 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
0
Bu yıl Safiye Erol'un 50'nci, Nihad Sami Banarlı'nın 40'ncı, Ekrem Hakkı Ayverdi'nin ise 30'ncu vefat yıldönümü. Başka yazar ve şairler de anılacak şüphesiz. Safiye Erol hakkındaki ilk anma programını Edirne Valiliği, Kültür Konseyi ve ESKADER Edirne'de gerçekleştirdi. Devecihan Kültür Merkezi'ndeki paneli Dr. Metin Eriş yönetti. Prof. Dr. Sema Uğurcan "Safiye Erol'un Makaleleri"ni, Prof. Dr. Recep Duymaz "Safiye Erol'un Gözüyle Edirne"yi ben de "Aydınların Değerlendirmeleriyle Safiye Erol"u anlattım. Edirne Valimiz Sayın Hasan Duruer'in de kısa bir konuşma yaptığı toplantıyı edebiyatseverler dikkatle takip etti.
Samiha Ayverdi, Sofi Huri ve Nezihe Araz'ın arkadaşı olan Safiye Erol, 2001 yılında Kubbealtı tarafından kitaplarının yayımlanmasıyla gündeme geldi. 1902-1964 yılları arasında yaşayan yazar, Doğu ve Batı'yı iyi bilen, düşünceleriyle orijinal tespit ve tahliller yapabilen nadir bir aydın ve edebiyatçı. Erol hakkında son oniki yılda başta İstanbul'da olmak üzere Türkiye'nin değişik illerinde toplantılar yapıldı. Yayımlanmış eserleri, Ciğerdelen, Kadıköyü'nün Romanı, Ülker Fırtınası, Dineyri Papazı, Çölde Biten Rahmet Ağacı, Makaleler ve Leylak Mevsimi'dir. Hayatına ve eserlerine dair hazırladığım biyografi kitabı, Anonim Yayıncılık'tan çıktı. Erol'un Ciğerdelen romanı bir süre önce Boşnakça'ya çevrilmişti. Üniversitelerde hakkında tezler yapılan, gazete ve dergilerde yüzlerce yazı yazılan Safiye Erol'u okumak ve anlamak gerekiyor.
Safiye Erol hakkında kaleme alınan yazılardan bir seçme yaptım. Bu görüşler, aydınlarımızın bazen ortak paydalarda buluşabildiğini gösteriyor.
Tarık Buğra:"Safiye Erol, hayatının kendisine eşit tuttuğu İslam-Türk dünyasından ve iyi insanlar kadar sevdiği kedilerinden ayrılırken üzgün değildi, dudaklarında o hanımefendi gülümseyişi vardı; çünkü o, Adem ile Havva'dan beri istisnasız olarak sürüp gelen, gene istisasız olarak kıyamete kadar sürecek olan insan macerasını pek güzel ve en doğru şekilde hükme bağlamıştı, çünkü o bir Müslüman Türk hanımefendi idi."
Nezihe Araz: "Safiye Erol'la başlamış olan bir harikalı rüya yine onunla bitiyor. Safiye Erol çağımızın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu. Bunu çok iyi bilir, anlar ve müsamaha ile karşılardı. Esasen onun en büyük hasletlerinden biriydi bu engin müsamaha…"
Nihal Atsız: "Safiye Erol'un Ciğerdelen adlı romanı da dehanın yanında sıyrılıp geçen çok kuvvetli bir eserdir. Sinema için en iyi eserlerden biri de budur."
Emel Esin: "Safiye Erol'un kılıcının bir parıltısı Ciğerdelen oldu. Bizim neslimiz için, Ciğerdelen bir dönüm noktası idi. İşte milli kültür ölmemişti. Yeniden bahar oldu ve çınar taze filiz verdi. Aile ocağı, Türk tasavvufuna mensup veçhesini bilhassa annenin şahsıda gösteren, kültürel bir istikamete sahip bir merkezdi."
Sadık Tural: "Safiye Erol'un Ciğerdelen adlı eseri, serhat tarihimizin iki yüzyıllık bir dönemini billurlaştıran,; evlad-ı fatihan'ın trajedisini günümüzdeki insanların hayatı ile ilgili şekilde birleştiren bir eserdir."
Murat Belge: "Safiye Erol bir 'piyasa romancısı' değil. Okuduğum üç romanı, sözün gelişi, Halide Edib'in birçok romanından daha başarısız değil. Bu kadar iyi yazmayı bilmiş bir kadını ben –ben derken, pek çoğumuzu kastediyorum tabii- niçin bilmiyordum? Niçin Türkiye'de kimse –yani pek çoğumuz- Safiye Erol adında bir yazardan haberdar değildi?Kazım Yetiş: "Safiye Erol, romancı olmanın ötesinde bir düşünürdür, sağlam ve derin bir düşünce yapısına sahiptir. O, ruhundaki derin hassasiyeti yazılarında, eserlerinde kuvvetli bir şekilde aksettiren bir yazardır."
Sabahat Emir: "Ciğerdelen post-modern diyebileceğimiz bir aşk romanı. Olayların akışı içinde yazarın yoğun bilgi birikimi, gözlem ve sentez gücüyle doğu ve Batı medeniyetlerini yorumlayışı, geçmişle bugünü özgün bir biçimde harmanlayışı, sağlam bir tahlil ve metod anlayışıyla analizler yapması Ciğerdelen'i klasik romandan ayırıyor. Safiye Erol'u anlamak; özgün üslubunun tadına varmak belli bir olgunluk ve kültür birikimi gerektiriyor.O, özel bir yazar."
Selim İleri: "Adı hiç bilinmeyen, hakkı en fazla yenmiş olan bir yazar var: Safiye Erol. Aşkı en iyi anlatanlardan biri. Özellikle üç romanı: Ülker Fırtınası, Kadıköyü'nün Romanı ve Dineyri Papazı."
Beşir Ayvazoğlu: "Tarihî konularda yazan romancının çok azının başarabildiğini başarmış Safiye Erol; hem serhatlardaki hayata dair anlattıkları, hem de kahramanları müthiş bir sahihlik duygusu uyandırıyor insandı."
.
0
Ülkelerin gelişmişliği bir ölçüde kültür sanat dünyasının inkişafıyla da ölçülebilir. Türkiye'de şükürler olsun ki son 11 yılda medeniyet odaklı çok güzel çalışmalar, faaliyetler oldu. Bu olumlu hava, yayın dünyasına da yansıyor. Siyasî bahisten kültürel gündeme geçmek sanırım iyi olur. Öyleyse son zamanlarda yayımlanan bazı eserleri isimleri ve yazarlarıyla tanıtmak gerek. Elbette bu eserler hakkında ayrıntılı yazılar da yazılabilir. Ama şimdilik kısaca duyurmakta fayda var diye düşünüyorum.
Hakan Keleş'in Gönülleri Fetheden Bilge Hoca Ahmet Yesevi kitabı Bilgeoğuz Yayınları'ndan çıktı. Baki Can Ediboğlu'nun kitabı ise Karaköy'de Gün Batımı adıyla Alfa tarafından yayımlandı. Suzan Nur Başarslan, Bay Öteki kitabıyla İz Yayıncılık'tan okuyucularını selamladı. Zeynep Özkişi, Sevginin Büyüsü isimli kitabında hikayelerini bir araya getirdi. Zeynep Hanım, değerli romancımız merhum Bahaeddin Özkişi'nin kızıdır. Kitap Ötüken Neşriyat'tan okura ulaştı. Aynı yayınevinden usta yazar Emir Kalkan'ın Yurttaş Sokak raflardaki yerini aldı. Osmanlı Kadınının Yükselişi ise Şefika Kurnaz'ın eseri. 1908-1918 yılları arasındaki dönemi ele alan yazar, Meşrutiyet devrinde kadın meselelerini etraflı bir şekilde ele alıyor. Kitapta Meşrutiyet dönemi kadın hareketinin bütün boyutları, ilk kaynaklara dayanarak ayrıntılı biçimde anlatılıyor.
Ebû Saîd Ebu'l Hayr'ın Rubailer'i Prof. Dr. Mehmet Kanar çevirisiyle Şule Yayınları arasında raflardaki yerini aldı. Şule'den çıkan diğer eserler: Dıana'nın Kanlı Kavakları (Hasibe Çerko), Hayatı Kurgulamak (Cemile Sümeyra) ve Tarumar (Sümeyra İkiz). Kefendeki Misket Yunus Emre Özsaray'ın hikayelerinden oluşuyor. Kitabı kültür hayatımıza İz Yayıncılık kazandırdı. Mehmet Yazıcı'nın Unutulmayan Anılar adlı kitabı Bilgeoğuz'dan okunabilecek.
Profil, edebiyatımıza yeni değerler kazandıran bir yayınevi. Ardarda beş genç yazarın kitabını yayımladı. Kitap isimleri ve yazarları şöyle: Sevgili Huzursuzluğum (Bülent Parlak), Gerçek Rüya (Muzaffer Serkan Aydın) ve Günler Ne Kadar Kısaldı (İsmail Özen), Savunma Sanatları (Furkan Çalışkan), Yüzümün Çocukluğu (Said Yavuz). Nesil de edebî eserlere ağırlık vermeye başladı son yıllarda. Mürsel Gündoğdu'nun Kalbin Şehrinde adlı romanı İmam-ı Gazalî'yi anlatıyor. Bu yayınevinden Fatih Duman'ın çıkan iki kitabı İsimsiz Kitap ve Pîr adını taşıyor. Pîr, Ahmed Yesevi Hazretleri'nin romanı.
Kül Dağları Talha Furkan Canan'ın kitabı. Anatolia Yayıncılık'tan okuru selamladı. Hatice Üzgül ise bir efsanenin ardına düşmüş ve Şahmeran adını araştırıyor. Efsane-roman Bilge Kültür Sanat'tan kitapevlerine ulaştı. Bu yayınevi iki mühim eseri daha okuyucularına sundu. Murat Yıldız ve Necdet Öztürk'ün hazırladıkları eser, İmparatorluk Tarihinin Kalemli Muhafızları Osmanlı Tarihçileri adını taşıyor. Kitap, Ahmedî'den başlıyor Ahmed Refik'e kadar geliyor. Ve Türkler Arasında Bir Avrupalı isimli çalışma. Ignace Dalle'den. Fransızcadan çeviren Dr. Reşat Uzmen. Kitapta 1521-1591 yılları arasında Auger Ghiselin de Busbecq'in yaşadıkları anlatılırken 16. Asırda Batı Avrupasında neler olduğu, insanların nasıl yaşadığı, Osmanlılardan farklılıkları, Protestanlar ile Katolikler arasındaki vahşi din savaşları, özellikle Fransa'nın içine düştüğü acıklı durum 'karşılaştırmalı tarih' anlayışıyla gözler önüne seriliyor. 16. Yüzyılda hem Türkiye'de hem de Avrupa'da olup bitenleri bir gazeteden takip eder gibi bu eserden okumak mümkün.
Mavi Ağaç Yayıncılık da edebî eserlere önem veren bir kuruluş. Ört Üstüme Sesini (Ahmet Sancak) ile Yeryüzünde Yar Yüzü (Sedat Yılmaz) henüz dumanı üstünde tüten iki kitap. Ve Kapı'dan çıkan önemli bir eser: Seyyah ve Sufi. Fahri Maden'in bu incelemesinde Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Bektaşîler konusu inceleniyor. İncir Çekirdeğinde Aşk, Hatice Sarıkamış Tıktık'ın yeni roman ve Akçağ Yayınları'ndan okuyuculara ulaştı. Ömer Karaman'ın Şanlı Müdafaa Şahin Bey romanı ise BKY tarafından neşredildi.
Usta araştırmacı yazar Sadık Albayrak'ın Batı Emperyalizmine Karşı Osmanlı'nın Direnişi kitabı son derece önemlidir. Yakın tarihten mühim kesitleri içinde barındıran kitap 7 bölümden oluşuyor. Pınar Yayınları da şair ve yazar Vahap Akbaş'ın Seferî Yazılar'ını gezi edebiyatımız arasında kattı. Eser, yazarın muhtelif zamanlarda yaptığı gezilerin notlarından meydana geliyor.
.
0
Bu gece Mevlid Kandili. Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ın doğduğu gece. İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen o büyük önderin dünyaya şeref verdiği ulvî zaman. Doğduğu çağda dünyanın her tarafında türlü zulüm, kötülük, cehalet her tarafı kaplamıştı. O, Allah'ın kendisine verdiği görev ile peygamber oldu ve İslam dinini dünyaya yaydı, yeryüzü karanlıktan aydınlığa döndü. Zulüm yerine adalet, düşmanlık yerine kardeşlik, fitne yerine huzur geldi. Ona inanan ve bağlanan müminler, ümmet oldu. Onun gelişiyle akan kanlı gözyaşları dindi. Zalimler bir bir karanlık, izbe inlere sindi. Kız çocukları diri diri toprağa gömülmekten kurtuldu. Vahşet ve zulüm sona erdi. Önce Arabistan'a sonra da yeryüzüne hakkı, adaleti, iyiliği, şefkati, merhameti, muhabbeti ve sadakati getirdi.
Mahzun yürekler onunla uyandı, yorgun bedenler birden canlandı, ümitsiz köleler, zavallı cariyeler, sahipsiz yoksullar uzatılan el sayesinde insanlıklarını hatırladı. İnandılar, güvendiler, ayağa kalktılar. Keder bitmiş, felaket sona ermişti. Artık onlar da insan olmanın farkına ve şuuruna varmıştı. Dünyanın eşsiz insanı, büyük peygamber dünyaya şeref vermişti. Doğu uyanmış, Batı şaşırmıştı. Sömürenler kızmış, gaddarlar öfkelenmişti. Tağutların hesapları bozulmuştu. İnsanlar kendilerini sorgulamaya, başkalarına yardım etmeye başlamıştı. Müslüman olanlar, insanlığını da hatırlıyordu. Bir iyilik medeniyeti doğmuştu Mekke ve Medine'ye, sonra da yayılmıştı bütün yeryüzüne. Akıllar ikna, kalpler tatmin olmuştu. İnsanlar, artık hakikatleri fark ediyordu.
Asırlar geçti. Bugün biz müminler o yüce Nebi'nin yolundan gittiğimizi iddia ediyoruz. O'na layık ümmet olduğumuzu sanıyoruz. Onun bizi sevdiğini öne sürüyoruz. Peki bu ilgiye, bu sevgiye layık mıyız? Suriye'de, Irak'ta, Mısır'da, Doğu Türkistan'da her gün onlarca, bazen yüzlerce Müslüman katledilirken Türkiye'de hangi müminin kalbi kanamakta, ruhu daralmaktadır? Yoksa bu acılar bizi ilgilendirmiyor mu? Sıcacık yatağımızda uyurken, yakınlarımızla muhabbet ederken İslam topraklarında çocuklar, gençler, yetişkinler can veriyor. İşin kötüsü artık kalpler taşlaştı, hisler köreldi. Neredeyse üzülmüyor, hüzünlenmiyoruz. Her zulmü kanıksamaya başladık.
Bizim klasik edebiyatımız birbirinden değerli "Na't"larla doludur. Genceli Nizamî'den Şeyyad Hamza'ya, Süleyman Çelebi'den Şeyhî'ye, Necatî'den Fuzûlî'ye Nabî'den Şeyh Galib'e kadar Türk edebiyatının en büyük şairleri gönülden bağlı oldukları Hazret-i Peygamber'e mükemmel şiirler yazdılar. Tasavvuf şiirimizde de aynı zenginliği görürüz. Mevlana Halid-i Bağdadî, Mevlana Celaleddin-i Rûmî, Yunus Emre, Nesîmî, Rûşeni, Seyyid Nizamoğlu, Aziz Mahmud Hüdayî, Niyazi-i Mısrî, İbahim Hakkı, Ahmed Kuddusî, Alvarlı Muhammed Lütfî ve Yaman Dede, Nebiler Nebisine yüreklerinde duydukları muhabbeti en mükemmel mısralarla dile getirdiler. Tanzimat şairleri Ziya Paşa ve Muallim Naci çok güzel 'na't'lar yazdı. Cumhuriyet'ten sonra dinî edebiyatımız daha da bereketlendi. Mehmed Âkif Ersoy, Ali Ekrem Bolayır, İbnülemin Mahmud Kemal, Yahya Kemal Beyatlı, Hasan Basri Çantay, Ali Rıza Sağman, Ömer Nasuhi Bilmen ve Faruk Nafiz Çamlıbel mensup oldukları dinin ulu peygamberine bağlılıklarını bildirdiler. Daha sonraki dönemden Arif Nihat Asya'nın "Seccaden kumlardı…" diye başlayan muhteşem Na't'ını Necip Fazıl, Turgut Uyar, Cahit Zarifoğlu, Mehmet Âkif İnan, Hasan Ali Kasır, Ali Ulvi Kurucu, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Bahattin Karakoç, Sezai Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler, Hilmi Yavuz, Erdem Bayazıt, Mustafa Necati Bursalı, İsmet Özel, Mustafa Miyasoğlu, Ahmet Efe, Mustafa Ruhi Şirin ve Nurullah Genç takip etti. Âkif'in "Bir Gece" şiirinde "şarkı yıkan, tefrika derdi"ne dikkat çekerken şiirine şöyle başlar: "On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi, / Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi! / Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler; / Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!"
Bugün ülkemizde ve İslam aleminde büyük tuzaklar kuruluyor, haince oyunlar oynanıyor. Yeni ve büyük Türkiye'nin önünü kesmek isteyen dış ve iç güçler elele vermiş, ölüm dansı oynuyor. Âkif'in Safahat'ında bugünkü hastalıklara, tehlikelere ve tuzaklara işaret ediliyor, karamsar insanlara ümit veriliyor. Mesela şu mısralar, müminlerin kardeşlik bağlarını hatırlayıp kenetlenmeleri için ciddî bir ikazdır: "Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş… / Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!' / Lakin, hani milyonları örten şu yığından, / Tek kol da 'Yapışsam…' demiyor bir tarafından! / Sahipsiz olan memleketin batması haktır; / Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır. / Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar… / Uğraş ki: Telafî edecek bunca zarar var. / Feryad ile kurtulması me'mûl ise haykır! / Yok yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır! / 'İş bitti… Sebatın sonu yoktur!' deme; yılma. / Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma." Bu gecenin hürmetine, bütün Müslümanların "Müminler kardeştir" ayetini hatırlamalarını niyaz ederim.
.
0
Ülkemizde şiir yazan çok. Peki yazılanların hepsini şiir sayabilir miyiz, asla. O kadar çok sıradan hatta vasat altı şiirler yazılıyor ki, inanın okudukça üzülüyorum. Gazetelerde, dergilerde, sitelerde binlercesi… Daha fecisi bazı sözüm ona şiir kitaplarına bakıyorum. İki metni okumadan kapatıp bir kenara bırakıyorum. Ustaları tanımadan, üstatlardan feyz almadan döşenenler var. Halbuki şiir de diğer edebî sanatlar gibi gelenekle büyür, hoca talebe münasebetiyle gelişir.
Dikkatimi hep çekmiştir. Şiir yazan bazı gençlerimiz ve yetişkinlerimiz niçin aruz ve hece vezinlerine pek iltifat etmiyorlar? Sebep ortada. Çünkü bu iki tarzda da yazmak kolay değil. Emek ister, sabır ister, gayret ister ve biraz da bilgi ister. Serbest tarzda yazmak daha kolay gibi görünüyor bazılarına. Halbuki serbest tarzı ustaca kullanmak hiç de kolay değil. Aruz ve hece vezninde şiir yazabilen, bu hususta usta olanlar serbest tarzı da daha iyi kullanabiliyorlar. Mesela Arif Nihat Asya, Behçet Necatigil ve Attila İlhan.
Klasik şiir tarzımızı, yani aruzla yazmayı hayat düsturu edinmiş çok başarılı değerli şairler vardır. Bekir Sıtkı Erdoğan, Mehmet Turan Yarar, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Memduh Cumhur. Elbette başka şairlerimiz de var, aruzu kullanan. Ancak bir çırpıda aklıma geliverenler bunlar.
Yıllardan beri şiirlerini okuduğum değerli şairimiz Prof. Dr. Mustafa Tahralı'dan bahsetmek istiyorum. İlahiyat hocası olan Tahralı, 1973'te Sorbonne Üniversitesi'nde "Ahmed er- Rifaî , Hayatı , Eserleri ve Tarîkatı" konulu doktora tezini tamamladı. Merhum Ahmed Avni Konuk'un Muhyiddin İbn Arabî'nin eserlerinden tercüme ve şerh ettiği Tedbîrat-ı İlahiyye Tercüme ve Şerhi'ni, merhum Selçuk Eraydın'la birlikte Fusûsu'l- Hikem Tercüme ve Şerhi' nin dört cildini yayımladı. Yine Konuk'un, Selçuk Eraydın'ın vefatıyla neşir hazırlıkları yarım kalan 13 ciltlik Mesnevî-i Şerîf Şerhi'ni koordine ederek yayıma hazırladı.
Bugüne kadar bir çok sempozyumda tebliğler veren Tahralı, aruz ve hece ile yazdığı şiirleri Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yüzakı ve Türk Edebiyatı dergilerinde yayımlanmaktadır. Şiirleri ve "kar-ı natık" güfteleri Cinuçen Tanrıkorur , Alaeddin Yavaşca, Ahmet Hatipoğlu, Gönül Paçacı, Süleyman Erguner, Tekin Rıza Uğurel, Salahaddin Demirtaş, Galip Çolakoğlu ve Osman Elçioğlu tarafından çeşitli formlarda bestelendi. Birkaç yıl önce "Zeytinburnu'nun Ebedî Sakinleri" adıyla düzenlediğim toplantıda Ahmed Avni Konuk'u anlatmıştı.
Mustafa Tahralı Hoca'nın bugünlerde Hülbe Yayınları arasında şiir kitabı neşredildi: Kadim Mananın Rüzgarıyle. Aydın Yüksel'in Boğaz resmiyle süslenen kapağı çevirdiğimizde Tahralı'nın önsözünü okuyoruz. Burada yetiştiği muhiti anlatıyor şairimiz. Klasik şiirimizin estetik güzelliği ve manasının bu kitaba yansıdığını söyleyebiliriz. "Münacat"la başlıyor kitap: "Ya İlahî, Sen'i mahlûkuna Rahman biliriz / Sen'i alemlere can, canlara canan biliriz / Rahmetin bahçesi lutfeyledi rahmet gülünü / O gülün rûhunu alemlere sultan biliriz".
İlerleyen sayfalarda klasik tarzın başarılı örnekleriyle karşılaşıyoruz. "Ecel", "Göç" ve "Ölüm Düşünceleri"nde ölüm temaı var. Gazel'lerde şairin gelenekle kurduğu büyük bağı görüyoruz. Geçmiş asırların zevkinden tadlar taşıyan şiirler arasında bugün gençlerimizin de çok rahat anlayabileceği birbirinden seçkin örneklerle karşılaşıyoruz. Mesela Alaeddin Yavaşça'ya ithaf edilen bir "Kıt'a"da şu mısralar bizi alıp geçmişin efsunlu devirlerine götürür: "Derdin ile giryan yine, ah, aşık-ı zarın / Âh eyleyen avare-i naçarı unutma / söyle dile, her nağme vü seyrinde, yavaşça / Âh eyle Mürîd ah, gül-i gülzarı unutma" Ama hemen peşinden Ergun Balcı'ya adanan "Aşk Üstüne" şiirindeki heceyle yazılmış şu sade mısralar da bize tebessüm ediyor: "Gönül kuşu uçtu uçar / Gelir düşer aşk üstüne / Nice karlı dağlar aşar / Gelir düşer aşk üstüne / Arar durur özge vatan / Haber sorar uçan kuştan / Bilinmez dert imiş dıştan / Gelir düşer aşk üstüne / Bağ içinde güller görür / Kah kupkuru dallar görür / Hak'tan nişan eller görür / Gelir düşer aşk üstüne".
Eserin manevî iklimden derlenmiş "İlahî"leri huşû içinde okunurken dostlara düşürülen "Tarih"ler vefatların ardındaki vefanın eseri olarak göz dolduruyor. Şairin gençlik şiirleri arasında yer alan "Hüzün", geleceğin iyi şairini daha 1960'larda müjdeliyor: "Gün uzaklaşırken tek penceremden / Döne döne gelir bir hüzün bana / Ateş renkler yavaş yavaş sönerken / Döne döne gelir bir hüzün bana" Eserin üçüncü bölümünde "Kar-ı Natıklar" var ki her biri mûsikîmize adanmış ayrı birer hazine.
Bilindiği gibi Yahya Kemal Beyatlı'nın Eski Şiirin Rüzgarıyle isimli eseri var. Mustafa Tahralı'nın şiir kitabının adı merhum Yahya Kemal'in hem hatırasını yaşatıyor hem de benzer lezzetler sunuyor. Arka kapakta yer alan şu şiir 1995'te kaleme alınmış: "Sorsam a gönül derdine derman erişir mi? / Firkat-zedesin vuslata ferman erişir mi? / Bin ah ile yanmış görünen sînene bir gün / Hünkar dediğin, yar dediğin can erişir mi?"
Eser notlar ve sözlükle tamamlanıyor. Son yıllarda kültür hayatımıza, edebiyat alemine takdim edilmiş en güzel şiir kitaplarından biridir Kadim Mananın Rüzgarıyle. İyi örnekleri arayan şiir meraklıları ve genç şairler, bu eseri bir an önce edinmeli ve okumalıdır. Şairimizin günümüz insanlarına yol gösteren şu mısralarıyla yazımı nihayetlendireyim: "Cümle yollar Hakk'a gider / Aynı yolun yolcusuyuz / Sanma yolun başka gider / Aynı yolun yolcusuyuz / Bir varlıktan çıktık yola / Şimdi ola, sonra ola / Er geç yokluk gelir kula / Aynı yolun yolcusuyuz." (Hülbe Yayınları 0 212 5162356-5166387)
.
0
Uhuvvet, yani kardeşlik. Bu asîl, manidar kelimenin bazıları için herhangi bir geçerliliği kaldı mı, bilmiyorum doğrusu. Neredeyse savaş naraları atarak birbirine girişen 'kardeşler' sanırım artık "cemaat kardeşliği"ne, "parti kardeşliği"ne veya "grup kardeşliği"ne iltifat ediyorlar. Cenab-ı Allah'ın Kur'an-ı Kerim'deki "İslam kardeşliği" hakikati, onları pek ilgilendirmiyor. "Müminler kardeştir" ayet-i kerimesini ya duymuyorlar veya duymazlıktan geliyorlar. Gördükleri, duydukları, belki de sık sık okudukları küçük bir eser var. Bediüzzaman Said Nursi'nin Uhuvvet Risalesi. Orada deniliyor ki:
"Evet, mü'min kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için Nass-ı Hadîs ile: 'Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'-ı mükaleme etmeyecek." Üç günlük küslük yasaklanırken, aylarca, belki de yıllarca küsecek olanlar acaba göğüslerini gere gere "Biz O Yüce Nebi'nin ümmetiyiz" diyebilecekler midir? Risalede adeta bugünkü Müslümanlara hitap ediliyor. Birleştirici unsurlar varken, ayrılığa gitmenin, kin ve düşmanlığa sapmanın akıl karı sayılmadığı, kardeşlik anlayışına zulüm olduğu vurgulanıyor. İşte o muhteşem sözler:
"Her ikinizin; Halikınız bir, Malikiniz bir, Mabudunuz bir, Razıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, Dininiz bir, Kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir." Devamında, bu kadar 'bir'likten sonra 'vahdet'e, 'tevhid'e, 'ittifak'a ve 'muhabbet'e yönelmenin zaruretine dikkat çekiliyor. Eser, büyük ikazlar ve gerçeklerle dolu. Mesela Hafız-ı Şirazi'nin şu sözü naklediliyor: "İki cihanın rahat ve selametini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkarane muaşeret ve düşmanlarına sulhkarane muamele etmektir."
İlerleyen sayfalarda hadis-i şeriflerde bahsedilen ahir zaman fitnelerinden söz edilir ve bu müthiş zararlı şahısların, Müslümanların hırs ve ayrılıklarından faydalanarak az bir kuvvetle yeryüzünü darmadağın edeceği ve koca İslam alemini esaret altına alacağı hatırlatılır. Hazret devam ediyor: "Ey Ehl-i Îman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı 'İnneme'l mü'minune ihvatün' (Müminler kardeştir) kal'a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk, ikisini de dövebilir. Bir mîzanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husumetkarane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz." "Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise, vesile-i rahmettir. Hırs, maden-i zillet ve hasarettir." sözü de korkunç ihtirası gemlemeye yetmiyor mu? Nursi'yi 'üstat' kabul ettiğini iddia edenler, arada bir kavgadan yorulduklarında fırsat bulup risale okurlarsa belki de bu kör mücadelenin anlamsızlığını görecekler. Okumak yetmez yaşamak da lazım tabiî.
Hazret, inananlar arasındaki sevgiyi çok önemsiyor ve herkesi kalbe dokunmaya davet ediyor; diyor ki: "Mü'minler mabeyninde muhabbet, ehl-i îman için güzel bir hasenedir. O hasene içinde ahretin maddî sevabını andıracak manevî bir lezzet, bir zevk, bir inşirah-ı kalb dercedilmiştir. Herkes kalbine müracaat etse bu zevki hisseder." Arka kapaktaki son satırlarla taçlandıralım: "Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackarane ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider." Çalışma odamın duvarında Tevfik Kalp'in hüsn-ü hat eseri duruyor: "Ah teslimiyet". Hattatımıza bir yazı daha yazdırmak istiyorum. İsmi, "Ah uhuvvet!" olmalı.
Cuma akşamları ATV'de merhum başvekil Adnan Menderes'le ilgili bir dizi filmi seyrediyorum. Çok ibretli ve duygulu; herkese tavsiye ediyorum. Ben doğduğumda Menderes yaşıyordu. 34 gün sonra kanlı darbeyi yaptılar, bir yıl sonra da şehit ettiler. Menderes'i ve arkadaşlarını asanlar bugün lanet ve nefretle anılıyor ama O, aziz milletimizin sevgilisi oldu ve gönüllerde taht kurdu. Turgut Özal'ın kıymetini bilmeyen bedbaht aydınların bir kısmı, vefatından sonra nedamet gözyaşları döktü. Bugün yeni Türkiye'nin önünü açan, bütün vesayetleri ortadan kaldıran, halkının, İslam aleminin ve mazlum milletlerin sevdiği ve güvendiği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la savaşanlar da yarın öbür gün pişman olacaklar, biliyorum. İnşallah, ferasetle gerçeği bir an önce görür, intibaha gelirler. Rıza Tevfik gibi, Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han'a önce şiddetle muhalefet edip, düşürülmesinden sonra da özür şiirleri yazmasınlar. Allah kalplerimizi ve niyetlerimizi temizlesin, hepimize kardeşlik şuuru nasip etsin.
.
|
| Bugün 49 ziyaretçi (79 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|