başarılı gayr-i müslimlerin zâbitân sınıfına alınmaları Harb Okulu’na kabûlü Osmanlı bozulduğunun alâmetiydi. Cihâd rûhuyla şehâdete atılırken “Allâh Allâh” nidâlarıyla düşman yâni Hristiyan askerlerini katlederken Rum ve Ermenîler “Hurrâ Hurrâ” diye bağırıp dindaşlarını öldürmelerinde bunların samimiyetlerine inanmak fazla iyimserlik olmaz mıydı? Gerçi gayr-i müslimlere askerî bedel ve muhârip olmayan birliklere alınmaları gerçekleştirilerek bu sıkıntı nispeten giderilmişti.
Yeniçeriler çoğunluk îtibâriyle Hristiyan kökenli olduklarını dahi bilmiyorlardı. Bugünün komando birliklerine tekâbül eden akıncılarda mühtedî (sonradan Müslümân olmuş) Mihaloğlu gibi namlı akıncı beyleri de vardı. Genellikle hafif süvâri birliği olan bu kuvvetlerin komutanları da sancak beyi mesâbesinde idi. Ünlü beylere izâfeten devâm eden aynı adlı akıncıların künyeleri oğullarında ve sülâlarinde yıllarca yaşamıştır.
Bunların bölgeleri de tahsisliydi. Meselâ Mihaloğlu Sofya’da, Evrennosoğulları Arnavutluk’ta, Turhanoğulları Mora’da, Pehlivanoğulları Kafkasya’da, Malkoçoğulları Silistre dolaylarında bulunurdu. Akıncılar merkeze bağlı olmamakla birlikte pâdişâha en mutî’ ocaklardı.
AKINCILARDA SERHÂD ÂDETLERİ
Akıncılar başlarına Orta Asya Türkleri gibi kızıl börk giyiyorlardı. (Kemâl-Paşazâde, Tevârîh-i Âl-i Osmân, Ali Emîrî, No 31, v. 95 b)
Peçevî’nin, dayısı Ferhâd Paşa’yı anlatırken söylediği gibi börklerinin üzerinde kurt başı vardı ki tamamen Orta Asya İslâm öncesi devirden kalmadır. Akıncılar kartal kanadı da takınır subaylar leopar ve kaplan postu giyerlerdi.
O devirde yetişmiş ve döğüşmüş olan Peçevî İbrâhîm Efendi, akıncılar hakkında çok şey anlatır. I. Cildinin sonunda II. Selîm devrinin (1566-1574) meşhûr ümerâsını anlatırken Sarı Batur Ali Bey’den bahseder. “Batur” Türklerin “alp” gibi Ota Asya’dan getirdikleri unvanlardan biridir. Bahâdır kelimesini menşei de budur. (Aslında bu kelime Moğolca “bagatur”dan gelmektedir.)
Akıncı beyleri pâdişâhtan “Geri dönmeyin!” emri de alabilirdi. Bu alenen ölüm fermânı idi ki buna hemen bî’at ederler ve gülerek şehâdete koşarlardı.
Evliyâ Çelebî, Seyahatnâme’nin 7. cildinde 1665’te Beç (Viyana ) şehrini ziyâretini anlatır. Viyana yakınlarında “Kasım Voyvoda Şehitleri Ziyâretgâhı”na gider. Burada 40 yerde yığın hâlinde 12.000 Türk akıncısının yattığını Almanlar, Çelebî’ye anlatmışlardır. Bunun gerçek olduğu akıncı Türkü ve koşmalarında sabittir. Kânûnî dönemindeki bir saz şâirinin söz ve nâmelerinden dökülen hüzün ve zaferin taçlandırdığı Alman sınırlarındaki yiğitlik âbideleri olan mısralar şöyledir.
“Üstünde yoruttuk eşdik (At koşturup asker sevk ettik) /// Sarptır Alaman dağlar///Bihamdillâh hele geçdik/// Sarptır Alaman dağları///--- Sultan Süleymân Hân’ımız ///Gâzîler çevre yanımız/// Bu sözde yok yalanımız///Sarptır Alaman dağları ///---Yürek doymaz havasına///Şükür indik ovasına/// Vardık hem de yaylasına/// Sarptır Alaman dağları… Hisarları (Akıncılar hisarlara uğramazlardı ) koyup gitdik///Etrâfını vîrân etdik /// Oğlun kızın esîr etdik/// Sarptır Alaman dağları.” (Yılmaz Öztuna, Büyük Osmanlı Tarihi, Ötüken Yayınları, 7.Cilt, s.236-294)
Osmanlı târîhi hiçbir milletin sâhip olamadığı şan ve şeref levhalarıyla doludur. Bunu anlayabilmek içim bu rûhu taşımak gerekir. Bu rûha yabancı olanlar Osmanlıyı anlamadıkları için ona düşmanlık duyarlar.
Bugün de sınır ötesinde Kızılelmalarla şehâdete koşan şanlı Türk ordusu, atalarından kalan akıncı rûhunu yaşatmaya devâm ediyor.
.
Hilafet meselesi
18 Mart 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
Sesli Dinle
A -
A +
18.3.2023
Dünyâda çok değişik idârî sistemler vardır. Bunların esas olarak adları değil uygulanışları önemlidir. Monark idârelerde seçim yoktur. Kral, imparator, pâdişâh, şâh vs. yöneticilerin devletleri hep seçime dayalı olmayan idârelerdir.
Bâzen adı cumhûriyet olan fakat seçim yapılmasına rağmen, demokrasinin hiçbir kuralının uygulanmadığı monark idârelerden daha katı rejimler de vardır. Çin Halk Cumhûriyeti veyâ şimdi son bulan Sovyet Sosyalist Cumhûriyetleri Birliği, Doğu Avrupa Varşova Paktı ülkeleri gibi... Bunlarda seçim vardır ama aday da seçilecek olanlar da bellidir.
Genelde ihtilâl ve inkılâplardan sonra demokrasiye geçişler hep sancılı olmuştur. Sistem veyâ rejim değişmelerinde halkın genelde bir tepkisi olur, ama buna sert müdâhalelerle karşılık verilir. Sistem mahkemeleri kurulur. Dünyânın hiçbir devletinden gelen îkazlara bakılmaz; îdamlar, hapisler ve değişik cezâlarla rejim oturtulmaya çalışılır. Genelde ihtilâl ve inkılâplarla gelen sistemde kültür alt yapısı tamâmen değiştirilmeye çalışılır. Halk bir akıl tutulması ile karşı karşıyadır. Bu anti-demokratik sistem rejimlerine hayâtı pahasına direnenler olduğu gibi, bu yeni rejimlerin yerleşmesini sağlayan halkın içinden gibi görünen fakat halktan tamâmen kopuk san’atkârlar, yazarlar, sahte aydınlar da rejim “havârîleri” olarak devreye girerler. Kültür altyapıları her ne kadar değişmelere uğrasa da bu değişime yıllara meydan okuyarak aslâ vazgeçmeyen kültür insanları da pes etmezler. Hapislerde geçen hayatlar veyâ ölümle son bulan idealler, yeri boş kalmayan kareler gibidir. Yıldan yıla çoğalırlar ve bu rejime giderek ters düşen kitlelerin sayısı artar. Bu sosyolojik bir tavırdır; engellenmesi de mümkün değildir.
YENİ DÜNYÂ VE YENİ İDÂRELER
Orta Çağların mutlak yönetimi hiç yadırganmadan benimsenen bir sistemdir. Bu rejimlerde demokrasinin adı bile yoktur.
İmparatorluklardan veyâ tek adam sisteminden demokrasilere geçiş de kolay olmamış, komünist ve ya faşist yönetimlerde de Orta Çağ idârecilerini aratan yöneticiler devreye girmiştir. I. ve II. Dünyâ Savaşları imparatorlukları bitirirken yeni dünyâ düzeninin ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Dünyâ bloklara ayrılmış, sosyalizm veyâ komünizm dünyânın çok geniş alanlarına yayılmış, sâdece idâri değil, ekonomik sistemlerde de çok farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Özellikle iki başlı iki zıt ekonomik görüş dünyâyı kesin çizgilerle bölmüştür. Bu iki başlı dev, ister komünizm olsun ister kapitalizm insanlara aslâ huzûr ve refâh getirmemiştir. Komünizm devlet eliyle halka zulmederken, kapitalizm büyük sermâye piyâsaları, karteller ve tröstlerle aynı zulmü değişik şekillerde uygulamıştır. Serbest piyasa ekonomisi özellikle gıdâ sektöründe aracı ve depolama yollarıyla halkın temel ihtiyaç maddelerine kolay ulaşmasını engellemiş, para alışverişi yapan yâni para-market olan bankalar, aşırı fâiz vurgunlarıyla halkı saf kredi veyâ romantik borçlanma sistemi olan “israf kartlarıyla” (kredi kartı) borç batağına gömmüş, nakit para dönüşümü geciktikçe kredi kartları patlamış, boşanmalar ve intiharlar da artmıştır. Sistemin kapital sâhipleri devamlı zenginleşirken orta tabaka zor şartlarda hayatlarını sürdürmeye devâm etmiştir. Geçim endeksleri, FED (Merkez Bankaları Sistemi) raporları, enflâsyon, zengin tabaka için fazla bir şey ifâde etmezken, tüketimi körükleyen reklâm kuşakları, zengin gibi tüketmek isteyen orta sınıfın ve üst sınıfların aşırı isrâfı, altyapısı tam teşekkül etmemişken ve akaryakıt çok pahalı iken bir çığ gibi büyüyen otomobil sâhibi olma merâkı, makyaj malzemeleri, parfümeri ve diğer kozmetik ürünlere aşırı yapılan harcamalar, her yaz her tabakanın olmazsa olmaz gibi idrâk ettikleri tâtil zaafı ve aslî ihtiyaç olmayan bu tâtiller için çekilen akıl almaz ve ödenemeyen krediler… Abdülhak Hâmid’in “Sahra” adlı eserinde dillendirdiği -hâşâ-“Para ma’bûd bankalar ma’bed” sözü kapitalizmin özü gibi olmuştur.
Gittikçe artan gayr-i menkûl yolsuzlukları, tam arâzî tetkikleri yapılmadan gecekondu hızıyla kurulan gökdelenler bir deprem kuşağının çevrelediği ülkemizde hiç deprem olmayacakmış gibi çarpık yapılaşmaların bir tek sebebi vardır; evet, bir tek sebebi vardır! Îmân zaafına bağlı ahlâk erozyonu. Eğer ahlâk erozyonu varsa bütün değerlerin fayları zâten kırılmıştır. Ahlâk, dış görünüşü olan vicdan, muhâsebe ve tekellüflerini kaybetmişse, o topluma nasıl bir düzen getirebilirsiniz. Yıllarca îmânî ve ahlâkî tekliflerin uzağında yetiştirilen bir nesil, kapitalizmin ve bir ara onun “halaybaşılığını” yapmış olan sosyalizm-komünizmin yetiştirdiği zakkum çiçeklerinin acısını çekiyoruz. İslâm ahlâkı, ön plânda bu insanlığı, vicdânı, merhameti, kimseyi aldatmamayı, kendisinden önce kardeşlerini düşünmeyi, şart koşmuşsa hîleyi, ihtikârı, haksız kazancı, münâfıklığı, fesat çıkarmayı, devlet düşmanlığını da yasak etmişse, bunların hiç birisine uymadan, yâni İslâm ahlâkından kopuk yaşayarak hangi kardeşlikten, birlik ve berâberlikten söz edebiliriz. Din dışı yaşayanlara bir sözümüz yok! Ama ibâdetlerini yapıp da, İslâm’ın ısrarla istediği ahlâkî yapılanmaya bir taş koymayana ne demeli. Ticârî antet ve levhasının başına “Hacı” yazdırıp bunun gereğini yapmayanlar için Hazret-i Ömer’in sözü ne güzeldir: “Kişinin ibâdetleri sizi aldatmasın.” Unutulmamalı ki: “Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût 29 /45) Taberâni’de bir hadîs-i şerîf’te de şöyle buyurulmuştur: “Kimin namazı onu kötülükten menetmiyorsa o namaz sâhibini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.” İşte İslâmiyet ve işte insâniyet.
Evet, gübrelikte gül yetişmez ama kardelen çiçeği ilâhî bir lütfun insanlığa sunduğu ümit rengidir. Bu ümidimizi hiç kaybetmedik, kaybetmeyeceğiz.
PEKİ, NASIL BİR İDÂRE
Kaybolan değerlerden veyâ üzeri çizilmiş sistemlere olan özlemden bahsetmiyoruz. Amacımız, Hılâfet geri gelsin mi gelmesin mi meselesi hiç değildir. Bizi aşan târihî konuları yine târihin değerlendirmelerine bırakarak yüzyıllarca İslâm ülkelerinde bir yönetim şekli olan Hılâfet kurumunu enine boyuna tartışmak gerek. Verilmek istenen yeni rejimin getirdiği ve târihî olmaktan çok sosyolojik bir şartlanma ile yeniden yapılandırılmak istenen geçmişle ilgilidir. Târih beynelmilel bir ilimdir. Ülkemizde uygulandığı gibi târih, sâdece Bâbıâli Gazeteciler Sokağında veyâ balo salonlarında romantik bir histeri ile yazılmaz. Târih, üzeri örtülemeyen bir kordur. Geçici küller onu örtmeye kâfî değildir. Bir muhâlif rüzgâr eser, muhkem gibi görünen kaleler bile yıkılır. Fransız İhtilâli, dünyâyı ateş deryâsına çeviren Rus ve Çin komünist sistemleri bile kültür ihtilâllerinin sınırını aşamadılar. Dillere ve alfabelere dokunulmadı. Rus komünizmi Ortodoks sistemle de uğraşmış fakat bütün kînini Orta Asya İslâm topluluklarına kusmuştur. İki büyük Dünyâ Savaşı bütün dengeleri değiştirmiş, bundan en büyük yarayı Osmanlı İmparatorluğu almıştır. İki devrede tahakkuk eden uygulamada sınırlar daralmış, evvelâ Saltanat sonra da Hılâfet kaldırılmıştır. Batılı akbabalar yüz yıllardır gözünü diktikleri mübârek topraklarımıza bir rü’yânın tahakkuku gibi, ikinci bir Arz-ı mev’ûd gibi çullandılar. Tanzîmat’tan beri, Genç Osmanlılarla, Jön Türklerle, İttihâdcılarla ideal birliği ettikleri, İhtilâl artıkları, Makedon çetecileri, etnik drijanlar, Sandinski hempâları ve Mason romantikler rehberliğinde bütün Avrupa üzerimize geldi. İşte istenen olmuş, Sultan Abdülhamîd devrilmiş, II. Meşrûtiyet kurulmuş, şâibeli ve içinde bir sürü çete artığını barındıran Meb’ûsân Meclisi de kurulmuş, ama bu meclis içindeki Rum ve Ermeniler, Osmanlının Andon Efendileri, Sarkis Balyanların meclisi değil, Yorgi Anderya Boşoların meclisi idi.
NEREDESİN OSMANLI?
Yüz yıllarca Osmanlı Devleti’nin zırhı olarak görev yapan kurum Hılâfet’ti. Gerçi 18. yy. başlarında giderek kan kaybeden Hılâfet, II. Abdülhamîd ile birlikte müthiş siyâsî bir zekâ ile tekrar devreye sokulmuştu. Yâni pratikte Osmanlıda görünen fakat öteden beri bir türlü kabullenemedikleri Hılâfet kurumunu yıpratma zamanı gelmişti. Osmanlı yıkılmadan evvel İngiliz oyunlarına kanan özellikle merkez dışı Arap kabileleri Osmanlıya ümmet (millet) olma şerefini bile unutmuşlardı. Onlar artık Osmanlı saltanat halkasından Batı’nın yardımıyla çıkmışlar, fakat, şer’i ve örfî bir müeyyide olan Hılâfet’i hemen reddedememişlerdi. Hutbelerinde Osmanlı sultanlarının adı Halîfe olrak okutulurken Hindistan’a, Açe’ye, Mağrib’e kadar uzanan bu ma’nevî güce hemen muhâlefet etmek kolay değildi. Nitekim İstiklâl Savaşı’nda Hindistan’dan, Pâkistan’dan gelen maddî yardımların gerekçesi Hılâfet’e olan bağlılıktı. Osmanlının zayıflaması ile Hılâfet’in aslî şartlarından biri olan silâh gücü ve ümmeti koruma zaafı de baş göstermişti. Artık Osmanlı, coğrafyası içindeki kavimlere bile tam hâkim olamıyordu. Saltanat güç kaybettikçe Hılâfet de ona bağlı olarak güç kaybediyordu. Her şeye rağmen Hılâfet’in gücü Osmanlının gücünden daha fazla idi. Meselâ Meşrûtiyet meclisleri saltanâtın yetkilerini kısıtlarken veyâ paylaşırken, Hılâfet’i hiç tartışmadılar. İttihâdcılar bile bu konuda suskun kaldılar. Fakat dünyâ görüşleri ve dış bağlantılarıyla bağlı oldukları sosyolojik ve felsefî inançları bu konuda pek samîmî olmadıkları kanâatini doğurmaktaydı. Saltanat kaldırıldıktan sonra Hılâfet hemen kaldırılmadı. İki senelik bir bekleme dönemi İslâm dünyâsının tepkilerini ölçmek içindi.
Şurası çok net söylenebilir: Osmanlı yıkılınca İslâm dünyâsı önce tam bir kaos ortamı yaşamıştır. Onlara hürriyet sunacaklarını va’deden Batı, kan ve gözyaşından başka hiçbir şey vermemişti. Sömürge ve zulüm dönemi başlamıştı. Kuzey Afrika ülkeleri Ömer Muhtar gibi kahramanlar çıkarmalarına rağmen, işgal edilmiş ve te’sirsiz bırakılmış bir devlette ne kadar direnebilirlerdi ki. Devlet baştan gitmiş, kuzgun leşe konmuştu.
Dört yüz küsûr sene üç dînin kavgasız yaşadığı Kudüs ve Filistin İsrâîl’in zulmü altında inim inim inlemekte… Artık “Aaaah Osmanlı neredesin!?” demenin faydası yok.
Osmanlının çekildiği bir karış toprakta bile zulüm ve kan durmadı. Balkanlar’da kandaş ve dindaşlarımıza yapılan işkence ve zulüm hiç bitmedi. Afrika ve Arap ülkeleri ya sosyalist ve totaliter rejimlere veyâ Vehhâbîlere teslîm oldu. Ne diyelim, ni’met elden gitmeden faydası anlaşılmazsa bu durum kaçınılmaz oluyor.
HİLÂFET ESKİ GÜCÜNÜ KAYBETTİ MİYDİ?
Hazret-i Peygamber Efendimizin irtihâl-i dâr-ı naîm eylemesinden sonra (Cennete irtihâli yâni göçmesi) Efendimiz’in yâr-ı gârı (mağara dostu) Hazret-i Ebûbekir’le başlayan yeni İslâmî idâreye Hâlîfelik denmiştir. Yâni bu, Efendimizin vefâtıyla boşalan dünyâ ve din işlerinin yönetilmesi anlamına gelir. Kelime olarak bir kimseye halef olmak, yâni onun yerine geçmek demektir.
İmâmü’l-müslimîn olan zat, şer’î hükümlerin icrâsında Cenâb-ı Peygamber’e halef olduğu için, kendisine halîfe denmiştir. Bu makâma ilk def’a lâyık görülen Fi’l-gâri’r-refîkı el mülekkabi bi’l-atîkı el-imâmi ale’t-tahkîkı halîfetiresûlillâh (olan mağara dostu ve atîk lakâblı, imâmeti tahakkuk eden ve Resûlullâh’ın Halîfesi) Hazret-i Sıddîk, en ağır yükü taşıyan ve ateşten gömleği ilk giyen insan olarak İslâm târîhine adını yazdırmış ve böylece yüz yıllarca sürecek olan yeni ve sâde İslâmiyet’e mahsus olan idâre şekline öncü olmuştur.
Hılâfet’e “imâmât” da denmiştir. Namazda cemâate imâm olmak ma’nâsına olan imâmetten ayırmak için buna cemâat-i kübrâ ismi de verilmiştir. Allâme Teftâzâni (Mes’ûd b. Ömer b. Abdullâh) “Şerh-i Mekâsıd”da, Halîfeyi, Hazret-i Peygamber Efendimize halef olarak din ve dünyâ işlerinde riyâset-i âmmeyi (halka reis) yüklenendir, der.
İbn-i Hümâm da (Muhammed b. Abdülvâhid b. Abel- İskenderî Abdülhamîd b. Mes’ûd es-Sivâsî el- Kâhirî el Hanefi) “Müsâyeare” adlı eserinde imâmeti “Millet-i İslâmiyye üzerinde tasarruf-ı âmmeye (halkı yönetmeye) istihkaktır (hak kazanmak)” diyor.
Saltanat bir yönüyle mutlakıyet idâresi gibi olmakla dînî ve dünyevî işleri berâberinde bulundurmakta ve halkın din ve dünyâ işlerini berâberinde yüklenmekte ve halkın din ve dünyâ işlerini şer’î hükümlere uygun olarak yürütmesiyle İmparatorlardan, kisra ve kayserleden farklıdır. Eski Mısır’da fir’avnlar (firavun) aynı zamanda “tanrısal” sıfatlarıyla böyle bir bâtıl sistem kurmuşlardı. Amon’un bütün yetkilerine sâhip olan fir’avnlar herhangi bir yargılanma kurumuna hesap vermeden ülkeyi yönetirlerdi.
Hılâfet’te şûra ve başlangıçtaki icmâî hükümler, giderek kuvvetler ayrıldığı zaman da şeyhülislâmlar, sultan halîfe veyâ pâdişâha her zaman müdâhale hakkına sâhiptiler. Kaldı ki özellikle Osmanlıda Sultanlara hocalık yapan ulemâ da ehl-i hibre (bilir kişi) ve şerîatin mutlak hâkimiyetini sağlayan kâdîlık müesselereri de bu yönetimde şûra görevi görürlerdi. Kısaca adâlet şerîat’in gölgesinde olduğu için buna sultanların da müdâhale hakkı bulunmuyordu.
Zamanla devletin zayıflaması ve şeyhülislâmların siyâset işlerine karışmalarıyla bu âlî makamda da zedelenmeler olmuştur. Fakat Osmanlıda bâzı dönemler pek dillendirilmese de Yavuz’un emâneti olan bu sistem her zaman ser-tâc (baştâcı) olmuştur.
.
Hilafet kimin uhdesinde?
1 Nisan 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
Sesli Dinle
A -
A +
Müslümanların kurduğu medeniyetin ilk devlet kurumu Hılâfet’tir. Peygamber Efendimiz sağ iken devlet şer’î ve örfî olarak onun tarafından yönetiliyordu. O, devlet başkanıydı, komutandı, hâsılı devletle ilgili her şeye bakıyordu. Fakat devletin teşkîlâtlanması genel karakteriyle Hazret-i Ömer zamânında olmuştur. Medîne dönemi ilk İslâm devletinin teşekkül zamânıdır. İlâhî vahye dayalı yepyeni bir devlet kuruluyor ve kendisine risâlet tevdî’ edilen zât, dînî formlara dayalı olarak bu yeni kurumu oturtmaya çalışıyordu.
Medîne dönemi müşriklerle savaşların yoğun yaşandığı zamandır. Mekke’de kuvvetli olan müşrikler, şirklerini gizlemek derdinde değillerdi; çünkü orada onlar kuvvetli idi. Medîne dönemi hem müşrik savaşlarıyla hem de Medîne münâfıklarıyla uğraşılan bir dönemdir. Bedir’le başlayan serî savaşlar Risâletpenâh Efendimiz’in komutanlık dehâsını ortaya çıkaran devredir. Bunun getirdiği ganîmetler ve onların taksimi, âyetlerin vahyi ile tahakkuk safhasına konurken, beytü’l-mâl, arâzîlerin kullanımı ve öşürleri hep genelde bu dönemde aydınlanıyor, mâlî, hukûkî ve ilmî kurumlar birer birer teşekkül ediyordu.
Eshâb-ı kirâm efendilerimiz Yüce Peygamber’imizin ağzından çıkan hiçbir şeye i’tirâz etmiyorlar, onun sözlerinin vahye dayalı olduğunu bildikleri için her dediğini kabûl ediyorlardı. Özelikle insanların en hassas oldukları mal ve ganîmet dağıtımı da bir âyetle belirtilmişti. Nâdiroğulları’ndan alınan ganîmet Muhâcirler’e verilmiş Ensâr’dan yalnız üç kişiye pay ayrılmıştı. “Allâhü te’âlâ’nın o (fethedilen bölge) ve şehir halkının malından Resûlüne verdiği fey (ganîmet malları) Allâh’a, Resûl’e (Âdil devlet ve hükûmet bütçesine ve elçiye) yakın akrabâlığı olanlara (Ehl-i beyt’e) yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden sâdece zengin olanlar arasında dönüp dolaşan bir ni’met olmasın. Peygamber size ne verdiyse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan da uzaklaşın ve Allâh’dan korkun. Şüphesiz Allâh’ın cezâsı pek şiddetlidir.” (Haşr Sûre-i celîlesi 7. Âyet. )
Artık bir harb sonrası mes’elesi olan ganîmet taksîmi karâra bağlanmış ve Eshâb buna kayıtsız şartsız tâbi’ olmuştur. Ayrıca burada ganîmet taksîmini de aşan îkazlar da vardır: “Sizi neden sakındırırsa artık ondan uzaklaşın.” Bu da tamâmen itâati gerektiren bir emirdir.
Kur’ân-i hakîmde muhtelif yerlerdeki âyetler Efendimiz’e uymayı emredince devletin yönetimi bir probleme ma’rûz kalmadan yürüyordu.
“De ki Allâh’a ve Resûlüne itâat edin.” (Âl-i İmrân- 32)
“Ey îmân edenler Allâh’a itâat edin, Resûl’e itâat edin.” (Nisâ-59)
“Kim Resûl’e itâat ederse hiç şüphesiz Allâh’a itâat etmiş olur.” (Nisâ-80)
Bu âyet-i kerîmeler Sahâbe-i kirâm için emir mâhiyetinde olması yanında onların kitâba ve Resûlullâh Efendimiz’e öylesine saf ve temiz bir bağlılıkları vardı ki onun zamânında hiçbir problem zuhûr etmedi ve zâten edemezdi.
İşte bütün bu âyetlerin ve ulü’l-emre itâat âyetlerinin ne kadar önemeli olduğu rıhlet-i Nebî aleyhissalâtü vesselâm Efendimizle ortaya çıktı. Vefât-ı Nebî sonrası ilk imtihanlar ilk halîfe Hazret-i Ebûbekir’le zuhûr etti.
HİLÂFET’İN GÜNDEME GELMESİ
Hılâfet makâmına gelecek zâtta bâzı önemli maddelerin varlığı aranır. İslâm âlimleri bunu önce dört madde ile belirlemişlerdir. Bunlar: İlim, adâlet, kifâyet (idâri güç) ve re’y (basîret, görüş).
Bir diğer madde de başlangıçta tartışılmayacak olan sonra esneyen “İmâmın (halîfenin) Kureyş’ten olması” görüşüydü. Böyle olduğu takdîrde Kureyş’ten olmayan imâma (halîfeye) bîat (bey’at) edilemeyeceği husûsudur ki, uygulamada Müslümân olan Arap dışı kavimlerde Hılâfetin bâtıl olacağı problemi var oluyordu. Osmanlıda olduğu gibi.
Aslında 11. asırda Hılâfet Sultan Tuğrul Bey’e geçmiş gibiydi. “Sultan Tuğrul Bey Elcezîre’nin şimâlini Fâtımî hâkimiyetinden kurtardıktan sonra muzafferen Bağdâd’a avdet etmişti. Sünnîliğin ve Abbâsî Hılâfeti’nin halâskârı sıfatıyla İslâm’ın pâyitahtına girerken minnettârı olan Halîfe El-Kaaim bi-emrillâh nâmına çok muhteşem bir merâsimle karşılandı. Büyük hakîkatle târihî zarûreti artık Abbâsî halîfesi de anlamıştı. Sünnî İslâmiyet’in yaşayabilmesi ve bilhâssa Hicret’in 408 ve Mîlâd’ın 1017 târîhinde ulûhiyetini i’lân etmiş olan Fatımî Halîfe’si El-Hâkim bi-emrillâh devrinden beri ayrı bir din ve tahsîsen İslâmiyet düşmanı bir din hâline gelmiş olan müstevlî Fâtımîliğe karşı varlığını muhâfaza edebilmesi için, Abbâsî Hılâfetinin İslâm âlemi üzerindeki her türlü cismânî hâkimiyet haklarını Selçukî sultânına, yâni Arap kavminin İslâm idâresini Oğuz-Türk ırkına devretmesinden başka çâre kalmamıştı.” (İsmâîl Hâmî Dânişmend, Türk Irkı Niçin Müslümân Oldu, 3. Baskı, Burak Yayınevi, s.246,1994, İstanbul)
HİLÂFET’TE DİĞER KANÂATLER
İmâmetin (Hılâfet’in) Kureyş’ten olmasının zarûrî olmadığını söyleyenler arasında Ebûbekir Bâkıllânî de vardır. Hâricî ve Mu’tezile tâifesi de bu görüşü benimsemişlerdir.
İbni Haldûn bunu ilk zamanlarda şart olmasının kabîleler arasında asabiyyet (kavmiyetçilik, ırkî dayatma) çekişmesini önlemek için olduğunu yazmıştır. Genelde de İslâm ulemâsı Kureyş şartının gerekli olmadığını savunmuşlardır.
İmâm Nesefî (Necmüddîn Ömer Nesefî) medreselerde yüz yıllarca okutulan “Akâid-i Nesefiyye” adlı eserinde imâmetin câiz olabilmesinin Kureyş’ten olması şartını savunmuştur.
Değişen hâdiselerle Halîfe seçiminde sonradan bâzı diğer şartlar da devreye girmiştir: Dünyâ ve din işlerinde ehil olan zât halîfe olarak seçilebilir. Ensâr’ın çoğunluğu bu görüşü benimsemişlerdir. Hattâ bunların namzedi Sa’d bin Ubâde idi. İkinci görüşte birinci görüşe ilâveten Kureyş menşeli olması şartı ön plânda idi. Muhâcirlerin çoğu bu görüşteydi ve namzedleri de Hazret-i Ebûbekir’di. Zâten Ehl-i sünnetin çoğu da bu görüşü benimsemişlerdir, Bunlar “El eimme min Kureyş” (İmâmlar Kureyş’tendir) hadîs-i şerîfini delîl gösteriyorlardı.
Bir diğer görüşte Hılâfet’te akrabalık (yakın akrabalık) şarttı. Bu re’yin taraftarları çoğunluğu Beni Hâşim ve onlara uyanlardı. Bunların namzedi de Hazret-i Alî idi. Şi’â da bu fikri benimsemişti.
HAZRET-İ EBÛBEKİR’İN HALÎFELİĞİ
Başlangıçtaki üç esas re’y ile Hazret-i Ebûbekir ekseriyeti ihrâz ederek icmâ-ı ümmet ile halîfe seçilmiştir. Sa’d b. Ubâde dışında bütün Sahâbe hazerâtı Ebûbekri’s-sıddîk’a bîat etmişlerdir. Bu seçimde iki şey çok mühimdi: Birincisi, Sahâbe-yi kirâm’ın itişâreye verdikleri önem ve şûrâ.
İkincisi ise yine Yüce Peygamber’imizin yakın dostu ve hastalığının son zamanlarında imâmeti Hazret-i Ebûbekir’e tevdî’ etmesiydi. Bu aslında şu demekti: Ebûbekri’s-sıddîk benim en yakın dostum, mağara arkadaşım ve beni her zaman şüphesiz ilk tasdîk edendir. Buna rağmen burada en mühim olan nokta Efendimiz’in Sahâbe-i kirâm’ın istişâre ve re’yine müdâhale etmemesidir. Ama peygamberlerden sonra insanların en seçkinleri olan bu yüksek seciyeli ve karakterli zâtların her işlerinde olduğu gibi Habîbullâh’ın bütün arzûlarını emir bilip bu seçimde de ona göre davranmaları dikkat çekicidir.
Bu şartlara ilâveten belki de Hılâfet’in gelecekte vüs’atini sağlayacak olan görüşle bu şartları yediye çıkaranlar da olmuştur. Burada dikkat çeken husus, her hâl-ü kârda baştaki üç ana şarta temelde müdâhale edilmemesidir. (İmâm Kureyş’tendir maddesi hâriç) Burada ehli hâlin akd-i âmmesi (halkın kabulü, bağlanması) husûsunda kâffesi (hepsi ) bir hadîs-i şerîfte şart kılınmıştır. Fıkıh kuralınca ekseriyet bu işe kâfîdir. Hattâ bu hususta Şeyhayn’a (Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer) bîat etmeyenler olmuştur. Hazret-i Alî’ye de Sahâbe’den bîât etmeyenler olmuştur. Bunları muhâlefet olarak görmek uygun olmayıp, ictihâd olarak görmek gerekir.
Bir diğer görüşte de eski halîfenin seçtiği birkaç kimseden birinin seçimiyle de olabilir. Hazret-i Osmân bu yolla seçilmiştir. Hazret-i Ömer’in seçtiği altı kişilik hey’et halîfe seçiminde ittifâk edemeyince Hazret-i Osman ile Hazret-i Alî ekseriyeti kazandılar. Sonra Abdurrahmân b. Avf radıyallâhü anh hakem tâyin olunmuş, Hazret-i Osmân ekseriyeti kazandığı için vazîfe kendisine tevcîh edilmiştir. Bâzı fitne unsurlarının dillendirdikleri gibi olmayıp, Hazret-i Osmân’nın seçimi son derece meşrû’ ve usullere uygundur.
Bir diğer şartta da velâyet (velîahdlik) ve vesâyet (vasîyi tavsiye etme, teklif) bu durumda eski halîfenin Hılâfet şartlarını üzerinde bulunduranlardan birini ta’yîn edip ümmetin kabûlüyle te’sîs olunur. Meselâ Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Ömer’i velîahd ta’yîn etmiştir. Fakat Sahâbeden buna da i’tirâz eden olmuştur. Burada şuna dikkat edilmelidir: Bu re’y ayrılıkları Sahâbe-i kirâm arasında zaman zaman olmuştur. Bunlar birer ictihâd mes’elesidir; dolayısıyla nefsî husûmetlere sebep olmamıştır. Halîfe seçiminde de Resûlullâh Efendimiz’e en lâyık olanın seçilmesi için uğraşıyorlardı. Nitekim Hazret-i Ömer, Sahâbe-i kirâm’ı râzî ve iknâ ederek seçilmiştir.
Burada dikkat çeken bir diğer husus da şudur: İlk iki halîfe Hazret-i Peygamber’in en çok sevdiği ve en yakınları olan ve aynı zamanda da kayınpederleri (şeyhayn) olan iki muhterem zâttır. Sahâbe-i kirâm’ın ekseriyeti bu görüşte ittifâk hâlindeydiler. Bu demek değildir ki Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî Efendimiz’e uzaktılar. Bu öyle bir şey değil. Burada mühim olan Sahâbe-i kirâm arasında ittifâkı ve idârî güveni sağlamaktır. Buna rağmen râşid halîfelerin seçimlerinde hep istişâre ve şûrâ olmuştur; sonra velâyet ve velâyet-i ahd devreye girmiştir.
BİR DİĞER MADDE
Hılâfet’te bir diğer yol kılıç hakkı idi. Adaylar arasında ihtilâf çıkarsa içlerinden o siyâsete muktedir olanlardan biri seçilirdi. O, bu işe tâlip olur ve câiz görülür ve halk da ona itâat ederse Hılâfet sübût bulurdu. Ümmet ulemâsı bu yola “zarûret tarîkyle” diye cevâz vermişlerdir. Hulefâ-yı Râşidîn’de (ilk dört seçkin halîfe) hılâfet ırsî değildi. Halîfe ümmet tarafından istişâre ile seçilirdi. Hattâ Hazret-i Ömer, Ashâb’a (şûrâya) oğlu Abdullâh’ı seçmemelerini tenbîh etmişti.
Hazret-i Alî’nin aldığı yaradan dolayı hayâtından ümit kesilince ölüm döşeğinde yatarken taraftârlarından “Hazret-i Hasan’a bîat edelim mi?” sorusuna “Size bunu ne yapın ne yapmayın diye tavsiye ederim” demiştir. (Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Târîhi, Çağ Yayınları s. 63-64, 1986 İstanbul)
“Hazret-i Ömer’in halîfe seçiminde bâzı endîşelere karşılık aydınlatıcı yollar da vardı. Hazret-i Ebûbekir hastalanıp vefât edeceğini hissedince halîfenin belirlenmesi konusunun faydalı olacağını düşündü. Bir seçim olur Sahâbe de ona bîat ederse bu bir nev’î velîahd ta’yîni gibi olacaktı. Bu konuyu Sahâbe-i kirâm ile istişâre etti. Onlardan ayrıştırmayan faydalı görüşler ortaya çıkıyordu. Kendisi önce Abdurrahmân b. Avf ile görüştü O da kendisine “Senin görüşün mutlakâ en faziletli olanıdır” dedi.
Hazret-i Sıddîk sonra Hazret-i Osman ile görüştü. O da Hazret-i Ömer’i överek “Onun içi dışından daha hayırlıdır ve onun benzeri aramızda yoktur” dedi. Başlangıçta Abdurrahmân b. Avf Hazret-i Ömer’in sert mîzaçlı olduğunu söyledi. Hazret-i Ebûbekir de “Ben ona kefîlim” dedi.
HAZRET-İ SIDDÎK’İN TEKLÎFİ
Sonra Hattâboğlu Ömer’in hilâfetine karşı bir tutum olmadığı anlaşılınca Ebûbekir hazretleri Hazret-i Osmân’ı çağırarak şunları yazdırdı: “Bismillâhirrahmânirrahım. Ebûbekir bin Kuhâfe’den Müslümânlara teahhüddür: Şöyle ki (bu ibâreyi yazdırdıktan sonra baygınlık geçirdi, kendisine geldikten sonra devâm etti) Ömer b. Hattâb’ın size halîfe olmasını istiyorum. Âdil davranacağını ümîd ve temennî ediyorum. Eğer zulmederse ben gaybı bilmem. Ben sizin için hayırlı olanı tavsiye ediyorum.” Sonra Hazret-i Osman’a “Yazdıklarını oku!” dedi. O da okudu. Hazret-i Ebûbekir tekbîr getirdi ve bu vasiyyetin Hazret-i Talha’ya halka teblîgini bildirdi. Sonra Ashâb’a şöyle seslendi: Size bir kişiyi halîfe olarak teklif ediyorum ki o benim akrabam değildir. Ömer b. Hattâb’ı halîfe olarak kabûl ediyor musunuz? “Kabûl ediyoruz” cevâbını verdiler. Sonra Hazret-i Sıddîk “Onu dinleyin ve itâat edin! Bence hilâfete en yakın olan odur” dedi. Ümmet de” Hep birlikte “dinledik ve itâat ettik” dediler. (Genişçe Faydalanılan Kaynak: Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, ME c.1 İstanbul 1983)
Yalnızca Talha b. Ubeydullah radıyallâhü anh Hazret-i Ömer’in sert mizaçlı olduğunu, hatırlatarak “Yarın Allâh katında ne dersin?” deyince Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Talha’ya “Yâ Rab, senin yarattıklarının üzerine onların en iyisini ta’yîn ettim derim” cevâbını verdi. Hazret-i Talha da kabûl etti. Târih, 22 Cemâziyessânî / 13 H. (13 Ağustos 634) (Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Târîhi, Çağ Yayınları s. 63-64, 1986 İstanbul)
Hulefâ-yı Râşidîn’den yalnız Hazret-i Ebûbekr’in imâmeti hemen kabûl edilirken diğer halîfelerde birtakım görüş farklılıkları ortaya çıktıysa da bunlar hasmâne tavırlara sebep olmamış ve hasbîce halledilmiştir.
Hazret-i Muâviye’ye kadar genelde sâkin geçen şûrâ ve istişâreler onun Hılâfetinde Osmanlıda bu müessesenin babadan oğula geçmesinde meşrû yolu açarak ümmeti büyük bir kargaşadan ve şüpheden kurtarmıştır. Unutulmaması gereken husus, Hazert-i Muâviye, Sahâbe-i kirâm’dan ve ictihâd sâhibi bir zâttı. Ehl-i Sünnet arasında bile bu “babadan oğula” konusuna şüphe ile bakanlar çıkmışsa da mâkûl düşündüklerinde bu mes’elede şer’î bir ihtilâf olmadığı hükmüne varılmıştır.
Hulâsaten, asırlar evvelinde yaşanmış olaylara bu zamanda aklî delliler muvâcehesinde karar verirsek şüphesiz yanılırız. Hiç unutulmaması gereken şey; Sahâbe-i kirâm hazerâtının Kur’ân-ı kerîmde övülen ve Yüce Peygamber’imizin övdüğü ve onların aleyhinde söz söyleyenlere “Şefâatim ümmetimden her birine şâmildir. Yalnız Eshâbımı sebb ve şetm edenler (çekiştiren ve kötü söz söyleyen) mahrûmdur.” ve “Eshâbımdan birini sebb ve şetm edenlere Cenâb-ı Allâh ile melâike-i kirâm ve cemî’i nâsın lâ’neti olsun.” ( Münâvi ve Câmiüssagîr ) (Kenzü’l-irfân, Kelâmî Dergâh-ı Şerîfi Post-nişîni Fazîletli Erbilî El-Hâc Muhammed Es’ad Efendi, Mahmûd Bey Matbaası, S. 29, 1324, Numara 28 İstanbul)
.
Yavuz Sultan Selîm Hilâfet’i almadı mı?
15 Nisan 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:39
Sesli Dinle
A -
A +
Uzun araştırmaları berâberinde getiren bir konu olan Hılâfet, Hazret-i Peygamberle ilgili olduğu için kudsiyeti müeyyed (kuvvetli) bir müessese idi. Dahası kendisinden sonra ona en yakın olan 4 halîfe aynı zamanda da Efendimizle var olan akrabâlık ve hısımlık yoluyla daha da kuvvetlenmişti. Şurası da muhakkak ki her ne kadar Râşid Halîfelerin Hazret-i Peygamber’e hısımlık ve akrabâlıkları varsa da, bundan ziyâde Eshâb-ı kirâm’ın en üstünleri olmalarından kaynaklanan bir durum da ortadaydı.
Hılâfet’in ilk yılları yâni Şeyhayn (Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer) devreleri en pürüzsüz zamanlardır. Hazret-i Osman’la fitne unsurlarını devreye sokmaya başlamışlardır.
Akrabâlık veyâ hısımlık Hılâfet’in aslî şartlarından değildi ama seçim şartlarından biriydi; velîahdlik gibi… Gerçi Efendi’miz âilevî kurbiyet ve sıhriyete (nikâh yoluyla olan bağ) çok önem vermiştir. Hattâ zevcât-i tâhirâtından olanlara da çok yakınlık göstermiştir.
Îmâ ile de olsa Efendimiz’in Hazret-i Ebû Bekr’i halîfeliğe lâyık görmesi ve imâmete halef olarak ta’yîn etmesi de çok önemliydi, ama Hazret-i Ebû Bekir’in takvâsı ve sadâkati sıhriyetinden çok daha mühim görülmüştür.
HILÂFET VE MES’ÛLİYET
Halîfelik Hazret-i Peygamberle ilintili olduğu için o kadar hassas ve mes’ûliyetli bir yüktü ki, ikinci halîfe Hazret-i Ömer, halîfe yerine “Emîre’l-mü’minîn” unvânını kullanmıştır. Sonra gelen halîfelerin büyük bir kısmı da bu yolu tercîh etmişlerdir. Osmanlılar da halîfe yerine daha çok “sultan” veyâ “han” unvânını kullanmışlardır.
Halîfe veyâ emîrin ilk görevi insanları Kur’ân-ı kerîm naslarına ve sünnetlere uydurmaktı. Zâten şartlar yerine geldiğinde halîfeye uymak vâcip olmuştur. Halîfe ictihâd ve hüküm konularında diğer müçtehitler gibi davranır ve istişâre sonuçlanınca icmâ’ oluşurdu.
İlk üç halîfede akrabalık yoktu ve bu üç halîfe de ayrı âilelerdendi. Hazret-i Ebûbekir Temîmoğulları’ndan, Hazret-i Ömer Adiyoğuları’ndan, Hazret-i Osmân ve Hazret-i Alî ise Abdimenâfoğulları’ndandı.
Âile problemi olmayan ilk halîfelik dönemlerinde istişâre en öne çıkan unsurdu ve bu konuya da en çok Hazret-i Ömer önem veriyordu. Bu demek değildir ki diğer halîfeler bu konuda hassas değillerdi. Onlar Resûlullah’ın en güvendiği dostları, Eshâb-ı kirâm’ın en seçkinleri idi. Hazret-i Ömer’in danışmanları ensâr ve muhâcirîn hazretleriyle birlikte bir nevi bugünkü danışma meclislerinin çok üstünde olan Kureyş’in umûr-dîdeleri (görmüş geçirmişler) olan Osmân b. Affân, Abbâs b. Muttalib, Abdurrahmân b. Avf ve Alî b. Ebî Tâlib’di.
Hılâfetin ilk yılları nispeten dar bir coğrafyada ve Sahâbe-i kirâm’ın temeli olan ensâr ve muhâcirler arasında geçtiği için bir problem olması zâten düşünülmezdi.
Hazret-i Osman’la başlayan sıkıntılı devir Hazret-i Alî döneminde de birtakım mes’elelerin ortaya çıktığı zamandır. Hazret-i Osmân’ı soy tutuculuğu ile haksız suçlamalar bu yüksek ahlâklı halîfenin aslâ nefsî olamayacağını anlayamayanlar tarafından ortaya atılıyordu.
HAZRET-İ ALÎ VE HAZRET-İ MUÂVİYE’NİN İCTİHÂDLARI
Hazret-i Alî ve Hazret-i Muâviye ictihâdlarında haklı buldukları delillerle farklı düşüncede idiler. Meselâ Hazret-i Alî, halîfe seçiminde bu hakkın sâdece Medînelilere âit olduğunu savunuyordu. Hazret-i Alî’ye göre başka şehirlerde oturanlara bu hak tanınmamalıydı.
Hazret-i Muâviye ve Sûriyeli taraftarları ise farklı düşünüyor ve bî’atin (bey’at) ancak İslâm’ın yayıldığı bütün şehirlerin rızâsıyla tamamlanabileceğini ileri sürüyorlardı.
Hazret-i Alî tezinde (ictihâd) şu yönden haklıydı: Medîne ensâr ve muhâcirlerin bulunduğu bir belde olup Sahâbe ve ensârın yâni ilk Müslümanlar’ın ve Kur’ân-ı kerîmde övülen kişilerin beldesi olmasıdır. Tabîî ki bu zâtları en emîn olarak görmek gerekiyordu.
Hazret-i Muâviye de tezinde (ictihâd) şu yönden haklıydı: İslâmiyet zamanla gelişip yayılıyordu. Belli ki ileride başka kıt’alara da yayılacaktı. Bu durumda halîfe seçilebilecekler Kureyşî veyâ Medîneli de olamayabileceklerdi.
Hazret-i Muâviye’nin ictihâdı kabul görmeseydi Osmanlının hilâfeti de sübût bulmayabilirdi.
Başlangıçta halîfelerin özel bir kıyâfetleri, makâmı ve korumaları yoktu. Hattâ Hazret-i Ömer, Sa’d ibn Ebî
Vakkâs’a halkın dilek ve şikâyetlerini dile getirmede bir engel olmaması için vâlilik makâmının kapısını yakmasını emretmişti.
Şimdi memleketimizde de bâzı idârî âmirler, makâm kapılarını kapatmayarak Yüce Halîfe’nin sünnetini yerine getiriyorlar.
Hazret-i Muâviye Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı’ndan sonra Hazret-i Hasan’ın hılâfeti kendisine devretmesiyle bütün İslâm dünyâsının en geniş coğrafyada kabûl gören bir makâma sâhip oldu.
Hazret-i Muâviye’nin hılâfetinde İslâm Dünyâsı üç ana gruba ayrılmış durumdaydı: 1) Sûriye civârında Ümeyyeoğulları tarafdarları. 2) Hazret-i Alî taraftarları. Bu grup Hazret-i Alî’nin hılâfete daha lâyık olduğunu savunuyorlardı. Bunlar daha çok Irak ve Mısır taraflarında bulunuyorlardı. 3) Haricîler (Havâric). Bunlar hem Hazret-i Alî’ye hem de Hazret-i Muâviye’ye karşı idiler. Bu grup kendilerine muhâlefet edenleri öldürmeyi bile mübâh sayıyordu.
Burada göze çarpan ilk iki grubun fikirlerinin de ma’kûl olduğudur. Fakat Hâricîler çok azgın ve ictihâdları dinlemeyen bâtıl bir gruptu. Yâni bunlar her iki halîfeye de aynı derecede düşmandılar.
ABBÂSÎLER
Halîfelik en uzun süre Abbâsîlerde kalmıştır. 750 târîhinden sonra Hılâfet’e bu soy sâhip olmuştur. Bu isim Hazret-i Peygamber’in amcası Hazret-i Abbâs’tan geldiği için bu nispetle anılmışlardır. Sünnî Müslümanların bu ruhânî istinâdı 1258’e kadar Bağdâd’da, sonra da Kâhire’de devâm etmiştir.
Memlûkler Hılâfet’i alınca İslâm’ın mukaddes şehirlerine de sâhip oldular ve tabîî olarak da artık Mekke, Medîne ve Kudüs onların elindeydi. Bundan da bir hayli istifâde ediyorlardı. Ayrıca dünyâdaki dört Ortodoks Patrikliğin üçü de Memlûk topraklarındaydı. Bunlar İskenderiye, Kudüs ve Antakya idi. O zaman Moskova’daki beşinci Patriklik henüz yoktu. Hılâfet’in Türklere geçmesi bütün bu mânevî üstünlüklerin de Osmanlıya geçmesini sağlıyordu.
YAVUZ SULTAN SELÎM HAN’IN HILÂFETİ
Sultân Selîm-i evvel’in (Yavuz Selîm) Mısır Seferi, İslâm birliğinin kurulması içindir. Bir tarafta Mısır’da Şiî Fâtımî Hılâfeti, diğer yandan meşrûiyyeti tartışma zemîninde olan Memlûk halifeliği. Adı Kölemen (Memlûk) olan bu devletin halifeliği temelde zâten tartışmaya açıktı. Her ne kadar bu devlet sâdece kuruluşundaki bir statüden dolayı bu adı almış olup sonrasında kölelikle münâsebeti kalmamış olsa bile adıyla da olsa sıkıntılıydı.
Memlûk Hilâfeti Sünnî idi. Bu yüzden i’tikâdî yönden bir mahzûru görülmüyordu. Fakat Hılâfet’in en temel ilkelerinden biri olan güç ve otorite artık Osmanlıyı gösteriyordu. Ayrıca Memlûk Devleti, Osmanlı için bir tehdît oluşturmaya başlamıştı.
Yavuz Mısır’dan dönerken son Abbâsî Halîfesi III. Mütevekkil Alallâh’ı, amca oğulları Ebû Bekir ve Ahmed’i, Mısır’ın Şâfîî olan Kâdiyyü’l- kuzâtı ve daha birçok ulemâ ve hatırlı kişileri İstanbul’a getirip onlara izzet ve letâfetle muâmele etmiştir. III. Mütevekkil Alallâh üç yıl İstanbul’da yaşamış ve çok hürmet görmüştür. Yavuz, son halîfenin İstanbul’da bulunmasının kendisi için aslâ bir tehdîd oluşturmayacağından o kadar emîndi ki ona hiçbir zaman gözetimde gibi davranmamıştır. Mütevekkil, Kânûnî zamânında yurduna dönmüş çok iltifât görmesine rağmen hiçbir zaman ona bir halîfe muâmelesi yapılmamıştır. Bu da Osmanlının aldığı karalarda ne kadar isâbetli olduğunu gösterir.
AYASOFYA’NIN EHEMMİYETİ
Kuvvetli bir rivâyete göre III. Mütevekkil yâni Osmanlıdan evvelki son halîfe, Yavuz’a İstanbul’a döndükten sonra Ayasofya Câmii’nde yapılan bir merâsimle Hılâfet’i devretmiştir. (Burada önemli bir madde başını da dile getirelim: Osmanlıda kutlama günleri devlet ricâli meşâyıh ve ulemâ Ayasofya Câmii’nde öğle namâzını kılıp saraya gelirler ve Bâbüssaâde önünde Bâbıâlî’den Ayasofya’ya gelip toplanırlardı. Sadrıa’zam da halkıyla birlikte Ayasofya’ya gelir burada Şeyhulislâmla birlikte öğle namâzı kılınıp saraya geçilirdi. Bu törenler sırasında Hırka-yı saâdet dâiresine de mutlakâ uğranılırdı. Kandil kutlamalarının mekânı da Ayasofya Câmii idi. Mevlidlerde Ayasofya’da bu câmiin ve Sultanahmed’in şeyhi de vaaz verirlerdi. Kadir Gecesi pâdişâh büyük bir merâsimle Ayasofya Câmii’ne gelirdi. Bâbüssaâde’den Ayasofya’ya kadar uzanan yolun iki tarafı alay geçişi için kandiller, fânuslar ve meş’alelerle aydınlatılırdı. (Kısmen Faydalanılan kaynak, Ahmet Önal. İnternet sitesi, Büyük İstanbul Târihi, Pâyitaht İstanbul’da Osmanlı Merâsimleri, C.3)
Yâni Ayasofya sâde bir câmi değil Osmanlının kalbi gibiydi. O alındıktan ve İslâm’ın ma’bedi yapıldıktan sonra Haç’ın beli bükülmüştür. Bunu en güzel anlatan mısra’lar Yahyâ Kemâl’in “İstanbul’u Fetheden Yeniçeri’ye Gazel”inde dile gelmiştir.
“Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl için /////Gelmiş bu şehsuvâr-i cihângîr aşkına------ Düşsün çelengi Rûm’un eğilsin ser-i Firenk///// Vur Türk’ü gönderen yed-i takdîr aşkına” (Küfrün kilisesine (Ayasofya) hilâli dikmek için ve gelmiş en büyük cihângîr aşkına vur. Rum’un başlarına taktıkları çelenkleri düşsün ve Hristiyan dünyasının başı eğilsin ve sen Türk’ü gönderen ilâhî takdîr aşkına vur.)
İşte Ayasofya buydu. Bir takdîr ve kader mes’elesiydi. İslâm’ın şeref ve izzetiydi. Minârelerinden okunan beş vakit Ezân-ı Muhammedî, İstanbul semâlarından dünyâya “Lâilâhe illallâh Muhammedü’r- resûlullâh” diye i’lân ediliyordu.
Ayasofya Halîfeliğin ilân edildiği bir câmi olması dolayısıyla, makâm-ı saltanattan evvel mîrâs-ı Nebî aleyhissalâtu vesselâm olduğu için kudsiyeti tescîl edilmiş mukaddes bir makâmdı. Bu câmi’ protokolde birinci sırada yer alıyordu.
Aslında Yavuz 29 Ağustos 1516’da Haleb’de ilk Cum’a namâzında adına hutbe okunduktan sonra hılâfetini i’lân etmiştir. Yavuz’a İstanbul’da ayrıca Eyyûb Sultân Câmi’-i şerîfinde de yine Mütevekkil tarafından kılıç kuşanıp hil’at giydirilmiştir.
El-Ezher’den getirilen ulemâ ve Osmanlı ulemâsı bir meclis kurup Sultan Yavuz’un halîfeliğinin şer’-i şerîfe uygun olduğunu kabûl edip Hılâfet’in Osmanlıya geçtiğini de tasdîk etmişlerdir. (Kısmen Faydalanılan Kaynak Yılmaz Öztuna, Büyük Osmanlı Tarihi, Ötüken Yayınları, 2. c. S. 28-30,
İstanbul, 1994)
Yavuz’un bunca alâmetlere rağmen Halîfeliği almadığını iddiâ eden târihçiler de vardı. Fakat genelde Türkmen saz şâirlerinin halifeliğe sıcak bakmadığı bilinmesine rağmen Karacaoğlan’ın Nemçe Desânı’ndaki mısra’ları oldukça dikkat çekicidir: “Hâzır ol vaktine Nemçe kralı///Yer götürmez asker ile geliyor/// Patriklerin inmiş tahttan diyorlar/// Bir halîfe kalmış o da geliyor. /// Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi/// Hacı Bektaş Velî kalkmış geliyor.”
Kânûnî’nin ilk Viyana seferi 1529’dadır ama bu sefer Karacaoğlan şiiriyle târihî yönden uyuşmamaktadır. Dolayısıyla bu destan muhtemelen 4. Mehmed dönemindeki Viyana seferinde yazılmış olmalıdır.
Haleb’de Hatîb Efendi hutbeyi Yavuz Han adına okurken ve ondan bahsedip “Hâkimü’l-haremeyn” (Mekke ve Medîne’nin hâkimi) deyince Yavuz edeple yerinden doğrulup “Estağfirullâh, biz kimiz ki Resûlullâh Efendi’mizin iki mübârek şehrine hâkim olalım! Biz olsak olsak o iki beldenin ve halkının hizmetçisi olabiliriz. Biz ancak Hâdimü’l-haremeyniz” demiştir.
Yavuz Han, bu hâdiseden sonra câmideki seccâdeyi kaldırıp Mermer taşlara gözyaşları içinde şükür secdesine kapanmıştır. Sonra da sırtındaki kaftanını çıkarıp Hatîb Efendiye giydirmiştir. Çünkü Yavuz, Hatîb Efendiye hutbenin kendi adına okunması için bir telkinde bulunmamıştı.
Yavuz, Hılâfetle birlikte Emânât-ı mukaddese’yi de (kutsal emânetler) İstanbul’a getirdi ki bunlar da Halîfeliğin sembollerinden sayılmıştır.
Yahyâ Kemâl, Revân Köşkü’nü gezerken bir Kur’ân okunuşuna şâhit olur ve “Nereden geliyor?” diye sorar.
“Hırka-i saâdet Dâiresi’nden geliyor” derler.
Peygamber’imizin hırkasının saklandığı cennet gibi yeşil bir odanın Türkkârî penceresi önünde durduk. İçerde iki hâfız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş, gözlerini yummuş oturuyordu. Diğeri diz çökmüş müsterih ve yüksek bir sesle (Kur’ân) okuyordu. Rehberimize sordum: “Hırka-i saâdet önünde Kur’ân ne zaman okunur?” Dedi ki: Dört asırdan beri, her saat geceli gündüzlü… Yavuz Sultân Selîm Hırka-i saâdet’i Mısır’dan getirip bu odadaki mevkî’ine koyduğundan beri kırk hâfız nöbetle Kur’ân okur. Türk târîhinde bir dakîka bile burada Kur’ân kesilmemiştir. Gezintimde bir hakîkati keşfettim: Bu devletin iki ma’nevî temeli vardır: Fâtih’in Ayasofya minârelerinden okuttuğu ezân ki hâlâ okunuyor; Selîm’in Hırka-i saâdet önünde okuttuğu Kurân ki hâlâ okunuyor.”
Bu yazı ilk def’a 30 Mart 1922’de Tevhîd-i Efkâr Gazetesi’nde neşrolunmuştur. (Azîz İstanbul, Yahyâ Kemâl, 29 Mayıs 1964, s, 120, Fetih Cem’iyeti Neşriyâtı, İstanbul)
Ayasofya 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürülmüştür. Yıllar sonra, 24 Temmuz 2020’de Diyânet İşleri Başkanı’nın “Ayasofya Fethin Nişânesi” adlı hutbesiyle dışarı taşan cemâatin gözyaşları ve şükür secdeleriyle tekrâr ibâdete açılmıştır.
Hırka-ı saâdet dâiresindeki 24 saat Kur’ân-ı kerîm okuma geleneği ise 1924 yılında yasaklandı. Burada Yavuz’un Mısır fethinden döndüğü 25 Temmuz 1518’den halifeliğin ilgâ edildiği 3 Mart 1924 gününe kadar 405 yıl, 7 ay, 9 gün bir dakika bile ara verilmeksizin Topkapı saray-ı hümâyûnu’nun Hırka-i saâdet Dâiresi’nde hâfızlarca Kur’ân okunmuştur. Hattâ bir rivâyette de ilk cüz’ün Yavuz Sultân Han tarafından okunduğu dile getirilmiştir. Gececiler nöbeti 16.30’da devralıyor ertesi sabah 8.30’a kadar okuyorlardı. Bir gecede üç kişi nöbet tutuyor ve bir saat dinleniyorlardı. Bu görevli hâfızlar bayram ve diğer kutsal günlerde de görevlerine devâm ediyorlardı.
İşte Ayasofya ve Hırka-yı Saâdet dâiresinin hazîn hikâyesi. Ama sonu mutlu biten bir hikâye…
.
Zaman tünelinde gizlenen tarih
29 Nisan 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:39
Sesli Dinle
A -
A +
Târihî hakîkatleri belli bir süre saklamak mümkün, ama nereye kadar? Bu hakîkatler niçin ve kimden saklanır? Milletlerin kendi aslî târihlerini bilme öğrenme hakkı yok mudur? Hangi millet böyle bir yola baş vurur? Unutturulmak istenen nedir. Yaşanan târîhin canlı şâhitleri ölünce hakîkatler de yok mu oluyor? Bir gün bu gerçekler su yüzüne çıkınca insanların yüzüne bakabilecekler mi? Bu hakîkatleri gizleyenler ve onların halefleri (sonra gelenler) o zaman hangi yalanlara baş vuracaklardır?
Bu söylediğimiz târih örtücülüğü birçok totaliter dönem geçiren devletin başına gelmiştir. Tabîî ki gizlenen târih yerine uydurma bir târih ikâme etmek gerekir. Boş kalmayacak ya bu önemli devir hikâyesi... Fakat unutulan çok mühim bir nokta var: İnsanoğlu mütecessistir, yâni araştırıcıdır. Merak ve şüphe insanoğlunun fıtratında vardır. Bütün târihî keşiflerin, ilim dünyâsını altüst eden buluşların bir tek anahtarı vardır: Tecessüs veyâ merak…
İnsanoğlu öyle garip bir varlık ki merâkı dinmeden ömrünün bitmesinden korkar da ömrünü bitirecek en ölümcül işlere kalkışır. Meselâ büyük dağların zirve tırmanışlarında veyâ piramitlerin sırrını keşfetmek için nice canlar gitmiştir.
Gizlenen târîhi su yüzüne çıkarmak isteyen hakikat avcıları da bu yolda ya hürriyetlerinden ya canlarından oldular. Belge avcıları gizli târîhin şifrelerini yıllar sonra bulmuş ve bu gerçeklerin bir kısmını insanlara sunmuştur. Bir kısmını diyoruz zîrâ târihimizin ve sosyal hayâtımızın kara kutuları olan arşiv belgelerinin cüz’î bir kısmı ancak yıllar sonra bir şekilde hakikat avcıları tarafından ifşâ edilmiştir. Yakılan yırtılan yok pahasına Bulgaristan yoluyla İsviçre’ye satılanlar da cabası.
Özellikle Türk târihi sırlar kapısı gibidir. Yıllar geçtikçe bu kapılar ya aralanıyor veyâ kısmen kırılıyor. Ama bu kapıları açmamak için ayak direten Fir’avun’un veyâ Kârûn’un fedâîleri bu hazîneleri aslî sâhipleri olan halka vermemek için direniyor. Çeşitli dernekler, federasyonlar, sivil toplum kuruluşları, odalar ve daha niceleri bu amansız savaşta halka karşı setler örüyorlar; ama açılmayan her kilit sonunda paslanacak ve kendiliğinden kırılacaktır.
Osmanlı Devleti döneminde de gizli kapılar vardı. Vak’anüvisler tabîî ki her şeyi yazamıyorlardı. Enderûn, bîrûn ve harem apayrı sırlar ihtivâ ediyordu. Ama bütün Osmanlı târîhi sırlarını bir araya getirseniz 450 yıllık dönem imparatorluğun son 50 yılının bir kısmı bile etmez. Bunu daha da özelleştirmek gerekirse 1876-1908 yılları yâni, Abdülhamîd Han dönemi bir Osmanlı târîhi kadar olaylarla geçmiştir. Osmanlının hiçbir döneminde hiçbir fert veyâ grup, Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti kadar entrikalar, cinâyetler, düşmanla iş birliği gibi kripto tünellerinde gizli işler çevirmemiştir. Celâlî İsyanları, Patrona İsyânı veyâ yeniçeri olayları sebebi açık, mekânları ve fâilleri belli kalkışımlardı. Dış destekli veyâ ince ihânet hesapları olmayan hareketlerdi. Nitekim bunlar devlet yıkamadılar; her isyân gibi devleti zora soktular.
Son dönemin karanlık târîhinde saltanâtın ve Hılâfet’in kaldırılmasıyla sır kapılarına birer muhkem kilit daha vuruldu. Millet hâfızası resetlendi. Arşivler yasaklandı. Yeni alfabeyle yeni bir târih, edebiyât, din bilgileri ve siyâset bilimleri ortaya çıktı. Târihimiz, edebiyâtımız ve dînimiz âdetâ yeniden şekillendiriliyordu. Örflerimiz, âdetlerimiz, hattâ kimseyi rahatsız etmeyen ritüellerimiz bile değiştirildi. Kısaca biz değiştirildik. Artık bu değerler flu bir perspektiften bize ezberlettiriliyordu. Yabancı araştırmacılar târîhimize müdâhil oluyor ve el üzerinde tutuluyorlardı. Pierre Loti, Claude Farreré bizim sosyal hayâtımızın göz bebekleri oldular. Caddelere ve kutsal bir tepeye adları verildi. Babinger, Lord Curzon âdetâ millî târihçilerimiz oldular.
Lady Montagu 18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na büyükelçi olarak atanan kocası Edward Wortley Montagu ile İstanbul’a gelmişti. Yazdığı “Turkish Embassy Letters” (Türkiye Mektupları) adlı eserinde hareme âit esrârengiz bilgiler vermiştir. Sarayın nâmûsu olan harem en mahrem ve açılması en zor olan gizli sandıktır. Nâmahrem olan kimse oraya hiç girmemiştir. Bu sandık Montagu tarafından sanal bir tasarımla açılmış ve hamam sahneleri gibi uydurma sahneler Batı ressamlarına malzeme olmuştur.
ARŞİVDE SULTAN ABDÜLHAMÎD’E ÂİT BİR MEKTUP
Bu aralarda târihin tozlu sayfalarına biraz dalacağız. Alâkanızı çekeceğini umduğum bâzı yazıları sizlerle paylaşacağız. Bu yazımızda 1973 yılında bir gazetede yayımlanan yazı ile konumuza gireceğiz. Konu başlıkları yine Abdülhamîd Han, yine İttihâd ve Terakkîciler ve İsrâil-Filistin çıkmazı.
Yazımıza konu olan mektup Sultân Abdülhamîd Han’ın Şeyhi Mahmûd Efendi’ye 22 Eylül 1329’da (1914) yazılmıştır. Sürgünde iken “Târihî emânet” diye nitelediği mektup şudur: (Açıklama ve kelime mânâlarıyla)
“Elhamdülillâhi Rabb’i-lâlemîn ve efdalü’s-salâti etemmü’t-teslîm alâ seyyidinâ Muhammedin Resûl-i Rabbi’l-âlemîn ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîyn ilâ yevmi’d-dîn
İşbu arîzamı (yüksek bir makâma sunulan tezkire, mektup, dilekçe veyâ arz-ı hâl) Tarîkat-i Âliyye-i Şâzeliyye Şeyhi (yüce Şazeliyye şeyhi) vücûdlara rûh ve hayat veren cümlenin efendisi bulunan E’ş-şeyh Mahmûd Efendi hazretlerine ref’ (sunmak) ediyorum. Mübârek ellerinizi öperek ve duâlarınızı ricâ ederek selâm ve hürmetlerimi takdîmden sonra arz ederim ki: Sene-i hâliye (bu sene) şehr-i Mayıs’ın 22. günü târihli mektûbunuz vâsıl oldu (ulaştı). Sıhhat ve selâmetinizin dâim olduğundan dolayı Allâh’a hamd-ü şükürler ettim. Efendi’m. Evrâd-ı Şâzeliyye evrâdına (Şazeli vird ve tesbîhâtı) ve vazîfe-i Şâzeliyye’ye Allâh’ın tevfîkı ile gece gündüz devâm ediyorum ve bu vazîfelerimi edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allâhü te’âlâ hazretlerine hamd ederim ve devât-ı kalbiyyenize (kalbinizin kalbime yazdığı ilâhî kalem) dâimâ muhtâc olduğumu arz eylerim. Şu mühim mes’eleyi reşâdet-penâhîlerine (doğru yolda olanların sığınağı) zât-ı semâhat-penâhîlerine (Osmanlı Devleti’nde şeyhulislâm ve kazaskerler için kullanılan unvan sözü. Burada şeyhi için ulemâ ve ricâlin sığınağı olarak belirtilmiş) emsâl-i ukûl-i selîme (şaşmaz akıl ölçüsüne) târihî bir emânet olarak arz ederim ki ben Hılâfet-i İslâmiyye’yi hiçbir sebeple terk etmedim. Ancak ve ancak Jön Türk ve ismi ile ma’rûf ve meşhûr olan İttihâd Cem’iyyeti Rüesâsının (zâten ismi ile de ne olduğu bilinen İttihâd ve Terakkkî Cem’iyyeti’nin ileri gelenleri) tazyîk ve tehdîdi ile (baskı ve tehdit) Hilâfet-i İslâmiyye’yi terke mecbur oldum. Otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiyye’ye ve Ümmet-i Muhammediyye’ye hizmet ettim. Bugün Müslümânların ve selâtıyn ve hulefâ-ı Osmâniyye’nin ebâ ve ecdâdımın (bugün Müslümâların sultanlarının, halîfelerinin ve atalarımın) sahîfelerini karartmam. Binâenaleyh bu teklîfinizi mutlakâ kabûl etmem diye kat’î cevap verdikten sonra hal’ime (tahttan indirme) ittifâk ettiler (birleştiler) ve beni Selânik’e gönderdiklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabûl ettim ve Allâhü te’âlâya hamd ettim ve ederim ki Devlet-i Osmâniyye’ye ve Âlem-i İslâm’a ebedî bir leke olacak tekliflerini, yâni Arâzî-i mukaddesede (mukaddes topraklar) Filistin’de Yahûdî devleti kurulmasını kabûl etmedim. İşte bundan sonra olan oldu ve bundan dolayı da Mevlâ-yı müte’âl (Yüce Allâh) hazretlerine hamd ederim ki bu mühim mes’elede şu mâruzâtım kâfîdir ve sözlerimle mektubuma hitam (son) veriyorum. Mübârek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabûl buyurmanızı sizden ricâ ve istirhâm ediyorum. İhvân ve asdikânın (bağlıların) cümlesine selâm ederim. Ey benim muazzam üstâdım, bu bâbda (konu) sözü uzattım. Muhât ilmihâl-i semâhât-penâhîleri (olayların bilgisi dâhilinde olan yüce zâtınız) ve bütün cemâatin ma’lûmu olmak için uzatmaya mecbûr oldum. Vesselâmü ve berekâtuhû.
22 Eylül 1329 Hâdime’l-Müslimîn, selâmün aleyküm ve rahmetullâhi” (Millî Gazete, 9 Mayıs 1973, Çarşamba, s.1-7)
BU VESİKA NASIL BULUNDU?
Şam’da bulunan Şeyh Mahmûd Efendi’nin mürîdi Abdülhamîd’den gelen mektûbu sakladığı, ölümünde oğluna verdiği, onun da bu mektûbu hâlen muhâfaza ettiği duyulmakla Millî Gazete bu mektubun fotokopisini elde etmek için gayret gösterdiği sırada Kuveyt’teki bir gazetecinin bu fotokopiyi elde ettiğini haber aldık. Kendisiyle temâsa geçerek târihî vesikayı okuyucularımıza sunduk. (Agg, Millî Gazete s.7)
SULTAN ABDÜLHAMİD’DEN SONRA YAHÛDÎ FA’ÂLİYETLERİ
Abdülhamîd’i indirdikten sonra Yahûdîler fa’âliyetlerini artırdı. Sultân’ı tahttan indirip sürdüler. İttihâd ve Terakkî Partisi’ne geniş bir şekilde nüfûz etmişlerdi. 1909 yılında kurulan hükûmette üç Yahûdî de bakan olmuştu. Meb’ûsân Meclislerinde Ermenî ve Rum milletvekîli ve bakanlar vardı. Ama Yahûdîlerin bu dönemde görev almaları çok kritik bir hatâydı. Buna hatâ veyâ tercih demekten ziyâde dayatma demek daha doğru olacaktır. Bu üç Yahûdî bakan şunlardı: 1) Nâfiâ Nâzırı Basarı Efendi. 2) Ticâret ve Zirâat Nâzırı Nesim Nazliyah 3) Mâliye Nâzırı Câvid Bey.
(Görüldüğü gibi dikkat çeken konu, ticâret ve mâliye gibi paralı bakanlıklara el koymuşlardı. Kültür ve eğitim işlerini zâten uşaklarına ihâle etmişlerdi ve onların istekleri doğrultusunda hareket edeceklerinden emindiler.)
1908 İkinci Meb’ûsân Meclisi’nde Vitali Faraçi-İstanbul; Emanuel Karasso- Selânik; Nesim Mazliyah-İzmir; Haskiya Sason- Bağdâd Milletvekilleri; Daviçon Karmona ve Behar Eskenazi Âyân Meclisine üye oldular.
Bu arada Emanuel Karasso Jön Türklere ilk katılanlardan olmuştur.
Albert Fua Meşveret Gazetesi yazarlarındandır.
Rafael Benuziyu Selânik Jön Türklerinden olup eczaydı ve istihbârât işlerinden sorumluydu.
Avram Galanti de Jön Türklere ilk katılanlardan olup T.C. Büyük Millet Meclisi’nde 7. Dönem Milletvekilliği yapmıştır. (8 Mart 1943- 14 Hazîran 1946)
Bu nâzırların, çevrelerinden aldıkları desteklerle 1914 yılında çıkartılan bir kânun çerçevesinde Yahûdîlerin Osmanlı topraklarında arâzî satın almaları sağlandı. Bunun üzerine Yahûdîler Filistin civârına yerleşerek geniş topraklar üzerine yayıldılar.
Birinci Dünyâ Savaşı sonunda Orta Şark’ta hiçbir dostu kalmayan İngilizler burada bir dost kazanma gâyesiyle Yahûdîleri destekleme karârı aldı. (Aslında bu İngilizlerin Abdülhamîd’in tahta geçip Yahûdî ve Filistin siyâseti belli olduktan sonra o dönemlerin belirlenen siyâseti idi.) Bu nâzırların, çevrelerinden aldıkları desteklerle 1914 yılında çıkartılan bir kânun çerçevesinde Yahûdîlerin Osmanlı topraklarında arâzî satın almaları sağlandı. Bunun üzerine Yahûdîler Filistin civârına yerleşerek geniş topraklar üzerine yayıldılar.
İMPARATOR II. WİLHELM’İN OSMANLI ZİYÂRETİ
Kayser II. Wilhelm’i dâvet eden Abdülhamîd Han, ince siyâsetini burada da göstermiş ve Almanya’yı İngilizlerle Fransızların karşısına dikmiştir.
“Alman İmparatoru’nun son ziyâreti sırasında yapmış olduğu bir konuşmada yer alan ‘300 milyon Müslümânın dostuyum ve II. Abdülhamîd ile dostluğumuz bâkî kalacaktır. (300 milyon İslâm’ın melcei olan Zât-ı Hazret-i Hılâfet-penâhî ile bütün İslâmlar Almanya İmparatorunun kendilerine dâimü’l-evkât bi-muhibb-i sâdık kalacaktır’. (300 milyon Müslümân’ın sığınağı Hılâfet’in koruyucusu ve diğer bütün Müslümanlara İmparator Wilhelm her zaman sâdık ve sevgi dolu olacaktır.)
II. Abdülhamîd uygulamış olduğu denge siyâseti ile Kudüs’te bulunan Fransız Katolik nüfûzunu Almanya ile kırmıştır. Böylece Koca Sultan üç semâvî din için kutsal kabûl edilen Kudüs’te din ve kudsiyyet üzerinden bölgedeki Osmanlı otoritesini korumuştur. (Merve Savaş, Yüksek Lisans Tezi, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Filistin ve Sûriye Ziyâreti (1898) T.C. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Tarih Programı, Sonuç Bölümü, s. 166-168, İstanbul, 2018.)
ÎDÂMLAR
Câvid Bey, II. Meşrûtiyet döneminde Mâliye Nâzırlığı yapan Yahûdî kökenli Osmanlı vatandaşı idi. Hukukçu, dil eleştirmeni ve tercüman Şiar Yalçın’ın da babası idi. Atatürk’e karşı İzmir Sû-i-kasdi’ni tertipleyenler arasında olduğu gerekçesiyle îdâm edilmiştir. Bu mahkemede Doktor Nâzım Bey, Yenibahçeli Nâil Bey ve Hilmi Bey de îdâm edilenlerdendir. Cenâzeleri hapishâne avlusuna gömülmüştür. Mâliyeci Câvid, 1916-1918 yılları arasında “Hür ve Kabûl Edilmiş Masonlar Büyük Locası” üstadlığını yapmasına rağmen bu îdâmdan kurtulamamıştır. Câvid Bey Lozan Delegasyonu’nda da rol almıştır. “İzmir Sû-i kasdi hâdisesiyle hiçbir ilgisi olmadığı ve suçsuz olduğu ve haksız yere asıldığını İsmet İnönü “Hâtıralar”ında anlatır. (Sabahattin Selek İsmet İnönü, Hâtıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2006.)
Kıssadan hisse odur ki, Cumhûriyet’e geçiş dönemlerine tekaddüm eden (önce) Genç Osmanlılar ve Jön Türkler dönemi ve onların matruşkalarından olan’in İttihâd ve Terakkî’nin Osmanlılığını kaybetmiş azınlıklarla birlikte bu millete yapmış oldukları ihânetler hiç göz ardı edilmeden bir bir deşifre edilmelidir. Sonra gelen fetret dönemi ve matruşka dönemleri ve ihtilâllerde kimlerin nasıl müdâhil oldukları da mutlakâ bütün detayları ile bu millete anlatılmalı ki bu milletin gelecek nesli bu oyunlara gelmesin.
.
Harf İnkılâbının geçmişi nerelere dayanır?
13 Mayıs 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
Sesli Dinle
A -
A +
Her milletin kökünü târîhinden alan temelleri vardır. Temellerin yıkılması binânın yıkılmasıdır. Bir milletin kültür temelleri çökerse o millet yaşayan ölüdür. Şunu hemen belirtelim ki kültür temelleri aslâ kendiliğinden çökmez, devrim niteliğindeki dayatmalarla çökertilir.
Kültür mayadır. Maya bozulursa asıl da bozulur. Nedir asıl? Milleti millet yapan kültür elemanlarıdır; tarihtir, dildir, dindir, âdetler ve örflerdir. Önce sözlü sonra yazılı edebiyattır. Bunlara toplu olarak millî kültür diyoruz.
Dil, bin yılların derin tünellerinden süzülerek gelen temel direktir. O sağlamsa din de târih de örf ve âdetler de ayaktadır.
Millî dilimiz Türkçe, yıllarca emeklerle ve şuurla atasından balasına, anasından bebesine aktardığı kutsal ninnidir.
Onların hayal kurarak masal dünyasına kanat çırptığını unutuyor musunuz? “Bir varmış bir yokmuş”u sâde bir masal kalıbı olarak mı anlıyorsunuz? Onda “Küllü men aleyhâ fân” yok mu?
“Deve tellâl iken pire berber iken ben annemim beşiğini tıngır mıngır sallar iken”de nasıl bir ironi ve bir hârika şathiyye olduğunu görmüyor musunuz?
DİL VE VESÎKA
Dilin verileri yazıya zamanında geçirilmişse vesîka olur. Sonraki eklemeler ve saptırmalar vesîkanın aslını bozar. O artık delîl olmaktan çıkar.
Destanlarımız binlerce senedir vardır. Tabîî ki bunlar sözlü ürünlerdir. Bunların tarihleri bile tam olarak belli değildir. Asılları nazım (manzûm) iken, sonra birçok bölümü nesre (düz yazı) dönüşmüştür; (Dede Korkut’ta olduğu gibi…) tarz ve usullerini kaybetmekle birlikte asıllarını ve ruhlarını kaybetmemişlerdir.
Yazı dile kilit olunca aralarında kopmaz bir bağ oluşur. Türkler de bu kilidi çeşitli alfabeler kullanarak birçok eser meydana getirmişler fakat bu değişik alfabelerle ancak cüz’î miktarda eserler ortaya koymuşlardır. Bunların ilki olan Köktürk alfabesiyle târîhimizin en eski ve dünyâ târîhinin de en eski gerçek vesîkaları taşlara yontarak bir taş kitâbeler sergisi açmışlardır. Çünkü bunlar Türk yazı târîhinde -şimdilik- bir ilktir. Şimdilik diyoruz, zîrâ kuvvetle muhtemeldir ki yazılı ürünlerimiz târîhin daha derinlerinde de saklıdır; bunlar da bir gün mutlakâ ortaya çıkacaklardır.
Budist Uygur Türklerinin Budist metinleri Uygur Alfabesi ile yazılmıştır. (Sekiz Yükmek gibi…) Uygurların yazılı müktesebâtı Göktürklerden fazladır.
Târîhinde on bir alfabe kullanan Türkler 10. asırdan îtibâren İslâmiyeti kabûl edince kültür yelpâzesi bir anda genişledi. Bu zamanlardan sonra geniş ve hacimli çeşitli alanlarda eserler verilmeye başladı. İslâmiyetle dilimize giren alfabe, Kur’ân-ı kerimin ve İslâmiyetin alfabesi İbrânî-Arap asıllı İslâm Alfabesi’dir.
Târihin en değişmez hakîkati şudur: Her millet kendi din kitabının alfabesini kullanır. Biz de bu târihî ve sosyal olaya uyduk.
“Peki millî alfabemiz Köktürkçe veyâ Uygurca olmaz mıydı?” diyenler oldu.
Bugün hâlâ menşei tartışma konusu olan Köktürk alfabesinin kesinlikle millî olup olmadığı belirlenememiştir. Batı bilim dünyâsı bu alfabeye “Runik” yâni İskandinav asıllı alfabe diyor. Uygurca zâten Soğd asıllıdır. Köktürk alfabesi 38 harfli iken Uygur alfabesi 14 harflidir.
38 harfli Köktürk alfabesi, bitişken olmayan harflerden müteşekkildir. Bugün kullandığımız bâzı sessiz harfler bu alfabede yoktur; C, J, H, Ğ, V gibi...
Arap asıllı İslâm alfabesine geçen Türkler yazılı eser üretmekte âdeta bir inkılâp dönemine geçti. Dil, edebiyât, din, felsefe, tıp, matematik, târih gibi birçok alanda mühim bir seviyeye ulaşıldı.
Kütüphâne kavramının olmadığı eski kültürümüzde yeni bir kütüphâne çağı başladı.
Medreselerde astronomi, tıp, matematik, gibi müsbet ilimlere eğilim arttı. Bunların ciltlerle ifâde edilen külliyâtı Batı’da hayret ve gıpta ile tâkip edilmeye başladı.
Avrupa ışıklanması denen Rönesans’la yeniden doğmadı, İslâm medeniyeti sâyesinde bir şeyleri anladı.
Batı denen başlangıcı vahşet, ortası ihânet ve hâli inkâr olan bu zümre zamanla İslâm eserlerini mikroskop altına alıp târîhe gömmeye çalıştı. Batı’yı şaşkına çeviren bu eserler hep İslâm harfleriyle yazıldı. Lâtin alfabesi kullanan Batı, o zamanlar Türklere çömez bile olamamıştı.
ARAP-İSLÂM HARFLERİ TÜRK FONETİĞİNE UYGUN MUYDU?
Bu ilmî mes’ele uzun zaman tartışmalara konu olmuştur. Bu soruya uygundur demek ilmî verilere ters düşer. Arap fonetiğine uygun olan bu harflerde uzun ünlüler elif, vav ve ye ile gösterilmektedir. Türkçede zâten uzun ünlü yoktur. Kısa olan ünlüler a, e, i, ü yerine kullanılan harekelerle gösteriliyordu. Türkçe bu alfabenin kullanımında yâni intikal döneminde bayağı zorlandı. Hele aruzla yazılan şiirlerde imâle dediğimiz sun’î uzatmalarda 16 asra kadar ârıza olarak gösterildi.
Meselâ “Mevlid”den alınan şu parçada bunu açıkça görürüz: “Dîdiler oğlun gibî hiçbir oğul/// Yâradîlâlî cihân gelmiş degül.”
Buradaki “Fâilâtün” kalıbına uydurmak için “dediler” ifâdesi “dîdiler” oluyor. Veyâ yaradılalı kelimesi “yâradîlâlî” hâline gelmek zorunda kalıyor.
Ama usta şâirlerde bu imâleler söyleyişe ayrı bir lezzet katıyor. Meselâ Nedîm’in “Gülüm şöylee gülüm böylee demektir yâre mu’tâdım--- Seni ey gül sever cânım ki cânâne hıtâbımsın” beytinde “şöyle ve böyle” uzun okunarak hem vezne uydurulmuş hem de mükemmel bir armoni sağlanmıştır.
Baştaki bu Türkçe kelimelerin asliyetinden doğan uzun ünlü olmama özelliği Arapça ve Farsça kelimelerin dilimize girmesiyle bu ârıza da giderilmiş oldu. 16 yüzyıldan i’tibâren muhteşem devletin ve muhteşem medeniyetin muhteşem ve armonik dili Osmanlı Türkçesi, edebiyâtın ve ilmin her alanında her ihtiyâca cevap veren millî bir dil hâline geldi.
Buna millî dil diyoruz, çünkü bu dili yalnız Türkler kullanıyordu. Araplar ve Farslar aynı alfabeyi kullanmalarına rağmen bu dili bilmiyorlar hattâ hiç anlamıyorlardı.
Çünkü dilimiz Türkçe fiil çekimlerinden başka bir tasrîf (çekim) uygulamamıştır. Arapça ve Farsça kelimelerin ifrâta vardırıldığı münşeâtlarda (süslü ve san’atli nesir) Veysî ve Nergisî metinlerinde bile yüklem veyâ bildirme ekinden başka Türkçe kelime bulunmayan metinlerde Türkçe özne-tümleç-yüklem serisi değişmemiştir. Zâten bu yüzden dilimize bir sürü Arapça Farsça kelime girmesine rağmen dilimizin omurgası değişmemiştir.
Dünyâda hiçbir dil homojen (tek yapılı) değildir. Bütün mes’ele dıştan gelen kelimelerin o dille nasıl bağdaştırıldığıdır. Dil kendisine lâzım olan malzemeyi her dilden alabilir. Bu bir kararla bir genelgeyle, bir kurumla olan bir hâdise değildir; kültür etkileşiminin tabîî sonucudur. Örflerin ve törelerin bile paylaşıldığı ortak yaşayışlarda dilin etkilenmemesi mümkün değildir.
Kapsama alanı en geniş sosyal etkileşim olayı olan dinlerin ortak kutsal kitap dilleri ve bu kitâbın dîninin sosyal ve dînî terminolojisi (fıkıh, kelâm, tefsir, akâid bilgileri, siyer vb.) o dillerin ortak mîrâsı hâline gelir. Aksi takdirde ümmet kavramı dışında kalırsınız.
Ümmet kavramı bağımsız millet olmaya hiçbir zaman mânî olmamıştır. Kaldı ki ümmet dînî literatürde zâten millet demektir.
Genişleyen coğrafya, değişen siyâsî ve uluslararası konjonktür tek çatı altında tek bir millet olarak yaşama şartlarını iptâl etmiştir. O zaman ortada kalan tek bağ ümmet kavramıdır. O ümmetin dînini, dilini, alfabesini, ortak değerlerini, (ki bunların büyük bir kısmı millî de değildir) tanımazsak ümmetle bağımız kopar. O zaman kitâbımızı Lâtin alfabesiyle okumak zorunda kalırız. Zâten ibâdetlerin dışında (namaz, ezan) kasîdelerin, duâların, mevlidlerin milletlerin kendi dilleri ile okumaları veyâ yapmalarında bir mahzûr görülmemiştir.
Ama namaz kırâati ortak ilâhî vahiy ve ezan da sünnet ile sübût bulduğu için bunların millî dillerle yapılması onu ibâdet olmaktan çıkarır. Bu “tevhîd” akîdesini iptâl etmektir
YABANCI KELİMELER DERLEME DİL Mİ YAPAR?
Bugün dünyânın en gelişmiş dillerinde yabancı kelime sayısı şaşırtıcı boyuttadır. Meselâ İngilizcenin %50’si Lâtin, %15’i Grek (Antik Yunanca) %10’u diğer diller ve ancak %25’i Anglo-Sakson’dur. İşte dünyâ dili İngilizcenin resmi budur. Bu durumdan hiçbir İngiliz veyâ İngilizce konuşan milletler şikâyetçi değildir. Hiçbir baskıcı kurum kuruluş, dernek veyâ akl-ı evveller dili sâdeleştirelim, yabancı kelimeleri atalım, öz İngilizceye yapışalım gibi bir garâbete saplanmamışlardır.
Bugün modern İngilizcenin en ünlü yazarlarında olan James Joyce, Virginia Woolf, Aldous Huxley, D.H. Lawrence, Joseph Conrad, Graham Green, E. M. Foster ve Doris Lessing asırların İngilizcesini kullanıyorlar ve İngilizler bu dili anlıyor. Şimdi kimse dîvân edebiyâtını anlamamak normal değil mi diyenlere, Peyâmî Safâ’yı, Mehmed Âkif’i, Hâlide Edîb’i, Ömer Seyfeddin’i ve Yahyâ Kemâl’i anlayamıyoruz diyenlere diyeceğimiz tek şey: Bundan siz sorumlu değilsiniz. Dilimizi bu hâle getirip dedeyi toruna ve bütün Türk dünyâsını Türkiye Türk’üne yabancı hâle getirenler, bu kasıtlı ve korkunç dil tahrîbâtını şuurla kasden yapanlardan dâvâcıyız.
HARF İNKILÂBI NEREDEN ÇIKTI?
Hiçbir sosyal olay birden meydâna gelmez. Sosyal olayların derin bir mâzîsi ve altyapısı vardır. Bizde de bu Harf ve Dil İnkılâbı hemen olmadı; sâdece târih 1928 olarak belirlendi. Bu ve benzer inkılâplar Batılılaşma adına yapılmış baş döndürücü sosyal olaylardır ve hepsinin başlangıcı da Tanzîmât Fermânı’dır. Tanzîmât’ın getirdiği hiçbir tedbîr Osmanlıya ilaç olmamış azınlıkların haklarını ve statülerini inanılmaz derecede genişletmiştir. Açıkçası bu fermân bir Batı dayatmasıdır.
Harf İnkılâbının temelleri de aslen Tanzîmat’la gündeme gelmiştir. Tanzîmât’a Osmanlı düşünürleri “Tanzîmât-ı hayriyye” değil “Tazmînât-ı garbiyye” (Batı’ya ödenen tazmînât) veyâ “Tahavvülât-ı şerriye” (Kötü başkalaşım) demişlerdir.
İslâm harfleriyle bu millet rik’asıyla, sülüsüyle, ta’lîkıyla, nesihiyle, muhakkakıyla, dîvânî ve celî dîvânîsiyle hiçbir millete nasîp olmayan “abstre art” (sanal san’at) diyebileceğimiz hat san’atinin en nâdîde eserlerini vermiştir.
Leonardo Da Vinci’nin Hristiyan kültüründen neş’et eden figürlerine resim ve hayallerine karşılık, çöllerin sıcağından vâhaların serin ve gölgeli mekânına sığınan ilâhî kelâmın elifbası (alfabesi) Osmanlı saray, çeşme, ibâdethâne ve evlerin kapı üstlerinde ferâh-fezâ (huzûr veren) bir görünümle muazzam bir san’ate dönüşmüştür. Bu alfabeye artık hiç kimse Türk alfabesi değildir demeye kâdir değildir. Veyâ en azından Lâtin asıllı Türk alfabesi dendiği gibi Arap asıllı Türk alfabesi demek de uygundur.
Sultan Abdülhamîd’i diskalifiye eden 1908 II. Meşrûtiyeti’yle harf ve imlâyı düzenleme fikirleri gündeme gelmeye başladı. Yâni çekim, imlâ ve sözlük encümenleri kuruldu. Bu encümenler resmî mâhiyette olup Maârif Nezâreti tarafından 1921’de kurulmuştur. Yeni düzenleme teşebbüsleri arasında Elifbâ’yı ayrışık harflerle (hurûf-ı munfasıla) yazmak şekli gündeme gelmiştir. Enver Paşa’nın bilhâssa orduda tatbîk etmek istediği bu yazı (Hatt-ı cedîd) reformu muvaffak olamadı.
Alfabe mes’elesine Osmanlıda ilk temâs edenlerden biri Münif Paşa olmuştur. Paşa’nın fikir özellikleri şöyleydi: Münif Paşa 13 Zilka’de 1278’de (11 Mayıs 1862) Cem’iyyet-i İlmiyye-i Osmâniyye’de verdiği bir konferansta alfabe mes’elesini ele almış, Arap harflerine yeni bir şekil vermek, ıslâhı cihetine gidilmek, yazılış ve okunuşu kolaylaştırmak fikrini ortaya koymuştur. Münif Paşa bu konferansında dilimizdeki kelimeleri ayrık harflerle bitiştirmeyerek yazmak fikrini tercîh ettiğini söyler. (Osmanlı İmparatorluğu’nun son asır Maârif Nâzırlarından olan Gâzîantepli Münif Paşa’nın bu konferansı için bakınız: Mecmûa-i fünûn, ikinci yıl,1280 (1860) no:14, ss, 74-77)
“Münif Paşa’nın Muhâverât-ı Hikemiyye’sinde Fenelon, Fontenelle, Voltaire’den topladığı bâzı diyaloglardan teşekkül eder. Bu eserle ilk defa okuyucular, insan yaradılışı, şöhret tekakkîsi, ferdî ihtiras, vatan sevgisi, cem’iyyet ahlâkı, genç kız ve kadın terbiyesi gibi esaslı mes’elelerle bizde o zamana kadar görüş tarzından ayrı bir şekilde karşılaşırlar. Bilhâssa genç yaşta okuyanların düşüncesinde bu küçük kitâbın bir ihtilâl yapmaması imkânsızdır.” (Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19.Asır Türk Edebiyâtı Tarihi, 3. Baskı, s. 152 Çağlayan Kitabevi, İstanbul)
Paşa’nın bu kitâbında yapmak istedikleri zâten bellidir. Gençlere bir Avrupâî yaşayış ve düşünce tarzı aşılarken, insan yaratılışında Volter ve benzerlerinin fikirleri Ahd-i Atîk’e daha uygundur. İnkılâpçı yapısı yıllardan beri uygulanarak bir steno kıvraklığı kazanmış Osmanlı Türkçesi imlâsında var olmayan bir tartışmayı açarak ileride bir inkılâbın kapılarını aralamıştır. Bu yenilik istekleri sâde Münif Paşa ile sınırlı kalmamıştır. İleride bu konulara daha geniş temâs edilecektir.
Paşa özetle şunları söylüyor: “Avrupalıların ve yazılarında müşkîlât-ı mezkûre (bilinen zorluklar) olmadığı misillü, usûl-i ta’limiyye (öğretme sistemi) dahî mümkün mertebe teshîl olunduğundan (kolaylaştırıldığından) altı yedi yaşlarında çocuklar pekâlâ okuyup yazmak öğrenmekte, zükûr ü ünâsdan (erkek ve kadınlardan) her sınıftan okuyup yazan çıkacaktır. Osmanlıda Avrupa denince bilhâssa Fransa anlaşılırdı. Fransa’da bir âilenin üç çocuğu varsa biri papaz, biri şövalye yapılmak istenirdi. En yaygın usul buydu. Şövalyeliği kral verirdi. Kontlar aydın sınıf değil toprak ağalarıydı.
Papazlar sâdece İncil (bozulmuş şekliyle) ve sâde din kitapları okurlar ve pozitif bilimlere savaş açarlardı. Şövalyeler kral tarafından seçildikleri için kendi çalışmaları veyâ ilmî kariyerleriyle hiç münâsebeti olmazdı; zâten bu konuyla ilgileri de yoktu. Câhil ve gaddâr bir gruptu. Şimdi şöyle bir kıyaslama yapalım: Osmanlıda din adamları, kâdîlar, müftîler, imâmlar din, edebiyât, hukukta bir hayli iyi yetiştirilirlerdi.
Osmanlı’nın askerî sınıfı Avrupa ile ölçülmeyecek kadar kültürlü idi. Fransa’da subaylıktan yetişen belki bir Stendhal vardır. Osmanlı bu sınıfta şâir, edîb, siyâsetçi, yönetici, diplomat paşalarla doludur. Bu liyâkat unvanları sâdece ilmiyye sınıfı paşalarının değil, seyfiyye sınıfı paşalarının da ihrâz ettiği bir liyâkatti.
Zannediliyor mu ki Osmanlı dönemi Avrupa’sında Fransız
Devrimi’ne kadar okuma yazma oranı çok yüksekti. Sefâlet, pislik, vebâ, sokak cinâyetlerinin kol gezdiği Paris bile câhiller sürüsünün mekânı idi. Kilise’nin verdiği cezâlar okuma yazma bilmeyen insanlara sâdece gösterilir ve tatbîk edilirdi. O zamanlar Avrupa yıkanmayan, pis, câhil, fuhuş ticâreti yapan ve kilise sultası altında inim inim inleyen insanlarla doluydu. O devirlerde hangi Avrupa ülkesi sokaklarında allâmeler barındırıyordu? Münif Paşa hangi okuma yazmadan bahsediyordu acabâ?
(Kısmen faydalanılan makâle: M. Şâkir Ülkütaşır, Harf İnkılâbı ve Atatürk, T.K.A.E Türk Kültürü C. 8, s.92-93, Sayı, 85-96, 1969-1970, Ankara)
.
İnkılap değil devrim
27 Mayıs 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
A -
A +
Kelimeleri, kavramları, istılâhları (terimleri) birbirine karıştırmamak lâzım. Hele eğer kelimeler sosyal olayları içine alıyorsa çok daha dikkatli olmak lâzımdır.
Zaman içinde yerleştirdiğimiz içi boş kavramlar ileride halk tarafından nasıl olsa benimsenir düşüncesi sosyolojiye ters düşer. Baskı altında düşünen fakat söyleyemeyen ağızlar bir gün mutlaka doğruları söylemeye başlar. Nâmık Kemâl’in şu beyti ne zaman söylendiği için değil, ne zamanlara hükmedeceği için çok güzeldir:
“Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hüriyyet///// Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyyetten.”
(Âdâletsizlikle zulümle hürriyeti yok edebilir misin? Yapabiliyorsan çalış da insandan düşünceyi kaldır.)
Bütün sosyal köklü değişmeler öncesinde hürriyet mutlakâ askıya alınır. Çünkü bu yapılmadan halkın asırlar süren düşünce, gelenek, âdet, örf ve davranışlarını değiştirmeniz mümkün değildir. Milletlerin çoğunda yaşanan ihtilâl, inkılâp veyâ darbeler kanlı sahnelere, îdâm sehpâlarına, giyotinlere, kılıçla kelle uçurmalara, kement atmalara sahne olmuştur. Giden canlara muârızlar alkış tutarken muhâfazakârlar mâtemler tutmuşlar, açıktan bile ağlayamamışlar, târîhin ilerideki âdil şâhitliğine güvenmişlerdir. Bu manzaralara târih doyasıya şâhit olmuştur.
Yanardağ indifâ ederken (patlarken) yaklaşanı da yakar. Faâliyeti bitince gidip tespitler yapılır. Darbeler, inkılâplar, ihtilâller, devrimler, adına ne derseniz deyin işte aynen böyledir. Aktif hâlde ne tespit ne de tenkit yapılır... Kelleni kurtarmak istersen sin ve bekle. Kurulan ihtilâl mahkemelerinde hak aramak beyhûde bir çabadır. Hükmü önceden verilmiş Fikret’in deyimiyle “hâile- pîrâlar” (trajediler) önceden yazılmış senaryolarının sahneye konan mekânlarıdır. Yassıada Mahkemeleri’nin hâkimi S.B “Sizi buraya dıhan (tıkan) kuvvet böyle istiyor!” sözü târîhe şâhitlik etmiş bütün anti-demokratik uygulamaların manifestosu gibidir.
Devrim, darbe ve ihtilâllerde toplumun yeni kurallara uyum süreci hiç nazar-ı itibâra alınmaz. Kurallar dikte edilir ve kolluk kuvvetleriyle uygulanır. Psikolojik uyum süreci devrim kuralları için geçerli değildir. İnfazlar genelde açık alanlarda yapılır; amacı halka gözdağı vermektir. Bunun için psikolojik baskıların en dehşetli olan toplu darağacı infazları yaygınlaştırılır. Hâkim ve savcı kadroları konseyler tarafından seçilir. Üst yargı yolları zâten kapalıdır. Çoğu milletin hâfızalarının kara kutularında bu acılar vardır. “Bunlar eskidendi, bugün artık olmaz” denilen nice ülkelerde nice yeni zulümler devreye girmiştir. İnsan kin yumağı hâline gelince zulümde sınır tanımaz ve sadist duygularını tatmîn eden vahşî bir kisveye bürünür.
Bizim ülkemizin târîhinde de ihtilâller, inkılâplar veyâ adına ne derseniz deyin halka rağmen anti-demokratik uygulamalar olmuştur. İzleri hâlâ silinmeyen bu olayların târîhi bile gerçeğe uygun olarak yeni yeni yazılmaya başlamıştır. Flu görüntülü belgeler sisli perdeler arasından yeni yeni aydınlanmaya başlamıştır. “Bir karn (yüzyıl) geçmeden gerçek târîhe ulaşmak biraz zordur” fehvâsınca (anlam) bizde de bu gerçeklere ancak bu kadar zaman bekleyerek bâzılarına ulaşılabilinmiştir.
İnkılâplar altyapıları hazırlanmadan uygulanamazlar. Biz de de Harf İnkılâbı böyle oldu. Münif Paşa, 11 Mayıs 1862’de verdiği bir konferansta alfabenin değişmesi değil, düzenlenmesi konusuna temâs etmişti. Onun en mühim isteği Elifbâ’nın ayrı harflerle yazılması konusu idi.
HARF DEVRİMİ’NE DOĞRU
Münif Paşa’nın isteği bir devrim değil bir inkılâptı. Yâni aynı harflerde düzenlemeler yapmak, okuyuş ve yazmayı kolaylaştırmaktı.
İkinci büyük teşebbüs Âzerbaycânlı muharrir Ahundzâde Mirzâ Fethali’nin hazırladığı “Harflerin Islâhı” adlı çalışmadır ki o da aynı Elifba üzerinde birtakım ıslâh çalışmaları yapmaktan ibâretti.
Hazırladığı ıslâh lâyihasını 1863’te Sadrıa’zam Keçecizâde Fuâd Paşa’ya vermiştir. O da bu tasarıyı “Cem’iyyet-i İlmiyye-i Osmâniyye”ye göndermişti. Fakat bu tasarı çok ilgi çekici bir gerekçe ile kabûl edilmemiştir. Gerekçe şu idi: Eski âsâr-ı Osmâniyyenin nisyânına müeddî” (Eski Osmanlı eserlerinin unutulmasına sebep olacağı) için bu islâtın kabûlü mümkün görünmemiştir. Gerçi bu kabulsüzlükte büyük bir eksiklik de vardır: Unutulacak olan sâde Osmanlı eserleri değil, Karahanlı, Harezmli, Kıpçaklı, Selçuklu eserleri dışında birçok ulemânın İstanbul’un ve Anadolu’nun birçok kütüphânelerindeki binlerce Arapça ve Farsça yazma eserlerin de tozlu raflara kalkması demekti.
Aslına bakarsanız Mirzâ Fethali’ninki de bir islâh çalışması idi. Yâni bu ilk tasarıda harfleri tamâmen kaldırıp Lâtin Harflerine geçiş mevzûu yoktu. Fakat aynı Mirzâ Fethali ikinci bir lâyihayı bu sefer Âlî Paşa’ya gönderiyordu. Bu seferki daha cür’etli bir tavırdı ve Lâtin Alfabesi teklîfi gündeme geliyordu. Bu konuda bugünküne benzer bir de alfabe hazırlamıştı Mirzâ Fethali.
Bir def’a kapı aralanıp mes’ele gündeme geldiyse onun ilerlemesi daha süratli olur. Nitekim bu konuda II.
Abdülhamîd zamânında Hüseyin Câhid (Yalçın), Kılıçzâde Hakkı, Celâl Nûrî (İleri) gibi yazar ve düşünürler Lâtin Harfleri’ne dayanan bir alfabenin kabûlü hakkında yayınlarda bulunmuşlardır. Hattâ Celâl Nûrî “Mukadderât-ı Târîhiyye” adlı kitâbında 1913 yılında “O devre göre bunları yazmak büyük medenî bir cesâretti” diye belirtir. (M. Şâkir Ülkütaşır, Harf İnkılâbı ve Atatürk, Türk Kültürü, TKAE, 1969-1970, Sayı: 85-96, s.84-85, Ankara)
Elifbânın düzenlenmesi konusu Enver Paşa tarafından da gündeme getirilmiş hattâ ordu mensuplarına tatbîk etmek istediği “Hatt-i Cerdîd” (Yeni Yazı) da kabûl görmemiştir.
Yine hemen şuraya bir açıklama getirelim: Ali Suâvî Paris’te 1869’da neşretmekte olduğu “Ulûm” gazetesine “Lisân ve Hatt-ı Türkî” başlıklı bir makâle yazmış (c.1 s.214) ve bu makâlesinde özetle: Arap yazısının iyi olmakla birlikte kusurları bulunduğunu, islâh edilmeye muhtâc olduğunu kaydetmiş fakat elifbânın değiştirilmesine taraftâr olmadığını da açıklamıştır. Bizi şaşırtan hususlardan birisi de budur: Ali Suâvî bunların içinde gerçek bir ihtilâlcıdır. Çırağan Vakası’nda öldürülmüştür. Buna rağmen bu şahsın elifbânın değiştirilmesine karşı çıkması da oldukça mânîdârdır.
Celâl Nûrî’nin bu konudaki sözleri çok haddi aşan sözlerdir. Ne diyor Celâl Nûrî: “Sâir eserlerimde de söylediğim gibi burada da tekrâr ederim. Hurûfâtımız yâni Arap harfleri berbattır. Bu harflerle bir işimizi göremeyiz. Bunlar nâkâfîdir (yetersiz). Anın için boş hurûf ıslâh gibi vâhî (boş) tedbirlere mürâcaat edeceğimize bir saat evvel kemâl-i cesâretle (üstün bir cesurluk) Lâtin Harfleri’ni kabûl etmeliyiz. Lâtin hurûfu hem pek tabîî hem de Türkçe lisânının tahrîrine (yazma) pek müsâittir. Bu harflerin kabûl edilmemesi için serd olunabilecek (ileri sürülecek) veyâ olunan i’tirâzât o kadar âdîdir ki münâkaşasına bile tenezzül etmeyiz.” (Celâl Nûrî, agm, Harf İnkılâbı, s.85)
Celâl Nûrî, pozitivist eserleri aktarması ve din ile ilgili yazılarından dolayı bir hayli tenkît almıştır. Ziyâ Gökalp, Ahmed Ağaoğlu ve Ali Kemâl’le tartışmalarında bir hayli sıkıntı da yaşamıştır. Yurt dışına en çok giden yazar olan Celâl Nûrî bu yüzden Lâtin alfabesine bir hayli âşinadır. Özellikle Fransızca eserlerini hep Lâtince yazdığı için bu konuda çok pervâsızdır.
Harf İnkılâbı’na (Harf Devrimi) geçilmeden evvel 1928 Mayıs’ında Büyük Millet Meclisi “Beynelmilel Rakamın Kullanılması” hakkındaki kânunu kabûl etti ve 1 Haziran’dan itibâren Türkiye’de milletlerarası rakamlar kullanılmaya başladı. Buradaki ifâdede her ne kadar “milletlerarası” ifâdesi varsa da bu rakamları kullanmayan bir hayli devlet de vardır. Meselâ İsrâil’de rakamlar birtakım harflerle ifâde edilir. Çin matematiğinde sıfır kavramı yoktur ve 10, 100, 1000 gibi sayılar farklı kavramlarla ifâde edilir.
Yâni yukarıda belirtilen ifâdenin içeriğinde eksiklik vardır. Bu rakamlar beynelmilel (uluslararası) değildir.
Alfabeler hep millî midir?
Yapılan incelemelerde de bunun böyle olmadığı ortaya çıkmıştır. Dillerin bile girişken olduğu dünyâda kesin bir alfabe millîliğinden söz etmek bilimsel bir yaklaşım değildir.
İlk alfabe nereden çıktı? Daha doğrusu ilk yazıyı hangi kavim kullandı gibi sorular yüzyıllardır sorulagelmektedir…
İlk yazıyı bulan -kayıtlara göre- Uruk devrinde Sümerlerdir. MÖ 3500 yılında Sümer râhipleri tapınak ve depolardaki malların kayıtlarını tutmak üzere ince uçlarla yazdıkları yazıya “Çivi Yazısı” denmiştir. Burada ilgi çeken nokta bu yazıyı niçin râhiplerin yazdığıdır.
Gerçekten ilk yazıyı Sümerler mi buldu? Veyâ ondan evvel başka kavimlerde de yazı var mıydı? Evvelâ şunu açıkça bilmek ve bir Müslümân olarak inanmak lâzım ki: Allâhü teâlâ peygamberlerine önce suhuf (forma) (yazılı belge) sonra da kitaplar gönderdi. Bunlar evvelâ 10 suhuf Hazret-i Âdem’e, 50 sahîfe Şit aleyhisselâma, 30 sahîfe İdris aleyhisselâma ve 10 sahîfe de İbrâhim aleyhisselâma gönderdi. Yani Kelâmullâh’dan evvel 100 suhuf geldi.
Suhuf denen şey gökten sayfa olarak gelmedi. Bunlar Cebrâîl aleyhisselâm tarafından Peygamberân-ı ızâm hazerâtına bildirilen mesajlar yâni vahiylerdi. Sonra da tedvîn edildi (kitap hâline getirildi). Yâni Hazret-i Âdem devrinde ilk vahiy kaleme alındı.
Alak Sûre-i celîlesi 4. âyette Rabb’imiz “O ki kalemle öğretti” (Elhatta bi’l-kalem) kalemle yazmayı öğretti, bu şekilde okunmuştur. Bu da ilimleri kalemle kayıt altına almak ve onu uzaktakilere öğretmek içindir. (Beydâvî Tefsîri, Tercüme Doç. Dr. Abdülvehhâb Öztürk, Kahraman Yay. İst. 2013 s.533)
Burada da net bir şekilde görülüyor ki kalemle yazmayı ilk insan Hazret-i Âdem’e öğreten Rabb’imiz, ilâhî vahiyleri bu şekilde teblîğ ettirmiştir. Âmentü’ye inanan “ve kütübihî” yâni Rabb’imizin peygamberlere gönderdiği kitaplara inananlar ilk yazının da Hazret-i Âdem devrinde yazıldığına da inanmalıdır. Zâten Sümerlerin yaşadığı bölge ve temâs alanları Mezopotamya, Elâm, Sâmî ve Mısırlılarla olan münâsebetleri de onların en az İdrîs aleyhisselâm dönemi yazılarını görmüş olmaları ve Peygamberlerden fennî ilimleri öğrenmiş oldukları anlaşılmaktadır. Filozoflar da görüşlerini peygamberlerin fikirlerinden faydalanarak geliştirdiler. Yoksa bu kozmik hakikatlerin sırlarına akılla ulaşmaları aslâ mümkün olamazdı.
BÂRİ MİLLÎ Mİ OLSAYDI?
Osmanlı-Türk alfabesini atınca “Bâri Göktürk alfabesini alsaydık?” diyenlere de bu işin pek de mümkün olmadığını açıklamaya çalıştık; biraz daha açalım: Târîhin ilk dönemlerden beri bir millî alfabe uygulaması olmamıştır. Zâten açıkladığımız gibi ilk alfabe de Rabb’imizin ilk peygamber Hazret-i Âdem’e öğrettiği ilâhî alfabedir. Ondan sonraki alfabeler ise tahminen ve tahkîken şöyle gelişmiştir:
İsrâîl alfabesi: En eski ve millî olduğu kabûl edilen İsrâîl alfabesi millî midir? İbrânî Alfabesi, Sâmî dilleri grubuna bağlı ve İsrâîl’in resmî dili olan İbrânîce’nin Aşkenaz Yahûdîlerinin konuştuğu bir Germen dili olan Lâdino olup diğer Yahûdî dillerinin yazımında kullanılan Ârâmî Alfabesi kökenli bir yazı sistemini târih olarak Paleo İbrânî diye bilinen Fenike alfabesi, Yahûdî metinlerinde kullanılmış ve ana yazıyı oluşturmuştur. Ancak bu yazının kullanımı MÖ 6.yy civârında Bâbil sürgünü döneminde kalmış ve Âsur kökenli Ârâmî alfabesi kullanılmaya başlamıştır. Modern İbrânî alfabesi Ârâmî alfabesinden türemiş olmakla birlikte Sâmî Alfabesi hâlâ eski alfabeden evrilmiş bir yazı sistemi kullanmaktadır. İsrâîl alfabesi alef (elif), bet (be) dalet (dâl) he, vav, zayn (z), tet (t) kaf, lâmed (l), mem (m), nun (n), sameh (s), ayn (ayın), reş (r), şın (ş), tav (kalın t yâni tı) kullanılmaktadır.
Şimdi buradan şunu çıkarabiliriz: Ârâmî, İbrânî; Fenike alfabelerinde diğer dünyâ alfabelerinde de göstereceğimiz gibi elif-ba ve diğer harflerin ilâhî alfabe kaynaklı olduğunu gösteriyor. Bunlar ancak MÖ 3500’e kadar gidebiliyorlar; daha ileri gidilebilirse ve bir gün bulunabilirse ilâhî suhuf veyâ kitaplarının da aynı harflerin veyâ benzerlerinin oldukları görülecektir.
Yunan Alfabesi: Aslen Fenike Alfabesi’nden türetilmiştir. (İsrâîl alfabesi gibi, yâni İlâhî Kütüb Alfabesi gibi). MÖ 9. yy sonlarında ya da MÖ 8. yy başlarında kullanılmaya başlamıştır.
MÖ 9. yy sonlarında veyâ MÖ. 8. yy başlarında Yunan Alfabesi ortaya çıkmıştır. İki yazı arası “Karanlık Çağ” olarak bilinir. Karanlık Çağ’ın bitiminde Fenike Alfabesi 5 sesli harf eklenerek kullanılmaya başlamıştır. Kiril ve Lâtin Alfabesi’nin menşei de buraya dayanır. Bunlar da alfa-beta (alfabe) gama (gayın) zeta (z) epsilon (e) kappa (kaf) lâmbda (lâm) mu (m) vb. harflerden oluşur. Görüldüğü gibi bu da köken olarak Fenike’ye kadar dayanıyor.
İngiliz Alfabesi: Bu alfabe klâsik Lâtin alfabesinden kaynaklanan çeşitli alfabelerde ortak olan temel harf grubu Lâtin alfabesine dayanmaktadır. (Köken Fenike’ye kadar gider) Oldukça yakın zaman olan 1835’e kadar alfabenin 27. Harfi “z”den hemen sonra vav işâretiydi. Eski İngiliz alfabesi 1011 yılında Byrthferth (9 ünsüz bir ünlü) adlı bir İngiliz tarafından kaydedilerek ve Lâtin alfabesinin 24 harfi ve eklemeleri ortaya çıkmıştır. A, B, C, D vb. aynı diğer elifba sistemindedir.
Buradan çıkarabileceğimiz sonuç şudur: Arap, Fars, Avrupa, kısmen Asya kıt’alarında kullanılan alfabelerin hemen hemen aynı kökten geldiği çok net anlaşılmaktadır.
Aslı İbrânî-Ârâmî-Fenike asıllı olan ve sonraki din kitaplarının alfabeleri olan harf sistemleri özellikle Avrupa kıt’asında kabûl edilmiştir. İşin aslı da budur. Ortak ve yakın Avrupa alfabeleri uyarlama olduğu ve asla millî olmadığı için okunmayan bir sürü harf veyâ kendilerinin hâlâ okumakta güçlük çektikleri ve resmi kurumlarda isim yazılırken sık sık tekrarlanan “heceler misin denmesi” de bu dillerin ve alfabelerinin uyarlama olduğunu göstermektedir.
Hulâsaten açıklıkla söyleyebiliriz ki biz İbrânî asıllı Arap-İslâm alfabesini kabûl ettiğimizde gecikmeli olarak en eski ve en yaygın alfabe sistemine dâhil olduk. Bu ilâhî kökenli alfabe bütün alfabelerin anası olurken biz onlardan ortak karakter kazanarak modern bir bileşke alfabesi olan Türk-Lâtin alfabesi’ne geçtik. Burada önemli olan kültürel verilerin gecikmeyle ancak 10. yy.da yazıya geçirebildiğimiz muazzam kültürü transkripsiyonla (harflerin okunma işâretleri) yazarak belki ancak yüzeysel bir aktarım yapılabilir. Bu da ancak çok bilimsel bir teknik istediği için çok zordur.
Kısaca neden Lâtin alfabesine geçtik? sorusunu daha ileride çarpıcı delillerle açıklamaya çalışacağız.
.
Ümmet mi millet mi?
10 Haziran 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:40
Sesli Dinle
A -
A +
Modern çağın getirdiği en popüler akım, başlangıç terimi itibâriyle “patriotism” genelde vatanseverlik olarak kullanılan “milliyetçiliktir”.
Amerikan halkının İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık savaşlarında kullanılan “patriotism” (patriotic, patriot) genelde vatanseverlik olarak açıklanmıştır. Lügatlerde de vatanperver; patriotic, patriot-lik, “Love of one’s country, patriotism” (Bir kimsenin vatanını sevmesi) şeklinde geçer. (Redhouse Sözlüğü)
Yine bir diğer mühim sözlükte şöyledir: Vatandost: Patriot, patriotic…
Burada bir iç açıklama şu şekilde yer almaktadır: “Hubbü’l-vatani mina’l-îmân. Love of country is an article of religion Muhammed says” ifâdesi vardır. (İslâmiyet’te Hazret-i Muhammed’in “Vatan sevgisi îmândandır” sözü, hadîs-i şerîfi vardır.) (Persian-Englısh Dictionary, F. Steingass, 1975)
İlk Çağ ve Orta Çağların mutlak tek’e itâat olan rejimleri, krallık, imparatorluk, hanlık, beylik ve diğer idârî sistemlerinde yayılmaya veyâ toprağı elde tutmaya dayalı bir vatan korumacılığı esastı. Eski Türklerde, Perslerde, Yunan’da, Arap’ta vatanı için savaşmak ve bu yolda ölmek bir şerefti. Vatan veyâ toprak sınırlarını korumak veyâ devamlı genişletmek için sürekli asker bulundurmak gâyesiyle kuvvetli bir ordu hazır olmalıydı. Çocuklar ve yaşlılar bâzen de kadınlar dışında herkes askerdi. Türklerde 13-14 yaşına gelen erkek çocukları ve kadınlar harp için eğitilir ve gerektiğinde onlar da askere alınırdı.
Askerin ölümden korkmaması gerektiğini Kutadgu Bilig ne güzel anlatmış:
“Anadan doğan hiç kimse ecelsiz ölmez. Düşmanı görünce neden korkarsın?” (KB, 2288) (Kutadgu Bilig Çevirisi, Yusuf Has Hâcib, (Reşid Rahmetî Arat) II, Türk Târih Kurumu Basımevi)
Kutadgu Bilig için şöyle denilmiştir: “Meşrık eyâletlerinde, bütün Türkistan memleketlerinde, Buğra Han dilinde bu kitaptan daha iyi bir kitâbın hiç kimse tarafından tanzîm edilmemiş olduğunu da Çin ve Mâçin âlimleri ile hakîmleri hepsi ittifâk etmiştir.” (Age, Kut. Bil, Tercümesi, Mukaddime, s.1)
Orhun Kitâbeleri’nde de kaliteli asker açıklaması oldukça enteresandır:
“Tirilip yitmiş er bolmış, Tengri küç birtük üçün kangım kagan süsi böri teg ermiş, yagısı koyn teg ermiş.”
(Toplanıp yetmiş kişi olmuşlar, Tanrı güç verdiği için babamın askeri kurt gibi, düşman askeri koyun gibi imiş.) Yâni bir kurt koskoca bir sürüyü dağıtır. (KK, BD, 11-12 Orhun Âbideleri, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Boğaziçi Yayınları, 8. Baskı, İstanbul 1986 s. 79)
İLK VE ORTA ÇAĞ’DA MİLLET KAVRAMI
Bilhassa Batı’da sınıf ve kast kavramları bu çağlarda millet olmayı mümkün kılmazken, İslâmiyet din toplumu denilebilecek ümmet kavramıyla, dînî ve dünyevî dayanışma esâsına dayanan, kardeşliği, eşitliği ve adâleti tesîs ederek sınırsız bir vatan bütünlüğü ile yeni bir sosyal topluluk meydana getirmişti. Öyle ki Kur’ân-ı kerîm bütün Müslümanları ümmet-millet dâiresi içinde birleştirmişti. Bunun delîli de “Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabb’inizim. O hâlde bana itâat edin” meâlindeki ayetti. (Enbiyâ Sûresi /92)
Hattâ bu konuda daha da ilerisi beyân buyurularak bütün mü’minleri toplumun yapı taşı olan aile fertleri gibi görmüş ve onları kardeş yapmıştır. Hucûrât sûresi 10. âyet’te “Bütün mü’minler kardeştir” buyurulmuştur.
“El-müslimûne ümmetün vâhidetün el-küfrü milletün vâhidetün.” İşte asıl mes’ele budur. Irkları, dilleri, ülkeleri ayrı olsa da Müslümanlar tek bir millet olduğu gibi, kâfirler de (İslâmiyeti kabûl etmeyen veyâ İslâmî kuralları beğenmeyen veyâ hafife alan) tek bir millettir.
Mâide Sûre-i celîlesi 51. âyet için İmâm Nesefî (rahmetullâhi aleyh) “Küfrün tek millet olduğuna bu âyet delâlet etmektedir” der. (Ebu’l-Berekât e’n-Nesefî (V-710 / 1310 ) Tefsîr-i Nesefî İstanbul 1984)
İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Şâfi’î, Ebû Dâvûd, Ahmed b. Hanbel (rahmetullâhi aleyhim ecmain) hazerâtı da Bakara sûre-i celîlesi 120. âyete dayanarak küfrün tek bir millet olduğunu söylemişlerdir.
Kâfirûn Sûresi 6. da “Sizin dîniniz size benim dînim bana” derken Efendimiz “İki ayrı millete (dîne) mensup kimseler arasında mirasçılık olmaz” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Sünen, Ferâiz,10; Tirmizî, Sünen Ferâiz 16; İbn Mâce, Sünen, Ferâiz 6; Ahmed b. Hambel Müsned 2, 187, Buhârî Ferâiz, Sahîh, Ferâiz 26, Müslim Sahîh, Ferâiz 1, Ebû Dâvud Sünen, Ferâiz 10, Tirmizî Sünen Ferâiz 15)
Küfrün tek millet olduğu konusunda Hanefî, Şâfi’î ve Hanbelî müctehidler birleşmişlerdir.
Şehristânî’nin meşhûr eserinin adı “El-milel ve’n-nihal”dir. Nihel, nihle’nin cem’idir. “Nihle” kupkuru zan ve vehimdir. Vahye dayanan milletlerin (dînin) târihi, en-Nihal ise, vahye dayanmayan beşerî sistemlerin milletlerin mâhiyetidir. (İmâm Kurtubî Tefsîri, el-Câmiü li-Ahkâmi’l- Kurân 2)
Buradan şunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz: Kavimler, ırklar aynı kandan olsalar da dinleri ayrı ise ayrı milletlerdendir. Irkî fonksiyon yâni etnisite inkâr edilemez biyolojik bir vâkıadır, ama dînî faktöre dayalı ümmet-millet sosyolojik realitesi boyut olarak çok daha geniş kapsamlıdır. Bu durumda bizimle aynı kandan olsalar da Şamanist Orta Asya Türklüğü, Hristiyan-Şamanist Yakutlar, Hristiyan Gagavuzlar, Çuvaşlar, Mûsevî Karaim Türkleri veyâ Hristiyan Macarlar da ümmet kavramı dışındadırlar. Tabîî ki Hristiyan veyâ diğer dinlere mensup milletler, içinde ümmet kavramı dışında olsalar bile, aynı birçok âdetlerden ve soydan olan Türklere sempati duymamıza engel yoktur. Sempati duyarız ama din kardeşlerimiz değillerdir.
Bugün dünyâda 2 milyardan fazla Müslüman bulunması bir te’mînât olmakla birlikte ayrıştırılmış, saptırılmış, bid’at ve reformlarla sarsılmış İslâm ümmeti tek millet olma şuurunu kaybedip ehl-i küfre yakınlaşma göstermektedirler.
Şüphesiz 10. asırla birlikte İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk Milleti ümmet-millet kavramlı bir cihan hâkimiyeti mefkûresiyle asırlarca hareket etmiş, fakat 20 yy.la birlikte Çin ve Rus komünizmi, parçalarımızı bizden koparmış, dînî ve millî bağların çok dışında Sovyet nizâmında sosyalist-komünist bir toplum düzeni içinde aslî unsurlarını unutmuş sosyo-psikopat ve mankurt bir topluluk meydana getirmiştir.
70 yıl süren bu zulüm yıkılsa dahi, dağılmış, savrulmuş, dinî duygulardan koparılmış Orta Asya Türklüğünün toparlanması hiç de kolay değildir. Bu kardeşlerimiz küllerinden doğmaya çalışmaktadır.
Türkistan, Mâverâünnehir eski şâşaalı günlerini, hattâ neredeyse îmânını bile kaybetmişken, şimdi Türkiye Cumhûriyeti’nin üstün çabaları ile yeniden dirilme safhasındadır. Her şeye rağmen hayâtları pahasına medrese ve yer altı eğitiminde Rus ve Çin Türkleri ak sakallıları, genç nesle verdikleri ilmî celâdet ve cesâretle dinlerini ve millî duygularını ayakta tuttular.
Kırım’da uzun yıllar görev yapan ve büyük fedakârlıklarla Türk illerine Kur’ân-ı kerîm dersi verip imâm hatiplik yapan Hâfız Ziyâ Aykut Hoca’mızın anlattıkları çok ibrete şâyândır. Orta Asya Türk illerini bilhâssa Kırım Türklerini İslâm parantezinde tutan üç unsurdan bahseder. Bunlardan birincisi hiç ihmâl edilmeyen erkek çocuklarının sünnetleri, bir diğeri ise büyük bir vakar ve cehd içinde ve toplu ibâdetin en heyecanlı ve katılımın en yüksek olduğu mevlit cem’iyetleridir. Mevlitlerde yoksul veyâ iyi hâlli olanlar fark etmeksizin evlerinde olan malzemeyi getirirler ve bir de zor şartlarda bir koyun kesilerek kazanlar kaynar ve bir bayram havasında ziyâfetler verilir.
Bugün öyle bir hâle geldi ki Kırgızistan’da 500.000 kişilik meydanlara sığmayan cemâatlerle bayram namazları kılınıyor. Cuma günleri namazda Moskova sokakları, Müslümânlarla dolup taşıyor.
MİLLET ESKİ BİR KAVRAM MI?
Eski Türklerde millet bu şekliyle geçer mi? Millet Arapça bir kelime olup İslâmiyet’ten evvel tabîî ki bu hâliyle geçmezdi. Kavim ve millet kavramları İslâmiyet’in kabulü ile kullanılmaya başlamıştır.
Eski Türklerde millet yerine “bodun” kullanılırdı.
“Türk begler bodun bunu eşiding” (Türk beyleri millet bunu işitin.)
“Çıgany bodunug bay kıldım, az bodunug öküş kıldım.” (Fakir milleti zengin kıldım, az milleti çok kıldım. )
“Türk bodunung ilin törüsin tuta birmiş iti birmiş.” KD / 1 (Türk milletinin ülkesini kânunlarını koruyup düzenledim) (Orhun Âbideleri, Prof. Dr. Muharrem Ergin, 8. Baskı. Boğaziçi Yayınları, İstanbul)
Bu kitâbelerde “bodun” kelimesi birçok yerde geçer. Biz bu örnekleri vermekle yetindik.
Millet kavram olarak “nation”, gelişmiş toplum sosyolojisinin bir maddesi ve geniş ve kapsamlı bir topluluk muhtevâsıyla bilimsel merkezlerdeki yerini almıştır. Burada bodun kelimesini de sosyol boyutlu “millet” ve “nation” kavramlarından aslâ dar kalıplı olarak görmemek lâzım. Toplumların idârî şekilleri ve yerleşim alanları genişleyip feodaliteden bağımsız kitleler düzenine geçince sosyal temalı terimlerde de değişmeler olmuştur. Yâni “umrandan uygarlığa” geçen toplumlarda umran millî temeller bakımından uygarlıktan çok daha dolu bir kavramdır. Milletler medenî oldukça halkıyla bütünleşir. Medeniyetin temelindeki ta’rif de zâten “tâmir-i bilâd ve terfih-i ‘ibâd”dır (Halkın refâhı ve beldelerin onarımı).
MİLLET VE DİL
Milleti meydana getiren unsurların başında da millî karakterli dil gelir. Ümmet-i Muhammed’in mutlak ibâdet dili Kur’ân-ı kerîmin dili olan Arapçadır. Hiçbir İslâm toplumu veyâ milleti, ibâdeti kendi dili ile yapamaz. Kur’ân’ın ve Ezânı-Muhammedî’nin dili Asr-ı sa’âdet’teki gibi Arapçadır. Dünyâda hiçbir millet ibâdet dilini millî karakterli yapmamıştır. 1932’de ezân Türkçe okunmaya başlayınca cemâatin câmi ve mescitlerden uzaklaşmasına sebep olmuş, 1950’de tekrar aslına döndürülerek câmiler ve mescitler şenlenmiş, minarelerden beş vakit ezan Hazret-i Bilâl’in okuduğu şekle dönmüştür.
Her milletin dili ayrıdır ve gerek renkler gerek etnik yapılar nasıl farklı ise diller de farklıdır. Türklerin İslâmiyet’ten evvel kendi dilleri ile yüklü bir edebî birikimi yoktur. İslâmiyet’in kabûlü ile eserler vermeye başlayan Türklerin en ilgi çeken verilerin başında “Dîvânü Lügâti’t-Türk” gelir. Kâşgarlı Mahmûd’un 11. asırda yazdığı bu eser, Araplara Türkçe öğretmek amacına yönelik olup ana metin Arapçadır. İçinde 7.500 kadar Türkçe kelime vardır. Atasözleri, sagular ve diğer bâzı konularla bulunmaz bir hazîne gibidir. Bu eser bir Türklük ansiklopedisi gibidir. İçinde bir de dünyâ haritası bulunduran bu eser için Ali Emîrî “Bu kitap değil Türkistan’dır; Türkistan değil cihândır” demiştir.
15 yy.daki bir diğer kıymetli eser Muhammed Bîcân’ın “Muhammediye”sidir. Bu şahsın Arapça eseri için kardeşi Ahmed-i Bîcân’a bildirdiği isteği de çok mânîdârdır. Megârib’in Türkçeye çevrilmesini ve her yerde okunmasını istediği için kardeşine şöyle der: “Didüm Bîcân’a imdi sen dahi gel//// Düzdüm bu kitâbı sen dahi gel //// Bunı Türkî diline dönder imdi ////Yayılsun ile şehre gönder imdi. (Envârü’l-âşıkîn için) (Muhammediyye Muhammed Bîcân, 853 H. 1449 M. Baskı Târîhi, 1888)
Demek ki millî olmanın en önemli karakteri millî bir dilin olmasıdır. Ümmetten ayrı dil konuşan milletler eriyip varlıklarını kaybetmezler, kendileri zamanla elde ettikleri coğrafya parçasında otururlar. Biz buna da vatan diyoruz. Bugünün şartlarında her milletin bir dili, bir bayrağı ve çizilmiş sınırları olması şarttır. Bu şartlarda Türkiye, Malezya, Endonezya, Pâkistan, Afganistan, Hindistan Müslümanları, Bangladeş veyâ daha irili ufaklı Müslüman ülkelerle Amerika, Avrupa ve Avusturalya’da yaşayan Müslümanlar hepsi kendi millî dillerini konuşur, Arapça ibâdet ederler. İslâmiyet ümmete dayalı bir konfederasyon; Müslüman milletler ise bu konfederasyona bağlı federasyonlar gibidir. Aralarında dînî ve kopmaz bir bağ vardır. Hilâfet döneminde bu bağların dünyevî tarafıyla ilgili siyâsî bir bağı da vardı.
Milletler kendi dilleri ile halkının anlayacağı tefsirler, hadisler ve fıkıh kitapları yazdılar veyâ ortak İslâm ulemâsının yazdığı Arapça ve Farsça eserleri kendi millî dillerine çevirerek, halklarını dînî yönde yetiştirdiler. Halkın ortak ulemâsı ümmet bazında yazdıkları muhteşem eserlerle müctehid İmâmların ictihâdlarını onların dillerine aktardılar. Hangi milletten olursa olsun ümmetin âlimleri müfessir, muhaddis oldular, fakîh, îtikâdî mezhep imâmı, tarîkat şeyhleri oldular bu tekkelerde mücâvir sıfatıyla her dil ve renkten ihvân ile dünyâ ve âhıret kardeşi bileşkesiyle kucaklaştılar.
Bizde özellikle tasavvufî eserler halkın anlaması için açık ve anlaşılır bir Türkçe ile yazıldı. Bunlara mesnevîleri, ilâhîleri, evliyâ menkıbeleri vs. eserleri örnek olarak verebiliriz. Halkın Türkçeden başka dil bilmemesi son derece normaldir. Bu yüzden halkın ilâhî mesajı yâni Kur’ân’ı anlaması için ilk dönemlerden îtibâren satır altı tercümeler yapıldı. Fakat yanlış bir algı ile Müslümân olan Türkler yıllarca kendi kutsal kitâbını anlamadan okudular denildi. +
Öyle olsaydı 12. yy.dan îtibâren onca Türk İslâm âlimi nasıl yetişebilirdi? Mâverâünnehir nasıl İslâm’ın tefekkür merkezi olurdu.
Kısacası yüce Türk milleti ümmet-millet birlikteliğini yıllarca hiçbir problem olmadan yaşadı. Hilâfet döneminde de siyâsî-dinî hükümranlığını İslâm’ın şânına yaraşır bir şekilde îfâ etti…
.
Âlim ârif, ilim irfân
24 Haziran 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:38
Sesli Dinle
A -
A +
Hep zihinlerde olan bir soru: İlim mi irfân mı; âlim mi ârif mi? En yaygın deyimle, ilim kisbî (kazanılmış) irfân vehbîdir (Allâh vergisi, m’arifet de denilebilir).
Kisbî ilimle helâl, harâm anlaşılır ve hısbe (emr ve nehyler tebliğ edilir). Vehbî ilim ledünnîdır. Akılla ve diğer delillerle îzâh edilemez. Ama helâli harâmı bilir.
Burada şunu da unutmayalım ki âlimden murâd odur ki önce Rabb’ini ve Resûlünü bilip İslâmiyet’in usul ve kâidelerine tam uyandır. Pozitif ilimlerde iştihâr etmiş (meşhur olmuş) fakat, dînimize uzak olan âlimlere dehriyyûn diyoruz ki onlar dünyâda hem şan ve şöhret hem de para kazanırlar, ama rızâ-yı Bârî’den uzak oldukları için bedbahttırlar.
ÂLİM VE ÂRİF
Ârif Allâhü te’âlânın rızâsını kazanan ondan başkasının sevgisini kalbinden çıkaran ve onu gönülle bilen kimse, velî, ermiş veyâ ârif-i billâh olan kimse. İrfân sâhibi odur ki seninle yediğini, seninle içtiğini seninle eğlendiğini, seninle alışveriş yaptığını görürsün, ne var ki onun kalbi yüce Allâh’a bağlıdır. Ondan başka hiçbir derdi yoktur. (Cüneyd-i Bağdâdî )
Ârifin kendini kusurlu görmesi çok büyük ni’mettir. (İmâm- Rabbânî )
Âriflerin kalpleri Hak teâlânın azameti ve kibriyâsına (büyüklüğüne) hayrân olmuştur. (İmâm-ı Rabbânî )”
Âlim, ilim sâhibi. Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş Kur’ân-ı kerîmin ve yüz binlerce hadîs-i şerîfin ma’nâsını bilen, İslâm’ın yirmi ana ilim ve kolları olan seksen ilimde mütehassıs, dört hak mezhebin, tasavvufun inceliklerini öğrenmiş, yetişmiş ve yetiştirebilen insanların ilminden faydalanacağı zat, müctehiddir.
Âlimler peygamberlerin vârisleridir. (Hadîs-i şerîf, Buhârî)
Ümmetimin âlimlerine hürmet ediniz; onlar yeryüzünün yıldızlarıdır. (Hadîs-i şerîf, Künûzü’l-Hakâyık)
Âlimin kıymetini ancak âlim anlar (Abdülhakîm-i Arvâsî ), (DÎNÎ TERİMLER SÖZLÜĞÜ, C. 1, İHLÂS GAZETECİLİK)
Peki, birinden birini tercîh etmek gerekirse hangisi önceliklidir?
Zannımca millet için mutlakâ ilim; şahıs için önce irfân.
Milleti meydana getiren fertler, şahıslar olunca millette ilim nasıl öne çıkar?
İlim cehde, çalışmaya dayalı bir kazanımdır; ilim olmadan herhangi bir yere varmak mümkün değildir. İlim açıktır, sarîhtir; kullanılabilir bir metâdır. Dolayısıyla âlim de halkın gözü önündedir.
Ârif saklıdır, irfân gizli bir hazînedir.
İlim beynin mesâîsi iken, irfân kalbin nevâlesidir (gıdâsı).
İlim bâzen irfân seviyesine ulaşamazken, irfân ilâhî feyzle ilme yön verir.
İlim külfetli, irfân izzetlidir.
Âlim her mecliste; ârif mü’min kalbinde yer bulur.
Âlimi hem halk hem Hakk takdîr eder; ârifi Hakk ta’zîz eder (yüceltir).
Âlimin gözü dışa açık; ârifin gözü içe açıktır.
Âlim doğruları çok konuşur; ârif doğrularda da çok susar.
Âlim mütecessisdir (araştırıcıdır); ârif mütevekkildir.
Âlim hakkı görünce söyler; ârif haklı olduğu yerde bile susar.
Âlim dağıtan; ârif hıfzedendir. (Ilim olarak)
Âlimi herkes tanır; ârifi kendisi bile tanımaz.
Âlime her yerde rağbet vardır; ârif bir post bile bulamaz.
MEN AREFE SIRRI
Âlim hem insanları hem de kendini terbiye etmeye çalışır; ârifin insanlarla pek irtibâtı olmadığı için nefsini bilip onu tezkiye etmeye (temizlemek) çalışır. Âlimin ilmi genelde kısmî ihtisas (uzmanlık); ârifin irfânı ise kalbî ihtilâstır (kalbi yalnız rızâ-yı ilâhîye bağlama).
Âlimin muhlis olduğu yerde ârif muhlasdır (ihlâsın üst derecesi). Tabîî ki âlimlerin de çoğu muhlasdır.
Âlim muhkem âyetler gibiyken, ârifler müteşâbihât gibidir. Âlimleri âlimler anlar, halktan anlayanlar da vardır. Ârifleri kolay kolay kimse anlamaz. Kalp gözü açık olanlar anlar.
MUHKEMÂT VE MÜTEŞÂBİHÂT
Muhkemât, Kur’ân-ı kerîmdeki mânâsı açık meydanda olan anlaşabilen âyetlerdir. “Ey Habîb’im sana Kur’ân’ı Allâhü teâlâ inzâl etti. Onun bir kısmı muhâkemât (muhkem âyetler) bunlar Kur’ân-ı Kerîmin esâsıdır. Bir kısmı da müteşâbihtir… vd. (mânâsı açıkça belli değildir.)” (Âl-i ‘Îmrân Sûresi, 7)
Kurân-ı Kerîmdeki helâl, harâm namaz, oruç, zekât, hac gibi hükümler muhkermâttandır (İmâm Süyûtî)
Müteşâbih âyetlerin mânâsını ancak Allâhü te’âlâ ve Allâhü te’âlânın kendisine ilm-i ledün ihsân ettiği derin âlimler bildirdiği kadar anlayabilir.” (Aga, Dînî Terimler A.)
Dolayısıyla burada anlatmaya çalıştığımız âlimlere açıkça uymak doğruyu bulmak için gerekir. Ârifleri anlamak zor olduğu için onlarla ve onların sözleriyle amel uygun olmayabilir; çünkü bâzıları sekr hâlinde bulunabilir.
İLİM Mİ MUHABBET Mİ?
Âlim ilme, ârif aşka doymaz. Âlim ilme, suya hasret toprak gibi; ârif tevâzûda çiğnenen toprak gibidir. Âlim güneş gibidir; âleme ışık saçar, ârifin kalbi tecellîgâh-ı ilâhîdir; nur saçar. (Âlimlerin çoğunda da tecellî olduğu için onlar da nur saçar)
Âlim Kur’ân-ı kerîmi okurken tefekkür eder; ârif ise kırâat eylerken göz yaşlarıyla âh ü enîn eyler.
Âlim haklıya hakkını teslîm eder; ârif haksıza da kendi hakkını teslîm eder.
Âlim aklî ve naklî ilimlerde allâme-i bî-müdânî (eşi bulunmaz âlim) olsa da ârifin gâyesi esrâr-ı Rabbâniyyedir.
“Sırlar aklın alamayacağı anlayamayacağı işlerdir. Bâtın, (kalb, rûh, hakikat) ilmi Allâhü te’âlânın esrârından bir sırdır… Esrârın çoğu kayda ve kitaba gelmez; sohbet ve berâber bulunmağa bağlıdır.” (İmâm-ı Rabbânî), (Aga, Dînî Terimler A.)
Âlim sathî; ârif derûnidir. Âlimin sâhası aklî ve naklî ilimler açık ve sathîdir. Zâten böyle olmasa kisb olarak tahsil edilemez. Ledünnî ilin ise derûnî ve hafîdir (gizli).
Âlim dört işlem gibidir. Haklıya haklı gücünü, haksıza eksi gücünü gösterir. Şer’îat-i garrâ-yı Muhammediyye’nin esâsı da kısasa kısastır. Cömertlikte çarpı işlemi gibidir.
Âlim malını çoğaltarak dağıtır. Çünkü İslâm âlimleri de mala mülke değer vermezler. Malını infâk ve sadakada bölme işlemi gibidirler. Bölüştükçe ve dağıttıkça mutlu olurlar.
Ârif var olanı dağıtmakta artı gibidir. Nefsinden fedâkârlıkta eksi gibidir. Hiç kalan olmasını beklemez. Malı fazla olmadığı veyâ hiç olmadığı için malından değil canından verir. Her günkü tilâvet-i Kur’âniyyenin ve zikrinin sevâbını ümmet-i Muhammed’e hediye etmekte bölme işlemi gibidir.
Âlim emredildiği gibi cömert; ârif ise îsârcıdır (kendi ihtiyâcını da dağıtır).
Âlim cem’iyyet içindedir, bu yüzden düzgün giyinir; ârif devamlı uzlettedir, dış düzene değil iç düzene önem verir.
Âlim bildiklerinin mânevî zekâtını vermek için hem hak hem de çok konuşur; ârif uzlette ve zikirde olduğu için diliyle değil kalbiyle konuşur.
Âlim şerî’atin kurallarına hakkıyla ve adliyle uyar; ârif ise şerî’at kurallarına aşkıyla uyar.
Âlim yeri gelince mutlakâ konuşur; ârif yeri gelse de konuşmaz, susar.
Yüce Peygamber’imizin buyurduğu gibi “Sözün hikmetli, sessizliğin tefekkür olsun.” (el-Firdevs 5/ 318)
Bu söz ne güzeldir: Mü’minin konuşması hikmet, susması tefekkür, bakışı ibrettir.
İnsanlar âhirette her konuşmasının hesâbını verecektir, ama susmasının suâli yoktur. O hâlde âlim bildiklerini anlatmak ve hısbe yapmak zorundadır, ama ârifin böyle bir mecbûriyeti olmadığı için bakışı ibret, susması tefekkür konuşması ize zikirdir.
Bir gün Hazret-i Ebû Bekir efendimiz bir kuşa bakarak ağlıyordu. Habîb-i zî-şân Efendimiz sordu: “Yâ Ebâ Bekr niye ağlarsın?” Sıddîk u Âtîk ağlayarak şöyle cevap verdi: “Yâ Resûlallâh, şu kuş uçarak buraya kondu, sonra daldan bir şey yedi sonra ötmeye başladı ve sonra uçtu gitti.” Efendimiz Risâletpenâh cenâpları: “Ne var bunda ağlayacak ey Âtîk? (cehennmden âzâd olan, dostum)” O kerîm dost şöyle cevâp verdi: Ey Allâh’ın Resûlü, şu kuş daldan bir şey yedi, bu yediğinden hesâp vermeyecek; sonra onun konuşması demek olan ötüşünden de hesâp vermeyecek. Sonra uçup gitti. Bu hareketinden de hesap vermeyecek. Hâlbuki biz verilen her ni’metten hesâp vereceğiz, yememizden, konuşmamızdan ve attığımız adımdan, nasıl ağlamayım?
Nitekim Yüce Rabb’imiz Tekâsür sûre-i celîlesi 8. âyette meâlen “Sonra elbette verdiğimiz ni’metlerden sorgulanacak, hesâba çekileceksiniz” buyuruyor.
ARALARINDA ÇOK FARK VAR MI?
Âlim ibâdetinin mânâsını bilir ve bunun idrâkindedir; ârif ise genelde ibâdetin hazzı ve zevkıyle gaşy içinde olup şuur ve idrâk boyutlarını aşar.
İdrâk, tasavvur ve ilim âlimin işi; irfân, aşk ve fenâ ârifin işidir.
Âlim seyr-i sülûkde kalb makâmında cezbeye kapılır; ârif ise seyr-i ‘ani’llâhi billâhı cehde kapılır. Tabîî ki seyr-i sülûkü tamamlayan âlim ve ârif zâtlar da çoktur. Tasavvuf neşvesi başka şeylere mânîdir. Ama İmâm-ı Â’zam gibi hem esrâr hem de ahkâm ilmiyle uğraşanlar insân-ı kâmil olur. Bu yüzden büyük müctehid Nu’mân bin Sâbit-i Kûfî “Son iki yılım olmasaydı Nu’man yanmıştı” diyor. O son iki yılı Ca’fer-i Sâdık ile geçen esrâr ilmi meşgûliyetidir. Âlim beden ve din ilmiyle zü’l-cenâheyn (iki kanatlı, iki ilim dalında da mütehassıs) olur; ârif ise ilm-i ledünle ârif-i billâh olur.
Âlim dînimizde çok övülmüştür. “Kendilerine ilim ve hidâyet verdiğimiz kimseler ilimlerini insanlardan saklarlarsa Allâh’ın ve la’net edenlerin la’netleri bunların üzerine olsun. (Nisâ Sûresi, 30)
“Bir saat ilim öğrenmek veyâ öğretmek sabâha kadar ibâdet etmekten daha sevâptır.” (Hadîs-i şerîf, Dürrü’l- Muhtâr)
Rahle-i tedrîse oturan bir insan ilim zevkini alıp sonra âlim olursa aynı zevki o ilmi insanlara öğretirken de alır. Nebiyy-i zî-şân Efendimizin buyurduğu gibi: “Ya âlim ol, ya talebe ol, ya dinleyenlerden ol, ya da bunları sevenlerden ol. Beşincisi olma helâk olursun.” (Taberânî, Beyhakî)
Âlim kitaplar devirir, yazdıkça yazar, okudukça okur; ârif gönül kitabından okur, ne mektep ne de medrese bilir ama hem ilm-i Kur’ân’a hem de ilm-i insâna vâkıf olur.
Allâhü te’âlâdan hakkıyla korkan âlimlerdir. “Kulları içinde ancak Allâh’dan gereğince korkanlar (sakınanlar) âlimlerdir.” (Fâtır- 28)
Allâhü te’âlâyı hakkıyla bilenler de âriflerdir. Bunlar âbid, zâhid, sûfî, ehl-i riyâzât, ehl-i mücâhededirler. Yâni hem nefsin istediklerini yapmazlar hem de nefsin istemediklerini yaparlar.
Âlimin aşkı tedvin (kitap yazma) ârifin aşkı tehlîl iledir.
Âlim dünyâ ve âhiret için iyilik ve güzellikler ister, ârif dünyâ ve mâ-fîhâyı (ötesini) düşünmez. O rızâ için dâimâ huzurdadır.
Âlim emredildiği gibi beş vakit namazdadır; ârif ise devamlı namazdadır. “Onlar ki sürekli salâttadırlar (namaz) Sürekli Allâh’a yönelişlerini muhâfaza ederler.” (Meâric- 23)
Hazreti Mevlânâ da “Penc-akt âmed namâz-ı reh-nümûn /// Âşıkân-râ fî salâti dâimûn.” İnsanlara namaz beş vakittir ama âşıklar dâimâ sevgilinin huzûrunda namazda gibidirler.
Âlimin dış hâli Hazret-i Ömer gibidir. Ârif aşk ü sadâkette Hazret-i Ebûbekir gibidir.
Âlim riâyette (uymakta) Hazret-i Ebûbekir, adâlette Hazret-i Ömer, cem’iytette Hazret-i Osmân, ilimde Hazret-i Âlî gibidir.
Ârif aşkıle yanmakta Sıddîk, havf-i Yezdan’da (Allâh korkusu) Hazret-i Ömer, hayâda Hazret-i Osmân, ilm-i ledünde Hazret-i Alî gibidir.
Âlim bilmediğine bilmem der, Ârif bildiğine de bilmem der.
Âlim ilmini anlatabilmek için halka karışır, ârif Hakk’la olabilmek için halktan infirâd (tek başına kalmak) eyler.
Âlim rükû’da Rabb’ini ta’zîm eyler (yüceltir) Ârif ise hem ta’zîm hem de gönlünü tanzîm eyler (düzeltir)
Âlim secdede hâk ile yeksân olur, (Zeminde kendisini sıfırlar toprakla bir olur), ârif secdede mekândan noksân olur.
Âlim varlığıyla var olur; ârif yokluğuyla var olur.
Âlimin yanında diline, ârifin yanında kalbine sâhip ol.
Dil konuşur kulak dinler, âlim kulağa hitâb eder; dil susar kalb dinler, ârif kalbe hitâb eder.
Âlim, garîk-ı bahr-i irfân olursa (irfan denizine batarsa) kâmil-i mükemmil olur; ârifler mürşid-i kâmil yörüngesinde seyyâre (gezegen) olur.
Âlimler cihânı aydınlatan güneş gibi; ârifler gecelerin nûru olan ay gibidirler.
Âlim unutulmamayı; ârif ise hiç anılmamayı ister.
Âlim olmak zor; ârif olmak çok daha zordur.
Âlimin işi hep terakkî; ârifin işi hep tevakkı’ (takvâ) dir.
Âlimin dostu çoktur; ârifin dostu ancak Hakk’tır.
Âlimlerle ol ahkâmı (din bilgileri, haram helâl vb.) öğren, olabilirsen âriflerle ol esrârı öğren.
Amel bi’l-ilm, ilm bi’l-ihlâs olursan âlim-i billâh olursun; mevcûdun serteser ihlâs olursa ârif-i billâh olursun.
Âlimin varlığı kemâl iledir, ârifin gâyesi cemâl iledir. Âlim öğrendikçe olgunluk peşindedir. Ârif ise hep âhirette rü’yet-i cemâl şevkıyla yaşar.
O HÂLDE HANGİSİ ÜSTÜN?
Sahâbe-i kirâm efendilerimiz doğuştan isti’datlı oldukları için Efendimiz’in sohbetlerinde kemâle erip hem âlim hem de ârif oldular. Bu şekilde her biri zâtî müctehid olmakla şereflendiler. Selef-i sâlihîn (Ashâb-ı kirâm, tâbiîn, teba’i tâbîîn) eimme-i müçtehidîn (Dört Hak Mezhebin Îmâmları) rıdvânulâhi teâlâ ‘aleyhim ecma’în hazerâtı, ulemâ-yı mütekaddimîn (kelâm ilminde İmâm-ı Gazâlî’ye, fıkıh ilminde Şemsü’l-eimme Halvânî’ye (M.1063) kadar gelen İslâm âlimleri ve müteahhırîn ulemâ (M. 1063ten sonra gelenler) ( rahmetullâhi teâlâ ‘aleyhim ecma’îyn ) ve İmâm-ı Buhârî, İmâm-ı Müslim ve bunlar gibi tefsir, hadîs, kelâm, fıkıh ulemâsı, Osmanlı meşâyıh-ı kirâmı , kâdîları, müftîleri Selâtîyn âl-i Osman Sultânlarının rub’u (dörtte biri), İmâm-ı Rabbâni gibi tasavvufta ahkâm ve esrâr ilimlerinde yektâ olan zevât-ı kirâm hem ârif hem de âlimdiler.
Şimdi tercîh etmek gerekirse, âlim mi ârif mi diye bu soruya cevâp vermek mümkün mü?
Veyâ şöyle sorsak: Biz onları değerlendirebilir miyiz acabâ?
.
Nesep, kimlik, soy sop
8 Temmuz 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:38
Sesli Dinle
A -
A +
Soy sop aristokratik bir hâdise değil, şahsın sahîh varlığının kişide ve toplumda uyandırdığı güvendir. Osmanlıda hem şehirlerde hem de köylerde nesep işi çok önemliydi. Pâdişahlar zâten çok net olan soylarını fermân ve hatt-ı hümâyûnlarda belirtirlerdi. Basit bir senette bile şecereye önem verilirdi.
İlk ve Orta Çağlarda küçük tabaka toplulukları, klânlar, boylar, kabîleler ve onları birbirlerine sıkı sıkıya bağlayan sosyal bünyeleşme ve tabakalaşma vardı, ama ötekileşme ve ötekileştirme yoktu. Şuurla idrâk edilen modern millet kavramı olmamakla birlikte kısmen de olsa agnostik (net bilinmeyen tanrı mefhûmu) dînî kavramlar veyâ politeist (çok tanrılı) inanışlar toplumları bir arada tutuyordu.
FİLOZOFLAR DÖNEMİ
İlk çağların profan (lâ-dînî) rehberleri olan filozoflar toplumları bir hayli etkiliyor aydın veyâ aydın olmayan sınıflara göre yelpâzede yer buluyorlardı. Dogmatikler dayatmacı olurken; Skolastikler dînî bağlamcı, Sofistler ise akıl oyunları ile insanları bağlıyorlardı. İnsan aklını zorlayan ve ancak bâzı akıl sâhiplerini etkileyen İlk Çağ filozofları temeli düşünmeye dayalı bir sistem olduğu için insanlara câzip geliyordu. Kralları, imparatorları etkisi altına almakta zorlanmayan bu üstün zekâlı insanlar yıllarca gündemden düşmemişlerdir. Bu akımı çağlara göre şöyle sınıflandırabiliriz:
1-Sokrat Öncesi Dönem veyâ Presokratistler (MÖ 5.yy)
2-Aristo, Platon Dönemi (MÖ 5.yy)
3-Aristo sonrası Dönemi (Helenistik Dönem, MÖ 3-1. yy)
4-Yeni Platonculuk Dönemi (Dînî dönem, MÖ1, MS 6. yy)
Felsefe insan topluluklarını çok etkilemiş, insanları ya agnostik veyâ ateist yapmış, filozoflar kendi akıllarını en tartışılmaz aklı saydıkları ve peygamberleri kabûl etmedikleri için ilkel deistlerin yâni peygamberlerin varlığına inanmayan muğlak “tanrı” kavramcılığı olan agnostisizmin doğmasına sebep olmuşlardır.
Felsefe İslâm dünyâsını da özellikle 10-11 asırda çok etkilemiş çok zekî âlimler maalesef bu akımın tuzağına kapılarak îtikâdî depresyonlara düşmüşlerdir.
Sübûtî sıfatların tartışılmasından âhıret âleminde ruh beden berâberliğini şüpheye düşürecek kadar veyâ daha başka sıkıntılı fikirlerle zamanın insanlarını ifsâd etmişlerdir. Bu sıkıntılı dönem bir yandan Mu’tezile bir yandan da Şi’â tasallutuna karşı Ehl-i sünneti yıpratma haddine varmıştır. Ama İslâm dünyâsı Rahmet-i ilâhiyye ile yetişen kelâm âlimleri bu akıma kal’a olmuşlar ve ümmeti büyük bir tehlikeden kurtarmışlardır.
İmâm-i A’zam Ebû Hanîfe, Hasen el Basrî, İmâm Şâfiî, Ebu’l Hasen el- Eş’arî ve İmâm Mâturîdî hazretleri gibi müthiş âlimlerin getirdiği usul, varlıkları tabîî bilimler ile değil (mebde ve meâd) yaratılış ve döneceği yerle ilgili mes’eleler açısından konu etmiştir. Kaynak Kurân-ı kerîm ve Ehâdîs-i Nebeviyye idi.
İmâm Gazâli hazretleri ile birlikte (ö 505 – 1111) kelâm ilmine felsefe konularıyla mantığın birçok konusu da girmiş ve bu büyük âlim bu bilgilere dayalı olarak felsefeye reddiye olarak “Tehâfütü’l-felâsife” adlı müthiş antitez kitabını yazmıştır.
İLK KAPİTALİSTLER: MERKANTİLİSTLER
İlk ve Orta Çağların önemli toplulukları Merkantilistler ve bunun sonucu doğan Merkantilizm (Kapitalizmin habercisi olan tüccar topluluklar) önceleri Fenikeliler, Soğdlar, Lidyalılar, Âsurlular ve Romalılar, ticârî koloni topluluklar kuruyorlar ve insanları bu şekilde yönetiyorlardı. Kervanlar sâdece mal taşımıyor büyük kâfilelerle insanları değişik bölgelere de ulaştırıyorlardı. Bu şekilde bu pragmatist zihniyet ilk taşımacılık sektörünü de kurmuş oluyordu.
HÂNEDANLIKLAR, ASÂLET VE SINIFLAR
İlk ve Orta Çağlarda ırkî temâyüller pek gözde değildi; buna rağmen ayrıcalıklı veyâ ezilen halk toplulukları vardı. Antik Roma’da sosyal yapı Roma monarşisi günlerinden (MÖ 753-509) ve Antik Roma Cumhûriyeti boyunca sosyal yapı “patrisyenler” ve “plepler” olarak iki farklı sınıfa ayrılıyordu. Plepler askerlik yapmayan ticâret ve zenâatle uğraşan hür sınıftı. Patriciler veyâ patrisyenler sayıları az olan fakat idâreyi elinde bulunduran sınıftı. Genelde ise liberi (hürler) ve servi (köleler) olarak da ikiye ayrılırlar. Her toplumun köleleri insanî hakların hiçbirinden yararlanamayan sınıftı. İslâmiyetle birlikte kölelik fiilen kalkmasa bile örfî temâyüllerle yanında çalıştığı kişinin bir çalışanı gibi her haktan faydalanıyor ve hür bir insan gibi yaşıyordu.
Orta Çağ Avrupa’sında idâre de hukuk da kilisenin emrindeydi. Hristiyanlığın iki ana mezhebe ayrışması sonucunda iki mezhep iki ayrı din gibi kabûl edilmişti. Birbirlerine düşmanlıkları o seviyedeydi ki Aziz Bartalmay Yortusu Kıyımı bu ayrışmayı çok net anlatır. 1572 yılında Fransız Din Savaşları sırasında Huguenotlar’a karşı Katolik çetelerin katliâmıdır. Binlerce insan işkencelerle öldürülmüş, başta Paris olmak üzere sokaklardan kanlar akmıştır.
NEFRETE DAYALI TOPLULUKLAR
İslâmofobi: Özellikle genelde Avrupa’da ve bütün dünyâda giderek yaygınlaşan İslâmofobi “İslâm düşmanlığı” bütün diğer dinleri, agnostikleri, deistleri ve ateistleri açık bir nefret topluluğu hâline getirmiştir. Psikopatlar, siyâsîler, devlet adamları ve İslâm’ı hiç tanımayan kimseler bu topluluğun kopmaz üyeleri hâlindedir. Avrupa’da siyâsî liderlerin oy artırma parolası da İslâmofobidir.
LGBT: Dünyâyı giderek saran bir büyük tehlikeli topluluk da LGBT’lilerdir. Tam açıklanmasa da âile yıkımı için kurulmuş bir ahlâkî tahrîbat idealli sapkınlar topluluğudur. Bu eş cinseller âile yapısının en büyük düşmanları olup kendilerine âit olan sembol ve çok renkli flâmaları ile dünyâyı tehdîd eder hâle gelmişlerdir. Bugün Batı’da kilisenin bile kanatları altına saklanan bu gürûha karşı direnen tek güç İslâm toplumudur. Bu yüzden de İslâm ülkelerinde de özellikle ülkemizde faâliyetlerini giderek artırmaktadırlar. Çıkarılan oyuncaklarında üniseks (cinsiyetsiz) çocuklar, ilkokul diploma törenlerinde bile o renkli flâma altında öğrencileriyle resim çektiren öğretmenler tehlikeli unsurlar hâlindedir. Batı’da zâten normal bir hâle gelen bu topluluklara Türkiye’de hassas davranılmalı ve sık sık düzenlemek istedikleri yürüyüş ve mitinglerine izin verilmemelidir. Tabîî, bu arada bunlara sâhip çıkan siyâsîlere de müsâmaha gösterilmemelidir. Unutulmamalı ki bu azîz milletin hemen tamâmına yakını bu sapık temâyülden nefret etmekte ve çocuklarının bu akımın pençesine düşürmemek için İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkmaktadır. Bu yüzden âileler özellikle ufak çocukların cinsiyet ayrımına dikkat etmeli, erkek çocukları erkek gibi kız çocuklarını da kız gibi giydirmemelidir. LGBT her şeyden evvel LÛTÎ kavramıyla kitâbî dinlerde la’netlenmiştir.
PSİKOLOJİK HİPNOZ TOPLULUĞU, MÜZİK GRUPLARI: Dünyâ için özellikle de ülkemiz için bir diğer büyük tehlike de müzik topluluklarıdır. Dünyâ gençliğini hipnotize eden rock’çular, rap’çiler, Heavy Metalica’cılar, özellikle dış görünümleri ile BTS, arabesk gençleri hipnoz hâline sokup bol miktarda tükettikleri uyuşturucu maddeler yanında zenginleri 1 gramı 27 milyon dolar olan “kaliforniyum” kullanmaktadırlar. Bizde de bu topluluklara özentili gençler arasında ilköğretime kadar inen uyuşturucu kullanımı artmaktadır. Dikkat edilmesi gereken de orta öğretim mekânlarını ablukaya almalarıdır.
FANLAR VEYA HOLİGANLAR: Her gün artarak devâm eden ve normal piyasaları allak bullak eden transfer borsalarıyla gündemden hiç düşmeyen özellikle futbol, bir spor olmaktan çıkıp açık bir kumar toplumu meydana getirmiştir. Savaş alanını andıran ve insanların yaralanıp öldükleri hattâ ülkeleri birbirleriyle savaştıran futbol 1950’lerin heyecan veren ve insanların aynı tribünlerde aynı anda maç seyrettikleri günleri mâziye gömüp aynı takımı tutan geniş akrabâ toplulukları meydana getirmiş ve karşı takımı tutan âilerde ayrışmalar artmıştır.
At yarışçıları: Ecdâdımızın en sevdiği sporlardan olan at biniciliği de hipodromların açık kumarhâneler hâline gelmesiyle spor olmaktan çıkarılmıştır.
Evrensel siyâsî ve ticârî topluluklar, masonlar: Dünyâda varlığı dâimâ saklı duran fakat hiç eskimeyen aristokrat, geniş kıt’alararasıyla bağlı bir diğer teşkilât da masonluktur. ABD-İsrâil-İngiltere sacayağında şekillenen bu topluluk para piyasalarına hâkim oldukları için en etkili toplulukların başında gelmektedir.
İSLÂM ÖNCESİ TOPLULUKLAR
İslâmiyetten evvel Arabistan’da kabîlecilik çok önemliydi. Ticârî üstünlüğü ellerinde bulunduran Kureyşîler, Kâbe’nin de ticâret merkezi olmasından çok yararlanıyorlardı. Kâbe İslâm öncesi içinde bulundurduğu putlarla müşriklerin hürmet ettikleri bir mekân olmakla birlikte, bu aristokrat ticâret erbâbı, müşriklerin Hakk dîne karşı koymalarının esas sebebi ticârî endekslerinin düşmesi ve İslâmiyet’in getirdiği eşitlik ilkesiyle sınıf üstünlüklerini kaybedip kölelerle insânî plânda bir sayılmaları ve hiçbir hakkı olmayan kadına nikâh, mîrâs ve boşanmaktan dolayı mağdur olmalarını engelleyen kurallardı.
İslâm’ın getirdiği ümmet topluluğu Suk-i Ukkâz entelijansiyasının Kur’ân-ı kerîmle berhevâ ederken İslâmiyetle doğan hatîbler, Arab’ın İslâm öncesi hitâbet san’atını da bloke ediyorlardı.
Sosyal sınıflamada insan eşitliği o derecede idi ki İslâm’ı kabûl eden köleler İslâm ordularına komutan oluyor, büyük şehirlere vâli, danışman oluyor ve bir Habeşî köle olan Bilâl-i Habeşî hazretleri Yüce Peygamber’imizin müezzini olmakla şerefleniyordu.
İslâm öncesi Araplarda kişi varlığı ferdî egzistansiyalizm diyebileceğimiz soy belirleme çok eski bir gelenekti; bir ufacık çocuk bile kendi âilesinde onuncu dedesine kadar şeceresini sayabilirdi. Bu hâl o şekilde idi ki hattâ at ve develerin bile şecereleri tutulurdu.
OSMANLIDA SOY SOP
Osmanlıda kişi kimlikleri baba ve oğul adı birlikte anılarak belirlenirdi. Cumhûriyet dönemiyle “imtiyazsız, sınıfsız bir toplum” sloganıyla önce zâde, gibi köklere dayalı soyadları yasaklandı. Hâlbuki Ali-zâde Ahmed’in köyde ne imtiyâzı olabilirdi ki! Sonra aynı âile ve soydan gelen “-gil” ekleri kullanıldı. Uşşâkîzâde Hâlid yerine Hâlid Ziyâ Uşaklıgil oldu.
İmtiyazlılık çok kompleks bir kavram. Bir köyün köklü âileleri elbette o dar bölgelerde sayılıp sevilirdi. Geniş arâzîsî olan bu insanlar köyde birçok kişiye tarla ve sürülerinde iş imkânı sağlardı. Makinanın gelişmediği ve kol gücüne çok ihtiyaç duyulan zamanlarda bir insan gücüne çok ihtiyaç vardı.
Ağalar 1960’ların romanlarına konu olan sosyalist-komünist kalemlerin yerden yere vurdukları Avrupalı derebeyler gibi değildi. İçlerinde elbette haksızlık yapanlar da olmuştur. Ama sınıfsal olmasa bile saygı asâletine dayalı bu insanlara düşmanlık sosyalist-komünist yazarların geçim kaynağı olmuştu. Nâzım Hikmet’in “Kelimelerde bile düşmanıyım asâletin” sözü bu tezi doğrulamaktadır.
Köy insanının nesebi çok sahîhtir. En azından yaşlılar yeni neslin birkaç atasını mutlakâ bilirler. Ekonomik zorlama, köyleri boşaltıp şehirlere düzensiz göç başlayınca yeni sosyal yapılanma karmaşık nesillerin doğmasına yol açtı.
OSMANLI VESİKALARINDA NESEP
Osmanlıda hem şehirlerde hem de köylerde nesep işi çok önemliydi. Kassâm defteri gibi basit bir senette bile şecereye önem verilip ve titiz davranılırdı. Osmanlı Devleti 620 sene yaşadıysa kısmen bu ihtimâmlı vesîkacılığa dayalı olmasıydı.
Pâdişahlar zâten çok net olan soylarını fermân ve hatt-ı hümâyûnlarda bilhâssa belirtirlerdi.
Muhteşem Süleymân’ın Fransa Kralı Françesko’ya yazdığı mektûptaki tuğrada “Süleymân Şâh bin Selîm Şâh el-muzaffer dâimâ” yazılıdır.
İSLÂM BÜYÜKLERİNİN ŞECERELERİ
Yüce Risâletpenâh Efendimiz’in şeceresi ma’rûf-ı cihandır (bütün âlemin bildiği). Onun büyük halîfesi ve Emîrel-Mü’minîn Hazret-i Ömer’in soyu da 12 göbek evveline kadar bilinir.
Arap halkı genellikle Adnân ve Kahtân soyundan gelir. Bunlardan Adnân’ın soyu Hazret-i İsmâîl’e kadar iner. Adnân’dan 12 kuşak uzakta olan Mâlik oğlu Fihr büyük ve iktidâr sâhibi bir kişiliktir. Meşhûr Kureyş kabîlesi onun soyundan gelmektedir. Hazret-i Ömer, Adîy’nin soyundan onun kardeşi Mürre de Efendimiz’in atalarındandır. Görülmektedir ki Efendimiz bu asîl soylu Ömer-i âdil ile aynı soydan gelmektedirler. (Bütün Yönleriyle Hazret-i Ömer ve Devlet İdâresi, Allâme Şiblî Nu’mânî, Türkçesi Prof. Dr. Tâlip Yaşar Alp, Mahya Yayıncılık 2015, İstanbul s.29)
Demek ki soy sop aristokratik bir hâdise değil, şahsın sahîh varlığının kişide ve dolayısıyla toplumda uyandırdığı güvendir.
.
Felsefeye reddiyeler ve İmâm Gazâlî
22 Temmuz 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:38
Sesli Dinle
A -
A +
İslâmiyet faydalı ve düşündüren hiçbir ilmi inkâr etmez ve ona cephe almaz. Onun için ilimleri bedenî ve dînî olarak iki ana başlık altında kabûl eder.
Bedenî ilimlerin bünyesinde astronomi, tıp, botanik, biyoloji, fizik, matematik vs. diğer ilimleri övmüş ve bunlarla uğraşılmasını farz-ı kifâye olarak kabûl etmiştir. Hukûku zâten fıkıh çerçevesi içine almış, sosyolojiyi de Kurân-ı kerîmin cemiyet şekillenmesi içinde işlemiş, verâset hukukunu, bey’u şîrâyı (alışveriş), nikâhı ve boşanmaları Kelâm-ı kadîm ve Sünnet-i nebeviyye ile esâsa bağlamıştır.
Târih ve coğrafya esas kabûl edilerek bihâssa coğrâfî mekânların ezan saatleri ayarlamalarında, arz ve tûl (enlem boylam) dâirelerinin konumları ve bilhassa kıble ta’yîninde trigonometriden faydalanmayı esas almıştır.
Yiyecek ve içeceklerin helâl ve harâmlığı muhken âyetlerle açıklanmış olanları dışında, tahrîm ve mekruhlar müctehidlerin ictihâdlarıyla serdedilirken özellikle kimyevî maddelerin kullanımında ortaya çıkan görüşlerin aydınlatılmasında, fen ilimlerini iyi bilen kimyâ ve eczâ ilmi âlimlerinin görüşleri, Müslümanların akıllarının karışmasını önlemişlerdir.
Bunların hepsi İslâmiyet’in ilimle ne kadar iç içe olduğunu gösteren delillerdir.
İSLÂMİYET FELSEFEYE NEDEN MESÂFELİ OLDU?
Çağlara damga vuran filozoflar neden İslâm âlimlerinin büyük bir kısmı tarafından suçlamalara mâruz kaldı? Niçin bu ilim sâliklerine karşı reddiyeler yazıldı? Dînimizin emrettiği ve çok övdüğü akıl yürütme ve düşünme felsefenin ana konusu iken bu bilime bâzı İslâm âlimleri neden cephe aldı? Veyâ neden bâzı âlimler bunu şiddetle savundular? “İslâmiyet felsefeye karşıdır” diye kesin hüküm vermek doğru mudur? Bu konunun sebeplerini araştırmadan konuşmak bizi yanıltacaktır. Yâni esas mes’ele şudur: İslâmiyet felsefeyi külliyen mi reddetmiştir? Ya da başka bir deyişle felsefenin metodolojik muâkalesine (akıl yürütme) mi karşıdır? Veyâ daha açık bir ifâdeyle vahiy-akıl mukâyesesi veyâ tercîhinde kesin aklı seçtiği için mi reddedilmiştir? Evet, esas mes’ele zâten budur.
UYUŞMAZLIK VE İNKÂR
İslâm âlimleri özellikle bütün Orta Çağ’ın en baskın ilim dalına karşı çıkarlarken hissî mi yoksa delillerle mi iknâ yolunu seçtiler? Felsefe ve onun Orta Çağ’daki sâliklerini aklî ve mantıkî yollarla iknâ etmek çok zordu. Zâten onların kullandıkları metod bu yoldu. O hâlde daha net ve inandırıcı deliller gerekiyordu. Kelâm ilmi sanki bu mes’ele için var olmuştu. Felsefe ve mantığın kullandığı metotları kullanarak konuyu aydınlattılar.
İmâm Gazâlî hazretleri bilim dünyasındaki dogmatik filozofların kâinâtın yaratılmasındaki İslâm’a uygun olan konulara karşı çıkmadı; onun gâyesi İslâm’a uygun olmayan Bâtınîlik veyâ Mu’tezile’de olduğu gibi îtikâden îmânı zedeleyen konulara karşı Ehl-i Sünnet’in dik duruşunu göstermekti.
Mu’tezile veyâ Bâtınîliği çeşitli yönlerden tenkîd eden ve onları dalâletle suçlayan kelâm âlimleri ve özellikle İmâm Gazâlî, bâzı yönleriyle filozofları tekfir yönüne de gitmişlerdir. İleride bahsedeceğimiz gibi bu tenkidleri aslâ hissî olmayıp muhâtaplarını iknâ yoluyla olmuştur.
Bâtınîliğin felsefeyle dirsek temâsı olmakla birlikte Mu’tezile’nin felsefe ile rasyonel konularda parantez birliği vardır.
İslâmiyet felsefeye teslîm olsaydı, tasavvuf bâzı âlimlerce inkâr edildiği gibi yaygınlaşırdı. Nitekim irfân ve esrârı tam anlamayanlar tasavvufu mutlakâ reddetmişlerdir.
İslâmî sahadaki bâzı filozoflar da Tabîiyyûn gibi düşünerek rûh, tekevvün, kıdem ve bâzı konularda Ehl-i Sünnet’ten ayrılmışlardır.
PEKİ, HAKÎKAT NEREDE?
İmâm Gazâli hazretleri aklî hakikat arayıcılarını birtakım sınıflara ayırmıştır. Bunlar Dehriyyun, Tabîiyyûn ve İlâhiyyûn’dur
Dehriyyûnlar (materyalistler) âlemi ebedî kabûl ederler. Bu durumda Yaratıcıyı kadîm olarak kabûl etmeyip bâtıl olurlar.
Tabîiyyûncular (natütalistler) “Bir yaratıcı vardır” (evren şuuru) derler. Rûhun ebedî olduğunu kabûl etmezler. Âhiretin varlığını inkâr ederler.
Hazret-i Âdem’in bedeni âlem-i halk ve âlem-i emrden olunca kalbin komşusu olan rûh, Allâhü teâlânın bir kudret-i seniyyesi olarak insana verildi. Nitekim İsrâ sûresi 85. âyet-i kerîmede “Sana rûh hakkında soru sorarlar, de ki: Rûh Rabb’imin emrindedir ve size bu konuda (ilim olarak) çok az şey verilmiştir.”
Bu, şudur: Rûh ilâhî bir atiyyedir. Kalp de öyledir, ama rûh beden varlığının esâsıdır. İnsanla Rabb’i arasında en büyük bağdır.”
Kalb maddesiz ve insan organına benzemeksizin bir asıldan doğmadan var olan hârikalardandır. Ya da onun emriyle meydana gelen ve “ol!” demesiyle var olan şeydir. Onun kıdem ve hudûsundan (âlem içindeki varlıkların sonradan yaratılması, görünmezken görünür duruma gelmesi) sorulsa cevap şudur: Allâh onun ilmini kendisinde saklamıştır.
Yahûdîler, Kureyş’te “Ona, (Efendimiz’e) Eshâb-ı Kehf’ten, Zülkarneyn’den ve rûhdan sorun eğer susarsa veyâ hepsine cevâp verirse peygamber değildir” dediler. O da onlara iki kıssayı anlattı ve rûh işini kapalı bıraktı. Nitekim Tevrat’ta da kapalıdır.
İlâhiyyûn (metafizikçiler) ise ilk iki gruba benzememekle birlikte dînimize ters düşen düşüncelere sâhiptirler. (Envârü’t-tenzîl ve Esrârü’t-te’vîl, Beydâvî Tefsîri)
İmâm Gazâlî “El-Munkızu mine’d-dalâl” adlı eserinde filozofları hedef alır. Fakat dikkat edildiğinde İmâm, felsefeyi külliyen reddetmezken İslâm’a ters düşen akâid mes’elerinde Yeni Plâtoncu, Fârâbî, İbn-i Sînâ ve bunların metodolojik üstâdı Aristoteles’i tenkit eder.
İmâm Gazâlî’nin üstünlüğü şudur: Kendisi İslâm ilimlerinde mükemmel olduğu kadar, felsefenin bütün inceliklerini bilen bu akımların bütün teferruâtını yâkînen takip eden ve onları kendi terminolojileriyle tenkîd ederek iddiâlarında çürütme yolunu seçmiştir.
Şimdi akla şöyle bir şey gelebilir: MÖ 400’lerde yaşamış filozofların fikirlerine karşı çıkıp onları çürütürken savunma ve tenkitlerini kendileri yapamadıkları için bu bir nâkıslık meydana getirmez mi? Cevap olarak denilebilir ki, Yeni Plâtonculuk ve “Aristo Felsefesini” kendilerinden sonra gelen temsilcileri tarafından o kadar sıkı tâkip edilmişlerdir ki, ne Hristiyan din adamları ne bâzı Müslümân âlimler kendilerini bu çember dışına atabilmişlerdir. Hattâ İslâm âleminde Fârâbî ve İbn-i Sînâ gibi bu ekol sâliklerine izâfeten “İslâm Felsefesi” gibi yanlış bir söylemin doğmasına sebep olmuşlardır. Sonra bu yanlışın kapsamı daha da genişletilerek “İslâm Düşüncesi” söylemiyle daha büyük bir yanlışa saplanılmıştır.
Eğer İmâm Gazâlî ve diğer İslâm âlimleri bu akımlara karşı koymasalardı fitne çok daha şiddetli olurdu. Nitekim sonraları Endülüs’te İbn Rüşd, Gazâlî hazretlerine şiddetle karşı çıkarak onu “Tehâfüt”üne reddiye yazmıştır.
Gazâlî hazretlerine kelâm ilminde önderlik eden ve etkilendiği isimlerden bâzıları şunlardı: Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, ayrıca Kindî ve Cüveynî. Kendisi Hallâc-ı Mansûr’dan da etkilenmiştir.
Zâten İmâm-ı A’zam, İmâm Şâfiî, Mâtürîdî ve Eş’arî hazretleri gibi büyük i’tikâd imâmları kelâm ilminde ince mes’eleri ortaya koyarak Müslümanları karanlık boyutlara düşmekten kurtarmışlardır. (Rahmetullâhi te’âlâ ‘aleyhim ecmaîn)
Gazâlî hazretleri “Tehâfütü’l- Felâsife”de filozoflarının metafiziğe âit bilimlerde 16 ve tabiat ilimlerinde dört mes’elede görüşlerini incelemiş ve bu konuların on yedisinde onları bid’atle suçlarken, üçünde ise küfre düştüklerini beyân etmiştir.
Gazâlî hazretleri bu konuda o kadar titizdir ki fizikle ilgili 17 maddede onları tekfir etmez ve dalâlette olduklarını söyler.
FİLOZOFLARI DALÂLETE DÜŞÜREN FİKİRLERİNDEN BÂZILARI
İddiâ: Allâhü teâlâ mûcibü’n-bi’z-zâttır. Yâni vâcibü’l-vücûddur, ama fâil-i muhtâr değildir.
Burada Allâh’ın fâil-i muhtâr olmadığını söylemek dalâlettir. Çünkü Allâh yaratıcı olduğu kadar da takdîr edendir. İkinci def’a takdîre göre îcâd, îcâddan sonra da tasvîre muhtâcdır. Hâlbuki Cenâb-ı zü’l-celâl ve tekaddes hazretleri takdîr edici olarak da hâlıkdır; nihâyet musavvir olarak da hâlıktır. (Esmâü’l-Husnâ Şerhi, İmâm Gazâlî)
Allâhü te’âlâ fâil-i mutlak olarak amellerimizin de yaratıcısıdır. Saffât Sûresi 96. âyet: “Allâh sizlerin ve amellerinizin yaratıcısıdır.”
“Özü onun yaratılması iledir. Şekli ise her ne kadar onların yapması ile ise de -ki bundan dolayı onların işinden saymıştır- o, onlara Allâh’ın verdiği kuvvet iledir. Şâfiîler kulların amellerinin mahlûk olduğunu savunmuşlardır.” Agt, Beydâvî.
İddiâ: Filozoflar âlem ebedîdir diyorlar.
Allâh mevcûdâta nisbetle hepsinden evveldir. Çünkü varlıkların hepsi varlıklarını ondan alırlar. O ise kendi zâtı ile mevcûddur. Varlığını hiçbir şeyden almamıştır. En son menzil ma’rifetullâhtır. Demek ki sülûke nisbetle o sondur: varlığa nisbetle ise evveldir. “O, evveldir (ilktir) ve âhirdir (sondur.)” (Hadîd Sûresi 3. Âyet meâli)
“Gökler ve yerler ve onların üzerinde bulunan her şey yok olup gitmeye mahkûmdur.” (Rahmân Sûresi 26. Âyet)
Allâh’ın zâtı dışında her şey yok olacaktır.
İddiâ: İlâhî sıfatlar yoktur.
Hiçbir Müslümân’ın Rabb’imizin zâtî, sübûtî ve tahlîk sıfatlarında bir şüpheleri yoktur. Bu konuda şüphe kelimesi bile zâiddir. Biz burada bu sıfatların teferruâtına girmeyeceğiz. Yalnız irfân konusunda tasavvufla ve bunlarla mevsûf olmak son derece önemlidir.
Ermişler keşif yoluyla erdikleri ‘celâl’ sıfatlarını çok büyük bulurlar. Mekân bakımından değil, sıfat bakımından Hakk’a daha yakın olmak için o sıfatları takınmaya çalışırlar. O sıfatlara bürünmeleri neticesinde kendileri için Allâhü te’âlâ nezdinde melâike-i mukarrebîne benzerlik hâsıl olur. Gönlün bir sıfatın büyüklüğü ve câzibesi ile dolduktan sonra artık o sıfata karşı sürükleyici bir arzû duymaması, o celâl ve cemâle âşık olmaması, nefsini o sıfatla tezyin husûsunda titizlik göstermemesi tasavvur edilemez.
İmâm hazretleri, Hak Te’âlâ hazretlerine sıfat yönünden yaklaşmanın kapalı bir ma’nâ olduğunu ve kalblerin bu husûsu kabûl ve tasdîkden istinkâf (red ve kabul husûsunda çekimserlik) etmeye meyyâl bulunduklarını ileri sürerek mes’eleyi inkârcıların gücünü kıracak şekilde açıklığa kavuşturur. (Esmâ age, s. 53-55)
Mes’elenin hakîkati îzâh edilmedikçe birçoklarının bu meyandaki fikirlerini formel veyâ metodoloji ve özel mantıkla da çürütmüştür.
Formel mantık, mantığın geleneksel ya da biçimsel özelliğidir. Bir düşüncenin içerik bakımından doğru olup olmadığını değil, biçimsel ya da formel yönden doğru olup olmadığını dikkate alır. Bu yönüyle düşünce biçimlerinin çözümlenmesini içerir.
Yüksek bir îmân ve mutmain bir kalbe sâhip olan Gazâlî hazretleri vahyin doğruluğundan şüphe etmez ki hangi kul düşüncesinin doğru ve yanlış olduğu konusunu dikkate alsın. Vahiy düşünce gibi mahlûk değildir ki tartışılsın. Eğer filozofların fikirleri dogma olsaydı her birinin akımları birbirlerini nakzedip kendi ekollerini kurmazlardı.
FİLOZOFLARIN İSPATLAMADAKİ ÂCİZ OLDUKLARI KONULAR
-Filozofların imkân delilleri Allah’ın varlığını isbât etmeye kâfî değildir. Ve aynı zamanda cisim olmadığını da isbât edemezler.
Rabb’imizin varlığının akılla kavranmaması esas olduğu için bunu aklî delillerle isbât etmeye çalışan birtakım gruplar Mücessime, Müşebbihe gibi sistemlerle onu yarattıkları varlıkların cisim ve sıfatlarıyla tavsif etmeye çalıştılar. Bunlar İslâmî ekoller, daha doğrusu sapık fırkalar arsında yer aldılar.
Allâhü teâlânın ezel ve ebed kavramlarını matematiksel olarak + (artı) sonsuz veyâ - (eksi) sonsuzla ifâde etmek de dalâlettir. Her sayı her matematiksel veyâ fiziko-şimik olay mahlûktur. Bunların, Hâlıkla münâsebeti yaratmak ve yaratılmak bağı iledir. Sebeb ve müsebbib bağı…
ESAS KÜFÜR SEBEPLERİ
-Filozoflar ölümden sonra rûhun bedenle olacağına inanmazlar; sâdece rûhun var olduğuna inanırlar. Tekvîr sûresi 7. ayette “Nefisler çiftleştiği zaman” ibâresini müfessirler bir anlamda da ruh ve beden birleştiği zaman şeklinde bir seçenek olarak yorumlamışlardır. (Beydâvî)
İmâm Gazâlî rûhun bedenle olacağını, yalnız bu bedenin dünyâ hayâtındaki beden olabileceği gibi başka ve farklı unsurlardan yaratılmış bir beden olabileceğinin düşünüleceğini de belirtmiştir. (Tehâfütü’l-felâsife, İmâm Gazâlî)
Fârâbî ve İbni Sînâ felsefe adına konuşarak ve Helenistik felsefeden etkilenerek spekulâtif metodla cismânî dirilmenin mümkün olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki hayâta dönüş ve haşir hem rûhânî hem de cismânîdir. İmâm Mâturîdî, İmâm-ı Â’zam ve İmâm Gazâlî hazretleri gibi nice fevkalbeşer (insan üstü) âlimler Kur’ân-ı kerîm ve Resûlulâh Efendi’mizin bildirdikleri ile rûh beden berâber dirilmeyi şüphesiz olarak zikretmişlerdir.
-Allâh’ın küllîleri (tümeller) bilip cüz’îleri (tikeller) bilmediklerini savunurlar.
Allâh’ın ilmi eşyadan istifadeyle olmaz. Bilakis bütün eşyâ onun ilmindedir. Rabb’imiz görünen görünmeyen bütün gaybi ve bu ilimleri zâten kendisi yarattığı için bilir. İnsan ise her şeyi aklının yardımıyla bilir. Aklı ve ilmi yaratan Allâh, geçmişe nisbetle kadîm, geleceğe nisbetle bâkîdir.
Filozoflar âlemin kadîm olduğuna inanırlar.
Kıdem ve bekâ kalmak devâm etmek anlamlarındadır. Kelâm ıstılâhında (terim) ise Rabb’imize isnâd edildiğinde onun varlığını yokluk geçirmemiş olduğudur.
Allâhü teâlâ vâcibdir, yâni akıl onun yokluğunu kabûl etmez.
Allâh’ın hiçbir sıfatı sonradan kazanılmış değildir; zâtı gibidir. Kadîm olan bir şeyin bâkî olması lâzımdır.
…..
Özür: Bir önceki yazımızda “erkek çocukları erkek, kız çocukları kız gibi giydirilmemelidir” şeklinde sehiv yapılmıştır. Doğrusu “giydirilmelidir” olacaktı.
.
Sen seni bil!
5 Ağustos 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:38
Sesli Dinle
A -
A +
İnsan, akıl denen bir harikayla yaratılmıştır ama her insanın aklî derecesi bir değildir. Yaşanılan çağ ve mekânlar insan zekâsını geliştirir ama akıl başka bir şeydir.
İlk çağlardan îtibâren -insanları bugün bile hayrete düşüren- âbidevî yapılar (piramitler, ziguratlar, kurganlar) veyâ zamanla yer altında kalan büyük şehirler inşa edilmiştir.
Roma İmparatoru Tiberius tarafından Seyhan Baraj Gölü’nde Augusta antik kenti kurulmuştur. Liman ticâreti, misâfir yerleşimi, kütüphâne, tiyatro gibi çeşitli amaçlarla Efes antik kenti yapılmıştır. Batık şehir olarak tanınan Kekova toplam 314 odadan oluşan 224 yapıya sâhiptir. Phokaia, İzmir Foça’da MÖ. 11. yy.da yapılmıştır. Aptera, Girit’te MÖ. 13-14 asırlarda yapılmıştır. Ayrıca Kidonya, Eşkiloz ve saymakla bitmeyen henüz ortaya çıkarılmayan veyâ Patra gibi kalıntılar, insanlara ilkel demeyi engelleyen delillerdir.
"İlkel insan" değil, ilk insanlar vardır. İlk insan da bir büyük peygamber
olan Hazret-i Âdem’dir. Onu ilkel diye nitelemek tam bir cehâlet örneğidir. İnsan şartlara göre her çağda kendisi için en iyi yaşama şartlarını sağlamış, barınaklar ve korunma amaçlı kaleler yapmıştır. Zamanımıza kadar gelen bu muhkem kaleler, sâdece birer taş yığını değil, görünüşünde bir estetik yönü olan yapılardır. Yâni insan, sâdece ihtiyâca dayalı kaba saba şeyler yapan ve sâdece karnını doyuran bir otomasyon kurgusunda yaratılmamıştır.
Psikologlara göre zekâ, yeni şartlara uyum kaâbiliyetidir. İnsanlar şartlara uyum bakımından orta, alt veyâ üst derecede zekâlara sâhiptir. Mekân şartlarına göre bugün de mağara ve ormanda yaşayan insanları geri zekâlı diye nitelemek doğru değildir. Belki o insanlar yeni modern mekânlara yerleştirilirse zekâlarının gelişmesi mümkündür; hattâ öyledir.
Yapı teknikleri matematiğe ve mekân yerleşimine göre mimârî olarak geliştirilen insan zekâsı ürünleridir. Günün teknik yapılaşmasının temel maddesi beton-armenin olmadığı dönemlerde de insanlar çok sağlam ve gösterişli yapılar ortaya koymuşlardır. Sırları hâlâ çözülemeyen ve esrârengiz olma özelliğiyle araştırmaların ve korku filmlerinin konusu olmaya devam eden piramitler veyâ anatomik özellikleriyle bugün taklitleri yapılamayan Eski Yunan veyâ Roma heykelleri belki de kendilerinden daha evveli de olan bir yapılaşma veyâ sanat standardizasyonunu yakalamış insan topluluklarının varlığını kabûl etmemiz gerektiğini bize ihtâr ediyor.
TEKNOLOJİ, ZEKÂ VE YAPAY ZEKÂ
Mekânik imkânların olmadığı, kol ve beden gücüne dayalı mîmârînin yönlendirdiği vasat üstü zekâlar hep olmuştur. Bugün de zekâ seviyesi düşük insanlar vardır. Orantı olarak ele alındığında bu, acaba toplumun kaçta kaçına tekâbül eder? Kaldı ki bugünün pedagojik eğitimleri sâyesinde otistik veya alt zekâ seviyeli çocuklar bile eğitilebiliyor.
İnsan hayat şartlarını geliştirmek ve zamandan tasarruf için en üstün kapasiteli ekipmanları devreye sokuyor.
Yapay zekâ, insan zekâsını maksimum verime çıkarttı. Ona bağlı olarak da otomasyon ve işlem hacmi akıl boyutlarını aştı. İnsan zekâsının bu hârika buluşu kendi kâşifi olan zekâyı da bir gün ekarte eder mi acaba?
“Hindistan merkezli Duukan şirketinin üst yöneticisi (CEO) Summit Şah, müşteri hizmetleri çalışanlarının %90’ını, onların yerine yapay zekâ kullanacağı için işten çıkardığını açıkladı. Şah, Twitter üzerinden yaptığı paylaşımlarda, bu karârın ‘zor ama gerekli’ olduğunu savundu. Şah, yapay zekânın müşterilere insan çalışanlarından 60 kat daha hızlı cevap verdiğini müşterilere iki dakika içinde cevap veren yapay zekânın müşteri hizmetleri masraflarını da %85 azalttığını ifâde etti. OECD İstihdâm Görünümü 2023 Raporu’nda çalışanların 5’ te 3’ünün gelecek 10 yıl içinde işlerini tamamen yapay zekâya kaptırma konusunda endişeli olduğuna dikkat çekmişti.”
Her yıl yayımlanan işsizlik oranlarında gözle görünen bir artışın önünü almak mümkün mü? İşsizlik açlık boyutlarını da üst seviyelere çekecek ama “makineleşmek istiyorum” diyen bâtıl ve kokuşmuş zihniyetin, makinayı insana tercîh eden bu medeniyetin insan diye bir derdi var mı acaba?
Konfeksiyon yaygınlaşınca iş bulamayan terzilerin, fabrikasyon ayakkabılar çıkınca işsiz kalan tâmircilerin neler çektikleri mâlumdur.
Şimdi bâzı mankurtların, “Osmanlı matbaaya karşı çıktı” demelerindeki yersiz ve tutarsız iddiâlarını anlamak daha kolaydır. Elle kitap yazan binlerce insanın işsiz kalmasına sebep olan matbaaya din kitapları dışında izin verilmesine rağmen o kadar insan mağdur oldu ki… Ama diyoruz ya, merkezi insan olmayan çevrelerin insanı anlamasını beklemek yersizdir.
Peki, yeniliğe ve teknolojiye veyâ makineleşmeye karşı mı çıkacağız? O beyhûde bir çabadır. Buharın makineye tatbîki ile bu makinenin çarkları insanlığı çoktan esir almıştır. Çağa uymak kaçınılmazsa insanlığı ikinci plâna atmaya mecbûruz. Emeğin kutsallığı, sosyalist-Marksist teoriler… Onlar mı; bu durumda lâf ü güzâf.
DUMÛRA UĞRAYAN İNSAN
Fransız genetik bilimci Jean Baptiste Lamarch’ın modifikasyonlar yoluyla evrimi Darwin’den farklıdır. Ona göre kullanılan kaslar gelişir; kullanılmayan organlar veyâ sistemler dumûra uğrar. Bunda bizi düşündüren gelişen kas veyâ organ sisteminin genetik aktarımla ilgisi olup olmadığıdır. Tabîî ki olmaması lâzım. Çünkü bu değişim genlerle değil faaliyetlerle ilgilidir.
Meselâ köstebekler, yer altında yaşadığı için mi gözleri işlevsiz hâle geldi? Buna evet demek mümkün mü? Bu yalnız ve yalnız türlerin yaratılışında Rabb’imizin irâdesi ve tensibiyle ilgili bir olaydır.
Çalışan organın gelişmesi fonksiyonel bir vâkıadır. Zekânın da işlek hâlde tutulmasıyla demans (bunama) hâlinin hiç olmaması veyâ geciktirilmesi mümkündür.
Kısacası oluşumlarda vücut, zekâ vs. şeyleri işler hâlde tutarak geliştirmek mümkünken aksi kaziye ile (ileri sürülen iddiâ) âmâ ebeveynden doğan bir çocuğun görme özürlü olması uzak bir ihtimaldir.
İnsanlar ve bilhassa filozoflar, gelişen zekâlarını test etmek için düşüncelerin gücünü zorlamışlar ve ilâhî kurallara, âdetullâha, sünetullâha muhâlif görüşler sunarak bir nev’î tatminsel egzistansiyalizm içinde olup insanın geleceğini kendilerinin oluşturacağını iddiâ etmişlerdir. Rabb’imizn her şeye kâdir olduğunu ve irâdesinin ve gücünün müdâhaleye imkân olmayan büyüklüğünü kavrayamamışlardır.
Bugün fosilleri bulunan dinozorlar niçin evrim geçirerek küçülmedi de yok oldu? Dinozorlar çok iri oldukları için dünyâ gıdâ dengesini değiştiren veyâ çok tüketen canlılar oldukları için mi yok oldular? Balinalar ve iri deniz canavarları asırlardır balık tüketiminde aynı seviyede ise neden hâlâ aynı boyuttalar?
Denizlerde ve karalarda giderek tükenen türlerin sebebi bu iri yaratıklar mı, yoksa tabîatin dengesini buzdolaplarında, soğutucularda, klimalarda, spreylerde, plastik üretiminde ve yalıtım köpüklerinde kullanılan kloro floro karbon (CFC) gazı atmosferi ne kadar bozdu hiç düşündük mü? Bu gaz ozon ile tepkimeye girerek ozon tabakasındaki ozon ile reaksiyonunda onun parçalanmasına sebep olur. Böylece ozon tabakasında ozon derişimi azalır. Özellikle artan sprey kullanımı insanın hayat sâhalarını giderek tehdît etmeye başladı. Her gün milyonlarca egzozdan atılan karbonmonoksit ve karbondioksit gazı atmosfer dengesini nasıl değiştiriyor, hiç düşündük mü?
Ne filler ağaçları tüketir ne zürafalar ağaçların üst filizlerini yiyerek onların gelişimini engeller, ne de vahşî yaratıklar avlanarak hayvan neslini tüketirler. Bunların hepsinin sebebi tabîî dengeyi kendi tatmin olmayan nefsî arzûlarını tabîk için çalışan insanların zulmünden dolayıdır.
Niçin beş yavru doğuran kediler ve on yavru doğuran köpekler dünyâyı istîlâ etmiyorlar?
Bu düzeni mükemmel koyan Allâhü te’âlâ, kendi kendisini tüketen insana dünyânın dengesini değiştirince birçok şeyin de bozulacağını ihtâr etmesine rağmen insanoğlu hiç ders almıyor.
Yüce Peygamberimiz denize ve akarsulara tükürmeyin diye ihtâr ederken biz bütün çöpleri ve lağımları hep denize akıttık; akar suda abdest alırken bile suyu isrâf etmeyin diye bizi uyaran eşsiz Peygamber’imize kulak tıkayarak bu hâllere düştük sonra da suçu başka şeylerde veyâ hiç suçu olmayan hayvanlarda aradık.
Kitlesel imhâ silâhları ile birbirini toplu yok etme yoluna giden insanlık niye suçu başka yerlerde arar ki?
İNSAN NEYİN PEŞİNDE?
Allâhü te’âlâ insanı en mükemmel şekilde yarattığına göre bu mükemmelliğin ötesi yok mudur? Yâni insan yaratılış perspektifindeki en üst makâmda kalıp bir ilerleme veyâ gerileme göstermez mi? Bunu söylemek tabîî ki mümkün değildir. İnsan en üstün varlıktır. Kalbi, rûhu aklıyla ötelerin ötesine çıkabilir. Bırakın sâde insanları peygamberlerin bile bâzıları bâzılarından üstündür. Teblîğde hepsi aynı görevde olsalar da nübüvvet ve risâlette üstün olanlar vardır. 124.000’den ziyâde peygamber varken bunların 313’ü resûl, 6’sı da ulü’l-azm peygamberdirler. Hâteme’n-nebiyyîn olan son peygamber de hem bütün nebî ve resûllerin hem de bütün varlıkların en üstünüdür.
İnsan kalbi ve rûhuyla âlem-i emrin vüs’atinde seyrinin istikâmetinde fenâ ve bekâ makamlarına yükselirken nefsinin emrinde ise, sakîm veyâ maâş aklıyla esfel-i sâfilîne kadar iner. İki kutupta da insan. Biri illiyînde biri siccînde.
ÂKIL-DÂNÂLAR, FİLOZOFLAR
Allâh fâcir adamlarla da dîni te’yîd ve takviye eder; yüceltir. Meselâ Peygamber’imize hayattayken Müslüman olmayan amcası Ebû Tâlib sâhip çıktı.
Bu meyânda Rabb’imiz mü’min veyâ kâfir bâzı insanları kullarına hizmet etmek için yaratmıştır. Bütün olağanüstü keşifler meselâ elektrik, radyoaktif, robotik teknoloji, dijital uyarlamalar, 19. asrın sonuna kadar insanlığı kırıp geçiren verem mikrobunun streptomisinle tedâvi edilmesi, kuduz aşılarının bulunması, uzayın derinliklerinin bir kısmının keşfinin hepsi Rabb’imizin verdiği beşerî veyâ akl-ı maâşla Hristiyân bilim adamları tarafından bulunmuştur.
Çiçek aşısını bulan Akşemseddîn hazretleri hem akl-ı selîmi hem de sa’y ü
gayretiyle bütün insanlara fayda sağlamıştır.
Rabb’imiz kullarına hizmet etmeleri için bâzı kullarının IQ derecelerini yüksek yarattı. Rabb’imiz kullarına hizmet etmeleri için bunları mümtaz vasıflarla yarattı. Bu bilim adamları îmânlı iseler yaptıkları her fennî buluş ve insanlara faydalı olarak yaptıkları her işten yüksek sevaplar kazanırlar. Bunlar îmânlı iseler akılları meâd seviyesi veyâ üstündedir. Fen ve teknoloji için insanın mü’min veyâ kâfir olması gerekmez.
Mü’min olan bilim adamları rızâ-yı Bârî’yi kazanırken mü’min olmayan bilim adamları, ilmî tecessüslerinin mükâfatını alarak mânevî bir tatmin, şan, şöhret ve bol para kazanırlar. Dünyâdaki her insan onları takdîr eder ve onlara en büyük bilim nişânı olan Nobel’le birlikte şöhreti yakalar ve yüklü bir para ödülü de alırlar.
Şimdi bâzıları “Edison bu elektriği bulmasaydı hiçbir ilmî çalışma bu şekilde olmayacaktı. Şimdi bu adam cennete girmeyecek de çölde yaşayan ve kimseye faydası olmayan bir bedevî mi cennete girecek?” diyorlar. Yüce Peygamberimiz bir hadîs-i şerîflerinde “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır” buyuruyor.
Elbette Hristiyân da olsa bütün bilim adamlarına takdîr duygularımızla yâd ediyoruz. Ama ne yapalım ki cennete girmenin tek yolu tevhîd akîdesine inanmaktır. Yüce Peygamberimizi kabûl etmeyen hiçbir kul bu büyük mükâfata nâil olamayacaktır.
İnsan zekâsı belli seviyenin üstüne çıkınca kendisinde bu gücü keşfeden insan gerçekten kategori olarak insanlar arasında temâyüz etmeye başlıyor. Düşünceleri ve tasarlama ve yapma güçleri artıyor. Hem akıl yürütmeleri hem pratik zekâları devreye giriyor.
René Descartes’in “Ego cogito ergo sum sive exito” yâni düşünüyorum o hâlde varım cümlesi Batı Rasyonalizm’inin kurucu elementi olan felsefe sözünün Lâtince karşılığıdır.
Felsefe bilimin temelini bilgi teorisi üzerine kurmuş bunun temelinde de akıl yürütme üzerine binâ etmiştir. Bu insan ve kâinâtın yaratılışını düşünmek ve hikmete ulaşabilmek amaçlı bir düşüncedir.
İnsanı insan yapan bu kaliteli ve hikmetli düşünce şekli Kur’ân-ı kerîmde en çok tavsiye edilen şeydir. Meselâ Kitâb’ımızda akıl ve onun geniş zamanlı çekimi kırk dokuz defâ geçer. Tefekkür kelimesi de değişik çekimleriyle 700’den ziyâde ihtârî tavsiye şekliyle geçer.
İnsan düşünce derinliklerine Paralojizm (safsata) Rasyonalizm (gerçek akıl yürütme) veyâ Skolâstik Felsefe (kiliseye dayalı düşünce şekli) aklın ve bilimin hiç gündeme alınmayan düşünce şeklidir. Septik görüşte bilim şüpheciliği boyutları aşılarak her şeye ve her bilgi tezâhürüne karşı şüphe ile yaklaşmaya dayalıdır.
Bu düşünce tarzları İslâm’a nüfûz edince i’tikâdi zelzeleler başladı. Bunun yanında Bîrûnî, İbnü Nefîs, İbni Heysem, İdrisî, Harezmî Tevhîd akîdesinde müstekîym olup Plâtonculuğa veyâ Aristo Mantığı’na dalmamışlardır.
İnsan insanla rekâbet etmeli, kendisini aşmalı, mükemmel olmaya çalışmalıdır. Ay güneş ve bütün kâinâtı araştırmamızı isteyen Rabb’imiz ilmin bütün boyutlarını kullarına açmıştır.
Fizik kuralları zorlamalı, element sayısının daha fazlasını bulmalı, uzayın derinliklerini keşfetmeli, hastalıkların hepsine çâre aramalı ama bir şartla: Bilimin kölesi değil efendisi olarak. En büyük ve şaşmaz “Âlim”i tanıyarak. Onun verdiği akıl ve ilimle onunla hâşâ rekâbete girişmek insanı yüceltmez. Unutma sen de dünyâ da “hîç ender hîç”sin. Yâni yokluk içinde yokluksun, yoksun. Ama Şeyh Gâlib’in dediği gibi “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/// Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”. Yâni, sen kendini iyi tanı, sen bu âlemin göz bebeği ve kâinâtın özüsün.
Bu dereceni ve haddini bil. İşte bunun da tek formülü: Secde et ve Rabb’ine yaklaş… (Alâk sûresi 5) İşte her şey bu, bu!
.
Tarih içinde nizam-ı âlem ülküsü
19 Ağustos 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:38
Sesli Dinle
A -
A +
Asya Türk devletleri ve diğer devletlerin bu coğrafyadaki târihî seyirleri birbirlerine çok benzer. Bitmez tükenmez savaşlar, genelde tahkîmâtı ve altyapısı tam olmayan yerleşim alanlarının barınakları olan çadırların çabuk sökülüp takılması, âbidevî yapı ve ibâdethânelerin olmaması, onları seyyâl (akıcı) bir târih figürü yapmıştı. Geniş Asya bozkırlarında orman ve sulak arâzîler zâten sahiplenilmişti. Bu sâhiplenmeler birçok kavmin oralara yerleşmelerine mânî oluyordu. Göze batan bir devlet veyâ bir topluluk sürekli savaşmak ve yeni yerleşim alanları bulmak zorundaydı.
Arkeolojik kazılardan elde edilen yer altı şehirleri, bâzı bölgelerde yerleşik bir medeniyetin olduğunu da gösterir. Burada şuna dikkat edilmeli: Teşkîlâtlı ve toplayıcı bir ibâdethâne, tapınak, mâbet veyâ adı her ne olursa olsun, bunlar yerleşik bir toplum yapısına işâret eder.
İlâhî olmayan, açık alan âyinli extase (konsantrasyon, kendinden geçme) dînî-ritüel yaptırımlar bir din olmaktan ziyâde, spiritüel, hareketli, özellikle ritme dayalı dans figürleri zâten bir tapınağa ihtiyaç duymaz. Bu yüzden çoğu tabiat veyâ hayvan totemli ve bunlarla yakın irtibatlı olan Şamanizm, o zamanki toplum yapılarına en uygun dînî yaptırımlardı.
Bunlarda hayvan kurban figürü hattâ insan kurban etmeye dayalı toplu meditasyonu andıran âyinler de görülmüştür. (Yunan Mitolojisi’nde Agamemnon’un kızı İphigenia, Akha ordusunun Auli’ten Truva’ya açılmasını sağlayacak rüzgâr için kurban edilmiştir.)
Bu kadar tahrik edici ve sorgulanmaz inancın getirdiği ilkel uygulamaların olduğu toplumlarda semâvi bir dîne ve onun şer’î müeyyidelerine geçiş, zannedildiği gibi hiç de kolay olmamıştır.
En önemli husus ön devirlerde savaşmak ve ölmenin çok büyük kahramanlık olduğunu kabûl etmeyen hiçbir topluluk yoktur.
BUDİZM DAHA DEĞİŞİK
Budizm öldürmeye ve savaşa karşı duruş gösterirken râhip ve müptedî râhipler zâten halkla iç içe yaşayan gruplar değillerdi. Pasifize edilmiş, halktan kopuk bu dînî misyon sâhipleri, dış bölgelerdeki tapınaklarda son derece sâde bir hayat yaşarlar, çalışmayıp yalnız ibâdet ederler, yakın köy ve yerleşim birimlerine inerek önlerinde asılı olan teneke kutulara ot, kavrulmuş buğday ve sebze cinsi veyâ lüks olarak pirinç dilenirler, halk bunlara istediklerini verir ve bundan haz duyardı. Bu râhipler evlenmez ve et yemezlerdi. Rahat yataklarda uyumazlar ve rahatı da kendilerinden uzak tutmaya çalışırlardı. Bu nefis terbiyesi ile Nirvana’ya (bir nevi huzur sonsuzluğu) ulaşmaya çalışırlardı. Bunların dünyâ hırsı ve savaşta gözü olmadığı için kendilerine ve tapınaklarına saldırı olmazdı.
Moğollar Necmeddin-i Kübrâ’ya ve dervişlerine katliâm uygulamışlardır. Kendisi Harzemşahlar Devleti’nde Moğollarla savaşmış bir şeyh ve Kübreviyye tarîkatinin kurucusudur.
Bâzıları Budist râhiplerle tarîkatleri benzeştirirler ki çok yanlıştır. Dervişler veyâ yerleşik tarîkat ehli, gündüzleri tarlalarda çalışırlar, halka su dağıtırlar, yoksullara yardım ederler, evlenirler, gerektiğinde savaşa katılırlar ve bolca ibâdet ederlerdi.
ESKİ ASYA VE SAVAŞ
Eski Asya topraklarında hep savaş vardı ve kaçınılmazdı. Bu âdetâ bir hayat şekliydi. Acaba bunu isteyerek mi yapıyorlardı veyâ buna mecbur mu kalıyorlardı?
Türkler için bunun en güzel cevâbını yine en büyük eski kaynağımız Göktürk Kitâbeleri’nde buluruz. Şu ibâreler çok ibret vericidir: “Güneyde Çogay Ormanı’na Tögültün Ovası’na konayım dersen Türk milleti öleceksin...
Ötüken yerinde oturursan kervan kâfile gönderirsen hiçbir sıkıntı yoktur. Ötüken Ormanı’nda oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın.” (Orhun Âbideleri, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Boğaziçi Yay. 1986, s. 18, KG-7)
Buradan şunu anlıyoruz ki ova ve ırmaklar zâten sâhiplenilmiş; buralara inersen yok olacaksın, ama bu topraklarda huzûr içinde yaşayaksın ve hiçbir derdin olmayacak, diyor Kültigin.
Buradan da savaşın her ne kadar toprak ve barınma amaçlı yâni yine de biraz ekonomiye dayalı olsa bile tam bir ideal amaçlı olmayıp halkı besleme barındırma ve korunma amaçlı olduğu kanâatini uyandırıyor. (Çin, Mısır, Yunan medeniyetleri gibi…)
Kültiğin’in dünyâ hâkimiyetine özendiren sözlerinin sonunda dahi yerleşik Ötüken Ormanı vardır:
“Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar onun içindeki millet hep bana tâbîdir. Bunca milleti hep düzene soktum. O, şimdi kötü değildir. (O topraklara sükûnet ve huzur getirdim.) Türk Kağanı Ötüken Ormanı’nda oturursa ilde (ülkede) sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettim. Denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim. Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci Nehri’ni geçerek Demirkapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken Ormanı’ndan daha iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken Ormanı imiş.” (Orhun Abideleri Age, s. 17-18, KG, 3-4)
Artık bunu iyi anlamak lâzım: Türkler de sâbit bir mekânda (yurtta) oturmayı istiyor. Açıkçası hep savaşmak istemiyor. Kültigin’in ifâdesinde yer alan bölümlerde bütün Asya’yı hemen hemen fethettiğini, sulak yerleri, avlak yerleri, nehir boylarının ele geçirmesine rağmen en iyi yer olarak yine Ötüken’i görüyor. Burada değişmez bir gerçek de var: Ne elde ederseniz edin bir gün sizin topraklarınıza da el koyan bir toplum olacaktır. Onun için sâbit yurt çok mühimdir. Türklerin Anadolu’yu fethine de bu açıdan bakılmalıdır.
Daha önce de Oğuz Kağan’ın evlâtlarına vasiyetinden bildiğimiz böyle bir dünyâ hâkimiyeti var: “Daha çok ırmak, daha çok deniz, yaban eşeklerinin dolaştığı av yerleri ve en sonunda da sınırsız bir cihân tapusu çiziyor: Gökyüzü çadırımız olsun, güneş de bu milletin görkemli tuğu olsun diyor. Kendi asrında Allâh’ı kabûl eden Oğuz Kağan’ın bu “Türk cihân hâkimiyyeti mefkûresi”, bir diğer görkemli Türk Devleti olan Osmanlıda “i’lâ-yı kelimetullâh” olarak belirlenmiştir.
ESAS MEVZÛ CİHÂD
İslâm orduları, Hulefâ-yı râşidîn ile “i’lâ-yı kelimetullâh”ı (Allâh’ın adını, tevhîd’i, kısaca İslâmiyet’i) ideal edindi. Sûriye, Bizans, Atlas Okyanusu sınırlarına kadar ve İspanya seferleri hep bu ideal uğruna yapıldı.
Asya bozkırlarının baş eğmez, âsî bozkurtlarının İslâm’la şereflenip yalnız Allâhü teâlâya baş eğmeleri kolay olmadı ve hemen gerçekleşmedi. Kendi sert töre sisteminden İslâm’ın tâvizsiz şerîatine bir gri zemin oluşmadan geçilmedi. Asya’nın bu kimseye ser-fürû etmeyen (baş eğmeyen) savaşçıları, Selçuk, Tuğrul ve Çağrı Beylerle daha nicelerini hâdim-i İslâm ve Hılâfet-i nebeviyye yapan bu sihirli güç yâni İslâm, akan seller gibi olan bu bozkır cengâverlerini şan şeref savaşlarından nasıl şehâdet vâdisine iletti? Artık şan ve şeref için savaş bitti, şehâdetle cennette ve Râyet-i Peygamberî’de buluşmak üzere at mahmuzladılar.
İslâmiyet, Hâtemen’n-nebiyyîn (son peygamber) ile ikmâl ve teblîğ edildi; Sahâbe-i kirâm ve Hulefâ-yi râşidîn ile neşv ü nemâ buldu; Osmanlı-Türk Devleti ile dünyâ nizâmı hâline getirildi.
Özellikle 12. Asırla birlikte Hılâfet’in gücünü tamâmen kaybettiği, bu, kuruluşun çok muhkem ve mübârek olan sistemi çöküşe doğru gittiği hattâ resmiyette değilse bile uygulamada çöktüğü dönemde, Tuğrul ve Çağrı Beyler, Fâtımî, Bâtınî, Haşşâşî fitnelerine karşı can suyu oldu.
Çaldıran Savaşı ile Yavuz Sultan Selîm Han emânet-i Risâletpenâhîyı uhdesine alarak bu asîl milletin askerlerinin ve komutanlarının Efendimiz’in müjdesine nasıl lâyık olduklarını gösterdi.
Şunu çok iyi anlamalı: Türk Devleti veyâ Türk devletleri çökünce sâdece Memalik-i Düvel-i Osmâniyye (Osmanlı toprağı ve ülkeleri) değil, İslâm sancağının dalgalandığı İslâm beldeleri Hindistan, Afganistan, Pâkistan, Afrika ve Arabistan’daki birçok ülkeler Batı’nın elinde zebûn olmuşlardır.
Batı hem İslâmiyetten ve onun dünyâdaki yegâne koruyucusu olan Türklerden intikâmını hunharca almıştır. Bu zulümler Afrika’daki Müslümân olmayan topluluklara bile hunharca uygulanmış, millî servetlerine el konulmuş, yaşayan halk köle yapılmış, milyonlarca insan vahşîce ve hunharca katledilmiştir.
Batı yıllarca Osmanlı-Türk Devletini yıkarak dış görünüşü medeniyet ve hürriyet, içi ise vahşet ve zulüm olan düzenini kurmak için İslâmiyeti ve Hılâfeti ve onun hâmîsi olan koca devleti yıkmayı hayâl etti. Onlar bu emellerinde haklıydılar. Dünyâyı zulme ve küfre boğmak için Osmanlı Devleti ve Hilâfet önlerinde en büyük engeldi. Hadi onlar böyle; ya bizim yerli iş birlikçilerine ne demeli.
Osmanlıya yapıldı ihânet /// İslâm dünyâsı’nda koptu kıyâmet /// Öksüz kaldı cümle bilâd-ı İslâm /// Rabb’im etsin bu ümmeti sıyânet.
ESKİ KAĞANLAR VE SAVAŞ
Hanların, beylerin, kağanların bizzat savaşta ön safta olmaları İslâm öncesi Türklerde esastı. Oğullar ve yeğenler de 14 yaşından îtibâren savaşa katılırlardı. Bu esas, Orhun Kitâbeleri’nde şöyle geçer: “Milleti besleyeyim diye kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay Tatabı kavmine doğru on iki defa büyük ordu sevk etti.” (Orhun Kitâbeleri, KG, 25-28)
Kültigin o savaşta 30 yaşında idi… Bir yılda beş defâ savaştı… Altı eri mızrakladı… Dördüncü ve beşinci defâ savaştı. (Orun Kitâbeleri, KKS.28-29, 2……..8)
Kültigin irili ufaklı 47 savaşa bizzat katılmıştır. Bilge Kağan da 17 yaşında savaşlar başlamıştır.
OSMANLI SULTANLARI, SAVAŞ, LÂLE DEVRİ VE CİHÂDIN SONU
Lâle Devriyle felâketler arka arkaya gelmeye başladı. Osmanlı Sultanları savaşlara katılmasalar bile şerefle taşıdıkları en büyük unvân “gâzî”likti. Dedelerinin savaşarak, defâlarca yaralanarak aldıkları bu unvânı torunları belki de utanarak taşıdılar.
Osman Gâzî’den Kânûnî’ye kadar ilk on pâdişah ordu başında ve fiilen baş kumandan vaziyetinde hemen bütün seferlere iştirâk etmişlerdir. Bu an’aneyi bozup saraydan hiç ayrılmayan pâdişâh II. Selîm’dir.
III. Mehmed, II. Osman, IV. Murâd ve II. Mustafa harbe girmiş, diğerlerinden bâzıları ordu ile berâber hareket emişlerse de harp meydanlarına girmemişlerdir. Bu durumda on beş pâdişâh harp etmiş, 21’i harp görmemiştir. En çok yaralanan pâdişâh 22 defâ ile Fâtih Sultan Muhammed Hân-ı gâzîdir.
BÜYÜK ŞANSSIZLIK
Osmanlının en büyük şanssızlığı gerek Bâtınîlerle gerekse Batı ile hep tek başına ve değişik cephelerde savaşması olmuştur. Meselâ Roma, site devletlerini birer birer ele geçirerek büyük bir imparatorluk kurmuştur.
İngiltere düşmanlarıyla hiçbir zaman tek başına savaşmamıştır. Rusya da büyük devletlere karşı hep ittifaklar yapmıştır. Osmanlıdaki beyliklerle site devletlerini karıştırmamak lâzım. Beylikler çok kuvvetli olup bilhassa Karamanoğlu Beyliği ile Akkoyunlu ve Karakoyunlular Osmanlıyı Fâtih’i çok uğraştırmışlardır.
SON SEFER SON PÂDİŞÂH
Osman Bey’den başlayıp sefere çıkan son pâdişâh II. Mustafa’dır. Bu pâdişâh tahta çıkınca yayınladığı fermanda devletin zaaflarını sayarak zevk u safâyı kendisine harâm ettiğini söyler.
Sultan II. Mustafa, sadrıâzamı Sürmeli Ali Paşa’ya “Bizzat sefere çıkmam mı yoksa sarayda oturmam mı daha hayırlıdır?” deyince Ali Paşa “Sizin sefere çıkmanız çok para gerektirir. Mağlûbiyet hâlinde mes’ûliyeti vardır” deyince Pâdişâh “Bana para lâzım değildir; mahallinde kuru ekmek yerim. Vücûdum din yolunda harcansın. Ne sıkıntı olursa olsun katlanırım” der ve 1695 seferine çıkar.
Bu savaş sonunda Karlofça Antlaşması olur. Ordu, sadrıâzam ve komutanlarla 25.000’den ziyâde şehit vermiştir. II. Mustafa Han, saraya kapanarak günlerce aç susuz yaşamıştır. (Kısmen faydalanılan kaynak, Prof. Dr Ekrem Buğra Ekinci, Dünden Bugüne , Sultan II. Mustafa, Türkiye Gazetesi 7 Ağustos)
Şimdi elimizdeki devlete sâhip çıkarak dünyâya Türk duruşunu göstermek, artık Batı’nın tehditlerine misliyle cevâp vererek mazlûm milletlerin yanında olmak, 5.000 yıllık şerefli bir mâzînin sâhibi, Saltanâtın ve Hilâfet’in son büyüğü olarak “Fıtrat yine aynı fıtrattır, devlet yine aynı devlettir, sanmayın ki zayıfız, bu devlet yine Devlet-i ebed-müddettir...” diye inançla haykırmak vaktidir.
.
ŞAMANİZM VE RİTÜELLER ESKİ TÜRKLERDE VAR MIYDI?
2 Eylül 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:36
Sesli Dinle
A -
A +
Kitâbî dinlerin hükmünü icrâ ettiği zaman ve yerlerde ritüeller, yerini
Şer’î hükümlere, yâni ahkâma bırakır.
Ritüel, herhangi bir niyetin gerçekleşmesi amacıyla devamlı biçimde yapılan davranışlardır. Dînî veyâ tapınma ya da büyü gibi biçim ve uygulamalara da bu ad verilir.
Günlük yaşayışta bâzı eylemlerin veyâ istenilen şeylerin kabûlü için türlü hareketlerin aynen tekrarlanması da ritüel kapsamına girer.
Bu arada bâzı belli gruplar bir araya gelerek aynı hareketleri tekrarlamak sûretiyle de bu kural uygulanabilir. Bugün genelde gençler buna “totem” diyorlar.
Eski çok tanrılı veyâ fetişist dinlerde ritüellerin yeri bir hayli mühimdi. Zâten semâvî olmayan dinlerde bu tip şeylerin olması son derece normaldi.
Eski Türklerde, yerleşik olmayan bozkır kültüründe mâbed ve belirli dînî kânunlar olmadığı için teşkîlâtlı bir din kavramından bahsetmek de mümkün değildir.
Eski Türklerde “totemciliğin” var olduğuna dâir bâzı deliller ileri sürülmüş, bâzı hayvanlara karşı aşırı saygı (ta’zîm) ve sevgi duygularından bahsedilmiştir.
“Zâten tabîat ve hayvan-tanrı inanışlarında bu varlıkların kötülük ve gazabından korkunun da yeri oldukça önemlidir.
‘Kurt’un ata tanınması, 19.yy’ın ikinci yarısında Orta Asya Türkleri arasında tesbît edilen totemcilik ve “şuringa”ya (totemin taştan veyâ tahtadan yapılan sembolleri) andıran put-fetişler gösterilmiştir.
Reşîdü’d-dîn’in “Câmiü’t-tevârîh” adlı eserinde (14.yy ikinci çeyrek) 24 Oğuz Boyu’nu sıralarken her dört boy için bir kuşu “ongon” (ongun) olarak belirtmektedir.
Meselâ Ziyâ Gökalp’ın “Türk Medeniyet Târîhi” s.33-36; “Gyula Nemeth” “Asya Hunlarında Totemcilik İzleri”, HMK s. 68-71, W. Eberhard “Çin’in Şimal Komşuları” s77, 118 gibi kitaplarda, Göktürklerde keçeden kesilmiş “tanrı” tasvirleri bulunmuştur. Bu eserlerde Türklerde totemcilik ve çeşitli putlara tapma ilkelerini derceden çeşitli yazılar bulunmaktadır.” Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ötüken Yayınevi, s. 299, 2005 İstanbul.
Totemcilik
Eski Türklerde totemcilikle ilgili kesin delîl olmadığını gösteren birtakım farklılıklardan da bahsetmek lâzım. Totemcilik, ritüeller veyâ inanışlar, yanında bâzı davranış düzenlemeleri olan hukûkî müeyyidelerden de söz etmek gerekir: Meselâ “Totemcilik”te “ana hukûku” cârî iken Türk âilesi kesinlikle “baba hukûku”na bağlıdır. Totemcilik îtbâriyle ilkel topluluk olan klânlarda geçerli olan mülkiyet klân ortaklığı iken, Türklerde özel mülkiyet önemli bir rol oynar. Totemcilikte aynı toteme inananlar birbirleriyle akrabâ sayılırken Türklerde kesinlikle kan akrabâlığı vardır.
Totemcilikte her klânın ayrı bir totemi vardır. Türklerde ise bir kavmin topluca kutlu saydığı bir ata-totemi vardır.
Totemin bir hayvan olması gerekmez. Her varlık, bir taş parçası, bir akar su, bir dağ da totem olabilir.
Klânlarda toteme tapıldığı hâlde Türkler Toteme tapmazlar. Bu cümleden olarak “kurt”a hiç tanrı muâmelesi yapılmamıştır…
Totemcilikte ruhların ebedîliğine inanılmadığı hâlde, ata ruhlarına saygı duyulur.
Türkler her zaman rûhun ebedî olduğuna inanmışlardır. Bu ve birtakım uygulamalar Türklerde totem inancının olmadığı kanâatini kuvvetlendirmektedir.
Totemci klânlarda asalak ekonomi (avcılık ve devşirmecilik) esasken, Türklerde hayvan yetiştirme ve tarım önemli idi.
Göktürk Kitâbeleri’ne baktığımızda avcılıkla geçinen ve tarımla uğraşmayan bir topluluk görürüz: “Geyik yiyerek tavşan yiyerek otururduk. Milletin boğazı tok idi.” Prof. Dr. Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, Tonyukuk 1. Taş, Güney Cephesi, s. 92.1 Boğaziçi Yay. 1986 İstanbul
Türklerin tarımla uğraşmaya başlamaları 10. yy’dan sonra yaygınlaşmakla berâber, Anadolu’ya gelen Türk boyları tarım yerine küçükbaş hayvan yetiştiriyorlardı.
Ongun ve bâzı hayvanlar
Türklerde ongun da Moğollardan gelmektedir. Her ne kadar bu kelimenin Moğollardan geldiği söylenirse de Eski Türkçe’de “onmak” (veyâ ong-) fiilinden gelmektedir. Sözlük anlamı ise “uğurlu”dur.
Onñ-, aynı zamanda tâmir etmek, iyileşmek anlamlarına da gelir.
Moğollar asalak ekonomiye bağlıdır. Bunlarda “ana hukûku” hâkimdir. Totem tapıcılığı vardır. Bu önemli detaylar, Türklerin Moğollardan ayrı bir ırk olduğunu gösterir.
Türklerde “bozkurt”, “alageyik” gibi hayvanların totem olmamasına rağmen inançta yer tuttuğu görülür. Bunun yanında “kartal” inancı da Türklerde mühimdir. Kültigin büstünde serpuşun ön taraflarında kanatları açık bir kartal kabartması yapılmıştır.
Bugünkü Asya Türk topluluklarında ve diğer bâzı kavimlerde de kartalın varlığına rastlamak mümkündür.
İlk ve Orta Çağ’dan îtibâren çok yaygın görünen (eski doğu kavimlerinde, İslâv Devletleri’nde, Bizans’ta ve bâzı batı devletlerinde) doğu menşeli olduğu kabûl edilen hâkimiyet timsâli (devlet arması) kartal tasvîrinin Türk menşeden geldiği ileri sürülmüştür. Fuat Köprülü, Ülkü sayı, 41 ve Grifon konusunda son araştırmalar için bak. A. Kollautz, Geshichte und Kultur- 2, s, 227- 236
Kartal ile ilgili görüşler eski kaynaklarda Hunlarla akrabâ olan kavimlerden Macarların Kartal (Tuğrul?) << Kartal türünden bir avcı kuşu >> kökenli sayıldığı ve Attilâ’nın bayrağında kartal (Tuğrul) tasvîrinin yer aldığı rivâyetleri için bk. B. Szasz aynı eser, s. 410-516; agk, İ. Kafesoğlu Türk Millî Kültürü, s. 299
Nitekim Anadolu Selçukluları bayrağında çift başlı kartal vardır.
Ayrıca Arnavutluk, Karadağ ve Sırbistan ile Almanya, Zambiya, Mısır, Kazakistan ve Meksika gibi birçok ülkenin bayrağında Kartal motifi bulunmaktadır.
Türk akıncılarının bir kolu olan “Deliler” akınlarda yan taraflarına kartal kanatları takarlardı.
Şamanlık meselesi
Şamanlık hakkında en geniş bilgiyi veren Mircea Eliade’dir. Ona göre şamanlık, dünyânın her yerinde ve ilkel kavimlerde mevcuttur. Bu meyanda o, Şamanizmin, Orta ve Kuzey Asya Türklerine, Asya’nın güney bölgelerinden gelmiş olduğunu savunur.
Aslı “extase” yâni tatmin, vecd, istiğrâk veyâ en yaygın ifâde ile kendinden geçmeye dayandırılırken, epilepsi (sar’a) hastalarının Şaman adayı olduğu görülür. Aslında sistemli bir inancın oturmadığı toplumlarda en müsâit kavram Şamanlık olarak bilinir. Yakutlar ve Altay topluluklarında hâlâ bu inanç sistemi birçok bölgelerde varlığını korumaktadır.
Şamanist gelenekli inanç sistemi aslında Türklerle pek bağdaşmaz. Bu sistemde yer alan bâzı isimlerin hepsi yabancı kaynaklardan gelmektedir. Bunlardan Kuday, Kurbustan, Körmös, Maytere, Mangdaşire, Burkan, Matmas örnek verilebilir.
Kazak Türklerinin bâzı bölgelerinde belki, Hudâ kelimesinin bozulmuş şekli olarak düşünülen Kutay (Kuday) kullanılmaktadır.
Quday, Allah, Tanrı. Quday qargadı:Allah kahretti, Quday qonag: Tanrı misâfiri vb. Kazak Türkçesi Sözlüğü, Tercüme Hasan Oraltay, Doç. Dr. Nuri Yüce, Saadet Pınar, s. 178, Türk Dünyası Vakfı, İstanbul, 1984
Kezâ Budist Türkler de Buddha’ya (Buda) Burkan, Butkan, But demişlerdir. (Budist Türklerin Sekiz Yükmek metni)
Budist Türklerde reenkarnasyon (tenâsüh, çift bedende veyâ değişik hayvan bedenlerinde rûhun hayatını sürdürülmesi inancı) vardır. Bu da metinlerde “bir ikintike” (yâni ikinci bir hayâta) şeklinde geçer, ama bu aslâ âhiret inancı veyâ ba’s olarak yorumlanmamıştır.
Eski Türklerde rûh “tin” olarak bilinir. Bu kelime aynı zamanda nefes anlamında da kullanılır. Bu yüzden Eski Türklerde “uçmak” ölmek olarak kullanılmıştır. Bu ibâre sevilen ve saygı duyulan insanlar içindir.
“Uçmak” cennet, uşmah, Divânü Lugâti’t-Türk, Sogd uştmah?
Wştmah.
Türkiye Türkçesinde uçmak dînî inanışa göre öldükten sonra rûhun göğe yükselmesi demektir.
Eski Türklerdeki “Kök Tengri” inancının Sogdca’dan alıntı olduğu görüşü de tartışılmıştır. Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözlüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, O-Z, Türk Dil Yayınları c.2 s.956, Ankara 2007
Köktürk Kitâbelerinde iyi ve saygınlar için “uç-“ ve “kergek bol-” kullanılırken kötüler ve düşmanlar için ölmek tâbiri kullanılır.
Meselâ “İnim Kültigin kergek boldı” (Küçük kardeşim Kültigin vefât etti.) Orhun Âbideleri, Age, KK, 10
Veyâ yine aynı eserde “Kültigin koyn yılı yiti yigirmike uçtı” (Kültigin Koyun yılı 17. sinde öldü, vefât etti.
Veyâ düşman için “Kırgız kaganın ölürtimiz, ilin altımız.” (Kırgız Kağanını öldürdük, ülkesini aldık) şeklinde geçer. Orhun Âbideleri, age, KD, 36
Uçmak ve ölmek ifâdeleri bir yerde Göktürklerde Şamanist inancın olmadığının göstergesidir.
“Uç-” rûhun gökte uçuşunu anlatmaz. Şamanist anlayışını yansıtan “A Celestal Flight Of The Soul” (ruhun gökte uçuşu) ibâresi doğru değildir. Şonkar (şunkar, sunkar, sungur) boldı ifâdesi de güney te’sîridir. bk. R. Giraud L’Emp.. Dersler s. 110
Şiî inanışında da rûh kuş şeklinde tasavvur edilmiştir. (onlara) göre Mehdî Muhammed b. Hasan, kuşun kutsal olduğunu, çocukları koruduğunu Allah ile insanlar arasında elçilik yaptığını söylemiştir. (?!!)
Doç.Dr. Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahûdî Mezhepleri, s. 111, Anka Yay. 2001
Eski Hint dîninde de papağan aynı vazifeyi görür. İ. Kafesoğlu Age, s. 301
Bugün Hindistan’da yayılmış olan Berehmen (Birehmen) ve bunun Milâttan 542 sene evvel ölmüş olan Buddha Gautama tarafından değiştirilmesi ile hâsıl olan Budizm de Vesenî’dir; yâni putlara taparlar. Heykellere tapmak da bu dinde oldukça yaygındır. Buddha’nın dev-âsâ heykelleri ve tapınakları vardır. Bu dinlerde rûh, âhıret, nefis, cezâlar gibi konuların eski peygamberlerin kitaplarından alınmış olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim eski metinlerden olan Sekiz Yükmek’te (Uygur Türkleri) üç önemli unsur Kitâbî hüviyet taşımaktadır: Giriş kısmı başlangıcı olan “Namo But, namo dram, namo sang” (Buda’ya, şerîatine ve cemâatine saygı, ta’zîm)
Ayrıca Farsça namaz kelimesinin de Sanskritçe’den geçtiği düşünülmektedir.
Allah insanları yarattığı zaman Birmihâ veyâ Behmâ isminde bir melek vâsıtasıyla Hindistan’da yaşayan insanlara Bîd veyâ Vidâ isminde bir kitap gönderdi. Bunlar kendi aralarında çeşitli mezheplere ayrılsalar da Allah’ın bir olduğuna inandılar. Cennet ve cehenneme de inanırlardı. Bunlar da çokları gibi sonradan bozuldular. Daha sonra da heykellere secde etmeye başladılar. Böylece Ehl-i kitâb, yâni kitaplı kâfir oldular. (alıntı Osman Ünlü)
Her ne inanışta olurlarsa olsunlar (İslâmiyet hâriç) Hazret-i Muhammed aleyhisselâma inanmayan yâni Müslüman olmayan kâfirdir. Nitekim Beyyine Sûre-i celîlesi 6. Âyet: “Şüphesiz kitap ehlinden ve müşriklerden olan kâfirler, içinde ebedî olarak kalacakları cehennemdedir. İşte onlar yaratılmışların en kötüsüdürler.”
İki grubun azap cinsinden ortak olmalarını gerektirmez. Belki de kâfirlikleri farklı olduğu için değişik olacaktır. Beydâvî Tefsîri, Terc. Doç. Dr. Abdülvehhâb Öztürk, S. 542, c. 5 Kahraman Yayınları
Şurasını önemle belirtelim ki Türkler Müslümân olmadan evvel birçok din ve inanışların içinde bulundular. Budist, Brahmanist, Hristiyan ve Mûsevi veyâ daha değişik inançları da denediler. Evet denediler ifâdesini şuurlu olarak kullanıyorum. Hiç birisi onları tatmîn etmiyordu. Onların aradığı bâzı şeyler vardı: Dünyâ hayâtını tanzîm eden, klânlardaki kan bağı akrabâlığını reddetmeyen, ama inanç birlikteliğinde kardeşliği ön plâna çıkaran, cihâdı gerektiğinde emreden, adâleti ve mülkiyeti kutsal sayan bir dîni arıyorlardı. Onu da ancak İslâmiyet’te bulup kalben huzûr buldular. Zîrâ böyle olması gerekiyordu. Çünkü Kitâb’ımızın Ra’ad Sûresi 28. Âyet-i kerîmesinde buyurulduğu gibi:
“Onlar îmân edenler ve kalpleri Allâh’ın zikri ile tatmîn olanlardır. Kalpler ancak Allâh’ın zikri ile tatmîn olur.”
.
Türklerde ticaret ve yönetim ahlâkı
16 Eylül 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:36
Sesli Dinle
A -
A +
Bir devletin intercontinental (kıtalar arası) bir imparatorluk veya kalıcı bir devlet kurmasını sadece hamâsî birtakım söylemlere dayandırması ilmî değildir. Devlet toprakları kanla kurulur, ilimle sağlamlaşır, ekonomi ile bağımsızlaşır. İlk safhada Hüseyin Nihâl Atsız’ın söylediği hamâsî beyit gönlümüzü okşar ama bununla kalırsanız uzun ömürlü olamazsınız. Ne demişti Atsız Bey: “Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister /// Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.”
Fakat bunu okuyan bazı savaş muârızları kan ve nefret söylemleriyle bu fikirlere karşı çıkarlar ama oturdukları mübârek topraklar nice yiğidimizin kanlarıyla sulanmıştır; hiçbir vatan toprağı kan dökülmeden sınırları çizilen bir arâzî değildir.
Bir devletin kurulması için evvelâ yerleşik bir mekân, sonra ekip biçecek arâzî ve otlaklar gerekir. Bunların hepsinden önemli olan ticârî alanlara yâni pazarlara girebilmektir. Ticâret de ya trampa (mal değişimi) -ki Türkler pazarlara bu şekilde girdiler- ya da nakit işlemleri yaparak gerçekleşir.
Türkler ticâretin ne kadar önemli olduğunu Göktürkler döneminde Çin’den çok acı dersler alarak öğrendiler: “Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. (Çin) altını, gümüşü, ham ipeği, işlenmiş ipek kumaşı (işgiti, kutay) sıkıntısız öylece veriyor.” (Orhun Abideleri, Prof. Dr. Muharrem Ergin, s.17, KG-4, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1986)
Burada Çin, hem ham ipeği hem de işlenmiş ipekli kumaşı, altını ve gümüşü belli bir amaçla veriyordu. Türklere bu malları bir şey karşılığı vermiyor; esas amaç, onları kendilerine yaklaştırıp oraların içine sızmak ve topraklarına yerleşmek plânıydı. Kültigin bunu anlıyor, ihtâr ediyor ama dayanılmaz ekonomik bağlantılar maalesef Göktürkleri kandırıyordu. Olay şöyle özetleniyordu: “Çin milletini sözü tatlı, ipeği yumuşakmış. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öyle yakınlaştırırmış…. Onun (Çin’in) tatlı sözüne yumuşak ipek kumaşına kanıp çok çok Türk milleti öldün.” (Age, Orhun Abideleri, KG-6)
Burada birinci önemli madde, altın gümüş ve ipeğin târîhin çok eski dönemlerinden beri ticâret işlemleri için kullanıldığıdır. İkinci önemli husus, trampa veya nakit işlem hacminiz yoksa dışarıya bağımlı olursunuz ve bağımsızlığınız tehlikeye girer.
KAYILAR ANADOLU’DA
Kayılar Anadolu’ya girdiğinde ticaret Bizans’ın elindeydi. Çarşı ve pazarlar işliyor, basılı paralar vardı, trampa da geçerliydi. Türkler bu pazarlara evvelâ trampa (mal değişimi) ile girdiler. Her şeye rağmen bu iyi bir başlangıçtı.
Motifleri mükemmel olan halı ve kilimler veya işlenmiş deriden yapılan örtü ve giyim eşyâları da revaçtaydı. Kayılar burada geçerli olan Bizans sikkelerini de kullanarak nakit işlemlere de başladılar. Bu durum onlara kendilerine âit sikke (millî para) basmanın önemini de kavrattı.
Sikke (çoğulu meskûkât) ağırlığı ayarlanmış, darbedilmiş yâni basılmış, devlete veya hükümdara ait sembol veya sembolik figürlerin yer aldığı para birimidir.
Sikke altın, gümüş ve bakırdan basılan para birimidir. Trampa, yerini zamanla sikkeye bırakmıştır. İslâmiyetle Emevîler, bağımsızlığın önemli bir göstergesi olarak basılı sikkeleri kullanmışlardır.
İslâmî geleneklerde resim olmamasına rağmen Selçuklular, Artuklular, Bâbürlüler, Dânişmendliler, Saltuklular ve Mengücüklüler sikkelerinde resim kullandılar.
İslâm’da ilk sikkeyi Hazret-i Muâviye (radıyallâhü anh) bastırmıştır. Sikkede onun adı ve unvânı yazılıdır. Bir de “Bismillah” yazısı vardır.
İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılarda sikkeler gümüş ve bakırdandır; nâdiren altın kullanmışlardır.
Bir diğer önemli husus Buhâra, Semerkand, Tırâz, Kâşgâr, Özkend, Reştân, Nişâbûr, Kucende gibi darphânelerde basılan sikkelerde darp yeri ve târîhi yazılıdır.
Bir diğer Türk devleti olan Memlûklerde altın, gümüş ve bakır sikkeler basılmıştır.
Mangır, bakır paranın adıdır. Osmanlıda ilk mangırlar Birinci Sultan Murâd’a âittir. Bakır paranın en evvel Orhan Gâzi zamanında kesildiği “Cevdet Târîhi”nde yazılıdır.
Mangır Moğolca nakit altın veyâ gümüş mânâsına gelen “möngun”dan bozulmuştur. (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. II, MEB Yayınları, s.405, İstanbul 1993)
Gazneli Mahmûd’un sikkesinin arka yüzünde “Yemînü’d-devle”, “Emînü’d-devle” yazılıdır ve 995’te basılmıştır.
Selçuklu Devleti sikkelerinin ön yüzünde “Lâ ilâhe illallâh vahdehû lâ şerîkeleh” iç çevresinde “Muhammedü’r- resûlulllâh” yazılıdır.
Sultan Alpaslan’ın sikkesinde “e’s-sultânü’l-muazzam şâhenşâh el-ecel” ve sonra da buna “rükne’d-dîn” de eklenmiştir.
Tuğrul Bey’in ilk sikkelerinde “el emîrü’s-seyyid” yazılıdır.
Moğolların basılı sikkelerinde Moğol alfabesiyle yazılar yer alırken, Müslümân olan Gazan Han’la birlikte “Allâh’ın kudretiyle” ibâresi yer almıştır.
Fâtih Sultân Muhammed Hân-ı Gâzî’ye kadar sâdece gümüş ve bakır sikkeler basılmıştır.
Orhan Bey sikkesinin arka tarafı, Osman Bey sikkesi motiflerine benzer. Bir diğer yüzünde “Lâilâhe illallâh Muhammedü’r-resûllâh” ve Dört Halîfe’nin adı yazılıdır. (TDV. İslâm Ansiklopedisi 37.c)
EKONOMİK BAĞIMSIZLIK
Bu yazılanlardan şunu anlıyoruz ki ne kadar kuvvetli bir devlet kursanız da, ekonomik bağımsızlığınız yoksa ve ticâret hacminiz gelişmemişse belki büyük devlet olabilirsiniz ama uzun süreli yaşayamazsınız.
İlk kâğıt parayı MS. 8.yy’da Çinliler kullanmışlardır. Batı’da ilk kâğıt para 17. yy.’ın sonlarına rastlamaktadır.
Ekonomik trendin pek önemli olmadığı dönmelerde kâğıt paranın basılması ekonomideki çöküş veyâ gerilemeyi göstermese de 17. yy. Avrupa’sında kâğıt para (bank-note) basılması ekonomik dalgalanmayla berâber, ticârî kolaylığı getirmesi bakımından da tercîh edilmiştir.
Gaznelilerin, Selçukluların, Memlûklülerin ve Osmanlı Türk devletlerinin ticâret yapmaları ve para (sikke) basımına çabuk adapte olarak pazar tutmaları, ticâret yollarını koruma altına almaları, komşu devletlerle siyâsî ve ticârî antlaşmalar yapmaları sâyesinde devletleri uzun ömürlü olmuştur.
İPEK YOLU
Târihte ticâretin en önemli göstergesi “İpek Yolu”dur. Mîlâttan yüzyıllarca öncesine kadar uzanan bu ticâret yolunu, Mısırlılar, Çinliler ve Ruslar işletmişlerdir.
Çin’den Avrupa’ya geniş bir güzergâh hâlinde gelişen bu ticârî kervân yolu, birçok devleti ekonomik yönden birbirine bağlıyordu. Çin’den başlayan bu yol, Akdeniz’den Anadolu topraklarına, oradan da Avrupa’ya kadar uzanıyordu.
İpek Yolu, Yavuz Sultan Selîm Han ile Osmanlı himâyesine geçmiştir. Bu yolda o devirlerde kervânlar vuruluyor ve tâcirler öldürülüyordu. Ancak çok güçlü ve Orta Doğu’ya hâkim olan bir devlet bu ticâret yolunu koruması altına alarak bu yolun işlerliğini sağlayabilirdi. Bunu yapacak tek devlet o zaman ancak Osmanlıydı. Yavuz Selîm Han’ın bu hayırlı hareketiyle Osmanlı ekonomisi çok canlanmış, vikâye vergisi (koruma vergisi) Osmanlıya bir hayli gelir getirmiş, I. Selîm Han, oğlu Kânûnî’ye çok güçlü bir hazîne bırakmıştı. Tabîî ki bu hazînede savaş ganimetleri listede aslan payına sâhipti.
KARMAŞIK EFSÂNEVÎ KURULUŞ
O devre göre koordine olmamış ve ekonomide diğer devlet ve topluluklara göre çok geride kalmış, sâdece kilim dokuma ve tabaklanmış deri satan veyâ diğer mallarla değiştirerek ticâreti bu şekilde yapan Kayıların, Anadolu gibi kritik bir bölgede tutunabilmeleri ve hattâ devlet kurmaları çok zor hattâ imkânsız gibi görülebilir. Koordine olmamış diyoruz, zîrâ Anadolu’ya gelen ve orada obalar hâlinde yaşayan beylikler birbirleriyle irtibatsızdı.
Selçukluya bî’at eden bu bağımsız obalar başlangıçta Bizans ve Moğollara karşı kendilerini emniyete aldılarsa da sonraları Moğolların Bizans’la geçici olarak anlaşıp Selçukluyu zor durumda bırakmasıyla bu obaların can ve mal güvenlikleri ortadan kalkmaya başladı.
Büyük bir devlet kurabilmek için o topluluktan çıkmış, çok kabiliyetli, harp zekâsı yüksek olan, halkının dertlerini dinleyen, onlardan aslâ kopmayan, îmanlı, mütevekkil, avn-i ilâhîye nâil olmuş bir bey, hakan, kağan vb. bir liderin çıkması gerekir. Kayı işte bu lutf-ı ilâhîye mazhar olmuş ve içlerinden efsânevî bir devleti kuracak olan Osman Bey, bir atiyye vü bahşâyiş-i Samedâniyye (Allâhü Teâlâ’nın büyük hediye ve bahşişi) ile bu cihât âşığı topluluğa nasip edilmiştir.
ASKER VE İDÂRECİ TÜRKLER
Dokuzuncu yılın başlarında İslâm devletleri bünyesine askerî amaçlarla giren Türkler, kısa sürede bu devletlerin askerî ve siyâsî kadrolarını ele geçirdiler. Bunun örnekleri de çok açıktır. Meselâ Mısır’da Tolunoğulları (868-905 ), İhşidler (936-969); Âzerbaycân’da Sacoğulları (889- 927) gibi.
Bunlar başka devletler içinde veyâ kendilerine âit olmayan istimlâk edilmiş (memlûk, mülk edinilmiş) topraklarda devletler kurdukları için uzun ömürlü olamadılar.
GEÇMİŞTEN EDİNİLEN MÎRASLAR
Bir millet, atalarının övünülecek taraflarıyla kültür altyapılarını, ahlâkî formasyonlarını ve yiğitlik misyonlarını tamamlar. Bu konuda Sehâvî’nin şu sözü ne kadar önemlidir: “Geçmiş zamânın cesâret ve şecâat sâhibi ahlâklı fazîletli kişilerinin târih boyunca gösterdikleri fedâkârlıklarını öğrenmek, gelecek nesiller için teşvîk vesîlesi olur. Bu bakımdan târîhin sayısız faydaları vardır. Bu faydaları öğrenen yeni nesil, beşeriyeti mutluluğa ulaştırmak için çaba sarf eder.” Sehâvî, El-i’lân bi’t-târ li-men Zemmi’t-târîh, Sehâvî, Hadîs âlimi ve târihçi, Türk asıllı Hanefî fakîhi, müverrih, muhaddis ve dil âlimi. (M. 1472)
Bu konuda eski Türk târîhinin en önemli kaynağı olan Orhun Âbideleri’nde akrabalık bağına çok önem verilmiştir: “Bilhâssa küçük kardeş, yeğenim, oğlum, bütün soyum milletim…” (Age Orhun Âbideleri, KG, s.1, 17)
Ayrıca bu eserde devletin çöküşüne sebep olan aile bağlarının kopması, idârecilerin bilgisiz ve yetersiz olmasına dikkat çekilir: “Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, oğlu babası gibi yaratılmamış olacak. Bilgisiz kağan oturmuş, kötü kağan oturmuş, vezirleri de bilgisizmiş. Beyleri ve milleti anlaşamamış.” (Age, Orhun Âbideleri, KD, 5)
Bu önemli tahlillere rağmen Çinlileşen ve onların törelerine özenen, hattâ beylerine Çin adları koyan Göktürkler, kısa zaman sonra ikiye bölündü. Köle oldular. Tekrar bağımsızlıklarına törelerine dönerek kavuştular.
İslâmiyet’ten evvel Türklerin büyük eksiği Müslümân olmamalarıydı. Kahramandılar, âdildiler, ahlâklıydılar. Hiç zâlim olmadılar. Savaşlarda kadınlara ve çocuklara dokunmadılar. Onlarda İslâm ahlâkına çok benzeyen davranışların olduğuna târih şâhitlik ediyor.
Rabb’imiz bu milleti sancak-ı şerîfi, İslâm’ın 2. döneminde devralmak için yaratmıştı sanki. Allâhü a’lem bi’s-savâb (En doğrusunu Allâh bilir).
İslâm öncesi var olan bütün güzellikler milletimizde İslâmiyet’in şerefiyle kemâl buldu. Efendimizin Kur’ân-ı kerîmde övülen ahlâkını rehber edindiler. Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Osmân’ın sehâvetini (cömertliğini) uyguladılar. Hazret-i Ömer’in adâletini, Şer’i şerîf vasıtasıyla yaygınlaştırdılar. Zâten en büyük büyük târîhî hasletleri olan yiğitlik ve kahramanlıklarını, Hazret-i Alî, Hazret-i Hamza, Hazret-i Hâlid bin Velid (radıyallâhü anhüm ecmain hazerâtının) cihâd rûhuyla birleştirdiler. Bâyezid-i Velî, Yavuz Selîm Han ve Abdülhamîd Han nübüvvet kolundan devraldıkları Hazret-i Ebûbekir’in ve Hazret-i Alî’den devraldıkları velâyet yolunun rûhâniyyetine erdiler. İfkiyye Vâlisi (Kuzey Afrika) Ukbe bin Nâfî “Rabb’im eğer şu deniz engeli olmasaydı küfür ehliyle savaşmak için Zülkarneyn’in yaptığı gibi nice ülkeler fethederdim” diyen Ukbe gibi atını denize sürüp “Ya Bizans beni alır ya ben Bizans’ı” diyen Hazret-i Fâtih de aynı cihât ruhunu yaşattılar.
Türkler sâyesinde Mâverâünnehir, tıp, astronomi, matematik, hadîs ve tasavvuf merkezi hâline geldi.
Şunu iyice anlayalım: Türkler İslâmiyet’i kabûl etmekle Arap olmadı; Müslümân oldu. İslâmiyet’i en saf, en temiz en hâlisâne uygulayan Ehl-i sünnet, hârika bir millet oldu ve nice ulemâ, evliyâ fukahâ ve şeyhülislâmlar yetiştirdi.
Böyle asîl bir millete zâten İslâmiyetten başka hiçbir kılıf uymazdı.
Sen seni bil!
5 Ağustos 2023 02:00 | Güncelleme :2 Ekim 2023 19:38
Sesli Dinle
A -
A +
İnsan, akıl denen bir harikayla yaratılmıştır ama her insanın aklî derecesi bir değildir. Yaşanılan çağ ve mekânlar insan zekâsını geliştirir ama akıl başka bir şeydir.
İlk çağlardan îtibâren -insanları bugün bile hayrete düşüren- âbidevî yapılar (piramitler, ziguratlar, kurganlar) veyâ zamanla yer altında kalan büyük şehirler inşa edilmiştir.
Roma İmparatoru Tiberius tarafından Seyhan Baraj Gölü’nde Augusta antik kenti kurulmuştur. Liman ticâreti, misâfir yerleşimi, kütüphâne, tiyatro gibi çeşitli amaçlarla Efes antik kenti yapılmıştır. Batık şehir olarak tanınan Kekova toplam 314 odadan oluşan 224 yapıya sâhiptir. Phokaia, İzmir Foça’da MÖ. 11. yy.da yapılmıştır. Aptera, Girit’te MÖ. 13-14 asırlarda yapılmıştır. Ayrıca Kidonya, Eşkiloz ve saymakla bitmeyen henüz ortaya çıkarılmayan veyâ Patra gibi kalıntılar, insanlara ilkel demeyi engelleyen delillerdir.
"İlkel insan" değil, ilk insanlar vardır. İlk insan da bir büyük peygamber
olan Hazret-i Âdem’dir. Onu ilkel diye nitelemek tam bir cehâlet örneğidir. İnsan şartlara göre her çağda kendisi için en iyi yaşama şartlarını sağlamış, barınaklar ve korunma amaçlı kaleler yapmıştır. Zamanımıza kadar gelen bu muhkem kaleler, sâdece birer taş yığını değil, görünüşünde bir estetik yönü olan yapılardır. Yâni insan, sâdece ihtiyâca dayalı kaba saba şeyler yapan ve sâdece karnını doyuran bir otomasyon kurgusunda yaratılmamıştır.
Psikologlara göre zekâ, yeni şartlara uyum kaâbiliyetidir. İnsanlar şartlara uyum bakımından orta, alt veyâ üst derecede zekâlara sâhiptir. Mekân şartlarına göre bugün de mağara ve ormanda yaşayan insanları geri zekâlı diye nitelemek doğru değildir. Belki o insanlar yeni modern mekânlara yerleştirilirse zekâlarının gelişmesi mümkündür; hattâ öyledir.
Yapı teknikleri matematiğe ve mekân yerleşimine göre mimârî olarak geliştirilen insan zekâsı ürünleridir. Günün teknik yapılaşmasının temel maddesi beton-armenin olmadığı dönemlerde de insanlar çok sağlam ve gösterişli yapılar ortaya koymuşlardır. Sırları hâlâ çözülemeyen ve esrârengiz olma özelliğiyle araştırmaların ve korku filmlerinin konusu olmaya devam eden piramitler veyâ anatomik özellikleriyle bugün taklitleri yapılamayan Eski Yunan veyâ Roma heykelleri belki de kendilerinden daha evveli de olan bir yapılaşma veyâ sanat standardizasyonunu yakalamış insan topluluklarının varlığını kabûl etmemiz gerektiğini bize ihtâr ediyor.
TEKNOLOJİ, ZEKÂ VE YAPAY ZEKÂ
Mekânik imkânların olmadığı, kol ve beden gücüne dayalı mîmârînin yönlendirdiği vasat üstü zekâlar hep olmuştur. Bugün de zekâ seviyesi düşük insanlar vardır. Orantı olarak ele alındığında bu, acaba toplumun kaçta kaçına tekâbül eder? Kaldı ki bugünün pedagojik eğitimleri sâyesinde otistik veya alt zekâ seviyeli çocuklar bile eğitilebiliyor.
İnsan hayat şartlarını geliştirmek ve zamandan tasarruf için en üstün kapasiteli ekipmanları devreye sokuyor.
Yapay zekâ, insan zekâsını maksimum verime çıkarttı. Ona bağlı olarak da otomasyon ve işlem hacmi akıl boyutlarını aştı. İnsan zekâsının bu hârika buluşu kendi kâşifi olan zekâyı da bir gün ekarte eder mi acaba?
“Hindistan merkezli Duukan şirketinin üst yöneticisi (CEO) Summit Şah, müşteri hizmetleri çalışanlarının %90’ını, onların yerine yapay zekâ kullanacağı için işten çıkardığını açıkladı. Şah, Twitter üzerinden yaptığı paylaşımlarda, bu karârın ‘zor ama gerekli’ olduğunu savundu. Şah, yapay zekânın müşterilere insan çalışanlarından 60 kat daha hızlı cevap verdiğini müşterilere iki dakika içinde cevap veren yapay zekânın müşteri hizmetleri masraflarını da %85 azalttığını ifâde etti. OECD İstihdâm Görünümü 2023 Raporu’nda çalışanların 5’ te 3’ünün gelecek 10 yıl içinde işlerini tamamen yapay zekâya kaptırma konusunda endişeli olduğuna dikkat çekmişti.”
Her yıl yayımlanan işsizlik oranlarında gözle görünen bir artışın önünü almak mümkün mü? İşsizlik açlık boyutlarını da üst seviyelere çekecek ama “makineleşmek istiyorum” diyen bâtıl ve kokuşmuş zihniyetin, makinayı insana tercîh eden bu medeniyetin insan diye bir derdi var mı acaba?
Konfeksiyon yaygınlaşınca iş bulamayan terzilerin, fabrikasyon ayakkabılar çıkınca işsiz kalan tâmircilerin neler çektikleri mâlumdur.
Şimdi bâzı mankurtların, “Osmanlı matbaaya karşı çıktı” demelerindeki yersiz ve tutarsız iddiâlarını anlamak daha kolaydır. Elle kitap yazan binlerce insanın işsiz kalmasına sebep olan matbaaya din kitapları dışında izin verilmesine rağmen o kadar insan mağdur oldu ki… Ama diyoruz ya, merkezi insan olmayan çevrelerin insanı anlamasını beklemek yersizdir.
Peki, yeniliğe ve teknolojiye veyâ makineleşmeye karşı mı çıkacağız? O beyhûde bir çabadır. Buharın makineye tatbîki ile bu makinenin çarkları insanlığı çoktan esir almıştır. Çağa uymak kaçınılmazsa insanlığı ikinci plâna atmaya mecbûruz. Emeğin kutsallığı, sosyalist-Marksist teoriler… Onlar mı; bu durumda lâf ü güzâf.
DUMÛRA UĞRAYAN İNSAN
Fransız genetik bilimci Jean Baptiste Lamarch’ın modifikasyonlar yoluyla evrimi Darwin’den farklıdır. Ona göre kullanılan kaslar gelişir; kullanılmayan organlar veyâ sistemler dumûra uğrar. Bunda bizi düşündüren gelişen kas veyâ organ sisteminin genetik aktarımla ilgisi olup olmadığıdır. Tabîî ki olmaması lâzım. Çünkü bu değişim genlerle değil faaliyetlerle ilgilidir.
Meselâ köstebekler, yer altında yaşadığı için mi gözleri işlevsiz hâle geldi? Buna evet demek mümkün mü? Bu yalnız ve yalnız türlerin yaratılışında Rabb’imizin irâdesi ve tensibiyle ilgili bir olaydır.
Çalışan organın gelişmesi fonksiyonel bir vâkıadır. Zekânın da işlek hâlde tutulmasıyla demans (bunama) hâlinin hiç olmaması veyâ geciktirilmesi mümkündür.
Kısacası oluşumlarda vücut, zekâ vs. şeyleri işler hâlde tutarak geliştirmek mümkünken aksi kaziye ile (ileri sürülen iddiâ) âmâ ebeveynden doğan bir çocuğun görme özürlü olması uzak bir ihtimaldir.
İnsanlar ve bilhassa filozoflar, gelişen zekâlarını test etmek için düşüncelerin gücünü zorlamışlar ve ilâhî kurallara, âdetullâha, sünetullâha muhâlif görüşler sunarak bir nev’î tatminsel egzistansiyalizm içinde olup insanın geleceğini kendilerinin oluşturacağını iddiâ etmişlerdir. Rabb’imizn her şeye kâdir olduğunu ve irâdesinin ve gücünün müdâhaleye imkân olmayan büyüklüğünü kavrayamamışlardır.
Bugün fosilleri bulunan dinozorlar niçin evrim geçirerek küçülmedi de yok oldu? Dinozorlar çok iri oldukları için dünyâ gıdâ dengesini değiştiren veyâ çok tüketen canlılar oldukları için mi yok oldular? Balinalar ve iri deniz canavarları asırlardır balık tüketiminde aynı seviyede ise neden hâlâ aynı boyuttalar?
Denizlerde ve karalarda giderek tükenen türlerin sebebi bu iri yaratıklar mı, yoksa tabîatin dengesini buzdolaplarında, soğutucularda, klimalarda, spreylerde, plastik üretiminde ve yalıtım köpüklerinde kullanılan kloro floro karbon (CFC) gazı atmosferi ne kadar bozdu hiç düşündük mü? Bu gaz ozon ile tepkimeye girerek ozon tabakasındaki ozon ile reaksiyonunda onun parçalanmasına sebep olur. Böylece ozon tabakasında ozon derişimi azalır. Özellikle artan sprey kullanımı insanın hayat sâhalarını giderek tehdît etmeye başladı. Her gün milyonlarca egzozdan atılan karbonmonoksit ve karbondioksit gazı atmosfer dengesini nasıl değiştiriyor, hiç düşündük mü?
Ne filler ağaçları tüketir ne zürafalar ağaçların üst filizlerini yiyerek onların gelişimini engeller, ne de vahşî yaratıklar avlanarak hayvan neslini tüketirler. Bunların hepsinin sebebi tabîî dengeyi kendi tatmin olmayan nefsî arzûlarını tabîk için çalışan insanların zulmünden dolayıdır.
Niçin beş yavru doğuran kediler ve on yavru doğuran köpekler dünyâyı istîlâ etmiyorlar?
Bu düzeni mükemmel koyan Allâhü te’âlâ, kendi kendisini tüketen insana dünyânın dengesini değiştirince birçok şeyin de bozulacağını ihtâr etmesine rağmen insanoğlu hiç ders almıyor.
Yüce Peygamberimiz denize ve akarsulara tükürmeyin diye ihtâr ederken biz bütün çöpleri ve lağımları hep denize akıttık; akar suda abdest alırken bile suyu isrâf etmeyin diye bizi uyaran eşsiz Peygamber’imize kulak tıkayarak bu hâllere düştük sonra da suçu başka şeylerde veyâ hiç suçu olmayan hayvanlarda aradık.
Kitlesel imhâ silâhları ile birbirini toplu yok etme yoluna giden insanlık niye suçu başka yerlerde arar ki?
İNSAN NEYİN PEŞİNDE?
Allâhü te’âlâ insanı en mükemmel şekilde yarattığına göre bu mükemmelliğin ötesi yok mudur? Yâni insan yaratılış perspektifindeki en üst makâmda kalıp bir ilerleme veyâ gerileme göstermez mi? Bunu söylemek tabîî ki mümkün değildir. İnsan en üstün varlıktır. Kalbi, rûhu aklıyla ötelerin ötesine çıkabilir. Bırakın sâde insanları peygamberlerin bile bâzıları bâzılarından üstündür. Teblîğde hepsi aynı görevde olsalar da nübüvvet ve risâlette üstün olanlar vardır. 124.000’den ziyâde peygamber varken bunların 313’ü resûl, 6’sı da ulü’l-azm peygamberdirler. Hâteme’n-nebiyyîn olan son peygamber de hem bütün nebî ve resûllerin hem de bütün varlıkların en üstünüdür.
İnsan kalbi ve rûhuyla âlem-i emrin vüs’atinde seyrinin istikâmetinde fenâ ve bekâ makamlarına yükselirken nefsinin emrinde ise, sakîm veyâ maâş aklıyla esfel-i sâfilîne kadar iner. İki kutupta da insan. Biri illiyînde biri siccînde.
ÂKIL-DÂNÂLAR, FİLOZOFLAR
Allâh fâcir adamlarla da dîni te’yîd ve takviye eder; yüceltir. Meselâ Peygamber’imize hayattayken Müslüman olmayan amcası Ebû Tâlib sâhip çıktı.
Bu meyânda Rabb’imiz mü’min veyâ kâfir bâzı insanları kullarına hizmet etmek için yaratmıştır. Bütün olağanüstü keşifler meselâ elektrik, radyoaktif, robotik teknoloji, dijital uyarlamalar, 19. asrın sonuna kadar insanlığı kırıp geçiren verem mikrobunun streptomisinle tedâvi edilmesi, kuduz aşılarının bulunması, uzayın derinliklerinin bir kısmının keşfinin hepsi Rabb’imizin verdiği beşerî veyâ akl-ı maâşla Hristiyân bilim adamları tarafından bulunmuştur.
Çiçek aşısını bulan Akşemseddîn hazretleri hem akl-ı selîmi hem de sa’y ü
gayretiyle bütün insanlara fayda sağlamıştır.
Rabb’imiz kullarına hizmet etmeleri için bâzı kullarının IQ derecelerini yüksek yarattı. Rabb’imiz kullarına hizmet etmeleri için bunları mümtaz vasıflarla yarattı. Bu bilim adamları îmânlı iseler yaptıkları her fennî buluş ve insanlara faydalı olarak yaptıkları her işten yüksek sevaplar kazanırlar. Bunlar îmânlı iseler akılları meâd seviyesi veyâ üstündedir. Fen ve teknoloji için insanın mü’min veyâ kâfir olması gerekmez.
Mü’min olan bilim adamları rızâ-yı Bârî’yi kazanırken mü’min olmayan bilim adamları, ilmî tecessüslerinin mükâfatını alarak mânevî bir tatmin, şan, şöhret ve bol para kazanırlar. Dünyâdaki her insan onları takdîr eder ve onlara en büyük bilim nişânı olan Nobel’le birlikte şöhreti yakalar ve yüklü bir para ödülü de alırlar.
Şimdi bâzıları “Edison bu elektriği bulmasaydı hiçbir ilmî çalışma bu şekilde olmayacaktı. Şimdi bu adam cennete girmeyecek de çölde yaşayan ve kimseye faydası olmayan bir bedevî mi cennete girecek?” diyorlar. Yüce Peygamberimiz bir hadîs-i şerîflerinde “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır” buyuruyor.
Elbette Hristiyân da olsa bütün bilim adamlarına takdîr duygularımızla yâd ediyoruz. Ama ne yapalım ki cennete girmenin tek yolu tevhîd akîdesine inanmaktır. Yüce Peygamberimizi kabûl etmeyen hiçbir kul bu büyük mükâfata nâil olamayacaktır.
İnsan zekâsı belli seviyenin üstüne çıkınca kendisinde bu gücü keşfeden insan gerçekten kategori olarak insanlar arasında temâyüz etmeye başlıyor. Düşünceleri ve tasarlama ve yapma güçleri artıyor. Hem akıl yürütmeleri hem pratik zekâları devreye giriyor.
René Descartes’in “Ego cogito ergo sum sive exito” yâni düşünüyorum o hâlde varım cümlesi Batı Rasyonalizm’inin kurucu elementi olan felsefe sözünün Lâtince karşılığıdır.
Felsefe bilimin temelini bilgi teorisi üzerine kurmuş bunun temelinde de akıl yürütme üzerine binâ etmiştir. Bu insan ve kâinâtın yaratılışını düşünmek ve hikmete ulaşabilmek amaçlı bir düşüncedir.
İnsanı insan yapan bu kaliteli ve hikmetli düşünce şekli Kur’ân-ı kerîmde en çok tavsiye edilen şeydir. Meselâ Kitâb’ımızda akıl ve onun geniş zamanlı çekimi kırk dokuz defâ geçer. Tefekkür kelimesi de değişik çekimleriyle 700’den ziyâde ihtârî tavsiye şekliyle geçer.
İnsan düşünce derinliklerine Paralojizm (safsata) Rasyonalizm (gerçek akıl yürütme) veyâ Skolâstik Felsefe (kiliseye dayalı düşünce şekli) aklın ve bilimin hiç gündeme alınmayan düşünce şeklidir. Septik görüşte bilim şüpheciliği boyutları aşılarak her şeye ve her bilgi tezâhürüne karşı şüphe ile yaklaşmaya dayalıdır.
Bu düşünce tarzları İslâm’a nüfûz edince i’tikâdi zelzeleler başladı. Bunun yanında Bîrûnî, İbnü Nefîs, İbni Heysem, İdrisî, Harezmî Tevhîd akîdesinde müstekîym olup Plâtonculuğa veyâ Aristo Mantığı’na dalmamışlardır.
İnsan insanla rekâbet etmeli, kendisini aşmalı, mükemmel olmaya çalışmalıdır. Ay güneş ve bütün kâinâtı araştırmamızı isteyen Rabb’imiz ilmin bütün boyutlarını kullarına açmıştır.
Fizik kuralları zorlamalı, element sayısının daha fazlasını bulmalı, uzayın derinliklerini keşfetmeli, hastalıkların hepsine çâre aramalı ama bir şartla: Bilimin kölesi değil efendisi olarak. En büyük ve şaşmaz “Âlim”i tanıyarak. Onun verdiği akıl ve ilimle onunla hâşâ rekâbete girişmek insanı yüceltmez. Unutma sen de dünyâ da “hîç ender hîç”sin. Yâni yokluk içinde yokluksun, yoksun. Ama Şeyh Gâlib’in dediği gibi “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/// Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”. Yâni, sen kendini iyi tanı, sen bu âlemin göz bebeği ve kâinâtın özüsün.
Bu dereceni ve haddini bil. İşte bunun da tek formülü: Secde et ve Rabb’ine yaklaş… (Alâk sûresi 5) İşte her şey bu, bu!
.
.
Türk milletinin kök hücreleri
14 Ekim 2023 01:31 | Güncelleme :14 Ekim 2023 14:54
A -
A +
Bereketli topraklarla çöllerin, nehirlerin, vâdîlerin, yeşil alanların, yüksek dağların ve platoların, deniz gibi büyük göllerin coğrâfî konumunu belirlediği Asya topraklarının bu farklı yapısı, insan topluluklarının sosyal ve dînî yapısında da kendisini göstermiştir.
Doğusunda ve güneyinde sıcak muson ikliminin hüküm sürdüğü bu toprakların kuzeyinde, kuzeydoğusunda sanki buzul devri yaşanmakta, -50 dereceyi bulan sıcaklıklar CCCP’nin (Eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri) açık sürgün hapishâneleri olarak kullanılmaktaydı.
Asya, çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli ve sarı benizli insanların mekânıdır. Sert coğrâfî iklim, onları sert mizaçlı, az gülen, zorluklara çabuk intibâk eden mücadeleci bir topluluk hâline getirmiştir.
Orta Asya dediğimizde Tûrânî alanı kastetmekteyiz. Rusya, Çin, Hindi Çîni ve Uzak Asya bu hudutların dışındadır.
Güneye inildiğinde Hint Yarımadası, Pâkistan’ın (ki esâsı Pencap, Afganistan ve Keşmir birleşimidir) Tûrânî ırklarla hiçbir bağı mevcut değildir. Bu ırklar sarı-kara renkleriyle tam bir musonik prototip sergilerler.
Asya, kadîm ırkların yelpâzesidir. Bu kadîm ırklar, çeşitli inanışlar, dinler veyâ âyinlerle kendi mistisizmlerini geliştirmişlerdir. Bu din ve inanış çeşitliliğinde Şamanizm, Budizm, Hinduizm, Brahmanizm ve Paganizmin’in inanç sarmalında yaşamışlar, Semâvi dinlere uzun zaman mesâfeli kalmışlar; Ortodoks Hristiyanlık ve Mûsevîliğe ise geniş Çarlık Rusya topraklarının büyük bir kısmında rastlamak mümkün olmuştur.
Bereketli Uluğ Türkistan ve onun mânevi başkenti olup Seyhun Nehri’ne komşu bulunan Yesi şehri esas olmak üzere geçmiş târihlerden îtibâren “Avrasya (On Oğur, Peçenek, Bulgar ve Macar Ovaları, Balkan yarımadası Kıpçak Bozkırı < Ukrayna>Uluğ Türkistan<Kırım-İtil>/ Ural- Yayık, Kafkasya, Âzerbaycân, Sibirya Kuşağı, İç ve dış Moğolistan, Batı ve Doğu Türkistan ormanları ve düzlükleri, dağları ve çölleri ırmakları ve gölleri dâhil, Ön Asya, Mısır, Hindistan’a kadar uzanan geniş coğrafya) Türklerin bin yıllar ve yüzyıllar boyu yaşadığı ve kendi yapısında daha küçük ölçekli yönetim biçimleriyle zaman zaman bir ayrışma -beylikler ve hanlıkla, yerel devletler gibi- topraklar olsa bile kesintisiz medeniyetler kurduğu alanlar olmuştur.” (Prof. Dr. Dursun Yıldırım, Uluğ Türkistan ve Türk Edebiyâtı’na Kısa Bir Bakış, (XII-XXI. Yüzyıllar Aralığı, Türkbilig)
TÛRAN İLLERİ
Bugün Batı Türkistan; Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tâcikistan, Kazakistan’ın ve Afganistan’ın büyük bir bölümünü kapsamaktadır. Batı Türkistan’ın Afganistan’da bulunan bölümü Güney Türkistan olarak anılır ve Mezâr-ı Şerîf civârında oluşur. Bunun dışında Anadolu ve Batı Türkistan arasında kalan Îran’ın kuzey bölgesine de Îran Türkistan’ı denilmektedir. Aras Irmağının Hazar Denizi’ne döküldüğü noktadan başlayarak Îran’ın kuzeybatı ve kuzey doğusu bölgeleri olan Âzerbaycan, Mâzenderan, Türkmen sâhası ve Horasan’ı da içine alan bölge yaklaşık 800.000 kilometrekare olup bu bölgelerde 50 milyondan fazla Türk nüfus yaşamaktadır.
Doğu Türkistan ise coğrâfi bölge îtibâriyle Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak bilinen Çin zulmündeki Türklerin yaşadığı yerdir.
Orta Asya denince büyük oranda Türk yurdu anlaşılır ve Tûrân adıyla mârûftur. Diğer kavimler değişik dinler butlânında (bâtıllığında) bulunurken 10. asırda da Müslümân olan şerefli atalarımız, Asya’nın büyük bir kısmını İslâm’la şereflendirmişlerdir.
İpek Yolu, ticâret aracılığıyla değişik kavimleri birbiriyle tanıştırıyordu. Yıllarca İpek Yolu’nun iki büyük koordinatörü olan Rusya ve Çin’in sosyal alan faâliyetleri bir hayli etkili olmuştur. Özellikle Ortodoks Rusya’nın hem dînî hem de ırkî propagandaları hep kendisini hissettirmiştir.
19. asırda İngilizlerin Hint yarımadasına baskılarının arttığını görürüz. İstîlâcı United Kingdom (Birleşik Krallık) Hindistan’ı 1858’den 1947’ye kadar koloni olarak kullandı. Başkentleri bu dönemlerde Kalküta ve Yeni Delhi iken kullanılan diller İngilizce, Urduca ve Hint yerel dilleri olmuştur. 1858’den 1947’ye kadar I. Victoria, VII. Edward, V. George ve VI. George İmparator olarak yöneticilik yapmışlardır.
Güney Asya’ya İngiltere, Orta, Kuzey-Batı ve Kuzey Asya’ya (yâni Türk bölgelerine Rusya, doğuda Çin Türkistanı’na) Çin istîlâcıları yayılmıştır.
Komünizmin ve öncesinde Çarlık dehşet ve vahşetinden Türkler hürriyetleriyle birlikte dînî duygularını, millî kimliklerinin de bir kısmını kaybetmişler, aynı kökten olan Türk toplulukları değişik ad ve değişken Kiril alfabesiyle birbirileriyle Rusça konuşmaya başlamışlar, adlarını bile Ruslan, Lenmar (Lenin ve Marx’ın kısaltılmışı) koyup kendilerine bol bol verilen Votka ile uyuşturulmuşlar, “Türk müsün?” diye sorulduklarında “Sovyetem, komünistem” diye cevap verir hâle gelmişlerdir. Bu kâbus 20.yy sonuna doğru kısmen bitmiştir. Fakat özellikle bir asra yakın süren komünizm zulmünün tahrîbâtını tâmir etmek hiç de kolay olmayacaktır.
Çin’de ise durum hâlâ vahametini korumaktadır. Onlar hâlâ dînî ve millî varlıklarını kazanabilmiş olmadığı gibi, ağır baskılara ve zulme de mârûz kalmaktadırlar.
UYANAN TÜRK DÜNYÂSI
Yavaş yavaş uyanan Türkler, coğrâfî hudut sınırlarını aşarak dînî ve millî kimliklerini idrâk etmeye başlamışlardır. Hem Türk hem de Müslüman olan bu 350 milyonluk topluluk, bâzı çevreleri rahatsız etmekte olup şimdi de Şi’î-Vehhâbî tasallutu ile karşı karşıyadır.
Şunu iyice anlamalı: Orta Doğu’da ve Asya’da kuvvetli bir Türk Devleti (Türkiye) bu Türk birliğine lokomotiflik yapacak güce gelmeye başlamıştır. Bu gücü Avrupa ve dolayısıyla Avrupa Birliği (AB) de tanımak zorunda kalacaktır. Bu toplayıcı güç parçalanmış İslâm ülkelerini de Afrika ülkelerini de müstemlekeci Batı’nın hegemonyasından kurtaracak tek güç hâline gelmek mecbûriyetindedir.
AB aslâ olmazsa olmazımız telâkkî edilmemelidir. Zaman gelecek onlar bize muhtaç olduklarını anlayacaklardır. Biz bu konuda “tok satıcı” rolünde olmalıyız.
Avrupa’nın uzun zaman yöneticisi Hunlar, Göktürkler ve sonra da Osmanlılardan devraldığımız bu hâkimiyet rûhunun ölmediğini göstermek zorundayız. Bizim genlerimizde, kök hücrelerimizde Türk cihân hâkimiyeti mefkûresi yaşamaktadır. Hiçbir toprağı işgâl etmek gibi bir iddiâmız olamaz. Bahsettiğimiz topraklar zâten bize atalarımızın mîrâsıdır. Bugün bunun tekrar gerçekleşmesinin yolu ekonomik, teknolojik ve askerî güç olarak seviyemizin çok üstüne çıkmakla mümkün olacaktır.
Bizi hâlâ dar kalıplar içine hapsetmek isteyen dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri, Orta Doğu’ya, Afrika’ya açılmamıza şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Orta Doğu’daki gerek DAEŞ gerekse PKK ve onlarla berâber iş birliği yapanlar, orada Sünnî bir Türk varlığına aslâ tahammül edemez.
Dünyâda artık gerek siyâsi gerek ekonomik paktlar kurulmaktadır. Batı hegemonyasını yıkacak siyâsî oluşumlar her gün değişik boyutlar kazanmaktadır. Dünyâ ekonomisi artık petrol, doğalgaz ve onun türevi teknoloji üzerine kurulmaktadır. Yılların düşmanlıkları ticârî yakınlaşmalara dönüşmektedir. Ata topraklarımız petrolün ve kıymetli mâdenlerin kaynağı durumundadır. Biz Türk devletlerinin ne ağabeyi ne de koruyucuları olmak iddiâsındayız. Onlar bizim kardeşlerimiz, kandaşlarımız, ırkdaşlarımız ve 1000 yıldan beri de dindaşlarımızdır. Elbette bu siyâsî güç ekonomik güce dönerse dünyânın dengeleri değişecektir.
Bir asır komünizm boyunduruğu altında Türk kardeşlerimizi esârete boğan eski CCCP ve daha eski Çarlık Rusya, bugünkü Rusya Türk dünyasından aslâ vazgeçmeyecektir. Ama müttefikimiz ve NATO birlikteliğimiz olan ABD’ye karşı ılımlı bir politikayla zorâki nikâhımızı şimdilik kerhen de olsa sürdürmek zorundayız. Evet, şimdilik ve kerhen!
Doğalgaz boru hattı ve kritik Orta Doğu politikası îcâbı Rusya ile uzun vâdeli antlaşmalar yapılacaktır.
Doğu Türkistan politikalarını değiştirmeleri ve onların dînî ve millî hüviyetlerini tanımaları şartıyla Çin’le de ittifak kurulabilir.
Rusya da ABD de bize rağmen Orta Doğu’da büyük idealler peşindedir. Suriye ve Irak hem Rusya hem de ABD işgâlinde gibidir. Bu bölgede varlıklarını sürdürebilmek için özellikle ABD, PKK ve YPG’ye alenî destek vermektedir. Bütün bu olaylar Orta Doğu’da Büyük İsrâil’i kurma plânıdır. Orada terör gruplarının devlet kurma ihtimâli hiç yoktur; hepsi İsrâil taşeronudur.
ŞANGHAY İTTİFÂKI BİZE UYAR MI?
“Şanghay İttifâkı” şimdilik kurgu hâlinde düşünülse bile ilerde neler olacağını bugünden kestirmek zordur. Orada da temelde Türk varlığı kendisini hissettirmektedir. Şanghay İş birliği Örgütü’ne (ŞİÖ) başlangıçta Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tâcikistan katıldı. Sonra Hindistan ve Pâkistan da bu birliğe dâhil oldu.
Altı diyalog üyelerinden birisi Azerbaycan ve birisi de Türkiye’dir. Üç destekçiden birisi Türkmenistan’dır.
Kurumun resmî dillerinin Rusça ve Çince olması bizi rahatsız ediyorsa da dünyânın en geniş coğrafyasında kullanılan Türkçe’nin her yerde varlığının kabûl edileceği günler pek uzak değildir.
Kendi gücümüzün farkına varmasak bile dünyâ bizi her zaman olduğu gibi hâlâ tehdit unsuru olarak görecektir. Bunu son derece tabii karşılamak gerekiyorsa da kendi soyuna, geçmişine, târihine, atalarına bu kadar düşman bir yerli işbirlikçinin olduğu vatanımızda dış güçlerle ve onlardan daha azılı düşmanlık yapan bu yerli ihânet şebekeleriyle uğraşmak hiç de kolay olmayacaktır. Kendi adâletini, ordusunu, yönetimini Batı’ya devamlı şikâyet eden böyle bir zümreye dünyânın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir.
Vatanlarında kökleri kazınarak zulümle yok edilmek istenen Amerika Kızılderilileri bile, ABD’den bu kadar şikâyet etmiyorlar da siz Osmanlı ve Selçukluya niye bu kadar düşmansınız? Bizim 5000 yıllık târîmizi niye yok sayarsınız? Târîhimiz Saka(?) ve açık olarak Hunlara, Göktürklere, Uygurlara, Karahanlılara, Gaznelilere, Harezmşahlara, Bâbürîlere, Tîmûrîlere, Altunordululara, Çağatayîlere kadar iniyor.
TÛRAN EDEBİYÂTI
Bir Tûran edebiyâtımız var; biz onları Türk dünyâsına tanıtamadık. Türk dünyâsında düne kadar sâdece Nâzım Hikmet, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal tanınıyordu.
Dîvân edebiyâtımızın en gözde şâirleri ve dilcilerini yetiştiren Çağatay Türk şâirleri ve Çağatay Türk Şîvesini biliyor muyuz? 15. asrın ikinci yarısından Bâbür zamânına kadar varlığını sürdüren edebî Türk şîvesini niçin gereği gibi tanıtamadık. Hem şuurlu bir Türk milliyetçisi hem de iyi bir dilci ve aynı zaman da da Dîvan edebiyâtının en büyüklerinden olan Ali Şîr Nevâî’yi gençlerimize ne kadar tanıttık?
Sultan Hüseyin Baykara gibi hem büyük bir şâir hem büyük bir devlet adamı olan bu kıymetimizi gençlerimiz biliyorlar mı?
Büyük bir Türk devlet adamı âlim ve şâir Kâdı Burhâneddîn’i kaç gencimiz tanıyor.
Âzeri Türk şiirinin en büyük şâiri Fuzûlî’yi gençler Victor Hugo kadar bile tanımıyorlar.
Yıllarca “vatan-millet-Sakarya” diye alay ettiğiniz bu üçlü ve her işimizin evveli ve âhıri “inşâallah ve mâşallâh” bizim aşîretten devlet olma şifremizdir. Bu şifreler mankurtlaşmış beyinlere ağır gelir.
Hem târîhimize küfredip hem de elde bayrak sallayarak, boğazı yırtılırcasına İstiklâl Marşı’nı söylemekle, 5 km’lik bayrak konvoyu yapmakla milliyetçi değil ancak “ulusalcı” olunur. Millî şuur; târih, vatan, millet, din, dil, kültür ve ideal birliği ile oluşur.
Millî eğitimi gerçekten “millî” yapmak istiyorsak, târihi bizim bir beyliğimiz kadar olamayan ABD gibi, hâlâ krallıkla demokrasiyi bir arada götüren, İngiltere, Norveç, İspanya vb. ülkelerin insanlara verdiği târih şuurunu biz de gençlerimize vermeliyiz. Bu şuuru hâlâ gençlerimize veremediysek tabîî ki onlar da Sultan Abdülhamîd’i, Sultan Vahdeddîn’i (hâşâ ve kellâ) vatan hâini olarak tanıyacaklar ve sırtı yatak görmeyen bâzı sultanları yatak düşkünü diye bileceklerdir. Her biri siyâsî ve askerî dehâlar ve büyük edebîyat ve san’at âşığı olan bu büyük pâdişahları hatâ ve savaplarıyla tarafsız ve doğru tanıtmak millî vazîfemizdir.
Hürriyetimizin köklerini Bilge Kağan’a Kültigin’e Doğu Türkistan mücâdelesinde efsâneleşen Osman Batur’a, Abdülehad Nûr’a Enver Yusuf Tûrânî’ye, Îsâ Yusuf Alptekin’e, Hotenli Baş Müderris Mehmed Emin Buğra’ya, şâir Abdülhamîd Süleyman Çolpan’a ve Kazakistan millî kahraman ve şâiri Mirjakıp Dulatoğlu’nun “Oyan Kazak”ına dayandırmadan bağımsızlık ve hürriyet şuurunu tam veremezsiniz. Bağımsızlık ve hürriyet meş’alesi evvelâ Orta Asya Türkleri tarafından yakılmıştır.
Türk milleti bir bütündür ve “dış Türkler”, “Türkî cumhuriyetler” sözleri yanlıştır; bunlar kasıtlı uydurmalardır.
Türk milleti bir destan milletidir. Bu destanları çocuklarımıza ezberletmezsek, kendilerini 5000 yıllık şerefli bir mâzînin değil, 100 yıllık bir geçmişin çocukları olarak görmeye devâm edeceklerdir. Bu ayıp bize yeter de artar!..
.
Tasavvuf ve gaza
28 Ekim 2023 01:17 | Güncelleme :28 Ekim 2023 01:18
Sesli Dinle
A -
A +
Vatan da bir topraktır, ama…
Gerek fetihlerle gerekse boş alanları vatan yapmak için edinilen topraklarda, havayı ilk teneffüs eden yeni doğan bebekler ve onların göbek bağları ile birinci ata-neslin mezarları aynı toprakta olunca coğrafya, vatan olmaya başlar. Bu süreç çok sancılıdır. Coğrafyayı vatan yapmak o kadar kolay değildir. Sahipsiz arazileri mülk edinmek gibi basit bir olay hiç değildir. O arazi evvela kanla sulanır; tapu belgeleri ise şehitlerin kabirleridir. Sonra, yerleşik yapısıyla, dînîyle, milliyetiyle, coğrâfyasıyla ve yeni kültür bütünlüğüyle bu toprak artık vatandır.
Değişik toprakların coğrafya şartlarına göre yaşama şekilleri değişse de yüzyılların getirdiği töre-kültür altyapısı genetik şifre gibi her yere taşınır.
Vatan savunması ortak şuur mes’elesidir. Herkes vatanı korumak için savaşa ve canını vermeye hazırdır. Bu yüzden ilk gelişen toplumsal şuur, vatan müdâfaasıdır.
Toprak mülkiyetin sembolüdür; ister kişinin bir karışlık toprağı olsun, ister bütün o topluluğun vatanı…
Toprak başlangıçta parçalardan oluşan bir örtüdür. Her parçası bir şahsın olsa bile, o kumaşlardan oluşan bir seccâde gibidir. Vatan, Müslümanların secde ettiği en büyük seccâdedir.
VATAN SAVUNMASI
Başlangıç dönemlerinde sulak, ağaçlık, avlak veyâ hayvan yetiştirmeye müsâit topraklar gözde iken, giderek tarım yapılan arâzîler daha çok dikkat çekmeye başladı. Bu yüzden ânî baskınlarda korunmak için Orta Çağ'ın en korunaklı yerleri yüksek duvarlı kalelerdi. Anadolu’nun hemen her şehrinde ya yüksek tepelere veyâ sarp kayalar üzerinde yapılmış kale veyâ onlardan arta kalan surları görmek mümkündür.
Kale dışındaki düz ve açık alanlarda tarla tarımı yapılır; kale surları içinde ise barınma yerleri, küçük ticâret merkezleri, ibâdethâneler ve benzeri yapılar bulunurdu. Güneş batarken halk kale surları içine çekilir ve çok sağlam olan kale kapıları kapatılırdı. Nöbetçi kulelerindeki gözcüler bir tehlike ânında kale sâkinlerini uyarırdı.
Bir kale-şehrin düşürülmesi için başlatılan muhâsara (kuşatma) günlerce, haftalarca hattâ aylarca sürebilirdi. Meselâ Osmanlılar, Orta Çağ'ın en muhkem kale ve surlarına sâhip olan Bizans'ı (İstanbul) 53 gün süren bir muhâsara ile almıştır.
Deniz alanı dışındaki topraklarda muhâsara sürerken tarım alanları talan edilir, ekinler tamamen yakılırdı. Bu bilindiği için kale içlerinde mutlakâ tahıl depoları bulunurdu. Yeteri kadar küçük ve büyükbaş hayvan ahır ve ağıllarda saklanırdı. Atlar da her zaman kale içinde bulunurdu. Bu tedâriklerle kale ahâlîsi her kuşatmaya en az altı ay dayanacak güçte olurdu. Eğer kuşatma çok uzar, erzak ve su biterse yapacak bir şey kalmayınca huruç hareketi yapılırdı. (Kale kapılarının açılıp kale halkının düşmana saldırması)
Kısaca yurt edinmek ne kadar zorsa onu korumak daha da zordur.
İslâmiyet, gerek i’lâ-yı kelimetullâh (İslâmiyeti yayma) için fetihlerle, gerekse can, mâl, nâmus ve dîn-i mübîn-i İslâm için vatan müdâfaasını cihâd olarak kabûl etmiş; bu yolda savaşanların ölenlerine "şehîd", sağ kalanlara "gâzî" unvânı vermiştir. Bu şevk ve heyecanla bu milletin 14-15 yaşındaki şâbb-ı emredleri (sakalı bitmemiş genç) ve pîr-i fânîleri (çok yaşlı) düğüne gider gibi harbe gitmişlerdir. Parola çok netti: “Ölürsem şehîd, kalırsam gâzîyim.”
Şehâdet şerbeti içme kitâbımızın ve Yüce Peygamberimizin müjdeleriyle ölümün en mûnis ve en mânâlısı sayılır. Zâten cihâd rûhunu ateşleyen de bu müjde idi.
NAKŞÎBENDİYYE-MÜRÎDİYYE HAREKETİ
Nakşîbendiyye-Mürîdiyye hareketi dünyâ çapında bir İslâmî-siyasal şuurun yükselişini teşvîk etmekte ve Kafkaslarla Osmanlı Devleti’ndeki siyasi ve ekonomik gelişmeler arasındaki bağlantıda hayâtî rol oynamaktaydı. Rusça adı “Muridism” (müridcilik) toplumun alt kesimlerini popüler toplumsal hareketi ve başında bir şeyh (veyâ imâm) bulunan siyâsî ve askerî bir teşkîlâttı. Şeyhin kendisine kayıtsız şartsız bağlı olan müridleri vardı. İmam hem mürşid (rûhânî kılavuz) hem de baş yönetici ve ordu komutanıydı. İmâm ile müridleri arasında bağlar doğrudan doğruya İmâmın Allâh sevgisinin ifâdesi sayılan irşâdlarından kaynaklanıyordu. Gazavât öğretisi imâmın bir ifâdesi, Rus işgâline karşı mücâdelesinin, dîni yaymanın ve sosyal reformu gerçekleştirmenin bir aracıydı. İmâm her yönden kendisini canlı bir örnek yerine koymaya çalışarak Hazreti Peygamber’i ve sünneti izlerdi. (Kemal H. Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması, 3. Baskı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Nisan 2009, s. 56)
Kafkasya’da “Müridizm” hareketi İmâm Şâmil’le başlamadı. Bu hareketin ilk lideri Şeyh Mansûr’du. Kendisi Çeçen asıllı bir Nakşîbendî şeyhiydi. 1874’te Rusların Çeçenistan’a saldırması ile Çeçenistan, Dağıstan ve Karadağ halkına bir beyannâme göndermiş ve Ruslara karşı gazavât çağrısında bulunmuştu. İstenen, Rus’a hiçbir şekilde müsâmaha edilmemeli ve bunlara karşı kesin bir cihâd rûhu taşımalıdır. Bu büyük şeyh, hasta olunduğunda Rus doktorlara muâyene ve tedâvî olunmamasını, çünkü bunun onlarla bir dostluk kurma ihtimâlini doğuracağını beyân etmişti.
Müridizm hareketinde dînî hassâsiyetler yanında ırkî fonksiyonlar da göz ardı edilememelidir. Rusya’nın emperyalist yapısına karşı Kafkas halkları hem bu ırkî kökenindeki savaşçı ruh, hem de İslâmiyetin cihâd rûhu birleşince böyle efsânevî bir hareket ortaya çıktı. İslâmiyet, bu toplayıcı yönüyle değişik halk topluluklarını bir sancak altında birleştirerek “Kafkas Müridizm’i” ve “gazavât” adıyla cihâda en etkili şekilde başlatmıştı.
Burada bir şeyi hatırlatmakta fayda var: Efendimiz’in ilk savaşlarından Bedir, Uhud ve Handek “Gazve-i Bedir, Gazve-i Handek” olarak geçer. Burada Sahâbe-i kirâm hazerâtının savaşları yine aynı soydan olan müşrik Araplara karşı idi. Aynı ırktan olmak hiçbir şey ifâde etmiyordu; çünkü onlar İslâmiyete düşman idiler.
“Gazve başlangıçta değişik anlamda kullanılıyordu. Kabâil-i Arâb (Arap kabîleleri) yekdîgeri aleyhine vukû’ bulan tecâvüzlerine cehâleten “gazve” nâmı verdiler.” (Şemseddîn Sâmî, Kaamûs-ı Türkî, fî 19 Ağustos, sene 1317, İkdâm Matbaası, s. 967, Dersaâdet)
Hareketin temelindeki bir diğer önemli nokta da, Ruslar küfrün belirlenen yüzü olarak gösterilirken, dağlıların bağımsız bir devlet kurabilmeleri için bu hareket en büyük ümit kaynağı olmuştu.
OSMANLININ 18. YY.DAKİ RUS POLİTİKASI
Osmanlı, Kafkaslardaki Rus hareketini yakından tâkîp ediyor ve bu Müslüman dağlı halkla daha yakından ilgileniyordu. Ruslar, Osmanlının bu Kafkas yakınlaşmasına karşı, Kafkaslarla yakından ilgilenmeye başladılar. Bu bölgeleri kontrol altına almak amacıyla işgallere giriştiler.
Osmanlı buralarda işgal ve zulümlere uğrayan Kafkas halkına hem yardım etmek istiyor hem de bölgede Müslüman olmayan topluluklara İslâmiyet’i yaymaya çalışıyordu. Bu cümleden olarak Osmanlı Devleti tarafından Ferah Ali Paşa, Soğucak bölgesinde görevlendirilmişti. Bu hareket sâyesinde burada İslâmiyet hızla yayılmaya başladı. Böylece Kafkas milliyetçiliği, toparlayıcı din birlikteliği ile, Müridizm hareketi, daha da güçleniyordu.
Şüphesiz bu hareketler 18. yy.da değil de 15-16. yy.da olsaydı, Osmanlı için de dağlılar için de durum çok farklı olurdu. Ama zaten Osmanlı güç kaybetmeye başlamıştı; fakat bu zor durumunda bile İslâm beldelerine her türlü desteği vermekten de geri kalmıyordu.
İMÂM MANSÛR’UN ŞEHÂDETİ
Nakşiyye-Müridiyye gazavât hareketi sonra çok daha mükemmel hâle gelecektir ama her şeyin başlangıcı çok önemlidir. Şeyh Mansûr’un başlattığı bu dînî siyâsî hareket ileride İmâm Şâmil’in muhteşem direnişini hazırlamıştır. Bu cümleden olarak Şeyh Mansûr’un şehâdetiyle bu hareket hiç gerilememiş ve yeni bir cihâd rûhuyla devâm etmiştir.
Ferah Ali Paşa’nın Kafkaslarda İslâmiyet’i yayma çabaları yanında, bu halkları Osmanlı Devleti saflarına yaklaştırma çabaları yatıyordu. Kafkas halkında millî ve dînî şuur çok yüksekti ve bu şuuru Hilâfet’e karşı sonsuz bağlılıkları ile de sağlamlaştırmışlardı. Buna rağmen Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan Anapa ve Soğucak sâkinleriyle maalesef zaman zaman da savaşmaktan da geri durmuyorlardı. (Mehmet İpşirli, Ankara Türk Târih Kurumu Yayınları, Ahmet Cevdet Paşa 3. Cilt, s.186, 2018)
İmâm Mansûr çeşitli câmilerde verdiği vaaz ve hutbelerle Kafkas halkını Nakşiyye-Müridiyye hareketi içinde şartlandırıyordu. Batılı devletler İmam Mansûr’un bütün Kafkas halkının kutlu geçmişlerini canlandırdığı için buradaki gayrimüslim halkın bunlara karşı kutsal bir savaşa katılmalarını teşvik ediyordu.
İmâm Mansûr, Ruslardan elde ettiği on pâre topu Osmanlı Devleti’ne göndererek pâdişâha bağlılığını izhâr etmişti. Çünkü Kafkas halkları Osmanlı zayıflarsa bütün İslâm beldelerinin zaafa düşeceğini biliyordu.
Bugün de kuvvetli bir Türk İslam devleti hem İslâm beldeleri hem hâssaten Türk devletleri ve dünyâda barış isteyen devletler için mühim bir denge unsuru ve bir te’mînâttır.
Rusların Anapa Kalesi’ne yaptığı hücûmu İmâm Mansûr’un püskürtmesi, Osmanlı lehine mühim bir hareketti.
“Osmanlı’nın Kafkaslara bigâne kaldığı düşüncesi yanlıştır. 1787-1792 savaşından sonra büyük yara alıp Ruslarla barış yapmışken bu olaylara doğrudan müdâhil olması pek mümkün değildi. Yaş Antlaşması’nda Mustafa Râsih Paşa, esirlerin değiştirilmesi için özel elçi olarak gönderilmiş ve Mansûr’un serbest bırakılmasını istemiştir. Ama Ruslar onun bir Çeçen olduğunu ve Ruslarla amansız bir savaşa girdiği için onun teslîminin mümkün olmadığını ve îdâm edileceğini bildirmişlerdir”.
İmâm Mansûr hapiste iken kaçma teşebbüsünde bulunmuş ağır yaralı olmasına rağmen bir görevliyi öldürmüş tekrar yakalanan bu büyük İslâm mücâhidi Nisan 1794’te hapishânede vefat emiş, şehîd olmuştur. (Rahmetullâhi aleyh) (Osman Kimyâ, Kafkaslarda Çarlık Rusya’ya Karşı Müridizm Hareketi, Akademik Düşünce Dergisi, s, 1673-1699, 2019 Araştırma Makâlesi)
ASYA’NIN İSLÂMLAŞMASINDA TASAVVUF VE TARÎKATLERİN ROLÜ
Orta Asya’nın İslâmiyeti kabûl ettikten sonra onu bir ekol hâline getirip çeşitli kitlelere yaymasının altında tarîkat ve tasuvvuf gerçeği yatmaktadır. Hareketin, Hakk şâiri ve sûfîsi olan Ahmed Yesevî hazretleri ile bağlantısı çok sıkıdır. Onun yolunda, hocası Yûsuf Hemedânî’nin ilhâmiyle “Yesevîlik” ve Abdülhâlık Goncdüvânî’nin te’sîriyle “Hâcegân” yolu vardır. Ahmed Yesevî hazretleri, Hanefî-Nakşî-Yesevî tarikat halkasını Türkler arasında öyle yaydı ki, İslâmiyet Türkler için hem ahkâm (şerîat hükümleri) hem de esrâr (rûhânî feyiz, tasavvuf) yönüyle zirve yaptı.
Yetişen mühîm fakîhler yanında Asya’dan doğan parlak güneş Bahâeddîn Nakşîbendî’nin 14. yy.daki (rahmetullâhi aleyh) tasavvuf yolu, bütün Türk halkının tarîkati olarak hudutlarını Horasan, İran ve dünyâ devleti olan Osmanlı’nın en gözde ulemâsıyla Arap yarımadası ve Balkanlara kadar taşımıştır.
Bu Tarîkat-i Nakşîbendiyye-i âliyye hareketinin ruhî kökleri önceleri Necmeddîn-i Kübrâ’da (kuddise sirruh) görülür: 1155 Hîve doğumlu olan bu büyük şeyh, Moğolların Harezm’i işgâlinde orayı terk etmeyerek müridleriyle 1221’de cihâd ederek şehîd olmuştur.
Şeyh Necmeddîn hazretleri muhtemelen Türk asıllıdır. Eserlerini Arapça ve Farsça vermesinin sebebi bu bölgede bu dillerin, (özellikle de Farsça) konuşulması idi. Aynı Mevlâna hazretleri gibi… (İbrâhim Kafesoğlu, Harzemşahlar Devlet Târîhi, Ankara 1984, TTK Basımevi,Uluslararası Türk Dünyâsının İslâmiyet’e Katkıları Sempozyumu, 31 Mayıs-1 Haziran 2007/3)
Orta Asya, Horasan, Kafkaslar ve uzantı devletleri Gazneli, Harezm Selçuklu ve Osmanlı olarak Türk dünyâsı Hanefiyye- Nakşiyye ve Mâturîdîyye sâyesinde bid’atlere bulaşmadan dünyâya bu güzellikleri yaymaya gayret etmiştir.
İnanıyorum ki Osmanlı cihatlarında ricâlü’l gayb (gözle görülmeyen mübârek zatlar) olarak İmâm Şâmil, Şeyh Edabalı, Osman Gâzi, Fâtih, Yavuz Selîm ve nice başını vermeyen şehitler vardı..
.XXXXXXX
Tarihin gölgesindeki vesika şiirler
11 Kasım 2023 01:17 | Güncelleme :11 Kasım 2023 01:18
Sesli Dinle
A -
A +
Târih ibretlik olaylarla doludur; ders de alınmaz, tekerrür de eder. Hatâlardan dolayı vazgeçilseydi büyük devletler de kurulmazdı.
Hiçbir şey tesâdüf değildir. Bütün olaylar bir aslî sebebe ve onun neticesine bağlıdır. Bu sebepler de büyük devletlerin altyapılarında çok açık görülmektedir.
Hiçbir devlet nev-zuhûr (yeni çıkma) değildir; doğum sancıları ve şartları çok çetindir.
Yüzyıllar sonra Osmanlının târihini yazanlar, özellikle yabancı yazarlar ve yabancılaşmış yerli yazarlar, savaşları, barışları, hezimetleri masabaşı mesâisi ile kaleme aldılar. Bu yazarlar için târih yaşanmış olaylardan arta kalan bir serüvendi ve o serüvenler bu yazarların malzemeleriydi. Acı, ıstırap, felâket, göçler, esâret, katliâmlar kelimelerle anlatılamaz ki… Târih yazarlığı işte bunların tâ içinde olması gereken bir türdür. Târih bir hikâye değil, bir senaryo da değildir.
VAK’ANÜVİSLİK
Büyük devlet her şeyi ciddiyetle yapan, sâde savaşları değil, bütün devlet olaylarını tarafsızca yazdıran bir kuruluştur. Her ne kadar monark idârelerde hiçbir şey tam tarafsız olamasa da en azından savaşlara âit anekdotlar bütün milleti ilgilendirdiği için objektifliği ve târihe uygunluğu bir hayli fazladır.
Osmanlı sarayı, mâliye, askerî teşkîlât, saray dışı olaylar, çarşı-pazar, rüşvet, hukuk, yargılamalar, isyanlar, hastalıklar, tabîî âfetler ve yangınlar hep vak’anüvislerin işidir.
Osmanlıda başlangıçta bu târih yazıcılığı yoktu; yâni resmen yoktu. Vak’anüvislik başlı başına bir konu olduğu için onu ayrıca ele alacağız. Fakat bu mühim meslek amatörce de olsa şiirlerle ve bâzı yazılarla başlamış kabûl edilir. Özellikle ordu içindeki halk şâirleri tarafından irticâlen (doğaçlama) meydana getirilen destân-şiirlerle târih yazıcılığı (anlatımı) sözlü olarak başlamıştır.
KARACA OĞLAN (KARAC’OĞLAN)
İşte bu halk şâirimizin “Nemçe Destânı” bunlardan biridir. Bu destan I. Ahmed döneminde 11 sene (1593-1606) süren savaşa âittir. Karaca Oğlan bir vak’anüvis değildir. Okur-yazar olup olmadığı da bilinmiyor. Bu şiirde savaştaki asker sayısı, ordudaki değişik kimlikli Osmanlı tebaası olan milletler hakkında da bilgi vardır. Özellikle asker sayıları mübalağalıdır. İşte o şiir:
“Hâzır ol vaktine Nemçe kralı /// Yer götürmez asker ile geliyor. /// Patriklerin inmiş tahttan diyorlar /// Bir Halîfe kalmış o da geliyor. ///
=== Yetmiş bin var siyah postal giyecek /// Seksen bin var Allâh Allâh diyecek /// Doksan bin var tatlı cana kıyacak /// Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor. ///
===Gelen Ahmed Paşa’m kendidür kendi /// Altmış bin dalkılıç küsürü cündî /// Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi /// Hacı Bektaş Velî kalkmış geliyor. ///
===Şevketli Efendi’m, Sultân’m vezîr /// Altmış bin kılıçlı yanında hazır /// Deryâlar yüzünde boz atlı Hızır /// Benli Boz’a binmiş o da geliyor. /// ===
Karac’oğlan der ki burda durulmaz /// Güler yüze tatlı söze doyulmaz /// Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz /// Yedi iklim dört köşeden geliyor.
KAYIKÇI KUL MUSTAFA
Yine bu halk şâirlerinden biri de Kayıkçı Kul Mustafa’dır. Onun söylediği Genç Osman Destânı, Sultan IV. Murâd’ın Bağdâd Seferi’ne âittir.
Kayıkçı Kul Mustafa, Cezâir’den Bağdâd’a kadar çeşitli beldeleri dolaşmış, savaşlara katılmış, yenilgilere, şehitlere ağıtlar düzmüş bir yeniçeridir. Abaza Hasan Paşa Ayaklanması’ndan yâni 1659’dan sonra doğduğu sanılıyor. İlk gençlik yıllarında Murâd Reis’in levendi olarak Cezâir’de bulunduğu için kendisine “Kayıkçı” denmiştir. Sultan II. Osmân’ın şehîd edilmesi (1622), IV. Murâd Han’ın Bağdâd Kuşatması (1630) ve Halep Vâlîsi Abaza Hasan Paşa’nın İsyânı’nı (1658) şiirlerine konu yapmıştır.
İşte onun Genç Osman Destânı:
“Genc’osman dediğin bir küçük uşak /// Beline bağlamış ibrişim kuşak /// Askerin içinde birinci uşak /// Allâh Allâh deyip geçer Genc’osman ///===
Sultan Murâd eydür (der ki) gelsün göreyim /// Nice kahramandır ben de bileyim /// Vezirlik isterse üç tuğ vereyim ///Kılıcından al kan saçtı Genc’osman ///
===Bağdâd’ın kapısın Genc’osman açtı /// Düşmânın cümlesi önünden kaçtı /// Kelle koltuğunda üç gün savaştı /// Şehitlere serdâr oldu Genc’osman.”
Şüphesiz bunlar destan olduğu için târihî gerçekleri tam yansıtmaz, ama Türklerde Sakalardan, Oğuz Kağan’dan gelen destanlarla târihin derinliklerine inebiliyoruz. Türeyiş, Göç, Ergenekon veyâ sonra her biri ayrı Türk boylarının destanlarıyla birçok hakîkate de ulaşabiliyoruz. Çünkü destanlarda coğrafya var; özel isimler var. Bunlar gerçeklere ışık tutuyorlar. Buna rağmen resmî târih yazıcılığı 17. yy’a kadar gecikmiştir.
DÎVÂN EDEBİYÂTI VE TÂRİH
Dîvân edebiyâtımız çok değişik yönleriyle târihe de ışık tutar. Zaferler, cülûslar, düğünler, isyanlar, savaşlar çoğu zaman kasidelerin medhiyyelerinde de olsa gerçekleri kısmen dile getirir. Bu medhiyyelerde pâdişâha, sadrıa’zama, paşalara, savaş veyâ maslahatlarıyla ilgili bölümlerde târihle yollarının kesiştiğini görürüz. Bunlardan bâzı örneklerle konuya açıklık getirelim:
Şâir Nev’î’nin Kânûnî Sultan Süleymân’a bir kasîde; Sultan II. Selîm’e bir kasîde; III. Murâd’a 8 kasîde, 3 kıt’a, bir tercî’-i bend; III. Mehmed’e 5 kasîde, 1 terkîb-i bend yazmıştır.
Meselâ Taşlıcalı Yahyâ Bey, Şah İsmâîl ordusunun Osmanlının top ve tüfek kullanması karşısında nasıl şaşırdıklarını ve acze düştüklerini anlatmaktadır:
“Nice can kurtara düşmanlar misâl-i ra’d u berk /// Leşkerinde her tüfeng ü top oldu kazâ-yı âsümân” (Düşman gökten şimşek ve büyük bir gürültüyle inen top ve tüfekten canını nasıl kurtaracak.)
Yine aynı şâirin 7. kasîdesinde 1548 yılında başlayan II. IrâkeynSeferi dolayısıyla Kânûnî’ye sunduğu kasîdede: “Bu savaş Safevîlerin eline geçen toprakları almak için yapılmıştır” der.
1736’ya kadar hüküm süren Safevî Devleti esâsında bir Türk hânedânı idi. Âzerbaycân’ın şâh âilesinin anavatanı olması dolayısıyla Türkçenin Azerbaycân şivesi, hükümdarların yüksek idârecilerin ve sarayın, en nihâyet Kızılbaş askerî komutanlarının konuşma dili idi. Safevîler modern Îrân târihinin başlangıcı olarak kabûl edilir. Îrân, târihindeki en önemli hânedanlıklardan biri olan bu Safevîler tarafından yönetilmiş devlettir. Îrân; Âzerbaycân, Ermenistan, Irâk, Afganistan, Türkmenistan ve Türkiye’nin doğu kesiminde varlığını sürdürmüş, târihte ilk def’a Şiî On iki İmâm (isnâ aşeriyye) akîdesini resmî mezhep olarak kabûl etmiş ve vârisi oldukları Safevî Hânedânı’nın devletidir…
Îrân Şiâsı Hazret-i Alî dışındaki üç büyük Halîfe’ye levm ve şetm (ağır sözler, hakâretler) ederler. Bu, bugün de aynen devâm etmektedir.
Osmanlı Devleti Sünnî-Hanefî-Mâturîdî akâidinin devamlı savunucusu olmuştur. Bu Yûsuf-ı Hemedânî’den, Ahmed Yesevî’den, Abdülhâlık Goncdüvânî’den beri süregelen bir silsile gölgesidir. Osmanlı kendi tebaası olan Kızılbaş Türklerle savaşmamış ve Vak’a-i Hayriyye’ye kadar Bektâşilerle bir problem yaşamamıştır. Celâlî İsyanları da bir Alevi isyânı gibi görünse de işin büyük bir ekonomik mes’ele tarafı da vardır. Kezâ Baba İlyâs ve Baba İshak İsyanları altında Anadolu Selçûkî saraylarındaki büyük israf ve halkın sefâletinin de payından bahsedilir.
Burada bir önemli konuya açıklık getirelim: Osmanlı ile Îrân hep savaş hâlinde olmuştur. Bunda hem Sünnî-Şiî ihtilâfı hem de siyâsî ihtilâflar vardır. Bunun bir açıklamasını meşhûr bir yabancıdan alalım: İstanbul’da Avusturya monarşisi elçisi Ogiler Ghislain de Busbecq (1522-1592) Türk korkusunu özetlerken “…Türkler zafere, biz de mağlûbiyete alışmışız. Sonucun ne olacağından şüphelenebilir miyiz? Sâdece Îrân lehimizde. Düşmanımız saldırıya acele ederken arkasındaki bu tehlikeyi gözetmek zorundadır. Ancak Îrân âkıbetimizi sâdece geciktirir, bizi kurtaramaz. Türkler Îrân’la uzlaştığında doğunun bütün gücüyle boğazımıza yapışacaktır.”
Tabîî ki Îrân’la Osmanlı ve sonrasında da Türk devletleri hiç anlaşamamış ve dâimâ hasım olmuşlardır.
Yine Yahyâ, Kânûnî’nin Almanya Seferi’nden, Budin’i alışından övgüyle bahseder:
“Budin’de gaazilerin atı sarsara benzer /// Elem denizlerinde gark eder Alaman’ı. (Budin’de gaazilerin atları kuvvetli bir rüzgâra benzer (ve) Almanları elem denizine gark eder.)
“Cemîi kulları Yahyâ gibi kazâda olur /// Yolunda ölmeye canlar verici kurbân. (Bütün kulları gibi Yahyâ da savaşta ölmeye ve kurbân olmaya, can vermeye hazırdır.)
Görüldüğü gibi Taşlıcalı Yahyâ bu savaşa bilfiil katıldığını ve izlenimlerini belirtirken vak’anüvislik denemesi yaptığını da söyleyebiliriz.
Yine Yahyâ’nın Zigetvar Seferi’ne âit 16. Kasidesi bu seferin özeti gibidir:
“Meğer her tîg-i sultânî tarîkat şeyhine benzer /// Yürür ardınca önince mürîdânı muhibbânı.” (Savaş meydanında pâdişâhın tuğu önünde ve arkasında yürüyenler, bir tarîkat şeyhinin müridleri ve bağlıları gibidir.)
Şâir Yahyâ önlerine bir engel olrak çıkan Sava, Trava, Tuna nehirlerinden de bahseder.
“Yolına geldi ammâ sâye gibi pây-mâl oldı /// Sava ile Trava ejderhâsı Tuna su’bânı.” (Sava, Trava Tuna ejderhâları Yolına çıkdılar, ama hepsi ayağının altında gölge gibi kaldı.)
35. beyitte Alman kralından söz ederken:
“Kralın âli tuyuldu elem bahrine gark itdi /// Kızıl elma diyârı ile iklîm-i Alaman’ı.” (Kralın hîylesi duyuldu ve onu elem denizine boğdu. Alman ülkesi Kızıl elma diyârına katıldı.)
Buradaki Kızıl elma o günkü hedef olan Alman diyârıdır. Aslında Türkler Kızıl elmayı hiç bitmeyen son hedef olarak kullanmışlardır. (Kısmen Faydalanılan kaynak Emin Çakır, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Dergisi, 2014, c.11, sayı 28, s. 69-83)
.
Türkistân’dan Anadolu’ya yayılan ışık
25 Kasım 2023 01:22 | Güncelleme :25 Kasım 2023 01:24
Sesli Dinle
A -
A +
Birçok kişi tarafından ağır tenkitlere uğrayan Emîr Timur, aslında Anadolu’ya daha önce de gelmiş olan Horasan Erenleri’nin târihî yolculuğundaki tasavvuf-tarîkat geleneğini perçinlemiştir.
Asya’dan 15. asrın sonuna kadar Batı’ya dolayısıyla Anadolu’ya Moğol işgallerinin de etkisiyle büyük bir göç olmuştur. Bu arada bir diğer tehlikenin adı Îran’dı. Timur Orta Asya’da başlayan Îran etkisini kırarak Türk kültürünü, Türk dilini korumuş ve Türk siyâset anlayışının altyapısını en az 3000 yıllık târih misyonuyla tahkîm etmiştir.
Timur Han, Türkistan Yesevî sûfizminin destekleyicisi ve bu akımın Anadolu’ya ve Balkanlara kadar yayılmasını sağlayan bir liderdi. O hem kendisi hem torunlarıyla Türklerin, Pîr-i Türkistan dedikleri Ahmed Yesevî hazretlerinin tam tâkipçisiydi. Onun bu ileriyi tahkîm eden anlayışı olmasaydı Kafkas Dağlılarının Nakşibendî-müridizm hareketi ve dolayısıyla târihin ender kaydedeceği bir mücâhid olan İmâm Şâmil ve onun şanlı direnişi de belki olmayacaktı.
Timur’un Anadolu’da çok cana kıyma hâdisesi bugün de tartışma konusu olmaya devâm ediyor. Timur’un Sivas’ta 40.000 kişiyi katletmesi olayı da gerçeklere pek uymuyor. Zira Sivas’ın o günlerdeki nüfûsu 3000 civârındadır.
KEŞ, SEMERKAND
Timur bir Türk-İslâm merkezi olarak Semerkand’ı inşâ etmiş ve onu bir siyâset ve kültür merkezi yapmıştır. Burada birçok İslâm âlimini, kıraat, hadîs, tefsîr ve fen bilgilerini okutmaları için onlara görülmemiş imkânlar sağlamış ve onlara çok hürmet etmiştir.
Timur, Ankara Savaşı’ndan sonra mağlûp olan Yıldırım Bâyezid’in dâmâdı Emîr Sultân hazretlerini de berâberinde Semerkand’a götürmek istemiş ama o izin isteyerek Bursa’yı terk etmemiştir. Çok hürmet ettiği bu Evlâd-ı Resûl hazretlerine kendisiyle gelmesi için çok ısrâr ettiyse de onu kırmak istemediği için Bursa’da kalmasına izin vermiştir.
Timur’un dînî ve ilmî cehdi sâyesinde Buhâra, Semerkand, Hîve ve Keş gibi Orta Asya eğitim merkezlerinde Osmanlı sultanlarının hem dînî hem de müsbet ilim hocaları yetişti. Meselâ Sultan I. Mehmed’in (1413-1421) oğullarının eğitimi, aslında Şamlı olan fakat öğrenimini Mâverâünnehir’de yapan Muhammed b. Arabşâh tarafından verilmiştir.
Sultan II. Bâyezîd (1481-1512) matematik ve astronomi dallarında iki Orta Asyalı Mîrim Çelebî ve Timur’un torunu Uluğ Bey’in meslektaşı Ali Kuşçu’dan ders aldı. Uluğ Bey hem Semerkand hükümdârı hem bir astronomi bilginiydi. Onun İstanbul’da açtığı rasathâne pozitif ve uygulamalı bilimlerin 16. yy.a taşınmasını sağladı.
Orta Asya’nın bir diğer büyük etkisi din adamlarında meydana geldi. Çoğu Semerkand ve Buhârâ’dan gelen Nakşîbendî ulularından en az 20 şeyh, Osmanlı Devleti’nde halkı aydınlattılar. Nakşiyyeliği Anadolu’ya taşıyan bu ulular bir Nakşî-Anadolu inancı olan hakiki Bektâşîliği de Yeniçeri ordusunun mânevî feyz ve şecâat (kahramanlık) kaynağı yaptılar. (Faydalanılan kaynak: Kemal H. Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması, Bilgi Üniv. Yayınları, 3. Baskı, 2009, s. 141-142)
ŞEMSEDDÎN EL-CEZERÎ KİMDİR?
Timur’un yanında götürdüğü büyük kaâri’ Şemseddîn el Cezerî’ydi.Cezerî hazretleri Yıldırım Bâyezîd’in en değer verdiği âlimlerden biriydi. Niğbolu Savaşı’na Yıldırım Han onu da berâberinde götürmüştür.
Bu büyük âlim 1350 yılında Dimaşk’da (Şam) doğdu. İbnü’-Cezerî diye anılmasının sebebi Cezîre ibn Ömer’e, bugünkü Şırnak’a bağlı Cizre ilçesi nisbetiyledir.
Kendisi İbrâhîm el-Hamevî’den cem’ metoduyla kırâat-i seb’a okudu. Mısır’da İbnü’s-Sâig’den aşereyi, Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Bağdâdî’den On İmâm’ın kırâatiyle birlikte İbn Muhaysin’den A’meş ve Hasen-i Basrî hazretlerinin kırâatlerini okudu. Mısır’da Zıyâeddîn Sa’dullâh el Kazvînî gibi hocalardan usûl, meânî ve beyân dersleri aldı. Kırkın üzerinde âlimden Kur’ân-i kerim ve kırâat tâlim etti. Şam Emeviyye Câmîi’nde kırâat okuttu. Daha sonra Dârü’l-Hadîsi’l-Eşrefiyye şeyhliğine getirildi. İkinci haccından sonra 1391’de Dimaşk kâdîlığına nasbedildi. 10 Nisan 1390’da Antalya’da da aşere okuttu.
“Tayyibetün-neşr” de Cezerî tarafından te’lîf edilen en-Neşr Fî Kırâati’l-aşr özetinin şiir hâlidir.
Bu ilmi Anadolu topraklarına taşıyan, bu coğrafyada okutan ve Anadolu’daki kırâat çalışmalarına öncülük eden de İbnü’l-Cezerîdir.” (Yrd. Doç. Dr. Yaşar Akaslan, Bir İlm-i Kırâat Klasiği “Tayyibetü’n-neşr Fi’l kırâati’l-Aşr, On Dokuz Mayıs Üniv. İlâhiyat Fakültesi Temel İslâm Bilimleri Bölümü Kur’ân-ı Kerim Okutmanı Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi s. 4)
Timur Cezerî’yi iknâ ederek Keş’te inşâ ettirdiği medresede görevlendirdi. 1405’te Buhâra’dan Herat’a geldiğinde Sultan Mirzâ Şahrûh onu şehrin dışında karşılamıştır. Herat’ta da Sahîh-i Buhârî okutmuştur. Medîne’de Harem Şeyhi Tavâşî’ye kırâat okuttu. Beşinci haccından sonra 1422’de Şîrâz’da vefât etti. Rahmetullâhi aleyh.
Türkiye’deki kırâat tedrîsâtında uygulanan icâzet geleneğindeki isnâd zincirinin İbnü’l-Cezerî’ye dayanması, diğer bir ifâdeyle günümüzden Peygamber Efendimiz’e ulaşan kırâat silsilesinin en yoğun kesişme noktasında bu zâtın bulunması onu bu ilimde haklı bir otorite olarak sayılmasına yol açmıştır.
Hadîs ilminde de büyük bir âlim olan Cezerî, Kâhire’de Ahmed b. Hanbel ve İmâm Şâfi’î’n Müsned adlı eserini okutmuştur. Kütüb-i Sitte’de ve Muvattâ’da Begâvî ve Nevevî hazretlerinin eserleriyle ilgili senetleri ortaya koymuştur. (Faydalanılan kaynak: Tayyar Altıkulaç, TDV İslâm Ansiklopedisi, Kırâat ve Hadîs âlimi İbnü’l-Cezerî, c. 20, 551-557, 2021)
Semerkand’da ders okuttuğu sırada büyük âlim Seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri ile buluştu. Timur’un vefâtından sonra da onun soyu hep bu büyük âlime büyük teveccüh ve hürmet göstermişlerdir.
Cezerî, vesîleye ittihâzın bir bir hükm-i ilâhî olduğunu beyân ederek bugün dahî bozuk îtikadlıların reddettiği bu konuda Hısnu’l- Hasîn kitâbında “Duânın kabûl olması için peygamberleri (aleyhimüsselâm) ve sâlih kulları vesîle etmelidir. Sahîh-i Buhârî’deki hadîs-i şerîflerde böyle buyuruluyor” demiştir.
Bu büyük âlim 53 eser yazarak Orta Asya, Irak, Mısır, Şam, Anadolu gibi yerlerde okunan bu eserleriyle Ehl-i sünnet îtikâdını perçinlemiştir. (Faydalanılan kaynak: Türkiye Gazetesi İslâm âlimleri Ansiklopedisi, c. 12 s.111-124)
Orta Asya; Horasan, Irâk, Anadolu ve Balkanlara kadar yayılan Yûsuf Hemedânî ve Ahmed Yesevî kaynaklı Nakşîlik Horasan erenleri vâsıtasıyla bu bölgelerde, özellikle Anadolu Sünnî akâidi üzerine binâ edilmiştir. Yesevî hazretleri ile başlayan Hanefiyye ve Nakşiyye haritası Anadolu’ya oradan da Balkanlara yayıldı.
Orta Asya’nın karışık dînî yelpâzesinde 10. asırda İslâmiyetle tanışan Türklerin en büyük şansı, bu dîni, Yesevî Hazretleri sâyesinde tasavvufun engin huşû ve zevkıyle ahkâmı (şer’î emir ve yasaklar) birleştirip mekân kalıplarına sığmayan bu göçebe Türkmenlerin, tekke ve zâviyelerle mescid alışkanlıklarını sağlamlaştırmak olmuştur. Bağlantıları ve kaynağı çok sağlam olan Yesevî hazretlerini Yûsuf-ı Hemedânî gibi İmâm-ı Âzam fıkhına ve tasavvuf tedrîsine bağlı olması, o zaman için Sünnî akâidi tehdîd eden Batınî, Şi’î ve sonrasında da Hurûfîlik gibi akımların önünü kesmiştir. Anadolu’ya bid’atsiz ve saf bir Sünnî inancı ile giren Alparslan sâyesinde de Anadolu, Şi’î ve Batınî tehlikesine sed çekmiş, son çırpınışla Anadolu coğrafyasında siyâsî-dînî bir devlet kurmak isteyen Şâh İsmâîl’in de bu emellerine Yavuz Sultân Selîm Han son vermiştir.
Bir kültür ve medeniyetiniz yoksa hangi toprakları fethetseniz de orada kalıcı olamazsınız. Hem halka anlayabilecekleri dilde va’z ü nasîhatlerde bulunan, onları İslâmiyet’in engin insan sevgisiyle besleyen ilk mürşidler Anadolu’ya nûr yaymaya başladılar.
İnsan sevgisi dînimizin en temel umdelerindendir. İnsan yaratılmış en şerefli mahlûktur. Atalarımız evlerinin duvarlarına astıkları levhalarda “Yâ Hazret-i İnsân” diye terennüm ettiler.
İLK MÜRŞÎDLERDE ŞAMANİZM ETKİSİ VAR MIYDI?
Bu konu üzerinde gereken ilmî araştırmalar yapılmadan Şeyh Edebalı, Yûnus Emre, Hacı Bektaş Velî ve Hacı Bayram Velî’de hattâ Akşemseddîn’de Şamanizm ve Batınîlik izleri olduğu ileri sürülmüştür.
Orta Asya, 13. yy. sonuna kadar heterodoks (öğreti, düşünce, ana akımdan sapmış olan) bir inanç sistemi yelpâzesidir. Bu bölge Şamanizm’den, her türlü fetişizm-putperestlik akımlarına, Hristiyanlık, Mecûsîlik, Budizm’den İslâmiyet’e kadar bir inanç paradoksu içindedir.
Bu yüzden özellikle de Anadolu’ya ilk gelen sûfîlerin üzerindeki spekülatif yazılar ve araştırmalar bu büyük sûfîlerin hayatlarını daha dikkatli ve bilimsel incelememizi gerektirdi.
Hacı Bektaş Velî konusunda en güvenilir kaynak Prof. Dr. Esad Coşan’ın “Makâlât-ı Hacı Bektaş Velî” eserini me’haz ve doğru kaynak olarak addettiğimiz için ondan faydalanmayı uygun bulduk. Asıl eser “el-yazması” kaynaklardan faydalanılarak yazılmıştır. Bu eser Prof. Dr. Coşan Hoca’nın doçentlik tezi olup son derece ciddî bir incelemedir.
Kitapta Hünkâr için iki görüş ileri çıkar: Bazı bilim adamları onu Kur’ân-ı kerîme, Peygamber Efendimiz’in yoluna bağlı olan bir mutasavvıf olarak görür. Bâzıları da buna kuşku ile bakarak “Bu devletin mes’eleyi çarpıtmasıdır. O, Bâtınî fikirlere mensup bir Alevî babasıydı. Şerîat emirlerine karşı lâkayttı. Türkçülüğü kollayan, öne çıkaran biriydi” diyorlar.
Menâkıpnâmeler veyâ velâyetnâmeler çeşitli eklemeler ve diğer yazılarla genişletilmiş olan yazmalardır.
Hacı Bektaş-ı Velî, Efendimiz’in soyundandır. Nişâpur şehrinde doğmuştur. Arapçada “p” harfi olmadığından onlar “Neysebûr” demişlerdir. Ahmed Yesevî, Lokman Perende tarafından yetiştirilmiş, bilâhare Anadolu’ya gelip Sulucakarahöyük’e (Hacıbektaş) yerleşmiştir. Asıl adı Seyyid Muhammed b. Mûsâ-yı sânî’dir.
SEYYİDLER HORASANLI OLUR MU?
Araplar fütûhât için Horasan’a gidip orada ordugâh kurdular. Bu şehirlerden biri de Nişâbur’dur. Bunlar Seyyid oldukları için bütün bölgelere cihâda gitmişlerdir. Zâten onun “Makâlât” adlı eseri de Arapçadır. Hünkâr’ın, 1209’da doğup 1270’de vefât ettiği zannediliyor.
Hacı Bektaş Velî’nin Ahmed Yesevî ile ilgisi kesindir. Bu yüzden Bektâşlik, Nakşîlik ile bağlantısı açık olan bir sûfiyye koludur.
Hazreti Yûnus’un şiirleri sanki “Makâlât”ın özü gibidir. Yâni “Makâlât”ı anlamadan Yûnus’u anlamak da zordur.
Hacı Bektaş Velî, Molla Saîd Emre tarafından o günkü Türkçeye çevrilmiş olan eserinde, şarap (alkol) hakkında şöyle demektedir: “Bir kuyuya bir damla süçi (şarap, alkol) damlasa ol kuyunun suyunu bir kezden (def’a) yabana (tarla, otlak) dökseler ve ol su döküldüğü yirde ot bitse ve o otu koyun yise hem takvâ ehli katında ol koyun eti haramdır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur ki: ‘Ey îmân edenler, şarap (alkollü içecekler), kumar, dikili taşlar (put, fetiş) ve fal okları şeytânın kötü işlerinden pisliklerdir Bunlardan çekinin ki felâh bulasınız.” (Mâide-90)
Burada dikkat edilmesi gereken, Hacı Bektaş Velî’nin alkol hakkında ne kadar hassas olduğudur. Halbuki isnâd edildiği gibi Bâtınî olsaydı şarâbı haram kabûl etmezdi.
Hünkâr hazretleri yine buyurur ki: “Biregü (bir kimse), diliy-ile îmân getürse ve göngli-y-ile (kalbiyle) inanmasa, hod öşrü zekâtı (bitki ve para mal mülk zekâtı) tamam virmese ve yâhud Hacc’a varurken girü dönse veyâhud Tengri Te’âlâ hükümlerinden birini bâtıl dutsa, (inanmasa, inkâr etse) Muhammed Mustafâ’ya inkârla baksa veyâhud Muhammed’in Sahabalarını (Eshâb-ı kirâmı) birini nâhak (birini bile beğenmeyip doğru bulmasa) dükeli (bütün) işlediği amalları (ibâdetleri) habâen mensûre (darmadağın, saçılmış, hebâ olmuş) olur.” (Faydalanılan kaynak, Prof. Dr. Esad Coşan, Server Yayınları, 1. Baskı Hacı Bektaş Velî ve Bektâşîlik, 2019)
Burada da dikkat edilmesi gereken konu, Sünnî akâiddeki zekât konusu ve özellikle de Eshâb-ı kirâmın tamâmının sevilmesidir. Açıklamada dikkat çeken husus da Sahâbe-i kirâmın birinin bile sevilmemesinin veyâ hak kabûl edilmemesinin bütün amelleri (ibâdetleri) bâtıl edeceği vurgusudur.
Şurası çok mühimdir: Osmanlının temel askerî gücü olarak ilk teşkilâtlı ordusu “Yeniçeri”lerin Sünnî akâidin dışında bir akıma kapılmaları mümkün değildir.
Osmanlı Devleti, Sünnî-Hanefî-Mâtürîdî sistemini devletin temeli olarak görmüştür.
Hünkâr hakkındaki bunca spekülâsyonlara rağmen bir üniversite doçentlik tezi olarak hazırlanan bu eseri herkesin dikkatle incelemesi gerekir diye düşünüyorum.
.
Orta Asya Türklerinin dalâlet asırları
10 Aralık 2023 01:35 | Güncelleme :10 Aralık 2023 01:36
A -
A +
Bir milletin târîhi ne kadar eski ise geçmişinin araştırılması da o kadar zordur. Dil bakımında benzer yapılara sâhip olan Altay kolu dillerinden hareketle bâzı târihçiler, Türk-Moğol etnik ve dil birliğini savunmuşlardır. Bu konunun aydınlanması tabîî ki kolay değildir. Bugünkü konuşma dillerine ve alfabelerine bakarak bir sonuca varmak daha da güçtür.
Orta Asya Türkistan Türkçesi ile Batı Oğuz Türkçesi arasında bir hayli fonetik (ses) ayrılıkları vardır. Bu bakımdan Türk diline mensup oldukları hâlde, dillerinde hem fonetik hem de morfolojik (yapı) değişikliği bulunan lehçeler ancak ilmî bir yaklaşımla Türk dili büyük dâiresine sokulmuşlardır. Bugün Batı bilim dünyâsı, Turcic Languages (Türk dilleri) ibâresi kullansa bile, bize göre bu ibâre yanlış olup Turkish Language (Türk Dili) terimi doğrusudur. Çünkü şîve ve lehçeler Türk dilinin içindeki bölümlerden ibârettir.
Türk dilinin muhtelif asırlarına bakarak etnik kökenine inmek hem zordur hem de ayrı bir uzmanlık ister.
Elimizdeki Eski Türkçe’ye âit metinlerde Göktürk Kitabelerine dâir çok inceleme yapılmıştır. Bu âbidelerin “Türk” adı geçen en eski metinler olması bakımından değeri büyüktür.
“TANG TENGRİ” ŞİİRİ
Turfan kazıları sırasında bulunan “Tang Tengri” şiiri en eski Türk yazısı olarak binmektedir. 7-10 yy.lar arasına âit olduğu zannedilen bu şiir başlıksız olup bunun yerine kırmızı mürekkeple Sogdça “Vam vagi-nung baş” yazılmıştır ve “Tang Tengri ilâhîsi” diye çevrilmiştir. Metin (şiir) şöyledir:
Tang Tengri kelti (Tan Tanrı geldi)
"Tang Tengri özi kelti (Tan Tanrı kendisi geldi)
Tang Tengri kelti (Tan Tanrı geldi)
Tang Tengri özi kelti (Tan Tanrı kendisi geldi)
Turunglar begler kadaşlar (Kalkın beyler kardeşler)
Tang Tengrig ögelim (Tan Tanrı’yı övelim)
Şiir böyle tekrarlarla 20 satırı bulur. Şiirdeki “turunglar” (ayağa kalkın, ibâdete kalkın anlamında kullanılmış olmalıdır.) Bu ibâre de muhtemelen şaman, kam, baksı, ozan vs. din adamı tarafından söylenmiş olmalıdır.
Ayrıca yine şiirde geçen “Körügme Tang Tengri ve körügme Ay Tengri” ifâdeleri de Gören Tan Tanrı ve Ay Tanrısı ifâdesindeki Tang Tengri, Kök Tengri yerine kullanılmış olmalıdır. Eski Türklerde çok bilinen Tengri Dîni tek tanrılı bir din olarak bilinse de burada bir de Ay Tengri vardır.
Ayrıca Tang Tengri’den hareketle eski Türklerin “Tang”dan dolayı tan vakti yâni güneş doğarken ibâdet ettiklerini de akla getiriyor.
DOĞU TÜRKÇESİ UYGURCA
Elimizde inceleme bakımından bol metin bulunan bir devir olarak Uygurca zikredilmelidir. Merkezden ve batıdan uzaklaştıkça dil biraz daha farklı hâle girer. Doğu Türkçesinin bilinen en eski kollarından biri Uygurcadır. Bu grubun içine Batı Çin’deki Sarı Uygurca da girer. Sonra bu gruba Karahanlı ve Harezm Türkçesi de dâhil olmuştur.
Amacımız dil derinliğine bağlı çok ilmî bir makâle yazmak değildir. Arzûmuz dil-din bağlantısındaki sıkı ilişkiyi anlatmaktır. Tabîî, şunu da hatırlatmakta fayda vardır: Bu konular ilmî olduğu için sâhamıza giren bu alanda titiz davranmak gerektiği inancındayım.
BÖGÜ HAN, MANİHEİZM VE MANİHEİST TÜRKLER
769-780 yılları arasında hükümdarlık yapan Uygur Hakanı Bögü Han 763’te Mani dînini kabûl etmiş ve bu dönemde Türkler Maniheist olmuşlardır. Örnek metin:
8. Tengrim siz törüsüz-ün kentü ö-dsüzke (özüngsüz)
9. yaz-z-ınsar siz ötrü kamg il-ingiz bulgan- (gay)
10. bu kamg Türk Bodun Tengri-ke yazuk
11. kıltaçı bol- (gay) lar
Metin bugünkü Türkçeye şöyle aktarılmıştır: Tanrım (haşmetmeâb) siz kendiniz lâ-yezâle karşı // Yanılsanız bütün memleketiniz karışır. Bu Bütün Türk Milleti Tanrı’ya karşı günah işlemiş yanılmış olacaktır. (Mecdud Mansuroğlu, W. Bang ve A. Von Gabain “Turkische Turfan Texte VI-II. S.6 Ön sahife Akademie Verlag Berlin 1954 Tıbkı Basım)
Burada dikkat çeken husus Kök Türk Kitâbeleri’nden ve Kök Türklerden sonra ilk defa kavim adı olarak Türk adının kullanılmasıdır.
İkinci önemli husus Uygurların Bögü Han zamânında din olarak 763’te Maniheizm’i kabulüdür.
Bir diğer mühim nokta da hakanın aynı zamanda dînin temsilcisi gibi görünüp onların günâh işlemeleriyle bütün Türk milletinin günâh işleyeceğidir.
Bu İslâmiyet’in günâhın şahsî olup diğer kişileri bağlamaması hakîkatine aykırıdır. Nitekim Zümer sûre-i celîlesi 39’da: “Hiçbir günâhkâr diğerinin günâhını çekmez.”
Hristiyanlarda Papa zâten günah işlemez, mâsumdur(!)
İslâmiyette halîfe veyâ sultan günahtan berî değildir, ama onların günâhları yalnız kendilerine âittir.
Dördüncü bir diğer mes’ele de Tengri’nin “törüsüz ödsüz” (zamanla bağlı olmayan, ölümsüz lâ-yezâl) oluşudur.
Orta Asya’daki Türk atalarımız Heterodoks din sarmalı lâbirentinde hidâyete ulaşıncaya kadar bunalımlı inançlar içinde, İslâmiyet’in kılıcını kutsal bir doğum gibi beklemişlerdir. Belli aralıklarla kabûl ettikleri kendilerinin de içine sinmeyen beşerî veyâ Hristiyânlık ve Mûsevîlik gibi muharref (aslı bozulmuş) dinlerde kısa duraklamalar yapıp dîn-i mübîn-i İslâm’la müşerref olmanın doğum sancılarını çekmişler ve Satuk Buğra Han’ın sâdık rüyâsıyla kıyâmete kadar sürecek bu muhteşem yürüyüşün ritmine ayak uydurmuşlardır.
BUDİST TÜRKLER VE BUDİZM
Yine Uygur Türkleri’nin kabûl ettiği bir diğer din de Budizm’dir. Bu konuda en açık örnekleri Budist Türklerin duâ kitâbı olan 8 Yükmek’te (Sekiz Tomar) buluruz. Bu metinde dikkat çeken hususlar, birçok ifâdenin İslâmiyette de çok net yer aldığının görünmesi ve Allâhü te’âlâya âit birçok sıfat ve ef’âlin Buda’ya atfedilmesidir: “06-Tükel bilge biliglig, Tengri tengrisi.” (Her şeyi eksiksiz bilen ve Tanrıların tanrısı.)
Âl-i İmrân 29 ise şöyledir: “De ki içinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da onu Allâh bilir. O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. Allâh’ın her şeye gücü yeter.”
Ayrıca Bakara Sûresi 163’te şu şekilde buyrulur: “Allâh’ınız tek bir Allâh’tır Ondan başka ilâh yoktur.”
Metinde Burkan (Türkler Buda’ya Burkan derlerdi) her şeyi bilen ve tanrıların tanrısı olarak vasfedilmiştir. Bu metinde bir diğer dikkat çeken detay da reenkarnasyon (tenâsüh) Yâni dünyâda ölümle ruhların yaşayan bir bedende hayatlarına devâm etmesi inancıdır.
Bu metinde şöyle geçer:
014: “Bir ikintike” (İkinci hayata) Burada ikinci hayat ba’sü ba’de’l- mevt olayı değildir. Yâni bu inançta âhiret yoktur “Nirvana” ne olduğu bilinmeyen sonsuz mutluluktur. İnsanlar kötülük yaptıkları vakit cezâ sistemi yine tenâsühle ilgilidir. Metinde ayrıca nefisle ilgili açıklamalar ve îman mes’eleri de yer alır. Dünyâda iyi amel işleyenler ölümlerinden sonra hayatlarına hatırı sayılır, zengin, râhat bir bedende devâm eder ve bu olay zincirleme bedenlerde sürer gider. Kötü insanlar ölümlerinden sonra ya bir zindan ehlinin ya bir fakir ve sefil kişinin bedeninde veyâ en hakîr bir hayvanın (fâre, yılan, böcek) bedeninde yaşamaya devâm ederler.
Buda dîni 3 ayrı madde altında özetlenebilir:
(Skr) Sanskritçe, Sutra, mezhep âyetleri,
(Skr) Vinaya yâni ahkâma âit maddeler
(Skr) Abhidharma, akâide âit eserler.
Cezâların en ağırı, irinç emgek (fecî azap).
Îmân, Skr, Sraddha, Uygurcası, kirtgünç, yaruk, yaşuk kirtgünç yâni şeksiz, şüphesiz, nedensiz niçinsiz îmân.
Altı mükemmelik: Skr Pâramitâ, Busi pâramitâ, sadaka vermek,
Katıglanmak Uyg, Sabır. Skr, s’ila pâramitâ,
İstiğrâk (vecd) Skr, samadhî tefekkür, hikmet, mârifet gibi daha birçok İslâmî istılâhlara benzeşen kelimeler vardır.
Bunun bir tek ve net açıklaması bulunur: Allâhü te’âlâ her kavme hattâ her topluluğa bile mutlakâ peygamber göndermiştir. Her peygambere de kitap, suhuf, vahye dayalı sözlü ifâdelerle tebliğ, emir ve yasaklar aktarılmıştır. Ayrıca her peygamber ledünnî ilimlerle donatılmış, tabîî ve kozmik âleme âit bütün ilimlerle techîz edilmiştir. İslâmiyete âit tek ilâh, alîm, kadîr, hâlık, hallâk vs. gibi özel sıfatların eski beşerî dinlerde geçmesi veyâ “Dogmatik Felsefe” ekolünün şaşırtıcı kozmografya ve matematik bilgileri insan aklının ötesinde ancak peygamberlere bağışlanmış ilimlerle bilinmesi mümkün olan mes’elelerdir. Akıl, muâkale veyâ tecrübelerle delillere dayalı olarak bâzı bilimsel gerçeklere ulaşabilir. Bu normaldir. Ama şurasını unutmayalım; kelâm-ı ilâhî olan vahiy, aklın dâimâ üstündedir; bırakın üstünde olmayı, akıl onun yanında âcizdir.
HRİSTİYAN TÜRKLER VE CODEX CUMANİCUS
Dilimizde bir diğer din kitâbı Hristiyan Türklere âit Codex Cumanicus’tur. 830 yılında Evangelist (İncil yazan) Markus’un iskeleti üzerine inşâ edilmiş Venedik Katedrali Kütüphânesi’nde olan bu manzum eser dilinin sâdeliği bakımından da mühimdir. 1303-1362 yılları arasında ticâret yapan râhipler tarafından yazıya geçirilmiştir. İşte o metin ve bugünkü Türkçeye aktarılan parçalar:
“Sagınsa men bahâsız kanını /// Kim Hristoz töktü söüp kulunı /// Tıyalman yaşımnı /// Kim unutgay munça yigilikni /// Kim içip tatlı çokrak suunı /// Toydurdı canını
Yezus tatlı eç yamansız egeç /// Ne kıynarsen eç yazıksız egeç /// eltir sen haçımnı.”
Bugünkü Türkçesi: Hristoz (Hazret-i Îsâ) kulunu sevdiği için kanını döktüğünü düşününce gözyaşlarımı tutamam. Tatlı kaynak suyunu içip rûhunu doyuran kim bunca iyiliği unutabilir?
Yezus sen hatâsız ve hiç günahsız olduğun hâlde nâzik vücûduna niçin acı çektirirsin. Ben dilenci sen gökler sâhibi, ben günahkâr sen günahsız iken benim haçımı sırtında taşıyorsun.
Burada dikkat çeken bir husus Hristiyanlığın din kabul edilen üç ana mezhebe ayrılmış olmasına rağmen, inanç sistemlerinde o günlerden bugüne değişmeyen rükünlere sâhip olmalarıdır. Katolik, Protestan ve Ortodoks sistemlerdeki uygulamalarda esaslı farklılıklar olsa bile, bâtıl akîdelerde ortaktırlar.
Eserde Hazret-i Îsâ gökler sâhibi “Tanrı” olarak gösterilmektedir. Ayrıca “Yezus (Hazret-i Îsâ ) “kulunu sevdiği için” ifâdelerinden de anlıyoruz ki ona ulûhiyyet atfedilmektedir. Bunu okuyanlar Osmanlı pâdişahlarının tebaasına “kullarım” demesine takılmaları bu işi bilmeyenler tarafından ortaya atılmıştır. Pâdişah sâde Yeniçerilere bu ifâdeyi kullanmıştır. Meselâ “kul çavuşu” Yeniçerilerde küçük zâbitler için kullanılan bir tâbirdir. (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü s. 314-315, c.2, MEB Yay. İst. 1993)
Yine sonrasında “haça bindin ki” yâni çarmıha gerildin ifâdeleri vardır. Bu inanç yâni “haç” << Cross>>, istavroz, put, büt vb. Hristiyanlığın temel akîdesidir. Kiliselerin sembolü, boyunlarda taşınan gerdanlık, tapınmalarda çıkarılan “haç” ibâdetlerinin ve duâların başlangıcıdır.
Bu ifâdeler Kur’ân-ı kerîmde nasıl geçiyor bir bakalım: Nisâ Sûre-i celîlesi 157. âyet-i kerîme’de “Ve yine Allâh’ın Resûlü, Meryem oğlu Îsâ Mesîh’i “Kesinlikle biz öldürdük” demelerine karşılık aslında onu öldürmediler, onu asmadılar da. Fakat kendilerine öyle göründü. Onlar bu konuda herhangi bir bilgi sâhibi olmadıklarından ayrılığa düştükleri bu konuda kesin olarak şüphe içindedirler. Onlar sâdece zanna uyuyorlar. Kesin olan şu ki onu öldürmediler.”
Devâmında “Ben dilenci sen gökler hâkimi iken” burada gökler hâkimi Hazret-i Îsâ olarak gösterilmiştir. Hâlbuki Mâide Sûresi 120. âyette şöyle geçer:
“Göklerin ve yerin ve içinde olan ne varsa hepsi Allâh’ındır. Onun her şeye gücü yeter.”
Hristiyanlar bu metinde geçen göklerin hâkimi ifâdesini bugün de farklı bir şekilde ölümünden sonra göklere yükseltildiğini söylüyorlar. Hâlbuki yine kitâbımızda Nisâ Sûresi 158. âyet’te “Bil’akis Allâh onu (Hazret-i Îsâ’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. (Diri olarak)” buyrulmaktadır.
(Eski metinlerde Faydalanılan Kaynak: Dr. Saadet Ş. Çağatay, Türk Lehçeleri Örnekleri, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayımları TDE Enstitüsü No: 9, Ankara 1977)
MÛSEVÎ TÜRKLER
Karay Türkleri (Karaimler) Türk dünyâsının en batısında yer alırlar. Bu sisteme dâhil iki grup bulunmaktadır. İlkini Anan Ben David’in 8. yy.da sistematik hâle getirdiği, bu sebeple de ilk dönemlerde Ananiye, sonraları da Karay olarak isimlendirilen İsrâiloğulları kökenli Karaylar oluşturur. Karayca veyâ Karaimce Kıpçak grubuna âittir. Hazar İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Türk olan Karaylar, Kırım, İstanbul, Litvanya ve Polonya’da görülmüşlerdir. İşte bu dilden bir duâ:
“Ribbi (rab) Şalom’un ölüm ağıdı:
Tundu yarıklar aziz kabalnın (Söndü ışıkları aziz cemâ’atin)
Ki alındı Ribbikulu Tenri’nin (Ki alındı rabbi Tanrı’nın kulu)
Bu rav eldi şabbatında Şemotın (Bu rab öldü Şemotun Şabatında)
Yilda 573 sanı kici Peratnın (573 yılında küçük Fırat’ın)
Yuharhı Biy istıruvcu canlarnı (Yukarki Bey ruhları toplayan)
Kabul etgey canın sıylı Ribbinin (Hem kabûl etsin hürmetli beyin ruhunu)”
Görüldüğü gibi metinde Rib (rab) bey olarak, yâni isim olarak geçmektedir. Bir önemli nokta da metinde uzun bir bölümde de Hazret-i Mûsâ’nın adının hiç geçmemesidir. (Dr. Öğretim Üyesi Murat Koçak, Karayca Ağıtlarda Teolojik Unsurlar. Pamukkale Üniv. Millî Folklor 139, Güz 2023, S.94-105)
.
Türklerde Bâtınîlik ve Hurûfîlik
23 Aralık 2023 01:46 | Güncelleme :23 Aralık 2023 01:48
A -
A +
Türkler Orta Asya, Horasan, Mâverâünnehir, Îran ve Anadolu’da çok değişik dinlere dâhil olmuşlar, bu dinlerin harf sistemiyle duâlar ve kitaplar yazmışlar, fakat hiç birisinde sâbit-kadem (devâmlı) olmamışlardır. Rüzgâr onların yönünü hep Kâbe-i muazzamaya çevirmiştir.
10. asır Türklerin doğum yüzyılıdır. Türkler bu asırda Müslüman oldular. Müslüman Türkler arasında hâlâ başka dinlere meyledenler çıkmışsa da esas sıkıntı İslâmiyet içine yerleşen fesat ve ayrımcı akımlar olmuştur. Bu akımlar İslâm dışı gibi görünmeyip en büyük fitneyi çıkarmışlardır.
İSLAMİYET’İN İLK BÜYÜK FİTNESİ: FÂTIMÎ DEVLETİ
Şiî Fâtımî devleti, Sünnî Hılâfet’e alternatif olarak evvelâ Tunus’ta kuruldu. Seyyar olup merkezî otorite tanımayan Berberîleri kullanan bu akım, sonra yerli ve şehirli bir merkeze, yâni Mısır’a taşındı. Bir anda büyük bir hızla yayılarak Fas, Cezâyir, Libya, Malta, Sicilya, Sardinya, Korsika, Tunus, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Sûriye’de egemenlik kurdular. Çığ gibi büyüyen Şiî-İsmâilî itikatlı devlet, çok katı kurallara dayanıyordu. 909’da kurulan bu devletin ilk askerleri de Berberîlerdi. Sahravî (çöl) olan bu ayrıksı kabîleler gayr-i medenî ve tahripkârdı. Kuruluş felsefesinin ilk temsilcileri gibi bu devlet hep sû-i kasdci, ihtilâlci ve yıkıcı olmuştur. Mısır’da kuvvetlenmek ve yayılmak için ordularını, Türk, Arap, Sûdan ve hattâ Ermenilerle takviye ettiler.
Her yerde lider olmayı şiâr edinen Türkler, burada da bir ara idâreyi ele geçirmiş olmalarına rağmen Ermenî asıllı Bedreddin Cemâlî’nin vezâreti döneminde bu üstünlüklerini kaybettiler. Bu olay sonrasında Türkler tasfiye edilmiş ve asıl Fâtımî kuvvetleri Ermeni, Arap ve Sûdanlılardan oluşmuştur.
Mısır’da Müizeddîn-Allâh döneminde asırlarca eğitim merkezi olacak Ezher Medresesi (El Ezher) kurulmuştur. Bu medreseye hiçbir şekilde Sünnî ulemâ alınmmıyordu.
Fâtımiyye, gücünü siyâsî olarak Sünnî Abbâsî devletine karşı olan düşmanlığından alıyordu. Fâtımî dâîler (tebliğci ve sû-i kasdci) çoğalan habis bir ur gibi her yere yayılıyorlardı. Bu arada Buhâra’da hüküm süren Sâmânîlerin de içine girdiler ve yaygın olarak idârede bulunan Türk vâlilerle de yakınlık sağladılar.
Maverâünnehir’de 9-11.yy.larda hüküm süren Sâmânîler, aslında Belh çıkışlıdır. Bâzı kaynaklar bu devleti Sogd kökenli olarak göstermektedir. Sogdlar Îran dilini konuşurlardı. Sâsânîlerin Akhun Türklerinden olma ihtimalleri de vardır. Bu devlet II. Sâmânî hükümdârı Nasr b. Ahmed b. Sâmânî zamânında Şiî-Bâtınî oldu.
Bu arada Türkistân hükümdârı Yâkûb b. Leys de Şiî Bâtınî olunca bunlar Türkler arasında da büyük bir nüfûza sâhip oldular.
BÜYÜK SELÇUKLULAR VE BÂTINÎYYE
Büyük Selçuklıu Hükümdârı Tuğrul Bey’in kardeşi Çağrı Bey’in Horasan vâliliği döneminde, Muîneddîn Nâsır-ı Husrev çok önemli görevlerde bulundu. 1046 yılında Hicaz’a gitti. Sonra Horasan dâî-i a’zamlığına getirildi. Sonra kardeşi Ebû Saîd ile Belh’e geldi. Kendisine “Huccet-i Horasan” unvânı verildi. (Huccetlik Bâtınîlerde dâîlikten üstün bir makamdır. Bu suretle “imâm” olma şansı da yakalanır). Tabîî ki bu unvanlardan Selçukluların haberi olmuyordu. Sarayda üst düzey vazifede bulunan Muîneddîn, takvâ sâhibi bir Sünnî gibi davranıyordu. Bu şahıs büyük sûfî Ebu’l-Hasan el Harekânî zâviyesinde gizlendi. Orada da Sünnî gibi görünüyordu.
Türkistân’da İsmâîlî-Pamir hareketini kuran Muîneddîn Husrev, Bedahşân’ın köylerinden Yemlekân’da öldü.
Sultân Tuğrul zamânında i’tikâden Mu’tezile olan Kerâmîlik mezhebine mensup vezîri Amîdü’l-Mülk sarayı yönlendiriyordu. İşin vahâmeti bununla da bitmiyordu. Selçûkîler Anadolu’ya yürüdükçe Şiî-Bâtıniyye bu bölgede de yayılmaya başladı
Salâhaddîn-i Eyyûbî’nin Şâfîî-Sünnî i’tikâdda olması Şam bölgesinde Ehl-i Sünnetin yayılmasını kolaylaştırdı.
Îran Selçûkîleri, Sultan Sencer evlât bırakmadan öldüğü için vâliler bağımsız beylikler gibi hareket etmeye başladılar. İşte bu arada Salâhaddîn Eyyûbî’nin Mısır’a yerleşmesiyle Sünnî devlet i’tikâdı, 278 sene süren Mısır Şiî i’tikâdının da sonu oldu.
HULÛL MES’ELESİ (RÛH GEÇİŞKENLİĞİ)
Türkler arasında belli bir süre kabûl gören Budizm ve Maniheizm’de hulûl mes’elesi Bâtınîliğin kullandığı argümanlar arasında idi. Onların birtakım prensipleri İbâhıyye tarafından benimseniyordu.
Burada Hristiyanlığın da inanç sisteminde olan “Tanrı’nın insana benzeyişi” inancı da Bâtınîliğin Allâh’ın kulları tarafından temsîl edilmesi prensibine uyuyordu.
Hristiyan dünyâsının önemli Sistin Şapeli’ndeki Michelangelo’nun 1511 yıllarında yaptığı “Âdem’in Yaratılışı” tablosu da hâşâ Allâhü teâlayı insan şeklinde tasvîr etmiştir.
İslâmiyette tecsîm veyâ teşbîh de (cisimlendirme ve şahıslaştırma) denilen bu i’tikâd bugün sâdece Gulât tâifesinde var olup Şiâ’nın çoğunluğunda ve Sünnî i’tikadlarda yoktur.
Bu arada Bâtınıyye’nin propagandaları Türkmen kabîleleri arasında yayılıyordu. Sünnî i’tikâdın müeyyidelerini uygulamakta zorlanan okur yazarları, Kur’ân-ı kerîmdeki mukâta’at harfelerinin (Kesik harfler; Elif lâm mîm gibi) Bâtınîlerce te’villerini nefislerine hoş geldiği için benimsiyorlardı. Medrese kültürü alanlar ve Sünnî tekke mensupları ve geniş anlamıyla şehir halkı Bâtınıyye’ye iltifât etmiyordu.
ŞAMANİZM VE BÂTINİYYE BENZERLİĞİ
Orta Asya Türklerinin Şamanizm’i Pamir’e kadar gelen Şiâ-yı Bâtıniyye arasındaki benzerlik ve bu arada Alî ibn Tâlib’in (Hazret-i Alî kerremallâhu vecheh) hâşâ ilâhlaştırılması kendisini en büyük Türk Tengrisi olan Kök Tengri’ye muâdil bir makam iâre edilmesi (benzetme) Türklerde bu inancı kuvvetlendirmeye başladı. Zamanla Sünnî ve Alevî Türkler arasında Hazret-i Alî sevgisi çok arttı. Bunda Hazret-i Alî’nin cengâver ruhlu oluşu Türklerin yapısına uygun bulunduğu için her iki Türk grubunda da Ali adı en çok konulan isimlerin başında geldi.
Türklerde Sünnî hutbelerin vazgeçilmezlerinden olan Hulefâ-i Râşidîn övgüsünde Hazret-i Alî için “İbni ‘amminnebiyyi kâli’il Bâbil Hayberiyyi zevc-i Fâtımetezzehrâi bintinnebiyyi emîril mü’mîn, esedullâhil gâlibi Aliyyibni Ebî Tâlib” (Resûlullâh Efendimizin amcasının oğlu, Hayber kalesi kapısını açan, Efendimiz’in dâmâdı Hazret-i Fâtıma’nın zevci, mü’minleri emîri, Allâh’ın arslanı, savaşların gâlibi Ebû Tâlib’in oğlu Alî) diye övülürdü…
Bu arada Bâtınîliğin Harezm’de de hâkim olması isteği Türkler tarafından desteklendi.
Hâlâ ısrarla tebliğlerini sürdüren Sünnî fakihlerin hakk kuralları o zaman bazı Türkmenlerin yaşayışı ile bağdaşmıyordu. Namaz, oruç ve diğer bâzı ibâdetler İslâmiyet’e yeni intibâk etmeye çalışan Türkmen kabîleleri arasında Bâtınîliğe meyli artırıyordu. Onlar arasında kam-ozan etkisi hâlâ yaygındı.
Alâeddîn-i Cüveynî’nin ifâdesine göre Türkler dînî reislerine “tuyuk” dinlerine ise “nom” adını vermişlerdir.
Türkler kendi din adamlarına, rûhânîlerine “tüyon, kâhin veyâ kam derlerken İslâmiyet’ten sonra kamlarına “ozan” adı verdiler.
MOĞOL KATLİÂMLARI
Moğol istîlâsı sırasında Bâtıniyye’nin tahrîkiyle Moğolların Sünnî katliâmı genişledi. Özellikle Nişâbur ve Mâzenderân’da büyük Sünnî katliâmı yaşandı. Bununla yetinmeyen Moğollar sonra da Şiî katliâmını gerçekleştirdiler.
ANADOLU’YA SÛFÎ GÖÇÜ
XII. yy. sonlarında Yûsuf-ı Hemedânî’nin büyük bir Ehl-i beyt sevgisine dayanan sûfiyye meşrebi, Bâtınî-Şiîler tarafından da kabul görmeye başladı. Zâten Sünnî akâidde de Resûlullâh Efendimiz’in soyu Ehl-i Beyt’e olan sevgi başlangıçtan zamânımıza kadar hiç bitmeyen derin bir muhabbet olarak devâm eder.
İşte Hemedânî hazretlerinin bu Ehl-i beyt sevgisiyle fakat Sünnî akâid üzerine binâ ettiği tarîkati, onun en tanınmış halîfesi Ahmed Yesevî hazretleri tarafından mülâyemetle fakat tâvizsiz bir hakk i’tikâd ile perçinlendi. Artık, O, Pîr-i Türkistân’dı ve bu bölgede onun adına tekkeler açılmaya başladı.
Sonra da ad olarak Yesevîlik’ten ayrılan ama aynı Sünnî i’tikâd üzere kurulan, 13. Yy. ortalarında Mâverâünnehir’deki Nakşiyye’nin aktif dînî hüviyyet ve teblîgâtları ile, Şiâ’yı adım adım kovalamaları sonrasında, medreselerden ve Nakşîlerden kaçan Bâtınîler Anadolu içlerine kadar geldiler.
Bu arada Necmeddîn-i Kübrâ’nın halîfeleri de Moğol zulmü ve katliâmı üzerine batıya göçmeye başladılar. Bunlar Harezm ülkesinden yine batıya göç eden Sultânü’l-ulemâ Bahâeddîn Veled (Hazreti Mevlânâ’nın babası) da Malatya’ya gelmişti. Her biri büyük Sünnî tarîkat erbâbı olan bu âlim sûfîler Anadolu’da tasavvuf akımının hızla yayılmasına sebep oldular.
KALENDERÎLİK VE HAYDARÎLİK
Kalenderîler, Sûriye ve Halep’den aldıkları takviyelerle Anadolu’da diğerlerinden bağımsız yaşayan Bâtınîlere sâhip çıkıp kuvvetlendiler. Kalenderî Haydarî adlı ve Bâtınî grup kisvesi altında Anadolu’ya yerleştiler ve burada bir hayli güçlendiler.
Horasan dolaylarında 9.yy.da ortaya çıkan Kalenderîlik, Melâmîlik kisvesiyle özellikle Horasan bölgesindeki Türkler arasında bir hayli yayılıp dervişâne ve dünyâya meyletmeyen tavırlarıyla Anadolu’da sonraları Bektâşiyye ile birleştiler.
Bu dönemler Türkistan, Horasan Mâverâünnehir’de öyle karışık işler olmuştur ki, Bâtınî, Kalenderî, Haydarî müritler hep Sünnî devlet adamları veyâ şeyhlerin arasına sızdıkları için onları tanımak pek de kolay olmamıştır. Bunlardan biri de Haydariyye tarîkatinin kurucusu Türk asıllı Kutbüddin Haydar adlı sûfîdir ve ehl-i sünnet dışıdır.
Bu Kutbüddin Haydar (Haydar Baba) “Pendnâme”nin yazarı meşhûr Sünnî mutasavvıf Feridüddîn-i Attâr’ın halîfesi bile olmuş, Mevlânâ Celâleddîn hazretlerine rağmen birçok yerde Şiî-Bâtınî tekkeleri açmıştır.
DEĞİŞİK İNANÇLAR KARMAŞASI
Mâverâünnehir ve Soğd ülkelerinde dolaşan gezgin Türkler, Arap Hâricîliği, Maniheizm, Mazdek gibi eski Îran dinlerine, sonraları Sûriye Nusayrî inançlarına katılmışlar, Nesturî, Yahûdî ve Hristiyan akîdelerini de benimsemişlerdir. Bu yüzden göçebe Türklerin inançları arasında çok büyük ayrışmalar olmuştur. Hattâ Selçuklu Devleti kurulduğunda bile bu bâtıl inançlar devâm etmekteydi. Bu inanç karmaşasının tafsîlâtına Sultan Gazneli Mahmûd’un Hindistan seferi sırasında yanında bulunan Ebû Reyhân Bîrûnî sâyesinde ulaşılabilmiştir.
BÂTINÎLERİN TEŞKÎLÂT FAÂLİYETLERİ
Bâtınîler, Müslüman çoğunluğun benimsediği İslâm akâidine uymayan inançları telkîn ettikleri ve İslâm ülkelerinde siyâsî faâliyetlerde bulundukları için dâimâ gizli teşkilâtlar kurarak gâyelerine ulaşmağa çalışmışlardır. Bunlar son derece disiplinli olmuşlar ve teşkilâtlarını şöyle kurmuşlardır: 1- İmâm: En tepedeki kişi olup sevk ve idâreden sorumludur. 2-Huccet: Bunların dördü imâmın yanında, sekizi de farklı yerlerde olmak üzere 12 kişiden ibârettir. 3- Dâî: Halkı Bâtınıyye’ye dâvet ederlerdi. Sû-i kasdlerden sorumluydular. 4- Mü’min-i müstecib: Bu gruba dâhil olan yeni müntesiplerdir.
Bâtıniyye, Gâliyye ile birçok konuda birleşir. Temel prensiplerde şunlar vardır: 1- Akıl ve hisler yeterli bilgi veremedikleri için her asırda bir imâma ihtiyaçları vardır. 2- Allâh hâşâ insanların bedenine hulûl eder. 3-Peygamberlerde mu’cize denen olağanüstü hâller yoktur. 4- Ölünün bedeni toprak olmakla birlikte ruh başka bedenlerde yaşamaya devâm eder (reenkarnasyon) 5-Dînî yükümlülükler yoktur. İbâdet mülgâdır (kaldırılmıştır). Bir nevi ibâhiyye te’vîli vardır. Yâni her günâh mübahtır. Şarap Hazret-i Ebûbekr’e, kumar ise Hazret-i Ömer’e iâre edilmektedir (ilgili gösterilmiştir). Hâşâ ve kellâ. (Faydalanılan kaynak: Avni İlhan, TDV İslâm Ansiklopedisi, Bâtınıyye Maddesi, 1988-2013, 2. C.)
HURÛFÎLİK
Türk inanç sistemini etkileyen bir diğer bâtıl sistem de “Hurûfîlik”tir. Bu bâtıl inanç, harflere ve sayılara dayanarak kutsal metinlerden harf ve kelimelerin sayısı ve sırasında birtakım şifreler ve gizli mânâlar sakladığına inanan ve buna dayanan sistemdir.
Kurucusu olan Fazlullâh-i Hurûfî, Hamdan Karmat’ın halîfelerinden olup o da “İbâhiyye”dendir. (Günahları mübah görme ve ibâdet mükellefiyetini kaldırma) Fazlullâh, 14. asırda Îran’da Esterâbâd’da (bugünki Gürgân) doğmuştur. Bu akım, 15. yüzyıllarda Osmanlıda da görülmeye başlamış; 16.yy.da Bektâşîlik ile berâber olmuşlardır.
Fazlullâh-ı Hurûfî’nin önemli eserleri “Cavidânnâme”, “Muhabbetnâme”, “Arşnâme” olarak bilinir. Aliyyül a’lâ, Seyyid Nesîmî, Mîr Şerîf, Emîr Gıyâseddîn, Fazlullâh’ın önemli öğrencilerindendir. Seyyid Nesîmî’nin sonradan tevbe ettiği kanâati yaygındır.
Sebk-i Hindî’ye bağlı bâzı şâirlerin bu akımla bağlantısı olduğu zaman zaman gündeme gelmişse de aslı yoktur. Gölpınarlı, Gelibolulu Âlî, Bağdâdlı Rûhî gibi şâirleri Hurûfi gibi gösterse de bu konuda herhangi bir delil yoktur.
Yüce Peygamber’imizin 72 fırka sapık; bir fırka nâciyedir (kurtulmuş) dediği müthiş hakîkat işte meydanda! Ehl-i Sünnet olabilmek ne kadar büyük bir lütuftur. Kıymetini bilelim ve üzerine titreyelim.
|
| Bugün 194 ziyaretçi (805 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
 |
|
.XXXXXXXXXXXXXXXXXXX
medyamit yazıları
.Türkiye’de Kuzey Rüzgârları 01 Ekim 2025, Çarşamba 12:21 A+ A- 1940’lardan sonra Türkiye’de hızlı bir Sovyet hayranlığı başladı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dağılan Osmanlı’dan sonra feodal beylikler gibi olmuştu. Devletin denetiminden çıkan toprak birtakım mütegallibelerin eline geçmeye başladı. Kimine göre ağa, kimine göre bey olan bu büyük arâzî sâhipleri o dönemde yerden yere vurulduğu gibi değildi. Köylerde otoriteyi sağlayan ve insanlara çalışma mukâbili iş veren bu ağalar yeni ideolojik akımın etkisiyle halkın düşmanı gibi gösterildi. Tabîî ki içlerinde zâlimleri de vardı. Ama halk bunları sayıyor ve onlara asâlet tevdî ediyordu. Yeni sistemde bu yıkılmalı ve toprak ağadan alınıp köylüye verilmeliydi. Komünist blokların büyük sloganı “Toprak işleyenin su kullananındı” 1979 seçimlerinde Bülent Ecevit bile bu sloganı öne sürdü. Evet belki bir toprak reformu yapılmalıydı ama, Sosyalist sistemde olduğu gibi kapanın elinde kalmamalıydı. 1940’lardan sonra Türkiye’de bir Sovyet hayranlığı başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yarı feodal sistem bu sosyalist hayranları için bulunmaz bir kaynaktı. Okumuş, yarı okumuş özellikle Köy Enstitüsü me’zunları için sosyalizm (aslında komünizm) en uygun sistemdi. Hâlâ eski sistemle yapılan tarım, tabîî ki pek verimli olamıyordu. Traktör ve benzeri tarım ekipmanları azdı. Bunu derken Batı’da da tarımın tamâmen teknolojik olduğunu savunmak mümkün değildi. ABD’de, teknik tarımın en önemli argümanı petrol olduğu için burada ziraat daha çabuk gelişti. Osmanlı’nın petrol sâhalarına el koyan Batı, zâten tarımı karasabana mahkûm ediyordu. Devlet bitmiş, yeni devlet kurulma safhasında, iç isyanlar patlak vermiş, fakr u zarûret istismâra açık bir ortam meydana getirmişti. Fabrika yok denecek kadar azdı. Zannetmeyin ki Batı o zamanlar fabrikalarla doluydu. Orada ilk sanâyi devrimi 1760’larda başlayıp, 1830’lara kadar devam eder. Esâsen sanâyi devrimi 1840-1870 yılları arasındadır. III. Selim döneminde (1789-1807) 1793-1794 yılları arasında top, tüfek ve mâden ocakları ve barut üretimi başlamış, 1805’te Beykoz’da kâğıt ve çuha fabrikaları açılmıştır. Osmanlı’dan yeni devlete, Hereke ipek dokuma, Fesâne yün iplik, Bakırköy bez ve Beykoz deri fabrikaları intikâl etmiştir. Bunlar basit şeyler değildir. Sultan Abdülazîz’le başlayıp Abdülhamîd Han dönemindeki hızlı sanâyileşme, açılan yüksek okullar, modernize edilmeye başlayan donanma ve askerî sistemler Batı’yı rahatsız ettiği için Osmanlı’yı yıktılar. Şurası muhakkak ki Osmanlı yıkılmasaydı devrin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacaktı. 1940’larda başlayan sosyalist akım sevdâsı taraftarlarını, yazar kadrosunu ve sempatizanları hızla Kuzey’e, Sovyetlere yöneltmeye başladı. O zaman Himmetgil Emîn’in bir şiirinde dediği gibi: “Garba yönelmeye râzı değilken şimdi de milletçe şimâle döndük.” Bu, gerçeğin tam da ifâdesiydi; devlet kadrolarında özellikle de eğitimde komünizan faâliyetler hızla çoğalıyordu. Millet Batıya dönmekten şikâyetçiyken Kuzey’in (Sovyetlerin) yandaşı olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyordu. Artık sosyalizm basit ve mâsum bir fikir hareketi değildi. 1945’ten îtbâren hemen hemen Doğu Avrupa, Asya Türk illeri bu kızıl hegemonyanım sultasına girmişti. Artık hedef Türkiye idi.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turkiyede-kuzey-ruzgarlari-55
.Yeni Yüzyıl Batısı 08 Ekim 2025, Çarşamba 07:03 A+ A- Batı, Orta Çağ Kilisesi’ne hep bir intikam hırsıyla bakmıştır. Ferdî hürriyet ve hüviyetleri yok sayan bu çağ, yeni nesil Batı tarafından lanetle anılmıştır. Avrupa, Orta Çağ’ı hatırlamak bile istemez. Volter bu konuda şöyle der: “Târihin dört mutlak çağını meydana getirenlerden biri olmaktan çok uzak olan Orta Çağ, barbarlık, akıldışılık (irrasyonalite) ve bâtıl inançlardan oluşan bir dönemi ifâde eder. Orta Çağ’ı incelemenin insanlara aptallıklarını hatırlatmaktan başka faydası olmayacağı yönündedir.” Deneme adlı eserinde Volter, “Orta Çağ’ın târihini bilmek, sâdece aşağılamak için gereklidir” der. Ahlâkî sistemde Orta Çağ ile ters düşen yeni Batı’da sistem tamâmen ters işlemektedir. Nikâhın bozulmasını yok sayan ve ters ilişkilere karşı çıkan Vatikan, zâten Protestanlık ile kökünden sarsılırken, bâkirelik ve cins ayrılığı fikri de yeni düzende yerini almıştı. Artık Batı’da fâhişelik diye bir kavram yoktu. Adı cinsel özgürlüktü. Aynı evde nikâhsız yaşayan evli olmayan çiftler partnerlik adı altında devlet güvencesinde yaşıyorlardı. Çocuk doğumları, bitmeye yaklaşan evlilikle berâber son derece azalırken, gayr-i meşrû çocukların sayısı da artıyordu. (Aslında Batı için veyâ Hristiyanlık için gayr-i meşrû’ lâfı yanlıştır. Zâten onların şerîatle yakından uzaktan alâkaları yoktur.) Avrupa nüfûsu onların hiç umursamadığı veled-i zinâ bir topluluk hâline gelmeye başlamıştır. Batı standartlarını hedef alan toplumumuzda da bu tür gayr-i İslâmî bir nüfus çoğalmaya başladı. İslâmiyet’in kabûl etmediği, dünyâdan el etek çekerek mücerret yaşama demek olan ruhbanlık, Orta Çağ Kilisesi’nin hem prestiji hem de cezâî sistemi olarak geçerli idi. Yeni yüzyıl Batı’sı, kiliseye âit nikâh ve parlamento yemin törenleri dışında ibâdete âit bütün kuralları hemen hemen yok sayıyordu. Her türlü ahlâksızlığı yapan da boynuna put takıyor, papazlar da aynı şeyi yapıyordu. Kiliseler ikindilerden sonraki nikâhların kıyıldığı bir nikâh bürolarına dönerken, büyük katedraller turistlerin seyir karargâhı olmaya başladı. Cinsel hürriyet, toplumu etkilediği gibi kiliseleri de etkiledi. Artık râhibeler de her türlü çılgınlığı yapabiliyordu. Önceleri kiliselerin sosyal ve siyâsî aktiviteleri yoktu. Orta Çağ’da hukuk da devlet de kiliseydi, ama 1800’lü yıllarla artık ne eski kilise ne de râhip ve râhibeler o eski insanlardı. Eski devirlerin aforoz, engizisyon (Lâtince inquisitio, sorgulama) sistemi de bitmişti. Batı’nın yeni lâik ve seküler sistemi aslında tam da kendi hayatlarını yansıtır. Kilise’den intikam alırlarken aslî hayatlarına dönmüşlerdir. Zinânın ve homoseksüelliğin tavan yaptığı Batı’da kiliseler bunların dışında kalabilir miydi? https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-osman-kemal-kayra/batinin-romantik-silahi-647271
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yeni-yuzyil-batisi-72
.Ordu Millet 15 Ekim 2025, Çarşamba 00:10 A+ A- Güç ve nüfus Bölünen ve parçalanan milletler hem fizik hem de moral güçlerini kaybederler. Nüfûsun çokluğu hasım için tehdîd oluşturur. Bölünme ve parçalanma sonrası asker te’mîninde Orhun Âbideleri’nde şöyle bir bölüm vardır: “Yedi yüz er olup ilsizleşmiş ve kağansızlaşmış milleti câriye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti ecdâdımın töresince derlemiş yetiştirmiş.” (Âbideler, Age, B-KD, s22) Aslında Türk töresi 1928’lere kadar üç aşağı beş yukarı 5000 yıllık kadîm töre ile birbirine çok yakındı. Cumhûriyet döneminde İsviçre, Fransa, İtalya ve Almanya’dan Batı’nın hukûkî esaslarını alarak Türk-İslâm töresinden tamâmen uzaklaştık. Türkler kendilerinden bir yönetici olunca ona güvenir ve onun etrâfında tekrar birleşirler. Âbideler’de bu konu şöyle geçer: “Ben kendim kağan oturduğumda her yere gitmiş olan milletim, yaya olarak, çıplak olarak öle yite geri geldi.” (Âbideler, Age, BD, s 23) Türklerde savaş Türklerde bilinen târihleri îtibâriyle savaşa katılmak mecbûrîdir. Yaşı 14 olan veyâ bu yaşta görünen genç savaşa katılmak zorundadır. Yaşlıların ve kadınların böyle bir mecbûriyeti yoktur. Medîne döneminde Allâhü teâlâ’nın ilk cihâd emri gelmiştir. (el-Hac, 22/ 29) Bu emrin şümûlü dışında kadın, yaşlı, âmâ ve hasta olanlar vardır. Onlar savaştan muaf idiler. İslâm’da gazâ yerine göre farz-ı kifâye, yerine göre farz-ayındır. Mü’minlerin emîri cihâd i’lân ederse buna uymak farz-ı ayındır. Eski Türklerde de kağan savaş i’lan ederse herkes silâhlı neferdir. 1444’te Haçlılar Varna’ya kadar gelmişlerdi. Yâni Rumeli baştan başa istîlâ edilmişti. Bunun gibi 1686’da Osmanlı memâliki her yandan muhasara altına alınmıştı. Bu durumda bütün Osmanlı İslâm ümmeti cihâda çağrılınca farz-ı ayn husûle gelmiştir. Devamlı cihad rûhu Müslümanları her zaman savaşa hazır tutmuştur. Buna mecburdular. O zaman milletler devamlı savaş hâlindeydiler. Gerçi 21. asırda da bu durumun değiştiğini söylemek mümkün değildir. Osmanlıda devlet ricâli yanında şeyhülislâmlar, tuğracılar, tamgacılar, şâirler, matrakçılar, minyatürcüler savaş meydanındaki yerlerini alırlardı. Barbar kim? Batı, Türklere barbar demiştir ama esas barbar kendileridir. Haçlı dedelerinin yaptığı zulümler ile Osmanlının Balkanlardaki izleri silinirken dînî eserler ve imârethâneler ya yıkılmış ya kilise ya da alkollü mekânlara çevrilmişlerdir. Onların iddiâ ettiği gibi Türkler barbar ve san’at düşmanı olsalardı ve Fâtih yıkıcı bir barbar olsaydı bugün dünyâ, Doğu Roma eserlerini ancak gravürlerde ve kitaplarda görebilirdi. Ayasofya da dâhil bütün Doğu Roma âbidelerinin ayakta kalmış olmasını dünyâ Fâtih’in müsâmahakâr oluşuna borçludur. “Gerçi Fâtih cihangirdi, fakat daha çok kâmil bir insandı. Kemâlinin îcâbı olarak kalıbına kıyâfetine dokunmadan Bizans’ı târih sandukasına yatırarak gelecek zamanlar boyunca dünyânın bakışlarına açık bıraktı.” (Sâmiha Ayverdi, Edebî ve Mânevî Dünyâsında Fâtih, Bahâ Matbaası, 1968. S. 120 İstanbul.) Türkler şehirleşmeye o kadar önem vermişlerdir ki fakir yerleşim alanlarını mâmur ve müreffeh hâle getirmişlerdir. “İstanbul, Bursa, Edirne, Sofya, Selânik, Atina gibi önemli olanları bir yana bırakılırsa, diğer şehirler az nüfusludur. (Genelde 2000 hâne civârında) Rumeli’nin en büyük şehirlerinden Selânik 4803, Atina 2297, Niğbolu 1243, Serez 1093 hâne idi. Bizans’ın son dönemlerinde ancak 30-40 bin nüfusa sâhip olan İstanbul, Fâtih’in büyük çabaları sonucunda 1478’de yapılan bir sayıma göre 14.803 hane ile (8953’ü Müslüman) Balkanların ve Anadolu’nun en büyük şehri durumuna gelmiştir. Bir hâneyi 4 nüfus kabûl edersek nüfus 60.000 civârındadır. 17. asır sonlarında İstanbul yarım milyonu aşan nüfusuyla Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun en büyük şehri olmuştur.” (İnalcık, Devlet-i Aliyye, Age, s.202)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ordu-millet-89
.Haçlı Haydutları 20 Ekim 2025, Pazartesi 10:59 A+ A- Ka’be-i şerîfe, önce müşriklerin elindeyken 630’da Mekke’nin fethi ile İslâm’ın kutsal mekânı oldu. Hazret-i İbrâhîm’in kıblesi de Ka’be idi. Efendimiz Medîne’ye gelince 16 ay Beytü’l-mukaddes’e doğru namaz kıldı. Bedir Savaşı’ndan 2 ay önce yönü Ka’be’ye çevrildi. Eshâbına Selîmeoğulları Mescidi’nde öğlenin iki rek’atini kıldırmıştı ki “fevelli vecheke” âyet-i kerîmesi nâzil olunca Altınoluk tarafına yöneldi. Bu mescide “Mescid-i kıbleteyn” (İki kıbleli mescid) dendi. Artık Ka’be yalnız Müslümanların kutsal mekânıydı. Mescid-i aksa, Kubbetü’s-sahra, Kudüs, hem Müslümanların (Mi’râc olayı ile), hem Yahûdilerin (Hazret-i Süleyman mabedi ile) ve hem de Beytü’l- Lahm (İbrânce Bethlehem) Hazret-i îsâ’nın doğum yeri olması ve Filistin’de Kıyâmet Kilisesi olması dolayısıyla Hristiyanlarca kutsal sayılıyordu. Hazreti Ömer’le fethedilip İslâm’ın eline geçen Kudüs, Hristiyanlarca “Cennetin Krallığı” olarak addedildiği için onların buraya sâhip olmak isteğiyle başlattıkları bir dizi savaşlara Haçlı Seferleri denildi. Birinci Haçlı Seferi 1096’da başladı; fâsılalarla 10 seri devâm etti. İlk Haçlı Seferi’nde; Touluse Kontluğu, Flandre Kontluğu, Aşağı Loraine Dükalığı, Taranto Dükalığı, Normandiya Dükalığı, Vermandois Kontluğu, Halkın Haçlı Seferinin Orduları ve Bizans İmparatorluğu ittifâkı bulunuyordu. Müslüman Orduları ise Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Danişmentliler Beyliği ve Fâtımîlerdi. II. Haçlı Seferi Alman ve Fransız İmparatorluğu öncülüğündeki Haçlılar Eskişehir, Akşehir ve Konya üzerinden Çukurova’ya inmeyi plânladılar. 8 Ocak 1148’de Kazıkbeli mevkiinde Türkmenlerin tuzağına düştüler. Osmanlı ve Haçlılar Osmanlılar 14. yy. sonlarında Varna’da Rumeli topraklarında yâni aslî Hristiyan yurdunda Haçlılarla savaştılar. Aslında Haçlılar 1272’ye kadar bu seferlere devâm ettiler. Gerçekte haçlı Seferleri 11. asırda da başlayıp zamanımıza kadar devâm etmiştir. Öyle gösteriyor ki “Hilâl-Haç Savaşı” hiç bitmeyecektir. İsrâil’in en büyük destekçileri Hristiyanlar olunca “Küfür tek millettir” (Bakara Sûre-i celîlesi- 120) gerçeği hiç akıldan çıkmayacaktır. Varna Savaşı’nda Macaristan Krallığı, Lehistan Krallığı, Sırp Despotluğu, Hırvatistan Krallığı, Bohemya Krallığı, Litvanya Büyük Dükalığı, Eflak, Boğdan, Bulgar İsyancıları Kutsal Roma İmparatorluğu ve Papalık Devleti karşısında tek güç Osmanlı Türk İmparatorluğu’ydu. Balkan devletleri İstanbul’un fethine kadar Osmanlılara karşı altı büyük Haçlı İttifâkı kurdular. Bunlar 1364 Sırp Sındığı, 1389 Kosova, 1396 Niğbolu, 1443 İzladi, 1448 İkinci Kosova muhârebeleridir. Görülüyor ki Avrupa hiçbir zaman tek bir orduyla Türklerin karşısına çıkmamıştır. II. Viyana Kuşatması’nda Habsburg Monarşisi liderliğindeki Kutsal Roma İmparatorluğu ve Portekiz- Litvanya birliği, Kral III. Jan Sobieski komutasındaki bu savaş Osmanlıya karşı ilk defa askerî iş birliği yaptığı savaş oldu. Bu savaş sonundaki Karlofça Antlaşması ile Türklerin taarruz dönemi bitmiştir. Bu antlaşma Osmanlı üzerinde büyük bir psikolojik yıkıma sebep olmuştur. Asırlarca düşman devletleri Osmanlıya karşı birleştiren Haçlı rûhu ta Çanakkale’ye kadar devâm etmiştir. Nitekim bu savaşta Britanya İmparatorluğu Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda (İngiltere), Hindistan (İngiltere), New Founland, Fransa birlik hâlindeydiler.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/hacli-haydutlari-100
.MÜHİM GERÇEKLER 27 Ekim 2025, Pazartesi 00:10 A+ A- İslâmiyetle Türkler şu gerçeği kavradı: Hem cihâd (savaş) hem ticâret hem de îmar. Yâni Türkler büyük devlet olmanın sırrını keşfettiler. Türkler Hunlarla, Göktürklerle ve Uygurlarla büyük devlet değiller miydi? Elbette onlar da büyük hem çok büyük devletlerdi ama toplumsal gerçekler onların parantezinde bir devlet statüsünde büyütüyordu. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı sahradan beldeye (kırsaldan şehre) geçince cihan hâkimiyetine ulaştılar. Neydi bu şifre? “Ta’mîr-i bilâd, terfih-i ‘ibâd” (Şehirlerin îmârı, halkın refâhı) Bununla birlikte yürüyen bir de misyonları vardı: Cihâd! Bu tam bir itici güçtü. İlâhî da’veti ve adâleti bütün cihâna yaymak… Bu aksiyonla birlikte Hristiyân ülkeleri İslâm’ın eline geçince yollar, köprüler, aş evleri, hamamlar vb. sosyal yapılar devreye giriyor ve görmedikleri ve yaşamadıkları konforu Osmanlı ile görüyorlardı. Dinlerine, inançlarına ve törelerine karışılmıyor, yıkılmış veyâ onarılamayan kiliseleri için bile devletten yardım alıyorlardı. Bu davranışlar ise onları İslâm’a yaklaştırıyordu. İç Doğu Avrupa’daki Müslüman topluluklar böyle oluştu. Bosna, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan İslam cemaatleri bunların delîlidir. Cengiz’in, Büyük İskender’in, Hülâgû’nun, Atillâ’nın imparatorlukları neden bu yüceliğini koruyamayıp yıkıldı da Osmanlı niye bu kadar büyüdü? Ve yine Osmanlı neden yıkıldı? Onların yıkılmaları, devlet kalamamaları misyon yokluğundandır. Şimdi hemen akla şu soru geliyor: Bu istifham daha ziyâde Osmanlıyı tanıyamayan veyâ ona düşman olanlardan kaynaklanıyor. Osmanlı yıkılmadı, yıktırıldı. Hem de sâdece dış düşmanları ile değil, Genç Osmanlı, Jön Türk ve özellikle de İttihatçılar eliyle devlet, bu ihâneti yaşadı. Çadırdan Süleymâniye ihtişâmına, Yörük dilinden muhteşem Osmanlı-Türkçesi mükemmeliyetine, koşma, güzelleme ve koçaklamalardan armonisi ile şaşırtıcı bir geometriye sâhip olan muhteşem dîvân edebiyâtına, dombralı, kopuzlu, ıklığlı bozkır terennümünden, nevâ-kârlara, sûz-i dilârâlara, sallardan muazzam donanmalara, toylardan Kubbealtı dîvânlarına, hep bu Osmanlı denilen göz alan devlet ulaştı. İşte bunlar toplumsal gerçekçilikti. Orta Asya’nın bağrından yanardağ gibi fışkıran, kurduğu mükemmel devletleri ile, dili ile, folkloru ile bu milletin her şeyi ile hep gurur duyduk. Büyük devlet biraz da aristokrasi ister ama bu Avrupa’nın ayrıştıran ve sınıf farkına dayalı bölünmüşlükten kaynaklanan aristokrasi değil, Osmanlının soy asâletinden gelen bir ayrıcalıktı. Hânedan, kendisiyle gelişen ve binlerce yılın birikimi olan bir kültür ister. İşte Osmanlıya bu gözle bakmayanlar bu gerçeği hiç anlayamayacaklardır. Bu ihtişâm 1699’a kadar hep zirvede kaldı. Bundan sonra psikolojik yıkımlarla, iniş ve çıkışlar başladı. Ama Osmanlı yine Osmanlıydı. Milyonlarca kilometrekarelik vatan toprağı yine onlarındı. Yine düşmanları dört koldan ve ittifak hâlinde saldırıyorlardı. Bu da şerefimizin bir parçasıydı. Zîrâ arkasından on it ürümeyen kurda kurt denmezdi. “Batılılaşmazsak büyük devlet olamayız” tezi, 1800’lerden sonra özellikle Batı’yı tanıyan ricalle oluştu. İşte bu bâtıl düşünce, Devleti Tanzîmât’a yöneltti. Batıcıların kutlu mîlâd olarak gördükleri Tanzimât çöküşün başlangıcıdır. Osmanlı savaş kaybettiği zaman da Osmanlıydı. Tanzîmât Osmanlıya yeni bir kisve giydirdi. Göktürklerde Çin neyse, Osmanlıda da Batı o oldu. Dost göründü, borç verdi, banka açtı. Sırtlanlar artık sürü hâlinde kurdun eğilmeyen boynunu eğdi. Bize “hasta adam” dediler. Sonra da sekerât-ı mevtimizi (ölüm sarhoşluğumuzu) beklediler. Yeni gelişen ekonomilerin kanı olan petrolü Orta Doğu’da bulunca leş kargaları gibi oraya üşüştüler. Hâlbuki o neft (petrol) bize de lâzımdı. Son olarak şunu belirtelim ki, Batı’nın sanâyîleşmesi ile Osmanlının sanâyî hamleleri arasında 20 senelik bir fark vardır. 1850 ve 1870 arası. Hepsi bu
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/muhim-gercekler-114
.TÜRK’E VE İSLAM’A DÜŞMAN KALEMŞORLAR 03 Kasım 2025, Pazartesi 00:15 A+ A- Türk toplumu birkaç merhale ile en çok kabuk değiştiren toplum oldu. Merkezî otorite ilk def’a “Sened-i ittifak” ile zedelendi. Sonra sırasıyla I. ve II. Meşrûtiyetler, İttihadcıların monokrasisi, sonra saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı… Bunlar Avrupa’daki devrimlere hiç benzemezdi; halkta panik ve deprem etkisi meydana getirdi. Özellikle saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı Avrupa devletlerinin bile becerebileceği(!) işler değildi. Avrupa’nın Katolik Dünyâsı, Papalığı sımsıkı muhâfaza ederken birçok krallar veyâ kraliçeler de yerlerini korudular. Patrikler ve Ortodokslar için de durum aynıydı. Amerika dâhil birçok ülkede resmî törenlerde, başkan, bakan ve üst bürokrat atamalarında İncil’e el basılıyor. İşte bizdeki bu baş döndürücü inkılabâtın aynası romanlar olmuştur. Roman gerçeğin romantizmi ise elbet gerçekleri ya aksettirecek veyâ şartlandırma ile halkı yeni rejime adapte etmeye zorlayacaktı. Tanzîmat ve Servet-i Fünûn romanları, ifşâ edilmeye başlanan aşkın romanlarıdır. Artık tül ve şemsiye arkasındaki yüzler açılıyor, cumba arkasındaki kızlar Pera’da boy gösteriyor, yere atılan mendiller tarihe karışıyor, kâtipler dâireleri yerine sokak aralarında setre pantolonları ile baston veyâ asâlarını vurarak ince bıyıklarını büküp güzellere kur yaparken, zâdegân ve bürokrasi aristokratları Boğaz’daki yalılarında piyano veyâ kemanları ile konçerto çalan yeni yetme kızların nâmeleriyle kendilerinden geçiyorlardı. Tabîî ki ellerinde de kadehlerle… 1850-1900 yılları arasında Türk toplumu başkalaşmaya yüz tutmuş, 1920’lerden sonra bu toplum tanınmaz hâle gelmiştir. Bu yılların en büyük meselesi ne Doğulu ne de Batılı oluşumuzdur. Genlerinde Asyâî olan bir kavim nasıl bir anda Avrupâî olabilirdi ki? Kültür, örf, din ve dil bağı hiç olmayan bir toplulukla aynı kazanda nasıl kaynayabilirdi? İşte bu toplumla aramızda bağ kurma görevi Cumhûriyet dönemi romanlarına düşüyordu. Yeni edebî türün yeni yazarları ya İstiklâl Savaşı’na katılmış, hem dindar gibi görünen hem de yeni sistemin romantik kalemşorları olmalıydılar. Mesalâ Hâlide Edip ve Yâkup Kadri gibi. Burada maksat Mütâreke dönemi veyâ doğrudan İstiklâl Savaşı’nı anlatan romanlar değildir. O apayrı bir konu. Bu yüzden bizim konumuz “Ateşten Gömlek” veyâ “Kirâlık Konak” değil, “Sinekli Bakkal”,“Yaban” ve “Vurun Kahpeye” “Çalıkuşu” gibi romanlardır. Bunlar hamâset değil, toplumu “hizâya sokma” romanlarıdır. Zaten “Sefiller”den sonra roman okuyucu sayısı da hızla arttı. Bu fırsat kaçırılmamalıydı. Sosyal faylardaki kırılmalar yeni rejim yazarları için bir fırsattı. Cumhûriyetle birlikte sosyal bloklaşma, köylü-kentli, fakir-zengin ayrımından çok yeni rejimin yılmaz bekçileri genç öğretmenler, devlet yanlısı muhtarlar, müfettişlerle, sindirilmiş dindar kitle, mütevâzı imam ve din adamları, menfaatperest köy ağaları, düşmanla iş birliği yapan özellikle “Hacı” lâkaplı provokatör dindar görünümlü halk önderleri (Hacı Fettah örneği), ucûbe görünümlü, hiç müsâmahası olmayan, sert, herkesin korktuğu tipler din adamları arasında yoğunlaşmıştır. Şimdi bâzı örneklerle konumuza deliller sunalım: “Mustafa Efendi herhangi bir meddâhın târif ettiği, haris, tiryâki içeriye çökmüş kömür gibi siyah yakıcı burgu gibi keskin iki ufak göz… Bir mahalle bakkalı, imam. Şöyle bir bakılırsa bir mahalle imamına benzer, fakat gerçekte o kendisinden başka hiç kimseye benzemez. Kirpi kılları gibi ayakta duran iki kalın kaş… Burun uzun ve tilkininki gibi… Kara sakalı hayli kırlaşmış.” (Sinekli Bakkal, Hâlide Edip Adıvar, s. 14, Atlas Kitabevi İstanbul, 1968) Bu bir bakkal. Bırak öyle kalsın, tasvîrini bir bakkal üzerinden yap. Ama bu hilkat garîbesi önce bir mahalle imamı olmalı; hacı da olursa değmeyin yazarın keyfine. Çünkü bakkal ve imam halkın en çok karşılaştığı ve onunla her gün haşır neşir olan iki tip. Düşünün ki halk bundan çok korkar. Başka çâreleri de yok. Mahallenin tek bakkalı, tek imamı. ….. “Abdülhamîd’i ilk def’a ne zaman gördünüz?... Her sabah çocukları götüren kız gâlibâ hastaydı. Her sabah bu çocuklar mutlakâ hünkâra (Abdülhamîd) götürülürdü. Çocukları pek severdi. Miss Hopkins içinden “Kanlı bir hükümdarda ne garip merak” dedi. (Age, Sinekli Bakkal. S.182) Hâlide Edip, Sultan Abdülhamîd için düşüncelerini bir İngiliz hanımına söyletiyor. Şunu iyi bilmek lâzım: Yeni rejim, ideoloji tahkimâtını, Sultan Abdülhamîd ve Sultan Vahideddîn düşmanlığı üzerine binâ etmiştir. ….. “Mabeyncinin sütninesi İkbal Hanım, ihtiyar Çerkes, din kelimesinin mânâsını bilmez, hattâ namaz sûrelerini ezberleyecek kadar hâfızası bile yoktur. Bununla birlikte şiddetli bir şekilde dindardı. İncir çekirdeği kadar beyninde karmakarışık duran Peygamber ve melekler…” (Age, Sinekli Bakkal, s.175.) Hem dindar hem hiçbir şey bilmeyen hem de incir çekirdeği kadar beyni olmayan bir Müslüman hanım tiplemesi… Tam Hâlide Edîb’e göre! Peygamber ve melek kavramı bir Müslüman’da neden karmakarışık olsun. Tam aksine bu tip insanların sarsılmaz îmanlarına “kocakarı îmânı” denilmiştir. ….. “Mustafa Efendi’nin bakkalında duran kambur, cüce Râkım Efendi “Elhamdülillâh Müslüman’ım, fakat din lâkırdısını hiç sevmem. Kiliselerden ürkerim, câmide içim sıkılır. Vaaz dinlesem uyurum, sofu adamlardan umacı gibi korkarım. Hiç namaz kılmadım. Râbia’nın babası da öyle. Çocuklar oruç tutar mı? Maymunlar hele hiç tutmaz. Allah beni maymunla çocuk arasında bir mahluk diye yarattı. Benden ne namaz ne niyaz ne oruç.” (Age, Sinekli Bakkal, s.72) İnsan hangi sûrette yaratılırsa yaratılsın, bâliğ olmazsa bile âkıl olunca mükellef olur. Yaratılışın ibâdetle bir ilgisi yoktur. “Notr Dame’ın Kamburu”ndan sonra böyle hilkat garîbeleri Türk romanlarında da görülmüştür. R. Nûri’nin “Bir Kadın Düşmanı”ndaki Homongolos tiplemesi de buna benzer.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turke-ve-islama-dusman-kalemsorlar-128
.ÖLÜM TEFEKKÜRÜ 10 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Çoğu insan ölümü düşünmekten kaçınır, bu konudan lâf açılınca hemen örtmeye çalışır. Cenâze definlerinde mezara yanaşmazlar ve beyaz kefenli naaşa hiç bakmazlar. En yakınlarının vefâtı sonrası yüzlerine bakmayıp “Ben onu eski hâliyle hatırlamak istiyorum” yalanına sarılırlar. “Ben ölümden ve ölmekten korkmuyorum” diyen yalan söylüyordur. Fenâ makâmına ulaşamayan her fânî ölümden korkar. “Ölümden ne korkarsın/// Korkma öldükçe varsın”ı ancak Yûnus ve onun gibiler söyleyebilir. Dünyâ ölümün sahnesidir ve hepimiz o sahnenin finalini oynayacak elemanlarız. Rabb’imiz “Her nefis (herkes) ölümü tadacaktır” dediyse ölüme çâre yoktur. İşte tam da bu yüzden hakîkat ehli “ölmeden evvel ölmek” kaftanını kefenden önce giymişlerdir. Bu nefsi tezkiye etmekle olur. Bu yüzden Efendimiz “Yaşayan bir ölü görmek isteyen Ebûbekr’e baksın” buyurmuştur. Onlar hayât ile memâtı aynı anda yaşayanlardır. Onlar ebrârdan değil, mukarreblerdendir. Yâni onlar sâdece cenneti arayanlardan değil yalnız ve ancak rızâ-yı ilâhîyi arzû edenlerdendir. Bu yüzden onlar zikirlerinde “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” derler. (Yarabbî maksadım sensin ve talebim de senin rızandır) “Ölümü çok hatırlayın!” tavsiye-i nebeviyyesi bizi dünyâ meşgalelerinden biraz olsun uzaklaştırıp hakîkî âlemimize intibâkımızı sağlamak içindir. Sâdece bizde değil Batı klâsiklerinde de tiyatro sahneleri ölülerle doludur. Shakespeare’in eserlerini hatırlayın. Her an yüzleşebileceğimiz ölümden kaçmak yerine ona rızâya uygun şekilde hazırlanmak ve tevekkülle bu gerçeğe yüzümüzü döndürmek gerekir. Edipler, şâirler, ulemâ hep ölümü düşünmüş, kimi ellerinden geldiği kadar bu hakîkati dile getirmeye çalışmış, kimi de çâresizce ona sığınmıştır. Ölümü dünyâda fizik olarak ilme’l-yakîn biliyoruz. Ölünce Efendimiz’in bize bildirdiği gibi ayne’l-yakîn göreceğiz ve sonrası mahşer ve safhalarda da hakka’l-yakîn şâhit olacağız. Edebiyâtımızda ölüm temalı şiir o kadar çoktur ki bunun için bir makâle değil bir kitap değil hattâ kitaplar yazmak gerekir… İnsanı ölümden koruyan tek unsur sâdece ölümdür; yâni eceldir. Burada sonra da bahse konu edeceğimiz şâir Necip Fâzıl’dan da bir örnek sunalım: “Öleceğiz müjdeler olsun müjdeler olsun/// Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun. Ba’s ü ba’de’l-mevte (ölümden sonra dirilme) ile ölümü tekrar hayâta çeviren Allah ölümü hayatla öldürmektedir. Muhyî ve mümît olan Cenâb-ı zül-celâl ve tekaddes hazretleri ölümden sonra ebedî hayatla ölümü yok etmektedir. Necip Fâzıl, Rabb’imize “vescüd vakterib” (secde edin yaklaşın) ve “vescudû va‘budû” (secde edin kulluk edin) âyetlerini düstur edinmiştir. Onun için ölümü öldüren Rabb’e secdeler ediyor. Himmetgil (Emin) bir şiirinde bunu şöyle dile getirmiş: “İhtiyârınla iç fenâ şerbetin lezîzdir/// Me’vâya şitâb eden Hak indinde azizdir.” (Ölüm şerbetini isteyerek iç, zîrâ Allah katında sığınılacak yere (ona) koşan yücedir.)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/olum-tefekkuru-144
.FİTNE KAZANINI KAYNATANLAR 17 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Sultan II. Abdülhamîd’e “Sultânım, Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’yi, mühendishâneleri açtınız ama yarın bunlar hep sizin aleyhinizde çalışacaklardır” dediklerinde, “Biliyorum ama vatanın selâmeti için bu gençlerin yetişmesi lâzım; şahsımdan öte devlet vardır” demiştir. Bu yüksek devlet ahlâkı, son devir Osmanlı sultanlarının ortak düşüncesidir. Sultan Abdülazîz de aynı sıkıntıları yaşamıştır. Tanzîmat’la başlayan Avrupâileşme yâni Batılılaşma çabaları, Osmanlı Devleti’ni perîşân etmiştir. III. Selîm, IV. Mustafa, II. Mahmûd, Abdülmecîd ve II. Abdülhamîd gibi son pâdişahlar hep bu çileyi çekmişlerdir. V. Murad ile başlayan sonun sonu ise güdümlü yönetim şeklinde geçmiştir. Saltanat ve özellikle de Hılâfet’in ilgâsı endişesi; meşrûtiyetler, yeni esas teşkîlât kânunları, zâten idârî zaafın baş mîmârları olmuştur. Aslında sultânın selâmeti, saltanâtın da selâmetiydi. Yeni her hamlenin saltanat aleyhine olduğu belliydi. Sultanlar devleti kendi mülkü olarak addettikleri için mülkün zarar görmesini zâten istemezlerdi. Meşrûtiyet, yönetimi halk ile paylaşmaktı. Mülkün idâresindeki aksamalar meclise mi yoksa sultâna mı yüklenecekti? Üstelik bu halk arasında külliyetli bir gayr-i müslim nüfus da vardı. Bunların emn ü emânı ve adâletten yararlanmaları zâten Müslümanlar ile aynıydı. Tanzîmat, Islâhât Fermânı ve Teşkilât-ı Esâsiye’ler bu durumda kimin işine geliyordu? Mesele sâdece tüzel haklar mıydı? Rusların Slavlık ve Ortodokslukla; Avrupa’nın genel Hristiyanlıkla gayr-i müslim tebaa için gayretleri boşuna değildi elbet. Bu reformlarla gayr-i müslimler Osmanlı tebaası olmaktan çıkarılıp Hristiyan dünyâsının bir parçası durumuna getiriliyordu. Bu kışkırtmalar 1821 Mora İsyânıyla orada yaşayan Müslüman Türk katliâmına dönüşmüştü. Fâtih döneminden beri sulh içinde yaşayan Yunanlılar, bu son reformları bir katliâma çevirmişlerdir. Balkanlarda ise Ortodoks-Slav parantezindeki Sırplar, Hırvatlar, Karadağlar, kısmen Makedonlar Rusların kışkırtmaları ile hep birden isyâna başladılar. Katolik Fransa, Protestan İngiltere ve Almanya aynı düşüncelerle bu isyanlara arka çıktılar. Özellikle Rusların Ortodoks Slavlara istediği daha fazla dînî hürriyet ile elde edilecek ne vardı? Bunlar hangi dînî haklardan mahrumdu? Osmanlı zâten Şeriat’in hükmünce hiçbir kavmin dînine ve diline karışmıyordu. Hiçbir kavim, atalarının dilini ve dînini değiştirilmeye zorlanmadı. Osmanlıların en büyük sadrıa’zamı olarak kabûl edilen Sırp asıllı devşirme Sokullu Mehmed Paşa’nın kardeşi Sırbistan’da en yüksek Hristiyanlık pâyesine Osmanlı tarafından getirilmedi mi? Fâtih Sultan Muhammed Han hazretlerinin lütfuyla Bizans Patriği II. Gennadios İstanbul Rum Patriği olarak tensip edilip kendisine at, hil’at ve asâ verilerek âdetâ vezir rütbesiyle taltif edilmedi mi? Gennadios, yıllarca Aristo felsefesine uygun şekilde Osmanlı mülkünde dersler okutmadı mı? Bu ince siyâset Rumları 1821 Mora İsyânına kadar sâkin ve itaatkâr kılmadı mı? Bütün bu hürriyetlere rağmen 17 Mart 1821’deki Mora Yarımadası’nın Manya Burnu’nda yaşayan Yunanlılar, 23 Eylül’de Tripolis’i ele geçirmişler ve burada yaşayan çoğunluğu Türklerden oluşan ve Yahûdîlerin de bulunduğu topluluğa katliam ve işkenceler uygulamışlardır. Fâtih Hân’ın bu müsâmahakâr hareketini hak etmeyen Helenler zulümlerini kusmuşlardır. Unutulmaması gereken şudur: Her fitne hareketinin başında İngilizler vardır. Arap ümmetini de Osmanlıya karşı isyân ettirmişlerdir. Her zaman ve her yerde İslâmiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir. Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları sâhibinin gözlerini oymuştur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/fitne-kazanini-kaynatanlar-158
.BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR 24 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Artık İslamiyetin halaskârı ve hamisi (kurtarıcı ve koruyucusu) olan kavim gelmeliydi. Allah’ın, “İslâm’ın kılıcı” olarak yarattığı, mütevazı, dini adına her şeyden vazgeçen, bid’at nedir bilmeyen Ehl-i Sünnet Türkler, İslâm ufuklarına güneş gibi doğmaya başlamışlardı. René Grousset, Samani saltanatına nihayet verip Buyilerden (Büveyhi) Irak-ı Acem’in bir kısmını kurtaran Hindistan fatihi büyük Türk kahramanı Gazneli Mahmud’dan bahsederken şu ifadeye yer verir: “Her ne kadar Mahmud’un fütuhatını takip eden günlerde bizzat halifeden sultan unvanını almış olduğu sabit değilse de Doğu İran’ın Gazneliler tarafından fethedilmesiyle Türk ırkının saltanatın sâhibi olduğu kati surette sabittir.” (René Grausset, Ehl-i Salîb Târîhi, Medhal, XXVII. Sahife ) Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu, can çekişen İslam dünyasını yeniden ayağa kaldırmıştır. Sünni İslam’ın ilk Selçuklu padişahı olan Tuğrul Bey, pazartesi ve perşembe günleri aksatmadan oruç tutardı. Kendi idari heyetinin oluşturduğu cemaatle, bazen de genel mescitte beş vakit namazını kılardı. Hilafete sahip çıkması da bu samimi Sünni dindarlığındandı. Zira İslam devletleri 11. asra kadar Bizans’tan çok Fâtımi, Karmati ve Büveyhilerden çekmişti. Artık Türk’ün ihlaslı, tertemiz ve bid’atsiz inancının müdahale devri başlamıştı. Tuğrul Bey evvela halifeye yazdığı bir mektupta “Köleniz ve tebaanız Mikail oğlu Tuğrul Bey” diye başlar. (Ebu’l-Ferec, Süryânî Vakâyi’nâmesi, c.1, s. 229, Ankara, 1945) Bu hitabı onun İslam halifesine değil, İslam Hilafeti’ne verdiği değeri gösterir. Zira o sırada halife olan El-Kaaim bi Emrillah son derecede acizdi ve Tuğrul Bey’e hilafeti devretmeyi can-ü gönülden istiyordu. Tuğrul Bey’in o zamanki gücü halifeden kat kat üstündü. Fakat Tuğrul Bey hilâfet müessesesinin Resulullah’ın halifesi Ebûbekri’s-sıddîk’in hâtırası olduğu için, baş bükerek hâdim (hizmetçi) olmayı, halife olmaya tercih ediyordu. Tuğrul Bey fetihleri sonunda elde ettiği bütün topraklarda hutbeleri El-Kaaim adına okutarak bu müesseseyi âdeta yeniden canlandırdı ve Hulefa-yi Raşidin’in ruhlarını taziz eyledi (yüceltti). Kati bir çöküşe geçmiş olan Hilafet, Türk’ün ortaya çıkmasıyla Dört Halife devrindeki iç birliği kurarak, genişleme ve fetih gücünü tekrardan kazandı. (René Grausset, Age, Medhal, c.1, s, VIIXX ) Sultan Tuğrul ihlası ve sadakatiyle Hazreti Ebûbekir’e, şecaatiyle Hazreti Ömer’e, hayâ ve ihsanıyla Hazreti Osman’a, ilim ve cihad aşkıyla Hazreti Ali’ye (radıyallâhü anhüm ecmain) benzerdi. Hac yollarını Müslümanlara açmak için gösterdiği gayret takdire şayandı: “Peygamber’e hizmetle şeref kazanmak için Mekke’ye gidip orada dua etmek ve ibadette bulunmak istiyorum. Hacıların geçtiği bütün yolların emin olmasını istiyorum. Yollarda eşkıyalık eden göçebeleri ortadan kaldıracağım. Sonra Suriyeli asilerle ve yanlış yol tutan Mısırlılarla Allah’ın izniyle harp edeceğim” (Ebu’l-Ferec, Age, s.306), ( Age, s. 236 ) Sözün özü Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin şu ifadesinde gizlidir: “Türkler olmasaydı bugünkü manada İslâmiyet olmazdı.” SAMİMÎ DUÂMIZDIR Kİ... Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Muhammed Alpaslan oğlu Melikşah, oğlu Melik Tapar’ı Gence emiri olarak gönderirken, Tapar adının önüne Muhammed, diğer oğlu Melik Sencer’i de Horasan’a gönderirken Ahmed ön adını vermiştir. İlk Müslüman Türk hükümdarı Satuk Buğra Karahan’ın ön adı Abdülkerim, Tuğrul Bey’in ön adı, Muhammed, Çağrı Bey’in ön adı, Davud, Gazi şehid Alpaslan’ın ön adı Muhammed, Osmanlı Sultanı I. Çelebi’nin adı Muhammed, Fatih’in adı Muhammed ve diğer bazı Osmanlı padişahlarının adı da Mehemmed ve Mehmed’dir. Bazı hadsizler onları Arap adı alıp Araplaşmakla suçladılar. Aldıkları adlar Efendimizin ve Sahâbe-i kirâmın şerefli adları idi. Onlar Türklüklerini hiç unutmayan İslâm mücahitleriydi ve Türklüklerini İslam’la şereflendirmişlerdi. İşte bu yüzden bir aşkla gönül verdiği davasına Seyyid Ahmed Arvâsî, “Türk İslâm Ülküsü” dedi. Türklük sevgisi ne kan ırkçılığına ne de kemik yığını olan kafatasına dayanır. Rabbimiz bizi İslam’a böyle gönül vermiş ve onun bayraktarı, hamisi ve hadimi olan Türk milletinin bir ferdi olarak yarattığı için, ona sonsuz hamd ü şükür kılarız. Selef-i Sâlihîn Efendilerimizden sonra İslâm’a en büyük hizmeti yapan bu aziz Türk milletini Rabbim ebediyen dinimizin hizmetkârı kılsın. Görüşebilmek dileğiyle…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/bir-bayrak-ruzgar-bekliyor-172
.TÜRKLER VE TÜRKLÜĞÜNÜ KAYBEDENLER 01 Aralık 2025, Pazartesi 01:48 A+ A- Bir coğrafyanın vatan yapılması zordur, ama onu elde tutmak daha da zordur. Kadîm Türk yurtları bir bir elden çıkarken sâdece ağıt yakmak tükenmişlik alâmetidir. “Kadîm” derken bunu lâf olsun diye söylemedik. Balkanlar ve Rumeli evlâd-ı fâtihândan evvel de Türk yurdu idi. Sonra buralar İslâm’la şereflendi, yapıları ve destanlarıyla buralara sâhip olduk; acı, gözyaşı ve hüzünlü Rumeli Türküleriyle vedâ ettik. “Balkanlardaki Türk İslâm grubu, 1860’tan 1878’e kadar orada olan toplam Müslümanların aşağı yukarı %60’ını teşkîl eden etnik Türklerden ibâretti. Türk kabîleler Balkanlara üç dalga hâlinde geldiler. Birinci dalga 9 ilâ 11. asırlar arasında kuzeyden geldi. Bunlar Peçenekler, Kumanlar ve Uzlar diye bilinirler; çoğu animistti. (Bu inançta ruhlar ölmez, tabiatın her zerresine yayılır ve insanlara yön verirler. Animizm evren şuuru olarak da bilinir.) Bunlar sonra Hristiyan oldular ve Bulgar, Romen, Macar gibi adlar alarak Türklüklerini unuttular. İkinci Türk grubu Balkanlara Anadolu’dan göç etti ve çoğu ve bugünkü Doğu Bulgaristan ve Yunanistan’a yerleşti. Bunlar Müslüman ve Selçuklu Sultanlarının tebaalarıydı. 1265 ile 1275 arasında Karadeniz’in batı kıyısında Dobruca’ya yerleşenlerin birçoğu Ortodoks Hristiyanlığa geçtiler. Bugün Gagavuzlar diye bilinen bu Türkler 15. ve 16. Yüzyıllarda dillerini muhâfaza ettiler. İçlerinden büyük bir kısmı yeniden göç ederek 1800’lerin başlarında Besarabya’ya (Bugünkü Moldova) yerleştiler. En büyük Türk grubu Balkanlara 15. ve 16. asırlarda Osmanlı hâkimiyeti döneminde göç edip yerleştiler. Balkanlardaki 3. kategori Müslüman Arnavutlar, küçük Rum grupları, Ulahlar, Sırplar vb. mühtedîlerden (başka dinlerden İslâmiyet’i seçen) oluşur. Bunlar Müslümanlığı 15-17. asırlarda kabûl etmişlerdir.” (Kemal H. Karpat, İslâm’ın Siyasallaşması, Bilgi Üniv. 3. Baskı, s. 630, İstanbul, 2009.) 1261’de Mihail Paleologos’un İstanbul’a girişini naklederken Bizans müverrihleri “Bir sabah Lâtinler Kumanların Türk na’ralarıyla uyandılar” diyorlar. Demek ki Bizans’ı Lâtin işgâlinden kurtaran Paleolog ordusunun en mühim unsuru Kumanlardı. Fakat Bizans târihleri 1300 senesinde artık Peçenek, Oğuz ve Kumanlardan bahsetmiyorlar. Bunun da sebebi artık Türk unsurların Hristiyanlaşmış olmalarıydı… Fakat Bizanslı müverrihler artık onlara yabancı gözle bakmıyorlardı. (Yahyâ Kemâl, Aziz İstanbul, ss.122-123 İstanbul, 1964 ) Vatanı meydana getiren sâdece sınırlar, dağlar, tepeler, ırmaklar, yayla ve ovalar değildir. Onlar vatanın fizikî kısmıdır. Coğrafyayı vatan yapan unsurlar yüzyıllardır ortak değerlerle yoğrulmuş destan, ninni, târih, kültür, dinî inanış ve törelerdir. Vatanın tapuları, baş başa vermiş taşlarıyla yüzyıllardır aynı toprağı paylaşan ceddimizin mezarları ve o mezarlara yıllarca bekçilik eden Rabb’imizin adının ilk harfini temsil eden “elif” gibi servilerdir. Bayrağın çekilmediği, en saf sesle Ezân-ı Muhammedî’nin okunmadığı, ramazan ve bayramların şevk ve heyecânının yaşanmadığı bir toprak vatan değil, mahbestir (Hapishâne). “İşte bu rü’yâ çocukluk dediğimiz bir Müslüman rü’yâsıdır ki bizi henüz bir millet hâlinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rü’yâsı ile dolu semtlerde doğdular. Doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerini odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinde okunan Kur’ân’ın sesini işittiler. Bir raf üzerinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler; küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi rûh olan sarı sahîfeleri kokladılar. İlk ders olarak ‘Besmele’yi öğrendiler. Kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanlarında gittiler. Câmiler içinde şafak sökerken ‘Tekbîr’i dinlediler, böyle merhalelerden geçtiler, hayata girdiler, Türk oldular… Biz ki minâreler ve ağaçlar altında ezân sesi işiterek büyüdük. O mübârek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namâzından sonra anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minâresiz ve ezânsız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar.” (Age, Y. Kemâl, s. 124 ) UNUTULAN MÂZÎ Her şeyin asliyetini kaybedip yerini sentetik ve dijital bir ortama bıraktığı zamanımızda gençler hâtifi (gizli) bir ses gibi rûh-efzâ (ruhu okşayan) tabîî ezanı duymadılar. Bir şeyin olması yakınlaştığında “eli kulağında” denmesine sebep olan minârelerin şerefelerinde, elini kulağına koyarak yanık sesiyle dört cihete ezân okuyan Bilâl-i Habeşî hazretlerinin târihî mirasçılarını tanımadılar. Ellerinde gül kokulu tesbihler yerine Müslümanlar, bankamatiği andıran “zikirmatik denen âletlerle zâhiren tesbîh çektiler. Bâyezid Câmii şadırvanında karlara basarak kollarından buharlar tüttüren soğuk suyun lezzeti yerine, sıcacık suyun rehâvet bastıran şekliyle abdest aldılar. Bir hoca efendinin dizi dibine çöküp “elif üstün e” demek yerine, “Kur’ân okuyan kalemlerden kitâbımızı öğendiler. Rahle-i tedrîs yerine internetten “Tecvîd- şerif” ta’lîm etmeye çalıştılar. Bunlar yine de dînini öğrenmeyen çalışan Müslümanlardır. Bir de savaş görmemiş, yokluk nedir bilmeyen, her istediği yapılarak şükürsüzleştirilmiş, ellerinde kutu kolalar, vücûdunun her tarafındaki câhiliye âdeti dövmeleriyle, küpeleriyle, örgülü saçlarıyla, müzik dinleme cihazlarıyla dünyâyı görmeyen bir gençlik var ki buna (Z kuşağı) dediler. Onları âdetâ kutsadılar. Onlara geleceğimiz dediler. Bazıları bayraklı tişört giyerek garip Türkçeleriyle millî bir jargon yakaladıklarını sandılar. Rahmetli Osman Yüksel’i kabrinde bile üzen “Bir nesli böyle mahvettiler”. Modern Mevlevi folklorik danslarını din zannettiler. Âdetlerinden, geleneklerinden, inancından soyutlanmış olanlar, dînî hislerle dolu olmadıkça, ezan duyduklarında irkilmedikçe, yalnız millî maçlardaki giydikleri ay-yıldızlı tişört kadar Türk olabilirler. İslâm’ın kokusunu rûhuna sindirmeyenler aslâ ve kat’â hakîkî bir Türk olamaz…
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turkler-ve-turklugunu-kaybedenler-187
.SİZ UNUTSANIZ DA TARİH UNUTMAZ 08 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Osmanlıda Batılı olma hayâli fennî ve teknik buluşlarla ilgili olmamıştır. Batılı zımmî ve ticâret erbâbının bir nevi koloni hâline getirdiği Pera (Beyoğlu), Osmanlı içinde ayrı bir âlemdi. Osmanlı aydınları, saray içindeki yalpalayan taklitçiler Beyoğlu’nda iki tur atmayı bile ayrıcalık addeder hâle geldiler. Sarayda yer alan elçiler, askerî hey’et elemanları, edipler, yeni yetme hânedan elemanlarına bile rol model olmaya başladılar. Bahçıvanlık ve hizmetçilikten yetişip mâlikâneye el koyan hizmetçisine imrenen zâdegân sınıfı gibi bir zümre türedi. Avrupa’ya giden bir iki genç bilmedikleri ve yeni keşfedilmiş bir kıt’a gibi Avrupa’yı öve öve bitiremediler. Her Osmanlı aydınının hayâli artık Avrupa görmekti. Önceleri özenti olarak başlayan Batı hayranlığı, giderek rejim hayranlığına sonra da rejim muhâlifliğine dönüştü. Kanı kaynayan Jön Türkler (aslen ayni kökten Genç Osmanlılar) yeni gelişen sihirli bir silâh gibi görünen gazeteciliği en büyük silâh olarak kendi vatanlarına çevirdiler. Bol malzeme, para, lojistik ve siyâsî desteği sonuna kadar açan Batı, yaralı aslanı kendi evlâtlarıyla vurmak için hiç vakit kaybetmiyordu. Osmanlı Târih’nde yeni açılan Tanzîmât târihi, serüvenimizde bir mıklep (ayraç) olarak ele alınmalı ve târihî çöküşün aslî sebebi olarak gösterilmelidir. Hiçbir tez, hiçbir görüş bunların iyi niyetli olduğunu iddia edemez. Bunlar olmasa Osmanlıda hânedân zor duruma düşmez, göstermelik Batı senaryosu meşrûtiyetler îlân edilmez ve felâketlerin ve çetelerin müşahhas sayfası İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti kurulmaz, Osmanlı Balkanları kaybetmez, asrın en siyâsî pâdişâhi II. Abdülhamîd Han devrilmez, Hılâfet lağvedilmez ve 620 yıllık târihin gördüğü en büyük devlet yıkılmazdı. Abdülhamîd tezleri daha çok zaman devâm edecektir. 40 sene evveline kadar övülmesi bile yasak olan bu koca sultânın muhâliflerinin en önde gelen şâir ve filozofu Rızâ Tevfîk, yaptıklarından nasıl nedâmet duymuş ki “ Abdülhamîd’in Rûhâniyetinden İstimdâd” şiirini yazmıştır. ( Abdulhamîd’in mânevî varlığından yardım ) Bu şiiri tekrar yazmayacağım ama en çarpıcı kısmını buraya alacağım: “Târihler adını andığı zaman/Sana hak verecek ey koca Sultan/Bizdik utanmadan iftirâ atan/Asrın en siyâsî pâdişâhına/Dîvâne sen değil meğer bizmişiz/Bir çürük ipliğe hulyâ dizmişiz/Sâde deli değil edepsizmişiz/Tükürdük atalar kıblegâhına… Pâdişah hem zâlim hem deli dedik/İhtilâle kıyâm etmeli dedik/Şeytan ne dediyse biz belî dedik/Çalıştık fitnenin intibâhına (uyanışına)… Milliyet dâvâsı fıska büründü/Ridâ-yı diyânet yerde süründü/Türk’ün ruhu zorla âsî göründü/Hem Peygamber’ine hem Allâh’ına.” Âh feylesof Rızâ, ne olurdu bu hâli o koca Sultan yaşarken görseydin! Ama bu pişmanlık bile büyük bir fazîlettir. Çünkü hâlâ hep şeytana “evet” diyen ve devâmlı ihtilâl isteyen grup hiç bitmedi. Şiirin son kısmı gerçekten tüyler ürperten bir i’tirâf-ı lâ yenkati’dir. (Hiç kesilmeyen bir itiraftır). Hep geçerli olmaya devâm eden bir rûhî buhran tezâhürüdür. Milliyet dâ’vâsı güdenler hep sıkıntı çekti, bu dâvâ hep unutturuldu. Diyânet örtüsü hep zedelendi. Dînimiz ve târihimizin aslı hep saklandı. Türk’ün rûhu yıllarca hem Yüce Peygamber’ine hem de Hâlık-ı zî-şânına isyan ettirildi. Hadi bunlara olmadı, yalan deyiniz. Siz unutsanız da târih unutmaz!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/siz-unutsaniz-da-tarih-unutmaz-200
.OSMANLI YIKTIRILMASAYDI… 15 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Bizde Tanzimat’la başlayan Batılılaşma, pek kolay yerleşmedi. 1800’lerin romantik edipleri sâdece Batılı türlere özendiler. Roman ve tiyatrolarda bu çok net görülür. İTC ve sonrasında yeni rejimin yeni kalemşorları ümmetten millete geçişte etnik unsurları ideolojik bir gâye olarak kullandılar. “İmparatorluk bitmiş, ümmet dağılmış, tek unsur Türk kalmıştı” diye yorumladılar ama öyle değildi. İmparatorluk bakiyesi yeni toplum, bünyesinde Müslim ve gayr-i Müslim değişik etnik grupları da barındırıyordu. Yüzyılılardır berâber yaşayan Osmanlı milletler topluluğu, Balkan ayaklanmaları, Orta Doğu İngiliz kaynaklı fitnelerle birbirlerine düşürülmüş ve etnik gruplar milliyetçilik şarkıları söylemeye başlamışlardır. Bu yüzden o sırada devreye sokulan Türkçülük akımı mantıkî gibi görünebilir. Ancak bu hareket bir etnik şuurun dışında redd-i mîrasla gelince kafalar karışmıştı. O devirdeki Türkçülük mimarları bizim insanımız değil, Yahûdî kökenli figürlerdi. Bunlar Leon Cahun, Moiz Kohen gibi yazarlar olurken bunun sosyolojik boyutunu da yerleştirmek gerekiyordu. Emil Durkheim ve Auguste Comte felesefesi ile bunun etnik-sosyolojik ihâlesini de Ziyâ Gökalp yüklendi. Yeni bir heyecan ve inkılap edebiyâtı Türkçülük üzerine kuruluyordu. Hâlide Edip gibi yazarlar bile 1912’de “Yeni Turan” romanı ile ve 1922’de yazdığı “Dağa Çıkan Kurt” da Türk efsânelerine ve bozkurt motifine rastlanır. Fakat bunların hiç birisi Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor”daki târihî ve ideolojik sinerjiyi vermiyorlardı. Hele hele yıllar sonra yeni bir ruhla geliştirilen Ahmet Arvâsî’nin “Türk İslâm Ülküsü” ile Ziyâ Gökalp’ın mefkûrelerinde ayrışmalar hemen göze çarpıyordu. Osmanlı Türklüğü reddetti mi? Yeni devlet redd-i mîrasla yeni bir kültür geliştirmeye çalıştı. Batı medeniyeti kabûl edildi ama biz ne kadar Batılı olduk veyâ Batı ne kadar bizi kendilerinden saydı? İttihâd ve Terakkî’nin geliştirdiği Türkçülük ve parçalanan Osmanlı mülkü, bir zamanlar 24 milyon kilometre kareyi bulmuştu. Dünyânın en prestijli devletiydik. Osmanlı bir hânedan devletiydi; adını da buradan alıyordu. Kuranlar Kayı Türkleri’ydi. Osman Bey tarafından kuruldu. Bunlar Hint, Bulgar, Avusturya hânedanlığı değildi. Türk’tü bunlar. Çağ kapatan Fâtih, Muhteşem lâkaplı Süleyman, Yavuz Selim hep Türk’tü. Unutmayalım ki târihte Göktürklere kadar Türk adıyla anılan devlet yoktu. Hunlar, Avarlar, Uygurlar, Karahanlılar, Harezmliler, Selçuklular hangi millettendi? Dünyâya hükmeden bu devletler târihte hep Türk’tü. Avrupa’ya hükmeden Habsburg Sülâlesi bir hânedan devleti değil miydi? 11. yy.’da Habsburg Kontu Radbot tarafından kuruldu ve bu adla anıldı. Çin’i asırlarca kendi adıyla anılan sülâleler yönetmedi mi? Dünyâya Türklüğün damgasını vuran şan, şeref ve izzetle 620 sene hükümrân olan bu asîl milletin devleti eğer yıktırılmasaydı -evet, yıkılmasaydı değil yıktırılmasaydı- şüphesiz bu asrın en büyük devleti olurdu. Diliyle, kültürüyle, edebiyâtıyla, mimârisiyle, İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu yüce Türk devletiyle hep iftihâr ettik ve bu şerefli intisâbı varlığımızla taşımaya devâm edeceğiz. Kısacası mutlu ve asîl dedelerin torunlarıyız. Bu şerefi taşıyamayanlara da hiç sözümüz yoktur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/osmanli-yiktirilmasaydi-214
.CİHAN DEVLETİ OLMAK 22 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Türkler tarafından kurulan târihin kaydettiği en muazzam devletlerden biri olan Osmanlı-Türk devletinin üzerinde bu kadar çok araştırma yapılması boşuna değildir. Araştırmaların daha çok Batılılar tarafından yapılması daha da mânidardır. Özellikle oryantalistlerin tarafgir araştırmaları yalan ve ihânetlerle doludur. Buna rağmen doğrularından çok yanlışları da olsa bâzı gerçekleri yazma lüzûmu duyan Batılı yazarlar da vardır. Kıl çadırlardan gök tırmalayan kubbe ve minârelere, fetihlerin en önemli yardımcısı olan adâlete, sultanla halkı bir tutan örfî kânunlara ve sefere çıkarken mehterle şehâdete yürüyen ordulara, Batı bir türlü akıl erdiremiyordu. Onun için Osmanlıyı denklem çözer gibi incelediler. Başlarda Batı’nın çözeceği gibi bir denklem değildi Osmanlı. “Osmanlıya tebaa olmak da bir imtiyazdı. Hristiyan veyâ diğer dinde olanlara Osmanlının ‘kâfir’, ‘küffar’, ‘kefere’ demeleri yabancı anlamındadır. Yunanlılar ve Romalılar da yabancılara ‘Barbar’ diyorlardı.” (Büyük Osmanlı Târihi, Yılmaz Öztuna, Ötüken Neşriyat, c.8, s II, 1994, İstanbul. Bu arada Hristiyanlar da diğer dinde olanlara “kâfir” diyorlardı. Bu da açıkça yabancı veyâ ayrı din anlamında kullanılıyordu. Osmanlı bu deyimi daha da yumuşattı ve özellikle Hristiyanların zenginlerine “çorbacı” denmeye başladı. Saltuknâme’de güzel bir kıssa vardır. Râhipler gelip başpapaza “Bu Türkler cennete girecekler mi?” diye sorarlar. Papaz da “Hayır, onlar kâfir oldukları için cennetin kapısına kadar gelip oradan bizi seyredecekler” deyince, râhiplerden biri: “Eyvah, onlar kapıya kadar gelirlerse bizi oradan kovarlar. Baksanıza dünyâyı bize dar ettiler!” der. “Barbar”, Fransızca “barbare” kelimesinden gelip medenî olmayan kavim, kaba saba, ilkel anlamlarındadır. Batı, giderek barbar kelimesini sâdece Türkler için, yabancı değil; korkunç, vahşî ve ilkel anlamlarında kullandı. ÖRNEK DEVLET NİZÂMI Osmanlı Devleti baştan beri “hakânî” veyâ “sultânî” denilen bir sistemle yönetilmiştir. Bu sistem devletin yüksek menfaatlerini gözeten bir yapılanmaydı. Mülk hakanın veyâ sultânındı, ama mülkü koruma mesûliyeti de sultânın omuzlarındaydı. Sultânın adâlet gölgesi, mülkün (memleket) ve mülk içindeki Müslim veyâ gayr-i Müslim tebaa (zimmî) için geçerliydi. Osmanlıda dört Sünnî mezhep olmakla birlikte iftâ sistemi (fetvâ verme) Hanefî mezhep üzerine binâ edilmiştir. Fakat tebaa kendi mezhebince (Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî ) fetvâ isteme hakkına sâhipti. Hristiyanlar ve Yahûdîler ( zimmî, gayr-i Müslim tebaa ) de kendi dinlerine göre yargılanma isteğine sâhip olmakla birlikte, bunlar da Kânûnî’nin Ebussuûd Efendi’ye hazırlattığı kânunla yargılanmayı tercîh ediyorlardı. Hattâ müste’menler (Osmanlı Devleti ile sulh hâlinde bulunan ve anlaşmalara dayalı olarak memleket dâhilinde yaşayan ecnebî veyâ başka bir târifle Osmanlı ülkelerinde oturmalarına müsâade edilen yabancı devlet tebaası) bile yargılanmak için geçici süreliğine bu haktan faydalanmak için Osmanlı topraklarına sığınırlardı. XV. asır için Babinger şöyle diyor: “Burada mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veyâ bu inancından dolayı bir müşkilât yaşamazdı. (Age. Büyük Osm. S.9) Bu konuda ünlü müsteşrik (oryantalist, Doğu Bilimci) Sauvaget şöyle ifadeleri kullanıyordu: “16. asırdan beri Türkiye İmparatorluğu ile siyâsî ve ticârî ilişkisi bulunmayan ve onunla savaşmayan bir tek Avrupa devleti yoktur. Bütün 16. ve 17. asırlar boyunca Batı’nın en kuvvetli devleti olan Türkiye İmparatorluğu, muhteşem bir teşkilâta, hiçbir Avrupa devletinde tasavvur bile edilemeyen mâlî zenginliğe, dünyânın en mükemmel kara ordusuna ve topyekûn bütün Akdeniz’e hâkim donanmasına, hülâsâ baştanbaşa Avrupa’yı kendisini saymaya mecbûr eden bir güce sâhip bulunuyordu. (Age, Büyük Osm. S.9) SOYU- SOPU, DİLİ BELLİ BİR MİLLET Osmanoğullarının 15. asır hânedân târihçisi Beyâtî’ye göre, Osman Gâzî, Mete’nin 46. kuşak torunudur. Mete de Alp Er Tunga’nın 13. kuşak torunu olduğuna göre Ertuğrul Gâzî Alp Er Tunga’nın 58. kuşak ve Mete’nin 45. kuşak torunu oluyor. Türkler soylarına o kadar bağlıdırlar ki, rivâyete göre Süleyman Şah (asıl adı Kayıhanoğlu Gündüz Alp Bey) Câber yakınlarında Fırat’ı geçerken boğulmuştur ve “Türk mezarı” denen yere gömülmüştür. Burası Osmanoğullarınca ve Türklerce en millî yerlerden biri sayılmıştır. Öyle ki Sûriye içinde kaldığı hâlde 1923’te Lozan Antlaşması’na göre Fransa tarafından Türkiye’ye bırakılmış ve burada Türk bayrağı çekmek ve Türk askeri bırakmak hakları tanınmıştır. (Age, Büyük Osmanlı c.1, s.29) Osmanlı’da Türkler ve diğer tebaa, cizye (Müslüman olmayandan alınan vergi) hâriç, aynı tüzel kişiliğe sâhiptir. Türklerin ayrıca imtiyazlı olmalarının tek sebebi Türkçedir. Türkçe bilmeyenin Müslüman da olsa devlette görev alması mümkün değildi. Yemen’de de, Macaristan’da da, Habeşistan’da da, Cezâyir’de de tek resmî dil Türkçeydi. Hânedânın çok saf bir Türk menşei olan Kayı Boyu’ndan ve Karakeçili aşîretinden gelmeleri ve dâimâ bununla övünmeleri Türklüklerini muhâfaza etmeleri bakımından çok önemliydi. Pâdişahların tamâmına yakını Arapça ve Farsça bilmelerine rağmen bu dillerle konuşmayıp yalnız Türkçe konuşmaları da mühim bir unsurdur. Pâdişahla muhâtap olmak isteyen halk da Türkçe bilmek zorundaydı. Öyle ki bu konuda çok hassas olan II. Abdülhamîd’le daha yakın olabilmek için Türkçe öğrenen sefirler olmuştur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/cihan-devleti-olmak-229
.ÖNCE İ’TİKÂD 29 Aralık 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Tevhîd kelimesi “1”den vâhidden geliyorsa da Fıkh-ı Ekber’de İmâm-ı A’zam hazretleri bu ıstılâhı açıklarken “Tevhîd bir kelime değil bir ıstılâhtır (terim)” diyor. Şümûlünde Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allâh’tan olduğuna; hesap, mîzân, cennet-cehenneme inandım, bunların hepsi haktır demektir. Açıkça görülüyor ki bu Âmentü’nün açılımıdır, yânî îmânın açılımıdır. Yüce Rabb’imiz sayı yönüyle değil ortağı olmaması yönüyle birdir. Nitekim her gün dilimizde dolaşan “Lâ ilâhe illallâh vahdehû lâ şerîkeleh velâ misâleleh” sözünde sâde vahdet değil, eşi ve benzeri olmaması da berâber zikredilmiştir. Eski hutbelerde “lâşerîke lehu, velâ misâlelehu velâ nazîre lehu” mutlakâ söylenen bir ibâreydi. Teşrîk tekbîrinde de onun ortağının olmaması, çocuğu olmaması İsrâ sûresi 111. Âyet’te işlenmiştir. “Lem yettehız veleden” ve İhlâs Sûre-i celîlesi 3. te de “lem yelid ve-lem yûled” ifâdesiyle bu konuda nasıl bir hassâsiyet gösterildiği âşikârdır. Yıllarca kültür emperyalizmi altında azınlık rejisörlerin empozesi ile filmlerde Türk çocuklarına hep hâşâ “Allâh baba” gibi şirk sözü söyletilmiştir. Vahdet ve şirk o kadar önemlidir ki bu yüzden İhlâs Sûre-i Celîlesi Kitâbullâh’ın üçte biri sayılır. “Üç İhlâsât-ı şerîfe ve bir Fâtiha-i şerîfe okuyan sanki Kur’ân-ı kerîmi hatmetmiş gibidir” buyuruyor Risâletpenâh Efendimiz. Eski kavimlerin dinlerin muğlak, tanrı ve tanrıçaları boldu. Tanrıların birbirleriyle kavga eden bol bol çocukları vardı. İşte bu yüzden “lem yelid ve lem yûled” bu kadar önemlidir. Yunan Mitolojisi’nde ilk tanrı Khaos’tur. Hephaistos, Zevs ve Hera’nın oğludur. Câhiliye Araplarında da Uzza, Lât ve Menât asıl ulaşılmak istene Tanrı El-İlâh’ın kızlarıdır. Eski Araplarda Abdüluzza (Uzza’nın kulu) adı çok konurdu. Zerdüşt dîninde de tek kitap ve tek ilâh yoktur. Beş kitap (Yesna, Yeşt, Vendidat, Visperad ve Horde Avesta) vardır. Hristiyanlıktaki dört İncil gibi. Zerdüşt dîninde de yardımcı tanrılar vardır. Sümerlerde de yedi esas tanrı olup heykel tanrıcılık da vardı. Türklerde çok tanrıcılık (politeizm) ve heykel tanrıcılık (fetişizm) hiç olmadığı için Sümerlerle arasında bir bağ kurulması da zordur. İşte bu çok tanrıcılığın ilâhları (âlihe) veyâ tanrıları “lâilâhe illallâh” teziyle yıkılmıştır. Bu yüzden Rabb’imizin zâtının adı olan Allâh lâfzının başka bir kelime ile karşılanması mümkün değildir; tanrı da uygun değildir. Lâ ilâhe illallâh kavl-i kerîmi o kadar mühimdir ki, zikirler başlanırken “fa’lem ennehû lâilâhe illallah” denilir. Zîrâ o “efdalüzzikir”dir. Özellikle Nakşiyye zikirlerinde nefy ü isbât esastır ki son iki maddesinde vukûf-ı adedî yâni sayının tek olmasına riâyet edilmesi ve sonunda “Muhammedürresûlullâh” denilmesidir. Bedî’ ilminde tıbâk îcâb ve celb îcâb vardır. Tıbâk ilmi muhtelif lâfızların her iki tarafını da kullanıp mânânın daha iyi anlaşılabilmesini ve zihinde kalıcı olmasını sağlar. Bu bir tezâd san’atidir. Lâkin nefy ü isbât daha derin bir mânâ ifâde eder. İ’tikâd amelden daha önemlidir “Anladım, bildim” değil “Âmentü” yâni inandım denilmesi de bunun delîlidir. Nisa 136. âyet-i kerime’de: “Ey îmân edenler, îmân ediniz” Müslümanlara yâhut münafıklara veyahut ehl-i kitap mü’minlerine hitaptır. Çünkü rivâyete göre Abdullâh bin Selâm ve arkadaşları “Yâ Resûlallâh, biz sana, kitâbına, Mûsâ’ya, Tevrat’a ve Uzeyr’e îmân ediyoruz; bundan başkasını inkâr ediyoruz” dediler. Âyet bunun üzerine indi. Allâh’a, Peygamber’ine, Peygamber’ine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba îmân edin, buna sebât edin ya da bütün kitapları, peygamberleri kaplayacak şekilde îmân edin; çünkü bir kısmına îmân, îmân etmemiş gibidir. (Age. Kadı Beydâvi Tefsiri, c.1 s. 594-595) Görülüyor ki Rabb’imizin bize bildirmiş olduğu emir ve yasaklarda seçme hakkına sâhip değiliz. Bunlara eksiksiz inanmak zorundayız. Efendimizin bize bildirdikleri de emr-i mutlaktır. Çünkü âyet-i kerîmede “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının” (Haşir 59-7) diyor. İnkârcılar ve sapkınlar her ne kadar bu âyeti ganîmetlerle ilgili kabûl ederlerse de mânâ i’tibâriyle umûmîdir. Gerçi âyet ganîmet taksimi mes’elesiyle ilgili görünse de Mezheplere ve hadîs kitaplarına inananlar âyetteki resûle yönelik olan “Resûl size ne verdiyse onu alın, sizi neden alıkoyduysa ondan vaz geçin” bildiriminin Resûl’ün Müslümanlara sünnetini bıraktığı anlamında olduğunu bildirmişlerdir. Hâsılı inanç eksik ve yanlış olursa inanılmamış gibi olacağından hemen ve vakit geçirmeden düzgün ve Ehl-i sünnet inancını sikât olan (inanılır, güvenilir, emîn kimseler) tarafından yazılmış kitaplardan okumalı, kitâbımızı, âhiret ve dünyâ saâdetimiz Efendimizin sünnetlerini, mezhep imamlarımızın ve hakîkî İslâm âlimlerinin bize dînimizi lâyıkıyla anlatan kitaplardan öğrenmeli ve kurtuluşa ermelidir. Söz budur gerisi boştur...
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/once-itikad-242
xxxxxxxx
.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Türkiye’de Kuzey Rüzgârları 01 Ekim 2025, Çarşamba
12:21 A+ A- 1940’lardan sonra Türkiye’de hızlı bir Sovyet hayranlığı başladı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dağılan Osmanlı’dan sonra feodal beylikler gibi olmuştu. Devletin denetiminden çıkan toprak birtakım mütegallibelerin eline geçmeye başladı. Kimine göre ağa, kimine göre bey olan bu büyük arâzî sâhipleri o dönemde yerden yere vurulduğu gibi değildi. Köylerde otoriteyi sağlayan ve insanlara çalışma mukâbili iş veren bu ağalar yeni ideolojik akımın etkisiyle halkın düşmanı gibi gösterildi. Tabîî ki içlerinde zâlimleri de vardı. Ama halk bunları sayıyor ve onlara asâlet tevdî ediyordu. Yeni sistemde bu yıkılmalı ve toprak ağadan alınıp köylüye verilmeliydi. Komünist blokların büyük sloganı “Toprak işleyenin su kullananındı” 1979 seçimlerinde Bülent Ecevit bile bu sloganı öne sürdü. Evet belki bir toprak reformu yapılmalıydı ama, Sosyalist sistemde olduğu gibi kapanın elinde kalmamalıydı. 1940’lardan sonra Türkiye’de bir Sovyet hayranlığı başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yarı feodal sistem bu sosyalist hayranları için bulunmaz bir kaynaktı. Okumuş, yarı okumuş özellikle Köy Enstitüsü me’zunları için sosyalizm (aslında komünizm) en uygun sistemdi. Hâlâ eski sistemle yapılan tarım, tabîî ki pek verimli olamıyordu. Traktör ve benzeri tarım ekipmanları azdı. Bunu derken Batı’da da tarımın tamâmen teknolojik olduğunu savunmak mümkün değildi. ABD’de, teknik tarımın en önemli argümanı petrol olduğu için burada ziraat daha çabuk gelişti. Osmanlı’nın petrol sâhalarına el koyan Batı, zâten tarımı karasabana mahkûm ediyordu. Devlet bitmiş, yeni devlet kurulma safhasında, iç isyanlar patlak vermiş, fakr u zarûret istismâra açık bir ortam meydana getirmişti. Fabrika yok denecek kadar azdı. Zannetmeyin ki Batı o zamanlar fabrikalarla doluydu. Orada ilk sanâyi devrimi 1760’larda başlayıp, 1830’lara kadar devam eder. Esâsen sanâyi devrimi 1840-1870 yılları arasındadır. III. Selim döneminde (1789-1807) 1793-1794 yılları arasında top, tüfek ve mâden ocakları ve barut üretimi başlamış, 1805’te Beykoz’da kâğıt ve çuha fabrikaları açılmıştır. Osmanlı’dan yeni devlete, Hereke ipek dokuma, Fesâne yün iplik, Bakırköy bez ve Beykoz deri fabrikaları intikâl etmiştir. Bunlar basit şeyler değildir. Sultan Abdülazîz’le başlayıp Abdülhamîd Han dönemindeki hızlı sanâyileşme, açılan yüksek okullar, modernize edilmeye başlayan donanma ve askerî sistemler Batı’yı rahatsız ettiği için Osmanlı’yı yıktılar. Şurası muhakkak ki Osmanlı yıkılmasaydı devrin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacaktı. 1940’larda başlayan sosyalist akım sevdâsı taraftarlarını, yazar kadrosunu ve sempatizanları hızla Kuzey’e, Sovyetlere yöneltmeye başladı. O zaman Himmetgil Emîn’in bir şiirinde dediği gibi: “Garba yönelmeye râzı değilken şimdi de milletçe şimâle döndük.” Bu, gerçeğin tam da ifâdesiydi; devlet kadrolarında özellikle de eğitimde komünizan faâliyetler hızla çoğalıyordu. Millet Batıya dönmekten şikâyetçiyken Kuzey’in (Sovyetlerin) yandaşı olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyordu. Artık sosyalizm basit ve mâsum bir fikir hareketi değildi. 1945’ten îtbâren hemen hemen Doğu Avrupa, Asya Türk illeri bu kızıl hegemonyanım sultasına girmişti. Artık hedef Türkiye idi.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turkiyede-kuzey-ruzgarlari-55
.Yeni Yüzyıl Batısı 08 Ekim 2025, Çarşamba 07:03 A+ A- Batı, Orta Çağ Kilisesi’ne hep bir intikam hırsıyla bakmıştır. Ferdî hürriyet ve hüviyetleri yok sayan bu çağ, yeni nesil Batı tarafından lanetle anılmıştır. Avrupa, Orta Çağ’ı hatırlamak bile istemez. Volter bu konuda şöyle der: “Târihin dört mutlak çağını meydana getirenlerden biri olmaktan çok uzak olan Orta Çağ, barbarlık, akıldışılık (irrasyonalite) ve bâtıl inançlardan oluşan bir dönemi ifâde eder. Orta Çağ’ı incelemenin insanlara aptallıklarını hatırlatmaktan başka faydası olmayacağı yönündedir.” Deneme adlı eserinde Volter, “Orta Çağ’ın târihini bilmek, sâdece aşağılamak için gereklidir” der. Ahlâkî sistemde Orta Çağ ile ters düşen yeni Batı’da sistem tamâmen ters işlemektedir. Nikâhın bozulmasını yok sayan ve ters ilişkilere karşı çıkan Vatikan, zâten Protestanlık ile kökünden sarsılırken, bâkirelik ve cins ayrılığı fikri de yeni düzende yerini almıştı. Artık Batı’da fâhişelik diye bir kavram yoktu. Adı cinsel özgürlüktü. Aynı evde nikâhsız yaşayan evli olmayan çiftler partnerlik adı altında devlet güvencesinde yaşıyorlardı. Çocuk doğumları, bitmeye yaklaşan evlilikle berâber son derece azalırken, gayr-i meşrû çocukların sayısı da artıyordu. (Aslında Batı için veyâ Hristiyanlık için gayr-i meşrû’ lâfı yanlıştır. Zâten onların şerîatle yakından uzaktan alâkaları yoktur.) Avrupa nüfûsu onların hiç umursamadığı veled-i zinâ bir topluluk hâline gelmeye başlamıştır. Batı standartlarını hedef alan toplumumuzda da bu tür gayr-i İslâmî bir nüfus çoğalmaya başladı. İslâmiyet’in kabûl etmediği, dünyâdan el etek çekerek mücerret yaşama demek olan ruhbanlık, Orta Çağ Kilisesi’nin hem prestiji hem de cezâî sistemi olarak geçerli idi. Yeni yüzyıl Batı’sı, kiliseye âit nikâh ve parlamento yemin törenleri dışında ibâdete âit bütün kuralları hemen hemen yok sayıyordu. Her türlü ahlâksızlığı yapan da boynuna put takıyor, papazlar da aynı şeyi yapıyordu. Kiliseler ikindilerden sonraki nikâhların kıyıldığı bir nikâh bürolarına dönerken, büyük katedraller turistlerin seyir karargâhı olmaya başladı. Cinsel hürriyet, toplumu etkilediği gibi kiliseleri de etkiledi. Artık râhibeler de her türlü çılgınlığı yapabiliyordu. Önceleri kiliselerin sosyal ve siyâsî aktiviteleri yoktu. Orta Çağ’da hukuk da devlet de kiliseydi, ama 1800’lü yıllarla artık ne eski kilise ne de râhip ve râhibeler o eski insanlardı. Eski devirlerin aforoz, engizisyon (Lâtince inquisitio, sorgulama) sistemi de bitmişti. Batı’nın yeni lâik ve seküler sistemi aslında tam da kendi hayatlarını yansıtır. Kilise’den intikam alırlarken aslî hayatlarına dönmüşlerdir. Zinânın ve homoseksüelliğin tavan yaptığı Batı’da kiliseler bunların dışında kalabilir miydi?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/yeni-yuzyil-batisi-72
.Ordu Millet 15 Ekim 2025, Çarşamba 00:10 A+ A- Güç ve nüfus Bölünen ve parçalanan milletler hem fizik hem de moral güçlerini kaybederler. Nüfûsun çokluğu hasım için tehdîd oluşturur. Bölünme ve parçalanma sonrası asker te’mîninde Orhun Âbideleri’nde şöyle bir bölüm vardır: “Yedi yüz er olup ilsizleşmiş ve kağansızlaşmış milleti câriye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti ecdâdımın töresince derlemiş yetiştirmiş.” (Âbideler, Age, B-KD, s22) Aslında Türk töresi 1928’lere kadar üç aşağı beş yukarı 5000 yıllık kadîm töre ile birbirine çok yakındı. Cumhûriyet döneminde İsviçre, Fransa, İtalya ve Almanya’dan Batı’nın hukûkî esaslarını alarak Türk-İslâm töresinden tamâmen uzaklaştık. Türkler kendilerinden bir yönetici olunca ona güvenir ve onun etrâfında tekrar birleşirler. Âbideler’de bu konu şöyle geçer: “Ben kendim kağan oturduğumda her yere gitmiş olan milletim, yaya olarak, çıplak olarak öle yite geri geldi.” (Âbideler, Age, BD, s 23) Türklerde savaş Türklerde bilinen târihleri îtibâriyle savaşa katılmak mecbûrîdir. Yaşı 14 olan veyâ bu yaşta görünen genç savaşa katılmak zorundadır. Yaşlıların ve kadınların böyle bir mecbûriyeti yoktur. Medîne döneminde Allâhü teâlâ’nın ilk cihâd emri gelmiştir. (el-Hac, 22/ 29) Bu emrin şümûlü dışında kadın, yaşlı, âmâ ve hasta olanlar vardır. Onlar savaştan muaf idiler. İslâm’da gazâ yerine göre farz-ı kifâye, yerine göre farz-ayındır. Mü’minlerin emîri cihâd i’lân ederse buna uymak farz-ı ayındır. Eski Türklerde de kağan savaş i’lan ederse herkes silâhlı neferdir. 1444’te Haçlılar Varna’ya kadar gelmişlerdi. Yâni Rumeli baştan başa istîlâ edilmişti. Bunun gibi 1686’da Osmanlı memâliki her yandan muhasara altına alınmıştı. Bu durumda bütün Osmanlı İslâm ümmeti cihâda çağrılınca farz-ı ayn husûle gelmiştir. Devamlı cihad rûhu Müslümanları her zaman savaşa hazır tutmuştur. Buna mecburdular. O zaman milletler devamlı savaş hâlindeydiler. Gerçi 21. asırda da bu durumun değiştiğini söylemek mümkün değildir. Osmanlıda devlet ricâli yanında şeyhülislâmlar, tuğracılar, tamgacılar, şâirler, matrakçılar, minyatürcüler savaş meydanındaki yerlerini alırlardı. Barbar kim? Batı, Türklere barbar demiştir ama esas barbar kendileridir. Haçlı dedelerinin yaptığı zulümler ile Osmanlının Balkanlardaki izleri silinirken dînî eserler ve imârethâneler ya yıkılmış ya kilise ya da alkollü mekânlara çevrilmişlerdir. Onların iddiâ ettiği gibi Türkler barbar ve san’at düşmanı olsalardı ve Fâtih yıkıcı bir barbar olsaydı bugün dünyâ, Doğu Roma eserlerini ancak gravürlerde ve kitaplarda görebilirdi. Ayasofya da dâhil bütün Doğu Roma âbidelerinin ayakta kalmış olmasını dünyâ Fâtih’in müsâmahakâr oluşuna borçludur. “Gerçi Fâtih cihangirdi, fakat daha çok kâmil bir insandı. Kemâlinin îcâbı olarak kalıbına kıyâfetine dokunmadan Bizans’ı târih sandukasına yatırarak gelecek zamanlar boyunca dünyânın bakışlarına açık bıraktı.” (Sâmiha Ayverdi, Edebî ve Mânevî Dünyâsında Fâtih, Bahâ Matbaası, 1968. S. 120 İstanbul.) Türkler şehirleşmeye o kadar önem vermişlerdir ki fakir yerleşim alanlarını mâmur ve müreffeh hâle getirmişlerdir. “İstanbul, Bursa, Edirne, Sofya, Selânik, Atina gibi önemli olanları bir yana bırakılırsa, diğer şehirler az nüfusludur. (Genelde 2000 hâne civârında) Rumeli’nin en büyük şehirlerinden Selânik 4803, Atina 2297, Niğbolu 1243, Serez 1093 hâne idi. Bizans’ın son dönemlerinde ancak 30-40 bin nüfusa sâhip olan İstanbul, Fâtih’in büyük çabaları sonucunda 1478’de yapılan bir sayıma göre 14.803 hane ile (8953’ü Müslüman) Balkanların ve Anadolu’nun en büyük şehri durumuna gelmiştir. Bir hâneyi 4 nüfus kabûl edersek nüfus 60.000 civârındadır. 17. asır sonlarında İstanbul yarım milyonu aşan nüfusuyla Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun en büyük şehri olmuştur.” (İnalcık, Devlet-i Aliyye, Age, s.202)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ordu-millet-89
.Haçlı Haydutları 20 Ekim 2025, Pazartesi 10:59 A+ A- Ka’be-i şerîfe, önce müşriklerin elindeyken 630’da Mekke’nin fethi ile İslâm’ın kutsal mekânı oldu. Hazret-i İbrâhîm’in kıblesi de Ka’be idi. Efendimiz Medîne’ye gelince 16 ay Beytü’l-mukaddes’e doğru namaz kıldı. Bedir Savaşı’ndan 2 ay önce yönü Ka’be’ye çevrildi. Eshâbına Selîmeoğulları Mescidi’nde öğlenin iki rek’atini kıldırmıştı ki “fevelli vecheke” âyet-i kerîmesi nâzil olunca Altınoluk tarafına yöneldi. Bu mescide “Mescid-i kıbleteyn” (İki kıbleli mescid) dendi. Artık Ka’be yalnız Müslümanların kutsal mekânıydı. Mescid-i aksa, Kubbetü’s-sahra, Kudüs, hem Müslümanların (Mi’râc olayı ile), hem Yahûdilerin (Hazret-i Süleyman mabedi ile) ve hem de Beytü’l- Lahm (İbrânce Bethlehem) Hazret-i îsâ’nın doğum yeri olması ve Filistin’de Kıyâmet Kilisesi olması dolayısıyla Hristiyanlarca kutsal sayılıyordu. Hazreti Ömer’le fethedilip İslâm’ın eline geçen Kudüs, Hristiyanlarca “Cennetin Krallığı” olarak addedildiği için onların buraya sâhip olmak isteğiyle başlattıkları bir dizi savaşlara Haçlı Seferleri denildi. Birinci Haçlı Seferi 1096’da başladı; fâsılalarla 10 seri devâm etti. İlk Haçlı Seferi’nde; Touluse Kontluğu, Flandre Kontluğu, Aşağı Loraine Dükalığı, Taranto Dükalığı, Normandiya Dükalığı, Vermandois Kontluğu, Halkın Haçlı Seferinin Orduları ve Bizans İmparatorluğu ittifâkı bulunuyordu. Müslüman Orduları ise Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Danişmentliler Beyliği ve Fâtımîlerdi. II. Haçlı Seferi Alman ve Fransız İmparatorluğu öncülüğündeki Haçlılar Eskişehir, Akşehir ve Konya üzerinden Çukurova’ya inmeyi plânladılar. 8 Ocak 1148’de Kazıkbeli mevkiinde Türkmenlerin tuzağına düştüler. Osmanlı ve Haçlılar Osmanlılar 14. yy. sonlarında Varna’da Rumeli topraklarında yâni aslî Hristiyan yurdunda Haçlılarla savaştılar. Aslında Haçlılar 1272’ye kadar bu seferlere devâm ettiler. Gerçekte haçlı Seferleri 11. asırda da başlayıp zamanımıza kadar devâm etmiştir. Öyle gösteriyor ki “Hilâl-Haç Savaşı” hiç bitmeyecektir. İsrâil’in en büyük destekçileri Hristiyanlar olunca “Küfür tek millettir” (Bakara Sûre-i celîlesi- 120) gerçeği hiç akıldan çıkmayacaktır. Varna Savaşı’nda Macaristan Krallığı, Lehistan Krallığı, Sırp Despotluğu, Hırvatistan Krallığı, Bohemya Krallığı, Litvanya Büyük Dükalığı, Eflak, Boğdan, Bulgar İsyancıları Kutsal Roma İmparatorluğu ve Papalık Devleti karşısında tek güç Osmanlı Türk İmparatorluğu’ydu. Balkan devletleri İstanbul’un fethine kadar Osmanlılara karşı altı büyük Haçlı İttifâkı kurdular. Bunlar 1364 Sırp Sındığı, 1389 Kosova, 1396 Niğbolu, 1443 İzladi, 1448 İkinci Kosova muhârebeleridir. Görülüyor ki Avrupa hiçbir zaman tek bir orduyla Türklerin karşısına çıkmamıştır. II. Viyana Kuşatması’nda Habsburg Monarşisi liderliğindeki Kutsal Roma İmparatorluğu ve Portekiz- Litvanya birliği, Kral III. Jan Sobieski komutasındaki bu savaş Osmanlıya karşı ilk defa askerî iş birliği yaptığı savaş oldu. Bu savaş sonundaki Karlofça Antlaşması ile Türklerin taarruz dönemi bitmiştir. Bu antlaşma Osmanlı üzerinde büyük bir psikolojik yıkıma sebep olmuştur. Asırlarca düşman devletleri Osmanlıya karşı birleştiren Haçlı rûhu ta Çanakkale’ye kadar devâm etmiştir. Nitekim bu savaşta Britanya İmparatorluğu Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda (İngiltere), Hindistan (İngiltere), New Founland, Fransa birlik hâlindeydiler.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/hacli-haydutlari-100
.MÜHİM GERÇEKLER 27 Ekim 2025, Pazartesi 00:10 A+ A- İslâmiyetle Türkler şu gerçeği kavradı: Hem cihâd (savaş) hem ticâret hem de îmar. Yâni Türkler büyük devlet olmanın sırrını keşfettiler. Türkler Hunlarla, Göktürklerle ve Uygurlarla büyük devlet değiller miydi? Elbette onlar da büyük hem çok büyük devletlerdi ama toplumsal gerçekler onların parantezinde bir devlet statüsünde büyütüyordu. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı sahradan beldeye (kırsaldan şehre) geçince cihan hâkimiyetine ulaştılar. Neydi bu şifre? “Ta’mîr-i bilâd, terfih-i ‘ibâd” (Şehirlerin îmârı, halkın refâhı) Bununla birlikte yürüyen bir de misyonları vardı: Cihâd! Bu tam bir itici güçtü. İlâhî da’veti ve adâleti bütün cihâna yaymak… Bu aksiyonla birlikte Hristiyân ülkeleri İslâm’ın eline geçince yollar, köprüler, aş evleri, hamamlar vb. sosyal yapılar devreye giriyor ve görmedikleri ve yaşamadıkları konforu Osmanlı ile görüyorlardı. Dinlerine, inançlarına ve törelerine karışılmıyor, yıkılmış veyâ onarılamayan kiliseleri için bile devletten yardım alıyorlardı. Bu davranışlar ise onları İslâm’a yaklaştırıyordu. İç Doğu Avrupa’daki Müslüman topluluklar böyle oluştu. Bosna, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan İslam cemaatleri bunların delîlidir. Cengiz’in, Büyük İskender’in, Hülâgû’nun, Atillâ’nın imparatorlukları neden bu yüceliğini koruyamayıp yıkıldı da Osmanlı niye bu kadar büyüdü? Ve yine Osmanlı neden yıkıldı? Onların yıkılmaları, devlet kalamamaları misyon yokluğundandır. Şimdi hemen akla şu soru geliyor: Bu istifham daha ziyâde Osmanlıyı tanıyamayan veyâ ona düşman olanlardan kaynaklanıyor. Osmanlı yıkılmadı, yıktırıldı. Hem de sâdece dış düşmanları ile değil, Genç Osmanlı, Jön Türk ve özellikle de İttihatçılar eliyle devlet, bu ihâneti yaşadı. Çadırdan Süleymâniye ihtişâmına, Yörük dilinden muhteşem Osmanlı-Türkçesi mükemmeliyetine, koşma, güzelleme ve koçaklamalardan armonisi ile şaşırtıcı bir geometriye sâhip olan muhteşem dîvân edebiyâtına, dombralı, kopuzlu, ıklığlı bozkır terennümünden, nevâ-kârlara, sûz-i dilârâlara, sallardan muazzam donanmalara, toylardan Kubbealtı dîvânlarına, hep bu Osmanlı denilen göz alan devlet ulaştı. İşte bunlar toplumsal gerçekçilikti. Orta Asya’nın bağrından yanardağ gibi fışkıran, kurduğu mükemmel devletleri ile, dili ile, folkloru ile bu milletin her şeyi ile hep gurur duyduk. Büyük devlet biraz da aristokrasi ister ama bu Avrupa’nın ayrıştıran ve sınıf farkına dayalı bölünmüşlükten kaynaklanan aristokrasi değil, Osmanlının soy asâletinden gelen bir ayrıcalıktı. Hânedan, kendisiyle gelişen ve binlerce yılın birikimi olan bir kültür ister. İşte Osmanlıya bu gözle bakmayanlar bu gerçeği hiç anlayamayacaklardır. Bu ihtişâm 1699’a kadar hep zirvede kaldı. Bundan sonra psikolojik yıkımlarla, iniş ve çıkışlar başladı. Ama Osmanlı yine Osmanlıydı. Milyonlarca kilometrekarelik vatan toprağı yine onlarındı. Yine düşmanları dört koldan ve ittifak hâlinde saldırıyorlardı. Bu da şerefimizin bir parçasıydı. Zîrâ arkasından on it ürümeyen kurda kurt denmezdi. “Batılılaşmazsak büyük devlet olamayız” tezi, 1800’lerden sonra özellikle Batı’yı tanıyan ricalle oluştu. İşte bu bâtıl düşünce, Devleti Tanzîmât’a yöneltti. Batıcıların kutlu mîlâd olarak gördükleri Tanzimât çöküşün başlangıcıdır. Osmanlı savaş kaybettiği zaman da Osmanlıydı. Tanzîmât Osmanlıya yeni bir kisve giydirdi. Göktürklerde Çin neyse, Osmanlıda da Batı o oldu. Dost göründü, borç verdi, banka açtı. Sırtlanlar artık sürü hâlinde kurdun eğilmeyen boynunu eğdi. Bize “hasta adam” dediler. Sonra da sekerât-ı mevtimizi (ölüm sarhoşluğumuzu) beklediler. Yeni gelişen ekonomilerin kanı olan petrolü Orta Doğu’da bulunca leş kargaları gibi oraya üşüştüler. Hâlbuki o neft (petrol) bize de lâzımdı. Son olarak şunu belirtelim ki, Batı’nın sanâyîleşmesi ile Osmanlının sanâyî hamleleri arasında 20 senelik bir fark vardır. 1850 ve 1870 arası. Hepsi bu.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/muhim-gercekler-114
.TÜRK’E VE İSLAM’A DÜŞMAN KALEMŞORLAR 03 Kasım 2025, Pazartesi 00:15 A+ A- Türk toplumu birkaç merhale ile en çok kabuk değiştiren toplum oldu. Merkezî otorite ilk def’a “Sened-i ittifak” ile zedelendi. Sonra sırasıyla I. ve II. Meşrûtiyetler, İttihadcıların monokrasisi, sonra saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı… Bunlar Avrupa’daki devrimlere hiç benzemezdi; halkta panik ve deprem etkisi meydana getirdi. Özellikle saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı Avrupa devletlerinin bile becerebileceği(!) işler değildi. Avrupa’nın Katolik Dünyâsı, Papalığı sımsıkı muhâfaza ederken birçok krallar veyâ kraliçeler de yerlerini korudular. Patrikler ve Ortodokslar için de durum aynıydı. Amerika dâhil birçok ülkede resmî törenlerde, başkan, bakan ve üst bürokrat atamalarında İncil’e el basılıyor. İşte bizdeki bu baş döndürücü inkılabâtın aynası romanlar olmuştur. Roman gerçeğin romantizmi ise elbet gerçekleri ya aksettirecek veyâ şartlandırma ile halkı yeni rejime adapte etmeye zorlayacaktı. Tanzîmat ve Servet-i Fünûn romanları, ifşâ edilmeye başlanan aşkın romanlarıdır. Artık tül ve şemsiye arkasındaki yüzler açılıyor, cumba arkasındaki kızlar Pera’da boy gösteriyor, yere atılan mendiller tarihe karışıyor, kâtipler dâireleri yerine sokak aralarında setre pantolonları ile baston veyâ asâlarını vurarak ince bıyıklarını büküp güzellere kur yaparken, zâdegân ve bürokrasi aristokratları Boğaz’daki yalılarında piyano veyâ kemanları ile konçerto çalan yeni yetme kızların nâmeleriyle kendilerinden geçiyorlardı. Tabîî ki ellerinde de kadehlerle… 1850-1900 yılları arasında Türk toplumu başkalaşmaya yüz tutmuş, 1920’lerden sonra bu toplum tanınmaz hâle gelmiştir. Bu yılların en büyük meselesi ne Doğulu ne de Batılı oluşumuzdur. Genlerinde Asyâî olan bir kavim nasıl bir anda Avrupâî olabilirdi ki? Kültür, örf, din ve dil bağı hiç olmayan bir toplulukla aynı kazanda nasıl kaynayabilirdi? İşte bu toplumla aramızda bağ kurma görevi Cumhûriyet dönemi romanlarına düşüyordu. Yeni edebî türün yeni yazarları ya İstiklâl Savaşı’na katılmış, hem dindar gibi görünen hem de yeni sistemin romantik kalemşorları olmalıydılar. Mesalâ Hâlide Edip ve Yâkup Kadri gibi. Burada maksat Mütâreke dönemi veyâ doğrudan İstiklâl Savaşı’nı anlatan romanlar değildir. O apayrı bir konu. Bu yüzden bizim konumuz “Ateşten Gömlek” veyâ “Kirâlık Konak” değil, “Sinekli Bakkal”,“Yaban” ve “Vurun Kahpeye” “Çalıkuşu” gibi romanlardır. Bunlar hamâset değil, toplumu “hizâya sokma” romanlarıdır. Zaten “Sefiller”den sonra roman okuyucu sayısı da hızla arttı. Bu fırsat kaçırılmamalıydı. Sosyal faylardaki kırılmalar yeni rejim yazarları için bir fırsattı. Cumhûriyetle birlikte sosyal bloklaşma, köylü-kentli, fakir-zengin ayrımından çok yeni rejimin yılmaz bekçileri genç öğretmenler, devlet yanlısı muhtarlar, müfettişlerle, sindirilmiş dindar kitle, mütevâzı imam ve din adamları, menfaatperest köy ağaları, düşmanla iş birliği yapan özellikle “Hacı” lâkaplı provokatör dindar görünümlü halk önderleri (Hacı Fettah örneği), ucûbe görünümlü, hiç müsâmahası olmayan, sert, herkesin korktuğu tipler din adamları arasında yoğunlaşmıştır. Şimdi bâzı örneklerle konumuza deliller sunalım: “Mustafa Efendi herhangi bir meddâhın târif ettiği, haris, tiryâki içeriye çökmüş kömür gibi siyah yakıcı burgu gibi keskin iki ufak göz… Bir mahalle bakkalı, imam. Şöyle bir bakılırsa bir mahalle imamına benzer, fakat gerçekte o kendisinden başka hiç kimseye benzemez. Kirpi kılları gibi ayakta duran iki kalın kaş… Burun uzun ve tilkininki gibi… Kara sakalı hayli kırlaşmış.” (Sinekli Bakkal, Hâlide Edip Adıvar, s. 14, Atlas Kitabevi İstanbul, 1968) Bu bir bakkal. Bırak öyle kalsın, tasvîrini bir bakkal üzerinden yap. Ama bu hilkat garîbesi önce bir mahalle imamı olmalı; hacı da olursa değmeyin yazarın keyfine. Çünkü bakkal ve imam halkın en çok karşılaştığı ve onunla her gün haşır neşir olan iki tip. Düşünün ki halk bundan çok korkar. Başka çâreleri de yok. Mahallenin tek bakkalı, tek imamı. ….. “Abdülhamîd’i ilk def’a ne zaman gördünüz?... Her sabah çocukları götüren kız gâlibâ hastaydı. Her sabah bu çocuklar mutlakâ hünkâra (Abdülhamîd) götürülürdü. Çocukları pek severdi. Miss Hopkins içinden “Kanlı bir hükümdarda ne garip merak” dedi. (Age, Sinekli Bakkal. S.182) Hâlide Edip, Sultan Abdülhamîd için düşüncelerini bir İngiliz hanımına söyletiyor. Şunu iyi bilmek lâzım: Yeni rejim, ideoloji tahkimâtını, Sultan Abdülhamîd ve Sultan Vahideddîn düşmanlığı üzerine binâ etmiştir. ….. “Mabeyncinin sütninesi İkbal Hanım, ihtiyar Çerkes, din kelimesinin mânâsını bilmez, hattâ namaz sûrelerini ezberleyecek kadar hâfızası bile yoktur. Bununla birlikte şiddetli bir şekilde dindardı. İncir çekirdeği kadar beyninde karmakarışık duran Peygamber ve melekler…” (Age, Sinekli Bakkal, s.175.) Hem dindar hem hiçbir şey bilmeyen hem de incir çekirdeği kadar beyni olmayan bir Müslüman hanım tiplemesi… Tam Hâlide Edîb’e göre! Peygamber ve melek kavramı bir Müslüman’da neden karmakarışık olsun. Tam aksine bu tip insanların sarsılmaz îmanlarına “kocakarı îmânı” denilmiştir. ….. “Mustafa Efendi’nin bakkalında duran kambur, cüce Râkım Efendi “Elhamdülillâh Müslüman’ım, fakat din lâkırdısını hiç sevmem. Kiliselerden ürkerim, câmide içim sıkılır. Vaaz dinlesem uyurum, sofu adamlardan umacı gibi korkarım. Hiç namaz kılmadım. Râbia’nın babası da öyle. Çocuklar oruç tutar mı? Maymunlar hele hiç tutmaz. Allah beni maymunla çocuk arasında bir mahluk diye yarattı. Benden ne namaz ne niyaz ne oruç.” (Age, Sinekli Bakkal, s.72) İnsan hangi sûrette yaratılırsa yaratılsın, bâliğ olmazsa bile âkıl olunca mükellef olur. Yaratılışın ibâdetle bir ilgisi yoktur. “Notr Dame’ın Kamburu”ndan sonra böyle hilkat garîbeleri Türk romanlarında da görülmüştür. R. Nûri’nin “Bir Kadın Düşmanı”ndaki Homongolos tiplemesi de buna benzer
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/turke-ve-islama-dusman-kalemsorlar-128
.ÖLÜM TEFEKKÜRÜ 10 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Çoğu insan ölümü düşünmekten kaçınır, bu konudan lâf açılınca hemen örtmeye çalışır. Cenâze definlerinde mezara yanaşmazlar ve beyaz kefenli naaşa hiç bakmazlar. En yakınlarının vefâtı sonrası yüzlerine bakmayıp “Ben onu eski hâliyle hatırlamak istiyorum” yalanına sarılırlar. “Ben ölümden ve ölmekten korkmuyorum” diyen yalan söylüyordur. Fenâ makâmına ulaşamayan her fânî ölümden korkar. “Ölümden ne korkarsın/// Korkma öldükçe varsın”ı ancak Yûnus ve onun gibiler söyleyebilir. Dünyâ ölümün sahnesidir ve hepimiz o sahnenin finalini oynayacak elemanlarız. Rabb’imiz “Her nefis (herkes) ölümü tadacaktır” dediyse ölüme çâre yoktur. İşte tam da bu yüzden hakîkat ehli “ölmeden evvel ölmek” kaftanını kefenden önce giymişlerdir. Bu nefsi tezkiye etmekle olur. Bu yüzden Efendimiz “Yaşayan bir ölü görmek isteyen Ebûbekr’e baksın” buyurmuştur. Onlar hayât ile memâtı aynı anda yaşayanlardır. Onlar ebrârdan değil, mukarreblerdendir. Yâni onlar sâdece cenneti arayanlardan değil yalnız ve ancak rızâ-yı ilâhîyi arzû edenlerdendir. Bu yüzden onlar zikirlerinde “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” derler. (Yarabbî maksadım sensin ve talebim de senin rızandır) “Ölümü çok hatırlayın!” tavsiye-i nebeviyyesi bizi dünyâ meşgalelerinden biraz olsun uzaklaştırıp hakîkî âlemimize intibâkımızı sağlamak içindir. Sâdece bizde değil Batı klâsiklerinde de tiyatro sahneleri ölülerle doludur. Shakespeare’in eserlerini hatırlayın. Her an yüzleşebileceğimiz ölümden kaçmak yerine ona rızâya uygun şekilde hazırlanmak ve tevekkülle bu gerçeğe yüzümüzü döndürmek gerekir. Edipler, şâirler, ulemâ hep ölümü düşünmüş, kimi ellerinden geldiği kadar bu hakîkati dile getirmeye çalışmış, kimi de çâresizce ona sığınmıştır. Ölümü dünyâda fizik olarak ilme’l-yakîn biliyoruz. Ölünce Efendimiz’in bize bildirdiği gibi ayne’l-yakîn göreceğiz ve sonrası mahşer ve safhalarda da hakka’l-yakîn şâhit olacağız. Edebiyâtımızda ölüm temalı şiir o kadar çoktur ki bunun için bir makâle değil bir kitap değil hattâ kitaplar yazmak gerekir… İnsanı ölümden koruyan tek unsur sâdece ölümdür; yâni eceldir. Burada sonra da bahse konu edeceğimiz şâir Necip Fâzıl’dan da bir örnek sunalım: “Öleceğiz müjdeler olsun müjdeler olsun/// Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun. Ba’s ü ba’de’l-mevte (ölümden sonra dirilme) ile ölümü tekrar hayâta çeviren Allah ölümü hayatla öldürmektedir. Muhyî ve mümît olan Cenâb-ı zül-celâl ve tekaddes hazretleri ölümden sonra ebedî hayatla ölümü yok etmektedir. Necip Fâzıl, Rabb’imize “vescüd vakterib” (secde edin yaklaşın) ve “vescudû va‘budû” (secde edin kulluk edin) âyetlerini düstur edinmiştir. Onun için ölümü öldüren Rabb’e secdeler ediyor. Himmetgil (Emin) bir şiirinde bunu şöyle dile getirmiş: “İhtiyârınla iç fenâ şerbetin lezîzdir/// Me’vâya şitâb eden Hak indinde azizdir.” (Ölüm şerbetini isteyerek iç, zîrâ Allah katında sığınılacak yere (ona) koşan yücedir.)
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/olum-tefekkuru-144
.FİTNE KAZANINI KAYNATANLAR 17 Kasım 2025, Pazartesi 00:20 A+ A- Sultan II. Abdülhamîd’e “Sultânım, Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’yi, mühendishâneleri açtınız ama yarın bunlar hep sizin aleyhinizde çalışacaklardır” dediklerinde, “Biliyorum ama vatanın selâmeti için bu gençlerin yetişmesi lâzım; şahsımdan öte devlet vardır” demiştir. Bu yüksek devlet ahlâkı, son devir Osmanlı sultanlarının ortak düşüncesidir. Sultan Abdülazîz de aynı sıkıntıları yaşamıştır. Tanzîmat’la başlayan Avrupâileşme yâni Batılılaşma çabaları, Osmanlı Devleti’ni perîşân etmiştir. III. Selîm, IV. Mustafa, II. Mahmûd, Abdülmecîd ve II. Abdülhamîd gibi son pâdişahlar hep bu çileyi çekmişlerdir. V. Murad ile başlayan sonun sonu ise güdümlü yönetim şeklinde geçmiştir. Saltanat ve özellikle de Hılâfet’in ilgâsı endişesi; meşrûtiyetler, yeni esas teşkîlât kânunları, zâten idârî zaafın baş mîmârları olmuştur. Aslında sultânın selâmeti, saltanâtın da selâmetiydi. Yeni her hamlenin saltanat aleyhine olduğu belliydi. Sultanlar devleti kendi mülkü olarak addettikleri için mülkün zarar görmesini zâten istemezlerdi. Meşrûtiyet, yönetimi halk ile paylaşmaktı. Mülkün idâresindeki aksamalar meclise mi yoksa sultâna mı yüklenecekti? Üstelik bu halk arasında külliyetli bir gayr-i müslim nüfus da vardı. Bunların emn ü emânı ve adâletten yararlanmaları zâten Müslümanlar ile aynıydı. Tanzîmat, Islâhât Fermânı ve Teşkilât-ı Esâsiye’ler bu durumda kimin işine geliyordu? Mesele sâdece tüzel haklar mıydı? Rusların Slavlık ve Ortodokslukla; Avrupa’nın genel Hristiyanlıkla gayr-i müslim tebaa için gayretleri boşuna değildi elbet. Bu reformlarla gayr-i müslimler Osmanlı tebaası olmaktan çıkarılıp Hristiyan dünyâsının bir parçası durumuna getiriliyordu. Bu kışkırtmalar 1821 Mora İsyânıyla orada yaşayan Müslüman Türk katliâmına dönüşmüştü. Fâtih döneminden beri sulh içinde yaşayan Yunanlılar, bu son reformları bir katliâma çevirmişlerdir. Balkanlarda ise Ortodoks-Slav parantezindeki Sırplar, Hırvatlar, Karadağlar, kısmen Makedonlar Rusların kışkırtmaları ile hep birden isyâna başladılar. Katolik Fransa, Protestan İngiltere ve Almanya aynı düşüncelerle bu isyanlara arka çıktılar. Özellikle Rusların Ortodoks Slavlara istediği daha fazla dînî hürriyet ile elde edilecek ne vardı? Bunlar hangi dînî haklardan mahrumdu? Osmanlı zâten Şeriat’in hükmünce hiçbir kavmin dînine ve diline karışmıyordu. Hiçbir kavim, atalarının dilini ve dînini değiştirilmeye zorlanmadı. Osmanlıların en büyük sadrıa’zamı olarak kabûl edilen Sırp asıllı devşirme Sokullu Mehmed Paşa’nın kardeşi Sırbistan’da en yüksek Hristiyanlık pâyesine Osmanlı tarafından getirilmedi mi? Fâtih Sultan Muhammed Han hazretlerinin lütfuyla Bizans Patriği II. Gennadios İstanbul Rum Patriği olarak tensip edilip kendisine at, hil’at ve asâ verilerek âdetâ vezir rütbesiyle taltif edilmedi mi? Gennadios, yıllarca Aristo felsefesine uygun şekilde Osmanlı mülkünde dersler okutmadı mı? Bu ince siyâset Rumları 1821 Mora İsyânına kadar sâkin ve itaatkâr kılmadı mı? Bütün bu hürriyetlere rağmen 17 Mart 1821’deki Mora Yarımadası’nın Manya Burnu’nda yaşayan Yunanlılar, 23 Eylül’de Tripolis’i ele geçirmişler ve burada yaşayan çoğunluğu Türklerden oluşan ve Yahûdîlerin de bulunduğu topluluğa katliam ve işkenceler uygulamışlardır. Fâtih Hân’ın bu müsâmahakâr hareketini hak etmeyen Helenler zulümlerini kusmuşlardır. Unutulmaması gereken şudur: Her fitne hareketinin başında İngilizler vardır. Arap ümmetini de Osmanlıya karşı isyân ettirmişlerdir. Her zaman ve her yerde İslâmiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir. Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları sâhibinin gözlerini oymuştur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/fitne-kazanini-kaynatanlar-158
.
ÖZEL
Tasavvufun eğitimdeki yeri
3 Nisan 2021 02:00
A -
A +
İslamiyetin ilk temel ekolü Hâce-i cihân Efendimizin halka-i tedrisinde yetişen Eshâb-ı suffadır (suffe). Efendimiz tarafından Mescid-i Nebevî’nin duvarına bitişik olarak kurulan bu ilk mektep ve dolayısıyla sonrasındaki medreseler teamül olarak câmi ve mescitlerle beraber mütalaa edilmiştir.
İslâmiyet’in dışında, Hristiyanlıkta, Mûsevîlikte Budizm’de veya felsefî ekollerde tasavvuf yoktur. Kabalacılık (Yahûdî mistisizmi) veya benzerleri gizemcilik olup farklı bir hadisedir. Meditasyon ve yogalar tasavvufla ilgisiz konulardır.
Mistisizm asla tasavvuf kelimesinin karşılığı değildir
Onuncu ve on ikinci asırlarda felsefî akımların müdahalesiyle zihinlerdeki karmaşayı gidermek için özellikle “Kelâm ilmi” büyük bir boşluğu doldurmuştur. İslamiyetin zuhuru yıllarındaki ari ve katkısız iman ve akait, özellikle Aristo mantığı ile klasik sorgulayıcı ve münakaşacı usûlüyle, metodolojik ve kuramsal bir zemine çekilmeye çalışıldı. Bu devirlerin en ünlü âlimi İmâm-ı Gazâlî’nin felsefe ve Bâtıniyye’nin akılları çelen iddialarına verdiği cevaplar ve mantığı müspet ilimle koordineli kullanışı, o zamanın bilimle karışık spekülatif teşebbüslerini çürütmekle kalmadı, zihinlerdeki bulanıklığı kaldırıp âdeta sanki yeni bir tecdit hareketini başlattı. Bu, Ebubekri’s-sıddîk hazretlerinin birinci bin tecdidinin mührü gibiydi. Bu hareket, İmam-ı Rabbâni hazretlerinin tecdidine kadar İslâm’ın doğru itikat üzere kalmasını sağladı.
O dönemde Hristiyanlar sarsıcı bir paraloji (mugâlata, safsata) ile Hazreti İsa aleyhisselâmın mahlûk olmadığını, yâni yaratılmadığını (mevcûdü’n-bi’zât) olduğunu, hâşâ kendi varlığından mevcût olduğunu iddia ederlerken, buna Müslümanları tenakuzda bırakabilecek bir delil gösteriyorlardı: Kur’ân-ı kerîmde Hazreti İsa için geçen “kelimetullâh” (Âl-i İmrân, 3/39, 45; Nisâ 171) lâfzını esas kabul eden Hristiyan teologları “Kelâm, Allah’ın sıfatlarından olup mahlûk olmadığına göre “Kelimetullâh” olan Hazret-i Îsâ da mahlûk değildir” diyorlardı. İmâm-ı Gazâlî hazretleri Kur’ân-ı kerîmin kelâm-ı zati olarak mahluk olmadığını, ama Mushafların mahlûk olduğunu beyan etmiştir. Bu konuda ifrat ve tefrit arasında kalan Müslümanlar, Kur’ân-ı kerîmin mahluk olduğunu veya Mushafların bile mahlûk olmadığını savunmuşlardır. Mûtezile’nin en büyük hatalarından birisi de Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olduğunu savunmalarıdır.(Zemahşerî gibi )
Felsefecilerin ve bâtıl ekollerin kalp, ruh ve nefis konularında kendi fikirlerini ileri sürerlerken bazı âlimleri de kendi daireleri içine çekmişlerdir. Fahredin-i Râzi ve İmâm-ı Rabbâni hazretlerinin önemle üzerinde durdukları âlem-i emr ve âlem-i halktır. Kur’ân-ı kerîmde “Böyle sana emrimizden bir rûh nefyettik” (42 Şûrâ /52 ) ifadesinden (hareketle), mânâ da onu sana vahyi ile gönderdik demektir. Bunun gibi ona ruh denmesi kalplere hayat vermesindendir. (Beydâvî Tefsîr, Kâdî Beydâvî, c.4, s. 588.) Burada büyük müfessir, açıkça kalp ve ruhun irtibatını ve ruhun âlem-i emrden olduğunu beyan eder.
ESHÂB-I SUFFFA VE SONRAKİ YILLARA OLAN TE’SÎRİ
İslâmiyetin ilk temel ekolü Hâce-i cihân Efendimizin halka-i tedrisinde yetişen Eshâb-ı suffadır (suffe). Efendimiz tarafından Mescid-i Nebevî’nin duvarına bitişik olarak kurulan bu ilk mektep ve dolayısıyla sonrasındaki medreseler teamül olarak câmi ve mescitlerle beraber mütalaa edilmiştir. Bu mekânda genellikle bekâr, genç ve yoksul Sahabiler barınır ve ders alırlardı. Bunlar Kur’ân-ı kerîmi Efendimiz veya Efendimizin tahsis ettiği hocalardan öğrenirler, sonra muhtelif yönlere giderek tebliğ ve tedriste bulunurlardı. Bunlara “kurrâ” da denirdi. Bu itibarla “Suffa”ya “Dârü’l-kurrâ” da denilmiştir. Evlenen ve Suffâ’dan ayrılanların yerine yenileri gelirdi. Bu taifenin en büyüklerinden olan Ebû Hureyre (radıyallâhü anh) “Benim fazla hadis rivayet edişim garipsenmesin. Çünkü Muhâcir kardeşlerimiz çarşı pazardaki ticaretiyle, Ensâr kardeşlerimiz tarla ve bahçelerindeki ziraatıyla meşgul olurlarken Ebû Hureyre, Efendimizin mübarek sözlerini ve nasihatlerini hıfzediyordu.” (Tecrîd Tercemesi, 7/47 )
Hadîs ve rey ekollerinin en büyük temsilcilerinden Abdullah bin Ömer ve Abdullah ibn Mes’ud hazretleri Suffa’dandı. Ayrıca, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Ammâr bin Yâsir, Mikdâd bin Esved, Huzeyfetü’l- Yemânî, Ebudderdâ, Ebâ Eyyûb el-Ensâri gibi daha birçok Sahâbî bu mübarek tedris sistemiyle yetiştiler (Rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn).
Sahâbe hazretleri Suffa’da Efendimizin sohbetleriyle kemâle erip çoğu zaman aç kalıp, hiç bir dersi kaçırmayarak ve hiçbir namazı cemaatsiz kılmayarak yüksek derecelere erişen İslâmiyet’in ilk melek-sûret mümtaz şahsiyetleridir.
Kısaca şunu söyleyebiliriz. Sahâbe-i kirâmın hepsi çok muhteremdir ve kemâl mertebelerine ulaşmıştır. Fakat Eshâb-ı Suffa Efendimizin daha özel talebeleridir. Hayatlarını ilme ve sohbete değişen bu yüce insanlar, İslâm’ın ilk tedris ve medrese sistemini de Efendimizin önderliğinde bina etmişlerdir.
TASAVVUF KELİMESİNİN MENŞEİ
Eski Yunancada “suf” hikmet demektir; “feylesuf” kelimesi de buradan gelir. Filâ-sûfa hikmet seven demektir (Philosophie Yunanca filos dost, seven; sophie, sofia, hikmet köklerinden türetilmiştir. Yâni hikmet seven demektir.) Veya Peygamberimizin Sahâbilerinden olan Eshâb-ı Suffe’ye nispet etmişler ve bu ismin oraya dayandığını sanmışlardır. (Suffa, ehli softan gömlek giyerdi) Kamîs yani gömlek giyen için “takammese” denildiği gibi… “Risâletü’l- Kuşeyriyye” adlı eserin sahibi (İmâm Kuşeyrî ) bu tabiri kabul etmez ve der ki: O zaman bu kelime hırka giymek olur ki, bu sâdece sufilere mahsus bir gelenek değildir.
Bazılarına göre saflık arınmışlık anlamına gelen “safâ” da mümkün görünmemektedir. Yâni bu kelimeden tasavvuf türetilemez. Dolayısıyla bu oluşum da Arabî dilbilgisi kurallarına uygun değildir. Kimileri de yan yana dizilmiş insanlar grubu manasına gelen “saff”tan türediğini iddia etmişlerdir. Bu kelimeden de gramer olarak tasavvufu türetmek mümkün değildir.
Risâle-i Kuşeyriyye’de kelimenin kökü düşünülmeksizin tek tek dervişlere “sûfî” ve bu gruba da “sûfiyye”, bu yola girmeye kalkışan kimseye “mutasavvıf”, gruba da “mutasavvife” denilmiştir. Bu kelimenin Arap dilinde ne bir köküne ne de bir kuralına rastlanmıştır.
El-Hikmetü’l-ilâhiyye’deki gibi gerçek sûfî i hikmete ermiş ve ârif-i billâh olmuştur. “Tasavvufsuz Allah’ı tanımak mümkün değildir. Tasavvuf gerçek anlamda Allah’ı tanıma ile ilgili olarak küllî (genel) karakterli bir yüce usûldür.” (El- Munkızü Mine’d-Dalâl, Muhammed Gazâlî, Şerh Eden, Prof. Dr. Abdülhalîm Mahmûd, S. 219 vd.)
Tasavvuf İslâmî kemâlatın dört ana maddesini de ihata eder. Bunlar, şerîat, tarikat, hakikat ve marifettir. Burada birinci basamak yâni Şerîat-i Muhammediyye olmadan tasavvuf olmaz. Bâtıldır. Her sûfî önce ilmihâl bilgilerini öğrenmelidir. İmâm Mâlik hazretlerinin buyurduğu gibi: “Fıkıh ahkâmını öğrenmeden tasavvufla uğraşan zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvufu inkâr eden sapık olur. Hem ahkâm (fıkıh) hem esrar (tasavvuf) bilgilerini öğrenen insân-ı kâmil olur.”
İslâmiyet’in dışında, Hristiyanlıkta, Mûsevîlikte Budizm’de veya felsefî ekollerde tasavvuf yoktur. Kabalacılık (Yahûdî mistisizmi) veya benzerleri gizemcilik olup farklı bir hadisedir. Meditasyon ve yogalar tasavvufla ilgisiz konulardır. Ruhi arınma veya spiritüel detoks denen şeyler İslamiyetle alakasızdır. Spiritüel detoks denen şey, ruhi arınma veya tatmin olmaktır. Hâlbuki “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur” (Ra’d / 52.) Kalbin âlem-i emrdeki yakın komşusu ruh olduğu için bu tatminde beraberlik vardır.
MİSTİSİZM TASAVVUF MUDUR?
Mistisizm asla tasavvuf kelimesinin karşılığı değildir. Mistisizm lügatlerde “gizemcilik” olarak geçer. En geniş anlamıyla “Allah ile veya bir kutsal varlıkla içten ve kişisel bağ kurmaktır” diye de tarif ediliyor. Burada gizemciliği “sırrî” veya “esrar” diye anlayıp tasavvufla bağdaştıranlar büyük hata yapıyorlar. Esrâr, Risâletpenâh Efendimizin “Esrâr-ı Rabbâniyyesi”nden Ebûbekri’s-sıddîk ve Alî kerremallâhü vechehten nübüvvet ve velâyet tarikiyle seyr-i sülûkün üçüncü kademesi olan “sırr”ın temekkününde sübût bulur (Sır kademesine yerleşmek). Bu olmadan “hafi” ve “ahfa” derecelerine vasıl olunamaz. Bunlar olmadan da “fenâ” hâsıl olmaz. Bunların tek şartı da İslâmiyet ve “Ehl-i sünnet” îtikâdıdır.
O hâlde İslâmiyet dışında tasavvuf olamayacağına göre “İslâm Tasavvufu” tabiri de yanlıştır.
Mistisizm Yunanca “Myein” teriminden türetilmiştir. Aklın ve mantığın erişemediği tabiatüstü durumları sezgilerle arama yani intüistyonist hâlle anlamaktır. Mistisizmi dinle ilgilendirmek uygun değildir; bir inanç, prensip veya dogma da değildir. Aslında onu panteist düşünceyle (tabiatçilik) bağdaştırmak daha uygundur. Dolayısıyla evreni hâşâ Allah’ın bir parçası olarak görmek veya küllî evren şuuru gibi telakkiler mistisizmle birlikte düşünülürse de tasavvufa göre bu düşünceler küfre girer. Bu ifadeyi yani “Tanrı’dan bir parça” söylemini “Lâ mevcûde illallâh” ile bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü Allahü teala küllî ve cüzi kavramların dışında zât-ı ehadiyyeti ile mevcuttur. Yâni muhâlefetü’n-li’l-havâdistir. Yarattığı hiçbir mahlûkla benzerliği yoktur. Bu sırri ve deruni izah gerektiren bir ifadedir. Rabbimizin mahlukatla illiyet bağı yani nedensellik bağı mevcutsa da, sebepler dünyası Allahü telanın muradıyla böyledir. Hazreti Havvâ sebeple yaratıldı ama Hazreti Âdem’de veya Hazreti İsa’da illiyet yani sebepler yoktur. Onun “kün” emriyle bila sebep âlem-i kevn ü fesad (dünya ve kâinat) var olmuştur.
İLÂHİYYÂT KELİMESİ NEREDEN GELDİ?
Lügatlerde “Tanrıbilim” olarak geçen “Teoloji” Yunanca “ Theos Logos” ifadesinden gelir. Asıl konusu tabiatüstü güçler olmakla birlikte dinî epistomolojiyi (dinî temel ilimleri) ve vahiy sistemini inceler. Bir diğer yönüyle Allah’ın varlığı ile ilgili konuları inceleyen bir felsefî disiplindir. Kelâm ilminde özel ıstılahlar olarak “ilahiyât ve nübüvvat geçer. Ama ilahiyât bu amaçla kullanılmamıştır.
İlahiyât fakülteleri evvelâ “Yüksek İslâm Enstitüsü” olarak kuruldu. Medreselerde ve genel teamülde ilimler ikiye ayrılır ve bunlara beden ve din ilimleri denirdi. İlmî ıstılahta din ilimleri, “ulûmı dîniyye” olarak geçerdi. Yâni ilâhiyat parantezindeki özel mana ile yalnız “Tanrıbilim” zâten ulûm-ı dîniyye terimine hiç uymaz. Bu geniş parantezde öncelikle bugünkü metodolojiye tekâbül eden “usûl” ilmi çok önemliydi. Bu yüzden usûl-i tefsir, tefsir; usûl-i hadîs, hadîs; usûl-i fıkıh, fıkıh; kelâm, akait ve ilm-i kıraat gibi ilimlerden başka kelâm ilmi zât-ı ulûhiyetin deruniliğini, mevcudâtın hikmetlerini, sıfât-ı ilâhiyyeyi inceleyen bir bilim dalıdır.
Buna rağmen!!!
Kelâm ilmiyle uğraşan kişinin diğer dallarda ve bilhassa fıkıhta fakih olması gerekir.
“Kelâm ilmiyle uğraşan hep şüphe içindedir.” “İmam Ahmed)
“Fıkıh öğrenmek her Müslüman’a farz-ı ayndır.” (İbn-i Âbidîn)
“Tasavvuf sâyesinde iman sağlanmıştır. Akıl, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz.” (İmâm-ı Rabbânî )
Zaten kelâm ilmi dehriyyun, maddiyyûn,(mateyalist ve dünya ehli ) felsefiyye ve Hristiyanlara karşı geliştirilen yüksek seviyeli, aklı, şeri delillerle takviye eden bir münakaşa, mübâhase ve delillendirme yoludur.
Hristiyan dünyası teoloji fakültelerinde genelde Agnostik (bilinmezlik) Tanrı düşüncesi ve teslis akidesi (Üçlü Tanrı) veya “deizm” (Peygambersiz din) hâkim olduğu için, onlarda felsefe en çok uğraşılan bilim dalı olmuştur. Zaten kelam ilmi de bu batıl fikirleri çürütmek için kullanılmıştır. Hristiyanlar için agnostik tabiri biraz ağır kaçabilir ama “baba, oğul ve rûhü’l-kudüs” teorisini başka nasıl izah edebiliriz? B. Russel gibi ateist agnostiklerin dünyadaki tesiri çok geniştir, ama kiliseyi etkilememiştir.
Batı’da teoloji fakülteleri, felsefeyi esas alıp üçlü Tanrı fikrini ispat etmeye çalışırken, ilahiyat fakültelerimiz de felsefe ağırlığını terk edip, bir amaca dayalı olarak yazılan Batı kaynaklı İslâmî eserlere pek itibar etmemelidir. Tekrar buluşabilmek ümidiyle...
.
XXXXXXXXX
Dalâletten adım adım hidâyete
6 Ocak 2024 02:00 | Güncelleme :6 Ocak 2024 01:27
A -
A +
Türkler İslâmiyetten evvel dünyâyı idâre etme ve cihân hâkimiyeti peşindeydi. Oğuz Kağan’ın vasiyeti ile bu amaç “Türk cihân hâkimiyeti” mefkûresi olarak nitelendirilmiştir. Sonra bu mefkûrenin İslâmiyetle aldığı şekil ve formül “İ’lâ-yı kelimetullâh” olmuştur.
Türkler İslâmiyeti yayarken en büyük yardımcıları tarîkatler ve sûfiyye olmuştur. Ahmed Yesevî ile birlikte Anadolu’yu ışıl ışıl yapan Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Velî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Yûnus Emre gibi sûfîler Türklerdeki Sünnî i’tikâdın perçinleyicisi oldular.
Türklerin sınırlarının büyümesinde esas güç, fütûhât olmuştur.
Dokuzuncu asır Orta Asya Türk coğrafyasında dînî, millî, lisânî ve siyâsî büyük değişimin birinci kademesinin başladığı târihtir. 840 yılı neden bu kadar mühimdir? Bu târihte Kırgızlar Uygur Hânedânı’na son verdiler. Bu gelişme Türk târîhi için yüzyılların değişimidir. Bu olayla, bu önemli târihle birlikte Hunlardan beri büyük, köklü, şanlı Türk Kağanlığı’nın merkezi olan Orhun bölgesi coğrâfî ve siyâsî gücünü Doğu Türkistan’a bıraktı.
Şer gibi görünen bu yıkım, ileride yepyeni bir İslâmî Türk devlet geleneğinin başlangıcı olacaktır.
Kırgız saldırıları sonucunda bir kısım Uygur Türkleri tarım havzasına yerleşerek Çin medeniyetinden de etkilenip yerleşik hayâta geçmeye başladılar. Bu Türklerin ilk meskûn (yerleşik) hayat tecrübesidir.
Orhun bölgesinde savaşlardan bîzâr olan Göktürkler, Ötüken’de oturup kervan, kâfile göndermeyi, ticâret yapmayı “Kitâbelerde” de dile getirmişlerdir:
“Ötüken yir olurup arkış tirkiş ısar neng bungug yok. Ötüken yış olursar benggü il tuta olurtaçı sen.”
Türk milleti Ötüken’de oturup kervan kâfile göndersen (ticâret yapsan) ne sıkıntın olacak? Ötüken’de oturursan ebedî yurt tutacaksın. (Profesör Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 1986 s.88)
Başlangıçta Çiğil, Karluk, Yağma gibi Türk boylarının temelini oluşturan Karahanlı Hânedânı da Doğu Türkistan’ın batısında Balasagun ve Kâşgâr gibi sonradan yeni ufukların açılacağı Türk Dünyâsı şehirlerine yerleştiler. Bu yerleşik medeniyet temâyülü bozkır kültürünün aksine onları yerleşik dinlerden olan Mani ve Buda dîni etrafında birleştirdi. Kapalı mekânı, belli kurallı ibâdetleri olan bu şehir dinleri, Türklerin İslâmiyet’e geçişlerini de kolaylaştırdı.
SATUK BUĞRA HAN
920’de Karahanlı Devleti’ni kuran Satuk Buğra Han, Müslümanlığı da kabûl ederek devletin dîninin de İslâmiyet olmasını sağladı. Türklüğü ve İslâmiyet’i büyük şeref addeden Buğra Han, önceki adlarını da terk etmeyerek Allâh’ın kendisine lutf u keremi olan İslâmiyetin yüceliği ve keremini ön ad alarak Abdülkerîm Satuk Buğra Han olarak târihe geçti. Türk İslam ülküsünün böylece ilk mîmârı da bu yüce han oldu. Bu gelenek uzun süre devâm ettirildi. Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’in de ilk adı Rükneddin, kardeşi Çağrı Bey’in adı da Dâvud Çağrı Bey, Alparslan’ın ilk adı da Muhammed, yine Selçuklu sultanlarının adları da Muhammed Berkyaruk, Tapar Bey’in ön adı da Muhammed, Sultan Sencer’in ilk adı da Ahmed’dir.
Anadolu Selçuklu Devleti ile bu gelenek değişmiş ve sultanlar genelde mitolojik Îran adlarını almaya başlamışlardır. Türklerin o zamanki yakın komşuları Sünnî Îran’ın etkisinde kalmaları tabîî bir olaydı. Dilimizde hâlâ birçok İslâmî kavramın Farsça olması da bundandır. Sonra bu akım, edebiyâtımızı da uzun süre etkisi altına alacaktır.
KABÛL EDİLEN DİNLER VE YENİ MEDENİYET DÂİRELERİ
Bir dînin kabûlü yeni bir medeniyet dâiresine girmek demektir. Bu dâirelerin ilklerinden Budizm’de üç ayrı dünyâ kabûl edilmiştir. A) İnsan, hayvan ve ruhlara âit yaşadığımız dünyâ, B) Tanrı’nın bulunduğu dünyâ, C ) Buda’nın yaşadığı mutlak boşluk dünyâsı.
Gerek Budizm gerekse diğer bâzı dinler Mani ve Konfüçyüs vb. dinler zâten Türklerin savaşçı ruhlarına hiç uymadığı için bu dinlerde Türkler hep iğreti ve kısa süreli kalmışlardır.
Atalarımız Çin’in 2000 yıllık felsefî devlet dîni olan Konfüçyüs Dîni’ni devlet dîni de yapmamışlardır. Sonra Âteş-perestlik de Türkler tarafından kabûl edilmiştir.
Totemizm Türklerde diğer kavimlerin aksine bir din gibi kabûl görmemiştir. Kadîm Türklerde daha çok bozkurt, Oğuz Türkleri’nde kartal, baykuş gibi yırtıcı kuşlar saygı duyulan ama tapınılmayan varlıklar olarak görülür.
X. yy.da Abbâsîler döneminde de Türklerin yaşamış oldukları bölgeleri gezen Arap bilgini İbn Fadlân, Başkurt Türklerinin bir kısmının, yılan, balık ve turnaya taptıklarından söz etmektedir.
XI. yy.da Arap târihçilerinden Ebû Saîd Gerdizî de Kırgızlar içerisinde inek, kirpi, saksağan ve şâhine, hattâ güzel ağaçlara tapanların olduğunu da bildirmiştir.
Türklerde fetişizm (şüpheli ise de) Şintoizm’e hiç rastlanmamıştır.
Atalarımız bir ara Hind dînlerinden Hinduizm’e inanıp “Veda” esaslarını da kabûl etmişlerdir. Bu dinde de tabiat güçlerinin ilâhlaştırılması esastır. (Faydalanılan makâle: Murat Navdar, Kadim Dinler ve Türklerin Kadim İnançları Hakkında Genel Değerlendirme, İnternational Kazakh-Turkish University, Named H.A. Yasavî, s,1-11, 2015)
KARAHANLI YILDIZI
10. yy ortalarından XII. yy sonlarına kadar Orta Asya’da Tanrı Dağları çevresinde Mâverâünnehir’e, Kansu’dan Aral Gölü’nün batı kıyılarına kadar uzanan geniş sahada hüküm süren ilk Türk-İslâm devleti Karahanlılardır.
Bir derûnî yaradan bahsedersek, Türkleri genelde başka devletler değil, yine bir diğer Türk devleti yıkmıştır. Bu "kural" burada da tahakkuk etmiş, önce Doğu ve Batı Karahanlılar olmak üzere ikiye ayrılan devlet, ataları Göktürkler gibi parçalanıp bölünerek yıkılma yoluna girmiştir.
Göktürkler 630’da Doğu ve Batı Göktürkler olarak ikiye ayrılarak 680 yılına kadar Çin hegemonyasını kabûl etmiş ve 744’te bir Türk devleti olan Uygurlar tarafından yıkılmışlardır.
Doğu Karahanlılar, devletlerini önce Balasagun’a sonra da Kâşgâr’a taşıdılar ve sonunda Karahıtaylar tarafından yıkıldılar. Karahıtaylar, Moğol asıllıdırlar.
Karahanlı Devleti’nde boy olarak Karluk, Argu, Türgiş ve Yağmalar bulunmaktaydı.
Devletini Mâverâünnehir’de devâm ettiren Batı Karahanlılar, önce Selçuklulara, sonra da Karahıtaylara mağlup oldular. 1212’de de Harerzm’ler tarafından devletlerine son verildi.
Gaznelilerin durumu daha farklıdır: Orta Asya’da X. yy.da kurulan bu devlet, Afganistan, Horasan, Pencap ve genelde Hindistan çevresinde, en mühimmi de çoğunluğu Türk olmayan unsurlardan kurulmuştur. Sâmânîlerin vâlisi iken bunlarla ilgisini kesen Sebük Tigin, Tuharistân ve Gur bölgelerini hâkimiyeti altına alarak özellikle Hindistan ve dış güç bölgelerine İslâmiyet’i yaymak için mücâdele vermiştir. Târihte ilk def’a Gazne hükümdârı “Sultân” unvânını almış sonra bütün Kuzey Hindistân’ı hâkimiyeti altına alarak burada İslâmiyeti yayma adına şanlı cihâdlar yapmıştır.
BOZKIR, KUT, TÖRE
Karahanlı Devleti’nde idâre bozkır kültürünün etkisi altındadır. “Kut ve töre” vazgeçilmeyen kurallar bütünü olarak yine ön plândadır.
Bu anlayış Türkler tarafından hiç yadırganmamış, Kağanlara önce kut (tanrısal güç) verilmiş, sonra sultânü’l-İslâm ve sonra da “zıllullâhi fi’l-âlem” (Allâh’ın güç ve irâde verdiği yönetici) anlamında kullanılmış ve bu anlayışla İslâm’ın ortak otoritesi ve Resûlullâh Efendimizin emâneti Hilâfet’i ihrâz etmek için acele etmemişler, ama bu emâneti ellerine geçirince bütün İslâm dünyâsının maddî ma’nevî hâmîsi olmuşlardır.
Türkler İslâmiyetten evvel dünyâyı idâre etme ve cihân hâkimiyeti peşindeydi. Oğuz Kağan’ın vasiyeti ile bu amaç “Türk cihân hâkimiyeti” mefkûresi olarak nitelendirilmiştir (Oğuz Kağan muvahhitti). Bu anlayış Kâşgârlı Mahmûd’un “Dîvânü Lugâti’t-Türk” adlı büyük eserinde de görülür: “Tanrı devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki dâirelere benzeyen devletleri onun saltanâtı etrâfında döndürmüş, Türkleri yeryüzüne hâkim yapmıştır.” (Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Süleyman Hakîm Atâ’nın Bakırgan Kitabı Üzerine Bir İnceleme, Öncü Basımevi, s.19, Ankara 2007)
Görülüyor ki Türklerde devlet anlayışı İslâmiyetten sonra da aynı minvâl üzeredir. Türk İslâm devletlerinde devletin işleyişi Osmanlılarda da ve hattâ son devre kadar meselâ adliye sisteminde de görülmüştür. Adâletteki bu sistem, şer’î ve örfî yargıdır. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Sultan II. Abdülhamîd döneminde yürürlüğe girmiş ve örfî hukûkun ne kadar önemli olduğu bir kere daha gözler önüne serilmiştir. Bilinen 5000 yıllık Türk târîhinin vazgeçilmez “Törü”sü yâni töre olarak varlığını sürdürmüştür. (Örfî hukuk)
Törü yâni töre varlığını asırlardır sürdürürken “kut” yerini şerîatin yetki verdiği pâdişâha ve onun adlî ve şer’î dairesine bırakmıştır. Pâdişâhların hilâfetleri de “kut”tan başka bir şey değildir. (Allâh adına hüküm sürme)
CİHÂDIN GÜCÜ
X. ve XII. asırlarda Türklerin sınırlarının büyümesinde ve sonrasında esas güç hep fütûhât yâni cihâd olmuştur. İslâmiyet’ten önceki Türk devletlerindeki “daha çok deniz daha çok toprak” yerini “daha çok İslâm beldesi ve daha çok Müslüman nüfus” zihniyetine terk etmiştir. Yâni “Cihân Hâkimiyeti” mefkûresinin İslâmiyetle aldığı şekil ve formül “İ’lâ-yı kelimetullâh”tır. Kısacası “deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl” (Kiliseler üzerine putların yerine İslâm’ın hilâlini dikmek) ve Hazret-i Ömer ile zirveleşen adâleti, Kânûnî adı verilen Muhteşem Süleymânla zulmün burçlarında dalgalandırmaktı.
Karahanlılar sâdece Maverâünnehir ile yetinmeyip sonradan Buhâra, Semerkand ve Kâşgâr’ı da İslâm dâiresi içine almış ve Türklerdeki yayılma ve Türklük güveni İslâmiyet’in fütûhât ve Yüce Rabb’imizim Müslümânlara va’di olan “zafer” duygusuyla birleşince müthiş Türk-İslâm potansiyeli vücut bulmuştur. Asker sefere çıkarken nevbet ehli “Nasrün minallâhi ve fethün karîb” diye nidâ ediyor ilk sağ adımlar bu zafer inancıyla atılıyor, sonra nevbetçi Rabb’imizim büyük müjdesini haykırıyordu. “Ve beşşiril mü’minîn” Saff Sûre-i celîlesi 13. âyette Allâhü te’âlâ zafer ordularına va’dinden şaşmayan müjdesiyle şöyle diyordu: Allâh’ın yardımıyla zafer yakındır. Mü’minleri müjdele!
ANADOLU SÛFİYYESİ
Türkler İslâmiyeti yayarken en büyük yardımcıları tarîkatler ve sûfiyye olmuştur. Ahmed Yesevî ile birlikte Anadolu’yu ışıl ışıl yapan Alâeddîn-i Erdebîlî’nin halîfesi Hâmid-i Aksarâyî (Somuncu Baba) ve onun da talebesi Hacı Bayram-ı Velî ve onlara tekaddüm eden (önceleri) Hacı Bektâş-ı Velî ve Yûnus Emre gibi sûfîler Türklerdeki Sünnî i’tikâdın perçinleyicisi oldular. Bu gönül ehli insanlar Türkmenlerin saf ve sâde dili ile va’z ü nasihatler ediyor, Şerî’at-i garrâdan aslâ tâviz vermeden Yüce ve azîz Peygamber’imizin “Güçleştirmeyin kolaylaştırın, korkutmayın müjdeleyin” sözleriyle saf ve temiz Türkmenlerin gönül tellerini titretiyorlardı.
XI. asırda çığ gibi büyüyen Kâdirîlik, Kübrevîlik Ekberîlik ve Yesevîlik, sonraki Sünnî tarîkatlerin de dayanağı olmuştur.
İSÂMÎ TÜRK ALFABESİ (ELİF BA)
Türkler Müslüman olunca bu yeni medeniyet döneminde Uygur yazısını belli bir süre kullanmışlardır...
Türklerin İslâmiyet’i kabûlü öyle bir inkılâbdır ki, giderek 10 asır sürecek olan yeni bir alfabe (İslâmî Türk alfabesi) yepyeni bir edebiyâtın müjdecisi olmuş, bozkırın deli ve hür rüzgârları olan Türkleri rahle önüne oturtmuştur.
Tekkelerde yeni bir eğitim dönemi başlamış, dervişân tekkelerde zikirle sûfî olurken, meydânı-ı gazâda gâzî olmuş, elleri kalem tutmakta mâhir olduğu gibi kılıç tutmakta da aynı hüneri göstermişlerdir. Yılların alp-erenleri post-nişîn (tarikat şeyhi) olmuşlar, asırlardır dalâlette kaybettikleri yıllarını cihâd ile değerlendirmişlerdir.
Artık sûre ve âyetlerin satır-altı Kur’ân tercümeleri, İslâmiyet için bu serdengeçti kavme Rablerinin ne dediklerini de anlatıyordu. Yılların saf ve temiz Deli Dumrulları artık kuru bir cengâver değil, Hazret-i Ali şecâatinde birer mücâhid oluyorlardı.
İşte bu anlayış, Gazneliyi, Selçukluyu, Osmanlıyı sûfî alperenler yapan bu rûh, Orta Asya ilk Müslüman Türklerinin İslâmiyet adına yazdıkları ilk eserlerin riyâsız ve üstün heyecân potansiyelini taşıyordu. Bu eserler Yusuf Has Hâcib’ın Kutadgu Bilig’i Kâşgârlı Mahmûd’un din, dil, terim, coğrafya ve destan örneklerini barındıran lugât eseri Dîvânü Lugâti’t-Türk’ü, Ahmed Edîb Mahmûd Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakâyık’ı, Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i hep sonraları hazırlayan müjdeci mektuplar gibidir.
Îslâmî Türk alfabesi yepyeni bir cihângîr devlet, yepyeni bir edebiyat, hâsılı yepyeni bir medeniyet meydana getirmiştir. Hiçbir zevk, bir kitâbı aslından okumak gibi heyecan veremez. Çeviri ve transkripsiyonlar (bir harfi ses değerleriyle ve şekilleriyle başka bir alfabeye aktarma) veyâ transliterasyon (bir harfi başka bir alfabeye yeni şekille aktarmak) aslının rûhunu aslâ veremez. O eserler yeni nesiller tarafından okunabilir mi? Ba’de harâbi’l-Basra, mezâ mâ mezâ, (Basra harâb olduktan sonra, zâten geçen geçti) Yâni iş işten geçti. Yıkım büyük, ama çok büyük oldu.
Kısaca Cemâl Süreyâ’nın “Ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz” mısrâını, fâtihalarla şanlı mâzilerdeki mütebessim ecdâda gönderiyorum. Onlar kazandı biz kaybediyoruz; yine de Allâhü te’âlânın rahmetinden ümit kesmiyoruz.
.
Medîne’den Türkistân’a inen nûr
20 Ocak 2024 10:00 | Güncelleme :26 Ocak 2024 10:13
A -
A +
Sahâbe-i kirâm başlangıç savaşlarını yapıp (Bedir, Uhud vb.) İslâm’ın sancağını dikip perçinlediler. Sonra Asya içlerine kadar dağıldılar. Bu maksatla bu nûr elçileri bir meltem rüzgârı gibi Orta Asya’nın sert havasını yumuşattılar. Hıra Dağı’ndan Tanrı Dağları’na hidâyet köprüleri kurdular. Medîne hurmalıklarının letâfetini Ötüken Ormanı’nda estirdiler. Aral, Baykal göllerinin acılığını zemzem ile giderdiler.
Türklerden Sahâbe’den olan var mı, bu açıklığa kavuşmuş değildir. Kesin olmayan bilgilere göre ilk Türk Sahâbe Ebû Ubeydullâh Süreyc Et-Türkî’dir. Dede Korkut’taki Bügdüz Emen’in de Efendi’mizin yanına gidip İslâm’ı öğrenen ilk Türk olduğu söylenir.
Türkler alp-eren olunca genlerinde olan asâletle mükemmelliğe ulaştı.
Eski rivâyetlerde, mitolojilerde, esâtîrde (mitolojide), masallarda hazîneler gizlenmiştir ve bu hazîneleri ejderhâlar bekler; buralara yaklaşmayı engelleyen tılsımlar vardır. Oraya ulaşmak çok zordur. Bu yol ölüm tehlikesi olan mâcerâlarla doludur.
Bu masalımsı kurgu muhtevâsı hazînelerde, düşüncelerle bile ulaşılması güç hedeflerde olağanüstü kahramanların destânî karakterlerine şâhit oluruz. Bu kahramanlar hep hayâl ürünüdür; insanlar da bunları bilir ama bunları hâlâ yâd etmekten, okumaktan, hattâ film konuları yapmaktan zevk duyar.
Efsâneler bâzen dînî hüviyet de kazanarak yılların hâfızasına mühür vururlar. Bu meyânda Türk, Îran, Hind, Mısır ve Yunan destanlarında dînî bir hüviyet de bulunduğu için, bunlarda yıllara meydan okuyan bir dik duruş görürüz. Modern devir insanları mitolojilerin gölgesinden bile etkilenerek bunların esâtîrî (mitolojik) adlarını özel adlarında, modern kuruluşlarda ve tesislerde yaşatmaya devâm ediyorlar.
TÜRK MİTOLOJİSİ
Türklerin ilk millî destânı “Yaratılış ve Türeyiş” de ilk “büyük tanrı” Kayra Kan (han) Ülgen, Altay Türklerinin en büyük tanrısı olarak gösterilir. İnanışa göre, bu Ülgen Tanrı, yerin yaratılmasından önce suların üstünde kaz gibi uçardı. İnsanı ve dünyâda var olan her şeyi yaratan ve evrenden önce var olan, kâinâtın başını ve sonunu belirleyen Tanrı olarak inanılır. O erlik şeytânı da yaratmıştır. (hâşâ ve kellâ estağfirullâh) (Duran R. Türk Mitolojisi, 2012, R. (Ed ) Mitoloji ve Din Üzerine (Ünite 6) Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yayınları)
Ayrıca Türk Mitolojisinde Aan Alakçın Katun, Aan Darkan Katun, Karlık, Kayberen, Kayra Kan, Kut, Suyla, Ülgen, Umay Ana, Ayıısıt, Ayzıt Katun, Utkuuçı, Yağız Yir ve Yayıkh gibi tanrılar ve tanrıçalar da vardı.
Genelde bütün eski kavimler kendilerine gönderilen peygamberlere ulaşamadıkları için veyâ onlara inanmadıklarından kendi sosyal-şuur üretimi olan tanrı ve tanrıçalara inanmışlardır. Biliyoruz ve inanıyoruz ki her kavme bir peygamber görevlendirilmiştir. İşte insanlık başlangıçtan beri ister vahyî dinlere, isterse de kendi sosyal-şuur üretimi bir dîne veyâ bir o dînin tanrı veyâ tanrılarına inansınlar, bunların çoğunluğu, rûhun ölümsüzlüğünü kabûl etmişler veyâ cezâ-mükâfât muhtevâlı fizik ötesi bir kavrama inanmışlardır. Yine mühim bir gerçek de şudur: Her kavim ister vahyî ister sosyal-şuur üretimi dinlere inansınlar, ibâdet etmişler, belli düzenler kurmuşlar, kurban törenleri tertip etmişler (insan da dâhil) ve başıbozuk yaşamamışlardır.
Peki, buradan nereye varabiliriz? “Elest Bezmi”nde bütün ruhlar yaratılmış, insanlar henüz insan sûretine bürünmemiş, ana rahmine ruhlar verilmeden önce Yüce Rabb’imizin varlığını kabûl etmiş ve “şâhit olduk” demişlerdir. İşte bütün bu ilâhî cevher olan rûhun varlığında bu ilâhî sözleşmenin izleri bulunduğu için, ya vahyî dinlerde veyâ tevhîd akîdesine bağlı olan İslâmiyet’in dışındaki insanlar, ruhlarında o sözleşmenin izlerini gayr-i şuurî bir vaziyette idrâk ederek bir tanrı arayışına girmişlerdir.
TEVHÎDE ENGEL FELSEFÎ EKOLLER
Tevhîd akidesi dışındaki insanların bir din ve tanrı arayışı çok eski zamanlardan beri var olan felsefe ekollerinin sisleri arasında kalmıştır. Felsefî ekoller genelde din-tanrı bağlamındaki inanç ve akîdelere set çekerek, bilhassa Dogmatiklerin kozmik, epistemolojik (bilginin kaynağı mes’elesi) ve özellikle de matematik alanındaki teorileri çok eski yıllardan beri insanları etkilemiştir. Özellikle Aristo, 11. asır İslâm dünyâsında îmânî yıkımlara sebep olmuştur. MÖ 400’lü yıllarda yaşayan Sokrat, Plâton ve Aristo’nun etkileri özellikle, Demokritos, Pisagor, Epikür, Heraklitos, Hipokrat, Parmenides ve devâmında aynı etki altında kalan Immanuel Kant, René Descartes, Batlamyus, Copernikus dışında özellikle İslâm Dünyâsı’nda İbni Sînâ, Fârâbî ve İbn Rüşd gibi düşünürler de bu ekolün geniş te’siri altında kalarak aykırı fikirler ileri sürmüşlerdir. Bu tehlikeli akıma set çekmek isteyen büyük İslâm âlimi İmâm Gazâlî hazretleri “Tehâfütü’l-felâsife” (Felsefenin Tutarsızlığı) adlı eseri ile mü’minlerin îmânına sâhip çıkmaya çalışmıştır. Hâlbuki Gazâlî hazretleri, onların ilmî gerçeklerinin çoğuna katılmakla birlikte Tevhîd akidesine ters düşen konulara karşı çıkmıştır. İlmî konulara karşı çıkması zâten mümkün değildir, çünkü kendisi din ilimlerinde mütebahhir (deryâ) olması yanında fen bilimlerinde (pozitif ilimlerde) de emsalsiz bir âlim idi.
Felsefenin bu müthiş etkisi düşünen insanlarda düşünce sistemi geliştirmekten ziyâde, kendileri gibi formel düşünmeyi telkîn ediyordu. Bu etkilerinden dolayı insanların tanrı arayışlarındaki politeizmden (çok tanrıcı) monoteizme (tek tanrıcılık) ve sonra da ateizme (tanrıtanımazlık) tek istikâmetli bu gidiş, asırlara yayılsa da sonunda özellikle Pozitivizm ile bugünkü çıkmaza saplandı.
Bu ekoller aklın saflığını bile tartışarak bilimin şüpheciliğine ve sonunda insan varlığının şüpheciliğin tarzlarını ve süreçlerini anlamaya çalışmış ve “varoluşçuluk” kanalına girmiştir. Bu konu ilk olarak Alman düşünür Martin Heidegger tarafından ortaya atılmakla birlikte, özellikle Fransız filozof Sartre’ın bu tarzı plâstik ve edebî san’atlere uygulanması ile Egzistansiyalizm, Kierkegaard, Franz Kafka, Alber Camus, Andre Gide’in popülerliği ile edebiyatta da çığır açmış, Türk Edebiyâtı’nı ve tabîî ki Türk düşünce sistemini de etkilemiştir.
Orta Çağ’ın dînî ekolü olan Skolastik Felsefe, kilise aracılığı ile rakip tanımaz bir “Demokles Kılıcı” olmuşken, Rönesans, Reform ve nihâyetinde Fransız İhtilâli altında silinmiş ve yerini Pozitivizm’in tanrıtanımazlığına bırakmış ve aslında “scola” yâni okul eğitim sistemi ve Hristiyanlığı ferdî eğitim sistemi ile geliştirmek isteyen bu ekol aslında Batı’nın katı Kilise sisteminden kaçış ve dinsizliğe kadar giden bir yol izlemiştir. Bu tepki zamanla Batı’nın dinden kopmasına sonrasında Pozitivist felsefe sonucu Materyalizm’le ve onun ekonomik-felsefî sistemi sonucu Komünizmle tanışmış ve Marksizm ile milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bir heyûlâya dönüşmüştür. Artan nüfusla ilgili açlık ve işsizlik gayr-i ahlâkî uygulamalar ve eş cinsellik küresel bir tehlike arz etmeye başlamıştır.
DÜNYÂ BEŞ OYA MI KALDI?
Dünyâyı parselleyen güçler çok yönlü saldırılarla gezegenimizi kutuplaştırıp çeşitli yollardan menfaat devşirmeye devâm ediyorlar. Eski devirlerin toprak ve yayılmacılık savaşları, yerini etnik-ekonomik-dînî savaşlara bırakmıştır. Soğuk savaş ve siyâsî entrikalar dünyâyı boğmaktadır. ABD ekonomik-dînî (Evangelizm-Siyonizm) AB ekonomik, İsrâil dînî-millî-ekonomik (Siyonizm), Îrân dînî-ekonomik (Şiâ yayılmacılığı) ve ekonomik olarak dengeleri öyle bozdular ki, yaklaşık 70 yıl dünyâya kan kusturan komünizm bile bunların yanında âciz kaldı!.. Kızıl Yıldız’ı yok edip yerine modern Gamalı Haç’ı yâni AB Bayrağını, Magen David (İsrâil’in altı köşeli yıldızı) ve petro’dolar saldırısı ile yeni ve Postmodern bir Haçlı Seferi başlattılar. Bunlar Hitler’in, Stalin’in, Mussolini’nin, Ho Chi Minh’in zulümlerini sümen altı ettiler. Dünyâ Sağlık Teşkilâtı kurallarını hiçe sayıp hastanelere, okullara bomba yağdırdılar, savaşanlar yerine çocuk, bebek ve savunmasız kadınları öldürdüler. Tabîî ki bunları Avrupa Parlamentosu, AB üyeleri ve dünyâyı beşe bölen zihniyet, kendisini dünyânın muhtarı sanan ABD’nin himâyesinde ve desteğinde yaptı. Yâni İslâm dışındaki bütün dinler vahşette birleşti; kısaca o müthiş hakîkat bir def’a daha tecellî etti. Küfür tek millettir. Sadaka Resûlullâh!
İslâm’ı yanlış uygulayan ve Ehl-i sünnet dışına çıkan İslâm ülkeleri birbirlerine düşman oldular. En mühimi de insanların gözünde bu mübârek dîni kurtuluş vesilesi olmaktan çıkardılar.
TÜRKLERİN KURTULUŞ ŞİFRELERİNİ BULMASI
Türkler sırlı hazîneye 10. asırda kavuştular. Şanlı Sahâbe’nin sınır tanımayan teblîğ seferlerine ulaşan atalarımız, bu mübârek dinle bu asırda tanıştı. Asya bozkırlarının bu cengâver, bu ele avuca sığmayan alpları, İslâmiyet’le tanışıp alp-eren olunca genlerinde var olan asâlet, merhamet, adâlet ve tavâzû ile mükemmelliğe ulaştı. Artık onlar “Lâ şerefe a’lâ minel İslâm” (İslâmiyet’ten üstün şeref yoktur) düstûrunu benimseyerek Müslümanlığı yayma misyonunu da üstlendiler.
Türklerden Sahâbe’den olan var mı, bu açıklığa kavuşmuş değildir. Kesin olmayan bilgilere göre ilk Türk Sahâbe Ebû Ubeydullâh Süreyc Et- Türkî’dir. Dede Korkut’taki Bügdüz Emen’in de Efendi’mizin yanına gidip İslâm’ı öğrenenin ilk Türk olduğu söylenir.
Sahâbe-i kirâm başlangıç savaşlarını yapıp (Bedir, Uhud vb.) İslâm’ın sancağını dikip perçinlediler. Sonra Asya içlerine kadar dağıldılar. Hind’e, Çin’e; Türkistan’a gittiler. Bu maksatla bu nûr elçileri bir meltem rüzgârı gibi Orta Asya’nın sert havasını yumuşattılar. Hıra Dağı’ndan Tanrı Dağları’na hidâyet köprüleri kurdular. Medîne hurmalıklarının letâfetini Ötüken Ormanı’nda estirdiler. Aral, Baykal göllerinin acılığını zemzem ile giderdiler. Tek eksikleri İslâmiyet olan Türk kavmine İslâmiyet’i öğrettiler.
Tılsımı açmak ve şifreyi bulmak kolay değildi. Bu kilidi açmak için ilâhî bir yol gerekiyordu. Bu delişmen kavmi muvahhid (Allâh’a ve onun şanlı Peygamberi’ne inanan) yapmak için bir seçilmiş gerekiyordu. O da Ahmed Yesevî hazretleri idi. Nasıl seçildi bu velî kul, o menkıbeye bir göz atalım. Adı üstünde, nakledilen bir menkıbedir. Burada bakmamız gereken kurgu ve telâkkîdir. Bâzen mânâ lafzın (sözün) önüne geçer:
Bir gazâ gününde Sahâbe-i kirâm aç kalmış, Resûlullâh Efendimizden yiyecek istemişlerdi. Cebrâîl (aleyhisselâm) onlara cennetten hurma getirmişti. Hurmaları yerken bir tânesi yere düşmüş Cebrâîl de (aleyhisselâm) “Bu hurma sizin Türkistan ümmetinizden Ahmed Yesevî kısmetidir” haberini vermişti.
Hazret-i Muhammed (efendimiz) hemen Aslan Baba’yı -Onun da bu menkıbeden Sahâbeden olduğu zannediliyor- çağırmış bu hurmayı ona vermiş ve “Benden sonra Ahmed adlı bir çocuk doğacak, o ümmetimin seçkinlerindendir bu hurmayı ona ver!” buyurmuş.
Efendi’mizin duâsıyla Aslan Baba asırlarca yaşamış, bütün dünyâyı aramış, sonunda Türkistan’a gelerek Yetîm Ahmed’i bulmuştu. Bu sırada Ahmed, Yesi’de mektebe gidiyordu. Aslan Baba çocuğa selâm verdi. Çocuk selâmı alırken “Ey baba, emânetiniz hani?” diye sordu. Aslan Baba bu beklemediği sorudan şaşırdı “Ey velî, sen bunu nereden biliyorsun?” diye hayretle sordu. Çocuk “Allâh bana bildirdi” cevâbını verdi. Sonra adını sordu, Ahmed olduğunu anladı ve emâneti sâhibine teslîm etti. Aslan Baba hem onun mürşidi oldu hem de eğitimi ile uğraştı. (Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Süleyman Hakim Ata’nın Bakırgan Kitabı Üzerine Bir İnceleme, Öncü Kitap, Ankara 2007, s.179, Ankara)
Hoca Ahmed Yesevî, Aslan Baba’nın vefâtıyla İslâmî ilimlerin merkezi Buhârâ’ya gider. Orada büyük mutasavvıf Şeyh Yûsuf Hemedânî’ye intisâb eder. Hoca Ahmed Yesevî ondan sülûk âdâbını, zâhir ve bâtın ilimleri öğrenmiştir. Bu olay aslında Türk’ün kutlu yolunun da başlangıcıdır. Ahmed öyle bir şeyhe intisâb eder ki kendisinden sonra Türkler onun sâyesinde Ehl-i sünnetin göz bebeği “Altın silsile”ye sıkı sıkıya bağlandılar.
O, Şeyh Hemedânî’ye intisâbını kendi “Hikmetler”inde şöyle anlatır:
“Ben yirmi yedi yaşta pîr buldum /// Eşiğinde yaslanarak izini öptüm /// O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.”
Hemedânî hazretleri Irak, Horasan, Mâverâünnehir ülkelerinin çeşitli şehirlerinde halkı irşâd ile uğraşmış, ilk iki halîfesi Hoca Abdullâh-ı Berkî ve Hoca Hasan Andâkî’dir. Andâkî’nin vefâtından sonra dördüncü halîfesi Abdühâlık Gucdüvânî’ye bırakarak Türkistan’a, Yesi’ye dönmüştür. Yesevî hazretleri Hemedânî hazretlerinin halîfelik makâmını da kazanmış ve Türkistan’da binlerce mürîdânı etrâfına toplanmıştır. Yesevî, onların anlayacağı basit Türk diliyle saf Türklerin kalbine îmân nakşediyor bozkırın ser-âzâd Türkmenlerine, dizi dibinde ilim ve îmân aktarıyordu. (Faydalanılan Kaynak: Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Ahmed Yesevî’nin “Fakrnâme”si Üzerinde Bir İnceleme, Öncü Kitap, Ankara, 2007)
Görülüyor ki bu yol çetindi ve bu ni’mete kolay ulaşılmamıştı. Rabb’imiz Türk’ün boynuna İslâm’ı yüceltme ve yayma vazifesini yüklemişti. Bu görevi bin yıl eksiksiz yapan atalarımız, bid’atsiz Sünnî ekolün en büyük temsilcileri oldular…
.
Anadolu’yu yurt yapan fetihçi dervişler
3 Şubat 2024 02:00 | Güncelleme :3 Şubat 2024 02:03
A -
A +
Bir toprağı sâhiplenmenin en mühim unsurlarından biri de nüfustur. Kayıların bu toprakları yurt edinmelerinde de kalıcı nüfus probleminin çözümünde de yerleşik dervişlerin sâbit tekke ve zâviyeler açmaları çok önemliydi. Anadolu’ya gelen asker ve savaş ruhlu erenler, bu toprakların yurt olmasını sağlamışlardır.
Bir toprağı yurt yapmak, kendi kültürünü yerleştirmek kolay bir hâdise değildir. Kayı’nın Anadolu’ya girip yurt tutup yerleşmesinde Türkistan geleneği olan erenler, sûfîler, zâviyeler, çok önemli bir rol oynamışlardır.
Osmanlı Devleti’nin net Sünnî-Hanefî-Mâtürîdî anlayışı vardı.
Çok köklü bir yapıya sâhip olan Osmanlı Devleti, varlığını sürdürebilmek için kuruluşundan yıkılışına kadar hep savaşmak zorunda kalmıştır. Bu durumu normal olarak görmek lâzımdır. İlk Çağ ve Orta Çağ, kavimlerin devamlı birbirleriyle savaştığı zamanlardır. Aslında çağımız da dâhil olmak üzere milletler savaşmaktan hiç vazgeçmemişlerdir. Özellikle eski çağlarda savaşmayan durağan kavimler silinip gitmişlerdir.
Yunan ve Makedonlar Orta Asya Türkistan’a kadar gitmişler; Makedonyalı Büyük İskender Hint ülkesini aşarak Türkistan topraklarına kadar gitmiştir. Sezar da Roma’yı tahkîm (kuvvetlendirmek) için Mısır’a kadar gitti. Batı Hunları Roma’yı zapt etti; Göktürkler doğu, batı, kuzey, güney uçlarına kadar genişlediler.
Hâsılı yaşamak ve yaşatmak ve büyümek isteyen kavimler sınırlarını genişletmek ve imkânlarını çoğaltmak için hep savaştılar. Yâni insan varsa savaş da hep var olacaktır.
Müslümanlar Medîne’de toprağa sağlam basabilmek için önce Mekke müşrikleriyle sonra da diğer müşrik Arap kabîleleri ile, Yahûdî ve Bizans’la hep savaşmak zorunda kaldılar. Sonra da İslâm’ı teblîğ etmek ve cihâd için kıta’aları aştılar.
Soy atalarımız Orta Asya’dan Anadolu’ya gelinceye kadar savaşarak çeşitli devletler kurdular, devletler yıkıp taçlar giydirdiler. Bunların hepsi kavimlere toprak ve prestij kazandırıyordu.
MOĞOL BELÂSI
Şimdi savaşı devamlı ilke edinip dünyâya hükmetmeye çalışan Cengiz’in misyonu neydi, düzen vermek miydi, barış sağlamak mıydı? Tabîî ki bunların hiçbirisi değildi. Hırs, kin, zulüm, yakıp yıkma, medeniyet ve insanlık düşmanlığı… Akla gelenler bunlar. Moğol zulmü öyle bir belâ idi ki geçtiği yerlerden hayat izlerini siliyorlardı. Nâmık Kemal şöyle diyor: “Moğol, Harezm ülkesini zapt ettiği zaman her Tatar’ın (Moğol) idâm ettiği adam yirmi dörde bâliğ olmuştu. Merâga’da bir Tatar karısı bir saray halkını ale’l-umûm (hepsini) katletmiş ve hiçbirinden mukâvemet değil, tahlîs-i cân (can kurtarmak) için bir hareket-i mezbûhâne (direnme karşı) bile görmemişti. Tatarlar uğradıkları yerlerde mesâcid-i İslâm’a (mescitlere) bârgîr (beygir) bağlar, mekaabir-i şühedâda (şehit kabirlerinde) işret meclisi (içki meclisi) kurar(lardı). (Nâmık Kemâl, Evrâk-ı Perîşân, Terceme-i Hâl-i Emir Nevrûz, Kostantîniyye, 1302, (1886) Matbaa-i Ebuzziyâ, s.
Şimdi Cengiz’inki de savaş, Harezm’in, Selçuklunun Osmanlının yaptığı da savaş. Türkler İslâmiyet’ten evvel de Cengiz’in yaptıklarını hiç yapmadı. İslâmiyet’ten sonraki savaşları ise zâten İslâm’ın yayılmasını gâye edindiği için adâlet en çok gözettikleri prensip olmuştu. Kısacası Türkler târihin hiçbir döneminde zulüm yapmadılar. Zevk için insan öldürmediler.
ANADOLU’YA GİRİŞ
Türklerin Anadolu’ya girişi Alparslan ile başlamış, bu mücâdelenin başaktörü olan Bizans, Osmanlının en büyük sıkıntısı olmuştur. Zâten Anadolu, Bizans (Rum) demekti. Onun için Anadolu’ya Diyâr-ı Rûm denmiştir. Türkler Anadolu’ya girmeden önce Fâtımîlerle, Anadolu’ya girince de Bizans ve Moğol’la savaşmak zorunda kaldılar. Halep’te başlayan toprak edinme mâcerâsı Pasinler’e kadar uzanmış ama geldikleri Orta Asya topraklarına dönmek istemeyen Kayı Anadolu’da bir sâbit mekân tutmak istemiştir. Asya’da olduğu gibi Moğol belâsı burada da başlarında idi. Orta Asya Türk illerinden Îran’a, Bağdat’a kadar yayılan bu belâ Anadolu’yu ve Selçukluyu da hükmü altına almıştı. Konya’ya bağlı olmasına rağmen önce bağımsız bir topluluk gibi yaşayan Kayı, civâr obaların da desteğini alarak Bilecik’e, Söğüt’e kadar dayanmıştı. Civâr obalar da Orta Asya’dan gelen Türk boyları idi. Obalar giderek büyüyor ve merkezî yerlerde ticâretin önemi idrâk edildiği için pazarlar açılıyordu. Şunu da belirtmekte fayda var: Bizans bu pazarların ve ticâret yollarının hemen tamâmına sâhip olduğu için zengin ve müreffehti. Muhtelif noktalardaki tekfurlar bağımsız devletler gibi kuvvetli, fakat hepsi de Bizans’a bağlı idiler. Tekfurlar sağlam kalelerde yaşıyorlardı. Gerçi Osmanlı Anadolu’ya gelmeden bu muhkem kalelere pek de ihtiyaçları yoktu; Anadolu’nun kesin hâkimi idiler.
Alparslan’ın Romen Diyojen’i büyük bir fidye karşılığı serbest bırakıp yüklü bir servete ulaşan Büyük Selçuklu ve sonrasında, Anadolu Selçukluları bu i’tibar ve zenginliklerini koruyamadılar. Bir yandan Bizans bir yandan da Moğol Anadolu ve Îran’daki Türk nüfûzunu kırmıştı.
Ticâret, ayakta kalabilmek için savaş kadar gerekli idi. Tâ İpekyolu’na uzanan ticâretin önemini Kayı çabuk kavradı. Çobanlık, gezicilik ve yörüklük isterken, ticâret sâbit ve kalıcı mekân istiyordu. Ne var ki tutulmuş ticâret pazarları kuvvetli tekfurlukların elinde idi. Kulacahisar, Atranos, Yarhisar, Söğüt, Bilecik, Lefke, Domaniç ve Eskişehir kaleleri hep Bizans’ın elinde idi. Yâni fetih olmadan ne ticâret ne de yerleşik hayât mümkündü.
Pazar rekâbeti de Kayı ile Bizans’ı rakip yapıyordu. Barbar Moğol’un, ticâretle, ilimle, estetikle hiçbir yakınlığı yoktu. Civâr obalara yağma yaparak mal devşiriyorlardı. Moğollar zâten niçin savaştıklarını niçin toprak aldıklarını da bilmiyorlardı. Trans hâlinde kan dökmek ve yayılmak tek hedefleri idi. Hiçbir ortak noktaları olmamalarına rağmen Bizans ile bu çapulcu Moğol sürüleri Kayı’ya karşı ittifak kuruyorlardı. Bu arada Kayı kendi soy beylikleri arasında bile tam bir birlik kuramıyordu. Kayı, hiçbir otoritesi kalmamasına rağmen hâlâ Konya’ya bağlılığını sürdürüyordu.
Münferit beyliklerden en kuvvetlisi olması hasebiyle Germiyanoğulları bağımsızlığını îlân edip Yâkup Bey de sultânlığını kurduğunu açıklıyordu. Bu durumda ayakta kalabilmek için ya Kayı gibi Moğol’la ve Bizans’la savaşmak ya da onlarla gizli anlaşma yaparak savaşmamak durumunda idi. Bu durumda da Kayı’nın karşısında olmaları gerekiyordu.
YURT TUTAN DERVİŞLER
Bir toprağı yurt yapmak, kendi kültürünü yerleştirmek kolay bir hâdise değildir. Kayı’nın Anadolu’ya girip yurt tutup yerleşmesinde Türkistan geleneği olan erenler, sûfîler, zâviyeler, çok önemli bir rol oynamışlardır.
Bir toprağı sâhiplenmenin en mühim unsurlarından biri de nüfustur. Kayıların bu toprakları yurt edinmelerinde de kalıcı nüfus probleminin çözümünde de yerleşik dervişlerin sâbit tekke ve zâviyeler açmaları çok önemliydi. Anadolu’ya gelen asker ve savaş ruhlu erenler, bu toprakların yurt olmasını sağlamışlardır. Bu grupları şöyle sıralamak mümkündür: 1- Horasan Erleri, Ahmed Yesevî bağlıları, Yesevîler. 2- Osmanlı’nın temel kurucuları, dervişler, abdallar. 3- Anadolu yiğitleri (Ahîler).
Kayı kâfire karşı cihâd ederken bunu duyan savaşçılar her yerden gelip Kayı’ya katılıyorlardı. Bunların içinde âlimler, din adamları ile çulsuzlar ve sâdece mal mülk kazanmak için gelenler de vardı.
DEVLETE DOĞRU
Süleymân Şâh ve oğlu Ertuğrul Gâzî’nin cihâd rûhu genç Osman’a da ilhâm veriyordu. Bu arada henüz Anadolu ve Sûriye Anadolu Türkleri resmî hükümdârı olan Selçuklu Sultânı III. Alâeddîn, Osman Bey’e kendi kılıç hakkı ve fethi olan Karahisâr’ı ve diğer bütün Türk beyleri ile aynı seviyeye getiren emîrlik ünvânını verdi.
[Burada emîrliği iyi anlamak lâzım. Türklerin Asya kolunda bir gelenek vardı. Kurulan devletlerin başına bir Moğol sultan olarak oturtulur, ama asıl yönetim gücü komutan ve sultan, emîr unvanıyla anılırdı. Altınordu Devleti kurulduğu zaman devletin başında bir Moğol olan Sultan Mahmûd oturmakla birlikte Timur’un ünvânı “emîr”di. Tabîî ki bütün yetkiler onun elinde idi.
[Hattâ Göktürklerin büyük kağanı Bilge Kagan için bâzı târihî kaynaklarda Moğol prensi dendiğini görürüz.]
Osman Bey her cum’a, pazar meydanında kâdılık yapıyor ve sâdece tarafsız kalmıyor, siyâsî bakımdan Hristiyanlara müsâmahakâr da davranıyordu. Osman Bey’in himâyesinde aradıkları adâleti ve ilgiyi bulan Hristiyanlar, Rum halkını ve ticâretini Karahisâr’a çağırıyorlardı. (De Lamartine, Aşîretten Devlete, Türkiye Târihi I. cild, Tercüman 1001 Temel Eserleri Yayınları s. 63, İstanbul)
DERVİŞÂN KATEGORİLERİ
Osmanlının kuruluş döneminde Abdalân Dervişleri içinde Alevî kökenli mistik dervişler de vardı. Osmanlı Devleti’nin net Sünnî-Hanefî- Mâtürîdî anlayışından dolayı, Anadolu’ya gelen bu Abdâl veyâ Bâtınî mistiklerin çoğunun Sünnî sisteme adapte olduğu görülmüştür.
Fakat şurası da unutulmamalı ki bu gayr-i Sünnî mistiklerin târih boyunca bu inançlarını muhâfaza ederek bugün de Anadolu’nun birçok yerinde kimliklerini koruduklarını da görüyoruz…
Geçiş dönemlerinde bâzı açıklanamayan durumlar da olmuş, Sultan onları muhtemelen denemek için Bursa’da meskûn Geyikli Baba’ya “arak / rakı” fıçısı göndermiş fakat Geyikli Baba bu bunun reddetmiş hattâ namaz kılmayan bâzı müridlerini te’dîb için onları sopayla dövdüğüne dâir rivâyetler de yaygındır. Hatta bâzı Abdâl Babaları seccâde-nişîn ve ehl-i salât (namaz ehli ve seccâde oturanları) vasıflarla anılmaları da bu cümledendir. (Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik, Kalenderîler, XII.-XIV. yy.lar, Timaş Yayınları, İstanbul)
[Osmanlı aslen Hanefî-Sünnî bir devlet yapısına bağlı olmasına rağmen Alevî-Bektâşî gayr-i Müslim mistiklere pek müdâhale etmemiştir. Eğer aksi olsaydı bunların Anadolu’da barınmaları pek mümkün olmazdı. Yine de bunların rahat hareket edebilmek için şehir dışlarını, yaylaları veyâ Balkanları tercih ettiklerine şâhit oluruz.]
“Ayrıca gayr-i Sünnî kimliğiyle bilinen Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Vilâyet-nâmesi’nde erenlerin içki içmedikleri, şer’î kuralları çiğnemedikleri zinâ yapmadıkları ve kimsenin malına göz dikip rencide etmedikleri dile getirilir.” (Ali Fuat Bilkan, Osmanlı Zihniyetinin Oluşumu, İletişim yayınları, 2018, İstanbul, s.252)
14. yy.da Anadolu’ya gelen İbni Batûta şöyle demektedir: “Halk İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebindendir. Hak te’âlâ ondan râzî olsun. Hepsi Ehl-i sünnettir. Aralarında ne Kaderî ne Râfızî ne Mu’tezile ne de Hâricî bulunmaktadır. Yine Allâh bu fazîletleriyle (onu) diğer insanlardan üstün kılmıştır.” (İbni Batûta Seyâhat-nâmesi, Trc. Sait Aykut, İstanbul, 2005, s. 274)
Özellikle Molla Fenârî’nin ilk Şeyhulislâmlığı ile birlikte devletin şer’î nizâmı, Türk milletinin Hanefî i’tikâdının kökleri, aynı zamanda devlet üst nizâmı da olmuş, cihâda aynı hızla devâm edilmiştir.
Köprülü’nün şu ifâdesi de çok önemlidir: Bununla berâber Türk hükümdarları İslâm akîdelerine çok bağlı kaldıklarından, Hanefîliği o kadar kuvvet ve kanâatle kabûl etmişlerdi ki, esâsen Türk milletinin ictimâî vicdânından doğan bu teâmül ve tarzdan İslâm arasındaki ayrılığın, Râfızîlik ve i’tizâlin (Mu’tezile) umûmîleşmesine mânî oluyor, diğer taraftan (bunun) bir netîcesi olarak (bu sisteme) derin ve samîmî bir uyma görülüyordu. (M. Fuâd Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar, DİB Yayınları, Ankara 1991, s.18-19)
.
Niye hep inkâr!
17 Şubat 2024 02:00 | Güncelleme :17 Şubat 2024 01:15
A -
A +
Ne yazık ki Sultan Abdülazîz’i şehît ettiler, Sultan Abdülhamîd’e olmadık zulümleri yapıp Osmanlıyı tükettiler. Yapılan her mükemmelliği yok sayıp inkâr ettiler. Bütün bu hareketler Avrupa patentli provokasyonlardı. Zîra aslında Sultan Mahmûd icraatlarıyla Avrupa Osmanlıyı bir savaş devleti olmaktan ziyâde artık yeni ve modern bir devlet olma yolunda rakîp olarak görmeye başlamıştı.
Osmanlı başta ithâl kavramlara yabancıydı. Çünkü “adâlet” devletin, mülkün temeli idi.
Sloganlar özellikle düşünmeyen kafalara hükmeden boş kalıplardır.
Toplumların en vazgeçilmez değerleri hak da olsa bâtıl da olsa dînî inançlarıdır; onlara açıkça cephe almak zordur. Hele dinlerin kökleştiği halkın ve devletin merkezlerinde birleştiği mânevî tasavvurlara, inanmayanlar bile saygılı görünmek zorundadır. Yoksa toplumda değer kaybederler.
Her konu tartışılabilir; yönetimler, sülâleler, güçler… Fakat kökleşmiş inançları tartışmaya açmak zordur.
Dinler eğer ticârî amaçlara yönelikse onların yıpratılması daha da zordur. İşte bu yüzden müşriklerinin her şeyi olan Mekke, aslen bir ticâret merkezi olarak bölgenin dînî odağı olmakla birlikte açık bir pazar, kâr kapısı ve değişik kabîlelerin tanışma ve buluşma yeriydi. İbâdet mekânlarında elbette ticâret de yapılabilir ama “Bir de biz görelim” düşüncesi ile yapılan umrelere dikkat! Seyahat kâfileleri ile özel tasarım sosyetik moda tarzlarıyla umre yapmak, bu ibâdetin rûhuna aykırıdır.
Târihte din değiştirmiş devletler de vardır. Bu dönemlerin tek söz ve kut sâhibi kağan veyâ diğer yöneticilerin tercîhi çok önemliydi. Bögü Han’ın tercîhi ile Maniheizm’e geçen Uygurlar veyâ Satuk Buğra Han’ın İslâmiyeti seçmesi bunlara örnek olabilir.
Orta Çağ’ın Yeni Çağ’a dönüştüğü dönemlerde kral veya diğer monarkların din değiştirmeleri pek mümkün değildir.
Protestanlığın Katolikliğe üstünlüğünün mutlak gücü, bu Ortodoks zihniyetin heterodoks sisteme saldırıları ve mevcut Papalık ve Kilise otoritesinden geliyordu. Fakat bu büyük dînî reform zamanla Katolik zihniyeti öyle sarstı ki Lâtin ve Slâv ırklar dışındaki Avrupa, Protestan veyâ türevleri olan Anglikan, Kalvinist veyâ Cizvit oldular. Bu Luther asıllı hareket, Katolikliğin ve Kilisenin en büyük dayanakları olan mezarlarda istavrozun kaldırılması, günah çıkarmanın iflâsı ve ruhban sınıfının evlenmesi gibi yeniliklerdi ki, o zamana kadar düşünülmeyen değişikliklerdi. Bu yüzden Avrupa veyâ genelde mezhep, Batı dillerinde religious sect, doctrine şeklinde geçer. Yâni bir ayrı din veyâ doktrin gibi kabûl edilir. En aykırı hâlleri de Papalığı tanımamalıdır.
OSMANLIDA KÖKLÜ DEĞİŞİM
Kayıların Anadolu fetihleriyle buralara yerleşmeleri, özellikle de 15. asırda şeyhülislâmlığın Molla Fenârî Efendi ile resmî statü elde etmesiyle devlet, Hanefî Mâtürîdî bir veçhe kazandı. Bu bir baskılama değil devletin teşkîlâtlanmasıyla ilgili bir husustur. Artık 13. ve 14. asırdaki Bâtınî-Hurûfî ve 16. yy.daki Şah İsmâîl’in dâîlerinin propagandaları ile Anadolu’da yerleşme imkânı bulamasa bile Yörük Türkmenler arasında yayılan Alevîlik şehir merkezlerinde ve yönetimde yer bulamadı…
Peki, Osmanlı toplumunda veyâ asıl îtibâriyle devlette din nasıl tartışma ortamına çekildi? Osmanlı toplumu ve hattâ devleti, kendi dışındaki olaylara kapalıydı. Avrupa’daki ekonomik ve işçi hareketleri de Osmanlının umurunda bile değildi. Rönesans ve Reform Osmanlı için hiçbir şey ifâde etmiyordu. Asıl tetikleyici hareket 1789 Fransız İhtilâli’ydi.
NE EFSUNKÂR İMİŞSİN EY HÜRRİYET!
Osmanlıyı rayından çıkaran kelime “hürriyet”ti. N. Kemal “Hürriyet Kasîdesi”nde “Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet //// Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten” (Ne büyülü bir kavramsın ey hürriyetin güzel yüzü, esâretten kurtulduk ama şimdi de aşkının esîri olduk) demektedir.
Bu şiir 2 Haziran 1876’da Vakit gazetesinde yayımlanmıştır. Yâni I. Meşrûtiyet’in i’lânından sonra yazıldı. Nâmık Kemâl’in esâret dediği Rus esâreti falân değildir. Saltanat’tan bahsediyor. Ne büyük bir esâret(!)
“Fransız İhtilâli”nin rûhunda ‘adâlet’ kelimesi de önemli bir kavramdı. Çünkü evvelinde “Kilise” için adâlet” ve “hürriyet” yok hükmünde idi. Sonra bu kavramlar İhtilâlin özü oldu. Osmanlı başta bu ithâl kavramlara yabancıydı. Çünkü “adâlet” devletin, mülkün temeli idi. “El adlü esâsü’l-mülk” (Yâni milletin devletin temeli adâlettir.) Hadîs-i şerîfi veyâ -Hazret-i Ömer’in sözü de olabilir- Osmanlı’nın özü idi.
“Gençler o zamanki Osmanlıyı Pâris yapmaya özendiler.” Bunlar bir nevi medeniyet hummâsına tutuldular. Onlara göre medeniyet ilim ve fen olmaktan ziyâde saltanâtı halkla paylaşmak yâni “meşrûtiyet” ve Avrupâî yaşayıştı.
OSMANLI ISLÂHÂTA KAPALI MIYDI?
İlmî, askerî ve ekonomik olarak köklü değişmeler Sultan Abdülmecîd döneminde başlamıştır. Aslen büyük hamleci Abdülazîz ve siyâsî dehâ Abdülhamîd Han dönemine bakmadan bu genç yaşta vefât eden dâhî pâdişâh Abdülmecîd dönemini iyi tanımak lâzımdır. Sonrasında Genç Osmanlının devâmı olan İttihâdcılar, devleti büyük bir basîretsizlikle I. Dünyâ Harbi’ne sokarak en büyük ihâneti yaptılar.
Ne yazık ki Sultan Abdülazîz’i şehît ettiler, Sultan Abdülhamîd’e olmadık zulümleri yapıp Osmanlıyı tükettiler. Yapılan her mükemmelliği yok sayıp inkâr ettiler. Bütün bu hareketler Avrupa ve Mason locaları patentli provokasyonlardı. Zîra aslında Sultan Mahmûd icraatlarıyla Avrupa Osmanlıyı bir savaş devleti olmaktan ziyâde artık yeni ve modern bir devlet olma yolunda rakîp olarak görmeye başlamıştı. Bunlara ilâveten yeni sanâyi’ ana maddesi petrolün de vatanının Osmanlı mülkünde olduğunu anlamışlardı. Abdülhamîd petrolün ehemmiyetini şuurla idrâk etmiş, hunhâr Avrupa’ya direnmeye çalışıyordu. O zamanda dünyâ fitnesi olma yolunda paketlenip servis edilen Filistin mes’elesine bütün Avrupa sâhip çıktı. Ne münâsebetle!? Tabîî ki bir İsrâil devleti kurup Orta Doğu’da bir petrol kanalı açmak için… Yine şunu da çok iyi anlamak lâzım: Genç Osmanlılar ve İttihâdcılar bu yıkım hareketinde en az Batı kadar suçlu ve şuurlu idiler.
SLOGANLAR VE ATEŞLEYİCİ FAKTÖRLER
Sloganlar özellikle düşünmeyen kafalara hükmeden boş kalıplardır. Bu kalıp lâflar düşünmeye ve akla değil hislere hitâb eder; tansiyonları yükseltip terörü tetikler.
Hastalıklar, virüsler gerekli hayat ortamı bulamazlarsa yaşayamazlar. Aynı viral bir hastalık gibi yayılan toplum düzenine yönelik hareketler, kendilerini besleyip geliştiren bir halk kesimi ve uygun mekânları bulup burada yuvalanır ve çoğalırlar.
Osmanlı toplumu homojen (tek yapılı) bir millet değildi. İçlerinde bir sürü Rum, Ermeni, Sırp, Hırvat, Bulgar ve diğer gayr-i müslim halk ve Müslüman topluluklar da yaşıyordu. Bunların hepsi de gayr-i müslimler de dâhil devlet ricâli ve nâzır (bakan) bile oldular. Ermenilere “Millet-i sâdıka” (sâdık millet) denilmiştir. Emniyet içinde yaşadılar ve ümmetten çok zengin oldular. Bu grubun bir ayağı dâimâ Avrupa’da idi. 19. yy.da Osmanlı gençleri bu karantina bölgesine girdiler, önce sekülarizm, sonrasında da ateizm mikroplarını kendi ülkelerine taşıdılar. Osmanlı kendisinden emin bir devlet olduğu için bu mikroplara karşı savunma sistemlerini geliştirmedi. Bu Avrupâî donörler (mikrop taşıyıcılar) ilk müsâit mekânlarda yerleştiler ve ürediler. Bu mekânlar Selânik ve Pera (Beyoğlu) idi.
Osmanlı ordusu halka bir kontra güç olarak kurulmadı ve olağanüstü hâller dışında da bu amaçla kullanılmadı. (Celâli ve Yeniçeri isyanları gibi). Sultan Abdülhamîd’e karşı kurulan eşkıyâ gürûhu Hareket Ordusu, halka ve devlet askerlerine karşı kullanılırken onlardan çok daha güçlü olan “Hassa Ordusu”nu kullanmayan Abdülhamîd Han kan dökülmesini istemediği için Necemeddîn-i Kübrâ hazretleri gibi kadere teslîm olmuştur.
DARBELERİN ŞİFRELERİ
İttihâdcılar ve Hareket Ordusu, Osmanlı ve sonrasındaki bütün askerî darbe veyâ benzeri baskıların başlangıcı olmuştur.
27 Mayıs 1960 İhtilâli, 12 Mart 1971 Muhtırası,12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 Süreci, 27 Nisan 2007 e-Muhtırası… Bunlardan 1960 ve 1980’de ordu iki defa yönetime el koymuş, 1971 ve 1997’de hükûmeti istifâya zorlamıştır. Nihâyet 15 Temmuz 2016’da yine en kapsamlı ordu kalkışımı olmuş ve 252 vatandaşımız şehîd edilmiştir. Ne gariptir ki bütün darbelerde sebep hep “irticâ” yâni açıkça söyleyemedikleri “İslâmiyet” olmuştur. Hiçbir darbenin amacı Türkiye’nin refâhı, kalkınması olmamış, tam aksine her darbe milletimize milyonlarca dolar ziyâna sebep olmuş, her darbe bizi en az 50 sene geri götürmüştür.
Abdülazîz’in şehâdeti ve Abdülhamîd’in tahttan indirilmesi bu gelecek darbelerin şifreleri idi. Her kalkınma hamlesi dış güçler ve onların kuklaları Genç Osmanlılar ve İttihâdcılar tarafından engellenmiştir.
Abdülmecîd Han’la başlayan modern teknoloji ve fennî tekâmül ve buna bağlı olarak açılan mektepler göz ardı edilemez. Onun tâkipçisi Abdülazîz çıtayı daha yukarı çekince, hayâtından olmuş, sonrâsında asrın en siyâsî pâdişâhı Abdülhamîd Han Siyonizm’in açık hedefi hâline gelmiş, Osmanlının ipi onunla çekilmiştir.
28 Şubatçılar “Bu süreç bin sene devâm edecek” dediler ama daha evvel 1876 1. Meşrutiyet ve Jön Türkler ile İttihâdcıların 1908 2. Meşrûtiyet hareketi ve Osmanlının yıkılışı, Hılâfet’in ilgâsı, kânunla hiçbir alâkası olmayan ve üst mahkemesi bile bulunmayan İstiklâl Mahkemeleri ile başlayan süreç bütün darbelerin şifresi durumundadır.
HAMLELERİN BÂNÎSİ ABDÜLMECÎD HAN
“Osmanlı hiçbir şey bırakmadan yıkıldı, düyûn-i Umûmiye’yi başımıza dert olarak yıktı” diyenlere evvelâ Sultan Abdülmecîd dönemini hatırlatmak isteriz: Bunlara ilk sözümüz şu olacaktır. İnkârcılık en sefîl sığınaktır. İlmî hiçbir delîli olmayan, geçmişi karalamaktan başka sermâyesi bulunmayan insanların mantıksız sözleridir inkârcılık.
Şimdi Abdülmecîd dönemi icraatlarının birkaçını hatırlatalım: Osmanlıda ilk telgrafı bu Sultan kurmuş ve Balkanlardaki askerlerle telgraf yoluyla hasbıhâl etmiştir. Telgrafı bugünkü nesil bilmez ama bu sistem o günün on-line bağlantısı gibidir.
Adana-İzmir arasındaki ilk demir yolunu da yine aynı pâdişah yapmıştır.
Her ne kadar ekonomik gücün zayıflaması gibi düşünülse de piyasa hareketlerinin canlanmasında oldukça önemli olan kâğıt para (bank note) onun zamânında basılmıştır. Unutulmamalı ki dünyânın en geçerli parası olan dolar da kâğıt paradır. Bu faaliyetlerin yürütülmesi amacıyla istihdâma yönelik bir sürü insan ekmek parası kazanmıştır. Bu istihdâm için modern mektepler açılmış; bu dönemi Avrupa bile hayretle seyretmiştir.
Yine bu yıllarda modern ordunun yuvası Harp Akademisi açılmış, bilimin en üst mekânı Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) yine bu dönemde yeni kimliğine kavuşmuştur. (Prof. Dr. Fehâmeddin Başar ve daha birçok ilim adamı İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunu Sultan Fâtih dönemine kadar indirirler.)
Dârülmuallimîn (erkek öğretmen okulları), ziraat, orman ve ebe mekteplerini de hatırlamak lâzım.
Osmanlıda tarım ve hayvancılık da önemlidir. Ziraat okulları ve ormancılık okulları da bu zamanda açılmış, ilk def’a ormanlar geniş kapsamlı koruma altına alınmış ve devlet kesilecek ve seyreltilecek orman alanlarını resmî olarak belirlemiştir. Bu arada Fâtih’in “Ormanlarımdan bir yaş ağaç kesenin başını keserim” sözü her ne kadar korkutucu gelse de bugünkü ekolojik dengede bunun ne kadar önemli olduğunu kaydetmeye bile lüzum yoktur.
Yine Cağaloğlu’ndaki o günün en modern lisesi Vâlide Mektebi de bu döneme âittir.
İlk gazete bu aralar açılmıştır. Kezâ ilk devlet yıllığı “Salnâme”ler de onun zamânına aittir.
“Şirket-i Hayriyye” yâni İstanbul vapur işletmelerini açan da bu sultandır.
Zamânın en önemli akademisi “Encümen-i Dâniş”i kuran da bu hamleci pâdişâhtır. Bu akademinin yaptığı önemli hizmetlerden birisi de ilk resmî gazete “Takvîm-i Vakâyi’”in kurulmasıdır. Dârülfünûn’da okutulacak kitaplar da bu akademide basılmıştır.
Encümen-i Dânişin açılış konuşmasın Reşîd Paşa yapmış ve şöyle demiştir: “Velînîmet Efendimiz Encümen-i Dâniş’in küşâdını (açılışını) emr ü fermân buyurdular.”
Sultan Abdülmecîd Galata Köprüsü’nü de yaptırmış, Mecidiyeköy semtini de o kurmuştur. Köle ticâretini ilk yasaklayan da odur.
Şimdi şöyle düşünelim: Abdülmecîd’den sonra gelen ve gerçekten Avrupa’yı yakalayacak olan iki ıslâhâtçı pâdişâhtan Abdülazîz şehîd edilmeyip Abdülhamîd Han, dönemindeki Rum ve Ermeniler, Emanuel Karasso ve Sandanski hempâları İTC’liler olmasaydı bu devlet o zaman Avrupa ayârında bir devlet olamaz mıydı?
Ama önce Avrupa sonra da yerli işbirlikçiler koskoca Osmanlıya kıydılar. Yıllar sonra “Gezi Olayları”nın baş fâillerinden birinin dediği gibi: “Mes’ele ağaç mes’elesi değil, bunu hâlâ anlamadınız mı?
Mes’ele asrın tek Ehl-i sünnet devleti Osmanlıyı yıkıp yerine Avrupa’ya entegre olmuş bir yeni devlet kurmaktı. Osmanlının petrolüne el konulmuş ve Siyonizm’in görünen yüzü İsrâil devletininin temelleri atılmıştı. Başardılar. Heyhât. Yazık ki yazık!
.
Tarih içinde din devlet münasebetleri
2 Mart 2024 02:00 | Güncelleme :2 Mart 2024 06:18
A -
A +
Hristiyanlık doğrudan bir devlet yönetimi getirmediği için Kilise dîni paravan yaparak halkı istediği gibi yönetiyordu. Timurlular, Harezmşâhlılar, Bâbürlüler, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılarda ise din-devlet ayrımı diye bir mesele söz konusu değildi. Halk, devlet adamları ve askerî sınıf hep dindar olduğundan kendi dışında da olsa İslâm halîfesine bağlıydılar.
İlk Çağ toplumlarında din, sistemin içinde bir halk uygulaması olup bir doktrin veyâ devlet yönetimine bir alternatif değildir. Çoğu İlk Çağ kavimlerinde din agnostik (tam bilinmeyen) bir baskılayıcı uygulama olsa bile devlet sistemi içinde yer almıyordu. Tapınmalar, adaklar genelde herkes veyâ kağan, bey, hakan ve diğer yöneticiler tarafından kabûl edildiği gibi algılanıp uygulamalar buna göre yapılıyordu.
Bâzı toplumlarda maddî yönden güçlenen din temsilcileri, yönetimleri baskılamak istediler. Bunun en açık örneği eski Mısır’da görülmüştür. Amon Tapınak Râhipleri ve baş râhip ayrı bir devlet gibi zenginleşip halkın dînî duygularına dayalı alternatif (paralel) bir devlet gibi davranıyorlardı. Devleti yöneten firavunlar da Tapınakla iyi geçindiği sürece hiçbir problem çıkmıyordu.
Budist toplumlarda râhipler genelde şehir dışlarındaki tapınaklarda ayrı bir koloni gibi yaşıyorlardı. Bu râhiplerin veyâ Budist din güçlerinin devlet yönetimiyle bir ilgileri yoktu. Yöneticiler de kendilerine duâ eden din adamlarını koruyorlardı. Sıcak bölgede yaşayan bu din adamları basit bir örtü kullanıyorlar ve bitkilerle beslendikleri için dünyevî bir sıkıntıları da olmuyordu. Râhipler genelde her gün beş veyâ on kilometre yol katedip yerleşim merkezlerine geliyor, boyunlarına asılı teneke kutulara yeşillikler veyâ zaman zaman da lüks olarak pirinç topluyorlardı. Halk da bunu buşi (sadaka) olarak kabûl ediyor ve seve seve veriyorlardı. Evlenmiyorlar, az yiyorlar, basit yaşıyorlardı. İhtiraslardan uzak oldukları için devlete problem olmuyorlardı.
Maniheistler ve Brahmanlar da genelde bunlar gibi yaşıyorlardı.
Kısacası bu din mensupları devletin istediği gibi yaşadıkları için hiçbir probleme sebep olmuyorlardı.
Mecûsîlikte de durum bundan farklı değildi.
Eski Roma ve Yunan’da tanrılar mitolojik bir güç olarak hem halk hem de devlet tarafından kabûl görüyorlar, aralarında bulunan yarı insan tanrılarla da bütünleşerek problemsiz yaşıyorlardı.
Eski Türklerde kağan kut sâhibi olduğu için “tanrısal güç taşıdığından” hiçbir sözüne îtirâz edilmez ve devlette tek güç onun elinde olurdu. Bu devletlerde dînin sembol ve rûhâni temsilcisi olan şamanlar kağanın psikolojik destekçileri gibiydi. Şamanist devletlerde de müteşekkil bir dinden bahsedilemezdi. Şeriatleri, cemaatleri veyâ tapınak gibi mekânları yoktu. Dînî kurallar çok baskıcı törelerden ibâretti. Töre kağana da halka da şamana da hâkimdi.
Köklü bir kurallar dîni olmayan Tengricilik veyâ Kök Tengri dîni Moğollarda da Türklerde de aynı uygulamalara sâhipti. Bunlarda din bir rehabilitasyon ve özellikle de motivasyondu. Zâten fazla bir yaptırım gücü (müeyyideler) yoktu.
VAHYÎ DİNLERDE DURUM VE İSLÂMİYET
Semâvî dinlerde peygamberler belli bir ilâhî düzeni te’sîs etmek için gönderildiler. Kendilerine gelen vahiyler şeriat kapsamında olup her peygamber bir önceki peygamber ve onun şeriatinin mütemmimi oluyordu. Dolayısıyla resuller ve onları uygulayan nebîler aynı zamanda toplumu yönetme mes’ûliyetini de yükleniyorlardı. Hüküm Allâh’ındı ve Allâh’ın elçileri o hükmü îfâ etmekle görevlendiriliyordu.
Hazret-i Âdem ilk insan ve ilk peygamber olarak geldiğinde onun zamânında bu gelen vahyî dinden başka din olmadığı için alternatif de yoktu. Evlâdı ve soyundan kırk bin kişiye hem resul hem de yönetici oldu.
Daha sonra gelen peygamberler zamânında halk arasında bâzı kişiler isyân edip onları tanımadılar. Bunlar içinde büyük yöneticiler de vardı. Kur’ân-ı kerîmde bu isyanlarından dolayı Rabb’imizin gazabına uğramış kavimlerden Hazret-i Hûd’un kavmi Âd, Hazret-i Sâlih’in kavmi Semûd, Hazret-i Şuayb’in kavmi Eshâbü’l-Eyke, Hazret-i Nûh ve Hazret-i Lût’un kavimleri, Fir’avunlar, Nemrûdlar, Hâmânlar, Kârûnlar hepsi helâk oldular.
Efendimiz zamânında da Ebû Cehil, Ebû Leheb, Hristiyan râhip Ebû Âmir, K’ab bin Eşref, Nâdir ibnü’l-Hâris, Velîd bin Mugîre gibi kişiler isyan hâlinde oldular.
Hazret-i Peygamber’den îtibâren teşekküllü devlet kurulmuş, ondan sonra gelen Hulefâ-i Râşidîn ve diğer İslâm halîfeleri devleti hep aynı sistemle yönetmişlerdir.
HRİSTİYANLIKTA DURUM
Hristiyanlıkta söz sâhibi olan Kilise ve yöneticiler arasında çok eski zamanlarda otorite çatışmaları başlamıştır. Orta Çağ’ın Kilise taassubu ve baskısı, zulme dayalı devlet yönetiminin din adamlarıyla ortak hareket etmesi, Papa’nın veyâ Patrik’in hatâsız kabûl edilmesinden dolayı halk üzerindeki otoritelerini sarsıyordu. Kilise’nin gerek engizisyon cezâları gerekse aforoz silâhı çok güçlü olduğu için biriyle halkı diğeriyle özellikle yönetim kademelerini âdetâ rehin almış gibiydi. İşkenceler de akıllara durgunluk verecek derecede korkunçtu.
Kilisenin otoritesi zâten Rasyonalist filozofların fikirleriyle zedeleniyordu. Çünkü Rasyonalizm’de doğru bilginin kaynağı akıldır. Bu akımın en önemli sîmâları Sokrat, Platon, Aristoteles, Fârâbî, Descartes ve Hegel’dir.
Hegel, Descartes ve Immanuel Kant’ın akılcılığından etkilenmiş o da özellikle Martin Heidegger’i etkilemiştir. Hegel Kant’ın imkânsız olduğunu söylediği şeyi gerçekleştirmiş yâni rasyonal bir metafizik kurmuştur. O esas hukuk felsefesinin de kurucusu olduğu için ferdî yönelimleri esas alır ki bu Kilise’nin ipini çekmek gibidir. Ferdiyetçilik, hür düşünce esâsen felsefenin temel prensibi olduğu için Kilise’nin yönlendiren baskılayıcı düşünme sistemini ve hür düşünceyi savunan felsefî ekoller kilisenin en büyük engelleyici faktörü oldular. Pozitivist akım bütün dinlere ve her tür tanrı fikrine de karşı bir düşünce sistemi geliştirdiğinden eğer Rönesans, Reform ve Fransız İhtilâli olmasaydı Batı asla lâik olamaz ve Orta Çağ ilkelliğinden kurtulamazdı.
Felsefe X ilâ XII. yy.larda İslâm dünyâsını etkilese bile Tevhîd akîdesini yıpratamamakla birlikte akâidde büyük sıkıntılara sebep olmuştur. Fakat İslâmî mütefekkirlerde felsefî akımlara karşı geliştirilmiş olan kelâm ilmi kuvvetli bir parad olduğu için 19. yy’a kadar Pozitivizm ve diğer ateist sistem Osmanlıda pek te’sirli olmadı.
LÂİKLİK BÖYLE ORTAYA ÇIKTI
Kilise’nin giderek müsbet bilimden ayrılması, hattâ buna tam anlamıyla karşı çıkması halkı giderek Kilise’den uzaklaştırıyor ve bu kurum sık sık eleştiriliyordu. Başlangıçta sırf duygusal olan Kilise karşıtlığı Fransız İhtilâli ile objektif bir hâle dönüştü. Bu karşıtlık zamanla siyâsî bir nitelik de kazandı. Artık Kilise mallarına el konuluyor, râhipler, papazlar bile normal bir vatandaş olarak görülüyordu. Buna karşı koyanlar kamu hukûkuna göre yargılanıyordu. Okullar, kadınların durumları, Dreyfus olayı Batı’da artık din işleriyle devlet işlerinin ayrılması düşüncesini ortaya çıkarıyordu. Yânî baskıcı ve zâlim, Kilise lâikliğin halk tarafından benimsenmesinin aslî fâili olmuştur. Özellikle “La ligue des dorits de i’homme etdu citoyen” (İnsan ve yurttaş hakları birliği) 1898’de kuruluyor ve yepyeni ufuklar açıyordu. Gittikçe gelişen olaylar işçi sınıfını güçlendirdiği için burjuva, bu sınıfı Kilise’nin karşısında konumlandırmaya çalışıyordu.
Hristiyanlık XIII ve XIV. yy.larda en saygın dönemini yaşamıştır. Sonrasında bu kurumun komün çıkışları Kiliseyi burjuvanın hedefine koymuştur. Öyle ki Kilise bu dönemlerde kendisine devletin önüne çıkarmıştır.
Aslında İslâm dışı bütün yaşayışlarda var olan sınıf ayrılıkları halkı zâten birbirine düşman ediyordu. Bu toplumlarda halk kastlara (bölünmüş farklı topluluklar) ayrılmış; burjuva güçlü, kilise burjuvaya muhtaçtı. Burjuva yanlarında çalışan işçilerin haklarından keserek Kilise’ye vergi veriyor, boğaz tokluğunu bile kazanamayan bu sınıfın kanını burjuva ve Kilise berâber emiyorlardı. Ayrıca râhiplerin gayr-i ahlâkî tutumlara ve râhibelere uyguladıkları cinsel istismarlar da giderek artıyordu. Halkın sesi olan ozanlar sürgün ve büyük cezâlara rağmen bu durumları açıkça dillendirmeye başladılar.
Görüldüğü gibi dînî hüviyetini kaybeden ve zulüm ve baskı aracı hâline gelip devlet içinde devlet olan Kilise’yi etkisiz kılacak tek çâre “lâiklik” olarak görülmüştü. Bunun amacı ve mantığı bu baskıcı güçten hem devleti hem de halkı kurtarmaktı.
Anlaşıldığı üzere Orta Çağ Kilisesi devleti bir sistem üzerine oturtarak yönetmeyi düşünemezdi. Böyle gelişmiş bir din devleti statüleri de yoktu. Devlet demek burjuva-Kilise ortaklığı ile halkı adâlet ve ekonomik yönden baskılayıp, maddî avantaj yönünde tartışılmaz otoriteyi de sağlamaktı.
Tarih içinde din devlet münasebetleri
İSLÂM-TÜRK TOPLUMUNDA DURUM
İlk müteşekkil İslâm Türk devleti Karahanlılar olmasına rağmen, İlteber Almış Han’ın 921’de kurduğu Bulgar-Türk devleti kısa ömürlü olduğu için nazar-ı i’tibâra alınmayarak diğer uzun ömürlü Türk devletleri söz konusu edilmiştir. Timurlular, Harezmşâhlılar, Bâbürlüler, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılarda din-devlet ayrımı diye bir mes’ele söz konusu değildi. Halk, devlet adamları, askerî sınıf hep dindar olduğundan kendi dışında da olsa İslâm halîfesine bağlıydılar. Abbâsîlerden i’tibâren dînî üst otorite olarak Hılâfet makâmını bir zirve statüsünde kabûl etmelerinden coğrâfî de olsa bir total İslâm birliğinden söz etmek mümkündü. Gerçi Hılâfet Osmanlıya geçinceye kadar Türk toplumlarında dışa bağlı Hılâfet kabûlü dînî bir mükellefiyetten geliyordu; idârî bir hüviyeti yoktu.
Hazret-i Peygamber Efendi’mizle birlikte İslâmî devlet statüsü de oturtuldu. Dört Halîfe dönemi, Hılâfet makâmının uygulama dönemi başlangıcı olup 1924’e kadar bu sistem işlemiştir. Tabîî ki uygulamalarda sıkıntılar Emevî Devleti ile başlamış ama sistem sorgulanmamıştır. 1517’de Yavuzla birlikte Hılâfet, mütevâzı fakat vakûr hâliyle Hulefâ-yi Râşidîn’e yakışır şekilde işlemiş ve Osmanlının fetih ve ihtişam dönemine yakışır parlak bir dönem yaşamıştır.
İslâmiyet din-devlet bütünlüğü içinde olduğu için yönetimi bütün olarak ihâta ediyor ve adâlet, mülkiyet, mîras, evlenmeler, talak (boşanmalar) zımmî ve müste’men hakları (İslâm toplumuyla devamlı veyâ geçici zamanlı yaşayan ticârî ve diğer amaçlı gayr-i Müslüm tebaa) hep bu şer’i hukûkun ve Hılâfet’in büyük devlet bünyesindeki varlığından kaynaklanan müeyyidelerin emniyet ve himâyesinde idi.
TUTUNMAYA ÇALIŞAN KİLİSE
Hristiyanlık doğrudan bir devlet yönetimi getirmediği için Kilise dîni paravan yaparak icrâyı bağlıyor ve halkı istediği gibi yönetiyordu.
Mûsevîler bu konuda daha din-devlet görünümünde olmalarına rağmen, Hristiyanlıkta bunu görmek mümkün değildi. Bu yüzden Avrupa, lâiklik öncesinde bir din devletleri topluluğu değil; dînin baskısında kaotik bir yapılanmaydı. Din, öyle şümullü kullanılıyordu ki Avrupa Hristiyan ülkeleri coğrafyasına “Kristendum” deniliyordu. Yâni Hristiyan coğrafyası… Fakat Katolik-Protestan ayrışmasıyla doğan mezhepler ayrı bir din gibi kabul ediliyordu. Bir Katolik aslâ bir Protestan kilisesinde ibâdet etmediği gibi bir Protestan da Katolik kiliseler gitmiyordu. Papalık da yarı itibârlı bir duruma düşürülmüştür. Yâni sâde Katolik rûhânî lider…
Bu durumda şunu özellikle belirtmekte fayda var: Bugünkü Avrupa’da lâiklik lüzumsuz bir kuruluştur. Orada artık ne Kilise din işlerini devlete hâkim kılmak gibi bir düşünce içine girebilir, ne de böyle bir düşünceyi halk ciddîye alır. Yâni Kilise, Batı’da dînin bir mekân içine sıkıştırılmış romantik ve sembolik hâlidir. Hafta sonları ikindi vaktinden sonra devlet adına yüzyıllardır değişmeyen gelenekle kıyılan nikâhlar ve vaftiz törenleriyle Kilise ayakta durma savaşı vermektedir. Resim ve heykellerin müzesi hâlindeki antik kiliseler büyük bir turistik câzibe merkezleri olduğu için Kilise artık bir art-antik mekânlara dönüşmüştür. Her ne kadar varlıklarını sürdürebilmek için kilise içerisinde pop konserleri de verse, LGBT destekçiliği de yapsa, Kilise artık Orta Çağ hüviyetinden çok farklıdır. Sinema sektörü bile Kilise’nin değişen çehresini objektif olarak ortaya koyan filmler yapmaktadır. Meselâ “Yırtık Râhibe” adlı film bunun en açık örneğidir. Eseri 1992 Amerikan müzikal suç komedi filmidir. Whoopi Goldberg akla en son gelecek olan sessiz bir manastıra saklanan bir salon şarkıcısıdır. Manastırda aykırı davranışlarıyla birçok râhibeyi kandırıp ruhsuz kilise korosunu danslı ve varyete usulü bir koroya dönüştürür. Fakat garip olan şudur ki Hristiyan topluluk bunu hiçbir şekilde tepkiyle karşılamamıştır. Çünkü onlar da Kilise’nin düştüğü durumun farkındadırlar. Yâni bugünkü Batı Kilisesi onların aynası gibidir. Ne eksik ne fazla…
.
Kararsızlıkla heba olan yıllar
16 Mart 2024 02:00 | Güncelleme :21 Mart 2024 13:28
A -
A +
Tanzimat devrinde çocuklar Fransızca öğreniyor, piyano çalıyorlar ama şeyhlerin ellerini öpmeye de devam ediyorlardı. Hem mesîre yerleri hem eğlence yerleri dolup dolup taşıyor; tekkeler ve zâviyeler de hiç boş kalmıyordu. “Hem dînimi yaşarım hem eğlenirim, ben Avrupâî bir Osmanlıyım” tezi yaygınlaşıyordu.
Osmanlıyı ilk büyük dönüşüme sokan Tanzimât’ın başta gelen paşalarının hepsinin iyi bir din eğitimi aldığı bilinir. Tanzimât’ın en bilinen sîmâsı, tam mânâsıyla Batıcı Reşîd Paşa da medrese çıkışlıdır. Cevdet Paşa muhafazakâr ıslâhatçıdır. Âlî ve Fuâd Paşalar Avrupâî kimlikleri ile tanınırlar.
Cevdet Paşa aslen ilmiyye sınıfındandır; yâni kıymetli bir şahsiyettir. Kazaskerlikten mülkiye sınıfına geçiş yaparak vezîr olmuştur. Her eseri ciddî bir çalışma olan Cevdet Paşa, târihçiliği, hukukçuluğu (Mecelle) ve dînî varlığıyla da öne çıkan bir figürdür.
Cevdet Paşa, Osmanlının çöküşünü hazırlayan ve müsbet ilimden giderek uzaklaşan Süleymâniye Medresesi’nin molla takımına çekidüzen vermiştir.
Cevdet Paşa, bütün pürüzlerine rağmen Reşîd Paşa’yla iyi geçinmişti. Reşîd Paşa da Cevdet Paşa’nın yanında olmasından memnundu. Aslında Cevdet Paşa muhâfazakârlar ile reformcu-yenilikçiler arasında bir ara bulucu, bir köprü vazîfesi yapıyordu. Paşa, Batıcılıkta sınır tanımayan Âlî ve Fuâd Paşalarla ters düşüyor ve onlara da bayağı yükleniyordu.
Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım ilk modernist Osmanlı kadın tiplerindendir. Şâir Nigâr Hanım’dan daha muhâfazakâr ve daha dindardı. Babasının fikirlerini destekliyor, Osmanlı ile Batı kültürü arasında gidip gelmesine rağmen o, bir Osmanlı aydınıydı. Diplomat eşleriyle teşrîfât kuralları çerçevesinde görüşen, seçkin yabancı elçilerin hanımlarının aradığı üst kademe bir Osmanlı hanımefendisi idi.
TANZÎMÂT ÇEVRELERİ
Bu devirde çocuklar Fransızca öğreniyor, piyano çalıyorlar ama şeyhlerin ellerini öpmeye de devâm ediyorlardı. Hem mesîre yerleri hem tiyatrolar hem eğlence yerleri, Pera (Beyoğlu) mekânları dolup dolup taşıyor; tekkeler ve zâviyeler de hiç boş kalmıyordu. “Hem dînimi yaşarım hem eğlenirim, ben Avrupâî bir Osmanlıyım” tezi yaygınlaşıyordu. Osmanlıcılık varlığından pek fazla tâviz vermiyordu. Özellikle Nâmık Kemâl’in varlığını hissettirmesiyle Osmanlıcılık yeni bir boyut kazanmıştı. Bu devrin aydınlarının İslâmiyet veyâ Osmanlı ile açık bir karşıtlığı yoktu. Genelde Fransız İhtilâli’nin Avrupa’yı saran “hürriyet”in büyüsüne kapılmışlardı. N. Kemâl’de Reşîd Paşa kadar idârî bir reform inâdı yoktu. Ama dış (İngiliz ve azınlık) destekli “Koca” lâkaplı Reşîd Paşa tam bir inkılâpçı idi.
Tanzimât öyle tipler sahneye sokmuştur ki koskoca Osmanlı târihinde bu misillü karakterlere rastlanmaz: Reşîd Paşa kutup başıdır. Yetiştirmesi Şinâsî hem pozitivist hem de saltanat karşıtıydı. Üstâdı Reşîd Paşa bile onun kadar pervâsız değildi; bir gidişte Avrupa’nın tutkunu olmuş, Batı felsefesini pozitivist fikirlerini Osmanlı toplumunda savunur hâle gelmiştir. “Şâir Evlenmesi” adlı tiyatro eseri görücü usulü evlenmeyi tenkît eden bir eserdir.
Âzerî yazarlarından Mirza Fethali Ahundov, kapalı kadın hayâtını sorgulayan ve kadınların evde değil çalışma hayâtında olmasını ve okumasını savunan belki ilk kişidir. 1880’lerde Rusya Müslümanlarından bir grup “Âlem-i Nisvân” (Kadınlar Âlemi) adlı ilk feminist gazeteyi çıkartmışlardır.
“Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Âliye Hanım ve Şâire Nigâr Hanım’ın başını çektiği Beyoğlu hayâtı ve kadınlı erkekli alışverişlerini Cevdet Paşa (zenperestlik (hovardalık) ve muâşaka (âşıktaşlık, flört) olarak görür ve tarafdâr olmaz.” (İlber Ortaylı, Osmanlı Düşünce Dünyası ve Tarihyazımı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2023 s. 109)
Fuâd Paşa, Reşîd Paşa’nın dahliyle siyâsete atılmıştır. Sultan Abdülazîz döneminde iki kez sadrıa’zam olmuş ve on yıl hâriciye nâzırlığı yapmıştır. Âli Paşa da beş defa sadrıa’zam olmuş ve saltanâtın hep karşısında durmuştur. Hâriciye siyâsetinde çok etkili olan Tanzîmat paşalarındandı. Âlî Paşa Fransız Medenî Kânûnu’nun kabûl edilmesini isteyen ilk Osmanlı aydınıdır. (Ortaylı, age, s 124)
“Tanzîmat, Reşîd Paşa’nın mutlakıyetçiliği ile başlayıp Midhat Paşa’nın anayasalcılığı ile noktalandı. Aydınlar arasında geçişlerde lâik-ulusalcı Şinâsî, Modernist-İslâmcı Nâmık Kemâl, İslâmcılık-lâiklik, Türkçülük- Osmanlıcılık arasında gidip gelen Ali Suâvî Efendi dikkat çeker.” (Ortaylı, age, s. 129-130)
Bu devrin en net görünümüne Ali Suâvî Efendi’de şâhit oluruz. O, halkın alafranga yaşarken bile şeyhlerin elini öpüp tekkelere gittiğini görünce hem şapkalı hem sarıklı, yabancı bir kadınla metres hayâtı yaşayıp câmilerde vaaz eden bir profildi. Sonraki dönemlerde şiddete dönüşecek olan hürriyet eylemlerinin de öncülüğü yapmış ve Çırağan Baskını’nda öldürülmüştür.
Âlî Paşa’nın Bâbıâlî’deki baskılı rejiminden sonra bundan nefret edenler “istibdâd” kelimesini ilk defa kullandılar. Bu kelimeyi genç Türk politikacılarının kullanmalarına rağmen Abdülhamîd’in hal’ fetvâsında bile geçmediğini görürüz.
EDEBÎ MÎRAS
Tanzîmat’la başlayan yeni bir edebî anlayış ve icrâmız vardır. 1840’lara kadar klâsik edebiyat anlayışımız yâni nesir ve nazmımız eldeki verilerdir. Şiirlerin yanı sıra mesnevîler, menâkıbnâmeler, vakâyi’nâmeler belli bir dönemden sonraki seyâhatnâmeler nesir örneklerindendir. Genelde Yâsin ve Tebâreke (Sûre-i mülk) tefsirleri de nesirde bolca kullanılmıştır. Özellikle 18. asırda revaç bulan münşaâtlar da nesir örneklerindendir. Ama bunların hiç birisine orijinal ve bağımsız metin olarak bakamayız. Eski edebiyâtımız bağlayıcı bir disipline sâhipti. Kişisel üslûp özellikle şâirlerin çok üstün kabiliyetlerinden kaynaklanıyordu ama gerek ölçü gerekse mazmunlarda şahsî bağımsızlık söz konusu olamazdı.
Yine de edebiyâtımızın geniş ölçüde yararlandığı Kur’ân, hadîs, tefsîr, siyer-i Nebî (Efendimizin hayatına âit metinler) mevlidler ve mi’raçnâmeler bulunmaz kaynaklarındandır.
Dünyâ devletlerini çoğunda olmayan klâsik eski mitoljiler (destanlar) bâzı milletlerin vazgeçilmez malzemeleri olmuştur. Sözlü olan bu destanlar Türklerde de çoktur. Destanlar özgün malzemeler olduğu için üzerlerine başka metin yapılandırılamıyordu.
“Fakat Arap nesrinin bambaşka bir avantajı vardı: Arap nesri dikkate değer bir kütüphâne bırakmıştır. Araplar (edebiyâtlarında) yalnız kendi dillerini kullanıyorlardı. (Bunların) nesri medeniyet ve kültürün kuruluşu devrinde teşekkül etmişti. İlk büyük kitâpları (ilâhî kelâm) Kur’ân gibi her bakımdan mütekâmil bir eser olduğundan ellerinde bu dilin kolaylaştırıcısı ve tamamlayıcısı âyet, hadîs, kibâr kelâmı Arapçadan alınmış mısrâ ve beyitlerle teşrîfât ve merâsim cümleleri de ortaya çıkıyordu.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyat Tarihi, Çağlayan Kitabevi, Beyoğlu İstanbul, 3. Baskı, 1967, s. 48-49)
Türkler târihe Orhun Âbideleri gibi olgun bir nesir eseriyle girmişti. (Bunlar) o devre göre gelişmiş bir nesirdir. (Orhun Kitâbeleri taşlara yontulduğu için tafsîlâtlı değil kısa ve kesik cümlelerden oluşur. Yollug Tigin bu durumda belki de Türklerin ilk vak’anüvisi kabûl edilmelidir.)
MÜHTEDÎ VE SIĞINMACILARDAN GELEN FENNÎ DESTEK
Batı tarzı bir askerî teşkilât ve bu ordunun mühimmât ve stratjik mevzilenme plânlanmasında 15. Louis ile anlaşamayıp Osmanlıya sığınan Batılı bilim adamlarının rolü çok farklıdır. I. Mahmûd devrinde Avusturya’da Prince Eugene de Savoy’a sığınan ve sonra onunla anlaşamadığı için Türkiye’ye (Osmanlı mülküne) gelen Comte de Bonneval adlı Fransız zâbiti Müslüman olduktan sonra Humbaracı Ahmed Paşa’nın riyâseti altında topçu sınıfının ıslâhı için bâzı tedbirler alır.
Yine III. Mustafa devrinde aslen Macar olan bir Fransız ajanı Baron de Tott orduyu ıslâh çalışmalarına katılır. Tophâne ıslâhı, Mühendishâne Mektebi’nin kuruluşu ve Tott’un bu mektepte verdiği dersler oldukça önemlidir. (A.H. Tanpınar Age. S.13,14)
Kararsızlıkla heba olan yıllar
TANZÎMAT FİKRİNİN HALKA YAYILMASINDA PAŞALARIN ROLÜ
Tanzîmât önce ricâl (devlet adamları) arasında iken yavaş yavaş halk yaşayışına da yansır. Bu hâl evvelâ belli mekânlarda görülür. Mustafa Fâzıl Paşa’nın Çamlıca yolundaki köşkünün karşısında yaptırdığı halka açık bahçe bir nevi ilk “millet bahçesi” gibi halkın i’tibâr ettiği mekânlardan olur. Bunun diğer önemli bir yanı da Beyoğlu dışında halka açılan ilk farklı alandır. Paşa’nın köşkünün bahçesi Fransız usûlü peyzajı ile de Avrupâîdir.
Aslen alafrangalık Şehzâdebaşı, Bayazıd ve Akasaray’daki şehzâde konaklarında iken Anadolu’ya da (Anadolu yakası) bu alafranga sistemin yansıması Çamlıca ve Boğaz’daki koru ve gezi alanları da halkı değişik bir atmosfere çekiyordu.
BİR DİĞER ISLAHATÇI: MÜNİF PAŞA
Ahmed Cevdet Paşa’nın muhâfazakâr ve ıslâhatçı bir ilmiyyeci ve umûr-ı devleti (devlet işleri) hakkıyla tedvîr eden (yöneten) tutumu yanında, çocukluğu Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın (yanına geçen) ve buradaki yeniliklere şâhit olan, Mühendis Emîn Efendi’den Fransızca öğrenen bir Münif Paşa vardır. Paşa bâzı eserleriyle Türk muâşeretine Tanzîmat damgası vuranlardandır. Onun “Muhâverât-ı hikemiyye” adlı kitâbı Fenelon, Fontenelle ve Voltaire’den topladığı diyaloglardan meydana gelmiştir. Bu eser genç beyinlerde fırtınalar estirmiştir. Pek geniş bir etki alanına sâhip olmadığı düşünülse bile Hâmid’in ve N. Kemâl’in eserlerinde izlerini görmek mümkündür. Münif Paşa tercümeleriyle ahlâk problemini tartışmaya açan ilk yazardır.
Aslında yıllardır İslâm’ın ahlâk prensiplerini temel kural olarak alan bir toplumda Batı felsefesinin etik (ahlâk) prensipler Batı ahlâkının bir yaşayış sistemidir ki bunun zamanla hiç de ahlâkî olmadığı günümüzde sâbit olmuştur. Edebiyat târihlerinde Şinâsi’den çok bahsedildiği için Münif Paşa biraz sönük kalmıştır. Muhakkak ki etkisi Şinâsî’den fazla olmuştur.
DEĞERİNİN ÇOK ALTINDA BİR İSİM: İBRÂHİM ŞİNÂSÎ
Şinâsi’nin her şiirinde gayr-i İslâmî bir söyleyişe rastlamak mümkündür:
“Aceb midir medeniyet resûlü dense sana /// Vücûd-ı mu’cizin eyler taassubu tahzîr. /// İnanmayım mı gönülden tenâsüh-i rûha /// Eğer bu âleme gelmişse sana nazîr. (Sana medeniyet peygamberi dense şaşılır mı? Mûcize olan vücûdun taassubu meneder. Bu âleme senin kadar üstün bir insan gelmiş denirse ben tenâsühe [ruhların ölümden sonra başka bir bedende yaşaması] nasıl inanmayayım.) Bu durumda önce ölen bir dâhinin Reşid Paşa’nın ruhunda tekrar yaşadığına inanmak istemektedir.
Şinâsî, Pierre Boyle, Fontenelle, E. Renan, Montesquieu ve pozitivist August Comte’un tesîrinde kalmış ılımlı ihtilâlci, pozitivist ve tam bir Batı hayrânıydı.
Kararsızlıkla heba olan yıllar
ŞARKLA GARB ARASINDA BOCALAYAN BİR TANZÎMAT MÜTEFEKKİRİ: ZİYÂ PAŞA
Bu arada iki devir arasında “ne yârdan ne serden vazgeçemeyen” kültürde şarklı, yaşayış meyli garplı olan bir diğer yazar ve şâir de Ziyâ Paşa’dır. Paşa, şiirinde tür ve şekil olarak dîvân tarzını benimseyen fakat hikemî söyleyişleri ile dönemin en büyük şâiridir. Bu alanda onun Terci’ ve Terkîb-i bendleri şiirimizde bir zirve olarak kabûl edilmelidir. Bu şiirler tasavvuf erbâbının da ilim sâhiplerinin de dikkatini çekmiştir. Bâzı beyitleri vecîze kabîlinden dillerde hâlâ dolaşmaktadır. Önemli bir külliyât tutan şiirlerinde insanın hiçliği ve âcizliği mükemmel bir üslûpla dile getirilmiştir. Meselâ Terci’-i bendi’nin her bend sonunda tekrarlanan: “Sübhâne men tehayyere fî sun’uhu’l-ukûl /// Sübâne men bi kudretihî yu’cizü’l-fuhûl.” (San’atiyle yarattığı eserlerle akılları hayrete düşüren, kudreti ile akılları âciz bırakan Allâh’ı tesbîh ederim.) Bu beyit, bend beyti olup zikir gibi tekrarlanır. Aklı asla küçümsenmez ve yüceltilir ama ilâhî sırlarda bâzı durakları aşamaz.
Veyâ yine “Mülkünde Hakk tasarruf eyler keyfe mâ yeşâ ///İsterse kevni yok eder isterse var eder.” Bu şiirde de Allâh’ın irâde ve “lâ yüs’el” gücüne isnat vardır ki tamâmen İslâmîdir ve devrin pozitivistlerinin tabîî oluşum tezine tam bir antitezdir.
Kaderden kaçılmayacağını, bir teslîm olmuş Müslüman îmânı ile dillendirir: “Yoktur siper bu kubbe-i fîrûze fâmda ///Zerrât cümle tîr-i kazâya nişânedir.” (Bu fîrûze renkli gök kubbede bir sığınak yoktur; her zerre kazâ oklarının nişânı durumundadır.)
Bu şiirin bir başka versiyonu 641’de Basra’da doğan büyük Arap şâiri Ferezdak’a da isnâd edilir: “El felekü kasiyyün // El havâdisü sihâmün// El hedefü insânün// El Râmü hüvallâh // Eyne’l-meferr” (Felek bir yaydır, hâdiseler oklardır, hedef insandır, atan da Allâh’dır, -o zaman- nereye kaçarsın?)
Hâsılı Tanzîmat, Osmanlının aklını karmakarışık etmiştir.
LÂİSİZM VE DEVLETLER
Anayasalarında din ibâresi bulunan bâzı devletler şunlardır: Arjantin, Cezâir, Comoros, Kosta Rica, Danimarka, İngiltere, Gürcistan, İzlanda, İsrâil, Libya, Lihtenştayn, Malezya, Maldivler, Malta, Monako, Fas, Norveç, Pâkistan, Katar, Suudî Arabistan, Somali, BAE, Yemen.
Orta Doğu’da seküler yâni din ibâresi bulunmayan lâik ülkeler sâdece Sûriye ve Türkiye’dir.
Avrupa’da lâik olmayan ülkeler: İngiltere, İzlânda, Norveç ve Vatikan’dır.
ABD’de lâiklik Fransa gibi değildir. Din ve devlet iki ayrı saygın yapıdır. Resmî işlerde İncil üzerine yemin edilir. “Tanrı Amerika’yı korusun” her yerde bütün resmî kuruluşlarda geçerli bir duâ ifâdesidir.
Türkiye’de halkın %95’i Allâh’a inanır. Araştırmalara göre ülkemizde en çok ateist %11 Ege’de, %10 İstanbul’da, %7 Akdeniz’de bulunur.
.
Türk devletsiz kalmaz
31 Mart 2024 02:00 | Güncelleme :31 Mart 2024 02:13
A -
A +
Türkler öyle geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır ki kıtalar onlara hep yurt olmuştur. “Dünyâ atımın nalları altında ezildi” sâdece destânî bir söyleyiş değil, ayniyle vâkî bir hakîkattir. Asya, Avrupa, Arap yarımadası, Afrika’nın kuzey ve iç kısımları, Hind Denizi, Kafkaslar, Karpatlar, Nil, Tuna, Volga, Hazar Denizi ve Mâverâünnehir hep Türklere yurtluk etmişlerdir.
Türkler, kendi yelpâzesinde uzun soluklu veyâ kısa dönemli devletler kurmuş, geniş coğrafya alanlarına yayılmış, bâzen bir devletin hükmü altında yaşamışsa da sonunda yine bağımsızlığına kavuşmuştur.
Türkler İslâmiyeti buluncaya kadar hiç istikrar bulmadılar!
Türklerin kendileriyle bütünleşen üç madde başlığı vardır: Bunlar yurt (vatan), töre ve dindir. İl ve töre ilişkisi o kadar önemlidir ki yurt varsa mutlaka töre de vardır. Eski Türk devletlerinde töre ve din birleşmiş gibi görünür. Kağan, han, bey ilin ve törenin koruyucusudur.
Türkler herhangi bir şekilde girdiği toprağı mutlakâ yurt edinmiştir. Bu yüzden “Türk balası kurt olur, bastığı yer yurt olur” denmiştir.
Târih boyunca ister bağımlı ister bağımsız Türklerin mutlakâ devleti olmuştur. Adı kağan, kan, han, bey, başbuğ, sultan, pâdişah veyâ her ne olursa olsun devletine sâhip çıkmış ve devleti candan aziz bilmiştir.
Türk, kendi yelpâzesinde uzun soluklu veyâ kısa dönemli devletler kurmuş, geniş coğrafya alanlarına yayılmış, bâzen bir devletin hükmü altında yaşamışsa da sonunda yine bağımsızlığına kavuşmuştur.
Türkler öyle geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır ki kıt’alar onlara hep yurt olmuştur. “Dünyâ atımın nalları altında ezildi” sâdece destânî bir söyleyiş değil, ayniyle vâkî bir hakîkattir. Asya, Avrupa, Arap yarımadası, Afrika’nın kuzey ve iç kısımları, Hind Denizi, Kafkaslar, Karpatlar, Nil, Tuna, Volga, Hazar Denizi ve Mâverâünnehir hep Türklere yurtluk etmişlerdir. Mukaddes beldelerin (Haremeyn) hâdimliğini de şerefle üstlenmişlerdir.
Kağanlık (kanlık, hanlık) Hunlardan Karahanlılara kadar devâm etmiştir. Sonradan Anadolu’da evvelâ küçük devletçikler yâni beylikler kurmuşlardır.
19. ve 20. asırlarda Rusya ve Çin idâresi altında muhtar (özerk) cumhûriyetler meydana gelmiştir. Genellikle sultanlık, emirlik, hanlık pâdişahlık ünvanlarını kullanan Türkler Batılı ünvanları nadiren kullanmışlardır. En büyük Türk Devleti olan Osmanlılarda Hılâfetten sonra halîfe sultan ünvânı da kullanılmıştır.
DEVLET BAŞA…
Türk geleneklerine göre eski Türk devletlerine sultan bir Moğol olur ama yönetim emir denen han-komutanının elinde olurdu. Emîr Timur gibi…
Türk yönetimlerinde şüphesiz en prestijli olanı devlettir. Bu meyanda Türkler devlet, imparatorluk, kabîle federasyonu, hânedanlık, boy, hanlık-kağanlık, atabeylik, I. Anadolu Beylikleri döneminde II. Anadolu Beylikleri dönemlerini yaşamışlardır.
Geçici hükûmet ve cumhûriyetler, Bağımsız Türk devletleri, Sovyet Cumhûriyetleri, Çin Özerk bölgeleri olmak üzere bâzı geçişkenliklerle 150’den fazla Türk idâresi, bölgelerinde hükümrân olmuştur.
Türk devletsiz kalmaz
İLLE DE YURT
Türklerin yurt ve mekân olarak coğrafî bölgeleri de şöyle sıralayabiliriz: Asya’da, Türkistan-Çin, Moğolistan, Hindistan, Avrupa, Hindistan ve Çin Asya kıt’asında olsalar bile Türk’ün ata toprağı Orta Asya’dan ayrı düşünülmemiştir. Bunun benzeri olarak yapılan değerlendirmede Mâverâünnehir, Hazar bölgesi, Anadolu, Îran, Afganistan, Horasan, Kırım, Azerbaycan’da hanlık ve diğer devletler …
Sovyetlerde bir dönem Asya’da 13, Çin’de 6, Dağıstan’da 1…
Bağımsız Türk Devletleri Anadolu 1, Kıbrıs 1, Asya 5,
Çağdaş Özerk Cumhûriyetler Asya 5
Özerk bölgeler Avrupa 1, Asya 8, Çin 6…
İSLÂM ÖNCESİ VE SONRASI DEVLET VE KURULUŞ AD VE ŞEKİLLERİ
Burada bir açıklama yapmak gerekir. Bâzı kuruluşlar federasyon veyâ devlet olarak da geçer. Yine devletler de imparatorluk veyâ sultanlık olarak da geçebilir. Kategoride Türk âdetlerine uymayan sâdece iki krallık göze çarpar.
Orda: Moğolca bir terim olup Türklerde ordo veyâ ordu şeklinde geçmiştir. Göçebe Türklerde klân karşılığı olarak kullanılmıştır.
Kabîle federasyonu: Birden fazla kabîleden oluşan toplumlarda en güçlü olan kabîle önderliğinde meydana gelen şekle kabîle federasyonu denilir. Kuzey Vei, Tatar K. Türgiş K
Hânedanlık: Bir dizi hükümdar veyâ devlet adamının dâhil olduğu geniş ve nüfuzlu sülâledir. Örnekler: Birinci Chao H. Kuzey Liang H. Xia, Dai H. II. Chao H.
Kuzey Zou H. Avşar H, Anadolu Selçuklu Devleti (H). Aşina H. Azerî Hânedanlıkları. Batı Götürk Kağanlığı (H). Buhâra Emirliği (H), Delhi Sultanlığı (H). Gazne Devleti (H). Karamanlı H. Halacîler, Harezmşâhlar, Kaçar H. Karakoyunlular, Kavalalılar H. Leo H. Osmanlı H. Tolunoğulları, Mengücüklüler.
Hânedanlıkların çoğu sülâleye dayalı olduğu için hânedanlık aynı zamanda devlet olarak da geçer: Osmanlı Hânedanlığı veyâ Devleti gibi…
Boy Devletleri: Göktürkler, Uygurlar, Bulgarlar, Selçuklar, Karamanoğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Oğuzların farklı boy devletler
Kağanlıklar-hanlıklar: Seyanto H. Kuzey Zou H. Sabir H. Tuhâristan H. İdil Bulgar H. Birinci Bulgar H. Göktürk Kağanlığı, Batı Göktürk K. Doğu Göktürk K. 2. Doğu Göktürk K. Avar K. Uygur K. Kırgız K. Kazan Sabir H. Astra han H. Hazar K. Şeybânî, Taşkent H. Yarkend H. Yedi Şehir Uygur H. Hive H. Hokand H. Çağatay H. Sibir H.
Kidarite krallığı, Kansu-Uygur krallığı Haydarâbâd Nizamlığı
Beylikler: Anadolu beylikleri: Anadolu Türkmenlerinin 1071’deki
Anadolu’nun batı ucunda İznik’i başkent edinen sonradan da Haçlı Seferleri sebebiyle başşehri Konya’ya taşıyan, Orta Anadolu’da merkez olarak devâm eden, Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflaması ve yıkılmasından sonra başlayan beylik, II. Dönem Anadolu Beylikleri devridir.
Osmanlı Devleti’nden evvel kurulan beylikler, Büyük Osmanlının altyapısını oluşturmuştur. Ve diğer altyapı hizmetlerini Anadolu’nun hemen her yerinde kurulan beylikler bu toprakların her yerinde yol, köprü, kervansaray, imârethâne, şifâhâne, câmi, mescid, medrese ve kütüphâne yaparak Osmanlıya hazırlamışlardır. Askerlik ve vergi hizmetlerini de aksaksız sürdüren bu kuruluşlar hep Türklerden oluşmaktaydı.
Osmanlının sonradan Rumeli topraklarına yatırım yapması bâzı kişilerce tenkît edilip “Osmanlı Türklere değil Rumeli’ye daha çok hizmet vermiştir” fikri çok büyük bir yanlıştır. Anadolu mülkü Anadolu Selçuklu ve Beylikler zamânında zâten bir hayli îmâr edilmişti. Ayrıca gerek evlâd-ı fâtihan gerekse uç ahâlisi de Osmanlı tebaasıydılar. Bugün çoğu yıkılmış olsa bile Avrupa’da Türk izleri hâlen câmi, köprü, kütüphâne, yol olarak atalarımızın hâtırasını ayakta tutmaktadır. Ayrıca Bosna, Arnavutluk, Makedonya’da yaşamakta olan Osmanlı bakiyesi din ve soy silsilemize hizmet veren Osmanlıyı şükran ve rahmetle yâd etmek borcumuzdur.
Atabeylikler: Atabeylik sistemi ilk def’a Selçuklularda görülmüş ve daha sonra Türk beyliği yapılanmasında bulunmuş bir sistemdir. Atabey, pâdişahların oğulları için belirleyici, kendini yetiştirmiş, din ve devlet işlerine hâkim kişiler arasından seçilen, şehzâdelerin eğitimini yapan bilge kişidir. Örnek olarak; Salgurlar (Îran), İldenizoğulları (Âzerbaycan) Börioğulları (Şam), Zengîler (Musul), Beg-Teginoğulları (Erbil),
Sultanlıklar: 1029-1157 yılları arasında hüküm süren Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları, Bengal Sultanlığı bu kuruluşlara örnek teşkil eder.
Burada bâzı Türk devletlerine özellikle göz atmak lâzım. Bunlardan özellikle Moğol İstilâlarından sonra veyâ başka şekillerle kurulup Türk olmadıkları iddiâ edilen bazı Türk devletlerine bakalım:
Böri Şam Atabeyliği (1117-1154): Tuğtekin ahfâdından ve ırsî hükümdarlar tarafından i’lân edilen devlet bir Türk kuruluşu olup yine Zengîlerle birtakım anlaşmazlık olmasına rağmen, Haçlılara bir hayli zorluklar yaşatmışlardır. Böri kurt demek olup, kurt kürkü başlığı takarlardı. Zengîler tarafından bunlara son verilmiştir.
Zengîler (1127-1259): 12. ve 13. yy.larda Mezopotamya ve Sûriye’de hüküm sürmüş bir Türk devletidir. İlk hükümdârı İmâdeddin Zengî’dir. Eyyûbî Devleti’nin kuruluşunu da bu Zengîler sağlamıştır. Kudüs Fethi’nde lojistik altyapı Zengîler tarafından te’mîn edilmiştir.
Timur Hanlığı: 1370-1627 Emîr Timur tarafından kurulmuştur. Timur Türk Moğolların Barlas boyundandır. Moğol soylu Türk devletlerinden Timur ve Çağatayların dilleri Türkçe olduğu gibi Türk Dîvân edebiyâtının en güzel örneklerini de vermişlerdir.
İSLÂMİYET’TEN EVVEL TÜRKLERİN EN YAYGIN DÎNÎ İNANIŞLARI
İslâm’ı kabûl edene kadar Türkler çok değişik dinlere inanmışlardır. Genel ve yaygın eski inanışlar zâten bütün topluluklarda aynıydı. Bunların çoğunda dinler ritüeller ve kültler şeklinde olmakla birlikte zâten tam bir dinde bulunması gereken şeriat, cemaat ve kapalı mekândan mahrumdu. Kitâbî bir mükellefiyet de yoktu. Mûsevlik ve Hristiyanlıktan evvelki bâzı beşerî dinlerde de meselâ Budizm veyâ Mecûsîlikte kitap veyâ tomarlar görülür. İslâmiyetle Türkler tam bir kimlik kazanmışlar ve bu dinde de sâbit-kadem olmuşlardır.
Şimdi Türklerin hangi dinlere hangi çoklukla tâbî olduklarına bir göz atalım: Tengrici-Kök Tengrici 57, Hristiyan 5, Mûsevî 5, Müslüman 129, Budist, Brehmen, Manihaist 9…
TENGRİCİLİK-KÖK TENGRİCİLİK
Bu iki başlık aslında bir madde altında toplanabilir. Tengricilik ve Tengrizm Avrasya steplerinde ortaya çıkan Şamanizm ve Animizm’e dayanan bir inançtır. Bunlarda Tengri sonsuz göğün sâhibidir. Adak, ad koyma törenleri vardır.
BUDİST TÜRKLER
Uygurlarda yerleşik hayâtı benimseyen Türklerde Budizm görülmüştür. Göktürklerin de bir kısmı Budizm’i kabûl etmelerine rağmen 2 yüz yıl sonra 763’te Uygur Kağanı Bögü Han’ın Mani dînini kabûl etmesiyle bu din Türkler arasında yayıldı.
Göktürk Kağanlığının kurucusu Bumin Kağan’ın ikinci oğlu Muhan (Mukan) Buda tapınağına âit bir yazıtta Budist olarak kayda geçmiştir. Ayrıca Manihaizm, Şamanizm, Animizm ve Zerdüştlük de bu inanç sistemleri içinde yer almıştır.
MÜHİM BİR HATIRLATMA
Burada çok önemli bir açıklama yapmak gerekiyor: Resim ve heykeller bütün ilkel dinlerde vardır. Bu dinlerde ikonizm (nesnel varlık) çok önemlidir. Çünkü bu inanç sâlikleri görmek istedikleri objektif bir varlığa tapınmayı tercîh etmişlerdir. İnanç gaybîliği objelerle birleşerek mânevî olma vasfını kaybetmiştir. İnsan elinden çıkan objeler tapınma cismâniyeti taşıyınca onu yapan insan ve bu “tanrısal” varlık arasında dünyevî boyut daha net ortaya çıkmaktadır. En nihâyetinde tanrısını yapan yine insan, bu yaptığı cisme tanrılık izâfe eden yine insan. Tam bir paradoks…
İslâmiyet öncesi Arap’ta da tam bir heykel tanrılar çokluğu yaşanıyordu. İşte İslâmiyet bu yüzden, tam da dînî olan bu algıyı kesinlikle yasakladı. Heykel ve resim tamâmen ilkel ve İslâm öncesi şirk maddesi olduğu için yasaklandı.
Bugünkü Hristiyanlıkta büyük kiliselerin tabloları ve heykelleri tamâmen dînî sembol ve motiflerdir. Gerek Hazret-i Îsâ, gerekse Hazret-i Meryem tablo ve heykelleri, Allah’ın Hazret-i Âdem’i yaratma ve -hâşâ- Tanrı’nın sûreti ve eli Vatikan’daki Sistin Şapeli’nde bulunuyor. Michelangelo bu ve benzeri heykel ve resimleri ile muharref (bozulmuş) Hristiyanlığı bir resim ve heykel müzeciliğine dönüştürmüştür. Yine Michelangelo’nun Bizim Lady Kilisesi’ndeki Brugelli Madonna (Meryem ve kucağında Hazret-i Îsâ) heykelleri ve diğerlerinde anatomik soyutlama ile gayr-i ahlâkî tasvirler Hristiyan kilise ve lâhitleri süslemektedir. Din adına anatomik çıplak figürler bir tapınağın tapınma objeleri durumuna getirilmiştir. “İnsanlar bu figürlere ‘Tanrı’ diye tapınmıyorlar, onlarda gizli espriye tapınıyorlar” ifâdesi hiç de doğru değildir. Kiliselerin çoğunda mihrap(!) kısmında en çok bulunan motif Hazret-i Meryem ve kucağındaki bebek Îsâ’dır. Göklerdeki babamız (Hâşâ) Tanrı ve diğer sâhibetü’l-iffet ve’l-bikr (iffet ve bekâret sâhibi) Hazret-i Meryem ve oğlu Hazret-i Îsâ tapınılan kişiler olduğu için Hristiyanlar şirkin batağına saplanmaktadır.
Eski Türklerde de mezar taşı dikme geleneği vardır. Mezarların başına ölen kişinin veyâ öldürdüğü ünlü kişilerin heykelleri dikilirdi ki buna da “balbal” denirdi. Göktürklerde erkek mezar taşına “taş baba” kadın mezar taşına ise “taş nine” denilirdi. Bu heykel ve süslemelere “kamennaya baba” da denirdi. Her ne kadar Türkler heykel ve resme tapmasalar da mezarlara heykel ve resim geleneği vardı:
“Türbesini, resmini, kitâbe taşını maymun yılında yedinci ay yirmi yedinci günde bitirdik.” (Prof. Dr. Muharrem Ergin Orhun Kitâbeleri, 8. Baskı, s.31, Kuzeydoğu Cephesi. Boğaziçi Yay. İst. 1986.)
“Bilge Kağan Kitâbesi’ni Yollug Tigin yazdım. Bunca Türbeyi, resmi, sanatı… kağanın Yollug Tigin ben bir ay dört gün oturup yazdım, resimledim” (Age, Güney- doğu Cep. S.51)
Hattâ Göktürklerde “türbeleri” süslemek ve resim yapmak için “Çin kağanının yeğeni Çang General geldi.” Age. Orhun Âbideleri Kuzey Cephesi 30-12
Kısacası Türkler İslâmiyeti buluncaya kadar hiç istikrar bulmadılar. İslâmiyet Türklere biçilmiş bir kaftan gibiydi. Bu kaftanı giydiler ve dünyâ beyi oldular.
.
Türkçülük Osmanlının yıkılışında etkili oldu mu?
13 Nisan 2024 02:00 | Güncelleme :13 Nisan 2024 02:02
A -
A +
İttihâd ve Terakkî’nin Türkçülüğü, Cumhuriyet Türkçülüğü, 1944 Turancı Türkçülüğü ve nihâyet Ülkücü hareket Türkçülüğü hepsi birbirinden ayrıdır. Bir ideoloji ham bir fikir olarak aynı minvâl üzerinde olmasına rağmen nasıl farklı olabilir? Aslında farklı değil, çok farklı demek lâzım!
Bir milletin yıllarca içinde bulunduğu kültürünü, örf ve âdetlerini, bayramlarını, yazılı ve sözlü edebiyat ürünlerini baskıcı bir şekilde değiştirirseniz, o milletin eksenini kaydırmış olursunuz. Kültür alt yapısı yıllar geçse de, değişik medeniyet dâirelerine girilse de, hattâ düşman işgâline uğrasa bile kolay kolay değişmez. Kültür milletin mânevî gen haritasıdır. Bu mîrâsı değiştirirseniz veyâ buna teşebbüs ederseniz bünyeye uygun olmayan kan vermiş olursunuz.
Türklerin din ve medeniyetlere dayalı inanç ve yaşayış değişmeleri olmuştur. Ama değişmeyen şeyler de vardır: Atalar kültü ve töre-inanç bağlılığı…
İslâmiyetten evvel töre ve din aynı çerçevede bulunmuştur. Şer’î sistemden evvel töre, dînî yaptırımları içine alıyordu. Töre mi kağan mı sorusuna hiç şüphesiz “töre” cevâbı verilecektir; çünkü kağanın “kut”u da töre kaynaklıdır. İslâmiyette de durum değişmemiştir. Töre yerine şeriat, kağan yerine, han, hâkan, sultan, bey, emir veyâ pâdişah geçmiştir. İslâmî uygulamalarda da kurallar yânı şer’î müeyyideler hiç şüphesiz yönetenden önce gelirdi.
SEKÜLER SİSTEMLER
Demokratik ve lâik-seküler sistemlerde yönetici anayasanın verdiği haklar kadar yetkilidir; din veyâ töre belirleyici değildir.
İslâm öncesinde veyâ sonrası monark ülkelerde “atalar kültü” töre ve sonrasında şeriat, toplumların yapısıyla veyâ köklü inkılâplarla zayıflar hattâ unutturulur. Hâlbuki geçen nesil yâni “selef” Türk kültüründe çok önemlidir. Dedeler torunlara yol göstericidir.
Atalar kültü bağlamında babadan oğula geçen idâre îcâbı eski yöneticilerin dirâyet ve cesâreti, oğullara ve torunlara örnek olmuştur. Amcalar da baba yarısı olarak aynı saygıyı görmüşlerdir. Göktürk Kitâbeleri’nde şu örnekler bu konuda açıklayıcı durumdadır: “Babam kağan öylece ili töreyi kazanıp uçup gitmiş.” (Prof. Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, 8. Baskı, BK/D 13, s.36 Boğaziçi Yay. 1986)
“Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir’e Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettik.” (Age, Orhun Abideleri BK /D 15 s.37)
“Türk milleti yok olmasın diye Babam İlteriş Kağan’ı annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden yukarı kaldırmış.” (Age, Orhun Abideleri, BK / D, 10, s.36)
Oğul atadan görmeyince sufra çekmez. Oğul atanın yeteridür; iki gözinün biridür. Devletlü oğul kopsa ocağınun közidiür. (Evlât babadan görmeyince yemek yedirmez. Oğul babanın yerini tutan iki gözünün biridir. Hayırlı evlât yetişse ocağın ateşi gibidir.) (Dede Korkut Kitabı, Doç Dr. Muharrem Ergin, Ankara Üniv. Basımevi s.V, 1964)
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey de atası Ertuğrul Gâzî’yi ve dedesi Süleyman Şâh’ı aynı vesîleyle yâd eder. Osmanlının son pâdişahları bile sık sık Osman Bey’i, Fâtih’i ve Kânûnî’yi “dedem” şeklinde anmışlardır.
Monark idârelerin çoğunda saltanat veyâ yönetim babadan oğula geçer. Türk yönetimleri hep böyle olmuştur.
Tek yöneticilerde vatan toprağı onların mülkü olarak kabûl edildiği için, kendi mülküne sâhip çıkma şuuru ile mülkiyet ve kutsallık bütünleşmiştir.
Demokratik rejimlerde seçimlerle yönetici kadrolar tamâmen değiştirildiği için liderler kânunların verdiği haklar çerçevesinde inisiyatif kullanabilirler. Yasama ve yürütmenin kararlarını yüksek mahkeme (Anayasa Mahkemesi) bozabilir.
Bizde Göktürklerden Osmanlıya kadar savaşlarda zafer de hezimet de kağana veyâ sultâna âitti.
BATI SERMÂYESİ
Tanzîmat’la başlayan sultan yetkilerinin aşırı kısıtlanması bâzı olumsuz olayları da berâberinde getirmiştir. Meselâ hazînenin yetersizliği, Balkanlardaki isyanlar, Arap diyarlarındaki karışıklıklar, Osmanlının bu arada savaşa girmesini engelleyen en önemli faktörlerdi. Rusya’nın savaş açmak için aradığı fırsat Osmanlı devlet adamları tarafından Ruslara âdetâ altın tepsi içinde sunuldu. İngiliz kuklası Reşid Paşa’nın türlü entrikalarla Osmanlıyı 93 (1877-78) Harbi’ne sokması devletin hem büyük toprak kayıplarına hem îtibar kaybına hem de çok büyük borçlanmasına sebep oldu. II. Abdülhamid’i savaştan korkmak veyâ kaçmak isterdi diyenler şu gerçeği görmemektedirler: O dönemin en büyük risk faktörü 300.000 kişilik ordudur; Osmanlının en az nüfuslu askerî gücüdür. Sultan o dönemlerde devletin gücünü bildiği için savaştan dâimâ kaçar, ufak kayıplarla barış yapmayı tercih ederdi. Çünkü savaşa girse hem asker kayıpları hem toprak kayıpları hem de büyük mâlî kayıplar, barışta verilenlerin kat kat üstünde olur ve devlet îtibârı zedelenirdi.
1854 Kırım Harbi’nden sonra ilk defa Osmanlı dış piyasalara 20 yıllığına borçlandı.1875’deki bu istikraz (borçlanma) ile mâliyenin iflâs borçları plânlandı. Bu ilk borçlanma “Ramazan kararnâmesi” olarak bilinir.
Sonra 20 Aralık 1881’de “Muharrem Kararnâmesi ve Düyûn-ı Umûmiyye” gelir.
Düyûn-ı Umûmiyye’de Sultan II. Abdülhamîd’in borç fâizlerindeki indirimi büyük başarı olarak kabûl edilir. 1854 ve özellikle 1878 (93) Harbi bu borçlanmalarda büyük sebep teşkil etmiştir.
Abdülhamîd Han tahta çıktıktan en az 5-6 sene sonrasına kadar Genç Osmanlı-Jön Türk cuntasıyla yeterince uğraşamamıştır. Bu dönemlerde tahtı kendine ipotekli gibi gören Midhat Paşa, Abdülhamîd’e âdetâ isteklerini zorla dayatmıştır. Aslında vâlilik dönemlerinde gâyet başarılı olan Midhat Paşa, bir atabey gibi Sultan’ı avucunun içine almak istemiş, başta başarılı olmuşsa da sonrasında Koca Sultân’ın gazabından kurtulamamıştır. Zâten I. Meşrûtiyet de idâreyi zaafa uğratınca ömrü çok kısa olmuştur.
BURJUVA VE ETNİK MİLLİYETÇİLİK
Aslında Tanzîmat’la ellerini güçlendiren gayr-i Müslimler Meşrûtiyet’le iyice palazlandılar. Osmanlıda burjuva sınıfı (tâcirler ve sermâye sâhipleri) daha ziyâde bu gayr-i Müslimlerdi. Müslüman tebaa dahâ ziyâde toprak ve el san’atleriyle uğraşıyordu. Milliyetçilik torağa bağlı unsurlarda daha geç geliştiği için ilk etnik hareketler de gayr-i Müslim tebaadan geldi. Bu yüzden Türklerde, Araplarda ve hattâ Ermenilerde bile milliyetçilik olayları çok sonradan başlamıştır. 93 Harbi’nden sonra Jön Türklerle başlayan milliyetçilik, Balkan yenilgileriyle Osmanlıcılık yönüne doğru dönmüştür.
Osmanlılardan evvel değişim rüzgârları Avusturya-Macaristan, Rusya İmparatorlukları olmak üzere genelde birçok imparatorluklarda yaşanıyordu. Toprağa dayalı ekonomi yerini ticârete bırakmaya başlayınca bu değişim kaçınılmaz oluyordu. Osmanlıda Bizans artığı Venedik ve Ceneviz kolonileri 15 ve 16. asırlarda bile Galata’da âdetâ bir merkantalist (tüccar) devlet gibi yaşıyorlardı.
Türkçülük Osmanlının yıkılışında etkili oldu mu?
NİHÂYET BANKACILIK
Avrupa, sermâyeyi hem teknik hem de pratik olarak ilmî alt yapıyla birleştirip hızla kalkınmaya başladı. İlmî alt yapı olmadan teknoloji ve üretimin mümkün olmadığını anlayan önce Abdülazîz ve sonra Abdülhamîd Han ya şehîd edildi veyâ tahttan indirilerek sürüldü. Çöküşü yeteri kadar sermâye olmamasına bağlayan Osmanlı, ta 1847 yılında banka tuzağına mahkûm oldu. Avrupa’nın para alıp para satan pazarlarını yâni bankaları kurdular. 1847 yılındaki ilk bankayı J. Alleon ve Th-Baltazzi devlet desteğiyle Bank-ı Osmânî’yi (Bank-ı Dersaâdet’i) kurdular.
Devlet finansmanına kısmen cevap verdiği için Tanzîmat’a hız kazandırmak üzere 1856’da Osmanlı Bankası kuruldu. Bunun katılımcısı İngiliz sermâyesi idi. Bank-ı Osmânî (Ottoman Bank) 1862’de ilk istikrâzı (borçlandırma) yüklenen de Fransız mâlî grubu Banque de Paris et des Pays-Bas ortaklığıyla 1863’te İstanbul’da Bank-ı Osmânî-yi Şâhâne adıyla kurulmuştur. Bankalar İngiliz ve Fransız ortak sermâyeleri ile kurulmuş, borçlandırma yoluyla Osmanlının gırtlağına çökmüşlerdir. Yâhûdî destekli İngiliz ve Fransız sermâyeleri, Osmanlıyı batağa çekmiştir.
TÜRKLEŞMEK Mİ BAŞKA BİR ŞEY Mİ?
Hiçbir sosyal hareket birdenbire meydana gelmez. Rönesans ve Reform olmasaydı ne Protestanlık kurulur ne de 1789 Fransız İhtilâli olurdu.
Osmanlıda inkılâp süreci Şinâsî, Nâmık Kemal, Âgâh Efendi gibi birinci dönem Tanzîmatçılarla başlamış, önce romantik, sonra realist ve İTC ile post modern ve tabanı pek belli olmayan Avrupâî bir Osmanlıcılık ve sonra da 1908’lerde de Türkçülük hareketleri ile ümmet kavramı unutturulmuştur. Ziyâ Gökalp’ın “Türkleşmek, İslamlaşmak Muâsırlaşmak” adlı eserinde. III.Selim’le başlayan muâsırlaşmayı doğru tesbît etmişse de İslâmlaşmak Osmanlı toplumunda neyi ifâde eder ki? Batılılaşmak gibi yeni bir kavram mıdır İslâmlaşmak? Toplum hem ümmetçi hem de Müslümandır. Hılâfet’in kaldırılmasına kadar da İslâm’ın temsilcisi idi.
Muâsırlaşmak Osmanlıya o dönemlerde eğer ilaç olsaydı Âkif “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” der miydi? “Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz. Medeniyyet denilen kahbe hakikat yüzsüz” sözleri düşünmeden mi söylendi? Âkif, muâsırlaşmayı Batılılaşmak olarak mı yoksa özellikle II. Abdülhamîd’in ısrarla sürdürdüğü Batı teknolojisi üzerine dayalı bir akım olarak mı gördü?
Gökalp, bu yazı serisini 1913 ve 1914 yıllarında Türk Yurdu ve İslâm mecmualarında yayımladı. Yâni İTC’nin Türkçülük politikası yıllarında yazdı. Çanakkale Şehitlerine şiiri ise daha sonra yazılmıştır. Önemli olan şu ki Batı bu savaşla gerçek hüviyetini göstermiştir.
İTC ile başlayan siyâsî Türkçülük, imparatorluktan çıkmak üzere olan bir millette pek anlaşılamamıştır.
Gökalp’la başlayan Türkçülük, Moiz Kohen ve Leon Cahun gibi Yahûdî yazarların desteği parantezindedir. Turan fikri o zaman bir ütopya olsa bile her Türk’ün gönlünde yatan bir kutlu rüyâ gibidir. Bugün bile hâlâ gerçekleşmeyen bu rüyâ ancak siyâsî ve ticârî antlaşmalar çerçevesindedir. Türk Devletleri Teşkîlâtı da belki atılmış en önemli adımdır.
Parçalanmaya yüz tutan devleti ayakta tutmak için 20. asır başlarında İslâmlaşmak tek çâre görülmüştür. Hılâfet sancağının hükmü cârî olan bir zamanda, Abdülhamîd başka ne düşünebilirdi ki? Tamâmen Batı eğitimiyle yetişen Âkif de rast gele aynı ideolojiyi savunmamıştır.
DÖRT TARZ-I TÜRKÇÜLÜK
Osmanlı Devleti anâsır-ı muhtelifeden (farklı unsurlar, milletler, dinler) meydana gelmişti. Bir beylikten kurulu devletin mayası Oğuz-Türkmen-Kayı Boyu idi. 15 ve 16. yüzyıllarda artık çekirdek Türklük olmakla birlikte Balkanlar, Arap ve Fars ülkeleri, Kafkas halkları ile bir ümmet-millet şekline dönüştü. İstiklâl Savaşı’ndan sonra Anadolu’da kurulan ilk Türk devleti gibi yine tek unsurdan ibâret kalmadık. Gayr-i Müslim azınlıklar yine bizim milletimiz olarak yaşıyordu. Tabîî imparatorluk geleneğiyle ve mecbûren tek ırk esâsına dayalı devlet olamazdı.
İttihâd ve Terakkî’nin Türkçülüğü, Cumhuriyet Türkçülüğü, 1944 Turancı Türkçülüğü ve nihâyet Ülkücü hareket Türkçülüğü hepsi birbirinden ayrıdır. Bir ideoloji ham bir fikir olarak aynı minvâl üzerinde olmasına rağmen nasıl farklı olabilir? Aslında farklı değil, çok farklı demek lâzım!
İTC Türkçülüğü daha ziyâde dil yönünden öne çıkmaktadır. Ömer Seyfeddin, Ziyâ Gökalp ve Hüseyin Câhid Yalçın bu sistemde dilde sâdeleşmeyi düşündüler. Ziyâ Gökalp’ın ve Ömer Seyfeddin’in dil anlayışları gâyet mâkuldü.
Cumhûriyet dönemi Türkçülüğünde Batı tarzı inkılâplarla Türk kültür ve töresi ikinci plâna atıldı. Bu dönem Türkçülüğü âdetâ İslâmiyet’e bir alternatif olarak anlaşıldı. Bir takım inkılâp aydınlarının kabûlü dışında ideolojik bir baskı gibi algılandı.
1944 Turan Türkçülüğü, sosyal gerçeklere dayalı bir antitez olarak doğdu. Tamâmen bir anti-komünist hareketti. Türkiye’de Türkçüler en ağır cezâlara çarptırıldılar. Bu hareket de bir elit milliyetçi grubun hareketiydi. Halk bunu da pek anlayamadı.
Son dönemin en önemli hareketi yine bir Türkçülük olmakla berâber İslâmî karakter alt yapılı Türk İslâm Ülkücülüğü idi. İşte bu hareket uzun yıllar mihverine oturamayan bu kutlu akımı doğum sancıları çeken 1940-1970 arası darmadağın olan Türk tefekküründe yeni bir çığır açtı. Hilmi Ziyâ Ülkenlerin, Nihal Atsızların, Osman Yüksel Serdengeçtilerin, Gâlip Erdemlerin, Osman Turanların, Necip Fâzılların, Erol Güngörlerin, Peyâmî Safâların sabırla yoğurdukları hamurun mayası idi. Şuurlu bir Türk milliyetçisi ve sosyoloğu Seyyid Ahmed Arvâsî, Ötüken’le Haremeyn’i, Buhâra ile Konya’yı, Semerkand’la İstanbul’u; Ebâ Eyyûb ile Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı, Ahmed Yesevî ile İmâm-ı Azam’ı, İmâm Busîrî ile Edîb Ahmed b. Mahmûd Yüknekî’yi, Hâlid B. Velîd ile Fâtih Sultan Muhammed Hân’ı gönüllerde birleştirdi. Artık Türk milliyetçiliği ve ülkücülüğü tam karakterini kazandı. Şereflerin en büyüğü İslâmiyetle bu dînin bayraktarı Türk milleti iki sevgili gibi bir daha hiç ayrılmamak üzere kucaklaştı, bütünleşti.
İşte Osmanlıya çâre olması mümkün olmayan Türkçülüğün yol haritası böyle teşekkül etti.
.
Devlet idarelerinin değişkenlikleri
27 Nisan 2024 02:00 | Güncelleme :27 Nisan 2024 03:48
A -
A +
Milletlerin teşkilatlı şekli olan devletler hep aynı mı kalmış, hep aynı idari şekilleri mi göstermiştir? Bu asla mümkün olmamış, çeşitli idari şekiller meydana gelmiştir. Kuruluşlar, ilerlemeler, bölünmeler, istilalar, başka bir devlete tâbi olmalar ve din değiştirmeler… Hepsi binlerce yıllık tarihimizde yaşadığımız izzet ve zillet sarkacındaki periyotlardır.
Göktürklerin kuruluşu, (552) sonra yayılışı, ardından Çin’e tâbi’ olup istilâ dönemi yaşayıp bölünmeleri (630), Çin’le benzeşmeleri ve çöküşe geçmeleri (744) hep bize açık bir ders mahiyetindedir.
Sistemler değiştikçe idari şekiller üzerinde polemikler de artmıştır.
Devlet idarelerinin değişkenlikleri
Canlı varlıkların değişmez bir kuralı vardır: Değişmek. Bünyede hücre yenilenmeleri, rejenerasyon; hattâ cansız varlıklarda bile tabîî dejenerasyonla meydana gelen yeni oluşumlar hep bir şeyi işaret ediyor: Değişmek. Âlem-i mümkinât dediğimiz bu âlem hep tahavvülâta (hâlden hâle geçmek) tâbi’dir. Denizler karalara yer vermiş, birleşik kıtalar boğazlarla ayrılmış, dağlar ufalanmış kumullar meydana gelmiştir. Nutfe, alaka sonra cenin (fetus) meydana gelmiş ve organların teşekkülü ile insan oluşmuştur…
Peki, milletlerin teşkilâtlı şekli olan devletler hep aynı mı kalmış, hep aynı idârî şekilleri mi göstermiştir? Bu aslâ mümkün olmamış, çeşitli idârî şekiller meydana gelmiştir.
Devletlerin idârî şekillenmelerinde, ibtidâ (kuruluş, başlangıç), inkılâb (bünye ve idâre değiştirme), ihtilâl (kanlı ve tedhişli idârî değişimi), istihâle (bir idâreden veyâ dinden başka bir şekle giriş), tebeddül (başka bir hâle dönüş), tedennî (aşağı inme, gerileme), tâbiiyyet (başka bir devlete tâbi’ olmak), istihâle (bir hâlden başka bir hâle geçiş), izmihlâl (çöküş), inhitât (aşağı inmek), tederrüb (alışma, yakınlaşma ), terakkî (ilerleme), taklîd (benzemeye çalışma), istîlâ (düşman tarafından zabtedilmek), musâlâha (sulh, barış yapmak), mütâreke (karşılıklı silâh bırakmak) irtidâd (İslâmiyet’i terk etme) gibi hâllere rastlanır…
Bu saydığımız değişmeler çoğu devletlerde ve dolayısıyla Türk devletlerinde de yaşanmıştır. Yukarıdaki terimlere bakarsak çoğu birbirine benzer ama aralarında farklar vardır. Kuruluşlar, ilerlemeler, din değiştirmeler, bölünmeler, istîlâlar, başka bir devlete tâbi’ olmalar, iç isyanlar hepsi binlerce yıllık târihimizde yaşadığımız izzet ve zillet sarkacındaki periyotlardır.
Türk târihinde Asya ve Batı Hunları’nı veyâ Sakaların, devletleri iclâline râm eden (boyun eğdiren) ve benzerlerinin istilâ döneminden sonra en deşifre târihimiz olan Göktürkler, bütün gelecek Türk devletlerinin yaşayacağı safhaları birer birer yaşayıp bize âdeta devletlerimizin gen şifrelerini sunmuşlardır.
Göktürkler, başkaldırmanın, tefekkürün devlet kutsiyetinin, törenin, kutun, esâretin, bölünmenin, millet emânetinin ne olduğunu yaşayarak bize ders vermişlerdir. 552-744 târihleri arasındaki bu sayfaların bize bir ibret nümûnesi olması gerekmektedir. Göktürklerin ibtidâsı (552) sonra yayılışı, sonra Çin’e tâbi’ olup istilâ dönemi yaşayıp bölünmeleri (630), Çin’le benzeşmeleri, inhitât ve izmihlâle (çöküşe) (744) geçmeleri hep bize açık bir ders niteliğindedir. Maalesef dedelerin yaşadıklarını torunları da hep yaşamıştır. Kitâbelere baktığımızda bunları belge olarak şöyle sıralayabiliriz:
-Kuruluş dönemi
“Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış, milleti câriye olmuş, kul olmuş milleti Türk töresini bırakmış milleti, ecdâdımın töresince kurmuş…” (Prof. Dr Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, KD/ 13-14 s.22 Boğaziçi Yay. 1986 İstanbul)
-İ’tilâ (yükseliş) ve istîlâ (yayılma) dönemi
“Doğuda Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı, Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci Nehri’ni geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeye Yir Bayırku’ya kadar ordu sevk ettim. (K. G 3/ 4 Age Orhun.)
-Musâlaha (sulh, barış) dönemi
“Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım.” (KG.4 / 5 s. 18 Age Orhun.)
-Esâret ve tâbiiyyet (Çin’e benzeme, uyma)
“Türk beyler Türk adını bıraktı Çinli (Çinlileşmiş Türk beyleri) Çin adını tutarak Çin kağanına itâat etmiş.” (BK D 7, s.34 Age. Orhun)
-İzmihlâl (yok oluş) dönemi
“Teslîm olduğu için Tanrı öldürmüştür. Türk milleti öldü, mahvoldu, yok oldu.” (T. 1. Taş. B.4 s. 52. Age Orhun)
Bey ve milleti birbirini çekiştirdiği için il yaptığı ilini elden çıkarmış. (KD, 5,6,7 s.25 Age Orhun)
-Esâret ve isyân dönemi
“Böyle deyip Çin kağanına düşman olmuş ama tertip ve tanzîmini iyi yapamadığı için yine teslîm olmuş.” (KG, 10, s.68 Age, Orhun.)
KARDEŞ KAVGALARI VE KATİL KÂNUNNÂMESİ
Türk târihinin şeref sayfalarını oluşturan Karahanlı, Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nde de bu durumlar yaşanmıştır.
Karahanlılara (932) kadar Türk devletleri İslâm’la tanışmamıştır. İdil (İtil) Bulgar Devleti (921) kısa ömürlü olsa da târihin ilk Müslüman Türk devleti olma şerefini yaşamıştır.
Göktürkler örnek alınarak diğer Türk devletlerindeki durumlara bir göz atalım: Dünyânın dört kıt’asında egemen olan Selçuklu ve Osmanlı Devletleri de ataları Göktürklerin yaşadıklarını aynen yaşamışlardır.
Göktürk Devleti kuruluşunda ve ileriki dönemlerdeki kardeşler uyumu başarının en açık delîliyken, özellikle Osmanlıda erken dönemlerde bu uyum yakalanamadığı için sıkıntılara sebep olmuştur. Kardeş kavgaları devleti yıkılma safhasına kadar yaklaştırmış sonunda “Kardeş katli kararnâmesi”yle bunun önüne geçilmiştir. İlk bakışta acımasız gibi görünen bu kânunun en önemli madde başı “nizâm-ı âlem için” ifâdesidir. Bu sihirli kelimeler, devlet için yârdan da, serden de, evlâttan da geçilir tezinin açık göstergesidir.
Fetret Devri kardeş kavgalarının devleti nasıl tehlikeye soktuğunun en acı örneğidir. Bu sıkıntılı aralık, Yıldırım Bâyezid’in hayattaki beş oğlundan dördü arasındaki taht kavgaları sebebiyle 1402’den 1413’e kadar süren kargaşa dönemidir. Yıldırım’ın oğulları Emir Süleymân, Mûsâ Çelebi, Îsâ Çelebi ve Çelebi Mehmed’in hepsi pâdişâh evlâdı olduğu için kendilerini tahta vâris olarak görmeleri normal bir hâdisedir. Bu yıllar henüz çok yeni olan Osmanlı Devleti’nin Ankara Savaşı’nın doğurduğu bir kargaşa dönemidir. Emîr Timur Müslüman olduğu için Osmanlıya çok zarar vermekle berâber devlete esâret veyâ kesin tâbiiyyet yaşatmamış, devleti işgâl etmemiş, dolayısıyla devletin dâr-ı İslâm statüsü değişmemiştir. İşte bu savaş sonunda kardeşlerin her biri ayrı devletler kurarak devlet içinde devlet olmuş ve birlik bozulmuştur.
Türk devletlerinde vatan hânedânın mâlı olduğu için bu ortak malda “ülüş” (paylaştırma) sistemi esastı. Oğuz Kağan ölmeden evvel topraklarını oğulları arasında pay etmişti. Bu, çok geniş coğrafyalarda devletin toprak ve idârî birliği için geçerli bir sistemdi. Osmanlı şehzâdelerini, sancakbeyliği ve vâliliklerle ferdî yönetime hazırlıyorlardı. Yanlarında umur-dîde (görmüş geçirmiş) bir devlet adamı (lâla) yardımcı olarak bulunurdu. Şehzâdeler hem bu bölgeleri eyâlet gibi yönetir hem de devlet tecrübelerini artırırlardı.
İHÂNETE AF YOK
Kuruluş döneminde Osman Bey amcası Dündar Bey’i öldürmeseydi Osmanlı kurulmadan yıkılabilirdi; çünkü Dündar Bey Bizans tekfuru ile anlaşmış ve devletine ihânet etmişti.
Çelebi Mehmed de Fetret Dönemi’nde kardeşleri ile arsında geçen savaşlarda çok sert davranmış, Mûsa Çelebi’yi savaşta yenmiş ve onu öldürmüştür. Ayrıca bu savaş fitnesi yüzünden bir hayli insan da ölmüştür. Kitâbelerde bunun benzeri devre “bulgak” yâni bulanıklık devir diye geçer.
İşte bu yüzden Fâtih, “Kânunnâme”si ile devleti ayakta tutmuş ve fitne ve fetretten korumuştur. Bâb-ı sâni faslına bu konu ile ilgili koydurduğu Kânunnâme şöyle idi: “Her kimesneye ki evlâdından saltanat müyesser ola karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmesi münâsibdür. Ekser ulemâ dahi tecvîz etmişdür (olur vermiştir). Anunla âmil olalar (böyle davransınlar).” Bu kânun yaklaşık 150 yıl devâm etmiş, 1603 yılında Osmanlı tahtına geçen I. Ahmed, kardeşi Mustafa’yı öldürmeyerek ekber ve erşed (büyük ve aklı başında) sistemi denilen bu uygulama ile yeni bir dönem başlatmıştır.
1617 yılında Sultan I. Ahmed öldüğünde oğulları olmamasına rağmen hânedânın en yaşlı üyesi kardeşi I. Mustafa tahta geçti. Bu Göktürkler döneminde de uygulanan ekber evlât sistemiydi.
ZAMÂNA UYULMALI MI; NASIL?
Mecelle’de “Ezmânın tegayyürü ile ahkın tegayyürü inkâr olunamaz” ifadesi geçer. (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, s.27, mad.39 Dersaâdet Matbaası, İstanbul, 1322)
Burada zamânın değişmesi ile hükümler de değişir diyor. Değişen ahkâm, şer’î ve i’tikâdî hükümler değil, âdetlere âit bid’atlerdir. Yâni asrın getirdiği teknik ve günlük yaşayış argümanlarıdır.
Çağlarla birlikte sistemler de değiştikçe idârî şekiller üzerinde polemikler de artmıştır. Lâik ve seküler sistemde insanlık pragmatizm (faydacılık), epikürizm (maddeci ve hazcı sistem) kıskacında kalmış ve hedonik (sâde zevk için yaşama) bir dünyâ görüşünün esîri olmuştur. Tabîî ki bu sistemlerde din, insanlık, ahlâk, merhamet, yardımlaşma ve vatanseverlik hep ikinci hattâ üçüncü planda kalmıştır. Bu durumlarda özellikle Yeni Çağ ile başlayan idârî ayrışmalarda ve hukûkî alanda ileri çıkan madde başlıkları nelerdi?
Milletlerarası hukûkun teşekkülünde bâzı eserler yazılmakla birlikte dünyâda bu sahada yazılan ilk eser VIII. asırda İmâm Ebû Hanîfe’nin talebesi Muhammed Şeybânî’ye âit “e’s-Siyerü’l-kebîr” adlı kitaptır.
Meşhur Fransız hukukçusu Henri Bonifis der ki: “Devletler hukûkunun esâsı Hâfız-ı Şîrâzî’nin şu iki mısraındadır: “Âsâyîş du kîtî in du harfest, bâ dûsitân mürüvvet, bâ düşmenân müdârâ.” (İki âlemin emniyeti şu iki sözdedir: Dostlara mert davranmak, düşmanları idâre etmek.)
ÇOK DEVLET TEK MİLLET
Şer’î sisteme göre dünyâ iki kısma ayrılır: Dârü’l-İslâm ve dârü’l-harb. Müslümanların hâkim olduğu ve şer’î hukûka göre idâre olunan memleketler-velev ki Müslümanlar ekseriyette olmasın- dârü’l-İslâmdır. Ayrı hükûmetler tarafından idâre edilse bile yine buralar İslâm ülkeleri sayılır. Yâni bir yerde tek vatan olarak telâkkî edilir. Meselâ Osmanlı Devleti ile Mısır’daki Memlûk ve Hindistan’daki Gürgâniye devletleri dârü’l-İslâm’dır. Bir Müslüman’ın dârü’l-harbden dârü’l-İslâm’a gelince sınırlardan geri çevrilmesi mümkün değildir. Hâlbuki şimdi umre için bile Suûdî Arabistan’a giden Müslümanların izinsiz ve para alınmadan bu ülkeye girmeleri mümkün değildir. Bu durumda Osmanlı dârü’l-İslâm’ın son tipik nümûnesidir.
Dârü’z-zimme: Önceden Eflâk ve Boğdan gibi Müslümanların yaşamadığı ama İslâm hâkimiyetinde olan memleketler dârü’z-zümmedir. Buralar da dârü’l-İslâm’a dâhildir.
Dârü’l-bagıy (bagy): Meşrû hükûmete isyân edenlerin mülküne dârü’l-bagy denir. Buralar da Dârü’l-İslâma dâhildir. 1908-1918 Osmanlı devleti gibi. İstanbul, 1919-1922 arasında Ankara hükûmetini böyle görmüştür.
Dârül-ridde: İktidârı Müslümanlıktan dönenlerin (mürtedlerin) ele geçirdiği yere riddîler mülkü (dârü’l-ridde) denir ve burası da dârü’l-harbe dâhildir.
Dârüs-sulh: Dârü’l-İslâm ülkeleri ile aralarında anlaşma bulunan memleketlere dârü’s-sulh denir. Osmanlı Devleti’nin yükselme devrinde Fransa ve vergi veren Gürcistan gibi ülkeler dârü’s-sulhdür. Buralar da dârü’l-harbe dâhildir.
BİR BAŞKA FETVÂ
Hanefî İmamlardan Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed’e göre ayrıca Mâlikî ve Hambelîlere göre bir yerde şer’î hukûkun kaldırılmış olması oranın dârü’l-harbe dönüşmesi için kâfidir. Mal ve can emniyetinin bulunması bir yeri dârü’l-İslâm yapmaz. Müslümanlar dârü’l-harbde de emniyet içinde bulunabilirler. İbni Âbidîn “Emân” bahsinde “Had ve kısas icrâ edilmeyen yer dârü’l-harbdir.” der. Kûhistânî “Bir beldede hâkim, şer’î hukûka göre hükmetmiyorsa orası dârü’l-harbdir der. (Câmiirumûz)
Bir dârü’l-İslâm gayr-i Müslimler tarafından işgâl ve fethedilip burada şer’î hükümler tatbîkine izin verilmişse orası dârü’l-İslâm sayılır.
İspanyollar bir müddet Endülüs’te şer’î hukukun tatbîkine izin vermişlerdi. Hindistan, Kıbrıs, Tunus gibi yerlerde Şerî’atin tatbîkine izin verilmiştir. Bunun yanında Moğol ve Haçlı istîlâsında İslâm beldeleri darü’l-harbe dönüşmüştür. (Dârü’lharb ve diğer son konularda Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin “Devletler Hukukuna Müslümanların Hizmeti” adlı makâlesinden genişçe yararlanılmıştır. www.ekrembuğraekinci.com)
.
Ey Türk pişmân ol, kendine dön!
11 Mayıs 2024 02:00 | Güncelleme :11 Mayıs 2024 00:48
A -
A +
Türk kadınlarına “al yanaklı” denmesinin derin bir manası vardır. Yanak yâni yüz ardan, hayâdan kızarır. Türk kızları tarih boyunca iffetleriyle, nâmuslarıyla tanınmıştır. Şimdi geleceğimizi kurtarmak için Orhun Abideleri’ndeki uyarılara kulak vermemiz lazımdır: “Türk bodun, erttin ökün!” (Ey Türk milleti pişmân ol ve kendine dön!)
İbni Battûta “Türklerde kadın şahsi asalet timsâli sayıldığı için şeref ve haysiyetini ihlâl edecek bir harekette bulunmaz. Türklerin asîl kadınları vardır” der.
İslam’dan önceki Türk töresinde de hırsızlık ve zinaya en ağır cezalar veriliyordu.
Milletler aynı canlı teşekkülleri gibi bir hücre oluşumuyla başlayıp iskelet ve kas sistemleriyle hayata bağlanırlar. Bu bünyeyi ayakta tutan aslî maddeler; proteinler, karbonhidratlar, yağlar, vitaminler ve minerallerdir. Milletleri de ayakta tutan dil, din, kültür, töre ve yurt gibi birleşenlerdir.
Millî oluşumda dil, birinci faktördür. Lisan, toplumları en çok birleştiren ve şuur düzeyi en yüksek argümandır. Toprağını yâni yurdunu kaybeden milletler dahi dilleri sâyesinde ayakta kalabilmişlerdir.
Türk dilinden belli bir zaman diliminde ayrılarak kopuk dil (lehçe) şeklini alan Yakut (Saha), Bulgar ve Çuvaş lehçeleri ile birlikte, bu topluluklar da Türklerden kopuk hâle gelmiştir. Bunlar diğer Türk şiveleri gibi değildir; bu lehçeleri bağımsız dil sayan uzmanlar da olmuştur. Çuvaşça ve Yakutça veyâ Karaim Türkçesi’ne göre, Bulgar lehçesi Türk dilinden tamâmen kopuk hâldedir. Bunları şunun için belirttik: Bu lehçe veyâ dilleri kullanan ve dili Türkçeden kopuk olan Türk halklarının çoğunluğu Müslüman değildir. Macarlar (Hunlar?), Fin-Ugor (Finliler?) Bulgarlar Hristiyan; Yakutlar, Hristiyan-Şamanist; Karaimler Mûsevîdirler. Yalnız Gagavuzlar dillerini korumalarına rağmen Hristiyandırlar.
Demek ki ayrı bir dil dâiresinde olan kavimler aynı zamanda kâhir ekseriyetle (büyük bir çoğunlukla) ayrı bir dîne de bağlanmış olanlardır.
Dili en çok destekleyen de töredir. Töre âdetâ milletlerin gen şifreleri gibidir. Töreler hem sözlü hem de pratik olan yaptırımlardır. Semâvî dinlerin devreye girmediği yerlerde dil-töre bütünlüğü sistemin kurucusu ve yönetici gücüdür.
Milletler toparlama sürecine ulaşınca en vazgeçilmez unsurlardan biri de yurt yâni vatan olmuştur. Vatan dil ve törenin uygulandığı alan olduğu için ona kutsiyet de eklenmiştir.
SEMÂVÎ DİNLER VE DEĞİŞEN HAYATLAR
Türkler değişik dinler ve hayatlar dâiresinde olmakla birlikte, İslâm’ın kabûlü ile deneme yanılma dönemi bitmiş, bünyesinde bütün kutsal kavramları ve fazîletleri toplayan İslâmiyet dairesine girmişlerdir.
Toplumlar bir dîne mensûp olunca esas olan ona tam teslimiyetle bağlanmaktır. Çoğu eski kavimler hak olmayan dinlere de bu şekilde bağlanmışlar, hattâ o dinlere insanlar bile kurbân etmişlerdir. Dağdan, taştan, güneşten, aydan, hayvanlardan, fırtınalardan, denizlerden hâsılı bütün tabîat varlıklarından medet umup onları ilâh olarak görmüşlerdir. Tam açıklayamadıkları ruh ve dünyâ ötesinden (âhıret) dolayı dünyâ bunlar için esas mekân hükmünde olmuştur.
En eski topluluklarda bile bir din gerçeği olduğu için milletler, kavimler bir din dâiresine girmekte zorlanmamışlardır. A veyâ B dînini, dinsiz yaşamaya tercîh etmişlerdir. (Aslında semâvî dinler Hazreti Âdemle başlamıştır.) Semâvî dinlerin dâiresine girmeyen toplumlarda müteşekkil bir yaşayış şekli olmamakla birlikte ilkel dinler, daha ziyâde adrenalin ve emosyonel ritüelleri (heyecan ve motivasyon) hâvî olduğu için bu hedonikleri ritm ve danslarıyla trans hâle geçiren bir teatral hareketler bütünlüğüydü.
Semâvî dinlerin ilk büyük hakîkatleri yâni Tevrat ve İncil hükümleri, eski fetişist, animist ve natüralist tatbîkatlerden dolayı kolay benimsenememiştir. Bu yüzden kitâbî din, resûl, nebî ve ümmetleri çok büyük sıkıntılar çektiler; peygamberleri ve inananları da katledildi. Kral ve firavunlar kendi dünyâ saltanatlarının sona ermesinden korktukları için ilâhlık iddiâlarında bulundular. Toplumlarına sahte cennetler va’dettiler. Hak din sâliklerinin çoğu hayattayken dinlerinin zafere ulaştığını göremeden vefât ettiler. Aslında İslâmiyet kemâl sancıları çekerek doğuma hazırlanıyordu. Dünyâ tam bir kargaşa ve düzensizlik hâlindeyken sahte dinlerin bütün putları yıkıldı. Kisrâ sarayları yerle bir oldu. Mecûsîlerin sönmeyen ateşleri söndü. Kâbe’de yıllarca el üstünde tutulan putlar ayaklar altına alındı. Nihâyet son din geldi. Sistemin gerektiği gibi kurulup işlemesi lazımdı… Yönetici gerekliydi… Halk (ümmet) gerekliydi… Her kuruluş varlığını yönetici ve ona tam inanmış kitlelerle korur. Gerek bu dînin son Peygamberi ve onun Eshâbı seçilmişlerdendi. İnsanlardı ama insanüstülerdi. Çok eziyet çektiler, fakat yarın ne olur diye düşünmediler. Geleceği belirleyen Allâh’tır. Onlar içinde bulundukları zamânı yaşadılar. İşte bunun için tek bir hücreden dünyâyı kaplayan bir bünye meydana geldi. Bu bünyenin kalbi Mekke, rûhu Medîne idi. Bu bünye 150 sene sonra rûhunu ve kalbini teslîm edebileceği yeni bir bünye arıyordu. Mübârek Peygamberimizin ve Selef-i sâlihînin yolundan giden bu kavim Türklerdi. Hazreti Peygamber bunlara Kanturaoğulları (Benî Kantura) demişti. Rivâyetlerde Kantura Hazreti İbrâhim’in câriye olan hanımından gelen soydur. Hâlbuki Yâfes ondan çok daha önce yaşadığına göre bu teori tam açıklanamamıştır. Câriye ile Hazreti İbrâhîm’in evlâdından gelmesi durumuyla Hazreti İbrâhim’e mensûb Yâfes’in evlâtlarından biriyle evlenmiş bir kızın kastedilmiş olması Türklerin mezkûr evlilikten hasıl bulunması da mümkündür. Burada Türklerin nereden geldiğinden daha önemlisi, İslâmî haritada nerelere geldikleridir. Türkler İslâmiyetten evvel de cesur, işkence etmeyen, “Köktengri” de olsa bir tanrı inancına sâhip olan, törelerine bağlı, savaşı toprak ve töre için yapan, düşmanına bile merhametli, bir toplumdu.
Zıtları cem’eyleyen Rabb’imiz, ahlâkın, insanlığın, fazîletin, merhametin, mânevî değerlerin olmadığı bir yerde, bunların tam zıddı olan en yüce ahlâk, en üstün insanlık, fazîletlerin tamâmı, zulmün yerini merhametin aldığı, en şerefli ve en yüce duyguların tamâmını kapsayan bir dîni, yâni İslâm’ı yine bu topraklara gönderdi.
Kısa zamanda Arap ve Afrika kıt’alarına yayılan, 8. yy.da Avrupa’ya uzanan bu dînin en girift, en hırçın ve gaddar müşriklerin ve putperestlerin yaşadığı Asya kıt’asına da Sahâbe efendilerimiz teblîğ için gelip çoğu şehîd oldu ve hemen hemen geri dönen bile olmadı.
TÜRK ATALARIMIZ GÖREVİ DEVRALIYORLAR
Artık bu coğrafyada bir millet bu dîni tek inanç ve yönetim şekli bilip bütün müeyyideleri ile fetih bayraklarını açıp, insanların ayaklarındaki şirk ve putperestlik prangalarını kırarak, insanlığı İslâmiyet’in hürriyet havasıyla tanıştırıyordu. Türkler artık bu dînin yeni bayraktârı ve “Tevhîd-i Bârî”nin mübârek neferleri olmuşlardı. O ne saf ne şüphesiz bir inançtı. Bu millet artık “zâlike’l-kitâbu lâ raybe fîh”in tam müttekileri olmuşlardı.
Kuru cihangirlik, balbal dikme, sembol ve heykel yapma yerini artık sâdece “i’lâ-yı kelimetullâh”a bırakmıştı. Artık bölge yoktu, diyâr yoktu, kıta yoktu, sınır yoktu… Bir tek ideal vardı: Bütün dünyâya “Tevhîd” kelâmını yaymak ve semâlarda dinmeyen o ulvî sadâyı yâni “Ezân-ı Muhammedî”yi sonsuza kadar dinletmek ve “Râyet-i Nebeviyye”yi ümmete sâyebân “gölgelik” yapmaktı.
Bu yüce millet İslâmiyetin bütün emirlerine “ale’r-re’si ve’l-ayn”, “baş göz üstüne” diyerek tâbi’ olmuştu. Süleyman Çelebi 15. asırda beyne’l-İslâm (Müslümanlar arası) dünyânın en çok okunan medhiyyesini “Mevlid-i Nebî”yi (Vesîletü’n-necât ) yazmıştır. Çelebî kendi şahsında bu azîz neslin o Resûl’e ümmet olmasını en büyük devlet addetmiştir. “Hizmetin kıldığımız izzet yeter/// Ümmetin olduğumuz devlet yeter” diyerek dünyâya i’lân etmiştir.
TÜRKLER İSLAMİYET’TEN EVVEL NASILLARDI?
Atalarımız önceleri Müslüman olmamalarına rağmen iffetli bir hayat yaşıyorlardı. Meselâ zinâ ve hırsızlığa en ağır cezâlar veriliyordu. Domuz yemiyorlardı. Politeizm (çok tanrıcılık) yoktu. Esir alınan kadın ve kızların ırzlarına aslâ tasallut edilmiyordu. Hâlbuki Cengiz, esir kızların her 300’ünü yüzbaşılarına hediye olarak verirdi.
Zinânın Türk töresinde cezâsı mutlak ölümdü. Bu cezâ onlar için çok önemli olan âile yapısını korumaya dayalı idi.
İslâmiyet’te çok gündeme getirilen “teaddüd-i zevcât” (birden fazla kadınla evlenme) Türklerde de uygulanmış mıdır? Bir kere bu evlilik ne bir emir ne de bir tavsiyedir. Sosyolojik şartlara bakmaksızın zaman kesişimi yapmadan olayları tahlîl etmek aslâ mümkün değildir. Bu ayrı bir konudur. “Meselâ Türk’ün atası Oğuz Kağan da amcasının üç kızıyla evlenmiştir.” (İsmâil Hâmi Dânişmend, Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, Burak Yay. S. 83-84-85, İstanbul, 1994.)
TÜRKLERİN ÖNCEKİ ÂDÂBI
İslâmiyetten evvel Arabistan’da, kadınlar ve erkekler son derece âdâb ve ahlâk dışı yaşarlardı. Hâlbuki Türkler İslâmiyet’ten evvel de iffetli idiler. Îranlı müellif Kerdîzî “Zeynü’l-ahbâr” adlı eserinde Karluk Türklerinden bahsederken “Mâlumdur ki Türk kadınları çok ahlâklı ve ismetlidirler.” der. (Age. Türk Irkı…s.86)
İslâm öncesi Araplarda bir erkeğin alacağı kadının haddi yoktu… Her erkek istediği kadar mahbûbelerle (sevgili) gayrimeşrû münâsebette bulunurdu. Fuhuş bir meslek olarak şâyi’ (yaygın) idi. Evli kadınların çocuk dünyâya getirmek için başka erkeklerle münâsebetdâr olmasına müsâade edilirdi. Kadın baba veyâ kocasının hiçbir mîrâsına sâhip olamazdı. (Age. Türkler, s.88)
Eski Arap’ta güzel bir zürriyete sâhip olmak isteyen bir erkek, karısını bir çocuk peydâ edinceye kadar başka bir erkekle yaşamasına müsâade eder ve bu çocuk kadının meşrû kocasına âit sayılırdı. (Age. Türk Irkı. s. 88)
Profesör Joseph Schacht’ın belirttiği nasslarda “verâset hukûku da dâhil olmak üzere, âile hukûku Kur’ân’ın muhtelif yerlerinde dağınık bir hâlde olmakla birlikte, hemen hiçbir noktası eksik kalmamak şartıyla teşrih edilen (açıklanan) yegâne kazâî (hukûkî, idârî) mevzûdur. Bu sâhada (Kur’ân-ı kerîm) en fazla kadınlara, çocuklara, akrabâya, ev adamlarıyla câriye ve kölelere nasıl muâmele edileceğinin tesbîtine ehemmiyet veriyor” der.
Stanley Lane-Poor ise şöyle der: “Muhammed’in kadınlara âit hususlarda yaptığı derecelerde mühim değişiklikleri hiçbir büyük vâz’ı-ı kânun (kânun koyucu) yapmamıştır.” (Age. Türk Irkı, s. 91)
Eski Türk hukûkunda talâk (boşanma) hakkı erkekte olmakla birlikte kadının da boşanma talep etmeye hakkı vardır.
Türk Hukuk Târihi bir kadının boşanma isteği için gerekli maddeleri şöyle sıralar:
Kocanın kendisine fenâ muâmele etmesi
Başka bir kadınla gayr-ı meşrû münâsebette bulunması
Kudretsizlik (adem-i iktidâr, cinsî gücün olmaması) (Sadri Maksûdî Arsal, Türk Hukuk Târihi TTK Yay. s.337, 2015 İstanbul)
İslâmiyette meselâ kadın da nikâh sırasında “boşanma hakkına” sâhip olma yetkisi ister ve alır.” Geniş anlamda bir fitneye sebep olmamak için bu konuya fazla yer verilmemiştir.
Hristiyanlıkta “Kilise nikâhı”nın feshedilemeyeceği ilân edilmiştir. Bu sıkı kurala “Katolik nikâhı” da denilmiştir. Bu kural son zamanlarda gevşemiştir. Talâk yâni boşanma hoş bir şey değildir; buna rağmen insan hayâtının bir parçası olmuştur. Efendimiz de talâkı müstahsen (iyi, güzel) bulmamıştır.
İbni Battûta “Türklerde kadın şahsî asâlet timsâli sayıldığı için şeref ve haysiyetini ihlâl edecek bir harekette bulunmaz. Türklerin asîl kadınları vardır” der.
Türk kadınlarına “al yanaklı” denmesinin de bir derin anlamı vardır. Yanak yâni yüz ardan, hayâdan kızarır. Türk kızları iffetleriyle, nâmuslarıyla tanınmıştır. Ancak Tanzîmat’la başlayan Avrupâî hayatla, kızlarımızın “al yanakları” izâle edilmeye çalışılmıştır. “Hayâ îmandandır” hadîs-i şerîfine muhâtap olan “bir nesli mahvettiler” bâri geleceğimizi kurtarmak için yine şifrelerimizin uyarılarına kulak verelim: “Türk bodun, erttin ökün” (Ey Türk milleti pişmân ol ve kendine dön) (Age. Orhun Âbideleri, KD 22)
Bu metinde titre ifâdesi yoktur. “Ökün” ve “ertin” hemen hemen aynı anlamda olup “pişmân ol ve kendine dön”dür.
“Bir zamanlar biz de millet hem ne milletmişiz,/Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz…/Yıktı bin mel’ûn kalem nânmusu bizler uymadık./ Susmak evlâdır deyip sustuk… Sanırsın duymadık.”
Ey yüce millet, yıllardır sen, sen olmaktan çıkarıldın. Türklüğün de Müslümanlığın da zedelendi. Bu iki büyük şerefe tekrar dön, pişman ol ve sana bu şereflerini unutturanları sakın unutma!
.
Dünyada ve Türklerde köy ve şehir hayatı
25 Mayıs 2024 02:00 | Güncelleme :25 Mayıs 2024 03:44
A -
A +
Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında köylülerin Ankara’daki Ulus ve Kızılay semtlerine girmeleri yasaktı. Âşık Veysel bile elinde sazıyla geliyor ve Atatürk Bulvarı’na sokulmuyordu. Köylü, Demokrat Parti Hükûmeti ile kimliğine kavuştu. Şimdi gelin “Köylü milletin efendisidir” tezini uzun uzun düşünelim!
Türklerin Müslümân olmasından itibaren kurdukları hemen bütün devletler dârü’l-İslâm’dır. Bu safha 932’den geçtiğimiz asrın başına kadar devâm etmiştir. Başlangıç dönemlerinde her ne kadar anayasa yoksa da töreler bu hükümler çerçevesinde idi. 1909 ile 1920 arası devr-i şektir. İttihat Terakki Cemiyeti (İTC) her ne kadar Hılâfet ve şer’î sisteme karşı gibi görünmese de gelecek için altyapı hazırlığının yapıldığı dönemdir.
Türk devletlerinde şer’î uygulamalar yalnız devletlerde değil, Anadolu Beylikleri’nde de devâm etmiştir. Hattâ Şâh İsmâîl zamânına kadar bu Îran topraklarında da böyledir.
932’den beri dînî kurallar “yalnız devleti idâre etmek için kullanılmıştır” demek yanlış olur. Müeyyideler mecbûrî yaptırımlardır. İslâmiyeti hayâtına tatbîk edenler için müeyyideler ya sözlü ya da yazılı uygulamalardır. Hâlbuki İslâmî uygulamalarda halkın şuurlu veyâ şuursuz uyguladığı sistem “örf”lere dayanır. Örfler şer’î hukûkun önemli ayaklarından biridir. Okuma yazması olmayan insanlar veyâ şehir dışlarında (belde) yaşayan kırsal alanlarda (sahra) yaşayan için yazılı kânunlarla sözlü kânunlar arasında uygulanış farkları vardır. Çünkü beldevî (şehir) hayâtı ile, sahravî (köy) hayâtı birbirine hiç benzemez. Kalabalık yerlerin sosyal ve karmaşık düzeni, birbirinden kopuk yaşayan sahra (daha ziyâde yayla ve mezraa) düzeninden çok farklıdır. Sahra ve mezralarda merkezî otorite ile bağlantı yok denecek kadar azdır. Köylerde ise örfler yazılı müeyyidelerden daha geçerlidir. Şehirlerle bağlantılı olan köylerde giderek kentleşme başlayınca töreler de yerini yazılı müeyyidelere terk etmeye başlamıştır. Önceleri köylerde hırsızlık, ırz, nâmus ve kavga daha azken şehirleşme süreci olan köylerde bu düzen hızla zedelenmiştir. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in “köykent” projesi ABD’de uzun yıllar uygulanan bir proje gibidir ama o da bizde yanlış anlaşılmıştır. ABD’de yaşayan halk üç gruptur: Kentli, köykentli, geniş anlamda çiftçi.
Dünyada ve Türklerde köy ve şehir hayatı
BATI’DA VE BİZDE KENTLEŞME FARKI VE KÖYLÜLÜK
1760’larda Büyük Britanya’daki Sanâyî Devrimi 1820-1840 yılları arasında kıta Avrupası’na ve ABD’ye de yayıldı. ABD’de halk sanâyî devrimi ile yerleşim alanlarında da değişime gitti. Şehirlerde yaşayanlar, dolar zenginleri, Sicilya mafyası, mâden sâhipleri; çevreden 15-20 km şehir dışında yaşayan, bahçe içi müstakil evlerde oturan fakat şehir hayâtını sâde iş çevreleri için kullanan zenginler; tarım alanlarının bolluğu yanında ve buna ilâveten 1850’li yıllarda Batı Virginia ve Pennsylvania’da petrol bulunmasıyla makineleşen tarımla zengin olan çiftçiler, diğer yandan geniş otlakların olduğu bölgelerde Michigan vs. yerlerde hayvan çiftlikleri kurarak zengin olanlar diye sınıflayacağımız kütleler türedi.
İngiltere’de Cardif kömür mâdenlerinin bulunmasıyla insanlar sefâlet ve köleliğe itilirken, bunların sırtından zengin olan İngiliz soyluları ve Almanya’da Ruhr Havzası sanâyî bölgesinde başlayan yepyeni bir işçi-patron ayrışımını doğuruyordu. Burada da kol gücü işçisi ile sanâyici zenginler arasında sınıf ayrımı derinleşiyordu.
Dünyada ve Türklerde köy ve şehir hayatı
Türkiye’de cumhûriyetle başlayan ilk dönemlerde sanâyi ve genel şehirleşme olmadığı için halkın %80’i köylerde yaşıyordu. Tarım arâzileri geniş olmakla birlikte modern ziraat olmadığı için verim fazla değildi. Buna rağmen nüfus oranı îtibâriyle köylü doyuyor şehirlere de yetişmeye çalışıyordu. Özellikle 1950’lerde başlayan hızlı sanâyileşme hamleleri köylüyü yavaş yavaş şehirleşmeye itiyordu. Tarlasını satan, şehir sefâletine saplanıyordu. Şehir banliyölerinde bulunan bahçe tarımı arâzileri bir bir yok oluyor, yerine derme çatma düzensiz ve zevksiz bir şehirleşme başlıyordu. Köyünden kopup sırtında yorganı ve tahta bavulu ile hiçbir güvencesi olmayan köylüler gündelik işlerde çalışmak için oradan oraya koşuyor; ev, bark ve çoluk çocuğundan uzak bir mâcerâ gibi olan hayâtını böyle sürdürürken, siyâsî sû-iistîmallerle yapılan bir garip gecekondu şehirleşmesi başlıyordu.
Bu durum, dünyânın sanâyileşme devrelerindeki nüfus atığıydı. ABD’de Harlem River Park, Harlem Nehri boyunca güneydeki 145 h Street’ten 369 th Regiment Armony yakınındaki 135 Street’e kadar uzanan Manhattan Waterfront Greenway’ın bir kısmıdır. Aralarında bir sefâlet duvarı çizilmiş gibidir. Birinde lüks ve refah, diğerinde açlık, yoksulluk ve sefâlet vardır. Bu Amerika kıt’asındaki hemen hemen bütün Lâtin ülkelerinde geçerlidir.
Hızla sanâyileşen Batı’da en geri kalmış yerler bile bir orijinal patente sâhip olmuşlar ve dünyâya seslerini duyurmuşlardır. Harlemlerin dünyâya tanıttığı bir dans akımı olan Harlem Shake, Salsa’nın ve birçok dans akımının doğduğu söylenen bu klipler şarkı eşliğinde Harlem bölgesinde başlamıştır.
Bir diğer Harlem patentli realite Harlem Globetrotters’tır. New York kentinde kurulmuş, basketbolu şov ve komedi ile birleştiren bir ekoldür. Takımın adının Harlem olması Afro-Amerikan (Afrika kökenli zenciler) topluluğa yönelik olmasındandır.
Jazz (caz) müziğinin geliştirilmesinde ve popüler olmasında katkısı bulunan ve Harlem’de sahne alan Louis Armstrong, Bessie Simith ve Joh Bubless gibi Amerika’nın en popüler sanatkârları Harlem’i parlatmışlardır.
Caz müziği esas itibârı ile Afrika ve Amerikan (zenci) müziği karmaşık nota karışımıdır. Halk müziği derecesinde olup atışmalı olarak da söylenir.
Burada mes’ele şudur: Amerika’da ezilen ve köle olarak kabûl edilen gerek “negro” (Amerikan kökenli zenciler) veya Afrolar (Afrika kökenli zenciler), 200 yıllık ezilmişliğin acısını Amerikalılara çok ağır ödetmişlerdir. Bu toplumun en popüler sporu olan basketbol, boks ve müzikte âdetâ tekelleşmeye gitmişlerdir. Caz zâten onlara âittir. Rap müziği (Rhytmikq Americ an Poetry) yine protest zencilere âittir. Sonra zenciler siyâsete de el atmışlar en üst siyâsî makamlara, hattâ Başkanlığa kadar yükselmişlerdir. Yânî zenci köleler ve köylüler çok kısa bir zamanda popüler olmuşlardır.
Peki ya bizde köylünün durumu nasıldı? 1946’ya kadar köylülerin Ulus ve Kızılay’a girmeleri yasaktı. Âşık Veysel bile elinde sazıyla geliyor ve Atatürk Bulvarı’na sokulmuyordu. (Milliyet, 11.01.2010)
Ayrıca Türkiye Hükûmeti 2 Kasım 1934 târihinden 6 Eylül 1936’ya kadar geleneksel Türk müziğinin radyoda çalınmasını yasaklamıştı.
Bizde köylü ünlü siyâsîler yetişmekle birlikte Türk halk müziği dışında etkili bir kültür faâliyetlerine pek şâhit olamadık. Folklor ve halk müziği son zamanlarda popüler olmaya başladı.
Şimdi gelin de “Köylü milletin efendisidir” tezini uzun uzun düşünelim.
Amerika köylüsünün yükselişini Türk köylüsü ile kıyaslayın. Köylü DP Hükûmeti ile kimliğine kavuşmuştur.
Sanâyileşmenin hızlanması ve özellikle de petrol sâyesinde makineleşme artınca başta Almanya, İngiltere ve Fransa’da otomobil üretim ve ihrâcatı ve diğer sanâyi mâmulleri satışı ile de çalışan insan gücü ülkelerine yetişemez hâle gelince dış ve az gelişmiş ülkelerden işçi alımları başladı. Bu sâyede dünyâ vatandaşlığı denen modern vatansızlık süreci hızlandı. Victor Hugo’nun 1843’te söylediği ve T. Fikret’in de “Haluk’un Âmentüsü”nde terennüm ettiği “Milletim nev’-i beşer, vatanım rûy-i zemîn” sözü vatan ve millet hattâ milliyet duygularını da iptâl ediyordu. Bu söz Batılı hümanistler için normal olabilir; ama bizde aslâ! Hazret-i Peygamber’in “Vatan sevgisi îmandandır” hadîs-i şerifi, Mevlânâ hazretlerinin “Mesnevî”sinde ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât-ı şerîfe”sinde de geçmektedir ki şüphe etmemek lâzım. Batılı için vatansızlık ve milliyet belki pek önemli değildir ama bizim için basit gibi görünse de çok sinsi ve mânâlı sözlerdir. Amaç, Türkleri vatan, millet, milliyet ve din duygularından soyutlamaktır.
KLÂNLARDA VE BOYLARDA MAL SEVGİSİ
Küçük topluluklarda mal mülk sevgisi birinci plânda değildir. Her ne kadar mal ve mülklerin korunmasında “mana” (eski dinlerde gizli güç) önemli rol oynasa da hemen hemen hiç olmayan malların korunması esas îtibâriyle törelerle ilgilidir. Bu bir kanaat değil, yaşayış tarzıdır. Tarım topluluğu olmayan yerlerde, toprak sâdece vatandır; savaşlar da bu toprak yâni vatan için yapılır.
Yerleşik hayâta geçmeyen göçebe toplumlarda (göçebe=göç oba) tarım olmadığı için başlangıçta avcılık geçerli idi. Göktürk Âbidelerinde bu net bir şekilde işlenmiştir:
“Kiyük yiyü tabışkan yiyü olurur ertimiz. Bodun boguzı tok erti.” (Geyik ve tavşan yiyerek otururduk. Milletin boğazı toktu.) (Prof. Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, T.G.1, s, 92, Boğaziçi Yay. İstanbul, 1986)
KOYUN ESKİ TÜRKLERDE VAR MIYDI?
Eski Türklerde tarım, davar ve mal (küçükbaş ve büyükbaş hayvan) faâliyetlerinin başlama zamanlarında ihtilâf varsa da özellikle hayvan beslemenin hangi Türk boyunda başladığı tam kesin değildir. Türklerin en evvel ehlîleştirip kullandıkları hayvan, attır. Çünkü savaşçı bir kavim olan Türkler av ile geçimlerini sağlarken savaş ve ulaşım için “at” olmazsa olmaz cinsindendi.
Türklerde koyunu ilk defâ kullanan kavmin de net olmamakla birlikte bâzı târihçiler “Hiyung-nu’lar (Hiung-nu) olduğunu söylerler. Kunlara (Hunlara) Çinliler Hiyung-nu demişlerdir. Zâten Türkçe başlangıçta “h” harfi yoktur. MÖ 3. yy ile MS 1. yy’da Doğu Avrasya bozkırlarında yaşayan ve Asya Hunları’ndan bu göçebe kavmin küçük kabîle federasyonu olan muhtemel adı açılım olarak “konylu” (koyunlu) olabilir. Zâten eski kavimlerde de en eski hayvan adlarından biri de “koyun”dur. “ET.de koy-koyn-koyın”; Türkmen T. koyın; Osm. ve Kırım T. koyun; Kazak, Kırgız, Özbek ve Özbek T. koy; Başkırt T. kuyın; Âzerî T. goyun diye geçer.
Ayrıca Türk olmayan kavimlerde de Moğolca konin; Tunguzca köniksa; Kore köy; Fin kainalo şeklinde geçer. (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, A-N, c. 1, TDK, Yay. S. 549 Ankara 2007)
Demek ki dünyânın hemen her yerinde bilhassa Türklerle irtibatlı olan kavimlerde “koyun” kelimesi benzer şekillerde kullanılmıştır.
Eski kavimlerde hayvanlarla irtibatlı adlar 12 hayvanlı takvimlerde de görülür. Nitekim “Tunghu” kavim adının mânâsı eski Moğolların hepsini ifâde eden Tung-hu sözü için başlıca iki mânâ verilmektedir: Eğer bu deyim Çinceden aynen tercüme edildiyse “Doğu Barbarları” mânâsına gelirdi. İkinci bir fikre göre bu kavim adı “Tung-hu”, “Tunguz” veyâ Türkçe “tonguz=domuz” anlamlarındadır. (Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, 1. C. Kültür Bak. Yay. Kültür Eserleri / 46, s. 170, Ankara 1991)
Türklerin davar (küçükbaş) hayvanlarla uğraştığının en büyük delillerinden birisi de Oğuz Boylarından Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Karakeçili adlarıdır.
Çin kaynaklı olduğu bilinen 12 hayvanlı takvimde de koyun ve domuz da vardır.
Şu konu çok dikkat çekicidir. Tunguz kavmi “domuz”la irtibatlı olup Türk Hunlar Hiyung-nu (kony, koyn, yoy) adlarıyla yâni koyunla münâsebettardır. Ve yine Türkler târih boyunca hiç domuz eti yememişlerdir. Yurt veyâ çadırların sıcak ve soğuğa karşı en elverişli yalıtım maddesi olmasına rağmen domuz derisini hiç kullanmamışlardır. Bunun için avladıkları geyik derileri, sonrasında koyun keçi ve daha sonra sığır derisi gönlerine dahi oturmamışlardır. Moğollar Hristiyan olmadan da sonrasında da domuz eti yemişlerdir. Bu hassâsiyet sâdece İslâmiyetle ilgilidir. Demek ki atalarımız başlangıçtan beri İslâmiyet’e yatkın olarak yaratılmıştır. Bugün Orta Asya’da, Müslüman olmayan Türk Gagavuz ve Çuvaş Türkleri domuz eti yemektedirler. Karay Türkler Mûsevî olduklarından onlar da domuz eti yemezler.
Bir diğer mühim konu da şudur: Avrupa’nın bize “barbar” demeleri eski Çinlerin Tung-hular için Doğu Barbarları demelerine bağlıdır. Tung-hular yânini Tunguzlar zâten Türk değildirler. Ural-Altay dil gruplarından Moğol-Mançu-Tunguz dil birliği sâdece yapısal bir benzerliktir; kavimlerle münâsebeti yoktur.
.
Mitoloji, esâtîrü’l-evvelîn ve kıssalar
8 Haziran 2024 02:00 | Güncelleme :8 Haziran 2024 00:43
A -
A +
Hazreti İsa’dan bin yıl önce Homeros’la başlayan Yunan mitolojisi, bütün dünyayı etkilemiştir. Evet, artık kimse bu mitoslara inanmıyor ama modernize edilen mitoslar hayatımızın ta ortasındadır. Hızlı araçlara “Apollo” denmesi ve güzel kadın imajı olarak “Afrodit” kullanımı, bu tezi doğrulamaktadır.
Bizde İslâmî ve Türkçe olmayan Yunan mitolojisi kaynaklı veyâ Lâtince isimler giderek şuursuzca kullanılmaktadır.
Kıta Avrupası’nda modernize edilen mitoloji, sanat malzemesi oldu.
Dünyânın çehresini iki büyük inkılâp değiştirdi: Birincisi İslâmiyetin doğuşu, ikincisi Türklerin İslâmiyeti kabûl edişidir. Bu iki büyük hâdise, bütün dengeleri ters yüz etmiştir.
Hak dinlerin dışında dinlerin değişkenliği çok önemli bir olay değildir. Gerçi ilk insandan beri her devirde bir hak peygamber gelmiştir ama bunlara ulaşamayan veyâ kabûl etmeyenler de çok olmuştur.
Genelde tabiat kaynaklı veyâ totemist, fetişist, animist olan dinler, nitelikli bir ibâdetten ziyâde sosyal davranışlar ya da ritüeller barındırır. Bu dinlerde, halkta bölünmeler veyâ kabulsüzlük söz konusu olmazdı. Bir kavim, oba veyâ federasyonlar her ferdiyle o dîne inanırlardı. Politeist (çok tanrılı) veyâ monoteist (tek tanrılı) de olsa inanç sistemlerinde ne teolojik ne de epistomolojik (bilgiye dayalı) bir temel vardı. Bütün topluluk bir meditasyon ve genelde ritimle belirsiz bir kavrama tapınırlardı.
Monoteizm (kök tengricilik) inancında müeyyideler biraz daha netleşmeye başladı. Dînî müeyyideler yaptırımdan ziyâde törelerle de desteklenince kut’un da desteğiyle kurallar yanında caydırıcılık da netleşmeye başladı. Zâten kut’un sâhibi kağan olunca din artık mutlak uyulan bir sistem hâline geliyordu.
Mitoloji, esâtîrü’l-evvelîn ve kıssalar
İLK PEYGAMBERLER VE İLETİŞİM
Hazreti Âdem’le birlikte her kavme gönderilen peygamberler her ferde emirler, yasaklar ve en mühimi de mükellefiyetler yüklüyordu. Bu dönemin en önemli mes’elesi devrin şartlarına ve mesâfelere dayalı haberleşme ve etkileşimdi. Belki de bu durumda teblîğ çok zor olduğu için her resûle yardımcı ve onların şerîatlerini yayacak nebîler gönderiliyordu.
Peygamber gelse bile bu sisteme ulaşamayan toplumlarda profan anlayış (dinle alâkası olmayan) sistemler azalmaya başladı. İlâhî dinler dışında kalan toplumlarda ya agnostizm (bilinmezlik) veya animizm, natürizm (genelde geniş tabiat tanrıcılık) yayılıyordu. Burada en önemli konu insanların objektif yâni gördükleri bir objeye tapınma isteğidir. (Hazreti Mûsâ’ya rağmen “Altın buzağı” yapılması gibi…) Hristiyanlık bu sistemden hâlâ kendisini kurtaramamıştır. Kiliselerdeki resim, heykel ve istavroz, bunun en açık delîlidir. İslâmiyet’ten evvel fetişist Araplar da bu durumda idi.
Agnostik, tanrısızlık anlayışı tam bir boşluktu. İnsanlar bir açıortayı bulamadıkları için geniş açı içindeki parsellerde tapınma şekilleriyle yönlerini belirliyorlar daha doğrusu belirleyemiyorlardı.
MİTOLOJİK UNSURLAR
Politeizm çok tanrılı bir din olsa bile objektif bir nesneden sübjektif bir varlığa geçişti ki bu önemli bir adımdı. Politeizmin en büyük zaafı da tanrıların iş bölümleri, kaprisleri ve birbirleriyle anlaşamamaları idi! Bu anlaşmazlık bâzen insanlarla veyâ insan tanrılarla da devâm ederdi. Bu inancın en masalsı anlatımı “mitoloji”dir. İlk çağların bu efsâneleri ileriki çağlarda bütün güzel sanâtleri -özellikle resim heykel ve edebiyat- etkilemiştir. Hint mitolojisi, Îran mitolojisi, Mısır mitolojisi ve Türk mitolojisi hepsi bu çağların hayâl ürünleri, destânî ve masalsı anlatımlar yâni sözlü ürünlerdir. Bununla birlikte sonradan yazıya aktarılan İlyada ve Odise destanları ve Truva Savaşlarıyla dünyâ literatürünü en çok etkileyen Homeros yapımlı Yunan mitolojisidir.
Yunan mitolojisi koroların, dînî âyinlerin ve tiyatroların altyapısını hazırlamıştır.
Kendileriyle savaşmak veyâ karşı koymak mümkün olmadığı için insanlar, mitolojik tanrılardan hep korkmuşlardır. Onların şerlerinden kurtulmak için devreye büyücüler, şamanlar, sihirbazlar ve değişik görevli tiplemeler girmiştir. Bu tipler dînî, sosyolojik ve psikolojik aracılardır. Bu tanrılara kurbanlar hem her hayvandan ve hattâ insanlardan bile olmuştur.
Çoğu toplumlarda bu mitoslar tarihe mâl olduğu hâlde san’at zenginliği açısından artık teatral değerler manzûmesi hâline gelmiştir. Kıt’a Avrupası’nda modernize edilen mitoloji san’at malzemesi olurken, Amerika kıt’asında, Afrika ve Avustralya’da hâlâ bu mitosların etkisi devâm etmektedir.
ELİT EFSÂNE: YUNAN MİTOLOJİSİ
Eski Yunan mitolojisinde diğer mitolojilere göre tanrıların hayâtında bir yabânîlikten ziyâde sanki bir aristokrasi var gibidir! Tanrılar konforlu bir şehir hayâtı yaşarlar! Tabîî ki bu Yunan toplumunun o zamanki yaşayışı ile de ilgilidir. Kendileri şehir hayâtı yaşarken tanrılarına ilkel bir hayat yaşatamazlardı. Greko-Lâtin kültüründe çocuklar bu mitolojik verilerle büyümüşlerdir.
Şüphesiz mitoloji denince ilk akla gelen Yunan mitolojisi olduğu için bunun üzerinde biraz daha fazla duracağız.
Bu mitoloji Hazreti Îsâ’dan bin yıl önce Homeros’la başlamıştır. Homeros kendisinden evvel gelen Yunanlı büyük ediplerin dil ve hayal dünyâsının nasıl kullandığını da gösterir. Bir diğer önemli nokta da bu tanrılar insanlardan kopuk değildir; çünkü onlar da insan sûretindedir. En yakışıklı erkek, en güzel kadın ve en güçlü komutan hep mitolojik unsurlarda vardır.
Sonra heykel ve resimlere konu olan anatomik yönleriyle bir Apollon heykeli atlet vücutlarından esinlenmiş gibidir.
İnsanlar o devirlerde bu tanrılardan korkmakla birlikte hep onların açıklarını ararlardı. Meselâ Ana Tanrıça Hera çok zaman başka tanrılarla sevişirken yakalanırsa bu durum halk tarafından gülümsenerek karşılanırdı!
Yunan mitolojisi bütün dünyâyı etkilemiştir. Evet, artık kimse bu mitoslara inanmıyor ama modernize edilen mitoslar hayâtımızın ta ortasındadır. Hızlı araçlara “Apollo” denmesi, güzel kadın imajı olarak “Afrodit” kullanımı, ulaşım ve “Pegasus” kavramının kullanım çokluğu, bu tezi doğrulamaktadır.
Mitolojide yarı at yarı insan “kentaur”lar da vardır. Veyâ mitolojik teatral unsur olarak “satyrler” yarı keçi yarı insan öyle etkilidir ki, Zeus’un karısına “inek gözlü Hera’m” diye hitâp etmesi hayvanların da mitolojideki etkisindendir.
Bugünkü Yunan Ortodoks sisteminde mitolojinin hiçbir tesiri yoktur; bozulmuş İncil de olsa bu böyledir.
Hazreti Îsâ’dan önce 3. asırda Yunan edebiyâtının merkezi İskenderiye idi.
Romalı yazarlar içinde mitolojiyi en çok kullanan yazar Vergilius (Virgil) idi. O da çağdaşı Ovidius gibi mitolojiye inanmaz ama dolgu maddesi olarak kullanırdı.
Mitolojide bir âile hayâtı görülür. Tanrılar ve tanrıçalar evlenirler ve çoğalırlar. Âileler bir nüfus plânlaması yapmış gibi pek çoğalmazlar. Zâten buna da lüzum yoktu; çünkü onlar ölümsüzdür! Olimpos Dağı’ndaki muhteşem mekânlarında âsûde bir hayat sürerlerdi! “Zeus” (Jupiter) baba, Neptunus, Hades veyâ Pluto da onun erkek kardeşi olarak görürlerdi. Hesla, Zeus’un kız kardeşi, Hera ise onun karısıdır. Hephaistos (Vulkanus) ve Mars da Zeus ile Hera’nın oğludurlar. Hermes ve Artemis de önemli görülen tanrı ve tanrıçalardır!
Bugün gezegen sistemi hâlâ mitolojik adlar taşır. Neptun, Mars, Pluton, Venüs ve Merkür bunlara örnektir.
Hristiyan dünyâsında en çok kullanılan kadın adı Diana’dır. Bizde ünlü bir şarkıcı ve aktrisin oğulları Atlas ve Ares’tir. Ares, Zeus ve Hera’nın oğludur.
Adı deniz anlamına gelen “Pontus” toprak ana ile Nereus’un oğludur. Romalılar da kendilerine Yunan Tanrılarını benimsemişlerdir. Şarap tanrısı Dionysos’un adı Bachus, ya da Lâtince “liber” derlerdi. (Faydalanılan Kaynak, Edidth Hamilton, Mitologya, Çev. Ülkü Tamer, Varlık Yay. İstanbul 1968)
KULLANILAN YABANCI İSİMLERİMİZ HANGİ KAYNAKTAN?
Bizde İslâmî ve Türkçe olmayan Yunan mitolojisi kaynaklı veyâ Lâtince isimler giderek şuursuzca kullanılmaktadır. Bunlara bâzı örnekler verelim: Asia (Asya) Oceanos’un kızı Athena, zekâ tanrıçası, bizde de bir müzik topluluğunun adıdır. Atlas, gökyüzünü taşımakla cezâlandırılan bir tanrı. Apollon’un âşığı Daphne (Defne) çok kullanılan bir kız adıdır. Narkissos, (Nergis) aşktan kaçınan delikanlı. Bizde hep kız adı olarak kullanılır. Selen, ay tanrıçası. Semiramis, efsânevî Bâbil kraliçesi. Sybille (Sibel) Apollon rahibesine verilen ad.
Ayrıca Açelya, Akasya, Fulya, Manolya, Nilüfer, Orkide, İris, Kamelya, Papatya, Lilyum (Lilya) Mimoza, Lavanta, Aylin (Her ne kadar bu isme ay etrâfındaki hâle denilmişse de tamamen uydurma olup İngilizce bir ad ola Eileen’den bozmadır. Bunun okunuşu aylîndir. Sâdece “i” uzun okunur.)
Şimdi bizim atalarımız Müslüman olunca İslâmiyetle Türklüğü şâhâne bir şekilde birleştirip yeni bir format geliştirmişlerdir. “Ne Türklüğümden ne de Müslümanlığımdan vazgeçerim” deyip bunu formüle etmişlerdir: Abdülkerîm Satuk Buğra Karahan, Muhammed Alpaslan, Muhammed Çağrı Bey… Yâhut da Osmanlının kuruluşu veyâ ona tekaddüm eden yıllardaki isimlere bakarsak Türk isimlerini daha sık görürüz: Osman Bey’in babası Ertuğrul, amcaları Sungur Tigin, Gündoğdu, kardeşleri Saru Batu ve Gündüz. Osman Bey’in çocuklarına verdiği isimler: Orhan Bey, Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamdi Bey, Alâeddin Bey… (O zamanda “bey”ler “bek” olmalıdır.)
Görülüyor ki çok zengin bir Türk İslâm kültürümüz ve adlarımız var. Bunları yaşatmak yerine Yunan ve Lâtin’in çöplüğü olmaktan kurtulmamız lâzım değil mi?
KUR’ÂN-I KERÎM’DE MİTOLOJİ (EFSÂNE) VAR MI?
Müsteşriklerin (Oryantalist yâni Müslüman olmayan Doğu Bilimciler) çoğu ve bizim âkıl(!) din bilimcileri (teologlar) bu oryantalistlerin fikirlerini benimseyerek Kitâb’ımızdaki “kıssa”ların mitolojik unsurlar olduğunu veyâ en azından onlardan etkilendiğini savunmuşlardır. Hâlbuki “kıssa”lar Rabb’imizin vahiyleri yâni kelâm-ı ilâhîdir; nasıl bir uydurma efsaneden etkilenebilir ki?
TEVHÎD’E ÂİT
Tabîî ki “Tevhîd akîdesine ters düşen bir şeyin kabûlü îmânî bir mes’ele olduğu için bu mümkün değildir. Mitolojide geçen Tanrı Zeus ve karısı Hera’nın oğulları ve bunların akrabâları geniş bir bölümdür ve hattâ mitoloji bunlar üzerine kurulmuştur. Tanrı babalar ve çocukları… İşte burada inkâr başlıyor:
Yahûdîler ve Hristiyanlar “Biz Allâh’ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. (Mâide 18)
“Yahûdîler Üzeyr Allâh’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da Mesîh (Hazreti Îsâ) Allâh’ın oğludur” dediler. Bunlardan daha önceki inkârcıların benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allâh onları kahretsin. (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar.” (Tevbe 30)
“De ki Allâh birdir, tektir, Allâh sameddir (Her şey ona muhtaçtır.) Ne doğurdu ne de doğuruldu. Hiçbir şey ona denk ve benzer değildir.” (İhlâs 1-4)
KISSALARA EFSÂNE DEMELERİ!..
“İçlerinden Kur’ân okunurken seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler gereriz. Kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mûcizeyi görseler de ona inanmazlar Hattâ tartışma üzerine sana geldiklerinde (“Bu Kur’ân evvelkilerin masallarından (esâtîrü’l-evvelîn) başka bir şey değildir” derler.” (En’âm 25)
“Onlara Rabb’iniz ne indirdi dediklerinde (“Öncekilerin masalları, esatîrü’l-evvelîn) derler” (Nahl 24)
“Âyetlerimiz okunduğunda (öncekilerin masalları (esâtîrü’levvelîn) derler.” (Kalem 15, Mutaffifîn 3)
Yüce kitâb’ımızın bu kadar açık ifâdelerine rağmen kendi aklî delilleri ile buna yorum getirenlerden biri de Muhammed Ahmed Halefullah’tır. Bu Mısırlı yazarın eserinin adı “El Fennü’l-Kasasi Fi’l-Kur’âni’l- Kerîm”dir. Halefullâh “Kehf” Sûresi”ndeki Eshâb-Kehf ve Hazreti Mûsâ kıssalarının mitolojiler üzerine kurulduğunu anlatmıştır. Hattâ, Kur’ân kıssalarında mitoloji olduğunu iddiâ etmiştir. Daha sonra bâzı müellifler Halefullâh’ın yolundan giderek bu teoriye açık destek vermişlerdir. Maalesef İslâm câmiasında bu sapık fikirler İslâm temelli tez hâline gelmiştir. Bu teze katılanlar arsında öncekilerden Muhammed Abduh, günümüz ilâhiyatçılarından başka reformist isimler de bulunmaktadır. (Kısmen faydalanılan kaynak, M. Ahmed Halefullâh, Kur’ân’ın Anlatım Sanatı, Ankara Okulu Yayınları. 238.)
Görülüyor ki ortada Müslümanların îmânını talan etmek isteyen İslâmî yazar karakteriyle bir sürü insan dolaşmaktadır. Dînimizi ve îmânımızı kaybetmemenin tek yolu, asırlardır bizi aydınlatan Ehl-i sünnet din âlimleri ve onların yolunu tâkip eden hakîkî din büyüklerimizin kitaplarıdır. Yol budur, başkası bid’at yâni dalâlettir…
.
Lafını bil de konuş!
22 Haziran 2024 02:00 | Güncelleme :22 Haziran 2024 05:32
A -
A +
İslâmî Türk Edebiyâtı’nın ilk büyük eseri Kutadgu Bilig’de dil ile ilgili ne güzel sözler vardır: “İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saâdet bulur; insanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.”
Birçok insan konuşmalarına îtinâ etmediği için zor duruma düşer. Söz ağızdan çıktı mı bir daha geri gelmez. O söz atılan ok gibidir. İsâbet ettiğini ya öldürür ya da yaralar. Silâhtan çıkan mermi de aynıdır. Özür, geçici bir merhem gibidir; yara iyileşse bile izi yıllarca silinmez.
Asırların tecrübelerinden süzülerek gelmiş atasözlerimiz bu mealde bir sürü ibretlik söz barındırır. Aralarına karışmış İsrâiliyyât ve mânâsız olanları da vardır tabîî. Bunlar mutlakâ ayıklanmalıdır.
“Ya hayır söyle ya sus” diyen Efendimiz hesapsız kullanılan kelâmın bizi sıkıntıya sokacağına işâret buyurmuştur.
Hazret-i Yûnus da bir şiirinde “Söz ola kese savaşı,/Söz ola kestire başı,/Söz ola ağulu aşı,/Bal ile yağ ede bir söz” der.
İslâmî Türk Edebiyâtı’nın ilk büyük eseri Kutadgu Bilig’de dil ile ilgili ne güzel sözler vardır: “İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saâdet bulur; insanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.”
“Dil aslandır bak eşikte yatar; ey ev sâhibi dikkat et senin başını yer.”
“Dilim bana pek çok eziyet çektiriyor. Başımı kesmesinler ben dilimi keseyim.”
“Sen kendi selâmetini istiyorsan ağzından yakışıksız söz kaçırma.”
“Çok sözden fazla fayda görmedim, ama söylemek de faydasız değildir.”
Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib II, Çeviri Reşid Rahmetî Arat, TTK Yay. 1074 Ankara s. 23
Atalarımız yine ne güzel söylemiş: “Boğaz dokuz bölüm sekiz düşün bir söyle!”
Bir gün Resûl-i kibriyâ Efendi’miz Hazret-i Sıddîk’ı ağlarken gördü ve sebebini sordu. Ona Yâr-ı gârı dedi ki; “Yâ Resûlallâh nasıl ağlamayım. Buraya bir kuş kondu, bir şeyler yedi, sonra öttü ve uçtu gitti…” Efendi’miz de “Bunda ağlayacak ne var yâ Ebâ Bekir?” deyince o sâdık dost “O kuş uçarak geldi bu onun yürümesi gibidir; bundan hesâp vermeyecek. Bir şeyler yedi, bundan da hesap vermeyecek. Sonra öttü yâni kendi diliyle bir şeyler söyledi. O bundan da hesap vermeyecek. Hâlbuki ben bunların hepsinden hesap vereceğim” dedi.
Hikmetli söz; âlime ihtâr (hatırlatma), ârife ilâç, zâhide zikir, velîye istikâmet, idâreciye nasîhat, talibe, öğrenciye vüs’at (ufuk genişliği) câhile külfettir. Bu yüzden sözün değerini söz bilen anlar.
Söz o kadar mühimdir ki, bir kelimeyle kâfir Müslüman olur ve bir kelimeyle (inkâr) Müslüman kâfir olur. (İbâreye kelime de denir. Kelime-i şehâdet birkaç kelimeden meydana gelir.)
Öyle bir tehlike ile karşılaşır ki insan, düşünmeden söylediği öfkeli bir ânında nikâhını da kaybeder.
İnsanın gerçek kimliği konuşunca belli olur. Kapalı bir şişenin içinde gül yağı da necâset de bulunabilir. Şişenin kapağı neyse insanın dili de odur. Dil oynar kokusu (söylediği söz) ortaya çıkar. Ya gül yağıdır ya da necâset.
Yine Yüce Peygamber’imiz “Kişi, dilinin altında gizlidir” buyurmuştur.
FAYDALIYSA KONUŞ, İNSANLAR DA FAYDALANSIN
Faydalı ilim sâhiplerinin bildiklerini söylemeleri de lâzımdır. Bu, insanları doğru bilgiye ulaştırır; bid’atlerden korur; pozitif bilgilerin dînimizin bir kanadı olduğunu anlatır. Bir sohbet, insanı, ciltlerle kitap okumaktan daha bilgili yapabilir. Nitekim Sahâbe Efendilerimiz Yüce Peygamber’imizin sohbetleriyle kemâle ermişlerdir. Kâmil âlimleri dinlemek hem bilgi sâhibi olmak hem de sadra şifâ kazandırmaktır.
Dînî ve ilmî konuşmalar dışındakilere sohbet denmez. Şimdi bunlara “söyleşi” diyorlar. Doğrusu çok da güzel. Konuş da konuş… Kimseye faydası yok. “Kellim kellim lâ yenfâ”...
“Günah kelâm ve müstehcen konuşmaların olduğu yere şeytan taht kurar” derler.
O hâlde ne konuşalım ve nasıl konuşalım? Evvelâ mâlâyânî (boş) konuşmaktan kaçınalım. Unutmayalım ki bir Müslüman dâimâ güzel konuşur. Meselâ iki Müslüman karşılaşınca veyâ telefonla konuşurken aynı zamanda zikir yaparlar Nasıl mı? İşte böyle: “Selâmün aleyküm. Ve aleykümüsselâm, Nasılsınız? Elhamdülillâhi alâ külli hâl. Rabb’im sağlık ve âfiyet versin inşâallâh. Hepimize inşâallâllâh……….. Fî emânillâh (Allâh’a emânet olunuz.) Âmiiiiiine yâ Muıyn. (Âmin, ey kullarının yardımcısı olan Allâh’ım) Yâ, gördünüz mü, var mı ötesi?
AMAN SÖZLERİMİZE DİKKAT!
Konuşurken dilimize sâhip olup küfre düşmemek, günâha girmemek ve boş konuşmamak için dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:
Küfür veya günâh olabilecek sözler!
-“Yukarıda Allâh var”. Bu söz Allâh’a mekân isnâd etmektir. Allâh mekândan münezzehtir. Hiçbir mekânla münâsebeti olamaz. Hadîd Sûresi 4. âyette “Nerede olursanız olun o, sizinle berâberdir” buyurulmuştur. Beytullâh, mescid veyâ câmiler “Allâh’ın evi” diye söylense de burada Rabb’imize ibâdet edildiği için böyle denmiştir. Her yer ve evlerimiz de mesciddir, ama toplu ibâdet toplu yerlerde yapılır. Bu bir te’vîldir. Meselâ “yedullâh” Allâh’ın eli” Allâhın kudreti veyâ “vechullâh” Rabb’imizn zâtı olarak bildirilmiştir.
-“Günâhın varsa benim olsun” “Hiçbir günahkâr başkasının günâhını yüklenemez”. Zümer 7. Kul her yaptığının karşılığını görecektir. İster iyi ister kötü… “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlese onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yapsa onun cezâsını çekecektir.” Zilzâl 7-8
-“Yerdekilere merhamet et ki gökteki de size merhamet etsin.” Burada “gökteki” sözü bilerek söylendiğinde küfürdür. Aslı “göklerdeki” olmalıdır. Buradan da kastedilen “Hamele-i arş” melekleridir. “Gökteki” dendiğinde akla ilk gelen -hâşâ- Allâh olduğu için çok tehlikelidir. Zâten melekler kulların bağışlanmaları için Cenâb-ı zü’l-celâl ve tekaddes hazretlerine yalvarırlar: “O hâlde tevbe edenleri ve yoluna uyanların günahlarını bağışla ve onları cehennem azâbından koru.” Gafîr 7
-“Allâh’ın unuttuğu yer” (hâşâ) Özellikle çok sapa bir yere ta’yin olan devlet memurlarının şuursuzca sarf ettiği küfür sözlerdendir. Yarattığı her şey onun ilmindedir. Unutmak, hatırlamak, düşünmek kullara mahsustur. Hâlıkla münâsebetlendirmek küfürdür; illâ ki kasıt olmalı. Gafletle olsa bile tevbe edilmelidir.
-“Kâbe’den maksadın varmaksa yâra ///Kör gibi tapınma kara duvâra” Her ne kadar ayrı bir maksatla söylenmiş olsa bile Kâbe’yi istihfâf ve istiskâl (Hafife alma, küçümseme) vardır. Mescid-i harâm, Kur’ân-ı kerîmde mü’minlerin kıble olarak yönelmesi istenen emr-i ilâhîdir. Orası kıbledir; yâni Rabb’imize bilâ mekân yöneldiğimiz yerdir. Hiç kimse Mescid-i harâm’a tapmıyor zâten. Orası bir ibâdet mahallidir ve ibâdet de ancak Allâhü teâlâyadır. “Yüzünü Mescid-i harâm tarafına çevir. “Bakara 149 ve diğerleri”
-“Haram helâl ver Allâh’ım, garip kulun yer Allâh’ım!” Yüce Kitâb’ımızda harâm ve helâl olanlar belirtilmiş “harâm” veyâ ictinâb etmek masdarı ile ilgili fiillerde “Harremallâhu” veyâ “hurrimet” veyâ “fectenibûhu” şeklindeki emirlerle Müslümanlar haramlar konusunda uyarılmıştır. Gaflet dışında “Ben harâmı de helâli de yerim” diye bunu şuurla söylerse küfür olur. Ne olursa olsun bu tip sözlerden mutlakâ kaçınmak lâzımdır.
-“Sana kurbân olayım yavrum veyâ ablan sana kurbân olsun…”
Kurbân ancak ilmihâl kitaplarında bildirilen hem evcil hem belli bir yaşa veyâ bu yaşa ulaşmış gibi görünen eksik organlı olmayan hayvanlardan olur. Allâh yolunda ölmek, onun dîni ve vatan için ölmek şehâdetle nitelendirilmiştir. Bu da kurbân olmak şekliyle geçmez. “Siz Allâh yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz. Onlar mutlaka diridirler ama sizler bunu anlayamazsınız” diye geçer. Bakara 154
Hazret-i İbrâhîm’in rüyâsı ve Rabb’imiz tarafından gerçekleştirilmeyen Hazret-i İsmâîl’in kurbân edilme olayı da çok hikmetli olup, o zamana kadar çok eskilerden beri süregelen “tanrılara” insân kurbân etmenin kesin yasaklanması, Peygamberlerin emr-i ilâhîlere uyması ve Hazret-i İbrâhîm’in mutlak tevekkül ve sabırda ne kadar ileride olduğunu göstermek içindir.
-“ Seninle cehennem ödüldür bana /// Sensiz cennet bile sürgün sayılır. (Söz Cemal Sâfî, beste Selçuk Tekyay)
Bu sözü için Cemal Sâfî’nin tevbe ettiği söylenmiştir. Doğru olmasını temennî ederiz.
Allâh’ın âhırette kullarına en büyük ödülü cennet, en büyük cezâsı ise cehennemdir. Popülizm için veyâ tutunmak için doğru ve güzel şeyler yazmalı. Abartı (mübâlağa) edebî ve mâkul olursa kabûl edilebilir. Ama bu çok zor. Hafazanallâh.
-“Îslâm’ın şart beş, altıncısı da haddini bilmektir.”
“Şimdi öyle bir şey söyleyeyim ki herkes beğensin” kabîlinden sözler tehlikelidir. Rabb’imiz (hâşâ) eksik mi bildirdi ki bir madde de sen ekliyorsun. Evet had bilmek, noksânın bilmek büyük fazîlettir, ama îmânî bir mes’ele değildir ki. “Çeşm-i irfân gibi kâmile mîzân olmaz /// Kişi noksânını bilmek gibi irfan olmaz.” Atâullâh İskenderî, (Kâmil bir insan için insaf gözüyle bakmak en güzel ölçüdür. Bir kişinin kendi eksiklerini bilmesi kadar güzel bir irfan, anlayış yoktur.) İşte bu bahse bu gözle bakarsak haddimizi de bilmiş oluruz.
-“Fala inanma falsız da kalma!”
Fal, remil, sihir ve büyü, büyük günahlardandır. Bugün falcılar, astrologlar mediumlar, gâipden haber vermekte, burçlardan istikbâl kehânetleri yapmaktadır. “Unutmamalı: Efendimiz’in sözleriyle “Külli münecimin kezzâb.” (Bütün müneccimler, falcılar yalancıdır.) Dolayısıyla, tarot, kahve ve diğer bütün fallar günahtır.
BOŞ VE MANASIZ SÖZLER
-“Üzümünü ye bağını sorma!” İşte bu sözlerden birisi. Tehlikeli bir söz. Yerdiğin lokma haram mı, helâl mi, yetim malı mı, gasp, çalıntı, kumar malı mı olup olmadığına bakmaksızın insanın yediği her lokmanın hesâbı vardır. “İbâdet on kısımdır, dokuzu çalışıp helâl kazanmaktır.” Deylemî, Hadîs-i şerîf
-“Evvel can sonra cânan”
Müslüman hodkâm değil diğerkâmdır. (Kendini düşünen değil başkasını düşünen) “Benden sonra tûfan” gibi sözler Müslümân’a yakışmaz.
Âkif Paşa’nın meşhur “Adem Kasîdesi”ndeki o sözü ne kadar tâlihsiz bir beyittir:
“Bermurâd olmıyacak ben, yere geçsin âlem /// Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pây-ı adem” (Ben murâdımı almadıktan sonra bu âlem yere batsın. Yıldız da güneş de ay da yokluk ayağı izinde kalsın.)
Adem Kasîdesi, Âkif Paşa, Mehmed Kaplan, Şiir Tahlilleri, 1963, Anıl Yay. İstanbul, s.7
Hangi ruh hâli insanı bu kadar ümitsiz ve bencil yapabilir?
-“Hayvanlar Allâh’ın sessiz kullarıdır!”
Hayvanlar kul yâni eşref-i mahlûkâttan (en şerefli mahlûk, yâni insan) değildir. Onlar Allâh’ın yarattığı mahlûklardır; kul değildir. İnsanlar gibi aklı olmadığı için mükellefiyetleri yoktur. Âhirette cennet ve cehennem gibi mükâfat veyâ cezâlara muhâtap olmazlar.
-“Sen kalbime bak!”
Bir sürü günah işleyip hiç ibâdet etmeyen insanların kendilerini aldatan en sahte formül: “Sen kalbime bak!” Kalb nazargâh-ı ilâhîdir; orayı ancak onu yaratan Allâhü teâlâ bilir. Ma’siyetle (günahla) onu karartan kalbde nur-i ilâhî ufûl eder (söner) Yüce Peygamber’imiz “Allâh sizin sûretinize ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalblerinize ve niyetlerinize bakar” demiştir. O hâlde, o nazargâh olan kalbi Rızâ-yı Bârî ile nurlandırmalıyız.
-“Kaderin üstünde bir kader vardır.”
Kadere inanmak “âmentü”nün gereğidir. Bu ibâre, “kazâ-i muallâk” için (değişebilir kader, sadaka, sıla-i rahm vs.) kullanılmışsa uygun olabilir. “Kazâ-yı mübrem” (kat’î, değişmez kader) kastedilmişse işte bu söz tehlikelidir. Onun üstünde bir kader yoktur. Bu konu bilinmeden bu inceliğe vâkıf olmadan bu kelâm uluorta kullanılmamalıdır.
-“İbâdet de gizli kabahat de gizli!”
Nâfile ibâdetler ve kazâ namazları için gizlilik esastır. Bu yüzden bu namazları evde kılmak daha uygundur; nâfile olan sünnetleri farzlarla birlikte kılmak yaygınlaştığı için câiz görülmüştür. Ama kazâ namazları kulun en büyük ayıplarından birisi olup, bu günâhın telâfîsi ümîdiyle Rabbimizin afvı ve mağfiretiyle bağışlamasını umarak ve tevbe ederek alenî kılınmamalıdır.
Farz ibâdetlerin gizliliği yoktur. Hattâ insanları teşvîk etmek için açıkça yapmalıdır. Fitne ve sıkıntılı günlerde farz namazları da gizli kılmak câizdir.
Günâhı kuldan gizlemelidir. Hak’tan gizlenemeyeceğimize göre mümkünse günâh işlememeye dikkat edilmelidir. Açıktan oruç yiyen birinin şâhitleri hem kullar hem de melekler olur. Telâfîsi biraz zordur.
CAHİLANE YEMİNLER
-“İki gözüm kör olsun ki, Kur’ân Mushaf evliyâ çarpsın, iki gözüm önüme aksın, şuradan çıkmak nasîp olmasın, ölümü gör, Allâh’ın keskin kılıcına gelesin, vallâ billâ…” Bunların hiçbir şekilde yemin değeri yoktur.
Yemin, sâdece “vallâhi, billâhi ve tallâhi”dir. Başka türlü yemin yoktur. Bu sözleri de yerli yersiz kullanmaktan kaçınmak lâzımdır.
-“Hocanın dediğini yap yaptığını yapma!”
Burada kastedilen imamdır. İmam, önder, lider, devlet başkanı, tarîkat şeyhi gibi vazîfeleri yüklenir. Ölümüzde de dirimizde de bizimledir. Hâliyle kâli birbirine uymasa da, istibrâya uyan (tahârete) fakat kebâir günâhı olmayan ve özellikle de bid’at sâhibi olmayan bir imamla cemâate devam etmelidir. “Yaptığını yapma!”nın ifâdesinde onun kıldırdığı namaz da vardır. Burada kasıtlı bir i’tibâr zedelenmesi söz konusudur.
-“Aklın yolu birdir.”
Hangi aklın yolu birdir? Akl-ı sakîm mi, (hayvânî akıl) akl-ı maaş mı, (dünyevî akıl), akl-ı meâd mı,(âhıreti tefekkür eden akıl) ve akl-ı selîm mi? Bunlar için yollar hep ayrıdır. Doğrusu: “Âkıl için yol birdir.” Yâni en az nefs-i mülhime için geçerli olan kâmil mü’minin aklıdır.
Demek ki bizi dünyâda ve ahirette zorda bırakacak sözlerden çok çekinmeli ve söyleyeceğimiz sözü çok düşünmeliyiz.
.
Kula kul oldum aman kurtarınız!
6 Temmuz 2024 02:00 | Güncelleme :6 Temmuz 2024 04:36
A -
A +
Tarihi bilinmeyen kölelik, 15. asır Avrupa’sıyla boyutu tarif bile edilemeyen vahşete dönüşmüştür. Yine çok acıdır ki bunların en büyük destekçileri ve mâlî finansörleri Katolik Kilisesi idi. Onlara göre Hristiyan olmayan, insan bile değildir ve yaşamaya da hakları yoktur!
Bir milletin tarihî seyrinde coğrafya, din ve kültür başka kavimlerle kaynaşma büyük değişmelere sebep olur.
Eski kavimler devamlı seyyal (akıcı) oldukları için izâfî (göreceli) olan hayâtın da çabuk geçmesine sebep oluyordu. Bunların hayatları genelde birbirlerine çok benzerdi. Klân, boy, aşiret, bölünmüş boylar (federasyonlar) ve tabîî ki bitmek bilmeyen savaşlar… Buna dayalı olarak da tarihi tam olarak belirlenemese de tek ticâret metâı savaş esirleri ve esîreleriydi…
ESKİ MEDENİYETLER VE İNSÂNİYET
Yerleşik olmayan kavimlerde temel şehir kültürü yoktur; şehir altyapısı olmayan kavimlerde de bundan bahsetmek zâten mümkün değildir. Zaman zaman bahse konu olan medeniyetler, hep yerleşik şehir hayâtı olan eski medeniyetlerin adıdır.
Mezopotamya medeniyeti hâriç hepsi bölgelerinin ve kavimlerinin bilinen târihiyle sâbitken, Mezopotamya medeniyeti değişik kavimler karışımıdır. Bu medeniyeti tek bir kavme bağlamak biraz zordur.
Mısır, Hint, Yunan, Arap medeniyetleri mahallîdir.
Aztek ve Maya medeniyetleri Orta Amerika’da, İnka medeniyetleri ise Güney Amerika’da kök salmıştır; bu izler Meksika, Ekvador, Peru ve Bolivya’da görülür. Mayalar, Guatemala, Honduras, Belize ve Meksika’nın güney doğusunda ortaya çıkmışlardır. Mayalar, anıtlarını ay, güneş ve Venüs’ün hareketlerini gözlemleyerek ve matematik kullanarak yaptılar. Bunlar çiftçilik ve ticâret yaparak ilk sosyal sınıfları oluşturdular.
ZÂLİM, TABİAT VE MEDENİYET DÜŞMANI AVRUPA
Gariptir ki bugün medenî diye geçinen Avrupalı (o gün İspanyollar) 1572 yılında Vilcamaba’daki son İnka direnişlerini kırarak bu büyük medeniyete kanlı bir şekilde son verdiler.
Mayaların sonunu hazırlayanlar da yine burayı 1690’da işgâl ederek katliâm yapan İspanyollardır.
1775 yılında İngiliz kaptan Cook, Avustralya kıyılarını, Yeni Zelanda’yı ve Hawaii Adaları’nı keşfetti. Şurasını hemen ve açıklıkla belirtelim ki, Avrupalı kâşiflerin amaçları coğrâfî keşifler, ilme hizmet falan değil, doğrudan doğruya oranın yerli halklarını boyunları bağlı köle yapıp şeker kamışı ve diğer tarlalarda ırgat yapmak, sonraları yer altı kaynaklarını zorla ellerinden aldıkları bu mâsumları çeşitli işkencelerle kendi mâden ve diğer yer altı kaynaklarında ölümüne çalıştırmak içindir.
Tarihi bilinmeyen kölelik, 15. asır Avrupa’sıyla boyutu târif bile edilemeyen vahşete dönüşmüştür. Yine çok acıdır ki bunların en büyük destekçileri ve mâlî finansörleri Katolik Kilisesi idi. Onlara göre Hristiyan olmayan, insan bile değildir ve yaşamaya da hakları yoktur! Bunu en güzel açıklayan Jomo Kenyatta’dır. 1964 ile 1978’de Kenya Devlet Başkanlığı yapan Jomo Kenyatta ne diyor: “Beyaz adam geldiğinde ellerinde İncil vardı; bizimse topraklarımız. Bize gözlerimizi kapatarak duâ etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, onların ellerinde topraklarımız vardı.”
İşte bu mesele bundan daha iyi anlatılabilir mi? Sonra oralara yerleşip onlara ot ve çamurlardan kiliseler, kendilerine ise modern kiliseler yaptılar. Yerlilerin, efendi beyazların kiliselerine girme hakları yoktu. Bu nasıl bir dindi ki beyaz siyaha üstündü. Hristiyan da olsa köle ve aşağılık bir mal gibi ölümüne çalışmaya mahkûmdu. Bu kural ne Afrika’da ne Asya’da ne Avustralya’da ne de Amerika’da değişti. Beyaz efendilere Allah’ın kulları kul oldular. Bunların çok büyük bir ekseriyetini hâlâ Hristiyan olduklarını gördükçe hayret etmemek mümkün değildir. Gelin İslâmiyete insanlığınız tescîl edilsin! Ne diyor Rabb’imiz: “Ey insanlar, şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, tanışıp bilişesiniz diye sizi ayrı kavim ve milletler hâlinde yarattık, ama biliniz ki en hayırlınız en güzeliniz Allah’tan en çok sakınanızdır. (takvâ sâhibi olanınızdır.)” (Hucurât- 13)
Peygamber Efendimiz ise şöyle buyurmuşlardır: “Kimsenin bağlı olduğu âile, kabîle, kavim ve ırkla övünmeye hakkı yoktur. Çünkü insanların hepsi bir erkek ve bir kadından yaratılmıştır. Hiç kimsenin ana ve babasını seçme hakkı da yoktur. Bu bakımdan insanın kendi kazancı olmayan bir şey ile övünmesi veyâ kınanması doğru değildir.” Bunları duyan ve hâlâ beyaz efendiye ve onun dînine bağlı olan kavimler! Ne diye o bataklıkta durursunuz? Koşun İslâmiyete hür ve tertemiz insanlar olunuz. Hem dünyânız hem âhiretiniz kurtulsun.
YEŞİLLER VE TABİÂT DOSTLUĞU YALANI
Mâsum gözlü, hareket kabiliyetleri kısıtlı olan ve kimseye zararı olmayan foklar asırlardır Newfaunland’ın Atlantik kıyılarında Labrador ve Quebec’in doğusunda St. Lawrence yakınlarında tenha körfezde yavrulamak üzere toplanırlar. Binlerce Kanadalı balıkçı devletin koyduğu kotaya göre 270 bin veya 335 bin fokun derilerini diri diri yüzerek anne ve yeni doğmuş yavrularını vahşîce katlederler. Hâlbuki bir kutup ayısı karnını doyurmak için bir tane fok avlar ve yavrularıyla yer. Hiçbir hayvan zâlim değildir. 2002 yılında basılan Paul Watson’un “Fok Savaşları”nda “Fokların kıyımı yılda bir yapılan kan vaftizidir” diyor…
Zâlimsin Batı, hem de çok zâlimsin! Sonra da kalkıp bizim kurban kesimlerinde çocuk gibi ihtimam gösterilen hayvanlarımıza ağıtlar yakarsınız. Tabîî bizdeki -sofralarından et eksik olmayan- “İrlandalılarımız” onlardan daha çok bağırırlar.
İşte bu fok katliâmının babası Captain James Cook, 1775’te keşif için geldiği(!) bu kıyılarda fok sürülerini görüp âcilen bu büyük keşfini İngilizlere bildirir. O şartlara göre 2-3 sene sonra oraya gelen avcılar 120 bin fok avlarlar. 1900’lü yıllarda gene bu zâlimler yine orada 170 bin balina avlayarak büyük keşiflerini taçlandırmışlardır(!) Neredeyse mâvi balinaların neslinin tükenmesi bu zâlimlerin eseridir. Bir de diyorlar ki: “Balinalar, foklar, yunuslar günde 100 kilo balık yiyorlar; böyle giderse denizlerde balık kalmayacak…” Bre gâfiller, insanların ve bütün canlıların rızkını yaratan Allâh onların rızkını öyle takdîr etmişse sen mi buna mânî olacaksın? Gotların, Vizigotların, Vandalların, Vikinglerin hâin çocukları, sâde Yahûdîler değil hepiniz bütün dünyânın size tahsîs edildiğini düşündünüz ve diğer kavimlerin size köle olmalarını yıllarca hayâl ettiniz, kan dökmekten, zulüm yapmaktan bıkmadınız, zevk aldınız. Müstemlekeciliğe (sömürgecilik) hiç doymadınız. Yoksa ey Fransa senden 12.000 km uzakta olan Avustralya’nın kuzey doğusundaki Kaledonya’da ne işin var?
Falkland Savaşı, Arjantin askerlerinin 2 Nisan 1982’de adayı işgâliyle başladı. İki yıl süren bu savaşta Arjantin 640, İngiltere 255 askerini kaybetti. Arjantin adayı 1767 yılında İspanyollardan devralmıştı. 1883’te İngiltere adayı zorla ele geçirdi ve egemenliğini îlân etti. Bu ülke Güney Atlas Okyanusu’nda Patagonya’ya 480 km uzaktadır. Falkland Adaları, Malvinas Adaları’ndadır. İngiltere ile aralarındaki mesâfe 12.789 km’dir.
Ey Fransa, ey İngiltere! Afrika ve Asya’da gözünüz doymadı 12.000 km uzaklıktaki yerlerde işiniz ne? Orta Doğu’yu parsellediniz, yeni yetme Amerika’yı da bu oyuna kattınız. Rusya çarlık döneminden beri istîlâcı, Çin asırlardır Türk’ümün kanını emmekte. Kripto terör devleti İsrâil kanatlarınız altında zulmün görülmemiş metotlarını deniyor. Tek engel Osmanlıydı; onu yıktınız, meydan boşaldı. Batı sömürgesi gibi davranan Arap ülkeleri bu zulümlere ses çıkarmazken, Hristiyan ülkelerin ehl-i insaf gençleri zulme baş kaldırmaya başladı.
DOMİNYON, SÖMÜRGECİLİK VEYA MÜSTEMLEKECİLİK
Hemen hatırlatalım ki Batı varken sömürgecilik aslâ son bulmaz; bunun asırlarla, milenyumlarla ilgisi yoktur. Batı’nın adi bir alışkanlık hâline getirdiği bu insanlık dışı yönetim birkaç şekilde görülmektedir:
-Etnik sömürgecilik: Sömürülen halkın, sömüren halkın yönetimine girmesi. Toprak altı ve toprak üstü zenginliklerine el konulması.
-Siyasal sömürgecilik: Sömürülen halka uygulanan devlet destekli siyâsî bir harekettir.
-Demografik sömürgecilik: Genelde yok edilen yerel halkın yerine devletlerin oraya kendi nüfuslarını yerleştirmeleridir.
-İktisâdi (ekonomik) sömürgecilik: Başlangıçta basit ticârî ilişkilerden giderek yerli halkın bütün zenginliklerine el koymaktır.
-Kültürel sömürgecilik: Yerli halkın genelde eritilmesi ve istilâcı devletin yerli halkın kültür, dil ve dîninin bozularak yerine kendi kültürlerini ikâme etmesidir.
KÖLELİK VE KÖLECİLİK NİYE ÇOĞALDI?
18. asrın sonlarına doğru büyük çiftlikler gittikçe çoğalıyordu. Buralarda şeker kamışı, baharat bitkileri, sonrası kahve ve pamuk ve bunların yetiştirilmeleri, hasadı, işlenip kullanılır hâle getirilmesi işlemlerinde yerli halk yetersiz kalınca, köleciler Afrika ülkelerinden getirilen zencilerle bu açığı kapatmaya başladılar.
Sömürgecilikte olduğu gibi 18. ve 19 yy.larda kölecilikte de lokomotif ülke İngiltere oldu. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, kısmen Güney Afrika gibi ülkeler bu çembere dâhil ediliyordu.
Son zamanlarda iyileştirilen hayat şartları sonunda bâzı sömürge ülkeleri kendi istekleriyle sömüren devlet statüsüne girmeyi kabûl ettiler. Meselâ Hawaii’nin ABD’ye, Antillerin Hollanda’ya, Angola, Mozambik ve Makao’nun Portekiz’e katılmaları gibi…
KULUN KULA KULLUĞU
Kölelik yâni insanın insanı rızâsı dışında kullanması en eski çağlara dayanır. Savaşlarda alınan esirler bir tabiat varlıkları olarak tanındıkları için toprakla birlikte satılırlardı. Zevk için öldürülürler, kız ve kadınların ırzlârına tecâvüz edilir ve bunlar tabîî hak olarak görülürdü. Çalışmakta tembellik eden kölenin cezâ olarak çocuklarının elleri kesilir, âilesinden ayrılır; hayvanlara takılan boyundurukla tarla sürdürülür ve boyunlarında zincirler ve ayaklarında da yine zincirler takılı olurdu. Çok çalışıp çok terleyen kölelere yeterince su verilmediği için böbrekleri iflâs eder ve çoğu bu yüzden ölürdü.
İlk çağlarda kölelerin sağlıklı olanları ve güzel kızlar tapınaklarda kurbân edilirdi. Mısır, Roma, Yunan, Îran, Arap ve İlhanlı devletleri kölelerin en merhametsiz davranıldıkları ülkelerdi.
Hristiyanlıkta köleler insan olarak tanındı; fakat haklarında fazla bir iyileştirme olmadı. Rûhânîler arasına girenlere üç yıl sonra azatlık verildi. (Kısmen faydalanılan kaynak, Meydan Larousse, Kölelik, c. 7, si 562, Meydan Yayınevi İstanbul, 1972)
İSLÂMİYET VE KÖLELİK
İslâmiyetten sonra Müslüman olan köleler hemen âzâd ediliyor ve efendisiyle kardeş oluyordu. İslâmiyette en önemli keffâret vâsıtası köle âzâdı oldu. Ağır suçlar ve cinâyetlerde de köle âzâdı birinci derecede geçerli idi. Her ne sebeple olursa olsun kölelerin ırz, can ve nâmuslarına dokunulmaz oldu ve hattâ onlar ev halkından sayıldı. Onlar efendilerinin yediklerinden yiyor ve giydiklerinden giyiyorlardı. Köleler ok, kılıç, yay ve kargı yapmakta kullanılıyor, zanaatkârlara dört yüz dînâr, hâfız olanlara da altı yüz dînâr değer biçiliyordu. Yeni Müslüman sâhipleri bu bedelleri ödeyip onları âzâd ediyordu.
İslâm dünyâsının en önemli köleleri, Bilâl-i Habeşî, Târık b. Ziyâd ve Zeyd b Hârise’dir. (Kur’ân-ı kerîm’de adı geçen tek sahâbe) İslâmiyette savaş esirlerine işkence yapmak, aç bırakmak tahkîr etmek çok büyük suç sayılırdı. “Müsle” (esir ve kölelerin kulak ve burunlarını kesmek ve işkence ile öldürmek) en büyük suçlardandı. Kadın ve çocuk esirlerin öldürülmeleri ve işkence edilmesi çok büyük cezâyı gerektirirdi. Süt emen çocuklar analarından ayrılmaz, çok hafif işlerde çalıştırılır ve beslenmelerine îtinâ gösterilirdi. Bir Hadîs-i şerîfte “Esîr olan ana ile çocuk arasında ayrılık meydana getiren kimse ile en sevdiği arasında kıyâmet günü Allah ayrılık meydana getirir.”
Kurân-ı kerîmde câriye, esir ve köleler için gelen âyette: “Hür olsun câriye olsun hepiniz aynı kökten birer insan mü’minler olarak aynı dînin ve aynı toplumun mensuplarısınız…. İlâ…” (Nisâ 25)
“Allâh’ın kendisine kitap, peygamberler ve bilgiler verdiği hiçbir insan “Allâh’tan sonra bana kulluk edin” diye halkı kendisine çağıramaz.” (Âl-i İmrân 79)
Zeyd b. Hârise, Mute Savaşı’na komutan olarak görevlendirilmişti. Yine Safer ayında Şam bölgesine giderken ordusunda Ebûbekir, Ömer, Sa’d b. Ebî Vakkâs ve Ebû Ubeyde (radıyallâhü anhüm ecma’ın) de bulunuyordu.
TÜRKLER VE KÖLELİK
“MÖ. 300’lerde Çin’de Ch’in yönetiminde dağınık bulunan Hunlar devşirilerek Şan-Tung’da satılmışlar ve Çin’de ilk köle isyânını başlatıp ilk köle devletlerini kurmuşlardır. Bu devlet Chao Sülâlesi Devleti’ydi.”
Köktürk Kitâbeleri’nde kendilerinin Çinlere kul ve câriye olma tehlikesinden bahsedilir. Bu konuda köle alım satımıyla ilgili Köktürklerde bir kayıt yoktur.
“Köle satışı ile ilgili Uygurlar döneminde 14 belge mevcuttur. Harezmşahlarda ve Selçuklularda da kölelik ile ilgili kayıtlar vardır.” (İsmail Parlatır, Belleten Temmuz, 1983, c.47, s.187. Ankara)
Şöyle düşünelim: Brezilya’nın dili neden Portekizce, Arjantin’in dili neden İspanyolcadır? Osmanlının hâkim olduğu Avrupa ülkelerinde Türkçe konuşan bir ülke var mıdır? (Balkanlar zâten Türk’tür) Mes’ele son derece açık değil mi?
.
Yiğit düştüğü yerden kalkar
20 Temmuz 2024 02:00 | Güncelleme :20 Temmuz 2024 05:05
A -
A +
Çölde İslâm pınarını fışkırtan Rabb’im, bizi bu İslâm bayraktârı Türk atalarının yüzü suyu hürmetine eski şanlı mâzîmizin bir kısmına bile döndürse zafer yine bu azîz milletin olacaktır. 3000 yıldır Çin, Hint, İsrâil, Japon eski gelenekleriyle modern dünyânın vazgeçilmez ekipleri olmuşsa, biz de neden atalarımızın şanlı mâzîsine uyum sağlayarak dünyânın en modern milleti olmayalım?
Haydi, yiğit ve asîl Türk milleti! Rabb’inin va’dinin hakk olduğunu bil ve düştüğün yerden kalk! Sâde biz değil, bütün İslâm âlemi de bunu bekliyor.
Türk âile yapısında büyükler âdeta kânun koyucu hükmündeydiler.
Felâketler, zilletler, rezâletler öyle yavaş ilerler öyle gizli gizli gelirler ki anlamak ve tedbir almak mümkün olmayabilir. Sel, heyelân ve zelzele gibi habersizce çöker, yıkar geçer. Sonrası âh-ü feryâd, ama ne fayda!
Türk milletinin asırlardır süregelen fıtrî (doğuştan) bir ahlâk yapısı vardır. Bunun spontane eğitim mekânı ise şüphesiz sağlam bir âiledir. Toplum temellerinin yapısı bu eğitimin sürekliliğine bağlıdır. Gerek çadır ve bozkır kültürü, gerekse sonraki yerleşik Türk âile yapısında değişmeyen bir hiyerarşi vardır: Âile büyükleri âdeta kânun koyucu hükmündeydiler. Dedeler ve büyükanneler torunlarıyla meşgûl olurken aynı zamanda eğitimlerini de verirlerdi. Bu eğitimde saygı esastı. Sevgide aşırı gidilmez, çocuk şımartılmaz, ama bütün gözler çocukların üzerinde olurdu. İlk eğitim âilede alınır, dînî hükümler ve gerekleri öğretilir, çocuk kendi anne ve babasının isimlerinden evvel Peygamber Efendimiz’in hayâtını bir hikâye lezzetiyle öğrenir, sonra da bed-i besmele (ilkokula başlarken mahalle imâmının önüne diz çökerek “besmele-i şerîfe ve rabbîyessir”) ile okula ilk uğurlu adımını atardı. Bu yapı bozulmasaydı bu millet aslâ bozulmazdı. Bunu çok iyi bilen Batı ajanları evvelâ âile yapımızı bozdular. Bunun bozulmasının ilk sebebi yabancı kaynaklı okullardır. Bu okullarda gayr-i müslimler okurken giderek Osmanlı aydınları da çocuklarını bu okullara vermeye başladılar. Burada aslen Hristiyan ve ruhban ağırlıklı eğitim alan asîl millet evlâtlarının genleriyle oynadılar.
1897’de Osmanlı Devleti’ndeki azınlık okulları ve yabancı okullarının sayıları ve milliyetleri şöyleydi: Rum 4390; Ermeni 851; Bulgar 693; Yahûdî 331; Sırp 85; Romen 63; Katolik Rum 60. Toplam sayı ise 6473.
Şimdi anlıyor musunuz neden bu hâle geldik. Başlangıçta azınlıklar için açılmış gibi görünen bu okullarda Osmanlı aydınları kendi çocuklarını okutmaya başladılar. Bu okullarda öğretmenler râhip ve râhibe kıyafetleriyle derse giriyorlar, her sabah derse bir dînî ayinle başlanıyor, her sınıfta mutlakâ bir istavroz asılı oluyordu. (Reşat Nûri’nin Çalıkuşu romanını hatırlayalım)
Yiğit düştüğü yerden kalkar
HIZLI BOZULMAYA GEÇİŞ
Toplumları bozan en mühim sebep taklittir. O bozulma dönemi başlamaya görsün. Süreç çok çabuk gelişir.
Batı tâlim ve terbiyesi (eğitim ve öğretimi) kendi istikâmetinde milletimizi yönlendirmeye başladı. Şimdi ufak değişmelerle bu eğitim yıllardır devâm ediyor. Mustafa Necâti ile başlayan seküler eğitim ufak değişmelerle devâm etmektedir. Her gelen eğitim bakanı birtakım değişmeler yapsa bile hedeften şaşmış olan oku doğrultamıyorlar. Bu zâten mümkün de değildir. Türk Amerikan Kültür Anlaşması 27 Aralık 1949’da her iki tarafı temsilen Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Fâik Zihni Akdur ve ABD Büyükelçisi George Wadsworth tarafından ABD’de imzalandı.
Bu anlaşma Fulbright anlaşmasıdır. Amaç her ne kadar uluslararası gelişme fırsatı sunmak olsa bile esas gâye uluslararası ve Amerikan temel kökenli Evangelist eğitim plânlı bir programdır. Tabîî çok câzip olan bir bursla taçlandırılmış bir anlaşmadır bu Fulbright!
Batı eğitimi dünyâ eksenli ve pragmatisttir. İnsanlığa hizmet falan bunlar belki de hep son plândadır. Bunu insanlık anlayacak ama zaman geçmiş olacak. Bugün geliştirilen ne idüğü belirsiz aşılar, uzay araştırmaları ve dünyâ düzenini tek eksenli hâle getirmek isteyen ABD plânları her ülkede bilhassa İslâm ülkelerinde ön plândadır. Bizim eğitim sistemimiz de bu dâire içindedir.
Batı eğitim sisteminin ilk amacı âile yapısını dolayısıyla da ahlâkî sistemi dejenere etmektir. Millî olan folklor, edebiyat, müzik ve tiyatroyu uluslararası ajanlarla kültürümüzü bizim olmaktan çıkardılar. Basın ve tiyatro ile başlayan bozuşma hiç düzelmedi diyebiliriz. 1928’de Türk müziğinin hem icrâsı hem de eğitimi senelerce yasaklandı. Ziya Gökalp bile Osmanlı ile bağlantısı olan klâsik ve Türk san’at müziği, şarkı’nın ölmesini, sâdece pop kültürü olan türkünün yaşamasını ister. Zihniyet bu… “Şarkı ölsün yok tasa, Türkülerim söyler yaşar halk dili” Burada amaç türküyü savunmaktan ziyâde klâsik Osmanlı kültürünü imhâ plânıdır; çünkü ‘Dîvân’a bağlı klâsik müzik Osmanlı kokmaktaydı.
Açılan Batı kaynaklı konservatuvarlar, opera, bale ve benzeri okullarla Şark kültürümüz târihe gömülürken, gelişen Batı gelenekleri dâhilinde flörtler artıyor, hemen her mekânda alkol alınıyor, asrın felâketi eş cinsellik sıradanlaştırılıyor. Birçok TV programlarında mutlaka bir eş cinsel bulunuyor… Moda programları tekelleştiriliyor. Film ve her türlü san’at ve spor dünyâsında eş cinsel eğilim plânlı bir şekilde parlatılıyor. Muhafazakâr âile çocukları lâik ve seküler oluyorlar.
BİTEN HAYALLERİMİZ VE HAYÂTIMIZ
Biz ne güzel ne mes’ut bir milletmişiz. Güzel hem çok güzel bir edebiyâtımız, çok üstün bir mîmârîmiz, hassas bir estetiğimiz vardı. Edepten yanakları gül gibi kızaran nâzenin kızlarımız vardı. Kızıl, “kızsıl” kelimesinden gelir. Yâni bu kız yanağı rengidir. Yüz kızarması hayâdandır. Hayâ îmandandır. Hayâmızı, îmânımızı talan ettiler. Âilemizi bitirdiler. Türk milletini bitirdiler. Biz, hâlâ bizi biz zannediyoruz. Biz artık biz değiliz. Ne Göktürk, ne Harezm, ne Selçuklu ne de Osmanlıyız. Kimse aksini iddiâ etmesin, yeni Türkiye’nin yeni milleti yeniden yapılandırılmış bir mutasyondur. İçinde hâlâ Türk ve İslâm olma şerefini yaşatmaya çalışan gayyûr (çok gayretli) bir tâife vardır. “Allâh’tan ümit kesilmez” Müslümanlar 40 kişi ile Mekke müşriklerine kendilerini gösterdiler. Allâh’ın dînine yardım edene de Allâhü zülcelâl ve tekaddes hazretleri de şüphesiz yardım edecektir. Zor mu, çok zor. Çölde İslâm pınarını fışkırtan Rabb’im, bizi bu İslâm bayraktârı Türk atalarının yüzü suyu hürmetine eski şanlı mâzîmizin bir kısmına bile döndürse zafer yine bu azîz milletin olacaktır. 3000 yıldır Çin, Hint, İsrâil, Japon eski gelenekleriyle modern dünyânın vazgeçilmez ekipleri olmuşsa, biz de neden atalarımızın şanlı mâzîsine uyum sağlayarak dünyânın en modern milleti olmayalım? Nasıl Mâverâünnehir’deki atalarımız, fen ve teknolojide dünyâyı aydınlattılarsa, 16. asra kadar nasıl dünyânın en ileri ülkesiysek, neden o mîrâsa sâhip çıkmayalım.
Kimse “Atalarımız, fen ve teknikten bîhaberdi, onun için çöktük” demesin. Modern bilimde özellikle astronomide 12, 13, 14 ve 15 yy.lar Türk asrıdır. Zâten medreselerimizde pozitif ilimlere verilen değer azaldıkça biz Batı’nın gerisine düşmeye başladık. “Düşmanın silâhıyla silahlanmak” esastır. Bunu Batı yaptı. Bizden ilim ve teknik alıp kokuşmuş ahlâk düzenlerini bize verdiler. Dünyâ geçici bir mekân da olsa “Dünyâdan da nasibini unutma” Kasas 77. âyet-i kerîmesi mûcibince bu geçici âlemde düşmana eğilmemek için onlarla aynı seviyeye gelmek hattâ onları geçmek gerekir.
BATILILAŞMADA ORDUNUN YERİ
Eski kavimler devamlı savaş hâlinde oldukları için yaşlı ve çocuklar hâriç eli silâh tutan herkes askerdir. Ziyâ Gökalp’ın “Bütün Türkler bir ordu katılmayan kaçaktır” sözü bir gerçeği yansıtıyordu. Bozkır kültüründe kavimler askerdi. Yönetim ve türevleri hep askerdi. “Tengri dîni”nde ayrıca bir din adamı sınıfı olmadığı için veyâ Şamanizm’de sâdece şaman etrâfında dönen âyinlerde bir dînî sınıf olmadığından diğer gruplar askerdi. Kadınlar asker değillerdi, ama asker gibi eğitim alır, îcâbında toprak savunmasına fiilen katılabilirlerdi.
Yerleşik hayâta geçilmesiyle ordu teşkîlâtı daha düzenli hâle geldi. Göktürklerde Moğol askerî sistemi ve Çin’den alınan teşkilat sistemi ordu teşekkülünde öne çıkıyordu.
Türkler ordu ve mahallî yönetimde o kadar ileri gitmişlerdi ki, Abbâsîler ordu ve askerî vâlilikleri Türklere emânet ediyordu.
Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinde, hattâ daha evvelinde Karahanlılarda, Gaznelilerde ve Tîmûrilerde yâni Osmanlıya gelene kadar halef selef değişiminde babadan oğula üç halef saymak bile zordur. Osmanlıda 2 tekrarlı 36 pâdişah hep baba evlât silsilesidir. Bu ne demektir? Yönetimde devamlılık esastır. Osmanlı bunun için çok, hem çok büyüktü.
Ordu güçlü değilse ne adlî sistem ne mâlî sistem ve diğer birimler ayakta durabilirler. Dar bölgeli devletlerde asker sayısı da kısıtlıdır. Osmanlı Anadolu’dan Avrupa’ya açılınca birden topraklarını fethettiği memâliki (ülkeleri) yönetmekte zorlanmaya başladı. Osmanlının adı Mülk-i Osmânî değil Memâlik-i Osmâniyye’dir. (Tek bir ülke değil ülkeler topluluğudur.)
DEVŞİRMELER VE YENİÇERİ
Yeniçeri oluşumu Osmanlı devletinin fethettiği topraklardan, özellikle Balkanlardan genç ve yetenekli çocukların toplanması ve bunlara mükemmel bir eğitim verilerek üstün bir asker ve bürokrat sınıfı yetiştirme sistemidir. Öyle ki 1400’lerden 1600’lere kadar bütün sadrıa’azamlar bu ocaktan yetişmiştir. Devşirme bürokratlardan Rum Mehmed Paşa, Velî Mahmûd Paşa, Yûnus Paşa, Rüstem Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Kuyucu Murad Paşa ve Pargalı İbrâhim Paşa gibi nice devlet adamları hep bu sistemden yetişmişlerdir. Her ne kadar çocukların zorla alınmaları ve Müslüman yapılmaları bâzı tenkitlere yol açmışsa da özellikle Arnavutlar ve Boşnaklar çocuklarını hayatta kazanamayacakları mevkîlere ulaşmalarından dolayı memnun kalmışlardır. William Gervase’ye göre bu bölge insanları çocuklarını gönüllü olarak Osmanlıya teslîm etmişlerdir. Bu âileler çocukları vâsıtasıyla birtakım servet ve mansıplara da sâhip olmuşlardır. I. Murad zamânında kurulmuş olan bu ocakta çok sistemli ve titiz defter ve soy kütüğü tescil ve zabıtlarının tutulduğu görülür. Bu evrakta çocuğun doğum târihi, doğum yeri, anne ve baba adının yanı sıra eşkâlleri de kaydedilirdi. Bu kayıtlara “Eşkâl Defterleri” denilirdi. Bu defterlere göre devşirme yaş ortalaması 15,3’tü.
Yeniçeri tam disiplinli ve itaatli iken, Osmanlı dünyânın en büyük devleti idi. Bu sistemi mânen elinde tutan başta şeyhülislâmlar ve sadrıa’zamlar menfaat devşirme hırsıyla Yeniçeri ağaları yoluyla ortalara hükmetmeye başlayıp, bu sınıf ticâret ve sokak haraçlarına dalınca, Osmanlı için, bu nice şanlı savaşlar kazanan, mâzîsi şan ve şerefle dolu sınıf, sergerdelerin elinde isyancı bir sınıfa dönüştü. Artık bu sınıfın ilgâsından başka yol kalmamıştı. 400 yıllık paslanmış bir temel çivisini sökmek zor, hem çok zordu. Padişah indirip pâdişah katleden, sadrı’azam ve paşa kelleler alan, yönetilen sınıftan yöneten sınıfa geçen bu zorbalar takımı, Osmanlıdaki şanlı mâzîsini çoktan yerle bir etmişti. Tamam, bu ocak kaldırılmalıydı ama yerine nasıl bir ordu kurulmalıydı?
Batı’nın hâlâ hayretle incelediği 620 yılık bir devleti ayakta tutan sır neydi? Fütuhât mı, ekonomi mi, adâlet mi, neydi bu sır? Belki de bunların hepsi idi. Diğer Türk devletleri dar bölgelerde kurulup fazla genişlememelerine rağmen kısa ömürlü olurken, neydi Osmanlıyı 620 yıl yaşatan sır? Evet, 19. asırdan sonra Osmanlı hızla çöküşe geçti ama Osmanlı 26.000.000 kilometrekare arâzîyi Avrupa’da değil de Asya’da temlîk etseydi, devlet de Hılâfet de yıkılmaz, bu kadîm devlet hayâtiyetini devâm ettirirdi.
Tabîî ki Osmanlının sırrı sâdece Yeniçeri değildir. Yahyâ Kemâl’in “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel”inde İstanbul’u fetheden Yeniçeri öndedir, ama unutmamak lâzım ki bu fetihte esas pay “Azap askerleri”nindir. Yeniçeri sayısı bu fetihte en fazla 20.000 civârında iken Azap askerleri bunlardan 2,5 kat daha fazladır. Ama bidâyeti nihâyetiyle (başı sonuyla) uyumsuz olan bu teşkîlât aslını koruyamamıştır.
“İşte Yeniçeri gâyesini, dâvâsını, ahlâkını, nizâmını, vücut hikmetini tam kavramış ve bu ölçülere gönülden bağlanmış bir safvet örneğidir. Öyle ki dalkılıç olarak burçlarına tırmandığı kalenin tepesinde ahdine hıyânet etmiş prensin kafasını kesip mızrağına yerleştirir ve mızrağı havaya kaldırıp nidâ eder: “İşte İslâm pâdişâhına verdiği sözü tutmayan kâfir beyi! İşte böylelerini bekleyen âkıbet!..
Bu levhada şuur ve ahlâkın iç içe mükemmel tecellisine şâhidiz.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan öteye iki buçuk asır devâm eden vecd ve aşk çağrısına bağlı Yeniçeri, Kosova’da, Niğbolu’da, İstanbul’un fethinde, Çaldıran’da, Mohaç’ta, Viyana önlerinde yazdığı şehnâmelerle insanlık târihinin ruh ve madde bakımlarından en üstün ve en ulvî askeridir; sonra da aynı bakımlardan, yine insanlık târihinin en alçak ve sefîl askeri olacaktır.” (Necip Fâzıl Kısakürek, Yeniçeri, Büyük Doğu Yayınları, Mart 1977, 2. Baskı İstanbul, s.21)
İşte bu yüzden bu yüce devlet yeni bir ordu kurmak, yeni bir bürokrasi vb. şeylerle âdeta Batı’ya mahkûm edildi ve sırf bir kısmı Avrupa topraklarında bulunan bir Sünnî devlet olduğu için Şiâ, Vehhâbî kumpasına bir de iç gâfiller veyâ daha doğru bir ifâdeyle hâinler eklenince bizi düşürdüler ve bir daha kaldırmamak için var güçleriyle uğraşıyorlar.
Haydi, yiğit ve asîl Türk milleti! Rabb’inin va’dinin hakk olduğunu bil ve düştüğün yerden kalk! Sâdece biz değil, bütün İslâm âlemi de bunu bekliyor. Çünkü sen Göktürksün, sen Karahanlısın, sen Harezmsin, sen Selçuklusun ve sen elbette Osmanlısın. “Uyan bu hâb-ı gafletten ey yâreli şîr-i jeyân!” (Ey kükremiş yaralı aslan, bu gaflet uykusundan uyan.)
.
İlim sınırsız mı?
3 Ağustos 2024 02:00 | Güncelleme :3 Ağustos 2024 01:17
A -
A +
İlmî gerçeği aramak isteyen insanlara tâlib-i ulûm (ilim isteyen) denilmiştir. İlim erbâbı, ilmin bölüm bölüm künhüne vâkıf olmak için çok çaba sarf etmişlerdir. Başlangıç dönemi filozofları her konuda ilim sâhibi olma iddiasıyla derûnî hatlar çizmelerine rağmen bu konuda aslâ tam başarılı olamamışlardır.
İnsanoğlu çok karmaşık bir varlıktır. Kendisine verilen hiçbir şeyle yetinmeyen, dâimâ daha fazlasını isteyen, bilginin kaynağını çeşitli yollara bağlayan, kaynaklar arttıkça da bilgi karmaşıklığı yüzünden hep ihtilâfa düşen bir yaratılıştadır. Bu yüzden insandan bahsedilirken “İnsan denen bilmece” diye geçer.
Bilginin kaynağı bahsi yâni “Epistemoloji” başlı başına felsefenin konusu olmuştur. Felsefî ekoller de bu konuyu çoğalttıkça çoğaltmış, kimi aklı, kimi şüpheyi, kimi deneyi, kimi skolastisizmi (Hristiyanlığı), kimi pozitivizmi, kimi sezgiciliği, kimi faydacılığı, kimi spiritüalizm (rûhiyât) kim ide ateizmi veyâ materyalizmi savunmuştur. Gariptir ki bütün bu ekollere inanan bir sürü insan olmuştur. Bütün ekol sâhibi filozoflar en doğru fikrin kendilerine âit olduğunu iddiâ etmiştir.
İnsan nüfûsu artıp yaşama şartları değiştikçe buna bağlı ihtiyaçlarda da artış görülmüş; dolayısıyla da kompleks bir hayâta geçilmiştir.
İnsan tatminleri kolay bastırılan bir varlık değildir. Maddesi doysa rûhu doymaz, rûhu nefse muhâlefet etse, bu sefer nefis isyân eder. Nefis rûhu kendisine râm ederse ve akıl da eğer en az me’âd derecesinde ise ona mânî olmaya çalışır. Kısacası bir muammadır insan.
İNSAN NE İSTER?
Tuhaftır ama çoğu zaman insan ne istediğini de bilmez. Bu durumda insanı ya insan yapan veyâ insan boyutundan çıkaran genelde iki yol karşımıza çıkar. Birincisi doyumsuz bir zevk peşinden koşan ve “Dünyâya bir defa geldik, öyleyse bu hayâtı doyasıya yaşayalım!” diyen epiküryen (hazcı) zihniyet; bir başka kol da gerçeği arayan mütecessislerdir (araştıran).
Hazcı zihin sâhiplerine “hedonik insan” tipi (hayvan-insan), ikinci kola ise aslâ tamâmına sâhip olmayacakları sırlı âlemi keşfetmeye çalışan romantik realistler diyebiliriz.
Hedonik insan yâni akl-ı sakîm sâhibi olan hayvan insanlar, hayvanlardan da daha aşağı olabilirler. Çünkü bunların kalpleri, gözleri, kulakları gerçeğe hep kapalıdır. Nitekim A’raf 179. âyette de “Bunların kalpleri vardır, ama onlarla kavrayamazlar, gözleri vardır, ama onlarla göremezler, kulakları vardır, ama onlarla işitemezler; işte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir, hattâ onlardan daha da şaşkındırlar” buyurur Rabb’imiz. Buyurun hayvan-insan târifi…
İLİM GERÇEĞİ
İlmî gerçeği aramak isteyen insanlara genel olarak tâlib-i ulûm (ilim isteyen) denilmiştir. İlim erbâbı, boyutu sonsuz olan ilmin bölüm bölüm künhüne vâkıf olmak için çok çaba sarf etmişlerdir. Başlangıç dönemi filozofları her konuda ilim sâhibi olma iddiasıyla derûnî hatlar çizmelerine rağmen bu konuda aslâ tam başarılı olamamışlardır. Matematiği esas alan ve kozmografyaya âit bir sürü bilgiler veren filozofların bu derûnî bilgileri, aslâ kabullenmedikleri peygamberlerden duyduklarına şüphe yoktur. Çünkü her peygambere ilâhî bilgiler (ledünnî) ve kozmik (âlem) bilgileri verilmiştir. İlim tam anlamıyla çok bilinmeyenli denklem gibidir. Rabb’imizin bir sıfatı olduğu için halîfesi olan kullarına bu sıfattan ikramda bulunmuştur. Cenâb-ı zü’l-celâl o gün düşünülmesi bile mümkün olmayan muammâ kabilinden bâzı gerçekleri insan için yarattığını beyân etmiştir. Nahl Sûresi 12. âyette (Allâhü te’âlâ) “Sonra geceyi ve gündüzü, güneşle ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da onun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphe yok ki aklını kullanan bir toplum için (bunda) nice ibretler, deliller vardır” buyurmaktadır.
Zümer Sûresi 9. âyet’te de mealen “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Hiç şüphesiz akıl sâhipleri bunu idrâk edip anlar.” buyurulmaktadır. İnsan gördüğü şeyi derinliğine incelemek, görmediğini de şüphelerle kurcalamak ister. İnsanın fıtratında bu vardır.
Rabb’imiz kullarını en iyi tanıyan olduğu için zayıf yaratılan kullarına tatmîn olacağı bilgileri sübûtî sıfatlarından yeteri kadar ihsan buyurmuştur. Nisâ Sûresi 28. âyette “Allâh sizin yükünüzü hafifletmeyi diler, insan zayıf olarak yaratılmıştır” buyurur. İlim dediğimiz hazîne onun sâhibine âittir. İnsan bu hazînenin hepsine sâhip olmak isterse zayıf olduğu için bu yükün altında ezilir. Hakîkî İslâm âlimleri, ilmin, Rabb’i anlamada en iyi yolun bu olduğunu bildikleri için onun tahsîline her şeyden çok değer verdiler. Zîrâ Allâhü te’âlâ Fâtır Sûresi 28. âyet-i kerîmesinde “Allâh’tan hakkıyla ancak âlim olanlar korkar” buyurmaktadır. Burada korkmak günahlardan sakınmak ve onu en iyi şekilde tanımaya çalışmak demektir. İlmimiz bizi Allâhü te’âlâya yaklaştırıyor ve öğrendikçe o ilmin sâhibine hürmeten kendimizi daha çok bir hiç mesâbesinde görüyorsak, o ilim faydalı ilimdir. Aksi, ilmin gerçek sâhibine ihanettir.
İLMİN DALLARI VAR MI?
İslâm âlimleri bize 12 ilim dalını beyân etmişlerdir. Bunlardan aklî ilimler matematik, mantık, tıp, münâzara, cedel ve kelâmdır. Dînî ilimler ise Kur’ân ilimleri, hadîs, fıkıh, ahlâk, tasavvuf, ledünnî (yüksek ilâhî bilgiler), mev’iza (va’z ü nasihat), firâset (yüksek ve derinliğine kavrama) ve Fars dilidir,
Filozof Fârâbî de dil ilmini yedi kısma ayırır: A- Müfred lâfızlar (bağımsız ve tekli sözler) mu’cem ve sözlük ilmi. (Mu’cem, kapalılığı giderme anlamındadır). B- Mürekkeb lâfızlar. Türemiş veyâ anlamı genişletilmiş sözlere bağlı ilim (belâgat) C- Müfred kurallar, fıkhî lugavî bahisler (Hukûk-ı İslâmiyye ve İstılâhât-ı Fıkhıyye, Ömer Nasûhî Bilmen’in eseri gibi) D- Mürekkeb lafızlar (Sarf ve nahiv yâni gramer bilgileri) E- Yazı ile ilgili kurallar (ihtiyârî yâni isteğe bağlı hat ilmi,) F- Okumayı tashîh etme ile ilgili kurallar (kırâat ilmi) G- Şiirleri tashîh etme ile ilgili kurallar (aruz ilmi) gibi. (Fârâbî, İhsâu’l-Ulûm, (Nşr, Osman M. Emin) Kahire 1940, Trk. “İlimlerin Sayımı”, Ahmet Ateş Ankara 1955)
Bu bilgileri bir İslâm âlimi olabilmek için hangi bilimlerin lâzım olduğunu hatırlatmak için verdik. Şunun unutmayalım ki, önceki İslâm âlimleri allâme-i bî müdânî (ilimlerine bir şey kıyas edilemeyen) idiler. Birçok İslâm âlimi, “allâme” sıfatını herhangi bir kurumdan almadılar. Dört büyük mezheb imâmı veyâ Teftâzânî gibi bâzı âlimlere bu sıfat verilmiştir. Bu âlimler zü’l-cenâheyn (iki kanatlı, hem din hem de pozitif ilimlerde söz sâhibi) durumunda idiler. Aksi takdirde Bey’ ü şirâ (alışveriş), verâset, genetik, ticârî hukuk, rehin, emânet, nikâh gibi hassas meseleler hakkında hüküm verebilmek için tıp (genetik) trigonometri (Bu çalışmada kıble belirleme yöntemlerine genel bir bakış yapıldıktan sonra özellikle trigonometrik formüller ve kıble saati yöntemi ile kıble doğrultusunun nasıl belirleneceğine ilişkin teorik bilgiler verilmiştir. Zenit uzaklığı için sin t =sin2 sinQ/ cosO^ gibi hassas hesaplamalar), âile hukûku, alış veriş, narh, ihtikâr, fâiz, hangi içecekler ne zaman fermente olarak etil alkole dönüşür ve harâm olurlar vs bunları bilmeden ictihâd etmek ve fetvâ vermek zâten mümkün değildir.
İslâm âlimi olmak için kendi dilini ve Arapçayı çok iyi bilmek gerekir. “Farklılık olsun diye bâzı gereksiz sözler ediliyor: “Kur’ân dili Arapça değil Kur’ân’cadır veyâ Rabb’cadır gibi” Rabb’imiz Yüce kitâbımızı Arapça indirdiğini hâsseten beyân ederken bu neyin gafletidir. Dilin içinde fonetik ve morfolojik (ses ve yapı) unsurları çok önemlidir. Bir dil bu bedî’, beyân, belâgat, fesâhat, talâkat, selâset gibi argümanlarla ile mükemmel icrâ edilebilir. İlim dili halk dili değildir. Bir müfessir veyâ muhaddis hem Arapçayı hem de kendi dilini kusursuz bilmek zorundadır.
Sibeyh Arap dili gramerinin zamânımıza kadar ulaşan ilk temsilcisidir. Künyesi Ebû Bişr’dir. (öl.180 /769) Basra Nahiv Mektebi’nin kurucularındandır. Hocaları Hammâd b. Seleme (muhaddis, nahiv ve fıkıh âlimi), Halil b. Ahmed, Nahiv âlimi olup Aruz vezninin düzene sokulmasında çok önemli bir isimdir. Sibeveyh’in en önemli eseri “El-kitâb” dır. Bu eser sarf ve nahivde (gramer) emsalsizdir.
Şunu defâlarca tekrâr etmekte fayda vardır: Arapçanın bu inceliklerini bilmeyen ve ayrıca 12 ilme de vâkıf olmayan kimse müfessirlik ve muhaddislik iddiâ edemez. Ancak eski kâmil âlimlere mürâcat eden ve onları me’haz gösteren âlimler müstesnâ… İşte onlar isimsiz büyük âlimlerdir. Mütevâzı’ ve hizmet aşkı ile yüklüdürler. Kendilerine İslâm âlimi bile dedirtmezler. Sağlıklarında yazdıkları ve daha doğrusu İslâm âlimlerinden derledikleri kitaplarının yazarı olarak mütehassıs âlimlerin adlarını zikrederler. Şu inceliğe bakar mısınız?
Asrının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri “Biz bir sayının solundaki sıfır gibiyiz; o âlimlerin yanında olsak hesâba gelmezdik; yanlarından ayrılsak anılmazdık” buyuruyor. İşte ilim, işte tevâzû…
Dilin, dinin en büyük malzemesi olduğunu önemle vurguluyoruz. Şu kıssa ne kadar da önemlidir. Asrın en büyük dil bilgini ve “Keşşâf”ın yazarı (Mu’tezile) Zemahşerî, bir gün Kubeys dağı eteklerinde Arplara şöyle hitâb eder: “Ey Araplar, geliniz, dilinizi benden öğreniniz.” Aslen kendisi Harezm bölgesinde yaşayan Fars veyâ Harezmli bir Türk olabilir. “Keşşâf” adlı tefsir, belâgatte zirve sayılmıştır. İşte dili bi-hakkın bilmek böyle bir şey… “Mukaddemetü’l-edeb” yine onun dil alanındaki eşsiz eseridir. Sarf, nahiv, sentaks ve leksik (çekimler, söz dizimi, cümle ve lügat) alanda da şâheserdir. Ama İslâm âlimleri onun Mu’tezile olduğunu bilirler ama eserlerinden faydalanırlardı.
KIRÂAT İLMİ NEDİR?
Kırâat kısaca Kurân-ı kerîmi aslına ve kâidelerine uygun okuma ilmidir. Âlimlerine “kaarî ve bu ilmi öğretenlere de “mukrî” denilmiştir; Kur’ân’ı, seb’a aşere ve (yedi ve on) asıl üzere okumaktır. Bu ilimde “tashîh-i hurûf”da önemli bölümlerdendir ve takrîbde 10 imâmın okuyuşlarını râvileri ile (rivâyet eden, aktaran) birlikte bilmek ve uygulamaktır. Ayrıca her râvînin de ikişer tarîkıne nisbet edilir.
İbn Cezerî’nin takrîbi ihtivâ den bin beyitlik muazzam manzum eserine de “Tayyibe” denir. Mehâric-i hurûf harflerin çıkış yerlerine uygun okunması, tashih-ı hurûf ise bu harf yanlışlarını düzeltilmesidir. Tecvîdi de bunların arasına katarsak bunlar Arap dilinin ses, yapı ve üstün ve kifâyetli anlatım metodudur. Yalnız kırâat ilminde üstâd olanlar İslâm âlimi olma vasfını hâiz olamaz. İslâm âlimi olabilmek için beden ve din ilimlerini (dînî ve pozitif ilimleri) aynı seviyede bilmek gerekir. Kırâat âlimi, fıkıh âlimi olmak başka; müfessir ve muhaddis olmak çok daha başkadır. Tefsîr ve hadis âlimleri mutlakâ pozitif ilimleri de çok iyi biliyorlardı. Şimdi din âlimi olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu zannederim daha iyi anlamış olduk.
Mütekaddimûn ve müteahhırûn nedir?
Biz İslâmî sahadaki bütün bilgilerimizi Sahâbe Efendilerimiz’in tâkipçisi olan (mütekaddimûn = öncekiler ve müteahhırûn’a =sonrakilere) borçluyuz. Meselâ İmâm Gazâli ve hocası Cüveynî hazretleri mütekkaddimûn kelâmcılarının son temsilcileridir. Yine, Fahreddîn-i Râzî, İmâm Mâturîdî ve Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Ebu’l-Hasen el Bâhilî, İbn Mücâhid, Huseyne’ş-Şîrâzî, Ebû sehl e’s-Sülûkî, Ebû Zeyd el Merzevî bu devrin önemli isimlerindendir (Rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmain). Esâsen Selef-i sâlihın denen devir, ilk üç nesli içine alır. Bu devir X. asra kadar ilmin çatısını oluşturan hayâtî devredir.
Müteahhirûn âlimlere gelince; Şemsü’l-eimme Halvânî (imamların güneşi), Ahmed e’s-Serahsî, Muhammed el Pezdevî, Ebûbekr el Merganînî’dir (rahmetullâhi te’âlâ aleyhim ecmain).
Şimdi bu sistem unutuldu, nakiller hafife alınıyor, üç tercüme ile Arapçayı bildiğini zanneden kişiler, tefsîr ve hadîs âlimi olabilirler mi? Şu verdiğimiz bilgileri hafife almak bu konunun câhili olmayı gerektirmez mi?
Osmanlının her şeyi edepti. Bir mason olan Şeyhulislâm Mûsâ Kâzım Efendi’nin bile eserini takdîm ederken kullandığı rakîk üslûbuna dikkatinizi çekmek için kitabının başından şu alıntıyı yapıyorum:
“En kısa bir sûresini tanzîrden bütün fusehâ vü bülegâyı âciz bırakan bu ulûm-ı nazariyye ve ameliyyenin ve fünûn-ı celiyye ve hafîyyenin ve ahkâm-ı şer’iyye ve meânî-i ledünniyyenin hakâyık ve dekâyıkını ihtivâ eden ve bi’l-cümle esrâr-ı mülk ü melekûtu ve merâtıb-ı nâsût ve lâhûtu ihâta eyleyen ve’l-hâsıl ulûm-ı evvelîn ve âhırîni câmi’ olan Kur’ân-ı mu’cizü’l-beyânı tefsîre cür’etin bizim gibi âcizlere nisbetle ne kadar küstâhâne bir hareket olduğu beyandan müstağnidir.” (Şeyhulislâm Mûsâ Kâzım, “Tefsîrü’l-Kur’ân, ( Safvetü’l-Beyân ) İstanbul Matbaası, 1335 İfâde-i Mahsûsa)
(En kısa bir sûresi bile bütün belâgat âlimlerini ve fasîhleri bir benzerini yapmaktan âciz bırakan, bu nazarî ve amelî (teorik ve uygulamalı ) ve fennin açık ve kapalı şer’i hükümlerin ve ilâhî sırların mânâlarını, hakîkat ve inceliklerini ihtivâ eden, bütünüyle melekût âleminin dünyâ ve âhıret rütbelerini evvel ve sonraki bütün ilimlerin hepsini bünyesinde bulunduran, varlığıyla insanları acze düşüren bu Kur’ân-ı kerîmi tefsîre cür’et ederek bizim gibi âcizlerin ne kadar küstâhâne bir harekette bulunduğumuzu açıklamaktan çok uzağım.)
Bütün yorum sizlerindir…
.
Kime şikâyet edeyim?
17 Ağustos 2024 02:00 | Güncelleme :17 Ağustos 2024 01:00
A -
A +
Bir asker devlet olan Osmanlıda, nice muazzam galibiyetlere damga vuran Yeniçerilerin zamanla bozulması, devleti çok güç durumda bırakmıştır. Ulemâ bozulan Yeniçeri’ye doğrudan muhâlif olamamıştır. Yeniçeri ile başlayan bozulma, sarayda, ulemâda, a’yanda ve nihâyet halkta Batılılaşma ile kurtulma ham hayallerini giderek kuvvetlendirmiştir…
Osmanlı son zamanlarda dış düşmanlar kadar iç düşmanlarıyla da uğraşmıştır.
Kime şikâyet edeyim?
Türkler Müslüman olduktan sonra bu medeniyetin sürekliliğine inanarak ve bu dâirenin içinde kalarak en mütekâmil devletleri kurdular.
“İslâm medeniyeti sonuna kadar etrâfında teşekkül ettirdiği kendi altın çağına, ‘Asr-ı Saâdet’e bağlı kalmıştır. Bütün siyâsî teşekküllerinde-meselâ bizdeki Kânûnî devri gibi-husûsî altın çağları vardır.” (Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyâtı Târihi, Çağlayan Kitabevi, 3. Baskı, S. XL, İstanbul, 1967)
“Müslüman edebiyatlarının Orta Çağ hikâyelerinden romana geçemeyişi bahsinde de hemen hemen aynı cinsten bir yığın sebeplerle karşılaşırız. Bunların başında yine şüphesiz insanı reel hayâta inanarak sâhip olması gelir. Ayrıca psikolojik tecrübenin yokluğunu da söyleyebiliriz. Dinde günah çıkarmanın bulunması ferdin kendi içine eğilmesini dâimâ meneder. Rus romanının büyük husûsiyetleri Ortodoks Kilisesi’ndeki i’tiraz müessesesine neler borçlu olduğunu biliyor.” (A. H. Tanpınar, Age, s. XLVII)
Yâni söylenen şudur: Hristiyanlıktaki günah çıkarma bir kulun yaptığı bütün çirkin işleri yine bir kul olan papaz veyâ râhibe eksiksiz anlatarak affolunacağına inanmasıdır. Yâni günahkâr bir kulu yine günahkâr bir kul affeder. İspanya’nın başşehri Madrid’de din adamı Alvaro del Portillo’nun aziz ilân edilmesini kutlamak için on binlerce kişi bir araya geldi. Kutlama için meydana gelen papazlar onlarca insanın günah çıkarmasını dinledi. Ayrıca Papa Francis sosyal medyanın dünyadaki gelişmeler üzerindeki etkisini göstererek Twitter (X) üzerinden günah çıkarabileceğini açıkladı. Ayrıca Papa Francis “Eş cinsellik suç değildir” dedi.
İslâmiyette şuurlu bir kul, günahlarını diğer kullardan gizler. Günâhı işleyip ifşâ etmek ayrıca bir günahtır. Bizde bir söz vardır; yarısı doğru yarısı yanlıştır: “Kabahat de gizli, ibâdet de gizli.” Bunun birinci kısmı doğru; fakat ibâdetin farz olanı alenî, (açık) nâfileler riyâ olmasın diye gizli olabilir. Her kul günah işleyebilir. İnsanda nefis vardır ve günaha eğilimlidir. Ama Rabb’imiz günahlardan sonra hemen tövbe etmemizi ve aslâ ümitsiz olmamamızı beyân buyurur. Zümer sûresi 53. âyet: “Ey kendi aleyhlerinde haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin, Allâh (dilerse) bütün günahları bağışlar, doğrusu o çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.”
Ayrıca İbn Mâce’den (radıyallâhü anh) bir nakilde Resûlullâh Efendimiz: “Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” buyuruyor; çünkü Rabb’imiz kulunu çok bağışlayan ve çok affedendir.
Peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) tebliğci ve şefâatçidirler. Af yetkisi ancak Allâhü zü’l-celâl ve tekaddes hazretlerine mahsustur. Şefâat ise onun izin verdiklerine âittir.
“GÜNAH ÇIKARMA” VE ROMAN!..
Hristiyanlıktaki günah çıkarma psikolojik olarak dışavurumcu bir tavırla işlenen günahı bir başkasına anlatıp paylaşma olayına dayanır. Bizde dert paylaşılır, bölünsün diye; sevinç paylaşılır artsın diye. Ancak zaman gelir günahımızı kendimiz bile hatırlamaktan utanırız. İşte o zaman tek çıkış yolu “Tevvâbü’r-rahîm” olan Rabb’imize ilticadır. O ne güzel Mevlâ, ne güzel bir yardımcıdır.
Batıda, bütün ahlak dışı olaylar, fuhşiyât, gasp hep romanlara konu olmuş hattâ bunları yapanlara “roman kahramânı” denilmiştir. Ne garip bir yaklaşım! İşte bu yüzden ve bu kompleksle, Batı romanında genellikle bir kilise, günah çıkaran veyâ nikâh kıyan bir râhip bulunur.
Bizde roman ve hikâyenin geç tanınması ahlâkî ve örfî tutumumuzun gereğidir. Bize mîzah da geç girmiştir. Şahıslarla alay etmek, anatomik kusurları ile eğlenmek, kusurlarını ifşâ etmek çok büyük günahtır. Hümeze sûresi 1. âyette “Başkalarını arkadan çekiştirip kötülemeyi huy edinen kimse” mezmûmdur (kötülenmiştir) veyâ Hucurât sûresi 12. âyette “Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın!” buyurulmaktadır. Gizli ve açık olanı ancak Allâh bilir ve o “Settârü’l- uyûb”dur; yâni ayıplarımızı gizleyendir.
Gariptir ki Batı’da meselâ “Sefiller” romanında din adamı yüceltilip onlar aşırı bağışlayıcı ve hoşgörülü olurken, bizde yeni romanda, hikâye ve karikatürlerde en iğrenç tipler, ırz düşmanları, düşman iş birlikçileri hep din adamları olarak gösterilmiştir. Özellikle cumhûriyet ilk devri romanlarında muhtarlar iki arada bir derede kalırken, devrim muhâfızı öğretmenler imamların baş düşmanlarıydı. Halka bir türlü yaranamamalarını kendi yeni tasarım karakterlerinde değil de din adamlarının sözde cehâlet ve yeniliğe karşı tutumlarına bağlarken, dinle bağlantılarını da dinde yeterinden fazla tâvizkâr bir Mevlevî müzisyen ve Şeyh Efendiyle kuvvetlendiriyorlardı.
1850’lerde devlet ve sarayda da Batı ile yakın temas ve Batılı elçi, müzisyen, asker ve diplomatlarla iç içe olma, Beyoğlu (Pera) gezintileri, tiyatrolar, kantolar, mîzah gazeteleri Osmanlıyı giderek Batı’ya benzetiyordu. Bir şeyler hızla değişiyordu Osmanlıda. İşte istenen bu değil miydi? Acaba biz de Batı gibi kuvvetli bir devlet olacak mıydık? Hey gidi Osmanlı!
MÛSİKÎ VE DİN
Bir asker devlet olan Osmanlıda şanlı mâzîsiyle nice muazzam galibiyetlere damga vuran Yeniçerilerin bozulması devleti çok güç durumda bırakmıştır. Ulemâ gücünü kaybetmemek için bozulan Yeniçeri’ye doğrudan muhâlif olamıyordu. Bu cümleden olarak Sultan I. Abdülhamîd devrinde Rumeli a’yânı kuvvetli bir ordunun merkezi kuvvetlendirmesine, kendi menfaatleri zedelenmesin diye hep karşı çıkıyordu. Yeniçeri ile başlayan bozulma, sarayda, ulemâda, a’yânda ve nihâyet halkta da Batılılaşma ile kurtulma ham hayallerini giderek kuvvetlendiriyordu. Bu bozulmanın altyapısında ocağın, dînî uygulamaların ve itikadın da zedelenmesine yol açtığı kesindi. Halk ‘Ocak’tan uzaklaşmak için Mevlevî tekkelerine yönlenmeye başladı.
Mevlevî tekkelerinde yeni icrâ edilmeye başlayan “dînî-tasavvufî müzik”(!) giderek saray müezzinlerini ve imamlarını da dâiresi içine alıyor ve bunlar çok rağbet görüyorlardı. Mevlevîliğin müzikle olan bağlantısı ‘Ocak’tan geliyordu. Ocak 15. asır itibarıyla Rumeli Bektâşî tekkelerinin sihirli dâiresi içine giriyordu.
Bektaşîlik artık Ahmed Yesevî hazretlerinin Sünnî akâidinden uzaklaşıp Orta Asya şamanizminin etkisinde kalıyor, ıklığ ve kopuzlu meditasyonlara tekkelere saz âletleri girmeye başlıyordu. Bu alanda tekke mûsıkîsinin iki üstâdı Dede Efendi ve Zaharya Efendi’dir. Zaharya Efendi, III. Ahmed döneminde (1703-1730) Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi Kilisesi korosunda ilâhî okuyan bir râhip ve tanbur icrâcısıdır. Bu şahıs yıllarca âyin, ilâhî, durak, na’at, hattâ ezân bile okur. Fener’de oturduğu mahalleye yakın olan mescidin minâresinde ezan okuyup salâ bile verir. Kendisinin son zamanlarında ihtidâ edip Müslüman olduğu konusunda çıkan haberlere âit hiçbir kayıt yoktur.
MÜEZZİN MAHFİLLERİNDE MAKAMLI İÇ EZAN VE SALEVÂT-I ŞERÎFELER…
Bu arada mûsikî, müezzin mahfillerinin vazgeçilmezi olmuştur. Her rekâtte değişik makamla kırâ’at eden imamlara aynı makamla tasliye eyleyen müezzinler, üç dört müezzinin koro şeklinde yaptıkları tesbîhât ve tehlîlât da artık âdetten görülmeye başlamıştı.
Burada bir konuya açıklık getirmek isterim. Mûsikî başlı başına bir vâkı’adır. Bir sürü Müslüman da mûsikî ile uğraşmaktadır. Bu da ayrı bir fasıl. Ama şu gerçek var: Efendimiz, Sahâbe-i kirâm hezerâtı, tâbiîn, tebeü’t-tâbiîn ve müctehid imamların içinde müzikle iştigâl eden olmamıştır. İslâm ulemâsının kısm-ı a’zamı lehv ve lu’biyatı müziğe bağlamıştır. Bizim işimiz bu konunun dışında ama tekkelere ve giderek câmilere de müzik âletleri sokulması haddi aşmaktır. Sarıyer Müftülüğü Ebûbekir ve Ayazağa Kur’ân kurslarından me’zûn olan 34 hâfızın icâzet töreninde mihrâb önünde bendir ve ney eşliğinde ilâhîler okunmuştur. Mevlânâ ihtifallerinde ilâhi (icrâ) grubunun önünde bir orkestra bulunmaktadır…
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Klârnetle ezân okuma (Mustafa Kandıralı) orkestra eşliğinde tasliyeler ve besmeleler. “Ama bunların çoğu ney eşliğinde yapılıyor. Ney (hâşâ) mübârek bir çalgıdır. Onu Hazret-i Mevlânâ çalmıştır” gibi bir sürü bahânelerin hepsi gerçek dışıdır. Mevlânâ’nın ney çaldığını gösteren deliller yoktur. Anlaşıldığı üzere, bizim müzikle uğraşanlara dediğimiz hiçbir şey yoktur. Klâsik Türk mûsikîsi Osmanlı kültürünün ve Dîvân Edebiyâtı’nın türevlerindendir. Bizim derdimiz “tasavvufî müzik”, “dînî müzik” gibi söylemlerdir. Kilisenin vazgeçilmezi klavsen, piyano ve org önündeki koro benzerlerini tekkelere soktular, bâri câmilerimizi koruyalım!..
Kethudâzâde Ârif’den nakledilen şu cümlelere ne denir?
“Yeniçeri zamânında Beyoğlu’nda erganunlu kiliseye gider, yukarıda otururken başımdan kavuğumu çıkarmazdım. Enfiye verirler, odalarına götürürler ve hoşlanırlardı. İngiliz balosuna da giderdim, orada beş altı yüz kara şapkalı Frenk bulunur (o zaman fötr şapkayı yalnız Hristiyanlar giyerdi) benden gayri Müslüman bulunmazdı. Ben beyaz sarıklı kavuğumla otururdum; o kadar Frengin içinde bir Müslüman tuhaf olurdu.” (İbnü’l-Emîn Mahmûd Kemâl İnal, Son Asır Türk Şâirleri, I.S. 38. Age A.H. Tanpınar.)
“GELİN BERÂBER YIKALIM BU OSMANLIYI!..”
Osmanlı son zamanlarda dış düşmanlar kadar iç düşmanlarıyla da uğraşmıştır. Meselâ bunlardan biri de meşhur Hâlet Efendi’dir. Bu şahıs aynı diğer son Osmanlı ricâli gibi Galata Mevlevîhânesi’ne intisâp etti. Rumların kâtipliğini yaparken voyvodalar ve tercümanlar sâyesinde zengin oldu. İngilizlerle gizlice haberleştiği için görevinden alındı ve öldürüldü. Bütün varlığına el konuldu, ama ba’de harâbi’l-Basra (iş işten geçtikten sonra).
İbnü’l-Emîn Mahmûd Kemâl’in “Son Sadrazamlar” adlı 4 ciltlik eserinde Keçecizâde Fuad Paşa’ya âit aktardığı şu cümle her şeyi özetliyor sanırım: “En kuvvetli devlet bizim devlettir. Zîrâ siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz yine yıkılmıyor.”
Nice ihânet şebekeleri özellikle fitne ateşinin fitilinin yakıldığı Tanzîmâtla birlikte sarayda cirit atmaya başlamıştır. III. Ahmed, II. Mahmûd, Abdülazîz ve nihâyet Abdülhamîd’e karşı yapılan ihânetler belki de dünyâda hiçbir devlete yapılmadı. Jön Türkler, Genç Osmanlılar ve bunların en olgun meyvesi, cinâyetler cuntası İttihâtçılar ve sonrası devâm eden bir sürü ihânetlerle Osmanlıyı yıkıp Türk devletinin kabuğunu değiştirdiler.
1830’dan sonra harp tazmînâtı için Rusya’ya giden Rif’at Paşa İstanbul’a döner dönmez “Devlet-i aliyye’nin yaşaması için Garb’ı taklitten başka çâre olmadığı”nı açıkça söylemişti.
Midhat Paşa da “Benden başkası devleti idâre edemez. Ben olmasam devlet batar” demiştir. Onun ihânet cümlelerinden biri de “Âl-i Osman var da neden Âl-i Midhat olmasın?”dır.
Garip değil midir, Türk devleti Osmanlı imajıyla prestijini son zamanlara kadar korumuştur. “Eski Dışişleri Bakanı İhsân Sabri Çağlayangil’e Cezâyir ziyâreti sırasında yaşlı bir zâtın “Vezir hazretleri, sen neredeydin, 250 senedir seni bekliyoruz” demesi ne kadar mânîdârdır. (Mehmet Ozan Semerci, Târih ve Medeniyet, Sayı 20, Ekim 1995, s, 32-33)
12 Eylül Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i İslâm ülkelerinde “Halîfe” diye selâmlamalarına herhâlde bu zât çok içerlemiş olmalıdır.
Harf İnkılâbı’nın Türkiye’de ortaya çıkardığı manzarayı meşhur Arnold Toynbee “A Study of History” isimli kitâbında “Alfabenin değişimi ile Osmanlı kütüphânelerini yıkmaya lüzum kalmadı. Bu kitaplar örümceklerin yuva yaptığı raflarda kaldı” ifadelerini kullanmıştır. (Darbeden Beter Vesâyetler, Nuh Albayrak, KTB yay. s. 154)
Hulâsaten (özetle):
“Hey Rızâ secdeye baş koy da dinle //// Taşlar dile gelsin senin derdinle //// Efsâne söyleyim ağla hem dinle //// O şerefli mâzî meğer masalmış
.
Roman ve romantizmle bozulan toplum
31 Ağustos 2024 02:00 | Güncelleme :31 Ağustos 2024 06:08
A -
A +
Osmanlı aydınları(!?) Batı’yı tanıdıkça onların edebî türlerini önce tercüme ettiler; gazetelerde bunları tefrîka etmeye giriştiler. Sonra özellikle Fransız romanlarının sür’atle neşrine başladılar. Toplumun değişmesinde gazete ve romanın çok büyük rolü olmuştur.
Milletlerin târihleri kadar eski edebiyatları da vardır. Târih, yaşananları bâzen aynen, bâzen de abartarak anlatır. Fakat târih bir milleti ister zafer ister mağlubiyet yönüyle anlatsın, mutlakâ ondan bir ders çıkarılmalıdır. Târihimizin en az 5000 senelik en açık delilleri, Göktürk Devletiyle 6. asırda başlar. Bunun da yazıya geçirilmesi, daha doğrusu taşlara kazınması 724’teki Kültigin Yazıtıyladır. Şüphesiz daha evvel de Yenisey Yazıtları 6.yy’lara kadar inse de azdır ve silinmiştir. Bu Kitâbeler bizim bilinen ilk yazılı belgelerimiz olduğu için çok kıymetlidir. Zaferler, hezimetler, ihânetler, devletin bölünmesi, Çin’e bağımlı olmak, çekilen sıkıntılar, beslenme, her türlü savaşlar, Türk’ün Türk’le savaşması, avlanma, “Kök Tengri”ye bağlılık, (ibâdetler konusunda bilgi yoktur) câsusluk olayları, ölüm karşısında tevekkül, cenâze törenleri ve diğer devlet yöneticilerinin bu törenlere gelmeleri, zamânın boyutsuzluğu, fakir halkın doyurulup zenginleştirilmeleri bu Kitâbelerde tafsîlâtlı olarak anlatılmıştır. Taşa kazındığı için çok kısa cümlelerden oluşan bu metinler edebî bir anlatımla târihi yansıtmaktadır. En ilgi çeken bir diğer konu da Kültigin Kagan’ın yaptıklarını anlatıp: “Yok yoksul milleti zenginleştirdim, bir araya topladım, az olan nüfusumuzu artırdım” dedikten sonra “Azu bu sabımda igid bar gu?” (Acaba bu sözümde yalan var mı?) diyerek halkının te’yîdini istemesidir. Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, Millî Eğitim Basımevi, G.10, s50 İstanbul 1970.
Edebiyâtın sözlü türlerinden olan destanlar ezberlenebilmeleri için uzun manzum (şiir) eserlerdir. Çoğu zaman da bir enstrümanla birlikte söylenmişlerdir. Sonradan yazıya geçirilirken nazım kısmının çoğu nesre (düz yazıya) dönüşmüş ve bir hayli de eklemeler olmuştur. Dünyâ devletlerinin târih derinliklerine dayalı olarak az veyâ çok, uzun veyâ kısa, bir veyâ birden fazla destanları vardır. Yeni yetme devletlerin destanları yoktur. Meselâ ABD’nin bir destânı yoktur. 250 senelik karma bir toplumdan meydana gelen bu devletin dili, târihi, kültürü hep derlemedir. Kuzey-Güney Savaşları olmasaydı anlatacak bir harpleri bile olmayacaktı. Bu meyânda destânı en çok olan millet de Türklerdir. Bu da milletimizin ne kadar eski ve kültür yapısı sağlam bir millet olduğunu gösterir…
İlk çağların kahramanları birbirlerine benzerlik gösterdikleri için destan kahramanlarının tipleri ve yaptığı işler de benzerlik gösterebilir. Bundan da anladığımız kadarıyla milletlerin en eski edebî türleri destanlardır. Bunlara saguları (mersiye, ağıt) savları da (atasözleri) ekleyebiliriz. Tabîî ki bunların hepsi nazımdır. Yunanların meşhur destanları İliada ve Odisseus Destanları, Homeros’un Truva Savaşları’nı anlatan en eski edebî tür olarak göze çarpar.
Roman türü bizde ne zaman görüldü?
Sâde bizde değil, Batı’da da romandan çok evvel tiyatro devreye girmiştir. Roma’da gladyatör dövüşleri ve sonradan tiyatro için de kullanılan amfiteatrlar MÖ 1.yy’a kadar inmektedir.
Genelde ilk roman olarak bilinen Cervantes’in 17. Yy’da yazdığı Don Kişot ilk değildir. Dünyânın ilk romanı yaklaşık 600 yıl önce, takrîben 1010 yılında Japonya’da bir saray nedîmesi olan Murasaki Shikibu’nun yazdığı “Genji’nin Hikâyesi” adlı roman, Japonya’nın ve dünyânın ilk romanıdır.
Batı’da roman, yazılmaya başladığı andan îtibâren en tutulan tür olmuştur. Peki bu tür bizde 19.yy’a kadar neden görülmemiştir. Yâni bizde Tanzîmât’a kadar roman veyâ hikâye neden yoktur. Bu iki yüzyıllık gecikme nedendir?
Osmanlı aydınları(!?) Batı’yı tanıdıkça onların edebî türlerini önce tercüme ettiler; gazetelerde bunları tefrîka etmeye giriştiler. Sonra özellikle Fransız romanlarının sür’atle neşrine başladılar. Toplumun değişmesinde gazete ve romanın çok büyük rolü olmuştur. Yine Batı’nın asırlar öncesine dayanan tiyatro eserleri de tercümelerdeki yerlerini almıştır. Hattâ öyle zamanlar olmuştur ki, bâzı eserler Türk halkının âdetlerine ve örflerine de uygulanmıştır. Buna da adaptasyon dediler. Bu konuda en çok eser veren de Ahmed Vefik Paşa olmuştur. Paşa, genelde Moliere’in eserlerini adapte ve tercüme etmiştir. Bu denemelerde daha ziyâde Moliere’in komedileri tutunmuş, Volter, Fenelon gibi ve bâzı Fransız düşünürlerin eserleri de tercüme edilmiştir.
Aslında Tanzîmat’ın gerisindeki fikir Hristiyanları yüceltme ve Osmanlı toplumunu aşağılama ve hattâ gizlice tanassurdu. (Hristiyanlaştırma) Bunların beyannâmeleri gazete, tiyatro, şiir ve sonra devreye giren ve çok tutulan romandı.
Burada bir konuya da açıklık getirelim: Osmanlı’da “okuma yazma oranı %1 bile değildi” diyenlere şunu hatırlatalım: Şehirlerde ve köylerde çocuklar çok ufak yaşta köy câmilerinde imâmın dizi dibine çökerler, Kur’ân alfabesi olan “elif bâ”yı okurlardı. Bu nedir? Çocuklar o günün alfabesini, yâni okumayı çok ufak yaşlarda öğrenirlerdi. Şimdi çocuklar okuma-yazmayı okul öncesi hattâ ilkokul 1. sınıftan îtibâren öğreniyorlar. İddiâ ediyoruz ki Osmanlı’da okumaya başlama yaşı şimdikinden çok önceydi. Yalnız yazma işi o kadar kolay olmadığı için onu ancak ibtidâîde (ilkokul) öğrenirlerdi. Bu yüzden eski insanların hem okuyup hem yazmaları biraz zaman alırdı ki bu durumda okuma-yazma tâbiri buradan çıkmıştır.
Tanzîmât-ı Hayriyye değil Tanzîmât-ı şerriyye
Tanzîmat denilen o zamânın balans ayârı, İngiliz Reşid Paşa ve ayaktaşları tarafından dayatılan Batı kaynaklı reformlar topluluğudur. Kılıç erbâbından çok, ulemâ paşaları (bunlar gerçekten âlim insanlardı. Reşid Paşa da medrese çıkışlı ulemâ sınıfındandı) tarafından saltanâta dayatılan ve ilk def’a sultânın yetkilerinin bir cunta tarafından baskı ile kısıtlanan hakları, Osmanlı’da ileride olacak felâketlerin başlangıcı gibidir. Nitekim Koca(?!) İngiliz Reşid Paşa’nın has adamı İbrâhim Şinâsî -ki devletin Avrupa’ya gönderdiği ilk öğrencidir- tarafından yazılan bir kasîdede sultâna parmak sallama çok açık bir şekilde görülür. Burada bir beyit çok dikkat çekicidir: “Bir ıtıknâmedir insâna senin kânûnun //// Bildirir haddini sultâna senin kânûnun. (Senin bu kânunun insanlığın kölelikten kurtuluş belgesidir. Bu kânun (aynı zamanda) sultâna da haddini bildirecektir.)
Burada hadd bildirmek tevriyeli (çift anlamlı) kullanılmıştır. Birincisi, saltanat ve hüküm haklarında kısıtlama, ikincisi ise tam bir tehdittir. Sana bu kânun haddini bildirir. Haddini bildirmek: Sert bir karşılıkla uslandırmak, yola getirmek, cezalandırmak. Türkçe Sözlük, TÜRK DİL KURUMU, Ankara 2005 s. 826
Sultan Abdülmecîd’e zorla dayatılan bu uyarlama bir başlangıçtır, İTC, inkılâplar, darbeler, 28 Şubatlar, e-Muhtıra’ların bidâyeti (başlangıç) hep bu meş’ûm (uğursuz) fermandır. Bâzı çok bilmişler Osmanlı’daki bu yenileşme hareketi denen balans ayarlarına Sultanlar da onay verdiler diyorlar. Yalan! Hem Tanzîmat hem de Birinci ve İkinci Meşrûtiyet baskı ve tehditlerle kabûl ettirilmiştir.
Tanzîmâtla Osmanlı aydınlarını ufku açılmış(??!!) gazete, tiyatro, roman çığ gibi çoğalmaya başlamıştır. Son derece basit olan bu eser bile denmeyecek türler, okurların iştihâsını kabartıyordu. Nâmık Kemâl gibi öncüler hemen şiiri bir kenara bırakıp tiyatro ve romana kolları sıvadılar. Osmanlı toplumu 19. yy.’da henüz ahlâkî potansiyelini koruyordu. Halk yine aynı, mütedeyyin, saltanâta ve Hilâfete bağlıydı. Bu yüzden ilk tiyatro ve romanlar daha ziyâde vatanseverlik, hamâset (Vatan Yâhut Silistre) gibi konuları işlemek zorundaydı. Aynı Nâmık Kemâl “Hürriyet Kasîdesi”nde “Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî insâfa hizmetten” (Zâlim avcıya hizmet etmekten zevk alan ancak avcı köpeğidir) gibi ağır sözler söylüyordu. Saltanata bağlı olanları zâlim avcıya (halifeye) hizmet eden avcı köpeği olarak niteliyordu.
Bu Kasîde Abdülazîz tahttan indirildikten sonra sürgünde iken 1876 yılında yazılmıştır. Dikkat çeken bir husus da “hürriyet” kavramı Türk literatürüne bu şiirle girmiştir. Hürriyet, Fransız İhtilâli’nin ve Mason cem’iyyetlerinin dört efsunkâr şifresinden biridir. Diğerleri, müsâvât (eşitlik) uhuvvet (kardeşlik) ve adâlettir.
Ahlâk mes’elesi ve Batı
Batı’nın aslî temeli İlk Çağlarda ve bilhassa Orta Çağlarda “Kilise”ye bağımlı olduğu için hukuk yerlerde sürünüyordu. Tek celseli ve üst yargısı olmayan Kilise mahkemelerinin bir sözü insanları giyotine götürüyor veyâ en ağır işkencelere mâruz bırakıyordu. Adâletin olmadığı yerde ahlâk da olmaz. Yoksul ve hasta olan halk hırsız oluyor, kimsesiz kadınlar da para kazanmak için fuhuştan başka yol bulamıyorlardı. Sözde yasak olan fuhuş sokak başlarında alenî yapılıyordu. Vebâ, pislikten halkı kırıp geçiriyordu. İşte bütün bu pislikleri ve günahları örten ve affeden müessese, kilisenin âciz ve günahkâr papazlarıydı. Hangi günahla gelirsen gel, papaza en ince teferruâtına kadar anlat, sonra da “Affet beni papaz efendi” de papaz da sana “Tanrı senin günahlarını affetti yavrum” desin, pîr ü pâk ol, haydi tamam. “Git yine aynı günâhı işle ben buradayım, affeder dururum” diyecek âciz râhip. Sen kimsin ki Allâh’ın af yetkisini kendinde görüyorsun? Ne büyük ve vahîm bir cehâlet!
İşte bu yüzden roman denen edebî türün malzemesi Batı’da fazlasıyla vardı zâten. Osmanlı-Türk toplumu böyle mi? Son zamanlarda zorla cuntalar tarafından sokulduğumuz harpler, bunlara harcanan paralar, mâliyenin sıfır noktasına çekilmesiyle fakr u zarûretleri yaşamaya başlayan halk… Fakat toplumda bununla ne fuhuş arttı ne de îmânsızlık. Halk yine Rabb’ine mütevekkil, saltanâta ve Hilâfet’e sâdık, çağırıldığında cepheye koşan müstesnâ bir topluluktu. Bir başka, bambaşkaydı benim milletim. Nasıl da bozdunuz, nasıl da kıydınız bu cânım millete?
Askerle ve cuntalarla bu milleti bozamayacağını anlayan Batı ve iç hempâları (ayaktaşları) onları basınla zehirleme yolunu seçtiler. Zamanla tefrîka edilen Batı romanları perde arkalarında iğne oyası yapan, gergef işleyen, annesinin dizinin dibinden ayrılmayan ar ve nâmus âbidesi kızlarımızın; fesini eğip bıyıklarını bükerek, zaman zaman Göksu ve Kâğıthâne’ye gidip bir iki güzel kıza peçe arkasından bakmaktan başka bir şey yapmayan delikanlıların, bu romanlarla kanlarına girdiler. Bugünkü ahlâk dışılığı normal hâle getiren dizi, sinema ve magazin programlarının anası şüphesiz bu romanlardır.
Haydi roman yazın; malzeme bollaştı
Özellikle Edebiyât-ı Cedîde ve ona tepki olarak doğan Fecr-i Âtî ile başlayan tefessühün (bozuşma) silâhı da giderek yaygınlaşan romandır. İlk devrelerin hedefi âile ve ahlâk iken, 1920’lerden sonra hedef, toplum ve din ile, din adamları olmuştur. Bunların gerekçelerini ve delillerini ileride seçtiğimiz roman alıntıları ile gözler önüne sereceğiz.
Batı’nın bu giderek bozulan ahlâkına Katolik ve Ortodoks dindarlar direnmeye başladılar.
Özellikle din ve kilise tanımayan Maximillien Robespiyer ve sonra onun kurduğu Jakobenler Kulübü Fransız Devrimi sonrası baskıcı ve dayatmacı bir dernekti. Jakoben topluluğu İşçi köylü ve alt tabaka halkın oluşturduğu bir komün niteliğinde idi. Dünyânın her yerinde bu tip teşkîlâtlara “jakobenist” denilir ve genelde halk isyanlarının kaynağı olarak kabûl edilir.
Devrimler bâzen halk tarafından (Rusya, Fransa) bâzen de asker ve cuntalar tarafından yapılır. Unutulmasın, her devrim sonraları ahlâkî, siyâsî, hukûkî ve ekonomik çöküşler kaçınılmazdır. Bu herc ü mercler (karışıklıklar) romancılar için büyük fırsatlardır.
Her milletin târihinde fetret (karışıklık) devreleri olmuştur. Tıpta laboratuvar, ekipman ne kadar önemli ise, sosyoloji ve onun halka yansıyan aynası romanda da halkın sefâleti, ahlâkî çöküşler, harp sonrası açlık, yoksulluk, köylerin şehirlere göçüp ne köylü kalıp ne şehirli olamamaları ve bir varoş toplum hayâtı, dînî duyguların giderek zayıflamaları, arka sokak Harlemleşmeleri, derebeylik olarak gördükleri ağalık ve toprak mes’eleleri hep roman yazarları için, bâzen gerçek bâzen de toplumu ayrıştıran ve bölen sol fraksiyon romancıları için bulunmaz bir sömürü aracı olmuştur.
Bu arada az da olsa muhafazakâr romancılar da 1960’lardan sonra seslerini yükseltmeye başlamışlardır.
Biz dünyâ çapında bir romancı yetiştiremedik. Şimdi hemen “Nobel ödüllü yazarımız” var diyeceksiniz. Neyse…
Daha söylenecek çok şeyler var. Tenkit edilen Osmanlı saraylarından lüks rezidanslara, yalılara, villâlara geçip, hayâtının çoğunu dış ülkelerin kumar masalarında harcayan, Kanarya Adaları’nda, âşık oldukları Yunan dostlarının Mikenos’unda kızgın kumlar üzerinde bronzlaşan tenleriyle boy gösteren nev-zuhûr zâdegânların (zenginler) hiç kimseyi kınamaya hakları da yoktur, hadleri de! Bunların hayatları hep romandır. Hem de sefâhat ve ahlâk mahrûmiyeti esas konu olmak üzere… Gayr-i ahlâkî âile ilişkileri, kumar zenginlikleri, mafya ve kara para aklamalar…
İşte yeni neslin îmân ve ahlâktan nasîbi olmayan, lâik ve demokrasi âşığı topluluk. Ey romancılar, bundan daha âlâ konu bulabilir misiniz? Vurun klavyelere; hadi toplumun içyüzünü gösterin diyeceğim, ama siz de aynı fasiledenseniz, bunu nasıl yapacaksınız?
.
Şaşırtıcı değişim
14 Eylül 2024 02:00 | Güncelleme :14 Eylül 2024 04:48
A -
A +
Toplumlar da yıllarca yapılanmış bünyelerini kolay kolay değiştirmezler. Dıştan bir müdahaleye karşı iki savunma silâhı hemen devreye girer: Kültür ve din. Bunlar tahrip edilmedikçe o millet kolay kolay bozulmaz. Tabii bunların bozulması o kadar kolay değildir; yıllarca uğraşmak gerekir.
Fir’avunların piramitleri yaptırırken insan emeğini insanın varlığından nasıl üstün tuttuysa, Batı da aynı sistem üzerinden gitmektedir.
Bir milletin münevver taifesi millî değilse felaketler hazır demektir.
Şaşırtıcı değişim
Hiçbir toplum kendi kendine değişmez. Hiçbir canlı organizma hayâtiyetini durup dururken kaybetmez; bunun için mikrobik veyâ bakteriyel yığılmalar ve bölgeyi zararlı unsurların istilâsı gibi etkenlerin olması gerekir. Bünye sağlamken, yâni bağışıklığı dış etkenlere dayanıklı iken, aşıya bile lüzum olmadan kendisini koruyabilir.
Toplumlar da yıllarca yapılanmış bünyelerini kolay kolay değiştirmezler. Dıştan bir müdâhaleye karşı iki savunma silâhı hemen devreye girer: Kültür ve din. Bunlar tahrip edilmedikçe o millet kolay kolay bozulmaz. Tabîî bunların bozulması o kadar kolay değildir; yıllarca uğraşmak gerekir.
Toplumlar yönetime muhtaçtır. Bu yüzden liderler çok önemlidir. Millî rûhu taşıyan liderler toplumla hep barışıktır. Bağımlı ve dış güdümlü liderler bâzen başarılı olup halkını ifsât etseler bile, yıllar sonra millet vicdânında mutlakâ yargılanıp aslî yerlerine indirilirler. Tabîî ki tahrîbâtı düzeltmek o kadar kolay değildir. Bu liderler kendilerini destekleyecek militanlardan ziyâde fikrî fesâd ile yardımcı olacak seçkin bir tâifeye muhtaçtırlar.
Bir milletin münevver tâifesi millî değilse felâketler hazır demektir: “1851’de Türkler arasında gelişen gazetecilik, problemleri efkâr-ı umûmiyeye (kamuoyuna) kolayca mâl eder, memlekette hiçbir devirde görülmemiş bir fikir gerginliği başlar. Zâten 1858’de Reşid Paşa, 1861’de Abdülmecîd’in ölümleri ile Tanzîmât’ın ilk devri kendiliğinden kapanmış bulunuyordu. Reşid Paşa ile bir zihniyet son mümessilini kaybetmiş oluyordu.
1856’dan sonra hayâta istikâmet verenler ise Reşid Paşa devrinde yetişenler, siyâsî terbiyelerini o zaman yapanlardı. Reşid Paşa ile Âlî, Fuad, ve Midhat Paşalar arsındaki fark, evvelâ bir nesil farkıdır. Bunlar gerek siyâsette, gerek yaşayışta, bâzı çizgi ayrılmalarına rağmen daha fazla Garplı ve Garpçı olacaklardır. Âlî ve Fuad Paşaların Avrupacılığı, Fuad Paşa’nın oldukça gizli kalan meşrûtiyetçiliği, aradaki görüş ve mizaç ayrılıklarının üstünden bir noktada birleşirler: Eskiye karşı daha geniş bir tepki…” (Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19, Asır Türk Edebiyâtı Târihi, Çağlayan Kitabevi,3. Baskı 1967, İstanbul s.124)
İşte size her şeyi açıklayan hikâyenin özeti ve son cümle: “Eskiye karşı daha geniş bir tepki.” Aslında söylenmek istenen tepki, düşmanlık ve nefrettir. Zımnen (dolaylı olarak) Osmanlıya, topluma ve İslâm’a olan tepkidir bu. Hiç mübâlağa yoktur bu sözlerde; bunlar bayrağa “haç” koydurmak bile istediler. (Midhat Paşa)
Tabîî ki bu plânlamalar çok geçmeden acı meyvelerini vermeye başladı. Edebiyât-ı cedîde, bütün hızını -özellikle şiirde Abdülhamîd düşmanlığından alıyordu- yeni bir ufukla milletin huzûruna çıkıyordu. Bu huzûra çıkış milletin huzûrunu da kaçırıyordu tabîî ki. Onlara göre tek çâre bu pörsümüş, kaderci ve miskin ruhtan (hâşâ İslâmiyet’ten!) kurtulup Avrupa’nın atılımcı, hürriyetçi pragmatist ve demokrasi rejimine geçmekti.
Amaçları Avrupa’nın sahte Feminist rûhunu bize taşıyıp kadınları, hürriyet adı altında sokaktan eve girmeyen bir kitle meydana getirmekti. Nitekim bunlar 40 sene sonra acı meyvesini vermiş, saçının telini göstermekten sakınan Nene Hatun’un torunları, balolarda danslarda boy gösteren ve hattâ güzellik yarışmalarında birinci olan kızlarımız yetişti.
Kerîman Hâlis evvelâ Cumhûriyet gazetesinin 1929’da Türkiye’de düzenlediği bir yarışmada Türkiye güzeli, sonra da 1932’de Belçika’da yapılan ‘Dünyâ Güzellik Yarışması’nda dünyâ güzeli seçilmiştir. Soyadı kânunu çıkınca Atatürk bu hanıma “Ece” soyadını vermiştir. Sonra Jürinin, dedesi şeyhülislâm olan bu hanımın dünyâ güzeli seçilmesiyle “Bu hanımın kendisini beğendirmek üzere mayo ile önlerinde olmasının Hristiyanlığın bir zaferi olarak nitelendirildiği ve Osmanlıyı düşürdüğü bu durum ile zafer kazandıkları ve danışıklı dövüş olduğu emekli Darüşşafaka Muallimi Hâlid Turhan’ın anılarına dayanmaktadır. Hattâ “Hatıralar”da bundan fazlası da vardır. Jüri üyelerine şöyle hitâp edilir: “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünyâ üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslâmiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bu kızı zaferimizin bir tâcı olarak kabul edeceğiz ve onu birinci olarak seçeceğiz. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslâm’ı yenmenin zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdâhalede bulunan Kânûnî Sultan Süleymân’ın torunu işte mayo ve sutyen ile önümüzdedir. Kendini bize beğendirmek istemektedir. Biz de, bize uyan kızı beğendik. Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünyâ güzeli olarak seçiyoruz.”
Bunlara bilmem ki ne demeliyiz? Hicran yarası mı yoksa Feminizmin zaferi mi? Tarlaya tohum at ve bekle. Oradan nimet de çıkar zehir de. 1851’e tarlayı ektiler, sabırla beklediler. Ekenler Tanzîmatçılar, sulayan ve gübreleyenler Abdülhamîd Han’ı deviren Sandanski artıkları ve İTC, ekini biçenler güzellik kraliçeler seçerek Batılı olduğumuzu sanan grup. Hâlbuki batılı olmak bu mu? Onlara göre buydu.
OXFORD VARDI DA BİZ Mİ GİTMEDİK
Osmanlıyı hep tenkit ettikleri nokta, neden sanâyileşmedi? Neden teknolojiyi yakalayamadı? “Urfa’da Oxford Üniversitesi vardı da mı okumadık” sözünün tam da aynısı. Dünyâda teknoloji hangi safhadaydı da Osmanlı onu hemen almadı?
Târihî sürece bir bakalım: Avrupa teknolojiyi hangi târihlerde yakaladı? Rönesansla mı, Reformla mı yoksa Fransız ihtilâli ile mi? İlk teknolojik yaygın ev âletleri ve diğerlerinin yapımını ve kullanılmasını bir gözden geçirelim: Dünyâda ilk traktör 1889’da kullanıldı. 1913 yılında ticârî hüviyet kazandı. Otomobil seri üretimi 1895’te, ilk buzdolabı fabrikası 1914, çamaşır makinası 1908, elektrikli süpürge 1910, televizyon 1930. Peki biz ne zaman televizyon ile tanıştık. Tam 38 yıl sonra 1968 senesinde haftada 3 gün yayınla. Dünyânın ilk denizaltısı 1719 yılında, dünyânın ilk arabalı vapuru olan Sühûlet 1871’de Osmanlı’da yapıldı.
ALKOLLE BATILI OLMA SÜRECİ HIZLI BAŞLADI
Türkiye’de ilk şarap fabrikası da 1925 yılında kurulmuştur. 1930 yılında Gaziantep rakı fabrikası işletmeye açılmıştır. Buna mukâbil Paşabahçe Tekel Fabrikası (bilinen adıyla rakı fabrikası) 1 Ekim 1933’te; Başkent Ankara’da Ankara Tekel Bira Fabrikası 1935 yılında açılmıştır. Bugün Türkiye’de 140 kayıtlı şarap üreticisi vardır. Bunlar altı ilâ sekiz milyon litre şarap üretmektedir. 5 Mayıs 2022’de Türkiye’de yılda toplam alkollü içki tüketimi %11 artışla 1 milyar 122 milyon 148 litreye çıkmıştır. İşte olduk Batılı… Bundan da 22 milyar TL kâr yaptık. Daha ne olsun!
Alkol oranları: Birada %3-5, sert biralarda bu oran %12 ye çıkar. Viski %43, votka %45, rakıda %45-50’dir. Şarapta alkol oranı %7 ile %12 oranında değişir. Birayı alkollü içki kabûl etmeyip su yerine içenler şunu bilmelidir ki, 2 bira içen normalde çakırkeyif yâni yarı sarhoş olup bir şişe şarap içmiş gibi olur. Trafik kazalarının en az %15’i alkolden kaynaklanmaktadır.
Dünyâ Sağlık Örgütü verilerine göre cinâyetlerin %85’i; kadına şiddet olaylarının %70’i; tecâvüzlerin %50 si; trafik kazalarının %60’ı alkol kaynaklıdır. Dînimizin haram kıldığı alkolün ne kadar zararlı olduğu çok açık değil mi? Ayrıca Kur’an-ı kerîmde “sâdece “hamr” yâni şarap haram kılınmıştır” sözü de yanlış bir yorumdur. Hamr, tahammür etmek yani fermantasyona uğramak olayıdır. Aslı da “humr” yâni örtü demektir. Aklı izâle edip örttüğü için de harâm olması son derce mâkul değil mi? O hâlde glikoz, etil alkole dönüşünce fermente olur yâni tahammür eder, yani şaraplaşır. Yâni rakı da, bira da, viski de aynı haram grubundandır. İşin garip tarafı bütün kurumlar sigara ile müthiş bir şekilde mücâdele ederken, alkol mâsummuş gibi ona fazla müdâhale edilmez. Yalnız tekel bâyileri dışında satışları yasaktır, ama bu asla kâfi değildir. Gençlik artık su gibi bira içmektedir. Alkol, sigara ve zararlı madde alışkanlıklarının birinci sebebidir.
ALDATICI MEDENİYET KAVRAMI
Genelde Batı medeniyeti ve bizimle bağlantılı Avrupa uygulamaları, alkol, fuhuş, uyuşturucu, LGBTİQ+, ateizm, kadın erkek eşitliği ve lâik sistem üzerine kurulmuştur. Evet bunlar muâsırdır, çağdaştır, kalkınmıştır. Fakat insan mes’ûliyeti bu medeniyette lağvedilmiştir. İnsanlar hedonik (hayvan insan=adall) hüviyetindedir. Sömürü, istimlâk, zayıf devlet halklarını köleleştirme hep bu medeniyetin eseridir. Böyle bir Batılılaşma olmaz olsun!.. Temelinde insan hakları, insan haysiyeti, insan şahsiyeti olmayan böyle bir kalkınma bizden uzak dursun. İslâmiyet’in olmadığı hiçbir sistem insana değer vermez. Fir’avunların piramitleri yaptırırken insan emeğini insanın varlığından nasıl üstün tuttuysa, Batı da aynı sistem üzerinden gitmektedir. Tek fark kendi insanları dışındaki bütün insanları Fir’avun zihniyetiyle köleleştirmek, millî servet ve yer altı kaynaklarına çökmek ve gerekirse yüz binlerce insanı bunun için katletmek…
Eşitliği genelde kadın erkek eşitliği içerikli İstanbul Sözleşmesi ile bize tahakküm etmek istiyorlar. Hiçbir şekilde kadınla erkek bir değildir. Kadınla kadın, erkekle erkek de bir değildir. Eşitlik yaradılıştadır. Hilkatte her varlık mahlûk olarak eşittir. Adâlet önünde eşittir. Rabb’imiz kimini güzel, kimini çirkin, kimini güçlü, kimini de zayıf olarak yaratmıştır. Âlimle câhil bir midir? Hele fizik olarak erkekle kadın hiç eşit değildir. Bunun en açık delîli atletizmdir. Rekorlara bir göz atarsak eşitliğin ne olduğunu daha doğrusu ne olmadığını anlarız:
Erkek yüksek atlama rekoru, Javier Stomayor (CUB) 2,44; Kadın yük. atl. rek. Stefka Kostadinova, 2,10 Bulgar; Sırıkla. yük.atl. rek. Erkek Arman Duplantis 6,25 (SWE); Kadın sır.yük. atl.rek. Jenifer Suhr ABD, 5,03; Erkekler 100 m rek. Usain Bolt (JAM) 9,58; Kadın 100 m rek. Jenifer Griffith Joyner (ABD) 10,49…
Dünyâ bilim insan oranı: Erkek %33; Kadın%12…
Dünyâ yönetimi: Hâlen erkek devlet veyâ hükûmet başkanı: Erkek 79 ülke; Kadın, 21 ülke. (Ülke sayılarında değişme oldu)
Şimdi şu oranlara bakarak yaradılış ve adâlet dışında kadın erkek eşittir diyecek kaç akl-ı evvel vardır? Bu konular çoktan aşıldı…
İstihdâm mes’elesine gelince: Özellikle şirketler sözleşme yaparken kadınsa ilk şart, beş sene evlenmek yok. Çocuk yok. Evli ve çocuklular genelde part-time yâni yarı zamanlı temizlik vb. işlerde çalıştırılıyor. Hadi gelin de kapital sâhiplerine istihdamda kadın erkek eşitliğinden bahsedin.
Kadın erkek eşitliğini savunan Batı, kadınları en pis işlerde çalıştırmaktadır. Komünist bloklarda kadınlar mâden ocaklarında çalıştırılmadı mı?..
Kadına şeref ve haysiyetini verip onlara zor koşulmayacağın emreden İslâmiyetle zorunuz nedir?
Batı’da insan değil, onun emeğini sömürmek esastır.
Batı 100 yıldır Siyonizm’in sis perdesi altında Orta Doğu ve Arap yarımadası ile, Afrika’yı parselleyerek kurtlar sofrasını kurmaya çalışmaktadırlar. Batı sarhoşluğunu atan, yıllarca uyutularak, kandırılarak, oyuncak sanayii bile kuramayan Türkiye, dünyânın sayılı askerî güçlerinden biri olmuştur. Artık bizim için ne NATO, ne de AB hiç önemli değildir. Büyük bir potansiyel olan Türk dünyâsını çarlık hayalleri ile hâlâ kendisine bağımlı sanan Rusya’nın psikolojik baskısından kurtarıp 350 milyon nüfuslu “Turan Türk Birliği” kurulduğunda şüphesiz en caydırıcı güç olacaktır. Artık Çin ve Rusya işine gelen ittifaka katılsın. Ama eğer Batı’nın ve ABD’nin karşısında iseler Turan Birliği üyeleri olma ihtimalleri de az değildir. Mâvi Vatan projesi Çar Deli Petro’nun hayallerini allak bullak eden asrın en stratejik plânıdır.
Zâlim Batı, gençlerimizi müzik bağımlısı yaptı. Hem de hangi müzikle? Rap, pop, heavy metal gibi dünyâyı saran bir illetle. Gürültü ile dumura uğratılan beyinler alkol ve uyuşturucu ile ipotek ediliyor, bunun sonucunda bütün rezâletlikler sergileniyor. Açık havada verilen konserlere binlerce kişi toplanıyor, ayakta ritimle kendinden geçen gençler ellerinde biralarla trans hâline geçiyorlar.
Evvelâ nefret kustukları Arab’ın müziğini alıp yeni bir form verip adına Arabesk dediler. Ümitsizlik ve çaresizlik müziği ile gençleri kendi kendilerini jiletleyen zavallılara dönüştürdüler. Yeni bir nesil üredi: Batı parantezindeki gettolar!..
Bu kadar bozulmuş bir nesli toparlamak kolay mı? Rabb’im isterse bu nesil aslına döner, İslâm’ın sancağını yine omuzlar; inanıyoruz ki Oğuz Kağan’ın Üç Okları ve Boz Okları yine hedefe yönelir. Çünkü kuvvetli bir Türk devleti yine bütün cihâna hükmedecektir. Bu hükmediş yalnız silâhla olmayacaktır. Bugünün harp sâhaları fitne dolaplarının döndüğü BM, AB, fikir kulüpleri, masonik cemiyetler, karteller vb.dir. İşte bunlara karşı dimdik durup varlık sebebimizi ispat edince, Türk’ün gücünü yine anlayacaklardır...
.
Çağdaşlar ama medeni de değiller insan da!..
28 Eylül 2024 02:00 | Güncelleme :28 Eylül 2024 06:03
A -
A +
Batı’da yapılan keşiflerde ilmî tecessüs, faydalı olma gibi sâikler mutlakâ vardı. Fakat sonra egemen sınıf o bilgileri insanların aleyhine kullanmadı mı? Meselâ Nobel’i ve dinamiti düşünelim. Alfred Nobel dinamiti 1867’de buldu ve onu nitelikli patlayıcı olarak açıkladı. Peki, genelde bu şekilde mi kullanıldı?
Çağdaşlar ama medeni de değiller insan da!..
ABD’deki kölelik zamanlarından bir tasvir...
Batı’nın insan hayrına diye yaptıklarının çoğu yalandır. Bu iddiâ biraz sert olsa da vereceğimiz örneklerle bunun doğru olduğu anlaşılacaktır. Tabîî ki tıbbî, teknik buluşları inkâr etmek mümkün değildir. Bu ayrı bir fasıl.
Yüce Peygamberimiz “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyurmuştur. Buradaki hüküm “kâffeten li’n-nâs”tır. Yâni hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlara iyilik yapmaktır; faydalı olmaktır.
Batı’da yapılan keşiflerde ilmî tecessüs, faydalı olma gibi sâikler mutlakâ vardı. Fakat sonra faydalı bilgileri yöneten egemen sınıf o bilgileri insanların aleyhine kullanmadı mı? Meselâ Nobel’i ve dinamiti düşünelim. Alfred Nobel dinamiti 1867’de buldu ve onu nitelikli patlayıcı olarak açıkladı. Peki, genelde bu şekilde mi kullanıldı? Sâdece, alanlarda kayaları patlatıp faydalı mekân üretmek için mi devreye girdi? TNT (trinitrotoluen) 1863 yılında Alman kimyâger Joseph Wilbrand tarafından bulundu. 1902’de Almanlar, 1907’de de İngilizler patlayıcı olarak kullandılar. Yâni insanları parçaladılar.
Bugün en yaygın şekilde kullanılan naylon türevleri insan hayâtını tehdit eden en tehlikeli kanserojen maddelerden biri olarak niteleniyor. Naylonu da Amerikalı kimyâger Wallace Carothers 1935’te keşfetti.
Sağlığımızı etkileyen en önemli maddelerden biri de sentetik gübrelerdir. Bunu da bir Alman Yahûdîsi olan Fritz Haber 1909 yılında üretmeyi başardı.
1972’de Paul Berg ilk defa genetiği değiştirilmiş rekombinant DNA’yı keşfetti. (Deoksiribonukelik asit ve bu oluşum bütün canlı organizmaların hücrelerinde bulunan ve canlıların tüm genetik özelliklerini taşıyan moleküldür. Rekombinant DNA ise doğal olarak genellikle birlikte bulunmayan DNA dizilerinin bir araya getirilmesiyle yapay olarak oluşturulmuş herhangi bir DNA molekülüdür.) Bu bilgiler o kadar önemli ki, yapılanlar genetiğimizle nasıl oynandığının açık delîlidir.
GDO’lar (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tozlaşma yoluyla tabii türlere bulaşarak biyoçeşitliliğe zarar verir. Bunlar öldürücü alerjilere sebep olabilirler. GDO’lu yemler hayvanlarda antibiyotik direncini artırır; dolayısıyla hayvan ölümleri artar.
Ekim tarlalarında kullanılan GDO’lu yabânî ot ilâçları, memeliler için toksik etki ve insanlarda hormonal dengeyi bozma riski taşır.
Sentetik ürünler laboratuvarlarda kimyasal işlemlerle üretilen, kimyasal birleşimler içeren ürünlerdir. Gıdalardan temizlik ürünlerine, ilâçlardan tekstil malzemelerine kadar çok sayıda alanlarda kullanılır.
Evet, atom bombasını Einstein yapmadı ama ABD Başkanı Franklin Roosvelt’e gönderdiği uranyum fizyon bombası teorisini ve enerji kütle ilişkisini açıklayan e=m formülünü özetlediği mektubunda nükleer silâhların kullanılmasına katkı sağladı.
Şimdi en çok sorulan soru şu: Deterjan girmeyen ev var mı? İlk deterjanı da 1917 yılında Alman kimyâger Charles Frederich Gunter bulmuştur. Deterjanların mutfaklara girmesiyle onlarda atık olarak biriken değişik yapılı maddeler, durgun sulara, denizlere, akarsulara karışarak tabiatın dengesini ciddî olarak bozup buralarda yaşayan canlıların toplu ölümlerine, insanlarda da kanserlere sebep olmaktadır.
Zirâî ilâçlar, GDO’su değiştirilmiş ürünler, kromozom sayısı değiştirilmiş buğday hepsi çok zararlı hâle gelmiştir. İnsanlar hâlâ kara ekmekle avutulup dursunlar, buğday beyaz unda da kara unda da aynıdır. Büyük nîmet ekmeğimizi bile bozdular.
Son zamanda pandemi dolayısıyla ortaya atılan ve her zaman tartışma konusu olan aşılar sonrasında beyne pıhtı atması sebebiyle ölen, felç olan ve kalp krizi geçirenlerin sayısı arttıkça insanlarda haklı olarak şüpheler de arttı.
VEHİM OLARAK ÜRETİLEN HASTALIKLAR
Deli dana hastalığı 1990’larda Birleşik Krallık’ta görülmüştür. Sığırlardan insanlara geçebilen ve beynin süngerleşmesine sebep olan sığırlarda koyun keçi ve domuzlarda özellikle meme, uterus gibi bölgelerde bulunan bir hastalıktır. Bu hastalık genellikle Prion adı verilen anormal proteinler içeren dokularını tüketen insanlarda ortaya çıkan prion hastalığıdır. Bu hastalıktan şimdiye kadar ölenlerin sayısı sâdece 145 kişi civârındadır. Tuhaf olan şudur ki, hastalık domuzlarda da görülmesine rağmen bu hayvan hemen hemen hiç gündeme gelmemiştir. Plân açıktır. Batı zenginleri genelde domuz yerine sığır eti tercîh ederler. Çünkü besin değeri sığırda çok daha yüksektir. Bir porsiyon domuz etinde A ve C vitamini ve karbonhidrat da de %0’dır. Yağ 14 mg, kolesterol 80 mg, kalori 242, toplam yağ 14mg’dır. Neden o hâlde domuz eti, deli dana hastalığı ile hemen hemen hiç ilişkilendirilmemiştir. Sebep gâyet açıktır: Kıymetli bir besin olan sığır tüketimini azaltmak ve domuz etine yönlendirmek… Bir batında sığırlar genelde bir yavru yaparlarken domuzlarda bu oran 6-13 arasında değişmektedir. Bu süreçte Türkiye’de domuz kesimi bir hayli artmış özellikle hidrojenize edilmiş jambon gibi gıdalarda %100’e yakın kullanılmıştır. Şimdi deli dananın hikmeti herhâlde anlaşılmıştır. Türkiye’de bu hastalık hiç görülmemesine rağmen bir hayli hayvan da telef edilmiştir
Batı’nın bütün bu yaptıklarının hepsini insanlara hizmet olsun diye keşfetti diyebilir miyiz? Çok zor.
Kanser hastalığı Hipokrat’tan beri bilinmektedir. Bu hastalık 20. asırda tam bir patlama göstermiştir. Ana sebep, şu ana kadar saydığımız insan hayâtına konfor kattığına inanılan, fakat insanların çokça ölümlerine sebep olan ekolojik denge katili sentetik ve kimyasal üretimlerdir.
Şimdi tekrar soralım: Batı bütün bu keşifleri iyi niyetli yaptı diyebilir miyiz? Çoğu da Alman Yahûdîsi bilginlerin imzâsını taşıyorsa…
COĞRÂFÎ KEŞİFLERİN AMACI
Coğrâfî keşifler de ayrı bir mes’eledir. Bunların kâşifleri bunları sâdece ilmî tecessüsle (merakla) yaptılar diyebilir miyiz? Kristof Kolomb, Vasco da Gama, Amerigo Vespucci, Kaptan James Cook vs. çoğu kilise desteğiyle yola çıkmış hem insan neslini mahvetmiş hem de denizlerdeki ekolojik dengeyi bozmuşlardır. Kaptan Cook’un uyarısıyla İngiliz balıkçıları Grönland bölgesinde fok ve balina neslini kurutmuşlardır. Yunus balığı katliamı da cabası. Sebep, bu hayvanlar balık neslini kurutuyorlarmış; çok balık yiyorlarmış. Belki milyonlarca senedir bu hayvanlar bu küçük balıkları tüketemediler de şimdi mi ortaya çıktı bu garip iddiâ. Yunusu ve balinayı yaratan Allâhü teâlâ onların rızıklarını yaratırken küçük balıkların neslinin tükenmeyeceğini bilmiyor muydu? Rabb’imiz Rezzâk-ı âlem değil mi?
Batı’nın çıkardığı savaşlardan çok evvel Roma’da binlerce Hristiyan’ın katline sebep olan sebebi sâde inançtan bilinen, barbar kavimlerin Avrupa’da yaptığı vahşetler, Japonya’da binlerce insanın ölümüne ve bir sürü sakatla birlikte yarası hâlâ kapanmayan zincirleme genetik değişimler ilk atom bombasıyla olmadı mı?
Batı’nın çıkardığı Birinci Dünyâ Harbi’nde 10 milyon insan; İkinci Dünyâ Harbi’nde 80 milyon insan ölmedi mi? Bu iki savaş sonrasında kayıp ve sakatların sayısı aslâ tam olarak belirlenememiştir? Avrupa kendi ayıbını örtmekte mâhirdir? Hitler, Mussolini, Franco gibi zâlim diktatörlerin hangisi Müslümandı? Stalin, Lenin, Çavuşesku, Josip Broz Tito, Erich Honecker ve bir sürü zâlimin hangisi İslam’a inanıyordu?
Artan dünyâ nüfûsundan daha çok doğu ülkeleri etkilenirken pastadan paylarını büyütmek için insan katliamından zerre kadar çekinmeyen Batı değil miydi?
ABD’DE SOYKIRIMLAR
Modok soykırımı (Modok Genocide) Kuzeydoğu Kaliforniya ile merkezi Güney Oregon’da yaşayan avcı ve toplayıcı Modok Kızılderililerine karşı beyazlar tarafından 1851-1873 yılları arasında yapılan katliamdır. Önce kadınlar ve çocuklar kaçırılıp köleleştirilmiş, kendilerine human (insan) diyen beyazlar Kızılderililere subhuman (insan altı) demişlerdir.
Daha evvel Amerika’ya ayak basan İspanyol ve Portekizliler burada geniş ve bâkir bir tarım alanı buldular. Bunu kullanacak insan gücünü de Afrika’dan koparılıp getirilen zenci kölelerden karşıladılar. Buralarda sâdece insan katliâmı yapmadılar. İnsanların ne dinleri ne dilleri ne de kendilerine âit bir kültürleri kaldı. Kuzey Amerika’nın dili, sonradan devreye girip en zâlimi çıkan İngilizlerin dili olan İngilizce, Güney Amerika’da Brezilya’nın dili Portekizce, Arjantin’in dili de İspanyolca oldu. Hadi Kuzey Amerika’da (bugünkü ABD’de ne bir kültür ne bir kitâbî din ne de din ortak bir dil vardı) bugün ABD çoğunu Evangelist Hristiyan (Jewish Christianisme) Yahûdi asıllı Hristiyanlık yaptı. Fakat Yahûdîler İncil’i de kabûl etmezler.
Kızılderililer gibi direnme cesâretine sâhip olmayan Afrikalılar köleliğe boyun eğdiler.
Renkleri kara, savaş bilmeyen ve donanımsız bu insanlar, bu kuvvetli insanlar kendi başlarına bırakılamazdı. Efendilerinin üretimlerine katkı sağlamalıydılar. Önce bunları uçsuz bucaksız Kuzey Amerika topraklarında ırgat olarak çalıştırılmaya başladılar. Bu Afrika zencilerine “Afro” dediler. Birçoğunun çocukları ve eşleri Afrika’da kaldı. Sonra baktılar ki bunlardan iyi verim alınıyor, daha verimli olmaları için çocuklarını ve eşlerini de getirip bir köle kolonisi oluşturmaya başladılar. Günde çeyrek arpa ekmeği, yarım litre su ile sabah gün doğumundan akşam gün batımına kadar çalıştırdılar. Susuzluktan çoğunun böbrekleri iflâs ederek öldüler. Nasıl karşı gelsinler, sırtlarında kırbaç enselerinde çelik namlu…
İNSANLIK AYIBI ABD KÖLELİĞİ
Amerika’nın statüsünü belirleyen Kuzey-Güney Savaşları 1861-1865 yılları arasında yapıldı. Savaşın ana sebebi ekonomik tarıma dayalı güney eyâletlerinde yaygın olarak kullanılan köleliğin, ülkenin Kuzey Amerika’nın batı bölgelerine doğru genişlemesi sebebiyle tartışılmaya başlaması ve sanâyi’leşmiş kuzey bölgelerinde uygulandığı gibi ülkenin bütünündeki yasaklar konusundaki anlaşmazlıklardı.
Güney Amerika’da 19. asır ortalarında çiftliklerde pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirmek için Afrika kökenli zenci kölelerden faydalanılıyordu.
Batı Amerika’da Abraham Lincoln seçimi kazanınca köleliği kaldırdı ve ABD’den bağımsızlığını i’lân edip Amerikan Konfedere Devleti’ni kurdu.
Kölelik 1775-1873 yıllarında Afrika soyuyla ırkî bir kast olarak kullanılmıştır. Gariptir ama anayasalarında “kölelik” kelimesi hiç kullanılmamıştır.
Başta Amerika kıt’asına sâdece güçlü kuvvetli genç erkekleri köle olarak getiren tâcirler, bu sistemi babadan oğula geçen bir şekille daha da kuvvetlendirdiler.
Afrika’da totemist, fetişist veyâ animist olan bu insanlara başlangıçta hiç dînî telkinde bulunmadılar. Ne de olsa toplu bir ibâdet sistemleri yoktu. Sonra bu kadar büyük bir topluluğu daha iyi motive etmek için bunları Hristiyanlaştırmaya teşvîk ettiler. Râhip bunlara iyi davranıp gönüllerini aldı. Hristiyan olan ve kilisede evlenen kölelere yarım gün izin ve mükâfat olarak fazladan çeyrek arpa ekmeği ile arpa çorbası verdi. Zamanla evlerde çalışan şanslı köle âileleri de ortaya çıktı. Bunlar çalıştıkları âilelere göre bayağı iyi bir hayat yaşamaya başladılar ama iyi fiyat veren bir köle tâcirine, köle baba hiç acımadan âilesinden koparılıp bilinmeyen bir yere gönderiliyordu.
Köleliğin kaldırılmış olmasına rağmen ABD’de 1956’lara kadar zenciler beyazların gittiği hiçbir mekâna giremediler; toplu araçlara binemediler.
1957 yılında Kuzey Karolina’da ilk defa liseye giden zenci Dorthy Counts okula başladıktan dört gün sonra tâcizler yüzünden âilesi tarafından okuldan alınmak zorunda bırakıldı.
Şaşırtan durum şudur: Amerika’da alt insan sınıfı, neandartal human, maymun olarak aşağılana bu siyâhîlerin hâlâ kısm-ı küllîsinin (büyük çoğunluğunun) Hristiyan olmasıdır.
Son verilere göre (2020) ABD’de nüfusun ancak %1,3’ü Müslümandır. Sayıları ise ancak 4.453.000’dir. Maalesef bunların bir kısmı Sünnî akâit dışında, Vehhâbî tuzağındadır. Hâlbuki bunca zulümlerden sonra ABD’de bu oran en az %30’lara varmalıydı. ABD’li zenci ebeveynin çocuklarına ilk verecekleri ders, çekilen kölelik yıllarının bitmeyen acıları olmalıdır.
Yazımızda, daha 20. asırdaki İtalyan, Fransız zulümlerini anlatmadık. Libya ve Cezâyir’de sokaklar hâlâ haçlı postallarının izlerini ve şehit kanlarının kokusunu taşımaktadır. Batı’nın yaptıkları yapacaklarının te’mînâtıdır. İşte Orta Doğu. İşte Evangelizm’in Siyonist misyonerleri ve onlara gönüllü köle olan Batı. Bunlar köleliği o kadar benimsemişler ki, yıllarca uyguladıkları köleliğin, şimdi Siyonist sistem tarafından kendilerine uygulandığını çoğu anlamıyor bile. Yeter ki efendileri İslâmiyete karşı savaşsınlar; onlar her zaman gönüllü köle olmaya râzıdırlar.
.
Tarih içinde ayrı bir tarih
9 Kasım 2024 02:00 | Güncelleme :8 Kasım 2024 23:12
A -
A +
Bazı Osmanlı aydınlarını hayran bırakan birkaç manken ve bir opera oldu. 1930’dan sonra bunların hepsini yaptık. Oratoryolar da besteledik, tiyatrolar da sahneye koyduk. Opera galaları da yaptık. Balolar da tertipledik. Bunlar hepsi bizi kültür olarak Batılı yaptı. Ama yeni yazılan târihimizde bizim kültürümüz hangi sayfalarda gizli kaldı?
Batılı zımmî ve ticâret erbâbının bir nevi koloni hâline getirdiği Pera (Beyoğlu), Osmanlı içinde ayrı bir âlemdi
Batı hayranlığı, giderek rejim hayranlığına ve rejim muhâlifliğine dönüştü.
Dünyâda çok az millete nasîp olan şanlı bir geçmişimiz vardır. Târih insan hayâtı gibidir. İzzet veyâ zillet bir kitabın ön ve arka sayfalarına benzer. Ön kapak zaferle başlarken son kapak hezîmet veyâ zilletle bitebilir. Her ne olursa olsun izzet de zillet de bizimdir. Atalarımızın bize bıraktıkları târihî gerçeklere sâhip çıkarız. Hatâlarıyla ve savaplarıyla… Burada yalnız bir maddeye i’tirâzımız vardır: İhâneti affetmeyiz.
Osmanlıya aristokrat diyenler bilmezler mi ki toprak devletin elindedir ve işleyene verilir. Şahsa ait temellük mülk yoktur. Yâni Avrupa’daki gibi feodalite yoktur. O feodaliteyi savunmak için kurulmuş feodal mâlikler ve onların zâlim bekçileri şövalyelik sistemi hiç olmamıştır. Komünist anayasaların “Toprak işleyenin, su kullananındır” maddesi sâde sözde kalırken, Osmanlı toprağı bir yıl âtıl bırakanın elinden alır ve onu işleyene verirdi. Has, zeâmet ve tımar sistemi Osmanlı toprağında bir karış işlenmemiş toprak bırakmıyordu. Osmanlıda Avrupa’daki gibi ne aristokrasi ne bürokrasi ne de jüristokrasi olmuştur. Yâni Osmanlıda ne seçkinler sınıfı ne devlet büro sınıfı takımı ne de kânunu halkın aleyhine kullanan hukuk takımı olmuştur. Zâten buna şer’î sistem mânîdir.
Târihimizi 1000 yılla güdükleştirip 1071’de Anadolu’ya ayak basmakla sınırlamayız. Hunları, Göktürkleri, Uygurları saf dışı bırakmayız. Karahanlılar ile başlayan Müslüman Türk târihine ayrı bir sayfa açarız. Orta Asya tâbiri yerine Türkistan coğrafyası veyâ “Uluğ Türkistân” demeyi tercîh ederiz. Türkistan’ımızın ana yurdumuz olduğunu aslâ unutmayız. Türkiye’mizi bize devre mülk olarak verdiklerini sananlara yıllardır verdiğimiz dersler ortadadır. Bizden hîle ve ihânetle koparılan vatan topraklarımızı ata mîrâsı olarak görür, gasp edilen hakkımızı istihkâk-ı hak (hakkın elde edilmesi) olarak bilir, sabırla bekleriz. Burnumuzun dibindeki adalara, târih hazînesi Göbeklitepe’den daha çok sâhip çıkarız. Câber Kalesi’nin yurdumuzun parçası olduğunu unutmayız. Ata sözlerimizi kaynak görür bunlarla kültür hazînelerimizin parçaları olduğu gerçeğini dipdiri canlı tutarız. “Halep ordaysa arşın burada”, “Ana gibi yâr Bağdâd gibi diyâr bulunmaz”, “Evvel Şâm, âhir Şâm”, “Bundan iyisi Şam’da kayısı”, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak”, “Anu Yemen’dir, gülü çemendir, burası Huş’tur, yolu yokuştur” vs.
Ya da içli türkülerimizle terennüm ettiğimiz mahzun nâmeler boşa mı söylendi. “Estergon Kal’ası bre dilber aman”, “Manastır’ın ortasında var bir havuz”, “Kırım’dan gelirim aman atım Arap’tır”, “Sivastopol önünde yatar gemiler”, “Vardar Ovası”… Ya her biri yürek yarası olan Kerkük türkülerimiz, bunlar bize hiçbir şey hatırlatmıyor mu? Ata sözlerimiz başkalarının ataları mı söylemiş? Yanık türkülerimizi bizim adımıza başkaları mı yakmış?
İsrâil “Arz-ı mev’ûd” diyor, Orta Doğu’yu parselliyor. “Dâvûd Koridoru”nu yol geçen hanına çeviriyor. Ata’mız Oğuz Kağan’ın vasiyetini Hunlar, Göktürkler ve Osmanlı atalarımız yerine getirdi; dünyâyı parselleyip güneşi tuğ, gök yüzünü çadır yaptılar. Sonra birileri bizi bir avuç toprağa mahkûm etti. Macaristan, Kosova, Bosna-Hersek, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan Avrupa’daki toraklarımızdı. Orada evlâd-ı fâtihân yaşıyordu. Atalarımızn nakış nakış işlediği çil çil kubbeler, câmiler, mescidler, hamamlar, köprüler nerelerde? Câmi ve mescidler bar ve pavyona çevrildi. Vatandaşlarımıza, dindaşlarımıza, soydaşlarımıza zulümlerin en âlâsı lâyık görüldü.
Dindaşlarımız olan Arap kardeşlerimiz! 450 sene adâletle hüküm süren Osmanlı’nın neyinden incindiniz de Hristiyan düşmanlarınızla bir olup sâhib-i Hılâfet olan Osmanlı’ya sırt çevirdiniz. Ürdün, Lübnan, Sûriye, Mısır, Fas, Tunus, Cezâyir, Haremeyn-i Muhteremeyn (Mekke ve Medîne) bizimle berâberken huzûr içinde değil miydi? Kudüs, Mescid-i Aksâ Yâhûdî’nin postalları altında neden çiğneniyor. Ka’be-yi şerîf’in Altın Oluk’u, Ecyâd Kal’ası, neden öksüz kaldı. Hicâz demiryolunun uzayıp giden Osmanlı hasreti kimleri sevindirdi? Ravza-yı Mutahhara’ya ayak uzatmayı bile edep dışı gören Nâbî’yi kimler rahatsız ediyor.
Şimdi bu mübârek yerler Necdîlerin elindedir. Sahâbe-i kirâm efendilerimizin mezarları bile belli değildir. Nâmık Kemâl bir şiirinde Osmanlı’nın feryâdını ne güzel dile getirmiş.
Nevha 3, Vâveylâ şiirinden: “Git vatan Kâ’be’de siyha bürün ////Bir kolunu Ravza-i Nebî’ye uzat//// Bir kolunu Kerbelâ’da Meşhed’e at//// Kâinâta o hey’etinle görün //// O temâşâya Hakk da âşık olur…”
Nâmık Kemâl’in bu şiirine en ağır tenkit I. Türk Dili Kurultayı’nda tebliğ sunan dilci Rûşenî Bey’den gelmiştir: “… Türk’e ana yurdunu unutturdu. Türk’ü hâdimü’l-Haremeynü’ş-şerefeyn diye Arap çölünün taş ve topraktan yapılmış iki beldesinin hizmetçisi yaptı. İşte Türk’e vatan duygularını ilk aşılayan Nâmık Kemal bile bu şiiriyle Türk’e âhiret koklatmaktan, Türk’ün idealini dünyânın en sefil çöllerine sürüklemekten kurtulamamıştır.” (Doç. Dr. Osman Kemal Kayra, Birinci Türk Dili Kurultayı, Tezler, müzâkereler, zabıtlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933,ss 1754-1773, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri c.II, TDK,Ankara 20094 Rûşenî Bey’in Zabıtlardaki Konuşması’na yapılan tenkit.)
26 Eylül 1932’de yapılan bu kurultayda sunulan bu bildiri vd. tenkîde çok açıktır. Buraya aldığımız Rûşenî Bey bildirisi bırakın ilmî olmayı, çok sıkıntılı bir tebliğdir. Tanzimât’ın muhâliflerinden Pâris hayrânı, Genç Osmanlı tarafdârı, devlet kademelerinde şeref pâyeleri kazanmasına rağmen Sultan Abdülazîz’e ve Sultan II. Abdülhamîd’e şiddetli muhâlefeti ile tanınmış olmakla birlikte, Hılâfet’e hiç karşı olmamış, târih konusunda özellikle “Devr-i İstîlâ”sıyla tanınan şâirin, iş, bu kutsal beldelere dayanınca nasıl tepki verdiğini görüyorsunuz. Daha Cumhûriyet kurulalı 9 sene olmuş ve bu adı geçen Kurultay’da Osmanlıya ağır tenkitler hattâ hakâretler yapılmıştır. Rûşenî Bey’in mübârek beldeler ve İslâm’ın kıblegâhı, harîm-i ismeti hakkında söyledikleri cidden çok acıdır.
Fakat burada çok önemli bir târihî hatâ vardır. Kutsal Topraklardan Mekke 29.10. 1916, Medîne 13.01.1919’a kadar vatan coğrafyasının bir parçasıdır. Medîne müdâfii Fahreddîn Paşa buraları elden çıkarmamak için destânî bir savunma yapmıştır Kaldı ki 1880 yıllarında Haremeyn, Balkanlar, Yemen, Osmanlı bu kutsal beldeleri Osmanlı mülkü değil miydiler?
Mekke ve Meîne gibi İslâm’ın en kutsal iki şehrine atalarımız iki kutsal belde anlamında Haremeynü’ş-şerefeynü’l-muhteremeyn demişlerdir. Dünyâ coğrafyası ayakları altına serilen Yavuz Sultan Selîm Hân-ı Gâzî, kendisini bu beldelerin hâkimi değil hâdimi görmüşken, siz nasıl bu hâle gelip bu beldelere hakâretler savurdunuz? Bunun bir tek açıklaması vardır: Redd-i mîrâs! Yâni eskiyi her şeyiyle inkâr. Bu şahıs ve benzerlerinin herzeleri tamam da 700’e yakın konuşmacı, dinleyici, icrâ hey’eti buna nasıl sessiz kaldılar?
TÂRİHİ YENİDEN YAZAMAZSINIZ VÂVEYLÂSI
Hilâf-ı hakîkat beyanlara dayalı belgelerin ya tahrîfi veyâ tahrîbi veyâ gün yüzüne çıkarılmamış olanlarıyla yazılan bir dönem târihiyle, bir nesli atalarına düşman ettiler. Hırsız, zâlim, hürriyetleri gasp edenlerin târihi sunuldu bizlere. Târihimizde bir dönem sanki yok sayıldı. Bütün dünyânın en büyük ve en medenî devletini kurmuş olan sâhib-i Hılâfet, hâmî-i mazlûm-ı zevi’l-mezellet, menba’-ı feyz ü bereket, bânî-i mebânî-i hikmet, dâfi’i illet ü zillet, devlet-i ma’delet ü mefharet, sâye-i dîn ü devlet-i ebed müddet olan (Hilâfetin sâhibi, mazlumların ve zilletle ezilenlerin koruyucusu, adâlet ve övgülerin kaynağı, feyiz ve bereket menba’ı, hikmet ve ilim binâlarının kurucusu, illetleri aşağılıkları def eden, ebedî olan din ve devletin gölgesi ) Osmanlı’ya hangi hakla ve yüzle lâf edebiliyorsunuz?
Sonra diyorsunuz ki: “Başka bir târih mi yazıyorsunuz?” Siz yazdınız da ne oldu? Hani gerçek târih? Elbette bir gün gerçek târih yazılacaktır. Kendi inandığınız yalan târihle yüzleşeceksiniz. Ahmed Cevdet Paşa’nın dediği gibi, “Gerçek târih bir karn (yüz yıl) geçmeden yazılmaz”.
AVRUPALI OLMA HAYÂLİ
Osmanlıda Batılı olma hayâli fennî ve teknik buluşlarla ilgili olmamıştır. Batılı zımmî ve ticâret erbâbının bir nevi koloni hâline getirdiği Pera (Beyoğlu), Osmanlı içinde ayrı bir âlemdi. Osmanlı aydınları, saray içindeki yalpalayan taklitçiler Beyoğlu’nda iki tur atmayı bile ayrıcalık addeder hâle geldiler. Sarayda yer alan elçiler, askerî hey’et elemanları, edipler, yeni yetme hânedan elemanlarına bile rol model olmaya başladılar. Bahçıvanlık ve hizmetçilikten yetişip mâikâneye el koyan hizmetçisine imrenen zâdegân sınıfın gibi bir zümre türedi. Avrupa’ya giden bir iki genç bilmedikleri ve yeni keşfedilmiş bir kıt’a gibi Avrupa’yı öve öve bitiremediler. Her Osmanlı aydınını hayâli artık Avrupa görmekti.
Önceleri özenti olarak başlayan Batı hayranlığı, giderek rejim hayranlığına sonra da rejim muhâlifliğine dönüştü. Kanı kaynayan Jön Türkler (aslen ayni kökten Genç Osmanlılar) yeni gelişen sihirli bir silâh gibi görünen gazeteciliği en büyük silâh olarak kendi vatanlarına çevirdiler. Bol malzeme, para, lojistik ve siyâsî desteği sonuna kadar açan Batı, yaralı aslanı kendi evlâtlarıyla vurmak için hiç vakit kaybetmiyordu. Osmanlı Târih’nde yeni açılan Tanzîmât târihi, serüvenimizde bir (mıklep) ayraç olarak ele alınmalı ve Târihî çöküşün aslî sebebi olarak gösterilmelidir. Hiçbir tez, hiçbir görüş bunları iyi niyetli gibi gösteremez. Bunlar olmasa Osmanlıda hânedân zor duruma düşmez, göstermelik Batı senaryosu meşrûtiyetler îlân edilmez ve felâketlerin ve çetelerin müşahhas sayfası İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti kurulmaz, Osmanlı Balkanları kaybetmez, asrın en siyâsî pâdişâhi II. Abdülhamîd Han devrilmez, Hılâfet lağvedilmez ve 620 yıllık târihin gördüğü en büyük devlet yıkılmazdı.
Abdülhamîd tezleri daha çok uzun zaman devâm edecektir. Daha 40 sene evveline kadar övülmesi bile yasak olan bu koca sultânın muhâliflerinin en önde gelen şâir ve filozofu Rızâ Tevfîk, yaptıklarından nasıl nedâmet duymuş ki “ Abdülhamîd’in Rûhâniyetinden İstimdâd” şiirini yazmıştır. ( Abdulhamîd’in mânevî varlığından yardım ) Buraya bu şiiri tekrar yazmayacağım ama en çarpıcı bir iki noktayı belirteceğim:
“Târihler adını andığı zaman/// Sana hak verecek ey koca Sultan /// Bizdik utanmadan iftirâ atan /// Asrın en siyâsî pâdişâhına /// Dîvâne sen değil meğer bizmişiz/// Bir çürük ipliğe hulyâ dizmişiz /// Sâde deli değil edepsizmişziz/// Tükürdük atalar kıblegâhına….. Pâdişah hem zâlim hem deli dedik ///İhtilâle kıyâm etmeli dedik///Şeytan ne dediyse biz belî dedik /// Çalıştık fitnenin intibâhına (uyanışına) …………Milliyet dâvâsı fıska büründü /// Ridâ-yı diyânet yerde süründü//// Türk’ün ruhu zorla âsî göründü/// Hem Peygamber’ine hem Allâh’ına.”
Âh feylesof Rızâ, ne olurdu bu hâli o koca Sultan yaşarken görseydin! Ama bu pişmanlık bile büyük bir fazîlettrir. Çünkü hâlâ hep şeytana “evet” diyen ve devâmlı ihtilâl isteyen grup hiç bitmedi. Şiirin son kısmı gerçekten tüyler ürperten bir i’tirâf-ı lâ yenkati’dir. (Hiç kesilmeyen bir itiraftır). Hep geçerli olmaya devâm eden bir rûhî buhran tezâhürüdür. Milliyet dâ’vâsı güdenler hep sıkıntı çekti, bu dâvâ hep unutturuldu. Diyânet örtüsü hep zedelendi. Dînimiz ve târihimizin aslı hep saklandı. Türk’ün rûhu yıllarca hem Yüce Peygamber’ine hem de Hâlık-ı zî-şânına isyan ettirildi. Hadi bunlara olmadı, yalan deyiniz. Siz unutsanız da târih unutmaz!
SEYÂHATLER BİLE HAYÂL PERDESİ GİBİ…
Osmanlının son devrinde Avrupa’ya seyâhat eden gezginler ve elçilerimiz Batı intibâlarını bir rüyâ gibi bir hayal gibi dillendirirler. Evliyâ Çelebi sâdece bir seyyâh olarak Beçte (Viyana) gördüğü vitrin mankenlerini canlı imiş gibi tasvîr eder. Burada tabîî ki bir hayranlık vardır. Fakat 28. Çelebî’nin opera seyrindeki hayranlığı gibi değildir. 1720 yılında Pâris’e ikinci elçi olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi bir operadan hayret dolu izlenimlerini anlatır. O zamanlar Osmanlıda tiyatro da yoktu. Bu bakımdan şaşırması gâyet tabîîdir.
“Meselâ pâdişah kızının bahçesine varacak oldu. Nazargâhımızda olan saray, ân-ı vâhidde (bir anda) kaybolup yerinde bir bahçe zuhûr etti ki, limon ve turunç ağaçlarıyla mâlâmâl (dopdolu) idi. Bir vakit oldu ki tazarru’ ve niyâz (yakarma ve dua) için kiliseye varacak oldu; ol bahçe yerinde der’akab (hemen ) âzîm kilise zâhir oldu. Vb…. (Nihâd Sâmî Banarlı, Metinlerle Türk ve Batı Edebiyâtı III, Remzi Kitabevi, s.33, 1970 İstanbul)
İşte bizim Osmanlı aydınlarımızı hayran bırakan birkaç manken ve bir opera. Biz 1930’dan sonra bunların hepsini yaptık. Ama kalkınmamızı bunlar sağlamadı. Oratoryolar da besteledik, en âlâ tiyatrolar da sahneye koyduk. Opera galaları da yaptık. Balolar da tertipledik. Bunlar hepsi bizi kültür olarak Batılı yaptı. Bunu zâten hiç kimse inkâr etmiyor. Ama yeni yazılan târihimizde bizim kültürümüz hangi sayfalarda gizli kaldı? İşte yeni târihimizde bunu sorguluyoruz.
Tarih içinde ayrı bir tarih
Osmanlının son devrinde Ermeni cemaatinden Mihail Naum tarafından kurulan Naum Tiyatrosu’nda operalar sahneleniyordu.
.
Besle kargayı…
23 Kasım 2024 02:00 | Güncelleme :23 Kasım 2024 02:42
A -
A +
Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları, sâhibinin gözlerini oymuştur. İttihâtçı zulmünün sıfır noktasının bunlardan başladığını bilmeliyiz. Kimdir bu nankör takımı? Halktan mıdırlar, zadegândan mıdırlar, ricâlden midirler, kimdir bu nankörler?
Sultan II. Abdülhamîd’e “Sultânım, Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’yi, mühendishâneleri açtınız ama yarın bunlar hep sizin aleyhinizde çalışacaklardır” dediklerinde, “Biliyorum ama vatanın selâmeti için bu gençlerin yetişmesi lâzım; şahsımdan öte devlet vardır” demiştir. Bu yüksek devlet ahlâkı, son devir Osmanlı sultanlarının ortak düşüncesidir. Sultan Abdülazîz de aynı sıkıntıları yaşamıştır.
Tanzîmat’la başlayan Avrupâileşme yâni Batılılaşma çabaları, Osmanlı Devleti’ni perîşân etmiştir. III. Selîm, IV. Mustafa, II. Mahmûd, Abdülmecîd ve II. Abdülhamîd gibi son pâdişahlar hep bu çileyi çekmişlerdir. V. Murad ile başlayan sonun sonu ise güdümlü yönetim şeklinde geçmiştir. Saltanat ve özellikle de Hılâfet’in ilgâsı endişesi; meşrûtiyetler, yeni esas teşkîlât kânunları, zâten idârî zaafın baş mîmârları olmuştur. Aslında sultânın selâmeti, saltanâtın da selâmetiydi. Yeni her hamlenin saltanat aleyhine olduğu belliydi. Sultanlar devleti kendi mülkü olarak addettikleri için mülkün zarar görmesini zâten istemezlerdi. Meşrûtiyet, yönetimi halk ile paylaşmaktı. Mülkün idâresindeki aksamalar meclise mi yoksa sultâna mı yüklenecekti? Üstelik bu halk arasında külliyetli bir gayr-i müslim nüfus da vardı. Bunların emn ü emânı ve adâletten yararlanmaları zâten Müslümanlar ile aynıydı. Tanzîmat, Islâhât Fermânı ve Teşkilât-ı Esâsiye’ler bu durumda kimin işine geliyordu? Mesele sâdece tüzel haklar mıydı?
Rusların Slavlık ve Ortodokslukla; Avrupa’nın genel Hristiyanlıkla gayr-i müslim tebaa için gayretleri boşuna değildi elbet. Bu reformlarla gayr-i müslimler Osmanlı tebaası olmaktan çıkarılıp Hristiyan dünyâsının bir parçası durumuna getiriliyordu. Bu kışkırtmalar 1821 Mora İsyânıyla orada yaşayan Müslüman Türk katliâmına dönüşmüştü. Fâtih döneminden beri sulh içinde yaşayan Yunanlılar, bu son reformları bir katliâma çevirmişlerdir.
Balkanlarda ise Ortodoks-Slav parantezindeki Sırplar, Hırvatlar, Karadağlar, kısmen Makedonlar Rusların kışkırtmaları ile hep birden isyâna başladılar.
HRİSTİYAN KORUMACILIĞI
Katolik Fransa, Protestan İngiltere ve Almanya aynı düşüncelerle bu isyanlara arka çıktılar. Özellikle Rusların Ortodoks Slavlara istediği daha fazla dînî hürriyet ile elde edilecek ne vardı? Bunlar hangi dînî haklardan mahrumdu? Osmanlı zâten Şeriat’in hükmünce hiçbir kavmin dînine ve diline karışmıyordu. Hiçbir kavim, atalarının dilini ve dînini değiştirilmeye zorlanmadı. Osmanlıların en büyük sadrıa’zamı olarak kabûl edilen Sırp asıllı devşirme Sokullu Mehmed Paşa’nın kardeşi Sırbistan’da en yüksek Hristiyanlık pâyesine Osmanlı tarafından getirilmedi mi? Fâtih Sultan Muhammed Han hazretlerinin lütfuyla Bizans Patriği II. Gennadios İstanbul Rum Patriği olarak tensip edilip kendisine at, hil’at ve asâ verilerek âdetâ vezir rütbesiyle taltif edilmedi mi? Gennadios, yıllarca Aristo felsefesi ışığında Osmanlı mülkünde dersler okutmadı mı? Bu ince siyâset Rumları 1821 Mora İsyânına kadar sâkin ve itaatkâr kılmadı mı? Bütün bu hürriyetlere rağmen 17 Mart 1821’deki Mora Yarımadası’nın Manya Burnu’nda yaşayan Yunanlılar, 23 Eylül’de Tripolis’i ele geçirmişler ve burada yaşayan çoğunluğu Türklerden oluşan ve Yahûdîlerin de bulunduğu topluluğa katliam ve işkenceler uygulamışlardır. Fâtih Hân’ın bu müsâmahakâr hareketini hak etmeyen Helenler zulümlerini kusmuşlardır.
Unutulmaması gereken şudur: Her fitne hareketinin başında İngilizler vardır. Arap ümmetini de Osmanlıya karşı isyân ettirmişlerdir. Her zaman ve her yerde İslâmiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir. Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları sâhibinin gözlerini oymuştur. Aşağıda vereceğimiz hiçbir ismi unutmamalı ve İttihâtçı zulmünün sıfır noktasının da bunlardan başladığını bilmeliyiz. Kimdir bu nankör takımı? Halktan mıdırlar, zadegândan mıdırlar, ricâlden midirler, kimdir bu nankörler?
SADECE BATI’YA HAYRANLIK MI?
Osmanlıyı sözde muâsırlaştırmaya, dolayısıyla da yıkmaya çalışan bu Osmanlı beslemeleri ve en yüksek devlet makâmını ihrâz etmiş olanlar kimlerdir? Şöyle özetlenebilir: Hemen hemen Tanzimatçıların çoğu… Fakat biz bunların öncülerini tanıtalım:
MUSTAFA REŞÎD PAŞA (1800-1858):
Osmanlı Hâriciye Nâzırlığı (Dışişleri Bakanı) ticâret ve zenâat nâzırlığı, Abdülmecîd döneminde altı def’a olmak üzere 7 def’a sadrıa’zamlık yaptı. Dört kere hâriciye nâzırlığı, Edirne vâliliği, Pâris ve Londra büyük elçiliklerinde bulundu. Bu şu demek olabilir: Kaht-ı ricâl. Yâni devlet adamı yokluğu. Ama mes’ele sâdece bu değildi. İngilizlerin onu çok tutmaları önemli bir etkendi. Bu yüzden kendisine İngiliz Reşîd Paşa da denmiştir.
ÂLÎ PAŞA (MEHMED EMİN ÂLÎ PAŞA), (1815-1871): Islâhât Fermânı’nın (1856) mi’mârı. Tanzîmât’ın tanınmış sîmâlarından. O günlerde bile lâik olarak tanımlanabilecek olan ricâldendi. Osmanlı milliyetçiliği savunuculuğu sonucu kabinede onun zamânında gayr-i müslimler fazlaca yer aldılar. Aslen Bosnalı olan Paşa Enderun çıkışlıdır. Üç def’a Erzurum, Karaman, Sivas vâlilikleri ve Anadolu Beylerbeyliği yapmıştır. Ayrıca hâriciye nâzırlığı, beş def’a sadrıa’zamlık, Tanzîmât Meclis Başkanlığı ve İzmir ve Bursa vâlilikleri de yaptı.
FUÂD PAŞA (KEÇECİZÂDE) (1815-1871): Tanzîmât’ın en siyâsî lideridir. İki kez sadrıa’zamlık ve 10 yıl hâriciye nâzırlığı yapmıştır. Onun belki en müsbet yönü askerî yüzüdür. O hem ilmiyye hem de seyfiyye paşasıdır. 1887 Elena Muhârebesi’nde “Elena Kahramânı” ünvânını almıştır. II. Abdülhamîd Han kendisine müşirlik (mareşallik) rütbesi tevcîh etmiştir. 1867’de Sultan Abdülazîz’in Avrupa seyahatinde kendisine sorulan “En güçlü devlet hangisidir?” sualine “Şüphesiz ki Osmanlı Devleti’dir; çünkü yıllardır siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor” demiştir. Hem ironik hem de çok acı bir îtiraf. Paşa, Tanzimât’ın en esprili en siyâsî figürüdür.
MUSTAFA FÂZIL PAŞA (1830-18754): Mısırlı prens ve devlet adamıdır. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunudur. Sultan Abdülazîz’ın yakınlığını kazandı. Ûlâ evvelî (mülkî idârelerden birincisi) rütbesiyle Meclis-i vâlâ âzâlığına seçildi.1858’de vezîr oldu. Sonra maarif nâzırı (Millî Eğitim Bakanlığı) ve mâliye nâzırlığı yaptı. Hâzîne bakanı oldu. Bu görevlerindeki bâzı sû-i istîmâlleri yüzünden Osmanlı topraklarından çıkarıldı. Sonra affedilerek 2. def’a Meclis-i Âliye’ye memur oldu. 2. kere mâliye nâzırı oldu. Ne yazık ki bu Osmanlı beslemesi Pâris’te bulunduğu müddetçe Osmanlının kuyusunu kazan Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal, Âgâh Efendi ve Ali Suâvî gibi romantik ihtilâlcilerin mâlî finansörü olmuştur. Onlara ayrıca yüklü bir maaş da bağlayarak fitnelerine yardım etmiştir.
Osmanlı Bankası onun zamânında kurulmuştur. Îngiliz sermâyesi ile kurulan “Bank Ottoman” sonra Fransız sermâyesi ile iştirâkini genişletmiştir. 1865 yılında Galata bankerlerinden alınan yüksek fâizli borç yüzünden dış borç alımına gidilmiş, o da ayrı bir fâiz ve borç yüküne sebep olmuştur.
Burada belki Nâmık Kemâl’i de zikretmek gerekir ama Kemâl onlar kadar etkili olmamıştır.
Bu fasîlenin en enteresan şahsiyeti şüphesiz Ziyâ Paşadır. Peşîmân ü râci-i mütereddid (Pişmanlığı ve bu hatâlardan dönmesi dâimâ şüpheyle ve tereddüdle karşılanan) bu şâir ve devlet adamıma da bir göz atalım:
ZİYÂ PAŞA (1825-1880)
1867’de N. Kemâl ile Londra’da Yeni Osmanlıların yayın organı Hürriyet Gazetesi’ni çıkardılar. Vezir ve Paşa rütbeleriyle Sûriye ve Adana vâliliği yapmıştır. Sürekli olarak hürriyet ve meşrûtiyeti savunmuştur. Tanzîmât edebiyâtının öncülerindendir. Şüphesiz o dönemin en mükemmel şâiridir. Osmanlı ve Batı arasında git-geller yaşamıştır. Tercî’-i Bend ve Terkîb-i Bendleri Tanzîmât-Dîvân edebiyâtı geçişkenliğinin zirvesi gibidir. O, tefekkür edebiyâtımızın mümtaz sîmâlarından ve belki de en başta gelenlerindendir.
Bu şiirlerinde Ziyâ Paşa bugün de hâlâ dilimizden düşmeyen vecîz sözleri, ata sözü ve deyim gibi mütâlaa edilir.
Vereceğimiz az miktarda beyitler onun pişmanlığı ve kendisinin de içinde olduğu Batı hayranlığı netîcesinde gelen yıkımlardan muhtemelen utanç duyduğunu anlatır mâhiyettedir. Son pişmanlık çâre olur mu? Koca devletin yıkılmasına sebep olduktan sonra… Ba’de harâbi’l-Basra…
Beyitleri:
“Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık//// Zîrâ ki ziyân ortada bilmem ne kazandık.”
(Eyvâh bu oyunda yine biz yandık. Zarar ziyan ortada bir kazancımız var mı?)
Paşa oynanan oyunun maalesef geç farkına varmış.
“Milliyeti nisyân ederek her işimizde //// Efkâr-ı Frenge tebâiyyet yeni çıktı.”
(Milliyetimizi unutarak her işimizde Hristiyan fikirlerine uymamız da yeni çıktı!) (Freng, Batı, Avrupa, Fransız)
Bu iki beyit Ziyâ Paşa’nın Batılılaşmanın hem bir oyun olduğunu hem de Hristiyanların fikrine uyulmakla büyük bir hatâ işlemiş olduklarını kabûl ediyor.
Bir diğer beyit en dikkat çekenidir:
“İslâm imiş devlete pâ bend-i terakkî/// Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı.”
(Kalkınmamıza ayak bağı olan İslâmiyet’miş! Önce böyle bir söylenti yoktu, bu da yeni çıktı.)
Burada Ziyâ Paşa bu oyunun asıl amacının bizi İslâmiyetten uzaklaştırmak olduğunu da anlamıştır.
Şimdi düşünebiliyor musunuz? Osmanlının bu kadar îtibâr ettiği, en yüksek mevkilere getirdiği bu insanlar, Osmanlıya ihânet etmişlerdir. Göz oyan kargalar!
Ziyâ Paşa İslâmiyet’ten uzaklaşmayı belki ancak teorik olarak dile getirmiştir, ama onun bile düşünemediği bu müthiş hakîkat az kalsın tecellî edecekti.
HRİSTİYAN OLSAK MI!
İttihâtçılar bile saltanâtı ilgâ etmeyi ve Hılâfeti kaldırmayı belki düşünmediler, ama Kâzım Karabekir aşırı bir muhâlefette bulunmasaydı bu milleti Hristiyan bile yapacaklardı. Bunda muvaffak olabilirler miydi? Tabıî ki zordu ama yapılan birtakım inkılâplar bu millette imkânsızı yaşatmışsa, hafazanallâh bu da olabilirdi.
İşte meclis dışı birtakım konuşmalar:
“Mahmûd Esad Bey “İslâmiyyet terakkîye (ilerlemeye) mânîdir. Bu dinle yürünmez. Mahvoluruz. Hristiyan olmalıyız.”
Mahmud Esad Bey 1923’e kadar Türkiye icrâ bakanlıkları ve 5. hükûmette de bu görevini yürüttü. Cumhuriyetten sonra İzmir milletvekili seçildi.3. 4. ve 5. dönemlerde adâlet bakanlığı yaptı. Yâni yukarıdaki sözleri söyleyen rast gele bir kişi değildir. Cumhuriyet’in önemli sîmâlarındandır.
Tevfik Rüştü Aras: “Ben kanaatimi millet kürsüsünden de haykırırım. Kimseden korkmam. Teşkîlât-ı Esâsiyye’de dînimiz apaçık yazılmalıdır.”
Kâzım Karabekir: “Dînimizin İslâm olduğu zâten Teşkîlât-ı Esâsiyye’de yazılıdır. Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracaksınız, Hristiyanlığı mı?”
Fethi Bey: “Evet Hristiyanlığı! Karabekir! Türkler İslâmiyet’i kabûl ettikleri için böyle kaldılar. Ve İslâm kaldıkça da bu hâlde kalmaya mahkûmdurlar.”
(Ali Fethi Okyar, siyâsetçi, devlet adamı, asker. Serbest Cumhûriyet Fırkası’nın kurucusu.)
Tevfik Rüştü Aras,1920-1939 yılları arasında beş dönem dışişleri bakanlığı yapmıştır
Tabîî ki Karabekir Paşa bu Hristiyan olma isteklerine çok sert çıkmış ve bu milletin İslâmiyetten vaz geçmeyeceğini net bir şekilde söylemiştir. (Kâzım Karabekir, Nasıl Hristiyan olacaktık, Truva Yayınları, İstanbul, 2023)
Aslında bu densizlik Midhat Paşa ile başlamış ve o da bayrağımıza haç (put) koydurmak istemiştir.
Koyu bir İttihâtçı ve Sultan II. Abdülhamîd düşmanlığı ile tanınan Rızâ Tevfîk Bölükbaşı (Feylesof Rızâ) da önceki hallerinden pişmân olarak yaz dığı şiirinde: “Milliyet dâvâsı fıska büründü// /Ridâ-yı diyânet yerde süründü///Türk’ün rûhu zorla âs göründü/// Hem peygamberine hemAllâh’ına”
Bu yazılardaki gerek Ziyâ Paşa’nın ve bâzı şâir ve yazarların “milliyet” kavramları farklıdır. Osmanlıda yapısı îtibâriyle etnik bir milliyetçilik yoktu. Ziyâ Paşa bu kelimeyi dînî ve geleneklere dayalı görüş olarak kullanmıştır. Ama Rızâ Tevfik’de durum başkadır. O, 1949 yılında ölmüş, dolayısıyla 1944 Türkçülük ve Turancılık yargılamalarına da şâhit olmuş, milliyetçilerin örselendiğine ve dînin nasıl aşağılandığına da görmüştür.
HULÂSATEN
Eğer bugün dînimiz ve milliyetimiz için çabalıyor ve kaygılanıyorsak “O devirler geçti, artık böyle bir tehlike olmaz” diyenlere verilecek cevâbımız çok açıktır: 1950’lere kadar ezânı Türkçe okutan ve Kur’ân okumayı yasaklayan zihniyetin mîrasçıları her zaman aramızda yaşamaya devâm ediyor. Olmaz diyenlere 28 Şubat’ı hatırlatmak kâfidir. Yalnız bir te’minâtımız vardır. Bu millet ne dîninden ne de milliyetinden vaz geçer. Olmaz diyenlere de 15 Temmuz şahlanışı kâfidir.
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra'nın önceki yazıları.
.
Tefrîkada birlik olmak
7 Aralık 2024 02:00 | Güncelleme :7 Aralık 2024 06:23
A -
A +
Osmanlının son döneminde edebiyat denince tahrîkin ideolojik deklarasyonu romanlardı. Tanzîmât’ın ortalarıyla berâber bir roman furyası başladı. Osmanlıda önceleri roman ve hikâye yoktu. Osmanlı estetik tablomuzun en renkli göstergesi dîvân şiiri idi.
Tefrîkada birlik olmak
Romanlar, hikâyeler… Ah bu romantik ajitasyonlar! Gazeteler, tiyatrolar Osmanlıda yeni yetme Tanzîmat gençlerinin edgâsü ahlâmları (karmakarışık rüyâlar)… Gazeteler, tiyatrolar kesmedi, şiirler yetmedi, komiteler, dernekler, dış ülkeler, sahte isimler… Hepsi senin sebeb-i hayâtın olan bu mübârek devleti yıkmak içindi. Kimler, hangi devletler sana neler vadetmediler ki… Bir tarafta dünyâ güçleriyle mücâdele eden, saltanat ve Hılâfet’i korumaya çalışan yalnız, yapayalnız sultân; karşısında ise bin başlı bir ejderhâ, şeytânın ortakları, ihânet şebekesi mason, sabetayist ve İslâm düşmanı nice bin tâife. Sen de hem Müslümân’ım de hem de bu trajik komediye ortak ol!
Batı’da ne edebî olaylar yaşandı. Hiçbirisi devletine ihânet etmedi (Bâzı istisnâlar dışında). Ne ünlü gazeteler dünyâya yön verdi ama devletlerine gölge düşürmediler. Onları basın yoluyla diğer devletlere şikâyet etmediler.
Roman ve tiyatroları dünyâyı düşündürdü, ağlattı, güldürdü, devletlerine yüz çevirmediler.
Daily Mirror, New York Times, The Guardian, USA Today, Washington Post, Der Spiegel, Die Welt, The Sun, Efemerides ve daha birçok ünlü gazete… Acaba hangisi devletine savaş açtı da başka bir ülkede devleti aleyhine yayın yaptı? Hangisi siyâsî rekâbet dışında devletlerine rakîb oldu?
İLK GAZETELER
Osmanlıda çıkan ilk gazete Takvîm-i Vekâyi’dir. İkinci gazete Cerîde-i Havâdis’tir. Bu gazeteler Tanzîmât’ın ilânından sonra çıkarılmıştır. Resmî gazetelerdir. Tercümân-ı Havâdis ise önemli bir devlet ve saltanat muhâlifi İbrâhim Şinâsî tarafından çıkarılmıştır.
Sonra yine Şinâsî, Tasvîr-i Efkâr’ı çıkarmıştır. Kendi ifâdesine göre bunlar halkın anlayacağı açık bir dille kaleme alınmış, insan haklarını savunan gazetelerdir. Devlet bunları hiç yasaklamamıştır.
Sonra çıkan Muhbir’in sâhibi ise çok gariptir. Kendisi okuma yazma bilmeyen Diyarbakırlı Filip Efendi’dir. Sonra bu gazeteyi romantik ihtilâlci Ali Suâvî Efendi’ye bırakmıştır. Bu gazete “Söylenmesi câiz olan her şeyi söylemeye tâlip olan gazete” diye sahneye çıkmıştır. Muhbir ibtidâiyyeden (ilkokul) medreseye kadar eğitimi esas almak iddiâsıyla çıkmıştır. Gazete, yıkıcı fikirleri savununca Mustafa Fâzıl Paşa’nın da’veti üzerine Paris’e taşınmıştır.
Basîret Gazetesi de Osmanlıda çıkan silik gazetelerden biridir.
İbret Gazetesi ilk olarak Aleksan Sarrafyan tarafından 1869 yılında Kevkeb-i Şarkî (Doğu Yıldızı) adıyla çıkıp belki de Şark hareketinin başlangıcını oluşturmuştur. Bu gazete bir ay süreyle kapatılmış, uzun soluklu bir yayın hayâtı da olmamıştır.
Hürriyet 1868 yılında Âgâh Efendi, Nâmık Kemal, Ali Suâvî, Ziyâ Paşa, Nûri, Reşâd ve Rifât Beylerden oluşan bir grup tarafından çıkarıldı. “Yeni Osmanlı Cem’iyyeti” yoluyla Sultan Abdülazîz’e, Âlî Paşa’ya sert muhâlefette bulundular. Bu gazete de Mustafa Fâzıl Paşa tarafından desteklenmiştir. Ah Mısır hidivleri! Osmanlı beslemesi Mustafa Fâzıl Paşa! Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu! Paris’teki Osmanlıya ihânet fitnesini parayla destekleyen kişi!
Muhbir Gazetesi’nden sonra yurt dışında çıkarılan ikinci gazete Hürriyet’tir. 29 Haziran 1868’de bu def’a da Londra’da fitne hayatına başladı. (Faydalanılan Kaynak: Osmanlı Siyâsî Hayâtında Basının Rolü, 19. yy Örneği. Öğr. Gör. Dr. Oğuz Han Öztay, Van Yüzüncü YY. Üniversitesi)
Şimdi mes’ele şu: Osmanlıda çıkan her yeni şey devlete muhâlefet hâlindeydi. Yeni yetme muhâlifler devletle devamlı bir mücâdele içindeydi. Bu yeni yetmeler, Tanzîmatçılar, Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihâdcılar, el ele halay çekerek bu devleti yıktılar. Halay başında mendil sallayanlar da Masonlar Sabetaistler, Makedon ve Bulgar çeteleri idi. Tek ortak hedefleri Osmanlı Devleti’ni yıkmaktı.
İttihâdcılar bunlardan bir adım ileride idi. Asker dayanışmalı ve daha iyi organize olan bu cem’iyyet bile-isteye bu gruplarla sarmaş dolaş olmuştur. Diğerleri gibi pembe hayalli ihtilâlci değil, iyi yetişmiş militarist bir gruptu. Hem saltanâtın hem Hılâfet’ın veballeri büyük oranda bunların omuzlarındadır.
DİĞERLERİNDE EDEBİYAT BİZDE İHTİLÂL
Bu dönemde edebiyat denince tahrîkin ideolojik deklarasyonu (bildirisi) romanlardı. Tanzîmât’ın ortalarıyla berâber bir roman furyası başladı. Osmanlıda önceleri roman ve hikâye yoktu; huzur ve saâdet vardı. Modernlik ve kalkınma eğer bu argümanlarla sağlanıyorsa, bunlar yokken Osmanlı Devleti dünyânın en büyük en müreffeh devletiydi. Bunlar geldi Osmanlı târ ü mâr oldu. Tekrar söylüyor ve yazıyoruz: Bunların felâket tellâllığını yapmayız. Ne edebiyat ne gazete ne de roman ve hikâye düşmanıyız. Bize ecdâdımızı yanlış tanıtan ve onlara düşman bir nesil yetiştiren bu zihniyete karşıyız.
OSMANLI ESTETİZMİ
Osmanlı estetik (bedîî) tablomuzun en renkli göstergesi dîvân şiiri idi. Son derece hoş, lâtîf, terennümlü ve nezâket timsâli idi. Onda rakîbi istihfâf (rakîbi hafife alma) îmâ ile söz sokma, husûmet yok; bunların yerine letâfet, övgü, devlet adamlarına medhiyye ve tabîî ki en başta da Allâhü te’âlâya tahmîd ve sevgili Habîbine salât ü selâm yer alırdı.
Osmanlıda bugünkü anlamda hikâye yoktu. Bunun yerine destânî mesnevîler yer alıyordu. Leylâ vü Mecnûn, Husrev ü Şîrîn, Kerem ile Aslı, Süheyl ü Nevbahâr gibi aşkın kirlenmemiş en mükemmel tablolarıydı.
Halkın duygularına hitâp eden dînî hikâyeler de vardı. Hayber Kal’ası Cengi, Kesikbaş Destânı, Yûsuf ü Züleyhâ gibi aynen tekrarlanan ve köy odalarında, ocak başlarının vazgeçilmezlerinden olan bu hikâyeleri genelde kıssahanlar okurdu.
Eski edebiyâtımızda genelde buğz, şiddet, bedduâ veyâ iftirâ gibi unsurlar yer almaz, şâirler duygularını en sâfiyâne şekillerde aktarırlardı.
Başkalarını tehzîl, tahkîr veyâ îmâ yoluyla aşağılamak suç ve günah sayıldığı için bu mecrâya dalınmazdı. Aksi durumda Nef’î gibi canlarıyla öderlerdi.
Vakanüvislerin (olay anı târih yazıcıları) yazdıkları harp sergüzeştleri büyük bir zevkle okunur, Efendimize ve şehitlerimiz bol bol rahmetler ve Yâsinler gönderilirdi.
Şehrengizler yazılır, en güzel şehirlerimizin panoraması çizilirdi.
Şehnâmelerde, pâdişahların savaşları anlatılırdı.
Güzellere güzellemeler yazılır, gazel çerçevesine büründürülürdü. Edep dâhilinde kadife yumuşaklığında ay yüzlü güzeller ipekler sarılmış rüyâlarla bizlere hayâl ettirilirdi. Denilebilir ki dünyâda hiçbir güzel, dîvân edebiyâtındaki yüksek iltifâta nâil olmamıştır. Çarşaf, ferâce hattâ peçe altındaki mâverâî güzellik hangi duygularla bu kadar güzel övülebilir. Hayret!
Enderunlu Vâsıf’ın şu beytine ne denebilir: “O gül endâm bir al şâle bürünsün yürüsün ///Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün...”
Veyâ bir şâirin Hazret-i Resûlullâh için “Aşkınla şereflendi hayâtımla memâtım /// devletle geçen ömre nihâyetsin Efendi’m.” (Hayâtım da ölümüm de senin muhabbetinle şeref kazandı. Devletle geçen ömrümün nihâyeti de sensin Efendi’m)
Yahyâ Kemâl’in dîvân şiiri için yazdığı şu rubâî ne kadar güzeldir. “Eslâf kapıldıkça güzelden güzel/// Fer vermiş o neş’eyle gazelden gazele/// Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm /// Bir meş’aledir devredilir elden ele.” Yâni Divân şiiri kıyâmete kadar bir meşale gibi elden ele devredilir.
Heyhât! Hayfâ! Vâ esefâ! Ama elden ele devredilemedi dîvân şiiri. Osmanlı yüksek kültürü bitti. Kültürsüz, duygusuz, estetizmden uzak bir nesil yetişti. Hayâtı sâde fen ve teknoloji zanneden, kaba bir nesil... İster “x” kuşağı, isterseniz “z” kuşağı deyin.
Harf inkılâbıyla 1000 yıllık edebiyat ve kültürümüzden ve dolayısıyla da 5000 yıllık târihimizden koptuk.
HALK VE DÎVÂN EDEBİYÂTI
İki ayrı mecrâdan akan iki ayrı edebiyat. Biri yüksek ve estetizmin zirvesinde, medrese ve sarayın desteğindeki divân edebiyâtı; diğeri genelde spontane, halkın duygularının dile getiren halk edebiyâtı. Birine klâsik, diğerine popüler edebiyât diyoruz. Aynı akım bütün dünyâda vardır. Müzikte de klâsik ve folk vardır. Dîvân edebiyâtı tasavvufla süslenen Sünnî ekol şiiri; halk şiiri ise pastoral yâni tabiat güzellikleri veyâ güzelleri öven koşmalar veyâ kahramanlık duygularını anlatan koçaklamalar ya da ağırlıkla Alevi-Bektâşi tekkelerinden terennüm edilen saz eşliğindeki nefeslerdi.
Halk edebiyâtının en eski ürünü destanlardı. Sözlü ve manzûm olan bu uzun eserler binlerce yıl eskiye dayanırdı. Destanlar da İslâm öncesi ve sonrası diye ayrılırlar. Bunlardan târihimizi, törelerimizi, âdâbımızı ve vatan sevgisini ve ana babaya saygıyı öğreniriz.
Dîvân edebiyâtının kaynakları tefsir, hadîs, kelâm, siyer, târih ve menkıbelerdir. Şiir ve düz yazılı eserler bu edebiyâtın kapsamındadır.
Osmanlı dönemi edebiyâtında her eser “besmele”, “hamd” ve “tasliye” (Efendimize salât ü selâm) ile başlardı. Bu târih ve diğer eserlerde de aynıydı. Bu arada Râşid Halifeler de (radıyallâhu anhüm ecmain) asla unutulmazdı. Osmanlı Türk toplumu merkezî yaşayışında, düşünüşüyle, san’ati ve edebiyâtıyla tam bir Sünnî-Hanefî Müslüman ümmet bütünlüğünün parçası idi. Coğrafi alan i’tibâriyle diğer hak mezheplere de (özellikle Şâfiî) mezhep kâdısı ve müftîleri ta’yin edilirdi. Gayr-i Müslim tebaanın da dînî faaliyetlerine hak tanıyan bir devletti Osmanlı.
Dîvân edebiyâtındaki tasavvufî unsurlardaki bâzı söyleyişler birçok kişinin tenkîdine de sebep olmuşsa da buradaki metaforu (benzetme ve mecazları) anlamadan suçlamak pek uygun değildir. Arap ve sonrasında Îran kaynaklı dîvân edebiyâtının en güzîde kolu “gazel”di. Bunun konusu da aşk, kadın ve şaraptı. Osmanlının münevver edebiyâtı bu olup, pâdişâhı, paşası, kadısı, hatta şeyhülislâmı da bu edebiyatla uğraşınca bu konularla gazel yazmaları mümkün değildi. İşte bu sebepten bu edebiyâta bir mecrâ buldular. Tasavvufî unsurlar birtakım alegori ve mecazlarla birden renk değiştirdi. Şarap-ilâhî aşk, meyhâne-tekke, muğ veyâ muğbeçe-şeyh efendi oluverdi. Bunu öyle îzâh ettiler ki, meselâ Bağdatlı Rûhî’nin şu beyti birçok şeyi açıklar:
“Sanman bizi ki şîre-i engûr ile mestiz /// Biz ehl-i harâbattanız mest-i Elest’iz” (Bizi sakın üzüm suyu ile sarhoş oldu sanmayınız. Bizim harâbîliğimiz Elest Bezmi’nin sarhoşluğudur.)
Veyâ Kemalpaşazâde’nin: “Iyş u nûş eyle anma gam-ı ferdâyı/// Sana ısmarladılar mı bu yalan dünyâyı (Ye iç yarının tasasını çekme. Bu yalan dünyâyı sana mı ısmarladılar!) Evliyâdan Şeyhülislâm İbn Kemâl (Paşazâde) “Ye iç gerisine karışma. Yarını tanzîm etmek senin değil Allâhü te’âlânın işidir” diyor.
Şimdi bunu anlamadan bu beyte anlam verirseniz İbni Kemâl’e bühtân edersiniz.
A’RÂB-GÖÇEBE TÜRKMEN BENZERLİĞİ
“Kur’ân-ı kerîm’de ‘A’râb’ diye bir ifâde geçer. Bu kelimede bedevîlerin câhilâne hareket ve temennileri bildirilmektedir. Bedevîler, Arabistan’ın sahralarında oturup kendilerine ‘A’râb’ denilen (küfre düşmede ve nifakta daha galizdirler) bu tâife Allâhü te’âlânın ve Resûl’üne indirmiş olduğu şer’î hükümlere, farzların ve sünnetlerin hudutlarına ve ehemmiyetlerini bilmeğe uzaktırlar. Çünkü bunlar medenî merkezlerden uzaklarda bulunmaktadırlar. Âlim kimseler ile görüşememektedirler... Bu Bedevîler muhtelif şûbelere ayrılmışlardır. Şehirlere yerleşen bu bedevîlerin bir kısmı da temiz bir îtikad sâhibi olmuşlardır. Çünkü artık ilim merkezlerine yerleşmişlerdir.” (Ömer Nasûhî Bilmen, Kur’ân-ı kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri, Hazer Yayınları ve Dağıtım Tevbe Sûre-i celîlesi 97. Âyet tefsîri’nden)
Türkmen: Türk ümmeti şuubâtından bir büyük kavim ki esâsen göçebe hâlinde yaşayıp Âzerbaycan ve Irâk cihetlerinde sâkin olanlardır. (Şemseddîn Sâmî, Kaamûs-ı Türkî, s. 393, Fî 9 Ağustos 1317 Dersaâdet Matbaası, İstanbul)
“Daha Karamanlılar zamânında Babâîlerle Dobruca’ya giden Sarı Saltuk, Buzağı Baba, Geyikli Baba, Barak Baba, Babâî şeyhlerindendi. Selçuklular zamânında Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Yavuz’a karşı ayaklanan “Kızılbaşlar” (sürh-serler) hep Babâîlerin devamıdır. Kızılbaş denilmesinin sebebi Şah İsmâil’ın başına kırmızı taç giydirmelerindendir. Alevîler ve Kızılbaşlar Emevîlerin Abbâsîlerin ve Osmanlıların halifeliğini kabûl etmemişlerdir.” (M. Çağatay Uluçay, Öğretmen Kitapları, İlk Müslüman Türk Devletleri Devlet Kitapları, MEB Basımevi 1976, s.290)
Adı geçen topluluğun Sünnî ilim merkezlerinden kopuk yaşamaları ve Hılâfet’e karşı olmalarından dolayı şehir merkezlerinden uzak yerlerde tekkeler kurmuşlar ve görüşlerini geliştirmişlerdir. Şer’i sistemin getirdiği farz ibâdetleri kabûl etmeyip Asya Bozkırlarından getirdikleri ritüelleri bugün de yaşamakta ve yaşatmaktadırlar. Sâde bir Türkçe ile yazdıkları tekke nefesleri, özellikle Pir Sultan Abdal ve Kaygusuz Abdal’ın bâzı İslâm’a muhâlif şathiyeleri vardır
.
Kime göre eski, kime göre yeni?
21 Aralık 2024 02:00 | Güncelleme :21 Aralık 2024 05:11
A -
A +
Çin ve Rusya, 20. asrın en sıra dışı rejimini yâni komünizmi idârî şekil olarak aldı. Genelde dinlere savaş açtılar, ibâdethâneleri baskı altına aldılar ve diğer devletlerle iletişimi asgarî seviyeye indirdiler; fakat alfabelerini değiştirmediler ve dile de müdâhale etmediler.
Yeni yapılanmalar bir temel ararken eskiyi hep yok sayarlar. Bizde bu yapılanmadaki hatâ başlangıcı 1839 Tanzîmât sonrasıdır. Hâlbuki klâsik medeniyetler hep eski temeller üzerine binâ edilmiştir. Esâsında eski diye bir kavram oluşmayıp sâdece medenî temâyüllerde birtakım farklı metotlar gelişmiştir. Bunun en büyük sebebi de kültür altyapısının değişmeyerek medeniyetin tekâmülünde bir aktör olmasına bağlıdır.
Millî tezâhürler, coğrafî değişmeler, istilâlar ve yıkımlar içinde sıkıntılı dönemler geçirirler. Fakat bir milleti tamâmen yok etmedikten sonra binlerce yıldır oluşan kültürü yok etmek mümkün değildir. Çin, Îran, Mısır ve Hindistan gibi devletler binlerce yıllık kültür altyapısını koruyarak yeni dünyadaki yerlerini aldılar. Hâlbuki bunların hepsi çok büyük değişmeler geçirdiler. Fakat bunların hiçbiri aslî kültürlerinden kopmadı.
Çin ve Rusya, 20. asrın en sıra dışı rejimini yâni komünizmi idârî şekil olarak aldı. Normal bir demokratik rejim olmayan komünizm, tabîî ki ihtilâller sonucu yerleşir. Bu devletlerde de böyle oldu. Genelde dinlere savaş açtılar, ibâdethâneleri baskı altına aldılar, diğer devletlerle iletişimi asgarî seviyeye indirdiler; fakat alfabelerini değiştirmediler ve dile de müdâhale etmediler. Mao, Çin’de Batı klâsik eserlerine savaş açtı. Hattâ onları nişan talimgâhında hedef tahtasına bile koydu. Moğolların, Hülâgu’nun Bağdat kütüphânelerinde yaptığı yıkımı ülkesinde Batı eserleri için uyguladı. Fakat Çin’de dînî, kültürel, mistik kültür altyapıyı oluşturan Taoizm’e dokunmadı. Taoizm antik Çin’de ortaya çıkan ve temeli Dao De Jing’e dayanan bir öğretidir. Bu inanış dünyâ işleriyle fazla uğraşmaz. Yine Çin’e ait olan Konfüçyanizm’de sosyal düzen âile ve ahlâkî değerler ağır basar. İkisi de Çin kültürüne âittir. Her şeyi altüst eden Mao, bu temel alt kültür argümanlarıyla fazla oynamadı.
Aynı rejime ihtilâlle geçiş yapan Rusya Batı’ya karşı hem mesâfeli hem de temkinli durdu. Kuzey ve Doğu Avrupa’yı askerî metotlarla istilâ edip onları komünist blok ülkelerine dâhil etti. Artık Çekoslovakya, Polonya, Doğu Almanya, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan CCCP’nin uydusu hâline geldiler. Çoğu Ortodoks ve Slav olan, Kiril’i alfabe olarak kullanan bu devletler askerî emperyalizmin baskısı altında hürriyetlerini kaybettiler, ama dînî ve kültürel alanda pek fazla etkilenmediler. Ekonomi parkurunda asra hiç de uymayan Marksizm’in yıllarca çilesini çektiler. Berlin Duvarı yıkılınca Batı Almanya ile komünist Doğu Almanya arasındaki ekonomik uçurum, bu rejimin ideolojik ve yayılmacı bir sistem olduğunu da gösterdi. Komünist blok ülkeleri “Orak-Çekici” sembol olarak kullandılar. Yönetim sistemleri “Halk Cumhûriyeti” oldu. Millî kültürün ilk tezâhürü 1956’daki Macaristan’da Sovyetler Birliği destekli Stalinist hükûmete karşıydı. Tabîî ki bu direniş kısa bir süre sonra kanlı bir şekilde bastırıldı. 150 bin Macar yurt dışına kaçtı.
Kime göre eski, kime göre yeni?
Çarlık Rusya döneminin en önemli sanatçıları komünist rejime rağmen değer kaybetmediler. Bayrakları marşları değişti; alfabeleri, dilleri, klasik kültürleri değişmedi. 1821 doğumlu Çarlık Rusya sanatçısı büyük romancı Dostoyevski yine aynı değerdeydi. Aynı şekilde 1799 doğumlu Puşkin de 1809 doğumlu Gogol da edebî ve roman sanatı değerlerini bu rejimde de kaybetmedi. 1840 doğumlu Çaykovski, Sergey Rahmaninof da müzikte Komünist Rusya’nın da iftihârıydı.
Bizde Tanzîmat’la başlayan yenileşme 1839’dan 1920’ye kadar tam bir bocalama, sınama yanılma dönemidir. Batılı olalım, tamam da bunca yıllık târihî ve edebî müktesebâtı ne yapacağız diye düşünmediler bile. Yeni edebî türler deneyen edipler hâlâ dîvân nazım tekniklerini kullanıyorlardı. Batılı olmaya çalışıyorlardı ama onlar ne dil ne mûsikî ne alfabe ne de davranış yönüyle bize benziyorlardı. Batı’ya karşı romantik bir hayranlık başlamıştı. Bir defâ olsun Paris’i görebilmek, monşerler gibi setre pantolon, ceket ve şapka giymeyi öyle istiyorlardı ki… Ama Osmanlı mülkünde bunları ancak gayr-i müslimler giyebiliyorlardı. Bunların yapılabilmesi için milletinden ve kültüründen kopmuş bir öncü tayfaya ihtiyaç vardı.
Bunların yapılabilmesi için Hılâfet ve saltanâtın gölgesinden kurtulmak gerekirdi. Batı’dan “Hürriyet”, “Adâlet”, “Müsâvat” (eşitlik), ve “Uhuvvet” (kardeşlik) gibi kavramları Osmanlıya adapte etmeye başladılar. Sonra bütün azınlık ve çetelerin iş birliği ile yeni anayasalar ve meşrûtiyetler gelmeye başladı. Bunların bir tek amacı vardı: Saltanâtı yıkmak! Gerisi hep lâf ü güzaftı.
Eski medeniyetlerde kültür değişmeleri olmayan bir altyapı üzerine binâ edilirken etnik temizlik de zaman zaman gündeme gelmiştir. Stalin döneminde özellikle Türklere ve Kafkas kavimlerine sürgün ve katliamlar uygulanmış, rejim aleyhtârı 1,5 milyon insan öldürülmüştür. Ayrıca 1940-1953 yılları arasında 46.000 Moldovalı, 61.000 Belaruslu, 571.000 Ukraynalı 119.000 Litvanyalı, 53.000 Letonyalı sürgün edilmiştir. Bunun amacı işçi sınıfı görünümlü askerî bir totaliter rejim kurmaktı. Aslen Gürcü olan Stalin, Rus altyapısına dayanan yeni Sovyet rejiminde Kirille yazılan hiçbir eski esere dokunmadı, Ortodoks Kirilli hiçbir dînî eseri yok etmedi; bir kısmını sakladı, gizledi ama imhâ etmedi. Aynı uygulamayı Mao da yaptı. Dünyânın en zor alfabesi olan Çin alfabesine dokunmadı. Çin dilinde yenilik yapmadı.
Bir milletin dili, edebiyâtı, kültürü ve müziğiyle oynarsanız, o millet sıradanlaşır.
BİZ AYRI BİR MİLLET OLMALIYIZ
Yeni yapılanmanın yeni düşüncesi buydu: Biz artık eski millet değiliz. Batılıyız veyâ öyle olmalıyız. Onlar, biz kendi kültürlerini kabûl etmemiz için kucak açıyorlardı ama hâlâ Müslümandık, hâlâ Kur’ân-ı kerim alfabesini kullanıyorduk. Hâlâ minârelerimizden “Allâhü ekber” sesleri yükseliyordu. Hristiyanların romantik hayâli İslâm âleminin hadîs-i şerîfe dayalı mukaddes fethinin sembolü Ayasofya’dan hâlâ beş vakit ezân okunuyor ve mukaddes emânetler dairesinde hâlâ 24 saat mübârek kitâbımız tilâvet olunuyordu. Batı bizi bunlarla kabûl etmezse biz de onların istediği gibi çakma Batılı olmalıyız. Olduk da… Garip bir millet olduk. Devlet Batılı, millet aynı millet. Saf temiz, Türk ve Müslüman.
Uygulamalar başlamalı ve Batı’yı memnun etmeliydik. Meselâ 2 Kasım 1934’ten 6 Eylül 1936’ya kadar geleneksel Türk müziğinin radyodan çalınması yasaklandı.
1936’da Millî Eğitim Bakanlığı’nın bütün okullara göndermiş olduğu bir genelge ile okullarda Türk müziği eğitimi yasaklandı. Yine aynı genelge ile Dârü’l-elhân’daki (konservatuvar) Türk müziği şûbesi kapatıldı.
Bu olanlar bir kültür ihtilâli değilse nedir? Osmanlının klasik müziğini Arap-Fars etkisi var diye yasakladınız, peki, Orta Asya bozkırlarından esen rüzgârın getirdiği Türk halk Müziğini niye yasakladınız?
Çin ve Rus komünist devrimlerinden sonra bu kültür altyapılarına dokunulmadı. Kiliseler aslâ depo yapılmadı.
GEÇİŞ NESLİ TEMSİLCİSİ: İTTİHÂD VE TERAKKÎ
İTC’nin Türkçülüğünün mîmârı da Yahûdi ve Hristiyanlardı. Moiz Kohen, Leon Kahun, Agop Dilaçar vb. niye bu işe bu kadar önem verdiler? Şimdi sorarız? Nihal Atsız’ın ve Ahmet Arvâsî’nin Türkçülüğü ile bu gayr-i Türklerin ideolojileri bir olabilir mi?
İTC ile başlayıp devâm eden nesilde âdetâ kültürümüz başka bir mecrâya sokuldu. Yeni kurulan “Türk Dili Tetkîk Cem’iyyeti”, Ziyâ Gökalp’ın önderliğindeki “Yeni Lisân” hareketinden çok uzak ve tasfiyeci idi. Hâlbuki “Yeni Lisancılar” dilde mâkul bir reçete sunmuşlardı.
Yeni Türkçede yapılan tasfiye, Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılması amacındaydı. Hâlbuki bu kelimeler 1000 yıllık kültür altyapımızın, edebiyâtımızın, târihimizin ve dînimizin en eski yapı taşıydı.
Hızla gelişen değişmelerle önemli müesseseler lağvedilmeye başladı. Dârü’l-kurrâ ve Dârü’l-hadîs gibi İslâmî ilim yuvaları kapatıldı. Şu ifâdelere bir göz atalım:
VÂLÂ NÛRETTİN’İN ŞAŞIRTAN SÖZLERİ
“Eskiden ilim sâde iki türlü olurdu: Elifli ulûm-ı âliyye ve ve ayınlı ulûm-ı âliyye. Ayınlı ulûm-ı âliyye doğrudan doğruya dîn-i mübînden bahseden ilimdi. Elifli ulûm-ı âliyye ise yüksek ilimleri âlet mesâbesinde öğrenilen ilimlerin hey’et-i mecmuasıydı. Eski zihnimiz bunların hâricinde ilim kabûl etmek istemezdi. Hattâ riyâziyât, şiir miir medrese muvâcehesinde neydi bilir misiniz? Birtakım ma’rifetler boş şeyler sayılırdı; fakat ilmin dışında tutulurdu. Meselâ tentene yapmak bugünkü Dârü’l-fünûn nazarında neyse, edebiyâtla iştigâl zamânın dârü’l-fünûnu olan olan Süleymâniye kürsüleri muvâcehesinde oydu.
Bizden evvelki nesil riyâziyattan edebiyâta kadar, nebâtâttan hayvanâta kadar -medreselerin i’tirâzına rağmen- ilim çerçevesi dâhiline soktu….
Şarlo’nun husûsî hayâtında mağmum (asık suratlı) olduğunu bilmemek, Fâtih’in İstanbul’u fethettiğini bilmemek kadar garip…
Yanings en iyi makyaj yapan aktördür deyin.
-Ne münâsebet Yanings belk en iyi temessül eden (rol yapan) artisttir; fakat en iyi makyaj yapan Lon Şaney’dir.
Sonra sizin Bergsonist yâhut Dürkhaymist olduğunuz gibi, onlar da Greta Garboist veyâ Marlen Ditrihisttirler.”
Vâlâ Nûreddin (Ali Cânip Yöntem, Vâlâ Nûreddin (Vânû), Yepyeni İlimler, Lise 5. Sınıf Edebiyat, Kanaat Kitabevi ile II. Sınıf II. Devre Muallim Mektepleri, 1942, İstanbul, ss. 106-107-108)
Şimdi Vâlâ Nûrettin Batılı olma yolunda aşılması gereken engeller ve bilinmesi gereken yüksek ilimlere(!) bir bakar mısınız? Bunları bilmezseniz, câhildiniz.
MEDRESELER
Eskiden Osmanlıda iki ilim varmış, “Elif” ve “Ayn”lı yüksek ilimler. Ayınlı ilimler din ilimleri; elifli ilimler ise yardımcı ilimlermiş. Eski zihniyet bunlardan başka ilim de kabûl etmezmiş. Matematik, şiir edebiyat medrese engeline takılırmış.
Şu ifâdeleri hayretle okumamak mümkün değil. Evet, Osmanlı medreselerinde esâsen iki aslî ilim okutulurdu, ama Vânû’nun dediği gibi değil.
Yâni ilimler din ilimleri ve beden ilimleri diye ikiye ayrılır. Din ilimleri çok uzun bir süre gerektiren ilimlerdir. Bunlar, ulûm-ı âliyye: İlm-i ahlâk, ilm-i bedî’î, ilm-i belâgat, ilm-i beyân, ilm-i bâtın, ilm-i ezelî, ilm-i ferâiz, ilm-i fıkıh, ilm-i hadîs, ilm-i tefsîr, ilm-i hâl, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i usûl-i hadîs, ilm-i usûl-i kelâm, ilm-i usûl-i tefsir, ilm-i sarf. Bunlara İlm-i âliyye (yüksek ilimler) denir.
Bunlar ulûm-ı âliyye ve ulûm-ı ibtidâiyye olarak da ikiye ayrılır. Ayın ile başlayanlar aslî din ilimleri, ibtidâî ile yani elifle başlayanlar ana ilimleri öğrenmek için yardımcı olan âlet ilimleridir. Bunlar da sarf, nahiv, belâgat, mantık vb. ilimlerdir.
Ulûm-ı nakliyye din bilgileri, yâni “edille-i şer’iyyedir (Kur’ân-ı kerîm, Hadîs-i şerîfler, icmâ’ ve kıyâs).
Ulûm-ı akliyye ise his organları ile duyularak ve akılla incelenerek ve hesap edilerek elde edilen ilimlerdir. Fen bilgileri ve benzeri ilimler, tecrübî (deneysel) ilimler bu gruba dâhildir. (Dînî Terimler Sözlüğü, Türkiye Gazetesi, Cilt II s.273)
Ayrıca gramer için sarf ve nahiv yâni isim ve fiil çekimleri, isim cümleleri, fiil cümleleri, zamirler, sıfatlar, zarflar, bağlaçlar, fiilimsiler, şartlı çekimler, aktif ve pasif cümleler, bunlar hep sarf ve nahivin konularıdır.
Bunun yanında vâizlere, muallimlere, hatiplere ilm-i hıtâbet çok önemlidir. Ayrıca dînî ilimler içinde yer alan fesâhat, belâgat, talâkat, selâset hem yazı hem de konuşma için açıklık, anlaşılırlık, akıcılık ve bol kelime haznesi gerektiren ilim dallarıdır.
Beden ilimleri ise fizik, kimyâ, metematik, astronomi, tıp, biyoloji, zooloji, teşrih (anatomi) misâhat (arâzî ve kadastro) ilmiydi.
İlm-i mantık ve onunla bağlantılı olan kelâm da uzun bir eğitim dönemi gerektirirdi.
Vâlâ Nûreddin Avrupa’da öğrenim gören iyi yetişmiş bir Osmanlı aydını olmasına rağmen gerek TKP üyesi ve gerekse Nâzım Hikmet’in en yakın dostu olması hasebiyle gerçekleri bilerek saptırmaktadır. Hep yaptılar bunları. Medreselere bühtân eden Vânû, medreselerin ne olduğunu bilmiyor muydu? Nedir medrese, bir bakalım:
İlim âleminde ilk medrese yaptıran Türk ümerasından Nişâbur Hâkimi Emir Nasr b. Sebüktegindir. (M. 1033)
Anadolu’ya ilk medrese Selçuklularla girmiştir: Sırçalı Medrese (1242) Karatâî Mederesesi (1252) İnce Minâreli Medrese (1276)dir.
Orhan Bey saltanâtının 3. yılında İzmit’te bir medrese yaptırmıştır.
Osmanlıda hemen başlangıç döneminde câmi ve mescidler de mektep olarak kullanılmıştır.
Fâtih İstanbul’u alınca asrın en büyük medresesi olan Sahn-ı semân’ı (8’li medrese) yaptırmıştır. Câmi yanında yapıldığı için “sahn” medresesi adını almıştır.
Bütün ilimler fenler medreselerde okutulur, hekimler, hâkimler, mühendisler hep buralardan yetişirdi. Topçulukta eğim, zâviye, trigonometri, milyem, barut hakkı, metal ısınma esnemesi, matematik, geometri, metallerin ısıma ve soğuma ile genleşmesi, büzülmeler hep fizik ilmiyle ilgiliydi.
Sağlıkta önce hijyen için her medrese yanında temizlik için evvelâ hamamlar sonra da mekteb-i tıplar açılırdı.
Osmanlı rûhî tedâvî için mescidleri, bedenî sağlık için temizlik yuvaları olan hamamları ve bünye hastalıkları için ise tıp mekteplerini ve kütüphâneleri hep medrese külliyesinde yaptırırdı.
Kânûnî zamanında Süleymâniye civârında tabâbet (tıp) ve riyâziyât (matematik) tahsîli için teşkîlatlı mektepler açılmıştı
Medreselerde Fenârîler, Molla Husrevler, İbn-i Kemâller, Ebussuûdlar , Buhârîler, Nesefîler, Gazâlîler, İbn-i Sînâlar, Tûsîler, Cevherîler gibi büyük âlimler yetişmiştir. (Kısaltılarak kullanılan kaynak, Mehmed Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II, MEB. İstanbul, 1997, ss. 436-437-43)
Bütün bu gerçeklere rağmen Osmanlıya hele de ilim sahasında iftirâ edenleri sizlere havâle ediyorum. Karar sizindir.
.
Yeni Türk inkılâbı, ihtilâli veya devrimi
4 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :4 Ocak 2025 04:54
A -
A +
Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC’nin faâliyetleri sonucunda yeni bir devlet kurulmuştu. Devlet yeni ama millet yine aynı milletti. Emr-i vâkî ile millet değişemez. Çünkü milletin altyapısını kültür oluşturur. 5000 yıllık Türkistan uzantısı olan bir devleti hemen Batılı yapmak o kadar da kolay değildi. O hâlde âcilen değişimler devreye girmeliydi!
“Her”- ist” koltuk değneği olmadan yürüyemeyeceğini îtirâf eden bir zavallıdır. “-İzm”ler birer anachıronizmdir. Yâni kalıplaşan, canlılığını yarı yarıya kaybeden birer konserve düşünce… Batı’dan gelen hiçbir “-izm”mâsum değildir.
Biz ki nassı, mukaddesler dünyâsından kovduk… Avrupa’nın ictimâî ve siyâsî mitosları karşısında apışıp kalmak, bu kendini küçük görmek, bu papağanlaşmak ne için? Unutmamak lâzım ki “-izm”ler ictimâî bir sınıfın müdâfaasıdırlar. İctimâî bir sınıfın, bir milletin veyâ bir medeniyet câmiasının…” (Cemil Meriç, Bu Ülke, Ötüken Yayınları, İstanbul 1975, s. 92)
Yeni Türk inkılâbı, ihtilâli veya devrimi
Yazımıza Cemil Meriç’in mükemmel bir tesbîti ile başladık: “-izm”ler ve Avrupa…
Avrupa, millet ve kültür hattâ din konularında homojen olmadığı için, hizipler birbirine zıt olan “-izm”ler etrâfında halkalaşmış, sosyal sınıfların sermâyesine, fikrî akımlarına, müziğine, her şeyine hâkim olmuş… Nasyonalizm, komünizm, kapitalizm, egzistansiyalizm, natüralizm, realizm, romantizm vs.
Bâtıl dinler bile “-izm”le sınıflandırmış… Chiristanizm, Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Şintoizm…
Kitâbî dinleri bu kalıba uyduramamışlar. Îsevizm, Mûsevizm veyâ Muhammedizm diyememişler. Denemişler ama tutmamış.
Edebî akımları birtakım kurallarla birbirinden ayırmışlar, felsefî akımlarla birleştirmişler, sonra rasyonalizm demişler, realizm demişler, natüralizm demişler, egzistansiyalizm demişler, parnasizm demişler, sembolizm demişler, demişler de demişler...
İSLÂMİYET VE “-İZM”LER
İslâmiyet’te “-izm”lere yer yoktur. Kur’ân-ı kerîm ve ehâdîs-i nebeviyye, yâni nasslar ile ictihâdlar vardır. Destanlarımızla başlayan sözlü edebiyat ve devâmında bunun içinden çıkan halk edebiyâtında ve İslâmiyetin vukûuyla tekrardan dizayn edilen dîvân edebiyâtında da “-izm”lere yer yoktur. “Alegori veyâ sembol diye üzerimize yapıştırılan sahte etiketlere de yer yoktur. Onlar “teşbîh” ve “istiâre” gibi benzetme san’atları olarak mânâyı tahkîm ederler. Ayrıca “mazmûn” gibi hassas ve aklî melekelere hitâb eden kalıplar da vardır.
Sonra birtakım araştırıcılar “sembol” ve “alegori” diye Şeyh Gâlib’in eserlerine tecâvüz ettiler. Cenâb’da veyâ Hâşim’de neyse ne de Gâlip’le bunların ne alâkası var? Teşbîh ve istiâre san’atlarını görmediniz mi? Bunlara neden “metafor” ve benzeri terimler kullanıyorsunuz? Böyle deyince Gâlib’in eserlerine değer kattığınızı mı zannediyorsunuz?
Peki, Fuzûlî’ye, Bâkî’ye, Nedîm’e romantik deyince değerleri mi yüceldi? O muazzam san’at muhtevâsı bu kelimelerle mi arttı?
Yahyâ Kemâl açıkça dîvân edebiyâtının devâmıdır. Gazelleri, şarkıları, rubâîleri hep bu tarzın açık örnekleridir. O zaman neden ona “Parnas” dediler? Y. Kemâl’in şiirleri parnas ekolünün şiirleri olarak “poesie pure” yâni saf şiirle Paul Valéry’ye mi benzetiliyor? O büyük şâirin şiirleri, kendisinin her zaman gururla belirttiği Osmanlı-Türk medeniyetinin bir nişânesi olarak görülmelidir.
Romanlara gelince; bizde “-izm”ler genelde Servet-i Fünûn’da hızla artan bir tür olarak romanlara kılıf olmuştur. Genelde başlangıç olarak aşk ve sevdâ konuları işlenmişse de sonra Tanzîmât”a kapaklaştırılan ama ne olduğu bile anlaşılamayan “halk için san’at” formülüyle halka dönük romanlara “realist”, sonra daha ileriki safhalarda halkı ve tabiatı konu alan roman türlerine “natüralist” denmiştir. Roman Batı mahsûlü olduğu için bu kalıplarda gösterilmesi normaldir.
Hâlide Edîb ile bayağı gelişen cumhûriyet romanları realist midir romantik midir yoksa ideolojik midir? İlk roman denemeleri el yordamı gibidir. İdeolojik değildir. Romantik veyâ nadiren gerçekçidir.
1960 sonrası romanları provokatif ve ajitatiftir; yâni tahrik eden türdendir. Bunları sonra çok geniş inceleyeceğiz.
Bu romanlarda “Bir devri lânetiyle boğan şâirin sisi” gibi bir buğz ve saldırı vardır. Yeni roman bir misyon edinmiştir: Yeni nesle bir yön çizmek! Bu kesin bir proje açılımıdır. Bu işe mutlakâ Anadolu dâhil edilmelidir. İstanbul’un Boğaz yalılarındaki sefîh hayatı yerine, çorak Anadolu topraklarıyla boğuşan köylü ele alınmalıydı.
Sonra yeni roman halka hitâp edeceği için dili de sâde olmalıydı. Ama hâlâ “Saray ve Ötesi” gibi romanları yazan Osmanlı kalıntısı zâdegânların bir türlü unutamadıkları romanları, hem şehir hayâtını hem de bu hayâtın süslü dilini yansıtıyordu. Meselâ “Aşk-ı Memnû” hâlâ dil yönünden ağır ve hâlâ “Yalı Takımı”nın hayâtını anlatıyordu. Kaldı ki Hâlid Ziyâ 1945’teki ölümünden evvel bâzı eserlerinin dillerini sadeleştirmiştir ama hâlâ eski izleri taşır.
YENİ DÖNEM
Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra yeni devlet, halkı yeni bir sistem ve rejim için dizayn etmeye başladı. Osmanlıda mekân İstanbul’du; yeni devlette mekân Anadolu’ya kaymaya başladı. Anadolu yüzyıllardır kendi kapalı kutusunda yaşıyordu. Savaş kararı alan ve savaşı başlatan veyâ bitiren İstanbul’du ama savaşanlar Anadolu halkıydı. Onlar için önemli olan toprağını ekmek, iki baş sığırını veya üç beş davarını besleyerek bundan faydalanmaktı. İttihâtçılar ile başlayan rejim mes’elesi projenin içine Anadolu’yu da dâhil ediyordu. Tanzimat’la veyâ Genç Osmanlılarla başlayan yeni rejim hayalleri İstanbul ve Anadolu’nun da dışında Avrupa’da faâliyet gösteriyordu. Onların yol haritasında Konya, Amasya, Erzurum, Sivas, Merzifon, Ağrı, Elâzığ veyâ Adana yoktur. Hat bellidir. İstanbul, Selânik sonra geniş alanda Balkanlar, Makedonya veyâ ilk dönemin atlama tahtası olarak kullanılan Kâhire, Paris, Cenevre ve Londra’dır. Anadolu kendi dışında onun da istikbalini etkileyecek olan bu hâdiselerden haberdar değildi.
KIRSAL ALANDAN BAŞLAYAN YOLCULUK
Kırsal bir alandan yine kırsal bir alana yâni Anadolu’ya gelen Oğuz’un torunları, bu alanlarda hem askerlik (çerilik, alplık) hem de çobanlık yapıyorlardı. Merv ve Nişâbur’u merkez olarak kabul eden Büyük Selçuklular, 1071’de Anadolu’ya ayak bastılar. Türkistan’ın özeti Anadolu’da teşekkül etmeye başlamıştı. Efsane bir devlet olacak Osmanlının ataları Kayılar, önce Ahlat’a sonra Viranşehir, Halep ve Karacadağ yöresine yerleştiler. Sonra Ertuğrul ve Dündar Bey’lerle Söğüt ve Domaniç’e yerleştiler. Hedef ve yön hep Batı’yı yâni Bizans’ı gösteriyordu. Belki ilk defa altyapısı gelişmiş bir şehir olan Haleb’i gören Kayı, Söğüt’e gelinceye kadar kırsal alan ve çadır dışı bir hayat bilmedi.
OSMANLIYA GELİNCE
Osmanlılar, her ne kadar Söğüt’te pazar ve çadır dışı hayâta geçmeye başlasa da Bursa’nın fethine kadar modern bir şehir hayâtı yaşamadılar. İstanbul’un alınması hem Türk târihinde hem de İslâm târihinde altın sayfalardan biridir. Şurası muhakkak ki gerek Bursa ve gerekse İstanbul geleneksel Roma mi’mâri ve altyapısına sâhipti. Osmanlıya geçen bu şehirlerdeki değişme İslamlaşan bir yapı, câmi, çeşme, sebil, kütüphâne ve hamamlardı. Böylece ihtidâ eden Konstantinapolis, maddî ve ma’nevi kirlerinden arınmıştı. Artık İstanbul ve taşra vardı. Devreye giren müşahhas Anadolu cephesi sancaklar, zürra’ (tarımla uğraşan köylüler) ve râîler (çobanlar) olarak ayrılıyordu. Pâyitaht idârî merkez olarak aynı zamanda, kazâî (adlî, kazâ, iftâ, mahkemeler), meşihat yani şeyhülislâmlık ve ilim merkezi olarak biliniyordu.
Sancaklar o zamanki şehzâdelerin eğitimlerinde ilk basamak olarak uygulamalı siyâsî akademiler görevi üstlenmişlerdi. Gerek sancak beyliği ve gerekse Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği ile payitaht ve taşra bağlılığı sağlanıyordu.
Anadolu askerlik mevzuunda ordunun silâh gücünün aslını temsîl ediyordu. Oğlunu askere gönderen baba artık bu işi devlete tevdî’ ettiğinden hemen sebeb-i maîşeti (geçim kaynağı) olan toprağına dönüyordu. İstiklâl Savaşı’na kadar seferberlikte yalnız asker çağı gelen gençler askere çağırılıyordu. Bu dönmeden sonra 15-65 yaş arası askere alınmaya başladı.
Köyde kalan 15 yaş altı çocuklar hem babalarına yardım ediyorlar hem de köy mescitlerinde Elif-bâ’ya çöküyorlardı. Büyük Anadolu şehirlerinde de ulu câmiler, medreseler ve kütüphâneler bulunuyordu.
Osmanlı döneminde savaşta maddeten ve mânen etkilenen asliyle İstanbul’du. Anadolu can kayıplarının acı gerçeklerini yaşarken, savaş ve barış kararları hep İstanbul’da alınıyordu. Sevr Antlaşması ve İstiklâl Savaşı’na kadar Anadolu hâlâ tehlikenin pek farkında değildi. Antalya, Antep, Adana düşman istilâsına uğrayıncaya kadar Anadolu acı gerçekle karşılaşmamıştı. Güney ve güneydoğu bölgelerinin İtalyan-Fransız, batı taraflarının İngiliz-Yunan, doğunun Rus işgaliyle Anadolu artık sâde pâyitahtın değil, kendilerinin de bu işin içinde olduklarının anlamışlardı. Devlete verdiği vergide zorlanan köylü artık toprağını, ekinini ve hayvanını düşman kuvvetlerle paylaşmak durumunda kalıyordu.
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini /// Yok mu kurtaracak baht-ı kara mâderini” diye Nâmık Kemâl’i böyle feryâd ettiren 1877-1878 Osmanlı Rus savaşıdır. Burada hançer dayanmış bağır İstanbul, bahtı kara anne yine İstanbul’dur. Ufak tefek başlayan Balkan (Rumeli) ayaklanmaları da sonradan tevattun edilen (vatanlaştırılan) evlâd-ı fâtihân topraklarıydı. Ama gariptir ki Namık Kemâl’in feryâd ü figânı, “Hürriyet Kasîdesi” Abdülazîz ve Abdülhamîd’e isyan kalkışmaları dâvetleriydi.
VE İSTİKLÂL SAVAŞI BİTTİ
İstiklâl Savaşının ardından düşman tav’an veyâ kerhen topraklarımızı terk etti. Meclis kuruldu. Yeni Anayasa yapıldı. Hânedânlık ve sonradan Hılâfet de lağvedildi. Böylece yeni kurulan devletin Osmanlıyla zâhiren hiç bağı kalmamıştı. Hılâfet’in kaldırılmasıyla İslâm dünyasından tecrît edildik. Yalnız kalmıştık. Avrupa ile savaşımız yeni bitmişti. İçimize döndük. Yeni düzeni kurma çabaları başladı. Başlangıç hiç de iç açıcı değildi. İsyanlar patlak verdi. Bunun sonunda da bir üst makâmı ve i’tirâzı olmayan İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Sayısı tam belli olmayan bir sürü insan darağacını boyladı.
Bunlara sebep olarak Şeyh Said İsyânı gösterildi. 1925 senesinde Güneydoğu Anadolu bölgesinde merkezî yönetime karşı başlatılan geniş çaplı Kürt ve Zaza aşîretlerinin destek verdiği, bâzı iddiâlara göre Kürt milliyetçileri ve Hılâfet taraftarları ayaklanmışlardı. Bu konuda bir hayli kitap yazıldı. Ama Seyyid Ahmed Arvâsî’nin “Doğu Anadolu Gerçeği” adlı kitabı olaya farklı bir açıdan bakıyordu. O kitapta etnik hareket asıl unsur olmayıp, Hılâfet’in ilgâsını sebep olarak göstermiştir. Aslında Şeyh Said bir tarîkat şeyhidir. Nakşîdir. Bu durumda bir etnik ayaklanmaya öncülük etmesi de aslen mümkün değildir. Bu dönemler iç kargaşanın arttığı bir dönemdir.
1925 târihli “Takrîr-i Sükûn Kânûnu” Meclis’e en geniş yetkileri vererek Doğu İsyânı’nın bastırılması amaçlandı. Gözler artık İstanbul’a değil, Anadolu’ya çevrilmişti.
YENİ HAMLELER
İnönü’nün verdiği bir kânun teklifi ile TBMM “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır” demişti. Bu kânun 13 Ekim 1923’te kabûl edildi. Böylece Doğu Roma ve Osmanlıya başkentlik yapan İstanbul, yeni rejimin arka plâna attığı bir şehir olmuştu.
Aslında Lozan’dan sonra İ’tilâf Devletleri zâten İstanbul’u terk etmişlerdi. İstanbul yabancı güçler tarafından hiç tahrîp edilmemişti. Kurtuluş Savaşı, Ankara’dan yönetildiği için Ankara başkent olarak seçildi. Aslında Meclis’te İstanbul’un başkent olmasını isteyenler de olmuştu. 1915’te Konya’nın nüfûsu 750.000, İstanbul’un nüfûsu 560.000 idi. Ankara’nın nüfûsu ise 300.000 civârındaydı. Konya Selçuklu’ya da başkentlik yapmış Anadolu’nun en târihî şehirlerinden biriydi. İstanbul’a Anadolu göçü yasaklandığı için homojen ve elit bir nüfûsa sâhipti. Yeni devlet Selçuklu ve Osmanlı gölgesinde olmak istemiyordu.
Ankara başkent ve idârî merkez olunca devlet bürokrasisinin burada teşekkül etmesi dolayısıyla nüfus hızla artmaya başladı. Yeni Devlet Türk dilini ve târîhini araştırma enstitüsü ve kurumları geliştirdi.
Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC’nin faâliyetleri sonucunda yeni bir devlet kurulmuştu. Devlet yeni ama millet yine aynı milletti. Emr-i vâkî ile millet değişemez. Çünkü milletin altyapısını kültür oluşturur. 5000 yıllık Türkistan uzantısı olan bir devleti hemen Batılı yapmak o kadar da kolay değildi. O halde âcilen değişimler devreye girmeliydi. Osmanlının İmparatorluk olması dolayısıyla unutuldu gibi görülen Türklük canlandırılmalıydı. O hâlde ilk hamle “Türkçülük” olmalıydı. Ne yazık ki bunun teorisyenleri Moiz Kohen, Leo Cahun gibi Yahûdilerdi.
Ziyâ Gökalp’a kadar Türkçülük sosyolojik bir kavramdan uzak, romantik bir ideoloji olarak belirdi. İslâm dünyâsından hızla kopan yeni devlet, yeni bir Türk dünyâsı kurmak istiyordu.
Kısacası yeni devlet ihtilâlle mi, inkılâbla mı veyâ tâbir-i âhar ile devrimle mi kuruldu. Buna belki çok geçmeden “fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür” bir nesil karar verecektir!
.
Yakın târihten ders aldık mı?
18 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :18 Ocak 2025 06:24
A -
A +
Kültür yozlaşması öyle bir şeydir ki, bir küp temiz (tâhir) suya bir damla necâset koymak gibidir. O tertemiz su hemen necîs olur. İşte Tanzîmât’la bu yapıldı. Su bir kere necîs olmuştu. Bu necîs suyu birkaç kez boşaltarak tekrar tâhir etmek mümkünken Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC def’alarca suya necâset koydu.
Yakın târihten ders aldık mı?
Tanzimat Fermanı, diğer adıyla Gülhane Hattı Hümayunu 1839’da
Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda ilan edildi.
Tespihin tânelerini tek tek koparmaya lüzum yoktur; imâmeyi koparırsanız tespih dağılır gider…
Başsız, lidersiz devlet olmaz. Tespihin tâneleri homojendir, ama millet homojen değildir. Tânelerin hepsi birbirinin aynıdır, benzeşirler. Her 33’te de bir ayırıcı bulunur. Bu ayırıcılar bölücü değildir. Aslında 33’leri birleştirmek içindir. Bunlar farklı tesbîhâtı belirleyen, farklı sözlerdir. Hepsi de bir imâmeye bağlıdır. Tıpkı ümmet gibi. İmâme, Muhammed aleyhisslâmdır. Farklı 33’ler ise ümmet içindeki farklı ırklardır. Hılâfet ve saltanatta ise imâme, Halîfe-i Müslimîn, rüknü’d-devle veyâ imâdü’d-devle olan sultandır.
Aslında ipi Tanzîmat’la gevşettiler, Genç Osmanlılarla çekmeye başladılar, Jön Türkler ipi kopartmak için Avrupa’dan yandaş aradılar, İttihâdçılar onların aradığı yancıları Avrupa’dan idhâl ettiler. 13 sene sonra da artık “sübha” bitmişti; hem Hılâfet hem saltanat gitti. “Otuz üç”ler çil yavrusu gibi dağıldı. Ne imâme kaldı ne de tesbîh…
Çok iyi biliyorlardı ki bu tespih “habl-i metînd”di. Rabb’imizin “sımsıkı sarılın” dediği İslâmiyet’ti. Bu azîz millet o “habl-i metîn”e sımsıkı sarıldığı zaman “bünyânü’n-mersûs” (birbirine sıkı sıkıya bağlı olan muhkem yapı) gibiydi. Rabb’imiz “velâ teferrakû” (bölünmeyin) dedi, ama bizi parça parça böldüler. Çünkü biliyorlardı ki bu birliktelikte bunları yıkmak mümkün değildi. Sonra dağılan tespih tâneleri, veyl ki “hebâen mensûra” (toz zerrecikleri gibi) dağıldılar
Tanzîmât’ı sakın bir kalemde geçmeyin. Her şey onunla başladı. Boğazımıza ipi onlar geçirdi; İTC o ilmeği sıktı. İlmeği sıkmak için bir sürü iç hâin ve ebedî düşman ile Batı, ilmiği berâberce çektiler.
Kültürün bütünleyici vasfı
Kültür yozlaşması öyle bir şeydir ki, bir küp temiz (tâhir) suya bir damla necâset koymak gibidir. O tertemiz su hemen necîs olur. İşte Tanzîmât’la bu yapıldı. Su bir kere necîs olmuştu. Bu necîs suyu birkaç kez boşaltarak tekrar tâhir etmek mümkünken Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC def’alarca suya necâset koydu. Bunu düşmanla savaş yoluyla değil, en etkili yolla yaptılar. Yâni basın, yayın, tiyatro gibi Batı argümanlarını devreye soktular.
Toplum, harplerle, toprak kaybı ile, esâretle birtakım sarsıntılar geçirir, ama kökünü, aslını, kültürünü, dînini kaybetmedikçe ilk fırsatta köklerine döner. Bu meyânda Göktürkler Çin, Mâverâünnehir ahâlisi ve Selçuklular Moğol istilâ ve işgallerine hattâ bölünmelere mâruz kaldılar, ama piramidin uç noktasındaki Kayı (Osmanlı) ile şanlı ve kutlu yürüyüşlerine devâm ettiler.
Tanzîmat bize ders olmadı. Devrin aydınları pusulayı 50 senede kıbleden Batı’ya çevirmeye başladılar. Tek hedef, sultansız, halîfesiz İslâm ve Türk dünyâsından tecrîd edilmiş bir yeni devletti. Yüzde altmışı ümmet, yüzde ellisi gayr-i Müslim olan tebaayı birbirinden ayırıp, imparatorluğun fıtratına hiç uymayan etnisite kaynaklı Türkçülüğe başladılar. “Dînime dahleden bâri Müselmân olsa” kabilinden Yahûdi kaynaklı bir Türkçülükle her şeyi berbâd ettiler. Ne ümmet, ne millet, ne de devlet kaldı.
Yeni devletin gâileleri
İmparatorlukların dağılma süreci iki safhada gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünyâ Savaşları üç büyük imparatorluğu sarstı. Çarlık Rusya, 1. Dünyâ Harbi sırasında Çarlık Rusyâ’ya vedâ ettiyse de 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra SSCB tam bir emperyalist devlet olarak idârî ve ideolojik bir misyonla Doğu Avrupa’yı ipotek altına aldı. İngiltere 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra bâzı müstemlekelerini kaybetti, ama güneş batmayan devlet stratejisini korumaya devâm etti. İki Dünyâ Savaşı’nın en büyük mağlûbu şüphesiz ki Osmanlı Devleti oldu. Devleti yıkıldı, işgâl edildi. Toprakları yamalı bohça gibi parça parça oldu. Hılâfet gitti ve İslâm devletleri üzerindeki himâye-i nebeviyye kayboldu.
Dünyâda ve Türkiye’de yeni olaylar
Toprak mîrî olmaktan çıkınca buna yeni ve yaygın bir sâhip gerekliydi. Feodalite Avrupa’nın belâsıydı. Dolayısıyla monark idârelerden halk cumhûriyetlerine geçiş sancılı bir doğum gibi oldu. Bu konuda da örnek Çarlık Rusya’ydı Topraksız ve işsiz bir kitlenin desteklediği bir halk hareketi büyük bir coşku ve ümitle başladı, dış yüzü işçi köylü hareketi, iç yüzü Yahûdî düzenekli prezidyum saltanâtına dönüşen, bir açık zindan rejimine çevrildi. Adı siyâsî literatürde sosyalizm olan bu rejim aslında kolhozlarda çalışan büyük ırgatların ve vasıfsız işçilerin idâresi olan komün sisteminden başka bir şey değildi. “Toprak işleyenin su kullananın” sloganıyla fakir ve zavallı halkın rüyâsı gibi doğan bu rejim, Marksist ideolojinin uygulayıcısı Lenin ve onun insan kasabı Stalin’le monark idâreleri mumla aratır oldu.
Artık dünyâda yeni bir akım hızla gelişiyordu. Demokrasinin beşiği Avrupa ülkelerinde bile sosyalist maskeli komünist partiler kuruluyor, mâcerâperest gençler bu akımın esîri oluyorlardı.
Bizim de bu akımdan etkilenmememiz mümkün değildi. Yeni devlet, hangi temel üzerine kurulacağını halktan ayrı plânlıyordu. Hılâfetten ve saltanattan koparılan yeni devlette, yeni bir milliyetçilik heyecanla halka benimsetilmeye çalışılıyordu. Halk Evleri ve Türk Ocakları bir yanda lâisizm belki de sekülarizm, bir yanda Türkçülükle 1000 yıllık geleneksel İslâm’dan her enstrümanla kopuyordu. Yeni devrimler halka rağmen birbiri ardınca gerçekleştiriliyordu.
Halk lodos yemiş balık gibi olmuştu. İşte bu arada Millî Mücâdele’de de biraz yaklaştığımız Sovyetlerden bir da’vet geldi. Sovyet Hariciye Komiseri Litvinov, Başbakan İsmet İnönü’yü Moskova’ya da’vet etti. İnönü 26 Nisan-9 Mayıs 1932 târihleri arasında bu da’vete icâbet etti. Bu dostluktan bir menfaat umuluyordu. Bu gerçekleşti. Yeni Türk devleti birçok eski düşman Avrupa devletleriyle temâs ediyor, kendisine bir rota çizmeye çalışıyordu. Bu ziyaretten memnûn olanlar da oldu; olmayanlar da. O zaman Kadro dergisi yazarı Yâkub Kadri potansiyelini iyi kullanamayan Türkiye’nin Sovyetleri örnek almasını tavsiye ediyordu.
Kuzey rüzgârları esmeye başlıyor
1940’lardan sonra Türkiye’de hızlı bir Sovyet hayranlığı başladı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dağılan Osmanlı’dan sonra feodal beylikler gibi olmuştu. Devletin denetiminden çıkan toprak birtakım mütegallibelerin eline geçmeye başladı. Kimine göre ağa, kimine göre bey olan bu büyük arâzî sâhipleri o dönemde yerden yere vurulduğu gibi değildi. Köylerde otoriteyi sağlayan ve insanlara çalışma mukâbili iş veren bu ağalar yeni ideolojik akımın etkisiyle halkın düşmanı gibi gösterildi. Tabîî ki içlerinde zâlimleri de vardı. Ama halk bunları sayıyor ve onlara asâlet tevdî ediyordu. Yeni sistemde bu yıkılmalı ve toprak ağadan alınıp köylüye verilmeliydi. Komünist blokların büyük sloganı “Toprak işleyenin su kullananındı” 1979 seçimlerinde Bülent Ecevit bile bu sloganı öne sürdü. Evet belki bir toprak reformu yapılmalıydı ama, Sosyalist sistemde olduğu gibi kapanın elinde kalmamalıydı.
1940’lardan sonra Türkiye’de bir Sovyet hayranlığı başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yarı feodal sistem bu sosyalist hayranları için bulunmaz bir kaynaktı.
Okumuş, yarı okumuş özellikle Köy Enstitüsü me’zunları için sosyalizm (aslında komünizm) en uygun sistemdi.
Hâlâ eski sistemle yapılan tarım, tabîî ki pek verimli olamıyordu. Traktör ve benzeri tarım ekipmanları azdı. Bunu derken Batı’da da tarımın tamâmen teknolojik olduğunu savunmak mümkün değildi. ABD’de, teknik tarımın en önemli argümanı petrol olduğu için burada ziraat daha çabuk gelişti. Osmanlı’nın petrol sâhalarına el koyan Batı, zâten tarımı karasabana mahkûm ediyordu. Devlet bitmiş, yeni devlet kurulma safhasında, iç isyanlar patlak vermiş, fakr u zarûret istismâra açık bir ortam meydana getirmişti. Fabrika yok denecek kadar azdı. Zannetmeyin ki Batı o zamanlar fabrikalarla doluydu. Orada ilk sanâyi devrimi 1760’larda başlayıp, 1830’lara kadar devam eder. Esâsen sanâyi devrimi 1840-1870 yılları arasındadır.
Osmanlı’da ilk anonim şirket 1850 yılında Şirket-i Hayriye olarak kuruldu
Türkiye’de Batılı anlamda sanâyi hamlesi 1980’de başlamıştır
III. Selim döneminde (1789-1807) 1793-1794 yılları arasında top, tüfek ve mâden ocakları ve barut üretimi başlamış, 1805’te Beykoz’da kâğıt ve çuha fabrikaları açılmıştır. Osmanlı’dan yeni devlete, Hereke ipek dokuma, Fesâne yün iplik, Bakırköy bez ve Beykoz deri fabrikaları intikâl etmiştir. Bunlar basit şeyler değildir. Sultan Abdülazîz’le başlayıp Abdülhamîd Han dönemindeki hızlı sanâyileşme, açılan yüksek okullar, modernize edilmeye başlayan donanma ve askerî sistemler Batı’yı rahatsız ettiği için Osmanlı’yı yıktılar. Şurası muhakkak ki Osmanlı yıkılmasaydı devrin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacaktı.
1940’larda başlayan sosyalist akım sevdâsı taraftarlarını, yazar kadrosunu ve sempatizanları hızla Kuzey’e, Sovyetlere yöneltmeye başladı. O zaman Himmetgil Emîn’in bir şiirinde dediği gibi: “Garba yönelmeye râzı dilken şimdi de milletçe şimâle döndük.”
Bu, gerçeğin tam da ifâdesiydi; devlet kadrolarında özellikle de eğitimde komünizan faâliyetler hızla çoğalıyordu. Millet Batıya dönmekten şikâyetçiyken Kuzey’in (Sovyetlerin) yandaşı olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyordu. Artık sosyalizm basit ve mâsum bir fikir hareketi değildi. 1945’ten îtbâren hemen hemen Doğu Avrupa, Asya Türk illeri bu kızıl hegemonyanım sultasına girmişti. Artık hedef Türkiye idi.
Adım adım sosyalizme
Komünizmin ekonomik ve felsefî karakteri Karl Marks ve Hegel tarafından şekillendirilmiş, Sovyetlerde Lenin stratejist ve Stalin zulüm ve gaddarlığı ile kültür, müzik, edebiyat ve resim san’atinin sahnesi olan Rusya’yı eski hâlinden tamamen çıkardılar; vulgar, barbar, sâdece silâh sanâyiine ve propaganda aracı olarak gördüğü spor ve olimpiyatlara büyük önem veren kısır bir devlet yaptılar.
Henüz grevler dönemine geçmeyen Türkiye’de 1970’lerde büyük grevler dönemi de başladı. Fransa’da 1968’lerde başlayan öğrenci hareketleri hemen ülkemize de sıçradı. Önce amfilerde panellerle başlayan fikrî tartışmalar 1970’lerde kanlı kavgalara dönüştü. Komünizmin gıdası sokak çatışmaları ve grevler giderek yaygınlaşıyor, sineme ve tiyatrolar da bunun yeni tezgâhları hâline geliyordu.
Yeni Türkiye’nin kuruluşunda eskiyle bağların koparılması, dînî duyguların törpülenmesiyle yeni bir gençlik yetişiyordu. Cumhûriyetle gündeme oturtulan Türkçülük ve milliyetçilik dînî hüviyeti olmaması itibarıyla yaygınlaşamadı. Zâten 1944’te de aslen Türkçülük Turancılık olarak bilinen dâvâda yargılanan kişiler aslen o dönemin komünizan faâliyetlerine bayrak açmışlardı. Bunlar ağır cezâlara ve işkencelere mâruz kaldılar. Meydan âdetâ sol faaliyetlere açılmıştı.
Artık dünyâyı hızla saran bir sosyalist (komünist) tek yönlü san’at ve edebiyat gelişiyordu. İşçi, köylü, emekçi, burjuva, patron, ırgat, yoldaş, tavariş gibi terimler yağılaşmaya başladı.
Artık birçok ülkede burjuva diye mal mülk sâhibi veyâ muhafazakâr insanlar kastediliyordu.
Artık Sovyetlerin yeni yüzü ve örnek sosyalist, komünist yazarlar sür’atle parlatılıyordu. Bu cümleden olarak Dimitri Furmanov, Aleksandr Fadayev, Fiodor Raskolnikov, Aleksandr Bezyamenski ve Leopol Averbakh gibi şâir ve yazarlar yeni sistemin ateşli propagandistleriydi. Bunlar Komünist Gençlik Teşkilâtı’nın (Komsomol) öncüleriydi. Bunları dünyâ kamuoyuna Realist akım temsilcileri gibi gösterseler de, bunların gerçek realist yazarlar Stendhal, Balzac ve Flaubert ile benzerlikleri yoktu.
(Kısmen faydalanılan kaynak; Erdoğan Uygur, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl 9, Sayı1-2, 23-30 Nisan- Ağustos 2005, Ankara Üniversitesi Dil Târih Coğrafya Fakültesi)
Dînî eğitimden kopuk, ezandan ve Kur’ân-ı kerîm’den mahrum yetişen gençlik bu akıma çabuk adapte oldu. Hızla teşkilâtlanan Türk komünistleri özellikle Sosyalist Rusya’nın peykleri olan Balkan ülkelerinde, Sovyetlerde eğitiliyor ve Doğu Almanya’da kurdukları kızıl “Bizim Radyo” ile yayın yapıyorlardı.
Bu yeni ekol alternatif olarak gelişen millî ve ma’nevî değerlere yönelen ve yeni filizlenen gençler ve muhtar, öğretmen, imam çatışmaları ile köyleri ve şehirleri ifsâd etmeye çalışıyorlardı.
Daha sonra üzerinde uzunca duracağımız geleneklere ve dîne saldırı ekolü olarak yetişen yeni lâik yazarlara geçmeden önce asrın gereği gibi görünen sosyalist yazarlar ayrık otları gibi bittiler.
Sözde toplumsal gerçekçilik
Toplumsal gerçekçilik adına basın, roman ve hikâye ile sosyalizme da’vetiye çıkaranlar sü’atle artmaya başladı. Bu grubun belli elemanları şunlardı: Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tâhir, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, Muzaffer İzgü, Necati Cumalı, Faik Baysal, Dursun Akçam, Abbas Sayar, Cevdet Kudret, Talip Apaydın, Cahit Irgat, Reşat Enis, İlhan Tarus, Cevat Şakir, Mahmut Makal, Bekir Yıldız, Erol Toy, Osman Şahin, Orhan Hançerlioğlu, Vedat Nedim Tör, Erdal Öz, Mehmet Seyda.
Bu yazarların eserlerinde siyâsî ideoloji (sosyalizm) hep ön plândadır.
Roman ve hikâyelerde çok sağlam bir kurgu görülmez.
Eserlerde köylü ağızlarına çok fazla yer verilmiştir.
Yazar okuyucuyu kendi doğrultusunda yönlendirmek ister.
Sokaklar fırçalarımız, meydanlar paletimiz diyerek san’at ve edebiyâtı her mekâna nüfuz ettirmeye çalışırlar.
Şimdi yeni bir ruhla yeni bir nesil yetiştirmek zorundayız. Hiçbir hayırda “geç kalma” diye bir ma’zeret olamaz.
.
Osmanlının yerini kimler doldurdu?
1 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :1 Şubat 2025 02:06
A -
A +
Harf inkılâbından sonra yeni sisteme göre formatlanan “yeni sistem uygulayıcıları”, bir ideoloji geliştirmeye başladı. Belli bir süre sonra Köy Enstitüleri devreye girdi. Kentle münâsebeti olmayan bu okullarda sosyalizme meyilli ve lâ-dînî bir eğitim veriliyordu. Nitekim ileriki yıllarda yetişen sosyalist yazarların menşei de genelde burası olmuştur.
Yeni Türkiye, 1930’lardan sonra enteresan bir bloklaşmaya sahne oldu. 1875’ten sonra doğanlar kendi aralarında fırkalara bölündüler: Medrese eğitimi alanlar ve almayanlar. Sonra bu bölünmeler çoğaldı.
A-Yeni teessüs eden Batı kokan, eskiye karşı dolaylı cepheli, bu hayâtı uzun zamanda bekliyormuş gibi koşanlar; bunların târihî uzantılarında yetişen, eski kültürü, târihi, dîni, alfabeyi reddedip Avrupalı gibi olmak isteyenler, hattâ Hristiyanlığı bile arzû edenler.
B-Medrese kültüründen kopamayıp yeni sisteme de uymak isteyen, önce İTC’li sonra da yeni sisteme uyum sağlamak için Mason localarına bile kaydolanlar. (Şeyhulislâm Mûsâ Kâzım Efendi gibi).
C-Gerek medrese eğitimi almış veyâ almamış olup eski sistemden kopmamak için direnen ve bu uğurda can veren muhâfazakâr grup.
Ç-Dînî boşluğu doldurmak için sun’î olarak üretilen sosyolojik kaynağı belirlenmemiş Türkçülük akımına bağlananlar.
D- Özellikle lâisizme ve sekülarizme veyâ yeni lâ-dînî Türkiye’ye çabuk ayak uyduran grup.
Bu grupların hepsi de birbirinden farklı idi. Ne tuhaftır ki Osmanlıda homojen olan bu millet nasıl da bu kadar tefrikaya düştü.
YENİ PROJELER
Harf inkılâbından sonra başlangıçta okur-yazar sayısı hemen sıfıra müncer oldu. Yeni sisteme göre formatlanan yeni nesil ve sistem uygulayıcıları, yeni bir ideoloji geliştirmeye başladı. Belli bir süre sonra Köy Enstitüleri devreye girdi. Aslında bu proje hemen uygulanmadı; bu uygulama 17 Nisan 1940’ta dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âlî Yücel tarafından yönetilmiştir. Bu okullar karma eğitim uygulayıp, imtihanla öğrenci alarak ilkokul öğretmeni yetiştiren okullardı. Beş yıllık eğitim sürecinin yarısı kültür, dörtte biri tarım, dörtte biri de san’at ya da teknik derslere ayrılmıştır. Görüldüğü üzere bir ilkokul öğretmenliği için son derece yetersiz bir eğitimdir. Kentle münâsebeti olmayan bu okullarda sosyalizme meyilli ve lâ-dînî bir eğitim veriliyordu. Nitekim ileriki yıllarda yetişen sosyalist yazarların menşei de genelde burası olmuştur. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Tâlip Apaydın, Mehmet Başaran, Mahmut Makal ve Dursun Akçam gibi yazarlar bu gerçeği doğrulamaktadır.
Bu yeni eğitim sistemi 1917 Rus İhtilâli ile mayalanmışsa da meyvelerini 1945-1980 arası vermiştir. Hızla dünyâya açılan sosyalizmle târîhinden, kültüründen, dîninden uzaklaştılan yeni Türkiye için açık karttı. Millet 1940’lardan sonra hedefi tam açılmayan ve halkın henüz anlayamadığı yeni oluşumda sâdece dînî duyguların örselenmesinden ve hâlâ kulakları tırmalayan “Tanrı uludur”u duymaktan mustaripti. 1960’larda hızla devreye sokulan köy, toprak, ağa, patron, emekli, proleter ve burjuva gibi kelimelerle sosyal hayâtımıza yeni bir jargon giriyordu.
İşçi köylü sistematik komünizmin iki önemli faktörüydü. Bizde bunun bir ayağı olan köylü tamamdı, ama işçi ayağı tam teşekkül etmemişti. İşçi dermek fabrika demekti, grev demekti, direniş demekti. Kullanıma en açık argümandı. 1970’lerde işçi-patron-burjuva “Hak verilmez alınır” sloganlarıyla yeni bir heyecan yeni bir adrenalinle gençler hemen devreye sokuldu. Burjuva ağaları ve sendika patronları değişik bir tezat oluşturuyordu. İşverenle işçi hep karşıya getirilmeye çalışılıyordu.
Osmanlının yerini kimler doldurdu?
10. YIL MARŞI NESLİ Mİ?
“Onuncu Yıl Marşı”yla güç alıp inatla direnen lâik seküler kesim, karşılarında alternatif olarak bir karşıt neslin yetişeceğini düşünmek bile istemediler. Bu nesil yavaş yavaş kaybettirilen öz kültürlerine, târihlerine, arı-duru Ehl-i sünnet inancına sarılmak istiyordu. Bunlar başlangıçta kısık sesler, kıt nefesler gibiydi. Kendilerine okutulan yalan târihin doğrusunu hürriyetleri pahasın haykıran birkaç idealist yazar “Yalan Söyleyen Târih Utansın” diyerek ortalığa çıkmaya başladı. Komünizmle Mücâdele Derneği 1950’de Fethi Tevetoğlu, İlhan Egemen Dârendelioğlu vb. vatanseverler tarafından kuruldu.
1916’da kurulan Millî Türk Talebe Birliği 1936 yılına kadar, Türkçü, milliyetçi, Atatürkçü bir kimlikte idi. 1946 yılına kadar bu çizgisini devâm ettiren bu kuruluş, 1960-1965 arası sol kesimin eline geçmiştir. 1960’tan kapatıldığı 1980’e kadar İslâmî görüşe hizmet etti.
Kuruluşu 1948’lere kadar giden 1970’li yıllarda Türkçü bir görüşle ortaya çıkan Türkiye Millî Talebe Federasyonu da sağ kanatta faâliyet gösteren etkili kuruluşlardandı.
GRUPLAŞMALAR HIZLA GELİŞTİ
Aslında 1960’ta Demokrat Parti’nin kuruluşu demokrasi târihimizde mîlâttır. DP’yi kuranlar CHF içindeki dört kişinin takrîr ile kurulmuştu. Takrîr 1945’te verilmişti. Bu takrîri verenlerden Refik Koraltan, Celâl Bayar, Fuad Köprülü ve Adnan Menderes’ler dindar değillerdi. Hattâ Refik Koraltan ve Celâl Bayar belki de İslâm karşıtı idiler. Buna rağmen halkın yıllarca hasret kaldığı 1932’den beri beklediği “Allâhü ekber”i duymaları, bu partiyi bir sonraki ve diğer seçimlerde yâni tâ 1960’a kadar iktidar yaptı. İtihâdcıların askerî kaynaklı usûlü olan ihtilâl, 1960’ta yine devreye girdi. Artık alışılmış bir devir-dâim gündemde idi. İslâmiyet ne zaman biraz kendisini gösterse askerî darbeler hemen devreye giriyordu. Sanki artık seçimler bile halka güven vermiyordu. 1960’tan 28 Şubat 1997’ye kadar darbeler sürdü gitti. “Postmodern” diye adlandırılan 1997 darbesi “irticâ” karşıtı, yâni açıkça İslâmiyet’e karşı denilmeyen bir darbeydi. Mağrur komutanlar “Bu darbe bin yıl sürer” dediler.
İşin en garip yönü de 1925’lerde başlayıp 1940’lara kadar süren irticâî diye adlandırılan yargılamalar, 1944’te Türkçü Turancı yargılamaları, 1925’te Takrîr-i sükûnla yargılanan 38 sanıklı TKP dâvâsında 7-15 yıl arası hapis cezâsı çıktı.
1927’de TKP için başlatılan soruşturmada Nâzım Hikmet ve İsmâil Bilen yargılandı. Bu yargılamalar 1970 ve diğer yıllarda da devâm etti.
İslâm’ı yaşamaya gayret edenler 1924’ten hemen hemen günümüze kadar yargılandılar. Dikkat edilecek olursa bu ülkede Türkçüler-milliyetçiler, komünistler-dindarlar çeşitli sebeplerle yargılanırken dokunulmazlığı olan tek zümre lâik-seküler “10. Yıl Marşı” grubudur.
KANLI İÇ ÇATIŞMALAR BAŞLIYOR
İslâmî grupların gelişmesi “10. Yıl Marşı” grubunu rahatsız etmeye başlıyordu. Seküler-lâik grupla din karşıtlığında yek-zemin olan komünist blok özellikle hızla teşkîlâtlanan “Ülkücü Gruba” karşı net bir cephe oluşturdular.
Daha Ülkücü grubun netleşmediği 16 Şubat 1969 yılında iki karşıt grubun ilk geniş kapsamlı sokak çatışması, Taksim’de 2 kişinin ölümü ile sonuçlanmıştı. Bu olayın sağ kanat temsilcisi Millî Türk Talebe Birliği iken sol gruba âit 78 kuruluş, ABD 6. Filosunu protesto etmek için toplanmışlardı. Esâsında bu bir bahâne idi. Yavaş yavaş patlama noktasına gelen grupların bu ilk kıvılcımı idi. Sol artık komünist slogan atmaktan ve orak-çekiçli bayrak taşımaktan çekinmiyordu.
Fransa’da başlayıp hemen Türkiye’de de kendisini gösteren 1968 öğrenci olayları basit amfi forumlarıyla başlayıp sınıf basmalar, tehditlerle genişlerken asıl maksatları belli oldu. Olaylar, önce Çapa Öğretmen Okulu’nda başlarken 1970’te ilk vahşî olay patlak verdi.
O günlerde “komando” diye adlandırılan ülkücü grup, Edebiyat Fakültesi Türkoloji Seminer Kitaplığı önünde Yusuf İmamoğlu ile ilk şehidini veriyordu.
1970’lerde sol fraksiyonlar birbirlerine kesin bir muhâlefet yaşadılar. Sağ grup da Ülkücüler, Akıncılar ve Mücâdele Birliği olarak ayrıştılar. Sağda diğer gruplar kültür mes’eleleri ile uğraşırken Ülkücüler hızla teşkilatlanıp bir ihtilâl rüyâsı kuran komünist blok karşısında direnen tek teşkîlâtlı grup olarak kaldı. Artık Türkiye’de adı konmayan bir iç savaş başlamıştı. Günde 20-30 kişi ölüyordu. Sansasyonel suikastlar da başladı. Sendikacılar, öğretim üyeleri, milletvekilleri, sanâyiciler, iş adamları ve gazeteciler öldürülüyordu. İstanbul’da Rumeli yakasında İstanbul Teknik Üniversitesi solun karargâhı olurken sağ cenâhı da Anadolu yakasında Fikirtepe’deki Eğitim Enstitüsü temsîl ediyordu. Seyyid Ahmed Arvâsî’nin mânevî liderliğini yaptığı ülkücüler bir Alperen hüviyetiyle dimdik duruyorlardı. Hemen hemen her gün bir-iki şehit vermelerine rağmen “Kanımız aksa da zafer İslâm’ındır” diyorlardı.
DESTEKÇİ SOL YAZARLAR
Köy Enstitülerinden beri sabırsızlıkla bekledikleri ortam sol yazarlar için açılmıştı.
1965 genel seçimlerinin hemen öncesinde Başbakan İsmet İnönü, Abdi İpekçi’ye verdiği mülâkat sırasında CHP’nin çizgisinin “ortanın solu” olduğunu söylemişti İnönü gittikçe artan sosyalist akım içinde CHP’yi hem aklamak hem de sosyal demokrat bir parti olan CHP için bir ibrâ edâsıyla bu sloganı ortaya attı, ama bu sonra bir hayli istismâr edildi. Artık ideolojiler çok yanlış bir şekilde sağ-sol diye ayrıştırılmaya başladı. Hâlbuki bu terim, Batı’da bir ekonomi tâbiriydi. Genel yelpâzede ise sol, seküler lâik ve genelde lâ-dînî kesim olurken sağ, her boyutta muhâfazakâr grubu temsîl ediyordu.
Fikir dünyâsında sol cenâhta âdetâ bir patlama yaşanıyordu. Basınıyla, roman ve hikâyesiyle, müzik ve tiyatrosuyla yelpâzenin her kanadını dolduruyorlardı. Sağ, 1920’lerdeki nakavttan daha yeni yeni çıkıyordu. Sağın o zamanlar bir tiyatrosu yoktu. Romancıları yoktu. Gazetecilikte diğerlerine göre biraz kıpırdanma vardı İslâmî grupta. Mehmet Şevket Eygi’nin 1966’da yayın hayâtına başlattığı Bugün gazetesi 1981’e kadar önemli bir açığı kapatıyordu. Necip Fâzıl da Bugün gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Hayâtının en büyük ideali olan “Büyük Doğu”da yıllarca hem yazdı hem hapis yattı. Bu cesur yazar Son Posta, Yeni İstanbul, Bâbâlide Sabah, Bugün, Millî Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde de köşe yazarlığı yaptı.
Sağ cenah san’at koridorunu sola kaptırmıştı. Resim, müzik, tiyatro gibi alanlar solun cirit attığı alanlardı.
O günkü şartlarda özellikle kızların tesettürde örnek aldığı Şûle Yüksel Şenler’in yazdığı “Huzur Sokağı” en çok okunan romanlardan biri olmuştu. Eşi Abdullah Kars ile birlikte kurdukları “Elif Tiyatrosu”ndaki “Hazreti Ömer’in Adâleti” mekânı kiralık olarak tutulan Kazablanka gazinosunda oynandı. Zengin Müslümanlar sünnet düğünlerinde bâzan bu grubu da’vet ediyorlardı. Bu cılız çalışmalar fazla bir netîce vermedi. Necip Fâzıl’ın “Bir Adam Yaratmak” eseri de bir patlama yapamadı.
Sol yazarların yazdığı özellikle komedi oyunları Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında bol seyirci buluyordu. Oktay Arayıcı’nın yazdığı “Seferî Ramazan Bey’in Nâfile Dünyâsı” hem TRT ödülü kazanmış hem de tiyatrolarda sık sık oynanıyordu. Devlet kolluk kuvvetlerini ve bekçi teşkilâtını tezyîf eden bu eser “Cibâli Karakolu”ndan farklıydı.
Rıfat Ilgaz’ın yazdığı “Hababam Sınıfı” bugün liselerdeki rezâletleri gözler önüne seren TV dizilerinin babası sayılmalıdır. Hocalarla alay etmek, devamlı okuldan kaçmak, okulda gayr-i meşrû çocuk dünyâya getirmek, dîvân edebiyâtını hor görmek, sigara ve alkol kullanmak, öğrenci öğretmen aşkları… Ne ararsanız vardır bu eserde. Ne gariptir ki her türlü rezilliği yapan bu öğrenciler “Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi”ni hep bir ağızdan kusursuz söylerler. Garip değil mi?!.
TUHAF BİR MUHÂLİF: MARKSİST BİR OSMANLI
Bu arada bu kadar sol yazar arasında garip bir yazar vardır. Marksist ve Osmanlıcı Kemal Tâhir.
Kemal Tâhir, Marksist ve Asya tipi üretimi savunan bir yazardır. Doğulu insanın Batılı modeli gibi değişmeye çabalamasını insanlığa karşı işlenmiş olan bir suç olarak görmektedir.
Cumhuriyet devrimlerine bakışı da farklıdır: 1880’lerden beri süregelen Osmanlı Batılılaşma isteklerinin devâmı olarak gören yazar, şimdiye kadar ancak giderek kötülükleri saklayan reformların kalıcı olamayacağını düşünüyordu. Zîrâ ona göre inkılâp dediğimiz şeylerle kurduğumuz ilinti katiyen milletin vicdânında yer etmemiştir. Halkın istekleriyle yâni gerçekten kötülüklere süreklilik sağlayan bir hâl almaktadır. Yazar, Hılâfet ve saltanâta da sâhip çıkarak bu makamların Batı’nın istekleriyle kaldırıldığını savunur.
“Bir Mülkiyet Romanı”nda Tâhir, babası Tâhir Efendi’nin ağzıyla konuşur. Roman’ın “Kuvâ-yı Milliye” bölümünde İttihâdcıların “Hamit Onbaşı”, “Kızıl Sultan” lâkaplarıyla çağırdıkları II. Abdülhamîd’in ölümüyle pâdişahlığın bittiğini düşünmektedir. “Pâdişahlık Abdülhamîd Efendimizle berâber öldü… Pâdişahlık dünyadan çekildi… Gölgesi kaldı… Millet tâbûtunun arkasından ‘Bizi kime bırakıyorsun mübârek' diye çığrışmış.”
Yazar için Harf inkılâbı Tanzîmat’tan beri süregelen bilinçli tasfiyenin parçasıdır. Ona göre dil devrimi ve harf devrimi halka hiçbir fayda sağlamamıştır.” (Genişçe faydalanılan kaynak: Derviş Erol, Atatürk Devrimleri Karşısında Kemal Tâhir, Cumhûriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1960-1971 arası Türk Romanında Hukûkî Mevzuât (doktora tezi) Edebiyat Araştırmaları Dergisi 34, ss, 312- 342 Nisan, 2023)
.
Muâsır medeniyet mi çağdaş uygarlık mı?
15 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :15 Şubat 2025 04:51
A -
A +
Değişimler, toplum direnişleri şehir ve kültür çevrelerinde teşkilâtlı, kırsal alanda duygusal olur. Şeklî değişmeler orada toplumsal bir sıkıntıdır. Fesi çıkartıp kasket takan köylü buna bir anlam dahî veremezken yılların alışkanlıklarından nasıl soyutlanacakları sosyal bir problemdir.
Muâsır medeniyet mi çağdaş uygarlık mı?
Şapka inkılabı sonrasında Anadolu insanı...
Millî kopuşu dert edinen herkesin esas mes’elesi kültürdür. Bin bir târifi yapılan kültürün en sâde açılımı nedir diye düşünecek olursak, sâdece “millet” demek kâfidir. Çünkü o, milletlerin omurgasıdır. Din, dil, târih, edebiyat, müzik, destanlar, göçler, istîlâlar, bitişler ve kopuşlar, sonra tekrar dirilişler hep kültür parantezi içindedir. Medeniyet beynelmilel olsa da kültür millîdir. Şunu da belirtelim ki medeniyetleri de etkileyen değişik kültürlerdir. Millîleşen medeniyetler halkıyla daha çabuk bütünleşir.
Biz Asyalı bir kültürün en az beş bin yıllık uzantısı ve bin yıllık da İslâmî medeniyetin filiziyiz.
ZORLA KABUK DEĞİŞTİRME
1839’dan îtibâren hem kültür hem de medenî bir deprem yaşadık. Asyâî gen taşıyan kavmimizi mutasyon bir kültürle Avrupâî yapmaya kalktılar. 1839-1909’lar arasındaki devre, adaptasyon denemeleri ile geçti. 1909-1920 arasındaki döneme harplerin, darbelerin, askerî vesâyetlerin gölgesinde “Bırak böyle kalsın, sonra düşünürüz” devresi diyebiliriz. 1920-1950 arasındaki süreye de “Tek yol lâik Batı” dönemidir denmelidir.
Asyalı bir kavim geçen asırda her şeyiyle Avrupâîleşme sürecine sokulmuştur. Büyük şehir ve bürokrasi çevrelerindeki bu başkalaşımın etkisi çabuk görüldü. İstanbul’da uzun zamandır yaşayan gayrimüslimlerin hayâtı, âdetâ genelleştiriliyordu. Batı tarzı giyinen Osmanlının Avrupa hayranları, kadınlı erkekli artık sâdece Pera’da (Beyoğlu) değil, Fâtih’te, Süleymâniye’de, Üsküdar’da da geziyorlardı. Gayrimüslim jantilerin eğlence mekânları değişik yerlere de açılmaya başladı.
DEVRİMLER VE ANADOLU
Peki, Anadolu bu başkalaşımın neresindeydi? Başkalaşım sâde Batı hayranlığı ile değil, inkılâplarla olur. İnkılâp köklü değişmedir. Sosyal bir depremdir. Devrim, ihtilâl veyâ inkılâp her ne denirse densin imbat rüzgârı esintisiyle değil, fırtınalarla, tsunamilerle gelir. Öyle de oldu. Mahkemeler, kânunlar, zecrî tedbirlerle devrimler oturtulmaya çalışılıyordu.
Değişimler, toplum direnişleri şehir ve kültür çevrelerinde teşkilâtlı, kırsal alanda duygusal olur. Şeklî değişmeler orada toplumsal bir sıkıntıdır. Fesi çıkartıp kasket takan köylü buna bir anlam dahî veremezken yılların alışkanlıklarından nasıl soyutlanacakları sosyal bir problemdir.
Onlara devrimler balolarla, plâjlarla, tiyatrolarla girmedi. Flârmoni orkestrasının ne olduğunu da bilmezlerdi. Yeni baskı kitap ve gazete de yoktu. Kadınları şalvar giyip, çarşaf, keşan ve poşu ve ehram bürünüyorlardı. “Dışarıda ne oluyor bilmiyoruz, ama biz çok şeyde aynıyız” diyorlardı. Ama öyle olmadı. Bir total uygulama olan devrim, Anadolu’ya da girdi. Bölgesel zecrî tedbirler uygulanmaya başladı.
Nöbetçi dikip samanlıklarda gizli gizli Kur’ân-ı kerim öğrenmelerine de bir anlam veremiyorlardı. Ne vardı bunda? Kitâbını öğrenmeye jandarma ve muhtar niye mânî oluyordu? Müfettiş edâsıyla gönderilen öğretmenler baskıyla günde en az bir defâ alıştırmak amacıyla “Tanrı uludur” diye minâre veyâ yüksek bir yerden sözde ezan okutulmasına da köylü bir anlam veremiyordu. Şaşırıp da “Allâhü ekber” dese zâten dipçiği yiyordu.
Dînî eğitim yasaklandı. Dînî eğitim dediysek elif-ba, namaz oruç gibi temel bilgilerden bahsediyoruz.
ÖĞRETMEN MUHTAR İŞ BİRLİĞİ
Kıyâfet devrimi köylü için nedir? Tarlaya, davara, ahıra giden köylü ne giyecek? Ama o da öyle olmadı. “Atma da Hamidiye atma, şapka da giyeceğuk, manto da giyeceğuk!” diyen Rizeli, hüzünlü hüzünlü İpsiz Receb’i ve onun verdiği mücâdeleyi düşünüyordu.
Büyük şehirlerin devrimlere alışması dar bölgelere göre nispeten kolaydı ama köylerde devrimler yabancı dille senaryo repliklerini konuşan yabancı aktörler gibiydi. Yâni bir şeyler ezberliyorlardı ama ne dediklerini anlamıyorlardı.
Ah Anadolu! Ne olduğunu anlamadan bir hâllere giriyordu köylüm. Şehirler “elde bir” diyen zihniyet Anadolu’ya da el attı.
Anadolu muhafazakârdır ama bu yapıyı şuurla değil örfleriyle sâhiplenirler. Bu yüzden onları yönlendirmek gerekir. Bunun da çâresi bulunmuştur: Köylere gönderilen ilk okul öğretmenleri ve tek parti ceberut devrinin ceberut muhtarları… Bir yanlışıyla kırk yıllık köylüsünü zaptiyeye şikâyet eden muhtarlar. Ve arada ezilen elinden hiçbir şey gelmeyen genelde “cer”ci olarak tutulan imamlar.
Yeni öğretmenler genelde öğretmekten çok devrim kurallarını belleten görevliler gibidir. Bunlar ne lâik ne de sekülerdirler. Bunları bilmezler bile. Sâdece görevlerini sadâkatle yaparlar.
İmamlar köyün içinden yetişen, köylüye göre İslâmiyeti biraz tâlim etmiş olanlar veyâ Ramazanlarda “cer”ci olarak tutulup oraya yerleşen civar köy sâkinleridir. Namaz kıldırıp ölüleri gasledip defnederler. Fazla bir bilgiye de sâhip değildirler. Bunların çok az bir kısmı medrese eğitimi görmüşlerdir. Îmanları sağlam, Ehl-i sünnet, nâmuslu insanlardır. Yeni harfleri de öğrenmişlerdir. Genelde 30 hâneli 200 nüfuslu köylerde önceleri kanâat önderi gibi görülen imamlar, öğretmen ve muhtara karşı artık güçsüz durumdadırlar.
Köylerde bile yeni bir nesil yetişmeye başlamıştır. 1940 sonraları Köy Enstitülerinden mezun olup gelen 5 yıllık eğitimli bu yarı câhil öğretmenler, arkalarındaki devlet desteği ile oldukça güçlüdürler. Yeni yetme köylü gençler o zamâna kadar tasavvur bile edemedikleri bir konumdadırlar. Aynı sıradaki bu kızlı erkekli grup, apayrı bir ortamın büyüsü içindedir artık. Köyde yılların otoritesi ağalık sarsılmış, hiyerarşi bozulmuş, örfler ve âdetler kaybolmuş, gençler duygusal imecenin yeni format nesli olmuştur.
DÜNYÂYA YENİ BİR YÖN VEREN 20. ASIR
Bir asır ki sormayın. Medeniyetini (!) heybesinde getiren 20. yüzyıl...
Yirminci asır tam bir paradigmadır. Yeni fakirler ve yeni zenginler türeten bu asır, kültür, inanç ve edebiyatta da büyük değişiklikler yapmıştır. Âileler dağılmış, kimsesiz çocuklar çoğalmıştır. Birinci Dünyâ Savaşı’nın yarım kalan tahribâtını tamamlayan bir âfetti bu 2. Dünyâ Savaşı.
Bu savaş sonunda bütün dünyâda bir trajedi yaşanmıştır. Köylü toprağını, tüccar malını, esnaf tezgâhını, papaz kilisesini, haham sinagogunu, imam da câmiini kaybetmiştir. Esas îtibâriyle 1900’lü yıllar maddî ve mânevî bir yıkımla başlamıştır.
Evlerinden giden binlerce genç ya evlerine hiç dönememiş veyâ yarım yamalak dönmüşlerdir. Esir edilip kamplarda işkenceden ölenlerin sayısı bile bilinmez.
Şehirler yabancılar tarafından işgâl edilmiş, işgalci komutanlar ve askerler âriyet ülkelerinde gününü gün etmekle meşguldürler. Bu Rusya’da da, Japonya’da da, Paris’te de böyledir.
BİRİNCİ CİHAN HARBİNE NEDEN GİRDİK?
Târihçilerin ortak görüşüne göre bizim I. Dünyâ Savaşı’na girmemiz tam bir basîretsizliktir. Komuta kademesi ve bilhassa Enver Paşa’nın uzağı göremeyip Almanlara fazla güvenmesi, bizi girmememiz gereken bir savaşın ortağı yapmıştır. Ülke zâten kaos içindedir. İleriyi görüp bunların savaşa gireceğini anlayan II. Abdülhamid Han en azından asrın en muhkem Çanakkale Tabyaları’nı yaparak psikolojik bir yıkımı önlemiştir. En kritik dönemde Yahudi ve Batı oyunlarıyla tahttan indirilen Abdülhamid’den sonra bu şer ittifâkı meydanı da boş bulmuş ve bu harp sonunda ülkemiz paramparça olmuştur. Bize İç Anadolu’da el ayası kadar bir toprak bırakılmıştır.
Mondros’la silâhlarından arındırılmış, doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi işgâl edilmiş bir ülke. Osmanlının düşürüldüğü hâle bakınız. Ey Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihâdcılar işte ma’rifetiniz! Bâzıları “Bunlar iyi niyetli idiler, vatanseverdiler” gibi sözler ediyorlar. Hangi mütâlaa bunların ayıplarını örter, hangi tefekkür bunların seyyiâtını hasenâta tebdîl edebilir!
Yeni kurulan devlet zâten borçlu ve savaştan mağlup ayrılmıştı. Yeni rejimin aksaklıkları ile boğuşan ve yeni bir kalıba sokulmakla uğraşılan bir toplum vardı.
YENİ ASIR, YENİ EVREN DÎNİ
Allak bullak edilen dünyâya yeni efendiler yeni bir düzen vermeye çalışıyorlardı. Bu yeni düzen 20. asır medeniyeti idi. Halkları yok eden, ülkeleri yamalı bohça hâline sokan, insanları ekonomik bir puta tapmaya zorlayan, büyük devletler arasında izâle-i şüyû’ ile paylaşılan bir dünyâ... Adı 20. yüzyıl medeniyeti. Bizi bizden koparan bu sahte medeniyet için rûhunu verenler neler yapmadılar ki!
Anadolu’nun işgâli sırasında Hristiyan zâbitlerle iş birliği yapıp köylüsünü ihbâr edip vatanı menfaati için satan imam, hacı, eşraf… (Vurun Kahpe’yi hatırlayalım: Devrimci öğretmen Aliye’ye musallat olan İmam Hacı Fettâh ve aynı hisle kavrulan Kantarcıların Uzun Hüseyin, yabancı kuvvetlere vatandaşı ihbâr edip devrimci bir öğretmeni taşlayarak öldürten bu insanlar ne zaman var olmuştur. Hep imamlar ve hacılar mı hâindir? Bir örneği bile var mı târihimizde?)
Batı’ya hayranlık bir hastalık hâlinde Anadolu’yu değil İstanbul’u, şehir züppelerini sarmıştır. İşte Âkif’in şiirinden güzel bir örnek:
“Kadın erkek koşuyor borç vererek Avrupa’ya ///Sapa düşmekte sizin şıklara zannım Asya /// Hakk’a tefvîz (ısmarlamak) ile üç yetişmiş kızını ////// Taşıyanlar varmış buradan baldızını ///Analık ilmi için Pâris’e yüksünmeyerek /// Yük ağır ecri de nisbetle azîm olsa gerek /// Fransız’ın nesi var? Fuhşu bir de ilhâdı (dinden çıkma) /// Kapıştı bunları yirminci asrın evlâdı/// Ya Alman’ın nesi var? Zevki okşayan birası…”
Yine Âkif Çanakkale Şehitleri’ne şiirinde ne anlamlı söylemiş:
“Ah o yirminci asır, yok mu o mahlûk-ı asîl /// ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla SEFîL ///... Maske yırtılmamsa hâlâ bize âfetti o yüz /// Medeniyyet denilen kahpe hakîkat yüzsüz…
Biz bu medeniyete âşık olduk. Bizi hor ve hakîr gören, bizim 600 yıllık vatanımızı parçalayan, dînimi, diyânetimi elimden alan, ezânımı susturan, ümmeti bizi küstüren medeniyete biz âşık ettiler.
SARAYDAKİ ŞAPKALILAR
Şapka gayrimüslimlerin alâmet-i fârikası idi. Midhat Cemal’in “Üç İstanbul” romanındaki şu bölüm bunu çok güzel anlatır: “İstanbul’da üç şapka vardır: Çamlıca Tepesi’nden evvel bu üç şapka görünür: Rejideki Rambert’in, Düyûn-ı Umûmiyeci Berger’in, şimendiferci Hügnen’in kafasında duran üç serpuş. Osmanlı İmparatorluğu denen uşak odasını bu üç şapka idâre eder. Hidâyet’in konağına bu üç şapkadan biri girdiği gün Hidâyet yerlere kadar eğilir, kafasının durduğu yerde beli titrer. Bu üç adamdan birine bir gün Hidâyet, dostu Sâcit’i: -Türk olmayan Türk! diye takdîm etti.” (Cevdet Kudret, Türk Edebiyatı’nda Hikâye ve Roman 2. İnceleme ve Örnekler, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e, 1910-1923 Midhat Cemal Kuntay, Üç İstanbul, s.382 Varlık Yay. 1967)
Bizim âşık olduğumuz Batı, teknoloji, fen, ilim değil; kıyâfet, harf, kânun ve Batı tarzı yaşayıştı. Ne de çabuk alıştık bunlara. Ne de çabuk Batılı olduk ne olduğumuzu bile bilmeden! Kirli ayaklarıyla mâbetlerimizi çiğneyen, nâmuslarımızı pâymâl eden bu barbarlara ne de çabuk sarıldık! Nasıl bin yıllık ümmete sırt çevirip darıldık!
ETRÂFIMIZ ÇEVRİLİYOR
Batı, iki Dünyâ Savaşı’yla sistemini oturttu. Selçuklu ve Osmanlı olmayınca Afrika’ya el attılar. Bu insan sûretinde bile görmedikleri vahşîlere (!) medeniyet getirmeliydiler. Haçlı Seferleriyle beceremedikleri işlerini yarım kalmış mel’anetlerini tamamlamalıydılar. Amaçları bu zavallı fakîr halk değil, onların sâhip oldukları yer altı zenginlikleriydi. Başlarına dipçikle dikildiler. Ellerine muharref (bozulmuş) İncil verip boyunlarına haç taktılar. Kendi ritüelleriyle tam tam çalıp dans ederek ibâdet etmeye çalışan bu mutlu insanları perîşân ettiler. Yıllarca bu zavallı insan kafalarından kuleler yaptılar. Onları köle diye kullandılar. Boyunlarına bukağı takıp köpek gibi gezdirdiler. Kendileri zavallı insanların nîmetleriyle çatlayıncaya kadar yediler. Ölmeyecek kadar bir kuru ekmek parçası verdikleri bu zenci halka bir de utanmadan İngilizler “Oh, Thanks my God” Fransızlar ise “Dieu merci, comment puis-je dire-cela” dedirttiler. Aynılarını İtalyanlar ve Hollandalılar da yaptılar. Yâni kendi dillerince “şükürler olsun Tanrım!” dedirttiler.
UYANMA VE DİRENİŞ BAŞLIYOR
Ya şimdilerde neler oluyor? Bu uyanan kavimler tek tek hürriyet bayraklarını dikip bu zâlim medenîleri (!) yurtlarından kovuyorlar. Onlara eski hâmileri Osmanlının çocukları el atıyor. Onların aralarını bulup Batı zâlimlerinin düşman ettikleri kardeşleri barıştırıyor. Onlar artık Türkiye’ye güveniyorlar. Biliyorlar ki bu şerefli kavmin şerefli torunları onları Batı gibi sömürmek için değil, dünyâ barışı için destekliyor.
Dünyâ Türk’ü anlamakta geç kalsa da havada, karada ve denizde şanlı Türk bayrağı dalgalanıyor ve Mehmetçik, Afrika’da Asya’da, Avrupa’da zulme karşı dün Bosna’da, bugün Sûriye’de, Etiyopya’da, Sûdan’da ve diğer yerlerde Müslim gayrimüslim ayırmadan maddî ve ma’nevî desteklerini sunuyor. Bâzıları anlamasa bile 21. asır Türk asrı olmaya artık gebedir. Meşîme-i şebden gün doğmadan neler doğar (Gecenin rahminden sabah olmadan neler doğar).
.
Batı’nın ‘romantik’ silahı
1 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :28 Şubat 2025 22:41
A -
A +
Roman denen edebî tür aslında Kilise’nin “günah çıkarmak” müessesesinden doğmuştur. Günah çıkarmak sonradan bir ifşâ yoluna dökülmüş, günahkâr olan kişi günahlarını râhibe söyleyeceğine kendi nefsine söylemiş, yaptıklarını veyâ yapamadıklarını hayâlhânesinden kâğıda dökmüştür.
Rus romanları biraz daha ahlâkîdir. Bu romanlarda Hristiyanlık da önemlidir.
Roman insanları hayal kurmaya ve teşhîse (şahıslandırmaya) zorlar.
Tanzîmat’la başlayan Batılılaşma sürecinde bu devrin gazeteci ve şâirleri için yeni bir pencere açılmıştı: Roman… Gazetecisi, şâiri bu yeni türü sevdiler. Tiyatro da çok tutulmuştu ama o masraflıydı. Mekân, kostüm vs. bunlar paraya taalluk ediyordu. Roman öyle mi? Bastır ve sat...
Şâir mi, târihçi mi, gazeteci mi, romancı mı, tiyatro yazarı mı ne diyeceğimizi bilemeyeceğimiz Nâmık Kemal hepsini denemiştir. Orta derecede bir şâir, alelusul bir gazeteci ve basit bir romancı olan Kemal’in en başarılı olduğu alan târihçiliğidir. Onun “Evrâk-ı Perîşân”ı bayağı iyi bir denemedir.
GÜZEL BİR TESPÎT
Her Tanzîmatçı gibi Kemal de romanı sevdi. Romanı halkın tutması dışında onları en çok celbeden Batı markalı olmasıydı. Her şeye rağmen ahlâkî hassâsiyeti bakımından onun “Celâleddin Harzemşâh” mukaddimesi incelenmeye değerdir. Kemal burada şöyle der:
“Tarz-ı Cedîd”in (yeni tarz) zuhûrundan beri edebiyatta üç yeni şube meydana geldi ki, biri makâlât-ı siyâsiyye (siyâsî makâleler) biri roman biri de tiyatrodur. Romandan maksat, güzerân etmemişse (geçmemişse) bile güzerânı imkân dâhilinde olan bir vak’ayı ahlâk ve âdât (ahlak ve örfler) hissiyât ve ihtimâlâta (duygu ve olabilirlik) müteallik (alakalı) her türlü tafsilâtıyla berâber tasvîr etmektir.
Avrupalılar roman yolunu o derece ileri götürmüşlerdir ki, bugün bir mütemeddin (medenî) milletin lisânında ahlâka, hattâ bir dereceye kadar maarifçe istifâde olunacak binlerce bulunabilir. Hattâ içlerinde Walter Scott gibi Charles Dickens gibi, Victor Hugo gibi Alexander Dumas gibi meşâhirin (meşhurların) bâzı hikâyeleri (yazarın burada roman ve hikâyeyi aynı görmesi gariptir) şu asr-ı medeniyette medâr-ı mübâhat (övünç vesilesi) olan âsâr-ı muhallededen (ölmez eserlerden) addolunmaktadır. Şâyân-ı ibrettir ki Victor Hugo’nun “Les Misérables” (Sefiller) hikâyesi (aslında roman) daha te’lîf olunurken dokuz lisana tercüme edilmiş, Fransızca birkaç şekilde tab’ olunduktan sonra bir büyücek kıt’ada resimli basılarak 150.000 nüsha satılmıştır.” (Celâleddin Harzemşâh Mukaddimesi, Nihad Sâmi Banarlı, Metinlerle Türk ve Batı Edebiyâtı III, Remzi Kitabevi İstanbul, s.63)
Görüldüğü gibi Batı’da da yeni bir tür olan roman, Tanzîmat’la hemen bize de gelmiştir. Bizim Tanzîmatçılar 19 asır Fransız ve İngiliz romanlarının büyülü dünyâlarına kendilerini kaptırmışlardır.
Bizde ilk roman olarak bilinen Şemseddin Sâmî’nin “Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat” (Tal’at ve Fitnat’ın Aşkı) Batı roman tarzını andırsa da N. Kemal’in “Mukaddime”de de bildirdiği gibi her şeye rağmen ahlâkîdir. Hattâ Namık Kemâl’in ilk romanı olan “İntibâh” da ahlâka çok mugâyir şeyler göremezsiniz. Neden? Osmanlı toplumu 19 asırlarda bunun ötesini kaldıramazdı ki.
“Sefiller” bütün Batı’da bir anda yayıldı; çünkü Batı’nı ahlâk düzeni ve kilise anlayışı total bir Hristiyan yaşayışıdır. Sen, İslâm ahlâk ve töresi ile Batı’ya roman mı okutacaktın? Biz tamâmen Batı’ya açıldıktan ve hattâ Nobel ödülü aldıktan sonra bile halkımız hâlâ Doğuludur; eksiklikleri da olsa Müslümandır ve dînini ve törelerini alenen tahribine rızâ göstermez. Onun için bizde aslâ ve kat’â Batı skalasında bir romancı olmayacaktır.
Devlet opera ve bale programları elitist bir grubu ilgilendirse bile, halkı hiçbir zaman bağlamaz. Çünkü biz hâlâ Doğulu ve hâlâ Müslüman bir toplumuz.
BATI’DA İNTİKAM ZAMÂNI
Şurasını açıkça belirtelim ki, Batı Orta Çağ’ın baskı ve işkence ile hatırlanan kilise taassubunu hiç unutmamıştır. İlk Çağ’ın felsefe ve bilim duvarını yıkan bu karanlık devirler, Batı için kara bir lekedir. Batı’yı en çok etkileyen şey savaşlar değil, felsefî akımlardır. Batı’yı Batı yapan klasik Lâtin ve Helen kültürünü yok sayan Orta Çağ, onların unutmak istediği bir dönemdir.
Filozoflar delilli veyâ delilsiz Allâh’ın birliğini kabûl etmekle birlikte trinite (teslis, üçlü tanrı) fikrini savunmuşlardır. Bunu anlamak da zordur. Çünkü filozofların dînî mes’elelerle alâkaları yoktur. (Skolastik felsefe hâriç)
Luthercilik veyâ diğer adıyla Protestanlık felsefenin de üzerinde yeni bir reformist din anlayışı getirmiştir. Orta Çağ boyunca tek hükümran fikir olan üçlü tanrı, kilise adına kânun koyan ve uygulayan Papalık (Katolik) sistemini kökünden sarsmıştır.
İSLÂM TOLUMU BU ASIRLARDA NE YAPIYORDU
İslâm toplumunda 11. asırdan îtibâren başlayan müspet ilimlerin ışığı altında bir aydınlanma dönemi yaşanmaktaydı. Batı karanlığa gömülürken, İslâm dünyâsı ilmin aydınlığında muazzam bir devir idrâk etmekteydi. Bu arada felsefe ile uğraşan âlimler oldu ise de Allâh’ın varlığını sorgulama gibi bir yanlışa düşülmemekle birlikte, i’tikâdî konularda bir ayrışma yaşanmıştır. Bu konular tekvin ve rûh konuları ile ilgili kelâm konuları idi. Tabîî, yetişen kelâm âlimleri de bu açığı kapatmakta başarılı oldular.
19. asırda başlayan Batı tarzı sorgulama Osmanlıyı da rahatsız etmeye başladı. Orta Çağ karanlığından çıkan Batı’nın haklı sorgulamaları aslında Osmanlının hiç konusu olmamalıydı. Ama oldu… Yusuf Kâmil Paşa’nın tercüme ettiği “Fenelon’un Mâcerâları” adlı eser, 18. asrın önemli eserlerinden biridir. Bu eser, Batı’da roman hakkında önemli bir ipucudur. Burada Fransa kralının gelecekte eğitimi için 1699’da yayımlanan bu kitap, Yunan mitolojisinden alınarak devletin ve devlet adamlarının nasıl olacağını anlatan bir eserdir. Yunan mitolojisi Batı’nın can suyudur.
Tanzîmat’la birlikte Şinâsî, Ahmed Vefik Paşa, Yusuf Kâmil Paşa ve Direktör Âlî Bey gibi isimler Klâsisizm kapsamında Felsefî ve dînî romantizmin büyüsünde sistemin etkisi altında kalmışlardır.
Hazret-i Peygamber’in başlattığı İslâmî devlet şekli ve devlet adamlığı, kimliğini Kur’ân-ı kerîmin bildirdiği emirler ve Medîne Devleti ile başlattığı sistemden almıştır. Bu sistem 1920’lere kadar da böyle gitmiştir.
11. yy’larda Aristo felsefesi ile Dogmatiklerin kozmik anlayışı ve Eflâtun devletçiliği Nizâmiye Medresesi ve İmâm-ı Gazâlî gibi âlimleri teorileriyle gerçek bir tartışma konusu olmuştur. İslâm âlimleri Dogmatiklerin birçok konudaki ilmî fikirlerini kabûl etmekle birlikte, ba’s ve ruh konularındaki İslâmî akîdeye ters düşen fikirlerle çetin bir mücâdeleye girmişlerdir. Yaklaşık 8 asır yerleşen ve tartışılmayan bu konular, Batı te’sirindeki Tanzîmat’la birlikte tekrâr tartışmaya açılmıştır. Vahdâniyet fikri tartışılmasa da İslâmî objektivizm denilen çarpık fikirler Osmanlı elitlerini düşündürmeye başlamıştır.
BATI NE YAPTIĞININ FARKINDAYDI
Batı, Orta Çağ Kilisesi’ne hep bir intikam hırsıyla bakmıştır. Ferdî hürriyet ve hüviyetleri yok sayan bu çağ, yeni nesil Batı tarafından lanetle anılmıştır.
Avrupa, Orta Çağ’ı hatırlamak bile istemez. Volter bu konuda şöyle der: “Târihin dört mutlak çağını meydana getirenlerden biri olmaktan çok uzak olan Orta Çağ, barbarlık, akıldışılık (irrasyonalite) ve bâtıl inançlardan oluşan bir dönemi ifâde eder. Orta Çağ’ı incelemenin insanlara aptallıklarını hatırlatmaktan başka faydası olmayacağı yönündedir.” Deneme adlı eserinde Volter, “Orta Çağ’ın târihini bilmek, sâdece aşağılamak için gereklidir” der. (Batı’ya Yön Veren Netinler, I, Kökler,/ Orta Çağlar, (+ - 1350) Derleyen Alev Alatlı, Ekim 2010, İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı, Kapadokya, MYO, s.205)
Ahlâkî sistemde Orta Çağ ile tam ters düşen yeni Batı’da sistem tamâmen ters işlemektedir. Nikâhın bozulmasını yok sayan ve ters ilişkilere karşı çıkan Vatikan, zâten Protestanlık ile kökünden sarsılırken, bâkirelik ve cins ayrılığı fikri de yeni düzende yerini almıştı. Artık Batı’da fâhişelik diye bir kavram yoktu. Adı cinsel özgürlüktü. Aynı evde nikâhsız yaşayan evli olmayan çiftler partnerlik adı altında devlet güvencesinde yaşıyorlardı. Çocuk doğumları, bitmeye yaklaşan evlilikle berâber son derece azalırken, gayr-i meşrû çocukların sayısı da artıyordu. (Aslında Batı için veyâ Hristiyanlık için gayr-i meşrû’ lâfı yanlıştır. Zâten onların şerîatle yakından uzaktan alâkaları yoktur.) Avrupa nüfûsu onların hiç umursamadığı veled-i zinâ bir topluluk hâline gelmeye başlamıştır.
Batı standartlarını hedef alan toplumumuzda da bu tür gayr-i İslâmî bir nüfus çoğalmaya başladı.
İslâmiyet’in kabûl etmediği dünyâdan el etek çekerek mücerret yaşama demek olan ruhbanlık, Orta Çağ Kilisesi’nin hem prestiji hem de cezâî sistemi olarak geçerli idi.
Yeni yüzyıl Batı’sı, kiliseye âit nikâh ve parlamento yemin törenleri dışında ibâdete âit bütün kuralları hemen hemen yok sayıyordu. Her türlü ahlâksızlığı yapan da boynuna put takıyor, papazlar da aynı şeyi yapıyordu. Kiliseler ikindilerden sonraki nikâhların kıyıldığı bir nikâh bürolarına dönerken, büyük katedraller turistlerin seyir karargâhı olmaya başladı.
Cinsel hürriyet toplumu etkilediği gibi kiliseleri de etkiledi. Artık râhibeler de her türlü çılgınlığı yapabiliyorlardı.
Önceleri kiliselerin sosyal ve siyâsî aktiviteleri yoktu. Orta Çağ’da hukuk da devlet de kiliseydi, ama 1800’lü yıllarla artık ne eski kilise ne de râhip ve râhibeler o eski insanlardı. Eski devirlerin aforoz, engizisyon (Lâtince inquisitio, sorgulama) sistemi de bitmişti.
Batı’nın yeni lâik ve seküler sistemi aslında tam da kendi hayatlarını yansıtır. Kilise’den intikam alırlarken aslî hayatlarına dönmüşlerdir. Zinânın ve homoseksüelliğin tavan yaptığı Batı’da kiliseler bunların dışında kalabilir miydi?
ROMAN TÜRÜ VE KİLİSE
Roman denen edebî tür aslında Kilise’nin “günah çıkarmak” müessesesinden doğmuştur. Her türlü günâhı işleyebilen bir Hristiyan, kilise râhibine yaptığı bütün kirli işlerini anlatır, papaz efendi bunları dinler -bunda tek gizlilik günahkâr ile râhip efendi arasındaki bir kafesli bölmedir- ama her ikisi de birbirlerini rahatça görürler. Papaz kural gereği mücrimin yüzüne bakmazken, mücrim bütün dikkatini ve bakışlarını papaza çevirir ve işlediği her suçu eksiksiz anlatır. Papaz da onu affederek “pîr ü pâk” eyler ve diğer günahları işleme süreci için de startı vermiş olur!
İslâmiyet’te günahlar ancak tövbe yoluyla Allâhü teâlâya açılır. Kul kimdir ki kulun günâhını affedebilsin! Rabb’imiz Kur’ân-ı hakîmde “Ey kendilerine yazık eden kullarım, Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allâh suçların hepsini bağışlar. Şüphesiz o çok bağışlayıcıdır ve engin bir merhamet sâhibidir.” (Zümer Sûre-i celîlesi 53. âyet meâli) İşte hâdise bu: Kul bir günâh işlerse ve hakkıyla pişmân olursa, onu bağışlayacak ancak Allâhü te’âlâdır.
İşte bu “günah çıkarmak” sonradan bir ifşâ yoluna dökülmüş, günahkâr olan kişi günahlarını râhibe söyleyeceğine kendi nefsine söylemiş, yaptıklarını veyâ yapamadıklarını hayâlhânesinden kâğıda dökmüş ve aslen kendi karakterini veyâ kendi “idolünü” roman figürü olarak canlandırmıştır.
Batı’da Rus romanları biraz daha ahlâkîdir. Rus romanlarında Hristiyanlık da önemlidir. Bunun sebebi de Ortodoks sisteminin romanlara yansıtılmış olmasıdır.
ROMANLARIN SENARYO OLARAK SİNEMAYA TESÎRİ
Roman insanları hayal kurmaya ve teşhîse (şahıslandırmaya) zorlar. Bunlar sinemaya aktarıldığı zaman görsel izleme, teşhis zorlamasını yok ederek sâde olayları tâkibe başlar. Bu yol çok daha etkilidir. (İleride bizdeki roman türünü bağımsız olarak ve genişçe işleyeceğiz.)
Bizde devrin getirdiği popüler sistemin etkisinde din adamlarına ve dindarlara dolaylı saldırılar başlamıştır. Burada şunu belirtelim ki, bizde Batı’daki gibi din doğrudan hedef alınmamıştır. Çünkü her şeye rağmen halk buna hazır değildir. Giderek din adamları ve dindar kesim hedef tahtasına konmuştur.
Bir gazetede 1957 yılında Turhan Selçuk tarafından “Abdülcambaz” adlı çizgi roman o zamanın ham hayâli olan kara sakallı ve cübbeli softalarla(!) çarşaflı kadınları aşağılayan bir serüvendir.
Savaşlar ve istilâlar halkın kültürünü ve dînî duygularını yok edemez; aksine güçlendirir. Fransızlar Maraş’ı istilâ edince bir kadının çarşafını açan Fransız askeri, Sütçü İmam kalkışmasının sebebidir. Bu müthiş mücâhid “hür olmayan yerde Cum’a namâzı kılınmaz” diyerek kıyâmın sembolü olmuştur.
YA BİZİM ROMANIMIZ
Düşmandan gelen saldırılar kültürü, dînî, millî hüviyeti bilakis diriltir; direnç sağlar. Bu, iç otoriteden kaynaklanırsa halk karşı gelemez. Devrimler zamanla ya kökleşir veyâ giderek tartışılır hâle gelir.
Bizim sosyal hayâtımız her şeye rağmen hâlâ Batı benzeri değildir. 1960’lara kadar seküler kesimin beklediği konular, evvelâ sosyalist-komünist akıma uyma, sonra da dînî istihfâf etme (hafife alma) ve Batı hayat tarzına entegrasyon çabaları ile geçmiştir.
Batı gizli oynamaz; hedefi bellidir. O da toplumlarını isteği ve yaşayışı doğrultusundadır.
Bizim toplumumuz hâlâ bir Doğulu ve İslâm karakteriyle Batı’ya teslim olmamak için direniyor. Köylerin şehirlere akmasıyla meydana gelen arabesk kültür bizi bizden alan en tehlikeli gelişmedir. Bir yanda getto-arabesk kültür, bir yanda 10. yıl nesli…
Toplumdan ve dinden kopuk yaşayan bu nesiller yeni romancıların istediği arabesk-getto ve epiküryen (zevk için yaşayan) hayat, yeni roman türünün maalesef tam da konusudur.
Batı’ya açılmaya gerek bile kalmadan bu yeni çapraz kültürün etkisi, ileride daha da başımızı ağrıtacak gibi görünüyor.
Yirminci yüzyıl ve değişen dünya düzeni
15 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :15 Mart 2025 04:21
A -
A +
Devrimler Rusya’da, Fransa’da ve Çin’de halk hareketleri olarak gerçekleştirilirken bizde askerî sistemle yapılmıştır. Osmanlı Devleti yerine kurulan yeni rejimde tam bir kültür ihtilâli yaşanmıştır.
Dil ve edebiyat, milletlerin kültür aynalarıdır. Asırlar içinde etnik girişimler, dînî dalgalanmalar, coğrafî farklılıklar, istilâlar, esâretler ve alfabe değişmeleri, kültür altyapısını sarsan olaylar zinciridir.
Hemen hemen her köklü milletin edebiyâtı destanlarla başlar. Destan târihi de doğrudan halk muhayyilesi ve anlatımının âbidevî sözlü eserleridir; bu yüzden yıllar boyu akılda kalmaları nazım tarzında söylenmiş olmalarındandır. Zaman içinde bâzı bölümler nesre (düz yazıya) çevrilmiş ve yazıya geçirilmiştir. Bu şekilde destanların doğuş yılları ile yazıya geçirilmiş hâlleri arasında farklılıklar oluşmuştur.
Destanlarda birçok karakter ve olayların değişik milletlerde benzer yapıya sâhip olması da tabîîdir. Genişleme, yayılma, karışım, komşuluk ve ödünçleşme bu sonuçları doğurmuştur.
Yazıya geçen kavimler değişik milletlerin destanlarını da yazmışlar, genel rekâbet ve düşmanlıklar sebebiyle bu metinlerde ekleme, çıkarma ve değişmeler yapılmıştır; Eski Fars’ta Afrasyâb, yâni Alp Er Tunga’da olduğu gibi… Milletlerin eski hayatları zâten hep destandır. Bitmeyen savaşlar, esâretler veyâ zaferler…
DESTAN DEVRİ BİTİYOR
Kavimlerin toprağa bağlanmalarıyla destan devri bitme noktasına gelmiştir. Bu durumda zenginleşen kavimlere musallat olan gezici topluluklar, yerli halka savunma ve direnme şeklinde edilgen destan türleri yaşatmıştır. 8. ve 9. asırlarla 19. asrı mukâyese etmek bile abestir. Hâlbuki onlar aynı ataların torunlarıdır. Bretonları, Angılları, Saksonları düşünelim. Bu topraklar Roma ve Vikingler tarafından işgâl edilmiş ve bölgelerde ayrı krallıklar kurulmuş, bu gelenek İngiltere’de hâlâ krallık geleneğini sürdürmektedir. Bretonlardan dolayı Britanya ve Angıllardan dolayı Angılland (England) adını alan bu ülke, varlığının objektivizmi ile Untited Kingdom (Birleşik Krallık) olarak geçer. Bu karmakarışık halk İngilizliklerinden tâviz vermezlerken, Hunlardan beri yapısı Osmanlıya kadar değişmeyen Türk toplumunu neden Osmanlıdan ayrı tutarlar? Bunu anlamak mümkün değildir.
Eski Roma, Makedon, Yunan ve Pers imparatorluklarının el atmadığı coğrâfî bölge kalmamıştır. Bunların egemenliklerini kabûl eden ülkeler kendi kültür ve inanç sistemleriyle küllerinden doğmuştur. Ülkeleri târümâr edebilirsiniz, ama kültür, din ve dillerini değiştirmek o kadar kolay değildir.
Çok köklü bir kültür yapısına sâhip olan Çarlık Rusya’sında bu sistem yıkılıp komünizm geldiğinde halkın bu yeni rejime gönül hoşluğu ile kucak açtığını söylemek mümkün değildir. Burada komünizmi önceleyen faktör, bir yerde topraktan makineye geçişle de ilgilidir. Bu hareket işçi-köylü-ırgat triumvirliğidir; burjuva ve aristokrasiye histerik ve realist-romantik başkaldırıdır. Unutmamalıdır ki Avrupa bu dönemde hâlâ monark demokrasiler ile yönetilmektedir. Rusya devriminde işçi köylü vulgar kaba güce yeni sistemin yöneticileri bile hâkim olamazlar.
Yirminci yüzyıl ve değişen dünya düzeni
MARKS VE ENGELS
Bu devrim döneminde Marks ve Engels gibi düşünürler işi edebî açıdan ele almazlar. Marks, kültür, sanât ve edebiyat yönünden teoriler üretmek yerine, içinde yaşadığı 19. asır Alman burjuva toplumunun kültür ve edebiyat ürünlerini eleştirmekle yetinirken Engels, toplumsal hareketliliği ekonomik gerekçelere dayandırır.
1917 Ekim İhtilâli ile Sovyetlerde târih sahnesine çıkan kültür san’at ve edebiyâtın proleter temeller üzerine yapılanmaya başlamasıyla ilk somut gösterge ihtilâlin mimârı Lenin’in düşünceleri ile yeni bir düzen ortaya çıkmıştır. Ona göre millî kültür burjuva aldatmacasıdır. Fakat buna alternatif bir sistem geliştirmesi grubun temsilcilerine kalmıştır. 1928’den îtibâren bu kitle, eski Rus kültürü yerine yeni oluşum temellerini atmaya başlar. Sistem özellikle gençlere inmezse tutulma şansı yoktur. Bu yüzden sistem şifreleri liselere kadar indirilir. Bu arada sistemin kalemşorlarından Dimitri Furmanov, Alexander Fadayev, Fyodor Raskolnikov, Alexander Bezyamenski ve Leopold Averbakh gibi genç şâir ve yazarlar yetişir. Bunlar 1890-1956 kuşağıdır. Komünist Gençlik Örgütü’nün (Komsomol) kurallarına öncülük eder.
MAYAKOVSKİ
Nihâyet geçmişi tamamen reddeden Fütürist Rus şâiri Mayakovski (1893-1930) “Bize gerekli olan insan dehâsının canlı bir fabrikasıdır. Ölü eserlerin yok olup gittiği ölü bir san’at tapınağı değildir” der. Yine Mayakovski bir şiirinde “Sokaklar fırçalarımız, meydanlar paletimiz” diyerek san’at ve edebiyâtı realist bir akım olarak gösterse de Balzac, Flaubert gibi realist yazarlarla pek bir bağlılığı yoktur. (Kısmen faydalanılan kaynak: Erdoğan Uygur Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, yıl 9, Sayı 1-2, 23, 30 Nisan Ağustos 2005 Ankara Üniversitesi Dil Târih Coğrafya Fakültesi, Ankara)
DEVRİMLER VE YANSIMALARI
Bizde kültür altyapısı devrimlerle tamâmen değiştirilmeye çalışılmıştır. Dünyâda eski sistemlerini lağvedip yeni bir sisteme başlangıç yapan dört devlet öne çıkar. 1789 Fransız İhtilâli ile şekillenen yeni Fransa, Çarlık Rusya’dan sonra kurulan SSCB… Ayrıca 10 milyon insanın ölümüne sebep olan Çan Kay Şek ve Mao taraftarları iç savaşında cumhuriyet rejimi yıkılmış yerine Çin Halk Cumhuriyeti kurulmuş ve Osmanlı Devleti yerine de Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
Sovyetler Birliği devrimi monarşiye ve aristokrasiye karşı yapılmış, işçi-köylü yönetimi diye lânse edilen sistemde işçi yine işçi; köylü yine köylüdür. Kolhozlarda çalışan halkın durumu eskisinden çok daha ağırdır. Sistemin oturması için Stalin devrinde büyük katliam yapılmış ve 2 milyon insan ölmüş bir o kadar da sürgün yaşanmıştır.
Bastil Hapishânesi ayaklanması ve dış müdâhale ile başlayan Fransız ihtilâlinde de binlerce kişi ölmüştür.
Yeni Rus Sovyet rejiminde çarlık aristokrasisi yıkılmış yerine kurulan komünist sistem tam bir kargaşayı berâberinde getirmiştir. İnsanlar bu rejimle birlikte çok acı çekmişlerdir. Bunları dile getiren yazarlar bu zulüm sistemini bütün çıplaklığı ile ortaya koymuşlardır. Özellikle Alexander Soljenitsin’in “Gulag Takım Adaları” adlı eseri bir belgesel olarak çok önemlidir. 1917’de Bolşeviklerin iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra başlayan tutukluların konduğu hapishanelerdeki zulüm dolu uygulamalar bizzat yazarı tarafından tutulan günlüklerle ortaya çıkmıştır.
Kezâ Boris Pasternak’ın 1917 Devrim sürecindeki olayları anlatan “Doktor Jivago” romanı da hemen hemen bir belgesel niteliği taşır.
Fransız İhtilâli’nden sonra yeni monarşik cumhûriyet kuruldu. Milliyetçilik, sekülarizm, lâisizm ve radikalizm yeni sistemin şifrelerini oluşturdu. Bu sistemde Katolik Kilisesi reforma mecbur edildi.
DEVRİMLERİN KÜLTÜR UYGULAMALARI
Fransa’da yeni ihtilâl rejimi Fransız edebiyâtına hiç müdâhale etmemekle birlikte yeni sistemi benimseyen filozof ve edipler genelde Katolik Kilisesi’ni hedef aldılar.
Çin’in çağdaş ve gelişmiş edebî türü pek yaygın olmamakla birlikte Mao rejimi dünyâ klâsiklerini aşağılamak için onları atış tâlimlerinde hedef olarak kullanmıştır.
Sovyetlerin yeni nesil şâir ve romancıları her ne kadar eski edip ve san’atkârlara savaş açtılarsa da klâsik Rus san’atini ve Ortodoks zihniyetini pek tahrîp edemediler. Özellikle aristokrat san’atin bale, resim ve müziğine pek müdâhaleleri olmadı.
BİZDE NELER OLDU?
Her devrim karmaşa ve ölümleri berâberinde getirir. Çünkü halk yeni sisteme adapte olmak istemez. Bizde de Kürt İsyânı ile başlayıp İstiklâl Mahkemeleri’nin kurulmasıyla sonuçlanan olağanüstü yargılama, yalnız doğu bölgesinde kalmayıp yurdun her yerindeki gayr-i hukûkî uygulamalarla ve kıyâfet kânununa muhâlefetten sayısı hâlâ tam olarak bilinmeyen bir sürü insanın ölümüyle neticelenmiştir. Tabîî ki dînî uygulamalara başkaldırmadan kaynaklandığı bilinen yargılamalarda da salben îdamlar (asılarak) vukû bulmuştur.
Bizde yıkılan Osmanlı Devleti yerine kurulan yeni rejimde tam bir kültür ihtilâli yaşanmıştır. İmparatorluktan ulus devlete geçince, ümmet kavramı, yerini millete terk etmiştir.
Osmanlının şiirdeki en önemli figürü dîvân edebiyâtı ile modern edebiyâtın hiç benzerliği yoktu. İslâmî argümanlar ve muhteşem Osmanlı-Türk dili olan Osmanlı Türkçesi yeni sistemle yok olma sürecine girdi. Zâten 1900’lerle birlikte görülen klâsik Osmanlı yüksek kültürü de yerini taklîdî Batı kültürüne bırakmaya başlamıştı.
Yapılan yeni devrimler millet çehresindeki değişmeleri gösteriyordu. Amaç Türk’ün yönünü Güney’den Batı’ya çevirmekti. Bu yüzden de radikal değişmeler yaşanıyordu. Saat, takvim, hukuk, kıyâfet, tâtil günleri hattâ ibâdet formları bile değiştirildi. Halkın bu değişmelere direnmeleri zecrî tedbirlerin alınmasına yol açtı. Şer’î sistemden lâik sisteme geçiş ve özellikle 1000 yılık alfabenin Lâtinize edilmesi çok şaşırtıcı idi.
DEVLETLERDE REJİM UYGULAMALARI NASIL GELİŞTİ?
Devrimler Rusya’da, Fransa’da ve Çin’de halk hareketleri olarak gerçekleştirilirken bizde askerî sistemle yapılmıştır. Bu ülkelerde gelişen devrimler sürecini devamlı kılmak için askerî güçler devreye girmiştir.
Fransa, Rusya ve Çin’de devrim sonrası ateizm ve sekülarizm yerleşti. Bunlardan sâdece Fransız halkının Katolik Kilise’ye karşı tutumundan dolayı dînî bir problem yaşanmadı. Çin’de Taoizm ve Konfüçyüs dînine bağlı halk, yeni rejime muhâlif Çan Kay Şek’le direndi.
Rusya’da köklü Ortodoks sistemi SSCB’yi bir hayli sarstı.
YENİ SİSTEMİ OTURTMA ÇABALARI
Bizde Tanzimat’la başlayan Batılılaşma, pek kolay yerleşmedi. 1800’lerin romantik edipleri sâdece Batılı türlere özendiler. Roman ve tiyatrolarda bu çok net görülür. İTC ve sonrasında yeni rejimin yeni kalemşorları ümmetten millete geçişte etnik unsurları ideolojik bir gâye olarak kullandılar. “İmparatorluk bitmiş, ümmet dağılmış, tek unsur Türk kalmıştı” diye yorumladılar ama öyle değildi. İmparatorluk bakiyesi yeni toplum, bünyesinde Müslim ve gayr-i Müslim değişik etnik grupları da barındırıyordu.
Yüzyılılardır berâber yaşayan Osmanlı milletler topluluğu, Balkan ayaklanmaları, Orta Doğu İngiliz kaynaklı fitnelerle birbirlerine düşürülmüş ve etnik gruplar milliyetçilik şarkıları söylemeye başlamışlardır. Bu yüzden o sırada devreye sokulan Türkçülük akımı mantıkî gibi görünebilir. Ancak bu hareket bir etnik şuurun dışında redd-i mîrasla gelince kafalar karışmıştı. O devirdeki Türkçülük mimarları bizim insanımız değil, Yahûdî kökenli figürlerdi. Bunlar Leon Cahun, Moiz Kohen gibi yazarlar olurken bunun sosyolojik boyutunu da yerleştirmek gerekiyordu. Emil Durkheim ve Auguste Comte felesefesi ile bunun etnik-sosyolojik ihâlesini de Ziyâ Gökalp yüklendi. Yeni bir heyecan ve inkılap edebiyâtı Türkçülük üzerine kuruluyordu. Hâlide Edip gibi yazarlar bile 1912’de “Yeni Turan” romanı ile ve 1922’de yazdığı “Dağa Çıkan Kurt” da Türk efsânelerine ve bozkurt motifine rastlanır. Fakat bunların hiç birisi Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor”daki târihî ve ideolojik sinerjiyi vermiyorlardı. Hele hele yıllar sonra yeni bir ruhla geliştirilen Ahmet Arvâsî’nin “Türk İslâm Ülküsü” ile Ziyâ Gökalp’ın mefkûrelerinde ayrışmalar hemen göze çarpıyordu.
OSMANLI TÜRKLÜĞÜ REDDETTİ Mİ?
Yeni devlet redd-i mîrasla yeni bir kültür geliştirmeye çalıştı. Batı medeniyeti kabûl edildi ama biz ne kadar Batılı olduk veyâ Batı ne kadar bizi kendilerinden saydı? İttihâd ve Terakkî’nin geliştirdiği Türkçülük ve parçalanan Osmanlı mülkü, bir zamanlar 24 milyon kilometre kareyi bulmuştu. Dünyânın en prestijli devletiydik. Osmanlı bir hânedan devletiydi; adını da buradan alıyordu. Kuranlar Kayı Türkleri’ydi. Osman Bey tarafından kuruldu. Bunlar Hint, Bulgar, Avusturya hânedanlığı değildi. Türk’tü bunlar. Çağ kapatan Fâtih, Muhteşem lâkaplı Süleyman, Yavuz Selim hep Türk’tü. Unutmayalım ki târihte Göktürklere kadar Türk adıyla anılan devlet yoktu. Hunlar, Avarlar, Uygurlar, Karahanlılar, Harezmliler, Selçuklular hangi millettendi? Dünyâya hükmeden bu devletler târihte hep Türk’tü.
Avrupa’ya hükmeden Habsburg Sülâlesi bir hânedan devleti değil miydi? 11. yy.’da Habsburg Kontu Radbot tarafından kuruldu ve bu adla anıldı.
Çin’i asırlarca kendi adıyla anılan sülâleler yönetmedi mi?
Dünyâya Türklüğün damgasını vuran şan, şeref ve izzetle 620 sene hükümrân olan bu asîl milletin devleti eğer yıktırılamasaydı -evet, yıkılmasaydı değil yıktırılmasaydı- şüphesiz bu asrın en büyük devleti olurdu. Diliyle, kültürüyle, edebiyâtıyla, musikisiyle, mimârisiyle, İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu yüce Türk devletiyle hep iftihâr ettik ve bu şerefli intisâbı varlığımızla taşımaya devâm edeceğiz.
Kısacası mutlu ve asîl dedelerin torunlarıyız. Bu şerefi taşıyamayanlara da hiç sözümüz yoktur.
.
Türkler tarih boyunca kimlerle savaştı?
29 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :28 Mart 2025 23:38
A -
A +
11. asırla birlikte Türklerde dünya yayılmacılığı mukaddes bir kavram kazandı. Cihâd kavramı birtakım farklılıklar gösterse bile Oğuz Kağan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” ile örtüşmekteydi. Ukbe bin Nâfî’nin, Emevîlerin, Abbâsîlerin İslâm’ı cihâna yayma ideali ile Türklerin “Kızılelma” ve “İ’lâ-yı kelimetullâh” aksiyonları aynı hedefi gözetiyordu.
Türkler 10. asırda İslâm dâiresine dâhil oldular. İslâmiyet kendisine has bir “ümmet” realitesi oluşturmakla birlikte, îtikat ve ibâdet dışında özellikle millî unsurlarda farklılıklar oluştu.
İslâmî aksiyon, asırlarca Türklerdeydi.
Her toplum çağlar içinde mutlaka değişmeler gösterir. Dil, din, târih kültür vb. gibi milleti millet yapan temel unsurlarda yıllar içinde inanılmaz değişmeler yaşanır. Buna rağmen bunların tamâmını kökünden söküp atamazsınız; hattâ düşman istilâsı olsa bile.
Avrupa ilk çağlardan beri Hristiyan’dır. Başlangıçta heterodoks sistem hiç görülmemiştir. Kilise ve Katolik inancı stabildir.
Lâtin Avrupa ve Papalık Katolik sistemin temsilcisi iken, Roma (Bizans) Ortodoks sistemi benimsemiştir.
İstanbul muhâsarasındaki Hristiyan birliği arayışındaki Katolik ve Ortodoksların birleşmesi “zorâki nikâh” gibidir. Katı Ortodoks olan Roma (Bizans) Kilisesi, müfrit Katolik olan Vatikan’a karşı hep soğuk ve mesâfeli olmuştur. Yâni Avrupa birbirinden çok ayrı gibi görünen, evvelâ Ortodoks-Katolik, sonra Protestan olarak birbirlerine mesâfeli hattâ hasım olmuşlardır. Mezhep savaşlarında binlerce Hristiyan ölmüştür. Hristiyanlıkta mezhep din gibi algılanır.
Mezhep: Religious, doctrine, creed. (Dinle ilgili, dindar, inanç, îtikat, doktrin) Altın Sözlük, Golden Dictionary, Türkçe/ İngilizce, 21. 1. 1985, İstanbul
Batılılar bu anlaşmazlıklar arasında muharref (bozulmuş) İncil dâiresinde birçok inanç sistemlerine ayrılmışlardır. Ama genel parantezde Ortodoks-Katolik-Protestan üçlemesinde kümelendiler. Aslında Hristiyanlar, Protestanlık gölgesinde Hristiyanlığa cephe aldılar. Protestanlığın bir başka yönü de Kral VIII. Henry’nin kurduğu bir Hristiyan mezhebi olan Anglikanizmdir. Zâten 16. yüzyıl Hristiyanlıkta reform asrıdır. Bu şu demektir: Katolik Kilisesi’nin gücü engellenmiştir. İncil dîni veyâ Evangelizm Amerika’da yaygın durumdadır. Bugün Kanada’da bir azınlık ve Kuzey Amerika’daki bir kısım halk “Episkopol Kilise” adı altında bu mezhebi benimsedi. Bu Kilise’nin kökeni 1246’lara dayanır. Viking ve Frank soyundan gelen Normanlar 11. yy.da Britanya’yı fethetmişlerdir. İsveç, Norveç, Danimarka, İzlanda, Faroe Adaları, İskoç halkı ve Rus halklarının bir kısmı Viking kökenlidir. Bunlar vahşi, barbar ve vulgar bir kavimdi. Denizden ve karadan ülkeleri talan ederler, öldürürler, esir alırlar ve nesil türetirlerdi. Bugünkü Batı barbarlığının temelinde Viking atalarının gen bağlantıları vardır. Bunlar çok güçlü oldukları için hiçbir topluluk bunları durduramıyordu. Ancak Emevîler bunları yenilgiye uğratmışlardır.
Bundan şu sonucu çıkarıyoruz: Avrupa veyâ geniş anlamda Batı, asırlar boyu şu veyâ bu mezhepten olsa da Hristiyan’dır. Amerika, Avrupa Katoliklerinin kurduğu bir ülkedir. Avusturalya ve İzlanda da ABD gibi Evangelist’tir. O hâlde Batı’da tam bir din kökenli kültür birliği vardır: Bugün Rus ve Yunan Ortodoksluğu Avrupa’dan bâzı konularda ayrılsa bile etnisite ve Lâtin kültürü veyâ Greko-Lâtin kültürü Avrupa’nın aslî yapısıdır.
TÜRKLERDE DURUM NEYDİ?
Türkler Orta Asya bozkırlarında genelde Köktürk dîninde sâbit kadem olmuşlardır. 8. asırla birlikte Türkler arasında yayılmaya başlayan Budizm, Maniheizm, İslâm ve Hristiyanlık etkilerine rağmen Şamanizm’in yabancı inançları bünyesinde toplayabilmesi sebebiyle gücünden pek bir şey kaybetmemiştir. Şamanizm’e “Türk Paganizmi” adı da verilmiştir. Şamanizm bu değişik dinlerin ortak görüşlerinden etkilenerek bugün Anadolu’da hâlâ köklü bir ritüel sistemi olarak yaşamaktadır ve genelde Bâtınîlik şeklinde tezâhür etmiştir.
Türkler 10. asırla birlikte İslâm dâiresine dâhil oldular. İslâmiyet kendisine has bir “ümmet” realitesi oluşturmakla birlikte, îtikat ve ibâdet dışında özellikle millî unsurlarda farklılıklar oluştu. Meselâ destanlar, edebiyatlar, menkıbeler ve özellikle de diller ayrıydı.
11. yy ile birlikte Türklerde dünyâ yayılmacılığı kutsal bir kavram kazandı: Cihâd… Cihâd kavramı birtakım farklılıklar gösterse bile Oğuz Kağan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” ile örtüşmekteydi. Ukbe bin Nâfî’nin, Emevîlerin, Abbâsîlerin İslâm’ı cihâna yayma ideali ile Türklerin “Kızılelma” ve “İ’lâ-yı kelimetullâh” aksiyonları aynı hedefi gözetiyordu: İslâmiyet’i cihâna hâkim kılmak!
Orta Asya’yı geçerek Anadolu’ya ayak basan Türkler ilk defa Hristiyanlarla karşı karşıya geldiler. 1071 hilâlle haçın ilk büyük kapışmasıdır. Sonraları bu kapışma hiç bitmeden asırlarca devâm etti. Plân hızla ve aksamadan devâm ediyordu. İslâmî aksiyon artık Türklerdeydi. Selçuklu, Moğol belâsı ile boğuşurken, Osmanlı hem Moğol hem de Bizans’la savaşmak zorunda kaldı. Moğollar bâzen Kök Tengrici, bâzen Hristiyan, bâzen Müslüman ve çoğu zaman pagan olarak Türkleri çok uğraştırdılar…
Orta Asya Hristiyanlığı ile Batı Hristiyanlığı farklıdır. Batı tam Haçlıdır. Asya Hristiyanlığı Şamanizm’in gölgesindeki pagan Hristiyanlıktır.
Doğu Roma’nın evvelâ Sahâbe-i kirâm’a mağlup olmaları ve esas olarak da İstanbul’un alınmasıyla çöken Doğu Roma’nın (Bizans’ın) Osmanlının (Türk’ün) eline geçmesiyle Batı Haçlı zihniyeti Haçlı ittifâkının genişlemesine yol açtı.
İLK HAÇLI SEFERLERİ
Ka’be-i şerîfe, önce müşriklerin elindeyken 630’da Mekke’nin fethi ile İslâm’ın kutsal mekânı oldu. Hazret-i İbrâhîm’in kıblesi de Ka’be idi. Efendimiz Medîne’ye gelince 16 ay Beytü’l-mukaddes’e doğru namaz kıldı. Bedir Savaşı’ndan 2 ay önce yönü Ka’be’ye çevrildi. Eshâbına Selîmeoğulları Mescidi’nde öğlenin iki rek’atini kıldırmıştı ki “fevelli vecheke” âyet-i kerîmesi nâzil olunca Altınoluk tarafına yöneldi. Bu mescide “Mescid-i kıbleteyn” (İki kıbleli mescid) dendi. Artık Ka’be yalnız Müslümanların kutsal mekânıydı.
Mescid-i aksa, Kubbetü’s-sahra, Kudüs, hem Müslümanların (Mi’râc olayı ile), hem Yahûdilerin (Hazret-i Süleyman mabedi ile) ve hem de Beytü’l- Lahm (İbrânce Bethlehem) Hazret-i îsâ’nın doğum yeri olması ve Filistin’de Kıyâmet Kilisesi olması dolayısıyla Hristiyanlarca kutsal sayılıyordu.
Hazreti Ömer’le fethedilip İslâm’ın eline geçen Kudüs, Hristiyanlarca “Cennetin Krallığı” olarak addedildiği için onların buraya sâhip olmak isteğiyle başlattıkları bir dizi savaşlara Haçlı Seferleri denildi. Birinci Haçlı Seferi 1096’da başladı; fâsılalarla 10 seri devâm etti. İlk Haçlı Seferi’nde; Touluse Kontluğu, Flandre Kontluğu, Aşağı Loraine Dükalaığı, Taranto Dükalığı, Normandiya Dükalığı, Vermandois Kontluğu, Halkın Haçlı Seferinin Orduları ve Bizans İmparatorluğu ittifâki bulunuyordu.
Müslüman Orduları ise Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Danişmentliler Beyliği ve Fâtımîlerdi.
II. Haçlı Seferi Alman ve Fransız İmparatorluğu öncülüğündeki Haçlılar Eskişehir, Akşehir ve Konya üzerinden Çukurova’ya inmeyi plânladılar. 8 Ocak 1148’de Kazıkbeli mevkiinde Türkmenlerin tuzağına düştüler.
OSMANLI VE HAÇLILAR
Osmanlılar 14. yy. sonlarında Varna’da Rumeli topraklarında yâni aslî Hristiyan yurdunda Haçlılarla savaştılar.
Aslında Haçlılar 1272’ye kadar bu seferlere devâm ettiler. Gerçekte haçlı Seferleri 11. asırda da başlayıp zamanımıza kadar devâm etmiştir. Öyle gösteriyor ki “Hilâl-Haç Savaşı” hiç bitmeyecektir. İsrâil’in en büyük destekçileri Hristiyanlar olunca “Küfür tek millettir” (Bakara Sûre-i celîlesi- 120) gerçeği hiç akıldan çıkmayacaktır.
Varna Savaşı’nda Macaristan Krallığı, Lehistan Krallığı, Sırp Despotluğu, Hırvatistan Krallığı, Bohemya Krallığı, Litvanya Büyük Dükalığı, Eflak, Boğdan, Bulgar İsyancıları Kutsal Roma İmparatorluğu ve Papalık Devleti karşısında tek güç Osmanlı Türk İmparatorluğu’ydu.
Balkan devletleri İstanbul’un fethine kadar Osmanlılara karşı altı büyük Haçlı İttifâkı kurdular. Bunlar 1364 Sırp Sındığı, 1389 Kosova, 1396 Niğbolu, 1443 İzladi, 1448 İkinci Kosova muhârebeleridir. Görülüyor ki Avrupa hiçbir zaman tek bir orduyla Türklerin karşısına çıkmamıştır.
II. Viyana Kuşatması’nda Habsburg Monarşisi liderliğindeki Kutsal Roma İmparatorluğu ve Portekiz- Litvanya birliği, Kral III. Jan Sobieski komutasındaki bu savaş Osmanlıya karşı ilk defa askerî iş birliği yaptığı savaş oldu. Bu savaş sonundaki Karlofça Antlaşması ile Türklerin taarruz dönemi bitmiştir. Bu antlaşma Osmanlı üzerinde büyük bir psikolojik yıkıma sebep olmuştur. Asırlarca düşman devletleri Osmanlıya karşı birleştiren Haçlı rûhu ta Çanakkale’ye kadar devâm etmiştir. Nitekim bu savaşta Britanya İmparatorluğu Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda (İngiltere), Hindistan (İngiltere), New Founland, Fransa birlik hâlindeydiler.
ESKİ TÜRKLERDE DURUM NEYDİ?
Türkler târih sahnesinde hep değişik devletlerle savaştı. Asya bozkırlarında da değişik dinlerdeki devletlerle ve paganlarla savaştılar. Meselâ Orhun Kitâbeleri’ndeki bir bölümde şöyle geçer: “Çin Kağanı düşmanımız idi. Fazla olarak Kırgız’ın kuvvetli kağanı düşmanımız oldu. O üç kağan akıl akıla verip Altun Orman üzerinde buluşalım demiş.” (Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, D/ 2-3, Devlet Kitapları, s. 39, İstanbul 1970)
“Güneyde Çin Kağanı, Kuzeyde Baz Kağan, Tokuz Oğuz Milleti, Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hepsi düşman olmuş. Babam Kağan 47 def’a ordu sevk etmiş, 20 süngü savaşı yapmış, Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizleştirmiş, kağanlıların kağanlıklarını almış, baş kaldıranların başını eğmiş, diz çökertmiş.” (Orhun Âbideleri Age, D /12, s. 20)
“İltiriş Kağan, Çin’e karşı 17, Oğuz’a karşı beş defa savaştı.” (Orhun Kitâbeleri, Age, K,G/ 5-6,s. 4)
Orhun Kitâbeleri’nden aldığımız bâzı bölümlerde Türklerin kendi milletleriyle savaştığı da olmuştur. Buradan Osmanlıya uzandığımızda, birliği bozan durumlarda Osmanlının Türk Beylikleriyle savaştığını da görürüz. Bu meyanda Osmanlılar Candaroğulları, Karamanoğulları, Tâceddinoğulları, Çobanoğulları beylikleri ile harp ettiler.
Timur’la Yıldırım arasındaki savaş, güç dengesi savaşıdır. Türklerdeki genel kural olarak bilinen “Bir postta iki derviş oturmaz” hükmünce… Çaldıran Savaşı da aslında yine bir güç dengesi savaşı olması yanında ilk def’a kendisini tehlikeli bir şekilde gösteren Şiî-siyâsî yayılma ve Sünnî akâid savaşları idi.
Kânûnî, 13 kez sefere çıktı; saltanâtının 10 yıl bir ayını seferlerde geçirdi
Sultan Fâtih, 2 imparatorluk, 14 devlet, 200 şehir fethetmiştir. Kendisi 25 seferde 22 yara almıştır.
Çelebi Mehmed vefât ettiğinde vücudunda yetmiş kılıç yarası vardı.
KUTEYBE B. MÜSLİM
7. yy.da Emevîler Mâverâünnehr’e saldırdılar Bu sırada Türkler hem Îran’la hem de birbirleriyle savaş hâlindeydiler; buralarda ufak Türk yönetimleri vardı. Doğu Göktürkler hem iç ayaklanmalarla hem de Çinlilerle savaşıyorlardı. Batı Göktürk İmparatorluğu ise tükenmek üzereydi. Türkler bu dönemde Müslüman değillerdi; Çinlilerle ve iç kargaşalarla uğraşmaktan çok zayıflamışlardı. Horasan vâliliğine atanan Kuteybe, Buhâra, Semerkand, Fergâna ve Kâşgâr’ı alarak Çin sınırına ulaştı; amaç da buydu aslında. Sonra Kuteybe’nin öldürülmesiyle yerine geçen komutanlar Türk illerinde bayağı sıkıntılar yaşattılar.
“Kuteybe aynı biçimde Buhara ve Semerkand’ı aldı. Buraların halkını vergiye bağladı. Fakat burada yaşayan Türk halkını tamamen Müslüman yapamadı. Türkler efendi bir ulustu. Dâimâ egemen olarak yaşamıştı. Köle olmayı hiç arzu etmiyorlardı. Üstelik vatanlarını çok seviyorlardı. Türklerin vatan sevgisini Kuteybe şöyle anlatıyor: “Türkler vatanlarına çok bağlıdır. Hiçbir zaman vatanlarını unutmazlar. Vatanları için çırpınırlar. Nereye giderlerse gitsinler vatanlarına bağlı kalırlar. Türk’ü diğer uluslara üstün kılan unsurlar bunlardır ve Türkler bunu çok iyi bilirler.” (M. Çağatay Uluçay, İlk Müslüman Türk Devletleri, Millî Eğitim Basımevi, s. 106-107, Ankara, 1975)
Savaş Türklerin en mühim uğraşıdır. Bu savaşlarını önce cihâna hükmetmek, İslâmiyetle birlikte de “i’lâ-yı kelimetullâh ve Kızılelma misyonuyla yaptılar.
Savaş elbette zordur. Can ve mal kaybına sebep olur. Ama o olmadan ne devlet ne de millet olur. Bu yüzden Yüce Kitâb’ımızda Hak Te’âlâ hazretleri “Cihâd hoşunuza gitmediği hâlde üzerinize farz kılındı. Bâzen bir şeyi kerih görürsünüz. Hâlbuki o şey sizin için hayırlıdır. Bâzı şeyler de vardır hoşlanırsınız. Hâlbuki o şey sizin için hayırlı değildir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Sûresi, 216)
Bayrağımız rengini şehit kanlarından aldı. Şehâdet en yüce rütbedir. Bu duygu cihâd rûhudur ve kıyâmete kadar da eksilmeyecektir.
Nihâl Atsız’ın şu mısraları ne güzeldir: “Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister/// Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.”
…..
Mussolini’ye yazdığı “Dâvetiye Şiiri”nden
“Fakat yine biz Osmanlı sen Venedik’sin”
…..
“Irkınızı hiçe saydı Hazret-i Fâtih ///Biraz daha yaşasaydı Hazret-i Fâtih /// Ne Venedik kalacaktı ne Floransa /// Hoş geldiniz diyecekti bize Fransa”
Kısacası Türk’ün şecaat ve asâletini taşıyan yüce milletimiz, Oğuz Ata’dan ve Göktürklerden zamânımıza kadar aynı rûhu yaşatmaktadır.
.
Toplumsal gerçekçilik
12 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :12 Nisan 2025 04:40
A -
A +
Çadırdan Süleymâniye ihtişâmına, Yörük dilinden Osmanlı Türkçesi mükemmeliyetine, koşma, güzelleme ve koçaklamalardan muhteşem dîvân edebiyâtına, hep bu Osmanlı denilen devlet ulaştı. İşte bunlar toplumsal gerçekçilikti!
Genelde bütün siyâsî ve edebî oluşumlarda sosyologlar bir çıkış noktası bulmuşlar ve adına “toplumsal gerçekçilik” demişlerdir… Peki, geniş kapsamlı bir tespit olan bu toplumsal gerçekçilik nedir?
Bunu incelerken devreye giren en önemli faktör içinde bulunulan zamandır.
İlk ve Orta Çağlarda insanlar düz yaşarlardı. Yaşadıkları hayâtı sorgulamazlardı. Han, kağan, bey, başbuğ buyurduğunda, savaşsa savaşa, göçse göçe uyarlardı. Yağma, talan, çapul… Bu zâten halkının da isteğiydi. Ekonomi genelde buna dayanıyordu.
Semâvî dinlere inanan toplumlarda ise gelişigüzel hayat yoktu. İdeal ve içgüdü yerine peygamberlerin buyurduğu ilâhî nizam vardı. Bu ilâhî nizam varılmak istenen hedefi belirlediği zaman ideal kendiliğinden oluşuyordu. Toplumsal gerçek o zaman vahyin gerçekliğine dönüşüyordu. Kamag, kara kamag (halk) ümmete dönüşüyor, töre (kânun) de o resûlün şeriatine uygulanıyordu. Toplumsal gerçekçilik bir anda yerini “ümmet ve şeriate” bırakıyordu.
Coğrâfî şartlara göre de toplumsal gerçekçilik var mıdır? Tabîî ki vardır. Dil, kültür, komşu ülkeler hepsi bu gerçekçiliği etkiliyordu. Şer’î hukûkun yanındaki örfî hukuk bunun en açık delîlidir. Nitekim Mecelle’de “Örfen ma’ruf olan şey şart kılınmış gibidir” der. (43. Kâide )
MEKKE ÖRNEĞİ
İslâmiyetten evvel Mekke’nin toplumsal gerçeği ticâret, zevk-u safâ, şiir ve edebiyattı. Mekke büyük bir coğrafî alanın da ticâret merkeziydi. Ka’be-i şerîfe ticâretin yanında müşrik putperestlerin de dînî merkeziydi. Putların büyükleri kutsal mekânda iken bunların temsilcileri diğer mâmul putlar da bir ticâret metâı idi. İslâmiyetten evvel Araplarda toplumsal gerçek ticâret ve edebiyattı. O kadar ki “Her Arap tâcir” deniyordu. Bunlara hayât veren espritüel kavram ise edebiyattı.
Mekke’de Kureyşliler her gelen ticâret erbâbına ve putperestlere yardım ediyorlardı. Hizmet anlayışı yüksek olduğu için Kureyş’i Arapların gözünde yüceltiyordu. Mekke zâten tarıma elverişli değildi; kurak bir bölgeydi. Bu yüzden buranın ahâlisi rızıklarını ticârete bağlamışlardı.
Araplar ticâret yollarını o kadar büyüttüler ki Abdi Menaf’ın dört oğlu ticâretin ulaştığı dört bölgeye gidiyorlardı. Hâşim Şam’a, Abd-i Şems Habeşistan’a, Muttalib Yemen’e, Nevfel de İran’a gidiyordu. Kureyş tâcirleri bu memleketlere bu dört kardeşin kefâletinde gidiyorlar ve hiçbir saldırıya uğramıyorlardı. Kuzey ve güney yollarındaki bu emniyet Kur’ân-ı Kerim’de de meâlen şöyle anılmıştır: “Kureyş hiç olmazsa alıştırıldığı kış ve yaz yolculuğuna ısındırıldığı için Kâbe’nin Rabb’ine ibâdet etsinler. O Rabb ki onları açlıktan kurtarıp doyurdu ve onları korkudan emîn etti.” (106. Sûre) (Doğuştan Günümüze İslâm Târihi, Çok Yazarlı 1. Cilt, Çağ Yayınları, İstanbul, 1968 s. 142)
İSLÂMİYET’TEN EVVEL TÜRK TOPLUMSAL GERÇEĞİ
İslâmiyetten evvel Türklerin toplumsal gerçeği neydi? Hiç şüphesiz savaş ve mümkün mertebe yayılıp “gökyüzünü çadır, güneşi de alem” yapmaktı. Göktürklerde tarım yoktu. Avlanma ve savaşla geçiniyorlardı. Acaba Türkler ticâreti sevmiyorlar mıydı? Devamlı savaşan onun zorluklarına ve mahrûmiyetlerine da katlanmak zorundadır.
“Doğuya giden gittin, batıya giden gittin, Gittiğin yerde hayrın şu olmalı: Kanın su gibi koştu; kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdın kul, hanımlık kız evlâdın câriye oldu.” (Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, Devlet Kitapları, MEB Basımevi, s.9, İstanbul 1970)
İşte savaş sonuçlarında bunlar da var. Sonra Çin onları ticârî metâlara alıştırıp altın ve gümüşle kendisine yaklaştırarak felâkete sürükledi. Bu onların ticaretteki tecrübesizliklerinden kaynaklanıyordu.
Peki, Göktürkler ticâret için ne düşünüyorlardı: “Ötüken Ormanı’nda oturup kervan kâfile göndersen hiçbir sıkıntın olmaz. Ötüken Ormanı’nda oturursan ebedî yurt tutup oturacaksın.” (Orhun, Age, s.2)
İşte o zamanki toplumsal gerçek: Savaşsız durmamak, ama Çin gibi müreffeh yaşamak için yerli ve yerleşik olmakla birlikte ticâreti de gereği gibi yapmak.
İSLÂMİYET’İN TÜRK’E KATTIĞI GERÇEKLİLİK
İslâmiyetle Türkler şu gerçeği kavradı: Hem cihâd (savaş) hem ticâret hem de îmar. Yâni Türkler büyük devlet olmanın sırrını keşfettiler. Türkler Hunlarla, Göktürklerle ve Uygurlarla büyük devlet değiller miydi? Elbette onlar da büyük hem çok büyük devletlerdi ama toplumsal gerçekler onların parantezinde bir devlet statüsünde büyütüyordu. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı sahradan beldeye (kırsaldan şehre) geçince cihan hâkimiyetine ulaştılar. Neydi bu şifre? “Ta’mîr-i bilâd, terfih-i ‘ibâd” (Şehirlerin îmârı, halkın refâhı)
Bununla birlikte yürüyen bir de misyonları vardı: Cihâd! Bu tam bir itici güçtü. İlâhî da’veti ve adâleti bütün cihâna yaymak… Bu aksiyonla birlikte Hristiyân ülkeleri İslâm’ın eline geçince yollar, köprüler, aş evleri, hamamlar vb. sosyal yapılar devreye giriyor ve görmedikleri ve yaşamadıkları konforu Osmanlı ile görüyorlardı. Dinlerine, inançlarına ve törelerine karışılmıyor, yıkılmış veyâ onarılamayan kiliseleri için bile devletten yardım alıyorlardı. Bu davranışlar ise onları İslâm’a yaklaştırıyordu. İç Doğu Avrupa’daki Müslüman topluluklar böyle oluştu. Bosna, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan İslam cemaatleri bunların delîlidir. Cengiz’in, Büyük İskender’in, Hülâgû’nun, Atillâ’nın imparatorlukları neden bu yüceliğini koruyamayıp yıkıldı da Osmanlı niye bu kadar büyüdü? Ve yine Osmanlı neden yıkıldı? Onların yıkılmaları, devlet kalamamaları misyon yokluğundandır. Şimdi hemen akla şu soru geliyor: Bu istifham daha ziyâde Osmanlıyı tanıyamayan veyâ ona düşman olanlardan kaynaklanıyor. Osmanlı yıkılmadı, yıktırıldı. Hem de sâdece dış düşmanları ile değil, Genç Osmanlı, Jön Türk ve özellikle de İttihatçılar eliyle devlet, bu ihâneti yaşadı. Çadırdan Süleymâniye ihtişâmına, Yörük dilinden muhteşem Osmanlı-Türkçesi mükemmeliyetine, koşma, güzelleme ve koçaklamalardan armonisi ile şaşırtıcı bir geometriye sâhip olan muhteşem dîvân edebiyâtına, dombralı, kopuzlu, ıklığlı bozkır terennümünden, nevâ-kârlara, sûz-i dilârâlara, sallardan muazzam donanmalara, toylardan Kubbealtı dîvânlarına, hep bu Osmanlı denilen göz alan devlet ulaştı. İşte bunlar toplumsal gerçekçilikti. Orta Asya’nın bağrından yanardağ gibi fışkıran, kurduğu mükemmel devletleri ile, dili ile, folkloru ile bu milletin her şeyi ile hep gurur duyduk. Büyük devlet biraz da aristokrasi ister ama bu Avrupa’nın ayrıştıran ve sınıf farkına dayalı bölünmüşlükten kaynaklanan aristokrasi değil, Osmanlının soy asâletinden gelen bir ayrıcalıktı. Hânedan, kendisiyle gelişen ve binlerce yılın birikimi olan bir kültür ister. İşte Osmanlıya bu gözle bakmayanlar bu gerçeği hiç anlayamayacaklardır. Bu ihtişâm 1699’a kadar hep zirvede kaldı. Bundan sonra psikolojik yıkımlarla, iniş ve çıkışlar başladı. Ama Osmanlı yine Osmanlıydı. Kilometrekarelerce arâzî yine onlarındı. Yine düşmanları dört koldan ve ittifak hâlinde saldırıyorlardı. Bu da şerefimizin bir parçasıydı. Zîrâ arkasından on it ürümeyen kurda kurt denmezdi.
19. ASIRDA GERÇEKÇİLİKTE NE DEĞİŞTİ?
“Batılılaşmazsak büyük devlet olamayız” tezi, 1850’lerden sonra özellikle Batı’yı tanıyan ricalle oluştu. İşte bu bâtıl düşünce, Devleti Tanzîmât’a yöneltti. Batıcıları kutlu mîlâd olarak gördükleri Tanzimât çöküşün başlangıcıdır. Osmanlı savaş kaybettiği zaman da Osmanlıydı. Tanzîmât Osmanlıya yeni bir kisve giydirdi. Göktürklerde Çin neyse, Osmanlıda da Batı o oldu. Dost göründü, borç verdi, banka açtı. Sırtlanlar artık sürü hâlinde kurdun eğilmeyen boynunu eğdi. Bize “hasta adam” dediler. Sonra da sekerât-ı mevtimizi (ölüm sarhoşluğumuzu) beklediler. Yeni gelişen ekonomilerin kanı olan petrolü Orta Doğu’da bulunca leş kargaları gibi oraya üşüştüler. Hâlbuki o neft (petrol) bize de lâzımdı. Şunu belirtelim ki, Batı’nın sanâyîleşmesi ile Osmanlının sanâyî hamleleri arasında 20 senelik bir fark vardır. 1850 ve 1870 arası. Hepsi bu. İşin garip tarafı bu sanâyîleşme de Sultan Abdüazîz’le Sultan II. Abdülhamîd devrindedir. Birini şehîd ettiler, birini zorla tahttan indirdiler. Zîrâ II. Abdülhamîd Osmanlı toprağındaki geleceğin hârikası olan petrolün farkına vardı. Onun yanı başına İsrâil devletini kurdurmamak için her şeyinden vazgeçti. Ah İttihâdçılar, sizin bu günâhınızı hangi vicdan aklayabilir? Bu İTC’nin yârânı olanlar, sonucunu tahmin ederek Osmanlıyı I. Cihân Harbi’ne soktular. İstedikleri oldu. Osmanlıyı yıktılar. Yeni bir devlet kuruldu. Bu yeni devletin toplumsal gerçeği Osmanlı ile kesişiyor muydu? Hayır! Hunlardan, Göktürklerden, Uygurlardan, Selçuklulardan Osmanlıya kadar değişmeyen Türk geni mutasyona uğradı. Milletin genleriyle oynandığı için millet de kendisini tanıyamaz oldu. Yeni bir dil, yeni bir alfabe, sistemiyle oynanmış bir İslâmiyet… Hep amaç Batılı olma. 1839’da başlayan bayrak yarışı nihâyet final oynadı.
Sultan Abdülhamid’e hal tebliği yapan heyet; Ermeni Aram Efendi, Laz Arif Hikmet, Yahudi Emanuel Karasu ve Draç mebusu Arnavut Esad Toptani’den meydana geliyordu.
Sultan Abdülhamid’e hal tebliği yapan heyet; Ermeni Aram Efendi, Laz Arif Hikmet,
Yahudi Emanuel Karasu ve Draç mebusu Arnavut Esad Toptani’den meydana geliyordu.
O hâlde bu yeni toplumun da bir toplumsal gerçeği olmalıydı. Ama neydi? Bu yeni oluşumla “Kızılelma”, “Türk cihân hâkimiyeti mefkûresi” ve “i’lâ-yı kelimetullâh” olabilir miydi? Evet, biz yurtta ve cihanda sulhu istedik. Sulhü kim istemez? Ama bunu sâde ben isteyince olmuyor ki. Birdenbire ebedî düşmanımız Batı etrâfımızı ateş çemberine çevirdi. Dünyâyı kana bulayan 20.yy. medeniyeti gezegenimizi parsellemek için iki kutup geliştirdi: Kapitalizm ve komünizm. 1905 ve 1930 arasında bu iki kutup dünyâyı ahtapot gibi sarmaya başladı. Bu iki kutup ya ekonomik güçle veyâ silâh gücüyle ittifaklarını kuruyorlardı. Dünyâya da şunu yaydılar: Bîtaraf olan bertaraf olur. Batı kapitalizmi seçerken, Asya ülkeleri komünizmin batağına yakın oldukları için seçtiler. 1945’ten yâni II. Dünyâ Savaşından sonra Almanlar, Hitler’in kibir, ırkçılık ve yanlış politikasıyla yenildi. Doğu Avrupa yavaş yavaş Sovyetlerin pençesine düşmeye başladı. Birinci kutup başı olan NATO, 1949’da Washington’da kuruldu. NATO muhâlifi olarak da Varşova Paktı 1955’te Sovyet hegemonyasıyla kuruldu. Sonra petrol savaşları gereği Orta Doğu gündeme geldi meltem ve baharlarla Arab’ın yörüngesini sapıttırdılar. Amerikan muhibbi olan Mısır, Suriye, Irak ve benzeri devletler krallık ve göstermelik demokrasilerden sosyalist-komünist bloka dâhil oldular. Ehl-i sünnet Sünûsîlerden Kaddâfi sosyalizmine geçtiler. Afrika ülkeleri zâten Batı’nın sömürgeleriydi. İran en az 2700 yıllık köklü devlet kültürüyle sözde Amerika ve Rusya’ya muhâlif göründü. Aslında Şiî Îran’la Vehhâbî Suûdîler yeni küresel düzenin argümanlarıydı…
PEKİ, TÜRKİYE BU DÜZENİN NERESİNDE?
Nereden başlarsak başlayalım iş dönüp dolaşıp Osmanlıya geliyor. Osmanlıyı asıl 1820 ile 1840 yılları arasında Avrupa’ya giden öğrenci ve ricâl değiştirirdi. Bunların çoğu yeni açılan modern okullarda okudular. Lâtin alfabesini biliyorlar ve Batı’daki olayları ve değişmeleri birinci kaynaktan tâkip ediyorlardı. Bu nesil yerli irfân yabancı değildi, Çoğu medrese eğitimi de almıştı. Batı onlar için bir ütopya değil bir idealdi. Batılı gazete ve romanları, gazeteleri kutsal bir metin gibi okuyorlar, İslâm îmânına sanki yeni bir ideolojik inanç ikâme ediyorlardı. İnançlar zayıflıyor, kendi devletini ve halkını yetersiz ve geri buluyorlardı.
Asya’da sosyalist blok kuvvetlenirken son devir Osmanlısını neler bekliyordu?
PARVUS KİMDİR?
Niyâzi Berkes “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adını taşıyan araştırmasını Kanada Mc Gill Üniversitesi adına yapmış ve önce İngilizce olarak yayınlamıştı. Kitabın ilk baskısının adı “The Development of Sekularızm in Turkey”dir (Türkiye’de Lâikliğin Gelişmesi). Kitapta Parvus için “İTC’nin ekonomik görüşleri önde gelen Marksistlerden Parvus diye bilinen biri tarafından doktrine edildi. Bu şahıs 1910-1914 yılları arasında Türkiye’de bulunan Alexander Helphand’dı. Parvus’la birlikte anti emperyalist ve anti liberal görüşler Türkiye basınında görülmeye başladı” ifadelerini kullanır. (M. Ertuğrul Düzdağ, Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler, İz Yay. 3. Baskı, s. 30, 2012, İstanbul)
Hilmi Ziyâ Ülken “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Târihi” adlı eserinde Ziyâ Gökalp’tan bahsederken hareketinin iktisâdî tarafını ele alarak Parvus’tan şöyle bahseder: “Tekinalp (asıl adı Moise Cohen) Gökalp’ın Türkçülük çalışmalarında ve iktisâdî yapılandırmalarında ona yardım etti.” Daha önce “Türk Yurdu’nda Parvus bu görevi üstlenmişti. Parvus 1905 İhtilâli’nde Lenin’le birlikte çalıştı.” (Yakın Tarihimiz, Age, s.30)
Jön Türk devrinin ertesinde Siyonistler, kuşkusuz İTC hareketi içinde iktidârın önde gelenleriyle anlaşmışlardı. Amaçları yeni Türk makamlarındaki Yahûdîlerin etkisine güvenerek onların Filistin’e kitle hâlinde göçleriyle toprak kopartmaktı. Rus asıllı militan Viktor Jakopsan Siyonist hareketin yürütme kurulunun sürekli temsilcisi olarak İstanbul’a gönderildi ve İTC ile masaya oturdu.”(Volter Laguem, Historie du Sionizsme Paris 1973, s. 162.
Jön Türk Gazetesi’nde Parvus, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu ve Celâl Nûri (İleri) gibi yazarlar bulunuyordu.
İşte Sultan II. Abdülhamid Siyonizm’e cephe aldığı ve İTC’ye direndiği için yâni “menfî toplumsal gerçekçiliğe” başkaldırdığı için tahttan indirildi. Şimdi Parvuslar, Ağaoğulları, Akçuralar, Gökalplar olmasa bile onları aratmayan modern gerçekçiler var…
Türkiye’m, dost görünümlü gâfillerin hiç bitmedi ve görülüyor ki hiç de bitmeyecek!
.
Osmanlı Türkü'ne yön vermeye çalışanlar
26 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :25 Nisan 2025 23:17
A -
A +
Bizde aslî Batı tarzı romancılık Servet-i Fünûn’la başladı, cumhûriyetle rayına oturdu. Başlangıçta roman ve hikâyelerimizde görülen abartılı mekân ve şahıs tasvirleri, giderek normal boyutlara ulaştı.
Tanzîmât ve Servet-i Fünûn romanlarında Batılılaşma özlemi hissedilirken aşırı ve yıkıcı bir fikir çıkmazı yaşanmaz.
Osmanlı romancıları “Sefiller”le tanışınca bu janra daha başka bir gözle bakmaya başlamışlardır.
Osmanlı aydını kimdir? Genelde medrese eğitimi almış, târih ve edebiyâtı bilen, Arapça ve Farsçaya hâkim, 19. asırla Batı’daki olayları tahlîl eden, bu kültüre tenkitçi bir yorum yapan, Batı’yı mutlak etkileyen felsefeyi çok iyi araştırmış, bunun yanında onun reddiye âbidesi olan İmâm Gazâlî hazretlerinin “Tehâfütü’l-felâsife”sini de içine sindirmiş, yine bu muazzam İmâmın “El Munkızu mine’d-dalâl” eserini ders umdesi yapmış, katıksız Sünnî tasavvufunun büyük rehberi İmâm Rabbânî Ahmed Fârûk-ı Serhendî hazretlerini ehillerinden tedrîs etmiş, “Kaamûsu’l-a’lâm” gibi asrın mükemmel ansiklopedik eserini derk eylemiş, Lâtin alfabesini çok iyi bilen, o asrın en geçerli Batı dili olan Fransızcayı da iyi derecede konuşabilen ve yazan insandır.
Bu vasıfları kazanan insan ciddî bir bilim adamı seviyesini de ihrâz etmiş (kazanmış) demektir; ciddî eserleri okuyabilen insandır. Dünyâya bîgâne kalmayan bu insanlar, Dogmatiklerden başlayarak Sokrates’i, Platon’u, Aristo’yu, Descartes’i iyi bilen ama Bergson sezgiciliğini de İmâm Gazâlî’den aldığını anlayanlardandı.
Bu münevverler MÖ. 6. ve 7. asırlarda yaşayan kozmografya ve matematik filozofları Anaksimenes, Anaksimandros ve Tahales’in fikirlerini anlayıp tartışabilen, fakat yaratılış hâdisesini bu filozofların teorilerine değil de “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki göklerle yer birbiriyle bitişik iken biz onları ayırdık. Her şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ Sûre-i celîlesi 30. Âyet-i kerîme) diyen yüce mesajı öğrenmişlerdi. Şüphesiz bu kozmik hadise, ilk peygamber Hazreti Âdem ve diğer Peygamberân-ı izâm efendilerimize de bildirilmiştir.
CİDDÎ BİLİMDEN OYUN VE EĞLENCEYE DALMA
Yine yüce kitâbımızın “Dünyâ oyun ve eğlenceden ibârettir” (En’am 32) âyetine ayak uyduran çöküş devri insanları, âyetin yalnız bu tarafını alıp “Ama âhiret hayâtı sizin için daha hayırlıdır” kısmını unutmuşlardır. Bu unutma Tanzîmât-ı Hayriyye Fermânı ile başlamıştır.
Oyun-oyuncak evvelâ tiyatrolar, Direklerarası kantolar, sonra romanlar ve hikâyelerle yaygınlaştı. O ciddî insanların kalıntıları hayalhânelerindeki sanal kahramanlarını rûh ikizleri yaparak onlarla yaşamaya başladılar.
Tiyatroya herkes ulaşamıyordu; hem de pahalıydı. Dekordu, kostümdü, mekândı ve kadın aktris yerine zenne Ermenilerin oynatılması sebebiyle insanlar romana yönleniyordu. Gazete zâten yaygınlaşmaya başlamıştı; dolayısıyla tefrika, roman okuyucuları ile daha kolay buluşuyordu.
ROMAN SERÜVENİ
Roman bilimsel bir tür değildir. Özellikle Fransız romancılığında realizme yönelmeyle ve halkın mes’eleleriyle ilgili abartılı serüvenlerle topluma açılmaya çalışılmıştır. “Flaubert”le başlayan akım, şehir hayâli sapkını kadınların “Bovarizm” etkisini dile getirmiştir.
Bizde de Avrupa etkisiyle “Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat” (Tal’at ve Fitnat’ın aşkı, Şemseddin Sâmî) romanıyla hayâtımıza girer. Aslında Şemseddin Sâmî Bey büyük bir bilim adamıdır. Lügatçidir. Onun da roman yazması bu akımın o zamanlarda ne kadar câzip olduğunu göstermektedir.
Ahmed Midhat Efendi de roman sahasına hızlı bir giriş yapar. “Ağır âbi” edâsıyla ve Tahtakale esnafı ağzıyla veyâ mahalle kahvesi müdâvimi biri gibi konuşmalar onu “halkın muallimi” pâyesine ulaştırır. Onun romanları mûnis ve rejimle dalaşma niyetinde olmayan türdendir. O zaman okuyucularını bayağı heyecanlandıran türden eserlerdir. Tabîî ki bunlara da roman denirse… Evinden (Beykoz’dan) çalıştığı kumpanyaya gidene kadar vapurda tasarlayıp başladığı romanını çok çabuk bitirmesi de ayrı bir hâdisedir. Her ne olursa olsun onun romanları her kesim halk tarafından da okunmuştur.
Osmanlı romancıları “Sefiller”le tanışınca bu janra (tarz) daha başka bir gözle bakmaya başlamışlardır. Özellikle Namık Kemal’in “İntibah Mukaddimesi”ndeki “Sefiller” övgüsü Fransız romanına merâkı daha da artırmıştır.
Fakat haksızlık etmeyelim. Gittikçe küçük ve hasbî tarafı az bir yığın hesapta kalmış görünmesine rağmen bu eser (A. Midhat’in Felâtun Beyle Râkım Efendi’si) hayatta tahmîn edilebileceğinden fazla iş görmüştür. O ehemmiyetimiz de her şeyden evvel büyük kitlenin hiç tanımadığı bir mekanizmayı oynatır: Okuma… Hiç okumayanın okumaya alışması. (Tercümân-ı Hakîkat’te neşrettiği makalelerinden teşekkül eden “Musâhabât-ı Leyliye”lerinin adı “okuma zevkı”dir. (İstanbul 1301)
İlk matbaasını açmakla da Bâb-ı Âlî’yi halkın malı eden de Ahmed Midhat Efendi’dir. (Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyâtı Târihi, s.449, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1967)
MEVLİD ENERJİSİ
İşte böyle bir tereddî (çöküş)… En ilmî kitapları okuyan dedelerden, romanlarla okuduğunu sanan torunlara.
Pekiyi, Osmanlı münevverleri dışında toplum hiç kitap okumaz mıydı? Tabîî ki okurlardı. Halkın en çok okuduğu kitaplar “Battal Gâzî Destânı”, “Kesikbaş Destânı”, “Hayber Kal’ası Cengi”; tabanın rağbet ettiği kitaplar ise “Envârü’l-âşıkîn”, “Muhammediyye” ve tabîî ki “Mevlid” metinleriydi. Bunlar hem evlerde hem köy odalarında hem de köy kahvelerinde okunurdu.
Bunlar arasında “Mevlid”e ayrı bir parantez açmak gerekir. Bir nevi siyer olan bu eser 1422’den beri Türk halkının her kesiminde en çok okunan mesnevîdir. Hazreti Peygamber Efendimizin hayâtını en hissî en mükemmel mısrâlarla anlatan bu eser, Türklerde Efendimizin sevgisinin ne kadar yüksek ve ulaşılmaz olduğunu gösteren bir mesnevîdir. Mevlid, doğumlarda, ölümlerde, bayramlarda, asker uğurlama ve asker karşılamalarında, bugün giderek me’zûniyet törenlerinde, kutsal gün ve gecelerde en çok okunan bir metin olmuştur. Birçok İslâm ülkesinde türlü na’atler, siyer-i nebîler olmasına rağmen sâde bir dille yazılan Süleyman Çelebi’nin bu eseri aslında Türk’ün her ferdinde hem en çok okunan ve ezberlenen metin olmuştur.
Yıllarca komünist idârelerde dînî duygulardan arındırılan Orta Asya Türk dünyâsında din unutulmadıysa bunun üç sebebi vardır: Gizlice ve hiç vazgeçilmeyen çocukları sünnet ettirme, büyük küçük herkesin birbirine mutlakâ “selâmün aleyküm” diye selâm vermeleri ve kıt imkânlarını birleştirip kazanlar kaynatarak ulvî bir hava içinde yapılan “Mevlid” törenleridir.
ROMAN YAYGINLAŞIYOR
Batı romanları yaygınlaşınca bizde de yeni romanlar hızla çoğalmaya başladı. Başlangıçta romanlarımız törelere, ahlâka, dînî duygulara uygun olmasa da istihfâf (hafife alma) ve dîne alenî ters düşme yaşanmazdı. Toplum hâlâ bunlara karşı hassastı. Bâzı roman adları bile rejim aleyhtârı gibi algılandığı vakit adı değiştirilirdi. Nâmık Kemâl’in “İntibâh” romanında olduğu gibi.
Bizde aslî Batı tarzı romancılık Servet-i Fünûn’la başladı, cumhûriyetle rayına oturdu. Başlangıçta roman ve hikâyelerimizde görülen abartılı mekân ve şahıs tasvirleri, giderek normal boyutlara ulaştı.
Yazıdaki amacımız roman ve hikâye türlerini incelemek değil, bunların toplumumuza nasıl yön vermeye çalışmalarıdır.
İstiklâl Harbi, millî hayâtımızda iz bırakan olaylardan olmasından dolayı romanlarımıza da konu olmuştur. Bâzıları ateşkesten sonraki işgal dönemiyle de ilgili romanlardır. Bunlar “Ateşten Gömlek”, “Vurun Kahpeye” (Hâlide Edip, 1929) “Halas” (Mehmed Rauf, 1927), “Dikmen Yıldızı” (Aka Gündüz, 1932), “Yaban”, “Ankara” (Yakup Kadri), “Üç İstanbul” (Peyâmî Safâ) vb.
Yâkup Kadri’nin “Yaban” romanı aydın bir subayın sakatlanmasıyla bir askerinin köyüne sığınması sırasında geçen serüveni işler. Harp yıllarının mahrûmiyeti, köy hayâtının bir şehirliye nasıl çekilmez bir mekân olduğu, köylerin âdetleri ve uygulamalarıyla asrın çok gerisinde oluşu, hemen her şeyiyle yazar tarafından ağır tenkitlere mâruz kalan zavallı köy halkı… Roman, yazara göre realist ama aslen romantik bir eserdir; dramatik demek belki de daha yerinde olacaktır!
Cumhûriyet döneminden evvel dikkat çeken bâzı romanlarda Batılılaşma garâbeti görülür. Recâizâde’nin “Araba Sevdâsı” bunlardan biridir. Realist ve komedi karışımı bir anlatımdır. Aslında toplumsal bir tenkittir.
Tanzîmât ve Servet-i Fünûn romanlarında Batılılaşma özlemi hissedilirken aşırı ve yıkıcı bir fikir çıkmazı yaşanmaz.
Sonrasında inkılâpların öne çıkardığı yeni sistem ve hayat tarzı hemen Türk romanına yansımıştır.
Özellikle 1950’lerden sonra romanlarımızda iki tarz paralel gelişmiştir: Birincisi inkılâpların etkisiyle İslâmiyete mesâfe koyma ama bunu yaparken sekülerizmi açığa çıkarmamak ve “dîne muhâlif değiliz” cinsinden bir savunma ile her eserde genelde bir şeyh efendi önemli rol oynar. Şeyh efendiler tasarlanan cinstendir. Genelde Sünnî akâide ters düşerler. Tekke ve zâviyelerin kapatıldığı dönemde, mûsıkî ve raksla nefsânî duygulara hitâb eden Mevlevîlik ve Bektâşîlik bu yasağın gölgesine saklanılan sığınaklardır. Bunlara mensup bir Şeyh Yûsuf Efendi, Kudsî Baba gibi tiplemeler nevzuhûr argümanlardır.
Paralelin ikinci kolu ise inkılâpların çölleştirdiği İslâmî hayâtın boşluğunu doldurmaya çalışan 1917 Sovyet İhtilâli’nin geniş etki alanında kalan Marksist yazarlardır. Özellikle Rusya’da ve Sosyalist blok ülkeleri olan Doğu Avrupa’da hızla yayılan komünizmin yurdumuzu da etkilememesi mümkün değildi.
Hızla sanâyileşmeye başlayan Türkiye’deki yeni işçi sınıfı, sendikal hareketler, toprak, ağalık, ırgat, yarıcı, yeni terim “emekçi” gibi kavramlar yeni roman türünün de en gözde malzemeleri idi. Öyle ki Sovyetlerde ve Sosyalist blok ülkelerinde bile bu tür romana bizdeki kadar hızlı giriş olmamıştı.
Bunun tabanını daha da popüler yapmak için sınıf ayrılığı da körükleniyor, şehirlerde, burjuva, kapitalist, sermâyedâr, aristokrat, patron gibi söylemlere yer verilirken köylerde ve dar kırsal alanlarda öğretmen-muhtar ittifâkına, imâm karşıt figüranını yerleştiriyorlardı. Özellikle inkılâpların uygulamalarında buna ters düşenleri zaptiyeye gammazlayan öğretmen-muhtar birlikteliğine çok zaman zavallı, âciz, bilgisiz diye nitelendirilip devrimlere karşı çıkan bir avuç köylü ve imam romanlarda yerden yere vuruluyordu. (Bunu, ileride daha net anlatacağımız modern sekülarist romancılarda da göreceğiz.)
1940’larla devreye giren “Köy Enstitüleri” halkın içinden çıkarılan, aslında dışarıdan bakıldığında köy odaklı faydalı elemanlar yetiştiren, bugünkü çok programlı liselere benzer eğitim veren, ilk okul seviyeli köy okullarıydı. Fakat böyle olmadı. Seküler ve lâik eğitimin verildiği bu okullarda köy tabanlı sosyalist edebiyâtın önemli sîmâları bu kaynaktan beslendiler.
Sosyalist yazarlar idealisttirler. Gerçi Cumhûriyet romancıları da öyledir. Her iki grup da savundukları sistemin kalemşorlarıdır.
Sosyalist düzenin ihtilâl boyutuna varan mesajlarıyla Marksist düzen özendirilir. Zâten iki harp düşkünü fakir bir millette bu yazarlar için en uygun saha da buydu.
Sosyalist patronların kendi ayaklarına sıkarcasına destekledikleri Marksist yazarlar, Boğaz’a bakan yalılarda köy edebiyâtı yapan sahtekârlara ve köşe yazarlarına göre çok daha gerçekçi idi. En azından çoğu köyden, topraktan yetişmişlerdi.
PARADOKSAL BLOKLAŞMA
Türkiye’de her ne kadar 1944 olaylarıyla tek yönlü milliyetçilik yâni Türkçülük başlamışsa da İslâmî edebiyâtın o zamanlarda adı sanı yoktur. Müslüman halk yediği zılgıttan henüz belini doğrultamadığı için “Milliyetçiler Derneği” ve “Komünizmle Mücâdele Derneği” gibi kuruluşlarla köşe kapmaca oynayarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Şurasını açıkça belirtelim ki İttihad Terakki Cemiyeti (İTC) ve sonrasındaki Türkçülük anlayışı ile 1944’teki Türkçülük-Turancılık arasında hiçbir benzerlik yoktur. Öyle olsaydı hükûmet bu aydınlara dünyâyı dar edip türlü işkenceler uygulamazdı.
Marksist yazarların çoğu hapse girmelerine rağmen fikirlerinden hiç sapma göstermediler. Zâten SSCB ve Doğu bloku ülkeleri bunları destekliyor, sığınanları da bağırlarına basıyorlardı.
MARKSİST GERÇEKÇİLİK YAZARLARI KİMLERDİ?
Savunduğu sistemin manifestosunu bilip kendi dünyâ gerçeklerini bu doğrultuda planlayan ve köylüye değil, geniş bir sol aydın kitleye hitap eden yazarlar, o zaman bir hayli popüler oldular. Eserleri beyazperdeye aktarıldı, tefrîka edildi ve radyo tiyatrolarında oynandı. Bunlardan “Yılanların Öcü”, “Susuz Yaz”, “İnce Memed” ve “Kuyucaklı Yusuf” gibi roman senaryoları yanında özellikle mîzah türünün ünlü sosyalist yazarı Aziz Nesin’in hem romanları hem senaryoları filmlere ve tiyatrolara materyal oldu. Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” ise bu milleti, kendi aşağılamalarına yıllarca güldürdü.
Bu yazarları ve kısmen şâirleri şöyle bir yazalım: Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, Muzaffer İzgü, Necati Cumalı, Faik Baysal, Dursun Akçam, Abbas Sayar, Cevdet Kudret, Talip Apaydın, Cahit Irgat, Reşat Enis, İlhan Tarus, Cevat Şakir, Mahmut Makal, Bekir Yıldız, Erol Toy, Orhan Hançerlioğlu, Vedat Nedim Tör, Erdal Öz ve Mehmet Seyda.
Bu yazarlar arasında özellikle halkıyyat sahasında ciddî bilim adamları yetişmiştir. (Vedat Nedim Tör, Cevdet Kudret vb.)
Roman bu millete çok şey katmış mıdır? Onu ileride daha geniş açıklayacağız.
.
Bin yıllık bir mâzi yıkıldı
10 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :10 Mayıs 2025 04:35
A -
A +
Türk yönetimleri hep mutlakıyetti. Arada iki sıkıştırma meşrûtî yönetimler devreye girse de başta hep kağanlar vardı. Bunlara zaman zaman kan, kagan, beg, giderek sultan ve pâdişâh gibi unvanlar verildi ama statü aynıydı. En az beş bin yıllık bu hanlık dönemi, 1922’de yıkıldı.
Bin yıllık bir mâzi yıkıldı
Her ne kadar bin yıllık bir mâziden bahsetsek de bundan Selçuklu da Osmanlı da anlaşılmamalı. Sâdece Türklerin Anadolu’ya girişini esas aldığımız da anlaşılmamalı. Bundan sâdece Türklerin İslâmiyeti kabûl ettiği (921) de anlaşılmamalı. Bu bin yıllık sembol târih bir örnek veridir. Statüleri farklı olsa da Uygurlara, Göktürklere kadar iniyoruz. Yetmiyor, Hunlara, Avarlara, Sakalara kadar iniyoruz. Statüleri farklı demekten maksadımız din ve birbirine yakın olan yönetimlerdir. Sürekli ve akıcı da olsa kopmaz bir coğrafyaya bağlı olan topraklardır. Bin yılın parantezinde 921’de İslâmiyeti ilk kabûl eden İlteber Almış Han’ın İtil Bulgar Devleti başlangıç olarak kabûl edilebilir. Bunun ötesinde 1000 yıllık İslâmî mâzî yıkılırken en az beş bin yıllık hanlık dönemi de 1922’de yıkılmıştır.
Türk yönetimleri 1922’ye kadar mutlakıyettir. Arada iki sıkıştırma meşrûtî yönetimler devreye girer. Başta hep “kut” almış kağanlar vardır. Bunlara zaman zaman kan, kagan, beg, giderek sultan ve pâdişâh gibi unvanlar verilse de konum ve statü aynıdır. Bu İslâmiyetten evvel de böyledir. Devlette devamlılık esastır. Cumhûriyetle mutlakıyet yıkılmış, yâni hanlık tek yöneticilik bitmiş, bunun yerine Avrupâî cumhur nizâmına geçilmiştir. Ama Avrupa ülkelerinin bir kısmında hâlâ meşrûtî krallık vardır. Yâni asırlardır var olan krallar veyâ kraliçeler yerindedir ama arkalarında bir parlamento vardır. Zâten bizde de ilk parlamento 1876’da II. Abdülhamîd Han zamânında kuruldu. II. Meşrûtiyet de 1908’de yine onunla vukû buldu. İki meşrutiyette de azınlık unsurlarının fitneleriyle I. Meşrûtiyet lağvedildi, II. Meşrûtiyet de Osmanlıyı bitirdi.
YAŞAYAN KRALLAR DEMOKRASİSİ
United Kingdom (Birleşik krallık yâni İngiltere) dışında Norveç, İsveç, Danimarka, Belçika ve İspanya aynı taçlı krallık dediğimiz sembolik de olsa başta kral veyâ kraliçeleri ile demokrasinin en parlak yönetimlerine sâhiptirler.
Türkiye’de 2024 yılında üretim yönetimine göre cârî fiyatlarla GSYH %63,5 artışla 43 trilyon 410 milyar 514 milyon TL oldu.
İngiltere’de GSMH ise 116 milyar dolardır. Ayrıca İngiltere’ye bağlı 15 ülke vardır. Bunlar Antiqua, Avustralya, Belize, Kanada, Grenada, Jamaika, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis, Saint Luçia, Saint Vincent ve Grenadinlar, Solomon Adaları, Bahamalar ve Tuvalu’dur.
Norveç’te GSMH, 485,3 milyar USD (2023), İsveç’te GSMH, 585 milyar USD, Danimarka’da GSMH, 407,1 Milyar dolardır (2023). Danimarka’nın kraliyet ailesinin 1000 yıllık bir geçmişi vardır. Belçika’da GSMH, 644 milyar USD, İspanya GSMH 1,73 trilyon USD (196 ülke arasında 15. Büyük ekonomiye sâhiptir.)
Kanada, İngiliz Milletler Topluluğu’na bağlı federal bir cumhuriyettir ve devlet başkanı İngiltere kraliçesidir. Kanada GSMH 2, 142 trilyon USD’dir (2023).
Krallık olan ülkelerde kral veyâ kraliçeler fazla fonksiyonel olmasa bile, onlara tamâmen etkisiz elemen demek de mümkün değildir. Protokollerde onlara nasıl bir siyâsî statü uygulandığını açıkça görüyoruz.
TÜRK DEVLET GELENEĞİ
Türk devlet geleneğinde üç temel esas vardır: Kut, töre ve kağan…
Burada birinci sırada kut vardır. Eski Türklerde kağan, “kut” aldığı için “tanrısal güç” taşır. Çadırda da doğsa gökte doğmuş sayılır.
Sonra devletin dayanağı töre vardır. Töre (Törüg) kut altında, kağanın üstündedir.
Kânun (töre) zâten Gök Tengri tarafından verilen kutun yüceliğindedir. İl yâni vatan varsa onun ayrılmaz parçası töredir. Töre kan buyruğu olmakla berâber bir yüksek mahkemede kağanın da sözünün geçmediği olaylara şâhit olunmuştur. Kaldı ki kağan yargının da başıdır. Kağan devleti temsîl ettiği için, ona karşı işlenmiş suçlar devlete karşı işlenmiş sayılır. Bu yüzden kağana karşı işlenen suçu bizzat kendisi yargılardı. Atilla şahsına suikast düzenleyen Bizans elçisini kendisi yargılamıştır.
Köktürk kağanlığı zamanında kağanlar bazen yüksek mahkemeye başkanlık etmişlerdir. Bu mahkemede yargu (hakem, hâkim) yarguçı, yargan (hâkim, belediye reisi) gibi yetkililer de bulunurdu. Bunlar mahkemede bir figür olarak bulunmazlar, olaylara müdâhale edebilirlerdi.
Kağanlık genelde babadan oğula, yoksa erkek yeğene geçer ki bunlara “tigin” veyâ “şad” denir. Burada hem sülâle hem de devlet devamlılığı esastır.
Yargan: Bir unvan olarak yargıç, yarkan. (Uygur Türkçesi Sözlüğü, A. Caferoğlu İstanbul Edebiyat Fakültesi Matbaası. s.2861968, İstanbul)
Tonyukuk bir ara yüksek mahkemede de görev yapmıştır.
Hunlarda yargıçlık belli âilelerin reislerine verilirdi.
Hazarlarda dînî dâvâlarda ayrı bir yargıç tahsîs edilirdi. Yine Hazarlarda (Mûsevî Türkler) Yahûdî ve Hristiyanların dâvâlarına iki, diğer din mensuplarına bir yargıç tahsîs edilirdi.
Eski Türklerde adam öldürmek, barış zamânı silâh çekmek (kargı, süngü, ok) zinâ, hayvan hırsızlığı, soygun ve diğer hırsızlıklarda i’dam cezâsı verilir; kişinin malları devlet hazînesine aktarılırdı. Yalnız kalan âileye de devlet bakardı.
Irza tecâvüz kesin olarak i’dam cezâsını gerektirirdi.
Hafif suçlarda az hapis ve bedel esastı.
Yüksek medeniyete geçen Uygurlarda toplum kânunları gelişmiştir. Bunlarda kirâya verme, satış sözleşmesi, velâyetnâme, vasiyetnâme, ipotek gibi gelişmiş kânun maddeleri göze çarpar.
TÜRKLERDE İSLÂMÎ KÂNUN (ŞERİAT) UYGULAMALARI
Türklerin İslâmiyeti kabulü ile şer’î hukuk sistemine geçilmiştir. Bu sistem bütün önceki sistemlerden çok daha şümullü, çok daha kategorik ve mükemmeldi. Kısacası Hakk buyruğu idi.
Aslında Türklerde hırsızlık, zinâ, yalan, yalancı şâhitlik, vatana ihânet, savaştan kaçma gibi suçlarda şer’î sistemde olduğu gibi ağır cezâlar ve i’dam uygulanırdı.
İslâmiyet, temel idârî ve dînî yönden dört ana kola ayrılır. Esâsında din ve devlet işleri ayrı olmamakla birlikte, idârî sistem yönünden “muâmelât ve ibâdât” diye ikiye ayrılır. Tabîî ki muâmelâtın içinde münâkehât (evlilik, nikâh, talâk, mehir vs. mes’eleleri ile) ukubâtta ise çeşitli hafif ve ağır suç cezâları yer alırdı.
Karahanlılarla birlikte şer’î hukûka geçen Türkler 1928’de kısmen, 1934’te de tamamen lâik Avrupâî hukuka dâhil olmuştur.
Türkler başlangıçta Anadolu’ya girip Bizans topraklarına hâkim olunca önce Sûriye (Halep) sonra da Konya bölgelerine yerleştiler. Oğuz Kağan’ın torunlarından çoğalan boylar değişik Türk devletleri kurarken en uzun soluklu olanı da Kayılar ve dolayısıyla da Osmanlılar olmuştur. Zamânının en güçlü Türk devleti olan Selçukluları hegemonyasına alan Moğollar, Osmanlıya da çok sıkıntı çektirmişlerdir.
İdealleri sâdece kuru cihangirlik ve zulüm üzerine binâ edilen Moğol İmparatorluğu yıkılmış, fakat “i’lâ-yı kelimetullâh” aşkıyla cihâd eden Osmanlı, Siyonist emeller ve İttihâdcı yerli mason cuntacıların iştirakleriyle yıktırılmasaydı (evet yıkılmadı, yıktırıldı) Osmanlı yakalamış olduğu sanâyi hamleleriyle belki de 20. asırda da büyük devlet olma vasfını koruyacaktı.
“Dede Korkut Destânî Hikâyeleri” önsözünde anakronizm (târihî yanılma) var mıdır?
Dede Korkut Kitâbı’nda Korkut Ata’nın bir keşif veyâ kerâmet yoluyla söylediği söz, çok önemli ama açıklanmaya muhtaçtır. Korkut Ata ayıttı (söyledi): “Resûl aleyhsselâm zamânına yakın Bayat boyından Korkut Ata dirler bir er koptı. (ortaya çıktı) Oğuz’un ol kişi tamam biliçisi idi (büyük âlim). Ne dir ise olur idi. Gayıbdan dürlü haberler söyler idi. Hak te’âla anung köngline ilhâm ider idi (Allâh ona bâzı gizli şeyleri bildirirdi). Korkut Ata ayıttı: “Âhır zamanda hanlık yine Kayı’ya değe (Son zamanlarda hanlık yine Kayı’nın eline geçecektir). Kimesne ellerinden almaya, âhır zamân olup kıyâmet kopınça (Kıyâmet kopuncaya kadar kimse Kayıların elinden bu hanlığı alamayacaktır). Bu didügi Osman neslidür, işte sürülüp gideyorır (Bu dediği Osmanoğullarıdır, işte devam edip gidiyor). (Dede Korkut Kitabı, Metin-Sözlük, s,v Doç.Dr. Muharrem Ergin, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1964)
Şimdi metinle ön söz arasında bir tutarsızlık görülüyor: Dede Korkut sözlü ifâdeye göre Resûl (aleyhisselâm) zamânına yakın yaşamış, (6. asır olabilir.) Osmanlı Devleti ise 13. asırda kurulmuştur. Zâten dil yönüyle Yıldırım Bayezid zamânı dili 14. yy (öl. 1403) gibi duruyor. Gramer yönüyle incelendiğinde devir metinleriyle uyuşuyor. O hâlde Dede Korkut’a âit gibi söylenen bu ifâde büyük ihtimalle sonradan eklenmiştir. Zâten Osmanlı da 1922’de yıktırıldı. 13. asırdan önce zâten Osmanlı da yoktu. Yâni bu metinler sözlü edebiyât devrinde söylenmişti. Dil asırlar önceki 8. asır diline yâni Göktürk ve Uygur diline değil, 14. yy Azerî Türkçesi ve Eski Anadolu Türkçesi’ne benziyor. Ön sözde Osmanlıyı yüceltme ve Devlet-i ebed-müddet (kıyâmete kadar sürecek devlet) inancı çok kuvvetli idi.
ERTUĞRUL ALAYI GERÇEĞİ
Şunu açıkça belirtelim ki Genç Osmanlı ve Jön Türklerde bile devletin yıkılması söz konusu hiç olmamıştır. Masonik İttihâd ve Terakkî Fırkası ve Siyonist ittifâk Osmanlının yıkılmasını gündeme getirdi. Abdülazîz ve II. Abdülhamîd’de de devletin yıkılacağı endîşesi yoktu. Biz İttihâdcıların basîretsizce ve câhilce I. Cihân Harbi’ne sokmasıyla devletimizi kaybettik. Fransızlar, İngilizler, Ruslar önceden beri düşmanımızdı, ama özellikle II. Abdülhamîd’in siyâsi dehâsıyla onları oyalıyorduk. Zâten Siyonizm ve onun yerli uşakları II. Abdülhamîd Han düşmeden bu devletin yıkılamayacağını biliyorlardı.
Sultan Abdülhamîd’in suikasta mâruz kalmasında korumak üzere vücudunu ona siper eden ere, Sultân’ın “Evlâdım, sen nerelisin?” dediğinde “Söğüt’tenim pâdişâhım” diye cevap verdiği için koca Sultan vefânın ve sadâkatin timsâli bu yiğitten dolayı Ertuğrul Süvâri Alayı’nı kurmuştur. Önceden muhâfız alayında Arap, Boşnak ve Arnavut askerleri vardı. İlk defâ II. Abdülhamid Söğüt’e 1300 yıllarındaki köklerine döndü. Ümmet birliğinin Batı tarafından sürekli provoke edildiği o dönemde bu hareket Batı’yı çok tedirgin etti. “Osmanlı köklerine dönüyordu” ve bunu yapan da Batı’nın en çok korktuğu II. Abdülhamîd idi. Esâsen o yüce Sultân’ın yıkılması belki de en az 3000 yıllık Türk Devlet geleneğinin yıkılması idi.
Kayı dolayısıyla Osmanlı 1922’de yıkılınca 5000 yıllık devlet geleneği de yıkılmıştır.
Türkler cumhûriyete yabancı değildir. Eski Türk devletleri yönetimlerinde toy denen toplantı meclisleri demokratik bir katılım örneği idi.
Cumhûriyet bir fazîlet rejimi deniyor. Tabîî ki bu da sistemin işleyişiyle ilgilidir. Çin Halk Cumhûriyeti, Îran İslâm Cumhûriyeti eski Sovyet Sosyalist Cumhûriyetleri Birliği, Kore Demokratik Halk Cumhûriyeti’nde veyâ 1989 öncesi Varşova Paktı ülkelerindeki cumhûriyette demokrasiden söz etmek mümkün değildir.
Bizde de Cumhûriyet’in ilk yıllarında, gerçek mânâda seçim, çok partili parlamenter sistem 1950’ye kadar yoktur. Bu döneme kadar çok sıkıntılar yaşanmıştır.
Bizi de son zamanlarda Arap Baharları gibi iç ve dış istîlâlarla çökertip Orta Doğu’nun aslî figürü yapmak için çok uğraştılar. Darbeler, e-Muhtıra’lar, sanal ve ultra modern darbelerle sarstılar ama yıkamadılar.
Şimdi bize düşen bu son kaleyi her şeyimizle müdâfaa etmek ve uyanık olmaktır. Eğer bize bu devleti yıktırırlarsa maazallâh başka devletimiz olmaz. Unutmayalım bütün mazlum devletler şu anda Türkiye’den medet umuyor.
Sağımız solumuz, kuzeyimiz, güneyimiz hep düşmanla çevrili ve en acısı da modern İttihâdçılar alenî olarak 150 yıllık intikâmın peşinde olduklarını söylüyorlar.
Efendimiz’in müjdesine nâil olan bu milletin kökleri hâlâ sağlamdır.
20. yy’a kadar mâzîsini tartışmayan bu millet artık onda da ayrıştı. Millet ve milliyet kavramı değişti. Dindarlara dinci, mütedeyyinlere (dindarlara) yobaz dendi. Tesettürlü kızlarımıza gerici, câmî cemaatine güdümlü, muhafazakâr kitleye bidon kafalı, Batı karşıtlarına medeniyet düşmanı, gerçek târihi sorgulayanlara bozguncu, hakîkî milliyetçilere faşist, ulusalcılara yurtsever, dînimizi çağa uygulayıp reformize edenlere aydın, Ehl-i sünnet Müslümanlara çöl kânununa inananlar, Las Vegas kumarhâne düşkünlerine realist pragmatist, kısacası İslâm Türk sevdâlısı ümmet tutkunu topluluğa karanlık kuşağı, lâik yığına çağdaş diyenler ayrıştı. Bunlar bir safta diğerleri bir safta...
Hâlâ bir ümit var: Bu milleti böldürmek istemeyenler elleri duâda Hakk’a yalvarıyorlar. Rabb’im milletimizi böldürme. Yüreğimizdeki bu ışığı söndürme. Bölünüp parçalanmamızı bekleyenlere aman verme. Âmin...
Ulubatlı’nın diktiği sancak hâlâ dalgalanıyor, Türk bayrağı hâlâ milletimizi gölgeliyor ve Ayasofya’da “Allâhü ekber” nidâları semâyı çınlatıyorsa bu millet ayaktadır.
Yürekten inanıyor ve diyoruz ki: “Ey Türk Milleti! Üstte gök çökmeden altta yer yarılmadan senin ilini töreni kim bozabilir?”
İstikrar devletin temelidir
24 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :24 Mayıs 2025 04:30
A -
A +
Türkler ayak bastığı toprağı geçici emânet olarak değil, aslî mülk olarak görüp orada hemen bir devlet kurmuşlardır. Dünyâ bir zamanlar Türk sancaklarının dalgalandığı büyük bir Turan ülkesiydi. Bu Turan ülkesinde Türkler irili ufaklı devletler dışında 16 büyük devlet kurmuşlardır.
İstikrar devletin temelidir
Devlet kurmak zor, büyük olmak daha zor, devamlı devlet olmak daha da zordur. Rabb’imiz A’raf Sûresi 34. âyette şöyle buyuruyor: “Her ümmetin bir eceli vardır.” (Aslında bu âyet-i kerîme o zamanki Mekke halkını tehdîd için inmiştir.) (Envârü’t-tenzîl ve Esrârü’t-te’vîl, Kâdî Beydâvî Tefsîri)
Bu, kullar için de milletler ve devletler için de aynıdır. Devâmında “Ecel geldiğinde ne bir an kısaltma ne de uzatma yoktur” buyurulur. O hâlde ne kadar uzun ömürlü de olsa her devletin ve ona bağlı her milletin (ümmetin) bir eceli vardır. Devletler yıkılır, devletler kurulur; önemli olan yıkılan devletin yerine kurulan yeni devletin, gelen yeni nesille münâsebetidir. İşte devamlılık dediğimiz de budur.
TÜRKLER VE DEVLET
Türk denince akla devlet gelir. Türk devletsiz ve yönetimsiz olmaz. Türk, devlet kurmak için coğrafyayı vatan yapar. Onun için atalarımız “Türk balası kurt olur, bastığı yer yurt olur” demişlerdir.
Türkler ayak bastığı toprağı geçici emânet olarak değil, aslî mülk olarak görüp orada hemen bir devlet kurmuşlardır. Dünyâ bir zamanlar Türk sancaklarının dalgalandığı büyük bir Turan ülkesiydi. Bu Turan ülkesinde Türkler irili ufaklı devletler dışında 16 büyük devlet kurmuşlardır. Bu büyük devletler şunlardır:
1- Büyük Hun İmparatorluğu, MÖ 220-MS 216, kurucusu Teoman, süresi 436 yıl.
2- Batı Hun İmparatorluğu, 48-216, kurucusu Panu, süresi 168 yıl
3- Avrupa Hun İmparatorluğu, 375-469, kurucusu Balamir, süresi 94 yıl.
4-Ak Hun İmparatorluğu, 440-710, kurucusu Aksuvar, süresi 270 yıl.
5- Göktürk Kağanlığı, 552-745, kurucusu Bumin Kağan, süresi 195 yıl.
6- Avar Kağanlığı, 365-835, kurucusu I. Bayan, süresi 270 yıl.
7- Hazar Kağanlığı, 651-893, kurucusu Böri Şad, süresi 332 yıl
8-Uygur Kağanlığı, 744-847, kurucusu Kutlug Bilge Kül Kağan, süresi 103 yıl.
9- Karahanlı Devleti, 840-1212, kurucusu Bilge Kül Kadir Han, süresi 372 yıl.
10- Gazne Devleti, 962-1183, kurucusu Alp Tigin, süresi 221 yıl.
11- Büyük Selçuklu Devleti, 1040-1157, kurucusu Tuğrul Bey, süresi 117 yıl.
12- Harzemşahlar Devleti, 1097-1231, kurucusu Kutbeddîn Muhammed, süresi 134 yıl.
13- Altın Orda Devleti, 1236-1502, kurucusu Batu Han, süresi 266 yıl.
14- Timur Devleti-1368-1501, kurucusu Emîr Timur, süresi 133 yıl.
15- Bâbür İmparatorluğu, kurucusu Bâbür Şah, süresi 332 yıl.
16- Osmanlı Devleti, 1299-1922, kurucusu Osman Bey, süresi 623 yıl.
Nihal Atsız 16 devlet yanında Akkoyunlular gibi kimi Türk devletlerinin dışarıda bırakıldığını söylemiştir. Bâzı araştırmacılar Harzemşah, Timur, Çağatay Devletlerinin Türklüğü tartışılabilir demişlerse de bunların devirlerine âit verilen edebî eserlere baktığımızda mükemmel bir Türkçenin varlığından söz ediyoruz. Bunların Cengiz’in torunları olduğu iddiâ edilse bile dilleri, dinleri ve âdetleri ile Moğol değil, Türk’türler. Unutulmasın ki Avrupâî kaynaklarda Bilge Kağan’dan da “Moğol prensi” diye bahsedilir. Oğuz Kağan’dan beri Türk’ün cihanda devlet olarak varlığı en az 4036 (dört bin otuz altı) yıldır. Yâni, Türk cihan hâkimiyeti en az 4000 yıl sürmüştür.
Coğrafyaya baktığımızda daha da müthiş bir hakîkatle karşı karıya kalırız. Asya’dan Avrupa’ya; Arap yarımadasından Afrika’ya kadar uzanan muazzam bir coğrafya…
Bu yayılma arzûsu bir gerçeğin tahakkukunu da ortaya koymuştur. Kül Tigin bu gerçeği şöyle dile getirmiş: “Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar onun içindeki milletler hep bana tâbîdir.
Doğu’da Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı, batıda İnci Nehri’ni geçerek Demir Kapıya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevke ettim.” (Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, s1, MEB Devlet Kitapları, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1970.)
Atilla ve Batı Hunları ve İtil Bulgar Devleti’ni de düşündüğümüzde ve Osmanlının 1699 yılında kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna’nın bir bölümü, Batı’da Cebelitârık Boğazı, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi, güneyde Sûdan, Eritre, Somali ve Yemen’e kadar uzanan 24 milyon kilometrekareyi bulan bir devlet geleneği olan şerefli ve asîl bir milletin torunları olarak “Dünyâ atımın nalları altında ezildi” dediğimizde bunu sâde sanal bir marş sananlar bu milletin ferdi olmayı da hak etmiyorlardır. Hâlâ “Orta Doğu’da, Bosna’da, Kosova’da Pâkistan’da ne işimiz var” diye soranlar, büyük devlet bakiyesi olmanın ne demek olduğunu aslâ anlayamayacaklardır.
DEVLETLERİMİZİN ORTAK YÖNLERİ
Türk devletlerinde iki şeye çok dikkat edilmiştir: Kut ve töre. Türkler modern devre kadar bu iki temel unsurdan hiç tâviz vermemişlerdir.
Türkler hiç zâlim olmamışlardır ve hep âdil olmuşlardır.
Genelde Kök Tengri’ye (Gök Tanrı) inanmışlar, yontma taşlara, fetişlere, heykellere tapmamışlardır. Taş heykeller sâdece balbal olarak kullanılmışlardır.
Kağan dâimâ töreyi temsîl etmiştir.
Esirlere, kadınlara ve çocuklara hiç kötü muâmele edilmemiştir.
Genelde belli bir döneme kadar savaş ganîmeti ve avcılıkla geçinmişlerdir.
10. yy.da İslâmiyet’in kabulü ile töre daha muhkem bir hâle dönmüş (şer’î kânunlar ) şehirleşme hızlanmıştır.
Uygur Budistleri ile başlayan kapalı ibâdethâne ve cemaatler, şerîatle aslî şeklini almıştır.
Özellikle Uygur Budist Türklerindeki Buşi paramita (sadaka) zekât farzıyla sisteme bağlanmış, sadaka ek hayır kurumu olarak devâm etmiştir.
Esirlik, kulluk, cariyelik gibi müesseseler İslâmiyetle çok esaslı bir temele bağlanmıştır.
Türklerde eskiden beri var olan mal devri ve mîras gibi maddeler İslâmiyetle gerçek statüsüne kavuşmuştur.
Başlangıçtan beri var olan savaş ruhu İslâmiyet’in cihâd emriyle taçlandırılmıştır.
Eski Türklerde var olan oba, boy, budun gibi topluluklar, ümmet (millet) adı altında çok daha şümullü bir prensibe ulaşmıştır.
Türklerde eskiden beri var olan baba, oğul, yeğen ilişkisi çok sıkı olmuş, Osman Bey ile bu ilişki çok daha muhkem bir hâle gelmiştir.
“Osman Bey sağlığında oğlu Orhan’ı tecrübeli komutanlardan Akça Koca, Konur Alp, Köse Mihal ile seferlere gönderiyor, kendisinden sonra onun beyliğini hazırlıyordu. Hasta olan Osman Bey, son yedi yılında beyliği oğlu Orhan’a bırakmıştır. Sonra ahilerin de desteği ile Orhan Bey, bu beyliği kazanmıştır.” (Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I)
Şimdi de Kültigin’in doğup idâreyi ele alışı ile Fâtih’in biat fermânı arasındaki benzerliğe bir göz atalım:
“Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan bu zamanda oturdum (idâreyi ele aldım). Sözümü tamâmiyle işit. Bilhassa küçük kardeş, yeğen, oğlum, bütün soyum milletim, güneydeki şadpıt beyler, kuzeydeki tarkat buyruk beyler, Otuz Tatar… Dokuz Oğuz beyler, millet bu sözümü iyice işit, adam akıllı dinle…” (Orhun, KG, s.3)
Şimdi de Fâtih’in saltanat îlânına bakalım: “Allâh’ın yardımıyla saltanat benim oldu. Bugün vezirler, ulemâ, büyük küçük her makamda kişilerin tam icmâı ile bana atalarımdan kalan sultanlık tahtına oturdum. Adıma hutbe okunmuş ve sikke kestirilmiştir. Bu fermânı alır almaz bütün kent ve kasabalarda halka cülûsum bildirilsin. Adım hutbelerde okunsun kalelerden toplar atılsın, kent ve kasabalar bayram şenlikleriyle aydınlansın.” (Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ)
Düşman ne kadar saldırgan ve küstah olursa rakibi de o kadar tedbirli ve harbe hazır olur. Kitâbelerde bu gerçek şöyle îfade edilmiştir: “Düşmanımız etrafta ocak gibi idi, biz ise ateştik.” Yâni ocak olmasa ateş söner. Düşman yâni hasım da milletin ateşini harlı tutar. (Orhun Âbideleri, Age, G.1 s.57)
13. yy.da hem Moğollar hem de Haçlılar amansız saldırılarıyla İslâm’da cihâd ve gazâ rûhunun zirve yapmasına sebep olmuştur. Aynı Mekke müşriklerinin Muhâcirlere yaptığı zulüm neticesindeki Bedir zaferi gibi.
Türklerde bu gazâ heyecânı Memlûklerde ve Anadolu Türkmenlerinde de zirveye çıktı. Burada millet ordu rûhuyla bütünleşti. Mısır ve Sûriye bölgelerinde Kıpçak Memlûkleri, Anadolu’da gâzî Türkmenler devletleri kuruldu.
Tabîî bu arada Anadolu’yu yurtlaştıran kolonizatör Türk dervişlerinin sûfiyye etkisini de zikretmek lâzım.
NÜFÛSUN GÜCE ETKİSİ
Bölünen ve parçalanan milletler hem fizik hem de moral güçlerini kaybederler. Nüfûsun çokluğu hasım için tehdîd oluşturur. Bölünme ve parçalanma sonrası asker te’mîninde âbidelerde şöyle bir bölüm vardır: “Yedi yüz er olup ilsizleşmiş ve kağansızlaşmış milleti câriye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti ecdâdımın töresince derlemiş yetiştirmiş.” (Âbideler, Age, B-KD, s22)
Aslında Türk töresi 1928’lere kadar üç aşağı beş yukarı 5000 yıllık kadîm töre ile birbirine çok yakındı. Cumhûriyet döneminde İsviçre, Fransa, İtalya ve Almanya’dan Batı’nın hukûkî esaslarını alarak Türk-İslâm töresinden tamâmen uzaklaştık.
Türkler kendilerinden bir yönetici olunca ona güvenir ve onun etrâfında tekrar birleşirler. Âbideler’de bu konu şöyle geçer: “Ben kendim kağan oturduğumda her yere gitmiş olan milletim, yaya olarak, çıplak olarak öle yite geri geldi.” (Âbideler, Age, BD, s 23)
TÜRKLERDE SAVAŞ MECBÛRİYETİ
Türklerde bilinen târihleri îtibâriyle savaşa katılmak mecbûrîdir. Yaşı 14 olan veyâ bu yaşta görünen genç savaşa katılmak zorundadır. Yaşlıların ve kadınların böyle bir mecbûriyeti yoktur.
Medîne döneminde Allâh’ın ilk cihâd emri gelmiştir. (el-Hac, 22/ 29) Bu emrin şümûlü dışında kadın, yaşlı, âmâ ve hasta olanlar vardır. Onlar savaştan muaf idiler.
İslâm’da gazâ yerine göre farz-ı kifâye, yerine göre farz-ayındır. Mü’minlerin emîri cihâd i’lân ederse buna uymak farz-ı ayındır. Eski Türklerde de kağan savaş i’lan ederse herkes silâhlı neferdir.
1444’te Haçlılar Varna’ya kadar gelmişlerdi. Yâni Rumeli baştan başa istîlâ edilmişti.
Bunun gibi 1686’da Osmanlı memâliki her yandan muhasara altına alınmıştı. Bu durumda bütün Osmanlı İslâm ümmeti cihâda çağrılınca farz-ı ayn husûle gelmiştir.
Devamlı cihad rûhu Müslümanları her zaman savaşa hazır tutmuştur. Buna mecburdular. O zaman milletler devamlı savaş hâlindeydiler. Gerçi 21. asırda da bu durumun değiştiğini söylemek mümkün değildir.
Osmanlıda devlet ricâli yanında şeyhülislâmlar, tuğracılar, tamgacılar, şâirler, matrakçılar, minyatürcüler savaş meydanındaki yerlerini alırlardı.
YENİÇERİ ŞÂİRLERİ
Yeniçeriler arasından bir hayli şâir (ozan) çıkmıştır. Bunların büyük bir kısmı saz şâirleridir. Yeniçeri âşıkları arasında en fazla eseri olan Kâtibî’dir (17.yy). Bu ozan bir şiiri şöyledir: “Bir gâzî hünkârın peşine düşüp /// Konup göçüp nice vâdiler aşıp /// Taşkın sular gibi nice vâdiler aşıp /// Acem illerine akıp gideriz.”
BARBAR KİMDİR?
Batı, Türklere barbar demiştir ama esas barbar kendileridir. Haçlı dedelerinin yaptığı zulümler ile Osmanlının Balkanlardaki izleri silinirken dînî eserler ve imârethâneler ya yıkılmış ya kilise ya da alkollü mekânlara çevrilmişlerdir. Onları iddiâ ettikleri gibi Türkler barbar ve san’at düşmanı olsalardı ve Fâtih yıkıcı bir barbar olsaydı bugün dünyâ, Bizans eserlerini ancak gravürlerde ve kitaplarda görebilirdi. Ayasofya da dâhil bütün Bizans âbidelerinin ayakta kalmış olmasını dünyâ Fâtih’in müsâmahakâr oluşuna borçludur.
“Gerçi Fâtih cihangirdi, fakat daha fazla kâmil bir insandı. Kemâlinin îcâbı olarak kalıbına kıyâfetine dokunmadan Bizans’ı târih sandukasına yatırarak gelecek zamanlar boyunca dünyânın bakışlarına açık bıraktı.” (Sâmiha Ayverdi, Edebî ve Mânevî Dünyâsında Fâtih, Bahâ Matbaası, 1968. S. 120 İstanbul.)
Türkler şehirleşmeye o kadar önem vermişlerdir ki fakir yerleşim alanlarını mâmur ve müreffeh hâle getirmişlerdir.
“İstanbul, Bursa, Edirne, Sofya, Selânik, Atina gibi önemli olanları bir yana bırakılırsa, diğer şehirler az nüfusludur. (Genelde 2000 hâne civârında) Rumeli’nin en büyük şehirlerinden Selânik 4803, Atina 2297, Niğbolu 1243, Serez 1093 hâne idi. Bizans’ın son dönemlerinde ancak 30-40 bin nüfusa sâhip olan İstanbul, Fâtih’i büyük çabaları sonucunda 1478’de yapılan bir sayıma göre 14.803 (8953’ü Müslüman hâne ile) Balkanların ve Anadolu’nun en büyük şehri durumuna gelmiştir. Bir hâneyi 4 nüfus kabûl edersek nüfus 60.000 civârındadır. 17. asır sonlarında İstanbul’un nüfûsu yarım milyonu aşan kapasitesiyle Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun en büyük şehri olmuştur.” (İnalcık, Devlet-i Aliyye, Age, s.202)
Örfler kanunlaşır mı?
7 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :7 Haziran 2025 00:09
A -
A +
Bizdeki hukuk sistemi Batı kaynaklı olduğu için evvelâ halkın yönetim çıtasının üzerinde kalmıştır. Uygulamalarda sistem paradoksları giderilemediğinden Anayasalarda birbiri ardınca değişmeler olmuştur. Muhtemelen bundan sonra da Anayasalardaki değişimler devam edecektir…
Örf (an’ane, gelenek görenek) toplumun kültür ve hayat sistemini oluşturur. Bunların bâzıları da dolaylı olarak dînî mes’eleleri de ilgilendirir.
Bizdeki idârî sistem tamâmen yönetim ile ilgili olup binlerce yıllık töre iptâl edilmiştir.
Sık sık tenkîd edilen fakat bundan kastın ne olduğu tam açıklanamayan Batılılaşma, bir kıt’a halkına benzemek mi, benzemekse nasıl benzemektir? Bu konular tam anlaşılmadan bu mes’ele vuzuh bulmaz.
Batılılaşmada, halkın binlerce yıllık ve değişik din ve coğrafyalardan taşıdığı törelerin (örfün) kaldırılması en büyük problemdir. Değişik dinler derken Türklerin İslâmiyetten evvel inandığı farklı dinlerdi. Bu durumlarda da bu töreler yaşamaya devâm etmiştir.
Töre İslâmiyetin parantezinde “örf” diye bilinir. Örf, fıkhî olarak eskiden kalma, makbul şey, âdet yerine kullanılan bir tâbirdir. Örf, “Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-i Fıkhiyye Kaamûsu’nda” (C.1, S.12) “Akılların şehâdetiyle i’tibâr edip tab’an kabûl edilen herhangi müstahsen şeydir.” (Akılların şâhitliği ile i’tibâr edilen ve yaratılışa uygun olup beğenilen şeydir)
“Örf âdet ve nizâm-ı âlem için mevzû’ kaanun olup içinde siyâset-i sultânî veyâ yasağ-ı pâdişâhı de mündemiçtir.” (Örf âdetlerin korunması ve ilâhî nizâm için konulmuş bir yasa olup içinde sultânın siyâsî hükmünü veyâ onun yasaklarını da içine alır.)
ÖRFLERİN GEÇERLİLİĞİ
Kaamus’a göre; kanun ile mahdûd ve muayyen olmayup âdet belde ve îcâb-ı vakt-u hâl iktizâsından olan hüküm ve icrâattır. (Kanun ile sınırlandırılmayıp yaşanan zaman ve bölge gereklerinden olan hüküm ve uygulamalar.) (Kaamûs-ı Türkî, Şemseddîn Sâmî)
Sâdeleştirilmiş olarak Hanefî fıkıhçılarına göre akıl ve şerîate uygun ve beğenilen selîm akıl sâhiplerinin doğru bulduğu yasaklanmayan şeydir. Âdet iyi de kötü de olabilir. Örfün hakîkî ma’nâsı Kurân-ı kerîm’de açıklanmıştır. “İnnâ vecednâ âbâenâ…” “Hayır, dediler ki biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk ve onların izinden gidiyoruz”. (Zuhruf, 22)
Yâni an’anelere, teâmüllere kıymet verenleri kınadığı hâlde örfü emredeniz, ma’rûfu, münkeri de yasak ediniz buyuruyor.
Rabb’imiz bir diğer âyet-i kerîmede mealen “İnsanların işinden sana kolay geleni al, onlara rahat davran, onlardan zor şeyler isteme” buyrulmaktadır. (A’raf, 199.-Beydâvi Tefsîri) (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü II, MEB Yay. s.746, 1993)
Taberî’nin kaydettiği rivâyete göre bu âyet geldiğinde Resûlullâh efendimizin bir sorusu üzerine Cebrâîl (aleyhisselâm) “Sana kötülük edene senin iyilik etmeni, senden uzak kalıp ilgilerini koparanlarla dostluk ve arkadaşlık ilişkilerini sürdürmeni emrediyor” demiştir.
TÖRELER DEĞİŞMEZ MİDİR?
Görüldüğü gibi örflerin (töre) iyileri de kötüleri de olabiliyor. Peki, uygulama nasıl olacak?
Mecelle’de “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr edilemez” ifadesi yer alır. Yani zamânın değişmesine bağlı olarak hükümlerin değişmesini inkâr etmek mümkün değildir. Bu konu mutlakâ iyi anlaşılmalıdır. Ahkâmdan kastedilen nedir? Dînî (şer’î) hükümler mi ya da halk âdetleri mi?
Örf (an’ane, gelenek görenek) toplumun kültür ve hayat sistemini oluşturur. Bunların bâzıları da dolaylı olarak dînî mes’eleleri de ilgilendirir.
Yine Mecelle’de “Örfen ma’rûf olan şer’an da ma’rûf gibidir” ifadesi geçer. Yâni halkın gelenek ve göreneklerine yerleşmiş olan âdetler (töreler) şerîat uygulamaları gibidir. Tabîî ki burada uyulması gereken töreler şer’a muhâlif olmamalıdır. Câhiliye devrinden kalan İslâmiyete uymayan gelenekleri Efendimiz yasaklamıştır.
İslâmiyetten evvel Araplarda dövme ve dişleri incelterek seyrekleştirme yaygındı; fıtrata uygun olmadığı için Efendimiz tarafından yasaklandı. Efendimiz dövme yaptıranların Allâh’ın rahmetinden uzak olacağını bildirmiştir. (Buhârî, Müslim)
Kan dâvâsı Câhiliye devrinde Araplarda en yaygın törelerden biriydi. Âile ve yakınlardan biri öldürülünce yakınlarınca öç alma duygusuyla işlenen bu kan dâvâsı bir anda genişler, âileleri hattâ kabileleri bile sarardı. İslâmiyette kan dâvâsının önlenmesinde kasten işlenen cinâyetlerde, suçluya uygulanacak bedenî ve mâlî cezânın belirlenmesinde, ölenin yakınlarına veyâ müessir fiil sonucu sakat kalan kimselerle suç mağduruna seçim ve söz hakkı tanınması, bu olayın çözümlemesinde önemli rol oynamıştır.
Diyet, fidye ve kısas, kan dâvâsını önleyen faktörler olmasına rağmen, aslına uygun olmayan uygulamalar netîcesinde kan dâvâları yine devâm etmiş, giderek çağdaş hukuk uygulamalarıyla tatmîn olmayan mağdurlar kendi haklarının te’mîninde kendileri tatbîk etmeye devâm etmişlerdir.
Ayrıca kısasa alternatif bir cezâ olan taraftarların anlaşmasına bağlı olarak cinâyet, bedenî zarar veyâ maddî hasar durumlarında mağdur veyâ mağdurun vârislerine ödenen mâlî bir tazminat. Arapça “diyah”, “diyeh”, “diyet” kan parası anlamına gelmektedir ki kefâret (aslı kefâlet) de bu anlamda kullanılmıştır.
Kısasta toplumsal denklik şartı ve diyet ödemesi Bakara sûre-i celîesi 178’de açıkça ifâde edilmiştir: “Ey îmân edenler maktuller hakkında size karşı kısas yazıldı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkâniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir.”
Yine Bakara Sûre-i celîlesinde ise “Kısasta sizin için hayat vardır” buyurulmuştur.
Fıtraten insanın hakkını istemesi en normal olaydır. O hâlde bu duruma muhâtap olan insanların, mağdur veyâ maktul yakınlarının suçlunun hafif bir ceza veya az bir hapisle tecziye edilmesi durumunda istihkâk-ı hak (hakkını arama) adâletin te’mînini kendilerine görev addederek suçluya cezâ vermeleri, hattâ çoğu zaman öldürmeleri önüne geçilemeyen bir fiil olmuştur. Dar bölge veyâ kırsalda devâm eden bu trajedi, kaanûnî uygulamalardaki yetersizlikten kaynaklanıp tamâmen toplumsal bir müeyyide yâni “kan dâvâsı” denen olay vazgeçilemeyen bir kutsal töre gibi algılanmıştır. Çocuklar daha küçükken yüklenen bu ağır yük tarafından yıllarca hapis yatmışlardır ve yatmaktadırlar.
Mecelle’de bildirilen ve toplum yapısını sağlamlaştıran, Kur’ân-ı kerime ve sünnete muhâlif olmayan töreler ma’rûf hükmündedirler. Aksi takdirde küfre veyâ büyük günâha kadar varan sonuçlar doğar.
DÜNYÂDA YAYGINLAŞAN GENEL ÂDETLER
Bunlarda uzun bir süre Afrika kabîlelerinde yaygın olan Batı’da pek bulunmayan dövme çok yaygın bir hâl aldı. Buna yukarıda temâs edildi. Meselâ eski Türklerde ve câhiliye devri Araplarda herkes silâh taşırdı. Sulh zamânında toplumda açık silâh taşınmasını yasaklanmıştır. Örfün ve kanunun nezdinde “silâhlıdır” denilmeyen ufak çakı ve benzerini taşımak bu hükmün dışındadır. Silâhlı kuvvet mensupları, kolluk kuvvetleri, sû-i kasde uğraması mümkün olanlar da devlet izniyle silâh taşıyabilirler.
Bugün bâzı uygulamalarda kadınların saçlarını önden göstermeleri veyâ Anadolu’nun bâzı bölgelerinde başörtüsünün arkasından sarkan “örük” denen saçların gösterilmesi de tesettüre aykırıdır.
KISMEN YAZILI TÖRELER (ANAYASALAR)
Peki, gelenek ve görenekler (örf, töre) kanunlar gibi değişime uğrar mı? Kısmen yazılı töreler diyebileceğimiz anayasalar zamâna ve mekâna göre değişebilirler mi? Meselâ bizim Anayasalarımız (bâzen Teşkilât-ı Esâsiyye bâzen Esas Teşkîlât Kaanûnu )1921 ile 1982 arasında dört def’a değiştirilmiştir. Hattâ bunun öncesini de sayarsak 1876 ve 1908 Anayasalarını da zikretmek gerekir. Meselâ 1876’da tam anlamıyla veyâ devamlı olarak kalamayan anayasa, 1908’de parlamenter sisteme daha uygun bir hâl almıştır. Hattâ siyâsî partiler kurulmuş ve seçimler yapılmıştır.
1909’daki anayasa 119 maddeden oluşmuş, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere devlet organları ile birlikte, temel hak ve hürriyetleri de düzenlemiştir.
Aslında Alemdar Mustafa Paşa’nın uyguladığı “Sened-i İttifak” Rumeli ve Anadolu a’yanlarının İstanbul’da toplanarak katılım sağladığı anayasal nitelikler taşıyan bir antlaşmadır.
Sened-i İttifak ile ilk defa Osmanlı döneminde bir pâdişâhın merkezî otoritesinin gücü sınırlandırılmıştır. Pâdişah adâletsizlik yaparsa a’yanlara isyan hakkı tanınmıştır.
Sened-i İttifak ile Tanzîmat Fermânı arasındaki asıl fark, birincisinin bir sözleşme, ikincisinin pâdişah tarafından tek taraflı bir ferman şeklinde i’lân edilmesidir.
Peki, Sened-i İttifaktaki a’yanlar kimlerdir? Bu sistem 18. asırdan Tanzîmat dönemine kadar Osmanlıda etkili olan bir kurumdur. A’yanlar taşra kodamanları, eski idâreciler veyâ halk arasında sivrilmiş sözü geçen ve saygı gören insanlardı. Bunlar sonra sistem içinde yer aldılar. Önce bu kurul üyeleri yerel halk ile merkezî yönetim arasında aracı rolü oynarlardı. II. Mahmûd, Sened-i İttifak ve a’yanları ortadan kaldırmış ve merkezî idâreyi yeniden kurmayı gâye edinmiştir. I. ve II. Meşrûtiyetler örfî değil siyâsî ve idârî bir tasarruftu.
Mutlakiyet, (kağanlık, kanlık, beğlik, sultanlık…) Türk devletlerinin Oğuz Kağan’dan beri uyguladığı örfî (töre) ve idârî bir sistemdir. Burada güç esas olarak “töre”dir. I. ve II. Meşrûtiyetler töreyi ilk iptâl eden sistemlerdir.
20. asırla birlikte Batı’da da idârî hukuk, töreleri iptâl edilmiştir. Buna rağmen dînî ve töresel olan papalık, patriklik ve birçok Avrupa ülkelerindeki krallıklar da üst makâm olarak bırakılmış, böylece binlerce yıllık töre bir şekilde kısmen korunmaya alınmıştır.
Bizdeki idârî sistem tamâmen yönetim ile ilgili olup binlerce yıllık töre iptâl edilmiştir.
Tabîî bu yaptırımlar idârî olunca hem dînî hem örfî hem de hattâ ritüellerle bile alâkası olmayan bir şekle dönüşmüştür.
BATI’DA UYGULAMALAR ÖRFE UYGUN MUYDU?
Batı, zâten kendi kaynaklarından doğan İtalyan, İsviçre, Alman ve Fransız kanunlarına uygun oldukları için muâsır anayasaları kabulde zorlanmadılar. Grekler, Saksonlar, Lâtinler ve Slavlar yeni anayasalarında Katolik, Protestan ve Ortodoks dînî değerler de göz önüne alındığı için hem idârî hem de töresel bir hukuk sistemi geliştirilmiş oldu.
Peki, bu hukuk sisteminin bizde uygulanması ne gibi sistematik ve töresel handikaplar doğurdu? Bizdeki hukuk sistemi Batı kaynaklı olduğu için evvelâ halkın yönetim çıtasının üzerinde kalmıştır. Uygulamalarda sistem paradoksları giderilemediğinden Anayasalarda birbiri ardınca değişmeler olmuştur; muhtemelen de devam edecektir.
YENİÇERİ VE DEVŞİRME SİSTEMİ
Batılılaşmayı bâzı târihçiler III. Mustafa (1717- 1774) ile başlatırlarsa da Osmanlıda esas Batılılaşma II. Mahmud ile (1785-1839) başlamıştır. Hattâ II. Mahmud için Tanzimât’ın temellerini atmış da denilir. İlk tercüme odasını o kurmuştur. Batı ile açılım başladığı için gerekli bir işlemdi bu.
II. Mahmud Alemdar Mustafa Paşa’nın te’sîs ettiği Sened-i İttifâkı kaldırmış ve merkezî otoriteyi sağlamlaştırmıştır. Bu Oğuz Kağan töresine dönüş demektir.
Yeniçeri Osmanlının genişleyen askerî sisteminde kurulan ilk töre dışı uygulamadır. Sonradan zaman kavramı içinde törenin sun’î bir eklentisi olmuştur. O zamâna kadar ordular hep Türklerden meydana gelmiştir.
Osmanlı âniden çok büyüyünce asrın en farklı projesi olan devşirme sistemi devreye girmiştir. Bu tabîî ki gayr-i örfî idi. Fakat işin bir de pozitif yönünü düşünürsek bir sürü gayrimüslim çocukları sonradan çok geniş nüfuslu bir ümmet tabakası oluşturmuş, Osmanlının büyük devlet ricâli, din adamları ve ulemâ bu zümreden yetişmiştir.
II. Mahmud’un bu uygulamaları töreleri zorlamış olmakla birlikte şer’a muhâlif değildi. Setre pantolon ve fes en çok tartışılan iki uygulama idi. Fakat şuna dikkat edilmelidir. Feste “siper-i şems” yoktur. Yâni Batılı şapkaya benzemez. Setre pantolonun üzerinde ise diz üstüne kadar inen bir kaftan vardı. Zâten bu Türklerde binlerce yıllık bir töre idi.
Osmanlı tebaası olan gayr-i Müslimler fes giyerlerken 1900’lü yıllardan evvel “müste’menler (geçici olarak Osmanlı mülküne gelen ecnebîler) kısmen şapka veyâ fes giymişler, özellikle 1909’dan sonra Hristiyanlar bilhassa Per’a (Beyoğlu) semtinde Müslümanlardan farklı görünmek için genelde fötr ve melon şapka ve “Kalven kaskesi” (köylü kasketi) takıyorlardı.
II. Mahmud muvakkat töre olarak kabûl edilen Yeniçeri Ocağı’nı da bâtıl itikâda saptıkları ve fesat yuvası olduğu için lağvetmiştir. Sonra kurduğu yeni ordunun adını da “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye” (Hazreti Muhammed’in muzaffer askerleri) koymuştur.
Töre töreyi ilgâ ederse, şer’-i şerîf belirleyici olur. Nitekim Vak’a-i Hayriye de böyle olmuştur.
Yâni Osmanlı pâdişahlarından töreye ve özellikle de Şerîat’e muhâlif bir davranışa rastlamak mümkün değildi. Sonuçta hepsi Müslüman Türk ve 1517’den beri de Halîfe-i Müslimîn idiler.
Romantik' ihânet
21 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :21 Haziran 2025 00:05
A -
A +
Genlerinde Asyâî olan bir kavim nasıl bir anda Avrupâî olabilirdi ki? Kültür, örf, din ve dil bağı hiç olmayan bir toplulukla aynı kazanda nasıl kaynayabilirdi? İşte bu toplumla aramızda bağ kurma görevi Cumhûriyet dönemi romanlarına düşüyordu.
Cumhûriyetle birlikte sosyal bloklaşmadan çok yeni rejimin yılmaz bekçileri genç öğretmenler, devlet yanlısı muhtarlar ve “ucûbe görünümlü” din adamlarına yoğunlaşmıştır.
Atalar, babalar ve torunlar zincirini bozarsanız o millet başka bir kimliğe bürünür.
Milletler olumlu mâzileriyle yaşadığı sürece mutludurlar. Mâziyi didiklemezler; çünkü içindeki hayatlarıyla mâzi arasında kopmaz bir bağ vardır. Mâziyi yaşayan atalar, hâli yaşayan babalar, âtîyi yaşayacak olanlar da evlât ve torunlardır. Atalar, babalar ve torunlar zincirini bozarsanız o millet başka bir kimliğe bürünür.
Bu değişimin müşahhas mîmarlarından Cumhûriyet dönemi romancısı Yâkup Kadri’nin “Kirâlık Konak” eseri bu konuyu iyi özetler. Y. Kadri bu konuyu tasdîk, tesbît veyâ tenkît mi eder, bunu ocuyucuya bırakmak lâzım.
Târihi, çağlara ayırıp adlandırmak zordur. Ancak târih bilimcileri îtibârî olarak İlk Çağ, Orta Çağ, Yakın Çağ ve daha öncesini de Taş Devri, Tunç Devri vs. gibi devrelere ayırmışlardır. Hepsi teoridir. Hele Taş Devri gibi saçmalıklar insanlık târihi için hezeyandır.
Yapay zekânın, teknolojinin ve dijital dünyânın arkasından bakarak önceki insanlara bühtân etmek en azından saygısızlıktır. “Kem âletle kemâlât olmaz” fehvâsınca o insanlar bu hâlde bile kemâlât sınırlarına dayanmışsa onlara lâf edemeyiz. Onlar sâdece daha huzurlu yaşamak için mükemmel şehirler kurdular, san’at eserleri yaptılar, estetizme değer verdiler. Çünkü onlar insandı. Savaş için ürettikleri ise sâdece ok, yay ve kargı idi. Toplu imhâ silâhları yoktu. Bir savaşta binlerce kişi ölmüyor ve bir o kadarı da hayatlarının sonuna kadar kâbus yaşamıyorlardı. Şimdi bizler -hani küçük görüp burun kıvırdığımız insanlardan farklı olarak- ekonomilerimizi silâh yapımına, insan neslinin kökünü kazımaya adayıp kimyâsal ve nükleer silâhlar üretiyoruz. Biz savaşmıyoruz. Kendimiz dışındaki insanları yok etmeye çalışıyoruz. Acaba hangimiz daha ilkeliz?
Biz artık istesek de mâzi ile bağ kuramayız. Biz onları anlayamayız. Onlar bizi görselerdi “Bunlar hangi canavar neslin versiyonudur” derlerdi.
İlk insanlar daha çok söyledi; biz yazıyoruz. İlk insanlar kahramandı, destan sâhibiydi. İlk insan barınabilmek için biraz toprak peşindeydi, biz doymak bilmeyen bir iştihâ ile dünyâyı parsellemek istiyoruz.
Târihte Truvalılar bir sahte atla şehre sızdılar, bu târih boyunca kahramanlık değil, sahtecilik olarak algılandı.
Bugün devletler câsus teşkilâtlarıyla, yeraltı faaliyetleriyle ve uydularla birbirlerinin açığını aramakla meşgul.
Önceki insanlar savaşlarını kahramanlık destanlarıyla anlattılar. Bu destanlar başlangıçta hep sözlüydü. Sonra onları taşlara, derilere, papirüslere döktüler. Mağara duvarlarına boyalı resimler yaptılar. Bu yazılı veyâ sözlü destanlarda hırs ve kin yerine icraatlar, kahramanlıklar, millete adanmış emeller vardı. İnsan fıtratında devâmlı gelişme esas olduğu için her şeyde inkişâf oldu. İnsan ağladı, güldü, eğlendi, düşündü, estetizm istedi; bütün bunları evvelâ söze sonra yazıya döktü.
ESKİ YUNAN
Trajedi, komedi (tiyatro) felsefe… Kadîm Yunan hiç şüphesiz bunlarda liderdir. Hint ve Çin düşünce sistemi daha sınırlı ve millîdir. Söz, şiir ve hitabette Araplar hep başı çekmişlerdir. Dikkat edilirse bu milletler hep kendi coğrafyalarında yaşamışlardır.
Geniş Asya bozkırlarında yaşama savaşı veren kavimler verimli toprak hevesiyle at sırtından inmediler; binlerce kilometre mesâfe katettiler. Bu hâlde bile bu bozkır insanlarının da bolca destanları ve sanatları vardır.
Târihin en eski taş yazılı belgeleri, heykel ve balbalları Türklere âittir. Bu kavim bir de sâbit mekân olsaydı neler yapmazdı?
MODERN DESTANLAR ROMANLAR MI?
Tabîî ki değiller ama gelişmeler o mecrâya akmış. Bu konuya hikâye de eklenebilir, fakat tiyatroyu bundan ayrı tutuyoruz. Çünkü tiyatro eski Roma’da Diyonizos (Roma adı Bacchus) “Bağ Bozumu” âyinlerinden türeyen dînî ağırlıklı bir ritüeldir. Sonra bu tarz, modern çağa uyarlandı.
Roman bambaşka bir seyir tâkip etti ve son çağın en çok okunan edebî türü hâline geldi.
Avrupa romanı sosyal ve realist, Rus romanı ise romantik ve kilise (Ortodoks) kokan bir yapıda idi. İngiltere, İspanya, İtalya ve Fransız romanlarını Rus romanı ile aynı kefeye koymak mümkün değildir.
Fransız romanı İhtilâl sonrası tavrıyla kilise karşıtı, ahlâkî ve dînî duyguları belki de karşısına bile alan bir yapıda gelişti. “Madam Bovary” örneği düşünülmeli.
Fransızlar dindar kitleye göz kırpan ve kilise lâbirentleri arasında yok olan adâleti vurgulamak için “Sefiller” ve kilise çanları arasında kaybettiği şahsiyetini bir mutlak olumsuz aşk ütopyasıyla birleştirip kendi çapınca Kilise jüristokrasisine baş kaldıran bir hilkat garîbesinin romanı olan “Notre Dame’ın Kamburu” adlı romanlarla dünyâyı salladılar.
AYRI BAŞLIK: RUS ROMANI
Rus romanının 1917 Devriminden sonrası çok önemlidir. Dev romancı Dostoyevski, sosyalizmi dînî bir sorun olarak görmüştür.
Ruslar İhtilâl’den evvel koyu Ortodoks bir toplumdu. Dostoyevski de bu fertlerden biriydi. Rus Romanı’nın şafağı Dostoyevski ise tepe güneşleri “Doktor Jivago” ile Boris Pasternak ve “Gulag Takım Adaları” ile Aleksandr Soljenitsin’dir. Araya sıkışan bir sürü müthiş edip. Tolstoylar, Gogoller ve diğerleri…
Tabîî amacımız dünyâ romanını enine boyuna incelemek değil. Konumuzu ilgilendiren başlıklarla Türk romanına doğru yaklaşmak istiyoruz.
Adını andığımız romanlarla, bizim başlangıç ve hattâ Cumhûriyet döneminin ilk romanlarını mukâyese bile edemeyiz.
Avrupa’da da romanın öyle asırlara dayanan bir mâzisi de yok. Daha garîbi târihin ilk romanı Endülüslü İbn Tufeyl’in eseri “Hayy bin Yakzan”dır. Veyâ daha eski olarak Japon yazarı Murasaki’nin 973 yılında yazdığı “Genji’nin Hikâyesi”dir.
Bunlar modern roman türünün başlangıcı değildir. Don Kişot’u başlangıç olarak alırsak bu türü 1600’lü yıllara kadar indirebiliriz. Ama esas Avrupa ve Rus Romanını 19. asra uzatmak gerekir. Aynı dönemde biz de romanlar yazdık ama niye ilkel görünümlü oldu? Çünkü onların hayatları roman türüne uygundu. Biz önce tercüme ve adaptasyonlarla bunlara ayak uydurmaya çalıştık ama hiç uygun adım yürüyemedik. Nobel ödüllü romanımızdan bile Avrupa romanları KADAR YÜKSEK TINILI BİR FREKANS TUTTURAMADIK.
MONOKRATİK ROMANLAR MI DEMOKRASİ ROMANLARI MI?
Bu konu bizim için geçerli değildir. Avrupa’da sistem değişikliği halk için değil üst tabaka için önemliydi. Halkın örflerinde sistemlerin değişmesiyle bir farklılık olmadı. Fransız Devrimi ile Avrupa’da lâisizm ve sekülerizm hızla yayıldı. Buna rağmen Katolik, Ortodoks ve Protestan akîdeleri değişmedi. Halk yine Papa ve Patriklere bağlılıkta fütur göstermedi. Ferden lâik ve sekülarist olsalar bile, devlet yine de dînî akîdelere meyyâl idi. Bugün dahi Noeller, yortular halk ve devlet tarafından coşku ile kutlanmaya devâm ediyor.
YA BİZDE NE OLDU?
Türk toplumu birkaç merhale ile en çok kabuk değiştiren toplum oldu. Merkezî otorite ilk def’a “Sened-i ittifak” ile zedelendi. Sonra sırasıyla I. ve II. Meşrûtiyetler, İttihadcıların monokrasisi, sonra saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı… Bunlar Avrupa’daki devrimlere hiç benzemezdi; halkta panik ve deprem etkisi meydana getirdi. Özellikle saltanatın ve Hilâfet’in ilgâsı Avrupa devletlerinin bile becerebileceği(!) işler değildi. Avrupa’nın Katolik Dünyâsı, Papalığı sımsıkı muhâfaza ederken birçok krallar veyâ kraliçeler de yerlerini korudular. Patrikler ve Ortodokslar için de durum aynıydı. Amerika dâhil birçok ülkede resmî törenlerde, başkan, bakan ve üst bürokrat atamalarında İncil’e el basılıyor.
İşte bizdeki bu baş döndürücü inkılabâtın aynası romanlar olmuştur. Roman gerçeğin romantizmi ise elbet gerçekleri ya aksettirecek veyâ şartlandırma ile halkı yeni rejime adapte etmeye zorlayacaktı.
Tanzîmat ve Servet-i Fünûn romanları, ifşâ edilmeye başlanan aşkın romanlarıdır. Artık tül ve şemsiye arkasındaki yüzler açılıyor, cumba arkasındaki kızlar Pera’da boy gösteriyor, yere atılan mendiller tarihe karışıyor, kâtipler dâireleri yerine sokak aralarında setre pantolonları ile baston veyâ asâlarını vurarak ince bıyıklarını büküp güzellere kur yaparken, zâdegân ve bürokrasi aristokratları Boğaz’daki yalılarında piyano veyâ kemanları ile konçerto çalan yeni yetme kızların nâmeleriyle kendilerinden geçiyorlardı. Tabîî ki ellerinde de kadehlerle…
1850-1900 yılları arasında Türk toplumu başkalaşmaya yüz tutmuş, 1920’lerden sonra bu toplum tanınmaz hâle gelmiştir.
İSLÂM’DAN VE TÜRK TÖRESİNDEN HIZLI KOPUŞ
Bu yılların en büyük meselesi ne Doğulu ne de Batılı oluşumuzdur. Genlerinde Asyâî olan bir kavim nasıl bir anda Avrupâî olabilirdi ki? Kültür, örf, din ve dil bağı hiç olmayan bir toplulukla aynı kazanda nasıl kaynayabilirdi? İşte bu toplumla aramızda bağ kurma görevi Cumhûriyet dönemi romanlarına düşüyordu. Yeni edebî türün yeni yazarları ya İstiklâl Savaşı’na katılmış, hem dindar gibi görünen hem de yeni sistemin romantik kalemşorları olmalıydılar. Mesalâ Hâlide Edip ve Yâkup Kadri gibi. Burada maksat Mütâreke dönemi veyâ doğrudan İstiklâl Savaşı’nı anlatan romanlar değildir. O apayrı bir konu. Bu yüzden bizim konumuz “Ateşten Gömlek” veyâ “Kirâlık Konak” değil, “Sinekli Bakkal”,“Yaban” ve “Vurun Kahpeye” “Çalıkuşu” gibi romanlardır. Bunlar hamâset değil, toplumu “hizâya sokma” romanlarıdır.
Zaten “Sefiller”den sonra roman okuyucu sayısı da hızla arttı. Bu fırsat kaçırılmamalıydı. Sosyal faylardaki kırılmalar yeni rejim yazarları için bir fırsattı.
Cumhûriyetle birlikte sosyal bloklaşma, köylü-kentli, fakir-zengin ayrımından çok yeni rejimin yılmaz bekçileri genç öğretmenler, devlet yanlısı muhtarlar, müfettişlerle, sindirilmiş dindar kitle, mütevâzı imam ve din adamları, menfaatperest köy ağaları, düşmanla iş birliği yapan özellikle “Hacı” lâkaplı provokatör dindar görünümlü halk önderleri (Hacı Fettah örneği), ucûbe görünümlü, hiç müsâmahası olmayan, sert, herkesin korktuğu tipler din adamları arasında yoğunlaşmıştır.
Şimdi bâzı örneklerle konumuza müspet deliller sunalım:
“Mustafa Efendi herhangi bir meddâhın târif ettiği, haris, tiryâki içeriye çökmüş kömür gibi siyah yakıcı burgu gibi keskin iki ufak göz… Bir mahalle bakkalı, imam. Şöyle bir bakılırsa bir mahalle imamına benzer, fakat gerçekte o kendisinden başka hiç kimseye benzemez. Kirpi kılları gibi ayakta duran iki kalın kaş… Burun uzun ve tilkininki gibi… Kara sakalı hayli kırlaşmış.” (Sinekli Bakkal, Hâlide Edip Adıvar, s. 14, Atlas Kitabevi İstanbul, 1968)
Bu bir bakkal. Bırak öyle kalsın, tasvîrini bir bakkal üzerinden yap. Ama bu hilkat garîbesi önce bir mahalle imamı olmalı; hacı da olursa değmeyin yazarın keyfine. Çünkü bakkal ve imam halkın en çok karşılaştığı ve onunla her gün haşır neşir olan iki tip. Düşünün ki halk bundan çok korkar. Başka çâreleri de yok. Mahallenin tek bakkalı, tek imamı.
…..
“Abdülhamîd’i ilk def’a ne zaman gördünüz?... Her sabah çocukları götüren kız gâlibâ hastaydı. Her sabah bu çocuklar mutlakâ hünkâra (Abdülhamîd) götürülürdü. Çocukları pek severdi. Miss Hopkins içinden “Kanlı bir hükümdarda ne garip merak” dedi. (Age, Sinekli Bakkal. S.182)
Hâlide Edip, Sultan Abdülhamîd için düşüncelerini bir İngiliz hanımına söyletiyor. Şunu iyi bilmek lâzım: Yeni rejim, ideoloji tahkimâtını, Sultan Abdülhamîd ve Sultan Vahideddîn düşmanlığı üzerine binâ etmiştir.
…..
“Mabeyncinin sütninesi İkbal Hanım, ihtiyar Çerkes, din kelimesinin mânâsını bilmez, hattâ namaz sûrelerini ezberleyecek kadar hâfızası bile yoktur. Bununla birlikte şiddetli bir şekilde dindardı. İncir çekirdeği kadar beyninde karmakarışık duran Peygamber ve melekler…” (Age, Sinekli Bakkal, s.175.)
Hem dindar hem hiçbir şey bilmeyen hem de incir çekirdeği kadar beyni olmayan bir Müslüman hanım tiplemesi… Tam Hâlide Edîb’e göre! Peygamber ve melek kavramı bir Müslüman’da neden karmakarışık olsun. Tam aksine bu tip insanların sarsılmaz îmanlarına “kocakarı îmânı” denilmiştir.
…..
“Mustafa Efendi’nin bakkalında duran kambur, cüce Râkım Efendi “Elhamdülillâh Müslüman’ım, fakat din lâkırdısını hiç sevmem. Kiliselerden ürkerim, câmide içim sıkılır. Vaaz dinlesem uyurum, sofu adamlardan umacı gibi korkarım. Hiç namaz kılmadım. Râbia’nın babası da öyle. Çocuklar oruç tutar mı? Maymunlar hele hiç tutmaz. Allah beni maymunla çocuk arasında bir mahluk diye yarattı. Benden ne namaz ne niyaz ne oruç.” (Age, Sinekli Bakkal, s.72)
İnsan hangi sûrette yaratılırsa yaratılsın, bâliğ olmazsa bile âkıl olunca mükellef olur. Yaratılışın ibâdetle bir ilgisi yoktur.
“Notr Dame’ın Kamburu”ndan sonra böyle hilkat garîbeleri Türk romanlarında da görülmüştür. R. Nûri’nin “Bir Kadın Düşmanı”ndaki Homongolos tiplemesi de buna benzer.
RÂBİA’NIN DÖNÜŞÜMÜ
“…Günden güne Vehbî Dede’nin öğrettiği Kur’ân okumaktan çok daha başka bir müziğin içten gelen vurgularına alışıyor, benimsiyordu. Şimdi sözde sâde Kur’ân okumak için kaldığı Sabiha Hanım’ın odasında akşamları hep şarkı söylüyordu.” (Age, Sinekli Bakkal, s.48)
Râbia aslında kadınlar meclisinde Kur’ân-ı kerîm ve Mevlid okuyan takvâ sâhibi bir kızken, Vehbî Dede’nin teşvîkiyle sâzende (saz çalan) ve hânende, muganniye (şarkı söyleyen kadın) hâline dönüşmüştür.
Romanın erkek kahramânı Peregrini de müzik sâyesinde Müslüman olmuş ve Râbia ile evlenmiştir.
Bu devrin vazgeçilmez figürlerinden birisi de Mevlevî veyâ Bektâşî dedeleridir. Bunlar hümanisttir. Tekkelerde halvet hâlinde hanımlarla ney çalıp meşk ederler.
Aslında bu alanda vermek istediklerimizden kısa bir bölüm sunduk. Bu konu daha çok uzundur. Okuduğumuz romanlar ne veriyor ve sizden neler alıyor, bunu bilmek lâzım. Zâten onlar alacağını da aldı!
Diyalektik, komünizm ve Rusya-Türkiye bağlantısı
5 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 5 Temmuz 2025 04:53
A -
A +
Gerek çarlık devrinde gerekse Bolşevik rejiminde Ruslar Türklerden asla vazgeçmemişlerdir. Bu yüzden yeni rejimden sonra (1989’a kadar) gönüllü propagandistler edebî ve kültürel sahada büyük çaba sarf etmişler, bu arada özellikle Sofya ve Doğu Berlin’deki pilot istasyonları ile dünyaya rejim ihraç etmişlerdir.
Dünya globalleştikçe savaşlar daha geniş kapsamlı, daha yıkıcı ve daha trajik hâle dönüşmüştür.
Avrupa ve Orta Doğu’yu oldukça meşgul eden savaşlar yeni Haçlı savaşları ile büyük bir Hristiyan kitleyi harbe sevk etti ise de coğrafya olarak dar bir alana sıkıştı kaldı. Batı’nın bu savaşlara katılımı genelde lojistik olarak algılanmalı. Tam aksine Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki savaşları kıt’a olarak geniş bir coğrafyayı içine aldı. Rumeli ile başlayan fütuhât Avusturya’ya kadar uzandı. Kitlesel Avrupa, daha doğrusu kitlesel Haçlı rûhu bir bütün olarak Osmanlının karşısına dikildi. Zâten 15. asırdan îtibâren Osmanlı güçleri karşısındaki Hristiyan birliği yekvücut oldu.
Bu savaşlarda Slav ve Ortodoks rûhu ile Rusya, özellikle 18. yy îtibârı ile hep sahnedeydi. Vukû bulan 1878 Rus Savaşı ise zayıflayan Osmanlıya karşı işgal hareketine dönüşmüş ve Ruslar Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar gelmişlerdir. Rusların Çarlık dönemi ve sonrasındaki sıcak denizlere inme ideali hiç değişmemiştir. 20. asırla birlikte buna petrol istekleri de itici güç olarak eklenmiştir. Hâlbuki Rusya’da hem doğalgaz hem de petrol vardır. Ancak rakipler birbirlerinin kuvvetlenmelerini istemezler. 1917 Devrimi’nden sonra da Rusya’nın megali ideası “sıcak denizlere inme” sevdâsı hiç bitmemiştir.
Zâten Rusya özellikle 16. yy. ile birlikte Avrupa Slav halklarına hem ırkî hem de dînî olarak sâhip çıkarken 1856’dan sonra da Osmanlı tebaası Ortodokslar için geniş çaplı çalışmalar başlatmıştır. Özellikle 1945’ten sonra Rus Siyonizm’i (komünizm) küresel bir istîlâ hareketi gibi dünyânın büyük bir bölümünü başka devletler eliyle de kendi etkisine almıştır.
RUSLARIN MADDÎ DESTEKLERİ
İstiklâl Savaşı’nda Rusların Türklere yaptığı yardım azımsanacak cinsten değildir. Rusların Çarlıktan çıkıp komünizm rejimini kurduğu sıralarda biz de “sultanlardan kurtulup”(!) yeni bir rejim kurmaya çalışıyorduk. Bunlara ışık tutacak bir olay, Halil Rif’at Paşa’nın 1821’deki Rusya seyahatidir. Bu arada Yunanlılar da ayaklanmışlardır. Rusların buradaki Ortodoks korumacılığı yine devrededir.
1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası iki devlet arasında Edirne Antlaşması yapılmıştır. Osmanlı, Tazminât’ın ve diğer yükümlülüklerin hafifletilmesi için serasker, kaymakam, kaptan-ı deryâ da olan Halil Rif’at Paşa’yı Rusya’ya göndermiştir. Burada gözden kaçmaması gereken en önemli nokta Çar I. Nikola’nın Paşa’ya “Osmanlı Devleti’nin Ortodoks Hristiyanlığa” geçme teklifidir.
Halil Rif’at Paşa’nın bu geziden sonra “Sultânım gâlibâ Batı’yı taklitten başka çâremiz kalmamıştır” dediği bilinir. Kaldı ki Rusya “kırma Batı”dır, tam Avrupa da değildir.
Burada yapılması gereken tahlil şudur: 1917’den evvel Ruslar Ortodoksluğu nasıl başta Osmanlı olmak üzere geniş bir alana yaymaya çalışmışsa, 1917-1940 arasında da komünist Rusya bu rejimi yeni Türkiye’ye de dayatmak istemiştir.
1932’deki İnönü’nün Rusya bir gün evvel Akşam gazetesinde “Başvekil’in ziyâreti milliyetperver Türkiye ile Bolşevik Rusya arasındaki dostluğun ifâdesinden ibârettir” ifadeleri kullanılmıştır. (Akşam, 25 Nîsan 1932)
Rus ve Türk heyetleri…
Rus ve Türk heyetleri…
“İki hükûmet arasındaki rejim farkının dostlukta hiçbir alâkası yoktur. Rusya’nın rejimi komünizm, Türkiye’ninki ise koyu milliyetçiliktir. İki rejim arasında hiçbir münâsebet yoktur. Mamafih bu hâl İstiklâl mücâdelesi senelerinde başlayan dostluğun bir kat daha kuvvet bulmasına mâni olmamıştır. Türk-Rus dostluğunun esâsı, iki tarafın da birbirlerinin rejimine hürmet etmesidir. Senelerden beridir iki taraf da bu esâsa riâyet ediyor.
Bu arada bu ziyâret sonrasında 8 milyon dolara tekâbül eden Rus yardımı ile Türkiye makineler alacaktır. Kredinin 2 milyonu ile şeker fabrikası için âlet edevât ve diğerleri de mensûcât (dokuma) alanına tahîs edilecektir.” (Dr. Öğretim üyesi Ersin Müezzinoğlu, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C. 20, s.2 Eylül 2018)
İsmet İnönü, 1932 yılında Moskova’nın Kızıl Meydan’ında yapılan 1 Mayıs kutlamalarında yer almıştı.
İsmet İnönü, 1932 yılında Moskova’nın Kızıl Meydan’ında yapılan 1 Mayıs kutlamalarında yer almıştı.
CUMHURİYET, FABRİKALARI BORÇ ALMADAN MI KURDU?
Rusya’nın Türkiye’ye yaptığı 8 milyon dolarlık kredinin karşılığı bugün şöyledir: Dolar 1929-32 buhrânı çıkışı 2,12 TL’dir. Dolayısıyla bu yardım bugünkü rakamla yaklaşık 17 milyon TL’dir. O zaman Türkiye bütçesi 8,7 milyon TL’dir. Asgarî ücret ise 3-5 lira arasındadır. Rusya, İstiklâl Savaşı’nda da 6 Ekim 1920’de bize 1 milyon altın Ruble yardım etmiştir. Bu durumda Türkiye’nin hiç borç almadan 1938’e kadar 38 fabrika kurduğu iddiâsı da târihî gerçeklere uymamaktadır.
Burada önemli nokta şudur: Gerek çarlık rejiminde gerekse Bolşevik rejiminde Ruslar Türklerden aslâ vazgeçmemişlerdir. Bu yüzden yeni rejimden sonra (1989’a kadar) gönüllü propagandistler edebî ve kültürel sahada büyük çaba sarf etmişler, bu arada özellikle Sofya ve Doğu Berlin’deki pilot istasyonları ile dünyâya rejim ihrâc etmişlerdir.
YENİ ARAYIŞLAR
Ülkemiz, Osmanlının son zamanlarında İttihad Terakki Cemiyeti (İTC) ile birlikte bünyesinde değişik akım temsilcileri bulundurmuştur. İTC’nin Osmanlıdan çok farklı bir masonik kulüp olması hasebiyle bünyesinde ateist Abdullah Cevdet, İslâmcı Âkif, şoven milliyetçi Ziyâ Gökalp’ı barındırmıştır. Hattâ 1892’de Terakkîperver Amele Fırkası (İlerici İşçi Partisi) kurulmuşsa da çok kısa bir dönem sonra Abdülhamid Han tarafından kapatılmıştır.
Kiliselerin Fransız İhtilâli ile etkisini kaybetmesi, Türk İnkılâbı ile Türkiye’de başlayan din karşıtı hareketler, Dünyâ Savaşları ile fakirleşen halklar, özellikle I. Dünyâ Harbi’nden sonra yeniden çizilen hudutlar, mânevî duyguların giderek azalması ve yerine maddî boyut düşüncesi artması, yeni bir rejim ile bir fikrî temâyül doğurdu: Komünizm ve materyalizm... Peki, bu yeni akım nasıl ve hangi metotlarla dünyâyı etkisi altına aldı?
DİYALEKTİK DÜŞÜNCE
Marks, Hegel’e âit diyalektik felsefeyi tamâmen materyalist bir düzeyde ele almak istemiştir. Komünizmin önemli fikir tabanı olan “Diyalektik Materyalizm” gariptir ama hep reddettikleri dinlerden birisi olan Hristiyanlık kültürünün de yüzüdür. Temelde Allâh’ı -hâşâ- bedenleştiren, tabiata indiren, reenkarnasyonu kabul eden, Hazreti İsâ ve Hazreti Meryem’i tanrılaştıran Hristiyanlık; resim, heykel ve diğer figürlerle materyalizme zâten yol açmışlardır.
Diyalektikte ruh kendini gerçekleştirir; bunu yaparken de kendisi ile yabancılaştırır.
İslâmiyette ise ruh maddeden ayrı bir cevher olarak yaratılmıştır.
Madde cisim olarak bölünür parçalanır. En küçük cüzlerine atomlarına ayrışır. Önceleri yanlış da olsa atoma “lâ yetecezzâ” (bölünmez) demişler. Yâni Einstein’a kadar bilinmeyen teori de olsa maddenin en küçük parçasının bölünmez olduğunu o günkü ilim kabûl etmiştir. Eski dehriyyunlar (materyalistler) madde dışında hiçbir şeyi zâten kabûl etmiyorlardı
Aslında Hegel de rûhun nasıl bir güç olduğunu bilir. Bu yüzden ona göre insânî bütün taraflar rûhun tabiate yansıması gibidir. Bu durumda asliyet ve yabancılaşma arasında tez ve antitez başlar.
İslâmiyet’te ruh ve madde iki ayrı mes’eledir. Âlem-i emr’deki ruh ile Âlem-i halk’taki madde (insan, nefs) bütün hâlinde fakat ayrılardır. Ruh ve kalbin sâikiyle nefs, tezkiye yolunda mânevî mesâfeler kateder.
Ehemmiyetine binâen ruhlar önce bedenler sonra yaratıldı. İnsan önce balçıktan madde olarak halk edildi. Sonra Allâhü teâlâ hediye olarak bir nefha ile insan olmaya hazırlanan maddeye rûhu hediye etti. Cem’-i zıddeyn muhâlest (Zıdların birleşmesi mümkün değildir) kuralını kudretiyle nefyeden Allâhü teâlâ, madde ve rûhu aynı yerde birleştirdi. Artık burada tez ve antitez yoktur. Sâdece sentez vardır. Ölümle, ruh ve bedende analiz var gibi görünse de ruh varlığını maddeden (bedenden) kısa bir süre ayırsa da yine diridir. Yâni bu ilâhî sentez hiç değişmez. Doğrusu bu tez veyâ antitez değil, sünnetullâhtır. Aslında diyalektik sentez de sürekli çatışmayı esas alır. İslâmiyet’te ise karmaşaya, kaosa yer yoktur. Rabb’imiz “Şüphesiz biz her şeyi dakîk, şaşmaz bir ölçüye, kadere göre yarattık” buyuruyor. (Kamer, 49)
Diyalektiğin katı yüzü olan materyalizm, maddî temele dayandığı için aşk, estetik ve mâneviyâtı reddeder. Yâni bu teoriye göre insan ruhsuz bir robot gibidir. İslamiyette ise bu beden ve ruh birlikteliği “Hazreti insan” olmuştur.
Diyalektikte ruh ve kalp devreden çıkar. “Doğa tini, evren rûhu veyâ aktif enerji” devreye girer. Buna mukâbil İslâmiyette kalp, fu’âd, ruh ve tezâhürleri olan aşk ve ünsiyet gibi lâtîfeler devreye girer. Hâlbuki diyalektikte insan tabiat kumandasına bağlı bir maddedir.
TEKÂMÜL NAZARİYESİ
Tabiatta tekâmül elbette esastır. Allâhü te’âlâ denizleri, karaları uzayı bir tekâmülle yarattı. Buradaki kozmik tekâmülü İslâmiyet zâten ortaya koyuyor. Nitekim Enbiyâ sûre-i celîlesi 30. âyette “İnkâr edenler göklerin ve yerin birbirine yapışık olduğunu, bizim onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Buna rağmen inanacaklar mı?” buyuruyor.
Tekâmül nazariyesini ve değişik ilimleri ilk peygamber ve ilk insan Hazreti Âdem’e ve diğer bütün peygamberlere Allâhü te’âlâ ilim sıfatından bildirmiştir.
Tekâmül, İslâmiyete göre türlerin kendilerine mahsustur. Selenterata, tunicata, vertebrata, piches, aves, mamalia hep kendi dâirelerinde tekâmül gösterdiler. Primatlar veya tunicatalar evrimleşip başka türe dönüşmediler. Vertebratalar, omurgalı olmasına rağmen insana dönüşmediler. Çünkü Cenâb-ı zülcelâl ve tekaddes hazretleri insanı en güzel şekilde yarattığını beyan buyuruyor: “Biz insanı en güzel surette yarattık” (Tîn-8)
RUS DEVRİMİ VE TÜRKİYE
Rus devrimin en belirgin yüzü komünizm, tabîî ki bizi de etkiledi. Dolayısıyla, “Kurtuluş Savaşı yıllarında ve hemen sonraki devrede aşağı yukarı Atatürk’ün ölümüne kadar yönetici kadro emperyalizme, sonra hızla yayılan komünizme (materyalizm) kapitalizme ve merkeziyetçi bir derebeylik niteliğinde gördükleri Osmanlı yönetimine ve feodal toplum düzenine karşı verdiği mücâdele sonucu varabileceği en ideolojik noktaya ulaşarak devrimcilik, lâiklik, devletçilik vs. ortaya çıktı. Bu ilkeler kavramların gerçek anlamları incelenip tesbît edilip birbirleriyle ilişkili olarak sistemleştirilseydi sosyalizme varacak bir ideolojik çerçeve meydana gelirdi.”
(Cumhûriyet Dönemi Türk Edebiyatında Toplumcu- Gerçekçi Edebiyat Tartışmaları, Murat Kacıroğlu, ETÜ Sos. Bil. Enst. 1/2, 2016, ss, 27-71 Temmuz)
Aslında o yıllarda Türk toplumunda gelişmiş bir işçi grubu olmadığı için 1920 yıllarında sistemin itici gücü köylüye dayanabilirdi. Fakat köylü geleneksel bir dindar hüviyetinde olduğu için sosyalizme uzaktı.
Takrîr-i sükûn Kânunu ile diğer muhâlif fikir adamları gibi Marksist düşünceyi benimseyen aydın ve yazarlar üzerinde de bir baskı oluştu. Bu yasanın kabûlüyle “Aydınlık” ve “Orak-Çekiç” gibi Marksist dergiler kapatıldı. Dr. Şefik Hüsnü ve Hasan Ediz gibi Marksistler yurt dışına kaçtı. Bursa’da çıkmakta olan “Yoldaş” gazetesinde yazanlar tutuklanarak Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılandılar. 40 kişilik grup içinde Nâzım Hikmet de vardı. Bunlar çeşitli hapis cezâlarına çarptırıldılar, fakat 1926’da affa uğradılar. (Murat Kacıroğlu Agm s. 4)
Şeyh Said isyânı 3 Mart 1924’te Hilâfet’in kaldırılmasından sonra çıktı. 1922 saltanat kaldırılınca isyan falan olmadı. İsyan şeriatın ve Hılâfetin ilgâsınaydı. Yâni bu isyanda iddia edildiği gibi İngilizlerin dahli yoktu. Nitekim İnönü “Hatıralar”ında şöyle yazıyor: “Şeyh Said isyânının doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı ve meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır.” (Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, “Hatıralar” s.202)
Hâlbuki 1937’de çıkan Dersim, Seyyid Rızâ isyânı mezhep ve Kürt isyânı olarak literatürlere geçti. 1937 Nevruzunda devlet güçlerine karşı ayaklanan aşîret reisleri Seyyid Rızâ’yı önder edindiler. Seyyid Rızâ 1937’de İngiltere’ye yazdığı bir mektupta “Anadolu toprakları çorak, Kürdistan toprakları bereketli” ifâdeleriyle yardım istedi. Amacı otonom bir bölge kurarak Türkiye’den ayrılmaktı.
Ayrıca 25 Kasım 1925 şapka giyilmesi hakkındaki çıkarılan kânunla tam sayı bilinmemekle berâber bir hayli îdam uygulandı.
Yeni rejim sosyal otoriteyi sağlamakta zorlanıyordu. Anadolu halkı dînî uygulamaların kısıtlanmasından memnun değildi. Osmanlı bakıyesi dindar bir toplumu lâisizme dönüştürmek zecrî tedbirler olmadan uygulanamazdı. Ümmet kavramından ulus devlete geçen geleneksel dindar halkı zabt ü rabt altına almak için “Takrîr-i sükûn Kânûnu” çok sert uygulandı.
Kaos ortamı oluşan toplumda dînî faaliyetler çok sıkı denetlendiyse de “Komünist Edebiyat” ülkemizde hızla yayıldı. Bu rejim ile dindarlar, komünistler ve Türkçüler-Turancılar yargılanarak hapis cezâlarına çarptırıldılar. Ve yeni rejim kendi ideolojisini ve kendi kültürünü binâ etmeye çalıştıysa da yıllar geçtikçe bütün ideolojiler demokrasi şemsiyesi altında tekrar faaliyete başladı.
Kısacası dayatma ile yeni bir kültür oluşturmanın mümkün olmadığı anlaşıldı.
.
Determinizm ve milletlerin eceli
19 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 19 Temmuz 2025 04:45
A -
A +
Niye yok olan kullar vâsıtasıyla kavimler helâk oldu diyoruz? Çünkü onlar isyanları ile felâketleri kendileri hazırladı. Eski topluluklarda devlet yerine kavim, ashab kelimeleri geçer. Genelde kabîleler hâlinde ve sistemli bir berâberlikleri olmadığı için bu adlarla anılmışlardır; kavimlerin helâk sebebi de insanlardır.
Tanzimat Fermanı'yla Osmanlıda yeni bir devre adım atılmıştır.
Tanzimat Fermanı'yla Osmanlıda yeni bir devre adım atılmıştır.
Tabiatta her şey bir sebebe mebnî olarak yaratılmıştır; bu yüzden bu âleme “âlem-i mümkinât” denilmiştir.
Fizikte bu olaya “determinizm” deniyor. Kitaplarda “Belirlenircilik, gerekircilik, evrenin işleyişini, olayların işleyişinin çeşitli bilimsel yasalarla-meselâ fizik yasaları ile belirlenmiş olayların gerçekleşmelerinin mecbûrî olduğunu öne süren bir öğretidir” ifadeleri geçiyor.
Meselâ, Pierre Simon-Laplace’a göre evrenin bugünkü durumunun sonucu; sonraki durumunun sebebidir.
Tabîî ki amacımız felsefî olarak “determinizm”i incelemek değildir. Fakat şurasını da unutmayalım ki filozoflar birçok konuda yanılmışlarsa da, bir o kadar konuda da isâbet kaydetmişlerdir. Meselâ kainâtın yaratılması ve matematik ilminde “Dogmatiklerin” tespitleri gibi.
İslâmî açıdan bakıldığında da Allâhü teâlâ her şeyi bir sebeple yaratmıştır. Rabb’imiz bu bakımdan “müsebbibü’l-esbâb”dır. Fakat burada en mühim nokta determinizmde bildirildiği gibi sebep-sonuç olayında gerçekleşme mecbûriyeti Allâh’a isnâd edilemez. Çünkü Rabb’imiz “lâ yüs’el ammâ yef’al”, Farsça ifâdesinde ise “bî çûn ü çirâ” olarak ifâde edilmiştir. Yani O hiçbir şekilde hiçbir şeye mecbûr değildir. Sebepsiz de halk edebilir; Hazreti Âdem ve Hazreti Îsâ’nın yaratılması gibi…
DETERMİNİZM Mİ SÜNNETULLÂH MI?
Meteoroloji ilmi iklim olaylarını önceden haber verirse de bu gaybı bilmek anlamında düşünülemez. Zâten bu “hava tahmin raporu” şeklinde ifâde edilmektedir. Yâni bir tahmindir. Alçak ve yüksek hava basınçları, değişen cephe sistemleri bu tahminleri doğruya yakın olarak vermektedir. Bu, Cenâb-i zü’l-celâl ve tekaddes hazretlerinin insanlara bahşetmiş olduğu ilmin bir netîcesidir.
Bir diğer sebep-sonuç olayı da çocuğun meydana gelmesidir. Bu da tamâmen fizîkî bir olaydır. Hava durumunu %100 yüz tahmîn edemediğimiz gibi bu doğum olayında da “esrâr-ı hamse” yi (beş gayb) tecâvüz edemeyiz. Vallâhü a’lem bi’s-savâb. (Doğruyu ancak Allâh bilir.)
Meselâ çocuğun cinsiyeti 16. hafta, hattâ daha net bir şekilde 18.-21. haftalarda belli olur.
Çocuğun engelli olduğu da ultrasonla 20-22. haftalarda tespit edilebilir.
Rabb’imiz insana çok geniş ilmî imkânlar bahşederken buna rağmen çocuğun cinsiyeti ve engelli olup olmadığı 18-22. haftada insana bildirilmektedir. O da 150-160 gün arasındadır. Yâni artık çocuk aldırmanın (iskât-ı cenîn) zorlaştığı bir döneme tekâbül eder. Bu durumları bahâne ederek çocuğu aldırmak artık uygun değildir. Fakîhlerin hükümleri de bu minvaldedir. Fakîhlerimize göre 120 günden sonra kürtaj harâm edilmiştir. Tabîî ki anne ve bebeğin mutlak sağlık sebepleri bundan ayrı tutulmuştur.
Down sendromu sadece bir sonuç mudur? Sebebe bağlı olmayan bir durum mudur? Evvelâ nedir bu sendrom? “Down sendromu 21 kromozomun, iki yerine 3 kopya olduğu; 46 yerine 47 kromozomun olduğu genetik bir anomalidir.
Sebepsiz midir? Elbette tam öyle değil. Özellikle 35 yaş üzeri evlilikler, genetik faktörler, yakın bağ evlilikleri, anne ve babada madde ve alkol bağımlılıkları bu hastalığa %65 gibi bir risk faktörü yüklüyor.
Yâni yine belli bir oranda determinizm var.
Niçin bâzı eksikliklere daha evvel ulaşılamıyor? Çünkü engelli de olsa onların da doğmaya ve yaşamaya hakları vardır. Hâlbuki bu durumlar 7. veyâ 9. haftada belli olsa hiçbir engelliye bugün için yaşama hakkı tanımazlardı. Rabb’im gizliyor. Yarın bu da aşılırsa mutlaka ona da Rabb’im bir engel koyar.
“Suç ve Cazâ” meşhur Rus romancısı Dostoyevski’ye âittir. Sosyal bir determinizm kuralıdır. Suç sebepse, cezâsı da sonuçtur.
Dînî açıdan amel güzelse sebep, sonucu sevap; amel kötüyse sebep, sonuç günahtır.
Bu yazdıklarımızın hepsi hem dînî hem de insânî hükümlerdir. Bir şeyi Rabb’imiz yasak ettiyse yâni şer’î bir mânî varsa zâten bu hâl insanın yararınadır.
Her şey bir zaman ile sınırlandırılmıştır. Fenâ dediğimiz şey de budur. Vakitle sınırlı olmak… Ona da ecel diyoruz. “Veli külli ümmetin ecel… ilâ âhirü’l- âye…” (A’raf-34). Bu âyet fehvâsınca milletlerin de şahıslar gibi sınırlı ömürleri vardır. En muhteşem, yıkılmaz denen devletler yıkılmış, yok olmuşlardır. Hak te’âlâ bu sebeplerde kullarını fâil-i zâil eylemiştir. Niye yok olan kullar vâsıtasıyla kavimler helâk oldu diyoruz? Çünkü onlar isyanları ile felâketleri kendileri hazırladı. Eski topluluklarda devlet yerine kavim, eshab kelimeleri geçer. Genelde kabîleler hâlinde ve sistemli bir berâberlikleri olmadığı için bu adlarla anılmışlardır; kavimlerin helâk sebebi de insanlardır.
HELÂK OLAN KAVİMLER
Şimdi isyanları sebebiyle yok olan kavimleri bir hatırlayalım: Bilâd-ı Arab’da (Arap topraklarında) Âd, Semûd ve Şuayb (Medyen ve Eykeliler). Sebe kavmini helâk eden Arim seli, Ashâbü’l-Uhdûd hâdisesi ve Fil Olayı bunlara örnektir.
Mûsâ aleyhisselâmın düşmanları Fir’avn ve adamlarının helâki ile Kaarûn ve Hâmân’ın yok edilişi Mısır topraklarındadır.
Lût kavminin yok eden o dehşetli felâket, helâk yerine daha hafif bir cezaya çarptırılan İlyas aleyhisselâm kavminin başına gelenler Şam topraklarında idi.
Bundan başka Eshâbu’l-Karye, Eshâbu’s-Sebt, Tübba’ kavmi de zikredilebilir.
Gelelim kullarının isyan ve ihanetleriyle yıkılan devletlere...
Dünyânın üç büyük imparatorluğundan biri olan Osmanlı neden yıkıldı; daha doğrusu yıktırıldı? Rabb’imiz kendi dînini yüceltmek ve cihâddan başka gâyesi olmayan bir devleti neden yıktırdı. Onlar müşrik veyâ isyânkâr değillerdi ki. Şer’-i şerîfe ellerinden geldiği kadar uyuyorlardı.
Şimdi şöyle bir düşünelim. 16. asır Osmanlısı ile 19. asır Osmanlısı aynı mıydı? Kanûni’ye kadar cihâdı zerrece terk etmeyen, velâyet makamını ihrâz etmiş şeyhulislâmların fetvâlarına harfiyyen riâyet eden, hayatları at sırtında geçip yatak yüzü görmeyen sultanlarla, sarayda oturup gâzî unvânı alan pâdişahlar bir olur mu?
İslâmiyetin yücelişini bir hatırlayalım: Efendimizle başlayan cihad, Sahâbe-i kirâm hazerâtıyla nasıl devâm etti? Yurtlarından çıkıp Hind, Çin diyarlarına gidip bir daha dönmeyen o mübârek insanlar İpek Yolu keşfine mi gittiler? İspanya’ya çıkıp gemileri yakan Târık bin Ziyad’a askerleri şehâdeti göze alarak hiç isyan ettiler mi? Emevî bir Bedevî olan bu büyük kumandan İspanya’nın hangi turistik bölgesini talan etmek için oraya çıktı?
16. asırda başlayan Celâlî İsyanları ve sonrasındaki her isyâna bu şiddetli isyandan dolayı Celâlî isyanları denmiştir. Kuyucu Murad Paşa’nın yaşlı olmasına rağmen gösterdiği dirâyetle bu menhus isyanlar son bulmuştur. İlk Celâli İsyânı’nın müsebbibi Bozoklu Celâl’in kalkışmasında Bâtınî havası nettir. Bu isyanlar Osmanlıya çok zarar vermekle birlikte devleti yıkılma noktasına getirmemiştir. Esas devleti yıkılma noktasına getiren sâhib-i silâh olan Yeniçeri isyânıdır. 1826’da bir şer çıbanı hâline gelen bu isyan bastırılmasaydı devlet ya bir kaosa girerdi veyâ birkaç paşa veya sadr-ı a’zamın kellesi gider devlet otoritesi alt üst olurdu. Bu köklü kurumu lağvetmektense te’dîb edilmesi daha uygun olurdu diyenlere “Kangren olmuş uzvu tedâvî etmenin yolu onu bedenden ayırmaktır” tıbbî kuralı sosyolojik geçerlikle hatırlatmakta fayda vardır.
Eski dönemlerde de rical kellelerinin alınmasına, şeyhülislamların bile makamlarından indirilmelerine, hattâ padişah katline (Genç Osman) kadar vardırılan eylemlerde çocuk şehzâdelerin tahta geçirildiği ve vâlide sultanların devlete vaz’iyet ettiklerini (IV. Murâd devri) biliyoruz. Akabinde tahta çıkan IV. Murâd’ın savlet ve şecâatte Yavuz ve Kanûnî gibi cihâd aşkıyla hareket etmesi, Rabb’imizin va’dine muvafık olarak Osmanlıyı ayağa kaldırmıştır.
HEDEFTEN AYRILMAK
Araya giren Lâle Devri san’at ve edebiyatta hamleler devri gibi addedilmekle berâber, cihâdın ikinci plâna atılması sıkıntılar doğurmuştur. Fâtih, Yavuz ve Kanûnî devrinde san’at ve edebiyat zirve yapmadı mı? Mi’mârîde, edebiyatta, minyatür ve mûsikîde zirve yapmadılar mı? Bu devirlerde Mi’mar Sinan, Matrakçı Nasûh, Fuzûlî yetişmedi mi? Bunun yanında Ebussûd Efendi, Zenbilli Ali Camâlî Efendi ve Paşazâde İbni Kemâl gibi allâme-i bî müdânî (eşi benzeri olmayan âlim ) bahr-i garîk-i irfân (ilim deryâsına batmış) ve ulûm-ı dîniyyede asrın yektâları olan mübârek şahsiyetlerle, Sokullu gibi umûr-dîde (dünyâ işlerinde tecrübeli) bir sadrı a’zam ve Barbaros gibi bir emîrü’l-mâ (amiral) kaptân-ı deryâ yetişmişti. Yâni hem dünyâ hem de ukbâya yüzünü dönmüş bunca cihâd erleri varken, Cenâb-ı zülcâl ve tekaddes hazretleri böyle bir topluluğa nusretini ihsân etmez mi?
Peki, ne oldu da devlet adım adım tedennî etmeye (gerilemeye) başladı?
Artık devletle uğraşan yerli Celâlîler ve Yeniçeriler gitmiş, ihânet ve fitne kâfir ve müşriklerle ittifâk hâlinde İslâm devletine kin ve gayz ile saldırmaya başlamışlardı. 1071, Haçlı Savaşları, Kosova, Macaristan ve Avusturya fobileri Ehl-i Salîbi yumruk gibi birleştirmiş, işin garîbi bu yumruğu sıkan kuvvete destek veren Osmanlı mülkündeki yerli işbirlikçiler olmuştu. Kapı içerden açılırsa kilit tutmaz derler. Tanzîmatçılar kapıyı zorladılar, genç Osmanlı ve Jön Türkler bir kişilik giriş menfezi açtılar, İttihâdcılar ise bu mukaddes vatan toprağının kapısını ardına kadar dışarıya açtılar.
MÂZÎ YOK GELECEĞE BAKALIM
Evet mâziye kin kustular. “Milyonla barındırdığın ecsâd arasından/// Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşân. (Milyonla sînende yatan mevtâlar arsından alnı ak çıkacak kaç kişi vardır) diyor Fikret. İstanbul içinde yatan bunca Sahâbe hazretleri, evliya ve mü’minlere bu hakâretleri ancak İslâm düşmanlığı ve Batı hayranlığı yaptırabilirdi.
İşte yavaş yavaş gelişen Batı hayranlığı ve İslâmiyet’ten kopuş sebep; bu hâl ise bir sonuçtur. Yâni yine determinizm.
Zannedilmesin ki halka rağmen halkın benimsemediği tebeddülat (değişim) temelde tutmaz ve halk buna rağbet etmez. Nitekim, yüce kitâbımızdaki âyet-i kerîme bunu ne güzel açıklıyor: “(Ey Muhammed) Allâh’a and olsun ki, biz senden evvel birçok ümmetlere de peygamberler gönderdik. Ne var ki, şeytan (kötü) amellerini kendilerine süsleyip güzel gösterdi. İşte bugün de kâfirlerin dostu odur ve onlar için çetin bir azap vardır.” (Nahl-63.)
“VÂCİPDÜR Kİ EKALL UYA EKSERE”
Mecelle kuralına göre halkın çoğunun istediği Osmanlının devâmı değil miydi? Niye azınlık çoğunluğa hükmetti. Emr-i ma’rûf bırakılır, iyiler seslerini kısarlarsa eşirrâ yani şerliler topluma hâkim olurlar. Eşirrâ, Tanzimat’la başlayıp İTC ile devâm eden süreçte hep bu yüzden bu Ümmet-i merhûmeye hâkim oldu.
Cizye aldığımız insanlardan borç almaya başladıysak bu ceza değil de nedir? “Cizye” cezâ kelimesinden gelir. Hristiyanları korumak için İslâm beldesinde yaşayan gayr-i Müslimlerde bu cezâ onları tahfif ederek (küçük görerek) alınır. Çünkü onlar “Lâ şerefe a’lâ min’ e-l İslâm” kuralına tâbi’ değillerdir. İhtidâ ettikleri andan îtibâren bu tahkir vergisi kaldırılır ve onlar ümmet ile kardeş olurlardı.
“Ey îmân edenler Yahûdîleri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Çünkü onlar birbirlerinin velîleridir.” (Mâide-51)
Buradaki dostluk, siyâsî dostluk değildir. Örf, âdet, töre ve kanunlarca onlara ittibâ etmek ve onlara sevgi beslemektir. İşte Tanzîmatla başlayan süreçte Osmanlı bunları yaşadı. Sebep bu tâbiyetti ve helâkimize sebep oldu. Osmanlı, Sultan Abdülazîz ve Abdülhamîd’le bir uyanma yaşadı ama buna müsâde etmeyerek devleti azîm bir felâkete ve izmihlâle (çöküşe) sürüklediler.
O DEVRİN AYKIRILARI
Osmanlı tebaası pâdişâhına ve şer’-i şerîfe bağlı idi. Bunları tenkîd etmek akıllarından bile geçmezdi. Tanzimatla “ulülemre” itaatsizlik telkîn edildi. Şinâsî ile başlayan bu sergerdelik sonrasında alenî olarak hem sultâna hem de Hılâfet açıkça saldırılara sebep oldu.
Devrin aydınlarından N. Kemal çok pervasızca Abdülazîz’e ve Abdülhamîd’e âdetâ meydan okudu. İnanın ki bu hareketler Celâlî İsyanlarından daha zararlı idi. Çünkü artık onların arkasında Osmanlı çapulcuları değil, Batı cuntacıları ve bizâtihî Batı vardı.
Ne diyordu N. Kemal: “Civanmerdân-ı milletle hazer gavgadân ey bîdâd/// Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyetten” (Milletin gençleriyle kavga etmekten çekin ey zâlim. Senin zulüm kılıcın vatanseverlerin kanındaki ateşte erir.)
Bu şiir “Hürriyet Kasîdesi” olarak bilinir ve Kemal, Magosa’dan çıktıktan sonra Abdülhamid’e karşı yazılmıştır. Tabîî ki bunda onu Magosa’ya gönderen Abdülazîz’e de atıf vardır.
Bakar mısınız, durum sanki hep aynı. Devlete baş kaldıran her zümre, gençleri sokağa çağırmıştır. Bu süreç yakın târihte özellikle 27 Mayıs Darbesi’yle vizyona girmiş ve hâlen de bu senaryo sahnelenmeye devâm ediyor. Rabb’im ümmet-i merhumeye yardım eylesin.
.
Kazâ gelince…
26 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 26 Temmuz 2025 02:00
A -
A +
Osmanlı Devleti’nde kazâ bayağı da “geliyorum” dedi. Küçük ve büyük isyanlar, mütegallibe (zorba) hâline gelen Yeniçeri tâifesi, son zamanlarda devlet gibi davranan a’yanlar… Bunların hepsi gelen büyük kazânın ayak sesleriydi... Aslında kazâ ve belânın ayak sesleri alenî olarak geldi; kademeler şöyleydi: 1- Sened-i ittifak 2-Tanzîmât Fermânı 3- Genç Osmanlılar 4- Jön Türkler 5- İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti.
Kazâ gelince…
Bir toplantı öncesi Genç Osmanlılar...
İnsanların hiç beklemedikleri anda başlarına beklemedikleri şeyler gelebilir. Bunlar kazâlar, belâlar veyâ daha başka olumsuz şeylerdir. Bunların bâzıları birtakım tedbirlerle atlatılabilir ama çok zaman kazâya mânî olmak da mümkün olmaz.
Bu konuda güzel bir söz ki sonradan bir hadîs-i şerîf ile te’lîf edilmiştir: “İzâ câ’el kazâ umiyel basar ve izâ halle’l kaderü betale’l hazer.” (Kazâ gelince görme duyusu körelir, kader gelince tedbir bozulur.)
“Tefsîr-i Râzî’de rivâyet olunduğuna göre Abdullah bin Abbâs, Süleymân aleyhisselâm kıssasını anlatırken “İzâ câe’l kader umiyel basar” yâni “Kader gelince gözler kör olur” der. Bu, Hazret-i Muaz ve Hazret-i Âişe’nin rivâyet ettiği “Tedbîrin kadere faydası yoktur ama du’ânın gelmiş gelmemiş belâya faydası vardır; öyleyse Allâh’ın kulları du’â ediniz” hadîs-i şerîfinden alınmıştır. (Müsned, Ahmed b. Hanbel, Tefsîr-i Râzî, Alıntı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)
Şeyh Gâlib’in şu beyti de ne güzeldir: “Tedbîri terk eyle takdîr Hudâ’nındır” Tabîî ki bize tedbîr emredilmiştir.
Yine Yahyâ Kemâl’in şu rubâîsi de düşünmeye değer: “Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir/// Dünyâmızı nâgâh zalâm örtebilir/// Bir bitmeyecek şevk verirken beste/// Bir tel kopar âheng ebediyyen kesilir.” (Her derviş bu dünyânın sonunun ne olduğunu bilir. Dünyâmızı âniden bir karanlık örtebilir. Bir beste büyük bir şevk ile icrâ edilirken, bir tel kopar âheng hemen biter.) Yâni keyfimiz yerinde ve her şey istediğimiz gibi giderken bir acı haber hayâtımızı allak bullak ediverir.
Yine Arap şâiri Ferezdak ile anılan bir şiir vardır, ama ona âit olduğu te’yîd edilememiştir:
“El felekü kavsün/// El havâdisü sihâmün ///El hedefü insânün/// Er’râmi hüvallâh /// Eynel mefer…” (Gökyüzü bir ok yayıdır. Olaylar o yaya yerleştirilmiş oklardır. Bu okların hedefi insandır. Atan da Allâh ise nereye kaçabilirsin?)
Tabîî kazâ ve kader bahsi çok uzun; bunun mübremi var muallakı var, ama bunlar asıl konuya sâdece giriş yapmak içindir.
ASIL KONUMUZ NE?
Ağzı du’âlıların tebaa olduğu, şer’i şerîfe ellerinden geldiği kadar uyan ve bâzılarının kerâmet sâhibi olduğu bile söylenen pâdişahların yönettiği, Ehl-i sünnetin kalesi olan Osmanlı Devleti neden yıkıldı? Belâlar felâketler neden bu devlete ârız oldu? Saraylarında Nakîbü’l-eşraftan dâimâ birini bulunduran ve dünyâda hiçbir Müslüman devletin îtibâr etmediği kadar Ehl-i beyte hürmet eden bu devletin yıkılmasına Rabb’im niçin rızâ gösterdi?
KAZÂ GELİYORUM DEMEZ Mİ?
Osmanlıda kazâ bayağı da “geliyorum” dedi. Küçük ve büyük isyanlar, mütegallibe (zorba) hâline gelen Yeniçeri tâifesi, son zamanlarda devlet gibi davranan a’yanlar… Bunların hepsi gelen kazânın ayak sesleriydi.
“Du’â edin kabûl edeyim” buyuran Rabb’imiz du’âları kabûl mü etmedi? Halîfeler, velâyet sahipleri, mürşidân, müridân hep du’â etmediler mi? Emr-i ma’rûf nehy-i ani’l-münker mi terkedildi? Ne oldu da bu devlet çöktü?
Aslında kazâ ve belânın ayak sesleri alenî olarak geldi; kademeler şöyleydi: 1- Sened-i ittifak 2-Tanzîmât Fermânı 3- Genç Osmanlılar 4- Jön Türkler 5- İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti (İTC)
Beşinci maddeyi, yâni İTC’yi hepsinden ayırmak lâzım. İlk dört madde Osmanlıyı salladı ama yıkamadı. İTC son darbeyi vurdu. Ve işin en mühimmi de olay orada bitmedi; te’sîri yıllarca sürdü ve hâlâ sürüyor.
Gerçek târihi milletinden saklanan ender milletlerden birisi ve belki de birincisiyiz. Kaynak karartmaktan ve gerçek belgelere ulaşılamamaktan doğan sis perdesi daha yeni yeni aralanmaya başladı. İnsanımız yazılanlara kafa salladı, sövülen mâzisine sövenle eşlik etti. “Ecdâdına saldır!” dediler, saldırdı; geçmiş en az 5.000 yıllık târihini yok saydı. Asırlara sığmayan târihini yüz yıla, 1.500 yıllık belgeli dilini 50 yıla sığdırdı. Mâziyi bilmeyenler hâle râzı olur; istikbâli de kuramazlar. Dolayısıyla köklü devletimizi çökerten bu beş maddeyi insanımıza iyice anlatmalıyız. Tabîî ki İTC’yi ayrı bir başlıkta ve çok teferruatlı olarak insanımıza iyice belletmeliyiz. İTC milletimizin ufka açılan domino taşının itici gücüdür. Kinetik enerjisi potansiyel enerjisinden kat kat fazla olmuştur. Bizim “kültür pandemimiz” 1860’larda başladı 1908’lerde entübe edildik.
İTC İLLEGAL MİYDİ?
Şimdi bu soruya îtirâz edenler “Ne münâsebet efendim, elbette legal (kanûnî) bir partiydi, seçilmişti” diyecekler. Bugün bile dünyâda seçilmiş ama illegal olan o kadar iktidar partileri var ki, hem bunlar halkın %95’leri civârında oy alarak geliyorlar. Ama “Demokles’in Kılıcı” tepenizde sallanırken demokrasiden bahsetmek komiktir. Bu millet bunu kaç def’a yaşamıştır. İTC bir parti değil %90’i masonik olan bir gruptu. Osmanlıyı I. Cihan Harbi’ne sokarak topraklarını yamalı bohçaya çeviren bir projeydi. Zâten komitacıdan devlet adamı olmaz.
İTC, hakkında şimdiye kadar çok kitap yazıldı, belgeseller yayınlandı ama gençler güncel olmayan şeylere pek i’tibâr etmedikleri için bu olaylarla da fazla ilgilenmediler. Açıkçası gençlik sorumsuz ve çoğunlukla günlük yaşayan, dînî ve millî değerlere yanaşmayan, epiküryen, hedonik bir yapıya sâhip. Üniversite gençliği modern hayâtın genelde geleceğe yönelik ve maddî boyutuyla meşgul oldukları için geçmiş onları etkilemiyor. Belki bu yüzden ülkemizde darbelerin arkası kesilmiyordu. Öyle ki 1960’dan sonra her 10 senede bir bâzı direktifleri dayatmak için askerî darbeler yapıldı. Bunlar karikatürize de edilse sanki kanıksanmaya başladı.
1968 üniversite olayları ile eğitim büyük bir darbe yedi. Garip olan şu ki olaylar Fransa’da başladı hemen bizde de taklîd edildi. Bu olaylar 1975’de zirve yapan terör olaylarının da başlangıcıydı. Bakın, 1980 12 Eylül darbesiyle birdenbire garip bir şekilde son bulan sağ-sol çatışmaları hiç boşluk kabûl etmeyen terör ortamını 1984’te PKK olaylarına taşıdı. Aslında bunlar yokken de DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) belki ilk Kürtçülük olayları olmakla birlikte Türk siyâsetinin tescilli bir Türk profesör tarafından desteklenmesi çok da basit ve tesâdüfî bir olay aslâ değildir.
İttihadcıların ilk yazarlarından İshak Sukûtî çıkan yazılarında imzâsını “Bir Kürt” diye atardı.
Sultan II. Abdülhamid zamanından çıkan Mikdat Midhat Bedirhan’ın “Kürdistan Mecmuası” önce Mısır, sonra da Paris’te yayımlandı. İstanbul’da bunun neşrine izin vermeyip kapatan Abdülhamid zamânında Osmanlıda “Kürdistan” ve “Lâzistan” diye idârî bir nevi eyâletler vardı. İTC’liler bunları yönetim tarafdârı erklerle sistematize etmek istediler. Aslında “PKK” olayları da kökenini İTC ile gündeme getirmiştir. Sonra da onlar buna karşılık “Türkçülük” ile ortaya çıkınca diğer anâsır da başlarını çıkarmıştır.
CESUR YÜREKLER
O devirde Türkiye’de sistemi korumak adına sıkı bir sansür uygulandı. Sağa ve sola serbest yazma hakkı tanınmadı. Ara sıra çıkan cılız sesler susturularak ve dergiler kapatılarak yazarları ve genel yayın yönetmenleri çeşitli cezâlara çarptırıldılar. Buna rağmen hapislere ve hak mahrûmiyetlerine aldırmayarak bu uğurda ömür çürüten aydınlarımız oldu.
Elbette devletin kendisini koruma refleksi vardır. Devleti doğrudan hedef alan girişimlere adlî unsurlar da karşı çıkar. Ama Türkçülükten hangi zümre zarar görmüştür de asrımızın en büyük âlim, şâir ve yazarları 1944 Turancılık olaylarında tabutluklara tıkılmışlardır. Necip Fâzıl ve Osman Yüksel vatan hâinleri miydi de hapishâne müdâvimi oldular?
1950-60 arası kardelen gibi “bir demet demokrasi” sunan Adnan Menderes niçin dar ağacını boyladı?
15 TEMMUZ MU’ÂSIR DESTÂNI
Evet, halk Menderes’i ve iki bakanı çok seviyordu, ama bunlar asılırken halkın verdiği tepki evlerine çekilip ağlamak ve sessizce beddu’â etmekti. Çünkü millet daha demokrasiye, direnmeye alışık değildi. Demokrasiyi bilmeden devrimler muhâlefetiyle çok kelleler verdiler. Bu millet 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta da evlere çekildi. Âhü vâh etti.
Fakat ne oldu da 15 Temmuz’da bu millet tankların önüne yattı? Bir tek sivilde, halkta silah yokken namlulara göğüslerini dayadılar? Bâzıları “Birbirlerini vurdular, kurşunların asker silâhından çıktığına dâir balistik ölçüm yapıldı mı?” diyor. Öyle ya Özel Harekâtı F-16’larla bombalayıp 51 evlâdımızı da şehit eden uçakları falan, köy muhtarları ile birkaç ihtiyar hey’eti âzâsı kullanıyordu(!) 258 kişi de figüran olarak ölü taklîdi yaptılar(!) Yâhu siz ne zaman bu milletle berâber düşünecek, aynı şeye üzülecek aynı şeye sevineceksiniz. Akla kara gibi bu ayrılık neyin nesidir?
ÖNCEKİ KALKIŞMALAR
Osmanlının derdi özellikle 17. asırla birlikte Yeniçerilerdir. Yeniçeri isyân etmedi, düzenden memnundular. Halkı haraca bağlamışlar, derebeylik kurmuş gibiydiler. Onlar bu düzendeki devleti niye yıksınlar?
Osmanlıyı bitiren hareketlerin başı ve geleceğin devamlı darbeler furyasının eşiği olmuştur. Bunun da evveli İTC, âhıri ise İTC rûhudur.
Her darbeden sonra idâreye el koyan asker seçimler yapmış, parlamento göreve başlamış, yeni anayasa ve şartlı oylamalar yapılmış, Demokles kılıçlarının gölgesi demokrasi güneşini örtmüştür.
Bu nereden geldi? Tabîî ki İTC’den… Onlar da demokrat görünümlü komitacılardan oluşan sözde bir demokrasi kurmuşlardı.
Bir hareketin başarılı olabilmesi için halkın onu benimsemesi lâzımdır. Halkın benimsemediği bir idârî sistem zorbalıkla ayakta durabilir. O sistem dayatmadır, antidemokratiktir.
“Jön Türkler’in devletin en zayıf tabakasını oluşturan aydınlar olduklarına dâir tesbît önemlidir. Aldıkları Avrupâî eğitimden dolayı devletin alt tabakasını oluşturan halka yabancılaşmışlardır. Osmanlı Devleti’ndeki sınıflar arasındaki farklar çok belirginleşmediği için Jön Türkler kendilerini bütün halkın temsilcisi olarak görmüşlerdir. Tıpkı Batı Avrupa’da olduğu gibi burjuvazinin mücâdelesinde menfaatlerini bütün herkesin menfaati olarak görmüşler ve kendi taleplerinin gerçekleşmesiyle birlikte herkesin isteğinin gerçekleşeceğine inanmışlardır.” (Necmettin Alkan, Selânik İstanbul’a Karşı, Timaş Yayınları, s. 324, İstanbul 2011.)
Genç Osmanlılar ve Jön Türkler arsında isim bakımından önemli bir detay vardır. İmparatorluklar anâsır-ı muhtelifeden (değişik ırklardan ve dinlerden) meydana gelir. Tek ırk ve tek din milleti eski çağlarda vardı. Meselâ Kadîm Mısır’da da Kıbtîler ve Beni İsrâîl milletleri vardı. Bu olay Orta Çağlarda geçerli olabilir.
Avrupa’daki İmparatorluklar hep değişik kavimler üzerine binâ edilmiştir. İngiltere, Bretonlar, Galyalılar, Romalılar Saksonlar ve Angıllar tabanı üzerine kurulmuştur.
Bu arada mezhep tekliğine dayalı (Ortodoks) ve diğer mezheplere tamamen kapalı imparatorluklar da vardı. Bizans gibi…
Osmanlı Fâtih’e kadar “Devlet-i aliyye” diye anılırken sonra “Devlet-i Âl-i Osman” şeklinde de anılmıştır. Fâtih’le birlikte Osmanlıya “Doğu Bizans İmparatorluğu” da denmiştir. İmparatorluk kavramı Osmanlıda pek kullanılmamakla birlikte ona İmparatorluk demek yanlış olmaz.
Fransızlar krallıkla yönetilirken bile 14. Louis “L’Etat c’est moi” (Devlet benim, devlet benim cismimdir) demiştir.
İngiltere eskiden beri United Kingdom (Birleşik Krallık) diye bilinir.
Osmanlı ilk kurulduğu zaman yalnız “Kayı”lardan oluşmuştu. Mütecânis, (homojen) bir topluluktu.
Amerika ilk kuruluşuyla eyâlet sistemiyle devletleştiği için United States of America (Amerika Birleşik Devletleri) şeklinde bilinir.
Türk devletleri ilk defa Göktürklerde “Türk” kavramıyla anılmış ondan sonra bu Türkiye Cumhûriyeti’ne kadar tekrarlanmamıştır. Batı’da Türklere genelde “Turcicum”, “Turqoie”, “Turkey”, “Turchia”, “Türkei” veyâ “Türk İmparatorluğu” denmiştir.
Bu kavram Osmanlıda devlet, Batı’da imparatorluk olarak geçer. Bu büyük devlet devşirmelerle homojen vasfını kaybeder. Buna mecburdur çünkü çok çabuk gelişmiş ve nüfûsu aldığı bölgeleri elinde tutacak güce sâhip olamamıştır.
Bu yüzden Jön Türkler, Genç Osmanlılara karşı iddialı bir isimdir. Bunun sebebi de bunların Avrupa ayaklarının çok kuvvetli olması ve Avrupa’nın da Osmanlıyı Türk olarak görmesidir.
Buna rağmen Türkçülüğü savunan İTC yayın organında yazı yazanlar İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet ve Tunalı Hilmi Fransızca, Almanca ve İngilizce dillerinde gazetelerinde “Jön Türk” ifâdesini kullanan kişilerdir ve hiçbirisi de Türkçü değildir. İşin garip tarafı İshak Sükûtî ve Abdullah Cevdet de Kürt asıllıdırlar.
İTC’liler kendilerinden önce gelen Yeni Osmanlılar kuşağının devâmıdır. Bu Jön Türk ifâdesi genelde muhâliflerin kullandığı bir jargondu.
İTC ile başlayan Türkçülük hareketinde Türk, Kürt, dönme, mason, Sabetaist ve ateist, tetikçi, komplocu, komitacı, Bulgar ve Yunanlar bulunmaktaydı. İşte İTC halitası (karışımı) buydu.
Sâde bir semtini sevmek: PAŞABAHÇE
9 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 9 Ağustos 2025 04:36
A -
A +
Paşabahçe, “Sur İçi" denen gerçek İstanbul’un dışında, Boğaziçi’nin kuzey kesimindedir. Beykoz kazâsına bağlı olan bu şirin beldeye Çubuklu, Kanlıca ve Anadoluhisârı da komşudurlar.
Önceleri Boğaz balıkçılığı çok yaygındı. Lüfer, kalkan, hattâ kılıç balığı bile sularımıza vururdu…
Paşabahçe’ye yerleşim 1640 yıllarında başlar. Bizans döneminde adı “Plodes” idi…
Yahya Kemal İstanbul için “Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre bedel” der. Ben de bugün doğup büyüdüğüm, büyüklerimin mezarları olan Paşabahçe’den bahsedeceğim…
Paşabahçe, “Sur İçi" denen gerçek İstanbul’un dışında, Boğaziçi’nin kuzey kesimindedir. Beykoz kazâsına bağlı olan bu şirin beldeye Çubuklu, Kanlıca ve Anadoluhisârı da komşudurlar. Gerçi Yahya Kemal Kanlıca’ya, Çubuklu’ya gazeller yazmış ama Paşabahçe’yle ilgili şiiri yoktur. İstinye, Tarabya, Erenköy vb. semtler için de şiirler yazmıştır. “Körfez’deki dalgın suya bir bak göreceksin” şiiri de Kanlıca Körfezi içindir.
Paşabahçe’de sâdece mahalle ve semtler vardır. Beykoz’daki gibi köyler yoktur; toplu ve merkezîdir. Hiçbir Paşabahçeli “Ben Beykozluyum” demez. Hattâ Paşabahçe’de olan iki Devlet Hastanesine “Beykoz Devlet Hastanesi” dendiğini hiç kabul etmemişlerdir.
Burasının homojen yapısı 1930’larda yapılan Şişe Cam ve İspirto Fabrikası ile aslî nüfus yapısını kaybedip karışmıştır. Eski Paşabahçeliler burayı terk edip Çiçekçi taraflarına yerleşmişlerdir. 1960’larda 5000 olan nüfus bugün 200.000’in üzerindedir. Eski Paşabahçeli yok denecek kadar azalmıştır.
Zâten iki fabrika da çok plânsız yapılmış olup Boğaz’ın en güzel sâhillerini kullanılamaz hâle getirmiş, ispirto Fabrika’ndan denize atılan üzüm çekirdekleri ve anason, Boğaz’ın en güzel mesîre ve yüzme alanı Burunbahçe’yi bile kirletmiştir. Sonra bu hatâdan dönülmüş ama “ba’de harâbi’l-Basra” (iş işten geçince)…
Şimdi söylendiğine göre İspirto Fabrikası yerine turistik bir otel, Şişe Cam Fabrikası yerine de bir marina yapılması tasarlanıyormuş. Gerçi hâlâ “Paşabahçe” cam mâmulleri bir marka olarak yaşamaya devâm ediyor.
Paşabahçe’de balıkçılık
Önceleri Boğaz balıkçılığı çok yaygındı. Lüfer, kalkan, hattâ kılıç balığı bile sularımıza vururdu. Rahmetli İsmâil eniştem çok iyi bir balıkçı idi. Küçük şirin bir sandalımız vardı. Eylül sonlarında lüfere çıkardık. Zor balıktır. Çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana, sırtıkara büyüklük sırasına göre sıralanır. Kofanaya “canavar” da denir. Zokadan alırken dikkatli olmazsanız; parmak gidebilir. Balığa çıkarken ikindi vakti zargana veyâ istavrit tutulur ve lüfer zokaları için yemlikler hazırlanır. Gece olunca balığa çıkılırdı. Lüks fenerler dağınık yerlerde yanarken balıkçılar “lüfer kaç kulaçta ?” diye sorarlardı. Bu hayvan denizde bir tabakada sürü hâlinde yaşar. Bir bakarsınız deniz ortasında denizde fener alayı gibi bir sürü sandal aynı yerde toplanmış. Balıkçılar birbirlerine “Sular var mı?” diye sorarlar yâni rüzgâra göre akıntı. Bâzen Yeniköy açıklarına bâzen de Kandilli önlerine lüferciler doluşur.
Ben balık tutmayı sevmezdim; hiç balık tutmadım. Aslında hayvanın boğazına o oltayı veyâ zokayı geçirmeyi pek merhametli bulmazdım, ama Boğaz’da devamlı akıntı olan yerde kayığı lüfer çizgisinde tutmak zordur. Ben sandalı uzun zaman “viya yaparak” (kürekleri çapraz çekerek) sâbitlerdim ki bu çok önemliydi. Bâzı geceler 25-30 lüfer tuttuğumuz olurdu. Onları karaya çıkmadan önce gece 01-03 arası madrabazlara satardık. (Madrabaz kıyı balık lokantalarının ucuza balık alımı yapan kişisi.) Sonra kalan bir iki balığı da gece saat kaç olursa olsun, balkonda denize karşı ızgara yapar yerdik.
Paşabahçelinin eğlencesi yüzmek ve balık tutmaktır.
Ulaşım
Eskiden ulaşım genelde Boğaz hattı vapurları ile sağlanırdı. Hemen her iki saatte bir iskelelere vapurlar yanaşır, Yeniköy-Eminönü seferleri yapılırdı. Vapurlar saat 07.30 civârında gelir, Yeniköy-Beykoz-Paşabahçe-Eminönü hattını uygularlardı. Akşam dönüşü ise 17.45 Eminönü çıkışı ile Boğaz’ın hemen her iskelesine karşılıklı zikzak çizerek bütün Boğaz’ı geçerdik. Hele vapurun yan tarafında oturup bir çay alıp simidimiz de varsa değmeyin keyfimize. Bugünün tenezzüh “gezinti” vapurlarını biz çok yaşardık. Üstelik rehberimiz de martılardı.
En dikkat çeken olaylardan birisi de vapur garsonları idi. Çok temiz kıyâfetli, kravatlı -hattâ papyonlu olanları bile vardı- okula giden öğrenciler onlara Fransızca ve İngilizceden sorular sorar onlar da çok vakur bir şekilde cevaplarını verirlerdi.
Târihçesi
Paşabahçe’ye yerleşim 1640 yıllarında başlar. Bizans döneminde adı “Plodes” idi. 17. yy.da Sultan İbrâhim’in sadrıa’azamı olan Ahmed Paşa geniş bir arâzî içinde kendisine büyük ve güzel bir yalı yaptırmıştır. Bağlık ve bahçelik olan bu yalıya “paşanın bağçesi”, sonra da “Paşabağçesi”, daha sonra da Paşabahçe denmiştir.
Ahmed Paşa binbir parça anlamına gelen “Hezarpâre Ahmed Paşa” olarak tarihe geçmiştir. Sebebi de 7 Ağustos 1748’de isyancılar tarafından parçalanarak öldürülmüş olmasıdır.
Sultan III. Mustafa döneminden îtibâren mesîre yeri olması bakımından buraya devlet memurları yerleşmeye başlamış, bu durum yaklaşık 1950’lere kadar devâm etmiştir. Buranın sâkinleri kışlarını genelde Lâleli’de geçirirlerdi.
Paşabahçe önceleri Hristiyanların en yaygın yaşadığı bölgelerden biriydi. Bu nüfus %90 itibâriyle Rum’du. Bir büyük kilise ve ayazmalar vardı. Paşabahçe parkındaki ayazma en eskilerden biridir. 1894 yapımlı olan Ayios Kostaninos Rum Ortodoks Kilisesi hâlâ ayaktadır. Bölgede Rum ve Ermeni maşatlıkları (mezarlık) vardır.
6-7 Eylül olayları
Meşhur 6-7 Eylül olaylarından sonra Rumların büyük bir kısmı Yunanistan’a göç etmiştir.
Rumlarla Müslümanlar arasında eskiden Paşabahçe’de hiçbir problem olmamıştır. Onlar bizim bir parçamız gibiydi. Zâten sonra da açıklanmıştır ki Selânik’teki Atatürk’ün evinin bombalanması da Türk ajanlarının yaptığı bir provokasyondur. O utanç verici günü hatırlıyorum. Osmanlı bakıyyesi bu Devlet-i Aliyye tebaası olan gayr-i müslimler bu olayı büyük bir üzüntü ile karşılamışlar ve hiç de hak etmedikleri bu olay karşısında evlerini, ata mezarlarını ve en önemlisi de ata dostlarını ve hâtıralarını bırakarak hüzünle göç etmişlerdir.
Meydan içi asmalı kahve sâhibi Yorgi Angilidis’i, Berber Koço’yu, Dr. Aleksi’yi sevmeyen yoktu. Paşabahçe’nin tek doktoru olan bu Rum, uzak mahallelere at sırtında ve yağmur altında saatlerce gider ve hastalara bakardı.
Lağımcı Zago da enteresan bir adamdı. Ramazân-ı şeriflerde Kahveci Ahmed’in mekânında sigara içeceği zaman kahvenin en dibinde âdetâ saklanarak kimseye göstermeden sigarasını içerdi. Berber Koço ramazanlarda dükkânında kimseye sigara, çay ve kahve içirmezdi. İnanın ki onlar bu mübârek ayda oruç yiyen bizim insanlarımızdan bize ve dînimize çok daha saygılıydılar.
Kasap Leonida Koti Paşabahçe İskele yolundaki en büyük kasaptı. Orada bir sürü Rum olmasına rağmen bir defa bile domuz eti satmamıştır.
Sultan III. Mustafa Paşabahçe’de medrese, câmi, hamam ve çeşmeler yaptırmıştır. Ne yazık ki onun adıyla anılan câmi 1971’de yıkılıp yerine bugünkü büyük câmi yapılmıştır.
Paşabahçe’de ayrıca Tepeköy Ahşap Câmii, İncirköy Câmiileri vardı. Yine bunlardan Tepeköy Câmii restore edilerek betonlaştırılmış ve eski mânevî havasını kaybetmiştir.
Boğaz’da Üsküdar’dan başlayarak kubbeli, câmi sâdece Beylerbeyi’ndeki Hâmid-i evvel Camii’dir. Bunun dışında Çengelköy Kuleli’de, Vânîköy’de Anadolu Hisârı’nda, Kanlıca’da, Paşabahçe’de, Beykoz’da kubbeli olmayan Osmanlı câmileri vardır. Paşabahçe dışındaki câmiler restore edilse bile asıllarını korumuşlardır.
Kubbeli ve birden fazla minâreli câmiler hânedâna mensubiyeti işâret eder.
Paşabahçe’de ayrıca Ali Paşa Yalısı, Tebrîke Hanım Yalısı (câminin alt kısmında) Tevfîk Paşa Yalısı, Zafer Hanım Yalısı, İskele yanındaki Andonâki Yalısı, Hacı Kaptan Yalısı ve Sâhip Molla Yalıları vardır.
Sultâniye mesîre yerinde III. Selim’den kalan bir nişan taşı da vardır.
Bugün Sunâzırı Sokak’ta, Şekerpâre Sokak’ta iki adet, Kıble Sokak’ta Muhallebiciler Köşkü, Karagözsırtı Sokak’ta Hâmi Bey’in Köşkü, Safiye Sultan Sokak’ta Ferid İnal’ın köşkü, bulunmaktadır. Eski zabtiye subayı Ali Bey’in üç katlı köşkünde çocukluğumun en güzel günleri geçti. Ablamla envaiçeşit meyve ağaçlarının bulunduğu, mutfağı bahçede olan (matbah) bu köşk, vitray ve ahşap süslemeleri ile Yeniköy’ün tam karşısında mükemmel manzaralı bir evdi.
Eski mahalleler Merkez, İncirköy, Tepeköy, Fıstıkaltı, Sultâniye, Karagözsırtı ve Maslak’tır.
Paşabahçe’de ilkokul, 1925 yılında 5 öğretmen ve 115 öğrenci ile açılmıştır. Bugün burada iki lise ve iki de Devlet Hastanesi vardır. Bu semtin insanları eskiden beri Burunbahçe’yi yüzme alanı olarak kullanmıştır.
Buranın sâkinlerinden tiyatrocu Necdet Mahfî Ayral, Müşir İzzet Paşa’nın torunudur. Eski Fenerbahçeli Mehmet Ali ve Şeref Has kardeşler ve Şirzat da Fenerbahçeli eski futbolculardı.
(Kısmen faydalanılan kaynak, Hasan Göksu, Blog Milliyet Com. 12. Kasım 2008)
Târihî yerler ve sîmâlar
III. Mustafa Câmii eski hâliyle çok rûhânî idi. Hocası Tahsin Efendi tanıdığımız en cömert kişi idi. Hani meşhur bir uydurma lâf vardır: “Nân-ı molla kes nedîd” Yâni hocanın ekmeğini kimse görmemiştir. Bu uydurma bir sözdür.
Câmimizin müezzini Bülbül Mustafa muazzam bir sese sâhipti Hoparlörsüz ezânın okunduğu o mutlu günlerde sesiyle bütün Paşabahçe’yi câmiye dâvet ederdi.
1950’lerde Paşabahçe’de vakıf evleri vardı. Bu evlerde önceden imam ve müezzinler otururmuş. Bunlar birbirine bağlı 3-4 meşrûta biçiminde idi. Bu yıllarda yalnız öğle veyâ ikindilerde “Tanrı uludur” diye ezan okunurdu. Polisler bu iki ezanı okutturur ki unutulmasın diye… Câmide serili halı ve kilim yoktu. Cemaat de yoktu. Câmi meşrûtalarının birinde anneannemler otururlardı. Bu imam meşrutası idi. Bu meşrûtadan câminin içine geçilirdi. Biz ablamla bu meşrûta sofasından câmi mekânına geçer ve mihrapta evcilik oynardık. Zaman zaman mahalle çocuklarını çağırdığımız da olurdu.
İmam Âbidin Efendi (Köse Hoca) geçinemediği için yarım şişe zeytinyağına (250 gr) kızak yapardı. Ne acı günlerdi. Beş yaşımda idim ve o günleri çok iyi hatırlıyorum.
Paşabahçe’nin unutulmaz sembol isimleri vardı. Meselâ Berber Davut Efendi, Köybaşı yokuşunda idi. Saç kesmekten başka, hacamat, diş çekme ve sünnet gibi işleri de yapardı… Babamın Arapça Hocası Muhâsebeci Nûri Bey saraylı idi. Huzur görmüşlerdendi. İlk dersinde babama pâdişâh fermânı gibi bir büyük kâğıt verdi; birkaç kattı. Bu “emsiledir; bu kısmı ezberlemeden bu dil olmaz” dedi. Bu zat ders vermek için Beylerbeyi’nden Paşabahçe’ye evimize gelirdi. Ne fedakârlık değil mi? Ben de 6 yaşımdan itibâren babama imrenerek ezberlemeye başladım. Çok zevkli gelirdi. Nasara, yensuru şiir gibi, akıcı ve ferahlatıcı.
İlkokula başlamadan önce Osmanlı geleneği “Âmin alayı”nı kısmen yaşatmak için olsa bile salavatlarla evden ‘İncirköy Câmii’ne ne kadar gidip İmam Şevket İnler Hoca’nın dizi dibine çöküp “rabbî yessir’i” tâlim ederek tahsîl hayâtıma başlamıştım.
Lakaplarla yaşayanlar
Ufak yerlerde lakaplar önemlidir. Paşabahçe’de de böyle lakaplı insanlar vardı: Kız Memet, Ağaç Ziyâ, Kırmızı İsmet, Yarımkâğıt Hüseyin, Deli Şefik, Deli Hüseyin, Arap Cemal, Kırdiş Nâciye, Zozik Mustafa, Arnavut Niyâzî, Lâz Ali, Kürt Ali, Topal Nûman, Koca Cemîle, Küçük Hanım.
İşlerine göre ise:
Mezarcı Şükrü, Börekçi Bâhir, Ebe Cemîle (benim de ebemdi) Kahveci Enver, Kahveci Hüseyin, Saatçi Niyâzi, Fırınci Halit, Ayakkabıcı Abdülkâdir, Kahveci Ahmed, Kasap Leonida, Zangoç Vasil, Kasap Mitat (Midhat) Lehimci Mihal, Leblebici Derviş, Muhallebici Mûsâ, Muhtar Sâlih, Lâğımcı Zago, Turşucu Mustafa, Kahveci Hasan, Foto Tombul Hakkı, Kâhya, (Etfâi) İtfâiye Mustafa, Baba Reis, Kahveci Yorgi, Sünnetçi Fethullah, Sıhhiye Emin (babam) Tıkı Orhan, Balıkçı Ahmet, Gazeteci Kardeşler (Mehmet ve İsmâil) Müezzin Sezâi, Suyolcu İbrâhim, Mumcu ve Katina kardeşler (terzi) Matilda (terzi) Maçlo Memet; Boylu Memet, Çapa Memet (Armatör) Ferit Bey (armatör) Ana Hasan, Eczâcı Cemâlettin Efendi.
Artist Sadri Alışık ve Hâdi Çaman da Paşabahçeli idi.
24 Şubat 1954’te Tuna Nehri’nden gelen buzlar Boğaz’ı kapladı. Müthiş bir manzaraydı. Boğaz bembeyaz olmuştu. Paşabahçe’den Yeniköy’e buzlardan yürüyerek geçen olduğu bile söylendi. (Biraz abartı olsa gerek.)
İşte böyle… Emekli olduğum zaman eskiden pek eser göremediğim Paşabahçe’de oturmayı tercih etmedim; Çengelköy’ü seçmem boşuna değildir. Çünkü artık orada ne Paşabahçeli ne de eski Paşabahçe var. Hattâ esef ve hüzünle belirteyim ki Paşabahçe Vapuru bile kalafata çekilip gâliba sonunda restorana çevrilmiş. Bilmiyorum doğru mu. Araştırmak bile bana zül geliyor…
Mezarlar ve mezar taşları
23 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 23 Ağustos 2025 02:06
A -
A +
Osmanlı her şeyiyle tam bir estetizm medeniyeti idi. Dünyâda hiç de benzeri olmayan bir san’at dalı olarak mezar taşı estetizmi ve edebiyâtı doğmuştur. Genelde içli şiirler yazılmakla birlikte âyet ve hadislere pek rastlanmaz. Hüvelbâkî ile başlayan bu taşlar genelde merhûm ve mağfûr fülân bin fülân ile Fâtiha isteğiyle biter.
Bizim mezarlarımıza Hristiyanlar bile imrenmişlerdir. Ve bizim mezarlarımız kasvetli değil ferahtır. Aralarındaki yollardan gece gündüz insanlar geçer.
Bizim kabirlerimiz hâlâ bizlerle konuşur ve selâmlarımızı alırlar…
Mezarlar ve mezar taşları
İnsanlar en eski târihlerden beri -beşerî dinler de dâhil- rûhun ölümsüzlüğüne bir şekilde inanmışlardır. Bu yüzden insanlar ikinci mekânı olan mezarlara önem vermişlerdir. Bâzı dinlerde rûhun ölümsüzlüğü inancı olarak mezarlara meyve, yiyecek ve çiçekler konmakta, bâzılarında ise onun dünyâda iken en sevdiği takı ve ziynet eşyâları da onunla berâber gömülmekteydi. Eski Türklerde de kağan veyâ ünlü bir alp veyâ komutan ölünce atıyla birlikte gömülürdü. Eski Hintlerde bir mihrâce ölünce onunla birlikte eşi de yakılırdı.
MÜSLÜMAN MEZARLARI
Peki, İslâmiyette mezar ve mezar taşı hükümleri nelerdir, bir inceleyelim:
Bir def’a şunu açıkça belirtelim ki Müslümanlar, Peygamber Efendimiz’in yapıp uyguladığı veyâ uygulamadığı şeylere ellerinden geldiği kadar uymayı dînin gereği olarak görmüşlerdir.
Acaba Sahâbe-i kiram zamânında çevirmeli mezar veyâ mezar taşı var mıydı veyâ nasıldı? Bir bakalım:
Bunun en güzel örneği Hîfa Hâtun (radıyallâhü anhâ) hazretleri kıssasıdır.
Efendimiz zamânında Hîfa Hatun adında çok dindar bir hanım yaşardı. Rasûlullâh’a son derece bağlıydı. Bir gün Efendimiz’e “Yâ Rasûlallâh! Rabb’imin rızâsını ve cenneti kazanmak için ne yapmalıyım?” diye sordu. Efendimiz de kendisine “Evvelâ bir erkekle evlenmelisin” dedi.
Fakat bu hanım Medîne’nin en zenginlerinden, çok asîl ve çok güzel bir hatundu. Şimdiye kadar küfüv (denk) olarak bir aday çıkmadığı için evlenememişti. Hîfa Hatun “Yâ Rasûlallâh, emrin başım üzerine ama ben kiminle evlenebilirim ki, krallar da dâhil olmak üzere birçok kisrâ ve zenginler çok mal ve ziynet vererek benimle evlenmek istediler, hiçbirini kabûl etmedim” dedi. Bunun üzerine Efendimiz buyurdular ki: “O zaman sabah mescide ilk gelenle evlenir misin?” diye sordu. Bu mübârek hanım “Elbette Yâ Rasûlallâh” cevabını verdi.
Sabah mescide Suheyb adında, kimsesiz, fakîr, siyaha yakın tenli, uzun boylu ve fiziken güzel olmayan bir sahâbî geldi. O hanım hiç düşünmeden bu teklîfe uydu. Efendimiz nikâhlarını kıydı ve Hazret-i Suheyb’e “Ya Suheyb, biraz tatlı al ve hanımını evine götür” deyince bu zat, “Aman yâ Rasûlallâh, benim ne param ne de evim vardır deyince Hazret-i Hîfa “Al bu paraları tatlı bir şeyler al sonra da Medîne çıkışındaki en güzel köşküme gidelim” dedi.
Evlerine gittikleri zifaf gecesi Hanım “Ey Suheyb, ister misin bu geceyi ibâdetle geçirelim” dedi. Suheyb “Zâten benim tek bildiğim budur” diyerek memnûniyetle kabûl etti.
İLK KABİR YAZILARI
Sabahleyin mescide yine en erken Hazreti Suheyb geldi. Efendimiz ona cennete gideceğini bildirince hemen mescide gitti ve “Yâ Rabbî daha çok yaşayıp günah işlemeden hemen vefât etmek isterim” dedi ve secdede vefât etti. Bu arada Efendimiz “Şu anda Hîfa Hatun da evinde vefât etti” buyurdular. Sonra da “Şuraya yan yana iki kabir kazın ve tahtalarına (burası çok önemli) şöyle yazın dediler. “Suheyb’in tahtasına, burada, Allâh’ın ni’metlerine şükreden Suheyb yatmaktadır” diğerine ise “Burada Allâhü te’âlanın mihnetlerine sabreden Hîfa yatmaktadır” yazdırdı. (Riyâdünnâsıhıyn-s.225)
Şimdi çok bilinen bu kıssayı niye hatırlattık? En önemli konu Peygamber Efendimiz’in iki mübârek insanın mezar tahtasına yazı yazılmasına izin vermesidir. Eğer Efendimiz böyle bir şey yapmamış olsaydı mezar taşlarına aslâ yazı yazılamazdı. Sahâbe-i kirâm hazerâtında Efendimiz’e karşı bizim şuur ve idrâkimiz dışında bir itâ’at vardı.
Şu hâdiseyi bir hatırlayalım:
Bir gün Risâletpenâh Efendimiz açık bir alanda Sahâbe-i kirâma namaz kıldırıyordu. Na’leyninde (terlik) bir böcek olduğunu hissedince onu diğer ayağı ile çıkardı. Selâm verdiğinde bütün ashâbın na’leynlerinin çıkmış olduğunu görünce sordu: “Ey ashâbım size ne oldu da na’leynlerinizi çıkardınız? Ben mecburiyetten böyle yaptım” deyince o mübârek insanlar cevâben “Yâ Rasûlallâh, sen bir şey yaparsın da biz onu yapmazsak yanarız” dediler.
İşte Sahâbe-i kirâm böyleydi.
Evet doğru olan, isim ve vefat târihi dışında mezar taşlarına bir şey yazmamaktır. Ancak yukarıdaki Hîfa Hatun olayı bu ümmeti sıkıntıdan kurtarmıştır.
***
Gelelim yine mezar taşları ile ilgili konuya. İslâm âlimleri bu konuda neler demişler acabâ? Meselâ Müftiü’s-sekaleyn (insanlara ve cinlere fetvâ veren) Ebussu’ûd Efendinin bu konudaki fetvâsı nedir?
861. Mes’ele: Meyyit gaslolunup alnına ve sadrına “Bismillâhirrahmânirrahim” ve bâzı âyetler yazmak câiz midir?”
(Ölü yıkanınca alnına ve göğsüne “besmele ve bâzı âyetler” yazmak uygun olur mu?)
El cevâb: “Bir kâğıda yazılıp karşısına konmak evlâdır. Çürüyüp bulaşmaktan ihrâz etmek gerekir.”
(Yazıların çürüyüp bulaşmasından çekinmek için kabrinde karşısına koymak gerekir.)
862. Mes’ele: Mekaabirde meyyit yanında Nur du’âsını koymak câiz midir?
(Kabirlerde ölü yanına Nûr du’âsını koymak uygun mudur?”)
El cevâb: Bâzı meşâyıh tecvîz etmişlerdir. Ammâ cesed-i meyyite değmemek gerekir.”
(Bâzı İslâm âlimleri ölü bedenine değmemek şartıyla bunu uygun bulmuşlar, izin vermişler.) [Mehmet Ertuğrul Düzdağ, Şeyhulislâm Ebussu’ûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, s.173, Enderun Kitabevi, İstanbul 1973]
YORUMLAR
Âlim ve seyyid gibi zatların kabirlerinin kaybolmamaları için taş dikilip adlarının yazılmasında bir mahzur yoktur. Diğer ölülerin de eserlerinin kaybolmamaları ve zillete düşmemeleri için başlarının ucuna birer taş dikilip âyet olmamak şartıyla üzerine adları yazılabilir.
Hadîs-i şerîflerde kabirler üzerine konan taşlara gelişigüzel yazı yazılmasının yasaklanması (İbn Mâce, Cenâiz 43), sebebiyle İslâm hukukçuları mezar taşlarına âyet yazmanın yere düşüp çiğnenmesi ihtimâli yüzünden câiz olmadığını söylemişlerdir. (İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar, Ahmet Davutoğlu, İstanbul, 1983, III/493, vd.)
Hazreti Peygamber, oğlu İbrâhîm ve Medîne’de vefât eden ilk Muhâcir Osman bin Maz’ûn’un kabirleri başına tanınmaları için bir taş koydurmuştu. Buna göre taşa isim ve vefat târihleri yazılması uygundur.
Kabri hafif balıksırtı yapmak, baş ve ayak şâhideleri (taşları) dikmek sünnettir.
Hazîrelerde veyâ özenle korunan mezarlardaki taşlar varlıklarını asırlardır korumakla birlikte umûmî mezarlardaki taşların yerlerde süründüğünü görüyoruz.
Yunus Emre bir şiirinde mezar taşı yazısından bahseder: “Yunus der ki gör takdîrin işleri///Dökülmüştür kirpikleri kaşları///Başları ucunda hece taşları ///Ne söylerler ne bir haber verirler.”
YENİ BİR SANAT DALI
Şöyle veyâ böyle (bid’at de olsa) memleketimizde asırlardır süren bir mezar ve mezar taşı estetiği doğmuştur. Meselâ bir denizcinin mezar taşında çapa, gemi direği, yelken bezi, bir kâtibim taşında ise hokka ve kalem görünmektedir. Hanımların mezar taşlarında yeni ölen gelin için duvak, hâmile iken ölen hanımın mezar üst taşında non-figüratif (figür olmayan) bir bebek, bir erkeği sevip iffetini koruyarak ölen bir şehîdenin yatay taşında ise oyma bir kalp bulunurdu.
Ayrıca arma, makam; üzüm, bereket; hurma, cennet; gül, dindar kadın anlamları taşırdı.
Tarîkatlerde ise taşlar şöyleydi: Hiyerarşiye göre örfî, cüneydî, şekerâvîz, şekerâvîz kafesi; dervişlerinkinde ise başlık destarsız dal sikke bulunurdu.
Mevlevîlerde uzun ve keçeden yapılan sikke motifi varken, Kâdirîler ve Nakşîlerde taçlar müjgânlıdır (kirpikli). Kâdirî taçlarında 18 köşeli yıldız ve sekiz yapraklı gül motifleri vardır. Bayrâmîlerin 6, Celvetîlerin taçları 13 terklidir.
Melâmî ve Hamzevîler görüntüye önem vermedikleri için onların taşlarında “bî ser ü bî pâ” (başsız ve ayaksız) yazar.
Cellâdların tanınmamaları için mezar taşlarında hiçbir yazı ve işâret yoktur.
Vehhâbîler bu işte ifrâta vararak kabir üzerlerini düz ve taşsız yapmışlardır. Bedir’in Uhud ve diğer savaşların şehid mezarları tahrip edilmiştir. Şimdi Cennetü’l-bakî’de hiçbir mezar veyâ mezar taşı yoktur.
1806’da Su’ûd b. Abdüllazîz, Medîne-i Münevvere’yi istîlâ edince buradaki mezar taşlarını ve türbeleri yıktırdı. Sultan II. Abdülhamîd bunları yeniden yaptırmışsa da 1926’da Su’ûdîler bunları yine yıktırmışlardır.
Osmanlı mezar taşlarında mesleklere göre kavuk ve başlıklar da dikkat çeker. Hangi mezarda hangi meslekten kişinin medfûn bulunduğunu anlayabilirdiniz.
Bizde mezarların başında genelde servi ağacı dikilidir. Bu ağaç düzlüğü ve şekli itibarıyla “elif”i yâni lafza-i celâlin ilk harfini temsîl ederdi.
Şimdiki mezarlarda ayaktaşı dikilmeyip yerine kuşlar için su içeceği konulması uygun değildir.
Ayrıca şimdiki mezar taşları Lâtin alfabesiyle yazılı olup bir de bu taşlara resim konulması da çok yanlıştır. Osmanlıca bilmeyen bu nesil anne ve baba mezarlarını tanıyabilmek için bu alfabeyi tercîh ediyorlar.
Osmanlı her şeyiyle tam bir estetizm medeniyeti idi. Dünyâda hiç de benzeri olmayan bir san’at dalı olarak mezar taşı estetizmi ve edebiyâtı doğmuştur. Genelde içli şiirler yazılmakla birlikte âyet ve hadislere pek rastlanmaz. Hüvelbâkî ile başlayan bu taşlar genelde merhûm ve mağfûr fülân bin fülân (veyâ binti), Fâtiha-yı şerîfe isteği ile biter.
Kabirlerin yolları temiz ve geçilebilir olmalıdır. Şimdi çoğalan İstanbul nüfûsunda yollara bile mezarlar yapılıp ulaşmak istediğiniz mezara sekerek gitmek zorundasınız. Düşüp kolunu bacağını kıranlar bile olmaktadır.
Osmanlı mezarları gasbedilip yerlerine falan rütbeli veyâ eşraftan diye dikilen mezar taşları, yıkılan Osmanlının yerinen kurulan bir devri sembolize eder gibidir. Çok zaman kaldırılmayan bu taşlar hiç de hak etmedikleri bir şekilde torunları tarafından çiğnenmektedir. Âkif’in dediği gibi “Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhân’ın.” Ne acı değil mi? Bir seyyid veyâ bir Şeyhulislâm kabir taşı Yunanlılar tarafından değil de torunları tarafından çiğneniyor. Sonra da diyorlar ki: Mezar taşını okuyamayan câhil mi kalır? Evet bu nesli sâdece câhil değil ata mezarlarını çiğneyecek kadar gâfil de yaptınız!..
Bu arada şunu da hatırlatalım: Mezar bir mekân ismidir. Ziyâret edilen yer anlamında. Dolayısıyla mezarlık ifâdesi de galat olarak türemiştir.
İSTİRÂHATGÂH YANİ KABİR EBEDÎ MİDİR?
Bir diğer konu kabirler ebedî itirâhatgâh değildir. Kabir, Bezm-i elestle başlayan, sonra âlem-i mümkinât ve sonra da âlem-i berzah olan üçüncü geçici mekânımızdır. Ebedî mekân âlem-i hakîkat, yâni ya cennet ya da hafazanallah cehennemdir.
Bakmayın kabirde azap yoktur diyenlere: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe; ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyuruyor Seyyid-i kâinât Efendi’miz. (Tirmizî, Kıyâmet 26.)
Kabristana girince “Esselâmü aleyküm yâ yâ ehle dâr’il-kavmi’-l mü’minîn” demeli ve 11 İhlâsât-ı şerîfe okunmalıdır.
Mezarlara ağaç ve çiçek dikmek sünnettir. Tek karanfil ve tek çiçek veyâ çelenk bırakmak Hristiyân âdetidir.
Mezarlara hanımların girmemeleri daha iyi olsa da girerlerse yarı tesettürlü siyah yarım eşarp ve siyah elbise ve kapkara iri gözlüklerle gelmeleri de Hristiyân âdetidir.
HRİSTİYANLAR BİLE İMRENMİŞLER
Bizim mezarlarımıza Hristiyanlar bile imrenmişlerdir. Ve bizim mezarlarımız kasvetli değil ferahtır. Aralarındaki yollardan gece gündüz insanlar geçerler. Bir selâm verip okurlar hem rahatlarlar hem de tanımadıkları insanlara okumanın sevincini yaşarlar.
Epey seneler evvel İstanbul’u görmeye gelen şâir Henri de Réginier Eyüp mezarlarının yokuşunda durmuş, Türk ölümünün derin bir vecdiyle Türk ırkından doğup bizimle berâber yaşayıp öldükten sonra mezarına sarıklı bir taşın dikilmeyeceğine acımış ve “İstanbul mü’minlerinin o kadar sevdiği Eyüp servilerinin altında kendimi senin ölülerinle kardeş hissettim” demiştir.
Bir Katolik şâiri böyle söyleten Eyüp bizi de içine aldığı zaman fazla düşündürmüyor, orada âhıret havasını teneffüs ederken müsterih oluyoruz…
Fetihten sonra Sahâbî Hâlid’in (radıyallâhü anh) kabri etrâfına şehitler gömüldüler. Akşemseddin’le (rahmetullâhi aleyh) fetih askerlerinin muhâsara günlerinde gözlerine görünen Sahâbî Hâlid bir timsâl iken toprakta bir makam oldu; o makam bir şehitlik oldu. O şehitlik bir ölüm şehri oldu…
Bir gün Sahâbî Hâlid’in fetih askerlerinden birinin burma kavuklu taşına vecidle uzun uzun baktım. Tiryâkî bir Ocak ihtiyârının vücûdunu haber veren o metin taş, ölümün ortasında kavuğu yıkmış, hâlâ fetih rüyâsını görüyor gibi.” (Yahya Kemal, Aziz İstanbul, 29 Mayıs 1964, Yahya Kemal Enstitüsü, s.127-132)
Ya da yine Yahya Kemal’in ölümü bu kadar çekici yapan mısralarına bir bakalım:
Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış/// Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle/// Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış/// Eski Şîrâz’ı hayâl ettiren âhengiyle…Ölüm âsûde bir bahâr ülkesidir bir rinde/// Gönlü her yerde buhurdân gibi yıllarca tüter///Ve serin serviler altında kalan kabrinde/// her seher bir gül açar her gece bir bülbül öter.
Bizim kabirlerimiz hâlâ bizlerle konuşur ve selâmlarımızı alırlar. Ve biz Müslümanlar bir istirâhat yeri olarak gördüğümüz kabirlere bakıp geçerken ecdâdımıza kavuşacağımız için hayâtımızda iken bile onları kendi mekânlarımız gibi görürüz.
.
İlk ilâhî sözün manası
6 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 6 Eylül 2025 01:00
A -
A +
Tasavvufun yaratılış nazariyesine göre kâinat henüz var edilmemişken ve Allah’tan başka hiçbir varlık yokken, Allah bilinmeyi ve sevilmeyi isteyerek önce bir nur yaratıp ona “Kün yâ Muhammed” (Ol yâ Muhammed)” dedi. Rabb’imizin kelâm-ı ilâhîsi “kün” ve “Nûr-ı Muhammedî” tabîî ki mahlûk değillerdi. Bu sözden sonra tabîî ki en güzel söz ve buyruk da “ikra’” emr-i ilâhîsi idi. Rabb’imizin sözleri, sözlerin en güzelidir.
Uzun yıllar önce vefât etmiş olanlar nasıl hâlâ yaşarlar? Hiç şüphesiz sözleri ile… Güzel sözleri önce dilden dile dolaşan, destanlaşan şâir ve söz üstatları unutulur mu?
Sözlerin en güzel kitâbımızın ve Peygamber Efendimizin sözleri bize örnek olsun.
Hiç düşündünüz mü? Konuşma denen şey aslında sözdür. Bu kelime dilimizde en eski zamanlardan beri vardır. Aslı: sö-: söylemek. Veyâ “aymak”. O da söylemek.
“Bir düşünceyi eksiksiz olarak anlatan söz dizisi.” (Divânü Lügâti’t-Türk)
Sörçük, sörçek, (r-z değişimi)
Çağatay T. çörçek; Uygur T. çöçek; Türkmen, Osmanlı, Kazak, Kırgız Türkçelerinde söz ve söylemek. (Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözlüklerin Köken Bilgisi O-Z, C.2, TDK Yayınları Ankara 2007, s. 8-10)
Hiçbir şey yoktu. Yokluk da bilinmiyordu. Ama bir mutlak yokluk vardı. Çünkü bir de mutlak varlık mevcuttu. Yâni “adem-i mutlak” karşısında “vücûd-ı mutlak” vardı. Yokluk yâni “adem” nasıl mutlaksa “vâcibü’l-vücûd” olan Allahü teâlâ da zâtı ile vardı.
Sonra varlığının bilinmesi için ayrı bir mahlûk olan varlığa da ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaç -hâşâ- Rabb’imizin değil, yokluğun ihtiyâcı idi. Ebedî ve ezelî olan sıfatlarının yansıması yokluk yâni “adem”i, varlığı, yâni mutlak vücûdu ile kereminden halk etti.
Yokluk kelimesi bile mutlak varlık karşısında acz içinde bir varlık olma çabasında idi. Şâir Âkif Paşa’nın “Adem Kasîdesi”ndeki şu muhteşem beyit ne kadar düşündürücüdür:
“Yok dedikçe vâr olur yok mu garâbet bunda/// Nâm-ı hestî mi nedir hall-i muamma-yı adem” (Yok dedikçe var oluyor, bunda bir gariplik yok mu. Yoksa varlığın adı, yokluk bilmecesinin çözümü müdür?)
İLK SÖZ VE İLK EMİR
“Tasavvufun yaradılış nazariyesine göre kâinat henüz var edilmemişken ve Allah’tan başka hiçbir varlık yokken, Allah bilinmeyi ve sevilmeyi isteyerek önce bir nur yaratıp ona “Kün yâ Muhammed” (Ol yâ Muhammed)” dedi. Nur bu hitâb karşısında hicâbından (utancından) “Lâ ilâhe illallâh” dedi. Allâh da “Muhammedün Resûlullah” dedi.
Daha sonra bu nûrun terinden eflâk (dokuz felek), ondan sonra anâsır-ı erba’a (dört unsur) ondan sonra mevâlid-i selâse (hayvan bitki ve cansız maddeler) yaratıldı.
Mâturîdî kelâmcıları “Kün” kelimesinden “tekvin” kelimesini ulaştırmıştır.” (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Rabb’imizin kelâm-ı ilâhîsi “kün” ve “Nûr-ı Muhammedî” tabîî ki mahlûk değillerdi. Bu sözden sonra tabîî ki en güzel söz ve buyruk da “ikra’” emr-i ilâhîsi idi. Rabb’imizin sözleri, sözlerin en güzelidir.
Üftâde hazretleri vefâtı sırasında en sevdiği mürîdi olan Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerine “Bana en güzel sözü söyle!” dediğinde o mübârek hemen Yâsîn-i şerîfi okumaya başladı. Çünkü ondan güzel bir söz olamazdı.
EN GÜZEL SÖZLER
Tabîî ki sözlerin en güzelleri Rabb’imizin sözleridir:
“De ki Allah birdir.” İhlas-1
“De ki eğer du’ânız olmasa ne ehemmiyetiniz var.” Furkan-73
“De ki elhamdülillâh.” Neml-93
“De ki hamd Allah’a mahsustur. Seçtiği kullarına selâm olsun.” Neml-59
Sonra da sözlerin en seçkinleri varlıkların en seçkini Risâletpenâh efendimize âittir:
“Kolaylaştırın güçleştirmeyin; müjdeleyin nefret ettirmeyin.” Buhârî, İlm, 17; Müslim, Cihâd, 6
“Allah’a ve âhiret gününe inanan ya hayır söylesin yâhut sussun.” Buhârî, Edeb, 31
Hazret-i Ebûbekir efendimiz de şöyle buyurmuşlar:
“Allah kulunun amelsiz sözünden râzı olmaz.”
“Çok söz kişiyi unutkan yapar; ne söylediğini, ne zaman söylediğini ve kime söylediğini iyi düşün.”
Hazret-i Ömer: “Çok konuşan çok yanılır.”
“Bir kimsenin sorduğu sorudan onun akıl derecesini anlarım.”
Hazret-i Osman: “Diline hâkim olmak ve iffetini muhafaza etmek takvâ ehlinin alâmetidir.”
Hazret-i Ali: “Söylemediğin müddetçe söz senin esîrindir. Aklı tam olanın sözü az olur.
İslâmî Türk edebiyâtının en mükemmel eserlerinden ilki olan “Kutadgu Bilig”de bu konuda güzel sözler vardır. Fakat onun ilk beyti çok dikkat çekicidir:
“Bayat atı birle sözüg başladım. Törütgen, igidgen, keçürgen idim.”
(Yaratan, besleyip büyüten, terbiye eden ve bağışlayan Allah’ın adı ile söze başladım.)
Burada henüz İslâmiyeti yeni öğrenen Türkler İslâm ıstılâhlarını kendi dillerince karşılarlar. Meselâ, törütgen, türeten yâni yaratan (Hallâk) kelimesini karşılar. igidgen eğiten, terbiye eden (Rab) besleyip büyüten, (Rezzâk) ve keçürgen, bağışlayan (Gaffâr) kelimelerinin karşılıklarıdır.
Ayrıca Kutadgu Bilig’de birbirinden güzel sözle ilgili ifâdeler de vardır:
164- Dil aslandır, bak eşikte yatar; ey ev sâhibi dikkat et senin başını yer.
166- Bana dilim çok eziyet çektiriyor; başımı kesmesinler de ben dilimi keseyim.
169- Sen kendi selâmetini istiyorsan ağzından yakışıksız bir söz kaçırma.
171- Çok sözden fayda görmedim; ama söylemek de faydasız değildir.
173- İnsan sözü ile yükseldi ve sultan oldu; çok söz başı gölge gibi yere serdi.
181- İnsan iki şey kendisini ihtiyarlamaktan kurtarır; biri iyi iş ve diğeri iyi söz.
185- Her sözü saklamağı da anlayış hoş görmez; insan lüzumlu olan sözü söyler, gizlemez. (Reşit Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig Tercümesi, II, Türk Tarih Kurumu Basımevi Ankara)
“Koygaşup yatsa anıng yüzine /// Alsıkar özin anıng sözine”
(Bir kimse onunla yatsa ve yüzünü görse sözünün güzelliğinden aklı gider)
(Dîvânü Lugâti’t-Türk Tercümesi Besim Atalay, TDK Yayınları)
Yukarıdaki parçada dikkat çeken konu şudur: Sevgilinin koynundaki kişi onun yüz güzelliğinden değil; sözlerinin güzelliğinden aklını kaybeder. Söz fiziki güzellikten üstün tutulmuştur.
***
Hazret-i Mevlâna’dan vecîz bir söz mantığı yelpazesi:
Ana karnındaki cenine birisi dese ki: “Dışarısı pek düzgündür; güzel bir dünyâdır. Geniş ve uzundur. Binlerce ni’metler ve nice yiyecek şeyler vardır. Dağlar, denizler, ovalar, bağlar, bahçeler, yeşillikler, yüksek bir aydınlık içinde gökyüzü, güneş ışığı, ay ve sayısız yıldızlar vardır. O âlemdeki şaşılacak şeyler anlatılmaz ki… Sen neden bu kapkaranlık pis yerde zahmetler içindesin, hapiste sıkıntı çekmektesin? Bu daracık işkence yerinde kan içindesin. Cenin kendi hâline bakıp bunları inkâr eder; körün ne tahayyülü olur ki?
İşte dünyadaki halk da buna benzer. Velîler onlara öbür âlemden bahsetti mi, bu dünyâ karanlık bir kuyudur, bu kuyunun dışında bir âlem var, dedi mi, onların hiç birisinin kulağına bu söz girmez. Çünkü dünyâ tamâı büyük bir mânîdir. Nitekim o ana karnındaki çocuk kana tamâ ettiğinden o aşağılık yerde kanla beslenir. Hâriçteki dünyâyı idrâkten mahrumdur. Zîrâ kandan başka yiyecek bilmez. (Prof. R.A. Nicholson Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Tercüman 1001 Temel Eser)
Ne demiş aklı erenler, kelâmın kibârı (büyüğü) kibârın (büyüklerin) sözüdür. Bu durum ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. İşte konuşacaksak böyle konuşmalıyız.
GÜZEL SAN’ATLER DEYİNCE
Uzun yıllar önce vefât etmiş olanlar nasıl hâlâ yaşarlar? Hiç şüphesiz sözleri ile… Güzel sözleri önce dilden dile dolaşan, destanlaşan şâir ve söz üstatları unutulur mu?
Nice kavimler gelmiş geçmiş. Medeniyetler kurmuşlar. İsyân etmişler, helâk olmuşlar. Bize kalan tek önemli şeyleri ibretlik sonuçları. Rabb’imiz kitâbımızda sık sık ikaz ediyor: “Arzı gezin bakın. Sizden çok kuvvetli ve güçlü olanların hallerini görün ve ibret alın.” Âsî ve tuğyan içinde olanlardan bir söz bile kalmamış.
Sapık olan bir diğer kavim cahiliye zamanındaki müşrik, putperest Araplar. Ama söz ustaları çok. Söz onlarda her şey demek. Cenâb-ı zülcelâl ve tekaddes hazretleri onları kendi silâhları ile vurdu: Yâni sözle! İşin en önemli tarafı bu söz deryâsında ve söz ustaları arasında ümmî bir peygamber ile… Ona öyle bir armağan verdi ki bütün üstat Arap şâirleri bu sözler karşısında lâl ü ebkem (dilsiz) oldular. Benzerini denediler, daha çok ezildiler. Hâlbuki Yâsin sûresinde “Biz ona şiir öğretmedik” dedi Rabb’imiz. Eğer Rabb’imiz, Kur’ân’ı büyük bir Arap şâirine indirmiş olsaydı hiç şaşırmazlar “Zâten o büyük bir şâirdir, bunu yazabilir” derlerdi.
Söz ilâhî bir hediyedir.
Dünyâda kabûl edilen san’at dalları, edebiyat, resim, müzik, tiyatro, sinema, mîmârî ve heykeldir.
Resim, müzik, heykel ve mîmârî en eski kavimlerde de vardı. Binlerce yıllık mağara duvarlarında hâlâ boyalı resimler vardır.
Müzik de çok eski zamanlardan beri mevcuttu. Şamanizm en eski inanç şekillerinden birisidir. Bu inanç sisteminde ritüeller (tam ibâdet demek yanlış olur) müzik eşliğinde yapılırdı.
Heykeller de gerek balbal (rakip düşman ölülerinin büstleri) ve gerekse putperest ve müşriklerin “tanrı” figürleri olarak yapılırdı.
Tiyatro yine eski Roma’da Bağ Bozumu Tanrısı Bacchus şerefine yapılan törenlerden doğan bir gösteri san’atıydı.
Sinema tabîî ki teknolojik ürün olduğu için önceki çağlarda zâten olamazdı.
Mîmârî, gerek barınma ve gerekse tapınaklar için geliştirilen plâstik bir san’attı. En eski çağlardan beri vardır. Piramitler, Aztek ve Maya medeniyet yapıları gibi.
Edebiyâta gelince, gerek destan, gerekse sonra yazılı veya kazımalı ürünler olarak her çağda ve hemen hemen her kavimde vardı. Taş kitâbeleri, tomar hâlindeki dînî metinler vb. Tabîî ki bunlarında en eski şekli peygamberlere inen kitap ve suhuftu.
İslâmiyette figürlü resim ve müzik, şirkin ve putperestliğin dış yüzü olduğu için yasaklandı. Müzik ve eğlence meâlen lehv ve lu’b olarak (oyun ve eğlence) nitelendi. Putperest Arapların en büyük zevki şarap, çalgı, şiir ve kadındı. Önce yasaklanan şiir de bunlardı. Sonra Hazret-i Peygamberi öven Abdullah ibn Revâha, Hassan bin Sâbit ve Ka’b Mâlik’in’in şiirleri için Efendimiz “Bunlar müşriklere mızrak ve oklardan daha te’sirlidir” buyurdu.
Sonraki asırlarda Müslümanlar özellikle şiir ve edebiyatta çok ileri gittiler.
Resim yerine dünyânın en farklı kaligrafisini geliştirerek değişik hat san’atlarını plâstik dünyâsına sundular. Boyutsuz resim minyatürü denediler.
Mîmârîde de en güzel binâları beytullahları (Allâhü teâlânın evleri, câmileri) inşâ ettiler. Göğe ser çeken minâreleri, kubbeleri, hatları ile câmiler huzûrun sığınağı oldular. 19. yy. kadar sultanların sarayları bile yoktu. Her câmî, her çeşme birer san’at ve mîmârî âbidesi olarak yapıldı.
Müslümanlar, edebiyâtın ve hazzın en büyüğünü tertil ve tecvîd üzere okunan Kur’ân-ı kerîmin kendi içindeki ilâhî zevkte buldular. “Kur’ân’ı güzel sesle okuyunuz” buyruğu tegannîsiz bir kırâ’at ile Müslümanların müzik zevkini te’mîn etmiştir.
Saatlerce ne bir senfoni ne de bir konçertoya tahammül edilebilir. Güzel bir hâfızın tilâvetini saatlerce dinlemek mümkündür. Çünkü yüce kitâbımız nazm-ı celîl-i ilâhîdir. Yâni nazmın en seçkin cümlelerini ve nesrin de en mânâlı sözlerini ihtivâ eder. İşte yüce milletimiz edebî san’atları sözlerin en güzelinden ilhâm alarak düzenlediler. Bu yüzden Yûnus, Mevlânâ, Hacı Bayrâm-ı Velî, Azîz Mahmûd Hüdâî, Nâbî ve Şeyh Gâlib gibi değerler yetişti.
BİR DE YÛNUS VAR BİZDE
Bizde Süleyman Çelebî ile Mevlid’in ve Hazreti Yûnus’un yeri ayrıdır. Bunlar hep dillerdedir. Ne diyor Koca Türkmen Derviş: “Şîrin hulklar eylegil/// Tatlı sözler söylegil/// Sohbetlerde Yûnus’u /// Hergiz unutmayalar.” (Hulk, güzel huy, ahlak; hergiz aslâ) Seni unutmak mümkün mü Yûnus’um.
Yine Yûnus: “Ey kendözin bilmeyen /// Söz mânâsın bulmayan /// Hak varlığın ister isen /// İlm içinde Kur’an’dadır.”
Yine Yûnus: “Söz var kılar kaygıyı şâd /// Söz var eyler bilişi yâd” (biliş: dost; yâd: yabancı) “Eğer horluk eğer izzet/// (Yücelik ve hakîrlik ) Her kişiye sözden gelir. ///Söz karadan akdan değil /// Yazıp okumaktan değil /// Bu yürüyen halktan değil /// Hâlık âvâzından gelir.”
Ve Yûnus’tan en anlamlı söz: “Her kim bu sözden almadı /// Beş vakt namaz kılmadı /// Bilin Müslümân olmadı /// Ol tamuya girse gerek/// (tamu, cehennem)” (Yûnus Emre Dîvânı, Güldeste. Haz. Sevgi Gökdemir- Ayvaz Gökdemir)
Müddessir Sûresi’nin 40-44. âyetlerinde, Sekar cehennemîne girenlere meâlen “Sizi Sekar cehennemine sokan nedir?” diye soruyorlar. Cehennemdekiler de “Biz namaz kılanlardan değildik, yoksula yedirmezdik” diyorlar. İşte Yunus bu âyeti hatırlatıyor.
ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİMİZDE SÖZ
Bizim atasözü ve deyimlerimizde sözlerle ilgili o kadar çok parça vardır ki saymakla bitmez. Buna ayrı bir bölüm açmak gerekir:
“Söz açmak, söz altında kalmamak, sözlenmek, sözleşmek, sözü ayağa düşürmek, söz birliği etmek, söz taşımak, söz kesmek, sözüm meclisten dışarı, sözünü geri almak, sözünün eri olmak, sözü balla kesmek, sözü ağzına tıkamak…”
Atasözlerinde de söz çok kullanılır: “Söz ağızdan çıkar. Söz gümüşse sükût altındır. Söz var işi bitirir, söz var başı yitirir. Sözü söyle alana, kulağında kalana…
Başta da dediğimiz gibi konuşmak sözse bu sözü iyice düşünmeden söylemeyelim. Sözlerin en güzel kitâbımızın ve Peygamber Efendimizin sözleri bize örnek olsun. Onları söylersek hiç sorumlu tutulmayız. Kendi sözlerimizin doğrularından bile hesâba çekileceğiz. O hâlde ya hayır söyleyelim ya da susalım.
.
Maddî ve manevî ilâçlar
20 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 20 Eylül 2025 00:29
A -
A +
Rûh, hayâl, dünyâ ve ötesi ile bağlantılı olan gözsüz görme olayı (rü’yâ)… Yaşadığımız ve en hassas âletlerle gözlemlediğimiz dünyâmızda birçok bilinmeze hâlâ ulaşamamışken, rûh, kalp, akıl ve bunların bir kısmını sülûkten bildiğimiz âlem-i emri nasıl tanıyacağız? Çâresi “la edrî” deyip geçmek mi?
Beden nefsin arzularıyla beslenir, zevk alır. Peki ya ruh ve kalbin gıdâsı ve müsekkini nedir? Kalbe ve rûha ‘tesliyet’ veren formül yüce kitâbımızda açıklanmıştır.
İnsan psiko-somatik bir yapıya sahip. Yâni kısaca beden ve ruh.
İnsanlık târihi hep arayışlarla geçmiştir. Bu arayışlarda var olan bilinmezler (coğrafî keşifler, kozmik âlem), varlığı sâbit olduğu dînî bilgilere dayanan fakat obje olmayan (kalp, rûh), varlığı pratiğe ve deneylere dayanan yine obje olmayan (akıl), varlığıyla bizi dâimâ bir şeylere yönlendiren, insânî fa’âliyetlerin en önemlisi ama obje olmayan tefekkür (düşünme), maddî olan fakat bâzı filozoflarca yanlış olarak süje gibi düşünülen nefs, ömrümüzün büyük bir kısmını alan uykumuzun, rûh, hayâl, dünyâ ve ötesi ile bağlantılı olan gözsüz görme olayı (rü’yâ)… Hep bu bilinir gibi zannettiğimiz bilinmezler alanının denklemleri… Kaç bilinmezli derseniz deyin. Elimizin altındaki yaşadığımız, en hassas âletlerle gözlemlediğimiz dünyâmızda bu kadar bilinmeze hâlâ ulaşamamışken, rûh, kalp, akıl ve bunların bir kısmını sülûkten bildiğimiz âlem-i emri nasıl tanıyacağız? Çâresi “la edrî” deyip geçmek mi?
İKİ AYRI VE BİRBİRİNE ZIT MES’ELE
Küçük âlem dediğimiz (âlem-i sugrâ), yâni insan. İnsânı küçük âlem yapan maddî yapısıyla insan bedeni. Bunu Niyâzî-i Mısrî’nin şu mükemmel şiirinin bir parçasıyla anlamaya çalışalım:
“Hakk ilminde bu âlem bir nüsha imiş ancak /// Ol nüshada bu âdem bir nokta imiş ancak /// Ol noktanın içinde gizli nice nice bin deryâ /// Bu âlem ol deryâdan bir katre imiş ancak”
Bu âlemin en îtirâfa değer kısmı bilinmezlik olsa gerek. Binlerce senedir üzerinde yaşadığımız dünyânın maddî unsurları ile bu kadar iç içe yaşarken ve senelerdir de teknik detaylara sâhip olmamıza rağmen dünyadaki sırların bize bu kadar perdeli olmasının tek bir açıklaması olabilir: İlmin ilâhî boyutta olması ve ancak izin verildiği kadar ulaşabilmemiz… Acaba şu ilâhî îkâzı hiç düşündük mü: “Ben bilirim, siz bilmezsiniz” (aslında bu âyet, Al-i İmran 66. kısım olup Yahûdî ve Nasrânîlere söylenmiştir. Genelleme sonradır.) kelâm-ı ilâhîsi bize neyi ihtâr ediyor? İlim Rabb’imizin uhdesinde; bize kısmen verilmiş. Yapılan keşifler, ilmî boyuttaki insanları şaşırtan yeni buluşlar, tıpta, dijital sistemlerde, kozmik alanda hârika şeyler yapılıyor, uzay sırları ifşâ ediliyor. Aya inildi, kızıl gezegen Mars’a gitme hazırlıkları hızla ilerliyor. Bunlar mükemmel işler değil mi? Fakat kozmik âlem sırları için ancak birinci kat felekle uğraşılıyor. 18 bin âlem ne demek; insan bu âlemlere âit bilgilere ne zaman ulaşabilir? Hâlbuki Rabb’imizin “Düzenli hareket içinde olan güneşi ve ayı hizmetinize verdi; geceyi ve gündüzü de hizmetinize verdi” (İbrâhîm Sûresi 33) buyruğuna göre çalışmakla bu mükemmelliklere ulaşmak mümkün olabilecektir. Peki nereye kadar…
BEDEN VE RUH İKİLİSİ
İşte bizi esas şaşırtıp acze sürükleyen birliktelik: Ruh ve beden; yâni madde ve ma’nâ… Kural açık: “Cem’-i zıddeyn muhalest” (Zıtların birleşmesi mümkün değildir.) Muhali mümkün yapan Rabb’imiz bedenle rûhu birleştirmiş. Geçici süreliğine rûhu bedene âşık etmiş. İki zıt, bir bedende birleşmiş; biri maddî, diğeri ma’nevî...
Ancak bunun bir istisnâsı da vardır: “Dünyâ ile âhıret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisi bir araya getirilemez. İkisinin sevgisi bir kalpte toplanmaz. Arabî mısra’ tercümesi: Din ve dünyâ bir araya gelirse güzel olmaz.”
İşte hâdise burada: İki zıddı birleştiren Rabb’imiz dünyâ ile âhiret gibi zıddı ve onun tezâhürü olan dünyâ sevgisi ve âhiret sevgisini irâdemize bırakmış. Bu zıtları birleştiren, âhıretini helâk eder. Kalpte tek sevgi olmalı: Ya dünyâ ya âhiret. Fenâ hâsıl olmadan velâyet olmayacağına ve çoğumuz da nefs-i levvâmeye bile ulaşılmadığımıza göre, bizlerde dünyâ sevgisi hep öncelik kazandığı için Rabb’imizin lutf-u ihsânına bağlı âhıret ümîdi taşıyabiliyoruz. Ebrârdan olabilsek ne mutlu bize.
Gelelim asıl mes’eleye: Bunları neden yazdık? Bir şeyi ispat veyâ reddetmek için veyâ sorgulamak için değil, açıklanması gereken bâzı hususları dile getirmek gâyesi ile bu yazıya baş vurduk. Şüphesiz birazdan irdeleyeceğimiz konuların uzmanı değilim. Konu uzmanlarına da saygı duyuyorum, ama şüphelerimiz o kadar net ki…
KONU İNSAN OLUNCA
İnsan psiko-somatik bir yapıya sahip. Yâni kısaca beden ve ruh. O hâlde bu beden ve ruhta da birtakım sıkıntılar olacaktır. Bedenî hastalıklar bedenle alakalı olduğu için maddîdir. Peki, psikolojik hastalıklar ruhla ilgiliyse maddî ilâçlar ona çâre olabilir mi? Rûhî hastalıklara yâni psikolojik hastalıklara genelleme ile depresyon deniliyor. Belki bu daha spesifik alt maddelere indirgenebilir. Biz genelden bahsettik. Bunun için de anti depresanlara başvuruluyor. Yâni depresyonu tedâvî eden veyâ öyle zannedilen ilâçlar. Depresan nedir: Beyin merkezli sinir sisteminde stimülasyonu düşürmek veyâ azaltmak için nörotransmitter seviyelerinin belirlediği süre.
Stimülasyon, herhangi bir uyarana karşı organizmaların verdiği tepki.
Nörotransmitter, sinir sistemindeki birçok işlevi kontrol ederek oradan gelen mesajları hedef hücrelere taşımakta görevli olan kimyasal haberciler.
Bu durumda ruh madde olmadığına göre psikoterapinin esâsı nedir? Bu konuda alınan ilaçlar (müsekkinler) ruha doğrudan tesir etmeyip ilişkisi beyinle olunca buna sinir sistemini rahatlatan ilaçlar deniyor. Zâten esâsı da bu.
Tıbbî terapinin ruhla ilgisinin ne olduğu tam bir tecessüs konusu.
AKLÎ VE MADDÎ İLİMLER
İnsanlar peygamberler ile bir yaratıcının varlığından haberdâr edilmiştir. İnsanlığın tekâmülü ile nebî ve resullere de bu zamanla gelişen bilgiler verildi. Çünkü peygamberler her zaman diğer kullarda (ümmetlerinden) bilgi yönüyle hep ilâhî donanımlı oldular.
Akıl, tefekkür, tecessüs (merak, araştırma duygusu) bir sonuca varmak için mutlak gerekli olan silsile. Zaman ilerleyip pozitif bilimlerin gelişmesiyle aklı teyît eden en önemli unsur da devreye girince maddî boyutta çok şey çözümlendi. Ama unutmamak lâzım: Bilimin geniş boyutunda acabâ bize sır olan daha ne kadar mes’ele vardır? Tecrübe de varlığıyla ve akla katalizatör olan en önemli bilim dalları, matematik, fizik, kimyânın devreye girmesiyle maddî problemler daha net çözülür hâle geldi. Matematik muhâkemeyi, fizik ve kimyâ gibi ilimler de dış tabîati, hareketi, çözülmeyi, dağılmayı, fermentasyonu, yapılanmayı tamamlayan bilim dalları olunca bunlar her alanda akla rehberlik ettiler. Çünkü akıl olmadan yapılanma ve çözüm olamaz. Madde boyutunda pusulayı ve kılavuzu akla teslim etmeye mecbûruz. Akıl bu kadar önemliyse o zaman elindeki yardımcı bilim dallarıyla her problemi çözebilecek kadar güçlü görünüyor. Ama öyle değil işte! Meşhur Filozof Kant, kendi felsefesi içerisinde ampirizm ve rasyonalizmi birleştirmeye çalışmış bilginin evrensel, zorunlu ve genel-geçer olabilmesi için hem akla hem de deneye dayanması gerektiğini belirtmiştir. Bu arada amprizm hiçbir şeye ihtiyaç duyulmadan sadece tecrübeyle bir sonucun elde edilebileceği bilinerek yapılan anlamına gelmektedir.
Tabîî ki Kant bu konuda doğru düşünmüş. Zîrâ aklı devreye sokmadan deneyin sonuca varması ve miktar ölçümü yapabilmemiz mümkün değildir. Kant akla çok değer verirken aklın tenkîdini yapmayı da unutmamış. “Saf Aklın Tenkîdi” onu bu konuda tanımamıza sebep olmuştur. Rasyonalistler aklı hemen hemen tek fenomen olarak görmüş ve yanılmışlardır.
Aklı dünyâ için bize bir âtifet olarak bağışlayan Rabb’imiz, onu sâde dehrî (dünyâ) için kullanmak yerine hikmet ve yaradılışla ilgili düşünmeyi de emretmiştir. Kur’ân-ı kerîmde sık sık geçen “Akıl etmez misiniz?” ifâdesi çok şeyi açıklamaktadır.
İnsanoğlu aklı ve ilmi sâyesinde maddenin ve dolayısıyla bedenin birçok sırını çözdü. “Omnis cellula a cellula” yâni “hücreler hücrelerden meydana gelir.” Bu maddî bünyenin sırrıdır. Rudolf Virchov 1855’te hücrelerin dâimâ hücre bölünmesiyle çoğaldıkları fikrini ortaya atmıştır.
İNSAN VE HASTALIKLAR
Her insan bedenini az çok tanır. Üç aşağı beş yukarı hastalıklarını da bilebilir. Mîdem ağrıyor derse mîdesi, başım ağrıyor derse başı, kalbim ağrıyor derse kalbinde bir ârıza vardır. Fakat bu hastalıkların aslî mi fer’î mi (gerçek veyâ yan te’sirli) olduğunu bilemez. Onu da tabiplere bırakır. Sonra da maddî olan bu hastalıklar tedâviye tâbi’ tutulur. Tedâvî öncesi bir kan testi, MR, ultrason, tomografi vs. ile tedâvînin en önemli kısımları devreye girer. Artık nabz-âşinâ tabîbler yoktur. Yâni nabzı dinleyerek teşhis koyan o eski hekimler… Laboratuvar tahlilleri ve diğer ölçümler hep maddîdir. Hgb, plt, alt, ast, na, hct hepsi, hepsi ölçülebilir maddî dokümanlardır. Hiç birisi tahmin değildir. Çünkü ölçüsü vardır.
Beden şimdilik çâresi tam olarak bulunamamış bir hastalığa mâruz kalırsa (kanser gibi) maddenin bir kısmından ferâgat edilir. O kısım alınır veyâ dahası ampütasyon da yapılabilir. Kol bacak vb. organların kesilip alınması gibi…
Kısaca psikoterapinin açıklamasını nasıl yapacağız? Ensefalopati terapisi, brain special cell veyâ nervus-nerve tedâvleri ile mi rûhu tedâvî edeceğiz?
Veyâ sıkıntı, stres, gerginlik anksiyete gibi duygularla ilgili ârızaları tranklizan ve anksiyolitik ilâçlarla tedâvî edip psikolojik (rûhî) tedâvî yaptığımızı mı söyleyeceğiz?
MADDÎ OLMAYAN HASTALIK VAR MI?
Evde, iş yerinde veyâ başka yerlerde sık rastladığımız bir şikâyetle karşı karşıyayız: Rûhum daralıyor, kalbim mengenede gibi, içim sıkışıyor. Hemen bir kardiyoloğa başvuruyoruz, birkaç tahlile yönlendiriyor. Demir, B12, Hormonlar... Haydi bakalım yine maddî dokümanlar isteniyor. Hepsi normal. Ne yapacağız şimdi? Maddî hiçbir sıkıntı yok.
Sonrası mâlum bir psikoloğa veyâ bir psikiyatra sevk. O da yine önce bizi birtakım tahlillere yönlendiriyor. “Hepsi tamam” deyince, eğer psikologsa bir takım soru fasılları başlıyor. Meşhur çocukluğa inmeler, psikozlar, nevrozlar, takıntılar, vehimler... Sonra seans bitti haftaya daha sonraki haftalara yayılan spesifik sohbetler.
Yok bundan fayda bulamadım dersek adres bir psikiyatr. Psikolog ilaç yazamıyor ya bana ilaç lâzım. O da en küçük dozlarla işe başlıyor. Açıkçası antidepresanlar devreye giriyor.
Meselâ panikataklarda hangi ilaç kullanılır? Efexor (150-450 mg) eski küçük depresanlar Tofranil, anafranil, (57- 300mg arası). Daha ağır vak’alarda trsiklik antidepresanlar MAO inhibitörleri ki bunların bâzıları vücutta ve beyinde ağır hasarlar da meydana getirebiliyor. Bu ilaçlar az ölçekten çoğalmaya başlayınca karaciğer, beyin, pankreas gibi organlara zarar vermeye başlıyor.
Şüphesiz psikoloji ve psikiyatrı önemli bilim dallarından. Bir gün herkes bu kapılara başvurabilir. Bunlarla bir mes’elemiz yok.
Bedenî hastalıklara maddî olduğu için hep maddî ilaçlarla çâre aradık. Peki, rûhî dediğimiz sıkıntıları maddî ilaçlarla nasıl tedâvî edebiliriz.
Anatomi tıp biliminin temelidir. Bir tabip öncelikle organları tanımalı, sonra da onlara ârız olan hastalıkları ve bunlarla ilgili ilaçları. Tıpta maddede meçhul yok. Bütün organlar elle konmuş gibi biliniyor. Hücrelere kadar inilmiş. Göz, kulak, bağırsak, mide için ölçümler kolonoskopiler, endoskopiler yüzde 100’e yakın yanılgısız bizi yönlendiriyor. Görünen her şeyin hemen hemen çâresi de bulunmuş.
Hattâ daha da garip bir şey var: Bundan 10 bin 500 yıl evvel bir beyin ameliyatı yapılmış. Aşıklı Höyük’te bir kadına yapılmış bu ameliyat. Kadın ameliyattan sonra 10 gün yaşamış. Bu kafatası müzede hâlâ sergilenmekte…
Yine dünyâda ilk trepanasyon (beyine ve bunu örten bayin zarına < duramater> zarar vermeden kafatasında bir bölgeden bir kemik parçasını delmekle, kazımakla veyâ kesmek suretiyle çıkarılıp işlem yapmaktır) Fransa’da 5000 sene evvel yapılmıştır. (Ensisheim bölgesi)
Çok ilgi çekici değil mi? Ama neden olmasın, mâdemki insanlar kafatasını ve beyni biliyor ve görmüşlerse neden imkânsız olsun. Artık robotu da devreye soktuk, robot maddî, beden maddî her şey mümkün.
YA RUH NE OLACAK?
Gelelim elle tutulmayan, gözle görülmeyen varlığını tam kavrayamadığımız rûhu nasıl tedâvî edeceğiz? Ruh da kalp de bir sırr-ı ilâhî. İkisi de âlem-i emrden. Rûh hakkında Peygamber Efendimiz’e bile fazla bilgi verilmemişken biz bu sırlara vâkıf olabilir miyiz?
O nasıl bir sırdır ki Rabb’imiz “Hani Rabb’in demişti, ben siyah balçıktan bir insan yaratacağım vakti hatırla. Onu tesviye ettiğim zaman onu ruh üfürmeye hazır hâle getirdiğim ve ona rûhumdan üflediğim zaman te’sîri iç organlarına kadar sirâyet edip de canlandığı zaman” (‘Nefh’in aslı başka bir cismin içine hava üfürmektir. Ruh da önce kalbden çıkan hafif buharla alâkası olduğu, ona canlanma kudreti verip de onu bedenin derinliklerine götüren kılcal damarların içlerine taşıdığı için bedenle bu taallukâtına üfürme denilmiştir.) (Kadı Beyzâvî Tefsîri)
Görülüyor ki ruh ilâhî bir sırdır. Bu konuda fazla bir bilgimiz yok. Zâten öyle de buyurulmuş: “Sana ruh hakkında soru sorarlar, de ki ruh Rabb’imin emrindedir ve size pek az bilgi verilmiştir” (İsrâ Sûresi-85)
Enini, boyunu, ağırlığını, yaşını beden gibi ölçemediğimiz rûha ve lâtîfe olan kalbe maddî ilaçları nasıl uygulayabiliriz?
Beden nefsin arzularıyla beslenir, zevk alır. Peki ya ruh ve kalbin gıdâsı ve müsekkini nedir? Kalbe ve rûha tesliyet veren formül yüce kitâbımızda açıklanmıştır: “Biliniz ki kalbler ancak Allâhü te’alâyı zikrederek huzûra ve tatmîne kavuşur.” (Ra’d Sûresi 27-28)
Âlem-i halkın ilaçları âlem-i emre te’sîr etmez. Onun ilâçları, zikir, tehlîl (lâilâhe illallâh), tesbîh (sübhânallâh), tahmîd (elhamdülillâh) namaz ve Kur’ân’ı okumak veyâ dinlemektir.
İşte kalbin ve rûhun devâsı bunlardır vesselâm.
..
Tefsirlerde terim ve deyimlerin önemi
4 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 4 Ekim 2025 02:00
A -
A +
Bir dilde deyim ve terimleri bilmeden o dili tam anlamak mümkün değildir. Kâdî Beydâvî’nin kıymetli tefsîri de deyimlerin bolca kullanıldığı bir eserdir. Biz bu tefsîrin 4. cildindeki deyimlerin ve terimlerin kullanılışlarını âyet-i kerîmelerle birlikte alıyoruz…
İslâmî ilimlerin en önemli kolu şüphesiz ki tefsirdir. Tefsir, örtülü kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek, beşerî kudret dâhilinde Kur’ân-ı kerîm âyetlerindeki murâd-ı ilâhîyi (Allâhü te’âlânın murâdını) bildiren ilimdir. Bu işi yapabilen kimseye de müfessir denir.
Unutulmamalıdır ki tefsîr ilmi beşer haddi üstündedir. Bâzı insanların Resûl-i kibriyânın açıklamalarına riâyet etmeyip mânâsı açık olmayan yerlerde kendi akıllarına göre tefsîr etmeleri neticesinde 72 dalâlet (sapıklık) fırkası ortaya çıkmıştır. Efendimiz “Kur’ân-ı kerîmi kendi görüşüne göre açıklayan hatâ etmiştir” buyurmuştur. (Abdülhakîm-i Arvâsî Türkiye Gazetesi Dînî Terimler Sözlüğü, c.2)
Kur’ân-ı kerim vahiyleri inerken Resûlullâh Efendimiz kaleme alınmasını bizzat istemişlerdir. Bunun üzerine “vahiy kâtipliği” ihdâs edilmiştir. Vahiy kâtiplerinin sayısı net olmamakla birlikte en bilinenleri şu zatlardır: Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali, Hazret-i Zübeyir, Hazret-i Âmir b. Füheyre, Hazret-i Amr b. Âs, Hazret-i Abdullâh b. Erkaam, Hazret-i Sâbit b. Kays, Hazret-i Hanzala b. Rebî’, Hazret-i Mugîyre b. Şu’be, Hazret-i Abdullâh b. Revâha, Hazret-i Hâlid b. Velîd, Hazret-i Hâlid b. Saîyd, Hazret-i Alâ b. Hadrâmî, Hazret-i Huzeyfe b. Yemân, Hazreti Mu’âviye b. Ebû Süfyân, Hazret-i Zeyd b. Sâbit (radıyallâhü anhüm ecmaîn).
Yazım işleminin bitmesi sâdece âyetlerin kaleme alınma işlemidir; tedvîn (sıralı kitap hâline getirme) işlemi değildir.
YÜCE KİTÂBIMIZIN TEFSÎRİ
Şüphesiz biz burada bizi çok aşan tefsir konusuna girecek değiliz. Bizim gündeme getirdiğimiz konu dille yâni tefsirlerdeki deyimlerle ilgilidir ki onu da Kâdî Beydâvî tefsîri notlarına dayalı olarak açıklayacağız.
Vahiyler gelip de “Ey Peygamber, sana indirileni teblîğ et. Eğer böyle yapmazsan elçilik vazifeni yerine getirmemiş olursun” âyet-i kerîmesi (Mâide Sûresi 67) nâzil olunca Efendimiz’e bunun hem teblîği hem de tefsîri durumu hâsıl oldu.
Efendimiz’in tefsîrinden sonra bunları o dönemde kaleme alan bir sahâbe olmadı. Sonradan Sahâbe-i kirâmdan Abdullâh bin Abbâs (radıyallâhü anh) Hicâz’da (vefâtı 68-687); Abdullâh bin Mes’ûd (radıyallâhü anh) (v. 32-612) Irâk’da rivâyetlere dayalı olarak, eski Arap şiirlerini de yerine göre kullanarak tefsir yapmıştır. Abdullâh ibn Mes’ûd hazretleri Irâk’ın sosyal ve kültürel değerlerini göz önüne alarak kimi zaman “rey”e de başvurmuştur. Bu iki büyük Sahâbe’nin yaklaşım tarzından “rivâyet ve dirâyet” metotları doğmuştur.
SAHÂBE-İ KİRÂM HAZERÂTI TEFSİRDE NELER YAPTI?
Bu mübârek zatlar âyetleri âyetlerle, âyeti sünnetle ve âyetlerin nüzûlü sebebiyle tefsîr etmişlerdir. Onlar arasındaki görüş farklılıkları bu konuda zenginliğe yol açmıştır.
Şu da önemli bir konudur ki Sahâbe-i kirâm hazerâtı döneminde tedvin (kaleme alma) olmamıştır. Kaleme alınma işi Tâbi’în hazerâtı dönemindedir.
Arap şiiri de tefsirde kullanılmış, eski şiirlerden de bâzı örnekler verilmiştir. Bu tefsirler döneminde kıssalar için Ehl-i Kitâb’a da başvurulmuştur.
TEDVÎNİN İLK MÜFESSİRLERİ VE TÂBİ’IN DÖNEMİ
Mukâtil b. Süleymân, (v. 767) Süfyân-ı Sevrî, (v. 778), Yahyâ b. Sellâm, (v. 815), Ferrâ, (v. 882), Ebû ‘Ubeyde, (v. 824) Abdürrezzâk b. Hemmâm (v. 826) radıyallâhü anhüm ecmaındir.
TEFSÎRDE ISTILÂHLAR NASIL KULLANILMIŞTIR?
Bir dilde deyim ve terimleri bilmeden o dili tam anlamak mümkün değildir. Gramerle dilin sâdece sarf ve nahvi (çekim ve ses bilgileri) bilinebilir. Hattâ sentaks yâni cümle ve lügat bilimi de o dili tam bilmeye kâfî değildir. Bir dilin eski şiir ve nesirlerini de bilmeden bir dilin mütehassısı olamazsınız.
“İçim içime sığmıyor”, “gözüm arkada kaldı”, “küplere binmek” ve bunun gibi birçok deyimleri bilmeden, dîvân şiirini ve eski metinleri anlamadan Türk Diline vâkıf olamazsınız.
Şaşılacak şeydir ki en büyük müfessirlerden Fahrüddîn el-Râzî, Rey-İran 1210 doğumludur. Yine büyük tefsîr âlimi Kâdî Beydâvî, 1319 Tebrîz–İran doğumludur.
Yine müfessir Zemahşerî (aslen İranlı) 1075 Harezm Ürgenç doğumludur. Onun “Keşşâf”ı belâgatte üstün bir eser olarak kabûl edilir. Garip değil mi bu müfessirler İranlıdır. Şu hâdise bunların Arap diline ne derece vâkıf olduklarını anlatır. Zemahşerî bir gün Mekke’deki Ebû Kubeys Dağı eteklerinde bir tepeye çıkıp “Ey Araplar, gelin dilinizi benden öğrenin” dediği meşhurdur.
Kâdî Beydâvî’nin rahmetullâhi aleyh “Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vîl” adlı tefsîri bu deyimlerin bolca kullanıldığı bir eserdir. Biz bu tefsîrin 4. cildindeki deyimlerin ve terimlerin kullanılışlarını âyet-i kerîmelerle birlikte aldık. İşte onlardan bazıları:
“Fî tilke büyûtühüm hâviyeten bimâ zalemû” (İşte çökmüş evleri…) “hâviyeten” havel batnu deyiminden gelir ki karın boş kalmaktır. Çünkü meyve yetiştiği zaman yok olmaya yüz tutar. Ya da evleri yıkılmış demektir. Bu da “heven necmü” deyiminden gelir ki yıldız kaymaktır. Neml 52, 112, c.
“Edreke” (iddâreke’) sona ermek yok olmak mânâsındadır; bu da “edreketissemeretü” deyiminden gelir. Çünkü meyve yetiştiği zaman yok olmaya yüz tutar. “Beliddârake ilmühüm fi’l-âhıra” (Hayır, ilimleri âhırette sona erdi.) Neml 66, s.118, c.4
“‘Aşiyy” (‘aşiyetül “ayn) deyiminden gelir ki göz iyi görmemektir. Rûm 17-18, s.219, c. 4
“Münîbîne ileyhi” (ona dönerek) bu da “enâbe” fiilinden gelir ki arka arkaya dönmektir. Bu da “nâb” kesici diş kökünden gelir. Rûm 31, s.219, c.4
“Velâ tusâ’ir haddeke” Yanağını çevirme (Yüzünü insanlardan çevirme! Nitekim mütekebbirler öyle yapar.) sa’r” dan gelir ki o da “sıyd” demektir. Yâni deveye tebelleş olan bir hastalıktır; boynunu büker. >Lokman 18, s.241, c.4
“Vel bahrü yemüddühü” (yedi deniz ona yardım etse) deniz mürekkep olsa, yedi deniz ona katılsa…. “yemüddü” mânâyı verdiği için ayrıca “medâd” (mürekkep) lafzı zikredilmemiştir. <Çünkü bu madde “meddet devâte ve emeddehâ” deyiminden gelir ki bu da hokkaya mürekkep koymaktır.> Lokman 27, s.245, c.4
“Ve izâ kaalû e izâ dalelnâ” (Dediler yerde kaybolduğumuz zaman mı?) salelnâ” da okunmuştur ki bu da “sallelahmü”, “et kokmasından”> gelir. Secde 10, s.253 c.4
“‘Avret” lafzı aslında “çatlak, yarık” demektir. “‘Aviret”ten ten tahfîf edilmiş olması mümkündür. Bu da <“‘aviretüddârü” deyiminden gelir ki “ev açık olmaktır”>
“Mâ kâne ‘alennebiyyi min haracin fe mâ faradallâhu leh” (Allâh’ın ona farz kıldığı şeylerde bir zorluk yoktur) Ona kısmet ve takdîr ettiği şeyde… bu da <“furida lehû fiddîvâni” yâni “Deftere yazıldı, maaşa bağlandı”> deyiminden gelir. Askerler için söylenen “farz” tâbiri bundan olup “askere erzak, tayin bağlanmasıdır. Ahzâb 38, s.286, c.4
“Hüvellezî yusallî ‘aleyküm” (O ki size salât eder.) Salât burada işinizin düzelmesine ve şerefinizin artmasına îtinâ etmektedir. Bu da du’â “salât”tan gelir. Namazdan acımak ve şefkat kastedilmiştir de denilmiştir. Şeklen “bükülme “anlamını içeren “salât” kökünden gelir ki o da rükû’ ve secdedir. Ahzâb 43, s. 288, c.4
“Ellezîne âmenû izâ nekahtümül mü’minâti sümme tallaktumûhünne min kabli en temessühünne femâ leküm ‘aleyhinne min ‘iddetin ta’tedûnehâ” (Ey o îmân edenler, mü’min kadınları nikâhlayıp sonra da onları kendilerine dokunmadan bıraktığınız zaman sizin için onların üzerinde sayacağınız bir iddet yoktur.) Burada <“ ‘iddet”, “aded” kelimesinden sayacağınız bir gün yoktur anlamındadır. Bu da “‘adetüt derâhime fektalehû” (dirhemleri saydım o da saydı) deyiminden gelir.> Ahzâb 49, s 290, c 4.
“Vel mürcifîne fil medîneti” (ve Medîne’de kötü haber yayanlar) “ircâf” aslında “sarsmaktır”. Yalan habere böyle denilmesi sâbit olmayıp sallanmasındandır ki bu da zelzeledir. Ahzâb 60, s. 300 c.4
“Te’külü minesseetehü” (asâsını yiyen) “minsee” nese’tül ba ‘îyre Sebe’, 14, s.314, c.4
“Feerselnâ ‘aleyhim seylel ‘arimi” (Biz de üzerlerine ‘Arim selini gönderdik.) <‘arim” “ ‘arimerrecülü” deyiminden gelir ki (adam kötü ve sert huylu olmaktır) ‘arim aynı zamanda (yığılmış taş ) demektir.> Sebe’ 16, s.316, c. 4
“İzâ furri ‘a” “furriga” da okunmuştur ki deyiminden gelir. “feragazzâdu” < azık bitti> deyiminden gelir. Sebe’ 23, s. 322, c.4
“Velâ zıllu velel harûr” (gölge ile sıcak da bir olmaz) “Harûr”, “har”dan gelir ki daha çok sıcak rüzgâra denir. Gündüz esene “semûm” gece esene de “harûr” denir. Fâtır, 21, s.384 c.4
“Cüddetül hımâr” (zebra”nın sırtındaki siyah çizgiler) “vel cibâli cüdedün”
.
İki divan şairinin mısralarındaki âyet, hadîs ve kelam-ı kibarlar
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Takip Et
osmankemalkayra@gmail.com
18 Ekim, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kânûnî Sultan Süleymân, “Muhibbî” mahlasıyla şiirler kaleme almıştır. Onunla aynı devirde yaşayan şair Trabzonlu Figânî de divan şiirinin meşhur isimlerindendir ve dramatik bir hayat sürmüştür. Her ikisi de şiirlerinde âyet-i kerime, hadîs-i şerif ve kelam-ı kibarlara yer vermişlerdir.
Büyük milletler arkalarında yıllarca sürecek bir ma’nevî mîras da bırakırlar. Fetih ve işgallerle büyük topraklar elde edebilirsiniz, dünyânın büyük bir kısmına sâhip de olabilirsiniz ama san’at ve estetizme yabancı iseniz sâdece müstevlî olarak anılırsınız.
Şunu unutmayalım: Hunlar, Moğol bağlantılı Türkler, Göktürkler askerî sahada çok başarılı oldular ama yerleşik konuma geçen ve yazılı belge biriktiren Uygurlar kadar medenî sahada söz sâhibi olamadılar. Burada Uygurların yerleşik hayâta geçmeleri ve altyapıya uygun şehirleşmeleri çok önemliydi.
Göktürklerin o zamanda çok zor bir san’at olan kakma yöntemiyle taş yazıtları kullanmaları ve kısmen savaş sahneleri anlatımı mâhiyetinde olan âbideler, sonraki Osmanlı vak’anüvisliğinin de örneğini teşkil etmiştir.
İslâmiyetten önceki şecâat ve mertliğini de devâm ettiren Türkler, İslâm dairesine dâhil olunca Medenî (şehirli) olma ve cihâd rûhu ile târîhin en muhteşem devletlerini kurdular.
İKİ MU’ÂSIR ŞÂİR
İlk şâirimiz Trabzonlu Figânî’dir. Dramatik bir hayâtı vardır. Îdâm edilmiştir. Tabîî neden diye merâk edilecektir. En büyük sebep Sadrıa’zam İbrâhim Paşa’ya muhâlif olması gösterilse de net değildir, ama sıhhatten de hâlî değildir.
Devrin sadrıa’zamı İbrâhim Paşa, Yavuz Selim’in mutallaka (dul kızı) Kânûnî’nin kız kardeşi Hadîce Sultan ile evlenerek Dâmat İbrâhim Paşa olmuştur. Kendisi Yunanistan sınırlarındaki Parga’da dünyâya gelen fakîr bir balıkçının oğludur. Önceleri esir alınarak zengin bir hanıma satılmış, orada san’at bilgilerine sâhip olmuştur. Sonra takdîr-i ilâhi Kânûnî’ye dâmat olmuştur. Çok kabiliyetli ve çok zekî olmasıyla ikbâl merdivenlerini çabuk tırmanmıştır.
Figânî ile aralarında geçen hâdiseye gelince: Kânûnî 1526’da üçüncü seferinde Petervaradin’i almış, Mohaç’ta büyük bir zafer kazanmış, Budin’e girmiştir. Burada tunçtan yapılmış olan Herkül, Apollon ve Diyana heykellerini İstanbul’a getirmiş ve At Meydanı’ndaki Pargalı İbtâhim Paşa Konağı karşısına diktirmiştir. (Sonra bunları Pargalı’nın kendi konağının bahçesine naklettirip oraya diktirdiği de rivâyet olunur.) Bunun üzerine Figânî belki de katline sebep olan o meşhur beyti yazmıştır:
“Dü İbrâhîm âmed be-rûy-i cihân/// Yekî büt-şiken şüd dîger büt nişân.”
(Cihâna iki İbrâhim geldi. Biri putları kırdı, diğeri put dikti.)
Putları kıran Hazret-i İbrâhîm’dir.
Bu Farsça beyti Türkçeye şöyle aktarmışlardır:
“Bir Halîl evvel gelip asnâmı kılmıştı şikest,/Sen Halîl’im şimdi geldin halkı kıldın büt-perest.”
Bu beyit, alâ rivâyetin Figânî’nin başını götürmüştür.
Pargalı’nın îdâmına da asıl sebep, İbrâhîm’in Bağdad seferinde kazandığı zafer ve unvan sonrasında kendisini sultan unvanıyla anması ve hattâ adına sikke bastırması ölümüne sebep olmuştur rivâyeti daha geçerlidir.
FİGÂNÎ
Şimdi Figânî’nin Dîvançesi’ndeki bahse konu ibâreleri verelim:
Midhat-i tîgun sehâ “lâ seyfe illâ zülfikââr /// Vasf-i şân-i tîr ü kavsün âyet-i “nûn ve’l-kalem” (Ey cömert, kılıcının övgüsünde “Zülfikâr’dan başka kılıç yok (hükmündedir) Ali’den başka da daha yiğit bir genç yoktur.) Bunu söyleyen Münebbih de aynı zamanda kılıcın da ilk sâhibi olarak bilinir. “Nûn vel-kalem” devâmı “vemâ yesturûn”. (Kalem ve onunla yazılanlara selâm olsun.)
“Cihâd hakkını kim setr iderse hakkında /// Lisân-ı hâl ile olur “fekad kefera”. Bu beyitte yer alan “fekad kefera” bir âyet ve bir hadîste geçer: “Men fesserel Kur’âne bi re’yihî fekad kefera” (Kim Kur’ânı kendi reyine göre tefsir ederse kâfir olmuştur.)
Hüsn-i hulkıla seni ser-defter-i “mâ yesturûn /// Hâme-i kudretle yazdı nakş-ı bend-i “kâf u nûn”
(Güzel bir ahlakla seni defterin başına Nun, kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki sen Rabb’inin ni’metine uğramış bir kimsesin diye yazdı.)
“Kâf ve nûn” yâni “kün” (ol) emridir. Bu da Bakara 117, Nahl 40, Âli İmrân 6, 47, 59; Meryem 35, 36; Yâsîn 82 ve Mü’min 86’da “kün feykûn” (ol dedi ve oldu) şeklinde geçer.
“Sâkin olaldan mahallende rakîyb-i nâ sezâ/// Reşk idüpdür cân u dil “yâ leyte kavmi ya’lemûn” (Rakîbim senin mahallende hiç de lâyık olmadan oturduğundan beri, gönlüm öyle ister ki keşke kavmim bilseydi. “yâ leyte kavmi ya’lemûn” (Keşke halkım bilseydi.)” Yâsîn 26
“Len tenâlül birra hattâ tunfikû” dirsem revâ /// Baş cân terk idelüm “küllün ledeynâ muhdarûn” (Allâh yoluna sevdiklerinizden harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz (Onların hepsi toplanıp karşımda hazır bulunacaklardır, (kavl-i kerîmi mûcibince) onların hepsi (herkes) tonlanıp karşımızda hazır bulunacaklardır. (Hazır bulunacaksınız; ona göre mallarınızdan infâk edin) Ali İmrân 92 “küllün ledeynâ muhdârûn” Yâsîn 32
Prof. Dr. Abdülkâdir Karahan, Figânî ve Dîvânçesi, İst. Üniv. Ed. Fak. Yay. 1966 İstanbul
MUHİBBÎ (KÂNÛNÎ SULTAN SÜLEYMÂN)
“Zikr-i “bismillâhirrahmânirrahim” /// Âşikârü gizliyi sensin ‘aliym.”
“Besmele hakkında Figânî şiirinde geniş bilgi verildi. bk. Figânî g.XV
“Oldı hakkunda senün nâzil çü“tahâ vü yâsîn” ///Hak rûb-i âsitânun şehber-i rûhü’l-emîn.” (Senin hakkında “tâhâ ve yâsîn” nâzil oldu. Cebrâl’in kanadının en uzun tüyü eşiğinin süpürgesidir.)
“Tâhâ” 20. sûredir. (Yâ Muhammed! diye anlam verilmiştir. “Yâsîn” 36. sûredir.
Kûyundan ırağ eyledi dil cânını teslîm /// “Men mâte gariben hüve kad mâte şehîden” (Gönül canını bulunduğun yerden uzak teslîm eyledi. Gurbette ölen şehîd olarak ölmüş olur.) Men mâte… Hadîsi şerîftir.)
“Hâ mîm harfi dü nâmundan işârettür /// “Hâ” ya Ahmed didiler “mîm” e dahi Mustafa
“hâ mîm” harfleri iki ismindir; senin işâretindir; “hâ’ Ahmed “mîm’ e de Mustafa dediler Rasûlulâh Efendimiz buyurdu ki: Kur’ân-ı kerîm de “Hâ mîm” ile başlayan sûreler yedidir.
“Hâ mîm” ile başlayan şekillere “havâmîm”, “tâ sîn” ile başlayanlara da “tavâsîn” denilmiştir.
“Tîre zülfünden vire her lâhza” ve’l -leyl” haber/// Ârızun tefsîrini key rûşen itmiş “ve’d-duhâ” (Ve’l-leyl her an kara saçından haber verir.)
“Vedduhâ velleyl” Duhâ 1
“Vedduhâ yanağının tefsîrini ne güzel açıklamış. (Yüz edebî tasavvufta safha-ı Kur’an olarak bilinir. Bu yüzden yüze vurmak yasaklanmıştır. Ayrıca Mü’minin yüzüne bakmak ibâdettir. Yine edebî tasavvufta kara saç kesreti, nefsi ve hakîkati örtmeyi temsîl eder.) Unutmamalı ki gerçek tasavvufta şüphe izhâr eden bir ibâreye rastlanmaz. Aşk şarabı, bezm-i elest sarhoşluğu gibi ibâreler Arap ve Fars divânınından gelen sıkıntılı sözlerdir. Bağdatlı Rûhî’nin şu beyti buna örnek temsîl eder: “Sanman bizi ki şîre-i engür ile mestiz /// Biz ehl-i harabattanız mest-i Elest’iz. (Siz bizi şarap ile sarhoş olmuş mu zannediyorsunuz? Biz harâbat ehli olarak Elest Bezmi’nin sarhoşlarıyız.)
Dîvân edebiyâtı bazı konularda çokça tenkîd edilmiştir, ama çoğu halîfe olan Osmanlı sultanları, şeyhülislâmlar ve ulemâdan birçok zat, bu edebiyatla iştigâl etmişlerdir. Arab ve Fars edebiyâtında eski gelenek olan aşk, kadın ve şarap mefhumları, Osmanlı şâirleri tarafından mükemmel bir kamuflajla tekke edebiyâtına çevrilmiştir.
“Cidd ü cehd ile nigâra irişe mi didüm /// Geldi hâtiften nidâ eydür ki “illâ mâ se‘â”
(O azim ve çalışma ile sevgiliye erişilir mi dedim. Gâibden şöyle bir ses geldi: “Ancak çalıştığının karşılığı vardır.” “Ve en leyse lil insâni illâ mâ se‘â” Necm 39 İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.)
“Gördiler hâk olduğum yolunda ey âlî-cenâb/// Reşk idüp dir ehl-i dil “yâ leyteni küntü türâb” Nebe’ 40
(Ey cömert, yolunda toprak olduğumu görünce gönül ehli gıptâ edip “Keşke biz de toprak olsaydık!” der.)
“Yâ leytenî küntü türâb” (Dudak kadehinin son damlası bana nasîb olalı; ne olaydı biz de toprak olaydık) dediler.
“Cür’a-i câm-ı lebün olalıdan bana nasîb ///Ehl-i diller didiler “Yâ leytenî küntü türâb” Nebe’ 40
“Habâisden ider mi dilleri pâk /// Neden dirler ana “ümmü’l-habâis” (Ona neden kötülüklerin başı derler; Gönülleri kötülüklerden belâdan temizler mi?)
“İçkiden uzak dur çünkü o her kötülüğün anahtarıdır.” 145 Hakîm 4, Müstedre
“İçki bütün kötülüklerin murdarlıkların anasıdır.” Dâre Kutnî, Sünen
“Bu harîm-i sîneme tîrün irişdükde şehâ /// Çağrışur her biri, dir: “Hel min mezîd”
(Ey şâhım, okun göğüs kafesime battıkça gönül ve can her biri: “Daha da artır” diye bağrışırlar. O gün cehenneme doldun mu diye soracağız, O da her seferinde “Hel min mezîd” diyecek. Kâf 30. Âyet
“Didiler terk eyledi kûyunı dildârun rakîb /// İşidüp hamd eyledüm didüm “fî nârüssekar”
“Rakîb sevgilinün mahallesini terk etti dediler /// İşitip şükrettim ve “cehennem ateşine kadar” dedim. “fî nârüssekar” bir âyet veyâ hadîs olmayıp bugünkü “canı cehenneme” söyleyişi karşılığıdır.
Mürg-ı dil tâ ki tutuldu zülfüne ///Âh “iz câel kazâ umiyel basar” (Gönül kuşu saçına tutuldu. Yazık gözü kör olan belâya uğrar.
Hazreti Mu‘az ve Hazret-i ‘Âişe rivâyet ettiğine göre (lâ yenfa‘u (veyâ yuğnî) “Hazerin min kaderin lâkin eddu‘â yenfa‘u mimmâ lem yenzil fe‘aleyküm bi’d-du‘âi ‘ibâdallâh.) (Tedbîrin kadere faydası yoktur, ama du‘ânın gelmiş ve gelmemiş belâya faydası vardır. Öyleyse Allâh’ın kulları du‘â ediniz.) Hadîs-i şerîfinden alınmıştır. (Kibâr kelâmı diyenler de vardır.)
“Germ olmasun igen gün hüsnini kılmasun ‘arz /// Nisbet yüzünle günde” “beynessemâ’i ve’l-ardı”
(Güneş güzelliğini sunarken sıcak olmasın. Yüzün arasında yer ve gök kadar fark var.) “Beynesse mâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya ‘kılûn” Bakara 164 (Gökle yer arsında hazır bekleyen bulutları evirip çevirmende aklını kullanan bir toplum için elbette deliller vardır.) Burada âyet-i kerîmenin bir kısmı kullanılmış.)
“Sırr-ü aşkı saklagıl sînende fâş eyleme/// Çün demişler “küllü sırrın câvezel isneyni şâ‘”
(Aşk sırrını sînende sakla, sakın açıklama (çünkü) iki kişiyi aşan her sır yayılır. Bu sözün Hazret-i Alî’ye âit olduğu söylense de net değildir.)
“Sakla candan dîdeden esrârunı /// Küllü sırrın câvezel isneyni şâ‘”
(Sırrını gözünden ve gönlünden de sakla, çünkü iki kişiyi aşan her sır yayılır.) Belli ki Sultan Süleymân bu sır saklama işini çok önemsemiştir. Zâten pâdişahlar sır mes’elesinde kimseye güvenmezlerdi. Sultan bunu aşk işinde zirveye vardırmış.
“Ahdine durmaz dirîgâ va‘deye eyler hılâf ///“yâ gıyâsel müstegıysîn neccinâ mimmâ nehâfû” (Verdiği sözü yerine getirmez, sözünde aslâ durmaz. Ey zorda kalanların yardımına koşan Allâh’ım, bizi de korktuğumuzdan koru.)
Bu da Müslümanların sık yaptığı bir du‘âdır. (Hadis olduğu kesin değildir.)
“Bildi çün sevdügümi ol mâhum /// “Ya‘rifül mücrimîne bi sîmâhüm” Rahmân 411, (Suçlular, yüzlerinden belli olur.)
(O ay sözlü sevdiğimi anladı; suçlular yüzlerinden belli olur.)
“Vird idinmiş bu sözü mâh-pâreler /// “Hâzâ (hâzihî) cennâtü adnin fedhulûhâ hâlidîyn.” Zümer 72
(Ay yüzlüler gül bahçesi içinde; onlar sonsuza kadar yüce cennete girerler.
“Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fedhulûhâ hâlidîyn” (Size selâm olsun, artık tertemiz oldunuz, ebedî olarak cennete girin)
Bu, başına “hâzihî” getirip Tâhâ 76. âyette geçen (burası Adn cennetidir) ifâdesinin yanına “Zümer sûresi 73” âyetinde geçen “fedhulûhâ hâlidîyn” (Öyleyse ebedî olarak girin) Âyet-i kerîmesini de eklemek suretiyle oluşturulmuş Dîvân şiirinde kullanılan bir ifâdedir. (Hüsn-i Hat Cem‘iyeti)
Doç. Dr. Coşkun Ak, Muhibbî Dîvânı, 1000 Temel Eser Dizisi 129 Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Ankara 1987
.
İki divan şairinin mısralarındaki âyet, hadîs ve kelam-ı kibarlar
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Takip Et
osmankemalkayra@gmail.com
18 Ekim, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kânûnî Sultan Süleymân, “Muhibbî” mahlasıyla şiirler kaleme almıştır. Onunla aynı devirde yaşayan şair Trabzonlu Figânî de divan şiirinin meşhur isimlerindendir ve dramatik bir hayat sürmüştür. Her ikisi de şiirlerinde âyet-i kerime, hadîs-i şerif ve kelam-ı kibarlara yer vermişlerdir.
Büyük milletler arkalarında yıllarca sürecek bir ma’nevî mîras da bırakırlar. Fetih ve işgallerle büyük topraklar elde edebilirsiniz, dünyânın büyük bir kısmına sâhip de olabilirsiniz ama san’at ve estetizme yabancı iseniz sâdece müstevlî olarak anılırsınız.
Şunu unutmayalım: Hunlar, Moğol bağlantılı Türkler, Göktürkler askerî sahada çok başarılı oldular ama yerleşik konuma geçen ve yazılı belge biriktiren Uygurlar kadar medenî sahada söz sâhibi olamadılar. Burada Uygurların yerleşik hayâta geçmeleri ve altyapıya uygun şehirleşmeleri çok önemliydi.
Göktürklerin o zamanda çok zor bir san’at olan kakma yöntemiyle taş yazıtları kullanmaları ve kısmen savaş sahneleri anlatımı mâhiyetinde olan âbideler, sonraki Osmanlı vak’anüvisliğinin de örneğini teşkil etmiştir.
İslâmiyetten önceki şecâat ve mertliğini de devâm ettiren Türkler, İslâm dairesine dâhil olunca Medenî (şehirli) olma ve cihâd rûhu ile târîhin en muhteşem devletlerini kurdular.
İKİ MU’ÂSIR ŞÂİR
İlk şâirimiz Trabzonlu Figânî’dir. Dramatik bir hayâtı vardır. Îdâm edilmiştir. Tabîî neden diye merâk edilecektir. En büyük sebep Sadrıa’zam İbrâhim Paşa’ya muhâlif olması gösterilse de net değildir, ama sıhhatten de hâlî değildir.
Devrin sadrıa’zamı İbrâhim Paşa, Yavuz Selim’in mutallaka (dul kızı) Kânûnî’nin kız kardeşi Hadîce Sultan ile evlenerek Dâmat İbrâhim Paşa olmuştur. Kendisi Yunanistan sınırlarındaki Parga’da dünyâya gelen fakîr bir balıkçının oğludur. Önceleri esir alınarak zengin bir hanıma satılmış, orada san’at bilgilerine sâhip olmuştur. Sonra takdîr-i ilâhi Kânûnî’ye dâmat olmuştur. Çok kabiliyetli ve çok zekî olmasıyla ikbâl merdivenlerini çabuk tırmanmıştır.
Figânî ile aralarında geçen hâdiseye gelince: Kânûnî 1526’da üçüncü seferinde Petervaradin’i almış, Mohaç’ta büyük bir zafer kazanmış, Budin’e girmiştir. Burada tunçtan yapılmış olan Herkül, Apollon ve Diyana heykellerini İstanbul’a getirmiş ve At Meydanı’ndaki Pargalı İbtâhim Paşa Konağı karşısına diktirmiştir. (Sonra bunları Pargalı’nın kendi konağının bahçesine naklettirip oraya diktirdiği de rivâyet olunur.) Bunun üzerine Figânî belki de katline sebep olan o meşhur beyti yazmıştır:
“Dü İbrâhîm âmed be-rûy-i cihân/// Yekî büt-şiken şüd dîger büt nişân.”
(Cihâna iki İbrâhim geldi. Biri putları kırdı, diğeri put dikti.)
Putları kıran Hazret-i İbrâhîm’dir.
Bu Farsça beyti Türkçeye şöyle aktarmışlardır:
“Bir Halîl evvel gelip asnâmı kılmıştı şikest,/Sen Halîl’im şimdi geldin halkı kıldın büt-perest.”
Bu beyit, alâ rivâyetin Figânî’nin başını götürmüştür.
Pargalı’nın îdâmına da asıl sebep, İbrâhîm’in Bağdad seferinde kazandığı zafer ve unvan sonrasında kendisini sultan unvanıyla anması ve hattâ adına sikke bastırması ölümüne sebep olmuştur rivâyeti daha geçerlidir.
FİGÂNÎ
Şimdi Figânî’nin Dîvançesi’ndeki bahse konu ibâreleri verelim:
Midhat-i tîgun sehâ “lâ seyfe illâ zülfikââr /// Vasf-i şân-i tîr ü kavsün âyet-i “nûn ve’l-kalem” (Ey cömert, kılıcının övgüsünde “Zülfikâr’dan başka kılıç yok (hükmündedir) Ali’den başka da daha yiğit bir genç yoktur.) Bunu söyleyen Münebbih de aynı zamanda kılıcın da ilk sâhibi olarak bilinir. “Nûn vel-kalem” devâmı “vemâ yesturûn”. (Kalem ve onunla yazılanlara selâm olsun.)
“Cihâd hakkını kim setr iderse hakkında /// Lisân-ı hâl ile olur “fekad kefera”. Bu beyitte yer alan “fekad kefera” bir âyet ve bir hadîste geçer: “Men fesserel Kur’âne bi re’yihî fekad kefera” (Kim Kur’ânı kendi reyine göre tefsir ederse kâfir olmuştur.)
Hüsn-i hulkıla seni ser-defter-i “mâ yesturûn /// Hâme-i kudretle yazdı nakş-ı bend-i “kâf u nûn”
(Güzel bir ahlakla seni defterin başına Nun, kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki sen Rabb’inin ni’metine uğramış bir kimsesin diye yazdı.)
“Kâf ve nûn” yâni “kün” (ol) emridir. Bu da Bakara 117, Nahl 40, Âli İmrân 6, 47, 59; Meryem 35, 36; Yâsîn 82 ve Mü’min 86’da “kün feykûn” (ol dedi ve oldu) şeklinde geçer.
“Sâkin olaldan mahallende rakîyb-i nâ sezâ/// Reşk idüpdür cân u dil “yâ leyte kavmi ya’lemûn” (Rakîbim senin mahallende hiç de lâyık olmadan oturduğundan beri, gönlüm öyle ister ki keşke kavmim bilseydi. “yâ leyte kavmi ya’lemûn” (Keşke halkım bilseydi.)” Yâsîn 26
“Len tenâlül birra hattâ tunfikû” dirsem revâ /// Baş cân terk idelüm “küllün ledeynâ muhdarûn” (Allâh yoluna sevdiklerinizden harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz (Onların hepsi toplanıp karşımda hazır bulunacaklardır, (kavl-i kerîmi mûcibince) onların hepsi (herkes) tonlanıp karşımızda hazır bulunacaklardır. (Hazır bulunacaksınız; ona göre mallarınızdan infâk edin) Ali İmrân 92 “küllün ledeynâ muhdârûn” Yâsîn 32
Prof. Dr. Abdülkâdir Karahan, Figânî ve Dîvânçesi, İst. Üniv. Ed. Fak. Yay. 1966 İstanbul
MUHİBBÎ (KÂNÛNÎ SULTAN SÜLEYMÂN)
“Zikr-i “bismillâhirrahmânirrahim” /// Âşikârü gizliyi sensin ‘aliym.”
“Besmele hakkında Figânî şiirinde geniş bilgi verildi. bk. Figânî g.XV
“Oldı hakkunda senün nâzil çü“tahâ vü yâsîn” ///Hak rûb-i âsitânun şehber-i rûhü’l-emîn.” (Senin hakkında “tâhâ ve yâsîn” nâzil oldu. Cebrâl’in kanadının en uzun tüyü eşiğinin süpürgesidir.)
“Tâhâ” 20. sûredir. (Yâ Muhammed! diye anlam verilmiştir. “Yâsîn” 36. sûredir.
Kûyundan ırağ eyledi dil cânını teslîm /// “Men mâte gariben hüve kad mâte şehîden” (Gönül canını bulunduğun yerden uzak teslîm eyledi. Gurbette ölen şehîd olarak ölmüş olur.) Men mâte… Hadîsi şerîftir.)
“Hâ mîm harfi dü nâmundan işârettür /// “Hâ” ya Ahmed didiler “mîm” e dahi Mustafa
“hâ mîm” harfleri iki ismindir; senin işâretindir; “hâ’ Ahmed “mîm’ e de Mustafa dediler Rasûlulâh Efendimiz buyurdu ki: Kur’ân-ı kerîm de “Hâ mîm” ile başlayan sûreler yedidir.
“Hâ mîm” ile başlayan şekillere “havâmîm”, “tâ sîn” ile başlayanlara da “tavâsîn” denilmiştir.
“Tîre zülfünden vire her lâhza” ve’l -leyl” haber/// Ârızun tefsîrini key rûşen itmiş “ve’d-duhâ” (Ve’l-leyl her an kara saçından haber verir.)
“Vedduhâ velleyl” Duhâ 1
“Vedduhâ yanağının tefsîrini ne güzel açıklamış. (Yüz edebî tasavvufta safha-ı Kur’an olarak bilinir. Bu yüzden yüze vurmak yasaklanmıştır. Ayrıca Mü’minin yüzüne bakmak ibâdettir. Yine edebî tasavvufta kara saç kesreti, nefsi ve hakîkati örtmeyi temsîl eder.) Unutmamalı ki gerçek tasavvufta şüphe izhâr eden bir ibâreye rastlanmaz. Aşk şarabı, bezm-i elest sarhoşluğu gibi ibâreler Arap ve Fars divânınından gelen sıkıntılı sözlerdir. Bağdatlı Rûhî’nin şu beyti buna örnek temsîl eder: “Sanman bizi ki şîre-i engür ile mestiz /// Biz ehl-i harabattanız mest-i Elest’iz. (Siz bizi şarap ile sarhoş olmuş mu zannediyorsunuz? Biz harâbat ehli olarak Elest Bezmi’nin sarhoşlarıyız.)
Dîvân edebiyâtı bazı konularda çokça tenkîd edilmiştir, ama çoğu halîfe olan Osmanlı sultanları, şeyhülislâmlar ve ulemâdan birçok zat, bu edebiyatla iştigâl etmişlerdir. Arab ve Fars edebiyâtında eski gelenek olan aşk, kadın ve şarap mefhumları, Osmanlı şâirleri tarafından mükemmel bir kamuflajla tekke edebiyâtına çevrilmiştir.
“Cidd ü cehd ile nigâra irişe mi didüm /// Geldi hâtiften nidâ eydür ki “illâ mâ se‘â”
(O azim ve çalışma ile sevgiliye erişilir mi dedim. Gâibden şöyle bir ses geldi: “Ancak çalıştığının karşılığı vardır.” “Ve en leyse lil insâni illâ mâ se‘â” Necm 39 İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.)
“Gördiler hâk olduğum yolunda ey âlî-cenâb/// Reşk idüp dir ehl-i dil “yâ leyteni küntü türâb” Nebe’ 40
(Ey cömert, yolunda toprak olduğumu görünce gönül ehli gıptâ edip “Keşke biz de toprak olsaydık!” der.)
“Yâ leytenî küntü türâb” (Dudak kadehinin son damlası bana nasîb olalı; ne olaydı biz de toprak olaydık) dediler.
“Cür’a-i câm-ı lebün olalıdan bana nasîb ///Ehl-i diller didiler “Yâ leytenî küntü türâb” Nebe’ 40
“Habâisden ider mi dilleri pâk /// Neden dirler ana “ümmü’l-habâis” (Ona neden kötülüklerin başı derler; Gönülleri kötülüklerden belâdan temizler mi?)
“İçkiden uzak dur çünkü o her kötülüğün anahtarıdır.” 145 Hakîm 4, Müstedre
“İçki bütün kötülüklerin murdarlıkların anasıdır.” Dâre Kutnî, Sünen
“Bu harîm-i sîneme tîrün irişdükde şehâ /// Çağrışur her biri, dir: “Hel min mezîd”
(Ey şâhım, okun göğüs kafesime battıkça gönül ve can her biri: “Daha da artır” diye bağrışırlar. O gün cehenneme doldun mu diye soracağız, O da her seferinde “Hel min mezîd” diyecek. Kâf 30. Âyet
“Didiler terk eyledi kûyunı dildârun rakîb /// İşidüp hamd eyledüm didüm “fî nârüssekar”
“Rakîb sevgilinün mahallesini terk etti dediler /// İşitip şükrettim ve “cehennem ateşine kadar” dedim. “fî nârüssekar” bir âyet veyâ hadîs olmayıp bugünkü “canı cehenneme” söyleyişi karşılığıdır.
Mürg-ı dil tâ ki tutuldu zülfüne ///Âh “iz câel kazâ umiyel basar” (Gönül kuşu saçına tutuldu. Yazık gözü kör olan belâya uğrar.
Hazreti Mu‘az ve Hazret-i ‘Âişe rivâyet ettiğine göre (lâ yenfa‘u (veyâ yuğnî) “Hazerin min kaderin lâkin eddu‘â yenfa‘u mimmâ lem yenzil fe‘aleyküm bi’d-du‘âi ‘ibâdallâh.) (Tedbîrin kadere faydası yoktur, ama du‘ânın gelmiş ve gelmemiş belâya faydası vardır. Öyleyse Allâh’ın kulları du‘â ediniz.) Hadîs-i şerîfinden alınmıştır. (Kibâr kelâmı diyenler de vardır.)
“Germ olmasun igen gün hüsnini kılmasun ‘arz /// Nisbet yüzünle günde” “beynessemâ’i ve’l-ardı”
(Güneş güzelliğini sunarken sıcak olmasın. Yüzün arasında yer ve gök kadar fark var.) “Beynesse mâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya ‘kılûn” Bakara 164 (Gökle yer arsında hazır bekleyen bulutları evirip çevirmende aklını kullanan bir toplum için elbette deliller vardır.) Burada âyet-i kerîmenin bir kısmı kullanılmış.)
“Sırr-ü aşkı saklagıl sînende fâş eyleme/// Çün demişler “küllü sırrın câvezel isneyni şâ‘”
(Aşk sırrını sînende sakla, sakın açıklama (çünkü) iki kişiyi aşan her sır yayılır. Bu sözün Hazret-i Alî’ye âit olduğu söylense de net değildir.)
“Sakla candan dîdeden esrârunı /// Küllü sırrın câvezel isneyni şâ‘”
(Sırrını gözünden ve gönlünden de sakla, çünkü iki kişiyi aşan her sır yayılır.) Belli ki Sultan Süleymân bu sır saklama işini çok önemsemiştir. Zâten pâdişahlar sır mes’elesinde kimseye güvenmezlerdi. Sultan bunu aşk işinde zirveye vardırmış.
“Ahdine durmaz dirîgâ va‘deye eyler hılâf ///“yâ gıyâsel müstegıysîn neccinâ mimmâ nehâfû” (Verdiği sözü yerine getirmez, sözünde aslâ durmaz. Ey zorda kalanların yardımına koşan Allâh’ım, bizi de korktuğumuzdan koru.)
Bu da Müslümanların sık yaptığı bir du‘âdır. (Hadis olduğu kesin değildir.)
“Bildi çün sevdügümi ol mâhum /// “Ya‘rifül mücrimîne bi sîmâhüm” Rahmân 411, (Suçlular, yüzlerinden belli olur.)
(O ay sözlü sevdiğimi anladı; suçlular yüzlerinden belli olur.)
“Vird idinmiş bu sözü mâh-pâreler /// “Hâzâ (hâzihî) cennâtü adnin fedhulûhâ hâlidîyn.” Zümer 72
(Ay yüzlüler gül bahçesi içinde; onlar sonsuza kadar yüce cennete girerler.
“Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fedhulûhâ hâlidîyn” (Size selâm olsun, artık tertemiz oldunuz, ebedî olarak cennete girin)
Bu, başına “hâzihî” getirip Tâhâ 76. âyette geçen (burası Adn cennetidir) ifâdesinin yanına “Zümer sûresi 73” âyetinde geçen “fedhulûhâ hâlidîyn” (Öyleyse ebedî olarak girin) Âyet-i kerîmesini de eklemek suretiyle oluşturulmuş Dîvân şiirinde kullanılan bir ifâdedir. (Hüsn-i Hat Cem‘iyeti)
Doç. Dr. Coşkun Ak, Muhibbî Dîvânı, 1000 Temel Eser Dizisi 129 Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Ankara 1987
Şiirlerimizde ölüm teması
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Takip Et
osmankemalkayra@gmail.com
01 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Edebiyâtımızda ölüm temalı şiir o kadar çoktur ki bunun için bir makâle değil, bir kitap değil hattâ kitaplar yazmak gerekir. Şâirlerimizden bir kısmı ölümden korktuğu için, bir kısmı hakikati merâk ettiği için, bir kısmı da ona sığınmak için bu konuyla ilgilenmişlerdir.
İnsanlar yazıda merâmını ya düz yazı (nesir) veyâ şiir (nazım) şeklinde anlatırlar. Şiir düz yazı gibi değildir. Genelde vezinli, kâfiyeli, hassas ve müzikalitesi olan bir türdür. Şiir yazmak bir kabiliyet işidir. Her şiir yazan şâir değildir. Bugün binlerce kişi şiir yazıp bunları kitap hâline getirmekteler. Ne okuyanı var ne alanı.
İnsanlarda duyguları tetikleyen iki önemli faktör vardır: Biri aşk, diğeri ise ölümdür. Her ikisinde de madde ve mana kesişmiştir. Mecâzî aşkta beden ve kalp birlikte hareket eder. Kalbin maddî tarafı hareketle emosyonel (heyecânlı) bir duygu oluşur. Bu duyguda görsellik yâni fizikî unsurlar ön plândadır. Görselliği etkileyen fizîkî estetik hâl yaşlılığa bağlı olarak bozulmaya başlayınca aşk yerini alışkanlığa bırakır.
Hakîkî aşk yânî ilâhî aşkta maddî unsur söz konusu olmayıp âlem-i emrin sülûk mertebelerinden kalpte -ki orası nazargâh-ı ilâhîdir- meydana gelen anlaşılamayan ve tarîf edilemeyen vecd ve istiğrâk hâline aşk veyâ daha tasavvufî bir ifâde ile “hubb” denir. Aslında bu bir cezbe hâlidir ve cezbe bir üst makâma çekilmektir. Yâni ruh ve sonrasında fenâya ve bekâya kadar giden seyr-i ilâllâh devridir.
Hayat başlangıcı doğum yâni fânî âlemle ilk temas, ölüm ise ebedî âlemle ilk temastır. İnsan aşka da ölüme de istemeden tasarlamadan ansızın düşer. (İntiharlar hariç)
Dünyevî aşkta (mecâzî) duygu yoğunluğu vardır. Aşk varlığıyla bütün duyguları örter. Âşıka göre dünyâ onun ve aşkının etrâfında dönüyor gibidir. Dünyevî aşk cinnet hâline dönüşmezse mûnis, aksi hâlde, çok kırıcı olur. Materyalistler aşkı burjuva taktiği olarak gördükleri için reddederler. Aslında bu mümkün değildir. Birçok ateist âşık olmuştur; Nâzım Hikmet gibi.
Ölüm yorumu olmayan gerçektir. O bir vâkıadır. İnsan bâzen aşkını gizleyebilir, ama ölüm ertelenmez bir ilâhî olaydır.
Ölüm bilinen ama bilinemeyen hakîkat âleminin başlangıcıdır.
Bilim adamları ölümün sırrını çözmek istemişlerse de hiçbir şey yapamamışlar, hiçbir şey elde edememişlerdir. Akıl almaz keşiflere imzâ atan bilim adamları bu konuda âciz kalmışlardır. Ölüm bir sırr-ı ilâhîdir. Bu madde âleminde o sırra vâkıf olmak mümkün değildir. Toprağın üstünde hükümranlığını îlân eden pozitivist bilim, toprağın bir metre altı için hiçbir teori üretememiştir.
ÖLÜM TEFEKKÜRÜ
Çoğu insan ölümü düşünmekten kaçınır, bu konudan lâf açılınca hemen örtmeye çalışır. Cenâze definlerinde mezara yanaşmazlar ve beyaz kefenli naaşa hiç bakmazlar. En yakınlarının vefâtı sonrası yüzlerine bakmayıp “Ben onu eski hâliyle hatırlamak istiyorum” yalanına sarılırlar.
“Ben ölümden ve ölmekten korkmuyorum” diyen yalan söylüyordur. Fenâ makâmına ulaşamayan her fânî ölümden korkar. “Ölümden ne korkarsın/// Korkma öldükçe varsın”ı ancak Yûnus ve onun gibiler söyleyebilir. Dünyâ ölümün sahnesidir ve hepimiz o sahnenin finalini oynayacak elemanlarız. Rabb’imiz “Her nefis (herkes) ölümü tadacaktır” dediyse ölüme çâre yoktur.
İşte tam da bu yüzden hakîkat ehli “ölmeden evvel ölmek” kaftanını kefenden önce giymişlerdir. Bu nefsi tezkiye etmekle olur. Bu yüzden Efendimiz “Yaşayan bir ölü görmek isteyen Ebûbekr’e baksın” demiştir. Onlar hayât ile memâtı aynı anda yaşayanlardır. Onlar ebrârdan değil, mukarreblerdendir. Yâni onlar sâdece cenneti arayanlardan değil yalnız ve ancak rızâ-yı ilâhîyi arzû edenlerdendir. Bu yüzden onlar zikirlerinde “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” derler. (Yarabbî maksadım sensin ve talebim de senin rızandır)
“Ölümü çok hatırlayın!” tavsiye-i nebeviyyesi bizi dünyâ meşgalelerinden biraz olsun uzaklaştırıp hakîkî âlemimize intibâkımızı sağlamak içindir.
Sâdece bizde değil Batı klâsiklerinde de tiyatro sahneleri ölülerle doludur. Shakespeare’in eserlerini hatırlayın.
Her an yüzleşebileceğimiz ölümden kaçmak yerine ona rızâya uygun şekilde hazırlanmak ve tevekkülle bu gerçeğe yüzümüzü döndürmek gerekir.
Filozoflar, edipler, şâirler, ulemâ hep ölümü düşünmüş, kimi ellerinden geldiği kadar bu hakîkati dile getirmeye çalışmış, kimi de çâresizce ona sığınmıştır.
Ölümü dünyâda fizik olarak ilme’l-yakîn biliyoruz. Ölünce Efendimiz’in bize bildirdiği gibi ayne’l-yakîn göreceğiz ve sonrası mahşer ve safhalarda da hakka’l-yakîn şâhit olacağız.
EDEBİYATIMIZDA ÖLÜM TEMALI ŞİİRLER
Edebiyâtımızda ölüm temalı şiir o kadar çoktur ki bunun için bir makâle değil bir kitap değil hattâ kitaplar yazmak gerekir.
Şâirlerimizden bir kısmı ölümden korktuğu için, bir kısmı bu gerçeği merâk ettiği için, bir kısmı da ona sığınmak için bu konuyla ilgilenmişlerdir. Şimdi örneklerle konuyu açmaya çalışalım:
Ölüm konusunu en dramatik işleyen şâirimiz Abdülhak Hâmid’dir. Zevcesi Fatma Hanım’ın veremden genç yaşta ölümü onu derinden sarsmış ve bu alandaki literatürümüze verdiği “Makber” adlı şiiri ile “ölüm şâiri” sıfatını kazanmıştır. “Şâir-i a’zam” bu 296 kıt’alık âbidevî şiirinde kalıptan kalıba akmıştır. Hüzün, isyân, rücû, duâ, tefekkür ne aranırsa bu şiirde vardır. “Makber” ölüm karşısında âciz kalan insan duygu ve düşüncelerini, isyanları, feryatları, boyun eğişleri üstün bir ifâdeyle söyler.
Şâir bu ölüm hâdisesiyle bâzen tezat sanatiyle isyâna sürüklenir. Mesela “Cilven olmaz mı tam bensiz /// Noksânı mıyım kemâlinin ben” der.
Allâh’a noksan sıfatı iâre etmek lâfzen küfürdür. Gerçi ilerde de vereceğimiz gibi tövbe mahallinde rücûlar vardır.
Yine Hâmid “Kesme yolumu ey hayât-ı kaatil /// Ey mevt beni siyânet eyle” demektedir (Yolumu kesme ey katil hayat, ey ölüm beni sen koru) demektedir. Burada “hayât-ı kaatil” öldüren hayat gerçeğinin ta kendisidir. Hayat bizi ölüme hazırlayan bir kaatil olarak düşünülmüştür. Sonra da “Ey ölüm beni koru!” der. İnsanı ölümden koruyan tek unsur sâdece ölümdür; yâni eceldir. Burada sonra da bahse konu edeceğimiz şâir Necip Fâzıl’dan da bir örnek sunalım: “Öleceğiz müjdeler olsun müjdeler olsun/// Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun.
Ba’s ü ba’de’l-mevte (ölümden sonra dirilme) ile ölümü tekrar hayâta çeviren Allâh ölümü hayatla öldürmektedir. Muhyî ve mümît olan Cenâb-ı zül-celâl ve tekaddes hazretleri ölümden sonra ebedî hayatla ölümü yok etmektedir. Necip Fâzıl, Rabb’imize “vescüd vakterib” (secde edin yaklaşın) ve “vescudû va‘vudû” (secde edin kulluk edin) âyetlerini düstur edinmiştir. Onun için ölümü öldüren Rabb’e secdeler ediyor.
Himmetgil (Emin) bir şiirinde bunu şöyle dile getirmiş: “İhtiyârınla iç fenâ şerbetin lezîzdir/// Me’vâya şitâb eden Hak indinde azizdir.” (Ölüm şerbetini isteyerek iç, zîrâ Allâh katında sığınılacak yere (ona) koşan yücedir.)
MEFHUMLAR VE TEFEKKÜR
Mefhumlar (kavramlar) hem fehmettirir hem vehme salar (Yâni hem düşündürür hem de evham yaptırır.)
Meselâ tabutu gören insan hemen ölümü düşünür. Hâlbuki o desenlenmiş birkaç tahtadan ibârettir. Bir beyit bunu ne güzel açıklar: “Tâbut da ağaçtır amma heybeti vardır/// Yâkut da taştır amma kıymeti vardır.”
Hâmid bunu daha da güzel tezatlarla açıklamıştır: “/// Tâbût o rehnümâ-yı makber/// Tâbût o heykel-i mükedder/// Tâbût o hatîb-i sumn u ebkem /// Tâbût o bürûdet-i mücessem” (Tâbut, kabrin yol göstericisi, keder ve üzüntü heykeli, dilsiz ve sağır bir hatip, şekil almış bir soğukluktur.)
Ölüm kavramını bu kadar güzel kim özetleyebilir. Özellikle sağır ve dilsiz hatip tezâdı gerçekten muhteşemdir.
Yine Abdülhak Hâmid “Makber”inde şöyle der:
“Makber sonudur dekaayıkın bu /// Bir sırr-ı garîbi Hâlık’ın bu /// Bir nur ki meyledince hâbe /// İnmekte şu bir yığın türâbe” (Makber, en ince mes’elelerin sonu ve Allâh’ın garip bir sırrıdır. Bir nur uykuya karışınca, bir yığın toprağa dönüverir.)
Yine ölüm için şöyle der:
“En yükseğidir şevâhıkın bu /// En müdhişidir hakaayıkın bu /// Bedbaht o hakîkat anlaşılmaz /// Şânın bu cihanda lâyıkın bu” (Bu zirvelerin en yükseğidir. Hakîkatlerin en dehşetlisidir. Ey bedbaht o hakîkat anlaşılmaz. Cihanda şânın da lâyıkın da budur.)
“Sen varken olur mu âhiret yok /// Yok şüphe ki sende mağfiret çok /// Duydum seni itiyor bu vicdân /// Bildim sana vâsıl oldu cânân /// Tekrâr buyur fakat hayâtın /// Can ver ona vermedinse dermân” (Sen varken âhirete yok denek mümkün mü? Şüphesiz sen çok bağışlayıcısın. Duydum ki bu vicdânım seni istiyor. Ama anladım ki sevgili sana ulaştı. Mâdemki ona derman vermedin, o zaman ona tekrar can ver.)
İşte Hâmid’in ölüm teessürü ile söylediği sözler hem tevekkül hem de isyan kokar. Tevekkül, neden ve niçinsiz kabûl ister. Sormak ve sorgulamak kulun haddi değildir. Bu iniş çıkışlar Hâmid’in bir bunalım içinde olduğunu gösterir.
Sevgili sana vâsıl oldu derken Hâmid zâten bir gerçeği vurguluyor. Ona hayâtını geri ver derken de bu hakîkati dile getiriyor. “Her nefis ölümü tadacaktır, sonra bize döndürüleceksiniz. (Fatma Hanım ölümü tattı ve Rabb’ine döndürüldü.) Zâten ölümden sonra ba’s ile tekrar canlar bedenlere iâde edilecek, ama bu dünyâda can iâdesi yok. O, âhiret mes’elesi. Mâdemki derman vermedin o hâlde onu tekrar dirilt diyor, Hâmid’de bu da bir gerçeğin ifâdesidir. “Hastalığımda bana şifâ veren odur. Öldüren de dirilten de odur.” (Şu‘arâ- 80 )
Yukarıda bahsi geçen bir diğer fantastik ölüm şâiri de Necip Fâzıl’dır. Onun da bu konuda düşündürücü mısrâları vardır:
“Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber /// Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber.” N. Fâzıl burada Hazret-i Peygamber’in de vefâtını hüccet gösterip ölümü mûnis olarak benimsetmeye çalışıyor.
Yine o ironik bir tarzda yorumladığı ölüm olayı için şöyle der:
“Ölüm ölene bayram, bayramda sevinmek var /// Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var.”
Veyâ “Hayâtın dertlerle kederlerle geçse de son nokta olan ölümle gülümse” diyor.
“Kapı kapı bu yolun her kapısı ölümse /// Her kapıda ağlayıp son kapıda gülümse.”
Attığımız her adım bizi ölüme yaklaştırmaktadır. Bu hayat safhalarımız nasıl olsa geçecektir. Mesele ölüme gülerek gidebilmektir. Ölüm kapısında gülebilmek için dünyâda gülmekten çok ağlamak lâzımdır. “Öyleyse yaptıklarına karşılık az gülüp çok ağlasınlar. Artık irtikâb etmekte oldukları (günâhın cezâsı olarak).” Tevbe (Sûresi -82)
Câhit Sıtkı’da da ölüm teması oldukça ilgi çekicidir. Onda bir sûfînin ölüme bakışı değil, çâresizlik ve ümitsizlik vardır: Onun “Otuz beş Yaş” şiiri sembol şiirlerden biri hâlindedir. Ümitsizlik hoş bir tefekkürle perdelenmiştir. Cumhûriyet dönemi şâirleri ölümü bir âhiret başlangıcı olarak görmekten ziyâde, dünyadan kopmanın hayal kırıklığı boyutunda düşünmüşlerdir.
“Neylersin ölüm herkesin başında /// Uyudun uyanmadın olacak /// Kim bilir nerede kaç yaşında /// Bir namazlık saltanâtın olacak /// Taht misâli o musallâ taşında”
Câhit Sıtkı’nın Bâkî’nin şu mısraından etkilenmemiş olduğunu düşünmek beyhûdedir:
“Kadrini seng-i musallâda bilüp ey Bâkî /// Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf”
(Ey Bâkî! Sağken senin kıymetini bilmeyenler musallâdaki tâbûtunun önüne gelip saygıyla el bağlayacaklar.)
El bağlamak saygının en üst derecesidir. Musallâ saygı duyulan bir mekân parçası olduğu için Bâkî ile Tarancı’nın şiirinde mânâ kesişmesi açıktır.
Ziyâ Osman Sabâ da ölümü dile getiren şiirinde “Bir yanda ölmüşlerin bir yanda kalanların /// Âhiret dolsun içime kumruların “hû”sundan /// Diyeyim câmiin geçerken avlusundan /// Şu musallâ taşında bir namaz yatacağım /// Bu tâbutun içinde sır vermeden yatanlar /// Orda beyaz taşlarla yıllarca beni bekler /// Benim de gözlerime yakın olsun toprağım.”
Burada da musallâ aynı argüman olarak devâm ederken beyaz mezar taşları da figür olarak devreye girer.
Materyalizm, ateizm ölümü fizîkî bir son olarak görür. Onlar göre ölüm, yağmur yağması, gece gündüz, ısınma, soğuma gibi tabiat olaylarındandır. Tabîî ki ölümün bir yanı bu boyuttadır ama o sâdece bir fizîkî sonuç değil, mutlak dirilmeye başlangıçtır.
ÖLÜME MEYDAN OKUMAK(!)
Nâzım Hikmet de ölüme fiziki bir meydan okur durumdadır. Onu yenmek mümkün değilse umut ile onu alt etmeliyiz düşüncesindedir:
“Düşmezse düşmesin yakamızdan ölüm /// Bizim de üstümüze güneş doğacak gülüm /// Gülüşüne bir kurşun sıksa da ölüm /// Unutma ki umuda kurşun işlemez.”
Ve makaleyi ölümü en mûnis gösteren Yahya Kemâl’in “Rindlerin Ölümü” şiirinden bir ümit sayhası ile sonlandıralım:
“Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış /// Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle /// Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış /// Eski Şîrâz’ı hayâl ettiren âhengiyle /// Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde /// Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter /// Ve serin serviler altında kalan kabrinde /// Her seher bir gül açar her gece bir bülbül öter.”
.
Taş-mâden devri teorileri ve ilk insanlar
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Takip Et
osmankemalkayra@gmail.com
29 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Homo sapiens” insan tipi tam bir teoridir. Üç ilâhî dînin Hazret-i Âdem’e âit bilgileri benzerlik gösterirken Hristiyan Oryantalistlerin de bu tezlere îtibâr etmeleri tuhaftır. Genel anlamda ilâhî kitaptaki bilgileri bilimsel olmamakla suçlayan modern bilimciler aslâ inandırıcı delillerle ortaya çıkamamışlardır. Çağdaş dünyâda da “homo sapiens” insan tipi yaşamaktadır. O hâlde bunun çağlarla değil, medeniyete uzak bölgelerle alâkası vardır.
Dinler, beşerî ve vahyî dinler târihi olarak incelendiğinde beşerî dinlerin ortak karakteri elle tutulur, gözle görülür bir objeye tapmaktır. Hepsinde basit ibâdetler daha doğrusu tapınmalar, ritüeller ve kurban kesmeler vardır.
Bu dinlerde genelde bir muğlak ruh kavramı göze çarpar. Çoğu inanç sistemlerinde rûhun ebedîliğine inanılır, fakat sonrasında ruhların nereye gidecekleri mes’elesi açıklanamaz.
İlk insanlar döneminde büyük kitlelerin inanış sisteminde Şamanizm’i görürüz. Şamanizm çok yaygın bir inanış şekli olup her ilkel kavmin din atlama eşiğidir. Bu inanışta töreler din gibi algılanır ve kurallara uyum çok katıdır. Bu inanışta açık bir “tanrı” fikri yoktur. Bu inanış “Fetişizm” ve sanal “put” devrine geçişin eşiğidir. Putların (fetişlerin) herhangi bir şekil içinde olması gerekmez; nan-figüratif olanlar daha cezbedicidir. Hayvan, insan, hayvan-insan vs. şeyler fetiş olabilirdi.
Fetişizmde kabîle putları olduğu gibi âile putları da vardı. Bu dönemlerde fetişçilik, yontma ve tasarlama şeklinde geçerli bir meslek hâline de gelmişti.
Bu dinlerde korku çok önemli bir etkendi. İnsanlar korktukları şeyleri “tanrı” olarak benimser ve onların gazabından “tapınarak” kurtulmaya çalışırlardı.
UĞURSUZLUK VE KORKU TANRILARI!
Bugün hâlâ uğursuz kabûl edilen ve hangi evin damında öterse o evden cenâze çıkacağına inanılan kuşa saygı îcâbı “baykuş” denir ve öttüğü zaman hâlâ “Murat kuşu murat kuşu murâdın olsun, oğlun kızın bol olsun, bizim de murâdımızı ver!” şeklinde şirke varabilecek söylemlerle, cinlerden bahsederken “üç harfliler” veyâ “iyi saatte olsunlar” ifâdeleri Şamanist ve fetişist devir inanış izleridir.
Tabîat kuvvetlerinde korunmak zor olduğu için ayı, kurt, aslan, kaplan, yılan gibi bölgesel vahşî hayvanlara “tanrılık” ithâf etmek veyâ gök gürlemesi ve şimşeklerden korunmak için yapılan tapınmalar hep bu fasîledendir.
Bu yüzden ulaşılamaz ve saygı duyulan Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara da uzun müddet tapınılmıştır. Yine bölgelerdeki yanardağlar da kutsal kabûl edilmiştir. Denizci kabîlelerde deniz varlıkları “deniz rûhu”na veyâ denizlere hâkim olan bir “tanrı”ya tapınılmıştır.
İlkel dinlerde “kurban kesmek” de yaygın bir ibâdet şekliydi. “Sunak” denilen taş tezgâhlarda insan da kurban edilirdi. Eski Bâbil’de, Mısır’da ve Yunan’da insan kurbanları destanlara da konu olmuştur. Eski Mısır’da Nil’in suyu azaldığı zaman mutlaka bir insan kurbân ederlerdi. Eski Yunan’da da sefere çıkan gemilere rüzgâr vermesi için genç kızlar kurbân edilirdi. Akha Kralı Agamemnon, kızı İphigenia’yı rüzgâr vermesi için tanrılara kurbân eder. (Yunan Mitolojisi)
Eski Hind’de ölen mihrâce ile birlikte karısı ve atı da yakılırdı. Büyücülük ve sihir de çok önemli bir figürdü.
Şamanlar, pozitif bir şekle bürünen “otacılık”ta (şifacılık) şifâlı otlarla ve yarayı mikrop kapmasını önlemek için dağlamakla yeni bir boyuta sokmuşlardır. Gerçi mikrop bilinmiyordu ama yaranın enfekte olması ve ağırlaşması onları bu fiile sürüklemiştir.
Hayâtı her gün açık alanda ve yemek için avlanmakla geçen ve metrelerce hattâ kilometrelerce yol yürüyen ve tabîî gıdâ ve temiz hava ve suyla haşır neşir olan eski insanların bağışıklıkları güçlü olmakla birlikte yine de mikrobik hastalıklara yenik düştükleri için kısa ömürlü olurlardı.
TAPINMALARDA MÜZİK VE DANS (RİTM)
Bidâyette tapınmalar bol hareketli (danslı) heyecânı yüksek bir tempoda olurdu. İçi oyulmuş ağaç kütükleri ritm-saz olarak kullanılır ve bunların ritmiyle senkronize danslarla insanlar kendilerinden geçene kadar hareket ederlerdi. Bu “ibâdetler” çoğu zaman toplu meditasyon seanslarına bile dönerdi. İbâdetlerin belli bir zamânı yoktu. İyi geçen bir av sonu, bir zafer bu kutlamalara vesîle teşkîl ederdi.
TEORİSYENLER DEVREYE GİRİNCE
Edward Taylor ve Emile Durkheim’e göre bu karmaşık dinlerin kökenleri “Animizm” ve totemik uygulamalarla karakterize edilen erken dönem dînî inanç sistemleri olarak tanımlanmıştır.
Bu tezler tabîî ki şahıslarla sınırlı olup dînî tebliğlere ters düşmektedir. Burada ilk akla gelen dînî tebliğlerin bilimsel teorilere mi tercîh edileceğidir. Bu o kadar da basit değildir!
İlâhî tebliğler “vahiy” geldiği zaman ilk insan yâni Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) yaratılmış olduğu için bu insan aynı zamanda da ilk Peygamber olduğundan ilkel yakıştırması son derece tutarsızdır. Hiçbir peygamber câhil olamaz; zîrâ onlar bilgilerle donatılmış olurlardı.
Şu kabûl edilebilir: Vahye muhatap olamayan kavimler spontane olarak ilkel ibâdetlere ve ilkel hayâtlarına devâm etmişlerdir. Gerçi her topluluğa bir peygamber gelmekle birlikte teblîğin ulaşamadığı bölgeler de olmuştur. Bugün dahi muâsır dünyâda el değmemiş bâkir alanlarda yaşayan en vahşî kabîleler de vardır.
“İnsanlar MÖ 10.000 ve 3.000 yılları arasında Neolitik Çağ” da (Cilâlı Taş Devri veyâ bilimsel adıyla(!) Yontma Taş Devri, Mezopotamya, Asya, Avrupa ve Afrika’da Taş Devri’nin son bölümü olan arkeolojik dönemdir. MÖ 10.000 ve MÖ 2.000 civârı) Neolitik Çağ’da hayvan evcilleştirmeye ve tarıma başlanmıştır. İnsan zekâsının yiyecek elde etmeyi düzene sokması “homo sapiens” ya da aklını kullanabilen insandır. Tahmînimizce bu dönem aşağı yukarı bin yıl önce (fakat homo sabilis) gelişmiş insan, aşağı yukarı iki milyon yıl önce var olmazdan uzun zaman sonra meydana gelir.” (Ninian Smart, Çev. Doç. Dr. Günay Tümer, Târih Öncesine Âit dinlerle İlkel Dinler, (Yazının aslı Ninian Smart’ın “The Religious Experience of Mankind (İnsanoğlunun Dînî Tecrübesi) adlı kitabının 1971 baskısının 45-79. Sahifelerinden çevrilmiştir.)
Bu makâle ve benzerlerinde ifâde edildiği gibi “homo sapiens” insan tipi tam bir teoridir. Üç ilâhî dînin Hazret-i Âdem’e âit bilgileri benzerlik gösterirken Hristiyan Oryantalistlerin de bu tezlere îtibâr etmeleri tuhaftır. Genel anlamda ilâhî kitaptaki bilgileri bilimsel olmamakla suçlayan modern bilimciler aslâ inandırıcı delillerle ortaya çıkamamışlardır.
Bu bakışa göre yukarıda da belirttiğimiz gibi çağdaş dünyâda da “homo sapiens” insan tipi yaşamaktadır. O hâlde bunun çağlarla değil, medeniyete uzak bölgelerle alâkası vardır.
Avustralya’da, Afrika’da Hindistan’da bu tip ilkel yaşayışlar hâlâ vardır. Bunlar sâdece avlanarak ve her türlü canlıyı yiyerek ve hiçbir teknik imkâna sâhip olmayan insan topluluklarıdır. Bu kavimler çağdaş (muâsır) olmakla birlikte medenî değildirler.
Bu tezlere göre ilk insan Hazret-i Âdem olduğundan -hâşâ- onun da homo sapiens olması gerekiyor. Kâinâtın bidâyeti kaç bin veyâ milyon senedir; bunlar zâten teoridir.
Önce Hazret-i Âdem aleyhisselâm hem insan hem de peygamber olarak mükemmel sûrette yaratıldı. Sonra onun çocuklarından insan nesli türedi. Bu kaynaklar bilimsel değil denirse, bilimsel verilerin doğruluğu da isbâta muhtaçtır.
Teorik bilgilere göre Orta Paleolitik dönem Avrupa, Asya ve Afrika’da anlaşıldığı şekliyle Eski Paleolitik dönemdir.
-Margareth Boon Rappa Port “Homininlerin çevresinde Sapiens, târih öncesi, H.S âletlerinin ve san’at eserlerinin Neandartel çağdaşlarınınkinden olmasıyla daha ince ve daha ayrıntılı olarak hemen aynı nedenle dîne muktedirdirler ve hepsi benzersiz bir bilişin ürünleridir” der. (Rapport MB, Corbally, Mart 2018, Homo Cinsinde Dînî Kapasitenin Evrimi, Bilişsel Zaman Dergisi, Zygon Din ve Bilim Dergisi)
………..
“İlk yaratılan insan (Hazret-i Âdem) çok cesîm (iri) olduğu mervî (rivâyet edilmek) ise de naklen bir senede müstenid olmadığı için fennen dahi mecrûhtur (yok sayılmıştır). (Kâinâtın ve insanın yaratılış yılları fer’î konular olduğu için îmanla ilişkilendirmek uygun değildir. Fakat Hazret-i Âdem’e âit teoriler İslâmî konular olduğu için ve Kur’ân-ı kerîmde belirtildiğinden îmânî mes’eler sınıfındandır.)
Hazret- Âdem’e kâffe-i mevcûdâtın (bütün varlıkların) ve hırâset (ekim) ve nesc (dokuma) ve ra’y-ı hayvan (hayvan otlatma) ve insanlara lâ büd şeyler (ayrılmaz şeyler) melâike vâsıtasıyla mintarafillâh (Allâh tarafından) tâlim edildiği ve cennetten çıkarken bâzı eşcâr (ağaçlar) hubûbât ve sâirenin tohum veyâ fidanların onun tarafından alınıp Hindistan’da gars ve zer’ (ağaç dikme ve ziraat) ve bu tâlimâtı hâvi semâdan 19 suhuf indiği mervîdir. Sayfalar Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ’nın hübûtu (inmesi) muhtelifün fîh (ihtilâflı olarak) Mîlâd-ı Îsâ’dan 6216 ve Hicret-i Nebevî’den 5574 sene önce olup fakat ulemâ-yı tabîiyyûn (fen âlimleri) nev’-i beşerin (insan türünün) ibtidâ-yı zuhûrunun (ortaya çıkışının) bundan pek çok daha evvel olmak lâzım geldiği fikrinde bulunurlar. Ecnâs-ı beşerin (insan türlerini) muhtelif renklerini ve mütennevi’ (çeşitli) cinsten topraklar halîtasından (karışımından) ibâret bulunmuş olduğuna haml edilir.
Âdem kelimesinin “edîm” kelime-i Arabiyyesiyle müterâdif (eş anlamlı) toprak demek olan bir lâfz-ı İbrânî’den ve “Havvâ” isminin de “hayy” kelime-i Arabiyyesinden müterâdif olarak “diri” demek lâfz-ı Arabîden müştak (türemiş) olduğu mervîdir. Âdem’in İbrânîce telaffuzu “Adam” olup Yehûd (Yahûdî) ve Nasârâ (Hristiyan) indinde bu surette müsta’meldir (kullanılır).” (Şemseddîn Sâmî, Kaamusu’l-A‘lâm, c.1, s.59-60, İstanbul Mihran Matbaası)
MUHARREF İNCİL VE TEVRAT’TA HAZRET-İ ÂDEM MES’ELESİ
İncil’deki “Tekvin” bahsinde Hazret-i Âdem cennette yaratılmamıştır. 2. Bab’da “Aden” adındaki bir bahçeye yerleşti. O bahçeye bakması ve o bahçeyi işlemesi istendi. “Rab Tanrı doğuda Aden’de bir bahçe dikti; yarattığı Âdem’i oraya koydu. (Tekvin Bab-14)
“Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem’in önüne getirdi. Âdem her birine ne ad verdiyse, o canlı o ad ile anıldı. (Tekvin, 2-19)
“Rab Tanrı Âdem’e <Karının sözünü dinlediğin için sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lânetlendi. Hayat boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Ekmeği alın teri dökerek kazanacaksın.> dedi. (Tekvin 3: 8-19)
Tevrat’a göre: Âdem’e toprakla uğraşma, Havvâ’ya ise acılar içinde çocuk doğurma cezâsı verilmiştir. Cennet, hükümdâr olan Allâh’ın bahçesidir. Onu koruyup baksın diye Âdem’i bahçeye koydu. (Tekvin 2. 15)
“Tubal Kâin yılandan (İblisten) doğan çocuktur ki o Kaabil’dir. Tubal Kâin demircilerin tanrısıdır. Masonların evrenin ulu mi’mârı dediği Hiram Usta’nın da demirci olduğunu biliyoruz. (İbrâni Mitleri, Tekvin, Yaratılış Kitâbı.)
Burada Hazret-i Âdem’in cennet dışında yaratılması, eşyaya isimleri Hazret-i Âdem’in vermesi, Kaabil’in İblis’in oğlu olması gibi Ahd-i Atîk’e ters düşen değiştirmeler olmuştur.
Fakat Hazret-i Âdem’in toprağı işlemesi ve birtakım san’atlerin bildirilmesi gibi gerçekler aslî kitaplardan alıntılar olarak kalmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’e göre: Allâhü te’âlâ Hazret-i Âdem aleyhisselâma mecbûrî ilimleri öğretti. Bunun için geçmiş bir terminolojiye ihtiyaç yoktur ki teselsülî olmak (önceki ve sonraki arasındaki bağlantı) lâzım gelsin. Öğretmek ilimle sonuçlanan bir iştir. Bunun içindir ki Allâh “Ona öğrettim” dedi. O öğrenmede Âdem aleyhisselâmı aklî, hissî, hayâlî ve sanal şeyleri idrâk edecek kaabiliyette yarattı. İlimlerin esaslarını, özelliklerini isimlerini, san’atlerini, kaanunlarını ve âletlerin niteliklerini bilmeyi ilhâm etti. (Beydâvî Tefsîri, Bakara 31)
İnsanoğlu her şeyin doğrusunu müsbet ilimde arayıp vahyî hakîkatlari görmezden geldiği sürece hüsran bataklığında debelenmeğe devâm edecektir. Çünkü gerçek Kelâm-ı ilâhîdir. “Hayır öyle olamayın, yakında bileceksiniz.” (Tekâsür 4. Âyeti kerîme). “Mutlaka alevli ateşi göreceksiniz.” (Tekâsür Âyet 7) Âmennâ ve saddaknâ, elbette bilecek ve göreceğiz.
Mes’ele o ki, iş işten geçmeden burada inanalım ve bilelim.
.
Orta Asya kaynaklı beşerî dinlerde tevhîd inancı var mıydı?
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Takip Et
osmankemalkayra@gmail.com
13 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkler (7.-10. yy arasında) beşerî dinler dâiresinde kendi dilleriyle ibâdet etmişlerdir. İbâdetler daha ziyâde terennüm edilen ilâhî tarzı sözler eşliğinde yapılırdı. Şamanizm’de belli sözler, şaman, kam, baksı, ozan ve oyun denilen bölgesel büyücü, (tabîb, şaman’)ın kopuz veyâ ıklığ eşliğinde söylediği parçalarla icrâ edilirdi.
İnsan toplulukları târihin hiçbir döneminde dinsiz yaşamamışlardır. Bu dinler beşerî veyâ ilâhi formda olsa bile böyledir.
İlkel kabîlelerde tapınmamalarda söylenen sözler veyâ ilâhî benzeri duâ anlamlı ibâreler kabîle halkının bildiği dildendi. Zâten kapalı devre kültür yaşayan bu halklar başka bir dile de yabancıydılar. Din, dış kaynaklı olmadığı için bütün ibâdet ve ritüeller halkın bildiği ve anladığı bir dille icrâ edilirdi.
Beşerî dinler, kavim ve kabîle sınırlarını aşıp geniş alanlara yayılınca, âyinlerde okunan duâlar da halkın anlayamadığı dillerle yapılmaya başladı. Duâ metinleri farklı bir dilde terennüm edilse bile bu farklı dilde bâzı ibâreler özel din terminolojisi olarak tekrarlanırken araya serpiştirilen duâlar ve bâzı metinler bilinen dille icrâ edilirdi.
İslâmiyet’te Arapça inen Kur’ân-ı kerim bu dîne mensup bütün ümmet tarafından orijinal şekliyle tatbîk edilirken, vaaz ve duâlarda kendi dilleri ile uygulamalar yapılmasında bir beis görülmemiştir. Bugün de 2 milyara yakın İslâm toplumu ibâdetlerini (namazlarını) Kelâm-ı kadîmde geçen şekliyle uygularken, dînî vaaz ve nasîhatleri kendi dilleriyle yaparlar. Bu meyanda Cum’a hutbesi bu namazın rükünlerinden olduğu için onun da metninin Arapça şekliyle olması gerekir. Bu uygulama 1932’ye kadar bu şekildeydi. Dînin önemli rükünlerinden biri olan ezan da Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselam) tarafından Bilâl-i Habeşî’ye ta’lîm ettirip okuttuğu 7. asır şekliyle okunması mutlak gereklidir. Ezan da 1932’de Türkçe olarak okunmuştur ki bu İslâm dünyâsında tek örnek olarak bilinmektedir.
Cumhûriyet’in fikir teorisyeni Ziyâ Gökalp bir şiirinde bunları şöyle dile getiriyor:
“Bir ülke ki câmiinde Türkçe ezân okunur /// Köylü anlar mânâsını namazdaki duânın /// Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur /// Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hudâ’nın.”
Şimdi şöyle sathî baktığınızda “E fenâ mı işte, herkes dinimizi icrâ ederken sözlerin mânâsını anlayacak” diye düşünebilirsiniz. İlk bakışta mantıklı gibi görünüyor. Peki bu uygulandığı vakit Türk milleti daha dindar mı oldu? Osmanlı dönemine göre Cumhûriyet nesilleri daha dindar mı yetişti? Buna evet diyebilecek kaç kişi çıkar? Bu uygulama İslâmiyet’i kendi kavim kabîle dilleri ile uygulanan ilkel dinlere çevirmek oluyordu. Zâten amaç da bir millî din uygulattırmaktı. Bu uygulama da zecrî tedbirlerle 1950’ye kadar sürdü. Bu, aynı zamanda İslâm dünyasından kopuş projesiydi.
Bütün Hristiyan dünyâsında (Protestanlar hâriç) ibâdet dili bugünkü muharref (bozulmuş) İncil dili olan Lâtincedir. Halk bunları hiç anlamaz. Hattâ müzik eşliğindeki ilâhîler bile Lâtincedir. Tevrat veyâ bugünkü Taroh (Talmut), o da muharreftir, fakat Mûsevîlik bir kabîle dîni gibi bölgesel olduğu için halk diline çevrilmesi gerekmemiştir.
Hristiyanlığın ilk reformu olarak kabûl edilen Protestanlık’ta birçok dînî içerik evvelâ Almancaya çevrilmiştir.
Bugünkü kilise inancına göre Matta, İbrânîce veyâ Arâmîce bir İncil yazmış ama bu zamana dek bu İncil hakkında bir belge bulunamamıştır. Eldeki Matta İncili, Markos İncili örnek alınarak Yunanca yazılmıştır.
Meslâ Cizvitler Katolik kilisesine bağlı genelde erkeklere âit bir tarîkattır. Din gibi algılanır. Kendilerine “Kompanya De Jesus Amigos en el-Senyor” Yâni “Rabb’in arkadaşları” diyorlardı; bu tarikat veyâ din “İsâ cem’iyeti” olarak da tanınıyordu. Din dilleri Latince’dir.
Kalvenizm, Jean Kalven’in 16. yy başlarında ortaya attığı bir Hristiyanlık mezhebidir. Sonra Hollanda, İskoçya, Almanya ve Fransa’da örgütlendi.
Kalvenler ve Cizvitler mistisizmden de etkilenmişlerdir. (Mistisizm İslam kaynaklı tasavvufla ilişkilendirilemez. İslâm tasavvufu tâbiri de yanlıştır.) Bu mezhebin Yunanca ve Lâtince metinleriyle doğrudan bağlantıları yoktur.
Angilikanizmin dili İngilizce olmakla birlikte farklı ülkelerde uygulanan ibâdetler bölgesel dillerle yapılır.
Orta Asya kaynaklı beşerî dinlerde tevhîd inancı var mıydı?
Başlık ResmiOrta Asya kaynaklı beşerî dinlerde tevhîd inancı var mıydı?
Ne demek istedik?
Dikkat edilirse İncil’in dili bile asıl İncil dili olmayıp, Lâtin’ce ve Yunanca’dır. Diğer saydığımız bütün din, tarîkat ve mezhepler hepsi bağımsız bir din gibi gelişmiş olup kendi bölgesel dilleriyle ibâdet edilen dinlere dönüşmüştür.
İşte asıl mes’ele de burada: İslâmiyet indirildiğinden beri hiçbir şekilde değiştirilmemiş ve bütün İslâm ülkelerinde aynı dil ve aynı ibâdet şekilleriyle uygulanmışken 1932’de yalnız ülkemizde beyne’l-İslâm (bütün Müslümanlar arasında) bir din olmaktan çıkarılıp beyne’l-millet-i Türkiyye (yalnız Türkiye cem’iyeti)nde uygulanan bir din hâline getirilmiştir. Burada dikkat çeken husus millet-i Türkiyye ifâdesi olup “milel-i Türkân (bütün Türk toplulukları) değildir. Kaldı ki bu uygulama Çarlık Rusya ve Komünist Rusya döneminde ve Komünist Çin döneminde bile Türk âlemi tarafından uygulanmamıştır.
İlkel dinlerde yerel dillerin kullanılması bir motivasyon aracı olarak düşünülürse bu ilkel dinler için geçerli olabilir. Çünkü bu dinlerde derûnî bir haşû yerine, zâhirî bir meditasyon daha geçerlidir.
Dar alan bölgesel Türk dinleri
Türkler (7.-10. yy arasında) beşerî dinler dâiresinde kendi dilleriyle ibâdet etmişlerdir. İbâdetler daha ziyâde terennüm edilen ilâhî tarzı sözler eşliğinde yapılırdı.
Şamanizm’de belli sözler, şaman, kam, baksı, ozan ve oyun denilen bölgesel büyücü, (tabîb, şaman’)ın kopuz veyâ ıklığ eşliğinde söylediği parçalarla icrâ edilirdi.
Türk kabîle ve toplulukları ayrı yaşasalar bile birbirlerine yakın Türkçe konuştukları için ibâdet ve ritüeller birbirlerine benzerlik gösterirdi.
Tengri Dîni genelde atalar dîni olarak da bilinir. Orta Asya steplerinin ortak dîni gibidir. Eski Türklerde ve Moğollarda bu din uygulanırdı. Buna tabîat dîni de denirdi. Eğer Hunları saymazsak Göktürkler, Türklerin ilk büyük ve kapsamlı devletidir. Göktürkler de bu dönemde muhtemelen Tengri Dînine inanıyorlardı. Çünkü Kitâbeler’de “Kök Tengri” ifâdesi yaygındır.
Bu ifâdenin İslâm inancı ile alâkası zor görünse de Oğuz Kağan’ın muvahhid olduğunu düşündüğümüzde “Kök Tengri’ke men ötedim” “Gök Tanrı’ya ben borcumu ödedim” ifâdesi dikkat çekicidir.
Din-töre ilişkisi bu dönemlerde kopmaz ve ayrılmaz sosyal realite olduğu için halk, dîni bir töre; töreyi de din olarak algılardı.
İlk dînî Türkçe şiir
7. veyâ 10.yy’a âit olduğu kabûl edilen “Tang Tengri” şiiri ilk en eski dînî şiir olarak bilinir.
Bu şiir başlıksız olup bunun yerine “Sogdça” <<Van vagi-nung baş>> yazılmıştır. Bu ifâde “Tang Tenri” ilâhîsi diye çevrilmiştir. Sogdça başlığın sonradan eklendiği kesindir. Sanskritçe ifâdeler de daha çok Uygur Türklerinin dîni olan Budizm’de geçerli olmuştur. Bu dilde duâların orijinal ifâdeleri hep Sanskritçedir.
İşte Tang Tengri şiir metni:
Tan Tengri kelti/// (Tan Tanrı geldi) Tang Tengri özi kelti/// (Tan Tanrı’ının kendisi geldi. Şiirde bu iki mısra tekrarlanmıştır. (Bir ara nakarat gibi düşünülmeli.) Turunglar begler kadaşlar/// (Ayağa kalkın beyler ve kardeşler) Tang Tengrig ögelim (Tan Tanrı’yı övelim.) Bu ikili de tekrarlanmıştır. Körügme Kün Tengri/// (Gören güneş (veyâ gök) tanrı Siz bizni küdezing/// (Bizi gözetin) (kollayın) Körügme ay Tengri siz bizni kurtgarıng. (Gören Ay Tanrı siz bizi kurtarın.)
Burada “turunglar” ifâdesi <<ayağa kalkın>> anlamında kullanıldığı için muhtemelen âyin başlarken ayağa kalkılması ihtârı gibi duruyor.
Bu şiirde geçen Ay ve Güneş Tanrıları, Kök Tanrı ilkesine ters düşerken bunlardan gözetilmek ve kurtarılmak dilenmesi de yine Kök Tengri birliğine aykırı ifâdeler olarak gözümüze çarpar.
Tang Tengri ifâdesinde sabahları yola çıkan Türklerde “tan vakti” önemli bir zaman olarak da öne çıkar. Ayrıca bu bölümlerde “Türklerin güneş doğarken ibâdet ettikleri” anlamı da çıkarılabilir. Nitekim bâzı araştırmacılar “Tang Tengri”yi “tan yeri” olarak da almışlardır.
Ayrıca “tengirmek” fiili yerden yukarı doğru yükselmek ifâdesi taşıyorsa bununla yapılan zarf fiil kullanılışındaki “Tengri” gökte olan bir tanrı ifâdesi de taşır. Nitakim Göktürk Kitâbeleri giriş kısmı “Tengri teg tengride bolmış Türk Bilge Kagan” (Tanrı gibi gökte olmuş, doğmuş Türk Bilge Kagan) ifâdesi de bunu doğrular bir anlamdadır.
Budist Türkler ve Budizm
Elimizdeki en eski Budist Türk metinleri duâ kitâbı bir tomar olarak nitelendirilen “Sekiz Yükmek” (sekiz tomar, sekiz yığın)dır. Bu metinleri en önemli tarafı bâzı İslâmî kavramlarla benzerlik göstermesidir. Metinde Buddha (Buda) Türklerde “Burkan” olarak anılır.
Bu metinde geçen “bir ikintike” (bir ikinci hayat) İslâmiyet’teki “ba’sü ba’del mevt”le alâkası olmayan bir kavramdır. Bu ikinci hayat Budizm’de reenkarnasyon (tenâsüh) olarak geçer. İyi insan ruhlarının ölümünden sonra bir diğer iyi, îtibarli, zengin bir bedende devamlı yaşaması veyâ kötü bir insan rûhunun ölümünden sonra ıstırap çeken bedenlere girerek sonsuz bir işkence ile yaşamaları anlamındadır. Bu din üç ana başlık altında toplanmıştır: 1-Sutra (Mezhep âyetleri) 2- Vinâya (ahkâma âit bilgiler) 3- Abhidharma (akâide âit bilgiler.)
Cezâlar oldukça ilgi çekicidir. Cezâlaraın en ağırı “irinç emgek”tir. Bu Kur’ân-ı kerîmdeki “azâbün elîm” ifâdesi gibi duruyorsa da bunun çekileceği mekân olan cehennem, Budizm’de yoktur.
Bu dinde üç esas temel (rükün) “üç erdini” diye geçer. Bu üç erdini Buddha, dhrama ve sangha şeklinde geçer ki metinde bu üç cevhere saygı ile başlar “Namo But, namo dram, namo sang” Yâni Buda’ya şerîatine ve cemâatine saygıdır:
Bu dinde ibâdetler için kapalı mekân (ibâdethâne), toplu din kuralları (şerîat) ve cemâat söz konusudur.
018’de “içkek” (şeytan) olarak geçer ve bu arada ‘kam’lara ve şeytanlara tapınmayı yasaklar. Metinde geçen içkek “çok içen” ve “yek” de şeytan olarak geçer ki çok yiyip çok içenlerin şeytan veyâ şeytanlaşmış insanlar olabileceği düşünülmelidir. İslâmiyet’te de Kur’ân-ı kerîmde “Şeytâna tapmayın, bana ibâdet edin, o sizin apaçık düşmanınızdır.” Yâsîn 60 diye geçer.
019’da “arıg çakşapatlıg tınlıglar az” (Takvâlı dîni bütün canlılar az.)
Takvâlı yâni tam inançlı Budistlerin az olması burada, şeytanla olan yakınlıklarından dolayıdır ifâdesi vardır.
Kur’ân-ı kerimde de “Rabb’im, beni azdırmana karşılık and olsun ki yeryüzünde beni saptırdığın için mutlak ben de yeryüzündekilerin amellerini süsleyerek onları azdıracağım. İhlâslı kulların müstesnâ.” Hicr 39-40
026’da “Yumuşak huylu yavaş canlılar az” diye geçer. Yumuşak huyluluk (hilm) övülmüştür. Kitâbımız da “Çünkü İbrâhîm çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve Allâh’a gönülden yönelen bir kimseydi.” Hûd-75
Yine bu metinde “edgüke katıglanır tınlıglar az, ayukka tavranur tınlıglar öküş tengrim” (İyilik için zahmet çeken ve çabalayan insanlar az, fakat kötülük yapmak için acele eden insanlar çok tanrım) diye geçer. Yâni iyilik dururken neden kötülük için yarışıyorsun. Kur’ân’da Hazret-i Sâlih aleyhisselâm “Ey kavmim neden iyilikten önce kötülük istiyorsunuz” Neml- 46 diye geçer.
21’de “Âferin ey râhip, siz asil ve yüksek bir gönülle bütün bahtsız ve mutsuz insanlar için doğruyu ve güzeli arzularsınız.” Kur’ân-ı kerîmde “Biz seni âlemlere rahmet olarak günderdik” Enbiyâ 40 şeklinde geçer. Yine Ahzâb-21’de “And olsun ki Allâh’ın peygamberinde sizin için güzel örnekler vardır.”
Yine bu metinde “Sadaka veren hayır yapan canlılar az” diye geçer. Kitâbımızda “Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe aslâ ulaşamazsınız” diye geçer. Âl-i İmrân-92
Hristiyan Türkler ve Codex Cumanicus
Bu kitap 830 yılında Evangelist (İncil yazan) râhip ve tüccarlar tarafından yazılan Venedik Katedral Kütüphânesi’nde bulunan bir kitaptır. Bâzı parçalar şöyledir:
Ave porta paradis (Cennetin kapısına selâm)
2-Ave Maria kim bizge///Tuurdung bu cehanda///Anı kim Tengri tuurur. (Selâm sana Meryem sen bizim için doğurdun -ama- onu Tanrı doğurur.)
Kurân’da “Ondan çocuk olmamıştır. (Kimsenin babası değildir) O doğurmamış ve doğmamıştır.” İhlas-3
“Ay bahtı kimin oğlu-Çarmıha gerildi asıldı. -Kâinat ona tahammül etmeyip titredi- Aydınlık günün karardı. Kur’ân’da “Onu öldürmediler onu asmadılar, onu öldüremediler, onlara öyle gösterildi.” Nisâ 157 diye geçer.
Verbum Caro factum est
“Arı kız Mariam’dan söz etöz bolmuştur.” (İffetli kız Meryem’den Tanrı insan olmuştur. (İsâ aleyhisselâma Rab Tanrı denmesi.)
“Üçlük sensin bir Tengrim/// Övsin seni canlarımız/// Haç ile kurtulanlar/// Bizi ebedîliğe ulaştır.”
Burada en mühim ifâde “üçlük Tanrı” dır. Bugünkü Hristiyan inancında da <<<Baba, Îsâ, Rûhü’l-kuds>>> Yâni -hâşâ- üç Tanrı (trinite, ekaanim-i selâse) inancıdır. Kitabımız’da da “Tanrı üçtür demeyin.” Nisâ-171 diye geçer.
Daha verilecek çok örnek var, ama şurası önemli ki Türkler İslâmiyet’le şerefleninceye kadar çok değişik dinler denemişlerdir. Elimizde bu dinlere âit metinler de vardır. Mûsevî olan Türklerin metinleri de bu yelpâzeye dâhildir.
Eski dinlerde bilhassa Budizm’de İlâmiyet’e çok yakın ifâdeler göze çarpar. Fakat Hristiyanlıkla ilgili metinde Tevhîd akîdesine ters düşen ifâdeler vardır. Bu dinlerle İslâmiyet karşılaştırıldığında İslâmiyet’in insan fıtratına ne kadar uygun olduğu açıkça görülür.
Özellikle Budizm’de İslâm’a yakın ifâdelerin bulunması, o dinlerin eski peygamberlerden etkilendikleri ve birçok klişeyi uyguladıkları göze çarpmaktadır.
.....
Faydalanılan kaynak:
Türk Lehçeleri Örnekleri, Dr. Saadet Çağatay, Erol Ofset Matbaacılık, Ankara 1977
.
Esas ihtiyaç nedir?
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Prof. Dr. Osman Kemal Kayra
Takip Et
osmankemalkayra@gmail.com
27 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İnsanoğlu bilmediği şeye ihtiyaç duymaz. Bu yüzden keşifler insan varlığından sonra ortaya çıkmıştır. En büyük hayatî ihtiyaç maddesi olan hava ve suyla insanlar doğarken tanışırlar; hem de bunların ihtiyaç olduğunu bilmeden… İlk insan Hazreti Âdem’e çağına göre hayatî ve kozmik ilimler verildi ise (ki buna inanıyoruz) o hâlde gelişen ilim alanları nelerdir; onlara bakalım…
Toplumları ilme ve medeniyete sürükleyen esas âmil nedir? İlim ve medeniyet bir ihtiyaç mıdır? İnsanoğlu ne zaman ilme ve medeniyete yöneldi? İlim nasıl ve hangi şartlarda gelişti? İlk insanlar bu iki kavrama çok yabancı mıydılar? İlk insanlara göklere hiç tecessüs ile bakmadılar mı? Biz bu dünyânın neresindeyiz demediler mi? Yâni ilk insanlarda merak etme duygusu yok muydu?
İç içe gelen bu sorulara bir sonraki nesil insanoğlu hem cevap aramış hem de kendilerine göre cevaplar vermiş. İnsanoğlu önce ilmin (bilgi) niceliğini araştırmış; bilgi nedir sorusuna kendilerine ve zamâna göre cevaplar bulmaya çalışmıştır.
İlim, dînin içindedir veyâ dışındadır yâhut her ikisidir diyen gruplar çıkmış. Dehrîler (materyalistler) yalnız akıl ve deney demişler, her dînin mensupları hakîkatleri din çerçevesinde ararken düalistler (hem dînî hem de materyalist bakanlar) ya da gelişime bigâne kalıp oluruna bırakanlar olarak sınıflayabiliriz.
İlimleri araştırmak için zorlayıcı bir kânun, tedbir olmamıştır. İlim düşünmekle ilgili bir konu, bir tecessüs mes’elesi olduğu için tâlipleri de az olmuştur. İlim neyi ve nasıl araştıracaktır; düşüncenin merkezi ne olmalıdır?
Bu konu çok eskiden beri merkezîleşmiştir. İlmin konusu insan ve kâinattır. Kâinattan kastedilen de kozmik âlemdir. İnsan asıl merkezde ise onu canlı tutan ruh nedir. Bu da asıl araştırma konusunun başlık maddelerinden biri olmuştur.
İHTİYAÇ NEDİR, NEYE GÖREDİR?
İnsan bilmediği şeye ihtiyaç duymaz. Bu yüzden keşifler insan varlığından çok sonra ortaya çıkmıştır. En büyük hayatî ihtiyaç maddesi olan hava ve suyla insanlar doğarken tanışırlar; hem de bunların ihtiyaç olduğunu bilmeden…
Konularımıza hep düalist olarak bakıyoruz. İlme, hem materyalizme (madde ve çevreye) hem duygu, ahlak ve dîne dayalı olarak yaklaşıyoruz. Bunların dışına çıkmak zâten mümkün değil.
İlk insan Hazreti Âdem’e çağına göre hayatî ve kozmik ilimler verildi ise (ki Müslümanlar olarak buna inanıyoruz) o hâlde gelişen ilim alanları nelerdir; onlara bakalım: Evvelâ medenî ihtiyaçlar nelerdir? Hayâtımızda estetizm, san’at, lezzet duygusu, araştırma, toplu yaşama (sosyalleşme) arzûları hangi periyotlarda gelişti. Hayatı kolaylaştıran teknolojiyi insanlar baştan tanımadıklarına göre bunlar neye göre ihtiyaç olarak belirlendi?
Bugün dahi eti çiğ yiyen, sâde ot ve yabânî gıdâlarla beslenen ilkel kabîleler varken, insan “gastronomi” denen nefsî israfları nasıl ve hangi şartlarda geliştirdi? İhtiyaç diyoruz ya, bugün eksi 70 derecelerde yaşayan kutup insanları avladıkları fokların yağlarını çiğ yutup ısınmak için kullanıyorlar. Yine bu insanlar besledikleri Ren geyiklerinin karaciğer ve dalaklarını kanlarını ziyân etmemek için çiğ olarak tüketiyorlar. Muhakkak ki bunu ilk insanlar da böyle yapıyorlardı. O hâlde ihtiyaç çağlara ve değişik insan topluluklarına göre değişiyor. O insanların medenî çevrelerde yetiştirilen yeni nesilleri mutlakâ değişik damak zevklerine alışacaklar ve çevrelerine göre de giyineceklerdir.
İş gene çevre ve ilme (bilgi) dayanıyor.
İlim gelişmeden çevrenin ve toplumun gelişmesi de mümkün değildir. İnsan ve ilmî münâsebetinin mâcerâsı nasıl başladı? Bütün ilâhî dinlerde inanıldığı gibi ilk insan Hazreti Âdem yaratılınca, yaşaması, çevresini eğitmesi ve beslenme gibi hayatî ihtiyaçlarla insanları yönetmesi için gerekli ilimler ona ilâhî olarak öğretildi. Ateş bulunmadan evvel insanlar günü ikiye ayırdılar: Güneşle başlayan faaliyet vakti gündüz; güneşin batmasıyla dinlenme ve gizlenme vakti gece…
Mesken edinmek ve sığınmak hem de vahşî hayvanlardan korunmak için insanlar mağaralarda ve yontarak sığındıkları taş evlerde oturdular. Mesalâ Kur’ân-ı kerîmde de geçen Eshâb-ı Hicr, Sâlih Peygamber’in uyarıcı olarak gönderildiği Semûd kavmidir. Dağları oydukları evlerde yaşadıkları için onlara “sağlam ve korunmuş evlerde yaşayanlar” anlamında “Eshâbü’l-Hicr” denmiştir. Bunlar Medîne ve Şam arasındaki Vâdi’l-Kurâ’nın Hicr bölgesinde yaşıyorlardı. Sâlih Peygamber’in Mîlâddan 2800 yıl önce yaşadığı zannedilmektedir.
Yâni mağaralar ve taş evlerde yaşama eskiden beri vardı.
Esas ihtiyaç nedir?
Başlık ResmiEsas ihtiyaç nedir?
İNSAN DEMEK TECESSÜS (MERAK) DEMEKTİR
İnsanlar korunmak için toplu yaşama ihtiyâcı hissedince sosyalleşme de başlamış oldu. Hayatî ihtiyaçlar giderilmeden ilmî tecessüs doğmaz. Bu yüzden düşünce merkezleri hep düzenli ve yerleşik merkezlerde doğmuştur.
Eski Yunan, kadîm Hind ve Mısır ile Çin bunlara örnektir.
Bilgi teorileri, kozmik teoriler bir ilmî ihtiyaçtan; matematik, beynin absürd kombinasyon ve paradoksal saplantılarından meydana gelmiştir. Yoksa hangi beyin sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantı neden ihtiyaç olarak hissetsin? Redoksu, elementleri ve bunların sembollerini, kinetik ve potansiyel enerjiyi hangi insan neden varlığına destek olacak bir argüman olarak değerlendirsin?
Ama Yüce Yaratıcı insanı öyle yaratmış ki, ona en değerli varlık olan aklı, kurcalayıcı, dürtücü, rahatsız edici, varlığının temelini hissettirici olarak bahşedince insan bu garip şeyleri didiklemeye başlamış. Kısacası artı ve eksi sonsuzları, uzayı, yoktan var olmayı, hiçbir maddenin kıyamete kadar kaybolmayacağı muazzam denklemi, insanın özü olan bir su damlası (meni) yâni sitrat, enzimler, amino asit, flâvin, fruktoz ve vitaminlerden oluşan bu hayat tohumunu da hayretle incelediler.
Kimyevî bir mahlûl olan insan nutfesi, insan olup hayâtını tamamlayınca yine aslî maddesi toprak olmak için kabre girince yoktan var olan bilmece (insan) yine yok olmuyor. Çürümek, bedeni meydana getiren organik moleküllerin anaerobik mikroplarla toprak te’sîrinden parçalanıp, karbondioksit, amonyak, su gibi ufak moleküllere ve serbest azota ayrılması demektir. Bu bir fizik ve kimyâ reaksiyonudur. Şimdi insanoğlu bu fiziko-şimik olaylara nasıl yabancı kalabilir?
Bu saydıklarımız hep insanları düşünmeye ve bulmaya sevk eden bilimsel gerçeklerdir.
İLİM DÎNÎ MİDİR YOKSA AKLÎ MİDİR?
Gerek beşerî dinlerde gerekse vahyî dinlerde başlangıç dönemlerinde insanların bu dinlere tam bağlılık gösterdiklerini görüyoruz. Zamanla insanların din kuralları dışında arayışlara yöneldiklerine şâhit oluyoruz. Aklın önderliğinde dinden bağımsız bir bilgi arayışı veyâ kural koyma yoluna yönelmeler başlıyor. İlmin, ahlâk kavramının, kozmik bilimlerin, matematiğin, varlığın en çok öne çıktığı bilim alanı “Dogmatik Felsefe” bu dönemin adıdır.
Bu dönemin insan beynini kurcalayan soruları şöyleydi: “Evet insan bilgisi mutlaktır: Duyularımızın ve aklımızın bildirdikleri dışında bir gerçek yoktur.” Buna karşılık diğer grup: “Hayır insan mutlak olarak hiçbir şeyi bilemez; en kesin zannettiğimiz bilgilerimizde dahi şüphe edilecek bir taraf vardır.”
Bunlardan bilgilerimizin mutlak olduğunu ve insanın mutlak bir hakîkate ulaşabileceğini kabûl eden filozoflara “Dogmatikler” dendi. Bunun aksini savunan şüpheci gruba da “şüpheci” (Sceptiquenler) dendi. Bu devir düşünürlerinin başında da MÖ IV. yy’da yaşamış olan Aristo gelir.
Bu ekolün filozoflarına göre âlemin bir varoluş prensibi vardı. Onlara göre bu ilk prensip yaratılmamıştı ve dolayısıyla da yok edilemezdi. Onlar bu ilk prensibi kesin olarak bildiklerini iddia ediyorlardı. Bunlardan Thales “Bu âlemin ana maddesi değişmez prensibi ‘su’dur” diyordu. Aneximandros’a göre ilk madde değişmez cevherdir. Bunun da adı “Apeiron”dur. Apeiron yaratılmamış olduğundan yok edilemezdi! Anti tez: Yaratılmamış olan şey nasıl cevher olur. Dînî tez: Yaratılan her şey fânidir. “Küllü men aleyhâ fân” sırrına göre her yaratılan yok olacaktır.
Anaximenes, bu âlemin ilk ana maddesinin “hava” olduğunu savunur. Bu filozof MÖ V. yy’da yaşamıştır.
Genelde bütün teoriler insan ve kâinâtın anâsır-ı erba’adan (dört unsur) meydana geldiğini söyleyegelmişlerdir. Bunlar ateş, hava, su ve topraktır ki bu aynı zamanda “Âlem-i halk”ın ve nefsin de ana maddesidir.
Burada İslâm inancına ters düşen birçok madde var. Onlara göre ilk prensip yaratılmamıştı; o yüzden yok da edilemezdi. Ama bu prensibi de kesin olarak bildiklerini iddia ediyorlardı. Anti tez: Yaratılmamış olan ve kesin olarak bildikleri şey nedir? Bir şey yaratılmamışsa veyâ yoksa ona âit bilgi de yoktur.
Âlem bir prensiple değil irâde-i ilâhiyye ile, yâni “kün” emriyle yaratılmıştır.
Tales bu âlemin ana maddesini “su” olduğunu söylüyor. Ana madde ilk yaratılan madde olarak alındığında bizi yanlış düşünceye sevk eder. Kur’ân-ı kerîm’de de “Enbiyâ Sûresi 40. âyet’te “Biz her şeyi sudan yarattık” diye beyân buyurulur. Ama bu âlemin ilk maddesinin su olduğu anlamına gelmez.
Anti tez: Arzda ilk yaratılanın su olduğu, varlıkların ana maddesinin de su olduğu, dünyânın dörtte üçünün sularla, dörtte birinin de karalarla kaplı olduğu biliniyorsa, su bir maddedir. Ama cevher yâni apeiron da değildir. Dolayısıyla yok edilmeyecek bir cevher aslen madde de değildir.
Aneximenes’in dediği değişmez cevherden açıklayamadığı cevher ise “rûh”tur. Ruh bir cevherdir.
Resûlullâh Efendimize göre Allâhü teâlâ ilk olarak “kalem”i yarattı. İlk yaratılan şeyin “Arş” olduğunu söylemek de mümkündür.
Ağır rivâyete göre ise Allah’ın ilk yarattığı bütün varlıkların hakîkati aslı esâsı olarak beyân buyurulan Peygamber Efendimiz’in rûhudur. Bundan şu çıkarılır: İlk yaratılan rûh Efendimize âit olan cevherdir. Su, hava gibi aslî madde yâni onlara göre belki de cevher olan bu sayılanlar maddedir. Katı, sıvı, gaz hâlleri vardır. Parçalanabilirler. Ruh yâni cevher, halden hâle değişmez ve parçalanmaz.
Eski felsefecilerin matematik alanındaki sözleri berrak delillere dayandığı hâlde ilâhiyatla ilgili sözleri ve görüşleri gerçeğe dayanmaktadır. Matematik her ne kadar doğrudan doğruya din ile ilgili değilse de felsefecilerin temel ilimlerinden biri olduğu için insanlar felsefe bağlamında filozofları hep ibrâ etmeye kalkarak yanılırlar.
İslâmiyet’i desteklemek için felsefecilerin ortaya koyduğu mantıkî ve müspet ilimleri inkâr etmek, dîne karşı büyük birer bühtandır. Felsefecilerin geliştirdiği beden ilimleri (fen ilimleri) din ilimleri dışında mütâlaa edilmelidir. Onlar ayrı bir bilim dalıdır. Ama yine unutmamalı ki ilmin kaynağı Allahü teâlâdır. Onu peygamberlerine ve âlim kullarına dünyâ nizâmını kolaylaştırmak için bahşetmiştir. İlim o kadar yüksek bir zirvedir ki, Allah kendisini tanıyan ve kendisinden hakkıyla çekinen kullarının yalnız âlimler olduğunu belirtir. (Fâtır Sûresi 28. âyet). “Pisagor (MÖ 470 Samos) ve ekolü bilgi edinme alanında tabîat ve ötesini akıl yoluyla çözme iddiâsında değildir.
Bunun aksine tabîat ötesini akıl metodları uyarınca çözmeye kalkışanlar da vardı. Bu yüzden fonksiyonlar birbirine karıştı. Sonunda Aristo’nun fikirleri ortaya çıktı. O, bu kargaşalığı son noktasına götürdü. Kıyası kıyasla çözmeye kalktı”. (İslâm’da da kıyas vardır ama o, Kur’ân ve Sünnet ışığındaki bir senettir.) Kıyâs-ı fukahâ-İmâm Gazâlî, El Munkızu Mine’d-dalâl ve Tasavvufî İncelemeler.
Aristo’yu ilim dünyâsına tanıtanlar daha çok İslâm âlimleri olmuştur. Bunun sıkıntılarını gidermek için geliştirilen kelâm ilminin belirleyici özelliği Hazreti Âdem’den beri konulmuş olan İslâmî kuralları savunmaktır. Felsefe ise her zaman yeni inançlar ve iddiâlar ortaya atabilir. MÖ 4. yy’dan zamanımıza kadar gelişen felsefî ekoller zaman zaman birbirlerini nakzederken Hazreti Muhammed’e (aleyhisselâm) kadar tebliğ ve tenzîl edilen kitap ve suhuflar ile aslî unsur ulan vahiy sisteminde hiç değişme olmamıştır.
İslâm’ın aydınlanma çağı olarak bilinen ve Mâverâünnehir-Buhâra hattı ilim ve tasavvuf merkezinin üzerine düşen menfî gölgesi Aristo-Plâton ekolü ve onun vahyi inkâr eden beşerî aklın prensiplerini engellemekti. Nizâmiyye Medreseleri, İmam Muhammed Gazâli (rahmetullâhi aleyh) ve onun “Tuhfetü’l-felâsife” adlı eseri, İbni Rüşd’ün Endülüs’te “Tehâfüt el Tehâfüt el Felâsife” adlı eserini sırf onu nakzetmek için ondan 100 yıl sonra yazsa bile, i’tikâdı sağlam Müslümanları etkilememiştir. Bütün mes’ele sağlam bir i’tikâd sâhibi olabilmektir ki bu da ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumakla elde edilebilir.
Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde Aristo’dan “Ristetâlis” ve Hipokrat’tan da “Bukrat” diye bahsedilir.
O hâlde bütün ilimleri bilmeli (felsefe de dâhil) fakat bunların yanlışlarını anlatan güvenli kaynakları da iyi tetkîk etmelidir. Altyapısı sağlam olmayanların, dînimizi ve kültürümüzü ifsâd eden kitapları okumak yerine, doğru kitapları çok okuyarak bu dalâlet sarmalından çıkmaları mümkündür
|
| Bugün 225 ziyaretçi (284 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|