 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
DEAŞ operasyonu ve bazı gerçekler!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
02 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Geçen hafta Yalova’da gerçekleştirilen ve üç polisimizin şehit, sekizinin ise yaralanmasına yol açan DEAŞ operasyonu devletimiz açısından nasıl büyük bir tehlikenin yaklaşmakta olduğunu gösterdi.
Bunu hükûmetimiz ve istihbaratımız mutlaka dikkate almalı ve bu konuda siyaset geliştirmelidir. Bir kısım safdillerin, DEAŞ’ın sadece Suriye, Irak ve benzeri ülkelerde ortaya çıkacağını zannetmesi gafletin en büyüğüdür. Hatta böylesine bir saf görüntü devletimizin uyanmaması için ön alma dahi olabilir.
DEAŞ ve benzeri radikal örgütler genelde Selefi itikatlı kişilerdir. Bunlar İbni Teymiyye, Seyit Kutub ve onları mehaz alan kişilerden beslenirler. Ehl-i Sünnet inancında olup dinine, devletine bağlı kimseleri "kâfir" olarak değerlendirirler!
Devlet bunlar için her zaman "tağut"tur! Bunların İslam Devleti dedikleri bir devlet bugüne kadar çıkmamıştır. Bundan sonra da çıkmayacaktır. Zira bunlar İngiliz’in, İsrail’in, ABD’nin maşalarıdır. Vehhabilerden itibaren bu böyledir. Unutmayalım, Vehhabiler de Ehl-i Sünnet Osmanlı Devleti’ne "kâfir" diyordu!
Osmanlıyı asırlarca zinde ve ayakta tutan, birlik ve beraberliğini her kademede sağlayan, devlete bağlılığı zerrece esnetmeyen Ehl-i Sünnet akidesinin ululemre itaat kavramı idi. Ululemre itaat kavramı Müslümanları, devletleri etrafında ayrılmamak üzere birbirine kenetliyordu.
Müslümanları, Ehl-i Sünnet inancından koparmadıkça bu yapıyı zayıflatmak imkânsızdı!.. Şu hâlde yapılacak iş, onları Ehl-i sünnet itikadından uzaklaştırmak, felsefe mikrobuyla kanını bozmaktı. Bolca felsefe yapılacak ve Türk milleti bu işin değerli olduğuna inandırılacaktı. Bu suretle din, sinsi bir şekilde yıkılacaktı…
Bu tespiti yapan Batılılar, Osmanlıyı yok etme faaliyetini gerçekleştirebilmek adına yıkım hareketlerine hız verdiler. Buradaki hedef, Osmanlıyı yedi asırdır ayakta tutan dinî ve millî değerleri idi. Bilhassa dinde yıkım planı üzerinde büyük paralar harcanarak yoğun bir saldırı düzenlendi.
Nitekim bu yıkım faaliyeti; oryantalizm veya dinde ıslahat ve modernizm ismi altında yürürlüğe konuldu! Batı’da oryantalizm merkezleri teşkil edildi. Buralarda İslam coğrafyasındaki İslamî faaliyetlerle ilgili, belli bir plan ve proje çerçevesinde hareket etme konusunda ortak kararlar aldılar. Bu karara göre:
“Müslümanların akâid, fıkıh ve ahlâk birliğini sağlayan Ehl-i Sünnet yapısı hedef alınacak ve bu yapının dışında kalan, hatta karşıtı olan başta Mutezile olmak üzere bütün bid’at ve dalâlet fırkaları desteklenecekti. Üniversitelerde yapılacak akademik çalışmalar, Ehl-i Sünnet’in yıpratılması ve aşağılanmasına dönük olacaktı. Bir itiraz söz konusu olduğunda, “bu bir bilimsel çalışma” denilecekti. Devamlı olarak Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği Ehl-i Sünnet karşıtı kitap, makale ve fetvalar yayınlanacaktı..."
Bu kararla birlikte oryantalist din araştırmacıları hummalı bir faaliyetin içine girdiler. Birkaç lisanı ana dili gibi bilen bu adamlar İslamiyet’i araştırmış ve nereden nasıl vuracaklarını tespit etmişlerdi.
Büyük proje!
Ardından İslam coğrafyasına çeşitli “ajanlar" göndererek, Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği -Kur’ân, Sünnet, İcma ve İctihad temelli- İslam Şeriatı’nı aşağılama ve değiştirme ortamını oluşturacak çalışmalar yaptılar.
Osmanlı idaresinin zayıfladığı merkeze uzak Müslüman bölgelerde (Hindistan, Pakistan, Mısır ve Arabistan) zeki ve kabiliyetli insanları dinde ihya ve reform gibi parlak ifadelerle avladılar. Bunları parlatarak diğer İslam ülkelerine servis ettiler. Bunların yaldızlı ve parlak ambalajlarla süslü zehirli fikirleriyle İslam dünyasını altüst ettiler.
Nitekim 19. asrın sonlarında gerek İslam dünyasında ve gerekse Müslümanların yoğun olarak bulundukları toplumlarda Ehl-i Sünnet muârızlığı, eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.
Mısır’da Cemaleddin Afganî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö.1905), Reşid Rıza (ö.1935), Rusya’da Musa Carullah (ö.1949); Hindistan’da Seyyid Ahmed Han (ö.1898); Pakistan’da Mirza Gulam Ahmed (ö.1908); İran’da Mirza Ali Muhammed (ö.1850); Arabistan’da Muhammed İbni Abdülvehhab (ö.1792)’ın çalışmaları birbirine bağlı ve neredeyse tek merkezlidir!
Hepsi, 1500 yıllık İslam Akâid ve Fıkıh sistemine karşıdır. Hepsi, Cumhûr-i ulema ve Osmanlı aleyhtarıdır. Hepsi, Oryantalist/Müsteşrik tabanlıdır.
Buna rağmen Müslüman milletin inancını yıkmak öyle kolay olmuyordu. Bu uğurda yoğun çalışmalarını aksatmadan devam ettirdiler. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlının temsil ettiği İslam dini esaslarına yönelik tebdil (değiştirme), tahkir ve tezyif çalışmaları yürütüldü. Peşinden gelecek saldırılar ise "tek parti dönemi"nin son deminde açılan (1949) Ankara İlahiyat Fakültesi’nde belirlendi ve uygulamaya konuldu.
Bu faaliyetler 1970’lerden itibaren özellikle İlahiyatlar, Diyanet, Diyanet Vakfı ve bazı yayınevleri çevrelerinde yoğunlaşmıştır.
Başlangıçta daha çok dışarıdan oryantalistler marifetiyle yapılan bu fikrî saldırı, zamanla değişti. Müsteşriklerin batıl, yıkıcı ve ecdat düşmanlığı propagandalarının etki alanına giren ve yabancıların emir erliğini üstlenen içimizdeki "kriptolar" tarafından yapılır oldu...
Bunlardaki "fikrî ihanet" şu konu başlıkları altında ortaya çıkıyordu:
Kur’an-ı Hakîm’in hükümleri, indiği döneme âittir, kıssalar semboliktir.
İslam dini yanında diğer dinler de haktır.
Hadisler şâibelidir, sahih bilinenlerle dahi hüküm verilemez.
İctihad, zor bir şey değildir, her doktoralı bir müctehittir.
Dört mezhebe bağlılık şart değildir, hüküm istinbatı herkese açıktır.
Mutezile, aklı esas aldığı için en doğru mezheptir, Sünnîlere karşı onu kullanmalıdır!
Peygamberin Kur’ândan başka bir mucizesi yoktur.
Akıl da vahiy gibi dinin delillerindendir.
Kadere imanı Mutezile gibi anlamalıdır. Kader, insanın iradesidir. Kul, fiilinin yaratıcısıdır! Sünnî inanıştaki gibi bir kader yoktur.
Muaviye ve aynı durumda olanlar, aşağılanmalı ve sevilmemelidir.
Mübarek gecelerin faziletine inanmamalıdır.
Peygamber Kur’ân’ı, sahâbiler de hadisleri -hâşâ- anlayabildiği gibi açıklamış ve yazmışlardır!..
Her iman ehlini titretecek ve dehşete düşürecek bu nevi görüşlerin her biri Doçent veya Profesör titri taşıyan bilim adamı etiketli reformcular tarafından özellikle ortaya atılmakta ve kafalar karıştırılmaya çalışılmaktadır.
Kime ve neye çalışıyorsunuz?
Son dönemlerde (DİYK) Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeleri’nden bazılarının bunlardan teşkil edilmesi ürkütücüdür. Nitekim yirmi senedir bu fikirlere sahip ilahiyatçı hocalar Diyanet’i yönetiyor. Bunlar hem kendi hem de kendileri gibi düşünen arkadaşlarının dinen sakat düşüncelerini olduğu gibi Diyanet’e taşıdılar. Son senelerde Diyanet TV’de de benzer söylemlerini devam ettirdiler.
Prof. Dr. Mehmet Görmez, "toplum hayatına uymayan hadisler sahih de olsa inanmayız!" diyordu. Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ve Prof. Dr. Bünyamin Erul, "sahâbe hadis uydurmuş!" diye iddia ettiler.
Din ve irşat hizmetleri politikalarının belirlenmesi ve geliştirilmesi çalışmalarında bulunan İlahiyatçı Mustafa Irmaklı (DİYK üyesi, 2020-2025) Diyanet TV’deki konuşmasında, "Ahiret inancımızı gözden geçirip yenilemeliyiz” dedi. Yeniden neye ve kime göre düzenleyecekti?
Prof. Dr. Halis Aydemir ise "hadislere güvenip hüküm bina edemeyiz" demişti. Bir kısım hadislere karşı çıkarken de "böyle bir hadis, âyet de olsa aklımıza uymazsa reddederiz" diyecek kadar cüretkâr ifadeler kullanmıştı.
Yine DİYK üyelerinden Prof. Dr. Metin Özdemir, "Cehennemde insan bir defa yanacak ve bitecek ve bir daha azap hissetmeyecek!" demişti. İmam-ı Gazali hazretlerine de iftiralar atarak, onun üzerinden dinde şüphe uyandıran, bir oryantalistin kitabını da Türkçeye çevirmişti. (Eric Ormsby, İslam Düşüncesinde İlahi Adalet Sorunu, Kitabiyat, Ankara 2001)
Prof. Dr. İhsan Çapçıoğlu (DİYK Üyesi, 2020-2025), oryantalistlerden hep dinler arası diyaloğu savunan makaleleri çevirmişti. Prof. Dr. Ömer Kara’nın (DİYK üyesi, 2020-2025) çalışmalarının çoğu da oryantalistlerden yapılan tercümelerdi. Bunlardan biri de “Kur’an Muhammed’in uyduruğudur” yazan oryantalist Thomas J. O’shaughnessy’in eseri idi.
Prof. Dr. Abdullah Kahraman (DİYK üyesi, 2020-2025), Musa Carullah’ın en bozuk kitabını (Uzun Günlerde Rûze) sitayişle sadeleştirip yayına hazırlamıştı.
Prof. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Prof Dr. İsmail Hakkı Ünal, Dr. Medet Coşkun ve daha niceleri reform ve tarihselcilikte yeni yollar açmaya ve bozuk itikatlarını saçmaya devam ediyorlar.
Prof. Dr. Ali Avcu (DİYK üyesi, 2020-2025) ise Diyanet TV’de; "1000 yıllık dinî bilgiyi topluma gençliğe anlatamayız, çağdaş sahih bir din oluşturmak, mevcut dini anlayışı gözden geçirmek zorundayız" demişti. Bunlar gençliğe anlatabilecekleri bir din mi oluşturacaklar! 1400 yıldır gelenler gençlere ve nesillere hep aktarmışlar bunlar anlatamıyormuş!
"Yürüyün gidin bostan tarlasına" demezler mi adama! Anlatamıyorsan İlahiyat Fakülteleri’nde ne işin var? İslamiyet’i kafana göre değiştirip kafana göre oluşturduğun dini mi anlatacaksın?
Peki bu şahısların, yıllardır fikir yapıları ile DEAŞ ve benzeri radikal örgütlere eleman devşiren İbni Teymiyye, Abduh, Musa Carullah, Seyit Kutub ve Mevdudi gibilere tek kelam ettiğini duyanınız oldu mu?
Devletimiz ve asil milletimiz uyanık olmalı!
TEFEKKÜR
Hak ile batılı fark edip seçtik
Âbat olsak da bir, olmasak da bir!
Âşık Dertli
..
Haysiyet ve şeref ayaklar altında!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
09 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Maduro hadisesi bildiğimiz bir gerçeği yeniden hatırlattı: Zayıfsan her türlü operasyona açıksın demektir! Üstelik millî hassasiyetlerin biraz gevşekse her ihtimale hazır olmalısın. Onun için üzerinde emelleri olanlar her daim millî değerlerini törpülemeye çalışırlar. Bizde de son dönemlerde ne hazindir ki gidişat iyi değil. Toplumun içi her geçen gün boşalıyor. Sağlam bir cemiyetle türlü zaafları kapatabilirsiniz fakat cemiyet bozuksa topun tüfeğin seni korumaz.
ABD olup bitenleri şova dönüştürdü. Senelerdir Venezuela’dan şikâyetçilerdi. 2025’te askerî bir müdahale bekleniyordu. Devlet olma iddiasındaki her yapı, yoluna döşenen taşları temizler. Niye temizledi diye kızmak olmaz. Güçlüysen buna müsaade etmezsin. Nitekim olan budur...
Neticede ABD gibi bir devletten adaletle hareket etmesini beklemek hayal olur. Zulümle kurulan ve tarihini zulümle dolduran bir yapı başka türlü hareket edemez. Aslında burada ABD’nin yaptığını değil Venezuela’nın yapmadığını konuşmak lazım! Bu nasıl bir zillettir ki tek kurşun atmadan cumhurbaşkanını düşmana teslim ediyorsun! Adamlar birkaç helikopterle gelip devlet başkanını alıp gidiyor...
İhanet etmenin bile bir raconu vardır. Böyle bir devlet, böyle bir ordu olamaz. Birazcık onurları olsa yerin dibine geçerler. Venezuela halkının durumu da izah edilemez. Böyle bir hâlde sevinebilmek için ya karakterin sıfırın altında olması ya da alıp götürülen kişinin Firavun olması icap eder. Hadisenin duyulduğu anda sokakların dolması, ordunun hareketlenmesi icap ederdi. Oysa dünyanın haberi oldu da onların olmadı sanki. En umursamaz bir tavır içinde sakince hayatlarına devam ediyorlar. Bu tavrı ekonomik sıkıntıya bağlamak, ucuzluğun, gözü kapalılığın ve gafletin dibi olur. Hatta bunu böyle gösterenlere dikkat etmek gerekir. Öyleyse meseleyi derinliğine tahlil etmek lazımdır.
Her şeyden önce Maduro, Filistin’in yanında İsrail’in karşısında duran bir devlet adamıydı. Hem İsrail’i yerin dibine sokuyor hem Batı'nın yüz yıldır İslam dünyasında kurduğu düzeni temelinden sarsıyordu. Şu sözleri ile Türk halkının büyük sevgisini kazanmıştı:
“Bu katliam artık bir soykırıma gidiyor… Buradan öncelikle Yahudilere bir çağrım var: Gazze’de öldürülen çocukların katili İsrail devletine önce dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler dur demeli; katil devletlerini ilk Yahudiler kınamalı… İkinci çağrım bölgedeki Arap halkına ve liderlerine: Ne zamana kadar katliama sessiz kalacaksınız? Filistinli kardeşlerinizin katliamını izlemeye devam mı edeceksiniz? Arap halkları ne zaman uyanacak? Ve Arap liderleri… Ne zaman uyanıp Filistin halkının sesine ses vereceksiniz? Yerin dibine batsın resmî açıklamalarınız! Yerin dibine batsın beynelmilel protokolünüz… Venezuela devlet başkanı olarak size sesleniyorum: Yeter artık!..”
Dikkat! Bu sözleri Müslüman bir lider değil Hıristiyan bir lider haykırıyordu. Aynı yüksek tepkiyi Müslüman dediğimiz Arap liderleri yapsalar ve küçük de olsa bir adım atsalardı Gazze’de durum bu noktaya gelir miydi?
Siyonistler bu çağrıyı yapan Maduro’yu elbette kara listeye almışlardı. Ona bu sözlerin bedelini mutlaka ödetmek isteyeceklerdi. Dolayısıyla Trump "aman petrol canım petrol" derken Netanyahu o sözlerin hesabını mı gördü bilemem.
Bildiğim bir şey varsa tarih Maduro’yu, zalim Siyonistlere ve onlara sessiz kalan Arap liderlerine karşı o erkekçe sözleriyle hatırlayacak onu satanları ise en onursuz ve alçak insanlar olarak yâd edecektir...
Paket servis!
Rusya ve Çin’in durumu da Venezuela’dan çok farklı değil. 5 Aralık’taki köşe yazımda şöyle ifade etmiştim: “İran’ın en büyük güvencesi bunlardı. Lakin ABD bir gecelik şovuyla İran’ı bitirirken en cılız bir ses dahi çıkaramamaları karizmalarını ciddi şekilde çizdirdi. Aynı şey Venezuela’nın da başına gelirse artık kimse Rus-Çin ittifakına güvenmez. İkinci kutup çöker ve dünya yeniden bir müddet için de olsa tek kutuplu olur.”
Bir ay sonra sözümüz vuku buldu. Rusya ve Çin, ABD’nin eşkıyalığına ufak mırıldanmalar hariç sessiz kaldılar. Belli ki Maduro’yu sattılar! Bu saatten sonra onlarla yola çıkan ve güvenen bir gece ansızın satılacağının da hesabını yapmazsa başına neler geleceğini bilemez!
Trump, ABD askerlerinin Maduro’yu yattığı odadan almasını film izler gibi takip etti ve dünyaya da servis etti. Gücünün zirvesinde olduğunu gösterdi. Karşı gelenin sonu böyle olur mesajını da verdi. Nitekim üç gün geçmeden de “Kral Benim” diye haykırdı.
Bunu ABD’nin süper gücü olarak okuyanlar değerlerini kaybetmiş insanlardır. Çünkü gerçekten gösterilen bir şovdu. Bir film sahnesi gibiydi. Harekâta gerçeklik katmak için uçaklar birkaç bombalama gösterisi yapmışlardı. En seçkin askerler paraşütle inmiş saniyeler içinde vazifeyi ifa etmişti. Ne karşı duran vardı ne mücadele eden ve ne de takip eden. Kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Güya çatışma çıkıyor, korumalar öldürülüyor, fakat karşı tarafta çizik bile yok. Bunlar et ve kemikten değil miymiş acaba?!.
Aslında ortada gün gibi aşikâr bir tablo vardı. Maduro "paket servis" edilmişti. Trump, evvelce İran olayında, “İran’ın attığı füzelerin nereye düşeceğini ben biliyordum, o gece rahat uyumuştum” dediği gibi bu defa da "paket"in teslim edileceğinden adı gibi emindi. Sanki pizzacıya sipariş vermişti. Adamları gidip paketi teslim aldılar.
Ona düşen bunu müthiş bir mizansenle dünyaya izlettirip gerçek bir operasyon mesajıyla korku salmaktı. Yaptı mı yaptı!
Bahçeli ilk gün buna işaret etti ve "bu gelişme Venezuela’nın 15 Temmuz’u" dedi. Tam yerinde bir tespitti. CIA ve Mossad 15 Temmuz’da maşaları vasıtasıyla aynısını bize yapacaktı. FETÖ’cü askerler Tayyip Bey'i ölü veya diri ele geçirecekler ve "paket teslimi" yapacaklardı. O gün Antalya’daki maça gelmemesi ve Marmaris’ten biraz erken ayrılması teşebbüslerini akim kıldı. Sayın Cumhurbaşkanının altı yıldır verdiği büyük mücadele de semeresini gösterdi. Millet meydanlarda iki ay kalarak devletine liderine sahip çıktı. 152 şehit ve binlerce yaralı verdi. Şeref ve haysiyetini korudu...
O gün Tayyip Bey’in ve milletin büyük duruşuna senaryo diyenler bugün neden senaryo demiyorlar acaba düşünmek gerekmez mi?
Birkaç gün önce Venezuela’da böyle bir gelişme yaşanacak deseniz delirdiniz herhâlde derlerdi! Oysa senaryoyu gördüler. Senaryoyu Siyonist yazıyor, ABD oynuyor! Dünya ahmakça seyrettiği müddetçe daha çok yazıp oynamaya devam ederler...
Her ülkenin FETÖ’sü var!
Peki ABD bunu nasıl başardı! İşte göremediğimiz nokta burası. Zira herkes şu son operasyonla büyülenmiş bir vaziyette. Hiç kimse bir devlet başkanı bir gecede paket servisle başka bir ülkeye nasıl satılır bunu düşünmüyor. Bunu düşünmeyenleri bundan sonra böyle bir son bekliyor olacaktır.
Zira İsrail ve ABD 1990’dan itibaren böyle bir yapıyı bütün ülkeler için kurdu!.. 1990’lı yıllar FETÖ’nün dünyayı, güya Türk okulları ile bir ağ gibi sarmaya başladığı bir devre idi. Bu okulların gerisinde Siyonistler vardı. İngilizce hocaları neredeyse tamamıyla CIA ajanları idi. Putin bu konuda dünyayı uyarmış ve okulların Rusya’ya girmemesi için büyük çaba sarf etmişti.
Bu okullarda kimler okuyordu? İşin püf noktası bu sualde gizli. Her ülkenin idari, askerî, bürokrat ve yargıdaki üst düzey çocukları bu okulların en gözde talebesi olmuşlardı. O gün 10-15 yaşındaki çocuklar 2016’da 35-40 yaşına geldiler. Şimdilerde 50-55 yaşlarındalar ve devletin en üst kademesindeler. (Bu konuda “Mızraklı Hakikat” kitabımın okunmasını tavsiye ederim)
Evet FETÖ sadece Türkiye’nin değil her ülkenin bir belası! Her ülkenin gençleri o devşirme ameliyesine tabi tutuldu. Neticede bunlar ülkelerini rahatça satacak kıvama getirildiler.
Bakın bugün Venezuela’da sokakta, orduda ve idarede tepki yoksa bunu iyi düşünün. Zira Maduro giderken muhalefet iktidara gelmedi. Yüksek yargı onun yardımcısını başa getirdi. Bakanlar, vekiller, ordu mensupları aynen görevlerinin başındalar. Halkı tepkiye çağıracak hiçbir sebep yok!
Durumun böyle olması Venezuela politikasının değişmeyeceğini göstermiyor.
Trump boş yere "Venezuela’yı biz yöneteceğiz" demiyor!
Şunu net söyleyebilirim: 15 Temmuz işgal girişimi başarılı olsa Türkiye’de yaşanacak olan da buydu... Bu işe o günlerde senaryo diyen Kılıçdaroğlu, iktidarın kokusunu dahi duyamayacaktı. Tıpkı Maria Machado gibi...
AK Parti içinde tahmin edeceğiniz pek çok kişi dümenin başına geçecek ve konuşulan konular sadece Tayyip Bey’in yanlışları olacaktı. İsrail ve ABD’nin kuklası hâline gelecek olan ülkenin rotası da bambaşka bir yöne çevrilecekti.
Şunu bir kez daha hatırlatmak isterim ki Türkiye’nin bekası ancak millî ve manevi değerlerini hakkıyla muhafaza ile mümkündür. Gençleri devşirilmiş bir milletin geleceği olamaz!..
TEFEKKÜR
Âlem ol âyine-i ibret-nümâdır kim düşer
Günde yüz bin şekille bir vakt ü zamânın sureti
Tabîb Mustafa
(Dünya öyle ibretler gösteren bir aynadır ki,
Oraya günde yüz bin biçimde zamanın görüntüsü düşer.)
.
İşledik seni göz bebeğimize!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
16 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dün gece Miraç Kandili’ni idrak ettik... Bin aydan hayırlı Kadir gecesini içinde barındıran Ramazan-ı şerif ayına yaklaşıyoruz. Bu günler, bin yıldır büyük bir muhabbetle bağlı olduğumuz şanlı Resule muhabbetin ve O’na olan bağlılığın artmasına vesile olur inşallah.
Aslında bizim edebiyatımız o şanlı resulün etrafında halelenmişti. Türk edebiyatında Muhammed aleyhisselam, pek çok yönüyle söz konusu edilmiş, büyük bir sitayişle yâd edilmiştir.
Hazreti Peygamber’i dünya gözüyle görmediği hâlde sanki karşısında imiş gibi yazılan manzumeler, ona duyulan muhabbet ve hasretin açık bir ifadesidir.
İdris Sabih Bey;
Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey Şefi kusurumuzu
Bin küsur senelik emeğimize
Diye seslenirken bu muhabbeti ne hoş terennüm eder.
Tasavvuf erbabı ve şairlerimiz Peygamber Efendimizin üstünlüklerini metheden naat, isim ve sıfatlarını açıklayan esma-i nebi, dünyayı teşrifini anlatan mevlid, vücud-ı nebiyi tarif eden hilye, hadis-i şerifleri hayatımıza düstur edinmemizi hedefleyen hadis tercümeleri (kırk hadis, yüz hadis, binbir hadis), hayatını anlatan siyer ve Miraç olayını anlatan Miraciyeler hep bu sevginin semereleridir...
Miraç, terim olarak Hazreti Peygamber’in göğe yükselişini ve Cenab-ı Hak katına çıkışını ifade etmektedir. Resulullah’ın Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gidişi İsra, oradan da göklere yükselişi Miraç şeklinde ifade edilse de Türkçede miraç kelimesi her ikisinin yerine kullanılmaktadır.
Miladi 621 yılının Recep ayının 27. gecesinde gerçekleşen olay Kur’ân-ı kerimde “Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir” şeklinde beyan edilmektedir. Ayrıca Necm Suresi’nin ilk âyetlerinde de bu mucizeye işaret edilmektedir.
Miraç mucizesi, nübüvvetin on üçüncü yılında, hicretten bir yıl önce, gerçekleşmiştir. Hazreti Muhammed’in İslam’a açıkça davetiyle birlikte putperestler, Müslümanlar üzerinde baskı uygulamaya başlamıştı.
Davetin altıncı yılından itibaren Peygamber Efendimiz ve az sayıdaki Müslümanlara karşı üç yıl süreli ekonomik ve sosyal açıdan boykota dönüşen baskı süreci yaşanmıştı. Akabinde, Peygamber Efendimizin eşi Hazreti Hatice’yi ve amcası Ebu Talib’i kaybetmesi üzerine duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla “Hüzün yılı” adı verilmişti...
Bu olayların ardından Cenab-ı Hak "Resulümü ben teselli edeceğim" buyurarak ona Miraç mucizesini vermiştir. Miraçta Sevgili Peygamberimiz nice harikulade hâllere şahit olmuş Rabbi ile anlaşılamayan ve anlatılamayan bir şekilde görüşmüştür. Kendisine nice ilahî lütuflar bağışlanmış Bakara suresinin son âyetleri bu gece indirilmiş ve “gözümün nuru” olarak nitelendirdiği ve “müminin miracı” olan namaz, bu gece farz kılınmıştır.
Bu gece yaşananları anlatan yüzlerce Miraciye kaleme alınmıştır. Bunlar aşk, sevgi, muhabbet, yakarış ve senâ ile işlenmiştir.
Miraç gününde, Miracı inkâr eden kitabı dağıtmak!
Mutasavvıflarımız, âlimlerimiz, divan şairlerimiz Resulullahın aşkını her vesile ile satırlara ve oradan da kalplere gönüllere işlediler. Bu aşkı hem yaşadılar hem yaşattılar. Bin yıl canlı tuttular.
Buna karşılık elbette bir kısmını tenzih ederiz ama ilahiyat fakültelerindeki profesör etiketli nice hocalar son yıllarda Peygamber Efendimizin mucizelerini, kandil günlerini, şefaati ve neredeyse dinin temel akidelerini hep inkâr yoluna gittiler.
Oryantalistlerin fikirlerini gençlerimize aşılamayı marifet bildiler. Gençlere deizmin, ateizmin yolunu açtılar. Suçu ise hep eski âlimlere ve mezheplere yüklemeye çalıştılar. 50-60 yıldır biz ne ile meşgul oluyoruz demediler.
Geçtiğimiz yıllarda bir gazete kupon karşılığı M. Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” kitabını gençlerimizin eline tutuşturmuştu.
Bu defa da başka bir gazete yine kupon karşılığı aynı eseri gençlerimize takdim ediyor. Kendilerine bu kitabı ilahiyatçıların tavsiye ettiğini düşünüyorum. Zira ilahiyat fakültelerinde bu eseri ders kitabı olarak okuttular ve okutturmaya da devam ediyorlar.
Miraç Kandili’nin içinde bulunduğu günlerde Mirac’ı inkâr eden bir şahsın kitabını on binlerce kişiye ulaştırmak cinayetten öte bir kötülüktür!
Hamidullah’a göre Miraç bedenen değil ruhen gerçekleşmiştir. Yine ona göre Sevgili Peygamberimiz Mescid’i Aksa’ya da gitmemiştir. Hâlbuki Muhammed aleyhisselâmın göklere çıktığına inanmayan sapık, Mescid-i Aksa’ya gittiğine inanmayan kâfir olur. Zira bu ikincisini Kur’ân-ı kerîm haber vermektedir.
Hamidullah’a göre Mescid-i Aksa Kudüs’te değil göktedir. Bunu neden söylemiş olabilir? Galiba Filistin’i Müslümanlar nezdinde mübarek bir yer olmaktan çıkarmak istemektedir!.. Bunun manası Kuds-i şerîfin Yahudi ve Hristiyanlara bırakılmasıdır!
Peygamber Efendimiz oryantalist kafayla kimseye anlatılamaz. Nice pırıl pırıl Siyer-i Nebî eserleri varken Hamidullah'ın “İslam Peygamberi” kitabıyla insanımızı zehirlemek affedilebilir bir hata değildir.
Hamidullah’ın İslam dini, tarihi ve hukuku ile ilgili pek çok eseri ve makalesi vardır. Ancak bu eserlerindeki fikirleri İslam âleminde pek çok tartışmalara sebep olmuş ve kendisine reddiyeler yapılmıştır.
Hezeyan üstüne hezeyan
Fransa’nın Sorbonne Üniversite’nde tam bir oryantalist olarak yetişen Hamidullah (v. 2002, Jacksonville) “İlk dönem İslam Devleti’nin kuruluş ve organları” isimli makalesinde Hazreti Peygamber ve ilk üç halife devrini kapsayan bu ilk İslam devletinin menşeini, kuruluşunu, teşkilatlanmasını ve yıldırım hızıyla yayılışını işlerken bunun sebeplerini şöyle izah etmektedir:
“Burada, yükselişin sebebi iktisadi mesele mi sorusuna, kanaatime göre ekonomik problemlerin -yani Arabistan’daki sefalet ve hayat şartlarının yokluğunun- İslamiyet’in bu çıkışına sebep olduğunu düşünmek gülünçtür. Yeryüzünde kara bir sefalet içinde yaşayan çok sayıda bölgeler ve halklar, mesela sahralarda yaşayanlar olmuş ve hâlâ da vardır ki, tabiattan hiçbir nasip alamamışlardır. Bunlar, kendi mesut komşularına nazaran ne bir din ne de bir devlet kurabilmişlerdir. Kültürsüz ve gelirsiz olan bu insanlar tarihte hiçbir zaman Hazreti Muhammed’in gerçekleştirdiğinin bir parçasını dahi yapamamışlardır.”
Bu ifadeler öylesine söylenmiş sözler değildir. Dinlerin de tıpkı devletler gibi milletler tarafından kurulduğu tezini zihinlere sokmak için özel olarak seçilmiştir. Peygamberlerin kendiliklerinden bir şey ortaya koymayıp, Allahü teâlâ tarafından vazifelendirilen resuller oldukları hemen tamamıyla göz ardı edilmektedir.
Hamidullah, İslam Peygamberi isimli eserinde ise Sevgili Peygamberimizin şemail-i şerifini bakın nasıl ifade ediyor:
“Alnı geniş, başı büyük, burnunun üzerine kadar uzayan kaşları kavisli idi, karnı sıkı idi ve göğüs hizasını geçmezdi; göğsünde hiç kıl yoktu. Saçları ne düz ne kıvırcık idi, avuçları dolu, ayaklarının tabanı ise bir çukurluk arz etmezdi; öyle ki yürüdüğü zaman yerde düzgün bir iz bırakırdı. Göğsü geniş, bacakları ince, burnu uzun ve mukavves idi.” (s.55-56)
Şemail-i şerifi Ahmed Cevdet Paşa nasıl yazmış bir de ona bakalım. Bakalım ki âlimle cahil, edepliyle edepsiz daha net ortaya çıksın:
“Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip, endamı gayet matbu (boy ve bedeni çok uygun) alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Ve ayaklarının uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz (şişman) belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübarek cildi ise ipekten yumuşaktı.” (Kısas-ı Enbiya, s.253)
Bunlar, Ehl-i Sünnet bir âlim ile müsteşrik zihniyetli bir şahsın şanlı Peygamber Efendimize yaklaşımını görmek açısından fevkalade önemli satırlardır.
Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” isimli eserindeki hatalar akıl alır gibi değildir. Üslup faciadır. Sanki Sevgili Peygamberimizi değil alelade bir kişiyi anlatmaktadır. Yine eserinin başka bir yerinde Peygamber Efendimiz için, “bu tecrübeli adam” tabirini kullanarak Peygamberliğini gölgelemeye çalışmaktadır.
"Sütkardeşi Şeyma’nın kolunu hayatta izi kalacak şekilde ısırdı!" demesi, "Peygamber olmadan önce putlara kurban adamıştı!" diyerek ismet sıfatını yıkması, yaratılırken Peygamber olarak yaratılması hususunu unutturacak ifadeleri seçmesi, Ay'ın yarılması mucizesine şüphe ile yaklaşması daha nice sakat görüşlerinden sadece birkaçıdır.
Müslüman evlatları müsteşrik zihniyetli bu yazarlara aldanmamalıdır.
TEFEKKÜR
Seni medh eylemek farz oldı çün Allah medh itdi
Senün medhünde olmak âdeme makbûl-i tâatdur
Hudadan sana her bir katresince yâ Nebiyya’llâh
Salât u sad selâm olsun ki bî-hadd ü nihâyetdür
.
Geçmişi unutanın geleceği olmaz!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
23 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Suriye’yi %8’lik azınlık bir kitleye dayanarak kan ve zulümle idare eden Baas iktidarı ancak 61 yıl devam edebildi. 15 yıl önce iç savaş başladığında Rusya, ABD, İsrail, İran her biri bir başka maksatla ülkedeki iç savaşa dâhil oldular. On üç sene boyunca zulmün şiddetini zirveye taşıdılar. Akdeniz ceset denizi hâline gelmişti. Milyonlar mahvoldu. O dehşet dolu günler ne çabuk unutuluyor!..
Suriye’ye en büyük sınırı olan ülke Türkiye idi. Yıllardır mücadele ettiği PKK terör örgütünün en büyük destekçisi bu ülke olmuştu. Buna rağmen Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan tek ülkeydi.
Elbette ki Suriye birileri tarafından paylaşmaya tabi tutulurken kayıtsız kalamazdı ve kalmadı. Zira gelişen her durum kendisinin aleyhine olacaktı. Sabırla Suriye’nin bütünlüğüne gidecek yolları döşedi. Ancak bu bütünlüğün artık Esad rejimi ile devam etmeyeceği aşikârdı. Zira Esad’lı Suriye bir gecede İsrail’in eline geçecek ülke demekti. Bunun için Türkiye müthiş bir siyasetle Ahmed Şara’nın liderliğinde ülkenin millî güçlerini bir araya getirdi. Bu müttefik güçler 13 gün gibi kısa bir süre içinde Halep, Hama, Şam gibi şehirleri alarak Baas rejimine son verdi.
61 yıllık rejimin boş bir kütük gibi devrilmesi, halk desteğinin olmaması ve zulüm düzeninin getirdiği nefretin neticesi idi. Hangi ülke olsa bu akıbetten kurtulamazdı. Millî güçlerin eline geçen şehirlerdeki halkın sevincini asla unutmamak gerekir.
Baas rejiminden en çok çeken ise Suriye’deki Kürtlerdi. Vatandaşlık hakları dahi yoktu. İstihbaratın en küçük bir şikâyetinde sülalece katliama tabi tutulurlardı. Hafız Esad’ın Hama zulmü asırlar geçse unutulmayacak dramlar yaşatmıştı. Son devrede Beşar Esad da aynı acıları bir daha tekrarlatmıştı. Dolayısıyla Şara liderliğinde halka dayanan millî güçlerin kesin zaferi en çok Kürtlere mutluluk getirmişti.
İşte bu noktada güya Kürtlerin temsilciliğine soyunmuş bulunan PKK, PYD YPG ve daha bilmem ne isimle anılan terör gruplarının böyle bir davasının olmadığı da çok net olarak ortaya çıktı.
13 günlük zafer bunu bütün çıplaklığıyla göstermişti. Nitekim o devrede ABD’nin kendilerini sattığını düşünen PYD’li teröristler sokaklarda, “Size en güzel kızlarımızı verdik. Daha ne istiyorsunuz?” diyordu. Tabii daha başka şeyler de söylüyordu fakat edeben onları buraya yazabilmem mümkün değil!..
Teröristlerin söylemleri maksatlarını ortaya koymaya yetiyordu. Onların Kürtlük davaları sadece bir aldatmacadan ibaretti. Onlar İsrail’in ve ABD’nin piyonları olarak sahne almışlardı. ABD bu devranın artık sürmeyeceğini anlamış ve desteğini geri çekmişti.
Yıllardır bölgedeki Türk, Kürt, Arap birlikteliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan Türkiye büyük ölçüde maksadına kavuşmuştu. Suriye’nin gerçek sahipleri vatanlarına kavuşmuşlar, huzurun kapısını aralamışlardı. Bu uğurda yüzlerce Mehmetçik şehid verilmişti. Suriye harekâtlarında şehit düşen Mehmetçikleri rahmetle yâd ediyorum...
Men sabera zafera!
Öte yandan Türkiye son ve büyük bir hamle ile içeride de Terörsüz Türkiye girişimiyle dev bir adım daha atmıştı. Bölgede bin beş yüz yıllık birlikteliği olan Türk Kürt Arap halklarını bir kez daha zamk gibi yapıştırmak, kaynaştırmak istiyordu. Ancak ABD’nin kenara çekilmesine rağmen bunu istemeyen biri vardı. Bu, iki yıldır Gazze’de oluk oluk Müslüman kanı döken Siyonist İsrail’di.
Zira Türkiye’nin bu hamlesi gerçekleşirse İsrail’in yüz yıllık çabaları, planları, projeleri son bulacaktı. Onun için 13 günlük Suriye zaferinden sonra çılgına döndüler. Defalarca Suriye topraklarına saldırılar yaptılar. Şam’ı bombaladılar. Gazze’de anlaşmalara rağmen katliamlarına son vermediler. İran’la savaştılar.
Bütün bunların tek maksadı Türkiye’yi savaşın içine çekmek ve ABD ile iş birliğini baltalamaktı. Zira böyle bir savaşta Avrupa ve ABD’nin yanında olacağından adı gibi emindi. Türkiye onun bu tavırlarını usta diplomasi ile her defasında boşa çıkardı. İsrail’in elinde tek koz kalmıştı. Artık SDG’nin üzerine oynuyordu.
ABD’nin girişimiyle oluşturulan SDG (Suriye Demokratik Güçleri) DEAŞ ile mücadele koalisyonu olarak lanse edilmiş Kuzey ve Doğu Suriye’de fiilî bir yönetim oluşturmuştu. Örgütün ana omurgasını, PKK’nın Suriye kolu olarak nitelendirilen Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) silahlı kanadı YPG oluşturuyor.
SDG’nin başındaki Ferhat Abdi Şahin, Suriye’de Ahmed Şara’nın hükûmeti kurmasından sonra ABD’nin de ikazıyla 10 Mart 2025 tarihinde hükûmetle bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı. Söz konusu anlaşma; sivil ve askerî kurumların devlet idaresine devredilmesini, sınır kapıları ve petrol sahalarının Şam yönetimine bırakılmasını ve güçlerin Halep’ten Fırat’ın doğusuna çekilmesini öngörüyordu.
Bu durumun bütün planlarını sabote edeceğini bilen İsrail, SDG’yi tahrik etmiş ve anlaşma şartlarını yerine getirttirmemişti. İsrail, Suriye’de çıkacak yeni bir savaşta İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin karışacağını, kendilerinin de güneyden hareketle yeni Suriye iktidarını bunaltacağını ve SDG’nin daha büyük kazanımlar elde edeceğini bekliyordu. Böylece on yıllardır gözlediği Fırat yolu da kendisine açılmış olacaktı.
ABD ve Siyonistlerin aklı ve parası ile kendilerini dev zannedenler bir kez daha şanslarını denediler. Anlaşma şartlarını tanımadıklarını ifade ederek otonom elde etmek için harekete geçtiler. Yüz bin kişilik ordularından ellerindeki son model ağır silahlardan bahsederek gözdağı vermeyi ve Suriye güçlerine unutamayacakları bir hezimet yaşatmaya muktedir olduklarını belirterek korku salmayı ihmal etmediler.
Ancak Halep’te başlayan çatışmalar kısa sürede ellerindeki önemli şehirleri kaybetmelerine yol açtı. Fırat’ın batısı gittiği gibi kırmızı çizgi olarak gördükleri doğusuna geçildi. Siyonist İsrail’in gıkı bile çıkmamıştı!..
“Men sabera zafera" (sabreden zafere ulaşır) hadis-i şerifinde buyurulduğu gibi anlaşma şartlarına uyan, gerekli tedbirlerini alan ve sabırla bekleyenler neticeyi almıştı.
Vah yazık!
İsrail ve SDG bu yenilgiyi kolay hazmedemeyecektir. Mutlaka yeni tertiplere girişeceklerdir. Bunun en önemli kısmı şüphesiz Türkiye üzerine olacaktır. Onlar Suriye millî güçlerinin bu başarısının tamamen Türk devlet aklı ve desteğiyle olduğunu bilmektedirler. Bunu bütün dünya da görmektedir.
Görmeyen bir tek Siyonizmin taşeronları ve mankurtlarıdır. Kursakları yabancı paralarla dolu olan PKK, YPG, PYD, SDG adı ne olursa olsun terör örgütü unsurlarından farklı bir hareket beklemek gaflet olur. Ancak Selahaddin Eyyubi evlatlarının artık bu melanet örgütleri anlaması gerekir. On yıllardır dökülen kanın Türk, Kürt ve Arap kanı olduğunu anlamalıdır.
Türk Kürt Arap kardeşliğinin bölgedeki yabancı unsurların sonu olacağının idrakinde olduğunu anlamalıdır.
Şu son bir yılda yaşanan gelişmeler gözleri açmalıdır. Suriye’de oluşan birliktelik bir anda zulüm düzeninin bitmesini beraberinde getirmiş İran’ın Rus’un ABD’nin bölgedeki etkisini kırmıştır. Acaba tam birliktelik hasıl olsa neler olurdu. Türk, Kürt ve Araplar bunun farkına vardığı anda öncelikle bu terör gruplarının liderleri soluğu İsrail’de alacaktır. Onları kullananlar kahr u perişan olacaklardır.
İşin acı tarafı Türkiye’deki bir kısım siyasilerin bu gerçeğin farkında olamamalarıdır! CHP’nin bu konuda sicili zaten bozuktur ve İsrail’in dümen suyunda ilerlemektedir. Ancak AK Parti içinde siyaset yapan bazı Kürt asıllı politikacıların söylemleri esef vericidir! Bunlardan birisi de Orhan Miroğlu’dur. SDG’nin perişan edildiği günlerde Türkiye’nin siyasetini yermekte ve şöyle demekteydi:
“Hiçbir Müslüman Selahaddin Eyyubi’nin vaktiyle getirip Halep’e yerleştirdiği Kürtlerin kan revan içinde iki mahalleden kovulmalarını Kudüs’ün fethi yolunda kazanılmış bir zafer olarak görmez.”
Orhan Miroğlu ve onun gibi düşünenler maalesef Kürt ile PKK’yı birbirinden ayırt edemiyorsa vah yazık! Selahaddin Eyyubi ile SDG militanlarını yan yana görüyor ve gösterebiliyorsa vah yazık! İslam’ı yüceltmek için çarpışan Selahaddin Eyyubi’nin evlatlarını, Siyonizmi yüceltmek için taşeron vazifesi görenlerle bir tutuyorsa vah yazık!
İnanın bu tipler Gazze’deki akan kandan rahatsızlık duyuyor gibi görünseler de içten içe seviniyorlar ve hâlâ İsrail’in kendilerine bir devlet bahşedeceğini sanıyorlardır.
Elbette Selahaddin Eyyubi evlatları bu tuzağa düşmeyeceklerdir.
Bunun için yapılması gerekenlere ve Ahmed Şara’yı bekleyen tehlikelere ise inşallah haftaya değineceğim...
TEFEKKÜR
Ta’n-ı düşmen bir yana bir yana cevr-i yârdur
Kankı birin diyeyüm bin dürlü derdüm vardur
Muhibbî
(Düşmanın saldırısı bir yana; bir yana dostun eziyetleri
Hangi birini söyleyeyim ki bin türlü derdim var benim...)
..
Adalet yüceltir, zulüm bitirir!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
30 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Yeni yılın bu ilk ayı çok hareketli geçti. Bir iki haftalık zaman zarfında "Birleşik Suriye" yeniden kuruldu. Bunda Türkiye’nin ve elbette cumhurbaşkanımızın büyük payı olduğunu söylemeliyiz. Baştan beri çok ince bir siyaset takip eden Türkiye bir müddetten beri Arap aşiretleri yakın markaja almıştı. Onları Suriye devleti tarafına çekmek için Millî İstihbarat Teşkilâtı derinden çalışıyordu. Hoş, onlar da çekilen acılar ve reva görülen zulümler sebebiyle güçlü bir hâmi gözlüyorlardı. Şartlar olgunlaştığında hepsi bir gecede taraf değiştirdi. Bu sayede PKK, PYG, SDG örgütleri kısa bir sürede neredeyse tasfiye oldu.
Birliği büyük ölçüde sağlayan Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, bu başarısını adaletle taçlandırırsa yıkılmaz bir kale olur. Adalet varsa çöller yeşerir. Adaletin olmadığı yerde derhâl yıkım gelir. Nitekim, “Zulm ile âbâd olan kahr ile berbâd olur” demişlerdir. Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi'ye;
Dilerim ey sâhib-i ikbâl ü câh!
İtmeyesin cânib-i zulme nigâh!
Adl ile bu alemi âbad kıl!
Resm-i cihâd ile beni şâd kıl!
Diyerek nasihat ediyordu. Osmanlılar ilk andan son ana kadar bu nasihate sadık kaldılar.
Evet, devletleri ayakta tutan en önemli unsur adalettir. Bazen zalim devletler de çok yükselebilir ama bu yükseliş saman alevi gibi olur. Nitekim Sovyet Rusya çok hızlı yükselmiş, Amerika’dan sonra dünyanın ikinci gücü olmuştu. Yıkılışı da çok hızlı oldu. Kuruluşu, yükselişi, kendi zirvesine çıkması, duraklaması, gerilemesi ve nihayet dağılması yetmiş beş seneyi bulmamıştı.
İngiliz İmparatorluğu onca hile ve desiseye rağmen dünya tahtını çok çabuk terk etmişti. 1914’te dünyaya para dağıtan İngiltere 1918’de iflas etmişti. Hem de savaştan galip çıkan taraf olmasına rağmen iflas etmişti. İkinci Dünya Savaşını kazanması da durumunu düzeltmemiş hatta daha da kötüleştirmişti.
Sterlin rezerv para olma özelliğini kaybetmişti. 70’li yıllarda ise IMF’den para dilenecek duruma düşmüştü. Bu, dünyanın dört bir yanında uyguladığı zulmün bir neticesi idi. Adaleti tesis etmediği gibi zulmü de kalınlaştırmıştı ve kalınlaştığı yerden koptu!
Hâlbuki adaleti tesis eden devletler çok daha uzun ömürlüdür. Zira onlar sosyal adaleti sağladıkları için iç bünye çok sağlamdır. Zorluklara karşı çok daha mukavemetlidir. Önümüzde Osmanlı gibi bir örnek var. Öyle bir adalet anlayışı ki bir köylü idamı hak ettiğinde ne yapılıyorsa bir şehzade için de aynısı yapılırdı. Bunu padişah da şehzade de millet de bilirdi.
Yine herkes padişahın elinin her yere uzandığını da bilirdi. Bir kişi suç işlediyse ilk anda kaçıp saklanabilir fakat padişahın elinin ona en kısa zamanda uzanacağının şuurundadır. Türk milletinin hücrelerine kadar işleyen bir söz vardır, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diye.
Neden diye düşünürseniz çünkü şeriat haksız olarak parmak kesmez, yani adaletsiz bir hüküm vermez. Bu da gayrimüslimler dâhil olmak üzere herkesin Osmanlı adaletine güvenmesi sonucunu doğurmuştur. Devlet o güvenle altı asrı devirmiştir. Tanzimat ve devamındaki yıkım olmasaydı bugün çok farklı bir noktada olabilirdik. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet her şeyden evvel adaleti ve ona olan güveni yıktı!..
Suriye için asıl tehlike!
Yeni Suriye idaresi için ikinci önemli husus mütevazı olmaktır. Ne oldum dememeleri, vakur fakat tevazu ehli olmaları gerekiyor. Şu ana kadar bu konuda da bir yanlışlarını görmedik. Medyaya yansıdığı kadarıyla Ahmed Şara’nın kibir kokan bir tavrı yok. Hatta son derece mütevazı gözüküyor. Bu vasıfları korumaya devam ettiği müddetçe sıkıntı yaşamaz. Her zorluğu atlatır...
Devletleri güvenilir kılan hususlardan biri de hem fertlere hem millete karşı vefalı olmalarıdır. Millet sadık olacak devlet ise vefalı davranacak. Kötü niyetlileri cezalandıracak fakat halkına karşı şefkatli olacak…
Şara bütün bunları yaparken Suriye’yi farklı bir cihetten işgale çalışan Suudlara karşı da çok dikkatli olmak zorunda! Buradaki işgal tankla topla yapılan işgal değil. Suudlar bozuk itikadlarını Suriye’ye yayma konusunda faaliyete başlamış görünüyor. Sosyal medyaya düşen haberlere göre Selefiliğin kurucusu İbni Teymiye’nin kitaplarını bu Ehl-i sünnet yurduna sokuyorlar!..
Şayet bu girişimin önü alınmazsa iş çok tehlikeli bir noktaya doğru gider. İtikad her şeyin temelidir. Allahü teâlâ ameldeki eksikliği affedebilir lakin itikattaki bozukluk insanı ebedî felakete kadar götürür. Emevilerin, Abbasilerin, Selçukluların, Eyyubilerin, Osmanlıların ve hepsinden mühimi Hazret-i Muaviye’nin yadigârı Suriye Ehl-i sünnetin kalelerinden biri olma hususiyetini her kayd u şartta muhafaza etmelidir. Bu yolda çaba sarf edenler herhangi bir maddi karşılıkla ölçülemeyecek derecede büyük hizmet yapmış olur. Ahmed Şara işte bu hizmete talip olmalıdır. Bu suretle kendisi hakkında ortaya atılan iddiaları da çöpe göndermiş olacaktır.
ABD bugün Suriye ile yola devam ediyor. Daha düne kadar stratejik ortak muamelesi yaptığı PYD/YPG’yi yüzüstü bıraktı. Bu Türkiye olarak öteden beri istediğimiz bir şeydi. Şara’nın işte bu noktada çok dikkatli olması lazım. Amerika’nın bugünkü tavrına bakıp da tedbiri elden bırakmak ölümcül bir hata olur! Zira Amerika için dostluk diye bir şey yoktur. Her işinde tamamen menfaatine bakar. Düşünün ki ABD, çıkarları ile uyuşmayınca atalarının en yakın akrabaları olan Avrupa’yı bile sattı. Onlara bu muameleyi yapanın Müslümanlara ve hele Ehl-i Sünnet Müslümanlara yapamayacağı şey yoktur.
Vehhabiye dikkat!
Suudlar yeni Suriye devleti için neden tehlikeli? Bunlar Hanbelilik ismi altında Selefi/Vehhabi inancını yaşamaktadır! Sorduğunuzda Hanbeli olduklarını söylerler fakat Hanbelilikle herhangi bir alakaları yoktur. Hocaları konumundaki İbni Teymiye önceleri Hanbeli idi. Deha çapında bir zekâya sahipti. İlmi artınca kendinde bir varlık hissetti ve yoldan çıktı!
Bu sadece kendisi ile alakalı bir durum olsaydı zararı sınırlı kalırdı ve bugün böyle bir şerre alet olmazdı. Ne var ki yazmış olduğu kitaplarla o bozuk düşüncelerini din diye yaydı, yani “dâl ve mudil” idi. İtikadı öylesine bozuktu ki Allahü teâlâya mekân isnat ediyordu. “Kitabü’l-Arş” isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullah’a da yer bırakır” diyordu. Daha nice Ehl-i Sünnet akaidine uygun olmayan fikri vardı.
Döneminde Ehl-i sünnet âlimleri kendisine cevaplar vermişler ve ilmen mağlup etmişlerdi. Bu sebepten tesiri çok sınırlı kalmıştı. Aradan asırlar geçtikten sonra onun o bozuk fikirleri Vehhabi inancının temelini oluşturdu. O yüzden bugün Suudi Arabistan devleti her vesileyle İbni Teymiye’yi gündeme getirmeye çalışır ve onun kitaplarını yayar...
Hâlbuki o bozuk fikirlerle yalnız ve ancak bozuk nesiller ortaya çıkar. Bunlar dört hak mezhebi tanımazlar. Kendilerini Selefi ismi ile örtmeye çalışsalar da mezhepsizdirler. İbni Teymiye’nin kitaplarının yayılmasına izin vermek Suriye’nin temiz Müslümanlarını bu iman hırsızlarının önüne atmak olacaktır. Hâlbuki Suriye Müslümanları Ehl-i Sünnettir. Büyük çoğunluğu Şafii mezhebindendir. İmam-ı Şafii hazretlerinin kitaplarını yaymak yeni devletin vazifesi olmalıdır. Şafii mezhebine uygun ilmihalleri yaymak da büyük hizmet olur.
Dikkat edilirse İslam ülkelerinde büyük Ehl-i Sünnet âlimlerini unutturup İngilizlerin parlattığı birkaç mezhepsizi gençlerin önüne sürüyorlar! Bu itibarla Şam’da medfun Abdülganî Nablüsî, İbn-i Âbidîn, İbrâhim Edhem, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Muhyiddîn-i Arabî, Ömer bin Abdülazîz ve daha nice âlim ve velî varken Suud'un fikir babası İbni Teymiye’nin kitaplarını dağıtmak cinayet mesabesindedir!..
Enkazın üzerinde kurulan yeni devletin paraya ihtiyacı çok olur. Anlaşılan Suud bu ihtiyacı istismar etmek istiyor. Belki belli yardımlar yapacak ama onu şartlara bağlıyor. Bu noktada Şara bir seçim yapmak zorunda: Ya üç beş kuruş alıp dinini ve geleceğini tehlikeye atacak ya da bütün bu ahlaksız teklifleri elinin tersiyle itecek!.. Biz Şara’nın bu rezil kuşatmayı kıracağına ve ikincisini yapacağına inanmak istiyoruz. Zira diğer şıkkı tercih etmek ölümden beter olur.
ABD ve Siyonistlerin yıllardır bölgedeki terör gruplarını kimlerin fikirleri ile oluşturduğu unutulmamalıdır. Türk idarecileri Ahmed Şara’yı bu konuda mutlaka uyarmalıdır. Şara bu konuda doğru adımlar atmazsa ileride hem kendine hem millete yazık eder!
TEFEKKÜR
Aldanıp düşmana yâr olma sakın ey kardeş
Yâri ol sen dahi âlemde sana yâr olanın
Alaybeyizâde
(Ey kardeş, sakın aldanıp da düşmanına dost olma,
Dünyada sana dost olanın sen de dostu ol.)
.
Gazze, Kalyon Kültür’de!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
06 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
28 Ocak Çarşamba günü akşamı Kalyon Kültür’de söyleşimiz vardı. Filistin’in dünü bugününü konuştuk. Aslında Osmanlının tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslam âlemi sahipsiz kalmıştı. Bu ise talan peşinde koşan Batı'nın sömürge ağını tamamlaması için fırsattı. Uzun vadeli planlar yapan İngiltere Filistin’de Yahudilere devlet sözü vermişti. Bu gerçekleşirse İngiltere dâhil Avrupa’nın başına bela olan Yahudilerden kurtulacaklardı. Balfour Deklarasyonu bu meş’um iş için atılan ilk büyük adımdı. Lloyd George’un başbakanlığındaki Britanyalı savaş kabinesinde Dışişleri Bakanı olan Arthur Balfour’un mektubuyla başlatılan bu teşebbüs Filistin’de İsrail’in kurulmasıyla sonuçlandı.
Balfour Deklarasyonu olarak bilinen bu mektupta İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Siyonist lider Rothschild'e şöyle hitap etmekteydi:
“Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükûmeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudî Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım... Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır. Bu deklarasyonu, Siyonist Federasyonu'nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım.”
Deklarasyonda, “Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına… zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır” denilse de uygulama böyle olmadı. İşin rengi daha ilk anlardan itibaren ortaya çıktı; bu renk kan rengi olan kırmızıdan başka bir şey değildi…
İsrail’in ortaya çıkması Filistinliler için kan ve gözyaşı demekti. Hiçbir kural tanımayan, Müslümanları insan olarak bile görmeyen Yahudiler bu mübarek topraklara adım attıkları andan itibaren zulme ve katliamlara başladılar. Her geçen gün topraklarını Müslümanlar aleyhine büyütüyorlardı. Filistinli Müslümanların toprakları zorla ellerinden alınıyordu. Bölgede tam manasıyla terör estiriliyordu. Başlangıçta toprakların %94’ü Müslümanlara aitken el koymalarla bu nispet Yahudilerin lehine döndü. Neticede bugünkü duruma gelindi. Hâlihazırda Filistin topraklarının %98’i İsrail’de. Filistinliler %2’lik bölümde dahi rahat değil. İsrail buralara sık sık baskınlar yapıyor, sivil halka ateş ediyor, nicesini öldürüyor…
Savaş diye konuşulmasına bakmayın. Arada ateşkesler yaşansa da iki yıldır Gazze’de tek taraflı bir soykırım yaşandı. Aslında hiç durmadı desek yanlış olmaz zira İsrail ateşkes zamanlarında da vurmaya devam etti. Şimdi de kâğıt üstünde bir ateşkes var fakat İsrail fırsatını buldukça saldırmaya devam ediyor. Bilhassa dikkatlerin İran’a yoğunlaştığı günlerde yapacağını yapıyor.
Bütün bunlardan netice alır mı? Yakıp yıkabilir fakat netice alamaz. Nitekim alamıyor. Dünyada ne kadar bomba varsa getirip patlatsa bile netice alamaz çünkü ölümden korkmayan insanlara karşı zafer kazanmak en azından İsrail’in, ABD’nin yapacağı iş değil. Öldürebilirler, fakat zafer kazanamazlar!
Yıkık fakat vakur!
Kalyon Kültür, söyleşi yaptığımız binada çok güzel bir Gazze sergisi hazırlamış. İşin başındaki Reyhan Kalyoncu hanımı ve yapımcı ajansı can u gönülden tebrik ediyorum. Yazıyla anlatmak zor, gezip görmelisiniz. Hakikaten takdire şayan bir çalışma olmuş.
Burada Gazze’ye ağıt yakma yok. O vakarlı insanların onurlu duruşu var. Evet binalar yıkık fakat gönüller ayakta... Sergiyi gezdiğinizde içinizi hüzünden ziyade vakar kaplıyor. Olmadık imkânsızlıklara rağmen teslim olmayan, yıkılan şehirlerine İsrail askerini sokmayan kahraman bir halk karşınızda duruyor. Orada bir şey yapamamanın verdiği acı kardeşlerimizin yaptıkları sayesinde hafifliyor.
Bazı hikâyeler vardır anlatılamaz. Onlara ancak şahit olunur. Gazze bir yıkım hikâyesi değildir. Gazze yıkıntılar arasında bile başı dik kalanların adıdır... Onlar evlerini kaybetti ama izzetlerini kaybetmedi. Korkuyu değil vakarı miras bıraktılar.
İslam dünyası maalesef -Türkiye hariç- görmemeyi, duymamayı seçti. Dünya liderleri ise pek azı hariç insanlara Gazze’nin dramını konuşma hakkını dahi vermediler.
Bu sergi, izlemek için değil, Gazze’ye şahit olmak için var. Burada acı teşhir edilmiyor. Burada onur kayda geçiriliyor. Bir acıyı ortaya koymuyor şerefli bir duruşu gözler önüne seriyor.
Gazze'de kalanlar sadece insanlar değil. İman kaldı, izzet kaldı ve insanlık hâlâ ayakta...
Ramazan Bayramı’nın sonuna kadar devam edecek olan bu sergiyi mutlaka gezmeliyiz ve çocuklarımıza gezdirmeliyiz. Onlara girdikleri dehlizlerde gözlerini kapamalarını ve Gazzeli çocukların yaşadıklarını düşünmelerini söylemeliyiz. Çocuklarımız o dehlizlerde Gazzeli çocuklarla karşılaştıklarını hayal etmeli ve onların; “Kardeşim! Babamı kaybettim, annemi toprağa verdim, seni bekliyordum, işte nihayet geldin” diye kendilerine sarıldıklarını gözlerinde canlandırmalı.
Zaten o karanlık dehlizde el feneri ile gezerken okuyacağı yazılar ve duyacağı çığlıklar onlara bu hissiyatı fazlasıyla verecektir.
İsrail’in iki yıldan fazla devam eden ve Gazze’yi harabeye çeviren bombaları, Gazzeli çocuklara korku veremedi. Onlara “Allah bize yeter” demeyi öğretti. Bu bir teslimiyet değildi. Bu şerefli bir duruş ve direnişti.
Sergide gerçekten çok ibretlik hakikatler var. Bunların en önemlilerinden biri de Gazzeli çocukların derslerine ve tahsile bağlılıkları idi. İlk önce mekteplerine koşuyor ve yıkıntılar içerisindeki odaları ders yapılabilir bir hâle koymaya çalışıyorlar. Kar gelirken tatili düşünen gençlerimize acı bir ders niteliğinde…
İran tuzak kurdu!
Öte yandan Gazze’deki kardeşlerimiz ne yazık ki İran’ın tuzağına düştü. İran’ın muhtemeldir ki bu konuda pek çok hesabı vardı. Güçlü bir Türkiye oldukça ne kendisi Arap ülkelerine hâkim olabilecek ne de İsrail "Arz-ı Mevud" projesini gerçekleştirebilecekti!
Bu itibarla Gazzelileri kışkırtmak İran İsrail yapımı bir meş’um proje idi. Dolayısıyla, İran’la istişare eden her İslam ülkesi ölümüne hazır olsun!
Neticede Gazze mahvolurken bir şekilde savaşa dâhil olacağı düşünülen Türkiye’nin ABD tarafından ezilmesi sağlanacaktı. Böylece İran, İslam dünyasında daha rahat hareket edebilecek, İsrail de Arz-ı Mevud projesini rahatça gerçekleştirmiş olacaktı. İran’ın 15 Temmuz gecesini iştahla beklediği unutulmamalıdır. Selefi ve Vehhabi meşreplilerin sabah akşam savaş çığırtkanlığı bu sebepten idi. Bunların Suriye’de Türkiye’nin başarılarından zerre memnun olmadıkları net bir şekilde görülüyor. Ağızlarını bıçak açmıyor...
Hamas İsrail’e saldırdığında hararetle alkışlayan İran, akabinde Gazzeli kardeşlerimiz aylarca bombalanırken kılını dahi kıpırdatmadı. Ne var ki Gazze’nin şanlı direnci bütün planları altüst etti. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Birbirlerinden ne talep ettiler bilmiyoruz. Sonunda birbirlerine düştüler. İsrail dönüp Hizbullah’ı perişan etti. Öyle ki artık gıklarını çıkaramaz durumdalar. Ehl-i sünnet düşmanı liderlerinin cesedini toprağın onlarca metre altından güçlükle çıkardılar.
Takip eden aylarda İran da payına düşeni aldı. Irak’ta, Suriye’de Ehl-i sünnet avına çıkanlar kendi ülkelerinde infaz edildi. ABD ve İsrail bir gecede üst seviyedeki birçok kişiyi öldürdü. Tahran ne olduğunu bile anlayamadı. Gerçi sonra dengeyi lehine çevirip İsrail’i epeyce hırpaladı ama kendisi de büyük zarar gördü...
Şu sıralar yeni bir tehditle karşı karşıya. Ciddi şekilde savaşa hazırlandığı söyleniyor. Bakalım bu virajı alabilecek mi?
Evet Gazze yıkıldı. Kelimenin tam manasıyla dümdüz edildi. Ne var ki İsrail ordusu hâlâ işgali gerçekleştirebilmiş değil ve inşallah gerçekleştiremeyecek. O yıkık binaların arasında vakarlı insanlar dolaşıyor. Ölümü yok olmak değil yeni ve asli hayata adım olarak gören insana tank namlusu hiçbir korku veremez! Nitekim ayağında terlik elinde kendi yaptığı patlayıcıyla tanka doğru koşup onu havaya uçuran insanlar sadece kendilerini değil iki milyarlık İslam âleminin onurunu da kurtardı.
Başardıkları iş çok büyük. Artık kartlar değişti. İsrail, Türkiye’nin Gazze’de rol almasını engelleyemedi. Bu sebepten yakın zamanda ABD ile İsrail’in arası açılırsa şaşırmayın! Zira kana doymayan İsrail istedikçe istiyor. ABD’nin açıktan "yeter" diyeceği günler yakındır zira kapalı kapılar ardında bunu epeydir söylüyor...
Gazze artık Kahramanmaraş’ın kardeşidir. Aslında bütün şehirlerimizin kardeşidir. Gazze’nin kahramanları ne der bilemiyorum ama en azından biz bu vakarlı insanların şehrine bundan böyle "Kahramangazze" diyelim. Belki de bu isim kardeşlerimiz tarafından da benimsenir. Tayyip Bey kendilerine bu teklifi götürürse memnuniyetle kabul ederler diye düşünüyorum.
TEFEKKÜR
Kûşe-i fürkatde bir gün sabır çok mihnet velî,
Âlem-i vuslatda bin yıl ömür sürmek az imiş.
Behişti
(Ayrılık köşesinde, bir günlük sabır çok eziyetlidir,
Kavuşma âleminde ise bin yıl ömür sürmek azdır.)
.
Bugün 551 ziyaretçi (3373 klik) kişi burdaydı!
.DEAŞ operasyonu ve bazı gerçekler!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
02 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Geçen hafta Yalova’da gerçekleştirilen ve üç polisimizin şehit, sekizinin ise yaralanmasına yol açan DEAŞ operasyonu devletimiz açısından nasıl büyük bir tehlikenin yaklaşmakta olduğunu gösterdi.
Bunu hükûmetimiz ve istihbaratımız mutlaka dikkate almalı ve bu konuda siyaset geliştirmelidir. Bir kısım safdillerin, DEAŞ’ın sadece Suriye, Irak ve benzeri ülkelerde ortaya çıkacağını zannetmesi gafletin en büyüğüdür. Hatta böylesine bir saf görüntü devletimizin uyanmaması için ön alma dahi olabilir.
DEAŞ ve benzeri radikal örgütler genelde Selefi itikatlı kişilerdir. Bunlar İbni Teymiyye, Seyit Kutub ve onları mehaz alan kişilerden beslenirler. Ehl-i Sünnet inancında olup dinine, devletine bağlı kimseleri "kâfir" olarak değerlendirirler!
Devlet bunlar için her zaman "tağut"tur! Bunların İslam Devleti dedikleri bir devlet bugüne kadar çıkmamıştır. Bundan sonra da çıkmayacaktır. Zira bunlar İngiliz’in, İsrail’in, ABD’nin maşalarıdır. Vehhabilerden itibaren bu böyledir. Unutmayalım, Vehhabiler de Ehl-i Sünnet Osmanlı Devleti’ne "kâfir" diyordu!
Osmanlıyı asırlarca zinde ve ayakta tutan, birlik ve beraberliğini her kademede sağlayan, devlete bağlılığı zerrece esnetmeyen Ehl-i Sünnet akidesinin ululemre itaat kavramı idi. Ululemre itaat kavramı Müslümanları, devletleri etrafında ayrılmamak üzere birbirine kenetliyordu.
Müslümanları, Ehl-i Sünnet inancından koparmadıkça bu yapıyı zayıflatmak imkânsızdı!.. Şu hâlde yapılacak iş, onları Ehl-i sünnet itikadından uzaklaştırmak, felsefe mikrobuyla kanını bozmaktı. Bolca felsefe yapılacak ve Türk milleti bu işin değerli olduğuna inandırılacaktı. Bu suretle din, sinsi bir şekilde yıkılacaktı…
Bu tespiti yapan Batılılar, Osmanlıyı yok etme faaliyetini gerçekleştirebilmek adına yıkım hareketlerine hız verdiler. Buradaki hedef, Osmanlıyı yedi asırdır ayakta tutan dinî ve millî değerleri idi. Bilhassa dinde yıkım planı üzerinde büyük paralar harcanarak yoğun bir saldırı düzenlendi.
Nitekim bu yıkım faaliyeti; oryantalizm veya dinde ıslahat ve modernizm ismi altında yürürlüğe konuldu! Batı’da oryantalizm merkezleri teşkil edildi. Buralarda İslam coğrafyasındaki İslamî faaliyetlerle ilgili, belli bir plan ve proje çerçevesinde hareket etme konusunda ortak kararlar aldılar. Bu karara göre:
“Müslümanların akâid, fıkıh ve ahlâk birliğini sağlayan Ehl-i Sünnet yapısı hedef alınacak ve bu yapının dışında kalan, hatta karşıtı olan başta Mutezile olmak üzere bütün bid’at ve dalâlet fırkaları desteklenecekti. Üniversitelerde yapılacak akademik çalışmalar, Ehl-i Sünnet’in yıpratılması ve aşağılanmasına dönük olacaktı. Bir itiraz söz konusu olduğunda, “bu bir bilimsel çalışma” denilecekti. Devamlı olarak Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği Ehl-i Sünnet karşıtı kitap, makale ve fetvalar yayınlanacaktı..."
Bu kararla birlikte oryantalist din araştırmacıları hummalı bir faaliyetin içine girdiler. Birkaç lisanı ana dili gibi bilen bu adamlar İslamiyet’i araştırmış ve nereden nasıl vuracaklarını tespit etmişlerdi.
Büyük proje!
Ardından İslam coğrafyasına çeşitli “ajanlar" göndererek, Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği -Kur’ân, Sünnet, İcma ve İctihad temelli- İslam Şeriatı’nı aşağılama ve değiştirme ortamını oluşturacak çalışmalar yaptılar.
Osmanlı idaresinin zayıfladığı merkeze uzak Müslüman bölgelerde (Hindistan, Pakistan, Mısır ve Arabistan) zeki ve kabiliyetli insanları dinde ihya ve reform gibi parlak ifadelerle avladılar. Bunları parlatarak diğer İslam ülkelerine servis ettiler. Bunların yaldızlı ve parlak ambalajlarla süslü zehirli fikirleriyle İslam dünyasını altüst ettiler.
Nitekim 19. asrın sonlarında gerek İslam dünyasında ve gerekse Müslümanların yoğun olarak bulundukları toplumlarda Ehl-i Sünnet muârızlığı, eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.
Mısır’da Cemaleddin Afganî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö.1905), Reşid Rıza (ö.1935), Rusya’da Musa Carullah (ö.1949); Hindistan’da Seyyid Ahmed Han (ö.1898); Pakistan’da Mirza Gulam Ahmed (ö.1908); İran’da Mirza Ali Muhammed (ö.1850); Arabistan’da Muhammed İbni Abdülvehhab (ö.1792)’ın çalışmaları birbirine bağlı ve neredeyse tek merkezlidir!
Hepsi, 1500 yıllık İslam Akâid ve Fıkıh sistemine karşıdır. Hepsi, Cumhûr-i ulema ve Osmanlı aleyhtarıdır. Hepsi, Oryantalist/Müsteşrik tabanlıdır.
Buna rağmen Müslüman milletin inancını yıkmak öyle kolay olmuyordu. Bu uğurda yoğun çalışmalarını aksatmadan devam ettirdiler. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlının temsil ettiği İslam dini esaslarına yönelik tebdil (değiştirme), tahkir ve tezyif çalışmaları yürütüldü. Peşinden gelecek saldırılar ise "tek parti dönemi"nin son deminde açılan (1949) Ankara İlahiyat Fakültesi’nde belirlendi ve uygulamaya konuldu.
Bu faaliyetler 1970’lerden itibaren özellikle İlahiyatlar, Diyanet, Diyanet Vakfı ve bazı yayınevleri çevrelerinde yoğunlaşmıştır.
Başlangıçta daha çok dışarıdan oryantalistler marifetiyle yapılan bu fikrî saldırı, zamanla değişti. Müsteşriklerin batıl, yıkıcı ve ecdat düşmanlığı propagandalarının etki alanına giren ve yabancıların emir erliğini üstlenen içimizdeki "kriptolar" tarafından yapılır oldu...
Bunlardaki "fikrî ihanet" şu konu başlıkları altında ortaya çıkıyordu:
Kur’an-ı Hakîm’in hükümleri, indiği döneme âittir, kıssalar semboliktir.
İslam dini yanında diğer dinler de haktır.
Hadisler şâibelidir, sahih bilinenlerle dahi hüküm verilemez.
İctihad, zor bir şey değildir, her doktoralı bir müctehittir.
Dört mezhebe bağlılık şart değildir, hüküm istinbatı herkese açıktır.
Mutezile, aklı esas aldığı için en doğru mezheptir, Sünnîlere karşı onu kullanmalıdır!
Peygamberin Kur’ândan başka bir mucizesi yoktur.
Akıl da vahiy gibi dinin delillerindendir.
Kadere imanı Mutezile gibi anlamalıdır. Kader, insanın iradesidir. Kul, fiilinin yaratıcısıdır! Sünnî inanıştaki gibi bir kader yoktur.
Muaviye ve aynı durumda olanlar, aşağılanmalı ve sevilmemelidir.
Mübarek gecelerin faziletine inanmamalıdır.
Peygamber Kur’ân’ı, sahâbiler de hadisleri -hâşâ- anlayabildiği gibi açıklamış ve yazmışlardır!..
Her iman ehlini titretecek ve dehşete düşürecek bu nevi görüşlerin her biri Doçent veya Profesör titri taşıyan bilim adamı etiketli reformcular tarafından özellikle ortaya atılmakta ve kafalar karıştırılmaya çalışılmaktadır.
Kime ve neye çalışıyorsunuz?
Son dönemlerde (DİYK) Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeleri’nden bazılarının bunlardan teşkil edilmesi ürkütücüdür. Nitekim yirmi senedir bu fikirlere sahip ilahiyatçı hocalar Diyanet’i yönetiyor. Bunlar hem kendi hem de kendileri gibi düşünen arkadaşlarının dinen sakat düşüncelerini olduğu gibi Diyanet’e taşıdılar. Son senelerde Diyanet TV’de de benzer söylemlerini devam ettirdiler.
Prof. Dr. Mehmet Görmez, "toplum hayatına uymayan hadisler sahih de olsa inanmayız!" diyordu. Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ve Prof. Dr. Bünyamin Erul, "sahâbe hadis uydurmuş!" diye iddia ettiler.
Din ve irşat hizmetleri politikalarının belirlenmesi ve geliştirilmesi çalışmalarında bulunan İlahiyatçı Mustafa Irmaklı (DİYK üyesi, 2020-2025) Diyanet TV’deki konuşmasında, "Ahiret inancımızı gözden geçirip yenilemeliyiz” dedi. Yeniden neye ve kime göre düzenleyecekti?
Prof. Dr. Halis Aydemir ise "hadislere güvenip hüküm bina edemeyiz" demişti. Bir kısım hadislere karşı çıkarken de "böyle bir hadis, âyet de olsa aklımıza uymazsa reddederiz" diyecek kadar cüretkâr ifadeler kullanmıştı.
Yine DİYK üyelerinden Prof. Dr. Metin Özdemir, "Cehennemde insan bir defa yanacak ve bitecek ve bir daha azap hissetmeyecek!" demişti. İmam-ı Gazali hazretlerine de iftiralar atarak, onun üzerinden dinde şüphe uyandıran, bir oryantalistin kitabını da Türkçeye çevirmişti. (Eric Ormsby, İslam Düşüncesinde İlahi Adalet Sorunu, Kitabiyat, Ankara 2001)
Prof. Dr. İhsan Çapçıoğlu (DİYK Üyesi, 2020-2025), oryantalistlerden hep dinler arası diyaloğu savunan makaleleri çevirmişti. Prof. Dr. Ömer Kara’nın (DİYK üyesi, 2020-2025) çalışmalarının çoğu da oryantalistlerden yapılan tercümelerdi. Bunlardan biri de “Kur’an Muhammed’in uyduruğudur” yazan oryantalist Thomas J. O’shaughnessy’in eseri idi.
Prof. Dr. Abdullah Kahraman (DİYK üyesi, 2020-2025), Musa Carullah’ın en bozuk kitabını (Uzun Günlerde Rûze) sitayişle sadeleştirip yayına hazırlamıştı.
Prof. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Prof Dr. İsmail Hakkı Ünal, Dr. Medet Coşkun ve daha niceleri reform ve tarihselcilikte yeni yollar açmaya ve bozuk itikatlarını saçmaya devam ediyorlar.
Prof. Dr. Ali Avcu (DİYK üyesi, 2020-2025) ise Diyanet TV’de; "1000 yıllık dinî bilgiyi topluma gençliğe anlatamayız, çağdaş sahih bir din oluşturmak, mevcut dini anlayışı gözden geçirmek zorundayız" demişti. Bunlar gençliğe anlatabilecekleri bir din mi oluşturacaklar! 1400 yıldır gelenler gençlere ve nesillere hep aktarmışlar bunlar anlatamıyormuş!
"Yürüyün gidin bostan tarlasına" demezler mi adama! Anlatamıyorsan İlahiyat Fakülteleri’nde ne işin var? İslamiyet’i kafana göre değiştirip kafana göre oluşturduğun dini mi anlatacaksın?
Peki bu şahısların, yıllardır fikir yapıları ile DEAŞ ve benzeri radikal örgütlere eleman devşiren İbni Teymiyye, Abduh, Musa Carullah, Seyit Kutub ve Mevdudi gibilere tek kelam ettiğini duyanınız oldu mu?
Devletimiz ve asil milletimiz uyanık olmalı!
TEFEKKÜR
Hak ile batılı fark edip seçtik
Âbat olsak da bir, olmasak da bir!
Âşık Dertli
..
Haysiyet ve şeref ayaklar altında!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
09 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Maduro hadisesi bildiğimiz bir gerçeği yeniden hatırlattı: Zayıfsan her türlü operasyona açıksın demektir! Üstelik millî hassasiyetlerin biraz gevşekse her ihtimale hazır olmalısın. Onun için üzerinde emelleri olanlar her daim millî değerlerini törpülemeye çalışırlar. Bizde de son dönemlerde ne hazindir ki gidişat iyi değil. Toplumun içi her geçen gün boşalıyor. Sağlam bir cemiyetle türlü zaafları kapatabilirsiniz fakat cemiyet bozuksa topun tüfeğin seni korumaz.
ABD olup bitenleri şova dönüştürdü. Senelerdir Venezuela’dan şikâyetçilerdi. 2025’te askerî bir müdahale bekleniyordu. Devlet olma iddiasındaki her yapı, yoluna döşenen taşları temizler. Niye temizledi diye kızmak olmaz. Güçlüysen buna müsaade etmezsin. Nitekim olan budur...
Neticede ABD gibi bir devletten adaletle hareket etmesini beklemek hayal olur. Zulümle kurulan ve tarihini zulümle dolduran bir yapı başka türlü hareket edemez. Aslında burada ABD’nin yaptığını değil Venezuela’nın yapmadığını konuşmak lazım! Bu nasıl bir zillettir ki tek kurşun atmadan cumhurbaşkanını düşmana teslim ediyorsun! Adamlar birkaç helikopterle gelip devlet başkanını alıp gidiyor...
İhanet etmenin bile bir raconu vardır. Böyle bir devlet, böyle bir ordu olamaz. Birazcık onurları olsa yerin dibine geçerler. Venezuela halkının durumu da izah edilemez. Böyle bir hâlde sevinebilmek için ya karakterin sıfırın altında olması ya da alıp götürülen kişinin Firavun olması icap eder. Hadisenin duyulduğu anda sokakların dolması, ordunun hareketlenmesi icap ederdi. Oysa dünyanın haberi oldu da onların olmadı sanki. En umursamaz bir tavır içinde sakince hayatlarına devam ediyorlar. Bu tavrı ekonomik sıkıntıya bağlamak, ucuzluğun, gözü kapalılığın ve gafletin dibi olur. Hatta bunu böyle gösterenlere dikkat etmek gerekir. Öyleyse meseleyi derinliğine tahlil etmek lazımdır.
Her şeyden önce Maduro, Filistin’in yanında İsrail’in karşısında duran bir devlet adamıydı. Hem İsrail’i yerin dibine sokuyor hem Batı'nın yüz yıldır İslam dünyasında kurduğu düzeni temelinden sarsıyordu. Şu sözleri ile Türk halkının büyük sevgisini kazanmıştı:
“Bu katliam artık bir soykırıma gidiyor… Buradan öncelikle Yahudilere bir çağrım var: Gazze’de öldürülen çocukların katili İsrail devletine önce dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler dur demeli; katil devletlerini ilk Yahudiler kınamalı… İkinci çağrım bölgedeki Arap halkına ve liderlerine: Ne zamana kadar katliama sessiz kalacaksınız? Filistinli kardeşlerinizin katliamını izlemeye devam mı edeceksiniz? Arap halkları ne zaman uyanacak? Ve Arap liderleri… Ne zaman uyanıp Filistin halkının sesine ses vereceksiniz? Yerin dibine batsın resmî açıklamalarınız! Yerin dibine batsın beynelmilel protokolünüz… Venezuela devlet başkanı olarak size sesleniyorum: Yeter artık!..”
Dikkat! Bu sözleri Müslüman bir lider değil Hıristiyan bir lider haykırıyordu. Aynı yüksek tepkiyi Müslüman dediğimiz Arap liderleri yapsalar ve küçük de olsa bir adım atsalardı Gazze’de durum bu noktaya gelir miydi?
Siyonistler bu çağrıyı yapan Maduro’yu elbette kara listeye almışlardı. Ona bu sözlerin bedelini mutlaka ödetmek isteyeceklerdi. Dolayısıyla Trump "aman petrol canım petrol" derken Netanyahu o sözlerin hesabını mı gördü bilemem.
Bildiğim bir şey varsa tarih Maduro’yu, zalim Siyonistlere ve onlara sessiz kalan Arap liderlerine karşı o erkekçe sözleriyle hatırlayacak onu satanları ise en onursuz ve alçak insanlar olarak yâd edecektir...
Paket servis!
Rusya ve Çin’in durumu da Venezuela’dan çok farklı değil. 5 Aralık’taki köşe yazımda şöyle ifade etmiştim: “İran’ın en büyük güvencesi bunlardı. Lakin ABD bir gecelik şovuyla İran’ı bitirirken en cılız bir ses dahi çıkaramamaları karizmalarını ciddi şekilde çizdirdi. Aynı şey Venezuela’nın da başına gelirse artık kimse Rus-Çin ittifakına güvenmez. İkinci kutup çöker ve dünya yeniden bir müddet için de olsa tek kutuplu olur.”
Bir ay sonra sözümüz vuku buldu. Rusya ve Çin, ABD’nin eşkıyalığına ufak mırıldanmalar hariç sessiz kaldılar. Belli ki Maduro’yu sattılar! Bu saatten sonra onlarla yola çıkan ve güvenen bir gece ansızın satılacağının da hesabını yapmazsa başına neler geleceğini bilemez!
Trump, ABD askerlerinin Maduro’yu yattığı odadan almasını film izler gibi takip etti ve dünyaya da servis etti. Gücünün zirvesinde olduğunu gösterdi. Karşı gelenin sonu böyle olur mesajını da verdi. Nitekim üç gün geçmeden de “Kral Benim” diye haykırdı.
Bunu ABD’nin süper gücü olarak okuyanlar değerlerini kaybetmiş insanlardır. Çünkü gerçekten gösterilen bir şovdu. Bir film sahnesi gibiydi. Harekâta gerçeklik katmak için uçaklar birkaç bombalama gösterisi yapmışlardı. En seçkin askerler paraşütle inmiş saniyeler içinde vazifeyi ifa etmişti. Ne karşı duran vardı ne mücadele eden ve ne de takip eden. Kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Güya çatışma çıkıyor, korumalar öldürülüyor, fakat karşı tarafta çizik bile yok. Bunlar et ve kemikten değil miymiş acaba?!.
Aslında ortada gün gibi aşikâr bir tablo vardı. Maduro "paket servis" edilmişti. Trump, evvelce İran olayında, “İran’ın attığı füzelerin nereye düşeceğini ben biliyordum, o gece rahat uyumuştum” dediği gibi bu defa da "paket"in teslim edileceğinden adı gibi emindi. Sanki pizzacıya sipariş vermişti. Adamları gidip paketi teslim aldılar.
Ona düşen bunu müthiş bir mizansenle dünyaya izlettirip gerçek bir operasyon mesajıyla korku salmaktı. Yaptı mı yaptı!
Bahçeli ilk gün buna işaret etti ve "bu gelişme Venezuela’nın 15 Temmuz’u" dedi. Tam yerinde bir tespitti. CIA ve Mossad 15 Temmuz’da maşaları vasıtasıyla aynısını bize yapacaktı. FETÖ’cü askerler Tayyip Bey'i ölü veya diri ele geçirecekler ve "paket teslimi" yapacaklardı. O gün Antalya’daki maça gelmemesi ve Marmaris’ten biraz erken ayrılması teşebbüslerini akim kıldı. Sayın Cumhurbaşkanının altı yıldır verdiği büyük mücadele de semeresini gösterdi. Millet meydanlarda iki ay kalarak devletine liderine sahip çıktı. 152 şehit ve binlerce yaralı verdi. Şeref ve haysiyetini korudu...
O gün Tayyip Bey’in ve milletin büyük duruşuna senaryo diyenler bugün neden senaryo demiyorlar acaba düşünmek gerekmez mi?
Birkaç gün önce Venezuela’da böyle bir gelişme yaşanacak deseniz delirdiniz herhâlde derlerdi! Oysa senaryoyu gördüler. Senaryoyu Siyonist yazıyor, ABD oynuyor! Dünya ahmakça seyrettiği müddetçe daha çok yazıp oynamaya devam ederler...
Her ülkenin FETÖ’sü var!
Peki ABD bunu nasıl başardı! İşte göremediğimiz nokta burası. Zira herkes şu son operasyonla büyülenmiş bir vaziyette. Hiç kimse bir devlet başkanı bir gecede paket servisle başka bir ülkeye nasıl satılır bunu düşünmüyor. Bunu düşünmeyenleri bundan sonra böyle bir son bekliyor olacaktır.
Zira İsrail ve ABD 1990’dan itibaren böyle bir yapıyı bütün ülkeler için kurdu!.. 1990’lı yıllar FETÖ’nün dünyayı, güya Türk okulları ile bir ağ gibi sarmaya başladığı bir devre idi. Bu okulların gerisinde Siyonistler vardı. İngilizce hocaları neredeyse tamamıyla CIA ajanları idi. Putin bu konuda dünyayı uyarmış ve okulların Rusya’ya girmemesi için büyük çaba sarf etmişti.
Bu okullarda kimler okuyordu? İşin püf noktası bu sualde gizli. Her ülkenin idari, askerî, bürokrat ve yargıdaki üst düzey çocukları bu okulların en gözde talebesi olmuşlardı. O gün 10-15 yaşındaki çocuklar 2016’da 35-40 yaşına geldiler. Şimdilerde 50-55 yaşlarındalar ve devletin en üst kademesindeler. (Bu konuda “Mızraklı Hakikat” kitabımın okunmasını tavsiye ederim)
Evet FETÖ sadece Türkiye’nin değil her ülkenin bir belası! Her ülkenin gençleri o devşirme ameliyesine tabi tutuldu. Neticede bunlar ülkelerini rahatça satacak kıvama getirildiler.
Bakın bugün Venezuela’da sokakta, orduda ve idarede tepki yoksa bunu iyi düşünün. Zira Maduro giderken muhalefet iktidara gelmedi. Yüksek yargı onun yardımcısını başa getirdi. Bakanlar, vekiller, ordu mensupları aynen görevlerinin başındalar. Halkı tepkiye çağıracak hiçbir sebep yok!
Durumun böyle olması Venezuela politikasının değişmeyeceğini göstermiyor.
Trump boş yere "Venezuela’yı biz yöneteceğiz" demiyor!
Şunu net söyleyebilirim: 15 Temmuz işgal girişimi başarılı olsa Türkiye’de yaşanacak olan da buydu... Bu işe o günlerde senaryo diyen Kılıçdaroğlu, iktidarın kokusunu dahi duyamayacaktı. Tıpkı Maria Machado gibi...
AK Parti içinde tahmin edeceğiniz pek çok kişi dümenin başına geçecek ve konuşulan konular sadece Tayyip Bey’in yanlışları olacaktı. İsrail ve ABD’nin kuklası hâline gelecek olan ülkenin rotası da bambaşka bir yöne çevrilecekti.
Şunu bir kez daha hatırlatmak isterim ki Türkiye’nin bekası ancak millî ve manevi değerlerini hakkıyla muhafaza ile mümkündür. Gençleri devşirilmiş bir milletin geleceği olamaz!..
TEFEKKÜR
Âlem ol âyine-i ibret-nümâdır kim düşer
Günde yüz bin şekille bir vakt ü zamânın sureti
Tabîb Mustafa
(Dünya öyle ibretler gösteren bir aynadır ki,
Oraya günde yüz bin biçimde zamanın görüntüsü düşer.)
.
İşledik seni göz bebeğimize!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
16 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dün gece Miraç Kandili’ni idrak ettik... Bin aydan hayırlı Kadir gecesini içinde barındıran Ramazan-ı şerif ayına yaklaşıyoruz. Bu günler, bin yıldır büyük bir muhabbetle bağlı olduğumuz şanlı Resule muhabbetin ve O’na olan bağlılığın artmasına vesile olur inşallah.
Aslında bizim edebiyatımız o şanlı resulün etrafında halelenmişti. Türk edebiyatında Muhammed aleyhisselam, pek çok yönüyle söz konusu edilmiş, büyük bir sitayişle yâd edilmiştir.
Hazreti Peygamber’i dünya gözüyle görmediği hâlde sanki karşısında imiş gibi yazılan manzumeler, ona duyulan muhabbet ve hasretin açık bir ifadesidir.
İdris Sabih Bey;
Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey Şefi kusurumuzu
Bin küsur senelik emeğimize
Diye seslenirken bu muhabbeti ne hoş terennüm eder.
Tasavvuf erbabı ve şairlerimiz Peygamber Efendimizin üstünlüklerini metheden naat, isim ve sıfatlarını açıklayan esma-i nebi, dünyayı teşrifini anlatan mevlid, vücud-ı nebiyi tarif eden hilye, hadis-i şerifleri hayatımıza düstur edinmemizi hedefleyen hadis tercümeleri (kırk hadis, yüz hadis, binbir hadis), hayatını anlatan siyer ve Miraç olayını anlatan Miraciyeler hep bu sevginin semereleridir...
Miraç, terim olarak Hazreti Peygamber’in göğe yükselişini ve Cenab-ı Hak katına çıkışını ifade etmektedir. Resulullah’ın Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gidişi İsra, oradan da göklere yükselişi Miraç şeklinde ifade edilse de Türkçede miraç kelimesi her ikisinin yerine kullanılmaktadır.
Miladi 621 yılının Recep ayının 27. gecesinde gerçekleşen olay Kur’ân-ı kerimde “Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir” şeklinde beyan edilmektedir. Ayrıca Necm Suresi’nin ilk âyetlerinde de bu mucizeye işaret edilmektedir.
Miraç mucizesi, nübüvvetin on üçüncü yılında, hicretten bir yıl önce, gerçekleşmiştir. Hazreti Muhammed’in İslam’a açıkça davetiyle birlikte putperestler, Müslümanlar üzerinde baskı uygulamaya başlamıştı.
Davetin altıncı yılından itibaren Peygamber Efendimiz ve az sayıdaki Müslümanlara karşı üç yıl süreli ekonomik ve sosyal açıdan boykota dönüşen baskı süreci yaşanmıştı. Akabinde, Peygamber Efendimizin eşi Hazreti Hatice’yi ve amcası Ebu Talib’i kaybetmesi üzerine duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla “Hüzün yılı” adı verilmişti...
Bu olayların ardından Cenab-ı Hak "Resulümü ben teselli edeceğim" buyurarak ona Miraç mucizesini vermiştir. Miraçta Sevgili Peygamberimiz nice harikulade hâllere şahit olmuş Rabbi ile anlaşılamayan ve anlatılamayan bir şekilde görüşmüştür. Kendisine nice ilahî lütuflar bağışlanmış Bakara suresinin son âyetleri bu gece indirilmiş ve “gözümün nuru” olarak nitelendirdiği ve “müminin miracı” olan namaz, bu gece farz kılınmıştır.
Bu gece yaşananları anlatan yüzlerce Miraciye kaleme alınmıştır. Bunlar aşk, sevgi, muhabbet, yakarış ve senâ ile işlenmiştir.
Miraç gününde, Miracı inkâr eden kitabı dağıtmak!
Mutasavvıflarımız, âlimlerimiz, divan şairlerimiz Resulullahın aşkını her vesile ile satırlara ve oradan da kalplere gönüllere işlediler. Bu aşkı hem yaşadılar hem yaşattılar. Bin yıl canlı tuttular.
Buna karşılık elbette bir kısmını tenzih ederiz ama ilahiyat fakültelerindeki profesör etiketli nice hocalar son yıllarda Peygamber Efendimizin mucizelerini, kandil günlerini, şefaati ve neredeyse dinin temel akidelerini hep inkâr yoluna gittiler.
Oryantalistlerin fikirlerini gençlerimize aşılamayı marifet bildiler. Gençlere deizmin, ateizmin yolunu açtılar. Suçu ise hep eski âlimlere ve mezheplere yüklemeye çalıştılar. 50-60 yıldır biz ne ile meşgul oluyoruz demediler.
Geçtiğimiz yıllarda bir gazete kupon karşılığı M. Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” kitabını gençlerimizin eline tutuşturmuştu.
Bu defa da başka bir gazete yine kupon karşılığı aynı eseri gençlerimize takdim ediyor. Kendilerine bu kitabı ilahiyatçıların tavsiye ettiğini düşünüyorum. Zira ilahiyat fakültelerinde bu eseri ders kitabı olarak okuttular ve okutturmaya da devam ediyorlar.
Miraç Kandili’nin içinde bulunduğu günlerde Mirac’ı inkâr eden bir şahsın kitabını on binlerce kişiye ulaştırmak cinayetten öte bir kötülüktür!
Hamidullah’a göre Miraç bedenen değil ruhen gerçekleşmiştir. Yine ona göre Sevgili Peygamberimiz Mescid’i Aksa’ya da gitmemiştir. Hâlbuki Muhammed aleyhisselâmın göklere çıktığına inanmayan sapık, Mescid-i Aksa’ya gittiğine inanmayan kâfir olur. Zira bu ikincisini Kur’ân-ı kerîm haber vermektedir.
Hamidullah’a göre Mescid-i Aksa Kudüs’te değil göktedir. Bunu neden söylemiş olabilir? Galiba Filistin’i Müslümanlar nezdinde mübarek bir yer olmaktan çıkarmak istemektedir!.. Bunun manası Kuds-i şerîfin Yahudi ve Hristiyanlara bırakılmasıdır!
Peygamber Efendimiz oryantalist kafayla kimseye anlatılamaz. Nice pırıl pırıl Siyer-i Nebî eserleri varken Hamidullah'ın “İslam Peygamberi” kitabıyla insanımızı zehirlemek affedilebilir bir hata değildir.
Hamidullah’ın İslam dini, tarihi ve hukuku ile ilgili pek çok eseri ve makalesi vardır. Ancak bu eserlerindeki fikirleri İslam âleminde pek çok tartışmalara sebep olmuş ve kendisine reddiyeler yapılmıştır.
Hezeyan üstüne hezeyan
Fransa’nın Sorbonne Üniversite’nde tam bir oryantalist olarak yetişen Hamidullah (v. 2002, Jacksonville) “İlk dönem İslam Devleti’nin kuruluş ve organları” isimli makalesinde Hazreti Peygamber ve ilk üç halife devrini kapsayan bu ilk İslam devletinin menşeini, kuruluşunu, teşkilatlanmasını ve yıldırım hızıyla yayılışını işlerken bunun sebeplerini şöyle izah etmektedir:
“Burada, yükselişin sebebi iktisadi mesele mi sorusuna, kanaatime göre ekonomik problemlerin -yani Arabistan’daki sefalet ve hayat şartlarının yokluğunun- İslamiyet’in bu çıkışına sebep olduğunu düşünmek gülünçtür. Yeryüzünde kara bir sefalet içinde yaşayan çok sayıda bölgeler ve halklar, mesela sahralarda yaşayanlar olmuş ve hâlâ da vardır ki, tabiattan hiçbir nasip alamamışlardır. Bunlar, kendi mesut komşularına nazaran ne bir din ne de bir devlet kurabilmişlerdir. Kültürsüz ve gelirsiz olan bu insanlar tarihte hiçbir zaman Hazreti Muhammed’in gerçekleştirdiğinin bir parçasını dahi yapamamışlardır.”
Bu ifadeler öylesine söylenmiş sözler değildir. Dinlerin de tıpkı devletler gibi milletler tarafından kurulduğu tezini zihinlere sokmak için özel olarak seçilmiştir. Peygamberlerin kendiliklerinden bir şey ortaya koymayıp, Allahü teâlâ tarafından vazifelendirilen resuller oldukları hemen tamamıyla göz ardı edilmektedir.
Hamidullah, İslam Peygamberi isimli eserinde ise Sevgili Peygamberimizin şemail-i şerifini bakın nasıl ifade ediyor:
“Alnı geniş, başı büyük, burnunun üzerine kadar uzayan kaşları kavisli idi, karnı sıkı idi ve göğüs hizasını geçmezdi; göğsünde hiç kıl yoktu. Saçları ne düz ne kıvırcık idi, avuçları dolu, ayaklarının tabanı ise bir çukurluk arz etmezdi; öyle ki yürüdüğü zaman yerde düzgün bir iz bırakırdı. Göğsü geniş, bacakları ince, burnu uzun ve mukavves idi.” (s.55-56)
Şemail-i şerifi Ahmed Cevdet Paşa nasıl yazmış bir de ona bakalım. Bakalım ki âlimle cahil, edepliyle edepsiz daha net ortaya çıksın:
“Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip, endamı gayet matbu (boy ve bedeni çok uygun) alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Ve ayaklarının uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz (şişman) belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübarek cildi ise ipekten yumuşaktı.” (Kısas-ı Enbiya, s.253)
Bunlar, Ehl-i Sünnet bir âlim ile müsteşrik zihniyetli bir şahsın şanlı Peygamber Efendimize yaklaşımını görmek açısından fevkalade önemli satırlardır.
Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” isimli eserindeki hatalar akıl alır gibi değildir. Üslup faciadır. Sanki Sevgili Peygamberimizi değil alelade bir kişiyi anlatmaktadır. Yine eserinin başka bir yerinde Peygamber Efendimiz için, “bu tecrübeli adam” tabirini kullanarak Peygamberliğini gölgelemeye çalışmaktadır.
"Sütkardeşi Şeyma’nın kolunu hayatta izi kalacak şekilde ısırdı!" demesi, "Peygamber olmadan önce putlara kurban adamıştı!" diyerek ismet sıfatını yıkması, yaratılırken Peygamber olarak yaratılması hususunu unutturacak ifadeleri seçmesi, Ay'ın yarılması mucizesine şüphe ile yaklaşması daha nice sakat görüşlerinden sadece birkaçıdır.
Müslüman evlatları müsteşrik zihniyetli bu yazarlara aldanmamalıdır.
TEFEKKÜR
Seni medh eylemek farz oldı çün Allah medh itdi
Senün medhünde olmak âdeme makbûl-i tâatdur
Hudadan sana her bir katresince yâ Nebiyya’llâh
Salât u sad selâm olsun ki bî-hadd ü nihâyetdür
.
Geçmişi unutanın geleceği olmaz!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
23 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Suriye’yi %8’lik azınlık bir kitleye dayanarak kan ve zulümle idare eden Baas iktidarı ancak 61 yıl devam edebildi. 15 yıl önce iç savaş başladığında Rusya, ABD, İsrail, İran her biri bir başka maksatla ülkedeki iç savaşa dâhil oldular. On üç sene boyunca zulmün şiddetini zirveye taşıdılar. Akdeniz ceset denizi hâline gelmişti. Milyonlar mahvoldu. O dehşet dolu günler ne çabuk unutuluyor!..
Suriye’ye en büyük sınırı olan ülke Türkiye idi. Yıllardır mücadele ettiği PKK terör örgütünün en büyük destekçisi bu ülke olmuştu. Buna rağmen Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan tek ülkeydi.
Elbette ki Suriye birileri tarafından paylaşmaya tabi tutulurken kayıtsız kalamazdı ve kalmadı. Zira gelişen her durum kendisinin aleyhine olacaktı. Sabırla Suriye’nin bütünlüğüne gidecek yolları döşedi. Ancak bu bütünlüğün artık Esad rejimi ile devam etmeyeceği aşikârdı. Zira Esad’lı Suriye bir gecede İsrail’in eline geçecek ülke demekti. Bunun için Türkiye müthiş bir siyasetle Ahmed Şara’nın liderliğinde ülkenin millî güçlerini bir araya getirdi. Bu müttefik güçler 13 gün gibi kısa bir süre içinde Halep, Hama, Şam gibi şehirleri alarak Baas rejimine son verdi.
61 yıllık rejimin boş bir kütük gibi devrilmesi, halk desteğinin olmaması ve zulüm düzeninin getirdiği nefretin neticesi idi. Hangi ülke olsa bu akıbetten kurtulamazdı. Millî güçlerin eline geçen şehirlerdeki halkın sevincini asla unutmamak gerekir.
Baas rejiminden en çok çeken ise Suriye’deki Kürtlerdi. Vatandaşlık hakları dahi yoktu. İstihbaratın en küçük bir şikâyetinde sülalece katliama tabi tutulurlardı. Hafız Esad’ın Hama zulmü asırlar geçse unutulmayacak dramlar yaşatmıştı. Son devrede Beşar Esad da aynı acıları bir daha tekrarlatmıştı. Dolayısıyla Şara liderliğinde halka dayanan millî güçlerin kesin zaferi en çok Kürtlere mutluluk getirmişti.
İşte bu noktada güya Kürtlerin temsilciliğine soyunmuş bulunan PKK, PYD YPG ve daha bilmem ne isimle anılan terör gruplarının böyle bir davasının olmadığı da çok net olarak ortaya çıktı.
13 günlük zafer bunu bütün çıplaklığıyla göstermişti. Nitekim o devrede ABD’nin kendilerini sattığını düşünen PYD’li teröristler sokaklarda, “Size en güzel kızlarımızı verdik. Daha ne istiyorsunuz?” diyordu. Tabii daha başka şeyler de söylüyordu fakat edeben onları buraya yazabilmem mümkün değil!..
Teröristlerin söylemleri maksatlarını ortaya koymaya yetiyordu. Onların Kürtlük davaları sadece bir aldatmacadan ibaretti. Onlar İsrail’in ve ABD’nin piyonları olarak sahne almışlardı. ABD bu devranın artık sürmeyeceğini anlamış ve desteğini geri çekmişti.
Yıllardır bölgedeki Türk, Kürt, Arap birlikteliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan Türkiye büyük ölçüde maksadına kavuşmuştu. Suriye’nin gerçek sahipleri vatanlarına kavuşmuşlar, huzurun kapısını aralamışlardı. Bu uğurda yüzlerce Mehmetçik şehid verilmişti. Suriye harekâtlarında şehit düşen Mehmetçikleri rahmetle yâd ediyorum...
Men sabera zafera!
Öte yandan Türkiye son ve büyük bir hamle ile içeride de Terörsüz Türkiye girişimiyle dev bir adım daha atmıştı. Bölgede bin beş yüz yıllık birlikteliği olan Türk Kürt Arap halklarını bir kez daha zamk gibi yapıştırmak, kaynaştırmak istiyordu. Ancak ABD’nin kenara çekilmesine rağmen bunu istemeyen biri vardı. Bu, iki yıldır Gazze’de oluk oluk Müslüman kanı döken Siyonist İsrail’di.
Zira Türkiye’nin bu hamlesi gerçekleşirse İsrail’in yüz yıllık çabaları, planları, projeleri son bulacaktı. Onun için 13 günlük Suriye zaferinden sonra çılgına döndüler. Defalarca Suriye topraklarına saldırılar yaptılar. Şam’ı bombaladılar. Gazze’de anlaşmalara rağmen katliamlarına son vermediler. İran’la savaştılar.
Bütün bunların tek maksadı Türkiye’yi savaşın içine çekmek ve ABD ile iş birliğini baltalamaktı. Zira böyle bir savaşta Avrupa ve ABD’nin yanında olacağından adı gibi emindi. Türkiye onun bu tavırlarını usta diplomasi ile her defasında boşa çıkardı. İsrail’in elinde tek koz kalmıştı. Artık SDG’nin üzerine oynuyordu.
ABD’nin girişimiyle oluşturulan SDG (Suriye Demokratik Güçleri) DEAŞ ile mücadele koalisyonu olarak lanse edilmiş Kuzey ve Doğu Suriye’de fiilî bir yönetim oluşturmuştu. Örgütün ana omurgasını, PKK’nın Suriye kolu olarak nitelendirilen Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) silahlı kanadı YPG oluşturuyor.
SDG’nin başındaki Ferhat Abdi Şahin, Suriye’de Ahmed Şara’nın hükûmeti kurmasından sonra ABD’nin de ikazıyla 10 Mart 2025 tarihinde hükûmetle bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı. Söz konusu anlaşma; sivil ve askerî kurumların devlet idaresine devredilmesini, sınır kapıları ve petrol sahalarının Şam yönetimine bırakılmasını ve güçlerin Halep’ten Fırat’ın doğusuna çekilmesini öngörüyordu.
Bu durumun bütün planlarını sabote edeceğini bilen İsrail, SDG’yi tahrik etmiş ve anlaşma şartlarını yerine getirttirmemişti. İsrail, Suriye’de çıkacak yeni bir savaşta İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin karışacağını, kendilerinin de güneyden hareketle yeni Suriye iktidarını bunaltacağını ve SDG’nin daha büyük kazanımlar elde edeceğini bekliyordu. Böylece on yıllardır gözlediği Fırat yolu da kendisine açılmış olacaktı.
ABD ve Siyonistlerin aklı ve parası ile kendilerini dev zannedenler bir kez daha şanslarını denediler. Anlaşma şartlarını tanımadıklarını ifade ederek otonom elde etmek için harekete geçtiler. Yüz bin kişilik ordularından ellerindeki son model ağır silahlardan bahsederek gözdağı vermeyi ve Suriye güçlerine unutamayacakları bir hezimet yaşatmaya muktedir olduklarını belirterek korku salmayı ihmal etmediler.
Ancak Halep’te başlayan çatışmalar kısa sürede ellerindeki önemli şehirleri kaybetmelerine yol açtı. Fırat’ın batısı gittiği gibi kırmızı çizgi olarak gördükleri doğusuna geçildi. Siyonist İsrail’in gıkı bile çıkmamıştı!..
“Men sabera zafera" (sabreden zafere ulaşır) hadis-i şerifinde buyurulduğu gibi anlaşma şartlarına uyan, gerekli tedbirlerini alan ve sabırla bekleyenler neticeyi almıştı.
Vah yazık!
İsrail ve SDG bu yenilgiyi kolay hazmedemeyecektir. Mutlaka yeni tertiplere girişeceklerdir. Bunun en önemli kısmı şüphesiz Türkiye üzerine olacaktır. Onlar Suriye millî güçlerinin bu başarısının tamamen Türk devlet aklı ve desteğiyle olduğunu bilmektedirler. Bunu bütün dünya da görmektedir.
Görmeyen bir tek Siyonizmin taşeronları ve mankurtlarıdır. Kursakları yabancı paralarla dolu olan PKK, YPG, PYD, SDG adı ne olursa olsun terör örgütü unsurlarından farklı bir hareket beklemek gaflet olur. Ancak Selahaddin Eyyubi evlatlarının artık bu melanet örgütleri anlaması gerekir. On yıllardır dökülen kanın Türk, Kürt ve Arap kanı olduğunu anlamalıdır.
Türk Kürt Arap kardeşliğinin bölgedeki yabancı unsurların sonu olacağının idrakinde olduğunu anlamalıdır.
Şu son bir yılda yaşanan gelişmeler gözleri açmalıdır. Suriye’de oluşan birliktelik bir anda zulüm düzeninin bitmesini beraberinde getirmiş İran’ın Rus’un ABD’nin bölgedeki etkisini kırmıştır. Acaba tam birliktelik hasıl olsa neler olurdu. Türk, Kürt ve Araplar bunun farkına vardığı anda öncelikle bu terör gruplarının liderleri soluğu İsrail’de alacaktır. Onları kullananlar kahr u perişan olacaklardır.
İşin acı tarafı Türkiye’deki bir kısım siyasilerin bu gerçeğin farkında olamamalarıdır! CHP’nin bu konuda sicili zaten bozuktur ve İsrail’in dümen suyunda ilerlemektedir. Ancak AK Parti içinde siyaset yapan bazı Kürt asıllı politikacıların söylemleri esef vericidir! Bunlardan birisi de Orhan Miroğlu’dur. SDG’nin perişan edildiği günlerde Türkiye’nin siyasetini yermekte ve şöyle demekteydi:
“Hiçbir Müslüman Selahaddin Eyyubi’nin vaktiyle getirip Halep’e yerleştirdiği Kürtlerin kan revan içinde iki mahalleden kovulmalarını Kudüs’ün fethi yolunda kazanılmış bir zafer olarak görmez.”
Orhan Miroğlu ve onun gibi düşünenler maalesef Kürt ile PKK’yı birbirinden ayırt edemiyorsa vah yazık! Selahaddin Eyyubi ile SDG militanlarını yan yana görüyor ve gösterebiliyorsa vah yazık! İslam’ı yüceltmek için çarpışan Selahaddin Eyyubi’nin evlatlarını, Siyonizmi yüceltmek için taşeron vazifesi görenlerle bir tutuyorsa vah yazık!
İnanın bu tipler Gazze’deki akan kandan rahatsızlık duyuyor gibi görünseler de içten içe seviniyorlar ve hâlâ İsrail’in kendilerine bir devlet bahşedeceğini sanıyorlardır.
Elbette Selahaddin Eyyubi evlatları bu tuzağa düşmeyeceklerdir.
Bunun için yapılması gerekenlere ve Ahmed Şara’yı bekleyen tehlikelere ise inşallah haftaya değineceğim...
TEFEKKÜR
Ta’n-ı düşmen bir yana bir yana cevr-i yârdur
Kankı birin diyeyüm bin dürlü derdüm vardur
Muhibbî
(Düşmanın saldırısı bir yana; bir yana dostun eziyetleri
Hangi birini söyleyeyim ki bin türlü derdim var benim...)
..
Adalet yüceltir, zulüm bitirir!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
30 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Yeni yılın bu ilk ayı çok hareketli geçti. Bir iki haftalık zaman zarfında "Birleşik Suriye" yeniden kuruldu. Bunda Türkiye’nin ve elbette cumhurbaşkanımızın büyük payı olduğunu söylemeliyiz. Baştan beri çok ince bir siyaset takip eden Türkiye bir müddetten beri Arap aşiretleri yakın markaja almıştı. Onları Suriye devleti tarafına çekmek için Millî İstihbarat Teşkilâtı derinden çalışıyordu. Hoş, onlar da çekilen acılar ve reva görülen zulümler sebebiyle güçlü bir hâmi gözlüyorlardı. Şartlar olgunlaştığında hepsi bir gecede taraf değiştirdi. Bu sayede PKK, PYG, SDG örgütleri kısa bir sürede neredeyse tasfiye oldu.
Birliği büyük ölçüde sağlayan Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, bu başarısını adaletle taçlandırırsa yıkılmaz bir kale olur. Adalet varsa çöller yeşerir. Adaletin olmadığı yerde derhâl yıkım gelir. Nitekim, “Zulm ile âbâd olan kahr ile berbâd olur” demişlerdir. Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi'ye;
Dilerim ey sâhib-i ikbâl ü câh!
İtmeyesin cânib-i zulme nigâh!
Adl ile bu alemi âbad kıl!
Resm-i cihâd ile beni şâd kıl!
Diyerek nasihat ediyordu. Osmanlılar ilk andan son ana kadar bu nasihate sadık kaldılar.
Evet, devletleri ayakta tutan en önemli unsur adalettir. Bazen zalim devletler de çok yükselebilir ama bu yükseliş saman alevi gibi olur. Nitekim Sovyet Rusya çok hızlı yükselmiş, Amerika’dan sonra dünyanın ikinci gücü olmuştu. Yıkılışı da çok hızlı oldu. Kuruluşu, yükselişi, kendi zirvesine çıkması, duraklaması, gerilemesi ve nihayet dağılması yetmiş beş seneyi bulmamıştı.
İngiliz İmparatorluğu onca hile ve desiseye rağmen dünya tahtını çok çabuk terk etmişti. 1914’te dünyaya para dağıtan İngiltere 1918’de iflas etmişti. Hem de savaştan galip çıkan taraf olmasına rağmen iflas etmişti. İkinci Dünya Savaşını kazanması da durumunu düzeltmemiş hatta daha da kötüleştirmişti.
Sterlin rezerv para olma özelliğini kaybetmişti. 70’li yıllarda ise IMF’den para dilenecek duruma düşmüştü. Bu, dünyanın dört bir yanında uyguladığı zulmün bir neticesi idi. Adaleti tesis etmediği gibi zulmü de kalınlaştırmıştı ve kalınlaştığı yerden koptu!
Hâlbuki adaleti tesis eden devletler çok daha uzun ömürlüdür. Zira onlar sosyal adaleti sağladıkları için iç bünye çok sağlamdır. Zorluklara karşı çok daha mukavemetlidir. Önümüzde Osmanlı gibi bir örnek var. Öyle bir adalet anlayışı ki bir köylü idamı hak ettiğinde ne yapılıyorsa bir şehzade için de aynısı yapılırdı. Bunu padişah da şehzade de millet de bilirdi.
Yine herkes padişahın elinin her yere uzandığını da bilirdi. Bir kişi suç işlediyse ilk anda kaçıp saklanabilir fakat padişahın elinin ona en kısa zamanda uzanacağının şuurundadır. Türk milletinin hücrelerine kadar işleyen bir söz vardır, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diye.
Neden diye düşünürseniz çünkü şeriat haksız olarak parmak kesmez, yani adaletsiz bir hüküm vermez. Bu da gayrimüslimler dâhil olmak üzere herkesin Osmanlı adaletine güvenmesi sonucunu doğurmuştur. Devlet o güvenle altı asrı devirmiştir. Tanzimat ve devamındaki yıkım olmasaydı bugün çok farklı bir noktada olabilirdik. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet her şeyden evvel adaleti ve ona olan güveni yıktı!..
Suriye için asıl tehlike!
Yeni Suriye idaresi için ikinci önemli husus mütevazı olmaktır. Ne oldum dememeleri, vakur fakat tevazu ehli olmaları gerekiyor. Şu ana kadar bu konuda da bir yanlışlarını görmedik. Medyaya yansıdığı kadarıyla Ahmed Şara’nın kibir kokan bir tavrı yok. Hatta son derece mütevazı gözüküyor. Bu vasıfları korumaya devam ettiği müddetçe sıkıntı yaşamaz. Her zorluğu atlatır...
Devletleri güvenilir kılan hususlardan biri de hem fertlere hem millete karşı vefalı olmalarıdır. Millet sadık olacak devlet ise vefalı davranacak. Kötü niyetlileri cezalandıracak fakat halkına karşı şefkatli olacak…
Şara bütün bunları yaparken Suriye’yi farklı bir cihetten işgale çalışan Suudlara karşı da çok dikkatli olmak zorunda! Buradaki işgal tankla topla yapılan işgal değil. Suudlar bozuk itikadlarını Suriye’ye yayma konusunda faaliyete başlamış görünüyor. Sosyal medyaya düşen haberlere göre Selefiliğin kurucusu İbni Teymiye’nin kitaplarını bu Ehl-i sünnet yurduna sokuyorlar!..
Şayet bu girişimin önü alınmazsa iş çok tehlikeli bir noktaya doğru gider. İtikad her şeyin temelidir. Allahü teâlâ ameldeki eksikliği affedebilir lakin itikattaki bozukluk insanı ebedî felakete kadar götürür. Emevilerin, Abbasilerin, Selçukluların, Eyyubilerin, Osmanlıların ve hepsinden mühimi Hazret-i Muaviye’nin yadigârı Suriye Ehl-i sünnetin kalelerinden biri olma hususiyetini her kayd u şartta muhafaza etmelidir. Bu yolda çaba sarf edenler herhangi bir maddi karşılıkla ölçülemeyecek derecede büyük hizmet yapmış olur. Ahmed Şara işte bu hizmete talip olmalıdır. Bu suretle kendisi hakkında ortaya atılan iddiaları da çöpe göndermiş olacaktır.
ABD bugün Suriye ile yola devam ediyor. Daha düne kadar stratejik ortak muamelesi yaptığı PYD/YPG’yi yüzüstü bıraktı. Bu Türkiye olarak öteden beri istediğimiz bir şeydi. Şara’nın işte bu noktada çok dikkatli olması lazım. Amerika’nın bugünkü tavrına bakıp da tedbiri elden bırakmak ölümcül bir hata olur! Zira Amerika için dostluk diye bir şey yoktur. Her işinde tamamen menfaatine bakar. Düşünün ki ABD, çıkarları ile uyuşmayınca atalarının en yakın akrabaları olan Avrupa’yı bile sattı. Onlara bu muameleyi yapanın Müslümanlara ve hele Ehl-i Sünnet Müslümanlara yapamayacağı şey yoktur.
Vehhabiye dikkat!
Suudlar yeni Suriye devleti için neden tehlikeli? Bunlar Hanbelilik ismi altında Selefi/Vehhabi inancını yaşamaktadır! Sorduğunuzda Hanbeli olduklarını söylerler fakat Hanbelilikle herhangi bir alakaları yoktur. Hocaları konumundaki İbni Teymiye önceleri Hanbeli idi. Deha çapında bir zekâya sahipti. İlmi artınca kendinde bir varlık hissetti ve yoldan çıktı!
Bu sadece kendisi ile alakalı bir durum olsaydı zararı sınırlı kalırdı ve bugün böyle bir şerre alet olmazdı. Ne var ki yazmış olduğu kitaplarla o bozuk düşüncelerini din diye yaydı, yani “dâl ve mudil” idi. İtikadı öylesine bozuktu ki Allahü teâlâya mekân isnat ediyordu. “Kitabü’l-Arş” isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullah’a da yer bırakır” diyordu. Daha nice Ehl-i Sünnet akaidine uygun olmayan fikri vardı.
Döneminde Ehl-i sünnet âlimleri kendisine cevaplar vermişler ve ilmen mağlup etmişlerdi. Bu sebepten tesiri çok sınırlı kalmıştı. Aradan asırlar geçtikten sonra onun o bozuk fikirleri Vehhabi inancının temelini oluşturdu. O yüzden bugün Suudi Arabistan devleti her vesileyle İbni Teymiye’yi gündeme getirmeye çalışır ve onun kitaplarını yayar...
Hâlbuki o bozuk fikirlerle yalnız ve ancak bozuk nesiller ortaya çıkar. Bunlar dört hak mezhebi tanımazlar. Kendilerini Selefi ismi ile örtmeye çalışsalar da mezhepsizdirler. İbni Teymiye’nin kitaplarının yayılmasına izin vermek Suriye’nin temiz Müslümanlarını bu iman hırsızlarının önüne atmak olacaktır. Hâlbuki Suriye Müslümanları Ehl-i Sünnettir. Büyük çoğunluğu Şafii mezhebindendir. İmam-ı Şafii hazretlerinin kitaplarını yaymak yeni devletin vazifesi olmalıdır. Şafii mezhebine uygun ilmihalleri yaymak da büyük hizmet olur.
Dikkat edilirse İslam ülkelerinde büyük Ehl-i Sünnet âlimlerini unutturup İngilizlerin parlattığı birkaç mezhepsizi gençlerin önüne sürüyorlar! Bu itibarla Şam’da medfun Abdülganî Nablüsî, İbn-i Âbidîn, İbrâhim Edhem, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Muhyiddîn-i Arabî, Ömer bin Abdülazîz ve daha nice âlim ve velî varken Suud'un fikir babası İbni Teymiye’nin kitaplarını dağıtmak cinayet mesabesindedir!..
Enkazın üzerinde kurulan yeni devletin paraya ihtiyacı çok olur. Anlaşılan Suud bu ihtiyacı istismar etmek istiyor. Belki belli yardımlar yapacak ama onu şartlara bağlıyor. Bu noktada Şara bir seçim yapmak zorunda: Ya üç beş kuruş alıp dinini ve geleceğini tehlikeye atacak ya da bütün bu ahlaksız teklifleri elinin tersiyle itecek!.. Biz Şara’nın bu rezil kuşatmayı kıracağına ve ikincisini yapacağına inanmak istiyoruz. Zira diğer şıkkı tercih etmek ölümden beter olur.
ABD ve Siyonistlerin yıllardır bölgedeki terör gruplarını kimlerin fikirleri ile oluşturduğu unutulmamalıdır. Türk idarecileri Ahmed Şara’yı bu konuda mutlaka uyarmalıdır. Şara bu konuda doğru adımlar atmazsa ileride hem kendine hem millete yazık eder!
TEFEKKÜR
Aldanıp düşmana yâr olma sakın ey kardeş
Yâri ol sen dahi âlemde sana yâr olanın
Alaybeyizâde
(Ey kardeş, sakın aldanıp da düşmanına dost olma,
Dünyada sana dost olanın sen de dostu ol.)
.
Gazze, Kalyon Kültür’de!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
06 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
28 Ocak Çarşamba günü akşamı Kalyon Kültür’de söyleşimiz vardı. Filistin’in dünü bugününü konuştuk. Aslında Osmanlının tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslam âlemi sahipsiz kalmıştı. Bu ise talan peşinde koşan Batı'nın sömürge ağını tamamlaması için fırsattı. Uzun vadeli planlar yapan İngiltere Filistin’de Yahudilere devlet sözü vermişti. Bu gerçekleşirse İngiltere dâhil Avrupa’nın başına bela olan Yahudilerden kurtulacaklardı. Balfour Deklarasyonu bu meş’um iş için atılan ilk büyük adımdı. Lloyd George’un başbakanlığındaki Britanyalı savaş kabinesinde Dışişleri Bakanı olan Arthur Balfour’un mektubuyla başlatılan bu teşebbüs Filistin’de İsrail’in kurulmasıyla sonuçlandı.
Balfour Deklarasyonu olarak bilinen bu mektupta İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Siyonist lider Rothschild'e şöyle hitap etmekteydi:
“Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükûmeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudî Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım... Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır. Bu deklarasyonu, Siyonist Federasyonu'nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım.”
Deklarasyonda, “Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına… zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır” denilse de uygulama böyle olmadı. İşin rengi daha ilk anlardan itibaren ortaya çıktı; bu renk kan rengi olan kırmızıdan başka bir şey değildi…
İsrail’in ortaya çıkması Filistinliler için kan ve gözyaşı demekti. Hiçbir kural tanımayan, Müslümanları insan olarak bile görmeyen Yahudiler bu mübarek topraklara adım attıkları andan itibaren zulme ve katliamlara başladılar. Her geçen gün topraklarını Müslümanlar aleyhine büyütüyorlardı. Filistinli Müslümanların toprakları zorla ellerinden alınıyordu. Bölgede tam manasıyla terör estiriliyordu. Başlangıçta toprakların %94’ü Müslümanlara aitken el koymalarla bu nispet Yahudilerin lehine döndü. Neticede bugünkü duruma gelindi. Hâlihazırda Filistin topraklarının %98’i İsrail’de. Filistinliler %2’lik bölümde dahi rahat değil. İsrail buralara sık sık baskınlar yapıyor, sivil halka ateş ediyor, nicesini öldürüyor…
Savaş diye konuşulmasına bakmayın. Arada ateşkesler yaşansa da iki yıldır Gazze’de tek taraflı bir soykırım yaşandı. Aslında hiç durmadı desek yanlış olmaz zira İsrail ateşkes zamanlarında da vurmaya devam etti. Şimdi de kâğıt üstünde bir ateşkes var fakat İsrail fırsatını buldukça saldırmaya devam ediyor. Bilhassa dikkatlerin İran’a yoğunlaştığı günlerde yapacağını yapıyor.
Bütün bunlardan netice alır mı? Yakıp yıkabilir fakat netice alamaz. Nitekim alamıyor. Dünyada ne kadar bomba varsa getirip patlatsa bile netice alamaz çünkü ölümden korkmayan insanlara karşı zafer kazanmak en azından İsrail’in, ABD’nin yapacağı iş değil. Öldürebilirler, fakat zafer kazanamazlar!
Yıkık fakat vakur!
Kalyon Kültür, söyleşi yaptığımız binada çok güzel bir Gazze sergisi hazırlamış. İşin başındaki Reyhan Kalyoncu hanımı ve yapımcı ajansı can u gönülden tebrik ediyorum. Yazıyla anlatmak zor, gezip görmelisiniz. Hakikaten takdire şayan bir çalışma olmuş.
Burada Gazze’ye ağıt yakma yok. O vakarlı insanların onurlu duruşu var. Evet binalar yıkık fakat gönüller ayakta... Sergiyi gezdiğinizde içinizi hüzünden ziyade vakar kaplıyor. Olmadık imkânsızlıklara rağmen teslim olmayan, yıkılan şehirlerine İsrail askerini sokmayan kahraman bir halk karşınızda duruyor. Orada bir şey yapamamanın verdiği acı kardeşlerimizin yaptıkları sayesinde hafifliyor.
Bazı hikâyeler vardır anlatılamaz. Onlara ancak şahit olunur. Gazze bir yıkım hikâyesi değildir. Gazze yıkıntılar arasında bile başı dik kalanların adıdır... Onlar evlerini kaybetti ama izzetlerini kaybetmedi. Korkuyu değil vakarı miras bıraktılar.
İslam dünyası maalesef -Türkiye hariç- görmemeyi, duymamayı seçti. Dünya liderleri ise pek azı hariç insanlara Gazze’nin dramını konuşma hakkını dahi vermediler.
Bu sergi, izlemek için değil, Gazze’ye şahit olmak için var. Burada acı teşhir edilmiyor. Burada onur kayda geçiriliyor. Bir acıyı ortaya koymuyor şerefli bir duruşu gözler önüne seriyor.
Gazze'de kalanlar sadece insanlar değil. İman kaldı, izzet kaldı ve insanlık hâlâ ayakta...
Ramazan Bayramı’nın sonuna kadar devam edecek olan bu sergiyi mutlaka gezmeliyiz ve çocuklarımıza gezdirmeliyiz. Onlara girdikleri dehlizlerde gözlerini kapamalarını ve Gazzeli çocukların yaşadıklarını düşünmelerini söylemeliyiz. Çocuklarımız o dehlizlerde Gazzeli çocuklarla karşılaştıklarını hayal etmeli ve onların; “Kardeşim! Babamı kaybettim, annemi toprağa verdim, seni bekliyordum, işte nihayet geldin” diye kendilerine sarıldıklarını gözlerinde canlandırmalı.
Zaten o karanlık dehlizde el feneri ile gezerken okuyacağı yazılar ve duyacağı çığlıklar onlara bu hissiyatı fazlasıyla verecektir.
İsrail’in iki yıldan fazla devam eden ve Gazze’yi harabeye çeviren bombaları, Gazzeli çocuklara korku veremedi. Onlara “Allah bize yeter” demeyi öğretti. Bu bir teslimiyet değildi. Bu şerefli bir duruş ve direnişti.
Sergide gerçekten çok ibretlik hakikatler var. Bunların en önemlilerinden biri de Gazzeli çocukların derslerine ve tahsile bağlılıkları idi. İlk önce mekteplerine koşuyor ve yıkıntılar içerisindeki odaları ders yapılabilir bir hâle koymaya çalışıyorlar. Kar gelirken tatili düşünen gençlerimize acı bir ders niteliğinde…
İran tuzak kurdu!
Öte yandan Gazze’deki kardeşlerimiz ne yazık ki İran’ın tuzağına düştü. İran’ın muhtemeldir ki bu konuda pek çok hesabı vardı. Güçlü bir Türkiye oldukça ne kendisi Arap ülkelerine hâkim olabilecek ne de İsrail "Arz-ı Mevud" projesini gerçekleştirebilecekti!
Bu itibarla Gazzelileri kışkırtmak İran İsrail yapımı bir meş’um proje idi. Dolayısıyla, İran’la istişare eden her İslam ülkesi ölümüne hazır olsun!
Neticede Gazze mahvolurken bir şekilde savaşa dâhil olacağı düşünülen Türkiye’nin ABD tarafından ezilmesi sağlanacaktı. Böylece İran, İslam dünyasında daha rahat hareket edebilecek, İsrail de Arz-ı Mevud projesini rahatça gerçekleştirmiş olacaktı. İran’ın 15 Temmuz gecesini iştahla beklediği unutulmamalıdır. Selefi ve Vehhabi meşreplilerin sabah akşam savaş çığırtkanlığı bu sebepten idi. Bunların Suriye’de Türkiye’nin başarılarından zerre memnun olmadıkları net bir şekilde görülüyor. Ağızlarını bıçak açmıyor...
Hamas İsrail’e saldırdığında hararetle alkışlayan İran, akabinde Gazzeli kardeşlerimiz aylarca bombalanırken kılını dahi kıpırdatmadı. Ne var ki Gazze’nin şanlı direnci bütün planları altüst etti. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Birbirlerinden ne talep ettiler bilmiyoruz. Sonunda birbirlerine düştüler. İsrail dönüp Hizbullah’ı perişan etti. Öyle ki artık gıklarını çıkaramaz durumdalar. Ehl-i sünnet düşmanı liderlerinin cesedini toprağın onlarca metre altından güçlükle çıkardılar.
Takip eden aylarda İran da payına düşeni aldı. Irak’ta, Suriye’de Ehl-i sünnet avına çıkanlar kendi ülkelerinde infaz edildi. ABD ve İsrail bir gecede üst seviyedeki birçok kişiyi öldürdü. Tahran ne olduğunu bile anlayamadı. Gerçi sonra dengeyi lehine çevirip İsrail’i epeyce hırpaladı ama kendisi de büyük zarar gördü...
Şu sıralar yeni bir tehditle karşı karşıya. Ciddi şekilde savaşa hazırlandığı söyleniyor. Bakalım bu virajı alabilecek mi?
Evet Gazze yıkıldı. Kelimenin tam manasıyla dümdüz edildi. Ne var ki İsrail ordusu hâlâ işgali gerçekleştirebilmiş değil ve inşallah gerçekleştiremeyecek. O yıkık binaların arasında vakarlı insanlar dolaşıyor. Ölümü yok olmak değil yeni ve asli hayata adım olarak gören insana tank namlusu hiçbir korku veremez! Nitekim ayağında terlik elinde kendi yaptığı patlayıcıyla tanka doğru koşup onu havaya uçuran insanlar sadece kendilerini değil iki milyarlık İslam âleminin onurunu da kurtardı.
Başardıkları iş çok büyük. Artık kartlar değişti. İsrail, Türkiye’nin Gazze’de rol almasını engelleyemedi. Bu sebepten yakın zamanda ABD ile İsrail’in arası açılırsa şaşırmayın! Zira kana doymayan İsrail istedikçe istiyor. ABD’nin açıktan "yeter" diyeceği günler yakındır zira kapalı kapılar ardında bunu epeydir söylüyor...
Gazze artık Kahramanmaraş’ın kardeşidir. Aslında bütün şehirlerimizin kardeşidir. Gazze’nin kahramanları ne der bilemiyorum ama en azından biz bu vakarlı insanların şehrine bundan böyle "Kahramangazze" diyelim. Belki de bu isim kardeşlerimiz tarafından da benimsenir. Tayyip Bey kendilerine bu teklifi götürürse memnuniyetle kabul ederler diye düşünüyorum.
TEFEKKÜR
Kûşe-i fürkatde bir gün sabır çok mihnet velî,
Âlem-i vuslatda bin yıl ömür sürmek az imiş.
Behişti
(Ayrılık köşesinde, bir günlük sabır çok eziyetlidir,
Kavuşma âleminde ise bin yıl ömür sürmek azdır.)
.
..Fırsatı kaçıran fırsatçılar!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
13 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Ramazan-ı şerife sayılı günler kaldı. İnsanımızın daha dindar olduğu günlerdeki kadar olmasa bile her geçen gün yükselen bir heyecan toplumu sarıyor. Zira Müslümanlar bu günlerin büyük bir fırsat olduğunu biliyor.
Sevgili Peygamberimiz, “Ey Müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece ‘Kadir Gecesi’, bin aydan daha hayırlıdır. Allahü teâlâ bu ayda her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda geceleri terâvih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda farz yapmak gibidir. Bu ayda bir farzı yapmak, başka ayda 70 farz yapmak gibidir. Bu ay sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer cennettir. Bu ay iyi geçinme ayıdır. Bu ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. Hak teâlâ onu cehennem ateşinden azat eder. O oruçlunun sevabı kadar ona sevap verilir” buyurmuştur.
Evet bu ayda yapılan ibadetlere ve iyiliklere sair zamanlardakine nazaran kat kat fazla sevap yazılır. Ehl-i sünnet âlimleri Şanlı Peygamberimizin haber verdikleri bu hakikatlere tam bir uygunluk içinde yaşamışlar ve insanların da bu nimeti kaçırmaması için gayret sarf etmişlerdir.
Ramazan-ı şerifte çalışanlarının işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolup cennete kavuşurlar. Sevgili Peygamberimiz bu ayda esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu öyle bir aydır ki orada ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Tersi de variddir. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer.
İslâmı yaşama ve yayma hususunda Türk tarihinde en güzel örnek olan Osmanlılar iş disiplinine büyük ehemmiyet verdikleri hâlde Ramazan-ı şerif gelince çalışanların işlerini kolaylaştırırlardı. Sair zamanda mesai saatleri sabah namazıyla başlar ikindi ile birlikte sona ererdi. Ramazan-ı şerifte durum değişir, ilk gün bütün devlet daireleri tatil edilirdi. Sair günlerde işler öğleyin başlar ve ikindide biterdi. Ayrıca ay boyunca memurlar nöbetleşe olarak vazifelerine devam ederdi. İşte dört kişi var ise ikili ikili çalışırlar. İki kişi var ise birer kişi çalışırlardı.
Devlet, herkes huşû içinde ramazan ibadetini yapsın diyerek tedbirini alır ve bu noktada insanları rahatlatırdı. Osmanlıda ramazanda okullar da tatil olurdu.
Dolayısıyla yediden yetmişe hemen herkes Ramazan-ı şerifin maddi manevi nimetlerinden istifade hususunda tatlı bir atmosferin içerisine girerlerdi.
Aynıyla vaki!
Osmanlıda ramazan cemiyetteki dayanışmanın zirveye çıktığı bir zaman dilimiydi. Zenginler hayır ve hasenat konusunda her zamankinden daha cömert olurdu. Yabancısı oldukları mahallelere girerler, esnafı bulurlar ve "zimem" yani "veresiye defteri"ni isterlerdi. Onun başından, ortasından, sonundan bir kısım sayfaların borçlarını çıkarttırırlar ve o borcu kapatırlardı. Hatta defterdeki bütün borcu ödeyenler de olurdu. Kim kapattı, kimin borcunu kapattı bilinmezdi.
Müslümanlar bu ayda iftar vermek için birbirleriyle yarışırlardı. Bilhassa eşe dosta iftar vermek çok mühimdi. Mamafih iftar sofraları herkese açıktı. Kapıya gelen tanınsın tanınmasın geri çevrilmezdi. Diş kirası geleneği fakir misafirlere akça vermenin bahanesi olurdu. Osmanlıda iftar çadırlarının vazifesini zenginlerin evleri görürdü.
Ramazan-ı şerifte devlet fiyatların artmamasına daha bir dikkat ederdi. Yiyecek fiyatlarının artmaması, hatta daha ucuza satılması sağlanırdı. Osmanlıda Ramazan-ı şerif tam bir bolluk bereket ayı olurdu. Kimse artan talepten istifade etme yoluna gitmezdi. Bugünkü gibi bir manzara asla vaki değildi. Et talebi artar et fiyatını artıralım, un talebi artar un fiyatını artıralım, yağ talebi artar yağ fiyatını artıralım gibi düşüklükler Osmanlı devri Türk toplumu için meçhuldü. Bugün nefsin ruha galebe çaldığı günlerden geçtiğimiz için bu anlattıklarımız insanımıza masal gibi geliyor olabilir fakat şurası muhakkak ki hepsi aynıyla vaki idi!
Maalesef günümüzde bu konularda büyük bir sıkıntıyla karşı karşıyayız. Toplum olarak yaşadığımız çözülme her kesimde kendisini gösteriyor. Böyle giderse değer namına elimizde bir şey kalmayacak. Tarihten daha doğrusu İslâmiyet’ten getirdiğimiz birçok haslet ortadan kalktı. Öyle ki artık birçoğunun ismi dahi hatırlanmıyor.
Mesela, diğerkâmlığı bırakın yaşamayı manasını bile unutmuş durumdayız. Bugün milletimiz bunun tam tersini yani hodbinliği benimsemiş bir hâldedir. Hatta belki bunu dahi geride bıraktı. Her şeyi menfaatine çevirmek gibi bir âdet edindi. Merhameti, şefkati, cömertliği ve daha nicelerini unuttu. Ramazandı, bayramdı fark etmiyor. Esnafımız eline geçen her fırsatı paraya çevirme derdinde! Başka hiçbir şey düşünmüyor. Vermeyi seven toplum almak için her şeyi mübah gören bir hâle geldi.
Ramazan-ı şerif öncesi fiyatlarda görülen zıplama bunun göstergesi. Hâlbuki gerek üreticilerin gerek satıcıların bu mübarek günlerde hayrı esas almaları gerekirdi. Bilhassa temel ihtiyaç maddelerinde çok dikkatli olmaları icap ederdi. Bunu yapmadıkları gibi fiyatlara bindirme yapma derdindeler.
İnsanlar Ramazan-ı şerifte daha ucuza vermenin, fakir fukarayı sevindirmenin nasıl bir nimet olduğunun idrakinde olsalardı en büyük yarışı bu konuda yaparlardı.
İnşallah bu büyük fırsatı elinden kaçıran fırsatçılardan olmazlar. Kazandım zannettikleri şeyin aslında en büyük kayıpları olduğunu anlarlar ve ona göre hareket ederler...
Ne verdik ki ne istiyoruz?
Her zaman belirttiğimiz gibi iş polisiye tedbirlerle ve cezalarla çözüme kavuşmuyor. Evvelemirde yapmamız gereken şey eğitim. Ne verdik ki ne istiyoruz?
Çocuklarımıza daha yolun başında övünç, gurur ve kibri öğreten bir eğitim sistemi doğru bir sistem olamaz. Yavrularımıza "bir Türk dünyaya bedeldir" saçmalığını bellettirmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Hamaset kötüdür demiyoruz. Hamaset olmadan hiçbir iş başarılamaz.
En güzel hamaset güzel ahlaktır. Şefkattir, iyiliktir, merhamettir, güzel geçinmedir, fakirin yanında olmaktır, paylaşımdır, feragattir, millî ve dinî değerler konusunda hassasiyettir. Hamaset milletimize cevvaliyet veren bir değerdir. Dolayısıyla çocuklarımızı elbette hamasi duygularla yetiştireceğiz. Kahramanlık zaten İslam ahlakının içinde olan bir hususiyettir. En başta Sevgili Peygamberimiz kahramandır. Eshâb-ı kirâm kahramandır...
Bugün bizi yıkan en kötü tarafımız bencilliktir, fırsatçılıktır. Her işte her kayd u şartta çıkarını düşünmektir. Deprem gecesi bir tas çorbayı on katına satan zihniyete kanserli hücre muamelesi yapmadıkça "kurtuluş reçetesi"ni yazamayız.
Ramazan-ı şerif bir rant kapısı değildir. O mübarek günlerde nasıl hareket edilmesi gerektiğini devletimiz ana sınıfından başlamak kaydıyla milletimize anlatmalıdır. Aslında hodbinlik, çıkarcılık her zaman kötüdür. Bunları insanımıza belletmek vazifesi de yine devletimize düşüyor. Ana babalar kendilerini koruyabilmiş olsalardı bu eğitim ailede de verilebilirdi. Ne var ki aileler çöktü. Ana babalar kendi çocuklarına daha fazla şeyler götürebilmek için başka ana babaların cebini hedef aldı! Hedef alınanları son kuruşuna kadar soymayı marifet addeder oldular. Başka çocukların ağlaması, başka ailelerin yıkılması o hodbinlerin zerre kadar umurlarında değil...
Bugün esnafın da fazla bir suçu yok. Küçük esnafı ne yazık ki koruyamadık... Günümüzde gıda arzını hemen tamamıyla holding büyüklüğündeki şirketler yapıyor. Piyasada bu havayı ilk olarak onlar estiriyor, ardından küçük esnaf geliyor.
Sosyal devlet olmanın bir tarafı da milletini kapitalin oyuncağı hâline getirmemektir. Sosyal statüler ilim, irfan, edep, liyakat gibi değerlerle kazanılmayıp da bu konudaki tek ölçü para olursa herkes yegâne maksadın para kazanmak olduğunu düşünür. Bu ise cemiyetteki değerlerin ve dolayısıyla cemiyetin buharlaşması demektir. Biz "Türk milleti" diye bütün değerleriyle var olan insanlara diyoruz. O değerler kaybolduğunda Türk milleti, millet olmaktan çıkıp bir "yığın" hâline gelir.
Dünyaya ahlak dersi vermiş milletimizin hasletlerini hayatımızın her safhasına tatbik etmeyi şiar edinmeliyiz. Ancak bu şekilde huzuru yakalayabiliriz. İnşallah Ramazan-ı şerif bu güzelliklerin hatırlanmasına ve yaşanmasına vesile olur.
Yaklaşan Ramazan-ı şerif ayının milletimize ve İslam âlemine hayırlı ve mübarek olmasını diliyorum...
TEFEKKÜR
Garîb himmeti var ağniyâ-yı devrânın
Lisân ile doyurur âb ü nâna yer kalmaz
Nâbî
(Şimdiki zenginlerin, şaşılası bir iyiliği var
Dille doyururlar, su ve ekmeğe yer kalmaz.)
.Eğitimin dümeninde kim var?
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
20 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti’nin 23 yıldır yaptığı baş döndürücü hizmetleri saymanın imkânı yok. Hele şu zor dönemde deprem bölgesinde ortaya konan başarı gerçekten müthiş. Neredeyse yeni bir ülke ortaya çıkarırcasına bir başarı hikâyesi yazıldı.
Buna karşılık aile politikaları, eğitim ve kültür alanında akılalmaz bir düşüş yaşanıyor! Bunun neticesi olarak hemen her safhada ahlak maalesef diplere indi. Herkes birbirini kandırmanın yollarını arıyor. "Biz köşeyi dönelim de gerisi önemli değil" zihniyeti cemiyetimizi ele geçirmiş durumda. İşin kötü tarafı bu hâlden kurtulacak bir ışık da yanmıyor.
Hemen her meselede dönüyor dolaşıyor "iş eğitimde" diyoruz. Evet toplumun her kesiminde ahlak ve liyakat ışığını ancak eğitimle yakalayabiliriz. Öyleyse ilk önce eğitimi kurtarmak gerekiyor. Yaklaşık bir çeyrek asırlık AK Parti iktidarının en zayıf karnı eğitim oldu. Millî ve dinî değerlerimizi hakkıyla veren bir eğitim modeli olmadıkça sonuca ulaşmak imkânsızdır...
Eğitim ne zaman bozuldu diye sormaya gerek yok. Bu alan Cumhuriyetten beri hep bozuktu. Dinî ve millî değerlere mesafeli ve hatta bazen düşmanca yaklaşım bizi bu noktalara taşıdı. İşin en sıkıntılı kısmı kimse bu bozukluğun farkında değil. Hemen herkes eğitimden şikâyet etmekle birlikte bu şikâyetler işin aslına varan, temeline inen tenkitler değil. Hepsi kabukta dolaşıyor. Dolayısıyla teklif edilen çözümler de sathi oluyor.
Hâlbuki biz oradan memleketimizi ayağa kaldıracak nesiller bekliyoruz. İyi de Millî Eğitim ayakta duracak hâlde değilken memleketi nasıl ayağa kaldırabilir?
Anladığımız kadarıyla Millî Eğitim Bakanlığı’nda inceden Yusuf Tekin’in altını oyan bir klik de var! Klik dediysek azınlık olarak düşünmeyin. Bunlar çoğunluğa hâkim olan bir klik. Bu klik nasıl ortaya çıkmış, kime dayanıyor bilemiyoruz. Bilebildiğimiz şey bu kliğin hem bakana hem hükûmete ciddi zarar verdiğidir. Bakanlığın öğretmen ve idarecilerin eğitimine dair yürüttüğü son proje bu kanaatimizi teyid ediyor. Bakınız bakanlığın resmî sitesinde bu proje nasıl tanıtılıyor:
“Oku-Yorum Öğretmenim Projesi, Anadolu imam hatip liseleri ve imam hatip ortaokullarında görev yapan yönetici ve öğretmenlerin okuma, anlama ve müzakere temelli mesleki gelişimlerini desteklemeyi amaçlayan kapsamlı bir öğretmen gelişim projesidir. Proje; öğretmenlerin alan bilgilerini zenginleştirmeyi, düşünce dünyalarını derinleştirmeyi ve eğitim süreçlerine çok yönlü katkı sunabilecek bir entelektüel donanım kazanmalarını hedeflemektedir…”
Neticede bu iş için tam 352 eser adı verilmişti. Belli ki bu eserlerle öğretmenler ve geleceğin gençlerinin yetiştirilmesi planlanmaktaydı. İyi de bütün bunlarda ne var, öğretmenlerin gelişimi neden kötü olsun diyebilirsiniz. Öyleyse projedeki detaylara bir göz atalım.
İslam'ı ve Peygamberimizi kimlerden öğreneceğiz?
Son derece iyi niyetliymiş gibi görünen iş, aslında bir o derece sıkıntılı. Sıkıntı edebiyat, felsefe, din, sosyoloji, psikoloji ve eğitim gibi alanlarda size tavsiye edilen kitaplardan ve yazarlardan kaynaklanıyor. Öyle ki o konularda din adına yalan yanlış konuşan oryantalist, mezhepsiz ne kadar yazar ve araştırmacı varsa buradaki listeye girmişti. Sosyal medyada bunları açıkladığımda ortaya konulan tepkiler üzerine bir kısmını derhal listeden çıkardılar!
Mesela listeden çıkarılmamış olsaydı çocuklarımızı yetiştirecek öğretmenlerimiz Dinler Tarihini Ali Şeriati’den öğreneceklerdi. Malum Ali Şeriati Eshâb-ı kirâm efendilerimize hakaret ve iftiraları ile meşhur olmuştu. Gerçi şimdi de “Medeniyet ve Modernizm”i Şeriati’den öğrenecekler. Yani Ali Şeriati başka bir kitabıyla tekrar listede. Yine öğretmenlerimiz İmam-ı Gazali hazretlerini Eric Ormsby’den, Tanrının Âyetlerinin Çözümlenmesini Annemarie Schimmel’den, Kur’ân’da Dinî ve Ahlaki Kavramları Toshihiko İzutsu’dan okuyacaklardı. Neyse ki uyarımız üzerine bunlar listeden çıkarıldı...
Kalan oryantalistler ise az değil. Yahudiler tarafından altın madalya ile ödüllendirilen Johannes Pedersen artık gençlerimizi aydınlatacak! İnsanın anlam arayışını Yahudi Emil Frankl’da bulacağız. İslam ve ezelî hikmet konusunda öğretmenlerimizi Katolik kökenli Frithjof Schuon aydınlatacak!
Yine İslamı düşünmeyi Oryantalist Griffel’den, İslami açıdan cinsellik eğitimini Rassoel’den, Eğitim’i Bauman ve Casevit’ten, İdeal öğretmeni Petrov'dan, Peygamber efendimizi Wadah Khanfar, Martin Lings ve Hamidullah’tan, Erdemli insanı İbn Hazm’dan öğreneceğiz!..
Genç Müslümana modern dünya rehberini ise Hüseyin Nasr sunacak. Eski İran motiflerini, Zerdüştlük sembolizmini, Hint metafiziğini ve Antik Yunan felsefesini İslam’ın tamamlayıcı unsurları gibi sunan Seyyid Hüseyin Nasr’ın öğretmenlerimizi taşıyacağı menzilin neresi olacağı aşikârdır.
İrade terbiyesini Emile Durheim’in vârisi Jules Payot’tan, insanı tanıma sanatını ise Yahudi Avusturyalı Psikiyatrist Alfred Adler’den alacağız. Bunların bizi nerelere götüreceği de elbette bellidir.
Gençlerimizi eğitecek hocaları bunların eserleri ile donatacak isek bizim üniversitelerin kapılarına kilit vurmak gerekir. Şu konularda yüzlerce kitap tavsiye edebilirim. Gençlerimizi Yahudi âlimlerin düşünceleri ile yetiştirme kararını verdilerse ne diyebilirim?!.
Bunlar yabancı oryantalistler. Ya bizim müsteşrikler! Onlar da elbette es geçilmedi. Şayet kitap okutulacaksa özellikle “Ankara Okulu” denilen Ehl-i Sünnet akidesine zıt fikirleri ile İslam inanç dünyamızı altüst eden yazarların kitapları sunulmalıydı(!) Nitekim bunlar listede ziyadesiyle verilmişler.
Diyanet camiasında ne kadar bozuk varsa listeye dâhil edilmiş. Öyle ki “aklıma uymazsa âyeti bile reddederim” diyen Halis Aydemir bile listede... Görünen o ki aklını vahyin önüne koyan Aydemir, ölümcül zehrini Millî Eğitim Bakanlığımızın tensipleriyle artık öğretmenlerimize de kusacak!..
Kimler yok ki… Enbiya Yıldırım, Mehmet Görmez, Bünyamin Erul, Mehmet Emin Özafşar, Yusuf el-Karadavi, Süleyman Uludağ, Metin Özdemir, Şaban Ali Düzgün, Bekir Karlığa, Caner Taslaman ve Huriye Tevfik hepsi sıralanmışlar...
Tekin bu tuzağı bozmalı!
Bunların kitaplarını okuyan öğretmenlerimiz çocuklarımızı yalnız ve ancak zehirler! Başka bir netice beklemek muhaldir. Diyelim ki Enbiya Yıldırım’ı okudular. Öğretmenlerimizin Enbiya Yıldırım’dan zehirden başka alacakları bir şey yok. Yıldırım, “Günümüz insanının kevni âyetleri anlarkenki kavram dünyasının Hazreti Muhammed’den daha kapsamlı olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir” diyerek sapkınlıkta çağ atlamıştı.
Hadis inkârcısı Bünyamin Erul mu öğretmenlerimizin ufkunu açacak? Bakın ne diyor: “Şimdi en sahihlerini, diyelim ki Buhari’yi ele alalım. Dört bin tane hadis var. Bu dört bin hadise birtakım araştırmacılar, ilim adamları bazılarına çeşitli gerekçelerle itiraz da edebilir. Bu hadisleri değerlendirebilir, eleştirebilir, amel etmeyebilir.” Buhari’ye bunu söyleyen hiçbir hadis-i şerifi tanımaz. Gerçi onun bu sözlerine şaşırmamak lazım zira kendisi yerli oryantalisttir.
Mason Abduh’u öven, Reşid Rıza ve İbni Teymiyye’ye toz kondurmayan, fıkha savaş açan Karadavi bakın neler zırvalıyor:
“Kur’ân ve sünnet aslında bu dini kolaylaştırdığı hâlde fıkıh zorlaştırmıştır. Fuzûli, gereksiz birtakım hassasiyetlerle birtakım yükler getirmiştir. Şimdi bu yükleri atıp bu fıkhı, bu dini kolaylaştırmamız lazım.” Kolaylaştırmak dediği şeyin Şanlı Peygamberimizin buyurdukları “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” hadis-i şerifleri ile bir alakası yok. Buradaki kolaylaştırmak dinî hükümleri topluca reddetmekten ibaretti. Aslında o FETÖ’nün farklı bir versiyonuydu. Birçok konuda FETÖ’yle aynı düşünüyordu. Üniversiteye alınmayan başörtülü öğrencilerin başlarını açabileceğine dair güya "fetva" vermesi bunun bir misalidir.
FETÖ’ye ihtiram dolu mektuplar yazan, fötr şapkalı felsefeci Taha Abdurrahman’ı İslam âlimi diye Türkiye’de pazarlamaya çalışan, Diyanet’te mezhepsizliği hâkim kılan Mehmet Görmez, eğitim kadromuzu sadece daha da bozabilir.
Şaban Ali Düzgün, Özafşar ve Taslaman’ın ve daha buraya isimlerini yazamadıklarımın gençlerimizi ifsat eden fikirlerini kaleme almak benim onlarca köşe yazıma mal olur. Bu kadar şuursuzluk hiç hayra alamet değil.
Sayın Bakanımız Yusuf Tekin hem kendisine hem memlekete kurulan bu tuzağı bozmalıdır! Bu yeni iş bir uyanmaya vesile olursa neticesi hayır olur. Yoksa "gençlerimiz neden deist oluyor!" der dururuz...
Bu seçimi elbette Yusuf Tekin yapmadı. Şu hâlde Sayın Tekin’in Millî Eğitim Bakanlığı'nda bu listeyi hazırlayan birim başkanına gerekeni yapması icap ediyor. Böyle bir adım memlekete CHP'lilerle ağız dalaşı yapmaktan çok daha fazla fayda sağlar. Yoksa Yusuf Tekin Bey’i CHP ile dalaştırmak geride diledikleri gibi at oynatmak isteyenlerin bir projesi midir? Zira CHP iktidara gelse yapacağı işler şu anda Millî Eğitimde yapılıyor.
Türkiye’mizin Gülben Ergen’in aile filmine de yerli ve yabancı oryantalistlerin zehir kusan kitaplarına da ihtiyacı yok!
TEFEKKÜR
Terk edip hâb-ı gafleti
Edelim Hakk’a tâati
Kulun makbuldür hâceti
Şehr-i Sıyam günlerinde
.En sevgili...
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
27 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Arsızlığın, hırsızlığın, her türlü ahlaksızlığın artık neredeyse normal karşılandığı bir zamandayız. Maalesef Müslim-gayrimüslim değişmeksizin bütün dünyada durum bu. Devlet başkanının gayriahlaki videoları çıkıyor adam benim onlarla bir alakam yok diyor. Hırsıza hırsızlığı ispat ediliyor bunda ne var ki tarzında bir tepki veriyor. Öyle ki doğru ile yanlışın birbirine karıştığı bir devre giriyoruz...
Bugün insanımızın kimlerin peşine takıldığını düşünüyorum da memleketimizin istikbali cihetinden derin kaygılara kapılıyorum. Daha düne kadar İslam’ın kılıcı olan Türk milleti son yüz senede öyle bir savruldu ki bunun dünya tarihinde ikinci bir misali yok. Evet yanlış okumadınız ikinci bir misali yok!
Kötü niyetlilerin durumu zaten belli fakat iyi niyetliler de bu atmosferde şaşırmış hâldeler. Bütün bu dengeler beşerî tedbirlerle yerli yerine oturtulamaz. Herkese rollerini hatırlatacak ve onları ölümcül hatalardan kurtaracak biricik yol İslamiyet’tir. Gençliğimizi, daha doğrusu milletimizi hatta bütün insanlığı düştüğü bataktan yalnızca İslamiyet kurtarabilir. İslamiyet ise mezhepsizlerin dediği gibi Kur’ân’a bakarak öğrenilemez!
Gençlerimiz elimizden kayıp gidiyor. Tedbir olarak düşünülen şeyler yaraya derman olacak vasıftan uzak. Hatta bunlar yarayı daha da ağır hâle getirecek türden şeyler. İmam Hatip Okullarında vazifeli idareci ve öğretmenler için düşünülen okuma projesi bu kabildi ki bunu geçen haftaki yazımızda detaylıca ele almıştık. Yani bir şeyler yapma isteği var fakat çoğu zaman yapılmak istenen şey maksada hizmet etmediği gibi tam tersi bir rol de oynuyor.
Yapmamız gereken şey bu değil. İslamiyet’i yalan yanlış kitaplardan, oryantalistlerden veya oryantalist kafalı yerlilerden öğrenmeye çalışmak cinayetle eş değer bir fiil. O kişiler o kitaplar elde kalan son doğruları da alıp götürecek yapıda. Hiçbir aklı başında insan böyle bir netice istemez. Bin sene din-i İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu asil milletin kendine gelmesini arzu eder. Bunun en kestirme yolu Şanlı Peygamberimizi milletimize yeniden tanıtmaktır. Tanıtmak derken belli cümleleri ardı ardına sıralamaktan bahsetmiyorum. O’nu hakkıyla tanımak ve tanıtmaktan söz ediyorum.
O olmasaydı hiçbir şey olmayacaktı... Canlılar, cansızlar, insanlar, melekler, karalar, denizler, gökler… Her şey O yaratıldı diye yaratıldı. Rabbimiz O’na "Habibim" yani "Sevgilim" diyor ki bu makamı başka hiçbir kimseye vermedi.
“Sen olmasaydın”
Tefsir ve hadîs âlimlerimizden çoğu bildirdiler ki: “Cenâb-ı Hakk, kendi nûrundan latîf ve büyük bir cevher yaratıp, ondan bütün kâinatı sırasıyla vücuda getirdi. Bu cevhere 'Nûr-ı Muhammedî' denir. Bütün ruh ve cisimlerin başlangıcı ve menşei bu cevherdir.” Eshâb-ı kirâmdan Cabir bin Abdullah, bir gün; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?” diye sorunca; “Her şeyden evvel senin peygamberinin nûrunu yani benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman; levh, kalem, Cennet, Cehennem, melek, semâvât (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve cinler yoktu” buyurdular.
Nûr-ı Muhammedî, Âdem aleyhisselâmın kalbi ve cesed-i şerîfi yaratılınca, onun iki kaşı arasına kondu. Âdem aleyhisselam kendisine ruh verilince, alnında, Zühre yıldızı gibi parlayan bir nûrun olduğunu fark etti. Âdem aleyhisselam yaratıldığında, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine; "Ebû Muhammed" yani Muhammed’in babası diyerek hitap ettiğini anlayınca “Ey Rabbim! Bana niçin Ebû Muhammed künyesini verdin?” diye sual etti.
Allahü teala; “Ey Âdem! Başını kaldır!” dedi. Âdem aleyhisselam, başını kaldırıp baktığında, Arş-ı a’lâda Sevgili Peygamberimiz’in nurdan yazılmış Ahmed ismini gördü. O zaman “Ey Rabbim! Bu kimdir?” diye sual etti. Allahü teala da “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir. O’nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed’dir. Eğer O olmasaydı, seni, yerleri ve gökleri yaratmazdım” buyurdu. Nitekim hadis âlimi Deylemi’nin İbni Abbas’tan bildirdiği hadîs-i kudsîde Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimize gelerek Allahü teâlânın “levlâke levlâke lema halaktül eflâke” (Ey Resûlüm. Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) buyurduğunu bildirmiştir.
Yunus Emre bu hususu şöyle ifade etmektedir:
Hakk yarattı âlemi, aşkına Muhammed’in
Ay ve günü yarattı, şevkine Muhammed’in
Ol dedi oldu âlem, yazıldı levh ü kalem
Okundu hatm-i kelam, şanına Muhammed’in
Yunus kim ede methi, över Kur’ân âyeti
An vergil salevatı, aşkına Muhammed’in
Hakikaten O’nu birazcık olsun tanıyan salevatı dilinden düşürmez. Sevgili Peygamberimizin Mirac’da bizim için yaptıklarını bilen kişi onu hakkıyla tanıma yolunda sağlam bir adım atmış olur:
Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ey Habibim! Benim misafirimsin. İste benden ne istersen!..” Resulullah Efendimiz; “Ümmetimi isterim ya Rabbi” dedi. Hak teâlâ, bu suali defalarca tekrarladı. Resulullah Efendimiz hepsinde; “Ümmetimi isterim” diye cevap verdi. Allahü teâlâ; “Hep ümmetini istersin” buyurunca, O; “Ey Rabbim! Dileyen benim, veren sensin. Cümle ümmetimi bana bağışla” diye talep etti. Cenab-ı Hak; “Eğer ümmetinin hepsini şimdi sana bağışlarsam, benim rahmetim ve senin izzetin zahir olmaz. Bir kısmını şimdi sana bağışladım. İki kısmını tehir ettim. Kıyamet günü sen dileyesin, ben bağışlayayım. Ta ki, benim rahmetim ve senin izzetin (şerefin) belli olsun” buyurdu.
Güzel ahlak için gönderildim!
Herkesi terbiye eden biri vardır. Ya ana babası veya hocası. Resûlullah Efendimiz de, “Beni Rabbim terbiye etti” buyurmuştur. Bu itibarla hiçbir kimse, hiçbir bakımdan, hiçbir şekilde Onun zerresi olamaz. Allahü teâlâ, O’nu en mükemmel bir şekilde yaratmış ve eğitmiştir.
Allahü teala, Sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak, kendine güzel huylar verdiğini “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin (Kalem suresi, 4)” mealindeki âyet-i kerime ile bildirmektedir.
Abdullah bin Abbas hazretleri, “Bu ayet-i kerimedeki 'Huluk-ı azîm', yanii güzel huylar, Kur’ân-ı kerimin bildirdiği ahlaktır”, demiştir.
O hiçbir mümine sert bakmamıştır. Hakaret sayılabilecek bir söz söylememiştir. Kâfirlere en sert söz olarak, “Bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlardı” buyurmuştur.
Dostundan ve düşmanından gördüğü zararları, eziyetleri affederdi. Hiçbirine karşılık vermezdi. Uhud gazasında kâfirler, yanağını kanatıp, mübarek dişini kırdıkları zaman, bunu yapanlar için; “Yâ Rabbî, bunları affet! Cahilliklerine bağışla” buyurmuştur.
Kendisini kimseden üstün tutmazdı. Bir yolculukta, bir koyun kebabı yapılacağı zaman, biri; “Ben keserim” dedi. Bir başkası. “Ben derisini yüzerim” dedi. Diğeri; “Ben pişiririm” dedi, Resûlullah da; “Ben odun toplarım” deyince; “Yâ Resûlullah! Siz istirahat buyurunuz! Biz toplarız” dediler. “Evet! Sizin her şeyi yapacağınızı biliyorum. Fakat iş görenlerden ayrılarak oturmak istemem. Allahü teâlâ, arkadaşlarından ayrılıp oturanı sevmez” buyurdu ve odun toplamaya gitti...
Çok zaman diz çökerek otururdu. Yemekte, giymekte ve her şeyde hizmetçilerini kendinden ayırmazdı. Onların işlerine yardım ederdi. Kimseyi dövdüğü, kötü söz söylediği hiç görülmedi. Her zaman hizmetinde bulunan Enes bin Malik; “Resûlullah’a on sene hizmet ettim. O’nun bana yaptığı hizmet, benim ona yaptığımdan çok idi. Bana incindiğini, sert söylediğini hiç görmedim” demiştir.
Sabah namazlarını kıldırdıktan sonra, cemaate karşı oturup; “Hasta olan kardeşimiz var mı? Ziyaretine gidelim!” buyururdu. Hasta yoksa “Cenazesi olan var mı? Yardıma gidelim!” buyururdu. Cenaze olursa, yıkanmasında, kefenlenmesinde yardım eder, namazını kıldırır, kabrine kadar giderdi.
Misafirlerine, Eshabına hizmet eder; “Bir topluluğun en üstünü, hizmet edenidir” buyururdu. Misafir ağırlamaktan büyük zevk alırdı. “Allah’a ve ahirete iman eden kimse misafirine ikram etsin” buyururdu.
Lüzumsuz ve faydasız bir şey söylemezdi. Lazım olunca, kısa, faydalı ve manası açık olarak söylerdi. İyi anlaşılması için bazen üç kere tekrar ederdi.
Peygamber Efendimiz, yaratılmışların en üstünü olduğu gibi, Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyıp, O’ndan en çok korkanı idi. Cenâb-ı Hakk, O’nu günah işlemekten muhafaza buyurduğu hâlde, O, hiç durmadan ibadet eder, Allahü teâlâya dua ve istiğfarda bulunurdu. Müslim’de bildirilen hadîs-i şerîfte de; “Kalbimde envâr-ı ilahiyenin gelmesine engel olan perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istiğfar ediyorum” ve yine “Allahü teâlâya her gün yüz kere istiğfar ediyorum” buyurdu.
Resulullah Efendimizi tanımak ve O’na benzemeye çalışmak güzel ahlakın kazanılmasına ebedî saadetin elde edilmesine vesile olur.
Şu mübarek günlerde O’nu anlatan bir kitabı mutlaka okumalı ve evlatlarımıza da okutmalıyız...
TEFEKKÜR
Cümlenin maksûdusun matlûbusun
Âlemin Mahmûdusun mergûbusun
Hakk teâlânın güzel mahbûbusun
Top senin cevlân senin meydân senin
Söz senin devlet senin devrân senin
Müştak baba
İran neden yalnız?
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
06 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
İsrail ABD ittifakı yaklaşık bir aydır vurdu vuruyor diye beklenildiği bir anda İran’ı vurdu. Aslında artık barışın beklenildiği görüşmelerin sürdüğü bir devre idi. İşte öyle bir esnada vurdu ki İran’ın bir numaralı lideri Ali Hamaney’i, yakınlarını ve üst düzey bütün adamlarını ortadan kaldırdı.
Bu saldırı İran gibi bir devlet için akıl almaz bir darbe oldu. Hâlbuki daha üç ay önce aynı şekilde üst düzey bütün komutanları vurulmuştu. Bir devlet bu kadar gafil avlanır mıydı veya neden avlanırdı?
Şu bir kez daha görüldü ki düşmanın sözüne asla güvenilmez! Anlaşma yapsan dahi her an tetikte duracaksın. Bizim tarihimizde bununla ilgili onlarca misal vardır.
Fakat biz tarih şuuru ve bilinci vermiyoruz! Tarih dizileri dahi entrikaya kurban ediliyor... Aslında bu mesajların hakkıyla genç nesillere ve geleceğin ülke idarecilerine verilmesi lazım.
Son dönem tarihi ise hiç okuyamıyoruz. Çünkü yıllardır üçü beşi geçmeyen adamlar ekranlarda İslam dünyasının maruz kaldığı büyük felaketleri anlatamadılar. Yapılmak istenen büyük projeyi layıkıyla gösteremediler.
15 Temmuz’u dahi "biz bir gecede önleriz" edebiyatına düşürüp uykuya geçtik. "Tiyatro" diyenlerin sesi daha gür çıktı!
Basında kimlerin borusu ötüyor kimler konuşturuluyor bunlar meseleleri neden sulandırıyor neden dün olduğu gibi bugün de yerinde yorum yapanlar TV’lere çıkarılmıyor bunlar hep üzerinde düşünülmesi gereken konular. Bu işlerde etkili adamlara paralar mı veriliyor. Sağda Ayşe Barımlar var mı? Devletin bunları mutlak takip ve tetkik etmesi lazım.
İşte bugün ve son kırk yıldır İslam dünyası bunun cezasını çekiyor.
Rahmetli Adnan Menderes’in "bizim dış istihbaratın parası ABD’den geliyordu" sözü bize neler anlatmalıydı? Şayet anlatmış olsaydı devamında defalarca "bizim uşaklar Türkiye’de yine işbaşına geçti!" konuşmaları olur muydu?
İsrail iki yıldır Gazze’de büyük bir katliam ve soykırım yaptı. Hâlâ da bir şekilde devam ettirmeye çalışıyor. Bunun neticesi olarak milletimizde İsrail’e olan nefretin derecesi bellidir.
Buna karşılık şu an TV’lerde ve bazı basın organlarında Türk halkının İsrail’e duyduğu bu nefreti İran’a karşı bir sevgi seli hâline getirmenin gayreti nedir?
Ali Hamaney başta olmak üzere öldürülen üst düzey İranlılara "şehit" payeleri havada uçuşmaktadır.
İşte bunlar son kırk yılı bir gecede unutan veya millete unutturmaya çalışan ya maksatlı İran ajanlarıdır veya safdil Müslümanlardır!
Şunu net ifade edelim ki; İran’ın Rusya ve Çin ile ittifakı buna karşılık İsrail ve ABD’yi ise 'küçük' ve 'büyük şeytan' olarak yaftalaması tarihin en büyük takiyesi idi!
Zira öncesinde olduğu gibi rejimin "mollalar" eline geçmesinden itibaren de her zaman ABD ile ilişkileri oldu.
İsrail’in "arz-ı mevud" projesinde en büyük engel Türkiye başta olmak üzere Sünni İslam dünyası idi. Bu dünyanın mutlaka güçsüz bırakılması gerekiyordu.
Kıblesi kiminle bir?
İşte bu noktada ABD ve İsrail’in planlarını yürüten güç hep İran oldu.
İran, rejimini yayabilmek adına bunu en büyük fırsat olarak gördü. "Büyük Şeytan" dediği ABD nerelerde etkin olsa oralarda İran’ın desteklediği Şii örgütleri derhal rol alıyordu...
İsrail ve ABD İran gibi bir yardımcısı olmasa son kırk yıldır İslam dünyasında gerçekleştirdiği katliamlarını asla yapamazdı!.. İsrail’in arz-ı mevud hedefi sağlam bir Sünni İslam dünyası seddini aşamazdı. Bu seddin mutlaka kırılması, parçalanması ve dağıtılması gerekiyordu. Aksi hâlde İsrail’in emellerine kavuşması imkânsızdı. İsrail ise emellerinden asla vazgeçmezdi. Epstein hareketiyle etkili dünya liderlerini tasmalaması ve kullanması bunun en bariz göstergesidir.
Humeyni ile on yıl ve peşinden başa geçen Ali Hamaney ile tam otuz yedi yıl süren mollalar rejiminde neler oldu kısaca bir gözden geçirelim:
Mollalar rejimi ile birlikte İran, İslam dünyası içerisinde bambaşka bir siyaset uygulamaya başladı. Her ülkedeki Şii milisleri örgütlemek suretiyle kendi çıkarları açısından kullanmaya başladı. Ancak bu hareketi hep İslam dünyasının aleyhine ve Batı’nın lehine tecelli ediyordu. İran’ın bu hareketi ileride "Şii Hilali" veya "Şii Ekseni" tezini gündeme taşıdı. Böylece İran, İslam dünyasını bir hilal gibi çevrelemeye başlamıştı.
Humeyni idaresindeki İran ilk olarak Afganistan’da etkin olmaya başladı. Rusya’ya karşı büyük mücadele veren Mücahidlerin birliğini parçaladı. Böylece ABD’ye Afganistan işgalinde Şii Fatimiyyun Tugayları eli ile yardım etti ve korkunç Sünni katliamlarına imza attı... Bu yardımı sonradan Mahmud Ahmedinecad bizzat açıklayacaktır.
Afganistan’a benzer şekilde Pakistan’da da Şii Zeynebiyyun yapılanması ortaya çıktı. Bu grubun lideri Humeyni’nin talebesi Arif Hüseyin Hüseyni idi. İran, Pakistan’da çıkardığı karışıklıklarla Zeynebiyyun yapılanması ile on binlerce Sünni Pakistanlıyı öldürdü...
Şii İran, Azerbaycan-Ermenistan savaşında Ermenistan’a yardım etti!
ABD 2003 yılında Irak'ı işgal edince Sünni idareye son verip Şii bir yönetim getirmişti. Artık İran için, bu bölgedeki Sünni Müslümanları temizleme faaliyeti başlıyordu. İran, ABD’nin göz yumması ile birlikte Şii İran Devrim Muhafızı Lideri Kasım Süleymani eliyle 20 yılda 2,5 milyon Iraklıyı katlettirdi!
Yine İran Yemen'de bir milyon Sünni Yemenliyi Kasım Süleymani ve çetesi eli ile öldürttü. Somali’de de Şii Eş-Şebap örgütünün arkasında İran vardı. Bu örgüt eliyle katliamlar yaptırıyordu.
İran, Şii Hizbullah grubu ile de Lübnan'da on binlerce Sünni Müslümanı ortadan kaldırttı.
Dolayısıyla İran Sünni Müslüman kanına doymak bilmiyordu. Sanki "büyük şeytan" onlara böyle bir misyon yüklemişti.
Tarihi unutunca rota şaşıyor!
2011 yılında Suriye’de karışıklıklar baş gösterince İran yine devrede idi. Neredeyse bütün ülkelerdeki etkin Şii milislerinden devamlı olarak bu bölgeye takviyeler yaptı. Kurmuş olduğu Haşdi Şabi örgütü eliyle Suriye’de kanlı katliamlar gerçekleştirdi.
Esad rejimini ayakta tutmak gayesiyle neredeyse iki milyon Suriyelinin ölümüne sebep oldular.
2016 yılında Türkiye’de işgal girişimi yaşanırken İran yine tetikte bekliyordu. Şayet tersi bir durum olup Türkiye iç savaşa sürüklenmiş olsaydı Anadolu, Hamaney Şiasının korkunç yüzü ile tanışacaktı. Cenab-ı Hak bu büyük beladan Türkiye’yi korudu.
İran’ın Gazze’deki katliamın sebebi olduğunu da defalarca yazmıştım!
İran, İslam dünyası için İsrail’den daha korkunç bir bela olarak hafızalara kazınmıştır! Hiçbir İslam ülkesinde İran’a zerrece saygı duyulmamaktadır.
"İran ile kıblemiz bir" diyenler, bütün bu hadiseleri değerlendirip "İran’ın kıblesi acaba kiminle bir!" diye hiç düşünmezler mi?
Evet İran tiyatrodan sebeplerle İsrail’i ve ABD’yi hep tehdit etti. Ancak masa altından onlarla iş birliği yaparak Sünni katliamlarını yürütebilme adına ABD’yi bu coğrafyaya kendi çekti. Şayet kendi çekmese dahi ABD’nin girdiği her yerde onun katliam silahı görevini üstlendi.
Muhtemelen Türkiye’nin Suriye’deki tarihî zaferi İran molla rejiminin sonunu getirdi. Zira bu zaferle birlikte İran’ın ABD-İsrail ile uzun yıllardır devam eden danışıklı dövüşü son buldu ve ilk kez gerçek savaş başladı.
İsrail şimdi İran’da kendisine açıktan ve körü körüne bağlı bir idareyi hâkim kılmak peşindedir. Bunun için de ABD’yi kullanmaktadır.
Neticede İran şu anda kırk yıldan fazla bir zamandır zevkle Sünni katliamları yaptıkları ABD canavarı ile boğuşmaktadır. Bu işe sebebiyet verenler o kanın içerisinde savaşın ilk gününde boğuldular.
İran, şimdi İslam dünyasına, “bize yardım etmiyorsunuz” diyerek serzenişte bulunuyor. İşte bir büyük takiye hareketi de budur. Özür dilemek yerine bize yardımcı olun diyor.
Daha dün denecek bir zamanda Zengezur Koridoru yüzünden Türkiye’ye ağır tehditlerde bulunmuşlardı. Hamaney ve ekibi öldürülmeden önce barış görüşmeleri için Türkiye’nin seçilmesine dahi karşı çıkmışlar ve Umman’ı kabul etmişlerdi. Gerçek şu ki, bunların Türkiye ve Sünni İslam düşmanlığı varlık sebepleri idi.
Türkiye’de ise İran ajanları bir kez daha devrededir. Gerek İsrail ve ABD gibi büyük düşman ve gerekse çocuk ölümleri gibi argümanlarla Şii İran’ı sevdirmenin, Hamaney ve adamlarını "şehit" göstermenin derdine düşmüşlerdir.
Geçmiş tarihi bırakın yakın dönem tarihinden dahi habersiz bir şekilde ilerlemeye çalışıyoruz...
TEFEKKÜR
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası
Herkesin çektiği kendi işinin cezası
.İran’ı aklama gayreti!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
13 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
ABD-İsrail İran savaşı memleketimizde bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Aslında öteden beri bunu hep dile getiriyorduk. Ancak ne kadar dikkate alındığı belli değildi. 47 yıldır "Şii Hilali", "Şii Ekseni" kurma adıyla İslam ülkelerini karıştıran, ABD hangi İslam ülkesine girerse kendisi de giren ve kurdurduğu Şii terör tugaylarına katliamlar yaptıran böylece neredeyse her ülkenin içerisinde terör devletleri oluşturan İran, en büyük düşman ve rakip olarak gördüğü Türkiye’yi boş bırakır mıydı?
Elbette ve asla bırakmazdı. Bırakmadı da. İran terör grupları eliyle Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Yemen ve Somali'de korkunç katliamlara imza atarken Türkiye’deki propagandistleri bunları hep küçültmeye, üzerini örtmeye çalıştı. İran’ın İsrail ve ABD düşmanlığı öne çıkarılarak perdelenmeye çalışıldı.
Bu katliamlarda parmağı olan katiller öldürüldüğünde anında şehit diye manşetlere taşıdılar. ABD veya İsrail tarafından öldürülmesi aklanmasına yetiyordu çünkü. Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah, Ali Hamaney ve diğerleri öldürüldüğünde bu plan ülkemizde tıkır tıkır işledi. Basınımızda bunların taşeronluğunu yapan o kadar çok kişi var ki…
Bunlar suret-i Haktan görünürler. İran karşıtı imiş gibi dururlar. Hatalarını arada bir dile getirirler. Fakat ilk İran-İsrail atışmasında İran’ın bütün günahlarının üzerine koskoca bir çizgi çekerek görünmez kılarlar. Hatta, “İsrail’e biz bir taş dahi atmadık” diyerek İran’ı İslam adına daha fedakâr göstermekten dahi çekinmezler.
Şu son savaş, bunu bütün çıplaklığıyla bir kez daha gözler önüne koydu. Öldürülen Ali Hamaney ve yanındakiler için gazete manşetleri "şehit oldular" diyerek süsledi... İran ile kıblemiz bir vurgusu yapılmaya başladı. "İsrail büyük düşman" denilerek İran’a şu an en büyük desteğin verilmesi dile getirildi. İran’ın 40 yıldır işlediği melanetler, “onlar basit hatalardı” denilerek geçiştirilmeye çalışıldı. “Herkes hata yapamaz mıydı canım” edebiyatına döküldü iş.
Bu düşüncedeki adamların Irak ve Suriye’deki korkunç katliamları sadece acıdan reyting devşirmek için kullandıkları ve zerre ders çıkarmadıkları hatta daha ileri söyleyeyim üzülmedikleri anlaşılıyor. Evet zaman zaman yürek yakan manşetler attılar, ne kadar reyting yaptı diye baktılar ve bir üst makamlara gelmek için sağa sola göz kırptılar. Hepsi bu. Gazze şovmenlerini de görmedik mi?
Neticede İran bir daha aklandı ve paklandı. Hâlbuki İran’ın kırk yıldır yaptıklarından en ufak bir nedameti dahi yok. Şayet ABD, İsrail veya bir başka ülke Türkiye ile savaşa girse siz İran’ın diğer İslam ülkelerinde gerçekleştirdiği o korkunç yüzünü işte o zaman göreceksiniz. Siz yere çömeldiğinizde boynunuzu vurmak isteyen cellat gibi harekete geçecektir.
Mülkte zelzele gaflettendir. Uyuyanlar ölünce uyanırlar.
Ali Şeriati!
İran ajan ve propagandistleri Türkiye’de bu kadar kolay nasıl başarılı oluyorlar! Nasıl böyle bir gündem meydana getirebiliyorlar. Bunca katliamın üzerini nasıl örtebiliyorlar. İnanılması güç katliamların üzerine bir kalemde sünger çekmeleri nasıl oluyor? Bunun etkisini biraz derinlerde aramalıyız...
İran’da 1979 yılında "molla rejimi" kurulurken Türkiye’de sanki bir İslam devletiymiş gibi şaşaalı reklamlar yapıldı. Öyle ki meydanlarda gençler, “Allahü Ekber Humeyni rehber” diyerek sloganlar attılar. Bunlar siyasal Alevi gençleri değildi. Sünni ve hatta İmam Hatiplerde okuyan gençlerdi.
Peşinden İranlı bir kısım yazarların kitapları Türkçeye çevrilmeye ve pazarlanmaya başladı. İran bu iş için büyük fonlar ayırdı. Bu yazarların başında ise Ali Şeriati geliyordu. Ali Şeriati sıradan birisi değildi. İran’daki "devrimci İslam’ın babası" olarak görülüyordu. 1977’de Londra’daki evinde şüpheli bir şekilde ölü bulunduğundan parlatmak zor olmuyordu.
Hâlbuki Ali Şeriati’nin dinî alanda doğru dürüst bir eğitimi olmamıştı. Sosyolog, yazar ve bir düşünce insanı idi. Sadece liseli yıllarında klasik Şii eğitimi almıştı. Aktivist bir kişiliğe sahipti. Fikir dünyasının oluşmasında babası Muhammed Taki başta olmak üzere Muhammed İkbal ve Şii Cemaleddin Efgani’nin yanı sıra Massignon Sartre, Fanon ve Bergue gibi Batılı düşünürlerin etkisi olmuştur. Ülkesinde siyasi yapıyı tenkit ettiği için takibata uğramıştır.
Ali Şeriati’nin Şiilik üzerine de çeşitli eleştirileri olmuştur. Bir anlamda kendisi Efgani ekolündeki gibi İran dünyasında reformcu bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştır. Fikirlerini öze dönüş, İslam’a dönüş olarak ortaya koymuş ancak hangi İslam’ı savunduğu meçhul kalmıştır. Şii inancının bir reformcusu olarak görülse de Sünni İslam inancı ile hiçbir ilgisi yoktur.
Ali Şeriati, Şah devriminin yıkıldığını görmedi ancak adı hep Humeyni ile birlikte anıldı. Fakat sonrasında bir kısım Şiiliğe aykırı fikirleri sebebiyle büyük bir saygı görmedi. Ne gariptir ki ülkesinde görmediği ilgiyi belki on katı ile Türkiye’de görecektir. Türk gençlerine sanki kendisini İslam müdafii bir kahraman gibi pazarlayacaklardır.
Ali Şeriati’yi ülkemizde parlatanların başında ise Mustafa İslamoğlu geliyordu. Kendisini üstad ve önder olarak nitelendiren İslamoğlu şu parlak ifadelerle gençlere servis ediyordu:
“Şunu söyleyeyim Merhum Üstadımız Ali Şeriati benim nezdimde de üstadlarımdan sayılır. Allah gani gani rahmet etsin. Ruhu şâd olsun. Onun defteri âmâline Cenab-ı Hak dünyalar kadar sevap yazsın. Bizler onun öğrencileri sayılırız.”
Bir diğeri ise gençlerin FETÖ’lü yıllarda eserlerini elinden düşürmedikleri Ali Bulaç idi. "FETÖ’nün İran ile ne ilgisi olur?" diyenler İslamoğlu, Ali Bulaç, Ali Şeriati çizgisine dikkat etmeliler!..
Türkiye’de FETÖ’nün kurdurduğu masaları göremeyenler ya doğuştan kördür veya idrakten acizdir. Abdülhamid Han’a karşı Ermeni'yi, Yahudi'yi, Türkçüyü, Ümmetçi Akif ve avanesini bir araya getirenleri düşününüz. Müslümana düşen, “olamaz canım demek” değil feraset ve basiret üzere gözünü açmaktır.
Ali Bulaç da FETÖ elebaşı için şöyle diyordu:
“Hocaefendi, Türkiye’nin yetiştirdiği birkaç önemli âlimden biridir. Yerel ve ulusal sınırları aşmış, küresel bir vizyona ulaşmıştır. Tefsir, fıkıh usulü, kelam, tasavvuf ve özellikle hadis ve siyer alanında muazzam bir birikime sahiptir.” Şu sözleri söyleyen kişi yıllarca Türkiye’de kanaat önderi gibi yazdı, oysa burnunun ucunu görmekten acizdi!..
Zehir saçan, iman yıkan bir dil!
Bugün İran güzellemesi yapmak için yarışanların, Ali Şeriati tartışmalarının devreye girmesiyle birlikte kimden nasıl etkilenmiş oldukları bir anda ortaya çıkıverdi. Ali Şeriati’yi savunurken sanki çağın İslam kahramanı gibi pazarlıyorlar. Hâlbuki fikirlerine vâkıf olduğunuzda, “ya bu herif zındık mıdır” kelimeleri dilinizden istemeseniz de dökülecektir. Zira kendisinin hezeyanları suskun kalınacak gibi değildir.
O, İbn Teymiyye’den daha beter bir şekilde Allahü teala hakkında tecsim ifadelerini pervasızca kullanıyor. Öncelikle -hâşâ- Allahü tealayı bir puta benzeten şu hezeyanı görünüz:
“Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı 'Kahhar' ve 'Rahman'dır. Yehova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir.”
Ali Şeriati, akaid ilminden yoksun olduğu için Allah hakkında diline hoş gelen her ifadeyi kullanabilme salahiyetini kendisinde bulacak kadar şuursuz hâle gelmiştir. Allah’ın ruhu, kokusu, arşa oturması, Kâbe tavanının altında olması, Hacer’in evinde olması, gölgesinin olması, elinin olması gibi akidevî anlamda cinayet sayılabilecek onlarca ifadeyi zehir saçan, iman yıkan diline dolayabilmektedir. Hac isimli eseri böyle hezeyanlar ile doludur.
Şimdi düşünelim. Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allahü tealayı çift çehreli roma putuna benzeten ve her türlü cisim isnat eden Ali Şeriatî. Şu ifadelerin ucunun anında küfre varacağını eskiden daha başlangıç seviyesindeki bir sıbyan talebesi bilirdi. Fakat günümüzde İran aşkıyla gözleri şaşı olanlar anlamıyor!..
Şeriati’nin hemen her kitabı itikadi açıdan sıkıntılıdır. Onun, Peygamber Efendimize karşı edepsiz, Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve daha birçok sahabeye karşı hürmetsiz ve hatta her türlü iftiraya varan ifadeleri karşısında insan dehşete kapılıyor.
İşin en vahim bir yanı da son dönemde Ali Şeriati’nin kitapları Millî Eğitim Bakanlığı projelerinde (Oku-yorum Öğretmenim) okullara tavsiye edilme noktasına kadar geldi. Sayın Millî Eğitim Bakanı bunun sorumlularını mutlaka tespit etmeli ve gereğini yapmalıdır. Projeden bilhassa gençlerimizin fikir dünyasını altüst edecek yazar ve kitapları mutlaka çıkarmalıdır.
İran hadiseleri çok yönlü olarak gözleri açmalıdır.
TEFEKKÜR
Kâmil odur her nefes âkıbet-endiş ola,
Sonunu fikr etmeyen sonra peşîmân olur.
Nahîfî
(Olgun kişi her nefeste sonunu düşünür,
Sonunu düşünmeyen sonra çok pişman olur.)
.İlber Ortaylı ve tartışmalar!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
20 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz cuma günü ünlü tarihçi İlber Ortaylı vefat etti. Ortaylı’nın bilhassa Fatih haziresine gömüleceğinin haberi üzerine çok büyük bir tepki de beraberinde geldi. Bu denli büyük tepki pek çoklarını şaşırttı. Ancak bendeniz buna zerre kadar şaşırmadım. Zira uzun bir süredir tepkilerin odağında bulunuyordu.
Elbette tarihçiliği, renkli kişiliği ve yıllardır gündemden düşmeyen söylemleriyle haklı bir ilginin odağındaydı. Bazıları onun yeri doldurulamayacak derecede büyük bir tarihçi olduğunu dile getirip durdular. Ancak tanınmış ve etkili isimlere baktığımızda bunların sayısı şöhretine göre fazla değildi. Kendisini iyi tanıyan ilim âleminin bazı simaları da ağır sayılabilecek tenkitlerden geri durmadılar.
Peki bir ilim adamı için bu denli büyük tepkinin sebebi ne idi? Asıl bu noktanın fikredilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Öncelikle şunu ifade etmek isterim. İlber Bey’i övenler hep Halil İnalcık Hoca ile birlikte ve neredeyse eş değer andılar. Oysa ilmi ve akademik çalışmalar açısından açıkçası İlber Bey Halil Hoca’nın yarısı etmez. Halil Bey bu konuda eserleri ve eserlerinin ciddiyetiyle Ortaylı’nın fersah fersah ilerisindedir. Popülerlik konusunda ise İlber Bey Halil Bey’i beşe ona katlamıştır. Halil Bey popüler söyleme İlber Bey’e göre hem geç katılmış hem de muhtemelen sevememiş ve genelde uzak durmayı tercih etmiştir. İlber Hoca ise bu üslubu seviyor ve insanların hoşuna gidecek şekilde kullanıyordu.
Şunu bilmek gerekir ki her ikisini de halk nazarında parlatan FETÖ olmuştur. Tarihî alandaki üst düzey tanınmışlıkları dolayısıyla onların bu yönü hep görmezden gelinmiş ve sümen altı edilmiştir. FETÖ’nün bazı tarih tezlerine ve faaliyetlerine her ikisi de alet olmuştur. Bilhassa Halil İnalcık Hoca’nın “Osmanlı Kayı boyundan değildir” tezi tam bir FETÖ organizasyonu idi. Bunu defalarca söyleşilerimde, yazılarımda hatta eserlerimde dile getirdim.
İlber Hoca'nın ülkemizde geniş kesimler tarafından tanınması ise 1999 yılı ile başladı. Osmanlının kuruluşunun 700. yıl dönümü münasebetiyle büyük programlar yapılacaktı. Ancak bu sırada 28 Şubat diktasının hem siyaset hem de akademi üzerinde ezici bir tahakkümü vardı. Dolayısıyla kuruluşun 700. yıl dönümü cılız sempozyumlara hasredilmişti. İşte bu devrede İlber Hoca birçok TV kanalına çıktı. Kendine has üslubuyla Osmanlıyı anlattı.
Zor zamanlarda konuşanlar veya konuşturulanlar bir anda kahraman yapılır. Meral Akşener’i de düşünürseniz mevzu daha iyi anlaşılır. Çıktığı TV programlarında yaptığı Osmanlı övgüsü toplumda tanınıp sevilmesine yol açtı. Üslubu, yorumları ve hakikati dile getirmesiyle insanlar İlber Hoca'ya ayrı bir değer verdi.
Sonrasında AK Parti iktidara geldiğinde Topkapı Sarayı’na başkan yapıldı. Bu hâl onun daha da tanınmasına, güçlenmesine sebep oldu.
Topkapı Sarayı başkanlığından inişi ile birlikte bambaşka bir İlber Ortaylı dönemi başlayacaktı.
Türkçülük mü?
Ortaylı’nın popüler yönü bir tarafa bırakılırsa bir kısım etkin insanların onun hakkında, “büyük ilim adamı idi” şeklindeki övgüleri çok hamasi kaldı. Zira İlber Bey bu konuda akademi camiası içerisinde çok gerilerdedir. Doktora ve doçentlik tezi gibi üç dört kitabı dışında ilmi bir eseri yoktur. Onlar da fazla bilinmez. Sonraki eserleri ise kendisinden ziyade yayınevlerinin ve editörlerin marifeti ile ortaya çıkmıştır ki bazıları, “onu ben parlattım” diye bu durumu vefatında gündeme dahi taşıdılar. Onların da belirttikleri üzere neredeyse bütün sohbetleri kitap hâline getirilerek parlak isimler ve yaldızlı ifadelerle ilim dünyasına sunulmuştur. Oysa bütün bu eserlere sadece “İlber Ortaylı sohbet serisi” adı verilebilirdi.
İlber Ortaylı’yı parlatanların başında FETÖ geliyordu dedim. Zira Ortaylı FETÖ organizasyonlarının müdafi ve teşvikçisi idi. Abant Toplantılarının en önemli temsilcilerindendi. Gülen okullarının ve FETÖ’nün dünyayı sarmalayan gizli eğitim imparatorluğunun teşvikçisi idi. FETÖ’nün Türk okullarını anlatan Barış Köprüleri kitabının kapağına, Toktamış Ateş, Eser Karakaş ve İlber Ortaylı’nın adlarının taşınması manidardır. Oysa içeride Bülent Ecevit, Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, Naci Bostancı, Yasin Aktay, Şahin Alpay ve Gülay Göktürk gibi daha pek çok siyasetçi, yazar ve akademisyenin makalesi bulunuyordu.
Dolayısıyla 15 Temmuz olayından sonra “FETÖ ve elebaşı” söz konusu olduğunda Ortaylı büyük bir rahatsızlık duyar ve konuşmaktan kaçardı. Hatta CNN TÜRK’te bir programda moderatör Didem Arslan Yılmaz’a bu konuda bir sual sorduğu için “sana ne” diyerek şiddetle çıkışmıştı.
Bazıları Ortaylı’yı Ermeni meselesine sahip çıkan adamların önde geleni olarak gösterme çabası içine girdiler. Hâlbuki bu konuda üç beş konuşması dışında kayda değer bir çalışması yoktur. Bunu da meseleye ilmî tarzda yaklaşan hemen her bilim adamı dile getirmiştir. Öte yandan Ermeni tehciri, üniversitelerimizde en fazla araştırılan meselelerin başında gelir. Konu hakkında o kadar çok akademisyen ciddi araştırmalar yapmıştır ki bunların ne yazık ki adı esamesi okunmaz. Maalesef yazılı ve görsel basınımız bu konuda kördür. Ayrıca bazı akademisyenlerin önderlik ederek gece gündüz çalıştığı ve 353 ilim adamının yer aldığı bir Ermeni bildirisinde sadece imzaları olduğu için Ortaylı ve İnalcık’ı öne çıkarmak açıkçası diğerlerine hakaret olur.
İlber Hoca’yı Türkçülük konusunda da oldukça parlattılar. Evet bu konuda gerçekten pek çok sözü var. Buna rağmen İlber Hoca’nın Türkçülüğü tartışılır. O genelde Türkiyelilik meselesine karşı çıkardı ki bu duruş normaldir.
Diğer taraftan Türk’ü en fazla aşağılayan bir adam günümüzde Celal Şengör’dür. Türklerin neredeyse tarihte hiçbir medeniyet geliştiremediklerini savunur. Osmanlıları, Fatih dönemini dışarıda tutarak neredeyse yok sayar. İlimde, teknikte, medeniyette sıfır gibi göstermeye bayılır. O, bunu İlber Ortaylı’nın bulunduğu platformlarda pek çok kez dile getirmekten çekinmedi. Türkçü diye göklere çıkardıkları kişi ise yüzlerce kişinin karşısında her defasında dut yemiş bülbül gibi sustu. Ağzını açıp tek kelime edemedi. Bu nasıl bir Türkçülüktür akıl ermez.
Kılavuzu Altaylı ve Şengör olursa!
Öte yandan Ortaylı’nın fikri bakımdan tartışılacak pek çok görüşü mevcuttu. Nitekim o, Osmanlı Devleti’ni Doğu Roma İmparatorluğu’nun idari ve kültürel bakımdan devamı olarak görürdü. Onun bu sözü her zaman karşıma çıktı. Hâlbuki Osmanlı onlarca devlete son verdi. Onlarca devleti hâkimiyetine aldı. Doğu Roma da bunların en önemlisi olarak tarihe geçti.
Şunu unutmayalım. Sultan II. Mehmed İstanbul’u hedef aldığında Bizans sarayında Katolikliğe geçiş tartışmaları yaşanırken Bizans’ın ikinci adamı Lukas Notaras “İstanbul’da Latin külahı görmektense Türk sarığını tercih ederiz” diye haykırmıştı. Osmanlı medeniyeti işte öyle bir medeniyetti. Bu medeniyetin temellerini şanlı Peygamberimizin uygulamalarını sistemleştiren Hazreti Ömer efendimiz atmıştı. Onu tatbik eden yüceliyor ve büyüyordu. Gençlerimize bunu göstermek gerekirken Osmanlıyı Doğu Roma’nın devamı olarak saymak tarihimizi ters yüz etmek ve Osmanlıyı köklerinden koparmaktır.
Diğer taraftan İlber Ortaylı’ya millet nazarında büyük bir teveccüh varken özellikle son yıllarında mütedeyyin kesimde neden bir soğukluk ortaya çıktı. Bu sualin cevabı önemlidir. Zira sayın Ortaylı 28 Şubat ve sonrasındaki duruşundan yıllar geçtikçe koptu. Bilhassa Fatih Altaylı ve Celal Şengör ile yaptığı programlarda pek çok hezeyanlara imza attı.
Fatih Sultan Mehmed Han’ı içki içerdi ama kadehlerini saymadım diye alaya aldı. Bir programda ise gizli içerdi diyerek akılalmaz bir iftirada bulundu. Madem gizli içerdi sen nereden biliyorsun diyen olmadı.
Milletimizi heyecanlandıran ve büyük sevince gark eden Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesinde tam tersi bir duruş sergiledi. Müze kalması için yıkıcı bir propaganda yürüttü. Cami olmasını bir türlü hazmedemeyerek bu defa da Ayasofya için ucube bina, gudubet bina gibi tariflere girişti.
Nihayet 7 Ekim’den sonra İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı katliamlarını kınayacağı yerde katıldığı bir programda Celal Şengör ile birlikte, Filistinliler topraklarının büyük bölümünü sattılar tezini savunmaya çalıştı. Katledilen on binlerce Filistinli için âdeta “oh” dedirtti. Gerçekte ise Filistinlilerin bahsettikleri devrede sattıkları toprak %1’i geçmiyordu.
Ortaylı’nın sanki bir şeylerden intikam alır gibi girişmiş olduğu bu yıkıcı tavrı anlaşılamadı. Onun bu söylemlerini konferanslarımda, TV ve YouTube programlarımda ve köşe yazılarımda birçok kez eleştirdim.
Kendisini programlara davet eden ve astronomik ücretler ödeyen AK Partili Belediye başkanlarını, “ahmaklar ne istesem veriyorlar” diyerek nitelemesi ve aşağılamasını da bilhassa bazı kültür müdürleri ile ajans sahiplerinden defalarca işitmişimdir.
Neticede İlber Hoca solcu, sağcı, Kemalist, Türkçü, ecnebi hemen her kesimin kucağına tepe tepe kullanacağı söylemleri bırakıp bu dünyadan ayrıldı. Dolayısıyla her zaman tartışmaların odağında kalmaya da devam edecektir.
Milletimizin ve okurlarımın mübarek Ramazan-ı Şerif Bayramı’nı tebrik ederim.
TEFEKKÜR
Nev’iyâ eyle duâ vakt-i sabâh-ı ıyddir
Çün olur derler duâ makbûl-i hazret subh-dem
Nev’i
(Ey Nev’i, dua et, bayram sabahı vaktidir
Çünkü sabah vakti edilen dualar kabul olunur derler).
.Bu gidiş nereye?
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
27 Mart, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Bayramda sosyal mecrada bir fotoğraf karesi gözüme ilişti.
Manavgat Külliye Camii’nde bayram namazı sonrası bayramlaşma yapılıyordu. Ancak buradaki bayramlaşma merasiminde bir bayan da haberde yazıldığına göre hemen müftü beyin yanında yerini almıştı. Millet de sırasıyla Müftü Beyin, bayanın ve yanında duranların bayramını tebrik ederek sıraya geçiyordu.
Böyle bir garabet evvelce hiç yaşandı mı bilemiyorum ama burada yaşandığına bu vesile ile şahit oldum. Bundan sonra yenileri de yolda olabilir. Yolda olabilir diyorum zira olay normale benzemiyor. Birtakım tuzakların habercisi gibi duruyor!..
Bu ülkenin dinde yeni çığırlar açma, reformist hareketlere girişme projelerinden neler çektiğini çok iyi biliyoruz. Kapıdan kovulanlar bacadan, bacadan kovulanlar pencereden girdi ve İslam’ın ahkamını bozmak için canla başla çalıştı. Anlaşılan aynı heyecanla çalışmalarına devam ediyorlar. Milletimizin, kim olursa olsun bu gibi sinsi adımlara karşı çok dikkatli ve uyanık olması gerekiyor.
Evet hadise Manavgat’ta kılınan bayram namazı sonrasında gerçekleşiyor. Mihrapta duran müftünün yanına başı açık milletvekili Dr. Tuba Vural Çokal hanım da süratle gelerek yerini alıyor ve bayramlaşma başlıyor. Camideki erkek cemaat de bayramlaşma sırasına giriyor.
Bayramlaşmada, neredeyse bütün ilçe resmî protokolünün, bazı siyasi temsilcilerin ve oda temsilcilerinin de bulunması hadisenin rastgele gelişmediğini gösteriyor. Belli ki her şey önceden tasarlanmış. Anlaşılan dinde reform çalışmalarının yeni bir metodu ile daha karşı karşıyayız!.. Bu hareket o kadar çok dinî şiarın bozulmasını barındırıyor ki kahrolmamak elde değil!..
Hadise dinî ibadetin yapıldığı mekânda ve hemen ibadetin akabinde gerçekleşmektedir. Bizzat İlçe Müftüsü cemaatin gözü önünde mihrapta kendine dinen yabancı olan bir bayanla tokalaşmaktadır. Söz konusu bayan ilçe müftüsüyle tokalaşmakla kalmayıp sair erkek cemaatle de tokalaşmıştır. Bu suretle kadın erkek ihtilatına dair pek çok dinî şiar yerle yeksan edilmiştir. Bu hareket birçok haramı içerisinde barındırmaktadır.
Ayrıca konunun muhatabının siyasetçi olması mühimdir. Bir anlamda siyasi dayatma söz konusu olmuş gibidir. Zira sıradan bir bayan olsa, ilçenin dinî otoritesi ve camilerin yönetiminden sorumlu birim amiri olarak Müftü Bey, hemen anında, tatlı bir uyarı veya yönlendirme ile önleyebilirdi. Öyleyse bu hadise planlı mıdır ve gerisinde kim veya kimler vardır? Araştırılmalıdır...
Şunu net olarak ifade edeyim ki dinin ahkamını yerle bir eden bu tip uygulamalar yarınlarda başka yerlere de olumsuz örnek teşkil edecektir. Bu sakat uygulamaların birden olmasa da zamanla yaygınlaşmasından endişe etmekteyim. Zira her bozukluk bir ile başlar. Tabii bu bir organize iş ise yarın mantar gibi çoğalır.
FETÖ’nün bir dönem camilerde kadın erkek karışık namaz kıldırmak ve camileri sıra ve sandalyeler ile doldurmak projelerinin nasıl bir anda yaygınlaştırılmak istendiğini unutmayalım.
Bardakoğlu başlattı, Görmez genişletti
İşin en tehlikeli yönü Diyanet’in böylesi durumlarda sessiz kalması veya bizzat işin içinde bulunmasıdır. Nitekim ne hazindir ki, camilerde kadın cemaatin erkek cemaate karıştırılması furyası, ilk olarak Ali Bardakoğlu’nun DİB Başkanı olarak atanmasından sonra, kadınlar mahfilindeki perdelerin kaldırılması talimatıyla başladı ve öylece ilerledi. Mehmet Görmez’in başkanlığı zamanında ise bu iş daha da ilerledi ve “Haydi kadınlar camiye” kampanyası ile kadınlar âdeta zorla camiye ve cumaya getirilmeye çalışıldı...
Oysaki cuma namazı kadınlara farz değildi, dilerlerse, kendilerine tahsis edilen mahalde adap üzre namaza katılabilirlerdi. O dönemde cami görevlilerine mesai saatleri içerisinde camide nöbet tutma mecburiyeti getirilmişti. Böylece kadınlar istedikleri saatte camiye gelebileceklerdi!..
O sıralar namaz vakti aralarında namazımızı eda edelim diye bir camiye girdiğimizde, caminin ortasında namaz kılan bayanlara bizzat rastlamıştık. Ve bu uygulama, sürekli camide bulunmak zorunda oldukları için iftira ya da bazı gerçek vukuatlarla pek çok din görevlisinin başını yakmıştı… Şimdi o genelge yürürlükte mi bilmiyoruz ama eğer yürürlükteyse eskiden olduğu gibi Diyanet’i, camiyi ve din görevlilerini lekeleyen pek çok vukuata ve iftiraya sebep olacağı aşikârdır.
Geride bıraktığımız Ramazan-ı şerif ayında bazı camilerde, ilçe müftüsünün de bizzat katıldığı ve poz verdiği kadınlı erkekli kutlama ya da eğlence programları düzenlendi. Bu programlar müzikli danslı şenliklere dönüştü ve sosyal medyada büyük tepkilere sebep oldu.
Kadınlar özellikle teravih ve kandil gecelerinde erkek cemaatle karışık olarak ibadete iştirak etmek istediler. Ne var ki burada olan şey ibadet değil haram ve günaha batmaktı. Gerçi bu kişilerin niyeti ibadet değil şovdu ve âdeta yürütülmekte olan tedrici bir plana işaret ediyordu…
Camilerde, geniş kadınlar mahalli bulunduğu hâlde, bazı hafızlık merasimlerinde kadınların arada paravan veya perde olmaksızın erkek cemaatin bulunduğu açık alana alınmaları, dahası namaza da erkeklerle aynı hizada iştirak etmeleri dışarıdaki seküler karma hayatın camiye ve camideki ibadete taşınmak istendiğini düşündürmektedir.
Keza camilerde yapılan merasimlerde, bayan erkân dâhil olmak üzere, resmî protokolün de bu programlarda camide karma vaziyette yer alması, üstelik bu erkânın cemaatin en önünde hususi bir yere protokol ayrımcılığıyla konuşlanması, bunların camiye taşınan geçici koltuklara oturtulmaları, cumhuriyet tarihinin başında yapılmak istenen camilerdeki reformu hatıra getirmektedir. Acaba belli çevreler, yıllar boyu CHP ile yapamadıklarını AK Parti ile mi gerçekleştirmek istemektedirler?!. Bunu yaparken de devlet otoritesini mi kullanmaktadırlar?..
Yanlışa devlet zırhı
Bazı siyasilerin ve kamu erkânının bizzat katıldığı, adı konmadan icra edilse de dini bozma girişimleri olarak kabul edilebilecek uygulamalar konusunda devlet yetkililerinin çok uyanık olması gerekmektedir. Zira burada çok ince bir sinsilik vardır. İşin içinde kamu otoritesinin olması, bu manzaraya itiraz, tepki ve tenkidin de önünü kesmektedir. Diğer bir deyişle, bu tip yanlış girişimlere siyasetçinin veya protokol erkânının katılması ona yapılabilecek itiraz ve tenkide karşı bir çeşit zırh oluşturmaktadır. Uygulamanın başında bizzat müftünün ya da dinî bir temsilcinin bulunması ise işe -sözde- dinî meşruiyet kazandırmaktadır. Müftünün sadece orada bulunması bile fiilî fetva olmaktadır.
Bu ne iştir dediğimizde verecekleri cevap muhtemelen şu olacaktır: “Bir milletvekilinin halkıyla bayramlaşmasına neden tepki gösteriyorsunuz?” Hâlbuki bizim tepki gösterdiğimiz hususlar dinin temel kaidelerinin yıkılmasıdır. Halka göre, milletvekiline göre, cumhurbaşkanına göre din olmaz! Din herkes için aynı dindir ve dinin esaslarına inansın inanmasın herkesin en azından saygılı olması icap etmektedir.
Ayrıca bugün bir milletvekili ile yapılan bayramlaşma yarın her partiden kadın temsilcilerin iştirak edeceği bir hâle de dönebilir. AK Parti Kadın Kolları, CHP Kadın Kollar, MHP Kadın Kolları, DEM Parti Kadın Kolları da meseleye dâhil olursa cami, cami olmaktan tamamıyla çıkar. Zaten reformistlerin hedeflediği de bu değil midir? Çünkü konu bozmaya dönünce herkes koşar adım yerini almaktadır. Nisan ayına sabitlenen "Kutlu Doğum Haftalarını" düşününüz. Neredeyse bütün siyasi partiler, valilikler, üniversiteler, aklınıza gelebilecek her birim katılım sağlıyordu. Hâlbuki yedi yıldır bakıyoruz Cumhurbaşkanlığı hariç müftülükler dışında kimsenin "Mevlid-i Nebi Haftası"ndan haberi dahi olmuyor. İş doğru istikamete yönelince Şanlı Peygamber Efendimizi anmak, hatırlamak yok oluverdi...
Son zamanlarda bir hususun muhafazakâr denen kesimde yaygınlaştığını görmekteyiz. Bu husus cumhuriyetin ilk yıllarındaki yanlışları sahiplenmedir. Sanki CHP yapınca yanlış olan şey başkaları yapınca doğru oluyor! CHP’li olmamak din adına ahkam kesmek hakkını beraberinde getiriyor âdeta. Böyle giderse korkarım ki muhafazakâr denen zümre arasında Türkçe Ezan(!)’ı savunacak tiplerle dahi karşılaşabiliriz!
Olur mu öyle şey demeyin. Son çeyrek asırda olmaz dediğimiz nice şeyler oldu. Öyle ki toplum Kur’ân-ı kerîme kafasına göre mana verenlere bile alıştı. "Aklım kabul etmezse âyet bile olsa reddederim!" diyen hocalar, Ramazan-ı şerif boyunca TV’lerde ahkam kesti.
Bütün bunlar ilk adımla oluyor. Birileri çıkıp bir adım atıyor. "Ne olacak canım, vurdumduymazlığı" devamını artarak getiriyor. Bozmaya ve bozulmaya meyyal olanlar da fırsat kolluyor ve âdeta açılmış bulunan kapıdan "sürü" hâlinde giriyorlar.
Umarız durumun idrakine varılır ve devlet büyüklerimizin ikazıyla bu yanlış ya da yanlış anlaşılabilecek uygulamalara son verilir. Aksi takdirde hepimiz için çok geç olacaktır.
Tabii asıl dikkat etmesi gereken de bizzat bu işlerin başındaki Diyanet İşleri Başkanı ve DİYK üyeleridir. Onların sessiz kalması din adına cinayettir!
TEFEKKÜR
Şekvet-i dâreyne mazhar oldu bulmadı felâh,
Sünnet-i garrâsını her kim anun tahkîr ider.
Şemseddin Sivasi
(İki cihanın bedbahtı olup kurtuluşa eremedi,
Her kim ki Resûl’ün yolunu değiştirip tahkir eder.)
.Çıkmaz sokak!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
03 Nisan, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Geçen hafta Manavgat Külliye Camii’nde bayram namazı sonrasında mihrap önünde gerçekleştirilen ve İslam’a uygun düşmeyen bayramlaşma ile ilgili yazımız büyük ses getirdi. Sosyal medyada yoğun şekilde paylaşıldı. Bu konuda geniş kesimlerden tebrikler aldım. Ancak “Bardakoğlu başlattı, Görmez genişletti” başlığım pek çoklarını ziyadesiyle şaşırttı!..
Zira bu ikili Diyanet’in uzun bir devresine damga vurdular. Görmez’in Diyanet’ten ayrılmasından sonra da boş durmadılar.
Bardakoğlu, Diyanet’e bağlı 29 Mayıs Üniversitesi’nde Kur’ân Araştırmaları Merkezi’ni (KURAMER) kurarak faaliyetlerini hummalı bir tarzda devam ettirdi. Mehmet Görmez ise İslam Düşünce Enstitüsü’nü (İDE) kurdu. Böylece İslam akademi dünyası üzerinde müessir konumlarını devam ettirdiler ve ettirmekteler. Görmez şimdi de Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin rektörü olarak faaliyetlerini daha da ziyadeleştirdi.
Bu ekibin çalışmalarına dikkat etmekte fayda var. Fikirleri ve yapmak istedikleri mutlaka takip olunmalıdır. Zira “Ankara Okulu” ekibi ile ortaklaşa çalışan bu ekibin kitapları Diyanet kitabevlerinde en ön raflarda okuyucuyla buluşturulmaktadır.
KURAMER’in faaliyetleri ile ilgili olarak evvelce epeyce yazılar yazmış, İslamiyet’e uygun olmayan kitaplar yayınladıklarını belirtmiştim.
Kendileri bu yorumlarıma karşı en küçük bir tepki ortaya koymamakta ve Fazlurrahman’ın taktiği ile hareket etmektedirler.
Fazlurrahman’ın dinde reformcu ve tarihselci yerli oryantalistlere çok önemli bir nasihati vardı. “Ehl-i Sünnet yazar ve âlimlerle asla tartışmaya girmeyin, onların sözlerine cevap vermeyin, onları duymazlıktan gelin” derdi.
Zira cevap vermeye kalkıştıklarında büsbütün batacaklar, tartışma daha fazla kitlelere ulaşacak, bunların sakat ve bozuk fikirleri meydana saçılacaktı.
Gerçekten de bunlar kendilerinin fikirlerine yapılan reddiyelere, kör ve sağır rolünü oynayarak, üstadları Fazlurrahman’ın tavsiyesine bihakkın uymaktalar.
Ali Bardakoğlu, Mehmet Görmez, Mehmet Aydın, Halis Aydemir, Nurettin Yıldız ve aynı yolun yolcusu olanlar tek bir açıklama dahi yapmaktan imtina etmekteler. Sakın duymadıklarını zannetmeyin. Hiçbir hakaretimiz olmadığı hâlde mahkemenin yolunu tutmaktalar.
Oysa tamamen ilmî, fikrî bir tarzda meseleleri ele alarak İslamiyet’in dışında bir yol tuttuklarını ve bu yolun çıkmaz sokak olduğunu belirtmekteyiz. Elbette asil milletimizi itikadî hatalara karşı uyarmaya devam edeceğiz...
Ali Bardakoğlu 2003 yılında Diyanet İşleri Başkanı oldu. O günler FETÖ elebaşına yol açıldığı dönemdi. Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez idi. Bardakoğlu 2010 yılına kadar bu görevde kaldı. Yerine Yardımcısı Mehmet Görmez geldi ve yedi sene görevini eksiksiz yürüttü.
Bu arada 58 ve 59. Hükûmetler’de Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı’nın da Prof. Dr. Mehmet Aydın olduğunu ifade edelim. Mehmet Aydın özellikle Dinler Arası Diyalog çalışmalarını ve koordinasyon görevini yürüten bakandı. FETÖ elebaşı ile "Abant Toplantıları"nı müthiş bir uyumla gerçekleştiriyordu.
Peki bu ekip İslam adına neler yapmak istiyordu?..
Sinsi reformcu: Bardakoğlu
Aslında eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, 16.10.2003 tarihinde gazetelerin Ankara temsilcileriyle yaptığı toplantının konuşma metninde gelecekte nasıl bir din kurgulamak istediklerinin sinyalini ta o günden vermiş bulunuyordu. Şöyle ki:
“Din ile modernlik, din ile hayatın çağdaş dünyaya bakan yönü arasında bir çatışma olmaz. Din evrensel bir geçerlilik teziyle gelir. Her bir toplum ve birey dini kendi dünyasına indirerek, kendi dünyası ve imkânları içinde dindarlığını kurarak dini aktüelleştirir. Öyle olunca biz dini değil kendi dindarlığımızı, yani Müslümanlığımızı modernleştirmeliyiz. Yani dindarlığımızı yenileyebiliriz, kendi şartlarımıza göre sorgulayıp düzenleyebiliriz. Yapılması gereken budur... Dinde reform olmaz, ama dindarlığımızda reform olur, devamlı yenilenme olur.”
Bardakoğlu o günün şartlarında Müslümanların “dinde reform” gibi bir anda tepkisini çekecek ifadeyi, farklı ve sinsi bir tarzda dile getirmişti. Çünkü bu deyime karşı uzun bir süredir Müslümanların dikkati çekilmiş, reformistlere karşı uyandırılmışlardı. Bardakoğlu "dinde reform olmaz" diyerek güya onları yanına alırken "dindarlığımızı ve Müslümanlığımızı modernleştirmeliyiz" diyerek de reforma yeni bir kapı açmanın yolunu çiziyordu.
Şurası muhakkak ki din, inanan fert ve toplum tarafından Allah ve Resulü’nden geldiği şekliyle kabul edilir. Fert ve toplum kendi dünya görüşüne göre dini kabullenemez. Şayet öyle olursa bu, iman ve teslimiyet olmaz. Dinin aktüel hâle getirilmesi ifadesi, son din olan İslam’ın demode bir din olduğunu, çağa ve olaylara ışık tutamayacağını ve değiştirilmesi gerektiği anlamını ifade etmektedir. Ayrıca, “dini değil dindarlığımızı ve Müslümanlığımızı modernleştirmek” ifadeleri, aldatmanın yeni bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır!.. Sanki, "din yerinde dursun, kendimizi çağa uyduralım, modernleşelim, ileride dini de kendimize benzetiriz" demekten başka bir şey değildir...
Peki Bardakoğlu ve avanesi bunu nasıl başaracaklardı? Ehl-i sünnet itikadında olan ve bütün engellemelere rağmen samimi bir şekilde dinini yaşamaya çalışan Anadolu’nun temiz evlatlarını yoldan çıkarmak elbette kolay değildi. Bardakoğlu, bunu başarabilmek için o samimi Anadolu evlatlarını tarihî köklerinden koparmanın şart olduğunun bilincinde idi. Nitekim modernlikten ne anlamak gerektiğini belirtirken içindeki bu maksadı açığa vuruyordu. Şimdi şu ifadelere dikkat kesilelim:
“Geçmiş asırlarda yazılmış herhangi bir kitaptaki dindarlık çizgisi bizim için model ve aynen alınması gereken örnek değil, belki fikir verici bir tarihsel tecrübe niteliğindedir. Kendi dindarlığımızı sorgular ve yenileştirirken gözümüzü ve zihnimizi tarihe asılı kalmaktan kurtarmalı, etrafında olup biteni okuyan ve insanlığın ortak tecrübelerine anlam vermeye çalışan ve kendimiz de anlamlı işler yapan kimseler olmalıyız. Modernlik veya çağdaşlık derken bunları kastediyorum.”
Dine mi uyacağız, dini kendimize mi uyduracağız?
Bardakoğlu’nun sözleri İslam’ı temelinden sarsmaya matuf ifadelerdir. Biz şunu biliyoruz ki, her asırda gelen Müslümanlar, mümkün mertebe iman ve İslam’la yaşayıp o hâl üzere Rablerine kavuşmaya ve ömürleri boyunca İslam’a hizmet etmeye gayret ettiler. Her asırda yaşayan müminleri “sahih” diye tutundukları bir “din” vardı. Onlar bu yüce emaneti öncekilerden sağlamca aldıkları gibi, sonraki nesillere de hiç değiştirilmeden sağlamca teslim etmeyi en büyük gaye bildiler.
On beş asırdır dünyadan gelip geçen Müslümanlar var. Bunların yaşadıkları devirlerde âlimleri ve müçtehitleri vardı. Bu insanların dünyaya geliş gayeleri doğru bir iman ve Allah’a en doğru şekilde şanlı Resulün yoluna uyarak kulluk olduğuna göre, acaba bunlar asırlardır doğruya isabet edemediler mi? Bütün gelip geçen bu insanlar yanlış düşündüler de bu devirde doğruyu biz mi yakaladık? Dini doğru anlayabilen ilk akıllılar bu devirde mi ortaya çıktı? Geçmişteki insanların içerisinde, dini, doğru olarak anlayacak akıllı birileri hiç mi olmadı? Bardakoğlu’nun “gözümüzü ve zihnimizi tarihe asılı kalmaktan kurtarmalıyız” gibi parlak ifadesi(!) 15 asır geçince mi hatıra geldi?
Şu soruları düşününce akıl duruyor! Şayet böyleyse bu durum insanlık için bir facia demektir! Hâşâ, geçmiştekilerin hepsi cehennemlik olarak göçtüler demektir. Yine hâşâ, “birkaç aklıevvel” dışında bu asırdaki insanların da tamamına yakını sapıklık içinde demektir!
Günümüzde, elifi görse mertek zanneden bazı zavallılar yorum yapmaya pek bayılıyorlar. Şeytan hemen bunların akıllarına bir fikir veriyor. Bunlar ya inanarak veya bazı mahfillere şirin görünme gayretiyle, “Efendim öncekiler dini yanlış anladılar, yanlış aktardılar. Bunun için bu din çağa ve modern hayata uymuyor. Mutlaka reform gerekir”, demek cüretinde bulunacak olursa buna cevabımız şu olacaktır:
Allahü teâlâ Kur’ân-ı keriminde “bu dini indirdiğini ve bunu kıyamete kadar mutlaka koruyacağını” vadetti. Peygamber Efendimiz de “kıyamete kadar bir topluluk hakkı tutmaya devam edecektir” buyurdu. Şayet bize sağlam bir din intikal etmemişse, o zaman biz sağlam dini nereden bulacağız?!.
Bir kısım ilahiyatçıların hezeyanlarına kapılarak Müslümanlar, tevatüren gelen bu dini bozulmuş kabul ederlerse, yeni bir din ve peygamber de gelmeyeceğine göre, bu takdirde, insanın aklı devreye girecek ve keyfe dayalı bir din anlayışı ortaya çıkacaktır. Peki akıllara göre tasarlanacak bu dinî anlayış acaba kaç kafadan kaç türlü çıkacaktır?
Bu noktada şu soru da oldukça önemlidir: "Din mi, insanların hayatına şekil vermek için gelmiştir, yoksa insanlar hayatlarına göre şekillendirsinler diye mi din nazil olmuştur?" Bir kısım ilahiyat profesörleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olanlar şu suali kendilerine hiç yöneltmezler mi acaba?
Ali Bardakoğlu’nun KURAMER’den çıkan “İslam’ı Yeniden Düşünmek” kitabı hakkındaki değerlendirmeyi inşallah haftaya yapmak üzere!..
TEFEKKÜR
Akılsız teşneler bilmez giderler
Su sanıp çölde gördüğü serabı
Şeriat ilmiyle ol âmil evvel
Güzelce ver suâl ile hisâbı
Salih Baba....
.
.
.
|
| Bugün 296 ziyaretçi (990 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|