 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
DEAŞ operasyonu ve bazı gerçekler!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
02 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Geçen hafta Yalova’da gerçekleştirilen ve üç polisimizin şehit, sekizinin ise yaralanmasına yol açan DEAŞ operasyonu devletimiz açısından nasıl büyük bir tehlikenin yaklaşmakta olduğunu gösterdi.
Bunu hükûmetimiz ve istihbaratımız mutlaka dikkate almalı ve bu konuda siyaset geliştirmelidir. Bir kısım safdillerin, DEAŞ’ın sadece Suriye, Irak ve benzeri ülkelerde ortaya çıkacağını zannetmesi gafletin en büyüğüdür. Hatta böylesine bir saf görüntü devletimizin uyanmaması için ön alma dahi olabilir.
DEAŞ ve benzeri radikal örgütler genelde Selefi itikatlı kişilerdir. Bunlar İbni Teymiyye, Seyit Kutub ve onları mehaz alan kişilerden beslenirler. Ehl-i Sünnet inancında olup dinine, devletine bağlı kimseleri "kâfir" olarak değerlendirirler!
Devlet bunlar için her zaman "tağut"tur! Bunların İslam Devleti dedikleri bir devlet bugüne kadar çıkmamıştır. Bundan sonra da çıkmayacaktır. Zira bunlar İngiliz’in, İsrail’in, ABD’nin maşalarıdır. Vehhabilerden itibaren bu böyledir. Unutmayalım, Vehhabiler de Ehl-i Sünnet Osmanlı Devleti’ne "kâfir" diyordu!
Osmanlıyı asırlarca zinde ve ayakta tutan, birlik ve beraberliğini her kademede sağlayan, devlete bağlılığı zerrece esnetmeyen Ehl-i Sünnet akidesinin ululemre itaat kavramı idi. Ululemre itaat kavramı Müslümanları, devletleri etrafında ayrılmamak üzere birbirine kenetliyordu.
Müslümanları, Ehl-i Sünnet inancından koparmadıkça bu yapıyı zayıflatmak imkânsızdı!.. Şu hâlde yapılacak iş, onları Ehl-i sünnet itikadından uzaklaştırmak, felsefe mikrobuyla kanını bozmaktı. Bolca felsefe yapılacak ve Türk milleti bu işin değerli olduğuna inandırılacaktı. Bu suretle din, sinsi bir şekilde yıkılacaktı…
Bu tespiti yapan Batılılar, Osmanlıyı yok etme faaliyetini gerçekleştirebilmek adına yıkım hareketlerine hız verdiler. Buradaki hedef, Osmanlıyı yedi asırdır ayakta tutan dinî ve millî değerleri idi. Bilhassa dinde yıkım planı üzerinde büyük paralar harcanarak yoğun bir saldırı düzenlendi.
Nitekim bu yıkım faaliyeti; oryantalizm veya dinde ıslahat ve modernizm ismi altında yürürlüğe konuldu! Batı’da oryantalizm merkezleri teşkil edildi. Buralarda İslam coğrafyasındaki İslamî faaliyetlerle ilgili, belli bir plan ve proje çerçevesinde hareket etme konusunda ortak kararlar aldılar. Bu karara göre:
“Müslümanların akâid, fıkıh ve ahlâk birliğini sağlayan Ehl-i Sünnet yapısı hedef alınacak ve bu yapının dışında kalan, hatta karşıtı olan başta Mutezile olmak üzere bütün bid’at ve dalâlet fırkaları desteklenecekti. Üniversitelerde yapılacak akademik çalışmalar, Ehl-i Sünnet’in yıpratılması ve aşağılanmasına dönük olacaktı. Bir itiraz söz konusu olduğunda, “bu bir bilimsel çalışma” denilecekti. Devamlı olarak Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği Ehl-i Sünnet karşıtı kitap, makale ve fetvalar yayınlanacaktı..."
Bu kararla birlikte oryantalist din araştırmacıları hummalı bir faaliyetin içine girdiler. Birkaç lisanı ana dili gibi bilen bu adamlar İslamiyet’i araştırmış ve nereden nasıl vuracaklarını tespit etmişlerdi.
Büyük proje!
Ardından İslam coğrafyasına çeşitli “ajanlar" göndererek, Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği -Kur’ân, Sünnet, İcma ve İctihad temelli- İslam Şeriatı’nı aşağılama ve değiştirme ortamını oluşturacak çalışmalar yaptılar.
Osmanlı idaresinin zayıfladığı merkeze uzak Müslüman bölgelerde (Hindistan, Pakistan, Mısır ve Arabistan) zeki ve kabiliyetli insanları dinde ihya ve reform gibi parlak ifadelerle avladılar. Bunları parlatarak diğer İslam ülkelerine servis ettiler. Bunların yaldızlı ve parlak ambalajlarla süslü zehirli fikirleriyle İslam dünyasını altüst ettiler.
Nitekim 19. asrın sonlarında gerek İslam dünyasında ve gerekse Müslümanların yoğun olarak bulundukları toplumlarda Ehl-i Sünnet muârızlığı, eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.
Mısır’da Cemaleddin Afganî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö.1905), Reşid Rıza (ö.1935), Rusya’da Musa Carullah (ö.1949); Hindistan’da Seyyid Ahmed Han (ö.1898); Pakistan’da Mirza Gulam Ahmed (ö.1908); İran’da Mirza Ali Muhammed (ö.1850); Arabistan’da Muhammed İbni Abdülvehhab (ö.1792)’ın çalışmaları birbirine bağlı ve neredeyse tek merkezlidir!
Hepsi, 1500 yıllık İslam Akâid ve Fıkıh sistemine karşıdır. Hepsi, Cumhûr-i ulema ve Osmanlı aleyhtarıdır. Hepsi, Oryantalist/Müsteşrik tabanlıdır.
Buna rağmen Müslüman milletin inancını yıkmak öyle kolay olmuyordu. Bu uğurda yoğun çalışmalarını aksatmadan devam ettirdiler. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlının temsil ettiği İslam dini esaslarına yönelik tebdil (değiştirme), tahkir ve tezyif çalışmaları yürütüldü. Peşinden gelecek saldırılar ise "tek parti dönemi"nin son deminde açılan (1949) Ankara İlahiyat Fakültesi’nde belirlendi ve uygulamaya konuldu.
Bu faaliyetler 1970’lerden itibaren özellikle İlahiyatlar, Diyanet, Diyanet Vakfı ve bazı yayınevleri çevrelerinde yoğunlaşmıştır.
Başlangıçta daha çok dışarıdan oryantalistler marifetiyle yapılan bu fikrî saldırı, zamanla değişti. Müsteşriklerin batıl, yıkıcı ve ecdat düşmanlığı propagandalarının etki alanına giren ve yabancıların emir erliğini üstlenen içimizdeki "kriptolar" tarafından yapılır oldu...
Bunlardaki "fikrî ihanet" şu konu başlıkları altında ortaya çıkıyordu:
Kur’an-ı Hakîm’in hükümleri, indiği döneme âittir, kıssalar semboliktir.
İslam dini yanında diğer dinler de haktır.
Hadisler şâibelidir, sahih bilinenlerle dahi hüküm verilemez.
İctihad, zor bir şey değildir, her doktoralı bir müctehittir.
Dört mezhebe bağlılık şart değildir, hüküm istinbatı herkese açıktır.
Mutezile, aklı esas aldığı için en doğru mezheptir, Sünnîlere karşı onu kullanmalıdır!
Peygamberin Kur’ândan başka bir mucizesi yoktur.
Akıl da vahiy gibi dinin delillerindendir.
Kadere imanı Mutezile gibi anlamalıdır. Kader, insanın iradesidir. Kul, fiilinin yaratıcısıdır! Sünnî inanıştaki gibi bir kader yoktur.
Muaviye ve aynı durumda olanlar, aşağılanmalı ve sevilmemelidir.
Mübarek gecelerin faziletine inanmamalıdır.
Peygamber Kur’ân’ı, sahâbiler de hadisleri -hâşâ- anlayabildiği gibi açıklamış ve yazmışlardır!..
Her iman ehlini titretecek ve dehşete düşürecek bu nevi görüşlerin her biri Doçent veya Profesör titri taşıyan bilim adamı etiketli reformcular tarafından özellikle ortaya atılmakta ve kafalar karıştırılmaya çalışılmaktadır.
Kime ve neye çalışıyorsunuz?
Son dönemlerde (DİYK) Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeleri’nden bazılarının bunlardan teşkil edilmesi ürkütücüdür. Nitekim yirmi senedir bu fikirlere sahip ilahiyatçı hocalar Diyanet’i yönetiyor. Bunlar hem kendi hem de kendileri gibi düşünen arkadaşlarının dinen sakat düşüncelerini olduğu gibi Diyanet’e taşıdılar. Son senelerde Diyanet TV’de de benzer söylemlerini devam ettirdiler.
Prof. Dr. Mehmet Görmez, "toplum hayatına uymayan hadisler sahih de olsa inanmayız!" diyordu. Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ve Prof. Dr. Bünyamin Erul, "sahâbe hadis uydurmuş!" diye iddia ettiler.
Din ve irşat hizmetleri politikalarının belirlenmesi ve geliştirilmesi çalışmalarında bulunan İlahiyatçı Mustafa Irmaklı (DİYK üyesi, 2020-2025) Diyanet TV’deki konuşmasında, "Ahiret inancımızı gözden geçirip yenilemeliyiz” dedi. Yeniden neye ve kime göre düzenleyecekti?
Prof. Dr. Halis Aydemir ise "hadislere güvenip hüküm bina edemeyiz" demişti. Bir kısım hadislere karşı çıkarken de "böyle bir hadis, âyet de olsa aklımıza uymazsa reddederiz" diyecek kadar cüretkâr ifadeler kullanmıştı.
Yine DİYK üyelerinden Prof. Dr. Metin Özdemir, "Cehennemde insan bir defa yanacak ve bitecek ve bir daha azap hissetmeyecek!" demişti. İmam-ı Gazali hazretlerine de iftiralar atarak, onun üzerinden dinde şüphe uyandıran, bir oryantalistin kitabını da Türkçeye çevirmişti. (Eric Ormsby, İslam Düşüncesinde İlahi Adalet Sorunu, Kitabiyat, Ankara 2001)
Prof. Dr. İhsan Çapçıoğlu (DİYK Üyesi, 2020-2025), oryantalistlerden hep dinler arası diyaloğu savunan makaleleri çevirmişti. Prof. Dr. Ömer Kara’nın (DİYK üyesi, 2020-2025) çalışmalarının çoğu da oryantalistlerden yapılan tercümelerdi. Bunlardan biri de “Kur’an Muhammed’in uyduruğudur” yazan oryantalist Thomas J. O’shaughnessy’in eseri idi.
Prof. Dr. Abdullah Kahraman (DİYK üyesi, 2020-2025), Musa Carullah’ın en bozuk kitabını (Uzun Günlerde Rûze) sitayişle sadeleştirip yayına hazırlamıştı.
Prof. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Prof Dr. İsmail Hakkı Ünal, Dr. Medet Coşkun ve daha niceleri reform ve tarihselcilikte yeni yollar açmaya ve bozuk itikatlarını saçmaya devam ediyorlar.
Prof. Dr. Ali Avcu (DİYK üyesi, 2020-2025) ise Diyanet TV’de; "1000 yıllık dinî bilgiyi topluma gençliğe anlatamayız, çağdaş sahih bir din oluşturmak, mevcut dini anlayışı gözden geçirmek zorundayız" demişti. Bunlar gençliğe anlatabilecekleri bir din mi oluşturacaklar! 1400 yıldır gelenler gençlere ve nesillere hep aktarmışlar bunlar anlatamıyormuş!
"Yürüyün gidin bostan tarlasına" demezler mi adama! Anlatamıyorsan İlahiyat Fakülteleri’nde ne işin var? İslamiyet’i kafana göre değiştirip kafana göre oluşturduğun dini mi anlatacaksın?
Peki bu şahısların, yıllardır fikir yapıları ile DEAŞ ve benzeri radikal örgütlere eleman devşiren İbni Teymiyye, Abduh, Musa Carullah, Seyit Kutub ve Mevdudi gibilere tek kelam ettiğini duyanınız oldu mu?
Devletimiz ve asil milletimiz uyanık olmalı!
TEFEKKÜR
Hak ile batılı fark edip seçtik
Âbat olsak da bir, olmasak da bir!
Âşık Dertli
..
Haysiyet ve şeref ayaklar altında!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
09 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Maduro hadisesi bildiğimiz bir gerçeği yeniden hatırlattı: Zayıfsan her türlü operasyona açıksın demektir! Üstelik millî hassasiyetlerin biraz gevşekse her ihtimale hazır olmalısın. Onun için üzerinde emelleri olanlar her daim millî değerlerini törpülemeye çalışırlar. Bizde de son dönemlerde ne hazindir ki gidişat iyi değil. Toplumun içi her geçen gün boşalıyor. Sağlam bir cemiyetle türlü zaafları kapatabilirsiniz fakat cemiyet bozuksa topun tüfeğin seni korumaz.
ABD olup bitenleri şova dönüştürdü. Senelerdir Venezuela’dan şikâyetçilerdi. 2025’te askerî bir müdahale bekleniyordu. Devlet olma iddiasındaki her yapı, yoluna döşenen taşları temizler. Niye temizledi diye kızmak olmaz. Güçlüysen buna müsaade etmezsin. Nitekim olan budur...
Neticede ABD gibi bir devletten adaletle hareket etmesini beklemek hayal olur. Zulümle kurulan ve tarihini zulümle dolduran bir yapı başka türlü hareket edemez. Aslında burada ABD’nin yaptığını değil Venezuela’nın yapmadığını konuşmak lazım! Bu nasıl bir zillettir ki tek kurşun atmadan cumhurbaşkanını düşmana teslim ediyorsun! Adamlar birkaç helikopterle gelip devlet başkanını alıp gidiyor...
İhanet etmenin bile bir raconu vardır. Böyle bir devlet, böyle bir ordu olamaz. Birazcık onurları olsa yerin dibine geçerler. Venezuela halkının durumu da izah edilemez. Böyle bir hâlde sevinebilmek için ya karakterin sıfırın altında olması ya da alıp götürülen kişinin Firavun olması icap eder. Hadisenin duyulduğu anda sokakların dolması, ordunun hareketlenmesi icap ederdi. Oysa dünyanın haberi oldu da onların olmadı sanki. En umursamaz bir tavır içinde sakince hayatlarına devam ediyorlar. Bu tavrı ekonomik sıkıntıya bağlamak, ucuzluğun, gözü kapalılığın ve gafletin dibi olur. Hatta bunu böyle gösterenlere dikkat etmek gerekir. Öyleyse meseleyi derinliğine tahlil etmek lazımdır.
Her şeyden önce Maduro, Filistin’in yanında İsrail’in karşısında duran bir devlet adamıydı. Hem İsrail’i yerin dibine sokuyor hem Batı'nın yüz yıldır İslam dünyasında kurduğu düzeni temelinden sarsıyordu. Şu sözleri ile Türk halkının büyük sevgisini kazanmıştı:
“Bu katliam artık bir soykırıma gidiyor… Buradan öncelikle Yahudilere bir çağrım var: Gazze’de öldürülen çocukların katili İsrail devletine önce dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler dur demeli; katil devletlerini ilk Yahudiler kınamalı… İkinci çağrım bölgedeki Arap halkına ve liderlerine: Ne zamana kadar katliama sessiz kalacaksınız? Filistinli kardeşlerinizin katliamını izlemeye devam mı edeceksiniz? Arap halkları ne zaman uyanacak? Ve Arap liderleri… Ne zaman uyanıp Filistin halkının sesine ses vereceksiniz? Yerin dibine batsın resmî açıklamalarınız! Yerin dibine batsın beynelmilel protokolünüz… Venezuela devlet başkanı olarak size sesleniyorum: Yeter artık!..”
Dikkat! Bu sözleri Müslüman bir lider değil Hıristiyan bir lider haykırıyordu. Aynı yüksek tepkiyi Müslüman dediğimiz Arap liderleri yapsalar ve küçük de olsa bir adım atsalardı Gazze’de durum bu noktaya gelir miydi?
Siyonistler bu çağrıyı yapan Maduro’yu elbette kara listeye almışlardı. Ona bu sözlerin bedelini mutlaka ödetmek isteyeceklerdi. Dolayısıyla Trump "aman petrol canım petrol" derken Netanyahu o sözlerin hesabını mı gördü bilemem.
Bildiğim bir şey varsa tarih Maduro’yu, zalim Siyonistlere ve onlara sessiz kalan Arap liderlerine karşı o erkekçe sözleriyle hatırlayacak onu satanları ise en onursuz ve alçak insanlar olarak yâd edecektir...
Paket servis!
Rusya ve Çin’in durumu da Venezuela’dan çok farklı değil. 5 Aralık’taki köşe yazımda şöyle ifade etmiştim: “İran’ın en büyük güvencesi bunlardı. Lakin ABD bir gecelik şovuyla İran’ı bitirirken en cılız bir ses dahi çıkaramamaları karizmalarını ciddi şekilde çizdirdi. Aynı şey Venezuela’nın da başına gelirse artık kimse Rus-Çin ittifakına güvenmez. İkinci kutup çöker ve dünya yeniden bir müddet için de olsa tek kutuplu olur.”
Bir ay sonra sözümüz vuku buldu. Rusya ve Çin, ABD’nin eşkıyalığına ufak mırıldanmalar hariç sessiz kaldılar. Belli ki Maduro’yu sattılar! Bu saatten sonra onlarla yola çıkan ve güvenen bir gece ansızın satılacağının da hesabını yapmazsa başına neler geleceğini bilemez!
Trump, ABD askerlerinin Maduro’yu yattığı odadan almasını film izler gibi takip etti ve dünyaya da servis etti. Gücünün zirvesinde olduğunu gösterdi. Karşı gelenin sonu böyle olur mesajını da verdi. Nitekim üç gün geçmeden de “Kral Benim” diye haykırdı.
Bunu ABD’nin süper gücü olarak okuyanlar değerlerini kaybetmiş insanlardır. Çünkü gerçekten gösterilen bir şovdu. Bir film sahnesi gibiydi. Harekâta gerçeklik katmak için uçaklar birkaç bombalama gösterisi yapmışlardı. En seçkin askerler paraşütle inmiş saniyeler içinde vazifeyi ifa etmişti. Ne karşı duran vardı ne mücadele eden ve ne de takip eden. Kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Güya çatışma çıkıyor, korumalar öldürülüyor, fakat karşı tarafta çizik bile yok. Bunlar et ve kemikten değil miymiş acaba?!.
Aslında ortada gün gibi aşikâr bir tablo vardı. Maduro "paket servis" edilmişti. Trump, evvelce İran olayında, “İran’ın attığı füzelerin nereye düşeceğini ben biliyordum, o gece rahat uyumuştum” dediği gibi bu defa da "paket"in teslim edileceğinden adı gibi emindi. Sanki pizzacıya sipariş vermişti. Adamları gidip paketi teslim aldılar.
Ona düşen bunu müthiş bir mizansenle dünyaya izlettirip gerçek bir operasyon mesajıyla korku salmaktı. Yaptı mı yaptı!
Bahçeli ilk gün buna işaret etti ve "bu gelişme Venezuela’nın 15 Temmuz’u" dedi. Tam yerinde bir tespitti. CIA ve Mossad 15 Temmuz’da maşaları vasıtasıyla aynısını bize yapacaktı. FETÖ’cü askerler Tayyip Bey'i ölü veya diri ele geçirecekler ve "paket teslimi" yapacaklardı. O gün Antalya’daki maça gelmemesi ve Marmaris’ten biraz erken ayrılması teşebbüslerini akim kıldı. Sayın Cumhurbaşkanının altı yıldır verdiği büyük mücadele de semeresini gösterdi. Millet meydanlarda iki ay kalarak devletine liderine sahip çıktı. 152 şehit ve binlerce yaralı verdi. Şeref ve haysiyetini korudu...
O gün Tayyip Bey’in ve milletin büyük duruşuna senaryo diyenler bugün neden senaryo demiyorlar acaba düşünmek gerekmez mi?
Birkaç gün önce Venezuela’da böyle bir gelişme yaşanacak deseniz delirdiniz herhâlde derlerdi! Oysa senaryoyu gördüler. Senaryoyu Siyonist yazıyor, ABD oynuyor! Dünya ahmakça seyrettiği müddetçe daha çok yazıp oynamaya devam ederler...
Her ülkenin FETÖ’sü var!
Peki ABD bunu nasıl başardı! İşte göremediğimiz nokta burası. Zira herkes şu son operasyonla büyülenmiş bir vaziyette. Hiç kimse bir devlet başkanı bir gecede paket servisle başka bir ülkeye nasıl satılır bunu düşünmüyor. Bunu düşünmeyenleri bundan sonra böyle bir son bekliyor olacaktır.
Zira İsrail ve ABD 1990’dan itibaren böyle bir yapıyı bütün ülkeler için kurdu!.. 1990’lı yıllar FETÖ’nün dünyayı, güya Türk okulları ile bir ağ gibi sarmaya başladığı bir devre idi. Bu okulların gerisinde Siyonistler vardı. İngilizce hocaları neredeyse tamamıyla CIA ajanları idi. Putin bu konuda dünyayı uyarmış ve okulların Rusya’ya girmemesi için büyük çaba sarf etmişti.
Bu okullarda kimler okuyordu? İşin püf noktası bu sualde gizli. Her ülkenin idari, askerî, bürokrat ve yargıdaki üst düzey çocukları bu okulların en gözde talebesi olmuşlardı. O gün 10-15 yaşındaki çocuklar 2016’da 35-40 yaşına geldiler. Şimdilerde 50-55 yaşlarındalar ve devletin en üst kademesindeler. (Bu konuda “Mızraklı Hakikat” kitabımın okunmasını tavsiye ederim)
Evet FETÖ sadece Türkiye’nin değil her ülkenin bir belası! Her ülkenin gençleri o devşirme ameliyesine tabi tutuldu. Neticede bunlar ülkelerini rahatça satacak kıvama getirildiler.
Bakın bugün Venezuela’da sokakta, orduda ve idarede tepki yoksa bunu iyi düşünün. Zira Maduro giderken muhalefet iktidara gelmedi. Yüksek yargı onun yardımcısını başa getirdi. Bakanlar, vekiller, ordu mensupları aynen görevlerinin başındalar. Halkı tepkiye çağıracak hiçbir sebep yok!
Durumun böyle olması Venezuela politikasının değişmeyeceğini göstermiyor.
Trump boş yere "Venezuela’yı biz yöneteceğiz" demiyor!
Şunu net söyleyebilirim: 15 Temmuz işgal girişimi başarılı olsa Türkiye’de yaşanacak olan da buydu... Bu işe o günlerde senaryo diyen Kılıçdaroğlu, iktidarın kokusunu dahi duyamayacaktı. Tıpkı Maria Machado gibi...
AK Parti içinde tahmin edeceğiniz pek çok kişi dümenin başına geçecek ve konuşulan konular sadece Tayyip Bey’in yanlışları olacaktı. İsrail ve ABD’nin kuklası hâline gelecek olan ülkenin rotası da bambaşka bir yöne çevrilecekti.
Şunu bir kez daha hatırlatmak isterim ki Türkiye’nin bekası ancak millî ve manevi değerlerini hakkıyla muhafaza ile mümkündür. Gençleri devşirilmiş bir milletin geleceği olamaz!..
TEFEKKÜR
Âlem ol âyine-i ibret-nümâdır kim düşer
Günde yüz bin şekille bir vakt ü zamânın sureti
Tabîb Mustafa
(Dünya öyle ibretler gösteren bir aynadır ki,
Oraya günde yüz bin biçimde zamanın görüntüsü düşer.)
.
İşledik seni göz bebeğimize!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
16 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dün gece Miraç Kandili’ni idrak ettik... Bin aydan hayırlı Kadir gecesini içinde barındıran Ramazan-ı şerif ayına yaklaşıyoruz. Bu günler, bin yıldır büyük bir muhabbetle bağlı olduğumuz şanlı Resule muhabbetin ve O’na olan bağlılığın artmasına vesile olur inşallah.
Aslında bizim edebiyatımız o şanlı resulün etrafında halelenmişti. Türk edebiyatında Muhammed aleyhisselam, pek çok yönüyle söz konusu edilmiş, büyük bir sitayişle yâd edilmiştir.
Hazreti Peygamber’i dünya gözüyle görmediği hâlde sanki karşısında imiş gibi yazılan manzumeler, ona duyulan muhabbet ve hasretin açık bir ifadesidir.
İdris Sabih Bey;
Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey Şefi kusurumuzu
Bin küsur senelik emeğimize
Diye seslenirken bu muhabbeti ne hoş terennüm eder.
Tasavvuf erbabı ve şairlerimiz Peygamber Efendimizin üstünlüklerini metheden naat, isim ve sıfatlarını açıklayan esma-i nebi, dünyayı teşrifini anlatan mevlid, vücud-ı nebiyi tarif eden hilye, hadis-i şerifleri hayatımıza düstur edinmemizi hedefleyen hadis tercümeleri (kırk hadis, yüz hadis, binbir hadis), hayatını anlatan siyer ve Miraç olayını anlatan Miraciyeler hep bu sevginin semereleridir...
Miraç, terim olarak Hazreti Peygamber’in göğe yükselişini ve Cenab-ı Hak katına çıkışını ifade etmektedir. Resulullah’ın Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gidişi İsra, oradan da göklere yükselişi Miraç şeklinde ifade edilse de Türkçede miraç kelimesi her ikisinin yerine kullanılmaktadır.
Miladi 621 yılının Recep ayının 27. gecesinde gerçekleşen olay Kur’ân-ı kerimde “Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir” şeklinde beyan edilmektedir. Ayrıca Necm Suresi’nin ilk âyetlerinde de bu mucizeye işaret edilmektedir.
Miraç mucizesi, nübüvvetin on üçüncü yılında, hicretten bir yıl önce, gerçekleşmiştir. Hazreti Muhammed’in İslam’a açıkça davetiyle birlikte putperestler, Müslümanlar üzerinde baskı uygulamaya başlamıştı.
Davetin altıncı yılından itibaren Peygamber Efendimiz ve az sayıdaki Müslümanlara karşı üç yıl süreli ekonomik ve sosyal açıdan boykota dönüşen baskı süreci yaşanmıştı. Akabinde, Peygamber Efendimizin eşi Hazreti Hatice’yi ve amcası Ebu Talib’i kaybetmesi üzerine duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla “Hüzün yılı” adı verilmişti...
Bu olayların ardından Cenab-ı Hak "Resulümü ben teselli edeceğim" buyurarak ona Miraç mucizesini vermiştir. Miraçta Sevgili Peygamberimiz nice harikulade hâllere şahit olmuş Rabbi ile anlaşılamayan ve anlatılamayan bir şekilde görüşmüştür. Kendisine nice ilahî lütuflar bağışlanmış Bakara suresinin son âyetleri bu gece indirilmiş ve “gözümün nuru” olarak nitelendirdiği ve “müminin miracı” olan namaz, bu gece farz kılınmıştır.
Bu gece yaşananları anlatan yüzlerce Miraciye kaleme alınmıştır. Bunlar aşk, sevgi, muhabbet, yakarış ve senâ ile işlenmiştir.
Miraç gününde, Miracı inkâr eden kitabı dağıtmak!
Mutasavvıflarımız, âlimlerimiz, divan şairlerimiz Resulullahın aşkını her vesile ile satırlara ve oradan da kalplere gönüllere işlediler. Bu aşkı hem yaşadılar hem yaşattılar. Bin yıl canlı tuttular.
Buna karşılık elbette bir kısmını tenzih ederiz ama ilahiyat fakültelerindeki profesör etiketli nice hocalar son yıllarda Peygamber Efendimizin mucizelerini, kandil günlerini, şefaati ve neredeyse dinin temel akidelerini hep inkâr yoluna gittiler.
Oryantalistlerin fikirlerini gençlerimize aşılamayı marifet bildiler. Gençlere deizmin, ateizmin yolunu açtılar. Suçu ise hep eski âlimlere ve mezheplere yüklemeye çalıştılar. 50-60 yıldır biz ne ile meşgul oluyoruz demediler.
Geçtiğimiz yıllarda bir gazete kupon karşılığı M. Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” kitabını gençlerimizin eline tutuşturmuştu.
Bu defa da başka bir gazete yine kupon karşılığı aynı eseri gençlerimize takdim ediyor. Kendilerine bu kitabı ilahiyatçıların tavsiye ettiğini düşünüyorum. Zira ilahiyat fakültelerinde bu eseri ders kitabı olarak okuttular ve okutturmaya da devam ediyorlar.
Miraç Kandili’nin içinde bulunduğu günlerde Mirac’ı inkâr eden bir şahsın kitabını on binlerce kişiye ulaştırmak cinayetten öte bir kötülüktür!
Hamidullah’a göre Miraç bedenen değil ruhen gerçekleşmiştir. Yine ona göre Sevgili Peygamberimiz Mescid’i Aksa’ya da gitmemiştir. Hâlbuki Muhammed aleyhisselâmın göklere çıktığına inanmayan sapık, Mescid-i Aksa’ya gittiğine inanmayan kâfir olur. Zira bu ikincisini Kur’ân-ı kerîm haber vermektedir.
Hamidullah’a göre Mescid-i Aksa Kudüs’te değil göktedir. Bunu neden söylemiş olabilir? Galiba Filistin’i Müslümanlar nezdinde mübarek bir yer olmaktan çıkarmak istemektedir!.. Bunun manası Kuds-i şerîfin Yahudi ve Hristiyanlara bırakılmasıdır!
Peygamber Efendimiz oryantalist kafayla kimseye anlatılamaz. Nice pırıl pırıl Siyer-i Nebî eserleri varken Hamidullah'ın “İslam Peygamberi” kitabıyla insanımızı zehirlemek affedilebilir bir hata değildir.
Hamidullah’ın İslam dini, tarihi ve hukuku ile ilgili pek çok eseri ve makalesi vardır. Ancak bu eserlerindeki fikirleri İslam âleminde pek çok tartışmalara sebep olmuş ve kendisine reddiyeler yapılmıştır.
Hezeyan üstüne hezeyan
Fransa’nın Sorbonne Üniversite’nde tam bir oryantalist olarak yetişen Hamidullah (v. 2002, Jacksonville) “İlk dönem İslam Devleti’nin kuruluş ve organları” isimli makalesinde Hazreti Peygamber ve ilk üç halife devrini kapsayan bu ilk İslam devletinin menşeini, kuruluşunu, teşkilatlanmasını ve yıldırım hızıyla yayılışını işlerken bunun sebeplerini şöyle izah etmektedir:
“Burada, yükselişin sebebi iktisadi mesele mi sorusuna, kanaatime göre ekonomik problemlerin -yani Arabistan’daki sefalet ve hayat şartlarının yokluğunun- İslamiyet’in bu çıkışına sebep olduğunu düşünmek gülünçtür. Yeryüzünde kara bir sefalet içinde yaşayan çok sayıda bölgeler ve halklar, mesela sahralarda yaşayanlar olmuş ve hâlâ da vardır ki, tabiattan hiçbir nasip alamamışlardır. Bunlar, kendi mesut komşularına nazaran ne bir din ne de bir devlet kurabilmişlerdir. Kültürsüz ve gelirsiz olan bu insanlar tarihte hiçbir zaman Hazreti Muhammed’in gerçekleştirdiğinin bir parçasını dahi yapamamışlardır.”
Bu ifadeler öylesine söylenmiş sözler değildir. Dinlerin de tıpkı devletler gibi milletler tarafından kurulduğu tezini zihinlere sokmak için özel olarak seçilmiştir. Peygamberlerin kendiliklerinden bir şey ortaya koymayıp, Allahü teâlâ tarafından vazifelendirilen resuller oldukları hemen tamamıyla göz ardı edilmektedir.
Hamidullah, İslam Peygamberi isimli eserinde ise Sevgili Peygamberimizin şemail-i şerifini bakın nasıl ifade ediyor:
“Alnı geniş, başı büyük, burnunun üzerine kadar uzayan kaşları kavisli idi, karnı sıkı idi ve göğüs hizasını geçmezdi; göğsünde hiç kıl yoktu. Saçları ne düz ne kıvırcık idi, avuçları dolu, ayaklarının tabanı ise bir çukurluk arz etmezdi; öyle ki yürüdüğü zaman yerde düzgün bir iz bırakırdı. Göğsü geniş, bacakları ince, burnu uzun ve mukavves idi.” (s.55-56)
Şemail-i şerifi Ahmed Cevdet Paşa nasıl yazmış bir de ona bakalım. Bakalım ki âlimle cahil, edepliyle edepsiz daha net ortaya çıksın:
“Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip, endamı gayet matbu (boy ve bedeni çok uygun) alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Ve ayaklarının uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz (şişman) belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübarek cildi ise ipekten yumuşaktı.” (Kısas-ı Enbiya, s.253)
Bunlar, Ehl-i Sünnet bir âlim ile müsteşrik zihniyetli bir şahsın şanlı Peygamber Efendimize yaklaşımını görmek açısından fevkalade önemli satırlardır.
Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” isimli eserindeki hatalar akıl alır gibi değildir. Üslup faciadır. Sanki Sevgili Peygamberimizi değil alelade bir kişiyi anlatmaktadır. Yine eserinin başka bir yerinde Peygamber Efendimiz için, “bu tecrübeli adam” tabirini kullanarak Peygamberliğini gölgelemeye çalışmaktadır.
"Sütkardeşi Şeyma’nın kolunu hayatta izi kalacak şekilde ısırdı!" demesi, "Peygamber olmadan önce putlara kurban adamıştı!" diyerek ismet sıfatını yıkması, yaratılırken Peygamber olarak yaratılması hususunu unutturacak ifadeleri seçmesi, Ay'ın yarılması mucizesine şüphe ile yaklaşması daha nice sakat görüşlerinden sadece birkaçıdır.
Müslüman evlatları müsteşrik zihniyetli bu yazarlara aldanmamalıdır.
TEFEKKÜR
Seni medh eylemek farz oldı çün Allah medh itdi
Senün medhünde olmak âdeme makbûl-i tâatdur
Hudadan sana her bir katresince yâ Nebiyya’llâh
Salât u sad selâm olsun ki bî-hadd ü nihâyetdür
.
Geçmişi unutanın geleceği olmaz!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
23 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Suriye’yi %8’lik azınlık bir kitleye dayanarak kan ve zulümle idare eden Baas iktidarı ancak 61 yıl devam edebildi. 15 yıl önce iç savaş başladığında Rusya, ABD, İsrail, İran her biri bir başka maksatla ülkedeki iç savaşa dâhil oldular. On üç sene boyunca zulmün şiddetini zirveye taşıdılar. Akdeniz ceset denizi hâline gelmişti. Milyonlar mahvoldu. O dehşet dolu günler ne çabuk unutuluyor!..
Suriye’ye en büyük sınırı olan ülke Türkiye idi. Yıllardır mücadele ettiği PKK terör örgütünün en büyük destekçisi bu ülke olmuştu. Buna rağmen Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan tek ülkeydi.
Elbette ki Suriye birileri tarafından paylaşmaya tabi tutulurken kayıtsız kalamazdı ve kalmadı. Zira gelişen her durum kendisinin aleyhine olacaktı. Sabırla Suriye’nin bütünlüğüne gidecek yolları döşedi. Ancak bu bütünlüğün artık Esad rejimi ile devam etmeyeceği aşikârdı. Zira Esad’lı Suriye bir gecede İsrail’in eline geçecek ülke demekti. Bunun için Türkiye müthiş bir siyasetle Ahmed Şara’nın liderliğinde ülkenin millî güçlerini bir araya getirdi. Bu müttefik güçler 13 gün gibi kısa bir süre içinde Halep, Hama, Şam gibi şehirleri alarak Baas rejimine son verdi.
61 yıllık rejimin boş bir kütük gibi devrilmesi, halk desteğinin olmaması ve zulüm düzeninin getirdiği nefretin neticesi idi. Hangi ülke olsa bu akıbetten kurtulamazdı. Millî güçlerin eline geçen şehirlerdeki halkın sevincini asla unutmamak gerekir.
Baas rejiminden en çok çeken ise Suriye’deki Kürtlerdi. Vatandaşlık hakları dahi yoktu. İstihbaratın en küçük bir şikâyetinde sülalece katliama tabi tutulurlardı. Hafız Esad’ın Hama zulmü asırlar geçse unutulmayacak dramlar yaşatmıştı. Son devrede Beşar Esad da aynı acıları bir daha tekrarlatmıştı. Dolayısıyla Şara liderliğinde halka dayanan millî güçlerin kesin zaferi en çok Kürtlere mutluluk getirmişti.
İşte bu noktada güya Kürtlerin temsilciliğine soyunmuş bulunan PKK, PYD YPG ve daha bilmem ne isimle anılan terör gruplarının böyle bir davasının olmadığı da çok net olarak ortaya çıktı.
13 günlük zafer bunu bütün çıplaklığıyla göstermişti. Nitekim o devrede ABD’nin kendilerini sattığını düşünen PYD’li teröristler sokaklarda, “Size en güzel kızlarımızı verdik. Daha ne istiyorsunuz?” diyordu. Tabii daha başka şeyler de söylüyordu fakat edeben onları buraya yazabilmem mümkün değil!..
Teröristlerin söylemleri maksatlarını ortaya koymaya yetiyordu. Onların Kürtlük davaları sadece bir aldatmacadan ibaretti. Onlar İsrail’in ve ABD’nin piyonları olarak sahne almışlardı. ABD bu devranın artık sürmeyeceğini anlamış ve desteğini geri çekmişti.
Yıllardır bölgedeki Türk, Kürt, Arap birlikteliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan Türkiye büyük ölçüde maksadına kavuşmuştu. Suriye’nin gerçek sahipleri vatanlarına kavuşmuşlar, huzurun kapısını aralamışlardı. Bu uğurda yüzlerce Mehmetçik şehid verilmişti. Suriye harekâtlarında şehit düşen Mehmetçikleri rahmetle yâd ediyorum...
Men sabera zafera!
Öte yandan Türkiye son ve büyük bir hamle ile içeride de Terörsüz Türkiye girişimiyle dev bir adım daha atmıştı. Bölgede bin beş yüz yıllık birlikteliği olan Türk Kürt Arap halklarını bir kez daha zamk gibi yapıştırmak, kaynaştırmak istiyordu. Ancak ABD’nin kenara çekilmesine rağmen bunu istemeyen biri vardı. Bu, iki yıldır Gazze’de oluk oluk Müslüman kanı döken Siyonist İsrail’di.
Zira Türkiye’nin bu hamlesi gerçekleşirse İsrail’in yüz yıllık çabaları, planları, projeleri son bulacaktı. Onun için 13 günlük Suriye zaferinden sonra çılgına döndüler. Defalarca Suriye topraklarına saldırılar yaptılar. Şam’ı bombaladılar. Gazze’de anlaşmalara rağmen katliamlarına son vermediler. İran’la savaştılar.
Bütün bunların tek maksadı Türkiye’yi savaşın içine çekmek ve ABD ile iş birliğini baltalamaktı. Zira böyle bir savaşta Avrupa ve ABD’nin yanında olacağından adı gibi emindi. Türkiye onun bu tavırlarını usta diplomasi ile her defasında boşa çıkardı. İsrail’in elinde tek koz kalmıştı. Artık SDG’nin üzerine oynuyordu.
ABD’nin girişimiyle oluşturulan SDG (Suriye Demokratik Güçleri) DEAŞ ile mücadele koalisyonu olarak lanse edilmiş Kuzey ve Doğu Suriye’de fiilî bir yönetim oluşturmuştu. Örgütün ana omurgasını, PKK’nın Suriye kolu olarak nitelendirilen Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) silahlı kanadı YPG oluşturuyor.
SDG’nin başındaki Ferhat Abdi Şahin, Suriye’de Ahmed Şara’nın hükûmeti kurmasından sonra ABD’nin de ikazıyla 10 Mart 2025 tarihinde hükûmetle bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı. Söz konusu anlaşma; sivil ve askerî kurumların devlet idaresine devredilmesini, sınır kapıları ve petrol sahalarının Şam yönetimine bırakılmasını ve güçlerin Halep’ten Fırat’ın doğusuna çekilmesini öngörüyordu.
Bu durumun bütün planlarını sabote edeceğini bilen İsrail, SDG’yi tahrik etmiş ve anlaşma şartlarını yerine getirttirmemişti. İsrail, Suriye’de çıkacak yeni bir savaşta İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin karışacağını, kendilerinin de güneyden hareketle yeni Suriye iktidarını bunaltacağını ve SDG’nin daha büyük kazanımlar elde edeceğini bekliyordu. Böylece on yıllardır gözlediği Fırat yolu da kendisine açılmış olacaktı.
ABD ve Siyonistlerin aklı ve parası ile kendilerini dev zannedenler bir kez daha şanslarını denediler. Anlaşma şartlarını tanımadıklarını ifade ederek otonom elde etmek için harekete geçtiler. Yüz bin kişilik ordularından ellerindeki son model ağır silahlardan bahsederek gözdağı vermeyi ve Suriye güçlerine unutamayacakları bir hezimet yaşatmaya muktedir olduklarını belirterek korku salmayı ihmal etmediler.
Ancak Halep’te başlayan çatışmalar kısa sürede ellerindeki önemli şehirleri kaybetmelerine yol açtı. Fırat’ın batısı gittiği gibi kırmızı çizgi olarak gördükleri doğusuna geçildi. Siyonist İsrail’in gıkı bile çıkmamıştı!..
“Men sabera zafera" (sabreden zafere ulaşır) hadis-i şerifinde buyurulduğu gibi anlaşma şartlarına uyan, gerekli tedbirlerini alan ve sabırla bekleyenler neticeyi almıştı.
Vah yazık!
İsrail ve SDG bu yenilgiyi kolay hazmedemeyecektir. Mutlaka yeni tertiplere girişeceklerdir. Bunun en önemli kısmı şüphesiz Türkiye üzerine olacaktır. Onlar Suriye millî güçlerinin bu başarısının tamamen Türk devlet aklı ve desteğiyle olduğunu bilmektedirler. Bunu bütün dünya da görmektedir.
Görmeyen bir tek Siyonizmin taşeronları ve mankurtlarıdır. Kursakları yabancı paralarla dolu olan PKK, YPG, PYD, SDG adı ne olursa olsun terör örgütü unsurlarından farklı bir hareket beklemek gaflet olur. Ancak Selahaddin Eyyubi evlatlarının artık bu melanet örgütleri anlaması gerekir. On yıllardır dökülen kanın Türk, Kürt ve Arap kanı olduğunu anlamalıdır.
Türk Kürt Arap kardeşliğinin bölgedeki yabancı unsurların sonu olacağının idrakinde olduğunu anlamalıdır.
Şu son bir yılda yaşanan gelişmeler gözleri açmalıdır. Suriye’de oluşan birliktelik bir anda zulüm düzeninin bitmesini beraberinde getirmiş İran’ın Rus’un ABD’nin bölgedeki etkisini kırmıştır. Acaba tam birliktelik hasıl olsa neler olurdu. Türk, Kürt ve Araplar bunun farkına vardığı anda öncelikle bu terör gruplarının liderleri soluğu İsrail’de alacaktır. Onları kullananlar kahr u perişan olacaklardır.
İşin acı tarafı Türkiye’deki bir kısım siyasilerin bu gerçeğin farkında olamamalarıdır! CHP’nin bu konuda sicili zaten bozuktur ve İsrail’in dümen suyunda ilerlemektedir. Ancak AK Parti içinde siyaset yapan bazı Kürt asıllı politikacıların söylemleri esef vericidir! Bunlardan birisi de Orhan Miroğlu’dur. SDG’nin perişan edildiği günlerde Türkiye’nin siyasetini yermekte ve şöyle demekteydi:
“Hiçbir Müslüman Selahaddin Eyyubi’nin vaktiyle getirip Halep’e yerleştirdiği Kürtlerin kan revan içinde iki mahalleden kovulmalarını Kudüs’ün fethi yolunda kazanılmış bir zafer olarak görmez.”
Orhan Miroğlu ve onun gibi düşünenler maalesef Kürt ile PKK’yı birbirinden ayırt edemiyorsa vah yazık! Selahaddin Eyyubi ile SDG militanlarını yan yana görüyor ve gösterebiliyorsa vah yazık! İslam’ı yüceltmek için çarpışan Selahaddin Eyyubi’nin evlatlarını, Siyonizmi yüceltmek için taşeron vazifesi görenlerle bir tutuyorsa vah yazık!
İnanın bu tipler Gazze’deki akan kandan rahatsızlık duyuyor gibi görünseler de içten içe seviniyorlar ve hâlâ İsrail’in kendilerine bir devlet bahşedeceğini sanıyorlardır.
Elbette Selahaddin Eyyubi evlatları bu tuzağa düşmeyeceklerdir.
Bunun için yapılması gerekenlere ve Ahmed Şara’yı bekleyen tehlikelere ise inşallah haftaya değineceğim...
TEFEKKÜR
Ta’n-ı düşmen bir yana bir yana cevr-i yârdur
Kankı birin diyeyüm bin dürlü derdüm vardur
Muhibbî
(Düşmanın saldırısı bir yana; bir yana dostun eziyetleri
Hangi birini söyleyeyim ki bin türlü derdim var benim...)
..
Adalet yüceltir, zulüm bitirir!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
30 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Yeni yılın bu ilk ayı çok hareketli geçti. Bir iki haftalık zaman zarfında "Birleşik Suriye" yeniden kuruldu. Bunda Türkiye’nin ve elbette cumhurbaşkanımızın büyük payı olduğunu söylemeliyiz. Baştan beri çok ince bir siyaset takip eden Türkiye bir müddetten beri Arap aşiretleri yakın markaja almıştı. Onları Suriye devleti tarafına çekmek için Millî İstihbarat Teşkilâtı derinden çalışıyordu. Hoş, onlar da çekilen acılar ve reva görülen zulümler sebebiyle güçlü bir hâmi gözlüyorlardı. Şartlar olgunlaştığında hepsi bir gecede taraf değiştirdi. Bu sayede PKK, PYG, SDG örgütleri kısa bir sürede neredeyse tasfiye oldu.
Birliği büyük ölçüde sağlayan Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, bu başarısını adaletle taçlandırırsa yıkılmaz bir kale olur. Adalet varsa çöller yeşerir. Adaletin olmadığı yerde derhâl yıkım gelir. Nitekim, “Zulm ile âbâd olan kahr ile berbâd olur” demişlerdir. Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi'ye;
Dilerim ey sâhib-i ikbâl ü câh!
İtmeyesin cânib-i zulme nigâh!
Adl ile bu alemi âbad kıl!
Resm-i cihâd ile beni şâd kıl!
Diyerek nasihat ediyordu. Osmanlılar ilk andan son ana kadar bu nasihate sadık kaldılar.
Evet, devletleri ayakta tutan en önemli unsur adalettir. Bazen zalim devletler de çok yükselebilir ama bu yükseliş saman alevi gibi olur. Nitekim Sovyet Rusya çok hızlı yükselmiş, Amerika’dan sonra dünyanın ikinci gücü olmuştu. Yıkılışı da çok hızlı oldu. Kuruluşu, yükselişi, kendi zirvesine çıkması, duraklaması, gerilemesi ve nihayet dağılması yetmiş beş seneyi bulmamıştı.
İngiliz İmparatorluğu onca hile ve desiseye rağmen dünya tahtını çok çabuk terk etmişti. 1914’te dünyaya para dağıtan İngiltere 1918’de iflas etmişti. Hem de savaştan galip çıkan taraf olmasına rağmen iflas etmişti. İkinci Dünya Savaşını kazanması da durumunu düzeltmemiş hatta daha da kötüleştirmişti.
Sterlin rezerv para olma özelliğini kaybetmişti. 70’li yıllarda ise IMF’den para dilenecek duruma düşmüştü. Bu, dünyanın dört bir yanında uyguladığı zulmün bir neticesi idi. Adaleti tesis etmediği gibi zulmü de kalınlaştırmıştı ve kalınlaştığı yerden koptu!
Hâlbuki adaleti tesis eden devletler çok daha uzun ömürlüdür. Zira onlar sosyal adaleti sağladıkları için iç bünye çok sağlamdır. Zorluklara karşı çok daha mukavemetlidir. Önümüzde Osmanlı gibi bir örnek var. Öyle bir adalet anlayışı ki bir köylü idamı hak ettiğinde ne yapılıyorsa bir şehzade için de aynısı yapılırdı. Bunu padişah da şehzade de millet de bilirdi.
Yine herkes padişahın elinin her yere uzandığını da bilirdi. Bir kişi suç işlediyse ilk anda kaçıp saklanabilir fakat padişahın elinin ona en kısa zamanda uzanacağının şuurundadır. Türk milletinin hücrelerine kadar işleyen bir söz vardır, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diye.
Neden diye düşünürseniz çünkü şeriat haksız olarak parmak kesmez, yani adaletsiz bir hüküm vermez. Bu da gayrimüslimler dâhil olmak üzere herkesin Osmanlı adaletine güvenmesi sonucunu doğurmuştur. Devlet o güvenle altı asrı devirmiştir. Tanzimat ve devamındaki yıkım olmasaydı bugün çok farklı bir noktada olabilirdik. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet her şeyden evvel adaleti ve ona olan güveni yıktı!..
Suriye için asıl tehlike!
Yeni Suriye idaresi için ikinci önemli husus mütevazı olmaktır. Ne oldum dememeleri, vakur fakat tevazu ehli olmaları gerekiyor. Şu ana kadar bu konuda da bir yanlışlarını görmedik. Medyaya yansıdığı kadarıyla Ahmed Şara’nın kibir kokan bir tavrı yok. Hatta son derece mütevazı gözüküyor. Bu vasıfları korumaya devam ettiği müddetçe sıkıntı yaşamaz. Her zorluğu atlatır...
Devletleri güvenilir kılan hususlardan biri de hem fertlere hem millete karşı vefalı olmalarıdır. Millet sadık olacak devlet ise vefalı davranacak. Kötü niyetlileri cezalandıracak fakat halkına karşı şefkatli olacak…
Şara bütün bunları yaparken Suriye’yi farklı bir cihetten işgale çalışan Suudlara karşı da çok dikkatli olmak zorunda! Buradaki işgal tankla topla yapılan işgal değil. Suudlar bozuk itikadlarını Suriye’ye yayma konusunda faaliyete başlamış görünüyor. Sosyal medyaya düşen haberlere göre Selefiliğin kurucusu İbni Teymiye’nin kitaplarını bu Ehl-i sünnet yurduna sokuyorlar!..
Şayet bu girişimin önü alınmazsa iş çok tehlikeli bir noktaya doğru gider. İtikad her şeyin temelidir. Allahü teâlâ ameldeki eksikliği affedebilir lakin itikattaki bozukluk insanı ebedî felakete kadar götürür. Emevilerin, Abbasilerin, Selçukluların, Eyyubilerin, Osmanlıların ve hepsinden mühimi Hazret-i Muaviye’nin yadigârı Suriye Ehl-i sünnetin kalelerinden biri olma hususiyetini her kayd u şartta muhafaza etmelidir. Bu yolda çaba sarf edenler herhangi bir maddi karşılıkla ölçülemeyecek derecede büyük hizmet yapmış olur. Ahmed Şara işte bu hizmete talip olmalıdır. Bu suretle kendisi hakkında ortaya atılan iddiaları da çöpe göndermiş olacaktır.
ABD bugün Suriye ile yola devam ediyor. Daha düne kadar stratejik ortak muamelesi yaptığı PYD/YPG’yi yüzüstü bıraktı. Bu Türkiye olarak öteden beri istediğimiz bir şeydi. Şara’nın işte bu noktada çok dikkatli olması lazım. Amerika’nın bugünkü tavrına bakıp da tedbiri elden bırakmak ölümcül bir hata olur! Zira Amerika için dostluk diye bir şey yoktur. Her işinde tamamen menfaatine bakar. Düşünün ki ABD, çıkarları ile uyuşmayınca atalarının en yakın akrabaları olan Avrupa’yı bile sattı. Onlara bu muameleyi yapanın Müslümanlara ve hele Ehl-i Sünnet Müslümanlara yapamayacağı şey yoktur.
Vehhabiye dikkat!
Suudlar yeni Suriye devleti için neden tehlikeli? Bunlar Hanbelilik ismi altında Selefi/Vehhabi inancını yaşamaktadır! Sorduğunuzda Hanbeli olduklarını söylerler fakat Hanbelilikle herhangi bir alakaları yoktur. Hocaları konumundaki İbni Teymiye önceleri Hanbeli idi. Deha çapında bir zekâya sahipti. İlmi artınca kendinde bir varlık hissetti ve yoldan çıktı!
Bu sadece kendisi ile alakalı bir durum olsaydı zararı sınırlı kalırdı ve bugün böyle bir şerre alet olmazdı. Ne var ki yazmış olduğu kitaplarla o bozuk düşüncelerini din diye yaydı, yani “dâl ve mudil” idi. İtikadı öylesine bozuktu ki Allahü teâlâya mekân isnat ediyordu. “Kitabü’l-Arş” isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullah’a da yer bırakır” diyordu. Daha nice Ehl-i Sünnet akaidine uygun olmayan fikri vardı.
Döneminde Ehl-i sünnet âlimleri kendisine cevaplar vermişler ve ilmen mağlup etmişlerdi. Bu sebepten tesiri çok sınırlı kalmıştı. Aradan asırlar geçtikten sonra onun o bozuk fikirleri Vehhabi inancının temelini oluşturdu. O yüzden bugün Suudi Arabistan devleti her vesileyle İbni Teymiye’yi gündeme getirmeye çalışır ve onun kitaplarını yayar...
Hâlbuki o bozuk fikirlerle yalnız ve ancak bozuk nesiller ortaya çıkar. Bunlar dört hak mezhebi tanımazlar. Kendilerini Selefi ismi ile örtmeye çalışsalar da mezhepsizdirler. İbni Teymiye’nin kitaplarının yayılmasına izin vermek Suriye’nin temiz Müslümanlarını bu iman hırsızlarının önüne atmak olacaktır. Hâlbuki Suriye Müslümanları Ehl-i Sünnettir. Büyük çoğunluğu Şafii mezhebindendir. İmam-ı Şafii hazretlerinin kitaplarını yaymak yeni devletin vazifesi olmalıdır. Şafii mezhebine uygun ilmihalleri yaymak da büyük hizmet olur.
Dikkat edilirse İslam ülkelerinde büyük Ehl-i Sünnet âlimlerini unutturup İngilizlerin parlattığı birkaç mezhepsizi gençlerin önüne sürüyorlar! Bu itibarla Şam’da medfun Abdülganî Nablüsî, İbn-i Âbidîn, İbrâhim Edhem, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Muhyiddîn-i Arabî, Ömer bin Abdülazîz ve daha nice âlim ve velî varken Suud'un fikir babası İbni Teymiye’nin kitaplarını dağıtmak cinayet mesabesindedir!..
Enkazın üzerinde kurulan yeni devletin paraya ihtiyacı çok olur. Anlaşılan Suud bu ihtiyacı istismar etmek istiyor. Belki belli yardımlar yapacak ama onu şartlara bağlıyor. Bu noktada Şara bir seçim yapmak zorunda: Ya üç beş kuruş alıp dinini ve geleceğini tehlikeye atacak ya da bütün bu ahlaksız teklifleri elinin tersiyle itecek!.. Biz Şara’nın bu rezil kuşatmayı kıracağına ve ikincisini yapacağına inanmak istiyoruz. Zira diğer şıkkı tercih etmek ölümden beter olur.
ABD ve Siyonistlerin yıllardır bölgedeki terör gruplarını kimlerin fikirleri ile oluşturduğu unutulmamalıdır. Türk idarecileri Ahmed Şara’yı bu konuda mutlaka uyarmalıdır. Şara bu konuda doğru adımlar atmazsa ileride hem kendine hem millete yazık eder!
TEFEKKÜR
Aldanıp düşmana yâr olma sakın ey kardeş
Yâri ol sen dahi âlemde sana yâr olanın
Alaybeyizâde
(Ey kardeş, sakın aldanıp da düşmanına dost olma,
Dünyada sana dost olanın sen de dostu ol.)
.
Gazze, Kalyon Kültür’de!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
06 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
28 Ocak Çarşamba günü akşamı Kalyon Kültür’de söyleşimiz vardı. Filistin’in dünü bugününü konuştuk. Aslında Osmanlının tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslam âlemi sahipsiz kalmıştı. Bu ise talan peşinde koşan Batı'nın sömürge ağını tamamlaması için fırsattı. Uzun vadeli planlar yapan İngiltere Filistin’de Yahudilere devlet sözü vermişti. Bu gerçekleşirse İngiltere dâhil Avrupa’nın başına bela olan Yahudilerden kurtulacaklardı. Balfour Deklarasyonu bu meş’um iş için atılan ilk büyük adımdı. Lloyd George’un başbakanlığındaki Britanyalı savaş kabinesinde Dışişleri Bakanı olan Arthur Balfour’un mektubuyla başlatılan bu teşebbüs Filistin’de İsrail’in kurulmasıyla sonuçlandı.
Balfour Deklarasyonu olarak bilinen bu mektupta İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Siyonist lider Rothschild'e şöyle hitap etmekteydi:
“Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükûmeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudî Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım... Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır. Bu deklarasyonu, Siyonist Federasyonu'nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım.”
Deklarasyonda, “Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına… zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır” denilse de uygulama böyle olmadı. İşin rengi daha ilk anlardan itibaren ortaya çıktı; bu renk kan rengi olan kırmızıdan başka bir şey değildi…
İsrail’in ortaya çıkması Filistinliler için kan ve gözyaşı demekti. Hiçbir kural tanımayan, Müslümanları insan olarak bile görmeyen Yahudiler bu mübarek topraklara adım attıkları andan itibaren zulme ve katliamlara başladılar. Her geçen gün topraklarını Müslümanlar aleyhine büyütüyorlardı. Filistinli Müslümanların toprakları zorla ellerinden alınıyordu. Bölgede tam manasıyla terör estiriliyordu. Başlangıçta toprakların %94’ü Müslümanlara aitken el koymalarla bu nispet Yahudilerin lehine döndü. Neticede bugünkü duruma gelindi. Hâlihazırda Filistin topraklarının %98’i İsrail’de. Filistinliler %2’lik bölümde dahi rahat değil. İsrail buralara sık sık baskınlar yapıyor, sivil halka ateş ediyor, nicesini öldürüyor…
Savaş diye konuşulmasına bakmayın. Arada ateşkesler yaşansa da iki yıldır Gazze’de tek taraflı bir soykırım yaşandı. Aslında hiç durmadı desek yanlış olmaz zira İsrail ateşkes zamanlarında da vurmaya devam etti. Şimdi de kâğıt üstünde bir ateşkes var fakat İsrail fırsatını buldukça saldırmaya devam ediyor. Bilhassa dikkatlerin İran’a yoğunlaştığı günlerde yapacağını yapıyor.
Bütün bunlardan netice alır mı? Yakıp yıkabilir fakat netice alamaz. Nitekim alamıyor. Dünyada ne kadar bomba varsa getirip patlatsa bile netice alamaz çünkü ölümden korkmayan insanlara karşı zafer kazanmak en azından İsrail’in, ABD’nin yapacağı iş değil. Öldürebilirler, fakat zafer kazanamazlar!
Yıkık fakat vakur!
Kalyon Kültür, söyleşi yaptığımız binada çok güzel bir Gazze sergisi hazırlamış. İşin başındaki Reyhan Kalyoncu hanımı ve yapımcı ajansı can u gönülden tebrik ediyorum. Yazıyla anlatmak zor, gezip görmelisiniz. Hakikaten takdire şayan bir çalışma olmuş.
Burada Gazze’ye ağıt yakma yok. O vakarlı insanların onurlu duruşu var. Evet binalar yıkık fakat gönüller ayakta... Sergiyi gezdiğinizde içinizi hüzünden ziyade vakar kaplıyor. Olmadık imkânsızlıklara rağmen teslim olmayan, yıkılan şehirlerine İsrail askerini sokmayan kahraman bir halk karşınızda duruyor. Orada bir şey yapamamanın verdiği acı kardeşlerimizin yaptıkları sayesinde hafifliyor.
Bazı hikâyeler vardır anlatılamaz. Onlara ancak şahit olunur. Gazze bir yıkım hikâyesi değildir. Gazze yıkıntılar arasında bile başı dik kalanların adıdır... Onlar evlerini kaybetti ama izzetlerini kaybetmedi. Korkuyu değil vakarı miras bıraktılar.
İslam dünyası maalesef -Türkiye hariç- görmemeyi, duymamayı seçti. Dünya liderleri ise pek azı hariç insanlara Gazze’nin dramını konuşma hakkını dahi vermediler.
Bu sergi, izlemek için değil, Gazze’ye şahit olmak için var. Burada acı teşhir edilmiyor. Burada onur kayda geçiriliyor. Bir acıyı ortaya koymuyor şerefli bir duruşu gözler önüne seriyor.
Gazze'de kalanlar sadece insanlar değil. İman kaldı, izzet kaldı ve insanlık hâlâ ayakta...
Ramazan Bayramı’nın sonuna kadar devam edecek olan bu sergiyi mutlaka gezmeliyiz ve çocuklarımıza gezdirmeliyiz. Onlara girdikleri dehlizlerde gözlerini kapamalarını ve Gazzeli çocukların yaşadıklarını düşünmelerini söylemeliyiz. Çocuklarımız o dehlizlerde Gazzeli çocuklarla karşılaştıklarını hayal etmeli ve onların; “Kardeşim! Babamı kaybettim, annemi toprağa verdim, seni bekliyordum, işte nihayet geldin” diye kendilerine sarıldıklarını gözlerinde canlandırmalı.
Zaten o karanlık dehlizde el feneri ile gezerken okuyacağı yazılar ve duyacağı çığlıklar onlara bu hissiyatı fazlasıyla verecektir.
İsrail’in iki yıldan fazla devam eden ve Gazze’yi harabeye çeviren bombaları, Gazzeli çocuklara korku veremedi. Onlara “Allah bize yeter” demeyi öğretti. Bu bir teslimiyet değildi. Bu şerefli bir duruş ve direnişti.
Sergide gerçekten çok ibretlik hakikatler var. Bunların en önemlilerinden biri de Gazzeli çocukların derslerine ve tahsile bağlılıkları idi. İlk önce mekteplerine koşuyor ve yıkıntılar içerisindeki odaları ders yapılabilir bir hâle koymaya çalışıyorlar. Kar gelirken tatili düşünen gençlerimize acı bir ders niteliğinde…
İran tuzak kurdu!
Öte yandan Gazze’deki kardeşlerimiz ne yazık ki İran’ın tuzağına düştü. İran’ın muhtemeldir ki bu konuda pek çok hesabı vardı. Güçlü bir Türkiye oldukça ne kendisi Arap ülkelerine hâkim olabilecek ne de İsrail "Arz-ı Mevud" projesini gerçekleştirebilecekti!
Bu itibarla Gazzelileri kışkırtmak İran İsrail yapımı bir meş’um proje idi. Dolayısıyla, İran’la istişare eden her İslam ülkesi ölümüne hazır olsun!
Neticede Gazze mahvolurken bir şekilde savaşa dâhil olacağı düşünülen Türkiye’nin ABD tarafından ezilmesi sağlanacaktı. Böylece İran, İslam dünyasında daha rahat hareket edebilecek, İsrail de Arz-ı Mevud projesini rahatça gerçekleştirmiş olacaktı. İran’ın 15 Temmuz gecesini iştahla beklediği unutulmamalıdır. Selefi ve Vehhabi meşreplilerin sabah akşam savaş çığırtkanlığı bu sebepten idi. Bunların Suriye’de Türkiye’nin başarılarından zerre memnun olmadıkları net bir şekilde görülüyor. Ağızlarını bıçak açmıyor...
Hamas İsrail’e saldırdığında hararetle alkışlayan İran, akabinde Gazzeli kardeşlerimiz aylarca bombalanırken kılını dahi kıpırdatmadı. Ne var ki Gazze’nin şanlı direnci bütün planları altüst etti. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Birbirlerinden ne talep ettiler bilmiyoruz. Sonunda birbirlerine düştüler. İsrail dönüp Hizbullah’ı perişan etti. Öyle ki artık gıklarını çıkaramaz durumdalar. Ehl-i sünnet düşmanı liderlerinin cesedini toprağın onlarca metre altından güçlükle çıkardılar.
Takip eden aylarda İran da payına düşeni aldı. Irak’ta, Suriye’de Ehl-i sünnet avına çıkanlar kendi ülkelerinde infaz edildi. ABD ve İsrail bir gecede üst seviyedeki birçok kişiyi öldürdü. Tahran ne olduğunu bile anlayamadı. Gerçi sonra dengeyi lehine çevirip İsrail’i epeyce hırpaladı ama kendisi de büyük zarar gördü...
Şu sıralar yeni bir tehditle karşı karşıya. Ciddi şekilde savaşa hazırlandığı söyleniyor. Bakalım bu virajı alabilecek mi?
Evet Gazze yıkıldı. Kelimenin tam manasıyla dümdüz edildi. Ne var ki İsrail ordusu hâlâ işgali gerçekleştirebilmiş değil ve inşallah gerçekleştiremeyecek. O yıkık binaların arasında vakarlı insanlar dolaşıyor. Ölümü yok olmak değil yeni ve asli hayata adım olarak gören insana tank namlusu hiçbir korku veremez! Nitekim ayağında terlik elinde kendi yaptığı patlayıcıyla tanka doğru koşup onu havaya uçuran insanlar sadece kendilerini değil iki milyarlık İslam âleminin onurunu da kurtardı.
Başardıkları iş çok büyük. Artık kartlar değişti. İsrail, Türkiye’nin Gazze’de rol almasını engelleyemedi. Bu sebepten yakın zamanda ABD ile İsrail’in arası açılırsa şaşırmayın! Zira kana doymayan İsrail istedikçe istiyor. ABD’nin açıktan "yeter" diyeceği günler yakındır zira kapalı kapılar ardında bunu epeydir söylüyor...
Gazze artık Kahramanmaraş’ın kardeşidir. Aslında bütün şehirlerimizin kardeşidir. Gazze’nin kahramanları ne der bilemiyorum ama en azından biz bu vakarlı insanların şehrine bundan böyle "Kahramangazze" diyelim. Belki de bu isim kardeşlerimiz tarafından da benimsenir. Tayyip Bey kendilerine bu teklifi götürürse memnuniyetle kabul ederler diye düşünüyorum.
TEFEKKÜR
Kûşe-i fürkatde bir gün sabır çok mihnet velî,
Âlem-i vuslatda bin yıl ömür sürmek az imiş.
Behişti
(Ayrılık köşesinde, bir günlük sabır çok eziyetlidir,
Kavuşma âleminde ise bin yıl ömür sürmek azdır.)
.
Bugün 551 ziyaretçi (3373 klik) kişi burdaydı!
.DEAŞ operasyonu ve bazı gerçekler!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
02 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Geçen hafta Yalova’da gerçekleştirilen ve üç polisimizin şehit, sekizinin ise yaralanmasına yol açan DEAŞ operasyonu devletimiz açısından nasıl büyük bir tehlikenin yaklaşmakta olduğunu gösterdi.
Bunu hükûmetimiz ve istihbaratımız mutlaka dikkate almalı ve bu konuda siyaset geliştirmelidir. Bir kısım safdillerin, DEAŞ’ın sadece Suriye, Irak ve benzeri ülkelerde ortaya çıkacağını zannetmesi gafletin en büyüğüdür. Hatta böylesine bir saf görüntü devletimizin uyanmaması için ön alma dahi olabilir.
DEAŞ ve benzeri radikal örgütler genelde Selefi itikatlı kişilerdir. Bunlar İbni Teymiyye, Seyit Kutub ve onları mehaz alan kişilerden beslenirler. Ehl-i Sünnet inancında olup dinine, devletine bağlı kimseleri "kâfir" olarak değerlendirirler!
Devlet bunlar için her zaman "tağut"tur! Bunların İslam Devleti dedikleri bir devlet bugüne kadar çıkmamıştır. Bundan sonra da çıkmayacaktır. Zira bunlar İngiliz’in, İsrail’in, ABD’nin maşalarıdır. Vehhabilerden itibaren bu böyledir. Unutmayalım, Vehhabiler de Ehl-i Sünnet Osmanlı Devleti’ne "kâfir" diyordu!
Osmanlıyı asırlarca zinde ve ayakta tutan, birlik ve beraberliğini her kademede sağlayan, devlete bağlılığı zerrece esnetmeyen Ehl-i Sünnet akidesinin ululemre itaat kavramı idi. Ululemre itaat kavramı Müslümanları, devletleri etrafında ayrılmamak üzere birbirine kenetliyordu.
Müslümanları, Ehl-i Sünnet inancından koparmadıkça bu yapıyı zayıflatmak imkânsızdı!.. Şu hâlde yapılacak iş, onları Ehl-i sünnet itikadından uzaklaştırmak, felsefe mikrobuyla kanını bozmaktı. Bolca felsefe yapılacak ve Türk milleti bu işin değerli olduğuna inandırılacaktı. Bu suretle din, sinsi bir şekilde yıkılacaktı…
Bu tespiti yapan Batılılar, Osmanlıyı yok etme faaliyetini gerçekleştirebilmek adına yıkım hareketlerine hız verdiler. Buradaki hedef, Osmanlıyı yedi asırdır ayakta tutan dinî ve millî değerleri idi. Bilhassa dinde yıkım planı üzerinde büyük paralar harcanarak yoğun bir saldırı düzenlendi.
Nitekim bu yıkım faaliyeti; oryantalizm veya dinde ıslahat ve modernizm ismi altında yürürlüğe konuldu! Batı’da oryantalizm merkezleri teşkil edildi. Buralarda İslam coğrafyasındaki İslamî faaliyetlerle ilgili, belli bir plan ve proje çerçevesinde hareket etme konusunda ortak kararlar aldılar. Bu karara göre:
“Müslümanların akâid, fıkıh ve ahlâk birliğini sağlayan Ehl-i Sünnet yapısı hedef alınacak ve bu yapının dışında kalan, hatta karşıtı olan başta Mutezile olmak üzere bütün bid’at ve dalâlet fırkaları desteklenecekti. Üniversitelerde yapılacak akademik çalışmalar, Ehl-i Sünnet’in yıpratılması ve aşağılanmasına dönük olacaktı. Bir itiraz söz konusu olduğunda, “bu bir bilimsel çalışma” denilecekti. Devamlı olarak Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği Ehl-i Sünnet karşıtı kitap, makale ve fetvalar yayınlanacaktı..."
Bu kararla birlikte oryantalist din araştırmacıları hummalı bir faaliyetin içine girdiler. Birkaç lisanı ana dili gibi bilen bu adamlar İslamiyet’i araştırmış ve nereden nasıl vuracaklarını tespit etmişlerdi.
Büyük proje!
Ardından İslam coğrafyasına çeşitli “ajanlar" göndererek, Selçuklu ve Osmanlının temsil ettiği -Kur’ân, Sünnet, İcma ve İctihad temelli- İslam Şeriatı’nı aşağılama ve değiştirme ortamını oluşturacak çalışmalar yaptılar.
Osmanlı idaresinin zayıfladığı merkeze uzak Müslüman bölgelerde (Hindistan, Pakistan, Mısır ve Arabistan) zeki ve kabiliyetli insanları dinde ihya ve reform gibi parlak ifadelerle avladılar. Bunları parlatarak diğer İslam ülkelerine servis ettiler. Bunların yaldızlı ve parlak ambalajlarla süslü zehirli fikirleriyle İslam dünyasını altüst ettiler.
Nitekim 19. asrın sonlarında gerek İslam dünyasında ve gerekse Müslümanların yoğun olarak bulundukları toplumlarda Ehl-i Sünnet muârızlığı, eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır.
Mısır’da Cemaleddin Afganî (ö.1897), Muhammed Abduh (ö.1905), Reşid Rıza (ö.1935), Rusya’da Musa Carullah (ö.1949); Hindistan’da Seyyid Ahmed Han (ö.1898); Pakistan’da Mirza Gulam Ahmed (ö.1908); İran’da Mirza Ali Muhammed (ö.1850); Arabistan’da Muhammed İbni Abdülvehhab (ö.1792)’ın çalışmaları birbirine bağlı ve neredeyse tek merkezlidir!
Hepsi, 1500 yıllık İslam Akâid ve Fıkıh sistemine karşıdır. Hepsi, Cumhûr-i ulema ve Osmanlı aleyhtarıdır. Hepsi, Oryantalist/Müsteşrik tabanlıdır.
Buna rağmen Müslüman milletin inancını yıkmak öyle kolay olmuyordu. Bu uğurda yoğun çalışmalarını aksatmadan devam ettirdiler. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlının temsil ettiği İslam dini esaslarına yönelik tebdil (değiştirme), tahkir ve tezyif çalışmaları yürütüldü. Peşinden gelecek saldırılar ise "tek parti dönemi"nin son deminde açılan (1949) Ankara İlahiyat Fakültesi’nde belirlendi ve uygulamaya konuldu.
Bu faaliyetler 1970’lerden itibaren özellikle İlahiyatlar, Diyanet, Diyanet Vakfı ve bazı yayınevleri çevrelerinde yoğunlaşmıştır.
Başlangıçta daha çok dışarıdan oryantalistler marifetiyle yapılan bu fikrî saldırı, zamanla değişti. Müsteşriklerin batıl, yıkıcı ve ecdat düşmanlığı propagandalarının etki alanına giren ve yabancıların emir erliğini üstlenen içimizdeki "kriptolar" tarafından yapılır oldu...
Bunlardaki "fikrî ihanet" şu konu başlıkları altında ortaya çıkıyordu:
Kur’an-ı Hakîm’in hükümleri, indiği döneme âittir, kıssalar semboliktir.
İslam dini yanında diğer dinler de haktır.
Hadisler şâibelidir, sahih bilinenlerle dahi hüküm verilemez.
İctihad, zor bir şey değildir, her doktoralı bir müctehittir.
Dört mezhebe bağlılık şart değildir, hüküm istinbatı herkese açıktır.
Mutezile, aklı esas aldığı için en doğru mezheptir, Sünnîlere karşı onu kullanmalıdır!
Peygamberin Kur’ândan başka bir mucizesi yoktur.
Akıl da vahiy gibi dinin delillerindendir.
Kadere imanı Mutezile gibi anlamalıdır. Kader, insanın iradesidir. Kul, fiilinin yaratıcısıdır! Sünnî inanıştaki gibi bir kader yoktur.
Muaviye ve aynı durumda olanlar, aşağılanmalı ve sevilmemelidir.
Mübarek gecelerin faziletine inanmamalıdır.
Peygamber Kur’ân’ı, sahâbiler de hadisleri -hâşâ- anlayabildiği gibi açıklamış ve yazmışlardır!..
Her iman ehlini titretecek ve dehşete düşürecek bu nevi görüşlerin her biri Doçent veya Profesör titri taşıyan bilim adamı etiketli reformcular tarafından özellikle ortaya atılmakta ve kafalar karıştırılmaya çalışılmaktadır.
Kime ve neye çalışıyorsunuz?
Son dönemlerde (DİYK) Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeleri’nden bazılarının bunlardan teşkil edilmesi ürkütücüdür. Nitekim yirmi senedir bu fikirlere sahip ilahiyatçı hocalar Diyanet’i yönetiyor. Bunlar hem kendi hem de kendileri gibi düşünen arkadaşlarının dinen sakat düşüncelerini olduğu gibi Diyanet’e taşıdılar. Son senelerde Diyanet TV’de de benzer söylemlerini devam ettirdiler.
Prof. Dr. Mehmet Görmez, "toplum hayatına uymayan hadisler sahih de olsa inanmayız!" diyordu. Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar ve Prof. Dr. Bünyamin Erul, "sahâbe hadis uydurmuş!" diye iddia ettiler.
Din ve irşat hizmetleri politikalarının belirlenmesi ve geliştirilmesi çalışmalarında bulunan İlahiyatçı Mustafa Irmaklı (DİYK üyesi, 2020-2025) Diyanet TV’deki konuşmasında, "Ahiret inancımızı gözden geçirip yenilemeliyiz” dedi. Yeniden neye ve kime göre düzenleyecekti?
Prof. Dr. Halis Aydemir ise "hadislere güvenip hüküm bina edemeyiz" demişti. Bir kısım hadislere karşı çıkarken de "böyle bir hadis, âyet de olsa aklımıza uymazsa reddederiz" diyecek kadar cüretkâr ifadeler kullanmıştı.
Yine DİYK üyelerinden Prof. Dr. Metin Özdemir, "Cehennemde insan bir defa yanacak ve bitecek ve bir daha azap hissetmeyecek!" demişti. İmam-ı Gazali hazretlerine de iftiralar atarak, onun üzerinden dinde şüphe uyandıran, bir oryantalistin kitabını da Türkçeye çevirmişti. (Eric Ormsby, İslam Düşüncesinde İlahi Adalet Sorunu, Kitabiyat, Ankara 2001)
Prof. Dr. İhsan Çapçıoğlu (DİYK Üyesi, 2020-2025), oryantalistlerden hep dinler arası diyaloğu savunan makaleleri çevirmişti. Prof. Dr. Ömer Kara’nın (DİYK üyesi, 2020-2025) çalışmalarının çoğu da oryantalistlerden yapılan tercümelerdi. Bunlardan biri de “Kur’an Muhammed’in uyduruğudur” yazan oryantalist Thomas J. O’shaughnessy’in eseri idi.
Prof. Dr. Abdullah Kahraman (DİYK üyesi, 2020-2025), Musa Carullah’ın en bozuk kitabını (Uzun Günlerde Rûze) sitayişle sadeleştirip yayına hazırlamıştı.
Prof. Dr. Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Prof Dr. İsmail Hakkı Ünal, Dr. Medet Coşkun ve daha niceleri reform ve tarihselcilikte yeni yollar açmaya ve bozuk itikatlarını saçmaya devam ediyorlar.
Prof. Dr. Ali Avcu (DİYK üyesi, 2020-2025) ise Diyanet TV’de; "1000 yıllık dinî bilgiyi topluma gençliğe anlatamayız, çağdaş sahih bir din oluşturmak, mevcut dini anlayışı gözden geçirmek zorundayız" demişti. Bunlar gençliğe anlatabilecekleri bir din mi oluşturacaklar! 1400 yıldır gelenler gençlere ve nesillere hep aktarmışlar bunlar anlatamıyormuş!
"Yürüyün gidin bostan tarlasına" demezler mi adama! Anlatamıyorsan İlahiyat Fakülteleri’nde ne işin var? İslamiyet’i kafana göre değiştirip kafana göre oluşturduğun dini mi anlatacaksın?
Peki bu şahısların, yıllardır fikir yapıları ile DEAŞ ve benzeri radikal örgütlere eleman devşiren İbni Teymiyye, Abduh, Musa Carullah, Seyit Kutub ve Mevdudi gibilere tek kelam ettiğini duyanınız oldu mu?
Devletimiz ve asil milletimiz uyanık olmalı!
TEFEKKÜR
Hak ile batılı fark edip seçtik
Âbat olsak da bir, olmasak da bir!
Âşık Dertli
..
Haysiyet ve şeref ayaklar altında!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
09 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Maduro hadisesi bildiğimiz bir gerçeği yeniden hatırlattı: Zayıfsan her türlü operasyona açıksın demektir! Üstelik millî hassasiyetlerin biraz gevşekse her ihtimale hazır olmalısın. Onun için üzerinde emelleri olanlar her daim millî değerlerini törpülemeye çalışırlar. Bizde de son dönemlerde ne hazindir ki gidişat iyi değil. Toplumun içi her geçen gün boşalıyor. Sağlam bir cemiyetle türlü zaafları kapatabilirsiniz fakat cemiyet bozuksa topun tüfeğin seni korumaz.
ABD olup bitenleri şova dönüştürdü. Senelerdir Venezuela’dan şikâyetçilerdi. 2025’te askerî bir müdahale bekleniyordu. Devlet olma iddiasındaki her yapı, yoluna döşenen taşları temizler. Niye temizledi diye kızmak olmaz. Güçlüysen buna müsaade etmezsin. Nitekim olan budur...
Neticede ABD gibi bir devletten adaletle hareket etmesini beklemek hayal olur. Zulümle kurulan ve tarihini zulümle dolduran bir yapı başka türlü hareket edemez. Aslında burada ABD’nin yaptığını değil Venezuela’nın yapmadığını konuşmak lazım! Bu nasıl bir zillettir ki tek kurşun atmadan cumhurbaşkanını düşmana teslim ediyorsun! Adamlar birkaç helikopterle gelip devlet başkanını alıp gidiyor...
İhanet etmenin bile bir raconu vardır. Böyle bir devlet, böyle bir ordu olamaz. Birazcık onurları olsa yerin dibine geçerler. Venezuela halkının durumu da izah edilemez. Böyle bir hâlde sevinebilmek için ya karakterin sıfırın altında olması ya da alıp götürülen kişinin Firavun olması icap eder. Hadisenin duyulduğu anda sokakların dolması, ordunun hareketlenmesi icap ederdi. Oysa dünyanın haberi oldu da onların olmadı sanki. En umursamaz bir tavır içinde sakince hayatlarına devam ediyorlar. Bu tavrı ekonomik sıkıntıya bağlamak, ucuzluğun, gözü kapalılığın ve gafletin dibi olur. Hatta bunu böyle gösterenlere dikkat etmek gerekir. Öyleyse meseleyi derinliğine tahlil etmek lazımdır.
Her şeyden önce Maduro, Filistin’in yanında İsrail’in karşısında duran bir devlet adamıydı. Hem İsrail’i yerin dibine sokuyor hem Batı'nın yüz yıldır İslam dünyasında kurduğu düzeni temelinden sarsıyordu. Şu sözleri ile Türk halkının büyük sevgisini kazanmıştı:
“Bu katliam artık bir soykırıma gidiyor… Buradan öncelikle Yahudilere bir çağrım var: Gazze’de öldürülen çocukların katili İsrail devletine önce dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler dur demeli; katil devletlerini ilk Yahudiler kınamalı… İkinci çağrım bölgedeki Arap halkına ve liderlerine: Ne zamana kadar katliama sessiz kalacaksınız? Filistinli kardeşlerinizin katliamını izlemeye devam mı edeceksiniz? Arap halkları ne zaman uyanacak? Ve Arap liderleri… Ne zaman uyanıp Filistin halkının sesine ses vereceksiniz? Yerin dibine batsın resmî açıklamalarınız! Yerin dibine batsın beynelmilel protokolünüz… Venezuela devlet başkanı olarak size sesleniyorum: Yeter artık!..”
Dikkat! Bu sözleri Müslüman bir lider değil Hıristiyan bir lider haykırıyordu. Aynı yüksek tepkiyi Müslüman dediğimiz Arap liderleri yapsalar ve küçük de olsa bir adım atsalardı Gazze’de durum bu noktaya gelir miydi?
Siyonistler bu çağrıyı yapan Maduro’yu elbette kara listeye almışlardı. Ona bu sözlerin bedelini mutlaka ödetmek isteyeceklerdi. Dolayısıyla Trump "aman petrol canım petrol" derken Netanyahu o sözlerin hesabını mı gördü bilemem.
Bildiğim bir şey varsa tarih Maduro’yu, zalim Siyonistlere ve onlara sessiz kalan Arap liderlerine karşı o erkekçe sözleriyle hatırlayacak onu satanları ise en onursuz ve alçak insanlar olarak yâd edecektir...
Paket servis!
Rusya ve Çin’in durumu da Venezuela’dan çok farklı değil. 5 Aralık’taki köşe yazımda şöyle ifade etmiştim: “İran’ın en büyük güvencesi bunlardı. Lakin ABD bir gecelik şovuyla İran’ı bitirirken en cılız bir ses dahi çıkaramamaları karizmalarını ciddi şekilde çizdirdi. Aynı şey Venezuela’nın da başına gelirse artık kimse Rus-Çin ittifakına güvenmez. İkinci kutup çöker ve dünya yeniden bir müddet için de olsa tek kutuplu olur.”
Bir ay sonra sözümüz vuku buldu. Rusya ve Çin, ABD’nin eşkıyalığına ufak mırıldanmalar hariç sessiz kaldılar. Belli ki Maduro’yu sattılar! Bu saatten sonra onlarla yola çıkan ve güvenen bir gece ansızın satılacağının da hesabını yapmazsa başına neler geleceğini bilemez!
Trump, ABD askerlerinin Maduro’yu yattığı odadan almasını film izler gibi takip etti ve dünyaya da servis etti. Gücünün zirvesinde olduğunu gösterdi. Karşı gelenin sonu böyle olur mesajını da verdi. Nitekim üç gün geçmeden de “Kral Benim” diye haykırdı.
Bunu ABD’nin süper gücü olarak okuyanlar değerlerini kaybetmiş insanlardır. Çünkü gerçekten gösterilen bir şovdu. Bir film sahnesi gibiydi. Harekâta gerçeklik katmak için uçaklar birkaç bombalama gösterisi yapmışlardı. En seçkin askerler paraşütle inmiş saniyeler içinde vazifeyi ifa etmişti. Ne karşı duran vardı ne mücadele eden ve ne de takip eden. Kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Güya çatışma çıkıyor, korumalar öldürülüyor, fakat karşı tarafta çizik bile yok. Bunlar et ve kemikten değil miymiş acaba?!.
Aslında ortada gün gibi aşikâr bir tablo vardı. Maduro "paket servis" edilmişti. Trump, evvelce İran olayında, “İran’ın attığı füzelerin nereye düşeceğini ben biliyordum, o gece rahat uyumuştum” dediği gibi bu defa da "paket"in teslim edileceğinden adı gibi emindi. Sanki pizzacıya sipariş vermişti. Adamları gidip paketi teslim aldılar.
Ona düşen bunu müthiş bir mizansenle dünyaya izlettirip gerçek bir operasyon mesajıyla korku salmaktı. Yaptı mı yaptı!
Bahçeli ilk gün buna işaret etti ve "bu gelişme Venezuela’nın 15 Temmuz’u" dedi. Tam yerinde bir tespitti. CIA ve Mossad 15 Temmuz’da maşaları vasıtasıyla aynısını bize yapacaktı. FETÖ’cü askerler Tayyip Bey'i ölü veya diri ele geçirecekler ve "paket teslimi" yapacaklardı. O gün Antalya’daki maça gelmemesi ve Marmaris’ten biraz erken ayrılması teşebbüslerini akim kıldı. Sayın Cumhurbaşkanının altı yıldır verdiği büyük mücadele de semeresini gösterdi. Millet meydanlarda iki ay kalarak devletine liderine sahip çıktı. 152 şehit ve binlerce yaralı verdi. Şeref ve haysiyetini korudu...
O gün Tayyip Bey’in ve milletin büyük duruşuna senaryo diyenler bugün neden senaryo demiyorlar acaba düşünmek gerekmez mi?
Birkaç gün önce Venezuela’da böyle bir gelişme yaşanacak deseniz delirdiniz herhâlde derlerdi! Oysa senaryoyu gördüler. Senaryoyu Siyonist yazıyor, ABD oynuyor! Dünya ahmakça seyrettiği müddetçe daha çok yazıp oynamaya devam ederler...
Her ülkenin FETÖ’sü var!
Peki ABD bunu nasıl başardı! İşte göremediğimiz nokta burası. Zira herkes şu son operasyonla büyülenmiş bir vaziyette. Hiç kimse bir devlet başkanı bir gecede paket servisle başka bir ülkeye nasıl satılır bunu düşünmüyor. Bunu düşünmeyenleri bundan sonra böyle bir son bekliyor olacaktır.
Zira İsrail ve ABD 1990’dan itibaren böyle bir yapıyı bütün ülkeler için kurdu!.. 1990’lı yıllar FETÖ’nün dünyayı, güya Türk okulları ile bir ağ gibi sarmaya başladığı bir devre idi. Bu okulların gerisinde Siyonistler vardı. İngilizce hocaları neredeyse tamamıyla CIA ajanları idi. Putin bu konuda dünyayı uyarmış ve okulların Rusya’ya girmemesi için büyük çaba sarf etmişti.
Bu okullarda kimler okuyordu? İşin püf noktası bu sualde gizli. Her ülkenin idari, askerî, bürokrat ve yargıdaki üst düzey çocukları bu okulların en gözde talebesi olmuşlardı. O gün 10-15 yaşındaki çocuklar 2016’da 35-40 yaşına geldiler. Şimdilerde 50-55 yaşlarındalar ve devletin en üst kademesindeler. (Bu konuda “Mızraklı Hakikat” kitabımın okunmasını tavsiye ederim)
Evet FETÖ sadece Türkiye’nin değil her ülkenin bir belası! Her ülkenin gençleri o devşirme ameliyesine tabi tutuldu. Neticede bunlar ülkelerini rahatça satacak kıvama getirildiler.
Bakın bugün Venezuela’da sokakta, orduda ve idarede tepki yoksa bunu iyi düşünün. Zira Maduro giderken muhalefet iktidara gelmedi. Yüksek yargı onun yardımcısını başa getirdi. Bakanlar, vekiller, ordu mensupları aynen görevlerinin başındalar. Halkı tepkiye çağıracak hiçbir sebep yok!
Durumun böyle olması Venezuela politikasının değişmeyeceğini göstermiyor.
Trump boş yere "Venezuela’yı biz yöneteceğiz" demiyor!
Şunu net söyleyebilirim: 15 Temmuz işgal girişimi başarılı olsa Türkiye’de yaşanacak olan da buydu... Bu işe o günlerde senaryo diyen Kılıçdaroğlu, iktidarın kokusunu dahi duyamayacaktı. Tıpkı Maria Machado gibi...
AK Parti içinde tahmin edeceğiniz pek çok kişi dümenin başına geçecek ve konuşulan konular sadece Tayyip Bey’in yanlışları olacaktı. İsrail ve ABD’nin kuklası hâline gelecek olan ülkenin rotası da bambaşka bir yöne çevrilecekti.
Şunu bir kez daha hatırlatmak isterim ki Türkiye’nin bekası ancak millî ve manevi değerlerini hakkıyla muhafaza ile mümkündür. Gençleri devşirilmiş bir milletin geleceği olamaz!..
TEFEKKÜR
Âlem ol âyine-i ibret-nümâdır kim düşer
Günde yüz bin şekille bir vakt ü zamânın sureti
Tabîb Mustafa
(Dünya öyle ibretler gösteren bir aynadır ki,
Oraya günde yüz bin biçimde zamanın görüntüsü düşer.)
.
İşledik seni göz bebeğimize!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
16 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dün gece Miraç Kandili’ni idrak ettik... Bin aydan hayırlı Kadir gecesini içinde barındıran Ramazan-ı şerif ayına yaklaşıyoruz. Bu günler, bin yıldır büyük bir muhabbetle bağlı olduğumuz şanlı Resule muhabbetin ve O’na olan bağlılığın artmasına vesile olur inşallah.
Aslında bizim edebiyatımız o şanlı resulün etrafında halelenmişti. Türk edebiyatında Muhammed aleyhisselam, pek çok yönüyle söz konusu edilmiş, büyük bir sitayişle yâd edilmiştir.
Hazreti Peygamber’i dünya gözüyle görmediği hâlde sanki karşısında imiş gibi yazılan manzumeler, ona duyulan muhabbet ve hasretin açık bir ifadesidir.
İdris Sabih Bey;
Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey Şefi kusurumuzu
Bin küsur senelik emeğimize
Diye seslenirken bu muhabbeti ne hoş terennüm eder.
Tasavvuf erbabı ve şairlerimiz Peygamber Efendimizin üstünlüklerini metheden naat, isim ve sıfatlarını açıklayan esma-i nebi, dünyayı teşrifini anlatan mevlid, vücud-ı nebiyi tarif eden hilye, hadis-i şerifleri hayatımıza düstur edinmemizi hedefleyen hadis tercümeleri (kırk hadis, yüz hadis, binbir hadis), hayatını anlatan siyer ve Miraç olayını anlatan Miraciyeler hep bu sevginin semereleridir...
Miraç, terim olarak Hazreti Peygamber’in göğe yükselişini ve Cenab-ı Hak katına çıkışını ifade etmektedir. Resulullah’ın Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gidişi İsra, oradan da göklere yükselişi Miraç şeklinde ifade edilse de Türkçede miraç kelimesi her ikisinin yerine kullanılmaktadır.
Miladi 621 yılının Recep ayının 27. gecesinde gerçekleşen olay Kur’ân-ı kerimde “Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir” şeklinde beyan edilmektedir. Ayrıca Necm Suresi’nin ilk âyetlerinde de bu mucizeye işaret edilmektedir.
Miraç mucizesi, nübüvvetin on üçüncü yılında, hicretten bir yıl önce, gerçekleşmiştir. Hazreti Muhammed’in İslam’a açıkça davetiyle birlikte putperestler, Müslümanlar üzerinde baskı uygulamaya başlamıştı.
Davetin altıncı yılından itibaren Peygamber Efendimiz ve az sayıdaki Müslümanlara karşı üç yıl süreli ekonomik ve sosyal açıdan boykota dönüşen baskı süreci yaşanmıştı. Akabinde, Peygamber Efendimizin eşi Hazreti Hatice’yi ve amcası Ebu Talib’i kaybetmesi üzerine duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla “Hüzün yılı” adı verilmişti...
Bu olayların ardından Cenab-ı Hak "Resulümü ben teselli edeceğim" buyurarak ona Miraç mucizesini vermiştir. Miraçta Sevgili Peygamberimiz nice harikulade hâllere şahit olmuş Rabbi ile anlaşılamayan ve anlatılamayan bir şekilde görüşmüştür. Kendisine nice ilahî lütuflar bağışlanmış Bakara suresinin son âyetleri bu gece indirilmiş ve “gözümün nuru” olarak nitelendirdiği ve “müminin miracı” olan namaz, bu gece farz kılınmıştır.
Bu gece yaşananları anlatan yüzlerce Miraciye kaleme alınmıştır. Bunlar aşk, sevgi, muhabbet, yakarış ve senâ ile işlenmiştir.
Miraç gününde, Miracı inkâr eden kitabı dağıtmak!
Mutasavvıflarımız, âlimlerimiz, divan şairlerimiz Resulullahın aşkını her vesile ile satırlara ve oradan da kalplere gönüllere işlediler. Bu aşkı hem yaşadılar hem yaşattılar. Bin yıl canlı tuttular.
Buna karşılık elbette bir kısmını tenzih ederiz ama ilahiyat fakültelerindeki profesör etiketli nice hocalar son yıllarda Peygamber Efendimizin mucizelerini, kandil günlerini, şefaati ve neredeyse dinin temel akidelerini hep inkâr yoluna gittiler.
Oryantalistlerin fikirlerini gençlerimize aşılamayı marifet bildiler. Gençlere deizmin, ateizmin yolunu açtılar. Suçu ise hep eski âlimlere ve mezheplere yüklemeye çalıştılar. 50-60 yıldır biz ne ile meşgul oluyoruz demediler.
Geçtiğimiz yıllarda bir gazete kupon karşılığı M. Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” kitabını gençlerimizin eline tutuşturmuştu.
Bu defa da başka bir gazete yine kupon karşılığı aynı eseri gençlerimize takdim ediyor. Kendilerine bu kitabı ilahiyatçıların tavsiye ettiğini düşünüyorum. Zira ilahiyat fakültelerinde bu eseri ders kitabı olarak okuttular ve okutturmaya da devam ediyorlar.
Miraç Kandili’nin içinde bulunduğu günlerde Mirac’ı inkâr eden bir şahsın kitabını on binlerce kişiye ulaştırmak cinayetten öte bir kötülüktür!
Hamidullah’a göre Miraç bedenen değil ruhen gerçekleşmiştir. Yine ona göre Sevgili Peygamberimiz Mescid’i Aksa’ya da gitmemiştir. Hâlbuki Muhammed aleyhisselâmın göklere çıktığına inanmayan sapık, Mescid-i Aksa’ya gittiğine inanmayan kâfir olur. Zira bu ikincisini Kur’ân-ı kerîm haber vermektedir.
Hamidullah’a göre Mescid-i Aksa Kudüs’te değil göktedir. Bunu neden söylemiş olabilir? Galiba Filistin’i Müslümanlar nezdinde mübarek bir yer olmaktan çıkarmak istemektedir!.. Bunun manası Kuds-i şerîfin Yahudi ve Hristiyanlara bırakılmasıdır!
Peygamber Efendimiz oryantalist kafayla kimseye anlatılamaz. Nice pırıl pırıl Siyer-i Nebî eserleri varken Hamidullah'ın “İslam Peygamberi” kitabıyla insanımızı zehirlemek affedilebilir bir hata değildir.
Hamidullah’ın İslam dini, tarihi ve hukuku ile ilgili pek çok eseri ve makalesi vardır. Ancak bu eserlerindeki fikirleri İslam âleminde pek çok tartışmalara sebep olmuş ve kendisine reddiyeler yapılmıştır.
Hezeyan üstüne hezeyan
Fransa’nın Sorbonne Üniversite’nde tam bir oryantalist olarak yetişen Hamidullah (v. 2002, Jacksonville) “İlk dönem İslam Devleti’nin kuruluş ve organları” isimli makalesinde Hazreti Peygamber ve ilk üç halife devrini kapsayan bu ilk İslam devletinin menşeini, kuruluşunu, teşkilatlanmasını ve yıldırım hızıyla yayılışını işlerken bunun sebeplerini şöyle izah etmektedir:
“Burada, yükselişin sebebi iktisadi mesele mi sorusuna, kanaatime göre ekonomik problemlerin -yani Arabistan’daki sefalet ve hayat şartlarının yokluğunun- İslamiyet’in bu çıkışına sebep olduğunu düşünmek gülünçtür. Yeryüzünde kara bir sefalet içinde yaşayan çok sayıda bölgeler ve halklar, mesela sahralarda yaşayanlar olmuş ve hâlâ da vardır ki, tabiattan hiçbir nasip alamamışlardır. Bunlar, kendi mesut komşularına nazaran ne bir din ne de bir devlet kurabilmişlerdir. Kültürsüz ve gelirsiz olan bu insanlar tarihte hiçbir zaman Hazreti Muhammed’in gerçekleştirdiğinin bir parçasını dahi yapamamışlardır.”
Bu ifadeler öylesine söylenmiş sözler değildir. Dinlerin de tıpkı devletler gibi milletler tarafından kurulduğu tezini zihinlere sokmak için özel olarak seçilmiştir. Peygamberlerin kendiliklerinden bir şey ortaya koymayıp, Allahü teâlâ tarafından vazifelendirilen resuller oldukları hemen tamamıyla göz ardı edilmektedir.
Hamidullah, İslam Peygamberi isimli eserinde ise Sevgili Peygamberimizin şemail-i şerifini bakın nasıl ifade ediyor:
“Alnı geniş, başı büyük, burnunun üzerine kadar uzayan kaşları kavisli idi, karnı sıkı idi ve göğüs hizasını geçmezdi; göğsünde hiç kıl yoktu. Saçları ne düz ne kıvırcık idi, avuçları dolu, ayaklarının tabanı ise bir çukurluk arz etmezdi; öyle ki yürüdüğü zaman yerde düzgün bir iz bırakırdı. Göğsü geniş, bacakları ince, burnu uzun ve mukavves idi.” (s.55-56)
Şemail-i şerifi Ahmed Cevdet Paşa nasıl yazmış bir de ona bakalım. Bakalım ki âlimle cahil, edepliyle edepsiz daha net ortaya çıksın:
“Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip, endamı gayet matbu (boy ve bedeni çok uygun) alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Ve ayaklarının uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz (şişman) belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübarek cildi ise ipekten yumuşaktı.” (Kısas-ı Enbiya, s.253)
Bunlar, Ehl-i Sünnet bir âlim ile müsteşrik zihniyetli bir şahsın şanlı Peygamber Efendimize yaklaşımını görmek açısından fevkalade önemli satırlardır.
Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” isimli eserindeki hatalar akıl alır gibi değildir. Üslup faciadır. Sanki Sevgili Peygamberimizi değil alelade bir kişiyi anlatmaktadır. Yine eserinin başka bir yerinde Peygamber Efendimiz için, “bu tecrübeli adam” tabirini kullanarak Peygamberliğini gölgelemeye çalışmaktadır.
"Sütkardeşi Şeyma’nın kolunu hayatta izi kalacak şekilde ısırdı!" demesi, "Peygamber olmadan önce putlara kurban adamıştı!" diyerek ismet sıfatını yıkması, yaratılırken Peygamber olarak yaratılması hususunu unutturacak ifadeleri seçmesi, Ay'ın yarılması mucizesine şüphe ile yaklaşması daha nice sakat görüşlerinden sadece birkaçıdır.
Müslüman evlatları müsteşrik zihniyetli bu yazarlara aldanmamalıdır.
TEFEKKÜR
Seni medh eylemek farz oldı çün Allah medh itdi
Senün medhünde olmak âdeme makbûl-i tâatdur
Hudadan sana her bir katresince yâ Nebiyya’llâh
Salât u sad selâm olsun ki bî-hadd ü nihâyetdür
.
Geçmişi unutanın geleceği olmaz!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
23 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Suriye’yi %8’lik azınlık bir kitleye dayanarak kan ve zulümle idare eden Baas iktidarı ancak 61 yıl devam edebildi. 15 yıl önce iç savaş başladığında Rusya, ABD, İsrail, İran her biri bir başka maksatla ülkedeki iç savaşa dâhil oldular. On üç sene boyunca zulmün şiddetini zirveye taşıdılar. Akdeniz ceset denizi hâline gelmişti. Milyonlar mahvoldu. O dehşet dolu günler ne çabuk unutuluyor!..
Suriye’ye en büyük sınırı olan ülke Türkiye idi. Yıllardır mücadele ettiği PKK terör örgütünün en büyük destekçisi bu ülke olmuştu. Buna rağmen Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan tek ülkeydi.
Elbette ki Suriye birileri tarafından paylaşmaya tabi tutulurken kayıtsız kalamazdı ve kalmadı. Zira gelişen her durum kendisinin aleyhine olacaktı. Sabırla Suriye’nin bütünlüğüne gidecek yolları döşedi. Ancak bu bütünlüğün artık Esad rejimi ile devam etmeyeceği aşikârdı. Zira Esad’lı Suriye bir gecede İsrail’in eline geçecek ülke demekti. Bunun için Türkiye müthiş bir siyasetle Ahmed Şara’nın liderliğinde ülkenin millî güçlerini bir araya getirdi. Bu müttefik güçler 13 gün gibi kısa bir süre içinde Halep, Hama, Şam gibi şehirleri alarak Baas rejimine son verdi.
61 yıllık rejimin boş bir kütük gibi devrilmesi, halk desteğinin olmaması ve zulüm düzeninin getirdiği nefretin neticesi idi. Hangi ülke olsa bu akıbetten kurtulamazdı. Millî güçlerin eline geçen şehirlerdeki halkın sevincini asla unutmamak gerekir.
Baas rejiminden en çok çeken ise Suriye’deki Kürtlerdi. Vatandaşlık hakları dahi yoktu. İstihbaratın en küçük bir şikâyetinde sülalece katliama tabi tutulurlardı. Hafız Esad’ın Hama zulmü asırlar geçse unutulmayacak dramlar yaşatmıştı. Son devrede Beşar Esad da aynı acıları bir daha tekrarlatmıştı. Dolayısıyla Şara liderliğinde halka dayanan millî güçlerin kesin zaferi en çok Kürtlere mutluluk getirmişti.
İşte bu noktada güya Kürtlerin temsilciliğine soyunmuş bulunan PKK, PYD YPG ve daha bilmem ne isimle anılan terör gruplarının böyle bir davasının olmadığı da çok net olarak ortaya çıktı.
13 günlük zafer bunu bütün çıplaklığıyla göstermişti. Nitekim o devrede ABD’nin kendilerini sattığını düşünen PYD’li teröristler sokaklarda, “Size en güzel kızlarımızı verdik. Daha ne istiyorsunuz?” diyordu. Tabii daha başka şeyler de söylüyordu fakat edeben onları buraya yazabilmem mümkün değil!..
Teröristlerin söylemleri maksatlarını ortaya koymaya yetiyordu. Onların Kürtlük davaları sadece bir aldatmacadan ibaretti. Onlar İsrail’in ve ABD’nin piyonları olarak sahne almışlardı. ABD bu devranın artık sürmeyeceğini anlamış ve desteğini geri çekmişti.
Yıllardır bölgedeki Türk, Kürt, Arap birlikteliğini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan Türkiye büyük ölçüde maksadına kavuşmuştu. Suriye’nin gerçek sahipleri vatanlarına kavuşmuşlar, huzurun kapısını aralamışlardı. Bu uğurda yüzlerce Mehmetçik şehid verilmişti. Suriye harekâtlarında şehit düşen Mehmetçikleri rahmetle yâd ediyorum...
Men sabera zafera!
Öte yandan Türkiye son ve büyük bir hamle ile içeride de Terörsüz Türkiye girişimiyle dev bir adım daha atmıştı. Bölgede bin beş yüz yıllık birlikteliği olan Türk Kürt Arap halklarını bir kez daha zamk gibi yapıştırmak, kaynaştırmak istiyordu. Ancak ABD’nin kenara çekilmesine rağmen bunu istemeyen biri vardı. Bu, iki yıldır Gazze’de oluk oluk Müslüman kanı döken Siyonist İsrail’di.
Zira Türkiye’nin bu hamlesi gerçekleşirse İsrail’in yüz yıllık çabaları, planları, projeleri son bulacaktı. Onun için 13 günlük Suriye zaferinden sonra çılgına döndüler. Defalarca Suriye topraklarına saldırılar yaptılar. Şam’ı bombaladılar. Gazze’de anlaşmalara rağmen katliamlarına son vermediler. İran’la savaştılar.
Bütün bunların tek maksadı Türkiye’yi savaşın içine çekmek ve ABD ile iş birliğini baltalamaktı. Zira böyle bir savaşta Avrupa ve ABD’nin yanında olacağından adı gibi emindi. Türkiye onun bu tavırlarını usta diplomasi ile her defasında boşa çıkardı. İsrail’in elinde tek koz kalmıştı. Artık SDG’nin üzerine oynuyordu.
ABD’nin girişimiyle oluşturulan SDG (Suriye Demokratik Güçleri) DEAŞ ile mücadele koalisyonu olarak lanse edilmiş Kuzey ve Doğu Suriye’de fiilî bir yönetim oluşturmuştu. Örgütün ana omurgasını, PKK’nın Suriye kolu olarak nitelendirilen Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) silahlı kanadı YPG oluşturuyor.
SDG’nin başındaki Ferhat Abdi Şahin, Suriye’de Ahmed Şara’nın hükûmeti kurmasından sonra ABD’nin de ikazıyla 10 Mart 2025 tarihinde hükûmetle bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştı. Söz konusu anlaşma; sivil ve askerî kurumların devlet idaresine devredilmesini, sınır kapıları ve petrol sahalarının Şam yönetimine bırakılmasını ve güçlerin Halep’ten Fırat’ın doğusuna çekilmesini öngörüyordu.
Bu durumun bütün planlarını sabote edeceğini bilen İsrail, SDG’yi tahrik etmiş ve anlaşma şartlarını yerine getirttirmemişti. İsrail, Suriye’de çıkacak yeni bir savaşta İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin karışacağını, kendilerinin de güneyden hareketle yeni Suriye iktidarını bunaltacağını ve SDG’nin daha büyük kazanımlar elde edeceğini bekliyordu. Böylece on yıllardır gözlediği Fırat yolu da kendisine açılmış olacaktı.
ABD ve Siyonistlerin aklı ve parası ile kendilerini dev zannedenler bir kez daha şanslarını denediler. Anlaşma şartlarını tanımadıklarını ifade ederek otonom elde etmek için harekete geçtiler. Yüz bin kişilik ordularından ellerindeki son model ağır silahlardan bahsederek gözdağı vermeyi ve Suriye güçlerine unutamayacakları bir hezimet yaşatmaya muktedir olduklarını belirterek korku salmayı ihmal etmediler.
Ancak Halep’te başlayan çatışmalar kısa sürede ellerindeki önemli şehirleri kaybetmelerine yol açtı. Fırat’ın batısı gittiği gibi kırmızı çizgi olarak gördükleri doğusuna geçildi. Siyonist İsrail’in gıkı bile çıkmamıştı!..
“Men sabera zafera" (sabreden zafere ulaşır) hadis-i şerifinde buyurulduğu gibi anlaşma şartlarına uyan, gerekli tedbirlerini alan ve sabırla bekleyenler neticeyi almıştı.
Vah yazık!
İsrail ve SDG bu yenilgiyi kolay hazmedemeyecektir. Mutlaka yeni tertiplere girişeceklerdir. Bunun en önemli kısmı şüphesiz Türkiye üzerine olacaktır. Onlar Suriye millî güçlerinin bu başarısının tamamen Türk devlet aklı ve desteğiyle olduğunu bilmektedirler. Bunu bütün dünya da görmektedir.
Görmeyen bir tek Siyonizmin taşeronları ve mankurtlarıdır. Kursakları yabancı paralarla dolu olan PKK, YPG, PYD, SDG adı ne olursa olsun terör örgütü unsurlarından farklı bir hareket beklemek gaflet olur. Ancak Selahaddin Eyyubi evlatlarının artık bu melanet örgütleri anlaması gerekir. On yıllardır dökülen kanın Türk, Kürt ve Arap kanı olduğunu anlamalıdır.
Türk Kürt Arap kardeşliğinin bölgedeki yabancı unsurların sonu olacağının idrakinde olduğunu anlamalıdır.
Şu son bir yılda yaşanan gelişmeler gözleri açmalıdır. Suriye’de oluşan birliktelik bir anda zulüm düzeninin bitmesini beraberinde getirmiş İran’ın Rus’un ABD’nin bölgedeki etkisini kırmıştır. Acaba tam birliktelik hasıl olsa neler olurdu. Türk, Kürt ve Araplar bunun farkına vardığı anda öncelikle bu terör gruplarının liderleri soluğu İsrail’de alacaktır. Onları kullananlar kahr u perişan olacaklardır.
İşin acı tarafı Türkiye’deki bir kısım siyasilerin bu gerçeğin farkında olamamalarıdır! CHP’nin bu konuda sicili zaten bozuktur ve İsrail’in dümen suyunda ilerlemektedir. Ancak AK Parti içinde siyaset yapan bazı Kürt asıllı politikacıların söylemleri esef vericidir! Bunlardan birisi de Orhan Miroğlu’dur. SDG’nin perişan edildiği günlerde Türkiye’nin siyasetini yermekte ve şöyle demekteydi:
“Hiçbir Müslüman Selahaddin Eyyubi’nin vaktiyle getirip Halep’e yerleştirdiği Kürtlerin kan revan içinde iki mahalleden kovulmalarını Kudüs’ün fethi yolunda kazanılmış bir zafer olarak görmez.”
Orhan Miroğlu ve onun gibi düşünenler maalesef Kürt ile PKK’yı birbirinden ayırt edemiyorsa vah yazık! Selahaddin Eyyubi ile SDG militanlarını yan yana görüyor ve gösterebiliyorsa vah yazık! İslam’ı yüceltmek için çarpışan Selahaddin Eyyubi’nin evlatlarını, Siyonizmi yüceltmek için taşeron vazifesi görenlerle bir tutuyorsa vah yazık!
İnanın bu tipler Gazze’deki akan kandan rahatsızlık duyuyor gibi görünseler de içten içe seviniyorlar ve hâlâ İsrail’in kendilerine bir devlet bahşedeceğini sanıyorlardır.
Elbette Selahaddin Eyyubi evlatları bu tuzağa düşmeyeceklerdir.
Bunun için yapılması gerekenlere ve Ahmed Şara’yı bekleyen tehlikelere ise inşallah haftaya değineceğim...
TEFEKKÜR
Ta’n-ı düşmen bir yana bir yana cevr-i yârdur
Kankı birin diyeyüm bin dürlü derdüm vardur
Muhibbî
(Düşmanın saldırısı bir yana; bir yana dostun eziyetleri
Hangi birini söyleyeyim ki bin türlü derdim var benim...)
..
Adalet yüceltir, zulüm bitirir!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
30 Ocak, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Yeni yılın bu ilk ayı çok hareketli geçti. Bir iki haftalık zaman zarfında "Birleşik Suriye" yeniden kuruldu. Bunda Türkiye’nin ve elbette cumhurbaşkanımızın büyük payı olduğunu söylemeliyiz. Baştan beri çok ince bir siyaset takip eden Türkiye bir müddetten beri Arap aşiretleri yakın markaja almıştı. Onları Suriye devleti tarafına çekmek için Millî İstihbarat Teşkilâtı derinden çalışıyordu. Hoş, onlar da çekilen acılar ve reva görülen zulümler sebebiyle güçlü bir hâmi gözlüyorlardı. Şartlar olgunlaştığında hepsi bir gecede taraf değiştirdi. Bu sayede PKK, PYG, SDG örgütleri kısa bir sürede neredeyse tasfiye oldu.
Birliği büyük ölçüde sağlayan Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, bu başarısını adaletle taçlandırırsa yıkılmaz bir kale olur. Adalet varsa çöller yeşerir. Adaletin olmadığı yerde derhâl yıkım gelir. Nitekim, “Zulm ile âbâd olan kahr ile berbâd olur” demişlerdir. Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi'ye;
Dilerim ey sâhib-i ikbâl ü câh!
İtmeyesin cânib-i zulme nigâh!
Adl ile bu alemi âbad kıl!
Resm-i cihâd ile beni şâd kıl!
Diyerek nasihat ediyordu. Osmanlılar ilk andan son ana kadar bu nasihate sadık kaldılar.
Evet, devletleri ayakta tutan en önemli unsur adalettir. Bazen zalim devletler de çok yükselebilir ama bu yükseliş saman alevi gibi olur. Nitekim Sovyet Rusya çok hızlı yükselmiş, Amerika’dan sonra dünyanın ikinci gücü olmuştu. Yıkılışı da çok hızlı oldu. Kuruluşu, yükselişi, kendi zirvesine çıkması, duraklaması, gerilemesi ve nihayet dağılması yetmiş beş seneyi bulmamıştı.
İngiliz İmparatorluğu onca hile ve desiseye rağmen dünya tahtını çok çabuk terk etmişti. 1914’te dünyaya para dağıtan İngiltere 1918’de iflas etmişti. Hem de savaştan galip çıkan taraf olmasına rağmen iflas etmişti. İkinci Dünya Savaşını kazanması da durumunu düzeltmemiş hatta daha da kötüleştirmişti.
Sterlin rezerv para olma özelliğini kaybetmişti. 70’li yıllarda ise IMF’den para dilenecek duruma düşmüştü. Bu, dünyanın dört bir yanında uyguladığı zulmün bir neticesi idi. Adaleti tesis etmediği gibi zulmü de kalınlaştırmıştı ve kalınlaştığı yerden koptu!
Hâlbuki adaleti tesis eden devletler çok daha uzun ömürlüdür. Zira onlar sosyal adaleti sağladıkları için iç bünye çok sağlamdır. Zorluklara karşı çok daha mukavemetlidir. Önümüzde Osmanlı gibi bir örnek var. Öyle bir adalet anlayışı ki bir köylü idamı hak ettiğinde ne yapılıyorsa bir şehzade için de aynısı yapılırdı. Bunu padişah da şehzade de millet de bilirdi.
Yine herkes padişahın elinin her yere uzandığını da bilirdi. Bir kişi suç işlediyse ilk anda kaçıp saklanabilir fakat padişahın elinin ona en kısa zamanda uzanacağının şuurundadır. Türk milletinin hücrelerine kadar işleyen bir söz vardır, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diye.
Neden diye düşünürseniz çünkü şeriat haksız olarak parmak kesmez, yani adaletsiz bir hüküm vermez. Bu da gayrimüslimler dâhil olmak üzere herkesin Osmanlı adaletine güvenmesi sonucunu doğurmuştur. Devlet o güvenle altı asrı devirmiştir. Tanzimat ve devamındaki yıkım olmasaydı bugün çok farklı bir noktada olabilirdik. Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet her şeyden evvel adaleti ve ona olan güveni yıktı!..
Suriye için asıl tehlike!
Yeni Suriye idaresi için ikinci önemli husus mütevazı olmaktır. Ne oldum dememeleri, vakur fakat tevazu ehli olmaları gerekiyor. Şu ana kadar bu konuda da bir yanlışlarını görmedik. Medyaya yansıdığı kadarıyla Ahmed Şara’nın kibir kokan bir tavrı yok. Hatta son derece mütevazı gözüküyor. Bu vasıfları korumaya devam ettiği müddetçe sıkıntı yaşamaz. Her zorluğu atlatır...
Devletleri güvenilir kılan hususlardan biri de hem fertlere hem millete karşı vefalı olmalarıdır. Millet sadık olacak devlet ise vefalı davranacak. Kötü niyetlileri cezalandıracak fakat halkına karşı şefkatli olacak…
Şara bütün bunları yaparken Suriye’yi farklı bir cihetten işgale çalışan Suudlara karşı da çok dikkatli olmak zorunda! Buradaki işgal tankla topla yapılan işgal değil. Suudlar bozuk itikadlarını Suriye’ye yayma konusunda faaliyete başlamış görünüyor. Sosyal medyaya düşen haberlere göre Selefiliğin kurucusu İbni Teymiye’nin kitaplarını bu Ehl-i sünnet yurduna sokuyorlar!..
Şayet bu girişimin önü alınmazsa iş çok tehlikeli bir noktaya doğru gider. İtikad her şeyin temelidir. Allahü teâlâ ameldeki eksikliği affedebilir lakin itikattaki bozukluk insanı ebedî felakete kadar götürür. Emevilerin, Abbasilerin, Selçukluların, Eyyubilerin, Osmanlıların ve hepsinden mühimi Hazret-i Muaviye’nin yadigârı Suriye Ehl-i sünnetin kalelerinden biri olma hususiyetini her kayd u şartta muhafaza etmelidir. Bu yolda çaba sarf edenler herhangi bir maddi karşılıkla ölçülemeyecek derecede büyük hizmet yapmış olur. Ahmed Şara işte bu hizmete talip olmalıdır. Bu suretle kendisi hakkında ortaya atılan iddiaları da çöpe göndermiş olacaktır.
ABD bugün Suriye ile yola devam ediyor. Daha düne kadar stratejik ortak muamelesi yaptığı PYD/YPG’yi yüzüstü bıraktı. Bu Türkiye olarak öteden beri istediğimiz bir şeydi. Şara’nın işte bu noktada çok dikkatli olması lazım. Amerika’nın bugünkü tavrına bakıp da tedbiri elden bırakmak ölümcül bir hata olur! Zira Amerika için dostluk diye bir şey yoktur. Her işinde tamamen menfaatine bakar. Düşünün ki ABD, çıkarları ile uyuşmayınca atalarının en yakın akrabaları olan Avrupa’yı bile sattı. Onlara bu muameleyi yapanın Müslümanlara ve hele Ehl-i Sünnet Müslümanlara yapamayacağı şey yoktur.
Vehhabiye dikkat!
Suudlar yeni Suriye devleti için neden tehlikeli? Bunlar Hanbelilik ismi altında Selefi/Vehhabi inancını yaşamaktadır! Sorduğunuzda Hanbeli olduklarını söylerler fakat Hanbelilikle herhangi bir alakaları yoktur. Hocaları konumundaki İbni Teymiye önceleri Hanbeli idi. Deha çapında bir zekâya sahipti. İlmi artınca kendinde bir varlık hissetti ve yoldan çıktı!
Bu sadece kendisi ile alakalı bir durum olsaydı zararı sınırlı kalırdı ve bugün böyle bir şerre alet olmazdı. Ne var ki yazmış olduğu kitaplarla o bozuk düşüncelerini din diye yaydı, yani “dâl ve mudil” idi. İtikadı öylesine bozuktu ki Allahü teâlâya mekân isnat ediyordu. “Kitabü’l-Arş” isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullah’a da yer bırakır” diyordu. Daha nice Ehl-i Sünnet akaidine uygun olmayan fikri vardı.
Döneminde Ehl-i sünnet âlimleri kendisine cevaplar vermişler ve ilmen mağlup etmişlerdi. Bu sebepten tesiri çok sınırlı kalmıştı. Aradan asırlar geçtikten sonra onun o bozuk fikirleri Vehhabi inancının temelini oluşturdu. O yüzden bugün Suudi Arabistan devleti her vesileyle İbni Teymiye’yi gündeme getirmeye çalışır ve onun kitaplarını yayar...
Hâlbuki o bozuk fikirlerle yalnız ve ancak bozuk nesiller ortaya çıkar. Bunlar dört hak mezhebi tanımazlar. Kendilerini Selefi ismi ile örtmeye çalışsalar da mezhepsizdirler. İbni Teymiye’nin kitaplarının yayılmasına izin vermek Suriye’nin temiz Müslümanlarını bu iman hırsızlarının önüne atmak olacaktır. Hâlbuki Suriye Müslümanları Ehl-i Sünnettir. Büyük çoğunluğu Şafii mezhebindendir. İmam-ı Şafii hazretlerinin kitaplarını yaymak yeni devletin vazifesi olmalıdır. Şafii mezhebine uygun ilmihalleri yaymak da büyük hizmet olur.
Dikkat edilirse İslam ülkelerinde büyük Ehl-i Sünnet âlimlerini unutturup İngilizlerin parlattığı birkaç mezhepsizi gençlerin önüne sürüyorlar! Bu itibarla Şam’da medfun Abdülganî Nablüsî, İbn-i Âbidîn, İbrâhim Edhem, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Muhyiddîn-i Arabî, Ömer bin Abdülazîz ve daha nice âlim ve velî varken Suud'un fikir babası İbni Teymiye’nin kitaplarını dağıtmak cinayet mesabesindedir!..
Enkazın üzerinde kurulan yeni devletin paraya ihtiyacı çok olur. Anlaşılan Suud bu ihtiyacı istismar etmek istiyor. Belki belli yardımlar yapacak ama onu şartlara bağlıyor. Bu noktada Şara bir seçim yapmak zorunda: Ya üç beş kuruş alıp dinini ve geleceğini tehlikeye atacak ya da bütün bu ahlaksız teklifleri elinin tersiyle itecek!.. Biz Şara’nın bu rezil kuşatmayı kıracağına ve ikincisini yapacağına inanmak istiyoruz. Zira diğer şıkkı tercih etmek ölümden beter olur.
ABD ve Siyonistlerin yıllardır bölgedeki terör gruplarını kimlerin fikirleri ile oluşturduğu unutulmamalıdır. Türk idarecileri Ahmed Şara’yı bu konuda mutlaka uyarmalıdır. Şara bu konuda doğru adımlar atmazsa ileride hem kendine hem millete yazık eder!
TEFEKKÜR
Aldanıp düşmana yâr olma sakın ey kardeş
Yâri ol sen dahi âlemde sana yâr olanın
Alaybeyizâde
(Ey kardeş, sakın aldanıp da düşmanına dost olma,
Dünyada sana dost olanın sen de dostu ol.)
.
Gazze, Kalyon Kültür’de!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
06 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
28 Ocak Çarşamba günü akşamı Kalyon Kültür’de söyleşimiz vardı. Filistin’in dünü bugününü konuştuk. Aslında Osmanlının tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslam âlemi sahipsiz kalmıştı. Bu ise talan peşinde koşan Batı'nın sömürge ağını tamamlaması için fırsattı. Uzun vadeli planlar yapan İngiltere Filistin’de Yahudilere devlet sözü vermişti. Bu gerçekleşirse İngiltere dâhil Avrupa’nın başına bela olan Yahudilerden kurtulacaklardı. Balfour Deklarasyonu bu meş’um iş için atılan ilk büyük adımdı. Lloyd George’un başbakanlığındaki Britanyalı savaş kabinesinde Dışişleri Bakanı olan Arthur Balfour’un mektubuyla başlatılan bu teşebbüs Filistin’de İsrail’in kurulmasıyla sonuçlandı.
Balfour Deklarasyonu olarak bilinen bu mektupta İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Siyonist lider Rothschild'e şöyle hitap etmekteydi:
“Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükûmeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudî Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım... Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır. Bu deklarasyonu, Siyonist Federasyonu'nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım.”
Deklarasyonda, “Filistin’deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına… zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır” denilse de uygulama böyle olmadı. İşin rengi daha ilk anlardan itibaren ortaya çıktı; bu renk kan rengi olan kırmızıdan başka bir şey değildi…
İsrail’in ortaya çıkması Filistinliler için kan ve gözyaşı demekti. Hiçbir kural tanımayan, Müslümanları insan olarak bile görmeyen Yahudiler bu mübarek topraklara adım attıkları andan itibaren zulme ve katliamlara başladılar. Her geçen gün topraklarını Müslümanlar aleyhine büyütüyorlardı. Filistinli Müslümanların toprakları zorla ellerinden alınıyordu. Bölgede tam manasıyla terör estiriliyordu. Başlangıçta toprakların %94’ü Müslümanlara aitken el koymalarla bu nispet Yahudilerin lehine döndü. Neticede bugünkü duruma gelindi. Hâlihazırda Filistin topraklarının %98’i İsrail’de. Filistinliler %2’lik bölümde dahi rahat değil. İsrail buralara sık sık baskınlar yapıyor, sivil halka ateş ediyor, nicesini öldürüyor…
Savaş diye konuşulmasına bakmayın. Arada ateşkesler yaşansa da iki yıldır Gazze’de tek taraflı bir soykırım yaşandı. Aslında hiç durmadı desek yanlış olmaz zira İsrail ateşkes zamanlarında da vurmaya devam etti. Şimdi de kâğıt üstünde bir ateşkes var fakat İsrail fırsatını buldukça saldırmaya devam ediyor. Bilhassa dikkatlerin İran’a yoğunlaştığı günlerde yapacağını yapıyor.
Bütün bunlardan netice alır mı? Yakıp yıkabilir fakat netice alamaz. Nitekim alamıyor. Dünyada ne kadar bomba varsa getirip patlatsa bile netice alamaz çünkü ölümden korkmayan insanlara karşı zafer kazanmak en azından İsrail’in, ABD’nin yapacağı iş değil. Öldürebilirler, fakat zafer kazanamazlar!
Yıkık fakat vakur!
Kalyon Kültür, söyleşi yaptığımız binada çok güzel bir Gazze sergisi hazırlamış. İşin başındaki Reyhan Kalyoncu hanımı ve yapımcı ajansı can u gönülden tebrik ediyorum. Yazıyla anlatmak zor, gezip görmelisiniz. Hakikaten takdire şayan bir çalışma olmuş.
Burada Gazze’ye ağıt yakma yok. O vakarlı insanların onurlu duruşu var. Evet binalar yıkık fakat gönüller ayakta... Sergiyi gezdiğinizde içinizi hüzünden ziyade vakar kaplıyor. Olmadık imkânsızlıklara rağmen teslim olmayan, yıkılan şehirlerine İsrail askerini sokmayan kahraman bir halk karşınızda duruyor. Orada bir şey yapamamanın verdiği acı kardeşlerimizin yaptıkları sayesinde hafifliyor.
Bazı hikâyeler vardır anlatılamaz. Onlara ancak şahit olunur. Gazze bir yıkım hikâyesi değildir. Gazze yıkıntılar arasında bile başı dik kalanların adıdır... Onlar evlerini kaybetti ama izzetlerini kaybetmedi. Korkuyu değil vakarı miras bıraktılar.
İslam dünyası maalesef -Türkiye hariç- görmemeyi, duymamayı seçti. Dünya liderleri ise pek azı hariç insanlara Gazze’nin dramını konuşma hakkını dahi vermediler.
Bu sergi, izlemek için değil, Gazze’ye şahit olmak için var. Burada acı teşhir edilmiyor. Burada onur kayda geçiriliyor. Bir acıyı ortaya koymuyor şerefli bir duruşu gözler önüne seriyor.
Gazze'de kalanlar sadece insanlar değil. İman kaldı, izzet kaldı ve insanlık hâlâ ayakta...
Ramazan Bayramı’nın sonuna kadar devam edecek olan bu sergiyi mutlaka gezmeliyiz ve çocuklarımıza gezdirmeliyiz. Onlara girdikleri dehlizlerde gözlerini kapamalarını ve Gazzeli çocukların yaşadıklarını düşünmelerini söylemeliyiz. Çocuklarımız o dehlizlerde Gazzeli çocuklarla karşılaştıklarını hayal etmeli ve onların; “Kardeşim! Babamı kaybettim, annemi toprağa verdim, seni bekliyordum, işte nihayet geldin” diye kendilerine sarıldıklarını gözlerinde canlandırmalı.
Zaten o karanlık dehlizde el feneri ile gezerken okuyacağı yazılar ve duyacağı çığlıklar onlara bu hissiyatı fazlasıyla verecektir.
İsrail’in iki yıldan fazla devam eden ve Gazze’yi harabeye çeviren bombaları, Gazzeli çocuklara korku veremedi. Onlara “Allah bize yeter” demeyi öğretti. Bu bir teslimiyet değildi. Bu şerefli bir duruş ve direnişti.
Sergide gerçekten çok ibretlik hakikatler var. Bunların en önemlilerinden biri de Gazzeli çocukların derslerine ve tahsile bağlılıkları idi. İlk önce mekteplerine koşuyor ve yıkıntılar içerisindeki odaları ders yapılabilir bir hâle koymaya çalışıyorlar. Kar gelirken tatili düşünen gençlerimize acı bir ders niteliğinde…
İran tuzak kurdu!
Öte yandan Gazze’deki kardeşlerimiz ne yazık ki İran’ın tuzağına düştü. İran’ın muhtemeldir ki bu konuda pek çok hesabı vardı. Güçlü bir Türkiye oldukça ne kendisi Arap ülkelerine hâkim olabilecek ne de İsrail "Arz-ı Mevud" projesini gerçekleştirebilecekti!
Bu itibarla Gazzelileri kışkırtmak İran İsrail yapımı bir meş’um proje idi. Dolayısıyla, İran’la istişare eden her İslam ülkesi ölümüne hazır olsun!
Neticede Gazze mahvolurken bir şekilde savaşa dâhil olacağı düşünülen Türkiye’nin ABD tarafından ezilmesi sağlanacaktı. Böylece İran, İslam dünyasında daha rahat hareket edebilecek, İsrail de Arz-ı Mevud projesini rahatça gerçekleştirmiş olacaktı. İran’ın 15 Temmuz gecesini iştahla beklediği unutulmamalıdır. Selefi ve Vehhabi meşreplilerin sabah akşam savaş çığırtkanlığı bu sebepten idi. Bunların Suriye’de Türkiye’nin başarılarından zerre memnun olmadıkları net bir şekilde görülüyor. Ağızlarını bıçak açmıyor...
Hamas İsrail’e saldırdığında hararetle alkışlayan İran, akabinde Gazzeli kardeşlerimiz aylarca bombalanırken kılını dahi kıpırdatmadı. Ne var ki Gazze’nin şanlı direnci bütün planları altüst etti. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Birbirlerinden ne talep ettiler bilmiyoruz. Sonunda birbirlerine düştüler. İsrail dönüp Hizbullah’ı perişan etti. Öyle ki artık gıklarını çıkaramaz durumdalar. Ehl-i sünnet düşmanı liderlerinin cesedini toprağın onlarca metre altından güçlükle çıkardılar.
Takip eden aylarda İran da payına düşeni aldı. Irak’ta, Suriye’de Ehl-i sünnet avına çıkanlar kendi ülkelerinde infaz edildi. ABD ve İsrail bir gecede üst seviyedeki birçok kişiyi öldürdü. Tahran ne olduğunu bile anlayamadı. Gerçi sonra dengeyi lehine çevirip İsrail’i epeyce hırpaladı ama kendisi de büyük zarar gördü...
Şu sıralar yeni bir tehditle karşı karşıya. Ciddi şekilde savaşa hazırlandığı söyleniyor. Bakalım bu virajı alabilecek mi?
Evet Gazze yıkıldı. Kelimenin tam manasıyla dümdüz edildi. Ne var ki İsrail ordusu hâlâ işgali gerçekleştirebilmiş değil ve inşallah gerçekleştiremeyecek. O yıkık binaların arasında vakarlı insanlar dolaşıyor. Ölümü yok olmak değil yeni ve asli hayata adım olarak gören insana tank namlusu hiçbir korku veremez! Nitekim ayağında terlik elinde kendi yaptığı patlayıcıyla tanka doğru koşup onu havaya uçuran insanlar sadece kendilerini değil iki milyarlık İslam âleminin onurunu da kurtardı.
Başardıkları iş çok büyük. Artık kartlar değişti. İsrail, Türkiye’nin Gazze’de rol almasını engelleyemedi. Bu sebepten yakın zamanda ABD ile İsrail’in arası açılırsa şaşırmayın! Zira kana doymayan İsrail istedikçe istiyor. ABD’nin açıktan "yeter" diyeceği günler yakındır zira kapalı kapılar ardında bunu epeydir söylüyor...
Gazze artık Kahramanmaraş’ın kardeşidir. Aslında bütün şehirlerimizin kardeşidir. Gazze’nin kahramanları ne der bilemiyorum ama en azından biz bu vakarlı insanların şehrine bundan böyle "Kahramangazze" diyelim. Belki de bu isim kardeşlerimiz tarafından da benimsenir. Tayyip Bey kendilerine bu teklifi götürürse memnuniyetle kabul ederler diye düşünüyorum.
TEFEKKÜR
Kûşe-i fürkatde bir gün sabır çok mihnet velî,
Âlem-i vuslatda bin yıl ömür sürmek az imiş.
Behişti
(Ayrılık köşesinde, bir günlük sabır çok eziyetlidir,
Kavuşma âleminde ise bin yıl ömür sürmek azdır.)
.
..Fırsatı kaçıran fırsatçılar!
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Takip Et
asimsirgil@yahoo.com
13 Şubat, 2026
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Ramazan-ı şerife sayılı günler kaldı. İnsanımızın daha dindar olduğu günlerdeki kadar olmasa bile her geçen gün yükselen bir heyecan toplumu sarıyor. Zira Müslümanlar bu günlerin büyük bir fırsat olduğunu biliyor.
Sevgili Peygamberimiz, “Ey Müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece ‘Kadir Gecesi’, bin aydan daha hayırlıdır. Allahü teâlâ bu ayda her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda geceleri terâvih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda farz yapmak gibidir. Bu ayda bir farzı yapmak, başka ayda 70 farz yapmak gibidir. Bu ay sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer cennettir. Bu ay iyi geçinme ayıdır. Bu ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. Hak teâlâ onu cehennem ateşinden azat eder. O oruçlunun sevabı kadar ona sevap verilir” buyurmuştur.
Evet bu ayda yapılan ibadetlere ve iyiliklere sair zamanlardakine nazaran kat kat fazla sevap yazılır. Ehl-i sünnet âlimleri Şanlı Peygamberimizin haber verdikleri bu hakikatlere tam bir uygunluk içinde yaşamışlar ve insanların da bu nimeti kaçırmaması için gayret sarf etmişlerdir.
Ramazan-ı şerifte çalışanlarının işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolup cennete kavuşurlar. Sevgili Peygamberimiz bu ayda esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu öyle bir aydır ki orada ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Tersi de variddir. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer.
İslâmı yaşama ve yayma hususunda Türk tarihinde en güzel örnek olan Osmanlılar iş disiplinine büyük ehemmiyet verdikleri hâlde Ramazan-ı şerif gelince çalışanların işlerini kolaylaştırırlardı. Sair zamanda mesai saatleri sabah namazıyla başlar ikindi ile birlikte sona ererdi. Ramazan-ı şerifte durum değişir, ilk gün bütün devlet daireleri tatil edilirdi. Sair günlerde işler öğleyin başlar ve ikindide biterdi. Ayrıca ay boyunca memurlar nöbetleşe olarak vazifelerine devam ederdi. İşte dört kişi var ise ikili ikili çalışırlar. İki kişi var ise birer kişi çalışırlardı.
Devlet, herkes huşû içinde ramazan ibadetini yapsın diyerek tedbirini alır ve bu noktada insanları rahatlatırdı. Osmanlıda ramazanda okullar da tatil olurdu.
Dolayısıyla yediden yetmişe hemen herkes Ramazan-ı şerifin maddi manevi nimetlerinden istifade hususunda tatlı bir atmosferin içerisine girerlerdi.
Aynıyla vaki!
Osmanlıda ramazan cemiyetteki dayanışmanın zirveye çıktığı bir zaman dilimiydi. Zenginler hayır ve hasenat konusunda her zamankinden daha cömert olurdu. Yabancısı oldukları mahallelere girerler, esnafı bulurlar ve "zimem" yani "veresiye defteri"ni isterlerdi. Onun başından, ortasından, sonundan bir kısım sayfaların borçlarını çıkarttırırlar ve o borcu kapatırlardı. Hatta defterdeki bütün borcu ödeyenler de olurdu. Kim kapattı, kimin borcunu kapattı bilinmezdi.
Müslümanlar bu ayda iftar vermek için birbirleriyle yarışırlardı. Bilhassa eşe dosta iftar vermek çok mühimdi. Mamafih iftar sofraları herkese açıktı. Kapıya gelen tanınsın tanınmasın geri çevrilmezdi. Diş kirası geleneği fakir misafirlere akça vermenin bahanesi olurdu. Osmanlıda iftar çadırlarının vazifesini zenginlerin evleri görürdü.
Ramazan-ı şerifte devlet fiyatların artmamasına daha bir dikkat ederdi. Yiyecek fiyatlarının artmaması, hatta daha ucuza satılması sağlanırdı. Osmanlıda Ramazan-ı şerif tam bir bolluk bereket ayı olurdu. Kimse artan talepten istifade etme yoluna gitmezdi. Bugünkü gibi bir manzara asla vaki değildi. Et talebi artar et fiyatını artıralım, un talebi artar un fiyatını artıralım, yağ talebi artar yağ fiyatını artıralım gibi düşüklükler Osmanlı devri Türk toplumu için meçhuldü. Bugün nefsin ruha galebe çaldığı günlerden geçtiğimiz için bu anlattıklarımız insanımıza masal gibi geliyor olabilir fakat şurası muhakkak ki hepsi aynıyla vaki idi!
Maalesef günümüzde bu konularda büyük bir sıkıntıyla karşı karşıyayız. Toplum olarak yaşadığımız çözülme her kesimde kendisini gösteriyor. Böyle giderse değer namına elimizde bir şey kalmayacak. Tarihten daha doğrusu İslâmiyet’ten getirdiğimiz birçok haslet ortadan kalktı. Öyle ki artık birçoğunun ismi dahi hatırlanmıyor.
Mesela, diğerkâmlığı bırakın yaşamayı manasını bile unutmuş durumdayız. Bugün milletimiz bunun tam tersini yani hodbinliği benimsemiş bir hâldedir. Hatta belki bunu dahi geride bıraktı. Her şeyi menfaatine çevirmek gibi bir âdet edindi. Merhameti, şefkati, cömertliği ve daha nicelerini unuttu. Ramazandı, bayramdı fark etmiyor. Esnafımız eline geçen her fırsatı paraya çevirme derdinde! Başka hiçbir şey düşünmüyor. Vermeyi seven toplum almak için her şeyi mübah gören bir hâle geldi.
Ramazan-ı şerif öncesi fiyatlarda görülen zıplama bunun göstergesi. Hâlbuki gerek üreticilerin gerek satıcıların bu mübarek günlerde hayrı esas almaları gerekirdi. Bilhassa temel ihtiyaç maddelerinde çok dikkatli olmaları icap ederdi. Bunu yapmadıkları gibi fiyatlara bindirme yapma derdindeler.
İnsanlar Ramazan-ı şerifte daha ucuza vermenin, fakir fukarayı sevindirmenin nasıl bir nimet olduğunun idrakinde olsalardı en büyük yarışı bu konuda yaparlardı.
İnşallah bu büyük fırsatı elinden kaçıran fırsatçılardan olmazlar. Kazandım zannettikleri şeyin aslında en büyük kayıpları olduğunu anlarlar ve ona göre hareket ederler...
Ne verdik ki ne istiyoruz?
Her zaman belirttiğimiz gibi iş polisiye tedbirlerle ve cezalarla çözüme kavuşmuyor. Evvelemirde yapmamız gereken şey eğitim. Ne verdik ki ne istiyoruz?
Çocuklarımıza daha yolun başında övünç, gurur ve kibri öğreten bir eğitim sistemi doğru bir sistem olamaz. Yavrularımıza "bir Türk dünyaya bedeldir" saçmalığını bellettirmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Hamaset kötüdür demiyoruz. Hamaset olmadan hiçbir iş başarılamaz.
En güzel hamaset güzel ahlaktır. Şefkattir, iyiliktir, merhamettir, güzel geçinmedir, fakirin yanında olmaktır, paylaşımdır, feragattir, millî ve dinî değerler konusunda hassasiyettir. Hamaset milletimize cevvaliyet veren bir değerdir. Dolayısıyla çocuklarımızı elbette hamasi duygularla yetiştireceğiz. Kahramanlık zaten İslam ahlakının içinde olan bir hususiyettir. En başta Sevgili Peygamberimiz kahramandır. Eshâb-ı kirâm kahramandır...
Bugün bizi yıkan en kötü tarafımız bencilliktir, fırsatçılıktır. Her işte her kayd u şartta çıkarını düşünmektir. Deprem gecesi bir tas çorbayı on katına satan zihniyete kanserli hücre muamelesi yapmadıkça "kurtuluş reçetesi"ni yazamayız.
Ramazan-ı şerif bir rant kapısı değildir. O mübarek günlerde nasıl hareket edilmesi gerektiğini devletimiz ana sınıfından başlamak kaydıyla milletimize anlatmalıdır. Aslında hodbinlik, çıkarcılık her zaman kötüdür. Bunları insanımıza belletmek vazifesi de yine devletimize düşüyor. Ana babalar kendilerini koruyabilmiş olsalardı bu eğitim ailede de verilebilirdi. Ne var ki aileler çöktü. Ana babalar kendi çocuklarına daha fazla şeyler götürebilmek için başka ana babaların cebini hedef aldı! Hedef alınanları son kuruşuna kadar soymayı marifet addeder oldular. Başka çocukların ağlaması, başka ailelerin yıkılması o hodbinlerin zerre kadar umurlarında değil...
Bugün esnafın da fazla bir suçu yok. Küçük esnafı ne yazık ki koruyamadık... Günümüzde gıda arzını hemen tamamıyla holding büyüklüğündeki şirketler yapıyor. Piyasada bu havayı ilk olarak onlar estiriyor, ardından küçük esnaf geliyor.
Sosyal devlet olmanın bir tarafı da milletini kapitalin oyuncağı hâline getirmemektir. Sosyal statüler ilim, irfan, edep, liyakat gibi değerlerle kazanılmayıp da bu konudaki tek ölçü para olursa herkes yegâne maksadın para kazanmak olduğunu düşünür. Bu ise cemiyetteki değerlerin ve dolayısıyla cemiyetin buharlaşması demektir. Biz "Türk milleti" diye bütün değerleriyle var olan insanlara diyoruz. O değerler kaybolduğunda Türk milleti, millet olmaktan çıkıp bir "yığın" hâline gelir.
Dünyaya ahlak dersi vermiş milletimizin hasletlerini hayatımızın her safhasına tatbik etmeyi şiar edinmeliyiz. Ancak bu şekilde huzuru yakalayabiliriz. İnşallah Ramazan-ı şerif bu güzelliklerin hatırlanmasına ve yaşanmasına vesile olur.
Yaklaşan Ramazan-ı şerif ayının milletimize ve İslam âlemine hayırlı ve mübarek olmasını diliyorum...
TEFEKKÜR
Garîb himmeti var ağniyâ-yı devrânın
Lisân ile doyurur âb ü nâna yer kalmaz
Nâbî
(Şimdiki zenginlerin, şaşılası bir iyiliği var
Dille doyururlar, su ve ekmeğe yer kalmaz.)
.
.
|
| Bugün 467 ziyaretçi (1342 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|