 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Maksûdun mabûdundur!
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
01 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Lâ ilâhe illallah" derken, Allah'tan başka maksûd olmadığını bilmek lazımdır.
Sual: Din kitaplarında; "Maksûdun mabûdundur” sözü geçmektedir, bu ne demektir, ne anlatılmaktadır?
Cevap: Maksûd kelimesi ''kasd'' kökünden gelmektedir, sözlük anlamı; yüzünü çevirmek, yönelmek ve tercih etmek anlamına gelmektedir. Dinen ise; eğer bir maksûdun ele geçmesinde, İslamiyetin sınırını aşıp, İslamiyetin hududuna tecavüz olunursa, o şey mabûd ve ilâh olur! Eğer onun ele geçmesinde, İslamiyetin yasakladığı şeyler işlenmezse, o maksûd, yasak olmaz. Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Bir insanın maksûdu, arzusu, sağ kaldıkça ele geçirmek istediği ve ele geçirmek için, her zillete, alçalmaya katlandığı, hiç vazgeçmediği şey ise, bu maksûdu, onun mabûdu olur ve bu hâli ibadet olur. Çünkü ibadet, zilletin son derecesidir. Allahü teâlâdan başka mabûd tanımamak için, Ondan başka maksûd, Ondan başka murad olmamak lazımdır. Bunun için de, 'Lâ ilâhe illallah' derken, Ondan başka maksûd olmadığını bilmek lazımdır. Bu mana ile, bu kelimeyi o kadar çok tekrar ederler ki, hiçbir maksûdları kalmaz. Ondan başka bir şey arzu edilmez. Böylece, başka mabûdumuz yoktur, sözleri doğru olur ve çeşitli ilâhlardan kurtulmuş olurlar. Ondan başka mabûd bırakmamaya kavuşmak, imanın kâmil olması için şarttır ve evliyaya mahsustur. İnsanın, kendinde bulunan mabûdlarından kurtulmasına bağlıdır. Nefis, iman etmedikçe, bu derece ele geçmez. Nefsin itminan bulması ise, Fenâ ve Bekânın tamamlanmasından sonradır. Parlak olan İslam dininin, ışıklı saadet-i ebediyye yolunun esası, temeli, kolaylık, hafiflik ve kulları zahmetten, yorulmaktan kurtarmaktır. Çünkü, insanlar, zayıf, nazik yaratılmıştır. Bunun için, İslamiyet diyor ki: 'Bir kimse, maksadına kavuşmak için, İslamiyetin dışına çıkarsa, farzlardan birini bırakır, bir haram işlerse, mesela namazı, orucu bırakır veya içki içer, çıplak gezerse, bu maksûdu, onun mabûdu olur, ilâhı olur. Maksûdu için İslâmiyetin dışına çıkmazsa, onu ele geçirmek için, haram işlemezse, İslamiyet, o maksûdu reddetmez, menetmez ve onu maksûd bilmez. Onun maksûdu yalnız Allahü teâlâdır ve Onun dinini gözetmektir.' O maksûda karşı, o kimsede, yaratılış icabı, bir arzu hasıl olmuştur. Fakat, bu arzusu, İslamiyete olan arzusunun miktarına yetişememiştir.”
.
Tövbe eden, günahsız gibidir
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
02 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her günahı yaptıktan sonra tövbe ve istigfâr etmek de farzdır. Her günahın tövbesi kabul olur.
Sual: Her işlenen günaha muhakkak tövbe etmek şart mıdır ve tövbe edince o günah silinmiş olur mu?
Cevap: Her günahı yaptıktan sonra tövbe ve istigfâr etmek de farzdır. Her günahın tövbesi kabul olur. İmâm-ı Gazâlî hazretleri Kimyâ-i se'âdet kitabında buyuruyor ki:
“Şartlarına uygun yapılan tövbe, muhakkak kabul olur. Tövbenin kabul edileceğinde şüphe etmemeli, tövbenin şartlarına uygun olmasında şüphe etmelidir.” Peygamber Efendimiz;
(Ettâibü minezzenbi kemen lâ zenbe lehü) buyurmuştur ki anlamı şöyledir:
(Günahlardan tövbe eden, günahsız kimse gibidir.) Bu hadis-i şerif, günah işleyenler için bir müjdedir.
Tövbe edilmeyen herhangi bir günahdan Allahü teâlâ intikam alabilir. Çünkü, Allahü teâlânın gadabı, günahlar içinde saklıdır. Allahü teâlâ pek kuvvetli, herkese galib ve intikam alıcıdır. Yüz bin sene ibadet eden makbul bir kulunu, bir günah için, sonsuz olarak reddedebilir ve hiçbir şeyden çekinmez. Bunu Kur’ân-ı kerim bildiriyor ve ikiyüz bin sene itaat eden iblisin, şeytanın, kibredip, secde etmediği için, ebedî melun olduğunu, haber veriyor. Yeryüzünde halifesi olan, Âdem aleyhisselamın oğlunu, bir adam öldürdüğü için, ebedî tardeyledi.
Musa aleyhisselam zamanında, Belam bin Bâûrâ, adındaki kişi, İsm-i azamı biliyordu. Her duası kabul olurdu. İlmi ve ibadeti, o derecede idi ki, sözlerini yazıp istifade etmek için, ikibin kişi hokka, kalem ile yanında bulunurdu. Bu Belam, Allahü teâlânın bir haramına, az bir meylettiği için, imansız gitti. (Onun gibiler köpek gibidir) diye dillerde kaldı.
Karun, Musa aleyhisselamın akrabası idi. Musa aleyhisselam buna hayır dua edip ve kimya ilmi öğretip, o kadar zengin olmuştu ki, yalnız hazinelerinin anahtarlarını kırk katır taşırdı. Birkaç kuruş zekât vermediği için, bütün malı ile birlikte, yer altına sokuldu.
Salebe, sahabe arasında çok zahid idi. Çok ibadet ederdi. Camiden çıkmazdı. Bir kerre sözünde durmadığı için, sahabilik şerefine kavuşamadı, imansız gitti. Peygamber Efendimize onun için dua etmemesi emrolundu.
Allahü teâlâ, nice kimselerden, bir günah sebebi ile, böyle intikam almıştır... O hâlde, her müminin günah işlemekten çok korkması lazımdır. Ufak bir günah işlediğinde tövbe, istiğfar etmesi, yalvarması lazımdır.
.
Doğru yoldan ayrılan fırkalar
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
03 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Müslümanlardan, doğru yoldan ayrılanlara, bidat sahibi denir.
Sual: Peygamber Efendimizden ve Onun dört halifesinden sonra ortaya çıkan, doğru yoldan ayrılan fırkalar hangileridir?
Cevap: Müslümanlardan, doğru yoldan ayrılanlara, bidat sahibi denir. Doğru yol, Muhammed aleyhisselamın ve Onun dört halifesinin yoludur. Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Gunye kitabında buyuruyor ki:
“Yetmişiki bidat yolunun esası, dokuz fırkadır ki; Harici, Şii, Mutezile, Mürcie, Müşebbihe, Cehmiyye, Dırariyye, Neccariyye ve Kilabiyyedir. Peygamber efendimizin ve Onun dört halifesinin zamanında bunların hiçbiri yoktu. Bunların meydana çıkması, ayrı ayrı yollara ayrılması, Eshâb-ı kiramın, Tâbiîn-i ızâmın ve Fükahâ-i sebanın ölümlerinden senelerce sonra idi.”
Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(Benden sonra Müslümanlar arasında çok ayrılık olacaktır. O zamanlarda yaşayanlar benim yoluma ve Hulefâ-i râşidînin yoluna yapışsın! Sonradan meydana çıkan, moda olan şeylerden kaçınsın! Çünkü, dinde yenilik, reform yapmak doğru yoldan çıkmaktır. Benden sonra, dinde yapılacak değişikliklerin hepsi dinsizliktir.)
Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, Peygamber Efendimizden ve Hulefâ-i râşidînden sonra, dinde meydana çıkarılan bu bozuk fırkalar, kıymetsizdir, bunlara güvenilmez. Allahü teâlâya çok şükür edelim ki, bizi, Cehennemden kurtulan Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkasından eyledi. Cehenneme gidecek olan yetmişiki bidat fırkasından etmedi. Onların bozuk itikatlarına kapılmaktan muhafaza buyurdu ve bazı kimseleri ilahlık derecesine çıkaranlardan eylemedi. "İnsan kendi hareketini kendi yaratıyor!" diyenlerden de eylemedi. Cennette Allahü teâlâyı görmeye inanmayanlardan da etmedi. Hâlbuki bu görmek, dünya ve ahıret nimetlerinin en büyüğüdür. Şu iki fırkadan da etmedi ki, insanların en iyisinin Eshâbına dil uzatarak, onları incitiyor. Bu din büyüklerini kötü sanıyor. Hâlbuki, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimde, Eshâb-ı kiramın birbirlerini her zaman sevdiklerini bildiriyor. Yine şükürler olsun ki, bizleri, Allahü teâlâya madde ve cisim diyen, Onu zamanlı, mekânlı bilenlerden, Yaratanı, mahluklarına benzetenlerden etmedi ve paraya, mevkiye, rutbeye, rahata kavuşmak, keyif sürmek için, dinlerini satan, ecdadının mukaddesatını ayaklar altına alan mürtedlerden, ahmaklardan da eylemedi.
.
İnsanların en iyisi ve en kötüsü...
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
04 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü insanların en kötüsüdür!"
Sual: İnsanların en iyileri ve bunların en kötüleri kimler olabilir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Dünyaya gönül kaptırmayan, mal, mevki, şöhret kazanmak sevdasında olmayan din âlimleri, âhıret adamlarıdır. Peygamberlerin vârisleri, vekilleridir. İnsanların en iyisi bunlardır. Kıyâmet günü, bunların mürekkebi, Allahü teâlâ için canını veren şehitlerin kanı ile tartılacak ve mürekkeb, daha ağır gelecektir.
(Âlimlerin uykusu ibadettir) hadis-i şerifinde medhedilen, bunlardır. Ahıretteki sonsuz nimetlerin güzelliğini anlayan, dünyanın çirkinliğini ve kötülüğünü gören, ahıretin ebedî, dünyanın ise fâni geçip tükenici olduğunu bilen onlardır. Bunun için kalıcı olmayan, çabuk değişen ve biten şeylere bakmayıp, bâki olana, hiç bozulmayan ve bitmeyen güzelliklere sarılmışlardır.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde;
(Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü insanların en kötüsüdür) buyurmuştur.
Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, Ehl-i sünnet âlimi, insanların en iyisidir. Mezhepsizler de, insanların en kötüsüdür. Çünkü, birinciler, insanları Resulullaha uymaya, yani Cennete, ikinciler ise, insanları kendi sapık düşüncelerine uymaya, yani Cehenneme sürüklemektedirler.
Büyüklerden biri şeytanı boş oturuyor, insanları aldatmakla uğraşmıyor görüp, sebebini sorar. Şeytan cevap olarak;
“Zamanın din adamı geçinen, kötü âlimleri, insanları yoldan çıkarmakta, bana o kadar yardım ediyor ki, bu işi yapmama lüzum kalmıyor” demiştir.
Doğrusu, zamanımızda İslamiyetin emirlerini yapmaktaki gevşeklikler ve insanların dinden yüz çevirmesi, hep din adamı perdesi altında söylenen sözlerden, yazılardan ve bu adamların bozuk niyetlerinden dolayıdır.
Hakiki din adamlarında üç sıfat bulunur: Akıl sahibi, ilim sahibi, din sahibi. Bu üç sıfatı da birlikte taşıyan din adamına Din âlimi denir. Bir sıfatı noksan olursa, onun sözüne güvenilmez. İlm sahibi olmak için, akıl ve nakil ilimlerinde mütehassıs olmak lazımdır.
Dünya ile ahiret birbirinin zıddıdır. Birini sevindirirsen öteki incinir. Dünyaya kıymet veren, ahireti gücendirir. Dünyayı beğenmeyen de, ahirete kıymet vermiş olur. Her ikisine birden kıymet vermek veya her ikisini aşağılamak olamaz.”
.
Nimetler herkese gelmektedir
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
05 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Bir millet, kendi işlerini bozmazsa, Allahü teâlâ da, onlara olan nimetlerini değiştirmez!"
Sual: Allahü teâlâ yeme içme dâhil bütün nimetleri, inansın inanmasın bütün kullarına aynı şekilde mi göndermektedir?
Cevap: Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyor. Muhtaç oldukları şeyleri yaratıp, herkese gönderiyor. Ebedî, sonsuz saadete kavuşturan yolu gösteriyor. Nefislerine, kötü arkadaşlara, zararlı kitaplara ve yabancı radyolara aldanarak, bu saadet yolundan ayrılanlardan, küfür ve dalalet yoluna sapanlardan, pişman olup, af dileyenleri hidayete kavuşturuyor. Bunları ebedî, sonsuz felaketten kurtarıyor. Azgın, zalim olanlara bu nimetini ihsan etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri küfür yolunda bırakıyor. Ahirette, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden, dilediğini, ihsan ederek affedecek, Cennete kavuşturacaktır. Her canlıyı yaratan, her varı, her an varlıkta durduran, hepsini, korku ve dehşetten koruyan, yalnız Odur.
Allahü teâlâ nimetlerini, ihsanlarını, dostlarına ve düşmanlarına saçıyor. Kimseden bir şey esirgemiyor. Bütün nimetlerinin en üstünü, en kıymetlisi olarak da, doğru yolu, saadet ve kurtuluş yolunu gösteriyor. Yoldan sapmamak ve Cennete girmek için teşvik buyuruyor. Cennetteki sonsuz nimetlere, bitmez, tükenmez zevklere ve kendi rızasına, sevgisine kavuşabilmemiz için, sevgili Peygamberine uymamızı emrediyor.
Allahü teâlâ, Peygamberlerle, insanlara, sonsuz kurtuluş yolunu göstermiş ve sonsuz azabtan kurtarmıştır. Eğer Peygamberler olmasaydı, kimsenin, Allahü teâlâdan haberi olmazdı. Kimse Ona yol bulamazdı.
Allahü teâlânın nimetleri güneş gibi meydandadır. Başkalarından gelen iyilikler, yine Ondan gelmektedir. Başkalarını vasıta kılan, onlara iyilik yapmak isteğini veren, onlara iyilik yapabilecek gücü, kuvveti veren, yine Odur. Bunun için, her yerden, herkesden gelen nimetleri gönderen hep Odur. Ondan başkasından iyilik, ihsan beklemek, emanetciden, emanet olarak bir şey istemeye ve fakirden sadaka istemeye benzer. Ra'd sûresinin onikinci âyet-i kerimesinde meâlen;
(Bir millet, kendi işlerini bozmazsa, Allahü teâlâ da, onlara olan nimetlerini değiştirmez!) buyuruldu.
Hadis-i şerifte de;
(Nimetlerini size bol bol gönderen Allahü teâlâyı seviniz. Allahü teâlâyı sevdiğiniz için, beni de seviniz. Beni sevdiğiniz için, Ehl-i beytimi seviniz!) buyuruldu.
.
Her şey, hesaplı ve nizamlıdır
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
06 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fizikte, kimyada, astronomide ve biyolojide keşfedilebilen kanunlardaki, bağlantılardaki nizam, akıllara hayret vermektedir!
Sual: Yaratılan her şey, gökler ve orada olanlar dâhil hep bir hesap, nizam üzerine mi yaratılmıştır?
Cevap: Bütün bu âlemlerin, gezegenlerin, yıldızların şaşılacak bir nizam, bir hesap içinde olduklarını görüyoruz. Fen, her sene bunların yenilerini bulmaktadır. Bu nizamı yaratanın, Hay diri, Âlim bilici, Kâdir gücü yetici, Mürîd dileyici, Semî işitici, Basîr görücü, Mütekellim söyleyici ve Hâlık yaratıcı olması lazımdır. Çünkü, ölmek ve cahil olmak, gücü yetmemek, zorla yapmak, sağırlık, körlük ve söyleyememek, hep birer kusurdur, utanılacak şeylerdir. Bu kainâtı, bu âlemi, bu nizam, bu hesap üzere yaratanda ve yok olmaktan koruyanda, böyle kusurlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.
Atomdan yıldızlara kadar her varlık birer hesapla, kanunla yaratılmıştır. Fizikte, kimyada, astronomide ve biyolojide keşfedilebilen kanunlardaki, bağlantılardaki nizam, akıllara hayret vermektedir. Darwin bile;
“Gözün yapısındaki nizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor” demek zorunda kalmıştır. Hava, yüzde 78 azot, yüde 21 oksijen ve yüzde 1 soy gazlar karışımıdır. Bileşik değil, karışımdır. Oksijen yüzde 21'den çok olsaydı, ciğerlerimizi yakardı, yüzde 21'den az olsaydı, kandaki gıda maddelerini yakamazdı. İnsanlar ve hayvanlar, yaşayamazdı. Bu yüzde 21 miktarı, her yerde ve yağmurda değişmiyor. Bu ise büyük nimettir ve Allahü teâlânın varlığını, kudretini ve merhametini göstermiyor mu? Bu harika yanında, gözün yapısı hiç kalmaktadır. Fen bilgilerinde okutulan bütün kanunları, ince hesapları, formülleri yaratan, hiç noksan sıfatlı olur mu?
Bundan başka, adı geçen kemal sıfatlarını, mahluklarında da görüyoruz. Bunları, mahluklarında yaratmıştır. Bu sıfatlar, kendisinde bulunmasaydı, mahluklarda nasıl yaratabilirdi? Kendisinde bulunmasaydı, mahlukları Ondan daha üstün olurlardı.
Âlemleri yaratanda, bütün kemal, üstün sıfatların bulunması ve noksan sıfatlardan hiçbirinin bulunmaması lazımdır. Çünkü noksan, kusurlu olan, yaratıcı olamaz.
Aklın gösterdiği bu delilleri bir yana bırakırsak, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler de, Allahü teâlânın kemâl sıfatları olduğunu açıkça bildirmektedir. Bunda şüphe etmek caiz değildir. Şüphe etmek küfre sebep olur
.
Din bilgilerini öğrenmek şarttır
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
07 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ben Müslümanım diyen kimsenin, farzları ve haramları öğrenmesi ve ehemmiyet vermesi lazımdır.
Sual: Her Müslümanın kendine lazım olan din bilgilerini öğrenmesi mahakkak şart mıdır?
Cevap: Ben Müslümanım diyen kimsenin, imanın ve İslamın şartlarını ve dört mezhebin söz birliği ile bildirdiği farzları ve haramları öğrenmesi ve ehemmiyet vermesi lazımdır. Bilmemesi özür değildir. Yani, bilip de inanmamak gibidir. Kadınların yüzlerinden ve ellerinden başka yerleri, dört mezhebde de avrettir. İcmâ ile olmayan, yani diğer üç mezhebden birine göre avret olmayan bir yerini, ehemmiyet vermeyerek açan kâfir olmaz ise de, kendi mezhebine göre, büyük günah olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, yani uyluğunu açmaları böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farzdır. Öğrenince hemen tövbe etmeli ve örtmelidir.
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, yapacağı her işin, İslamiyete uygun olup olmadığını bilmesi lazımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lazımdır. İş, İslamiyete uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz. Her gün hakiki tövbe etmesi lazımdır. Tövbe edilen günah ve küfür, muhakkak affolur. Tövbe etmezse, dünyada ve ahirette cezasını çeker. Bu cezalar, kitaplarda yazılıdır. Büyük günah işleyen Müslüman, günahı kadar Cehennemde kaldıktan sonra çıkarılacaktır. Allahü teâlâya inanmayan ve İslamiyetin yok olması için çalışanlar ise, Cehennemde sonsuz kalacaklardır.
Erkeklerin ve kadınların namazda ve her yerde örtmesi lazım olan yerlerine avret mahalli denir. Avret mahallini açmak ve başkasının avret mahalline bakmak haramdır. İslamiyette avret mahalli yoktur diyen, kâfir olur. İcmâ ile, yani dört mezhebde de avret olan bir yerini açmaya ve başkalarının böyle avret mahalline bakmaya helal diyenin imanı gider. Kadınların avret yerini açmaları ve erkekler yanında şarkı söylemeleri ve mevlid okumaları böyledir. Erkeklerin diz ile kasıkları arası, Hanbeli mezhebinde avret değildir.
Yalan söylemek, dedikodu, gıybet, iftira, hırsızlık, hile, hıyanet, kalp kırmak, fitne çıkarmak, başkasının malını izinsiz kullanmak da günahtır. Bunları kâfirlere karşı da, kâfir memleketlerinde de yapmak haramdır. Cahillerin bilemeyeceği kadar meşhur ve zaruri olmayan şeyleri cahillerin bilmemesi küfür olmaz, günah olur.
.
Dinin temel direği, fıkıhtır
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
08 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tefsir, hadis ve kelam ilimlerinden sonra, en şerefli ilim fıkıh ilmidir.
Sual: Dinimizi doğru öğrenebilmek için, İslami ilimler içinde, bir Müslüman için en kıymetli ve en lüzumlu ilim hangisidir?
Cevap: Tefsir, hadis ve kelam ilimlerinden sonra, en şerefli ilim fıkıh ilmidir. Fıkıh bilgisi okumak, geceleri nafile namaz kılmaktan daha sevaptır. Âlimlerden okumak da, yalnız okumaktan daha sevaptır. Fıkıh ilminin şerefini bildiren hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakih yapar.)
(Bir kimse fakih olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.)
(Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakih olan kimsedir.) İmâm-ı a'zam Ebû Hanife hazretlerinin üstünlüğünü göstermeye, yalnız bu hadis-i şerif yetişir.
(Şeytana karşı bir fakih, bin âbidden, [çok ibadet yapandan] daha kuvvetlidir.)
(Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.)
(İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.)
İmam-ı Mâlik hazretleri buyuruyor ki:
“Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bidat sahibi yani sapık olur. Her ikisini edinen, hakikate varır.”
Sual: Hasta ve yaşlı bir kimse, namazda rüku ve secdeye giderken bir yere dayanarak gidebilir ve bir yere dayanarak kalkabilir mi?
Cevap: Hasta ve ihtiyar, yaşlı olan bir kimse, secde için eğilemezse ve başını secdeden kaldıramazsa, sandalyeye veya bir şeye dayanarak secdeden başını kaldırır veya eğilir. Yahut bunları yapmak için, bir kimse buna yardım eder.
Sual: Bazı kimseler, başkaları görmesin diyerek ibadetlerini gizlemekte ve insanlara göstermekten utanmaktadır. Böyle yapmak ve utanmak, dinen uygun mudur?
Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten hayâ etmek caiz değildir. Hayâ, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten ve emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmaktan din kitabı, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur’ân-ı kerim ve mevlid okumaktan hayâ etmek caiz değildir. (Hayâ imandandır) hadis-i şerifindeki hayâ, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan hayâ etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.
.
Abdest uzuvları yaralı olan
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
09 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dört abdest uzvundan ikisi sağlam olan, abdest alıp, yaralı kısımları veya uzuvları mesh eder.
Sual: Abdest uzuvlarından bir kısmı yaralı olup bu kısımların yıkanması mümkün olmazsa, böyle bir kimse, su ile nasıl abdest alır veya ne yapmalıdır?
Cevap: Yaralı kısımlar ıslatmadan yıkanamazsa, teyemmüm eder. Abdest uzuvlarından hepsinin yarıdan çoğu veya dört abdest uzvundan ikisi sağlam ise, abdest alıp, yaralı kısımları veya uzuvları mesh eder. Mesh zarar verirse, sargı üzerine mesh eder. Abdest uzuvlarından hepsinin yarıdan çoğu veya abdest uzuvlarının üçü veya dördü de yaralı ise, teyemmüm eder. Teyemmüm zarar verirse, namazı kazaya bırakır. Müsavi, eşit miktarda iseler, teyemmüm etmemelidir. Teyemmüm eden kimsenin, bazı yerleri yıkaması caiz değildir. Başında ağrı olup mesh edemeyen, abdest için yıkanamayan da, gusül için teyemmüm edebilir denildi ise de, her ikisinin de sakıt olacağını bildiren fetva dahâ evvel verilmiş olduğundan, bu sözle amel olunmaz.
Sual: Eşek ve katırın artığı olan suyu, bir kimse abdest ve gusülde kullanabilir mi?
Cevap: Eşek ve katır artığı temizdir. Fakat, temizleyici olup olmadığı şüphelidir. Yaban eşeğini yemek caizdir ve artığı temizdir.
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imamın rükudan kalkarken söylediğini, cemaat de söyler mi veya ne yapar?
Cevap: Rükudan kalkarken "Semi'allahü limen hamideh" demek, imama ve yalnız kılana sünnettir. Cemaatle kılarken, cemaat bunu söylemez, "Rabbena lekel-hamd" der.
Sual: Bir kadından süt emen çocuk, süt emdiği kadının, kardeşleri ile de evlenemez mi?
Cevap: Çocuğun, süt anası, süt babası, bunların anaları, babaları, kardeşleri, çocukları ve her kuşaktan torunları ile evlenmesi, ebedî olarak haramdır. Bunlarla nesep, soy ile akraba olsaydı, yine evlenemezdi.
Sual: Namaz kılmaya başlamadan önce, ne şekilde niyet etmek gerekir?
Cevap: Namaza niyet etmek demek, namazın ismini, vaktini, kıbleyi, cemaatle kılıyorsa imama uymayı irade etmek, kalbinden geçirip, o namazı kılmayı tercih etmek demektir. Yalnız ilim, yani ne yapacağını bilmek niyet olmaz. Şafii mezhebinde, namazın rükünlerini de hatırlamak lazımdır.
Sual: Namaza başladıktan sonra, niyet etmedeğini hatırlayan bir kimse, namazın içinde niyet etse, bu namaz kabul olur mu?
Cevap: İftitah tekbirinden sonra edilen niyet, sahih olmaz ve o namaz, kabul olmaz.
.
Gusül, tıbben de gerekli bir temizliktir!
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
10 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Su zerreleri, olumsuz elektrik gerilimini alarak, vücudu topraklıyor ve yeniden normale döndürüyor.
Sual: Gusül gerektiren durumlardan sonra, dinen olduğu gibi, tıbben de vücudun mutlaka her yerinin yıkanması gerekir mi?
Cevap: Vücudumuzun normalde bir statik elektrik dengesi vardır. Vücud sağlığı bu elektriksel denge ile yakından alakalıdır. Bu denge, psikolojik gerilimler, iklim şartları, giyim eşyaları, yaşama ve iş yerleri ve bu arada guslü gerektiren hâllerle bozulur. Bu elektriksel yük, öfke hâlinde normalin dört katına, guslü gerektiren hâllerde 12 katına çıkmaktadır. Günümüzde enfraruj (kızılötesi) ışınlarla dış derinin özel fotoğrafları çekilmiş, bu fotoğraflarda gusül gerektiren hâllerden sonra, vücudun bütün yüzeyinin fazla statik elektrik tabakasıyla örtüldüğü tesbit edilmiştir. Bu tabaka, derinin oksijen alışverişine engel olduğu gibi, cildin renginin bozulmasına ve çabuk kırışmasına sebep olur. Bu durumdan kurtulmak için vücudun iğne ucu kadar yeri dahi kalmayacak şekilde tamamen yıkanması gerekir. Böylece su zerreleri, olumsuz elektrik gerilimini alarak, vücudu topraklıyor ve yeniden normale döndürüyor. Bu açıdan gusül, tıbbi yönden de mutlaka yapılması gereken bir temizliktir.
Sual: Farz, vacib ve sünnet namazlarının niyetleri aynı mıdır, farklı olan var mıdır?
Cevap: Farzlarda ve vaciplerde niyet ederken, hangi farz ve hangi vacib olduğunu bilmek lazımdır. Mesela; “Bugünkü öğleyi kılmaya” diye, farzın ismini bilmek veya; “Vaktin farzı” demek lazımdır. Bayram, vitir ve nezir, adak namazlarını kılarken, bunların vacib olduklarını ve isimlerini düşünmek lazımdır. Rekat sayısını niyet lazım değildir. Sünnet kılarken, namaza niyet etmek kâfidir.
Sual: Cenaze namazı kılmak için nasıl niyet edilir?
Cevap: Cenaze namazına; “Allahü teâlâ için namaza, meyyit için duaya” diye niyet edilir.
Sual: Cuma ve bayram namazları için gusül almak gerekir mi?
Cevap: Cuma, fıtır, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı namazları için ve Arefe günü, Arafat Meydanı'nda gusül abdesti almak sünnet-i zevaiddir.
Sual: Başın için, evladın için diyerek yemin etmek veya böyle yemin edilmesini teklif etmek, dinen uygun mudur?
Cevap: Allahü teâlânın isminden başka, yer, gök ve başın, evladın için diyerek, yemin etmek, çeşitli hadis-i şeriflerle menedildiğinden, dinen caiz değildir.
.
Şehvet ve gadap terbiye edilir
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
11 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“İslamiyet, şehvetin ve gadabın yok edilmesini değil, her ikisine hâkim olup, dine uygun kullanılmalarını emretmektedir."
Sual: Dinimiz, insandaki şehvetin, öfkenin ve benzerlerinin yok edilmesini mi yoksa terbiye edilmesini mi emretmektedir?
Cevap: Bu konu hakkında Ahmed bin Yahyâ Münîrî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“İslamiyet, şehvetin ve gadabın yok edilmesini değil, her ikisine hâkim olup, dine uygun kullanılmalarını emretmektedir. Süvarinin atını ve avcının köpeğini yok etmeleri değil, bunları terbiye ederek, kendilerinden faydalanmaları lazım olduğu gibidir. Yani, şehvet ve gadab, avcının köpeği ve süvarinin atı gibidirler. Bu ikisi olmadıkça, âhiret nimetleri avlanamaz. Fakat, bunlardan faydalanabilmek için, terbiye ederek, dine uygun kullanılmaları lazımdır. Terbiye edilmezler, azgın olup, dinin sınırlarını aşarlarsa, insanı felakete sürüklerler. Riyâzet yapmak, bu iki sıfatı yok etmek için değil, terbiye edip dine uymalarını sağlamak içindir. Bunu sağlamak da, herkes için mümkündür.”
Medeniyet de, atom gücü kullanmak ve jet gibi şeyler yapmak değildir. Medeniyet, bunları insanlara hizmet için kullanmaktır. Bu da, İslamiyet'e uymakla ele geçer.
Sual: İnsan, nefsinden kaynaklanan kötü şeylere karşı, nasıl bir yol izleyebilir?
Cevap: İnsanın, kötü bir şey yapınca, arkasından riyâzet çekmeyi, nefse güç gelen şey yapmayı âdet edinmesi, faydalı bir ilaçtır. Mesela, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye yemin etmelidir. Nefis, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlakın zararlarını okumak, işitmek de, faydalı bir ilaçtır. Bu zararları bildiren hadis-i şerifler çoktur. Bunlardan birinde buyuruluyor ki:
(Allah katında kötü huydan büyük günah yoktur.) Çünkü, bunun günah olduğunu bilmez, tövbe etmez, işledikçe, günahı kat kat artar.
Sual: Namazda ilk rekatte okuduğu bir sureyi veya uzun bir âyeti unutarak ikinci rekatte de tekrar okuyan bir kimsenin namazı kabul olur mu?
Cevap: Bir kimsenin, namazda ikinci rekatte, birinci rekatte okuduğu âyeti tekrar okuması, tenzihen mekruhtur. Eğer ilk rekatte okuduğu sureden veya ayetten önceki bir âyeti, bir sureyi okur ise tahrimen mekruh olur. Unutarak okursa, mekruh olmazlar. İkinci rekatte birinciden üç âyet uzun okumak da mekruhtur.
.
Bir yere girmek için izin istemek vaciptir
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
12 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ana baba, çocuğunun, çocuk, bunların odasına gireceği zaman da izin istemelidir.
Sual: Birinin evine, bahçesine, odasına girerken izin istemek şart mıdır? Anne, baba çocukların, çocuklar anne, babanın odasına girerken de izin gerekir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
“Birinin evine, odasına, bahçesine girileceği zaman izin istemek vaciptir. Kapıya vurarak, zili çalarak veya seslenerek, mesela selam vererek izin istemeden içeri girmemelidir. Ana baba, çocuğunun, çocuk, bunların odasına gireceği zaman da izin istemelidir. İzin üç defa istenir. Birincisinde izin verilmezse, bir dakika kadar sonra, ikinci defa istemeli, yine verilmezse, üçüncü defa istemelidir. Yine izin verilmezse, dört rekat namaz kılacak kadar beklemiş ise, içeri girmemeli, gitmelidir. Kapı aralanırsa, aradığı kimseyi sormadan önce, kendini tanıtmalıdır. Telefon edince de, önce kendini tanıtmalıdır. İçeri girmeye rızası olduğu bilinen kimsenin yanına izin almadan girilebilir.”
Sual: Namaz kılamayacak kadar hasta ve yaşlı olan bir kimse, kılamadığı namazlar yerine fidye verebilir mi?
Cevap: Namaz, İbadet-i bedeniyye olduğundan, başkası yerine kılınamaz. Herkesin kendi kılması lazımdır. Ağır hasta ve çok ihtiyar, yaşlı kimse, kılamadığı namaz yerine fakire fidye, para veremez. Hâlbuki, oruç tutamayacak kadar hasta ve yaşlı kimse, tutamadığı oruçların yerine fidye vermesi lazımdır.
Sual: Abdestte ve gusülde yıkanacak yerlerde yara varsa ve su değdirmek de mümkün olmazsa ne yapmalıdır?
Cevap: Merâk-ıl-felâhın Tahtâvî hâşiyesinde bu konuda deniyor ki:
“Abdest ve gusülde, yıkanacak yerlerin yarıdan fazlası yara ise, teyemmüm eder. Yarısı yara ise, sağlam yerleri yıkar. Yaraları mesh eder, yaraya mesh zarar verirse, sargı üzerine mesh eder. Bu da zarar verirse, hiç mesh etmez.”
Sual: Bir kimsenin elleri ve ayakları kesilmiş veya yoksa, bu kimse nasıl abdest alması gerekir?
Cevap: Bu konuda Merâk-ıl-felâhın Tahtâvî hâşiyesinde deniyor ki:
“İki elinin ve iki ayağının yıkaması farz olan yerleri kesik olanın yüzü de yara ise, teyemmüm edemeyeceğinden abdestsiz kılar ve iade etmez. Yüzü sağlam ise, yüzünü yıkatır. Yardımcısı yoksa, sadece yüzünü toprağa sürer.”
Sual: Kur’ân-ı kerimi ve ekmeği öpmenin mahzuru var mıdır?
Cevap: Kur’ân-ı kerimi, ekmeği öpmek caizdir.
.
Kıyametin kopma zamanı!..
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
13 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Kıyamet, dünyadaki iyi insanlar kalmayıp, her yeri kötülük kapladığı zaman kopar!"
Sual: Kıyamet kopacağı zaman yeryüzünde imanlı kimse kalmayacak deniyor, doğru mudur bu?
Cevap: İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“İslam dini, garip olmaya, zayıflamaya başladı. Müslümanlar, kimsesiz kaldı. Bundan sonra da, daha garib olur gider. O dereceye gelir ki, yeryüzünde Allah diyen kimse kalmaz. Hadis-i şerifte; (İslamiyet garip, kimsesiz olarak başladı. Son zamanlarda, başladığı gibi, garib olarak geri döner. Garib olan Müslümanlara müjdeler olsun!) buyuruldu. Kıyamet, dünyadaki iyi insanlar kalmayıp, her yeri kötülük kapladığı zaman kopar, buyuruldu.”
Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(Bir zaman gelecek ki, ümmetimde Müslümanlığın yalnız adı kalacak. Mümin olanlar, yalnız birkaç İslam âdetini yapacak. İmanları kalmayacak. Kur’ân-ı kerim yalnız, okunacak. Emirlerinden, yasaklarından haberleri bile olmayacak. Düşünceleri yalnız yiyip içmek olacak. Allahü teâlâyı unutacaklar. Yalnız paraya tapınacaklar. Kadınlara köle olacaklar. Az kazanmak ile kanaat etmeyecekler. Çok kazanınca doymayacaklar.)
Abdülvehhâb-ı Şa'rânî rahmetullahi aleyh, Tezkire-i Kurtubî muhtasarında diyor ki:
“İbni Mâcenin bildirdiği hadis-i şerifte; (Bir zaman gelecek. Elbisenin rengi, zineti solduğu gibi, yeryüzünde İslamiyet de solup kalkacak. Öyle olacak ki, namaz, oruç, hac, sadaka unutulacak. Kur’ân-ı kerimden yeryüzünde bir âyet kalmayacak) buyuruldu. İmâm-ı Kurtubî buyuruyor ki:
“İslamın unutulması, İsâ aleyhisselâm gökten inip, öldükten sonra olacaktır. Daha önce, Müslümanlar garip olacak. Kur’ân-ı kerime uyulmayacak ise de, büsbütün unutulmayacaktır.”
Ma'rifetnâmede deniyor ki:
“Kıyamet alametleri çoktur. Camiler çok, cemaat az olacak. Binalar yüksek, elbiseler ince, kadınlar emîr olacak. Erkekler kadınlaşacak.”
Sual: Dinde bidat olanlar, sadece Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkanlar mıdır?
Cevap: Bidat demek, Peygamber Efendimizin ve Onun dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp, dinde, sonradan meydana çıkarılan, uydurulan inanışlara, sözlere, işlere ve âdetlere denir. Bunların hepsini din diye, ibadet diye uydurmak veya dinin ehemmiyet verdiği şeyleri dinden ayrıdır, din buna karışmaz demek bidattir. Bidatlerin bazıları küfür, bazıları da büyük günahtır.
.
Mirâc, ruh ve beden iledir
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
14 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Resulullah Efendimizin fiilî mucizeleri çoktur. Bu mucizelerden birisi de, Mirâc mucizesidir.
Sual: Peygamber efendimizin mi’râcını, sadece ruhen veya rüyada oldu diyenler oluyor. Böylelerine nasıl cevap vermelidir?
Cevap: Resulullah Efendimizin fiilî mucizeleri çoktur. Bu mucizelerden birisi de, Mirâc mucizesidir. Mirâc, hem ruh, hem de beden ile olmuştur. İsrâ suresinin ilk âyet-i kerimesinde meâlen;
(Kulumu gece Mescid-i harâmdan Mescid-i Aksâya götürdüm) buyurulmaktadır. Kul, insana denir. Ruha veya insanın bir hâline kul denmez.
Filistin, Arabistan'a, başka memleketlerden daha yakın olduğu için, (En yakın yer) buyuruldu. Mescid-i Aksâ o zaman yeryüzünde bulunan mescitler arasında, Mekke'ye en uzak olanı idi. Bunun için, (En uzak mescid) buyuruldu. En yakın yerde en uzak mescid niçin bulunamazmış ki?
Namaz, önceden Mescid-i Aksâya karşı kılınırdı. Kudüs'te mescid olmasaydı, oraya karşı namaz kılmak emrolunur mu ve Resulullah Efendimiz, Kudüs'te Mescid-i Aksâda namaz kıldım der mi idi? Mirâca inanmayanlar, Resûlullah Efendimizin bedeni ile Kudüs'e ve göklere götürüldüğünü kavrayamadığı için inanamıyorlar. Eğer Mirâc, rüyada olsaydı, müşrikler, buna bir şey demezlerdi. Resulullah Efendimiz; (Beden ile gittim) buyurduğu için inanmadılar. Medâric-ün-nübüvve kitabında deniyor ki:
“Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselama olan ihsanlarından biri de, Onu Mirâca çıkarmasıdır. Resulullahın Mekke'den Mescid-i Aksâya götürüldüğü, Kur’ân-ı kerimde açıkça bildiriliyor. Buna inanmıyan kâfir olur. Mescid-i Aksâdan göğe çıkarıldığını meşhur hadisler haber veriyor. Buna inanmayan, bidat ehli olur. Mirâcın uyanık iken ve cesed ile olduğunu, Eshab-ı kiramın, Tabiinin, hadis âlimlerinin, fıkıh âlimlerinin ve kelâm âlimlerinin çoğunluğu haber vermişlerdir. Müşrikler, Mirâca inanmadıkları ve imtihan ederek Mescid-i Aksâdan bilgi istedikleri için, İsrâ suresinde, Mescid-i Aksâya kadar götürüldüğü açıkça bildirildi. Bu surede meâlen;
(Âyetlerimi göstermek için götürdüm) buyurulması, göklere çıkarıldığını gösteriyor. Bu sûrenin 60. âyetinde meâlen;
(Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlara fitne yaptık) buyurulmaktadır.
Tefsir âlimlerinin çoğu, buradaki rüya kelimesinin uyanıkken gece görmek için kullanıldığını bildirmişlerdir. Mirâc hadis-i şerifi, Buhârî ve Müslimde uzun yazılıdır.”
.
Mirâc, akıl değil, iman işidir!
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
15 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İmanı olanların, Mirâc mucizesine inanması lazımdır. Mirâcı kabul etmek, aklın bittiği ve imanın başladığı yerdir.
Sual: "Mirac hadisesini aklımız almıyor" diyenlere, ne demeli, nasıl cevap vermelidir?
Cevap: Peygamberlik makamı aklın ve düşüncenin dışındadır, üstündedir. Aklın eremeyeceği, anlayamayacağı çok şeyler vardır ki, bunlar Peygamberlik makamında anlaşılır. Her şey akıl ile anlaşılabilseydi, Peygamberler gönderilmezdi. Mucize ve keramet de, akıl ile anlaşılamaz, izah edilemez. Bunların hepsi, Allahü teâlânın sonsuz kudreti ile olmaktadır. Mirâc da, âdet olan işlerin aksinedir. Mucizelerin hepsi de böyledir. Bu sebeple imanı olanların, Mirâc mucizesine inanması lazımdır. Hazret-i Ebu Bekir, Allahü teâlânın sonsuz kudretini ve Peygamber Efendimizin de, Onun Peygamberi olduğunu iyi anladığı için, Mi'râcı, herkes inkâr ederken veya tereddüt geçirirken o, hemen ve tereddüt etmeden tasdik etti ve "Sıddîklık" makamına yükseldi. Çünkü Mirâcı kabul etmek, inanmak, aklın bittiği ve imanın başladığı yerdir.
Resulullah Efendimiz, Mekke-i mükerremeden Sidre-tül-müntehâya kadar, Cebrail aleyhisselam ile birlikte gitti ve Sidrede şaşılacak çok şeyler gördü. Cennetteki nimetleri, Cehennemdeki azapları gördü. Hadis-i şerifte;
(Mirâc gecesi göğe götürülürken insanlar gördüm. Ateşten makaslarla dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim olduklarını Cebrail'e sordum. 'Ümmetinin hatiplerinden, vaizlerinden, kendilerinin yapmadıklarını yapınız diyenlerdir' dedi) buyuruldu.
Resulullah Efendimiz, cenâb-ı Hakkın cemalini görmek arzusundan ve zevkinden, Cennetteki nimetlerin hiçbirine bakmadı. Sidreden ileriye, yalnız olarak, nurlar arasında ilerledi. Zamansız ve mekânsız olarak, ahirette Allahü teâlânın görüleceği gibi, anlaşılamayan ve anlatılamayan bir hâlde, Allahü teâlâyı gördü.
Peygamber Efendimize Mirâc gecesi, Cennette nasip olan rü’yet şerefi dünyaya indikten sonra, dünyanın hâline uygun olarak, kendisine yalnız namazda müyesser olmuştur. Peygamber Efendimiz;
(Namazda, kul ile Allahü teâlâ arasındaki perdeler kalkar) buyurmuştur.
Bütün bu haberlerin bir kısmı âyet-i kerimelerle, bir kısmı da hadis-i şeriflerle haber verilmiştir. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği bu haberleri kabul etmeyen, Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. Âyet-i kerimeye veya hadis-i şeriflere inanmayan ise, kâfir olur.
.
Canlı hayvanın etini satmak!
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
17 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Canlı hayvanın etini tartı ile satmak ve koyunun üstündeki yünü ve canlı koyunun derisini satmak batıldır.
Sual: Canlı hayvanın, daha kesmeden etini satmanın veya satın almanın, ayrıca koyunların üzerindeki yünü, kırkılmadan önce satın almak veya satmak, dinen uygun mudur?
Cevap: Canlı hayvanın etini tartı ile satmak ve koyunun üstündeki yünü ve canlı koyunun derisini satmak batıldır. İmâm-ı Ebû Yusuf hazretleri, koyun üstündeki yünü satmak ve ağaçtaki dut yaprağını satmak caizdir buyurmuştur. Canlı hayvan etini tartı ile satmak veya satın almak isteyen kimse, pazarlık yerinde bile, hayvanı tartıp etini kilo üzerinden, kendi kendine hesap edip çıkardığı fiyata göre, canlı hayvanı toptan pazarlık etmelidir.
Sual: Ağaçta bulunan toplanmamış meyveyi ve tarladan toplanmamış mahsulü satmak veya satın almak uygun olur mu?
Cevap: Ağacın vereceği meyveyi veya tarlanın vereceği mahsulü, oluncaya kadar yerinden ayırmamak şartı ile, olmadan satın almak fasittir.
Sual: Bir arsa, bir bahçe satıldığı zaman, içinde bulunan ağaçlar veya bina da satılmış olur mu?
Cevap: Bir arsa satılınca, içindeki binalar, anahtarlar da satılmış olur. Bir bahçe satılınca, içindeki ağaçlar da satılmış olur. Tarla satılınca, içindeki ekini, ağaç satılınca meyvesi, ev satılınca eşyası satılmış olmaz. Bayi, satıcı, ekini ve meyveyi, eşyayı toplayıp tahliye etmeye mecbur olur. Ekini ile, meyvesi ile derse, böylece satılmış olur. Bir ağacın tam belirmiş meyvesini yiyecek hâlde olmasa bile satmak caizdir. Müşteri hemen toplar. Ağaçta kalmasını isterse, bey, alışveriş fasit olur. Müşteri istemez, fakat bayi, satıcı izin verirse, iyi olur.
Sual: Birinin bahçesine arılar gelip bal yapsa, bu bal, bahçe sahibinin mi olur?
Cevap: Bir bahçede kuş yavrulasa veya yumurtlasa veya sahipsiz hayvan girse, bunlar alanın olup, bahçe sahibinin olmaz. Bahçe sahibi görüp, kapıyı kapatırsa onun olur. Bir yerde şeker veya para atılsa, kimin üstüne düşerse onun olur. Bir bahçeye arılar gelip bal yapsa veya ağaç çıksa veya sular kum getirip yığsa, bahçe sahibinin olur.
Sual: Satılan mal karşılığında, sahte para verilmiş ise, satıcının ne yapması gerekir?
Cevap: Bir kimse sattığı malın semeni, karşılığı olarak bilmeyerek sahte para aldıysa ve o kişi de yanında ise, geri verip iyisini alır. Sahte parayı kullandı ise, iyisini isteyemez.
.
Büyüden kurtulmak için
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
18 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Hacetlere kavuşmak için, iki rekat namaz kılıp, sevabını Silsile-i aliyyenin ruhlarına hediye etmeli..."
Sual: Kendisine büyü yapılmış olan bir kimse, bu büyüden kurtulmak için neler okuyabilir veya neler yapabilir?
Cevap: Bu konu hakkında Fevâid-i Osmâniyye kitabında buyuruluyor ki:
“Sihir ve cadı, yani büyü afetlerinden kurtulmak için, üç kerre Salevât-ı şerife okumalı, sonra yedi Fâtiha, yedi Âyet-el-kürsî, yedi Kâfirûn suresi, yedi ihlâs-ı şerif, yedi Felak ve yedi Nâs sureleri okuyup kendi üzerine veya hasta üzerine üflemelidir. Bunları tekrar okuyup, büyülenmiş olanın odasına, yatağına, evin her yerine, bahçesine üflemelidir. İnşaallahü teâlâ, büyüden halas olur, kurtulur. Buna karşılık ücret almamalıdır. Bütün hastalıklar için de iyidir.”
Büyü yapılmış olan kimse, Mevâhib-i ledünniyyede bildirilen âyet-i kerimeleri, duaları ve Teshîl-ül-menâfi kitabı sonundaki Âyât-i hırzı sabah namazı ve ikindi namazlarından sonra, yedi gün birer kerre okur ve boynuna asarsa, şifa bulur.
Bir miktar suya, Âyet-el-kürsî, İhlâs ve Mu'avvizeteyn okumalı. Büyülenmiş kimse bundan üç yudum içmeli, kalan ile gusül abdesti almalıdır, şifa bulur. İbni Âbidînde, ve Mevâhib-i ledünniyyede deniyor ki:
“Sidr ağacının yeşil yaprağından yedi adedi iki taş arasında ezilip su ile karıştırılır. Üzerine Âyet-el-kürsi, İhlâs ve Kul-e'ûzüler okunur. Üç yudum içip, gusül edilir.” Sidr, Lotus denilen yabani kiraz, kâzib abanoz ağacıdır. Mekâtîb-i şerîfede deniyor ki:
“Hacetlere kavuşmak için, iki rekat namaz kılıp, sevabını Silsile-i aliyyenin ruhlarına hediye etmeli, bunların hürmeti için diyerek dua etmelidir.”
Sual: Namazda secdeye gidince, yalnız alnı koymak yeterli midir, burnu da yere koymak gerekir mi ve parmaklar bitişik mi yoksa açık mı olmalıdır?
Cevap: Secdede el parmakları, birbirine bitişik, kıbleye karşı, kulaklar hizasında, baş iki el arasında olmalıdır. Alnı temiz yere, yani taş, toprak, tahta, yaygı üzerine koymak farz olup, burnu da beraber koymak vacib denildi. Özürsüz yalnız burnu koymak caiz değildir. Yalnız alnı koymak da mekruhtur. Secdede en az üç kerre Sübhâne rabbiyel-a'lâ denir.
Sual: Köpeğin, kuşun ve diğer hayvanların satılmasında, satın alınmasında dinen bir mahzur var mıdır?
Cevap: Köpeği ve diğer işe yarayan hayvanları, kuşları satmak da ve satın almak da caizdir.
.
Öfkeyi yenmeli, affetmeli
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
19 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Ya Muâz! Takva üzere ol. Hep doğru söyle. Ahdine sadık ol. Emanete hıyanet etme. Yetimlere merhamet et. Kimseye kızma!.."
Sual: Görüştüğümüz, beraber çalıştığımız kimselere zaman zaman hatalarından dolayı kızıyoruz. Böyle durumlarda nasıl hareket etmemiz gerikir?
Cevap: Eshab-ı kiramdan Abdullah ibni Ömer hazretleri şöyle naklediyor:
“Bir kimse, Resulullah Efendimize gelerek; hizmetçimi kaç kerre affedeyim diye sordu. Resulullah Efendimiz cevap vermedi. O kimse tekrar sorunca; (Her gün, yetmiş kerre affet!) buyurdu.”
Eshâb-ı kiramdan Muâz bin Cebel hazretleri de şöyle naklediyor:
“Resulullah Efendimiz bir gün elimden tuttu. Birkaç adım yürüdükten sonra;
(Ya Muâz! Takva üzere ol. Hep doğru söyle. Ahdine sadık ol. Emanete hıyanet etme. Yetimlere merhamet et. Komşunun hakkını gözet. Kimseye kızma. Hep tatlı konuş. Her Müslümana selam ver. İmamın lazım olduğunu bil. Kur’ân-ı kerimin yolu olan fıkıh bilgilerini öğren ve bu bilgilerden ayrılma. Her işinde ahireti düşün. Hesap gününe hazırlan. Dünyaya gönül bağlama. Hep güzel, faydalı işler yap! Hiçbir Müslümanı kötüleme. Yalancı şahitlik yapma. Doğru sözü kabul eyle. İmâm-ı âdile, isyan etme. Yeryüzünde fesat çıkarma. Her zaman Allahı zikret, hatırla. Gizli günahlara gizli tövbe et. Aşikâr, açıkça işlenen günahlara aşikâr, açıkça tövbe et!) buyurdu.”
Sual: İslam âlimlerinin kitaplarında bildirilen nasihatlerin kaynağı, hep âyet-i kerime ve hadis-i şerifler midir?
Cevap: İmâm-ı Gazâlî hazretleri, kendisinden nasihat isteyen bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, sana uzun ömürler verip, ömrünü ibadetle ve Onun gösterdiği yolda gitmekle geçirmek nasib eylesin! Bütün nasihatlar Peygamber Efendimizden alınmıştır. Ondan gelmeyen nasihatler fayda vermez. Peygamber Efendimizin dünyaya yayılan nasihatlarinden biri şudur:
(Allahü teâlânın, bir kuluna rahmet etmeyeceğine, ona gadab ve azab edeceğine alamet, dünyaya ve âhırete faydası olmayan şeylerle meşgul olması, zamanlarını lüzumsuz şeylerle öldürmesidir. Bir kimsenin ömründen bir saati, Allahü teâlânın beğenmediği bir şeyde geçerse, ne kadar çok pişman olsa, üzülse yeridir. Bir kimse kırk yaşını geçtiği hâlde onun hayırlı işleri, yani sevapları, kötü işlerinden, yani günahlarından ziyade olmadı ise, Cehenneme hazırlansın.)
Bu hadis-i şerifin manasını iyi anlayanlara, bu nasihat yetişir.”
.
Alışverişte aldanmak da israftır!
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
20 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: "Büyük nehirde de olsa, abdestte fazla su kullanmak israf olur!"
Sual: İsraf sadece yemede içmede mi olur yoksa başka şeylerde de israf olabilir mi?
Cevap: Malı kıymetinden aşağı fiyatla satarak veya kiraya vererek ve kıymetinden yukarı fiyatla satın alarak veya kiralayarak aldanmak israf olur. Aldanarak alışverişe zaruri ihtiyaç olursa veya yardım, sadaka gibi niyet ile böyle yaparsa israf olmaz. Meyyitin kefenini miktar ve cins bakımından, İslamiyette bildirilenden fazla yapmak israftır. Abdullah ibni Ömer hazretleri şöyle naklediyor:
“Sa'd ibni Ebî Vakkâs hazretleri abdest alırken, Resulullah Efendimiz gördü.
-Ya Sa'd! Suyu niçin israf ediyorsun? buyurdu.
-Abdest alırken de israf olur mu dedikte;
-Büyük nehirde de olsa, abdestte fazla su kullanmak israf olur buyurdu.”
Acıkmadan önce, günde ikinci defa yemek, israftır. Ahmed Ebû Bekr-i Beyhekî hazretleri kitabında;
“Hazret-i Aişe buyuruyor ki, günde ikinci defa yemek yiyordum. Resulullah Efendimiz görünce;
-Ya Aişe! Yalnız mideni doyurmak, sana her işten daha tatlı mı geliyor? Günde iki kerre yemek de israftandır. Allahü teâlâ, israf edenleri sevmez! buyurdu.”
Hâdimî merhum, burayı şöyle açıklıyor:
“Resulullah Efendimiz, Hazret-i Aişe'nin ikinci yemeği, acıkmadan yediğini anlayarak böyle buyurmuştu. Yoksa, keffaretler için, günde iki kerre yedirmek lazım olduğu meydandadır.”
Sofraya lüzûmundan fazla ekmek koyup, sonra bunları, tekrar yemek için kaldırmamak israftır. Yani, yenmeyen ekmek parçalarını atmak ve riya, gösteriş, şöhret için fazla ekmek koymak israf olur.
Nefis yemekleri yemek, kıymetli, yeni elbise giymek, yüksek, büyük binalar yapmak ve dinin sahibinin haram etmediği daha bu gibi şeyler, helalden kazanıldığı, kibir ve öğünmek için olmadığı zaman israf değildir. Lüzumundan fazla olunca tenzihen mekruh olurlar. Ahıreti kazanmak isteyenlere, lazım olan ile kanaat edip, fazlasını sadaka vermek yakışır.
Sual: Bir kimse, birkaç defa yemin edip bu yeminleri bozsa, hepsi için bir keffaret mi yapar?
Cevap: Bir kimse, birkaç yemini bozarsa, hepsi için ayrı ayrı keffaret yapması lazımdır. Keffaretler, zekât gibi, ibadet-i maliyyedir. Malını fakirlere bir vekil vasıtası ile vermesi caiz olur. Fakat, kendisinin malı ayırırken veya fakire verilinceye kadar niyet etmesi lazımdır.
.
Din ile dünyayı birlikte kazanmak
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
21 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ahireti kazanmak için, dünyayı yani haramları, mekruhları terk etmek lazımdır.
Sual: Bir kimse, hem dünyasını, hem de ahiretini ikisini birlikte mamur edebilir, ikisini birlikte kazanabilir mi?
Cevap: Ahireti kazanmak için, dünyayı yani haramları, mekruhları terk etmek lazımdır. Dünyayı terk etmek, iki türlüdür:
Birincisi, bütün haram olan şeylerle beraber, mubahları da yani günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zaruri olan miktarını kullanmaktır. Tembel ve işsiz olarak oturup da, dünyanın zevk, keyif ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her türlü zevk ve lezzetinden vazgeçip, bütün zamanını, ibadetle, Müslümanların rahatları ve İslam dinini bilmeyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lazım olan ilmi ve teknik usulleri, vasıtaları, en ileri, en üstün şekilde yapmak ve kullanmakla geçirmek, böylece durmadan çalışmaktır. Dünya zevkini böyle çalışmakta aramak ve bulmaktır. Eshab-ı kiramın hepsi ve din büyüklerinin çoğu, hep böyle idi. Dünyayı, bu şekilde terk etmek, çok faydalıdır. Bundan maksat, İslamiyetin emrettiği şeyleri yapmak için, bütün rahatı ve zevkleri feda etmektir.
İkincisi, dünyada haram ve şüpheli şeylerden kaçıp mubahları kullanmaktır. Bu kısım da, ahir zamanda, çok kıymetlidir. Bu sebeple, İslamiyetin haram ettiği şeylerden kaçınmak, her Müslüman için lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Yalnız dünya için çalışana, yalnız kaderinde olan kadar gelir. İşleri karışık, üzüntüsü çok olur) buyuruldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında, bu konuda buyuruyor ki:
“Din ile dünyayı birlikte kazanmak imkânsızdır. Ahireti kazanmak isteyenin, dünyadan vazgeçmesi lazımdır. Bu zamanda, dünyayı tamamen terk etmek, kolay değildir. Hiç olmazsa, hükmen terk etmek, yani terk etmiş sayılmak lazımdır. Bu da, her işte İslamiyete uymak demektir. Yiyecekte, içecekte, giyecekte ve ev kurmakta İslamiyete uymak lazımdır. İslamiyetin emirlerini aşmamak lazımdır. Altın ve gümüşün, ticaret eşyasının, kırda, çayırda otlayan dört ayaklı hayvanların zekâtını vermek farzdır. Bunların zekâtını elbette vermelidir. İslamiyete uymakla ziynetlenen bir kimse, dünyanın zararından kurtulmuş olur ve ahireti kazanır. Dünyayı yani nefsin arzularını, böyle hükmen de terk edemeyen kimse, münafık demektir. İmanlı olduğunu söylemesi, ahirette kendisini kurtaramaz.”
.
Soğan sarımsak yiyenin camiye gitmesi...
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
22 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mescide giderken çiğ soğan, sarımsak yemek, tenzihen mekruhtur.
Sual: Soğan, sarımsak gibi koku yapan şeyleri yiyerek camiye veya toplum içine gitmenin dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Hadis-i şerifte; (Soğan, sarımsak yiyen, mescidimize gelmesin!) buyuruldu. Çünkü, melekler pis kokudan incinir. Pırasa gibi pis kokulu şeyleri yiyenler ve cüzzam, baras hastaları, yarası kokanlar, üzeri balık, et kokanlar da böyledir. Bunlar mescide sokulmaz. Mescide giderken çiğ soğan, sarımsak yemek, tenzihen mekruhtur. Pişmiş yemek mekruh değildir. İlaç olarak yemek caizdir.
Sual: Bir kimse, misafir gittiği evde, gece gusül gerektiren bir hâl ile karşılaşsa, gusül etmesi de şüpheye sebep olacaksa, sabah namazı vaktinde, böyle bir kimse nasıl hareket eder?
Cevap: Misafir olduğu evde cünüp olan kimse, gusül abdesti alırsa iftiraya, şüpheye uğrayacağından korkarsa, gusül etmez. Su varken teyemmüm etmesi de caiz olmaz. Namaz vakti ise, o hâli ile, niyet etmeden, iftitah tekbiri söylemeden, ayakta bir şey okumadan, rüku ve secde gibi hareket yaparak namaz kılar görünmesi caizdir. İtikadı ve ameli bozuk olanların arkasında namaz kılmak zorunda olanlar da böyle yapar.
Sual: Yalan yere yemin etmenin günahı, dinimizce çok mu büyüktür?
Cevap: Bu konuda Tarîkat-ı Muhammediyyede deniyor ki:
“Peygamber Efendimiz; (Yalan yere yemin, büyük günahtır) buyurdu. Bir hadis-i şerifte de; (Yalan yemin ederek bir Müslümanın hakkını alan kimsenin gideceği yer, Cehennemdir) buyuruldu. Doğru olarak çok yemin etmek, Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur. Bunlara kıymet vermeyerek yemin etmek çok çirkindir. Şarkılarda, temsillerde, eğlencelerde yemin etmek de böyledir.”
Sual: Bazı kimseler, yemin ettirmek istediklerine, babanın başı için, canın için, namusun üzere yemin et diyorlar. Böyle yemin etmek ve ettirmek dinen uygun mudur?
Cevap: Bu konuda İbdâ kitabında deniyor ki:
“Hadis-i şerifte; (Babam hakkı için diyerek yemin etmeyiniz! Yemin, Allah ismi ile olur) buyuruldu. Ebû Dâvuddeki hadis-i şerifte; (Emanet, yani namus için yemin eden, bizden değildir) buyuruldu. (Allahtan başka bir isim ile yemin eden kâfir olur) hadis-i şerifini İmam-ı Tirmizî bildirmektedir. Babanın başı için, canın, başın için, namus için gibi yemin etmeler maalesef yaygın hâl almıştır.”
.
İnsanları bir arada tutan kuvvet
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
23 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı Türklerini, Viyana kapılarına götüren kuvvet, İslam dininin ışıklı yolu idi...
Sual: Değişik ırk ve dinden olan insanları, bir arada tutmak beraber yaşamalarını temin etmek mümkün müdür?
Cevap: İnsanlık tarihinin başından itibaren, değişik zamanlarda, çeşitli kavimlere mensup olan insanları, bir arada tutmak mümkün olmuştur. Çünkü tarihin her devrinde, türlü kanı taşıyan, türlü dil konuşan, başka başka âdet ve ananelere bağlı olan milyonlarca insanın, aralarındaki farkları bırakarak, bir inanç veya fikir etafında toplanıp, birer imparatorluk kurduklarını görüyoruz.
Böyle kurulan imparatorluk veya devletlerin en büyüğüne, en güzeline Orta Çağ'da rastlıyoruz. Hiç bozulmamış, değiştirilmemiş biricik din olan İslam dininin güzel ahlakı ile bezenmiş, birbirlerini seven, yardımlaşan, çeşitli ırklardan, büyük insan topluluklarının, birleştiklerini biliyoruz. Bu topluluğu ayakta tutan temel, Allahü teâlânın emrettiği çalışkanlık, adalet, iyilik, saygı gibi din esasları idi. Osmanlı Türklerini, Sakarya kenarından, kısa bir zamanda, Viyana kapılarına götüren kuvvet, Sultan Osman Beyin ve çocuklarının sımsıkı sarıldıkları İslam dininin, ruhu ve bedeni tekamül ettiren, geliştiren ışıklı yolu idi. Çünkü, İslamiyette Müslümanlar birbirinin kardeşidir.
Hıristiyan Avrupa'nın tek kalesi Fransa kapılarını zorlamaya giden Attila idaresindeki Turan Hunları, herhangi bir hak dine mensup olsalardı ve oralara bu hak dinin ahlakını, ruhunu götürmüş olsalardı, Hazret-i Ömer'in ordusundaki adalete, şefkate hayran olup, seve seve Müslüman olan Şam Hıristiyanları gibi, papazların baskısından, kralların işkencesinden usanmış olan Batı Hıristiyanları da, onlara kucaklarını açmaz mı idi ve bugünkü Avrupa'nın din çehresi ne olurdu?
Emeviler, İslam dinini, İspanya'dan, Avrupa'ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversitelerini kurup, Batı'ya ilim ve fen ışıklarını saldı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin temelini koydu. Dünya yüzündeki ilk üniversitenin, Fas'ın Fes şehrinde bulunan Kureviyyin Üniversitesi olduğu bütün ansiklopedilerde yazılıdır. Bu üniversite miladi 859 yılında kurulmuştur.
Sual: Bir kimse, haram olan lokmaya bilerek besmele çekse bunun imanı gider mi?
Cevap: Bir kişi, haram taam, yemek yerken, 'Bismillah' dese, kâfir olur demişler.
.
Dinden uzaklaşmak felaket getirir!
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
24 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İspanyollar; İslam ahlakından uzaklaşan Endülüs'te Gırnata şehrini alıp Müslümanları öldürdüler.
Sual: İnsanların, Allahü tealanın emir ve yasaklarını dinlememesi, bunlardan uzaklaşması, bunların felaketi mi olmuştur?
Cevap: Bu konuda Kâmûs-ül-a'lâmda deniyor ki:
“Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman, memleketini genişletti, kuvvetlendirdi. Fas'ta hükûmet süren İdrîsîleri, Fâtımîlere karşı destekledi. Bunları hükmü altına aldı. Mükemmel donanma da yaptı. Kendisi ve adamları ilim ve edeb sahibi idiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için, Endülüs'te ilim ve fen çok ilerledi. Sarayı ve devlet daireleri birer ilim kaynağı oldu. Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba'ya akın akın toplandılar.
Kurtuba'da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kurdu. Avrupa'da ilk yapılan tıp fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedavi için Kurtuba'ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlaka, misafirperverliğe hayran kalırlardı. Altı yüz bin kitap bulunan bir kütüphane de yaptırdı. Kurtuba'dan üç saatlik mesafedeki Vâdi-yül-kebîr kenarında, Ezzehra isminde pek büyük ve ince sanatlarla dolu bir saray ile mükemmel bahçeler ve büyük bir cami yaptırdı. Kurtuba'da çok sayıda derin âlimler yetişti. Endülüs'teki Benî Ümeyye halifelerinin sekizincisi olan Abdürrahman-ı sâlis, elli sene adalet ile hüküm sürüp, miladi 961 senesinde yetmiş iki yaşında vefat etti.”
Fakat sonra, İslam ahlakını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hatta Ehl-i sünnet itikadını bozarak, İslamiyeti içeriden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene Dağları'nı aşamadılar. Miladi 1031'de Ümeyye devleti çöktü. Bunlardan sonra Endülüs'e, önce Mülessimîn veya Murâbitîn denilen devlet, bundan sonra da, Muvahhidîn devleti hâkim oldu. Fakat İspanyollar, 1492'de, Gırnata şehrini de alıp Müslümanları öldürdüler.
Sözde Müslüman olup da, Allahü teâlânın emirlerine uymamanın cezasını buldular. İspanya faciası olmasaydı, felsefeci İbnürrüşd'ün ve İbni Hazm'ın bozuk fikirleri, belki din ve iman hâlini alıp dünyaya yayılacak, bugünkü hazin levha, yüzlerce sene önce meydana çıkacaktı.
Sual: Bir kimse Allahü teala gökte benim şahidimdir dese imanı giderir mi?
Cevap: Bir kimse, Allahü teâlâ, gökte benim şahidimdir dese, kâfir olur. Zira Allahü teâlâya, mekân isnat etmiş olur. Allahü teâlâ, mekândan beridir.
.
Allahü teâlânın taksimine razı olmak
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
25 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir.
Sual: Allahü tealadan razı olmak, bela ve nimet olarak gelen her şeyden razı olmak, itiraz etmemek mi demektir?
Cevap: Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felaket gelse, ona da rıza gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda, Peygamberlere mahsus sabır ve tahammül var demektir. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu rızayı gösterebilir. Gıbta edilecek bir meziyettir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Her gün insanın karşılaştığı her şey, Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi Onun iradesine uydurmalıyız! Karşılaştığımız her şeyi, aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek, böyle olmalıyız! Böyle olmamak, kulluğu kabul etmemek ve sahibine karşı gelmek olur. Allahü teâlâ, hadis-i kudside buyuruyor ki: (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)”
Sual: Gayr-i müslimlerin âdetlerini veya onların ibadet olarak yaptığı şeyleri yapmanın dinen bir mahzuru olur mu?
Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur. Uyûn-ül besâirde deniyor ki:
“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim, saygı bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudîlerin ve Hıristiyanların bağladıkları zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur, daha fazlası küfür olur.
Sual: Namaz kılarken, ah, of diye sesli olarak inlemek namazı bozar mı?
Cevap: Ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek, namazı bozar.
.
Yakını öleni teselli için...
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
26 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Ömrü uzun, ibadetleri de çok olana müjdeler olsun!"
Sual: Bir yakını ölen kimseye onu teselli etmek için neler söylenebilir ve vefat eden kişi için neler yapılabilir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Hak teâlâ, hepimizi İslamiyetin doğru caddesinde bulundursun! Enbiyâ suresi 35. ve Ankebût suresi 57. âyetlerinde meâlen; (Her canlı, ölümün tadını tadacaktır!) buyuruldu. Bunun için, her insan ölecektir. Ölümden kurtuluş yoktur. Hadis-i şerifte; (Ömrü uzun, ibadetleri de çok olana müjdeler olsun!) buyuruldu.
Dostu dosta ölümle kavuşturuyorlar. Bunun için, Allahü teâlânın âşıkları, ölümü düşünerek teselli buluyor, üzüntüleri azalıyor. Ankebût suresinin 5. âyetinde meâlen; (Allahü teâlâya kavuşmak isteyenler! Biliniz ki, Allahü teâlâya kavuşmak zamanı herhâlde gelecektir) buyuruldu. Evet, biz geride kalanlar ve nefse esir olanlar ve Allahü teâlânın rızasına kavuşmuş olanların ve dünyaya düşkün olmaktan kurtulanların sohbetlerinden mahrum kalanlar, zararda ve başı yerdeyiz. Nimetlerini size saçan merhume valideniz, günümüzün en kıymetli varlığı idi. Onun size olan ihsanlarına karşı, şimdi sizin de ona ihsan etmeniz lazımdır. Dua ederek ve sadaka vererek her an yardımına koşunuz! Hadis-i şerifte; (Mezardaki ölü, denizde boğulmak üzere olan kimse gibidir, babasından, anasından, kardeşinden ve arkadaşlarından gelecek bir duayı hep beklemektedir) buyuruldu. Bundan başka, onların ölümünü görerek, kendi ölümünü de düşünmeli. Bütün varlığı ile, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmaya sarılmalıdır. Dünya hayatının insanı aldatmaktan başka bir şey olmadığını düşünmelidir. Dünya kazançlarının Allahü teâlânın yanında az bir kıymeti olsaydı, düşmanı olan kâfirlere ondan kıl ucu kadar vermezdi. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, kendisinden başka her şeyden yüz çevirmekle nimetlendirsin! Yalnız kendisine bağlanmakla şereflendirsin!”
Sual: Yeryüzündeki toprakların kıymetli, efdal olanı var mıdır, eğer varsa bu topraklar nerededir?
Cevap: En kıymetli toprak, kabr-i saadette, Peygamber Efendimizin cesedine temas eden topraklar olup, Arş'tan, Cennetlerden daha kıymetlidir. Ona yakın olan zaman, mekân, evladı, bütün eşya, Ona uzak olanlardan daha kıymetli, efdaldir. Camiler ve Peygamberler, bundan müstesnadır.
.
Saçın, sakalın iman ile ağarması...
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
27 Ocak, 2026
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Saçını, sakalını Müslüman olarak ağartan affolunur."
Sual: Bir kimsenin yaşlanıp saçının, sakalının ağarması, o kimsenin hayrına mı alamettir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Hak teâlâ, her an kendisi ile bulundursun. Bir kimsenin saçının, sakalının siyahlığını, iman ile ve ibadetler ile ağartması ne büyük nimettir. Resulullah aleyhissalatü vesselam hadis-i şerifte; (Saçını, sakalını Müslüman olarak ağartan affolunur) buyurdu. Allahü teâlânın sonsuz merhametini düşününüz. Günahları affedeceğine güveniniz! Gençlikte, Allahü teâlânın kahrından, azabından korkmak, titremek lazımdır. İhtiyarlıkta affına, merhametine sığınmalıdır.”
Sual: Terzi, tamirci gibi sanat sahipleri, ücretlerini almadan, ellerindeki eşyayı vermeme hakkına sahip midirler?
Cevap: Sanat sahipleri, işçilik ücretini eşyanın sahibinden alıncıya kadar, eşyayı vermeyebilir. Eşya helak olup, teslim edemezse ücret alamaz. Kendisinin yapması şart edildi ise, başkasını çalıştıramaz. İşçiliği olmayan hizmetlerde, mesela hamal, kayıkçı, şoför, ücret almadığı için eşyayı hapsedemez. Eşya helak olursa ücretini alır.
Sual: Camilerde sarkıntılık ederek dilenmenin ve bunlara para vermenin hükmü nedir?
Cevap: Camilerde, sarkıntılık ederek dilenmek haramdır. Camide, sarkıntılık eden dilenciye sadaka vermek de haramdır.
Sual: Bazı ülkelerde, Müslümanlarla gayr-i müslimlerin karışık olduğu şehirler vardır. Buralarda kesilen koyun, keçi gibi hayvanların eti yenilebilir mi?
Cevap: Bu konuda Merâkıl-felâhda ve bunun Tahtâvî şerhinde deniyor ki:
“Bir adil kimse, bu eti Mecusi kesti dese, başka bir adil kimse de, Müslüman kesti dese, yemesi helal olmaz. Yani haramlığı devam eder. Çünkü, kesilmiş görülen hayvanın haram olması asıldır. İslamiyete uygun kesilmiş olduğu tahakkuk edince helal olur. İki haber ters düşünce, helal olması tahakkuk etmeyip, anlaşılmayıp, haramlığı devam eder. Şek, şüphe etmek, iki haberin birbirlerine ters düşmesi gibidir. Aslı haram olan şeyde şek olunursa, mesela, Müslümanların ve Mecusilerin karışık bulundukları bir şehirde kesilmiş görülen hayvan, Müslümanın kestiği bilinmedikçe helal olmaz. Zira, hayvanın haram yoldan ölmesi asıldır. İslamiyete uygun kesilmiş olduğu ise şüphelidir. Şehirde Müslümanlar çok ise, helal kabul edilir.”
Peygambere de itiraz edenler oldu!
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
28 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ganimet malları dağıtılmaktadır. Benî Temîm'den Huvaysıra Resulallaha karşı edepsisiz davranır!
Sual: Peygamber Efendimiz hayatta iken, Müslüman olduğunu söyleyen kimselerden muhalefet edip itiraz edenler olmuş mudur?
Cevap: Bu konuda Hucec-i Kat'iyye kitabında deniyor ki:
“Ebû Sa'îd-i Hudrî hazretleri şöyle nakleder: Resûlullah Efendimizin yanında idim. Mübarek nurlu yüzünü görmekle lezzet alıyordum. Kendisi, Huneyn gazasında müşriklerden alınan ganimet mallarını dağıtıyordu. Benî Temîm aşiretinden Huvaysıra kapıdan içeri girdi ve; 'Ya Resulallah! Adaleti gözet!' dedi. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem; (Sana yazıklar olsun! Ben adalet yapmazsam, kim yapar? Adalet üzere olmasaydım, çok zarar ederdin!) buyurdu. O sırada, Eshab-ı kiramdan Ömer-ül-Fârûk radıyallahü anh ayağa kalkıp, ona ceza vermek için izin isteyince, Resullah Efendimiz; (Bırakınız! Çünkü, bu adamın arkadaşları vardır. Sizin gibi namaz kılarlar. Sizinle birlikte oruç tutarlar, Kur’ân-ı kerim okurlar ise de, Allahü teâlânın kelamı boğazlarından aşağı inmez. Bunlar, ok yaydan çıkdığı gibi, dinden dışarı çıkarlar) buyurdu.”
Sual: Cemaatle namaz kılarken imamın abdesti bozulursa, imamın ne yapması ve nasıl hareket etmesi gerekir?
Cevap: Namaz içinde imamın abdesti bozulursa, hemen birisini elbisesinden çekip yerine geçirmesi de caizdir. Sonra, dışarıda abdest alıp gelip, vekiline uyarak namazını tamamlar. Camide abdest alırsa, vekile lüzum olmaz. Vekil bırakmayıp camiden çıkınca, cemaat birden fazla ise, namazları fasid olur.
Sual: Vitir namazı, ramazan ayının dışında da cemaatle kılınabilir mi?
Cevap: Vitir namazı, ramazan ayında cemaat ile kılınır. Başka zamanda yalnız kılınır.
Sual: Regaib, Berat gibi kandil gecelerinde kılınan nafile namazlar, camaat hâlinde kılınabilir mi?
Cevap: Regaib, Berat ve Kadir gecesi gibi mübarek gecelerde kılınan nafile namazları cemaat ile kılmak mekruhtur. Regaib namazı, Recebin ilk Cuma gecesi kılınan nafile namazdır. Hicretin dörtyüzsekseninci senesinde meydana çıkmıştır. Birçok âlim, bunun çirkin bidat olduğunu yazıyor. Çok kimsenin kılmasına aldanmamalı, sünnet sanmamalıdır.
Sual: Dört rekatli farz namazı, cemaatle kılarken, imam, ikinci rekatte oturmazsa cemaat oturur mu veya ne yapar?
Cevap: İmam dört rekatli farz namazın, ikinci rekatinde oturmazsa, cemaat de oturmaz.
.Cemaatin, imama uymasının şartları
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
29 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cemaatle namaz kılarken, imama uymanın doğru olması için, on şart vardır...
Sual: Cemaatle namaz kılarken, cemaatin imama uyabilmesi için belli şartlar var mıdır, varsa bunlar nelerdir?
Cevap: Fıkıh kitaplarında, cemaatle namaz kılarken, imama uymanın doğru olması için, on şart bildirilmektedir ki şunlardır:
1-Namaza dururken, tekbiri söylemeden önce, imama uymaya niyet etmektir. İmamın kim olduğunu niyet etmek lazım değildir.
2-İmamın, kadınlara imam olmaya niyet etmesi lazımdır. İmamın erkeklere imam olmaya niyet etmesi lazım değildir. Fakat niyet ederse, kendisi cemaatin sevabına da kavuşur.
3-Cemaatin topuğu, imamın topuğunun gerisinde olmalıdır.
4-İmam ile cemaat, aynı farz namazı kılmalıdır. Vaktin farzını kılmış olan kimse, tekrar imama uyarsa, imam ile kıldığı nafile olur.
5-İmam ile cemaat arasında, kadın safı bulunmamalıdır. Kadınlar bir saftan az olup arada perde varsa veya alçakta yahut yüksekte iseler caiz olur.
6-İmamın kendisini görse, yahut sesini işitse, aradaki duvar, imama uymaya mâni olmaz. Arada kayık geçecek nehir ve araba geçecek yol mâni olur. Yolda veya nehirdeki köprüde iki saf imama uyunca, arkadakilerin de namazı sahih olur.
7-İmama uymanın sahih olması için, imamın veya müezzinin sesini işitmek yahut bunları görmek veya cemaatin hareketlerini görmek lazımdır. İşitmeye, görmeye elverişli penceresi olmayan duvar arada olmamalıdır.
8-İmam hayvanda, cemaat yerde veya bunun tersi olmamalıdır.
9-İmam ile cemaat, yapışık olmayan iki gemide bulunmamalıdır.
10-Başka mezhebdeki imama uyan cemaatin, kendi mezheblerine göre namazı bozan bir şeyin, imamda bulunduğunu bilmemesi lazımdır. Mesela, imamdan kan akması veya başının dörtte birinden az miktarını mesh etmesi, hanefi mezhebinde caiz olmadığından, böyle yaptığı bilinen bir Şafii imama uymak âlimlerin çoğuna göre caiz olmaz. Bu kavil sahihtir. Şafii imamdan kan aktığı görülse, sonra imam bir zaman kaybolup tekrar gelse, buna uyulur. Çünkü, o zamanda abdest almış olabilir. Hüsn-i zan etmek iyidir.
Sual: Su ile abdest almış olan, toprakla teyemmüm eden imama ve ayakta durabilen de oturarak namaz kılan imama uyabilir mi?
Cevap: Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.
Kitap okumadan evliyâ olunabilir mi?
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
30 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir kimse, hiç kitap okumadan da veli, evliyâ olabilir ve âyet-i kerimeyi tefsir edebilir.
Sual: Bir Müslüman, hiç ders almadan, kitap okumadan da evliyâ olabilir mi?
Cevap: Bir kimse, hiç kitap okumadan da veli, evliyâ olabilir ve âyet-i kerimeyi tefsir edebilir. Fakat bu kimse, başkalarına rehber olamaz ve bu kimseye bağlanılamaz. Rehberin, ilimde ictihat derecesine yükselmiş olması, marifette de vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye mertebesinde bulunması lazımdır. Rehberin yani mürşidin her hareketi, her duruşu, her sözü, İslamiyete uygundur. Yani, her şeyde Resulullah Efendimize uymaktadır. Bunun için, Allahü teâlâ onu çok sever. Müslümanlar da, Allahü teâlâyı çok sevdikleri için, Allahü teâlânın çok sevdiğini de çok severler. Rehberi sevmek, Allahü teâlâyı ve Resûlullah Efendimizi sevmekten ileri gelmektedir. Bu sevgiye, Hubb-i fillah denir. İbadetlerin en kıymetlisinin hubb-i fillah olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Rehberin emirlerini yapmak, İslamiyete uymak demektir. Çünkü, rehberin her sözü ve her işi İslamiyeti bildirmektedir. Hayatta, yani dünyada hakiki ilim sunucusu mürşid-i kâmildir. Din düşmanlarının, Müslümanlar için; “Allahı bırakıp kulu seviyorlar, İslamiyeti bırakıp insana tapınıyorlar” sözlerinin, cahilce bir iftira olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.
Sual: İslam âlimlerine değil de, ilk Müslümanlar olan Eshâb-ı kirama doğrudan doğruya uymak mümkün müdür?
Cevap: Eshâb-ı kirama uymak vacip, bildirdikleri bir şey üzerinde kıyas yapmak caiz değildir. Fakat, bizim gibi mukallitlerin, yani ictihat derecesine yükselmemiş kimselerin, Eshâb-ı kiramın sözlerine uymaları caiz değildir. Eshâb-ı kiramın sözleri ve hareketleri, nassları yani âyet, hadis ve kendi ictihatlarını gösterir. Bunları da, ancak ictihat derecesine yükselmiş olan derin âlimler anlayabilir. Mezheb imamlarımız, bunları anlamışlar ve anlayabileceğimiz kadar bizlere bildirmişlerdir. Görülüyor ki, Eshâb-ı kirama uymak isteyenlerin, Ehl-i sünnet âlimlerine uymaları lazım gelmektedir.
Sual: Erkeklerin, namaza başlarken tekbir alış şekli nasıl olmalıdır?
Cevap: Namaza başlarken, erkekler iki eli kaldırır, baş parmak uçları kulak yumuşağına değer, avuç içleri kıbleye döndürülmüş olmalıdır. Eller, kulaktan ayrılırken Allahü ekber demeye başlanıp, göbek altına bağlarken bitirilir.
."Allah aşkına" diyerek istemek
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
31 Ocak, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“And vererek, mesela Allah aşkına diyerek bir kimseden dünyalık bir şey istemek caiz değildir."
Sual: Herhangi bir kimseden, Allah aşkına, Allah hakkı için şunu ver veya yap diye istekte bulunmanın, dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Hadîkada konu ile alakalı olarak deniyor ki:
“And vererek, mesela Allah aşkına diyerek bir kimseden dünyalık bir şey istemek caiz değildir. Hadis-i şerifte, bunların melun oldukları bildirildi.”
Ayrıca bu konuda Dürer, Gurer, İbni Âbidîn ve Hadîka kitaplarında deniyor ki:
“Bir Müslüman, Allah hakkı için şunu yap derse, bunu yapmak lazım olmaz, yani yapmamak günah olmaz ise de, taat, hatta mubah olan şeyleri yapmak iyi olur. Peygamber hakkı için yahut ölü veya diri bir veli hakkı için dua etmek haramdır. Çünkü, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yoktur. Âlimlerin bir kısmı böyle ictihat etti ise de, şu şekilde dua etmek, Yâ Rabbi, onlara vermiş olduğun hak için niyeti ile caiz olur. Çünkü, Rum suresinin 47. ayetinin meal-i şerifi; (Üzerimize hak oldu ki, müminlere yardım ederiz)dir. En'âm suresinin 12. âyetinin meal-i şerifi; (Allahü teâlâ kullarına merhamet etmeyi kendisine lazım kıldı) olup, merhamet ve ihsan ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermektedir. Bezzâziyye fetvasında, ölü veya diri, peygamberlerin ve evliyanın hürmetleri için dua etmenin caiz olduğu bildirilmektedir.”
Sual: Bir Müslümanın dünya ve ahıret saadetine, mutluluğuna kavuşması için ne veya neler yapması gerekir?
Cevap: İslam âlimleri ve tasavvuf büyükleri, bu konu hakkında buyurdular ki:
“İnsana vacip olan birinci vazife, iman, amel ve ihlas sahibi olmaktır. Dünya ve ahıret saadetleri, mutlulukları, ancak bu üçüne kavuşmakla elde edilir. Amel; kalb, dil yani söz ve beden ile yapılacak işler demektir. Kalbin işleri, ahlaktır. İhlas, amelini yani bütün işlerini, ibadetlerini, yalnız Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için yapmak demektir.”
Sual: Erkeklerin de kadınlar gibi, her renkte elbise, gömlek, başlık giymelerinin, dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Erkeklerin de her renk elbise giymeleri caiz ise de, kırmızı, sarı elbise giymeleri tenzihen mekruh denildi. Başlık ve takkenin kırmızı ve sarı renklerde dahi olması mekruh olmadığı söz birliği ile bildirildi. Resulullah Efendimizin ayakkabısının siyah olduğu, Şir'at-ül-islâm şerhinde yazılıdır.
.İsrafın kötülüğü ve zararı
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
01 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Malı, İslamiyetin ve mürüvvetin uygun görmediği yerlere dağıtmaya İsraf veya Tebzîr denir."
Sual: İsraf ne demektir ve israf edenler niçin kötülenmiştir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Birgivî hazretleri Tarîkat-i Muhammediyye kitabında buyuruyor ki:
“Malı, İslamiyetin ve mürüvvetin uygun görmediği yerlere dağıtmaya İsraf veya Tebzîr denir. Mürüvvet; faydalı olmak, iyilik yapmak arzusudur. Fütüvvet; daha hususi manaya gelir ki, kötülük yapmamak, iyilik yapmak ve herkesin utanacak şeylerini örtmek ve kötülükleri affetmektir. İslamiyete uymayan israf, haramdır. Mürüvvete uymayan israf, tenzihen mekruhtur.
İsrafın haram olduğu muhakkaktır. Kalbin hastalığıdır. Kötü bir huydur. Dinimizin, hasisliği, cimriliği, israftan daha çok kötülemesi, israfın cimrilik kadar kötü olmadığını göstermez. Hasisliğin daha çok kötülenmesi, insanların çoğu yaratılıştan, mal biriktirmeyi sevdiği içindir. Bunun gibi, âlimlerimiz, idrarın şaraptan daha pis ve daha çok haram olduğunu söyledikleri hâlde, dînimiz idrarı, şarap kadar kötülememiş, şarap içenlere, ceza verildiği hâlde, idrar için, ceza emredilmemiştir. Çünkü, insanlar şarap içmeye düşkün oluyor. İdrar içmek ise, kimsenin hatırına gelmiyor!
İsrafın kötülüğünü göstermek için, Allahü teâlânın;
(İsraf etmeyiniz! Allahü teâlâ, israf edenleri sevmez) meâlindeki kelamı yetişir. İsrâ sûresindeki âyet-i kerîmede de meâlen;
(Tebzîr etme! Tebzîr edenler, şeytanların kardeşleridir) buyuruyor. Şeytanın kardeşi de, şeytan olur. Şeytan isminden daha kötü bir isim yoktur. İsrafı, bundan daha çok kötüleyen bir şey düşünülemez. Allahü teâlâ, mallarını israf edenlere bir şey vermeyiniz diye emrederken, bunları en kötü bir isim ile adlandırıyor. Nisâ sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen;
(Mallarınızı sefihlere, alçaklara vermeyiniz!) buyuruyor. Kur’ân-ı kerimde Firavunu kötülerken;
(O, israf edenlerden idi) buyuruyor. Lût aleyhisselâmın kavmini de;
(Belki siz, israf eden kavimsiniz!) diye kötülüyor.
Buhârî ve Müslimdeki hadis-i şerifte;
(Malı boş yere saçmayınız!) buyuruluyor. İmâm-ı Tirmizî hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte;
(Kıyamet günü herkes, dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?) buyurulmuştur.”
Dua ve sadaka belayı önler
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
04 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur."
Sual: Bir kimse, dua etmekle, sadaka vermekle, kendisine gelmekte olan belayı durdurabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Gazâlî hazretleri, İhyâ-ül’ulûm kitabında buyuruyor ki:
“Kazâ-i mu’allak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur.)
Duanın belayı defetmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, su, yerden otun yetişmesine ve havanın oksijen gazı, canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;
(Kazâ-i mu’allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i mu’allak ise, yani, o kimsenin dua etmesi de, takdir edilmiş ise, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ denilen, mesela, bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir.
Sual: Kur'ân-ı kerim bastırıp, kâr için satmak, dinen uygun mudur?
Cevap: Kur’ân-ı kerimi bastırıp satanlar, bunu kitapçılık ticaretine âlet edenler, Kur’ân-ı kerim öğretilmesine, okunmasına sebep olmak niyyeti ile olursa, caiz ve sevap olur. Aldığı satış parası da helal olur. Fakat, böyle niyyetin alameti vardır ki, mal oluş fiyatına yakın, az bir kârla satmalıdır. Geçimi başka kitaplardan sağlanıyorsa, Kur’ân-ı kerimi kârsız satmalıdır. Şir’a kitabında deniyor ki:
“Mu’âz bin Cebel hazretlerine, falanca, Kur’ân-ı kerim yazıp satıyor dediklerinde, bu, Kur’ân-ı kerim satmak değildir. Kâğıt ve işçilik ücreti istemektir. Kur’ân-ı kerimi satmak demek, onu para ile, ücret ile öğretmektir buyurdu.”
Sual: Abdestte başın tamamını mı yoksa bir kısmını mı mesh etmek gerekir?
Cevap: Hanefi mezhebinde abdest alırken başın dörtte bir kısmını mesh etmek farzdır. Başın her tarafını, bir kerre mesh etmek ise sünnettir.
Allahü teala, kalplere bakar
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
05 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her mümini kendinden iyi bilmelidir. O mümin, Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir.
Sual: Allahü teala, kullarının amellerine mi bakar yoksa bunları ne niyetle yaptıklarına ve kalplerindeki imana mı bakar?
Cevap: Bu konuda Ahmet bin Yahya Münîrî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, ilmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de, günah işlenmesine sebep yaptı. İlimden iman ve taat doğmakta, cehilden de küfür ve günah hasıl olmaktadır. Taat, çok küçük olsa da, kaçırmamalı! Günah, pek küçük görünse de, yaklaşmamalıdır! İslam âlimleri buyurdular ki;
'Üç şey, üç şeye sebeptir: Taat, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya sebeptir. Günah işlemek, Allahü teâlânın gadabına sebeptir. İman etmek, şerefli ve kıymetli olmaya sebeptir.' Bunun için, küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü teâlânın gadabı, bu günahta olabilir. Her mümini kendinden iyi bilmelidir. O mümin, Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdir, hiç değiştirilemez. Hep günah işleyip, hiç taat yapmamış olan bir Müslümanı, Allahü teâlâ, dilerse affeder. Bekara suresinin otuzuncu âyetinde, melekler, meâlen;
(Ya Rabbi! Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun) dediklerinde;
(Onlar fesat çıkarmazlar) demedi.
(Sizin bilmediklerinizi ben bilirim) buyurdu.
(Layık olmayanları layık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım. Zelil olanları aziz ederim) buyurdu.
'Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalplerindeki imana bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar, benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, Müslümanların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. İmanı olanları, ezelî olan lütfuma kavuştururum' buyurdu.”
Sual: Beş vakit namaz, âyet ve hadis ile emredilmiş midir?
Cevap: Kitâb-ül-fıkh-alel-mezâhib-il-erbe'ada deniyor ki:
“Namaz, İslam dininin direklerinden en ehemmiyetlisidir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibadet etmeleri için, namazı farz etti. Nisâ suresinin 103. âyeti, namaz müminler üzerine, vakitleri belirli bir farz oldu demektedir. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ, her gün beş vakit namaz kılmayı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu.”
.Çocuklara hediye eşit mi verilmeli?
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
06 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir kimsenin, salih olan kız ve erkek çocuklarına hediye verirken, eşit miktarda vermesi efdaldir.
Sual: Bir baba veya anne, ellerindeki malı hediye ederken, çocukları arasında eşit olarak mı dağıtmalı veya taksim etmelidir?
Cevap: Bir kimsenin, salih olan kız ve erkek çocuklarına hediye verirken, müsavi, eşit miktarda vermesi efdaldir. Malının hepsini oğluna hediye etmesi caiz ise de günahtır. Hediye edilen böyle bir mal, çocuğun mülkü olur ise de, hediyeyi veren babaya günah olduğu Hindiyyede bildirilmiştir. Bir kimsenin, salih veya ilim tahsilinde olan çocuklarına daha çok mal vermesi caizdir. Bu çocuklar, salih olmakta eşit ise, hediye edilen malı müsavi, eşit olarak dağıtmalıdır. Çocukları fasık, günahkâr olanın, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi efdaldir. Çünkü, günaha yardım etmemiş olur. Fasık çocuğa nafakadan fazla yardım yapmamalıdır.
Sual: Bir Müslüman, beş vakit namaz için camiye gitmeyip, evinde, hanımı ve çocukları ile cemaat yapıp namazını kılsa, cemaat sevabı alamaz mı, muhakkak cemaat sevabı için camiye mi gitmesi gerekir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Uyûn-ül-besâir’de deniyor ki:
“Özürlü olmadığı hâlde camiye gitmeyip, evinde ailesi ile cemaat yapan kimse, camideki cemaatin sevabına kavuşamaz. Yani, camiye mahsus olan, fazla sevaba kavuşamaz. Yoksa, evde cemaatle kılınca da, cemaat sevabına, yani yirmiyedi kat sevaba kavuşur. Şunu da bildirelim ki, iki cemaat de, şartlara, sünnetlere uygun olduğu zaman böyledir. Evdeki cemaat daha uygun ise, evde kılmak lâzımdır.”
Sual: Su ile abdest alan bir kimse, toprakla teyemmüm yapmış kimseye uyarak, cemaatle namaz kılabilir mi?
Cevap: Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.
Sual: Şükür secdesi diye bir secde var mıdır varsa niçin ve nasıl yapılır?
Cevap: Şükür secdesi de, tilâvet secdesi gibidir. Kendisine nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehaptır. Secdede önce, Elhamdülillah denir, sonra, secde tesbihini okur. Namazlardan sonra şükür secdesi yapmanın mekruh olduğu, Mektûbât-ı Ma'sûmiyye’de de yazılıdır. Cahillerin sünnet veya vacip sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. Bid'at hasıl olmasına sebep olur.
.İmansız gitmeye sebep olanlar
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
07 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğrenmemek, imansız ölmeye sebeptir.
Sual: Müslüman olan bir kimse, dinini doğru hazırlanmış kitaplardan öğrenmez veya öğrenmek istemezse bunun imanı gidebilir mi?
Cevap: Bu konuda Hamza Efendi'nin "Bey ve Şirâ Risâlesi"nin şerhinden, buyuruluyor ki:
“On şey, son nefeste imansız gitmeye sebep olur:
1-Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğrenmemek. 2-İmanını, Ehl-i sünnet itikadına göre düzeltmemek. 3-Dünya malına, rütbesine, şöhretine düşkün olmak. 4-İnsanlara, hayvanlara, kendine zulüm, eziyet etmek. 5-Allahü teâlâya ve iyilik gelmesine sebep olanlara şükretmemek. 6-İmansız ölmekten korkmamak. 7-Beş vakit namazı vaktinde kılmamak. 8-Faiz alıp vermek. 9-Dinine bağlı olan Müslümanları aşağı görmek. Bunlara gerici gibi şeyler söylemek. 10-Fuhuş sözleri, yazıları ve resimleri söylemek, yazmak ve yapmak.”
Sual: Dinen zengin olan bir Müslüman malının zekâtını vermezse o malın hayrını görmez mi?
Cevap: Bu konuda Zâdül-mukvîn kitabında deniyor ki:
“Önceki âlimler yazmış ki, beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrum olur:
1-Malının zekâtını vermeyen, malının hayrını görmez. 2-Uşrunu vermeyenin, tarlasında, kazancında bereket kalmaz. 3-Sadaka vermeyenin, vücudunda sıhhat kalmaz. 4-Dua etmeyen, arzusuna kavuşamaz. 5-Namaz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefeste Kelime-i şehadet getiremez, söyleyemez. Namaz kılmanın birinci vazife olduğuna inandığı hâlde, tembellik ederek kılmayan fasıktır. Saliha kızın küfvü, dengi değildir. Yani o kıza layık ve uygun değildir.”
Sual: Namazın farz olduğuna inanmayan bir kimsenin imanı gider mi?
Cevap: İbni Âbidîn, Redd-ül-muhtâr kitabında buyuruyor ki:
“Âdem aleyhisselamdan beri, her dinde bir vakit namaz var idi. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, imanın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, imanın şartıdır. Namaz, dua demektir. İslamiyetin emrettiği, bildiğimiz ibadete, namaz, salât ismi verilmiştir. Mükellef olan yani akıl ve bâliğ olan her Müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması Farz-ı ayındır. Farz olduğu, Kur’ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, açıkça bildirilmiştir. Mirâc gecesinde, beş vakit namaz emrolundu. Mirâc, hicretten bir yıl önce, receb ayının yirmiyedinci gecesinde idi. Mirâc'dan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı.”
Nefse uyan helak olur!..
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
08 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini emretmektedir.
Sual: Aklına, kalbine uyan kurtulur, nefsine uyan ise helak olur deniyor, bu doğru mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Bütün varlıkların aslı, ademdir, yokluktur. Her şey yok iken, Allahü teâlâ, bunları yoklukta biliyordu. İlmindeki bu ademlere, kendi sıfatlarından aksettirdi, yansıttı. Varlıkların asılları hasıl oldu. İlimdeki bu asılları, harice çıkardı. Varlıklar hasıl oldu. Elma çekirdeğinin, elma ağacına asıl olması gibi.
İnsanın yapısını anlamak için, bir şeyin aynadaki hayalini düşünelim. Aynadaki bu görüntü, o şeyden gelen ışınların, aynadaki yansımalarıdır. Ayna adem gibidir. İnsanın kalbi ve ruhu bu ışınlara benzer. Ayna, insanın bedenine, camın parlaklığı ise, nefse benzer. Yani nefsin aslı, ademdir. Kalb ile ruh ile ilgisi yoktur.”
Nefse uyan, İslâmiyyetin dışına çıkar. Hayvanlarda akıl ve nefis olmadığı için, ihtiyaçlarını bulunca kullanırlar. Bedenlerine zarar veren şeylerden kaçarlar.
İslam dini, rahat ve huzur içinde yaşamak için lazım olan şeylerden ve dünya lezzetlerinden faydalı olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde ve kullanılmasında, akla ve dine uymayı emir ediyor. Bunun için, akla uymayı emir, nefse uymayı yasak ediyor. Akıl yaratılmasaydı, insan hep nefsine uyar, felaketlere sürüklenirdi. Nefis olmasaydı, insan, yaşaması ve üremesi için ve medeni hayat için lazım olan şeyleri kazanmak için çalışmasında kusur ederdi ve Nefis ile cihad sevabından mahrum kalırdı. Meleklerden dahâ üstün olmak yolu kapalı kalırdı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ahırette olacaklardan, sizin bildiklerinizi hayvanlar bilselerdi, yemek için et bulamazdınız!) Yani, hayvanlar ahıretteki azapların korkusundan dolayı, yemekten, içmekten kesilirlerdi. Bir deri, bir kemik kalırlardı.
İnsanlarda nefis olmasaydı, hayvanlar gibi, korkudan, yiyemez, içemez, yaşayamazlardı. İnsanların yaşayabilmeleri, nefislerinin gafleti ve dünya lezzetlerine düşkün olması iledir.
Nefis, iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hem de, zehirli ilaç gibidir. Tabibin, doktorun tavsiyesine göre kullanan, bundan fayda kazanır. Aşırı kullanan helak olur. İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan istifade edilmesini emretmektedir.
.İmamın sesini yükseltmesi hususu
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
09 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İmamın namaza dururken ve rükünden rükne geçerken ve selam verirken, cemaat işitecek kadar, sesini yükseltmesi sünnettir.
Sual: Cemaatle namaz kılarken imamın, sesini cemaatin duyacağından daha fazla yüksetmesinin mahzuru olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde namazın sünnetlerinde buyuruluyor ki:
İmamın namaza dururken ve rükünden rükne geçerken ve selam verirken, cemaat işitecek kadar, sesini yükseltmesi sünnettir. Daha fazla yükseltmesi mekruhtur. İmam, namaza başlamak için, tekbir getirmeli, cemaate duyurmayı düşünmemelidir. Aksi takdirde namazı sahih olmaz. Cemaatin hepsi, imamı işitmediği zaman, müezzinin de herkese duyuracak kadar, sesini yükseltmesi müstehab olur. Müezzin de namaza başlamayı düşünmeyip, yalnız cemaate duyurmak için bağırırsa, namazı sahih olmadığı gibi, imamı duymayıp, yalnız bu müezzinin sesi ile namaza duranların namazı da sahih olmaz. Çünkü, namazı kılmayan birine uymuş olurlar. Cemaate duyuracak kadardan daha yüksek bağırmak, müezzin için de, mekruhtur. Dört mezheb âlimleri söz birliği ile bildiriyor ki:
“Cemaatin hepsi, imamın sesini duyarken, müezzinin de tekbir getirmesi, mekruhtur ve çirkin bidattir.” Bahr-ül-fetâvâda, Feth-ul-kadîrde ve Miftâh-ul-Cennet ilm-i hâli kenarındaki Üstüvânî risâlesinin sonuna doğru diyor ki:
“Küçük mescitlerde, imamın tekbiri işitilirken, müezzin yüksek sesle tekbir getirirse, namazı bozulur.”
Sual: Sünnete uygun okunan ezanı işiten kimse, bunu dinlemesi ve tekrar etmesi gerekir mi?
Cevap: Sünnete uygun olarak okunan ezanı duyan kimse, cünüp olsa da, cami haricinde, dışarıda Kur’ân-ı kerim okuyor ise de, işittiğini yavaşça söylemesi sünnettir. Başka bir şey söylemez. Selama cevap vermez. Bir iş yapmaz. Ezanı işiten erkeklerin işini bırakıp, cemaate gitmesi vaciptir. Evinde ehli, hanımı ile de cemaat yapabilir. Fakat, camide salih imam varsa camiye gitmek efdaldir.
Sual: Camide cemaatle namaz kılındıktan sonra, camiye gelen kişi ezan ve kamet okur mu?
Cevap: Mahalle camisinde ve cemaati belli kimseler olan her camide, vakit namazı, cemaaat ile kılındıkdan sonra, camiye sonradan gelen ve yalnız olarak namaz kılan kimse, ezan ve ikamet okumaz. Böyle camilerde, vakit namazları, imam mihrabda olarak, cemaat ile kılındıktan sonra, tekrar cemaatler yapılabilir. Sonraki cemaatlerde, imam mihrabda bulunursa yine ezan ve ikamet okunmaz.
Altıncı his var mıdır?
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
10 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yapılan incelemeler, bazı insanların bir altıncı hisse sahip olduğunu göstermektedir. Ancak bu, keramet değildir!
Sual: Altıncı his denilen bir kuvvet var mıdır ve ne işe yarar?
Cevap: Amerika'da Stanford Üniversitesinde yapılan incelemeler, bazı insanların bir altıncı hisse sahip olduğunu, mesela kapalı bir kutu içinde bulunan eşyayı sayabildiklerini, uzakta bulunan bir kimse ile irtibat kurabildiklerini, bir insanın aklından geçen şeyi anlıyabildiklerini göstermiştir. Tecrübeye her ırk ve dinden insanlar katılmış, hepsi de aynı başarıya ulaşmışdır. Uzak Doğu'da, Çin'de ve Hindistan'da rastlanan bazı Çin kâhinleri ve Hint fakirleri, bizi hayrete düşüren, akla gelmez türlü marifetler göstermektedir. Bunların içinde, havada uçar gibi görünen veya bir halatı havaya atarak onun üzerinde göğe doğru tırmanan kimseler vardır. Çinlilerin kabul ettiği Budizm, bir felsefe sistemidir. Buda, Konfüçyüs ve Laotse, meşhur filozoflardı. Telkin ettikleri esaslar, ahlak kaideleridir. Bunlar da, insanların türlü arzulardan vazgeçmeleri, iyilik, sabretmek, birbirine yardım, kötülükle mücadele etmek gibi şeylerdir. Buda;
“Kendine nasıl muamele edilmesini istiyorsan, başkalarına öyle hareket et” der. Fakat, Allahü teâlâdan bahsetmez. Buda, insan olduğu hâlde, talebeleri onu tanrılaştırmışlar ve tapınaklar yapmışlardır ve Budizm, din hâline gelmiştir. Hintlilerin esas dini Mecusilik ise, putperestliktir. Putlardan başka bazı hayvanlara da mesela ineklere taparlar. Ne Budizm, ne de Mecusilik, bir din değildir. Buna rağmen bunların, keramete benzer marifetler gösterdiği bir gerçektir. Bu marifetleri özel bir terbiye görerek, riyazetle, özel vücut hareketleriyle ve çalışarak, elde etmektedirler. Ayrıca, insanı hissetmez hâle sokan, insana zorla emir telkin eden ve ona istediğini yaptıran hipnotizma, bazı insanların sahip olduğu hususi bir kudretten ibarettir.
Bütün bunlar bir keramet değil, bir hünerdir. Bugün ilim adamları, bütün insanlarda bu gibi kabiliyetin az veya çok bulunduğunu, bazılarında fazla geliştiğini, bazı insanların hususi usullerle bu hissi geliştirebileceğini, zamanla bulunacak yeni ve kolay usullerle herkesin bu hissini canlandırabileceğini ileri sürmektedirler. Kendisinde altıncı his fazla gelişen kimsenin, bu hususiyetini marifet değil, keramet olarak göstermesi, ancak bir hilekârlıktır!
İnsanlara yardım etmek
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
11 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Bir kimse, din kardeşine yardımcı oldukça, Allahü teâlâ da ona yardımcı olur."
Sual: İnsanlara yardım etmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak da ibadet midir ve bunlara sevabı olur mu?
Cevap: İslam âlimlerinin büyüklerinden olan Muhammed Ma'sûm hazretleri Mektûbât kitabında bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“İnsanın ömrü çok kısadır. Sonsuz olan ahiret hayatında, insanın karşılaşacağı şeyler, dünyada yaşadığı hâle bağlıdır. Aklı başında olan, ileriyi görebilen bir kimse, kısa olan dünya hayatında, hep, ahirette iyi ve rahat yaşamaya sebep olan şeyleri yapar. Ahiret yolcusuna lazım olan şeyleri hazırlar. Allahü teâlâ, sizi birçok insanın başına koymuş, çok kimsenin ihtiyaçlarını görmeye vesile kılmıştır. Bu kıymetli ve kazançlı vazifeye kavuştuğunuz için çok şükrediniz! Allahü teâlânın kullarına hizmet etmek için çalışınız! Rabbimizin kullarına hizmet etmekle dünyada ve ahirette nimetlere kavuşacağınızı düşününüz!
İnsanlara karşı yumuşak olmanın, onlara iyilik etmenin, onların işlerini güler yüzle ve tatlı dille ve kolaylıkla yapmanın Allahü teâlânın sevgisine kavuşturan yol olduğunu biliniz! Ahiretin azaplarından kurtulmaya ve Cennet nimetlerinin artmasına sebep olacağından, hiç şüpheniz olmasın! Peygamber Efendimiz, bunu şu hadis-i şerifi ile çok güzel bildirmiştir:
(Allahü teâlâ, kullarının ihtiyaçlarını yaratır, gönderir. Allahü teâlânın en çok sevdiği kulu, Onun nimetlerinin kullarına ulaşmasına vasıta olan kimsedir.)
Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamanın ve onları sevindirmenin ve güzel ahlaklı olmanın kıymetini bildiren ve yumuşak, ağırbaşlı ve sabırlı olmayı öven ve teşvik eden birkaç hadis-i şerifi aşağıya yazıyorum:
(Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Birbirlerini incitmezler, üzmezler. Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaşdırır. Bir kimse, bir Müslimânın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamânlarında, Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır. Bir kimse bir Müslümanın ayıbını, kusurunu örterse, Allahü teâlâ, kıyamet günü onun ayıplarını, kabahatlerini örter.) [Buhârî, Müslim]
(Bir kimse, din kardeşine yardımcı oldukça, Allahü teâlâ da ona yardımcı olur.) [Müslim]
Bunları dikkatli okuyup iyi anlayınız ve her sözünüzde ve her işinizde bunlara uymaya çalışınız!”
Keramet, üstünlük müdür?
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
12 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"En büyük keramet, İslamiyeti iyi öğrenmek ve ona uygun yaşayabilmektir.”
Sual: İnsanların çoğu, bir kimsede olağanüstü bir şey görünce, o kimseyi büyük ve evliya bilmektedirler, bu doğru mudur?
Cevap: Hakiki Müslüman, batıl inançlara inanmaz. Sihir, büyü, uğursuzluk, fal, efsun, Kur'ân-ı kerimden başka şeyler yazılı muska, mavi boncuk, kehanet ve benzeri şeylere, bunların muhakkak iş yapacaklarına, mezarlara mum dikmeye, tel ve iplik bağlamaya itibar etmez ve keramet sahibi olduğunu söyleyen sahtekârlara ancak güler. Batıl, bozuk şeylerin çoğu, başka dinlerden İslamiyete sokuşturulmuştur.
Bazı din adamlarından keramet bekleyenlere büyük İslam âlimi İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“İnsanlar, din adamlarından, keramet beklerler. Bunların bazılarının kerameti yoktur, ama diğerlerinden daha ziyade Allahü teâlâya yakındır. En büyük keramet, İslamiyeti iyi öğrenmek ve ona uygun yaşayabilmektir.” Îmâm-ı Rabbânî hazretleri, başka bir mektubunda yine buyuruyor ki:
“Harikalar, kerametler ikiye ayrılır:
Birincisi, Allahü teâlânın zatına, sıfatlarına ve işlerine ait olan bilgiler ve marifetlerdir. Bunlar, akıl ile, düşünmekle elde edilemez. Allahü teâlâ, seçtiği kullarına ihsan eder.
İkincisi, madde âlemindeki gaybları bilmektir. Bu keramet, seçilmiş kullara verildiği gibi, kâfirlere de verilir. Kerametlerin birincisi kıymetlidir. Bunlar, doğru yolda bulunanlara, Allahü teâlânın sevdiklerine verilir. Cahiller ise, ikincisini kıymetli sanırlar. Keramet deyince, yalnız bunları anlarlar. Açlıkla ve insanlardan kaçarak, nefislerini temizleyen her insan, mahlukların gayblarını haber verir. İnsanların çoğu, hep dünyayı düşündükleri için, böyle haber verenleri evliya sanır. Hakikatten haber verenlere kıymet vermezler. Bunlar evliya olsalardı, bizim hallerimizden haber verirdi, derler. Bu bozuk ölçüleri ile, Allahü teâlânın sevdiği kullarını inkâr ederler.”
Sual: Yolculukta yol üzerinde bulunan mescitlerde, her gelen yolcu ezan ve kamet okur mu?
Cevap: Yollarda bulunan veya imamı ve müezzini bulunmayan ve cemaati belli kimseler olmayan camilerde, çeşitli zamanlarda gelenler, bir vaktin namazı için, çeşitli cemaatler yaparlar. Her cemaat için, ezan ve ikamet okunur. Böyle camide, yalnız kılan da, ezan ve ikameti kendi işiteceği kadar sesle Türkiye Gazetesi Okurlari.Her kalbe giden bir yol vardır
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
13 Şubat, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Unutmamak lazımdır ki, her insanın kalbinden Allahü teâlâya giden bir yol vardır...
Sual: Her insanda, her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlânın varlığını anlayıp iman etme özelliği var mıdır?
Cevap: İmâm-ı Gazâlî hazretleri Kimyâ-i se'âdet kitabında insanları dört kısma ayırmakdadır:
“Birinci kısımdakiler, dünyada yemek içmek ve zevk etmekten başka bir şey bilmeyenlerdir.
İkinci kısımdakiler, cebir, şiddet, zulüm ile hareket edenlerdir.
Üçüncü kısımdakiler, hilekârlık ve ikiyüzlülükle etrafındakileri aldatanlardır.
Dördüncü kısımdakiler güzel ahlak sahibi olan, hakiki Müslümanlardır.”
Unutmamak lazımdır ki, her insanın kalbinden Allahü teâlâya giden bir yol vardır. Bütün mesele, bu yoldan İslam nurunun insanlara ulaştırılmasıdır. O nuru kalbinde hisseden bir insan, hangi kısımdan olursa olsun, yaptığı fenalıklara pişman olur ve doğru yolu bulur.
Eğer bütün insanlar, İslam dinini kabul etseler, dünyada ne fenalık, ne hilekârlık, ne harp, ne şiddet ve ne de zulüm kalırdı. Bunun için, tam ve mükemmel bir Müslüman olmaya gayret etmek ve Müslümanlığın esasını, inceliklerini ve güzel ahlakını izah ederek, bütün dünyaya yaymak, hepimizin boynuna düşen bir borçtur. Bunu yapmak cihad olur.
Başka dinden de olsa, insanlara daima tatlı dille ve anlayışla hitap etmelidir. Bunu, Kur'ân-ı kerim emretmektedir. Müslüman olmayanın yüzüne karşı, kâfir, dinsiz diyerek, onun kalbini incitmenin günah olduğu, böyle söyleyenin cezalandırılması lazım olduğu, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Maksat, herkese İslam dininin yüceliğini anlatmaktır. Bu cihad da, ancak tatlı dille, sabır, ilim ve imanla olur. Bir kimseyi bir şeye inandırmak isteyenin evvela kendisinin ona inanması şarttır. Mümin ise, hiçbir zaman sabrını kaybetmez ve inandığını anlatmakta müşkilat, zorluk çekmez. İslam dini kadar, açık ve mantıki hiçbir din yoktur. Bu dinin esasını anlayan bir kimse, herkese bu dinin biricik hak din olduğunu kolaylıkla isbat edebilir.
Allahü teâlâ, iman edenlerin, geçmişdeki bütün hatalarını affedeceğini vadediyor. Başka dinden olanlar, şeytanın veya Müslümanlıktan haberi olmayanların aldattıkları kimselerdir. Bunların çoğu, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, yanlış yola saptırılmış talihsiz insanlardır. Biz bunlara sabırla, tatlı dille, akıl ve mantıkla doğru yolu göstermeliyiz.
.
Resulullahın Hendek Harbindeki duası
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
25 Mart, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Resulullah Efendimiz Hendek Savaşında dua ederek Huzeyfetebni Yemânî'yi istihbari bilgi getirmesi için müşriklerin arasına gönderdi...
Sual: Peygamber Efendimiz, yaptığı harplerde de dua etmiş midir?
Cevap: Şevâhid-ün Nübüvve kitabında, Peygamber Efendimizin Hendek Harbindeki ettiği dua hakkında şu bilgiler verilmektedir:
“Resulullah Efendimiz Hendek Savaşında Huzeyfetebni Yemânî hazretlerini müşriklerin arasına gidip, onlardan haber getirmesi için gönderdi. Gönderirken mübarek eliyle göğsünü ve sırtını sıvazlayıp;
(Ya Rabbi! Önden, arkadan, sağdan, soldan gelecek zarardan muhafaza et) diye dua etti. O gece çok soğuktu. Hazret-i Huzeyfe, Peygamber Efendimizin duasından sonraki durumu şöyle anlatmıştır:
“Sanki hamama girmiş gibi idim. Hiç soğuk hissetmedim. Nihayet müşriklerin arasına girip, haber topladım ve geri döndüm. Eshab-ı kiramın yanına geldiğimde soğuk bana tesir etmeye başladı.”
Resulullah Efendimiz, Hazret-i Huzeyfe'yi müşriklerin vaziyetini öğrenmek için aralarına gönderince, namaz kıldı ve şöyle dua etti:
(Ey üzüntülü kimselerin imdadına yetişen ve güç durumda olanların duasını kabul eden Allahım! Sıkıntımızı ve üzüntümüzü gider. Benim ve yanımda bulunanların hâlini sen görüyorsun.)
O sırada Cebrail aleyhisselam gelip;
“Allahü teâlâ sana selam eder. Sana zafer verdi. Dünya göğünden onların üzerine taş yağdıran bir rüzgâr gönderdi” diye müjde verdi. Hazret-i Huzeyfe şöyle anlatmıştır:
“Müşriklerin arasına vardığımda soğuk bir rüzgâr esiyordu. Müşrikler bir yere toplanmış ve ateşleri sönmüştü. Birbirine soğuktan öleceğiz diye bağırıyorlardı. Sonra büyük bir fırtına çıktı. Kocaman taşları sürüklüyordu. Müşrikler kalkanlarını siper yapıyorlardı. Fakat fayda vermiyordu. Sonunda perişan olup, kaçmaya karar verdiler.” Allahü teâlâ Ahzâb sûresi 9. âyetinde meâlen;
(Ey îmân edenler! Allahın üzerinizdeki nimetini hatırlayınız. Hani size [Hendek Savaşında sizi yok etmek için kâfirlere ait] ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermişdik. Allah ne yaptığınızı görmekteydi) buyurdu.
Hendek Savaşında, Kureyş müşrikleri kaçıp gittikten sonra, Resûlullah Efendimiz;
(Bu seneden sonra Kureyş sizinle savaş yapmaz. Fakat siz onlara karşı gaza yaparsınız) buyurdu. Bundan sonra Kureyş müşrikleri, Müslümanlara savaş açamadılar. Müslümanlar Mekke'yi fethettiler.”
İnsanlardan yiyecek, giyecek istemek
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
26 Mart, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi caizdir.
Sual: Aç, susuz olan bir kimse, başkalarından yiyecek, içecek ve başka temel ihtiyaçlarını isteyebilir mi?
Cevap: Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin ve hiç yiyeceği yok ise de, sağlam, çalışacak, ticaret edecek hâlde olan kimsenin, yiyecek, içecek veya bunları almak için para istemesi, dilenmesi haramdır. Bunun varlığını bilerek, istediğini vermek de haramdır. İstemeden verilmesi ve verileni alması caizdir. Bu kimsenin yiyecek, içecekten başka ihtiyaçlarını mesela, elbise, ev eşyası, kira paraları istemesi caiz olur. Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi caizdir. Bir günlük yiyeceği olan, olmasa da, çalışabilecek hâlde olan kimse, ilim öğrenmekle veya öğretmekle meşgul ise, yiyecek istemesi, yine caiz olur. Parasını harama sarf edene ve israf edene sadaka verilmez.
Sual: Bir fakire, onu dinen zengin edecek miktarda zekât vermek uygun olur mu?
Cevap: Fakirin, hiç olmazsa, bir günlük ihtiyacını karşılayacak kadar vermek müstehaptır. Borcu olmayan ve çoluk çocuğu bulunmayan fakire, nisap miktarı veya malını nisap miktarına tamamlayacak kadar zekât vermek mekruhtur. Çoluk çocuğu olan fakire, bunların her birine bölünce, nisap miktarı düşmeyecek kadar, çok zekât vermek caizdir. Zekâtı, fakir olan kardeşe ve hala, amca, dayı ve teyze gibi yakın akrabaya vermek daha sevapdır. Yakınları muhtaç iken, başkalarına verirse, sevabı olmaz
Sual: Bir kimsenin, zekâtını, bulunduğu yerdeki fakirlere vermeyip de, başka şehir veya yerdeki fakirlere göndermesinin, vermesinin dinen mahzuru olur mu?
Cevap: Zekâtı başka şehre göndermek mekruh ise de, akrabaya vermek için veya kendi şehrinde fakir Müslüman bulamazsa, başka şehre göndermek caizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyi olduğu Bezzâziyye fetvasında yazılıdır. Malını israf edene, haramda kullanana zekât vermenin layık olmadığı Dürr-i Yektâda yazılıdır.
Sual: Zengin olup alacaklarını alamayan ve sıkıntıya düşen bir kimse, zekât alabilir mi?
Cevap: Alacaklarını ve malını eline geçiremeyen, elindeki bononun ödeme zamanı gelmeyen zengin kimse, faizsiz ödünç veren kimse bulamazsa, ihtiyacı kadar, zekât alabilir. Malı eline geçtiği zaman, almış olduğu zekâtı da, fakirlere dağıtmaz.
Zekât, malı zarardan korur
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
27 Mart, 2026
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hadis-i şerifte meâlen buyuruldu ki: "Zekât vererek, malınızı zarardan koruyunuz!"
Sual: Ticaret malı veya toprak mahsulü olsun zekâtı verilmeyen mallar, paralar, mahşer günü, sahiplerine azap olarak yüklenecektir deniyor, bu doğru mudur?
Cevap: Zekât vermek, Kur’ân-ı kerimin 32 yerinde, namazla birlikte emredilmektedir. Tövbe suresinin 34. âyet-i kerimesinde meâlen;
(Malı, parayı biriktirip zekâtını, Müslüman fakirlerine vermeyenlere çok acı azabı müjdele!) buyurulmuştur.
Kıyamet gününe ve cehennem azabına inanan zenginlerin, mallarının zekâtını, tarla mahsullerinin, meyvelerin uşrunu vererek, bu azaplardan kurtulmaları lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Zekât vererek, malınızı zarardan koruyunuz!) buyuruluyor.
Tefsîr-i Mugnîde buyuruluyor ki:
“Kur’ân-ı kerimde üç şey, üç şeyle beraber bildirildi. Bunlardan biri yapılmazsa, ikincisi kabul olmaz. Peygambere itaat edilmedikçe, Allahü teâlâya itaat edilmiş olmaz. Anaya, babaya şükredilmedikçe, Allahü teâlâya şükredilmiş olmaz. Malın zekâtı verilmedikçe, namazlar kabul olmaz.”
İmâm-ı Gazâlî hazretleri, mahşer gününü anlatırken buyuruyor ki:
“İnsanlardan her biri, dünyada sımsıkı sakladıkları malı boyunlarına geçirmişlerdir. Deve zekâtını vermeyenlerin, boynuna deve yüklenir. Öyle bağırır ve ağırlaşır ki, büyük dağlar gibi olur. Sığır, koyun zekâtını vermeyenler de, böyle olur. Bunların feryatları âdeta gök gürlemesi gibidir.
Ekin zekâtını, yani uşrunu vermeyenlerin boynuna ekin denkleri yüklenir ki, dünyada hangi cins ekinin zekâtını vermemiş ise, o cinsten, o denkler dolmuştur. Eğer buğday ise buğday, arpa ise arpa dolmuştur ki, ağırlığından altında ‘vâveylâ’, ‘vâseburâ’ diye bağırır. Altın, gümüş ve kâğıt para ve sair ticaret malı zekâtından vermeyenler de, dehşetli bir yılanı yüklenirler. Boynu ile halkalanmış, boynu üzerinde yüklenmiş, hatta değirmen taşlarını yüklenmiş kadar ağırlığı vardır. Bu hâldeyken feryat ederler ve;
-Bu nedir, derler. Melekler de onlara;
-Bunlar, dünyada zekâtını vermediğiniz mallarınızdır derler. İşte bu dehşetli hal, Âl-i îmrân sûresinin 180. âyet-i kerimesinde meâlen;
(Dünyâda esirgedikleri, kıyamet günü boyunlarına takılır) buyurularak bildirilmiştir.”
Bunun için zengin olan her Müslümanın, elindeki malının zekâtını seve seve ve İslamiyetin emrettiği kimselere vermesi lazımdır.
Allahü teâlânın taksimine razı olmak
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
28 Mart, 2026
Paylaş
Özetle
Kaydet
a-
|
+A
Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir.
Sual: Allahü tealadan razı olmak, bela ve nimet olarak gelen her şeyden razı olmak, itiraz etmemek mi demektir?
Cevap: Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felaket gelse, ona da rıza gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda, Peygamberlere mahsus sabır ve tahammül var demektir. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu rızayı gösterebilir. Gıpta edilecek bir meziyettir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Her gün insanın karşılaştığı her şey, Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi Onun iradesine uydurmalıyız! Karşılaştığımız her şeyi, aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek, böyle olmalıyız! Böyle olmamak, kulluğu kabul etmemek ve sahibine karşı gelmek olur. Allahü teâlâ, hadis-i kudside buyuruyor ki: (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)”
Sual: Gayr-i müslimlerin âdetlerini veya onların ibadet olarak yaptığı şeyleri yapmanın dinen bir mahzuru olur mu?
Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur. Uyûn-ül besâirde deniyor ki:
“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim, saygı bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudîlerin ve Hıristiyanların bağladıkları zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur, daha fazlası küfür olur.
Sual: Namaz kılarken, ah, of diye sesli olarak inlemek namazı bozar mı?
Cevap: Ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek, namazı bozar.
Farzı yapmayanın imanı gider mi?
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
29 Mart, 2026
Paylaş
Özetle
Kaydet
a-
|
+A
Farzlara ehemmiyet verip, tembellikle yapmayan kimsenin imanı gitmez.
Sual: Dinimizin emrettiği farzlardan birini tembellikle yapmayan kimsenin imanı gider mi?
Cevap: Farzlara ehemmiyet verip, tembellikle yapmayan kimsenin imanı gitmez. Fakat, bir farzı yapmayan Müslüman, iki büyük günaha girer. Birincisi, o farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahıdır. Bunun affolması için tövbe etmek, yani pişman olmak, üzülmek, bir daha geciktirmeyeceğine karar vermek ile olur. İkincisi, bu farzı terk etmek, yapmamak günahıdır. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek, yani vaktinden sonra hemen yapmak lazımdır. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur.
Sual: Bazı kimseler, camiye girer girmez namaz kılıyorlar. Bu ne namazıdır ve kılınması gerekir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Camiye girince, iki rekat namaz kılmak sünnettir. Buna tehıyyetül-mescid namazı denir. Camiye girince, farz, sünnet, kaza namazı gibi herhangi bir namaz kılmak, tehıyyetül-mescid namazı yerine geçer. Bunlara, ayrıca tehıyyetül-mescid diye niyet etmek lazım değildir.
Sual: Cuma günü, camiye erken gidip, namaz vakti girinceye kadar namaz kılmanın dinen bir mahzuru olur mu?
Cevap: Güneş tepede iken, yani öğle namazının vaktinden temkin zamanı kadar evvel olan zaman içinde, her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, cuma günleri için de geçerli olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır.
Sual: Herkese ve küçük yaşta ölen çocuklara da kabir suali var mıdır?
Cevap: Bu konuda Sirâc kitabında deniyor ki:
“Bütün insanlara kabir suali olacağını, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirmektedir. Sabî iken ölene de cenâb-ı Hak, cevap vermesini ilham edecektir.” İbni Abdül-Berr ve imâm-ı Süyûtî hazretleri de;
“Mümin ve münafık olan ehl-i kıbleye sual vardır” buyurmuştur. Hazret-i Ömer'e kabir suali olduğu ve verdiği cevabı bildiren haberler, kitaplarda mevcuttur.
Sual: Namaz kılarken, ilk defa kaç rekat kıldığında tereddüt eden, şaşıran bir kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: Bir kimse, kaç rekat kıldığını unutsa, bu şaşırması, ilk olarak başına geldi ise, selam verip namazı tekrar kılar. Şaşırmak âdeti ise, düşünüp, çok zan ettiğine göre kılar. Kuvvetli zan edemezse, az kıldığını kabul ederek namazını tamamlar.
İlahi dinlerin hakiki esasları
Osman Ünlü
Osman Ünlü
Takip Et
osman.unlu@tg.com.tr
30 Mart, 2026
Paylaş
Özetle
Kaydet
a-
|
+A
Müslüman olmayanlar, saadet yolundan mahrum kalmış kimselerdir. Bunlara, acımalı ve incitmemelidir.
Sual: İslamiyetin bildirdiği iman esasları, bütün ilahi dinlerde hep aynı mı idi?
Cevap: Başka dinden olanların hepsini, kötü huylu insan olarak kabul etmemelidir. Evet küfür, yani Müslüman olmamak, her zaman, her yerde fenadır. Çünkü küfür, insanı dünyada ve ahirette felakete götüren zararlı bir inanış, bozuk bir yaşayıştır. Allahü teâlâ, İslam dinini, insanların dünyada rahat ve huzur içinde, kardeşçe yaşamaları için ve ahirette sonsuz azaplardan kurtulmaları için göndermiştir. Müslüman olmayanlar, bu saadet yolundan mahrum kalmış kimselerdir. Bunlara, acımalı ve incitmemelidir. Bunları gıybet etmek bile haramdır. İnsanın, saîd veya şakî olduğu son nefeste belli olur.
Allahü teâlânın var ve bir olduğunu bildiren ilahi dinlerin hepsi, insanlar tarafından bozulmadan evvel, inanılacak şeyler bakımından birbirinin aynı idi. Musa aleyhisselâmdan başlayarak Peygamber Efendimimize (sallallahü aleyhi ve sellem) kadar gelen üç büyük din, yani Mûsevîlik, Îsevîlik ve İslâm dinleri, hep Allahü teâlânın bir olduğunu ve Allahü teâlânın Peygamberlerinin bizim gibi bir insan olduğunu bildirmiştir. Ancak Yahudiler, İsa ve Muhammed aleyhimesselâma inanmamışlardır. Hıristiyanlar, putlara tapınmaktan bir türlü kurtulamamışlar ve İsa aleyhisselâm;
(Ben de, sizin gibi bir insanım. Allahın oğlu değilim) dediği halde, Îsâ aleyhisselâmı Allahın oğlu sanmışlar, üç ayrı ilaha tapınmaya başlamışlardır. Bunun yalan ve yanlış olduğunu anlayan ve düzeltmeye uğraşanlar arasında Honorius gibi papalar da vardır. Bu yanlış itikatları, ancak Allahü teâlânın son Peygamberi ile gönderdiği İslam dini ile düzeltilmiştir.
O hâlde, bu üç dinin hakiki esaslarını kendisinde toplayan ve bu dinlerin içerlerine sokulmuş olan hurafelerden temizleyen hakiki, doğru dinin, İslam dini olduğunu kimse inkâr edemez.
Müslümanlığı kabul etmiş bir İngiliz olan Fellowes diyor ki:
“Hristiyanlığın birçok yanlış inançlarını düzeltmeye kalkan Martin Luther, bilmiyordu ki, kendisinden tam 900 sene evvel Muhammed aleyhisselam İslamiyeti neşrederek, bütün bu kusurları düzeltmiştir. Bunun için, İslamiyeti, hurafelerden tamamen temizlenmiş Nasraniyyetin mütekâmil bir şekli olarak kabul etmek ve Muhammed aleyhisselâmın son Peygamber olduğuna inanmak lazımdır.”
.
. .
|
| Bugün 514 ziyaretçi (957 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|