 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
E.B.EKİNCİ 2010
HÂNEDAN ve KUREYŞ
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Mevlana Hazretleri'nin Konya'daki türbesi Türk Tarih Kurumu'nun 30'lu yıllarda yaptığı kongrede verilen bir tebliğde Hazret-i Peygamber'in Türk olduğu ispatlanmaya çalışılıyordu. Kureyş, "köpek balığı" demekmiş. Köpek ile kurt aynı soydanmış. Kurt da Türklerin totemiymiş vs. Ancak mevzumuzun bununla alâkası yok. Kaynaklarda halifelik için zikredilen şartlardan birisi de Kureyş kabilesinden olmaktır. Bu "İmamlar Kureyştendir" hadîsiyle sâbittir. Dört halife ile Emevî ve Abbasîler Kureyş'tendir. Gerçi Sadru'ş-Şeri'a Sânî (Hanefî), Ebû Bekr Bakıllânî (Şâfiî), İbni Haldun (Mâlikî) gibi âlimler, zamanlarında artık bunun şart olmadığını söyler. Bu ulemâ, yukarıdaki hadîsi, Kureyş'in asabiyeti ile izah eder. Yani o zaman için en şerefli ve güçlü kabilenin Kureyş sayıldığını, Arapların bundan başkasına itaat etmeyeceğini, halka söz geçirmeye de ancak Kureyş'in muktedir olduğunu söyler. Bazıları bu prensibi, halifeliğe lâyık kimseler arasında Kureyşli de varsa, onun öne alınması şeklinde anlar. Bazıları ise bu prensibin sadece Hulefâ-yı Râşidîn için söz konusu olduğunu söyler. Bazıları da namaz imamlığında buna bakılır der. Nitekim Hazret-i Peygamber "Başınızda Habeşli bir köle bile olsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz" buyurmuştur. Arap ulemâsı seferber Bu prensip, XIX. asır sonlarında, Osmanlı halifeliğini gayri meşru ilân ederek, halifenin dünya Müslümanları üzerindeki nüfuzunu yok etmek isteyen emperyalistler tarafından propaganda maksadıyla sıkça gündeme getirilmiştir. Bilhassa İngilizler, kavmiyetçi bazı Arap gazetecilere para vererek, bu mealde yazılar yazdırmış, broşürler bastırmıştır. Buna mukabil ulemâ, halifelik için Kureyşîliğin şart olmadığını beyan etmiş; hatta Arap ulemâsından Osmanlı hânedanının Ehl-i beyt-i nebevîden olduğunu, dolayısıyla Kureyşîliğini savunan zâtlar çıkmıştır. Daha Sultan IV. Mehmed devrinde, Mısır'da Şeyh İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî'nin yazdığı, Kitabü Kalâidi'l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, isimli eser buna bir misaldir. İbni Iyas, Makrizî gibi bazı eski tarihçilere dayanarak Osmanlı hânedanının Kureyşîliğini iddia eden bu kitap, emperyalist propagandanın zirveye ulaştığı yıllarda, 1899 tarihinde Mısır'daki Şemsü'l-hakîka gazetesi sahipleri tarafından Kâhire'de bastırılmıştır. 1886'da vefat eden Mekke-i mükerreme Şâfiî müftüsü Seyyid Ahmed bin Zeynî Dahlân da tarihçi Sincârî ve Osmanlı tarihçilerinden Bahîrullah efendiyi kaynak göstererek aynı iddiayı tekrarlar. 1888 senesinde Kâhire'de basılan ed-Devletü'l-Osmâniyye mine'l-Fütûhâti'l-İslâmiyye kitabının 109-110. sayfalarında hânedanın atasının Hazret-i Osman soyundan gelip, fitne devrinde Türkler arasına sığınarak kurtulan ve Kayı aşiretinin başına geçirilen bir genç olduğunu söyler. Fadl Alevî Paşa'nın Sultan II. Abdülhamid'e takdim ettiği 1895 baskılı Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviyye adlı eseri ile Musul ulemâsından Seyyid Habib el-Ubeydî Efendi'nin 1915'te yazıp İstanbul'da bastırdığı Hablü'l-İ'tisâm ve Vücûbü'l-Hilâfeti fî Dîni'l-İslâm adlı kitabı da Osmanlı halifeliğinin meşruluğunu müdâfaa eden kitaplardandır. Bazı kesimlerce yıllardır tekrarlanan, Arapların Osmanlı hâkimiyetinden memnun olmadıkları yönündeki sloganların, hakikate ne kadar uyduğu buradan da anlaşılmaktadır. Nitekim hâdisenin vahâmetini ilk idrak eden ve Avrupalı emperyalistlerin Osmanlı halifeliği aleyhindeki faaliyetleri karşısına hemen dikilen Arap ulemâsı olmuştur. Tarih kaynaklarına bakılırsa bu iddia pek de mesnedsiz değildir. Osman Gâzi'nin kayınpederi Şeyh Ebebâli'nin Haleb'den Karaman'a, buradan da Bilecik'e gelmiş bir seyyid ailesinden olduğu söylenir. Erken devir tarihçilerinden Enverî, Osmanlı hanedanının Hüseynî olduğunu söyler. Bu bir yana, Çelebi Sultan Mehmed'in annesi Devlet Hatun'un Kureyş aslından olduğu bir gerçektir. 1375'de geleceğin Yıldırım Sultan Bayezid'i ile evlenmişti. Germiyan Beyi Süleyman Şah'ın kızı olup, annesi Mutahhara Hatun, Mevlânâ Celâleddin Rumî'nin oğlu Sultan Veled'in kızı idi. İşte Sultan I. Mehmed ve kardeşlerinin çelebi diye anılması buradan gelmektedir. Çünkü Mevlânâ soyundan gelenlere böyle denir. Mevlânâ Celâleddin Rumî, Hazret-i Ebu Bekr'in 12. torunudur. Ayrıca anne ve nine cihetlerinden soyu, İbrahim bin Edhem yoluyla Hazret-i Ömer'e; İmam Serahsî yoluyla Hazret-i Fâtıma'ya, böylece Hazret-i Peygamber'e ulaşır. Kerderî ve Hassâf gibi Hanefî ulemâsı, Hazret-i İsa'nın, Kur'an-ı kerîmde Hazret-i Nuh ve Hazret-i Yakub'a nisbet edildiğine bakarak, nesebin anne tarafından da yürüyeceğini söyler. Hazret-i Peygamber, "Bir kavmin kız kardeşlerinin oğlu, onlardandır" buyurur. Hazret-i Peygamber'in soyu da, kızı Hazret-i Fâtıma'dan devam etmiştir. Dolayısıyla Osmanlı hânedanı bu yoldan Kureyş kabilesine mensup sayılmaktadır. Buna rağmen, hilâfet için Kureyşîlik şart olmadığı için, tarih boyunca Osmanlılar, bu hususiyeti öne çıkarma ihtiyacı duymamıştır. Kureyş'ten olmasa bile, Osmanlıların millete Kureyşli olan hükümdarlardan çok daha faydalı olduğu ortadadır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam'da vefat eden keşifleriyle tanınmış meşhur Muhyiddin Arabî'nin, "İnne aslaha'd-devle ba'de'n-nebiyyi ve's-sahâbe, ed-Devletü'l-Osmaniyye ve len yezâle hatta'l-kıyâme" (Hazreti Peygamber ve sahabeden sonra en salih devlet Osmanlı Devleti'dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur. Çelebi Sultan Mehmed Hangi Devlet Hatun? Bazı modern tarihçiler, Çelebi Sultan Mehmed'in, Sultan Bayezid'in aynı isimdeki bir câriyesinden doğduğunu; birinci Devlet Hatun'un ise İsa, Mustafa ve Musa Çelebilerin annesi olduğunu söyler. Buna da bir vakıf kitâbesinde, Çelebi Sultan Mehmed'in annesinin Devlet binti Abdillah şeklinde zikredilmesini delil verir. Halbuki bütün Osmanlı kronikleri, Çelebi Sultan Mehmed'in annesinin Germiyan âilesinden olduğunu; Germiyanoğlu Yakub Bey'in Çelebi Sultan Mehmed'in dayısı olduğunu bildiriyor. Arşiv vesikaları da bunu doğrular mahiyettedir. Ayrıca çelebi unvanının da bu padişaha Mevlânâ soyundan geldiği için verildiği çok açıktır. Hem bir padişahın iki hanımının Devlet gibi yaygın olmayan aynı ismi taşıması uzak bir ihtimaldir. Üstelik ne tesadüftür ki, her iki hanım da aynı tarihte (1414) ve aynı yerde (Bursa'da) vefat etmiştir. Köle, câriye, lakît (buluntu) ve muhtedilerde (yeni Müslüman olanlarda) baba adı olarak Abdullah ve benzeri isimlerin kullanıldığı bir gerçektir. Ancak baba adı her Abdullah olana, köle ve câriye hükmü verilemez. Hayrat eserlerinde bilhassa kadınların babalarının adı yerinde tevâzu gereği Allah'ın kulu mânâsına gelen Abdullah isminin kullanılması gelenektir. Devlet Hatun bir Osmanlı padişahının zevcesi ve bir başkasının da annesi idi. Başka bir beylik hânedanından olan babasının ismini ön plana çıkarmaması, benzeri çok eskilerde kalmış, ayrı bir incelik örneği olarak görülmelidir.
06.01.2010
Kürtler nasıl Osmanlı vatandaşı oldu?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, İran asıllı bir kavim olan Kürtler, 2500 senedir yaşıyor. Çoğu Arap fetihleriyle Müslüman oldu. Malazgirt Harbi'nden itibaren beldenin yeni fatihleriyle müttefik olup ovalara indiler. Ova halkı da (Ermeni ve Süryaniler), Türklerin getirdiği müsamaha sayesinde ticaret maksadıyla Anadolu'nun iç kısımlarına göçtü. Bizanslılar, ayrı mezhepten olduğu için bunları batıya sokmazdı. İDRİS BİTLİSÎ'NİN HİZMETİ Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferi'ne giderken Doğu Anadolu'dan geçti. Burada öteden beri muhtariyeti haiz beylikler vardı. Ekserisi Şafiî mezhebinde Kürt, bazısı da Türkmen idi. Osmanlılar, kendilerine problem çıkartmayan bu mıntıkayı ilhak etmeyi düşünmedi. Ancak Kürt beyliklerinin kendilerini tazyik eden Şiî İran'a karşı Osmanlıları bir kurtarıcı olarak görmüş; Şark sınırını böylece emniyet altına alma düşüncesi de Osmanlılara cazip gelmiştir. Padişahın bu seferinde meşhur âlimlerden İdris Bitlisî de vardı. Molla Câmi'nin talebelerinden olup, Tebriz'deki Akkoyunlu sarayında kâtip idi. Akkoyunlu Devleti'ni yıkan Safevîlerin davetini reddedip Osmanlılara sığınmış; Sultan II. Bayezid kendisine çok itibar etmişti. Çaldıran Seferi sırasında havalideki beyleri Osmanlı Devleti'ne yardıma teşvik etti. Çaldıran'dan sonra İranlılar fırsat bulup Diyarbekir'i kuşatınca, 25'den fazla Kürt beyi, İdris Bitlisî vasıtasıyla padişaha imzalı bir arîza (dilekçe) verdiler. Yardım talep ediyor, mıntıka Osmanlı Devleti'ne bağlanmadıkça, huzur bulamayacaklarını beyan ediyorlardı. Arîzadaki şu cümleler dikkat çekicidir: "Sizin inâyetiniz olmazsa, kendi başımıza İranlılarla başa çıkamayız. Zira Kürtler ayrı ayrı aşiretler tarzında yaşamaktadırlar. Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Allah'ın âdeti böyledir. Ancak ümitvârız ki, padişahtan yardım olursa, Arap ve Acem Irak'ı ile Azerbaycan'dan o zalimlerin elleri kesilir. Bilhassa İran'ın kilidi ve Akkoyunlu pâyitahtı Diyarbekir, bir senedir Kızılbaş işgali altındadır. 50.000'den fazla insan öldürmüşlerdir. Eğer padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişirse, hem uhrevî sevap ve hem de dünyevî faydalar umulur." Camilerde zaten padişah adına hutbe okunmaya başlamıştı. İdris Bitlisî'nin de gönüllüleriyle katıldığı on bin kişilik ordu, Diyarbekir'i kurtardı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetine girmiş oldu. Padişah, İdris Bitlisî'yi taltif etti. Kendi arzularıyla Osmanlı Devleti'ne tâbi olan beylere birer ferman verildi. Hemen ardından Irak, Suriye ve Filistin'deki Arap aşiretleri padişaha aynı mealde bir arîza gönderip Osmanlı Devleti'ne iltihak ettiler. Anlaşılıyor ki o zamanlar Osmanlı vatandaşlığı, bugünkü Amerikan vatandaşlığı gibi itibarlı idi. [İdris Bitlisî, kazasker iken 1520 senesinde 65 yaşında İstanbul'da vefat etti. Çok sayıda eserinden Heşt Behişt adlı Osmanlı tarihi meşhurdur.] ŞARK'A YENİ DÜZEN Diyarbekir, ardından da Van eyaleti tesis edildi. Beylikler buraya bağlandı. Hepsine merkezden kadı tayin olunurdu. Bazısında toprak kirasını toplama hakkı bey ve ailesinde olup, hıyanet olmadıkça geri alınmazdı. Diyarbekir'de 13, Van'da 9 taneydi. Sağman, Kulp, Itak, Tercil, Mihrani, Pertek, Çapakçur, Çermik, Pertek, Müküs ve Bargiri sancakları böyleydi. Bazısı ise bey ve ailesinin mülkü gibiydi. Diyarbekir'de Hazzo, Cizre, Genç, Eğil, Palu; Van'da Bitlis, Hizan, Mahmudî, Hakkâri; Şehrizor'da İmâdiye ve Çıldır'da dört sancak böyleydi. Hepsinde de bey, merkeze muayyen vergi ve asker verir; harb esnasında bağlı olduğu eyaletin beylerbeyi ile sefere giderlerdi. Arap Şeyhlikleri de buna benzer usullerde idare olundu. Havalide Kürtlerin ekseriyette olduğu zannedilmesin. Diyarbekir ve Van'da hâlâ hatırı sayılır Ermeni ve Süryani vardı. Türkler, hep ekseriyetteydi. Sadece ahalisi kâmilen Kürt olan Hakkâri, Kürdistan Sancağı diye anılırdı. Kürtler, Osmanlılar sayesinde mezhep, dil ve geleneklerini muhafaza edebildi. Yezidî, Hıristiyan ve başka dinlerde olanları da bu vesileyle Müslüman oldu. Havalide İran propagandalarına set teşkil edecek ilim merkezleri kuruldu. Ziraat ve hayvancılıkla uğraşan halkın sosyal hayatı üzerinde şeyh denilen âlimlerin mühim rolü vardı. Bey, halkı kollayıp gözetir; şeyhlere itibar ederdi. Marksistlerin feodalite deyip karşı çıktığı bu usul sayesinde, Anadolu'nun halkı Türk olan diğer eyaletlerinde elliye yakın isyan çıktığı halde, muhtariyetin kaldırıldığı Sultan II. Mahmud devrine kadar Şark'ta ciddi bir problem olmadı. Bedirhan Bey gibi bazı Kürt beylerinin İngilizlerce desteklenen isyanları arkasında Kürtçülük değil, bu muhtariyetin kaldırılması yatar. Ermenilerin, toprak kirasını toplama ihâlelerini kazanarak giderek güçlenmesi, huzursuzluğu arttırdı. Sultan Hamid, Hamidiye Alayları ile dengeyi kurmaya çalıştı. Ruslar, öteden beri Doğu Anadolu ve Kilikya'da bir Ermeni devleti kurup kontrol altına alarak Akdeniz'e inmeyi hayal ederdi. İngilizler de bunu önlemek için Kürtleri Ermenilere karşı kışkırtırdı. Tehcir sırasında çok Ermeni'nin canı yandı. İttihatçıların kavmiyetçi politikası, Araplarda olduğu gibi Kürtler arasında da milliyetçi entelektüeller doğurdu. Ancak modern fikirleri sebebiyle bunlar muhafazakâr halk arasında rağbet bulmadı. I. Cihan Harbi'nden sonra İngilizler Ankara ile anlaşarak daha evvel Kürtlere va'dettikleri otonomiden vazgeçti. Cumhuriyet devrindeki Kürt isyanları ise, basit zabıta vak'alarının büyütülmesi sebebiyle çıktı. Yeri belli olmayan çeşmenin kitâbesi! Açılımı akamete uğratmak için neler yapılmıyor... Ama uydurma fıkralardan da imdat umulacağı akla gelmezdi. Bir zamandır insanlar arasında internet vasıtasıyla dolaşan bir şiir var. Gûyâ Yavuz Sultan Selim yazmış. Çaldıran'a giderken bir çeşme yaptırmış da, dönüşte harap bulunca kızmış. Bu şiiri düzmüş. Şiir şöyle: "Kürt'e fırsat verme Ya Rab! Dehre sultan olmasın! Ayağını çarık sıksın, aslâ iflah olmasın! Vur sırtına, al haracı, karnı zinhar doymasın! Bu çeşmeden, Urum içsin, Çingen içsin; Kürt'e nasib olmasın!.." Hiçbir kaynakta geçmeyen bu, vezni bozuk basit şiiri, Yavuz Sultan Selim gibi Farsça divan sahibi bir padişahın yazdığını düşünmek bile büyük kabahattir. Rivayet odur ki: Vaktiyle bir vali yurt dışından gelme yeşil mermerden güzel bir çeşme yaptırmış. Mermerler yetmemiş. Çok az bir yer açık kalmış. Vâli, bu mermerden aranıp bulunmasını istemiş. Bir köylü Kürt'ün ahırının eşiğinde bir tek parça yeşil mermer bulmuşlar. İstemişler, vermemiş. Ahırını yeniden mermerden yapalım demişler, dinlememiş. En son vâli kalkmış, Kürt'ün ayağına gelmiş. Rica etmiş. Bu sefer ağırlığınca altın istemiş. Vali kabul etmiş. Köylünün istediğini vermiş. Ama çok da içerlemiş. Çeşme bitince, bu hayal kırıklığı ile kitâbesine yukarıdaki şiiri yazmış. Vali kim? Çeşme nerede? Kitâbeyi kim okumuş? Bilen yok. Fıkralara gülüp geçilir. Nefret ve kin uyandırmak için kullanmaz. İstense, Türkler için de ne fıkralar uydurulur. Kürtler asırlarca dağlık bir mıntıkada ve göçebe olarak yaşamış bir halktır. Bu sayede misafirperverlik, yiğitlik gibi değerleri muhafaza ettikleri gibi, zaman zaman hodbin, hırçın, hatta kaba davranmaları da tabiîdir. Şehirlerdeki Kürtler arasında nezâket ve terbiyede Türklerden geri kalmayan az değildir. Yani mesele, belki göçebe davranışlarına şehirli reaksiyonundan ibarettir.
13.01.2010
Boğaz'ı donduran kışlar geride kaldı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
1954 Şubatında Tuna Nehri'nden Boğaz'a akan büyük buz blokları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını âdeta buz denizi haline çevirmişti. Buzlar eriyene kadar İstanbullu Boğaz'ı yürüyerek geçti... Kışların eskisi kadar şiddetli geçmemesini bazıları küresel ısınmaya bağlıyor. Halbuki havalar, 25, 50, 100, 1000 senelik gibi mevsim periyodlarına göre değişir. Belki 250 sene evvel de kışlar böyle idi. Kim ne derse desin, bizim nesil şiddetli kışlara, adam boyu yağan karlara, insanı korkutan buz sarkıtlarına, göz gözü görmeyen tipilere yetişmiştir. Vaktiyle İstanbul'da Haliç, hatta Boğaz donarmış. Evliya Çelebi bir damdan ötekine atlarken kedilerin bile donduğunu anlatıyor. Mecidiyeköy'e, Levent'e kurtların indiği çok uzak bir zaman değildir. DERYA DONDU Sabah kalkarsınız, ev boyu kar yağmıştır. Dışarı çıkmak mümkün değildir. Elinize kürek alıp karı küreyeceksiniz. Böyle açılan yolun iki tarafındaki karın aylarca kaldığı olurdu. Sadece yolu değil, çıkıp bacayı da küremek lâzımdı. Yoksa maazallah evi çökertirdi. Sokaklar günlerce buz tutar, yürümek zorlaşırdı. Pabuç üzerine lastik giyilir; bir de kaymamak için bez bağlanırdı. Zaten kışın mecbur olmadıkça dışarıya çıkılmazdı. Kış geceleri evler eğlenceli olurdu. Erkekler selâmlıkta, kadınlar haremde toplanıp sohbet eder, oyun oynardı. Mısır patlatılır, kestane közlenir, kahve içilirdi. Çay henüz hayatımıza girmemişti. Sultan Genç Osman zamanında şiddetli soğuklar oldu. Boğaz dondu. Şair "Bin otuzda derya dondu, bendeniz geçtim" diye tarih düşürmüştür. Rumeli'den İstanbul'a iaşe getiren gemiler limana yanaşamadı. Pahalılık, ardından kıtlık, padişaha tahtını ve hayatını kaybettirdi. Benzeri soğuklar kardeşi Sultan İbrahim zamanında da oldu. Bu padişah da tahtını ve hayatını kaybetti. Eski insanlar, başa gelen afetlerden birisini mesul tutardı. Avrupalılar veba salgınını Yahudilerin suçu olduğuna inanırdı. Bizde de bu soğukları, padişahtan bildiler. Sokakta hâli beğenilmeyen birine rastlanınca "Gözün kör olsun Mazhar Osman, nasıl görmedin bunu?" denirdi. Malum, Mazhar Osman akıl hastanesinin baştabibi idi. Bunun gibi, havaların iyi gitmemesi de Kandilli Rasathanesi müdürü Fatin Gökmen'den bilinirdi. Fatih Hoca da, "Bu Boğaz, bu Haliç, bu körfez, bu tepeler oldukça, İstanbul'da hava tahmini hayaldir. Bir günde dört mevsim yaşanır" derdi. İstanbul'un değişken havasını kadına benzetirlerdi. KIŞ ODASI Kış gelmeden evlerde bir hazırlık başlardı. Yün döşekler, yorganlar sökülüp yıkanır, didiklenir, serilir, sonra tekrar dikilirdi. Pazenler, fitilli pamuk hırkalar, pantuf terlikler, kürkler çıkarılırdı. Trikolar yoktu. Pazen, kadife, çuha kumaşlar yün ve pamuk ile kapitone edilir; hırka, yelek, ceket niyetine giyilirdi. Hemen herkes kürk giyerdi. Kürk boldu, çok da pahalı değildi. Ancak kürk şimdikinin aksine, çuha, kadife dış giysinin içine dikilir; elbisenin yakası üzerine devrilirdi. En şiddetli soğuklardan birinin yaşandığı Sultan İbrahim zamanında samur kürke çok rağbet olmuştu. O devre "Samur Devri" adı verilir. Evler, geniş, yüksek tavanlı, ahşap evlerdi. Her tarafı üfürdüğü için, çaputlarla delikler tıkanırdı. Pencere kenarları unlanır, kâğıtlanır; kapı önlerine perdeler takılırdı. Duvar ve sedirler halılarla, zemin hasır üzeri kat kat sergilerle kaplanırdı. Böylece bütün bir kışın geçirileceği kış odası hazırlanırdı. Soba bu odada yanar; ev halkı burada otururdu. Diğer odalar soğuk olurdu. Onun için dışarı çıkarken ayrıca bir yelek veya hırka giyilirdi. Mutfak Sibirya gibiydi. Hele helâya çıkmak bir ölümdü. Kış kileri de mühimdi. Kavurmadan, turşuya, pekmezden, patlıcan, biber, vişne, armut, dut kurusuna kadar kışa ne lâzımsa burada depolanırdı. Kavun, karpuz, üzüm bile asılarak muhafaza edilirdi. Şimdiki gibi turfanda yaygın değildi. Seyyar satıcı kadrosu bile kışın değişirdi. Sabah veya gece simitten başka, akşamları tahin-pekmez satıcısı; ardından evinde turşu kurmayan veya kuramayanlar için "Lahana biber turşusu, haniya bunun ekşisi" diye bağıran turşucu; sonra "Buuuzaaa" diye bağıran bozacı; ya da sırtında güğümü ile salepçi, öte yandan "Usta yapar, çırak satar!" narasıyla mısır ve buğday patlağı. "Mangal başı kış gününün lâlezârıdır" İlk zamanlar ocaklar vardı. Odun yanardı. Kömür yoktu. Odalar iyi ısınmazdı. "Önünüz kavurga kavurur, arkanız harman savururdu." Ocak başı itibarlıydı, herkese düşmezdi. Yaşlılar öne kurulur; çocuklar yanlarında; gençlerin kedi kadar şansı yoktu. Köylük yerlerde tandır yakılır, ev halkı etrafına dizilirdi. Kömür kullanılmaya başlanınca mangal yayıldı. Üzerinde yemek pişer, kahve pişer, kestane kavrulurdu. Bazıları elinde maşa mangal karıştırmayı iş edinirdi. Mangal başı sohbet erbabı için bulunmaz mekândı. Onun için şair "Mangal başı kış gününün lâlezârıdır" demişti. Mangal, pirinç, bakır veya sacdan olurdu. Ayaklı pirinç mangal makbuldü. Gövde ayrı, içine konduğu ayaklı kısım ayrıydı. Bu kısım odada durur, mangal dışarıda yakılıp getirilirdi. En âdisi topraktan ters koni biçiminde olur; iyi pişmemiş ise arada bir çatlardı. Titiz kimseler odunu, kömürü yazdan alınırdı. Çokları güzün alır; kışa bırakana iyi gözle bakılmazdı. Üstelik bunlar satıcının insafına kalırdı. Eskiden İstanbul'a develerle Trakya kömürü gelirdi. Odun ise merkeplerle satılırdı. Gemiler Kuruçeşme'ye Bulgaristan'dan kömür getirip indirirdi. Kışın sokak aralarında kızakla kömür satan olurdu. En makbulü meşe kömürü idi. Bunun elenerek tozu ayrılana eleme denirdi. Daha pahalıydı. Bu kömürün yanarken sesini dinlemek bile zevk verirdi. İyice yanıp kömürleşmemiş parçalara marsık denirdi. Alınan kömürde bunların olmamasına dikkat edilirdi. Bunlar mangalda kokar ve baş ağrıtırdı. Bazı satıcılar kömürü ıslatıp ağır çekmesini sağlardı. Bu kömür yanarken ıslık gibi ses çıkarırdı. Buna sidikli kömür denirdi. Mangala dizilen kömür çıra ile tutuşturulup üzerine borusu konur, hindi tüyünden yelpazesiyle yelpazelendikten sonra sacayağına oturtulurdu. Üzerine de kokmasın diye kesme şeker konurdu. Mangal limon kabuğu ile ovulurdu. Eski ahşap evlerde en büyük tehlike mangal devrilmesiydi. Ekseriya çocukların ayağı veya kadınların eteği takılır, kömürler etrafa saçılırdı. Mangal, adamı çarpardı. İyi yanmamış mangal, odayı zehirli gazla doldururdu. İyi yansa bile zamanla odanın oksijenini tüketirdi. Ümitsiz bazı âşıklar, yeni tutuşturulmuş mangalı odalarına alır; sigara yakıp uzanarak romantik şekilde acısız ve uykuda intiharı moda hâline getirmişti. Havagazı çıkınca unutuldu. Sobanın çıkışı yenidir. Soba çıktığında o kadar kolaylık getirdi ki, "Sobayı bulan iman ehli ise Allah Cennet-i âlâda yer versin; gâvur ise iman nasip etsin" diye dua etmişlerdi. Her odada soba yakmak zenginlere mahsustu. Bir odada yanar, gece diğer odaların havası mangalla kırılırdı. Sobaların da mangal gibi çok zarifleri vardı. Eskiyen, delinen sobalar da sac ile yamanırdı. Sonra kuzine çıktı. Hem ısınma, hem yemek pişirme için ideal idi. Kaloriferin girişi daha da yenidir. Vâkıa kalorifere benzer bir sistemi Romalılar zengin evlerinde kullanırdı. Doğubayezid'de 17. asırdan kalma İshakpaşa Sarayı'nda kalorifer tesisatı vardır. Modern usulde kalorifer 1850'lerde İngiltere'de bulundu. İlk parçalı radyatör ise 1899'da Amerika'da imal edildi. Osmanlıların son zamanlarında bazı resmî binalarda kalorifer tesisatı kurulmuştu. Yayılması 1950'lerden sonradır.
20.01.2010
OSMANLILARDA KARDEŞ KATLİ
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlılarda şehzâde katli meselesini doğru anlayıp değerlendirebilmek için öncelikle İslâm-Osmanlı hukuku ve siyaset geleneğini bilmeye ihtiyaç vardır. Hâdisenin çok esaslı tarihî, siyasî ve hukukî sebepleri bulunmaktadır. İktidarın, hanedan mensuplarının müşterek malı olduğu yolundaki eski Türk siyasî geleneğine (ülüş sistemi) göre, tahta kim çıkarsa, Allah onun hakan olmasını istemiş ve ona kut vermiş demektir. Bu ortaklık geleneği, tarih boyu menfi neticeler doğurmuş, ülkelerin parçalanmasına ve Türk devletlerinin yıkılmasına sebebiyet vermiştir. Nizam-ı âlem için Osmanlı Devleti'nde de XVII. asra kadar muayyen bir verâset sistemi yoktu. Güçlü ve talihi de yaver giden herhangi bir şehzâde padişah olabilirdi. Şehzâdeler merkeze eşit uzaklıktaki sancaklara bey olarak gönderilir, burada bir nevi staj görür; babalarının vefatında kim önce merkeze gelirse o padişah olurdu. Bu usulün de birtakım mahzurları vardı. Her şehzâdenin arkasında o sancağa ait büyük bir askerî güç teşekkül ediyordu. Saray halkı, asker, ulemâ veya vezirlerin teşkil ettiği birtakım klikler de, istikballerini bağladıkları bir şehzâdeyi taht iddiasına itiyordu. Nitekim hayattaki hemen her şehzâde arkasına düşman devletlerin de desteğini alarak ayaklanmış, binlerce insan ölmüş, ülke harap, millet perişan olmuştu. Anlaşılıyor ki, Osmanlılar, gerek önce ve gerekse kendi devirlerinde yaşanan tecrübelerden ders alarak, bu musibete uğramamak için bizzat aile mensuplarını fedâ etmekten gayri bir yol bulamamıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, kanunnâmesinde, şehzâde katlini düzenleyen bir hüküm koymuştur: "Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar." Titizlikle yazıldığı anlaşılan bu maddenin metni, hanedan mensuplarının öldürülme sebeplerine ve bunun hukukî mesnedine de açıkça işaret ediyor. Bir de kanun maddesinin, kardeş katli için, lâzımdır veya vâcibdir demeyip, yalnızca izin vermesi dikkat çekicidir. Kanunnâmede bir verâset usulü getirilmemiş; tahta en güçlü ve talihi yâver giden şehzâdenin geçeceği ve hanedanın taht iddiasında bulunabilecek diğer erkek mensuplarını bertaraf edebileceği esası formüle edilmiştir. Böylece İslâm hukukundaki hâkimiyetin bölünmezliği prensibi, hanedan mensuplarının canı pahasına da olsa, Osmanlı siyaset hayatına yerleşmiştir. Eğer muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi, tahta daha uygun şehzâdelerin önü kapanmış olacaktı. Maddede geçen "nizâm-ı âlem" ifadesi, cemiyetin çoğunluğunun menfaati demektir. Nizâm-ı âlem, yani dünyanın düzeni, umumun menfaati ile ayakta durur. Öldürülmeyenler İsyan etmiştir Kosova Harbi neticesi Sultan Murad şehid düşünce, vezir, kumandan ve âlimler Şehzade Bayezid'e biat edip, kardeşi Yakub Çelebi'yi derhal öldürmesini öğütlediler. Bu, Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli sayılabilir. Öldürülmeyen şehzâdeler mutlaka isyana kalkışmıştır. Yavuz Sultan Selim, tahta çıktığında kardeşi Şehzâde Korkut'u öldürtmeyip, kendisine vâlilik vermişti. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler mektup yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler. Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va'detmek talihsizliğinde bulunan Şehzâde Korkut'un mektubu Yavuz Sultan Selim'in eline geçti. Aynı zamanda bir fıkıh âlimi olan şehzâde, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu. Bundan sonra Osmanlı tarihi boyunca 39 şehzâde katledilmiştir. Ekserisi Fatih Kanunnâmesi'ni takib eden 150 yıl içindedir. Tarihî hâdiseler, çok da isteyerek yapılmadığını göstermektedir. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzâdeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vâkıadır. Bir başka deyişle biçare şehzâdeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir. İstediği verilmeyen askerler "Allah kardeşini eksik etmesin!" diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir. Sultan I. Ahmed'in tahta çıktığı 1603'ten sonra kardeş katli tavsamıştır. XVII. asır başından itibaren şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya; sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı. Acı bİr reçete Hâdiseleri ve şahısları, mekân ve zamanı nazara alarak değerlendirmek gerekir. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır. Kardeş katlini gayrimeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti'nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Bu tatbikat, Osmanlı hanedanı için kusur değil, bilakis bir övgü vesilesidir. Çünki devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedâkârlık yaparak, acı reçeteyi kendileri içmiş; ciğerpârelerini fedâ etmiştir. Böylece alınan tedbirlerle Osmanlılarda ne eski Türk devletlerinde olduğu gibi ülke parçalanmış ve ne de Avrupa verâset harplerindeki gibi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu devrede taht babadan oğula geçtiği ve böylece padişahların ortalama tahtta kalma müddetleri daha uzun olduğu için, siyasî istikrar bakımından bir üstünlük vardı. Şehzâde katli sebebiyle, Avrupa hanedanlarının aksine, hanedanın yan dallarından yürüyen bir aristokrasi teşekkül edememiştir. Bu bakımdan kardeş katli, devleti altı yüz yılı aşkın bir zaman ayakta tutan âmillerden biri olmuştur. Bir iki asır içinde Osmanlı Devleti'nde de bir verâset usûlü yerleşerek, hanedanın en yaşlısı tahta çıkmaya başlamış; bundan sonra şehzâde katli de hemen hemen tarihe karışmıştır. Peki bu yapılanlar şer'î hukuka uygun mudur? Bunu da gelecek yazıda ele alalım.
27.01.2010
BİR ORMANDA İKİ ARSLAN OLMAZ!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Sultan Fatih Kanunnâmesi'ndeki kardeş katline dair meşhur madde çok münakaşalar doğuruyor. Kardeş katlinin basit bir polisiye vak'ası olmadığı âşikârdır. Hukukî bir zemine oturtulmuş; ulema tarafından desteklenmiştir. DİN VE DEVLET EVLATTAN DAHA MÜHİM Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet'in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. Bir kimse iktidarı ele geçirmek için meşru hükûmete ayaklanırsa, buna isyan denir. Cezası da bütün hukuk sistemlerinde idamdır. Hazret-i Muhammed, bir yerde bir meşru hükümdar varken, hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisine bîat edilen kimsenin hayat hakkının bulunmadığını söyler. Nitekim "Bir ormanda iki arslan olmaz" atasözü meşhurdur. Şehzâde idamları çok acıdır, ama devletin dirliği ve milletin birliği endişesi başka çare bırakmamıştır. Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet'in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. İslâmiyet, devletin i'lâ-yı kelimetullah misyonunu akâmete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabiî ve meşru sayar. İctİhad İle İctİhad bozulmaz Henüz ayaklanmamış bir şehzâdenin, ileride ayaklanma korkusuyla idamı Fatih Sultan Mehmed'in Teşkilat Kanunnâmesi'ndeki meşhur maddeye dayanır: "Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar." Ulemânın çoğu buna cevaz vermiştir. "Ekser-i ulemâ tecviz etmiştir" ifâdesi bunu gösterir. Bazı âlimlerin karşı çıkması, bu tatbikatın gayrimeşru olduğunu göstermez. Hazret-i Muhammed, âlimlerin ilmî meselelerdeki ihtilâfının, ümmete rahmet olduğunu söyler. Birinin cevaz verdiği işe diğeri cevaz vermeyebilir. Bu durumda söz konusu görüşlerden birine uyanın yaptığı iş meşru olur. Çünki ictihad ile ictihad nakzolunmaz. Kaldı ki bir iş hakkında zamanın ulemâsının itirazda bulunmaması, zımnen tasvip edildiği mânâsına gelir. Ulemâ, hukuka aykırı gördükleri en küçük hâdisede, Yavuz Sultan Selim gibi celâlli bir padişaha bile itiraz ve ikazda bulunmaktan çekinmemiştir. İslâm hukuku, hükümdara birtakım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salâhiyetini tanımıştır. Hükümdarın, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi meşrudur. Buna siyaseten katl denir. Bazı âlimler, henüz suç işlemeyen, ancak ileride işlemesi muhtemel kimselerin say bi'l-fesad suçu çerçevesinde cezalandırılmasını meşru görmüştür. Şunu da söylemek gerekir ki, bu tatbikat Osmanlılara mahsus ve münhasır değildi. Sâsânîlerde, Roma ve Bizans'da, hatta Müslüman Endülüs, Mağrib ve Hindistan devletlerinde sıkça rastlanmaktadır. Ancak bunlarda maksat, devletin birliği ve milletin dirliğini korumaktan ziyâde, tahtı ele geçirmektir. Bu esnada Avrupa'da yıllarca süren verâset harplerinde ülkelerin harab olduğunu, binlerce insanın öldüğünü de hatırlamak lâzımdır. İş İşten geçmeden Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzâdenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz edilemez. Günümüzde terörle mücâdele çerçevesinde Amerikalı üst düzeyde yetkililer, "Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünkü suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi söz konusudur" diyor. Kaldı ki bu şehzâdeler öldürülmediği zaman, diğerlerini öldürecektir. Kur'an-ı kerîmde Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılır. Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca, "Bu çocuğun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevk edecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir" demiştir. Kur'an-ı kerîm, fitnenin adam öldürmekten daha şiddetli ve büyük olduğunu söyler. Şeyhülislâm İbni Kemal, Şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi, Kazasker Nişancızâde Mehmed Efendi, Kazasker Bostanzâde Yahya Efendi ve Kazasker Bosnevî Hüseyn Efendi gibi âlimler, kardeş katlini bu âyetlere dayandırıp meşru görür. Gerektiğinde umumî menfaat için hususî zararın tercih edileceği hukuk kâidesidir. Fıkıh kitaplarında konuyla alâkalı bir misal zikredilir: Düşman, Müslümanların üzerine taarruz etmiş ve birtakım Müslüman esirleri de siper yapmıştır. Atış yapılmadığı takdirde ülke düşman eline geçecektir. Bu sebeple, siper edilen esirlere, düşmana niyetle atış yapılır. Bunda umumun menfaati vardır. Eğer bu esirler ölmesin diye atış yapılmazsa, düşman ülkeyi işgal eder; ülke halkıyla beraber neticede bu esirleri de öldürür.Fırsat bulsalar yaparlar Şeyhülislâm Hâherzâde, fesatçıların ortalık sâkinken bile öldürülebileceğini fetvâ vermiş; zarureten geçici olarak fesatçılığı bırakıp gizlendiklerini söyleyerek, "Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir" meâlindeki âyet-i kerimeyi delil göstermiştir. Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac'ı henüz suç işlemediği halde Medine'den Basra'ya sürgüne göndermiş; "Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum" demişti. Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.
03.02.2010Osmanlı, belediyeleri kadılara emanet etti
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
İhtisap ağası, sık sık çarşıda kol gezip, narha ve ölçülerde hassasiyete uyulup uyulmadığını teftiş ederdi. İslâm tarihinde Hazret-i Peygamber devrinden beri, ihtisab (hisbe) teşkilâtı, bugünkü belediyelerin işini görürdü. Bu işi yapana da muhtesib denirdi. Muhtesibin salâhiyetleri, şimdiki belediye reislerinden daha genişti. Hem adlî ve hem de idarî salâhiyetleri haiz olarak, kanunları icra eder; uymayanları engellerdi. Ahlâk ve âdâba uygun davranılıyor mu, umumî yollar muntazam mı, halk sağlığına riayet ediliyor mu, çevre temizliği yerinde mi, binalar nizama uygun mu, köle ve hayvan haklarına uyuluyor mu, esnaf ve tüccar ölçü ve tartıda âdil mi, karaborsa yapılıyor mu, narha uyuluyor mu; bunları kontrol eder; gerekirse kabahatlilere ceza verirdi. KADILAR BELEDİYE REİSİ İDİ Osmanlılarda kadılar, Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, adlî işler yanında başka vazifelerle de mükellef tutulmuştu. Kadı, aynı zamanda bulundukları şehrin belediye reisi idi. Devlet, belediye hizmetlerinin zaten çok inkişaf etmediği bir zamanda, bu işi ulemâdan birisine vererek şehirlerdeki muhtemel çekişmelerin önüne geçmek istemiştir. İstanbul gibi büyük şehirlerde kadının mesuliyeti daha ağırdı. Şehrin iaşesine kadı bakar; kıtlık ve pahalılık olmaması için azami dikkat sarf ederdi. Şehrin çevresi İstanbul'u beslemekle mükellefti. Zahire Trakya, Bursa ve Romanya'dan; yetmezse Sivas, Tokat ve Amasya'dan gelirdi. Et, Balkanlardan, sonra Konya ve Mersin'den; tavuk eti Trakya ve İzmit'ten; balık ise Karadeniz kıyılarından getirtilmekteydi. Sebze ve meyve hem şehre bitişik Ortaköy, Kadıköy, Kemer, Maltepe gibi banliyölerdeki bostan ve bahçelerde yetiştirilir, hem de Bolu, Trakya gibi yerlerden getirtilirdi. Şehirde kapan denilen iç gümrükler vardı. Mallar buraya indirilip tartıldıktan sonra esnafa dağıtılırdı. Unkapanı ismi hâlâ yaşamaktadır. Büyük şehirlerde kadı, bu vazifelerini ihtisap ağası denen vekili vasıtasıyla yerine getirirdi. İhtisap, bazı devlet memuriyetlerinde ve amme hizmetlerinin görülmesinde âdet olduğu üzere, her sene bir meblağ karşılığında kapıkullarına veya güvenilir birisine iltizam (ihale) olunurdu. İhtisap ağası, bu iş için ödediği parayı, para cezaları ve esnaftan alınan vergiyle karşılardı. KİMSEYE GÖZ AÇTIRMAZDI İhtisap ağası, iş yeri açma ruhsatı verir; esnafı teftiş eder; ihtisabiye rüsumu (belediye vergisi) toplar; ibadetlerin icrasını kontrol eder; alenî oruç yiyenleri, açık-saçık gezenleri, umumî adap ve nizamı bozanları ikaz eder; ihracat yasağı olan malların satışına ve küçük çocukların çalıştırılmasına engel olur; para râyicine dikkat eder; posta işlerine ve hıfzıssıhhaya nezaret ederdi. Sık sık çarşıda kol gezip, narha ve ölçülerde hassasiyete uyulup uyulmadığını teftiş eder; karaborsayı önler; halkın şikâyetlerine bakar ve suçu görülen esnafı gerekirse hemen oracıkta cezalandırırdı. Şehirlerin asayişine ise yeniçeri ocağından vazifeliler bakardı. Bunlar yeniçeri ağasına tabiydi. Küçük şehirlerde ve kazalarda subaşı, polis ve zabıta işleri yanında, ihtisap ağasının vazifesini de yerine getirirdi. Ayrıca İstanbul, Galata, Eyüp ve Üsküdar kadıları her çarşamba sadrâzam riyasetinde toplanıp İstanbul meselelerini görüşür; toplantıdan sonra hep beraber çarşıda kol gezilerek esnaf ve halkın şikâyetleri dinlenirdi. BELEDİYE TEŞKİLATI KURULUYOR 1826 senesinde İhtisab Ağalığı Nizamnâmesi ile İhtisab Nezâreti kurularak ihtisap ağası sadrâzama bağlandı. 1846'da Zabtiye Müşirliği kurulup, ihtisap ağalığı buraya bağlandı. 1854'de İhtisab Nezâreti kaldırılıp, Avrupa'daki belediye teşkilâtının benzeri olarak İstanbul Şehremâneti kuruldu. Belediye teşkilâtı taşraya da teşmil edildi. Şehreminini hükümet tayin ediyordu. Belediye, topladığı vergileri mâliyeye ödüyor; kendisine mâliyeden tahsisat veriliyordu. Şehremininin vazifeleri, ihtisap ağasından farklı değildi. Şehremânetinin meclisi; ayrıca maiyetinde mühendis ve kavaslar bulunurdu. [Klasik devirde, resmî binalardan mesul şehremini başkadır. Bunların inşa ve tamiri, suyolu, köprü yapımı, İstanbul'daki resmî ve sivil binaların inşaat tekniği, sıhhat ve estetik bakımından kontrolü ile vazifeli mimarbaşı buna bağlıydı. Mimarbaşının maiyetindeki suyolu nâzırı şehrin su ihtiyacına, tâhir subaşı da temizlik işlerine bakardı.] 1857'de Şehremâneti'ne bina ve kadastro işlerinde yardımcı olmak üzere Beyoğlu'nda Paris modeli Altıncı Daire-i Belediye kuruldu. Sonra 1868'de bu daire örnek alınarak İstanbul 14 belediye dairesine ayrıldı. 1877'de Vilâyât Belediye Kanunu çıkarıldı. Buna göre belediye reisini, âzâları halk tarafından tayin olunan belediye meclisi seçiyordu. Kanun, belediyelere, imar işlerini tanzim ve kontrol, nâfia (bayındırlık), tenvirat (aydınlatma), tanzifat (temizlik), belediye mallarının idaresi, emlâk tahriri (yazımı), nüfus sayımı, pazar ve esnaf kontrolü, hıfzıssıhha tedbirleri alma, mezbaha kurma, mektep açma, yangın söndürme, belediye vâridâtını tahsil etme vazifelerini yüklemişti. Belediye teşkilâtı, cumhuriyet sonrasında da bu hâliyle faaliyetine devam ettiyse de zamanla bazı fonksiyonları budandı. İhtisap Ağası Osman Bey Sultan II. Mahmud zamanında ihtisap ağalığı yapan Osman Bey ve hikâyeleri çok meşhurdur. Osman Bey, bir teftiş esnasında, Edirnekapı surları dibinde bir merkebi güneşin altında sırtında yükle beklerken görüp çok kızmış. Hayvanın sahibini aratmış. Sur dışında bir köyden pazara gelmiş. Karşıdaki bir kahvede dinleniyormuş. O zamanlar Edirnekapısı şehrin girişi olup, canlı bir meydan idi. Merkebin ne kadar zamandır bu halde olduğunu öğrenmiş. Adamı yere yıktırıp, yükü sırtına vurdurmuş. Merkebin beklediği kadar böyle güneşin altında dört ayak üzere beklemesini emretmiş. Bir pazar teftişinde de satılan hindilerin kursağını yoklamış. Bir hayvanın kursağını boş görünce, hayvanı aç bıraktığı için sahibini azarlamış. Adamcağız "Ağam bir de sahibinin kursağını yoklasan?" deyince Osman Bey mahcup olmuş.
10.02.2010
MASONLAR DÜNYAYI YER ALTINDAN MI YÖNETİYOR?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Masonluk, son asırların üzerinde en çok tartışılan müesseselerinden birisidir şüphesiz. Dünya barışı, din ve ırka bakılmaksızın insanların kardeşliği, sosyal dayanışma gibi ulvî maksatlara hizmet iddiasındadır. Ancak halk arasındaki yaygın kanaat, masonluğun dünyayı yer altından idare etmek üzere kurulmuş gizli teşkilât olduğudur. Siyonizm'e hizmet ettiğine inananlar da çoktur. Son iki asırdaki hâdiselerin hepsinin ardında masonluk aranmış; her ülkede iktidardaki kilit isimlerin mason olduğu hayretle görülmüştür. Kulübe giriş çok enteresan ritüellerle gerçekleşir. Mensuplar gözleri bağlı bir şekilde merkeze götürülüp, sadakati sınandıktan sonra mukaddes kitaba yemin ettirilir. Tantanalı kıyafet ve semboller kullanılır. Bu halleri de masonlara karşı umumî bir ürküntü hâsıl etmiştir. Bilinmez, belki cemiyetin arzusu da budur. ATEŞTEN DOĞAN KULÜPCemiyetin menşeini Haçlı Seferleri sırasında 1118'de Kudüs'teki Süleyman Mâbedi'ni Müslümanlara karşı korumak için kurulan Templier (Tapınak) Şövalyeleri'ne kadar götürenler vardır. Bunlar Hasan Sabbah ile Müslümanlara karşı iş birliği yapmış; dünyada ilk bankacılık faaliyetini yürütmüştür. Filistin'e gidenler, soyulma tehlikesine karşı paralarını tarikata teslim eder; bunlar yolcuya mühürlü bir kâğıt verir; parasını tarikatın Filistin'deki temsilcisinden alırdı. Bunların çoğu yolda öldüğü için tarikat çok zenginleşmiş; krallara bile borç verir olmuştu. Böylece giderek güçlenip devlet içinde devlet hâline geldi. Artık kendilerini dine uymak zorunda pek hissetmemeye başlayınca, Papa bunları aforoz etti. Tarikata borcunu ödeyemeyen Fransa Kralı IV. Philippe 1314'te şövalyeleri muhakeme ettirip yaktırdı. Rivâyete göre duvarcı kılığında İskoçya'ya kaçan bir grup sayesinde gizliden gizliye devam eden tarikat; tarih sahnesine masonluk olarak çıktı. Fransız ihtilâliyle Fransa krallarından; İtalyan ihtilâliyle de Papalık'tan intikamını aldı. Da Vinci Şifresi gibi kitaplar hep bu irtibatı mevzu edinir. Masonluk, kökü Roma'ya kadar giden bir meslek dayanışmasıdır. Şark dünyasındaki benzeri âhiliktir. Orta Çağ'da zanaatkârlar hükümdarın emrinde faaliyet gösterirdi. XIII. asırdan itibaren bir grup zanaatkâr, kilisenin desteği ile hükümdarlarının kontrolünden çıkıp serbestçe faaliyet gösterme ve hür biçimde dolaşma imtiyazı elde etti. Bunların başında duvarcılar geliyordu. Farmason hür duvarcı demektir. Zamanla zanaatkârların yanı sıra burjuvalar da masonluğa kabul edilince hür ve kabul edilmiş masonluk ortaya çıktı. Masonluk, mensuplarını bilhassa siyasî otoriteye karşı koruyup kollar; onlara elit bir hayat sağlardı. Siyasîler, kendilerine karşı hareketlerin odağı olabileceğinden korktukları için masonluğa karşı çıkardı. Ama zamanla masonlar ileri gelen devlet adamlarını aralarına alarak rahatladılar. Sembollerle dolu esrarlı ritüelleri çok kimseyi ürkütürken, masonları gülünç bulup, "kafayı çekmek için bir araya toplanmış zengin ve yakışıklı çocuklar" olarak alaya alanlar da az değildi. Rousseau, Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi mason filozoflar, hürriyet savunucuları idi. Hükümdarların salâhiyetlerinin kısılması, faaliyetlerinin serbestçe yapılmasına imkân hazırlayacaktı. Lafayette, Danton, Mirabeau gibi Fransız İhtilâli'nin önde gelenlerinin ekserisi; Birleşik Amerika'yı kuranların üçte biri; Rusya'da komünist ihtilâlini yapanların çoğu masondu. Masonlar, bunu iftiharla açıklar. İtalyan ve Yunan ihtilâlcileri de masondu. Washington'daki yapılarda hayli mason sembolleri vardır. Dolarlarda "dünyayı gören göz" sembolü bile, masonların "Evrenin Yüce Mimarı" adını verdikleri Tanrı'yı ifade eder. Masonlar popülaritelerini arttırmak için dünyada başarılı hemen herkesi mason olarak göstererek propaganda yapardı. Artık böylelerine fahrî mason rütbeleri verilmektedir. Masonlar, İskoç ve Fransız masonluğu olmak üzere bazen birbirine rakip iki grupta faaliyet gösterir. Birincisi geleneklere bağlı, ikincisi modernisttir. Ateistler mason olamaz. Bütün dinlere eşit mesafede bakılır; ama fiiliyatta Yahudiler ve kadınlar kulübe alınmaz. Yahudilere kapılar son asırda açılmıştır. Kadınlar için merkeze bağlı ayrı teşkilatlar (soroptimistler gibi) kurulur; ayrıca Rotary ve Lions gibi kulüpler vasıtasıyla da faaliyetler daha nötr biçimde yürütülür. Masonluğun dünyadaki en büyük muhalifi Katolik Kilisesidir. Papa XII. Clementus, 1738'de masonları aforoz etmişti. Bununla beraber bugün yüksek rütbeli din adamlarından bile mason olanlar vardır. Hatta 1978'de kısa bir müddet papalık yapan I. Ioannes Paulus'un, mason karşıtlığı sebebiyle düzenlenen bir komploya kurban gittiği söylenir. Osmanlı ülkesinde masonluk 1721 yılında Paris'e Osmanlı sefiri olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin oğlu ve kethüdâsı Said Çelebi, mason olan ilk Türk kabul edilir. Diplomatların, bilgi alabilecekleri elit çevrelere girebilmek için mason olması o zaman tabiî karşılanmıştır. İlk loca 1723'de Galata'da; sonra 1747'de Haleb, 1760'da İzmir'de açıldı. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri ve Bektaşîlerle irtibatlı görüp masonluğu yasaklayınca, kulüp yer altına indi veya Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye gibi cemiyetler şeklinde teşkilâtlandırıldı. Zamanla bütün dünyada olduğu gibi masonlar idarede söz geçirmeye başladı. Paris sefiri iken masonluğa giren Reşid Paşa, İngiltere'nin baskısıyla sadrazamlığa getirildi. Sadullah Paşa, Fuad Paşa, Mithat Paşa, Vefik Paşa masondu. Sultan Aziz zamanında meşrutiyet idealini ateşleyen Ziya Paşa, Şinasi, Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal, Besim Ömer Paşa gibi Genç Osmanlılar masonluğa girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle polisin bile giremediği ecnebi evlerinde toplanıldığı için, mason locaları serbestçe faaliyete imkân veriyordu. Bazıları için de din kaideleri ve geleneklerle biçimlenmiş cemiyet baskısından kurtulup rahatça içki içme, kumar oynama ve kadınlarla serbest münasebet kurmayı kolaylaştırıyordu. Geçen asırda Avrupa hükümdar ve prenslerinin çoğu bu tesirli cemiyete mensuptu. O devirde masonluk, âzâlarını sosyal bakımdan destekleyen bir kulüp hüviyetinden öte bir imaja sahip değildi. Bugün bile masonluğa girenlerin çoğunun maksadı sosyal ve malî imkânlarını arttırmaktır. Hakikî misyonu bunları pek alâkadar etmemektedir. Bu bakımdan masonluğun dünya siyasetindeki rolü bugün hayli azalmış; skandallarla prestijini oldukça kaybetmiştir. Şurası bir gerçektir ki masonlar ne dünyayı yer altından idare eden güçlerin lobisi, ne de kafayı çekmek için bir araya gelmiş şık ve zararsız erkeklerdir. İkisinin arasındadır. Sultan II. Abdülhamid, dünya siyasetindeki rolünü görüp masonluğa açıkça tavır almadı. Siyasetle uğraşmamak şartıyla serbest bıraktı. Hatta maddî yardım yaptı. Ama hep sıkı kontrol altında tuttu. Bununla beraber çoğu mason olan İttihad ve Terakki Cemiyeti mensupları Makedonya Risorta locasında toplanıp, mason ritüellerine uyardı. Çoğu cumhuriyet devrinde de siyaset sahnesinde rol aldı. Derken Kemalistlerden Turancılık idealine bağlı olanlarla (Mahmut Esat, Recep Peker gibi), milliyetçiliği reddedip mason kardeşliğini benimseyenler (Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü, Hasan Saka gibi) arasında şiddetli bir ihtilaf çıktı. Halkçılık prensibi, vatandaşların ancak Halk Partisi çatısı altında teşkilâtlanabileceğini öngördüğünden, 1935'te Türk Ocağı dâhil, bütün sivil cemiyetlerle beraber mason cemiyeti de kapandı. Masonlar bu devreye "uyku devresi" derler. İnönü, 1948'de mason faaliyetlerine dernekler kanunu çerçevesinde çalışmak üzere izin verdi.
17.02.2010
Padişah kiminle evlenir?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlı harem hayatını tasvir eden bir tablo. Hükümdar ailelerinin evliliği her zaman ve her yerde mühim bir mesele teşkil etmiştir. Mavi kanlılar ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla bitecek evlilikler yapmışlardır. Avrupa'da asiller ancak kendi sınıflarından biri ile ve hükümdarın iznini alarak evlenebilirdi. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber morganatik sayılır; bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının unvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu. BEREKETLİ GELİNLER Padişahlar, Kanunî Sultan Süleyman'a kadar umumiyetle Anadolu beyliklerinden kız alıp vermiş; Hıristiyan komşu devlet prensesleriyle de siyasî evlilikler yapmıştır. Şer'î hukukta Müslüman bir erkek, Ehl-i kitap bir kadınla evlenebilir. Böyle evlenen ilk padişah Orhan Gâzi'dir. İki Bizans prensesi ve bir tekfur kızıyla evlenmiş; Murad Hüdâvendigâr, Müslüman olan tekfur kızı Nilüfer Hatun'dan doğmuştur. Murad Hüdâvendigâr Bulgar; Yıldırım Sultan Bayezid ve Sultan II. Murad Sırp kralının; Sultan Fatih Mora despotunun kızlarıyla evlenmiştir. Ayrıca Yıldırım Sultan Bayezid Germiyan ve Aydınoğlu, Çelebi Sultan Mehmed, Sultan Fatih ve Sultan II. Bayezid Dülkadir, Sultan II. Murad İsfendiyar prensesleriyle, Yavuz Sultan Selim ise Kırım Hanı'nın kızıyla evlenmiştir. Yıldırım Sultan Bayezid, Germiyanlı Devletşah Hatun ile evlenirken tantanalı bir düğün yapılmış; bütün beyler düğüne çağrılmıştı. Gelin hanım Kütahya, Tavşanlı, Emet ve Simav'ı çeyiz olarak getirmişti. Zamanla Balkan ve Anadolu beylikleri ortadan kalktı. Osmanlı hânedanından başka bir aristokrasinin teşekkülüne imkân vermek istemeyen padişahlar, küçük yaşta saraya alınıp yetiştirilen câriyelerle evlenmeyi tercih etmeye başladı. Padişahlar böylece hem saray terbiyesiyle yetiştirilen güzel, zeki ve iyi huylu kızlarla evlenmiş; hem de bazılarının padişaha hısımlık yoluyla devlet içinde nüfuz kazanmalarının önüne geçmiş oluyorlardı. Klasik devirde hür kadınla evlenen iki padişah vardır: Sultan Genç Osman ile Sultan İbrahim. Talihin ne cilvesidir ki ikisi de taht ve canını kaybetmiştir. Şer'î hukukta şartları hâiz bir erkek en fazla dört hür kadınla evlenebilir. Câriyelerle evlenmekte ise bir sınır yoktur. Bu câriyeler padişahın mülkü olduğu için, ayrıca nikâh da kıyılmazdı. Câriyeden çocuk doğduğu zaman statüsü değişir ve ümmü veled olurdu. Efendi ölünce hürriyetini kazanırdı. Çocuk ise hür doğardı. Padişah, hanımlarına Sultan Kanunî devrinden itibaren bir asır boyunca haseki denilmiştir. Bunların daha ziyade padişaha çocuk veren hanımlar olduğu anlaşılıyor. XVII. asır sonundan itibaren bu hanımların ilk dördüne padişah tarafından kadınefendi unvanı verilmiş; sonraki dördüne de ikbal denilmiştir. Bunların dışındaki padişah câriyelerine gözde veya odalık denirdi. Bu unvanları padişah dilediği hanımına verir ve geri alabilirdi. Birisi ölür veya boşanırsa bir başkası onun yerine geçerdi. SOY BABADAN DEVAM EDER İlk zamanlar saray câriyeleri Balkan asıllı idi. Sonra güzelliğiyle meşhur Ukraynalıların sayısı arttı. Bu kızlar harb ganimetlerinden padişahın hissesine düşer veya ecnebi hükümdarlarca hediye edilirdi. Bir kısmı haremde hizmet eder, bir kısmı padişah hanımı olmak üzere yetiştirilirdi. Fetihlerin azaldığı devirlerde Kırım Hanı'nın esir alıp İstanbul'a hediye gönderdiği câriyeler saraya alındı. Fetihler tamamen durunca da esir tüccarlarından istifade edildi. O devirde dünyanın her tarafında köle ve câriyeler Osmanlı ülkesindekilerle kıyaslanamayacak kadar kötü şartlarda yaşıyordu. 19. asırda sarayda artık Kafkasyalı câriyeler vardı. Bu devirde aslı hür olma ihtimaline karşı câriyelerle ihtiyaten nikâh-ı tenezzühî kıyılıyordu. İslâmiyet, ırk yerine din kardeşliği esasını koyduğu için başka ırklardan kadınlarla evlenmekte beis görülmemiştir. Üstelik bu kadınların hepsi sarayda Müslüman-Türk terbiyesiyle yetişmiş; dindarlıkları ve hayır-hasenatları dillere destan olmuştur. Üstelik nesep ilminin umumî prensibine göre soy babadan devam eder. Sultan Abdülmecid zamanında köle ticaretinin yasaklanmasıyla câriye sayısı çok azaldı. Bunun üzerine Anadolu'ya hicret etmiş olan Kafkasyalı ailelerin kızları küçük yaşta saraya alınıp terbiye edildi. Ama bunlar hür olduğu için artık nikâhla alınıyor ve dört kadın sınırına dikkat ediliyordu. Padişah yeni bir hanımla evlenmek isterse, bunlardan birini boşardı. Ama bu kadın, hele çocuğu varsa, saraydan ayrılmayıp dairesinde oturur, rütbesini de kaybetmezdi. Şehzâde anneleri dul bile olsalar başkasıyla evlenemezlerdi. İleride padişah olacak birisinin üvey babası ve üvey kardeşleri olması düşünülemezdi. Seçimi, Valide Sultan yapardı Padişahla evlenecek kız ve câriyelerin seçimi, haremin reisi olan vâlide sultana aitti. Kendi dairesinde hususî terbiye ettiği kızlardan uygun gördüğünü oğluna takdim ederdi. Sarayda çok çocuk doğması hânedanın devamı için arzu edilen bir şeydi. Padişahın harem câriyeleriyle alâkası büyük bir ciddiyet içinde cereyan ederdi. Bu kızlarla oturup zevk ve safa yapması vâki değildi. Hele câriyeleri yola dizip istediğinin önüne mendil atması, çırılçıplak soyup havuzda oynatması, sonra da seyrederek eğlenmesi gibi hâdiseler, Batılı roman yazarı ile ressamlarının uydurmasıdır. Gerçi câriyeler hür kadınlar gibi başlarını kollarını örtmeye mecbur değildir. Ama birbirlerine ve başkalarına karşı geri kalan yerlerini örtmeleri gerekir. Padişah hareme gelmeden haremağası haber verir, herkes dairesine çekilir, yol üzerinde kimse kalmazdı. Hatta Sultan III. Osman'ın, yürürken ses çıkarsın da herkes padişahın geldiğini anlayıp çekilsin diye pabuçlarının altına demir ökçe çaktırdığı söylenir. Nazar-ı hümâyuna kavuşup padişahla evlenen kız büyük bir talihe kavuşurdu. Çocuğu olur, hele oğlan doğurursa statüsü değişirdi. Kendisine tahsis edilen dairede hizmetkârlarıyla yaşardı. Ancak bunların padişah üzerinde vâlide sultan gibi nüfuzu yoktu. Sultan Kanuni'nin çok sevdiği hanımı Hürrem Sultan'ın tesirinde kaldığı mübâlağa edilmiştir. Padişahın gönlünü başka birinin çalması da muhtemeldi. Ancak câriyeler çok iyi yetiştirildiği için buna her zaman hazırlıklı idi. Kıskançlık tabiî olmakla beraber sarayda ayıp karşılanırdı. Padişah hanımları birbirine kardeş veya yoldaş diye hitap ederdi. Bazı padişahlar hanımlarından birine çok bağlanmışlardır. Meselâ Sultan İbrahim, Hadice Terhan'a ve Sultan II. Abdülhamid, Müşfika Kadınefendi'ye çok düşkündü. Padişahın haremde, bahçede veya başka bir yerde görüp beğenmesi de mümkündü. Şehzâdenin kendi dairesinde câriyeleri vardı. Padişah olunca haremini bunlardan kurar; eski padişahın hareminden de isteyenleri alır, geri kalanları eski saraya taşınırdı. Âdile Sultan gibi bazı sultanların yetiştirdikleri câriyeler de Sultan Mecid ve Sultan Hamid gibi padişahlar tarafından tesadüfen görülüp hareme alınmıştır. Saraya geldiklerinde câriyelere Dilfirib, Nazikeda, Gülruh, Mihrişah, Perestû gibi Farsça ahenkli isimler verilirdi. Hepsi güzel okuyup yazar, dikiş-nakışta mahir, edebiyattan anlar, şiir yazar, çok nazik ve vakur, oturmasını kalkmasını iyi bilirdi. Ecnebi lisan öğrenenler de vardı. Padişah haremlerini tanıyanlar hayranlıklarını gizlememişlerdir.
24.02.2010
Dünya Müslümanlarının kalbi İstanbul'da atardı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Halife ve emîrül-müminîn, Hazret-i Peygamber'e vekâleten devlet reisliği yapan hükümdara verilen isimdir. XVI. asırdan sonra Osmanlı padişahları için de kullanılmıştır. Padişahın aynı zamanda "Dünya Müslümanlarının Lideri" olduğunu ifade eder. İlk devir padişahları, Kahire'deki halifeye sembolik de olsa tazim gösterirdi. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethinden sonra, Abbasî halifeliği son buldu. Sultanlık ile halifelik sıfatı Osmanlı padişahında birleşti. Böylece yaklaşık beş asırdır yalnız ruhânî otoriteyi hâiz bulunan halifelik, tekrar dünyevî otorite kazandı. Türkistan'daki Şeybânî Hanlığı, Hindistan'daki Gucerat Sultanlığı ve Hümâyun Şah'tan itibaren Gürgâniyye Devleti, Kaşgar Hanlığı ve 1727'de İran, Osmanlı padişahını bütün Müslümanların halifesi olarak tanıdığını ilan etti. İNCE DİPLOMASİPadişahların halife sıfatına ayrı bir ehemmiyet verişleri, sonraki asırlara rastlar. Çünkü bunun devlet reisi demek olduğunu, İslâmiyette ruhânî liderliğin bulunmadığını biliyorlardı. 18. asırdan itibaren, Kırım gibi Müslümanların yaşadığı bazı topraklar elden çıkınca, Osmanlı padişahı bu topraklarda yaşayan Müslümanların dinî ve dünyevî menfaatlerini korumayabilmek için, kurnazca halifelikten gelen bir manevî/ruhânî otorite iddiasında bulundu. Bunu dünya devletlerine de kabul ettirdi. Nitekim sonu mağlubiyetle bitmiş ilk Osmanlı-Rus Harbi'nin ardından imzalanan 1774 tarihli Kaynarca Muahedesi ile bu husus resmiyet kazandı. Böylece o zamana kadar ancak kendi topraklarında yaşayan halkın üzerinde dünyevî otoritesi bulunan padişah, halife sıfatıyla, bu topraklar dışındaki Müslümanlar üzerinde de, Papa'nın Papalık Devleti dışındaki Katolikler üzerindeki otoritesine benzer bir şekilde ruhânî bir mevki kazanmış oldu. Osmanlı padişahlarının, halife sıfatını bilhassa milletlerarası platformda vurgulamaları, daha evvel halife sayılmadıklarını veya halifeliğin münhasıran ruhânî/sembolik bir makam olduğunu göstermez. Bu politikanın altında tamamen pragmatik ve diplomatik mülâhazalar yatar. Bilhassa Sultan II. Abdülhamid, İslâm birliği siyasetine yardımcı gördüğü bu sıfatı daha çok vurguladı. İşgal altındaki Müslüman beldelerine medreseler yaptırdı; kitap ve âlimler gönderdi. Ekserisi esaret altındaki Müslümanlar bu vesileyle yüzlerini İstanbul'a çevirdi. "Sizden olan emir sahiplerine uyun!" meâlindeki âyet-i kerîme ile zamanın halifesine biat etmeden ölenin câhiliye ölümüyle öleceğini bildiren ve sultan olmayan beldede oturmayı yasaklayan hadîsler gereği; halifenin bulunmadığı yerde âlimlere ve onların sözlerine göre hareket eden bir vekile manevî de olsa bağlılık öngörülmüştür. İstanbul'daki halife, siyasî gücü sınırlı olsa bile, dünya Müslümanlarının birlik ve istiklâl emelini canlı tutmuştur. İNGİLTERE ÜRKÜYOR Gayrimüslimlerin hâkimiyeti altına giren ülkelerde, Rusya, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Kıbrıs, Bosna-Hersek ve Yunanistan'da İstanbul'dan tayin edilen müftü ve kadılar varlığını devam ettirdi. Bunlar, beldelerindeki Müslümanlar üzerinde halifenin vekili sıfatıyla şer'-i şerîfi tatbike çalıştılar. Vakıflara, Müslüman mekteplerine, neşriyata sahip çıktılar. Yunanistan'da hâlâ müftüler Müslümanların dinî ve hukukî işlerine bakar. Bu siyasetin semeresi 20. asır başlarında da görüldü. Başta Türkistan ve Hindistan olmak üzere, müstemleke Müslümanları, Anadolu'nun işgali münasebetiyle akıl almaz maddî ve manevî yardımlarda bulundular. Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, halifenin bu nüfuzundan çekinerek, 19. asırda politikasını halifeliğin gücünün azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etmişti. II. Meşrutiyet ve Cihan Harbi neticesinde bu emeline nâil oldu. 1909'da halifenin dünyevî gücü budandı. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanatın ilgâsıyla saltanat ve hilâfet birbirinden ayrılarak icrâî bir salâhiyeti bulunmayan sembolik bir halifelik tesis edildi. Sultan Vahîdeddin'in yerine veliahd Abdülmecid Efendi Ankara'daki meclis tarafından bu makama getirildi. Ülkeden ayrılmak zorunda kalan Sultan Vahîdeddin neşrettiği deklarasyonla anayasa değişikliği sayılan bu kanunun padişahın tasdiki olmaksızın yürürlüğe giremeyeceğini, bu sebeple anayasaya aykırı olduğunu, üstelik saltanat ile hilâfetin birbirinden ayrılamayacağını beyan etti. Böyle bir makamı kabul ettiği için de amcazâdesini kınadı. BASKI NETİCE VERİYOR M. Kemal Paşa'nın dünya siyasetinde mühim rolü bulunan halifeliği muhafaza etmek istediği; Lozan müzâkerelerinin kesilmesinin de bu yüzden olduğu söylenir. Sömürgelerinde milyonlarca Müslümanın yaşadığı İngiltere'nin baskısına dayanamayan Ankara Hükümeti, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarttığı bir kanunla halifeliği kaldırdı. Dünyanın en eski ailelerinden Osmanlı hânedanı yaşlısından beşiktekine kadar kadını ve erkeğiyle sınır dışı edildi. İslâm dünyasında hayret ve infialle karşılanan bu hâdise üzerine Mısır Meliki Fuad ve Mekke Şerifi Hüseyin gibi kimseler halifeliği kendi şahıslarında ihyâ etmek istedilerse de, gerek Müslümanların hüsnü kabul göstermemesi, gerekse İngiltere'nin engellemesi sebebiyle bir şey elde edemediler. Dünya Müslümanları tarafından birkaç defa toplanan Hilâfet Şûrâsı'ndan da bir netice çıkmadı. Böylece İslâm tarihinin bu en eski müessesesi tarihe karışmış oldu. Son zamanlarda Amerika ve İngiltere, terörü önlemek ve İslâm dünyasını bir elden kontrol etmek maksadıyla, hilâfetin ihyâsını gündeme getirmektedir...
03.03.2010
YARGI REFORMUNU Osmanlı da yapmıştı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hazret-i Ömer'in "Adalet mülkün temelidir" sözünü kendisine kâide edindiği için, Osmanlılar adaletin tecellisine çok ehemmiyet verirdi. Mülk burada hem devlet, hem de mülkiyeti ifade eder. Bu bakımdan adliye teşkilatı, klasik zamanlarda devletin en iyi işleyen uzvu olmuştur. İyi yetişmiş hâkimler, süratli muhakeme ile adaleti tevziye çalışmıştır. Ancak her devrin hükmü bir değildir. Devletin malî bakımdan zayıflaması, askerî, siyasî ve adlî zaafı da beraberinde getirdi. Devletin esasını teşkil eden adalet sistemi bozulunca, başka unsurların ne halde olduğu pek de mühim değildir. 19. asra gelindiğinde çözülme artık su yüzüne çıkmıştı. Bunun önüne geçmek için hukuk sistemi ve adliyede çok mühim ıslahatlar yapıldı. Bu değişim, imparatorluğun sonuna kadar devam etti. Nitekim Osmanlılarda hâkim olan telâkkiye göre, hayatın kanunu inkılâp (değişme) değil, nizam (düzen); ideal olan da evrim değil, dengedir. ADLİYE ISLAHATINA SEBEP NE? Zamanla geliri düşük, dedikodusu bol olan kâdılık tercih edilmez oldu. Bu sebeple mahkemeler hukukî ehliyet ve ahlakî meziyetçe pek de yüksek olmayan kâdı vekilleri elinde kaldı. Hediye ile rüşvetin arasının çok iyi ayrılamaması suiistimallere yol açtı. Mahallî güçler, adliyeye nüfuz etmeye kalkıştı. Sanâyi inkılâbını takiben dış ticaret gelişti. Pek çok Avrupalı tüccar Osmanlı ülkesine gelip gitmeye, hatta yerleşmeye başladı. Bunlar hukukî ihtilaflarını, bu sahadaki baş döndürücü gelişmeyi hâliyle takip edemeyen ve dolayısıyla ticarî örfleri pek bilemeyen kâdı mahkemelerine götürmek yerine; tüccar hakemlere havâle ediyordu. Bundan da Müslümanlar zarar görüyordu. Devlet, bu işi düzene sokmak istedi. Avrupa devletleri, Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimleri himâye bahanesiyle müdahalelerde bulunmaya başlamıştı. Bunların kışkırtmalarından çekinen Bâbıâli, gayrimüslimlerin de memuriyete alınmasına izin vererek, bunların da katılabilecekleri yeni mahkemeler kurmayı düşündü. Bu gibi sebeplerle adliye reformuna kalkışan hükümet, hem merkezî idareyi güçlendirmeyi, hem de iç ve dış meseleleri çözmeyi maksat edindi. Bunu yaparken de şer'î hukuka uygun davranmayı ihmal etmedi. Bütün icraat, şeyhülislâmlığa arz edilerek buradan gelen teklif ve tavsiyelere uymaya itina olunmuş; ıslahatla vazifeli meclislerde birer müftü bulundurulmuştur. Bu devirde adlî ıslahatın mimarının Ahmed Cevdet Paşa gibi itibarlı bir âlim oluşu da bu hususta teminat teşkil etmiştir. Hukuk ve adliye ıslahatı yapılırken dengeler fevkalâde gözetilmiş; halk ve ulemânın reaksiyonuna sebebiyet vermekten kaçınılmıştır. Bu sebeple Tanzimat devrine bir düalite (ikicilik) hâkim olmuştur. Medrese yanında mektep, şer'iyye mahkemeleri yanında da nizâmiyye mahkemeleri varlığını sürdürmüştür. Siyasî ve sosyal hayatımızda düalite hep var olagelmiştir. FRANSA ÖRNEĞİ Adlî ıslahat yapılırken kadı mahkemeleri muhafaza edildi. Ancak vazifeleri şahıs, aile, miras, vakıf ve kısas ile sınırlandırıldı. Öteden beri mahkeme hâsılâtıyla çalışan kadılara maaş bağlandı. Suç işlemedikçe azledilmeyecekleri esası getirildi. Kadı mahkemelerinin yanında Fransa örneğine göre yeni mahkemeler kuruldu. Ceza, ticaret, toprak davalarına bakmak bunlara verildi. Nizamiye Mahkemesi denilen bu yeni mahkemelere ehil hâkim olmadığı için kadılar riyaset ederdi. Ayrıca halktan seçilmiş biri Müslüman, diğeri gayrimüslim iki âzâsı vardı. Sulh, bidayet ve istinaf derecelerinin en üstünde temyiz mahkemesi olarak Divan-ı Ahkâm-ı Adliye vardı ki Cumhuriyetten sonra Yargıtay adını aldı. Ticaret, idare ve askerî mahkemeler de bu devrin mahsulüdür. Kadı ve hâkim yetiştirmek üzere hukuk fakülteleri kuruldu. Bu ıslahatın modeli Avrupa olmuştur. Avrupa sistemi iyi olduğu için değil, öncelikle güçlü olduğu için örnek alınmıştır. Tanzimat ricâli, o devirde liberal mutlak monarşinin hâkim olduğu Fransa'nın idare tarzını, Osmanlı bünyesine uygun, ideal bir sistem olarak görmüştür. Tanzimat ıslahatının hepsinde olduğu gibi, adliyede de kültür bakımından o zamanlar Avrupa'nın en gözde ülkesi Fransa'dan ilham alınmıştır. Bunda, bu ülkeyle eskiden beri süregelen dostâne münâsebetlerin yanında; Osmanlı reformcularının Fransa'da tahsil görerek bu ülkenin kültürünü benimsemeleri; Fransa'nın büyük ihtilâlden bu yana dünyaya kültür ihracı iddiasında bulunması; ayrıca Fransa adliyesinin İngiltere, Avusturya ve Rusya'daki adlî sisteme göre örnek alınmaya daha elverişli görülmesi de tesirli olmuştur. Bu devirde neşrolunan mevzuatın büyük ekseriyeti Fransa'dan iktibas edilmiştir. Yeni kurulan mektepler ve vilâyet teşkilatında da aynı şey bahis mevzuudur. Bunlar yapılırken şer'î prensiplerle ters düşmemeye itina edildi. Bu sistem cumhuriyetten sonra aynen muhafaza edildi, ancak şeriatin sembolü olan kadı mahkemeleri ve medreseler kaldırıldı. BÜNYE MESELESİ Gelin görün ki Fransa'da iyi yürüyen sistem, Osmanlı bünyesine uymadı. Geniş topraklar üzerinde vasıflı hâkim sayısı hiçbir zaman istenen seviyeye gelemedi ve adliye eskisinden de problemli hâle düştü. Osmanlı adlî sistemi yüz yıl öncesine ait bir modelin taklidinden öteye geçemedi. Fransa gibi kültür ihracı politikası izlemediği ve esasen Osmanlı ülkesinde de iyi tanınmadığı için İngiltere taklide değer bulunmamıştı. Halbuki hiç değilse hukukî ve adlî yapısı Osmanlı Devleti'ne daha çok benzeyen bu ülke örnek alınsaydı, ıslahattan daha çok fayda elde edilebilirdi. Bizde siyaset ve cemiyetteki problemlerin kaynağı, her şeyin ucunun Fransa'ya dayanmasındadır. Meşrutiyet sadrâzamı ve İslâmcılık cereyanının liderlerinden Said Halim Paşa 1919 yılında şu itiraflarda bulunuyor: "Adalet sistemimizi ıslâh etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık. Halbuki Fransız cemiyeti, bizimkine aslâ benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hâli, âdetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kâfi görüldü. Halbuki kimse, Fransa'ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icrâ eylediğimiz adliye ıslâhatının da bunca seneler çalıştıktan sonra mâlûm şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir. Bu yeni kurulan mahkemeler, Fransız mahkemelerinden üstünkörü alınmış olduklarından, getirildikleri muhit ile hiç ilgisi yoktu. Memleketimize Fransa'nın kendisi kadar yabancı idiler". Yargı reformu kaçınılmaz ise, o halde herhangi bir devletin numune alınmasının veya millî karakterde olmasının esasen pek önemi yoktur. Mesele tamamen pragmatiktir. Hele reformcuların bu işi kerhen yaptıkları düşünülürse...
10.03.2010
Çanakkale'yi bir geçen pişman, bir geçmeyen!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
1915'te şanlı bir müdafaa ile geçit vermeyen Çanakkale Boğazı, 1918'de Osmanlı ordusunun mağlubiyeti üzerine Müttefiklerce geçildi. Bundan 100 sene önce İngilizler bir defa daha Çanakkale'yi geçmişti. Ama nasıl?.. 1770'de toplar döktürüp Boğaz'ın stratejik noktalarına yerleştiren Osmanlı, nakliye gemilerini silahlandırarak Boğaz'ı geçilmez hâle getirdi. Sultan III. Selim'in saltanatının son yılları idi. Fransız sefiri Sebastiani İstanbul'da çok büyük nüfuz kazanmıştı. Hükûmeti Rusya'ya karşı harbe kışkırtıyordu. Fransızlarla harb hâlindeki İngiltere bundan çok rahatsızdı. İstanbul'daki İngiliz sefiri Arbuthnot, Fransızlarla siyasî münasebetlerini kesmesini ve kendileriyle ittifak tazelemesini Osmanlı hükûmetinden istedi. Bu talep yerine getirilmeyince, gece gizlice Bozcaada'ya gidip, İngiliz donanmasını harekete geçirdi. 20 Şubat 1807 tarihinde, 16 İngiliz gemisi, tahkimatın zayıflığından istifadeyle lodos eşliğinde Çanakkale Boğazı'nı geçerek Marmara'ya girdi. Boğaz tabyalarından ehemmiyetsiz birkaç top atışı yapıldıysa da isabet etmedi. Osmanlılar, sulh zamanında kalelerde müdafaa kıtaları bulundurmaya alışık değildi. YAYGARA KOPARDILAR Vaziyet İstanbul'da işitilince herkes telâşa düştü. Gemilerin bombardımanı evlerin ekseri ahşap olan şehri yok etmeye kâfi idi. Fransız sefiri hususî arşivini imha edip, şehirden kaçmaya hazırlandı. Bu arada Boğaz sahilleri hemen tahkim edilmeye başlandı. İngiliz amirali Duckworth İstanbul önlerine geldi. Nota verip Çanakkale Boğazı'nın İngiltere'ye, Romanya'nın da Rusya'ya verilmesini; ayrıca Osmanlı donanmasının Malta'ya götürülmek üzere kendisine teslimini istedi. Halk, sulhsever padişahın İngiliz teklifini kabul edeceğine inanıyordu. Yaşlı bir harem ağası, İstanbul halkının İngiliz donanmasından güçlü olduğunu, gemilerin yaygaradan başka bir şey yapamayacağını söyleyerek, teklifi redde hazırlanan padişaha alkış verdi. Hükûmet, İngiliz sefirini beş gün müzâkerelerle oyalayıp, tahkimatı tamamladı. Sahillere 1250 top yerleştirildi. İNGİLİZLERİN HAYAL KIRIKLIĞI İngiliz sefiri kargaşadan istifade edecek yerde, beş gün sonunda ikinci bir nota verip cevabını beklerken, Sultan III. Selim askerlerin başına geçip istihkâmların yanına geldi. Şehirdeki Fransız zâbit ve askerleri de müdafaaya katıldı. İstanbullular İngiliz topçusu ateş eder etmez filikalara binip gemilere saldırmak üzere ellerinde kılıç hazır bekliyordu. Ertesi gün vaziyeti gören İngilizler büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Sefir üçüncü notayı verdi ama bu öncekiler gibi sert değildi. Tahkimatın durdurulmasını istiyordu. Halk sevinç içinde sokaklara döküldü. Hal böyle iken İngilizler ateş etse büyük bir katliâma sebep olabilirdi. Fransız sefiri kayığına üç renkli bayrağını çekip gururla istihkâmların önünde gezdi. İngilizler bir el tüfek atıp kendisini vurmayı düşünemediler bile. Amiral Duckworth, birkaç gün böyle bekleyip, temiz su almak üzere adalara çekildi. Daha müzâkereler bitmeden donanmanın çekilişi halkın maneviyatını daha da yükseltti. Bu arada amiralin su almak için bir mikdar askerle Kınalıada'ya çıkan oğlu esir edildi. İngilizler bir gemiden diğerine gidemez hâle getirildi. Bunun üzerine İngiliz donanması 1 Mart günü tırısa geçip halkın yuhalamaları eşliğinde Ege Denizi'ne çıkmak zorunda kaldı ve Allah'a şükretti. Avrupalıların Boğazlara alâkası yeni değil Çanakkale Boğazı'nın parlak bir tarihi vardır. Sevgilisi Hera'yı görmek için Boğazı yüzerek karşıya geçen Leandros, bir defasında sevgilisinin tuttuğu fener rüzgârla sönünce karşıya çıkamadan azgın dalgalar arasında gömülüp kalmıştı. Antik çağların eksantrik şehri Troya buraya yakındır. Troyalılar meşhur mağlubiyetten sonra kaçarak Roma'yı kurdular. Avrupalılar, Homeros'un destanları ve Strabo'nun tarihinden öğrendikleri antik Troya şehrini aramak üzere sık sık buralara gelip gezerdi. En son Schillman adında bir Alman şehri buldu. Götürebildiği kadar hazineyi de ilk volide kaçırdı. Her geçen gün Troya'nın çok daha büyük bir şehir olduğu ortaya çıkmaktadır. Roma imparatoru Kostantinos, başşehrini burada İntepe'ye kurmak istedi. Hatta inşaata başladı. Kuleler, duvarlar yükseldi. Ne var ki bilinmeyen bir yönden şimşek çaktı. Ardından bir ışık havaya doğru süzülüp gözden kayboldu. İmparator rüyasında, şehri burada kurmaktan vazgeçip İstanbul'un bulunduğu yerde inşa ettirmesi nasihatini aldı. İmparator Iustinianus, İstanbul'a gıda temini için Çanakkale'de büyük buğday ambarları yaptırmıştı. Mısır'dan gelen gemiler, kuzey rüzgârı izin vermediği için Çanakkale Boğazı'nı geçemez, yüklerini Tenedos'a (Bozcaada) boşaltıp tekrar yelken açardı. RUM ATEŞİ OLMASA 718 senesinde Müslümanlar Avrupa kıtasına ilk defa buradan çıkmıştı. Emevî şehzâdesi Mesleme, Gelibolu'ya geçip Marmara'nın kuzeyinden dolaşarak İstanbul'u kuşattı. Kardeşi Süleyman da gemilerle yardıma geldi. Galata düştü. İmparator çok korktu. Ancak her yerde zafer kazanan Müslüman silahları, Rumların grejuva dedikleri "Rum ateşi" karşısında bir işe yaramadı. Ordu 7 ay sonra geri çekilmek zorunda kaldı. 1399 senesinde Yıldırım Sultan Bayezid İstanbul'u kuşattığı zaman, yardıma gelen bir Fransız filosu, Venedik ve Ceneviz gemileriyle birleşip, Çanakkale önlerinde 17 Osmanlı kadırgasını geri çekilmeye mecbur etmişti. 17. asırdaki Girit kuşatması esnasında Venedik gemileri Çanakkale önlerinde zaferler kazanmıştı. Osmanlı donanması dağıldı. Ancak Venedik amiral gemisinde yangın çıkıp Amiral Mocenigo ağır yaralandı. Venedikliler ümitsizce geri çekildiler. Bunun üzerine Osmanlı hükûmeti Boğazın müdafaası için iki tarafa iki kale yaptırdı. 1770 senesinde Osmanlı donanması Çeşme'de Rus-İngiliz müttefik donanmasınca yakılınca, İngiliz amirali Elphinston, Rus amirali Orlof'a Çanakkale Boğazı'nı zorlamasını teklif etti. Orlof reddetti. Bâbıâli, Osmanlı hizmetindeki Fransız topçu zâbiti Baron de Tott'un yardımıyla Çanakkale Boğazı'nı derhal tahkim etti. Boğazın iki tarafına 30 bin asker ile yeni döktürülen toplar yerleştirildi. Birçok nakliye gemileri silahlandırılarak Boğaz geçilmez hâle getirildi. Bu defa İngiliz ısrarıyla şansını denemek üzere Boğaz önlerine gelen Rus donanması bu tahkimatla karşılaşıp geri döndü. 1807 hâdisesinden, bu tahkimatın sonraları ihmal edildiği anlaşılıyor.
17.03.2010
Osmanlı ordusunda imam ve müftü subaylar da yer alırdı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Din hissi ve vatan millet sevgisi, orduları harb meydanında motive eden, onları zaferden zafere koşturan en mühim âmil olmuştur. Moral bakımından güçlü ordular, zor şartlar altında kendilerinden üstün güçleri mağlup edebilmiştir. Osmanlı Devleti'nin misyonunu gazâ ruhu teşkil ederdi. Gazâ, Allah'ın ismini her yere yaymak demektir. Taarruz esnasında "Allah! Allah!" diye bağırmak da bunu sembolize eder. Buna katılana da gâzî denir. Gazâda ölen de Cenneti müşâhede ettiği için şehid unvanıyla anılır. Başka hiç kimseye gâzî ve şehid denilmez. İşte bu ruhun, Osmanlıları üç kıtada muzaffer ettiğini ecnebi tarihçi Wittek söylüyor. Bu sebeple Osmanlı ordusunda dinî prensiplere riayet mühim yer tutardı. Asker ve zâbitlerin (subayların) ibâdetlerini yerine getirmesi ve günah işlememesine ehemmiyet verilirdi. Mütedeyyin asker ve zâbitler terfi ve mükâfata nâil olur; lâkayt davrananlar orduda barınamazdı. Orduya Peygamber Ocağı denmesinin hikmeti de bu idi. KIŞLADA CEMAATLE NAMAZ Osmanlı ordusunun profesyonel kısmını teşkil eden yeniçerilerin Aksaray'daki kışlasında "Orta Câmii" vardı. Askerler namazlarını burada yeniçeri ağasıyla beraber ve cemaatle kılardı. Yeniçeri Ocağı'nda imamlık vazifesini "İmam-ı Hazret-i Ağa" ve yardımcıları yürütür; bir müderris de burada ders verirdi. Her yeniçeri ortasında (bölüğünde) efrâda dinî bilgiler vermek, namaz kıldırmak ve cenaze hizmetlerini yerine getirmek üzere bir imam vardı. Yeniçeri ocağının kuruluşunda rivâyete göre Hacı Bektaş Velî (veya ona mensup bir zât) bu orduya dua ederek yeniçeri adını vermiştir. Çeri, asker demektir. Bu hâdise, yeniçeri ocağında aynı zamanda tasavvuf kültürünün hâkimiyetini de doğurmuştur. Bir de ordu şeyhleri vardı. Bunlar harb zamanında askeri şevke getirmekle vazifeli idi. Sultan III. Selim'in kurduğu Nizâm-ı Cedid adlı yeni ordunun her bölüğüne bir imam tayin edilip, namazların cemaatle kılınması ve efrada Birgivî Vasiyetnâmesi diye meşhur ilmihal kitabının okunması emredildi. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı'nı kaldırıp yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye (Hazret-i Muhammed'in muzaffer askerleri) adlı orduyu kurdu. Her bölükte bir imam bulunup bir mektep açılmasını, burada efrada her gün Kur'an-ı kerim ve ilmihal dersleri verilmesini kararlaştırdı. Ayrıca büyük Hanefî âlimi İmam Muhammed'in Siyer-i Kebîr adlı harb hukuku kitabını Türkçeye tercüme ettirip askerlere okunmasını emretti. ASKERÎ OKULDA DİN DERSİ Sultan II. Mahmud'dan itibaren Osmanlı ordusu yeni baştan tanzim olundu. Alaylarda imam ve müftü bulundurmak âdeti devam etti. Alayların birinci taburunda yüzbaşı ile kolağası (önyüzbaşı) arasında alay imamı bulunurdu. Kendilerine mahsus üniformaları vardı. Cemaatle namaz kıldırır, askere vaaz ve nasihat verir, cenâze işlerini görürdü. Terfi ettiğinde alay müftüsü olurdu. Bunun rütbesi kolağası ile alay emini arasında idi. Askerî imam ve müftülerin, muharebe esnasındaki cesaret ve kahramanlıklarına dair hâtıralar çoktur. Orta Câmii'nin bahriyedeki muadili olan Tersâne Câmii'nde imam, hatip, müezzin, vaiz, ikinci imam, ikinci müezzin, cüzhan gibi vazifeliler istihdam edilirdi. Gemi imamları gemide cemaatle namaz kıldırır; askere Kur'an-ı kerim ve ilmihal öğretir, vaaz verir, cenâze hizmetlerini yerine getirir, harb zamanında da askerin maneviyatını yükseltmeye çalışırdı. Gemi imamlarını Bahriye Meclisi ulemâ arasından imtihanla seçerdi. Sarık cübbe giyer, kollarında rütbesini gösteren sırmalı şeritler olurdu. Osmanlı donanması, Noel, Paskalya gibi günlerde gayrimüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin veya âyine katılabilsin diye limana demir atardı. Yeni kurulan askerî mekteplerde Arapça ve Farsça'dan başka, esas dinî bilgilerin verildiği ulûm-i diniye, Hazret-i Peygamber'in hayatının anlatıldığı siyer-i nebî ve güzel ahlâkın telkin edildiği ilm-i ahlâk dersleri de vardı. Harbiye Mektebi'nde bunlara ilâveten fıkıh ve usul-i fıkıh okutulurdu. Harbiyeliler mezuniyetlerinde mushafa el basarak Allah'a yemin ederlerdi.MORAL SUBAYLARI DEVRİ Sultan Hamid'e bağlı bürokrat ve askerler tasfiye edilip yerlerine İttihatçıların getirildiği II. Meşrutiyet devri, orduda dine bağlılığın gözle görülür derecede azaldığı bir devirdir. Zâbitlerin namaz kılmak isteyen askerlere izin vermeyip, alenî oruç yemeleri, 31 Mart Vak'ası'nın sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Cihan Harbi'ne dair yazılan hatıratlar, bu devir zâbitlerinin dinî vaziyetini anlamaya büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Cumhuriyet'ten sonra genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak'ın dine yakın mizacı sebebiyle ordudaki din subayları fonksiyonları çok azalmış olsa da varlığını devam ettirdi. Diyânet İşleri Reisi Hamdi Akseki'ye ait "Askerin Din Kitabı" ve Şerâfettin Yaltkaya'ya ait "Benim Dinim" bastırılıp askerlere dağıtıldı. Asker ve talebelerin mushaf üzerine yeminleri ve yemin merasimlerinde dua geleneği devam ettirildi. 1940'lı yıllarda Çakmak'ın emekliye sevk edilmesi üzerine orduda din hizmetleri tâtil edildi. Türkiye NATO'ya girince, Amerikan ordusunda bulunan din işleri subayı kadrosunu kendi ordusuna adapte edip buraya ilâhiyatçı subaylar tayin edildi ise de bunların eski devre benzer şekilde din işleriyle meşguliyeti elbette mevzubahis değildi. Bu kadro 1980 darbesinden sonra moral subayı adını aldı ve KKK komutanı Kemal Yamak'ın emriyle bütün birliklerde câmi yaptırılarak bunların mesuliyeti din işlerinden anlayan erlere tevdi edildi. Sonra bunların bir kısmı cemaatsizlikten kapandı, bir kısmına da üniformayla girilmemesi emrolundu.
24.03.2010
Örnek bir irticâ(!) hikâyesi: 31 Mart
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
1889 senesinde kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti, süratle yayılarak 23 Temmuz 1908'de Meşrutiyeti ilan ettirmeye, parlamentoyu toplamaya muvaffak olmuştu. Sansürün kaldırılması üzerine gazete ve mecmualar Sultan Hamid aleyhine bir karalama kampanyasına girişti. Bu sayede hemen herkes padişaha yüz çevirdi. FİKİR HÜRRİYETİNE KURŞUN! Zamanla İttihatçıların da içyüzü ortaya çıktı. Baskıcı politikalarına her yerden muhalefet sesleri yükselmeye başladı. Telaşlanan İttihatçılar, ipleri ele almaya karar verdiler. 6-7 Nisan gecesi önde gelen muhaliflerden Serbesti gazetesinin yazarı Hasan Fehmi Bey Galata Köprüsü üzerinde İttihatçı fedailerce öldürüldü. On binlerin katıldığı cenaze, İttihatçılara karşı gövde gösterisi hâline geldi. Sonraları Ankara hükûmetine karşı çıkmasıyla tanınacak Ali Kemal Bey, mülkiyedeki dersinde "Bu kurşunlar fikir hürriyetine sıkılmıştır" diyerek talebeyi coşturdu; binlercesi kâtillerin bulunması isteğiyle Bâbıâli'ye yürüdü. Halktan katılmalarla binleri bulan kalabalık, Bâbıâli ve Meclis-i Mebusan'da yüz bulamadı; üstelik üzerlerine ateş açıldı. İttihatçılar, darbeci mensuplarına yer açabilmek için orduda devr-i sâbık (eski devir) taraftarı gördükleri zâbitleri (subayları) tasfiye etmişti. Orduda Harbiye'den yetişen mektepli zâbitler yanında, erlikten başlayıp liyâkatiyle paşalığa kadar yükselen ve ordunun üçte ikisini teşkil eden alaylı zâbitler de vardı. Bunların da tasfiyesi reaksiyon doğurdu. O zamana kadar askerlikten muaf olan medreselilerin askere alınmak istenmesi, ayrıca mektepli zâbitlerin askerlerin ibâdetine engel olması, din aleyhtarı söz ve tavırları, üstelik askere siperlikli şapka giydirme teşebbüsü bardağı taşıran son damla oldu. ALAYLI MISIN, MEKTEPLİ Mİ?İttihatçıların, havası bulanık İstanbul'a asayişi korumak üzere Selânik'ten getirdikleri avcı taburları ayaklandı. İsyancılar önlerine çıkan Adliye Nâzırı Nâzım Paşa ile İttihatçı yazar Hüseyin Cahit zannettikleri Lazkiye Mebusu Aslan Bey'i vurdu. Hükûmet ve mebuslar korkuyla dört bir yana sindi. Kimse askerin neden ayaklandığını bilmiyordu. Çokları, İttihatçıların diktatörlüğüne karşı fırsat bildiği isyana katıldı. Birinci Ordu kışlaları ve harb gemileri ele geçirildi. Yıldız Sarayı'nın bombalanacağı şâyiası üzerine torpido kumandanı Ali Kabulî Bey linç edildi. 31 Mart Vak'ası resmî ifadelere göre mürtecilerin (gericilerin) "Şeriat isteriz" diyerek ayaklandığı, hürriyete, demokrasiye, ilericiliğe karşı bir irticâ hareket olarak lanse edilir ve Sultan Hamid aleyhtarı propagandanın mühim bir vasıtası olarak kullanılır. Hatta baskı ve zulme karşı çıkanlar bugün bile irticâ (gericilik) ile suçlanır. Bir saatte bastırılabilecek isyanın 11 gün sürmesi dikkat çekicidir. Mahmud Şevket Paşa'nın ekserisi Bulgar asıllı gönüllülerden topladığı ordu Selânik'ten hareket etti. 15 bin kişilik bu orduya, o zamanlar kolağası (önyüzbaşı) Mustafa Kemal Bey Hareket Ordusu adını verdi. Ordu Yeşilköy'de bazı mebuslarla görüşüp padişahı tahttan indirmeyi kararlaştırdı. Yıldız Sarayı sarılıp muhafızların silahları toplandı. Birkaç çatışma neticesi vaziyete hâkim oldu. İsyancılar teslim oldu. Kaçmak isteyenler vuruldu. Kurulan divan-ı harb neticesi 500 kişi mahkûm oldu. 70'i asıldı. İsyancılardan 300, hareketçilerden 150 kişi öldürüldü. İsyancılardan ölenler bir Ermeni mezarlığında açılan çukura dolduruldu. İttihatçılardan ölenler için Şişli'de Âbide-i Hürriyet adıyla bir anıt-kabir yaptırıldı. Sonradan yurt dışından Enver, Talat gibi İttihatçı naaşları da getirilip buraya defnedildi. Asılanlar arasında en muhalif Volkan gazetesi sahibi ve İttihatçıların İngiliz taraftarı koluna mensup Kıbrıslı Derviş Vahdetî de vardı. Volkan yazarı Said Nursî, Serbesti yazarı Mevlanzâde Rıfat, hatta İttihatçıların muhalif kanadından Prens Sabahaddin ve Mizancı Murad da sürgün edildi. 31 Mart Vak'ası'nın mesuliyeti İttihatçılar tarafından padişaha yüklenmişti. Halbuki padişahın bu işte en ufak bir dahli yoktu. Bunu zaman içinde İttihatçılar bile itiraf etmiştir. İstese isyanı yönlendirip destekleyerek muvaffak olmasını temin edebilirdi. Ancak padişah hâdiseyi uzaktan izleyip, her zamanki gibi "Bekle gör!" siyaseti takip etmiştir. Nitekim İttihatçıların muhaliflerinden Şefik Paşa "Padişah, derhal isyanı bastırıp, bu vesileyle İttihatçıları idareden uzaklaştırabilirdi. Hatası budur" diyor. Muhtemelen "isyan muvaffak olursa İttihatçılardan kurtuluruz; olmazsa beni kimse mesul tutamaz" diye düşünmüştür. ASKERLERE GÜVENMİYORDU Hareket Ordusu'na kardeş kanı dökmek istemediği için müdahale etmediği söylenir. Ancak bunlara karşı çıkması beklenenlerin İttihatçı olduğu nazara alınırsa, padişahın İstanbul'daki askerlere güvenmediği daha doğru olsa gerek. Şurası da bir hakikattir ki tahta çıktığından bu yana en ufak teferruatla bile uğraşmak zorunda kalan veya kendisini öyle hisseden padişah yaşlanmış, yorulmuş ve usanmıştı. Yapayalnızdı. Vezirler, askerler, ulemâ, hatta kendi ailesi bile padişahtan yüz çevirmişti. Memleket menfaatini düşündüğü için etrafındakilerin haksız emel ve beklentilerine cevap vermekten kaçınan idareciler hep bu akibete maruz kalır. İsyan neticesinde neler mi oldu? Ardında kimin parmağı var? Onu da gelecek yazımızda ele alalım. Nasılsa aktüalitesi devam ediyor...
31.03.2010
SULTAN ABDÜLHAMİD TAHTINI NASIL KAYBETTİ?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Sultan 2. Abdülhamid Han Cuma selamlığında arabadan iniyor - 1908 Tebliğ heyeti huzurda Heyet, Sultan 2. Abdülhamid Hana tahttan indirildiğini tebliğ ederken... İsyanı bastırmak üzere İstanbul'a gelen Hareket Ordusu Yıldız Sarayı'nı sarıp ablukaya alarak açlığa mahkûm ederken; bir yandan da Mecliste padişahın tahttan indirilmesi müzâkere ediliyordu. Padişah muhakeme edilmek istediyse de, İttihatçılar "Ya beraat ederse, hâlimiz nice olur?" diyerek çekindiler. Zaten anayasaya göre padişah gayrı mesul idi. Hal' için fetvâ gerekiyordu. Fetvâ Emini Nuri Efendi fetvâyı yazmak istemedi, zorlanınca da istifa etti. Mebus Elmalılı Hamdi Efendi'nin hazırladığı metin, Meclise zorla getirilen Şeyhülislâm Ziyaeddin Efendi'ye aksi takdirde padişahı öldürme tehdidiyle imzâlatıldı. Fetvâda, isyana sebep olmak, masum insanları öldürtmek, din kitaplarını yaktırmak, devlet malını israf etmek gibi gülünç sebepler yer alıyordu. HALİFEYE SAHİP ÇIKAN RUM Meclis Reisi Gazi Ahmed Muhtar Paşa padişahın tahttan indirilmesi hususunda kanun teklifi verdi. Tarihte görülmemiş bir garabet örneği olarak fetvâ Mecliste oylandı. Mebusların müsbet oy vermekte çekinmesi üzerine kürsüye gelen Talat Bey komitacı kimliği ile mebusları tehdit ederek muhaliflerin ayağa kalkmasını istedi. Kimse ayağa kalkmadı. Sadece İstanbul mebusu bir Rum kalkıp, "Yazıktır! Hepiniz padişahın ekmeği ile yetiştiniz" diye itirazda bulununca, "Yobaz, hâin, mürteci!" haykırışlarıyla yaka paça Meclisten atıldı. Müslümanların halifesine Meclisteki onca sarıklının değil de, bir Rum'un sahip çıkması enteresandır. 27 Nisanda Meclis kararının padişaha tebliği, bir Ermeni, bir Yahudi, bir Gürcü ve bir Arnavut'tan müteşekkil heyete verildi. Heyetin reisi Emanuel Karaso, Talat Bey'in bankeri ve sırdaşı olup, Filistin'de bir Yahudi devletine karşı çıktığı için padişaha diş bileyenlerden idi. Sonradan padişahın "Müslümanların halifesine tahttan indirildiğini tebliğ edecek başka kimse bulamamışlar mı?" diyerek garipsediği heyet huzura çıkınca yekten, "Millet seni azletti. Canın emniyettedir" dedi. Olup biteni metânetle karşılayan Sultan Hamid "Kader böyle imiş. Allah biliyor ki benim bu isyanda hiç dahlim yoktur. Ömrüm boyunca devletin, milletin iyiliğine çalıştım. Şimdiden sonra Çırağan'da oturmama müsaade olunursa, milletime dua etmeye devam ederim" diye cevap verdi. Ancak hâlâ padişahtan çekinen hükûmet, kendisini Selânik'e sürgün etti. Böylece İttihatçılar, kendilerine karşı tertiplenen bu isyan sayesinde büyük bir problemi çözerek padişahtan kurtuldular. Yıldız Sarayı tarihte görülmemiş bir yağmaya sahne oldu. Hareket Ordusu zâbit ve erleri saraydaki para, mücevherat ve mefruşatı paylaştı. Bunların listeleri sonradan neşredilmiştir. Sultan Hamid'in bütün mal varlığına el konuldu. Saraydaki kadınlar ve hizmetkârlar sokağa atıldı. Bunlardan bazılarını kabileleri gelip aldı. Bazıları Dârülaceze'ye girebilme saadetini buldu. Bazıları bekçi, polis, hamal, kayıkçılar tarafından götürüldü. Bazıları soğuk ve açlık şiddetiyle hayatını kaybetti. Bazıları karşılaştıkları felâkete dayanamayıp hayatına son verdi. Bazıları kötü niyetli kimselerce himaye vaadiyle Beyoğlu batakhânelerine sürüklendi. Birkaç sene evvel Harem-Suare adlı filmde bütün açıklığıyla tasvir edilen bu sahneler, tarihimizin en acı sayfalarından biridir. Sultan Aziz'in ailesine de benzer muameleler revâ görülmüştü. Nitekim ihtiyarlardan "Bu millet Sultan Aziz'e yaptıklarının cezâsını çekiyor. Sultan Hamid'e daha sıra gelmedi" sözünü çok işittik. Tahta çıkarılan Sultan Reşad, İttihatçıların elinde bir kukla olmaktan öte geçemedi ve üst üste gelen felâketleri buğulu gözleriyle seyretmekle iktifâ etti. İNGİLİZ PARMAĞI MI? 31 Mart Vak'ası'nın ardında kimin olduğu bugün bile tam olarak ortaya çıkmamıştır. Çünkü İttihatçılar (Ermeni tehciri de dâhil olmak üzere) iktidarları sırasındaki hâdiselerle alâkalı bütün vesikaları kaçmadan önce imhâ etmişlerdir. İsyanın ardından kurulan mahkemeler alelacele karar verip infaz etmiştir. İsyanı İttihatçıların ve Almanya'nın tertiplediği zannedilmektedir. Ancak şurası bir gerçek ki İngiltere de isyanın ardındaki başlıca aktörlerdendir. Nitekim İttihatçılar arasında Germanofil ve Anglofil olmak üzere Alman ve İngiliz taraftarı iki muhalif cereyan vardı. Partinin Germanofillerin eline geçmesi üzerine İngiltere iktidarı kendi muhipleri eline verebilmek için bu isyanı tertiplemiştir. Nitekim Prens Sabahaddin, Derviş Vahdetî, Mizancı Murad Anglofil temsilcileri idi. İsyan muvaffak olsaydı, İngiltere kendi politikasına taraftar adem-i merkeziyetçi bir meşrutî idare kurmayı düşünüyordu. Böyle olsaydı, Osmanlı Devleti Birinci Cihan Harbi'nde İngiltere tarafında yer alır veya hiç girmezdi. Bu da tarihin seyrini değiştirirdi. Ülkedeki İttihatçı muhalifleri de isyanı destekledi. Ancak isyan en çok İttihatçılara yaradı. Bu vesileyle ipleri iyice ellerine aldılar. Muhaliflerini de tehdit, sürgün, hatta ölüm ile kolayca sindirdiler. Sultan Hamid'in tahttan indirilmesi ile dünya Müslümanları güçlü bir hâmiden mahrum kaldılar. Bu da İslâm dünyasında geniş bir sömürge imparatorluğu kuran İngiltere, Fransa ve Rusya'ya rahat bir nefes aldırdı. Sultan Hamid'in bir yandan dünyanın süper güçleri, öte yandan Balkan devletleri, beri taraftan da imparatorluk içindeki halklar arasında kurduğu dengeler altüst oldu. Bu kargaşa bugün bile çözülememiştir. 31 Mart Vak'ası'nın hemen ardından Kanun-ı Esasî'de mühim değişiklikler yapılarak Osmanlı Devleti'nin rejimi tam manasıyla demokratik monarşi hâline getirildi. Padişahın bütün salâhiyetleri elinden alındı. Kısa bir zaman sonra İttihatçılar demokrasiyi askıya alıp kendi diktatörlüklerini kurdular. Böylece Saray'ın istibdadına dayanamayanlar, çok daha ağırına maruz kaldılar. Memleket, peş peşe savaşlar ve toprak kayıpları ile büyük bir felâkete uğradı. Sultan Hamid'in ülkede yürüttüğü bayındırlık, maarif ve sağlık hizmetleri akamete uğradı. Amansız bir partizanlık yanında, komitacılık, yani her şeyi en iyi bilmek ve fikirlerini gerekirse öldüresiye kabullendirmek iddiası hayatımıza girdi.
07.04.2010
Talihsiz bir padişah: SULTAN İBRAHİM
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Girit'in fethinde bir Osmanlı askerini gösteren gravür. Sultan İbrahim'in kötülendiği tek kaynak Ravzatü'l-Ebrâr'dır. Yazarı ise padişahı tahttan indirenlerin elebaşısıdır. Sultan I. Ahmed'in sevgili hasekisi Mahpeyker Kösem Sultan'dan doğan en küçük oğludur. Bir ağabeyi Sultan II. Genç Osman askerler tarafından tahttan indirilip boğdurulmuş; amcası Sultan I. Mustafa iki defa tahttan indirilmişti. Anadolu'daki Celâlî İsyanlarının, İstanbul'daki yeniçeri ihtilâllerinin dehşetinin unutulmadığı bir zamanda, sertliği herkesçe bilinen bir başka ağabeyi Sultan IV. Murad'ın yerine 25 yaşında tahta çıkmıştır. Sene 1640 idi. Ağabeyinin vefatı ve padişahlığı kendisine tebliğ edildiğinde inanmak istememiş, ağabeyinin kendisini tecrübe ettiğini zannetmiş, "Allah padişahımızın ömrünü uzun etsin. Bize sultanlık lâzım değildir!" diye mukabelede bulunmuştu. Ağabeyinin naaşı kendisine gösterildikten sonra tahta çıkmayı kabul etmişti. Hırka-i Seâdet dairesinden getirilen Hazret-i Ömer'in sarığını başına giydikten sonra tahta oturup ellerini açarak: "Yâ Rabbî! Benim gibi zayıf bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoşhâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle!" diye duâ etmişti. Bu hâdise, padişahın hiç de deli olmadığının açık bir delilidir. YALANDAN KİM ÖLMÜŞ! Kaynaklar içinde bir tek Ravzatü'l-Ebrâr adlı tarih kitabında Sultan İbrahim kötülenir. Müellifi Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi'nin padişahı tahttan indirenlerin elebaşı olduğu düşünülürse, bunun sebebini anlamak kolaylaşır. Bazı mektuplarından öğrendiğimize göre Sultan İbrahim şiddetli baş ağrısından muzdaripti. Bu sebeple asabi nöbetler geçirirdi. Muhtemelen beyninde bir ur vardı. Ayrıca şiddetli bir çarpıntısı bulunuyordu. Bugün bile Anadolu'da başı devamlı ağrıyana deli derler. Sultan IV. Murad Revan seferinden dönerken Revan Kalesi muhafızı Emirgûneoğlu'nu rehine olarak İstanbul'a getirmiş; Emirgân'da da bir köşk tahsis etmişti. Ara sıra uğrar, bilgilerinden istifade ederdi. Nitekim bu semtin ismi ondan gelir. Sultan IV. Murad'ın vefatını müteakip, kontrolden çıkıp, İran lehine casusluk faaliyetine başlayınca, Sultan İbrahim bunu idam ettirdi. Başının gömülü bulunduğu yeri bazıları Kesikbaş Türbesi diye ziyaretgâh yapmış; padişah hakkında delilik iddiasını yaymışlardır. Tıpkı Sultan Hamid'e Kızıl Sultan dendiği gibi. Sultan İbrahim hakkında, samur kürkler içinde, sarayında güzel kızlarla gününü gün eden asabi ve sefih bir padişah tablosu çizilmiş; herkes de buna inanmıştır. Kaloriferin, hatta sobanın bile bulunmadığı bir zamanda, İstanbul gibi rutubetli bir şehirde, yüksek tavanlı geniş ve evlerde, insanlar ocaklarda odun yakarak ısınırdı. Bu sebeple hemen herkes kürk giyer, ancak kürk bugünkünden farklı olarak kaftanın içine dikilirdi. Sultan İbrahim zamanında çok şiddetli soğuklar olmuş, Haliç, hatta Boğaz donmuştu. Bu sebeple samur kürke rağbet artmış; sonra gelenler bundan haberi olmadığı için Samur Devri dediği bu zamanı bir sefahet devri zannetmiştir. Bunda İttihatçı tarihçi Ahmed Refik Altınay'ın da rolü vardır. Kadınlar Saltanatı, Ağalar Saltanatı, Samur Devri, Lale Devri gibi abartılı tabirler ona aittir. NE DESEM KABUL EDİYORSUN Halbuki tam aksine padişah saraylı hanımları, hatta annesi Mahpeyker Vâlide Sultan'ı bile devlet işine karıştırmamıştır. Sultan İbrahim, Osmanlı hanedanının son ferdi idi. Çocuk sahibi olmak için gösterdiği çabalar sefahet olarak değerlendirilmiştir. Baş ağrısını tedavi için doktorlar âciz kalmış, İstanbul'da nefesi kuvvetli diye bilinen kazasker Safranbolulu Hüseyin Efendi'nin padişaha okuyup biraz muvaffakiyet elde etmişti. Bu sayede çok iltifat görüp nüfuz kazanan Hüseyin Efendi, Cinci Hoca adıyla tanınmış ve padişahın hasımlarının artmasına sebep olmuştu. Nihayet padişahın bir oğlu olmuş ve hanedan Mehmed adı verilen bu şehzâde ile devam etmiştir. Haksızlığa tahammülsüz tabiatı, sevenlerini azaltmış ve uzaklaştırmıştı. Halbuki fermanlarında vezirine hitaben "Eğer bir yanlış yazdım ise bildiresin" diyecek kadar mütevazı idi. Veziriazam Semin Mehmed Paşa'ya "Önceki lalam (vezirim) Mustafa Paşa bazen bana itiraz edip, bu iş makul değildir, derdi. Senden hiç böyle bir söz çıkmadı. Ne desem sualsiz kabul ediyorsun. Bunun aslı nedir?" diye sormuştu. Böylece etrafında işe yarar adam kalmamış, dalkavuk ve ikiyüzlü kimseler padişahın sonunu hazırlamıştı. Nasıl mı? Gelecek yazıda ele alalım... GİRİT'İN FETHİ GECİKTİ Sultan İbrahim tahttan indirildi Zamanındaki en mühim hâdise Girit'in Venediklilerden fethidir. 1644 senesinde İskenderiye'ye giden 10 gemilik hususî bir yolcu filosuna Malta'daki St. Jean Şövalyeleri saldırdı. Gemide devlet ricâlinden mühim kimseler de vardı. Gemidekilerin bir kısmı şehid, bir kısmı da esir düştü. Esirler ve gemideki mallar Girit'e götürülüp satıldı. Venedik de bundan vergi aldı. Bu ise anlaşmaya aykırı idi. Bunun üzerine padişahın dâmâdı ve kaptan-ı derya Yusuf Paşa serdarlığında Girit'e sefer yapıldı. Hanya, ardından Resmo fethedildi. Kandiye kuşatıldı ise de bu sırada Sultan İbrahim tahttan indirildiği için fetih gecikti...
14.04.2010
Girit fâtihinin acı sonu
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Sadrâzam Kemankeş Mustafa Paşa ve Şeyhülislâm Yahya Efendi'nin vefatıyla Sultan İbrahim'in çevresi entrikacılarla çevrildi.Sultan İbrahim Osmanlı padişahlarının en talihsizlerindendir. Evet, ağabeyi Sultan IV. Murad kadar güçlü değildi. Ama heybetli idi. Heybetinden huzuruna çıkan Rus elçisinin ödünün patladığını tarihler yazar. Zamanında Azak Kalesi Ruslardan geri alındı. Almanya içlerine akınlar yapıldı. Girit'in Venediklilerden fethine başlandı. Uzun ve zorlu bu kuşatmadan evvel padişah her gün tersânedeki hazırlıklara nezaret ederdi. Osmanlı hanedanı kendisinden devam ettiği için Sultan İbrahim "Elhamdülillah bir ocağın başı oldum" derdi. Şiddetli migrene müptelâ olup, memleketin en buhranlı zamanlarında, felâketleri üst üste görüp, elinden bir şey gelmemenin ızdırabıyla zaman zaman asabi buhranlar geçiren, üstelik hislerini saklamayı bilmeyen ve haksızlığa da tahammül edemeyen padişahın iyi niyeti istismara uğradı. MAHPUS BİR PADİŞAH! Girit fethi uzayıp; Venedik donanması Ege'de dolaşırken; şiddetli bir kış İstanbul'u kasıp kavuruyordu. Haliç ve Boğaz donduğu için şehre iâşe getiren gemiler yanaşamamış; pahalılık artmıştı. Memnuniyetsiz bir kitle, olup biteni padişahın uğursuzluğuna yükledi. Yeniçeri ağaları sadrâzamla takışıp, sonra da padişahı tahttan indirmeye karar verdiler. Fatih Câmii'nde toplanıp âdetleri üzere sadrâzamı istediler. Sadrâzam kaçıp saklandıysa da âsiler kendisini bulup öldürdüler. Cesedini paramparça yapıp etlerini Sultanahmed meydanındaki bir ağaca astılar. Bu sebeple Ahmed Paşa, tarihe Hezarpâre (binparça) diye geçti. Bu feci hâdiseye de Vak'a-yı Vakvakiye denir. Vakvak, Şark mitolojisinde meyvesinin insan olduğu bir ağaçtır. Âsiler daha sonra saraya yürüyüp padişahı ayak divanına çağırdılar. Padişah kabul etmeyince, âsilerin yanındaki bazı ulemâ padişahın yanına çıkıp azledildiğini bildirdi. Heyetin başındaki Karaçelebizâde Abdülaziz padişaha ağza alınmayacak hakaretlerde bulundu. Padişah da kendisini hıyanet ve huruc alessultan (padişaha isyan) ile suçladı. Bu arada âsiler sarayı basıp padişahı iki câriyesiyle beraber bir odaya hapsetti. Tarihte emsaline rastlanmayacak biçimde penceresi örülüp, kilidine kurşun akıtılarak, sahan girecek bir delik bırakıldı. Böylece padişah diri diri mezara gömüldü. Ertesi günü, isyana katılmayan sipahiler vaziyeti işitip padişahı tekrar tahta çıkarmak üzere harekete geçince, âsiler padişahın intikamından çekinerek dehşete kapıldı. Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi'den düzmece bir fetvâ alındı. Sadrâzam, şeyhülislâm ve yeniçeri ağası [Bugüne uyarlarsak bürokrasi, yargı-üniversite ve ordu temsilcileri] padişahın hücresine geldi. Tarihçi Nâimâ'nın tasvirine göre padişah bu esnada üzerinde gül kurusu bir entâri olduğu halde Kur'an-ı kerim okuyordu. Kararı işitince, "Beni bundaki hangi hükme göre öldürüyorsunuz?" dedi. "Yüzünde neûzü billah nur kalmamış" Cellat Kara Ali bile vaziyete dayanamayıp kaçmaya çalıştı ise de yeniçeri ağası mâni oldu. 33 yaşındaki padişah, feryadlarına aldırılmaksızın gözü yaşlı saraylıların önünde boğduruldu. Sene 1648 idi. Tahta yedi yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed çıkarıldı. Osmanlı hanedanının sonraki nesli hep Sultan İbrahim'in soyundandır. Padişahın kanını dava eden sipahiler kanlı biçimde sindirildi. Sultan IV. Mehmed, babasını öldüren 70 kişinin isimlerini bir deftere yazıp saklamış; zamanı gelince hepsinin icabına bakmıştır. "Ben de padişahım!" Sultan İbrahim, cömert ve merhametli idi. Fakirlere çok ihsanları vardır. Hazine gelirlerinin muntazam toplanıp, yerli yerince sarfına, maaşların gecikmeden ödenmesine dikkat ederdi. Tebdil-i kıyafetle şehirde dolaşır, halkın ihtiyaçlarını yerinde gözlerdi. Sadrâzama şu fermanı meşhurdur: "Sen ki lalamsın; şehirde gezerken fırın önünde ekmek almak için bekleyenler gördüm. Teb'a-yı şâhânemden hiçbirinin ekmek almak için bir an beklemesine rızam yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın. Ve illâ başın keserim!" Bir defasında padişah Edirne'de iken halktan biri ileri çıkıp padişahı selâmladıktan sonra, "Padişahım! Benim şikâyetim vardır" deyince, Sultan; "Söyle de tedbir edelim. Haklıysan haksızı cezalandıralım" dedi. O adam; "Padişahım! Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı, mülkümü alıp çoluk çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerinden iken, bir lokmaya muhtaç oldum" dedi. Padişah şahitleri dinledikten sonra, Kerim Ağa'yı getirtti. "Ağa! Hakkında şikâyet var. Mazlumları soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?" diye sordu. Ağa özür dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı. "Ben yeniçeriyim" diye diklendi. Bunun üzerine padişah hiddetle yerinden kalkıp adamın yakasından tutarak yere çarptı. "Bre densiz! Sen yeniçeri isen, ben de padişahım!" dedi. Ağa cezalandırılıp haklıya hakkı teslim edildi...
21.04.2010
Emeklilik teneşirde!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
İslâmiyette emeklilik mefhumu yoktur. Herkes çalışabildiği kadar çalışır. Çalışamayacak hâle gelince, zenginler kendi servetlerini yerler. Fakirler ise sosyal güvenlik imkânlarından istifade ederler... İslâm devletinde çalışamayacak durumda olanların geçimini, sosyal sigortalar değil, yardım sandıkları karşılar. Vakıflar ve beytülmâl gibi müesseseler vâsıtasıyla muhtaç Müslüman veya gayrimüslim vatandaşların hayatlarını idâme ettirmelerine yardımcı olmak da devletin vazifesidir. Devlet hazînesinin dördüncü kaleminden bu masraflara tahsis edilmiştir. KAZANAN HEPSİNİ ALIR! Osmanlı Devleti'nde devlet adamları maaş almazdı. Kâdılar mahkemeye başvuranların ödediği harçlarla geçinirdi. Kâtip, mübaşir gibi maiyetin maişetini de buradan karşılardı. Vezir, vâli gibi diğer devlet adamlarına ise devlet topraklarından muayyen bir parçanın kira geliri tahsis olunurdu. Bunların maiyetine kapı halkı denirdi. Bunları kendisi seçer ve maaşlarını da kendisi verirdi. Bunlar o yüksek memur ile gelir ve onunla giderdi. Ekserisi o zâtın kölelerinden olurdu. Böylece hem sadakat, hem de uyumlu çalışma sağlanırdı. Merkez memurları için tatbik olunan liyâkat sisteminin zıddı olan ve kayırma sistemi de denilen bu usul, İngiltere'de 1833'e kadar tamamen, bundan sonra kısmen tatbik olunmuştur. Ganimet (Kazanan hepsini alır!) sistemi adıyla bugün Birleşik Amerika'da da büyük ölçüde câridir. Adamları başkanla gelir, onunla gider. Yüksek veya düşük rütbeli kâdılar muayyen müddetler için vazife yaparlar; müddet bitince azlolunmuş sayılırlardı. Bu mazuliyet devresinde maaşları olmadığı için, vazife yaparken biriktirdiklerini yerler veya medreselerde ders verirlerdi. Eğer vazifeden alınan yüksek memurlar başka bir vazifeye tayin edilmemişlerse, biraz sıkıntılı bir mazuliyet devresi geçirirlerdi. İşte bu devrede yüksek devlet ricâline de bir yerin vergi gelirleri tahsis olunurdu. Bu gelirleri toplamak üzere oraya vekillerini gönderirlerdi. Vezirler, vâliler de vazifeden alınıp daha düşük bir mevkideki bir vazifeye tayin edilebilirdi. Vazifeden alınıp sıradan bir vâliliğe tayin edilen sadrâzamlar; azledilip sıradan bir kâdılığa tayin edilen şeyhülislâmlar vardır. "Ben daha aşağı rütbeli memuriyete gitmem" diyen bir Osmanlı devlet adamı çıkmamıştır. Devlet ricâli, ulemâ ve tımarlı sipahiler bakımından tekâüde (emekliye) sevk edilme ve bir tekâüd maaşı bağlamak usul idi. Yüksek rütbeli ulemâ, tekâüd maaşı mahiyetinde bazı uzak kazâlara tayin olunurdu. Bunlar rütbe ve yaşları itibariyle buraya gitmez; yerlerine vekil gönderirlerdi. Buna arpalık nâibi denirdi. Arpalık sözü, "Sizin gibi bir zâta maaş vermek bizim haddimiz değil; atınız için arpalık olsun" şeklinde bir inceliği gösterir. Nâib orada dâvâlara bakar; mahkeme harçlarını toplar; bunlardan kendisi için tahsis olunan mikdarı aldıktan sonra kalanını nâibi olduğu zâta gönderirdi. Kapıkulu askerleri, ihtiyarladıkları zaman oturak adıyla bir tekâüd maaşı alırlar; öldükleri zaman vârisleri yoksa malları ocağın orta sandığına kalırdı. Bu sandık, askerlerin aidatları ile kurulmuş yardım sandığı idi. Tekâüd, zaten ka'de (oturuş) kelimesinden gelir. Taşradaki tımarlı sipahiler de sefere gidemeyecek hâle gelirse, yerine işe yarar oğulları veya kardeşleri tayin edilir; kendileri bir tımar meblağı ile tekâüde ayrılırdı. Saraylarda çalışan haremağaları, maaşlarından ayırıp aidat ödeyerek kendi aralarında yardım sandığı teşkil etmişlerdi. Saltanat kaldırılıp saraylar dağıtılınca, bu sayede birbirlerine yardım etme imkânı buldular. İhtiyarlık, hastalık veya sakatlık nedeniyle çalışamaz duruma gelmiş olan esnafa efrad-ı gayriâmile denir ve kendilerine esnaf loncasının teâvün (yardımlaşma) sandığından yardım edilirdi. Bu sandığına esnaf aidat öder; bunlar emin bir kimsenin elinde toplanıp nemâlandırılırdı. Umumiyetle esnafın oğlu esnaf, yeniçerinin oğlu yeniçeri, müderrisin oğlu müderris olur; babalarının işini devam ettirip kendisine bakardı. Cemiyet nizamı böyle kurulmuştu. EMEKLİ SANDIĞI'NA DOĞRUTanzimat'tan (1839) sonra devlet ricâli ve kâdıların kapı halkı devlet memuru sayıldı. Memurlara derecesine göre maaş bağlandı. Kusurları olmadıkça azledilmeme esası getirildi. Gayrimüslimlere de memur olma imkânı tanındı. Artan ihtiyaçlar sebebiyle memur kadrosu genişletildi. Osmanlılarda devlete ait toprak kiralarını tımarlı sipahiler toplar, karşılığında asker beslerdi. Sultan Abdülmecid zamanında (1847) tımar kaldırıldı. Mevcut tımarlı sipahiler, yarım tımar geliriyle tekâüde sevk edildi. Bunlardan bir kısmı da atlı jandarma yapıldı. Zaten Tanzimat'tan sonra bütün memurlara tekâüd imkânı getirilmişti. Bu devirde ilmiye, askeriye ve mülkiye mensupları için ayrı ayrı tekâüd kanunları çıkarıldı. Bunlardan ilki 1866 yılında kurulmuş olan Askerî Tekâüd Sandığı idi. Bunu sivil memurlar için 1881 yılında kurulan Emekli Sandığı takip etti. Ardından muhtelif sanayi kollarında çalışan işçiler için ayrı tekâüd sandıkları kuruldu. Zenginler fakirlerden mesuldü İslâmiyette tekâüd (emeklilik) mefhumu yoktur. Herkes çalışabildiği kadar çalışır. Zenginler, çalışmadıkları zaman kendi servetlerini yerler. Fakirler, sosyal güvenlik imkânlarından istifade ederler. Zaten fakirlere zekât, fıtra, adak, nafaka gibi temliklerde bulunmak zenginlere dinî ve hukukî bir vecibe olarak yüklenmiştir. İslâm cemiyetinde herkes birbirinden mesuldür. Zenginler de fakirlerden mesuldür. Klasik din kaynakları, "Bir şehirde açlıktan birisi ölse, bunu bilip de yardım etmeyen zenginler kâtil sayılır" der.
28.04.2010
Ecnebiye imtiyaz zaruretti
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlı Devleti'ne gelen ecnebilerin; can, mal ve dinleri zimmîler gibi teminat altına alınırdı.SADECE OSMANLILARA HAS DEĞİLDİ Bu imtiyazlar Osmanlı Devleti'ne has değildir. İtalyan şehirleri, 1275'ten beri Bizans ile birtakım adlî ve hukukî imtiyazlara hâizdi. Osmanlı ülkesindeki iki çeşit gayrimüslim yaşardı: Bir kısmı zimmî denilen Osmanlı vatandaşları; diğeri müstemen denilen ecnebi devlet vatandaşlarıdır. Ecnebiler, ticaret, hac veya başka maksatlar için izinle (pasaportla) Osmanlı ülkesine gelirler. Huduttan girdikten itibaren can, mal ve dinleri zimmîler gibi teminat altındadır. Bunun dışında ecnebilerin tâbi olduğu statü, Osmanlı Devleti ile bu ecnebinin devleti arasındaki anlaşma ile tanzim olunurdu. Osmanlı vatandaşları da yabancı ülkeye gitseydi, onlar için de aynı imtiyazların tanınacağına şüphe yoktu. Çünkü milletlerarası imtiyazlar mütekabiliyet (karşılıklılık) üzerine kurulur. Ancak o zamanki sosyal ve siyasî telâkkiler sebebiyle bir Müslümanın cihad veya elçilik dışında "gavur yurduna" gitmesi mevzubahis bile olmamıştır.OSMANLILARA HAS MI? Amerika ve Ümitburnu'nun keşfedilmesi sebebiyle İpek Yolu Osmanlı topraklarından uzaklaştı. Ticaretin batıya kaydı. Böyle bir zamanda Osmanlı Devleti hem ecnebilerle sulh içinde yaşamak, hem bu devlet vatandaşlarının ülkesine serbestçe gelip gitmesine izin vererek ticareti faaliyetleri geliştirmek, hem de ele geçen transit yollarını canlı tutmak; ayrıca ecnebiler arasında ikilik meydana getirmek gibi maksatlarla birtakım imtiyazlar tanıdı. Öncelikle söylenmelidir ki bu imtiyazlar Osmanlı Devleti'ne has değildir. İtalyan şehirleri, bilhassa Cenova 1275'ten beri Bizans ile yaptığı ticarî anlaşmalar gereği birtakım adlî ve hukukî imtiyazları hâizdi. Kapitülasyon kelimesi ilk olarak bu vesileyle kullanıldı. Bu imtiyazlara, madde hâlinde yazılı olduğundan kapitülasyon denildi. Kelime Lâtince kapitula (madde) kelimesinden gelir. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethedince, bu imtiyazları yeniledi. 1479'da Venedik'e Kırım ve Trabzon'da ticaret imtiyazı tanıdı. Daha 1365 senesinde Sultan I. Murad, Dalmaçya kıyılarındaki Dubrovnik'e imtiyazlar vermişti. 1397'de Osmanlı ülkesine gelen Bizanslılara bazı imtiyazlar tanındı. Bunun karşılığında İstanbul'da bir Türk mahallesi kurma ve buraya kâdı ve müftü tayin etme hakkı alındı. Mısır'da da Memlûkler 1252 senesinde Fransa'ya bazı adlî ve hukukî imtiyazlar tanımıştı. Yavuz Sultan Selim, Kahire'yi fethedince, kendisini karşılayan Akdenizli tüccarların temsilcisi olan Katalan konsolosun arz ettiği imtiyaz beratını tasdik etti. Kanuni Sultan Süleyman, Almanya-İspanya İmparatoru V. Karl ile İran Şâhının Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tesbit edince, V. Karl'ın rakibi Fransa'yı destekledi. Fransızlara verilip 1569'da yürürlüğe giren imtiyazlarla Fransız tüccarın yüzde 5 gümrükle her iki devlete ait gemilerle serbestçe dolaşması; Osmanlı ülkesindeki dâvâlarına Fransız konsoloslarının Fransa kanununa göre bakması; borcunu ödemeden kaçarsa Fransa hükümeti aleyhine dâvâ açılması kabul olundu. Fransa'ya verilen imtiyazlar sonra diğer devletlere de teşmil edildi. Ecnebilere Osmanlı Devleti'nde yerleşmek, dolaşmak ve ticaret yapmak hakkı tanındı. Bu imtiyazlar, Avrupa'da Osmanlı idaresi lehine propagandaya zemin teşkil ederek Luther'in bölücü reform hareketine yardımcı oldu. Tek taraflı bu imtiyazlar, her padişah zamanında yenilenirdi. Sultan I. Mahmud zamanında 1740 tarihinde iki taraflı ticarî anlaşma hâline getirildi. Bunlara, imtiyâzât-ı ecnebiyye veya uhûd-i atîka denildi. TEK TARAFLI OLARAK KALKTI 1914 tarihinde Birinci Cihan Harbi'nin başlaması üzerine Osmanlı hükûmeti bu kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını açıkladı. 1923'te Lozan Muahedesi ile diğer devletler bunu kabul etti. Osmanlı Devleti'nin tanıdığı kapitülasyonlar, kendi menfaatine idi. Ülkenizde ecnebiler bulundukça, onlar için bir düzenleme şarttır. Ya kabul etmeyeceksiniz, ya da sisteminizi uyumlu hale getireceksiniz. Osmanlı bunu yapmaya çalışmıştır. Yaparken belki bazı aksaklık ve zaaflar gösterilmiştir. Ama sistem iyi kötü işlemiştir. Bu gibi imtiyazların, güçlü devletlerin lehine olduğu unutulmamalıdır.
05.05.2010
İngiltere'de Osmanlı modeli bir mektep: ETON KOLEJİ
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
ETON'DA OKUMAK SERVET İSTER Eton'a çocuğunu yazdırabilmek için 2 aylıkken sıraya girmek ve senelerce mektep masrafları ödemek üzere servet biriktirmek gerekir. emokrasinin beşiği İngiltere asırlardır elitler tarafından yönetilir. Halk siyasete fazla alâka duymaz, yalnızca seçimlerde elitler içindeki bir grubu idareci olarak seçer. Bu elitler sadece asillerden değil, yüksek kariyerli, zeki, hayatta muvaffak olmuş, mazbut yaşantılı ve olabildiğince dindar insanlardan teşekkül eder. Bu kriterleri temin eden herkes elit sınıfına yükselebilir. Bunun için yalnızca liyâkat ve talih aranır. Bu bakımdan İngiltere ile Osmanlı Devleti arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Osmanlılar, farklı ırk, din ve kültürlerden geldiğine bakmaksızın, zeki ve kabiliyet testini geçen çocukları devlet adamı olmak üzere saraya alıp Enderun mektebinde yetiştirirdi. Bir Balkan köylüsünün oğlu, yukarıdaki vasıfları taşıyorsa, talihi de yaver giderse ülkenin elit sınıfına girip, en yüksek makamlarına yükselebilir, padişaha damat bile olabilirdi. Artık bir Balkan köylüsü değil, yüksek hasletlere sahip, nazik, kültürlü, ince ruhlu, Türk-İslâm terbiyesini benimsemiş bir Osmanlı beyefendisidir. İngiltere'nin VIII. Henry'den beri süper güç olma yönünde Osmanlı Devleti'ni numune alarak, bunun muvaffakiyet sırlarını kendi bünyesine tatbik ederek yükseldiği söylenebilir. İmparatorluk mirasını hoyratça har vurup harman savurduğumuz için bugün böyle köklü müesseselere sahip olmamamız acı bir kayıptır. BİR BAŞKADIR ETONYALILAR İngiltere'yi süper güç yapan elitler, Eton Koleji gibi mutenâ mekteplerden yetişir. 1440 senesinde 70 fakir talebenin okuması için Kral VI. Henry tarafından kurulan Eton, zamanla bu maksada hizmet eden bir mektep hâlini almıştır. 'Etonyalılar'ın yürüyüşünden konuşmasına, yemek yiyişinden yürümesine kadar her şeyi farklıdır. Birinin Eton'lı olduğu esrarlı, ağır, ciddi ve ketum havaları ile ilk bakışta anlaşılır. Çünki küçük yaştan itibaren şıklık, zariflik ve kültür ile yoğrulurlar. Mektebi bitirdikten sonra da çok itibarlı işlerde çalışma imkânı bulurlar. Eton'lı olmak, lord unvanı gibi talebenin üzerine bir imza gibi yapışır. Bir çocuk 8 yaşına gelince Eton'un ilk kısmına alınır. 10-13 arası 20 hazırlık sınıfından birine girer. 13-18 yaş arasında 6 yıllık gerçek Eton tahsili başlar ve yılda takriben 29.000 pound (47.000 $) ödenir. Bu sebeple Eton öteden beri asillerin çocuklarını okutan bir centilmen fabrikasıdır. Asiller de burada kendilerini daha asil hissetmeyi ve böyle davranmayı öğrenirler. Kapılarını herkese açmaz. Zaten İngiltere'de mekteplere talebe seçmek hususunda büyük serbesti tanınmıştır. Şimdi Eton'a sadece asillerin çocukları değil, zeki ve istikbal vadeden her çocuk kabul edilmektedir. Bugün 70 burslu talebe imtihanla, 200 talebe de imtihansız alınmaktadır. Elan 1300 talebesi vardır. DİŞİ SİNEK GİREMEZ Eton Koleji, Berkshire'da Thames Nehri üzerinde Windsor şatosuna yakın Eton kasabasındaki tarihî binalarda tedrisat yapan yatılı bir erkek mektebidir ve buraya dişi sinek bile giremez. Zaten İngiltere'de kız veya oğlan mektepleri yaygındır; karışık mektepler azdır. Yetkililer karışık mekteplerin hem masraflı olduğunu (çift tuvalet, çift havuz, çift soyunma odası gibi), hem de bu yaşta talebelerin bir arada okumasının psikolojik mahzurları bulunduğunu söylemektedir. Eton'lılar 25 evde kalır. Ancak hafta sonları ve bayramlarda evlerine gidebilir. Mektep idaresi, bu sıkı disiplin içinde bile çocuklara bir yetişkin muamelesi yapar. Onları bir kalıba sokmaya çalışmaz, hepsinin karakterine hürmet gösterir. Ferde değer vermek İngiltere'nin karakteristik hususiyetidir. Eton'da sıkı bir disiplin tatbik olunur. Çok ciddi bir tahsil yanında, emsalsiz bir terbiye de verilir. Antik Çağ tarihinden Lâtince'ye kadar muhtelif dersler alınır. İsteyen talebelere askerlik talimi bile yaptırılır. Çeşitli spor takımları vardır. Ama burada kazanmak veya iyi oynamak değil, sadece müsabakaya katılmak mühimdir. 16 yaşına gelen talebe kendisine iki sene için bir vasi seçer. Bu vasi, çocuğu kabiliyetine göre bir mesleğe yönlendirir. Mezunların üçte biri Oxford ve Cambridge gibi köklü üniversiteler gider. Böylece çocuklar geleceğin İngiltere'sini yönetmek üzere yetiştirilir. Eton'dan William Pitt, Grenville, Waterloo kahramanı Wellington Dükü, Gladstone, Balfour, Harold Macmillan, Anthony Eden gibi 18 başbakan çıkmıştır. Çok sayıda ilim adamı, şair, yazar, müzisyen, profesyonel sporcu, aktör, diplomat, subay, politikacı yetiştirmiştir. Henry Fielding, Ian Fleming, Aldoux Huxley, George Orwell gibi romancı, Thomas Grey, Shelley gibi şair, Keynes gibi iktisatçılar vardır. İngiltere, Tayland, Nepal, Hindistan, Kuveyt hanedanlarından prens ve krallar Eton'da okumuştur. Genç prensler William ve Harry de Eton'dan mezundur.
12.05.2010
Eskiden 'bıyıksız' erkek görmek çok zordu
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
HER DÖNEM ÖNEMLİYDİ Vaktiyle sakalsız ve bıyıksızlar adamdan sayılmazdı. Sakal rağbetten düştüğü zaman bile bıyık saltanatını korudu. Her bıyığın ayrı bir ismi ve raconu vardı... 10'DAN FAZLA ÇEŞİT Ahmed Rasim Bey bıyık çeşitlerini; yastık bıyık, karanfil bıyık, pos bıyık, pala bıyık, dudak örten, keçiboynuzu, kırpık bıyık, fırça bıyık, tavşan bıyık, tek bıyık... diye sayar Geçenlerde gazeteler başvekilin İsmet İnönü'yü bıyığından dolayı Hitler'e benzettiğini yazdı. İyi ama o zaman zaten badem bıyık pek moda idi. Kulağı az işitiyor diye de Beethowen'e benzetilecek değil ya! Bana kalırsa İnönü'nün Hitler'e daha çok benzediği hayli hususiyeti var. Dersim ve Varlık Vergisi vesilesiyle ayyuka çıkan faşizm sempatizanlığı ve bilhassa Yahudi düşmanlığı mı, önce yenip sonra yenilmesi mi, tek parti diktatörlüğü mü, "Führer"in Türkçesi olan "Milli Şef" unvanını taşıması mı desem...Bıyığa rağbet artıyor mu? Neyse biz bıyığa dönelim. CNN, bıyıklı erkeklerin son elli seneye nisbetle arttığını söylüyor. Daha evvel bıyık ve sakal dünyanın her yerinde erkekliğin sembolü sayılır; bıyıksızlık masonluk alâmeti görülürdü. 50'lerden sonra geylerin bıyığa rağbet etmesi üzerine millet ürküp bıyığı terk etti. Biz Türkler hâlâ bıyıklarımızla tanınıyor olsak da bizde bıyık bırakanların sayısı artık eskisi kadar değil. Osmanlılarda sakalsız ve bıyıksız, adamdan sayılmazdı. Din kaynakları erkeklerin bıyıkla beraber sakal bırakmasını, sakalının alt dudaktan bir kabza, bıyığının ise kaşları gibi olmasını şiddetle tavsiye eder. Yavuz Sultan Selim ve Sultan Vahideddin dışında bütün padişahlar sakallıdır. Osmanlıların son zamanlarında sakal kırkını aşkın veya makam mevki sahibi Yahud ilmiyeden zâtlara inhisar eder olmuş; ama bıyık saltanatını sürdürmüştür. "Sultan Fatih gibi sakalımız yok ise de, bari Sultan Yavuz gibi bıyığımız olsun" diyenler çoktu. Bıyığa söğmek çok ağır neticeler doğururdu. Şimdi erkekler pırıl pırıl yüzleriyle piyasada boy gösteriyor. "Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık; ikisi de yok şimdi, tükürebildiğin kadar tükür!" sözü artık bu devrin terânesi olmuştur. Her bıyığın bir ismi var Sakal gibi bıyığın da çeşitleri vardı. Ahmed Rasim Bey bunları, pis bıyık, yastık bıyık, karanfil bıyık, pos bıyık, pala bıyık, akrep kıskacı, dudak örten, keçiboynuzu, kırpık bıyık, fırça bıyık, tavşan bıyık, tek bıyık... diye sayar da karanfil bıyığı beğenir. Uçları fırça gibi hafif yukarı kalkık bıyığa karanfil bıyık denirdi. Bu oluşundan kıvırcık bıyıktır. Üst dudak açıktadır. Şairler, kalem kâtipleri karanfil bıyık bırakırdı. Bu asır başlarında gençler arasında pek moda idi. Son halife Abdülmecid Efendi ile gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın'ın bıyığı böyle idi. Yavuz Sultan Selim'in bıyığına yastık bıyık denirdi. Harbde düşmana korku salmak için erkeklerin bıyığını uzatması tavsiye olunurdu. Yeniçeri zâbitleri de böyle bıyık bırakırdı. Pala bıyık kabadayıların rağbet ettiği bıyıktır. Alt dudak kenarı kırpılıp üstü öylece bırakılır; uçları burularak sivriltilip dört beş parmak yanaktan dışarı çıkarılır. Bunun incesine burma bıyık denirdi. Esnafın rağbetiydi. Dolu dolu dudağın iki tarafa yayılana pos bıyık denirdi. Yastık bıyığın alttan az, üstten derin alınıp uçları ağız kenarından aşağı biraz sarkanına kaytan bıyık denirdi. Orta halli gençler kaytan bıyıklıydı. Nitekim "Olmaz ne çare o nişanlıdır; Kaytan bıyıklı delikanlıdır" diye türküsü vardır. Babayâni ve kalenderler pos bıyık bırakırdı. Üst dudak ve ağzı örten Bektaşi bıyığı bunun bir çeşididir. Filozof Rıza Tevfik ile Tamburi Cemil Beylerin ve Dr. Besim Ömer Paşa'nın bıyığı böyle idi. Bununla güya dünyaya ehemmiyet vermiyormuş gibi görünülürdü. Yemek yerken suyu bulaşır, pilav yerken taneleri asılı kalırdı. Seyrek, adeta üç numaraya vurulmuş gibi kısa bıyığa pis bıyık denirdi. Posbıyığın tersi olduğu için kedi (pisi) bıyığına benzeterek bu isim verilmiştir. Pis bıyık kimsenin elinde değildir ve umumiyetle alay mevzuudur. Hitler'in bıyığı badem bıyık bize bugün gülünç gibi geliyor ama 30'lu yıllarda badem bıyığı olmayan erkek neredeyse yok gibiydi. Bunun iki tarafa hafifçe uzatılanına kelebek bıyık denirdi. Necmeddin Erbakan'ın bıyığı böyleydi. Bilhassa 20'li yıllarda kibar ve muhafazakâr beyler rağbet ederdi. Bıyık düzeltmek görünüşüne dikkat eden beyler için mühim bir işti. İnce makaslarla bıyığı alttan almak, üstten düzeltmek, tarayıp yağlamak vazgeçilmez bir alışkanlıktı. Çapkınlar, bıyık uçlarını burarken bir yandan da gözlerini süzerdi. Kayzer bıyığını unutmamalı Alman Kayzeri'nin iki ucu süngü gibi yukarıya kalkık bıyığı bizde Enver Paşa ve bazı İttihatçı zâbitlerce taklit edilmişti. Muhafazası çok zordu. Gece pomatlanıp, yağlanıp, uçları bezle karyolanın başına bağlanır; gece hiç hareket etmeden sırt üstü yatılırdı. Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Yeğenim adlı hikâyesinde bunu gülünç bir şekilde tasvir eder. Refik Halid Bey anlatıyor: Sultan Hamid zamanında erkekte bıyık merakı son haddine varmıştır. Maşa ile kıvrılır, briyantin ile yağlanır, cendereye konup kalıplanır, bir tek kılı beyaza uğrasa matemi tutulur. Bu devirde hâlâ "Seni tutar bıyıklarını tıraş ederim!" tehdidi tesirlidir. "Eğer dediğim çıkmazsa, bıyıklarımı tıraş eder, halkın içinde gezerim" sözü de en büyük şart ve teyitlerden bir tanesidir. İnsan kendisini rüyada bıyıkları tıraş edilmiş görse, haykıra haykıra uyanır ve o korku ve hicâbın (utancın) tesiri altında günlerce heyecanlı ve sersem dolaşır. Matruş (tıraşlı) bir İngilize benzemeye, böyle bir çehre ile gezmeye yüz, surat ister." Bir ara Douglas bıyığı moda olmuştu. Dudağın üzerinde ince bir şerit hâlindeydi. Aktör Douglas Fairbanks moda etmişti. Amerika'da bıyığa konulan ilk isimdir. Clark Cable ve bizde Ayhan Işık bıyığı da bunun gibidir. Bizim çocukluğumuzda solcu, ülkücü, hoca bıyığı gibi ideolojik bıyık tipleri teşekkül etmişti.
19.05.2010
Son zafer Yunan Harbi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
TÜRKÜ BİLE YAKILDI Osmanlı Devleti'nin kazandığı son zafer 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi'dir. Bu harb vesilesiyle yakılan meşhur Dömeke Türküsü bile Çanakkale'ye mâl edilir. 24 SAATTE GEÇTİLER Yunanlıların Girit'e taarruzu üzerine kopan harbde Osmanlı ordusu, otoritelerin "6 ayda geçilemez" dediği Termofil geçidini 24 saatte geçip Atina önüne gelmişti Sakarya ve Dumlupınar bir yana bırakılacak olursa, Osmanlı Devleti'nin kazandığı son harb, 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi'dir. Tesalya Harbi adı da verilen bu harbden kimsenin fazla haberi yoktur. Mekteplerde bahsedilmez. Merasimi yapılmaz. Bu harb vesilesiyle yakılan meşhur Dömeke Türküsü bile Çanakkale'ye mâl edilir. Sebebi çok basit; bu harbi Sultan Hamid kazanmıştır da ondan... Sadece Yunan Harbi mi, Niğbolu, Mohaç, Preveze, hatta Malazgirt bile unutulmuştur. Bilmeyen Türk tarihini Çanakkale'den ibaret zannedecek. Halbuki Çanakkale büyük bir harb içinde lokal bir savunma muharebesidir. Mağlubiyeti engelleyememiş; hatta harbi geciktirerek kaybın faturasının ağır olmasında rol oynamıştır. Son zamanlarda sürekli ön plana çıkarılmasının sebebi, iktidarlarını resmen kaybedeli 100 yıl geçmesine rağmen, bazılarının şahsında hâlâ varlığını sürdürmeye çalışan İttihatçı zihniyete sunî bir şeref pâyesi kazandırmak arzusudur. 250 bin kayıp verilen, en güzide vatan evlâtlarının toprağa düştüğü bir zafer! "Çanakkale'de destanlar yazdığı" için milletin Enver Paşa ve arkadaşlarına borçlu olduğuna inananlar bile vardır. Herkes bunların bütün bu belâları milletin başına açıp, sonra da "Tavşana kaç! Tazıya tut!" hesabı belâyı savmak için biraz uğraşarak kahraman kesildiklerini bilmez değil ki... SULH HAYIRLIDIR Harbin sebebi Yunanlıların Osmanlı topraklarına taarruzudur. 19. asır başlarında istiklâlini kazanan Yunanistan, kuzeye doğru genişletme hevesinde olmuştur. Bunu yaparken de Rusya'yı hep arkasında bulmuştur. 1864'te Yedi Adalar'ı, 93 Harbi'nin ardından da Tesalya'yı elde etti. 1890 senesinden beri el altından tahrik edip ayaklandırdığı Girit'e 1897 Şubat'ında asker çıkardı. Ahalisinin ekseriyeti Hristiyan olan Girit'te o zaman muhtar bir idare vardı. Rumlar ve Müslümanlar adanın idaresinde müştereken söz sahibi idi. Yapılacak bir muharebede gâlip gelse bile Avrupalıların rahat bırakmayacağını ve Yunanistan'ın Atina'dan idare edilmediğini bilen Sultan II. Abdülhamid işi sulh yoluyla halletmek istedi. Ama muvaffak olamadı. 17 Nisan 1897'de Yunanistan'a savaş ilân edildi. Edhem Paşa kumandan tayin olundu. Osmanlı ordusu hududu ihlâl eden Yunanlıları durdurup, hücuma geçerek meydan muharebesinden ziyade çete harblerine alışkın Yunanlıları perişan halde geri çekilmeye mecbur etti. Bilahare Osmanlılar harbin insiyatifini ele aldı. 23 Nisan'daki hücum üzerine Yenişehir (Larissa) ve Tırnova Osmanlıların eline geçti. Ertesi günkü Milonya Meydan Muharebesi'nde Yunan ordusu tamamen bozuldu. Osmanlı ordusu Tırhala'ya geldiğinde şehri boşaltılmış buldu. Bu arada halk Atina ve Pire'de sokaklara döküldü ve hükûmet istifa etti. Yeni hükûmet harbe devam kararı aldı. BOZGUNA UĞRATILDI Bunun üzerine 5 Mayıs'ta taarruza geçen Osmanlı birlikleri, Prens Konstantin kumandasındaki 25 bin kişilik Yunan ordusunu yeniden bozguna uğrattı. Prens, kalan askerlerle Dömeke'ye çekildi. Bu arada Epir cephesinde hücum eden Yunanlılar püskürtüldü. Avrupa devletleri araya girip Osmanlı hükûmetine sulh teklif etti. Padişah buna cevabını yaklaşan Kurban Bayramı'ndan sonra vereceğini söyledi. Osmanlı ordusu taktik gereği geri çekildi. 13 Mayıs'ta Yunanlıların Garibova'daki Osmanlı birliklerine taarruzu üzerine padişah mütârekeden vazgeçti. Edhem Paşa birlikleriyle çeşitli kollardan ilerledi. Müstahkem mevkilere yerleşmiş Yunan birlikleri sökülüp atıldı. Düşman askerleri mühimmatını geride bırakarak dağınık bir şekilde kaçmaya başladı. Osmanlı ordusu, Avrupalı askerî otoritelerin "Altı ayda geçilemez!" dediği Termofil geçidini 24 saatte geçti. Antik çağda koskoca İran ordusunu 300 Ispartalı bu geçitte durdurmuştu. Osmanlı ordusuna Atina yolu açılınca telâşa kapılan Yunan hükûmeti istifa etti. Yunanistan, Rusya'yı aracı koydu. Rus Çarı II. Nikola telgrafla bizzat padişaha müracaat ederek sulh istedi. 19 Mayıs'ta harekât durduruldu. Böylece büyük kahramanlık destanları yazılan Tesalya Harbi Osmanlıların son zaferiyle bitti. Mamafih neticede padişahın korktuğu gerçekleşti. Osmanlı ordusu gâlip geldiği halde, zaferden istifade etmek şöyle dursun, ağır bir mâlî buhrana düştü; bir daha da belini doğrultamadı. Bu da Sultan Hamid'in sonunu hazırladı. Maaşlarını zamanında alamayan askerlerin hürriyet sloganıyla dağa çıkıp ilân ettirdikleri 1908 Meşrutiyeti ile Yunanistan cesaret bulup Girit'i topraklarına kattığını açıkladı. 1913 Balkan Bozgunu ile Rumeli'deki çoğu vatan toprağı gibi Tesalya ve Girit de resmen Yunanistan'a verildi. Böylece İttihatçılar Osmanlı Devleti'nin mezarcısı oldular.
26.05.2010
İsrail maziyi çabuk unuttu
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Struma gemisindeki yolcular "Bizleri kurtarınız!" yazılı beyaz bir bayrak açmasına rağmen Karadeniz'e geri gönderilmekten kurtulamadı. 219 YOLCUSU BOĞULDU 1940'ta Romanya'dan aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul'dan geçmek isteyen Salvator teknesi karaya çıkarılmadı. Silivri'de fırtınadan battı ve 219 yolcusu boğuldu. SOVYETLER BATIRDI 1941'de İstanbul sularında bir gemi görüldü. Struma adlı bu gemi 769 Yahudi mülteci taşıyordu. Gemi, Karadeniz'e çıktığında Sovyet denizaltısı tarafından batırıldı. Almanya'da Naziler 1933'te iktidara geldi. Atatürk Almanya'ya soğuk baktığı ve beynelmilel politikada İngiltere'nin yanında yer alınmasını düşündüğü halde, Türkiye'de öteden beri Alman taraftarı güçlü bir ekip vardı. Başını başvekil İsmet İnönü'nün çektiği bu ekip, CHP'ye de hâkimdi. Naziler başa gelince, hemen Türkiye'de de Yahudi aleyhtarı bir hava esmeye başladı. Hükûmet sefaretlere Yahudilere vize vermemesi talimatını yolladı. Halbuki tarafsız olduğu için, İspanya ve İsviçre ile beraber Türkiye Yahudilerin kaçabileceği ender kapılardandı. BİZİ ÖLDÜRÜN, GÖNDERMEYİN 1939'da 860 Yahudi mülteci taşıyan Parita gemisi İzmir'e sığındı. Yolcuların "Bizi öldürün ama geri göndermeyin" çığlıkları arasında iki polis motoru gemiyi İzmir'den çıkardı. Ertesi sene Romanya'nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul'dan geçmek isteyen 40 kişilik Salvator teknesi de karaya çıkarılmadı. Silivri açıklarında fırtınadan battı ve 219 yolcusu boğuldu. Kurtulanlardan 63'ü geri gönderildi. Kalanı başka bir gemiyle Filistin'e ulaşabildi. Ölüler soyulduktan sonra Silivri'ye gömüldü. Geçenlerde İsrail mezarları ülkesine nakletti. Bu faciadan sonra hükûmet azami 4500 mülteci kabulüne izin verdi. Ancak aynı sene ülkedeki bütün gayrimüslimler enterne maksadıyla tekrar askere alındı. Terhis olunanlar Varlık Vergisi felâketiyle karşılaştı. Ödeyemeyenler Aşkale'ye sürüldü. 18 Haziran 1941'de Türk-Alman Dostluk Anlaşması imzalandı. Alman taraftarları bayram ediyordu. Türkiye, Alman istihbarat faaliyetlerinin merkezi olarak Nazilere hizmet veriyordu. STRUMA FACİASI 15 Aralık 1941'de İstanbul sularında bir gemi görüldü. Struma adlı bu gemi 300 çocuk ve 200 kadın olmak üzere 769 Yahudi mülteci taşıyordu. Naziler Romanya'da 4000 Yahudi'yi katledince, ülkedeki Yahudiler kaçmaktan başka çare bulamadı. Panama bandıralı bir Bulgar gemisi imdada yetişti. 74 yaşındaki Struma, 100 yolcu kapasiteliydi. Geminin ilanlarında Queen Mary transatlantiğinin resmi kullanılmış ve yolculardan 1000 $ ücret alınmıştı. Gemiye binerken polisler üzerlerindeki kıymetli şeyleri de aldılar. Gemiye binince kandırıldıklarını anlamasınlar diye acente esas geminin açık sularda beklediğini söyledi. Gemide sadece bir tuvalet ve dört lavabo vardı. Su denizden alınıyordu. Üç günde bir çay ve yiyecek olarak herkese bir portakal ile biraz fıstık ve şeker dağıtılmıştı. Portakal sandıkları yakılarak ısınılıyordu. Cankurtaran ve can yeleği kâfi mikdarda değildi. Yangın söndürme ve telsiz çalışmıyordu. Aydınlatma motoru ârızalıydı. İstanbul Boğazı'na gelindiğinde geminin motoru çatladı. Gemi Sarayburnu açıklarına demirledi. Gemiden ayrılmak ve resmî va-zifeliler dışında kimsenin çıkması yasaklandı. İstanbul Yahudileri bin bir zorlukla hükûmetten izin alıp 10 gün sonra gemiye yiyecek götürebildi. Kaptan yolcuları indirip Bulgaristan'a dönmek istiyor; İngiltere ise işgali altındaki Filistin'e gelecekler için kota koyduğundan, yolcuları göndermemesi için Ankara'ya baskı yapıyordu. İngiltere sadece 28 çocuğa izin verdi. Ama Ankara İngiltere'yi zora sokmak maksadıyla bunların inmesini kabul etmedi. Böylece 62 gün geçti. Gemiye Karadeniz'e çıkma emri verildi. Yolcular güverteye "Yahudi mülteciler" yazılı bir pankart ve "Bizleri kurtarınız!" yazılı beyaz bir bayrak açınca, 200 polis gemiye çıkarak tekme tokat güvertedeki yolcuları ambara kapattı. Geminin çıpası kesilerek Karadeniz'e çekildi. Yolcular gemi uzaklaşırken "Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti! Kurtarın bizi!" yazan beyaz bir çarşaf açtılarsa da artık nafileydi. Gemi Boğaz'dan 23 mil açığa çıkmıştı ki 24 Şubat 1942 gecesi bir Sovyet denizaltısı tarafından batırıldı. Gemiyi bir daha mülteci gelmesini önlemek üzere Türklerin batırdığı da söylendi. Nitekim kurtarma çalışması yapılmamıştı. Geminin mayına çarptığı da rivayet olundu. Yolcuların bir kısmı patlama ile, bir kısmı da soğuk sularda donarak öldüler. 769 yolcudan sadece 19 yaşındaki David Stoilar'ın kurtulduğu anlaşıldı. Genç ilk geceyi fenerde istirahat ederek geçirdi. Sonra askerî hastaneye götürülerek burada bir hücrede üç gün polis nezâretinde tutulup sorguya çekildi. Gemiden başka kurtulanlar da vardı. Gemi Karadeniz'e açılmadan Mobil'in Romanya müdürü Martin Segall ile eşi ve iki çocuğu Vehbi Koç'un tavassutu sayesinde karaya çıkarılmıştı. Bir de kanama geçiren hamile bir kadın, Balat Yahudi Hastanesi'ne yatırılmıştı. Hükûmet faciadan sorumlu olmadığını, kanun dışı yollardan ülkeye girmek isteyenleri engellemekten başka bir şey yapmadığını açıkladı. 1943'de Nazilerin işgalindeki Bulgaristan'dan kaçan ve Filistin'e gitmek isteyen 20 bin Yahudi geri çevrildi. Yunanistan Yahudileri de Nazi işgali müddetince Türk hükûmetinin kuracağı bir kampta yaşamayı teklif ettilerse de, Ankara reddetti. SATILAN VATANDAŞLIK VESİKALARI Harb esnasında yurt dışında yaşayan 3000 kadar Yahudi asıllı Türk vatandaşı "Kurtuluş Savaşı'na katılmamak" ya da "Beş yıldan fazladır konsolosluğa uğramamak" gibi gerekçelerle vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Bunlardan sadece 114 tanesinin Türkiye'ye gelmesine izin verildi ve böylece genositten kurtuldular. O sıralarda pasaport teslimi karşılığında konsoloslukların verdiği Türk vatandaşlık vesikaları karaborsada kapışılıyordu. Bununla beraber bütün harb müddetince Türkiye 17 bin Yahudi'nin Filistin'e göçüne izin verdi. 1990'larda Struma Faciası'nın dokümanter filminin çekilmesi ve dışişleri arşivinde araştırma yapılması kabul edilmedi. Bu Alman taraftarlığı İnönü'ye iktidarı kaybettirdi; halka ise demokrasiyi kazandırdı.
02.06.2010
OSMANLI ÜLKESİNDE YAHUDİLER
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
RAHATÇA YAŞADILAR Çoğu Avrupa ülkesinde din hürriyetine, hattâ hayat hakkına bile sahip olmayan Yahudilerin, tarih boyu en rahat ve serbest yaşadıkları yer Osmanlı olmuştu SİYONİST PLANI Yahudiler arasında Filistin'de devlet kurmak isteyen bir grup (Siyonist), buna engel olan Sultan Hamid'i tahttan indirmek için İttihatçılara yardım etti Osmanlı Devleti, Bizans'tan fethettiği topraklarda Yahudilerle karşılaştı. Rumca konuşan bu Yahudilere Romanyot denirdi. Zamanla yeni Yahudi grupları Osmanlı vatandaşı oldu. Sultan II. Murad zamanında Fransa'dan tardedilen Yahudiler; 1470'de de Bavyera kralının kovduğu Yahudiler Osmanlı ülkesine sığındı. Sultan II. Bayezid, 1492'de İspanyolların elinden kaçan yüzbin kişilik Yahudi topluluğunu kabul etti. Bunlar başta Selânik, İzmir, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlere yerleştiler. 1660 yılında Polonya ve Ukrayna'daki katliâmdan kurtulan bir grup Yahudi de Osmanlı ülkesine yerleşti. YAHUDİ DE ÇEŞİT ÇEŞİT Aşkenaz (=Almanyalı) adıyla tanınan Doğu Avrupa Yahudileri, İbranî, Slavca ve Almanca karışımı Yidiş konuşur. Sefarad (=İspanyalı) Yahudileri ise, Ladino denilen İbranî-İspanyolca karışımı bir dil konuşur. Arapça konuşan Yemen Yahudileri de ayrı bir sosyal cemaattir. Talmud'u kabul etmeyen iki Yahudi grubunu da unutmamalıdır. Ellerinde farklı bir Tevrat nüshası bulunan Nablüs civarında yaşayan Sâmirîler ile bir kısmı Türk asıllı Hazar kalıntısı Karaylar. Hepsinin inanç ve ibâdetlerinde ufak tefek farklılıklar vardır. Osmanlı ülkesinde hepsinden yaşıyordu ama % 90'ı Sefarad idi. Osmanlı Yahudileri şehirlidir. İstanbul, Selânik, Edirne, Bursa, Kudüs, Safed, Şam, Kahire, Ankara, Tokat ve Amasya gibi şehirlerde yaşardı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul'da kırk bini buluyordu. Dünyanın en büyük Yahudi şehri sayılan Selânik'te yarıdan fazlaydı. Antisemitizm takıntısından uzak Osmanlı ülkesi, Yahudilerin tarih boyu dünya yüzünde en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur. XIX. asır Avrupasında, değil amme hizmetine girebilmek, din ve âyin hürriyeti, hattâ hayat hakkından bile mahrum, getto denilen mahallelerde çok kötü şartlarda yaşarlardı. Mal-mülk edinme, tahsil, seyahat, matbaa kurma, gazete çıkarma hakkını hâiz değillerdi. Yahudilerin en serbest olduğu ülkelerden Avusturya'da Yahudilere şehirlere yerleşme, bazı sanatları icra etme ve Cizvit üniversiteleri dışındaki üniversitelere gidebilme hakkı, biraz da Fransa ihtilâlinin endişesiyle, 1792 tolerans beratı ile tanınmıştı. Bu kısıtlamaları Osmanlılar tasavvur bile edemezdi. Yahudilikte mâbedlerin hizmetine bakan, dini öğreten, ibâdetleri yöneten hahamlar (kohen/rabi) Hazret-i Hârun soyundandı. Toprakları olmadığı için, maişetlerini diğer kabileler karşılardı. Yetmişler Meclisi (Yeşiva/Sanhedrin) hahambaşının reislik ettiği en yüksek dinî mercidir. Çok eskiden kullanılamayacak kadar eskiyen dinî metinler imhâ edilemediğinden, Yahudi mâbedlerinde knesset adında bir odada saklanırdı. Knesset, Yunanca sinagog (toplanmak) sözünden gelir. Araplar da havralara kenîse der. Türkler, İbrânîce havra demeyi tercih etmiştir. Şimdi İsrail parlamentosuna da knesset deniyor. Ruhban sınıfı bulunmadığı için, Osmanlı ülkesinde tek hahambaşı yoktu. Irk, eyâlet, hatta şehir orijinine göre ayrılmış her cemaat (kehillah), kendi seçtiği ve merkezden berat verilen hahambaşısına tâbi idi. Her cemaatin kendi hahamı, havrası, mektebi, muallimi, mahkemesi, mezarlığı, hastanesi vardı. Haham, bet-din denilen ruhânî mahkemenin başıydı. Nişan, evlenme, doğum, sünnet, cemaate kabul, cenaze, hayvan kesimi gibi seremonileri yönetirdi. Vergilerin toplanıp hükûmete tesliminden mesuldü. ETME BULMA DÜNYASIÖteki gayrimüslim gruplar Yahudileri hep aşağı görürdü. 1865 tarihinde Hahamhâne Nizamnâmesi neşredilerek, statüleri diğer milletlere paralel tanzim olundu. Öyle ki Rumlar "Yazıklar olsun Osmanlıya, bizi Yahudilerle beraber etti. Biz İslâm'ın üstünlüğüne râzı idik!" demiştir. Mamafih bu devirde diğer milletler gibi Avrupa'dan himâye göremediler. 1844'de 35 milyon 350 bin kişilik Osmanlı nüfusunun 170 bini; nüfusun 20,9 milyon olduğu 1905'te 256 bini; nüfusun 18,5 milyona düştüğü 1914'de 187 bini Yahudi'dir. XX. asır başında nüfusun % 1.1 Yahudi idi. Nüfus değişiklikleri, çeşitli toprak kayıpları ve göçler ile alâkalıdır. Bütün bu müsâmaha ve rahatlığa rağmen, Yahudiler arasında Filistin'de devlet kurmak isteyen bir grup (Siyonist), bu emellerine engel olan Sultan Hamid'i tahttan indirmek üzere İttihatçılara yardım etti. Yunan isyanı ile Rumlar gözden düşünce, Yahudiler ön plana çıkmayı umarken, Anadolu'nun her yerinde sanat sahibi Ermeniler sermaye birikimleriyle ön sıraya yerleşiverdi. 1915'te Ermeniler sürülünce ekonomi tamamen Yahudi sermayesinin eline geçti. Rivayete göre Ermenileri sürmesi için hükûmeti kışkırtan bunlardı. Nitekim meşhur banker Emanuel Karasu hem Sultan Hamid'e hal kararını tebliğ eden heyetin reisi; hem de tehcir kararını veren Talât Paşa'nın bankeri idi. 1940'larda yıldızı sönen Anadolu Yahudilerinin çoğu, hükümetin antisemitik icraati sebebiyle paralarını ceplerine koyarak 1948'de kurulan İsrail'e göçtü...
09.06.2010
Her padişaha ayrı marş
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Geçenlerde bir millî maçta meşhur bir popçu kızımız İstiklâl Marşı'nı okumaya çalıştı. Hâdise oldu. Millet verip veriştirdi. İyi ama bir millî marşı okumak bu kadar zor mu?.. İYİ YÜREKLİ KRALIMIZ Avrupa'da marşın tarihi 16. Asra dek gider. İngiltere'de God save the Queen/God save our land/God save us all (Allah iyi yürekli kralımızı, vatanımızı ve hepimizi korusun!) nakaratlı marş 1740'lardan beri millî marştır. Hatta XIX. asırda Danimarka, İsveç, İsviçre, Rusya, Almanya ve Amerika bunu millî marş olarak çaldılar. Kral, vatan ve milleti yücelten bu marş, güfte, beste ve ahenk bakımından en güzel millî marşlardandır. 1792'de bir subayın bestelediği "İleri kardeşler, vatan için ileri/Şan şeref günü işte geldi çattı" diye başlayan La Marseillaise (Marsilyalı) Fransız ihtilâlinin sembolü oldu. İmparator Napoléon ihtilâlci muhtevası sebebiyle yasakladı ise de, 1879'da milli marş olarak kabul edildi. Almanlar, Haydn'ın Deutschlandlied parçasını 1922'de millî marş olarak kabul ettiler. Naziler düştükten sonra bunun Deutschland über alles (Almanya her şeyin üzerindedir) kısmının okunması yasaklandı. The Star Spangled Banner (Yıldız Serpiştirilmiş Bayrak), 1931'de Amerika'da millî marş kabul edildi. Bugün millî maçlar dışında okunmayan marşı ezbere bilenler de %1'i bulmaz. 40 senedir senatörlük yapan biri bilmediğini itiraf etti. Bir beyzbol maçı öncesinde okuması teklif edilen Michael Jackson bilmediğini söyledi. Sözleri şiddetli savaş sahnelerini tasvir ettiği için değiştirilerek başka bir marş kabulü yönünde ciddî bir cereyan vardır. MARŞ BESTELENECEK ZAMAN DEĞİL Osmanlılarda Mehter Şark tarzında askerî havalar çalardı. Sultan II. Mahmud zamanında Avrupa usulünde bando kurulup marşlar bestelendi. Bizzat bu padişah yeni kurulan ordu için Asâkir-i Man-surei Muhammediye Marşı'nı besteledi. Meşhur İtalyan bestekâr Donizetti 1828'de bandoyu çalıştırmak üzere İstanbul'a davet olundu. Henüz millî marş âdet olmamıştı. Her hükümdarın kendi marşı vardı. Donizetti de Sultan II. Mahmud için Mahmudiye Marşı'nı besteledi ki ilk millî marştır. Sultan Abdülmecid tahta çıkınca Donizetti Paşa Mecidiye Marşı'nı (Marş-ı Sultanî) besteledi. Liszt, Rossini ve o zamanlar Osmanlı Devleti'nin Paris sefâretinde bando şefi olan Johann Strauss bile padişah için marş besteledi. Donizetti'nin halefi Guatelli Paşa Aziziye ve Hamidiye Marşlarını besteledi. Meşrutiyet ilan edilince İttihatçılar modern bir millî marş aradılar. Beethowen'in Türk Marşı teklif edildiyse de "Bir fedâi milletiz/Merd oğlu merd Osmanlıyız" diye başlayan marş benimsendi. Sonra Salvalo'nun Reşadiye Marşı resmen ilan edildi. Sultan Vahideddin tahta çıktığında "Marş bestelenecek zaman değil" dediği için bu devirde Mahmudiye Marşı çalındı. Osmanlı Devleti'nin son millî marşıdır. Protokolde hükümdarın şerefine çalındığı için bu marşların muayyen güfteleri yoktu.MARŞ MÜSABAKASI 1920 senesinde Ankara'da meclis açılınca, bir millî marş kabulü gündeme geldi. Maarif Vekâleti bir müsabaka açarak güfte için 500, beste için 1000 lira mükâfat koydu. Gelen 724 şiirin hiçbiri beğenilmedi. Rıza Nur'un Maarif Vekilliğinden ayrılması üzerine yerine geçen Hamdullah Suphi, güfteyi Burdur milletvekili Mehmed Âkif'in yazmasını istedi. Âkif on gün içinde şiiri tamamladı. Hamdullah Suphi Mecliste okudu; muhaliflerin hararetli itirazlarına rağmen marşın kabulünü temin etti. Mehmed Akif, mükâfatı kimsesiz kadınlara iş öğretmek için kurulan Dârülmesâi'ye bağışlayacağını açıkladı. Muhalifler şiirde Türk kelimesinin hiç geçmeyip, ırk tabirine yer verilmesini tenkid ettiler. Kâzım Karabekir marşı ilahiye benzetti ve kendisi bizzat bir marş güftesi yazdı. Rıza Nur ise marşın empoze yoluyla kabulüne karşı çıktı. Üstelik edebî seviyesi yüksek olmayan ağır ve monoton bir şiir olarak vasıflandırarak Mozart'ın Türk Marşı, hatta Hamidiye Marşı'nın kabulünü bile yeğ tuttuğunu söyledi. Muhafazakârlar ümmet yerine ırk dendiği, üstelik şairinin Efganî-Abduh çizgisindeki reformistliği ve İttihatçılığı sebebiyle; modernistler ise aşırı militer vurgularından dolayı İstiklâl Marşı'ndan memnun olmadı. İstiklâlini hiç kaybetmemiş bir millet için istiklâl hasretiyle marş yazılması hayretle karşılandı. Millî marşın güfte hikâyesi herkesçe malumdur. Ama bestesinin hikâyesi çok bilinmez. Onu da inşallah sonraki bir yazıda ele alalım. Saltanatlı tekbir Danimarka'daki bir beynelmilel fuarda sırayla limana giren gemilerin taşıdıkları bayrağa göre millî marşları çalınmakta iken, limana bir Osmanlı gemisi girince, elinde millî marşın notası bulunmayan sahildeki orkestra telâşlanmış, sonra geminin bayrağına bakıp içinde ay-dede ve yıldız geçen bir halk türküsünü çalmışlardı. Bir Osmanlı zâbiti anlatıyor: I. Cihan Harbi esnasında Alman karargâhındaki bir müşterek kutlama sonunda Almanlar hep bir ağızdan millî marşlarını söylediler. Sıra bize geldiğinde ne yapacağımızı şaşırdık. Sonra hep bir ağızdan meşhur saltanatlı tekbiri (teşrik tekbirini) iki defa okuduk. Bu, çok müsbet bir tesir hâsıl etti. Üstelik çıkarken Alman orkestra şefi bu millî marşın notalarını istedi. Kendisine "Harbiye Nezâreti'ne telgraf çekeriz, gönderirler" demek zorunda kaldık.
16.06.2010
BEYNELMİLEL BİR MARŞ
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
BESTE İLE GÜFTE UYUMSUZ İstiklâl Marşı ne mektepte, ne askerlikte, ne maçlarda, ne solo ve ne de koro olarak rahatça söylenebilmektedir. Peki bu beste ile güfte arasındaki ahenksizlik nereden gelir? Mehmed Âkif'in güftesinin 1921 senesinde millî marş olarak kabulünden sonra sıra besteye geldi. Mustafa Kemal Paşa, güftenin ilk iki kıtasının bestede çalınmasını istedi. Meşhur bestekârlardan gelen 55 kadar beste değerlendirmeye alındı ise de bir karara varılamadı. Ahmed Yekta Bey'in bestesi Edirne; İsmail Zühdü Bey'inki İzmir ve Eskişehir; Mehmed Zâti Bey'inki İstanbul ve Ali Rıfat Bey'inki de Kadıköy tarafında çalınır oldu. EVSAFI HÂİZ MARŞ HANGİSİ?Maarif Vekâleti'nin vazifelendirdiği Musiki Encümeni, 1923 senesinde Ali Rıfat (Çağatay) Bey'in Acemaşirân makamındaki bestesini "millî marşların tanziminde nazar-ı dikkate alınması lâzım gelen vasıfları hâiz" buldu. Beste bütün mektep ve askerî birliklere tamim edildi. Gramofona okundu. Mamafih marş bir türlü halka mâl olamadı. İnsanlar milli marşın ne demek olduğundan haberdar değildi. Toplu yerlerde okunduğunda birisi ikaz etmedikçe kimse ayağa bile kalkmıyordu. Aka Gündüz'ün basit bir kahramanlık türküsü olarak vasıflandırdığı marş, alaturka musikinin izlerini taşıdığı için de bazı kesimleri memnun edememişti. Marşın güftesi bile hâlâ münakaşa mevzuu idi. Bütün bu münakaşalar 1930 senesinde Osman Zeki (Üngör) Bey'in bestesinin millî marş olarak kabulüyle neticelendi. Zeki Bey'in şefliğini yaptığı Sultan Vahideddin'e bağlı Mızıka-ı Hümâyun, Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti adıyla Ankara'ya taşınmıştı. Zeki Bey müsabaka müddeti geçmiş olmasına rağmen yaptığı besteyi bir baloda reisicumhura dinletip aferin aldı. Zeki Bey bunu İzmir'e giren Türk atlılarının nal seslerinden ilham alarak bestelediğini söylerdi. Batı formundaki bestenin orkestrasyonunu Ermeni Edgar Manas yapmıştı.LARDA YÜZEN ALSANCAK! Münakaşalar bununla bitmedi. Besteyi çok ölgün bulup cenaze marşına benzeterek "Dört nala atlılar nerede?" diye soranlara Zeki Bey şöyle cevap verdi: "Eseri orkestra ile plağa aldığımız zaman teknisyenler bunun çok süratli olduğunu söyleyip, bu sebeple plağın aynı yüzüne bir başka marş daha çalmamızı istediler. Kabul edemezdim. Aklıma bir şey geldi: 'Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter' dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?" İstiklâl Marşı ne mektepte, ne askerlikte, ne maçlarda, ne solo ve ne de koro olarak rahatça söylenebildi. Müzik tahsili yapanlar bile bunda çok zorlandı; okumak adeta işkence oldu. Peki bu prozodi bozukluğu, yani beste ile güfte arasındaki ahenksizlik nereden geliyor? Öncelikle bu marş, bu güfte için bestelenmemiştir. Üstelik geniş bir ses aralığı vardır. Güfte, uzun mısralarıyla bir marş güftesi hiç değildir. Ancak alaturka yürük semailere belki yakışacak bir güftedir. Ali Rıfat Bey'in bestesi alaturka motifler taşıdığı için, prozodisi çok daha iyidir. Zeki Bey, Türk müziği bestekârı değildir. Marşın Türkçe konuşur gibi okunması gerekirken, heceler yerini bulmadığı gibi, kelimeler ortadan bölünmekte ve nefes de yetmemektedir. Milletin millî marşını "kemal-i zevk ve şevk ile" okuyamaması üzücüdür. Halbuki meselâ İngiliz millî marşının mısraları kısa ve besteye uygundur. Bir ara bu sebeple istiklâl marşı bestesinin değiştirilmesi gündeme gelmiş; ancak anayasanın değiştirilemez maddeler arasına sokulduğu için herkes geri durmuştur. Bursa milletvekili Dr. Osman Şevki (Uludağ) Zeki Bey'in bestesinin o zamanlar pek moda olan Carmen Silva adlı valsten adapte edildiğini ilk defa meclis kürsüsünden dile getirdi. İyi viyolonsel çalan birinin, iyi bir bestekâr sayılamayacağını; üstelik reisicumhura yakınlığını kullanarak Ali Rıfat Bey'in bestesini yasaklattığını söyledi. Tuna Dalgaları valsiyle de tanınan Rus bestekâr İvanovici'nin Carmen Silva valsi de İtalyan Bellini'nin Uyurgezer Kız operasındaki bir aryadan ilhamla yazılmıştı. Zeki Bey bu hususta suskun kaldı. Batı müziğine vâkıf olanlardan istiklâl marşını dinleyenler, bu iki besteyi hatırlayıp muhtemelen bıyık altından gülmektedir.Bir tek o mu? Mamafih bu ilk intihal marş değildir. 1938'de kanunen gençlik marşı olarak ilan edilen Dağ başını duman almış marşı da Tre Trallade Jantor (Şakıyan Üç Genç Kız) adındaki müstehcen bir İsveç şarkısının Türkçe söz yazılmış hâlidir. Selim Sırrı (Tarcan) bir İsveç seyahatinde işitmiş; Ali Ulvi (Elöve) Bey'e sözlerini yazdırmıştı. 28 Şubat'tan sonra kendilerini yurtsever olarak gören bir zümre, İstiklâl Marşı'ndaki prozodi bozukluğu sebebiyle, güftesi 1930'ların Alman/İtalyan ideolojilerden etkilenen 10. Yıl Marşı'na rağbet etti. Lüküs Hayat operetiyle tanınan Cemal Reşit Rey'in bestesi bu marş da orijinal değildi. Rousseau'nun 1752 senesinde Kral XV. Louis huzurunda sahnelenen Le Devin du Village (Köy Büyücüsü) adlı operasındaki "J'ai perdu tout mon bonheur/J'ai perdu mon serviteur" (Bütün saadetimi kaybettim/Hizmetçimi kaybettim) diye başlayan aryasından alınmıştı. Cemal Reşit, müzik tahsilini Paris'te görmüştü. Sadece bu kadar mı? Bir zamanlar herkesin coşkuyla dinlediği Memleketim şarkısı bir hahamın aşkını anlatan Rebe Elimelekh adlı bir Yahudi şarkısından; Çırpınırdı Karadeniz ise Sayat Nova adında XVIII. asır Ermeni bestekârının Kamança isimli şarkısından alınmadır. Müzik böyle beynelmilel bir şey işte...
23.06.2010
EYÜP SULTAN'DAKi MEZAR KiMiN?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
50 BİN KİŞİLİK ORDUDA 30 SAHABİ Halife Muaviye'nin 670 yılında İstanbul'u fethetmek üzere gönder-diği 50 bin kişilik orduda, hayatta olan 30 kadar sahabi bulunuyordu. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî de bunlar arasındaydı. Geçenlerde nevzuhur bir tarihçiden, Eyüp Sultan türbesinde yatan zâtın Eyüp Sultan olmadığını öğrendik. Yazarımız, vaktiyle Hz. Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşan birinin, 80 yaşında iken, o devrin şartlarıyla deve üstünde İstanbul önlerine gelmesini garipsediğini; bunu anlatan kaynakların hâdiseden iki asır sonra yazıldığını; kara ordusunda ölen birinin kabrinin Avrupa'da ne aradığını; Hammer, Babinger, İnalcık gibi tarihçilerin, kabrin bulunuşu aldatmacasını! askere şevk vermek gibi bir psikolojik ihtiyaca bağladığını söylemiş. Kabir nasıl bulundu? Halife Muaviye, Süfyan bin Avf kumandasında elli bin kişilik bir orduyu 670'de İstanbul'u fethetmek üzere gönderdi. Ardından oğlu Yezid'i bu orduya kumandan tayin etti. Hazret-i Peygamber Kostantiniye'nin fethini müjdelemiş ve bu şehre ilk sefer yapan ordunun mağfiret olunacağını söylemişti. Hayattaki sahâbiler, yaşlarına bakmadan bu müjdeye kavuşmak için yarıştı. Hâlid bin Zeyd, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, İbni Zürâre'nin de bulunduğu o zaman hayattaki 30 kadar sahâbi orduya katıldı. Ordu binlerce tekne ile önce Rodos'a, oradan da İstanbul önlerine geldi. [Kıbrıs ve Rodos Halife Muaviye zamanında fethedilmiştir.] Muhasara uzun sürdü. Bu arada asker arasında dizanteri hastalığı yayıldı. Hâlid bin Zeyd de bu hastalığa tutuldu. Vefatına yakın Yezid'e kendisini surlara mümkün mertebe yakın defnetmesini vasiyet ederek "Peygamberimiz İstanbul surlarının dibine sâlih bir insan defnedilecektir, buyurmuştu. Umarım ki o insan ben olayım" dedi. Bir rivâyette kaleden atılan bir okla şehid düştü. Yezid, cenâze namazını kıldırarak vasiyeti yerine getirdi. Rumlar haraca râzı olduklarından, otuz bin kişinin kaybedildiği muhasara mecburen kaldırıldı. Ordu dönerken, bu olup bitenlere şâhit olan imparator haber göndererek "Siz gittikten sonra o mezarı açıp, ölüsünü köpeklere atacağım" tehdidinde bulundu. Yezid, imparatorun adamına: "Bu kabrin başına bir iş geldiğini işitirsem, ülkemde ne bir Hıristiyan, ne bir kilise kalır" dedi. Telâşlanan imparator kendini bilmezin birisi kabre zarar verir diye bir müfreze asker vazifelendirdi. İmparatorun sinir hastalığına yakalanan kızı gördüğü bir rüya üzerine kabrin yanında çıkan ayazmadan içerek iyileşti. Kabir Rumların ziyaretgâhı oldu. Asırlarca böyle korunan kabir, 13. asırdaki Lâtin istilâsından sonra kayboldu. İstanbul'un fethi sırasında Akşemseddin'in keşfiyle ortaya çıkarıldı. Hâzâ merkadü Hazreti Hâlid (Bu, Hazret-i Hâlid'in yattığı yerdir) yazan bir taş bulundu. Üzerine türbe ve yanına câmi yapıldı. Sultan Fatih'in o zaman diktiği çınarın bir kısmı bugün bile ayaktadır. Kuşatma esnasında sur dibinde vefat eden sahâbilerin kabirleri ile geri dönebilenlerin mevzilendikleri yerler sonradan ehli tarafından keşfedilip ziyaretgâh olmuş, Sultan II. Mahmud da hepsinin üzerine birer türbe yaptırmıştır. Kabirde kimin olduğu mühim değil! İslâmiyet kabir ziyaretini ölen din kardeşlerine bir vazife olarak Müslümanlara tavsiye eder. Kabirdeki Allah'ın rızasına kavuştuğuna inanılan bir zât (evliyâ) ise, ziyaretçilerin manevî istifadesi umulur. Kabir ziyaretinden maksat, ölünün ruhâniyetine hürmettir. Anne ve babasının kabrini bilmediğini söyleyen birine Hazret-i Peygamber "Yere iki çizgi çiz! Birini annen, diğerini baban olarak ziyaret et!" buyurmuştur. Bu bakımdan kabirlerde zannedilen kişi yatmıyor olsa bile, iyi niyetle ziyaret eden fayda görür. Zaten ruh manevî bir mekândadır. Kabriyle irtibatı devam eder. Ziyarete gelenlere icabet eder. Sahâbiler, yaşlı halde sefere çıkmaktan daha zor işlere imza atmış insanlardır. Aralarındaki mücadeleler de şahsî husumet değil; hakkın tecellisi içindir. Tabakât kitapları sonra yazılmakla beraber, içindeki bilgiler hadis-i şerifler gibi rivâyet silsilesi ile nakledilir. Tarih kitapları zaten bu devirde yazılmaya başlanmıştır. Şehir fethedildikten sonra askere şevk lâzım değildir ki psikolojik bir harb oyunu oynansın. Yukarıda ismi geçen tarihçiler, daha mühim mevzularda bile taraflı ve mutaassıp tavırlarıyla tanınır. Sandukaya örtü örtme âdetinin Bizans'tan geçmesinin zararı yoktur. Kıymetli zâtlara saygı göstermek için, mezarlarının üzerine sanduka, örtü ve sarık koymanın, üzerine türbe inşa etmenin câiz olduğu; aynı zamanda, ziyaret edenlerin sıcak ve yağmurdan korunmasını da temin ettiği fıkıh kitaplarında yazar. Bizans'ta ölü kişinin yatırılma şekli, gözlerinin ve ağzının kapatılması ile yıkanmasının Anadolu'da hâlâ tatbik edilmesi de normaldir. Dünyanın her yerinde ölü katılaşmadan yapılır. Ölüyü yıkamak İncil'de de vardır. İstanbul'daki erken devir Müslüman izleri bundan ibaret değildir. İstanbul'daki Çifte Sultanlar ile Anadolu'daki Battal Gazi türbeleri hakkındaki kafa karışıklığını da başka bir yazıda ele alırız.
30.06.2010
Bizans'taki İslâm izleri
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hazret-i Peygamber'in İstanbul'un fethedileceğini müjdeleyen ve buraya sefer yapanları öven sözleri, Müslümanlar üzerinde büyük bir şevk hâsıl etmiş; defalarca İstanbul'u kuşatmışlardır. Bunlardan ilki, hayattaki bazı sahâbîlerin de katıldığı Yezid bin Muaviye kumandasındaki ordudur. Eyüp Sultan hazretleri bu kuşatmada vefat edip, surların dibine defnolunmuştur. Anadolu'daki sahâbî kabirleri içinde en kat'i olan budur. Rumlar dâhil herkes bu kabre hürmet etmiş; senelerce ziyaret olunmuş: padişahlar burada kılıç kuşanmıştır. Kuşatmaya katılan sahâbî kabirleri veya mevzilendikleri makamlar bilahare keşfedilip ziyaretgâh yapılmıştır. Ama Bizans ülkesindeki yegâne Müslüman izi bunlar değildir. MESLEME'NİN SERÜVENİ Emevî halifesi Abdülmelik, oğlu Mesleme'yi Müslüman ordularının başkumandanı olarak Anadolu'ya gönderdi. 696'da Erzurum ve Trabzon düştü. 706'da İstanbul'un fethine memur etti. Mesleme, bazı sahâbîlerin de katıldığı büyük bir orduyla Tarsus'a, oradan Amorion'a geldi. Burada 120 bin kişilik Rum ordusuna karşı büyük bir zafer kazanıldı. Ordunun ileri karakol kumandanı Seyyid Battal Gazi idi ve düşman kumandanını bu öldürmüştü. Amorion, bugün Afyon Emirdağ yakınındadır. Ankara ve Eskişehir fethedildikten sonra, Çanakkale'de sekiz ay kalınıp Rum ustalarına hafif gemiler yaptırıldı. Gelibolu'ya, buradan da İstanbul önlerine gelindi. Kardeşi Süleyman da denizden gemilerle geldi. Uzun müddet aralıklarla devam eden muharebelerden sonra yıllık 10 bin okka gümüş, 6 bin okka altın, 5 bin kısrak haraç vermek üzere imparatorla anlaşıldı. Buna göre Mesleme ve maiyeti Ayasofya'da ezan okuyup namaz kıldılar. İmparatorun hediye ettiği inci ve yakutla süslü tacı 100 bin altına satıp askerlere taksim etti. Karaköy'de birkaç sene oturup Arap Câmii'ni yaptılar. Rumlar için bir tehdit olduğundan buraya Medînetü'l-Kahr (Kahırköy) dendi. Askerler elma ve armut ağaçları dikip meyvesini bile yediler. Bu arada Abdülmelik, ardından da yerine geçen Velid vefat edip Süleyman halife oldu. Bunun üzerine Mesleme ve maiyeti döndü. Yolda Eskişehir ve Ankara'da muharebeler oldu. Eskişehir'de veba hastalığından ordunun çoğu kırıldı. Nihayet Şam'a varıldı. Bu esnada Süleyman da vefat edip yerine Ömer bin Abdülaziz geçmişti. Mesleme Şam'da 740'da vefat etti. Bunları Mesleme'nin subaylarından Said bin Kays Hemedânî anlatmış ve rivayet silsilesi ile günümüze kadar gelmiştir. Mesleme çekilince Rumlar verdikleri sözü bozup câmiyi kilise yaptılar. Sultan IV. Murad zamanında eski yeri keşfolunarak mescide çevrildi. Sultan I. Mahmud'un annesi Sâliha Sultan câmiyi 1734'de yeniledi. Karaköy'deki Yeraltı Câmii de Galata surlarının mahzeni iken Mesleme tarafından câmi yapıldı. Kurşunlu Mahzen diye bilinir. Sadrâzam Mustafa Paşa 1749'da mahzeni temizletti. İçinde üç kabir görüldü. Bin seneden fazla kapısı kapanarak kilidine kurşun akıtılmış, terk edilmiş idi. Sultan I. Mahmud câmi hâline getirip, sonradan minâre de yapıldı. Çİfte Sultanlar Hazreti Hüseyin soyundan Fâtıma ve Sekîne adlı iki kızdır. Suriye muharebelerinden birinde esir edilip İmparator II. Konstantin'e gönderilmişler. O zamanlar bir râhibe mektebi olan şimdiki Kocamustafapaşa Câmii'nin olduğu yerde tutularak Hıristiyanlığa cebrolunmuşlar. İmparator kızları oğullarına almayı düşünmüş; kendilerine kırk gün mühlet verilmiş. İmparatorun aynı yaşlardaki kızı Katerina merak ettiği bu kızlarla görüşmeye gitmiş; kızların hâl ve kerâmetlerine hayran kalarak Müslüman olup Sıddıka adını almış. Kızlar can vermek için Rablerine yalvarmışlar. 41. gün hücreye gidenler üçünü birbirine sarılmış halde vefat etmiş bulmuşlar. Kızları oraya, kralın kızını da girişe defnetmişler. Sümbül Sinan Efendi bunların yerini tesbit edip, "Beni bunların ayak ucuna ve daha aşağı seviyede defnedin" vasiyetinde bulunmuştur. Sultan II. Mahmud gördüğü rüya üzerine etrafını ve üstünü zarif bir demir parmaklıkla çevirmiştir. Çifte Sultanlar eskiden çocuğu olmayan kadınların ziyaret edip adak yaptığı bir yatır idi. 12. asır seyyahları sur içindeki bu kabirden bahseder. Kral kızının yanında kuşatmaya katılan sahâbîlerden Câbir bin Abdullah'ın hanımının yattığına inanılır. Hazreti Hüseyin'in kuşatmaya katıldığına dair rivâyetler de vardır. Baba Cafer Abbasî halifesi Harun Reşid, sulh yapmak üzere İstanbul'a Seyyid Cafer ve Maksud adında iki elçi göndermişti. Daha evvelki sulh anlaşmaları çerçevesinde Kocamustafapaşa'da bir Müslüman mahallesi vardı. Bu esnada iki halk arasında bir karışıklık çıkmış; kan dökülmüştü. Seyyid Cafer şehirde gezerken Müslüman ölülerin gömülmesine bile izin verilmediğini görünce içerledi. İmparator I. Nikeforos'a Allah'a inanan kimsenin böyle gaddarlık yapamayacağını söylediği için hapse atıldı. Maksud ise imparatoru teskin ederek ölülerin defnini temin etti. Rivayete göre Seyyid Cafer zindanda kerâmetler göstermiş, zindancı da Müslüman olup Ali adını almıştı. Endişelenen imparator Seyyid Cafer'i ve zindancıyı zehirleterek öldürmüştür. Zindandakiler ikisini zindana defnetmiştir. Bizanslılar bu Allah dostlarının kabrini ziyaretgâh hâline getirmiş, fetihten sonra yapılan türbesini Sultan II. Mahmud yenilemiştir. Baba Cafer, namı diğer Zindan Baba, çocuğu yaşamayan kadınların gelip adak yaptığı bir yatır idi. Eminönü'nde Zindan Hanı'nın yanındadır. Seyyid Battal Gâzi Battal Gazi'nin esas ismi Abdullah idi. Battal, kahramanlığından dolayı verilmiş bir unvandır. Soyu hakkındaki bilgiler çeşitlidir. Bizanslılarla yapılan muharebelerde öyle şan kazanmıştır ki, Anadolu'da menkıbeleri asırlardır söylenir. Çok eski kaynaklarda, hatta Bizans tarihlerinde bile ismi geçer. 740'da Akroinon'da şehit düşmüştür. Eski bir manastırın yanındaki kabri, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad'ın annesi tarafından keşfedilip üzerine türbe yapılmış; yanında Eskişehir'in Seyitgazi kasabası kurulmuştur. Babasının da Ankara'nın fethinde şehit düştüğü söylenir. Hüseyin Gazi Türbesi burada ziyaretgâhtır. Müslümanlar Bizans'tan Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Kıbrıs, Ege adaları ve Kapadokya dâhil Anadolu'yu fethettiler.
07.07.2010
Mushaf-ı şerifin hikâyesi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hazret-i Peygamber'in arkadaşları, Müslümanların mukaddes kitabının sonraki nesillere nakledilmesinde çok büyük hizmette bulundu. Kur'an-ı kerîm daha Hazret-i Ebû Bekr zamanında bir kitap hâlinde toplanmıştı. HER YERDE AYNI KUR'AN-I KERÎM OKUNUYOR Hazret-i Ebu Bekr zamanında bir kitap halinde toplanan Kur'an-ı kerîm, orijinal hâliyle bugüne kadar ulaşan tek mukaddes kitaptır. Bugün dünyanın her yerinde Müslümanların okuduğu Kur'an-ı kerîm aynı... Kur'an-ı kerîmin orijinal hâliyle bugüne kadar ulaşması, daha önceki mukaddes kitaplardan hiç birisinin sahip olmadığı bir hususiyettir. Bunda Hazret-i Muhammed'in arkadaşları olan büyük insanların mühim rolü olmuştur. Bunun da alâka çekici bir hikâyesi vardır. ÜÇ AYRI TEVRAT MÜSHASI Tevrat, Hazret-i Musa'ya indirilen mukaddes kitaptır. Âsurluların Kudüs'ü işgâli ve Yahudileri Bâbil'e sürmesinden (M.Ö. 587) sonra çıkan karışıklıkta Tevrat nüshaları yakılmış, ortadan kaybolmuştu. İbrânice bu muazzam kitap, o tarihlerde Hazret-i Uzeyr'den başka kimsenin ezberinde değildi. Dönüşte Yahudiler Tevrat'ı yeniden talim ettiler. Zamanla Tevrat'ın birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Yahudi din adamları hatırlarında kalan âyetleri yazarak, Tevrat isminde çeşitli risâleler meydana geldi. Mîlâddan takrîben 4 asır evvel yaşamış olan Ezrâ ismindeki bir haham bunları toplayarak, şimdi eldeki Ahd-i Atîk (Eski Ahid=Old Testament) denilen ve Tevrat ile beraber birkaç mukaddes metnin bulunduğu kitabı yazmıştır. Sâmirîler adında bir Yahudi cemaati Şomranim Tevrat'ı (=Tora Ha-Şomranim) denilen farklı bir Tevrat nüshasına bağlıdır. Katoliklerin esas aldıkları Kitab-ı Mukaddes'deki Eski Ahid kısmının birkaç bölümü Yahudilerin ve Protestan Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddeslerinde yer almaz. Demek ki günümüzde Tevrat'ın üç ayrı nüshası bulunmaktadır: Bunlardan birincisi Yahudi ve Protestanların esas aldıkları İbranice nüsha; ikincisi Katolik ve Ortodoksların kabul ettikleri Yunanca nüsha ve Sâmirîlerin kabul ettikleri nüsha. TAM 300 ÇEŞİT İNCİL! Kur'an-ı kerîm, Hazret-i İsa'ya İncil adında ayrı dinî hükümler getirmiş müstakil bir kitabın indiğini söyler. Süryânî dilindeki İncil de muhtemelen yazılmadığı ve ezberlenmediği için, tebliğatı üç sene süren Hazret-i İsa'nın göğe yükselmesinden az sonra ortadan kaybolmuştur. Bugün Hıristiyanlar İncil adında müstakil bir kitap olmadığını, İncil'den maksadın Hazret-i İsa olduğunu söylemektedir. Havârîler, İncil'i öğretmek ve sonraki nesillere nakletmeye çalışmışlarsa da, sayıca az ve bir devlet desteğinden mahrum oluşları; ayrıca çoğunun okuma yazma dahi bilmemeleri, üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirebilmelerine engel teşkil etmiştir. 4. asırda İznik Konsili toplanarak, İncil diye bilinen ve hepsi üçüncü şahısların ağzından Hazret-i İsa'nın hayatını ve sözlerini nakleden 300 kitap arasından Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adında dördü seçilip diğerleri imhâ edilmişti. Bu hâliyle İnciller, ilahî kelâmı anlatan bir mukaddes kitaptan ziyade, İslâm kültüründeki siyer kitaplarına benzer. Bugün Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddes (Holy Bible) dedikleri kitap, hem Ahd-i Atîk adıyla Tevrat ile buna bağlı kitaplar, hem de Ahd-i Cedîd (=New Testament) adıyla dört İncil (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) ile Resûller denilen Hazret-i İsa'nın talebelerinin mâcerâ ve mektuplarından teşekkül eder.KÂRİLER ŞEHİD DÜŞÜNCE... 23 sene boyunca Kur'an-ı kerîm âyetleri nâzil oldukça, sayıları 42'yi bulan vahy kâtibleri kâğıt, kumaş, kemik parçası, deri gibi ne bulurlarsa yazarlar; Hazret-i Peygamber ve Sahâbe-i kiram ezberlerdi. Hazret-i Peygamber'in vefatında eshabından haylisi Kur'an-ı kerîmin tamamını ezbere bilmekteydi. Hazret-i Ebû Bekr'in hilâfeti zamanında mürtedlerle yapılan Yemâme harbinde Kur'an-ı kerîmi ezbere bilenlerden (o zamanki ismiyle kâri') yetmişi şehid olunca, Hazret-i Ömer endişelenerek Kur'an-ı kerîm âyetlerinin bir kitap hâlinde toplanması için halîfeye mürâcaat etti. "Hazret-i Peygamber'in yapmadığı bir işe ben nasıl girişebilirim?" diyen halîfe Hazret-i Ebû Bekr, daha sonra meselenin ehemmiyet ve lüzûmuna kanaat getirerek; vahy kâtiplerinin önde gelenlerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde bir heyet teşkilini emretti. İçlerinde Hazret-i Osman, Ali, Talha, İbn Mes'ud, Übeyy bin Kâb, Hâlid bin Velid, Huzeyfe ve Sâlim'in de bulunduğu oniki kişilik bu sahâbi heyeti, Hazret-i Ömer'in evinde toplanarak, ellerde mevcud bütün Kur'an-ı kerîm sahifelerini topladı. Ayrıca sahâbenin ezberindeki âyetler de dinlenildi. Her sahâbinin okuduğu âyete iki şahit istendi. Böylece bütün âyetler bir cild hâlinde toplandı. Her âyet-i kerimenin yeri ve hangi sûreye ait olduğu, Hazret-i Cebrâil'in tâlimine ve Hazret-i Peygamber'in işaretine dayanmaktadır. PEYGAMBER HANIMINA EMÂNET Yazısının güzelliği ile meşhur Saîd bin el-Âs bunları ceylan derisine yazdı. Burada kullanılan yazı, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi bulunan ve o sıralarda Hicaz'da câri olan Arap yazısıdır. Bu yazı Hazret-i Peygamber tarafından da kabul görmüş; İslâm yazısı olduğuna dair Eshâb-ı kirâmın icma'ı (ittifakı) meydana gelmiştir. Yazılan nüsha, umumî bir toplantıda Sahâbe-i kirâma okundu. İtiraz eden olmadı. Böylece İbn Mes'ud'un teklifi üzerine mıshaf (veya mushaf) adı verilen bir kitap meydana geldi. Mushaf, sahifeler demektir. 33 bin sahâbî mushafın her harfinin tamı tamına yerinde olduğuna sözbirliği yaparak karar verdi. Sonra bu mushaf, Hazret-i Ömer'e tevdi edildi. Vefatından sonra da kızı ve Hazret-i Peygamber'in hanımlarından Hazret-i Hafsa'ya intikal etti. Mushaf nasıl çoğaltıldı? Önceki mushaf ne oldu? Mushafa nokta, hareke ve duraklar nasıl kondu? Farklı kıraatler nasıl doğdu? Başka bir yazıda inşallah ele alırız.
14.07.2010
7 BELDEYE 7 MUSHAF
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
HAZRET-İ OSMAN'IN MUSHAFI Özbekistan'ın başkenti Taşkent'teki Barak Han Medresesi Kütüphanesi'nde ve Topkapı Sarayı'ndaki Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilen mushafların, Hazret-i Osman efendimizin şehid edildiği sırada okuduğu mushaflar olduğu iddia ediliyor. Hazret-i Ebû Bekr zamanında Kur'an-ı kerîm âyetleri Hazreti Peygamber'in işâretine göre dizilip kitap hâline getirilmiş; bu mushaf on binlerce sahâbînin önünde okunup ittifak sağlandıktan sonra Hazret-i Ömer'e tevdi edilmişti. Vefatından sonra kızı ve Hazret-i Peygamber'in hanımlarından Hazret-i Hafsa'ya intikal etmiştir. KUREYŞ LEHÇESİNİ ESAS ALIN! Hazret-i Osman zamanındaki Ermeniyye muharebelerinde Şamlılarla Iraklılar arasında kıraat bakımından bir farklılık müşahede edildi. Sefer dönüşü Huzeyfe hazretleri, halîfeye müracaat ederek bu farklılıkların önüne geçmesini istedi. Hicretin 25. senesinde Halîfe Hazret-i Osman, vahy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde ve Abdullah bin Zübeyr, Saîd bin Âs ve Abdullah bin Hâris bin Hişâm'ın da iştirak ettiği bir heyet topladı. Bunların Zeyd hâriç tamamı Kureyşli sahâbedendi. Hazret-i Osman heyettekilere, lehçe hususunda Zeyd ile ihtilâfa düşülecek olursa, Kureyş lehçesinin tercih edilmesini söyledi. Kur'an-ı kerîm Arapça'nın yedi lehçesine (Kureyş, Huzeyl, Hevâzin, Yemen, Temîm, Tay ve Sakif) uygun okunabilecek bir şekilde indirilmişti. "Kur'an-ı kerîm yedi harf üzere indirilmiştir" hadîs-i şerifinin mânâsı budur. Önceleri hareke ve nokta olmadığından ilk Müslümanlar kendi lisanlarının yazısını kolayca, ama biraz farklı okuyabilirdi. Meselâ Temîmîler sin yerine te söyler, nâs kelimesini nât okurdu. Bu bir çeşitlilik ve kolaylık olup, mânâyı değiştirmezdi. Zamanla lehçe farklılıkları kaybolduğu için Kureyş lehçesi hepsinin yerini almıştır. Heyet Hazret-i Hafsa'daki mushafı getirtti. Bu mushafta sûreler biribirinden ayrılmış değildi. Sûreler, Hazret-i Ali'deki mushafta iniş sırasına göre, İbni Mes'ud'unkinde ise uzunluklarına göre dizilmişti. Şimdi âyetler Kureyş lehçesiyle yazıldı. Meselâ tâbut kelimesi kapalı te ile değil, Kureyşlilerin yaptığı gibi açık te ile yazıldı. Sûreler, birbirinden ayrılıp, uzunluk sırası ve birbirleriyle münasebetine bakılarak sıraya dizildi. Sûrelerin tertibi, âyetlerin tertibinden farklı olarak, Hazret-i Cebrâil'in bildirmesi ve Hazret-i Peygamber'in işâretine değil, Sahâbe-i kirâmın icma'ına (ittifakına) dayanır. İleride ihtilâf çıkmasını önlemek için bu eski nüsha ve diğerleri imhâ edilerek, yeni nüshadan ayrıca parşömen üzerine birer mushaf daha yazdırılıp, birer kâri ile beraber Bahreyn, Şam, Basra, Kûfe, Yemen ve Mekke'ye gönderildi. Mısır ve Cezîre'ye de gönderildiği rivayet olunur. [Bunu bahane ederek bazı Şiîler Hazret-i Osman'ı Kur'an-ı kerîmi değiştirmekle itham eder.] Bu mushaflara Mesâhif-i Osmâniyye denir. Halîfenin yanında kalana ise imam mushaf dendi. Bugün dünyâdaki mushafların tamamı bunlardan çoğaltıldığı için aralarında fark yoktur. HAZRET-İ OSMAN, CÂMİ'ÜL-KUR'AN Hazret-i Osman, ayrıca Kur'an-ı kerîm mektepleri açıp maaşlı muallimler vazifelendirilerek, Kur'an-ı kerîmin öğrenilmesini temin etmiştir. Bu mekteplerde kâri'ler (Kur'an-ı kerîm hâfızları) yetiştirilir; ayrıca Kur'an-ı kerîmin doğru okunması için gereken âlet ilimleri öğretilirdi. Hazret-i Osman'a mecâzen câmiü'l-Kur'an (Kur'an-ı kerîmi toplayan) denilmiştir. Aslında bu pâye Kur'an-ı kerîmi ilk defa kitap hâlinde toplayan Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer ve Zeyd bin Sâbit için kullanılsa yeridir. Fakat Hazret-i Osman'ın hizmeti de inkâr edilemez büyüklüktedir. Orijinal mushaflar bugün nerede saklanıyor? Medine'deki nüshanın üzerinde sahâbenin icma'ının bulunduğunu ve arkasında da heyet âzâlarının isimlerini bildiren birer yazı vardı. Topkapı Sarayı'ndaki mushafın bu olduğu zannediliyor. Mekke'deki nüsha Kâbe-i Muazzama'da saklanmaktadır. Şam'a gönderilen nüsha, Sultan II. Abdülhamid zamanına kadar Ümeyye Câmii'nde saklanmakta iken, çıkan bir yangında kurtarılamamıştır. Londra'daki mushafın bu olduğu da söyleniyor. Kûfe'deki mushaf bir ara Hums kalesinde muhafaza olunuyordu. Emir Timur'un Irak'tan Taşkent'te getirdiği mushafın bu olduğu zannediliyor. 1923'te Bolşevikler tarafından Moskova'ya götürülen bu mushaf sonra iade edilmiştir. Bunun Medine mushafı olduğu da söyleniyor. Basra'daki nüsha Kurtuba'ya, buradan da Muvahhidî Sultanı Abdülmü'min tarafından İşbiliyye'ye (Sevilla) naklolunmuştur. Bunun ölümünden (1163) sonra çıkan karışıklıklarda Portekiz'e götürülmüş; bir tâcir tarafından alınarak Fas'a getirilmiş; burada uzun müddet devlet hazinesinde muhafaza edilmiştir. Faslı seyyah İbni Battûta, Hazret-i Osman'ın şehid edilirken okuduğu mushafın bu olduğunu ve üzerinde kan lekelerini gördüğünü söylemekte ise de yılların sarartması olsa gerektir. Zira her eski mushaf için aynı iddia ileri sürülmektedir. Ancak bugün fennî muayenelerle bunu anlamak mümkündür. İstanbul Türk-İslâm Eserleri Müzesi'ndeki mushafın Basra mushafı olduğu söyleniyor. Mısır'daki nüsha Amr bin Âs Câmiinde iken, Mısır'ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim'e takdim olunarak Topkapı Sarayı'na getirildi. İstanbul'da bugün ikisi Hazret-i Osman ve üçü Hazret-i Ali'den kalma beş mushaf bulunmaktadır. Bunlardan biri Hazret-i Osman'ın, ikisi Hazret-i Ali'nin el yazısı iledir. Sahâbe devrine ait başka mushaflar, İstanbul, Kâhire, Mekke, Paris, Londra, Petersburg gibi dünyanın çeşitli beldelerinde mevcuttur.
21.07.2010
NÂMAĞLUP BİR HÜKÜMDAR EMiR TiMUR
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Uzun zaman aradan sonra geçenlerde Özbekistan'da idim. Yakınlarda istiklâlini elde eden Özbekistan, Timur Han'ı en büyük millî kahraman kabul etmiş. Adına caddeler, meydanlar, mektepler açmış. Büyük heykellerini dikmiş. Onun yaptırdığı eserleri hummalı biçimde tamir ediyor. Garplılar da kendisine alâka duyuyor; hakkında kitaplar, romanlar yazılıyor; ülkesi ecnebi turistlerle dolup taşıyor. KABRİMİ KİM AÇARSA!.. Emir Timur aslen Moğoldur. Moğollar, Cengiz'den üç kuşak sonra Müslümanlaşmış ve komşusu olan Türklerle karışmıştı. Timur'un ana dili Türkçe idi. 1336 senesinde bugün Özbekistan'daki Şehrisebz'de doğdu. Şehrisebz yeşil şehir demektir. Çağatay Devleti'nin Taşkent hâkimi olan babası Turagay, meşhur Nakşî şeyhi Emir Külâl'i severdi. Emir Külâl, Timur'a talebesinden Şemseddin Külâl'i hoca tayin etti. Semerkand'daki muhteşem türbesinde başucunda yanından hiç ayırmadığı hocası Mir Bereke; hemen önünde de Emir Külâl'in oğlu Ömer yatmaktadır. Gençliğinde bir çatışma sırasında attan düşerek sağ ayağı sakat kalmış; sağ elinin iki küçük parmağı kopmuştu. Bundan dolayı bilhassa muhalifleri Timur-Lenk (Aksak Timur) der. Nitekim 1941 senesinde Sovyetlerce kabri açıldığında 1.70 boyunda, sağ ayağı aksak bir cesed bulunmuştur. Kabrin kapağında "Mezarımı açan benden daha korkutucu bir düşmanla karşılaşacak" yazdığı söylenir. Kazının ertesi günü Hitler, Rusya'ya saldırmıştır. BÜYÜK TÜRK HAKANLIĞI Emir Timur 34 yaşında Belh hâkimi oldu. Cengiz Han soyundan bir hanımla evlendiği için Gürgân (han damadı) diye tanındı. Evlilik itibarını arttırdı. Kendisini Cengiz Han'ın vârisi gördüğü için Türkistan'ın tamamına hâkim olarak Büyük Türk Hakanlığı tahtına oturdu. Bununla beraber Cengiz'in insafsızca yakıp yıktığı Müslüman Türk beldelerini ihyâ etti. Başta desteklediği Altınordu hânı Toktamış kendisine hıyânet edince üzerine yürüyüp devletini yıktı ki tarihçilere göre Emir Timur'un en büyük hatasıdır. Bu sayede Ruslar bu topraklara yayılarak büyük bir devlet kurabilmiştir. Emir Timur sonra Anadolu'ya yürüdü. Önünden kaçan iki hükümdar, Yıldırım Sultan Bayezid'e sığınıp padişahı Emir Timur'a karşı kışkırttı. Eski Anadolu beyleri de Emir Timur'a gidip onu padişaha karşı tahrik ettiler. Padişah, Bizans, Trabzon, Altınordu, Mısır ve Hindistan devletlerinin tâbi olduğu Emir Timur'u hafife aldı. Elçilerini soğuk karşıladı. Halbuki Timur sadece Anadolu'nun bağlılığını elde edip gidecekti. Ulemâ ve vezirler padişahı sulha teşvik etti. Ancak Avrupa'yı dize getirmiş Sultan Bayezid, alttan alacak adam değildi. Emir Timur'un 6000 km yol yürümüş 300 bin kişilik ordusunda her türlü adam vardı. Zaptı güç olan askerin harb sırasında yaptığı zulümleri Emir Timur'a yüklemek yersizdir. Ankara yakınlarında tarihin en büyük meydan muharebelerinden biri yaşandı. Osmanlı askerleri bir misli çokluktaki ordu ve filler karşısında dayanamadı, ama yok olmadı. Niğbolu gâlibinin bu mağlûbiyeti, Avrupa hükümdarlarını dehşete düşürdü. Elçi ve hediyeler gönderip Emir Timur'a dostluk bildirdiler. Memlûk Sultanı, meşhur tarihçi kadı İbni Haldun'u Emir Timur'a gönderip Mısır'a girmemesi için iknâ etti. Padişah iki oğlu ile beraber esir düştü. Emir Timur padişah ve ailesine hürmet etti. Kızlarını oğullarına aldı. Gittiği yere beraber götürdü. Şerefine düşkün padişaha bu ağır geldi. Kendisi için kapalı bir araba rica etti. Kabul olundu. Sonraki bazı tarihçiler bu sebeple Timur'un padişahı kafes içine koyup gezdirdiğini söylemiştir ki doğru değildir. Astım hastası padişah Akşehir'de kederinden vefat etti. Emir Timur'un "Yazık oldu! Büyük bir mücâhidi kaybettik" dediği rivayet olunur. Şehzâde Süleyman, İsa ve Mehmed askerleri ile esaretten kurtulmuşlardı. Mehmed Çelebi babasını kurtarmaya teşebbüs ettiyse de muvaffak olamadı. Bursa düştü. Devlet hazinesi düşman eline geçti. Bir asırlık devlet arşivi yakıldı. Emir Timur Anadolu'da kalmadı. İzmir'i Rodos şövalyelerinden alıp geriye döndü. Osmanlıların Timur-oğulları'na tâbiyeti 1447'ye kadar devam etti. Bu zaferin Emir Timur'a ne kazandırdığı meçhuldür. Ama Anadolu birliği büyük yara aldı. Bununla beraber sonra gelen Osmanlı padişahları az zamanda felâketin yaralarını sardı. 50 yıl sonra İstanbul'u fethederek bir imparatorluk kurdu. ÇİN'İ FETHETSEYDİ... Emir Timur 1405'te Çin üzerine sefere çıktığı sırada vefat etti. Anadolu yerine Çin'e yürüseydi tarihin akışı değişirdi. Bu, Çin'in Müslümanlığı demekti. Vefatından sonra halefleri ihtişamını sürdüremediyse de, soyundan Uluğbey, Hüseyin Baykara, Bâbür gibi büyük hükümdarlar yetişti. Bâbür Hindistan'ın tamamını fethederek burada 1858'e dek yaşayacak Gürgâniye Devleti'ni kurdu. Emir Timur hatâ ve sevapları ile büyük bir hükümdardı. Pâyitahtı olan Semerkand dünyanın en parlak şehri idi. Şimdi bile bu ihtişamın izlerini görmek mümkündür. Kanunlar hazırlattı. Kendi tarihini yazdı. En büyük hizmeti, oğlu Mîrânşah vasıtasıyla, Hurûfî tarikatı reisi Fadlullah'ı ortadan kaldırtmasıdır. Bunun bazı müridleri Anadolu'ya kaçarak bir Bektaşî tekkesine sığındı. Bugün bile Emir Timur aleyhtarlığının bir ucundan bunlar tutar. Osmanlı tarihçileri de Sultan Bayezid ile mücadelesi sebebiyle kendisini haksız yere kötüler. Emir Timur'un iki sergerdeyi takip etme uğruna Anadolu'yu ezmesi yersizse, Sultan Bayezid'in de böyle bir cihangirin gücünü idrak edemeyip karşı çıkması yanlıştı. Kendisine sığınanları geri vermese bile sınır dışı edebilir; böylece büyük felâket önlenebilirdi. Tarihçilere göre maalesef Sultan Bayezid'in politik dehası, askerlikteki kadar değildi. Ne var ki altı asır öncesi için bugün ahkâm kesmek de zordur.
28.07.2010
OSMANLI TİCARETİ İNGİLİZ İPOTEĞİNDE
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
1838 tarihli Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile iç ve dış ticaret ecnebi hâkimiyetine geçerek dışa bağımlılık devri başladı. İngiltere, Osmanlı Devleti üzerinde tam bir kontrol elde etti. Reşid Paşa Osmanlı hükûmeti, Avrupa tüccarının öteden beri sahip bulunduğu ticarî imtiyazları tanırdı. Böylece hem ticareti canlandırmak, hem istihbarat akışını sağlamak, hem de bu ülkelerle sıkı münasebetler kurmak isterdi. Keşifler sebebiyle Osmanlı ülkesinden geçen ticaret yolları ehemmiyetini kaybedince, XVI. asırda bunların sınırlarını genişletti. Bu sayede Avrupa tüccarı serbestçe Osmanlı pazarına girme imkânı buldu. 1802 senesinde hükûmet bu serbestîye bazı tahdidler getirdi. Avrupa tüccarının Osmanlı ülkesinden aldığı mallar için ödediği vergiyi yükseltti. 1826 senesinde de yed-i vâhid (tekel) usulünü getirdi. Bu, tahıl, yün, haşhaş, güherçile, zeytinyağı, ipek, tiftik, meyankökü gibi ham maddelerin dışarıya çıkarılarak esnafın işsiz kalmasını önlemek, yeni kurulan orduya kaynak bulmak ve üreticinin mahsulünü ucuza satarak aldanmasını engellemek gibi gayelerle devletin koyduğu bir nevi himâye sistemi idi. İngİltere pazar arıyor Bu sırada sanâyi inkılâbını gerçekleştiren ve dünyanın en gelişmiş ticaret filosuna sahip olan İngiltere yeni pazarlar bulma endişesine düşmüştü. Avrupa'da kendisi ile rekabet edebilecek bir güç kalmamıştı. Sanâyi inkılâbını henüz tamamlamamış olan Avrupa devletleri, gümrük duvarlarını yükseltti ve çeşitli mallara tahdid getirdi. Bunun üzerine İngiltere'nin yapacağı tek şey Avrupa dışına yönelmekti. Bu vesileyle Lâtin Amerika'dan Çin'e kadar pek çok ülke ile anlaşarak veya silâh zoruyla pek çok ticaret anlaşması imzaladı. Böylece süper güç hâline geldi. İngiliz hâriciye vekili Lord Palmerston Osmanlı hükûmetinden yed-i vâhid usulünü kaldırmasını resmen istedi. İngiliz sefiri Ponsonby, "Türkiye'de mahsul yetiştirenler, bunların fiyatlarını tesbit etmekte yegâne hâkim olan imtiyazlı kimselere satmak mecburiyetinde kaldıkça, Türk sanâyii geriliğe mahkûm kalacaktır" diyordu. Hükûmet teklife yanaşmadı. Tam bu sırada Mısır isyanı İngilizlerin imdâdına yetişti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, zekâ, kabiliyet ve tâlihi sayesinde 1805'den itibaren Mısır'da yarı müstakil bir vâlilik kurmuş; Fransızlarla harb hâlindeki Osmanlı hükûmeti bu emrivâkiyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Zamanla taleplerini arttıran Mehmed Ali Paşa, Fransa'nın tahrikiyle ayaklandı ve Kütahya'ya kadar geldi. "Denize düşen yılana sarılır" fehvâsınca Osmanlı hükûmeti bu isyana karşı İngiltere'nin desteğini elde edebilmenin yollarını aradı. İngiltere, yeni ticarî imtiyazlar karşılığında yardıma söz verdi. Londra sefirliğinden hâriciye nâzırlığına getirilen Reşid Paşa öteden beri İngiltere yanlısı bir politikaya taraftardı. 1838'de Baltalimanı'ndaki yalısında dört gün süren gizli müzâkereler neticesinde İngiltere sefiri ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Bu anlaşma ile eski imtiyazlar aynen teyid edildi. Ham madde ticaretinin devlet kontrolünde yapıldığı yed-i vâhid usulü kaldırıldı. O zamana dek Osmanlı vatandaşlarına münhasır iç ticaret hakkı İngiliz tüccarına da verildi. Artık İngiliz tüccarı, Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticarette iş yapıyor; ham maddeyi kolaylıkla Avrupa'ya ihraç ediyor; mâmul getirip satıyordu. Kendi memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticaret yapmalarına imkân yoktu. Bu anlaşma sonradan diğer Avrupa devletlerine de teşmil edildi. Avrupalı tüccara bu imtiyazlar verilirken, Osmanlı tüccar ve esnafının korunması için tedbir alınmamıştı. Osmanlılar için % 12 olan iç gümrük, İngilizler için % 5 olunca, zaten sanâyi inkılâbını gerçekleştiremeyen Osmanlı Devleti'nde ham madde bulamaz hâle gelen küçük sanâyi çöktü. İngiltere'ye satılan ham madde burada işlenip Osmanlı ülkesinde satılır oldu. Hükûmet, tekelden elde ettiği gelirden mahrum kaldı. Gerçi anlaşmanın faydası da yok değildi. Kendisine yeten, tekelci ve tedârikçi Osmanlı ekonomisi mahallî bir pazar olmaktan çıkarılarak dünya ekonomisiyle bütünleşme yolunda mühim bir adım atıldı. Osmanlı imâlât sektörü de zamanla yeni şartlara intibak etti. Osmanlı şİmdİ bİttİ! Zamanın Avusturya başbakanı Metternich, Baltalimanı Anlaşması üzerine "İşte Osmanlı şimdi bitti" diyerek şaşkınlığını göstermiştir. 1858'de İngiliz iktisat tarihçisi Edward Michelson, "Yabancı ülkelerde büyük ünü olan Türk sanâyiinin birçok kolları şimdi tamamen yok olmuştur. Bunlar arasında pamuk sanâyii başta gelir ki, bunlar bütünüyle İngiliz sanâyii tarafından sağlanmaktadır. Şam'ın çelik bıçakları, Kıbrıs'ın şekeri, İznik'in çini, Tesalya'nın iplik boya sanâyii hep yok olmuştur. Bütün bu sanâyi kollarının bugün Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır" diyerek düşülen acıklı hâli dile getirmiştir. Dünyaca meşhur kabiliyetli bir diplomat olan ve memlekete hayırlı bazı hizmetleri inkâr edilemeyen Reşid Paşa'nın en büyük kabahati budur. Bu anlaşma ile iç ve dış ticaret ecnebilerin hâkimiyetine geçerek dışa bağımlılık devri başladı. Kırım Harbi sebebiyle (1854) ilk defa dışarıdan borç alındı. Bunlar ödenemedi. Devlet 1875'de iflâsını istedi. Bilahare tahta çıkan Sultan Abdülhamid, Düyûn-ı Umumiye idaresini kurup borçları indirmeye ve ödemeye muvaffak olarak devleti mutlak bir uçurumun kenarından aldıysa da, İttihatçılar ülkeyi tekrar borç batağına soktu. Cumhuriyet devrinde ödenen Osmanlı borçları, hep bunlardan kalmadır. ANLAŞMANIN İMZALANDIĞI BALTALİMANI SARAYI İngilizlerle ticaret anlaşmasının imzalandığı Baltalimanı Sâhil Sarayı. Burasını Sultan Mecid, Reşid Paşa'nın oğlu Ali Gâlib Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan'a hediye etmişti. Fatma Sultan vefat edince, kız kardeşi Mediha Sultan'a verildi. Hânedan sürülünce el konulan sarayın şimdi harem kısmı kemik hastanesi, selâmlık kısmı ise İstanbul Üniversitesi lokalidir.
04.08.2010
HRİSTİYANLARDA ESKİ YUNAN'DAN KALAN BİR GELENEK: İYİ DRAHOMA=İYİ KOCA
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
MEHR, EVLİLİĞİN DEVAMINA YARDIMCI OLUR İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Hristiyanlarda ise evlenen kız, erkeğe drahoma öder. Bir nezâket ödemesi İslâmiyetten önce Türkler arasında evlenecek erkeğin kızın ailesine kalın diye bir para veya mal vermesi âdettir. En makbulü koyun ile yapılan ödemedir. Ödenmedikçe evlilik gerçekleşmez. Kız, koca evine götürülemez. Bir kısmı söz keserken babaya verilir. Bir kısmı kıza hediyedir. Bir kısmıyla düğün masrafları karşılanır. Bir kısmı da kızın annesine süt hakkı olarak verilir. Erkek nişanı sebepsiz bozarsa, kalın iade edilmez. Nişanı kız bozmuşsa geri verilir. Nişanlı iken erkek ölmüşse, kardeşi yerine geçer, kalın iade edilmez. Erkeğin kardeşi kabul etmezse, kalın iade edilmez. Kardeş yoksa veya böyle bir evliliğe kadın râzı olmazsa kalın iade edilir. Kız nişanlı iken ölürse, kız kardeşi ablasının yerine geçer; kızkardeş için kalına bir miktar ilâve yapılır. Kız kardeş istemezse veya yoksa kalın iade edilir. Türkler Müslümanlığa girdikten sonra, bu âdeti terk etmişse de, bugün Anadolu ve Türkistan'da başlık adıyla kısmen yaşamaktadır. İslâmiyette, kızın evlenmesini kabul etmek için damattan bir şey istemek rüşvettir, câiz değildir. Damat, va'd etse bile vermesi lâzım gelmez. Vermiş ise, geri alabilir. Damattan geline bir ev İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Nikâhta mehr konuşulmasa, hatta mehr verilmeyeceği kararlaştırılsa bile kadın mehre hak kazanır. Kadının âilesinin değil, bizzat kadının hakkıdır. Eski cemiyetlerin çoğunda, ezcümle Yahudîlikte de vardır. Mehrin değeri 10 dirhem gümüşten (5 gr altın) az olmaz. Hazreti Peygamber zamanında bununla iki koyun alınırdı. Kimsesiz bir kadın, birini sağıp içer; yünleriyle diğerinin sütünü satıp diğer zarurî ihtiyaçlarını alabilir. Nikâhın sıhhati için, mehrin konuşulması şart değildir. Dolayısıyla bunu bir satış bedeli olarak görmek isabetsizdir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Mehr parasını ödemek, ayrıca çocuklarına nafaka vermek, yeniden evlenmek için yeni mehr ödemek korkusundan dolayı erkek zevcesini kolay kolay boşayamaz. Boşanmanın fazla olduğu yerlerde mehr yüksek tutulur. Meselâ Arabistan'da umumiyetle kadına mehr olarak bir ev verilir. Üstelik zevcesini boşayan erkeğe kimse kız vermek istemez. Bu sebeple kolay olduğu halde tarihte İslâm beldelerinde boşanma vak'aları çok nâdirdir. Öncelikli alacak Mehr-i müsemmâ (ismi konulmuş mehr), tarafların evlilik öncesinde konuşup üzerinde anlaştıkları mikdardır. Konuşulmamışsa kadına mehr-i misl (emsal mehr) verilir. O beldede kadına denk kadınların mehridir. Bu da tesbit olunamıyorsa, kadının kız kardeş, hala, amca kızı gibi baba tarafından akrabâsının (anne, teyze değil) mehri esastır. Mehrin tamamı veya bir kısmının peşin verilmesi kararlaştırılmışsa buna mehr-i muaccel denir. Ta'cil olunmuş, acele kılınmış mehr demektir. Anadolu'da buna ağırlık denir ve çeyiz masrafı olarak düğünden önce verilir. Kadın mehr-i muacceli almadan evlilik neticelerini doğurmaz. Mehrin tamamı veya bir kısmının sonra verilmesi kararlaştırılmışsa buna da mehr-i müeccel denir. Te'cil olunmuş, vâdeye bağlanmış mehr demektir. Ödeme tarihi belli değilse, ölüm veya ayrılıktan hemen sonra ödenir. Boşanmaya kadın sebep olsa bile mehrini alır. Mehr, rüchanlı bir alacaktır; ölenin ve müflisin malından en önce ödenir. Kadın ölürse, koca, kadının vârislerine öder. Koca ölürse, mirasıntan kadına verilir. Kadın mehrini kocasına hediye edebilir. Zifaf olmadan veya baş başa kalmadan ayrılırlarsa, kadın mehrin yarısına hak kazanır; mehr konuşulmamış ise, kadına baştan aşağı bir elbise verilir. Nüfus niye azalıyormuş? Hıristiyanlarda evlenen kız, erkeğe drahoma öder. Bunun Eski Yunan'dan kaldığını Eflâtun'un mektuplarından öğrenmekteyiz. Drahoma önceden ilan edilir. Drahoması yüksek kız çirkin bile olsa, talipleri parlak olur. Yunanistan'a bir seyahatimde buradaki bir arkadaştan Yunan nüfusunun giderek azaldığını öğrendim de sebebini sordum. "Bizde drahoma âdeti hâlâ sürer. Gençler dilediğince yaşar. Madem bir defa evleneceğim, drahoması yüksek kız alayım der. Bunun için kızlar bekler, yaşları geçer. Evlendikleri zaman bir çocukları ya olur, ya olmaz" diye cevap verdi. Drahoma âdeti Yahudilere de geçmiştir. Bizim babaannenin gelinliğini diken Raşel adında bir Yahudi kadıncağız, kendi gibi yaşı geçkince kız kardeşi ile otururmuş. Vaktiyle güzelce olduğu anlaşılan bu kadına bu kadar marifetli ve güzel oldukları halde niye evlenmediklerini sorunca drahomaları olmadığı için kimsenin almadığını öğrenmiş. Kadıncağız âh edip, "Sizin âdet iyi, bizim âdet kötü!" dermiş. Üste para vermeniz lâzım 1876 senesinde Anadolu'yu baştan başa dolaşan İngiliz subayı Frederick Burnaby, Ermenilerin damattan para aldığını görünce şaşırmış; bunun üzerine Karakiliseli (Ağrılı) bir Ermeni kendisine şöyle demiştir: "Kızlarımız evlendiği zaman, hizmetinden mahrum kalırız. Kocanın, bu kaybımızı karşılaması gerekir. Avrupalılar kızlarını okutur, ama o kızlar temizlik ve yemek pişirmeye yaramaz. Evlendikleri zaman babaları bir şey kaybetmez. Tam aksine kızlarının yemeği ve giyimi için artık para ödemeyecekleri için kazançlı çıkarlar. Bir kocaya, yararsız bir yük üstlendiği için, bir şey vermek haktır."
11.08.2010
Hâfızlık eski bir gelenek
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Bizdeki mukabele geleneğinin esası Asr-ı Saadete dayanır. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna 'arza' denir. Eskiler "Kur'an-ı kerîm Hicaz'da indi; Kâhire'de okundu; İstanbul'da yazıldı" derler. Hakikaten İstanbul'da padişahlar dâhil olmak üzere çok kıymetli hattatlar, enfes mushaflar vücûda getirdiği gibi, en iyi hâfızlar da ekseriyetle Kâhire'de yetişmiştir. Türklerin Arap radyolarından tanıdığı Halil Husarî bunlardan en iyisi bilinirdi. Bakla yiye yiye göğüs kafesleri genişlediği için Mısırlıların ince sesli ve geniş nefesli hâfızlar yetiştirmeye yatkın olduğu söylenir. Osmanlılar zamanından beri ramazan ayında Türkiye'ye Mısırlı hâfızların gelip, terâvihten evvel büyük câmilerde maharetlerini göstermesi âdetti. Bir defasında câmiden yan yana çıktığımız hâfızın "Ne yaptıysak Türklere yaranamadık" dediğine kulak misafiri oldum. Arap ülkelerinde âdettir, yanık sesle Kur'an-ı kerim okuyan hâfızlar arada durdukları zaman cemaat aferin makamında "bârekallah, hayyâkallah" gibi övgü cümleleri haykırır. Hâfız nereden bilsin, o da böyle alkış beklemiş. Bizde Kur'an-ı kerimi ciddiyet ve derin bir sessizlik içinde dinlemek âdettir. Dayanamayıp bunu kendisine söyleyerek özür beyan ettiğimi hatırlarım. Bazı Mısır hâfızları ne kadar mâhir olursa olsun, bizim kulağımıza hitap etmekten biraz uzaktır. Çünkü iki memleket arasında kıraat usulü farklıdır. HER BELDEYE MUALLİM Kur'an-ı kerîmi ezbere bilene kâri' denir. Bizde yanlış olarak hâfız deniyor. Hâfız, çok sayıda hadîs-i şerif ezbere bilene denir. Şimdi bunlar kalmadığı için kâri'lere hâfız denmektedir. Kur'an-ı kerîm nâzil oldukça Hazret-i Peygamber ile beraber sahâbiler de hepsini veya bir kısmını ezberlerdi. Kimi diğerinin ezberlemediğini ezberlemişti. Hiç ezberlemeyen yok gibiydi. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna arza denir. Bizdeki mukabele geleneğinin esasıdır. Vefat edeceği sene iki defa geldi. Artık ilahî metin belli oldu. Hazret-i Peygamber bundan o sene vefat edeceğini anladı. Hazret-i Peygamber her beldeye Kur'an-ı kerîmi öğretmek üzere muallimler gönderirdi. Hazret-i Ömer, ganimetleri Kur'an-ı kerîmden ezberledikleri nisbetinde arttırırdı. Hazret-i Osman Kur'an-ı kerîm mektepleri kurdu. Sahâbe-i kiram gittikleri yerlerde yeni Müslümanlara Kur'an-ı kerîm öğrettiler. Müslüman hükümetleri, bu arada Osmanlılar kıraat ilmine ve hâfız yetiştirilmesine ehemmiyet verdiler. Bu iş için Dârülkurrâ adıyla yüksek mektepler kurdular. Çünkü bir beldede bir hâfız bulunması bütün Müslümanlara vecibedir. Âmâların bu hususta daha kabiliyetli olduğu mâlumdur. Bilhassa Arap ülkelerinde çok sayıda âmâ hâfız câmilerde durmaksızın Kur'an okur ve öğreterek geçinir. Mısır kıraat geleneği Mısır müftüsü Abduh'un reformist faaliyetleri ile zayıfladı; Nâsır gibi sosyalistlerin iktidara gelişi ile iyice geriledi. Zamanla dini aslına döndürme iddiasındaki Vehhabîlik tesiri ile ruhsuz bir kıraat şekli yayıldı. Mısır'da da, bütün İslâm dünyasında da hâfızlık ve tertil (güzel ses ve ahenk) ile okuma rağbetten düştü. Bizde Of kazâsının bu gidişe mukavemeti takdire değer. Bayezid imamı merhum Abdurrahman Gürses bizim zamanımızın şeyhülkurrâsı idi. Dinlemeye doyamazdık. HER SAHÂBİNİN BİR ÜSLÛBU VARDI Kur'an-ı kerîm, bütünü itibariyle Hazret-i Peygamber'den yalan söylemesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından tevâtüren nakledilmiştir. Ancak bazı âyetlerin tilâvetinde ve bazı harflerin telâffuzunda Hazret-i Peygamber'den sözbirliğiyle gelen ve mânâya fazla tesir etmeyen bazı farklı rivâyetler vardır. Bunlar yedi tanedir ve kıraat-i seb'a diye bilinir. Bunlar Nâfi', İbn Kesîr, Ebu'l-Amr, İbn Âmir, Âsım, Hamza ve Kisâî hazretlerinin kıraatleridir. "Kur'an-ı kerîm yedi harf üzerine indirilmiştir" hadîs-i şerifindeki geleneğe uyarak yedi kıraat denmiştir. Yoksa yedi harfin buradaki kıraatle alâkası yoktur; bazı âyetlerin ilk zamanlar Arapça'nın yedi lehçesine göre okunabildiğini ifâde eder. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, bazı âlimler bunların da tevâtüren geldiğine kâildir. Bunlar Ebû Câfer, Yakub ve Ebû Muhammed kıraatleridir. Böylece hepsine birden kıraat-ı aşere denir. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, Basrî, İbn Muhaysin ve A'meş kıraatleridir. Bunlar şâz kıraat olup, kuvvetli yollarla rivayet edilmediği için namazda okunması câiz değildir. Kıraat imamlarından her biri Tâbiîn veya Tebe-i tâbiîndendi. Kıraati, Sahâbeden veya Tâbiînden öğrenip icâzet almışlardır. Dünya Müslümanlarının dörtte üçü, Türkiye de dâhil olmak üzere, Kur'an-ı kerîm'i İmâm Âsım kırâatinin Hafs rivâyetine göre okumakta, mushafları da böyle yazmaktadır. Iraklı İmam Âsım kıraati sahâbeden öğrenmiştir. Âmâ idi. 745'te vefat etti. İmam Hafs, talebesinin önde gelenlerindendir. Kuzeybatı Afrika'da (Fas, Tunus, Cezâyir) ve Mısır'ın bir bölümünde İmâm Nâfî kırâatinin Verş rivâyeti yaygındır. Afrika'nın bir bölümünde (meselâ Sudan'da) ise İmâm Ebû Amr kırâati ile Kur'ân-ı kerîm okunmaktadır. Meselâ Bakara Sûresi 265. âyetinde geçen ve içinde ırmakların akmadığı yüksekçe yer mânâsına gelen rabve kelimesini, İbn Kesir, Hamza, Kisaî, Nâfi' ve Ebû Amr rubve; Âsım, İbn Âmir ve Hasen rabve; İbn Abbas ve Ebû İshak es-Sebiî ribve; Ebû Ca'fer ve Ebû Abdurrahman rebâve; Eşheb el-Akilî de ribâve şeklinde okumuştur.
18.08.2010
Vaktiyle sakalsızları adamdan saymazlardı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bir asır öncesine kadar memur ve zâbitler dışında herkes sakallıydı. Bunlardan da yüksek rütbede olanları mutlaka sakal koyuverirdi. Kırkını geçip de sakal bırakmayana rastlanmazdı. Bundan yüz sene evvel kimsenin aklına bir zaman gelip erkeklerin neredeyse tamamının matruş bir suratla gezeceği gelmezdi. Erkekler çıkmaya başladığı andan itibaren sakal bırakır, hiç kesmezdi. Sakal bırakmayanlar ayıplanır; hatta alaya alınırdı. Sakal Müslümanlar için sünnet olmakla beraber, hemen herkes sakal bırakırdı. Resmî sicillere vergi ve askerlik mükellefi olmak itibariyle erkekler yazılır; onlar için de sakallı veya şâb-ı emred (tüysüz genç) diye kayıt düşülürdü. Sakalını elimize alırız Yavuz Sultan Selim ve Sultan Vahideddin dışında bütün padişahlar sakallıdır. Rivayete göre Yavuz Sultan Selim tahta çıktığında vezirler bu zorlu padişahla ne yapacaklarını düşünmüş. Malum Sultan II. Bayezid mülâyim bir padişah idi. Sonra "Babası gibi onun da sakalını elimize alırız" demişler. Sultan Selim bu sözü işitince sakal bırakmamış. Benzeri Sultan Vahideddin için de anlatılır. O da ağabeyi Sultan Reşad'a benzeyip İttihatçıları sevindirmemek için sakal bırakmamıştı. Meşhur muharrir Ahmet Râsim Bey 1892 senesinde Manastır'da bekâr bir memurken "Rasim Efendi, artık ricalden oldunuz. Sakal bırakmanız icab eder" demişler; o da sakal bırakmıştı. Aynaya bakıp kendisini 10 yaş yaşlı görünce "Benimle kim evlenir?" diye telaşlanmış. Vâli Rıza Paşa'ya dert yanmış. O da "Kes be çocuk!" diye izin verince kesmiş. Bu sefer padişaha şikâyet etmişler. Yaşını başını almış herkesin sakallı olduğu bir zamanda, sakal bırakıp da kesmek çok mânâlara gelirdi. Jurnalden bir şey çıkmamış olacak ki Râsim Bey bu hâliyle evlenebilmiştir. Şair Şinasi saçkıran olup sakalını kestirince, Sadrâzam Âli Paşa bunu bahane edip kendisini azletmişti. Aşk-ı Memnu muharriri Hâlid Ziya Bey, İttihatçılar tarafından Sultan Reşad'a başkâtip tayin olunmuştu. Sultan Reşad, bembeyaz sakalı ile güzel bir simaya sahipti. Etrafındakilerin de sakallı olmasını arzu ederdi. Hâlid Ziya Bey'e birkaç defa ima etmişse de dinletememişti. Bir Cuma selâmlığı sonrası binek taşında imam efendiye dönüp "Hâlid Ziya Beyin sakal duasını yapıverelim" dedi. Bu emrivâki üzerine Hâlid Ziya Bey sakal bırakmak mecburiyetinde kaldı. Sünnette bir yeri olmamakla beraber, bir sünnetin ifâsına delâlet ettiği için halk arasında sakal bırakanlar bir meclis tertipleyip, sakal duası yaptırır; ayrıca eşe-dosta yemek verir veya şerbet ikram ederdi. Duası yapılmamış sakala, dudak bükülür ve gazil diye hafife alınırdı. Sakala dair nice tabirler vardır: "Sakalı ele vermek" veya "Sakalı kaptırmak"; "Sakalından kıl koparmak"; "Sakalından utan!"; "Sakalım yok ki sözüm dinlensin!"; "Aslanın yelesi, erkeğin sakalı!" gibi. Eskiden haysiyetten düşürmek için kabahatlilerin sakalını tıraş ederlerdi. Yeni devirde sakala itibar edilmez oldu. OLGUNLUK ALÂMETİ Mİ, YAŞLILIK MI? Sakalın ağarması bazıları için olgunluk alâmeti olarak görülüp memnuniyetle karşılanır; bazıları için de yaşlılığa delâlet ettiği için üzüntü vesilesi olurdu. Bunlar sakalını boyardı. Dindarca olanlar sakalını yağlar, güzel kokular sürerdi. Abdest alırken yıkandığı için, umumiyetle eskilerin bıyığı da, sakalı da temiz olurdu. Kılları zedelemeden, koparmadan bu erkeklik alâmetine intizam verilirdi. Tarakçılık da fevkalâde itibarlı bir sanattı. Sakal diğer cemiyetlerde de yaygındı. 18. asırdan itibaren Avrupa'da erkekler arasında sakal kesme moda oldu. Yine de Avrupa krallarının, soylularının çoğu sakallıydı. Meselâ Kraliçe Elizabeth'in 1936'da ölen dedesi V. George sakallıydı. Şark Hristiyanları arasında bu âdet devam etti. Ortodoks papazları ve Yahudi hahamları sakalsız olamaz. Bizim deli dediğimiz Rus Çarı Piyotr sakal yasağı getirmişti de, en evvel "Sakal-bıyık Allah'ın erkeğe hediyesidir" diyerek oğlu karşı çıkmıştı. Çar çok kızıp oğlunu zindana attırdı. Fikrinden dönmeyen delikanlı kırbaç işkencesi altında öldü. Hayli Rus, sakal kesmemek için vatanını terk etti. Hatta bir grup Osmanlılara sığındı. Hükümet onlara Manyas'ta yer verdi. Asırlarca burada yaşadılar da birkaç sene evvel Rusya'ya döndüler. SAKALIN DA ÇEŞİDİ VARSakalı güzel olmak bir iftihar vesilesiydi. Seyrek sakallılar mahçup gezerdi. Herkesin fizikî hususiyeti değişik olduğundan, bıyık gibi, sakalın da çeşitleri vardı. Keçi sakal, teke sakal; çember sakal, top sakal, torba sakal, değirmi sakal, tahta sakal, köse sakal, kaba sakal, didon sakal, Bektaşî sakalı, helvacı sakalı, bedevi sakalı, süpürge sakal, kıvırcık sakal, çatal sakal, yanak sakalı, Mormon sakalı, Nordik (bıyıksız) sakalı, Garibaldi sakalı... Göğüse kadar uzanan sakala, biraz alaylı, tahtasakal veya makas değmez denirdi. Sakalın dudağın alt ucundan bir kabza (tutam) bırakılması sünnet olduğundan, bundan uzun veya kısa sakal tasvip edilmezdi. Meşhur fıkradır: Birisi kitap okurken "sakalın bir tutamdan uzun olması ahmaklık alâmetidir" diye okumuş. Kendi sakalını tutup uzun görünce, ucunu muma tutmuş. Sakalı tutuşup, yüzü gözü yanmış. Sonra kitaptaki bu cümlenin kenarına "tecrübe ile sabittir" diye yazmış. Çene ucuna doğru uzayanına didon denirdi. Hukuk profesörü Ebulûlâ Mardin, felsefeci Mehmed Ali Aynî böyleydi. Fransızlara ve bunlara benzemeye çalışanlara İstanbullular didon derdi. Çenede sakal züppelik olarak görülür ve keçi sakal diye alaya alınırdı. Vehhabîlikte sakal kesmek haram olduğu için, süsüne düşkün Suudi Arabistanlılar şimdi yalnız çenede sakal bırakarak haram işlemediklerini düşünüyorlar.
25.08.2010
HAZRETİ NUH'UN GEMİSİ NEREDE?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Ağrı Dağı eteklerine oturduğu iddia edilen Nuh'un Gemisi'nin bulunduğu bölge. ABD'li ressam Edward Hicks'in "Nuh'un Gemisi" adlı tablosu. Çok eski olduğu halde tufan kadar bütün kültürlerde müşterek bir tarihî hâdise neredeyse yoktur. Sümerlerin Gılgamış Destanı tufan üzerine kuruludur. Mısır kâhinleri, Yunan filozofları, İran ve Çin tarihçileri, Hind Brahmanları, Gal, İskandinav, Maya, Aztek ve Kızılderili efsaneleri tufandan hep bahseder. Hâdisenin safahatı hemen hemen aynıdır, fakat isimler değişiktir. Meselâ Eski Yunan'da kurtarıcı Deukalion ile hanımı Pyrrha, geminin çıktığı dağ ise Parnasos'tur. ARAFAT DİYE BİR DAĞ VAR MI? Tevrat'ta Hazreti Nuh'un gemisinin Ararat Dağları'na konduğu anlatılır. Asurlular Doğu Anadolu'da yaşayan ve kendilerine Halti diyen komşularına Urartu adını verirdi. Ararat, Urartu'dan geliyor. Aras Nehrinin suladığı yerler demektir. Ermenilerin bu dağa verdiği isim Masis'tir. Dünyanın Anası demektir. Tevrat'taki Ararat'ın Masis olduğunu ilk söyleyen Şamlı Aziz Nikola'dır. Ermeniler bu rivayeti sahiplenmiş ve bu sayede dünyaya yayılmıştır. Ağrı Dağı'nın ismi Kürtçe ateş manasına Agir kelimesinden gelir. Agiri, ateşli demektir. Nitekim volkanik bir dağdı. En son 1840'larda patlamıştı. Ağaç yetişmez. Kayalar emdiği için su bulunmaz. Yükseklerinde sürekli fırtınalarla yuvarlanan kayaların gürültüsünden başka bir şey duyulmaz. Bu sebeple civar Ermenileri Masis'e Karanlıklar Dünyası da der. Yunus Emre, "Harâmi gibi yoluma arkırı (aykırı) düşen karlı dağ/Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın?" diyor. Anadolu'yu İran'a bağlayan yol üzerinde birden insanın karşısına çıkan, tabiri caizse yol kesen bir dağdır. Aykırı sözünün Ağrı ile belki bir irtibatı vardır. Dağın içine derinlemesine inen bir vâdide Arguri köyü; bunun yukarısında 1800 râkımda Aziz Yakobus Manastırı bulunurdu. Efsâneye göre, manastır, Hazreti Nuh'un tufandan sonra ilk mabedi inşa ettiği yerdeydi ve burada geminin kalıntılarından yapılmış büyük bir haç vardı. Köy ve manastır 1846 zelzelesinde yıkıldı. Köyün hemen yukarısında eğik ve bodur bir söğüt ağacının, geminin orada kök salmış bir parçasından yetiştiğine ve manastırın yanında ölgün kökleri duran bağ asmasını Hazreti Nuh'un diktiğine inanılır. Dağın kuzeyinde Erivan (Yerevan) şehri vardır ve "ilk görülen" mânâsına gelir. Nahçivan, tufandan sonra ilk kurulan şehirdir. İsmi de Nuh'tan gelir. 1829'dan itibaren Avrupalı seyyah ve ilim adamları defalarca Ağrı Dağı'na tırmanıp Hazreti Nuh'un gemisini aradılar. Mukaddes kitapta verilen ölçülere göre (150x25x15 m) üç katlı gemiyi bulduklarını, hatta bazı parçalar aldıklarını; sonraları uçuş yapan pilotlar geminin fotoğraflarını bile çektiklerini söylediler. Temsilî resimler çizildi. Gazeteler bunlarla sansasyon yaptı. Hatta Amerikalılar bu anlatılanlara göre Oregon harb gemisini inşa etti. Türkiye'de bu işin en sıkı takipçisi CHP'li politikacı Kasım Gülek idi. Sonradan hiçbirisinin gerçek olmadığı ortaya çıktı. Alınan maddeler karbon 14 geçemedi. Gemi zannedilen şeyin gemiye benzer arazi parçaları olduğu anlaşıldı. Zamanla bu araştırmaların birer para tuzağı olduğu iddiası ortaya atıldı. Araştırmacılar günlerce propaganda yapıp sponsor buluyorlar; kilise kilise gezip paralı konferanslar veriyorlardı. Dindarlar bağıştan kaçmıyordu. Sonra Ağrı'ya gelip fotoğraf çekiyorlar; dönüşte "Bu sefer bulamadık ama gelecek sefere mutlaka" diyorlardı. CÛDİ DAĞI'NIN TEVÂZUU Ağrı Dağı fiyaskosundan sonra ecnebiler Cûdî Dağı'na yöneldi. Kur'an-ı kerîm geminin Cûdî'ye oturduğunu açıkça söyler. Tefsirler Cûdî'nin Musul yakınlarında bir dağ olduğunda müttefiktir. M. Ö. 250 senelerinde yaşamış Babilli râhip Berossos tufanı anlatırken, geminin Cordyean Dağları'na oturduğunu ve kalıntılarının hâlâ mevcut olduğunu, hatta halkın bundan muska yaptığını söyler. Bu dağlar Van Gölü'nün güneybatısındadır. Burada ise Cûdî Dağı vardır. Hazreti Nuh'un yaşadığı Mezopotamya'nın hemen kuzeyinde, 2000 m râkımıyla geminin konabileceği en uygun yegâne yüksek dağdır. Tufanın bitip bitmediğini anlamak için gönderilen güvercin ağzında zeytin dalı ile dönmüştü. Ağrı Dağı'nda, değil zeytin, hiçbir ağaç yetişmezken, Cûdî'nin güneybatısı zeytinliktir. Dağın eteklerinde tufandan kurtulan gemideki seksen kişinin ilk kurduğu Semânîn veya Heştan (Seksenler) denilen bir köy vardır. Dağın hemen altında Şırnak vardır ki Şehri Nuh demektir. Hazreti Nuh'un kabri de buraya çok yakın Cizre'dedir. Ararat Doğu Anadolu mânâsına geldiğine göre, Cûdî'nin Tevrat'taki Ararat Dağları'ndan sayılmaması için bir sebep yoktur. Bazıları Cûdî'nin her dağa şâmil bir cins isim olduğunu söyler. Nitekim Zeyd bir Amr bin Nüfeyl bir şiirinde "Allah'ı tekrar tekrar tesbih ederim. Bizden önce de zaten cûdî (dağlar) ve yerdeki diğer cansız varlıklar da tesbih etmişlerdi" diyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki Kur'an-ı kerim indiğinde Cûdî artık belli bir dağın ismi hâline gelmişti. Çünki kısa bir zaman sonra gelen âlimler bu dağın bugünki Cûdî Dağı olduğunu tasrih etmişler, hatta diğer dağlara nazaran tevâzu ettiği için bununla şereflendirildiğini söylemişlerdir. Derler ki: "Allah üç dağa üç kişi ile ikram etti. Hazreti Nuh ile Cûdî'ye, Hazreti Musa ile Tûr'a ve Hazreti Muhammed ile Hira'ya." Başka bir âyette geçen "Onu, yani Nuh'un gemisini sizin için bir ibret kılalım" ifadesinden, bazı tefsir âlimleri geminin kalıntılarının kaybolmayacağı neticesini çıkarmıştır. Hazret-i Peygamber'den "Bu gemiden, bu ümmetin ilklerinin yetişeceği bir şeyler geri kalmış bulunuyor" dediği rivâyet olunur. İnsanları gemiyi aramaya sevk eden biraz da bunlar olsa gerektir.
01.09.2010
İzmir'de ilk kurşunu kim attı?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Yunanlıların İzmir'e çıktığı gün 15 Mayıs 1919'dur. İttihatçıların birkaç senedir Anadolu Rumlarına karşı yürüttüğü baskı, sürgün ve zulüm politikasını vesile eden Yunanlılar, geride kalanların hayatını emniyet altına almak gerekçesiyle ve İngiltere, Fransa ve Amerika'nın desteğiyle Batı Anadolu'yu işgale girişti. Yunan gemileri sabah erken limana yanaştı. Birlikler peş peşe karaya çıktı. Efzon askerleri tüfek namluları çiçekle süslü halde Konak Meydanı'na doğru ilerlemeye başladılar. Bir yandan bando çalıyordu. Rumlardan tezahürat yapanlar da vardı. Olup biteni seyreden Türklerin kalbi kan ağlıyordu. Tam o sırada civardaki bir binadan atılan silah sesi kargaşayı paniğe çevirmeye yetti. Bayraktar Teğmen Yannis vuruldu. İşgalciler makineliyle karşılık verdi. Çıkan arbedede çoğu Türk yüzlerce kişi öldü. GAZETECİ DAYANIŞMASI İlk kurşunu atan senelerce bilinmedi. 1960'lı yıllarda gazeteci Ahmed Emin Yalman ilk kurşunu gazeteci arkadaşı Hasan Tahsin'in attığını yazdı. Hasan Tahsin bir halk kahramanı oldu; adı meydanlara, caddelere, mekteplere verildi. 1974'te İlk Kurşun Anıtı dikildi. [İşin garibi, heykel Yunanlıların geldiği tarafa değil de, yerli direnişin teşkilatlandığı Bahri Baba Parkı'na nişan almaktadır.] Bu tarihten itibaren İzmir Gazeteciler Cemiyeti Hasan Tahsin Gazetecilik Ödülleri verir. Hasan Tahsin, 1888 Selânik doğumludur. Asıl ismi Osman Nevres'tir. Ahmed Emin Yalman gibi İttihatçı ve Sabetaycı idi. Paris Hukuk Fakültesi mezunuydu. Sosyalist fikirlere sahipti. İstihbarat elemanı olarak Bükreş'te iki İngiliz diplomatına suikast tertiplemiş; hapse mahkûm olup ertesi sene kurtarılmıştı. İzmir'de ticarete başlamışsa da iflas etmiş; gazeteciliği de yürütemeyip kendisini içkiye vermişti. Hâdiseden 40 küsur sene sonra Hasan Tahsin'in "ilk kurşunu atan kahraman" olarak lanse edilmesi enteresandır. Öyle ki bazıları bunun vatanın kurtuluşunda ve yeni devrin kuruluşunda sembolik de olsa İttihatçı ve dönmelerin payı bulunduğunu göstermek için yapıldığını düşünmektedir. İlk kurşun nerede sıkıldı? Hasan Tahsin kime ateş etti? Gerçekten etti mi? Tek el silah atışı bu kadar panik doğurur mu? Hepsi muammadır. Türk Ansiklopedisi, ilk kurşunla vurulanın Yunan bayrağını taşıyan süvâri olduğunu söylüyor. Halbuki sahile çıkanlar piyâde idi. Kimine göre kurşun Efzon Alayı'na yol gösteren yerli Rum'un alnına girmiştir. Kimine göre Hükûmet Konağı önünde elindeki kılıcı ile bayrak yerini gösteren Yâver Zafiropulos'a isabet etmiştir. Halbuki Konak ile Efzon Alayı'nın yürüdüğü yer arasında epey mesâfe vardır. İlk kurşunu sıktığı söylenen Hasan Tahsin'in hemen oracıkta süngülendiği; kaçarken vurulduğu ve bir sokağa sapmayı başarıp, tabancasını tekrar doldurduktan sonra vurularak süngülendiği, evinde öldüğü hususunda dört ayrı rivâyet vardır. Mıntıka Müfettişi Yüzbaşı Ziya Bey'in hâdiseler hakkındaki raporunda ilk kurşunu kimin attığı yazmaz. Vâli İzzet Bey'in raporuna göre ilk kurşunu atan bir Yunan askeridir. Âhenk gazetesi başyazarı Şevki Bey, ilk kurşunu Saatçi Aziz Efendi'nin attığına şahit olduğunu yazmıştır. İlk kurşunu atanın o sırada kahvede oturan Germencikli İbrahim veya hapishâneden yeni çıkan Arap Râsim adında bir genç olduğu da söylenir. İTALYAN PARMAĞI MI? İtalyanlar, Ege'nin Roma İmparatorluğu parçası olduğunu söyleyerek Yunan işgalini önlemek istemişse de, İngilizlere dinletememişti. Bunun üzerine Türkleri el altından Yunanlılara karşı destekleyerek teşkilâtlandırdılar. Hatta İzmir'de ilk kurşunu İtalyan Binbaşı Carossini'nin attığı söylenir. Böylece ortalık karışacak, müttefikler Yunanlıları İzmir'e çıkardığına pişman olacaktı. Beklediğini bulamayan İtalya, bu hâdiseden sonra müttefiklerinden yüz çevirip askerî mühimmatını Türklere bırakarak Anadolu'dan çekilmiştir. Daha garibi, yıllar sonra Anadolu'da ilk kurşunun İzmir'de değil, Antakya'da Fransızlara karşı atıldığı resmen açıklandı ve Dörtyol'da İlk Kurşun Anıtı yapıldı. İlk kurşunu, İstiklâl Mahkemeleri'nin Kel Ali'si Ali Çetinkaya'nın Ayvalık'ta attığı da söylenir. Nitekim buradaki askerî hastanenin ismi İlk Kurşun'dur. Bir namzet daha! Bir rivayette İzmir'de düşmana ilk kurşunu atan İzmir Merkez Kumandanı Kaymakam (Yarbay) Ârif Beydir. Yâveri Aziziyeli Hoşafoğlu Hüseyin şöyle anlatıyor: "Ârif Bey, işgali pencereden seyrediyordu. Bir ara dayanamayarak elimdeki mavzeri aldı. Halkın şeytan askeri dediği Efzon askerlerinden Yunan bayrağını elinde taşıyana sıktı. Asker yerden bir arşın (yarım metre) sıçrayıp elindeki bayrakla beraber taşların üzerine düştü. Piyadeler geri kaçıştılar. Biraz sonra Yunanlılar makineli tüfek atışına başladılar." Afyon-Bayatlı Ârif Bey işgâlin ardından kıyafet değiştirip Bursa yoluyla Seyitgazi'ye geldi. Karakeçili Milli Alayı denen milisleriyle Konya isyanlarını bastırdı. Keskin bir nişancıydı. Nutuk'ta kendisinden övgüyle bahsedilir. Nallıhan jandarma kumandanı Sâdık Bey'i astırdığında, Kemal Paşa kendisine telefon açıp "Sadık Beyin hanımı yakın akrabamdır. Kadın hâmiledir. Sâdık'ı öldürme. Buraya gönder. Halk bir ceza verir" dediyse de "Paşam, bu zâbit düşman karşısında gerilemiştir. Buraya ben karışırım" dedi. Bu sayede çok düşman edindi. Düzce isyanını bastırmaya gittiğinde, Kızılcahamam'da mola verdikleri gece maiyetinden iki kişi tarafından çadırında başına kurşun sıkılarak öldürüldü. Ankara'dan yanına verilen iki subayın buna göz yumması ve işin ört-bas edilmesi dikkat çekip, hâdisenin Ankara'nın direktifiyle gerçekleştirildiği dedikodusunu doğurdu.
08.09.2010
Dünyadaki ilk üniversiteyi Müslümanlar kurdu
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Müslümanlığın ortaya çıkıp yayılması; cemiyete bu yeni dinin hâkim olmasıyla neticelendi. İnsanın günlük ibâdetleri bir yana, devlet idaresinden mahkemelere, pazardan mezara kadar hayatın her safhasında muayyen prensiplere uymak mecburiyeti doğdu. İslâm dininin ilme verdiği ehemmiyet bu sebepledir. Eskiler bunu "Nerede ilim varsa orada din vardır. Nerede ilim yoksa orada din yoktur" sözüyle ifade etmişlerdir. Hazret-i Peygamber tebliğini Medine-i Münevvere'deki mescidinde yapardı. Burası İslâm tarihindeki ilk akademidir. Sahâbe-i kirâmdan bekâr olup eshâb-ı suffa denilen yetmiş kadarı devamlı Mescid-i Nebevî'de bulunur; Hazret-i Peygamber'in yanından hiç ayrılmazlardı. Kur'an-ı kerîm âyetlerini ve hadîs-i şerifleri zabteder; orada hazır bulunmayanlara bilahare tebliğ ederlerdi. Eshâb-ı suffa, İslâmiyetin uzak beldelere yayılmasında ve sonraki nesillere intikalinde en mühim rolü oynamıştır. Kabilelere gönderilecek muallimler de onlar arasından seçilirdi. Bunlar, Kur'an âyetlerini ezbere bildikleri gibi; din ilimlerine de vâkıf idiler. KOLEJ, KÜLLİYEDEN GELME İslâm âleminde yüksek tahsil, Orta Çağ geleneğine uygun olarak dinî ve edebî ilimlerle beraber, câmilerde ve kısmen de müder-rislerin evlerinde yapılırdı. Hicrî III. asırdan itibaren mescidlerin yanında ayrı medreseler kurulmaya başlandı. Daha önceki câmi' isminin hâtırasına uyarak bunlara da câmi' (toplayıcı) denildi. Avrupa'da bunun Lâtince karşılığı universitatis kelimesi kullanılır. Üniversiteler külliyelere ayrılırdı. College kelimesi, külliyeden alınmadır. Her birinde farklı bir ilim öğretilirdi. Medreselerde, eyvân denilen anfi, konferans salonu ve dershâneler, müderris oda ve lojmanları, mescid, kütüphâne, şifâhâne, talebenin kaldığı odalar, hamam ve yemekhâne bulunurdu. Medreseler devlete ait değil, mütevellice idare olunan vakıflardı. 859 yılında Fas'taki Fes şehrinde kurulan Câmi'ül-Kureviyyîn (Kureviyyîn Üniversitesi) bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitesidir. Endülüs'de 786 yılından itibaren faaliyete geçen Kurtuba Üniversitesi de, Avrupa'nın en eski üniversitesi idi. Fransız asıllı Papa II. Silvester (999-1003) buradan mezundur. Tunus'ta 726'da Kayruvan ve 732'de Zeytûne Üniversiteleri kuruldu. Bunları 972'de Kâhire'deki el-Ezher üniversitesi takip etti. Bütün bunlar İslâmiyetin ilk zamanlarındaki geleneğe uygun olarak büyük bir câmi külliyesine dâhil olarak faaliyet gösterirdi. Câmilerden müstakil üniversitelerin kuruluşu XI. asra rastlar. Selçuklu Veziri Nizâmülmülk'ün kurulmasına önayak olduğu bu üniversitelere Nizâmiyye Medreseleri denir. İlki Bağdad'da 1067 senesinde kurulmuş; Isfahan, Rey, Nîşâbur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Âmul gibi şehirlerde şubeleri açılmış ve İmam Gazalî gibi meşhur âlimler buralarda müderrislik yapmıştır. Bunları Şam'da Selçuklu atabeyi Nûreddin Zengî'nin kurduğu Nûriyye Medreseleri takip etti. İlki 1168 tarihinde açılan bu medreseler, zamanla Şam ve Mısır'a yayıldı ve Osmanlı medreselerine model oldu. Bu devirde Hicaz'dan başka, Şam, Bağdad, Kâhire, Kayruvan, Kurtuba, Rey, Buhara, Semerkand, Herat, Tebriz, İstanbul, Kazan, Delhi gibi şehirler birer kültür merkezi idi. Meşhur ulemâ buralarda toplanmış; güçlü medreseler ve kıymetli kitap dolu kütüphâneler tesis edilmiş; kitap telifatı ve neşriyatı olabildiğine artmıştı. İlimde derinleşmek isteyenler, akın akın bu şehirlere koşar; çoğu aldıkları ilmi öğretmek maksadıyla tekrar memleketlerine dönerdi. İslâm âleminde, en basit köylerde bile ders okutup fetvâ veren, gerektiğinde dâvâ çözen derin âlimlere rastlanırdı. Avrupa'nın ilkleri Avrupa'nın bilinen ilk üniversitesi 1088'de kurulan Bologna Üniversitesidir. XII. asır ortalarında kurulan Paris Üniversitesi, ilk zamanlar çok iptidaî şartlarda, açık meydanlarda, mevsim kışsa yere serili samanların üzerinde öğrenim verirdi ve ilk binasına 1215 yılında kavuşmuştur. Buradan kovulan İngiliz talebelerin İngiltere'de kurduğu Oxford (1167) ve Cambridge (1318) ile İtalya'nın Pavia (1361) ve Almanya'nın Heidelberg (1386) üniversiteleri, Hristiyan Avrupa'nın ilk yüksek öğretim kurumlarıdır. Kuruluşları İslâm dünyasındaki emsallerinden hayli sonradır. Müslümanlara ait üniversitelerin, Avrupa'ya tesiri bilhassa buradaki akademik derecelendirme, kıyafet, isim ve binâların mimarîsinde bugün bile yaşamaktadır. Türkistan'daki eski medreseleri gezenler bilir: Bir avlu etrafında iki katlı dört duvarlı taş bir binâ; avluda havuzlu bir bahçe; alt katta dershâneler, idare, hocaların odaları, yemekhâne ve mescid; üst katta talebe odaları... Oxford gibi eski Avrupa üniversitelerinde hep bu mimarîye rastlanır. Şu kadar ki girişteki mescidin yerini tabiatiyle şapel (kilise) almıştır. Burada giyilen kepler bile, Müslüman ulemânın taylasan denilen serpuşundan alınmadır.
15.09.2010
Abbasî Halîfesinin resmini kilise duvarına işlemişler!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Vanlıların deniz dediği Van Gölü'nün sodalı sularında yüzmek göze su kaçırmamak şartıyla çok zevklidir. Göle mahsus inci kefali adındaki balık da çok lezzetlidir. Van'ın Gevaş kazâsının karşısındaki 70 bin metrekarelik Ahtamar Adası bulunur. Adaya sahilden motorla gidilir. Adanın ismi Kız Kulesi (veya Kalesi) ile benzer bir efsâneye dayanıyor. Bu adada yaşayan Ermeni keşişin Tamar adındaki kızına sahil köylerinden bir çoban âşık olmuş. Her gece sevgilisiyle buluşmak üzere adaya yüzer; kız da fener tutarmış. Kızın babası haberdar olunca, bir gece fenerle sahile inmiş ve devamlı yer değiştirmiş. Çoban da yüzmekten yorulup boğulmuş. Boğulurken "Ah Tamar" diye bağırmış. Kız da bunu işitip kendini azgın sulara bırakmış. Aslına bakılırsa Ağtamar muhtemelen Arapça "iğtimâr" (su altında kalmak) kelimesinden geliyor. Yakın zamandır bu isimden alerji duyup Akdamar şeklinde söylemeyi tercih edenler de vardır. MUKADDES HAÇ KİLİSESİ Türklerin gelişinden evvel havâlide Abbasîlere bağlı Ermeni krallıkları vardı. Gevaş'ta hüküm süren biri Rştuni sülâlesinden Vard Rştuni 705 senesinde burada öldürüldüğü için adaya Rştunik Adası da denirdi. 908'de Ardzruni sülâlesinden Vaspuragan Kralı Gagik burada bir kasaba, saray, çarşı, liman ve şimdi de mevcut kiliseyi yaptırdı; pâyitahtını da buraya taşıdı. Adada çiçeklerle süslü güzel evler, meyve bahçeleri, akarsular bulunduğunu tarihçiler anlatıyor. Adanın Altın Çağı idi. Surp Haç (Mukaddes Haç) Kilisesi, Anadolu'da Ermenilerden kalan nâdir kiliselerdendir. Kral Gagik, Hıristiyanlarca Hazreti İsa'nın çarmıha gerildiğine inanılan haçın bir parçasının muhafazası için 915 yılında Manuel adında bir mimara yaptırdı. İnşası 6 sene sürdü. Kilisenin en enteresan tarafı, duvarlarında zamanın Abbasî Halîfesi Muktedir'in kabartma resminin bulunmasıdır. Kral Gagik halifeye tâbi olduğu için, şükran nişânesi olarak onun resmini duvara işletmişti. Kilisenin dış duvarlarında Mukaddes Kitap'tan alınma kabartma tasvirler vardır. Bu bakımdan mimarî tarihi bakımından ayrı bir değeri vardır. Selçuklu ve Osmanlılar zamanında kilise faaliyetini sürdürdü. Çan kulesi 18. Asırdan kalmadır. Aziz Gregorius'un (Krikor Lusaroviç) faaliyetleri neticesinde IV. asırda Hıristiyanlığa giren ve bu sebeple Gregoryen denilen Ermeniler kendilerini ilk Hıristiyan topluluk olarak görür. Katolik veya Ortodoks olmayıp, Süryânî, Kıbtî, Marunî kilisesi gibi Monofiziyye (Yâkubî) inancına sâhip kadim (eski) şark kiliselerindendir. Ruhban sınıfı, Rum kilisesindeki patrik, metropolid, piskopos sıralamasına paralel olarak Ermenilerde patrik, katogikos, marhasa şeklinde sıralanır. Ermenilerde patrik ünvanı Osmanlılar tarafından kullanılmıştır. Eçmiyazin, Kudüs, Sis (Kozan) ve Ahtamar'da olmak üzere katogikos adıyla dört ruhânî reisleri vardır. Bunlardan Ermenistan'ın Türkiye hududuna yakın Eçmiyazin'deki en yüksek rütbelidir. Eçmiyazin Osmanlı sınırları dışında olduğu için Sultan Fatih Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler için İstanbul'da bir Ermeni Patrikliği kurdu. İstanbul, Ermenilerin ruhânî merkez sıralamasında bulunmadığı halde; mezhebin baş patriği (katogikosu) Eçmiyazin'de olduğu için, İstanbul Patrikliği Ermeniler için bir nevi idare merkezi sayılmıştır. Osmanlılar zamanında Sis (Kozan), Ahtamar ve Kudüs patriklikleri de ruhânî bakımdan kendilerinden üstün bulunmadığı halde idarî olarak İstanbul'a tâbi idi. Yani Ermenilerin devletle olan münasebetleri buradan yürütülürdü. XIX. asırda İstanbul patriğine bağlı 45, Sis katogikosuna bağlı 13, Ahtamar katogikosuna bağlı 2, Kudüs patriğine bağlı 5 piskoposluk vardı. 18. asırdan sonra Katolikliğe giren Ermeniler de vardır, ama azdır. SON KALAN 300 KEŞİŞ Ahtamar'daki katogikosluk makamı, harb ve istilâlar sebebiyle sürekli el değiştirdiği için 1101 senesinde boş kaldıysa da sonra tekrar faaliyete geçti. Ada 1535'deki İran Harbleri'nde harab oldu. Ahalisi de göç etti. Kilise ve manastır ise faaliyetini devam ettirdi. Son zamanlarında burada 300 keşiş yaşardı. 1915 tehcirinden sonra kilise ve manastır boşaltıldı. Bugün Eçmiyazin, Kudüs ve Lübnan Antilyas'ta olmak üzere üç patriklik vardır. Eçmiyazin, bütün Ermenilerin bağlı olduğu başpatrikliktir. İstanbul Patrikliği de kilise hiyerarşisinde yer almamakla beraber, Türkiye'deki Ermenilerin dinî işleriyle ilgilenmek üzere varlığını devam ettirmektedir. İstanbul ve Kudüs, Eçmiyazin'e bağlıdır. Ahtamar Kilisesi 1951 senesinde yıkılacakken medyanın reaksiyonu sayesinde kurtulmuştu. 2005-2007 seneleri arasında Türk-Ermeni işbirliği ile 1,5 milyon dolara restore edildi. 2007 senesinde müze olarak hâdiseli şekilde açıldı. Ermeniler âdet olduğu üzere kilisenin tepesine 100 kiloluk demir bir haç dikilmesini istedi. "Teknik zorluklar" gerekçesiyle reddedildi. Sonra haçın başka bir yere dikilmesini Ermeniler kabul edince mesele çözüldü. 95 seneden sonra 19 Eylül 2010 günü 5 bin kişinin katıldığı ve İstanbul Patrik Vekili Aram Ateşyan'ın idare ettiği bir âyin icrâ olundu. Bu, İmparatorluk mirasıyla barışmak adına sembolik de olsa büyük bir değer taşıyor. Ayrıca memleketin imaj ve tanıtımı ile turizm bakımından müsbet rol oynayacağı âşikârdır.
22.09.2010
Gizli din taşıyanların hikâyesi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Geçenlerde Yüreğine Sor diye bir film oynadı. Doğu Karadeniz'de filizlenen bir aşk hikâyesini anlatan film, mekânlar, kostümler ve oyuncu seçimi bakımından takdire değer olmakla beraber, senaryo insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Kız müslüman, fakat oğlan krifos, yani gizli Hıristiyan. Bu ortaya çıkınca âşıklar kavuşamayacaklarını anlıyor ve film acı sonla bitiyor. Daha evvel Yabancı Damat, Sıla, Elveda Rumeli gibi dizilerde olduğu gibi din ayrılığının sevenleri ayırmasından dert yanılıyor. Müslüman ve Hıristiyanlara sanki ellerindeymiş gibi "Dinler aynıdır, sevenleri ayırmayın!" mesajı veriliyor. Müslüman bir kızın gayrımüslim bir erkekle evlenmesini gelenekler değil, Kur'an-ı kerim yasaklıyor. Yedi düvel bir araya gelse bunu nasıl değiştirsin? Servet, soy, tahsil, yaş evliliğe engel görülürken, din ayrılığını hafife almak ne kadar gerçekçi olabilir? Üstelik oğlan müslüman olsa mesele kalmadığı gözden saklanmış. Filmde bir köylü kızının "Padişahların bile Hıristiyan hanımları var" diye ahkâm kesmesi de gülünç kaçmış. Saraya alınan kızlar dinibütün müslüman olarak yetiştirilir, uymayan çıkarılırdı. Şimdiye kadar değil padişah eşi, Hıristiyan bir câriye bile işitilmiş değildir. Okumuşların kendi kültürüne bu kadar yabancı oluşuna, böyleyken bir de cemiyeti terbiye etme pozu takınmalarına ne kadar teessüf edilse azdır. Uzun sokak çamur oldİ, Krumİlar gavur oldİ Gizli din taşımanın sebebi zannedilenin aksine baskı değildir. Filme ilham kaynağı olan Yorgo Andreadis Gizli Din Taşıyanlar adlı kitabında sebebi gayet açık bildiriyor: Menfaat. Trabzon ile Gümüşhane arasındaki Kromlu denilen dağlık mıntıkada yaşayan bazı Rum köylüleri 1650'lerde (fetihten 2 asır sonra) maden imtiyazı alabilmek için müslüman görünüyor. Madenler o devirde stratejik ehemmiyet taşıdığı için idare imtiyazı gayrımüslimlere verilmezdi. Bunlar gizlice vaftiz oluyor, sadece birbirleriyle evleniyor, ölülerini Müslüman mezarlığına Hıristiyan usulünce defnediyor. Etrafa renk vermemek için kapalı devre yaşıyor. Her köyde zaten câmi yok. Olanları da namaza gidiyor; orucun yanısıra kendi perhizlerini de tutuyor. Papazları imamlık yapıyor. Evlerin altında gizli birer şapel var. Zamanla madenler gözden düşüyor. Müslüman görünmenin avantajı kalmıyor. Üstelik askerlik mecburî oluyor. Şimdi "Biz Hıristiyanız!" deseler, İslâmiyet dinden dönmeyi yasaklıyor, dönene de ölüm cezası getiriyor. 1828'de Ruslar mıntıkayı işgal edince fırsat ele geçiyor. Türkler bunu "Uzun sokak çamur oldi, Krumilar gavur oldi" diye alaya alıyor. Ama kendini ifşâ eden Kurumluların sevinci uzun sürmüyor. Ruslar çekilince mâlum akıbete uğramamak için Rusya'ya kaçıyorlar. Andreadis de bunların soyundan geliyor. Avantaj için gizli din taşıyanlar Makedonya, Kıbrıs, Girit, Lübnan ve Mısır'da da vardı. İngiltere ve Rusya bunu farkedince, Tanzimat'tan sonraki hürriyet ortamında kendilerini ifşâ etmek üzere bunları kışkırttı. Bir yandan da Bâbıâli'ye baskı yaptı. Hükümet direndi. Neticede bunlar Rusya ve başka ülkelere hicret etti. "Biz hep Rumduk. Böylece dinden de dönmüş olmadık" diyen bazısının Ortodoksluklarına göz yumuldu. Buna cesaret edemeyen veya gereksiz gören bir kısmı da tamamen Müslümanlaştı. Kurumlu'daki gizli Hıristiyanların sayısı 19. asır ortalarında birkaç bin kişiydi. Osman Paşa Müslümanı mı? Pontus, Rumca Karadeniz'e verilen isimdir. Trabzon fethedildiğinde burada Rum-İran menşeli bir halk yaşardı. Buradaki Rumların ileri gelenleri fethin ardından gemilerle Rusya'ya göçtü. Kalanların bazısı Anadolu'nun başka yerlerine göçtü, bazısı müslüman oldu. Mıntıkaya Türkler de yerleşti. Tonya, Çaykara, Maçka ve Torul kazâlarının bulunduğu dağlık mıntıkada hâlâ Rumca konuşan samimi müslümanlar vardır. "Aslınız Rummuş" deseniz size silah çekerler. Girit, Arnavutluk ve Tesalya'daki Rumcadan başka lisan bilmeyen çok sayıda müslüman mübâdeleyle Anadolu'ya geldi. Bunların samimiyetinde şüphe yoktur. Gizli din, müslümanlara mahsus avantajlar elde edebilmek, devlet memuru olabilmek, askere gitmemenin karşılığı olan cizyeyi ödememek ve devşirme vermemek gibi maksatlarla belli yerlerde mevzubahis olmuştur. Osmanlı Devleti'nde baskı sebebiyle dinini gizlemek diye bir şey olamaz. İslâmiyet bir yer fethedildiği zaman oradaki gayrımüslimlere vatandaşlık tanınmasını emreder. İstemeyenler hicret eder. İnsanların zorla müslüman edilmesini yasaklar. Bu, malî bakımdan da pek istenen bir şey değildir. Mamafih Trabzon'daki bazıları bir mahallî bey tarafından müslümanlaştırıldıklarını söyler, kendilerine bundan dolayı "Osman Paşa Müslümanı" derlerdi. Rivayetin sıhhati meçhuldür. Gizli din daha ziyade Avrupa ve Japonya'da hakiki mânâsını bulur. Endülüs'ün işgalinde İspanyollar burada yaşayan Müslüman ve Yahudileri vaftiz ile kılıç arasında muhayyer bırakmıştı. Bir kısmı görünüşte vaftiz olmuş, dinlerini gizlice yaşamıştır. Ancak bu birkaç nesil devam etmiş, sonra hepsi gerçek Hıristiyana dönüşmüştür. Gizli din taşımak kolay değildir. Nasıl olmuş da Osmanlı ülkesindekiler bunu başarmış? İslâmiyet görünüşe itibar eder. İnsanların niyetini ve yaşantısını araştırmayı yasaklar. Müslüman görünen, müslüman kabul edilir. Osmanlılar, cemiyet ve devlet düzenini tehdit etmeyenlere, neye inanırsa inansın, nasıl yaşarsa yaşasın, karışmazdı.
29.09.2010
Paralı idi mecburi oldu
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlı kara ordusu kapıkulu ve eyâlet askerleri olmak üzere iki sınıf idi. Kapıkulu askerleri ücretli ağır piyade, ağır süvari, topçu, istihkâm ve levâzım sınıflarından müteşekkil profesyonel bir orduydu. Eyâlet askerleri tımarlı sipahilerin beslediği hafif süvâri ve piyâdelerden teşekkül ederdi. ASKERLİK KURÂ İLE Sultan II. Mahmud zamanında 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra mecburî askerlik getirildi. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye diye bilinen bir ordu kuruldu. Askerî mektepler açıldı. Mektepli zâbitlerin yanı sıra, askere alınan istidadlı gençlerin tezkere bırakarak alaylı zâbit olarak paşalığa kadar yükselmeleri mümkündü. 1843 tarihinde Prusya'dan mülhem Kurâ Nizamnâmesi kabul edildi. Beş yıllık muvazzaf askerliği bitirenler, yedi senelik redif sınıfına geçirilerek terhis edilip memleketlerine gönderilirdi. Gerektiğinde askere çağrılmak üzere senede bir ay tabur merkezlerinde tâlime tâbi tutulurdu. 1848'de bahriye askerleri için muvazzaflık 8, rediflik 5 sene olarak tesbit olundu. 1869'da kara ordusu nizâmî, redif ve mustahfız olarak üç kısma ayrıldı. Askere alınanlar 4 yıl nizâmî askerlikten sonra, terhis edilip 2 yıl ihtiyat sınıfına geçirilirdi. Bu 6 yılın bitimiyle redif sınıfına geçilirdi. 32 yaşını dolduranlar, bedel verenler, muînsiz (ailesi kimsesiz) olanlar da hemen redif ordusuna ayrılırdı. 6 yıl rediflikten sonra seferberlik vukuunda çağrılmak üzere mustahfız sınıfı gelirdi. 1886'da Ahz-ı Asker Kanunu çıkarıldı. 20 ile 40 yaş arası askerlik çağı olarak tesbit oludu. 6 yıllık nizâmiye müddetinin piyâdede 3, diğer sınıflarda 4 yıldan sonrası ihtiyat idi. Sonra 8 yıl sürecek olan ve yarısı mukaddem, yarısı tâli olmak üzere rediflik başlardı. Mustahfızlık da 8 yıldan 6 yıla indirildi. 20 yaşını takib eden Mart ayında her redif taburu bölgesindeki gençler kurâya girerdi. Ordunun ihtiyacı olan sayı dolana kadar olanlar tertib-i evvel (birinci tertip) adıyla muvazzaf asker olurdu. Tertib-i sâni (ikinci tertip) denilen geri kalanı tertib-i evveller ihtiyata geçince muvazzaf hizmete alınırdı. Sâhil ahâlisinden gençler bahriye ihtiyacı karşılanmadıkça kara ordusuna alınmazdı. İSTANBULLULAR MUAFTI Kâdılar, müderrisler, imamlar, müezzinler, tekke şeyhleri, muayyen derslerini vermek şartıyla medrese talebesi, Harem-i şerif (Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ) hademesi, Peygamber kabirlerinin türbedarları, bizzat padişah hizmetinde ondört sene bulunanlar (bendegân), mızıka-ı hümâyun efrad ve hademesi, muhtedîler (sonradan Müslüman olanlar), beş seneden çok prangabend cezâsı alan cinâyet suçluları, askerliğe yaramayacak derecede sakat ve mâluller, İstanbul ahâlisi ile başka yerde otursa bile İstanbul'da doğmuş olanlar askerlikten muaf idi. Tıbbiye, baytar, hendese, mülkiye gibi yüksek mektepten mezun olup devlet hizmetinde bulunanlar tertib-i sânide addolunurdu. Ancak tabib, cerrah, baytar gibiler ihtiyaç olduğunda askerî sıhhiyede hizmet ederlerdi. Medreseyi muvaffakiyetle bitirenler redif sınıfında sayılırdı. Yukarıdaki muafiyetleri devam etmeyenler askerlik çağında ise askere alınırdı. 70 yaşını geçen veya sakat birinin başka kimsesi yoksa askerlik çağına gelmiş ve işe yarar tek oğlu askere alınmayıp tecil edilirdi. Evinde veya köyünde kendisine bakacak 15 ile 70 yaş arası, iki gözü görür, sağlam oğul, torun, peder, kardeş, damat gibi kimsesi olmayan erkek veya dul kadının tek oğlunun askerliği ertesi seneye tecil edilirdi. Başka yakını bulunsa bile, iki oğlu olup, biri askerde bulunan kimsenin ikinci oğlu, ağabeyi terhis olmadan askere alınmazdı. Müstakil evi olup, köyü içinde evinin işini görecek baba, kayınpeder, 25'ini geçmiş kayınbirader gibi yakını bulunmayan veya yakını olsa bile evinde bakmakla mükellef olduğu küçük çocuk ve yetimler bulunan gence muînsiz (yardımcısız) denirdi ve askerliği tecil olunurdu. Bu sebeple bir günlük yol mesafedeki köylerden evlenenlerin sayısı az değildi. ATINI GÖTÜR ERKEN TERHİS OL Askere gönüllü gidenler, istedikleri yerde askerlik yapabilirdi. Adına kurâ isâbet edenler, 50 altın bedel-i nakdî ödeyip en yakın askerî kıt'ada 5 ay askerlik yaparak mükellefiyetten düşmüş olurlardı. Gayrimüslimler üçte bir fazla bedel ödeyip askere gitmezdi. Yerine bir başkasını göndermek (bedel-i şahsî) veya askeriyeye iki hayvan beslemeyi taahhüt etmekle de askerlik mükellefiyeti yerine getirilmiş sayılırdı. Bu usul sonradan lağvolundu. Askere kendi atıyla gelenler yarım müddet askerlik yapardı. 1909'da rediflik kaldırıldı. Müslüman-Gayrimüslim herkes için mecburî askerlik getirildi. Askerlik müddeti 3, bahriyede 5 senedir. Liseden yukarı tahsili bulunanlar ihtiyat zâbiti (yedek subay) olur. Ancak uzun süren harbler halkı bezdirmiş; son asırda askere gitmek kaçınılması gereken bir eziyet olarak görülmüştür. Asker kaçaklarının sayısı artmıştır. 1921 Yunan Harbi'nde bile binlerce asker kaçağı sebebiyle İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş, çok sayıda kaçak ve yatakçısı ağır cezalandırılmıştır. Cumhuriyetten sonra askerlik normalde 18 ay, mızıkada 2, jandarmada 3 ve bahriyede 5 senedir. Sonra ihtiyat (yedek) gelir. 1927'de jandarma 2.5 ve bahriyede 3 seneye indirildi. 1950'de deniz 3 yıl, jandarma 30 ay ve diğerleri 2 yıl oldu. 1963'te 24, 1970'de 20, 1984'te 18, 1992'te 15 aya indirildi. Önceki muafiyetlerin çoğu kaldırıldı. Tecil imkânı da tahdit edildi. 600 lira bedel ödeyenler diledikleri birlikte 6 ay askerlik yapardı. Birkaç sene sonra bedelli askerlik kaldırıldı. 1984 ve 1999'de asker fazlasını eritmek için muvakkaten tatbik edildi.
06.10.2010
Denizlerin Uğursuz Perisi'
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Savarona, Hindistan'da yaşayan kuğu benzeri siyah bir mitolojik kuşun adıdır. Meşhur Brooklyn Köprüsü mühendisinin torunu ve bir bankacının eşi olan Mrs. Emily Cadwalader-Roebling kendisine 10.4 milyon dolara mal olan yata bu ismi takmıştı. (Altının onsu 17 dolar iken) Savarona 29 Temmuz 1930 günü Hamburg'da Blohm&Woss tezgâhlarında kızağa verildi. 28 Şubat 1931 günü denize indirildi. Merasim günü gelenek üzere kırılan şampanya şişesinin bir parçası geminin salonunda sahibesinin resmi altına asıldı. ŞÖMİNESİ İÇİN ALINAN ŞATO Beş katlı yüzen saray, 136 m uzunluk, 16 m genişlik ve 6310 ton ağırlığı ile dünyanın en büyük yatı idi. Safrası cıvalı olduğu için 90 derece yatmadıkça batmayacak şekilde inşa edilmişti. Gemiyi dünya çapında tanınmış gemi mühendisi William Gibbs planlamıştı. Gösteriş meraklısı milyarder kadın yat için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Fransa Kralı XVI. Louis'ye ait bir çift karyolayı servet ödeyerek satın alıp yata koydurmuştu. Portekiz'de bir şatoda görüp beğendiği bir şömine için şatoyu o zamanın parasıyla 500 bin dolara satın almış; şömineyi söktürüp yatına taktırmıştı. Gemi bacasıyla bağlantılı olduğu için bu şöminede odun yakılabiliyordu. O sıralarda Amerika'da içki yasağı olduğundan, gizli ve döner barlar yaptırmıştı. Güzel bir kütüphanesi, müzik seti ve geniş klasik plak koleksiyonu vardı. Geminin ön tarafı personele aitti. Personel kamaraları bile maun dolaplı, banyolu idi. Bunların üzerinde muazzam yemek salonu vardı. Ortada 20 kişilik bir masa bulunuyordu. Misafirleri hayran bırakan Bohemya kristalinden bardakları, açık yeşil yaldız işlemeli porselen tabakları ve beyaz keten örtüleri vardı. İki mutfak ve fırınında aynı anda 300 kişiye yemek hazırlanabilirdi. Alttaki soğuk hava deposu et, balık, yumurta ve sebze için ayrı kısımlara ayrılmıştı. 10 ton et, 2 ton balık aylarca saklanabilirdi. İçeride biri kalırsa haber verebilmesi için bu depoda bir imdat düdüğü emre amade idi. Geminin kıç tarafı misafirlere mahsustu. Her kamara halısından fayansına kadar ayrı renkte döşenmişti. En meşhuru siyah mermer banyolu olanı idi. Geminin sahibesi bunu kullanırdı. Sonraları yatta misafir edilen devlet adamları bu kamarada kalmıştır. Kamaranın ayrı bir kısmında üzeri halı kaplı bakılınca koridor zannedilen yerde bir kapak vardı. Bu kapak açılınca içindeki gizli merdiven alt kısımdaki kamaraların koridoruna çıkardı. Buradan herkesin görmemesi gereken misafirler girip çıkardı. Amerikan Hükûmeti malî kriz sırasında yurt dışında yapılmasına kızarak yata mâliyetine yakın bir vergi koydu ve ödenmedikçe yatın Amerikan sularına sokulmasını yasakladı. Yeni oyuncağını New York sosyetesine gösteremeyen zengin sahibe, bununla iki defa dünya turu yaptı. Birkaç sene Panama bandırasıyla gezip hevesini aldı. Sonra da İngiltere'nin Southampton limanına çekip satışa çıkardı. Hitler yata talip oldu; üzerine de haciz koydurdu. Tam bu sırada gemiye Ankara da talip çıktı. Sıhhati giderek bozulan Atatürk, istirahati için bir yat almayı düşünüyordu. Savarona en uygun namzet idi. Gerçi Gülcemal ve Ege Vapuru ile Ertuğrul Yatı kendisine tahsis edilmişti. Ama daha modern bir yata ihtiyaç duyuldu. Amerikan Hükûmeti Savarona'yı Hitler yerine Atatürk'ün almasına taraftardı. Savarona karşılığında bir Alman transatlantiğini haczedeceğini bildirince Hitler haczi kaldırttı. Gazeteler bu hâdiseyi günlerce manşete taşıdılar. Gemiye "Denizlerin Uğursuz Perisi" adını takmışlardı. "BENİM MEZARIM OLACAK!" Savarona'nın Ankara'ya maliyetini bilen yoktur. Almanya'dan krom ihracatı sebebiyle 17 milyon liralık alacağa mahsup edildiği söylenir. (O sıralar Türkiye'nin dış borcu 102 milyon liraydı.) 24 Mart 1938 günü Türk bayrağı çekilip Hamburg'da bakımı yapıldıktan sonra İstanbul'a getirildi. 1 Haziran 1938'de Dolmabahçe önüne demirledi. Acar motoruyla yata çıkan Atatürk yatı çok beğendi. O günden itibaren burada kalmaya karar verdi. Boğaz ve Marmara'da gezintiler yaptı. Resmî misafirler burada kabul olundu. Romanya'nın çapkın kralı II. Karol, meşhur sevgilisi Madam Lupescu ile gizlice İstanbul'a geldi ve yatta ağırlandı. Bakanlar Kurulu bile yatta toplandı. Yatta 54 gün kalan Büyük Misafir'in hastalığı ağırlaşınca "O kadar beklediğim bu yat benim mezarım olacak" dedi. Sedyeyle Dolmabahçe Sarayı'na nakledildi ve bir müddet sonra burada vefat etti. Harb sırasında silahlandırılan Savarona 1951'den itibaren bahriye talebesi için mektep gemisi olarak kullanıldı. Mezun olan her subay ilk açık deniz tatbikatını burada yapardı. Yabancı misafirler yine burada ağırlandı. İran Şahı Rıza ve Şahbânu Süreyya, Yunan Kralı Paulus, Irak Meliki II. Faysal bunların en meşhurları idi. Reisicumhur Celâl Bayar Savarona ile Pakistan'ı ziyaret etti. 3 Ekim 1979 sabaha karşı gemide çıkan ve 24 saat süren yangın neticesinde gemiden geriye sadece teknesi kaldı. Atatürk'e ait eşyaların bazısı denize atılarak kurtarıldı ise de, tüm salon ve kamaraları değerli eşyasıyla beraber kül oldu. İhmal dendi, sabotaj dendi, ama sebep anlaşılamadı. Savarona artık sıradan bir gemiydi. Ertesi sene tamir edilip denize indirildi. 1989'da 49 yıllığına işadamı Kahraman Sadıkoğlu'na 20 milyon dolara ihâle olundu. 425 işçi 24 saat mesai ile 2.5 sene içinde Savarona'yı restore etti. Harap vaziyetteki gemiden 3.5 ton fare atıldığı söylendi. Savarona'nın günlük kirası 40 bin dolardır. Zarafetiyle tanınan Ömer Koç, bundan on sene evvel, yatı kiralayıp parti verdiğinde güvertenin zemini zedelenmesin diye misafirlerin topuklu ayakkabılarını çıkartmalarını istemişti.
13.10.2010
Zorunlu ve sorunlu din dersleri
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Osmanlı Devleti'nde din tahsili öncelikle aileler tarafından verilirdi. Müslüman çocukları ailelerinin yanında ilk dinî terbiyelerini aldıktan sonra mahallesindeki sibyan mektebine giderdi. Burada hem dinî dersler, hem de okuma-yazma, güzel yazı, hesap, coğrafya, tarih vs. öğrenilirdi. Gayrimüslimler kendi ruhanî merkezlerinde buna mümasil dinî tahsil görürdü. MEDRESE Mİ, MEKTEP Mİ? Sibyan mektebini bitiren çocuk sanata gitmeyip okumak isterse, kabiliyeti de varsa hemen her kazâ merkezinde bulunan vakıf medreselere devam ederek hem dinî, hem de dünyevî bilgiler öğrenirdi. Mezuniyetten sonra din adamı ve muallim olabileceği gibi, devlet memuriyetine de girebilirdi. Tanzimat'ı müteakip devletin ihtiyacı olan kâtip, hâkim, tabip, baytar, mühendis gibi teknik personeli yetiştirmek üzere mektepler kuruldu. Medreseler yalnızca din adamı yetiştirmeye hasredildi. Ancak sivil ve askerî mekteplerin hepsinde Arapça, Farsça, ulûm-i diniye, Kur'an-ı kerim, siyer-i nebi, akâid, fıkıh ve ahlâk dersleri vardı. İlkmekteplerde çocuklara bir formalık ilmihal kitabı ezberletilir; ertesi sene kitabın muhtevası biraz daha genişletilirdi. Anayasaya aykırılığı iddia edilmesi yasaklanmış inkılâp kanunlarından sayılan 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile sayısı 600'ü bulan medreseler Maarif Vekâleti'ne bağlanıp hemen ardından kapatıldı. Yerine bazı şehirlerde orta seviyede 4 yıllık İmam-Hatip Mektepleri kuruldu. Ancak bu mekteplere tahsisat ayrılmadı. Mezunlarına da memuriyet verilmedi. Birkaç yıl içinde de "talebesizlik" gerekçesiyle hepsi kapandı. CHP kaldırdı, CHP koydu Kanunun ardından ilk mekteplerin 2 ve 3. sınıflarında haftada 2 saat, 4 ve 5. sınıflarında 1 saat "Kur'an-ı Kerim ve Din Dersleri" kondu. Orta mekteplerin ilk 2 sınıfına da haftada 1 saat "Din Bilgisi" dersi kondu. 1927'de bu derslere iştirak velinin iznine bağlandı. 1931'de orta, 1935'te de ilk mekteplerden din dersleri kaldırıldı. 1933'te de Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) İlâhiyat Fakültesi kapatıldı. Demokrat Parti'ye rağbet üzerine paniğe kapılan CHP hükûmeti muhafazakârlara hoş görünmek üzere 1948'de ilk mekteplerin son 2 sınıfına haftada 1 saat seçmeli ve program dışı "Din Bilgisi" dersi koydu. Ertesi sene de Ankara'da İlâhiyat Fakültesi ve İstanbul'da İmam-Hatip Mektebi açıldı. Demokrat Parti iktidara gelince din dersini program içine aldı ve isteğe bağlı olmaktan çıkarılarak bütün talebelere verilir hâle getirildi. Çocuğunun bu dersi almasını istemeyenler istida vererek muafiyet elde edebiliyordu. 1956 senesinde orta mekteplerin ilk 2 sınıfına, 1967 senesinde de lisenin ilk 2 sınıfına seçmeli din dersi konuldu. Mecburî din dersleri 1982 Anayasası ile din dersleri mecburî hâle getirildi. İlk mektep 4. sınıftan itibaren orta 3. sınıfa kadar haftada 2, liselerin bütün sınıflarında da haftada 1 saat okutulmaya başlandı. İsmi "Din Kültürü ve Ahlâk" olan bu derste, İslâm inanç ve tatbikatından ziyade umumî olarak din mefhumu anlatılacaktı. Din, inansın veya inanmasın, hayatın mühim bir realitesi olduğundan, herkesin bu mevzuda doğru bilgi edinmesi hedefleniyordu. Nitekim Avrupa Konseyi'ne bağlı 47 ülkenin 43'ünde din dersi vardır; İsveç, Norveç, Finlandiya ve Yunanistan'da ise mecburîdir. Ancak bununla ihtilâlciler mavi boncuk dağıtarak muhafazakârları yanlarına çekmeye çalışmakla itham olundu. Bir kültür dersi olmasına rağmen, ilâhiyatçılarca verildiği için hep farklı gözle bakıldı; hatta çoğu mekteplerde ders ve hocası alay mevzuu hâline getirildi. 28 Şubat'tan sonra ailelerin çocuklarına hususî din dersi aldırma imkânı neredeyse ortadan kaldırıldı. Çocuklar mekteptekinden başka din dersi göremez hâle geldi. İhtilâl korkusu ve kokusu azalınca, mecburi din derslerine reaksiyon doğmaya başladı. Bunun üzerine 1990'dan itibaren gayrimüslimler dersten muaf tutulmaya başlandı. Bu ise bir kültür dersinin sadece Müslümanlık öğretilen bir ders olarak görüldüğü mânâsına geliyordu. Bu sefer nüfus sicilinde Müslüman yazan bazı Alevîler harekete geçti. Ancak adliye safhasında bir şey elde edilemedi. Müracaat edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2007 senesinde mecburi din dersinin varlığını makul buldu; ancak müfredatın objektif ve ebeveynlerin inançlarına hürmetkâr olması gerektiğine hükmetti. 2005'te Norveç aleyhine aynı istikamette karar vermişti. Avrupa Konseyi'nin 1999 tarihli kararına göre devlet okullarında verilen din dersi ile ailelerin inançları arasında bir uyuşmazlık bulunmaması icap ediyordu. Hususî okullara ise devlet karışmıyordu. Buna rağmen Danıştay, salâhiyetini aşarak anayasa hükmünü hukuka aykırı buldu. Devlet ise dini kontrol altında tutma geleneğinin tesiriyle din dersinin devlet eliyle verilmesinin faydalarını ve böylece gençlerin "cemaatlerden" din öğrenmesinin önüne geçilmiş olacağını savunmaktan geri durmadı. Bir yandan dersin müfredatında değişiklik yapılıp Alevîliğe de yer verildi. Bazı entelektüeller problemin aslında sistemin kendisinden kaynaklandığını, "tek elden tek tip insan" yetiştirme alışkanlığından vazgeçilmesi ile çözüleceğini dile getirmektedir. Din kültürü dersi mekteplerde mutlaka olmalı, fakat her çocuğun kendi dinine göre dinî terbiye almasına da engel çıkarmamalıdır. Yeni anayasa hazırlama safahatında bakalım memleketin en çok konuşulan meselelerinden birinin encamı ne olacak?
20.10.2010
Kızılelma nerede?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Kızılelma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü temsil eden bir semboldür. Bu ülkünün esasını i'lâ-yı kelimetullah da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızılelma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi. HAKKIN BENİ GÖNDERDİĞİ YER Kimine göre Kızılelma müşahhas (somut) bir semboldür. Bizans tahtının üzerinde veya Ayasofya kubbesinden sarkan ve Hazreti İsa'ya ait olduğu söylenen altın top yahut Ayasofya önünde İmparator Iustinianus heykelinin elindeki altın küre sebebiyle İstanbul Kızılelma olarak anılmıştır. Fetihten az evvel bu küre düşmüş ve bir daha yerine konamamış; bu da Bizans'ın düşüşüne işaret sayılmıştı. Üstelik imparatorun eli yeni fâtihlerin memleketi olan doğuyu gösteriyordu. İstanbul'un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi'nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızılelma sayıldı. Roma'nın fethedileceğine dair hadîs-i şerif sebebiyle Müslümanlar Roma'nın fethini hedef edinmişti. Bundan dolayı Kızılelma tabiri en çok Roma için kullanılmıştır. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, "Roma'ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim" demişti. Zaman ilerleyip fetihler arttıkça Kızılelma mefhumu da değişmiştir. Evliyâ Çelebi Kızılelma'nın cihan hâkimiyeti idealinin hedefini teşkil eden ve Hristiyanlığın merkezi pozisyonundaki altı meşhur "Frenk Şehri" olduğunu söyler. Bunlar Kızılelma Sarayı'nın bulunduğu Budin, Kızılelma Kilisesi'nin bulunduğu Estergon, İstolni Belgrad, çan kulesinde altın top asılı Sen Stefani Kilisesi sebebiyle Beç (Viyana) ve Köln gibi fetih planı içindeki şehirlerdir. İlk üçü Macar, diğer ikisi Avusturya Kralı'nın pâyitahtı idi. Budin'in fethi üzerine şairler padişahı Kızılelmayı aldığı için tebrik eden şiirler yazmıştır. Sâbit'in mısraı şöyle: Kızılelmayı tığiyle kim aldı şah dedim tarih. Hayretî de der ki: Çıktı bir sahibi kemal dedi ana tarih/Şahım Kızılelma'yı ayva ile doldurdun. Üç kıtanın birleştiği yerde devlet kurmadan evvel, Osmanlılar bunu millî vicdanlarında kurmuşlar ve bütün hamlelerinde o büyük ülkünün gittikçe uzaklaşan hudutlarına doğru atılmışlardır. Ana vatana her taraftan genişleyen bir harita çizilmiş gibidir. Gönüllerdeki bu haritanın türlü istikametlerindeki büyük merkezlerine hep Kızılelma denmiştir. Ömer Seyfeddin'in 1917'de yazdığı Kızılelma adlı hikâyesinde Kanuni Sultan Süleyman Kızılelma'yı "Hakkın beni gönderdiği yer" olarak tarif eder. Nitekim bu padişah arada bir askerlerin kışlalarını ziyaret edip şerbetlerini içer, sonra bardakları para ile doldurur, ayrılırken "Kızılelma'da görüşürüz" derdi. Asker de "Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalarız, padişahım seninle biz, Kızılelmaya dek gideriz" derdi. Yahya Kemal de bu ülküyle coşup şöyle söylemiştir: Çıkdı Otranto'ya pür velvele Ahmed Paşa, Tuğlar varsa gerekdir Kızılelma'ya kadar. KIZIL RENK MURAD RENGİ Kızıl renk ve elma eski Türk töresinde derin mânâlara sahiptir. Elma muradı ifade eder. Masallar "Gökten üç elma düştü" diye biter. Kızıl renk de murad rengidir. Bayrak kırmızıdır. Gelinlik kırmızıdır. Lohusa yatağı kırmızıdır. Kırmızı, her gün doğuşuyla dünyaya hayat ve ümit veren güneşin rengidir. Doğarken ve batarken altın top şeklindedir. Sadece Çingeneler değil, bütün Şark bu renge tutkundur. Eski düğünler oğlan evinden kalkan bayrakla başlardı. Tepesine kızıl bir elma yerleştirilen bayrak düğün müddetince kız evine dikilir; sonra tekrar oğlan evine getirilirdi. Kızılelma aynı zamanda altın top demektir. Çünkü kızıl, altın için de kullanılır. Böylece harbin ganimet faslına da işaret ederek heyecanı kabartır, cesareti arttırır. Yunan mitolojisinde de Atlas'ın dört kızı (hesperides) altın elma ağacını korur. Altın Elma (küre) her yerde olduğu gibi Türk mitolojisinde de cihan hâkimiyetini ifade eder. Halk kültüründe de bilinir ve dile getirilir. Destan şöyle: Atam olur öğrendim ata binmeyi/pirimden öğrendim kılıç çalmayı/Dilerim Mevlâdan Kızılelmayı/Yan anam yan, bana derler Genç Osman. Saltuknâme'de Avrupa içlerine yapılan bir sefer anlatılır: "Bir ulu şehre çıktılar. Bir ulu kilise kapısı üstünde bir altın top dururdu. Pes anda Sarı Saltuk eğitti, 'Bu nedir?' Eğittiler, 'Buna Kızılelma derler'. Kasdetti ki o ulu altın topu indire. Hızır aleyhisselam geldi. 'Hazreti Muhammed halifesi gele, o indire' dedi." Bir de Alman efsanesi var: Kıyamete yakın Türkler Köln'ün altın elmasına (golden apfel) kadar gelip atlarını katedralin sütunlarına bağlayacak; ama sonra hepsi yok olacaktır. Buna Liechtenstein Kehâneti derler. Hatta Anadolu Felâketi'nden önce fazla coşkulu bazı Yunanlılar "Türkleri Anadolu'dan sürelim, ta Kızılelma'ya kadar" demişlerdi. HAYALDEN HAYAL KIRIKLIĞINA Kızılelma, Yeniçeri Ocağı'nın bozulmasıyla hayal kırıklığına dönüştü. Şair bunu şöyle terennüm eder: Kızılelma kapusunu feth ederken nacağı, Ne revâdır bozula Hazreti Bektaş ocağı. Son devirde Ziya Gökalp'in öncülük ettiği "Yeni Milliyetçilik" telâkkisinde Kızılelma artık "Türk kavminin" cihan hâkimiyetinin sembolüdür. 1913'te yazdığı şiirinde şöyle der: Buymuş meğer Türk'ün Kızılelma'sı/Böyle demiş Oğuz Hanın yasası. Tarih boyunca hep batıya doğru olan Türk fetihlerinin yönü artık Orta Asya'dır. Yani "Kızılelma Turan'dır" demek istenmiştir. Nehirlerin doğuya akanı makbuldür, ama şehirler hep batı yönünde büyür. SULTAN BAYEZiD'iN HEDEFi İstanbul'un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi'nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızılelma sayıldı. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, "Roma'ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim" demişti.
27.10.2010
Son Padişah tahtını nasıl kaybetti?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Saltanatın kaldırıldığı tarih 1 Kasım 1922'dir. Böylece 6 küsur asırlık bir devlet maziye gömülüyor, onun mirası üzerinde yeni bir rejim kuruluyordu. Artık bir hükümdar bulunmadığına göre bu rejimin adı cumhuriyet idi. O halde cumhuriyetin ilânı 29 Ekim değil, 1 Kasım demektir. Türk tarihinde bir dönüm noktası olan bu gün tahtını kaybeden hükümdar da tarihin en münakaşalı şahsiyeti hâline gelmiştir. BİR ENKAZIN ÜZERİNE OTURDU Sultan Vahîdeddin, Sultan Abdülmecid'in oğullarının en küçüğüdür. Üç aylıkken annesini ve bir ay sonra da babasını kaybetti. Şehzâde iken, yaveri Mustafa Kemal Paşa ile beraber, Almanya ve Avusturya'ya resmî ziyarette bulundu. İttihatçılara şiddetle muhalifti. Onların memleketi felâkete sürüklediğini görüyordu. Bu sebeple İttihatçı erkânı şehzâdeyi devamlı göz hapsinde tuttular; hatta bir ara ortadan kaldırmaya teşebbüs ettilerse de muvaffak olamadılar. 4 Temmuz 1918'de ağabeyi Sultan Reşad'ın vefatı üzerine tahta çıktı. Osmanlı Devleti'nin son kılıç alayı 31 Ağustos'ta tertiplendi. Ancak bu sıralarda Cihan Harbi'nin korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Suriye cephesinin çökmesi üzerine 30 Ekim 1918'de Mondros Mütârekesi imzalandı. Mağlubiyetin vesikası olan bu mütârekeyi imzalayan Rauf Bey (Orbay) ve diğer delegeler saraya arz-ı tazimat için geldiklerinde, padişah kendilerini kabul etmedi. Memleketi harbe sokan İttihatçı reisleri mütârekeden hemen sonra yurt dışına kaçtılar. Sultan Vahîdeddin'in elinde ancak düşmana teslim olmuş ve milletin sefalet içine düştüğü bir ülkeyi idare etmek kaldı. PAŞA! DEVLETİ KURTARABİLİRSİN! 8 Şubat 1919 tarihinden itibaren düşman askerleri memleketi işgale başladı. Fiilen işgal altındaki İstanbul'dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan padişah, bir kısım yakınlarının "Dünyaya karşı harb edilemez!" sözüne aldırmayarak Anadolu'da teşkilat kurmak üzere bir başkumandan göndermeyi kararlaştırdı. İttihatçı muhalifi üst rütbeli Palabıyık Ziyâ Paşa ve Çerkes Ferid Paşa buna dair teklifi özür dileyerek reddetti. Bir ara kendisi Anadolu'ya geçmeyi düşündüyse de, İngilizlerin, "Eğer Anadolu'ya geçersen İstanbul'u Yunanlılara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız" tehdidi üzerine vazgeçti. İngilizler, mütârekenin tatbikini yerinde teftiş etmek üzere Anadolu'ya bir müfettiş gönderilmesini istediler. Padişah bunu fırsat bilerek, İttihatçılarla arası açılmış bulunan ve kendisine gösterdiği sâdıkâne ve mültefit tavrıyla öne çıkan yaveri Mustafa Kemal Paşa'yı saraya çağırdı. Paşa, İttihatçı aleyhtarlığı sebebiyle İngilizlerin kabul edebileceği nâdir isimlerdendi. Üstelik bu vazifeye uygun üst bir rütbedeydi. Nutuk'ta anlatıldığına göre kendisine, "Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettiniz. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsiniz" dedikten sonra, 9. Ordu Müfettişi olarak, fevkalâde geniş salâhiyet ve malî imkânlarla Anadolu'ya gönderdi. Vazife yazısını Sadrâzam Ferid Paşa'nın imzaladığı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da İngiliz işgali altındaki Samsun'a çıktı. Vatanseverlerin tertiplediği kongrelere delege olarak katıldıktan sonra Ankara'ya gelerek burada bir meclis topladı ve geçici bir hükûmet kurdu. Burada İstanbul hükûmetiyle iş birliği içinde çalıştı ve meclisin bütün gayesinin padişahı fiilî esaretten kurtarmak olduğunu her fırsatta deklare etti. İNGİLTERE'NİN YEGÂNE MAKSADI Padişah bundan sonra İstanbul'daki işgal kuvvetlerini oyalamak ve Anadolu'daki mücadeleyi gözden uzak tutmak için türlü siyasî gayretler içine girdi. El altından milleti teşvik ederek Anadolu'ya silah, mühimmat ve subay yolladı. Mektepler, mescidler yollama memurluğu hâline geldi. İstanbul câmilerinde zafer müyesser olması için Kur'an-ı kerîm ve mevlidler okutturdu. Bunları görüp sarayı sıkıştıran işgal kuvvetlerine, "Benim haberim yok. Bunları önleyeceğim" diyordu. Hatta onları inandırmak için Kuvvâ-yı İnzibâtiye'yi kurdu. Bu kuvvetlere el altından Anadolu'daki harekete katılma emri verildi. İzzet, Ali Rızâ, Sâlih, Tevfik Paşa gibi Anadolu hareketini açıkça destekleyen sadrâzamlar vazifelendirildi. Zaman zaman İngiliz baskısını tolere edebilmek üzere Damat Ferid Paşa gibi İngiltere'ye yakın bir diplomatı sadrâzam yapmak mecburiyetinde kaldı. İstanbul'da toplanan Osmanlı Meclis-i Meb'usânı, vatanın her ne şekilde olursa olsun müdafaasına dair meşhur Misak-ı Millî'yi kabul edince, İtilâf Devletleri meclisi dağıttı. Padişah, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik maiyyet-i seniyye kıt'asını Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. 11 Mayıs 1920'de paraf edilen Sevr Muâhedesi'ni bütün baskılara rağmen imzalamadı. Böylece karşı devlet reisleri de imzalamadı ve anlaşma hükümsüz kaldı. Bu arada dünyanın çeşitli beldelerinde yaşayan Müslümanlar, bilhassa Rusya ve Hindistan Müslümanları, halifeye olan hürmetleri sebebiyle Anadolu'daki mücâdele için aralarında külliyetli yardım toplayıp gönderdiler. Fakat İngiltere de halifeliği kaldırarak Müslüman halkın yaşadığı sömürgelerindeki nüfuzunu kırabilmek için padişah aleyhine çalışmaktan geri kalmıyordu. Sonra neler olduğunu inşallah gelecek yazıda ele alırız...
03.11.2010
Tabutuna haciz konmuştu
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Geçen hafta son padişah Sultan Vahideddin'in enkaz üzerine tahta oturduğu ve bu şartlarda Anadolu hareketini başlattığı anlatılmıştı. Padişah, Anadolu'daki mukavemet hareketlerini bir elden sevk ve idare ederek, bunu düşmanlara karşı bir koz olarak ileri sürmeyi ve bu sayede avantajlı bir sulh yapabilmeyi umuyordu. SULTANAHMED'DE ASACAĞIZ! Anadolu'da birbiri ardına zafer haberleri geliyordu. Muzaffer Ankara artık başka bir otoritenin altında hareket etmeye niyetli değildi. Malta sürgününden dönen İttihatçılar Anadolu'ya geçerek burada tekrar hâkimiyeti ele geçirmeye başlamıştı. Nihaî zaferin kazanılmasından iki ay sonra Rıza Nur'un saltanatın kaldırılması hakkında Ankara'daki meclise verdiği kanun teklifi reddedildi. Bunun üzerine 1 Kasım 1922 günü Kemal Paşa "Buradakiler bu oldu-bittiyi kabul ederse ne âlâ! Aksi takdirde bu iş yine olacak, ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir" meâlindeki tarihî konuşmasını yapınca muhalif mebuslar "Biz hâdiseyi başka açıdan değerlendiriyorduk. Şimdi aydınlandık" dediler. Kanun sadece (1926'da asılan) Lâzistan Mebusu Ziya Hurşid'in muhalefetiyle kabul edildi. Padişaha içeriden ve dışarıdan gelen baskılar dayanılmaz bir hâl aldı. Gazetelerde her gün aleyhte ve hakaretâmiz yazılar neşrediliyordu. Kanun-ı Esasî gereğince padişah hükûmet icraatından mes'ul olmadığı hâlde, her kötü işin sebebi olarak görülüyordu. Saraya tehdit mektup ve telgrafları yağıyordu. Nitekim Kırşehir Mebusu Yahya Galip padişaha "İstanbul'a geldiğimizde seni Sultanahmed Meydanında asacağız. Karılarını kızlarını da askerlere vereceğiz" diye telgraf çektiğini yıllar sonra neşredilen hatıralarında itiraf etmiştir. O arada Nureddin Paşa, Ali Kemal Bey'i linç ettirdi; padişaha da böyle yapacağını açıkladı. Bu esnada Ankara meclisi padişahı vatana hıyânet ile itham eden teklifi kabul etti. Padişah can ve ırzının emniyette olmadığını anladı. Siyasî bir buhrana ve iç savaşa sebep olmak istemedi. Ortalık yatıştıktan sonra tekrar geri dönmek niyetiyle hicrete razı oldu. Sonradan "Yaşamak imkânsız olan yerden hicret, Hazret-i Peygamber'in sünnetidir" diyerek kendisini müdafaa etmiştir. Nihayet saltanatın kaldırılmasından iki hafta kadar sonra, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı Malaya adlı İngiliz kruvazörü ile şehri terk etti. O zaman İstanbul işgal altında olup, bunun haricinde bir vasıta ile seyahate çıkmak zaten mümkün olmadığından İngiliz gemisiyle gidişini tenkit etmek yersizdir. Ankara padişahtan kurtulduğuna çok sevindi. Yanında oğlu ve yakın bendegânıyla Malta'ya çıktıysa da İngilizlerin niyetini anlayarak buradan Mısır ve Hicaz'a gitti; ama fazla kalamadı. Padişahken yaşadıklarını anlatan iki beyannâme neşretti. Gençliğinde İstanbul'a gelen ve o zamanlar veliahd olan Vahîdeddîn Efendi'den yakın alâka gören İtalya Kralı Vittorio Emanuele vefâ göstererek kendisini İtalya'ya davet etti. Padişah 1923 senesinde San Remo şehrine yerleşti. İçinde düştüğü büyük sıkıntıya rağmen, kendisine bir generalini göndererek, yardımcı olmak ve saraylarından herhangi birini tahsis etmek isteyen Kral'ın teklifini, "Ben bütün Müslümanların ruhanî reisiyim. Peygamber postunda oturuyorum. Bu sıfat, kendi dinimden olmayan bir zâtın teklifini kabulden beni meneder" diyerek kibarca geri çevirmişti. Padişah memlekete dönmekten artık ümidini kesmişti. Burada acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926 günü yatsı namazını müteakip geçirdiği kalp krizinden vefat etti. Cenazesi Şam'a getirilerek Selimiye Câmii hazîresine defnedildi. Vefat haberini, Adana'da bir akşam yemeği sırasında, Roma büyükelçisinin telgrafından öğrenen Reisicumhur Mustafa Kemal'in, "Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi sarayın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki..." demekten kendisini alamadığı söylenir. YAPARSA O YAPAR! Sultan Vahîdeddin zeki ve çabuk kavrayışlıydı. Sakin, ciddî ve tedbirli idi. Az konuşurdu. Mütevazı ve iktisatlı bir yaşantısı vardı. Sultan Hamid'in en çok bu kardeşini sevdiği, tahttan indirildikten sonra bir gün: "Vahîdeddin Efendi devleti iyi idare eder. Yaparsa o yapar. Şayet ona da mâni olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur!" dediği rivayet olunur. Arada Sultan Reşâd olmayıp da, Sultan Hamid'den sonra tahta çıksaydı, belki de İttihatçıların hatalarını önleyecek, felâketlerin önüne geçip, devleti, asrının güçlü devletleri arasına sokacak kudret ve kıymette idi. Babası gibi Nakşî olup, Gümüşhânevi tekkesinden Ömer Ziyâeddin Dağıstanî'nin muhibbiydi. Hatta vefatı üzerine şeyhin bastonunu hatıra olarak almıştır. Eşi az görülebilecek kadar namuslu olduğu, vatanından koparken yanında pek cüz'î şahsî varlığından başka bir şey götürmeyişi, hatta son maaşını da "O ay çalışmadığı" gerekçesiyle hazineye iade edişinden bellidir. Ayrılışının üzerinden henüz 4 yıl geçmeden vefatında esnafa olan borçlarından dolayı tabutu 15 gün haczedilerek cenazesi kaldırılmamış; sağdan soldan toplanan para ile borcu kapatılarak tabut kurtarılmıştır. Yastığı altında parasızlıktan alamadığı ilaç reçeteleri çıktı. Milletimin ocağı yanıyor 1919 ramazan ayında bir sabah Yıldız Sarayı'nda yangın çıktı. Kısa zamanda büyüyen alevler, sultanın dairesini de sardı. O geceyi tesadüfen Cihannümâ Köşkü'nde geçirmiş olan Sultan Vahîdeddin yangını haber alınca, gecelik entarisi üzerine pardösüsünü giyerek dışarı çıktı. Köşkün önünde hiç telâş göstermeden yangının söndürülmesini seyrederken, müstahdemlerden birinin teessüründen ağlamaya başlaması üzerine canı sıkılarak, "Benim milletimin ocağı yanıyor. Ben onu düşünüyorum. Kendi evim yanmış, ne ehemmiyeti var!" dedi.
10.11.2010
Nerede o eski bayramlar
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Allah yolunda bir canlıyı kurban etmek semavî olsun olmasın bütün dinlerde vardır. Umumiyetle bir hayvan kurban edilir. Aztekler ve Mısırlılar gibi insan kurban edenler de yok değildir. Yahudiler tarla mahsulünü bile kurban ederdi. Kurban olmak büyük bir fedâkârlıktır. İnsanın çok sevdiği kimseye en büyük iltifatı "kurban olayım" sözüdür. "Seni veren Allah'a kurban olayım" demektir. "Yoluna kurban" tabiri meşhurdur. Kurban Arapça yakınlık demektir. İnsan kurban keserek Rabbine yaklaşmak ister. Arapçada kurbana duhâ (kuşluk) vaktinde kesildiği için udhiyye, kurban bayramına da ıydü'l-adhâ derler. İki kurbanlığın oğlu Bizdeki kurban ibadetinin menşei Hazreti İbrahim'e kadar uzanıyor. Meşhur kıssadır: Hazreti İbrahim bir oğlu olursa Allah yolunda kurban edeceğini adıyor. Allah da ona bir oğul veriyor. Sonra da adağını hatırlatıyor. Bu çocuk Hazret-i İsmail'dir. Çocuk babasına emrolunduğunu yapmasını söylüyor. Şeytan bunu engellemeye uğraşıyor ise de mâni olamıyor. Neticede Rabbi sözünde durduğu için Hazret-i İbrahim'i ve musibeti tevekkülle karşıladığı için Hazret-i İsmail'i mükâfatlandırıyor. Cennetten güzel bir koç gönderiliyor. Hazret-i İbrahim bunu kurban ediyor. Ciğerini közleyip yiyorlar, gerisini fakirlere dağıtıyorlar. Kurban etinin ilk önce ciğerini közleyip yemek âdeti buradan kalmadır. Benzer bir hâdise Hazret-i İsmail'in torunlarından Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın başından da geçmişti. Abdülmuttalib zemzem kuyusunu ararken, yalnızlığı dolayısıyla kedere düşmüş; "On tane oğlum olursa birini kurban edeceğim" diye adamıştı. Duası gerçekleşince rüyasında ikaz edildi. Oğulları arasında çektiği kura hep Abdullah'a isabet etti. Bir rahip, "Abdullah ile o zamanlar bir kimsenin diyeti olan on deve arasında kura çekin. Develere isabet ederse kesin; Abdullah'a çıkarsa develeri onar onar arttırın" tavsiyesinde bulundu. Yüzüncüde develere isabet etti. Abdülmuttalib develeri kesti. İnsanın diyetinin yüz deve oluşu bundan kalmadır. İşte bu sebepledir ki Hazreti Peygamber "Ben iki kurbanlığın oğluyum" buyurmuştur. Hak için kurban.. Kurban kesmek için muayyen bir zenginlik ölçüsü aranmakla beraber, vaktiyle kurban kesmeyen pek olmazdı. Hayvan ucuzdu. Et nâdirdi. Kırlık yerde herkesin iyi-kötü sürüsü vardı. Kurbanını keser; fakirse etini kavurma yapar, sene boyu yerdi. Bunlar bayram günlerini bekler, kurbanı ucuza alırdı. Anadolu'dan İstanbul'a sürüler getirilirdi. Sur dışında konaklanır; kısım kısım sur içine gönderilip satılırdı. Umumiyetle herkes kurbanını kendi keserdi. Bilmeyen kasabını önceden ayarlar, sonra buna hediyesini verirdi. Evlerin bahçeleri müsaitti. Boş arsalar da çoktu. Sokaklarda pis manzaralar teşekkül etmezdi. Kurbanın her yeri muhterem olduğu için, iç azaları ortada bırakılmaz, gömülürdü. Umumiyetle koyun kesilirdi. Eskiden sığır eti sevilmez, yenmez ve bulunmazdı. Koyun makbuldü. Dişi koyun makbul ise de, yavrulayıp süt vererek işe yaradığı için koç tercih edilirdi. Bayramdan birkaç gün önce alınır, bahçede beslenir, kınalanır, süslenir, şehirlerde bayram namazı dönüşü kesilirdi. Köylerde bayram namazı kılınmadığı için sabah namazından sonra kesilirdi. Evde çocuk varsa, bu hayvanla ahbap olduğu için kesilmesini istemez, gözyaşlarına boğulurdu. Çocuğu başka vaadlerle razı ederler, yahud üzmemek için başka hayvan alırlardı. Hayvan kesimine alışması için çocukları da götürürler; kanını alnına sürerler ve bu hayvanın cennette çocuğu karşılayacağını söyleyerek teselli ederlerdi. Hâli vakti iyi olanlar üçte birini eve ayırıp gerisini konu-komşu, akraba ve fakirlere dağıtırdı. Zengin olup da dağıtmayanlar, "Hak için kurban/Küp için kavurma" sözüyle kınanırdı. Hayvanın postu tabaklanıp evde kullanılırdı. Hayvanî yağ rağbette olduğu için kuyruk yağı küpe basılır, yemeklere katılırdı. Her evde bıçaklar, satırlar, et tahtaları vardı. Kıyma, evlerde tahta üzerinde hususî bıçaklarla yapılırdı. Bayramda ev ziyaretlerinde şeker ve tatlı yerine kurban kavurması ikram edilirdi. Bayramda hediyeleşmek âdetti. Mendil kenarına para bağlanırdı. Eğer nişan ile düğün arasında kurban bayramı var ise, damadın kız evine bir koç göndermesi âdetti. Koç kınalanır, süslenir, boynuzuna da bir altın bağlanırdı. Sarayda bayram Padişah, sabah namazını Topkapı Sarayı'ndaki Ağalar Câmii'nde kıldıktan sonra, saray erkânı ile sabah namazından sonra Hırka-ı Şerif dairesinde bayramlaşırdı. Sonra arz odasında devlet erkânı ile bayramlaşılırdı. Sonra bayram alayı ile saraya yakın bir câmide bayram namazı kılınır; halk da padişahı görebilirdi. Az zaman içinde çok iş yapılması gerektiği için bilahare muayede (bayramlaşma) bayram namazından sonraya alındı. Padişah hafif bir kahvaltı yapıp istirahat ettikten sonra hareme geçerek ailesi ve harem halkı ile bayramlaşırdı. Devlet ricâli ve memurlar da birbirlerine giderek bayramlaşırdı. Sultan Mecid bu çok zahmetli ve masraflı olan ziyaretleri kaldırarak bayramlaşmanın kalem âmirinin evinde topluca yapılmasını irade etmişti. Râmi'de Keçe Suyu kenarında saray hayvanları ile alâkalanan Saya Ocağı vardı. Burada beslenen kurbanlık koçlar süslenip tantana ile saraya getirilirdi. Padişahın da hazır bulunduğu bir merasimle kesilirdi. Padişah 40 kurban kestirirdi. Saray halkı pencerelerden seyrederdi. Kesildikten sonra hepsi fakirlere dağıtılırdı. Şeyhülislâm bir imtiyaz olarak padişaha bir koç gönderir; padişah da buna 5 tane ile mukabele ederdi. > Bu vesileyle okuyucularımızın ve milletimizin Kurban Bayramı'nı tebrik ederiz.
17.11.2010
Osmanlılarda feodalite yoktu
Derebeylik de denilen feodalite, Orta Çağ Batı Avrupasında câri olan bir toprak sistemidir. Roma, ardından Frank İmparatorluğu yıkılıp merkezî otorite kaybolunca, iktisadî faaliyetler zayıfladı. Cemiyet parçalandı. Bunun üzerine halkın müşterek menfaatler karşılığında birleşmesi gerekti. Böylece IX. asırda feodalite doğdu. Burada kişiler arasında mal varlığı ve kuvvete göre bir hiyerarşi ve buna paralel unvanlar bahis mevzuu idi. Fransa'dan bütün Avrupa'ya yayıldı. XI. asırda İngiltere'ye geçti. Krallar senyörlerin elindeki gücü kendi elinde toplamak için çok uğraştı. Nihayet XV. asırda feodalite ömrünü tamamladı. Feodalitenin başında kral var Feodalitenin esasında, kuvvetli ve yüksek bir askerî güç ile bunun emri altında çalışan bir serf (köylü) topluluğu vardır. Askerî gücün sahibi devlet değil, senyör denen ve kale hâkimi olan derebeyidir. Mal ve toprak senyöründür. Senyör, köylülere toprak verip, mukabilinde mahsul ve her türlü hizmet talep eder; adlî işlere de bakardı. Senyörün hizmetine kabul olunan insanlar, İncil üzerine yemin ederek ona bağlanırlardı. Senyörler de daha güçlü senyörlere bağlanırdı. Bu takdirde başsenyöre süzeren, diğer senyörlere vasal denirdi. Vasal, beldesinde topladığı hâsılâtın bir kısmını süzerene gönderirdi. Feodalite sisteminin en aşağı unvanı barondur. Sonra kont, marki ve dük gelir. Bunlar umumiyetle birbirlerine vasal-süzeren münasebetiyle bağlıdır. Bu sistemin en üstünde ülkeye göre prens veya kral bulunurdu. Bazen bu unvanlardan birkaç verâset veya zorlama yoluyla bir kişide birleşebilirdi. Asalet unvanlarını kral tevcih edebilirdi. Derebeylik muhariblerine şövalye denirdi. Baronların bir unvanı da şövalye idi. Avrupa'da derebeylerin siyasî hâkimiyeti, kralların merkezî otoriteyi tesis etmeleriyle sona erdi. Asalet unvanları ve toprak mülkiyeti ise varlığını devam ettirdi. Toprağa bağlı köleler Çok kimseler, Osmanlılardaki tımar sistemi ile Avrupa'daki feodalite arasında bağlantı kurarak senyörün yerine sipahiyi koyarlar. İkisi arasında benzerlikler olmakla beraber, farklılıklar daha çoktur. Bir kere feodalitede merkezî idareden söz edilemez. Siyasî otorite parçalanmıştır. Kralın kendi askerî birlikleri yoktur. Kuvvet bakımından feodal beylere bağlıdır. Senyörler topraklarında yaşayan köylüler üzerinde hâkim sıfatıyla karar verebilir. Tımar sisteminde merkezî otorite güçlüdür. Adlî işlere sipahi değil, merkezden tayin olunan kadılar bakar. Senyör, toprağın sahibidir, köylülere zulmetse bile azli bahis mevzuu olamaz. Sipâhi toprağın sahibi değildir. Topraklar, fetihle ele geçtiği için devlete aittir. Sipahi, bir beldedeki devlet vâridâtını toplayan bir tahsildar gibidir. Avrupa'daki serfler toprağa bağlı bir nevi köledir. Toprak ile alınır, satılır; miras olarak senyörün vârisine intikal ederler. Osmanlı köylüleri hür insanlardır. Devlete ait araziyi sipahiden kiralayarak ekip biçerler. Köylüler, kira müddeti sonunda toprağı ekip biçmekten vazgeçebilir; başka yere göçebilir. Feodal köylerde serflerin oturduğu ev ve bahçeler de derebeyinindir. Tımar köylerindeki ev, ahır, samanlık, harman ve bahçeler umumiyetle köylüye aittir. SENYÖRDEN İZİN ALINIRDI!.. Feodalitede mahsul senyöre ait olduğundan tamamı alınır; ölmeyecek kadar bir kısmı serflere bırakılırdı. Mahsulün olmadığı, ya da az olduğu devirlerde köylünün perişanlığı kaçınılmazdı. Tımar sisteminde ise toprak vergisi mahsulün muayyen bir yüzdesinden alınırdı. Dolayısıyla mahsul az olduğu zaman, vergi de az olurdu. Köylü daha çok çalışırsa, daha çok mahsul elde ederdi. Bu da köylüyü daha çok çalışmaya ve üretmeye teşvik ederdi. Senyörler arasında hiyerarşi vardır. Tımar sisteminde böyle bir hiyerarşiden söz edilemez. Bir sipahi, diğerinin üstü değildir. Feodalitede, içine kapalı bir hayat vardır. Dolayısıyla bu devirde Avrupa'da ticarî faaliyetler durma noktasına gelmiş; neredeyse şehirler ortadan kalkmıştır. Osmanlı ülkesinde ise bu devirde canlı bir ticaret hayatı ve çok sayıda hareketli şehir bulunuyordu. Feodalitede senyörün topraklarında yaşayan köylülerin şahsî hayatlarını tanzim salâhiyeti vardır. Evlenirken senyörden izin alınır. Küçük çocukların vasîsi senyördür. Hatta senyöre, evlenen köylü kadınlarıyla ilk geceyi geçirme hakkı tanınmıştır. Tımarlı sipahi, çiftçinin şahsî hayatına müdahale edemez. Avrupa'da feodalite kaldırıldıktan sonra bile, aristokrasi resmen ve fiilen varlığını devam ettirdi. Halbuki sipahilerin ekserisi ise halka karışarak ya köylü veya burjuva sınıfına dâhil oldu. Pek azı da âyân sıfatıyla araziyi elinde toplayan toprak ağaları hâline geldi. Tımar sisteminin çöküşünden sonra Karaosmanoğlu, Çapanoğlu, Pizvantoğlu gibi Rumeli ve Anadolu'da ortaya çıkan ve mütegallibe denilen başına buyruk ve güçlü kimseler derebeyi diye anılmışsa da, Avrupa'daki gibi feodal bey sayılamazlar.
24.11.2010
Her ayın bir hikâyesi var
Hemen bütün takvimlerde ayların sayısı on ikidir. Kur'an-ı kerim, Arabî aylar da denilen kamerî takvim aylarının dünya yaratıldığından beri bu sıraya göre 12 tane olduğunu söyler. Ancak bunlardan sadece Ramazan ayını ismen zikreder. Diğer bazısı Hazreti Peygamber'in sözlerinde geçer. Bu ay isimleri Hazret-i Peygamber'in beşinci dedesi ve Mekke reisi Kilâb bin Mürre tarafından tayin olunmuştur. Şehr Arapça, mah da Farsça ay demektir. 1-Muharrem: Eşhuru'l-hurûmdan, yani dört haram aydan biridir. Daha evvel bu aya mu'temir ve mûcib denirdi. Câhiliye devri Arapları bu aylarda savaşmayı kendilerine yasaklamışlardı. Sonradan Kur'an-ı kerim bunu kaldırmıştır. Muharrem, haram kökünden, hürmete lâyık ve yasak gibi mânâlara gelir. Haram, harem, ihram, hürmet, muhterem, hurma, mahrum hep aynı köktendir. Bu ayda silahlar elden bırakılır; harb terk olunurdu. Hatta Câhiliye Arablarına üç ay boyunca silahını bırakıp oturmak zor geldiği için bazen Muharrem'in yerini Safer ile değiştirip, silaha sarılırlardı. Eskiden Muharremü'l-Harâm diye anılırdı. 10. Günü Âşura olarak anılan mübarek bir gündür. 2-Safer: Başka mânâları olmakla beraber burada boş mânâsına kullanılmıştır. Bu ayda Mekkeliler zahîre temin etmek veya savaşmak üzere etrafa yayılır; Mekke boşalırdı. Safer, Arap mitolojisinde midede bulunup insanı içten kemiren bir yılanın da adı olduğu için, bazıları Safer ayını uğursuz saymışsa da, İslâmiyet uğursuzluğu reddeder. PEYGAMBER EFENDİMİZİN DOĞDUĞU AY 3 ve 4-Rebî'ülevvel ve Rebî'ülâhir: Rebî' bahar mânâsınadır. Birincisi çiçeklerin açıp mantarların bittiği mevsim; ikincisi meyvelerin yetiştiği mevsimdir. Halk arasında bunlara Mevlid Kandili'nden dolayı Büyük Mevlid ve Küçük Mevlid denilirdi. Hazreti Peygamber 12 Rebî'ülevvel'de dünyaya gelmiştir. 5 ve 6-Cümâdelûlâ ve Cümâdelâhire: Câmid, donmuş, susuz kalmış demektir. Daha evvel bunlara Hanîn ve Rübeyy denirdi. Araplar arasında ikinci defa aylara isim verildiği zaman yağmursuz devreye rastladığı için su kaynakları kurumuş ve bu iki aya böyle isim verilmiştir. Üç aylardan hemen önce geldiği için bu ikisine halk arasında Büyük Tövbe ve Küçük Tövbe adı verilmiştir. Yanlış olarak Cemâziyelevvel ve Cemâziyelâhir de denirdi. Türklerde "Cemâziyelevvelini bilmek" gibi bir tabir vardır. Araplar "Hayret verici işler iki Cümâdlar ile Receb arasında olur" derler. 7-Receb: Göze büyük ve heybetli görünen kimseye hürmet mânâsına gelir. Bu ayda sular bollaşır, nehirler coşar ve bu hâdise göze büyük gözükürdü. Câhiliye devrinde Receb ayına çok hürmet edilirdi. Receb, Şa'bân ve Ramazan aylarına eşhuru's-selâse (üç aylar) denir ve dinen pek mübârek sayılır. Osmanlılarda Recebü'l-Mücerreb demek âdetti. Regâib ve Miraç kandilleri bu aydadır. 8- Şa'bân: Şu'beler demektir. Bu ayda kabileler su talebi veya haram aydan çıktıklarından dolayı harb ve yağma için şu'belere ayrılıp dağılırlardı. Üç aylardan olduğu için hürmeten Şa'bânü'l-Muazzam denirdi. Berat Kandili bu aydadır. 9-Ramadân: Güneşin hararetinin kum ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. Eskiden bu aya Nâtık denirdi. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğinden dolayı da mecâzen bu isim uygun düşmektedir. Kur'an-ı kerîmin inmeye başladığı aydır. Kadir Gecesi bu aydadır. Ramadânü'l-Mübârek diye anılırdı. Halk ağzında Ramazan olmuştur. "Ramazan geldi, Ramazan gitti demeyiniz! Ramazan ayı geldi, Ramazan ayı gitti deyiniz. Zira Ramazan (günahları mahvedici mânâsına) ilahî bir sıfattır" meâlinde bir hadîs-i şerif var ise de, mehazlar daha sahih başka bir hadîs-i şerifte "Ramazan geldiği zaman Cennet kapıları açılır; Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır" buyurulmakla bunun câiz olduğu anlaşılmaktadır, diyor. ORUÇ AÇMA BAYRAMI 10-Şevvâl: Kaldırmak demek olan "şevl" kökündendir ve dişi develerin çiftleşmek için kuyruğunu kaldırması bu ayda cereyan ettiği için böyle isimlendirilmiştir. Müslümanların iki büyük bayramından biri ile başlar. Adı Iydü'l-Fıtr, yani oruç açma bayramı olan bu bayrama, bazıları alerji duysa bile, Osmanlılar Şeker Bayramı demişler, ulemâ da tatlı yeme sünnetini hatırlattığı için bunu tasvip etmiştir. Nitekim bu bayramda güne tatlı bir şey yiyerek başlamak sünnettir. 11- Zü'l-ka'de: Ka'de oturmak olduğuna göre, zü'l-ka'de oturan demektir. Haram aylardandır. Arablar bu ay gelince sefer ve muharebeden vazgeçip memleketlerinde otururlardı. 12- Zü'l-hicce: Hacc sahibi demektir. Haram aylardan olan bu ayda Araplar Kâ'be-i Muazzama'yı ziyaret ederlerdi. Bu ayda Müslümanların iki büyük bayramından Iydü'l-Adhâ (Kurban Bayramı) vardır. Adhâ, udhiyenin cemidir. Kurbanlar demektir. Kurban, duhâ (kuşluk) vakti kesildiği için bu ismi almıştır. Kurban, Türklere mahsus bir tabirdir. (Allah'a) yakınlık demektir. Yerimiz Arabî ayların tarihçesine ancak yetti. Öteki ayların tarihçesini de inşallah başka bir yazıda ele alırız. Bu vesileyle okuyucularımızın yeni Hicrî senesini tebrik ederiz. 'Ay'dan çocuk ismi olur mu? Araplarda ve önceki Müslümanlarda ay isimlerini çocuklara vermek âdet değildir. Müslüman Türkler arasında çocuklara doğduğu ayın ismi verilmesi yayılmıştır. Muharrem, Receb, Şaban ve Ramazan bu meyanda yaygın isimlerden idi. Sefer ismi yaygın ise de, bunun Safer ayı ile bir alâkası yoktur. Sefer, yolculuk demektir. Babası se-fere giden veya yaylaya vs. göçmek üzere iken doğan çocuğa bu isim verilirdi. Mevlüt, Bayram, Kurban, Hacı, Aşir, Kadir, Berat gibi isimler hep bir mübarek güne atfen konulurdu.
08.12.2010
Yedi kapıya yedi aşure
İslâm tarihlerinde yazar ki, Hazreti Âdem'in tövbesinin kabulü, Hazreti Nuh'un gemisinin tufandan kurtulması, Hazreti Yunus'un balığın karnından çıkması, Hazreti İbrahim'in Nemrud'un ateşinde yanmaması, Hazreti İdris'in göğe çıkarılması, Hazreti Yakub'un oğlu Yusuf'a kavuşup gözlerindeki perdenin kalkması, Hazreti Yusuf'un kuyudan çıkması, Hazreti Eyyüb'ün şifaya kavuşması, Hazreti Musa'nın Kızıldeniz'den geçip, firavunun boğulması ve Hazreti İsa'nın doğumu ve göğe çıkarılması Aşure günündedir. Bu sebeple İslâmiyet Aşure gününe kıymet verir. Hazreti Peygamber Medine'de iken Yahudilerin oruç tuttuğunu görüp sebebini sordu. "Allah, bu günde Benî İsrail'i düşmanlarından kurtardı. Şükür olarak Hazret-i Musa o gün oruç tuttu" dediler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber "Kardeşim Musa'nın yaptığını yapmaya ben daha layığım" buyurarak oruç tuttu. Ramazan orucu farz kılınana kadar Müslümanlar bu günde oruç tuttular. Sonra bu gün oruç tutmak sünnet olarak kaldı. Âşûra, İbranice 10. gün demektir. AMBARDA NE KALDIYSA Aşure günü aynı zamanda Hazreti Hüseyn'in Kerbelâ'da şehid edildiği gündür. Iraklılar, Müslümanların bu göz bebeğine yardım etmeyip kaçtıkları için o gün matem yapmışlar; Muhtar Sekafî de bu bahaneyle ayaklandığında halkı yanına çekebilmek için adamlarına bu günde matem yaptırmıştı. İran'da hâlâ bu gelenek sürer. Mamafih İslâmiyette matem tutmak yoktur. Olsaydı Hazret-i Peygamber'in vefatı için tutulurdu. Müslümanlar Kerbelâ için her zaman üzüntü duyar. Nitekim şair "Küllü ardın lenâ arzu Kerbelâ/Küllü yevmin lenâ yevmü Âşûra" (Her yer bize Kerbelâ/Her gün bize Âşûra) demiştir. Bu günün bir hususiyeti de aşure tatlısıdır. Eskiden her tatlının bir zamanı vardı. Baklava bayramda, kadayıf düğünde, güllaç Ramazan'da, lokma kandilde, helva ölümde yapılırdı. Başka gün birine lokma verseniz, "Hayırdır kandil mi?" diye şaşardı. Rivayete göre Hazreti Nuh'un gemisindekiler tufandan kurtuldukları gün ambarda kalan az sayıda zahire ve yemişi çıkarıp birbirine katarak bu tatlıyı yapmışlar. Bu sebeple hemen her cemiyette birbirine benzer şekilde aşure yapılır. İçine en az yedi çeşit katmaya da itina edilir. Yarma, nohut, fasulye, pirinç, kayısı, üzüm, dut, erik, incir, fıstık, portakal kabuğu ve elma (veya armut) konur. Nar, ceviz, badem, kuşüzümü, fındık ve tarçın ile süslenir. Lokma, helva gibi konu komşuya dağıtılır. Bunun için en az yedi kapı dolanılır. Nitekim bazı sayıların hususiyeti olduğuna inanılır. Kendinden başkasına bölünemeyen 7 de böyledir. Haftanın günleri, yerler, gökler, cehennem yedidir. Tavafta Kâbe yedi kere dönülür. Şeytan taşlama yedişer taşladır. Bir sığırı en çok yedi kişi kurban eder. Kur'an-ı kerim yedi lehçe üzeredir. Secde yedi uzuv üzerinde olur. Fâtiha yedi âyettir. Eshab-ı Kehf yedi kişidir. Din âlimleri Hazret-i Nuh'un gemideyken pişirdiği rivayet edilen aşure tatlısını 10 Muharrem'de ibadet niyetiyle pişirmeye cevaz vermemiştir. Çünki Hazret-i Nuh'un böyle bir tatlı pişirdiği, Hazret-i Peygamber ve sahabe-i kiramdan bildirilmiş değildir. Demek oluyor ki bugün veya başka zaman ibadet maksadı olmaksızın aşure veya başka tatlı pişirip dağıtmak mahzurlu değildir. Hatta sevaptır. Nitekim İbni Âbidîn'in nakline göre İslâm dünyasında Aşure günü bu tatlıyı pişirmenin âdet olması, Hazret-i Muhammed'in "Kim Aşure günü çoluk çocuğunun maişetini geniş tutarsa, bir sene boyu onun da maişeti geniş olur" hadîsine uymak içindir. Çünkü aşure tatlısında çok çeşitli gıda maddeleri bulunmaktadır. Bu genişlik onlara da şâmildir. Dinî hususlarda gayrimüslimlere benzemeye cevaz verilmemiş; ama âdetlerde benzemekte mahzur görülmemiştir. Bu sebeple aşure orucu da yalnızca bugün tutulmaz. Hazret-i Peygamber bu günün orucunu, 9'u veya 11'i ile beraber tutmuştur. GOLİFA MI SANDIN? Rumlar aşureye koliva derler ve yeni yılın ilk ayında bol bol pişirirler. Türklerden farklı olarak bakliyat yerine kuruyemiş koyarlar. Kıbrıs Türkleri kolivayı kendi lehçelerinde golifa yapmışlar. Hatta Kıbrıs'ta "Golifa gibi dağıtmak" diye tabir vardır. Bir şeyi çarçur edene de "Golifa mı sandın?" denir. Ermeni aşuresi Rumlarınkine benzer. Anuş abur denir. Alevîler, Muharrem'in ilk 12 günü 12 imam orucu tutarlar. Sahura kalkılmayan, su içilmeyip et ve mahsullerinden kaçınılan ve gece yıldızlar görülene dek süren bu oruç günlerinin sonunda en az 12 malzemeden aşure pişirilir. Anadolu'da bazı yerlerde aşure cıvık yapılır, adına da aşure çorbası denir. Kazanlarla yapılıp herkese dağıtılır. Fevkalâde gıdalı ve lezzetli, ama pişirilmesi zor bir tatlıdır. Malzemesi farklı zamanlarda ve ayrı ayrı pişer. Usulünce zamanı geldiğinde karıştırmak, şekerini en son katmak, biraz daha pişirip sonra kaplara koymak gerekir. Şekeri fazla olursa tadından yenmez, az olsa bir şeye benzemez. Buğday, fasulye, nohut diri olsa, ağza gelir, tadı bozar. Eriyip gitse olmaz. Malzemeden birisi bulunmasa, neyin eksik olduğu anlaşılmasa bile hissedilir. Çalışan kadınların çoğaldığı günümüzde aşure yapmak kolay değildir. Ama şimdi hazır aşure bile imal edildi. Eskiler aşure sevmişler. Çocuklara yedirmişler. Misafirlere yedirmişler. Konu komşuya dağıtmışlar. Geleneği devam ettirmek bakımından bu insanlık tarihi kadar eski tatlıya sahip çıkmak vecibe olsa gerektir.
15.12.2010
Şaha doğru giden kervan
Meşhur şeyh Safiyeddin Erdebilî'nin soyundan gelen ve bu sebeple Safevî diye anılan Şah İsmail'in, dedelerinin yolundan büsbütün farklı bir yol tutuşu, zamanında herkesi şaşırtmıştı. Şeyhin büyük dedesi Sincarlı bir Kürt idi. Şu kadar ki aile tamamen Türkleşip, Türkçe konuşur olmuştu. Hanefî mezhebinden olan Şeyh Safiyeddin (1252-1334), kendisi gibi Kürt asıllı Şeyh Zâhid Geylânî'nin kızıyla evlenip postuna oturdu. Emir Timur ve Osmanlı padişahları bile şeyhin tekkesine yardımda bulunurdu. Erdebil Tebriz yakınındadır. DÜZMECE ŞECERE Şeyhin torunlarından Cüneyd, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in kardeşiyle evliydi. Siyasî emel uğruna ömrünün sonunda Şiîliğe girdi. Şirvanşahlar ile savaşırken ölünce, oğlu Haydar'ı dayısı himaye edip kızını verdi. Haydar, 12 İmamı sembolize eden 12 dilimli taç ile Hazret-i Hüseyn'in kanını sembolize eden kırmızı börk ve sarık giyer; adamlarını da böyle giydirirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş demiştir. O da babası gibi Şirvanşahlarla savaşırken öldü. Yerine 6 yaşındaki oğlu İsmail geçti. Sonra Hazret-i Hüseyn'in 32. kuşaktan torunu olduğunu gösteren bir şecere düzdürüp itibar temin etmek istedi. Şah İsmail'in Hatay Türklerine mensup olduğu söylenirse de doğru değildir. Böyle bir kabile yoktur. Şah Hatâî mahlasıyla şiirler yazardı. Arapça hatâ kelimesine nisbettir. İsmail kendisini koruyan Akkoyunlulara başkaldırıp devletlerini tarihten sildi. Dedesi Uzun Hasan'ın Tebriz tahtına oturup, Akkoyunlu ailesini katletti. Pek azı Osmanlılara sığınabildi. Sünnîlikten dönmediği için annesini bile öldürdü. Ardından büyük bir Sünnî katliâmına girişti. Yüzbinlerce kişiyi katletti. Bu soykırımı torunu Şah Abbas tamamlayarak İran'da tek bir Sünnî bırakmadı. Sonra Özbekler üzerine saldırdı. Mağlup ettiği Şeybânî Han'ın kafatasından şarap içtiği, derisine de saman doldurup Sultan II. Bayezid'e gönderdiği rivayet olunur. KOYUN BENİ ŞAH'A GİDEM Irak, Azerbaycan ve Doğu Anadolu'yu işgal etti. Anadolu'da Şiî propagandasına girişti. Türkmenlere beylik va'dederek yanına çekmeye çalıştı. Gelenlere hüsnü kabul de gösterdi. Saz şairleri köy köy gezip "Güzelce Şah der ki gelin/katımda itibar bulun/Dağlar eğilin, eğilin/Koyun beni Şah'a gidem" nağmeleriyle bu propagandayı yürütüyordu. "Şaha doğru giden kervan" veya "Kâtip arzıhalim yaz şaha böyle" mısraları, devlet otoritesine alışmamış göçebelerin bu devirdeki İran taraftarlığını terennüm etmiştir. İsmail'in gönderdiği ajanlardan Şah Kulu (Şeytan Kulu da denir), 1511'de Anadolu'da ihtilâl çıkarmaya çalıştı ise de yenildi. Yavuz Sultan Selim 1514'te Şah İsmail üzerine yürüdü. Ağır bir bozguna uğrayan şah, hazinelerini, hatta hanımını harb meydanında bırakıp canını zor kurtardı. Pâyitahtını bile kaybetti. Alman İmparatoru Şarlken'den yardım istedi. Ama Haçlı ordusunun Mohaç'ta yenildiğini göremeden 1524'te 37 yaşında Erdebil'e yakın Serab'da sefahat içinde öldü. Siyaset ve askerlikte deha derecesinde mâhir, fakat mağrur, kindar, kan dökücü ve sefih idi. Şia'nın Gulat (aşırı) kolundandı. Türkçe, Farsça ve Arapça şiirler yazardı. Son günlerinde hayal kırıklığı içinde yazdığı şu gazeli pek meşhurdur: "Ayâ gönül kuşu derler bahar imiş mene ne/Bisat-ı ıyş aceb rüzgâr imiş mene ne/Bu baht-ı bed ki menem var Hatâî ol şuhu/Gam ehline diyeler gamküsâr imiş mene ne!" Görenler kendisini uzun boylu, kızıl saçlı, sakalsız ve yakışıklı biri olarak tasvir eder. ŞAH'TA TÜRKLÜK ŞUURU? Safevîler İran'da 236 sene hüküm sürdü. Devletleri yüksek kültürlü ve güçlü idi. Ama yüzbinlerce Sünnîyi katlederek İran'ı Şiîleştir-diler. Osmanlılar aleyhine Hıristiyan devletlerle ittifaklar yaptılar. Sünnî Türk devletleriyle mütemadiyen savaşarak Türk ve Müslüman kanı döktüler. Büyük bir Sünnî Türkmen kitlesini Şiîliğe soktular. Böylece Türklüğün manevî yapısını bölerek bozdular. Doğu Anadolu'dan hayli Türkmeni İran'a göçürerek nüfus azalmasına sebep oldular. Türkistan'ı tazyik ederek zaafa uğrattılar. Bu sebeple Türk-İslâm tarihinde çok menfi bir rol oynadılar. Kendileri de giderek Farslaştılar. Çaldıran Zaferi olmasaydı Anadolu'nun akıbeti de bu idi. Bazıları Şah İsmail'i Farsça şiir yazan Yavuz Sultan Selim ile kıyaslayarak, Türkçe şiir yazdığı için Türklük şuuruna sahip biri gibi lanse eder. Halbuki İsmail'de ne Türklük, ne de İslâmlık şuuru vardır. Üstelik Araplık iddiasında idi. Şah, Farsça ve Arapça şiir yazdığı gibi, Sultan Selim'in de Türkçe şiirleri vardır. Anadolu'nun cahil göçebelerini tatlı vaadlerle kandırmasından, Türklerin kendisini Osmanlılara tercih ettiği mânâsını çıkarmak gülünçtür. Böyleyken Şah İsmail'in bir Türk büyüğü gibi lanse edilmesi, son günlerdeki açılımlar rüzgârının bir parçası olarak görülüyor ise, bilinmelidir ki Şah İsmail'in dinî tolerans ve insan hakları açısından hiç de iyi bir karnesi yoktur. Düşmanına saygı göstermek başka, onu olmadığı vasıflarla medhetmek başkadır. Bu, Kırım'a Stalin heykeli dikmeye benzer. Sultan Selim'i Alevî katliâmıyla suçlayanlar, Safevîleri hiç dile getirmezler. Şah'a yardım eden Alevîlerin öldürüldüğü doğrudur. Ama bütün Alevîler için böyle söylenemez. Aksi halde Anadolu'da milyonlarla ifade edilen Alevî varlığını izah etmek güçleşir. Osmanlılarda dirlik ve birliği bozanlar, hanedandan bile olsa cezalandırılır. Bu yolda ölen Sünnîlerin yanında Alevîlerin lafı bile edilmez. Halbuki Safevî katliâmına uğramak için yalnızca Sünnî olmak kâfiydi.
22.12.2010
Ay'a adını veren imparator
Antik Roma'da Venüs, Mars, Terminus (gençlik) ve Iuventas (yaşlılık) adında dört ay ismi vardı. Diğerleri sonradan sayıyla verilmiş veya bazılarına hususi isimler takılmıştır. Süryânî ayları sırasıyla şöyledir: Âzar, Nisan, Âyar, Haziran, Temmuz, Âb, Eylûl, Tişrin (2), Kânun (2), Şubat. Bugün Araplar Süryânî ay isimlerini hâlâ kullanır; Teşrinievvel, Teşrinisâni, Kânûnıevvel ve Kânûnısâni derler. Osmanlılar ay takvimi yanında güneş takvimini de kullanır ve bu ay isimlerini Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrinievvel (İlkteşrin), Teşrinisâni (İkinciteşrin), Kânûnıevvel (İlkkânun) ve Kânûnısâni (İkincikânun) olarak kullanmıştır. 1917'de yılbaşı Kânûnısâni (Ocak) ayına alınmış; 1944'te İlkteşrin, İkinciteşrin, İlkkânun ve İkincikânun isimleri, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirilmiştir. Eski Türklerde ay isimleri Aramay, İkinçay, Üçünçay, Törtünçay.. diye giderdi. Halk dilinde aylara şu isimler verilmiştir: Gücük, Mart, Avril, Kiraz, Haziran, Orak, Harman, Çürük, Avara, Koç, Karakış, Zemheri. İran'da da ay isimleri değişiktir: Nevruz 21 Mart (3 Nisan) yılbaşıdır. Ay isimleri şöyledir: Ferverdin (30), Ordibeheşt (31), Tir (30), Hordad (30), Şehriver (31), Mordad (30), Aban (31), Azer (30), Dey (31), Behmen (30), Esfend (31). SENE BAŞI MART İDİ Mart: Bâbil'de Abdaru, Süryanice Adar, Roma'da Martius idi. Mars, Romalıların savaş tanrısıdır. Senenin ilk ayıdır. 1582'de Papa XIII. Gregorius'un tanzim ettiği takvimde ilk ay Ocak olmuş; bu değişiklik İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya'da kabul görmüş; İngiltere 1752, İsveç 1753, Japonya 1873, Çin 1912, Rusya ve Balkan ülkeleri 1918, Yunanistan 1923, Türkiye 1926'da bunu kabul etmiştir. Mart ayı bizde malî yılbaşı olma hüviyetini 1980'lere kadar devam ettirmiştir. Nisan: Bâbil-Süryanî takvimindendir. Roma'da Aprilis denirdi. Apricus, güneşli, apricare güneşlenmek demektir. Avrupalılar April der. Mayıs: İsmi Bâbil-Süryanî takviminde Ayru, Roma'da Maius idi. Maia, Merkür'ün annesi ve Romalıların bitkileri büyüten tanrıçasıdır. Haziran: Süryânîcedir. Roma'daki adı Junius idi. Juvenis, gençlik, iunius genç demektir. Temmuz: Sümerlerin bereket tanrısı ve festivalinin adı Dumuzi idi. Dam Sümerce kadın demektir. Eski Mısırda dama bir araya gelme, damuzu kadının erkek arkadaşı demektir. Sanskritçe dam ev, eş manasına gelir. Latince domina hanım, demeter ziraat tanrıçasıdır. "Damızlık" ve "Damsız Girilmez" tabirleri buradan gelir. Roma'daki adı Quinutilis (beşinci ay) idi. Sonra Sezar Roma takvimini tashih ederken bu aya Julius adını verdi. Juli, Sezar'ın aile ismidir. Ağustos: İsmi Bâbil-Süryanî takviminde Ab idi. Roma'da Sextilis (altıncı ay) iken, İmparator Octavius unvanı olan Augustus'u bu aya verdi; Sezar'dan geri kalmamak için Şubat'tan bir gün alıp buna ekleyerek 31 güne çıkarttı. Eylül: Süryanîcedir. Bâbil'de Ulul, Roma'da September (sekizinci ay) idi. Ekim: Süryânî takvimindeki adı Tişrin, Roma'da October (dokuzuncu ay) idi. Kasım: Roma'da November (dokuzuncu ay) idi. Aralık: Bâbil'deki adı Kânun idi. Ocak, mangal demektir. Roma'da December (onuncu ay) idi. Ocak: Roma'daki adı Januarius idi. Janua, kapı, giriş demekti. Janus, Romalıların taklar tanrısı idi. Şubat: Roma'daki adı Februarius idi. Februum, arındırma demektir. Februa, Romalıların günah kefâreti olarak kurban kesildiği arındırma festivaline verilin isimdir. Bu ayda yapılırdı. İHTİLÂLCİLER AYLARI BİLE DEĞİŞTİRMİŞTİ 1789 Fransız İhtilâli'nden sonra eski devre ait her şeye alerji duyulduğundan takvim de değiştirilmiştir. 1793'te kabul edilen ve bu yılı I. yıl sayan Fransız ihtilâl takvimi, 22 Eylül'den başlayan 12 aya tabiattan isimler uydurmuştur. Mamafih on sene geçmeden eskiye dönülmüştür. Vendemiaire. Vendange, bağ bozumu. Brumaire. Brume, sis. Frimaire. Frimas, kırağı, kış. Nuvose. Neige, kar. Pluviose. Pluie, yağmur. Ventose. Vent, rüzgâr. Germinal. Germe, tohum. Floreal. Fleur, çiçek. Prairial. Prairie, çayır. Messidor. Moisson, orak, hasat. Thermidor. Thermeque ısıya dair, thermes ılıca. Fructidor. Fruit meyve.
29.12.2010
XXXXXXXXXX
Yok böyle bir aşk!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hindistan'a İslâmiyeti Türkler getirdi. Burada muazzam bir devlet kurdular. Emir Timur'un torunu Bâbür, şansını denemek üzere Kâbil'den dedesinin vaktiyle işgal ettiği Hindistan'a yürüdü. Az bir kuvvetle burada yerleşti ve insanlığa emsalsiz eserler hediye eden muazzam bir imparatorluk kurdu. Bâbürlü hükümdarlarının herkesçe bilinmeyen ve doğrusu güçlü asker hüviyetlerinden de beklenmeyen bir hususiyeti vardır. O da hanımlarına duydukları emsalsiz bağlılıktır. İşte 2007'de yeni dünyanın yedi harikasından biri seçilen ve UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan Tac Mahal de böyle romantik bir aşkın mahsulüdür. Niçin romanı yazılmaz, filmi yapılmaz, doğrusu anlaşılacak gibi değildir. İNSANLAR İKİYE AYRILIR... İngiliz Lordu Edward Lear, "İnsanlar ikiye ayrılır: Tac Mahal'i görenler ve görmeyenler" demiş. Tac Mahal, Hindistan hükümdarı Hürrem Şah Cihan'ın çok sevdiği zevcesi Ercümend Banu-Begüm Mümtaz Mahal için Agra şehrinde yaptırdığı bir türbedir. Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve güzel âbidedir. Mümtaz Mahal'in babası Âsaf Han, Karakoyunlu Türkmenlerinden İranlı bir vezirdi. Ancak Şiîliği terk edip Sünnî olmuştu. Vaktiyle soylular yaptıkları el işlerini Mina Pazar denilen bir kermese götürüp satar ve parasıyla hayır işlerlerdi. O zamanlar şehzâde olan Şah Cihan, anne tarafından akrabası 20 yaşındaki Mümtaz Mahal ile burada tanıştı. Güzellik ve zekâsına hayran oldu. Tarihin en büyük aşklarından birisi burada doğdu. Evlilikleri 20 sene sürdü. Bu zaman zarfında Şah başka kadına bakmadı. 14 çocukları oldu. 7'si yaşadı. Mümtaz Mahal sonuncuyu doğururken vefat etti. Çocuk doğururken ölen kadınlar Hind kültüründe muhterem kabul edilir. Bu elim hâdise Şah Cihan'ı mahvetmeye yetti. Şah'ın gözü dünyayı görmez oldu. Sevgili zevcesi için Yamuna Nehri kıyısında bir türbe inşa ettirmek üzere İstanbul'dan mimar istedi. Mimar Sinan'ın talebesi ve Sultanahmed Câmii mimarı İsa Efendi gönderildi. 1632'de temeli atılıp günde 20 bin işçi çalışarak 22 senede tamamlandı. Racistan'dan gelme şeffaf mermer iç duvarlar, yakut, safir, pırlanta, zümrüt, akik, firuze, sedef ve inci ile süslendi. Türbenin iç ve dış çevresine Yâsin Sûresi mermerin içine siyah mermer hakkedilerek yazıldı. Köşelere zelzelede yıkılırsa binaya zarar vermesin diye dışa doğru eğik dört minare eklendi. Türbenin giriş kapısı 33 m yekpare mermerdir. Solda zarif bir câmi, sağda bunun simetriği mihmanhâne (misarfirhane); havuzlarla bezeli bahçe ve kırmızı taştan muhteşem dış kapı insanı büyülemektedir. Sömürge devrinde açgözlü bir İngiliz Vâlisi bu muhteşem binâyı satışa çıkardıysa da, borsadaki kriz sebebiyle alıcı bulamamıştı. Şah Cihan, kendisi için de Tac Mahal'in yanına siyah matem renginde bir benzerini yaptırmak isteyince, hazineyi büyük masraflara sokacak bu teşebbüsü engellemek üzere oğlu Âlemgir Evrengzib kendisini tahttan indirip Agra Kalesi'nde ikamete mecbur etti. Şah Cihan hiç itiraz etmedi. Ömrünü, sekizgen şekli sebebiyle Müsemmen Burç denilen odada kimseyle görüşmeksizin Tac Mahal'i seyre-derek geçirdi. Ölüm döşeğinde de önüne ayna koydurarak Tac Mahal'i seyretmeye devam etti. Vefat edince zevcesinin yanına gömüldü. Şimdi iki âşık sesin yedi kere yansıdığı bir odada ebedî uykularını uyuyor. Âlemin yedi köşesinden gelen sayısız ziyaretçi de bu mümtaz aşkın iki kahramanını anıyor. Bütün dünya, 4 asır evvel ilim, duygu, emek ve bilgelikle inşa edilen bu muazzam eserin karşısında hayranlıkla eğiliyor. Ah şu Bâbürlü erkekler!.. Bâbür Şah'ın burada anlatılması gerekmeyen bir aşk hikâyesi vardır. Çok büyük riskleri göze alarak evlendiği zevcesi Masume Begüm'ün çocuk doğururken ölümüne çok üzülmüştür. Oğlu Hümâyun Şah'ın böyle bir aşkla sevdiği zevcesi Hamîde Begüm, kocası için Delhi'de muazzam bir türbe yaptırmıştır. Oğlu Ekber Şah'ın hanımına bağlılığı ise pek iç açıcı değildir. Ekber Şah, müttefiki Racput racasının kızı ile evlendi. Sonra bu Hindu kızının öyle tesiri altına girdi ki dinini terk ederek başka bir din kurdu. 40 sene işkence çeken Müslümanlar, ölümüyle rahat bir nefes aldı. Ancak ümit bağladıkları oğlu Selim Cihangir, onları sukutu hayale uğrattı. İran asıllı vezirinin Şiî kızı Nurcihan Begüm ile evlendi. Kadın müstesnâ güzelliği, zekâ ve zarafeti ile Cihangir'i büyüledi. Sünnîliği müdafaa ettiği için meşhur mutasavvıf İmam Rabbânî'ye karşı kocasını kışkırttı. Zayıf karakterli Cihangir, karısına uyup her şehirdeki halifeleri vasıtasıyla nüfuz kurduğu gerekçesiyle kendisini üç sene hapsetti. Cihangir'in oğlu Hürrem Şah Cihan'ın dillere destan aşk hikâyesi ise hepsinden meşhurdur. Şah Cihan, İmam Rabbânî'yi severdi. İcraatını tasvip etmediği babasını tahttan indirebilmek için hocasından yardım istedi. "İsyan etme, az sonra baban ölecek, taht sana kalacak" buyurdu. Öyle oldu. Zamanında herkes rahat nefes aldı. Dehâ sahibi Şah, şehirler kurdu, çok muazzam eserler yaptırdı. Ancak biri vardır ki bugün dünyada en çok bilinen ve ziyaret edilen yerlerdendir: Tac Mahal. İmam Rabbânî'nin oğlu Şeyh Masum'un müridi ve büyük bir fıkıh âlimi olan sağlam karakterli Âlemgir Şah ile haleflerinin böyle bir meyli doğrusu bilinmiyor.
05.01.2011
Muhteşem Yüzyıl'da göze takılanlar
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Tarihî filmlerin tarihi sevdirerek öğrettiğine şüphe yok. Bu işte en ileri olan da bence İngilizlerdir. 1950'lerde parlak Hollywood prodüksiyonlarını da yabana atmamak lâzım. Biz maalesef bu hususta geriyiz. Geçenlerde çok konuşulan Muhteşem Yüzyıl dizisine de bu cihetten bakılacak olursa söylenecek bazı şeyler var. Günlerdir hakkında o kadar konuşuldu ki seyredince bir bardak suda fırtına koparıldığı hissine kapılıyorsunuz. Ama menfi reaksiyon gösterenleri de mazur görmek lâzımdır. Senelerdir Osmanlılar hakkında öyle şeyler yazılıp çizildi ki, insanlar ister istemez endişeleniyor. Mamafih film yapımcıları bundan memnun olsa gerek. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler. Dizide çok şükür ideolojik bir hava sezilmiyor. Hatta tarihe alâkayı arttırmaya yardımcı bile olabilir. Namazı ile, duası ile, güçlü karakteri ile, zengin iç dünyası ile yerinde bir Kanuni Sultan Süleyman portresi çizilmeye çalışılıyor. Bir kere dekor ve kostümlere diyecek bir şey yok. Bu bakımdan Tudors dizisinden geri kalmıyor. Ancak senaryo ve diyaloglar zayıf. Tempo ağır. Daha çok dokümanter filmlerin drama kısımlarına benziyor. Çok muvaffak şahıslardan seçilmiş başrol artistleri, diziye uymamış. Uzun boylu, uzun boyunlu, elâ gözlü, zayıf ve o tarihte 26 yaşında bir genç olan Kanuni Sultan Süleyman rolünü, yüz hatları sert, yapılı, mavi gözlü kırkında bir karakter artisti oynuyor. Çok güzel yüzlü, mağrur Makbul İbrahim Paşa rolü, romantik komedilere yakışan sevimlilikte bir aktöre verilmiş. Hafsa Vâlide Sultan gibi çekik gözlü ve hanım hanımcık bir şahsiyete Nebahat Çehre uymamış. Bunları geçelim. DİLİMİZİ NASIL BİLİYOR? 1) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktıktan sonra babasının nedimi Hasan Can'la görüşüyor. Enderun muallimlerinden, âlim ve sanatkâr Hasan Can burada 60'lı yaşlarda ezik memur tipleriyle tanınan bir aktör tarafından canlandırılıyor. Halbuki bu tarihte 30 yaşında idi. Hasan Can'ın oğlu Hoca Sadeddin Efendi meşhur eseri Tâcü't-Tevârih'te böyle bir konuşmadan bahsetmez. Film için kurgulandığı farzedilse bile, babasının ölüm döşeğinde kendisini sorup sormadığına dair Kanuni'nin suali üzerine Hasan Can "Sürekli sizden bahsederdi" demesi de tarihe aykırıdır. Tâcü't-Tevârih Yavuz Sultan Selim'in ölüm döşeğini anlatır ama bundan hiç bahsetmez. 2) Hafsa Vâlide Sultan saraya yeni gelen Hürrem Sultan'la kendi dilinde konuşuyor. Birkaç sahne sonra Hürrem Sultan birine "Dilimizi nasıl biliyor?" diye sorunca "Kırım hanının kızıdır da ondan" cevabını alıyor. O devirde Kırım yarı müstakildir, Rusya ile münasebeti de harb üzerine kuruludur. Kırım'da Rus tesiri bahis mevzuu değildir. Hafsa Sultan'ın Rusça veya Ukranca bilmesi beklenmez. 3) Padişah İbrahim Paşa'yı hasodabaşı yapınca, bir vezir "Bu dönmeyi nasıl hasodabaşı yapar" diye sızlanıyor. Has Oda ve hatta Enderun'un tamamı zaten köle ve devşirmelerden müteşekkildir. Hal böyleyken bir vezirin bu sözü etmesi abestir. Üstelik İbrahim Paşa devşirme değil, 6 yaşında esir edilmiş Rum asıllı bir köle idi. Sonradan ailesini getirtti. Hepsi Müslüman olup Osmanlı hizmetine girdiler. 4) Bir sahnede askerler "Cülûs bahşişimiz verilecek" diye seviniyorlar. Askerlere bakıyoruz, en genci 45-50 yaşında hımbıl adamlar. O yaşta kimse orduda kalmaz. 5) Cafer Ağa idam edildikten sonra Venedik elçisi geliyor ve biri onun idamı kaçırdığını söylüyor. Birkaç sahne sonra başka biri "Venedik elçisi de idamdaydı, ödü patlamıştır" diyor. Hangisi doğru? Üstelik idam böyle ulu orta yerde değil, balıkhanede yapılırdı. 6) Dizinin başından sonuna "sultan" kelimesi defalarca kullanılırken, "padişah" kelimesi hiç kullanılmıyor. Hakikat böyle değildir. İNGİLTERE'Yİ KİM TAKAR! 7) Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk işi divan toplantısına katılıp bazı kararlarını açıklamak oluyor. Sultan Fatih'ten itibaren padişahlar divan toplantısına katılmaz, belki kafes arkasından dinlerdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın katıldığına dair hiç delil yoktur. Ama katılmadığına dair delil vardır. Padişah divan toplantısında Cafer Ağa'nın muhakeme edilmesini emrediyor. Birkaç sahne sonra bir münâdi padişahın Cafer Ağa'nın idamını emrettiğini söylüyor. Hangisi doğru? 9) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken Alman imparatoru Şarlken ve Fransa kralı Fransuva'nın mücadelesi için "Bakalım kim kayzer olacak?" meâlinde bir söz ediyor. Burada kayzer kelimesinin kullanılmasının doğru olup olmadığı bir yana, bu cümleyle padişah ne demek istemektedir, anlaşılır değildir. Kayzer Roma imparatoru için kullanılır. "Benim rakibim Şah İsmail değil, Şarlken, François, Heny Tudor" derken, İngiltere o zaman Avrupa'nın büyük devletleri arasında bile değildi. Şah İsmail de zaten sığındığı ininde 6 sene sonra öldü. 10) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken "Venedik dükü" diyor. Bunun doğrusu "Doç" olacaktır. Doç'un İngilizcesi dük'tür. Mânâsı da başkadır. 11) Dizide Yavuz Sultan Selim oğluna Rodos'u almak üzere kalyonlar yaptırmayı vasiyet ediyor. Halbuki denizcilik tarihine kalyonun girişi bu tarihten bir asır sonradır. Yani o zaman ortada kalyon diye bir gemi sınıfı yoktu. 12) Yavuz Sultan Selim vefat etmiş. Ortada bir matem var. Bir yanda havai fişekler atılıyor, bir yanda padişah eğlence tertib ediyor. Olacak iş değil. Bu hafta yerimiz ancak bu kadarına yetti. İnşallah gelecek yazıda dizideki harem tasviri üzerinde dururuz...
12.01.2011
Harem bir mektepti <br> eğlence yeri değil!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Haremağaları hareme girmez, haremle dışarının irtibatını temin ederdi. Harem ağaları?dizideki gibi beyaz değil, hepsi zenciydi. Son günlerin popüler mevzuu tarihe dairdi. Herkes Muhteşem Yüzyıl adındaki dizi filmi konuştu. Dizi, biraz abartılı da olsa, menfi reaksiyona sebebiyet vermişti. Geçen yazıda dizide göze çarpan bazı yanlışları ele almıştık. Bugün bunlara devam edelim: 13) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığı tarihlerde Topkapı Sarayı'nda bir harem dairesi yoktu. Sultan Fatih'in sarayı, İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerde idi. Eski Saray diye bilinir. Halkın Topkapı Sarayı dediği Yeni Saray ise devlet ofislerinin bulunduğu yerdi. Padişah akşamları yatmak için Eski Saray'a giderdi. Topkapı Sarayı harem dairesi Sultan Kanuni'nin torunu Sultan III. Murad devrinde kurulmuştur. 14) Bir sahnede Hurrem Sultan'ın ailesinin intikamını almak üzere saraya giren bir kadın intibaı uyandırılmış ki çok yanlıştır. Ailesinin öldürüldüğü bilinmiyor. Muhtemelen esir edilmediler. Hürrem Sultan, saraya 12 yaşlarında girdi. O zaman Kanuni Sultan Süleyman padişah değildi. Çok güzel değildi ama zekâsı ve sempatikliği ile temayüz etti. Hurrem (sevimli) ismi bu yüzden kendisine verildi. Şiirler yazan, edebiyat, dikiş-nakış, musiki bilen entelektüel bir hanımdı. Hürrem Sultan hataları ve zaafları bir yana, Kanuni Sultan Süleyman gibi herkesin övdüğü bir cihan padişahının gönlünü kazanmış; kocasına destek olmuş; hayır hasenatıyla kendisini sevdirmiş bir şahsiyettir. Kocasının sevdiği kadınlar kıskanılır, iftiraya uğrar. 15) Harem bir mektepti, eğlence yeri değildi. Hristiyan kız haremde kalamaz. Hepsine yeni isim verilir. Hiçbiri Hristiyan ismiyle anılmaz. Hürrem Sultan'ın ikide birde bakıp imrendiği gözdeler balkonu başka bir âlem. Filmlerde tasvir edilen kibar randevuevlerini andırıyor. Balkonda mânâsızca salınan şuh bir sürü kadın. Gerçeği aksettirmiyor. Padişah, şatafatı, güzel yaşamayı severdi. Ama zannedilenin aksine kadınlara düşkün değildi. Dört hanımı vardı. Hürrem'den sonra da kimseye iltifat etmemiştir. Fevkalâde prensipli, protokole çok bağlı, aynı zamanda pek zarif bir zât idi. 16) Padişahı eğlendirecek cariyeleri hasodabaşı seçiyor. Hasodabaşı hareme bile giremez. Cariyeler saraya alındığında haremin mutfak, kiler, hamam, hastane gibi muhtelif kısımlarına ihtiyaca göre dağıtılır. Zeki ve güzel olanları vâlide sultan dairesine alıp yetiştirir. Padişaha takdim eder. Bunlar padişahın cariyesi olduğundan hepsi nikâhlı zevce statüsündedir. Câriyelerin örtünmesi dinen farz değildir. Haremde zaten herkes başı açık dolaşabilir. Zaten erkek sinek bile hareme giremez. Ama Osmanlı terbiyesi muayyen şekilde kapalı giyinmeyi icab ettirir. Bilmeyen, haremdekiler niye tesettüre uymuyor diye sorar! 17) Haremde bir kız serkeşlik yaparsa, bir gün tutmaz, saraydan çıkarırlar. Hürrem de karnı sıcak yemek gördü diye sevinmiştir. Ülkesinde kalsaydı belki de acından ölürdü. Mendil atma, padişaha bağırma, kucağına düşme gibi hafiflikler haremde yoktur. Hele dizide cariyelerin dansı tamamen uydurmadır. Düğünde dernekte oynamak vardır ama Osmanlı eğlence telâkkisi bu değildir. Oryantal dans bize son yıllarda gelmiştir. Bunları bilmeyenler, padişahı gayrimeşru münasebet içinde zannedecek. 18) Cariyeleri harem ağaları değil, kadın ve gerekirse kafes arkasından erkek muallimler terbiye eder. Haremağaları hareme girmez, haremle dışarının irtibatını temin eder. Hareme doktor mu, hoca mı gelecek, odun mu alınacak, cariyeler gezmeye mi götürülecek bununla meşgul olur. Hepsi oturaklı adamlardır. Hadım olmak, kırıtmayı, homoseksüel olmayı gerektirmez. Üstelik dizidekiler kulaklarında küpeleri, garip türbanlarıyla Hindli falcılara benziyor. Harem ağalarının hepsi zencidir. Dizidekiler nedense beyaz. KAFE GENÇLİĞİ TÜRKÇESİ 19) Padişah ve devlet adamları ekseriya, Hasodabaşı İbrahim Paşa ise dizinin hemen her sahnesinde başı açık geziyor. Bu mümkün değildir. Resmiyette kavuk, evde ise işlemeli takke giyilir. Şarkta başı açık durmak çok ayıptır. Üstelik devlet adamları arasında sakallı kimse neredeyse yok. Bunlar süklüm püklüm halleriyle daha çok köy ihtiyar heyetine benziyor. Hele uzun saçları, kirli sakalıyla genç bir adam, kaptan-ı derya Cafer Ağa rolüne hiç yakışmamış. 20) Dizide kullanılan Türkçe bugün kafe gençliğinin kullandığı Türkçeye çok benziyor. Evet, ağdalı Osmanlıca kullanılsın denemez ama madem ki bu bir "dönem dizisi", o halde Hatırla Sevgili kadar herkesin bildiği eski kelimeler kullanılmalıydı. Şu haliyle çok itinasız duruyor. Türkiye'de yıllarca sanat ciheti zayıf, tarihî gerçeklere aykırı, hatta koyu ideolojik filmler yapıldı ve romanlar yazıldı. Seneler boyu tarih öğretilmedi, kültür anlatılmadı. Nesiller bir öncekinden o kadar kopuktur ki, ne lisanını anlar, ne terbiyesini bilir, ne dünya görüşünü çözebilir. Bir yandan mekteplerdeki sıkıcı tarih dersleri, bir yandan da bu ideolojik film ve romanlar insanları tarihinden soğuttu. Şurası memnuniyet vericidir ki, insanlar artık hâdiselere daha nötr bir havayla yaklaşılıyor. Ancak tarihî hâdiseleri doğru bilmek yetmiyor; analize de ihtiyaç duyuluyor. Bu da fıkıhtan tasavvufa, edebiyattan sosyal hayata kadar İslâm-Osmanlı kültürünü iyi bilmeyi gerektiriyor. Burada hassas davranarak, zamanla hiç menfi reaksiyonla karşılaşmadan reytingi yüksek, ama aynı zamanda bilgilendiren, tarihe yönlendiren ve tarihi sevdiren filmler, romanlar yapılacağından ümitliyiz.
19.01.2011
ALTIN ŞEHİR: TİMBUKTU
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bir Afrika atasözü der ki: "Tuz kuzeyden, altın güneyden, gümüş beyaz adamın ülkesinden gelir; Allah'ın kelâmı ve bilgeliğin hazineleri ise sadece Timbuktu'da bulunur." Timbuktu bugün Afrika'da Mali sınırları içinde eski bir Müslüman şehridir. XI. asır sonlarına doğru Kuzey Afrika'nın efsanevî halkı Tuareglerin ticaret merkezi olarak kuruldu. Giderek büyüdü. Mühim bir şehir hâline geldi. Avrupalılar yıllarca nerede bile olduğunu bilmedikleri Timbuktu'nun, "Evleri altından bir şehir" olduğu efsanesine inandı. Timbuktu aynı zamanda İslâmiyetin ilim ve kültür merkezlerinden birisi idi. PROFESYONEL YAYINCILAR Avrupa'da Timbuktu ile ilk alâkadar olan papadır. Papa, XVI. asırda Afrika'ya gezip gördüklerini rapor etmesi için birini gönderdi. Leo Africanus diye tanınan Hasan bin Muhammed el-Vazzan el-Zeyyatî der ki: "Timbuktu'da hükümdar tarafından cömertçe desteklenen çok sayıda din hocaları, hakîmler, âlimler ve allâmeler var. Ayrıca buraya Kuzey Afrika'dan muhtelif yazma veya basma kitaplar getiriliyor. Bunlar herhangi bir ticari eşyadan daha fazla paraya satılıyor." 1627'de vefat eden Ahmed Bâbâ'nın ilim adamlarının hayatlarını anlattığı ansiklopedi o zamanki Timbuktu'nun ilmî seviyesini göstermeye yeter. Buranın ilmî bir merkez oluşu, kitap yazma, çoğaltma işinin ve ticaretinin ehemmiyetini arttırdı. Sadece Kuzey Afrika'dan değil, hac için gittikleri Mekke'den ve dönüş yolunda tahsil gördükleri Kahire'den kitaplar getirdiler. Kitaplardaki yayınevi amblemleri (colophon), yazma işlerinin gerçekten profesyonelce yapıldığını göstermektedir. Bugün bile kütüphanelerde yüzlerce yıllık nâdide yazma eserler bulunmaktadır. Mahmud Kati'nin kütüphanesinde 600 senelik bir mushaf vardır. Son sayfa Osmanlıcadır ve Şerife Hadice Hanım adına vakfedildiği kaydedilmiştir. UNESCO 1988 senesinde Timbuktu'yu Dünya Mirası Listesine aldı. Yüzbinlerce yazmanın digital ortama aktarılarak koruma altına alınması için Ford Vakfı'nın destekleriyle 2000 yılında Timbuktu Yazmaları projesi başlatıldı. Dünyada çok az şehir ve yer Timbuktu kadar efsanelerle çevrilmemiştir. Şehir, sahrada ticaret kervanlarının kesiştiği yerdedir. Sahra ticaretinin esas metâı altın idi. Orta Çağ boyunca dünya altın ihtiyacının hemen üçte ikisini Batı Afrika karşılıyordu. Daha sonraları, 17 ve 18. asırda altın Gine'den geldiğinden, altın para "gine" olarak adlandırıldı. Yüklü miktarda altın kuzeye gönderilir ve Timbuktu piyasasında satılırdı. Altın buradan develerle Sahra'yı geçerek Fes veya Trablusgarb gibi şehirlere taşınırdı. Bu altının çoğu Avrupa'ya satılırdı. Zaman geçtikçe, altının Timbuktu'dan geldiği bilgisi yaygınlaştı. Bu ise Timbuktu'nun Avrupa'daki imajının şekillenmesinde mühim yer tuttu. Timbuktu'dan geçen altın ticaretinin uzun zaman evvel sonlanmasına rağmen, Timbuktu efsanesi Avrupa'da büyüdü. Yeni pazarlar, yeni kaynaklar ve yeni ticaret rotaları arayan Avrupalı kâşifler, maksatlarını gerçekleştirmek için dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Afrika onlar için enteresan olduğu kadar mühim kaynaklara da sahipti. Bu kâşiflerden bir kısmı Timbuktu'ya varan ilk Avrupalı olmak arzusundaydı. Ancak çok azı hedeflerine ulaşabildi. Bu da Timbuktu'nun Altın Şehir imajına, "Uzak ve ulaşılmaz bir şehir" imajını da ekledi. İngilizce'deki "To Timbuktu and back", "It's a long way to Timbuktu", "I'll knock you clear to Timbuktu", "Go to Timbuktu" gibi tabirler bunun ifadesidir. Avrupa'nın Timbuktu'ya karşı olan tutkusu şiirlere de yansımıştır. İngiltere'de saray şairi (Poet Laureate) olan Alfred Tennyson (1809-1892) 18 yaşındayken "Timbuctoo" şiiriyle Cambridge Üniversitesi'nin verdiği "Chancellor's Gold Medal"ı kazandı. Bu şiiri yermek amacıyla İngiliz roman yazarı William Makepeace Thackeray (1811-1863) Timbuctoo isimli bir başka şiir kaleme almıştır. ARTIK ESKİ IŞILTISI YOK Dünyanın hiçbir bölgesinde altın ve gümüş Afrika'daki kadar bol değildi. Altın ve gümüşe karşı aşırı ve tatminsiz arzularına rağmen ne eski ve ne de modern çağ Avrupalıları kendilerine Amerika ve Doğu Hindistan'dan daha yakın olan ve arzu ettikleri nesnelerin bolca bulunduğu bu ülkeye esaslı bir şekilde yerleşemedi. Yine de Avrupa'nın Afrika macerası çok eskilere dayanıyor. Ancak 18. asırdan sonra bu macera sistemli bir keşif faaliyetine dönüştü. 1788 senesinde Londra'da Afrika İçlerinin Keşfini Destekleme Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin gayesi Timbuktu'yu bulmaktı. O zaman Afrika sahillerinin ve Mısır'ın ötesinin haritası neredeyse yoktu. Bu zamana kadar Avrupalılar kıtaya talan ve köle temini maksadıyla uğramışlardı. Cemiyet, gayesini "Bilim ve insanlığı ilerletmek, esrarengiz coğrafyayı keşfetmek, kaynakları araştırmak ve talihsiz kıt'anın şartlarını iyileştirmek" olarak gösteriyordu. Olabildiğince kıtanın içine girmek, alâka çekici mevzularda bilgi toplamak maksadıyla tecrübeli seyyahlar çalıştırıldı. Bu sayede hem bilginin sınırlarını genişlettiler, hem de sağlam bir şöhret kazandılar. Ancak cemiyetin varlığı devam etmedi. Araştırmaya mevzu olan bölgeler giderek Fransız sömürgesi hâline geldi ve 1960 yıllarına kadar böyle kaldı. Timbuktu, bugün her ne kadar tedrisata devam edilse de, eski günlerdeki ışıltısından çok uzak, evlerin mahzenlerinde binlerce yazma eserin bulunduğu, fakir bir şehirdir. Nedense Türkler Afrika tarihine pek alâka duymaz. Halbuki bu kıtanın bir kısmı yakın zamana kadar Osmanlı ülkesine dâhildi. BBC Timbuktu'ya gelip dokümanter film hazırlıyor; muhabiri evlerdeki kütüphanelerde yazma astronomi ve matematik kitapları görünce çok şaşırıyor. Bizde Timbuktu'nun adını duyan acaba kaç kişi var?
26.01.2011
Osmanlı hâkimiyeti Macarlara yaradı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bu sözler akla şu fıkrayı getiriyor: Soğuk Harb zamanında Sovyet Rusya'nın lideri olan Kruşçev, rüyasında Kanuni Sultan Süleyman'ı görmüş. Kendisine, "Siz Macaristan'da neredeyse iki asır kaldınız. Biz 10 sene bile kalmadan, halk ayaklandı. Bunu nasıl becerdiniz?" diye sormuş. Padişah tarihî bir cevap vermiş: "Biz fethettikten sonra Macaristan'ı vatan edinip oturduk. Halka Türkçeyi mecbur kılmadık. Fethettiğimiz günü sizin gibi Macar millî bayramı ilan etmedik." MACARİSTAN'DA VEFAT EDEN PADİŞAH Macaristan'da Osmanlı hâkimiyeti 1526 senesinde başladı. Macaristan Osmanlıların hedefi değildi. Hedef, Viyana üzerinden Roma'ya inmekti. Avrupa'nın en güçlü kara ordularından birine sahip olan Macarlar, yaklaşan tehlikeyi bertaraf edebilmek maksadıyla tarihî bir hata yaparak, bir yandan Osmanlıların can düşmanı İran'la ittifak kurdu; bir yandan da Eflâk-Boğdan'ı Osmanlılara karşı kışkırttılar. Son Macar Kralı Layoş, Alman imparatorunun eniştesiydi ve çocuksuzdu. Vefatı hâlinde Macar tahtı Avusturya'ya geçecekti. Bu ise Osmanlıların hiç istemediği bir şeydi. 1526'da iki ordu Belgrad ile Budapeşte arasındaki Mohaç sahrasında karşılaştı. İki ordu daha evvel Varna ve Kosova'da da savaşmıştı. Kanuni Sultan Süleyman, kahramanca savaşan Macar ordusunu 2 saatte yendi. Kral Layoş harb meydanında öldü. Macar ordusunun kayıpları 25 bin kişi idi. Sultan Kanuni, kendiliğinden teslim olan Budapeşte'de 13 gün kaldı. Talihin garip bir tecellisidir ki, bu padişah bir Macar toprağı olan Zigetvar'da vefat etmiştir. Macarlar buraya bir âbide yaparak padişahın büstünü koymuştur. Macaristan 173 sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Münbit ovalarıyla Macaristan zengindi. Ama Osmanlılar burayı stratejik ehemmiyeti sebebiyle elde tuttular. Bunun için de çok masraf ettiler. Beylerbeyi ve kadılar Macarca bilir, bu dilde yazışılırdı. Sokullu Mustafa Paşa senelerce Budin Beylerbeyi olarak eyâleti idare etti ve çok hayır eseri yaptırdı. Müslümanlar daha ziyade şehirlerde otururdu. İstilâ devrinde Macar köylüsü, kendi dininden olan yabancı ve soyguncu toprak ağalarından kurtulmak için Osmanlıların tarafına geçmeyi ehven görürdü. Hatta Macar kıyafetleri bile Osmanlı tesirine girmiş, ağır elbiselerin yerini, pamuklu hafif giysiler almıştı. BETERİN BETERİ VAR 1683 tarihli 2. Viyana Kuşatması hüsranla neticelendi. Osmanlı orduları bozguna uğrayıp geri çekilmeye başladı. 1699 Karlofça Muahedesi ile Macaristan Avusturya'ya geçti. Macarlar için eskisinden daha iyi olmayan bir devir başlıyordu. Osmanlılar Macarların din ve kültürüne ilişmemişti. Ama şimdi güçlü bir Alman tesiri mevzubahisti. Macarlar Alman asimilasyonuna uğramamak için çok mücadele ettiler. Hatta Almanca'nın yayılmaması için resmî işlerde ölü bir lisan olan Latince'yi kullandılar. 1848'de Macarlar Avusturya'ya ayaklandı. İsyan bastırıldı ise de Macaristan'a serbesti verildi. 1868'de Avusturya-Macaristan denilen devletin iki eşit âzâsından biri hâline geldi. Avusturya İmparatoru, aynı zamanda Macar Kralı ilan edilip Budapeşte'de Macarların millî sembolü Sen Stefan tacını giydi. 1918'de Avusturya'da monarşi yıkılınca, Macaristan monarşiyi muhafaza etti.?Amiral Horthy, 1944'e kadar Kral Nâibi olarak memleketi idare etti. Kendisini Naziler düşürdü. Kızıl Ordu'nun işgal ettiği Macaristan'da cumhuriyet ilan olunarak ülke Sovyet Rusya'nın bir peyki hâline geldi. Hürriyetine düşkün Macarlar 1956'da ayaklandı ise de, Büyük Macar İhtilâli kanlı bir şekilde bastırıldı. Binlerce kişi öldürüldü. Başbakan İmre Nagy'nin de bulunduğu yüzlerce kişi idam edildi. On binlerce Macar genci vagonlarla Sibirya'ya sürüldü. 160 bin Macar ülkeyi terk etti. Macarlar, Mohaç'ta bile bu kadar kayıp vermemişti. Ruslar Macaristan'da ancak otuz sene kalabildiler. OSMANLI'NIN SON VALİSİ Budin'i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa'nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak "Kahraman düşmandı. Rahat uyusun" yazmıştır. Türklerin Avrupalı akrabaları Macar, Fin ve Estonlar Türklere akrabadır. Macarlar, Batı Sibirya'da yaşarlardı. Türklerin On Ugr dediği on kabilenin en kalabalığı idiler. Macaristan'ın Avrupa lisanlarındaki ismi olan Hungary buradan gelir. Hun ile alâkası yoktur. Macarlar atlı bir kavim olmanın avantajıyla IX. asırda Macaristan'a yerleştiler. Burası Hun İmparatoru Attila'nın ülkesiydi. Attila'nın ordusu, yerli kızlarla evlenip yerli halka karışmıştı. Macarlar onun mirasına sahip çıkarak torunlarından Arpad'ı kral yaptılar. Bugün, Macar halkının % 80'inde Türk kanı dolaşmaktadır. Attila en yaygın Macar ismidir. Bütün Avrupa'ya akınlar yaptılar. Ama 933'te Almanlara yenildiler. Böylece tarihî Macar-Alman düşmanlığı başladı. Avusturya hâkimiyetinden kurtulmaları Macarları köklerini aramaya sevk etti. Bu sayede Türklerle akrabalıklarını bir bakıma yeniden keşfedip ciddi araştırmalar yaptılar. Türkler de menşelerini büyük ölçüde Macarlar sayesinde öğrenebildiler. Dünyada Türkoloji ilminin kurucusu Macarlardır. Lisanlarında hayli Türkçe kelime vardır. Osmanlılar gibi Macarlarda da soyadı isimden önce gelir. Macar millî yemeği gulaş (kulaşı) da Osmanlı yadigârıdır. Avrupa'da hiçbir yerde Macaristan kadar Türklere sempati ile bakılan bir yer yoktur. Osmanlı eserleri de hiçbir yerde burası kadar bakımlı değildir. Halbuki Türkler, iki asır kadar ülkelerini istilâ eden ayrı dinden insanlardı.
02.02.2011Mısır Mısırlılarındır
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Mısır dünyanın en eski medeniyetlerinden birisiydi. Bilhassa astronomide çok buluşlar Mısır'a aittir. Mısır'ı asırlarca demir yumrukla idare eden firavunların ekserisi Mısırlı değildi. Ya Nubyalı, ya Yemenli, ya İranlı idi. Küfr ve zulmün sembolü olarak görülen firavunlar arasında mümin olanlar da yok değildi. Tarihçiler IV. Amenofis'in Allah'a ibadet ettiğini söyler. Muhtemelen Hazret-i Yusuf zamanındaki firavun buydu ve kendisini maliye nâzırı yapmıştı. Mısır firavunlarından II. Pepi 94 yıllık saltanatıyla en uzun tahtta kalan hükümdar olarak bilinir. Mısır sonra Büyük İskender'in hâkimiyetine girdi. Son firavun ailesi Ptolomeler Makedon idi. Bu aileden meşhur Kleopatra Yunanca konuşur ve tek kelime Mısır dili bilmezdi. Derken Romalılar Mısır'ı ele geçirdi. Mısır, Roma'yı besleyen zengin bir tahıl ambarı idi. Hazret-i Muhammed'in mektup gönderip imana davet ettiği Mukavkıs, Mısır'daki Roma idarecisiydi. Mısır bilahare Müslüman Arapların eline geçti. Amr bin As Mısır fâtihidir. Mısır'ın ilk ve en büyük câmiini inşa ettirmiştir. Mısır'ın yerli halkına Kopt (Kıptî) denir. Mısır'ın Avrupa lisanlarındaki ismi Egypt de buradan gelir. Araplar Kopt memleketini fethedince burada bir garnizon kurular. Adına da el-Mısrü'l-Kâhire (Kahredici Garnizon) dediler. Mısır adı buradan gelir. Bilinen tahıl cinsi ile alâkası yoktur. Arap fethinden sonra Hâmi asıllı bu yerli halktan Müslüman olanlar Araplarla karıştılar. Karışmayanlar Hıristiyan olarak kaldı. Bunlara bugün Kıptî denir. Butros Gali Kıptî idi. Mısır'dan geldikleri zannedildiği için Çingenelere de herkes yanlış olarak Kıptî der. Asılları Hindistan'dır. ED-DEVLETÜ'T-TÜRKİYYE Arap hâkimiyetinin yerini Eyyübîler aldı. Salâhaddin Eyyübî, Kürtleşmiş Arap asıllı bir Selçuklu kumandanı idi. Mısır'a hâkim olan Şiî Fâtımîleri altedip Mısır'da Arapça konuşan sünnî bir devlet kurdu. Haçlıları kovdu. Eyyübî ordusu, Kıpçak ve Çerkes asıllı kölelerden müteşekkildi. Bunlardan Aybek adında bir subay, hanedanın son ferdi melike Şeceretüddür ile evlenip sultan oldu. Bundan sonra bu kölelerden liyakati ve şansı olanlar sultan seçildi. Bunlara Memlûkler (Kölemenler) denir. Mısır o zamanlar baştaki Kıpçak sultanlar sebebiyle ed-Devletü't-Türkiyye diye anılır. Memlûkler, Moğolların Bağdad'ı işgali ile yıkılan Abbasî halifeliğini Kahire'de ihya edip İslâm dünyasında çok prestij kazandılar. Kimsenin yenemediği Moğolları yendiler. Memlûkler, Şah İsmail ile ittifak kurma hatasını işleyince, 1517'de Mısır Osmanlıların eline geçti. Yılda birkaç mahsul alınan Mısır, en zengin Osmanlı eyâleti idi. XVIII. asırda sömürgeci İngiliz ve Fransızlar gözünü Mısır'a dikti. Fransızlar, Napoleon kumandasında Mısır'ı işgale kalkıştı. Osmanlı ve İngiliz ordusu, Fransızları kovdu. Bu arada gönüllü olarak Kavala'dan Mısır'a gelen gönüllülerden Mehmed Ali talihin yardımıyla sivrilerek 1805 yılında Mısır Vâlisi oldu. Fransızların kışkırtmasıyla ayaklanıp, Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Böylece Mısır muhtariyet kazandı. Mısır vâlileri hıdiv adıyla Mehmed Ali Paşa'nın ailesinden tayin edilmeye başlandı. Aile Türk ise de, Rumelililere Arnavut demek adet olduğu için Mısır'da bu aile Elbânî (Arnavut) olarak bilinir. Mehmed Ali Paşa'nın büyük dedesinin Gümüşhane'den Kavala'ya göçmüş bir Türk olduğunu son Mısır melikesi sayılan Neslişah Sultan'dan işittim. Isyanı bir yana, Paşa, müspet bir şahsiyetti. Mısır'a çok hizmeti geçmiştir. İNGİLİZLER MISIR'A ÇÖREKLENİYOR Hindistan'ın eşiği sayılan ve Süveyş Kanalı'nın yapılmasıyla kıymeti artan Mısır'a, 93 Harbi bahanesiyle İngilizler yerleşti. Hıdiv ve bazı memurları yine İstanbul tayin ediyordu. Bu arada "Mısır Mısırlılarındır" slogan İngilizlere ayaklanan Urabî Paşa muvaffak olamadı. 1914'de harbe girilince İngilizler Mısır'ı ilhak etti. İstanbul'a sadık Abbas Hilmi Paşa'yı sürerek, aynı aileden Fuad'ı melik (kral) ünvanıyla başa geçirdi. Fuad, kendisine paşalık verilmediği için İstanbul'a kırgın idi. İngilizlerin maşası oldu. 1936'da ölünce yerine oğlu Faruk geçti. İran Şahı bunun kızkardeşi ile evliydi. Faruk, babasının Mısır'a sokmadığı sürgündeki Osmanlı hanedanı ferdlerine iltifat gösterdi. Yakışıklı, fakat zayıf karakterli Faruk sefih hayatı sebebiyle herkesin gözünden düştü. 1952'de İngilizler Mısır'ı terk etti. Aynı sene çıkan askerî ihtilal, Faruk'u tahtından etti. Faruk'un amcazâdesi ve Neslişah Sultan'ın zevcesi Prens Abdülmünim kral nâibi oldu. Faruk, 1965'de İtalya'da vefat etti. Başa geçen ihtilal lideri General Necib de ertesi sene arkadaşı Cemal Abdünnâsır tarafından devrildi. Nâsır, sosyalist bir idare kurdu ve memleketi Sovyet Rusya'nın peyki hâline getirdi. Müslümanları ezdi. Öldükten sonra yerine geçen Enverü's-Sâdât, Rusları Mısır'dan kovdu. Müslümanlara hürriyet verdi. İsrail ile sulh yaptığı bahanesiyle 1981'de bir resmî geçitte "İslâmcı" bir terörist tarafından öldürüldü/öldürtüldü. Yerine geçen Hüsnü Mübarek, o zamandan beri demir yumruğu ile memleketin başındadır. Binlerce sene Mısırlı olmayanların hüküm sürdüğü Mısır 1952'den beri Mısırlılar tarafından idare olunmaktadır ama halk Kavalalılar zamanındaki günleri çok aramaktadır.
09.02.2011
Kazanan <br> kızı alır!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
HAZIRLAYAN: Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr Alâaddin Kâsânî'nin müderrislik yaptığı Halep'teki Halâviyye Medresesi ve Camii. Bundan 9 asır evvel Semerkand'da Alâaddin isminde büyük bir fıkıh âlimi yaşardı. Çevresi kendisinden ilim öğrenmek ve fetvâ sormak isteyenlerle dolup taşardı. Bu âlimin yegâne çocuğu Fâtıma isminde bir kız idi. Bu kız sıradan bir çocuk değildi. Zekâsı ve çalışkanlığı babasının dikkatini çekti. O da kızını bir fıkıh âlimi olarak yetiştirdi. Fâtıma Hanım devrin büyük fıkıh âlimlerinden birisi oldu. Öyle ki babasının Tuhfetü'l-Fukahâ adlı meşhur eserini ezberledi. Babası, verdiği fetvâlarda kızının da imzasının bulunmasını isterdi. Fâtıma Hanım'ın yazısı da çok güzeldi. Çoğu zaman babasının verdiği fetvâları o yazardı. Aynı zamanda fevkalâde güzeldi. İffetine düşkün ve güzel ahlâk sahibiydi. Hanımlara ders ve fetvâ verirdi. ŞERH ETTİ, KIZINI NİKÂHLADI! Fâtıma Hanımın ilimdeki şöhretini, iffet, ahlâk ve güzelliğini işiten çok kimse kendisiyle evlenmek üzere tâlib oldu. Bunlar arasında bazı sultanlar ve şehzâdeler de vardı. Ancak Fâtıma Hanım'ın ne makamda, ne de yakışıklılıkta, ne altında, ne de ipekte gözü vardı. Evleneceği erkek için çok enteresan bir kıstas koydu. Babasının Tuhfe adındaki kitabını en güzel kim şerhederse, onunla evleneceğini söyledi. Bu vesileyle zamanın âlimleri Tuhfe'ye şerhler hazırlamaya koyuldular. Bu sayede çok kıymetli eserler yazıldığı için, Fâtıma Hanım'ın fıkıh ilmine çok hizmeti geçti. Bu şerh edenlerden birisi Türkistanlı fakir bir âlim olan Alâaddîn bin Mes'ûd Kâsânî idi. Kâsânî, aynı zamanda Alâaddin Semerkandî'nin de talebesiydi. Kâsânî, hocasının kitabını en güzel şerhederek imtihanı kazandı. Fâtıma Hanım ile evlenmeye muvaffak oldu. Fâtıma Hanım, bu kitabı mehr olarak kabul etti. Kâsânî için, "Şeraha Tuhfetehu, zevvece bintehu" (Tuhfe'sini şerhetti, kızını nikâhladı) sözü meşhurdur. Bu kitap Bedâyi diye bilinir. Hanefî mezhebinde yazılmış en kıymetli kitaplardan birisidir. O zamana kadar alışılmadık bir üslûp ve tertipte yazılmıştır. Fıkhî hükümlerin delilleri verilmiştir. Yedi cilttir. Kâsânî bu eserinden sonra çok itibar kazandı. Melikü'l-Ulemâ (Âlimlerin Sultanı) unvanı ile anılmaya başlandı. Başta Mutezile olmak üzere bid'at fırkalarına parlak zekâsıyla cevaplar verdi. ÜÇÜ İMZÂLAMADAN ASLÂ Fâtıma Hanım, Alâaddin Kâsânî ile evlendikten sonra üçü beraber oturmaya başladılar. Hanımı Fâtıma, evlendikten sonra da zevcinin fetvâlarına yardımcı olurdu. Kâsânî, müşkil hususlarda zevcesinin fikrini almadan fetvâ vermezdi. Fâtıma Hanım hüsn-i hattı ile fetvâyı yazar, ikisi şâhid olmak üzere üçü birden imzalayarak fetvâyı sorana verirlerdi. Baba Alâaddin Semerkandî 1144 tarihinde vefat etti. Kâsânî, zevcesiyle Konya'ya gitti. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mes'ud'dan itibar gördü. Fakat buradaki bazı âlimlerin hasedini çekince, sultan kendisini aynı zamanda damadı olan Zengî Atabeyleri'nden Nureddin Şehid'e elçi olarak gönderdi. Suriye, Mısır ve Irak'ın sultanı olarak Haleb'de müstakilen hüküm süren Nureddin Şehid, Kâsânî'yi itibar gösterdi. Onu Halâviyye Medresesi'ne müderris tayin eyledi. Böylece karı-koca Haleb'e taşınmış oldu. Nureddin Şehid, Kâsânî ailesine çok hürmet etti. Her ikisini de sık sık saraya aldırıp mühim işlerinde istişare ederdi. Saraylı hanımlar da Fâtıma Hanım'ın sohbetini dinlemek için birbirleriyle yarışırdı. HOCAMIN KIZI BÖYLE İSTİYOR Haleb'de ne kadar itibar görürlerse görsünler, Kâsânî ailesi memleketlerini özlediler. Haleb'den ayrılmak üzere Nureddin Şehîd'e arz ettiler. Nureddin Şehid gitmemeleri için ısrar etti ise de, "Hocamın kızı dönmek istiyor" diye özür beyan etti. Alâaddin Kâsânî, hocasının hatırını sayarak zevcesinin bir dediğini iki etmezdi. Bunun üzerine Nureddin Şehid, kaleyi içeriden fethetmek üzere Fâtıma Hanım'a saraylı bir hanımı ricacı gönderdi. Fâtıma Hanım bu ricayı kıramayarak Haleb'de kalmaya razı oldu. İlim, iffet, ahlâk ve güzelliği kadar, cömertliği de bol olan Fâtıma Hanım, kolundaki bilezikleri satarak, Halâviyye Medresesi imâretinde fakirlere her ramazan gecesi iftar verme âdetini başlatmıştır. Fâtıma Hanım'ın fıkıh ve hadis sahasında eserleri de vardır. Mahmud adında bir oğulları oldu. Karı-koca onu da bir âlim olarak yetiştirdiler. Fâtıma Hanım Haleb'de vefat etti. Zevci Alâeddin Kâsânî de çok geçmeden 1191 senesinde fâni dünyayı terk etti. İkisi, Haleb'de Burrü's-Sâlihîn kabristanında yan yana yatmaktadırlar. Halk arasında bu iki kabir "Kabrü'l-Mer'e ve Zevcihâ" (Hanım'ın ve Zevcinin Mezarı) diye bilinir ve ziyaret olunur.
16.02.2011
Dünya Müslümanlarının müşterek parolası: Ezan
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Câmilerde cemaatle namaz kılınırken müezzinlerin pirleri olarak Bilâl Habeşî'yi hayırla anmaları âdet olmuştur. Bazı câmilerde âmâ sahâbi Abdullah ibni Ümmi Mektûm da zikredilir. Ama Hazret-i Peygamber'in bir müezzini daha vardı ki, nedense ismini pek kimse bilmez ve anmaz. O da Ebû Mahzûre'dir. Ebû Mahzûre'nin enteresan bir de hikâyesi vardır. ŞANINI YÜKSELTMEDİK Mİ? Ezan, dünya Müslümanlarını câmiye davet eden müşterek bir paroladır. Yüksek bir yerde her namaz vakti girdiğinde Arapça olarak okunur. Hazret-i Peygamber tarafından şimdiki sözleriyle okunması emrolunmuştu. Tarihte ilk ve son defa ezanın aslına uygun olarak Arapça okunması 1932'de Türkiye'de yasaklanmış; Müslümanları derin infiale uğratan bu yasak 1950 senesinde son bulmuştu. Enteresandır ki, batıya doğru her meridyen aşıldıkça namaz vakti 4 dakika (28 km) ileri gittiğinden, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunur. Yeryüzünün her yerinde her an ezan işitilir ve Hazret-i Peygamber'in ismi anılır. Böylece Kur'an-ı kerimde Hazret-i Peygamber'e hitaben söylenen "Senin şânını yüceltmedik mi?" sözünün hakikati ortaya çıkar. Ezan okunduğu zaman, müsait olanlar câmiye gider. Özrü sebebiyle gidemeyecek olanlar ezanı hürmetle dinler ve cümlelerini tekrar eder. Hazret-i Ebû Bekr, ezan okunurken, Hazret-i Peygamber'in ismini işitince, iki başparmağının tırnağını öpüp gözlerine sürdü. "Niye böyle yaptın?" buyurulunca, "Senin mübârek isminle bereketlenmek için Yâ Resûlallah" dedi. Hazret-i Peygamber bu sözü beğendi ve "Güzel yaptın. Böyle yapan, göz ağrısı çekmez" buyurdu. Namazla niyazla alâkası bulunmayanların bile ezana hürmet etmesi bir gelenek olmuştur. NE GÜZEL SESİN VAR! Hazret-i Peygamber'in dört müezzini vardı: Bilâl Habeşî, İbni Ümmi Mektûm, Sa'd bin Âbid Kurezî ve Ebû Mahzûre Evs bin Mi'yer Cümahî Mekkî. Sa'd Kubâ'da ezan vermiştir. Bilâl ezanda terci etmez, yani sesini alçaltıp yükseltmezdi. Kaamette tekbirleri ikişer, hayye ale's-salâh ve hayye ale'l-felâh'ları birer kere okurdu. Ebû Mahzûre ezanda terci yapar, kaamette tekbirleri dörder, hayye ale's-salâh ve hayye ale'l-felâh'ları ikişer kere okurdu. İmam Ebû Hanîfe ve Irak âlimleri Bilâl'in ezanı ve Ebû Mahzûre'nin kaameti ile, İmam Şâfiî ve Mekke âlimleri Ebû Mahzûre'nin ezanı ve Bilâl'in kaameti ile, İmam Ahmed bin Hanbel, Bilâl'in ezan ve kaameti ile amel ettiler. İmam Mâlik tekbirde ve kaamette hayye ale's-salah ve hayye ale'l-felâh'ları ikişer kere söylerdi. Hanefîlerin kaamette itibar ettikleri Ebû Mahzûre, İslâmiyet ile Mekke-i Mükerreme'nin fethedildiği sene tanıştı. O sene Resûl-i Ekrem Tâif Muhasarasından Ci'râne'ye dönüyordu. Namaz vakti gelince müezzin ezan okumaya başladı. O zamanlar Resûlullah'a karşı büyük bir kin ve düşmanlık besleyen Ebû Mahzûre ile Kureyşli on genç ezan sesini işitince bir yere gizlendiler ve alaylı bir şekilde müezzini taklit ederek yüksek sesle ezan okudular. İçlerinden birinin güzel sesli olduğunu fark eden Hazret-i Peygamber onları yanına çağırttı ve kendilerine birer birer ezan okuttu. En son okuyan Ebû Mahzûre'nin sesini çok beğenerek ona ezanı öğretti. Daha sonra namaz vakti gelince elini başına koyup alnını okşadı ve ezan okumasını emretti. Ebû Mahzûre bu emri isteksiz bir şekilde yerine getirdikten sonra Hazret-i Peygamber ona bir miktar gümüş para verdi ve kendisine dua etti. Gönlü İslâmiyet'e ısınan Ebû Mahzûre orada Müslüman oldu ve Hazret-i Peygamber'den kendisini Mekke'deki Harem-i Şerif'e müezzin yapmasını istedi. Bu arzusunu kabul eden Hazret-i Peygamber, Mekke Valisi Attâb bin Esîd'e gitmesini ve yeni vazifesini ona bildirmesini söyledi. Ebû Mahzûre, Resûl-i Ekrem'in Mekke'den ayrılmasına kadar Kâbe'de Bilâl-i Habeşî ile birlikte ezan okudu. Resûlullah'ın okşadığı alnına düşen saçları hiç kestirmedi. 59 senesinde vefatına kadar Mekke'de müezzinlik yaptı. Kendisinden sonra Mescid-i Haram müezzinliğini oğlu ve torunları yüzyıllarca devam ettirmişlerdir. Kureyş'in nesebini çok iyi bilen Ebû Mahzûre'den hadîs-i şerifler rivâyet olunmuştur. Ezan ve kaamet hakkındaki rivayeti pek meşhurdur. Hanefî Müslümanlar bununla amel etmiştir. Ca'ferîlerde ezan okunurken iki defa (Eşhedü enne Muhammeder Resulullah) dedikten sonra iki defa (Eşhedü enne Aliyyen Veliyyullah) denir. (Şehâdet ederim ki Ali Allah'ın velîsidir) demektir. (Hayye ale'l-felâh) dedikten sonra iki defa (Hayya alâ hayri'l amel) denir. (Haydin en hayırlı amele) demektir. Bunun Hazret-i Peygamber zamanında okunduğuna, Hazreti Ömer tarafından kaldırıldığına inanırlar. Ayrıca sabah ezanında (Essalâtü hayrün minen-nevm) demezler. Kaamet okunurken de ezanda ilk okunan (Allâhu Ekber) cümleleri iki defa; ezanın sonundaki (Lâ ilâhe illallah) cümlesi de bir defa okunur. (Hayye alâ hayri'l amel) cümlesinden sonra iki defa (Kad kaameti's-salâh) cümlesi okunur...
23.02.2011
Tahtını kaybettiğini Bursa kaplıcalarında öğrendi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Arapça öğrenmeye ilk defa Türk-Libya Uhuvvet (Kardeşlik) Cemiyeti'nde başlamıştım. Cemiyet Libya Melikliği zamanında kurulmuş; o zaman başta olan Kaddafi'yi tanımamıştı. Salonunda asılı melikin büyük resmi garibime giderdi. Şimdi ne o cemiyet kaldı, ne de binası... Bİ-HÜRMETİ DURUGUT BÂŞÂ! Libya, Osmanlı Devleti'nin Trablusgarb (Tripoli) ve Bingazi eyaletiydi. Trablus batıda, Bingazi doğudadır. Libya, memleketin antik çağdaki ismidir. Ekserisi çöl olan ülkede az nüfus yaşar. Bir de güneyde Fizan vardı ki, umumiyetle siyasî muhaliflerin sürgün yeriydi. Sürgün derken, sürgün edilen şahıs bir memuriyete tayin edilip maaşını alır, evinde yatardı. Libya'da Osmanlı hâkimiyeti 360 seneden fazladır. Osmanlılar gelmeseydi, Libya İspanyol hâkimiyetine girer; belki de halkı o zaman Maltalılar gibi Arapça konuşan Katolikler olurdu. Beldenin fatihi Turgut Reis, Malta'da şehid düşmüş, na'şı Trablusgarb'a getirilmiştir. Beldeye gelen vâliler ilk önce türbeyi ziyaret edip dua ederdi. Trablus halkı da "Durugut Bâşâ"ya veli muamelesi yapar. Osmanlı izlerini silmek isteyen Kaddâfî, na'şı Türkiye'ye göndermeyi çok istedi. Bizde de bazı akıllılar alkış verdi ama çok şükür tahakkuk etmedi. Osmanlılar, Zenci Afrika'yı da buradan idare ederdi. Garp Ocakları denen Cezayir, Tunus ve Libya merkeze uzak olduğu için, Bâbıâli imtiyazlı idareyi tercih etmiştir. Libya'nın Osmanlı hazinesine katkısı yoktu. Aksine merkezden tahsisat giderdi. Ama Akdeniz hâkimiyeti bakımından stratejik ehemmiyeti vardı. Akdeniz'de Osmanlı hâkimiyeti Garb Ocakları'nın desteği ile uzun müddet devam edebilmiştir. Garp Ocakları'nda beylerbeylerinin maiyetinde Anadolu'dan getirilmiş askerler ve yeniçeriler vardı. Bunlar zamanla idareye el koydu. 1603'ten itibaren kendi aralarından seçtikleri bir ağayı dayı adıyla başa geçirdi. Trablusgarb, 1711'de Türk asıllı Karamanlı hânedanının elinde irsî bir beylik hâline geldi. Gerektiğinde donanmasıyla Osmanlı Devleti'ne yardım ederdi. Zamanla malî bakımdan zayıfladı. İç mücadeleler de eklenince, ecnebiler Libya'nın iç işlerine müdahaleye kalkıştı. Fransa 1830'da Cezâyir'i işgâl etti. İstanbul, az sonra akıbetinden endişelendiği Trablusgarb ve Tunus'a bir donanma göndererek imtiyazlarını kaldırdı. Doğrudan merkeze bağladı. Bu hâdise, sıranın kendisine geleceğini anlayan Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa'nın isyanına yol açtı. AFRİKA'DAKİ SON VATAN TOPRAĞI 1860'da kurulan İtalya, İngiltere, Fransa gibi sömürgeci devletlere bakıp gözünü burnunun dibindeki Libya'ya dikti. 1911'de de işgal etti. İttihatçılar, başa geçince kendilerinden olmayanları ordudan atmış; Libya'da da 4000 asker kalmıştı. Balkan Harbi çıkınca Bâbıâli Afrika'daki son vatan toprağını müdafaa edemeyeceğini anladı. 1912 Uşi Muahedesi ile vezirlerden bir saltanat nâibi tayin etmek şartıyla Libya'yı İtalyanlara bıraktı. Ancak halk dağlara çıkıp mücadeleye devam etti. Başlarında Sünûsî tarikati şeyhi Seyyid Ahmed vardı. Şeyh Ahmed, el-Hükûmetü's-Senûsiyyeti'l-Celîle adıyla imzaladığı beyannâmeler neşretti ve böylece Libya'da müstakil bir hükûmet kurmuş oldu. İtalya, Cihan Harbi'nde müttefiklerin yanında harbe girince, Şehzâde Osman Fuad Efendi kumandasında bir birlik mücahidlere yardım etmek üzere Libya'ya çıktı. Mondros Mütarekesi'ne kadar mücadele sürdü. Ama sonunda şehzâde esir düştü. İttihatçılar, Ahmed Sünûsî'yi Mısır'a hücuma zorladılar. Halbuki Mısır, Libya'nın yegâne dışarı açılan kapısı ve İngilizler de İtalyan işgaline karşıydı. Şeyh Ahmed zorlamalara dayanamayarak Mısır'a saldırdı. Bu, Libya'nın felâketi oldu. Şeyh Ahmed İstanbul'a kaçmak zorunda kaldı. Burada çok itibar gördü. Tahta çıkan Sultan Vahîdeddin'e kılıç kuşandırdı. Sonra Ankara'ya geçti. Mustafa Kemal Paşa, dünya Müslümanlarının alâkasını çekmeye vasıta olmak üzere bu büyük İslâm mücahidini yanına aldı. Türkiye, 1923 Lozan Muahedesi ile Libya üzerindeki haklarından vazgeçti. Şeyh Ahmed Hicaz'a giderek 1933'te vefat etti. TAHTI BOŞ BIRAKMAMALI İtalyanlar binlerce sivili öldürdükleri halde Libya'nın bütününde senelerce hâkimiyet kuramadılar. Ömer Muhtar gibi kahramanların mücadelesi onları engelledi. Mussolini başa geçince orijinal bir usul buldu: Vahalara baskın yapıp, kabile reislerini kaçırılıyor; tayyarelere bindirilip kabilesinin bulunduğu mıntıkaya atılıyordu. Bu usul halkı yıldırmaya yetti. İtalya, Libya'yı umumiyetle sert, bazen merhametli askerî valilerle idare etti. İslâm hukuku ve mahkemelere dokunmadı. Mahallî geleneklere ilişmedi. Hatta hazırladığı kanunların, beldenin mezhebi olan Mâlikî fıkhına uygun olmasına dikkat ederdi. II. Cihan Harbi'nde mağlup olan İtalyanlar 1943'te Libya'dan çıkarıldı. Trablus ve Bingazi'de İngiliz, Fizan'da Fransız hâkimiyeti kuruldu. 1951 senesinde Libya istiklâlini kazandı. Şeyh Ahmed Sünûsî'nin yeğeni İdris (1889-1983) melik oldu. Türkiye ile iyi münasebetler kuruldu. Halk Türkleri çok severdi. Libya'da Türkiye'ye katılmayı müdafaa eden parti bile vardı. Sünûsî tarikatine mensup Derneli bir kuloğlu ailesinden olan ve İstanbul'da mülkiyeyi bitiren kaymakam Sadullah Bey, 1949'dan 1952 senesine kadar o zaman tam müstakil olmayan Emir İdris'in isteğiyle Libya başbakanlığı yaptı. Gazeteci Orhan Koloğlu'nun babasıdır. Melik İdris 1969 senesinde Bursa kaplıcalarında iken, 27 yaşındaki genç bir subay Muammer Kaddâfî darbe yaparak iktidarı eline aldı. Memlekette sosyalist bir diktatörlük kurdu. Melik İdris, Kâhire'de yaşadı. Yakın tarihin en eksantrik şahıslarından olan darbeci albay, Hâricî mezhebinde bir kabiledendir. Kaddâfî, kan fışkırtan demektir. Annesi hakkında da çeşitli iddialar vardır. Annesinin Yahudi olduğu; Albert Berizusi (1915-1943) adlı Fransız pilottan hâmile iken Kaddafi'nin babasına kaçtığı söylenir. Zengin petrol servetine güvenip sağa sola kafa tutan Kaddâfî, sonunda Amerika'ya boyun eğdi. 1990'larda Rus nüfuzundan kurtulan Orta Doğu'yu Amerika Avrupa'nın eline bırakacağa benzemiyor.
02.03.2011
Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hindistan'a Müslümanlığı X. asırda Gazne Türkleri götürdü. O zamandan itibaren XIX. asırdaki İngiliz işgaline gelinceye kadar bu kıtayı asırlarca Türk asıllı hanedanlar idare etti. Bu Müslüman Türk devletlerinden birisi de Kutubşahlardır. Taht şehri Delhi'deki en eski eserler ve dünyanın en zarif ve yüksek minarelerinden Kutub Minar bunlardan kalmadır. Sultanları köle asıllıdır. Tıpkı Mısır'daki Memlûkler gibi liyakat ve talihleri yardımıyla sultan olurlardı. Bunların en meşhurlarından birisi de İltutmuş'tur. Yerine geçen kızı Râziye Begüm ise Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarıdır. Begüm, bey kelimesinin müennesidir. Hindistan'da hükümdar ailesinden hanımlar için kullanılır. "Oğullarımdan üstündür!" İltutmuş'un ömrü seferlerde geçti. Ehl-i sünneti Bâtınî cereyanlara karşı korudu. Cengiz Han tehlikesini Hindistan'a sokmadı. 1236 senesinde seferde vefat etti. Oğulları bulunduğu halde, cesaretine şahit olduğu ve âdet hilafına evlendirmediği kızı Râziye'yi yerine vasiyet etti. Vezirler, bir kadının ordu kumandanı olamayacağı, kadınlarla erkeklerin beraber yaşamasını engelleyen din prensipleri çerçevesinde Râziye'nin halkça hüsnü kabul görmeyeceğini söyleyerek itiraz ettiler. Hazret-i Peygamber'in "Devletin başına bir kadını geçiren millet iflah olmaz" sözünü hatırlattılar. Ancak İltutmuş dinlemedi. "Benim oğullarım zevklerine düşkündür. Hiçbirisinde memleket idare edecek kabiliyet yoktur. Râziye kadındır ama zekâ ve basiret bakımından biraderlerinin hepsinden üstündür" dedi. 1236'da İltutmuş vefat edince vezirler Râziye'yi başa getirmek istemedi. İltutmuş'un oğlu Firuzşah'ı sultan yaptı. Firuzşah, nâzik, cömert, fakat fevkalâde müsrif idi. Fil üzerinde sokaklardan geçerken sağa sola altın saçardı. Vezirlerin nasihatlerine kulak asmadı. Firuzşah'ın annesi, oğlunun saltanatını garantiye almak için İltutmuş'un Râziye ile aynı anneden doğan oğlu Kutbeddin'i öldürttü. Râziye'yi de öldürtecekken, galeyana gelen halk ve bazı beyler sarayı kuşatıp sultanın annesini tevkif etti. Bu buhrandan istifade eden Râziye, memleketi sadece kendisinin kurtaracağına dair vezirleri inandırarak tahta geçti. İlk işi, Firuzşah ve annesini öldürtmek oldu. Tahta çıkar çıkmaz bir Bâtınî isyanı ile karşılandı. Şiîlerin aşırılarından olan isyancılar Delhi'deki meşhur Cuma Mescidi'ni basıp Müslümanları katle cüret etmişti. Râziye Begüm usta siyasetiyle bizzat harekete geçip isyanı bastırmaya muvaffak oldu. Ancak beylerin bir kısmı kendisini tanımamakta direniyordu. Râziye Begüm ordusuyla bunların üzerine yürüyüp hepsine boyun eğdirdi. Böylece Hindistan'daki mahallî hükümdarlar Râziye Begüm'e itaat etti. Râziye Begüm bu defa Hinduların kuşattığı Bedenpur üzerine yürüdü. Hinduları yenip buradaki Müslümanları kurtardı. Sonra karışıklıklar çıkan Guvalyor üzerine yürüdü. Sükûnu sağladı. Râziye Begüm tahtını sağlama alabilmek için mühim mevkilere kendisine yakın gördüğü kişileri getirdi. Habeş asıllı imrahor Yakut, melikenin en yakını hâline geldi. Bu ise memnuniyetsizliği arttırdı. Üstelik beyler, kadın elbiseleri giymediği, erkek gibi cüppe giyip yüzü açık bir şekilde file binerek halkın arasında dolaştığı için Râziye Begüm'ü tenkid ediyorlardı. Çölde son yemek Bu sebeple kendisine karşı muhalefet giderek yayıldı. Râziye Begüm, muhaliflerinden bazılarına makam ve mevki vererek aralarındaki iş birliğini önleyeceğini zannettiyse de yanıldı. 1240 senesinde Türk beyleri ayaklanarak Yakut'u öldürdü. Râziye Begüm de tevkif edilerek bir kaleye hapsolundu. Yerine kardeşi Behramşah geçirildi. Râziye Begüm bir çare düşündü. Kalede tutuklu iken, güzelliğiyle tesiri altına aldığı beylerin ileri gelenlerinden Melik Altunay ile evlendi. Kocasının birliklerine halktan topladığı gönüllüleri de katarak Delhi'ye yürüdü. Ancak yenildi. Kocası öldü. Birlikleri kendisini terk etti. Kihtel yakınlarında sahrada tek başına yorgun, aç ve susuz bir hâle düştü. Hindu bir köylüden ekmek istedi. Sonra da yorgunluğun tesiriyle uyuyakaldı. Üzerindeki kıymetli elbiselere tamah eden köylü, Râziye Begüm'ü öldürüp bir tarlaya gömdü. Sonradan vaziyet anlaşıldı. Cesedi teşhis edilip dinî merasimle tekrar aynı yere gömüldü. Saltanatı 4 sene sürdü. 31 yaşındaydı. Oğlu Seyyid, seneler sonra 1299'da annesinin tahtını iddia ettiyse de muvaffak olamadı. 6 asır sonra Râziye'nin tahtına yine bir kadın oturdu: Kraliçe Viktorya. ŞİRİN-İ DEHLEVİ Râziye Begüm, Hindistan'ın en mühim hükümdarlarından olduğu gibi, Türk-İslâm tarihinin de en enteresan şahsiyetlerinden birisidir. Küçük yaşta tahta çıkan hükümdarlara nâibelik yapan anneleri sayılmazsa, Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarıdır. Tarihçiler iyi bir tahsil gördüğünü, güzel Kur'an-ı kerim okuduğunu söyler. Âlimleri hoş tutar, cömert ve adaletli bir hükümdardı. Şirin-i Dehlevî mahlasıyla Farsça yazdığı güzel şiirleri vardır. Bir tarihçi "Fakat yaradılışta erkeklerin hesabından nasibini almamıştı. Bu sebeple müstesna sıfatları ona fayda vermedi" der. Saltanatının son zamanlarında tam bir erkek hüviyetine bürünmüştü. Yay kuşanır, ata biner, erkek kıyafetleri giyip yüzünü örtmezdi. Fil üzerinde halkın arasına çıkar, toplantılara katılırdı. Halbuki hükümdarların asker ve halk içine çıkıp yüzünü fazla göstermesi hoş karşılanmazdı. Râziye Begüm, demir yumrukla tahtını bir müddet daha elde tutabildi. Saltanatını babasından yâdigâr Türk beylerine dayandıracak yerde, Habeş asıllı köleleri tercih etti. Bunları mühim makamlara getirdi. Güç sahibi beyleri küstürdü, hatta düşman etti. Bu, en büyük hatasıdır. Bedelini tahtını, hatta hayatını kaybederek ödedi. RAZİYE BEGÜM VE KUTUB MİNAR Hindistan'ın en mühim hükümdarlarından biri olan Raziye Begüm,?Türk-İslâm tarihinin de en enteresan şahsiyetlerindendir.?Dünyanın en zarif ve yüksek minarelerinden biri olan Kutub Minar ise, Kutubşahlar'dan kalan çok önemli bir eserdir.
09.03.2011
Kekeme Kral'ın son zaferi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Geçenlerde Oscar mükâfatları dağıtıldı. Bizde Zoraki Kral gibi garip bir isimle oynatılan The King's Speech (Kralın Konuşması) adlı film beğenildi ve hayli mükâfat aldı. Film İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in babası Kral VI. George'un çektiği konuşma zorluğu ile mücadelesini anlatıyor. Abdullah Gül'ün bile daha vizyona girmeden filmi seyrettiği söylendi. Colin Firth'ün usta oyunculuğu filmin kıymetini daha da arttırmış. Rivayete göre kraliçe de filmi beğenmiş. Başrol oyuncusuna "sir" unvanı vereceği konuşuluyor. Filmde müsbet bir kral portresi çizilmiş. Galiba dünyada bizden başka monarşi aleyhdarı pek kalmadı. II. Cihan Harbi sırasında hükümdarlık yapan VI. George, bu buhranlı zamanda mazbut yaşantısı ve sağlam şahsiyeti ile hem millî birliği temine, hem de monarşinin itibarını korumaya muvaffak olmuştur. SEVDİĞİM KADIN OLMADAN ASLA! İngiltere'nin I. Cihan Harbi sırasındaki hükümdarı V. George'un 5 oğlundan 2.'sidir. Hiç beklenmedik bir zamanda kendini tahtta buluvermiştir. 1936'da V. George vefat edince, oğlu Galler Prensi David, VIII. Edward adıyla tahta geçti. Yeni kral babasının aksine, dedesi VII. Edward gibi uçarı ve çapkın idi. İki kocadan dul Amerikalı Wallis Warfield Simpson'a âşık oldu. Beraberce Nahlin yatına binip Akdeniz gezisine çıktılar. İstanbul'a uğrayıp, Atatürk'ü ziyaret ettiler. Ancak ailesi ve hükümet kralın evliliğine karşı çıktı. Kraliyet ailesi ferdleri hükümdardan, 25 yaşını geçmişlerse evlenirken parlamentodan izin almaya mecburdur. Kral, aynı zamanda Anglikan Kilisesi'nin başı olduğu için, parlamento izni vermedi. İki kocası hayatta bulunan bir dul ile evlenmesi kilise prensiplerine aykırıydı. Ama asıl sebep kralın mesuliyetsiz tavırları, daha da mühimi o günlerde yükselişi endişeyle takip edilen Hitler'e sempati duymasıydı. Kral şaşılacak bir şey yaptı. 10 ay kaldığı tahttan feragat etti. Bunu "Sevdiğim kadının yardımı ve desteği olmadan krallık vazifesinin ağır mesuliyetini yüklenemeyeceğimi anlamış bulunuyorum" mealindeki meşhur konuşmasıyla radyodan duyurdu. Eski kral, yeni hayatını Fransa'da sürgünde devam ettirecekti. Ailesi kendisiyle bir daha görüşmemeyi tercih etti. Ama yeni kral, kendi cebinden ağabeyine geçinebilmesi için yüklü bir tahsisat ödedi. Kendisi 1972, karısı 1986 senesinde öldü. 1936 "Üç Kral Yılı" olarak tarihe geçti. Bizde de 1876 yılı böyledir. İYİ BİR HALKIM VAR Kralın kardeşi York Dükü Berthie (Albert), VI. George adıyla tahta çıktı. Ancak o abisine değil, mazbutluğu ve geleneklere bağlılığıyla babasına benzerdi. Mütevazı ve sadeydi. Şık giyinirdi. Bir kontun sevimli kızı Elizabeth ile evlenmişti. Mutlu evliliğinde Elizabeth ve Margaret adında iki kızı vardı. Bu hâliyle İngilizlerin görmek istedikleri ideal aile tipini hakkıyla temsil ediyordu. I. Cihan Harbi'ne katılıp donanma ve hava kuvvetlerinde savaşmıştı. Cambridge'de ekonomi okumuştu. Sportmendi. Kekemeliği sebebiyle kalabalığa girmekten bile çekinen kral şimdi kendisini korkunç bir kâbusun içinde bulmuştu. Taç giyme merasimini güç belâ atlattı. Bu arada Avrupa'da harb rüzgârları esiyordu. Kral bir yandan Amerika'yla dostluk kurdu. Bir yandan da Almanya'yı yatıştırmaya çalıştı. Güçlü kişileri hükümete getirdi, politikalarına arka çıktı. Nihayet korkulan oldu. İngiltere Hitler'e karşı harbe girdi. Harb sıkıntılarına kraliyet ailesi de iştirak etti. Londra bombalandığında sarayın yarısı yıkıldı. Kraliçe, "Şimdi halkın yüzüne rahatça bakabilirim" dedi. Kral'a ailesini Kanada'ya göndermesi tavsiye edildiğinde reddetti. Ancak hazinedeki altın külçeleri harb müddetince saklanmak üzere Kanada'ya yollandı. Almanlar Kral'ı öldürüp, sürgündeki ağabeyini tekrar tahta çıkarmaya uğraştıysa da beceremedi. Harb esnasında kral İngiliz halkının sembolü oldu. Çeşitli cepheleri gezdi. Bombalanmış sokakları gezerken halk "İyi bir kralımız olduğu için Allaha şükür" diye tezahürat yapınca, "İyi bir halkım olduğu için Allah'a şükür!" cevabını verdi. Saray tasarruf yapıyor; prensesler Kızılhaç'ta çalışıyordu. Sonradan Prenses Elizabeth ile evlenecek olan Prens Philip de İngiliz donanmasında yüzbaşı olarak savaşıyordu. İMPARATORLUĞUN MEZARCISI Nihayet harb bitti. İngiltere galip; ama bitkin haldeydi. Amerika'nın başrol oynayacağı Yeni Dünya düzeninde artık sömürgelere yer yoktu. "İmparatorluğun Mezarcısı" pozisyonuna düşen Kral'ın karizması bu sömürgelerin barış yoluyla istiklâlini elde etmesi ve ana vatanla irtibatını sürdürmesini sağladı. Memleketin kalkınması için uğraştı. Salahiyetlerini aşmayarak halkın bir kat daha hürmetini kazandı. Prenses Elizabeth, 1947'de Yunan Prensi Phillip ile evlendi. Phillip aslında Danimarka hanedanından, ama Alman-İngiliz kanındandı. Kralın akrabası idi. Kraliyet ailesi de zaten Alman asıllıydı. Ertesi sene Prens Charles doğdu. Böylece büyükbaba olan kralın mutluluğu uzun sürmedi. Sağlığı bozuldu. Kanser bütün vücudunu sarmıştı. Kekemeliğine iyi geleceği söylendiği için çok sigara içen kralın akciğerleri bitmişti. Dış seyahatlere artık tahtın vârisi olan kızını gönderiyordu. Anne Kraliçe Mary'nin vefatından birkaç ay sonra kral 1952'de uykusunda vefat etti. 57 yaşındaydı. Kocasıyla Kenya'da resmî seyahatte Prenses Elizabeth'e haberi getiren hizmetli "Kral öldü. Yaşasın kraliçe!" demeyi ihmal etmedi. Kral'ın cenazesine soğuğa rağmen 300 bin kişi katıldı. İngiliz halkı iyi yürekli krallarının arkasından gözyaşı döktü. Ağabeyi eski kral da yıllar sonra cenaze merasimi için ülkesine döndü. Enteresanı şu ki, sağlığında İngiliz monarşisine itibar kazandıran Kral'ın kekemeliği bile film konusu olup bazılarına para ve şöhret kazandırmaya devam ediyor.
16.03.2011
Adalet Dairesi'nin içi ve dışı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Seneler evvel Erdal İnönü başbakan yardımcısı sıfatıyla Strasburg'a gitmişti. Kendisine Türkiye'de devletin dayandığı temel prensibi sordular. Adalet demeye dili varmadı ya da varamadı. Laiklik gibi sözler geveledi. Herkes şaşırdı. Bazısı güldü. ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR Her aklı başında cemiyette adalet yüksek bir ideal olarak görülür. Âdiller övülür. Zâlimler kötülenir, ilahî cezayla tehdit edilir. Hazret-i Peygamber'in "Bir saat adaletle hükmetmek; kırk yıl nafile ibadetten hayırlıdır" sözü meşhurdur. "Hazret-i Ömer'in Adaleti" darbımesel olmuştur. Hele onun "Adalet mülkün temelidir" (el-Adlü esâsü'l-mülk) sözü bir şiar olarak vurgulanır. Buradaki mülk, yalnızca bildiğimiz mülkü değil, öncelikle devleti ifade eder. Halk arasında "Küfr devam eder; zulüm devam etmez!" (el-Mülkü yebkâ bil-küfri ve lâ yebkâ biz-zulm) derler. Bu söz "Halkı zâlim olmadıkça Allah bir yeri helâk etmez" meâlindeki Kur'an âyetine dayanır. Kur'an-ı kerim, aynı zamanda bir devlet reisi bulunan Hazret-i Peygamber'e "Rabbinden vahyolunana uy!" diye hitap ederek hukuk devleti prensibine işaret eder. Söz ve fiilleri Kur'an ile beraber bizzat din ve hukukun kaynağı olduğu halde, kendisine indirilen hükümlere uymakla mükellef kılınmıştır. Sonra gelen devlet reislerinin hukuka uyması haydi haydi mecburîdir. Adalet böyle tecelli eder. Adalet "kendi mülkünde olanı kullanmaktır". Zıddı zulüm, yani başkasının malına, mülküne, hakkına tecavüzdür. Bir âmir, bir hâkim, memleketi idare için konulmuş kanunların, kaidelerin, sınırların içinde hareket ederse adaletli davranmış olur. Devlet reisi hukukun hüküm koymadığı hususlarda serbesttir. Ancak burada da keyfî davranamaz. Umumun menfaatini gözetecektir. Mecelle der ki: "Teb'a üzerine tasarruf maslahata bağlıdır". Hükümdara, Avrupa'da krala tanınan sınırsız salâhiyetler tanınmamıştır. "Kral hatâ yapmaz!" prensibi de kabul edilmemiştir. Halife hata yapabilir. Gerekirse icraatından mesul olur. Zira halifenin, hukuka uymakta diğer ferdlerden farkı yoktur. Hukuka uymayan halife meşruluğunu kaybeder, azli gerekir. Müslüman âlimler, hükümdara nasihat vermek üzere siyasetnâmeler yazmıştır. Hepsinde de şu misal verilir: "Ordusuz devlet olmaz. Hazinesiz ordu olmaz. Teb'asız hazine olmaz. Adaletsiz teb'a olmaz". Tekerleme gibi bu söz zincirine Adalet Dairesi adı verilir. Pers mitolojisinde de geçen bu prensip, aynı zamanda Aristo'nun Büyük İskender'e nasihatidir. X. asırda yazılmış Kutadgu Bilig'de der ki: "Memleketi elde tutmak için ordu lâzımdır. Asker beslemek için de mala ihtiyaç vardır. Mal elde etmek için halkın zengin olması gerekir. Halkın zengin olması için de doğru kanunlar lâzımdır. Biri ihmal edilirse dördü de kalır. Dördü ihmal edilirse devlet çözülmeye yüz tutar." XI. asırdan kalma Kâbusnâme'de şöyle anlatılır: "Dünyanın düzeni hükümdarın sözünün geçmesi iledir. Sözün geçmesi siyasetsiz olmaz. Siyaset askersiz olmaz. Asker teb'asız olmaz. Zira mal teb'a ile elde edilir. Teb'anın şenliği ise adaletle olur." Kâbusnâme'de Şark hükümdarlarının eğlencelerine dair pasajları diline dolayan zamanenin "düayen" tarihçileri biraz da bundan bahsetmelidir. KORKULUĞU DEVLET OLAN BOSTAN Adalet Dairesi'nin Arapçası daha tantanalıdır: ed-Devletü sultânün tuhyâ bihi's-sünne; es-Sünnetü siyâsetün yesûsühe'l-melik, el-Melikü râün ya'dudühü'l-ceyş; el-Ceyşü a'vânün yekfilühümü'l-mâl; el-Mâlü rızkun tecmeahu'r-raiyye; er-Raiyyetü abîdün yeteabbedühümü'l-adl; el-Adlü me'lûfün ve hüve salâhü'l-âlem; el-Âlemü büstânün siyâcetü'd-devle. Mânâsı takriben şöyledir: Devlet, sünneti ihya eden bir güçtür. Sünnet, esası padişah olan bir siyasettir. Padişah, askerin yardım ettiği bir çobandır. Asker, malı koruyan yardımcılardır. Mal, halkın topladığı bir rızıktır. Halk, adaletle itaat eden kullardır. Adalet dünyaya barış getiren bir dosttur. Dünya, korkuluğu devlet olan bir bostandır. Osmanlı âlimi Kınalızâde Ali Efendi bu daireyi şöyle verir: "Adldir mûcib-i salâh-ı cihân. Cihân bir bağdır, duvarı devlet. Devletin nâzımı şeriatdir. Şeriate olamaz hiç hâris illâ melik. Melik zapteylemez illâ leşker. Leşkeri cem edemez illâ mal. Malı cem eyleyen raiyyetdir. Raiyyeti kul eder pâdişâh-ı âleme adl." Yani: Adalet dünyada barışın sebebidir. Dünya duvarı devlet olan bir bağdır. Devletin nizamı hukuktur. Hukuku ancak hükümdar korur. Bunun için de ordu lâzımdır. Ordu toplamak için mal gerekir. Malı halk toplar. Halkın itaatini temin eden de adalettir. İslâm ve Türk devletleri, bilhassa Osmanlılar, Adalet Dairesi'ni devletin temeli olarak görmüştür. Devlet ricâlinin adaletten ayrılması hâlinde, Adalet Dairesi onlar için bir ikaz kriteri olmuştur. Padişahlar, adaletnâmeler neşredip ülkenin en ücra köşesine göndererek bunu canlı tutmaya çalışmıştır. Devletlerin çöküşü de bu çerçevede izah edilmiştir. Adalet Dairesi, bilhassa ecnebilerin çok alâkasını çekmiş; hakkında kitaplar, makaleler yazılmış, tezler hazırlanmıştır.
23.03.2011
Sözünüzü balla kestim
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
DÜNDEN BUGÜNE HAZIRLAYAN: Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr Mukaddes Kitaplar, cenneti içinden bal ırmakları akan bir yer olarak tasvir eder. Kur'an-ı kerimde arı ve baldan bahseden müstakil sure (Nahl) vardır. Burada "Balda insanlar için şifa vardır" buyurulur. Hazret-i Peygamber, karın sancılarına bal tavsiye ederdi. BAK ŞU ARILARA! İslâm kültüründe arı makbul bir hayvandır. İnsanlara faydalı olmak uğruna kendisine verilen vazifeyi harfiyen yerine getirmenin sembolüdür. Materyalizmin tesiriyle herkese karınca örnek verilse de, üretken olmayan karınca hırsın sembolüdür ve makbul tutulmaz. Bu hususiyeti sebebiyle arı Antik Çağ'da bazı şehir ve devletlerin sembolü kabul edilmişti. Efes bunlardan birisidir. Merhum Turgut Özal'ın partisi ANAP'ın da sembolü arıydı. Arının kovanlara konup ehlileştirilmesi ilk kez Anadolu'da olmuştur ve büyük bir medeniyet safhasıdır. Arıların evlerini muntazam altı köşe yapmaları çok dikkate değerdir. Eğer dört köşe yapsalardı, kendileri yuvarlak oldukları için, evlerine girince, köşeleri boş kalırdı. Evlerini de eğer yuvarlak yapsalardı, bu evler bir araya gelince, bu defa evler aralarında boş mahaller kalıp ziyan olurdu. Şekiller arasında, yuvarlağa en yakın olan, altı köşedir ve altı köşeli evler birleşince, aralarında lüzumsuz boşluk kalmaz. BAL DOLU KILDAN TORBA Bal, evvelemirde ilaç olarak kullanılmıştır. MÖ 400 yıllarında meşhur tabip Hipokrat akciğer ve kalp hastalarını bal ile tedavi eder; açık yaralara bal koyardı. Aynı zamanda iyi bir antiseptik koruyucu olduğu için antik çağlarda mumyalamada kullanılırdı. Tutankhamon'un mezarında tahta bir çanakta 4000 senedir bozulmamış 13 kilo bal bulundu. Yunanlılar arıcılığı Mısır'dan öğrendiler. Balı, ölüyü korumakta kullanırlardı. Büyük İskender'in naaşı bal içinde saklanmıştı. Asurlular da ölüleri bal sürüp kefenlerdi. Eskiden idam olunan suçluların kellesi içi bal dolu kıldan bir torba içinde merkeze getirilip teşhis edilirdi. Köylerde tereyağını bile bala yatırıp saklarlardı. Osmanlılarda sofrada misafirlere önce bir kaşık bal ikram edilirdi. Vaktiyle tatlılar, şerbetler umumiyetle bal ile yapılırdı. Şeker sanayi mamulü olduğu için az ve zor bulunurdu. Alman Harbi'ne kadar bal Anadolu'nun tek tatlısıydı. Üzüm yetişen yerde de pekmez yenirdi. Hususen balla yapılan tatlılar da vardı. Karadenizin şerbeti balla yapılan bal baklavası meşhurdur. Ballı kestane kezâ. İzmir'de misafirlere yağlı ballı bezdirme ikram olunurdu. Bal tabağına dökülen sünger bazlaması yapılırdı. Yoğurda bal döküp yemek çok yaygındı. YEDİĞİN BAL OLSUN! Bal bol olmakla beraber makbuldü. Fatih Sultan Mehmed divan kurduğunda bir köylü gelip "Ey şevketlü sultanım sabahınız hayrolsun, Yediğin bal ile kaymak, güzergâhın çayır olsun" deyince çok memnun kalmış; köylüye çok ihsanda bulunmuştu. Buna hayret edenlere de "Ne yapsın! Benim için tanıdığı en iyi mekânı ve yiyeceği diledi" dedi. Arıların bal topladıkları çiçeklere göre kestane, çam, çiçek balı diye yahud Macahel, Anzer, Erzurum Balı olarak mıntıkaya göre ayrılır. Türkiye çam balında dünya birincisidir. Marmaris'te çok çıkar. Az tatlı, rengi koyudur. Kristalleşmeden uzun durur. Çiçek balı daha lezzetli ve kokuludur. Yeni evlilerin ilk geçirdiği günlere bal ayı denir. Rüyada bal görmek hayra ve eğlenceye yorulur. Tabirlere girmiştir. Suratı ekşi olanın balı da acı olur; Bal dök yala; Bedava sirke baldan tatlı; Bal dudak; Baldan tatlı; Bal gözlü; Bal demekle ağız tatlanmaz; Ballandıra ballandıra anlatmak; Bal yiyen baldan usanır; Afiyet bal şeker olsun; Ağzına bir parmak bal çalmak; Ağzından bal damlamak; Çirkinle bal yeme, güzelle taş taşı; Deniz bal olsa, fukara kaşık bulamaz; Her çiçekten bal almak; Asil azmaz, bal kokmaz; Arı bal alacağı çiçeği bilir; Lafını balla kesmek; Elin yalını yerim, senin balını yemem; Her tatlı zehirdir bal hariç/Her acı şifadır zehir hariç; Ayının kırk masalı var, hepsi de bal üzerine... Deli Bal Harbi Strabo anlatıyor: Romalı kumandan Pompeius'un muazzam ordusu, Pontus Kralı Mitridates karşısında nasıl yenildi? Roma ordusu Karadeniz sahillerinde karargâh kurmuştu. Askerler, zehirli orman güllerinin özünden yapılmış ballara saldırıp, karınlarını tıka basa doldurdular. Fazla yemeyenler sersemleyip hayallere dalmakla paçayı sıyırdı. Ölçüyü kaçıranlar ise tamamen aklını yitirip baygın düştü. Mitridates'in ordusu da, bu kendinden geçmiş askerleri anında boğazladı. Arının bal yaptıkları çiçek özünün cinsi önemlidir. Çiçek zehirliyse bala da akseder. Karadeniz hava-lisinin dağ gülü denilen yaban gülünden mamul acımsı tadı olan bala deli bal denir. Bu baldan günde bir küçük çay kaşığı kadar yenildiğinde, mide, bağırsak hastalıklarına şifa verdiği söylenir. Biraz fazla yenilmesi ise 3-5 dakika ile 2 saate kadar varan bir müddet sonra bulantı, kusma, terleme, baş dönmesi gibi emarelerle başlayıp, bayılma, tansiyon düşmesi, kalp durmasına kadar varabilen ciddi zehirlenmelere yol açabilir. Deli bal zehirlenmesi yurdumuzdaki besin zehirlenmeleri arasında ciddi bir yer tutar. Zamanında tıbbî yardım alınırsa, kısa zamanda iyileşme görülür.
30.03.2011
Semavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Büyük bir fıkıh âlimi olmasının yanında, inanç sınırlarını zorlayan sözleriyle tanınan Şeyh Bedreddin'in babasının Semavne kadısı olduğu söylenir. Bu sebeple Semavne Kadısı Oğlu diye bilinir. Burası Rumeli kasabalarındandır. Karaağaç ile Dimetoka arasındadır. Simavî diyenler varsa da yanlıştır. Edirne, Konya ve Mısır'da zamanın ileri gelen âlimlerinden din ve fen dersleri aldı. Âlimler kendisini herkese numune gösterirdi. Mısır'da Sultan Berkuk'un dikkatini çekti. Oğluna hoca tayin etti. Câriyesi ile evlendirdi. Burada Şeyh Ahlâtî'ye intisap etti. Sonra Tebriz'e gidip Emir Timur ile görüştü. Timur kendisini kızıyla evlendirip şeyhülislâm yapmak istedi ise de hocasının yanına dönmek iştiyakı sebebiyle kabul etmedi. Şeyhi vefat edince de postuna oturdu. Fakat Kahire'de ulemâ ile geçinemedi. Edirne'ye döndü. Yolda çok mürid edindi. Karaman Beyi ve Aydınoğlu Cüneyd Bey bile müridi oldu. Somuncu Baba ile görüştü. İleri hayatında mühim rol oynayacak Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile bu esnada tanıştı. Sakız adasının Rum idarecileri kendisini adaya davet etti. Burada çok kişinin ihtidasına sebep oldu. Bu esnada Sultan Yıldırım Bayezid vefat etmiş; şehzâdeleri arasında taht mücadelesi başlamıştı. Şehzâde Musa Çelebi, biraderi Süleyman Çelebi'ye galip gelip Edirne'yi aldı. Şeyh Bedreddin'i kazasker yaptı. Bilahare Musa Çelebi, biraderi Mehmed Çelebi'ye yenilince, Bedreddin 1000 akçe maaşla İznik'te ikamete tâbi tutuldu. Mağrur ve hırslı bir tabiati olan Şeyh bu sürgünü hazmedemedi. Padişaha karşı siyasî bir propagandaya girişti. Etrafında çok adam topladı. İznik'teyken kethüdası olan Börklüce Mustafa İzmir'de 5000 kişiyle isyan etti. Onu Manisa'da 3000 adamla Torlak Kemal izledi. Her iki isyan da zorlukla bastırıldı. SELÂNİK'TEN MÜHİM Bedreddin Kahire'ye gitmek istedi. Ancak padişah izin vermedi. Börklüce isyanından mesul tutulacağından korkarak Kastamonu'ya kaçıp İsfendiyar Bey'e sığındı. Böylece bizzat padişahın verdiği mecburi ikamet kararını bozmakla suçlu vaziyete düştü. Üstelik "Musa Çelebi'nin adamı" hüviyeti, suçunun vahametini arttırıyordu. Ancak İsfendiyar Bey, padişahı karşısına almamak için Şeyh'e itibar etmedi. Umduğu desteği göremeyince Kırım'a gitmek üzere Sinop'tan gemiyle ayrıldı. Ceneviz gemilerinin yolunu kesmesi üzerine Rumeli'de karaya çıkarak vaktiyle Musa Çelebi'nin müttefiki Eflâk Prensi'ne iltica etti. Eski tımar beyleri, bir memnuniyetsiz kitle kendisine katıldı. Taraftarları gitgide çoğaldı. Silistre'ye geldiğinde artık fiilî bir isyan başlatmış haldeydi. Bu sırada padişah Selânik'in fethine çıkmıştı. "Fitnenin ortadan kaldırılması, Selânik'in fethinden daha mühimdir" diyerek Serez'e geldi. Üzerine gönderilen 200 kişi, Şeyh'in kuvvetlerini dağıttı. Şeyh Zağra'da bir ormana saklandı. Börklüce'nin ölüm haberi gelince, Bayezid Paşa Şeyh'e mürid olmak oyunuyla adamlar gönderdi. Tuzağa düşen Şeyh, adamları tarafından teslim edildi. Serez'deki padişah huzuruna çıkarıldı. Basit bir ihtilâlci değil, aynı zamanda âlim olduğundan âlimler huzurunda muhakemesi emredildi. Gayet âdil geçen muhakeme esnasında heyetteki âlimlerle, hatta padişahla rahatça karşılıklı münakaşa etti. Neticede âsi olduğuna karar çıktı. Padişah hükmü bizzat Şeyh'in vermesini istedi. Şeyh de bu suçun cezasının idam olduğunu söyledi. Börklüce'nin acele davrandığını eklemeyi de ihmal etmedi. 1420 senesinde Serez'de asıldı. Ailesi ve mallarına ilişilmedi. 1924 nüfus mübadelesinden sonra İstanbul'a gelen muhacirler naaşını da taşıyıp, yıllarca çinko bir tabutta sakladılar. 1960 darbecilerinin emriyle Sultan II. Mahmud türbesine gömüldü. Padişaha ayaklanan birinin kemiklerinin bir padişah türbesine defni talihin garip bir cilvesidir. HÂLLERİNE GÜVENEN ŞEYH Bazı Osmanlı tarihçileri Bedreddin'in isyan etmediğini, tamamen masum olup hasedçilerin iftiralarına kurban gittiğini söyler. Çoğu tarihçi ise onun saltanat davasında olduğunu yazar. Şeyh Bedreddin, yeni rejim muhalifi aşırı uçlar tarafından kullanılmış; gururuna mağlup olmuş bir isyancıdır. İdris Bitlisî, Şeyh'in riyazet ve mücahedeye çok ehemmiyet verdiğini, sonra bunlardan elde ettiği hallere güvenerek kibre düştüğünü, kâmil bir mürşidden feyz alamadığı için bu hâle sürüklendiğini, böyle birinin etrafında toplananların da ibahacılığa (her şeyi mübah görmeye) kaydığını söyler. Vefatından sonra Şeyh'in yolunda olduğunu iddia eden bir grup çıkmış; bilahare Şah İsmail'in dedesi Şeyh Cüneyd'e tâbi olmuştur. Şeyh'in yazdığı kitaplar Hanefî fıkhının en kıymetli eserlerindendir. Ancak Vâridat adlı eserinde vahdet-i vücuda dayanan bazı aşırı ve sapkın fikirler ileri sürmüş; âlemin mahlûk olduğunu ve cismanî haşri inkâr ederek, cennet, cehennem, melek, şeytan gibi mefhumlara sembolik mânâlar yüklemiştir. Önceleri çok büyük bir âlim iken, zekâ ve cerbezesiyle öne çıkan; komünizmin ilk umdelerini ortaya attığı iddia edilen Şeyh Bedreddin, en çok münakaşa mevzuu olmuş şahsiyetlerdendir. Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı adıyla hayatını şiirleştirmiştir. Ancak hususi mülkiyeti reddeden sosyalist görüşlerin kendisine değil, müridlerinden Börklüce'ye ait bulunduğu; yani Şeyh'in bu hususta masum olduğu anlaşılmaktadır.
06.04.2011
Dünyadan bir Âdile Sultan geçti
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
İstanbul'un güzel mekânlarında hâlâ ismi yaşayan bir hanımefendi vardır: Âdile Sultan. Hababam Sınıfı'nın çekildiği Kandilli'deki sarayı şimdilerde düğün gibi aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Çamlıca'daki sayfiyesi vefatından sonra yetimhane olarak kullanıldı. Hâlihâzırda öğretmenevidir. Fındıklı'daki sahil sarayı ise bugün Mimar Sinan Üniversitesi'dir. SULTANLAR DA AĞLAR! Sultan II. Mahmud küçükken annesini kaybeden kızı Âdile Sultan'ı, çocukları yaşamayan bir başka hanımı Nevfidan Kadınefendi'ye emanet etti. Kadınefendi Âdile'yi kendi evladı gibi ihtimamla yetiştirdi. 19 yaşında iken yakışıklılığı ile meşhur Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa ile evlendirildi. Sultan Mecid sevgili hemşiresine Haydarpaşa Çayırı'nda bir hafta süren parlak bir düğün yaptı. Nikâhları Hırka-ı Saadet dairesinde kıyıldı. Adile Sultan muhabbetle bağlandığı zevcinden üç çocuk dünyaya getirdi. İkisi küçükken vefat etti. Mehmed Ali Paşa, kayınbiraderi Sultan Mecid zamanında sadrazamlık yaptı. Çiftin pek mesud hayatı, Paşa'nın 1868'de vefatıyla sona erdi. Çok üzülen Adile Sultan inzivaya çekildi. Yeni evli yegâne kızı Hayriye Hanımsultan'ı da iki sene sonra veremden kaybedince Adile Sultan'ın üzüntüsü katlandı. Kendisini ibadete verdi. SARAYI KIZLAR MEKTEBİYDİ Dindarlığı, hassaslığı ve hayırseverliğiyle tanınmış, ömrü boyunca herkesten hep hürmet görmüştür. Mektep ve fukara evlerini tamir ettirip, çocukların okuması için gayret sarf eder; gelinlik kızlara çeyiz yaptırır, kurumuş çeşmelere su getirtirdi. Sultan'ın sarayı, ciddi bir kızlar mektebi gibiydi. Emsalsiz güzellikteki cariyelerini çok ihtimamla yetiştirirdi. Bunlardan çoğu saraya alınmış, padişah ve şehzadelerle evlenmiştir. Âdile Sultan, aynı zamanda Osmanlı hanedanının divan sahibi tek hanım şâiridir. Şiirleri samimidir. Sultan Aziz için yazdığı mersiyesinde padişahın katline şahitlik etmektedir. Dedesi Sultan Kanuni'nin divanını bastırarak edebiyatımıza büyük hizmeti geçmiştir. Nakşi idi. Âdile Sultan 1898 senesinde bir bayram sabahı Fındıklı'da vefat etti. Kalabalık bir cenaze merasiminden sonra Eyüp Sultan'a zevcinin yanına defnolundu. İki âşık, ebedî uykularını Haliç sahilindeki türbelerinde beraber uyumaktadır. Ayşe Sultan'ın hatıraları Sultan Hamid'in kızı Ayşe Sultan diyor ki: "Ölümünden sonra saraya gelen câriyeleri ve ağaları, efendilerinin hikâyelerini, iyiliğini bize anlatırlarken gözyaşlarını zapt edemezlerdi. Babamla görüşmek istediği zaman haber gönderir, sarayda hususî hazırlıklar yapılır, bu suretle saraya gelirdi. Babam hürmet ve tazimle halasının elini öper, büyük kanepeye halasını oturtup kendisi de karşısına otururdu. Hazinedarlar, askılar içinde kahvesini getirirler, babam eliyle tepsiden alıp halasına verirdi. Bizler içeriye girip elini öper, yerden bir temenna ederek padişaha yaptığımız resmî tazimi ifa eder, çıkardık. Babama, oğlum hitabında bulunur, babam da kendisine; "Emredersiniz halacığım" cevabını verirdi. Konuşma bir-iki saat kadar devam eder, yine geldiği gibi arabasına biner, babam da kapıya kadar kendisini teşyi ederdi. Yüzünün eskiden pek güzel olduğu belliydi. Narin, orta boylu, kumral, mavi-elâ gözlü, nurânî, asaletini gösteren hâl, hareket ve terbiyeye mâlik bir sultandı. Giyinmesi tamamiyle alaturka olup, ağır kumaşlardan dört etekli entari, ayağına güderiden pabuç giyer, beline şaldan kuşak bağlar, bu entari üzerine salta dedikleri bol kollu bir ceket geçirir, başına fes gibi bir şey giyip etrafına oyalı ipekli yemeni sarar, üzerine zümrüt ve lâ'llerle yapılmış, ortadaki daha büyük, iki yanlarındakiler küçük, gül şeklinde kıymetli iğneler takardı. Başka hiçbir mücevher nişan takmazdı." Öyle mi, memnun oldum! Bir gün kalfasıyla beraber Hırka-ı Şerif ziyaretine giderken, Atikali civarında abdest tazeleme lüzumu hissetmiş; o zamanlar âdet olup ayıp sayılmadığı için önünden geçtikleri ve sahibini bilmedikleri bir konağın önünde arabalarını durdurarak mazeretlerini bildirmişlerdi. Nezaketle karşılandılar. Konağın hanımı o zamanın terbiyesi usulünce tanımadığı misafirlere havlu tuttu, sonra da kahve ve şerbet ikram etti. Kahve esnasında ev sahibi misafirinin kim olduğunu öğrenmek istedi. Sultan tebdil gezdiğinden başka bir isim verdi. Ev sahibinin kim olduğunu sorunca da, "Cariyeniz, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa'nın zevcesiyim" cevabını aldı. Ciddiyet ve metanetini muhafaza edip bir şey hissettirmedi. Güler yüz ve teşekkürle kendisini tanımayan kumasına veda ederek evden ayrıldı. Çok sevdiği zevcini üzmemek için bu hâdiseden hiç bahsetmedi. Vak'a, yıllar sonra Sultan'ın hazinedarından işitilmiştir. Âdile Sultan divanından Yüzün mir'at-ı zât-ı kibriyâdır yâ Resûlallah, Vücûdun mazhar-ı nûr-ı Hudâdır yâ Resûlallah, Kabul eyle ânı aşkından âzâd eyleme bir an, Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah, Var iken destgîrim sen gibi bir şâh-ı zî-şânım, Kime arz eyleyim, eyle meded hâl-i perişanım, Sözün makbûl-i dergâh-ı Hudâdır ulu Sultânım, Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah. Sana Ümmetliğim iki cihânda emr-i câzimdir, Bilirsin hâlimi arz u beyân etmek ne lâzımdır, Nazar kıl lutf ile senden diğer kim çâresâzımdır, Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.
13.04.2011
EN ESKİ ÇOCUK BAYRAMI
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bayramları en çok çocuklar sever. Çünki sevinç günleri olduğu kadar, eğlence, güzel giyinme, iyi yeme günleridir de... Bir de çocuklara mahsus bayramlar vardır ve en eskisi 2 bin yıllıktır. Her ne kadar 23 Nisan için "ilk ve tek çocuk bayramı" dense de, Childmas adındaki bu çocuk bayramı Hristiyan âleminde asırlardır kutlanır. KORKTUĞU OLDU Childmas'ın tarihi İsa Aleyhisselâm zamanına kadar ulaşmaktadır. Bayramın sebebi Filistin'de binlerce çocuğun hunharca katledilmesi gibi nahoş bir hâdiseye dayanır. Hazret-i İsa, Filistin'in Betlehem (Beytüllahm) kasabasında dünyaya geldi. Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden İmran'ın kızı Meryem, rûhulkudsün telkihiyle babasız bir çocuk dünyaya getirince çok korktu. Yahudilerin kendisini iffetsizlikle suçlayacakları ve çocuğa kötülük yapacakları endişesiyle Kudüs'teki Beyt-i Makdis'e geldi. Çocuk bir haftalıkken Musa şeriatına göre sünnet edildi ve Hazret-i Cebrail'in işareti üzere kendisine İsa adı konuldu. İsa (İbranice Yeşu, Latince Iesus) Allah'ın (Yahova) yardımı (hoşea) mânâsına gelir. Hazret-i Meryem'in korktuğu oldu. Eniştesi ve hâmisi olan Hazret-i Zekeriya suçlanarak öldürüldü. Hazret-i Meryem oğlu ile Şam taraflarına kaçtı. Burada sığındığı Malûla kasabasında bir müddet yaşadı. Burada Hazret-i Meryem ve oğlunun gelişiyle ortadan ikiye ayrılarak onlara yol verdiği söylenen dağ hâlâ ziyaret edilmektedir. O zamanlar Filistin Roma namına Herodes adında Yahudi aslından olmayan ve Yunan kültürünü benimsemiş zâlim bir kral tarafından idare olunuyordu. Sarayını heykellerle süsler, ama Yahudi şeriatı resim ve heykeli yasakladığı için halkın nefretini çekmemek için resim bile bulunmayan paralar bastırırdı. Hazret-i İsa'nın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız görünmüştü. Kâhinler "Bu, yeryüzünde büyük bir doğumun olduğuna işarettir" dedi. İran Şahı da dört tarafa hediyelerle elçiler gönderdi. Müneccimler yıldızın göründüğü yerin Betlehem olduğunu tespit edip Kudüs'teki Herodes'e bildirdiler. Mika Peygamber'in "Halkım İsrail'i güdecek olan önder Betlehem'den çıkacaktır" sözünü hatırlayan Herodes çok korktu. Sahte bir sevinçle "O çocuğu bulun da iman edeyim" dedi. Müneccimler Hazret-i İsa'yı bulup iman ettiler. Hediyelerini verdiler. Ancak melekler gelip Herodes'in yanına dönmemelerini ikaz etti. Onlar da ülkelerine döndü. Telaşlanan Herodes Betlehem'de iki sene içinde dünyaya gelen bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Bu kıssa, Matta ve Barnaba İncillerinde anlatılır. RAHEL'İN FİGANI Korkunç emir üzerine binlerce çocuk analarının elinden veya beşiklerinden alınıp boğazlandı. Herodes'in kendi oğlu bile bunlar arasındaydı. Hatta hâdiseyi işiten Roma İmparatoru "Domuz olmak Herodes'in oğlu olmaktan iyidir" demekten kendisini alamadı. Domuz, Yahudi şeriatında eti yenmeyen, dolayısıyla öldürülmeyen bir hayvandır. Böylece Yeremya Peygamber'in "Rama'da bir figan işitiliyor. Rahel çocukları için ağlamakta" sözü çıktı. Rahel, Hazret-i Yakub'un hanımı ve İsrailoğullarının büyükannesidir. Kabri Rama'dadır. Katledilen çocukların sayısı Yunan kaynaklarında 14 bin, Suriye kaynaklarında 64 bin, bazı Orta Çağ kaynaklarında ise 144 bin olarak verilir. Modern yazarlar bu sayıyı mübalağalı bulmaktadır. Nitekim o zamanlar Betlehem küçük bir kasaba idi. Hâdisenin enteresan ciheti bir benzerinin Hazret-i Musa zamanında yaşanmış oluşudur. Bu benzerlik sebebiyle bazı modern yazarlar Herodes katliâmının uydurulmuş olabileceğini söylemektedir. Bu esnada Hazret-i Meryem'in nişanlısı Yusuf'a rüyasında, doğan çocuğu ve annesini, bu zorba kralın kötülüğünden koruması için Mısır'a götürmesi emrolundu. Uykudan uyanınca hemen çocuğu ve annesini alıp Mısır'a götürdü. Kur'an-ı kerim bu hususta mealen şöyle der: "Meryem oğlu İsa ve annesini oturaklı (sâbit, geniş, üzerinde oturmaya çok müsait) akarsuları bulunan yüksek bir mekânda barındırdık" (Mü'minûn: 50). Bu mekânın Mısır olduğu ekseri tefsirlerde haber verilmiştir. Burada 12 sene kaldılar. Herodes ölünce, Yusuf'a rüyasında tekrar çocuğu ve annesini alıp geri dönmeleri söylendi. Önce Celile, sonra Nâsıra'ya geldiler. Hazret-i İsa burada büyüdüğü için sonradan Nâsıralı İsa diye anılacaktır. MUKADDES MASUMLAR 485 yılında bu çocukların Hazret-i Mesih yolundaki ilk şehidler olduğu kabul edildi. İlk zamanlar müneccimlerin ziyaretinin anıldığı ve Paskalya ile Noel yanında Hristiyanlığın en eski ve mühim yortusu olan Epifanya Yortusu (6 Ocak) ile beraber yortusu yapılırdı. Sonradan katliâmın yapıldığı farzolunan 28 Aralık günü Mukaddes Masumlar Bayramı ilan edildi. İngiltere'de Childmas denilen bu bayramı Rumlar 29, Süryanî ve Nasturîler 27 Aralık'ta kutlar. Bu günlerde Antik Roma'da Saturnalia bayramı vardı. O günler çalışılmaz, çocuklar ve köleler dilediği gibi davranıp istediğini söyler; bazı edep kaideleri görmezden gelinir ve hediyeler verilirdi. Orta Çağ'da dini küçük düşürdüğü gerekçesiyle bu eğlenceler yasaklandı. Hatta İngiltere'de bu yortunun bir yas günü olduğunu göstermek için çocuklar sabah yataklarında hafifçe kırbaçlanırdı. Yeni Çağ'da yortu bir çocuk şenliğine dönüştü. Mukaddes Masumlar için ilahîler bestelenmiştir. Bunları sembolize etmek üzere bu bayramdaki âyinlerde önceleri kırmızı, 1961'den beri menekşe rengi giyilir. Bazı kiliselerde bir oğlan çocuğu piskopos seçilir. İspanyol ülkelerinde bu bayram 1 Nisan gibi muzipçe kutlanır; şaka yapanlara kızılmaz; şaka kurbanlarına masumlar denir. 144 BİN ÇOCUK KATLEDİLDİ Matta ve Barnaba İncillerinde de anlatılan hadisede, Kral Herodes'in emriyle Betlehem'de iki sene içinde dünyaya gelen bütün erkek çocuklar öldürülür. Katledilen çocukların sayısı Yunan kaynaklarında 14 bin, Suriye kaynaklarında 64 bin, bazı Orta Çağ kaynaklarında ise 144 bin olarak verilir.
20.04.2011
Bir başka olur mavi kanlıların düğünü
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
EN AVAM GELİN! Kamuoyunda sempati ile izlenen Kate Middleton, kraliyet ailesinin az sayıdaki 'avam' gelininden biri olacak. Middleton "soylu" bir aileden gelmiyor. Middleton'ın babası Michael emekli harekât memuru, annesi Carole ise eski bir havayolu hostesi. Büyük büyük dedesi de bir madenci... ASİL ASİLLE EVLENİRDİ Avrupalı asillerin her istediğiyle evlenme lüksü yoktu. Aksi takdirde taht üzerindeki haklarını kaybederdi. PRENSİPLER DEĞİŞTİ Prens William ile Kate Middleton'ın evliliğinde olduğu gibi artık bu katı prensipler tavan arasına atıldı. Prens Charles ile Lady Diana'nın 1981 senesindeki düğünü bir peri masalı havasıyla geçti ve yılın düğünü sayıldı. Diana güzel ve zarif tavırları ile herkesin alâka ve beğenisini kazandı. Ancak evlilik saadet getirmedi. Diana, asil bir aileden gelmesine rağmen saray adabına uyamadı. Çift önce ayrıldı, sonra boşandı. Prenses, dedikodusu hâlâ bitmeyen bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Gazetecilerle iyi geçinmesi gerektiğini anlayan prenses, herkeste iyi bir nam bırakmıştı. Şimdi oğulları Prens William'ın düğünü var. Böylece ilk defa İngiltere tahtının vârisi, halktan biriyle evlenmektedir. Eskiden olsa izin verilmezdi. Ama artık devir değişti. Monarşi de zamana uymak zorunda kaldı. Vaktiyle mavi kanlılar, ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla biten evlilikler yapardı. GÖL PERİSİNİN HİLESİ Avrupa asaletinde, imparator ve krallar ile hükümran prens, dük, marki ve kontlar birinci; hükümran olmayan prens, dük, marki ve kontlar ikinci; baron ve vikontlar üçüncü; senyör ve şövalyeler de en alt sınıfı teşkil eder. Bunlar ancak kendi sınıflarından biriyle ve hükümdarın iznini alarak evlenebilir. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber, morganatik sayılır. Bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının unvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu. Düğünde damat gelinin sol elini tuttuğu için buna Sol El Evliliği de denir. Morgana, İlk Çağ Avrupa mitolojisinde erkekleri hileyle Avalon'a çekip burada tutan göl perisine verilen isimdir. Asiller, geleneğe uygun evlilik yaptıkları halde, çocuk sahibi olmadıkları zaman boşanamamış; metres tutmaya mecbur kalarak geride pek çok gayrimeşru çocuk bırakmıştır. Mesela 1830-1837 arası İngiltere Kralı olan IV. William'ın çocuğu olmadı. Ama tanınmış bir tiyatro aktrisi olan metresi Mrs. Jordan'dan 10 tane çocuğu doğdu. Hiçbiri tahta çıkamadığı için, taht, yeğeni Victoria'ya kaldı. Çok kadınla evlilik kabul edilmediği için, bu gelenek, Avrupa hanedanlarının çoğunun soyunun kesilmesine, tahtın veraset yoluyla ecnebi hanedanların eline geçmesine sebebiyet vermiştir. YA EVLİLİK YA TAHT! İngiltere'de 1772 tarihli Kraliyet Evlilik Kanunu, yabancı ülkeden biriyle evlenen prensesler dışında, Kral II. George'un soyundan gelen herkesin hükümdardan izin almasını gerektirir. Aksi takdirde 25 yaşını bekleyip kraldan izin alması gerekmeden, yazılı olarak bildirdiği talebini parlamentonun 12 ay içinde reddetmemesi üzerine evlenebilir. Kanun, Kral III. George'un kardeşi Henry'nin halktan biriyle evliliğini tasvip etmemesi üzerine çıkarılmıştır. Ayrıca Anglikan Kilisesi boşanmayı kabul etmediği için, hanedan mensupları, boşandığı eşi hayatta biriyle evlenemezler. Kraliçe'nin amcası VIII. Edward, uçarı ve çapkın bir kraldı. İki kocadan dul Amerikalı Mrs. Simpson'a âşık oldu. Ancak ailesi ve hükümet kralın evliliğine karşı çıktı. Kral, aynı zamanda kilisenin başı olduğu için, parlamento izni vermeyince, 1936'da 10 ay kaldığı tahttan feragati tercih etti. Kraliçe'nin kızkardeşi Prenses Margareth, babasının muhafız subaylarından Albay Townsend'e âşık oldu. Albay, yakışıklı, dindar, hassas ve idealist kişiliğiyle kendisini sevdirdi. Fakat dul oluşu iki âşığın kavuşmasını engelledi. Kraliçe, monarşinin zaten zayıflamış itibarını düşünerek bu evliliğe izin vermeye yanaşmadı. Topu parlamentoya attı. Parlamento evliliğe izin vermedi. Prenses de vazifeyi aşkına tercih etti. Saraylılardan birisi "Kraliyet ailesine âşık olmak her zaman büyük bir hatadır" demiştir. 1701 tarihli Kraliyet Verâset Kanunu taht vârislerinin ve eşlerinin Anglikan Kilisesi'ne mensup olmasını arar. Kraliçe'nin kocası Prens Philip, Ortodoks Kilisesine mensuptu. Evlenince Anglikan Kilisesi'ne geçti. Ne var ki Prens Charles'ın şimdiki eşi Camilla da boşandığı kocası hayatta olan bir kadındır. Bu sebeple Prens kilisede evlenemedi. Acaba bu tahta çıkmasını engeller mi? İngiltere'de boşanma epeydir serbest. Amme efkârı artık buna pek takılmıyor. Tahtı göremeden öldü Eski müttefikimiz Avusturya İmparatoru Franz-Joseph'in oğlu Arşidük Franz Ferdinand, Çek asıllı Chotek Kontesi Sophia ile evlenmişti. İmparator oğluna söz geçiremedi. Bu morganatik evliliğin, taht üzerinde hakkı bulunmayan meyveleri için Hohenberg Prensliği titrini ihdas etti. Zavallı Prens tahtı göremeden Bosnasarayı'nda bir Sırp terörist tarafından öldürüldü. Bu cinayet, I. Cihan Harbi'nin sebebidir. Romanov hanedanı mensupları ancak kendi eşitleri olan soylularla çarın rızasıyla evlenebilir, eşlerinin de Rus Kilisesi'ne mensup olmaları gerekirdi. İngiltere Kraliçesi Victoria'nın torunu Alexandra, son Rus Çarı II. Nikola ile evlendikten sonra Protestanlıktan ayrılmış, üstelik sofu bir Ortodoks olmuştu. Avrupa hanedanlarının "Şarklı" bulduğu için evlenmeye pek sıcak bakmadığı Romanovlarda o kadar morganatik evlilik vardır ki, bugün monarşi devam etseydi, tahta çıkacak adam bulmak zor olurdu. Holanda'da hanedan mensupları evlenmek için parlamentodan izin almalıdır. Geçenlerde Holanda Prensi Johan-Friso, daha evvel bir uyuşturucu patronu ile münasebeti olduğu söylenen halktan bir kızla evlenmek istedi. Kız, kimliğini öğrenince adamdan uzak durduğunu söylese de, bunun mesele çıkaracağını tahmin eden prens, taht üzerindeki haklarından vazgeçmek pahasına parlamentodan izin almadan evlenmeyi tercih etti.
27.04.2011Türkler Müslüman olmakla ne kazandı?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Türklerin Müslüman oluşu, İslâmiyete ve Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Bünyesine uyan kuvvetli bir dinin, bir milleti ayakta tutup istikbale taşıyacak en mühim âmil olduğu inkâr edilemez. Nitekim bu sayededir ki, Yahudilik bir milleti asırlarca ayakta tutmuş, birleştirmiş ve hatta devlet kurmaya muvaffak kılmıştır. Sultan Alparslan'a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder: "Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid'at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı." HANİ KUMANLAR, PEÇENEKLER? XI. asır içinde Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı: Birincisi, Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan'a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan ve havâlisinde 500 milyona yakın Müslüman topluluğunun varlığı, bu istilâ hareketinin neticesidir. İkincisi, Oğuz Türklerinin, İran'dan geçerek Anadolu'ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. Şimdi o sayede bu topraklarda oturmaktadırlar. Üçüncü istilâ hareketi, Karadeniz'in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Ne çare ki bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular. Görülüyor ki, İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan'da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk % 50 ilâ % 80 nisbetinde Türk kanı taşır. Türkler esasen cengâver bir milletti. İslâmiyet yardımıyla birlik ve beraberliklerini korudular. Bu dinin alevlendirdiği cihad ruhu sayesinde sağlam, büyük ve uzun ömürlü devletler kurdular. Geniş topraklara hükmettiler. Gerek savaş ganimetleri, gerekse sulh ve âsâyiş ortamının geliştirdiği ticaret sayesinde dünyanın en zengin milleti hâline geldiler. Memleketlerine asırlarca servet aktı. Orta Asya'da yaşayan ve Müslüman olmayan Moğollar ise, dünyayı işgal ettikleri halde, medeniyet bakımından geri ve maddeten fakir kaldılar. Hıristiyanlık bizâtihi terakki sebebi olsaydı, bu dine çok bağlı Habeşistan, Peru gibi ülkelerin hâli böyle olmazdı. İlmi hazır buldular Kur'an-ı kerim insanların kavimler hâlinde yaratıldığını, bunun birbirlerini tanımakta elverişli olduğunu söyler. Bununla beraber ırk, güzellik veya zenginliğin değil, ancak Allah korkusunun üstünlük sebebi olduğunu kabul eder. Bu prensip kabile asabiyetini yıkmış ve millet şuurunu pekiştirmiştir. Müslüman Türkler, diğer halklarla evlenmek suretiyle karışarak, genlerindeki istidadı tazelemiştir. Kültürleri zenginleşmiştir. Zeki ve kabiliyetli Balkan çocukları, en fazla bulundukları kasabanın papazı olabilecekken, saraya alınıp hususî tahsil ve terbiye ile devletin en üst kademesine çıkabilmiştir. Böylece hem imparatorluk unsurlarının meziyetlerinden istifade edilmiş, hem bunlar İslâmiyet ile tanışmıştır. Böylece kavimler arasında kaynaşma meydana getirilmiştir. Amerika bu genetik avantaj sayesinde süper güç olabilmiştir. Dahası var, Avrupa, hele Amerika'da bir zenci ile beyaz aynı mekânda bile bulunmazken, Müslüman Türkler kendi ırkından olmayan Müslümanlarla evlenip yuva kurmakta mahzur görmediler. Bu da cemiyette demokrat bir yapının varlığına delâlet eder. İlk Müslümanlar ilim ve teknikte ileri giderek, parlak bir medeniyet kurmuşlardı. İslâm dünyası pek çok buluşa ev sahipliği yaptı. Türkler, bu medeniyete halef oldular. Bir bakıma çok şeyi hazır buldular. Ama bu kültürü geliştirip yüksek bir estetik seviyeye getirdiler. Müslüman denince bugün Avrupalıların aklına Türklerin gelmesi boşuna değildir. Osmanlılar önceki Müslüman âlimlerin koyduğu ilim lisanını aynen benimsediler. Zaten Türklerin Müslüman oluşunun ardından yeni mefhumları karşılamak üzere çok sayıda Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeye geçmişti. Böylece Türkler, çok zengin ve ahenkli bir lisana sahip oldular. Bunda da Türklerin coğrafya itibariyle yakın temasta bulundukları İranlıların mühim tesiri olmuştur. Arapça kelimeler bile Türkçe'ye Farslardan geçmiştir. Böylece Arap ve Farslarla müşterek bir ilim lisanı doğmuştur. Türklerden mühim sayıda fıkıh âliminin yetişmesi de, bu ilme dair tabirlerin Türkçe lisanına girişini kolaylaştırmıştır. Osmanlı Hukuku'nun dili, önceki yüzyıllarda İslâm hukukçularının teşkil ettiği sağlam bir hukuk mantığı ve buna bağlı edebiyatını yansıtmaktadır. İlk Osmanlı hukukçuları muayyen bir hukuk mantığını, felsefesini ve edebiyatını hazır buldular. Bu birikimi Osmanlı kültürü içinde geliştirerek onu klasik üslûbuna ulaştırdılar. Eğer Osmanlılarda yerleşik ve zengin birikim olmasaydı, Batı kültürüne geçiş tam bir fiyaskoyla neticelenirdi.
04.05.2011
Altına hücum
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
SOYLULARIN TUTKUSU Altın soylu bir madendir. Soyluların da tutkusu olmuştur. Altın, sarı rengi ile sükûneti, kızıl ışıltısıyla da hırsı ilham eder... HÂLÂ TAHTINI KORUYOR Büyük miktarda altın taşımak güçlüğü kâğıt parayı doğurdu. Ancak altın bir değer ölçüsü olarak tahtını muhafaza ediyor. Altın, hiçbir madenle birleşmez. Onun için tabiatta saf halde bulunur. Işıklı hâlini de hep korur. Bozulmaz, asitlenmez. Çok yumuşak olduğu için geçmişte sanayide pek kullanılmamıştır. Ancak bakır ve gümüş halîtaları ile sertleştirilip lehime yarar. Paslanmadığı için elektronik kablo bağlantılarında kullanılır. Feza mekiklerinin güneşin sıcaklığına dayanması için üzerlerine çok ince bir altın kaplama geçirilir. Güneşin sıcaklığını aynen geri yansıtma hususiyeti sadece altında vardır. Yani feza yolculukları altın sayesindedir. Boeing 747'lerin pencere çerçeveleri altındandır. Altın, hem diş, hem romatizma, hem de depresyon tedavisinde kullanılır. Mücevher, altınsız düşünülemez. Tarihin en usta kuyumcuları Etrüsklerdir. Altını, kumaş dokur gibi işlemişlerdir. EBEDİYETİN SEMBOLÜ Altın asalet ve ebediyetin sembolüdür. Mademki altın soyludur; insanların soyluları da kendilerini ancak altınla ifade etmiştir. Krallar altın taç takar. Firavun Tutankhamon'un tabutu baştan başa altındır. Oğuz töresinde büyük oğul Günhan altın çadırda otururdu. Cengiz Han'ın kardeşleri "Altın Kalpaklı", "Altın Sadaklı" idi. Cengiz Han'ın soyunu yazan kitabın adı "Altın Defter", imparatorluktan bölünen en büyük devletin adı Altınordu idi. Eski Türk dininde gök tanrının altın kapılı sarayı, altın tahtı vardı. Hatırlı misafirleri Altın Kazık (Kutup Yıldızı) karşılardı. Görülüyor ki, altın devlet hayatında başköşededir. Çin Seddini inşa edip Çin'e adını veren Chin (Altın) sülâlesidir. VI. asır ortasında, Asya'da hâkimiyeti Göktürklere kaptıran Avarlar kitle halinde Orta Avrupa'ya göçüp güçlü bir devlet kurmuştu. Etrafı haraca kesip, bilhassa Bizans'tan aldığı altınlarla Avrupa'da bir Avar efsanesi doğmasına sebep olmuştu. Avarların altınları Frank krallığının iştahını kabarttı. Şarlman bir dizi savaştan sonra 796'da Avar Devleti'ni yıktı. Elde edilen altın Batı Avrupa piyasasını çok düşürdü. ALTIN HIRSI Güney Rusya'daki Altınordu Devleti'nin en güçlü zamanında ordu kumandanı olan Mamay Mirza, Rusların son yıllarda zenginleştiğini fark edip, 1380'de eski vergileri alma bahanesiyle buraya saldırdı. Çok kötü yenildi. Mamay'ın altın hırsı Altınordu'nun sarsılıp yıkılmasına, Rusların Tatar hâkimiyetinden kurtulmasına sebep oldu. Üç asır sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Amerika'dan 150 yıldır taşınan İspanyol altınlarla zenginleşmiş Viyana'yı almak istedi. O zamanlar İspanya ve Avusturya bir devlet idi. Padişaha haber vermeden sefere çıktı. Gururu sebebiyle tedbirde kusur etti. Çok fena yenildi. Osmanlı'nın talihi döndü. Avrupa'dan geri çekilmemizin başlangıcı oldu. Bu altınlar İspanya'ya da yaramadı. İspanyollar 1936'da iç harbe tutuştu. Cumhuriyetçi komünistler, rakibi Frankocu kralcıların eline geçmesin diye 80 vagon altını tekrar geri almak üzere dost saydıkları Sovyet Rusya'ya kaçırdılar. Franko kazandı. Ruslar altınları vermek şöyle dursun, bir de komünistlere sattıkları silahların parasını istedi. Yıllar sonra demokrasi kurulup sosyalistler iktidara gelince bir daha istediler. Cevap olarak altınların üstüne bir bardak soğuk su içmeleri gerektiğini öğrendiler. Altın, ideoloji falan dinlemiyor. Gözünü hırs bürümüş İspanyol istilâcıları El Dorado (Altın Ülkesi) efsanesini uydurdular. Yıllarca orayı burayı yakıp yıkmalarına rağmen, böyle bir yer olmadığını fark ederek bu sevdadan vazgeçtiler. Fakat bu arada birkaç şehrin adı El Dorado kaldı. Sonra Kuzey Amerika'da altın hırsı başladı. Hatta "Altına Hücum" isimli meşhur bir film çevrildi. Göz kamaştıran ışıltı Altının ışıltısı hâlâ devam ediyor. Eldeki en eski altın para Lidyalılara aittir. Salihli'deki Sart şehrinde basılmıştır. İlk altın rafinerisi de bunlara aittir. Altın XIX. asra kadar para olarak kullanıldı. Büyük miktarda altın taşımak güçlüğü kâğıt parayı (banknot) doğurdu. Ancak altın bir değer ölçüsü olarak tahtını muhafaza ediyor. Altın, coğrafyada daha çok yaşıyor. Türk ırkının türediği Altay dağına Çinliler Kinşan (Altındağ) der. Altındağ, Altay'a dönüşmüştür. İnsanda, her yeri altına benzetme hevesi vardır: Altınova, Altıntepe, Altın ırmak, Altın başak gibi. Arap coğrafyacıları Orta Asya'ya bir zamanlar Mürûcü'z-Zeheb (Altın bozkırlar) derdi. Orta Asya'da Zerefşan nehri var. Altın saçan demektir. İnsanların, devletlerin hayatında mükemmel zamanlar için Altın Çağ denir. Mükemmel adamı tarif etmek için "altın gibi" yakıştırması yapılır. Yeryüzünde güneşi en çok hatırlatan altındır. Güneşin altın ışıkları denir. Haliç'e İlk Çağda Altın Boynuz denirdi. Kuzey Amerika Kolombiyasında Gold Range (Altın Dağlar); Batı Afrika'da ise beş yüz km uzunluğunda Cote d'Ivoire (Altın Sahili) diye bir ülke yer alır. Altın Post adında bir şövalye tarikatı bile vardı. İnsanoğlu, bakırdan altın yapmaya çok uğraşmıştır (simya). Tarih boyu çıkarılan altın ise 100 bin tonu aşmıştır. Bazı dilciler Al-don (Al renk) sözünün zamanla altına (halk dilinde altun) döndüğünü tahmin ediyor. En iyi temennilerden biri "Tuttuğun altın olsun" sözüdür. Altın için hem sarı, hem kızıl lafzı kullanılır. Çünki eskiden bu iki renk arasında çok da fark görülmezdi. Sarı rengi ile sükûneti, kızıl ışıltısıyla da hırsı ilham eder.
11.05.2011
İstanbul'dan bir hanedan reisi geçti
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Seneler evvel zamanın Osmanlı hanedanı reisi Orhan Efendi İstanbul'a gelip, çocukluğunu yaşadığı yerleri gezerek hasret gidermişti. Enteresandır ki, hanedan aleyhtarı neşriyatıyla tanınan bir magazin gazetesi günlerce şehzâdeyi manşetten vermişti. Ondan daha evvel hanedanın erkek mensuplarının sürgün kararı kalktıktan sonra ilk defa bir hanedan reisi sıfatıyla Ali Vâsıb Efendi İstanbul'a gelmişti. Yıllar sonra Ertuğrul Osman Efendi İstanbul'a geldi. Hatta burada vefat eden ilk hanedan reisi oldu. SÖZÜNDE MUTLAKA DURUR! Hâlihazırdaki hanedan reisi Osman Bayezid Efendi de son günlerde İstanbul'u teşrif etti. Fransız Edebiyatı tahsil etmiş; New York Kütüphanesi'nde 30 sene çalışmış ve hiç evlenmemiştir. Fevkalâde sevimli, mütevâzı ve naziktir. 6 lisan bilir. Sürgünde doğduğu ve hiç ihtiyacı olmadığı halde Türkçeyi çok güzel konuşur. O kadar naziktir ki, beklendiği bir davete gelmeyince kardeşi Cem Efendi "Mutlaka ölmüştür. Yoksa gelirdi" diye latife etmiş, hakikaten Bayezid Efendi'nin rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığı anlaşılmıştır. İki kardeşin isimleri Cem ve Bayezid olmakla beraber münasebetleri iyiydi. 87 yaşındaki Osman Bayezid Efendi, Sultan Abdülmecid'in oğlu Şehzâde Mehmed Burhaneddin Efendi'nin torunudur. Sürgünde doğan ilk şehzâde olsa bile, ana rahmine İstanbul'da düştüğü anlaşılmaktadır. Burhaneddin Efendi, Sultan Hamid'in en sevdiği kardeşlerinden idi. 1876 senesinde 27 yaşında veremden vefat edince, bir harb gemisine ve kendi oğullarından birine onun adını verdi. Yegâne oğlu İbrahim Tevfik Efendi'nin annesi Mestiniyaz Hanımefendi şehzâdeden sonra epey yaşayıp, 31 Mart vak'asında heyecanlanarak sekte-i kalbden vefat etti. Tevfik Efendi, babasının vefatından iki sene evvel dünyaya geldi. Sultan Hamid onu kendi oğullarıyla beraber büyüttü. Hatta amcasını babası zannederdi. Hakikati bir şehzâdeden öğrendiğinde üzüntüden ağlamıştı. Eksantrik bir zât idi. Şakacı, fevkalâde titiz ve mahcup tabiatlıydı. İyi bir nişancıydı. Beşiktaş'taki sarayında köpek, sülün, papağan, kuzu gibi çeşitli hayvanlar beslerdi. Bu saray şimdi Galatasaray Üniversitesi'nin elindedir. BUNA PARAMIZ YETMEZ! Tevfik Efendi hanedan sürgün edildiğinde bahriye feriki (koramiral) idi. Sürgüne oğlu Şehzâde Burhaneddin Cem, kızları Fethiye ve Nilüfer Sultan Efendiler ile anneleri Şâdiye Hanımefendi, ayrıca Cenan Kalfa ile çocukların dadısı Rengin ile beraber çıktı. Şâdiye Hanımefendi, Bâyezid Efendi'ye hâmileydi. Tevfik Efendi'nin ilk izdivacından olan kızları evliydi ve aileleriyle beraber ayrıca sürgüne çıktılar. Hepsinin de sürgün hayatı iç burkucudur. Şâdiye Hanımefendi'nin o zaman Paris'te bulunan biraderi İbrahim Bey'den kalacak bir yer bulmasını rica ettiler. O da aileyi Etoile yakınında mütevazı bir otele yerleştirdi. Bir ay kadar sonra Şâdiye Hanım otelin masrafını öğrenince, "Bizim bütün paramız buna ancak iki ay yeter" dedi ve otelden çıkarak Boulogne Ormanları yakınında basit bir apartman dairesine taşındılar. Bayezid Efendi anlattı: Yanımızda aşçı yoktu. Annem kalfalara "Yemek yapmayı bilen var mı?" diye sordu. Birisi çıktı. Meğer onun da bildiği yemek, kaynar suya yumurta atmak, çatlayınca çıkarıp servis yapmaktan ibaretmiş. Sonra komşulardan yemek yapmayı öğrendik. Aile zamanla maddî sıkıntıya düştü. Tevfik Efendi usta bir piyano virtüözü olmasına rağmen, mahcubiyeti sebebiyle kimsenin yanında çalamaz, ancak perde arkasında icra ederdi. Londra'daki Playel Salonu'ndan kendisine konser piyanistliği teklif edildiyse de kabul etmedi. Haftada yalnızca bir gün evinden dışarı çıkardı. Sürgün acılarına fazla dayanamayarak 1931 senesinde vefat etti. Çürüksulu bir güzel Şâdiye Hanım, 93 Harbi kahramanı Çürüksulu Gürcü Bahri Paşa'nın kızıdır. Çok güzel, endamlı bir hanımdı. Şehzâde'nin vefatı üzerine müşkül vaziyete düşünce, ısrarla kendisine talip olan bir Amerikalı ile evlenmeye mecbur kaldı. İki oğlu daha oldu. Ama sıkıntılar bitmedi. Bayezid Efendi anlattı: Cihan Harbi sıralarıydı. Paris bombardıman altındaydı. Alarm verilince, biz sığınağa iniyorduk. Bir bomba tam yanımızdaki binanın asansör boşluğunda patlayınca, bina ve içindekilerden eser kalmadı. Annem "Bu yine olabilir, yatağımızda ölelim" dedi. Fransa'dan çıkmak için vize istedi. Türk olduğumuz için vermediler. Annem "Bunlar Türk değil; Türkiye bunları tanımıyor" dediyse de dinlemediler. Bunun üzerine dadımla beraber Gestapo önüne gidip, vize verilinceye kadar buradan gitmemekte diretti. İki gün orada kaldı. Bunun üzerine vize verdiler. Şâdiye Hanım, Amerikan ordusunda zâbit bulunan diğer oğlu Cem Efendi'yle beraber İstanbul'a döndü. Cem Efendi "Çocukken annemle beraber saraydan çıkıp köprüyü geçerek Sirkeci'de tavukgöğsü yemeğe giderdik. 1978'de memlekete ilk döndüğünde annem bu dükkâna gitmek istedi. Dükkânı bulmak için bütün İstanbul'u dolaştık" derdi. Şâdiye Hanım 1986'da İstanbul'da vefat etti. Bayezid Efendi anlattı: Annem çok vatanperverdi. İstanbul'u çok severdi. "İsterim ki memleketi benim gözümle tanıyasın" derdi. Bizi vatanımızdan çıkarttıkları için dönmeye çekiniyordum. İlk defa 1986'da geldim. Çok beğendim. Sokakta neredeyse hiç ak saçlı adam yoktu. Bankaya gidiyorum, beni en öne alıyorlar; otobüse biniyorum, bana yer veriyorlardı. Halbuki New York'ta ölsem yer vermezler. Anladım ki burası fevkalade bir yer ve Türkler çok nâzik. Ben artık gelirim dedim."
18.05.2011
Amerika'ya numune olan devşirme usulü
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
TEK ŞART LİYÂKAT Osmanlılarda yükselmek için tek şart liyâkattir. Hangi ırka ve dine mensup olursa olsun, kabiliyetli gençlerin önü açıktır. OSMANLI'DAN İLHAM Devşirme denilen bu usul, devleti 6 asır ayakta tutan prensiplerden biri olmuş; Amerika'ya da numune teşkil etmiştir. Osmanlı devlet adamları ilk devirlerde medrese mezunlarından seçilirdi. Zamanla devlet büyüdü. Devlet adamlarında daha fazla siyaset tecrübesi aranır oldu. Devlet, kendi idarecilerini kendisi yetiştirmeye başladı. Medreseliler devletin hukuk ve din adamları olarak pozisyonunu sürdürdü. Küçük memurlar ise hükümet ofislerinde usta-çırak münasebetiyle yetiştirildi. Devlet ricali, saraydaki Enderun Mektebi'nde yetiştirilir. Burası hem padişahın hususî hizmetinin görüldüğü idarî ofisler; hem de devlet ricâlinin yetiştiği bir akademidir. ADAM OLACAK ÇOCUK! Harblerde alınan esirlerden devlet hissesine düşen beşte birine pençik denirdi. Pençik, Farsça beşte bir demektir. İslâm hukuku, esirler hakkında hükümdara muhayyerlik tanımıştır. Hepsi öldürülebilir veya fidye karşılığı serbest bırakılır ya da köle yapılır. Bu üçüncü halde beşte biri devlete aittir. Bunlardan istikbal va'd edenleri kabiliyetlerine göre mekteplerde Müslüman Türk kültürüyle devlet adamı ve asker olarak yetiştirilirdi. Geri kalanı devlete ait toprak ve ahırlarda çalışırlardı. Bunlara ortakçı kullar denirdi. Pençik kanunu Sultan I. Murad zamanında çıkarıldı. Ankara Harbi'ni müteakip fetihler durup kâfi mikdarda pençik ele geçmediği için Sultan II. Murad zamanında devşirme kanunu çıkarıldı. Gayrımüslim çocukları, ebeveyninin de rızasıyla yetiştirilmek üzere devlet hizmetine alınmaya başladı. Bunlar 8 ilâ 15 yaşlarında, zekâ, terbiye ve fizikî görünüş bakımından en mükemmel olanlar arasından ilm-i kıyâfet (fizyonomi ilmi) bilen hususî memurlarca muhtelif imtihanlardan geçirilerek seçilir. KİM DEVŞİRİLİR, KİM DEVŞİRİLMEZ? İmam Şâfiî, İslâmiyetin zuhurundan sonra Ehli kitap olanların kölelikten kurtulamayacağını söyler. Devşirme usulü bu kavle göredir. Nitekim Yahudi ve Ermeni çocukları devşirilmez. Terbiye kabul etmez görülen gözü açık şehirli çocuklar devşirilmez. Saray ahırlarına bağlı Üsküdar çayırlarına bakmak ve hariçten gelenlere kılavuzluk yapmak karşılığında Kartal ve Kadıköy'den çocuk devşirilmez. Hâkim sınıfa dayanarak halkı ezer yahud firar ederler endişesiyle Müslümanlardan devşirme alınmamıştır. Devşirme, bir şehirde 40 evden bir çocuk nisbetindedir. Tek oğul devşirilmez. Çocukları devşirilenler, vergiden muaf tutulur. Az da olsa çocuğunu vermek istemeyen çıkar, bunlar çeşitli yollarla iknâ edilir. Devşirildikten sonra firar edenlere çok az rastlanır. Böylece köyünde kalsa en fazla papaz olabilecek çocuğun önünde icabında sadrazamlığa kadar giden bir yol açılır. Fakir Balkan köyleri için devşirilmek aslında bir kurtuluştur. Sultan Fatih'ten itibaren idarede devşirmeler tercih edilmiş; padişahın kulu oldukları için bu usulün çok faydaları görülmüştür. Bu usulle yetiştirilenler, kökünden koparılmış, cemiyetle herhangi bir kan veya mahallî bağı bulunmayan, padişaha sadık ve tarafsız bir bürokrasi ve ordu teşkil etmiştir. Devşirme usulü, gayrımüslimlerin ekseriyette bulunduğu eyâletlerin daha itaatli olmasına yardım etmiştir. Buralarda eli silah tutabilecek gençler, umumiyetle devlet hizmetinde idi. Nitekim devşirme usulü kalktıktan sonra, bu eyâletler birer ikişer istiklâl mücâdelesine girişmiştir. Devşirmelerin ailesiyle irtibata geçenleri azdır. Bunlar da ailesini Müslüman yapmıştır. Hırvat asıllı Sokullu Mehmed Paşa, daha silahtarken Bosna'nın Sokol kasabasındaki ailesiyle temasa geçmiş; kardeşi ve amcazâdesini İstanbul'a getirterek Enderun'a aldırmış; bilahare anne ve babası da gelmiş ve hepsi Müslüman olmuştu. Sokol'da yalnızca papaz olan bir kardeşi kalmıştı. Devşirmelerin hemen hepsi Müslüman Türk kimliğine uygun yaşamış; sâdıkâne hizmetleri ve hayır eserleriyle öne çıkmışlardır. Devşirmeler hâlis Müslüman ve Osmanlıdır. Hadîs-i şerif, "Bir kavmin köle ve azatlıları da o kavimden sayılır" der. Gücün sebebi Devşirme kanunundaki evsafı taşımadığı görülen çocuklar, tophaneye işçi verilir. Diğerleri önce Müslüman Türk çiftçilerin yanına yerleştirilir, Türkçe ve İslâmiyeti öğrenmeleri sağlanır. Sonra İstanbul ve Edirne'deki acemî oğlanlar mektebine alınır. Burada muvaffak olanlardan hüsnü cemal sahipleri Enderun'a geçer. Güçlü kuvvetli olanları da saray bahçelerine ve sâhil emniyetine bakan bostancı ocağına ayrılır. Geri kalanları yeniçeri olur. Mahmud Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Davud Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa, Koca Mustafa Paşa, Dukakinzâde Ahmed Paşa, Şehit Hadım Sinan Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Kılıç Ali Paşa, Rüstem Paşa, Lala Mustafa Paşa, Cağaloğlu Sinan Paşa, Cerrah Paşa, Kuyucu Murad Paşa, Koca Yusuf Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Tiryaki Hasan Paşa gibi meşhur vezirler, hatta Mimar Sinan köle yahut devşirme asıllıdır. 1633 yılından itibaren devşirme usulü zaafa uğradı. Müslüman halkın çocuklarından da okumaya hevesli olanları Enderun'a alındı. Yeniçeri ocağı kaldırılana kadar devşirme usulü cereyan etti. Liyâkati ön planda tutan, din ve ırkına bakmaksızın halkın istidadından faydalanmayı öngören devşirme sistemi, Osmanlı Devleti'ni altı asır ayakta tutan prensiplerdendir. Süper güç dâvâsındaki Amerika'ya da numune olmuştur. Amerika, ırkı ne olursa olsun, zeki ve kabiliyetli insanlardan istifadeyi şiar edinmiştir.
25.05.2011
Oldu da bitti maşallah
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
ÇOK ESKİ BİR GELENEK Sünnet, mumya ve papirüs resimlerinden anlaşıldığına göre Antik Mısır'da vardı. Kolomb, Kızılderililerin sünnetli olduğuna çok şaşmıştı... PRENSLER DE SÜNNETLİ Prens Charles ve kardeşlerinin sünnetli olduğu İngiltere'de sünnet bir sınıf ve statü sembolüdür... Ama muhalifleri de yok değil elbette... ÇOK?ŞEY?DEĞİŞTİ Eskiden sünnet öncesi kına gecesi yapılır, o gece sünnet çocuklarının ellerine kına yakılırdı. Davul-zurna eşliğinde at üstünde gezdirilen çocuklar, şimdiki gibi hastanelerde değil, fenni sünnetçiler tarafından sünnet edilirdi. ABD'nin San Francisco şehrinde Kasım ayında bir referandum var. Sünnet yasaklansın mı, yasaklanmasın mı? Kadın sünneti zaten ABD çapında yasaklanmış vaziyette. Ne kadar sıhhî faydası olursa olsun, sünneti insan vücuduna izinsiz bir müdahale olarak görenler mevcut. Referandumdan evet çıksa bile, işin yüksek mahkemeye kadar yolu var. Nitekim yüksek mahkeme 1972'de teknoloji kullanmayışlarıyla meşhur Amiş adlı Hristiyan mezhebindekilerin çocuklarını mektebe göndermemesini haklı bulmuştu. Yahova Şahitleri'nin çocuklarının mekteplerde günlük merasimler esnasında Amerikan bayrağını selamlamaya zorlanamayacağı, çünki bunun dini inançlarına aykırı olduğuna; Quackerların harbe katılıp kan dökmeleri dini inançlarına aykırı bulunduğu için muharip olmayan sınıflarda askerlik yapmalarına karar vermişti. Amerika'daki Yahudi ve Müslümanlar, din ve vicdan hürriyetine aykırı gördükleri bu yasakla mücadele ediyor. Yahudiler daha evvel de kendi dinleri için bir tehdit olarak gördükleri Amerika'nın dinler arası diyalog projesini ne yapıp yapıp tesirsiz hâle getirmişti. Yasak, Yahudi ve Müslümanları muaf tutsa bile ayırımcılık olarak görülebilir. BUZULLAR UNUTTURDU Kaynağı Tevrat olarak görülse de sünnet çok eski bir âdettir. Mumya ve papirüs resimlerinden anlaşıldığına göre Antik Mısır'da vardı. Ergenlik çağı başında rahipler yaptığına göre tek sebebi de hijyen değildi. Üst sınıf Aztekler sünnetliydi. Kolomb, Kızılderililerin sünnetli olduğuna çok şaşmıştı. Mezopotamya'da ilk erkek çocuğun kurban edilme âdetinin, Akadlar arasında sünnete dönüştüğü iddia edilir. Afrika'nın Müslüman olmayan kısmında da sünnet yaygındır. Bazı ilim adamları 50 bin sene evveline kadar bütün insanların sünnet olduğunu, ancak buzul devrinin aşırı yoklukları sebebiyle bu âdetin Avrupa'da kaybolduğunu, ancak sıcak mıntıkalarda varlığını koruduğunu söyler. Tevrat, Hazret-i İbrahim'in ileri yaşında sünnetle emrolunup bizzat kendisini sünnet ettiğini ve bu sayede çocuk sahibi olduğunu anlatır. İbrahim şeriatinde câiz iken; Musa şeriatinde vâcib kılınmıştır. Öyle ki Tevrat'ta sünnetsiz sözü dinsizler için kullanılır. Sünneti terk, Yahudiler için aforoz sebebidir. Barnabas İncili'ndeki rivayete göre, havârîler Hazret-i İsa'ya sünnetin sebebini sormuşlar; O da "Hazret-i Âdem cennetten çıktığında derisini kesmeye yemin etti; Cebrâil de ona sünnet olmayı öğretti" demiştir. Hazret-i İsa 8 günlükken sünnet olmuştu. Bugün bazı Hristiyanların kutladığı 1 Ocak, Hazret-i İsa'nın sünnet tarihidir (sirkonsizyon). Paulus, Hristiyan inancını yayarken, Yunanlıların sünnet olmak istemediklerini görmüş; İncil'in Tevrat hükümlerini neshettiğini ileri sürerek sünnet olmayı kaldırmıştır. Süryânîler sünnete karşı çıkmaz; Habeş Kopt kilisesi ise sünneti tatbik eder. Hindu-Budist inancı, sünneti yasakladığı için, Hindistan ve Çin'de sünnete rastlanmaz. İslâmiyette erkeklerin sünnet edilmesi, Hazret-i Peygamber'in tatbikatıyla meşru olmuştur. Nitekim asıl ismi hitan olduğu halde, Hazret-i Peygamber'in sünneti olduğu için bu isimle anılagelmiştir. Farz olmadığı halde, sünnetsiz bir Müslüman düşünülemez. Bugün İslâm âleminde sünnet, çocukların süslü elbiseler giydiği, hediyeler aldığı; eğlencelerin tanzim edildiği; ziyafetlerin verildiği hususî bir bayram gibi kutlanır. SIHHAT İÇİN FAYDALI Dünya Sağlık Teşkilâtı gibi milletlerarası müesseseler sıhhate faydalı olduğu gerekçesiyle sünnete taraftardır. Avrupa ve Amerika'da 1860'larda frengiyi önlemek ve mastürbasyonu engellemek maksadıyla sünnet teşvik edilirdi. Amerika'da 1887'de %10, 1971'de %90 sünnetli bulunmasına mukabil, aleyhte propaganda sebebiyle 1994'te yeni doğanların %60'ı, 1999'da ise %57'si sünnetlidir. San Francisco'nun bağlı bulunduğu Kaliforniya'da bu nisbet %33'tür. 1948'de İngiltere'de sağlık işleri devlet eliyle verilmeye başlanıp, sünnet masrafı karşılanmaz olunca, sünnet nisbeti de giderek azalmaya yüz tuttu. Sünnetli prensler İngiliz kraliyet ailesi erkekleri sünnetlidir. Prens Charles, saraya çağrılan bir haham tarafından sünnet edildiği gibi, kardeşleri de sünnetlidir. Prenses Diana, oğullarını sünnet ettirmek istemiyordu. Ancak William, annesinin ölümünden birkaç ay sonra bir fıtık operasyonu bahanesiyle hastanede sünnet oldu. Kardeşi Harry de onu izledi. Kraliçe Victoria'nın, ailesi- nin Hazret-i Davud'un soyundan geldiğine inandığı, bu sebeple çocuklarını sünnet ettirdiği söylenir. Kraliyet ailesinin esir bir Endülüs prensesi vasıtasıyla Hazret-i Hasan'ın soyundan geldiği, hatta Kral II. George'un gizli Müslüman olduğu rivayetleri de nazara alınırsa mesele iyice çetrefilleşir. İngiltere'de sünnet bir sınıf statü sembolüdür. Asil ve zenginler hep sünnetlidir. Amerika ve Avustralya'da da böyledir. Beyazlar, zenginler, tahsilliler ve dindarlar arasında sünnet daha yaygındır. Eller gider MERSİN'E... Bizde cumhuriyetin ilanından sonra inkılâpçılar arasında sünnet aleyhtarı bir cereyan baş göstermişti. Operatör Cemil Topuzlu 1934'te şöyle diyor: "Gûyâ sünnetin temizlik bakımından faydası varmış; sünnetsizlik yüzünden hastalıklar oluyormuş. Pekâlâ bunu kabul edelim. Lâkin binde bir kişide tesadüf olunan bu hastalıklar için bütün Müslüman çocukların mühim bir uzuvlarını hayatları bahasına ve din uğruna kestirmekte mana nedir? Bence ileride vukua gelmesi muhtemel hastalıklar için sünnet ettirmek, ileride apandisiti patlar diye bütün çocuklarımızın apandisitlerini çıkartmayı tavsiye etmekten farklı değildir."
01.06.2011
Boşanma yasağının son kalesi de düştü
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
BİR TEK FİLİPİNLER KALDI Geçen gün Maltalılar siyaset değil, 'boşanma' için sandığa gitti. Halkın % 52'si boşanmaya 'evet' dedi. Böylelikle dünyada Vatikan'dan başka boşanmayı yasaklayan bir tek Filipinler kaldı. BAŞBAKAN İSTEMEDİ AMA... Eşi ile oyunu kullanan Malta Başbakanı Lawrence Gonzi, "İstediğim sonuç bu değildi, ancak halkın isteğine saygı duyulması gerekir" dedi. Malta'da geçtiğimiz günlerde yapılan referanduma katılanların yarısından fazlası, evliliğin boşanma yoluyla sona ermesinin yolunu açan yasal değişikliğe destek verdi. Malta, bu değişikiliğe kadar Vatikan ve Filipinler ile birlikte boşanmayı yasaklayan üç devletten biriydi. "HAYIR"CI BAŞBAKAN Malta, Akdeniz'in ortasında küçücük bir adadır. İstiklâlini 1964'te İngiltere'den aldı. 408 bin nüfusun % 95'i Koyu Katoliktir. Maltızca, Arapça'nın bir lehçesidir. Anketlere göre halkın % 72'si muntazaman kiliseye gider. Nikâhlar kilisede kıyılır. Kampanyada Muhafazakârlardan Pullicino Orland ve İşçi Partili Evarist Bartolo başı çekiyordu. İki rakip parti bu işte müşterek hareket etti. Kilise hayır kampanyası yürüttü. Hatta rahip Mario Grech, evetçileri "Koyun postuna bürünmüş kurtlar" olarak vasıflandırdı. İşin garibi başbakan Lawrence Gonzi de hayırcılar arasında idi. Referandum, kanunun hemen değişeceği manasına gelmiyor. Parlamento bu istikamette tanzimlerde bulunmak için çalışmaya başlayacak. Malta, boşanmaya izin vermekle beraber, bunu katı şartlara bağlamak niyetinde. Buna göre boşanmaya ancak evliliğin tamir edilmez bir yara aldığı kanaatine varılırsa gidilebilecek. Ayrıca çiftin son 5 yılın en az 4 yılında ayrı yaşamış olması ve çocukların bakımı konusunda anlaşmış olmaları gerekecek. KİLİSE İSTERSE... Kilise prensip itibariyle boşanmaya izin vermiyor. Ancak zinâ ve dinden çıkma gibi hallerde Kilise evliliği feshedebiliyor. Matta ve Markos İncilinde Hazret-i İsa'ya atfedilen "Eski zaman adamlarına, kim karısını boşarsa ona boş kâğıdını versin denilmişti. Fakat ben size derim ki, zinâdan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zâniye eder ve kim boşanmış bir kadınla evlenirse zinâ eder!" sözü, boşanmanın yasak olduğu şeklinde tefsir ediliyor. Paulus'un mektuplarında da buna benzer ifadeler vardır. Protestanlar boşanma yasağına muhaliftir. Bu, bir mânâda Tevrat'taki hükümlere bir dönüşü ifade eder. Tarihlere göre, ilk Hıristiyanlar arasında boşanmaya dair bir ihtilâf vuku bulmamış ve Tevrat'ın hükmü ile amel olunmuştu. Boşanma yasağının MS IV. asırda Saint Augustinus adlı piskopos tarafından getirildiği bilinmektedir. Ortodokslukta bazı sebeplerin varlığı hâlinde ruhânî makamlardan boşanmaya hükmedilmesi istenebilir. Bunlar zinâ, delilik, âdi suçlarda beş seneyi aşan mahkûmiyet, beş sene süren terk veya gâiplik, frengi gibi hastalıklar ve eşin hayatına kasttır. YASAĞI İLK FRANSIZLAR DELDİ Katolik ülkelerden ilk Fransa'da, 1789 ihtilâlinden sonra boşanma yasağı kaldırıldı. Katolik kilisesi, boşanmanın yasak olduğu şeklindeki görüşünden bugün bile vazgeçmiş değildir. Boşanma yasağı Avrupa'da yakın zamana kadar mevcuttu. Hatta yakın zamanda Katolik Avrupalılar turistik gezi için geldikleri meselâ İzmir'de TC mahkemesinde boşanırdı. Bu memleketlerle aramızda mahkeme kararlarının karşılıklı tanınma anlaşması vardı. Katolik memleketlerden Portekiz 1910, İtalya 1974, İskoçya 1976, Brezilya 1978, İspanya 1981, İrlanda 1997, en son da Şili 2004'te boşanmayı kabul etti verdi. İtalya'da da referandum olmuş ve ancak %51 evet çıkmıştı. Şimdi bile bu memleketlerde boşanmak çok zordur. Laiklik iddiamıza rağmen, bizim İsviçre'den alınma 1926 tarihli medeni kanunumuzun boşanmaya dair hükümleri Katolik prensiplerine göreydi. Eşler anlaştığı halde, mahkemenin boşanmayı kabul etmediği çok olurdu. Boşanamayınca yeni mezhep kurdu İngiltere Kralı VIII. Henry, 1527'de İspanyol hânedânından olan karısı Catherine'den ayrılıp, âşık olduğu Anne Boleyn adlı ikinci sınıf bir İngiliz soylusuyla evlenmek için Papa VII. Clementus'dan izin istedi. Papa, ilk eşin yeğeni olan Almanya İmparatoru V. Karl'dan çekindiği için reddetti. Bunun üzerine VIII. Henry, Şansölye (başbakan) Kardinal Wolsey ile anlaşıp, İngiliz, Fransız ve İtalya üniversitelerinden mütâlaa sordurdu. Kralın arzusunu bilen ilahiyat hocaları, Catherine kralın ağabeyinin dulu olduğu ve Tevrat'a göre bu evliliğin zaten hükümsüz olduğunu söylediler. Bu vesileyle Papa'nın otoritesine son vermek isteyen Kral, Anglikan mezhebini kurduğunu ve aynı zamanda reisi olduğu bu mezhepte boşanmanın serbest olduğunu ilân etti. Kadının akıbeti, erkeğin iki dudağı arasında değil Yahudilikte boşanma kolaydır. Erkek dilediği zaman hanımını boşayabilir. Üç kişiden müteşekkil bir dinî mahkeme/haham önünde ve en az cemaatten on şâhid huzurunda boşama kâğıda geçirilip kadına teslim edilir. Kadının hazır bulunması bile gerekmez. İslâm hukuku, boşanma hususunda, Yahudi ve Hıristiyanlıktakine göre orta bir yol takip etmiştir. Bununla beraber İslâmiyet hoş bakmadığı için, Müslümanlar arasında boşanmaya fazla rastlanmaz. Erkek de, kadın da dilediği zaman boşanabilir. Erkek mehrini ve nafakasını ödemek şartıyla hanımını boşayabilir. Kadın ise evlenirken şart koşulmuşsa kendini boşayabilir. Padişah kızları hep böyle evlenirdi. Evlenirken bu şartı koşmamışsa, ama kocası akıl hastası, iktidarsız, kayıp ise, nafaka vermiyor veya kötü muamele ediyorsa, kadın mahkemeye gidip evliliği bozdurabilir. Görülüyor ki "İslâm hukukuna göre kadının akıbeti erkeğin iki dudağı arasındadır" sözü doğru değildir. Boşanan kadın takriben üç ay ıddet denilen bir zaman bekler ve kimseyle evlenemez. Bu zaman zarfında pişman olurlarsa, yeni bir nikâh gerekmeden tekrar evlenebilirler. Bu zaman geçerse yeni bir nikâh gerekir. Üç defa boşandıktan sonra tekrar evlenebilmek için, kadının bir başka evlilik yapması, zifafa girmesi ve bu evliliğin sona ermesi gerekir. Buna hulle denir. Hulle, Arapça'da eşleri birbirine helâl kılmak manasına gelir. Bu tehdit, sebepsiz yere boşanmayı engellemeye matuf bir tedbirdir.
08.06.2011
Sopalı seçimden <br>boyalı seçime...
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
DÜNDEN BUGÜNE HAZIRLAYAN: Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr 1908 seçimleri için Beyoğlu Aya Triada Rum Kilisesi önünde kurulan seçim sandığı ve seçim kurulu. İLKİ 1840'TA YAPILDI Bizde demokrasi ve seçim geleneği zannedildiğinden de eskidir. Osmanlı Devleti'nde ilk seçimler 1840'ta mahallî meclis azaları için yapıldı. İslâm kültüründe devlet reisinin en ideal başa gelme yolu seçimdir. Hazret-i Ebûbekr böyle başa gelmiştir. Cemaatla namaz kılarken de imamlık vasıfları eşit olanlar arasında seçim yapılır. İki Müslüman sefere gitse, içlerinden birini emir seçerler. Bunların, modern demokratik seçimlerle elbette bir alâkası yoktur. Osmanlı Devleti'nde Avrupaî tarzda ilk seçimler 1840 yılına tarihlenir. Taşrada mahallî meclisler kuruldu. Bulunduğu yere göre vâli, mutasarrıf veya kaymakamların reisliğinde halktan âzâlar vardı. Bunların yarısı Müslüman, yarısı gayrımüslimlerden seçilirdi. Avrupa'da o zaman emsaline rastlanmayan bir usuldür. FEDAİNİN SOPASI 1876'da Osmanlı Devleti'nde anayasa ilan edildi ve meşrutî monarşi kuruldu. Seçilmiş mebuslardan müteşekkil meclis İstanbul'da toplandı. 93 Harbi sebebiyle meclis feshedildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin isyan ettiği 1908'e kadar bir daha toplanmadı. 1908 meclisi pek renkliydi. İlk defa partilerin katıldığı seçimlerle Osmanlı Devleti modern demokrasiye geçti. Seçimler iki turluydu. Halk müntehab-ı sâni denilen ikinci seçmenleri; onlar da mebusları seçiyordu. 1912'deki seçimlerde, halkın sempatisini kaybetmeye yüz tutan İttihatçılar seçimi kaybetmek korkusuyla seçmenleri baskı altına aldılar. Reylerini muhalif namzetlere vermek isteyenler, sandık başındaki İttihatçı fedainin sopasını kafasına yiyordu. Bu sebeple sopalı seçim diye anılan seçimlerden sonra memleket 6 sene sürecek İttihatçı diktatörlüğünün pençesine düştü. 1918'de İttihatçıların düşüşüyle, Osmanlı Devleti, bugün ancak Avrupa'nın ileri memleketlerinde rastlanan bir demokrasiye geçti. Çok sayıda parti ve hür matbuat (basın) ile fikir hürriyeti alabildiğine genişledi. 1919 seçimlerinde Ankara'daki yeni hareket, kendi yandaşları dışında kimsenin seçime katılmasına izin vermedi. Ancak İstanbul'un işgali sebebiyle bu son Osmanlı Meclisi 23 Nisan 1920'de Ankara'ya naklederek burada toplandı. DİKENSİZ GÜL BAHÇESİ Cumhuriyet ilan edildiğinde, Osmanlı'dan miras bir demokrasi iyi-kötü yürüyordu. 1923 seçimlerine sadece tek bir parti (Halk Fırkası) katıldı. Müstakil namzetler, jandarma marifetiyle sindirildi. Tamamını partinin seçtiği namzetlerle "kız gibi bir meclis" teşkil edildi. Sadece bir kişi aradan kayarak müstakil milletvekili olabildi. Ancak hükûmetin icraatını beğenmeyen halk, Yunan Harbi kahramanlarının yer aldığı, cumhuriyetçi, fakat liberal muhalif Terakkiperver Fırka etrafına kümelenince, İsmet Paşa hükümeti çok endişelendi. 1925'te Takrir-i Sükûn Kanunu'nu çıkardı. Partiler yasaklandı, basın hürriyeti kaldırıldı, demokrasi askıya alındı. Muhalifler tutuklandı, bazısı asıldı, kimisi yurt dışına kaçtı. Memleket dikensiz gül bahçesine döndü. Seçimler yine vardı. Ancak partiler yoktu. Herkes hükümetin tesbit ettiği isimleri seçmek zorundaydı. Ömründe Muş'u görmemiş birisi, Muş milletvekili olarak mükâfatlandırılabiliyordu. Merkez, vilâyetin milletvekili sayısı kadar namzet tesbit eder; ikinci seçmenler bunları "seçerdi." Sonraki seçimler merkezin tesbit ettiği isimlerin Sovyet rejiminde olduğu gibi halka tasdik ettirildiği birer politik gösteridir. PARA KARŞILIĞI DEMOKRASİ 1929 ekonomik buhranı ile zor vaziyete düşen İsmet Paşa hükûmeti, İngiltere'nin demokrasiye geçme teklifini kredi karşılığında kabul etti. Terakkiperver Fırka gibi danışıklı dövüş olarak Serbest Fırka kuruldu. Ancak halkın büyük rağbetinden korkan hükûmet Menemen bahanesiyle partiyi kapattı, muhalifleri sindirdi. 1935'te kadınlara seçme ve seçilme imkânı verildi. Hükûmetin seçtiği 17 kadın meclise gönderildi. Ancak erkeklerin bile serbestçe seçme ve seçilme hakkının olmadığı bir zamanda, bunun bir mana ifade etmediği ortadadır. Hükûmet, muhaliflerini teskin maksadıyla 1943'te tercih usulü getirdi. Artık her vilâyette seçilecek milletvekili sayısından bir fazlası namzet gösteriliyor; ikinci seçmenlere böylece büyük bir "seçme imkânı" tanınıyordu. Türkiye, II. Cihan Harbi'ne girmediği halde, büyük fakirlik içindeydi. İnönü, Amerikan yardımı alabilmek için demokrasiye geçmeyi kabul etti. Kendisinin demokrasiye gönül vermiş birisi olmadığı herkesçe malumdur. 1945'te CHP'den ayrılan muhaliflerce Demokrat Parti kuruldu. Tek parti devri... Seçim sandığını saran CHP bayrağı... Açık oy, gizli tasnif sistemi... İşte demokrasi!.. AÇIK OY GİZLİ TASNİF 1946 seçimleri, 1912 sopalı seçimlerinin bir benzeriydi. "Açık oy, gizli tasnif" hususiyetiyle tanınır. Vâli, kaymakam, belediye reisi ve CHP il/ilçe başkanı aynı kişi olduğundan, jandarma yardımıyla halkın "ne idüğü belirsiz" kişilere rey vermemesi temine çalışıldı. Sandık başında çok hâdiseler çıktı, kavgalar oldu. Halbuki o zamana kadar seçimlerde hiçbir hâdise yaşanmaz; namzetler belli olduğundan, reyler sayılmadan SEKA'ya giderdi. 1946 seçimleri Türk demokrasisi için bir dönüm noktası oldu. Defalarca ordu-bürokrat el birliği ile askıya alınsa da, halkın vazgeçemediği bir alışkanlık hâline dönüştü. Halkın doğrudan milletvekillerini seçtiği ilk tek dereceli seçim de budur. İngiltere'deki gibi bir yerde reylerin ekseriyetini alan parti bütün milletvekillerini alırdı. CHP'nin, Demokrat Parti kazanmasın diye seçim kanununda yaptığı bu numara, başkalarına yaradı. CHP bir daha ekseriyetle iktidara hiç gelemedi. 1961 seçimleri nisbî temsile göre yapıldı. Burada her parti aydığı rey nisbetinde mecliste temsil edilir. Ama koalisyonlar kaçınılmazdır. 1979 seçimlerinde mükerrer rey kullanmayı önlemek için seçmenlerin parmaklarına günlerce çıkmayan siyah boya sürülmeye başlandı. Bundan sonraki seçimlere boyalı seçim adı verildi. Son yıllarda bu da terk edildi.
15.06.2011
Sarayın siyaset mektebi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Topkapı Sarayı'nın üçüncü kapısından girildiğinde sağ taraftaki yapılar, bir zamanların muhteşem Enderun-ı Hümâyun Mektebi'ni hatırlara getirir. Enderûn, Farsça "iç" demektir. Sarayın iç kısmında yer aldığı için bu adı almıştır. Nitekim sarayın dış kısımları da bîrûn (dış) adını taşırdı. Enderûn-ı Hümâyun, sarayın iç teşkilâtını karşılayan bir tabirdir. Enderûn, hem padişahın hususî hizmetinin görüldüğü idarî ofisler; hem de devlet ricâlinin yetiştiği bir saray akademisi idi. Bu akademi Enderun'da yer aldığı için Enderun Mektebi diye anılırdı. İçoğlanı ne demektir? Enderûn talebesini, harb esirlerinden devlet hissesine düşenlerle, Hıristiyan halktan devşirilen uygun vasıfta çocuklar teşkil ederdi. 10-12 yaşındaki çocuklardan güçlü, zeki ve istidadlı olanları, fizikî muayene ve zekâ testinden geçirilip kabiliyetlerine göre, devlet adamı veya kapıkulu askeri yetiştiren Enderun Mektebi'ne alınır; burada Müslüman Türk kültürüyle yetiştirilirdi. Türk köylülerinin yanında Türkçe ve İslâmiyeti öğrenen çocuklar, Acemi Oğlanlar Mektebi'nde usul ve erkân öğrendikten sonra en muvaffakları Enderun'a, geri kalanı da Yeniçeri Ocağı'na alınırdı. Enderun'daki gençler bir yandan saray terbiyesi ile yetiştirilir; bir yandan da saray ve padişahın hizmetlerini yaparak aynı zamanda staj görürlerdi. İçoğlanları denilen bu talebenin her türlü masrafı saraya aitti. Kendilerine ayrıca 8 akçe de gündelik verilirdi. Burada oda adıyla altı sınıf vardı. Talebeler sırayla bu odalarda tahsil ve terbiye görürdü. İçoğlanı tabiri, Hammer gibi meşhur bir tarihçiyi bunların menfur hizmette kullanıldığı zehabına düşürmüş; hatta zamanın padişahı Sultan Aziz ve Sadrâzam Âli Paşa kendisini bu mealdeki yazısından dolayı kınamışlardır. Bu kelimede rezil bir mânâ yoktur. Argoda sonradan böyle bir mânâ yüklenmiştir. Oğlan, henüz bıyığı bitmemiş delikanlı demektir. Sultan 3. Ahmed'in yaptırdığı Enderûn kütüphanesi. Mukaddes emanetlerin bekçileri Enderun talebeleri sarayda bir takım vazifeleri yerine getirirdi. Bunların en şereflisi şüphesiz Mukaddes Emanetlerin bekçiliğidir. Büyük ve küçük odalarda XVI. asırda 160 talebe vardı. Sonra bu sayı 400'e kadar yükseldi. Burada dinî, fennî ve edebî ilimler, İslâm ve Osmanlı tarihi öğretilir; at binme, ok atma gibi sportif tâlimler yapılırdı. Bu odayı geçemeyenler, sipâhi zâbiti olarak orduya katılırdı. Sonra doğancı, ardından da seferli odası gelirdi. Seferli odası oğlanları, dersten arta kalan zamanlarda padişahın çamaşırlarının yıkanıp ütülenmesi işiyle de meşgul olurdu. Seferli odasından sonra kiler odası gelirdi. Talebeleri artık zâbit (subay) sayılan bu oda, padişahın yemekleriyle alâkalı her türlü işin tanzimiyle meşgul olurdu. Önceleri mevcudu 30 kişi iken, sonra 150 kişiyi bulmuştur. Buradan itibaren enderûn mensuplarına ağa denirdi. Hazine odasını Fâtih Sultan Mehmed kurmuştur. Vazifesi enderûn hazînesi de denilen iç hazîneyi muhafaza etmekti. Mevcudu önceleri 3 kişi iken, XVI. asır sonunda 60'a, XVIII. asırda da 150'ye yükselmiştir. Kumandanı hazînedarbaşı olup, aynı zamanda saray atölyelerinden de mesul idi. Has Oda, enderûnun en yüksek rütbeli kademesi idi. Burasını Sultan Fâtih 32 zâbitle ihdâs etmişti. Yavuz Sultan Selim, hırka-ı saadet dairesini kurarak muhafazasını has odaya tevdi kılmıştı. Mevcudu 40'ı pek geçmezdi. Başında hasodabaşı bulunurdu. Sırasıyla silâhdar, çuhadar, rikâbdâr, tülbend ağası ve miftah ağası gelirdi. Bunlardan ilk dördü kimseye sormadan istedikleri zaman padişahın huzuruna çıkabilirlerdi. Sadrâzamın, hatta şehzâdelerin bile böyle salâhiyeti yoktu. Padişahın yanından hiç ayrılmaz; dışarı çıktığında da refakat ederlerdi. Hasodabaşı, enderûndan çıkınca hemen vezir rütbesi alırdı. Hatta Kanunî Sultan Süleyman'ın devrinde, Makbul İbrahim Paşa, hasodabaşılıktan sadrâzamlığa tayin olunmuştu. Has Oda bir nevi padişahın hususî kalem müdürlüğü ve hizmet birimi idi. Mukaddes emânetlerin muhafazası da bunlara aitti. Has Oda'da ayrıca şu zâbitler bulunurdu: Hünkâr müezzini (sermüezzin), sır kâtibi, sarıkçıbaşı, başçuhadar, kahvecibaşı, berberbaşı, tüfenkçibaşı, tırnakçıbaşı. Hazîne, kiler ve seferli odası kumandanları, has oda zâbitlerinden seçilirdi. ACEMİLERİN HOCASI... Aman lala, affet! Acemîlerin terbiyesiyle meşgul olanlara lala denirdi. Üç-dört acemînin bir lalası olurdu. Acemî dışarı çıkmak, hastalığını haber vermek gibi hallerde bile lalasına müracaat ederdi. Lala, acemînin bilmediği şeyi öğretir ve acemîde gördüğü kusuru ikaz ederdi. Enderûn mektebinde disiplin çok sıkı idi. Bu disiplini, haremde dârüssaade ağasına (kızlarağasına) paralel olarak, akağalar da denilen beyaz hadımağaları temin ederdi. Bunların başında bâbüssaade ağası (kapı ağası) bulunurdu. Akağalar, Topkapı Sarayı'nın üçüncü avlusunun Bâbüssaade denilen kapısını açıp kapamakla vazifeli idiler. Seferde ve hazerde padişahın yanından ayrılmazlardı. Akağalardan Hadım Süleyman Paşa, Hadım Sinan Paşa gibi kahramanlığı ile nam yapan sadrâzamlar çıkmıştır. Sultan III. Ahmed zamanında da enderûn âmirliği vazifesi akağalardan alınıp silâhdar ağaya verildi.
22.06.2011
İngiliz takımında ay-yıldız ne arıyor?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
OSMANLI ŞEHİTLİĞİ Portsmouth Deniz Üssünde meydana gelen kazalar ve salgın hastalıklar neticesi hayatını kaybeden Osmanlı askerlerinin defnedildiği Portsmouth Türk Deniz Şehitliği. The Sun'da 2006'da çıkan bir habere göre, iş icabı Yemen'de bulunan bir İngiliz vatandaşı Tony Restall, hususî arabasıyla giderken, radikal dinci gruplara mensup birkaç kişi tarafından durduruldu. Elleri silahlı bu şahısların kendisini öldüreceğini düşünürken, enteresan bir şekilde serbest bırakıldı. Sebebi ise arabasının ön camında bulunan Portsmouth spor kulübünün ay-yıldızlı logosunu taşıyan sticker idi. Osmanlı yâdigârı denizciler İyi de, Portsmouth klübünün amb-leminde ay-yıldız ne arıyor? Bazı kaynaklarda 2 Mayıs 1194'te şehre berat verilirken İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard'ın şansölyesi William de Longchamp'ın armasından kopya edildiği söyleniyor. III. Haçlı Seferi sırasında 1191'de Kıbrıs adasından geçen Kral burada bir ay ve sekiz yıldızdan müteşekkil armayı görüp beğenmiş. 1686'da da resmen tescil edilmiş. Mamafih o tarihte Bizanslıların elindeki Kıbrıs'ta ay-yıldızın ne aradığı da akla gelmiyor değil... Portsmouth, İngiltere'nin güneydoğusunda Londra ile bağlantılı mühim bir liman şehri. Çokları onu İngiltere Premier Ligi'nden bilir. Burayla irtibatımız 1850'lere uzanıyor. Dünyanın en güçlü deniz gücüne sahip bu ülkesine Sultan Mecid seyr ve topçuluk tahsili maksadıyla denizciler gönderdi. Mir'at-ı Zafer ve Çerâğ-ı Bahrî fırkateyni Portsmouth limanına demirledi. Lacivert ceket, mavi pantolon, kemer ve kılıçlı üniformalarıyla Osmanlı gemicileri şehirde büyük sükse yaptı. Gemileri gezmek isteyenlere de nâzik davrandılar. Mamafih eski Osmanlı leventlerinin hikâyelerini bilenler, görmeyi umdukları ihtişamlı ve ekzantrik kıyafet yerine, kendilerininkine benzeyen üniformalarla karşılaşınca biraz sukut-ı hayale uğradılar. 26 DENİZCİ HAYATINI KAYBETTİ O esnada Portsmouth'da kolera salgını çıktı. Kanalizasyonsuz, tersane işçilerinin üst üste sıhhatsiz şekilde yaşadığı limanda hastalık çığ gibi büyüdü. Gemi mürettebatından bazısı hastalık kaptı. 26'sı hayatını kaybetti. Bunlar Portsmouth'un hemen karşısına düşen Gosport şehrindeki Haslar Askerî Hastanesi mezarlığında hususî bir yere gömüldüler. 1902'de Zymotic Hastanesi inşaatı sebebiyle kabirler, Alver Gölü kıyısındaki Clayhall Bahriye Mezarlığı'na nakledildi. Bugün burada vefat eden Osmanlı gemicilerinin ay-yıldızlı mezartaşları hâdiseye şahitlik ediyor. Ayrıca mezartaşları üzerinde "Küllü nefsin zâikatü'l-mevt" (Herkes ölümü tadacaktır) âyeti, gemicilerin isimleri ve vefat tarihleri yazmaktadır. Şehitlik 1985'te Türkiye tarafından restore edilmiştir. Hâdise hem İngiliz, hem de Türk kaynaklarında geçer. Mir'at-ı Zafer'in kumandanı Mustafa Bey, 16 sayfalık raporunda bunları anlatmaktadır. Acaba şehrin armasındaki ay-yıldızın bu hâdiseyle bir alâkası var mı? Portsmouth, o zamanki sıkı müttefiği Osmanlılara karşı bir jest mi yaptı? Kim bilir? Portsmouth amblemindeki ay-yıldız hakkında başka bir rivayet daha var. Buna göre 1898 tarihli klübü, Sultan II. Abdülhamid istihbarat maksadıyla kurdurmuş. Londra göz önünde bir şehir olduğu için, onun yerine böyle İngilizlere hiç de sıcak bakmayan İrlandalıların aktif olduğu bir şehir seçilmiş. Ancak istihbarat maksadıyla kurulan bir takımın ambleminde ay-yıldız biraz dikkat çekici değil mi? İspanya'da Türkler İspanya'nın Portekiz sınırındaki Deportivo şehri takımının da ayyıldızlı bir amblemi var. Rakiplerinin "Türkler" diye andığı Deportivo La Coruna taraftarları da maçlarda Türk bayrağı açıyor. Rivayete göre, yiğitliğiyle meşhur Galicia beldesinin gençleri vaktiyle Portekizlilerle mücadelesinde Barbaros Hayreddin Paşa'ya destek vermişler. Bunu sindiremeyen komşu Vigo şehri, bunlara "Türkler" adını takmış. Bu rekabet, futbolda da varlığını devam ettirmiş. Fort Nelson kalesindeki 1464 tarihli bir Osmanlı topu. Türk Kasabası Hampshire bölgesinin Türklerle alâkası bundan ibaret değil. Portsmouth'un hemen karşısında Gosport limanı var. Gosport, eski İngilizcede Kaz Limanı mânâsına geliyor. İşin garibi, buranın halk arasında Turk Town (Türk kasabası) diye anılmasıdır. Rivayete göre Haçlı seferlerinden dönerken getirilen harb esirlerinden dolayı şehre bu isim takılmıştır. Şehrin yerlileri kendilerini Türk olarak vasıflandırmakta ve Türklerle esrarlı bir irtibatları olduğuna inanmaktadır. Burada hâlen donanmaya ait bir mektebin bulunduğu yere HMS Sultan deniyor. HMS, Her Magesty's Ship (Majesterinin Gemisi) demek. Triumph adlı bir İngiliz gemisine, 1870'de Sultan Aziz'in ziyareti sebebiyle Sultan adı verilmiştir. Fort Nelson kalesinde, Çanakkale Boğazı'nın müdafaası için yapılmış 1464 tarihli bir Osmanlı topu var. 1868'de Osmanlı hükûmetince buraya hediye edilmiştir. SULTANA TEŞEKKÜR İrlandalılar Sultan Mecid'in kötü günlerinde yaptığı yardımı hiç unutmadı. Yardımın yapıldığı Drogheda şehrinin o devirdeki belediye binası olan Westcourt Hotel'e teşekkür plaketi asıldı. İrlandalıların Sultan Mecid'e gönderdiği teşekkür mektubu. PADİŞAHIN BÜYÜK JESTİ 1847'de İrlanda'da kıtlık baş göstermiş; bir milyon kişi hayatını kaybetmişti. Cömert ve müşfik padişah Sultan Mecid'in gönderdiği erzak dolu 3 gemi Drogheda limanına yanaştı. Padişah ayrıca 10 bin pound göndermişti. Bu, Osmanlılara dünya çapında itibar kazandıran büyük bir jestti. İngiltere Kraliçesi Victoria bile İrlandalı teb'asına Sultan'dan daha cömert davranmamış; sadece 2 bin pound verebilmişti. Bu sebeple Osmanlı hükûmetinden yardımın bin pounda indirilmesi istendi. İrlandalılar, bu iyiliği unutmadılar. Şehrin ve 1919'da kurulan Drogheda futbol klübünün amblemine ay-yıldız koydular. Bir müddet evvel Türkiye'yi ziyaret eden İrlanda reisicumhuru Mary McAleese hâdiseyi hatırlatarak, "İrlanda halkı bu eşine az rastlanır cömertliği asla unutmadı. Bayrağınızdaki sembolleri, bu güzel yıldız ve hilâli, şehrin sembolü hâline getirdi. Hatta futbol takımının formalarının üzerinde de bu güzel Türk sembollerini görüyoruz" dedi.
29.06.2011
Baskıcı rejimlerin antik çağdaki adresi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
DÜNDEN BUGÜNE HAZIRLAYAN: Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr Ispartalıların Termofil geçidinde Perslere karşı kazandıkları zaferi tasvir eden bir tablo. Öncelikle söylemek gerekir ki bu Isparta'nın Anadolu'daki Isparta ile bir alâkası yok. Isparta, Yunanca "ekilmiş, tohumu atılmış" demektir. 300 Ispartalı filmini seyredenler, bir avuç kahramanın Termofil geçidinde Perslere karşı kazandıkları zaferi hatırlar. Milâttan Evvel 10. asırda bir Helen kavmi olan Dorlar, Mora yarımadasını işgal etti. Yine Helenlerin Aka kavminden yerli halkı esaret altına alarak Isparta devletini kurdu. Isparta, kendine has siyasî ve sosyal yapısı ile Antik Çağ'ın en enteresan devletlerinden birini teşkil eder. DEVLET UĞRUNA FERD Isparta'da devlet mukaddestir. Ferd, devlet içindir. Ferdin bu bağlılığı doğumla başlar. Dünyaya gelir gelmez muayene edilen çocuklar eğer zayıf veya sakat ise Tayget dağındaki uçurumdan aşağı atılarak öldürülür. Devlet, 7 yaşına gelen çocukları ailesinden alır; kendine göre "millî eğitime" tâbi tutar. Çocuk devamlı talimlerle sıkı bir askerî hayat yaşar. Böylece hem beşerî hislerin inkişafı engellenir, hem de askerlik hayatına alıştırılır. Evlilik yalnızca çocuk sahibi olmak için yapılır. Her Ispartalı için askerlik gibi bir mecburiyettir. Yeter ki sağlıklı çocuklar dünyaya getirilsin. Devletin devamı için ferdlere ihtiyaç vardır. Bunun için hiçbir ahlakî sınırlama yoktur. Gayrimeşru münasebetler tabiî, hatta hoş karşılanır. İffet ve sadakat beğenilen vasıflar değildir. Hatta ihtiyar bir erkeğin, genç karısını, çocuk sahibi olması için genç ve "namuslu" bir erkeğe teslim etmesi ve doğacak çocuğu sahiplenmesi vazife sayılır. Isparta'da aile hayatı yoktur. Çünkü ferdlerin hayatı ev dışında geçer. Aslî vazifelere engel teşkil edeceğinden, çalışmak, servet edinmek, ziynet eşyası kullanmak ve seyahat etmek yasaktır. Dinî merasimlere iştirak mecburîdir. Altın ve gümüş kullanmak, şişmanlık, evlenmemek suçtur. Zina ve mâhirâne hırsızlık ise suç sayılmaz. Hele hilotların malını çalmak en beğenilen kahramanlık türüdür. 300 Spartalı filminden bir sahne. Isparta şehir kalıntıları. Isparta senatosunu tasvir eden bir gravür. Herkes kontrol altında Isparta'yı Jupiter'in oğlu Herkül'ün soyundan geldiğine inanılan iki ayrı sülaleden iki kral idare eder. Kral, dinî merasimlere riyaset eder. Ordu kumandanıdır. Kanunları tatbik eder ama kanun yapamaz. Sıradan bir Ispartalı gibi yaşar. Krala senato eşlik eder. 30 yaşını geçmiş Ispartalılardan müteşekkil geniş kudretli bir Halk Meclisi vardır. Kralı seçer. Memurları tayin eder. Harb ve sulha, anlaşmalara karar verir. Mecliste müzâkere olmaz. Vatandaşlar, kral tarafından önlerine getirilen teklifleri kabul veya reddedebilir. Rey verme usulü alkışlayarak cereyan eder. Efor adındaki yüksek memurlar, kraldan cemiyetin en aşağı ferdine kadar herkesi, sisteme uygun yaşayıp yaşamadıkları hususunda kontrol eder; gerekirse sorguya çekip cezalandırır. Hususî hayat takip altındadır. Eğlenceler bile hep beraber devlet kontrolünde icra edilir. Ahali, vatandaş, perioki ve hilot olmak üzere üç sınıftır. Vatandaşlar, Isparta'yı kuran Dorların soyudur. Bütün imtiyazlar bunlarındır. Her vatandaşın kendine yetecek kadar arazisi vardır. Ancak bunu kendisi işletemez. Hilotlar işler. ÇALIŞMAK ZİLLET SAYILIRDI Çünkü vatandaş için çalışmak zillet sayılır. Isparta vatandaşları, bütün nüfusun onda biri kadardır. İşgal sırasında Dorlara teslim olanlar perioki sınıfını teşkil eder. Siyasî hakları yoktur, ancak asker olabilirler. Isparta şehrine giremezler. Hilotlar, istilâcılara mukavemet eden yerli halkın soyundan gelir. Statüsü, köle ile hür arasındadır. Vatandaşların topraklarını eker. Mahsulün bir kısmı ile geçinir. Gerisini vatandaşa verir. Bir kısmı da şehirlerde vatandaşlara hizmetkârlık yapar. Hilotlar, ahalinin % 90'ını teşkil eder. Her türlü aşağılamaya maruzdur. Hatta tenhada bir hilotu öldürmek suç bile sayılmaz. Mamafih hilotların sosyal hayatı bir felâket olmakla beraber, iktisadî vaziyetleri o kadar fena değildir. Hitler, genç Nazilerle... Hitler de bu sistemi model aldı! XX. asırda bazı totaliter devletlerin, bu acımasız sistemi model alışı enteresandır. Mussolini İtalyası, Nazi Almanyası, Sovyet Rusya, hatta 1940'ların Türkiyesi ve Arap Devletlerindeki Baas rejimi, ferdi devlete feda eden Isparta sistemine hayrandı. Ancak bu hayranlık, hepsinde de felâketten başka bir şey getirmedi. Çiçekten taçlar Bazı Atinalı filozoflar, kendi sitelerindeki nizamsızlığa bakarak, Isparta'daki sisteme hayran olmuştu. Ancak Aristo bu sistemi iyi tahlil ve tenkit etmiştir. Ispartalılar barış içinde yaşamayı bilmez; beşerî faziletleri mühimsemezdi. Onun için, harb sanatı dışında bir ilerleme gösteremiştir. Daima hilot isyanı korkusuyla yaşamıştır. Bu sebeple zaman zaman tarihte emsali görülmeyen pek vahşi tedbirler almıştır. Meselâ Peloponez harblerinin 8. senesinde Atina tarafından sıkıştırılan Isparta, hilotları askere almaya mecbur oldu. Hilotlar pek kahramanlık gösterdi. Ancak askerliği öğrendikleri için isyan edeceklerinden ürken Isparta hükûmeti, korkusunu dâhiyâne bir şekilde giderdi. Vatandaşlık vaadiyle binlercesini mabedlerde topladı. Başlarına da çiçekten taçlar konuldu. Bu taçlar aslında kurban edilecek hilotlar için bir işaretti. Birkaç gün içinde ikibin hilot acımasızca öldürülüp, cesetleri yok edilerek, bir nevi mükâfatlarını almış oldular. Termofil savaş abidesi.
06.07.2011
Hadîs-i şerîfler nasıl yazılı hâle getirildi?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hadislerin toplanması çığırını açan büyük âlim Emevi halifesi Ömer bin Abdülaziz'in Suriye'deki kabri. Kur'an-ı kerîm âyetleri nâzil oldukça, vahy kâtipleri bunları Hazret-i Peygamber'in emriyle kâğıt, kumaş, hurma dalı, kemik gibi ne bulurlarsa yazarlardı. Eshâb-ı kirâm önceleri Hazret-i Peygamber'den işittikleri hadîsleri de yazmaya teşebbüs etti. Fakat Hazret-i Peygamber Kur'an ile karıştırılır endişesiyle buna mâni oldu. Nitekim Tevrat ve İncil de bu şekilde insan eliyle tahrife uğramıştı. O zaman sahâbilerin çoğu okuma-yazma bilmezdi. Hadîslerin yanlış yazılma ihtimali vardı. Kaldı ki sözlü kültür, her zaman yazılı kültürden daha sağlamdır. Hazret-i Peygamber'in, Hudeybiye Anlaşması'nı imzalamak dışında hayatında yazı yazdığı bilinmemektedir. Bununla beraber gerek diplomatik mektuplar, gerekse idarî talimatlar yazdırırdı. Zeyd bin Sâbit'ten Süryânîce öğrenmesini istedi; o da 15 günde bu lisanda yazmasını öğrendi. Hazret-i Peygamber'in mektuplarını yaz Sağ elini yardıma çağır! ar, gelen mektupları da ona okurdu. Bir gün Hazret-i Peygamber, içinde kısas cezasının esaslarının bulunduğu bir hutbe okudu. "Ya Resulallah, bunu bana yazıverin" diyen Ebû Şah adındaki sahabinin talebi üzerine "Ebu Şah için yazınız" buyurdu. Ayrıca her vâliye vergi miktarları hakkında yazdırdığı yazıdan bir nüsha verirdi. Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer de böyle yapmıştır. Mekke'nin fethinden sonra, hadîsler çoğalıp ezberlemesi güçleşince, Hazret-i Peygamber, bunların yazılmasına izin verdi. Abdullah bin Amr bin el-Âs'a, parmağı ile ağzına işaret ederek: "Yaz! Yemin ederim ki ondan haktan başka bir şey çıkmaz!" buyurdu. Ebû Hüreyre der ki: "Ensardan bir zat Resulullah aleyhisselâma hâfızasından şikâyet etti. Resulullah ona şu cevabı verdi: 'Sağ elini yardıma çağır!' ve eliyle yazma işareti yaptı." Üç kumaya razıyım! Emevî Halîfesi Ömer bin Abdülaziz, tâbiînin ileri gelenlerinden Kâsım bin Muhammed'i, halası Hazreti Âişe'ye ait ne kadar hadîs ve başka rivâyet biliyorsa, hepsini toplamakla vazifelendirdi. Bir keresinde de Medine Vâlisi Ebû Bekr bin Muhammed bin Amr bin Hazm'a mektup yazarak: "Resulullah efendimizin hadîslerini, sünnetlerini, halan Amre binti Abdurrahman el-Ensârî'nin ve Kâsım bin Muhammed'in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben, ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum" buyurdu. Her ikisi de Hazreti Âişe'nin talebesi ve onun rivâyet ettiği hadîsleri en iyi bilenlerdi. Halife, diğer vâlilere de benzeri tâlimatlar yazdı. Şam âlimi Zührî'ye bu hadîsleri tasnif vazifesi verdi. Zührî o kadar sıkı çalışırdı ki, hanımı "Üzerime üç tane daha kuma getirmesine razıyım. Hiç değilse bilirim ki bir gün benimledir" derdi. İmam Zührî'nin ömrü işi bitirmeye yetmedi, ama sonra gelenler açtığı çığırda devam ettiler. Daha Hazreti Peygamber'in vefatından yüz sene geçmeden büyük hadîs kitapları meydana getirdiler. Bunlardan Kütüb-i Sitte diye bilinen 6 tanesi çok meşhurdur. Buhari ve Müslim bunlardandır. Halkalı sandıktaki "fetih" müjdesi Hazret-i Ebû Bekr vefat ettiğinde, geride içinde 500 hadîs bulunan bir mecmua bırakmıştı. Abdullah bin Ömer de azatlı talebesi Nâfi'ye hadîs yazdırırdı. Hazret-i Ali, işittiği hadîsleri yazdığı bir sahifeyi, kılıcının kınında saklardı. Bunlar, İmam Hanbel'in Müsned'inde vardır. En çok hadîs yazan sahâbi Abdullah bin Amr bin el-Âs'ın "Kostantiniyye bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir" hadîsinin bulunduğu es-Sâdıka adlı sahîfesi de buradadır. Kendisine Kostantiniyye (İstanbul) ve Rûmiye (Roma) şehirlerinden hangisinin daha evvel fetholunacağı sorulunca, halkalı bir sandık getirip, içinden bir kâğıt çıkararak şöyle demiştir: "Biz Resulullah aleyhisselâmın etrafında toplanmış yazıyorduk. Kendisine bu sual soruldu. O da İstanbul'u kastederek 'Hiraklın şehri önce fetholunacaktır' buyurdu." Berâ bin Âzib'i dinlemeye gelenler, işittikleri hadîsleri bulabildikleri her yere, hatta avuçlarına yazarlardı. Enes bin Mâlik, rivâyet ettiği hadîsleri oğluna yazdırmıştı. Mugîre bin Şu'be, rivâyet ettiği hadîsleri, Halîfe Muâviye'nin arzusu üzerine yazıp kendisine vermişti. Said bin Cübeyr, gece gündüz İbni Abbas ile beraber gezip, işittiklerini yazardı. Urve bin Zübeyr, bizzat veya teyzesi Hazreti Âişe'den işittiklerini yazmıştı. Ayrıca Hazret-i Ömer, Sa'd bin Ubâde, Abdullah ibn Ebi Evfâ, Semüre bin Cündeb işittikleri hadîsleri yazmış; Âişe, Berâ bin Âzib, Ebû Hüreyre, İbn Ömer, İbn Abbâs, İbn Mes'ud, Mugîre bin Şu'be, Zeyd bin Sâbit hadîs yazdırmıştır. Sahâbe içinde hadîs mecmuasına sahip olanı az değildir. Bunlar hadîs kitaplarına alınmıştır.
13.07.2011
Aile adından soyadı mı olur?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
1934 tarihli SOYADI KANUNUNUN ENTERESAN HİKAYESİ 1934 tarihli Soyadı Kanunu'nun 3. maddesi yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı alınmasını yasaklıyor. Burada kasdedilen belki İngiliz, Arnavut gibi ırk isimleriydi. Ama 6 ay sonra kanunun tatbikatı için çıkarılan nizamnamenin 5. maddesi "Yeni takılan soyadları Türk dilinden alınır" diyerek bu tevili boşa çıkarmaktadır. Türkçeye yerleşmiş Arapça, Farsça bir kelime bile buna dayanarak kolayca reddedilebilir. İran Şahı örnek oldu Osmanlılar zamanında her ailenin Hacıömeroğlu, Vidinligil, Dokumacızade gibi bir lakabı vardı. Akrabamız Macarlarda olduğu gibi lakap ismin önüne gelir. Ama lakap kullanmak mecburi değildi. Baba adı, memleket, hatta kör, topal gibi kişiyi ayırt etmeye yarayan bir lakap bile kabul edilirdi. Avusturya'da 1787'de çıkarılan bir kanunla, Yahudilerin soyadlarını Almancaya çevirmeleri emrolundu. Memurlara rüşvet verebilenler iyi soyadı alabildi. Olmayanlara iğrenç ve gülünç soyadları takıldı. 1925'te İran Şahı Rıza Pehlevi bir kanun çıkartarak, herkesin Pers mitolojisine uygun soyadları almasını emretti. Bundan ilham alarak Türkiye'de de 1934'te Soyadı Kanunu çıkarıldı. 5 LİRA PARA CEZASI Her aile bir soyadı almaya mecbur edildi. Alınan soyadları Türkçe olacak, rütbe, memuriyet, aşiret, yabancı ırk ve millet isimleriyle umumî âdâba uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları alınamayacaktı. Ağa, hacı, hafız, molla, hoca, efendi, bey, beyefendi, hanım, hanımefendi, paşa, hazret gibi unvan ve lakapları soyadı almak yasaktı. Aynı soydan gelenlerin aynı soyadını alması mecburî değildi. Bir nüfus kütüğünde bir soyadından ancak bir tane olabilirdi. İki sene içinde soyadı almayanlar beş lira para cezası ödeyecekler; bunlara mülkî amirler soyadı verecekti. GENİŞ AİLELERE FARKLI SOYADI Vaktiyle bir kazada nüfus kâtipliği yapan birinden işitmiştim: "Soyadı almaya gelen olmadı. Ceza ödeyecek halde de değillerdi. Müdür oturdu, eline lügatı aldı, herkese rastgele soyadı yazmaya başladı. Sevdiklerine veya hatırlı kimselere güzel, hoşlanmadıklarına kötü soyadları verdi. İleride başa belâ olur dedi ve farklı kollarına farklı soyadları vererek geniş aileleri böldü. Bu ailelerin mensupları birbirleri ile akraba olduklarını zamanla unuttular." Ne o, ne bu! Afyon'da birisi nüfus idaresine gidip, "Bize Veliağaoğlu derler. Soyadımız da o olsun" diyor. Müdür, ağa unvanın soyadı alınamayacağını hatırlatıyor. Adamcağız, "Peki o zaman Velioğlu olsun?" deyince, "öztürkçe" itirazıyla karşılaşıyor. "Veli'nin öztürkçesi eren. Öyleyse Eren olsun" deyince memur razı geliyor. Meşhur şair Yahya Kemal de, Şehsuvar olan aile ismini "öztürkçeleştirerek" Beyatlı soyadını almıştır. Şehsuvar, at binicilerinin başı demektir. Herkes bu kadar şanslı değil elbette. İzmir'de dul bir kadın soyadı almaya nüfus memurluğuna giderken akrabaları aldıkları soyadını bir kâğıda yazarak kadıncağıza veriyor, o da mantosunun cebine koyup gidiyor. Nüfus memuru "Teyze, sen ne soyadı istedin?" diye sorunca kadıncağız bir yandan elini cebine sokup kâğıdı araştırırken bir yandan da "Dur bakalım" diyor. Memur hemen soyadı olarak Durbakalım yazıyor. İLK DUYDUĞUNU YAZDI Ahlat'ta soyadı alma sırası yaşlı ve kimsesiz olduğu anlaşılan bir kadıncağıza geliyor. "Teyze sana ne soyadı verelim?" diye soruyorlar. Kadıncağız boynunu büküyor. "Kocan yok mu?" diye soruyorlar. "Şehit düştü" diyor. "Önceden ne iş yapardı?" diyorlar. Adamcağızın bir katırı varmış, onunla yük taşırmış. Kadın boynunu bükerek, ağzını açıp, daha "Katır..." demeye kalmadan memur Katır diye yazıyor. Kadıncağız, Ayşe Hanım olarak girdiği nüfus dairesinden Ayşe Katır olarak çıkıyor. Atatürk'ün soyadı kanunundan sonra çıkarılan nüfus cüzdanı. Yasak hemşerim! Soyadı almaya gidenler, asırlardır ailelerine ait olan lakapları soyadı olarak almak istediklerinde itirazla karşılaştı. İnsanlar aileleri için hiçbir şey ifade etmeyen soyadları almak zorunda kaldı. Çin'de olduğu gibi yüz binlerce aynı soyadı ortaya çıktı. Karışıklığı önlemesi umulan soyadı, daha çok karışıklığa sebep oldu. Kimi yerde aynı mahalle veya köyde yaşayanlara, alfabetik sıraya göre rastgele soyadı verildi. Bazı yerlerde de soyadları hep birbirine benziyordu: Demir, Özdemir, Tekdemir, Çekdemir, Tokdemir, Pekdemir, Demiröz, Demiriz gibi. Muhacirlere ekseriya Yurdakul, Vatansever, Yurdatapan gibi soyadları takıldı. Türk olmayanlara umumiyetle içinde mutlaka Türk sözü geçen soyadları verildi. Şimdi bile Kürt milliyetçilerinin önde gelenlerinden birinin soyadının Türk olması ironiktir. BAZI İLGİNÇ SOYADLARI Manasız, gülünç, hatta iğrenç soyadları az değildir. Telefon rehberine rastgele bir göz atılsa, insan ne soyadlarıyla karşılaşıyor. Balık, Çekirge, Yılan, Çıyan, Tavşan, Horoz, Teke, Ot, Çayır, Simit, Gevrek, Tahta, Sinir, Deli, Delikafa, Çıplak, Ciddi, Otuzbir, Sımsıkı, Mayılmayıl, Pilav, Erik, Kiraz, Çilek, Ayva, Muz, Eşekçalan, Delidolu, Boynukara, Yanbakan, Açoğlu, Yavru, Sinek, Çakal, Barsakçı, Kazma, Keçi, Yanmış, Özdangalakoğlu, Neyaptı, Donsuz, Dönek gibi soyadları dikkati çeker. Soyadı, bir şapka kadar reaksiyon doğurmamakla beraber, muhafazakâr çevre, bunun eski aileleri bölmek, soysuz kimselere soy bulmak ve maziyle bağı koparmak için yapıldığını iddia ettiler. "Soyadı kanununun Avrupa'daki örneği, muayyen bir grubun diğerlerinden ayırt edilmesi maksadına matuf idi; Türkiye'deki ise bunların kamufle edilmesine yaradı" dediler.
20.07.2011
Mahkeme sicillerinde koca bir tarih yatıyor
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Mahkeme kararları İslâmiyetin ilk devirlerinden beri yazıya geçirilmiştir. Halife Hazreti Ali zamanında Basra Kadısı Ebu Musa el-Eş'arî baktığı bazı davaları tescil ederdi. Hicrî 40 yılında Halife Hazreti Muaviye tarafından Mısır'a kadı tayin edilen Süleym bin Itr, bir miras davasında hükmetti. Sonra vârislerin bu hükmü görmezlikten gelerek meseleyi tekrar mahkeme önüne getirdiklerini fark etti. İkinci talebi reddetti. Bundan sonra baktığı davaları isbatını kolaylaştırmak üzere sicile kaydetti. İki de şahit tuttu. ÇEK, BİR MÜSLÜMAN BULUŞUDUR İbni Şübrime de Kûfe'de kadılık yaptığı Hicrî 120 yılında, davaların arttığını görerek hükümleri tescil etmeye başladı. Bilahare bu âdet bütün İslâm beldelerine yayıldı. Mahkeme kararlarının nasıl yazılacağı hususunda sakk ilmi doğdu. Mahkeme kararları bu usule göre kâtiplerce kayda geçirilirdi. Kâtiplere yardımcı olmak üzere bu klişe ifadelerin bulunduğu sakk kitapları neşredildi. Osmanlılar zamanında yazılan en meşhurları Çavuşzâde Aziz Efendi'nin Dürrü's-Sükûk, Şânizâde'nin Envarü's-Sükûk ve Ziyaeddin Efendi'nin Sakk-ı Cedid adlı eserleridir. Sakk, resmî yazı demektir. Çek kelimesi buradan gelir. Bu kitaplarda her meseleye ait bir dava numunesi vardır. Osmanlı kadısı da vazife yaptığı mahkemede bir sicil defteri tutardı. Verdiği hükümleri en az iki şahit tutarak buraya tescil ederdi. Merkezden gönderilen ferman, hüküm ve kanunnameleri de buraya kaydederdi. Nitekim Mecelle'nin 1814. maddesi şöyledir: "Hâkim, mahkemeye sicil defteri koyar. Vereceği hüküm ve senedleri hile ve fesattan uzak ve muntazam surette ol deftere kaydeder, yazar ve ânın korunmasına dikkat ve itina eder." Bu defterler umumiyetle ince uzun ve cübbe cebine rahatça girebilecek ebaddadır. Osmanlılar zamanında muayyen mahkeme binası olmadığından, kadı efendi evinde, camide, sokakta, yani her nerede bulunursa orada dava dinleyip hüküm verebilirdi. Mahkeme sicil defterini de yanından ayırmaz; cübbesinin cebinde gezdirirdi. Memuriyeti bitince de yerine gelen kadıya bunu teslim ederdi. Defterin bir nüshası da İstanbul'a gönderilirdi. Yazı yazıya benzer! Taraflar isterse bu hükmün bir suretini belli bir ücret karşılığında mahkemeden alabilirdi. Bir davaya dair mahkeme kararı çıkartmış kimse, aynı davanın bir daha görülmesini önlemek için elindeki bu eski hükmü gösterebilirdi. Kadı'lar eskiden sadece dava görmezdi. Noter vazifesi de yapardı. Vekâletname, vakıf senedi, nikâh ilmühaberi gibi vesikalar da tanzim ederdi. Mahkeme kâtiplerinin kaleme aldığı hükümlerde, hâdise klişe ifadelerle hülâsa edilirdi. Sonra verilen hüküm bildirilirdi. Altına tarih ve şahitlerin adı yazılırdı. En son şahitler ve kadı vesikayı mühürlerdi. Vaktiyle görülüp hükme bağlanmış davaya kaziyye-i muhkeme (kesim hüküm) denirdi. Bunun tekrar görülmesi caiz değildi. Bunun için sicil defterleri kadılar için delil teşkil ederdi. Hem de hâkim daha evvel benzer bir meselede ne hüküm verildiğini bunlardan kolayca öğrenip ona göre davranabilirdi. Eskiden yazılı deliller ihtiyatla karşılanırdı. "Çünki yazı, yazıya benzer!" Ancak padişah fermanları, tapu kayıtları ve mahkeme sicilleri böyle değildir. Bunlar kati delil sayılır. İngiliz Hukuku'nda da hâkimler önceki mahkeme kararlarına aykırı hüküm veremez. Şehirlerin hayat hikâyesi Şer'iyye sicili denilen kadı defterleri, Osmanlı hukukunun tatbikatını ve yazıldığı şehrin o asırdaki yaşantısını gösteren en mühim kaynaklardır. İslâm-Osmanlı tarihine ve sosyal bünyesine ait vesikalardır. Bunlar tedkik edilmeden Osmanlı tarihi üzerine konuşmak, yazı yazmak kolay değildir. Bunlardan bazısını yerli ve yabancı akademisyenler yeni yazı ile neşrettiler. Bugün sadece Türkiye'de müze ve kütüphanelerde bu sicil defterlerinden çeşitli sebeplerle zâyi olan ve yananlardan geriye kalıp muhafaza olunanlar yüz binleri geçmektedir. Şimdi bu sicil defterlerinin tozlu yaprakları arasında, asırların mirası koskoca bir adalet tarihi yatmaktadır. Bugün İstanbul sicilleri İstanbul Müftülüğü arşivinde, bunun dışındaki şehirlerin elde bulunan sicilleri Ankara'da Millî Kütüphane'dedir. Bazı kadılara ait defterler, bu zâtın terekesinden çıkmaktadır. Eski Osmanlı vilâyetlerinden bugün istiklâlini kazanmış olanların müze, kütüphane ve arşivlerinde de bu sicillere rastlanır...
27.07.2011
Oruç, önceki milletlerin hepsinde vardı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Kur'an-ı kerimde orucun önceki ümmetlere farz kılındığı anlatılır. Hazret-i Peygamber de Ehl-i kitap ile Müslümanların orucu arasındaki farkın sahur yemeği olduğunu söyler. Oruç, Rabbe yönelişi kolaylaştıran bir arınma olarak görülmüştür. Hazret-i Peygamber Medine'ye geldiğinde, buradaki Yahudilerin, Muharrem ayının 10. günü olan Âşûre gününde oruç tuttuklarını gördü. Sebebini sorunca, firavunun elinden kurtulduğu gün olduğu için Hazret-i Musa'nın bu gün oruç tuttuğunu söylediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber "Kardeşim Musa'nın sünnetini ihyaya biz daha lâyıkız" diyerek oruç tuttu; Müslümanlara da emretti. Daha sonra ramazan orucu farz kılınınca artık Âşûre günü isteyen oruç tuttu, isteyen tutmamaya başladı. Ramazan orucunun farz kılınışı hicretten 18 ay sonradır. Bedir Harbi, bundan hemen sonra ramazan ayında cereyan etmiştir. Oruç, Farsça gün manasına rûze'den gelir. Mamafih İranlılar bile bugün Arapça savm kelimesini kullanmaktadır. 12 İmam Orucu Alevilikte 12 imam orucu vardır. Muharrem'in 1'inde başlar; 12'sinde biter. [Babillilerin yılbaşında tuttuğu 12 günlük Akitu orucuna benzer.] Oruç günlerinde suya hasret giden Hazret-i Hüseyn'in hatırasına su içilmez; ama başka sıvılar içilebilir. Hayvani gıda ve soğan hiç yenmez. Zevk veren şeyler kullanılmaz. Başka dinlere benzememek için güneş battıktan az önce veya sonra iftar edilir; sahura kalkılmaz. Bazıları tıraş olmaz, yıkanmaz. Son gün Aşure pişirilip yenir. Bir de 13 Şubat'tan sonraki Salı günü başlayıp Perşembe günü biten Hızır Orucu vardır. Bunda su ve hayvani gıda yenir. Âdet olarak, son gün su içilmez ve o gece rüyada kendisine su verecek evden evlenileceğine inanılır. Bazıları dört hafta öncesinden her perşembe Hızır'ı karşılama orucu tutar. Kraliçe Ester, kralın huzurunda Haman'ın yaptıklarını anlatıyor. YAHUDİLİKTE ORUÇ Büyük oruçları 24 saatten fazla sürer Tevrat'ta, Hazret-i Musa'nın Tur dağındaki 40 günlük orucu (ta'anit) ve Hazret-i Davud'un da başına gelen musibetler üzerine oruç tuttuğu anlatılır. Kavmini Pers hükümdarının zulmünden korumak isteyen Yahudi kızı Ester, onlardan üç gün oruç tutmalarını istemişti. Ester Orucu diye bilinen bu oruç, 13 Adar'ı (Mart) takip eden iki Pazartesi ve bir Perşembe günlerinde tutulur. Hazret-i Musa Tur dağında iken, altından buzağı yapıp tapınmalarına kefaret olmak üzere yom kipur (=yevmi kefare) orucu, aynı zamanda yılbaşı olan 10 Tişri günü (Ekim sonu) tutulur ve gün boyu mabedde ibadet edilir. Kudüs'ün kuşatılması, Beyti Makdis'in iki defa tahribi ve Babil esareti hatırasına oruç tutulan dört gün daha vardır: 10 Tevet (Ocak), 9 Av (Ağustos), 17 Tammuz ve 3 Tişri. Bunların yanı sıra hahamlarca emredilen veya ferdlerin ihtiyarına bırakılan oruçlar da vardır. İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışlarının hatırasına kutlanan Fısh bayramının (15-22 Nisan) arkasındaki Pazartesi ve Perşembe oruç tutulur. Fısh öncesinde (14 Nisan) ilk doğan çocukların hâtırasına oruç tutulduğu gibi; düğün günü yeni evliler oruç tutar. Küçük oruçta sadece yemek, içmek; büyük oruç günlerinde ise ayrıca yıkanmak, koku sürmek, deri ayakkabı giymek ve cinsî yakınlık yasaktır. Küçük oruçlar gündüz boyu; Yom Kipur ve 9 Av gibi büyük oruçlar 24 saatten biraz fazla sürer. 1-9 Av arası da et ve şaraptan kaçınılır; saç kesilmez. Reformcu Yahudiler sadece Yom Kipur orucunu kabul eder. Slovenya'da papazın takdis ettiği paskalya iftar sepetleri. HRİSTİYANLIKTA ORUÇ Zamanla hayvani gıda perhizi oldu İncil'de oruçtan bahsedilir, ancak nasıl tutulacağı hakkında tafsilat verilmez. Hazret-i İsa, tebliğe hazırlanmak üzere çölde kırk gün oruç tutmuştu. Havariler Çarşamba ve Cuma oruç tutardı. Rivayete göre ilk Hristiyanlar, sıcak mevsime geldiği bir zamanda dayanamayarak orucu kışa tehir etmiş; sonra salgın hastalığa uğrayınca, bunun ceza olduğunu düşünerek 10 gün daha ekleyip bahara almışlardı. Bugün Hristiyanların, Hazret-i İsa'nın çölde tuttuğu oruç hatırasına, 21 Mart'tan sonraki dolunayı izleyen ilk Pazar, yani Paskalya öncesinde sona eren 40 günlük oruçları vardır. Buna Büyük Perhiz denir. Pazar tutulmadığı için hepsi 34 gündür. Paskalya, Hazret-i İsa'nın göğe yükselişinin hatırasıdır. Orucun ilk günü aynı zamanda da Elem Haftası'nın başı olan Kül Çarşambasıdır. Takdis edilmiş külleri alna ya da başa serperler. Paskalya'dan 7 hafta öncedir. Oruç öncesi etli ziyafetler verilir; buna Etlere Veda (Karnaval) denir. Günümüzde bu hafta öncesinde dinle alakası olmayan çılgın eğlenceler yapılmaktadır. Paskalya'dan 50 gün sonra da havarilere Ruhulkuds'ün indiğine inanılan Pentekost günüdür. Büyük Perhiz'den başka, tövbelerin kabul edildiği üç gün, yani Hazret-i İsa'nın ele verildiği Çarşamba; güya çarmıha gerildiği Cuma ve defnedildiği Cumartesi günleri oruç tutulur. Ayrıca yortu günleri tutulan oruçlar da vardır. Meryem'in müjdelendiği Assumption da (Ağustos'un 15) oruç günüdür. Zamanla orucun şeklinde değişiklik yapılarak hayvani gıda perhizine çevrildi. Kral I. James zamanında İngiliz parlamentosu, deniz ticaretini desteklemek maksadıyla perhiz günlerinde balık yenmesine izin veren bir karar çıkarmıştı. XIX. asırda yumurta, süt ve süt mamullerine izin çıktı. Kilise kanunlarına göre 18-60 yaş arasındakiler oruç tutmalıdır. Üç öğünden biri tam yenir. Her zamankinin üçte ikisini teşkil eden diğer iki öğün arasında bir şey yenmez, sıvı alınabilir. Günün tam yemeğinde, ayrıca Çarşamba, Cuma, Assumption ve Noel dışındaki oruçlarda et yenebilir. Modernist Protestan Hristiyanlar, orucu kendisine göre tatbik eder. Sigara ve içkiyi azaltma; işlerini ve insanlara karşı vecibelerini daha dikkatli yapma; hayırlı işlerde bulunma şeklinde yerine getirir.
03.08.2011
Azınlık ekseriyete hükmediyor
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Ne fazla suyu vardır, ne münbit arazisi... Petrol bulunmaz. Ama Suriye tarihin eski çağlarından beri hep bir cazibe merkezidir. Yüksek medeniyetlerin beşiğidir. Müslümanlardan evvel Bizans toprağıydı. Şam, tarihin en büyük ve zengin imparatorluklarından birinin payitahtı oldu. Müslümanlar sanattan, medeniyetten anlamaz diyen Romalılara karşı, Emevi halifesi Velid, İstanbul'dan getirttiği ustalara muazzam Emevi Camii'ni yaptırdı ki, görenler hayranlığını gizleyemez. "Mescid-i Aksa'nın etrafını mübarek kıldık" mealindeki ayet, isim vermeden Şam'ı över. Hazret-i Peygamber, "Allahım, Şam'ımızı bize mübarek et!" diye dua etmiş; "Âhir zamanda Mesih, Şam'a inecektir. O zaman Şam'a giren, fitnelerden emin olur" buyurmuştur. Şam, havası ve suyu güzel, maişeti bol, insanları latif bir memlekettir. Ehl-i sünnetin kuvvetli olduğu yerdir. Her köşebaşında bir medrese vardır. Camiler, dünyanın dört köşesinden ilim talipleriyle dolup taşar. Osmanlılar buraya Şam-ı Şerif der, şerefte Kudüs'ten hemen sonra gelirdi. İdare soğuk olduğu halde, halkı Türkleri burası kadar seven bir memleket daha yoktur. Oradaki dostlarıma "Antakya'yla ne alıp veremediğiniz var?" diye takılırdım da, "Bize kalsa, bütün Suriye Türkiye'nin olsun" derlerdi. Şam, Osmanlılar zamanında, Lübnan ve Ürdün'ü de içine alan Suriye vilâyetinin merkezi idi. Haleb, ayrı bir vilâyetti. Antep, Maraş buna bağlıydı. Şam ve Haleb, mühim birer ticaret merkeziydi. Ecnebilere mal satarak zenginleşmişti. Haleb'in pamuklu dokumaları, zeytinyağı, sabunu, Şam'ın kumaşları, tatlıları pek meşhurdu. Hatta "Ne Şam'ın şekeri, ne fellahın yüzü!" tabiri vardır. Fellah, Arap köylüsüdür. Hakkında "Talihi subh oldu Şam'ın/Eylesin Suriye sûr" diye beyit düşülen Subhi Paşa meşhur valilerdendi. Hatta hanımları çarşaf modasını Şam'dan İstanbul'a ilk getirenler olmuştur. [Sûr=düğün] Şam vâlisi, aynı zamanda hac emiri idi. Haccı organize ederdi. BİN YILLIK TÜRK YURDU 13 milyonluk Suriye nüfusunun % 10'u Nusayrî, % 10'u Hıristiyandır. Arap Alevileri denilebilecek olan Nusayrîler, Allah'ın Hazret-i Ali'ye, sonra da liderleri Nusayr'a hulûl ettiğine inanan aşırı bir Şiî fırkasıdır. Fakir oldukları için, çocuklarını okutup subay ve muallim yaparak iktidarı ele geçirmişlerdir. Hıristiyanlığın her mezhebinden adam vardır. Geri kalanı Sünnîdir. Ekserisi Şâfiîdir. 1000 yıllık Türk yurdu olduğundan Türk asıllıların sayısı pek çoktur. En çok Haleb'de Türk yaşar. Kuzeydoğuda Kamışlı civarında % 6 Kürt nüfusu vardır. Enver Paşa, Cemal Paşa ve Alman General von Schellendorf Şam'da bir okul ziyaretinde. GÜZEL GÜNLER İttihatçı sacayağının biri olan Cemal Paşa, son valilerdendir. Sert siyaseti ile Arapları düşman etmiş; dolayısıyla Arap milliyetçiliğini beslemiştir. Bunu engellemek için suçlu-suçsuz çok kişiyi darağacına göndermiş; bundan dolayı es-Seffah (kan dökücü) diye tanınmıştır. Şam'ın en işlek caddesi, bu ismi taşır ve Suriyelilere İttihatçı zulmünü her an hatırlatır. Bu zulüm, Osmanlı hâkimiyetinin sonunu getirdi. Arap ihtilâli bu topraklarda doğdu. Cihan Harbi sonrasında Orta Doğu paylaşılırken, Suriye Fransa'nın payına düştü. Burada Osmanlı mekteplerinde okumuş kişilerin yer aldığı muhtar bir hükümet kuruldu. Sultan Hamid'in damatlarından Ahmed Nami Bey 10 sene reisicumhurluk yaptı. SAMANDAĞLI NUSAYRİ Fransızlar, Almanlar yanında harbe girmesin diye 1939'da Antakya'yı Türkiye'ye bağladı ki, Suriyelilerin hâlâ canını yakar. Harbden sonra Fransa çekildi. Suriye, hasret kaldığı bir rahatlık yaşadı. 1948 harbinde İsrail'e yenilince, darbe oldu. Suriye, 1958'de Mısır ile birleşti. Bir yandan Rusya'ya yanaştı. Varşova Paktı'na girdi. Rusya, birkaçı dışında bütün Orta Doğu Arap ülkelerini peyki hâline getirdi. 1970'de Nâsır ölünce, Nasyonal Sosyalist Baas (Diriliş) Partisinden pilot Hâfiz el-Esed darbe yaptı. Memleketi demir yumrukla idare etti. 1967 ve 1973 mağlubiyetiyle zengin su kaynaklarının bulunduğu Golan tepeleri İsrail'in eline geçti. Esed, buna kızıp Lübnan'ı işgal etti. Geçen senelerde Suriye ordusu, Amerika baskısıyla Lübnan'ı boşaltmak zorunda kaldı. Hâfizü'l-Esed aslan bakıcısı demektir. Yoksa müteveffa ne hâfızdı, ne de Es'ad. Samandağlı bir Nusayrî köylü çocuğudur. Suriye anayasasına göre reisicumhurun Sünnî Arap olması gerekir. Hâfiz Esed, TV'ye çıkıp "Ben Sünnîyim" diyerek meseleyi çözdü. Amerikan organizasyonu 1958'de Ürdün, Irak ile birleşti. Irak, bir yandan Ankara'ya yanaştı. Bu, muhtemelen, İsrail'i rahatlatmak isteyen ABD'nin işiydi. Amerika, Ankara'dan Şam'a kadar yürümesini, böylece İsrail ile komşu olmasını istiyordu. Ancak Osmanlı dirilişinden ürken İngiltere projeye izin vermedi. Bağdad ve Ankara'da ihtilal oldu. Şamlı dostlarımdan işittiğime göre, 1981'de Suriyeli muhalifler Baas iktidarına karşı Bülent Ulusu hükümetinden yardım istemiş. Hükümet yardım etmek şöyle dursun, gelenlerin isimlerini Şam'a bildirmiş. Başlarına ne geldiğini söylemeye hacet yok. Muhalifler bu sefer Şam'ın amansız düşmanı Saddam'dan yardım istemiş. Saddam kapısını ardına kadar açmış. Ancak hâdise işitilince, erken harekete geçmek zorunda kalınmış. Güçler bölünmüş. Hama'daki hareketi Hafız Esed'in acımasız kardeşi Rıfat kanlı bir şekilde bastırdı. Şehir, yer ve gökten bombardıman edildi. Onbinlerce kişi öldü. Şam'da aynı zamanlı hareketlerde kan gövdeyi götürdü. Muhalifler ve bunlarla irtibatı olduğu farzedilen herkes ya öldürüldü, ya kaçtı. 1990'da Rusya'nın yerini Fransa /Almanya aldı. Orta Doğu ülkelerinin dış ticaret kalemlerine bakmak bunu anlamaya kâfidir. Saddam'ın dolar yerine euro'yu ikamesi bardağı taşıran son damla oldu. İran, arada dağlar kadar fark olmasına rağmen aynı mezhebe mensup oldukları bahanesiyle Suriye'ye yardım eder. Lübnan'daki Hizbullah ve Filistin'deki Hamas'ı kontrolü altına almıştır. Irak'ın güneyi de Şiî olduğundan, İran Akdeniz'e ulaşmayı becermiştir. İran'dan Fas'a kadar geniş bir coğrafyanın, İran, dolayısıyla Alman kontrolüne girmesinden ürken ABD, bunu kırmak için uğraşmaktadır. İran dışında hepsi hizaya geldi. Şimdi sıra Suriye'de...
10.08.2011
Kiralık kasaların atası: BEDESTEN
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Sultan Fatih'ten kalma Kapalı Çarşı'daki iç bedestenden bir görünüm. Amadeo Preziosi'nin fırçasından bedesten (1853) Bedesten, Şark şehirlerinde kapalı manifaturacılar çarşısıdır. Adı bezzazistan'dan gelir. Bezzaz, manifaturacı demektir. Nitekim İstanbul'da Sultan Fatih'in yaptırdığı bedestenin vakfiyesinde sûkü'l-bezzâzîn=bezzazlar çarşısı diye geçiyor. O devrin kıymetli eşyası kumaş idi. Sonraları her kıymetli şey burada alınıp satılır oldu. İstanbul'da ikisi Büyük Çarşı içinde, biri Galata'da olmak üzere üç bedesten vardır. Sultan Fatih'ten kalma Kapalı Çarşı'daki bedestenlerin eskisine Bedesten-i Atîk, yani eski bedesten, diğerine Bedesten-i Cedîd, yani yeni bedesten denir. Eski bedestende kıymetli taşlar müzayede ile satılırdı. Yeni bedestene, Sandal Bedesteni de denirdi. Çünki eskiden burada sandal denilen pamuk-ipek karışımı kumaşlar satılırdı. Bedestenlerde alışveriş yapan esnafa, tacir manasına da gelen hâcegi denir. O devirde dolap (dükkân) sahibi hâcegi olmak, esnaf için erişilebilecek en üstün mertebedir. "Hacıdan, hocadan, kork karanlık geceden!" sözündeki hoca, hâcegiyi, hacı da maliye kâtiplerini ifade eder. Yani "gafil olursan, bunlar üste çıkıp seni zarara uğratabilirler" demektir. EMİN VE MAHFUZ BİNALAR Bedestenler, taş yapılı, üstleri kalın kubbelerle örtülü, dört tarafı demir kapılı, sağlam ve geceleri bekçilerin nezâreti altında emin ve mahfuz binalardır. Bu sebeple, içindeki kasa ve anbarlarda para ve kıymetli eşya saklanırdı. Kasaların korunması için yer altında yerler ve ayrıca dört tarafı demir kapılı 28 mahzen, dükkânların altında da sandıklar vardı. Üç dükkâna bir mahzen düşer. Bedestenlerin duvarı 6 metre kalınlıktadır. Sultan II. Mahmud zamanında bedestene ahşap bir mescid ilâve edilmiştir. Perşembe pazarındaki Galata Bedesteni, ötekilerden çok küçüktü. Ankara bedesteni ise Ankara kalesinin yamacındaki Hanlar semtinde, Kurşunlu Han yanında bulunur ve Mahmud Paşa Bedesteni diye anılırdı. Ticaretin canlı olduğu diğer Osmanlı şehirlerinde de bedestenler vardı. Her sabah dua ile açılır çarşımız Bedestenin muntazam ve emniyetli bir muhafaza teşkilâtı vardır. 12 kişiden ibaret muhafızlara bölükbaşı denir. Hükümetçe tayin olunurlar. Birbirlerine kefildir. Biri nânpâreci, diğeri küçük ağa adında iki zâbit bunlara nezâret eder. Bedesten her sabah, dualı adındaki bölükbaşı tarafından dua edilerek merasimle açılır; akşamları yine merasimle kapanır. Duada padişahın ve askerin selâmetine, gelmiş geçmiş bölükbaşı ve esnafın ruhlarına rahmet niyaz edilir, ayrıca salâten tüncînâ okunur. Akabinde yüksek sesle; "Ey cemaat-i müslimîn! Tavcılık yapılmayacak (Müşteri kapılmayacak). Mal kapatılmayacak. Kefilsiz mal alınıp satılmayacak" gibi tenbihatta bulunulur. Sonra alışveriş başlar. Kıymeti yüksek mallar yalnız Perşembe günleri müzayede olunur. Bu işin tellâllarına huzur münâdisi denir. Akşam olup herkes gittikten sonra üç kapı kapanır. Yalnız kuyumculara açılan İnciciler Kapısı, çarşının tamamen boşalmasına kadar yarım açık bir vaziyette kalır. Kapıda bekçi durur ve burada büyük dolapların altlarına, kuyumcuların akşam muhafaza için bırakıp sabahleyin tekrar aldıkları sandıklara mallar konur. Ondan sonra o kapı da kapanır. İçeride kalan nöbetçi bölükbaşı ile bir de yamağı tarafından, ellerinde kalın bir sopa ve bir de tabanca olduğu halde bedestenin içi güzelce arandıktan ve kimsenin kalmadığına kanaat getirildikten sonra bunlar gidip nöbet mahalline otururlar. Bundan sonra bu muhafızlar, el tetikte, kulak tıkırtıda sabaha kadar nöbet beklerler. Ağzı mühürlü sandıklar, kasalar... Bedesten aynı zamanda şehrin kiralık kasalarıdır. Halk ve esnaf kıymetli eşyalarını az bir ücretle bedestenlerde muhafaza eder. Bu eşya ve paranın sahipleri ölür veya eşya ve para unutulur da mirasçı çıkmazsa, beytülmale, yani devlet hazinesine kalır. Şehir halkı, ağzı mühürlü sandıklar, kasalar buraya konur; karşılığında bir makbuz alarak gönül huzuru ile bırakıp giderler. Sahibi geldiği zaman bir bölükbaşı nezâretinde mahzenine, yani sandığın konulduğu yere gidilir. Bölükbaşı kenarda durur. Emanet sahibi, sandığından alacağını aldıktan, koyacağını koyduktan sonra mühürleyip, mührü bölükbaşıya gösterir. Muhafızlar, yalnız bunların bozulmasından mesul tutulur. Eşya muhafazası ile tellâliye ücretinin % 20'si bekçibaşı denilen başmuhafıza aittir. Gerisi diğer 11 bölükbaşı arasında eşit olarak taksim olunur.
17.08.2011
Ramazan gecelerinin ziyneti: TERAVİH NAMAZI
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Cemaatle kılınan bu namaza kadınlar ve çocuklar da çok rağbet gösterirdi. Orucun değil, ramazanın sünneti olduğundan, özürle oruç tutmayanlar da terâvihe devam ederdi. Hele iftarda yemeği ağır kaçıranlar için de, ayrıca güzel bir idman ve hazım vesilesi olurdu. Bir ramazan gecesi Hazret-i Peygamber mescidde kılmış; eshabı da cemaat olmuştur. Dört gece sonra mescidde sekiz rek'at kılıp, hane-i saadetine çekilip orada tamamlamış; sebebini soranlara da "Size farz olmasından korktum" buyurmuş; bir başka gece de Übey bin Kâb'ın arkasında teravih kılanları görünce tasvip etmiştir. Übey bin Kâb, eshabın içinde Kur'an-ı kerimi en iyi bilenlerdendir. SONRADAN İHDAS EDİLMEDİ Hicrî 14 senesinde Halife Hazret-i Ömer, bir ramazan gecesi câmide bu namazı ayrı ayrı gruplar hâlinde kılanları gördü. Bunları toplayıp Übey bin Kâb'ı imam olarak önlerine geçirdi. Kadınlara da Temîm Dârî'yi imam tayin etti. Görülüyor ki teravih sonradan ihdas edilmiş bir namaz değildir. Kaldı ki, "Benden sonra Raşit halifelerimin sünnetine sarılın" ve "Eshabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız kurtulursunuz" ha-disleri, sahâbilerin yaptıklarının da delil olduğunu gösterir. İmam Ebu Hanife'ye teravih namazı ve Hazreti Ömer'den sorulmuş; O da şu cevabı vermiştir: "Teravih, kuvvetli sünnettir. Ömer onu kendiliğinden ortaya çıkarmamıştır. Elindeki bir esasa ve Resulullah aleyhisselâmdan öğrendiği bir bilgiye dayanak emretmiştir." Sonraki halifeler ve sahabiler bu yolda yürümüştür. Günümüze kadar hiçbir itiraz olmamıştır. Ancak içinde Hazret-i Ömer geçtiği için Şia fırkası teravihi sünnet kabul etmemektedir. Arada dinlenilir Teravih yatsıdan sonra kılınır. Vakti imsake kadar devam eder. En son vitir kılınır. Ramazana mahsus olarak vitir de cemaatle kılınır. Vitirden sonra veya yatsıdan önce de kılınabilir diyen âlimler vardır. Teravih, yatsı cemaatine tabidir. Yani yatsıyı cemaatle kılmamış olanlar toplanıp teravihi cemaatle kılamaz. Ama yatsıyı yalnız kılmış birisi, yatsıyı cemaatle kılanlarla teravih kılabilir. Yalnız da kılınabilir. Teravihin 20 rek'at olduğu icma ile sabittir. Sekizinin müekked, gerisinin gayrı müekked olduğunu söyleyen âlimler vardır. Terâvih, tervîhalar demektir. Tervîha, istirahat oturuşudur. Rahattan gelir. Her 4 rekatte bir 4 rekat kılacak kadar dinlenilir. Cemaat ister susar, ister zikreder. Vaktiyle bu arada câmiden çıkıp karşı kahvede bir kahve içip tekrar namaza dönen tiryakiler olurdu. Hatta Şarkta semaver câmide durur; cemaat 4 rekatte bir çay içerek istirahat ederdi. Nasıl yetişeceksin? Teravihin hatimle kıldırılması sünnettir. Eskiden bazı camilerde ilan edilir; meraklısı buraya devam ederdi. Bazı bilmeyenler, bu câmilere denk gelir; hele işi de varsa, neye uğradığını şaşırırdı. Jet imamlar o zamanda vardı. Ama itibar eden yoktu. Meşhur fıkradır: İzzet Molla'yı bir iftara çağırmışlar. Vakti gelince konağın salonlarından biri teravih için mescide dönüştürülmüş. İmam öyle süratli kıldırıyormuş ki, zaten şişmen olan, bir de iftarda yemeği fazla kaçıran İzzet Molla nefes nefese kalmış. Bir namaz arasında davetlilerden geciken birisi görülmüş. Kendi kendine "Acaba yetişebilir miyim?" diyormuş. İzzet Molla "A efendi, biz içinde yetişemiyoruz; sen dışarıdan nasıl yetişeceksin?" demiş. Osmanlı câmilerinde önce bir tesbih veya münâcat söylenir; ilk 15 günde merhaba, son 15 günde elveda diye başlayan ilahiler okunur, arada salevat getirilir, bitince de başka bir salevat söylenirdi. Sonra müezzinler Havarilerin "Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi (Cennetine) şahitlerden yaz" mealindeki âyeti (Âli İmran: 53) okur, hatta "fektübnâ maaşşâhidîn" kısmını hep bir ağızdan söylerdi. Cemaat sessizce kısa bir dua yapar, sonra vitre kalkılırdı. Enderun usulü teravih Osmanlılar zamanında sarayda kılınan teravihlerde, musikişinas Enderun ağaları müezzinlik yapar. En az üç müezzin hazır bulunur. Namaz aralarındaki ilahî ve salevatlar, muayyen makamlarda söylenir. Bunu müezzinleri idare eder. Her ilahinin makamı, bir öncekiyle tenasüp içindedir. En son ilahî, ilk ilahî ile aynı makamdadır. Namaza geciken, makamından hangi rek'atte olduğunu anlar. Ramazanın ilk 10 günündeki ilahiler coşkulu, ikinciler rahmet ve mağfiret dileyici, üçüncüler ise hüzünlüdür. Namazda okunan zamm-ı sureler de mana bakımından birbiriyle mütenasiptir. Mesela rahmet âyetleri, tesbih âyetleri veya Hazret-i Peygamber'den bahseden âyetler seçilir. Bu saray usulünün İstanbul'da yaygınlaşması, XVII. asır başında Itrî'ye dayandırılmaktadır. Sarayda terbiye görmüş müezzinler şehrin büyük câmilerinde de bu usulü tatbik ederdi. Tervihalarda da cemaate şerbet ikram edilirdi. 1950'lerde ortadan kalktı. Bugün bu gelenek, Sultan Aziz'in musikişinas oğlu Şehzâde Şevket Efendi'nin defterine kaydettiği bilgilerden öğrenilmektedir. İlahilerin makam ile okunmasında zaten beis yoktur. Musiki perdelerine uysun diye âyeti kerimelerin harf ve manalarının değişmemesine dikkat edilir.
24.08.2011
Minarelerde 5 asırdır yanan ışık
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Ramazanda, selâtin camilerinin iki minaresi arasına mahyalar kurulurdu. Mübarek zamanlarda mescidlerin kandillerle süslenmesi çok eski bir âdettir. Hicretin III. asrında Ramazan ayında ve hac zamanı Mescid-i Haram'ın 455 kandilinin hepsi yakılırdı. Burada kandiller direkler arasına gerilmiş iplere asılıydı ve istenilen yere taşınabilirdi. Osmanlılar, bundan ilham alarak minarelere mahya germe âdetini çıkarmıştır. "Mir'at-ül-Haremeyn"de minarelere mahya kurmanın Sultan III. Ahmed zamanında Sadrazam Damad İbrahim Paşa'nın çıkardığı bir bid'at olduğu yazılıdır. Doğrusu, mahya âdeti bundan da eskidir. Sadece ramazanda değil, kandillerde ve iki bayramda da mahya gerilirdi. Anadolu'ya mahsustu Mahya, 1500'lerin sonlarından beri kurulmaktadır. Sultan II. Selim, mübarek gecelerde minarelerde kandil yaktırırdı. Mevlid geceleri minarelerde kandil yakmak, 1610'de vefat eden Merkez Efendi'nin âdeti idi. Koca Mustafa Paşa dergâhı şeyhi Hasan Necmeddin Efendi de böyle yapardı. Sultan I. Ahmed'in beğenip, bütün câmilere teşmil ettiği söylenir. Halbuki bu padişahın dedesi Sultan III. Murad, 1588'de berat ve Regaip geceleri olduğu gibi, mevlid kandilinde de minarelerin kandillerle donatılmasını ferman buyurmuştu. Sultan Ahmed Câmii yapılınca, Fatih Câmii müezzini hattat Hafız Kefeli Ahmed Efendi, minareler arasına ilk mahyayı germişti. Bunu çok beğenen padişah, mahya için de vakıf kurmuştu. 1722'de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da selâtin câmilerinin minarelerinde mahya kurulması emrini teyit etmiştir. Hatta Eyüp Câmii minareleri kısa olduğundan bu iş için uzatılmıştır. Mahya, Anadolu'ya mahsustur. İstanbul'dan başka Edirne, Bursa, Konya ve Serez'de de kurulmuştur. 1911'de Mısır'da da kurulması için talep üzerine İstanbul'dan ustalar gönderilmişse de, minare araları açık olduğundan iyi kurulamamıştır. Bazen minareler baştan ayağa kandillerle süslenir, buna kaftan giydirme denirdi. İstanbul'un 7. Tepesi üzerinde iki minareli câmi olmadığından, Davud Paşa ve Koca Mustafa Paşa Câmilerine kaftan giydirilir; Hekimoğlu Ali Paşa Câmii'nin şerefesi ile kubbesi arasına mahya gerilirdi. Ramazan'ın ilk yarısı mahyalarda âyeti kerimeler, hadisi şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, boru çiçeği, Kızkulesi, köşk, fıskiye, cami, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Son gece bir şey yazılmaz, veda kabilinden bir sıra kandil çekilirdi. Tek Parti zamanında, ancak hükümeti öven yazılar yazılabilirdi. Bir mahyaya 5 okka yağ Mahyacılık ince bir sanattı. Usta, mahyayı önceden saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine yazar, saraya arz eder, tasvip edilirse kareli kâğıda yazıp, modeli hazırlardı. Kandillerin asılacağı yerleri tesbit ederdi. Mahya âdeti yayılınca, ortaya mahyacı esnafı çıkmıştır. Mahyacılık ince bir sanattı. Usta, mahyayı önceden saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine yazar, saraya arz eder, tasvip edilirse kareli kâğıda yazıp, modeli hazırlardı. Kandillerin asılacağı yerleri tesbit ederdi. Taşıyıcı ipi minareler arasına gerer. Birbirine olan mesafeleri önceden tayin edilen ve bir ucuna makara, diğer ucuna kandil bağlanan düşey ipleri, uzun bir ipe dizerek taşıyıcıya bindirir. Uzun ipin ucunu, diğer minaredeki makaradan geçirip çekerek gerginleştirir. Böyle hareket ettirerek her gece kandilin yağını tazeler. Bir mahyaya 5 okka yağ gider. Sultan Hamid devrinde Nuruosmaniye Câmii müezzini Abdüllatif Efendi bu işin piri idi. Kendine mahsus bu zât, hem pehlivan idi, hem de aşçılıktan anlardı. Pek çok modeli Hocapaşa yangınında yanmıştır. Mısır Hıdîvi İstanbul'a geldiğinde, Emirgân'daki yalısı önünde demirli iki mavnanın direği arasına hoş geldin mahyası kurmuştur. İran Şahı geldiğinde de Vâlide Hanı önünde kurmuş ve pek beğenilmiştir. Sultan Aziz, Avrupa'dan döndüğünde, Harbiye'nin arkasına Beşiktaş Sarayından görülecek şekilde iki direk dikip "padişahım çok yaşa" yazısını germiş; hatta merkez kumandanı "İkinci gece ne kuracaksın?" deyince, "Yüz gece de kursam, Padişahım çok yaşa" cevabını vermiştir. Abdüllatif Efendi, Ramazan'ın 15'inden sonra hareketli mahya da kurardı. Bunun için en müsait Süleymaniye Câmii minareleri arasına üç halat çeker; ortadaki halata Unkapanı Köprüsü ile Azapkapı Câmiini, üst halata araba, alt halata da kayık ve balıklar resmederdi. Mahya bitince, arabayı ip üzerinde harekete getirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürüp geri getirirdi. Köprü sabit, ama direkleri hareketli idi. Kayık ve balıklar da hareket ederdi. Latif Efendi öyle ustaydı ki, yaktığı kandiller vaktinden önce sönmezdi. Bu hareketli mahya bitince, minarelerden kandiller uçurtulurdu. Kandil ipi kaç yere bağlandı ise oralara giderdi. Bu iplerden biri minare şerefesine, diğer ucu cami avlusunun şerefeye paralel yerinde 1,5 m. yüksekliğe bağlanırdı. Uçurtmacı denilen vazifeli teravihten sonra uçurtmaya başlar, cemaat avluda birikip seyrederdi. Uçurtmacı kandil ipini bağlı olduğu yere kadar salıverir; seyirciler de kandil kutusunun bir tarafında şeker, kurabiye koyup uçurtmacıya hediye gönderirdi. Bu kandillerde balmumu yanardı. Kutu etrafına çabuk insin diye 5-6 kiloluk kurşun konurdu. Uçurtmacı eli yanmasın diye eldiven giyerdi. Eğer kandiller orta yere konuverilecekse, hepsi birden koyuverin der, herkes uçurur, bir kandil nereye bağlı ise oraya giderdi. Kandildeki ip kumanda edenin elindedir. Çocuklar da bu kandil uçurtmasını taklit eder; komşu penceresine ip gerip, makaralar üzerinde hareketli mumlu fener uçururlardı. Leyletü'l-Mahya Mah, farsça ay demektir. Mahya (mahiye), aylık, aya mahsus demektir. Receb, Şaban ve Ramazan ayına isim zikretmeden Üç Aylar dendiği gibi, mahya da ilk zamanlar Ramazan ayına mahsus olarak kurulduğu için bu adı almıştır. Mahya, Arapçada da ihya etmek manasına gelir. Mübarek gecelere leyletü'l-mahya denirdi. Bununla da alakası olsa gerektir. Okuyucularımızın ve bütün İslâm dünyasının bayramını tebrik ederiz.
31.08.2011
Su ile ateş arasında: İzmir yanıyor
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Türklerin ekserisinin yaşadığı Kadifekale ve etekleri, Yahudi mahallesi, Punta istasyonu ve Standard Oil Rafinerisi dışındaki İzmir tamamen yandı. 2.6 milyon metrekarelik bir sahada 25 bin bina yok oldu. Kaçanların geride kalan menkul serveti 3.5 milyon altın kıymetinde idi. Dumlupınar Muharebesi'nin ardından Yunan ordusu bozulmuş, geri çekilmeye başlamıştı. 9 Eylül 1922 Cumartesi günü İzmir düştü. Osmanlı askerleri şehre girdi. Bitkin Yunan askerleri gemilerle şehri terk ediyordu. Rıhtım ana-baba günü idi. Yerli Rumlar akıbetlerinden endişeli, gemilere binmeye çalışıyordu. Ege köylerinden gelen Rum mülteciler de rıhtımı doldurmuştu. 9 Eylül sabahı mültecilerin sayısı 150 bini buldu. 50 bin kadar da asker vardı. Şehir Ermenileri piskoposluğa sığınmıştı. Bir tek şehirdeki Levantenler, yani yüzü aşkın yıldır burada yaşayan yerli İngiliz, Amerikalı, Fransız ve İtalyanlar Mustafa Kemal'in askerlerinin kendilerine iyi muamele edecekleri hususunda konsolosların yardımına güveniyordu. NEDEN İZMİR'İ ALMAK İSTEDİ Kİ? Şehre 50 km mesafedeki Nif (şimdiki Kemalpaşa) kasabasında bekleyen Mustafa Kemal ve arkadaşları, zeytin dalları ile süslenmiş gıcır gıcır beş arabayla 10 Eylül Pazar sabahı şehre girdi. İlk işi Sakallı Nureddin Paşa'yı şehre vâli tayin etmek oldu. Nureddin Paşa herkesin işine gücüne bakmasını söyleyerek halka teminat verdi. Kemal Paşa ertesi günü Kordon'daki Kramer Palas'a yemeğe geldi. Başta kimse kendisini tanımadı. Misafirin hüviyeti anlatılınca hemen servise başlandı. Hatta Paşa'nın personele "Yunan Kralı Konstantin buraya gelip rakı içti mi?" diye sorup, Kralın buraya ayak basmadığı söylenince "Öyleyse neden İzmir'i almak istedi ki" dediği meşhurdur. Aynı gün şehirdeki çeteler Ermenileri tacize, ev ve dükkânlarını yağmaya başladı. Sokaklar cesetle doldu. Makineli tüfek gürültüsü hiç kesilmedi. Kaçamayan Yunan askerleri teslim oldu. Bu arada M. Kemal Paşa BM'e telgraf çekerek "Türk nüfusunun heyecanlı hâlet-i ruhiyesi sebebiyle Ankara hükûmetinin katliâmlardan mesul olmayacağını" bildirdi. Galipler, son on senedir Hıristiyanlardan gördükleri eziyetin intikam zamanının geldiğini düşünüyordu. Yunan işgalini destekleyen ve şehri terk etmeyen Metropolid Hıristomos Nureddin Paşa'ya götürüldü. Paşa da onu Konak Meydanındaki halka linç ettirdi. Türk Dostu olarak tanınan Amerikan yüksek komiseri Amiral Bristol, askerlerine şehirdeki Rum ve Ermenilere yardım edilmemesi talimatını vermişti. Hâlâ yüzbinlerce mülteci rıhtımda feci şartlar altında bekleşiyor; müttefik askerleri de bunlara muhafızlık yapıyordu. "GÂVUR İZMİR", MİLLÎ OLUYOR 12 Eylül Salı günü sabahı Ermeni mahallesinden alevler göklere yükseldi. Akşam üzeri ikinci bir yangın Rum mahallesini sardı. Ertesi günü yangın Kordon'a ulaşmıştı. Şehirde cephane ve petrol binaları birer birer infilak ediyordu. Gökyüzü kıpkırmızıydı. Yanık kokusu her tarafı sarmıştı. Ateş içinde kalan halk rıhtıma hücum etti. Denizden esen imbatın yerini güneydoğu rüzgârı alınca, yangın da batıya yöneldi. Yangın M. Kemal'in Bornova'da kaldığı köşke yaklaşınca, Paşa hemen otomobille ateşlerden panik içinde kaçan halkın arasından geçerek müstakbel kayınpederi Muammer Bey'in Göztepe'deki köşküne nakletti. Yangın ancak 18 Eylülde söndürülebildi. 23 Eylül'de Hisar Câmii arkasında yeni bir yangın çıktı. Türklerin ekserisinin yaşadığı Kadifekale ve etekleri, Yahudi mahallesi, Punta istasyonu ve Standard Oil Rafinerisi dışındaki İzmir tamamen yandı. 2.6 milyon metrekarelik bir sahada 25 bin bina yok oldu. Kaçanların geride kalan menkul serveti 3.5 milyon altın kıymetinde idi. Sigorta şirketleri, yangının harb hâlinde çıktığı gerekçesiyle bu zararları ödemedi. Bu arada çetelerin kontrolünü iyice kaybetmesi ve Levantenlerin yaşadığı Bornova ve Şirinyer'in de ateşe verilmesi üzerine müttefikler vatandaşlarının tahliyesine girişti. Ancak Rum ve Ermeniler için vasıtalar kâfi değildi. İnsanlar su ile ateş arasında kalmıştı. Bazısı denize atlıyor, çoğu bir vasıtaya binemeden boğuluyordu. Gemiler mültecileri yakındaki Yunan adalarına taşıyordu. Tahliye günlerce sürdü. Bunlar arasında o zamanlar 18 yaşında olan geleceğin milyarderi Onassis de vardı. İzmir'in 500 bin kişilik gayrımüslim nüfusunun 320 bini tahliye edildi. Geri kalanları çeşitli şekillerde hayatını kaybetti veya iç kısımlara sürüldü. Böylece "Gâvur İzmir" artık "millî" bir şehirdi. 10 Eylül 1922'de Atatürk'ün İzmir'e girişi... Sen de emir kulusun, ben de! Yangını ordudan evvel şehre giren gözü dönmüş başıbozukların, malları Türklere kalmasın diye Ermeni veya Rumların; müttefiklerin başıbozuklara karşı koymalarını sağlamak üzere Ermenilerin; evlerindeki cephaneleri yok etmek isteyen Ermenilerin; Ermeni ve Rumlardan intikam almak isteyen ve katliâmların izini kaybettirmek üzere Türklerin çıkarttığı hususunda çeşitli görüşler ileri sürüldü. Yangın şehrin geri alınmasından sonra çıkmıştı. Yangını Nureddin Paşa'nın çıkarttığı kanaati de vardır. Nitekim kibir ve sertliğiyle tanınan, müstebit tavırları sebebiyle M. Kemal'in ağır tenkit ettiği Nureddin Paşa her şeyi yapabilecek tıynette idi. Görgü şahitleri sonradan Smyrna Petrol Şirketi varillerinin askerler tarafından buraya getirildiğini, her birini iki askerin koruduğu varillerin 200 m arayla yerleştirildiğini; bilahare çatılara ve duvarlara benzin serpildiğini, sonra da uçlarında bez bağlı uzun sopaların tenekeye daldırılıp evlere atıldığını söylemiştir. İzmir itfaiyecileri sonradan mahkemede buna dair şahitlik yapmış, hatta bir itfaiyeci, askerin birine "Biz söndürüyoruz, siz yakıyorsunuz" dediğinde, "Sen de emir kulusun, ben de" cevabını aldığını anlatmıştı. Bir devrin sonu Şehre girmeden "Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm" diyen M. Kemal'in, yangını seyrederken yanındaki genç subaylara: "Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın! Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılındaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni Türk Devleti'nin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor" dediği rivayet olunur. Ecnebi müfettişlerin vesika ve görgü şahitlerine dayanarak verdikleri ve şehri Türklerin yaktığına dair raporları Amiral Bristol nazara almadı. İngiltere açtığı tahkikat neticesinde hâdiseyi mahkemeye taşıdı. Müttefiklerin Fransız kumandanı Amiral Dumesnil M. Kemal Paşa'ya "Çokları yangını Türklerin çıkarttığına inanıyor. Bunu tekzip etseniz" deyince, yalnızca "Evet, bu yangın nahoş bir hâdise" cevabını aldı. Sulh müzâkerelerinde işin üzerine gidilmedi ve mesele kapandı. Ama Anadolu'nun en zengin ve güzel şehirlerinden İzmir, eski ihtişamını kaybetti.
07.09.2011
Aşiret çocukları
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
1892 yılında İstanbul'da Aşiret-i Mekteb-i Hümayunu adında enteresan bir mektep kuruldu. Adından da anlaşılacağı üzere aşiret çocuklarının tahsil ve terbiye göreceği mektebin kuruluş maksadı politikti. Arap aşiretlerini ecnebi tahriklerinden uzak tutmak ve İstanbul'a bağlı tutmak hedefleniyordu. Aşiret ileri gelenlerinin çocukları bu mektepte evvelemirde Türkçe öğrenecek, İstanbul kültür ve terbiyesi ile İslâmlık ve Osmanlılık şuuru içinde yoğrulacaktır. Memleketlerine döndüklerinde, emperyalistlere aldanmadan, millet menfaatine çalışacaklardır. Ama mektebin tek kuruluş sebebi bu değildir. Sultan II. Mahmud zamanına kadar kendilerine has bir muhtariyetle idare olunmuş bu mıntıkalarda, merkezî idare tam olarak kurulamamıştı. Bazen lokal, bazen İran, Rus veya İngiliz tahrikli isyanlar çıkmış; aşiretler eski siyasî güçlerini elde etmek üzere ayaklandı. Hele 93 Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbi'nin ardından kontrolden çıkan aşiretler üzerindeki dağınık devlet otoritesini, Sultan Hamid tekrar merkezî bir hâle sokmak istedi. HALKIN DİLİNİ KONUŞAN MEMURLAR Aşiret Mekteb-i Hümâyunu, 5 Temmuz 1892 tarihli bir ferman ile kuruldu. Maarif Nezâreti'ne vazife verildi. Vilâyetlere de talebe gönderilmesi için tamimde bulunuldu. Bir de nizamname (iç tüzük) hazırlandı. Talebe olarak alınacak çocukların cismen ve zihnen kabiliyetli ve muteber ailelere mensup olması, ayrıca 12 ile 16 yaş arasından seçilmesi şart koşuldu. Mektebi bitiren çocuklar, memleketlerine dönüşte muallim, memur ve zâbit olarak vazifelendirilecekti. Böylece mahalli dil ve kültüre vakıf memurlar istihdam edilerek, halkın kalbi kazanılacaktı. Mektep saraya bağlıdır, halka açık değildir. Önce Arap aşiretlerinden çocuk alındı. 1898'de Kürt ve 1902'de Arnavutlara teşmil edildi. Mektebe Akaretler'de bir bina tahsis edildi. Teberrüken 1892'nin Mevlid Kandili günü faaliyet başladı. İki sene hazırlık ve talebe temini ile geçti. Nihayet 1 Eylül 1896 tarihinde Esma Sultan'ın Kabataş'taki sarayında tedrisata başladı. YEMEK BOYKOTU MEKTEBİ BİTİRDİ İlk sene 50 talebelik mevcut, sonraki senelerde 250'ye kadar çıktı. Cava gibi İslâm memleketlerinden bile talebeler geldi. O zamanın parasıyla her talebeye 4 lira masraf ediliyor, ayrıca ayda 30 kuruş da harçlık veriliyordu. Talebe, iki yılda bir de sılaya gönderiliyordu. Mektebin iki yıllık tedrisat programı, daha sonra beş yıla çıkarıldı. Kur'an-ı kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında; hesap, geometri, sağlık, ayrıca Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler okutuluyordu. Mektep, rüşdiye ile idadi arasındaydı. Daha sonra alınan bir kararla mektebi bitirenler, Mülkiye Mektebi'ne alınır; bir sene burada hususi bir sınıfta okuduktan sonra mülkiye kaymakamı olarak Arabistan'a gönderilir; burada vilâyet stajı gördükten sonra vazifesine tayin olunurdu. Mamafih bazı kabile şeyhleri çocuklarını İstanbul'a göndermek istemediği için, yerine rastgele çocuklar yollamış; bunlar da tahsil görüp güzelce giyinerek memleketlerine döndüklerinde, sosyal mevkilerinin aşağı oluşu sebebiyle itibar görmemiş, böylece buralarda mektepten beklenen fayda elde edilememiştir. Nazu niyaza alışmış talebenin 1907 Şubat sonunda bir gün yemeği beğenmedikleri gerekçesiyle boykot yapması, mektebin sonunu getirdi. Zamanın siyasî ve sosyal hassasiyetleri de nazara alınarak talebe memleketlerine gönderildi. Mektebin binası Kabataş Lisesi'ne devrolundu. Cehaleti yok etmek maariften geçer Daha Sultan Aziz zamanında, 1864 tarihinde Silahşoran-ı Hassa adıyla padişahın hususi muhafız alayına aşiret ileri gelenlerinin çocuklarından gençler alınmıştı. Bu gençleri seçmek üzere her sene Arabistan ve Rumeli'ye heyetler gönderilirdi. Gereken talimi gören gençler mülâzım (teğmen) rütbesiyle vazifeye başlardı. O devirde bütün imparatorluklarda buna benzer bir tatbikat vardır. Avusturya'da Macar asil gençleri imparatorun hassa alayında vazife yapardı. Silahşoran-ı Hassa 93 Harbi'ne kadar varlığını sürdürdü. Sultan Hamid zamanında 1886 senesinde Hicaz, Yemen ve Trablusgarp'tan 48 genç getirilip Harbiye Mektebi'ne kaydolundu. Üç sene okuyup zâbit olarak memleketlerine gönderildi. Genç zâbitler, dönmeden evvel teşekkür için Cuma Selâmlığında padişahın huzuruna kabul olunmuş, iltifat görmüşlerdi. Sultan Hamid'i Arap gençlerini Harbiye yerinde hususi bir mektepte okutmaya ve bu maksatla aşiret mektebi kurmaya sevk eden sebeplerden birisi de bu projenin muvaffakiyeti olsa gerektir. Nitekim bu hususta bir rapor hazırlanmasını fahrî yâveri ferik Osman Nuri Paşa'dan istedi. Osman Nuri Paşa, hazırladığı raporu padişaha takdim etti. Lâyihanın hülâsası şöyledir: "Osmanlı Devleti içerisindeki Arap aşiretlerini hükümetten yani saltanat ve hilâfetten soğutmak için çeşitli propagandalar yapılmaktadır. Aşiretlerde hüküm süren cehalet yüzünden bu kötü propaganda tesirini göstermektedir. Bu tehlikeyi önlemek için cehaleti yok etmek gerekir. Bunun yolu da maariften geçmektedir. O halde aşiret ahalisi evlâdının talim ve terbiyesine mahsus mektepler açmak lâzımdır. Fakat şimdilik bu mekteplere esas olmak üzere İstanbul'da Aşiret Mektebi namıyla bir mektep tesisi düşünülmüştür."
14.09.2011
Libya çöllerinde bir Osmanlı Şehzadesi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Fuad Efendi, Mehmed Salâhaddin Efendi'nin küçük oğludur. Dedesi Sultan V. Murad ve babası ile beraber Çırağan Sarayı'nda yaşadı. Libya'da Yüzbaşı Mustafa Kemal ile tanıştı. Dönüşünde Harbiye Mektebi'ni bitirdi. Berlin askerî akademisinden mezun oldu. Harb patlayınca memlekete çağrıldı. Gelirken bindiği denizaltı İngiliz denizaltılarınca vuruldu. Şehzade, başından yaralandı. Adriyatik sahilindeki bir Avusturya askerî hastanesinde ameliyat edildi. İyileşince Süveyş'e gitti. Başındaki yara açılınca tedavi için Haleb'e geldi. Burada Binbaşı Mustafa Kemal Bey ile tekrar karşılaştı. Çanakkale cephesinde tekrar yaralandı. İTALYANLARA ESİR OLMAKTANSA... Tekrar Libya'ya gidip harbi sürdürdü. 300-500 arası Osmanlı zâbit ve neferi ile 15.000-30.000 arasında Libyalı gönüllüden müteşekkil bir ordunun kumandanı idi. Libya'daki Osmanlı ordusu, 60.000 kişilik teçhizatlı İtalyan ordusuna dayanamadı. Bingazi kanadı 1917 Nisan'ında teslim oldu. Fuad Efendi, Mondros Mütârekesi ile silah bırakması istendiği halde dinlemeyip Misrâta şehrindeki karargâhında birkaç ay mukavemete devam etti. İstanbul'da Pera Palas'ta görüştüğü Mustafa Kemal Paşa, Trablusgarb'a gidince istiklâlini ilân edip, Harbiye Nezâreti'nin verdiği emirleri dinlememe tavsiyesinde bulunmuştu. Ancak kendilerine erzak ve cephane temin eden Alman denizaltları mütâreke sebebiyle denize çıkamayınca çok müşkül vaziyette kaldı. İtalyanların eline düşüp vatan hâini ithamıyla kurşuna dizilmektense, Tunus'taki Fransızlara teslim olmayı tercih etti. Önce yanındaki gönüllüleri dağıttı. Sonra yanındaki Osmanlı kuvvetiyle beraber İtalyan menzilinden develerle uzaklaşarak güneydeki çöle daldı. Bilahare batıya doğru yoluna devam etti. Bir yandan da dizanteriden muztarip idi. Tunus hududuna gelindiğinde Fransızlara teslim olmak istediğini söyledi ve İtalyanlara verilmemeyi şart koştu. Fransızlar bunu kabul etti; ama 24 saat geçmeden kendisini yanındakilerle beraber İtalyanlara teslim etti. İtalyanlar, esirleri Trablus'a sevk ederek Alman askerlerinin bulunduğu esir kamplarına dağıttı. Kurşuna dizmekten çekindikleri şehzadeyi askerî nakliye gemisiyle Napoli'ye gönderdiler. Önce açıkta bir gemide, ardından da Napoli'de bir evde 8 ay ikamete tâbi tutuldu. 1919 sonlarında serbest bırakılarak İstanbul'a döndü. İstanbul merkez kumandanı oldu. 1920'de Abbas Halim Paşa'nın kızı Kerime Hanımefendi ile evlendi. Çırağan'daki düğününe, mütâreke sıralarında aylarca sarayında misafir ettiği İsmet İnönü de iştirak etmişti. Mustafa Kemal yalnızca yaşça büyük birkaç şehzadenin sürülmesini istediği halde, hanedanın kadın erkek bütün ferdlerinin sürülmesinde ısrarcı olan zamanın başvekili İsmet İnönü'nün, hanedana karşı bu kadar nefret duymasına, bugünlerden kalma bir aşağılık kompleksinin sebep olduğu söylenir. Fuad Efendi, iki devre Fenerbahçe Kulübü reisliği yaptı. İstisna yapamadığıma esef ederim! Hanedan sürgün edildiğinde Karlsbad kaplıcalarında tedavi görüyordu. Mustafa Kemal Paşa'dan askerî kurye vasıtasıyla bir mektup aldı. "Çok esef ederim. Anavatan dışında kalışınız için istisna yapamadım. Kanun umumî idi" diyordu. Bunun üzerine Şehzade, sefir vasıtasıyla "Eğer Mustafa Kemal Paşa isterse Anadolu'ya gelirim" şeklinde mesaj gönderdi ise de netice çıkmadı. Fransa'da yaşadı. Zevcesinden ayrıldı. Kızkardeşi Âdile Sultan'ın kızı Nilüfer Hanımsultan ile Mısırlı Emîr Yusuf Kemal kendisine para gönderirdi. Alman Mareşali Rommel, Libya harekâtında şehzadenin harekâtını tedkik ve çöl muharebe usulünü taklid etti. Bu sırada Fuad Efendi İskenderiye'de idi. II. Cihan Harbi'nde İngilizler albay rütbesiyle ve tam salâhiyetle Almanlara karşı Libya'da komando muharebesi teklif etti. Çünki şehzade Libya'da hâlâ çok popüler ve halk da kendisine bağlı idi. Ancak eski silah arkadaşlarıyla dövüşmek istemediği için reddetti. Harb sırasında şahsî dostluk kurduğu General De Gaulle, kendisine diplomatik pasaport verdi. Resmî veya gayrı resmî sıfatla seyahatlerde bulundu. Ağabeyi Nihad Efendi'nin vefatı üzerine 1954 senesinde hanedan reisi oldu. Saltanat devam etseydi, 39. padişah olacaktı. 1973 senesinde Nice'de vefat etti. Paris'te Bobigny Müslüman kabristanına defnolundu. Üniformasının göğsünü dolduran çok sayıda nişan ve madalyadan başka Legion d'Honneur nişanı hâmili idi. "Madalyalar karın doyurmuyor" diye latife ederdi. Şehzadeliğinde güzel ata biner; üstü açık Mercedes otomobiliyle gezer; güzel giyinirdi. Yakışıklı, popüler ve sevilen bir şehzade idi. Bulunduğu mevkiyi hakkıyla doldururdu. Aşırı cömertliği sebebiyle sürgünde çok maddî sıkıntı çekmiş; borcunu ödeyemediği için kaldığı otellerden kovulduğu olmuştur. Osman Fuad Efendi, babası ve ağabeyi ile beraber. "Revâ mıdır bize görülen?.." Vefatından 3 sene evvel Paris'te içinde bir yatak, çinisi çatlamış bir lavabo ile iki iskemleden başka eşyası olmayan otel odasında kendisiyle röportaja gelen Hürriyet muhabiri Doğan Uluç'a hanedanın sürgünde yaşadıklarını çok güzel hülâsa eden iç burkucu beyanları olmuştur: "Bu hâle düşeceğimiz kimin aklına gelirdi evlâdım? İstanbul merkez kumandanı, Trablusgarb'da Osmanlı ordusu kumandanı Ferik Prens Osman Fuad'ın bir gün gelip Paris'te üçüncü sınıf bir otelden kovulacağı... Ne idik, ne olduk! Atalarımızın kılıç salladığı, hüküm sürdüğü, tatlı-acı hatıralarımızla dolu topraklara ayak basamıyoruz artık. Revâ mıdır bize görülen? Çok yazık oluyor anavatan dışında, çeşitli ülkelerde sığıntı mülteci hayatı yaşayan Osmanlılara... Kimi sefalete dayanamayıp intihar ediyor; kimisi Türkiye, Türkiye diye sayıklayarak son nefesini veriyor. Dışarıda doğan çocuklar ise yabancı mekteplerde Türkçe'yi öğrenemeden, tarihimizi, dinimizi tanıyamadan bir ecnebi gibi yetişiyor. Çok zâlim bir son oldu bizim için bu. Tarih sayfaları bir zamanlar bir Osmanlı ailesi vardı diye bahsedecek hanedanın en son kalıntıları da göçtükten sonra... Sizden ricam ben göçüp gittikten sonra, bir resmimi gazetenize basın. Altına da sadece Osman Fuad yazın. Belki hatırlayan bulunur." Nitekim şehzade, sürgün kararının kaldırıldığını göremeden vefat etti.
21.09.2011
Müslümanlar Anayasacılık tarihinde önde
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Magna Carta Libertatum (Büyük Hürriyet Fermanı), İngiltere'de 1215 senesinde kral ile asiller arasında yapılan bir anlaşmanın neticesinde ortaya çıktı. Bununla kral, muhakemesiz ceza verilmeyeceğini ve asillerin tasvibini almadan vergi koymayacağını deklare ediyor; asiller de sadakat sözü veriyordu. Dünyanın en eski anayasası kabul edilir ve bugün de yürürlüktedir. Halbuki bundan asırlar önce, Hazret-i Peygamber'in Medineliler ile yaptığı anlaşma, dünyanın en eski yazılı demokratik anayasasıdır. Gerçi Aristo'nun Atina'nın son zamanlarında yazdığı Atina Anayasası diye bir kitabı vardır ama bu bir tarih kitabıdır. Hindistan, Çin gibi antik devletlerde idarecilere nasihat vermek üzere yazılmış kitaplar da anayasa sayılamaz. HAKKI VEREN ALABİLİR Modern anayasalarda, devletin şekli ve idare usulleri ile temel hak ve hürriyetler vazgeçilmez unsurlar olarak yer alır. Bu manada bir anayasa, İslâm tarihinde bahis mevzuu değildir. Çünki İslâm hukuku, devletin şeklini ve idare usullerinin düzenlenmesini zaman ve zeminin ihtiyaçlarına havale etmiştir. Temel hak ve hürriyetler de bizzat Kur'an ve Sünnet'te teminat altına alınmıştır. Bunların, Allah tarafından insanlara verildiği kabul edilir. Hiçbir makam veya kişi bunları bahşetmeye salâhiyetli değildir. Temel hak ve hürriyetler, eğer beşerî düzenlemelere mevzu olsaydı, istenildiğinde de kısıtlanması, hatta kaldırılması mümkün olurdu. Çünki bir hakkı tanıyan, o hakkı geri almaya da ehildir. Bu sebeple İslâm hukuku bunları beşerî tasarruflara bırakmamış; bizzat düzenlemiştir. Bunun dışında İslâm hukukunun bütün hükümleri haddizatında birer anayasa esasıdır. Yönetenler, bu esaslara aykırı hareket edemezler. İslâm hukuku, yazılı anayasa esasını benimsememiş ve devlet idaresinde yaygın geleneklere değer atfetmiştir. İngiltere'de de böyledir. İngiltere'nin yazılı bir anayasası yoktur. Ancak rejim asırlardır en ufak bir kriz yaşamadan sürmektedir. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve İsrail'de de yazılı anayasa bulunmaz. Marifet anayasada değil, sistemin sağlamlığındadır. Eski Medine'den bir görüntü... Biz Medine halkı! Hazret-i Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra buradaki gayrimüslim Araplarla ve Yahudilerle yapmış olduğu 47 maddelik anlaşma, Medine Anayasası diye anılır. Medineli Müslümanlar hac için Mekke'ye geldiklerinde Akabe'de Hazret-i Peygamber ile görüşmüş, burada kendisine biat ederek Medine'ye çağırmışlardı. O tarihte Medine'de Müslümanlar, müşrikler ve Arapça konuşan Yahudiler bir arada yaşamaktaydı. Hıristiyan ve başka din mensubu yoktu. Araplarla Yahudiler arasında çok eskiye dayanan bir husumet olduğu gibi, Araplar arasında da kabilecilikten kaynaklanan düşmanlıklar vardı. Hazret-i Peygamber'in gelişi ile bu ihtilaflar tatlıya bağlandı. Tarihin en büyük devletlerinden birisinin temeli atılmış oldu. Anayasa, Bedir Harbi'nden az evvel Enes isminde bir zâtın evinde hazırlandı. İbni İshak, İbni Hişam, Ebu Ubeyd gibi ilk devir tarihçileri anayasa metnini veriyorlar. Bu esnada Medine'de banliyöleriyle takriben on bin kişilik bir nüfus vardı. Bunun bin beşyüzü Müslüman idi. Hicret esnasında Medine şehir devleti değildi. Kabile hayatı yaşanıyordu. Hazrecliler, aralarından Abdullah bin Übeyy'i hükümdar seçmiş ve şehre kabul etmek üzereydi. Bu şahıs, hicreti hükümdarlığına engel gördüğü için Hazret-i Peygamber ve Müslümanlara düşman oldu. Halkının reaksiyonunu çekmemek için Müslüman göründü. İlk yıllarda kendilerinden çok söz ettiren münafıkların da reisi oldu. Bu anayasa ile Medine halkının hukukî statüsü düzenlendi. En mühimi Hazret-i Peygamber'in bu yeni kurulan ve üç unsurdan meydana gelen devletin reisi olduğu ilan edildi. Her unsur, O'nu hâkim tanıdı. Merkezî bir idare kuruldu. Bütün unsurlardan müşterek bir ordu oluşturuldu. Suç işlendiğinde tatbik edilecek kısas ve diyet cezaları tayin edildi. Hükümetin hak ve vazifeleri sayıldı. Böylece İslâmiyette keyfî bir idarenin kabul edilmediği gösterilmiş oldu. Kureyşliler müşterek düşmandır ve bunlara yardım edilmeyecektir. Anayasa yapıldıktan hemen sonra, Medine halkı vadilerde dağınık şekilde yaşadığından, yeni kurulan devletin sınırları bizzat Hazret-i Peygamber tarafından belirlendi. Hazret-i Peygamber, şehrin o zamanki ismi olan Yesrib'i, fesat manasına geldiği için değiştirdi; el-Medinetü'l-Münevvere (Aydınlık şehir) adını verdi. Kısa ömürlü, uzun tesirli bir anayasa Tarihî ve siyasî şartların çok çabuk değişmesi sebebiyle kısa bir müddet yürürlükte kalmıştır. Anayasayı ilk ihlal eden Beni Kaynuka Yahudileri oldu. Münafıkların reisi Abdullah bin Übey ile gizlice anlaşarak Müslümanlara komplo kuran bu kabileyi Hazret-i Peygamber Medine'den sürdü. Sonra Beni Nadîr, ardından da Hendek Harbi'nde düşmana yardımcı olarak Beni Kureyza hıyanet etti. Böylece Medine'nin Yahudi vatandaşı kalmadı. Arap müşrikleri de zaten Müslüman olmuştu. Bununla beraber, dünya anayasa hukuku tarihinde bilinen ilk yazılı anayasa olmak itibariyle müstesna bir yer tutar. Ayrıca din veya ırka değil, halka dayanan anayasaların ilk örneğidir. Daha Ortaçağ'da üniversel prensipleri dile getirdiği için, zamanımız anayasalarının çoğundan daha ileri seviyededir. Nitekim 1, 2 ve 25. maddesinde şöyle geçer: "Bu anayasayı hazırlayanlar, sair insanlardan ayrı bir ümmet (halk topluluğu) teşkil eder. Ancak Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir." Halkın anayasanın hazırlanmasına bizzat katılması, vatandaşlık fikir ve anlayışının temelidir. Osmanlılar da bu sistemi örnek almıştır.
28.09.2011
Anayasa tecrübemiz 200 yıldan fazla
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
1876'da Balkan isyanları sebebiyle zor durumdaki Osmanlı hükûmeti ile Rusya arasında savaş rüzgârları esiyordu. Avrupa devletlerini teskin etmek için anayasa ilanını şart gören Midhat Paşa ve arkadaşları darbe ile Sultan Aziz'i tahttan indirip yerine Sultan V. Murad'ı geçirdiler. Ancak yeni padişah anayasa ve meşrutiyete yanaşmayınca, yerine anayasa sözü veren Şehzade Abdülhamid Efendi çıkarıldı. O da derhal anayasa hazırlamak üzere bir encümen kurdu. Namık Kemal'in de bulunduğu encümende üçü Hıristiyan 16 bürokrat, 10 ulema ve 2 de paşa vardı. Mütercim Rüşdü, Tunuslu Hayreddin ve Ahmed Cevdet Paşa, Avrupa siyasî müesseselerinin taklidine karşı çıktı. Adliye Nazırı Cevdet Paşa, encümende, "En mükemmel devlet şekli İslâmiyettedir. Çünki menşei ilahîdir. Halbuki anayasalar beşerî oldukları için değişmeye müsaittir. Farklı inançtaki milletlerin, bu inançlarına dayalı müesseselerini iktibas etmek doğru değildir" mealinde bir konuşma yaptı. Hatta son toplantıda "Artık başta akıllı bir padişah vardır; o halde Ka- nun-ı Esasî ilânına lüzum kalmamıştır" dediyse de, Midhat Paşa ağır bastı. ÇOCUK OYUNCAĞI Bu arada Meclis-i Mebusan toplandı. Herkes bir anayasa projesi hazırlıyordu. Ancak encümenin kabul ettiği proje, kabine toplantısında görüşülüp 119 maddeye indirilerek kabul edildi. Kanun-ı Esasî, Avrupalı murahhasların Balkan meselesi sebebiyle İstanbul'da toplandığı sırada ilan edildi. Fakat konferansa katılan devletler buna hiç değer vermedi. "Çocuk oyuncağı" dediler. Padişah, Midhat Paşa'yı meşrutiyeti tam manasıyla bilmeyip, hiçbir devletin anayasasını tetkik etmemiş olmakla itham eder. Zannedilenin aksine ıslahatçı bir kişiliğe sahip padişah, muhtemelen ülke idaresinin bu buhranlı devrinde, mesuliyeti başkalarıyla paylaşabileceği bir rejim tarzı istemiş; ancak hâdiseler buna elvermemiştir. Kanun-i Esasî, 1831 Belçika ve 1850 Prusya anayasalarından mülhemdir. Ancak Belçika'nın aksine Prusya'daki kuvvetler birliği prensibi alınmıştır. Padişahın otoritesi aynen korunarak mevcut düzen tescillendi. Padişah eskisinden farklı olarak sistemin dışındadır. Böylece eski Türklerdeki hakan statüsü ile Osmanlıların sultanı ve müminlerin halifesi sıfatlarını uhdesinde birleştiren padişaha, bir de Avrupa hükümdarı imajı eklenmişti. Mamafih, değişen fazla bir şey olmadığı içindir ki, Kanun-ı Esasî'nin ne ilânı, ne de kısa bir zaman sonra da tatili halk arasında hiçbir reaksiyon doğurmamıştır. Şu var ki, halkın daha geniş bir kitlesi siyasetle meşgul olmaya başlamış; 1908 Meşrutiyeti böylece ortaya çıkmıştır. Rumi takvimle 1293 senesine denk geldiği için 93 Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbi mağlûbiyetinin ardından, 1878 senesinde Sultan Hamid, harbden mesul gördüğü meclisi feshederek seçimleri askıya aldı. Devleti 30 sene fiilen saraydan idare etti. Bu zaman zarfında Kanun-ı Esasî yürürlükten kaldırılmadı. Meclis dışındaki devlet müesseseleri, Kanun-ı Esasî'ye göre çalıştı. Salnâmelerin (devlet yıllıklarının) başında her sene yer almaya devam etti. Kanun-ı Esasî'nin esas gayesi, devlet idaresinde Tanzimat Fermanı'yla başlayan bürokrat hâkimiyetini resmîleştirmekti. Ancak iki sene geçmeden, padişah bu gayeyi akim bıraktı. Dedesi Sultan Mahmud gibi, siyasî otoriteyi sarayda toplamaya muvaffak oldu. EN UZUN ÖMÜRLÜ ANAYASA 1908 senesinde seçimler yapılarak yeni bir meclis teşkil edildi. Ertesi sene Kanun-ı Esasî'de mühim değişiklikler yapıldı. Salâhiyetleri kırpılan padişah, günümüz Avrupa kralları gibi sembolik mevkiye geldi. II. Meşrutiyet denilen bu taçlı demokrasi devri, kısa bir müddet sonra İttihatçıların diktatörlüğüne yol açtı. 1918'de eski duruma dönüldüyse de, uzun sürmedi. Anadolu hükûmeti, 1921 tarihinde Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu hazırladı ise de, burada bulunmayan hususlar için Kanun-ı Esasî'nin tatbiki öngörüldü. 1924 cumhuriyet anayasası ile Kanun-ı Esasî bütünüyle kalktı. Böylece 48 yıllık ömrüyle tarihimizin en uzun anayasası oldu. Anayasaya bir adım: Sened-i İttifak Osmanlı Devleti'nin en eski anayasası Sultan Fatih'in meşhur teşkilât kanunnamesidir. Ama modern anayasalar temel hak ve hürriyetlerin de yer aldığı metinler olduğu için, tarihçiler, Sultan II. Mahmud ile taşrada güç kazanarak adeta birer derebeyi hâline gelen âyân arasında 1808'de imzalanan Sened-i İttifak'ı, ilk modern anayasa metni olarak görür. Hassas bir zamanda tahta geçen Sultan II. Mahmud, tahtını sağlama almak istemiştir. Karşılığında birtakım teminatlar verilmiş; onların hayatları, malları ve mülkleri üzerinde keyfî fiillerde bulunulamayacağı hususu yazıya bağlanmıştır. İngiltere'de 1215 tarihli Magna Carta'ya çok benzer. Aldığı dersi üstadına tatbik etti Kanun-i Esasî'nin padişaha asayişi bozan kimseleri sürgüne göndermek salâhiyeti tanıyan meşhur 113. madde itiraza sebep oldu. Padişah bunun Tanzimat'a aykırı olduğunu söyledi ise de, Midhat Paşa ısrar etti. Sadrazamlığı sırasında da, içlerinde 2 kazasker ile 1 paşa olmak üzere 20 kişiyi muhakemesiz sürgüne göndertti. Mamafih sonradan kendisi de bu tuzağa düştü. Mahmud Celâleddin Paşa der ki: "Padişah aldığı dersi, evvela üstadı hakkında kemal-i maharetle tatbik etti." Bürokrat hâkimiyeti devri: Tanzimat Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın isyanı üzerine İngiltere, bu meselenin halline yardım etme karşılığında gayrimüslim teb'anın statüsünde değişiklikler yapılmasını istedi. 1839'da tahta çıkan genç padişah Sultan Abdülmecid'e İngiliz sempatizanı Reşid Paşa'yı sadrazam yapmasını telkin etti. Nihayet Reşid Paşa'nın hazırladığı bir Tanzimat Fermanı, Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu adıyla ilan edildi. Teb'anın tümü için mevcut hak ve hürriyetler yazılı teminat altına sokuldu. Tanzimat Fermanı'nın en mühim yanı, şer'î hukukun tanıdığı siyaseten cezalandırma hakkından padişahın vazgeçmesidir. Böylece bürokrat hâkimiyeti devri başlamıştır. Bu bakımdan bir anayasadır.
05.10.2011
ZAVALLI İstanbul'a küskünlüğünüz neden?"
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Cihan Harbi mağlubiyetinin ardından halk mukavemetini teşkilatlandırmak ve böylece hükümetin elini güçlendirmek için Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa, 1919 sonunda Ankara'ya geldi. Ankara o zamanlar eski ve güzel bir vilâyet merkezi olmakla beraber, yakın zamanda geçirdiği yangın ve sâri hastalık gibi âfetler sebebiyle harab vaziyette idi. Ancak mühim bir avantajı vardı: Demiryolu. GELECEK BAYRAM NAMAZI AYASOFYA'DA İstanbul'daki meclisin İngilizlerce dağıtılması üzerine, son Osmanlı meclisinin burada toplanması kararlaştırıldı. Meclisin açılış günü en yaşlı aza sıfatıyla reislik eden Sinop Mebusu Şerif Bey konuşmasında "Meclisin gayesi, padişah-halifenin ecnebi kayıtlardan kurtulması ve ebedî payitaht İstanbul'un işgalden kurtarılmasıdır" dedi. Ankara'daki ilk bayram namazını Hacı Bayram Câmii'nde kıldıktan sonra mebuslar birbirleriyle bayramlaşırken, gözyaşları içindeki Tunalı Hilmi Bey'in "Gelecek bayram namazını Ayasofya'da kılacağız Paşam" sözlerine, M. Kemal Paşa "Elbette... Şüphesiz... Yalnız ağlamamak şartıyle..." diye cevap vermişti. 40 bin nüfuslu şehrin 15 kadar taş binadan başka bütün binaları, hatta Hacı Bayram Câmii bile kerpiçtendi. Ne kalacak otel, ne yemek yenecek lokanta, ne de binecek otomobil vardı. Mebuslar heybeleri, çantaları ile ortada kaldığı için şehrin en elverişli binası olan Dârülmuallimin'de (Muallim Mektebi) kalıyordu. Fayton ve merkeple langur lungur meclise gelmeyi göze alanlar Etlik, Keçiören'deki bağ evlerinde otururdu. Memurların çoğunun makam eşeği vardı. M. Kemal Paşa, şehre 20 km mesafede eski İttihat ve Terakki Lokali olan ziraat mektebine yerleşmişti. Yunanlıların Ankara'ya yaklaşması üzerine, meclisin Kayseri'ye taşınması gündeme geldi ise de, rivayete göre yeni şehirde iyi-kötü bir düzen kuran mebus hanımlarının muhalefeti sayesinde vazgeçildi. MİKROPLAR TAMAMEN TEMİZLENMEDİKÇE Zafer kazanıldıktan sonra 6 Ekim 1923'te İstanbul'un tahliyesi merasimine katılmak üzere Ankara hükümeti bir heyet gönderdi. Heyeti Haydarpaşa'da karşılayan olmadı. Hâdise Ankara'da patırtı koparttı. Zaten İstanbul'a karşı öteden beri bir husumet inkişaf etmişti. Bunun başlıca sebebi İstanbul gazetelerinin Anadolu hareketini bir macera olarak görmesiydi. M. Kemal Paşa, "Böyle heyetleri karşılamak için hususi kanun mu var?" diyerek galeyanı yatıştırmaya çalıştıysa da muvaffak olamadı. Malatya mebusu İsmet Paşa, 10 Ekim'de Ankara'nın başşehir yapılması için kanun teklifi verdi. Bu bir anayasa değişikliği manasına geldiği için anayasa komisyonuna havale edildi. Komisyon da bir rapor hazırlayarak, bunun ileride yapılacak anayasada nazara alınmasına karar verdi. Rapor meclise gelince meşhur muhalif Gümüşhane mebusu Zeki Bey "İstanbul'a bu küskünlüğünüz niye?" diye başlayan bir konuşma yaptı ise de meclisin galeyanını yatıştıramadı. Gelibolu mebusu Celal Nuri Bey Anadolu'nun ortasında yer aldığı için, düşman istilası olursa, mahfuz kalır gibi gerekçeler gösterdi. Eski hocalardan Aksaray mebusu Besim Atalay ise, "Mikroplardan tamamen temizlenmedikçe İstanbul'a gidilmeyeceğini" söyledi. İki sene önce ağlayarak Ayasofya'da bayram namazı kılmayı hayal eden Tunalı Hilmi de teklifin müdafilerindendi. Eski Meclis binası... HİZAYA SOKULAN İSTANBUL BASINI Neticede anayasa komisyonunun raporu 13 Ekim 1923'te oylanarak ekseriyetle kabul edildi. Yalnız kabul edilen sadece rapor olduğundan, bir usul hatası doğdu. Ankara'nın başşehir oluşu, mevzuata aykırı bir şekilde kabul edildi. Üstelik anayasa değişikliklerinde aranan vasıflı çoğunluk da yoktu. Ancak saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı da vasıfsız çoğunlukla olmuştur. İhtilâllerde işlerin böyle yürümesi normaldir. Böylece yüz sene evvel yaşamış Bitlisli Müştak Baba'nın Ankara'nın başşehir olacağına dair keşfi de gerçekleşmiş oluyordu. Hâdiseyi İstanbullular hayal kırıklığı, İslâm dünyası ise şaşkınlıkla karşıladı. Ankara'nın başşehir olmasının esas sebebi, İstanbul'un muhalif tavrı ve Anadolu'nun bundan çekinmesinden ziyade, Lozan Anlaşması ile İstanbul'un milletlerarası bir idarenin eline verilmesidir. İki şehrin birbirine soğukluğu bir müddet devam etti. İstanbul gazeteleri Ankara'yı küçümsemeye devam etti. 1925'te Şeyh Said hâdisesi vesilesiyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile bu gazeteciler tevkif edilerek hizaya getirildi. İstanbul basını susturuldu. Buradaki çok sayıda gazeteden sadece hükümetle uyumlu iki tanesi bırakıldı. Bundan sonra iki şehir arasındaki münasebetler düzeldi. Reisicumhur M. Kemal Paşa bile gitmeye çekindiği bu şehre, ilk defa 1927 senesinde gitme imkânı buldu ve bir daha da merasimler haricinde ayrılmadı. Sosyal hayattan mahrum mütevazı Ankara'ya, gençliğini geçirdiği canlı ve eğlenceli İstanbul'u, Çankaya'daki basit bağ evine de Dolmabahçe Sarayı'nı haklı olarak tercih etti. Buna rağmen bozkırda Alman şehirlerine benzer mamur, fakat soğuk bir şehir inşa edilirken, eski payitahta bunun binde biri yatırım yapılmadığı için, İstanbul büyükçe bir köy hâline dönüştü. Ankara Saat Kulesi...
12.10.2011
Mecliste silahlar konuşuyor
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Rize milletvekili Rauf (1881-1925). Rıza Nur, kendisini Milletvekili Ali Şükrü Bey'in öldürülmesinden de mesul tutar. Enteresandır ki, Hâlid Paşa'dan birkaç ay sonra, 3 Mayıs'ta yatağında şüpheli biçimde ölü bulunmuştur. Geçenlerde gazetelerde sessiz sedasız bir haber neşredildi. Asker meclisten çekilecekmiş. Tabii burada kastedilen meclisin emniyetini artık askerler değil, hususi ekipler yapacakmış. Bu haberi okuyunca, aklım eskilere gitti. 1925 meclisinde mebusların ekserisi askerdi. Asker olmayanların da çoğunun belinde silah vardı. Reisicumhur ve başvekili bile henüz askerlikten emekli olmamıştı. Yukarıya yakınlığına güvenen mebuslardan Kel Ali (Çetinkaya) ve ekibi Rauf, Kılıç Ali, Avni ve Salih Beyler, 5 silahşörler diye bilinirdi. Halbuki salona silahlı girmek yasaktı. MEÇHUL SİLAH PATLADI... 9 Şubat günü Ardahan mebusu Hâlid Paşa ile Afyon mebusu Kel Ali ekibi arasında malûl gazilere dair bir kanun teklifinin imzalanması hususunda kavgaya dönüşen bir münakaşa çıktı. Kel Ali ekibinin kendisine pusu kurduğunu düşünen Paşa, Kel Ali'ye ateş etti ama keskin nişancı olmasına rağmen Kel Ali merdivenlerden yuvarlandığı için vuramadı. Sonra üzerine atıldı. Bu arada meçhul bir silah Hâlid Paşa'ya ateş etti. Paşa, sol göğüs altından fena yaralandı ve mecliste bir odaya taşındı. M. Kemal yanına gelip "Seni Ali Bey mi vurdu?" diye sordu. "Hayır. Kel altımdaydı, nasıl vurabilir. Beni i... Rauf arkamdan vurdu" dedi. Hâlid Paşa hastaneye kaldırılmayarak, 5 gün o odada yattı. İstanbul'dan tanınmış cerrah Orhan Tahsin Bey gelene kadar yarası açıldı. Bu zaman zarfında ifadesinin alınması engellendi ve böylece vefat etti. 14 Şubat gecesi vefat etti. İş, adliyeye zabıta vakası olarak intikal etti. Savcılık Hâlid Paşa'yı Kel Ali'nin vurduğuna ve bunun nefsi müdafaa olduğuna hükmetti. Dosya kapandı. Paşa, sözünü esirgeyen biri değildi. Nitekim daha evvel İş Bankası'ndaki yolsuzluğun ayyuka çıktığını söyleyip Celal Bayar ile Kel Ali'yi reisicumhura şikâyet etti. O da telâşa düşerek cesaretinden dolayı sevdiği Hâlid Paşa'yı sinirleri bozuk olduğu gerekçesiyle dinlenmek üzere yurt dışına göndermek istedi. Bunun üzerine Paşa, Halk Partisi'ne muhalif yeni kurulan Terakkiperver Parti'ye girmeye karar verdi. PAŞAYI KİM VURDU? İşin aslını bilenler, Rize mebusu Rauf'un arkadaşı Kel Ali'yi kurtarmak için paşayı vurduğu, fakat suçüstü hallerinde mebus dokunulmazlığı olmadığı için, Kel Ali'nin nefsi müdafaadan faydalanabilmek üzere suçu üzerine aldığına inandı. Ama her şeyin, açık sözlülüğü sebebiyle çok düşman edinen Hâlid Paşa'nın ortadan kaldırılması için tertiplendiğini ve paşanın tahrik edildiğini; meselenin İsmetçi-Fethici ihtilafından kaynaklandığını; hükümetin Kel Ali ekibini kullanarak bu işi düzenlediğini söyleyenler inananlar az değildir. Hâlid Paşa'nın annesi ve kardeşi işi kurcalamak istediyse de, vazgeçmeye ikna edildiler. Hâlid Paşa, Eyüp'te köşkünün üstündeki kabristana defnedildi. 15-20 sene sonra, kabristan kaldırıldı; yerine evler yapıldı. Paşa da Edirnekapı Şehidliği'ne nakledildi. Soyadı kanunundan evvel öldüğü halde, başına Hâlid Karsıalan yazılıdır. Enteresandır, Rauf Bey de birkaç ay sonra yatağında ölü bulundu. Afyon milletvekili Ali Çetinkaya, nam-ı diğer Kel Ali (1878-1949). Asker menşelidir. Sonradan İstiklâl Mahkemesi reisliği yaparak nice canlar yakmıştır. Çerkez bir zâbitin oğludur. Yemen, Trablusgarb, Kafkasya ve Sakarya cephelerinde çarpıştı. Kars, Ardahan, Erzurum ve Erzincan'ı kurtardı. 9 defa yaralandı. Gözüpekliği sebebiyle "Deli" lakabını aldı. Cepheden cepheye gezdiği için evlenemedi. Dersim'de ailesini kaybetmiş üç çocuğu evlat edinmişti. Perhizkârdı. Vefatında cebinden 19 lira 35 kuruş çıktı. Muhafız subayının hatırası Pederin Hüseyin Bey adında muhterem bir lise hocası vardı. Zaman zaman ziyaretine giderdik. Bir defasında enteresan bir hatıra anlatmıştı. Benimle beraber gitmesin, size nakledeyim: Bendeniz Eyüplüyüm. Bizim yokuşun tepesinde meşhur Deli Hâlid Paşa'nın evi vardı. Babam bir bayram günü ziyarete çıkmış. Orada malûl gazilere rastlamış. Paşa'dan maaşlarına zam yapılmasına yardımcı olmasını rica etmişler. 1932 senesiydi. Askeri tıbbiyede müzâkereci teğmendim. O zaman eczacı, dişçilik ve veteriner mektepleri, Tıbbiye Mektebi'nin şubeleri idi. Tıbbiye Mektebi de, Bayezid Meydanında, elektrik şirketinin karşısındaki köşede, bahçe içerisindeydi. Sultan Hamid zamanında burası Maliye Nezâretiymiş. Her sınıfın bir müzâkerecisi vardı. Mesela Doktor Cezmi Bey, sonra Kızılay Genel Müdürü oldu. Her sınıfın da bir tane sınıf subayı vardı. Bunlardan biri Yüzbaşı Dâim Bey idi. Sonradan dişçi mektebine devam etti. İstifa edip sivile geçti. Ankara'da muayenehane açtı. Müzâkerecilerin 2. katta geniş bir odası vardı. Orada otururduk. Subaylar burada tıraş olurdu. Aşağıdan sınıf subayları da bazen gelirdi. Nöbetçi olduğumuz zaman geceleri bu odada toplanır görüşürdük. Sohbet edilir; hikâyeler anlatılırdı. Dâim Bey bir gün odaya geldi. Kalabalıktı. Bize bir vak'a anlattı: Ben, Çankaya'da muhafız alayındaydım. Bir gün iki üsteğmeni ayırdılar. O zaman ben üsteğmendim. Muhafız alayı kumandanı Albay İsmail Hakkı Bey emir verdi. "Yarın mecliste bütçe müzâkeresi olacak. Sen tabanca belinde, kürsünün bir tarafında ayakta bekleyeceksin" dedi. Öbür üsteğmen arkadaşıma da kürsünün öte tarafında ayakta beklemesini söyledi. Sonra bana, "Bahriye Vekili İhsan Bey kürsüye çıkarsa, kürsüde konuştuğu müddetçe, sen hep locaya bakacaksın. Locadan işaret geldi mi, tabancanı çekeceksin, İhsan Beyi kürsüde vuracaksın"; arkadaşıma da "Sen de, Hâlid Paşa'yı böyle vuracaksın" diye emir verdi. Tesadüfen o gün İhsan Bey hastalandı, meclise gelmedi. Hâlid Paşa kürsüye çıktı. Malûl gâzilerin maaşlarının artırılmasını müdâfaa ediyor; sert konuşuyordu. Adı üstünde Deli Hâlid. Kel Ali ekibi yuh diye bağırıyor, bir yandan da sıra kapaklarına vuruyorlardı. En sonunda "Para yok; bütçe müsâit değil" dediler. Bunun üzerine Hâlid Paşa, "Ben Kars'ta Ermenilerden yetmiş araba mücevher alıp Ankara'ya gönderdim. Ne oldu bunlar?" dedi. Tam bu sırada işaret geldi. Arkadaşım tabancasını çekip Hâlid Paşa'yı vurdu. Hâlid Paşa, kürsüden yıkıldı. Fakat ölmedi. Kel Ali, kürsüye geldi. Kendi tabancasının dipçiğiyle Hâlid Paşa'ya vurmaya başladı. Hemen götürdüler. Birkaç gün sonra da öldü."
19.10.2011
Saray akademisinde günlük hayat
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Devlet adamı olarak yetiştirilmek üzere saraya alınan gençler, Enderun Mektebi'nde burada ciddî bir tahsil görür. Sıkı bir terbiye altında bir anları bile boş geçmezdi. Burada tahsil müddeti takriben 14 senedir. Talebe, güneş doğmadan evvel kalkar. Enderun hamamında yıkanır. Sabah namazını ağalar mescidinde padişahla beraber kıldıktan sonra kahvaltı edip derse başlar. Bu derslerin hocaları saray mensuplarından olduğu gibi, dışarıdan da meşhur âlimler hoca olarak getirtilir. BAMYALAR-LAHANALAR Başta Kur'an-ı kerîm, kıraat, tecvid, ilmihâl dersi verilir. Sonra tefsir, hadîs, kelâm, fıkıh, şiir ve inşâ, musıki, astronomi, geometri, coğrafya, tarih, mantık, edebiyat ve hikmet okutulur. Öğleden sonra, yüksek zâbitler tarafından spor ve tâlim dersleri verilir. Talebe, gerektiğinde uhdelerine tevdi olunmuş saray vazifelerini yerine getirir. Bundan sonra serbest saatler vardır. Yatsı namazından sonra yatılır. Enderun'da, spor müsabakaları yaygındır. "Bamyalar" ve "Lahanalar" adıyla iki spor kulübü bile vardır. Müsabakalarını padişah da seyreder. Ağalar arasında bir hobisi olmayan, bir sanat ile uğraşmayan yok gibidir. Sultan Kanunî devri vezirlerinden Dâmâd Lütfi Paşa fıkıh âlimi idi. Devlet adamlarına, bilhassa vezirlere tavsiyeleri ihtivâ eden Âsafnâme adlı eseri meşhurdur. Enderun'dan meşhur sanatkârlar çıkmış; hatta bu sanatlarıyla tanınmışlardır: Nakkaş Hasan Paşa, Kemankeş Mustafa Paşa, Hattat Hasan Paşa gibi. Bazıları da Enderun'daki hizmetleriyle şöhret bulmuştur: Tırnakçı Hasan Paşa, Sarıkçı Mustafa Paşa gibi. Ağaların kendi aralarında birbirlerine taktıkları lakaplar, sonradan devlet adamı olduklarında da kullanılmıştır: Pılak Mustafa Paşa, Kavanoz Ahmed Paşa gibi. Pılak, Arnavudça, yuvarlak, şişman demektir. Bazılarının da Enderun'a gelmeden önceki isimleri kullanılmıştır. Uluç Ali veya Cağaloğlu Sinan gibi. Uluç, Kılıç Ali Paşa'nın önceki ismi olan Culyo'dan bozmadır. Cağaloğlu Sinan Paşa ise Cenevizli kont Cigala'nın oğlu idi. Sarayda terbiye olmayan... Enderûn ağaları ve içoğlanları bekârdır. Zamanı gelen enderûn ağaları, sancakbeyilik gibi muhtelif vazife ve rütbelerle enderûndan çırak edilir. Gerekirse harem-i hümâyundan çırak edilecek câriyelerden biriyle de evlendirilir. Enderun'da otuz yaşından büyük kimse pek kalmaz. Bu ağalar, hem üstün meziyetleri sebebiyle gönderildikleri vazifeleri bihakkın yerine getirirler; hem de zevceleriyle beraber sarayda aldıkları terbiyeyi halka aksettirirler. Nezâket ve terbiyenin, saraydan İstanbul'a, oradan da bütün Osmanlı ülkesine yayıldığı söylenir; "Sarayda terbiye olmayan, hiçbir yerde olamaz!" denir. Enderûn'dan içlerinde Davud Paşa, Hersekzade Ahmed Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Dâmâd İbrahim Paşa, Sinan Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Şehid Ali Paşa gibi meşhur zâtların da bulunduğu 64 sadrâzam yetişmiştir. Ama Osmanlı devlet ricâlinin hepsi Enderûn'dan değildir. Ordudan, birûn halkından, akağalardan, kâtiplerden yetişen, hatta halktan bu makama getirilen vezirler olmuştur. İş, liyâkat ve talihe bakar. Şurası bir gerçektir ki, hem Enderun-ı Hümâyun ağaları, hem de Harem-i Hümâyun cariyeleri fevkalâde yüksek meziyetli, estetik duyguları gelişmiş zâtlardı. İşte Osmanlı'nın muvaffakiyet sırlarından birisi de budur: Devleti elitler idare eder, ayak takımı değil. Ama bu elitler servet veya nesep eliti değildir. Halka "rol model" olabilecek hakikî seçkinlerdir. Bir hayalin sonu Padişahların Topkapı Sarayı'nı terk etmesiyle, Enderûn ehemmiyetini kaybetmeye başladı. Bu parlak mektebe de artık talebe alınmaz oldu. Enderûn mektebinin fonksiyonunu yerine getirmek üzere zamanın icapları üzere Mekteb-i Mülkiye kuruldu. Galatasaray Acemî Oğlanlar mektebi de sonradan Galatasaray Sultanîsi'ne (liseye) dönüştürüldü. Sultan II. Mahmud 1833'de bütün Enderûn teşkilâtını lağvetti. Mâbeyn-i Hümâyun adıyla yeni bir Enderûn teşkil etti. Mâbeyn, arasındaki demektir. Sarayın içi (harem) ile dış dünya arasında kaldığı için bu ismi almıştır. Mâbeyn Müşirliği kurularak çuhadar, rikâbdar, sırkâtibi gibi memurların vazifesi buraya verildi. Tülbend ağası, esvapçıbaşı oldu. Mâbeynciler kapıcıbaşıların; yaverler çavuşların; mâbeyn müşiri de hasodabaşının yerini aldı. Sır kâtibi, mâbeyn kâtibi oldu. Bu devirde harem teşkilâtı aynı kaldı. Osmanlı saray teşkilâtı giderek Avrupa'daki küçük krallıkların saray teşkilâtları gibi gösterişsiz bir hâle geldi. Son devirde Enderûn erkânı, sadece Topkapı Sarayı'nın hizmetini görüp hazîne ve mukaddes emânetlerin muhâfızları ile merâsim hademesi durumuna geldi. Sarayda ecnebi misafirlere yemek verileceği zaman Enderun hademesi hizmet eder; güzel endamları, beyaz eldivenli ihtişamlı kıyafetleri ve an'anevî nezâketleriyle göz doldururdu. Enderûn mektebi de bu memurların yetişmesi için faaliyet gösteren orta dereceli bir mektep olarak varlığını sürdürdü. Cumhuriyetten sonra Topkapı Sarayı müzeye dönüştürülerek Enderûn erkânı bir müddet müze memuru olarak faaliyet icrâ ettiler. Topkapı Sarayı'nda lahana ve bamya abidesi Her iki takımdan nişan rekoru kıranlar için nişan taşı dikilirdi. Padişahlar bu takımdan birini tutardı. Lahana taşını, Sultan III. Selim; bamya taşını da Sultan II. Mahmud diktirmiştir. Çelebi Sultan Mehmed'in vaktiyle valilik yaptığı Amasya ile Merzifon'un gençleri müsabaka yapardı. Merzifon'un lahanası, Amasya'nın bamyası meşhur olduğu için iki takıma bunlar sembol olmuştur. Lahanacılar yeşil, bamyacılar mavi kadife esvap giyerdi.
26.10.2011
Osmanlılar millet deyince ne anlardı?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Eskiden çocuklara "Rabbin kim? Kitabın ne?" suallerinin cevapları öğretilirdi. Çocuk Âdem aleyhisselâmın zürriyetinden, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden ve İbrahim aleyhisselâmın milletinden olduğunu öğrenirdi. MİLLET-İ OSMÂNİYÂN! Millet, Arapça bir kelimedir. Aynı dine mensup olanları ifade eder. Kur'an-ı kerimde Hazret-i İbrahim'in milletine uymak emrolunur. Niçin İbrahim milleti? Çünkü zamanında kendisinden başka tevhid inancını taşıyan kimse yoktu. Etrafından hemen herkes putlara tapınırken, o tek tanrıya ibâdet etmekteydi. Kur'an, Allah'ın kendisini bütün insanlara ve inananlara imam, önder yaptığını söyler. Tevhid inancı sonraki nesillere bu peygamberden intikal etmiştir. Semâvî dinlerin hepsi kendisini büyük bilir ve inanır. Bütün dinlerdeki itikadî ve ahlâkî prensipler hep O'ndan intikal etmiştir. Bundan dolayıdır ki İslâm inancında, Müslümanlar Hazret-i Muhammed'in ümmeti ve Hazret-i İbrahim'in milleti olarak vasıflandırılır. Eski ilmihal kitaplarında "Din ve millet, ikisi birdir", diye geçer. Meselâ Sultan Fatih devri ulemâsından Muhammed İznikî'nin, baş sayfasındaki mızrağa benzer motiften dolayı halk arasında Mızraklı İlmihal diye şöhret bulmuş Miftâhül-Cenne kitabında böyle yazar. XII. asır İslâm âlimi Şihristânî'nin dünya milletleri ve dinî fırkalar üzerine yazılmış en eski ve en mükemmel eserlerden biri kabul edilen el-Milel ve'n-Nihâl'de (Milletler ve Mezhepler) de millet tabiri din mensupları için kullanılır. Osmanlı Devleti'nde gayrımüslim teb'a dinlerine göre gruplandırılmış ve hepsine dinî/hukukî imtiyazlar tanınmıştı. İslâm milleti, Rum (Ortodoks) milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti gibi. Buna "millet sistemi" denir. Gayrımüslim milletlerden her birinin ruhânî reisleri, devlet ile bu millet arasındaki resmî birer temsilcidir. Kudüs'te Rum milletinin mukaddes Çarşamba ayini. Slogan milliyetçiliği Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi der ki: "Milliyet, aynı vatanda doğup yetişenlerin, din, örf, âdet ve menfaat birliğidir. Doğuşta ele geçer. İslâm dini, bu milliyetçiliğin ayrılmaz parçasıdır. Milliyetçilikten çok faydalanmak için çalışmayı, sevgiyi, başka milletlere de aynı hakları sağlamayı, adaletten, sosyal haklardan eşit olarak istifade edilmesini emreder. Milliyetçilik, aynı dine bağlı, aynı dili konuştuğu, aynı topraklarda yaşadığı, müşterek bir maziye ve ideale sahip insanların, birbirine yakınlık duyması; mensubu olduğu milletin saadet, refah ve ilerlemesini arzu edip bu yolda gayret sarfetmesidir. Irkı ön plana çıkarmak, kafatası ölçmek yoktur. Bir de otoriter rejimlerin, halkı baskı altına tutmak için kullandığı slogan milliyetçiliği vardır. Nitekim komünist memleketlerde II. Cihan Harbi'nde cephede döğüşüp şeref kazananlar, geri dönünce hükümeti ele geçirmesinler diye kurşuna dizildiler. Kur'an-ı kerim, insanların hep bir ana ve babadan geldiğini, üstünlüğün ancak Allah korkusuyla olduğunu söyler. Müslümanlar bölünürse, birbirleri ile çarpışmak tehlikesi baş gösterir. Bu ise milliyetçiliğe sığacak bir şey değildir." Bugün kullanılan millet kelimesinin Arapça'daki karşılığı kavim, şa'b ve kabiledir. Kur'an-ı kerim insanların birbirini tanıyabilmek üzere şa'b ve kabilelere ayrıldığını söyler. Bir kavme mensup olmak, soyunu tanımak, kavmini sevmek kötülenmemiştir. Kötülenen, üstünlüğü soyda zannetmek, gülünç zanlarla başkalarını aşağı görmektir. Ziya Gökalp Nereden nereye... Milliyetçiliğin bugünkü gibi anlaşılması İttihatçılarla başlamıştır. Gerçek milliyetçilik anlayışından mahrum, çoğu Türk aslından bile olmayan bu komitacılar, harbden harbe sürükledikleri imparatorluğun çökmeye yüz tuttuğunu görünce, kendilerince bir ideale sarıldılar: Türkçülük... Ziya Gökalp'in ideologu olduğu bu fikirle zafere ulaşacaklarını düşündüler. Esir Türkleri kurtarma hülyasına kapıldılar. Bu istikamette önce imparatorluğu ulus-devlet hâline getirmeye koyuldular. Avrupalıların Turkification (Türkleştirme) dediği icraata giriştiler. Ege sahillerinden 120 bin Rum'u sınır dışı edip, milyona yakın Ermeni'yi Suriye çöllerine sürdükten sonra, Müslüman teb'aya yöneldiler. "Ne mutlu Türküm diyene!" vecizesi, daha 1911 yılına aittir. Avrupalılar, bu toplu intiharı şaşkınlıkla izliyordu. Önce Arnavutlar o zamana kadar görmediği kötü muameleler sebebiyle ayaklandı. Arnavutluk ve Kosova elden gitti. Ardından İttihatçıları, kendi çocuklarını Avrupa mekteplerinde okuturken, Arapça konuşmayı yasaklayıp çocuklarını Türk mekteplerinde okumaya zorlamakla suçlayan Araplar ayaklandı. Uçsuz bucaksız İslâm toprakları elden çıktı. Rumları korumak bahanesiyle Yunanlılar Anadolu'yu işgal etti. Tam Kürtlere sıra gelmişti ki imparatorluk çöktü. Bu sayede Esir Türkler daha büyük bir esaretin pençesine düştü. İttihatçıların büyük kısmı, Ankara hareketine sızarak emellerine kaldıkları yerden devam etmeye çalıştılar. Millet yerine Moğolca hisse mânâsına gelen ulus kelimesini koydular. Bugüne kadar süren ve herkesin başına belâ olan düşmanlıkların tohumlarını attılar. Hukukun Serüveni Hukukun Serüveni adında yeni bir kitabım neşredildi. Hukukun, Antik Mısır'dan başlayıp, Mezopotamya'ya, Hititlere, Japonya ve Çin'e, Arabistan ve Türkistan'a, İran ve Hindistan'a, Yunan ve Roma'ya, Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan İslâmiyet'e uzanan, nihayet Avrupa'da sona eren macerasını anlatıyor. Düello, ateş tecrübesi, kız kaçırma, çok kadınla evlilik, borcu sebebiyle kölelik, insan kurbanı, çocuk satışı, seyyar hâkimler, cezalandırılan hayvan ve eşyalar, kast sistemi, ölen kocasıyla yakılan Hindu kadınları, hâkimliğin parayla satılması... gibi nice meraklı hâdiseden bahsediyor. Ayrı zamanda insanlık mirasını gözler önüne sermeye çalışan bir dünya tarihi. Hâkimlerin hükümdarlarla mücadelesi, parlamentonun doğuşu, kilise reformu, laikliğin ortaya çıkışı, yazılı kanunların hazırlanışı gibi meraklı hadiseleri de kitapta okumak mümkün. (Arı Sanat Yayınevi Tel: 212 520 41 51 bilgi@arisanat.com www.arisanat.com)
02.11.2011
Evliyâ Çelebi 400 yaşında
ADINI ALTIN HARFLE YAZDIRDI Osmanlı tarihinden en büyük 10 isim sayılsa, Evliya Çelebi'nin burada yer alacağına şüphe yoktur. Evliya Çelebi hem parlak kişiliği hem de emsalsiz eseri Seyahatnâme sayesinde ismini tarihe altın harflerle yazdırmıştır. UNESCO'DAN ÇELEBİYE ONUR Unesco, meşhur seyyahın 400. doğum yılı olan 2011'i, Evliya Çelebi Yılı ilan etti. Bu vesileyle İskoçyalı tarihçi Caroline Finkel, Evliya Çelebi'nin gezdiği yerleri dağ bayır demeyip gezerek dokümanter çekiyor. Ailesi aslen Kütahyalıdır. Unkapanı'nda 1611'de dünyaya geldiğinde, babası Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zillî, 105 yaşında imiş. 142 yıl da yaşamış. Evliya Çelebi'nin o devirde o zorlu seyahatleri yapabilmesi için gereken zindeliğin, babasından veraseten geçtiği anlaşılıyor. Büyük dedesi, tebdil-i kıyafetle gezen Sultan Fatih'i tanımayıp parolayı bilmediği için surdan içeri almayan, bu sebeple "Yavuz Er imişsin!" diye taltif edilen Yavuzer Sinan'dır. Böylece soyu Ahmed Yesevî'ye kadar ulaşır. Devrin büyük imamlarından Evliyâ Mehmed Efendi'ye hürmetinden babası bu ismi koydu. Annesi Sadrazam Damad Melek Ahmed Paşa'nın akrabası bir Abaza kızıydı. SEYAHAT YÂ RESÛLALLAH! Enderun'dan yetişti. Tatlı sesi ve güzel yüzü ile Sultan IV. Murad'ın alâkasını çekti. Hünkâr müezzini ve nedimi oldu. Sultan Kanuni devrinden kalma babasının hoş sohbeti kendisinde seyahat arzusu uyandırdı. Bir Aşure gecesi rüyasında Eminönü'ndeki Ahî Çelebi Câmii'nde kalabalık bir cemaat içerisinde Hazret-i Peygamber'i gördü. Huzuruna varınca; "Şefaat yâ Resûlallah!" diyecek yerde heyecanlanarak; "Seyâhat yâ Resûlallah" demesi üzerine, Hazret-i Peygamber tebessüm buyurup, bu gence hem şefaatini müjdeledi, hem de seyahate izin verdi. O cemiyette bulunan Sa'd bin Ebî Vakkas da gezip gördüklerini yazmasını tavsiye etti. Uyanınca ilk iş rüyasını Kasımpaşa Mevlevîhânesi Şeyhi Abdullah Dede'ye anlattı. Abdullah Dede, rüyayı tabir edip, "İbtidâ bizim İstanbulcağızı tahrir eyle" tavsiyesinde bulundu. Evliyâ Çelebi ilk faaliyeti olan İstanbul gezileri neticesinde başlıbaşına bir İstanbul tarihi sayılabilecek Seyahatnâme'nin birinci cildini yazdı. Babasının muhalefetine rağmen 29 yaşında ilk seyahatini Bursa'ya yaptı. Sonra Trabzon ve Kırım'a gitti. Girit seferine katıldı. Defterdarzâde Mehmed Paşa'nın müezzin ve musahibi olarak Erzurum'a gitti. Anadolu'nun büyük kısmını dolaştı ve Tiflis ile Bakü'ye kadar uzandı. Azerbaycan ve Gürcistan seferine katıldı. Şam beylerbeyi Mustafa Paşa ile Suriye'ye gitti. 1650'de Melek Ahmed Paşa'nın sadrâzam olunca, maiyetinde gezmeye başladı. Rumeli'yi hep dolaştı. Elçilik heyetinde Viyana'ya kadar gitti. Avrupa'yı gezdi. 1671'de hacca gitti. Mekke'de 8-9 sene kaldı. "22 gazâya katıldım, 50 sene seyahat ettim" der. Her yerde bir mezar taşı Senelerce at üzerinde seyahat etmesi, cirit oynaması, iyi silâh kullanması, kendisine çeviklik ve sıhhat kazandırdı. Evlenmedi. Aileden zengindi. Gezmesine imkân verecek memuriyetlerde bulundu. Katıldığı harblerden aldığı ganimetler ve verilen hediyeler ile gezdiği yerlerde yaptığı ticaretten bir servet kazandı. Muhtemelen 1682'de vefat etti. Mezarı Şişhâne'de Meyyitzâde türbesi yanındaki aile mezarlığındaydı. Tek Parti devrinde yol bahanesiyle kaldırıldı. Taşları da bir çukura gömüldü. Mamafih şakacı mizaca sahip olduğundan, gördüğü yerlerde adına mezar taşları yazdırarak diktirirdi. Evliya Çelebi gerek padişahlar, gerekse devlet erkânıyla ahbablık kurmuş olmasına rağmen, makam hırsına kapılmadı. Ömrünü gezmek, yeni insanlar ve beldeler tanımakla geçirdi. Seyahatnamesinde kendisini "seyyah-ı âlem ve nedim-i benî âdem" diye takdim eder. Gerçekten gezip dolaştığı her yerde güler yüzü ve tatlı dili ile herkese kendisini sevdirmiştir. Nabza göre şerbet vermesini bilir, karşısındakinin huyuna gider, kalender olduğu kadar zeki bir zat idi. Maiyetinde bulunduğu herkesle hoş geçinmek gibi zor bir işi başaran meşhur seyyah, bu sayede meclislerin neş'esi olup, her yerde aranırdı. Yakışıklı ve sevimli idi. Bütün bunlara rağmen çok vartalar atlatmış; fakat her defasında bunlardan sıyrılmayı becermiştir. Nice muharebelere katılmış cesur bir silahşör ve usta bir okçu olduğunu da hatırlamak gerekir. "Ölümsüz" bir eser! Evliya Çelebi, gördüğü yerleri ve hâdiseleri dikkatle gözden geçirir, yerlerin tarihini, hâdiselerin sebeplerini anlamaya çalışır; elde ettiklerini mümkün olduğu kadar meraklı bir ifadeyle anlatırdı. Seyahatnamesini eksik bırakmamak için görmediği yer ve hâdiseleri de, ya başkalarından öğrenerek yahud eski kitaplarından alarak görmüş gibi yazmıştır. Şark tarihçilerinin âdeti, her çeşit rivayeti tenkit süzgecinden geçirmeden yazmasıdır. Böylece her çeşit malzeme toplanmış olur. Bu sebeple Seyahatnâme'de bazen tezadlar görülür. Van'da fil doğuran kız, Erzurum'da çatıdan çatıya atlarken soğuktan donan kedi, padişahın imparatora hediyesi olarak Viyana'ya götürülen atın, etrafını saran şapkalılara bakıp üzüntüsünden ölmesi gibi hoş mübalağalara rastlanır. Seyyahımız, kelimelerin menşeine öyle meraklıdır ki, bazen şehir isimlerinde gülünç benzetmeler yapar. Meselâ kalesi angarya ile yapıldığı için Ankara'ya böyle dendiğini söyler... Seyahatnâme'deki bazı rivayetlerin ihtiyatla değerlendirilmesi lâzımdır. Hezarfen Ahmed Çelebi figüründen, her şeyi en ince teferruatına kadar yazan Osmanlı tarihçilerinin ve arşivlerin ehemmiyetine rağmen hiç bahsetmemesi, bu kişinin hayalî bir şahsiyet olduğu hissini uyandırmakla beraber, mantık ölçüsüne vurulmadan her yerde kabul görmüştür. Kendinden sonrakilere tarih ve coğrafya sahasında büyük bir hazine olarak bıraktığı ölümsüz Seyahatnâme, çarşılarından muharebe meydanlarına kadar o devrin renkli bir albümü gibidir. Aslı 10 cilddir. İstanbul'da beş ayrı yazma nüshası vardır. Eserin imlâsındaki tutarsızlık, her memleketin ağzına göre kaleme alınmasından ileri gelir. Bu bakımdan büyük bir diyalektik malzeme teşkil eder. > Okuyucularımızın Kurban Bayramı'nı tebrik ederim.
09.11.2011
Siyasetin mektebi mi olur?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinc
Nizamülmülk, Büyük Selçuklu Devleti sultanlarından Alparslan ve oğlu Melikşah'ın veziri olup büyük bir devlet adamıdır. Nizâmülmülk'ün "Siyâsetnâme" isimli eseri, bugün bile siyâsetle uğraşanların el kitabı olabilecek değerdedir... Fârâbî'nin el-Medinetü'l-Fâzıla eseri, ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini anlatır. Siyaset, seyislik ile aynı köktendir. At idaresi ne kadar zormuş ki, devlet idaresine de bu isim verilmiştir. Uydurukçanın revaçta olduğu zamanlarda, siyaset kelimesinin, aslında Farsça se (üç) ve Moğolca yasağ (kanun) kelimesinin birleşmesinden meydana gelen ve yasama-yürütme ve yargıyı ifade eden üç kanun manasına seyasa'dan geldiği safsatasına inanılmış; hatta zamanın ideologlarından birisi Acun Siyasası adıyla bir de kitap yazmıştı. Siyasete Frenkler politika der. Eski Yunanca'da aynı zamanda devlet için de kullanılan polis (şehir) kelimesinden gelir. Politikos, devlet idare etme sanatıdır. Poli (çok) ve tik (yüz işareti) kelimelerini birleştirerek, çok yüzlülük diye, yanlış olmakla beraber, realiteye pek münasip düşen bir mana da verilmiyor değildir. İLMİN?EN?ÜSTÜNÜ?SİYASET Siyaset bir ilim olmakla beraber, mektebi yoktur. Çocuk yetiştirmek gibi tecrübe ile öğrenilir. Tam bu sanatı öğrendiğinde, elinden kaybeden de çoktur. Siyaset, sadece devlet idaresinde değil, insanlarla geçinmek ve ev idare etmek için de lüzumlu görülmüştür. Bunun için "İlimlerin en üstünü tefsirdir. Bundan da üstünü ilm-i siyasettir. Bunu bilmeyen, arzusuna kavuşamaz" demişlerdir. Bu sebeple tarih boyu filozoflar, âlimler, hatta tecrübeli devlet adamları, siyaset ehline tavsiyeler ihtiva eden eserler kaleme almaktan geri durmamıştır. Eflatun ve Aristo'nun Politici (Siyaset) adlı eserleri çok meşhurdur. Çin'de MÖ VI. asırda Konfüçyüs, İran'da MÖ I. asırda Beydaba başı çeker. İran'da bu gibi eserlere Pendnâme denir. Pend, nasihat demektir. Beydaba'nın meşhur Kelile ve Dimne'sini Abbasî Halifesi Mansur'un saray nazırı İbnü'l-Mukaffa VIII. asırda Arapçaya tercüme etti. Siyasetnâme adından da anlaşılacağı gibi, İran tesiriyle bu gelenek İslâm dünyasında da devam etti. Hazret-i Peygamber'in, ardından halife Hazret-i Ömer ve Ali'nin vâlilere yazdığı tavsiyeler, bunun ilk numuneleridir. Daha sonra âlimler, iyi devlet idaresinin nasıl olacağı yönünde yazdıkları eserleri, hükümet adamlarına takdim etmişlerdir. Bunlar mevcut devlet teşkilâtı, hukukî hayat ve cemiyet yapısı hakkında etraflı bilgiler verir. Ayrıca devlet ve cemiyet yapısındaki bozukluk ve deformasyonlara cesurca işaret eder. İfadeler âyet ve hadîslerle desteklenir, tarihî hâdiselerden misaller verilir. DOĞRU SÖZE?NE?DENİR Daha IX. asırda İbnü'r-Rebi'in Abbasî halifesi Mutasım'ın arzusu üzerine yazdığı Sülûkü'l-Melik fî Tedbiri'l-Memâlik (Hükümdarın devlet idaresinde tutacağı yol) adlı eseri bu türün en eski örneklerindendir. Aynı devirde yaşamış Fârâbî'nin el-Medinetü'l-Fâzıla eseri, ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini anlatır. Asırlar sonra İngiliz devlet adamı Thomas More'un meşhur Ütopya adlı eserine ilham kaynağı olmuştur. XI. asırda Mâverdî'nin el-Ahkâmü's-Sultâniye ve Keykâvus'un Kâbusnâme'si zamanın despot hükümdarlarının frenlenmesinde çok müsbet rol oynamıştır. İmam Gazâlî, Kimyâ-yı Seâdet kitabında siyasete uzun bir bahis ayırmıştır. XII. asırda Sühreverdî'nin Nehcü's-Sülûk ve Şeyzerî'nin Nehcü'l-Meslûk adlı eserleri çok şöhret kazanmıştır. Türkler de bu hususta Arap dindaşlarından geri kalmamıştır. X. asırda Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig ve XI. Asırda Selçuklu veziri Nizâmülmülk'ün Siyasetnâme adlı eserleri tanınmıştır. Kelile ve Dimne ile Kâbusnâme XIV. asırda Türkçeye tercüme edilip zamanın padişahlarına takdime dildi. Amasyalı Hüsameddin Efendi'nin Çelebi Sultan Mehmed'in arzusu üzerine yazdığı Kitâbu Mir'âti'l-Mülûk Osmanlılarda ilk yazılan siyasetnâmedir. Padişahların şehzâdelere nasihatleri de vardır. Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi'ye atfedilen iki manzum nasihatten başka, Sultan II. Murad'ın oğlu Fatih Sultan Mehmed'e, Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanunî Sultan Süleyman'a nasihatleri meşhurdur. Machiavelli'nin Hükümdar adlı eserini Sultan IV. Murad tercüme ettirip okumuştur. Gayeye ulaşmak için her yol mübah Siyasetnâmelerin Avrupa'daki en eski benzeri XV. asırda Floransalı Machiavelli'ye aittir. Il Principe (Hükümdar) adlı bu eseri Sultan IV. Murad tercüme ettirip okumuştur. Machiavelli, siyaseti, ahlâk ve dinden arınmış bir ilim hâlinde takdim eder. Hatta gayeye ulaşmak için her yolu mübah görmeyi ifade eden Makyavelizm tabirinin de babası sayılır. Siyasetnâmeler ise, idarecilerin işlerinin güçlü bir ahlakî zemine oturtulmasını siyasetin esas prensibi olarak görür. Böyle bir zemin oluşturulmadan ülke idaresinde muvaffak olunamayacağını söyler. Adaleti, devletin temeli olarak takdim eder. Şark hükümdarları, teb'ayı memnun ederek saltanatlarını muhafaza etmek maksadıyla da olsa, her zaman tecrübeli devlet adamı ve âlimlerin tavsiyelerini mühimsemiştir. Doğru söyleyeni domuzlu köyden kovsalar da, hükümdarlar kendilerine dürüstçe söylenen sözlere kulak vermeyi tercih etmiştir. Ne yazık ki, bizde siyaset ilmini öğretmek iddiasındaki fakültelerde ne siyasetnâmelerden bahsedilir, ne de İslâm ve Osmanlı siyaset geleneği anlatılır. Siyasetçiler, bunlardan habersiz yetişir. Avrupalılar, her iyiliğin, Yunan'da doğup, Roma'da gelişerek Avrupa'da kemale erdiğini düşünür; bunun dışındaki dünyayı görmezden gelirler. Bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde de bu fikir, körü körüne benimsenir. Siyasetnâmelerden bir anekdot Fars Meliki Şahpur, sarayının dış sütunlarını altından yaptırmıştı. Bu, halkın ve düşmanların gözünde hükümdarın şanının artmasına sebep olmuştu. Şahpur ölüp oğlu başa geçince, israf olarak gördüğü bu sütunları eritmek istedi. Ancak eritileceği zaman sütunların içinin kum dolu olduğu görüldü. Sütunların sırrı yayılınca, hükümdar halkın gözünden düştü. Düşmanları üzerine saldırmak hususunda cesaretlendirdi. Demek ki devletin gücü ve hükümdarın şanı, hazineyle artmaktadır.
16.11.2011
Dört padişah babası Sultan Abdülmecid
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Hicri 1255 (1839) senesinde tahta çıktığında "Bir, iki, iki delik, Abdülmecid oldu melik" şeklinde tarih düşürülmüştü (Osmanlıcada 5, yuvarlakla ifade edilir). Babası Sultan II. Mahmud vefat edip de 16 yaşında tahta çıktığında, kendini büyük bir bâdirenin ortasında buldu. Fransız teşviki ve Osmanlı ricâlinin tahriki yüzünden ayaklanan Mısır Vâlisi, Kütahya'ya kadar gelmiş; sadrazama kızan hâin kaptan-ı derya, donanmayı alıp Mısır'a teslim etmişti. Genç ve tecrübesiz padişah, İngiltere ile anlaşıp, bu felâketi savmayı becerdi. TUĞRADAKİ ÇİÇEĞİN HİKMETİ Kırım Harbi zamanının en mühim hâdiselerindendir (1854). Vezirlerin hırslarıyla memleketi sürüklediği bu harbde, Allah'dan, İngiltere, Fransa ve İtalya, Osmanlılara müttefik oldu. Yabancı askerler İstanbul'a geldi ve Selimiye Kışlası'na yerleşti. Halk ilk defa bu kadar ecnebiyi bir arada görüyordu. Kâtibim türküsü o devrin hatırasıdır. 100 yıl içinde Rusya'yla yapılan 5 harbden yegâne zafer budur. Sultan Mecid böylece devletin kırılan itibarını yükseltmeye ve onu düvel-i muazzama (büyük devletler) arasına sokmaya muvaffak oldu. Memleketi sulh içinde yaşattı. Tuğrasının yanına koydurttuğu çiçek motifi bile bunu sembolize eder. İngiltere hükûmeti, padişaha çok kıymetli bir nişan olan Dizbağı Nişanı verdi. Ancak vezirlerin amansız rekabeti olmasaydı, bu sulh devresinden ve böyle bir padişahın açtığı yenilik yolundan azami istifade mümkün olabilirdi. Sultan Mecid'i asıl meşhur eden Tanzimat Fermanı diye bilinen Gülhane Hatt-ı Hümâyunu'dur. 1839'da İngiltere sefaretinden yeni dönmüş Hariciye Nâzırı Reşid Paşa tarafından hazırlanıp okunan bu ferman ile padişah suçluları bizzat cezalandırma (siyaset) salahiyetinden vazgeçiyordu. Böylece devletin rejimi değişerek meşruti monarşi hâlini aldı ve ipler bürokratların eline geçti. Fermana yüklenen mânâlar abartılıdır, yegâne hususiyeti budur ve çok mühimdir. Her zaman dünyanın en güçlü devleti olan İngiltere ile iyi geçinmek siyasetini gütmüş; bunu halefleri de devam ettirmiştir. İngiliz sefiri Lord Canning'in "Münevver ve kültürlü Reşid Paşa'yı sadrazam yaparsanız, İngiltere ile Devlet-i Aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Ekonomik, sosyal ve askerî sahalarda ilerler" mealindeki tehdidvâri telkini üzerine 1846'da Reşid Paşa sadrazam olmuş; artık memleket kabiliyetli, fakat muhteris bürokratların eline düşmüş-tür. Sultan Mecid, Reşid Paşa'yı fesadcı bulur; ama arkasında İngiltere olduğu için kendisinden çok çekinirdi. Bâbıâli, bürokrasiyi önlemek bahanesiyle, bazı ehemmiyetsiz meselelerde padişaha arz etmeden yürütmek istemişse de, padişah her işten haberdar olmak istediğini söyleyerek bunu reddetmiştir. Bununla beraber günümüz Avrupa hükümdarları gibi, hükümete müdahale etmeden saltanat sürmüştür. 1840'ta taşralarda idarî, malî ve adlî işlere bakmak üzere, Müslüman ve gayrımüslimlerin seçtiği azalardan müteşekkil meclisleri faaliyete geçirmiştir. Böylece memleketimizde demokrasinin yerleşmesine öncülük etmiştir. Usta bir HATTAT Babası, oğullarının tahsiline çok ihtimam etmişti. Sultan Mecid, Arapça, Farsça ve Fransızca bilirdi. Usta bir hattat idi. İcazetini de tahta çıktıktan sonra almıştı. Züppeliğe kaçmadan Batı medeniyetini almayı hedeflemiştir. Bir yandan Avrupa hayranı züppelerle, öte yandan Asya çöllerine dönmeyi arzulayan ham sofularla mücadele etmiş; babası gibi bu yolda kimseye yaranamamıştır. Zengin Mısırlılar vesilesiyle İstanbul'u saran israf dalgasına karşı çıkmış; bu yolda kızlarını ve damatlarını azarlayıp, tahsisatlarını kesmekten çekinmemişti. "Sultanlar gece mehtabda gezerlermiş. Benim gece mehtabda gezer kızım yoktur. Onları reddedeceğim" diye tehditte bulunmuştur. Saraydan çıkma bir ağaya hazineden maaş bağlanmasına dair hükümetin talebini "Benim hususi hizmetimde bulunan bir âdemin maliye hazinesinden maaşa ne hakkı var?" diyerek reddetmiş, hususi malından maaş bağlamıştır. Vezirleri ve ailesini israftan vazgeçirmek için çok uğraşmış ise de, muvaffak olamamıştır. Her şey çok iyi giderken, Kırım Harbi'nden sonra ise memleketin talihi dönmüş; fakirliğe rağmen herkesin eskiden alıştığı hayatı sürdürmek istemesi, devleti ve aileleri harab etmiştir. İSTİFA EDERİM Âli Paşa sadrazam, Fuad Efendi hariciye nazırı iken Fransa ile bir dış borçlanma anlaşması imzalanmıştı. Padişah, "Ben devleti öncekilerden nasıl aldıysam, sonrakilere öyle bırakacağım. Eğer borçlanma anlaşması bozulmaz ise istifa ederim" dedi. Bunun üzerine anlaşma bozuldu. Ancak Kırım Harbi sebebiyle ilk dış borç alınmak zorunda kalındı. Memleketi çok müşkil vaziyete sokan bu borçları, oğlu Sultan Hamid ödedi. Harbden müsbet bir netice elde edilemedi. Hatta Şark siyasetinde İngiltere'nin güçlenmesine ve birkaç sene sonra Hindistan'ı işgaline yol açtı. Ben hayattayım ya! Fevkalâde merhametli idi. Kendisini öldürmek üzere tertiplenen Kuleli Vak'ası'nda darbenin faillerini, "Ben hayattayım ya!" diyerek affetmek büyüklüğünü göstermiştir. Zamanında siyasî ceza diye bir şey bahis mevzuu olmamıştır. Padişahın demokratlığı bugün bile çok kimseye numune olabilecek derecededir. O zaman Avrupa'da bu hasletlere sahip bir başka hükümdar yoktu. Biraz da bu merhameti sebebiyle bürokratlar arasındaki amansız rekabete engel olamadı. Demokrat, hassas tabiati, nezâket ve merhameti yakınları ve ailesi tarafından istismar edildi. Genç yaşta kahrından ölümünün mühim sebeplerinden birisi de budur. Hatta son zamanlarında tedaviye iltifat etmeyerek âdetâ ölümü bir kurtuluş bilmiştir. Sultan Mecid, 24 Haziran 1861 tarihinde 38 yaşında vefat etti. Gençliğinden beri vereme mübtelâ idi. Ecdadı içinde en çok sevip hürmet ettiği Sultan Selim'in yanına gömülmesini ve türbesinin onunkinden daha küçük yapılmasını vasiyet etti. Sekiz oğlundan dördü (Sultan V. Murad, Sultan Abdülhamid, Sultan Reşad ve Sultan Vahideddin) padişah olmuştur ki tarihte bir benzeri malum değildir. Çocuklarının tahsil ve terbiyesine itina ettiği gibi, o zamana kadar sarayda görülmedik şekilde biraderi Aziz Efendi'nin de rahat ve serbest yaşamasına imkân vermiştir. Çok çocuğu olmuşsa da, haylisi küçükken vefat etmiştir. Böyle vâlide sultan gelmedi Padişahın annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan, padişah anneleri arasında en önde gelenlerindendir. Güzelliği, şefkat ve merhameti, zekâsı ve hayırseverliği ile tanınmıştır. Genç ve tecrübesiz oğlunu müsbet yönlendirmeye çalışmış; sarayda eski terbiyenin en son mümessili sayılmıştır. Saray ve harem, vâlide sultan 1853'te vefat ettikten sonra hiçbir zaman eski ihtişam ve nezihliğini kazanamamış; onun gibi güçlü bir vâlide sultan daha gelmemiştir. Memleketi hayratıyla donatmış, servetini bu yolda harcamıştır. İstanbul ve Mekke'de birer Guraba Hastanesi onun eseridir. Cağaloğlu'nda Dârülmaarif ve Bayezid'deki Vâlide Mektebi, zamanın en parlak maarif müesseselerindendir. Kendi adıyla bir yük gemisi satın almış; liman yaptırarak Mersin'i ihya etmiştir. Dolmabahçe Câmii'nden başka çok sayıda mescid, namazgâh, sebil, çeşme, mektep yaptırmıştır. Fakirlere yardım eder; tekke ve medreseleri himaye ederdi.
23.11.2011
Haremeyne en çok hizmet eden padişah
İslâm hükümdarlarından, Haremeyn'e en çok hizmet eden Sultan Mecid'dir. Bu yolda şaşılacak bir himmet göstermiş, kerâmetleri zâhir olmuştur. Kâbe'yi ve Mescid-i Haram'ı esaslı tamir ettirmiş; Altın Oluk'u yenilemiştir. Medine'deki Mescid-i Nebevî'yi orijinal binası üzerine ve sütunların bile yerleri bozulmadan yeniden inşa ettirmiştir. İsmi bu mescide yeni açtırdığı Bâb-ı Mecidî adlı kapı ve şebekenin üzerine gömülmüş tuğrası ile yaşamaktadır. Hücre-i Saadet'e döşenmek üzere gönderdiği kâşî tuğlalar altına el yazısı ile kendi ismini mütevazıyane yazmıştır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hazırlanan yazıdaki şâhâne kelimeleri kabul etmeyerek, "İki cihanın saltanatı Resulullah'a mahsustur" demiştir. Mescid-i Nebevî'nin eski şeklinin 53 defa küçültülmüş hâlini İstanbul'da Hırka-i Şerîf Câmii'ne koydurtmuş; tamiratı bunun üzerinden aldığı raporlarla takip etmiştir. Haremeyn'in tamiri, o günün zor şartları altında 700 bin altına mâl olmuştur. Mescid-i Aksâ'yı da 20 bin liraya tamir ettirmiştir. Böylece Sultan Mecid, "Müslümanların Halîfesi ve Haremeyn'in Hâdimi" sıfatını hakkıyla taşımıştır. SARAY, YÜZ AKIMIZ Sultan Mecid, Topkapı Sarayı'ndan ayrılarak, ahşap Çırağan, sonra kendi yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı'nda oturdu. Topkapı, artık XIX. asır hayat ve teşrifatına uygun bir saray değildi. Eskimiş, farklı zamanlarda yapılan eklerle kullanışsız hâle gelmişti. Üstelik rutubetliydi. Babası veremden ölen, kendisi de veremli olan Sultan Mecid "Bu sarayda oturmaya devam edersek, soyumuz tükenecek" demiştir. Dolmabahçe Sarayı, son asrın en zarif sanat eserlerindendir. Bugün bile ele güne karşı yüz akımızdır. Böylece memleket bir sanat eseri kazanmış; bu kadar para milletin cebine girerek binlerce ailenin yüzü gülmüştür. Saray yapmak bir israf değil, ihtiyaçtır. Mamafih Avrupa saraylarından daha mütevazıdır. Masrafı, 5 milyon lira tutan emisyon farkından karşılanmıştır (Metal paranın, nominal değeri ile baskı masrafı arasındaki emisyon farkı, hazine geliridir.) Saltanat devri, hep ilklere sahne olmuştur. Fennin baş döndürücü ilerlemesinden günü gününe haberdar olan padişah, yeni buluşların en önce ülkesinde tatbikini arzu etmiştir. Dünyanın ilk telgraf hattı İstanbul-Varna arasında kurulmuş, ilk telgrafı da Sultan Mecid çekerek oradaki asker evlatlarının hatırını sormuştur. İlk demiryolu Aydın-İzmir arasında döşenmiştir. İlk kâğıt para çıkarılmış; yeni mahkemeler ve devletin ihtiyacı olan memurları yetiştirmek üzere Avrupa'dakilerle boy ölçüşen modern mektepler kurulmuştur. Harb Akademisi, Dârülfünun (İstanbul Üniversitesi), dârülmuallimîn (muallim mektebi), ziraat, orman, telgraf ve ebe mektepleri bunlardandır. Sikkeler, para, kuruş, mecidiye ve lira olarak ayarlanmıştır. İlk hususi gazete, ilk nüfus sayımı, ilk banka, ilk devlet salnâmesi (yıllığı), Şirket-i Hayriye adlı vapur işletmesi, encümen-i dâniş (ilimler akademisi), Mecidiye (Galata) Köprüsü, Mecidiyeköy semti, belediye teşkilatı, köle ticaretinin yasaklanması, ticaret ve ceza kanunları bu devrin eseridir. Boğaz'dan tüp geçit projesi yaptırmıştır. Arazi Kanunnamesi ile toprak nizamı büyük ölçüde tesis olunmuştur. Padişah, yurt gezileri yanında, meclis, kışla, mektep ve tekkeleri ziyaret eder, imtihanlarına, açılış merasimlerine katılırdı. İlk fotoğraf çektiren padişahtır. Nazari musiki bilgisi çoktu. Donizetti, Liszt, Rossini gibi meşhur besteciler İstanbul'a gelip O'nun için marşlar bestelediler. Dellalzâde, Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi Osmanlı bestekârlarını da himaye etti. Bize sığınanı vermeyiz! 1848'de Macarlar, Avusturya'ya, Lehler de Rusya'ya karşı istiklâl emeliyle ayaklandı. İsyanlar sert bastırıldı. Milliyetçiler sınırı geçerek Osmanlı topraklarına sığındı. Sultan Mecid bunlara iltica hakkı verdi ve ısrarlara rağmen iade etmedi. Bu hareketi dünya amme efkârında büyük bir hayranlık uyandırdı ve ülkenin itibarını yükseltti. Hatta Londra'da gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp bizzat çektiler. O zamana kadar âdet olmadığı halde, ilk defa ecnebi sefarethanelerine iade-i ziyarette bulunarak diplomatik münasebetlere katkıda bulunurdu. İlk yabancı nişan kabul eden padişah da Sultan Mecid'dir. Fransa İmparatoru'nun Legion d'Honneur nişanını kabul etti. Korkunç bir açlığın pençesindeki İrlanda'ya para ve gıda yardımı yaptı. Öyle ki, bunun mikdarı, kraliçeninkinden yüksek olduğu için, tamamı kabul edilmedi. Tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etti İstanbul'un en zarif câmilerinden Ortaköy (Büyük Mecidiye) Câmii'nden başka, Beşiktaş-Ortaköy arasında Küçük Mecidiye, Maçka-Nişantaşı arasında Teşvikiye ve Fatih'te Hırka-ı Şerif Câmilerini yaptırdı. Ayasofya'yı esaslı tamir ettirerek yıkılmaktan kurtardı. Dinine çok bağlı ve Nakşî idi. Annesiyle beraber Abdülfettah Akrî halifesi Yahya Efendi Tekkesi Şeyhi Mehmed Nuri Efendi'ye mensuptu. "Meclisinizden hiç ayrılmak istemiyorum. Sizinle görüştükçe ruhuma safa, kalbime inşirah hâsıl oluyor. Keşke sizin gibi birkaç kişi daha bulunsa idi" derdi. Yahya Efendi tekkesine çok maddî yardımda bulunmuş; hocasını hacca göndermiştir. Vefat döşeğinde iken hocasının çağrılmasını istemiş; Nuri Efendi de padişahın başucunda önce Kur'an-ı kerim okumuş, sonra salevat getirmeye başlamıştır. Bir zaman sonra padişah da kendisine katılmış, beraberce tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etmiştir. Vefatından sonra türbesi yakınındaki Yanyalı İsmet Efendi Nakşî Tekkesi dervişlerinin her Cuma gecesi, akşam ile yatsı arasında türbesinde hatm-i hâcegân yapmalarını vasiyet etmişti. Vefatından bir gün evvel hasta yatağında yatarken, mühim iradeler kendisine okunurken, sıra Medine ahalisinin bir istidasına geldiğinde, "Durun, okumayın! Beni oturtun!" buyurdu. Arkasına yastık koyup, oturtuldu. "Onlar, Resulullah efendimizin komşularıdır. O mübarek insanların dilekçesini yatarak dinlemekten hayâ ederim. Ne istiyorlarsa, hemen yapınız! Fakat okuyunuz da, kulaklarım bereketlensin!" dediğini Eyüp Sabri Paşa anlatıyor. Siz beni kötü tanıttınız! Hükümeti halkın gözünden düşürmek için el altından tahrik edilen softalar ayaklanmasında, padişah Fatih Câmii'ne giderek kıyamı teskin etmek istemiş, vezirler "Aman efendim gitmeyin, hocaların niyeti kötü" diye karşı çıkınca "Hocalar hiç de kötü adamlar değildir. Onlara siz beni kötü tanıttınız" diyerek dediğini yapmış, atalarından miras cesaretiyle kıyamı teskine muvaffak olmuştur. Hatta yanına koruma olarak verilen bir süvari bölüğünü "Umumen halk aleyhimizde olduğu takdirde, bir bölük süvari beni muhafaza edemez" diyerek geri çevirmişti. Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne'de okuyan Yahudi çocukları için dinlerinin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını ve mukaddes günleri olan Şabat'ın (Cumartesi) tatil olmasını emretmişti. Yakışıklı, güzel giyinen, iyi yaşamasını seven nezih bir zât idi. Bu sebeple yenilikçilerle ham sofular el ele vererek padişahı halkın gözünden düşürmeye çalışmıştır. Babası gibi istemediği halde çok düşman edinmiş; Frenk hayranlığı, sefahat ve israf ile itham olunmuştur. Hatta dinin ve hukukun müsaade ettiği meşru hakkı olan harem hayatı bile suç olarak gösterilmiştir. Hayatı ve hayratı bu sözleri yalanlamaktadır. Babası gibi sağlam iradeli olmaması, merhamet ve nezaketi belki de yegâne zaafıdır. Ancak Sultan Mecid'in kesip attığı tırnak bile olamayacak adamların, şimdi onu tenkit etmelerine ne denir? Sultan Abdülmecid'in saatte tasviri...
30.11.2011
Yeniden keşfedilen öğle uykusu
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Dünya erken kalkanlarındır Öğle uykusu, İslâm dünyasındaki ismiyle kaylûle, vaktiyle hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıydı. Eskiden hayat güneş doğmadan başlar; herkes işine gücüne, dükkânına mektebine, çiftine çubuğuna koşardı. Akşam herkes evine gelir; yatsıyı kılıp yatardı. Elektrik, televizyon ve internet tabiatıyla meçhuldü. Gayrımüslimler namazla mükellef olmadığı için, yatsıyı bekleyemeden yatana "Akşam oldu, gâvur yattı" diye çıkışılırdı. Dindarlar ayrıca gece kalkıp teheccüd denilen gece namazı kıldığı için, gündüz bir mikdar uykuya ihtiyaçları olurdu. Hazret-i Peygamber, gündüz uykusu uyumuş ve terk edilmemesini müminlere tavsiye etmiştir. "Gündüzün evvelinde uyumak aklı azaltır; ortasında uyumak peygamberlerin ve Allah dostlarının güzel ahlâkındandır; günün sonunda uyumak ise tembelliktir" buyurmuştur. Gece hiç uyumadan kaylûle ile ömrünü geçirenler az değildi. İmam Ebu Hanife, kendisi için yatsının abdesti ile sabah namazını kılar diyen bir yaşlı kadının hüsnüzannını kırmamak için 40 sene gece uyumamış, kaylûle ile yaşamıştır. Bu uykunun ideal vakti öğlen güneş tepeye varmadan evvel olmakla beraber, güneş doğduktan ikindiye kadar zamanı vardır. Sünnetin ifası için uyumak şart değildir, bu niyetle beş-on dakika yatmak bile kâfidir. Güneş doğarken uyumak mekruh görülmüş, güne erken başlamamanın aklı ve rızkı azaltacağı, üstelik sırt ağrılarına yol açacağı söylenmiştir. "Dünya erken kalkanlarındır" sözü meşhurdur. Hazret-i Peygamber, "Müjdeler olsun erken davrananlara!" buyuruyor. Kur'an-ı kerimde de çocukların, gündüz uykusuna çekilmiş ebeveynlerinin yanına girerken, giyinik olmamaları ihtimaline binaen izin almaları gerektiği söylenir. İkindiden sonra uyumak (feylûle) insanı sersem yapar. Akşam ile yatsı arasında uyumak ise faydasız bir uykudur. Nitekim uykunun zamanı değil, kalitesi mühimdir. Yarım saat öğle uykusunun, 2-3 saat gece uykusuna bedel olduğu söyleniyor. Canı satın alan uyku Bir tüccar tanımıştım. İşe köyden köye çerçilikle başlamış. Öğle vakti tenha bir yerde eşeği çözüp bağlar, yükünü indirip üzerine abanarak öğle uykusunu ihmal etmezmiş. Rahmetli bir büyük dayımız vardı. Oğlu trafik kazasında, vefat etmişti. Ölü evin alt katında yatarken bile, rahmetli öğle uykusunu bırakmadı. Rahmetli ninemiz "Bu uyku sanki canımı satın alıyor" der ve "1000 lira da borcunuz olsa, yemekten sonra biraz yatın" tavsiyesinde bulunurdu. Eyüp'te bir tekkede yangın çıkmış; hanımlar "Aman şeyh efendi öğle uykusundan uyanmasın, sonra söyleriz" demişler, bu arada tekkenin yarısı yanmış. Yangından kıl payı kurtulan Şeyh efendi sonradan, "Hanımların en iyisi böyle olursa, biz nasıl güvenelim?" diye latife edermiş. Her şartta öğle uykusunu bırakmayan ve herkese de tavsiye eden Vehbi Koç'un adını anmamak olmaz. Bir yurt dışı seyahatinde hava meydanında revire gidip rahatsızlık bahanesiyle içeride biraz yatmış. Çıkınca da "Hem uyudum, hem de bedavadan tansiyonumu ölçtürdüm" demiştir. Ayrıca Vehbi Koç, öğlen uykusunun yatakta ve gece elbisesiyle yapılmasını tavsiye ederdi. Eskiden bazı dükkânlarda öğle uykusu için peyke bulunurdu. Biz üniversitedeyken, her hocanın odasında mükellef bir divan vardı. Yemekten sonra biraz uyur; sonra hademeye kahvelerini söylerlerdi. Hocaya çetrefilli bir şey söylemek gerektiğinde, bu uykudan sonrasını gözlerdik. 3F+1S formülü Öğle uykusunda İspanyollar önde gelir. Diktatör Franko'nun "İspanya'yı 40 yıl 3F+1S formülüyle idare ettim" dediği rivayet olunur. 3F+1S=Futbol, Flamenko, Fiesta ve Siesta'dır. Flamenko, İspanya'ya mahsus bir dans; fiesta, festival; siesta ise öğle uykusudur. Siesta, Latince hora sexta (6. saat) kelimesinden gelir. Saat 1'den 5'e kadar İspanya'da hayat durur, dükkânlar kapanır. Akşam yemeği geç yenir. İmkânı olan sabaha kadar eğlenir. Siesta âdeti İspanyollara Araplardan geçmiştir. Arap ülkelerinde öğle saatinde ortada kimse görülmez. Ancak arabasının gölgesinde uyuyan taksicilere rastlamak mümkündür. Akdeniz ve Lâtin ülkelerinin hepsinde yaygındır. Bilhassa sıcak ziraat memleketlerinde ağır yenen öğle yemeğinden sonra bir ihtiyaçtır. X. asırda Roma-Germen İmparatoru Büyük Karl, yaz günleri öğle yemeğinden sonra ayakkabı ve üst elbiselerini çıkarıp birkaç saat uyurmuş. Balkanlarda saat 2 ile 5 arasında kimse birbirine ziyarette bulunmaz. 1-2 arası yemek yenir, sonra herkes yatar. Güney Almanya'da Mittagspause veya Mittagsruhe (Gün ortası istirahati) denilen bu uyku zamanında dükkânlar kapanır, çocuklar evde oynar. Asyalılar da bu uykuya çok düşkündür. Hindistan'da sustana (ufak şekerleme), Çin'de wujiao (şekerleme) denir. Mekteplerde bu iş için yarım saat mola vardır. Japonya'da işçilere bu iş için bir yer ayırmak mecburidir. Amerika, İngiltere ve Fransa, devlet eliyle teşvik etmektedir. Indiana Üniversitesi'nde profesörlerin de desteğiyle bir şekerleme kulübü kurulmuştur. Görgü Kaidelerine dair eski kitaplarda, öğleden sonra kimseye ziyaret yapılmaması ve telefonla aranmaması ehemmiyetle tavsiye edilir. Bu zamanda nasıl uyuyalım diyenlere bir atasözü ile cevap verelim: "Karnı acıkan katık istemez; uykusu gelen yastık istemez."
07.12.2011
İngiltere varlığını Osmanlılara borçludur
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
İngiltere, senede iki cumhurbaşkanını resmen ağırlar. Bu sene ilki ABD başkanı Obama idi. İkincisi olan Abdullah Gül'e, Sultan Aziz'in 1867 tarihinde Avrupa'da çok sükse yapan ve devletin itibarını artırmaya yarayan seyahatine benzer bir protokol tatbik edildi. Aynı salonda ağırlandı, aynı porselenlerle yemek verildi, aynı marşlar çalındı. Çok kimseyi şaşırtan bu hususa, çeşitli manalar yükleyenler oldu... PADİŞAHA YALVARAN?İNGİLİZ?ELÇİSİ Kral Aslan Yürekli Richard'ın Haçlı seferi vesilesiyle Kudüs'e gelip, Salahaddin Eyyübî'ye yenilerek geri dönmesi sayılmazsa, İngiltere ile münasebetlerimiz geç başlamıştır ama yakın tarihe de damgasını vurmuştur. İngiltere'nin; yedi kere evlenmesi ve Papa'ya kafa tutarak kendi mezhebini kurmasıyla meşhur kralı VIII. Henry, Avrupa'da büyük hayranlık uyandıran Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı memleketine bir heyet gönderdi. Bu heyet, Osmanlı siyasî, malî ve adlî sistemini, başka deyişle süper güç sırlarını tedkik edip rapor hazırlayarak krala takdim etti. Kral, bu istikamette reforma girişerek İngiltere'nin dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olmasının ilk adımını attı. 1580'de Kraliçe I. Elizabeth'in İstanbul'daki elçisi William Harborne, İngilizlerin de Osmanlı sularında ticaret yapabilmeleri için izin kopardı. 1587'de dünyanın ikinci güçlü devleti İspanya, İngiltere'yi işgal etmeye hazırlanıyordu. Harborne, İspanyol Armadası'na karşı Osmanlı Donanması'ndan yardım alabilmek için Sultan III. Murat'a âdetâ yalvardı. Padişah kraliçeye gönderdiği mektupta, "Eskiden Osmanlı Padişahları ile dostluk edenler nasıl himaye edilmişlerse, İngiltere Kraliçesi'ne de o şekilde muamele edilecektir" dedi. Osmanlı Donanması'nın Akdeniz'deki ilkbahar manevraları sayesinde İspanyol armadası ikiye bölündü ve bu sayede İngilizler İspanyolları yenebildi. İspanya bir daha belini doğrultamadı. İngiltere, hatta Fransa ve Hollanda varlığını buna borçludur. Nitekim birkaç sene evvel The Guardian gazetesi bundan "Türklere Niçin Teşekkür Etmeliyiz" başlıklı haberiyle bahsetmiştir. Sonraki elçi Edward Burton, padişahın Macaristan seferine katıldı. 1597'de vefat edip Heybeliada'ya gömüldü. Ne ölsün, ne onsun! Bir yandan dünyayı keşfedip sömürgeler kuran Avrupa, Yeni Dünya'dan gelen altın, gümüş ve ham madde ile zenginleşti. İngiltere sanayi inkılâbını yaparak ve 100 Yıl Harbleri'nde ve Napolyon Harbleri'nde Fransa'yı yenerek, 1815'te dünyanın en güçlü devleti oldu. Ancak bu sıfatı 130 sene taşıyabildi. İngiltere, Müslümanların yaşadığı toprakları sömürgeleştirmeye başlayınca, Osmanlı hilâfetinden çekinir oldu. Halife bir sözüyle buradakileri ayaklandırabilirdi. Bu sebeple XVIII. asır sonunda siyasetini Osmanlı hilâfetini zayıflatmak üzerine kurdu. İlk olarak Arabistan'da Vehhabî hareketini çıkararak Müslümanları böldü ve mukaddes beldeleri tehlikeye soktu. Ardından Osmanlı padişahlarının Kureyşî olmadığını, hilâfete hakkı bulunmadığı propagandasını yapmaya başladı. Rusya'nın güçlenmesinden korktuğu için Osmanlı Devleti'nin yaşamasını arzu etmektedir. Politikası "Ne ölsün, ne onsun" şeklindedir. 1798'de Fransa'nın Mısır'ı işgalini önledi. Fransa'nın tahrik edip ayaklandırdığı Mısır valisine karşı, Bâbıâli'ye yardım etti. Zaman zaman iktidara Osmanlı dostu bir hükümet gelince, İngiliz-Osmanlı münasebetleri düzelirdi. Nitekim Benjamin Disraeli zamanında böyle olmuştur. Sultan Abdülmecid, dünyanın en güçlü devleti ile iyi geçinmek taraftarıydı. 1854 Kırım Harbi'nde Osmanlı Devleti'yle müttefik oldu. Bu uğurda elli bin İngiliz genci öldü. Bir kısmının mezarı Haydarpaşa'dadır. Bir yandan da bu zaferi Hindistan'ın tam işgali için fırsat bildi. Sadrâzam Reşid Paşa, İngiliz hayranı idi. Politikası, hep Londra paralelinde olmuş, meşhur Baltalimanı Ticaret Anlaşması bu devirde imzalanarak, İngiltere'ye büyük ticarî imtiyazlar tanınmıştır. Sultan Aziz'in seyahatinde, yakışıklılığı ve nezâketi ile çok beğenilen Şehzâde Murad Efendi'nin, Kraliçe Victoria'nın kızlarından biri ile evlendirilmesi gündeme geldi. Böylece tahta çıktığında, İstanbul, iyice İngiliz nüfuzuna girecekti. Padişah, bu teklifi reddetti. Kral VIII. Edward, Türkiye'ye gelerek Atatürk'ü ziyaret etmişti. Diplomasi, menfaate dayanır İngiltere son bir hamle yapıp, sempatizanı Midhat Paşa vasıtasıyla Osmanlı siyasetine hâkim olmak istedi. Sultan Hamid bu niyeti akamete uğratıp, üstelik hilâfet siyasetine hız verince, Londra ile münasebetler soğudu. Vâkıa padişah yine de İngiltere ile iyi geçinmeye ehemmiyet verdi. Ancak İngilizler, Jön Türk muhalefetini destekleyerek Sultan Hamid'in tahtını kaybetmesini temin etti. Ancak iktidar Alman yanlılarının eline geçti. Ama bunların devleti sürüklediği felâketler, İngiltere'ye yaradı. İngilizler 1919'da ikinci defa, ama bu sefer işgalci olarak İstanbul'da idi. 1924, İngiltere'nin altın yılıdır. İstikbale ait siyasetini rahatça yürütebilmek için, Yunanlıları Anadolu'ya saldırttı. Böylece yeni bir düşman meydana getirerek, kendisine karşı düşmanlığı unutturmaya muvaffak olacaktı. İstanbul-Ankara mücadelesinde İngiltere her zamanki "Bekle, gör!" siyasetini tatbik etti. İlerlemesini engellemediği Ankara kazanırsa, halifeden kurtulmuş olacaktı. Ankara kaybederse, İstanbul zaten elinde idi. Ankara kazanınca, yeni devletle iyi münasebetler kurdu. M. Kemal ile Ankara sefiri Sir Percy iyi münasebetler kurdu. Kral VIII. Edward, metresiyle beraber Türkiye'ye gelerek Atatürk'ü ziyaret etti. Türkiye'nin yeni başkanına, krallar dışında kimseye verilmeyen dizbağı nişanı verildi. Başvekil İnönü, halkın yanlış anlamasına sebebiyet vereceği gerekçesiyle buna karşı çıktı. İki büyüğün arası açıldı. İngiltere, II. Cihan Harbi'nin gerçek mağlubu oldu. Malî bakımdan yıkıldı. Sömürgelerinin hepsini kaybetti. Ama esaslı sistemi ve güçlü istihbaratı sayesinde dünyada söz sahibi olmaya devam etti. Eski sömürgesi Amerika ile iyi geçinerek varlığını ve itibarını sürdürdü. 1945'ten itibaren İslâm aleyhdarı siyasetinden de vazgeçmiş görünmektedir. Türkiye'ye tarihî misyonunu yüklemek suretiyle ittifak kurmak istemektedir. Diplomaside hissiyata yer yoktur. Her şey menfaat üzerine kuruludur. Menfaat değişince, siyaset de değişir. Dostluklar düşmanlığa, düşmanlıklar dostluğa dönüşebilmektedir...
14.12.2011
Fransız medeni kanununa galip gelen mecelle
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
XIX. asırda Avrupa ile münasebetlerimizde değişiklikler oldu. Daimî bir harb hâli manzarası, yerini barışa bıraktı. 1856'daki Paris Konferansı'nda, Osmanlı Devleti düvel-i muazzamadan, yani dünyanın en büyük beş devletinden biri olarak kabul edildi. Avrupa tüccarı Osmanlı ülkesine gelip gitmeye başladı. Osmanlılar, Avrupa ile yeniden tanıştı. KANUNUNUZ NEYSE BİLELİM! Bu arada memlekette hummalı bir ıslahat çalışması sürüyordu. Yeni mahkemeler, yeni kanunlar yapılıyor; yeni müesseseler kuruluyor; geri kalmışlık önlenmeye çalışılıyordu. Osmanlı Devleti, çağın gereklerine uymaya çalışarak modern bir devlet havasına bürünüyordu. Bu çerçevede Avrupalılar, "Kanununuz neyse ortaya koyun, bilelim" şeklinde baskı yapıyorlardı. Gerçi Osmanlı Devleti'nde kanun vardı. Ama şeriattan kaynaklanan bu metinler Arapça idi. Yeni kurulan mahkeme hâkimleri anlamakta zorlanıyordu. Fransız muhibbi Sadrâzam Âli Paşa, o sıralar pek popüler olan Fransız medeni kanunu Code Civile NapolÈon'u iktibas etmeyi düşündü. Hatta bunu tercüme bile ettirdi. Ancak karşısına başını büyük âlim Ahmed Cevdet Paşa'nın çektiği muhafazakârlar dikildi. Bunlar, ecnebi bir kanunu iktibas etmenin haysiyet kırıcı olduğunu söylediler. Bir fikre karşı çıkınca, onun alternatifini ortaya koymak gerekir. Cevdet Paşa da öyle yaptı. Mecelle Cemiyeti'ni kurarak ülkede zaten cari olan İslâm hukukunu, Avrupaî usulde kanun hâline getirmeye muvaffak oldu. Zamanın çok kıymetli İslâm hukukçularının yer aldığı ve başlarında Cevdet Paşa'nın bulunduğu heyet, 1869-1876 seneleri arasında fasılalı, maceralı çalışma neticesi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye'yi tamamlamaya muvaffak olmuştur. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, "adlî hükümler topluluğu" demektir. Âlimler heyetinin müşterek çalışmasıdır. Ama hazırlanmasında Cevdet Paşa'nın rolü ve emeği herkesten fazladır. Komisyona havale etmenin ne demek olduğunu bildiği için, çalışmanın sonunu beklemeden, her bahis hazırlandıkça, Sultan Aziz'in iradesi ile kanun olarak ilan edilmiştir. OLMASI GEREKENİ ANLATAN MADDELER 1851 maddelik Mecelle'de, şahıs, aile ve miras hukukuna dair hükümler yoktur. Çünkü bunlar, şer'î ve ruhanî mahkemelerin sahasına giriyordu. Mecelle ise esas itibariyle yeni kurulan nizamiye mahkemeleri için çıkarılmıştı. Ceza, vergi, arazi hukukuna ait hükümler de başka kanunlarla tanzim olunmuştur. Mecelle'de şu bahisler bulunur: Satış, kira ve hizmet, kefâlet, havâle, rehin, vedîa, emânet, bağışlama, gasp ve itlâf, hacr, ikrah, şufa, şirket, vekâlet, sulh, ibrâ, ikrar, dâvâ, deliller, yemin, kazâ. Mecelle'nin ilk yüz maddesi ise kavâid-i külliye (küllî kâideler) denilen umumî hukuk prensipleridir. Hükümlerin fıkıh kaynaklarından nasıl çıkarıldığını bildirir. Olması gerekeni ifade eden ve Avrupa hukukunun, pek çok mücadeleden sonra varabildiği hükümlerdir. Eski hukukçuların neredeyse ezbere bildikleri bu yüz madde, bugün dahi hukuk mantığı ve tefsir bakımından günümüz hukukçularına kıymetli bir kaynak teşkil etmektedir: Bir işten maksat neyse, hüküm ona göredir; Şek ile yakîn zâil olmaz; Berâet-i zimmet asldır; Meşakkat teysîri celbeder; Zarûretler memnû' olan şeyleri mübâh kılar; Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur; Âdet muhakkemdir; Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz; Külfet ni'mete ve ni'met külfete göredir... Mecelle'den son vazgeçen İsrail Mecelle, 1926'da İsviçre Medenî Kanunu'nun alınmasına kadar 57 sene tatbik edildi. Arapça, Bulgarca, Rumca ve Ermenice, Fransızca ve İngilizce'ye tercüme olundu. Şerhleri yazıldı. O tarihlerde muhtar (otonom) birer vilâyet olan Mısır ve Tunus'ta tatbik edilmedi. Bulgaristan Prensliği kurulurken, Mecelle'yi yeni mevzuatlarının esası kabul ettiler. Sırbistan ve Karadağ medenî kanunlarına, pek çok hüküm Mecelle'den alındı. Zeydîlerin hâkim olduğu Kuzey Yemen'de Osmanlı hâkimiyeti sona erer ermez (1918) tatbikattan kaldırıldı. Arnavutluk'ta 1928, Kıbrıs'ta 1946, Suriye'de 1949, Irak'ta 1951, Ürdün'de 1976, Güney Yemen'de 1992'ye kadar tatbik edildi. Buna rağmen o memleketlerde yeni yapılan medeni kanunlarda Mecelle'nin izlerini görmek mümkündür. Lübnan'da 1934'de Mecelle'nin ekseri maddeleri kaldırıldı, ancak hâkimler mevzuatta çözüm bulamadıkları meselelerde Mecelle'ye bakmakla mükellef kılındı. Filistin'de Mecelle'nin tatbikatı İngiliz işgalinden, hatta İsrail kurulduktan sonra da devam etti. İsrail'de Mecelle 1984'te kaldırıldı. Ancak İsrail kanunlarında Mecelle'nin tesirlerini görmek mümkündür. İsrail aynî haklar kanununun pek çok hükümleri de Mecelle'den alınmıştır. İkisi de İstanbul'da hazırlandı Mecelle, fıkıh kaidelerinin bir araya toplanması için yapılan ilk teşebbüstür. Fıkhın, kanun hâline getirilebileceğini gösterdiği için İslâm âleminde büyük bir hürmet uyandırmıştır. Hükümleri arasında tezada rastlanmaz. Kolay anlaşılan parlak bir üslûbu vardır. Maddeleri son derece veciz ve açıktır. Her kitabın evveline o mevzuya ait tabirlerin konması, her maddede de misallerin verilmesi hükümleri anlamayı ve tatbikatını kolaylaştırmıştır. Avrupa'da ilmî bir cemiyet vasıtasıyla hazırlanan ilk kanun İmparator Iustinianus'un kanunnâmesidir ki İstanbul'da hazırlanmıştır. Avrupa kanunlarının esasıdır. İkincisi Mecelle olmuştur. Cevdet Paşa, Mecelle'nin hazırlanmasında önayak olmakla yalnız İslâm hukukuna değil, dünya hukuk hayatına da büyük bir hizmette bulunmuş, hem kendi, hem de eserinin ismini "ölümsüzleştirmiş"tir. İnsan eseri olmak itibariyle elbette Mecelle de kusursuz değildir. Ama bu onun şöhretine gölge düşürmemiş; bilakis 12 asırlık İslâm hukukundan zamanın ihtiyaçlarına uygun kanunlar yapılabileceğini göstermiştir. Nitekim şartlar müsait olsaydı, Mecelle'yi hazırlayan cemiyet, gereken ikmalleri ve düzeltmeleri yapabilirdi. Mecelle'nin kaldırılması eksikliğinden değil, milletin tercihi değiştiği içindir.
21.12.2011
Sofralarımız ‘fast-food'a yenik mi düşüyor?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Zaman zaman insanlara en çok sevdikleri yemek soruluyor. Pizza, patates kızartması, hamburger diyorlar. Etli sarma, mantı, suböreği unutulmuş. Demek ki ne bunları usulüyle yapacak aşçı kalmış ne de yiyecek erbâb-ı zevk. MÜSLÜMAN YEMEĞİ Vaktiyle bir sofraya uzaktan bakınca bunun şarka mı, garba mı ait olduğu anlaşılırdı. Şarkta yemek çorba ile başlar. Garpta çorba menüde istenirse bulunur. Kim ne derse desin, çorba Müslüman yemeğidir. Garba da Araplardan geçmiştir. Şurbe içilecek şey demektir. Garp dillerindeki ismi de buradan çıkmadır. Çorba, ardından gelecek hücumlara karşı mideyi hazırlar. SOFRANIN EFENDİSİ Etli soğanlı yahni, bir geçiş yemeğidir. Sofranın efendisi etli pilavdır. Pilav ve yağda yumurta yapabilen, her yemeği yapabilir. Eskiden aşçıların ustalık imtihanıydı. Pilavsız sofra düşünülemez. Meşhur mânidir: Ramazan geldi ulaştı,/Sofralar doldu taştı,/Davette pilav yoktu,/Birden iştahım kaçtı... Bakliyat bilhassa kış mevsiminin vazgeçilmezidir. Nohut, fasulye, mercimek çok sevilir ve yenir. Yanında turşu eksik edilmez. Her şeyin kızartması sevilir, haşlamasına burun kıvrılır. Hatta patlıcan mevsimi geldi mi, milleti bir korku sarar. Çok yangınlar, patlıcan kızartırken çıkmıştır. Koyun eti makbuldür. Sığır eti sevilmez, yenmez, bulunmaz. Ancak hastalara verilir. Az olduğu için tavuk kıymetlidir; mühim misafirlere ikram edilir. FAKİR YİYECEĞİ Şarkta baharat çok sevilir. Pilav karabibersiz, bakliyat kimyonsuz, et kekiksiz, sütlaç tarçınsız olmaz. Bunlar, aynı zamanda o yemeğin yan tesirlerini giderici hususiyet taşır. Amerika'nın keşfine kadar bilinmediği için domates, yemekte kullanılmaz. Yemeğe kuyruk yağı, soğan ve baharat lezzet verir. Sebze ve meyve ancak mevsiminde yenir. Salça evde yapılır, nadiren kullanılır. Böreksiz sofra olmaz: Çok çeşidi vardır. Şark sofrasında zeytinyağlı bilinmez. Hem her yerde yetişmediği hem de ağır ve pişerken kötü koku neşrettiği için olsa gerek. Akdenizliler vasıtasıyla mutfağımıza girmiştir. Balık da çok tutulmaz. Bizans zamanında bile ucuzluğu, pişerken kötü koktuğu ve çabuk bozulduğu için ancak fakirlerin yiyeceği idi. Zeytinyağı ve balık, Rumlar sayesinde mutfağımıza girmiştir. Bugün bile çok eve balık ve zeytinyağlı girmez. Balık yenmişse, beraber yoğurt, peynir, süt yenmez; sonunda mutlaka tahin helvası yenir. AKILSIZ İHTİYAR Yeşilliksiz sofra akılsız ihtiyara benzer, denir. Bol yağlı, sirkeli salata yemeğin yanında suyuyla seliyle kaşıklanır. Yahya Kemal, hiç sevmediği halde her sofrada marul bulundururmuş. Avrupa'da salata bir öğündür. Ana yemekten önce yenir. Fransa'ya ilk gittiğimde küçüktüm. Lokantadayız. Bir türlü yemek gelmiyor. Garsona sordum. "İyi ama salatanızı daha bitirmemişsiniz" demesin mi! Yalnızca sebze ile de ömür geçmez. Bir ihtiyar amca sebzeyle süslü sofraya bakıp "Yanlış yapıyorsunuz. Bunları koyunlara yedireceksiniz; siz onları yiyeceksiniz" demişti. Mamafih "Kırkına kadar koyunu, sonra koyunun yediğini yemeli" derler. Sofranın sultanı Tatlı sofranın sultanıdır. Doyduktan sonra bile yenir. Nitekim hatırlı biri geldiği zaman, meclis ne kadar kalabalık olursa olsun, ona yer açılır. Her mevsimin, günün tatlısı ayrıdır. Ramazanda güllaç, bayramda baklava, kandilde lokma, Muharremde aşure, düğünde kadayıf yapılır. Yemekle, bilhassa pilav ile hoşaf yemek âdettir. Hoş-ab, güzel su demektir. Hazmı kolaylaştırır, lezzeti nötrleştirerek, her lokmadan ayrı zevk almayı sağlar. Bu da şimdi sofralarımızdan silindi. Garplılar yemekle şarap içer; Şarkta su içilir. Yemekle beraber su içmek midenin debbağıdır demişler. Ama yemeğin hemen öncesinde veya sonrasında su içmek, hazma zararlıdır. Şarkta ekmek sofranın esasıdır. Ekmeksiz doyulmaz. Pilavla, hatta neredeyse börekle bile yenir. Yemek azsa, "Biraz da ekmek buyurun!" diye hatırlatılır. İyi ye, iyi çalış! Şarkta yer sofrasında ve ortadan yemek, sofraya başı örtülü oturmak, lokmaları küçük alıp çok çiğnemek, başkasının yediğine bakmamak, yemeğe üflememek, sofrada üzücü ve iğrenç şeyler konuşmamak adaptandır. Herkes sevdiğini çok yiyebilsin diye bütün yemekler sofraya birden getirilir. Getirilemezse, yemekte neler olduğu önceden söylenir. Kaşık, çatal ve bıçak bilinmesine rağmen, daha sıhhî ve lezzetli görüldüğü için yemek elle yenir. Önce ve sonra mutlaka eller yıkanır. Ziyafetlerde bu iş için sofraya leğen-ibrik getirilir. Ecnebilerde yemekten önce, bizde sonra dua edilir. Nimetleri için Allaha hamd, sofra sahibine de teşekkür edilir. Eskiden dua edilirken, sofra sahibi ayağa kalkardı. Eskiler iyi yer, iyi çalışırdı. İyi yemek devam etti, iyi çalışmak geride kaldı. Eskiler çok hareketli idi. Otomobil, asansör, beyaz eşya atâlet getirdi. Bu da şişmanlık ve hastalıklara yol açtı... Yemeği gösteren... Osmanlı yemek kültüründe kahvaltıya çok ehemmiyet verilir. Çay henüz hayatımıza girmemiştir. Her evde çorba içilir. Paça çorbası çok rağbettedir. Sabah namazından dönüşte, çok kimsenin elinde tas, paçacıdan çorba alıp kahvaltıya götürür. Fransızların önpöfromaj dedikleri yemekten sonra peynir yeme âdeti şarktan çıkmadır. Şarkta yoğurtsuz sofra yoktur. Hatta yoğurt ekmekle beraber müstakil bir öğün, içine bal veya pekmez konarak orijinal bir tatlı bile sayılır. Bir Alman profesörü "Türklerin yoğurdu bulmaları, medeniyete katkı bakımından kâfidir" demiştir. Yemeği gösteren yağıdır. Tereyağı ve kuyruk yağı kullanılır. Urfa ve Trabzon tereyağı makbuldür.
28.12.2011
Bugün 269 ziyaretçi (949 klik) kişi burdaydı
|
| Bugün 94 ziyaretçi (136 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|