 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Son günlerde PKK terörüne son vermek için Kuzey Irak’a yapılacak bir harekatın, Bundan tam 81 yıl önce bir dizi siyasi ve diplomatik hata yüzünden kaybettiğimiz Musul’un geri alınması ile biteceği hayalini kuranların sayısı epeyce arttı. Musul’un elden gitmesinin Misak-ı Milli (Ulusal And) sınırları içinde olduğu için mi, yoksa, Musul’un gitmesi aynı zamanda zengin petrol yataklarının gitmesi anlamına geldiği için mi hala hazmedilememiştir sorusuna bir cevabı 5 Aralık 2003’te Irak savaşı konusunda açıklama yapan dönemin Başbakanı Abdullah Gül vermişti. Gül "Eğer barış tesis edilirse, Kerkük ve Musul petrollerinden, yasal anlaşmalarımız çerçevesinde yararlanabileceğiz" derken, geçen yıl CHP Lideri Deniz Baykal “Musul'u unutmadık” diyerek, ‘sol’ cenahta da yayılmacı hayallerin taze olduğunu ifşa edivermişti. Hal böyle iken, Yalçın Küçük ve şürekasının “Türkiye Musul'u alamaz ise yakında Diyarbakır'ı vermek zorunda kalacak, ya büyüyeceğiz, ya küçülmek zorunda kalacağız!” diye yangına körükle gitmesine şaşmamak lazım. Peki aslında, bundan 81 yıl önce Musul’da ne oldu? Musul’u nasıl kaybettik?
MONDROS SONRASI . Öncelikle belirtelim ki, Musul’un 31 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi sırasında Osmanlı Ordusu’nun hala elinde olması, Britanya’nın Kudüs ‘fatihi’ General Allenby’nin Musul’u almasını beklemeye tahammülü olmamasından dolayıydı. Yoksa, Musul’un düşmesi çok yakındı. Nitekim, Britanya hükümeti, ancak Mütarekenin 7. ve 16. maddelerinin daha sonraki bir askeri müdahaleye izin verdiğine kanaat getirdiğinde anlaşmayı imzalamıştı. 16. maddede ‘Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak'taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletleri'nin kumandanlarına teslim olunacaktır’ denirken, 7. madde, İtilaf Devletleri’ne güvenliklerini tehdit edecek durumda stratejik noktalarını işgal etme hakkı tanıyordu. Musul da Irak sınırları içinde olduğuna göre, herkes Musul’daki güçlerin de teslim olacağının farkındaydı. Dahası, Musul komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, Musul’un güneyindeki bir köyü basarak yüz kadar kişiyi öldürünce, 7. maddenin uygulanması için bahane aramaya gerek bile kalmamıştı. İngilizler 9 Kasım 1918’de Musul’u teslim alırken, Ali İhsan (Sabis) Paşa’nın işgali 21 pare top atışıyla kutlamak gafletinde bulunduğunu da hatırlatalım.
MUSTAFA KEMAL’İN POLİTİKASI NEYDİ? Her ne kadar Misak-ı Milli Beyannamesi adlı efsanevi belge daha başından itibaren defalarca delinmiştir ama, yine de Misak-ı Milli sınırları içinde olduğu kabul edilen Musul’un geri alınmasının milli bir hedef olması beklenir. Ancak, Mustafa Kemal süreç boyunca tüm eylemleriyle Musul’u Misak-ı Milli sınırları içinde düşünmediğini ihsas ettirmişti. Örneğin, Erzurum ve Sivas Kongresi’nde yaptığı açış konuşmalarında ‘haksız işgal edilen’ yerleri sayarken Misak-ı Milli sınırları içindeki Musul’un adını anmamıştı. ABD’nin Anadolu’ya gönderdiği gözlemci General Harbord ile görüşürken de Musul’a değinmemişti. İtalya aracılığıyla İtilaf Devletlerine gönderilen ve 25 Ocak 1921’de Londra Konferansı’nda reddedilen Ankara hükümetinin istekleri arasında İzmir, Antep, Edirne’nin işgaline son verilmesi vardı ama Musul’dan söz edilmiyordu. Hatta, Konferansı’ndaki temsilcimiz Bekir Sami Bey, Lloyd George’a Musul’da gözleri olmadığı anlamına gelecek laflar bile etmişti. Son olarak Mustafa Kemal, Temmuz 1922’de kendisine Başkomutanlık yetkilerin verilmesini görüşen oturumda yaptığı konuşmada Musul’u kurtarmaktan bir kere bile söz etmemişti! Anlaşılan, Mustafa Kemal’in Misak-ı Milli yorumu farklıydı!...
Musul meselesi, mütarekeden ancak 4 yıl sonra, 21 Kasım 1922 tarihinde, İsviçre’nin Lozan şehrinde başlayan barış görüşmelerinde ele alındı. Konferansta Türkiye’yi, TBMM’de büyük tartışmalarla güç bela oluşturulan, İsmet (İnönü), Dr. Rıza Nur ve Hasan (Saka) başkanlığındaki 25 kişilik heyet temsil ediyordu. Musul sorununu ele alan alt komisyonlarda, Türk temsilcisi İsmet Bey ile Britanya temsilcisi Lord Curzon günler, aylar boyu birbirine taban tabana zıt görüşleri dile getirdiler.
Aslında her iki taraf da Musul’da en büyük grubun Kürtler olduğunu kabul ediyordu ama, Türk delegelerinin temel tezi "Musul Vilayeti'nde çoğunluk Türk (147 bin) ve Kürt’tür (264 bin). Türklerle Kürtler de etle tırnak gibi ayrılmaz unsurlardır” şeklinde iken İngilizlere göre 425 bin kişilik Kürt topluluğu Musul’da çoğunluğu oluşturmakla birlikte, aynı zamanda 185 bin Arap yaşıyordu ve Musul tarihi olarak bir Arap şehriydi.
MUSUL KİMİN? Konferansın 12 Aralık 1922 tarihinde gerçekleşen oturumunda İsmet İnönü "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne girmiştir. Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar. Kürt halkı ve meşru temsilcileri, Musul Vilayeti’nde oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmasına razı değillerdir" dediğinde Lord Curzon ‘umarım öyledir’ diye cevap vermişti. Çünkü Curzon Kürtlerin Türkler çok farklı bir halk olduğunu, Musul’da yaşayan hiçbir etnik grubun Türklerle birlikte yaşamak istemediğini düşünüyordu. Bunun kanıtı olarak kendilerine yapılan bir dizi şikayeti ve TBMM’de Musul bölgesinden hiç milletvekili bulunmamasını gösteren Curzon "Ankara’nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş olduklarını kendi kendime sormaktayım. Halk oyu ile seçilmiş tek milletvekili var mıdır? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunlar arasında bir takımının dil bilmedikleri için Meclis’in çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir" demişti. Bu arada, İsmet İnönü’nün her konuşmaya “Biz Türkler ve Kürtler” diye başlaması sadece İngilizleri değil, meclisin ırkçı-Türkçü kanadından gelen İkinci Delege Dr. Rıza Nur’un da tepesini attırmıştı. Rıza Nur, "Demek İsmet Kürttür. Hem de koyu Kürt! Biz bu heyetin başından Abaza diye Rauf'u [Orbay] attırdık. Türk diye bir halis Kürt getirmişiz, vah yazık!" diye hayıflanıyordu.
CURZON’UN BLÖFÜ . Nüfus konusu yeterli olmayınca, Türk tarafı Musul’un Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına getirdi. Ancak, Lord Curzon ‘savaştan yenik çıkan tarafın kendisini yenenlere savaşta yitirdiği toprakları nasıl tasarruf edeceklerini dikte ettirmeye çalışmasının son derece yeni ve şaşırtıcı bir durum olduğunu’ belirterek başladığı alaycı konuşmasına, Misak-ı Milli belgesini didik didik analiz ederek devam etti. Ona göre, belgede büyük çelişkiler vardı ve Misak-ı Milli’nin hangi sınırlar içinde uygulanacağı anlaşılmıyordu. Öte yandan belgede Kürtlerden söz edilmeyip, sadece Arap çoğunluğun oturduğu yerlerde plebisit yapılacağı söylenirken, Türk tarafının Türk ve Kürtlerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğunu iddia ettiği Musul’da plebisit yapılmasını istemesi büyük çelişki idi! Curzon’a göre konu ancak ‘tarafsız devletlerin oluşturduğu’ bir kurum olan Milletler Cemiyeti’nde çözülebilirdi. Curzon’un bu konuşmasından sonra Türk tarafı bir daha Misak-ı Milli lafını ağzına almadı.
Anlaşmazlıklar böylesine keskinken, Lord Curzon son kozunu oynadı ve müttefiklerine, 2 Şubat 1923 tarihinde Lozan’dan ayrılacağını, o tarihe kadar anlaşma imzalanmazsa sorumluluk kabul etmeyeceğini söyledi. Bu blöfü duyan İsmet Bey öyle telaşlanmıştı ki, Ankara’ya ne yapması gerektiğini soran telgrafa kendi görüşünü ekledi. Ona göre, Musul meselesinin halli, daha sonraya bırakılarak, Lozan Barış Anlaşması hemen imzalanmalıydı! Delegasyonun diğer iki önemli adamı, Hasan Bey kararsız iken, Dr. Rıza Nur fikre şiddetle karşı çıkıyordu. Ankara’da, Başbakan Rauf Bey ve hükümet, İsmet Beyle aynı şeyi düşünürken mebusların büyük çoğunluğu Musul’un silah kullanılarak alınmasından yanaydılar. O sırada meşhur Ege gezisini yapmakta olan Mustafa Kemal ilk kez Musul’un Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu söyledi.
İKİNCİ GRUP MUHALEFETİ. Türkiye ile Fransa ve İtalya arasındaki mali ve hukuksal sorunlar henüz çözülmediğinden görüşmelere ara verildiği dönemde İngiltere’de Curzon’un politikalarına karşı tepkiler gelişmeye başlamıştı. Curzon’un ‘İngiltere bir inch gerilemektense savaşacaktır’ sözü İngiliz basınında şiddetle eleştirilerken, Britanya Maliye Bakanlığı ekonomik nedenlerle Irak’tan çekilmeyi tavsiye ediyordu. Uzun tartışmalardan sonra, İngiltere ile Irak arasındaki manda (mandate) anlaşmasının 20 yıldan 4 yıla indirilmesi kararlaştırıldı. Yani İngiltere Irak bataklığından usturuplu biçimde kurtulmaya hazırlanıyordu…
Türk tarafında ise farklı bir gerilim yaşanıyordu. TBMM’de, 27 Şubat’tan 6 Mart 1923’e kadar süren görüşmelerde, Mustafa Kemal’e muhalif mebusların oluşturduğu İkinci Grup hükümetin Musul politikasını ağır şekilde eleştiriyordu. Grubun lideri Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey "Efendim, Cemiyeti Akvam İngiliz şurasından başka bir şey değildir….Eğer aczimiz varsa resmen veririz. Kendi kendimizi aldatmayız efendiler.…İngilizlerden Mısır’ı aldınız, Kıbrıs’ı aldınız mı efendiler? Musul’u bugün sana vermeyen yarın niçin versin?... Şimdi efendiler, eğer feda etmek icab ediyorsa millete yalancı bir sulh, yarım bir sulh getirmeyiniz….Bir sene sonra Cemiyeti Akvam vermezse harb edeceğim diye aldatmayınız!" diye bağırıyordu kürsüden. Meclisteki Kürt asıllı milletvekilleri, Musul’un Kürt vatanı olduğunu söyleyerek Musul’un kesinlikle bırakılmamasını istiyorlardı. Ortam öyle gergindi ki, o ana kadar duruma pek müdahale etmeyen Mustafa Kemal bile İsmet Bey’in diplomatik tecrübesinin yetersizliğinden yakınan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in üzerine yürümüştü.
LOZAN İMZALANIYOR . Konuya son noktayı da Mustafa Kemal koydu. Kürsüye çıkıp Misak-ı Milli’nin belli bir sınır çizmediğini, sorunu bir yıl ertelemenin Musul’dan vazgeçmek anlamına gelmediğini, eğer istenirse Musul’un askeri yollardan alınabileceğini, ancak savaşa girmenin son derece sakıncalı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in isteğiyle, bağımsızlığı tehlikeye düşürecek bir anlaşmanın imzalanmaması, ısrar edilirse savaşılması koşuluyla hükümete güven oyu istendi. Oylamaya 190 milletvekili katılmış, 170’i güven oyu verirken 20 üye karşı oy kullanmış, 85 üye ise oylamaya katılmamıştı.
Her kararı muhalefetle çatışarak almaktan yorulmuş olan Mustafa Kemal, oylamadaki fireleri görünce kararını verdi. Meclis alelacele seçim kararı aldı. Tam o günlerde muhalif kanadın ateşli hatiplerinden Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman tarafından öldürüldü. Cinayetin arkasında Mustafa Kemal’in olduğu yolundaki dedikodular eşliğinde Mustafa Kemal’in bizzat seçtiği mebus adaylarının katıldığı seçimler yapılırken Lozan görüşmelerinin ikinci turu başladı. Ve daha yeni meclis açılmadan, 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Anlaşması ‘Musulsuz’ imzalandı.
DİPLOMATİK HATALAR . Anlaşmanın 3. maddesinin 2. fıkrası ile Türkiye ve Irak arasındaki sınırın dokuz aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça çözümle saptanamaması halinde anlaşmazlığın Milletler Cemiyeti Meclisi’ne götürülmesi kabul ediliyordu. İngiltere ve müttefiklerinin kontrolünde olduğu gayet iyi bilenen Cemiyet’e konunun götürülmesini kabul etmek zaten diplomatik bir intihardı ama olayı daha da vahim kılan, anlaşmaya ‘kesin kaderi bu karara bağlı olan topraklar…” şeklinde bir ibare eklenmesiyle, konuyu Cemiyet’e ‘görüşülmek’ üzere götürmeyi öneren Lord Curzon’un bile hayalini aşan şekilde, Milletler Cemiyeti’nin nihai karar mercii haline yükseltilmesi oldu. Üstelik süre daha önce konuşulduğu gibi bir yıl yerine dokuz aya indirilmiş, ikili görüşmelerin başlayacağı tarih anlaşmanın yürürlüğe gireceği tarih değil de İstanbul ve Doğu Trakya’nın İtilaf Güçleri tarafından boşaltılacağı tarih yapılarak öne çekilmişti. Bütün bunlar, Türk tarafının elini şimdiden zayıflatmıştı. Ancak anlaşma, 11 Ağustos 1923’te faaliyete geçen ‘muhalefetsiz’ yeni Meclis’te, 14’e karşı 213 oyla onayladığında Mustafa Kemal ve arkadaşları derin bir nefes aldılar.
MUSUL’U KAÇA VERDİK? Lozan Barış Anlaşması’nın 3. Maddesi’ne göre eğer Türkiye ile İngiltere, dokuz ay içinde Musul konusunda bir anlaşmaya varmazlarsa sorun Milletler Cemiyeti´nde çözülecekti. Türk-İngiliz görüşmeleri, 19 Mayıs 1924´te, İstanbul´da, Kasımpaşa’daki eski Bahriye Nezareti (bugünkü Kuzey Deniz Saha Komutanlığı) binasında başladı. Tarihe ‘Haliç Konferansı’ olarak geçen görüşmelere TBMM Başkanı ve İstanbul Mebusu Ali Fethi (Okyar) Bey, İngiliz heyetine ise Irak Yüksek Komiseri Sir Percy Cox başkanlık ediyordu. O günlerde, İngiltere’de iktidarı devralan İşçi Partisi hükümetinin, daha önceki yönetimin Musul politikalarını haklı bulmaması, hele Musul’un Mondros Mütarekesi’nden sonra ‘fethedilerek’ alınmasını çok yakışıksız bulması, Türkiye’nin lehine bir atmosfer yaratmıştı. Ama İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi Lindsay’e göre Türkiye’de ‘Musul konusunda ne bilgili, ne de konuya ilgili insan’ vardı. Dolayısıyla Türk kamuoyunun baskısından çekinmeye gerek yoktu! İngiliz istihbaratı da, Türklerin Musul’dan olabildiğince fazla toprak almak uğruna Kürtlere Türkiye’nin denetiminde geniş özerklik vermekten, İngiltere’ye de petrol ayrıcalıkları tanımaktan yana olduğunu; İsmet Paşa’nın ise Hilafetin kaldırılmasının İngiltere’yi yumuşatacağını düşündüğünü rapor etmişti.
Bu atmosferde başlanan toplantının ilk oturumunda, Ali Fethi Bey, Musul halkının üçte ikisinin Türk ve Kürtlerden oluştuğunu, etnik nedenlerle bu bölgenin Türk sınırları içinde kalması gerektiğini, daha önceki hiçbir antlaşmanın Musul´u Irak’ın içinde saymadığını belirterek söze girdi. Dikkati çeken husus, konuşmada Misak-ı Milli’den tek satır bile söz edilmemesi idi. İsmet Paşa’nın Musul’da status quo’nun çiğnendiğine dair protesto notasına yer bile vermeyen basın, İngiltere’ye karşı son derece olumlu dil kullanırken, İtalyanların Sicilya ve Rodos’a yığınak yaptığını aktararak aba altından sopa gösteren İngilizlerin ekmeğine yağ sürüyordu. İngiliz istihbaratına göre bütün bunlar, Mustafa Kemal’in bilgisi dahilindeydi ve Türklerin İngiltere ile iyi geçinmek uğruna Musul’dan vazgeçmeye hazır olduğunun işaretiydi. Ancak, bu raporlardan cesaret alan İngiliz temsilcilerinin, ‘kimsesiz bölgeler’ diye niteledikleri Hakkâri vilâyetine bağlı Beytüşşebab, Çölemerik ve Revanduz kasabalarını da talep etmesi, Türk tarafının morali iyice bozdu ve konferans 5 Haziran’da tatil edildi. Konu bir süre sonra İngiltere tarafından Milletler Cemiyeti’ne havale edildi. 10 Eylül 1924’te Cenevre’ye giden Ali Fethi Bey, bir Belçika gazetesine verdiği demeçte ‘hakça bir karar verileceğine güveninin tam olduğunu’ belirtecek kadar aymazlık içindeydi.
OTELDE ÇİZİLEN HAT . O günlerde Milletler Cemiyeti Konseyi’nin dört sürekli üyesi, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’ydı. Geçici üyeler ise Brezilya, Çekoslovakya, İspanya, İsveç, Belçika ve Uruguay gibi görece zayıf ülkelerdi. Ali Fethi Bey 24 Eylül 1924 günkü genel toplantıda Musul’un kaderinin tayini için en kestirme yolun halkoyuna başvurmak olduğunu belirtip, İngiliz delegesi de buna itiraz edince, Irak üzerindeki İngiliz mandası kabul edildi. Sınır tartışmalarını önlemek için ‘Brüksel Hattı’ diye anılan geçici bir sınır konmuştu. Hat, iddialara göre, Brüksel’de bir otel odasında İngilizlerce oluşturulmuştu. Ancak, her iki tarafın da ‘geçici’ olan bu sınırı kabul etmesiyle, kontrol fiilen İngilizlerin eline geçti. Konuyu incelemek ve bir rapor yazmak için İsveçli eski diplomat Aff Wirsén’un başkanlığında kurulan üç kişilik komisyonun Türkiye’nin askeri temsilcisi Cevat Paşa’nın eşliğinde Musul’da yaptığı inceleme gezisi, mevsimin kış olması, Cevat (Çobanlı) Paşa’nın basiretsizlikleri (örneğin Türklerin ağırlıkta olduğu Altınköprü’de 10 tane Türk tanık bulmak becerilememişti) ve İngilizlerin entrikacılıkları gibi nedenlerle güvenli bilgi derlenmesine olanak sağlamamıştı ama Komisyon bölgenin nüfus yapısına bakılırsa bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının gerektiğini söylemekle birlikte, bunu ekonomik ve coğrafi nedenlerle tavsiye etmedi. 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said Ayaklanması, Türklerin Kürtlerin temsilcisi oldukları yönündeki tezlerine ciddi bir darbe vurmuştu ama Komisyon Musul’un ikiye bölünmesinde siyasi sakınca görmüyordu, sadece bunun bölge halkı için iyi olmadığını düşünüyordu. Sonuçta Komisyona göre en iyi çözüm Musul’un Irak’a bağlanması idi. Bunun için sadece iki şartı vardı: Musul bölgesinin 25 yıl süreyle Milletler Cemiyeti mandası altında kalması ve bu süre içinde Kürtlere iyi davranılması, mahkeme ve okullarda yöneticilerin Kürtlerden ataması ve Kürtçe’nin resmi dil kabul edilmesi.
İMTİYAZ KARŞILIĞI VAZGEÇME . Şeyh Said Ayaklanması’nı bastırmak için bölgeye 30 bin asker sevkedilmesi ve Osmanlı Bankası’ndan yüklüce para çekerek bunu ordunun donanımında kullanması Türkiye’nin kararı tanımayarak Musul’u işgal edeceği endişesini yaratmıştı ancak şaşırtıcı biçimde Türkiye karara itiraz etmekle yetindi. İngiltere’nin konuyu Milletler Cemiyeti’ne götürme teklifini İsmet Paşa, Cemiyet’te Türkiye’ye bir sandalye verilmesi karşılığında onaylayabileceği imasında bulundu. Mart ve Nisan 1925’te Türkiye’yi çok zor durumda bırakan bir olay yaşandı. Türkiye’nin konu ile ilgili temsilcilerinden Zekai Bey İngiltere’ye Musul’dan çekilmesi ve Osmanlı borçlarına ilişkin tahvilleri elinde bulunduranları desteklememesi karşılığında Türkiye topraklarında petrol çıkarma, liman ve demiryolu yapma ve Türkiye’ye 15 milyon pound’luk borç verme imtiyazı (!) teklif etmişti. Bu durum, Türk tarafının bazı çıkarlar karşılığı Musul’dan vazgeçmeye hazır olduğu kanısını iyice güçlendirmişti. Türk tarafının tezlerini kabul ettirememesi üzerine Cenevre’deki temsilcilerini geri çekmesi karşı tarafın işini daha da kolaylaştırdı. Üstüne üstlük İsmet Paşa’nın kendisine Musul’da izlenen politika ile ülkenin modernleştirilmesi politikaları arasındaki çelişkiye dikkat çeken İngiltere’nin Büyükelçisi Lindsay’e İsmet İnönü’nün “bu durumda politikalardan birinde içten olunması, diğerinde olunmaması gerekir. Hangisinin hangisi olduğu konusunda takdiri size bırakıyorum” demesi İngilizleri şaşkınlığa düşürmüştü. Diplomatik teamüllere uymayan bu açıksözlülüğü, Linsday İsmet Bey’in zayıf Fransızcasına bağlamıştı. Ama mesaj alınmıştı. Komisyonlar, incelemeler, divan kararları ile geçen sekiz aydan sonra Milletler Cemiyeti Meclisi, 16 Aralık 1925’te Wirsén Komisyonu’nun önerilerini onaylayan bir karar aldı. Karardan birkaç gün önce, İngiliz İstihbarat servisleri, Meclis’te konu hakkında konuşan İsmet İnönü’nün yumuşak tavrına ve Mustafa Kemal’in Musul’dan ziyade, modernleştirme projelerine önem verdiğine dair raporlarını merkeze geçmişti bile. Nitekim, Milletler Cemiyeti’ne Türk hükümetinin ve basının tepkisi son derece yumuşak oldu. Gösterilen tek manidar tepki, ertesi gün Sovyetler Rusya ile bir dostluk anlaşması imzalamaktı.
UZUN VADELİ HEDEFLER . Sonuç İngiltere’nin öngördüğü şekilde olmuştu. Çünkü İngiltere Başbakanı Chamberlain’e göre ‘de facto bir otokrat olan Mustafa Kemal gerilimin tırmandırılmasına bir süre göz yumduktan, hatta sürece kişisel katkıda bulunduktan sonra, son aşamada tehlikeli bir oyunu istediği noktada durdurarak, seçimini barıştan yana kullanacaktı! İngiltere de bu oyunda kendine düşen rolü oynadı ve Ortadoğu’daki uzun vadeli çıkarlarını düşünerek Türkiye’nin kırılan onurunu onarmak için bir plan yaptılar. Çünkü, Britanya için Musul’un Irak’a bağlanması ne kadar önemliyse, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde tutulması da o kadar önemliydi. Türkiye’ye, Musul tazminatı İrak petrollerinin royalty (lisans hakkı) gelirlerinden ömür boyu yüzde 10 pay vermeye karar verilecekti. Hükümet, Lindsay’e gerekirse bu hisseyi yüzde 15’e çıkarma yetkisi de vermişti. Hatta, eğer Türkiye bu geliri 25 yıl gibi sınırlı bir süre almakla yetinirse, payın yüzde 25’e çıkarılmasına bile razı olacaklardı. Ancak bu pay yatırımların tamamlandığı yıldan itibaren verilecekti. İngiliz tarafı, görüşmelere atanan Türk temsilcisinin Milletler Cemiyeti sürecinin başarısız figürü Tevfik Rüştü (Aras) olduğunu öğrenince çok rahatladı çünkü yıpratıcı bir diplomat olduğunu bildikleri Şükrü (Kaya) Bey’in atanmasından korkmuşlardı. Türk tarafı İngilizlerin fikrini memnuniyet verici buldu ama daha toplantının başlarında payını hemen nakde çevirmek istediğini bildirdi. İngiltere buna olumlu baktı ama Türkiye’nin para karşılığında Musul’dan vazgeçtiği izleniminin doğmaması için anlaşmanın Türkiye’nin royalty gelirlerine katılacağı şeklinde düzenlenmesine ve anlaşmanın sonuna ‘Türk tarafı isterse payını kapitalize eder’ hükmü konmasına karar verildi. Ödenecek payların karşılığı ise 500 bin pound olarak tespit edildi. Türkiye önce bu payı çok az buldu. Londra’ya durumu rapor eden Lindsay’e hükümet, payı 1 milyon pound’a kadar çıkarma yetkisi verdi. Ancak Lindsay, son kez şansını deneyerek, Türkiye’ye ‘500 bin nakdi ödeme’ ile ‘25 yıl süre ile royalty gelirlerinden yüzde 10 pay alma’ arasında bir seçim yapmasını söyledi. Ertesi gün, İngiliz tarafını şaşkınlığa düşüren bir şey oldu: Türk hükümeti anlaşmayı küçük bir şartla 25 yıl süre ile yüzde 10 pay almayı kabul etmeye hazırdı. Sadece söz konusu payını bir yıl içinde 500 bin pound’a çevirme hakkını saklı tutmak istiyordu!
Tahmin edileceği gibi İngiltere’nin ağzı kulaklarına varmıştı. Çünkü başlangıçta vermeyi düşündüklerinin çok altında bir fiyata işi bağlamışlardı! Düzeltilmiş anlaşma, 6 Haziran 1926 günü TBMM’de sadece iki red ve bir çekimser oya karşılık 143 oyla kabul edildi. Anlaşıldığı gibi, o gün 283 üyeli meclisin büyük bir kısmı meclise gelmemişti. Gelselerdi durum değişeceği şüpheliydi ama, gerek halkın, gerekse basının anlaşmaya hiç tepki vermemesi, İngiliz istihbaratçılarının daha önceki tespitleriyle uyum içindeydi. Hakikaten de o günlerde Musul kimsenin umurunda değildi. Zaten gündem de, çok değil bir hafta sonra, İzmir’de Mustafa Kemal’e bir suikast teşebbüsünün ortaya çıkarılmasıyla radikal biçimde değişecekti.
PETROL ALACAĞI KALDI MI? Irak’ta ilk petrol, 1927 yılında Baba Gurgur kuyusundan çıktı. Türkiye sanıldığı gibi payını nakde çevirmedi. Ankara Anlaşması’nın garanti ettiği royaltyödemeleri Irak’taki petrol boru hatlarının tamamlandığı 1934 yılında başladı ve 1951’e kadar (1945 dışında) düzenli yapıldı. 1954’te bir ek ödeme yapılarak 1945 yılı telafi edildi. Söz konusu yılların bütçe kayıtlarına göre toplam 25.712.000 lira (o günün parası ile yaklaşık 3,5 milyonpound) tahsil edilmişti. Daha sonra Irak’ın petrol gelirleri astronomik biçimde artmıştı ama 25 yıllık süre 1951’de bittiği için Türkiye bundan yararlanamadı. Ancak nedense, 1952, 1953 ve 1954 yılları bütçelerine ‘sözleşme gereğince Musul petrollerinden alınan’ biçiminde bir başlık konulmasına devam edildi. Bu başlıkların karşısında sırasıyla 6 milyon, 29 milyon ve 40 milyon yazılıydı. 1955 yılında ise ‘birikimli olarak 100 milyon’ ibaresi vardı. Ancak yine garip bir şekilde, 1955’te bütçeden bu ibare çıkarıldı. Anlaşılan Türkiye ve Irak arasında kurulan Bağdat Paktı, eski hayallere nokta koymayı gerekli kılmıştı. Ancak, 1958’de Irak’ta Kral Faysal’ı deviren askeri darbeden sonra, bu kalem bütçede yeniden boy gösterdi ancak 1986 yılında dönemin Başbakanı Turgut Özal, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in ricası üzerine Musul kalemini bütçeden tekrar çıkardı. Ama o günden bu yana ‘Musul petrollerinden alacaklarımız’ konusu gündemden düşmedi. Bazı araştırmacılara göre 1934-1951 yılları arasında Türkiye’ye ödenen para gerçek gelirlere oranla 2 milyon pound eksikti. Hesabın nasıl yapıldığı belli olmamakla ve bu iddiayı en yüksek kademeler de tekrarladığı halde konu dava konusu yapılmadı.
98 YILLIK BORCU NEDEN ÖTELEDİK? Ancak daha garip olan bir başka uygulama daha yapıldı. Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, Lozan’da Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödemeyi taahhüt etmişti. Bunlardan biri de, Konya'dan Bağdat ve Basra Körfezine kadar uzanması planlanan demiryolunun 200 km. uzunluğundaki ilk kısmının finansmanı için 5 Mart 1903 yılında ihraç edilen ‘Devlet-i Aliye-i Osmaniyye Yüzde Dört Faizli Bağdat Demiryolu Birinci Kısmı İstikraz-ı Osmanisi Tahvili’ karşılığı alınan 2.2 milyon pound’luk borçtu. 98 yıllık geri ödemenin vadesi 2001’de dolduğu halde, Türkiye, vadeyi önce 2006’ya, sonra da 2010’a uzattı. Miktar çok küçük olduğu halde borcun kapatılmayışının nedeni Musul petrollerinden alınması hayal edilen bakiye ile ilgili talepleri canlı tutmaktı. Şimdi bu borç ile Musul petrollerinin ilgisi nedir diyebilirsiniz. Çok basit: Osmanlı devleti bu borç karşılığında pek çok yerin yanı sıra, Musul kazası aşar gelirinden 6 bin liralık bir bölümü teminat olarak göstermişti. Yani, tedbirli yöneticilerimiz, 1926 Ankara Anlaşması ile ebediyen kaybettikleri bir yerin teminatı altındaki borcu ödemeyi sürdürerek, ileride kurulacak mahkemede ellerini güçlendirmeyi umuyorlardı. Son zamanlarda PKK terörüne son vermek bahanesi ile Kuzey Irak’a girmişken, Kerkük ve Musul’u geri almayı hayal edenlerin sayısı arttı. Ne diyelim, insan hayal ettiği müddetçe yaşarmış! Yeter ki Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmayalım…
SONSÖZ YERİNE . Bütün bunlar ne anlama geliyor? Mustafa Kemal, başından beri Musul’un Misak-ı Milli sınırları içinde olmadığının farkındaydı. Ancak Kürtleri Milli Mücadele’ye katılmaya razı etmek için Musul’u kurtarma hedefini canlı tutmak gerektiğini biliyordu. Kürtlerle ilişkiler 1921’den itibaren bozulmaya başlayınca, İngilizlerden Kürtlere kültürel özerklik dışında bir hak vermeyecekleri garantisini alınca, büyük Kürt nüfusu ile ileride Türk ulus-devletine sorun çıkarması muhtemel Musul’u dışarıda bırakıvermişti! Üstelik bunu öyle ustaca yaptı ki, bu sancılı yıllar boyunca Meclis’teki muhalifler tasfiye edilirken, kamuoyu Musul için siyasi ve diplomatik her şeyin yapıldığına inandırıldı. (Bu açıdan İsmet İnönü’nün Lozan’daki oyunda tek başına hareket ettiğini söyleyenler haklı değillerdir.) Haziran ayında İzmir’de kendisine bir suikast yapılacağı yolunda yeterli istihbarata sahip olduğu halde ısrarla şehre gitmesi bile Musul meselesi ile ilgili olabilir. Mustafa Kemal’in tek yanlış hesabı, İngilizlerin Türkiye’yi Batı ittifakına kazanmak için daha fazla ödemeyi göze aldıklarını fark edememesiydi.
Özet Kaynakça: İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, Otopsi Yayınları, 2003; Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu, 1918-1926, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1992; Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri (1918-1926), AÜ Siyasal Bil. Fak. Yayınları, Ankara 1978; TBMM Gizli Celse Zabıtları, TBMM Basımevi, Ankara 1980, 2. ve 3. ciltlerde ilgili bölümler.
.Kore Savaşı: Kahramanlık mı yoksa hezimet mi
TÜRKİYE’NİN FEDAKÂRLIĞI
Şair Enver Gökçe “Kore dağlarında tabakam kaldı/Mapus damlarında özgürlüğüm…” der Kore Dağları adlı duygulu şiirinde. 1950’de SSCB ile ABD arasında ikiye bölünmüş olan Kore’nin kuzey parçasına çullanan ABD’nin komünizmi dünya yüzünden silmek için başlattığı meşum savaş kendisini hiç ilgilendirmediği halde, Türkiye’nin savaşa asker gönderme fedakârlığında bulunması Batılı ülkelerin gözlerini yaşartmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Foster Dulles Türk askerini, "çok masrafsız, günlük masrafı 23 Cent'i aşmıyor" diye övmüştü. Mr. Dulles’ın bu sözlerine tek itirazı, o sırada boynunda ‘vatan haini’ yaftası asılı olarak yurt dışında yaşayan Nazım Hikmet, ‘23 Cent’lik Asker’ şiiriyle yapmıştı….
ADSIZ ŞEHİT VE GAZİLER
17 Ekim 1950 günü Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında resmi rakamlara göre 5.090 kişilik bir tugayla dahil olduğumuz Kore Savaşı’nda üç yıl boyunca 24.882 askerimiz görev yaptı. Savaştan bize miras kalan, yine resmi rakamlara göre 721 şehit, 2.147 yaralı, 346 hasta, 234 esir, 175 ‘kayıp’, bedensel ve ruhsal açıdan sakatlanmış yığınla insan, akli dengesi bozuk insanlara takılan ‘Koreli’ lakabı ile Türkiye’nin NATO üyeliği oldu. Savaş sırasında Türk askerleri 13 muharebeye dahil oldular, bunlardan dördü ‘tarihe geçti’. 27-29 Kasım 1950’de yaşanan Kunuri Savaşları, askeri tarihimize ‘destan’ olarak kazındı. Savaşın kahramanlıklarından söz edildi ama, Türk ordusunun 1922’den sonra ‘dış düşmana’ karşı girdiği bu ilk sıcak savaşın kapsamlı, gerçekçi, anlaşılır ve ‘sivil’ bir analizi henüz yapılmadı.
SAVAŞIN ARKA YÜZÜ
Olayları, Kore efsanesine halel getirmemeye yeminli asker tanıkların ağzından dinlediğimiz için, sadece ‘aldırmaz’ veya ‘hain’ ABD’liler, ‘kurnaz’ Çinliler, dondurucu rüzgarlar ve derin vadiler yüzünden mi, yoksa kendi hatalarımız yüzünden de mi bu kadar çok kayıp verdiğimizi bilmiyoruz. Bu yüzden, gerçek kahramanlarla sahtelerini ayıramıyoruz. Bu yüzden şehitlerimize, gazilerimize yürekten ağlayamıyoruz. Halbuki, yeni bir savaşın eşiğinde olduğumuz bu günlerde, her zamankinden daha çok ihtiyacımız var Kore Savaşı’nın gerçek öyküsüne. Çünkü ancak bu öykü bize, savaşın ne mene bir şey olduğunu anlatabilir. Ancak bu öykü sayesinde, bizi Irak topraklarında nelerin beklediğini anlayabiliriz…
***
25 Haziran 1950’de, Birleşmiş Millet Konseyi, ABD’nin talebi üzerine Kore’ye müdahale kararı aldığında, Güney Kore’ye asker göndermeyi ilk teklif eden ülke Türkiye olmuştu. Demokrat Parti hükümetinin BM Genel Sekreterine yazdığı niyet mektubu meclis tarafından oybirliği ile onaylandıktan sonra Kore’ye gönüllü bir milis gücü toplamak üzere bir dernek kuruldu. İddialara göre derneğe ilk günde 3 bin kişi başvurmuştu. Bu gerçekten şaşırtıcıydı, çünkü ABD’de bile bu kadar gönüllü yoktu. 25 Temmuz akşamı Türkiye’nin Kore’ye 4500 kişilik bir birlik göndereceği kararı büyük bir gururla kamuoyuna açıklandığında, muhalefetteki CHP ve MP (Millet Partisi), kararı sadece ‘Meclisin onayı ile alınmadığı’ için eleştirdiler yoksa izlenen genel politikaya karşı değillerdi. DP ise kendini, ‘ilan edilen savaş değil ki, sadece BM kurallarını ihlal eden bir güce ceza verilecek’ diye savundu. O halde sorun yoktu. Nitekim CHP’ye yakınlığı ile tanınan Cumhuriyet gazetesi ‘Milli Birliği Bozmamaya Dikkat’ başlıklı yazı ile desteğini sunarken, dönemin en büyük öğrenci örgütü Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanı Can Kıraç, karardan dolayı hükümete şükranlarını sunmuş ve Türk gençliğinin kendisine verilecek her türlü vazifeyi başarmaya hazır olduğunu eklemişti. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki ‘Komünistliğe karşı’ Kore harekatına katılmanın “cihad” olduğundan bahisle bu savaşta hayatını kaybedenlerin “şehit” olacakları fetvasını vermişti. Savaşa sadece Behice Boran ve Adnan Cemgil’in yöneticiliğini yaptığı Türk Barışsever Cemiyeti karşı çıktı. Ama Cemiyetin yayınladığı bildiri toplatıldığı gibicemiyet üyeleri “Milli çıkarlara zararlı ve milli direnişi sarsıcı” yayın yapmak suçuyla tutuklandılar ve 15 ila 10 arasında değişen cezalara çarptırıldılar. Savaş karşıtı bir avuç idealistin sesi kısıldıktan sonra sıra kararı uygulamaya gelmişti…
1. Türk Tugayı adı verilen kuvvetlerin başına tümgeneral Tahsin Yazıcı atandı. Çanakkale Savaş’nda görev almış yaşlı bir asker olan Tahsin Yazıcı’nın küçük bir kusuru vardı: İngilizce bilmiyordu. Bu eksiğin ileride nelere mal olacağını ne yazık ki kimse görememişti. Tugay’ın ‘gönüllülük esasına göre’ oluşturulduğunun doğru olmadığı da sonradan anlaşıldı. Askerlerin çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yoksul köylü çocuklarıydı. Az sayıdaki gönüllünün büyük bir kısmını ise ‘ailelerine çok iyi bir maaş bağlanacağı’ vaadine kananlar ile beyinleri ‘komünizmin pençesindeki Kore’ye İslamiyet’in ve Türklüğün büyük gücünü gösterme’ propagandası ile yıkanmış olanlar oluşturuyordu.
Okyanusta 22 gün
Resmî rakamlara göre, 259 subay, 395 astsubay 18 askeri memur, 4 sivil memur ve 4.414 erden oluşan toplam 5090 kişilik 1. Türk Tugayı, Ankara Sarıkışla, Polatlı ve Etimesgut’taki kısa eğitim döneminden sonra trenlerle önce İskenderun’a, ardından Mac Ree, Haan ve Private Johnson adlı gemilerle Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Seylan Adası, Singapur, Filipinler ve Formoza Adası yoluyla Kore’ye gönderildiler. 17, 19 ve 20 Ekim 1950’de Pusan limanına ayak basan yorgun ama inançlı askerlerimiz, bir süredir bırakmalarına izin verilen sakalları, bellerindeki dev kasaturaları ve modern orduların çoktandır unuttuğu süngüleri ile Korelilerin pek hoşuna gitmişti ama Amerikan askerlerinin tepkisi aralarında fısıldayıp gülüşmek oldu.
Tugay, Pusan’dan derhal Taeguda açılan BM Karşılama Merkezi’ne götürüldü. Daha ilk günden beslenme, tuvalet ve banyo gibi günlük işlerde uyumsuzluk çıktı. Ama, askerlerimizin düşük eğitim seviyeleri, bu kadar büyük çaplı bir mekanize savaşa hazır olmamaları, dil bilen elemanların azlığından doğan yanlış anlamalar tatbikatlarda ciddi sorunlar yaratmaya başlayınca, 9. ABD Kolordusunun komutanı General ‘Johny’ Walker, üstlerini durumun vahameti konusunda uyarmıştı. Ama BM ordusunun kibirli komutanı Mac Arthur’un acelesi vardı. Askerlerine Noel’den önce ülkelerine dönme sözünü vermişti. Nitekim, 10 Kasım’da 8. Ordu ve Türk Tugayı Çin’le Kore arasındaki sınırı oluşturan Yalu Nehri’ne doğru hareket ettiler. Türkiye’den cemse gibi zırhlı araçlar getirmeyi akıl edemeyen Türk Tugayı, yaya olarak Amerikan ordusunun hızını düşürdüğü için ancak ihtiyat kuvveti olarak görevlendirilmişti.
Kunuri bataklıklarında kurban olanlar
Daha sonraları, savaşta yaşanan felaketleri açıklarken, son 40 yılın en soğuk kışı olduğu söylenmişti. Bu doğruydu ama, askerlerimizin giysileri, teçhizatları ve eğitimleri de ‘soğuk cehennem’ adı verilen o korkunç koşullara uygun değildi. Nitekim, ilk donma vakaları geceleri benzin tenekesinde yaktıkları ateşle ısınmaya çalışan askerler arasında yaşandı. Bunları yarı bellerine kadar buzlu sulardan yaya geçmek zorunda kalanların şahadeti izledi.
Ardından ‘düşman’ la buluşuldu. Peki ‘düşman’ kimdi? İçinde yaşadıkları coğrafyayı karış karış bilen, gündüzleri köylülerin arasına karışan, geceleri ateş böcekleri gibi çalıların ardından onları izleyen, azıcık pirinç lapası ile doyan, yere kıvrılıp uyuyabilen 300 bin Çin askeri ile 100 bin Kuzey Kore ‘gerilla’ sı… Batı emperyalizmine karşı kinle dolu bu ‘eski tip’ orduyla, işgalci konumunda olan ‘modern’ orduların savaşından doğal olarak birinciler galip çıktı. BM ordusunun darmadağın olarak geri çekilmeye başladığı bir ortamda her türlü destekten yoksun bırakılan Türk Tugayı bilmediği bir arazide körlemesine ilerlerken 27 Kasım’da ilk kez düşmanla burun buruna geldi. Komutan Tahsin Yazıcı’nın kendi inisiyatifi ile geri çekilmeye kalkması, bazılarınca ‘askerlerimizi imhadan kurtaran’ harekat olarak, bazılarınca ‘birliklerin tüm düzenini bozan bir fiyasko’ olarak adlandırıldı. 28 Kasım gecesi, askerlerimizin ‘Allah Allah!’ avazeleri ile yaptığı süngü saldırısının bilançosu ise ağır oldu. Çarpışma bittiğinde iki subay ve birkaç erden başka kurtulan yoktu. Yaralılar ve sağ kalanların hepsi düşmana esir düşmüşlerdi. Daha sonra yapılan soruşturmada, bazı erlerin ısınmak için yaktıkları ateşin düşmanın yerlerini keşfetmelerine neden olduğu ortaya çıktı.
29 Kasım gecesi Türk Tugayı ikinci kez gece baskınına uğradı. Son ana kadar direnen General Yazıcı en sonunda Çinliler tarafından tamamen kuşatıldığını anlayınca geri çekilme emri verdi ama bu geri çekilme de başarılı değildi. Buz gibi havada, etraflarını saran zifiri karanlıkta, Çinli askerlerin çıkardığı ürkütücü seslerin eşliğinde geri çekilen askerlerimiz o kadar paniklemişlerdi ki, yolda karşılaştıkları dost Güney Koreli askerleri düşman sanıp öteki dünyaya yollayıverdiler. Geri çekilen Tugayın arkasındaki 400 askerimiz Çinlilerle göğüs göğüse çarpışarak bir dağın eteğine sıkışmış ve sonunda teslim olmuştu. Daha sonra Türk tarafı ABD ordusu tarafından yalnız bırakıldığını söyledi, Amerikan tarafı ise Türk tarafının İngilizce yetersizliği yüzünden uyarıları anlamadığını söyledi.
Türk Tugayı daha sonra ‘Kunuri Savaşları’ olarak adlandırılan Wavon, Sinnimni, Kaechon, ve Sunchon Boğazı çarpışmalarında resmi rakamlara göre 218 şehit, 455 yaralı ve 94 kayıp verdi. Daha sonra, gerçek rakamın çok daha fazla olduğu söylendi ama sayının ne olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Bu kadar büyük kayıp verildiği halde olayın ‘destan’ olarak anılması ise cabası oldu. Yine de şükretmek lazımdı, çünkü askerlere moral vermek için düşmanın pusuda yattığı bir ortamda yedi bin kişinin toplu namaza durması gibi olaylar ucuz atlatılmıştı.
Kumyangjang-ni ve sonrası: Eve dönüş
Türk tugayının ikinci büyük savaşı.25-27 Ocak 1951 tarihinde Kumyangjang-ni mevkiinde olmuştu. Dondurucu soğukta ‘Allah Allah” diye haykırarak ileri atılan Türk askerleri yine büyük kayıplar verdiler ama, ABD Kongresi bu sefer pek kadirşinas davranarak Türk birliğini Mümtaz Birlik Nişanı (Distinquisted Unit-Station) ile teselli etti. BM kuvvetleri 24 Mayıs 1951’de Çin kuvvetlerini yenilgiye uğratarak 38.Paraleli aşmalarının ardından Türk tugayı yedeğe alındı. 8 Temmuz 1951’de Panmunjom’da başlayan ateşkes görüşmelerinden sonra da savaş devam etti. Hatta, 28-29 Mayıs 1953’te tarihe Vegas savunması diye geçen çarpışmalarda, Türk Tugayı, Kunuri’den sonraki en büyük kayıplarını verdi. Yine taltifler, madalyalar, ‘aslansınız-kaplansınız’ konuşmaları, Sovyet lideri Stalin’in 4 Mart 1953’te ölümü ile 20 Nisan 1953’ten itibaren hasta ve yaralıların değişime başlanması, 27 Temmuz 1953’te ateşkesin imzalanması ve dönüş yolculuğunun başlaması…
Büyük bir coşkuyla gönderdiğimiz askerlerimizi dönüş limanında sadece aileleri bekliyordu. Bir asker, ‘bizi gemiden limana döküverdiler, bir muayene bile yapmadan evlerimize gönderdiler’ diye yakınmıştı. 1960 yılına kadar, her yıl değişmek suretiyle 6 Türk tugayı daha Kore'ye gitti. 10. tugaydan sonra Kore’ye bir bölük yollanmaya başlandı. 1962'den sonra bölük bir mangaya indirildi. bu sembolik kuvvet de 1971’de Kore’den çekildi. Gazilere ‘şeref aylıkları’ ancak 1976’da bağlanabildi. O da 1983’te kesilmek üzere...Kore’de ise, kan ve barut kokulu bu acı serüveninden Kumyangjangni'deki Türk Zafer Anıtı ile Pusan’da BM Ordusu Mezarlığı’ndaki Türk Şehitliği dışında bir şey yok. Peki barış anlaşması imzalandı mı? Hayır, Kuzey Kore ile Güney Kore hala ateşkes durumunu koruyorlar…
Savaşın acı meyvesi: NATO üyeliği
Türkiye Kore’ye asker göndermeye neden bu kadar hevesli idi? İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman sempatizanlığı sosuna bulanmış bir ‘aktif tarafsızlık’ politikası izlediğini ileri süren Türkiye’nin Haziran 1941’de Almanya ile Saldırmazlık Paktı imzalaması, aynı yılın Ekim ayında bir de ‘krom alım-satım’ anlaşması yapması ABD’yi çok kızdırmıştı. 1945’te Alman ordularını hezimete uğratmış olan Sovyetler Birliği de Türkiye’ye kızıyordu. Üstelik İngiltere, Rusya ve ABD, Yalta Konferansı'nda sadece "1 Mart 1945'ten önce ortak düşmana savaş ilan etmiş olan" milletlerin, 25 Nisan 1945-26 Haziran 1945 tarihleri arasında San Francisco'da yapılacak konferansa katılmalarına karar vermişlerdi. Bilindiği gibi, bu konferans BM’nin kuruluş toplantısıydı. Yeni dünya düzeninde yer bulamayacağından korkan Türkiye 23 Şubat 1945'te Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etti ancak Sovyetler Birliği bununla tatmin olmadı. Önce 1925 tarihli Tarafsızlık ve Dostluk Anlaşması’nı yenilemeyeceğini, ardından Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne geri verilmesini, daha sonra da 1936 tarihli Montreaux Anlaşmasının tadilini istedi. Türkiye’nin Batı ile yakınlaşmaktan başka çaresi kalmamıştı. 26 Haziran 1945'te BM anlaşmasını imzaladıktan sonra ABD Başkanı Truman’ın ‘containment’ (çevreleme) politikasında önemli roller biçilen Türkiye ve Yunanistan’a ünlü ‘Marshall Yardımı’ verildi. Bu ilgiden cesaret alan Türkiye, Nisan 1949’da kurulan NATO’ya başvurdu ancak sonuç hayal kırıklığı oldu. Türkiye coğrafi açıdan NATO’ya ait görülmemişti.
“Aldılar da girmedik mi, iki gözüm?”
Bütün bunlar CHP iktidarı sırasında olmuştu. 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazandıktan sonra Pembe Köşkte selefini ziyarete giden Celal Bayar, NATO’ya niye girilmediğini sorduğunda İsmet Paşa“Aldılar da girmedik mi, iki gözüm?” demişti. Kore Savaşı, ‘Batı ile ilişkileri geliştirme yarışında’ DP’nin eline geçen ilk fırsattı. Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü’ye göre ‘Türklerin geleneğinde insani değerler ve insan hakları müstesna bir yer tutuyordu ve Yunus Emre’yi yetiştirmiş bir milletin Kızıl emperyalizm denilen komünizme karşı gövdesini siper eden ABD’nin yanında olmak konusunda başka milletlerden geri kalması düşünülemezdi!’ Nitekim, Türkiye geri kalmadı, ileri gitti. Hatta o kadar ileri gitti ki, Kore Savaşı’nda ordusunu BM ordusunun değil de ABD ordusunun emrine vermeyi kabul eden tek ülke oldu…
Bu cansiperane tavra rağmen, Türkiye’nin Yunanistan ile birlikte yaptığı üyelik başvurusu hemen kabul edilmedi. Yani evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Ancak Kore’de durumun vahametini idrak eden NATO Başkomutanı Eisenhower, ittifakın güneydoğu kanadının güçlendirilmesi gerektiğini anlayarak, Türkiye’de hava üsleri kurulmasını önerdikten sonradır ki, ABD tarafından Türkiye ve Yunanistan’a NATO üyeliği resmen teklif edildi. Ancak, teklif NATO’daki önemlerini kaybetmekten korkan bazı küçük Kuzey Avrupa ülkeleri ile ittifakın güç odaklarından İngiltere tarafından pek hoş karşılanmadı. İtirazcılar ancak Ortadoğu’daki gelişmeler ve İran bunalımından sonra giderilebildi ve Türkiye ile Yunanistan, 20 Şubat 1952 de Lizbon’da yapılan imza töreni ile NATO’ya girdiler. Karara destek veren muhalefet lideri İsmet İnönü şöyle demişti: "Bundan sonra dünya sulhu bakımından vazifelerimiz de artmış bulunuyor. Eşit haklarla, milletimizin kendisine teveccüh edecek vazifeyi en iyi şekilde ifa edeceğine şüphe yoktur."
Özet Kaynakça: M. K. Öke, Unutulan Savaşın Kronolojisi, Kore 1950-53, Boğaziçi Yayınları, 1990; H. E. Erkilet-T. Bıyıklıoğlu-H. Arun, Kore Harbinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Muharebeleri, 1950-53, Ankara, 1975.
23 sentlik asker
Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara'da 23 sente,
yahut iki kilo kuru soğan,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan.
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeğe, öldürülmeğe hazır,
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz
(her kaba uymak meselesi) ,
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dalles
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuz beşini birden
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut
bir çift iskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister Dalles,
herhalde bunu sizden gizlediler:
Size tanesini 23 sente sattıkları asker
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak
mevcuttu, tuhafınıza gidecek,
mevcuttu hem de çoktan mı çoktan,
daha sizin devletinizin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela, Mister Dalles,
yeller eserken yerinde sizin New-York'un,
kurşun kubbeler kurdu o
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri,
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebemkuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayrı her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedreddin'in
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir.
kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 eylülüdür.
Dedim ya Mister Dalles, ,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.
Nâzım Hikmet (1953)
2 Aralık 2007 Pazar
Kadınlar mebus olmak istiyor!
İlk imzasız kadın mektubunun 28 Haziran 1868 tarihli Terakki gazetesinde boy göstermesiyle başlatabileceğimiz ‘Osmanlı kadın hareketi’ sadece Türk kadınlarının mücadelesi değildi. Hareketin içinde Kürt ve Ermeni kadınlarının da önemli rolü vardı. Çoğu dönemin önemli erkeklerinin kızları, karıları, kardeşleri olan bu öncü kadınlar, ‘özel alan/kamusal alan’, ‘annelik-eşlik/vatandaşlık-siyaset’ seçenekleri arasında bir seçim yapmaya zorlandılar ama her ikisini birden yapmaya çalıştılar. ‘Kadınlık mefkuresi’ nin şekillenmeye başladığı bu dönemin tecrübeleri Cumhuriyet dönemi kadın hareketinin üzerinde yükseldiği zemin oldu.
Ancak, ne Mustafa Kemal, ne Birinci Meclis’in muhalif kanadını oluşturan İkinci Grup, ne Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF, 1931’den sonra ‘parti’ adını aldı) ne 17 Kasım 1925’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programlarında ‘kadın meselesi’ yer almadı. Adını andığımız aktörlerin tümü, kadına ve aileye, sağlık ve nüfus politikaları açısından yaklaşılıyordu. Yani Cumhuriyet rejimi, aynen selefi gibi kadınları toplum kurucusu yetkin bireyler, siyasi failler olarak değil, ‘vatana asker ve hayırlı evlat yetiştiren anneler’ olarak tanımlıyordu.
Dahası, resmi ideoloji 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin ‘dünya kadınlarından çok önce verilmiş bir lütuf’ olduğu söylemini zihinlere iyice kazıdı. Evet, kadınlarına seçme ve seçilme hakkı, Japonya ve Fransa’da 1945’te, İsviçre’de 1971’de verilmişti ama Yeni Zelanda’da 1894’te, Avustralya’da 1902’de, Finlandiya’da 1906’da, Norveç’te 1913’te, Rusya’da 1917’de, ABD’de 1920’de, Britanya’da 1928’de verilmişti. Yani Türkiye bu konuda ne geç ne de erken bir örnekti. Kararın ‘lütuf’ olup olmadığı konusuna gelince, bunun cevabını aşağıda vermeye çalışacağız.
KADINLAR HALK FIRKASI
1 Nisan 1923’te Cumhuriyet’in kurucu meclisi seçime gitme kararı verdiğinde, Nezihe Muhiddin önderliğindeki 10 kadar hanım siyasi haklar için mücadeleye başladılar, Haziran ayında ise Mustafa Kemal’in kurduğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kadınlar kolunu oluşturmak üzere Mustafa Kemal’e başvurdular. Bu arada, cüretkar bir adım attılar: 15 Haziran 1923’te ‘Kadınlar Halk Fırkası’ ‘(KHF) adıyla bir partinin kuruluş beyannamesini İçişleri Bakanlığı’na sundular.Olay basında ‘kadınlar mebus olmak istiyor”, ‘tek gayeleri mebus olmak’ şeklinde yer aldı. Bazıları da fırkanın gizli bir maksadı olduğunu söylüyorlardı. İstanbul Valisi Ali Haydar Bey, partinin kuruluş beyannamesini ve programını henüz okumadığını ama bu gibi işlerin ‘eğitim meselesi olduğunu, kadını yükselmesinin erkeklerle birlikte olacağına inandığını’ söyledi ama arkasını getirmedi. İçişleri Bakanlığı tam sekiz ay süren sessizlik döneminden sonra, hükümetin ‘bazı düşünceler’ nedeni ile KHF’nin kuruluşuna izin vermediğini tebliğ etmişti. Bu ‘bazı düşünceler’in ne olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Ancak kuruculardan Nezihe Muhiddin, nizamnamede siyasi hakları ima eden 2. kadınların belediye seçimlerinde aday olmasını öneren 3. madde ile ‘kadınların savaş halinde askerlik görevi yapmasını’ öneren 8. maddesinin çok ‘taşkın’ bulunduğunu duymuştu. KHF kurucuları partinin başına Ali Fethi Bey’i getirerek tekrar başvurdularsa da Ankara’nın cevabı yine ‘hayır’ oldu. Bu sefer de kuruluş faaliyetleri süren Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) yüzünden ‘halk fırkası’ adının bir kadın kuruluşu tarafından kullanılması ‘bölücü’ bulunmuştu!
TAŞKIN MADDELER
Ama Nezihe Muhiddin ve arkadaşları yılmadılar, ‘taşkın’ maddeleri değiştirerek 7 Şubat 1924’te Kadın Birliği adlı örgütü kurdular. Mustafa Kemal’in o sırada boşandığı Latife Hanım da derneğe desteğini bildirmişti. Nizamnamenin 3. maddesinde “Birliğin siyasetle alakası yoktur’ denmesine bakılırsa, bir önceki tecrübeden fazlasıyla ders almışlardı. Nitekim dernek kimsesiz çocuklara, fakir kadınlara yardım etmekle, onlara aş ve iş sağlamakla, yerli malını özendirmekle uğraşıyordu. Yine de kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı 1923 seçimlerinde Halide Edib’i ve Nezihe Muhiddin'i özellikle aday gösterdiler ama Halide Hanım böyle bir girişimden haberdar olmadığını söyleyerek derneği yalnız bıraktı. Derneğin camilerde kadın konferansları düzenlenmek için Diyanet'e yaptığı başvuru da reddedilmişti. Rejimin ‘kadın hakları bakanı’ rolünü üstlenen Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi (Abalıoğlu), kendi deyimiyle bu ‘asabi’ tabiatlı ‘cinsi latifler’ in, ‘kırmızı boyalı dudaklarıyla tatlı ve şuh tebessümlerini seyretmenin hoş bir eğlence olduğunu ifade ediyor’ ama siyasi haklara geçit vermiyordu.
OTO SANSÜR
13 Şubat 1925’te Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane oldu. Yarı resmi Cumhuriyet gazetesi ‘Türkiye’nin hayatında çok mühim meseleler mevcut olduğu bir zamanda hanımlarımızın mebusluk propagandası veya reklamı ile meşgul olmaları pek ciddiyetsiz’ diye yazıyordu. İsyan bahanesi ile tüm özgürlükleri rafa kaldıran Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra feminist kadınlar ciddi bir ‘oto sansür” uyguladılar, adlarını Türk Kadınlar Birliği yaptılar ama yine rejimin gözüne giremediler.
1927’de seçimlere CHF listelerinden katılmak için kampanya başlatan TKB’nin teklifi erkekler kulübü CHF tarafından kabul edilmedi. Birlik bunun üzerine seçime erkek aday ile katılma kararı aldı. Ancak kendini ‘feminist erkek’ diye tanıtmaktan çekinmeyen ve seçimler için bıyıklarını bile kestiren Kenan Bey alaylara tahammül edemeyince adaysız kaldılar.
ASKERLİK YAPARIZ
21 Haziran 1927 günü Askerlik Kanunu üzerine görüşmelerde Hakkı Tarık (Us) Bey kadınların seçimlere katılma hareketine değinince, söz alan Recep Peker ‘kadınlar Türk vatanıyla bu denli ilgili iseler önce askerlik yapsınlar’ dedi. Hatırlanacağı üzere daha önce kadınların parti kurmaları ‘askerlik yaparız’ dedikleri için engellenmişti! Yunus Nadi Bey ilk kez kadınlardan yana tavır alarak Recep Peker’i eleştirdi ancak Cumhuriyet gazetesi alaycı yayınına devam ediyordu. Gazetede çıkan bir yazıda ‘Hanımların mebusluğu hiç fena olmaz, Meclis’te sık sık moda etrafında münakaşalar cereyan eder. Hanımların balolarda smokin mi yoksa dekolte tuvalet mi giymeleri daha uygun olunacağına dair, mesela İstanbul mebusesi ile İzmir mebusesi arasındaki hararetli mücadeleyi bütün erkek mebusların merak ve tebessümle dinleyeceğine şüphe yoktur” deniliyordu.
1930’da kadınlara yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı tanındı. Bunu 4 Aralık 1934’te genel seçimlere dair kanunun çıkarılması izledi. 8 Şubat 1935 seçimlerinde 17 kadın milletvekili meclise girdi. Ara seçimlerde buna 1 tane daha eklendi ve sayı 18 oldu. Böylece misyonunu tamamladığına inandırılan TKB, Mayıs 1935’te feshini istedi. Birliğin o zamanki başkanı Latife Bekir’in açıklaması şöyleydi: “Bundan böyle Türkiye’de bir kadınlık meselesi yoktur ve bu arada her erkek gibi kadında bir tek şefin idaresi altında memleketin iyiliği için çalışmaktadır. [1924] Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuz artık bu yolda çalışacak Birliğin devamına lüzum bırakmamış ve kadınlarımızın ayrıca bir teşekkül halinde çalışmasına sebep kalmamıştır. Bunun için birliğin kapanmasını teklif ederim. İsteyen arkadaşlar diğer hayır cemiyetlerinde çalışabilirler.”
Afet İnan’ı daha 22 yaşında iken Türk Tarih Kurumu Başkanı yapan rejim Nezihe Muhiddin’i ve arkadaşlarını neden dışlamıştı? TKB Diyarbakır Şubesi kurucularından İffet Halim (Oruz) Hanım’a göre Nezihe Muhiddin’in izlediği kadın politikası ‘müfrit’ (aşırı), bazı talepleri ‘mevsimsiz’ idi. ‘Fena yönetilen’ TKB ‘bir Cumhuriyet çocuğu idi ama Türkiye Cumhuriyeti’nin çocuğu olamamıştı!’ Anlaşılan kadın kimliğinden vazgeçmeden siyasi haklar talep etmeye henüz rejim hazır değildi…
NEZİHE MUHİDDİN
Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki feminist mücadelenin sembol isimlerinden olmasına rağmen, sonra sistematik bir unutturma kampanyasının kurbanı olan Nezihe Muhiddin (d.1893), imparatorluktan ulus-devlete evrimin gerçekleştiği dönemin yetiştirdiği Fatma Aliye ve Halide Edip’in içinde yer aldığı ‘büyük kadınlar’ kuşağının üyesiydi.
Nezihe Muhiddin, 1909’da başladığı öğretmenlik mesleğinin yanı sıra Sabah, İkdam, Peyam-ı Sabah, Âtî gibi gazete ve dergilerde, psikoloji, toplumsal hayat ve edebiyat yazıları kaleme aldı. İki kez evlenen, ancak ikisinde de mutsuz olan Nezihe Muhidddin’in kadın hakları mücadelesi de çok sıkıntılı geçti
OH DİYORUZ!.
1925’ten itibaren söylemlerini ılımlı hale getirerek rejimle barışmaya çalışmasına rağmen kabul görmeyi başaramadı. 1927 yazında, Heybeliada’da açılacak bir yaz kampı dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı ile tartışan Nezihe Muhiddin, önce başkanlıktan istifa ettirildi, ardından birliğin 500 lirasını kişisel işleri için sarf ettiği iddiası ile mahkemeye verildi. Yunus Nadi olayı "Oh diyoruz, aman kurtulduk! Artık her gün kusma eğilimi içinde bunalmaktan kurtulduk!” diye değerlendirmişti.
Nezihe Muhiddin 1931’de yazdığı Türk Kadını adlı kitapta Mustafa Kemal’i yücelten ifadelere bol bol yer vererek son bir barışma hamlesi yaptı ama TKB’nin 1935’te kendini feshinden sonra köşesine çekildi. Küskün yıllarında 20 roman, 300 öykü yazdıktan sonra 10 Şubat 1958'de İstanbul'da bir akıl hastanesinde, unutulmuş bir kadın olarak dünyaya veda etti. Halen Zincirlikuyu Mezarlığı’na gömülüdür.
Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti
1912 yılında kurulan Kürt Talebe Hevi Cemiyeti’nin yayın organı Rûj’i Kürd dergisinin 4. sayısında “Kürdlerde Kadın Mes’elesi” adlı bir makalesinde Ergani Mağdenli Y.C. adlı yazar, Batı Avrupa ve Amerika’da giderek yükselen kadın hareketinin, Asya’ya ve Japonya’dan sonra Müslüman Osmanlı kadınlarını da gayrete getirdiğinden bahsettikten sonra konuyu Kürt kadınlarına getiriyor ve “Erkeklerimiz baştan başa koyu bir cehalet içinde mahsurdurlar, kadınlarımız ise erkeklerimizin cahilane gururuna kurban olmuş, hem cahil hem de zavallıdırlar” diyordu. Yazara göre Kürt kadınlarının durumunu “ıslah etmek” için, “kafaları akla sığmaz hurafelerin etkisi altındaki” şehirli Kürt kadınlarını bir kenara bırakıp, “cahil ve irfansız olmasına rağmen kuvvetli bir karaktere sahip olan” Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt köylü kadınlarını model almak gerekmekteydi!
21 Mart 1919’da, Kürt Teâli Cemiyeti’nin yayın organı Jîn’de çıkan Vanlı M.C.Selim Beki imzalı yazıda ise, Kürt kadınları folklor bağlamından çıkarılarak, milliyetçi bir bağlamda ele alınıyordu. Selim Beki’ye göre İslam dininde kadın haklarının yanlış uygulanmasından dolayı, Kürt, Türk, Arap, Çerkes ve Arnavut gibi çeşitli Müslüman toplulukların kadınları, değişik türde tesettür uygulamaları ile karşı karşıya olmakla kalmakla birlikte Kürt kadınları bu kıskaca daha az girmişlerdi.
Kürt sözü
1919’da kurulan Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti ise mezhep farkı gözetmeksizin tüm kadınları üyeliğe kabul edeceğini ilan etmişti. Nizamnamesine bakılırsa cemiyet Kürt kadınlığının medeni bir bakış açısına kavuşturulmasını ve ilerlemesini sağlamak, Kürt aile hayatında kurumsal ve toplumsal düzenlemeler yapmak, Ermeni tehciri ve onu izleyen zorunlu göçler nedeniyle sefil hale gelen Kürt yetim ve dullarına iş bularak, maddi yardımlarda bulunarak onları sefaletten kurtarmak amaçlarını güdüyordu. Cemiyet bu amaçlarını gerçekleştirmek için, gazete, dergi, kitap ve risaleler yayınlayacak, Osmanlı İmparatorluğu’nun her yerinde kütüphaneler ve tartışma salonları açacak, konferanslar ve dersler düzenleyecekti.
Peki bu güzel amaçlı cemiyet neler yapabildi? Bildiğimiz kadarıyla ilk eylemleri, Sultanahmet Meydanı’nda bir Mevlid-i Şerif okutmak olmuştu. 21 Haziran 1919’da gerçekleşen bu olayın sonunda irticalen bir konuşma yapan cemiyet başkanı Encam Yalmuki Hanım (günümüz diliyle) şöyle demişti: “Hanımefendiler, biz Kürtler, çeşitli kavimleri kardeşleştiren İslamiyetin ortaya çıkışından, yani asırlardan beri Türk milletinin en sadık bir seveni, en güçlü dostu, en çoşkulu bir kardeşiyiz. Bugün bütün milletlerin alın yazıları başka şekiller aldığı ve herkese bir hak verildiği bir zamanda bizler de kendimizin hakkını istiyoruz, çünkü ortada milyonlarla Kürt var ve büyük bir Kürdistan var. Mukaddes amaçlar uğrunda en ziyade çalışmak isteyenlere ve milletlerine olan sevgilerini göstermiş oldukları fedakarlıklarla ispat edenlere cümlemiz tüm varlığımızla teşekkür borçluyuz. Cemiyetin açılış törenine koşarak gelen muhterem hanımlarımız ve kardeşlerimiz her şekilde destek olacaklarını, Kürtlüğün yükselmesi için ne yapılması lazımsa tereddütsüz yapacaklarına Kürt sözü verdiler. Öteden beri “Kürt sözünden dönmez” cümlesi bir atasözü olmuştu. Ben kanaatlerim ile iman ederek söylüyorum ki Kürt her şeye söz vermez ama verdiği zaman da sözünden dönmez…”
Yüz akı gelenek
Daha sonra aynı yılın Kurban Bayramının ikinci gününde Şişli Etfal Hastanesi’nde altı koğuş dolusu çocuğu parasız sünnet ettiren cemiyet, benzer faaliyetlerini ancak üç ay daha devam ettirebildi. Cemiyetin neden kapandığını bilmiyoruz ama, 1928 yılında Tiflis’te yayınlanan Zarya Vastoka gazetesinin 297. sayısında yayınlanan ve muhtemelen eşi Dilara Hanım, cemiyetin İstanbul’daki faaliyetlerine katılmış olan Kamil Bedirhan tarafından kaleme alınmış olan makalede “Konstantinopolis milliyetçilerinin hilekarlıkları ve soruşturmaları yüzünden” kapatıldı deniyor.
Feminizmin Ermenicesi
Osmanlı kadın hareketinin içindeki Ermeni kadınlar hep görmezden gelindi. Örneğin 1862-63’te Osmanlı ülkesindeki ilk Ermenice kadın gazetesi olan Gitar’ı yayımlayan Elbis Gesaratsyan’ı, “bir kadın olarak yüklendiğim sorumlulukların altında ezilirken, bunun karşılığında bana verilen haklar yok denecek kadar azdı. Feminizmin ‘bir adalet feryadı’ olduğuna iyiden iyiye inanmıştım” diyen ve 1919’da yayınlamaya başladığı Hay Gin (Ermeni Kadını) dergisini tam 14 yıl ayakta tutan Hayganuş Mark’ı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul ve taşradaki Ermeni okullarında pek çok aydın Ermeni kadınını yetiştiren Sibil’i (Zabel Asadur, hem Ermeni toplumunun Osmanlı toplumunda yaşadığı acılara hem de savaşlara ve militarizme ‘Yeter!’ diyen edebiyatçı Zabel Yesayan’ı veya kadın cinselliğini ima eden romantik aşk romanları ile muhafazakar Ermeni toplumunu derinden sarsmış olan Sirpuhi Düsap’ı bilenimiz çok azdır.
BÖLÜNMÜŞ KİMLİKLER
Bu kahraman kadınlarının hem kendi cemaatlerinden hem de Osmanlı toplumundan talepleri vardı. Onlar da kendilerine biçilen ‘iyi anne/sadık eş’ rolüyle yetinmek istemiyorlar, aynı zamanda yazmak, felsefe yapmak, bilimle uğraşmak, siyasette ve yönetimde görev almak istiyorlardı. Ancak bunu yaparken, cinsiyetlerini etnik/ulusal kimliğin arkasına gizlemek zorunda kaldılar. Edebiyata yöneldiler ve mücadelelerini ‘yurtsever’ Ermeni örgütleri bünyesinde sürdürdüler. Kimi hayır örgütlerinin başına geçti, kimi Ermeni çocukları için okul açtı, kimi öğretmenlik yaptı.
Bu özel kadınlar içinde Zabel Yesayan’ın (d.1878) yeri ayrıydı. Paris’te Sorbonne’da edebiyat ve felsefe derslerine kaydolarak ‘üniversiteye giden ilk Ermeni kadını’ olan Zabel Yesayan arkadaşları ve dostları Taşnaksutyun veya Hınçak partilerine yakın olduğu halde kendisi hiçbir zaman parti üyesi olmamış, Ermeni ve Türk milliyetçiliğinin kapıştığı yıllarda, Müslüman olsun gayri Müslim olsun, tüm Osmanlı vatandaşlarının bir arada tutacak bir üst kimlik arayışından vazgeçmemişti. Yine de, Nisan 1915’de İttihat ve Terakki’nin İstanbul’dan sürülecek Ermeni entelektüelleri ve önderleri listesindeki tek kadın Zabel Yesayan oldu. Kendini önce Türk sonra Rum dantelci olarak tanıtarak Bulgaristan’a kaçmayı başardı ve 1917’de Baku’ye, oradan Paris’e gitti. Ama yaşadıklarından sonra eski ‘Osmanlıcı’ düşüncelerini terk etmiş, Türkleri düşman olarak tanımlamaya başlamıştı. 1933’te Ermenistan’a geldikten sonra yeni bir kırılma yaşadı ve bu sefer Ermenileri ‘milliyetçilik illetine yakalanmış’ olmakla itham etti. Sosyalist düşünceye yaklaştığı halde, 1937’de Stalin’in gadrine uğrayarak Sibirya’ya sürgüne gönderilen Zabel Esayan’dan bir daha haber alınamadı. Ermeni toplumunun bu ayrıksı kızı muhtemelen 1942 veya 1943’te sürgünde öldü.
Kaynakça:Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, İstanbul 2003, Zafer Toprak,“Halk Fırkası'ndan Önce Kurulan Parti: Kadınlar Halk Fırkası”, Tarih ve Toplum, S. 51, Mart 1988, s. 30-31; Yavuz Selim Karakışla, “Kürt Kadınları Teâli Cemiyeti (1919),” Toplumsal Tarih Dergisi, Mart 2003, S.111, s. 14-23; Rohat Alakom, “Araştırmalarda Fazla Adı Geçmeyen Bir Kuruluş:Kürt Kadınları Teali Cemiyeti,” Tarih ve Toplum, Mart 1998, S.171, s. 36-40; Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006.
.Ayşe Hür
hurayse@hotmail.com09 Aralık 2007 Pazar
Mustafa Kemal Bektaşi oldu mu?
İslam’ın iki büyük mezhebi Sünnilik ve Şiiliktir. Aleviliğin İslamiyet dışı bir inanç sistemi mi yoksa, Şiiliğin Anadolu’da aldığı şekil mi olduğu konusunda henüz anlaşma yoktur. Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilikle birlikte ele alınan Bektaşilik ise İslâm dini ile eski Türk inanış ve geleneklerinin karışımı olan, Hıristiyanlık, Yeni Platonculuk ve Hurufilikten etkilenmiş ‘batınî’ bir sufi tarikatıdır. Alevilik mi Bektaşiliğin koludur, yoksa tersi midir sorusuna da henüz doyurucu bir cevap verilememiştir. ‘Alevi/Bektaşi kesim ile Sünni kesim arasında ilişkiler 1826’da Bektaşiliğin manevi koruması altında olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve 1924’te Sünniliğin manevi kalesi olan Halifeliğin kaldırılması ile bozulmuştur.
Halbuki Alevilere göre devlet Sünniliği modernleşmenin önündeki temel engel görünce radikal önlemler almış, bunlar Aleviliği de kapsamıştır. Bu açıdan 13 Aralık 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması çok önemli bir dönüm noktasıdır. İkinci büyük kırılma, 15 bin yeni caminin yapıldığı, imam hatip okullarının ve ilahiyat fakültelerinin açıldığı, ezanın Arapça okunmaya başladığı 1950’lerde yaşanmıştır. Üçüncü kırılma ise 1978-1980 arasında Malatya, Kahramanmaraş ve Çorum’da yaşanan kanlı olaylardan sonra yaşandı. Bu tarihten itibaren Alevi toplumu iyice içine kapandı, sosyal, hukuki, ekonomik ve dinsel sorunlarını cemaat içinde çözmeye çalıştı.
Ancak, 1990’larda politik İslam’ın yükselişi, Sosyalist Bloğun yıkılışı ve Kürt milliyetçiliği gibi faktörlerin etkisiyle Aleviler itinayla izledikleri ‘takiyye’ politikalarını terk etmeye başladılar. Taleplerini ve eleştirilerini daha yüksek sesle ve cesaretle dile getirdiler. Devletin bu yeni eğilimlere cevabı da giderek olumlu bir içerik kazanıyor. AKP Hükümeti’nin ‘Alevilerin sorunları çözmek üzere’ başlattığı atak umutla ve merakla bekleniyor. Böyle bir ortamda eski defterleri açmak çok yakışık almasa da, bu hafta Sünni-Alevi/Bektaşi çatışmasının yakın tarihçesine bakacağız. Elbette, bu ayrıntılı ve karmaşık tarihçenin bir sayfada tatmin edici biçimde işlenemeyeceği gerçeğini akılda tutmak kaydıyla…
Milli Mücadele’de tarikatları rolü
Milli Mücadele boyunca sadece İstanbul’un din adamlarını, dini söylemi veya tarikatları Milli Mücadele karşıtı eylemlerde kullanmasını biliriz ama, Ankara hükümetinin tarikatlarla ilişkisini pek bilmeyiz. Halbuki, Mustafa Kemal ve arkadaşları Milli Mücadele boyunca, gerek halkı mobilize etmek için, gerekse insan ve para kaynağı sağlamak için, Sünni olsun, Alevi kökenli olsun pek çok tarikatı, din adamını kullanmaya çalışmıştır. Örneğin Mustafa Kemal Mayıs 1919’da Samsun’a, daha doğrusu Havza’ya gittiğinde, Ali Baba adlı nüfuzlu bir Bektaşi şeyhinin Mesudiye adlı otelinde (kiracı) olarak kalmış, kendisini halka Ali Baba takdim etmişti. Milli Mücadele’nin en önemli belgelerinden olan Amasya Tamimi’ni imzalayanlar arasında Bektaşi Şeyhi Cemaleddin Çelebi de vardı. Mustafa Kemal, 5 Mayıs 1920’de ülkedeki tüm sufi şeyhlerine bir çağrı yapmıştı. Ardından bazı şeyhlere özel mektuplar yazdı. Bunlarda ‘zat-ı alinize kalben pek büyük hürmetim var’, ‘muhabbet ve hürmetlerimin kabulünü rica ederim’ gibi son derece nazik ve saygılı bir dil kullanmıştı.
Bu arada Kuzey Afrika’da yaygın olan Senusiyye tarikatının şeyhi Ahmed Şerif Senûsi de ülkedeydi ve Milli Mücadele’yi destekleyenler arasındaydı. Esas derdinin Halifelik beklentisi olduğu anlaşılan şeyhten Ankara’nın da bir beklentisi olduğu, kendisine ödenen 800.000 kuruş toplu para, kendisine bağlanan 1.000 lira aylık ile maiyetine bağlanan 300 lira aylıktan anlaşılıyor. Aynı şekilde Hacıbektaş’taki ana tekkenin Nakşi şeyhi Hacı Hasan Efendi’ye de aylık 500 kuruş ‘mükafat’ maaşı bağlanmıştı. Böylece bir çok Sünni ve Alevi/Bektaşi Milli Mücadele’de görev almaya başladı.
ANADOLU’YA SEVKİYAT
İstanbul’daki Gülşeniyye tarikatının Şeyh Visali Dergâhı, Milli Mücadele kadrolarının toplantı yeriydi. Sıklıkta Bektaşi dergahı olarak sunulan ancak Nakşibendiyye’ye bağlı olan Özbekler Tekkesi, Anadolu’ya silah ve adam geçirmeye yardım ediyordu. Tekkenin şeyhi Atâ Efendi Kazım Karabekir tarafından gönderildiği Türkistan’da üç yıl boyunca hem Anadolu’ya para yardımı topladı, hem Enver Paşa’yı oyalama görevini yaptı. Yine Nakşibendi şeyhleri olan Hacı Hasan Efendi ile Servet (Akdağ) vaazlarıyla katkıda bulundular. Melami şeyhlerinden Müslüm Penahi Anadolu’ya silah kaçırırken Fransızlara yakalanmış ve ağır işkence sonucu felç olmuştu. Ankara’daki Celveti Taceddin Dergahı milli mücadele kadrolarının uğrak yeriydi. Konya’daki Mevlevi Söylemez Tekkesi matbaa olarak kullanıldı. Bektaşi tarikatının Merdivenköy (Nerdübenköy), Karyağdı Baba ve Erikli/Eryek Baba tekkeleri silah saklayan tekkelerdi. Bektaşi Selman Baba adlı Bektaşi babası Denizli’de cephede savaşmıştı.
Tarikatların Mustafa Kemal’e verdiği desteğin en gösterişli örneği, Mustafa Kemal’in Ankara’ya girdiği gün olan 27 Aralık 1919’da yapılan Seymen Alayı’dır. Oğuz boylarının Orta Asya’dan getirdiği geleneklerden biri olan Seymen Alayı’na, özel giysileri ile Nakşibendiler, Sadiler, Rifailer, Kadiriler, Mevleviler, Bayramiler, Bektaşiler gibi pek çok tarikatın temsilcileri ve esnaf örgütleri katılmıştı. Alayı, o sıralarda halk tarafından pek tanınmayan Mustafa Kemal’e prestij kazandırmak için Halvetiyye tarikatının Sinaniyye koluna bağlı bir şeyh olan Yahya Galip (Kargı) düzenlemişti.
SEYMEN ALAYI
Milli Mücadele boyunca hem İstanbul hem de Ankara hükümetleri dini, Kur’anı, hadisleri, duaları, mevlitleri, fetvaları bolca kullanmıştı. Örneğin 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde yapılan Meclis’in açılış töreninde Kuran’dan ayetler okunduktan sonra hatim indirilmiş, Hacı Bayram Veli’nin türbesi ziyaret edilmişti. Törenin aşırı dindar tonlaması Milli Mücadele’nin muhafazakar liderlerinden Kazım Karabekir’i bile rahatsız etmişti. Karabekir töreni ‘gereğinden fazla aşırı’, ‘koyu dindar’ ve ‘dervişâne’ bularak ‘tarihimizde hiçbir meclis böyle açılmadı’ diye yakınmıştı. Ama tam 9 şeyhin, 85 din adamının mebus olduğu Meclis için bu doğal ve kaçınılmazdı. Şeyhlerden ikisi Nakşibendi, biri Bayrami, ikisi Halveti, ikisi Mevlevi, üçü ise Bektaşi şeyhi idi. Hem işlevsel hem de sembolik açıdan büyük önemi olan meclis başkan vekillerinden biri Mevlana Celaleddin Rumi’nin 19. göbekten akrabası olan Abdülhalim Çelebi, diğeri ise Hacı Bektaş Veli soyundan gelen Cemaleddin Çelebi idi. Dahası, Abdülhalim Çelebi meclis çalışmalarına uzun Mevlevi külahı ve özel Mevlevi kostümü ile katılırdı.
Alevilik/Bektaşilik Ayrımı
Bu konuyu birkaç paragrafta anlatmak zor olduğu için birkaç temel noktaya değinmekle yetineceğiz. Alevilikte soy esası önemli olduğu halde, Bektaşilik daha sonra girmenin mümkün olduğu bir tarikattır. Alevilikte dini ayin ve benzeri toplantılar ‘cem evi’ nde yapılırken, Bektaşiler bu işler için ‘dergah’ ı kullanır. Alevilerin aksine Bektaşiler kendilerini gizlerler ve bunu Bektaşi sırrı diye adlandırırlar. Ortak noktaları çoktur. Her ikisinde de Hazreti Ali sevgisi, On İki İmam inancı, ayin usullerinde benzerlikler vardır.
Bektaşiliğin Babagân, ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Çelebiyân kolu Tahtacılar, Çepniler, Kızılbaşlar şeklinde alt kollara ayrılır. (Bunlardan Sofyan ya da Kızılbaş diye anılan dedeye bağlı Aleviler eskiden Hacı Bektaş Veli ve Erdebil (Safeviyye) Dergahı’na bağlı oldukları halde bilinmeyen bir sebeple bağımsız hale gelmiştir. Safeviyye ise Sünni tarikat olarak ortaya çıkmış Şii-sufi bir tarikattır.) Bazı araştırmacılar bunlara bir de Sofiyan. kolunu eklerler. Bu üç kol sırasıyla ‘dedebabalar’, ‘çelebiler’ ve ‘dedeler’ tarafından temsil edilirler.
Bektaşilik, Farmasonluk (mason localarından esinlenerek oluşturulan yarı gizli organizasyon) ve Jön Türkler arasında ilişki olup olmadığına gelince: Bu söylentilerin nedeni İttihat ve Terakki içinde pek çok Bektaşi ve Farmason’un olmasıdır. Ancak, Enver Paşa’nın Farmason olduğu kesindir ama Bektaşi olduğuna dair sağlam kanıt yoktur. Talat Paşa hem Bektaşi hem Farmasondur. Mustafa Kemal ise Farmason değildir ama Bektaşi kökenli bir aileden geldiği söylenir. Buna karşılık İttihat ve Terakki’yi çok sert eleştiren Bektaşi liderler olmuştur. Özellikle Arnavutluk’ta Bektaşilerle İttihat ve Terakki’nin ilişkisi hiç iyi olmamıştır. Son olarak İttihat ve Terakki en güçlü olduğu dönemlerde bile Bektaşiliği resmen tanımaya yanaşmamış tersine bir Sünni tarikatı olan Mevlevilere iltifat etmişlerdir.
Dûdmân-ı Bektaşiyân
Bektaşilik ve Yeniçeri Ocağı arasındaki ilişkiler çok tartışılmıştır. 19. yüzyıldan öncesine ait kaynaklar çok az olduğu için bu konudaki bilgiler daha çok sözlü tarihe dayanır. Rivayete göre Bektaşiliğin ‘piri’ sayılan Hacı Bektaş Veli (13. yüzyıl), Yeniçerilerce ‘aziz’ kabul ediliyordu. Yeniçerilere ‘Tâife-i Bektaşiyan’, ‘Guruh-u Bektaşiyan’, ‘Hacı Bektaş köçekleri’, Yeniçeri Ağası’na ‘Dûdmân-ı Bektaşiyân’ denir, Yeniçeriler aynen Bektaşilerin bıyığı gibi ‘balta kesmez’ türden bıyık bırakırlardı. Ocakta her daim bir Bektaşi babası bulunurdu. İddialara göre Sultan II. Bayezid, Sultan I. Selim ve Sultan Abdülaziz Bektaşi idi. 1826’da yozlaşmış olan Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesi tarihe Vakayı Hayriye (Hayırlı Olay) diye geçmiştir ama, bu durumun Bektaşiler için pek de hayırlı olmadığı bilinir. Çünkü II. Mahmud Bektaşiliğin bundan böyle ancak kontrol altında varolabileceğine dair fermanını yayınladıktan sonra Bektaşilerin mezar taşları, sazları bile idam edilmişti. Hatta, mezarların açıldığı ve ölülerin bile bu garip saldırıdan nasibini aldığı ileri sürülür. Üsküdar ve İstanbul yakasındaki Bektaşiler ‘fitne ve fesadın kaynağı’ olarak cezalandırıldılar ve Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürüldüler. Fermana göre, ‘muhdes’ (yani 60 yıldan yeni olan) tekkeleri yıkıldıktan sonra geriye kalanlar cami, medrese veya okula çevrilmişti. Ardından sıra Rumeli ve Anadolu’ya geldi. ‘Müfrit’ (aşırı) olduğuna inanılan bazı babalar ya sürgün edildi ya öldürüldü. Tekkelerin mal varlıkları ise Sünni tarikatlarından Nakşibendilere (veya Halvetilere) nakledildi ya da hazine yararına müzayede usulü ile satıldı.
Ancak Hacıbektaş’taki ana tekkeye farklı bir uygulama yapıldı. Tekkenin çelebisi ve şeyhi Mehmed Hamidullah Amasya’ya sürüldüğünde yerine kardeşi Veliyyeddin Çelebi’yi mütevelli olarak bırakmıştı. Tekkenin ‘dedebabası’ Sivaslı Mehmed Nebi ise sürgün edilmedi ama zamanın tanınmış Nakşi şeyhi Kayserili Mehmed Said Efendi’nin denetimi altına sokuldu. Tekkenin müştemilatına da daha sonra Nakşi Camii diye adlandırılan cami yapıldı. Bu tarihten sonra kendilerini korumak için ‘takiyye’ yapmaya başlayan Bektaşiler kapatma olayının Nakşibendilerin başının altından çıktığına inandıkları için de Nakşibendileri hiç affetmediler. Sünni kesimden bazı araştırmacılar da, Bektaşilerin Milli Mücadeleye katılmasını bu tarihçe ile ilişkilendirirler. Onlara göre, Mustafa Kemal Bektaşilere destekleri karşılığında, cumhuriyeti kuracağı, Halifeliği kaldıracağı sözünü vermiştir.
Ancak Abdülmecid’in (1839-1861) annesi Bezm-i Alem Valide Sultan’ın bir Bektaşi tekkesine gidip ‘oğlum padişah olsun!’ diye dua etmesi, bu kötü durumun çok kısa sürdüğünü gösteriyor. Gerçekten de, Nakşi şeyhleri göstermelik olmaktan ileri gidememiş, eski Bektaşi tekkelerinde yine Bektaşi önderlerinin sözü geçmişti. Amasya’ya sürülen Hamidullah Çelebi de 1834’te affedilerek Hacıbektaş’a dönmüştü. Abdülaziz zamanında İmparatorluğun değişik yerlerinde ve özellikle Mısır’da Bektaşi tarikatı toparlanmaya başladı. II. Abdülhamid döneminde, Genç Osmanlılar ve Jön Türkler hareketlerinin arkasında, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşunda Masonlukla birlikte Bektaşiliğin Babagân kolunun önemli rolü oldu. Ancak, Bektaşileri Arnavutluk’ta bir devlet kurmak istedikleri için sıkı takibe alan Abdülhamid bile Topkapı’da eski Bektaşi dergahı olan Takyeci/Takkeci Baba Dergahı’nın yerine yeni bir dergah inşa etmelerine izin vermişti. Ancak bunlara rağmen Bektaşiler kendilerini diğer tarikatların içinde gizlemeye devam ettiler.
Bektaşiler ve Milli Mücadele
İkinci bir efsane de Alevi/Bektaşilerin Milli Mücadele’ye kayıtsız şartsız katıldığı yönündedir. Özellikle Sünni koldan gelen Şeyh Said’in isyanından sonra bu konu övünme vesilesi olmuştur. Halbuki, ne Sünniler toptan Milli Mücadele’ye karşı çıkmışlardır, ne de Bektaşiler tek vücut desteklemişlerdir. Bektaşilerin Babagân kolu ağırlıklı olarak Milli Mücadele’yi desteklerken, Çelebiyan kolu çelişkili tutumlar izledi. Ayrıca her iki koldan Milli Mücadele’ye şiddetle karşı çıkanlar oldu. Örneğin Bektaşilerin Babagân kolunun ‘dedebabası’ Salih Niyazi Baba başta olmak üzere Mazlum Baba, Tevfik Baba, Hüseyin Kazım Baba, Asım Baba, Samih Rıfat gibi Bektaşi ‘babaları’ halkı Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek konusunda önemli roller oynadılar.
Buna karşılık Dersim’in ‘Kızılbaş’ Alevileri Koçgiri isyanını çıkarmış, Bektaşilerin Babagân kolundan Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Sevr Anlaşması’na imza koyan heyete katılmış, Kiraz Hamdi Paşa Milli Mücadele karşıtı Tarikat-ı Salâhiyye adlı teşkilatı kurmuş, aynı tarikatın üyesi Sakallı Rıfkı, Cemali Baba, Didar Hanım gibi Bektaşi ileri gelenleri ise İngiliz ‘muhibleri’ olarak padişahın yanında yer almışlardı. (Cemali Baba hakkındaki bazı belgelerin, kendisinin bir hayranı olan Dr. Rıza Nur tarafından yok edildiği sanılır.) Bu örgüt dönemin bazı yayın organlarında ABD’nin Klu Klux Klan teşkilatına bile benzetilmişti. Cemiyet 1925’te Ankara İstiklal Mahkemesi yargılamaları ve 11 üyesinin 16 Ağustosta idam edilmelerinden sonra kapandı. (Ahmet Refik Altınay da bu davada yargılanmıştır ancak kendisinin olaya tesadüfen karıştığı sanılır. Örgütün üyesi olduğu ileri sürülenlerden İstanbul Barosu Başkanı Dersimli Lütfi Fikri (Düşünsel) ve Nazmi Paşa hakkında delil bulunamamıştı daha doğrusu Mustafa Kemal’in aracılığı ile suçsuz ilan edilmişlerdi.) Tarikatın içinde bir Mevlevi ile bir de Rıfai şeyhi vardı.
Mustafa Kemal Bektaşiliğe Girdi mi?
Bektaşiler, Mustafa Kemal’in 22-23 Aralık 1919’da Hacıbektaş’a yaptığı kısa ziyareti Mustafa Kemal’in Bektaşiliğe girişi olarak ele alma eğilimindedirler. Bu ziyaretten dolayı, Mustafa Kemal’i ‘don değiştirmiş Hazreti Ali/HacıBektaş Veli’ sayanlar, hatta ‘mehdi’ gibi görenler bile vardır. Onlara göre bu ziyaret sırasında Mustafa Kemal, kendisine cumhuriyet hakkında ne düşündüğünü soran Cemaleddin Çelebi’nin kulağına, Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra Saltanat ve Hilafetin kaldırılacağını fısıldamıştır. Bektaşiler de Mustafa Kemal’e destek sözü ile birlikte 1.800 altın vermişlerdir. Bektaşilerin öğünerek aktardığı bu hikayenin Sünni kesimden bazı kişileri ne kadar kızdırdığını söylemeye herhalde gerek yok. Peki bu iddialar doğru mudur?
Aslında, Eylül 1919’da hem Milli Mücadeleci kadroları, hem de muhalifleri (örneğin Ankara Valisi Muhittin Paşa) Hacıbektaş’ı ziyaret etmişlerdi. Çünkü Bektaşi çelebilerinin Alevi Kürtler üzerindeki etkisinden faydalanmak istiyorlardı. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, Milli Mücadele’ye halkın katılımı sağlamak için tarikatlardan, din büyüklerinden büyük ölçüde yararlanmıştı. Bu amaçla, pek çok tarikat şeyhine telgraflar çekmiş, mektuplar yazmış, kendilerine bazı görevler vermişti. Bektaşilerin Milli Mücadele’ye katılmasını istemesi kadar doğal bir şey olamazdı.
Ziyarete katılanlardan Mazhar Müfit’in (Kansu) anlattığına göre heyeti yolda karşılayan Babagân kolunun ‘dedebabası’ Salih Niyazi Baba, Mazhar Müfit ve Rauf beylerin bulunduğu arabaya binmiş, heyet yol boyunca masonluktan söz etmişlerdi. Hacıbektaş’a varıldığında Salih Niyazi Baba dergahına çekilmiş, misafirlerse Çelebiyan kolundan Cemaleddin Çelebi’nin basitçe döşenmiş odasına alınmıştı. Gruptakilerden Enver Behnan’a (Şapolyo) bakılırsa, Mustafa Kemal burada Bektaşilerin havasına uyup’ ‘kendisini çelebiye adamış güzel kızların’ sunduğu içkileri içmişti. Cemaleddin Çelebi ise bir anlatıya göre hasta olduğu için içki içmemiş, bir anlatıya göre ise Mustafa Kemal’e eşlik etmek için bir kader içmişti. Konuşma sırasında Cemaleddin Çelebi Milli Mücadele’yi destekleyeceğini ama cumhuriyetten yana olduğunu söylemi, Mustafa Kemal ise henüz zamanı olmadığı gerekçesi ile cumhuriyet meselesini konuşmak istememişti. Ertesi gün Salih Niyazi Baba ile Cemaleddin Çelebi arasındaki anlaşmazlık çıkmış, Mustafa Kemal ve arkadaşları oradan ayrılmak zorunda kalmışlardı. Her iki yazar da Bektaşilerin 1.800 altın verdiğinden bahsetmediği gibi, Mazhar Müfit’e göre, asıl Mustafa Kemal ileri gelen Bektaşi babalarına 50’şer lira vermişti.
Görüldüğü gibi gerçek herkese göre farklıdır. Mustafa Kemal’in daha başından beri aklında cumhuriyet kurma fikri olduğu biliniyor. Ancak, Milli Mücadele’nin daha başında bu kadar rahatça cumhuriyet lafını ağzına alması hele de bir tarikat liderine bu konuda söz vermesi mantıklı görünmüyor. Hacı Bektaş’a yapılan bu ziyaretin o dönemde harekete yandaş toplamak için pek çok çevreye yapılan nezaket ziyaretleri veya çağrıları içinde olduğu açık. Para meselesine gelince, 1.800 altın gibi büyük bir miktardan olayın şahitlerinin söz etmemesi bir şeyi ispat etmez ama, böyle bir paranın devletin kayıtlarında olmaması, dahası Milli Mücadele’den sonra bütün tarikatlar verdikleri paraları geri istedikleri halde, Bektaşilerin böyle bir talebi olmaması bu ‘yardım’ meselesinin bir Bektaşi efsanesi olduğunu düşündürüyor. Bunu, tarikatın alicenaplığı diye açıklamak mümkün ancak, tarikat 1923’te Ankara’ya başvurarak, Osmanlı Devleti’nden alamadıkları birikmiş alacakları karşılığında bir misafirhane inşa edilmesini istemiş, bu istek Ankara tarafından yerine getirilmişti. Yani o dönemde kimse devlette ‘hakkını bırakmıyordu’.
Tarikatların Kapatılması
Sünni kesim, Alevi/Bektaşilerin Kemalist rejim tarafından koruma altına alındığı, buna karşılık kendilerine karşı sert davranıldığını ileri sürer. Ancak bu iddia da doğru değildir. Kemalist rejim, 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra tarikatlarla ilişkisini yeniden tarif etmeye koyulmuştur. 1924’te Halifeliğin kaldırılmasını, Şubat-Nisan 1925’te yaşanan Şeyh Said İsyanı’nı takiben tarikatların kapatılması izledi. 13 Aralık 1925 tarihli kanunla bütün tekke ve tarikatlar kapatıldıktan sonra mal varlıkları Evkaf Müdürlüğü’ne devredildi, kitapları kütüphanelere taşındı. Ancak tekkelerin son şeyhlerine vefatlarına kadar tekkede oturma ve maaş alma hakkı verildi. (1927 yılında ‘mülga’ (kaldırılmış) tekke ve zaviye şeyhlerine ödenen maaş miktarı 18 bin lira idi.) Bazı şeyhler ise diyanet işlerine ve vakıfların mütevelli heyetlerine alındılar.
NİYAZİ BABA
Sünni kesimin Kemalist rejim tarafından kollandığını ileri sürdüğü Bektaşilik de bundan muaf tutulmadı. Mecliste bu konu görüşülürken Bektaşi dergâhlarından ‘mezellegah’, Bektaşi babalarından ve çelebilerinden ‘haneberduş’, ‘tufeyli babalar’, ‘Arnavutluktan gelme bir takım katil cani adamlar’, ‘etraftan oluk gibi akan milletin paralarıyla tarlalar almış, değirmenler almış adamlar’ diye söz edilirken (TBMM Zabıt Ceridesi, II. Dönem, C.XIX, 1976, s. 284, 288) buna meclisin hiçbir üyesi tepki vermemişti. Hacıbektaş’taki dergah güzel bir bitki örtüsüne sahip olan bahçesinden dolayı Numune Ziraat Mektebi yapıldı, sonra araba parkı olarak kullanıldı. (Müze olması 1960’tan sonradır.) Kitapları Ankara’daki Milli Kütüphane’ye gönderildi. Dergahta ‘Kilerevi Babası’ olarak bulunan Salih Niyazi Baba kararı duyunca ‘bu demektir ki biz bu göreve layık değiliz’ diyerek dergahı terk etti. Bir süre Ankara Ulus’ta Anadolu Oteli’ni işletmiş, burayı gizli dergah olarak kullanmasına izin verilmeyince, 1930’da bazı ‘mücerred’ (bekar) babalarla Arnavutluğun başkenti Tiran’a gitti. İstanbul’daki Takiyeciler/Takkeciler Tekkesi şeyhi Bektaş Baba da onu izledi. Ancak Salih Niyazi Baba’nın Bektaşiliğin merkezini Arnavutluğa taşıma fikri Arnavutluk kralı Zogo tarafından kabul görmedi. Salih Niyazi Baba İtalyanlarca öldürüldüğü 1941’e kadar Arnavutlukta Bektaşi cemaatinin ‘dedebabası’ olarak yaşadı. (Bazı kaynaklara göre Salih Baba İtalyanlarla işbirliği yaptığı için komünistlerce öldürülmüştü. Bir kaynağa göre ise dergahın parasını çalmaya çalışan bir hırsız tarafından öldürülmüştü.) Sonuç olarak, Alevi/Bektaşilerin Cumhuriyet döneminde kayrıldıkları meselesi de tartışılmaya muhtaç bir tez olarak ortada duruyor.
.16 Aralık 2007 Pazar
‘Türk Schindleri’ efsaneleri
Geçtiğimiz hafta Muhtar Kent, Coca Cola Şirketi’nin dünya yöneticiliğine getirildi. Ulusça gurur duyduk. Hatta, Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat ödülünü almasından bile daha çok gurur duyduk. Bu gururumuzu perçinleyen bir diğer husus, Muhtar Kent’in rahmetli babası Necdet Kent’in, İkinci Dünya Savaşı sırasında Marsilya ve Grenoble’da konsolos yardımcısı iken, canını tehlikeye atarak 80 Yahudi’yi Gestapo’nun elinden kurtaran bir kahraman olmasıydı. Üstelik Necdet Kent’in bu kahramanlığı Desparete House adlı bir filme de konu olmuştu.
Geçtiğimiz yaz yayınlanan ve basında ‘bir insanlık hikayesi’ olarak göklere çıkarılanBüyükelçi (GOA, İstanbul,2007) kitabının kapağında ‘Yirmi bin insanı Nazi soykırımından kurtaran, Kurtuluş Savaşı kahramanı bir Türk’ün ve şerefli ulusunun tarihi değiştiren öyküsü!’ yazıyordu. Kitabın yazarı Emin Kıvırcık’a bakılırsa, rahmetli dedesi Behiç Erkin, Necdet Kent ile aynı dönemde, Paris Büyükelçisi sıfatıyla yaklaşık 20 bin Türk vatandaşı Yahudi’yi Nazilerin elinden kurtararak ‘Türk Schiendler’i’ unvanını hak etmişti!
Behiç Erkin’e bugüne dek sadece bir Türk diplomatına, Selahattin Ülkümen’e, 1944’te Rodos’ta 42 Yahudi’yi Auschwitz’e gitmekten sahte vatandaşlık belgeleri ile kurtardığı için verilen ‘Adil-Dürüst İnsan’ madalyasının verilmesi için resmi girişimlere başlanmıştı. Bunları okuyunca, 42 kişiyi kurtaran Ülkümen’e madalya verildiği halde, 80 kişiyi kurtaran Necdet Kent ile dile kolay tam 20 bin kişiyi kurtaran Behiç Erkin’e neden hala madalya verilmediğini merak ettik ve bu haftayı bu işin perde arkasını araştırmaya ayırdık.
ALMAN ENFORMASYON OFİSİ . En popüler ‘milli’ efsanelerimizden biri, Türk diplomatlarının İkinci Dünya Savaşı sırasında binlerce Yahudi’yi ölümden kurtardığıdır. Yahudilerin acıları üzerinden dünyaya verilen bir ‘insanlık dersi’ olarak bu hikayeler pek çoğumuzun koltuklarını kabartır. Peki durum gerçekten söylendiği gibi midir?
Nazilerin iktidara geldiği 1933’ten itibaren Türkiye’de Nazi sempatizanı bir hava vardı ama Alman propagandası esas olarak 1937'de İstanbul Cağaloğlu'nda açılan Alman Enformasyon Ofisi ile etkisini göstermeye başlamış, gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri hedef alan yazı ve karikatürlerde patlama olmuştu. Ardından hükümet dış temsilciliklerine zorunlu olmadıkça Yahudilere vize verilmemesi için talimat verdi. Ağustos 1938’de bu politika resmileşti ve “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tabi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararname çıkarıldı.
PARİTA OLAYI . Katı politikanın ilk provası 8 Ağustos 1939’da İzmir’de yapıldı. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların ‘Bizi öldürün ama geri göndermeyin’ haykırışlarına rağmen 14 Ağustos’ta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldığında Ulus gazetesi ‘Serseri Yahudiler İzmir’den gitti’ diye başlık atmıştı. Yine de, savaş patladığında, tarafsız kalan İspanya ve İsviçre ile birlikte Türkiye, Nazilerden kaçan Avrupalı Yahudiler için kurtuluşa giden nadir kapıdan biriydi.
Ama bu kapının çok da güvenli olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile 12 Aralık 1940’ta İstanbul’a varan ‘yüzen tabut’ namlı Salvador’un (aslında 40 kişi kapasiteli bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 Aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı. Olayın tanıklarından Hasan Sezen Silivri ve civar köylerde oturanların, kurtulan Yahudilere ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştığını ancak ölülerin soyulmasının önlenemediğini anlatmıştı. Ölenler Silivri'deki Yahudi Mezarlığı’na (bugün Matematik Bilimleri Araştırma Merkezi) defnedildi. Buz gibi denizden sağ kurtulmayı başaran 123 kişiden 63’ü Bulgaristan’a geri gönderildi, gerisi ise Darien II adlı bir gemiyle 19 Mart’ta Filistin’e ayak bastı. Silivri Mezarlığı’na gömülenlerin kemikleri 1960’larda İsrail’e nakledildi. 1974’te Kudüs’te sembolik bir mezara gömüldüler.
20 KURA İHTİYATLARI . Facianın da etkisiyle Türkiye 12 Şubat 1941’de Transit Kararnamesi ile kontrollü mülteci geçişine izin verdi. Ancak Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’dan gelecek mülteci sayısı haftada 60 kişi, toplamda 4.500 kişiyle sınırlanmıştı. Bu da sevindiriciydi elbette, mültecilere sunulan tek ayrıcalık, savaş başlamadan önce Filistin’e giriş vizesi elde etmiş ve Suriye’den transit vizesi almış ve yeterli paraya sahip olan ve de bileti olanların, Türkiye’den daha kolay vize alması idi, ama bu sadece bir yıl sürdü. Üstelik Mayıs 1941’de ülkedeki tüm gayri Müslimlerle birlikte Yahudiler de “20 Kur’a İhtiyatları’ olarak askere alındılar. Bu aynen ABD’nin savaş sırasında ‘beşinci kol’ diye nitelediği Japonları enterne etmesine benziyordu. (Beş ay sonra terhis edilenleri daha sonra Varlık Vergisi ve Aşkale sürgünü bekliyordu! Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Vitali Hakko da bütün bu değirmenlerde öğütülmüştü.)
18 Haziran 1941’de Türk-Alman Dostluk Anlaşması’nın imzalanması üzerine Türkiye’de adeta bayram havası esti. Cumhuriyet gazetesi 4 gün sonra Hitler Ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırmasını ‘Yeni Bir Haçlı Seferi’ başlığı ile kutladı. O günlerdeki havayı Trabzon Milletvekili Faik Ahmet Barutçu’dan öğrenelim:“Alman-Sovyet harbi memlekette bir bayram havası vücuda getirmiştir. Herkes birbirini tebrik ediyor. Beş yüz senelik tarihi bir intikamın şevki ve sevinci ile kalpler derhal Alman zaferi içim çarpmaya başladı. Öğleden sonra Meclis koridorunda Dışişleri Bakanı Saraçoğluna: -Siyasi gazanız bir kere daha mübarek olsun, dedim. Saraçoğlu: -Hepimizin! cevabını verdi. Mebuslar birbirlerine: -Bayramınız mübarek olsun diyorlardı.” (Siyasi Hatıralar, c. 1, Ankara, 2001, s. 494.)
STRUMA FACİASI . Altı ay sonra yaşanacak olay her şeyin üstüne tüy dikti. Olayın baş kahramanı, adını Bulgaristan’daki bir nehirden alan Panama bandıralı Bulgar gemisi Struma idi. 1867’de Newcastle tersanelerinde inşa edilmiş, 46 metrelik, 100 yolcu kapasiteli bu ahşap gemi, o yıllarda Pandelis adlı bir Yunanlı’nın Campania Mediteranea de Vapores Limitadaacentasına bağlıydı. İşletmecisi ise Yahudi asıllı Dr. Baruh Konfino idi. 1941’de Romanya’da Yaş şehrinde 4 bin Yahudi’nin Nazilerce katledilmesinden sonra, Romanya Yahudileri için Filistin’e gitmekten başka yol kalmamıştı. Geminin basında çıkan ilanlarında Struma Quen Mary Transatlantiğinden alınma fotoğraflar kullanıldığı için 780 kişi 1.000 dolarlık ücreti ödemekte tereddüt etmemişlerdi. Yunan acente, aldatıldıklarını anlayan Yahudileri sakinleştirmek için, kendilerini götürecek geminin karasuları dışında beklediğini söylemişti. İnanmaktan başka çare yoktu. Yolculuk son derece zor koşullarda başladı. Gemide bir adet tuvalet ve dört lavabo vardı. Su, kovalarla denizden çekilip güvertede yüzler yıkanıyordu. Çay üç günde bir dağıtılıyordu ya da portakal sandıkları parçalanıp yakıt olarak kullanılıyordu. Gıda olarak herkese bir portakal, biraz fıstık ve şeker dağıtılmıştı.
Korkulan olmuş, Struma’nın motoru Köstence’den ayrılır ayrılmaz sorun çıkarmaya başlamıştı. Boğazların önüne gelindiğinde dizel motor çatladı. SOS çağrısını alan Türk kurtarma gemisi eşliğinde Struma 15 Aralık 1941’de Sarayburnu açıklarına çekildi. Gemide 769 yolcu vardı. Bunlardan 300 kadarı çocuk, 200 kadarı kadındı. Gemide yeterli miktarda can kurtarma sandalı ve yeleği yoktu. Yangın söndürme cihazı ve telsiz çalışmıyordu. Aydınlatma motoru ve ana motoru ciddi biçimde arızalıydı. Benzin ve yağ yoktu.
Ancak gemiye Türk resmi görevlileri dışında kimsenin çıkmasına izin verilmiyordu. Gemiden ayrılmaya da izin yoktu. Gemiden atlayarak kaçan bir genç yakalanıp geri getirilmişti. Çünkü Türk makamları yolcuların gerçek niyetinin Filistin’e gitmek değil İstanbul’a ayak basmak olduğuna inanıyorlardı. En sonunda, katı kalpler yumuşadı ve İstanbul’daki Yahudi cemaatinin ısrarları üzerine, yaklaşık 10 gün sonra Yahudi cemaati liderlerinden Simon Brod ve Rıfat Karako’un gemiye çıkmasına izin verildi. Amerikan Yahudi Komitesi’nin İstanbul Hahambaşılığı’na gönderdiği 10.000 dolar ile yolculara ilk kez sıcak yemek dağıtılmıştı. O gündensonra geminin günlük iaşesi bedeli Yahudi cemaatinden alınarak Kızılay Cemiyeti’nin İstanbul şubesi tarafından temin edilmeye başladı.
Yeri gelmişken Simon Brod’un kim olduğunu da anlatalım. 1890’lı yıllarda Rusya’dan Osmanlı Devleti’ne göçen bir ailenin manifaturacı oğlu olan Simon Brod, cesareti, resmi makamlarla olan iyi ilişkileri ve işbitiriciliği ile 1933’ten itibaren binlerce Yahudi mülteciyi kurtarmış gerçek bir kahramandı. Brod, tüm zamanını, enerjisini ve servetini bu uğurda harcamıştı. Günde beş paket sigara içen Brod’un mülteciler için yaptığı harcamaları sigara paketlerine yazdığı, sonra da bu paketleri buruşturup çöpe attığı için olsa gerek, Brod Ailesi 1944’te tümüyle iflas etmişti.
KALPLER YUMUŞAMIYOR . Tekrar hikayemize dönersek; Geminin kaptanı yolcuları indirip Bulgaristan’a dönmek istiyor, Türk makamları yolcuları ne olursa olsun başlarından atmak istiyor, Britanya ise Filistin’e koyduğu kotaları aşmamak için Yahudi göçünün yaratacağı sorunları bahane ederek Türkiye’nin gemiyi geri yollaması için baskı yapıyordu. Yazışmalarla geçen 62 korkunç günden sonra katı kalpler biraz yumuşadı ve Britanya makamları yaşı 11 ile 16 arasında olan 28 çocuğa seyahat belgesi verebileceklerini açıkladılar. Ama Türkiye çocukların gemiden indirilmesini reddetti. Belki de böyle yaparak Britanya’yı zorlamayı düşünüyorlardı ama daha büyük ihtimal olaya iyi niyetle yaklaşan Emniyet Müdürü Ahmet Demir’in o günlerde eşinin vefatı yüzünden izinli olması ve yerine bakan vekilin işi yokuşa sürmesi idi. Bir hafta sonra da gemiye Karadeniz’e çıkma emri verildi. Kararı duyan çaresiz yolcular geminin iki yanına üzerinde büyük harflerle ‘Immigrants Juifs’ (Yahudi mülteciler) yazılı bezler asmışlar, tepeye de ‘Sauvez-nous’ (bizleri kurtarınız) yazılı beyaz bayrak çekmişlerdi. Bunun üzerine 200 kadar polis gemiye çıkıp yolcuları tekme tokat güverte altına soktular. Daha sonra geminin çıpası kesildi, dev bir kılavuz gemisine bağlanarak Karadeniz’e çekildi. Gemi uzaklaşırken, beyaz çarşafın üzerinde şu satırlar okunuyordu: “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!.. Kurtarın bizi!..."
STRUMA BATIRILIYOR . Struma, 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edildi. 24 Şubat 1942 günü, saat 02.00’de gemi daha sonra ortaya çıktığı gibi bir Sovyet denizatlısı tarafından batırıldı. Kurtarma sandalları bölgeye ulaştığında Struma’dan ve 769 yolcusundan geriye kalan üçü ölü dört bedendi. Sağ kurtulan şanslı kişi 19 yaşındaki David Stoilar idi. Stoiler emniyetteki ifadesinde “Patlamadan birkaç saniye sonra suya çarptım ve yine birkaç saniye sonra su yüzüne çıktım. Havadan tahta parçaları yağıyordu. Gemiyi göremedim, tümüyle yok olmuştu. Su, buz gibi soğuktu ve kadın erkek insanlarla doluydu. Bunlar geminin parçalanan ahşap bölümlerinden dışarıya fırlamışlardı. Anında boğulmuşlardı ötekilerin pek çoğu da öldüler.” Demişti. Gerisini yine kendisinden dinleyelim: “…Beni fenere götürdüler, yemek yedirdiler ve ertesi sabaha kadar istirahat etmem için yatak verdiler. Fenere bir polis geldi vebeni alıp bir otobüs istasyonuna götürdü. Beni Üsküdar’a götürecek otobüse bindirdi. Üsküdar’da bir ambulans bekliyor ve beni bir askeri hastaneye götürdü. Tek yataklı bir odaya konuldum. Kapıda her saatte bir polis nöbet bekliyordu ve hekim ile hastabakıcı dışında hiç kimsenin odaya girmesine izin verilmiyordu. …El ve ayaklarım donmuş halde hastanede geçirdiğim birkaç günden sonra…Emniyet Müdürlüğü’ne gittik…. Polis beni orada iki üç hafta tuttu. Zincire vurulmamıştım, ancak her akşam bir hücreye konuyor ve sabah çıkarılıp ortak alanda durmama izin veriliyordu. Bir çok kere altta bulunan sorgulama odasına alınmış ve tekrar tekrar nereden geldiğimi ve gemiye ne olduğunu sordular. Neden hapiste tutulduğu sorduğumda bir Türk vizesine sahip olmayıp, Türkiye’de yasadışı bulunduğumdan ötürü olduğunu söylediler. Her gün yakında bulunan bir lokantadan bana yemek gönderiliyordu. Bunun İstanbul Yahudi cemaati tarafından organize edildiğini varsayıyorum. Birkaç gün sonra Yahudi cemaatinin gönderdiği bazı elbiseleri de aldım. Nihayet bir öğleden sonra Bay Simon Brod’un beklediği zemin kata indim. Bay Brod bana Struma’nın enkazından sağ kurtulmamın bir mucize olduğunu, ancak bu trajedinin tek tanığı olarak Türk resmi makamlarından sağ kurtulmuş olmamın daha büyük mucize olduğunu söyledi…”
BAŞKA KURTULAN VAR MI? Gemiden tek kurtulan da David Stoiler değildi. Standart Oil Company of New York (Kısaca Socony, şimdiki adıyla Mobil) petrol şirketinin Romanya Müdürü Martin Segall, eşi ve iki çocuğu, şirketin Türkiye temsilcisi Vehbi Koç’un İçişleri Bakanı Faik Öztrak’a yaptığı özel rica sayesinde, gemi Karadeniz’e kovalanmadan çıkarılmıştı. Ayrıca Medea Salamovici adlı hamile kadın, kanama geçirdiği için gemiden çıkarılarak Balat’taki Or Hayim Hastanesi’ne kaldırılmıştı.
Hükümet Struma’nın batmasıyla ilgili ilk ve son açıklamasını 12 Mart 1942’de yaptı: Türkiye’nin faciada hiçbir sorumluluğu yoktu! Onun tek yaptığı gayri meşru yollardan Türkiye’ye girmeye çalışanları önlemekti! Emniyet mensupları Yahudi cemaatine ‘hükümetin bu meselenin kapatılmasını ve bir daha bahsedilmemesini istediği’ söylemişti, onlar da seslerini çıkarmadılar. Olay böylece kapandı. Ama katı mülteci politikası aynen sürdü. Örneğin Mayıs 1943’te, Bulgaristan’da yaşayan 20 bin Yahudi Filistin’e gitmek üzere Türkiye’ye girme talebinde bulundu ama, hükümet ‘doğacak sorunları göğüsleyemeyeceği’ gerekçesiyle reddetti. Benzer bir talep Yunanistan Yahudilerinden de gelince Britanya Türkiye’de bir toplama merkezi kurmayı önerdi, ancak o da reddedildi. 1944’te, Fransa’da Türk makamları tarafından vatandaş olarak tanınmadığı için toplama kamplarına gönderilen pek çok kişi vardı.
STRUMA BATIĞI BULUNUYOR . 1990 yılında Umut Sanat adlı bir kuruluş facianın belgeselini yapacağını açıkladı ama bu sonuç vermedi. Struma’da büyük anne ve babasını kaybeden Greg Buxton adlı bir İngilizin batığın yerini aramaya başladığı 2000 yılında konu tekrar hatırlandı. Ama Mümtaz Soysal bu hatırlayıştan pek hoşlanmamıştı. ‘Abalı’ başlıklı yazısında .”[Struma’nın] Batılılışı Türklere karşı dünyanın her yerinde neredeyse bir ‘gavurluk’ tutkusuymuşçasına sürdürülen ‘Vur abalıya!’ kampanyasının bir parçası olarak da kullanılmıştır. İslam’ın Museviler konusundaki hoşgörüsüne ve Engizisyon’dan kaçanlara İkinci Beyazıt’ın kucak açışını unutturmayı, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Türklerle Museviler arasındaki ilişkilerin genellikle iyi olan niteliğini gölgelemeyi, yaygın düşmanlığa bir de bunu eklemeyi amaçlayarak….” Demişti. (Hürriyet, 30 Ağustos 2000)
Bugünün ateşli milliyetçileri, Doç. Dr. Hasan Ünal, Çetin Yetkin ve Aytunç Altındal ise, Türkiye’nin bu faciada hiçbir sorumluluğu olmadığını ilan etmişlerdi. Onlara göre tek suçlu Batı dünyası idi ve David Stoiler yalan söylüyordu. Bu dörtlüyü harekete geçiren endişe uluslar arası camiada Türkiye’ye yönelebilecek muhtemel bir eleştiriye karşı gösterilen milliyetçi refleksti. Nitekim iki yabancı gazetecinin Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde inceleme yapma isteği reddedildi. Bu gerilimden rahatsız olan İsrail açıklama yaparak ‘Türk Hükümeti’nin Nazi Soykırımı’ndan kaçan 100 bin’in üzerinde Yahudi mülteciye geçiş izni verdiğini’ söyledi. Halbuki sayının en fazla 17 bin olduğu biliniyordu. Türkiye’deki Yahudi cemaati de film çekimi işine oldukça mesafeli davrandı. Gazetecilerin olayı hatırlayanların yaşadığı umuduyla Hasköy Yaşlılar Yurdu’na yapılmak istediği ziyarete izin vermedi. Olaydan 56 yıl sonra Struma olayına ilişkin şahitliğini bir mektupla İstanbul’da yayınlanan cemaat gazetesi Şalom’a anlatan Heinz Tsiffer’in mektubu nedense gazetede yayınlanmadı. Anlaşılan kimse eski defterlerin açılmasını istemiyordu..
Behiç Erkin ve Necdet Kent: Gerçekten Kahraman mıydılar?
İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin Yahudi politikası böyle iken, Türk diplomatlarının büyük kahramanlıklar yapmasına pek olanak yoktu. Yine de Selahattin Ülkümen başta olmak üzere pek çok diplomatımızın irili ufaklı kahramanlık öykülerine imza attığı gerçek ama Behiç Erkin ve Necdet Kent örneklerinde büyük şüpheler var.
Toplumsal Tarih dergisinin Aralık 2007 sayısında, Corrina Guttstadt’ın “Hakikaten ‘İnanılmaz Bir Öykü’” başlıklı makalesi bu konuda çok ilginç bilgiler sunuyor. Yazar, Türk Dışişleri arşivleri araştırmacılara açık olmadığı için ağırlıklı olarak Alman belgelerini incelemiş. Bilindiği gibi Naziler Yahudi soykırımının kayıtlarını büyük titizlik içinde tuttukları için bu belgeler eşsiz bir hazinedir. Naziler, en aşağı kademede saydıkları vatansız Yahudileri ve Polonya Yahudileri kamplara öncelikle gönderirken, İspanya ve Türkiye gibi tarafsız ülkelerin ya da İtalya, Romanya, Macaristan ve Bulgaristan gibi Almanya’nın müttefiklerinin Yahudi vatandaşları, genel olarak tutuklama ve sürgünden hariç tutmuşlardı. Dolayısıyla en azından 1943’e kadar Türk vatandaşlığı belgesi adeta ‘can simidi’ işlevi görüyordu.
VATANDAŞLIK İLMÜHABERLERİ . Ancak, 30 Ağustos 1939 ile 13 Temmuz 1943 arasında, önce Paris’te, Fransa’nın Alman işgaline uğramasından sonra ise Vichy’de görev yapan Behiç Erkin’in 20 bin Yahudi’yi ‘vatandaşlık ilmühaberi’ vererek kurtardığı hikayesi tümüyle uydurmadır. Çünkü ‘vatandaşlık ilmühaberi’ 1930’lu yıllarda Türk konsoloslukları tarafından yurtdışında yaşayan Türkiye vatandaşlarını denetlemek amacıyla, pasaportlarını konsoloslara vermeleri karşılığında dağıtılan belgenin adıydı. Üstelik Türkiye savaş yıllarında vermekte büyük zorluk çıkardığı için Yahudiler bu belgeleri karaborsadan satın almak zorunda kalmışlardı. Dahası, 1941-1944 arasında değil vatandaş yapmak, 3.500 Türkiye vatandaşını ‘Kurtuluş Savaşı’na katılmamak’ ya da ‘Beş yıldan fazladır konsolosluğa uğramamak’ gibi gerekçelerle vatandaşlıktan çıkarmıştı. Bu kişilerin ezici çoğunluğu da Yahudi idi. Örneğin 17 Haziran 1942’de (yani Behiç Erkin döneminde), Fransız Yahudi Karşıtı Polis Teşkilatı, Nazi kasabı Adolf Eichmann’ın Paris’teki makamına, Paris yakınlarındaki Drancy’de tutuklanmış bulunan ve ‘hala ilgili konsolosluk tarafından Türk vatandaşlıklarının tanınmasını bekleyen’ 150 Türkiyeli Yahudi’ye nasıl muamele edilmesi gerektiğini sormuş ve konsolosluğumuz ‘bu kişiler Türkiye vatandaşı değil’ deyince de toplama kampına göndermişti!
Dahası, Şubat 1943’te isimleri Almanlar tarafından verilen Türkiyeli 3.036 Yahudi’den sadece 631’ni Türk vatandaşı olarak tanınmış, bunların da sadece 114’üne Türkiye’ye geçiş vizesi vermişti. Bu durum Berlin’deki Alman makamlarının bile hayretine neden olmuştu. Sonuç olarak, Behiç Erkin, Türkiye’ye ’20 bin’ değil, sadece 114 Yahudi’nin -o da Almanya ile işbirliği içinde- gönderilmesinde rol oynamıştı. Zaten Türkiye üzerinden geçen toplam Yahudi mülteci sayısı 17 bin civarında idi.
NECDET KENT VAKASI . İkinci ‘Türk Schindleri’ Necdet Kent’in hikayesine gelince; Marsilya’nın Saint Charles garında trene yüklenirken gördüğü 80 Türkiyeli Yahudi’yi Gestapo’nun karşı koymasına rağmen, maceralı bir tren yolculuğundan sonra kurtarmayı başaran Necdet Kent’in, olayı bu kahramanlığını kamuoyuna takdim eden Amerikalı yazarı Stanford Shaw’a bile herhangi bir tarih ve isim vermemesi, olayı son derece muğlak ifadelerle anlatması başından beri soru işareti idi. Ama esas soru işareti, Fransa’daki sevkıyatlar konusunda uzman olan Serge Karlsfeld adlı araştırmacının, merkez garı Saint Charles’tan hiçbir zaman Yahudi sevkıyatı yapılmadığını tespit etmesiyle doğdu. Sevkıyatlar liman bölgesindeki d’Arence garından ve Marsilya’dan 1,5 saat uzaklıktaki Fréjus garından yapılmıştı.Necdet Kent’in dört yıl görev yaptığı şehirdeki garları karıştırması akıl alır gibi değildi. Olayı Necdet Kent’le yaşadığı söylenen Sidi İşçan adlı konsolosluk görevlisi çoktan öldüğü için Kent’i ancak kurtardığı kişiler doğrulayabilirdi. Ancak Necdet Kent, hayatını kurtardığı bazı kişilerin zaman zaman mektup yazdığını söylediği halde isimlerini hatırlamadığı için onlardan da olayı doğrulamak mümkün olmamıştı.
Corrina Guttstadt son olarak İsrail’deki Yad Vashem Soykırım Müzesi’ne bir mektup yazmıştı. Merkezden gelen cevapta Necdet Kent’e ‘Adil-Dürüst İnsan’ madalyasının verilmesi için Türk Dışişlerinin yürüttüğü ısrarlı çabaların Necdet Kent’in anlattığı olaydan sağ kurtulan biri ile karşılaşılmadığı ve/veya olayı ispat eden herhangi bir belge bulunmadığı için gerçekleşmediği yazılıydı! Bütün bunların ne anlama geldiğini okurun takdirine bırakıyoruz.
Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği ‘aktif tarafsızlık’ politikası, ciddi bir Nazi sempatizanlığı ile gölgelenmiştir. Türkiye iddia edildiği gibi değil binlerce Yahudi’yi kurtarmak, katı mülteci politikaları ile binlercesinin ölümüne katkıda bulunmuştur. Ama Avrupa’daki pek çok ülkenin benzer şekilde davrandığını düşününce Türkiye’nin onlardan daha fazla utanmasına gerek yoktur. Yeter ki, tarihten ders çıkarılsın, yeter ki kurbanların acılarından sahte hikayeler, sahte kahramanlar üretilmesin…
Daha fazla bilgi için: Corrina Guttstadt, “Hakikaten ‘İnanılmaz Bir Öykü’”, Toplumsal Tarih, S. 168, Aralık 2007, s. 56-65; Selim Deringil, Denge Oyunu:İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000; Rıfat N. Bali, Devlet’in Yahudileri ve “Öteki” Yahudi, İletişim Yayınları, 2004; Musa’nın Evlatları, Cumhuriyet’in Yurttaşları, İletişim, 2003
.23 Aralık 2007 Pazar
Bu kaçıncı isyan, bu kaçıncı harekât?
Resmî tarihe göre, Kürtler 1803'ten 1914'e kadar 12 defa ayaklandılar. İslamcı padişah II. Abdülhamit döneminde Sünni Kürtlerle uzlaşma sağlandıysa da Alevi (Kızılbaş) Dersimlilere söz geçirmek mümkün olmamıştı. 1919 ile 1921 sonu arasında, Ankara Hükümeti'ne karşı 23 isyan çıktı. Bu isyanlardan sadece dördü Kürtlerin oturduğu bölgelerde gerçekleşti ve sadece üçüne Kürt aşiretleri katıldı. Diğerleri Türkler ve Çerkezler tarafından çıkarılmıştı. Ankara’yı en fazla uğraştıran ise Şubat-Mart 1921’de meydana gelen Koçgiri Ayaklanması oldu. Dersim’deki Alevi Kürt aşiretleri bölgenin ulaşılmazlığı ile Osmanlı Devleti’ne vergi ve asker vermeyen özerk beyliklerdi. Hafik (Koçhisar), Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kurucay ve Ovacık coğrafyasındaki 135 köy, Koçgiri konfederasyonunun kontrolündeydi. Koçgirilere İbolar, Geriyalar, Sefolar, Sarolar, Balolar, Laçinler bağlıydı. Bunların Alevi Kürt kökenli mi yoksa Alevi Türk kökenli mi olduğu yönünde hala tartışmalar varsa da, genel olarak ilk tez kabul edilir. Bu aşiretler 1916’da Ruslar yaklaştığında Sivas merkezli bir Kürdistan için görüşmelere başlamışlardı, fakat Ruslar bölgede bağımsız bir Ermenistan kurulmasını tercih ettiği için anlaşma sağlanamamıştı. Bu aşiretler daha sonra Kürt Teali Cemiyeti ile işbirliği yaptılar ve Ankara’daki yeni meclise temsilci göndermediler.
KOÇGİRİ İSYANI . 1920’ye gelindiğinde, Koçgiri konfederasyonunun başında II. Abdülhamid tarafından paşalık rütbesi verilen İboların reisi Mustafa Paşa’nın oğulları Alişan ve Haydar beyler vardı. Haydar Bey, 1919-20 Paris Konferansı sırasında bağımsız Kürdistan kurulması fikrini savunmak üzere kurulan Kürt Teali ve Teavün Cemiyeti’ne üye olurken, Mustafa Kemal Alişan Bey’e Sivas Valiliğini önermiş ama hedefi bağımsız bir Kürdistan kurmak olan Alişan Bey bu teklifi kabul etmemişti.
Alişan ve Haydar beylerin maslahatgüzarı olan Alişer’in (Alişir) 150 adamı ile Kemah çevresinde başlattığı olaylar Meclis’te önce ciddiye alınmamış hatta ‘Dersim’de Kürtlük ve Türklük diye bir hadisenin bulunmadığı’ iddia edilmişti. Ama,Mart 1920’ye gelindiğinde Ovacık ve Hozat’ta 45 bin kişilik bir güç toplanmıştı bile. Temmuz ayında bir jandarma karakoluna yapılan baskınla isyanın ilk işareti verilince, Ankara Alişan Bey’i Refahiye’ye, Haydar Bey’i ise İmranlı’ya yönetici atayarak isyanı önlemeyi düşündü. Alişan Bey ile Kürt milliyetçisi baytar Nuri Dersimi, Kasım 1920’de Hozat’ta bir araya gelerek bir deklarasyon hazırladılar ve Ankara’ya Sevr Anlaşması’ndaki Kürdistan otonomisini tanıyıp tanımadığını sordular. Deklarasyon Ankara’ya ulaşınca Ankara Beyazıt (Ağrı) Kürtleri’nin ileri gelenlerinden Şefik Ağa’nın başkanlığında bir ‘Nasihat Heyeti’ oluşturdu. Ama Batı Dersim aşiretleri 25 Aralık 1920’te Meclis’e bir telgraf çekerek Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis’i kapsayan bağımsız bir Kürdistan kurulması taleplerini yinelediler. Ankara’nın cevabı, Diyap ve Meço Ağa, Ahmet Ramiz, Hasan Hayri gibi Koçgiri liderlerini meclise katılmaya ikna etmek oldu. Ankara’nın ikna çabaları sonucu 72 Kürt lideri da Ankara’ya bağlılıklarını bildirdiler.
SAKALLI NURETTİN . Bölgeye sığınmış asker kaçaklarını ve eşkıyaları yakalamak üzere 14 Şubat 1921’de İmranlı’ya gelen 6. Süvari Alayı’nın Alişir’in adamlarının saldırısı sonucu Zara’ya sığınmak zorunda kalması, ardından da silahlarını teslim ederek asilere teslim olması üzerine isyancılar bir adım daha attılar. 11 Mart’ta 1921’de Ankara’ya, Koçgiri, Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah bölgelerinin Kürt olduğu ve buralara yerel Kürt beylerinin atanması gerektiğini söyleyen bir telgraf daha gönderildi. Eğer bu talep yerine getirilmezse, isyanın Erzincan, Van, Diyarbakır ve Erzurum’a yayılacağı tehdidinde bulunuyorlardı. Bu telgraf üzerine Ankara uzlaşma yolunu terk etti ve önce Sivas, Erzincan ve Elazığ’da sıkıyönetim ilan etti, ardından 14 Mart 1921’de “Türkiye'de Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler] diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim" diyen Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu ve Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Komutanı Giresunlu Topal Osman'ın 47. Müfrezesi bölgeye gönderildi. 17 Haziran 1921’de Alişan ve Haydar Beyler sarıldı. 300 civarında isyancı ölüm dahil çeşitli cezalara çarptırıldı. Ancak Nuri Dersimi ve Alişer dışında kalanlar affedildi. Böylece Alevi Kürtlerin isyanı tamamen bastırılmış oldu. Ancak isyan o kadar sert yöntemlerle bastırılmıştı ki, Meclis’te Sakallı Nurettin Paşa’nın aleyhine büyük bir tartışma başladı. Nurettin Paşa’yı cezalandırılmaktan kurtaran Mustafa Kemal olacaktı.
1924-1938 arasındaki 18 ayaklanmadan sadece biri, Menemen Olayı Batı bölgesinde idi. Diğer 17 ayaklanmadan sadece biri, Nasturi Ayaklanması’ doğrudan Kürtlerle ilgili değildi. Buna karşılık diğer 16’sı ‘Kürt’, ‘Zaza’ veya ‘Dersimlilerin katıldığı olaylardı. Genel Kurmay belgelerinde bu olayların yarıya yakını ‘harekat’, ‘tedip’ (terbiye etme) ve ‘tenkil’ (örnek olarak ceza verme) olarak adlandırıldı ama ‘Kürt Sorunu’ diye bir sorun olduğu kabul edilmedi. Hatta bu ülkede Kürtlerin yaşadığı bile kabul edilmedi.
ŞEYH SAİD İSYANI . 13 Şubat 1925’de varlıklı ve eğitimli Nakşibendi Şeyhi Said’in, Bingöl'ün (o zamanki adıyla Çapakçur'un) Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran köyündeki evine sığınan bir grup asker kaçağını almak üzere gelen jandarma birliğine ateş açılmasıyla başlayan isyan, Cumhuriyet tarihine damgasını vurmuştur. Nakşibendi Zazaların etkili liderlerinden biri olan Şeyh Said, bir süredir Hilafetin kaldırılmasına tepki gösteriyor, Sultan Abdülhamid'in en büyük oğlu olan ve o sıralar Beyrut'ta yaşayan Mehmed Selim Efendi'yi başa geçirerek Saltanat ve Hilafet'i yeniden kurmak istiyordu. O günlerde aşiret reislerinin en önemli geliri olan Aşar’ın kaldırılmak üzere olması da etkenler arasında olmalıdır. Ancak isyanın arkasında Cibranlı Miralay Halit Bey, Bitlisli İhsan Nuri, Süleymaniyeli İsmail, Mülazım Hakkı Saveş gibi milliyetçi Kürt aydınlarının kurduğu Hizbe Azadiya Kürdistan (Kürdistan’a Özgürlük Partisi, kısaca Azadi) adlı seküler bir örgüt vardı. Jandarma ile çatışınca paniğe kapılan Şeyhin “Artık bu işi durdurmak elimde değildir. Ne netice verirse versin harekata devam edeceğiz. Kürtlerin bulundukları yerleri Türklerin elinden alacağız. Topraklarımız verimlidir. Madenlerimiz çoktur, bunlardan yararlanacağız” dediği rivayet edilir. Şeyh Said’in adamı Palulu ‘Kör’ Said’in, isyan öncesinde İstanbul’da kendisine İngiliz ajanı ‘Mr. Templeton’ süsü veren Nizamettin Bey adlı bir istihbaratçı ile temasa geçmesi, ‘İngiliz parmağı’ iddialarına yol açmışsa da, bugüne dek bu konuda ciddi bir kanıt bulunamamıştır.
TAKRİR-İ SÜKUN . İsyancılar kısa sürede Genç, Hani ve Lice’yi ele geçirmişler ama Elazığ ve Diyarbakır gibi şehir merkezlerinde başarılı olamamışlardı. Ancak, olaya müdahale eden Üçüncü Ordu da başarılı olamamıştı. Bunun üzerine hükümet 13 ilde sıkıyönetim ilan etti. 1920 tarihli Hiyanet-i Vataniye Kanunu’nda değişiklik yapılarak dini esaslı cemiyet kurmak ve dini siyasete alet etmek vatana ihanet kapsamına alındı. Mustafa Kemal’in radikal önlemlerden yana tavrını koyması üzerine, ‘pasif’ bulunan Ali Fethi (Okyar) Bey hükümeti düşürüldü ve yerine ‘şahin’ İsmet Paşa hükümeti kuruldu. 4 Mart 1925’te, ülkedeki tüm özgürlükleri rafa kaldırmaya olanak veren Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı. Ardından isyancıları yargılayacak Şark İstiklal Mahkemeleri kuruldu. İstanbul ve Anadolu’daki İslamcı, muhafazakar ve solcu gazeteler de kapatıldıktan sonra ‘tenkil’ harekatına başlandı.
Bölgeye gönderilen 20 bin kişilik ordu, Fransa’nın izniyle Suriye sınırından geçen demiryollarını kullanarak isyancıların arkasını sardı. Şeyh Said ve yanındakiler, 14 Nisan’da, Ankara’nın Azadi örgütündeki casusu olan Cibranlı Binbaşı Kasım Bey tarafından yakalanarak hükümete teslim edilince isyanın sonu geldi. Azadi liderleri Halit Bey, Yusuf Ziya Bey ve üç kişi o gün Bitlis’te kurşuna dizildiler. 81 kişi Diyarbakır’a götürüldü. Yargılama sonucu 12 kişi beraat etti, Şeyh Said’le birlikte 49 kişiye idam cezası verildi. Diğer sanıklar bir ila 10 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldılar. İdamlardan ikisi 10 yıl hapse çevrildi, geriye kalan 47 kişi 28 Haziran 1925’te, Diyarbakır’da halkın da katılımı ile idam edildiler.
Milletler Cemiyeti’nin bir raporuna göre 15-20 bin isyancı öldürülmüş, 206 köy, 9 bine yakın ev yıkılmıştı. Resmi rakamlara göre isyan bölgesindeki İstiklal Mahkemelerinin görev yaptığı Mart 1927’ye kadar 5.110 kişi yargılanmış, 420 idam, 1911 hapis cezası verilmişti. Gayri resmi kaynaklara göre 7.800 aile bölgeden sürülmüş, 60 milyon lira harcanmıştı. Bu para Milli Mücadele sırasında harcanandan fazlaydı. İsyan bahanesiyle Mustafa Kemal’in tepesini attıran Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, muhalif gazeteciler İstiklal Mahkemelerinde yargılanmış ve sürgüne gönderilmişti. Peki mesele hallolmuş muydu?
AĞRI İSYANLARI . Hallolmadığı çok değil, bir yıl sonra görülecekti. Mustafa Kemal, 22 Haziran 1926’da İsviçreli sanatçı ve gazeteci Emile Hüderbrand’a alışılmadık bir açıklıkta “geçmişte, birçok durumlarda Kürdistan'da ve Anadolu'nun diğer iç bölgelerinde, Cumhuriyet 'in iradesine karşı çıkmak eğilimi gösterdikleri zaman, onları demirden bir elle ezdim. Örneğin bir keresinde önderlerinin altmışını şafakla astırdım. O unsur dersini almıştır ve bir daha benimle kılıç ölçüştürmeye kalkışmayacaktır” diyeli daha birkaç ay olmuştu ki, ‘o unsur’ un pes etmediğini gösteren bir olay yaşandı. Yezidi, Sünni ve Alevi Kürt aşiretlerinden oluşan Celali konfederasyonu ayaklanarak Ağrı Dağı’na sığındı.
1927’de bir grup Kürt aydını tarafından Lübnan’da kurulan ve bazı kaynaklara göre Ermeni aydınlarının da katıldığı Xoybun (Bağımsızlık) örgütünün kontrolü almasıyla işin niteliği değişti. Bir ordu kurularak başına uzun yıllar Osmanlı Ordusu’nda görev yapmış olan kurmay yüzbaşı İhsan Nuri Bey ‘Paşa’ rütbesiyle atandı. Çeşitli dönemlerde İran, Irak ve Suriye’ye kaçmış olan Kürt aydınları, aristokratları, aşiret beyleri Ağrı’ya doğru akmaya başladılar. İran’daki Şakan aşiretinin de katılımıyla olay iyice büyüdü. Bir ara öyle bir hal aldı ki, ‘Ağrı Cumhuriyeti’ diye bir yönetim kurup, Milletler Cemiyeti’ne bile başvurdular. Cumhuriyetin yeşil, sarı kırmızı bantların üstünde Ağrı Dağı motifli bir bayrağı, Agıri adlı bir yayın organı vardı.
ÇEKİRGE TEPELEME . Ağrı Dağı’nın o yıllarda İran’la Türkiye arasında bölünmüş olması hükümetin elini bağlıyordu. Türkiye önce İhsan Nuri Paşa’yı çeşitli vaatlerle komutanlıktan vazgeçirmeye çalıştı, ardından isyancılara af ilan etti ancak başarılı olamadı. Öyle ki, Haziran 1929’da özerk Kürt yönetimi Van’a ve Bitlis’in kuzeyine kadar egemen olmuştu. En sonunda Sovyetler Birliği’nin desteği sağlanarak İran topraklarına girildi ve Ağrı Dağı arkadan kuşatıldı. Bu açık sınır ihlali İran’la ciddi sorunlara neden olmuştu ama isyancıları da gafil avlamıştı.
Salih [Omurtak] Paşa komutasındaki birliklerin harekatı önce kamuoyundan gizlenmeye çalışıldı. Ancak olayın dış basında yer alması üzerine hükümet olayı kabul etmek zorunda kaldı. Ardından gazetelerde ‘imha planı’, ‘çekirge mücadele usulüyle tepeleme’ gibi ifadeler boy gösterdi. Sonunda Başbakan İsmet İnönü yaşananları ‘kıyam hadisesi’ olarak adlandırmak zorunda kaldı.
ZİLAN DERESİ CESETLERLE DOLDU . Ama Ağrı’da nelerin yaşandığını en açık şekilde, 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi yazmıştı: "Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur (.) Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı'da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez."
Zilan Deresi cesetlerle dolup da harekat başarı (!) ile tamamlanınca İsmet Paşa noktayı koyacaktı: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” (Milliyet, 31 Ağustos 1930) Ödemiş'te bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) ise daha açık konuştu: “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” (Milliyet, 19 Eylül 1930)
Yine de isyan ancak 1931’de tümüyle bastırılabildi. Asilerden 34 kişi idam cezasına çarptırıldı. Celali Aşireti’nin bir bölümü İran’ın Tebriz ve Tahran bölgelerine; bir bölümü Türkiye’nin Ege ve Trakya bölgelerine sürgün edildi. İsyanı bastırmak için yapılan harcamalar, 1929 Dünya Büyük Buhranı’nın etkileri ile birleşerek bir ekonomik krize neden oldu. 1932’de İran, sınır güvenliği için Küçük Ağrı Dağı’nı Türkiye’ye vermeye razı edildi, ardından bir dizi anlaşma ile bölgedeki Kürt aşiretleri denetim altına alındı. Ama çok değil, dört yıl sonra hükümeti yeni bir isyan bekliyordu.
DERSİM AYAKLANMASI . “O bölgeye ayıracak zaten fazla para yoktu. Yani ülkenin olanakları bu kadardı ancak, özellikle de fazla yatırımdan kaçınılırdı. ‘Bunları uyandırmamalıyız, yol yaparak, okul yaparak milliyet hissi uyandırılmamalı’ yaklaşımı egemendi. Fevzi Çakmak, 'ne okulu bunların cahiliyle baş edemiyoruz, okumuşu ile nasıl baş edeceğiz' demişti”.
Bu sözler 1932-1948 arasında emniyet teşkilatında görevler alan, 1965-1978 arasında ise aralıklarla Dışişleri Bakanlığı yapan İhsan Sabri Çağlayangil’e ait. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın ‘o bölge’ dediği yer ise şimdiki adı Tunceli olan Dersim havalisiydi. Zazaca ve Kurmancı konuşan, Kızılbaş (Alevi) bölge ahalisi kendilerine Kürt veya Zaza değil, ‘Dersimli’ diyordu.
Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıban başıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti. Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan, bölgenin Osmanlı’dan beri alışık olduğu gibi ‘özerk’ yaşamak istemesi, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmaması idi. Devlet ülkeyi bölgeyi ne pahasına olursa olsun merkezi denetim altına almaya kararlıydı. Aralık 1935’te Dersim adını Tunceli’ye çeviren ve bir dizi baskıcı önlemi içeren 2884 Sayılı Tunceli Kanunu çıkarıldı. Kanunların ‘genelliği’ ve ‘eşitliği’ ilkeleri açıkça ihlal edilerek çıkarılan bu özel kanunla Elazığ, Tunceli, Erzincan, Bingöl, Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illerini kapsayan Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulmuş, başına da Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla, 1921’de Koçgiri Ayaklanması’nı şiddetle bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadı Abdullah Alpdoğan Paşa atanmıştı.
BÖLGE BOMBALANIYOR . Tunceli yasak bölge ilan edilip, giriş çıkışlar izne tabi tutulunca gerginlikler arttı. Dersimliler Ankara’dan, jandarma ve ordu mensuplarının bölgeden çekilmesini, askeri amaçlı olduğunu düşündükleri köprü, demiryolu vb. yapımlarının durdurulmasını, silahlarını koruma hakkı verilmesini ve vergilerin hafifletilmesini istediler. Bu isteklerine cevap alamayınca Abbasan Aşireti reisi Seyit Rıza’nın öncülüğünde ayaklandılar. Haydaran, Demanan, Yusufan aşiretlerinin desteklediği ayaklanmayı 1921 Koçgiri İsyanı’nın önderlerinden Alişer ile baytar Nuri Dersimi örgütlüyordu.
Olaylar patlak verdikten sonra, 1935’te bir ‘Doğu Raporu’ hazırlamış olan İsmet Paşa Mustafa Kemal’le düştüğü anlaşmazlık yüzünden görevden alınarak yerine Celal Bayar getirildi, bütçelerine büyük bir tahsisat konuldu. Ardından Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırdı. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha (Gökçen) Hanım kullanmıştı. Önce Alişer ve karısı öldürüldü. Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Eylül’de bazılarına göre 10 Eylül’de, kendisine güvence veren Erzincan Valisi’ne teslim olmaya giderken Erzincan Köprüsü’nü geçerken yakalandı (ya da teslim oldu). İsyanın önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başardı.
Mahkemenin verdiği 11 idam cezasının dördü yaşlılık gerekçesiyle 30 yıla çevrildi, Seyit Rıza ve altı yandaşının idam hükmü, 15 Kasım 1937'de Elazığ’da (bir iddiaya göre Buğday Meydanı’nda) infaz edildi. Seyit Rıza’nın ölü bedeninin, ibret olsun diye Elazığ'da dolaştırıldıktan sonra ‘mezarları türbe olmasın diye’ bilinmeyen bir yere gömüldü ya da yakıldı.
EVLAD-I KERBELAYIH! . İhsan Sabri Çağlayangil anılarında, Elazığ’da bekleyen ‘beyaz donlu 6 bin Doğulu’, 16 Kasım’da Pertek-Hozat (Çağlayangil yanlış olarak ‘Diyarbakır’daki’ der) arasındaki Singeç Köprüsü’nü (törenden önce adı Soyungeç’tir) açmaya gelen Mustafa Kemal’den, Seyit Rıza'nın hayatını bağışlanmasını istemesin diye, her türlü hukuk ilkesini çiğneyerek, bir Pazar gecesi, araba farlarının ışığı altında davayı alelacele nasıl sonuçlandırdığını güzelce anlatır. Usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmişti. 75 yaşlarında olan Seyit Rıza, yaş haddinden idamdan kurtulmasın diye Seyit Rıza’nın oğlundan bile küçük birinin şahitliği ile yaş tespiti yapılmış, bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı.
Çağlayangil idam anını şöyle anlatır: “Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı. 'Asacaksınız' dedi ve bana döndü 'Sen Ankara'dan beni asmak için mi geldin?' dedi. Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk, 'kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz' dedi. Oğlunun asılacağını bilmiyordu (.) Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: “Evladı Kerbelayıh. Bihatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü, çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu infazını gerçekleştirdi”.
Ancak olaylar, idamlardan sonra da devam etti. Ağustos 1938’de 14. Süvari Tümeni, savaştığı yörede 381 kişilik bir grubu, Batı’ya göndermek için, Elazığ’a götürdü. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirildiler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım1938’deki Meclis’i açış konuşmasında Dersim’de ‘haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı dile getirmiş, İsmet İnönü “Dersim müşkilesinden kurtulduk” demişti. Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecekti.
29. KÜRT İSYANI MI? . Genel Kurmay belgelerinde bu olaylar ‘harekat’, ‘tedip’ (terbiye etme) ve ‘tenkil’ (örnek olarak ceza verme) olarak adlandırıldı ama hiçbir zaman ‘Kürt Sorunu’ diye bir sorun olduğu kabul edilmedi. Hatta yakın zamana kadar bu ülkede Kürtlerin yaşadığı bile kabul edilmedi. Halbuki, PKK'nın 1984’teki Eruh baskını ile başlayan dönem 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e göre ‘29. Kürt İsyanı’ idi. ‘İsyanı’ bastırmak için Türkiye, 1987-2002 arasında 300 bin askerini, en modern silahlarını ve 67 bin korucuyu seferber etti. Bu süre içinde, 14 ilde ‘Olağanüstü Hal’ ve sıkıyönetimler ilan edildi, bunlar 57 kez uzatıldı. Tam 24 kez sınır ötesi operasyon yapıldı. Sivil ve asker 10.857 şehit verildi, bir o kadar kişi yaralandı. 23.938 PKK üyesi ya da sempatizanı öldürüldü, 11.746'sı sağ ele geçirildi. Resmi kaynaklara göre 96 milyar, gayri resmi kaynaklara göre 400 milyar dolar harcandı. Ancak, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 1999’dan beri sorunun çözümü için ciddi bir adım atılmadığı gibi yine bombalardan, sınır ötesi harekatlardan medet umuluyor. Tarihten ders almasını bilenlerin bir an önce duruma el koymasını dileyerek lafı bitirelim…
Ek Bilgi İçin: Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait isyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi: Vesikalar, olaylar, hatıralar, Temel Yayınları, 2002; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Emin Karaca, Ağrı Eteklerinde İsyan, Karakutu Yayınları, 2003; Naci Kutlay, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Peri Yayınları, 2002; İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım, Güneş Yayınları, 1990.
.30 Aralık 2007 Pazar
“Kâfir işi fakat ne çare…”
İbn-i Sina şöyle der:“Şarap gerçekten ruhun gıdasıdır. Onun rengi ve kokusu gülün rengini ve rayihasını bastırır. Tad bakımından bab öğüdü gibidir; acı fakat yararlıdır. Şarap içmek cahile göre batıl, bilgin yanında haktır. Aklın fetvası ile âlime helal olmuştur. Şeriat hükümlerinde ahmak olanlar için haram sayılmıştır.”
Alkol kelimesi Arapçada bir şeyin özü, aslı anlamına gelen “el kuhl" sözünden Batı dillerine girmiştir. Alkollü içkilerin tarihi insanlığın tarihi ile yaşıttır. Nuh’un gemisindeki insanların şarap içerek hayatta kaldıkları, şarabı da onların dünyaya yaydığı rivayet olunur. Mitolojiye göre şarabın anavatanı Ege havzasıdır. En eski dinlerden biri olan Musevilikte sarhoş olmamak koşuluyla içki içilmesine izin vardır. Şarabı "İsa'nın kanı" olarak kutsal sayan Hıristiyanlık içkiyi törenlere katmıştır. İçkiye karşı en katı tutumu takınan İslamiyet’in bile içkiyi yasaklama kararını vermesi kolay olmamıştır.
TÜRKLER VE KIMIZ . Eski Türkler kısrak sütünden mayalanma yoluyla yapılan kımızı çok severlerdi. İslamiyet’i 9. yüzyıl gibi oldukça geç bir tarihten itibaren ve uzun bir sürede kabul ettiklerinden ve Şamanizm, Manicilik, Zerdüştlük, Budacılık, Nasturilik gibi dinlerin etkisinde kaldıklarından Türklerin İslam yorumları açık, dışsal anlamlardan ziyade içsel, gizli (Batıni) anlamlar üzerine yoğunlaştı. Dolayısıyla İslam’ın içkiye yasak koyan hadislerini farklı biçimde anlamaya eğilimli oldular. Hatta Aleviler ve Bektaşiler içkiyi dinsel ritüellerine ve yaşam kültürlerine kattılar. Bu eğilim Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde de devam etti.
YILBAŞI, İÇKİ VE PİYANGO . Geçen yıl Ramazan ile Yılbaşı üst üste düştüğünde, dinin yasakları ile dünyevi bir kutlamanın adetleri arasındaki çatışmanın nasıl çözüleceği epey sorun olmuştu. Bu yıl henüz Vakit Gazetesi dışında ‘yılbaşı haramdır’ diyen olmadı ama içkiye konulan yüksek vergiler, bazı AKP’li belediyelerin işlettiği yerlerde içki servisi yapılmaması, bazı yöneticilerin içkinin zararları üzerine nutukları ve Çankaya’daki seremonilerde kaldırılması adet olan kadehlere su veya meyve suyu konulması gibi uygulamalar giderek muhafazakâr bir çizgiye kayıldığını düşündürüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ‘piyango haramdır’ fetvası da tabloyu tamamlıyor. Haydi hayırlısı!
KUR’ANDA İÇKİ . İslamiyet’in içki konusunda karar vermesi kolay olmamıştır dedik, çünkü bu konuda dört ayet inmiştir. İlki Nahl suresinin 67. ayeti olup "Hurmanın ve üzümün meyvelerinden sarhoşluk ve güzel rızk elde ediyorsunuz" şeklindedir. Hemen ardından inen Bakara suresinin 219. ayetinde "Sana içki ve kumar soruyorlar. De ki; o ikisinde büyük günah ve insanlara fayda vardır. Fakat onların günahı yararından büyüktür..." denilerek usturuplu bir uyarı daha yapılır. Usturuplu diyoruz çünkü aynı surenin 173. ayetinde 173. ayetinde ‘haram’ olan yiyecekler ‘ölü hayvan ve kan, ve domuz eti, ve bir de Allah'tan başkası adına kesilen hayvanlar’ olarak tanımlanmış yani ‘içki’ hariç tutulmuştur. Ancak uyarıya kulak asan az olmalıdır ki, mesaj giderek sertleşir: Nisa suresinin 42. ayeti "Ey inananlar! Sarhoş iken namaza yaklaşmayın ki, ne dediğinizi bilesiniz" şeklindedir. Anlaşılan bu da yemez ve Maide suresinin 90. ayetiyle "Ey inananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi pisliktir. Bundan kaçının ki saadete eresiniz" tavsiyesinde bulunmak, 91. ayetiyle de “Şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık (bunlardan) vazgeçecek misiniz?” demek gerekmiştir. Bu arada Muhammed suresinin 15. ayetinde cennet tarif edilirken “Orda su ırmakları var bozulup kokmaz, ve süt ırmakları var lezzetleri bozulmaz, ve şarap ırmakları var içenlere safi lezzet ve bal ırmakları var…” denilmesine bakılırsa, şarap sadece bu dünyada günahtır.
Yasağı dilbilgisi yoluyla delmek isteyenler yüzyıllardır tartışırlar: Kelime anlamı ‘örtmek’ olan ‘Hamr’ denirken ne kastedilmiştir? Malikî, Şafî ve Hanbelî tefsircilere göre ‘hamr’ üzüm, hurma, arpa ve buğdaydan elde edilen sarhoş edici içkilere ‘denir. Ebu Hanefi’nin başını çektiği tefsircilere göre ise ‘hamr’ yalnız, üzüm suyundan yapılan alkollü içkidir. Hurma, arpa, darı buğday gibi diğer maddelerden yapılan alkollü içkiye ise ‘nebiz’ denir. Dolayısıyla az veya çok şarap içen sarhoş olsun veya olmasın ceza uygulanırken, nebiz içene sarhoş olmadıkça ceza uygulanmaz!
Ayetlerin sırf örnek olaylar için mi indiği, geneli mi kapsadığı, sarhoşluğun mu içkinin mi yasaklandığı gibi konulardaki tefsirlere hiç girmiyoruz. Çünkü buraya kadar bile iş yeterince karışıktır. Arapların kafası tefsirle karışmış iken, Osmanlı’da durum nasıldır?
“AYŞ Ü İŞRET VE SAZ Ü SÖZ” . Osman ve Orhan beylerin içki içmediği ancak Bizans tekfurlarıyla birlikte iken, onlara eşlik ettikleri rivayet olunur. Yıldırım Beyazıt’ın Bektaşi geleneği içinde ‘adabınca’ içtiği bilinir. Fatih Sultan Mehmed’in Hıristiyan kültürüne yakınlık duyduğu açıktır ama içki içtiğine dair bir bilgi yoktur. Ama onun döneminde itibaren gayri Müslimler belli kurallara uymak kaydıyla içki üretebilmiş ve içebilmişlerdir. Hatta o yıllarda İstanbul’un Bizans’tan kalma meyhaneleri dünyaca pek ünlüdür. Fatih'in oğlu II. Beyazıt’ın sevk ve sefa düşkünü olduğu, sarayda düzenlediği eğlence geceleri ile önce sarayın, sonra da şehrin terbiyesini epey bozduğu rivayet olunur.
Peçevi Tarihi’ne göre Yavuz Sultan Selim gönül erlerinden güzel sesli olanları ve güzel saz çalanları bir odaya toplar sabahlara kadar işret ederdi. Ama oğlu Kanuni Sultan Süleyman, 1553'te Müslümanlara içkiyi yasaklamış, İstanbul'a şarap yüküyle gelen gemileri yaktırdı. Ancak bu dönemde bile bir savaş kazanıldığında Müslümanlara üç gün içki yasağı kaldırılırdı.
Onun oğlu II. Selim’in “babanız merhum şarabı yasak etmişlerdi, inşallah sizin zamanınızda da bu yasak sürer” temennisinde bulunan Rumeli ve Anadolu kazaskerlerini, kendisinin içki düşkünlüğünü ima ediyor diye görevden aldığı, ancak Müslümanların bulunduğu yerlerde şarap taşınmasını ve meyhane açılmasını yasakladığı, yasağın vergi kaybına neden olduğu anlaşılınca da gayri Müslimlere içki izni verdiği bilinir. Ölümünün hamamda içki alemi sırasında mermerde kayarak yaralanması yüzünden olduğunu söyleyenler de vardır, ölümünden kısa süre önce aşırı içki yüzünden sağlığı bozulduğu için “ayş ü işret ve saz ü sözden bil külliye el çektiğini” yazanlar da…
SANDALLARDA ALEM . Torunu III. Mehmed, Müslümanlara içki yasağı getirmeye yeltendiğinde, halktan öyle bir tepki gelmiştir ki, sonunda geri adım atmak zorunda kalmıştır. 1618’de Genç Osman’la başlayan içki yasağı, kendi iyi bir içkici olan IV. Murad’la zirveye çıkmıştır, ama kelleyi kaybetme korkusu bile içkicileri caydıramamış, içkiciler âlemlerini sandallarda yapmışlardı. Ayyaşların piri Bekri Mustafa’nın da onun döneminde yaşadığını hatırlatalım!
Vakanüvis Silâhdar Fındıklık Mehmed Ağa 1681 yılı olaylarını anlatırken şöyle der: "On bir seneden beri Hamr Emaneti kaldırılmış, meyhaneler yıktırılmıştı. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, meyhanecilerden dört yüz kese akçe rüşvet almış, meyhane açmalarına göz yummuştu.” Aynı kişi 1687’de şöyle dedi: “Hazine çok sıkıntı içinde idi, içki yasağı kaldırıldı, Hamr Emaneti yeniden kuruldu, meyhanelerde tütün içmeye izin verildi ve ayrıca tütüne vergi konuldu.” Nitekim bu tarihten sonra devletin ekonomisi düzelince içki konusunda sert tedbirler alındı, bozulunca içki yasağı gevşetildi. Çünkü içki, tütün ve kahveden alınan Zecriye vergisi önemli bir gelir kalemi idi.
II. Mahmut’un Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya karşı savaş hazırlıkları sırasında hastalanması üzerine Hekimi Abdülhak Molla’nın tavsiyesi ile içkiyi bırakıp süt içmeyi denediği, bunu başaramayınca şarap ve absent içerek hastalandığı, sonra da öldüğü; ‘Halife’ unvanlı II. Abdülhamid’in ‘şeker suyu’ dediği ‘rom’ içtiği iddiaları şüphelidir. Ancak Tekirdağ rakısı, Erdek rakısı, Bozcaada'nın Deniz Kızı rakısı gibi ünlü içkilerin Abdülhamid döneminde üretildiği kesindir.
Bu faslı, Ahmet Rıza Bey’in V. Mehmed Reşat’la ilgili bir anısı ile kapatalım: "Sırp Kralı geldiğinde, Yıldız'da verdiği ziyafette Ayan Başkanı yoktu. Ben, Padişah'ın sağına oturdum. Kadehlere şarap dolduruluyordu. Saygı olarak ben içmiyordum. Padişah yavaşça, 'yuvarlayıver' dedi; ben de sağlığına içtim."
MEYHANE KÜLTÜRÜ . Padişahlar içer de halk içmez mi? İçer elbette. "İstanbul'un dört çevresinde meyhaneler çoktur ama çokluk üzre Samatya kapısında, Kumkapı'da, Yeni Balıkpazarı'nda, Unkapanı'nda, Cibali kapısında, Fener kapısında, Balat kapısında ve Hasköy'de bulunur. Karadeniz Boğazı'na varınca her iskelede meyhane bulunur ama Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere ve Anadolu tarafında Kuzguncuk, Çengelköy, Üsküdar ve Kadıköy'de tabaka tabaka meyhaneler vardır" diyen 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi’ye göre o yıllarda meyhane sayısı bin, ekmeğini bu işten çıkaranların sayısı ise altı bindi.
Meyhanecilik esas olarak Rumların ve Ermenilerin işiydi ama meyhanelerin müşterileri her milletten ve her dindendi. Müslümanlar sadece Ramazan’da yasağa sıkı sıkı uyarlardı. Meyhaneciler de bu kutsal ayda, gedikli müşterilerine ‘unutma beni dolması’ göndererek işi sağlama bağlarlardı.
MEYHANE TİPLERİ . Meyhaneler çeşit çeşitti. ‘Gedikli meyhaneler’ ruhsatlı olup seçkinlerin gittiği yerlerdi. Avamın ve kâtip takımının gittiği ‘koltuk meyhaneleri’ gizlice içki satılan bakkallar ve manavlardı. ‘Küplü meyhaneler’ içkinin küplere konulduğu meyhanelere denirdi. ‘Ayaklı meyhaneler’ ise bellerine sardıkları koyun bağırsağından yapılma içki tulumlarıyla seyyar dolaşan işbilir esnaftı.
Bir tarafa yığılmış şarap fıçıları, yanında şarap kovaları, sağa sola yüksek sesle emirler veren ‘barba’ (İtalyanca ‘sakallı adam’) denen meyhane ustaları, aşçılar, mezeciler, maşrapalarla şarap dağıtan ‘miçolar’, ‘bülbül çanağı’ denen kadehler, ‘dört kaşlı’ denen akşamcı ağalar, tezgâh âlemleri, sarhoşlara gitme vaktini haber veren çıngıraklar bu renkli dünyanın parçalarıydı. “Ateş oğlanları’ yalnız çubuk ve nargilelere ateş koymayıp, cilvelerle, işvelerle, rakslarla müşterileri meyhanelere bağlamakta da önemli görevler üstlenirlerdi. Bunlar süslü püslü kıyafetler, kadife tasmalı takunyalar giyerler, saçları omuzlarını döver, lüleleri yanaklarını okşardı.
İçki servisini yapan ‘sakiler’ ise genellikle Rum, Ermeni ve Kıptî asıllı olurlardı ama en iyileri Sakızlı Rumlardan çıkardı. Makbul bir sakinin, yüzünde ‘Halep çıbanı’ dışında hiçbir yara, bere ve et beni bulunmaması, dişlerinin temiz ve sağlam, dudaklarının kırmızı, ağzının ancak çorba kaşığı girebilecek kadar küçük, kirpiklerinin uzun ve kıvrık, parmaklarının uzun ve ince olması, terbiyeli, güzel huylu, sır tutar, duyduklarını işitmez, gördüklerini bilmez, sezdiklerinin farkına varmaz olması lazımdı.
MEN-İ MÜSKİRAT KANUNU . Osmanlı’da işler böyle iken, içki satışından elde edilen gelirlere en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde, Milli Mücadele’nin en civcivli günlerinde içkiye yasak konuldu. ‘Men-i Müskirat Kanunu’ teklifini daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın muhafızı Topal Osman tarafından öldürülecek olan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey vermişti. “Dinimizce tahrim edilmiş [haram kılınmış] olan sarhoş edici içkilerin halkımız arasında kullanılıp gidişinden dolayı doğan fenalıkların haddi hesabı yoktur. Halbuki, kendi dinleri men etmediği halde, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, hususî bir kanun ile, milletini bu beladan kurtarmıştır….Biz de Amerika’dan ibret alıp, onu örnek edinmeliyiz. Bunun için de, Osmanlı memleketlerinde her türlü içkilerin yapılmasını, ithalini, satılmasını ve kullanılmasını kat’î surette men etmeliyiz...” diyen Ali Şükrü Bey, ‘gelir kaybı’ gerekçesiyle karşı çıkanları ‘1 milyon[lira] kaybetmek mi yoksa Rum ve Ermenilerin cebine içki satışından 120 milyon [lira] girmesi mi tercih edilir?’ diyerek ikna etmişti. Hızını alamayıp afyonu da yasaklamaya kalkan Ali Şükrü Bey’i, Burdur milletvekili İsmail Suphi Bey, Anadolu’da binlerce insanın ekmeğini haşhaştan çıkardığını hatırlatarak engelleyebilmişti. Altı gün, yedi celse süren ateşli tartışmalardan sonra 14 Eylül 1920’de yapılan oylamada 71 oy lehte, 71 oy aleyhte çıkınca, celseyi yöneten Vehbi Bey’in oyu iki oy sayılarak sorun çözülmüştü.
ATATÜRK KIZIYOR. Kanunla her türlü içkinin üretimi, satışı ve kullanılması yasaklanıyor, kanuna aykırı hareket edenlerden ‘müskiratın beher okkası için’ 50 lira para cezası alınması öngörülüyordu. Açıkça içki içenler veya gizlice içki içip sarhoşluğu görülenlere de şeriatın öngördüğü ‘had ceza’ olan 80 değnek veya 50 liradan 250 liraya kadar para cezası veya üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilecekti. Mevcut içkilerin imhası için iki ay süre tanınmıştı.
İçki ile arasının iyi olduğunu bildiğimiz Mustafa Kemal, oylama sırasında Meclis’te hazır bulunmamıştı. Hatta Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın anılarına bakılırsa ülkenin içinde bulunduğu kritik ortamda içki yasağı gibi meselelerle uğraştığı için Ali Şükrü Bey’e çok kızmış, “memleketin zararına işlerle uğraşıyorsunuz” diye bağırmıştı.
Kanundan sonra olanları, Mustafa Kemal’le ters düştüğü için 1926’da yurt dışına kaçmak zorunda kalacak olan Dr. Rıza Nur’dan dinleyelim: " ...Rakıyı yasak etmeleri, hele o esnada maddi ve manevi çok iyi bir iş olmuştur; fakat Hükümet'in tatbikatına rağmen kati surette önü alınamamıştır. İmbikler toplandı, amma bazı nüfuzlu memurlar Hükümet'in muhafazası altında bulunan bu imbiklerden bir kısmını alıp evlerine yerleştirdiler. Bunların biri Ankara Polis MüdürüDilaver, diğeri Bursa Valisi olan Fatin'dir. Mükemmel rakı çıkarıp iyi ticaret yaptılar. DilaverRumelilidir. Galiba Arnavut, Fatin Giritli. Bunların ikisi de Mustafa Kemal'in gözdeleridir. Zaten böyle olmasalar meyhanecilik yapamazlar. Mustafa Kemal'in rakılarını da bunlar yaptılar.Mustafa Kemal bir gün rakısız kalmadı…” Müskirat sever biri olarak durum Mustafa Kemal’in de içine sinmemiş olmalı ki, yasak 1924’te kaldırıldı.
YILBAŞI: “KATILMAK LÜZUM ETTİ…”
Hicrî ve Rumî takvimi kullanan Osmanlı Devleti’nde ‘Miladî’ yılbaşı kutlaması elbette yapılmazdı. Ama bu demek değil ki, bu olaydan habersizdiler. Örneğin, 1829 yılında, İstanbul’daki İngiliz elçisinin, Haliç’te bulunan bir gemide verdiği baloyla davetli Osmanlı devlet adamları, yatsı namazını Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sonra, sandallarla gemiye giderek sabaha kadar eğlenmişler, ertesi gün Kazasker Yahya Bey, Serasker Hüsrev Paşa'ya, baloyu şöyle anlatmıştı: "Az vakitte çok hazırlık yapmışlar. Biz baloda yapılanları bir ayda düzenleyemeyiz. Gerçi kâfir işi, fakat ne çare? Devletçe bir şey oldu, katılmak lüzum etti. Kaşık çatal gibi mekruh şeyler bile vardı..." ‘Batıcı’ padişahlardan Abdülmecid’in 1856’da Fransız Elçiliği’nde katıldığı bir yılbaşı balosundan ziyadesiyle memnun ayrıldığı bilinir ama arkası gelmedi.
MEDENİ MİLLET OLMAK . Halkın bu adetle tanışması 1917 Rus Devrimi’nden sonra İstanbul’a akın eden Beyaz Ruslar sayesinde olduysa da en önemli gelişme Cumhuriyet döneminde yaşanmıştı. Ancak, Miladi takvimin kabul edildiği 1925 yılını 1926’ya bağlayan gün tatil günü olmadığı için, işin eğlence kısmı eksik kalmıştı. Bu eksiklik bir yıl sonra giderildi ve 1926 yılını 1927’ye bağlayan cuma günü ilk kez yılbaşı kutlaması yapıldı. Elektrik İdaresi’nin saat tam 12’de kentin bütün ışıklarını bir dakika söndürmesi geleneği de o yıl başladı. Halk yılbaşı kutlamasını pek sevmiş olmalıydı, çünkü ertesi yıl, eğlence yerleri tıklım tıklım dolmuştu. Ama yılın en popüler eğlencesi kumarhane olarak işletilmeye başlanan Yıldız Sarayı’na gitmekti. Bu tarihten sonra yıllardır hasetle seyredilen Beyoğlu eğlenceleri hızla yurda yayıldı. Dergiler, özel yılbaşı sayıları çıkarmaya, gazinolar balolar düzenlemeye, ‘Tayyare Piyangosu’ özel çekilişler yapmaya başladı.
1935 yılında “Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edilen 31 Aralık öğleden sonrasıyla 1 Ocak günlerinin uygulanmakta olan tatil günlerine eklenmesi” teklifi kabul edildiğinde ‘medenileşme’ projesinde bir merhale daha tamamlanmış olmuştu. Bu ilk resmi tatil gününün ertesinde Son Posta gazetesi muhabiri, gözlemlerini şöyle aktarıyordu: “Bu yıl yılbaşı gecesi, ay sonuna ve bayram ertesine gelişine rağmen, gayet neşeli geçti. Beyoğlu gazinoları bir gecede, bir sene içinde görmedikleri kadar bol müşteri buldular ve bütün bir yılın ziyanını örtecek kadar satış yaptılar. Dün sabah, saat ondan akşama kadar, sokaklarda sayım gününü hatırlatan bir tenhalık seziliyordu. Tatili fırsat sayarak sabahın onuna kadar güle oynaya içenler, ayılıp da sokağa çıkamamışlardı.”
NOEL, YILBAŞI VE GAĞANT ZAMANI . “...Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hıristiyanlar için yılbaşı, "Noel" dönemi anlamına gelirdi. Aralığın 15'inden sonra hareketlenen bu cemaat, 24 Aralık gecesini 25'e bağlayan gece İsa'nın doğuşunu kutlardı (Doğuş Yortusu). Ortodoks Rumlar ise aynı geceye “Hristugenna” adını verirlerdi. 24 Aralık gecesi çocuklar evden eve dolaşır ve "Kalanda" adlı Noel şarkıları söyleyerek İsa'nın doğuşunu kutlarlardı. Noel sabahı kilisedeki ayine gidilir, öğle saatlerinde de akrabalar, dostlar bir araya gelerek yemek yenirdi. Özellikle çocuklar için çam ağaçları süslenirdi. Yılbaşına doğru çiçek satıcılarının tezgahlarını dolduran "kokina" (Rumca kırmızı) adlı, kırmızı taneli yeşil dallar evleri süslemede yaygın olarak kullanılırdı. Aslında dinsel açıdan pek anlam taşımayan 31 Aralık tarihi de kimi kesimlerde İsa'nın sünnet günü olarak anılırdı. Bu gece de Noel gününe benzer kutlamalar yapılırdı. Rumlar arasında geleneksel olarak yılbaşı gecesi hindi yenir, dans edilir ve eğlenilirdi. Ayrıca Sakız Adası'ndan getirilen sakızla (mastika) yapılan ve üzerinde yeni yıl yazan yuvarlak Yılbaşı Pidesi pişirmek de geleneksel bir olaydı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeniler ise 1 Ocak'ta kutladıkları yılbaşına “Gağant” adını verirlerdi. Bu sözcük, zengin bir ziyafet sofrasıyla eşanlamlıydı. Bütün aile 31 Aralık gecesi bir araya gelir ve gece yarısına kadar sofrada birlikte olunurdu. İstanbullu Ermeniler yılbaşı için günler öncesinden alışverişe başlarlardı. Zeytinyağlı yaprak ve midye dolması, hindi ve “anuşabur” (aşure) yılbaşı sofrasının vazgeçilmez yiyecekleriydi…” Bu satırları Gökhan Akçura’nın Toplumsal Tarih (2004 Aralık, S.132) dergisinde yayınlanan “Yılbaşıdır Bunun Adı” yazısından ödünç aldım.
PİYANGOSUZ OLMAZ!
Yılbaşılar çoktandır sadece zengin sofralar değil aynı zamanda büyük ikramiyeli Milli Piyango çekilişleri haline geldi. Kumara ve şans oyunlarına iyi gözle bakmayan İslam dininin egemen olduğu Osmanlı ülkesinde piyango düzenlemeye ilk niyet eden kişi, Osmanlı Devleti’nin Viyana Sefiri Ebubekir Ratıp Efendi idi. 1792 yılında padişah III: Selim’e sunduğu bir raporda Avrupa’daki piyangoları ballandıra ballandıra anlatan ve 300 bin fiorint ödüllü bir piyango kurmak için izin isteyen Ratıp Efendi teklifine karşılık bulamamıştı.
1834 yılına ait Journal de Smyrne gazetesinde yayınlanan bazı ilanlara bakılırsa, ilk piyangoları İzmir’deki Levantenler düzenlemiş. İstanbul’daki ilk piyango ise 1853’de müşteri azlığı yüzünden ekonomik krize giren Naum Tiyatrosu tarafından düzenlenen eşya ve sezonluk bilet piyangosu. Naum Efendi, seyirciler oyunu sonuna kadar izlesinler diye, çekilişi en sonda yaparmış. Benzer bir piyango Gedikpaşa’daki Osmanlı Tiyatrosu tarafından da düzenlenmiş.1856’da Ermeni Katolik Kilisesi’nin kefaleti ile düzenlenen Ayastefanos Piyangosu’nun ödülü ise Yeşilköy’de evler ve arsalar ile bir miktar para imiş.
ŞARK ŞİMENDİFERLERİ PİYANGOSU. “Bizim nesil çok iyi bilir. Galata’da, şimdiki postanenin önünden Tünele sapılacak köşeye kadar olan mesafe dahilinde, karşı tarafta Havyar hanının altındaki sıralı sarraf dükkanlarının önünde bir sürü Rum, Yahudi çığırtkanlar ‘Haydi çekiliyor! Vakit kalmadı, çekiliyor. Kazanan 600 bin Frank kazanıyor!’ diye avaz avaz bağırırlar, gelene geçene piyango bileti satmaya savaşırlardı. Bu biletler Şark Şimendiferleri Piyangosunun biletleriydi. Ve halk bunları kapışa kapışa alırdı.”
Bu satırların sahibi ünlü gazeteci Münir Süleyman Çapanoğlu’nun (ö.1973) sözünü ettiği demiryolları tahvillerine bağlı bu para piyangosu, 1870’ten 1910’a kadar pek popülerdi. Piyangonun biletleri 1883’ten sonra halk arasında ‘promes’ olarak anılmıştı.
İANE PİYANGOSU. 1897’de Osmanlı-Yunan savaşı biter bitmez şehit ailelerine yardım için açılan yardım kampanyasında toplanan değerli eşyaların ve paraların ödül olarak konduğu İane Piyangosu için Yıldız Sarayı’nda bir sergi açılmış, sergiden önce padişah sonra da başkaları alışveriş yapmış, geriye kalanlar ise 150 bine yakın biletle 1898’den itibaren hiç boş çıkmamacasına halka dağıtılmıştı. Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen göçmenlerin ihtiyaçlarını karşılamak için Avlonyalı Ferit Paşa hükümetince 1906 yılında düzenlenen Ziraat Bankası Piyangosu ise sık sık fikir değiştiren II. Abdülhamid yüzünden bir kaldırılmış, bir başlamıştı.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra düzenlenen piyangolar arasında Etfal Hastanesi yararına, Mısır Ermeni Fukaraperver Cemiyeti yararına, Midilli Adası’ndaki Müslüman yoksullar yararına, Beşiktaş Rum Kız Okulları yararına, Donanma-yı Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyeti yararına düzenlenen piyangoları sayabiliriz.
TAYYARE PİYANGOSU. Cumhuriyet döneminin ilk piyangosu ise ileride Türk Hava Kurumu’na dönüşecek olan Türk Tayyare Cemiyeti’nin piyangosudur. 1926-1939 arasında halkın en büyük eğlencesi olan Tayyare Piyangosu, hava kuvvetlerine pilot yetiştirmek ve uçak almak için kurulan cemiyetin gelir kaynaklarından sadece biriydi. Cemiyetin gelir kaynakları arasında halktan biraz zorlama ile toplanan bağışlar, iki cıva maden ocağının gelirleri, Uşak Şeker Fabrikası’nın ilk hasılatı, makara ve iplik fabrikası kurma imtiyazı, tekel gelirlerinin yirmide biri, eski ve yeni pulların satış geliri, fitre-zekat ve kurban derilerinin bir bölümü, Atatürk’ün Büyük Nutku’nu, askerlikten terhis belgelerini, el ve duvar ilanlarını basma ve satma tekelleri ile para piyangosu düzenleme yetkisi bunlar arasındaydı. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu gelirlerin çoğu geri alındığı için Türk Hava Kurumu’nun uçak fabrikalarının kapanmak zorunda kalması ise tam bir ‘Türk işidir’!
1931 yılında yılbaşında büyük ikramiye dağıtmak geleneği başlatan Tayyare Piyangosu yerini 11 Kasım 1939’dan itibaren Milli Piyango İdaresi’nin çekilişlerine bırakmıştı. Bu ilk çekilişte bilet fiyatı 1 lira, büyük ikramiye ise 80.000 liraydı. O günden beri de Milli Piyango hayatımızın bir parçası. Bu tarihçenin en renkli unsurları ise Kulaksızoğlu Efendi, Mösyö Mersenye, Mösyö Biyanki, Timoleon İsilyadis Efendi, Kadızade Ömer Rıfkı Efendi, Mehmet Reşit ve Şürekası, İbrahim Naci, İsak Levi ve Mahdumları, Tek Kollu Cemal, Uzun Ömer, Cüce Simon ve Nimet Abla gibi piyango bayileri olmalı.
En iyisi sözü Refik Halid Karay’a bırakmak: “Hiçbir seneden ne fazla iyilik, ne fazla fenalık beklememeliyiz. Dünya sefil ise, bize yüz çeviriyorsa ondan alınacak intikam yolumuz şudur: O dünya ile iktifa ederek -yani yetinerek- mümkün olan zevkinden hissemizi koparmak! Yani sözün filozofcası oportünist olmak. Oportünist ve neşeli olalım, böyle olmak için antrenman yapalım!”
KAYNAKÇA: Fatih Öncü, Kültekin Ögel, Duran Çakmak, Alkol Kültürü-1: Tarihsel Süreç Ve Meyhane, Bağımlılık Dergisi, 2001; 2(3):133-138; Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Türk Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1994-1995, ilgili maddeler; Ahmet Refik: Eski İstanbul, İletişim Yayınları, 1998, 40-46; Gökhan Akçura “Yılbaşıdır Bunun Adı”,Toplumsal Tarih, 2004 Aralık (S.132): 32-37; Piyangonun Dünü, Bugünü ve Milli Piyango İdaresi, Hazırlayan Mete Tunçay, 1994.
6 Ocak 2008 Pazar
Hıristiyanlaşma fobisi
18 Nisan 2007’de Malatya’da Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi'ni basarak üç büro çalışanını öldürdükleri gerekçesiyle yedi kişinin yargılanmasına 14 Ocak’ta devam edilecek. Gazetelere bakılırsa, müdahil avukatlara ulaştırılan 32 klasörden sadece 7-8’i cinayetle ilgili olup, geri kalanlar misyonerlik faaliyetlerine odaklanmış. Sanki kabahat öldürende değil, ölende imiş gibi! Nitekim bu tür algılardan etkilenen bir genç İzmir’de bir rahibi yaraladı, Antalya’da benzer bir olayın olması ise son anda önlendi. Yenisi ne zaman olacak Allah bilir!
MGK RAPORLARI . İçişleri Bakanlığı verilerine göre 1992-2006 yılları arasında Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçenlerin sayısı sadece 344 olduğu halde, seküler olduğu varsayılan MİT ve Milli Güvenlik Kurulu belgelerinde bile misyonerliğin tehdit olarak tanımlanması düşündürücü. Halbuki, TCK'nin 115. maddesinde, “Bir kimsenin dini, siyasi, sosyal, felsefi düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlamak ya da bunları açıklamaktan, yaymaktan men etmek; toplu dini ibadet ve ayinleri engellemek 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır" yazıyor.
Osmanlı İmparatorluğu varlığını, bazen gönüllü, ama çoğu zaman zorunlu ‘İslamlaştırma’ faaliyetlerine borçluydu. ‘Laik’ Türkiye Cumhuriyeti ise İttihatçı kadrolar tarafından dinsel ve etnik açıdan oldukça ‘temizlenmiş’ bir toplum üzerine kuruldu. Geride kalan farklı gruplar ‘Türklük’ adı altında tek bir potaya akıtılırken, Müslümanlık bir çeşit pasaport işlevi gördü. Yani bugün ‘milli hassasiyetler’ derken lafın birden ‘dini hassasiyetler’ e gelmesi bir rastlantı değil. Bu hafta Osmanlı döneminin son dönemlerinden itibaren misyonerlik hareketlerine bir göz atacağız.
‘İNCİL ÜLKESİ’. Osmanlı İmparatorluğu’nda faaliyet gösteren ilk misyonerler 16. yüzyıldan itibaren gelen Katolik Dominiken ve Kapusen rahipleriydi. Onları Cizvitler, Lazaristler ve Rus Ortodoksları izledi. Ancak, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren egemenliğini ilan eden pozitivist ve laik ‘Aydınlanma’ düşüncesinin dine vurduğu darbeyi hazmedemeyen Protestanlar şevk ve girişimcilikte hepsinden ileri gittiler.
Osmanlı ülkesinde faaliyet gösteren Protestan kuruluşlarının en önemlisi The American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) idi. 1810’da Boston’da kurulan ve kısaca ‘Amerikan Board’ diye anılan kuruluş, 1818’de Pliny Fisk ve Levi Parsons adlı iki misyonerini ‘İncil Ülkesi’ olarak tanımladığı Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdiğinde hedefiMüslümanları değil, dinsizleri ve Yahudileri Hıristiyanlaştırmaktı. 1821’e gelindiğinde, Kudüs’te bulunan ikiliden Parsons ölmüş, Fisk ise ortada dinsizlerin olmadığını, Yahudileri Hıristiyanlaştırmanın da imkansız olduğunu görerek Araplar, Kürtler, Dürziler, Maruniler, Nasturiler ile Gregoryen ve Katolik Ermenilere yönelmişti. ABD ile Osmanlı Devleti arasında 1830’da imzalanan Ticaret ve Seyr-ü Sefayin Anlaşması’na kadar diplomatik ilişki olmadığı için misyonerlik faaliyetleri İstanbul’daki ve diğer büyük şehirlerdeki Britanya Konsoloslukları’nın bünyesinde yürütülüyor, misyonerler Osmanlı Devleti’nin verdiği ‘seyahat tezkeresi’ ile ülke içinde rahatça seyahat edebiliyorlardı.
PROTESTAN ‘MİLLETİ’. 1839’da, 800 Ermeni Protestanlığa geçince İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’nde alarm zilleri çalmaya başladı. Önce devlet kademelerindeki Ermeni ağırlığının da etkisiyle ülkedeki Protestan varlığı ‘gayri meşru’ ilan edildi, 1844 Haziran’ında Erzurum, Trabzon ve Bursa’daki Ermenilerin Saray’a Amerikan misyonerlerinin bölgelerinden çıkartılmaları için yaptığı başvuru üzerine söz konusu şehirlerde misyonerlik faaliyeti yasaklandı. 1845’te Beyrut’ta yaşayan bir Ermeni kadını, üç çocuğunun Amerikalı misyonerler tarafından kaçırılarak zorla Hıristiyan yapıldığından şikayet edince ABD ile Saray arasında bir kriz daha yaşandı. Ancak, Osmanlı Devleti, Rusya’nın Eflak’la ilgili talepleri yüzünden dostluğuna muhtaç olduğu Britanya’nın baskısı ile Kasım 1850’de Protestanları ayrı bir ‘millet’ olarak kabul etmek zorunda kalacaktı. (Dikkat bundan sonraki cümleyi attım)
1862`de ABD ile imzalanan yeni anlaşmadan sonra önce Amerikan İç Savaşı`ndan kalan silahlar satın alındı, ardından misyoner okullarının açılmasına izin verildi. Aslına bakılırsa, Osmanlı Devleti’nde eğitim sistemi dini esaslara dayalı olduğu için Hıristiyan tebaanın kendi okullarını açması zorunluluktu. 1866’da Beyrut’ta açılan Suriye Protestan Koleji İstanbul’dan herhangi bir tepki görmemişti ama Amerikalı iş adamı Christopher R. Robert’ten hatırı sayılır bir mali destek alan Cyrus Hamlin’in İstanbul’da Bebek’te Robert Koleji kurmasına önce izin verilmedi. Çünkü devlet bunu Fransız ve Rusların faaliyetlerinin izleyeceğini düşünmüştü. Ancak ABD’nin Osmanlı Devleti’nin Washington’daki elçisi Edme Blacque (Balak/Bulak/Blak) Bey’e bir nota vermesi, ardından da Amiral Farragut komutasındaki bir gemiyi ‘özel ziyaret’ kisvesi altında İstanbul’a göndermesiyle pes etmek kaldı. Daha sonra bir devlet görevlisi ‘o sırada Girit’te ayaklanma olmuştu. Eğer inşaat iznini verilmezse Amiral’in isyankarlara yardım etmesinden korkmuştuk” diyecekti.
1869’da çıkarılan Maarif-i Umumi Nizamnamesi ile, yeni okulların açılmasını izne tabi tutulurken, misyoner okullarında görev yapacak öğretmenlerin diplomalarının, okutulacak kitapların ve derslerini denetlemeye çalışıldı ama başarılı olunamadı. Aslında, Amerikan misyoner okulları, dini sadece vitrin olarak kullanıyor, esas olarak liberal ve pozitivist bir eğitim veriyorlardı. Müfredatları çağın gereklerine uygun olarak düzenlenmişti. Öğretim kadrosunun büyük bir kısmı yüksek öğrenimlerini zamanın en iyi üniversitelerinde almış kişilerdi. Dolayısıyla bu okullar aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin ihtiyacı olan kaliteli elemanları da yetiştiriyorlardı.
YEDEK GÜÇ . Misyonerler, sadece devletin eğitim alanındaki eksiklerini değil, sağlık alanındaki boşluğunu da doldurdular. Zamanın şartlarına göre ucuz ama çok kaliteli sağlık hizmeti veren ilk misyoner hastaneleri Antep, Talas (Kayseri), Mardin ve Van'da kuruldu. Bunları İstanbul, Merzifon, Sivas, Harput ve Diyarbakır merkezleri izledi. 1900’ün başlarına gelindiğinde bu merkezlerde sağlık hizmeti alan kişi sayısı 18 bine ulaşmıştı.
Başlangıçta misyonerler sayesinde devletin ulaşamadığı yerlere ulaşmayı avantaj gören II. Abdülhamid, bu okulların taşıdığı liberal fikirlerden etkilenen milliyetçi grupların, Osmanlılık idealinden uzaklaşmaya başladığını görünce misyonerlere cephe aldı. Özellikle Ermeni milliyetçiliğinin ardında Protestan misyonerlerinin olduğunu düşünüyordu. Devletle her zaman mesafeli olan Dersim’in Kızılbaş Kürtlerinin Protestanlığa ilgi duyması imparatorluğun kurtuluşunu ‘İslam ümmetine dönmekte’ gören padişahın rahatsızlığını iyice arttırmıştı. Ancak bütün bunlara rağmen, Osmanlı ülkesindeki 417 misyoner okulundan 108’i ‘İslamcı’ II. Abdülhamid Döneminde açılmıştı. Bunun nedeni ABD’ye karşı sınırsız hoşgörü ve aldırmazlıktı. Halbuki aynı dönemde devletin Müslüman tebaası için açabildiği ‘idadi’ (ortaokul) ve ‘sultani’ (lise) sayısı 69 olup bu okullarda ancak 7 bine yakın öğrenci okuyordu.
1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilanını takiben II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle misyonerlik faaliyetlerine tekrar serbestlik tanındıysa da bu liberal rüzgarın ömrü kısa olacak, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yabancılara karşı tavır yine değişecekti. Savaş bittiğinde, ülkedeki atmosfer Hıristiyanlar için artık hiç de elverişli değildi.
BURSA’DA BİR TENASSUR OLAYI
Osmanlı'nın kozmopolit yapısında bile tahammül edilemeyen misyonerlere tek uluslu Cumhuriyetin tepkisi de sertti. Gerçi 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşması ile ülkedeki azınlıklara eğitim hakları tanınmıştı ama, 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ülkedeki bütün okulların Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlanarak, Lozan’da verilen haklar geri alınmaya başladı. Nisan 1924’te 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı. Türk öğretmenler ve müdür yanında bulunması şart tutulan Türk müdür yardımcısı MEB tarafından atanmış, Türkçe, tarih ve coğrafya ile yurt bilgisi derslerinin Türkçe olarak Türk öğretmenler tarafından okutulması mecburiyeti getirilmişti.
Ancak, 6 Ağustos 1923 tarihli Türkiye-ABD Dostluk Anlaşması’ndan aldığı cesaretle faaliyetlerine devam eden ABCFM’nin Bursa’daki okulunda yaşanan bir olay az daha ülkedeki tüm yabancı okulların kapanmasına neden olacaktı.
Olay, 22 Ocak 1928 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde "Şayan-ı hayret bir hadise: Bursa Amerikan Mektebi'nde kızlarımız tenassur mu ettiriliyor?" şeklinde bir haberin çıkmasıyla başlamıştı. Habere göre okulun öğrencilerinden Balıkesir Askeri Kalem Reisi Miralay Talat Bey’in kızı Seniha, emekli Yüzbaşı Rıza Bey’in kızları Kâmran ve Nemika ile Kardeş Gazetesi sahibi Vasıf Necdet Bey’in kızı M(u)adelet ‘tenassur ettirilmiş’ yani Hıristiyanlığa geçirilmişlerdi. İddialara göre kızlar, sabahın erken saatlerinde Amerikalı öğretmenlerin refakatinde dağlara tırmanıp gözden kayboluyor, akşam yemeğe oturmadan önce hızlı hızlı bazı dualar okuyorlardı.
CUMHURİYET’E İHANET! Müfettişlerin incelemesi sırasında hikâye başka ayrıntılarla zenginleşti. ‘Rol modeli arayan’ bu dört kız, jimnastik öğretmeni Miss Edith Sanderson’un son derece mutlu ve huzurlu halinden etkilenerek din değiştirmeye kalkmışlar, olay kızların ‘hal ve tavırlarından şüphelenen’ Şahide adlı kızın, gizlice Madelet’in hatıra defterini alarak Maarif Müdürü Sıtkı Bey’e teslim etmesiyle ortaya çıkmıştı. İddialara göre defterde ‘İsa’ya muhabbete ve Protestanlığın ulviyetine dair’ cümleler vardı. Hatta bir yerde “Vaftiz olmak istiyorum!” bile yazılıydı! Bu arada Nemika’nın annesinin Ermeni dönmesi olduğu, ‘hatta anneannesinin hala Ermeni olduğu’, ayrıca Bursalı bir doktorun kızı olan Sabiha Hanım’la, Ziraat Bankası müfettişlerinden İzzet Bey’in kızı Pakize (Tarzi) Hanım’ın da Protestan olduğu, okulun müdiresinin aslında Amerikan konsolosu olduğu yolundaki dedikodular da vardı. Vakitgazetesi durumu okurlarına ‘Cumhuriyet’e karşı bir ihanet’ başlığı ile duyurmuştu.
Olaylar hızlı gelişti. 31 Ocak’ta, Maarif Vekaleti okulun kapatılmasına, okul müdürü Miss Jillson, jimnastik öğretmeni Miss Sanderson ve biyoloji öğretmeni Miss Day’in mahkemeye verilmesine karar verdi. Öğretmenler Türk öğrencileri Hıristiyanlığa teşvik etmek için Pazar, yortu ve yılbaşı günlerinde yeni elbiseler giydirerek dini törenlere götürmekle, çocukları kandırmak için hediyeler ve İncil vermekle, Protestan olan veya olacak öğrencilerin okul ücretlerini indirmekle, diğerlerine ise düşük notlar verilerek mezuniyetlerinde zorluk çıkarmakla suçlanıyorlardı.
FIRSATTAN İSTİFADE . Karar Bursa’da büyük sevinç doğururken, yurdun dört bir yanından bu ‘tenassur olayı’ ateşli biçimde lanetlenmeye başladı. Fırsattan istifade, ABD Büyükelçiliği’nin İstanbul’daki golf sahasının bir bölümüne el konarak Süvari Alayı’nın talim sahası yapılmıştı ki, Mustafa Kemal’in yakın adamı milletvekili ve gazeteci Falih Rıfkı (Atay) ‘Türkiye’de eğitim sistemi iyileştirilinceye kadar yabancı okullara ihtiyaç olduğunu ve şu anki bütçeyle bunun başarılmasının mümkün olmadığını’ belirten bir makale yazdı. Bunu Ankara’nın yumuşadığına işaret sayan ABD Büyükelçisi Joseph C. Grew, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey, büyükelçinin kulağına ‘Bursa’nın fanatik bir yer olduğunu, hükümetin izlediği laiklik politikaları yüzünden Ankara’ya kızgın olduğunu, hatta son seçimlerde CHF’nin adayı yerine bağımsız Sakallı Nurettin Paşa’yı Ankara’ya yolladığını, dolayısıyla hükümetin Bursalıların taşkınlığını yatıştırmak için mahsustan sert davrandığını’ fısıldayınca yanılmadığını düşünmüştü.
TAŞKIN DUYGULAR . Ancak, 14 Şubat’ta öğretmenler yargılanmaya başladığında hükümetin yumuşamadığını görecekti. Çünkü İstanbul’daki Gedik Paşa Okulu ile Merzifon Koleji ağır bir teftişten geçirilmişti. Müfettişler Gedik Paşa’da kurallara aykırı bir şey bulamamışlardı ama Merzifon’daki okulda yıllardır Türk bayrağının yanında dalgalanan ABD bayrağının indirilmesi ve Müslümanlar için iş günü olan Pazar günleri ders yapılması istenmişti. Okul müdürünün odasında Türkçe bir İncil bulunması ise hükümete aradığı fırsatı vermiş, Tevfik Rüştü Bey, önceki beyanının aksine, okulların hiç bir suretle açılmayacağını bildirmişti. 25 Mart’ta Milliyet gazetesi Robert Kolej’de okuyan 10 yaşındaki iki Rum öğrencinin çalışma odasının duvarına asılı Türkiye haritası üzerinde delikler açtığını yazınca durum yeniden gerginleşti. Çocukların okuldan atılmasının ardından Grew günlüğüne şöyle yazmıştı: “Şimdilerde milliyetçilik duygusu ülkede çok taşkın.”
İronik bir şekilde, 10 Nisan’da Anayasa’dan ‘devletin dini İslamdır’ ibaresinin çıkarılmasından 20 gün sonra sonuçlanan Bursa davasında üç öğretmene, üçer gün hapis cezası ile üçer lira para cezası verilirken, cezaların ertelenmesi reddedilmişti. Sadece üçer günlük hapis cezasını ikâmetgâhlarında değil, okulda kalarak çekebileceklerdi. Karar temyiz edilirken, Miss Sanderson avukatlarının tavsiyesiyle Türkiye’den ayrıldı. Ama ortalık yatışmadı. 8 Mayıs 1929’da Matbuat Cemiyeti’nde toplanan ‘Türk gazetecileri’ Misyonerleri Kovma Cemiyeti’ni kurdular. Cemiyetin gayesi ‘memlekette Hıristiyanlık propagandası yapan ve emperyalist devletlerin aleti olarak kullanılan misyonerlerin Türk toprağında fikir ve gayelerine hayat hakkı vermemekti’!
VATANSEVER AMA KÜLTÜRSÜZ . Bütün bunlar olurken, ABD Dışişleri Bakanlığı, laikleşme konusunda önemli mesafe kaydettiği düşünülen Türkiye’nin dört genç kızın Hıristiyanlığa ilgi duyması gibi küçük bir olay karşısında neden bu kadar telaşlandığını anlamaya çalışıyordu. Merkeze yazdığı raporunda “Din ve devlet işlerini ayırıp Cumhuriyet olan Fransa gibi gerçekten Batılı olan ülkelerden farklı olarak uygarlığının temeli İslam olan… Türkiye’nin gelecekteki büyüme ve kültürüne temel teşkil edecek kendine has bir medeniyeti yok. Türkiye’nin şu anda yapabileceği tek şey Batıyı taklit etmek… Dindar bir gruptan olan Fevzi [ Çakmak] Paşa gibi bir kaç istisna hariç, Ankara’nın şu anki liderlerinden bazıları kültürsüz, bazıları medeniyetsiz ve dürüstlükten yoksun fakat hepsi de ülkelerinin birliği ve ilerlemesi için vatanseverlik coşkusu aşılanmış; uluslarının manevi olarak gelişmesini sürdürmeyi isteyen kişiler…” diyen Grew’a göre Bursa’daki olayda din ikinci plandaydı. Asıl mesele rejimin liderlerinin, sıradan bir Hıristiyanlık tartışmasını bile ‘çabuk etkilenen Türk gençliğini’ temelleri çok zayıf olan Türk devletine bağlılıktan vazgeçirecek bir tehdit olarak algılamasıydı!
İKİ TANIK. Olayda adı geçenlerden biri, daha sonra doktor olarak Pakize Tarzi kliniklerini açacak olan Pakize İzzet Hanım’dı. Pakize Tarzi, 2001 yılı Haziran ayındaBursa Defteri’ne verdiği röportajda olayı şöyle anlatmıştı:
“[Miss Jillson] Gayet sert bir kadındı. Sonra Miss Sanderson…iyi bir kadındı. Biraz talebeyle meşgul olurdu. Miss Day vardı, onu çok severdik. Çünkü mikroskobu vardı, bayılırdık o mikroskoptan bakmaya. O biyoloji hocasıydı… Ama Hıristiyan olun diye ille sizi alıp da kiliseye götüren yoktu. Pazar günü isteyen kiliseye giderdi. ‘Gideyim bakayım ne var!’ diye gidenler de vardı içimizde. Ermenilere belki, ama Türklere tazyik yoktu.”
Pakize Hanım şöyle devam ediyor: “Severdim okulumu, ama uzun zaman kalmayı düşünmezdim. Çünkü evim vardı benim. Ermenilerin evleri yoktu….Onlar galiba Amerikalılar tarafından giydiriliyordu. Çünkü aileleri gayet fakir ailelerdi. Onlar kiliseye birlikte giderlerdi. Biz kiliseye gitmedik mi? Gittik. Ama ne zaman? Bir adam geliyordu, konferans veriyordu. O zaman gidiyorduk, o kadar. [Konuşmalar] Şundan bundan ama din üzerine değildi… Ermenilere karşı daha bir dini teveccüh vardı. Ama onlar zaten Hıristiyandı. Belki Müslümanlardan bu teveccühü kıskanıp aksi düşünenler olmuş olabilir.”
Peki ‘tenassur’ iddialarına ne diyor Pakize Hanım? “Sabiha yüzde yüz, dört başı mamur bir hanımdı diyemem. Noksanı vardı. Birazcık nörotik bir kızcağızdı….Benim için çıkarılan söylentilerin nedeni ise her şey olabilir. Hocalarla aram çok iyiydi…Evde hususi hocam vardı, Fransız matmazel vardı, hususi Kuran hocamız vardı. Müslümanlığı da bilirdik, Hıristiyanlığı da bilirdik. Lisan öğrendim, kilisenin ne olduğunu öğrendim, caminin ne olduğunu öğrendim. Öğrenmek isterseniz, her şeyi öğrenirsiniz. Ama öğrenmek istemezseniz: ‘Beni kiliseye götürdü, bana diz çöktürdü!’ diye kıyameti koparırsınız…”
O sırada okulda öğrenci olan İffet Alaton son merakımızı gideriyor: “Tenassur edenlerden Madelet’le Nemika İstanbul Üsküdar Amerikan’a gittiler. Seniha’nın babası kızını aldı, okula göndermedi. Bir süre bir banka çalıştı ve zannediyorum bir denizci subayla evlendi, bir kızı, bir oğlu oldu. Duyduğuma göre Madelet, sonradan Mülkiye’ye ilk kız öğrenci olarak girmiş, daha sonra Paris’e mi, bir yere gönderilmiş. Şahide, Ziraat Yüksek Mektebi’ne, o da ilk kız olarak girmiş. Nemika ise evlenmiş, kendisinden bir daha haber alamadım…”
Kaynakça: Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839-1938. İstanbul: İletişim Yayınları, 2005; Çağrı Erhan,Türk Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökenleri, İmge Yayınları, 2001; Joseph C. Grew.Atatürk ve Yeni Türkiye, Gündoğan Yayınları, 2002, s. 71-116; Mehmet Altun, “Bursa Amerikan Kız Koleji”, Toplumsal Tarih, S.113, Mayıs 2003, s.26-32.
.13 Ocak 2008 Pazar
Siz hiç esir düştünüz mü komutanım?
Türk kültüründe askerlik çok yüceltildiği için, düşmana teslim olmak, dahası esir kamplarında yıllarca yaşamak çok ayıp sayılır. Bu yüzden de bu toplum sanki tarihte hiçbir Türk askeri esir düşmemiş gibi davranır. Hâlbuki Birinci Dünya Savaşı sırasında, İtilaf Devletleri, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ordularından 3,3 milyon askeri esir aldılar. Bunların 200 bini Osmanlı ordusundandı. Osmanlı Devleti ayrıca 250 bin askerini cephede, 470 binini cephe gerisinde kaybederken, 300 bin askeri de firar etmişti.
1950-1953 arasında Kore Savaşı’nda 234 Türk askeri esir düştü. Bu durum ‘Türkler esir düşmez’ diye saçmalayanlar için çok utanç verici oldu ama Çinlilerin yönettiği kamplarda esirlere uygulanan ağır işkence ve beyin yıkama faaliyetleri sonucu ABD’li askerlerin neredeyse yarısı ölürken, Türk askerlerinin bunlardan etkilenmediği efsanesi ile zevahir kurtarıldı. Halbuki, bu askerler üzerine yapılan en yüzeysel çalışmalar dahi, savaştan 40 yıl sonra bile hafıza zayıflığı, yalnız kalamama, uykusuzluk gibi ‘travma sonrası stres bozukluklarının’ yaşandığını gösteriyordu.
DAĞLICA OLAYI . 1984-1999 arasında, kısacık bir eğitimle PKK’ya karşı savaşa gönderdiğimiz halk çocuklarından tam 5.854’ü şehit oldu ama ‘ilan edilmemiş’ bu savaşta ‘esir’ verip vermediğimizi hala bilmiyoruz. Daha geçen hafta, 60 bin şehit ve 7.200 esir verilen Sarıkamış Faciası’nı ve mimarlarını himayesine alan Genelkurmayımız, nedense Dağlıca’da PKK’nın eline düşen sekiz askeri affetmedi. Hiçbir komutanın suçlanmadığı iddianameye bakılırsa bu erler ölmeyerek adeta suç işlemişlerdi. Halbuki, insanoğlu hayatta kalma içgüdüsüyle doğar, bu içgüdü ile yaşar ve ölüme de sonuna kadar direnir. Askerliğin gönüllü değil zorunlu olduğu bir ülkede, son derece zor koşullarda savaşmak zorunda kalan bir askerden de başka bir tepki beklemeye hakkımız var mı? Velev ki iddianamede söylenenlerin bir kısmı doğru, dış dünyadan tamamen soyutlanan kurbanların hayatta kalma içgüdüsüyle kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olduğunu hissetmesi, giderek ona hak vermesi şeklinde özetlenebilecek Stockholm Sendromu denen durumu da iddianameyi hazırlayanlar hiç duymamışlar anlaşılan. Belki faydası olur diye, bu haftayı bir zamanlar şehit olmayı başaramayıp esir olmak gafletinde bulunan vatan evlatlarını anlamaya ve anmaya ayırdık. Ancak, yerimiz sınırlı olduğu için, esas olarak Rusya’daki ve Mısır’daki esirlerimizin kaderleri ile ilgilenmekle yetineceğiz.
RUSYA’DAKİ ESİRLER . Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na giriş kararını İttihat ve Terakki’nin üç paşası Padişaha bile haber vermeden almışlardı. İki Alman gemisine Osmanlı bandırası çekip, Rus limanlarını bombalatmışlardı ve koca bir imparatorluğu ateşe atmışlardı. Almanların muradı Osmanlı Ordusu’nun Rusları Kafkasya’da meşgul ederek Almanların üstüne asker salmasını engellemekti. İttihatçıların muradı ise Alman emperyalizminin kuyruğuna takılıp, dünyanın paylaşımından pay almak. Bu yanlış hesabın faturasını çok ağır oldu. 600 yıllık bir imparatorluk tarihe gömülürken, dört bir cephede büyük kayıplar verdik.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi’nde İtilaf Devletleri tarafından Rusya ve Mısır’daki kamplarda tutulan Osmanlı esirlerine dair bilgilerimiz oldukça sınırlı. İddialara göre Kızılay’ın ve Genelkurmay’ın arşivlerinde tüm esirlerin kayıtları bulunuyor, ancak bunlar kamuya açık değil. Bunun esas nedeni, Osmanlı/Türk Devlet geleneği içinde esirlere pek sempati duyulmaması, olayı unutmaya kadar giden bir çeşit utanma hali olmalı. İkincisi Osmanlı esirlerinin ezici bir bölümünün okuma yazması olmaması, dolayısıyla kamplardaki hayatlarına dair çok az yazılı belge sunmaları. Yazanların ise İttihatçılarla ideolojik yoldaşlıkları yüzünden eleştirel olmaması. Son bir neden ise Osmanlı Devleti’nin esirlerle ilgilenecek örgütlenmeye, ilişkilere ve ekonomik güce sahip olmaması.
NARGİN ADASI . Doğu cephesinde verdiğimiz 50-70 bin esir ağırlıklı olarak Sibirya’daki Krasnoyarsk, Priamur, Novanikolaievsk, Novosibirsk, Omsk kamplarına, Hazar Denizi’nde Bakü’ye yakın bir yerdeki Nargin (Nergis) Adası’na, merkezi Rusya’daki Varnavino kamplarına götürüldüler. Buralarda dört yıla kadar değişen sürelerde çile doldurdular. Esirler kamp yerlerine tepluşki denen vagonlarla taşınıyorlardı. Bu vagonlar öylesine ilkel, öylesine havasız ve küçüktü ki, kampa varıldığında içindekilerin çoğu zaten ölmüş oluyordu. Örneğin Priamur kampına götürülen 800 Omanlı esirinden sadece 200’ü kamp yerine varabilmişti. Kamp yerleri genellikle terkedilmiş ordu barakaları, okullar ya da fabrika binalarıydı. Tuvalet ya yok, ya da yetersizdi. Esirler küçücük bölmelerde, tahta kerevetlerde yatıyorlardı. Susuzluk ve hijyen eksikliği yüzünden kolera, tifüs, tifo ve bit en yaygın ölüm nedenleriydi. Bitki örtüsü ve su kaynakları olmayan Nargin Adası’ndaki 10 bine yakın Osmanlı esiri susuzluk, zehirli yılanlar ve ağır yaşam koşulları yüzünden daha ilk yıllarda ölmüştü. (Ancak, 1916’da Ruslara esir düşen bölük komutanı Faik Tonguç Bey anılarında “Biri yaşlı öteki yaşlı iki doktor…sinirlenmeden, güler yüz ve tatlı dille, daima tekrarlanan ‘rica ederim’, ‘lütfen’ gibi sevecen sözlerle birer birer dikkatle muayene ediyorlardı” diyerek Rus aydınlarına iltifat ettiğine göre, kasıttan ziyade kötü koşullar söz konusuydu. Nitekim Rusya’nın genelinde olduğu gibi kamplarda yiyecek kıttı ancak Rusya ve Osmanlı Devleti arasındaki anlaşmaya göre her iki taraf da, küçük rütbeli subaylara 50 ruble, yüksek rütbelilere 75 ruble, generallere ise 100 ruble aylık ödediği içen, subaylar bu eksiği birazcık da olsa telafi ediyorlardı. Ama maaş ödenmeyen erlerin karınlarını doyurmak için kendilerinden istenen işleri yapmaktan başka çareleri yoktu.
Osmanlı esirleri değişik etnik gruplardan ve dinlerden geldiği için, aralarındaki ilişkiler hiç bir zaman iyi olmadı. Türkler ve Ermeniler, Türkler ve Araplar arasındaki ilişkiler çoğu zaman gerilimliydi. Faik Tonguç’a göre “Arapların bu kin ve düşmanlıklarının sebebini anlamak gerçekten zordu. Ermenilerin öç alma hissi, büyük bir satır yedikleri için bir dereceye kadar anlaşılıyor. Fakat bunlara [Araplara] ne oluyordu?” Osmanlı Ordusu’ndaki ‘alaylı’ ‘mektepli’ ayrımı da sorunlara yol açıyordu. Gerçi, Krasnoyarsk kampında, Almanlar Çanakkale Zaferi’ni kutlamak için, Avusturyalılar ise İmparatorları Karl’ın doğum günü için Osmanlı esirlerini çaya davet etmişlerdi ama diğer gruplarla ilişkilerin düzeyi de çok düşüktü.
Rusya coğrafyasında yaşayan Tatarlar, Azeriler, Türkistanlılar gibi Türki unsurlar kamplardan kaçmaya cesaret edenlere, para, giysi, sığınacak yer temin etmekte çok yardımcı oldular. Ayrıca Müslüman ölülerinin İslami usullere uygun gömülmesi işini de onlar sağlıyordu.
ESİR DEĞİL İNSAN . Ancak kamplardaki hayatın çok kasvetli olduğu sanılmasın. Çünkü insanoğlu, içinde yaşadığı koşullara uyum sağlamakta çok mahir. Hatta, bugün bazıları görse bu adamlar için de ağır bir ‘iddianame’ hazırlardı! Bir kere bir çok kampta esirler İsveç Kızıl Haçı ve Protestan misyonerler örgütü YMCA’nın açtığı kütüphanelerden yararlanabiliyorlardı. Sibirya’daki Novanikolaievsk kampında 14 yabancı dil öğreten bir okul vardı. Osmanlı subaylarının en popüler etkinliği de yabancı dil öğrenmekti. Nitekim kültürel faaliyetler açısından gayet aktif olan 35 bin kişilik Krasnoyarsk kampında Osmanlı esirlerinden yüzde 70’i savaş bittiğinde en az bir yabancı dil öğrenmişlerdi. Kampta gazete okumak, müzik grupları da kurmak mümkündü. Kampta en çok okunan gazete Türki halklar hakkında bilgi veren ve Tatarca yayınlanan Kurtuluş, Tercüman ve Işık gazeteleri idi. Esirler ayrıca futbol ve atletizm müsabakaları yapıyorlardı. Osmanlı esirlerinin kendi futbol takımları yoktu ama Macarların takımında oynuyorlardı. Başka kamplarda farklı faaliyetler de yapılıyordu. Örneğin Orta Rusya’daki Varnavino kampında kalan Mehmet Arif adlı Osmanlı esiri, esirler arası resim yarışmasında birinci olmuştu. Dindar olanların oruç tutmasına da izin vardı. Hatta Rusya’da 2,5 yıl esir kalan Nur tarikatının lideri Saidi Nursi, Barla’daki sürgün günlerinde Ruslar bile karışmadı, Türkler ibadetime izin vermiyor’ diye yakınmıştı!
BOLŞEVİK ETKİSİ . 1917’deki Bolşevik Devrimi’nden sonra kamplarda koşullar iyileşti. Hatta bazı esirler Bolşeviklerin propaganda faaliyetlerine ya da teşviklerine (200 ruble maaş veriliyordu) kanarak, Bolşevik orduları içinde yer aldılar ve Türki Cumhuriyetlerdeki devrimlere katıldılar. Ancak Türklerin büyük bir kısmı komünizme ilgi göstermedi, çünkü Osmanlı askerleri arasındaki sınıfsal ayrımlar diğer ordulardaki gibi keskin değildi. 3 Mart 1918’deki Brest Litovsk Anlaşması’ndan sonra durum daha da iyileşti ve ilk kez Osmanlı Hilal-i Ahmer’nin (Kızılay) temsilcisi Yusuf Akçura, kampları ziyaretle görevlendirildi, ancak Sibirya yolu kamplardan salıverilmiş Çekoslavak askerlerinin oluşturduğu Çekoslavak Lejyonu tarafından tutulduğu için sadece Avrupa Rusya’sındaki kamplara gidebildi. Türkçü ideologlardan olan Yusuf Akçura durumu şöyle anlatır: “Kazan’da bulunan Osmanlı esirlerinin hemen hepsi Kazan’ın Müslüman mahallerinde, serbest yaşamakta idiler… Bazı nefer veya çavuşlar zabit olduklarını iddia etmişler, bazı siviller kendilerini asker diye göstermişler, bazı askerler de bilakis sivil, demeyi daha muvafık bulmuşlardır; bu karışık ve mihenk bir kısmı otellerde, bir kısmı evlerde, bir kısmı ise medreselerde yatıp kalkıyorlardı. İçlerinde alış veriş edenler, hizmete girenler olduğu gibi başı-boş gezenler ve böyle boş boşuna dolaşarak Osmanlı ordusunun şerefini hakkıyla muhafaza edemeyenler de yok değildi. Birkaç çavuş ve nefer mahalle bekçisi yazılmışlar, birkaç zabit ve nefer de Kızıl Hassa’ya bazı Bolşevik ordusuna kaydolunmuşlardır. Bir miktarı Tatar köylerine dağılarak orada rençberliğe girmişler ve hatta rivayete göre bazıları köylerde evlenerek adeta yerleşmişler ve mahallî Müslümanlar arasında eriyip gitmişlerdir.”
AKÇURA’NIN BAŞARISIZ GEZİSİ . Gezisi sırasında Rus ve İngilizler tarafından sürekli engellenen, Osmanlı Devleti’nden maddi ve manevi yardım görmeyen Yusuf Akçura, Almanlara emanet edilmiş bir Hilâl-i Ahmer sandığından çıkan birkaç parça eşyayı satarak, acil ödenmesi gereken borçlarını kapattıktan sonra kalanı kendine yolluk yaparak Almanya’ya geçti. Almanya’daki Osmanlı sefaret yetkililerinden de ilgi görmeyince, aklı Sibirya’daki esirlerde, derin üzüntü içinde yanında bazı esir ve sakat askerlerle birlikte Gülcemal vapuruyla İstanbul’a döndü.
1920’de, Ankara hükümeti adına Burdur Milletvekili İsmail Hakkı Bey de Taşkent’teki esir kampını ziyaret etti. Ancak hepsi bununla kaldı. Bu yüzden Rusya’daki esirler savaş bittikten iki yıl sonra bile kamplarda kalmaya devam ettiler. Bir şekilde yola çıkmaya cesaret edenler ise, binlerce kilometrelik yolu katedip de ülkelerine gelinceye kadar yollarda sefil oldular. Örneğin bir Japon gemisiyle Rusya’dan Türkiye’ye gelen bir grup esir, İzmir açıklarında Yunanlıların engellemesi yüzünden Kızılhaç’ın çabasıyla İtalya’daki ıssız bir adaya götürülmüş ve 1922’ye kadar orada kalmıştı. Yıllar sonra ülkeye gelmeyi başarabilenler ise yepyeni bir düzenle karşılaştılar. İmparatorluk yıkılmış, yerine küçük bir devlet kurulmuştu. Çoğunun ailesinin yaşadığı topraklar artık başka ulus-devletlerin toprağıydı. Aileleri Türkiye’ye göç etmiş ama, nerede olduklarını bulmak imkansız hale gelmişti.Kahramanlıklarından dolayı övülen, adlarına türküler yakılan bu insanlar vatanlarına döndükten sonra ne mi yaptılar? Askeri makamların yaptığı kısa bir sorgulamadan sonra eli silah tutanlar Milli Mücadele'ye katılıp ya şehit oldular ya gazi ya da yeniden esir düştüler. Peki eli silah tutmayanlar? İşte bir mektup “Dört cephede 11 yıl savaştım. Zoru zoruna 65 yaşında aldım bu aylığı... Ne günler gördüm, ne günler ben. Fakat şimdi hiç kıymetimiz yok. Gözlerim görmüyor bir buçuk yıldır. Ulen, o kadar bekledik be! Gelin bir hatırımı sorun be! Hiç kimse gelmiyor. Hiç insanlarda insanlık yok. Çok nafile insanlık be!“
Mısır’daki pellegra kurbanları
Irak cephesinde İngilizlerin eline düşen yaklaşık 161 bin Osmanlı esirinin 60 bini Hindistan’a, Birmanya’ya ve Kıbrıs’a götürüldüler gerisi ağırlıklı olarak Nil yakınlarındaki bir düzine kampta tutuldular. Bu kamplar savaşın bitişinden ancak üç yıl sonra dağıtıldılar. Bu esirler arasında daha sonra cumhurbaşkanı olacak Cemal Gürsel ile Cevdet Sunay da vardı.
Malta’dan dönen Edirne Mebusu Şeref ve Faik Beyler, 25 Mayıs 1921’de TBMM'de yaptıkları konuşmada, 1918'de Filistin cephesinden esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı 15 bin Osmanlı askerlerinin Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray-ı Harbiye kampında, mikrop kırma ameliyesi sırasında, içine normalin çok üzerinde dezenfektan ‘krizol’ (cresol) maddesi katılmış sudan geçirilerek kör edildiklerine dair bir soru önergesi vermişlerdi. Bu konuşmalar üzerine 28 Haziran 1921’de Mustafa Kemal’in TBMM Reisi sıfatı ile imzaladığı Bakanlar Kurulu Kararı ile konunun araştırılması emredildi. Ancak bu güne dek, bu araştırmanın yapılıp yapılmadığı, yapıldıysa sonucun ne olduğu öğrenilemedi. İngiliz arşivlerinde bu kampa ait belgelerde böyle bir olaydan söz edilmiyor ancak çeşitli nedenlerde göz sorunu yaşayan 25 Osmanlı askerine dair kayıtlar var. Başka kaynaklardan da doğrulanamadığı için bu iddiayı, Birinci Dünya Savaşı’nın korkunç efsanelerinden biri olarak kabul etmek zorundayız.
Ancak, Nil civarındaki kamplarda, 1918-1920 yılları arasında sadece Osmanlı esirleri arasında, yayılan pellegra hastalığı sonucu 9.900 kişi ciddi rahatsızlıklar yaşandığı, bunun 3 binin de öldüğü Osmanlı ve İngiliz belgelerinden biliyoruz. Hastalık deri sertliği ve kararması ile başlıyor, ardından sürekli ve şiddetli bir ishal geliyor, bunu akli melekelerin bozulması ve ‘erken bunama’ tablosu izliyordu. Bir iki ayda kilosu yarıya inen hasta acı içinde ölüyordu
Eylül 1915’ten beri Mısır’ın Port Said şehrindeki Ermeni mülteciler arasında sıkça görülenpellegra 1917’de kampları kasıp kavurmaya başlayınca İngilizlerin ilk tepkisi Osmanlı esirlerinin hangi vilayetlerde doğduğundan başlayıp, savaştan önce hangi meslekte çalıştıklarına dair uzanan soruşturmalar yapmak oldu. Çünkü hastalığın, kampa orduda iken kötü beslenen Osmanlı askerleri tarafından getirildiğini düşünüyorlardı. Ancak 1920’de Hindistan ve Burma’daki kamplardan Mısır’a sağlam olarak gelen binlerce Osmanlı esirinde de kısa sürede pellegra boy gösterince bu teorileri çöktü. İngilizler ilk olarak Osmanlı esirlerine verilen diyetin kalori ve protein miktarını arttırdılar. Ama sorun şiddetlenerek devam etti. Öyle ki, 1 Nisan 1920’de, yani savaşın bitiminden 1,5 yıl sonra Mısır’dan Türkiye’ye gönderilmek için İstanbul’dan gemi gelmesini bekleyen 17.488 Osmanlı esirinin çoğu pellegra’lı idi. Ülkeye gelebilenler esirlere gösterilen ilgisizlikten tutun da ülkede hastalığı tanıyan doktor olmamasına kadar uzanan bir dizi nedenden tedavi olamadılar, kimi öldü, kimi ömür boyu çeşitli arazlar taşıdı.
TIBBİ ORYANTALİZM Mİ? 1735’ten beri tanınan hastalığın nedeni ancak 1937’de öğrenildi: Sorun ‘niacin’ diye bilinen B-3 vitamini eksikliğindeydi. Peki aynı kamplarda kalan diğer esirler değil de neden sadece Osmanlı erleri bu hastalığa yakalanıyordu? Cevap hem karmaşık, hem basitti. Karmaşıktı çünkü İngilizler esirlere kalori miktarı kılı kırk yarılarak hesaplanmış iki tip tayın veriyorlardı. Alman, Avusturyalı, Macar ve Bulgar esirlere uygulanan 2. 613 kalorili ‘Avrupa Tayını’nda 255 gram ekmek, 113 gram kırık bisküvi, 85 gram et, 49,5 gram jambon, 283 gram tuzlu balık, 566 gram patates, 113 gram taze sebze, 56,6 gram bakliyat, 37 gram pirinç, 28,3 gram yulaf ezmesi, 16 gram peynir ve 12,1 gram margarin varken, Osmanlı esirlerine uyguladıkları 3.680 kalorili ‘Türk Tayı’nda çay, şeker, et, taze sebze aynı miktarda idi ama 905 gram ekmek, 85 gram pirinç, 7 gram margarin, bakliyat 0,28 gramdı. Bu diyette, ayrıca Avrupa diyetindeki balık, patates, bisküvi ve jambon yerine verilen soğan, hurma veya zeytin vardı.
Hastalığın nedeni bu aşırı titiz ayrımdı. Avrupa Diyeti yiyenler, vücutlarının gereksinim duyduğu oranda niacin’i, ‘Türk Diyeti’ne konulmayan balık, patates ve jambondan alıyorlardı. Türklere daha çok verilen ekmekte de niacin vardı ama esirlere verilen ekmek, niacinaçısından zayıf yerel darıdan yapıldığı için eksiklik tamamlanamıyordu. Osmanlı subayları maaş aldıkları için, satın aldıkları yiyecekler aracılığıyla ihtiyaçları olan niacin’i alırken, parasız olan erler alamıyordu. Türk tayınında jambon olmaması makuldü, ancak neden balık ya da patates yoktu? Çünkü İngilizler oryantalist bir bakış açısı ile ‘Türkler ne yer?’ diye sormuşlar, sonuçta böyle bir tayın hazırlamışlardı. Bu cevabın doğruluğundan o kadar emindiler ki, hastalık ilerlediği halde, bir an bile akıllarına, Türklere de ‘Avrupa Tayını’ vermek gelmemişti!
STOKHOLM SENDROMU NEDİR?
23 Ağustos 1973 günü, kara gözlüklü ve siyah peruklu bir adamın İsveç’in başkenti Stockholm’de Kreditbanken adlı bankaya girip sağa sola ateş ederek “Parti başladı!” diye bağırmıştı. Bu kişiye daha sonra bir arkadaşı katıldı. Soyguncular, bankanın etrafı polis tarafından kuşatılınca, bankada bulunan dört görevliyi rehin aldılar ve polise direnmeye başladılar. 131 saatin sonunda yapılan polis operasyonu sırasında herkesi şaşırtan bir olay yaşandı. Rehineler de soyguncularla birlikte polise karşı koyuyorlardı. Dahası, dava sürecinde soyguncular adına tanıklık yapmayı reddettiler, hatta aralarında para toplayıp savunmalarına yardımcı oldular. Olanları yargılamak yerine anlamaya çalışanların çabası sonucu bu durum, literatüre ‘Stockholm Sendromu’ diye geçti.
En çok rehineler, savaş esirleri, tarikat üyeleri, cinsel tacize maruz kalan çocuklar, pazarlanan hayat kadınları ve aile içi şiddet mağdurlarında görülen Stockholm Sendromu’nun nedeni insanoğlunun hayatta kalma içgüdüsüydü. Sendrom şöyle gelişiyordu: Dış dünyadan tamamen soyutlanmış durumdaki kurban, kendisine baskı yapan kişinin şiddet eğilimlerini fark ediyor, onun kendisini öldürebileceğini hissediyor, ölüm korkusu arttıkça, hayatta kalma isteği de artıyordu. Baskıcının karşısında giderek acizleşen kurban, onun en küçük iyiliğini bile gözünde büyütüyor ve minnet duygusuyla doluyordu. Bir süre sonra kendini baskıcının yerine koyup, olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlıyordu. Kurban, bir süre sonra sahip olduğu tek olumlu ilişkisinin baskıcı ile arasında ilişki olduğunu düşünerek bu ilişkiyi kaybetmemek için elinden geleni yapıyordu.
Kaynakça: Cemalettin Taşkıran, Ana Ben Ölmedim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006; Faik Tonguç, Birinci Dünya Savaşında Bir Yedek Subayın Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999; Yücel Yanıkdağ, “Otoman Prisoners of War in Russia, 1914-1918”, Journal of Contemporary History, c.34, No.1 (January, 1999), s.69-85; a.g.y, “I. Dünya Savaşı’nda Tıbbi Oryantalizm ve İngiliz Doktorlar”, Toplumsal Tarih, S.153, Eylül 2006, s.26-33.
.20 Ocak 2008 Pazar
Bir başka ‘derin’ cinayetin anatomisi: Sabahattin Ali Olayı
İlk kez, 1931 yılında, bir ihbar sonucu Türkiye Komünist Partisi ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Neyse ki üç ay sonra beraat etti. Ertesi yıl Konya’ya tayin oldu. Ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u ilk kez burada, Yeni Anadolu gazetesinde tefrika etmeye başladı. 1932’de, biri (Cemal Kutay olduğu söylendi) ‘Gazi’ye hakaret eden bir şiiri dost meclisinde birden çok kez okuduğunu’ ihbar etmişti. Yeniden tutuklandı. Halbuki iki yıl önce yazdığı ‘Memleketten Haber’, bir zamanlar Sivas’ta yaşanmış bir Bektaşi olayını anlatan şiirin sözcüklerinin değiştirilmesiyle oluşturulmuş bir şiirdi ve içinde Mustafa Kemal adı geçmiyordu. Ama savunması inandırıcı bulunmadı, çünkü ‘sicili’ ortadaydı!
Mahkemede gösterdiği şahitlerin dinlenmesine gerek olmadığına karar verildi. Bir süre sonra dava gizli celsede görülmeye başladı. Cezası 12 ay hapis olarak açıklanmış, temyizden sonra 14 aya çıkarılarak gözdağı verilmişti. Dört ay Konya’da, altı ay Sinop’ta hapis yattı. 29 Ekim 1933’de Cumhuriyet’in 10. yılı şerefine cezasının bitmesine bir ay kala özgürlüğüne kavuştu. Sinop cezaevinin en popüler mirası “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül aldırma’ diye başlayan şiiriydi. En ufak bir eleştiriye tahammül edemeyen Tek Parti rejiminin bu ‘damgalı’ adamı, şiir, hikaye ve romanlarıyla, Türk edebiyatının köşe taşlarından biri olan Sabahattin Ali’ydi.
Hayatı 1948 yılının ilkbaharında ‘derin devlet’ in ellerinde sona erdiğinde geride cevaplanmayı bekleyen onlarca soru kalmıştı. Konunun tartışılmasına ancak 1968’de cesaret edilebildi. Ancak o günden beri tek bir ilerleme olmadı. CHP Denizli milletvekili Mustafa Gazalcı’nın verdiği soru önergesine, 2003’ün Nisan ayında AKP Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun cevabı gayet tanıdıktı: “Belgeler var ama, zaman aşımına uğradığı için yok edilmiş...” Sabahattin Ali cinayeti vesilesi ile, Hrant Dink başta olmak üzere ölümleri üzerinde sır perdesi hala kalkmamış onlarca aydını, gazeteciyi, fikir adamını saygıyla anıyor, yetkilileri bu cinayetleri aydınlatmaya çağırıyoruz.
ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA . Sinop Cezaevi’nden tahliye olduğunda tekrar öğretmenliğe dönmek istemişti Sabahattin Ali. ‘Hay hay’ demişti yetkililer, ama küçücük bir şartları vardı: Eski görüşlerini değiştirdiğini kanıtlamalıydı! 15 Ocak 1934 günlü Varlık dergisinde yayınlanan ‘Benim Aşkım’ başlıklı Mustafa Kemal güzellemesini, rejimin istediği diyeti ödemek için yazdı. Nadim olduğuna kanaat getirilmiş olmalıydı ki, önce Neşriyat Müdürlüğü Büro Şefliği'ne, ardından Talim ve Terbiye Dairesi ikinci sınıf mümeyyizliğine atandı. Ama bu atama onun sosyalist fikirlere ilgi duymasını engellememişti, sadece maişet motorunu rahatça çevirebilmesini sağlamış, dolayısıyla üretkenliğini arttırmıştı. Ama daha sonra yaşadıkları rejimin onu affetmediğini gösterecekti. 1944’te ırkçı-Türkçü hareketin lideri Nihal Atsız’a karşı açtığı hakaret davasını kazanmasına rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı emrine alınınca öğretmenlikten istifa etti, profesyonel yazarlığa soyundu. Ama bu ülkede rejime muhalefet edenlere ekmek yoktu! Ne yazsa soruşturma konusu oluyor, mahkemenin birinden çıkıyor diğerine giriyordu. Aziz Nesin’le birlikte yayınladıkları Marko Paşa adlı mizah dergisi, kısa sürede 100 bin tiraja ulaşınca iktidarın paçaları tutuştu. Sıkıyönetim makamları tarafından defalarca toplatılan, en sonunda kapatılan derginin yerine çıkardığı Malum Paşa, Merhum Paşa, Hür Marko Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz (Hasan) Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba gibi dergilerle muhalefete devam eden Sabahattin Ali, 1947’de kesinleşmiş bir cezasını çekmek için hapse girdi ve üç ay yattı. Aynı yıl Sırça Köşk adlı hikaye kitabı. Bakanlar Kurulu’nca toplatıldı. Arkasında gizli polisin ayak sesleri, sağcı basının saldırıları, derken, 1948'de Mehmet Ali Aybar'ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’teki bir yazısından dolayı başlatılan kovuşturma sonrasında pes etti ve matbaa makinelerini satarak kamyon nakliyeciliğine başladı. Ne arkadaşları ne kendi bu işi kendine yakıştıramıyordu ama ne çare… Arkadaşlarına Türkiye’den gitmek istediğini söylemeye başlaması ilk bu zamanlar oldu. Ancak yazmasına izin vermeyen devlet, Türkiye’den gitmesine de izin vermiyordu. Pasaport başvurusunun reddedilmesinden sonraki bir gün, 29 Mart 1948’de kamyonuna atladı ve Kırklareli’ne doğru yola çıktı. Anlaşılan kısıldığı kapandan kurtulmak için bir plan yapmıştı. Çıkış o çıkış…
GİZEMLİ KAYBOLUŞ . Sabahattin Ali’nin o günden sonra yaşadıklarını hala bilmiyoruz. Kendisinden ancak 9,5 ay sonra haber alındı ama bu haber çok acıydı: 12 Ocak 1949 günlü gazetelerde üç sütuna ‘Sabahattin Ali öldürüldü’ yazıyor ve devam ediyordu: ‘Huduttan Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. Bulgaristan’a para karşılığı adam kaçıran bir komünist şebekeye mensup Ali Ertekin adındaki katil yakalandı ve evinde yapılan araştırmada Sabahattin Ali’ye ait eşyalar bulundu. Ali Ertekin kimdi? Sabahattin Ali’yle ilişkisi neydi? Yazarı neden öldürmüştü? Neden yazarın eşyalarını hala saklıyordu? Polisin veya istihbaratın olaydan haberi var mıydı?
Resmi makamların ‘komünist komplo’ dediği cinayetin Nisan ayında başlayan duruşmalarında, bu sorulara cevap almak bir yana kafalar iyice karıştı. Mahkemeye sunulan bir belgeden, Sabahattin Ali’nin ölü bedeninin aslında, 16 Haziran 1948’de, sınırdan 35 kilometre içerde, Hedye köyü civarında çobanlar tarafından bulunduğu, 4-5 ay önce öldürülüp üstünkörü gömüldüğü anlaşılan cesedin çakallar tarafından ortaya çıkarıldığının sanıldığı, kimliğinin tespit edilememesi yüzünden, tekrar bulunduğu yere gömüldüğü öğrenilmişti. Ceset daha sonra babasını kaybeden bir kişi tarafından teşhis edilmek üzere yerinden çıkarılmış, ancak söz konusu kişinin ölü bedenin babasına ait olmadığını söylemesi üzerine yeniden gömülmüştü. Yani olaydan polisin bir şekilde haberi vardı.
TANIDIK TİPLER . Pek tanıdık karanlık tiplerden biriydi Yugoslavya göçmeni Ali Ertekin. Türk uyruğuna geçtikten sonra Gönüllü Erbaş Okulu’nu bitirmiş, 1945’te Süvari Gönüllü Çavuşu iken silah çaldığı gerekçesiyle askeri mahkemede dört ay 20 gün hapis cezasına çarptırılmış ve askerlikle ilişiği kesilmişti. İddialara göre ertesi yıl Bulgaristan’a kaçmış, kısa süre sonra dönerken sınırda yakalanmış, komünizm propagandası yapmaktan hapis yatmıştı. Sabahattin Ali’yi, hapishane arkadaşı berber Hasan Tural vasıtasıyla tanımıştı. Sabahattin Ali’nin bir başka hapishaneden tanıdığı Hasan da göçmendi. Bulgaristan’dan gelmiş, komünizm propagandası suçundan o da hapis yatmıştı. Bazıları polis ajanı olduğunu söylüyordu, ama dava boyunca kimse bu iddiayı araştırmaya kalkmadı, kalkmadığı gibi Hasan Tural mahkemeye bile gelmedi.
Tüm dava boyunca usta bir tiyatro oyuncusu gibi ezberlediği replikleri tekrarlayan Ali Ertekin mahkemede epey şov yapmıştı. Önce konuşmak istememiş, sonra konuştukça konuşmuştu. Bazen ağlamış, bazen buz gibi bakışlarla izlemişti etrafını. Anlattığına göre, berber Hasan’ın ricası üzerine Bulgaristan’a geçirmeye yardımcı olmayı kabul ettiği Sabahattin Ali, Kırklareli’nin Üsküp nahiyesinin Sazara köyü yakınlarına geldiklerinde, Ali Ertekin’e güya “Ben buradan gideceğim. Ruslarla beraber döndüğüm zaman bu memlekette hürriyetin ne demek olduğunu öğreneceksiniz (..) Moskova’da bir Çek pasaportu çıkarttıktan sonra önce Romanya’ya oradan da Fransa’ya gideceğim. Fransa’daki Türkleri teşkilatlandıracağım. Yapılacak yardımlarla onları bir taraftan mülteci sıfatıyla, öte yandan muntazam pasaportla Türkiye’ye sokacağım. Onlar dışarıdan geldikleri için kolay tanınmazlar. Böylelikle memleket içindeki teşkilatı kuvvetlendirip işin başına geçeceğiz. Bu rejimi yıkacağız’ demişti. Ali Ertekin de ‘bir gün Türkiye’ye Bulgarlarla Rusların geleceğini düşünerek deli olmuş’, aklına vaktiyle 93 Harbi’nde dedesine yapılan fenalıklar gelince de kendini kaybetmişti. Elindeki sopa ile kitap okumakta olan Sabahattin Ali’nin kafasının sol tarafına şiddetli bir darbe patlatmıştı. Sabahattin Ali’nin suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı. Arkasından bir kez daha vurmuştu. Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkılmıştı. Ağzından burnundan kanın boşaldığı halde ölmediğini görünce, ensesine üçüncü darbeyi vurmuştu. En sonunda Sabahattin Ali’nin nefesi kesilmişti. Ölmüştü….
HAFİFLETİCİ NEDEN . Ertekin’e göre güya başka bir olay yüzünden yakalandığında, polisler Sabahattin Ali’nin eşyalarını buldukları için, cinayetle ilişkisi ortaya çıkmıştı. Eşyaları niye atmadığına dair garip gerekçeleri bir yana, Sabahattin Ali’nin böyle saçma sapan bir konuşma yapacak biri olmadığı açıktı ama kimse bunun üzerinde durmadı. Ceset sınırdan 35 kilometre içerde bulunmuştu, kimse bu çelişkiye değinmedi. Ali Ertekin’i askerlikten tanıyan bazı tanıklar, sanığın milli hislerle cinayet işlemesinin inandırıcı olmadığını söylediler, bir Milli İstihbarat (MİT) memuru, Ali Ertekin’in sık sık MİT’e geldiğini söyledi, Emniyet Müdürlüğü’nden gelen bir yazıdan Ali Ertekin’e iki kez 50’şer lira ikramiye verildiği öğrenildi ama cevap gizli celse oldu. Dolayısıyla, işin aslı hiç bir zaman öğrenilemedi. 14 Ekim 1950’de karar açıklandı: Mahkeme,’bazı hafifletici sebepleri’ dikkate alarak dört yıl hapis cezası vermekle yetinmişti! Bu hafifletici nedenlerin ne olduğu hiçbir zaman öğrenilemedi. Kararı ‘sağolun’ diyerek karşılayan Ali Ertekin, Demokrat Parti’nin Af Kanunu’dan yararlanarak iki yıl sonra serbest kaldı ama bir süre sonra şüpheli biçimde ortadan kayboldu, mezarı bile bulunamadı. Sabahattin Ali ailesinin iddiasına göre Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde işkencede ölmüştü, ama bu iddia ispatlanamadı.
SINIRDA DEĞİL EMNİYETTE ÖLDÜ . Sabahattin Ali’nin 29 Mart’ta yurtdışına kaçacağını bilen tek dostu Rasih Nuri İleri’ye göre Sabahattin Ali, zekasına fazla güvenmiş ve hiç kimseden yardım almadan böyle cüretkar bir işe kalkışmıştı. Ama iddia edildiği gibi Bulgaristan sınırında değil, Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ile öldürülmüştü. Rasih Nuri’yi böyle düşünmeye iten şuydu: Anlaşmalarına göre, Sabahattin Ali sınırı sağ salim geçtiği zaman Rasih Nuri’ye, berber Hasan aracılığıyla meşhur yeşil kalemi ile özel olarak işaretlenmiş bir kartvizit gönderecekti. Kart Rasih Nuri’nin eline geçtiğinde, Sabahattin Ali’nin sağ salim sınırı geçtiği anlaşılacak, Ali Ertekin’e parası ödenecek, ayrıca Sabahattin Ali’nin Ankara’da yaşayan karısına ve İstanbul’da evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz’a yazdığı iki mektup yerlerine ulaştırılacaktı. Kartı en geç 1 Nisan’da alacağını hesaplayan Rasih Nuri bir türlü haber çıkmayınca endişeler içinde üç hafta beklemiş, sonra polise yakalanmayı göze alarak berber Hasan’ın dükkanına gitmişti. Biraz maceralı biçimde ondan üzeri yeşil kalemle özel biçimde imzalanmış kartviziti almış, sevinçle eve dönüp mektupları da yerine ulaştırmıştı. Kart Sabahattin Ali’ye zorla imzalatılsaydı, şifrenin konmayacağını düşünen Rasih Nuri, Sabahattin Ali’nin ya sınırı geçtikten sonra, ya da sınırı geçtiğine inandırıldıktan sonra, Milli Emniyetçe gözaltına alındığını tahmin ediyordu. Polisin yine Ali Ertekin tarafından kaçırılacak olan iki kişiyi ele geçirmek için Sabahattin Ali’yi sorguya aldığını tahmin eden Rasih Nuri, Sabahattin Ali’nin sorguda ölmesi üzerine, olayın küçük bir ceza karşılığı polis ajanı Ali Ertekin’e yıkıldığını düşünüyordu. Rasih Nuri’nin polise yakalanmadan berberden kartı alabilmesi ise, Sabahattin Ali’nin sorguda çözülmediğini düşündürüyordu.
Kendisi de 24 Ocak 1993’te karanlık bir cinayete kurban giden Uğur Mumcu, 1973 yılında bir dost meclisinde, Rasih Nuri’nin anlattığına benzer bir hikayeyi Mareşal Fevzi Çakmak’ın yeğeni olan Adnan Çakmak’tan dinlediğini söylemişti. Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Heyeti Başkanlığı yapmış bir kişi olan Adnan Çakmak’a olayı anlatan 12 Mart’ın ünlü işkencehanesi Ziverbey Köşkü’nden kader arkadaşı olan Kurmay Albay Talat Turhan’dı. Bir üst düzey emniyet görevlisi Talat Turhan’a “Sabahattin Ali sınırdan Kırklareli’ne getirildiğinde sorguya çekildi. Fakat konuşmadığı için sıkıştırıldı ve bu sıkıştırma sırasında öldü. Hem de inleyerek kollarımda can verdi...” demişti. Ancak Adnan Çakmak, Uğur Mumcu olayı yazmak istediğini söyleyince bu sözlerinin arkasında durmamıştı.
HÜKÜMET YAPTI . Olayın olduğu tarihte İstanbul Emniyeti Birinci Şube Müdürü olan ‘Parmaksız’ Hamdi Bey, ise, "cinayeti işleyen polis değil, MİT’tir. İnfaz emrini veren de gazeteci, yazar, CHP’de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü, adını veremem” diyerek hem Rasih Nuri’yi ve Uğur Mumcu’yu doğrulamış, hem de kafaları karıştırmıştı. İma ettiği kişi Nihat Erim’di ancak bu iddianın temelsiz olduğu anlaşıldı.
Demokrat Parti’nin milletvekili ve bakanların Samed Ağaoğlu, olaydan 30 yıl sonra Sabahattin Ali olayını aydınlatmak üzere bir kitap hazırlayan Kemal Bayram Çukurkavaklı’ya olayın kendi üzerinde yarattığı büyük etkiyi anlatmış, ancak ’gerçekten kaçıyor muydu, yoksa kaçıyor gösterilerek hudutta öldürüldü mü belli değil’ demişti. Ancak, ölümünden on yıl sonra yani 1992’de yayınlanan günlüğünün 14 Ocak 1949 tarihli sayfasında şunların yazdığı görüldü: “Dün Menderes Sabahattin Ali’nin hükümet tarafından öldürüldüğünü, hadisenin on gün [doğrusu ’10 ay evvel’ olmalı] kadar evvel olduğunu hükümetin bu işi nasıl meydana çıkaracağını çok düşündüğünü, eğer geçmişte 33 kişinin öldürülmesi [muhtemelen 1943’te Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsünün Orgeneral Mustafa Muğlalı tarafından kurşuna dizilmesini kastediyor] hadisesi olmasaydı, meydana çıkartmamak yolunu tutacaklarını, fakat buna imkan bulamadıklarını, bunun için de hadiseye gazeteye yazılan şekli verdiklerini anlattı. Açılan yolun fena olduğunu söyledim. ’Doğru, inşallah bununla ebediyen kapanır’ cevabını verdi.’
Anlaşılan partisi iktidarda iken, arı kovanına çomak sokmaya cesaret edemeyen Samed Ağaoğlu, en azından ölümünden sonra gerçeğin bilinmesini istemişti. Olay CHP zamanında olduğu için Menderes de rahatça itiraf etmişti ama, ‘derin’ mekanizmalara el atacak yüreği olmadığı için daha ileri gitmemişti.
MUHBİR ENTELEKTÜEL KİM? İşin bir başka yönüne de yıllar sonra değinildi. Hasan İzzettin Dinamo, araştırmacı Kemal Bayram Çukurkavaklı’ya, Sabahattin Ali’yi ihbar eden kişinin adını bildiğini ancak kim olduğunu söylemenin yararı olmadığını belirtmişti. Marko Paşa’da birlikte çalıştığı yazar Rıfat Ilgaz ise birlikte çalıştığı ve sonra yıllarca küs kaldığı bu isim için, “Polistir ama belgelemek çok zor” demişti. Rasih Nuri, Zekeriya Sertel, Mehmet Ali Aybar gibi pek çok dostu, bu şahsın, MİT’e çalıştığını bildiklerini fakat ellerinde somut bir kanıt olmadığı için adını veremeyeceklerini söylemişlerdi. Peki, Marko Paşa’dan arkadaşı Aziz Nesin bu konuda konuşur muydu? Elbette ki hayır! Böylece bu muhbir entelektüelin adı bir sır olarak kaldı.
Kaynakça: Hıfzı Topuz, Başın Öne Eğilmesin, Remzi Kitabevi, 2007; Alpay Kabacalı,Türkiye’de Siyasal Cinayetler, Gürer Yayınları, 2007, s.354-367; Kemal Bayram Çukurkavaklı, Sabahattin Ali Olayı, Ankara 1978.
27-1-2008
Kuvvetler ayrılığı mı, kuvvetler birliği mi?
Yargı organlarının sert açıklamalarına rağmen AK Parti ile MHP üniversitelerde başörtüsünün serbest olmasını sağlayacak yasa değişiklikleri yapmak üzere anlaştılar. Anayasa’nın 10, 13 ve 42. maddelerinin değiştirilmesiyle sorunun halledileceği umut ediliyor. Değişiklikler gerçekleştikten sonra devletin diğer kurumlarından ne gibi tepkiler geleceğini hep birlikte göreceğiz. Ancak buna dair ilk ipuçları geçtiğimiz hafta AK Parti’yi kapatma tehdidinde bulunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Danıştay’la AK Parti arasındaki söz düellosunda görüldü.
Başbakana göre "Bu ülkede eğer kuvvetler ayrılığı varsa, bu ülkede yasama, yürütme, ve yargı erki birbirine müdahale etmeyecekse, herkes yerini, konumunu gayet iyi bilmeli" idi. Bu ifadeler Başbakan’ın ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin ‘sert’ uygulandığı ABD tipi ‘başkanlık’ sistemiyle Türkiye’de uygulanan parlamenter sistem arasındaki farkları bilmediğini düşündürüyor. Aynı hatayı yargı organlarının da yaptığı görülüyor. Halbuki parlamenter rejimlerde erkler arasındaki ilişkiler son derece karmaşık olup karşılıklı sorumluluk, işbirliği ve karşılıklı fesih yetkisi gibi unsurları içerir.
EZBERLER . Tam ‘biraz tarih bilen biri, Başbakan Erdoğan’ın arzu ettiği rejimin aslında ABD tipi değil Mustafa Kemal’in uyguladığı rejim olduğunu görebilir’ diye düşünürken, Radikal’in 22 Ocak 2008 tarihli sayısında “Türkiye kuvvetler ayrılığını (.) kuruluşunda benimsedi, ama ‘güç kimde’ kavgası sürüyor..” yazdığını şaşkınlıkla okudum. Şaşırdım, çünkü ‘kuruluş’ döneminde, tam tersine ‘kuvvetler birliği’ ilkesinin en sert biçimi uygulanmıştı ve buna değinen bir yazım dört ay önce Radikal’in ‘Yorum’ bölümünde yayınlanmıştı. Anlaşılan ‘resmi tarih’ ezberlerini bozabilmek için defalarca anlatmak gerekiyor.
TARİHTE YENİ BİR SAYFA . İstanbul’un İtilaf Güçleri tarafından işgalinin ardından son Osmanlı Meclis-i Mebusanı Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından 11 Nisan 1920’de feshedilmiş, Anadolu ve Trakya’daki iktidar boşluğunu doldurma işi, önce ‘milli iradeyi temsil etme’ iddiasındaki kongrelere sonra da Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’ne (BMM veya Birinci Meclis) kalmıştı.
23 Nisan 1920’de açılan Birinci Meclis’in ilk işi ‘İcra Vekilleri Heyeti’ni (Bakanlar Kurulu/Hükümet) oluşturmak ve başkanlığına Mustafa Kemal’i getirmek oldu. 18 Eylül 1920 günü Mustafa Kemal’in Meclise sunduğu ‘Halkçılık Programı’ üzerine yürütülen uzun ve ateşli tartışmalardan sonra ortaya çıkan 23 asıl madde ve ‘gayeye ulaşıncaya kadar meclisin sürekli toplantı halinde’ olmasına dair bir geçici maddeden oluşan Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu (Anayasa) ise 20 Ocak 1921’de (teamüllere aykırı biçimde, üçte iki çoğunluk ve açık oyla değil, salt çoğunluk ve işaret oyuyla) kabul edildi. 1921 Anayasası’nı 1876 Anayasası’ndan ayrılan en önemli husus, 1. maddede tanımlanan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır” ilkesiydi. Ancak halkın kaderini “bizzat ve bilfiil” idare etmesi referandum hakkı ile halkın kanun teklifi vermesi gibi uygulamaların kabul edilmemesi ve ‘iki dereceli’ seçimler yüzünden, kağıt üzerinde kalmaya mahkum görünüyordu.
MECLİS HÜKÜMETİ . 3. maddede “Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti Büyük Millet Meclisi Hükümeti unvanını taşır” denilerek ‘kuvvetler birliği’ ilkesinin en katı uygulamalarından biri olan Meclis Hükümeti sistemi ilan edilmişti. Öyle ki, Milli Mücadele boyunca cephede çarpışan ordular ‘Büyük Millet Meclisi Hükümeti Orduları’ adıyla anılırken, Birinci Meclis tarafından kabul edilen kanunların hepsinde ‘işbu kanunun icrasında BMM memurdur’ ibaresi yer alarak, Meclis aynı zamanda yasaların yürütülmesi yetkisini de elinde tuttuğunu gösterecekti.9. madde ise adeta Mustafa Kemal’i ‘tek adam’ yapmak için eklenmişti. Çünkü BMM Başkanı (ki aynı zamanda Vekiller Heyeti'nin de doğal başkanıydı) Meclis adına imza koymaya ve Vekiller Heyeti'nin kararını onaylamaya yetkili kılınmıştı.
29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre kararlar alan İstiklal Mahkemeleri’nin faaliyetlerine tüm hızıyla devam etmesi ve 5 Ağustos 1921 tarihli Başkomutanlık Kanunu ile ordunun başı olan Mustafa Kemal’in Meclis’in tüm yetkilerini üstünde toplaması da eklenince, daha sonra Kars mebusu ve Matbuat Müdürü Ahmet (Ağaoğlu) Bey’in dediği gibi, 1921 Anayasası Meclis’e, dolayısıyla da Mustafa Kemal’e diktatörlük hukukunu vermişti!
KIZ GİBİ MECLİS . İsmet İnönü hatıralarında, Mustafa Kemal’in durumdan hala memnun olmadığını, muhalefetten kurtulmak için, biri Aralık 1921’de diğeri Mart 1922’de olmak üzere Meclis’i feshetmeyi düşündüğünü söyler. Nitekim 6 Aralık 1922’de Halk Fırkası adı altında bir parti kuracağını açıkladıktan sonra ‘gayenin husule geldiğini’ ilan ederek başında bulunduğu Birinci Grubun oylarıyla 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesi kararını almıştı. Amacı ‘kız gibi bir meclis’ yapmaktı. (Mustafa Kemal bu tabiri gazeteci İsmail Habib Sevük’le konuşurken ağzından kaçırmıştı.)
Kazım Karabekir, Mustafa Kemal’in ‘millet bana güvenoyu versin ve mebusların seçimini bana bırakın’ şeklinde bir görüş ortaya attığını, ancak karşı görüşlerin ağır basması üzerine bundan vazgeçtiğini söyler ve devam eder: ‘Her taraftan kendisine en çok emniyet verenler listeye girdiler ve hatta hükümet yardımı ile seçime arz olundular. İkinci Grup’tan kimse namzet gösterilmedi. Halbuki bunların çoğu İstiklal Harbi’ne ilk gününden beri canla başla hizmet etmiş insanlardı. Bu konuda aramızda biraz da münakaşa oldu. Gazi ‘ben muhalif istemiyorum’ diyerek, kendisine sözle veya yazıyla en çok sadakat gösterenleri ve Birinci Meclis’te fiiliyatıyla bu emniyeti kazananları ve hemen bütün karargahının mensuplarını namzet gösteriyordu.” (İstiklal Harbimiz, s.112) Güya ‘milli irade’nin oluştuğu bu tek partili ‘seçim’in ‘açık oy-gizli tasnif’ gibi gayet anti-demokratik bir usulle yapıldığını da ekleyelim.
1924 ANAYASASI . 11 Ağustos 1923’te açılan ‘kız gibi’ İkinci Meclis’in ilk işi, Ankara’yı başkent yapmak ve Cumhuriyeti ilan etmek olmuştu. 1921 Anayasası da tadil edilmişti ama hedef yeni bir anayasa hazırlamaktı. Mustafa Kemal’in CHF grubu ile hazırladığı taslak üzerinden yürüyen anayasa görüşmeleri, Mustafa Kemal ile onun ‘diktatörlük eğilimleri’ taşıdığını düşünen milletvekilleri arasında hesaplaşmaya dönüştü.
Cumhurbaşkanının tatilde olan meclisi toplantıya çağırması, genel seçimlere gitmek üzere meclisi feshetmesi, Meclisçe kabul edilen yasaları veto etmesi ve kanunları bir kez daha görüşülmek üzere Meclise geri göndermesi usulleri konusunda çok sıkı bir muhalefet yapıldı ve Cumhurbaşkanının bu konulardaki yetkileri sınırlandı. Örneğin veto konusu tam üç kez oylanmış, ama lehte oy sayısı 71’i aşamamıştı. Cumhurbaşkanının 7 yıllık süre için seçilmesi de kabul edilmedi ve süre bir seçim dönemi (4 yıl) ile sınırlı tutuldu. Bu tartışmalardan sonra Anayasa, 22 Nisan 1924 tarihinde yapılan oturumda, toplantı yeter sayısı olan ‘üye tam sayısının salt çoğunluğun üçte ikisinin oyu ile’ kabul edildi. (287 üyeli Mecliste toplantı yeter sayısı 145, karar yeter sayısı 96 idi.51 ret, 103 kabul oyu verilmişti.)
İKİLİ YAPI . Meclis, sahip olduğu yürütme kuvvetini bizzat değil, Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu marifetiyle kullanabildiği için bir önceki anayasanın ruhunu oluşturan ‘kuvvetler birliği’ korunurken ‘görevler ayrılığı’ ile parlamenter rejime doğru bir yöneliş vardı. Bu melez yapı, rejimi başkanlık sistemine çekmek isteyen Mustafa Kemal ile, kendi gücünü arttırmak isteyen Meclis arasındaki mücadeleden doğmuştu.
Eski anayasadan farklı diğer yan, 103. Madde’de yer alan ‘anayasanın üstünlüğü’ ilkesi idi. Ancak, kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek bir Anayasa Mahkemesi kurulmadığı için bu ilke kağıt üstünde kalmaya mahkumdu. Altı fasıldan oluşan anayasanın Dördüncü Faslı, yargı kuvvetine ayrılmış olduğu için yargının konumu yükselmiş gibi görünse de, yeni anayasanın yargıya sağladığı güvenceler 1876 Anayasası’ndan çok daha geriydi.
Ufak tefek tadilatlarla 1961 yılına kadar geçerli olan 1924 Anayasası’nın kağıt üzerinde kaldığını ve ülkeyi Mustafa Kemal ve onun kontrolündeki Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi’nin yönettiğini hatırlatmaya bilmem gerek var mı? Ama bilmeyenler için söyleyelim: 9-16 Mayıs 1935’te toplanan CHF Dördüncü Büyük Kurultayı’nda yapılan tüzük değişikliği ile fırkanın adı parti olarak değiştirildikten başka, Dahiliye Vekili (İç İşleri Bakanı) CHP Genel Sekreteri olurken, valiler bulundukları vilayetlerde CHP Başkanlığına atanmışlardı. Umumi Müfettişler hem parti teşkilatının hem de devlet işlerinin denetleyicisi olmuşlardı. Böylece rejimin totaliter niteliği iyice belirginleşmişti.
Mustafa Kemal’in garip iddiası
Mustafa Kemal, 1 Aralık 1921 tarihli meclis oturumunda Bakanlar Kurulu’nun görev ve yetkilerine dair kanun teklifini görüşülürken ‘kuvvetler ayrılığı’ (tefrik-i kuvva) ilkesini savunan İkinci Grup üyelerine şöyle demişti: "Hakikatte efendiler, tabiatta efendiler, alemde efendiler, taksim-i kuvva (kuvvetler ayrılığı) yoktur! (.) Taksim-i Kuvva ideal bir çözüm değil, hükümdarları müstebit (baskıcı) iktidarların etkisini hafifletmek için bulunmuş bir çare, bir ehven-i şerdir...”
Ziya Gökalp'in 'tabiatta dahi tevhid-i kuvva vardır' (doğada bile kuvvetler birliği vardır) sözünden ilham aldığı belli olan Mustafa Kemal (günümüz Türkçesi ile) şöyle devam etmişti: “Bu Meşrutiyet teorilerini bulan en büyük filozofların, bu teorilerini kurmak için çalıştıkları esasları inceledim, bunların içeriğini anlamaya çalıştım. Benim gördüğüm şudur: Düşünmüşler ve nasıl yapalım da bu zorba kuvvet, o toplumsal ve ulusal iradenin aşağısında kalabilsin ya da sıfıra ulaşabilsin diyorlar. Ve bunu başaramamak yüzünden büyük ve derin bir ıstırap duyuyorlar. Jean Jacques Rousseau’yu baştan sona kadar okuyunuz! Ben bunu okuduğum vakit, gerçek olduğuna inandığım bu kitap sahibinde iki esas gördüm. Birisi bu ıstırap, diğeri bir cinnettir. Merak ettim, özel durumunu inceledim. Anladım ki, bu adam mecnun idi ve cinnet durumunda bu eserini yazmıştır. Dolayısıyla çok ve pek çok dayandığımız bu teori, böyle bir zihnin ürünüdür.” (TBMM Zabıt Ceridesi, c.14, s. 440.)
BİR YANLIŞ BİR DOĞRU . Konuşmayı ilginç kılan şudur: ‘Kuvvetler ayrılığı’ ilkesi Rousseau’ya değil Montesquieu’ye aittir. O halde acaba Mustafa Kemal, ilkenin kimin eseri olduğunu bilmemekte midir? Öyle olmadığı açıktır çünkü Rousseau’nun ‘Mukavele-i İçtimaiyye’ (Toplum Sözleşmesi) adlı eserini 1913 tarihli çevirisinden okuduğunu Çankaya Köşkü’ndeki Atatürk Kitaplığında bulunan kitabın üstündeki bazı notlardan biliyoruz. Kitabın 156. sayfasında Mustafa Kemal’in ‘mühimdir’ notu düştüğü satırlarda şunlar yazar: “Egemenlik gücü basit ve tektir. Bu gücü bölmek, yok etmek demektir.” Aynı şekilde Mustafa Kemal’in Montesquieu’nün kitaplarını hatmettiğini de biliyoruz. Peki Montesquieu diyeceğine yanlışlıkla Rousseau mu demiştir acaba? Bu da imkansızdır çünkü konuşmasında Rousseau’nun iyi bilinen ‘mecnunluk’ ve ‘cinnet hallerinden’ söz etmiştir.
NEDEN SAPTIRDI? Akla gelen tek ihtimal şudur: Mustafa Kemal, gücünü sınırlayacağını bildiği ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesini çürütmek için ilkenin özünü eleştirmek yerine, bugün de sıkça yapıldığı üzere, ilke ile ilişkisi olmayan bir eleştiriye, kişilik eleştirisine başvurmuştur. Ancak, ilkenin asıl müellifi Montesquieu’nün saygın kişiliğine laf edemeyeceği için, ilkeyi bazı kişisel zaafları olan Rousseau’ya atfetme yoluna gitmiştir. Böylece yaparak kendi fikrini çürütmüştür, ama ne gam? Çünkü hedefe ulaşmak için her yol mubahtır! Ancak, aynı konuşmanın sonunda ettiği şu cümle, Mustafa Kemal’in tezlerini savunmak için Rousseau’ya veya Montesquieu’ye hiç ihtiyacı olmadığını gayet açık biçimde gösterir: “Fakat ne yapalım ki [önerdiğimiz rejim] demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş. Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, efendiler!”
Not: 25 Eylül 2006’da Kara Harp Okulu’nda yaptığı konuşmayı, 1986’da Atatürk hakkında yazdığı kitapta bu yanlışı fark etmeden ezbere yorumlar yapan Şerafettin Turan’ın cümleleri üzerine kuran dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un düştüğü duruma dair ilginç bir değerlendirme için bkz. Yıldıray Oğur, “İlker Başbuğ’un Konuşmasının Hatırlattıkları”, Birikim Güncel, http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=221
Tayyip Erdoğan’a Taktikler
Mustafa Kemal’in en yakınlarından olan Afet İnan şöyle der:“General Fevzi Çakmak’tan edindiğim fikir şudur: Büyük Millet Meclisi’ni o günlerdeki ruh haletine göre idare eden Gazi M. Kemal’dir. Meclis’teki şahısların ve grupların fikirlerini ya kendisi yahut başkaları vasıtası ile öğrenip ona göre konuşmalarını idare ederdi. İrticalen söylediklerinde dahi yine önceden kamuoyunun düşünüş biçimi üzerinde durmakla beraber, kabul ettirmek istediği kendi fikirlerini, en tatmin edici ve mantıki delillerle söylemiş olurdu. Bir fikri kabul ettirmek istediği vakit, herkesin mizacına göre ayrı, ayrı veya toplu olarak konuştuktan sonra, o işi formüle ettiği zaman, herkeste ‘Tam istediğim budur’ kanaatini yaratmış olması çok büyük bir haslettir.” (Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, s.169)
Mustafa Kemal’in istediği sonuca ulaşmakta kullandığı yöntemlere bir örnek de Eylül 1920’de yaşanmıştır. Mustafa Kemal’in desteklemediği Tokat Mebusu Nazım Bey’in meclis tarafından Dahiliye Vekili (Dışişleri Bakanı) seçilmesine kızan Mustafa Kemal, Nazım Bey’e oy veren Halk İştirakiyyun Fırkası mensuplarını ‘gayri milli faaliyette bulunmak’, ‘casusluk ve paralı uşaklık yapmak’ gibi ağır ifadelerle suçlayarak Nazım Bey’in vekillikten istifa etmesini sağlamıştı.
Aralık 1921’de muhalefetin ‘diktatörlük’ suçlaması yüzünden İcra Vekilleri Heyeti Reisliğinden ayrılırken yerine kendisine sadakatinden ve isminin Osmanlı alfabesindeki yazımından dolayı ‘Kuzu Paşa’ diye anılan Fevzi Çakmak’ı bırakması ve perde arkasından idareye devam etmesi de ilginçtir ama Mustafa Kemal’in Saltanat makamı ile Hilafet makamının birbirinden ayrılması sırasında Meclis’teki bitmez tükenmez tartışmalara kızarak bir sıra üstüne çıkması ve “bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir!” (Nutuk, c.II, s.680-681) demesi daha esinlendirici olabilir…
.3-2-2008
Gelenek, inanç, siyaset ve tesettür
Adı biçimi, rengi, deseni farklı olsa da örtünme insanlık tarihi ile yaşıt sayılır. Bazen vücudu doğadan korumak için, bazen adet, ergenlik, evlilik, savaş, zafer, çile, ölüm ve yeniden diriliş gibi olayları simgeleştirmek için kadının örtünmesi istenmiştir. Mitoloji, büyü ve çok tanrılı dinler de kadınların örtünmesine bolca gerekçeler sunmuş, normlar koymuşlardır. Örneğin Asur kanunlarının 40 ve 41. maddelerinde ‘tanrılara adanmış fahişe olmayan’ kadınların örtünmesi emredilmiştir. İyonlarda, Hititlerde, Yunanlılarda, Frigyalılarda ve Romalılarda başlar sadece gözler ortada kalacak şekilde örtülmüştür.
Yahudilerin kutsal kitabı Talmud’a göre, başına örtü örtmeden sokaklarda dolaşan bir kadını kocası mehir denen bir tür nafaka ödemeksizin boşanma hakkına sahipti. Eski Ahit’te (Tevrat) kadının başını örtmesi ile ilgili üç bölüm vardır. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet anlamında fara, İşaya 3/23 başörtüsü anlamında tsnyafaah, Tekvin 24/65-38/14,19’da yüzü örten örtü anlamında tsaayafa kullanılmış, erkeklerin Tanrı’ya hürmet için başlarını örttükleri gibi, kadınların da erkeklere hürmetinin işareti olarak başlarını örtmeleri gerektiği söylenmiştir.
‘KADIN ERKEĞİN YANSIMASIDIR’. Hıristiyanlıkta örtünme ilgili emirler Aziz Pavlos’un Korinthoslulara Mektupları’nda (11/4-16) boy gösterir: “Şunu bilmenizi istiyorum: Her erkeğin başı, İsa’yı, ama bir kadının başı kocasını (temsil eder) ve İsa’nın başı ise tanrıyı temsil eder. Buna karşılık kadının başında örtü olmaksızın ibadet etmesi onun başını kirletir. Çünkü böyle bir kadın, saçları kökünden kazınmış bir kadının kendisidir. Bir kadın başını örtmüyorsa, saçını kestirsin. Ama saçlarını kısa kestirmek veya kazıtmak, bir kadın için aynı şekilde utanç verici bir şeydir. Kadın saçı uzun olmakla kalmamalı başını örtmelidir. Erkek tanrının kopyası ve onun yansımış ışığı olduğu için, başını örtmez. Ama kadın örtünmeli çünkü o erkeğin yansımış ışığıdır. Çünkü uzun saç, kadına örtünmesi için verilmiştir.” Sonraki yıllarda Hıristiyanlarda başını örtmek yaygınlaşmış, namuslu her kadının başını örtmesi zorunlu olmuştur.
HİCAZ ÖRFÜ . İslamiyet öncesinde tüm Arap dünyasında egemen olan ‘Hicaz örfü’ yüzünden kadın olsun erkek olsun, hür sınıftan tüm insanlar başlarını örterlerdi. Örtünmenin (Arapça ‘tesettür’) sosyal bir statü simgesi olması sayesinde Arap kadınlarının İslamiyet’e kolay uyum sağladığı iddia edilse de, Kuran’da örtünmeye 10 ayette değinmek gerekmesi işin pek öyle olmadığını düşündürüyor. O günden beri bu ayetlerde geçen ‘ziynetler’, ‘avret yerleri’ gibi terimlerle neyin kastedildiği, örtünmenin ‘iman’ meselesi mi, yoksa ‘amel’ meselesi mi olduğu tartışmaları sürüyor. Nitekim, bugün İslam coğrafyasında tek tip örtünme şekli yok.
Sonuç olarak örtünme ile gelenek, inanç ve siyaset arasındaki ilişkileri analiz etmek kolay değil. Ancak toz duman arasında görülen o ki, insanlık tarihi boyunca gelenek de, inanç da, siyaset de tüm enerjisini kadını ‘görünmez’ kılmaya, en azından toplumsal hayattan dışlayarak eve hapsetmeye hasretmiş. Muhafazakarlar bu işi kadını örterek yapmış, modernleşmeciler açarak yapmış. Belki de meselenin çözümü sadece kadın ve erkek cinsleri arasındaki ilişkilerde yatıyor. Bu yazıda Osmanlı ve Türk kadınının 700 yıllık ‘görünür olma’ mücadelesine bir göz atacağız. Kadının kendi bedeni ve kendi hayatı konusunda bizzat kendisinin söz sahibi olacağı bir dünya özlemiyle, herkese iyi okumalar….
TÜRK GELENEKLERİ . Türkler Müslümanlarla 7. yüzyıldan itibaren temas etmişler ancak İslam dinini topluca seçmeleri ancak 10. yüzyılda gerçekleşmişti. 922’de Abbasi Halifesi’nin elçisi olarak Aral Gölü ve Hazar Denizi arasında kalan bölgede yaşayan Oğuz Türklerini ziyaret eden İbn Faldan Oğuz kadınlarının başlarını örtmediğini söyler. 11. yüzyılda Anadolu’ya gelen ve burada ilk Türk devleti olan Selçuklularda da kadının örtünmesi kısmen sürmüştür. Örneğin Doğu ve Batı Türkistan’da hüküm sürmüş olan Karahanlılar (M.S.960-1212) zamanında yazan Yusuf Has Hacip, 1067-1068 yıllarında yazdığı siyasi ahlak kitabıKutadgu Bilig’de “...kadınlardan hayâ gitti, yüzlerini örtmezler” diye yakınır. 1325-1340 yılları arasında bir takım Türk ülkelerini dolasan Faslı gezgin İbn Batuta’nın anlattığına göre o tarihlerde Türk kadınları örtülü değildir. 1333 yılında İznik’i ziyaret eden gezgin, o zamanlar Osmanlı Hükümdarı olan Orhan Bey’in karısı Nilüfer Hatun’un huzuruna kabul edildiğini ve beraber yemek yediğini anlatır. Ahalisinin Türkmen olduğunu söylediği Alanya ile ilgili olarak da “Bu ülkede bir eve indiğimizde kadın, erkek durumumuzu soruştururlardı. Burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar, ayrılacağımız zaman sanki akrabaymış gibi bizimle vedalaşırlar ve gözyaşı dökerlerdi” der.
FATİH DÖNEMİ . Osmanlı ülkesine örtünmenin girişini tarihçi Şikarî şöyle anlatır: “Yüz örtmek sonradan adet oldu. Karamanoğlu Alaüddin’in Hamidoğlu İlyas diyarını katliam ettiğinde üç kabile Diyar-ı Osman’a firar etmişlerdi. O vakit bunları Murad Han (I. Murad, 1360-1389) görüp pek temiz ve uslu adem olduklarından kendi şehrinde (Bursa’da) yerleştirilmiş. İşte bu kabile kadınları pek güzel olduklarından herkes bunları temaşa etmeye (seyretmeye) başlayınca ulema tarafından bu kabilenin hatunlarının yüzleri siper edilmesi (yüzlerinin saklanması) emredilmiş. İşte ne vakit taşra (dışarı) çıksalar, o kabile hatunları yüzlerini siper ederlerdi. Fakat bu hal sonradan diğer kadın ve kızların da pek hoşuna geldiğinden herkes daima güzelce her tarafını örtmeye başladı.”(Karaman Tarihi’nden aktaran Pars Tuğlacı, Osmanlı Döneminde İstanbul Kadınları, Cem Yayınevi, 1984, s. 68)
Bundan anlaşıldığına göre İslamiyet’in kabulünden 400 yıl sonra bile Bursalı kadınlar açıktır ama 1453’te İstanbul’un fethinden sonra Bizanslı kadınların da yüzlerini peçe ile örtmelerinin etkisi ile durumun değiştiği sanılır. Her ne kadar bir 16. yüzyıl minyatüründe Fatih Sultan Mehmet’in eşi Siti Hatun yüzü açık, bol ve rahat bir başörtüsü ve kapalı olmayan bir giyimle resmedilmişse de, bu tarihten itibaren gerek İran kültürünün, gerekse Halifelik kurumunun etkisiyle kadınlar konusunda muhafazakar yorumlar egemenliğini ilan eder. Bu tarihten itibaren ferace, yaşmak ve pabuçların şekil ve renklerini, feracelerin yaka boyları, üzerindeki nakışları, yaşmakların biçimlerini, kumaşların kalınlığı-inceliğini düzenleyen fetvalar ortaya çıkar.
LALE DEVRİ’NİN YARAMAZ KADINLARI . Müslüman Türk kadınlarının sokaklarda, zamanın ölçülerine göre açık sayılacak şekilde dolaşmalarını önleme konusunda ilk yasak meşhur Lale devri Padişahı III. Ahmet tarafından 1725’de çıkarılmıştır. Fermanda “İstanbul, memleketimizin yüzü suyu, bilginler, dürüstler ve edipler beldesidir. Halkının da günlük kıyafetlerinin şeriata uygun olması devlet namusu gereğindedir. Fakat savaşlar yüzünden çok önemli işlerle uğraşılırken bu husus ihmal edilmiştir. Bazı yaramaz kadınlar bunu fırsat bilip, sokaklarda halkı baştan çıkarmak gayesiyle aşırı süslenmeye başlamışlardır. Yeni biçimlerde çeşitli esvaplar yaptırmışlar. Hıristiyan kadınlarını taklit ederek başlarına acayip serpuşlar geçirmişlerdir. Bundan böyle kadınlar bir karıştan ziyade büyük yakalı ferace ve üç değirmiden fazla baş yemenisi ile sokağa çıkamayacaklardır. Feracelerde süs olarak bir parmaktan enli şerit kullanılmayacaktır. Bu yasakları dinlemeyecek olan kadınların sokakta yakaları kesileceği ve esvaplarının yırtılacağı ilan olunsun. Dinlememekte ısrar edenler yakalanıp başka şehirlere sürüleceklerdir” denir.
Bu tarihten Tanzimat’a kadar çıkarılan fermanlardan bazıları kısaca şöyledir:1726’de I. Mahmut’un Fermanı: ‘Müslüman kadınlar başlarını Hıristiyan kadınlarını taklit eder şekilde yapıyorlar. Bu hal ve eninin en fazla üç misli boyunda yemeniden büyük başörtüsü kullanılması ve büyük yakalı ferace giyilmesi yasaktır.’ 1751’de yine I. Mahmut’un Fermanı: ‘Kadınlar piknik yerlerinde açık saçık dolaşıyorlar. Bu durumun önüne geçilmelidir.’1792’de III. Selim’in Fermanı: ‘Kadınların feraceleri öylesine incedir ki, feracenin altına giyilen elbise görülüyor. Bundan böyle giymemelidirler.’1819’da II. Mahmut’un Fermanı:‘Müslüman Kadınları, sarı, pembe ve buna benzer açık renk, Hıristiyan kadınları siyah ve buna benzer renklerden ayrı feraceler giymeyeceklerdir.’ Görüldüğü gibi, kadınlar ısrarla açılmaya çalışmakta, buna karşılık muhafazakar yöneticiler onları kapatmaya uğraşmaktadır.
ÇARŞAF MODASI . 1850’lerde Suriye Valiliği’nde dönen Suphi Paşa’nın karısı tarafından İstanbul’a getirilen çarşaf ancak 1880’lerde yaygınlaşmış, çarşaf yasakları da bu dönemde başlamıştır. II. Abdülhamit 1882 yılında bir Cuma namazından dönerken yolda siyah çarşaflı ve çok ince peçeli bazı kadınlar görmüş; tam olarak örtünmemiş olan bu kadınları matem elbiseli Hıristiyan kadınlarına benzettiğinden Müslüman olup olmadıkları hususunda şüphe duymuştur. O sırada bazı münasebetsiz erkeklerin çarşaf giyerek hırsızlık ya da diğer maksatlarla öteberiye girdikleri de işitilmiş olduğundan, gerek dindarlık, gerekse bu tür hırsızlıkların önlenmesi amacıyla modaya uygun türde çarşafların giyilmesini yasaklamıştır. Ancak bu durum sadece İstanbul için geçerlidir. Örneğin 27 Temmuz 1882’de Levant Heraldgazetesinde şöyle bir haber çıkar: “Yeni İzmit valisi, civar köylerden pazarda satmak için,pazara mal getiren, ferace giymemiş ve ayağında pabuç olmayan Türk kadınlarının beş gün hapis ve bir Mecidiye para cezasına çarptırılacağı konusunda bir yasak çıkardı.Bu yasağa karşılık köylü kadınlar, atalarından kalmış gelenek ve göreneklerini hiçe sayıp baskı altına alan bu yeni kanuna uymaktansa, köylerinde kalmayı yeğlediler.” Anlaşılan Türkmen kadınları henüz İslamiyet’e teslim olmamışlardır. Gerçekten tarih boyunca sadece İstanbul ile taşra arasında değil, İstanbul’un Kadıköy ve Boğaz bölgeleri ile Üsküdar ve Beyoğlu arasında bile örtünmenin derecesi konusunda ciddi farklar olacaktır.
Osmanlı Devleti’nde 19. yy ortalarından itibaren sınırları genişleyen ve etkili olmaya başlayan modernleşme çabaları, gündelik yaşam alışkanlıklarıyla beraber giyim kuşamı da değiştirdi. Kırım savaşı sırasında (1853–1856) İngiliz ve Fransız subay eşlerinin Batı modasını İstanbul’a taşımaları bu değişim sürecini hızlandırır. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde toplumdaki gelenek ve modernlik arasındaki çatışma kadın giyimini de iyiden iyiye etkiler. Kıyafette hızla Avrupa modası izlenirken, Saray halkı ile üst tabaka ailelerinin kıyafetleri doğrudan Paris’ten getirilmeye başlar.
SAVAŞLARIN ETKİSİ . 1908’de ikinci kez ilan edilen Meşrutiyet kadının ‘görünür’ olma çabası için güçlü bir çerçeve oluşturur. İnce peçeyle dolaşanlar artar, peçe takmayanlar, ferace yerine şapka takanlar görülür. Kadınlar daha rahat yürüyecekleri, daha rahat arabaya binecekleri kloş eteklere, pelerinlere yönelirler. Ancak muhafazakâr çevreler de boş durmaz. Bazı hocalar peçesiz kadınların yüzüne tükürmenin, hırpalamanın ve faytonlarını taşlamanın vacip olduğuna dair fetvalar verirler. Özellikle de 31 Mart (Nisan 1909) ayaklanmasından sonra, ‘çarşaf giymemek’, içki içip havaya ateş açmak gibi asayişi bozucu bir eylem sayılacak ve sürgün ile cezalandırılacaktır.
Balkan Savaşları sırasında Yunanistan’ın Selanik’i işgali sonrasında buradan İstanbul’a göç edenler oradaki yaşam tarzlarını da buraya taşıyacaktır. I. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’un İngiliz, Fransız, İtalyanlar tarafından işgali ile birlikte, yabancı askerlerle birlikte İstanbul’a gelen Avrupalı kadınlarla birlikte bu süreç hızlanmış ve giyim konusundaki batılılaşma önemli bir mesafe kat etmiştir. Kısalan ve daralan çarşaflar faytona binmeyi zorlaştırınca, çarşafta yırtmaç kullanılması gündeme gelir. Yırtmacı ve başı kapatmak için de pelerin giyilmeye başlamıştır. İlerleyen yıllarda pelerin yerini, siyah ve dörtgen şeklindeki örtünün başın arkasından bağlanması ile oluşan ‘sıkmabaş’a bırakacaktır.
Orduya katılan erkeklerin yerini kadınların almasıyla kadınların giyimi biraz daha serbestleşir. 1915 yılında yayınlanan bir İrade-i Seniye ile kadınların devlet dairelerinde çalışma saatleri içinde çarşafı çıkarmalarına izin verilmiştir. Bu gelişmenin yanında kadınların etek boylarının yönetmeliklerde belirtilenden daha kısa olması yüzünden polis tarafından evlerine geri gönderilmelerine de rastlanmıştır. Bu gelişmeler başın örtülmesini süse ve örtünme şeklini de bir modaya dönüşme sürecini başlatır. Ayrıca ayakları açıkta bırakan kloş etekler giyilmeye başlanmıştır ve bu etekler geleneksel eteğin yerini almaya başlamıştır. Kadınların dış giyimindeki değişmeler, geçmişte rastlanan yasakları yeniden gündeme getirir. Ancak geçmişten farklı olarak Şeyhülislamlık yerine bu kez Emniyet Müdürlüğü yasakları ilan etmektedir: “Türk kadınlarının ince kumaşlardan yapılmış çarşaf ve yeldirme giymeleri yasaktır. Çarşafın üst kısmı, kolları örtecek uzunlukta olmalı. Çarşafın ve yeldirmenin bacakları örtebilmesi için boyu ayak bileklerine kadar uzun olmalı. Ayrıca yeldirme, altına giyilmiş elbisenin kesiminde de olamaz. Örtü başı tamamen örtmeli. Bu yönetmelikte tanımı yapılan giysilere uymayan kılıklar en geç iki haftaya kadar uygun olan giysilerle değiştirilmelidir.”
MÜLTECİ ETKİSİ . 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra İstanbul’a akın eden Rus göçmenleriyle birlikte İstanbul’da bir salon hayatı başlar ve süren savaşlara rağmen İstanbul’da başka bir dünya kurulur. Peş peşe açılan gece kulüpleri ve eğlence mekanlarıyla Beyoğlu, bu yeni hayatın merkezi haline gelmiştir. Bu yeni hayat tarzına katılan kadınların giyiminde de önemli değişmeler yaşanır. Yoksulluk ve olanaksızlık yüzünden saçlarına bakamayan Rus kadınları saçlarını kısacık kestirirler ve çirkin görünümlerini şapka ile çarşaf arası ‘türban’ denilen başlıklar altına saklamaya çalışırlar. Ancak zorunluluktan doğan bu baş giyimi bir süre sonra Türk kadınları arasında moda olacaktır. Bir ara durum öyle hal alır ki duvarlarda şöyle bir ilan boy gösterir: “Son aylarda Başkent sokaklarında utanç verici modalar görülmektedir. Tüm Müslüman kadınları eteklerini uzatmaya, korse giymekten sakınmaya ve kalın çarşaf giymeye çağrılmaktadır. Bu emirnamelerin buyruklarına uymaları için onlara azami iki gün süre tanınmıştır.”
Cumhuriyet’in ‘Kadın Projesi’
1919’da Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine İstanbul Fatih’te baştan aşağıya siyah çarşaflar giymiş kadınlar meydanda toplanıp Halide Edip ile Meliha Hanım’ı dinlerler. Aslında çarşaf o günlerde İstanbul’da hiç de yaygın değildir, ama kadınlar, çarşaf giyerek belli bir mesaj vermeyi amaçlamışlardır. Çarşaf bir yanda ‘sıradan’ kadınlarla yakınlaşmanın, diğer yanda yaşanan tarihsel anın kutsallaştırılmasının, aynı dava altında anonimliğin ve eşitliğin sağlanmasının bir aracı olurken, ezilen Doğu’yu istilacı Batı’dan ayıran bir simge işlevi görmüştür. Bu simgesellik, Milli Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara Hükümeti tarafından da kullanılacak, daha sonra Kemalist rejim tüm enerjisini kadınları çarşaf ve peçeden çıkarmaya harcayacaktır. Ancak ‘Ebedi Şef’in bu konudaki sözleri ve eylemleri ilk bakışta epey kafa karıştırıcıdır.
ÇELİŞKİLER . Örneğin Afet İnan 1918 yılının Temmuz ayında Almanya Karlsbad’ta bulunduğu sırada kaleme aldığı hatıralarında Mustafa Kemal’in “Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım...Açılsınlar onların dimağlarını ciddi ulûm ve Fünûn ile tezyîn edelim[donatalım]. İffeti, fenni sıhhi surette izah edelim. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede ehemmiyet verelim...” dediğini anlatır. (M. Kemal’in Karlsbad Hatıraları, s. 45) Nitekim, 23 Temmuz 1919’daki Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit (Kansu) Bey’e yazdırdığı ‘zaferden sonra olacaklar’ listesindeki maddelerden biri tesettürün kaldırılmasıdır. Ancak, yıllarda Atatürk’ün sekreterliğini yapmış olan Hasan Rıza Soyak’a göre Afgan Kralı Emanullah Han’ın Türkiye’ye yaptığı bir ziyaret sırasında gördüğü yenileştirme hareketlerinden etkilenerek kadın giyimi konusunda bir kanun çıkardığını öğrenince üzülmüş, “Eyvah adam gitti demektir; ben kendisine ısrarla bu mevzua girmemesini tavsiye ettim, çok yazık oldu” demiştir. Gerçekten de bir süre sonra Kralın taç ve tahtını terk ederek kaçmağa mecbur olmuştur. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, c.I, Yapı ve Kredi Bankası Yay., 1973, s. 278.)
Peki Mustafa Kemal Emanullah Han’a verdiği tavsiyeyi kendi uygulamış mıdır peki? Ömrü boyunca en yakınındakilerden biri olan Falih Rıfkı Atay’a göre “Atatürk, kadın meselesinin üstüne pek varamamıştır. Köyde ve geri kalabalıkta din kadar kuvvetli şey, ırz, ırz da kadın demektir. Ahlakın ölçüsü ırzdır. Dönülmeyen yemin, ırz üstünedir. Medeni Kanun yeni Türk Cemiyetinin hazır nizamı değil, ideali idi. Bu cemiyet mahkemelerde kalıptan dökülmeyecekti. Kızlı erkekli mektepten yetişecek ve mektepten çıkacaktı. İktisadi şartların yaratacağı yasama imkânları kadını hürriyetine kavuşturacaktı. Halk kadınının kurtuluşu uzunca bir zaman alacaktı.” (Resimli Ay, Nisan 1927, S.27)
‘ERKEK’ ATATÜRK, ‘DEVRİMCİ’ ATATÜRK . Ancak, Falih Rıfkı bir başka konuya daha dikkatimizi çeker: “Kadın anlayışında pek garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların boyanmasını bile istemezdi. Son derece kıskançtır. Denilebilir ki harem temayülünde idi. Bu O’nun hissi mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre, kadın hür ve erkeklerle eşit olmalıydı. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını arasında hiçbir fark kalmamalıydı. Medeni Kanunla Türk kadının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde bırakın ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınlarla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi.” (Çankaya, C.II, 1999, s. 367)
İhtiyatlı devlet adamı kimliği ile muhafazakar erkek kimliğinin ipuçlarını 21 Mart 1923’te Konya’da Kızılay Kadın Kolu’nun organize ettiği çayda yaptığı şu konuşmada görürüz: “Gerçekten de özellikle büyük şehirlerde kıyafetlerimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirlerdeki kadınlarımız iki aşırı kılık içinde görünüyorlar. Ya dışarıdan ne olduğu bilinmeyen çok kapalı, karanlık bir kılık ya da Avrupa’nın en serbest balolarında bile gösterilmeyecek kadar açık bir giyiniş. Her ikisi de dinimize aykırıdır (..) Kılıklarını da aynen Avrupa kadınını taklit ederek giyimlerini aşırılığa götürenler düşünmelidirler ki; her ulusun kendi gelenekleri, alışkanlıkları, ulusal özellikleri vardır. Başkasını aynen taklit eden millet; ne o milletin aynı olabilir, ne kendi ulusallığı içinde kalabilir. Bunun sonu da umulana varılmamanın acısıdır. Kapalı olmayan fakat erdemli olan bir giyimle ilim ve sanat hareketlerine, sosyal hareketlere katılan kadını, dünyanın en tutucu milleti bile beğenir.” (Aktaran Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti-1923, Başnur 1971, s. 85)
İKLİM VE ERKEK BENCİLLİĞİ . 27 Ağustos 1925 günü İnebolu’da meseleyi bir kez de (sadeleştirilmiş bir Türkçe ile) ‘iklim’ ve ‘erkek bencilliği’ açısından yumuşak bir dille ele alır ama eylemde sertleşeceğinin işaretini de verir: “Seyahatim sırasında köylerde değil bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok yoğun ve itina ile kapatmakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka ıstırap verici olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Çok namuslu ve dikkatli olduğumuzun icabıdır. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi aklı eren ve düşünen insanlardır. Onlara ahlakın kutsallığını telkin ettikten, millî ahlâkımızı anlattıktan ve onların zihnini nur ile, temizlik ile donattıktan sonra fazla bencilliğe gerek kalmaz. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatle görebilsinler (..) Arkadaşlar, özel olarak söylüyorum. Korkmayınız, bu gidiş zorunludur (..) İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca ulaşmak için gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun ehemmiyeti yoktur (..) Medeniyetin coşkun seli karsısında direnmek boşunadır...” (Söylev ve Demeçler, c.II, s. 221-222.)
MESAJ ALINMIŞTIR . Benzer bir konuşmayı 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da da yapınca yerel yöneticiler canla başla giyim kuşam devrimini hayata geçirmeye soyunurlar. Eskişehir Belediye Başkanı yerel gazetede yayınlanan bir bildiri ile hanımların giydikleri peştamalın terk edilerek uygar bir giysi giyilmesi ister. Ordu’da yayınlanan Güzel Ordugazetesindeki baş makalede peçe ve çarşafın yüzyıllardan beri toplum hayatında sebep olduğu anlamsız etkilerden bahsedilir ve çağa uymayan bu giysilerin terk edilmesi istenir. Tirebolu Belediyesi ise 7 Ekim 1926 yılında aldığı bir kararla halka peçelerini çıkarmaları hususunda 48 saat süre verir. Ayrıca kasabanın ileri gelenlerinin hanımları peçelerini çıkarmak suretiyle halka öncülük etmek istenecek ancak bu çabalar sonuçsuz kalacaktır. Trabzon İl Genel Meclisi 11 Aralık 1926 tarihinde aldığı bir kararla halka 10 gün süre tanıyarak bu tarihten sonra peçe takmaya devam edenlerin cezalandırılacaklarını duyurur. Aydın’da da İl Genel Meclisi tarafından 1 Şubat 1927 tarihinde alınan bir kararla peştamal, üstlük ve çarşaf kullanımı yasaklanarak halka 1 Nisan 1927 tarihine kadar süre verilmiş ve bu tarihten sonra söz konusu yasağa uymayanların cezalandırılacağı duyurulmuştur. 1928’te Sivas Belediye Başkanlığı peçe ve çarşafın kaldırılması yönünde çalışmalar yapılmasına karar verir.
İzlenen politikalar sonuç vermeye başlamış olmalıdır ki kadınlar çarşaf ve benzeri giysilerini çıkararak hızla batılı giysilere bürünürler. Yazları ipekli kumaştan yapılmış tayyör, onun üzerine tayyör rengine uygun ve aynı kumaştan pelerin, başa da arkadan sıkılan tül örtü, kışları tayyör, üzerine manto giyilir. Moda dergileri sıkça manto modelleri vermekte ve biçki dikiş kurslarında öğrencilere manto dikişi öğretilerek, manto giyimi yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Ancak baş giyiminde henüz tek tip bir tavır oturtulamamıştır. 1930’da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanınmasından sonra, çarşaf ve peçelerle oy kullananların kimliklerinin tespiti sırasında tatsız olayların yaşanması üzerine peçe ve çarşaf konusunu yeniden gündeme getirir. Kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının ‘verildiği’ 1934’te bu durum daha büyük sorun olur.
KANUN YOK AMA TAMİM VAR . 16 Mart 1935’de Adana’da, 29 Nisan 1935’de Ordu’da, 10 Temmuz 1935’de Sungurlu’da peçe ve çarşaf kullanımının yerel yönetimlerce yasaklanır. CHP’nin 16 Mayıs 1935 tarihli oturumunda Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ‘kadın devrimi bir ülkenin bağımsızlığının ve geleceğinin koruyucusu, rejimin esasıdır. Komisyonumuzun ve hükümetimizin ilgi ile takip ettiği bu isi onaylamanız hükümet için büyük bir direktif olacaktır’ diyerek işin peşini bırakmayacaklarının işaretini verir.
Nitekim Şükrü Kaya imzasıyla 22 Temmuz 1935 tarihli bir tamim uyarınca önce Mersin’de Belediye kararıyla, sonra Trabzon’da Vali başkanlığında toplanan İl Genel Meclisi kararıyla kadınların çarşaflı olarak sokağa çıkması yasaklanır. Bu kararda çarşafın sakıncaları anlatılmış ve polise çarşaflı kadınları götürmeleri konusunda emir verilmiştir. Trabzon’un kararı Rize İl Genel Meclisi tarafından aynen kabul edilir ve uygulanır. 1935 yılı boyunca sırasıyla Bodrum, Adana, Antalya, Sungurlu, Zile, Konya, Afyon, Maraş’ta benzer kararlar alınır ve uygulanır.
MİLLİ VAZİFE. 23 Nisan 1937’de yayınlanan şu tehditkâr tamim ise modernleşmenin emirlerle gerçekleştirilmesinin imkansızlığını adeta ilân eder:“.Medeni vasıflarla donatılmış bir milletin kadınlarında görülmesi asla yakışık almayan peçe ve çarşaflara ötede beride arasıra rastlanılmaktadır (..) Türk medeni rejimi ise asla bu gibi çirkin ve alelacayip kıyafetlere taraftar değildir. Her vatandaş sunu iyice bilmelidir ki İnkılaba, rejime uymayanlar gericiliğe eğilimli ve bu çirkin arzu ve eğilim ile sakatlanmış kabul edileceklerdir. Medenî haklarını çok iyi kullanan erkeklerin eşlerinin, medenî hakkını da teslim etmeleri ve ona uymaya mecbur etmeleri kendileri için Milli ve kanuni bir vazife ve borçtur!...” (Tamimlerin tam metni için bkz. Emniyet Genel Müdürlüğü Polis Dergisi: Cumhuriyetin 75.Yıldönümünde Polis Arşiv Belgeleriyle Gerçekler, Özel sayı,1998, s. 89-93.)
Fransız siyaset ve fikir adamı Eduard Herriot hatıralarında Atatürk ile yaptığı bir mülakatta kadınlara peçelerini nasıl attırdığını sorduğunda, “Bu hususta tarafımızdan hiçbir zorlama yapılmış değildir; biz yalnız yüzlerini açacak hanımları koruyacağımızı ilân ettik, iş kendiliğinden yürüdü” seklinde cevap aldığını söyler. Anlaşılan ‘zorlama’ deyince ‘Ebedi Şef’in aklına gelen bizimki ile aynı değildir…
Ayrıntılı Bilgi İçin: Murat Aksoy, Başörtüsü-Türban, Batılılaşma-Modernleşme, Laiklik ve Örtünme, Kitap Yayınevi, 2005.
.10-2-2008
CHP, Ticaniler ve Atatürk’ü Koruma Kanunu
Geçtiğimiz hafta, CHP’nin ‘türban/başörtüsü’ konusunda AK Parti ile MHP’ye yönelik ağır eleştirilerini dinledik. Halbuki, CHP 1940-1950 arasında attığı adımlarla ‘Atatürkçü laiklik anlayışı’na ilk darbeyi vuran parti idi. Bu yıllar Kemalist rejim tarafından adeta ‘gayri-meşru’ ilan edilen dinsel taleplerin kamusal alanda tekrar dile getirilmeye başladığı yıllardı. Büyük Doğu, Sebilürreşat, Hür Adam, İslam Dergisi, İslam Dünyası, Selamet gibi dergiler İslamcı söylemleri kitlelere yayarken, Temmuz 1945’ten Mayıs 1950'ye kadar kurulan 24 partinin hemen hepsi programlarında dinsel konulara özel yer vermişlerdi.
POPÜLİZM YARIŞI . CHP muhalefetle baş etmek için din konusundaki tutumunu esnetti, ancak ‘Tek Parti’ döneminin yılgınlığı ile II. Dünya Savaşı’nın kemer sıkma politikaları birleşince, 14 Mayıs 1950 seçimlerini Demokrat Parti’nin (DP) kazanmasını önleyemedi. DP’nin hükümeti 16 Haziran 1950’de dini konuları içeren bir dizi kanunu onayladı. Böylece Arapça ezan okunması, radyoda haftada üç kez Kuran okunması, okullarda dini eğitim verilmesi, imam hatip okulları ve Yüksek İslam Enstitüsü’nün kurulması mümkün oldu. DP döneminde Alevilere yönelik adım atılmazken, 15 bin yeni cami açıldı.
ATATÜRK TABUSU . Gazi Üniversitesi’nden Prof. Atilla Yayla’nın, bir panelde ‘bu adam’ diyerek Atatürk’e ‘alenen hakaret ettiği’ gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapse mahkum edilmesi ayıbı, ‘türban/başörtüsü’ tartışmaları sırasında gözden kaçtı. Yayla’nın mahkum edildiği Atatürk’ü Koruma Kanunu, 1940’ların sonunda CHP’nin oy uğruna işbirliği yaptığı Ticaniler tarikatının Atatürk heykellerine yönelik saldırıları üzerine DP tarafından çıkartılmıştı. Bu haftayı, 57 yıldır düşünce özgürlüğünü kısıtlamakta önemli bir işlev gördüğü açık iken, hakkında konuşmanın bile bir ‘tabu’ olduğu bu ‘totemleştirme’ kanununun tarihçesine ayırdık.
LAİKLİĞİN ESNETİLMESİ . Kemalist ideolojinin resmi partisi CHP, adeta bir ‘karşı ideoloji’ olarak tanımladığı İslamcı hareketlerin atağa geçtiği 1940’larda pozisyonlarını gözden geçirmek ihtiyacı duymuştu. 1945’te Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başını çektiği bir grup, toplumun dinsel alandaki ihtiyaçlarının giderilmesi konusunda hükümetten tedbirler alınmasını isterken, başbakan Recep Peker bu isteklere ‘dini propagandaya kapı açacağı’gerekçesi karşı çıkmıştı. Ancak, uzun tartışmalardan sonra CHP parti divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyet’in ‘vicdan hürriyeti ve laiklik prensiplerininzedelenmemesi şartıyla’ mümkün olabileceğine karar verdi. 1947 Temmuz’unda bir adım daha atıldı ve halkın yükselen dinsel talepleri karşısında daha yumuşak bir politika izleneceğinin işareti olarak ‘Özel Din Öğrenimi Ana Hatları’ adlı program kabul edildi.
CHP içinde çıkan bir grubun kurduğu DP’nin dinsel talepleri daha radikal bir biçimde savunarak CHP’yi sıkıştırması üzerine, 1947 kurultayında din eğitimine izin verilmesi, ibadet yerlerinin bakım ve onarımının sağlanması ve din görevlilerinin maaşlarının iyileştirilmesi gibi konular tartışılmakla kalmadı, laiklik yorumu da şöyle değiştirildi: “Din anlayışı ile vicdan meselesi olduğu için her türlü hücum ve müdahaleye karşı korunmalıdır. Hiçbir yurttaş, kanunun yasaklamadığı ibadet ve ayinler yüzündenrahatsız edilmemelidir.” Ardından halkın hoşuna gideceği düşünülen başka adımlar atıldı. Örneğin 1947’de Hacca gideceklere hükümet tarafından ilk defa döviz tahsis edildi. 1948’de ilkokul 4. ve 5. sınıf öğrencilerine din eğitimi verilmeye başladı. Dersler ‘ihtiyari’ (seçmeli) olduğu halde bazı illerde Aleviler hatta gayri Müslimler bile derslere katılmaya mecbur edilmişti. (Öyle ki DP’nin iktidarı devraldığı gün öğrencilerin yüzde 98’i din dersine devam ediyordu.) Aynı yıl, Ankara, İstanbul, İzmir, Seyhan (Adana), Diyarbakır ve Erzurum’da, 1930’larda öğrenci yokluğu yüzünden kapanan Kuran kurslarına izin verildi.
141, 142 VE 163 . Ancak, hükümetin içi pek rahat değildi ki, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yapılan bir değişiklik ile ‘Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı olan, devletin yapısını dinsel esaslara dayandırmak isteyen eylemler’ suç kapsamına alındı. 10 Haziran 1949’da, DP’li milletvekillerinin de desteği ile, TCK’nin 141, 142 ve 163. maddeleri kabul edildi. Bunlardan 141 ve 142. maddeler siyasi, hukuki, iktisadi ya da sosyal düzeni yıkmak isteyen örgütlerin kurulması ile ilgiliydi. 163. madde ise, ‘laikliğe aykırı olarak, devletin içtimai veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet kurmayı’ yasaklıyordu.
31 Ekim 1949’da İlahiyat Fakültelerinin açılması ise bakış açısına bağlı olarak ‘taviz’ olarak da ‘tedbir’ olarak da değerlendirilebilecek bir adımdı. 20-25 Haziran 1949’da DP II. Büyük Kongresi’nde bir konuşma yapan Seyhan (Adana) delegesi Reşat Güçlü’nün “İstanbul’dan harıl harıl, tomar tomar yılan muskası geliyor. Arkasına altı ok basılmış akrep muskaları geliyor. ‘Bunlar nedir?’ dediğimde ‘Partice damgalanmıştır, daha tesirlidir diyorlar...Memlekette irticaı körükleyen tek kuvvet CHP’dir. Nasıl ki daha fazla ayakta durmak için Atatürk’ün mirasını yiyorsa, Atatürk’ün inkılabını satarak mürtecie taviz veriyor” (Zafer gazetesi, 23 Haziran 1949) demesi doğruysa, CHP dini siyasete alet etmekte gayet yaratıcıydı! CHP’nin, seçimleri yenileme kararını aldığı 1 Mart 1950 günü, tekke ve zaviyeleri kapatan 5566 Sayılı Kanun’da değişiklik yaparak ‘sanat değeri olan ve Türk büyüklerine ait türbelerin ziyaretine’ izin vermesi özünde doğru olsa da, esas itibariyle muhafazakar çevrelere dağıtılan mavi boncuklardan sonuncusuydu.
OLAYLI CENAZE . CHP’yi pek yakında neyin beklediğini anlatan, prostat ameliyatı sırasında ölen Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze töreninde yaşananlar oldu. 10 Nisan 1950’de ölen Mareşal’in 12 Nisan’da devletçe düzenlenen cenaze töreni sırasında kontrolü ele geçiren fanatik dinci bir grup cenazeyi top arabasının üzerinden alarak omuzlarda taşımış, tören sırasında İstanbul radyosunun normal yayınına devam etmesi üzerine galeyana gelerek, müzik yayınını kesmesi için radyo evini basmış, yol üzerindeki sinema, tiyatro ve dükkanları kapanmaya zorlamıştı. O sıralar yasak olduğu halde ezan Arapça okunmuş, ortalık ancak cenaze Zincirlikuyu yerine, tekbirlerle Eyüp Sultan’a defnedildikten sonra durulmuştu. Bir ay sonra yapılan seçimleri de ‘Yeter Söz Milletindir!” diyen Demokrat Parti kazanmıştı!...
HEYKEL KIRICI TİCANİLER ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU
Atilla Yayla’nın yargılandığı ‘5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’a neden ihtiyaç duyulduğunu kanunun mucidi Celal Bayar, yıllar sonra şöyle açıklamıştı: “İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi Adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu'ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk'e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu (...) Atatürk'ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı. Demokrat Parti içinden bazı milletvekilleri de, şahsi düşüncelerine bağlı kalarak bu kanunun çıkmasını engelliyordu (...) Kanun müzakeresi aylarca sürdü. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün ortada yoktur." (Erkin Umsan, Yeni Asır, 10 Kasım 2003)
TİCANİLER . Bayar’ın sözünü ettiği ‘gizli komünistleri’ çoğumuz ezbere biliyorduk ama ‘Kemal Pilavoğlu’nun tarikatı’ neydi acaba? Ticanilik diye anılan bu tarikat, 1946’da çok partili döneme geçişle birlikte güç kazanan dinsel hareketlerden biriydi. Diğer iki hareket ise Nakşibendilikten gelen Saidi Nursi’nin önderliğini yaptığı Nurculuk ile Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğini yaptığı Süleymancılık tarikatları idi. Kemal Pilavoğlu adlı hukuk fakültesinden terk şahıs tarafından 1930’larda Ankara’nın Çubuk ilçesi ile Çankırı’nın Şabanözü ilçesinde örgütlenmişti. Ticanilik adını Şazeli-Halveti kökenli Ebu’l Abbas Ahmed et-Ticani (1737-1815) tarafından Cezayir'de kurulan ve Fas, Hicaz, Mısır, Trablusgarp ve Senegal’de yayılan Ticaniye tarikatından alıyordu. Ancak Pilavoğlu’nun tarikatının asıl tarikatla ilişkisi çok şüpheliydi. Çünkü Pilavoğlu, güya rüyasında Ahmed et-Ticani`ye intisap ettiğini görmüş, ardından Abdülkadir Medeni adlı birinden tarikat ruhsatı almıştı.
Pilavoğlu ve müridleri ilk kez 1943’de, kovuşturmaya uğramışlar ancak kısa bir süre sonra serbest bırakılmışlardı. Bir süre sonra ‘heykel puttur’, ‘laiklik dinsizliktir’, ‘Hilafeti kaldıran Atatürk mel’undur’, ‘Türkçe ezan küfürdür’ sloganları ile ortaya çıktılar ve ilk büyük eylemlerini 4 Şubat 1949’da TBMM’nin dinleyici bölümünde Arapça ezan okuyarak yaptılar. Ardından, Bayar’ın dediği gibi, çeşitli yerlerdeki Atatürk heykellerine saldırmaya başladılar. Tarikatın eylemleri 1951 yılı başlarından itibaren halkın da dikkatini çekmeye başladı. CHP, DP’yi sıkıştırmak için ‘Ticanileri tel’in’ mitingleri yapmaya başladı. İkinci Menderes Hükümeti’nin kurulduğu dönemlerde yoğunlaşan protesto mitinglerine DP, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkararak yanıt verdi. Böylece ‘Atatürkçülük şampiyonluğu’ unvanını CHP’nin elinden aldı. Bu kanun sayesinde, 1950 seçimlerinde ‘Ebedi Şef’ Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’yi hezimete uğratarak Kemalist kadroların tepkisini çeken DP, Mustafa Kemal’i ‘Atatürk olarak’ tabulaştırmayı akıl ederek, sistemle ilişkisini düzeltme şansını yakalamıştı.
HIRSCH’İN YORUMU . Bayar’ın dediği gibi CHP bu kanunun çıkartılmasına çok sıcak bakmamıştı. Bunun nedeni daha sonra anlaşılacaktı. Ancak bazı DP milletvekilleri de yasaya karşıydılar. Bunların başında “[Atatürk] Bizden imtiyaz değil rahmet bekliyor” diyen DP milletvekilleri Mümtaz Faik Fenik ile eski paşalardan Selahattin Adil geliyordu. Ancak Ankara Milletvekili Selahattin Adil meclisteki konuşmasında Atatürk’ten ‘Mustafa Kemal’ diye bahsedince eleştiriye uğradı. Zafer Gazetesi’nde ‘Sarıçizmeli’ mahlası ile yazan kişi (muhtemelen Faik Fenik’in eşi Adviye Fenik) ‘Mustafa Kemal, Atatürk’ün eşsiz şahsiyetinde ilk merhaledir. Mustafa Kemal ile Atatürk arasında koskoca bir milli mücadele ve inkılâp tarihi vardır. (..) Yoksa Selahattin Adil Paşa Mustafa Kemal’den sonraki Gazi’nin ve Atatürk’ün farkında değil midir?” diye sormuştu.
Halbuki muhalifler, tek bir kişi için kanun çıkarılmasının o sırada yürürlükte olan 1924 Anayasa’sının 69. maddesine aykırı olduğunu düşünüyorlardı. Bunun üzerine hükümet, Nazi zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmiş olan Yahudi asıllı ünlü Hukuk Profesörü Ernst Hirsch’in görüşüne başvurdu. Hirsch şöyle dedi: “Anayasa başka şeylerin yanı sıra, bir şahsa imtiyazların tanınmasına imkân sağlayacak yasaların çıkarılmasını yasaklamaktadır. Buradaki ‘şahıs’ deyimi, ‘gerçek kişi’ yani ‘insan’ anlamına gelmektedir. Madde 27’ye göre insanın şahsiyeti, doğumunun tamamlanmasından itibaren hayatla başlar ve ölümle son bulur. Atatürk adında bir şahıs, artık hukuki anlamda mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla bir imtiyaz sağlanması söz konusu olamaz (…) Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur.” (Aktaran Zülfü Livaneli, Vatan, 3 Şubat 2008) Bu açıklama milletvekillerini tatmin etmiş olmalıydı ki, kanun 25 Temmuz 1951’de kabul edildi. Pilavoğlu ve 74 müridi, 5 Mart 1952’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde söz konusu kanuna muhalefetten 15 ay hapis cezasına mahkum oldular.
BOZCAADA BEYİ . 27 Mayıs darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından Bozcaada’ya sürülen Kemal Pilavoğlu, iddialara göre Orta Anadolu'dan getirttiği 130 kadar müridiyle ada ekonomisine egemen olmuştu. Adanın pastanesi, kasabı, manavı, fırını hep onundu. ''Şarap üretmek günahtır; üzümlerini şarapçılara verenler cehennemde cayır cayır yanar” diyerek Müslüman bağcıların yüreğine korku salan Pilavoğlu,Bozcaada’yı terk ettirdiği Rumların bağlarını teker teker satın alarak pekmezcilikten servet edindi. 1977’de, karısının ihbarı üzerine evinin üst katında üç oğlan çocuğuyla yakalanıp yargılandıktan birkaç ay sonra ölünce tarikatın bir bölümü Nurculara bir bölümü Aczmendilere dahil oldu ve Ticanilik sona erdi. Ama Ticaniler adı, halka irtica tehlikesini hatırlatmak gerektiğinde ‘öcü geliyor’ kabilinden kullanılmak üzere hep canlı tutuldu.
CHP-TİCANİ İLİŞKİSİ . 26 Nisan 1950 tarihli Zafer Gazetesi’nde çıkan bir habere göre Kemal Pilavoğlu ve müritlerinden bir grup İsmet İnönü’nün onayıyla partiye üye yapılmış, tarikat üyeleri köylerde toplantılar düzenleyerek parti propagandası yapmışlar, köylüleri CHP’ye üye yazmışlardı. Ancak gazetenin DP yanlısı olması yüzünden bu iddia seçim atmosferinde gürültüye gitti. Konunun tekrar gündeme gelmesi 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra oldu.
Zafer Gazetesi’nin 30 Haziran 1951 tarihli nüshası “Atatürk heykellerine mel’unane tecavüzleri tel’in maksadile bugün büyük bir miting yapılıyor” başlığı ile çıkmıştı. Habere göre mitinge DP’li milletvekilleri de katılacaklardı. Gazetenin tam orta sayfasındaki kutu içerisinde ise ‘Ticaniler ve CHP’ başlığı altında “CHP seçimlerde Ticanilere nasıl yardım etmişti?” sorusuna cevap veriliyordu.
CHP, elbette bu ilişkiyi reddetti ama 1952’deki yargılamada Pilavoğlu’nun avukatlığını yapan Yılmaz Akpınar’ın, CHP Balıkesir milletvekili Muzaffer Akpınar’ın oğlu olması dedikoduları destekler mahiyetteydi. Daha sonra, Yakup Kadri Karaosmanoğlu da CHP ve Genel Başkanı -Siyasi İncelemeler ile Politika’da 45 Yıl adlı eserlerinde, CHP-Pilavoğlu ilişkisine değinecekti.
Anlaşılan CHP`nin akıl hocaları, Nurcuların ve Süleymancıların DP`ye destek verdiklerini görünce dindar bir grubun halk arasında partileri adına çalışmasında fayda görmüşler, ama bula bula Ticaniler gibi ‘sözde’ tarikatı bulmuşlardı. Bu durum pek içlerine sinmediği için de grupla ilişkilerini mümkün olduğunca gizli ve mesafeli tutmaya çalışmışlardı. Nitekim, seçimlere kadar DP aleyhinde görünen Ticaniler, seçimden sonra DP iktidarını sıkıntıya sokacak eylemlerine devam etmişlerdi. İşte CHP’nin herkesi şaşırtan biçimde Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefet etmesinin gerçek nedeni bu ilişkiden duyduğu mahcubiyetti!
Totemleştirme Kanunundan Yargılananlar
Birinci maddesinde Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimseye bir yıldan üç yıla kadar, Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir diyen, ikinci maddesinde bu suçların toplu olarak veya kamuya açık yerlerde veya basın yoluyla işlenmesinde cezanın yarı yarıya arttırılacağını, bu suçlar zor kullanarak işlenirse bir kat daha arttırılacağını söyleyen kanunun ilk kurbanlarından biri, Milli Mücadele kahramanlarından merhum Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz kitabını 1960’da tekrar yayınlayan Tahsin Demiray’dı. Demiray 15 aya mahkum olmuştu. Büyük Doğu hareketinin lideri, İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra 1,5 yıl hapse mahkum oldu ve genel aftan sadece kendisi istisna edildiği için Aralık 1961’e kadar hapis yattı. İslamcı tarihçi Kadir Mısırlıoğlu, Lozan Zafer mi, Hezimet mi? adlı kitabının 1970’deki genişletilmiş ikinci baskısı yüzünden yargılandı ancak dava 1974 genel affı dolayısıyla düştü.
Yakın tarihlere gelince; Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak 2000’de yazdığı “Bir Cenaze Namazı'' başlıklı yazısında Atatürk’ün cenaze namazının kılınmadığını öne sürdüğü için 15 ay hapse mahkum oldu. Aykırı Yayınları’nın sahibi Seyfi Öngider, İki Şehrin Hikayesi/Ankara-İstanbul Çatışması adlı kitabından, Aram Yayıncılığın sahibi Fatih Taş, John Tirman’ın Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli kitabından, Belge Yayıncılığın sahibi Ragıp Zarakolu, George Jerjian’ın Gerçek Bizi Özgür Kılacak: Ermeni ve Türk Barışması adlı kitabından, yazar İpek Çalışlar Latife Hanım kitabından, Hürriyet Gazetesi’nin Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan, İpek Çalışlar’la yapılan röportajdan, Gaziantep’te yayınlanan Çoban Ateşi gazetesi yazarı Berkant Çoşkun ve yazı işleri müdürü Yasin Yetişgen “Anne beni askere yollama” başlıklı yazıdan dolayı yargılanıyorlar. Çevirmenler Lütfi Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım, Özgür-Der Çocuk Kulübü yöneticilerinden Zehra Çomaklı Türkmen ve Bianet yazarı Ertuğrul Kürkçüoğlu dakovuşturmalık oldular.
.17-2-08
İktidar basının uysal olanını sever!
Başbakan Erdoğan’ın aba altından sopa gösteren ‘çıplak kadın’lı basın eleştirisi, Cumhuriyet dönemi boyunca basın-iktidar ilişkilerine göz atmak konusunda esinlendirici oldu. Hatırlanacağı üzere, Milli Mücadele’ye muhalefetinden dolayı ‘Mütareke Basını’ diye adlandırılan İstanbul basınına Ankara’nın duyduğu tepki, Alemdar’dan Refik Halit Karay, Refii Cevat Ulunay ve Tarık Mümtaz Göktepe gibi sembol isimlerin, Lozan Anlaşması uyarınca oluşturulan ‘150’likler’ listesi kapsamında yurt dışına çıkarılmalarından ya daPeyam-ı Sabah yazarı Ali Kemal’in eski Merkez Ordusu komutanı Sakallı Nurettin Paşa’nın kışkırttığı güruh tarafından İzmit’te linç edilmesinden sonra bile azalmamıştı.
Cumhuriyet döneminin ilk İstiklal Mahkemesi 8 Aralık 1923’de kuruldu ve yetki alanı İstanbul ve havalisi olarak tanımlandı. Görünürdeki amaç, 10 Kasım 1923 tarihli Tanin’de Halife Hazretlerine açık bir mektup yazan İstanbul Barosu Başkanı Dersim Mebusu Lütfi Fikri (Düşünsel) Bey’i yargılamaktı ama asıl amacın, muhalif İstanbul basınını sindirmek olduğu anlaşılıyordu. Matbuat Davası denilen ikinci davada, hükümete hitaben Halifeliği destekleyen bir mektup yazan Şii liderler Ali Ağa Han ve Emir Ali’nin mektuplarını yayınlayan Tanin’in Başyazarı Hüseyin Cahit, İkdam’ın Başyazarı Ahmet Cevdet ile İkdam’ın Mesul Müdürü Ömer İzzeddin, Tevhid-i Efkâr’ın Başyazarı Velid Bey ile Mesul Müdürü Hayri Muhitten Bey yargılandı. İkdam, Tanin, Tevhid-i Efkar ve Vatan mensupları beraat ederken, Lütfi Fikri Bey, 5 yıl kürek cezasına mahkum oldu, fakat altı ay hapis yattıktan sonra başvurusu üzerine TBMM tarafından affedildi. Mustafa Kemal amacına ulaşmış, İstanbul’un muhalif basınına gözdağı verilmişti.
TAKRİR-İ SÜKUN BASINI . İstanbul basını ile Ankara arasında ipler, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Said İsyanı’dan sonra koptu. Şeyh Said’in mahkemede Ankara’nın öğütlemesiyle ‘beni isyana basın itti’ lafları etmesiyle başlayan süreç, Ağustos ayında hükümetin ‘yılan yuvaları’ dediği Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) destekleyen üç önemli muhafakazâr-dinci gazete, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf ve İstiklal ile İslamcı dergiSebilürreşat, komünistlerin yayın organı Aydınlık ve Orak Çekiç, Adana’da çıkan Tok Söz veSayha, İzmir’de çıkan Sada-yı Hak ve Trabzon’da çıkan İstikbal gazetelerinin kapanmasıyla derinleşti. Aralarında Ahmet Emin Yalman ve Velid Ebuzziya’nın da olduğu 9 kişi tutuklanarak Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’ne sevkedildi. 3 Haziran 1925’de isyana destek verdiği gerekçesi ile ThCF kapatıldı. Kelleyi kaptırmak üzere oldukları anlayan gazeteciler, daha yolda iken Mustafa Kemal’e iki telgraf çekmişler ama kurtulmaları için kararın açıklanmasından bir gün önce bir üçüncü telgrafı çekmeleri gerekmişti. 87 günlük yargılamadan sonra gazetecilere son sözleri sorulmuş, sadece Adana’da yayınlanan Toksöz’ün sahibi Ali Kemali (Öğütçü) Bey (Orhan Kemal’in babası) savunma yapmıştı. Diğerleri ‘mahkemenin adaletinden emin olduklarını’ söyleme akıllılığını gösterdiler. Sonuç beklendiği gibi oldu: Ali Kemali Bey, yargılanmasına devam edilmek üzere Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilirken, boyun eğenler beraat ettiler.
SÜRGÜNLER . İkinci fasıl yargılamanın baş kurbanı, isyan dolayısıyla kapatılan TpCF merkezinde yapılan polis aramasını ‘baskın’ diye adlandırmak ‘cüretinde bulunan’ Hüseyin Cahit Yalçın’dı. Yalçın, sırf bu kelime bahane edilerek Çorum’a öbür boyu sürgün edilirken, solcu gazeteci Zekeriya Sertel Sinop’a, Cevat Şakir (Kabaağaç) ise Bodrum’a sürülmüştü. Aslında Cevat Şakir suçsuz bulunmuştu ama mahkeme yargıçlarından Ali Çetinkaya, yıllar önce ailevi bir mesele sırasında Cevat Şakir’in öldürdüğü babası Şakir Paşa’nın arkadaşı olarak kendisine ceza verilmesi için özel olarak uğraşmıştı.
1930’da, devlet güdümlü Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın umulandan daha popüler olması ve Ankara’ya yönelik muhalefet için çekim merkezi olması üzerine İstanbul’da Son Posta, İzmir’de Hizmet, Halkın Sesi ve Yeni Asır, Ankara’nın tepkisini çektiler ama onlar yine de şanslıydılar çünkü aynı dönemde, sosyalist eğilimli Arif Oruç’un çıkardığı Yarın gazetesinin tirajının 80 binlere ulaşması üzerine rejim Arif Oruç’a öyle bir baskı uygulamıştı ki, adamcağız Bulgaristan’a kaçmak zorunda kalmıştı. Ama orada da rahat bırakılmadı, Bulgaristan hükümetine yapılan baskı ile Yugoslavya’ya kadar püskürtüldü.
ANKARA’DAN GELEN CEZALAR . 25 Temmuz 1931’de kabul edilen Matbuat Kanunu muhalif basın sorununu kökünden çözmek üzere tasarlanmıştı. Gazete çıkarmanın onlarca belirsiz kritere bağlanması yetmezmiş gibi merkezin sıkı denetimi ile gazeteciler nefes alamaz hale gelmişlerdi. Gazeteler Falih Rıfkı’nın deyimiyle Matbuat Müdürlüğü’nden gelen ‘telefon darbesi’ ile kapatılırken ne için kapatıldıklarını bile öğrenemezlerdi. Hükümetin sansür kararlarını bildirmek için kendisi Romanya’da bile bulduğunu söyleyen Zekeriya Sertel, bir keresinde kendisini yargılayan yargıcın, Ankara’nın ne ceza vermesini istediğini bir türlü anlayamadığı için defalarca verdiği cezayı değiştirmek zorunda kaldığını anlatmıştır.
Ama basın sadece baskı ile değil, ödüllendirme ile de susturuluyordu. Mustafa Kemal’in sağlığında yaklaşık 40 gazeteci milletvekili olmuştur. Muhalif Necip Fazıl’ın İstanbul mebusluğunun üzeri ise çizilmiştir. Mustafa Kemal, pek sevdiği İsmail Habib Sevük’ün 80 lira maaşla Yeni Gün’de çalıştığını duyunca, derhal 100 lira maaşla yarı resmi niteliktekiHakimiyet-i Milliye’ye geçmesini emretmişti. Rıza Nur o günleri şöyle özetler: “Reisicumhuru Allah mertebesine çıkarmak (.) matbuat kamilen meddah oldu (.) söndü (.) öldü.”
‘MİLLİ ŞEF’ DÖNEMİ . Tek Parti döneminin basın üzerindeki sopası olan 1931 tarihli Matbuat Kanunu, 1932’de iki kez, 1933, 1934 ve 1938 yıllarında birer kez ağırlaştırılmıştı. Böyle bir ortamda Mustafa Kemal’in ölüm döşeğinde olduğu haberlerinin gazetelerde yer alması mümkün olmadı. Yasağı çiğnemeye cesaret eden Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesi üç ay süre ile kapatılırken, Vatan’a atıfla haberi yayınlayan Haber gazetesi ile bir Rumca ve üç Ermenice gazete de onar gün kapatıldı. Hatta, başbakan Celal Bayar, Büyük Kulüp’te karşılaştığı Yalman’ı herkesin gözü önünde çok ağır biçimde azarlayarak bu tür baskılara alışık olanları bile şoka sokmuştu.
Başlarından sopanın eksilmeyeceğini çabuk kavrayan basın, yeni şefin takdimi işini büyük bir hevesle yapmaya koyuldu. 13 Kasım 1938 tarihli Bugün gazetesi ilk kez İnönü’den ‘Milli Şef’ diye bahsederken Cumhuriyet gazetesi ‘İkinci Atatürk’ümüz’ diye takdim etmişti. Solcu Zekeriya Sertel bile ‘İnönü’yü başımızda görmek Cumhuriyetimizin garantisidir’ diye koroya katılmak ihtiyacı duymuştu. Bu tarihten itibaren basını kontrol etme işini, Şükrü Kaya, Recep Peker ve Kılıç Ali bizzat üstlendiler. Bu üçlü Anadolu Ajansı haberlerinin metnini bile dikte ettiriyorlardı. 1940 yılında Matbuat Kanunu’nda yapılan iki değişiklikle ‘milli hislerimizi inciten ve bu maksatla milli tarihimizi yanlış gösteren yazılar’ yazmak ağır ceza konusu oldu.
Metin Toker o günün baskılarını şöyle anlatıyordu: “1943’te Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başlamıştım. Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı Ahmet İhsan’dı. Onun arkasındaki dolapta, bir dosya kilitli dururdu. Gün geçmezdi ki, birinci Şubeden bir memur gelip, yeni bir yasak kararını getirmesin ve dosyayı şişirmesin… sonradan bu dosyayı gözden geçirmek fırsatını bulmuştum. Neler yoktu ki….. hangi haberin kaçıncı sayfada kaç sütun üzerine, hangi puntolu harflerle gösterilmek gerektiğinden hava durumunun yazılmaması emrine kadar… bunların yetmediği tehlikeli ve kritik anlarda Milli Şef kaşlarını gösterişli bir şekilde çatıyor, istemediği havayı dağıtıyordu. Başka emirler ise Milli Şef İsmet İnönü’nün kendisi ve ailesiyle ilgili haberlerin büyük puntolarla verilmesi gerektiğini bildiriyordu. Cumhurbaşkanı’nın bir konserde, bir temsilde veya at yarışlarında gösteren fotoğraflar çarşaf çarşaf devlet zoru ile yayınlanıyordu.”
SAVAŞ YILLARI . Ardından rejim, gazetelere sağlı sollu haddini bildirmeye başladı. 1941’den itibaren göz yumulan ırkçı-Türkçü basın, 1944’te savaşın seyri belli olunca ummadığı bir tokat yedi. Pantürkist eğilimli Çınaraltı, Kopuz ve Orhun ile durumu dengelemek için sol eğilimli Adımlar, Yurt ve Dünya gazeteleri de kapatıldı. Bunlara merkez medyadan Tan, Vatan ve Tasvir-i Efkar eklenerek tablo tamamlandı. İlk grup değil ama son grup gazeteler ancak İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesi ve Türkiye’nin ‘Batı bloğuna’ katılmak üzere San Fransisco Konferansı’na çağrılmasından sonra açılacaktı. Uluslararası konjonktüre 1946 seçimlerinde DP’nin 61 milletvekili çıkarması da eklenince Matbuat Müdürlüğü’nden gelen ‘telefon darbeleri’nin yerini ricalar alıyor, üstelik ricalar yerine getirilmeyince ses çıkarılmıyordu.
Bu tarihten itibaren sadece muhalif basın değil CHP yanlısı basın bile hükümetin baskıcı uygulamalarını eleştirmeye başladı. Yeni yayınlanan Görüşler'in yazı kadrosunda Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes'le birlikte Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Halide Edip Adıvar, Aziz Nesin ve Mehmet Ali Aybar yan yanaydı. Ancak, 3 Aralık 1945’de Tanin yazarı Hüseyin Cahit Yalçın’ın Namık Kemal’in bir şiirinden ilham alarak kaleme aldığı “Kalkın ey ehli vatan! Mücadele başlıyor. Ve başlamak lazım. Çünkü en azgın ve en insafsız bir propagandanın Türk vatandaşlarının ruhuna her gün en yakıcı, yeis verici, ümit kırıcı bir propaganda zehrini dökmesine müsaade edemeyiz. Bir vatan sahibi olmak, bu vatanın içinde hür ve müstakil yaşamak isteyen her Türk bu propagandaya karşı koymaya mecburdur” şeklindeki makalesi ile başlayan süreç basın tarihimizin en utanç verici olaylarından biriyle sonuçlanacaktı.
KALKIN EY EHL-İ VATAN! . 5 Aralık 1945 günü, İstanbul Üniversitesi'nde birileri, ellerinde Vatan gazetesiyle sınıflara girip öğrencilere ‘Kalkın ey ehl-i vatan!’ diye bağırmış, az sonra bütün okul Beyazıt Meydanı'nda toplanmıştı. Yürüyüşe geçerken sayıları 10 bine ulaşan bindirilmiş kıtalar, ellerinde Atatürk ve İnönü resimleri Cağaloğlu'na, Yalçın’ın ‘Beşinci Kol’, ‘Rus Hayranı’, ‘Moskof uşağı’ diye adlandırdığı Sertellerin Tan Matbaası’na yürüdüler. Saat 10.00'da taşlamalarla başlayan saldırı, sopalarla binanın camlarının kırılmasıyla sürdü. Sonra gençler matbaaya girdiler. Ne var ne yok yağmalayıp, baskı makinelerini parçaladılar. Daktiloları, masaları, telefonları, kurşun harfleri pencerelerden attılar. Hızlarını alamayan saldırganlar, Tan’ın yanındaki solcu yayınlar satan ABC Kitabevi’ni de yağmaladıktan sonra Bankalar Caddesi’nden Tünel’e yöneldiler. Kumbaracı Yokuşu’nda Yeni Dünya’yı basan La Turquie gazetesi ile Parmakkapı-Taksim arasındaki Berrak Kitabevi’ni de yağmaladılar. Taksim’de toplanan yağmacılar “Kahrolsun komünistler! Biz Yeni Dünya istemiyoruz! Bize eski dünyamız yeter!” diye bağırıyorlardı.
Ancak, saldırıdan dolayı tutuklanan Serteller oldu. Çünkü hükümet olayı onların kışkırttığını düşünüyordu! Serteller 4 ay hapiste kaldıktan sonra cezalarının onanmaması üzerine serbest kaldılar ancak bir daha hiçbir yerde yazıları yayınlanmadı, gazetelerde iş bulamadılar. Sabiha Sertel, daha sonra olayların olacağı konusunda Vali Lütfi Kırdar’ı uyardıklarını ama hiçbir tedbir alınmadığını söyleyecekti. (Yıllar sonra olayı CHP parti müfettişlerinden Alaettin Tiritoğlu'nun örgütlediği, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, Cumhuriyet gazetesi yazarı İlhan Selçuk’un, CHP’li bakanlar Ali İhsan Göğüş ve Orhan Birgit’in, sosyalist bilim adamı Sencer Divitçioğlu’nun, ırkçı Türkçü Celadet Moralıgil’in de Tan’ı yağmalayanlar arasında olduğu, büyük ihtimalle başbakanlar Turgut Özal ve Necmettin Erbakan’ın da olaylara katıldığı anlaşılacaktı. Bu farklı ideolojik yönelimli insanları böylesi kötü bir amaçla bir araya getiren gizli gücün ne olduğu, elbette hiçbir zaman anlaşılamadı. İlhan Selçuk’a 1996’da Sertel Demokrasi Ödülü verilmesi ise işin en trajikomik yanı olmalıydı.)
CHP’LİLER DP’DE . 22 Kasım 1940’ta bazı illerde ilan edilen ve üçer aylık dönemlerle uzatılarak 1947 Kasımına kadar süren sıkıyönetim sırasında kapatılan gazetelerin durumunun öteki gazetelerde haber olarak bildirilmesi, açılan gazetenin yayın hayatına dönmesinin haber yapılması bile yasaklanmıştı. Çok partili yaşama doğru kaçınılmaz gidiş sırasında, iktidar ve muhalefet basını ve radyoyu kendi çıkarları için kullanmak için kıran kırana savaşa girdiler. 1946 seçimlerine giren Demokrat Parti, iktidarın radyoda kendi haberlerine bol bol yer verdiği halde, sıra kendilerine geldiğinde radyonun sesinin birden bire kısılmasından şikayetçiydiler. DP lideri Adnan Menderes 6 Ocak 1948’de Adana’da yaptığı konuşmada “talebimiz üzerine bizim de radyodan istifade edebileceğimizi söylediler. Yaptıkları nedir bilir misiniz? Dört senede bir saat konuşmamıza müsaade edilecek. O da hükümet tarafından kontrol edilmek şartı ile..” diye şikayet ediyordu. Ancak bu yarış basına da yaradı ve 1948’de Hürriyet, 1950’de Milliyet kuruldu.
AMERİKANCILIK . 14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP’nin iş başına geçmesi basında büyük bir umut yaratmıştı. Kuruluşundan itibaren CHP’yi destekleyen Cumhuriyet’in sahibi Nadir Nadi’nin DP’den milletvekili olması ve Ulus gazetesindeki yazıları ile dikkat çeken Mümtaz Faik Fenik’in Zafer gazetesinin başyazarlığına gelerek DP’nin sözcülüğünü yapması buna işaretti. Gerçekten de yeni hükümet 20 Temmuz 1950’de, 1931 Matbuat Kanunu tarafından hükümete verilen sınırsız yetkileri kaldırdı. Artık gazete çıkarmak için izin alınması gerekmiyor, sadece bildirimde bulunmak yeterli oluyordu. Basın suçları basın mahkemelerinde yargılanacak, gazete sahipleri yerine yazı işleri müdürleri sorumlu olacaktı. Ancak, bir süre sonra özgürlüğün bedelinin ABD politikalarına teslim olmak anlamına geldiği anlaşıldı. Ünlü sinema ustası Semih Tuğrul’un dediği gibi “Demokrat Parti dönemi (..) o tarihlerde ülkemizde sayısı hayli yükselen Amerikalı dost ve müttefiklerimiz için radyolarımızda özel Noel ve Paskalya yortusu programlarının yayınlandığı, Washington’a şirin gözükmek tutkusuyla daha çok utanç verici işlerin yapıla geldiği” bir dönemdi. Radyolarda ‘Türkiye’de Marshall Planı’ ve ‘NATO Saati’ gibi programlarla ABD dış politikasına düzenli hizmet sunulmaya başlamıştı. Kore Savaşı’ndan dönen askerlerin yanlarında getirdiği transistörlü radyolar, Amerikan sempatizanlığının yurt sathına yayılmasını sağlıyordu.
DP’NİN ‘BESLEME BASINI’. Ancak durum 1953’ten itibaren değişmeye başladı. DP de kendi ‘besleme’ basınını kurmaya başladı. Zafer, Hürriyet ve Milliyet gazeteleri hükümetten aldıkları destekle teknik seviyelerini ve sayfa sayılarını, renkli baskı ve eklerle tirajlarını arttırdılar. Buna karşılık CHP yanlısı basına ağır baskılar yapılıyordu. 14 Aralık 1953’te CHP’nin tüm mal varlığına, dolayısıyla partinin resmi organı olan Ulus gazetesine de ‘tek parti döneminde haksız bir şekilde edinildiği’ gerekçesiyle el konuldu. Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın, Halkçı gazetesinde başbakana hakaret ettiği gerekçesiyle, yasalara aykırı biçimde dokunulmazlığı kaldırılarak 26 ay hapse mahkum oldu ve 80. yaş gününü hapishanede kutladı. Ulus, Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinin sorumlu müdürü Cemal Sağlam hakkında tam 69 dava açıldı. Öldüğü gün Ankara’da davası vardı.
6-7 EYLÜL KIŞKIRTMASI . Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve saldırılar olduğu haberininİstanbul Ekspres gazetesinde kışkırtıcı bir biçimde yayınlanması üzerine galeyana gelen (getirilen) yığınlar 6-7 Eylül 1955’te Taksim’de toplanarak, Beyoğlu’nda, Galata’da ve Harbiye’de Rumlara ait olduklarını düşündükleri evleri ve dükkanları yakıp yıktılar. Bu Tan Matbaası baskınından sonra basının kışkırtıcılığıyla işlenen ikinci büyük suç idi. Sıkıyönetim komutanı Korgeneral Nurettin Aknoz imzalı bildiri ile ‘olayları komünistlerden başkasının yaptığı yönündeki yazı ve yorumlar’ yasaklanırken, polis memurları gazete idarehanelerine baskın yaptılar. Manşetlerin değiştirilmesi için zaman olmadığı için kalıplar ezilerek, başlıklar okunmaz hale getirilerek yayına girildi. İzleyen haftalarda tam 11 gazete süresiz kapatıldı. Bu tarihten sonra gazetecilere hapis cezaları yağdı, kimi ünlü gazeteciler dövüldü, tartaklandı.
Matbuat Kanunu 1956’da biraz daha sertleştirilirken, kamuoyunu en çok suçlanan gazetecilere ‘ispat hakkı’ tanınmaması meşgul etti. Ancak hükümetin bu hakkı tanımaması üzerine DP’den ayrılan 19 milletvekili Hürriyet Partisi’ni kurdu. Aynı yıl, artan fiyatları denetlemek amacıyla tekrar yürürlüğe konulan 1940 tarihli Milli Koruma Kanunu’nun yarattığı hoşnutsuzları önlemek için basına baskı arttırıldı.
VATAN CEPHESİ REZALETİ . 27 Ekim 1957 seçimlerini DP kazanmıştı ama oylarında ortaya çıkan gerileme ordu içindeki ‘zinde kuvvetler’in cesaretini arttırmıştı. Ancak, 25-27 Aralık 1958 tarihinde patlak veren Dokuz Subay Olayı sansür yüzünden bir ay boyunca halkın gözünden kaçırıldı. 1958 yazından itibaren ülke ekonomik bir buhrana girdi, birçok mal bulunmaz oldu, dükkanların önünde kuyruklar belirdi, karaborsanın önü alınamaz hale geldi. Tekel, kömür ve Sümerbank ürünlerine yüzde yüze yakın zam yapılmakla kalmadı, 4 Ağustos Kararları diye anılan önlemler paketi açıklandı. Türk lirasının değerinin üçte birine düşünce muhalefet DP’yi köşeye sıkıştırmaya başladı. DP’nin buna tepkisi ‘Vatan Cephesi’ olayına girişmek oldu. Menderes’in 12 Ekim 1958’de Manisa İl Kongresi’nde yaptığı ilk açıklamadan sonra halkın Basın Yayın ve Turizm Bakanı Selver Somuncuoğlu’na bağlı olmasından dolayı ‘Somuncuoğlu Radyosu’ dediği radyoda çoğu sahte isimlerden oluşan katılım listeleri yayınlanmaya başladı.
Ankara Radyosu spikerlerinden Serra Çınar, Yassıada yargılamaları kapsamında açılan Radyo Davası duruşmasında “Vatan Cephesine iltihâk isim listeleri ve bağlılık telgrafları ilk başta Anadolu Ajansı tarafından haber bültenlerine dahil ediliyordu. Ve bunlar ekseriye öğlen ve akşam haberlerinde oluyordu. Sonradan bu listeler büyüyünce haber bültenleri çok genişledi ve ajans haberleri saatinde bitmez oldu. Nihayet bu listelerin okunması için saat 14.00’de ‘Yurdun Dört Köşesinden Haberler’ ismi altında bir saat ihdas edildi ve bu listelerin hazırlandığı bültende münhasıran bu listelerin okunmasını örtmek maksadıyla yurttan bazı haberlerde vardı. Ve bu haber bültenleri ve listeleri okuyan spiker altına imza atmakla yükümlüydü” diyerek işin ne kadar absürd hale geldiğini anlatmıştı.
O dönemde durum öyle bir hal almıştı ki, ‘radyo haber bültenlerini dinlemek istemeyenler’ bir dernek kurarak radyo yönetimine karşı dava açmaya başlamışlardı. Basın olaylara dur diyeceğine, Nisan 1959’da Vatan Cephesi Matbuat Ocağı’nı kurdu. Muhalifler ise mahkemelerde sürünüyordu. 1959’da 1.460 gazeteci yargılanmış, 577’si mahkum olmuştu.PULLIAM DAVALARI . ABD’de yayınlanan üç büyük gazetenin sahibi olan Eugene Pulliam’ın 1958’de Türkiye’ye yaptığı ziyaret iktidarın ilgisizliği yüzünden küskünlükle bitmiş, Pulliam ülkesine dönünce ‘Türkiye İçin Saat 12’ye 5 Vardı’ başlıklı yazısıyla DP’nin iflasa gittiğini ileri sürmüştü. Bu yazı ABD’de tam 72 gazetede yayınlanıp, TIME dergisinde başyazı konusu olunca Menderes hükümetinin tepkisi sert oldu. Pulliam’ın makalesinden alıntılar yaparak yayınlayan Vatan, Ulus, Dünya ve Kervan gazeteleri ile Akis ve Kim Dergisihakkında soruşturma açıldı. Menderes’in himmetiyle Dünya’ya az ceza verildi ama diğerleri birkaç ay kapatıldı. Olayı Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) protesto edince Menderes iyice kızdı.
ALLAHIN SEVGİLİ KULU . 17 Şubat 1959’da Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmasını imzalamak üzere Londra’ya giden Adnan Menderes’i taşıyan uçağın sis yüzünden düşmesi, Menderes’in 16 yolcunun öldüğü bu kazasından sağ kurtulması basında ‘Allah’ın sevdiği insan’ manşetleriyle yer almıştı. Bu ‘ulvi olay’ yüzünden iktidarla muhalefet arasında kısa bir ateşkes yaşandıysa da, Nisan ayında İnönü’nün çıktığı Ege gezisinde yaşanan olaylar ipleri yeniden gerdi. İnönü ikinci saldırıyı İstanbul’a dönüşünde, Topkapı’da yaşadı. Ancak olayları halka duyurmak pek mümkün değildi. Çünkü gazetelere sansür konmuştu. Mayıs 1959’da pek çok gazete, beyaz boşluklarla ya da “Bir CHP gazetesine alet olduk”, “.. tarihli gazetemizde yayınlanan haber yalandır” gibi komik özürlerle çıkıyordu. Eylül ayında Çanakkale Geyikli’ye giden CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek başkanlığındaki heyete yapılan saldırıyı da halk sansür yüzünden duymadı.
VE MAKUS SON . DP, 18 Nisan 1960’da, CHP’nin seçim dışı yollarla iktidara el koymaya çalıştığını ileri sürerek ‘CHP ve bir kısım basının faaliyetlerini tahkike memur Meclis Tahkikat Encümeni’ kurmuştu. Kamuoyunda başkanı Ahmed Hamdi Sancar’dan dolayı ‘Sancar Komisyonu’ diye de anılan kurul bir süre sonra ülkedeki en yüksek yargı makamlarından bile daha yetkili hale gelecekti.
28 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde çıkan öğrenci olaylarından sonra sıkıyönetim ilan edildi 29 Nisan 1960’da, Menderes ‘bunlar nizam ve devlete karşı gelmenin ne demek olduğunu anlamakta gecikmeyeceklerdir. Bunlar zavallı başlarını nizamın sarsılmaz kayalarına vurarak kendilerine gelecekler ve korkarım ki bu bedbahtlar biraz geç kalmış olacaklardır” demişti. Nitekim basına yayın yasağı kondu. Sıkıyönetim ayrıca 72 puntodan büyük manşet, sürmanşet, dişi klişe, espaslı manşet, dört sütundan büyük resim kullanmayı yasaklamıştı. Bu yasaklara uymayan gazetelere 37 dava açıldı.
11 Mayıs’ta meclis tatile girdikten sonra Menderes Ege gezisine çıktı. Ardından Eskişehir’e geçti. Buralarda sert bir tepki ile karşılaşan Menderes 26 Mayıs’ta üniversite hocalarından ‘kara cübbeliler’ diye bahseden ünlü konuşmasını yaptı. Ancak bir gün sonra ordu iktidara el koydu. Ahmet Emin Yalman, Bülent Ecevit, Bedii Faik, Müşerref Hekimoğlu gibi geçmişin mağdur gazetecileri, ihtilalcileri övme yarışına girerken 24 Haziran 1960’da Cemal Gürsel “gazeteci inkılabın fedakâr, şuurlu öncüsüdür” diyerek basına hiza veriyordu.
DARBEYE DESTEK . Gerçekten de DP döneminin bilançosu ağırdı. Düzeni sarsıcı, vatandaşlar arasında düşmanlık ve ayrılık yaratıcı, milli birlik ve beraberliği tehdit edici müstehcen yayınlar ve şantaj yaptığı iddia edilen muhalif gazeteler, kağıt zamları, resmi ilan kısıtlaması ile kıskaca alınmıştı. Nitekim Ulus gazetesi dört yıl boyunca ilan alamadı. Aldığı zamanlarda, DP yanlısı Zafer hep Ulus’un iki katı ilan aldı. Dahası, örneğin 1954’te resmi ilanların yüzde 14’ü Zafer’e, kalan yüzde 86’sı ülkede yayınlanan irili ufaklı 44 gazeteye verilmişti. SEKA’dan muhalif gazetelere sadece peşin para ile kağıt satılırken, DP yanlısı gazeteler vadeli alabiliyorlardı. 1955-1960 arasında muhalif basına karşı 2.300’ten fazla dava açılmış, 287 dava mahkumiyetle bitmişti. Tek olumlu gelişme, 1950’de 300 bin olan toplam tirajın 1960’ta 1 milyon 400 bine çıkmasıydı.
27 Mayıs darbesinden sonra, iktidar-basın ilişkilerinin oldukça mutedil geçtiği düşünülse de 1960-1970 arasında basın aleyhine 566 dava açılırken, 1970’de buna 325 yeni dosya eklenecek, 1971’te Anayasa’da yapılan değişiklikler, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası ve 1972 tarihli Basın Yasası ile basın üzerinde baskı daha da artacaktı. Ancak iktidarla basın arasında mücadeleyi her seferinde basın kazanacaktı. Her fırsatta basına çatan Başbakan Erdoğan’ın bu tarihçeden çıkaracağı çok ders olduğu açık.
Kaynakça: Necati Aksanyar-Murat Biçer, “II.Dünya savaşı Sürecinde Türkiye’de Basın-İktidar İlişkileri,” Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Sayı:2, Ankara 2005; Muammer Aksoy, Partizan Radyo ve DP, Forum Yayınları Seri I, Demokrasi ve DP Yayın Serisi: 8., Ankara 1960, Mustafa Albayrak, Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti, Phoenix Yayınları, 2004; Ali Gevgil, “Türkiye Basını,”Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, c.1, İletişim Yayınları, İstanbul 1982; Murat Güvenir, II. Dünya Savaşında Türk Basını, Gazeteciler Cemiyeti Yayınları 1991; Alpay Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1994; Sabiha Sertel, Roman Gibi, Ant Yayınları, İstanbul 1966; Mete Tunçay, “Tek Parti Döneminde Basın”, Tarih ve Toplum Dergisi, sayı: 37, 1988; Nuran Yıldız, “Demokrat Parti İktidarı (1950-1960) Ve Basın”, AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Sayı:51, Ankara 1996.
24-2-08
Rejim elden gidiyor, darbe yapalım!
1912’de İttihat ve Terakki Fırkası'na muhalefet eden bir grup subay ‘Halâskâr Zabitân’ (Kurtarıcı Subaylar) adıyla bir araya gelmiş ve bir muhtıra yayınlamıştı. Subayların tespitine göre memleket çökme tehlikesiyle karşı karşıyaydı ve vatanın kurtarılması subaylara düşmekteydi. İttihatçılar muhtıraya boyun eğdiler ve Gazi Ahmed Muhtar Paşa başkanlığında yeni bir kabine kuruldu. Ancak kabine güvenoyu alamadı ve Sadrazamın isteği üzerine Padişah meclisi feshetti. Tam o sırada Balkan Savaşı başlamış, Bulgar ordusu hızla Çatalca önlerine varmış, bir süre sonra Edirne düşman eline düşmüştü. Bu hezimeti fırsat bilen İttihatçılar 23 Ocak 1913 günü ünlü ‘Babıali Baskını’nı gerçekleştirdiler.
AHALİ VE ASKER . Enver Bey ve 20-30 kişilik grubu önce Sadaret Yaveri Nafiz Bey’i, Harbiye Nazırı Yaveri Kıbrıslızade Tevfik Bey’i ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı vurdular. Ardından Sadrazam Kamil Paşa'ya silah zoruyla bir istifaname yazdırdılar. Paşa önüne konan kağıda “asker tarafından gelen teklif yüzünden istifaya mecbur kaldığını” yazınca, İttihatçılar buna bir de “ahali” (halk) sözcüğü eklettiler. Böyle yazınca güya darbenin meşruiyeti sağlanmış oluyordu. Ardından Enver Bey, görülmemiş bir cüretle silahlı olarak Padişah'ın karşısına dikilip Mahmut Şevket Paşa'yı Sadrazam tayin ettirdi. Bu olay, başımızın üstünde hâlâ ‘Damokles'in Kılıcı’ gibi sallanan darbecilik belasının miladı oldu.
ORDU+PARTİ=İKİDAR . 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından 1914'de I. Dünya Savaşı'nın başlamasına kadarki dönemde, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla siyaset dışına çıkarıldığı düşünülen ordu, yeniden ve daha radikal şekilde siyasete ağırlığını koydu. Böylece hayatın her alanına darbeci bir anlayış egemen olmaya başladı. Ordu ve paramiliter örgütler aracılığıyla ‘iç düşman’ olarak tasnif edilen muhalefet sindirildi ya da tasfiye edildi. Sivil olsun, asker olsun toplumun tüm kesimler tarafından içselleştirilen bu ‘İttihatçı Gelenek’, Cumhuriyet Dönemi'ne neredeyse aynen aktarıldı. 1960, 1962, 1963, 1969, 1971, 1980, 1997 ve 2007’deki ‘klasik’, ‘modern’, ve ‘post modern’ müdahalelerinin ortak iddiası devletin bekası idi. İşin en vahim yanı ise, sivillerin bu gayri meşru müdahalelere destek vermesiydi. Devlete musallat olan darbeci zihniyetle 1970’lerde MHP’nin arkaladığı ölüm tugaylarının, 1990’lardan itibaren PKK’ye karşı verilen gayri-nizami harp dolayısıyla meşrulaşan koruculuk sistemi ve JİTEM bağlantılarıyla ‘Susurluk’, ‘Şemdinli’, ‘Sarıkız/ Ayışığı/ Yakamoz’ veya ‘Ergenekon’ denen garip oluşumların ilişkisi ise gayet açık.
ZİNDE KUVVETLER . 1945’te, ırkçı-Türkçülerin yargılandığı Turancılar Davası’nda 9 ay 10 gün hapse mahkum olması bile askeri kariyerini engellemeyen Alparslan Türkeş’e göre ordunun içindeki ‘zinde kuvvetler’ ilk kez 1942-1943’te iktidara el koymaya niyetlenmişler ama II. Dünya Savaşı yüzünden bunu gerçekleştirememişlerdi. Savaştan sonraki ilk gizli örgütlenme ise 1951’de Kurmay Albay Faruk Ateşdağlı tarafından yapılmıştı. Ateşdağlı daha sonraki bütün darbeci gruplarda yer alacaktı. 1952’de II. Menderes Hükümeti, Fransa’da St. Cyr Akademisi’nde okumuş Ali Seyfi Kurtbek’i Milli Savunma Bakanlığına getirdikten sonra akademilerde Prusya ekolünün yerini Amerikan tarzı eğitim almaya başladı. Ortaya daha bilgili, daha özgür tavırlı bir asker kuşağı çıkmaya başlamıştı. Yeni silah ve mühimmatlar da bu kadrolara veriliyordu. Ancak eskiler hâlâ istedikleri kişileri istedikleri yerlere tayin ettirecek, yurt dışı görevlere gidecek güçteydiler. İki kesimin ortak şikayeti ise maaşlarının düşük olmasıydı. Ayrıca terfi sisteminde yetenekten çok kıdeme bakılması, eski olsun, yeni olsun alt ve orta kademedeki subayları rahatsız ediyordu.
1953’te gelenekçi generallerin tasfiyesi Seyfi Kurtbek’e yönelik bir yıpratma kampanyasının başlamasına neden oldu. Kurtbek’in Enver Paşa’nın 1914’te yaptığı gibi, orduyu temizleyip iktidara el koyacağı söylentileri Kurtbek’i istifaya zorladığında, genç subaylar büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Üstüne üstlük, 1954 seçimlerinden galip çıkan Menderes’in “Ben orduyu yedek subaylarla idare ederim, kravatlı şövalyelerin burunlarını kıracağım” demesi subayların kızgınlığını iyice artırdı.
Bu kızgınlıkla 1954-1955’te ordu içinde tam yedi gizli örgüt kuruldu. Bunların en önemlisi Tuzla Uçaksavar Okulu’ndan arkadaş olan Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay’ın kurduğu örgüttü. Bu ekip, 1956’da Yıldız Harp Akademisi mensupları ile Atatürkçüler Cemiyeti’ni kurdu. O sırada Ankara’da Talat Aydemir ve ekibi ile Sadi Koçaş ve Kenan Esengil’den oluşan iki grup kendi çevrelerini örgütlemekle meşguldüler. Üst kademeler ise ya uyuyordu, ya da bunlara göz yumuyordu.
YENİ İTTİHATÇILAR . 1957 yılında Ankara’dan Talat Aydemir ile İstanbul’dan Dündar Seyhan’ın grupları Üsküdar’da, 31 Mart 1909 ayaklanmasını bastıran Mahmut Şevket Paşa’nın bir zamanlar yaşadığı evde toplandılar ve İttihatçı geleneğe uygun olarak silah üzerine yemin ettiler. Komiteye albay rütbesinden daha yüksek rütbeliler alınmayacak, ihanet edenler aynen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde olduğu gibi öldürüleceklerdi.
Dündar Seyhan’ın günlüğüne yazdığı şu satırlar, 1912’deki ‘Halâskâr Zabitân’ muhtırasının tekrarı gibiydi: “Orduda ıslahat yapacağız diyoruz. Bunun için çalışıyoruz, hazırlanıyoruz. Ama dava ordudaki ıslahatla halledilemez. Memleketi ıslah etmek, kurtarmak lazım. Politikacıların tutumu ortada. Onların bir şey yapacağı yok. Bu bakımdan yakında hükümeti bertaraf etmemiz bahis konusu olabilir. Hazırlıklarımızı bir ihtilale göre geliştirmeliyiz. Bunun için gerekirse kan dökmekten çekinmemeliyiz. Kan dökülecekse dökülür, başka çare yoksa hem de çok dökülür.” (Abdi İpekçi-Ömer Sami Coşkun, İhtilalin İçyüzü, Milliyet Yay. s.40)
DOKUZ SUBAY OLAYI . 1957’de seçimleri tekrar kazanan DP’nin politikalarını sertleştirmesi üzerine, ‘kurtarıcı’ subaylar İsmet Paşa’yla temasa geçmeye karar verdiler. Ancak İsmet Paşa, bu ilişkileri partinin geleceği açısından tehlikeli görerek görüşmeyi reddetti. 24 Aralık 1957’de Komite adına Faruk Güventürk, Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin’in ağzını yokladı. Ergin de “Ben bir basit avukatım, bir ihtilale liderlik edecek adam değilim, böyle bir şeyle uğraşamam” yanıtını vererek aradan çekildi. Dikkati çeken husus, ne İnönü’nün ne de Ergin’in ihtilalci subayları üstlerine ya da adli makamlara bildirmeyi düşünmemeleri idi. Anlaşılan bu tür girişimler siviller tarafından gayet normal kabul ediliyordu. Ancak komiteye girmeye çalışan Samet Kuşçu adlı bir subay Ocak 1958’de oluşumu ihbar etti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar geniş bir soruşturma yapılmasını istediğinde bu sefer de ordu üst yönetimi sessiz kaldı. Hükümet basına sansür koyarak olayın kamuoyuna yansımasını engellerken, tek yapılan Milli Savunma Bakanı’nı istifaya zorlamak ve yerine Ethem Menderes’i getirmek oldu. Askeri mahkemede ‘ihtilal hazırlamak’ suçlamasıyla yargılanan dokuz subay, altı ay sonra beraat ederken, ironik olarak ihbarda bulunan Samet Kuşçu iki yıl hapis cezasına çarptırılarak olay örtbas edildi.
TÜRKEŞ SAHNEDE . ‘Dokuz Subay Olayı’nın bu şekilde bitmesi doğal olarak darbecileri cesaretlendirmişti. Bir süre sonra Alparslan Türkeş, Sadi Koçaş, Orhan Kabibay ve Sezai Okan, II. Birleşik Örgüt’ü kurdular. ‘İhtilalin liderliği’ için III. Ordu Komutanı General Necati Tarcan’ı düşünüyorlardı ama onun ölümü üzerine Komite içinde ‘Faik Bey’ diye anılan Cemal Gürsel’le NATO toplantısı için bulunduğu Almanya’da temas kurdular.O günlerde emekliliğe hazırlanan Gürsel, üç ay içinde seçime gidilmesi şartıyla, liderliği kabul etti. Bu sırada komitenin önde gelenlerinden Osman Köksal Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığı’na, Suphi Karaman Personel Atama Dairesi’nin başına atanarak pozisyonlarını güçlendirmişlerdi, ancak, Sadi Koçaş’ın Londra’ya, Dündar Seyhan’ın Washington’a, Talat Aydemir’in de Kore’ye atanması üzerine Komite’ye başkanlık etme görevi radikal kanattan Alparslan Türkeş’e kalmıştı.
İNÖNÜ’NÜN SARI IŞIĞI . Ülkenin çeşitli yerlerindeki şiddet olaylarından sonra İnönü’nün “Şartlar mecbur ettiğinde ihtilal milletlerin meşru hakkıdır!” şeklindeki ünlü sözleri, Birleşik Komite’ye yeşil ışık olmasa bile, sarı ışık anlamına gelmişti. 5 Mayıs’ta Kızılay’da Menderes tartaklandı. 18 Mayıs’ta Harbiye öğrencileri Harbiye Marşı’nı söyleyerek Sıhhiye’ye kadar halkın alkışları arasında yürürken atlı polisler olaylara müdahale etmemek için ara sokaklara saklanıyorlardu. 21 Mayıs’ta Hindistan Başbakanı Nehru’nun ziyareti sırasında Harbiyeliler yollara inzibat gibi dizilerek gösteri yaptılar. Beklenen an gelmişti. 26 Mayıs’ı 27 Mayıs’a bağlayan gece saat 03:00’da İstanbul’da başlayan ihtilal bir saat içinde önemli ve kilit mevkilerin ele geçirilmesi ile tamamlanmış ancak İstanbul ve Ankara ekipleri arasındaki saat anlaşmazlığı yüzünden ihtilal saat 04:36’da duyurulmuştu. Saat 07:50’de Celal Bayar Ankara’da, Adnan Menderes Kütahya’da tutuklanırken İzmir’den kalkan bir uçak sembolik lider Cemal Gürsel’i Ankara’ya getiriyordu.
14’LERİN TASFİYESİ . Darbeciler ‘partilerüstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında seçimlerin yapılmasından sonra idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim’ etmeyi düşünüyorlardı, halbuki Türkeş’in başını çektiği ‘14’ler’ grubu askeri yönetimin en az dört yıl, gerekirse daha fazla sürmesini istiyordu. Ancak 38 üyeli Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) ‘ılımlı’ kanadını oluşturan Cemal Gürsel ve Cemal Madanoğlu ekibinin baskısı ile ‘14’ler’, 13 Kasım 1960 sabahı ellerine tutuşturulan sarı zarflardan, kendilerine artık ihtiyaç kalmadığını ve çeşitli ülkelere elçilik müşaviri olarak atandıklarını öğrendiler. Aslında şanslıydılar çünkü komite üyelerinden Haydar Tunçkanat kurşuna dizilmelerini önermişti! Ama çok değil iki yıl sonra hepsi ülkeye geri döndü. Üstelik sürgün yıllarında daha bir bilenmişlerdi.
22 ŞUBAT 1962: PAROLA HALASKAR, İŞARET FEDAİLER!
27 Mayısçılar sözlerini tutmuşlardı ama Aralıkta faaliyete geçen Kurucu Meclis’in hazırladığı Anayasa, 9 Temmuz 1961'de halk oylamasında yüzde 60,4 kabul, yüzde 39,4 ret oyu alınca, ‘ılımlılar’ bile, 27 Mayıs'ın boşuna yapılmış olduğunu düşünmeye başladı. “Bu çocuk sakat doğdu!” sözleri kulaktan kulağa yayılıyor ve ordu içinde yeni örgütlenmeler boy veriyordu. Bunlardan en önemlisi İstanbul’da Refik Tulga ve Faruk Gürler’in kurduğu grup ile Ankara’da Talat Aydemir’in kurduğu Mürted Grubu’nun birleşmesinden oluşan Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) idi. SKB kısa sürede öyle güç kazanmıştı ki, Milli Birlik Komitesi’ni perde arkasından idare etmeye başlamıştı.
15 Ekim 1961 seçimlerinde DP'nin devamı gibi görülen Adalet Partisi (AP) ile Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) toplam yüzde 50,3 oyla, yüzde 36,7 oy alan CHP'yi geçmesi cuntacılara aradıkları bahaneyi verdi. 9 Şubat 1962’de 54 (Aydemir’e göre 59) SKB üyesi general ve albay İstanbul Valisi Refik Tulga’nın Balmumcu Çiftliği’nde toplanarak, 37 oyla darbe kararı aldılar. Yurt dışında olduğu için hazırlayıcısı olduğu 27 Mayıs’ın nimetlerinden yararlanamayan Talat Aydemir ve yakın arkadaşı Fethi Gürcan’ın Mürted Grubu ise, bu örgütlenmeye sonradan dahil edilmişti.
22 Şubat 1962 günü, Ankara’da Tank Okulu, Süvari Grubu, 229. Piyade Alayı, Muharebe Okulu, Zırhlı Birlikler Eğitim Merkezi ve Jandarma Okulu harekete geçtiler. Parolaları ‘Halâskâr’, işaretleri ‘Fedâiler’di. Darbeciler Ankara’nın kontrolünü ele geçirince, milletvekilleri ve senatörlerin çoğu panik içinde Ankara’dan kaçmaya başladılar. Fethi Gürcan’ın kontrolündeki birlikler, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ve Milli Güvenlik Kurulu üyesi kuvvet komutanlarının bulunduğu Çankaya Köşkü’nün çevresini de denetime almışlardı ki, Fethi Gürcan, Talat Aydemir’e “Onları toparlayıp enterne edeyim mi?” diye sordu. Cevap olumsuzdu. Bu, 22 Şubat’ın kader anıydı. İnönü’nün Köşk'ten çıkarken Gürcan'ı çağırıp, "Talat'a söyle, şimdi kaybetti" dediği rivayet edilir.
TESLİMİYETÇİ SİVİLLER . Kan dökülmeden darbecilerin teslim olması sağlayan İsmet İnönü olayın vahametini örtbas etmek için “Harbiyeli aldatılmıştır” diyerek darbecileri mazur göstermeye çalışırken, İstanbul’a izinli gelen Harp Okulu öğrencileri Taksim’deki anıta ‘Atatürk ve Ulusu: Harbiyeli aldanmaz!’ yazılı çelenk koyarak, adeta sivillere meydan okuyorlardı. Bu cüretkarlık da görmezden gelindi ve ‘darbecilere geleneksel hoşgörü’ kapsamında, Aydemir de dahil olmak üzere, 69 subay ve 4 astsubayın emekli edilmesiyle yetinildi. Üstüne üstlük, 30 Nisan 1962’de çıkarılan yasa ile her türlü kovuşturmadan muaf tutuldular. Darbe hevesi yarım kalan Talat Aydemir’in ‘durmuş ama bitmemiş’ diye tarif ettiği 27 Mayıs’ı devam ettirmeye kararlı olduğu anlaşılınca Haziranda Aydemir tekrar tutuklandı ancak nedense çabucak kefaletle tahliye edildi.
Darbeciler çok beklemediler. Celal Bayar’ın sağlık nedenleri ile geçici olarak tahliye edilmesi ve damadı Ahmet İhsan Gürsoy’un Aşağı Ayrancı’daki evinde ziyaretine gelen eski DP’li, yeni AP’lilere, Yassıada mahkemelerinden ‘Bu şen’i (kötü, çirkin) mahkemeler’ diye söz etmesi üzerine o günlerde sürgünden dönen ‘14’ler’ ve Hava Kuvvetleri’ndeki ‘11’ler’, 17 Mayıs 1963 gecesi Dikmen’de bir taşocağında buluştular. Ancak, Alparslan Türkeş’in söze ‘Benim liderliğimde birleşelim’ diye başlaması üzerine yollar ayrılacak, Aydemir yola yalnız devam edecekti.
21 MAYIS 1963: HARBİYELİ ALDANMAZ!
Talat Aydemir ve ekibi, 20/21 Mayıs 1963 gecesi Harp Okulu’nda toplanarak harekete geçtiler. Parolaları adeta İnönü’ye nazire olarak ‘Harbiyeli Aldanmaz’ dı. (Solcuların nefesini dinlemekle öğünen MİT’in bu toplantılardan nasıl haberdar olmadığı merak konusudur.) İlk hedefleri Ankara Radyosu olan darbeciler, bildirileri, nöbetçi spiker Müberra Yetkin’i sandalyesinden kaldıran üsteğmen İlhan Baş’ın titrek sesiyle 24.00’te okunmaya başladığında “bu kez başardık!” diye birbirine sarılıyorlardı. Ancak hükümet ve bu sefer hazırlıklıydı.Çünkü, Alparslan Türkeş, 21 Mayısçıların yargılandığı Mamak duruşmalarında şöyle demişti: “Ben, 20 Mayıs akşamı, Talat Aydemir’in bir harekâta başlayacağını öğrendim. Haber sağlam yerden olduğu için hemen Başbakan Yardımcısı Hasan Dinçer’i aradım. Saat daha akşam 8.00 sularıydı. Mukabil tedbirler alın dedim. İhbar ettim.” (Abdullah Nihat Yılmaz, Şapkasız Teğmen, Bilgi Yayınevi, 2002, s.84)
RADYO SAVAŞLARI . İki adamıyla radyoya el koyan 28. Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi, İlhan Baş’ın elinden kaptığı mikrofonda hükümetin duruma egemen olduğunu, ordunun da hükümetin emrinde olduğunu söyleyince, Aydemir ve arkadaşları ilk şoku yaşadı. Ancak darbeciler, kısa sürede toparlanıp Elverdi’yi Harp Okulu’na hapsettiler. Radyoda bu sefer Aydemir’in adamı Üsteğmen Erol Dinçer’in “Büyük Türk Milleti, hiçbir şahıs, zümre ve parti adına hareket etmeyen yalnız milletine karşı borçlu olduğu vazifesini yapan senin silahlı kuvvetlerinin zaman zaman yayınlayacağı bildirileri tam bir vakar, huzur ve güvenlik içinde bekle. Halaskâr fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedir!” diyen sesi yükseliyordu.
Bir süre sonra Ankara Radyosu sustu ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın üssü olan Etimesgut’tan Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın “Türk Silahlı Kuvvetleri hükümetin emrindedir. Kara, Deniz, Hava ve Jandarma komutanlıkları hükümeti desteklemektedir. Talât'ın üç buçuk adamı hüsrana uğrayacaktır. Maceraperestler muvaffak olamayacaklardır ve cezalarını göreceklerdir. Bunlar toplanmaktadırlar” diyen sesi yükseldi. Aslında ortada tank falan yoktu ama karacı subaylarda çözülme başlamıştı. Ankara semalarında orduya bağlı jetler uçuyor ve darbecilerin Kavaklıdere Radyoevi arasındaki mevzilerine makineli tüfek atışı yapıyordu. Bilanço 7 ölü ve 26 yaralı oldu. Daha sonra Aydemir şöyle diyecekti: “Tek bir radyonun bu kadar tesirli bir silah olduğunu o zaman anladım. Mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur…”
21 MAYISÇILARA NE OLDU?
Sivillerin bu sefer akıllandığını sananlar yanılır. Darbeye katıldıkları gerekçesiyle yargılanan 151 kişiden, sadece 7’si, Talât Aydemir, Fethi Gürcan, Erol Dinçer, Osman Deniz, İlhan Baş, Cevat Kırca, Ahmet Gücal ölüm cezasına çarptırıldılar. Ancak, dört kişinin cezası, itirazlar üzerine bozuldu. TBMM uzun tartışmalardan sonra kalan iki kişinin cezasını onadı ve 27 Haziran 1964’te Fethi Gürcan, 5 Temmuz 1964’te, Talat Aydemir idam edildi. Fethi Gürcan’ın sonunu “Ben ihtilalciyim. Bugün serbest kalsam yine ihtilal yaparım. Benim giremeyeceğim garnizon yoktur. Girdiğim garnizonu da harekete geçirir ve ihtilal yaparım” lafları getirmişti. Geriye kalan 99 sanık ise 15 yıl ile 3 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar ama çoğu affedildiler. 1.459 Harp Okulu öğrencisinin okullarıyla ilişkisi kesildi, bunlardan 75’i ceza aldı.
Başından beri ‘zinde kuvvetleri’ destekleyen ‘solcu’ Yön Dergisi 5 Haziran 1963’te yayınlanan 77.sayısından sonra 15 ay süre kapalı kaldı, 30 Haziran 1967’de tamamen kapandı. 2000 yılında Genelkurmay Başkanlığı bu 1459 Harbiye öğrencisini affetti ve kendilerine ‘HARBİYELİ’ yazan kimlik kartları verdi, ordu evlerine girmeleri serbest bırakıldı. Bu da gayet anlaşılır bir aftı, çünkü bu çocukların tek yaptığı, ordunun köklü bir geleneğine uymaktı!
GELENEKSEL HOŞGÖRÜ . Genelkurmay Başkanlığı, 2000 yılında, bu 1.459 Harbiye öğrencisini affetti ve kendilerine ‘HARBİYELİ’ yazan kimlik kartları vererek ordu evlerine girmelerine izin verdi. Bu gayet anlaşılır bir aftı, çünkü bu çocukların tek yaptığı, ordumuzun köklü bir geleneğine uymaktı! Ama 21. yüzyıl Türkiye’sinde kendine ‘sivil’ diyen kesimlerin bu hastalıklı geleneğe hala sempati duyması pek olağan değil. ‘Türban/başörtüsü’ tartışmaları sırasında ‘laiklik elden gidiyor’ paniğine kapılan şehirli orta sınıfların, orduyu veya ordu içindeki bazı kesimleri göreve çağırdığını görünce insanın umudu kırılıyor doğrusu.
.2-3-08
Ermeni mallarını kimler aldı?
“Annesi İsmail Ağa’ya şöyle öğütler: ‘Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.” (Yaşar Kemal, Yağmurcuk Kuşu, s.95.)
________________________________________________________________________
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan itibaren Müslüman-Türk unsurlar kendilerine sadece çiftçiliği ve askerliği yakıştırmışlar, gayrı Müslimleri ise 1856’ya kadar ‘cizye’ (baş veya kelle vergisi) ile, 1909’a kadar ‘bedel-i askerî’, 1914’ten sonra ise ‘amele taburları’ gibi uygulamalarla askerlik dışında tutmuşlardı. Gayrı Müslimler de başka yolları kalmadığı için ticaret ve zanaata yönelmişlerdi. 18. yüzyıldan itibaren askeri alanda bir dizi başarısızlık sonucu durumları giderek kötüleşen Müslüman-Türk kesim gözlerini değişen dünya koşullara ayak uydurarak zenginleşen gayri Müslimlerin servetlerine dikti. İttihatçıların ‘Milli İktisat’ adıyla kamufle ettiği servet transferinin ilk uygulaması 1913-1914’te Ege’de yapıldı.
RUM KAÇIRTMASI . Alman General Liman von Sanders’in akıl hocalığında, 4. Kolordu Erkân-ı Harbiye Reisi Cafer Tayyar (Eğilmez), İzmir Valisi Rahmi Bey ve İttihat ve Terakki Fırkası Katib-i Umumisi Mahmut Celal (Bayar) tarafından yürütülen baskı ve yıldırma operasyonu sayesinde, Bayar’a göre 200 bin, Teşkilat-ı Mahsusa Şefi Kuşçubaşı Eşref’e göre 1,5 milyon Rum nüfus Adalar’a ve Yunanistan’a kaçırtıldı. Sadece İzmir’de ‘terk ettirilen’ malların dökümünü Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey 18 Haziran 1924 günlü Anadolugazetesiyle yaptığı söyleşisinde şöyle veriyordu: “Rumlardan 10.678 ev, 2.173 dükkân ve mağaza, 79 fabrika, 2 hamam, 1 hastane; Ermeni ve Musevilerden 1.600 ev, 2.821 dükkân ve mağaza, 89 fabrika, 2 hamam, 1 hastane.” Benzer kaçırtma operasyonları diğer Hıristiyan azınlıklara da uygulandı ama en gaddar muamele Ermenilere yapıldı.
TEHCİR BAŞLIYOR . 24 Nisan 1915’te İstanbul’da Ermeni cemaatinin tüm önde gelenleri evlerinden toplanarak Çankırı ve Ayaş’a doğru yola çıkarılmışlar, ülke çapındaki tehcir ise resmen 27 Mayıs 1915’te başlamıştı. 1915-1917 arasında imparatorluktaki tüm Ermeni tebaa, ‘devlete ihanet ettikleri’ gerekçesiyle ülkeden zorla sürülürken, resmi tarihçilere göre bile, en az 300 bin Ermeni bu yolculuk sırasında hayatını kaybetmişti. İttihatçılar, tehcirin hemen ardından Ermenilerden kalacak mal ve mülklerin ne olacağına dair mevzuatı ilan etmişlerdi. 30 Mayıs 1915 tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameye göre hükümet, tehcirin uygulandığı bölgelerde iki mülkiye ve bir maliye memurundan oluşacak Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları kuracaktı.
İttihatçıların önde gelenlerinden Ahmet Rıza Bey, konu mecliste görüşülürken, bu malların terkedilmiş olduğunu söylemenin yasalara aykırı olduğunu, çünkü Ermenilerin bu malları terk etmediklerini, bırakmaya zorlandıklarını söylemişti ama elbette kulak asan olmamıştı. Talimatnameye göre komisyonlar sevkıyatın ardından terk edilen evleri mühürleyecek ve içlerindeki eşyalarla birlikte kıymet takdirleri yapıldıktan sonra kayıt altına alacaklardı. Geride kalan menkuller içindeki hayvanlar, emlak ve araziden elde edilen tarım ürünleri ve bozulması muhtemel mallar müzayede usulüyle satılacak ve bedelleri sahipleri adına mal sandıklarına teslim edilecekti. Kiliselerde bulunan eşya ve resimlerle kutsal kitaplar tutanakla tespit edilecek ve mahallinde muhafaza edilmeleri sağlanacaktı. Burada sormak gerekiyor:Ermeni tehcirini ‘ihanet’ gerekçesine bağlamak resmi tezin temelini oluşturur. Peki o zaman İttihatçılar neden devlet geleneğine uygun olarak Ermeni mallarını açıkça müsadere etmemişlerdir de işi kılıfına uydurmaya çalışmışlardır? Bu sorunun cevabı kendi içinde saklı aslında. Bu konuyu bir başka yazıya bırakıp devam edelim. Kağıt üzerinde alınan kararlar pek güzeldi, ama acaba uygulama nasıldı?
EMVALİ METRUKE Mİ? Ocak 1916’ya kadar 33 Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu kuruldu. Alacaklı olduğunu iddia edenlerin kendileri ya da vekilleri aracılığıyla iki ay içinde komisyonlara başvurması gerekiyordu. Ülke dışında olanlar için süre dört aydı. Başvuru sahipleri tebligat için komisyonun bulunduğu mahalde bir ikametgah gösterecekti. Alacaklı kimse komisyonun takdir ettiği miktara 15 gün içinde itiraz edebilecekti. İtiraz bidayet hukuk mahkemesine yapılabilecekti ama mahkemenin kararı kesin olup, temyiz yolu kapalıydı.
Resmi tarihçilerin bu pek öğündükleri sistemin nasıl işlediğini merak etmişsinizdir elbette. Ama merak etmeye devam edeceksiniz çünkü, bu defterler ortada yok! O halde başka kaynaklara bakalım. Öncelikle yerine göre 1 saat ile 15 gün süre verilerek Der Zor çöllerine sürülmüş olanların bu prosedürü yerine getirmesinin imkansız olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Zaten başka kaynaklardan da biliyoruz ki, Ermenilerin el konan mallarının bir kısmı, yerel Türk, Kürt ve Çerkez önde gelenleri tarafından talan edilmiş, bir kısmı Balkanlar’dan gelen muhacirlere dağıtılmıştı. Bir kısmı ‘Müslüman-Türk’ sermayedar yaratmak için bazen herhangi bir ücret dahi talep edilmeden veya çok düşük bedelle veya düşük taksitlerle Müslüman kişi veya kuruluşlara verilmişti. Bazı binalar ile tarla, bağ ve bahçelerin ürünleri satılarak gelirleri orduya verilmiş, bazı binalar hapishane, okul, hastane ve karakol binası olarak kullanılmıştı. Kalan para da Ermenilerin tehcirinin masrafları ile bazı bölgelerde Ermenileri katleden milislerin masrafları için harcanmıştı! Dolayısıyla, ortada Ermenilere iade edilecek para kalmamıştı...
TALANCILAR YARGILANDI MI? Resmi tarihçilerce, tehcirin Ermenilerin imhası amacına yönelik olmadığını ispatlamak için sıkça tekrarlanan “tehcir sırasında görevlerini kötüye kullandıkları gerekçesiyle 1397 kişi hakkında soruşturma açıldığı ve bunların büyük bir kısmının idam da dahil olmak üzere, çeşitli cezalara çarptırıldığı” meselesi de bu hikayenin bir parçasıdır. Araştırmacılara sunulduğu kadarıyla, Osmanlı Arşivi'nde, özellikle konuyla ilgili en çok belgenin bulunduğu Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi evrakı arasında, tehcir edilen Ermenilere karşı cinayet vb. biçiminde suçlar işleyen devlet görevlileri aleyhine açılmış soruşturmalara ait tek bir belge yoktur. Zaten ne 1.397 rakamını ilk ortaya atan Kamuran Gürün ne de ona referans veren Yusuf Halaçoğlu bu iddialarını doğrulayacak hiçbir belge yayınlamış değillerdir. Buna karşılık Ermenilerin geride bıraktıkları mallara yönelik, yağma, hırsızlık, rüşvet ve zimmet gibi suçlara ilişkin pek çok dava vardır. Ancak bunların açılma nedenleri Ermenilere verilen zararlar değil, Ermeni mallarını ve bunların satışından elde edilecek gelirleri son derece sistemli bir biçimde kullanmak isteyen Hükümetin Ermeni mallarını bireylerin yağmasından korumaktır. Sözü edilen 1.397 kişi Ermenilere değil devlete karşı suç işledikleri için yargılanmıştır.
İTTİHATÇI REFLEKS. Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile teslim bayrağını çekmesinden sonra, İtilaf Devletleri’nin ilk işi bu konu oldu. Hatta 1 Kasım’da bu konuda bir kararname da çıkarttılar ama ülkenin içinde bulunduğu koşullar yüzünden kararı uygulamak mümkün olmadı. Peki, Osmanlı’nın devamı olmadığının altını özenle çizen Milli Mücadele kadroları bu konuda ne yaptı? Şunları yaptı: Müdafaa-i Milliye Vekili (Savunma Bakanı Fevzi (Çakmak) Bey, Meclis’in 22 Ocak 1921 tarihli gizli oturumunda, ülkede halen çoğu Karadeniz bölgesinde olmak üzere 800 bin kadar Hıristiyan bulunduğunu söyleyerek, gayrı Müslimlerin ekonomik hayattaki yerlerini korumasından duyduğu rahatsızlığı belirtti. Generale göre Hıristiyanlardan askerlik için bedeli nakdi alınması ve bunların imalathanelerde, yol, köprü, tünel gibi bayındırlık işlerinde çalıştırılması gerekmekteydi. Fevzi Bey’in bu önerisi karşısında, Malatya Mebusu Fevzi Efendi ‘yaşa!’ sesleri arasında ‘Efendiler, Ermenilerin denaatı (kötülüğü), ihaneti malumdur’ demiş, Ermeni, Rum ve Yahudilerden 500 Lira bedeli nakdi alınmasını, hem de bunların Erzurum’a, Sivas’a yollanıp yollarda çalıştırılmasını istemişti. Ardından da; ‘Maksadım onların ezilmesidir.’ diye eklemişti. Bu önerilerle, İttihatçıların 1914’te Ermenileri ‘Amele Taburları’na alıp, imha etmeleri arasındaki benzerlik çarpıcıydı.
MİLLİ ŞEHİTLER . 7 Ağustos 1921’de Başkumandanlık Kanunu ile Meclis’e ait tüm yetkileri üzerinde toplayan Mustafa Kemal, düşmana karşı savaşın finanse edilmesi için “Tekalif-i Milliye” emirlerini çıkartmıştı. Kanundaki ‘On Emir’den altı numaralısı “Ülkeyi terk etmiş olanların hazineye geçmiş olan mallarından ordu ihtiyacına yarayacak olanlara el konulacaktır” diyordu. Buraya kadarı gayet anlaşılırdı, ancak 25 Aralık 1921'de İstanbul’daki Divan-ı Örfi Mahkemesi’nde, tehcirde katliamlara emir verdiği için suçlu bulunup idam edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey ile 14 Ekim 1922'de ise aynı mahkemede aynı gerekçe ile idam edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in önce ‘milli şehit’ ilan edilmesi, ardından da ailelerine ‘Emval-i Metruke’ faslından maaş bağlanması pek manidardı.
Nitekim Kemalistler, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında Osmanlı’nın diğer borçlarını üstlendikleri halde, Ermeni mallarının iadesine yanaşmadılar. Lozan’da Türkiye’nin üstlendiği borçlar arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında, Tekalif-i Harbiye Kanunu uyarınca, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere el konulmuş gayrı Müslim malları da vardı ancak anlaşma imzalanır imzalanmaz, Türkiye bu borcundan nasıl kurtulacağına kafa yormaya başladı.
İŞİ KILIFINA UYDURMAK . Önce Eylül 1923’de Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu’dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı. 3 Nisan 1924’te Mahsub-i Umumi Kanunu’nun 2. maddesinde değişiklik yapılarak, Birinci Dünya Savaşı için mallarına el konmuş gayri Müslimlere ödeme yapılmaması sağlandı. Ağustos 1926’da, devletin, Lozan’ın yürürlüğe girdiği 19 Ağustos 1924’den önce gayrı Müslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi. 2 Şubat 1927’de çıkarılan bir kararname ile daha önce ‘milli şehit’ ilan edilmiş olan Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in eşi ile çocuklarına İstanbul'da Ermenilerden kalan 20 bin lira değerinde gayrı menkul tahsis edildi. Mayıs 1927’de, Lozan’dan sonra ülke dışında olanların Türk vatandaşlığından çıkarılacağına dair kararname ilan edildi. Aralık 1927’de tehcir suçlusuUrfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in geride bıraktığı ailesine Ermenilerden kalan mallar verildi. Tahsisler bununla kalmadı, tehcirde en kanlı eylemlere imzasını atmış kişilerden Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Dr. Bahaeddin Şakir, Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve Tiflis’te Cemal Paşa’yla suikasta uğrayan yaveri Nusret Bey'in ailelerine Ermeni malları verildi. Ama daha vahimi evlerinden birinin üzerine Cumhuriyet’in sembol binalarından biri olan Çankaya Köşkü el konmuş bir Ermeni arsasına inşa edildi! Anlayana bunlar çok şey söylüyor…
ÇANKAYA KÖŞKÜ BİLE . Burada bir parantez açıp şu satırlara göz atalım: “Çankaya Köşkü’nü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. Benim babam (Ankara doğumlu 1887-1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu demiryolunda çalışması vesilesiyle tüm aileyi Ankara’dan (Konya yoluyla) İstanbul’a kaçırmıştır. Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören’deki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur. 15 veya daha fazla sene evvel, İstanbul gazetelerinden birinde bu bağ evinin resmi çıkmıştı -bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti- ve annem rahmetli Vehbi Bey’e bir mektup yazmıştı. Vehbi Bey de anneme o bağ evinin renkli bir fotoğrafını yollamıştı….Ayrıca Ankara’da dedemin ailesi ve kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) kilise inşa etmişlerdi ki, bu kilise de yakılmış…”
Bu satırlar, bugün müze olarak kullanılan Çankaya Köşkü’nün üzerine inşa edildiği mülkün sahibi Kasapyan ailesinden Edward J. Çuhacı’ya ait. Hatırlanacağı gibi, Hürriyet ‘tarih’ yazarı Soner Yalçın, ‘Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeniydi” başlıklı sansasyonel haberinde (25 Mart 2007) tarihi çarpıtarak köşkün Zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında kenti terk ederken, bağevini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurluzadeler’e satmıştı” demiş, haberi düzeltmek için kendisine yukarıdaki mektubu gönderen Edward J. Çuhacı’nın mektubunu ise yayınlamamıştı. Elbette daha garip olan, Çankaya Köşkü’nde oturan devlet ricalinden hiç ses çıkmamasıdır. Bu küçük parantezden sonra konumuza devam edelim.
MİKTAR DEVLET SIRRI . Ermenilerden geriye ne kadar gayrı menkul kaldığını bilmiyoruz, çünkü o döneme ait tapu kayıtları araştırmacılara açık değil. Hatırlanacağı gibi 2005 yılında, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, kendi arşivinde bulunan Osmanlı dönemine ait tapu kayıt belgelerini TARBİS (Tapu Arşiv Otomasyonu) adlı proje kapsamında Türkçeleştirerek, bilgisayar ortamına aktarmak ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne devretmek istediğinde Milli Güvenlik Kurulu Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanlığı Tuğgeneral Tayyar Elmas imzalı bir yazıyla böyle bir girişimin ülke menfaatleri açısından sakıncalı olduğunu belirterek girişime engel olmuştu. (‘Arşivlerimiz açıktır’ diye böbürlenenlere ithaf olunur!
Madem kendi ülkemizdeki kaynaklardan bilgi edinemiyoruz, o halde zorunlu olarak yabancıların söylediklerine bakmak durumundayız. Bu kaynaklardan biri Britanya Dışişleri Arşivi. Buradaki bir belgeye göre 1918’de sabık Britanya Başbakanı Sir James Baldwin ve yardımcısı Herbert Asquith, yeni Başbakan Ramsey McDonald’a Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenilere niye maddi yardım yapılması gerektiğini anlatan raporlarında şöyle diyorlar: “Toplam beş milyon Türk pound’u (yaklaşık 33 ton altına eşdeğer) Türk Hükümeti tarafından 1916’da Berlin’deki Reichs Bank’a yatırılmıştır. Bunun büyük bir miktarı Ermenilerin parasıdır.” Deutche Bank’a yatırıldığı rivayet olunan Ermeni altınlarının miktarı ise bilinmemektedir.
100 MİLYAR DOLAR İDDİASI . Ermeni Ulusal Konseyi adlı bir Ermeni örgütünün 1919’da Paris’te hazırladığı rapora göre 1915-1917 Tehciri’nde el konulan mallarının yaklaşık değeri 19 milyar Fransız Frankı’na ulaşmaktadır. (1914’ten 1915 sonuna kadar 1 Osmanlı Lirası, 22,8 Fransız Frankı’dır. 1916’dan sonra büyük miktarlarda Osmanlı banknotu basıldığı için kur değeri hızla düşmüştür.) Aynı örgütün iddiasına göre, Ermenilerin Osmanlı bankalarındaki paralarına el konduğu gibi, Avrupa bankalarındaki paralarına da el konulmuştur. 1925’te ABD Senatosu’nda yapılan görüşmelerde, Ermeni mallarının bedelinin yaklaşık 40 milyon Dolar olduğu tahmini yapılır. Günümüzde bazı Ermeni araştırmacılar tehcirden sonra el konan Ermeni servetinin 14,5 milyar Frank’a (bugünün parası 100 milyar Dolar) tekabül ettiğini ileri sürüyorlar.
Talat Paşa, işi Ermenilerin Amerikan sigorta şirketlerindeki paralarını istemeye kadar götürmüştür çünkü Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau anılarında Talat’ın “Keşke Amerikan hayat sigortası şirketlerine başvursaydınız da Ermeni poliçe sahiplerinin tam bir listesini bize göndermelerini sağlasaydınız. Nasıl olsa hepsi öldü şimdi, parayı alacak mirasçıları da yok. Tabii ki bunun tümü devlete kalır. Hükümet şimdi yasal olarak mirasçı durumundadır yapar mıydınız bunu?” dediğini anlatır.
LOZAN’I KİM DİNLER? 1914 kayıtlarına göre, Osmanlı ülkesinde Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise, 451 manastır ve 2 bin okul vardı. Tehcirden sonra Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi, merkezi ve güzel kiliseleri camiye çevirmek oldu. Gerisi ambar, depo ve tavla olarak kullanıldı.
Lozan Görüşmeleri’nde Türkiye’yi temsil eden Meclis’in ırkçı-Türkçü kanadından Dr. Rıza Nur, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’e yolladığı 25 Mayıs 1921 tarihli mektupta, “Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden temizlenmesi başarılırsa bunun Türkiye’ye büyük bir hizmet olacağını” söylüyordu. Sözü edilen, Ortaçağda Ermeni Krallığı’nın başkentiydi. Karabekir anılarında, Rıza Nur’un teklifini reddettiğini, çünkü Ani kalıntılarının İstanbul surları gibi geniş bir alanı kapladığını ve böyle bir işi başarmanın çok zor olduğunu, dahası böyle bir girişimin geride kalan Ermenileri rahatsız edeceğini yazmıştı. Ama sonraki dönemlerde Rıza Nur zihniyeti galip geldi ve Ani yıkılmaya terk edildi.
1924 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 42. Maddesi ‘Türk hükümetinin kiliselerin, sinagogların, mezarlıkların ve diğer dini yapıların tam koruma altına alınmasını garanti eder’ dediği halde, 1974 tarihli UNESCO Raporu’na göre geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. O tarihten sonra bunların 464’ü tamamen yıkıldı. 252’si yıkılmaya terk edildi, 197’si ise ciddi restorasyon gerektiriyor. Ancak Van’daki Ahtamar Adası’ndaki Surp Haç Kilisesi’nin restorasyonu sırasında yaşananlar belleklerde tazeliğini koruyor.
EDEBİYATÇILARIN GÖZÜYLE . Tarih her zaman belgelerde değildir. Bazen bir romanda, bazen bir şiirde, bazen bir resimde de ‘tarihsel gerçekliğe’ dair izlerle karşılaşırız. Hatta bazen bu satırlar, hiçbir tarih belgesinin yapamayacağı kadar etkilidir, düşündürücüdür. İşte onlardan birkaç örnek: “Kasabaya geldiğinde yalınayaktın. Ve Ermeniler kaçtığında en güzel Ermeni evine sen kondun. Artin Külekyanın evini, Kendirlinin konağını sen ilkokul yaptın. Tanıdıklarına, konar göçer Türkmen Ağalarına, ileri gelenlerine teker teker Ermeni evlerini sen dağıttın. Çadırdan çıkıp Ermeni konaklarına geçtiler… Hayk Topuzyanın toprağını kan eder çiftliğinin tapusunu nasıl çıkardın muallim Bey, nasıl? (.) Altı bin dönümlük Vartan Beğyanın tarlasını hemen onun üstüne bir gün içinde yapıverdin, niçin?(.) Yarısına Kürtlerin yerleştirildiği, geri kalanı harab olmuş Ermeni örenlerinin dolacağını senden başka kim, kim, kim akıl edebilirdi?” (Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti, s.353-354)
Orhan Kemal Kanlı Topraklar adlı romanında CHP’li Nedim Ağa’nın servetini nasıl yaptığını şöyle anlatır okuyucusuna: “ Nedim Ağa için bundan başka yapacak şey yoktu parti ileri gelenlerine karşı. Çünkü bu şimdi ceviz masasında il idare başkanıyla konuştuğu fabrikayı yıllar önce Emvali Metruke’den, gene bu parti mebusu, hatırlı birinin yardımıyla ucuzca satın almış, yıllar yılı da geliştirip büyütmüştü. Particilerin elinde bir çeşit Demokles’in kılıcıydı bu fabrika. Kafaları kızdı mı elinden alıverecekler gibi geliyor, geceleri uykuları kaçıyordu…” Aynı romanda fabrika kâtibi ile kantarcı, Nedim Ağa’yı konuşmaktadırlar: “Nedim Ağa’nın cemaziyülevvelini bilir misin? (…)Ermeni tehcirinde kumaş mağazasına mı konmuş? Adam mı boğazlamış kendi gibilerle bir olup? -İkisi de var. (…) Bunlar Kayseri köylülerinden her yıl Çukurova’ya yüzlerce inenlerden (…) O zaman malum ya, Ermeniler, Rumlar ticareti ellerine almış, Osmanlıyı veryansın soyuyorlar. Derken Sultan Hamit’i indiriyorlar. Meşrutiyet. İttihat ve Terakki. Milli zengin yetiştirme modası. Ardından Ermeni tehciri. Bu Nedim’in patronu çorbacı da Ermeni ya, kaçacak Türkiye’den. Aman Nedim demiş, ben seni severim mert adamsın (…) Sen mallarımın başına geç. Benim yerime işleri idare et. Kazan. Ye, iç, helal olsun. Bana da ne gönderirsen artık…” (Orhan Kemal Kanlı Topraklar,1972, s.102-103) Yazardan Nedim’in adama hiçbir şey göndermediğini öğreniriz daha sonra. Bir de Nedim Bey’in oturduğu evin de Ermenilerden kalma bir taş konak olduğunu.
“Honaz’ın o zamanki ağalarından bazıları; bazı zaptiyeler, bazı südübozuklar Rumların evlerini paluçka etti… Yağma, soygun! ‘çarpıcı’ denen biri evlerdeki dikiş makinalarını paluçka etmiş. ‘parpıcı’ evlerdeki kap kacağı paluçka etmiş. Kimi Yorgan yastık, kazan kaynatma toplamış. Evlerde ne varsa, kiremidine, kapısına, penceresine kadar paluçka edildi. Kimileri bu paluçkayla zengin oldu” (Yalçın Kemal, Emanet Çeyiz , Mübadele İnsanları, Belge Yayınları, 1998, s. 13)
KİMSENİN SEVMEDİĞİ ADAM . Tarihçi Refik Ahmet Altınay, İki Komite İki Kıt’al(Kebikeç Yayınları, 1994) adlı eserinde savaş sırasında İstanbul’dan Eskişehir’e kaçan devlet ricalinin sürgüne gönderdikleri Ermeni vatandaşlarının mallarını nasıl paylaştığını şöyle anlatır:“(C)esim bir Ermeni konağı Şehzadegana, Sarısu köprüsü cıvarında kanarya sarısı rengindeki yan yana iki Ermeni evi Talat Bey’le yar-ı garı Canbulat bey’e, içeride Ermeni mahallesinde muhteşem bir ermeni köşkü Topal İsmail Hakkı’ya, İstasyona yakın, oturmaya salih bütün evler İttihad’ın en mühim ricaline tahsis olunmuş.” (s.10)
“Artık Eskişehir Ermenileri de çıkarılmıştı. Kıymetdar halıları ve eşyaları kamilen evlerinde idi. Fakat hükümet bunları muhafazadan acizdi. Sahipsiz kalan evler güya polisler tarafından muhafaza olunuyordu. Halbuki geceleyin halılar ve davarlar, kıymetdar eşya kamilen çalınıyordu. Aynı hal İzmit’in Adapazarı’nın tahliyesi esnasında da vukua gelmiş, eşyalar çalındıktan sonra izi belli edilmemek için evler ateşe de verilmişti.” (s. 34-35)
“[Ege’deki] Ermeni zenginlerinin evleri satın alınmış, takrir verilir verilmez paralar zorla zulüm ile istirdat olunmuştu… Bu fecaatleri duyup da müteessir olmamak kabil değildi… Bu hareket, beşeriyet namına bir cinayetti. Hiçbir hükümet, hiçbir devirde, Bu derece gaddarane bir cinayet ika etmemişti.” (s.45) Ahmet Refik Altınay’ın İttihatçılar tarafından zaten hiç sevilmediğini, bu açıklamalarından dolayı da Cumhuriyet döneminde sürekli baskı göndüğünü, çalışmalarının yasaklandığını, üniversitedeki kürsüsünü kaybettiğini, yoksulluğa mahkum edildiğini, sefalet içinde kimsesiz öldüğünü hatırlatalım.
SONSÖZ YERİNE . 1923 Nüfus Mübadelesi, 1942 Varlık Vergisi, 6/7 Eylül 1955 talanı, 1963’ten sonra 40 bin Rum’un Türkiye’den zorla çıkarılması İttihatçıların başlattığı ‘sermayenin Türkleştirmesi’ politikalarının devamı niteliğindeydi. 1974’te Vakıf mallarına el konması bu operasyonun son hamlesi idi. Bu son gaspta el konan servet diğerlerinin yanında ‘devede kulak’ sayılır ama onları bile iade etmemek için ne kadar ayak süründüğü görünce Vakıflar Kanunu’ndaki tüm eksiklere rağmen AK Parti’yi takdir etmemek mümkün değil. Gerçi Başbakan Erdoğan Türklerin karakterinde soykırım yoktur” ve “Ermenilerin tek derdi var, Türkiye’den tazminat koparmak” diyerek tarihle yüzleşme konusunda resmi söyleme teslim olduğunu düşündürdü ama biz yine de umudumuzu yitirmeyelim.
Daha fazla bilgi için: Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolmuştur, Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, İletişim Yayınları, İstanbul 2008.
9-3-08
Şimdi ben Türkiye güzellik kıraliçası mıyım?
Türban/başörtüsü tartışmaları sırasında yeniden gözden geçirmek ihtiyacı duyduğumuz Türk modernleşmesinin temel hedefi ‘muasır medeniyet seviyesine ulaşmak’ olarak tanımlanmıştı. Ancak, Batı medeniyetinin temeli dokunulmaz haklara sahip birey/insan iken, Kemalistler onun yerine ‘milli kültüre dayalı Türk ailesi’ni koydular. Önce kadınlar ‘cinsiyetsizleştirildi’, ardından ‘vatana hayırlı yeni nesiller yetiştirmeleri için’ biyolojik fonksiyonları öne çıkarıldı. Kadınlardan beklenen, geleneksel rollerini Batılı tarzda icra etmeleriydi. Bu kimlik politikalarının temelini ‘namus’ ve ‘iffet’ kavramları oluşturuyordu.
MİLLİ GÖREV . Bu politikalarla uyumlu olarak, Cumhuriyet erkekleri kadınlara siyasi haklarını vermekte ayak sürüdüler, hatta dernek kurmalarına bile izin vermediler. Bu tavırlarını, henüz aşamadıkları ‘Doğulu’ zihniyetleriyle açıklamak mümkündü ama, çok değil daha 10 yıl önce çarşaf ve peçe ile gezdirdikleri kadınları, açık başları, kolsuz elbiseleri, hatta mayoları ile güzellik yarışmalarına katılmaya zorlamalarını anlamak hakikaten zordu. Bu haftayı, 8 Mart ruhuna uygun olarak, bağımsız birey olmalarına izin verilmeyen, ancak bedenlerini ‘milli görev’ olarak seferber etmeleri istenen ‘Cumhuriyet güzelleri’ne ayırdık.
İlk Türkiye güzeli bir Ermeni idi
Türkiye’nin ilk güzellik yarışması, 1925 veya 1926’da İpek Film Şirketi tarafından düzenlenmişti. Melek Sineması’nda yapılan yarışmayı, sinemanın yer gösterici kızlarından Ermeni asıllı Matmazel Araksi Çetinyan kazanmıştı. Ama basın, organizasyon bozukluklarını bahane ederek, yarışmayı geçersiz saymıştı.
Geniş katılımlı ilk ‘yarı resmi’ güzellik yarışması için çok beklemek gerekmedi. Yarışma fikrinin Mustafa Kemal’den çıktığı söyleniyordu. Gazetelerde ABD’de düzenlenecek yarışmadan söz edilirken ‘medeniyetin beşiği ABD ve Avrupa’da…’, ‘Yunanistan bile…’, ‘Balkan devletleri bile..’ gibi ifadeler kullanılıyor, yani yarışmaya katılmak bir ‘milli görev’ ve ‘medenileşmenin işareti’ olarak sunuluyordu. Şubat 1929’da,Cumhuriyet gazetesi yarışmaları düzenleme işini hevesle üstlendi. Başyazar Yunus Nadi “Bizim kadınlarımız bu müsabakaya niçin iştirak etmesinler, bizim ne kusurumuz var? Hâlbuki Türk kadını, dünyanın en güzel kadınlarından sayılmıştır. Hatta Avrupa’da Şark güzeli diye dillere destan olmaktadır. Avrupa’da imal edilen birçok kremlerin, losyonların ve tuvalete ait ilaçların üzerine reklam için ‘Şarkın güzellik tılsımı’ cümlelerini daima görmekteyiz. O halde Türk kadını niçin Amerika ve Avrupa’da kendi milletinin güzelliğini göstermesin?” diye işin felsefesini ilan ederken güzellerin mayo ile jüri önüne çıkmalarının ‘gayri ahlakî’ olduğu yolundaki eleştirilere cevap vermeyi de ihmal etmemişti.
KAŞ, GÖZ, GERİSİ SÖZ! . Mizah dergisi Karagöz ise, 9 Şubat 1929 tarihli sayısında işi şöyle alaya alıyordu: "Cumhuriyet refikimiz Dünya Güzellik Müsabakasına Türk kadınlarının girmesini istiyor. Öyle ya her millette güzel var da bizde yok mu? Yok ne demek! Öyleleri var ki bir gülüşle bin gönül fethederler, öyleleri var ki bir bakışla bin can yakarlar. Daha neler, ne fettanlar, ne dilberler, ne dilbazlar var, var ama bunlar bize, bizim gönlümüze göredir. Ölçüye uymaz, metroya, santime gelmezler. Malum a, bizim bedenlerimiz alafranga değil alaturkadır, sporsuz, gelişi güzel büyüdüğümüz için hepimiz biraz göbekliyiz, vücudun ölçülü güzelliğine o kadar ehemmiyet vermeyiz, bizde güzellik şunlardır: Kaş, göz, gerisi söz. Müsabaka heyeti evvela ölçüp biçtikten sonra hesaba uygun olanları müsabakaya sokacaklar. Haydi efendim, haydi, onların arşınına göre bizde kumaş yoktur… "
BAR KADINI HARİÇ . Ancak, halk havaya sokulmuştu bile. 25 Şubat 1929’da yapılan duyuruda katılma şartları şöyle sıralanmıştı: 1) Müsabakaya 16 ila 25 yaş arasındaki her namuslu Türk kızı iştirak edebilir. Irk, din ve mezhep farkı aranmaz. 2) Bar kadınları müsabakaya katılamaz. ‘Bar kadını olmak’ o günün ahlak anlayışının sınırlarını tarif ediyordu, ‘ırk farkı aranmaz’ dendiği halde gazeteler ‘yarışma sayesinde Türk ırkının ne kadar güzel olduğunun dünyaya gösterileceği’ haberlerinden geçilmiyordu.
Cumhuriyet gazetesi hemen her gün ilk sayfasının bir köşesini güzellik yarışmasına ayırdı. ‘İyi bir vatan anası olmak kabiliyeti ve asaletini haiz kızlar’ aranıyordu ama, ilk şart yüz güzelliği idi. Kızlardan, 19x12 cm boyutlarında kartpostal şeklindeki fotoğraflarını gazeteye göndermeleri istenmişti. Gazete her gün fotoğrafları yayınlanacak, gazete okuyucuların seçtiği 15 güzel finale kalacaktı. Oy verecek okuyucular arasından kurayla seçilecek okuyuculara 5 ila 50 lira arasında değişen para ödülleri ile üç aylık Cumhuriyet gazetesi aboneliği hediye edilecekti. Finale çıkan bu güzelleri bir hakem heyeti yarışmaya tabi tutacaktı. İlk fotoğraf 7 Mart’ta yayınlandı. 125 güzelin fotoğraflarının yayınlanışı 21 Haziran 1929 tarihinde tamamlandığında ülkede heyecan hedeflenen seviyeye ulaşmıştı.
1 Ağustos'ta açıklanan sonuçlara göre, halk 1.121 oyla Muallâ Suzan’ı birinci seçmişti. Gazete 400'ün üzerinde oy alan 48 yarışmacının büyük jüri önüne çıkmasına karar verdi. Daha önce yarışma günü ilan edilen 30 Ağustos’un ‘Zafer ve Tayyare Bayramı’ olduğunu yeni fark eden yöneticiler, yarışmayı 2 Eylül’e aldılar. Yarışmadan bir gün önce, finale kalanlar arasında gayrimüslimlerin çokluğu konusundaki şikayetlerin haklı olup olmadığının anlaşılması için yarışmacılardan nüfus kâğıtları istendi. Gerçekten de 35 finalistin yarısı gayrimüslimdi ama hepsi de Türk vatandaşıydı…
32 NUMARA GÜLE BENZİYOR . Hakem Heyeti, Abdülhak Hamit ve eşi Lüsyen Hanım, Cenap Şahabettin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Namık İsmail, Peyami Safa, Nazmi Ziya, Mesut Cemil, Hüseyin Cahit Yalçın, Muhiddin Sadak, Halit Ziya Uşaklıgil, İbrahim Çallı, Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Vala Nurettin gibi ünlü isimlerden oluşuyordu. Gazetelere yansıdığına göre, güzelleri gören hakemlerin nefesi kesilmişti. Hüseyin Rahmi ‘Hepsi birer birer alınırsa hepsi güzel, fakat bolluk içinde seçmek müşkül oluyor’, Halit Ziya ‘Bayıldım’, Ahmet İhsan ‘Rüya görüyorum sanıyorum’, Abdülhak Hamit ‘Cennete girdim sanıyorum’, Kontes Soranzo ‘Cennetten çıktım sanıyorum’, Hüseyin Cahit ‘Hayranım’, Şükûfe Nihal ‘Gayet güç, cevap veremeyeceğim kadar’, İsmail Müştak ‘Hepsinin müştakıyım’ Yunus Nadi ‘Ben bu işin muvaffakiyetinden çok memnunum’, Rezan Emin Hanım ‘32 numara güle benziyor’ demişti.
Fısıltı gazetesine göre, bazı yarışmacılar jüri önüne çıkmak istememişler, çünkü bu aşamayı ‘fazlasıyla modern’ bulmuşlardı. Birinciliği Hicran Hanım kazanmış, ama kısa süre önce nişanlanmış veya evlenmiş olduğu ortaya çıkınca, yerin okuyucuların da favorisi olan Feriha Tevfik’e bırakmıştı. Semine Hanım ikinci, Matmazel Araksi Çetinyan ise üçüncü olmuştu. Balıkhane Nazırı Mehmet Tevfik Bey’in torunu olan Feriha Tevfik sarı ile kumral arasında dalgalanan ince bukleli saçları, ela gözleri, uzun kirpikleri, düz ve muntazam burnu, tabii kırmızılıktaki dudaklarıyla gülerek “Ay inanamayacağım geliyor, doğru söyleyiniz, şimdi ben Türk güzeli, Türkiye güzellik Kıraliçası mıyım?” demişti. Ancak, dünya güzellik yarışmasına başvuruda geç kalındığı için bütün bu çabalar boşa gitti.
TÜRK IRKI BEYAZDIR! . 1930 yarışmasının duyuruları 29 Ekim 1929’da yapılmaya başladı. Yine ‘medeni bir sahada memleketin şeref ve haysiyetine hizmet etmek üzere’ Paris’e ve ABD’ye gönderilmek üzere kadın adaylar aranıyordu. ‘Güzeller milli vazifenizi yapınız’ sloganıyla başlatılan yarışmaya dair bir haberde yarışmanın ‘faydası’ şöyle anlatılıyordu: “Feriha Tevfik Hanım’ın resimlerinin Amerika gazetelerinde intişarı (yayını) bizim lehimizde ne mühim bir propaganda oldu. Türkleri zenci, sarı veya kırmızı ırktan zanneden sürü sürü Amerikalılar kendileri kadar beyaz ve güzel olduğumuzu Feriha Hanım’ın resimlerinden anladılar. Memleketimiz ve milletimiz namına ele geçen böyle masrafsız bir propaganda fırsatını kaçırmamak, ondan azami derece istifade etmek zaruretindeyiz. Bu fırsattan istifade milli bir vazifedir. Azami istifade ise ancak müsabakalara güzel, çok güzel kız göndermekle olur.”
‘MAYASI HALİS’ BİR KIZ . 10 Ocak 1930’ta yapılan yarışmada Mübeccel Namık Hanım yeni ‘Türkiye Güzellik Kıraliçası’ seçildi. İlk yarışmanın birincisi Feriha Tevfik bu sefer ikinci olmuştu. Yarışmacıların ellerinden tutup jürinin önüne kadar götürüp orada yarışmacıların eteklerini dizlerine kadar kaldırmasına yardım etme görevini üstlenmiş olan muhafazakar yazar Peyami Safa, basının güzelliğine kusur bulduğu Mübeccel Hanım’ı şöyle övüyordu: “Mübeccel Hanım ırkımızın büyük seciyesini taşıyor. Mayası halis bir tesalüple yuğurulmuş. Lirik şairlerin genç kız diye tahayyül ettikleri, fakat asrın ahlaki bulanıklığı içinde eşini az buldukları masum, gözü açılmamış tipik aile kızı. Zekâsı, terbiyesi, vücudu idman görmüş, lisan biliyor…”
Ama yine büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Paris’e giderken Sirkeci'den Edirne'ye kadar her istasyonunda halkın sevgi gösterileriyle karşılanan Mübeccel Hanım dereceye bile giremezken, ‘milli düşman’ Yunanistan güzeli kraliçe seçiliverdi. ABD’nin Galveston şehrine gönderilen Feriha Tevfik de başarılı olamayınca, ülkede büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Gazeteler suçu kökenlerini eski Yunan uygarlığında göre Batılı jüri üyelerine’ atıp ‘yenilen pehlivan güreşe doymaz’ misali tekrar kollar sıvadılar.
İLK POP-STAR YARIŞMASI . Cumhuriyet gazetesi ‘milli görev’ tanımı ile yetinmeyerek işi sağlama bağladı: "Bugün meçhul bir kız iken, yarın meşhur bir şahsiyet olmak fırsatı karşınızda duruyor." Ama 28 Temmuz 1930 tarihli ilan bir fiyaskoya işaret ediyordu: "Güzellik müsabakasına iştirak için gelen resimler, kafi miktarda olmadığından resim gönderme müddetini Ekim sonuna uzattık. Güzeller; Beyoğlu’nda Foto Süreyya ve Foto Femina’ya giderek bizim hesabımıza resimlerinizi çektiriniz."
Büyük gayretler sonunda yeterli aday bulunarak yapılan 1931 yarışmasında ‘muallim’ Naşide Saffet Hanım birinci, Güzel Sanatlar Mektebi öğrencisi Saniha Hanım ikinci oldu ama bu durum kamuoyunda büyük rahatsızlık yarattı. Çünkü ‘muallim’ ve ‘öğrenci’ Cumhuriyet’in rol modelleriydi. Naşide Hanım’ın öğretmenlikten atılacağı söylentileri kulaktan kulağa yayılırken, rejimin ideologlarından Falih Rıfkı, 26 Ocak 1931 tarihliMilliyet’te şöyle diyordu: “Güzellik temiz ve asil bir şeydir. Fakat muallimlikle bu müsabakalar arasında bir tezat olduğuna da şaşmamak lazım gelir. Eğer Maarif Vekilliği deniz esbabı ile dolaştırılmış, ayak bileği, kalçası ölçülmüş ve talebeleri tarafından gazetelerde çıplak resmi görülmüş bir hoca hanımı sınıf içinde biraz garip bulursa eski kafalık göstermiş olmayacaktır.” Anlaşılan modernleşmenin doğal sınırlarına varılmıştı!
CUMHURİYET GÜZELİ . Bu olaylar, katılımcıların cesaretini kırmış olmalıydı ki, 1932 yarışmasına pek ilgi olmadı. Sadece 10 başvuru olduğu için yarışma iptal edildi ancak uluslar arası yarışmayı düzenleyen komitenin ısrarı üzerine tekrar düzenlendi. 15 Haziran 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinin başlığı ‘Dünya Türkiye güzelini bekliyor’ şeklindeydi. Gazete bu tarihten 2 Temmuz’a kadar, 16-25 yaş arası evlenmemiş, namuslu kızları yarışmaya davet eden haberler yayımladı, yetmedi. ‘Kraliçe seçilecek güzele tam 500 Türk Lirası mükâfat verilecektir’ dedi, olmadı. ‘Hâfi ve balo kıyafetiyle yapılacak seçmelerde kazanamayanların izzet-i nefislerinin rencide edilmemesi için isimleri ilan edilmeyecektir’ güvencesi verildi, nihayet 8 genç kız başvurmaya ikna edilebildi. Sonuçta, Hızır Yangın Söndürme Aletleri mümessili Halis Bey’in 17 yaşındaki kızı Keriman Halis, yeni ‘Türkiye Güzellik Kıraliçası’ seçildi. Kara kaşlı, kara gözlü, parlak uzun ve siyah saçlı ve bembeyaz tenli, hakikaten çok güzel bir kızdı Keriman. Babası kızını bizzat götürüp kaydettirmişti yarışmaya. Ama geçmiş yıllarda yarışmaları ‘milli görev’ olarak tanımlayan basın bu sefer pek alaycıydı. Onlara göre Keriman Halis ‘Türkiye güzeli değil, olsa olsa Cumhuriyet gazetesinin güzeli’ sayılırdı!
MİSS TURKEY! . Yine de, baba-kız Belçika’nın Spa kentinde yapılacak yarışmaya katılmak üzere Simplon Ekspresi’ne binerken foto muhabirleri Halis Bey’in yüzündeki gururu ve güzel Keriman’ın heyecanını tespit etmek için yarış halindedirler. Keriman Halis daha sonra yarışma gününü şöyle anlatacaktı: "Önce kadınlardan meydana gelen bir jüri önüne çıktık. Burada inceden inceye kontrolden geçtik. Sonra bir tiyatro salonunda esas yarışmaya girdik. 28 ülkenin güzeli teker teker boy göstererek gelip geçtiler... Ve sonunda iki güzel kaldık. Ben ve Almanya güzeli. Son gün yalnız Alman güzeli ve beni tekrar görmek istediler. Üzerime kırmızı renkte bir tuvalet giymiş, yakasına da beyaz kurdela takmıştım. Memleketimizi bayrağımızın renkleriyle tanıtmaya çalışıyordum. Son an gelip çattı. Jüri başkanı ayağa kalktı. Elindeki kırmızı mühürlü zarfı büyük bir itina ile açtı. Tiyatroda büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Heyecandan düşüp bayılabilirdim. Neyse, zarf açıldı... Bütün tiyatro salonu, ‘Yaşasın Miss Turkey’ sesleriyle inledi..."
Bütün ülke mutluydu. Ailenin Fındıklı semtindeki evi gazetecilerin ve ziyaretçilerin hücumuna uğramıştı. Gazeteler Keriman Halis’in ‘hususi özelliklerini’ saymakta yarışıyorlardı: “Feyzi Ati Lisesi’ne gitmiş ve orta tahsilini orada yapmıştır.” “Biraz Fransızcası olan müzik aletlerinden en çok piyanoyu seven ve piyano çalan bir kızdır.” “Ama asıl başarısı, iyi bir ev kızı oluşundadır. Çok maharetlidir kendisi.” “Akrabalarının tarifiyle ‘dehşetli’ bir ev kadınıdır. Ev işleri ona fevkalade büyük zevk vermektedir.” Çok iyi yemek yapar ve harika dikiş diker.” Görüldüğü gibi ideal Cumhuriyet kızıydı Kerimancık. Az buçuk tahsilli, mükemmel bir ev kadını, iyi bir eş ve anne adayı….
İktisat ve Tasarruf dergisi “Türk güzeli [Keriman Halis] niçin cihan güzeli oldu? Çünkü Türk güzeli Türk üzümü, Türk fındığı, Türk inciri ile beslendi” diye yazmıştı. (Küçük bir not: 2002’de Dünya Güzellik Kraliçesi olan bizi bir kez daha gururlandıran Azra Akın’ın başarısı da giydiği Tahtakale pazeninden elbiseye bağlanmış, ayrıca güzelimiz ‘Türk lokumu’ diye nitelenmişti. Anlaşılan ‘yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı’ şiarı, 70 yıllık milli sabitemizdi.)
Yarışmaların destekçisi Atatürk de çok mutluydu sonuçtan. 3 Ağustos günü Cumhuriyetgazetesine verdiği özel demecinde ‘Keriman Ece’ dediği kızımızın başarısına ‘Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihi olarak’ bildiği için şaşırmadığını söyledi, ancak Türk kızlarının esas görevinin analarının ve atalarında olduğu gibi yüksek kültürde, yüksek fazilette birinci olmak olduğunu hatırlattı.
MONMARTER KABARELERİ. Ama artık eski heves kalmamıştı. 1933 yılında düzenlenen son güzellik yarışmasını Nazire Hanım kazandı ancak seçilişiyle ilgili şike dedikoduları ayyuka çıkmıştı. Bunun üzerine romancı milletvekili Aka Gündüz, “Güzellik müsabakaları men edilecek. Bu gibi müsabakalar Monmarter kabarelerinde oluyor. Temiz Türkiye buna müsait değildir. Artık müsabakaların yapılmaması için bir kanun layihası teklif edeceğim” dedi. Hakikaten de 1950’ye kadar bir daha yarışma yapılmadı.
Cumhuriyet’in erkekleri modernleşme projeleri için mihenk taşı olarak seçtikleri Cumhuriyet kadınlarını, yeni Cumhuriyet’in ne kadar ‘medeni’ olduğunu dünyaya ilan etmek için, önce ‘milli görev’ deyip sahneye sürmüşler, misyon tamamlanınca da, bu tür müsabakaların ‘milli hasletlerimize uymadığını’ keşfederek sahneden çekmişlerdi. Muhtemelen bu garip süreçte bile bireyselleşme yolunda önemli adımlar atan Cumhuriyet’in kadınlarına kendileri hakkında verilen bu saçma sapan kararlara uymak kalmıştı. Gerçekten hazin bir durumdu.
Kaynakça: Pınar Öztamur, “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güzellik Yarışmaları ve Feminen Kadın Kimliğinin Kuruluşu”, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 46-53; Mehmet Ö. Alkan ve Cengiz Kahraman, “İlk Pop-Star Yarışmaları ve Güzellik ‘Kıraliça’ları: Türkiye Güzeli Mübeccel’im Ben….”, Toplumsal Tarih, S.124, Nisan 2004, s. 68-71; Gökhan Akçura Unutma Beni, Ivır Zıvır Tarihi 1, İstanbul: Om Yayınları, 2001, s. 229-261
.
.16-3-08
Çanakkale Savaşı: Efsaneler ve gerçekler
Çanakkale Savaşı, ulusal tarihlerini zenginleştirmek isteyen Avustralyalı ve Yeni Zelandalı ANZAC askerlerinin üçüncü kuşağı tarafından keşfedileli beri, Türkler için de çok önemli hale geldi. Tarihilerini yeniden keşfedenlerin bir bölümü, Birinci Dünya Savaşı’nı ‘anti-emperyalist mücadele’ diye niteliyor ve Çanakkale Savaşı’nı Türk ulus-devletinin kuruluş efsanesinin prelüdü sayıyor. Bazıları ise, Osmanlı’nın Müslüman tebaasının bir çeşit Haçlı Seferi’ne çıkan Hıristiyan dünyaya karşı ‘cihat’ savaşı olarak kurgulamaya çalışıyor. Halbuki, Osmanlı Devleti de, aynen savaştığı devletler gibi emperyal bir güçtü. Savaşa, dünyanın yeniden paylaşımından pay almak için kendi arzusuyla girmişti. İtilaf Devletleri’ni savaş ilan etmeye, dolayısıyla Çanakkale’ye saldırmaya adeta mecbur bırakmıştı. Çanakkale, Kutü’l Amara ile birlikte galip geldiği iki cepheden biriydi. Ama sonunda, hem müttefikleri hem de kendisi başarısız olduğu için savaştan mağlup ayrılmıştı. Düşmanı Çanakkale’den püskürttükten beş yıl sonra, aynı donanma hiçbir engelle karşılaşmadan İstanbul’a kadar gelmiş, tarih sahnesinden püskürtülen Osmanlı İmparatorluğu olmuştu.
MİLLİ KİMLİK İNŞAASI . Peki bu farklı yorumlar nereden kaynaklanıyor? Bilindiği gibi kolektif geçmişin hatırlanması milli kimliğin inşasında ve sürdürülmesinde anahtar rol oynar. Bu tür süreçlerde kasıtlı ya da kasıtsız olarak tarihteki bazı olayları atlanır, küçümsenir ya da çarpıtılırken bazı olaylar senaryoya eklenir, abartılır ya da altı çizilir. Çanakkale Savaşı bu tür işlemler için biçilmiş kaftandır. Hem tüm ayrıntılarının hatırlanmayacağı kadar uzak, hem toplumun çeşitli kesimlerinin ilgi alanına girecek kadar yakındır. Tarihsel arka planı son derece karmaşıktır. Askeri açıdan ise başarı veya başarısızlığın bağlanabileceği onlarca neden vardır. Bu da, konunun meraklılarına ya da istismarcılarına sürekli yeni senaryolar üretme fırsatı verir. Böylece bitmeyen ‘milli kimlik’ inşamıza sürekli yeni malzeme sağlanır.
UNUTULAN İNSAN . Öte yandan, Çanakkale Savaşı’nda denizaltı, gözetleme balonu, uçak gemisi, mayın tarama gemisi, torpidobot, denizaltı ağları, 15 pus’luk topları gibi dönemin teknoloji harikalarının kullanılması yüzünden ortalama insan için Çanakkale Savaşı, ‘savaş oyunu’ düzleminde ele alınmıştır. Halbuki Çanakkale’de 700 bine yakın insan şu veya bu şekilde göğüs göğse gelmiş, savaşı sadece kırbacını şaklatan ya da askerlerine ‘size ölmeyi emrediyorum’ diyen komutanlar değil, adlı ve adsız yüz binlerce ‘insan’ kazanmıştı. Bu yazıyla, hem Çanakkale Savaşı’nın arka planına bakmayı, hem savaşın ne kadar büyük bir insanlık suçu olduğunu, hem de hırslı ve acımasız liderleri tarafından sürüklendikleri bu korkunç süreçte şu veya bu anlamda ‘kahramanca’ davranan adlı-adsız insanları hatırlatmayı umuyorum. Tarihe soğukkanlılıkla bakmak kolay olmasa da, en azından ölümü değil yaşamı, kahramanı değil insanı sevmeyi unutmayalım.
SAVAŞ ARİFESİNDEKİ DURUM
İttihatçıların Maliye Bakanı Cavid Bey, 12 Ekim’de günlüğüne şöyle yazmıştı: “[Almanlar] Anlaşma imzalandıktan on gün sonra 250 bin lira, Rusya’ya ya da İngiltere’ye karşı savaşa girmemizden on gün sonra 750 bin lira ve geri kalanı (4 milyon lira) savaş ilanından 30 gün sonra 400 bin lira aylık taksitler halinde verecekler.”
Cavit Bey’in söz ettiği anlaşma hem Balkan Savaşları’ndan sonra hızla bozulan ekonomik durumu düzeltmek, hem toprak kayıplarına dur demek, hem de Orta Asya’ya uzanan bir Turan İmparatorluğu kurmak için, savaşı iyi bir fırsat olarak gören İttihatçıların Almanya ile yaptığı anlaşmaydı. İttihatçılar önce İngiltere'ye, ardından Rusya'ya ittifak teklifi götürmüşler, onların reddetmesi üzerine Fransızlara yönelmişler ancak oradan da destek bulamayınca, Almanya’ya dönmüşlerdi. Aslında Alman genelkurmayı ve hükümeti Osmanlı Ordusu’nun geriliği ve yıpranmışlığı yüzünden ittifakı istemiyordu, ama Almanya’nın ‘Drang nach Osten’ (Doğuya İtilim) politikasının mimarlarından Kayzer II. Wilhelm onlar gibi düşünmüyordu.
ALMAN İTTİFAKI . Enver Paşa Alman Büyükelçisi Wangenheim’a anlaşma teklifi yaptığında, takvimler 22 Temmuz 1914’ü gösteriyordu. 6 gün sonra Almanlarla yakınlaşmaya gözdağı vermek isteyen Britanya Donanma Bakanı Churchill’in emriyle, Newcastle tersanelerinde inşa edilmekte olan Sultan Osman I ve Reşadiye dretnotlarına el konuldu. Bu karar halkta büyük öfke uyandırmıştı çünkü, gemilerin inşa masraflarının büyük bir kısmı halktan bağış olarak toplanmıştı. Bu atmosfer, İttihatçıların ve Almanların arayıp da bulamadıkları fırsatı sundu. 2 Ağustos 1914’te, Sadrazam ve Hariciye Nazırı Mehmed Said Halim Paşa’nın yalısında toplanan Alman Büyükelçisi Baron von Wangenheim, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Meclis-i Mebusan Başkanı Halil (Menteşe) Bey gizli bir anlaşma imzaladılar. Benzer bir anlaşma Avusturya sefiri Pallivicini ile de imzalandı. Bu anlaşmalar o kadar gizliydi ki, kabine üyelerinin, hatta padişahın bile haberi yoktu! Ülke maceracı bir kliğin önderliğinde makus kaderine doğru yola çıkmıştı…
Resmi tarihçiler bu anlaşmayı ‘savunma’ amaçlı bir anlaşma olarak sunmayı pek severler. Gerçekten de anlaşmanın 2. maddesinde ‘Eğer Rusya askeri olarak karışır ve Avusturya ile Rusya savaşır ve Almanya da Avusturya’nın yardımına gitmek zorunda kalırsa Osmanlı Devleti de savaşa girecektir” denmektedir. Halbuki, bir gün önce Almanya Rusya’ya savaş ilan etmiştir. Yani İttihatçılar anlaşmaya imza koyarken, savaşa gireceklerini gayet iyi bilmektedirler. Zaten aynı gün seferberlik ilan edilecektir.
KAFKASLARDA SABOTAJLAR . Ardından sıra Rusları kışkırtma planlarını yürürlüğe koymaya gelir. Enver Paşa, 4 Ağustos’ta, Amiral Souchon’ın komutası altında, İtalya’nın Messina limanında bekleyen Alman savaş gemileri, Goeben ve Breslau’nun İstanbul’a doğru hareket etmeleri emrini verir. 10 Ağustos’ta gemiler Çanakkale önlerine gelirler ve ‘İngilizler tarafından takip edildikleri’ gerekçesiyle boğazlardan geçiş izni isterler. O günlerin hukukuna göre, İstanbul’un geçişe izin vermesi, tarafsız olmadığını ilan etmesi anlamına gelmektedir. Buna rağmen, izin verilir ve gemiler (muhtemelen mayınlara çarpmaması için kılavuz eşliğinde) Marmara’ya geçirilir. 16 Ağustos’ta İstanbul limanına giren gemiler, Halil Bey’in önerisi ile ‘satın alınmış gibi yapılarak’ Osmanlı donanmasına katılır. Goeben gemisi, Yavuz Sultan Selim (ileriki yıllarda kısaca Yavuz diye anılacaktır), Breslau ise Midilli adını alarak Osmanlı bayrağı çekerler ve Amirali Souchon’un yönetimine teslim edilirler.
Sıra ikinci adıma gelmiştir. Ağustos sonundan itibaren Kara Kemal ve Alman görevlilerin başkanlığındaki Teşkilat-ı Mahsusa elemanları Erzurum’a ve Trabzon’a gönderilirler. Cezaevlerinden salınan mahkumlar ve Gürcü sabotajcılar, Arhavi’den Rusya’ya sızarlar ve sabotajlara başlarlar. Ekim ayına gelindiğinde, Rusya sınırında savaş başlamış durumdadır.
RUSYA’YI TAHRİK . Aslında Enver Paşa’nın düşüncesi 1915 ilkbaharına kadar savaşa girmemektir ama hem hazine alarm vermektedir (sadece 92 bin altın kalmıştır kasada) hem de Almanlar bastırmaktadırlar. Enver Paşa’nın 22 Ekim’de Donanma Kumandanı Amiral Suchon Paşa’ya yazdığı emir aynen şöyledir: “Donanmayı Hümayûn, Karadeniz’de hakimiyet-i bahriyeyi kazanacaktır. Bunun için Rus donanmasını, nerede bulursanız ilân-ı harp etmeden ona hücum ediniz.” (ATASE Arşivi, Dolap 204, Göz 3, Klasör 661, Dosya:10)
25 Ekim’de Amiral Suchon komutasındaki Yavuz ve Midilli savaş gemileri Karadeniz’e açılır. 29/30 Ekim’de Rusya’nın Sivastopol, Odessa ve Theodosia şehirleri top ateşine tutulur, iki de Rus gemisi batırılır. Suchon’un olayı Bahriye Nezareti’ne anlatan 29 Ekim 1914 tarihli telsiz raporunun arkasında, kimi çevreler tarafından ‘savaşa karşı’ olduğu iddia edilen İttihatçıların üçüncü adamı Cemal Paşa el yazısı ile şunları yazmıştır: “Karadeniz olayı için yarın basında resmi bir bildiri yayınlanması uygun olur. Herhalde Rusları en evvel saldırgan göstermek pekala olur. Ve yarın büyük devletlere Rusların bu harekatını protesto etmek üzere resmi yazı dahi gönderilmelidir.”
En sonunda tahrikler meyvesini verir. 4 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederler. Almanya anlaşma gereği, 5 milyon altının ilk partisi İstanbul’a doğru yola çıkarır.
NEDEN ÇANAKKALE? . İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Devleti’ne ‘saldırması’ savaşın genel mantığı için hiç de garip değildir. Ancak neden Çanakkale’nin seçildiği sorusu sorulabilir. Genel olarak, Çanakkale’de bir cephe açılması fikrinin ilk kez, Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos’un Yunanistan’ın tüm askeri gücünü İtilaf Devletleri’nin emrine vermeyi, buna bağlı olarak da Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapmayı teklif etmesi üzerine, 31 Ağustos 1914’te Donanma Birinci Lordu olan Winston Churchill tarafından dile getirildiği kabul edilir. Öte yandan, Churchill’in 1897’de Birmanya’da savaş muhabiri olarak çalıştığı sırada yazdığı “Savrola: Lauraniya’daki Ayaklanmanın Öyküsü” adlı kısa makalede anlatılanlar, bu fikrin Churchill’in kafasında epeydir olduğunu düşündürür.
100 YIL ÖNCEKİ BAŞARI . Aslında 1906 yılında Britanya Savaş Bakanlığı, olası bir savaşta Çanakkale Boğazı’na yönelik bir saldırı ile ilgili bir rapor hazırlamış, ancak Genelkurmay böyle bir harekatı çok riskli gördüğünü belirterek konuyu kapatmıştır. Ama bunun da öncesi vardır. Neredeyse 100 yıl önce, 19 Şubat 1807’de, Napolyon Savaşları sırasında, Rusya’ya yardım etmek amacıyla, Amiral Sir John Duckworth’un komutasında bir İngiliz filosu, hiçbir direnişle karşılaşmadan Çanakkale’yi geçmiş ve İstanbul önlerine kadar gelmiştir. Ancak gemiler, İstanbul’u tehdit edemeden ortalık sakinleştiğinden, filo gerisin geriye dönmüştür. Bazıları, İtilaf Kuvvetleri’nin Çanakkale’ye saldırmak için 19 Şubat 1915 tarihini seçmesini, bu olaya bir gönderme olarak kabul ederler.
Çanakkale’ye ilk bomba 3 Kasım’da atılır ancak Çanakkale ile ilgili kapsamlı bir plan ortada yoktur. Aralık sonunda Savaş Konseyi sekreteri Yarbay Maurice Hankey, eğer İstanbul alınırsa, tek cephane fabrikasıyla bağı kesilen Osmanlı ordusunun savaşa devam etmesinin zorlaşacağını, böylece Balkan Devletlerinin umutlarını İtilaf Devletleri’ne bağlayacaklarını, Almanya’nın hem Doğu’da hem Batı’da savaşıyor olmaktan dolayı dikkatinin dağılacağını, Çanakkale Boğazı’nın yeniden açılmasıyla Rusların Avrupa’nın ihtiyacı olan buğday ihracına tekrar başlayabileceklerini içeren planını sunar. Başından beri Çanakkale’yi gözünü kestirmiş olan Churchill planı pek beğenir. Askeri uzmanların kara harekatı ile desteklenmeden yapılacak bir deniz harekatına karşı çıkmalarına kulak asılmaz ve 1 Şubat’ta Bulgaristan’ın Almanya’nın yanında savaşa katılmasının ardından Fransız ve İngiliz güçleri büyük bir hızla Limni Adası’nın doğal limanı Mondros’ta toplanmaya başlarlar.
DENİZ HAREKÂTI BAŞLIYOR . 19 Şubat’ta başlayan harekat, mayın ve lağım bölgelerini koruyan bataryaları susturduktan sonra açılan geçitten Marmara’ya girilmesi üzerine kurulmuştur. Bu yüzden sadece iki deniz piyade taburu harekata katılmıştır. Savaşın başlaması İngiliz halkını çok heyecanlandırır. Herkes Rusya’dan gelecek buğdayları beklemektedir. Aynı heyecan Rusya’da da görülür. Onlar da bir an önce ellerindeki buğdayı paraya çevirmeyi hayal etmektedirler. Balkan ülkeleri Osmanlı Devleti’nin yenileceğine ilk kez inanmışlardır. Venizelos, tekrar Gelibolu’ya çıkartma yapmayı teklif eder ama bu sefer Ruslar hayır dediği için savaşta yerini alamaz. İngilizler Yunan takviyesinin olmamasına üzülürler ama iyimserliklerini bozmazlar. Hatta Lord Kitchener, daha önce kararlaştırıldığı halde, 29. Tümen’in savaşa katılmasına gerek olmadığını açıklar. Onun yerine Mısır’da toplanan Avustralya ve Yeni Zelanda birlikleri (ANZAC’lar) gönderilecektir.
NUSRET MAYIN GEMİSİ . Ancak bir süre sonra, Osmanlı ordusunun da, Çanakkale coğrafyasının da fazlasıyla küçümsendiği ortaya çıkar. Önce, 29. Tümen’in gönderilmesine karar verilir. Merkez Kuvvetler Komutanlığına Ian Hamilton atanır. 17-18 Mart gecesi boğazı tarayarak mayın olmadığını tespit eden İtilaf donanması 18 Mart’ta büyük saldırıya başlar. Ama Nusret mayın gemisinin 11 Mart’ta Karanlık Liman’a döşediği 26 mayın, Bouvet, Inflexible, Irresistable, Ocean, Galoise gemilerinin sonunu getirecektir. Daha sonra İngiliz bir İngiliz askeri yetkili ‘o uğursuz Mart ayında, üç tümenlik bir askeri güç Gelibolu yarımadasına çıkarılsaydı, ordumuz Bolayır’a kadar şan ve şerefle yürürdü’ diyecektir. Bu yargı doğru mudur bilinmez ancak, 25 Nisan’da başlayan kara harekatı da İtilaf Devletleri’nin kaderini değiştirmeyecektir.
Çünkü aradan geçen bir ayda, Osmanlı Devleti, Çanakkale’de 5. Ordu’yu kurmuş, başına Liman von Sanders’i atanmıştır. Askerler yerlerini almışlar, mevzilerini sağlamlaştırmışlar, yolları, gözetleme yerlerini yenilemişler, yarımadayı boydan boya dikenli tellerle çevrelemişlerdir. Artık boğazın her santimetrekaresi topçu ateşinin alanına girmektedir. Hazırlıklar mükemmeldir, ama coğrafya da ev sahibinden yanadır. Sahil hattının hemen yanında yükselen girintili çıkıntılı tepeler, sel yataklarından oluşan derin ve bozuk hendekler, vadiler ve dağlar, sert ve tuzlu toprak da düşmana geçit vermeyecektir.
SANDERS’İN GÖZÜYLE . 18 Mart deniz harekatının başarı ile püskürtülmesinden sonra Çanakkale’de kurulan 5. Ordu’nun başına Alman Mareşali Liman von Sanders atanmıştı. Sanders, Türkiye’de 5 Yıl adıyla yayınlanan anılarında “İngiliz ve Fransız filolarının Boğaz’ı zorlayarak geçmeleri halinde, burada bulunan 1. Ordu Komutanı sıfatıyla öyle tedbirler almıştım ki, Filo’nun İstanbul önünde uzun süre kalması kendisine çok pahalıya mal olacaktı” der.Sanders, İstanbul’un iki yakası ile Adalar’a yerleştirilecek müfrezeler ile ve Yavuz ile Midilli gemileri vasıtasıyla İngiliz ve Fransız filolarının Karadeniz’e çıkışlarının mümkün olmadığını anlatmaktadır. Ancak asıl önemli olan, öncelikle bu filonun Çanakkale boğazından geçişlerini önlemektir. Almanya’nın aldığı istihbarata göre, Türk askeri makamları, Çanakkale boğazının düşman filoları tarafından geçilebilecek durumda olmasından endişelidir. Durum hakkında Sanders’den acil bilgi istenir.
Sanders Paşa, 27 Eylül 1914’te Alman Genel Kurmayına telgrafla verdiği cevapta; “İstanbul’daki askeri makamların Çanakkale Boğazı’nın tehlikeli durumda olmasından dolayı korku içinde bulundukları tamamen asılsızdır. Buna karşı gereken tedbirler alınmıştır” demektedir. Sanders şöyle devam eder: “Benim kanaatime göre, müttefik filo, Boğaz’ı zorlayıp geçse ve Marmara denizindeki muharebeyi kazansa dahi Çanakkale Boğazı’nın bütün sahilleri kuvvetli düşman birlikleri tarafından işgal olunmadıkça Marmara’da rahatça kalacak bir duruma ulaşamazdı. Zira Çanakkale Boğazı sahillerine Türk kara birlikleri hakim olduğu sürece yiyecek ve kömür ikmali imkansızdı. Bunları şehirden sağlaması için müttefiklerin şehre asker çıkarmasına ise alınan tedbirler karşısında imkan yoktu.”
Almanların bütün derdi, müttefik filonun Karadeniz’e açılarak zayıflamış bulunan Ruslara askeri destek gitmesini önlemekti. Bu, Almanlar için bir düşman cephesinin düşmesi demekti. Liman von Sanders’in amacı da ülkesinin kendisiden beklediği gibi, müttefik filolarını önce Çanakkale boğazında durdurmak, olmaz ise İstanbul boğazından geçirmemekti. Alınan tüm tedbirlerin ana teması bu idi.
TÜRKLER PES Mİ ETMİŞTİ? . Liman von Sanders’in anılarının en can alıcı satırları ise şunlardır: “Fakat Türk Genel Karargahı, düşman filosunun 20 Şubat’tan 1 Mart’a kadar ki zaman içinde Boğaz’ı geçeceğini kabul ettiğinden, alınan askeri kararlar tam anlamıyla felaketti. Bu emirler tamamen uygulansaydı, Almanya ve Avusturya, daha 1915 ilkbaharında harbe Türkiyesiz devam etmek zorunda kalacaklardı. Zira bu emirlere göre Türkiye, Çanakkale Boğazı’nı adeta terk ediyordu… 23 Şubatta Enver Paşa’ya yazdığım bir yazı ile, aldıkları tedbirlerin hayal edilemeyecek kötülükler getirebileceğini bildirdim. Enver Paşa cevabında tek kelime ile olsun gerekçe göstermeden, benim görüşümü paylaşmadığını bildiriyordu. Enver Paşanın bu isabetsiz ve zararlı emirleri beni rahatsız ediyordu. 1 Mart tarihinde, bu kararların değiştirilmesine yardım etmeleri için Alman Büyükelçiliğine ve Askeri Kabine Şefi vasıtasıyla Alman İmparatorluğuna başvurdum. Bu iki makam görüşümün uygulanması için ne yaptılar bilemem fakat bir şeyler yapmış olacaklar ki, baştan sona hatalı olan söz konusu kararlar hiç uygulanmadı.”
ALMAN KATKISI NEYDİ? Çanakkale’de görev yapan Alman er, astsubay ve subayların sayısı ise en çok 500 kişiye çıkmıştı. Bunların 150 kadarı kurmay heyeti ve ordu komutanı, 200’ü istihkam taburunun er ve subay - astsubayları, geri kalanlarının da büyük kısmı sağlık hizmetlerinde görev alan Alman askerleriydi. Bu sayılara bakınca Almanlar komutayı, Türkler ise savaşçı gücü oluşturuyorlardı diyenlere hak vermek mümkün. Ancak Almanların katkıda bulundukları başka alanlar da vardı. Örneğin Nisan ayından itibaren altı Alman U-21 denizaltısı Çanakkale bölgesinde faaliyete geçmişti. Bu denizaltı filosu kısa sürede İtilaf donanmasının korkulu rüyası oldu. Hersing adlı Alman denizatlısı 25 Mayıs’ta Majestic, iki gün sonra ise Triumph adlı zırhlıları torpilleyerek batırdı. Bu tarihten sonra Arc Royal uçak gemisi Ege’de rahatça keşif görevi yapamaz oldu ve İmroz’a çekildi. 7 Ağustos’ta başlayan Anafartalar harekatı sırasında da denizaltılar önemli rol oynadılar. 12 Ağustos’ta Alman denizatlılarının saldırısı ile Fransızlar dört, İngilizler dokuz denizaltılarını yitirdiler. Osmanlı Donanması da Hayrettin zırhlısını, Peleng-i Derya topçekerini, Yarhisar torpidosunu ve birkaç küçük gemisini yitirdi.
Hava kuvvetlerine Alman katkısı da az bilinir. Savaş başlar başlamaz Almanya Osmanlı Devleti’ne 12 sivil pilot, 32 sivil uçak, 24 Rumpler ve Albatros B uçağı tahsis etmiş, grubun başına da Pilot Üsteğmen Serno getirilmiş, Yeşilköy’de bir talim alanı hazırlanmıştı. Ama Romanya ve Bulgaristan’ın o sırada tarafsız olması yüzünden uçakların ilk partisinin İstanbul’a getirilmesi ancak Mart 1915’de oldu. Bu ilk dört uçaktan üçü Çanakkale’ye gönderilmişti. Savaş boyunca Osmanlı hava kuvvetlerinde bulunan 415 uçağın 30’u Alman İmparatorluk Donanması’na ait deniz uçak bölüğünden, 55’i Alman ‘Paşa’ uçak birliğiydi. Çanakkale bölgesini donanma uçak bölüğü koruyordu.
KARA HAREKÂTI BAŞLIYOR . Çanakkale’nin sadece deniz harekâtı ile geçilemeyeceği anlaşılmıştı ama Kitchener daha engebeli olan Asya kıyılarına çıkışı tamamen yasaklamıştı. Sonuç olarak dört nokta seçildi. Suvla (Anafartalar) Limanı veya çevresi, Kabatepe’nin hemen kuzeyi veya güneyi, yarımadanın güney ucundaki İlyas Burnu ve Seddülbahir çevresi. Anafartalar boğazın dar yerinden ve Kilitbahir’den uzak olduğu için elendi. Kabatepe’nin kumsalları çıkartmaya uygundu ama çevresi çok iyi tahkim edilmişti. En uygun yer Seddülbahir’di. Buraya yapılacak bir çıkartma Kabatepe’ye yapılacak ikinci çıkartma ile birleştirilebilirse başarı garanti görünüyordu. Seddülbahir’e 29. Tümen ile Fransız kuvvetleri, Kabatepe’ye ise Avustralyalı ve Yeni Zelandalı ANZAC’lar çıkacaktı. Ayrıca Bolayır’da bir şaşırtma operasyonu yapılacaktı. Ancak 29. Tümen’in cephane stoğu çok kısıtlıydı. Tüfek başına 500, top başına 623 şarapnel mermisi vardı. Göğüs göğse bir çarpışmada bu hiçbir şey demekti.Cephane ve su sevkiyatını Hindistan Katır Birliği ile sürgün Rus Yahudilerinden oluşan Siyon Katır Birliği yapacaktı.
ROTA ŞAŞIYOR . 25 Nisan 1915 günü, sabaha karşı üzerlerine ‘Türk Lokumu’ ‘İstanbul’a’, ‘Harem’e’ yazılı pankartlar asılmış olan gemiler günün sevilen müzikleri eşliğinde çıkartma yapmak üzere harekete geçtiğinde 11. Tabur’dan Onbaşı Thomas Louch annesine şöyle yazmıştı: “Herkesin olayları böyle sakin kabul ettiğini görmek ne kadar iyi. Birkaç saat sonra kıyamet kopacak, ama şimdi herkes neşeli, kimi kağıt oynuyor, kimi şarkı söylüyor, kimi de benim gibi yazıyor. Gören birkaç mil ötede savaş olduğuna asla inanmaz. Altın Boynuz’a vardığımızda benden bir mektup bekleyebilirsin ama şimdi söyleyecek başka şey kalmadı.”
Bundan sonra büyük bir kargaşa yaşandı. Filikalar karmakarışık bir halde Arıburnu çevresine yaklaştılar ve hiçbiri önceden planlanan yere çıkamadı. Türk tarafı bunu çıkartma yerini işaretlemek için konulan dubanın yerini değiştirmeleri ile açıklarken, İngilizler şiddetli akıntıyla açıklanmıştır. Ancak altmış yıl sonra bu durumdan askerlerini Kabatepe’den gelecek bir ateşten korumak isteyen Metcalf adlı bir astsubayın filikasını 22,5 derece kuzeye çektiğini, onu izleyen diğerlerinin de doğal olarak kuzeye kaydığını ortaya koymuştur. Aslında Metcalf haklıdır. Hakikaten de Kabatepe tarafı çok iyi tahkim edilmiştir. Belki de oraya çıkılsa da durum değişmeyecektir ama bu durum, yıllarca acaba ‘Kabatepe’ye çıkılsaydı sonuç farklı mı olurdu?’ sorusunun sorulmasına neden olmuştur. Gün ağarırken filikalar büyük bir sessizlik içinde kıyıya yaklaşırlar. Askerlerin ilk duyduğu ses bir kuş sesidir ancak bunu hemen silahların sesi izleyecektir. Ortaya çıkan korkunç durumu Teğmen R. B. Gillet şöyle anlatıyordu: “Filikalar şimdi hemen hemen birbirlerine yanaşmış olarak kıyıya kadar uzanıyordu ve içleri parçalanmış cesetlerle doluydu. Sonuncu filika ile kıyı arasında cesetlerden bir iskele vardı. Ölülere basmadan kıyıya çıkmak mümkün değildi ve koyun suları kandan kıpkırmızı kesilmişti.”
İKİNCİ ÇIKARTMA . Seddülbahir’e yapılan çıkartma ise son derece karmaşıktır. Beş ayrı kumsala aynı anda çıkartma yapılması planlanmıştır. İki kanat çıkartması büyük başarı ile tamamlanır Ancak üç yerde filikalar kıyıda demir atacakları bir yer bulamazlar. O sırada kıyıdan açılan ateşle filikalardaki askerler ‘kapana kısılmış fareler gibi öldürülür’. Deniz kıpkırmızı kesilmiştir. Kıyıdaki bir tek tümsek askerleri kurtaracaktır. Daha sonra Yüzbaşı David Frenc ‘Türkler o toprak parçasını yok etselerdi,. Hiçbirimiz kurtulamayacaktır’ diyecektir. Olayı çıkartma gemileri River Clyde’dan izleyen askerler filikalara binmeyi redderler. River Clyde’ın yanındaki mavnalardan oluşan iskelenin darlığı askerleri zorunlu olarak bir noktada toplanmaya itiyordu. Toplanan askerler de tek tek avlanıyorlardı.
Kıyıya her nasılsa çıkmayı başaran askerler ise derhal siper kazmaya koyuluyorlardı ama ağaç kökleriyle örülmüş taş gibi sert toprak onlara geçit vermiyordu. Çaresizce içeriye ilerleyenleri yoğun top ve mermi sağanağı, ondan kurtulanları dikenli teller karşılıyordu. Dikenli teller, adeta bir canlı gibi askerlerin bacaklarına, kollarına sarılıyor, telden kurtulmak için debelendikçe, teller daha da çok sarıyordu.
LANETLİ SİNEKLER . Her iki tarafın askerini de etkileyen, hiç kuşkusuz gündüz yakıcı sıcaklar, geceleri dondurucu soğuklar, karasinekler, bitler, toz ve kum bulutları, susuzluk, bunların neden olduğu hastalıklar idi. Bir asker üç gündür buz kalıbı içinde kalan gömleğinde bitlerin hala yaşadığını hayretle anlatırken, bir başkası “Milyonlarca sinek vardı. Siperin bir yanı kara bir kütleyle kaplıydı. Açtığın her şey, örneğin bir teneke et, bir anda sineklerle örtülürdü. Bir kutu reçel bulacak kadar talihliysen açtığında önce sinekler dolardı içine. Sinekler ağzının çevresinde, yaraların, çıbanlarının üzerindeydi. Vücudunun bir yerini açtığında hemen sineklerle kaplanırdı. Bu gerçek bir lanetti.” diye yakınıyordu.
Ama en korkuncu şu satırlar olmalı: “Bu berbat koku da ne? diye sordum. ‘Siperimizin önünde yatan ölüler’ dedi. ‘Bizim önümüzde Hant ve Worcester’lardan 700, sağda da Anson Taburu’ndan 800 kişi yatıyor.’ Orası iki mil ötedeydi ve koku bizim bulunduğumuz yere kadar geliyordu. Eğer ölü bir fare koklamışsan, işte onun yüzlerce ve yüzlerce katı berbat bir koku. Bu ölüm kokusunu içinden çıkarıp atamazsın. Onu hala hissediyorum…”
ASKER KALBİ . Gelibolu sadece ceset kokmuyordu, aynı zamanda vücutlardan yükselen kir, yaralardan yükselen irin, taşların arasından yükselen dışkı da kokuyordu. “Sonunda dizanteriden öyle bitkin düşersin ki, kolunu kaldıracak gücün kalmaz… Doktor bana gecede kaç kere tuvalete gittiğimi sorunca on altı kere demiştim” diyor bir er. Günler süren ağır ishalden sonra, pantolonlarının paçasından kan sızan askerler halsizlik içinde yerlerde sürünüyorlardı. Sarılık, paratifo, sıtma, kolera ve bağırsak humması da hastalık kokteylinin diğer parçalarıydı. Bir de yorgun, aç, uykusuz, heyecanlı, gergin, korkmuş askerlerin tutulduğu ‘Asker Kalbi’ hastalığı vardı. Ama en kötüsü kollarını, bacaklarını, gözlerini kaybedenlerin durumuydu. Ameliyatlar çoğu zaman uyuşturucu kullanılmadan, canlı canlı yapılıyordu. Ölmek pek çok durumda yaşamaktan evlaydı…
‘DÜŞMAN’ DEĞİL ‘İNSAN’. Çanakkale Savaşı, isimsiz kahramanlarının ‘insanlık’ öyküleri açısından da eşsizdir. Özellikle Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerler, Osmanlı askerlerinin kahramanlığını, mertliğini, yiğitliğini, insanlığını övmekten hiç çekinmemişlerdir. Örneğin şu satırların samimiyetinden kim kuşku duyar: “ Çanakkale’de bulunduğumuz günlerde, bir gün bizim dini bayramımızdı. O günü neşe içinde geçirmek ve eğlenmek istiyorduk. Ama harp halinde bulunduğumuz için bunu imkânsız görüyorduk. Son çare olarak, Türklere bir elçi gönderip onlardan bugün olsun ateş açmamaları için söz aldık. Ama hile olup olmayacağı kuşkusu içindeydik. Bununla beraber eğlencemize devam ederken, bize Türk tarafından hediyeler gönderildiği haberini alıp, elçiyi kabul ettik. Bize adına ‘ayran’ dedikleri içeceklerini göndermişlerdi. Türklerin bu hareketi beni son derece duygulandırmıştı.”
NAZİK VE YUMUŞAK . Peki şu satırlara ne dersiniz: “..karşımızdaki Türk siperlerinden silahın ucuna takılmış beyaz bir mendil yukarı kaldırılarak sallandı. Her taraf sessizliğe gömülmüştü. Her iki tarafında askerleri silahlarını doğrultmuş, dikkatle mendili takip ediyorlardı. Siperin içinden iri yapılı bir er çıktı. Ucuna mendil bağladığı silahını yere attı. İki kolları açtı. Sonra kendine güvenen tavırlarıyla yavaş yavaş yaralı yüzbaşımıza doğru yürümeye başladı. Karşı tarafla, çevresiyle, hiç kimseyle ilgilenmiyor, herkes donmuş kalmış, cesur Türk askerini hayranlıkla seyrediyordu. Şaşkınlıktan kurtulan İngiliz askerleri ona nişan almaya çalışıyorlardı. O ise hiçbir şeye aldırmadan yüzbaşının yanına geldi. Nazik ve yumuşak hareketlerle yaralının kıyafetini düzeltti. Onu yerden kaldırdı. Omuzlayarak yavaş yavaş bizim siperlere doğru yöneldi. Siperlerimizin hemen önüne yüzbaşıyı nazikçe yatırdı. Sonra arkasını döndü. Yine kendinden emin adımlarla siperlerine doğru yürüdü. Hepimiz donmuştuk. Hayrete düşmüştük. Sonradan her iki tarafın siperlerinden alkışlar ve ıslıklar yükseldi.”
Bir tane daha: “Karaya ayak basmak üzereyken pantolonum kan içindeydi. Halsiz ve bitkindim. Tam o esnada tüfeğine süngüsünü takmış bir Türk askerinin bana doğru hızla koşarak geldiğini gördüm. Güçlükle sahile çıkabildim. Kurtulmuştum ama bana doğru gelen askerin süngüsünden nasıl kurtulacaktım? …Türk askeri yanıma yaklaştı. Yere diz çöktü. Cebinden çıkardığı sargı beziyle yaramı sardı. Sonra da sırtından kaputunu çıkardı, titreyen ıslak vücuduma örttü. Üzerimize yağan mermi yağmuruna rağmen hiç aldırış etmeden koluma girdi. Yavaş yavaş geriye yürüdük. Türk siperlerine yaklaştık. Beni orada da iyi karşıladılar. Türkler bana sıcak çay ikram ettiler.…”
SİPER YOLDAŞLIĞI . Aslında, Çanakkale’de taraflar, birbirine 8-10 metre yakınlıktaki siperlerde günlerce, aylarca yan yana yaşamıştır. Bu yakın temas, askerlerin soyut bir düşmanla değil, gerçek bir insanla savaştıklarının farkına varmalarına yardımcı olmuştur. Nitekim, kendi siperinden yanlışlıkla düşman siperine geçeni, usulca geri döndürmek, savaşırken birbirlerine el sallamak, ıskalamalarda ıslıklamak, birbirlerine yiyecek, sigara atmalar, bayram, Noel kutlamaları, futbol maçları yapmalar, düşman yaralılarını tedavi etmek, ölüleri birlikte gömmek bu savaşın olağan sahnelerindendir. Keşke daha çok anlatılsalar dediğimiz sahnelerdir bunlar… Öte yandan savaşta 100 binden fazla insan ölmüş bunun iki katı insan yaralanmış olduğuna göre, savaşın ‘centilmenler savaşı’ olduğunu söylemek zordur. Böyle olması da işin doğasına aykırıdır zaten.
SESSİZ ÇEKİLME . Bütün bu insanlık dışı olaylara rağmen, savaş lordları ancak, Ağustos’taki Anafartalar yenilgisinden sonra çekilmeyi düşünmeye başladılar, ama harekete geçmek için Kasım ayındaki don olayında bir miktar daha askerin ölmesi gerekti. 7 Aralık’tan itibaren hazırlıkları başlayan çekilme harekatı 19-20 Şubat’tan 9 Ocağa kadar sürdü.
Ancak, bugün bile, askeri uzmanlar, nasıl olup da Osmanlı tarafının çekilmeyi fark etmediğini merak ederler. Fark etmediklerini Liman von Sanders’in anılarında çekilmeyi fark etmediklerini açık yüreklilikle kabul etmesinden biliriz. Ancak Edwin Pope adlı bir erin anılarında da şu satırlar okunur: “Noel günü biraz eğlenmek için karşı tarafa bir konserve et tenekesi attık. Teneke üç dört gün sonra geri geldi. İçine ağırlık olarak taş konulmuştu. İyi bir İngilizce ile bir kağıda şunlar yazılmıştı: ‘Gittiğinize üzülüyoruz, sizinle Süveyş’te görüşürüz.” Belki de, Osmanlı tarafı çekilmeyi fark etmiştir. Belki de bu korkunç savaşın verdiği bıkkınlıkla, görseler bile görmezden gelmişlerdir, kim bilir.
NE KADAR ‘ŞEHİT’ VERİLDİ? Çanakkale Savaşı ile ilgili çarpıtmalardan biri de Türk tarafının verdiği ‘şehit’ sayısıyla ilgilidir. Askeri terminolojide ‘zayiat’ teriminin anlamını bilmemekten mi yoksa, gerçek ‘şehit’ sayısını az bulmak yüzünden mi bilinmez ama, yıllardır üniversite hocalarından cumhurbaşkanlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede, ‘250 bin şehit’ ten söz etmek adet olmuştur. Halbuki Genelkurmay Başkanlığı’nın verilerine göre, Çanakkale’de 57.263 şehit, 97.874 yaralı, 11.178 kayıp, 7.084 hava değişimi, 20.297 hastalık sonucu ölüm, 14 bin hastaneye götürülen olmak üzere 207.696 ‘zayiat’ vardır. Elbette, Genelkurmay’ın Şehitlerimiz kitabında künyeleri verilen 105 gayrimüslim Osmanlı askeri ‘şehit’ sayılmazlar! Aslında yaklaşık 2,5 yıl süren ‘Kurtuluş Savaşı’ sırasında 9.900 civarında şehit ve 31 bin civarında yaralı verildiği düşünülünce 8,5 ayda kaybedilen insan sayısı korkunçtur. Ama bu rakam bile milliyetçi çevreleri tatmin etmediği için durmadan abartılır. İtilaf Devletleri’nin kayıpları konusunda da çelişkili açıklamalar olmakla birlikte genel kanı, onların ölü sayısının bizimkinden az, toplam kayıplarının eşit olduğu yolundadır. Bu da başka ilginç bir durumdur, çünkü Türk tarafı pozisyon açısından çok daha avantajlıydı.
MUSTAFA KEMAL’İN ROLÜ NEYDİ?
Bugün birçok kişi Çanakkale Savaşı’nı Liman von Sanders’in değil de Mustafa Kemal’in yönettiğini sanıyor. Halbuki Mustafa Kemal, bu cephedeki onlarca ikincil komutandan biridir. Bilindiği gibi savaş çıktığında Sofya’da ataşe olan Mustafa Kemal, savaşa katılmak için dilekçe yazmış ama Harbiye Nazırı Enver Paşa bu atamayı geciktirmiştir. Mustafa Kemal'in atamasını Enver Paşanın İstanbul dışında olduğu bir zaman Harbiye Nezareti Müsteşarı Topal İsmail Hakkı Paşa imzalamıştır.
25 Nisan’da kara harekatı başladığında İtilaf Kuvvetleri Seddülbahir’e çıkartma yaparken, bölgeden sorumlu olan 9. Tümen komutanı Halil Sami, 19. Tümen’den bir tabur yardım ister. Mustafa Kemal bu talebe uymaz ve başka bir planı uygulamaya koyar. Bu sayede, tümeni 19 Mayıs’a kadarki dönemde önemli başarılara imza atar. Emirlere karşı gelmesi ordu içinde rahatsızlık yaratır, ancak Liman von Sanders kendisine sahip çıkarak, miralay (albay) rütbesiyle daha üst bir göreve atar. Mustafa Kemal, 9-10 Ağustos’ta Grup Komutanı sıfatıyla Anafartalar müdafaası sırasında yeteneklerini bir kez daha gösterir.
ANAFARTALAR KAHRAMANI . Mehmet Emin (Yurdakul) 15 Eylül 1915’te yazdığı "Ordunun Destanı" adlı manzum eserinde "Ey bugüne şahit olan Sarphisarlar/Ey kahraman Mehmet Çavuş Siperleri/Ey Mustafa Kemal'lerin aziz yeri/Ey toprağı kanlı dağlar, yanık yerler" diyerek ilk işareti verir ama örneğin Erzurum Kongresi’ne geldiğinde herkes ‘Hamidiye Kahramanı’ Rauf Orbay’ı tanımakta ama Mustafa Kemal’i tanımamaktadır. Mustafa Kemal'in 'Anafartalar Kahramanı' olarak adlandırılması, asıl yakın dostu Ruşen Eşref (Ünaydın)'ın kendisiyle cephede yaptığı mülakatın 1930’da ‘Anafartalar Mülakatı’ adıyla yayınlanmasından sonra olacaktır. Zaten o günlerde, Liman von Sanders’in yardımcıları Vehip, Esat ve Cevat paşalar, Mustafa Kemal’in 19. Tümenine bağlı 57. Alay komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey ile 27. Alay komutanı Yarbay Şefik Bey gibi diğer kahramanlar çoktan unutulmuştur. Bugün Çanakkale şehitliğinde, subayların bile ismi yazılı değildir.
Yine bilinen hikâyedir. Enver Paşa cepheyi ziyaret ettiğinde Anafartalar Grubu’na uğramamış, Mustafa Kemal de kızıp istifasını vermiştir. Ancak Liman von Sanders, istifayı kabul etmediği gibi, Enver Paşa’dan bir yazı ile Mustafa Kemal’in gönlünü almasını istemiştir. Bu ilginçtir, çünkü Mustafa Kemal bir süre önce Enver Paşa’ya bir mektup yazarak ‘ordunun Almanlara teslim edilmesinin sakıncalarından’ söz etmiş, Liman von Sanders’e fazla güvenilmemesini istemiştir. Anlaşılan Sanders’in Mustafa Kemal’in kendisi hakkındaki düşüncelerinden haberi yoktur, ya da iyi bir asker olarak olayı kişiselleştirmemiştir. Ancak Mustafa Kemal bir süre sonra rapor alarak cepheden ayrılmıştır.
SONSÖZ . Daha anlatacak çok şey var elbette ama sabırları zorlamayalım. Sonuç olarak 8,5 ay önce büyük bir kibirle Çanakkale önlerinde boy gösteren İtilaf donanmasının süklüm püklüm, fakat ciddi bir zayiat vermeden bölgeden ayrılması, İngiliz tarih yazımına ‘zafer’ olarak geçmiştir. Ama herkes Çanakkale Savaşları’nın gerçek galibinin Osmanlı tarafı olduğunu bilir. Gerçi çok değil, 5 yıl sonra aynı donanma, tek bir engelle karşılaşmadan İstanbul önlerine kadar gidecek ve tarih sahnesinden püskürtülen Osmanlı İmparatorluğu olacaktır ama ne gam? Elimizde her milli buhranımızda tepe tepe kullanacağımız şanlı bir ‘Çanakkale Zaferi’miz vardır artık…
Özet Kaynakça: Robert J. Kerner, “Russia, The Straits and Constantinople, 1914-15“,The Journal of Modern History, Vol. l. No. 3 (September, 1929), s. 400-415. Ulrich Trumpner, Germany and the Ottoman Empire (1914-1918), 1968; Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu ve Büyük Güçler, Yay.Haz. Marion Kent, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999; Nigel Steel ve Peter Hart, Gelibolu, Yenilginin Destanı, Sabah Kitapları, 1996; “Çanakkale 1915”,Toplumsal Tarih, S. 111 (Mart 2003), s. 72-99; Güngör Şenkal, “Bir Başka Açıdan ‘Goeben’ ve ‘Breslau’”, Resmi Tarih Tartışmaları-3, Özgür Üniversite Yayınları, 2007, s. 297-329.Necati İnceoğlu, Siper Mektupları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004;Çanakkale 1915, Kanlısırt Günlüğü, Yay.Haz.Murat Çulcu, Kaptan Yayıncılık, 2002; Liman von Sanders, Türkiye’de 5 Yıl, Kesit Yayınları, 2006.
EK 1) SAVAŞIN İSTANBUL’A YANSIMALARI
11 Temmuz 1915 Pazar günü, savaş bölgesine Enver Paşa'nın emriyle bir heyet yollanmıştı. Heyette Ömer Seyfettin, İbrahim Alaettin (Gövsa), Ahmet Ağaoğlu, Ali Canip (Yöntem), Celal Sahir (Erozan), İbrahim (Çallı), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Mehmet Emin (Yurdakul), Nazmi Ziya (Güran), Orhan Seyfi (Orhon), Yusuf Rıza (Ortaç) gibi sanat adamları vardı. Merak edenlere söyleyelim, Mehmet Akif (Ersoy) görevli olarak Berlin’deydi. Heyettekilerden, 10 gün süren geziden sonra savaşa dair izlenimlerini hikaye ve şiir gibi formlarda gelecek nesillere anlatmaları istenmişti. Bugün okuduklarımızın çoğu işte bu ‘misyon’la yazılmış olanlar.Yakup Kadri’ye göre, Çanakkale’ye gönderilen heyet Türkçülerden oluşuyordu ve Ahmet Haşim ve Süleyman Nazif aslen Türk olmadıkları için davet edilmemişlerdi. Halbuki Haşim, Çanakkale’de zabit olarak savaşmıştı. Süleyman Nazif bu yüzden Enver Paşa’ya ateş püskürmüştü ama Ahmet Haşim öfkesini içine atmış ama bu çifte standardı hiç affetmemişti.
ŞİŞLİ ATÖLYESİ . Enver Paşa Şişli'de savaş resimleri yaptırılmak üzere bir atölye de kurdurmuştu. Şişli Atölyesi’nde Sami Yetik ve Mehmet Ali Laga gibi bilfiil savaşa katılan ressamlar eser vermiştir. Mehmet Ali Laga'nın 97 adet karakalem ve suluboya tablolarını Çanakkale Deniz Müzesi’ndedir. Bu çizimler Çanakkale'nin o zaman ki durumunu gösteren belgeseller niteliğindedirler. Çanakkale’yi hamasi şekilde ele alan Sami Yetik'in çalışmaları ise çeşitli yerlerde dağınık olarak durur. Şişli Atölyesi’nde üretilen eserler, 1918'de Galatasaraylılar Yurdu’nda halka açılmış, daha sonra sergilenmek üzere Viyana ve Berlin'e gönderilmiştir.
TÜRK YURDU . Bugün Çanakkale Savaşları ile ilgili heyecanlı yayınları görünce insanın aklına ister istemez acaba savaş sırasında olay nasıl algılanıyordu sorusu geliyor. Zaman gazetesinin tarih yazarı Mustafa Armağan’dan öğrendiğimize göre, İttihatçıların resmi yayın organı sayılan Türk Yurdu dergisinin 18 Mart 1915 tarihli 79. sayısında Çanakkale muharebelerinden sadece 9 satırla bahsedilmişti. 1 Nisan tarihli 80. sayıda ‘Çanakkale güllelenirken’ başlıklı imzasız bir kısa şiirle haberler sütunundaki yarım sayfadan başka yazı yoktu. 15 Nisan tarihli 81. sayıda konudan tek satırla bile bahsedilmiyordu. 6 Mayıs tarihli 82. sayıda haberler bölümünde iki paragrafa sıkıştırılmıştı. 25 Mayıs tarihli 83. sayıda yarım sütuna “Çanakkale hücum ve müdafaası” başlıklı bir haberle yetinilmişti. 3 Haziran tarihli 84. sayıda şair Mehmed Emin’in “Çanakkale gazileri” adlı 144 beyitlik uzun bir şiirinden başka Çanakkale konusunda yazı yoktu. Haberler bölümü ise Çanakkale’den muntazaman yarım sütunluk haberlerine devam ediyordu. Doğrudan Çanakkale savunması üzerine çıkan ilk imzalı şiir için derginin 29 Temmuz tarihli 88. sayısını beklemek gerekecekti.
ŞEHZADELERİN ZİYARETİ . 1915 yılı aralık ayının son günlerinde II. Abdülhamid’in oğlu Abdürrahim, V. Murad’ın torunu Osman Fuad ve I. Abdülmecid’in torunu Abdülhalim efendiler Çanakkale Cephesi’ni ziyaret edip, askerlerimize moral verip, savaşın gidişatına dair izlenimlerde bulundular. Bu ziyaretin fotoğrafları dönemin “Harp Mecmuası”nda da yayınlanmıştı. Sultan Mehmed Reşad Çanakkale Savaşı ve sonrasındaki hissiyatını da yine Harp Mecmuası’nın bir ekinde yayınlanan gazelinde anlatmıştı.
YENİ MECMUA . İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideologlarından Ziya Gökalp’in sahibi, İttihatçılardan Küçük Talat’ın müdürü olduğu Yeni Mecmua, muhtemelen 1917 yılı sonu veya 1918 başında bir ‘Çanakkale Özel Sayısı’ (Çanakkale Fevkalede-i Nüsha) çıkarmak üzere çalışmalara başlamış, bu amaçla edebiyat ve kültür adamlarından yazı istemiştir. Küçük Talat’ın önsözü, Sultan Reşad’ın gazeli ve Yahya Kemal’in buna yazdığı tahmis dışında 69 parça şiir, tarih, anı, öykü, düz yazı ve mülakattan oluşan sayısın hangi ay yayınlandığına dair bir ibare yoktur. Ancak tarihçi Erol Köroğlu, dergideki bir şiirin 11 Nisan 1918 tarihini taşımasından hareketle, derginin en erken Nisan ayının son günlerinde çıktığını tahmin etmektedir. Çanakkale Savaşı gibi mühim bir olayın anmak için yola çıkan heyecanlı ekibin, hedeflenenden epey geç sonuca ulaşmasının çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan biri Küçük Talat’ın önsözde dediği gibi ‘iyi kağıt ve mürettip bulmak’tır. Ancak yine aynı yazıda İstanbul’daki düşünürlerin bazılarının ‘ihtimal ki fazla meşgul oldukları için’ cevap bile vermediğini, bu yüzden ‘kitabın o kadar zengin çıkmadığını’ öğreniyoruz. (Erol Köroğlu, “Yeni Mecmua Çanakkale özel sayısı”, Toplumsal Tarih, S. 111, Mart 2003, s.94-99)
(Burada bir not eklemek istiyorum: Mustafa Kemal’i 1930’da yayımlanan Anafartalar Mülakatı ile ‘Anafartalar Kahramanı’ yaptığı söylenen Ruşen Eşref Ünaydın, Hasan Ali Yücel’e yazdığı bir mektupta, Enver Paşa’nın Çanakkale Heyeti üyesi olarak gittiği Anafartalar’da yaptığı mülakatı ilk kez Yeni Mecmua’nın bu sayısında yayınlandığını ancak Enver Paşa’nın sansürü yüzünden derginin toplatıldığını, derginin daha sonra Liman von Sanders’in gayretleriyle yeniden basıldığını söyler. Ancak Erol Köroğlu’nun yazısında buna dair bir ibare yok.)
EK 2) ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ KİME AİT?
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of, gençliğim eyvah
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyorum düşmana karşı
Of, gençliğim eyvah…
Bu dokunaklı türküyü bilmeyenimiz yoktur. Peki türkünün hikayesini biliyor muyuz? Çanakkale Türküsü ile ilgili üç tez var. Ege Üniversitesi’nden Onur Akdoğu’ya göre türkü ‘Nihavent Longa’ adlı olağanüstü güzel eserin de bestecisi olan Kemani Kevser Hanım’a (1887-1963) ait. Ünlü müzikologlarımızdan Etem Ruhi Üngör’e göre, Eyüplü Destancı Mustafa Şükrü Efendi’ye ait. Başka kaynaklara göre ise, Çanakkale Türküsü, anonim bir eser.Üstelik orijinalinde bir aşk türküsü olup zamanla kahramanlık türküsü haline dönüşmüş. Bu tezin sahipleri, iddialarına dayanak olarak, İzmir, Konya, Kerkük, Kastamonu ve Tuna üzerindeki Adakale’den derlenmiş ‘Çanakkale içinde aynalı çarşı’ sözleriyle başlayan türküleri gösteriyorlar.
Nitekim 2004 yılında, Çanakkale’deki 18 Mart Stadyumu tribünlerinde şöyle bir pankart açılmıştı: “Çanakkale içinde vurdular beni. Kastamonu Türküsü. Kastamonulular.” Pankartı okuyanlar belki şaşırmışlardı ama Kastamonu bağlantısını ilk kuran, Maarif Vekilliği Devlet Konservatuarı Arşivi’nin 1948 derlemesini yapan büyük halkbilimci Muzaffer Sarısözen’di. Sarısözen, türküyü 1952 yılında Yurttan Sesler adlı kitabında kısmen farklı sözler ve notayla yayımlamış, 1973’te küçük bir değişiklikle TRT repertuarına kaydetmişti. Bu kaynaklarda, ‘Türküyü derleyen: Muzaffer Sarısözen’, ‘Kaynak kişi: İhsan Ozanoğlu’, ‘Yöresi:Kastamonu’ olarak geçiyor. Kayıt tarihi belirtilmemiş bu bilgi daha sonra pek çok kitaba girmiş. Dolayısıyla Çanakkale’de pankart açan Kastamonulular haksız sayılmazlar.
Ancak, Kastamonuluların bilmediği şu: Muzaffer Sarısözen’in kaynak kişisi İhsan Ozanoğlu’nun 1982’de Musiki Mecmuası’nda anlattığına göre, Sarısözen, Çanakkale Zaferi’nin 30. yıldönümü dolayısıyla çok aradığı halde kaynağını bulamadığı Çanakkale Türküsü için Ozanoğlu’na telefon etmiş; O da türküyü Kastamonu’nun Verencik Köyü’nden Rüveyde Kadın’dan derleyip notaya almış ve Sarısözen’e postalamış. Sarısözen Ozanoğlu’ndan türküyü yakanı bulmasını istemiş ama bulamayınca, fazla ısrar etmemiş ve eseri kitabına Kastamonu türküsü olarak geçirivermiş. Ne de olsa acilen bir Çanakkale güzellemesine ihtiyaç varmış.
JÖNTÜRK TÜRKÜSÜ MÜ? . Kevser Hanım ya da Destancı Şükrü Efendi’den de haberi olmadığı anlaşılan Muzaffer Sarısözen’in, 1917-1918 yıllarında Türkiye’yi gezen Willi Heffening adlı Alman derlemeciden de haberinin olmaması hakikaten ilginç. Tam dört değişik Çanakkale Türküsü derleyen Heffening, derleme yerlerini belirtmemekle birlikte, eserinde kaynak kişilerini şöyle veriyor: 1. Eskişehirli Ahmet oğlu Cemaleddin, Anadolu [Devlet?] Demiryolları’ında ustabaşı. 20 yaşlarında, çok nükteli bir delikanlı; babası Çerkez. 2. Memleketini bilmediğin Mehmet adında biri. 3. Konya Vilayeti’nden Beyşehirli Yusuf oğlu Mehmed. Çiftçi olan bu kişinin, Çanakkale savaşına katıldığı belirtilmektedir. 4. Erzurumlu Mustafa Onbaşı.
Heffening’e göre bu kişilerden Eskişehirli olanı, türküyü hem söyleyerek hem de dikte ettirerek yardımcı olmuş, diğerleri ise metni yazılı olarak vermişler. Çanakkale türküsünü genetik olarak 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın parçası olan Plevne ve Sivastopol türküleriyle ilişkilendiren Heffening bu kaynak kişilerden topladığı sözleri bir araya getirmiş ve 22 beyit oluşturmuş. İlk yedi beyti hem Latin harfli Türkçe, hem de Almanca çevirisiyle; sekizinci beyitten itibaren de Osmanlıca harflerle, 1923’te bastırmış. Heffening’in yazısının dipnotunda, Hadank isimli bir araştırmacının 1919’da, ‘MSOSA 8’ kısaltmasıyla verilen bir derginin 68. sayfasında yayımladığı “Jungtürkische Soldaten-und Volkslieder” (Jöntürk asker ve halk türküleri) başlıklı makalesinde, Çanakkale Türküsü’ne yer verdiği belirtiliyor. Hadank söz konusu türküyü Marmara Denizi’nin güney kıyısında derlediğini belirtmiş.
Türkünün anonimliğine ve Çanakkale Savaşları ile ilgisi olmadığına dair bir başka kanıt,Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı’nın 1. sayısında yayınlanan 29 Eylül 1914 tarihli bir mektup. Emrullah adlı biri annesine şöyle yazıyor: “Birkaç günden beri Çanakkale sokaklarından askerler geçiyor, ‘Çanakkale içinde Aynalıçarşı, ana ben gidiyorum düşmana karşı’ şarkısını söylüyorlar. At üstünde zabitler, top arabaları, mekkare ve deve kervanları sokağımızı doldurdu. Harp olacakmış, İngiliz ve Fransız harp filoları boğazın dışında dolaşıyormuş. Buraları bombardıman edeceklermiş..”
(Kaynak: Ali Osman Öztürk, “Çanakkale Türküsü Örneğinde Bilim ve Popül (Er) İzm”,http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=41482)
23-3-08
Tek parti olsun, temiz olsun!
AKP ve DTP’ye yönelik harekât, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın “Biz zaten İstiklal Mücadelesi’nin sonundan beri, çok partili bir demokrasiyi değil, bir çalışma ve ıslahat milli misakının gerçekleşmesine kadar devam edecek bir milli blok fikrini hararetle müdafaa ediyorduk” sözlerini hatırlattı. Yalman’ın kastettiği ‘milli blok’ elbette Cumhuriyet Halk Fırkası’ydı. Gerçekten de, Mustafa Kemal başta olmak üzere dönemin önde gelenleri demokrasi ve çok partili rejim hakkında hiç de olumlu duygular taşımamışlardır. Bu kadrolar, kendilerine yöneltilen eleştirileri ise, alelacele ‘şeklî’ bir demokrasiye geçmek yerine, halkı ‘gerçek’ demokrasi için hazırlanmak gerekir diye savuşturmuşlardır. Peki, bu açıklamalarında samimi miydiler? Gelin birlikte karar verelim.
16 Eylül 1924’te Trabzon’da bir konuşma yapan Mustafa Kemal, başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Fırkası’nın meziyetlerini, kendisinin ülke için ne önemli işler yaptığını anlatmış, parti başkanlığını bırakmadan cumhurbaşkanı olduğu için kendisini eleştirenlere adeta meydan okuyarak “Bütün cihan bilsin ki benim için bir taraflık vardır, O da cumhuriyet taraftarlığı” demişti. Ama herkes bu ‘bir taraf’ın aslında Cumhuriyet Halk Fırkası olduğunu anlamıştı. Nitekim birkaç gün sonra Samsun’da konuya açıklık getirdi: Ona göre mevcut partiden ayrılmak fikri ‘alelade particilikti ki memleket ve milletin huzur ve emniyet şartları, henüz böyle bir parçalanmaya izin verecek durumda’ değildi! Görülen oydu ki, çok partili düzene geçmeye hevesli olanlar, ‘memleketi bölmeye niyetli hainler’ olarak yaftalanacaklardı. Ancak bunu göze alanların olduğu kısa sürede anlaşıldı.
TERAKKİPERVERLER . 17 Kasım 1924’te, yeni bir partinin kurulduğu haberi kamuoyuna bomba gibi düştü. CHF’li 22 milletvekili tarafından kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TpCF) kurucuları arasında Kazım (Karabekir) Paşa gibi muhafazakar milliyetçiler, Rauf (Orbay) gibi meşrutiyetçiler, Ali Fuat (Cebesoy) gibi sabık Bolşeviklik sempatizanları, İsmail (Canpolat) gibi İttihatçılar, Adnan (Adıvar) gibi bilim adamları, Hüseyin Avni (Ulaş) gibi liberaller vardı ama adları hemen ‘Sarıksız Muhafazakarlar’a çıkmıştı. Halbuki parti programı, Prens Sabahattinci liberalizmden izler taşıyordu. Partinin, esas olarak, yeni devlette yapılması kaçınılmaz olan devrimlerin hızı ve derinliği konusunda Mustafa Kemal’den farklı düşündüğü, daha tedrici bir dönüşümü savundukları anlaşılıyordu. Yani en iyi ihtimalle, CHF’den daha az otoriter, daha az merkeziyetçi ve daha az köktenciydiler.
Beklendiği üzere parti, Mustafa Kemal’in büyük tepkisi ile karşılaştı. Mustafa Kemal, 21 Kasım 1924’de The Times gazetesinin İstanbul muhabiri Mr. Macartney’e “Terakkiperverlerin cumhuriyetçilikleri içtenliksiz, programları sahte, kendileri de düpedüz gerici” demişti. Üstelik Gazi bunları söylerken çok öfkelenmiş, yüzü kıpkırmızı kesilerek, muhalefetin her bir üyesini teker teker anmış; onların her şeylerini borçlu bulundukları kendisine karşı nankörlük ettiklerini ve vatan haini olduklarını söylemişti. Hatta gazeteci bu hiddet karşısında, Paşa’yı yatıştırmak zorunda kalmıştı.
İRTİCA ÖCÜSÜ . Mustafa Kemal’in bir diğer iddiası partinin kendisini kıskanan bir dizi gözden düşmüş general ve siyasetçi tarafından oportünist kaygılarla kurulmuş olduğu idi. Daha sonra Nutuk’ta ‘Akim Kalan Paşalar Komplosu’ olarak yer alan bu iddiaya göre, bazı paşalar, Meclis’teki muhalif milletvekillerinin oluşturduğu İkinci Grup üyeleri aracılığıyla bütün yurtta halkı Mustafa Kemal’e karşı kışkırtmak için yurt içinde bir takım gizli örgütler kurma çabası içindeydiler. Bir diğer suçlama ise TpCF’nin programının ve tavrının ‘irticayı cesaretlendirdiği’ idi. Oysa bu iddianın dayandırıldığı 6. maddede sadece şunlar yazıyordu: “Parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır.” Ayrıca programda Halifeliğin geri getirilmesi talebi olmadığı gibi dinin önemine dair en ufak bir atıf yoktu.
‘KAN DÖKÜLECEKTİR’ . İlk parti örgütü Urfa’da kuruldu. Bunu Sivas, İstanbul, Ankara ve İzmir izledi. Ancak, 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said İsyanı, ülkedeki tüm muhaliflere yönelik genel bir sindirme kampanyasının başlamasına vesile olurken, fırtınadan TpCF de nasibini aldı. İddialara göre, ülkede demokrasinin yıllarca askıya alınmasını sağlayan 3 Mart 1924 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu çıkmadan bir süre önce, Başbakan Fethi Bey, TpCF Genel Başkanı Kazım Karabekir’i ziyaret ederek “Size fırkanızı kendi kendinize dağıtmanızı tebliğe beni memur ettiler. Dağıtmazsanız istikbali karanlık görüyorum. Kan dökülecektir” demişti.
Karabekir bu tehdide pabuç bırakmadı ama isyancılar için kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde ‘ayaklanmayı dolaylı olarak kışkırtmak’ suçlamasıyla yargılananlar arasında TpCF Urfa Genel Sekreteri Fethi Bey de vardı. Hiçbir kanıt olmadığı halde Fethi Bey 5 yıl hapse mahkûm edildi ve bölgesindeki TpCF şubeleri kapatıldı. Ankara İstiklal Mahkemesi ise partinin İstanbul şubesinden bir grup aleyhine ‘dini siyasete alet etmek’ suçundan dava açtı ve 5-15 yıl arasında hapis cezaları verdi. Parti 3 Haziran 1925’te Hıyanet-i Vataniye Kanunu uyarınca kapatıldıktan sonra da devletin TpCF’cilere kini bitmedi. 1926 yazında İzmir’de Mustafa Kemal’e İzmir’de suikast girişimine katıldıkları gerekçesiyle TpCF’li milletvekillerinden Halit (Akmansü) Bey dışındakilerin hepsi tutuklandı, bunlardan altısı şüpheli delillerle idam edildi.
99 GÜNLÜK ‘GÜDÜMLÜ’ MUHALEFET
1929 Dünya Büyük Buhranı halkın mevcut yönetimden şikayetlerini şiddetlendirmişti. Halkın tepkisini mevcut sistemde radikal bir değişiklik yapmadan yatıştırmak için güdümlü bir parti kurulmasına karar verildi. Bunun için, 1925 Takrir-i Sükûn Kanunu görüşmeleri sırasında güvensizlik oyu verilerek istifaya zorlanan, ardından milletvekilliğinden istifa ederek Paris büyükelçiliğine gönderilen Ali Fethi (Okyar) Bey seçilmişti. Mustafa Kemal’in çok eski bir arkadaşı olan Fethi Bey, 22 Temmuz 1930’da, iki aylığına Paris’ten İstanbul’a döndüğünde, Yalova’da bulunan Mustafa Kemal’e bir telgraf çekerek hürmetlerini arz etmek istemiş, ama kendisinden Yalova’ya gelmesi istenmişti.
İSTİBDAT MANZARASI . Arkadaşı Rize mebusu Fuat (Bulca) Bey’in “Sana bir muhalif fırka teşkili teklif olunacaktır. Sakın bu teklife kapılma (..) Sana yazık olur” uyarısını dinlemeyen Fethi Bey, Yalova’da Mustafa Kemal’in “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı birdiktatüre manzarasıdır (..) Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum” şeklindeki sözleri üzerine “Rica ederim, beni İsmet Paşa ile karşı karşıya getirmeyiniz”demişti. Mustafa Kemal ise, İsmet Bey’le Fethi Bey’i yüz yüze getirerek bu direnişi kırmıştı. Bu toplantıda İsmet Bey, kurulacak yeni partiye 40-50 milletvekili vermeyi vaat etmiş, Fethi Bey, 120 milletvekili istemiş, sonunda 70 milletvekilinde anlaşılmıştı. Fethi Bey ardından Mustafa Kemal’e tarafsız kalıp kalmayacağını sormuş, Mustafa Kemal “Tabii, ben bitaraf[tarafsız] olacağım” diye söz vermişti. Demek ki, 1924’te Trabzon’da ‘elbette bir tarafın’ diyen Mustafa Kemal yoktu artık…
Fethi Bey bu görüşmeyi şöyle özetlemişti: “Gazi ile görüştük. Bana ille ikinci bir fırka kurup başına geçeceksin, dedi. Kabul ettim. Anlaşmamıza göre, kuracağım fırkanın CHF’den esaslı bir farkı olmayacak. Zaten iki fırkanın da yüksek idareleri ellerinde olacaktır. Gazi benim fırkamın da taraflısıdır. Seçimlerde her iki fırkanın namzetlerini o tayin edecektir. Anlaşılıyor ki, tek fırkanın doğurduğu murakabesizlikten, idaresizlikten bıkmıştır.”
BATI’NIN GÖZÜNE GİRME . Mustafa Kemal’in bu partiyle bir süredir başına buyruk davranan İsmet İnönü’ye gözdağı vermeyi veya gizli muhaliflerini ortaya çıkarmayı hedeflemiş olması da mümkündür ancak o günlerde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olan Joseph C. Grew dikkatimizi başka bir konuya çeker: “Gazi yavaş yavaş şu görüşe varmıştır ki, tek parti sistemi Avrupa ve Batı ile karşılaştırılınca Türkiye için bir aşağılık işaretidir. Amerikalı ve Avrupalı yazarlar son günlerde çoğunlukla şekil bakımından Batılı, fakat gerçekte Doğulu olarak tasvir ettikleri Türk diktatörlüğünden çok söz etmişlerdir. Türkiye’nin bu şekilde gösterilmesi Gazi’nin gözüne çarpmış ve hiç hoşuna gitmemiştir.”
Gerçekten de, TBMM Başkanı Kazım Özalp, Yalova’da Mustafa Kemal’e şunları söylemişti: “Geçenlerde Viyana’da bulunduğum zaman Neue Freie Presse gazetesi benden mülakat istemiş ve ‘Türkiye’de kaç siyasi parti vardır?’ sualini sormuştu. ‘Bizde yalnız bir fırka vardır’ cevabını verdim. Gazeteci hayret etti: ‘Hükümet işleri sadece bir fırka ile nasıl kontrol edilebilir. O halde sizde parlamento murakabesi de yok demektir’ dedi. Kendisine tatmin için bizdeki sistemi izah edip ‘Hayır, bizde murakabe vardır, fakat bizim kendimize mahsus tarzımız vardır. Biz hükümeti fırkada ve encümenlerde kontrol ederiz. Böylelikle de ülkemizde çok fırkaların varlığından kopup gelen sakıncaların tesirlerini önledik’ dedim. Gazeteci ertesi gün söylediklerimi aynen yazmakla beraber –kendi tabiriyle- ‘Şu budalaya bakın: Avrupa’nın ortasında bize parlamento dersi vermeye gelmiş’ mealinde bir de fıkra ilave etmişti. Hakikaten bizim Meclis’in vaziyetini izah etmek güçtür.”
Batı’ya hoş görünmenin alt başlığı olarak, Fransız bankacılık sektörü tarafından tanınan ve sevilen bir kişi olan Fethi Bey sayesinde, ihtiyaç duyulması halinde, Lozan’la yüklenilen Osmanlı borçlarının ertelenmesi ya da Fransa’dan kredi alınmasının kolay olacağı da düşünülmüş olabilirdi.
DANIŞIKLI MEKTUPLAŞMA . Mustafa Kemal, kamuoyunun tepkisini ölçmek için yeni partiye ilişkin birkaç haberin yayınlanmasını istemişti. Bu amaçla Vakit gazetesinden Asım Us, Yalova’ya çağrıldı ve ne tip haberler yayınlanacağı üzerinde anlaşıldı. Fethi Bey, TpCF deneyiminin doğurduğu ihtiyatla, ileride ‘vatana ihanet’le suçlanmaktan korktuğunu ima edince Mustafa Kemal “Bana fırka teşkili arzusunda bulunduğunuzu bir mektupla bildirir ve bunu nasıl telakki edeceğimi sorarsınız. Ben de cevaben hüsnü telakki edeceğimi bildirdikten sonra ise başlarsınız” demişti. 7 ağustosta Fethi Bey ‘danışıklı’ mektubu yolladı. Mustafa Kemal 110 Ağustos’ta Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla olumlu cevabını verdi. Başbakan İsmet İnönü ve Meclis Başkanı Kazım Özalp’den de olumlu mesajlar gelince Fethi Bey’in içi iyice rahatlamıştı.
HALKIN İLGİSİ . 12 Ağustos 1930 tarihinde –resmi adıyla- ‘Serbest Layık, Cumhuriyet Fırkası’ (Serbest Fırka, SCF) kurulduğunda halk durumu yorumlamakta evvela güçlük çekti. Ancak Fethi Bey’in“Her şeyden evvel müzmin hale gelen iktisat buhranına çare bulacağız, mecliste hükümeti açıkça tenkit edeceğiz” şeklindeki açıklamalarıyla ortalık hareketlenmeye başladı. Mustafa Kemal’in nezaretinde yazılan parti programının hem ticaret burjuvazisine, hem büyük toprak sahiplerine hem de çalışan kesimlere aynı anda seslenmesi bile garipsenmemiş hatta bu kapsayıcılık herkesi sevinmişti. Bir süre sonra şu veya bu nedenle iktidardan memnun olmayanlar partinin etrafında kümelenmeye başladılar.
BÖLÜCÜLÜK VE İRTİCA . Ağustos sonlarına doğru, partiye 13 bine yakın üye kaydı yapılmıştı. İlgi arttıkça Fethi Bey işi daha çok ciddiye almaya başlamıştı. Her gün, CHF’yi köşeye sıkıştıran yeni eleştiriler yapıyordu. Bu bağlamda CHF’nin demiryolları, memur maaşları, şeker tekeli politikaları mercek altına alınmıştı. Ancak, bu durum doğal olarak CHF’de rahatsızlık yaratmaya başladı. Zaten ‘transfer’ söz verilen 70 milletvekili, 14’te kalmıştı. Ardından SCF üyelerinin niteliklerini karalayıcı yayınlar başladı. CHF Genel Sekreteri Hilmi Uran bu kesimleri şöyle tarif ediyordu “…Ağrı’nın hesabını soracağız diyen Kürtler, milliyetleri kabaran Araplar, belediyeden ceza gören esnaf, polis tazyikinden kurtulmak isteyen irili ufaklı her çeşit serseri, kumarbaz, esrarkeş ve kaçakçı, hatta komünizm fikrini benimseyenler, inkılaplara son verileceğini zanneden mutaassıp tabaka…” Gazetelerde SCF’nin irticaya açık kapı bıraktığı iddiaları boy gösteriyor, ‘S.C. Fırkasında Sarıklılar’ şeklinde haberler çıkıyordu.
GAZİYE RAKİP Mİ? . Fethi Bey’in eylüldeki Ege seyahati iplerin iyice gerilmesine neden oldu. Halk meydanları dolduruyor, kürsüye fırlayanlar ateşli konuşmalar yapıyorlar,SCF yanlıları “Yaşasın Gazi, yaşasın Fethi Bey” diye bağırıyorlardı. SCF’nin kalesi olan İzmir’de, limandaki ameleler grev yaparak Fethi Bey’e hoş geldin demişler, hapishanelerde bile olaylar çıkmıştı. Bir de ölüm olayının olması sonun başlangıcını getirdi. İddialara göre Mustafa Kemal çıkan olaylardan rahatsız olmuştu ama asıl rahatsızlığının Fethi Bey’e gösterilen ilgi olduğu tahmin edilebilirdi. Başta tarafsızlık sözü veren Mustafa Kemal, 10 Eylül’de Anadolugazetesine “Ben Halk Fırkası ile beraberim ve o fırkanın başıyım!” şeklinde bir beyanat verdi. Adeta, SCF’ye destek verenlere aslında kime muhalefet ettiklerini hatırlatıyordu.
‘TÜRK-GAYRİ TÜRK’ ÇEKİŞMESİ . Ekim ayındaki belediye seçimleri sırasında CHF ile SCF arasındaki gerginlik en üst seviyeye çıktı. Cumhuriyet ve Anadolu gazetelerinde SCF’nin listesinde altı Rum, dört Ermeni ve üç Yahudi olmasından bahisle, gayri Müslimlerin ‘Türklük karşıtlığı’ esasında SCF etrafında toplandığı, CHF’nin listesinde ise sadece Türklerin olduğu anlatılarak kadim gayrimüslim düşmanlığından medet umuluyordu.
Seçimler, İttihatçıların 1912’deki ‘Sopalı Seçimleri’ni andıran bir sertlikte geçti. Bazı yerlerde SCF’lilerin oy kullanmalarına engel olundu, Edirne’de seçmenlere silahlı saldırılar oldu. Bütün baskılara rağmen SCF’nin 502 belediyeden 22’sini kazandığı anlaşılacaktı. (Resmi açıklama 15 Aralık’ta yapılmıştı.) Bu sayı aslında yüksekti, çünkü SCF zaten çok az yerde seçime katılabilmişti. Öte yandan genel olarak katılım çok düşüktü. Örneğin İstanbul’da halkın ancak yüzde 17’si seçimlere katılmıştı ki, bu halkın rejimi bir anlamda protesto ettiğini düşündürüyordu.
VE OYUN BİTİYOR . Sonunda beklenen oldu ve ‘particilik oyunu’nun hesaplandığı gibi gelişmediğini gören Ankara duruma el koydu. Fethi Bey, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ile birlikte hazırladığı dilekçeyi 17 Kasım 1930'da Dahiliye Vekâleti'ne verdi. Fethi Bey, dilekçede "...fırkanın,Gazi hazretlerine karşı siyasi mücadeleye girmesi ihtimalini hadd-i zatında bertaraf ediyorum…" diyerek SCF'nin feshine karar verdiğini açıklıyordu. Böylece 99 günlük ‘oyun’ bitirilmiş, güvenli totaliter rejime dönülmüş, herkes rahat bir nefes almıştı.
VATAN HAİNLERİ MEMLEKET DIŞINA!
Sadece CHF’ye tehlike yaratacak partilere karşı değil, küçük partilere karşı da acımasız davranılmıştır. Örneğin 1930’da üç küçük parti girişimi daha vardı. Bunlardan Ahali Cumhuriyet Fırkası (ACF), Abdülkadir Kemalî (Öğütçü) Bey tarafından Eylül ayında kuruldu. Abdülkadir Bey, Birinci Meclis’te Kastamonu mebusu idi ve bir ara İstiklal Mahkemesi başkanlığı yapmıştı. Daha sonra rejimle ters düşmüş ve Adana’da yayınladığı Tok Söz gazetesindeki yazılarından dolayı Takrir-i Sükun döneminde İstiklal Mahkemelerinde yargılanmıştı. Partisi, birkaç güney ilinde şube açmaktan ileri gidemediği halde, Aralık 1931’de kapatıldı. 29 Aralık 1931 tarihli Vakit gazetesi “Abdülkadir Kemalî İskenderun’a kaçmış” diye müjdeyi veriyordu. (İskenderun o sırada Suriye sınırları içindeydi.) Cumhuriyetgazetesi kaçışı, Ankara’nın gözünden yorumluyordu: “Vatana ihanetini en evvel kendisi anlamıştır”. 18 Mart 1931 tarihli Cumhuriyet’teki “Antakya’da bulunan Abdülkadir Kemalî’nin vaziyeti pek fenadır. Arzuhalcilikle geçinmeye çalışmaktadır” satırları ise ‘vatana ihanet eden’ pek çok aydını bekleyen kaderi özetliyordu.
Aynı günlerde kuruluş dilekçesini veren Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi (TCAÇP), kurucusu Edirneli Mimar Kazım Tahsin Bey’in siciline yanlışlıkla düşüldüğü sanılan ‘komünist’ notu yüzünden daha başından engellendi. Böylece, parti tüzüğündeki ‘Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin yol gösteriliciliğinin benimsendiği’ ibaresi güme gitti!
ARİF ORUÇ’UN ÇİLESİ . Lâyık Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Fırkası (LCİÇF) ise, o sıralarda 35 yaşında olan gözü kara gazeteci Arif Oruç’un girişimi idi. Arif Oruç, Milli Mücadele sırasında Eskişehir’de, Çerkez Ethem’in desteği ile Yeni Dünya adlı ‘komünist’ gazeteyi yayınlamış, Haziran 1926’da Mustafa Kemal’e İzmir’de yapılan suikast girişiminden dolayı yargılanmış ama beraat etmişti. 1930’da Serbest Fırka’ya girip, gazetesi Yarın ile partiye destek verdiğinde Ali Naci’nin (Karacan) gazetesi İnkılap Arif Oruç’u ‘vatan haini’ ilan etmişti. Nitekim, SCF kapatıldıktan sonra Arif Oruç hapse mahkum oldu, gazetesi kapatıldı. Hayatını kazanmak için kundura boyası dükkanı açtı. Ama devlet peşini bırakmadı. 1933’te bir gece yarısı evinden apar topar alınarak Bulgaristan’ın Şumnu şehrine postalandı.
Bulgaristan’da medrese hocalığı yaptı ve Yarın’ı yayınlamaya devam eden, 1934’te Türkiye’nin isteği üzerine Bulgarlar tarafından Yugoslavya’ya sürülen Arif Oruç, 1937 yılında Türkiye'ye döndü ve idam talebiyle yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi'nde beraat etti. Kendisi hakkında bir zamanlar ‘vatan haini’ başlığını atan Ali Naci Karacan, 1950 yılında Milliyet gazetesini çıkardığında, muhtemelen vicdan azabı ile, Arif Oruç’u ‘Ayhan’ takma imzasıyla kadrosuna almıştı. Bir gün bu esrarlı ‘Ayhan’ın yazıları çıkmaz oldu. 10 Ekim 1950’de Milliyet'te, Ali Naci Karacan imzalı yazı fazlasıyla ironikti: "Fikir ve siyasi hayatımızda yeni merhaleler açmış olan kıymetli mütefekkir ve muharrirlerimizden Arif Oruç'u kaybettik..."
Baştaki sorumuza dönersek, Mustafa Kemal ve arkadaşları halkı demokrasiye hazırlama konusunda samimiydiler? Kanımca hayır. 1923’ten 1945’ e kadarki süreç halkı demokrasiye hazırlamayı amaçlayan ‘vesayetçi demokrasi’ olarak tanımlanabilecek geçici bir dönem değildir, aksine başından beri hedeflenen bir durumdur. Kemalist elitler, mirasçısı oldukları İttihatçı geleneğe uygun olarak, bilinçli olarak liberal ideolojiyi ve parlamentarizmi reddetmişler, devleti merkeze koyan, ordudan güç alan, liderliği yücelten otoriter bir rejimi seçmişlerdir. Örneğin Mustafa Kemal’in yakın çevresinden Falih Rıfkı’ya göre “Demokrasi dedikleri şey, bizzat şeriattır. Hürriyet dedikleri şey, katillerin başıboşluğu, hırsızların serbestliği, cürümsüz, cezasız ve inzibatsız bir serseriler saltanatıdır. Bu, dolandırıcının polise, müfterinin mahkemeye karşı hareketidir. Bu bir anarşist hareketidir. Ahlak, namus, haysiyet, şeref, aile, her şey paçavraya çevrilmiştir.” Bütün bu olumsuzlukları göğüsleyerek, hatta kellerini koltuğa alarak, muhalefet yapmaya yeltenenleri yola getirmek hiç de zor olmamıştır.
Kaynakça: Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Nebioğlu Yayınları, İstanbul; Cem Emrence, 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006; Joseph C. Grew, Gazi ve İsmet Pasa: Çalkantılı Dönem: 1922-1932, Örgün Yayınları, İstanbul, 2005; Ali Fethi Okyar, Serbest Cumhuriyet Fırkası Nasıl Doğdu, Nasıl Fesh Edildi, İstanbul, 1987; Üç Devirde Bir Adam, Yay. Haz. Cemal Kutay, Tercüman Tarih Yayınları, İstanbul, 1980; Eric Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924-1925), İletişim Yayınları, 2003; Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, 1923-1931, Tarih Vakfı Yayınları, 2005; Hilmi Uran, Hatıralarım, Ankara, 1959.
.30-3-08
Türkiye partiler mezarlığına bir ziyaret
“Ziyaretten murad bir duadır/Bugün bana ise, yarın sanadır.” (Bir mezar taşı yazısı)
II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, İngiltere, Rusya ve ABD sadece ‘1 Mart 1945'ten önce ortak düşmana savaş ilan etmiş olan’ milletlerin, 25 Nisan 1945-26 Haziran 1945 tarihleri arasında San Francisco'da yapılacak konferansa katılmalarına karar vermişti. Bu konferans Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kuruluş toplantısıydı. CHP iktidarı, alelacele Almanya’ya savaş ilan etti ve San Fransisco masasındaki yerini garantiye aldı. Bu tercihin ardında, kronikleşen ekonomik sorunları aşmak için yabancı kaynağa ihtiyaç duyulması, Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile ilgili heveslerine set çekmek, Batı bloğunun desteği ile Orta Doğu’da yeniden varolmak gibi bir dizi neden yatıyordu.
Yönetici elitlerin pek içlerine sinmese de, Batı Bloğu’na girmenin diyeti olarak gördükleri ‘Çok Partili’ dönemin ilk beş yılında tam 27 siyasi partinin kurulması, içteki hevesi de gösterir. 1951’den bugüne kadar ise 170 kadar parti kuruldu. Bunların büyük bölümü, örgütsel ve mali sorunlar yüzünden, bir kısmı gizli ya da açık baskılar sonucu kapandı. 1953’te Millet Partisi, 1960’da Demokrat Parti mahkeme kararları ile kapatıldı. 1980 darbesinden sonra faaliyetteki bütün partiler, 1983’te MGK kararıyla iki parti, Anayasa Mahkemesi tarafından 26 parti kapatıldı. Sadece bu rakamlar bile ‘gerçek’ demokraside değil, ‘vesayetçi demokrasi’ içinde yaşadığımızı gösteriyor. Bu yazıda, ‘Çok Partili’ döneme dair küçük bir bellek turuna çıkacağız.
‘MİLLİ ZENGİN’İN PARTİSİ’. ‘Çok Partili’ dönemin ilk ‘muhalif’ partisi, çoğu kişinin sandığı gibi Demokrat Parti (DP) değil, Milli Kalkınma Partisi’dir (MKP). Pan Turancı ‘milli işadamı’ Nuri Demirağ’ın bir parti kuracağına dair haberler, ilk olarak 8 Temmuz 1945 tarihli gazetelerde çıkmıştı. Demirağ ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç bir şahsiyettir. Örneğin ‘Türkiye’de sigara kağıdına ilk yatırım yapan adam’, ‘Türkiye’nin ilk demiryolu müteahhidi’, ‘Türkiye’nin ilk sivil havacısı’, ‘Türkiye’de ilk uçak fabrikasını kuran adam’, ‘Türkiye’nin ilk milyoneri’, Nuri Demirağ’ı nitelemek için kullanılan unvanlardan sadece birkaçıydı. Soyadını da, başarılı demiryolu inşaatlarından etkilenen Mustafa Kemal vermişti. Particiliğe, bir uçağı düştüğü için Türk Hava Kurumu’nun uçaklarını satın almaktan vazgeçmesi üzerine işleri kötü gitmeye başlayınca girmişti.
CEMİYETÇİ LİBERALİZM. 18 Temmuz 1945 tarihli kuruluş dilekçesinde Nuri Demirağ’dan başka İstanbul 5. Noteri Hüseyin Avni Ulaş ve Cevat Rıfat Atilhan’ın imzaları bulunmaktaydı. 1920-1923 yılları arasında faaliyet gösteren Birinci Meclis’in muhalif kanadını oluşturan İkinci Grup’un lideri olan liberal eğilimli Hüseyin Avni Ulaş yeni partide ‘umumi katip’ti. Cevat Rıfat Atilhan ise ‘kafatasçı’ düşünceleri ile tanınan emekli bir subay ve ‘muharrir’ idi.
Kendini ‘minare gibi bir adam’ diye tanımlayan Demirağ, partisinin çizgisini ‘cemiyetçi liberalizm’ olarak tanımlanmıştı ama CHP’ye muhalif olup olmayacağını soran gazetecilere ‘hayır, katiyen’ diyerek particilikten ne anladığını göstermişti. Partinin açılış töreninde kürsüye çıkan Hüseyin Avni Bey ise konuşmasında “25 senedir muhalifim, ama haksızlığa, gaddarlığa, istibdada muhalifim” demiş, sözlerini yeni partinin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TpCF) yolundan yürüyeceğini fakat yapılan hatalardan ders aldıklarını belirterek bitirmişti. Ancak, bu sözler onun siyasi hayatının sonunu getirecekti. İddialara göre, Nuri Bey, partisinin Kemalist rejim tarafından ‘aforoz’ edilen TpCF ile ilişkilendirilmesinin önünü kesmesinden korkmuş ve Hüseyin Avni Bey’i uyarmıştı. O da istifasını vermişti.
KUZULU PARTİ . Demirağ’ın Üsküdar sırtlarındaki yalısında gazetecilere verdiği kuzu çevirme şölenlerinden dolayı adı ‘kuzu partisi’, ‘kuzulu parti’ ye çıkan MKP, 1946 seçimlerinde varlık gösteremedi. Nuri Demirağ bunu, partisine devlet yardımı yapılmamasına, özel radyo ve matbaa kurma taleplerinin reddedilmesine bağlamıştı. Ancak MKP’nin, hem kadim CHP ile, hem de CHP’den kopan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti (DP) ile yarışması çok zordu. Partisi 1950 seçimlerinde de başarısız olunca, Nuri Demirağ parti başkanlığından ayrıldı ve DP’ye girdi. 1954’te DP’den Sivas Milletvekili seçildi ancak 1957’de hayata gözlerini yumdu. Başıboş kalan partisi ise 1958’de İçişleri Bakanlığı’nca ‘münfesih’ sayıldı.
ORDUNUN TUTUMU . Bu talihsiz başlangıca rağmen, ‘Çok Partili’ döneme geçişte İsmet İnönü’nün kararlı tutumuna işaret eden bir anıyla bu bölümü bitirelim. Dönemin CHP Genel Sekreteri Orhan Birgit, DP’nin ezici bir seçim zaferi kazandığı 14 Mayıs 1950 gecesini şöyle anlatıyor: “Gecenin ilerlemiş bir saatiydi. 1. Ordu Komutanı Org. Noyan’ın parti müfettişi Sadi Irmak’ı aradığını söyledi. Orgeneral Noyan, Irmak’ın eğer Cumhurbaşkanı Hazretleri yeşil ışık yakarsa, seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini ve Milli Şef’in emirlerini beklediklerini söyledi…[İsmet] Paşanın mesajı şöyleydi: ‘Milli irade nasıl tecelli etmişse, buna başta kendisi olmak üzere bütün devlet birimlerinin saygı göstermesi gerektiğinin bir defa daha bilinmesini istiyorum.” (Aktaran: Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı, Demirkırat, Bir Demokrasinin Doğuşu, Doğan Kitapçılık, 1999, s.57)
Anlaşılan ordumuzun geleneksel refleksi son anda önlenmişti. Ancak, çok değil 10 yıl sonra, DP kapatılacak, üstelik liderleri darağacına gönderilecekti. İsmet İnönü ise, Menderes ve arkadaşlarını ipten kurtarmamakla suçlanacaktı.
İşçilerin ve Aydınların Partisi: TİP
''İşçilerin de partisi olsun dedik, çünkü bütün partiler patronların.” Bu sözler, 13 Şubat 1961'de İstanbul Valiliğine verdikleri bildirimle Türkiye İşçi Partisi'ni (TİP) kurduklarını açıklayan 12 sendikacıya ait. 1962’de kurucular, Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren, Behice Boran, Adnan Cemgil gibi aydınları partiye davet ettiklerinde Türkiye siyasi tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı.
TİP’in kurulduğu dönemde, demokratik nitelikli 1961 Anayasası'na rağmen, Türkiye'de, hala devletin ve rejimin çıkarlarını ön planda tutan, bireyin ve toplumun haklarını önemsemeyen bir siyasal yapı egemendi. Rejim ve onun yönlendirdiği halk kitleleri sosyalizme ve sosyalist sisteme karşı düşmanca bir tutum içindeydi. Ülkede düşünce ve örgütlenme özgürlüğü çok sınırlıydı. Her türlü demokratik hak talebi komünistlik ya da bölücülük sayılmaktaydı. Dış koşullar da kötüydü. Dünya karşıt iki kampa bölünmüştü. Türkiye, NATO üyesi olarak Batı Bloğu’na angaje olmuş ve bu kampın başını çeken ABD'nin sosyalist bloğa karşı yürüttüğü mücadeleyle uyumlu şekilde, komünizm karşıtlığını her türlü sola karşı bir düşmanlık politikası biçiminde sürdürmekteydi. Kısacası TİP’in işi zordu. Yine de, 1961 seçimlerine örgütlenmesini tamamlamadığı için katılamayan parti, 1963 yerel seçimlerinde 9 ilde, 20 bini İstanbul'dan olmak üzere 35 bini aşkın oy almayı başardı. Ancak, 1964 Senato Yenileme Seçimleri’ne YSK kararıyla katılamadı. Diğer partilere yapılan hazine yardımı da TİP’e yapılmadı.
ENGELLERE RAĞMEN . TİP, 1965 seçim kampanyaları sırasında Adalet Partisi (AP) ve Komünizmle Mücadele Derneği mensupları tarafından ağır saldırılara uğradı. 4 Temmuz günü Bursa’daki TİP toplantısında parti üyesi Adnan Cemgil yaralı olarak sokaklarda sürüklenmiş, canını zor kurtarmıştı. Aslında bunda şaşılacak şey yoktu, çünkü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Komünizmle Mücadele Derneği’nin fahri başkanlığını üstlendiği günlerdeydik. Olayı Cumhuriyet Senatosu Genel Kurulu'na taşıyan Suphi Karaman şöyle demişti: ''31 Mart irtica olaylarından beri Bursa sokakları böyle bir vahşet yaşamadı. Hükümetin kılı bile kıpırdamadı. Yoksa hükümet Selanik'ten bir Hareket Ordusu'nun gelmesini mi bekliyor?''
Bütün bu baskılara rağmen TİP, 1965 genel seçimlerinde, ‘milli bakiye’ sisteminin de yardımıyla, 54 ilde, 370 bin oyla 15 milletvekili çıkararak bir grup kurmayı başardı. Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Sadun Aren, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Şaban Erik, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ali Karcı, Kemal Nebioğlu ve Çetin Altan’dan oluşan grubun mecliste yaptığı etkili muhalefet, siyasi tarihimizde ‘TİP muhalefeti’ olarak geçecekti.
ÇETİN ALTAN’A SALDIRI . 1966 seçimlerinde ise Fatma Hikmet İşmen’i senatör olmasıyla Meclis’teki üye sayısı 16’ya çıkması, yerleşik partilerin TİP’e sözlü ve fiziki saldırılarını arttırmıştı. TİP milletvekillerinin Meclis'teki konuşmaları AP'liler tarafından laf atmalar, küfürlerle kesiliyordu. Bu saldırıların en ünlüsü 10 Şubat 1968 gece yarısı 02.00'de kürsüde konuşan TİP milletvekili Çetin Altan'a İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın laf atmasıyla başladı. Altan yanıt verince AP'li milletvekilleri kürsüye saldırdılar, çıkan olaylarda Kemal Nebioğlu, Sadun Aren ve Yunus Koçak yaralandı. Çetin Altan’ın bir gözü bir daha iyileşmemek üzere zarar gördü.
Ancak TİP en çok kendi iç çatışmalarından zarar gördü. Parti yönetiminin bürokratikleşmesi, şehirli elitlerle Anadolulu partililer arasındaki mesafe de partiyi zayıflatmıştı ama esas tartışma 1968’de Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgali üzerine yaşandı. Mehmet Ali Aybar işgali destekleyen Behice Boran ve arkadaşlarına tepki göstererek 1969’da genel başkanlıktan istifa etti. 1969 seçimleri, TİP’in önünü kesmek için Seçim Kanunu’nda yapılan değişiklikler yüzünden başarısızlıkla sonuçlanıp parti ancak iki milletvekilliği (Mehmet Ali Aybar ve Rıza Kuas) kazanınca aydınlar partiden uzaklaşmaya başladılar.
VE MALUM BAHANE . Partinin sonunu ise ‘Kürt Meselesi’ getirdi. Partinin içinde başından beri Naci Kutlay, Tarık Ziya Ekinci, Kemal Burkay, Canip Yıldırım, Mehdi Zana gibi isimlerin oluşturduğu bir ‘Doğulular’ grubu vardı. TİP literatüründeki adıyla ‘Doğu Meselesi‘ Türkiye’nin gündemine ilk kez genel başkan Mehmet Ali Aybar’ın, 1963’te Gaziantep’te yapılan Genel Yönetim Kurulu’ndaki açış konuşması ile getirilmişti. 1966’da Malatya Kongresi’nde Doğu Meselesi parti kararlarına girdi. Bu sorunu kamuoyuna mal etmek için ağırlıklı olarak 1967’de çeşitli il ve ilçelerde ‘Doğu Mitingleri’ düzenlendi.
1970 tarihli 4. Büyük Kongre’de Kürt meselesine ilişkin alınan karar, 1971 muhtırasından sonra, partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına gerekçe yapıldı. Mahkemenin TİP’i ‘oybirliği’ ile kapatan 20 Temmuz 1971 gerekçeli kararında, “okur yazar olan belki de olmayan fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kişilerce, anayasal vatandaşlık haklarından anlayacağı, anayasada Kürt vatandaşlara tanınan hakların dışında kalan konulara ilişkin bir takım özlem ve istekler olabileceği” gibi ilginç bir endişe yer alıyordu.
Kapatma kararından sonra TİP liderleri 15 yıla kadar değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. Mahkûmlardan bir kısmı 1974 affıyla serbest kaldı. 1975 yılında Behice Boran partiyi yeniden canlandırmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Ama 1 Mayıs 1979 kutlamaları İstanbul’da yasaklandığında buna karşı duran tek grup TİP’lilerdi. Bu meydan okumanın cezası da sıkı bir meydan dayağı olmuştu. 12 Eylül 1980 darbesiyle TİP ikinci kez kapatıldı. TİP’in kadrolarının önemli bir kısmı bugün Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) içinde ama o ‘altın günlere’ dönmek çok uzak bir hayal gibi görünüyor.
‘Milli Görüş’ sahneye çıkıyor
Osman Yüksel Serdengeçti’nin Cebeci’deki evinde toplanan bir grup, Cumhuriyet’le birlikte yeraltına itilmiş olan İslamcı hareketin siyasal hayata girmesinin yollarını tartışmıştı. Önce hepsi de Türk-İslam sentezcisi olan Yeni Türkiye Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve Millet Partisi’nin birleştirilmesini planlamışlar, ancak Millet Partisi'nin buna olumlu yaklaşmaması üzerine yeni bir parti kurmaya karar vermişlerdi. Hareketin fikir babasının Nakşibendi Şeyhi Mehmet Zait Kotku olduğu söylendi. Parti’nin genel başkanlığına 1969’da Konya’dan bağımsız milletvekili seçilen makine mühendisi Necmettin Erbakan getirilmişti. Erbakan’ın kamuoyunun dikkatini çekmesi, ‘Anadolu burjuvazisi’ni örgütlemek için kullandığı TOBB Başkanlığı’ndan ‘tekelci burjuvazi’ tarafından indirildiğinde, kendisini odasına iki gün kilitlemesiyle olmuştu.
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, "iyi olmuş parti kurdukları, bakalım elli sene sonra oranları kaça düşmüş öğreniriz" demişti. Adalet Partisinden istifa eden Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas’ın partiye katılımıyla TBMM’de üç sandalyeye sahip olunca, İnönü Malatya’da tekrar konuştu: "Bir mühendis efendi çıkmış, İmam Gazaliyi ve İmam Rabbaniyi okutacağız diyerek, iktidara geleceğini ümid ediyormuş. Böyle şey olmaz."
MİLLİ NİZAM MARŞI . Partinin amblemi ‘şahadet parmağı havada sağ el’ di. Bir de parti marşı vardı: “Hür Dünya'nın göbeğine/Milli Nizam yazacağız/Kuşların göz bebeğine/Milli Nizam yazacağız/Yola, ağaca, pınara/Esen yele yağan kara /Yağmur yüklü bulutlara/Milli Nizam yazacağız/Koç burcuna, yay burcuna /Bebeklerin avucuna/Minarelerin ucuna/Milli Nizam Yazacağız/Herkes duyacak, bilecek/Gizlenmez gayri bu gerçek/Yaprak yaprak, çiçek çiçek/Milli Nizam yazacağız.”
Necip Fazıl Kısakürek ve Eşref Edip gibi İslam entelektüellerinin sahneye çıktığı Ankara Büyük Sinema’da 8 Şubat 1970 günü yapılan kuruluş toplantısında, Necmettin Erbakan "Biraz önce sizlere Milli Nizam Partisi kurucuları takdim olundu. Ama sizden niçin saklayalım, niçin partimizin hakiki kurucularını bu ilk açılış gününde zikretmeyelim?”demiş ve devam etmişti: “Açıkça ilan ediyorum ki, bizim partimizin kurucuları Sultan Fatih Hazretleri, Sultan Yıldırım Hazretleri, Sultan Murat, Sultan Melik Şah, Ulubatlı Hasan, Orhan Gazi, Nizam-ül Mülk, Akşemseddin, Sultan Yavuz, Kılıçarslan, Alparslan, Gelenbevî hazretleri, Sultan Hamid'tir.”
YARGI İŞBAŞINDA . Erbakan Hoca, 23 Mayıs 1970 günü Karabük ilçesinde, Site Sinema'sında ‘Esselâmu aleykum’ diye başladığı konuşmasını "150 yıl önce Selanik'te kurulmuş Hareket Ordusu'ndaki subaylar kandırılmış ve Sultan Abdulhamit Han tahttan indirilmiştir. MNP milletin iman davasını kendisine şiar edinmiştir. Türkiye'de bugün üç yol var; Birinci yol; Solculuk, sonu komünizmin yolu, bu yolda CHP var. İkinci yol; Kozmopolit masonluk yolu. Bu yolda AP levhası var. Üçüncü yol; MNP yolu. Bu yol sağı temsil eden; Hak Yolu, İman Yolu” diye sürdürmüş, konuşmasını tekbir getirerek dinleyen partilileri 1973 seçimlerinden sonra Ayasofya Camii'nde namaz kılmağa davet etmişti.
4-9 Temmuz 1970 tarihinde Tekirdağ Çankaya Kahvesi'nde iktidara geldikleri zaman Ayasofya'yı müze halinden çıkartıp, cami haline sokarak ilk cuma namazını topluca kılacaklarını söylemiş ve yanındakilerle Rüstem Paşa Camii'ne giderek, akşam namazında imamlık görevi yapmıştı.
6-17 Eylül 1970 tarihinde Bafra'da Cumhuriyet Meydanında kanuni mecburiyetle parti adı altında toplandıklarını, Avrupa ve Avrupalılığın batılılık, Avrupa'nın taharet dahi bilmeyen hippiler olduğunu, 50 yıllık batıl devreden kurtulup 1000 yıllık hakka teslimiyet, devrine geçeceklerini ifade etmişti.
İRTİCA TEHDİDİ . Yukarıda bilgiler, 4 Nisan 1971’de MNP’nin 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 92, 94, 97, 101'inci maddelerine aykırı faaliyetlerde bulunmak suçuyla kapatılmasını isteyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın dilekçesinden alınma. Anayasa Mahkemesi jet hızıyla karar verdi ve 20 Mayıs 1971’te partiyi kapattı.MNP yöneticileri hakkında herhangi bir ceza davası açılmadı ama Necmettin Erbakan, ‘sağlık nedenleri’ ile İsviçre’ye gitti ve 2,5 ay ortalığın yatışmasını bekledi.Dönüşünün AP’nin iktidarını engellemek isteyen cuntacıların davetiyle olduğu söylendi. Nitekim, MNP'nin kadroları, benzer bir tüzükle, 11 Ekim 1972’de, Milli Selamet Partisi (MSP) adıyla yeni bir parti kurdular.
İdeolojisini ‘Milli Görüş’ olarak tarif eden MSP’nin Genel Başkanlığı'na MNP’nin de kurucusu olan Süleyman Arif Emre getirilmişti. Kuruluş çalışmaları içinde yer alan Erbakan, partiye resmen 1973’ün Mayıs ayında katıldı. 20 Ekim 1973'te partinin genel başkanı olan Erbakan, Bülent Ecevit’le koalisyon hükümeti kurdu ve 1974 Kıbrıs Harekatı ile ‘Kıbrıs fatihi’ unvanını almayı başardı! 12 Eylül 1980'e kadar, Türkiye’nin siyasal yaşamında etkin bir rol oynayan MSP cunta tarafından diğer partilerle birlikte kapatıldı. Erbakan Hoca’nın 36 yıla kadar hapsi istenmişti ama 4,5 yıl süren MSP davası tüm sanıkların beraatıyla sonuçlandı.
ZİNCİRLEME PARTİLER . 21 Eylül 1983'de kurulan ve 1987’de Genel Başkanlığı'na yine Necmettin Erbakan'ın getirildiği Refah Partisi (RP), 1987 seçimlerinde yüzde 7 olan oyunu, 1995’te yüzde 21’e çıkardı, 1997’de ise Erbakan başbakandı. 28 Şubat ‘postmodern darbesi’ İslamcı muhalifeti yine sahneden aşağı itti. 16 Ocak 1998’de partinin kapatılmasında gerekçe yine ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı’ olmaktı. Üstelik bu kez iş sağlam tutulmuş, beyan ve eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olan Necmettin Erbakan ve altı arkadaşına beş yıllık siyaset yasağı konmuştu.
1997'de RP'nin kapatılma olasılığına karşı kurulan Fazilet Partisi (FP) ise 1999 seçimlerinde yüzde 15,4 oy almakla kalmayıp, ‘başörtülü’ Merve Kavakçı’yı meclise sokunca, Yargıtay Başsavcısı hemen harekete geçti. Yine laikliğe aykırı eylemlerden dolayı 22 Haziran 2001'de FP kapatıldı. FP’nin kapatılmasının dayandırıldığı gerekçeler çok zayıftı. Örneğin parti genel başkanı Recai Kutan’ın “Elbette başörtülü bir hanımefendi kardeşimiz parlamentoya girmeli. Bileğinin hakkıyla olabiliyorsa bakan da olmalı. Bakanlar Kurulu’na girmeli. Bir hanımımız inancı gereği başını örtüyor, eğitimini yapıyor, siyaset sahnesinde de ülkeye hizmet etmek istiyorsa, elbette önü sonuna kadar açık olmalı” ifadesi bile ‘laikliğe aykırı’ faaliyetler arasında sayılmıştı.
FP'nin kapatılması üzerine ‘Milli Görüş’ hareketi ikiye bölündü. Erbakan ve çevresinde yer alan ‘Gelenekçiler’, kapatılan FP'nin genel başkanı Recai Kutan'ın başkanlığında 20 Temmuz 2001'de Saadet Partisi’ni (SP) kurdular. İstanbul Büyükşehir eski Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve çevresinde yer alan ‘Yenilikçiler’, 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) kurdular.
Kurulu düzene ciddi eleştiri getirmek bir yana, düzenin bir parçası olmayı seçen ‘İslamcı retorik’ partilerine bile tahammül edemeyen rejimin, kurulu düzene ciddi eleştiri yapan ilk ‘İslamcı parti’ AKP’ye nasıl davranacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.
Özet Kaynakça: Cemil Koçak, Türkiye Tarihi, C. IV, Cem Yayınevi, İstanbul, 2000; Taner Timur, Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçiş, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994; Artun Ünsal, Umuttan Yalnızlığa, Türkiye İşçi Partisi 1960-1971, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2002; Kemal Bağlum, Anıpolitik, Bilgi Yayınları, 1991; Mustafa Müjdeci, “Dönemin Türk Basınına Göre Milli Kalkınma Partisi”,
http://www.nuridemirag.com/basindamkp.doc.
.6-4-08
31 Mart ‘ihtilal-i askeriyesi’
Cumhuriyet tarihi boyunca, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasında, toplumsal muhalefetin bastırılmasında en çok kullanılan iki bahaneden biri ‘irtica’ (diğeri ‘bölünme’) tehlikesidir. Sözlük anlamıyla ‘geri dönme, eskiyi isteme’ anlamına gelen ‘irtica’ terimi, siyasi literatürümüzde, dinsel dogmaları, dinsel sembolleri devlet ve toplum yaşamına egemen kılmayı amaçlayan ‘gözü dönmüş’ İslamcı hareketler için kullanılır. Böylece sosyolojik bir olgu olan din gericilikle eş anlamlı hale getirilir. Bu çarpıtmada, tarihe ‘31 Mart Vak’ası’ olarak geçen ayaklanmanın resmi tarih tarafından yapılan yorumunun özel bir yeri var. Aslında, Osmanlı tarihinde sıkça görülen, ‘Patrona Halil’, ‘Kabakçı Mustafa’ benzeri Yeniçeri ayaklanmaları geleneği içinde yer alan ve ‘alaylı’ askerlerin ‘mektepli’ askerlere yönelik bir gövde gösterisi olan olay, dönemin belgelerinde ‘31 Mart İhtilal-i Askeriyesi’ diye adlandırılır. Ayaklanmayı planlayanların o günlerde kitleleri en kolay harekete geçiren unsur olan dinsel söylemleri kullanmaları, bugün resmi tarihçilerinin ‘irtica tehlikesi’ söylemine uygun malzeme sunmuştur.
MUTLAKIYETÇİ TEPKİ . İsyanın lider kadrosu doğru dürüst soruşturma yapılmaksızın idam edildiği için ve İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) arşivleri günümüze kadar ulaşmadığı için olayın arka planını hala tam bilmiyoruz. Ancak ön yüzde, İTC sevmeyen ‘Monarşist’ Kamil Paşa, hem İTC’ye, hem Saray’a karşı olan ‘adem-i merkeziyetçi’ Prens Sabahattin ve Ahrar Fırkası, iktidara tamamıyla el koymak isteyen İTC, halkın dini duygularını tahrik eden Derviş Vahdeti veNakşibendilerin kontrolündeki İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti, Meşrutiyet’le birlikte ayrıcalıklarını yitirmekten korkan medreseli softalar, Arnavut asıllı askerler arasındaki milliyetçi unsurlar, ulema veya asker kılığına girmiş yerli ve yabancı ajanlar gibi değişik aktörler var. İki saatte bastırılabilecek bir olayın 11 gün sürmesi, Hüseyin Hilmi Paşa’nın istifa edip saklanması yüzünden. Ancak, planlayıcısı kim olursa olsun, sonuçta kazançlı çıkan İTC olmuştu. İsyan bastırıldıktan sonra, Abdülhamit halledilerek Selanik’e sürgüne gönderilmiş, İTC iktidara iyice yerleşmişti. Bu hafta, olayın resmi tarihçe anlatılmayan yanlarına göz atacağız.
HASAN FEHMİ CİNAYETİ . 6 Nisan 1909’u 7 Nisan’a bağlayan gece, Serbesti gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi ile Şakir Bey Galata köprüsünün orta yerinde silahlı saldırıya uğramışlardı. Parlak düğmeli siyah bir kaput giymiş, yakasında kırmızı işaret bulunan kara bıyıklı bir şahıs “Al Mevlan!” diye bağırarak Şakir Bey’e bir el ateş etmiş ardından Hasan Fehmi Bey’e üç kurşun sıkmıştı. Şakir Bey, kendisini katil sanan polis tarafından zorla karakola götürülürken, gerçek katil Eminönü tarafına doğru koşarak gözden kaybolmuştu.
Mevlanzade Rıfat Bey’in sahibi olduğu Serbesti gazetesi ve Hasan Fehmi Bey, İttihat ve Terakki (İTC) yönetimine karşı sert muhalefetleriyle tanınıyorlardı. Bir ay önce gazetede yayımlanan bir belgede İTC’nin eski rejimin yozlaşmış memurlarından şantaj yoluyla para aldığı iddia edilmişti. Katilin ‘Al Mevlan!’ seslenişi, aslında Mevlanzade Rıfat Bey’i öldürmek istediğini, Hasan Fehmi’nin Rıfat Bey’e benzerliği yüzünden saldırıya uğradığını düşündürüyordu. Nitekim Rıfat Bey, olayın soruşturulması için Zaptiye Nazırlığı’na başvurduğunda, nazırın yanında bulunan Meclis Başkanı İTC’li Ahmed Rıza Bey, kendisine “şahsiyat ile uğraşanların akıbeti böyle olur” demişti.
ALİ KEMAL’İN NUTKU . 7 Nisan günü, İkdam’ın sivri dilli gazetecisi Ali Kemal, tarih dersleri verdiği Mekteb-i Mülkiye’de olayın heyecanı içindeki büyük bir topluluğa hitap etmiş, “O atılan vicdansız kurşun, Hasan Fehmi’nin başına değil, söz hürriyetine, fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, en basit ve en başta gelen insan haklarına atılmış bir kurşundur” diye haykırmıştı. Nutkun giderek artan şiddetiyle dershane adeta sarsılmış, izleyicilerin derin sessizliği yerini asabi ve öfkeli bağrışlara bırakmıştı. Konuşmanın etkisindeki Darülfünun hocaları ve öğrencileri Babıali’ye giderek yetkililerden katillerin yakalanmasını istemeye karar vermişlerdi. Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa, yanında yaveri ile sayıları on bine yaklaşmış kalabalığın huzurunda belirdiğinde öfke son haddine varmıştı.
‘Kalabalığın sözcüsü ‘her iki başında ikişer askerin nöbet tuttuğu bir köprüde işlenen cinayetin hükümetten habersiz olamayacağını’, ‘devletin İttihatçıların çetecilik usulleri ile yönetilemeyeceğini’ söylemiş, konuşmayı kayıtsızca dinleyen Sadrazam ‘Katil yakalanır ise, en ağır cezaya çarptırılacaktır’ deyince kalabalık “Yakalanırsa ne demek? ‘ise’ ne demek, bu ne biçim devlet?” diye haykırmaya başlamış, yeni katılımcılarla birlikte Ayasofya Meydanı’ndaki Meclis-i Mebusan’a doğru yürüyüşe geçmişti. Meclis Başkanı Ahmed Rıza Bey de benzer bir ilgisizlik gösterince, kalabalık tam galeyana geliyordu ki, uzaktan 50 kadar süvari belirdi. Bir süre sonra, sayıları on binlere ulaşan topluluğun geride birkaç yüz yaralı bırakarak yavaş yavaş dağılmaya başladığı görülecekti.
CENAZE TÖRENİ . Ancak, halkın sinmediği ertesi gün anlaşıldı. 8 Nisan’da, yaklaşık 30-40 bin kişinin cenaze için toplanmış, Padişahtan cenazeyi Sultan II. Mahmut’un türbesine gömmek için izin alınmıştı. Cenaze töreni İttihat Terakki’ye ve Hükümete yönelik bir gövde gösterisine dönüştü. 11 Nisan tarihli Volkan Gazetesi’nde çıkan bir haber birilerinin olayı karartmaya çalıştığını düşündürüyordu. “Cinayet Başka Bir Şekle mi Girecek?” isimli bir haberde şöyle deniyordu: “...dünkü gazetelerin bir ikisinde mecruh Şakir Bey’in yarasının evvelce arkadan olduğu söylenirken, şimdi Gülhane Hastanesi müdürü ve sertabibi muallim Doktor Viting Paşa ile seririyyat-ı cerrahiye muallimi Doktor Orhan Bey ve Zabtiye Etibbasından Simon Beylerin vaki olan muayeneleri neticesinde Şakir Bey’in ön taraftan cerh edilmis (yaralanmış) olduğunu tahakkuk etmiştir deniliyor.”.Halbuki adı geçenlerden Orhan Bey’in yapmış olduğu ilk muayenede, Şakir Bey’in arkasından yaralandığı söylemişti. Aynı doktorun iki ayrı rapor da farlıklı teşhisler koyması Volkan gazetesinin şüphesini çekmişti. Ancak birkaç gün sonra ‘31 Mart Vak’ası’ patlak verdi. (‘31 Mart 1909’ tarihi 13 Nisan 1909 tarihinin Rumi takvimdeki karşılığıydı.)
Olayın içyüzünü kavrayabilmek için 1908 yılına kadar gitmek gerekir. Makedonya dağlarından inip, II. Abdülhamit’e Meşrutiyet’i ikinci kez ilan ettiren İttihatçılar bir süre sonra örgütlerini liberal eğilimli Prens Sabahattin ve arkadaşlarının Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetiyle birleştirmişlerdi. Ancak Prens Sabahattin sürgünden döndükten sonra Ahmet Rıza’nın tarizlerine dayanamayarak Cemiyet ile ilişkisini kesmiş, Ahrâr Fırkası’nın kuruluşunu desteklemişti. Ancak seçimlerde Ahrar Fırkası hiçbir başarı gösteremedi. İttihatçılar ise çoğunluğu aldılar. Meclis 17 Aralık 1908’de törenle açıldı ancak kısa sürede İttihatçılarla Saray arasında sorunlar başladı. Kamil Paşa, padişahla anlaşarak İTC’ye bağlı Harbiye ve Bahriye nazırlarını görevden alınca İttihatçıların tepkisi, 13 Şubat 1909’da hükümete güvensizlik oyu verip kabineyi düşürmek oldu. Yeni hükümeti, İttihatçılara yakınlığı ile tanınan Hüseyin Hilmi Paşa kurdu.
ORDUDA HUZURSUZLUK . Meşrutiyet’in ilan edildiği sırada asker içinde, çoğunluğunu İttihatçıların oluşturduğu ‘mektepliler’ ile eski sisteme göre yetişmiş ‘alaylılar’ arasında büyük bir çatışma yaşanıyordu. Alaylılar o sırada ordunun neredeyse üçte ikisini oluşturuyordu. Modern bir ordu yaratmak isteyen İttihatçılar harp okullarında yetişmiş uzman kadrolardan oluşmuş bir ordu yaratmak istiyorlardı. Bu durum özellikle onbaşı, çavuş gibi eski sisteme göre yükselmeye alışmış kesimde İTC’ye düşmanlığa sebep olmuştu. Ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören İTC’nin ibadete karşı politikaları ise askeri din propagandasına açık hale getirmişti.
TAŞKIŞLA OLAYI . İttihatçılar, Ekim 1908’de hem ordunun denetimini sağlamak, hem de henüz tam egemen olamadıkları Kamil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek için Selanik’ten üç ‘avcı taburu’ getirdiler. Taburlar ilk marifetlerini, terhisleri geldiği halde Cidde’ye gönderilmek istenen 87 askerin çıkardığı ‘Taşkışla Olayı’nı kanlı biçimde bastırarak gösterdi. Benzer bir olay, Abdülhamit’in özel muhafız alayının bir bölümünü oluşturan Arnavut ve Arap asıllılardan oluşan ‘Sarıklı Zuhaf’ alaylarına, geleneklere aykırı şekilde, Türk askerlerinin katılmak istenmesi sırasında yaşandı. Devir teslim töreni, Avcı Taburları’nın mitralyözleri altında yapılmış, hoşnutsuz Arap askerler Şam’a, Arnavut askerler ise Selanik’e yollanmıştı. Bu askerler 31 Mart’ın Selanik versiyonunda önemli rol oynayacaklardı.
8 Şubat 1909’da Sadrazam Kâmil Paşa’nın, Harbiye Nâzırı’na, Yanya’da ‘Etnik-i Eterya’nın fesadını durdurmak için’ Avcı Taburları’nın sevk edilebileceğine dair bir tezkere yazması ise İttihatçıların ve Avcı Taburları’nın huzuru kaçırmıştı. Bir süre önce de, Hassa Ordusu Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa, Avcı Taburları’nı teftiş etmiş, askerlerin talim ve terbiyelerini beğenmeyip, taburların kumandanı Binbaşı Şükrü Bey’i “On beş gün sonra taburları yeniden teftiş edeceğim. Aynı hali görürsem subayları açığa alırım” diye tehdit etmişti.
BASININ ROLÜ . “Acele et Mizan! Arş ileri Serbest! İmdat Osmanlı! Sebat et İkdam! Hakperest matbuat, hep hücum edelim! İşte istibdat kalesi, işte hürriyet şehidi zincirlere bağlanıyor, bize imdat! diye kollarını uzatıyor. Kale ise zayıftır, sihirle kuvvetli gözüküyor. Kale muhafızları da sihirle bağlı! İşte Volkan (…) Sancaktarlık vazifesi ilerliyor. Arş ileri! Şehit olursam da siz dönmeyiniz. Zira zafer bizdedir. Emin olunuz ki halk bizimledir.”
Bu satırlar o günlerin en ‘muhalif’ gazetesi Derviş Vahdeti’nin Volkan’dan alınma. Ancak,Volkan halkı kışkırtmakta yalnız değildi. Yazıda sözü edilen Mizan, İkdam, Serbesti, Osmanlıve bunlara ilaveten The Times da İttihatçı politikaları sert şekilde eleştiriyordu. İkdam’da “Görüyorum ki İş Fena Gidiyor” adlı yazısında Rıza Nur, “Hükümet içinde hükümet” diye nitelediği İTC’nin bütün şubelerini fesh ederek Manastır’a ve Selanik’e çekilmesini istemişti.
AYAKLANMA BAŞLIYOR . Mart ayının sonlarına doğru, o güne kadar askerlikten muaf olan din adamlarının askere alınmasını öngören kanun çıktığında iş bir kıvılcıma kalmıştı. Çünkü özellikle Anadolulu gençler, askerlikten kaçmak için medrese öğrencisi oluyorlardı. Anadolu'daki nüfusun yaklaşık üçte birine tekabül eden bu kesim, ordunun asker potansiyeli açısından büyük bir kayıptı. İttihatçılar bu kesimlerden basit bir okuma yazma sınavını geçemeyenleri silah altına almaya karar verince softalar buna büyük tepki verdi. Hasan Fehmi’nin öldürülmesi ise bardağı taşıran son damla oldu.
Ancak ilginçtir, Miladi takvimle 12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece ayaklanan ilk birlikler, İTC’nin ‘Meşrutiyet’i korumak üzere’ Selanik’ten getirdiği 2. ve 3. Avcı Taburları’ydı. İsyancıların başındaki Hamdi Çavuş, Resneli Niyazi ile birlikte Makedonya’da dağa çıkanlardan biriydi. (Buna karşılık 4. Avcı Taburu isyan etmemişti.) Onları padişahın Hassa Ordusu’nun çavuşları izledi.
İTTİHATÇI PROVOKASYONU MU? 31 Mart günü ilginç bir olay yaşanmıştı. Taşkışla’ya subaylar eşliğinde gelen bir paşanın askerlere “Şevketli Padişahımız Efendimizin Fermanı Hümayunlarını okuyacağım. Bunu can kulağı ile dinleyin” dedikten sonra Padişahın, askerlerin artık eski şapkalar yerine, Avrupa’dan getirtilen şapkaları giymesini istediğini söylemiş, örnek olarak da kendisi başına bir şapka takmıştı. Görgü tanıklarına göre, fermanı okuyan paşa ve maiyetindeki zabitlerin kılık değiştirmiş İttihatçılar olup, aralarında Bahaeddin Sakir, Midhat Şükrü ve Ömer Naci vardı. Muhafazakar eğilimli askerle o günlerde şapka giy demenin barut fıçısına kibrit atmak olduğu ortada idi. Ömer Naci’nin yüksek bir yere çıkıp “Hey… Asker kardeşler geliniz toplanınız sizlere diyeceklerim var, sizler Müslüman değil misiniz? Bizleri anamız babamız dinî uğruna askerlik yapmak için göndermedi mi? Şapka giymek ne demek? Dinî mübin-i İslam’ın evlatlarını düpedüz gâvur yapacaklar, ne duruyorsunuz? Müslümanlık elden gidiyor, dönüp avcı askerlerine size söylüyorum, gâvur olmak için mi hürriyet yaptınız” demesi, olaylada İttihatçı parmağı olduğunu söyleyenlerin haklı olup olmayacağını düşündürür. (Turan, s.50)
Kışladan kışlaya çekilen telgraflarla isyan büyümeye başlamış, isyancılar padişah ve şeriat yanlısı sloganlar atarak Meclis-i Mebusan’a doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Aralarında ordudan atılmış alaylı subaylarla, asker kıyafeti giydirilmiş hocaların olduğu güruh, Şura-yı Ümmet veTanin gazetelerini tahrip etmiş, karşılarına çıkan subaylara tokat atmış, tabancalarını almış, pantolonlarını çözdürmüş, erkeklerin boyunbağını, kadınların saçını kesmiş, duvarlara tesettür ilanları astırmıştı. İsyancılar yolda karşılarına çıkan Adliye Nazırı Nazım Paşa’yı, Meclis’in önünde Tanin yazarı Hüseyin Cahit (Yalçın) sandıkları Lazkiye mebusu Mehmed Aslan Bey’i linç etmişlerdi. Bahriye Nazırı Rıza Paşa ise öldü sanıldığı için kurtulmuştu. İlginçtir, isyancılar, yollarda rastladıkları Hıristiyanlara korkmamaları için güvence vermişler, yabancı elçiliklerin önüne nöbetçi dikmişlerdi. Günlerce süren olaylar sırasında birkaç kişi dışında Hıristiyanların kılına zarar gelmemişti.
MECLİS KAÇMIŞ . Meclis’te o gün kaç mebusun olduğu bilinmemektedir. Çünkü İTC olaylardan sonra soruşturma gerekçesiyle tutanakları almış ve geri vermemiştir. Ancak sözlü kaynaklar 30-40 kişinin mevcut olduğunda birleşir. Makedonya dağlarında çetecilik tahsil etmiş İTC’lilerin olaylar başlayınca ortalıktan kaybolması ilginçtir. Ama daha ilginci, 11 gün süren olaylar sırasında İTC’nin pek çok üyesinin o sıralar ittifak içinde oldukları Ermeni Taşnaksutyun’un Sakızağacı’ndaki bürosuna saklanması, Dr. Nazım’ın Taşnak militanı Azarig’in evine, Merkez Komitesi üyesi Halil (Menteşe), İstanbul Mebusu Kirkor Zohrab’ın evine sığınmasıdır.
Askerlerle meclis arasında irtibat memuru olarak seçilen Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey o günü şöyle anlatır: “Askerin neden ayaklanmış olduğunu, ne istediklerini birbirimize soruyorduk. Bir süre böyle geçti. Başka arkadaşlar gelmiyordu. …İçimizde meclis başkanlarından kimse olmadığı gibi İttihat ve Terakki liderlerinden de kimse yoktu. Kayseri Mebusu pek saygıdeğer bir zat olan Hoca Kasım Efendiyi (askerlerin) ne istediklerini öğrenmek için aşağıya askerlere gönderdik. Gitti, biraz sonra geri döndü: “Ne istediklerini onlarda bilmiyorlar” haberini getirdi... Bir ara askerlerden: “ifademiz var” diye birkaç kişi geldi (…) Başkan: “ne istiyorsunuz?” diye sordu. Çavuşlar: “Şeriat istiyoruz” dediler. O sırada kanunu esasi değiştirme layihası basılmıştı.
ŞERİAT İSTERİZ! Esbabı mucibesini de Elmalı Hamdi (Yazır) Efendi yazmıştı. Mevcut mebuslardan Kosovalı Süleyman Efendi besmele ile başlayan bu layihayı göstererek: “bizde şeriat ahkâmını tatbikten başka bir şey yapmıyoruz. Bakın yazdığımız kanun layihası – okuyarak – bismillah ile başlıyor” dedi. Çavuşlardan biri: “bizim askeri nizamname de besmele ile başlar ama Almanca’dan tercüme edilmiştir” dedi. Bir çavuşun bu bilgisine şaşırdım. Sonradan bu gencin çavuş kıyafetine girmiş bir yüzbaşı, hem de Almanya’da tahsil etmiş bir yüzbaşı olduğunu öğrendik. Asılanlar arasında idi. Mebuslar konuşurken “sarıklılardan bir heyet içeri girmek istiyor” dediler. Çavuşlar: “biz hoca, sarıklı falan tanımayız. Onların bir sıfatı yoktur.” Dediler. Daha olayın başlangıcında askerlerle sarıklıların beraber olmadığı anlaşılıyordu.”
‘Resmi tarihçi’ Yusuf Hikmet Bayur ise isyancı askerlerin isteklerini şöyle sıralar: “1- Seriat isteriz, 2-İslâm kadınları Beyoğlu’na gitmesinler, 3-Harbiye Nazırı ile Mebusan Reisini istemeyiz, 4-Heyet-i Vükela değişsin, 5- Bu olay dolayısıyla Padişahın affı çıksın ve cezalandırılmayalım, 6- Bubaylarımız değişsin ve İstanbul’dan başka yere gönderilsinler, 7- Yüz pare top atılarak senlik yapılsın, 8- Bunlar yerine getirilmedikçe dağılmayız. Diğer anlatılarda da ‘Şeriat’, ‘komutanlardan şikayet’, ‘Batı tarzı yeniliklere karşı’ olma temaları ortaktır. Bunlar Yeniçerilerin ‘istemezük!” demelerini hatırlatır.
Ancak, ortalıkta merkezi otoriteye ait güç olmayınca, İstanbul isyancılara kalmıştır. Bu kargaşada Mesudiye ve Hamidiye zırhlıları ele geçirilir. Berk-i Satvet torpidosundaki neferler, subaylarını gemiden kovarlar. Peng-i Derya, Necm-i Şevket gemilerinin neferleri ile Bahriye Nezareti’ne bağlı Haddehâne talebeleri de isyana katılırlar. Asâr-ı Tevfik zırhlısının süvarisi Ali Kabuli Bey’in başına gelenler ise isyanın doruk noktasını oluşturacaktır. Bir tesadüf eseri, Prens Sabahattin, Hamidiye zırhlısı kumandanı Vasfi Bey ve Ali Kabuli Bey arasında bir konuşmada, Yıldız Sarayı’nın bombalanacağını duyan bir grup bahriyeli, Ali Kabuli Bey’i tutuklamış, kafesli bir erzak arabasıyla Yıldız Sarayı’nın önüne götürmüş, iddialara göre Abdülhamit gözleri önünde döve döve parçalamıştır.
ADANA İĞTİŞAŞI . Olayların planlı olduğunu iddia edenlerin en büyük dayanağı, aynı günlerde Selanik, Erzincan, Erzurum, Konya, Kayseri, Mersin ve Adana’da da benzer nitelikli olayların yaşanmasıdır. Bunlardan en önemlisi tarihe ‘Adana İğtişaşı’ adıyla geçen olaylardır. Kilikya (Adana havalisi), Ermeni nüfusun yoğun olduğu, ancak 1894-96 çatışmalarında zarar görmemiş bölgelerden biriydi. Zengin bir liman bölgesi olan Adana’da ticaret Ermenilerin elindeydi. Meşrutiyet’in ilanı bölgede zaten hassas olan dengelerin bozulmasına neden oldu. Müslüman-Türk kesim, artık ‘millet-i hakime’ olmadıkları için rahatsızdılar. Ermeniler ise verilen haklardan tatmin olmamışlardı. Anayasanın herkese silah taşıma hakkı vermesi, Türk olsun, Ermeni olsun, genç olsun yaşlı olsun, tüm halkın silahlanmasıyla sonuçlanmıştı. Çevre illerden gelen mevsimlik işçilerin oluşturduğu kargaşa içindeki şehre, 31 Mart Vakası’nın haberleri ulaştığında iş sadece bir kıvılcıma kalmıştı. 23 Nisan’da Hareket Ordusu İstanbul’a girdiğinde Adana kan gölüne dönmüştü.
MECLİS HEYETİ . Olayları soruşturmak üzere hükümet tarafından bölgede incelemeler yapan Kastamonu mebusu Yusuf Kemal (Tengirşenk) ile Tekirdağ mebusu Agop Babikyan’un raporuna göre olaylarda 21 bin Ermeni hayatını kaybetmiştir. Cemal Paşa da anılarında, Adana’da 17 bin Ermeni ile 1, 850 Müslüman’ın öldüğünü yazar. (Cemal Paşa, s. 354.)
Yusuf Kemal Bey’in olaylara ilişkin görüşü (sadeleştirilmiş Türkçe ile) şöyledir: “Yabancı müdahalesi sayesinde ayrı bir krallık kurmak amacıyla girişilmiş bir Ermeni ihtilaline kesinlikle inanmam. Eğer böyle bir amaçları olsaydı, topluca daha çekilir, oradan kendilerini savunabilirlerdi (…) Bundan başka revolver ve av tüfeklerinden başka bir şeyle silahlı olmayan Ermenilerin gelişkin Osmanlı ordusuna karşı gelebileceklerini varsaymak saçma olur. Yabancı müdahaleye gelince, biraz politikadan anlamak sahibi olmak, böyle bir fikrin saçmalığını kanıtlamaya yeter. Müslümanlara gelince onların pek çoğunun, hükümetlerinin, yaşamlarının, dinlerinin tehlikede bulunduğuna gerçekten inandıkları düşüncesindeyim. Cehaletleri böyle bir durumun olanaksızlığını anlamayacak kadar çok idi. İçlerinden birçoğu Ermenilerce verilen küstahça söylevlerle kışkırtılmış (…) bundan başka yağma hırsı çevrenin çapulcularını çekmişti.” (Tengirşenk,s. 123)
BABİKYAN’IN ÖLÜMÜ . Yusuf Kemal Bey, raporunu Hükümete vermesine rağmen Agop Babikyan’ın raporunu vermeden şüpheli biçimde ölmesi, hükümeti zor durumda bırakmış, uzun bir süreçten sonra, tutuklu bulunan 130’u Müslüman, 95’i gayrimüslim (çoğu Ermeni) 225 kişiden, dokuz Müslüman, altı Ermeni suçlu bulunarak 10 Haziran 1909’da idam edilmişti. İdamlardan sonra da olaylar devam etmiş, ortalık ancak, Adana Valisi Cemal Bey’in 47 Müslüman ile 1 Ermeni’yi daha idam ettirmesinden sonra durulmuştu.
İttihatçıların II. Meşrutiyet süreci ile başlayan ‘demokratik’ hava içerisinde Ermeni cemaatinde yaratmayı başardıkları güven duygusu, Adana olayları ile büyük hasar görmüştü. Ancak, 31 Mart Vakası’ndan sonra iktidara iyice yerleşen İttihatçıların suçluları ortaya çıkarmak için gösterdikleri gayret üzerine ilişkiler düzeldi ve iki örgüt, ‘ilerleme, anayasa ve birlik uğrunda ortak çalışmada bulunma, gericilere karşı mücadele etme ve eski istibdat rejimi zamanında yayılan Ermenilerin bağımsızlık için çalıştıkları yolundaki yanlış düşünceleri silmek için’ birlikte çalışmaya karar verdiler. Olaylardan dört ay sonra kabineye bir Ermeni bakanın girdi ve 1912 seçimlerinde işbirliği yapıldı. I. Dünya Savaşı arifesine kadar oldukça olumlu biçimde süren ilişkilerin bozulmasından sonra yaşananlar ise herkesin malumu.
HAREKET ORDUSU . Abdülhamit’in isyancılara af vaat ederek popülaritesini arttırmaya çalışması, İttihatçıların saklandıkları yerlerden çıkarak duruma el koymalarında önemli bir etken olmuştu. İTC’li jandarma subayı İsmail Canbolat’ın ‘Meşrutiyet mahvoldu’ diye çektiği telgrafla, olay Selanik’te duyulduğunda III. Ordu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa hemen harekete geçti ve ‘Hareket Ordusu’ adı verilen birliklerin kumandanlığına Hüseyin Hüsnü Paşa atandı.
Hareket Ordusu’nda ileride tarihe adlarını yazdıracak pek çok figür vardı. Bunlar arasında Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, İsmet (İnönü), Ali Fethi (Okyar), Rauf (Orbay) ilk akla gelenler. Bunlardan Mustafa Kemal’in Hareket Ordusu’ndaki rolü üzerine Cumhuriyet döneminde çok şey söylenecektir. Resmi tarihçilere göre Mustafa Kemal Hareket Ordusu’nun kurmay subayıdır. Bu iddia esas olarak İsmet Bey’in hatıralarına dayanır. Halbuki, o dönemde ‘kolağası’ rütbesindeki birinin ‘kurmay’ subayı olması pek mümkün görünmez. Nitekim, o dönemde 31 Mart üzerine yazılmış üç önemli eserde Mustafa Kemal’in adına rastlanmaz. Aynı şekilde, 1960’da Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan II. Abdülhamit’in Mabeyn Başkatibi Ali Cevat Bey’in kaleme aldığı fezlekede de Mustafa Kemal’den söz edilmez. Dönemin süreli yayınlarından Şehbal ve Resimli Kitap’ta yer alan fotoğraflarda da Mustafa Kemal görülmez. Ancak Mustafa Kemal şöyle der: “…İstanbul’a hitaben bir beyanname yazmak lazım geldi. Bunu ben yazdım; sonra sefirlere hitaben ikinci bir beyanname yazdık. Buna imza konulmasının münasip olduğunu düşündük. Bazı arkadaşlar Hürriyet Ordusu dediler. Hâlbuki bütün ordu Hürriyet Ordusu vaziyetinde idi. Operasyon kuvvetleri denilmesi de uygun bulmadım. Fransızca ‘mouvement’ manasına gelen hareket kelimesi aklıma geldi. Zaten yürüyüş halinde idik, kuvvetlerimizin adı ‘Hareket Ordusu’ oldu”.( Atatürk’ün Not Defterleri-I, s.
KONTROL SAĞLANIYOR . Hareket Ordusu’nun bir başka mensubu Rahmi (Apak) anılarında Çatalca’ya giden askerlerin nereye gittiklerini bilmediklerini, hatta nereye gittiklerini merak bile etmediklerini ifade eder. Rahmi Bey’e durumu şöyle anlatır: “Mesele çok nazik idi. Mürteci padişahın endirekt tesiriyle patlayan bu iç ayaklanmada vuruşmak, ölmek ve öldürmek için askeri nasıl sürükleyeceğiz? Din uğruna diyemeyiz, çünkü dini isteyen isyancılar, yani İstanbul askeri, onlarda hem Müslüman hem de Türk. Padişah uğruna diyemeyiz, çünkü padişahı isteyen onlar, istemeyen biz. Bütün dayanak noktamız: ‘Hudutlarda Bulgarlar ve Ruslar bize saldırmak için hazırlandıkları bir sırada isyan çıkaran bu alçak gavura hizmet ediyorlar’ dan ibaret...”
Hareket Ordusu, 15 bin kişilik bir kuvvetle, 20 Nisan 1909’da Çatalca önlerine geldi ve dört koldan isyanı bastırmaya soyundu. 23-24 Nisan günlerinde özellikle Harbiye ve Taşkışla civarlarında yapılan çatışmalardan sonra şehre hakim oldu. Taşkışla’da ve Yıldız Sarayı’nın üstündeki kışlalarda bulunan isyana karışmış askerlerin hepsi teslim oldu. Anadolu’ya kaçmak isteyenler, Üsküdar ve Kadıköy taraflarında, özellikle gönüllü olarak orduya katılmış olan Bulgar, Sırp, Arnavut ve Ermeni çeteleri tarafından öldürüldü.
İDAMLAR . İstanbul’da alelacele yapılan yargılamalardan sonra 50 (veya 70 kişi) idam edildi. 420 kişi de çeşitli cezalara çarptırıldı. (Bazı kaynaklar bu kişilerin sonra affedildiğini yazar.) Olaylarda kaç kişinin öldüğü tam bilinmiyor. İttihatçılara düşman olan kesimler ölü sayısını on binlere çıkarır ancak dönemin kaynaklarında Hareket Ordusu’ndan 100-160 şehit, isyancılar 300 ‘ölü’ olduğu yazılıdır. Ancak, 10 Mayıs 1325 (23 Mayıs 1909) tarihinde 31 Mart şehitleri için yaptırılan Abide-i Hürriyet’e, sadece 2 Subay ve 42 askerin cenazeleri yerleştirilmiştir. Bazı kaynaklara göre Taşkışla’da öldürülen isyancılar Agop Surp Ermeni mezarlığında açılan bir çukura gömülmüşlerdir.
İsyana karışan avcı taburları dağıtılmış, mensupları yol yapımında kullanılmak üzere imparatorluğun çeşitli yerlerine yollanmıştı. Prens Sabahattin, Mizan gazetesinden ‘Mizancı’ Murat, Osmanlı gazetesinin sahibi Ahmet Fazlı da tutuklanmışlardı. Bunlardan Prens Sabahattin ile Ahmet Fazlı hemen serbest bırakıldı ancak Murat Bey ölünceye kadar Rodos Adası’nda hapsedildi. Serbesti’nin sahibi Mevlanzade Rıfat ise on yıl sürgün cezası aldı ama İTC’ye kendini affettirip geri döndü. Saidi Nursi ise Divan-ı Harp’te yargılandı ancak sürgünle kurtuldu. Volkan gazetesinin sahibi Derviş Vahdeti de idam edilenler arasındaydı.
DERVİŞ VAHDETİ KİMDİR? Resmi tarih tarafından 31 Mart ayaklanmasının en önemli figürü olarak sunulan ve ‘gözü dönmüş mürteci’ prototipi olarak belleklerimize kazınan Derviş Vahdeti Kıbrıslı bir ayakkabı esnafının oğludur. ‘Vahdeti’ adı, serseri hayatını gören Ziya Gökalp tarafından lâtife kabilinden kendisine takılmış ‘Lâhutî’ lakabına nazire olup, yazarlık günlerinde ortaya çıkmıştır. 14 yaşında hafız olan Derviş ‘medresede biraz sarf, nahiv ve biraz da fıkıh görmüş’ bu sırada Nakşibendi tarikatına girmiştir. 16 yaşındayken annesinin intiharı, 21 yaşındayken babasının ölümü, üzerinde derin izler bırakır. İngilizce öğrenmek için Larnaka bir misyoner okuluna devam eder. İngilizce’sini geliştirince adadaki İngiliz idaresine memur olarak girer. O yıllarda, İngiltere Kraliçesi şerefine verilen balolara redingot ve eldivenle katılacak kadar ‘medeni’ biri olan Derviş Vahdeti, ‘Kıbrıs’ta adeta bir İsviçre düzeni’ kurduğu için Britanya yönetimine her zaman hayranlık duyacaktır.
Derviş Vahdeti, 1890 yıllarında II. Abdülhamid yönetiminden kaçıp, Paris’e veya Mısır’a giderken Kıbrıs’tan gelen gençlere yardım elini uzatır, Avrupa’da çıkan hürriyetçi gazeteleri, gizlice Kıbrıs’ta dağıtır. Jön Türk taraftarlığı öyle bir noktadadır ki, adı ‘Con Türk’e çıkar. 1902’de tekrar İstanbul’a gider ve yalısında bir süre imamlık yaptığı Memduh Paşa’nın yardımıyla devlet hizmetine girer. Memduh Paşa hakkında yazdığı bir şikayet mektubundan dolayı Diyarbakır’a sürülür. Burada ‘Üstad-ı Hürriyet’ dediği Ziya Gökalp’in sohbetlerine katılır ve ondan etkilenir. Kaynaklara bakılırsa, Diyarbakır’da gayet ‘seküler’ bir yaşam tarzı olan Derviş, kılık değiştirerek sürgün mahallinden kaçar ama Birecik’te yakayı ele verir. O sırada Siverek Kaymakamı olan Kadri (Üçok) Bey anılarında olayı şöyle anlatır: “Hükmet dairesine bir Bektaşi babası getirdiler. Sırtında haydari, başında keçe terki, belinde tığ-bend ve boynunda teslim taşıyan bir Bektaşi babası. Baktım, bu kıyafetin içinde Hafız Derviş.” Bir jandarma eşliğinde yürüyerek getirildiği Diyarbakır’da 15 gün hapis yattıktan sonra serbest bırakılır, çünkü Meşrutiyet ve genel af ilan edilmiştir.
VOLKAN . Kıbrıs’taki malını mülkünü satarak İstanbul’a giden Derviş, ne eski işine kabul edilir ne de İttihatçılardan ilgi görür. Öteden beri gazeteciliğe ilgisi vardır. Önce Abdülhamit’ten yardım almaya çalışır ancak Mabeyin Başkatibi Ali Cevat Bey’in fezlekesinden anlaşıldığına göre Saray kendisini tutarsız ve güvenilmez bir şahsiyet olarak gördüğü için yardımda bulunmaz. 11 Aralık 1908’de kendi imkânlarıyla çıkardığı Volkangazetesini ‘İslamcı, hürriyetçi ve insaniyetçi’ olarak tarif eden Vahdeti’nin yazılarında Dreyfus, Zola ve Darwin’i andığı, Meşrutiyet’ten ‘saadet-i millet’ diye bahsettiği halde, başta Ahmet Rıza olmak üzere İttihat ve Terakki’nin ‘merkeziyetçi’ önderlerinden hiç hoşlanmadığı, buna karşılık ‘adem-i merkeziyetçi’ Prens Sabahattin’i ve kendisi Kıbrıslı olan Kamil Paşa’yı desteklediği açıktır.
İlk sayılarından itibaren, gazetede ‘alaylı’ askerlerin komutanlarından ve terfi sisteminden şikayet ettikleri mektupların yayınlandığı Volkan, 17 Şubat 1909 tarihli 48. sayısından itibaren İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin nizamnamesinin ilk on maddesini yayımlarsa da daha sonra Derviş, cemiyetle fikir ayrılığına düşer ve teşebbüsten aldığı ilhamla kendi ‘İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni kurar. Zamanla, ülke/toplum/kişi ilişkilerinin şeriat hükümlerine göre belirlenmesine odaklanan gazetenin bu yöneliminde Said Nursi başta olmak üzere Cemiyet’teki Nakşi ulemanın etkisi olduğu açıktır.
31 Mart Olayları’nı başlatan askerlerin, İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin açıldığı gün dağıtılan küçük bayrakları taşıması dikkatleri Vahdeti’nin üzerine çeker. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a yaklaşması üzerine, İngilizlerin adamı Sait Paşa’nın tavsiyesi ile Şehzade Vahdettin’in sarayına sığınmak ister. Vahdettin öneriyi kabul etmeyince İzmir’e kaçar. Ancak para bulmak için başvurduğu bir hemşerisi tarafından ihbar edilince yakalanır ve 25 Mayıs’ta İstanbul’a getirilir. Görünüşte Abdülhamit’e Açık Mektup adlı makalesinden dolayı yargılanan Vahdeti, 31 Mart Olayı’nın müsebbibi olarak idama mahkum edilir. Karar 19 Temmuz 1909’da infaz edilir.
ABDÜLHAMİT’İN HALLİ . İsyan bastırıldıktan hemen sonra İttihatçılar Abdülhamit’i hal etmeye karar verdiler. Hal fetvasının ilk müsveddesini sarıklı mebuslardan Elmalı Hamdi Efendi (Yazır) hazırlamıştı. Ancak Fetva Emini Hacı Nuri Efendi, fetva metnini imzalamak istemedi, çünkü Padişaha isnat edilen 31 Mart İsyanına sebep olmak, dini kitapları yaktırmak ve devlet malını israf etmek suçlarına katılmıyordu. Nuri Efendi’ye biraz zorla imzalatılan metinde ise Abdülhamid’in şer’i kitapları yakıp yırttırdığı, devlet hazinesini israf ettirdiği, kanuni sebepler olmadan şahısları hapsettirip öldürdüğü, memleketin pek çok yeri onu ‘hal’ edilmiş tanıdığına dair haberler geldiği, dolayısıyla yerinde kalmasının zarara, gitmesinin faydaya ve iyimserliğe sebep olacağı için sultanlık ve halifelikten vazgeçmesi ya da tahttan indirilmesi lüzumundan söz ediliyordu.
Şeyhülislam’ın hal fetvasını padişaha okumak için Draç mebusu jandarma mirlivası Esat Toptani Paşa, Selanik Mebusu Emanuel Karasu, Ermeni Katolik Cemaati temsilcisi Aram Efendi ve Ayan Meclisi’nden Gürcü Arif Hikmet Paşa görevlendirilmişti. Abdülhamit’in heyeti gördüğünde “bir Türk padişahına, bir İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Arnavut, bir Yahudi, bir Ermeni’den ve bir nankörden başkasını bulamamışlar mı?” dediğini rivayet olunur. Heyete ise “Milletin arzu ve amalinden zerre kadar inhiraf etmem” diyecektir. Böylece ‘milletin arzu ve amali’ ilk kez padişahın yetkilerinin kısıtlanmasının gerekçesi olacaktır. Veliaht Mehmed Reşat Efendi’nin padişah ilan edilmesinden sonra İTC iktidara yerleşmeye başladı.
Haziran 1910’da Sada-yı Millet Gazetesi başyazarı Ahmet Samim, Temmuz 1911’deŞehrah gazetesi başyazarı Zeki Bey Hasan Fehmi gibi suikasta uğradı. Bu üç olayın katili yıllar sonra ortaya çıktı. Katil İttihatçıların tetikçilerinden Çerkez Ahmet’ti. İTC’nin iktidarı tamamen eline alması 1913’te Babıali Baskını ile oldu. O günden beri de, 31 Mart Vak’ası’nın bu süreçle ilgisi olup olmadığı üzerine tartışma devam ediyor.
Kaynakça: Sina Akşin, 31 Mart Olayı, Ankara Üni. Sos. Bilimler Fak. Yayınları, 1970; Bayram Kodaman, 31 Mart Hadisesi, TTK Yayınları, 1994; Ahmet Bedevi Kuran,İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, Tan Matbaası Yayınları, 1945; Yusuf Ziya Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, Bahar Matbaası, 1967; Rahmi Apak, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, TTK Yayınları, 1988; Arsen Avagyan ve Gaidz F. Minassian,Ermeniler ve İttihat ve Terakki, Aras Yayıncılık, 2005; Osman Selim Kocahanoğlu, Derviş Vahdeti ve Çavuşların İsyanı, Temel Yayınları, 2001; M. Ertuğrul Düzdağ,Volkan Gazetesi, İz Yayıncılık, 1992. Turgay Akkuş, “1909 Adana Olaylarına İlişkin Yargılama Süreci”,
www.eraren.org/index.php?Lisan=tr&Page=DergiIcerik&IcerikNo=57; Mustafa Turan, Elli Beş Yıldır Esrarı Milletten Gizlenmiş Bir Facia, Üçdal Neşriyat, 1966; “31 Mart’ta Ne Oldu?”, Dosya Editörü: Aykut Kansu, Toplumsal Tarih, S. 124, Nisan 2004, s. 72-103; Cemal Paşa,Hatıralarım, Selek Yayınları, 1959; Rahmi Apak, Yetmişlik Bir Subayın Anıları, TTK Yayınları, 1983.
.11-4-08
Resmî tarihin ünlü haini: Ali Kemal
1 Mayıs’ta yapılacak Londra Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini The Spectatordergisinin editörü ve Muhafazakar Parti milletvekili Boris Johnson’un kazanması neredeyse kesin görünüyor. Çapkınlıkları, şakaları, gafları, radikal çıkışları ile İngiliz basını tarafından çok sevilen Johnson, 1922’de İzmit’te linç edilerek öldürülmüş ‘Milli Mücadele’ ve ‘Mustafa Kemal’ muhalifi Osmanlı gazetecisi Ali Kemal’in İngiliz eşinin bir başka evlilikten olma oğlunun torunu Johnson’un Türkiye kamuoyunun gündemine girmesi, Ali Kemal’in gerçek torunu, Stockholm Büyükelçisi Selim Kuneralp’in, Avrupa Birliği (AB) Genel Müdür Yardımcısı iken, AB Komisyonu Ankara Temsilcisi Karen Fogg ile yaptığı elektronik posta yazışmalarının İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından gizlice ele geçirilerek kamuoyuna açıklanması ile olmuştu. O günden beri Ali Kemal’in trajik hikayesi gündemden düşmüyor.
Asıl adı Ali Rıza olan Ali Kemal, 1869’da İstanbul’da doğmuş, Mekteb-i Mülkiye öğrencisiyken 1886’da Paris’e gitmiş, iki yıl sonra İstanbul’a dönmüştü. Siyasal faaliyetleri yüzünden 1889’da Halep’e sürülmüş sonra tekrar Paris’e kaçmıştı. Orada bir yandan Paris Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’nu bitirdi, bir yandan İstanbul’daki İkdam gazetesine yazılar gönderdi. Batı kültürüne hayranlıkla yoğrulmuş yazılarını Ali Kemal adıyla imzalıyordu. Ancak, bazı nedenlerle 1900-1908 arasını Mısır’a geçirdi ve Meşrutiyet’in ikinci kez ilanından sonra İstanbul’a döndü. Gelir gelmez padişahın huzuruna çıkması, padişahın kendisine yaptığı iltifatları ve verdiği paraları kabul etmesi İttihatçıların tepkisini çekti. Bu tarihten sonra tarafların arası hiç düzelmedi. Sahip olduğu Peyam gazetesi kapatılınca tekrar yurt dışına gitmek zorunda kalan Ali Kemal, ancak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesini tescil eden 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra geri dönebildi.
MİLLİ MÜCADELE KARŞITLIĞI . Damat Ferit Paşa kabinesinde kısa süre Maarif ve Dahiliye Nazırlığı yaptıktan sonra Peyam gazetesi ile Mihran Efendi’nin Sabah gazetesinin birleşmesinden oluşan Peyam-ı Sabah’ta yazmaya başladı. Acımasız eleştirilerini, artık can düşmanı İttihatçıların devamı olarak gördüğü (ki yanılmıyordu) Anadolu hareketine yöneltmişti. Eleştirilerinin içeriği ve dozu hakkında fikir vermesi için yazılarından birkaç cümle verelim: “Avrupa ile zıt gitmek, hele tepişmek bu devlete hiçbir zaman fayda temin etmedi, lakin daima zararlar iras eyledi” (30 Ocak 1920), “Düşmanlar, Teşkilat-ı Milliye’den bin kere daha iyidir” (23 Nisan 1920), “İdam, idam, idam! Mustafa Kemal cezasını bulacak!” (25 Nisan 1920), “Mustafa Kemal’in maskaralıkları” (7 Mayıs 1920), “Büyük Millet Meclisi, küçük heriflerin esiridir” (28 Mayıs 1920), “Mukadderatımızı Ankara’ya bırakmamalıyız” (1 Ocak 1922). Ancak, 30 Ağustos Zaferi’nden sonra baltayı taşa vurduğunu fark etmiş olmalıydı ki, “Her fert içtihadında serbesttir... Öyle olduğu için [Ankara’nın] içtihadına muhalif kanaatte bulunana hürmet etmesi gerekir” demişti. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşu üzerine attığı başlık “Türk’ün Bayramı” idi. Ertesi gün de “Gayeler bir idi ve birdir” dedi ve bir daha fikir beyan etmedi, ancak susmakta çok geç kalmıştı.
ADAM KAÇIRMA . Zaferi garantileyen Ankara, muhalifleri tasfiye etme işine kendisi ile başlamıştı. İstanbul Polis Müdür Muavini Sadi Bey’in görevlendirdiği dört kişilik ekip maceralı bir tramvay yolculuğundan sonra İstiklal Caddesi’ndeki Serkldoryan Pasajı yakınlarında, berber Marcel’in dükkanında kıstırdıkları Ali Kemal’i silah zoruyla bir taksiye bindirdiler, önce Samatya’daki bir eve, sonra da motorla İzmit’e götürdüler. Tarih 6 Kasım 1922’yi gösteriyordu.
Gerisini o sırada İzmit’te Haberalma Şube Başkanı olarak görev yapan Rahmi (Apak) Bey’in 1988’de yayınlanan anılarından izleyelim. Rahmi Bey’e göre, kendisini sorgulayan yedek subay Necip Ali’nin “Milli Mücadele davamızın aleyhinde çalışmaklığınızın sebep ve hikmeti nedir?” sorusuna “Bu davanın muvaffak olacağını hiç tahmin etmiyordum. Muvaffakiyetsizlik halinde ise, büyük devletleri daha ziyade hiddete sevkederek vatanın tamamen harap olmasına sebep olunacaktı” diye cevap veren Ali Kemal, Necip Ali Bey’in “O halde düşüncenizin yanlış olduğu meydana çıktı. Milli Mücadele, bize vatanımızı ve şerefimizi tekrar kazandırdı.Yaptıklarınızdan pişmanlık duyuyor musunuz?” demesi üzerine “Evet çok doğru söylüyorsunuz. Ben, Türk milletinde bu kadar büyük yaşama gayreti ve mücadele ruhu mevcut olduğunu bilmiyordum. Bu bilgisizliğimden dolayı da mazur görülmeliyim. Çünkü hayatımın büyük kısmı Avrupa’da geçmiştir. Türk milletini tanımıyormuşum, tanıyamamışım” diye cevap vermişti.
LİNÇ ETSİNLER! Ardından İzmit’te konuşlanmış 1. Ordu Komutanı ‘Sakallı’ Nurettin Paşa sahneye girmişti. Ali Kemal’e “Sen kimsin?” diyen paşanın “Ali Kemal bendeniz” cevabı üzerine “Haa, Artin Kemal dedikleri adam sen misin?” diye üstelemesi, Ali Kemal’in de istifini bozmadan: “Hayır efendim. Ben Artin Kemal değilim. Ali Kemalim” demesi pek meşhur bir anekdottur. En az onun kadar meşhur olan da Ali Kemal’in hayatını sonlandıran linç olayıdır.
Nurettin Paşa, Rahmi Bey’i çağırarak “Şimdi sokaktan birkaç yüz kişiyi büyük kapının önünde toplat. Kapıdan çıkarken Ali Kemal’i öldürsünler, linç etsinler” der. Bu korkunç emri uygulamaya yüreği elvermeyen ancak itiraz edecek kadar cesur da olmayan Rahmi Bey, işi Kel Sait adlı bir inzibat yüzbaşısına havale eder. Kısa sürede toplanan güruhun Ali Kemal’in üzerine ‘bir kara bulut gibi’ çullandığını Nazım Hikmet’in şiirinden biliyoruz. Saldırılardan korunmak için umutsuzca sorgu subayı Necip Ali’ye sarılan Ali Kemal’in önce böğrüne bir bıçak sokulmuş, ardından taş ve sopalarla kafası ezilmiştir. Ali Kemal’i paramparça eden güruh, iç çamaşırına kadar soymayı, parmağındaki yüzüğü, altın saatini ve paralarını almayı da ihmal etmemiştir. Çıplak vücudu, ayaklarına bir ip bağlanarak sokaklarda dolaştırılmıştır.
Nurettin Paşa, bu büyük marifeti, Lozan Konferansı’na gitmek üzere trenle İzmit’ten geçecek olan İsmet İnönü tarafından görülsün diye, istasyonun yakınındaki küçük tünelin üstüne bir sehpa kurdurur ve Ali Kemal’in ölü vücudunu astırır. Falih Rıfkı'ya göre İsmet Paşa güya meşalelerle aydınlanan korkunç sehpayı uzaktan görünce yüzünü asmış, başını eğmiş ve hiç bakmayarak binaya girmiş, orada Nurettin Paşa'ya söylemediğini bırakmamıştır. Nurettin Paşa, 1921’de Dersim’deki Koçgiri Ayaklanması’nı zalimane yöntemlerle bastırdığında da, Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasından sonra Rum Ortodoks (Efes) Metropoliti Hrisostomos’u benzer şekilde linç ettirdiğinde de, daha sonra İzmir’i yaktırdığında da bundan fazla tepki görmemiştir.
GARP TAKLİTÇİSİ Mİ HAİN Mİ? . Peki Ali Kemal bu sonu hak etmiş miydi? Falih Rıfkı’ya göre “Garp taklitçisi ve garp mahkumu” olan Ali Kemal, Osmanlı Devleti’nin “ancak Düvel-i muazzama kontrolündeki bir Türkiye’de hayat hakkı olduğuna inanmış” tipik bir Tanzimatçı idi. Bazıları Ali Kemal’in İttihatçı düşmanlığını Milli Mücadele’ye düşman olma noktasına kadar götürmesini ‘sert muhalefet’ olarak nitelemekle yetinirler. Örneğin kendisi hakkında çok acımasız yargılarda bulunan Yahya Kemal bile "Onun vatana ihanet ettiği ileri sürülemez" der. Bazıları ise Ali Kemal’e ‘hain’ damgasını vururlar. Çünkü onlara göre Ali Kemal, sadece Milli Mücadele’ye ve Mustafa Kemal’e ağır saldırılarda bulunmakla kalmamıştır. Ayrıca Anadolu’da birbiri ardına kurulan Redd-i İlhak ve Müdafaa -yı Hukuk cemiyetlerinin önünü kesmeye çalışmış, 23 Haziran 1919’da görevinden azledilen Mustafa Kemal’in tutuklanarak İstanbul’a getirilmesini emretmiş, Doğu Anadolu’da Ermeniler için ‘sınırlı özerklik’ içeren bir plana imza atmış, Anzavur Ahmet isyanını örgütleyenler arasında yer almış, 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesini sevinçle karşılamıştır. Hatta ‘Artin’ adını “Doğu illerini altı milyon altın karşılığı Ermenilere satalım” dediği için almıştır.
Velev ki bütün bunlar doğru olsa bile, Ali Kemal’in bir ‘hain’ olup olmadığına kim ve nasıl karar vermiştir? Milli Mücadele’ye şu veya bu biçimde karşı çıkanların büyük bir bölümünün hukuk dışı kuruluşlar olan İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandıkları ve ağır cezalara çarptırıldıkları biliniyor. Daha şanslı olan bir bölüm ‘hain’ ve ‘muhalif’ ise ‘150’likler’ adıyla yurt dışına sürülmüşlerdir. Bunlardan biri Ali Kemal’le aynı dönemde, aynı tarzda muhalefet yürüten Alemdar gazetesi sahibi Refii Cevat Ulunay’dır. Ali Kemal’e bu hukuk dışı mahkemelerde yargılanmak bile çok görülmüştür.
Olayın en vahim yanı, bugün bazı çevrelerin bırakın korkunç linç olayını kınamayı, Ali Kemal’i ‘Ermeni dostu’ ya da ‘AB yanlısı’ aydınların prototipi olarak sunarak, kadim ‘bölücülük’, ‘bozgunculuk’, ‘hainlik’, ‘iç düşman’ söylemini yeniden üretmeleri ve aba altından sopa göstermek kabilinden Ali Kemal’in makus sonunu adeta onaylamaları.
.13-4-08
Tanrı Dağı Kadar Türk, Hıra Dağı Kadar Müslüman!
REJİMİN IRKÇI DAMARI . İkinci Dünya Savaşı yıllarında rejimin ırkçı-Türkçülüğe karşı yaklaşımı esas olarak Almanya ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilere göre şekillenmişti. Almanların ilerlediği dönemlerde ırkçılık yükselmiş, tersi olduğunda ırkçı hareketlere mesafe konulmuştu. Bu bağlamda, 1944 Turancılar Davası, dünyada faşizmin, ırkçılığın suçüstü yakalandığı ve lanetlendiği döneme denk düşüyordu. Her ne kadar bu davada ceza alanlar 1945 sonrası Batı Bloku ile kurulan ilişkiler sayesinde Sovyetler Birliği’nin bir tehdit olmaktan çıkması üzerine beraat ettirilmişlerdi ama artık kimsede açık açık faşist tezleri destekleyecek cesaret kalmamıştı. Dolayısıyla ırkçı Türkçüler söylem değiştirdi.
DEĞİŞEN SÖYLEM . Artık ‘Turancılık’ yerine ‘milliyetçilik’; ‘Bozkurtlar’ yerine ‘milliyetçiler’; ‘Türk ırkı’ yerine ‘Türk milleti’ diyorlar, yeni tezlerini Millet, Orhun, Kopuz, Büyük Doğu, Hareket gibi yayın organları, Türk Gençlik Teşkilatı, Kıbrıs Türk Kültür Derneği, Komünizmle Mücadele Derneği gibi örgütler aracılığıyla kitlelere yaymaya çalışıyorlardı. Alparslan Türkeş ve kurmaylarının 1965’te ele geçirdikleri Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) ismini 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirmesi ve paramiliter faşist ‘ülkücü’ gençlik örgütlerinin çekirdeğini oluşturan ‘komando kampları’nı kurmasıyla ırkçı-Türkçülük yeni bir dönemece girmişti.
‘DEJA VU’ ETKİSİ . 1970’lerde yerli ve yabancı istihbarat servisleri tarafından ustaca yönlendirilen ‘ülkücüler’ tarafından Alevi ve Sünnilerin bir arada yaşadığı Orta Anadolu şehirlerinde çıkarılan kanlı çatışmalar, kamuoyunu 1980 darbesine hazırlamakta önemli bir işlev görmüştü. AK Parti ile MHP arasındaki ‘türban-başörtüsü’ konusundaki ittifak sırasında TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçın Doğan, MHP’nin demokrasi siciline dikkat çekmişti ama, kendi demokrasi sicili de hiç parlak olmayan bir kesimin temsilcisi olduğu için olsa gerek, kimse üstünde durmamıştı. Bu haftayı, son dönemde bazı Anadolu şehirlerinde ‘Ülkücü-Kürt öğrenci çatışması’ diye kodlanan çatışmaları yorumlamakta belki faydası olur diye 30 yıl öncesinin olaylarına ayırdık. *** 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan özgürlük atmosferinde sadece solcular değil, milliyetçiler ve dinciler de hızla örgütlenmeye başlamışlardı. 1961’de Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ile isim babalığını Necip Fazıl Kısakürek’in yaptığı Anadolu Kulübü kuruldu. 1962’de kurulan Türkçüler Derneği, 1964’te yerini Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne bıraktı. 1965’te muhafazakâr-dinci çizgideki 1000 Temel Eser Dizisi yayınlanmaya başladı. Aynı yıl Alparslan Türkeş ve kurmayları Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni (CKMP) kontrollerine aldılar, partinin adını 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak değiştirdiler. Paramiliter faşist ‘ülkücü’ gençlik örgütlerinin çekirdeğini oluşturan komando kamplarını kurdular. 1970’lerde faaliyete geçen Milli Türk Talebe Birliği, Yeniden Milli Mücadele Derneği, Kültür Ocakları, Milli Gençlik Vakfı ve Ülkü Ocakları gibi örgütler, Türk-İslam sentezci öğrencilerin bir araya geldikleri çatıları oluşturdu.
AYDINLAR OCAĞI . Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi hocalarından Fuad Köprülü ve Zeki Velidi Togan gibi Türkçü ideologların öğrencisi olan ve doktorasını Selçuklu Sultanı Melikşah üzerine veren Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, öğretim üyelerine ve aydınlara hitap edecek bir oluşum arayışına girmiş ve 1969’da 70’e yakın fikir adamını 2. Milliyetçiler Kurultayı’nda buluşturmuştu. Bu tarihten sonra bir yıl boyunca sürekli toplantılar yapan muhafazakâr aydınlar, sonunda Süleyman Yalçın’ın isim babalığını yaptığı Aydınlar Ocağı’nı kurdular. Kuruluş için DP’nin iktidara gelişinin 20. yıldönümü olan 14 Mayıs 1970 seçmişlerdi. Aynı tarihlerde faaliyette olan İlim Yayma Cemiyeti ile dirsek teması içinde, resmî ideoloji yapımında önemli roller üstlenen Aydınlar Ocağı’nın kurucularından ve uzun yıllar yöneticilik yapan Süleyman Yalçın’a göre “Türkün en kısa tarifi, Türkçe konuşan Müslüman” şeklindeydi.
SEYYİD AHMET ARVASİ . 1970-1980 arasında MHP Genel İdare Kurulu üyesi olan Ağrı-Doğubeyazıtlı Nakşibendî eğitimci Ahmet Arvasi (ö. 1988) Türk-İslam Sentezi’ni ‘Türk-İslam Ülküsü’ adıyla yeniden tarif etti. Arvasi’ye göre İslam dini ‘biyolojik ırk’ gerçeğini inkâr etmiyor, ancak bir Batı-Hıristiyan kavramı olan ‘biyolojik ırkçılığı’ reddediyordu. Arvasi’nin biyolojik ırkçılığı reddederken yerine koyduğu kavram ‘bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin sınıf ve tabakaların soy birliği şuuru demek olan içtimai ırkçılık’ idi. Kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildi ama içtimaî ırk tercihe açıktı. Ve adeta ‘Allah’ın bir ayeti olan’ bu görüş en veciz şekilde Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm diyene” sözüyle ifade edilmişti.
BATILILAŞMAYA PANZEHİR . Eski sentezcilere yeni ‘ülkücülere’ göre ‘Türk Kültürü’ çok eski, dünya tarihinde önemli yeri olan, gelenekleri olan, coğrafi açıdan yaygın, cihan hâkimiyetini sağlamış bir kültürdü. Türkler, beyaz ırktan, insancıl, adil, hiçbir zaman kan dökmemiş, hoşgörülü, laik, zayıflara, yaşlılara, kadınlara, aileye ve orduya saygılıydı. Din ‘milleti millet yapan’ değerlerin en başta geleniydi. Din sayesinde, ‘Müslüman Türk’, ‘nefsini bilen’, ‘kendini bilen’, ‘Rabbini bilen’ ‘fazilet sahibi’ nesiller yetiştiriyordu. Din, Türk’ü kendisine yabancılaşmaktan ve Batı’ya benzemekten kurtaran en önemli öğeydi. İslamiyet adeta Türkler için indirilmiş bir dindi, çünkü İslam uygarlığıyla Türklerin İslamiyet öncesi kültürleri arasında büyük benzerlikler vardı. Bunlar, tek tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğüne inanç, adalet duygusu, aile ve ahlakın önemiydi. Türkler de İslamiyet’e büyük ‘hizmetler’ yapmıştı. Bunlardan en önemlisi Haçlı Seferleri’ni durdurmalarıydı. Eğer bu olmasaydı, İslamiyet yerine Hıristiyanlık ‘cihan’ hâkimi olurdu!
SENTEZCİ DARBECİLER . Türk-İslam Sentezi, 1980 darbesi sonrasında olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemde, yitirilen toplumsal düzenin yeniden sağlanacağı ve birliğin ve bütünlüğün ilelebet korunacağı vaadini örgütleyerek ideolojik ufkunu çizdi. Darbe sonrasında TTK’nin yerine açılan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK) Türk İslam sentezinin en önemli ideoloji üretim merkezi oldu. Yedi kişilik yönetim kurulunun Cumhurbaşkanı tarafından atanan dört üyesi Türk-İslam sentezcisiydi. Kurumun 20 Haziran 1986 tarihli 10. oturumunda sunulan raporda Türk kültürü, Asyalı ve Müslüman olarak tanımlanıyordu. ‘Soydaşlar’, ‘Dış Türkler’, ‘Pan Turancılık’, ‘Türklerin İslamiyet’e hizmetleri’ gibi kavramlar bu tarihten sonra daha sık kullanılmaya başladı. 1990 sonrasında Komünist Blokun yıkılması Türkçülere ‘sonunda doğrulanmış oldukları’ duygusu yaşatmıştı. Öyle ki, Orta Asya kökenli Şamanizm ve Ahmet Yesevi düşüncesi Aleviler, Kemalistler ve solcular arasında bile yaygınlaşmaya başlamıştı. Yıllardır savundukları tezlerin toplumun geneline yayılması onları gururlandırmıştı. ‘İslam’da reform’ ve ezanın Türkçeleştirilmesi çağrıları sentezin bu dönemdeki yeni açılımları oldu.
SENTEZİN SOKAKTAKİ TEZAHÜRÜ: ÜLKÜCÜ TERÖRÜ
1970'lerde sentezin kitlelere yansıması çok kanlı oldu. MHP, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’ne (MSP) oy vermiş olan kitlenin bir bölümünün MHP’ye yönelmesini sağlamak için ünlü ‘3K’ (Kızılbaş-Kürt-Komünist) formülünü ustaca parti söylemine dâhil etmişti. Nitekim, 1973 seçimlerinde yüzde 11,8 oranında oy alan MSP, haziran 1977’de 8,6’ya gerilerken, MHP oyunu 3,4’ten 6,4’e yükseltti. Bu oy artışı MHP’yi yeni bir stratejiyi uygulamak konusunda cesaretlendirdi. Alevi ve Sünnilerin birlikte yaşadığı, sanayileşmesi gecikmiş Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinde milliyetçi çevrelerin önderliğinde yaratılacak ‘iç savaş’ koşulları gerekçesiyle ordu ve MHP’nin içinde olduğu bir iktidar bloğu oluşturulmaya çalışmaları başladı.
MALATYA'DA 17 BOMBA . Bu stratejinin ilk adımı MHP’nin 15 Nisan 1978’de Ankara’da yapacağı Büyük Yürüyüş’tü. Yürüyüşten bir hafta önce hepsi Ankara’dan olmak üzere, Pazarcık, Adana, Adıyaman ve Malatya’da Sünni ve Alevi kesimlerden saygın kişilere bombalı paketler gönderilmişti. CHP Pazarcık İlçe Eski Başkanı Memiş Özdal paketi şüphelenerek almadı ama PTT’de patlayan paket bir görevlinin ölümüne neden oldu. Adana’da Ahmet Akalın’a gönderilen bomba etkisiz hale getirildi. O sırada tenzil-i rütbe ile Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcılığı’na atanmış olan (geleceğin içişleri bakanı) Abdülkadir Aksu’ya gönderilen paket ise alıcısına ulaşmadan İçişleri Bakanlığı tarafından ele geçirildi ve Scotland Yard uzmanlarının yardımıyla imha edildi. Bu arada, halkın galeyana getirilmesi mümkün olmadığı için olsa gerek, 15 Nisan Büyük Yürüyüş’ü fiyasko ile sonuçlandı.
HAMİDO'NUN ÖLDÜRÜLMESİ . Ancak hesaplar Malatya’da tutacaktı. Çünkü 14 nisandan itibaren büyük bir gerilim içine sokulan Malatya’nın çeşitli yerlerinde 17 bomba bulunmuştu. Dahası, şehrin sağ eğilimli Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu, 7 nisanda kendisine gönderilen bombalı paketi 14 nisanda aldığı halde işlerinin yoğunluğu yüzünden ancak ayın 17’sinde açmış, patlayan bomba ‘Hamido’ lakaplı Fendoğlu’yla birlikte iki torunu ve gelininin de ölümüne sebep olmuştu. Nihayet beklenen hareketlilik sağlanmıştı. 18 nisan sabahı çevre il ve ilçelerden Malatya’ya akın eden 20 bin kişi Malatya sokaklarında ‘Dan dan, intikam!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Kahrolsun Komünizm!’, ‘Katil Ecevit!’ sloganlarıyla şehri talan etti. 19-20 nisan günlerinde devam eden çatışmalar sonucunda aralarında faşistlerin de bulunduğu sekiz kişi öldü, 100 kişi yaralandı.
SİVAS'TA 9 ÖLÜ, 350 YARALI . Bunu Sivas olayları izledi. Gerilimin ilk işareti 11 Eylül 1978’de Alevi-Kürtlerin yoğun olarak bulunduğu Divriği ilçesinde Ramazan Bayramı’nın arifesinde bir caminin duvarlarına orak-çekiç çizilip bir bomba koymasıyla verilmişti. ‘Aleviler camiyi bombaladı’ denilerek başlatılan kışkırtma ertesi yılın Ramazan Bayramı arifesinde benzer bir gerekçe ile tekrarlandı. 4 eylül günü sabahın ilk saatlerinde farklı camilerde kılınan bayram namazları esnasında ‘Komünistler, Kızılbaşlar kardeşlerimizi öldürdü’, ‘Müslüman yok mu?’, ‘Allah’ını seven bizimle gelsin!’, ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’ sloganları atarak camilerde toplanan halk, faşistlerin kışkırtması ise galeyana geldi. Sonuç dokuz ölü, 350 yaralı idi.
MARAŞ'TA KİTLESEL KATLİAM . Ama daha korkuncu yoldaydı. Alevi yurdu diye bilinen Kahramanmaraş’ta, 3 Nisan 1978’de ülkücüler tarafından öldürülen Alevi dedesi Sabri Özkan’ın cenaze töreninden beri süren gerginlik aralık ayında zirveye ulaş(tırıl)mıştı. Görevli olduklarını söyleyen bir takım kişiler, Alevilerin ve solcuların oturdukları semtlerde, bir tür nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmışlar, yeni numaralar verdikleri kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdi. Bazı bölgelerde ise PTT görevlisi olduklarını söyleyen kişiler kapılara işaret koymuşlardı. Müftü de resmî araçla şehri dolaşıp kışkırtıcı konuşmalar yapmıştı. 19 Aralık gecesi, ‘Esir Türkler Haftası’ vesilesiyle Türkiye’de Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) tarafından tüm Türkiye’de eş zamanlı gösterilen Sovyetler Birliği aleyhtarı Güneş Ne Zaman Doğacak? adlı filmin gösterimi sırasında Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’na düşük tesirli bir bomba atıldı. Bir grup faşist ‘Müslüman Türkiye!’ sloganlarıyla CHP İl binasına saldırdı. 20 aralıkta Yenimahalle’de Alevilerin gittiği Akın Kıraathanesi’ne bomba atıldı. 21 aralıkta öldürülen iki solcu öğretmenin cenaze töreninden sonra yürüyüşe geçen grup karşılarında ‘Komünistler geliyor! Komünistler Ulu Cami’yi yakıyor!’, ‘Ordu bizimle beraber!’, ‘Neden duruyorsunuz, sizde din iman yok mu? Din elden gidiyor!’ Yürüyün, komünistleri öldürelim!’, ‘Alevilere ölüm!’, ‘Yaşasın Türkeş!’ diye bağıran 10 bin kişilik faşist grubu bulmuştu. Belediye hoparlöründen yapılan anonsla saldırı başlarken MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş Ankara’da İka haber ajansına şöyle diyordu: “Hükümetin düşmesi belki yarın belki yarından da yakındır.” 23-24 aralık günleri arasında, baltalı, palalı saldırganlar tarafından, resmî rakamlara göre ölü sayısı 111, gayri resmî kaynaklara göre bunun en az iki katı insan, doğranarak, işkence edilerek, yakılarak katledildi. Çok sayıda kadına tecavüz edildi, göğüsleri kesildi. 552 ev ve 289 işyeri tahrip edildi.
HÜKÜMETİN BECERİKSİZLİĞİ . Süleyman Demirel olaylardan sonra kendisini sıkıştıran gazetecilere ünlü cevabını vermişti: “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz!” Daha açık sözlü olan Tercüman gazetesi yazarı Ahmet Kabaklı ise olayları şöyle nitelemişti: “Binicisini beğenmeyen asil bir kısrağın şahlanışı!” Olaylar boyunca sesi çıkmayan CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı daha sonra hazırladığı raporda katliamları şehre seyyar piyangocu olarak gelen 26 kişinin planladığını söyleyecekti. Olaylardan sonra Ecevit Hükümeti’nin tek yaptığı 13 ilde sıkıyönetim ilan etmek oldu.
ÇORUM'DA İKİNCİ KİTLESEL KATLİAM . Tedavi gördüğü kanser hastalığı yüzünden ölmesi an meselesi olan MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın bilinmeyen kişilerce 27 Mayıs 1980 günü Ankara’da öldürülmesiyle doğan gerilimin ‘meyveleri’ Çorum’da toplandı. Haziran ayı boyunca Çorum kent merkezinde ve çevre köylerde gerginlik tırmandırıldı. 4 temmuz cuma günü ‘Komünistler Alaaddin Camii’ne bomba attılar’ söylentisinin yayılması ve bunun TRT’nin 19:00 bülteninde yer almasıyla başlayan saldırıda saldırganlar ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’, ‘Kana kan, intikam’, ‘Müslüman Türkiye’ sloganları atıyorlardı. Bilânço çoğu Alevi 50’den fazla ölü 100 civarında yaralıydı. 100’den fazla işyeri de tahrip edilmişti.
VE BEKLENEN DARBE . Kasım 1979'da AP azınlık hükümetini kuran Süleyman Demirel, gazetecilere olayların ‘komünistlerin tahrikiyle’ çıktığını söylemiş ve “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın” demişti. Mesaj alanlar gözlerini Fatsa’ya çevirmişlerdi ki 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Türkiye’yi kana bulayan olaylar bıçak gibi kesildi. Sıra, itinayla pişirilen bu acı yemeği sağcısıyla solcusuyla tüm Türkiye’ye yedirmeye gelmişti.
MARAŞ YARGILAMALARI . Diğer olayların failleri bulunamamıştı ama Kahramanmaraş olaylarından dolayı 804 kişi hakkında dava açıldı. Ancak bunların çoğu böyle bir olayı tertipleyecek nitelikte olmayan, ev hanımı, çöpçü, biletçi gibi sıradan insanlardı. Bu sanıklardan 29’u ölüm cezasına, yedisi müebbet hapse, yedisi 15-24 yıl arasında, 29’u 10-15 yıl, 259’u da beş ila10 yıl arasında, 26’sı ise bir-beş yıl arasında hapis cezası aldılar. 379 kişi davadan beraat ederken 68 kişi firarda olduğu, veya dava sırasında ölmüş olduğu için davaları düştü. Ölüm ve müebbet hapis cezaları dışındakilere 1/6 oranında cezai indirim uygulandı. Ancak mahkemenin kararı Yargıtay tarafından bozuldu. Yeniden yargılama yapıldıktan sonra, dosya hafif cezalarla kapatıldı. 1991’de çıkan Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle katliam sorumlularının hepsi salıverildi. Olaylardan hemen sonra Ankara’daki Ülkücü Gençlik Derneği Genel Merkezi’ni telefonla arayarak durumu rapor ettiği iddia edilen Ökkeş Kenger (olaylardan sonra Şendiller soyadını almıştı) beraat ettikten sonra MHP ve BBP’den milletvekili olarak meclise girdi. Yıllar sonra İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın raporunda olaylar sırasında Maraş’ta oldukları belirtilen bazı isimler Susurluk Olayı’nda tekrar karşımıza çıktılar.
MİT RAPORU . 20 Aralık 2006 tarihinde, Bülent Ecevit, 1979’dan beri kasasında sakladığı bir belgeyi gazeteciler Can Dündar ve Rıdvan Akar’a açıkladı. Üzerinde ‘çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir’ notu bulunan belgede ‘CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas, Kahramanmaraş) çıkacağına dair bir-iki ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten (...), (...), (...), (...)’in (isimler gazeteci Can Dündar ve Rıdvan Akar tarafından gizlenmişti) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. Türkeş oraya (...)’in tavassutuyla (...)’u tayin ettirerek Güney Bölgesi’ni ele geçirmiş ve Maraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir. MİT olayın içinde olmasaydı Maraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi. MİT, CHP zamanında büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait bilgileri saklamış, sıkıyönetim mahkemelerine sadece sola ait raporların verilmesi hususunda Türkeş, MİT’teki elemanlarına talimat vermiştir’ yazıyordu. Ökkeş (Kenger) Şendiller, “Bu belgeden anlaşıldığı üzere, MİT, rahmetli Türkeş ve Ecevit ciddi olarak zan altındadır. O zaman MİT’in başında Adnan Ersöz Paşa vardı. Bu münasebetle TSK da zan altındadır. Eğer bu belge gerçekse olayın üzerine muhatapları ve vârisleri gitmeli ve gerçekler ortaya çıkarılmalıdır” dedi. Ancak tahmin edileceği üzere kimse olayın üstüne gitmedi.
Kaynak: Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, Adıyaman, Hatay İlleri Sıkıyönetim Askeri Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi, Gerekçeli Karar, Esas No:1980/82, Karar No:1980/520; H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar, İtalik Yayınları, 1999; Ülkücü Komando Kampları/AP Hükümetinin 1970’te Hazırlattığı MHP Raporu, Kaynak Yayınları, 1997.
.20-4-08
Devşirme’ Marşlarla Milliyetçilik
“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur/Katibimin setresi uzun eteği çamur… diye başlayan ünlü türkünün bestesi 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’daki Selimiye Kışlası’nda kalan ‘eteklikli’ İskoç Alayı’na moral vermek için yazılmış ‘Donsuz askerler…’ diye başlayan bir asker şarkısıdır. II. Mahmut döneminde (1808-1826) modernleşme çabaları sırasında askerlere giydirilen setre ve pantolon mutaassıp çevreler tarafından ‘sokağa donla çıkmakla’ eşdeğer görülmüş, özellikle de ‘gavur mukallitliği’ denilen bu modernleşme hareketine çabuk uyum gösteren eli yüzü katipler halkın diline düşmüştür. Bir İstanbul külhanbeyi, bu katiplerle alay etmek için, Üsküdar yolu üzerinde olan Selimiye Kışlası’nda kalan İskoç askerleri için yazılan marşın müziğine Türkçe sözler yazar ve ünlü Katibim türküsü ortaya çıkar.
1974 Kıbrıs ‘Barış Harekatı'ndan sonra bir Yahudi şarkısına Türkçe sözler yazılmış ve ortaya Ayten Alpman’ın ünlü Memleketim şarkısı çıkmıştır. 1980 darbesinden sonra solcu mahkumları ‘millileştirmek’ için marş niyetine binlerce kez çalındığı için bu gün pek çok eski mahkum, bu şarkının adını duyduğunda bile ciddi bir gerginlik yaşar. On binlerce Fenerbahçelinin coşkuyla söyledikleri Yaşa Fenerbahçe Marşı, Franko dönemine ait faşist güfteli Viva L'Espanya (Yaşa İspanya) adlı İspanyol marşıdır ve bugün İspanya’da pek çok kişi bu marşı duymaya tahammül edemez. Ülkücülerin söylerken gözlerini yaşartan “Çırpınırdı Karadeniz/Bakıp Türkün Bayrağına” türküsü 18.yüzyılda yaşamış Sayat Nova adlı Ermeni sanatçının Kamança adlı şarkısının Türkçesi’dir.
AKP BİAT MI EDİYOR? Ama daha ilginci, Türklerin topluca ezbere söyleyebildikleri nadir marşlardan olan Gençlik Marşı, İstiklal Marşı ve 10. Yıl Marşı’nın bestelerinin de ‘gayri-milli’ olduğu yolunda iddialar var. Bunlardan 10. Yıl Marşı, 28 Şubat 1997 müdahalesinden beri rejime iman tazelemek isteyenlerin ilk aklına gelen marş.Geçenlerde AKP’nin Gençlik Kolları 2. Olağan Kongresi’nde, Başbakan Erdoğan’ın salona gelişi öncesinde 10. Yıl Marşı ve ‘Atatürk’ün İzindeyiz’ şarkısı çalınması, Erdoğan Deniz Baykal’ı eleştirirken sık sık Atatürk’e vurgu yapması aklımıza AKP de ‘iman tazeleyenlere katıldı?’ sorusunu getirmedi değil. Nitekim Hürriyet başyazarı Ertuğrul Özkök de kendilerini ‘marşa itibarını iade ettikleri ve zihniyet devrimi yaptıkları için’ kutlamıştı. AKP eğer düne kadar eleştirdiği merkezle ittifak yapmaya karar vermediyse, merkezi ‘Kim daha Atatürkçü?’ yarışmasıyla alt etmeyi düşünüyor demektir ki, bu gerçekten ilginç bir duruma işaret ediyor. Şimdilik işin bu yanını zamana bırakarak, “bu marşı 28 Şubat Marşı diye küçümsemek”, “çok ama çok kötü bir şeydir”, hatta ‘tehlikeli bir bölücülüktür’ diye gözdağı veren ‘Türkiye Türklerindir’ gazetesinin başyazarının gazabına uğramayı göze alarak, üç ‘milli’ marşımıza da yakından bakalım dedik.
‘Şakıyan Üç Genç Kız’
Türklerin en çok bildiği ve sevdiği üç marştan biri olan “Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar’ diye başlayan Gençlik Marşı, İsveçli besteci Felix Körling'e ait bir ormancı şarkısı. Marşın asıl adı ‘Tre Trallade Jantor’ yani ‘Şakıyan Üç Genç Kız’. Bazıları şarkının sözlerinin erotik olduğunu söylüyor ama İsveççe bilmediğim için kontrol edemedim. Marşın ‘millileştirilmesi’ 1900’lerin başında oluyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından kurulan ‘paramiliter’ Osmanlı Genç Dernekleri’ndeki gençlerin ‘milli duygularının yoğunlaşması için’ Mektebi Sultani’nin idman hocalarından Selim Sırrı (Tarcan) Bey müzik eğitimi için gittiği Stocholm’den döndükten sonra aklına bir fikir geliyor. Gerisini İstanbul Erkek Muallim Mektebi Türkçe öğretmeni Ali Ulvi (Elöve) Bey’den dinleyelim: “Bir gün okulun uygulama odalarından birinde çalışırken, Selim Sırrı Tarcan ziyaretime geldi. O günlerde pek gözde olan bir İsveç marşı için yazmamı istedi. İstenilen güfte 4x4 veya 8 heceli olacaktı. Vakit geçirmeden çalışmaya koyuldum. I. Dünya Savaşı’nın aleyhimize döndüğü yıllardı o yıllar. Gençlik ve halk kaygıya kapılmıştı. Marş yazarken başlıca amacım bu havayı dağıtmak, gençlere azim, ümit ve kalp vermek oldu…”
MUSTAFA KEMAL ÇOK SEVİYOR . Marş ilk kez Ali Ulvi Bey’in okulunda (bugün St. Joseph Koleji) çalınır ve pek sevilir. Okul dışındaki ilk icrası ise 1916 yılının ilkbaharında Kadıköy’de İttihat Spor Çayırı’nda olacaktır. Marşın Cumhuriyet döneminin en sevilen marşı olmasını ise Mustafa Kemal’e borçluyuz. Önce Samsun’a giden Bandırma Vapuru’nun güvertesinde yıldızlara bakarak dalgaların sesini dinlerken; Samsun’dan Havza’ya giderken Çamlıbel mevkiinde arabası bozulduğunda ise yürüyerek Havza’ya giderken güç toplamak için, yanındakilerle bu marşı söylemiş. Milli Mücadele sırasında ordudaki subaylara moral veren marşın resmen ‘milli marş’ olması ise ancak 20 Haziran 1938 tarihli, 2400 Sayılı Kanun’la olmuş.
Bu bölümü eğlenceli bir anekdotla bitirelim: 1955'te İsveç'ten bir kız jimnastik ekibi İstanbul'a gelir. Spor ve Sergi Sarayı'nda yaptıkları gösteriyi piyano eşliğinde söyledikleri bir şarkıyla bitirirler. Şarkı ‘Tre Trallade Jantor’dur. O sırada salondaki bütün izleyiciler ayağa kalkar ve ‘Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akaarrrrr….’diye İsveçli sporculara eşlik eder. Durumu bilmeyen İsveç medyası olayı "centilmen Türk seyircisinden jest" olarak yorumlar. Nereden bilsinler, tam 40 yıl önce şirin şarkılarını millileştirdiğimizi…
İstiklal Marşı ve Karmen Silva Opereti
“Bir gün Orta Tedrisat Müdürü odasında çalışıyordum. Kalpağımı masanın bir kenarına koymuştum. Kapı açıldı. İçeriye kısa boylu bir Erkanı Harbiye Albayı girdi. Onu görünce ayağa kalktım, kalpağımı giydim. ‘Buyurunuz’ dedim. Bu zat ‘Ben, Garp Cephesi Erkanı Harbiye Reisi İsmet’ dedi. Kendisini masamın önündeki iskemleye buyur ettim, oturdu. ‘Beni size Dr. Rıza Nur Bey gönderdi. Orduca karar verdik. Bir İstiklal Marşı istiyoruz. Bunun güftesini ve bestesini ayrı müsabakaya korsunuz. Her birini kazanana beşer yüz lira vereceğiz’ dedi. Emirlerini hemen yapacağımı söyledim. O da kalktı gitti.” Bu satırlar 1921’de Maarif Vekaleti’nde orta dereceli eğitimden sorumlu olan Kazım Nami (Duru) Bey’e ait.
O sırada Ankara’da ev bulamadığı için, Taceddin Dergâhı’nda misafir edilen ve Meclis’e Burdur Milletvekili olarak katılan ‘Çanakkale Şehitleri’ ve ‘Bülbül’ şiirlerinin sahibi Mehmet Akif (Ersoy)’un ‘Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini’ düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği, yarışmaya gönderilen 724 şiiiri gözü tutmayan ‘Türkçü’ Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’in kendisine yazdığı davet mektubundan sonra fikrini değiştirdiği bilinir.
MEHMET AKİF’İN ŞİİRİ SEÇİLİYOR . Ön elemeyi geçen yedi şiir, Mustafa Kemal’in oturum başkanlığını yaptığı 12 Mart 1921 günü tartışmaya açılır. İyi bir hatip olan Hamdullah Suphi, gür sesiyle Mehmet Akif’in şiirini okuduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapılırlar. Hamdullah Suphi’nin başını çektiği bir ekip diğer şiirlerin okunmasına gerek bile görmez ve oylamaya geçmeyi önerir. Buna itiraz edenler olur. Çünkü diğer altı şiir Mehmet Akif’in şiirinden daha fazla ‘milli’ öğeler taşımaktadır. Örneğin bu şiirlerde ‘Türk’ sözü geçerken Akif’in şiirinde sadece ümmet anlamına gelen ‘ırk’ terimi vardır. Mustafa Kemal’in konuşmasını takiben şiir iki kez daha okunur ve oylamaya geçilir. Şiirin bazı yerlerinin tadil edilmesini gerektiğini ima eden Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey oylamanın oldu-bittiye getirilmesinin marşın meşruiyetini zedeleyeceğini ileri sürer ama sözünü dinletemez. Hamdullah Suphi’nin el kaldırma usulüyle yaptığı oylamada Akif’in şiiri ‘çoğunlukla’ ‘İstiklal Marşı’ olarak kabul edilir. Bunlar olurken Mehmet Akif, utangaçlığından başını kollarının arasına saklayarak, sırasının üstüne kapanır. Oylama sonucu belli olur olmaz da heyecanla Meclis’i terk ederek Taceddin Dergahı’na gidecek ve tebrikleri orada kabul edecektir. Daha sonra Hamdullah Suphi Bey’e “Ben bu kadar güzel yazmadım. Ama siz, çok güzel okudunuz.” diyecektir.
O günlerde büyük yoksunluk içinde yaşayan şair, yarışmanın başındaki tutumunu sürdürecek ve 500 liralık para ödülünü Darü’l Mesai adlı hayır kurumuna bağışlayacaktır. Mustafa Kemal daha sonra gazeteci İsmail Habib Sevük'e, İstiklal Marşı'nın en beğendiği beytinin "Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl" olduğunu söyleyecek ve "bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır" diyecektir.
GÜFTECİ ÇOK BESTECİ AZ . Sıra beste yarışmasına gelmiştir. Aralarında yine Kazım Karabekir’in olduğu 24 ‘besteci’ eser göndermiştir, yani katılım düşüktür. Fakat o günlerde Yunan ordusu Polatlı’ya yaklaşmıştır. Hükümetin ve Meclis’in Kayseri’ye nakli düşünülmektedir. Sonunda, Meclis’te ordunun Sakarya’da savunma düzenine geçmesi fikri galip gelerek, Ankara’nın tahliyesinden vazgeçilir ama yarışma unutulur gider. Bunun üzerine bazı bestekârlar kendi bestelerini çevrelerinde ‘İstiklal Marşı’ diye yaymaya başlarlar. 1924 yılında bu kargaşaya son vermek için Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir kurul oluşturulur ve Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in Türk müziği etkisindeki ‘acemaşiran’ motifli bestesinde karar kılınır. Ancak 1930’da nedendir bilinmez, yeni bir emirle Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Osman Zeki (Üngör)’ün Batılı tarzdaki bestesinin ‘milli marş olarak kabul edildiği’ memleketin dört bir köşesine bildirilir. Batıcı modernleşme çabalarının bir sonucu olarak Türk musikisinin gözden düşmeye başlayacağının ilk işaretidir bu karar.
İLK MEZURLAR . “Nurettin Eşfak/mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:/-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var/bilmem ki, nasıl anlatsam,/Âkif, inanmış adam, büyük şair/fakat onun/inandıklarının hepsine inanmıyorum./Meselâ, bakın: ‘Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.’/Hayır,/gelecek günler için/gökten âyet inmedi bize./Onu biz, kendimiz/vaadettik kendimize./Bir şarkı istiyorum/zaferden sonrasına dair./ ‘Kim bilir belki yarın...’”
Yer sorunu yüzünden büyük bir ayıp işleyerek düzenini bozarak aktardığımız bu dizeler, Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan alınma. Nazım’ın itirazının neye olduğunu anlıyoruz ama, konumuz bu olmadığı için duymazlıktan geliyoruz. Ama başka aksayan yanlar da İstiklal Marşı’mızda. Hepimizin bildiği gibi 1930’dan beri“larda yüzen alsancak…”, “nim milletimin…” “bu celal sana…”, “kanlarımız sonra helal hakkıdır” gibi dizelerle savaşmak zorunda kalmıştır vatan evlatları. Çünkü marşta ‘prozodi’ hataları vardır, yani sözlerle müzik arasında ahenk yoktur. Marşın neden böyle olduğunu irdelemeden önce marşın besteleniş hikayesinin Zeki Üngör versiyonunu dinleyelim: “İstiklal Savaşı’nın devam ettiği sıralarda ben Muzıka-i Humayun muallimi idim. Yani doğrudan doğruya saraya ve Vahdettin’e bağlıydık (…) Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdiklerinden iki veya üç gün sonra evimde, Talim-Terbiye Hey’eti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyorduk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyano başına geçtim. Ve derhal içimden doğan parçayı çalmaya koyuldum. Böylece marşın ilk ‘ti’ yerine kadar akordu çıktı. Bu şekilde iki üç mezur yaptım (…) İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim. Kıymeti hakkında daha kat’i bir fikir edinmek maksadı ile besteyi Viyana Konservatuvarı direktörüne gönderdim. On gün sonra direktörden gelen bir mektupta eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisinin Türk ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum. Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara’dan çağırdılar, gittim. Bana Muzıka-i Hümayun-u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi (…) Vahdettin henüz padişah olduğu için bu işleri gizli yapıyorduk. Bir ay sonra da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim. Ve hemen İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım. Üç gün sonra geldiler. Böylece milli marşı bu heyete ilk defa olarak Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık. İşte milli marş böyle bestelendi.”
DÖRTNALA ATLILAR NEREDE? . Osman Zeki Bey, marşın pek ölgün bulunan ritminin kabahatini de başkalarına atar: “Ben İstiklal Marşı’nı bestelerken kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Bir de marşın bugün aldığı şekli düşünün. Eserin başında metronomu 1 dörtlük 80 olan bir eser hiç bir vakit cenaze marşına benzemez. Plaklardaki ağır tempolu çalınışı ise, ‘Sahibinin Sesi’ stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyenler, bunun çok süratli bir marş olduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?” Bu açıklamaya inanıp ‘keşke böyle yapmasaydı’ deyip geçiyoruz çünkü çok daha vahim bir iddia var.
İNTİHAL Mİ? . O yıllarda TBMM’de Bursa Milletvekili olarak görev yapan askeri doktor Osman Şevki (Uludağ) Bey’e göre Osman Zeki Bey’in bestesi Karmen Silva adlı bir sokak şarkısından esinlenerek yapılmış, özgün olmayan bir eserdir. 1924’ten 1930’a kadar söylenen Ali Rıfat Bey’e ait besteyi prozodi açısından çok daha iyi bulan Osman Zeki Bey bu konudaki iddiasını defalarca Meclis kürsüsünde dile getirmiş ancak yetkililerden ve besteciden tatmin edici bir cevap alamamıştır. Şimdi sözü Osman Zeki Bey’e bırakalım: “…Sekiz ay sonra Ali Rıfat Bey’in kardeşi Samih Rıfat bey, Maarif Vekaleti’nden ayrılmış, onun yerine [Süleyman] Necati Bey geçmişti. Bu esnada Zeki Bey İstanbul’dan Ankara’ya gelerek yerleşmişti. Rivayete göre Zeki Bey kendi bestesinin Milli Marş olması için [Atatürk’ün eşi] Latife Hanım’ın tavassutunu rica etmiş ve o da Necati Bey nezdinde iltimas ederek bu suretle Ali Rıfat beyin marşı men olunmuş ve sırada dördüncü olan Zeki beyin bestesi onun yerine geçmiştir. Bu rivayeti o zamanın mebusları hep böylece naklederler. Zeki Bey’in, kendi zamanında iyi bir viyolonist olduğunu söylerler. Fakat bu muhterem zatın besteciliği hakkında biz, ancak menfi bir kanaat sahibiyiz. Evvelce Maarif Vekaleti tarafından mekteplerde okutulan bir musiki kitabında ‘papatyalar’ adlı şarkının notaları üstüne kendisinin ‘bestekar’ diye imza atması ve eskiden Sâti Bey’in mektebinde musiki hocalığı ettiği esnada bunu talebesine kendi eseri olarak göstermesi hoş görülmez (…) Ben bunu 07/05/1940’da C.H.P. Meclis Gurubu’nda Maarif Vekili’nden sordum ve izahat istedim. Sonra da İstiklal Marşı’na geçerek bunun ilk kısmını teşkil eden on ölçüsünün Karmen Silva adında bir sokak şarkısından transpozisyon suretiyle alındığı rivayetini naklettikten sonra sordum: ‘Bu Marş, İstiklal Marşı olarak ortaya çıkarılmazdan evvel Vahdettin’e marş olarak takdim edilmiş midir, değil midir? Bu marşın orkestrasyonunu yapan Ermeni milletinden [Edgar] Manas Efendi değil midir?”
‘BİZDE BESTEKAR YOKTUR’ . Maarif Vekili Hasan Ali Yücel kendisine şu cevabı vererek adeta iddiaları doğrular: “… Demek isteniyor ki bizim bestekarlarımız, kompozitörlerimiz yoktur, başka milletlerin bestelemiş oldukları şarkıyı alıp sözlerini değiştiriyor ve bu nağmeleri alıp kendi çocuklarımıza veriyoruz. Üstelik de bunları nereden aldığımızı söylemiyoruz. Arkadaşımızın bunda hakkı vardır. Çünkü hakikaten bir kısım şarkılarda ve marşlarda böyle iktibaslar, intihaller yapılmış ve bunu yapanlar da kemali cesaretle kendi adlarını altına koymuşlardır… adaptasyon mutlaka fena şey değildir. Fakat yalancılık, tercüme ettiği bir eser üzerine ‘Benimdir’ diye imza koymak ayıp bir şeydir….” Ve sonra İstiklal Marşı’na geçerek devam eder: “Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de Karmen Silva diye bir vals varmış, revaçta imiş, onun bilmem kaç batutası benziyormuş. Zeki Bey bunun orkestrasyonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır…”
Osman Şevki Bey’in ısrarlı sorularına rağmen, Zeki Üngör, eserini kısmen Karmen Silva adlı sokak şarkısından kopya ettiği yolundaki iddialara karşı suskun kalmıştır. Dolayısıyla İstiklal Marşı’mızın bestesi üzerindeki ‘gayri millilik’ şaibesi hala devam etmektedir! İlgililere duyurulur….
Kemalist Güzelleme: 10.Yıl Marşı
Müziği ‘devşirme’ olan marşlardan bir diğeri bazı kaynaklara göre İstiklal Marşı’nın yerine hazırlatıldığını söylenen 10. Yıl Marşı. Marş adından da anlaşılacağı üzere 1933 yılında Cumhuriyet’in 10. yıldönümü kutlamaları için hazırlanmış. Güftesi Faruk Nafiz (Çamlıbel) ve Behçet Kemal’e (Çağlar), bestesi Cemal Reşit’e (Rey) ait olan marş, tüm dünyaya bir zamanların ‘Hasta Adamı’ nın nasıl dirildiğini ve 10 yılda ne büyük işler başardığını anlatmayı amaçlıyor. Marşı ilk kez 14 Ekim’de dinleyen Mustafa Kemal’in marşı beğenmesi üzerine önce İstanbul’da Beyazıt ve Taksim meydanlarında, Şehir Bandosu’nun eşliğinde marş talimleri yapılmış, ardından bütün yurtta bir marş seferberliği başlatılmıştı. Ancak 1940’larda çocukların ağzında ‘Hamama da gittik nalınla/ Annem bizi yıkadı/Mis kokulu sabunla` şekline dönüşen marş, uzun süren bir kış uykusuna yattı. Aradan yıllar geçti, doğru dürüst bir ikinci marş bestelenemediği için olsa gerek 1990’larda Güneydoğu’da kan gövdeyi götürünce Cumhuriyet’in bekasına ilişkin kuşkulara kapılan kesimler tarafından tozlu raflardan indirildi ve yeniden dolaşıma sokuldu. Bunda Cumhuriyet’in 75. Yılı için bestelenen marşın tutmamasının da rolü büyüktü. 28 Şubat 1997’de TSK tarafından RP-DYP Koalisyonu’na verilen muhtıra sonrasında ise adeta Kemalist bir meydan okumaya dönüştü. O tarihten bu yana Türkiye’yi iç ve dış düşmanların saldırı altında hisseden kesimler, 10. Yıl Marşı’nı topluca okuyarak kendilerini güçlü hissetmeye çalışıyorlar. Aynen mezarlıktan geçerken ıslık çalanlar gibi…
DEMİR AĞLAR . “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan/On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan/Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan/Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” şeklindeki ilk kıtada, Mustafa Kemal’in asker kimliği öne çıkarılarak Milli Mücadele dönemindeki askeri ve sivil mücadeleler vurgulanıyor ve aslında 14 milyon civarında olan ülke nüfusu kafiye uğruna 15 milyona çıkarıldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri yönünü Batıya çevirmiş bir toplum olarak, o dönemde medeniyetin sembolü olarak görülen ve eksikliği ciddi bir eziklik yaratmış olan demiryolu meselesine atıfta bulunuluyor. Marşın “Türk'üz, Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi/Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” şeklindeki nakarat bölümünde ise o yıllarda pek beğenilen Nazi Almanyası ile Mussolini İtalyası’nın esintileri var.
TÜRK’ÜZ . “Bir hızla kötülüğü, geriliği boğarız/Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız/Türk'üz, bütün başlardan üstün olan başlarız/Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” şeklindeki ikinci kıtasının ilk dizesinde Cumhuriyet’in yerini aldığı Osmanlı Devleti ve onu oluşturan tüm unsurların nasıl algılandığına dair ipuçları var. İkinci dizede, malum ırkçı tema tekrar karşımıza çıkıyor. Son dizeler ise dünyadaki bütün dillerin Türkçe’den türediğini ileri süren Güneş Dil Teorisi ile, dünyadaki tüm kültürlerin kökeninde Türklerin olduğunu ileri süren Türk Tarih Tezi’ne bir gönderme.
“Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını/Dindirdik memleketin yıllar süren yasını/Bütünledik her yönden İstiklâl kavgasını/Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını” dizeleri ‘öz yurt’ tanımı ile Anadolu’nun Türklere ait olduğunu bir kez daha vurgularken, her ne kadar Birinci Dünya Savaşı sonunda imparatorluk topraklarının çoğu kaybedilmişse de, son Osmanlı Meclisi’nde alınan Misak-ı Milli kararı ile tarif edilen sınırların korunduğu tesellisiyle bitiyor.
SINIFSIZ KİTLE . “Örnektir milletlere açtığımız yeni iz/İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz/Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülküye biz/Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz” dizelerinde önce toplumsal ayrışmayı ve sınıf oluşumunu rejime yönelik en büyük tehlike gören zihniyetin icadı olan ‘halkçılık’ ilkesinin ifadesi olarak Cumhuriyet rejiminin en kof hedefi vurgulanıyor, ardından bir İslam toplumundan Batılı bir toplum yaratmanın çelişkilerini çözmek için Ziya Gökalp’in icad ettiği ‘Batı medeniyeti-Türk/İslam kültürü’ sentezine atıfta bulunuluyor. Marşın noktasını rejimi tehdit eden iç ve dış düşmanlara verilen gözdağı oluşturuyor.
BESTE GAYRİ MİLLİ Mİ? İstiklal Marşı ile ilgili çarpıcı iddialarda bulunan Osman Şevki Bey’e göre, Cemal Reşit Rey’in bestesi de özgün değildir. Cemal Reşit eseri bestelerken, librettosu (güftesi) ve bestesi ünlü yazar Jean-Jacques Rousseau’ya ait olan ve ilk kez 1752 yılında Kral XV. Louis’in huzurunda sergilenen tek perdelik ‘Le devin du village’ (Köy Kâhini) adlı operanın “J’ai perdu tout mon bonheur/J’ai perdu mon serviteur” (bütün saadetimi kaybettim/hizmetçimi kaybettim) diye başlayan bölümden esinlenmiştir. Osman Şevki Bey, bestedeki ‘prozodi’ hatalarını bu kopyacılığa bağlar. Bu iddialara karşı uzun süre sessiz kalan Cemal Reşit Rey, sonunda böyle bir operanın tek bir notasından bile haberi olmadığını söylemekle yetinir. Ancak, Cemal Reşit Rey’in 1913’de, yani Jean-Jacques Rousseau’nun 200. doğum yılı etkinliklerinin düzenlendiği yıldan sadece bir yıl sonra, ailecek Paris’e yerleştiği; müzik eğitimini de bu ülkede aldığı düşünülünce ‘hiç duymadım’ savunması inandırıcı görünmez. Bu konuda kendi karar vermek isteyen okuyucularımız
http://www.rousseauassociation.org/aboutRousseau/musicalWorks.htm
adresinden Rousseau’nun operasını dinleyebilirler.
Kaynakça: Etem Üngör, Türk Marşları, Türk Kültürünü Araştırma Ens. Yayınları, Ankara, 1966; Ahmet Hatipoğlu, Türk Musıkîsi Prozodisi, TRT Yayınları, Ankara, 1988; Nusret Karanlıktagezer, İstiklal Marşı ve Mehmet Akif Ersoy, 1986; Musiki Mecmuası, 1 Nisan 1954, S.74.
.27-4-08
Cumhuriyet’in Amele Evlatları!
Üretim sürecinin lonca teşkilatı ve usta-çırak ilişkisine dayalı olduğu Osmanlı Devleti’nde Batı tipi bir sendikalaşma ortaya geç çıktı ama devletin işçi hareketlerine tepkisi başından itibaren sert oldu. 1845 yılında çıkarılan Polis Nizamnamesi’ne göre işçi dernekleri kapatılacak, toplu iş bırakanlar polis tarafından cezalandırılacaktı. Ancak, bu nizamname işçilerin örgütlenmelerini ve eylemlerini önlemedi. Günümüzdeki sendikaların atası sayılabilecek Ameleperver Cemiyeti 1871’de kuruldu, ilk grev tersane işçileri tarafından 1872’de yapıldı. 1900’lerin başında sayısı 1 milyona yaklaşan işçiler 1908’e kadar, çoğu hizmet sektöründe ve yabancı sermaye karşıtlığı temelinde de olsa, yüze yakın grev gerçekleştirdiler. Ekonomisi giderek dışa bağımlı olmaya başlayan Osmanlı Devleti, ‘yabancıların hakkını korumak için’ grev hakkına ciddi kısıtlamalar getiren ve 1936’ya kadar yürürlükte kalacak olan Tatil-i Eşgal Kanunu’nu 1909’da yürürlüğe koydu ama işçi hareketleri tamamen sona erdiremedi.
İLK SOSYALİST ÖRGÜTLENMELER . Her ne kadar arşivlerde Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın yayını olan 1910 tarihli İnsaniyet gazetesi, 1911 tarihli Beşeriyet Gazetesi veya 1912 tarihli İştirak Sosyalist Gazetesi gibi pek çok yayın vardır adet bu topraklardaki sosyalist hareketi Mustafa Suphi’lerle başlatmaktır. Türk solunun hafızasında ne Yahudilerin Selanik İşçi Federasyonu vardır, ne Rumların İstanbul’daki “Sosyalist Merkez”leri, ne de Ermeni devrimci hareketleri vardır. Mesela 1908 yılında Van’da dağıtılan bir Taşnak bildirisinde şöyle dendiğini kimse hatırlamaz: “‘Biz’ derken Daşnak ya da diğer Ermeni devrimci partilerini değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan ve müstebit hükümetin yıkıcılığına, yağmacılığına ve baskıcılığına uğrayan herkesi, bütün Osmanlıları, yani bütün Türkleri, Ermenileri, Arnavutları, Arapları, Rumları, Süryanileri kastettiğimiz anlaşılmalı (…) Yoksulları soyanların hepsi, özgürlük ve eşitliğe karşı koyanlar, ister Ermeni olsunlar, ister Türk, Arap, Süryani, Arnavut ya da Rum, bizim hasmımız ve düşmanlarımızdır, öyle de kalacaklardır (…) Biz işçileriz, biz ülkemizin lanetlileriyiz, alevleri yükseltenleriz, ülkemizdeki yenilikçileriz biz…”
Kadının Emek Tarihinden: Nisa Taifesi Bayrağı Açınca
Batılı tüccarlarla gayri Müslim tüccarların işbirliği sonucu önce Rumeli'de, sonra Bursa, Ankara, gibi Anadolu'nun endüstri merkezleriyle Ege'nin kimi şehirlerinde ev tezgahlarında halı, kilim, altın ve gümüş simle işleme, kumaş dokuma, iplik bükme vb. gibi işlerde çalışanların önemli bir kısmı Rum ve Ermenilerdi. 19. yüzyıl başlarında yalnız Ankara'da evlerde ve toplu işyerlerinde bine yakın dokuma tezgahında çalışan 10 bin dokumacıdan, 1880’lerde sadece Uşak’ta 600 halı tezgahında çalışan 3 bin kadın ve 5 bin genç kızdan söz eden kaynaklar vardır. 1897’de İstanbul'daki kibrit fabrikasında çalışan 201 işçinin 121'i, Bakırköy Bez fabrikasında çalışanların yarısı kadındı. Adana, Ankara, Konya, Sivas ve Kayseri'de 8 bin kadın evde yün dokumacılığıyla uğraşıyordu. Bitlis'teki dokuma tezgahı sayısı 1907'de 5 bine ulaşıyordu. İzmir’de 1906 yılı verilerine göre, 2 bin el tezgahında 3.500 kadın, 750 kız çocuğu halı dokuyor, 750 erkek işçi yıkama ve boyama gibi yan işleri gerçekleştiriyordu.
‘HANUM BİRLİKLERİ’. İstanbul’da yayınlanan The Levant Herald gazetesinin 4 Ocak 1867 tarihli nüshasında şöyle bir haber çıkmıştı: "Geçen salı günü, maliyeden 20-30 parayı geçmeyen alacakları bilinen bir küme kadın, tekrar ücretlerinin ödenmesi isteğinde bulundular. Cevap olarak alışılmış ‘para yok’ sözünü işiten kadınlar gittikçe daha fazla şamata yapmaya başladılar ve ancak dışardan müdahale ile sustular. Çıkan kargaşada, kadınlardan birçoğunun itilip kakıldığı söylenmektedir."
Hangi işte çalıştıkları, kaç kişi oldukları bilinmeyen bu kadınlar 1870'ten sonra birikmiş ücretlerini istemek için toplanma, devlet kapısında bağırıp çağırma, sesini basın yoluyla duyurma eylemlerinin saptanabilen ilk gerçekleştiricileri olmalıdır. 1873 yılı Ocak ayında başlayan ve aralıklarla dört yıl süren Kasımpaşa Tersanesi Grevi’ne, işçilerin anaları, eşleri ve kızlarından oluşan eli sopalı ‘hanum birlikleri’ destek verecektir. Aynı eş desteği tramvay grevlerinde de görülür, tramvayların sefere çıkmasını engellemek için tramvaycıların eşleri rayların üzerine yatarlar. 22 Ağustos 1876'da Feshane'de çalışan 50 kadar Rum ve Ermeni kadın işçi, Babıali'ye yürür, sadrazama bir dilekçe vererek, ödenmeyen ücretlerinin ödenmesini isterler.
MAKİNE KIRICI KADINLAR. Avrupa’da makinelerin işçilerin zararına kullanıldığına inanan işçilerin başını çektiği Luddist, yani ‘makine kırıcılığı’ eylemlerinin bir örneğini1862’de Bursa’da bir Ermeni’nin sahip olduğu fabrikanın ‘Müslüman mezarlığı üzerine kurulmuş’ olduğu iddiasıyla tahrip edilmesiyle görürüz ama, daha önemli bir olay 1908’de Uşak’ta yaşanmıştır. Ev tezgahlarında ancak 5-6 bin ilmek dokuyabilen Uşaklı Müslüman ve gayri Müslim kadın dokumacılar The Oriental Carpet Manufacturers Limited adlı şirket tarafından Orta Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde açılan 17 halı imalathanesinde günde 14 bin ilmek dokuyan Rum ve Ermeni kadınlara o kadar kızmışlardır ki, 13 Mart 1908’de, Uşak’ta 1500 kişilik bir kadınlar grubu, üç mekanik ve buharlı yün eğirme fabrikasını basarak makineleri tahrip etmişler, yün ve iplikleri yağmalayarak fabrika binasını ateşe vermişlerdi.
İPEK İŞÇİSİ KIZLARIN ÇİLESİ . Bursa’lı ipek işçisi kızların grevi Refik Halit (Karay) 1909'da yayımlanan Hakk-ı Sükut (Sus Payı) adlı öyküsünde kadın işçilerin ipek fabrikalarındaki çalışma koşullarını şöyle tasvir eder: "Üç dört kuruşa karşı on dört saat kaynar suların başında, pis kokular, hasta nefesler emerek zehirlenen, tazeliğinden, kızlığından, gözlerinin pırıltısından her gün bir zerre kaybederek toprak olan vücutlar (.) Bir gün kırmızı kordelasının süslediği ipek saçlar altında sevine sevine, neşeli, kuvvetli gelen yeniler bir iki sene sonra güçsüz ayaklarını, nalçalı kunduralarını taş kaldırımlar üstünde zorla sürükleyerek kulübelerine çekilirlerdi. Ağrıyan başlarını, yanan göğüslerini dinlendirmek için yalnız altı saat süreleri vardı; gülmek ve konuşmak için değil! Kimbilir ertesi sabah bu hasta, yorgun gözler ne kadar güç açılır, her kemiği ayrı sızlayan bu zavallı vücutlar, fabrikanın düdüğüne ne zorlukla uyardı? Kim bilir bu hastalıklı sabahlar ne kadar gözyaşları döktürürdü, bu halsiz vücutları sürüklemek ne zordu?"
KADIN GREVCİLER . Bu öykünün yayımlandığı 1909 yılının 9 Eylül'ünde, İkdamgazetesinde ‘Bursa'da ipek fabrikalarında çalışan işçilerin, dayanabileceklerinden fazla çalıştırılmamak ve üç kuruş olan ücretlerinin artırılması için gerekli yerlere başvurdukları, Ticaret ve Nafıa Nezareti'nin, durumu denetlemek üzere, memurlar atadığı’ şeklinde bir haber yayımlanır. Bu işçilerin hemen hepsinde fazla çalışmanın yarattığı hastalıklar vardır. Hüdavendigâr (Bursa) Vilayeti’nden bakanlığa gönderilen telgrafta işçi hastalıklarından biri, ‘dinlenememekten doğan kansızlık’ olarak anlatılmış, iş saatleri ve ücretler açıklanarak toplum ve sağlık açısından doğabilecek tehlikeler açıklanmıştır. Bu telgraf bakanlıktan Şura-yı Devlet'e havale edilir ancak Şura-yı Devlet, çalışma saatlerinde yapılacak bir sınırlandırmanın da, ücretleri artırmanın da Osmanlı Devleti gibi gelişmekte olan bir ülke için zararlı olacağını söyleyerek istekleri reddeder. Çünkü hükümetteki İttihat ve Terakki Fırkası (İTF) Avrupa'nın pek çok ülkesindeki sosyal politika içerikli yasa ve yönetmeliklerin patronları zarara uğratmaktan başka bir işe yaramadığına ve zarara uğramaktan korkan patronların önemli yatırımlar yapmayacağına inanmaktadır.
ERMENİ SOSYALİSTLERİ . Ancak, Bursa’daki ipek işçileri 1 Ağustos 1910’da greve giderler. Fransızca ve Almanca yayımlanan Osmanischer Lloyd'un özel haberine göre, grev Bursa'dan bir kaç hafta önce Bilecik, Köylü (?) ve Adapazarı’nda başlamıştır. Aynı gazete grevin ‘bazı kişilerce verilen konferanslar ve yazılan yazıların yardımıyla’ Bursa'daki fabrikalara sıçradığını iddia eder. Bir süre sonra gazete, grevin arkasında Hınçak Ermeni Cemiyeti’nin olduğunu, grevcileri kışkırtanın da Setrak adında biri olduğunu ileri sürecek, haberden sonra bu kişi tutuklanacaktır.
Bursa’da işçiler için yapılmış özel yatakhanelerde kalan Türk, Rum, Yahudi ve Ermeni genç kızların kaçının greve katıldığı bilinmiyor. Stambul gazetesi 48 fabrikada 2.500 işçinin greve gittiğinden söz ediyor. Ancak grev başarılı yürümez. İşbaşı yapmak isteyen işçilerle grevciler çatışmış, çıkan kavgalarda pencereler kırılmış, tutuklanmalar olmuştur. Çalışmakta ısrarlı olanlar polis korumasında işe giderken, grev olmayan fabrikalar jandarmayla korunmuşlardır. Ayrıca grev yalnızca sahibi Osmanlı tebaası olan fabrikalara yayılmış, yabancıların fabrikaları çalışmayı sürdürmüştür.
18 Ağustos'ta kimi işçiler pişman olup işlerine dönmek isterler. 22 Ağustos'ta işine geri dönen işçi sayısı 600'ü bulur. Hınçak Cemiyeti greve maddi destek veremeyince bu cemiyete yakın liderlerden biri ‘konuşmasını alkış altında değil karpuz kabuğu altında’ yapar. Grevcilerin işten atılması tehlikesi doğunca Hınçak Cemiyeti arabuluculuk görevini Bursa'daki İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne devretmek zorunda kalır. Gazetelere göre kulübün yardımıyla grev 27 Ağustos'ta bitirilmiş, mevsimin bitmesi yüzünden atölye ve fabrikalar 28 Ağustos'ta kapanmıştır.
Bir Portre: ‘İştirakçi’ Hilmi
Osmanlı sosyalist hareketinin en renkli figürü ‘İştirakçi’ Hilmi namlı Hüseyin Hilmi’dir. Doğum tarihi bilinmeyen ‘İştirakçi’ Hilmi memleketi İzmir’de uzun süre sivil polislik yapmış, Meşrutiyet’in İlanı’ndan bir yıl önce Serbest İzmir gazetesini çıkarmaya başlamıştı. Babasının ölümü üzerine, miras kalan evi satarak Romanya’ya gezmeye gitmesi, Hüseyin Hilmi’nin hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Bir söylentiye göre burada gördüğü bir sosyalist nümayişten, bir başkasına göre sosyalist Baha Tevfik’ten etkilenerek rotayı sola çevirmişti. 26 Şubat 1910’da İştirak adlı haftalık bir dergi yayınlamaya başladı ancak dergi, siyasi bir suikasta kurban giden Serbestî gazetesi yazarı Ahmet Samim için hazırlanan 13 Haziran 1911 tarihli özel sayısı yüzünden Divanı Harbi Örfi (Sıkıyönetim Mahkemesi) tarafından kapatıldı. Derginin birkaç kez daha kapanması üzerine Hilmi, Sosyalist adlı bir başka dergi çıkarttı ancak bu da “Rusya’da Kanlı Bir Pazar Günü” başlıklı haberi yüzünden kapandı. Daha sonraMedeniyet ve yine İştirak adıyla gazete çıkarma inadını sürdüren ‘İştirakçi’ Hilmi bu yayınlarda kullandığı terminolojiye bakılırsa sosyalizmi meselesini pek kavrayamamıştı ama hem İslamcı çevrelerle hem de Rum, Yahudi ve Ermeni sosyalistleri ile iyi ilişki içindeydi.
İttihatçıların 23 Ocak 1913’teki Babıali Baskını’ndan sonra Hilmi’nin çevresinden iki kişi idama mahkum oldu, 200 kişi de Bahricedit Vapuru ile Sinop’a sürüldü. Avrupa seyahatinden dönen Hilmi de derdest edilip kafileye katılmıştı. Önce Sinop, sonra Çorum, ardından Bala’ya gönderildi. Mütareke dönemine (1918-1922) kadar İstanbul’dan ve siyasetten uzak kalan ‘İştirakçi’ Hilmi’nin 1919’da kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası ve yayınladığı İdrak gazetesi Debbağhane, Tersane ve Tramvay grevlerinde oynadığı rol yüzünden çok ünlü olmuştu. Bir rivayete göre, ‘İştirakçi’ Hilmi, Kazlıçeşme deri fabrikasında greve giden 90 işçiye bir yerlerden bulduğu 800 altınla Veliefendi Çayırı’nda on gün boyunca pilav-zerde ziyafeti çekmişti!
Ancak bu parlak durum çok sürmedi. Parti tüzüğüne kendisini ‘daimi başkan’ yapan bir madde eklemesi ve diktatörce davranmaya başlaması aydınların partiden kopmasına neden oldu. Gerçi giden seçkinlerin yerlerini ‘hamallar kahyası’ Salih Reis, ‘Çopur’ Rıza, Aksaray Tramvay Deposu Müdürü Rasim Şakir gibi işçi sınıfına daha yakın kişiler almıştı ama parti yavaş yavaş eriyordu. Ancak partinin sonunu ‘İştirakçi’ Hilmi’nin esrarengiz bir cinayete kurban gitmesi getirdi. Mahkeme tutanaklarına bakılırsa, Haydar adlı biri, ‘kendisine tecavüz ettiği’ iddiasıyla ‘İştirakçi’ Hilmi’yi 15 veya 16 Kasım 1922 günü gece yarısı, Bozdoğan Kemeri’nde tabanca ile öldürmüştü. Haydar 9 Ekim 1923’de 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı ve konu kapandı. Daha sonra Hüseyin Hilmi’yi azınlıklara karşı işbirliği teklifini reddettiği için Polis Müdürü Hasan Tahsin tarafından öldürtüldüğü söylenecekti.
MİLLİ MÜCADELE YILLARI . 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal, Bandırma Vapuru ile Samsun’a giderken, Şefik Hüsnü, Ethem Nejat, Ahmet Akif, Sadrettin Celal, Nafi Atıf, Namık İsmail gibi Berlin’de öğrenim görürken sosyalist düşüncelerle tanışmış bir grup aydın da Akdeniz Vapuru ile İstanbul’a geliyordu. Bu aydınların kurduğu Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın programında, işçi derneklerinin kurulması, grev hakkı ve sekiz saatlik işgünü başta olmak üzere bazı sosyal politika önlemlerinin alınması öngörülmüştü, ancak, fırkanın 1919 seçimlerinde aday gösterdiği üç kişiden hiç birisi seçilemedi. Mütareke döneminde İttihatçılar tarafından sol örgütlere karşı, kurdurulanOsmanlı Mesai Fırkası ise aynı seçimlerde, Zeytinburnu Fabrikası ustabaşlarından ‘Numan Usta’ olarak bilinen Abdülmecit Numan'ı milletvekili seçtirerek, ilk kez bir işçinin meclise girmesini sağladı.
Milli Mücadele döneminde İstanbul tramvay işçilerinin başlattıkları grevler tamamen siyasal nedenlere dayanmaktaydı. Ayrıca, tramvay işçilerinin dışında Tünel, Şirket-i Hayriye, Haliç, Seyrüsefain, Şimendifer, Havagazı işçileri de grevlere başvurmuşlar, İstanbul basınında genel grevden söz edilir olmuştu. Ankara'da da milli mücadele ordusuna mühimmat ve malzeme yetiştirmek için büyük bir çaba göstermiş olan Ankara İmalatı Harbiye İşçileri de aralarında bir sendika kurarak örgütlenmişler ve Milli Mücadele’ye doğrudan bazı katkılar sağlamışlardı
SOLA TAHAMMÜLSÜZLÜK . Ancak Ankara’nın sol hareketlere karşı tepkisi sert oldu. 28/29 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ve yoldaşları hunharca katledildi, ardından Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası adıyla örgütlenen komünistler İstiklal Mahkemeleri tarafından ağır cezalara çarptırıldılar. Geride sadece İstanbul’daki ‘Aydınlık Çevresi’ kalmıştı. 1922 yılında ‘sınıf kavgalarını körükleyen akımlara engel olmaya çalışmak için’ Milli Türk Ticaret Birliği’nde örgütlenmiş olan İstanbullu tüccarlarca kurulan Umum Amele Birliği, devlet desteğini de yanlarına alarak, özellikle yabancı sermayeli şirketlere karşı grevler düzenledi. Diğer taraftan siyasi iktidardan bağımsız, hatta zaman zaman radikal tutumlar sergileyen iki önemli örgütsel oluşum daha vardı. Bunlar Türkiye İşçi ve Sosyalist Fırkası bünyesinde kurulan Türkiye İşçi Derneği ve Marksist eğilimli Beynelmilel İşçiler İttihadı idi.
Bu tarihlerde İstanbul’da 35 bin, İzmir’de 10 bin, kömür ve maden ocaklarındaki faaliyetlerin yoğun olduğu Zonguldak ve Ereğli’de ise 15 bin işçi bulunmaktaydı. Ülke çapındaki toplam işçi sayısı ise 110 bin civarındaydı. ‘Irkçı-Türkçü’ Aka Gündüz’ün başkanlığını yaptığı Umum Amele Birliği "bizim memleketimizde Avrupa'daki emsaline benzer bir tarzda demir, petrol veya kömürden yüreklere malik bir kapitalist zümre yetişmedi" sözünü bu dönemde etmişti ve Osmanlı döneminin ünlü Tatil-i Eşgal Kanunuyürürlükteydi!
Buna rağmen 1923’e kadar gerek ekonomik nedenlerle, gerekse İstanbul’daki İşgal Güçleri’ni protesto etmek için pek çok grev yapıldı. Cumhuriyet ilan edildiğinde, işçiler hak ve özgürlüklerinin gelişeceğini düşünmüşlerdi ancak yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Çünkü CHP’nin Altı Ok’undaki ‘Halkçılık’ ilkesi ile tarif edilen ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” ideali, işçi örgütlenmelerinin ve grev hakkının önünde büyük bir engel olacaktı.
TAKRİR-İ SÜKUN . 1925 yılında Amele Teali Cemiyeti tarafından düzenlenen ‘ulusal sendikalar zirvesi’ niteliğindeki toplantıya Türkiye’nin dört bir yanından çeşitli sendika ve derneklerden temsilciler katıldı. Bu toplantı sonunda kurulan komisyon mesai saatleri ile ilgili bir yasa tasarısı hazırladı ve Türkiye Büyük Millet Meclisine sundu. Tam bu sırada Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. İsyan bahanesi ile 4 Mart 1925’de çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile tüm demokratik haklar rafa kaldırılırken, Şeyh Said İsyanı’nı ‘Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı! Yobazlarıyla, Ağalarıyla, Şeyhleriyle, Halifeleriyle, Sultanlarıyla Birlikte Kahrolsun Derebeylik! İrtica ve Derebeyliğe Karşı Mücadele İçin: Köylüler (Köy Meclisleri), Ameleler (Sendikalar) Etrafında Örgütlenmelidir!’ adlı bir makale ile kınayanAmele Teali Cemiyeti bile devletin gözüne giremeyecekti.
‘Türkiye'de birbirinden çok farklı çıkarlar izleyen ve bu yüzden birbiriyle mücadele eden sınıflar’ olmadığı görüşü CHF’nin 1927 tüzüklerinde ve 1931’de kabul edilen parti programında tekrarlandı. 1930’lardaki millileştirme hareketleriyle birlikte Türk sanayisinde yabancı sermayenin yerini ulusal sermayenin almış olması, CHP’yi sendikalaşmaya yada greve sebep olabilecek bir ortamın veya herhangi bir çıkar çatışmasının olmayacağına inandırmıştı. Başka bir deyişle, işçi örgütlenmelerine veya grevlerine gerek yoktu, bu yüzden de engellemek en doğru hareketti.
HİNES RAPORU . 1932’de bir yandan Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’ya katılan Türkiye, öte yandan örgütlenme ve grev yasağını kaldırmadığı gibi, 1933 yılında Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerle grevi suç olarak tanımlandı. Bir süre sonra hükümet işçi hakları konusunda danışmanlık hizmeti aldığı ABD’li Hines Şirketi’nin tavsiyeleri uyarınca işçilerin yer altı örgütlenmelerine kaymalarını önlemek için hükümet bünyesinde çalışacak ve sürekli denetim altında olacak bir ‘işçi cemiyeti’ kurulmasına karar verdi. Bunun için İzmir pilot bölge seçilmişti.
11 Aralık 1934’te İzmir valisi Kazım Dirik ‘İzmir İşçi ve Esnaf Cemiyetleri Birliği adlı bir dernek kuruldu’ başlıklı bildirisinde, İzmir’deki tüm işçilerin derneğe üye olup kayıt yaptırmalarını, yaptırmayanların hangi işte çalışırlarsa çalışsınlar, cezai işleme tabi tutulacaklarını söylemişti. Karşılığında Birlik, işçilere sosyal güvence sağlayacaktı. Emir büyük yerden gelmiş olduğu için, birlik daha ilk yıl 17.300 işçi 6.600 esnaf üyeye sahip oldu. Ancak kuruluş tarihi ile her türlü sendikal örgütlenmeyi yasaklayan 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu arasındaki beş yılda tam 62 grevin yaşanmasını önleyemedi. Bu yasaklı dönemde yapılan iki eylem oldukça dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki 1926’da Soma-Bandırma demiryolu inşaatında çalışan işçilerin 12 bin imzalı bir dilekçe ile iş koşullarının düzeltilmesini istemeleri, diğeri 1934’te Balya’daki kömür işçilerinin, Balıkesir’e bir ‘açlık yürüyüşü’ yapmaları idi.
10 Haziran 1946’da sınıf esasına dayalı örgütlenme yasağının kaldırılmasıyla birlikte sendikalar kurulmaya başlayınca söz konusu birlikler zayıfladı ve bir süre sonra ortadan kalktı ancak devlet hem 1947 Sendikalar Kanunu ile, hem de Ceza Kanunu’ndaki 141 ve 142. maddelerin ağırlaştırılmasıyla işçi önderlerine ve solculara göz açtırmadı. Böylece 1948’de İstanbul Çimento Fabrikası, 1949’da Eyüp Mensucat Fabrikası, 1959’da Zeytinburnu’ndaki bir taşocağındaki kısa süreli iş bırakmalar dışında bir işçi eylemine rastlanmadı.
DARBE BOŞUNA MI YAPILIR? 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı sayesinde 40 yıldır seslerini çıkaramayan işçi sınıfı ilk kez grev hakkını kavuşmuş, 1963 tarihli İş Yasası’ndan 1980 askeri darbesine kadar ülke çapında tam 4.794 işçi eylemi yapılmıştı. Ancak burjuvazinin buna tahammül etmesi elbette beklenemezdi, nitekim 12 Eylül 1980 tarihli 7 numaralı MGK bildirisi ile “kamu düzeni ve genel asayiş gereği olarak DİSK, Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu MİSK ve bunlara bağlı sendikaların faaliyetleri” durdurulurken, 8. numaralı bildiri ile Türk-İş dışında kalan konfederasyonlara ve onlara bağlı sendikalara ait taşınır ve taşınmaz mallar kayyumlara teslim edildi, sendika yöneticileri mahkemelerde yargılandılar ve ağır cezalara çarptırıldılar. MGK zaman içinde 1963’ten beri edinilen tüm kazanımları teker teker geri aldı. Böylece tekrar başa dönüldü…
Belvü Bağçesi’nden Bugüne
Peki, işçi bayramlarında durum neydi? 1908’den çok önce, Kağıthane Çayırı’nda amelelerin helva yiyerek ya da kuzu çevirerek 1 Mayıs Bayramı’nı kutladığı rivayet edilirse de, Osmanlı sosyalistlerinden ‘İştirakçi’ Hilmi’nin yayınladığı İştirak dergisinin 2. sayfasındaki bir fotoğrafın altındaki “Pangaltı’ndaki Belvü Bağçesinde, Efrenci (Miladi) 1912 senesi Mayısının birinci günü, Osmanlı Sosyalistleri tarafından idare edilen 1 Mayıs Bayramı” yazısına bakılırsa 1 Mayıs bayramı, ‘hürriyetin ilanından’ dört yıl sonra Osmanlı ülkesine girmişti. Bu bayramda neler olduğunu bilmiyoruz ama 1 Mayıs 1920 tarihli İkdam gazetesindeki bir haberde, 1 Mayıs tatilinin her yıl ülkede az çok yansımaları olduğu halde, bu yıl amele sınıfının ülkedeki olağanüstü durumu göz önüne alarak işi bırakmayacağı müjdelendiğine göre, aradaki yıllarda Osmanlı ameleleri pek rahat durmamışlardı!
İŞGAL ALTINDA KUTLAMA . 1921 yılının Nisan ayının son günlerinde, İtilaf Devletleri adına İstanbul’un yönetimini üstlenmiş olan Beynelmüttefikîn Zabıta Komisyonu tarafından “amelenin işi bırakması ve tatil yapması halinde” ortaya çıkacak olayların ‘askeri suç addedileceği ve faillerinin askeri mahkemede yargılanacağı’ ilan edilmişti. Ancak tehditler ameleleri yıldırmadı ve 1 Mayıs 1921 günü, Türkiye Sosyalist Fırkası Başkanı İştirakçi Hilmi liderliğindeki iş bırakma eylemi sonucu, Fatih, Aksaray ve Harbiye hatlarındaki tramvaylar, Karaköy, Beşiktaş ve Tünel-Şişli hattındaki arabalar çalışmadı. Şirket-i Hayriye vapurunun seferleri iptal edildiği için Boğaz’da oturanlar şehre inemedi. Haliç İdaresi çalışanları işi tatil ettiği için halk ancak pazar kayıkları ile köprüye gelebildi. Haydarpaşa-Pendik ve Sirkeci-Çekmece hattındaki banliyö trenleri de durduğu için İstanbul’da hayat felç oldu. Bayram dolayısıyla Türkiye Sosyalist Fırkası’nın Babıali Caddesi üzerindeki merkezine ‘kırmızı bayrak’ çekildi, bando sabah 10.00’dan akşam 23.00’e kadar Beynelmilel Marşı’nı yani Enternasyonal’i çaldı.
Ama en görkemli kutlama, 1 Mayıs 1922’de Kağıthane sırtlarında yapıldı çünkü İşgal Kuvvetleri bu sefer ‘nümayiş yapmamak koşuluyla’ yürüyüşe izin vermişlerdi. Pangaltı-Kağıthane güzergahındaki yürüyüş bando eşliğinde Enternasyonal’i söyleyerek yapılmıştı.
İstanbul komünistleri ve diğer sosyalist gruplar o gün sadece tören yapmakla kalmamış, bir dizi karar da almıştı. Bu kararlar arasında sadece çalışma gününün sınırlandırılması ya da kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesini önleyecek tedbirler değil, süregelen savaşın bir an önce bitmesi dilekleri de vardı. Umum Amele Birliği binasından halka seslenen iktisat müderrisi Mustafa Zühtü Bey, Mustafa Kemal’in barış sonrasında, amele evlatlarını iktisadi esaretten kurtaracağına olan inancını haykırıyordu.
BASKILAR BAŞLIYOR . 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında çiftçi, tüccar, sanayi ve ticaret erbabından hükümet tarafından seçilmiş 1135 delege ile toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde o güne kadar ‘amele’ denilen emekçilere ‘işçi’ denilmesi, iş gününün sekiz saat olması, ücretli izin ve 1 Mayıs’ın işçi bayramı olması karara bağlanmıştı. Ancak 1 Mayıs 1923’te işçilerin ikiye bölündüğü görüldü. Ankara’ya yakın Umum Amele Birliği Sultan Ahmet Meydanı’ndaki merkezinde ‘İstiklal Marşı’ ile bayramı kutlarken, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi, Babıali Caddesi’ndeki Mürettibin Cemiyeti binasında ‘Enternasyonal’i söyleyerek kutlamıştı. Sonucu tahmin etmek zor değildi, ikinci gruptan 20 kişi, geceyi nezarethanede geçirmişti.
1924 kutlamalarının liderliğini hükümetin sevdiği Umum Amele Birliği üstlenmişti. Birlik, TBMM’nin bir yıldır Mesai Kanunu’nu çıkarmamasını protesto etmek için sokağa çıkmama kararı alınca baltayı taşa vurdu. Çünkü 30 Nisan gecesi bütün karakollara ‘her türlü nümayiş ve hareket-i merasimiyenin’ engellenmesini emreden bir yazı gitmişti. Bundan habersiz olan birlik mensupları genel merkezlerini kırmızıyla donatıp bando eşliğinde Beynelmilel Marşını çalarken polis sol dergi ve gruplara baskın yapmakla meşguldü. Sonuçta, işçilerin değil meydanlara çıkması, 1 Mayıs’ı bina içinde bile kutlamaları mümkün olmadı.
KÜREK CEZASI . 1925 kutlamaları, Cuma gününe rastladığı için tatil krizi yaşanmayacaktı ancak kutlamaları örgütleyen Amele Teali Cemiyeti’ne Emniyet Müdürlüğü, ‘açık mahalde miting ve gösteri yürüyüşü yapamayacaklarını’ ancak ‘temsilci bir heyetin valiyi ziyaret ederek amelenin hissiyat ve temenniyatını bildirmesinde bir mahzur olmadığını’ söylemişti. Onlar da uslu davranıp bununla yetindiler ancak, işçilere cemiyet yayınlarından ‘Mayıs 1 Nedir?’ başlıklı risalenin dağıtılması, cemiyet yöneticilerinin Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilmesine yetti. Mahkeme 12 Ağustos 1925 tarihli kararıyla 38 kişilik bir grubu“komünistlik teşkilat ve propagandası yapmak suretiyle dahili emniyeti ihlal ve binnetice hükümet şeklini değiştirmeye matuf fiil ve hareketlerde bulunmak” suçunu işledikleri için 7 yıldan 15 yıla kadar kürek cezalarına çarptırdı. En ağır cezalar başlarına gelecekleri hissedip, mahkemeden önce yurtdışına kaçmayı akıl eden Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet ve Hasan Ali’ye verilmişti.
ÖRGÜTE İZİN YOK . 1 Mayıs 1926’da işçiler, tedbirli davranıp, 1 Mayıs’ın “dünya amelesince bir yevm-i mahsus” olduğunu söyleyen gazete makaleleri ile yetindiler. Bu uyumlu tavırlarının ödülü, 8 ay önce ağır cezalara çarptırılan sendika önderlerinin affedilmesi oldu.
1 Mayıs 1927’de yine Amele Teali Cemiyeti’nin önderliğinde yapılan kutlamaların en önemli unsuru ‘8 saat iş, 8 saat istirahat, 8 saat uyku’ yazılı pankartlardı. Ama bu sefer kurtuluş yoktu. Ekim ayında zabıta cemiyetin defterlerine ve kayıtlarına el koydu, 1928’deki Şark Şimendiferler ve İstanbul Tramvay grevlerinden sonra da Cumhuriyet döneminin tek işçi örgütü ebediyete intikal ettirildi!
1930’lar ve 1940’ların klasiği, tescilli komünistlerin her 1 Mayıs öncesinde evlerinden toplanıp 1 Mayıs geçene kadar gözaltında tutulmaları ve yasaklanmış Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul örgütünce dağıtılan gizli bildiriler idi. 1950’lerde ailecek piknik yapmakla yetinildi. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra yasaklar gevşedi ancak ‘hakiki’ 1 Mayıs kutlamaları için 15 yıl beklemek gerekecekti.
KANLI 1 MAYIS’A DOĞRU . 1 Mayıs 1975’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) girişimiyle Tepebaşı Gazinosu’nda yapılan salon kutlamasını, 1 Mayıs 1976’da İstanbul Taksim Meydanı’ndaki 150 bin kişilik miting izledi. 1 Mayıs 1977’deki kutlamalar ise tarihe ‘Kanlı 1 Mayıs’ olarak geçti, çünkü karanlık güçlerin açtığı ateş sonucu 34 kişi ya ezilerek ya da kurşunlanarak öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Ertesi yıl kitleler yine Taksim’deydi ancak bu sefer, DİSK'in bazı sendikalarının ve TKP eğilimli demokrat örgüt ve gençlik örgütlerinin ağırlığına karşılık, katılan sendikalı işçilerin oranı daha azdı. Yasaklı olan TKP'nin pankart açması DİSK içinde tartışmalara neden oldu. 1979’da 1 Mayıs Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından İstanbul'da yasaklandı, ayrıca o gün sokağa çıkma yasağı da kondu. Bunun üzerine, Türkiye çapındaki kutlamalar İzmir'de Konak Meydanı'nda yapıldı. İstanbul'da, yasağı protesto için sokağa çıkan yüzlerce kişi gözaltına alındı. 1980’de kutlama yapılması İstanbul'da ve İzmir'de yasaklandı. DİSK, sıkıyönetim ilan edilmeyen Mersin’de kutlama yaptı. 12 Eylül 1980 cuntasının ilk işi 1 Mayıs’ı tatil günü olmaktan çıkarmak oldu. Bundan sonraki yıllar, yasaklar, polisle çatışmalar, ölümler ve yaralanmalarla geçti. 1 Mayıs 2007’de yaşananlar demokrasinin bu topraklara uğramaya henüz niyeti olmadığını göstermişti. Bu konuda ne kadar yol aldığımızı dört gün sonra hep birlikte göreceğiz.
Kaynakça: Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, Derleyenler: Mete Tuncay-Erik Jan Zurcher, İletişim Yayınları, 1995; Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar 1908-1925, Ankara 1967; Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yayınları, 1994, C.2, s. 236-238; C.4, s.280-294; Oya Sencer (Baydar), Türkiye’de İşçi sınıfı, doğuşu ve yapısı, Habora, 1969; Şeyhmus M. Güzel, Türkiye’de işçi hareketi (1908-1984), Kaynak Yayınları, 1996; Yüksel Işık, Osmanlı’dan Günümüze İşçi Hareketi, Öteki Yayınevi, 1995.
.4-5-08
Türklüğü tahkir ve tezyif ettiğinden…”
Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Cemil Koçak, Başbakanlık arşivinde çalışırken tesadüfen gayrimüslim azınlık mensupları hakkında Türklüğü tahkir ettikleri gerekçesi ile 1926-1942 yılları arasında açılmış 421 dosya, başka nedenlerle (hakaret vs.) açılmış 61 dava ile, dosyası olmayan ancak kataloglarda görülen 82 Türklüğü tahkir davası olmak üzere toplam 554 davaya rastlamış. Bu dosyalardan edindiği bilgileri, bağımsız araştırmacı Rıfat N. Bali’nin kendisiyle paylaştığı çeşitli gazete kupürlerinden edindiği bilgilerle birleştirerek Tarih ve Toplum Dergisi’ne “Ayın Karanlık Yüzü” adlı son derece ilginç bir makale yazmış. Cemil Koçak’ın yazısı TCK’nin 301. Maddesi’ne yönelik tartışmalarla çok ilgili olduğu için kendisinden yazısını özetleyerek sizlere sunmak için izin istedim. Büyük bir nezaketle bu izni verdi.
AYIN KARANLIK YÜZÜ . Cemil Koçak’ın dediğine göre bu dosyalarda suç tutanakları ekli olmadığı için, ne yazık ki, hangi olayın/olayların, neyin/nelerin, hangi ifade tarzlarının, hangi tutumun/tutumların ‘Türklüğü tahkir’ olarak algılandığına dair bilgileri edinemiyoruz. Yerel mahkeme arşivlerinde çalışmak da kolay değil çünkü çoğu dosyada kimlik bilgileri gibi en temel bilgiler bile eksik. Dolayısıyla şimdilik, bu dava dosyalarındaki bilgileri dönemin gazetelerine yansımış bilgilerle birlikte ele almak zorunlu oluyor. Umuyorum ki bu yazı sayesinde, hem bu topraklarda, gayrimüslim azınlıklara karşı gösterdiğimizi iddia ettiğimiz ‘hoşgörü’ meselesi üzerine biraz daha düşünürüz, hem de 301. Madde’nin (ve benzerlerinin) neden tadil edilmesinin değil, tamamen kalkması gerektiğini tersini düşünenlere daha kolay anlatabiliriz.
TCK’NİN 159. MADDESİ . Bugünkü 301. maddenin babası olan ve 1 Mart 1926’da kabul edilen Türk Ceza Kanunu’nun 159. Maddesi’ne göre TBMM’yi, hükümetin manevi şahsını, orduyu, donanmayı yahut Türklüğü ‘tahkir ve tezyif etmek’ (aşağılamak ve küçük düşürmek) üç seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis, ‘Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına sövmek’ ise altı ayı geçmemek üzere hapis ve otuz liradan yüz liraya kadar para cezasını gerektiriyordu. 160. Maddeye göre, takibat için Adliye Vekâleti’nin ve TBMM’nin izin vermesi gerekiyordu. Yani, Söz konusu kişilerin yargılanması için TBMM izin vermişti.
Cemil Koçak’ın incelediği 554 dosya arasında 1924, 1928 yıllarına ait dava dosyaları olmadığı gibi, 1933 ve 1934 yılında açılmış sadece iki dava var. Bu durum, o yıllarda dava mı açılmadı mı yoksa arşivler mi ortada yok sorusunu sorduruyor. Ancak mevcut dosyalar bile, bu maddelerin kullanım amaçları konusunda bir fikir veriyor. Örneğin 1925-1927 arasında gayrimüslimler hakkında Türklüğe hakaret etmekten dolayı açılan dava sayısı 62 iken, Müslümanlara açılan dava sayısı 43. Oran yüzde 59’a yüzde 41’dir. Hâlbuki 1927 Nüfus sayımında gayrimüslim nüfus 350-360 bin civarında, buna karşılık toplam nüfus 13.360.000 kişidir. Yani gayrimüslim nüfusun Müslüman nüfusa oranı yüzde 2,5’tur. Ama daha düşündürücü olan, haklarında dava açılan Müslümanların ‘Arap, Arnavut, Afgani, Dağıstanlı, Kürt, Bağdatlı, Acem, Çingene, Kıpti, Abaza, Laz, Kosovalı, Giritli, Bulgar, İranlı, Çerkez, Romen göçmeni, dönme’ gibi sıfatlarla anılan ‘gayri-Türk’ unsurlar olması. Dolayısıyla gayri Türk-Türk oranı çok daha vahim.
RAKAMLAR, ORANLAR . Aynı şekilde 1929-1932 yılları arasında gayrimüslimlerin aleyhine 173 dava açılmışken, Müslümanlar aleyhine (yine ezici çoğunluğu Arap, Acem, Kürt vs. gibi gayri-Türk unsurlar olmak üzere) açılan dava sayısı 154’tür. Yani oranlar yaklaşık yüzde 52’ye yüzde 48’dir. 1933-1937 yılları arasında gayrimüslimlere karşı 240 dava açılırken, Müslümanlara (unutmayalım yine ağırlıklı olarak İranlı, Çingene, Arap, Arnavut vs.) karşı 279 dava açılmıştır. İlk kez oranlar yüzde 46-yüzde 54 şeklinde gerçekleşmiştir. 1935 sayımlarına göre gayrimüslim sayısı 320 bin, toplam nüfus 16.160.000 olduğuna göre, gayrimüslim oranı yüzde 2’dir. Hâlbuki açılan dava sayısı Müslümanlara göre dokuz kat fazladır. Üstelik davaların Türkiye’nin (Doğu Anadolu bölgesi hariç) bütün bölgelerinde açılmıştır. Bu sayılara bakılırsa, bin bir badireden sonra, her nasılsa Türkiye’den gönderilmesi başarılamamış küçücük bir grubun, ne hikmetse kelleyi koltuğa alıp, durmadan Türklere hakaret ettiğini, aşağıladığını, sözün kısası dertsiz başlarına bela getirmek için büyük bir çaba harcadıklarını düşünmek mümkündür. Peki, durum gerçekten böyle midir? Bunu anlamak için dönemin gazetelerine yansıyan ‘Türklüğü tahkir’ haberlerine bakmak faydalı olur.
TÜRKÇE KONUŞ! . 20 Şubat 1928’de rejimin gözüne girmek isteyen bir grup İstanbul Üniversitesi öğrencisinin vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına ‘Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlarını asmasıyla başlayan dönemin gazetelerinde ‘Türkçe Konuş!’ hitabına tahammül edemeyen ‘sözde vatandaş’lardan söz edilmişti. Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok kişi hakkında Türklüğü tahkir davası açıldığı biliniyor. Hatta 10 Temmuz 1929 tarihinde milliyetçi bir Türk öğrenci grubunun gazetenin basımevini tahrip etmesinden sonra Xpovıka gazetesinin sahibesi tutuklanmış ve gazete hakkında Türklüğü tahkir suçlaması ile dava açılmış. Gazete kısa süre sonra kapatılmış. Ancak, sadece Rumlar değil baskı görenler. Örneğin 16 Mayıs 1934 tarihli Son Posta gazetesinde ‘Türklüğe Hakaret’ başlıklı bir haberde Ankara Elektrik Şirketi’nde çalışan bir Yahudi kadın memurun Türkçe aleyhine konuştuğu ileri sürülerek tutuklandığı anlatılıyor.
KÖPEĞİN ADI TÜRK OLURSA . Milliyet gazetesinin 29 Ekim 1929 tarihli bir haberinde ise şöyle diyor: “Dün üçüncü cezada yeni bir Türklüğü tahkir davasının rüyetine devam olundu. Maznunlar (Zanlılar), film tüccarlarından Avram Maddeo ve Hüseyin Hüsnü Efendilerdir. Davanın mevzuu şudur: Maznunlar bir çocuk filmi getiriyorlar. Bu filmde bir köpek ve bir de maymun vardır. Köpeğin adı[na] ‘Türk’ demişler!.. Köpek filmde birçok gülünç vaziyetlerde bulunuyor ve Türklük eğlence mevzuu oluyor…” Gazetenin 31 Ekim 1929 tarihli nüshasından davanın sonucunu öğreniyoruz: “…Her ne kadar filmde ‘Türk’ adlı bir köpek varsa da, [filmin] gösterilmemiş bulunması, muhteviyatını bilerek getirdikleri sabit olmadığından ve icraatı cürmü de sabit olmadığından… maznunların beraatına ve filmin müsaderesine karar verilmiştir.”
YAZIK OLMUŞ KIZA! . Akşam gazetesinin 13, 16 ve 20 Nisan 1933 tarihli nüshalarında hikâye edilen bir olay ise Türklüğü hakaret maddesinin ne işlere yaradığına dair ilginç bir örnek. 12 nisan akşamı Galata Köprüsü’nün üzerinde bir genç kız tabanca ile beyninden vurularak öldürülmüş, uzun araştırmalardan sonra kızın hüviyeti ve olayın arkasındaki gönül hikayesi tespit edilebilmişti. Buna göre, öldürülen genç kız Anadolu Ajansı’nda daktiloluk yapan 25 yaşında Matmazel Suzan’dı. Ajansta Ahmet Ferdi Bey ile tanışan ve iki yıl birlikte yaşayan genç kız, Ahmet Fedai Bey’i bir başka genç kızla görünce ayrılmaya karar vermişti. Ancak Fedai Bey genç kızın bu kararına karşı çıkarak, tekrar birlikte olmaları için kendisini zorlamaya başlamıştı. Hatta genç kızı razı etmek için bir miktar para bile teklif etmişti. Sonra olan olmuş, Fedai Bey genç kızı köprüde öldürmüştü. Olayın ardından Fedai Bey’in işine gitmiş, cinayet olayını tartışan arkadaşlarına büyük bir pişkinlikle ‘Yazık oldu kıza!..” demişti. (Bilmem bu ifade sizlere tanıdık geldi mi? Haydi bir ipucu verelim: Pippa Baca.)
Peki diyeceksiniz ki, bu olayla Türklüğü tahkir ve tezyif etme maddesi arasındaki ilişki ne? Şu: Soruşturma sırasında Fedai Bey hikâyenin ilk bölümünü kabul etmiş ancak para meselesini ‘Matmazel Suzan’ın kendisi ile birlikte olmak için para istediği’ şeklinde açıklamıştı. İddiasına göre tartışma akşama kadar sürmüş, son olarak köprüde karşılaştıklarında yeniden açılmıştı. Fedai Bey’in iddiasına göre kendisi bu parayı veremeyeceğini söylediğinde genç kız ‘Siz Türkler zaten yaşamasını bilmezsiniz ki!...Fakat Jak isminde biri var. O bana parayı verecek…” diyerek ‘hakaretli bir şekilde’ Fedai Bey’in başına vurmuştu. Cinayetten sonra Fedai Bey “ben yaşamasını bildim!” diye haykırmıştı. Daha sonra gazetelerden öğrenildiğine göre Fedai Bey kendisini “o kadın Türklüğü tahkir etti!” diye savunmuştu.
HER DERDE DEVA . 20 Nisan 1933 tarihli Akşam gazetesinde Vâ[lâ] Nû[rettin]’nun yazısı durumu gayet iyi özetliyordu: “Gazetelerde bir cinayetin tafsilatını okuyorsunuz. Sevgilisini vuran adam bu feci fiiline mazeret diye, ‘o kadın Türklüğü tahkir etti’ iddiasını ileri sürüyor. Türklüğü tahkir?.. Kanun bu küstahlığı yapacak olanları cezalandırdığı için, pek çok kimseler de buna dayanarak, çapraşık vaziyetlerden zeytinyağı gibi üste çıkmak maksadile, attıkları tokadın, soktukları bıçağın, kırdıkları her türlü potun, hatta kıydıkları canın mubahlığını böylece izah ediyorlar: ‘Efendim, Türklüğü tahkir etti de, hamiyetim kabardı. O alçağa onun için haddini bildirdim!
Düşmanını, rakibini, alacaklı yahut vereceklisini, kendisini sorguya çeken mektepteki hocasını, hulasa hoşlanmadığı, zıtlaştığı, korktuğu veya ezmek istediği insanı karakol köşelerinde süründürmek isteyen pek çok cebbar, zalim ve ceberutlar aynı bahaneyi buluyor: Ben seni bir kere Türklüğü tahkir ettin diye lekeleyeyim, başına çorabı öreyim de, sen sonra aksini ispat için, düştüğün ağdan kurtulmak üzere çırpın, çabala dur!
Aynı maddeden dolayı, Aksaray’da oturan bir ellilik hatuncağızı, Beşiktaş’ta manavlık eden bilmem ne efendiyi, cehaletimizden adını ‘Acem’ koyduğumuz bir Azeri ırkdaşı yahut namuskâr bir vatandaş olan ve bütün işlerini bizimle gören bir Şimon Efendiyi töhmet altına sokmak istiyorlar. Peki ama bu insanlar Türklüğü niçin tahkir etmiş olsun?... Ne zihniyetleri, ne mevkileri, ne menfaatleri buna imkân verir!.. Hem Türklük gibi yüksek bir mevcudiyet, yıl oniki ay, her önüne gelen tarafından tahkir edilebilir mi? (…) Kimin ne haddine? (…) Doğrusu bu gibi davaların sık sık açılması ve haberlerinin gazete sütunlarında gün geçmeden okunması bile bizi rencide ediyor. Artık bu maddeyi şarlatanlıklarına alet etmek isteyenlerin çanına ot tıkansın…
Yok, hayır: Kanunumuzdan ‘Türklüğü tahkir edenler cezalandırılır’ maddesi kaldırılsın demiyorum. Bilakis, onun işaret ettiği cezaya asıl bu şarlatanlar çarpılmalıdır… Zira bu büyük mevcudiyeti hasis hislerine ve menfaatlerine alet ederek tahkire kalkışanlar asıl onlardır.”
ŞAHİT BULMAK ZOR DEĞİL . Rıfat Bali, Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945) adlı kitabında (s.528-529) tabloyu tamamlıyor: “Tek parti döneminin bir bilançosunu yapan Falih Rıftı Atay, bu maddenin keyfi ve haksız bir şekilde uygulandığını itiraf etti ve bu madde nedeniyle tutuklanan bir kişinin Atatürk’e başvurduktan sonra onun müdahalesiyle serbest bırakıldığını belirtti. Atay, tek-parti döneminde açılan Türklüğü tahkir davaları ile ilgili bir araştırma yapıldığı takdirde, Müslüman-gayrimüslim nüfus oranı elliye bir olmasına rağmen, bütün davaların sadece azınlıklara karşı açıldıklarının kolayca fark edilebileceğine dikkati çekti. Bunu da tek-parti döneminde gayrı Müslimlerin Türk toplumunun dışında kalan kişiler olarak görülmelerinden geldiğini belirtti.
Atay yazısında şunları aktarıyor: ‘Bay N. Yabancı bir şirketin başındadır. Memurları arasında bir Türk de var. Bütün Türkler mükemmel değillerdir. Bir gün patron, kendisine çeki düzen vermek istemeyen bu memurun işine son verme kararını alıyor. İşine son verilen memur müdüre gidip soruyor:
(Memur): Niye beni kovuyorsunuz?
(Müdür) : Çünkü beceriksiz birisiniz’
(Memur): O zaman bütün Türkler beceriksiz insanlardır
Kapının arkasına saklanmış ve ‘Bütün Türkler beceriksizdir’ cümlesini duyduklarını beyan etmeye hazır iki tanık bulmak zor değildir. Polis memuru çağrılıyor. İki tanığın ifadesiyle tutanak tutuluyor. Müdür tutuklanıp Savcının önüne götürülüyor. Kısa bir süre sonra kelepçelerin güzelliğini ve hapishanenin zevkini tadıyor…’
ATATÜRK’ÜN MÜDAHALESİ . Yine Rıfat Bali’nin aktardığına göre Bu vakaların kabus haline geldiğini, örneğin bir tramvayda itilen bir kadının kendini iten kişiye ‘Kabasınız, barbarsınız’ demesinin ‘Türklüğe hakaret’ şekline dönüştürülerek soruşturma konusu yapıldığını belirten Atay’a göre bu tür bir olay sonrasında suçlanan kişi Atatürk’e başvurmuş ve ‘dosyamdaki evrakları bizzat siz inceleyin ve siz bir hüküm verin. Vereceğiniz hükmü saygı ile kabul edeceğim” demişti. Günlük olaylara çok meraklı olan Atatürk de dosyayı inceletmiş ve bir tartışma sırasında sarfedilmiş önemsiz bir söz yüzünden kişinin hapiste çile doldurduğunu tespit etmişti. Sonra 159. maddenin saçmalığına kanaat getirerek ‘bu skandallara bir son verelim’ demişti.
Falih Rıfkı bu mülakatı 1951 yılında vermiş. Peki, son verilmiş miydi acaba? Gelin birlikte karar verelim. Bursa’da 7 Haziran 1940’da Refael (Karaköy) adlı bir Yahudi esnaf dükkân komşusu Mehmet’le (Savaşkan) dünya savaşı dolayısıyla asker toplamaları konusundaki sohbet ederken “Askerler giderse, karılar, kızlar bize kalır vs. (…) işleriz” der. Birkaç gün sonra Mehmet, Türk komşuları ile dükkânında kahvaltı ederken Refael’e ‘Fabrikayı hazırladın mı? Türkler askere gidiyor. Karılar, kızlar kalacak, bol bol işlersiniz” der. Bunun üzerine Refael “Kırk yılda bir şaka yaptım. Sen de onu herkese söyledin” diye sitem eder fakat Uzunçarşı’da olayı duyan Salih adında biri savcılığa koşarak Refael’in ‘Türklüğü tahkir ettiğini’ ihbar eder. Refael çareyi Yalova’ya kaçmakta bulur ancak birkaç içinde yakalanır.
KISKANÇ TÜCCAR . Olayın gerisini Bursa Valiliği’nin resmî yazısından öğrenelim: “…Ancak bu hadisenin Yahudiler aleyhinde ticari sebepler dolayısile hoşnutsuzluk eseri gösteren esnaf üzerinde nüfuz tesis etmek gayesile, yukarıda arz edilen İhsan İpeker ve arkadaşları tarafından istismar edilmek istendiği ve taze koza mevsiminin hukul [hulul] etmesi dolayısile ve koza ipek üzerinden piyasada mühim mevki tutan Yahudilerin rekabetinden, onları bu şekilde korkutup kurtulmak ve piyasada yalnız kalmak düşüncesile hareket ettikleri kanaatına varılmıştır.
İhsan İpeker’e gelince; vatan ve millet duyguları kabararak hareket eder görünen bu adam ve babası, çok zengin kimselerden olup, [1]939 Eylülünde 45 günlük talim devresi için bir kısım kuraların çağırıldığı sırada; kendisinin de çağırılacağı korkusile, hiçbir arızası olmadığı halde, doktorlara işini uydurup, gitmemeyi temin ettiği, halk arasında tevatüren söylendiği gibi, son dünya harbi dolayısile ve fabrikatör olmasını ileri sürerek, tecilini temin için Ankara’ya giderek halen orada bulunduğu, büyük kardeşi Muhsin’in de keza askerden kurtulmak gayesile dişlerini tamamen söktürdüğü… Babaları Gaffar O. Mehmet İpeker de Dağıstanlı olup… 1933 senesinde Bursa’da vaki Türkçe ezan aleyhtarlığı hadisesinde, ‘Rumlar kiliselerinde, Yahudiler havralarında serbestçe icrayı ayin ederlerken, bizlerin ibadetine ne hakla ve kim karışır? Diyerek yüzlerce kişiyi arkasına takarak… ezan hadisesini doğurmuş, bu yüzden Çorum’a sevk edilerek, bir gün hapis ve 20 Lira para cezasına mahkum olduğu…”
Yazıdan, 14 haziranda Müslüman-Türk gençlerin Yahudi mahallelerini taciz ettikleri, sonuçta mahkemenin ‘suçlu’ diye nitelediği Refael ile herhangi bir suçlama yapmadığı saldırganları barışmaya zorladığını öğreniyoruz. Anlaşılan o dönemde gayrimüslim olmak ‘suçlu’ olmak için yeter şart olup, onların mahallelerine saldırmak suç sayılmıyordu.
ZAVALLI İLYA . Bu da 5 Ağustos 1952 tarihli Hürriyet’ten bir haber: Uzun zamandan beri İzmir’de yaşamakta olan 50-55 yaşlarında İlya isimli bir Yahudi bir Ağustos günü saat 11’de Birinci Kordon’da dururken, bir gemiden çıkmakta olan Yunanlı, İtalyan ve Fransız turistlere yaklaşarak Türkiye aleyhine ileri geri konuşmaya başlar. Yahudi, özellikle Yunanlı turistlere ‘Bu vatan sizlerindir. Buraları Türklere bırakmayın. Türkler gayet kötü insanlardır. Buraları onlardan alarak bizleri kurtarın. Ben bu kadar zamandır onlar için çalıştığım halde, bakın halime…’ şeklinde konuşmuştur. İlya daha sonra Türklere, Türkiye’ye ve Atatürk’e hakaret etmiştir… Gazetenin haberine göre ‘nankör Yahudi’nin bu iğrenç isnad ve küfürleri karşısında iyice asabı bozulan’ bir genç İlya’yı dövmeye başlamış, zaten kendilerini zor tutan halkın da katılımı ile adam ‘vurun, öldürün, yaşatmayın nankörü!’ haykırışları arasında linç edilmeye kalkmıştı. İlya’nın derdinin ne olduğunu 14 Ağustos 1952 tarihli Şalom gazetesinden öğrenecektik: “İzmir’de Türklüğe Hakaret Eden Musevi’nin Deli Olduğu Anlaşıldı” başlıklı haberde İlya’nın raporlu bir deli olduğunu tüm İzmirlilerin bildiği, zaten emniyet tarafından da serbest bırakıldığı yazıyordu.
15-22 Şubat 1955 tarihli Vatan gazetelerinde Sadun Tanju tarafından tefrika edilmiş bir haberde ise kumarbazların ağına düşerek 60 bin lira borçlanan Linguafon Şirketi’nin sahibi Vitali Bilen’in kumarbazlar tarafından hem taciz edildiği hem de baskı yapmak için ‘Türklüğe hakaret’ suçlamasıyla tutuklandığı yazılıyordu. Yazıda davanın akıbeti verilmemiş.
RUM KIZLARDAKİ CESARETE BAK! . Bu da 4 Mayıs 1958 tarihli Demokrat İzmirgazetesinden: Gazetedeki habere göre Fener Rum Lisesi’nde okuyan bazı kızlar, Sultan Selim Lisesi’nde okuyan bazı kızlara “pis Türkler, sırtınızda giyeceğiniz yok, üstünüzde yok başınızda yok, ne diye böyle işlerle uğraşıyorsunuz?” diye laf atmışlar. Gazete ‘böyle işlerin’ ne olduğunu belirtmemiş ama, bu lafın üzerine çıkan kavgaya yüzlerce kişi katılmış. Sonuçta Rum kızlar ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ suçundan gözaltına alınmışlar. Ancak bu haber mutlu bitiyor. Rum kızları, Türk kızlarının kişisel bir olayı bu hale getirdiğini söyleyerek suçlamaları reddetmişler, karakol da hepsini serbest bırakmış.
Sadun Tanju, Dolu Dizgin (Milliyet Yayınları, İst. S. 105-106) adlı kitabında şunları anlatıyor: “Hiç beklenmedik zamanlarda da yırtıcı, hırçın, edepsiz oluverirdi. Bir vak’ası vardı. Beyoğlu sinemalarından birinin önünde, sinirine dokunan bir cikletçi çocuğa tokat atmış, çocuğun haline acıyan İngiliz asıllı bir Madam da ‘Utanmıyor musun el kadar çocuğu tokatlamaya!’ deyince, zavallı kadını Türklüğe hakaret etti diye, karakollarda süründürmüştü. Koyu Türkçü ve milliyetçi görünmeye özel bir dikkat gösteriyordu…”
Yazarın sözünü ettiği Ekrem Hamdi König’in, Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman subaylarının yanında istihbaratçı olarak çalışmış, Almanların kendisine verdiği ‘König’ kod adını 1934’te soyadı olarak almış, adı Nazilerin isteğiyle İspanya’daki Franko güçlerine uçak temin ederken yapılan bir sahteciliğe karışmış şaibeli biri olarak Türklüğe yaptığı büyük katkıları aklımızın bir köşesinde tutarak soralım: Ne dersiniz, Falih Rıfkı’nın dediği gibi ‘bu tür skandallara’ son verilmiş mi?
.11-5-08
Türkler Mu’dan mı Ergenekon’dan mı?
‘Türk’, ‘Türklük’ ve ‘Türk milleti’ gibi kavramlara devletin istediği gibi yaklaşmayanları bekleyen ceza en hafifinden üç yıla kadar hapis olduğu halde, bu kavramların aslında ne anlama geldiğini pek bilmediğimi fark ettim. Çünkü bazı araştırmacılar Çin kaynaklarında ‘güçlü, güçlüler’ anlamına kullanılan ‘Türk’ (çoğulu ‘Türük’) sözcüğünün belli bir örgütlenme biçimini; bazıları ortak bir dili kullanan insan topluluklarını; bazıları ise aynı etnik kökenden (boydan) gelen grupları tanımladığını ileri sürüyorlar. Dolayısıyla bu tanımların herhangi birinden hareket edildiğinde Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karluklar, Çiğiller, Kıpçaklar, Çuvaşlar, Tohsılar, Kırgızlar, Karahanlılar, Oğuzlar, Gagavuzlar, Sahalar, Tıvalar, Hakaslar ‘Türk’ oluyor. Ama ‘şair/düşünür’ (!) İsmet Özel gibi ‘Müslüman olmayan Türk olamaz’ diyerek Ortodoks olan Gagavuzları, Sahaları ve Çuvaşları, Budist olan Tıvaları, kimi Ortodoks kimi Şamanist olan Hakasları ‘Türk’ saymayanların sayısı da az değil. Nitekim, 1923’teki mübadelede Ortodoks Karaman Türklerini bu yüzden zorla Yunanistan’a göndermiş; 1927’de Türkiye’ye göçetmek isteyen Ortodoks Gagavuz Türkleri’ni bu yüzden kabul etmemiştik.
BUDUN VE MİLLET . Öte yandan karşımıza ilk kez 8. yüzyıla tarihlenen Orhun Yazıtları’nda çıkan ‘Türük budunu’, ifadesi bazılarının sandığı gibi ‘Türk ulusu/milleti’ anlamına gelmiyordu. Çünkü ulus ve millet kavramları 18. yüzyılda Amerikan ve Fransız devrimlerinden sonra ortaya çıkan gayet modern kavramlar. Dahası ‘Türk milleti’ kavramı Batı’dakinden de 200 yıl sonra çıkmıştı. Ama daha ilginci, Batı’da önce ulusal bilinç oluşur sonra ulus-devletler kurulurken, bu topraklarda önce ulus-devlet kuruldu, ardından da bu devlet için bir ‘Türk' ulusu yaratılmaya girişildi. Ne hikmetse bu yaratma süreci hala tamamlanamadı. Ancak projenin yürütücüleri bile ‘Türk’, ‘Türklük’ ve ‘Türk milleti’ konusunda net bir tanıma sahip değilken, ‘tahkir ve tezyif’ faslından en ağır cezaların kesilmeye devam etmesi tam ‘Türk işi’ olmalı. Bu hafta, ulus inşa sürecinin en önemli inşaat malzemesi olan ‘Türk’ tarihinde bir gezintiye çıkacağız. Bakalım 301. Madde’nin gadrine uğramamayı başarabilecek miyiz?
AVRUPALILARIN KATKISI . Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt son açıklamasında “Türk insanı kendi kendini tanımlama gücüne sahiptir. Başkasının tanımlamasına ihtiyaç yok” dediyse de, ‘Türk’ kavramını ‘boy’ veya ‘kavim’ anlamına ilk kullananlar, Çinliler, İranlılar ve Bizanslılar, etnik kategori olarak ilk kullananlar ise Avrupalılardı. Örneğin İstanbul’a sığındıktan sonra Müslüman olarak Mustafa Celaleddin adını alan Polonyalı göçmen Constantin Borzecki’nin 1870’de, İstanbul ve Paris’te yayınlanan Les Turcs anciens et modernes başlıklı eseri ‘Türklük’ bilincinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.
Fransız Türkolog Léon Cahun’un 1873 yılında Paris’te toplanan Birinci Oryantalistler Kongresi’nde yaptığı konuşma da benzer bir etki yapmıştır. Cahun’un, Orta Asya’da bir zamanlar kıyılarında Türklerin yaşadığı bir iç denizin olduğu, bu deniz kuruması üzerine Türklerin Avrasya’ya doğru göçe başladıkları tezi sonradan ‘Adriyatik’ten Çin Denizi’ne uzanan Türk Dünyası’ olarak formüle edilmiştir. Cahun’u Türkiye’de meşhur eden ise 1896’da yayınladığı Introduction à l’histoire de l’Asie (Asya Tarihine Giriş) adlı kitabıdır. 1889-1893 arasında keşfedilmiş olan Orhun Yazıtları’nı meşhur eden bu kitabın kendisindeki nüshalarına Mustafa Kemal’in el yazısıyla notlar aldığı biliniyor. Peki Türkler Orta Asya’ya nereden gelmişlerdir? Bu sorunun cevabını da Mustafa Kemal verir: ‘Türkler Kayıp Kıta Mu’dan gelmişlerdir!’
MU VE UYGUR İLİŞKİSİ . Neyin nesidir bu esrarengiz kıta? Hindistan’da görevli bir albay olan James Churchward tarafından 1926-1933 arasında yazılan dört kitapla ortaya atılan bir iddiaya göre günümüzden 100 bin yıl önce Pasifik Okyanusu’ndaki bir kıtada siyah, esmer, kızıl ve sarı olmak üzere dört ırkın oluşturduğu Mu Uygarlığı egemendi. Bu uygarlığın kıta dışındaki kolonisi ise Orta Asya’daki Gobi Çölü’ndeki ‘Uygur İmparatorluğu’ idi. Altındaki gaz odacıklarının patlamasıyla yaklaşık 12 bin yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülen bu esrarengiz kıtanın günümüze mirası Polinezya, Mikronezya ve Malezya takımadalarıydı.
Albay Churchward, bu bilgileri Batı Tibet’te bir tapınakta bulduğu Naacal Tabletleri’nde okuduğunu iddia etmiş. Ancak, ne tapınağın adını açıklamış, ne söz konusu tabletleri göstermiş, ne de bu tabletlerdeki dile ait bilgileri paylaşmış. Yakın arkadaşı William Niven, Meksika'da Maya uygarlığından kalmış Codex Troano ve Codex Cortesianus tabletlerinde de Naacal Tabletleri’ndeki alfabenin kullanıldığını iddia edince, albayın kendine güveni iyice artmış ve kareler, daireler, spiraller, gamalı haçlar, hayvan figürleri gibi şekillerden oluşan dili ‘Kayıp Kıta Mu’da konuşulan Naga-Maya dili’ olarak dünyaya takdim etmiş.
MAYALAR . O yıllarda ‘dünyadaki tüm uygarlıkların Türkler tarafından kurulduğu’ fikri üzerine kurulan Türk Tarih Tezi üzerine çalışan Mustafa Kemal bu kitapları duyunca, kitabı 60 kadar çevirmene bölüştürerek hızla Türkçeleştirdikten sonra Türklerin Orta Asya’ya gelmeden önceki yurtlarının Kayıp Kıta Mu olduğuna inanıvermiş. Ardından Türklerle Mayalar arasındaki ilişkiyi araştırmak üzere Enver Paşa’nın damadı emekli general ve amatör tarihçi Tahsin Bey’i Meksika’ya büyükelçi olarak atamış. Meksika’daki çalışmalarını belge ve fotoğraflarla üç ciltlik bir defter halinde toplayan Tahsin Bey’in en büyük buluşlarından biri Maya dilindeki ‘tepek’ sözcüğünün Türkçe’deki ‘tepe’ olduğunu keşfetmek olmuş. Ödülü de Mustafa Kemal tarafından verilen ‘Mayatepek’ soyadını olmuş.
BAYRAK DEĞİŞİKLİĞİ . Celal Bayar’ın damadı Ali İhsan Gürsoy’a bakılırsa Mustafa Kemal bu tarihlerde Türk bayrağını mavi fon üzerine yeşil bir bozkurt figürü olan ‘Göktürk’ bayrağı ile değiştirmeyi de istiyormuş. Bu istediğini son başbakanı Celal Bayar’a açan Mustafa Kemal’e göre kırmızı fon üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrak Osmanlı İmparatorluğu’nun bayrağı olup Cumhuriyet’in geçmişten kopuş çabasını engelliyormuş. Ayrıca Atatürk’e göre ay-yıldız ilk ağızda Arap dünyasını çağrıştırıyormuş.
Falih Fıfkı Atay ise, Mustafa Kemal’in yeni devlet için bir figür arayışı içindeyken, çevresinden bazı kişilerin kendisine bozkurt figürünü önerdiklerini ancak Mustafa Kemal’in bozkurtla ilgili efsaneleri dinledikten sonra ‘böyle saçma sapan şeyleri bırakın, bana zeka ürünü bir timsal bulun’ dediğini iddia ediyor. İnsan kime inanacağını şaşırıyor ama bozkurt figürünün 1922 yılında bir pul üzerinde yer aldığını, 1924’te Türkoloji Enstitüsü Dergisi’nin kapağına, 1927’de 5 ve 10 liralık banknotların üzerine konduğunu, 1931’de okul kitaplarına düşmanları tarafından yok edilen Türklerden geriye kalan çocuğu bir dişi (boz)kurt tarafından nasıl korunup beslendiği, daha sonra onun önderliğinde nasıl tüm dünyaya nasıl yayıldıklarına dair anlatılar ve haritalar konduğunu bilince Atay’a inanmak zorlaşıveriyor.
Bozkurt-Ergenekon Destanı’nı Bilir misiniz?
Efsanelere göre Göktürklerin atası, 439'da Tabgaç (Kuzey Çin Krallığı) katliamından kurtularak Avarlara sığınan soylu iki çocuktu. Kayı ile Tokuz Oğuz adlı bu çocukların soyundan gelenlerin bir demircinin yardımıyla demirden yapılmış Ergenekon dağlarını delip, bir Bozkurt’un önderliğinde tüm dünyaya yayılması ünlü Bozkurt-Ergenekon Destanı’nın temasını oluşturur. Ancak bu destana ait Türkçe bir kaynak henüz ortaya çıkmadı. Efsane, 556-581 yılları arasındaki olayları anlatan ve 629 yılında tamamlanmış olan Chou-shu adlı Çin kroniğine "çok yaşlı bir Tu-kui'nin verdiği bilgilere dayanılarak" kaydedilmiş. (‘Tu-kui’ Çinlilerin bütün yabancılar için kullandığı bir deyim.) Bunun farklı bir versiyonu ise 659 tarihli Pei shih adlı bir kaynakta ve Çin hanedanlarından Sui Sülalesinin 582-629 yılları arasını kapsayan resmi tarihinde kayıtlı.
BUGUT YAZITI . Bir de 1956'da Moğol arkeolog C. Dorjsuren tarafından Moğolistan'da, Selenga Irmağı'nın bir kolu üzerinde bulunan bir mezar yazıtı var. Bulunduğu yerin adıyla anılan ve ancak 1968 yılında okunabilen yazıtın Göktürk kağanlığının ilk hükümdarı Bumin Kağan'ın oğlu Mahan Tigin (ya da Mu-Kan Kağan) için 5. Göktürk hükümdarı Boğa İşbara Kağan (581-587) tarafından dikildiği sanılıyor. Bir kaplumbağa heykeli üzerine konulmuş 120 cm. yüksekliğinde bu dikilitaşın üç tarafında Sogdca yazılmış 29 satırlık epik bir metin, dördüncü tarafında ise çok aşınmış olduğu için henüz tam olarak okunamamış Sanskritçe bir Brahman metni var. Tepesinde de karnının altında biraz garip bir insan figürü bulunan bir dişi kurt kabartması bulunuyor. Bazı araştırmacılar bu ‘emziren kurt’ (?) figürünü Bozkurt-Ergenekon destanına bir gönderme olarak kabul ediyorlar ve adına anıt dikilmiş olan Mahan Tigin'in Kök Türkler'in kurucu sülalesi olan Aşina (=Moğolca "asil kurt") sülalesine mensup olduğu ileri sürüyorlar.
BENGGÜ TAŞLAR . "Tengri kulı, bitidim" Günümüz Türkçesiyle ‘ben Tanrı kulu, yazdım’ anlamına gelen bu ibare, 1929 yılında Munke Oçir adlı bir Moğolistan yurttaşı tarafından Hugunu-Han Dağı'nda Gürbelçin mevkiinde bulunan bir yazıtta yer alıyor. Türk dilinin gelişim tarihi içinde 6. ve 13 yy'lar arasını kapsayan ve Türkçe yazılmış belgelerle izleyebildiğimiz Eski Türkçe (ya da Eski Türk Dilleri) döneminin en önemli metinleri Türklerin benggü taş (=ebedi taş) ya da bitig taş(=kitabe taşı) dedikleri dikilitaşlar üzerine yazılanlar.
Şimdilik sayıları 300 kadar olan ve ezici bir çoğunluğu Altay Dağları'nın doğusundaki coğrafyada yani Moğolistan ve Yenisey vadisinde bulunan, bir kısmı ise Kazakistan’da, Kırgızistan, Kuzey Kafkasya, İdil-Ural Bölgesi, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya'da bulunan benggü taş'ların bir kısmı 1890’ların başında Danimarkalı dilbilimci V. L. P. Thomsen ile V. Radlov ve ardıllarınca okunmuş, bir kısmına ilişkin bulgular henüz yayınlanmamış, bir kısmı ise hâlâ çözülmeyi beklemekte.
YANLIŞ OKUMALAR . Günümüze ulaşan yazıtların çoğu bedizci denilen ustaların işi. Ama yazıtların çoğu usta olmayan kişiler tarafından bıçağın ya da kılıcın ucuyla ‘kesme yazı’ denilen stilde yazıldığı için, binlerce yıllık tahribatın sonunda ifade yeteneklerini büyük ölçüde kaybetmişler. Bazı yazıtlarda ‘aynalı yazı’ denilen bir tarz, yani bir tarafta normal yazı, diğer tarafta bunun ters çevrilmiş şekli kullanıldığı için uzun süre yanlış okumalar yapılmış. Bazıları ancak ıslanınca görülebilen özel boyalarla yazılmış. Ama en önemli sorun, Thomsen ve Radlov’un okumalarının ciddi yanlışlar içermesi ve bu yanlışların günümüze kadar aynen gelmesi. Yani Türkologlarımıza çok iş düşüyor.
Kürtler nasıl bir Türk boyu yapıldı?
Bu yanlış okumalardan biri siyasi amaçlarla epeyce istismar edildiği için anılmayı hak ediyor. 8.-11.yy arasına tarihlenen ve Göktürklere mi yoksa Kırgızlara mı ait olduğu henüz anlaşılamayan Yenisey Yazıtları’nın en büyüğü Elegeş Yazıtı’nın bir satırını, dilbilimci Hüseyin Namık Orkun 1936’da şöyle okumuştu:“Kürt elinin hanı Alp Urungu altunlu okluğumu bağladım belde…” (Eski Türk Yazıtları, 1994, s. 591-593.) Aynı yıl Dersim Valisi Abdullah Alpdoğan Paşa’nın ağzından “Kürtler özünde dağ Türkleridir” saptaması duyuldu. Kürt sözcüğünün Türkçede ‘çığ’ ve ‘kar yığını’ anlamlarına geldiğini de ileri süren Orkun’un okuması zamanla ideolojik bir cephaneye dönüştü ve resmi tarihçiler tarafından ‘Kürtler bir Türk boyudur’ önermesinin kanıtı oldu.
Halbuki, 1995 yılında, Türkolog Prof. Dr. Talat Tekin aynı satırları şöyle okumuştu: “Ben; Körtle Han Alp Urungu! Sekiz dokuzdu ki yaşım, Altınlı okluğumu belime bağladım…” Diğer kelimeleri bir yana bırakırsak, Orkun’a göre ‘Kürt’ olan sözcük Tekin’e göre ‘Körtle’ idi ve hem Göktürkçe’de, hem de Uygurca’da ‘güzel’ anlamına gelmekteydi. (Türk Dilleri Araştırmaları, c.5, 1995, s. 19-32.) Ama kimse bu okumaya kulak asmadı. Çünkü resmi tezle ters düşüyordu.
Peki, Orkun bunu kasıtlı mı yapmıştı? Her ne kadar Orkun tarafından bilindiği sanılan İkinci Elegeş Yazıtı’nda ‘körtle’ kelimesinin ‘güzel’ anlamına kullanılmıştı ancak muhtemelen kasıtlı değildi. Ünlü Macar Türkoloğu Gyula Németh’in yanında yetişen Orkun, Németh’in bir çalışmasında Macarlara karışan ‘Kürt’ adlı bir oymaktan bahsedildiğini görmüştü. Elegeş’te, Göktürk alfabesinin sesli harf fakirliği yüzünden bir kelimeyi okumakta zorlanınca işin kolayına kaçmış ve hocasından duyduğu ‘Kürt’ lafını yapıştırmıştı. Ve bu yanlış okuma, 1980’lerin sonlarında PKK’ya karşı yürütülen propaganda savaşının bir parçası olarak devletin cin fikirli strateji uzmanları tarafından, özel olarak dolaşıma sokulmuştu!
Türkler Devlet Kurucu Bir Millet midir?
Mustafa Kemal, 1922 yılında Meclis’te yaptığı bir konuşmada Türk milletini Nuh’un oğlu Yafes’e kadar götürür ve “Türkler on beş yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuştur ve insanlığın her türlü yeteneği onda ortaya çıkmıştır” der. Türklerin en büyük ‘milli’ hasletlerinden birinin ‘devlet kurmak’ olduğu iddiası sadece Mustafa Kemal’i değil, daha pek çok kişiyi derinden etkilemiş olmalı çünkü halen Cumhurbaşkanlığı forsunda, 16 Türk Devleti’ni simgeleyen 16 yıldız ile ortada 17. Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeleyen güneş figürü var. Hâlbuki yazının başında saydığımız kriterleri kullanırsak bugüne kadar kurulmuş ‘Türk’ devletlerinin sayısı 200’e ulaşır ki, bu kadar çok devlet kurmak, aynı zamanda bu kadar çok devlet batırmak demek olduğu için bunda övünecek bir yan pek yok. Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 devlet arasında hangi tanımdan hareket edersek edelim, Türk saymakta zorlanacağımız devletler var.
HUNLAR . Örneğin forsta ‘Hun İmparatorluğu’, ‘Batı Hunları’, ‘Avrupa Hunları’ ve ‘Akhunlar’ olarak tam dört yer işgal eden dörtlünün atası olan Hun İmparatorluğu, Türkler, Moğollar, Tunguzlar ve muhtemelen başka kavimlerin oluşturduğu bir konfederasyondur. Bu konfederasyonun Türklerin hâkimiyetinde olduğu iddiası Türk-İslam Sentezi’nin ideologlarından İbrahim Kafesoğlu’na aittir ve Kafesoğlu iddiasını sadece Çin kaynaklarından bize kadar gelmiş bazı Türkçe sözcüklere dayandırır. Ancak, aynı Kafesoğlu, İslam Ansiklopedisi için yazdığı ‘Türkler’ maddesinde Tabgaç (Kuzey Çin) Devleti’ni anlatırken “T’ai-wu, 439’da Kansu’daki Hun devletini ortadan kaldırdı. Böylece ünlü ipek yolu güzergâhı tekrar Türk hakimiyetine girdi” diyerek aslında kendi teorisine inanmadığını gösterir. Batı Hun Devleti’nin, 1983 yılında kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yer açmak için bir ara forstan çıkarıldığını hatırlayınca işin ciddiyeti iyice kuşku götürür.
GÖKTÜRKLER . Forsta 5. sırada yer alan Göktürk Devleti, ‘Türklüğü’ en kesin olan devlet gibi görünmektedir. Avarların boyunduruğundan kurtulmak için ayaklanan ve 552'de kağanlığını ilan eden Bumin ve kardeşi İstemi, Avarları Karadeniz'in kuzeyine kadar sürdükten sonra Oğuz, Töleş, Kırgız, Karluk, Türgiş ve Tatar boylarını büyük bir federasyon altında birleştirmişlerdi. Göktürklerin yurdu, şimdiki Moğolistan sınırları içindeki Hangay (Tanrı) Sıradağları'nın doğu kesimindeki Orhun (=Orkun) ve Temir ırmaklarının kaynaklarının civarında bulunan ve Türkler tarafından ıduk yani mukaddes kabul edilen Ötüken ormanlarıydı.
6. sıradaki Avar İmparatorluğu, yine Kafesoğlu tarafından ‘Türk devleti’ ilan edilmiştir. Kafesoğlu’na göre bu devletin halkının çoğunu Türk olup, yöneticileri de zamanlar ‘Türkleşmiş’ unsurlardı. Ancak Kafesoğlu halkının çoğunluğu Moğol, kurucu ve yöneticileri Türk olan Tabgaç Devleti ile 8. yüzyılda Araplara kök söktürmüş olan Türgiş Devleti’ni, 16 Türk Devleti arasında saymamıştır.
UYGURLAR . 7. sıradaki Hazar Devleti, Çin ve Bizans kaynaklarında Göktürklerin devamı olarak gösterilirler ama 8. sıradaki Uygurları, bizler Türk görsek bile kendilerinin görmediğine dair pek çok işaret vardır. Bunlardan en önemlisi 752 yılında Uygur Hakanı Moyun Çor tarafından dikilmiş olan Taryat (veya Terhin) Yazıtı’nda “Türk yurdunu o zaman karıştırdım (…) orada dövdürttüm ve yendim. Hanlarını tutsak aldım. Ordusu orada yok oldu. Türk halkını orada kendime uyruk aldım” sözleridir. Yine Moyun (Bayan) Çor'un anısına 759 veya 760 tarihinde dikildiği sanılan Şine-Usu Yazıtı'nda da Moyun Çor'un diğer Türk boylarıyla yaptığı savaşlar anlatılır. Bu yazıtlarda ‘Türkler’ açıkça Uygurların düşmanı bir halk olarak tarif edilmektedir.
RUM SELÇUKLULARI . 9. sırada Uygurların devamı olan Karahanlılar, 10. sırada kurucuları ‘Türk’, halkı ise Hintli olan Gazneniler, 11. sırada Karahanlılar’ın devamı Büyük Selçuklular vardır. Ancak Büyük Selçukluların devamı olarak Anadolu’yu Türklere ebedi yurt yapan Anadolu veya Rum Selçuklu Devleti’nin adı forsta yoktur. Anlaşılan adındaki ‘Rum’ ibaresi aforoz edilmesine yol açmıştır. Bu arada Gaznelileri ‘Türk’ devleti sayanların, yine kurucusu ‘Türk’ köleler olan Hind Kölemenleri ile Tulunoğulları niye listeye almadıkları merak konusudur çünkü 12. sıradaki Harzemşahlılar bir ‘Türk köle’ tarafından kurulmuştur. Aynı şekilde Devlet’et-Türkiyye adını taşıyan Mısır’daki Memlûk Devleti ile ‘ilk Müslüman Türk devleti’ diye bilinen Samanoğulları Devleti de listede yoktur.
MOĞOL SOYU . 13. sıradaki Altınordu Devleti Moğol İmparatoru Cengiz’in oğlu Cudi tarafından kurulmuş olup sadece halkının çoğunluğu Türk’tür. Eğer bu nitelikler Altınordu’yu Türk devleti yapıyorsa aynı özelliklere sahip olan İlhanlı Devleti, Şibanoğulları, Canoğulları, Mangıtoğulları, Buhara Krallığı ve Hive Özbek Hanlığı gibi halkının çoğunluğu Türk olan devletlerin neden listeye alınmadığı belli değildir.
14. sırada Moğol İmparatoru Cengiz sülalesinin damadı olan Timur’un kurduğu Büyük Timur İmparatorluğu vardır. Ankara Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’ı bozguna uğratarak forsun 16. yıldızını az daha tarihten sileceği için ‘gaddar bir düşman’ olarak bellediğimiz Timur, Cengiz Han'ın Büyük Moğol İmparatorluğu dörde ayrıldıktan sonra Orta Asya'da kalan Çağataylılar arasından çıkmış. Siyasi meşruiyetini Moğollardan kültürünü Çağataylardan alan bu grupların tarih içinde Türklüklerinin ağır bastığı sanılıyor. Nitekim Yıldırım’la Timur’un birbirlerini tercüman olmadan anlamaları, Yıldırım’ın yanındaki bazı Türkmen boylarının savaş sırasında Timur’un yanına geçmeleri bunun kanıtı sayılır. Aynı Timur’un devamı olan ve Urduca konuşan Özbeklere biz ‘Türk’ derken onların kendilerini ‘Türk’ dememesi, Mustafa Kemal’in 1930’larda başkahramanı Timur olan bir tiyatro eseri yazması hep bu karmaşık tarihin ürünüdür.
Forsta 15. sırada yer alan Babür İmparatorluğu ise, Timur’un beşinci kuşaktan torununun kurduğu ancak halkının çoğunluğu Hintli olan bir imparatorluk olarak Türk devleti sayılırken, ‘Kara Mehmet’, ‘Durmuş’ ‘Kara Yusuf’, ‘Pirbudak’ gibi Türkçe adlı hükümdarları olan Karakoyunlu Devleti ile, yine ‘Kara Yülük’, ‘Uzun Hasan’ gibi Türkçe adlı hükümdarları olan Akkoyunlu Devleti nedense forsta kendine yer bulamamış. Aynı şekilde Safevi, Kaçar ve Afşar devletleri de Türk sayılmamıştır.
OSMANLILAR . 16. sırada yer alan Osmanlı Devleti’ni bir ‘Türk’ boyu olduğu kabul edilen Oğuzların Kayı boyu kurmuş olmakla birlikte, devletin ‘Türk’ niteliği hep tartışılmıştır.Akademisyen tarihçi Salih Özbaran’ın ‘Osmanlı Devleti aslında bir Rum devletidir’ şeklinde özetlenebilecek gayet radikal tezini bir başka hafta irdelemek üzere noktayı ırkçı-Türkçü Nihal Atsız’ın şu ironik cümlesi ile koyalım: “Adama sorarlar: Elli devlet kurdun da neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala kala orta çapta bir Türkiye Cumhuriyetine kaldın? Zoraki tarih bilginleri tabii bu sorunun cevabını veremeyeceklerdir. Çünkü tarihî gerçek hiç de öyle değildir. 16 veya 50 devlet kurulmuş değildir. Gerçekte anayurtta bir, nihayet iki devlet kurulmuş, anayurt dışında da buna üç beş devlet daha eklenmiştir. O kadar.”
Özet Kaynakça:
Canik Mebusu Edhem Veysi Bey ‘Gazi Günü’ dolayısıyla 22 Mayıs 1928 tarihli yerel Samsungazetesine yazdığı makalede (sadeleştirilmiş Türkçe ile) şöyle diyordu: “Millî hayatta bayram ve törenlerin pek büyük tesiri vardır. Milletler ve bilhassa bizim gibi üst üste inkılâp geçirmiş olan cemiyetler, sadece bir veya iki defa mazi hatıralarını ihyaya girişirlerse istikbalde yönelinecek istikameti belirlemiş olurlar. Mazi ara sıra yoklanılmalıdır. Orada mevcut menkıbeler, kahramanlık ve hatta hıyanetler ve cinayetler yadedilmelidir. Tâ ki iyinin kadri ve kötünün hakkı belirlenmiş olsun.” Bu sözler yarın milletçe ‘idrak edeceğimiz’ 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik Bayramı’nın ‘milli tarih yazımımızdaki yerini’ anlamak açısından faydalı ipuçları içeriyor.
GECİKEN İTİBAR . 19 Mayıs’ın Cumhuriyet’in ilk dört ‘milli’ bayramı (23 Nisan, Hakimiyet, Cumhuriyet ve Zafer bayramları) arasında olmadığını çok kişi bilmez. Aslında bu son derece doğaldır çünkü söz konusu dört bayram Milli Mücadele’nin önemli günlerinden esinlenilmiştir. 19 Mayıs 1919 tarihini önemli hale getiren ise, 1927 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Kurultayı’nda okuduğu Büyük Nutuk’u, “19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a gittim” cümlesiyle başlatan Mustafa Kemal’in kendisidir. Nutuk, ‘yoktan var edilmiş’ Türk ulus-devletinin kuruluşunu mitleştirirken, en çok da kurucusunu mitleştirmiştir ama bu mitleştirmenin önemli bir parçası olan 19 Mayıs’ın ‘milli bayram’ sayılması ancak 1938’de mümkün olacaktır. Bu hafta bu büyük gecikmenin tarihçesine bakacağız.
Bu topraklarda ‘gençlik ve spor bayramları’nın mucidi iki yıl İsveç’te eğitim gören Selim Sırrı (Tarcan) Bey’dir. Avrupa’da sporun kitleleri belli bir ideal etrafında toplamakta ne kadar etkili olduğunu gözlemleyen ve aynını Osmanlı ülkesinde de gerçekleştirmek isteyen Selim Sırrı Bey, ilk ‘İdman Bayramı’nı, 29 Nisan 1916’da Kadıköy’deki İttihat Spor Kulübü’nün çayırında düzenlemişti. Daha önceki bir yazımızda hikayesini anlattığımız ‘Dağ Başını Duman Almış’ marşı eşliğinde yapılan gösterilere Darülmuallimin-i Aliye’den 200 erkek öğrenci katılmış, üzerlerinde beyaz gömlek, siyah pantolon ve kırmızı kuşak olan öğrenciler önce İsveç jimnastik hareketlerinden örnekler sunmuşlar, ardından aletli jimnastik gösterilerine geçmişlerdi. Kasadan atlayan, taklalar atan, 100 metre sürat yarışı, halat yarışı, koltuk değnekleriyle oynanan bir çeşit futbol maçı yapan gençler seyircilere sevinçli bir gün yaşatmışlardı.
11 Mayıs 1917’de yapılan ikinci ‘İdman Bayramı’nda jimnastik yarışmaları çeşitlenmiş, yüksek atlama, uzun atlama, sırıkla yüksek atlama, cirit atma, disk atma, halat çekme, 100 metre sürat koşusu, 800 metre mukavemet koşusu ve bisiklet yarışına ek olarak sakatlanan, yaralanan ve bayılanlara nasıl müdahale edileceğine dair tatbikatlar yapılmış, müsabakalarda kazananlara ödüller verilmişti. İddialara göre, atanmak istediği Hicaz Kuvveyi Seferiyesi Komutanlığı’nı kabul etmeyip, İstanbul’da yeni görev bekleyen Mustafa Kemal de gösterileri şeref tribününden izlemişti. Selim Sırrı Bey, bu bayramı geleneksel hale getirmek istiyordu ancak Birinci Dünya Savaşı’nın hezimetle sonuçlanması buna izin vermeyecekti.
İLK BAYRAMLAR . Millî Mücadele döneminin ilk bayramı, Büyük Millet Meclisi’nin açılışının birinci yıldönümünde çıkarılan iki maddelik kanunla kabul edilen ‘23 Nisan Bayramı’ oldu. (Bayramın ‘Atatürk tarafından çocuklara armağan edildiği’ hikayesi 1983 yılında 12 Eylül darbecileri tarafından icat edilecekti.)
İkinci ‘milli’ bayramımız, 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması ile Hz. Muhammed’in doğum günü kabul edilen 12 Rebiülevvel gününün üst üste düşmesini uhrevi bir işaret sayan Yozgat Mebusu Süleyman Sırrı Bey’le Sırrı Bey’in 2 Kasım’da ‘Mevlid-i Nebevi ile Saltanatın İlgası’nı bir arada kutlamak için dua okunması ve 101 pare top atılmasına’ dair önergesini çok beğenen ancak yeterli görmeyerek 1 Kasım’ın ‘milli bayram’ olmasını teklif eden Burdur mebusu İsmail Suphi Bey’in fikriydi. İki teklif birleştirilmiş ve 2 Kasım 1922’de el kaldırma usulüyle prensip olarak Hakimiyet Bayramı olarak kabul edilmişti. Ancak, ilgili kanuna son şeklini vermek 24 Ekim 1923’te ‘kısmet’ olacaktı.
Üçüncü bayramımız olan ’29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’ ile ilgili kanun da nedense 19 Nisan 1925’te kabul edilebildi. Dördüncü bayramımız olan 30 Ağustos ‘Zafer Bayramı’ ise ilk kez Reisicumhur ‘Gazi’ Mustafa Kemal’in katıldığı bir törenle 1924’te Afyon’da kutlandığı halde, bu günün resmen bayram olması ancak 7 Ocak 1926’da gerçekleşti.
SAMSUNLULARIN ISRARI . Henüz Nutuk okunmadığı için, 19 Mayıs’ın önemini idrak edemeyen milletvekillerinin ‘19 Mayıs’ı bu ilk bayramlar arasına koymaması anlaşılıyordu. Ama Samsunlular için durum farklıydı. 1926 yılından itibaren, 19 Mayıs’ı ‘Gazi Günü’ ilan eden Samsunlular, ertesi yıl şenlikleri biraz daha geliştirdiler. Örneğin Türkiye’deki ilk Mustafa Kemal heykelini Sarayburnu’na diken Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’in ‘Gazi’ heykelinin temel atma töreni, İş Bankası şubesinin açılışı bu güne denk getirildi. Törenlere Ticaret Vekili Rahmi Bey ile İş Bankası Genel Müdürü Celâl Bey de katılmışlardı. 1928 yılında şehir baştan başa bayraklar ve defne dallarıyla süslendi, ‘Gazievi’ açıldı, gece fener alayları ve belediyede şükran balosu düzenlendi.
En sonunda Ankara’da Samsun’dan yükselen coşkunun baskısı hissedildi ve Maarif Vekili Mustafa Necati Bey, Selim Sırrı Bey’in önerisi ile ‘Terbiye-i Bedeniye Şenlikleri’ nin sırasıyla 10 Mayıs’ta Ankara’da, 11 Mayıs’ta İstanbul’da, 12 Mayıs’ta İzmir’de düzenlenmesi için emir verdi. yapılmasını kararlaştırdı. Ankara’daki törende Orta Muallim Mektebi öğrencisi ‘gürbüz’ kız ve erkekler bedensel marifetlerini sergilemişler, kendilerini izleyen Mustafa Kemal’in iltifatlarına mahzar olmuşlardı.
TÜRK KADINLARININ GÖREVİ . İstanbul’daki törenler ise şimdi Taksim Gezisi’nin bulunduğu yerdeki eski Topçu Kışlası’nın avlusunda düzenlenmişti. Orta, lise ve öğretmen okullarından gelen bin kız ile iki bin erkek öğrencinin gösteriler yaptığı şenliklerin açılış nutkunu atan Selim Sırrı Bey, jimnastiğin ‘sağlam vücut ve sağlam kafa’ üzerine etkilerine değindikten sonra Mustafa Kemal’in “Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletkâr ve en vakur kadını olmalıdır. Türk kadınının vazifesi vatanı müdafaaya kadir bir nesil yetiştirmektir” konuşmasına atıfla, “İşte biz de vatanı müdafaaya kadir nesiller yetiştirecek Türk kadını hazırlıyoruz. Karşınızda cimnastik yapmağa hazırlanan bu üç bin genç içtimai hayatın her türlü sıkıntılarına karşı koymak için fikren olduğu gibi bedenen de kendilerini hazırlamağa çalışıyorlar. Salim fikrin sağlam bedende bulunabileceğine hepsinin iman vardır” demişti. Selim Sırrı Bey konuşmasının sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin ve banisi Gazi Mustafa Kemal’in şerefine üç defa “Yaşa!” diye bağırmış, aynı kuvvetle yükselen ses stadyumu sarmıştı:“Yaşa, Yaşa, Yaşa!”
FUTBOL KULÜPLERİNİN KATKISI . Bu tarihten itibaren, bazen adı ‘Okullar Bayramı’, bazen ‘İdman Bayramı’ bazen ‘Jimnastik Şenlikleri’ olsa da, her yıl büyük şehirlerde benzer kutlamalar yapıldı. 19 Mayıs’ta kutlanacak genel bir bayrama dair ilk işaret 1935 yılında Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün Galatasaray ve Fenerbahçe kulüpleri ile yaptığı bir toplantıda ‘Mayıs ayı içinde bir günün Atatürk Spor Günü olarak kutlanması’ önerisi ile verilmişti. Bazı kaynaklarda dönemin önemli spor adamı Ahmet Fetgeri Bey’in her yıl ‘19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ adı altında kutlamalar yapılması yönünde bir teklifi Mustafa Kemal’e arz ettiği söylenmekle birlikte, 20 Mayıs 1935’te Meclis’te görüşmeye başlanan ‘Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında 2739 Sayılı Kanun’ tasarısında 19 Mayıs’a dair herhangi bir ibare olmaması bunun doğru olmadığını düşündürür. Çünkü aynı kanunla ilk dört bayramdan 23 Nisan’ın Ulusal Egemenlik Bayramı’na dönüştürülmüş, 29 Ekim’in Cumhuriyet, 30 Ağustos’un Zafer bayramı olarak onaylanmış, Hakimiyet Bayramı kaldırılmış, 1 Mayıs Bahar Bayramı, 1 Ocak Yılbaşı Günü yapılmış, Şeker Bayramı’nın üç, Kurban Bayramı’nın dört gün tatil olması kararlaştırılmıştır. İstanbul’daki spor kulüplerinin ilk Atatürk Günü’nün de 24 Mayıs 1935'te kutlandığı bilindiğine göre, Mustafa Kemal’in kendisine doğum gününü soranlara “Neden 19 Mayıs olmasın?” demesi henüz etkisini göstermemişti.
HALKIN BÜYÜK İLGİSİ . 24 Mayıs 1935’teki ‘Atatürk Spor Bayramı’ saat 10’da Taksim’deki Cumhuriyet Abidesi’ne çelenk konulmasıyla başlamış, kutlamalar halkın ücretsiz girdiği Fenerbahçe Stadyumu’nda Beşiktaş ve Güneş takımlarının yaptığı maç ve ‘atletizmde rekor denemeleri’ ile devam etmişti. İstanbul halkı kutlamalara öyle büyük ilgi göstermişti ki, Kadıköy’e gelenlere şehir hatları vapurları yetmediği için Akay İdaresi özel vapur seferleri koymak zorunda kalmıştı.
1936’daki kutlamalar ise nedense ‘Jimnastik Bayramı’ adı altında, ancak 19 Mayıs’ta yapıldı. Gazetelerdeki yazılara bakılırsa artık 19 Mayıs’ın ‘Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı gün’ olduğu meselesi basının kafasında netleşmişti. Mustafa Kemal’in de izlediği Taksim Stadyumu’ndaki törenlerde öğrencilerin çeşitli jimnastik gösterilerine ve Fenerbahçe ve Galatasaray B takımları arasındaki maça ilave olarak, Taksim-İstinye arasında bisiklet yarışı, Bebek’te yelken ve kürek yarışları, Karagümrük sahasında futbol karşılaşmaları, Park Otel’de sabaha kadar süren bir eğlence yapılmıştı.
18 Mayıs 1937 tarihli Cumhuriyet’te ‘Atatürk’ün Samsun’a Ayak Bastığı Gün: Yeni Bir Tarih Doğuracak Milli Bir Şafağın Temelini Kurdu’ başlıklı haber, 19 Mayıs’ın ‘kutlu bir tarih’ olarak kabul edildiğine yeni bir işaretti. Ancak ilginçtir, bu yıl çıkarılan talimatname hala kutlamaların adı ‘10. Jimnastik Şenlikleri’ diye geçmekteydi.
ATATÜRK’ÜN SON 19 MAYIS’I . Dahası, Mustafa Kemal’in ölümünden altı ay önce Ankara Stadyumu’nda izlediği 19 Mayıs gösterileri bile resmen ‘milli bayram’ değildi. Halbuki o gün, başkentteki tüm resmi binalar, evler, dükkanlar, taşıtlar kırmızı-beyaz kurdeleler, defne yaprakları ve bayraklarla donatılmış, büyük cadde ve meydanlara günün anlam ve önemini anlatan levhalar yerleştirilmişti. Dahiliye Vekili ve CHF Genel Sekreteri Şükrü Kaya’nın konuşması radyo aracılığıyla tüm yurtta dinlenmişti.
Stadyuma saat 15.30’da gelen ve halk tarafından ayakta dakikalarca alkışlanarak karşılanan Mustafa Kemal’in 16.30’da oradan ayrıldığı ve Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı projesi kapsamında planladığı Mersin gezisine başlamak üzere gara gittiği biliniyor. Mustafa Kemal’inAnkara’dan ayrılmasından sonra yetkililer derhal kolları sıvamışlar ve nihayet 19 Mayıs’ın ‘Gençlik ve Spor Bayramı’ olması için ‘bayramlar ve tatiller hakkındaki 2739 Sayılı Kanun’un ikinci maddesine bir fıkra eklenmesini teklif etmişlerdi. İki kez müzakere edilen teklif 20 Haziran 1938’de kabul edilecekti. Bu gecikmiş kararı, tarihçi Cemal Kutay şöyle yorumlamıştı: “Artık [Atatürk’ün] ömrünün kısa olduğu kabul edilince O'nun hayatında önemli olan günler daha derinden anılmaya başlandı.”
DARBECİLERİN KATKISI . Böylesi zahmetli bir süreçten sonra ‘milli anlatı’ya dahil edilen 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 1941’de başlatılan ve günümüze kadar süren ‘Gençlik Bayrak Koşusu’ ile stadyumlardan sokaklara taşmış, 1970’lerden itibaren televizyonlar sayesinde evlere girmiştir. Bayram sadece 27 Mayıs 1960 darbesinin arifesindeki gergin ortamda Demokrat Parti hükümeti tarafından bilinmeyen bir tarihe ertelenir ve bu bazılarına göre erteleme askerlerle hükümet arasındaki iplerin kopmasına neden olur. Nitekim darbeden sonra yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi’nin ilk kararlarından biri 19 Mayıs bayramının 26 Haziran 1960’ta kutlanmasıdır. Bayramın adının 1981’de ‘Atatürk’ü Anma ve Spor Bayramı’ olarak değiştirilmesi ise, Atatürk’ü totemleştirmek için akla hayale gelmeyen saçmalıklara imza atan 12 Eylül darbecilerinin işidir…
ÇERÇEVE: 19 Mayıs 1919 Neyin Tarihidir?
Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’ye birlikte başladığı muhafazakar asker Kazım Karabekir’e göre 19 Mayıs 1919 gününün Milli Mücadele açısından özel bir anlamı yoktur. Karabekir’in iddiasının dayanaklarına geçmeden önce kısa bir tarihçe verelim: Bilindiği gibi pek çok konuda farklı düşünen ikilinin yolları, Halifeliğin Kaldırılması ve Cumhuriyet’in İlanı’ndan sonra kesin olarak ayrılmıştı. 1924/25’teki başarısız Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası deneyimi ve 1926’daki İzmir Suikastı Davası’ndan sonra Moda’daki evinde bir nevi hapis hayatı yaşamak zorunda bırakılan Kazım Karabekir, 1933 yılında, Mahmut Soydan’ın çıkardığı Milliyet gazetesindeki ‘Ankaralı’nın Defteri’ isimli sütununda ‘Millici’ imzasıyla kendisini eleştiren yazılara ‘hakikatleri ortaya koymak için’ yedi cevap göndermişti. O günlerde yapılan tahminlere göre, ‘Millici’ ya Mustafa Kemal, ya Falih Rıfkı (Atay) ya da Mahzar Müfit’ti (Kansu). Mektuplardan sonuncusu “devletin beynelmilel menfaatlerine aykırı olduğu” gerekçesiyle yayınlanmayınca Karabekir Paşa, İstiklal Harbimizin Esasları kitabını yazmaya başlamıştı. Kitap tahmin edileceği üzere, içerdiği iddialar yüzünden Mustafa Kemal ve çevresi tarafından hiç hoş karşılanmadı ve tüm nüshaları Kılıç Ali başkanlığındaki bir heyetçe toplatılıp yakıldı.
VAHDETTİN’İN ROLÜ . Ancak 1951 yayımlanabilen (ve yayımcısı Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefetten yargılanan) kitaba göre ‘İstiklal Harbi yapmak fikri’ ilk kez Kazım Karabekir tarafından 29 Kasım 1918’de İsmet Bey’e açılmıştı. 13 Mart 1919’da Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığı’na atanan Karabekir, görev gitmeden önce Vahdettin’e düşmana direnme önerisini yapmış, iddiasına göre Vahdettin’in ikna ettikten sonra 11 Nisan’da Şişli’deki evinde hasta yatan Mustafa Kemal’e veda ziyaretine gitmişti. Karabekir’in Anadolu’da ‘milli bir hükümet kurma’ fikrini Mustafa Kemal, “Bu da bir fikirdir, ahval günden güne size hak verdiriyor (…) İyi olayım, size katılmaya çalışırım” diye cevaplamıştı. Karabekir, 13 Nisan’da Gülcemal Vapuru ile Trabzon üzerinden Erzurum’a geçmiş, Mustafa Kemal ise ancak Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olarak atanmadığını öğrendikten sonra Anadolu’ya geçmeye karar vermişti. (Lord Kinross’a ve Stanford Shaw’a göre Mustafa Kemal’in İstanbul’dan umudunu kesen bir diğer olay, İngiliz Daily Mailgazetesi muhabiri G. Ward Price aracılığıyla temas kurduğu İstanbul’daki İngiliz Siyasi İrtibat Subayı J. G. Bennett ile görüşmesinden bir sonuç çıkmamasıydı.) Anadolu’ya gitmek için de, Vahdettin’in kendisini görevlendirmesini beklemişti. Padişah tarafından verilen ‘Fahri yaver-i hazret-i padişahî’ unvanı ile kuvvetlendirilen Mustafa Kemal’in görevi, bir süredir İngilizleri rahatsız eden Türk ve Pontuslu çetecilerin eylemlere sahne olan Karadeniz bölgesinde asayişi sağlamaktı. Dolayısıyla ‘Samsun’a gidiş’ Milli Mücadele’nin başlama tarihi değildi ve Mustafa Kemal, Nutuk’a bu cümleyle başlayıncaya kadar 19 Mayıs kimsenin umurunda değildi!
Küçük Kutu: Sağlam Kafa Sağlam Vücutta Bulunur!
‘Gençlik ve spor’ denilince akla ilk gelen ‘Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur’ özdeyişi sanıldığı gibi Mustafa Kemal’e ait olmayıp, ilk kez 1937’de Celal Bayar tarafından “Salim kafa ancak sağlam vücutta olabilir” şeklinde ve bir ‘Türk atasözü’ olarak kullanılmıştır. Ancak Celal Bayar’ın iddiası da doğru değildir, çünkü özdeyişin aslı, MS. 1/2. yüzyılda yaşamış Latin hiciv ustası Juvenil’in, tanrıdan olmadık isteklerde bulunan insanlara nasihatte bulunmak amacıyla yazdığı bir satirindeki “[Öncelikle]Sağlam bir vücutta esenlikli/huzurlu bir kafa vermesi için Tanrı’ya dua et” anlamına gelen orandum est ut sit mens sana in corpore sano dizesinden alınmıştır.
Kutu: Atatürk’ün Zorlu Sınavını Kim Geçebildi?
“Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, yanında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar. Birden bire Atatürk soruyor: ‘Bugün günlerden ne?’ Diyorlar Salı, Çarşamba neyse. Ayın kaçı: 19’u. Aylardan ne: Mayıs. ‘Ne oldu bugün söyleyin bakalım?’ diyor. Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu? (…) Şimdi bunlar arıyorlar, ‘İzmir’in işgalinin 3. günü’ diyorlar, ‘Ankara mitingi yapılmıştı’ diyorlar. Atatürk, ‘Değil’ diyor. ‘İsmet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf’ diyorlar. ‘Hayır. O 1923’te, Mayıs’da değil’ diyorlar. ‘Haliç Konferansı’ diyorlar, ‘İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk’ diyorlar (…) ‘Terakki Perver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu’ diyorlar. Atatürk, ‘Bırakın yahu bunları’ diyor. ‘Öyle bir şeydir ki bu ülkenin kuruluşudur.’ Yine bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlıyor. ‘Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?’ deyince, ‘Yaklaştın’ diyor, ‘Samsun’a çıktığımız gün.’ Sonra ‘Asıl yapacağımız bayram bu’ diyor. Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs Bayramı kutlanıyor.”
İsmet Bozdağ, Şükrü Kaya’dan duyduklarını gazeteci Nuriye Akman’a böyle anlatmıştır. 11 Haziran 1995 tarihinde Sabah gazetesinde yayınlanan “Milli Mücadele’nin İki Yüzü” adlı röportajından aldığımız bu anekdot doğruysa bile, tarihte yanlışlık olmalıdır, çünkü 19 Mayıs 1936 günü törenlerinden bahseden gazetelerde ‘19 Mayıs’ın Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı gün’ olduğu konusu sıkça işlenmektedir. Konuşmanın bir yıl önce olması da mümkün değildir, çünkü hem o yıl Mustafa Kemal İstanbul’a gelmemiştir, hem de böyle bir anımsatmadan sonra, 20 Mayıs 1935’te görüşülen 2739 Sayılı Kanun’a 19 Mayıs bayramının eklenmemesi akla yakın görünmemektedir.
Özet Kaynakça: Özbay Güven, "Osmanlı'dan Cumhuriyete gençlik ve spor bayramları", Toplumsal Tarih, S.65, Mayıs 1999, s. 33-38; Nevin Yurdsever Ateş, "19 Mayıs nasıl bayram oldu", Toplumsal Tarih, S. 113, Mayıs 2003, s.34-37; Dursun Ali Akbulut, “Samsun’un ‘Gazi Günü’ ya da 19 Mayıs Bayramı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. XI, S. 33 (Kasım 1995), s. 771-775, 777-779; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, C. 3, Ankara 1935, ilgili sayfalar; Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap, 2008; Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Merk Yayıncılık, 1988.
.Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak
Geçtiğimiz günlerde Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu "Taşnak arşivlerinin açılması için 20 milyon dolar para teklif ettim. Bu parayla arşivdeki belgeler rahatlıkla tasnif edilebilir, ama buna kimse yanaşmadı" dedi. Teklifin yakışıksızlığı ve taraflar arasında böyle bir konuşma geçip geçmediği konusu bir yana (yazı matbaaya gittikten sonra Boston’daki Taşnak Arşivi’nden arşivlerin açık olduğu ve Halaçoğlu ile aralarında böyle bir konuşma geçmediğine dair tekzip geldi), Halaçoğlu’nun bu arşivlerde ne bulmayı umduğunu bilmiyoruz. Ancak yıllardır resmi tezi radikal biçimde sorgulayan Taner Akçam, tehcir konusundaki en savunmacı pozisyonda olduğu bilinen Osmanlı Arşivlerinde bile hala ‘Türk resmi tezi’ni çürütmeye yetecek sayıda ve nitelikte belgenin bulunduğunu iddia ediyor. Nitekim bu tezini İletişim Yayınları’ndan 2008 yılında çıkan kısa adıyla ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’ adlı kitabıyla ispat etmeye koyuldu.
RESMÎ TARİH . Bu kitapta aşağıda bir özetini sunduğumuz arşivlere ilişkin bilgiler ve Yusuf Halaçoğlu’nun Ermeni Tehciri ve Gerçekler, 1914-1918 (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2001) kitabında dile getirdiği bazı iddialara yönelik eleştiriler de var. Halaçoğlu henüz ne bu iddialara, ne de bu kitabın bütününe ilişkin bir yorumda bulunmadı. Hâlbuki, ağırlıklı olarak Osmanlı arşivlerine dayanarak hazırlanmış kitabın iddialarını Boston’daki Taşnak arşivinde bulmayı hayal ettiği belgelerle çürütmesi pek kolay görünmüyor. Halaçoğlu’nun resmi tezi savunmak için yaptığı bu sansasyonel atak eğer dikkatleri Akçam’ın kitabından uzaklaştırmayı hedeflemiyorsa, topu taca atarak, iç kamuoyunu bir süre daha oyalamayı hedefliyor. Peki, bu konuda gerçek durum nedir? Önce olumlu olaylardan bahsedelim. Ermeni Tehciri konusunda çalışmak isteyen biri için çok önemli bir kaynak olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi eskiden kataloglama işlemlerinin tamamlanmamış olması gibi teknik nedenlerle ya da hükümet politikaları nedeniyle araştırmacılar tarafından özgürce kullanılamıyordu. Bir zamanlar arşivde çalışan akademisyenlerin sorguya çekilmesi, belge verilmemesi ve hatta arşivden atılmaları gibi birçok tatsız olay yaşandı. (Bir örnek olarak bakınız; Ara Sarafyan, "The Ottoman Archives Debate and the Armenian Genocide", http://www.gomidas.org/forum/archives.pdf ) Fakat özellikle son yıllarda Arşiv'de ciddi değişiklikler oldu. Hem yeni kataloglar araştırmacıların hizmetine sunuldu hem de araştırmacıların hakaret ve tehditlere muhatap olması son buldu.
ŞİFRE KALEMİ BELGELERİ . Başbakanlık Arşivi’nin içerdiği belgelere gelirsek; Ermeni Tehciri konusunda çalışmak isteyen biri için Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi belgeleri çok önemli bir kaynaktır. Bunlar esas olarak merkezden taşraya çekilen kısa telgraflardır. Vilâyetlerden bu telgraflara gelen cevaplar ise kısmen Emniyet Umum Müdürlüğü Birinci, İkinci ve Üçüncü Şube evrakı içinde dağınık olarak bulunur. Ancak bugün bu evrak arasında, doğrudan Ermeni sürgünleri ile ilgili evrak neredeyse yok gibidir. Bu evrakların nerede oldukları bilinmemektedir. Yine aynı arşivde bulunan Hariciye Nezareti gibi başka dairelere ait belgelerden geniş bir seçme yapılmış ve internet ortamına konmuştur. http://www.devletarsivleri.gov.tr adresinden ulaşılabilecek bu belgelerin toplam sayısı 1.500'ün üzerindedir. Bunlar resmi tezi desteklemek amacıyla özel olarak seçilmiş belgeler olmakla birlikte, orijinal arşiv belgelerinin internet ortamına konulması son yıllarda arşivlerde yaşanan olumlu gelişmeleri göstermektedir.
MECLİS-İ MEBUSAN ZABITLARI . Bir başka önemli kaynak, 1918 Kasım-Aralık aylarında Ermeni tehcir ve öldürmeleri konusunda yoğun tartışmalara sahne olan Osmanlı Meclis-i Mebusan zabıtlarıdır. Bunlar, TBMM tarafından transkripsiyonu yapılarak yayınlanmıştır. Aynı döneme ait bir başka kaynak Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından, savaş yıllarında hükümet üyelerinin (savaş ve tehcir) suçlarını araştırmak amacıyla oluşturulan ve 5. Şube olarak bilinen komisyona ait tutanaklardır. Bu tutanaklar Necmettin Sahir (Sılan) Bey tarafından tutulmuş ve İstanbul Meclis-i Mebusan Matbaası tarafından 1334 (1919) tarihinde basılmıştır. Kitabın yeniden basımını, Osman Selim Kocahanoğlu, İttihat ve Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması (İstanbul, Temel Yayınları) adıyla 1998 yılında yapmıştır. Ancak yine Meclis tarafından Ermenilere yönelik tehcir ve katliam suçlarını kovuşturmak amacıyla, 24 Kasım 1918 tarihinde kurulan Tedkik-i Seyyiat Komisyonu’nun belgelerinin nerede olduğu bilinmemektedir. Bunların 1922 sonrasında, İstanbul'un Ankara Hükümetinin kontrolü altına girmiş olması nedeniyle İstanbul Örfi İdare (Sıkıyönetim) Kumandanlığı tarafından Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı'na aktarılmış olması gerekir ancak belgelerin Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt ve Denetleme Başkanlığı (ATASE) arşivinde olup olmadığına dair herhangi bir bilgi veya açıklama bugüne kadar yapılmamıştır.
TAKVİM-İ VEKAYİLER . Üçüncü grup önemli kaynak, dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi'de yayınlandıkları kadarıyla, 1919-21 yıllarında İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi'de görülen İttihat ve Terakki merkez ve yerel yöneticileri aleyhine açılan davalara ilişkin belgelerdir. Bu gazetede toplam 63 davadan sadece 12’sine ait bazı belgeler yayınlanmıştır. Bu davalardan İttihat ve Terakki Merkez Komite ve Teşkilat-ı Mahsusa sorumlularına karşı açılan dava ile dönemin Bakanlar Kurulu mensupları aleyhine açılan dava gerek iddianame gerekse sanık ifadeleri nedeniyle çok önemlidir. Önce ayrı davalar olarak başlayan sonra ortak bir kararla sonuçlanan 14 oturumluk bu yargılama sürecinin duruşma tutanakları, iki iddianamesi ve ortak karar sureti tam metin olarak Takvim-i Vekayi'de yayınlanmıştır. İttihat ve Terakki’nin parti sekreterleri davasının toplam 13 oturumundan sadece ilk üç oturumu ve karar sureti yayınlanmıştır. Geriye kalan 10 davanın ise ya Yozgat ve Trabzon davalarında olduğu gibi sadece karar suretleri ya da Erzincan ve Bayburt davalarında olduğu gibi, kararların Padişahça onayları yayınlanmıştır. (Ancak gazetede yayınlanan davaların da, yayınlanmayan davaların da belgelerinin asılları ortada yoktur.)Takvim-i Vekayi'de yayınlanmış bu belge tutanakları, V. N. Dadrian ve Taner Akçam kitap haline getirilmiştir ve yakında Bilgi Üniversitesi Yayınları arasında yayınlanacaktır.
İSTANBUL BASINI . Dördüncü önemli kaynak grubu 1918-22 arası İstanbul basınıdır. Her ne kadar, resmi tarih yazımında ‘Mütareke Basını’ diye yaftalanarak nesnellikleri üzerinde ciddi bir kuşku bulutu yaratılmışsa da, dönemi biraz araştıranlar, Mondros Mütarekesi’ni izleyen yıllarda üzerindeki İttihatçı ve Saray baskısından kurtulan basının başta Ermenilere yönelik politikalar olmak üzere, savaş dönemi olayları hakkında son derece ayrıntılı bilgiler aktardıklarını görebilir. İstanbul, Erzincan ve Bayburt davalarının karar suretleri gibi, Takvim-i Vekayi’lerde bulunmayan birçok belge ile tehcire doğrundan katılmış veya şahit olmuş kişilerin mahkeme ifadeleri veya anıları basınında yer bulmuştur. Örneğin Halep Valisi Celal Bey'in anıları Vakit gazetesinin 10-13 Kânunievvel (Aralık) 1918 tarihli sayılarında üç bölüm halinde; III. Ordu Kumandanı Vehip Paşa'nın mahkeme ifadesi 31 Mart 1919 tarihli Vakit gazetesinde yayınlanmıştır. Tehcirde görev alan Çerkez Hasan Amca adlı görevlinin "Tehcirin İç Yüzü" adlı yazı dizisi, Alemdar gazetesinde 19 Haziran 1919'da başlamış ancak 28 Haziran 1919'da yayınlanan 8. tefrikada arkası geleceği bildirilmesine rağmen kesilmiştir.
KUDÜS ARŞİVİ . Bir diğer önemli kaynak Kudüs Patrikhane Arşivi’dir. Bu arşivin özelliği, yukarıda sözünü ettiğimiz Tedkik-i Seyyiat Komisyonu’nun bugün kayıp olan bazı belgelerinin kopyalarını ihtiva etmesidir. Bu kopyalar, o yıllarda Divan-ı Harb-i Örfilerde çalışan bazı Ermeni memurlar tarafından mahkeme dosyalarından gizlice elle kopyalanmıştır. Ancak arşiv araştırmacılara açık değildir. Bu arşivin araştırmacılara kapalı tutulması son derece yanlıştır.
TAŞNAK ARŞİVİ . Halaçoğlu’nun 20 milyon dolarlık şovunun konusu olan Boston’daki Taşnak arşivi ise, Türk tarafına göre kapalı, Ermeni tarafına göre açık. Gerçek durumu ancak bu arşivlerde çalışmak üzere eyleme geçen araştırmacılar söyleyebilir. Velev ki Yusuf Halaçoğlu’nun dediği gibi kapalı olsun, bu arşiv ‘sosyalist-milliyetçi’ bir çizgide faaliyet gösteren Taşnaklar’ın o günlerde siyasi tartışmalarını anlatması açısından muhtemelen ilginç bilgiler içerir, ancak bu arşivlerden elde edilecek en uç noktadaki bulgular bile Taşnaklar’la hiç bir ilişkisi olmayan yüz binlerce insanın Türk milliyetçiliğinin kurbanı olmasını haklı çıkarmayacağı için Halaçoğlu’nun 20 milyon dolarına yazıktır.
ANDONYAN BELGELERİ . Önemli bir belge grubu da, 1914’teki seferberlik sırasında orduda mektup ve yazışmaları okuyan memur olarak görevli Aram Andonyan adlı bir Ermeni’nin tehcirden sağ çıkan Ermeni erkeklerin, kadınların ve çocukların şahitlikleri ile Halep’teki tehcir komitesinin genel sekreteri Naim Bey adındaki bir Türk yetkiliden aldığı, Naim Bey’in görevi sırasında edindiğini söylediği çok sayıda belge, telgraf ve kararnamenin de içinde bulunduğu anılarından oluşan The Memoirs of Naim Bey: Turkish Official Documents Relating to the Deportations and Massacres of Armenians adlı kitaptır. 1920’de Ermenice, 1965’te ise Fransızca ve İngilizce olarak basılan kitaptaki belgelerin asılları henüz bulunmadığı için, resmi tarihçiler bu kaynağı dikkate almama eğilimindedir. Halbuki, bu anı kitabı ile bazı arşiv belgeleri uyum içindedir. Elbette başlı başına bir yazı konusu olmayı hak eden İngiliz, Amerikan, Alman, Fransız, Avusturya ve Rus arşivleri ile, o yıllarda Osmanlı ülkesinde bulunan misyonerler, gazeteciler, araştırmacılar, yardım kuruluşu mensupları ve bir dizi başka aktörün derlediği belge ve bilgiler de var. Üstelik bu kaynakların tümünden yararlanılarak oluşturulmuş binlerce kitap var. Kapalı tüm arşivlerin açılması elbette önemli ancak kamuoyunda, ‘Taşnak arşivleri açılmazsa gerçek ortaya çıkmaz’ havası yaratmak, en hafifinden etik değil.
Bazı Osmanlı Belgeleri Neden Ortada Yok?
Yerli ve yabancı arşiv belgeleri, mahkeme tutanakları, basında çıkan haberler, günlük ve hatıralar birlikte değerlendirildiğinde tehcir sırasında veya sonrasında bir çok belgenin bizzat zanlılar tarafından çalınmış ya da imha edilmiş olduğu anlaşılır. Bunların başında Teşkilat-ı Mahsusa'ya ait evraklar gelir. İkinci grup evrak, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi'ne ait olanlardır. İstanbul’daki yargılamaların değişik oturumlarında, sanıklardan Midhat Şükrü (Bleda), ‘Küçük’ Talat (Muşkara) ve Ziya Gökalp verdikleri ifadelerde, bu evrakların Merkez Komite üyesi Doktor Nazım tarafından alındığını söylemişlerdir. (Takvim-i Vekayi, no. 3543, 8 Mayıs 1919)
EMVAL-İ METRUKE DEFTERLERİ . Üçüncü kayıp belge grubu Dahiliye Nezaretine ait bazı evraklardır. Örneğin, 30 Mayıs 1915 tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameyle oluşturulan tehcir edilen Ermenilerin mallarını takip için kurulan Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları’nın defterleri ortada yoktur. Şevket Süreyya Aydemir anılarında Talat Paşa'nın, yurt dışına kaçmadan önce "evvela bir bavul evrakla, Arnavutköy kıyı¬sında (…) bir yalıdaki dostuna" gittiğini; "bu evrakın yalının alt katındaki ocakta yakıldığını” duyduğunu söyler. (Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa, Cilt III, 1914-1922, Remzi Kitabevi, 1978, s. 468.)
ÇALINAN ASKERÎ BELGELER . Sadece yerli aktörler değil yabancılar da belge çalmıştır. Harp döneminde, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Hans F. L. Von Seeckt, Almanya'ya dönerken, Osmanlı Genelkurmayına ilişkin önemli belgeleri beraberinde götürmüştür. Sadrazam İzzet Paşa 6 Kasım 1918'de yazdığı bir mektupla hem durumu protesto etmiş hem de belgelerle birlikte, Talat, Enver ve Cemal başta olmak üzere Almanya'da bulunanların iadesini istemiştir. Berlin belgeleri geri gönderme sözü vermiş ama hiçbir zaman yerine getirmemiştir. Hans von Seeckt, görevi sırasında, resmi emirleri, gizli kararların ve geçersizliğini gösteren imaların takip etmesinin bir kural olduğunu anlatır. (Aktaran V. N. Dadrian, Documentation of the Armenian Genocide in German and Austrian Sources, Yay. Haz. Israel Charny, New Brunswick: Transaction Publishers, s. 109-110)
ENVER VE TALAT’IN TELGRAFHANELERİ . Yüzbaşı Selahattin anılarında Enver’in, resmi kanallardan Almanların gönlünü hoş tutmak için çektiği resmi telgrafları, daha sonra kendi evinde bulundurduğu ‘telgrafhaneden’ çektiği telle iptal ettiğini aktarır. (İlhan Selçuk, Yüzbaşı Selehattin´in Romanı, Cilt 1, Remzi Kitabevi 1993, s. 292.) Tehciri yönlendiren beyin olan Talat’ın eski bir telgrafçı olarak evine özel bir hat kurduğunu ve haberleşmesini buradan yaptığını İTC Merkez Komitesi üyesi ve Hariciye Nazırı Halil Menteşe’nin anılarından öğreniriz. (Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin Anıları, Yay. Haz. İsmail Arar, Hürriyet Yayınları, s. 216)
YAKILAN BELGELER . Başbakanlık Arşivi Dahiliye Nezareti kayıtları arasında bile "okunduktan sonra yakılması" istenen resmi devlet evrakına ilişkin kayıtlar mevcuttur. Örneğin, 22 Haziran 1915 tarihli, Talat Paşa imzasıyla Emniyet Umum Müdürlüğü tarafından bazı vali ve mutasarrıflara, isim verilerek çekilen şifreli bir telgrafta, sevk edilen kafileler içinde din değiştirenlere nasıl davranılması gerektiği bildirildikten sonra şunlar söylenir: "...ve bu tebligatımızın icab edenlere hususi surette tefhimi [bildirilmesi] ile işbu telgrafname kopyesinin telgrafhaneden ahz ettirilerek imhası [alınarak yok edilmesi]" (BOA/DH.ŞFR., nr. 54/100) Bir başka örnek, "bizzat hal olunacaktır" özel notu ile 23 Haziran 1915'te Musul ve Deyr-i Zor'a yollanan bir telgraftır. Telgrafta Ermenilerin yerleştirilmesi meselesine ilişkin son derece önemli bazı direktifler verilen telgraf şöyle biter: "işbu şifrenin lâzım gelenlere irâesinden sonra imhâsı tamimen tebliğ olunur." (BOA/DH.ŞFR. nr., 54/41) Belge yakma eylemi, yenilgi sonrası, mütareke döneminde de devam etmiştir. Talat Paşa kabinesinin istifa etmesi üzerine, 14 Ekim 1918'de kabineyi kuran Ahmet İzzet Paşa Harbiye Nazırlığını da üstlenmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarına bakılırsa Paşa'nın yaptığı ilk işlerden birisi, "Teşkilat-ı Mahsusa Müdürlüğüne hemen çalışmalarını durdurması, arşivlerini yoketmesi (…) talimatını" vermektir.(Aktaran, Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, İletişim, 1983, s. 147)
POSTADA İMHA . Belgelerin imhası savaşın yenilgi ile sonuçlanacağının anlaşılması üzerine devam etmiştir. İstanbul'daki Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarında, 1914-1918 dönemi Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında açılan davanın 3 Haziran 1919 tarihli oturumunda, eski Posta Bakanı Hüseyin Haşim, Harbiye Nezareti'ne ait belgelerin yakıldığı bilgisini verir. Bunun üzerine konu ile ilgili görülen Çatalca Posta ve Telgraf Müdür Vekil-i Sabıkı Osman Nuri Efendi hakkında evrak yakma suçu nedeniyle dava açılır. Dava 4 Ağustos 1919'da başlar. Sanık ifadesinde, "verilen emir üzerine bazı evrakı yaktım. Amirlerim kendi mesuliyyetleri tahtında olarak falan seneden falan seneye kadar olan evrakı yak dediler, yaktım" der. Davanın sonucu belli değildir. (Alemdar, 5, 6 Ağustos 1919) Refik Halid Karay mütareke döneminde Posta Telgraf Genel Müdürlüğü yapmıştır. Bu döneme ait anılarını 1948 yılında Aydede dergisinde yayınlarken, P.T.T.'de (Posta Telgraf Telefon İdaresi) uzun yıllar hizmette bulunmuş H. Sadık Durakan adlı bir memurdan, oldukça uzun bir mektup alır. Refik Halid, daha sonra anılarını topladığı kitapta bu mektubu aynen yayınlar. Buna göre, söz konusu memur, Mütareke döneminde PTT merkezlerindeki devlet muhabere evrakının düşman eline geçmesini önlemek maksadıyla Mehmet Emin Bey tarafından bütün merkezlere, mevcut resmi evrakın, telgraf kopya ve asıllarının tamamen imhası için emir gönderdiği anlatmaktadır. (Minelbab İlelmihrab, Mütareke Devri Anıları, İnkılap Kitabevi, 1992, s. 271-2.)
KİŞİSEL İMHALAR . Önemli bir İttihatçı olan, kaymakamlık, valilik gibi çeşitli idari görevler yanı sıra son İttihat ve Terakki kabinesinde Nafia Bakanı olarak da görev yapan, Adana'daki tehcir olaylarına katıldığı için tutuklanarak Malta'ya sürülen Ali Münif "İtilafçıların teşvikiyle bir taraftan harb suçluları, diğer taraftan kalburüstü İttihatçılar tevkif ve muhakeme ediliyordu (…) evimin aranacağı haberini verdiler. Mühim bir şey bırakmadığımı zannederken, evimiz baskına uğradı ve buldukları bazı muhabere evrakı yüzünden tevkif edil(dim) (…) Suç olarak hakkımda isnad edilen mevzu, Ermeni muhaceratıyla ilgili olarak, bu işi tahrik edişim gösteriliyordu (…) bir bavulun cep kısmında (…) Adana'dan Dahiliye nazırına keşide eylediğim telgraf müsveddeleri ele geçmişti (…) Esasen daha mühim evrakı zamanında imha ettiğim halde, bunu bavulun küçük cebinde unutmuştum (…) İmhasını unuttuğum bu vesika aleyhimde şuç delili olarak kullanılıyordu." (Taha Toros, Ali Münif Bey'in Hatıraları, İSİS, 1996, s. 96-7.) Milli Mücadele yıllarında Adalet Bakanı olarak görev yapan Ahmet Rıfat Çalıka anılarında şöyle der: "Savcı bir gün Vilâyete şifreli bir telgraf geldiğini, Kayseri'ye karma bir komisyon gelerek tehcir işini inceleyeceğini, şüpheli görülenler hakkında soruşturma ve kovuşturma yapacağını, evleri arayacağını... bana bildirdi. Okul arkadaşımla birlikte eve geldik, belge ve anılarımı yaktım." (Ahmet Rifat Çalika'nın Anıları, Hurşit Çalıka'nın özel yayını, 1992, s. 7, 15-6).
İNGİLİZ ARŞİVİNDEN . 24 Ocak 1919 tarihinde, İngilizler, Dahiliye Nezareti’nden Antep vilayetine çekilen bir telgraf örneğini ele geçirirler. Telgrafta, seferberlikten bu yana, bölgeye yollanmış resmi telgrafların orijinal örneklerinin imha edilmesi istenmektedir. (FO371/4174/15450: folio 182) 17 Haziran 1919 tarihinde, dönemin Dışişleri Bakanı Safa Bey, İngiliz Yüksek Komiserliği nezdinde, olayı protesto ederken, Diyarbakır Telgraf idaresinin kaza ve nahiyelere, 1914-1918 arasında aldıkları belgelerin orjinallerinin imha edilmesi konusunda bir tamim yolladığını kabul etmiştir. (FO371/4174/15450: folio 182) Şimdi Yusuf Halaçoğlu’na soralım: Acaba bu belgelerde neler vardı da imha edilmeleri gerekti?
Taner Akçam’ın Yusuf Halaçoğlu’na eleştirileri
Sorun sadece belgelerin yokluğunda değil. Mevcut belgelerin dürüstçe kullanımında da sorunlar var. Buna ilişkin bir örnek resmi Türk tezini savunmak amacıyla tehcir edilen Ermenilerden kalan malların bedellerinin Emval-i Metruke komisyonları tarafından sahiplerine gönderildiğine ilişkin iddialardır. Bu iddia Yusuf Halaçoğlu tarafından Ermeni Tehciri ve Gerçekler kitabında (s. 69) da tekrarlanıyor. Taner Akçam son kitabında buna ilişkin şunları söylüyor: “Resmi Türk tezini savunmak amacıyla kaleme alınmış bir çalışmada, ‘satılan malların bedelleri Emval-i Metruke komisyonları tarafından sahiplerine gönderilmiştir. Nitekim iskân mahallerine varan muhacirler, kendilerine aktarılan bu paralarla işlerini kurmuşlar ve bölgeye uyum sağlamışlardır", iddiası ileri sürülür. (Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler, s. 69.) (…) bu tezi ileri süren kişi 1989-1992 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yapmış ve 1993 yılından beri de Türk Tarih Kurumu başkanıdır. Yazar, iddiasına kanıt olarak da üç adet Osmanlı belgesi sunmaktadır. İlginç olan şudur ki, iddaya kanıt olarak gösterilen bu telgrafların hiçbirisinin içeriği açıklanmamış, belgelerden herhangi bir alıntı yapılmamıştır. Aslında yapsaydı görülecek olan şu idi: Bu üç telgraf da tek bir olaya ilişkindir ve konunun muhatabı olan 3 ayrı yere aynı gün çekilmiştir. Üstelik telgrafların, Ermenilerin bıraktıkları malların satışından elde edilen gelirlerin, kendilerine iade edilmesi sorunu ile hiçbir alakası yoktur. (…) Görüldüğü gibi, telgraflar sadece Eskişehir'den Ermeni mallarının satışından elde edilen bir miktar paranın, tehcir sırasındaki Hükümet masraflarının karşılanması ile ilgili olarak Halep'e yollanmasına ilişkindir. Osmanlı arşivlerinde genel müdürlük yapan, arşivdeki her kayda ve her belgeye, her an ulaşma şansı olan bir kişinin Ermenilere gittikleri yerde, geride bıraktıkları malların karşılıklarının kendilerine verildiğine ilişkin tek bir belge bulamamış olması ve konuyla alakası olmayan bazı belgeleri kasıtlı olarak çarpıtarak kullanması bile tek başına birçok şeyi anlatmaya yeter.”
1397 KİŞİ YALANI . Taner Akçam söz konusu kitabında, tehcirin Ermenilerin imhası amacına yönelik olmadığını iddia etmek için sıkça kullanılan bir argümanı da sorgulamış. İlk kez Kamuran Gürün’ün Ermeni Dosyası adlı kitabında (s. 88) dile getirdiği, ardından Yusuf Halaçoğlu’nun Ermeni Tehciri ve Gerçekler kitabında (s. 62’de 205 no’lu dipnot) tekrarladığı iddiaya göre ‘tehcir sırasında bazı memurların suiistimalleri olmuştur ama özel soruşturma kurulu oluşturularak suçlu bulunanlar örfi idare mahkemelerine sevkedilmiş, 1397 kişi hakkında soruşturma açılmış ve bunların büyük bir kısmı, idam da dahil olmak üzere, çeşitli cezalara çarptırılmıştır.’ Şimdi tekrar Taner Akçam’ı okuyalım: “Halaçoğlu'nun ‘ağır cezalara çarptırılma’ya kanıt olarak gösterdiği 12 belgenin tek tek içeriklerine baktığımızda, bu belgelerin hiçbirisinin Ermenilere yönelik suç işleyen memurların yargılanmaları ve ceza almaları ile ilgili olmadıkları görülür. Belgeler, Ermenilerin geride bıraktıkları mallara yönelik, yağma, hırsızlık, rüşvet ve zimmete mal geçirme gibi suçlarla ilgilidir ve çoğu da zaten yargılama sorunu ile alakalı değildir. (…) Yukarıdaki belgeleri "Divan-ı Harp'te yargılanma" ve "ağır cezalara çarptırılma" örnekleri olarak sunan Halaçoğlu, yaptığı çarpıtmalarda bununla da yetinmemekte ve Ermenilere karşı faaliyetleri nedeniyle övülen devlet memurları hakkındaki belgeleri bile iddiasına kanıt olarak sunmaktan çekinmemektedir. Örneğin bir belge, Cemal Paşa tarafından görevden alınmış bir kaymakamın Talat Paşa tarafından övülerek yeniden göreve iade edilmesiyle ilgilidir. (…) Bu belgenin, Ermenilere karşı suç işleyen devlet memurlarının "idam da dahil değişik hapis cezalarına çarptırılmasının" örneği olarak sunulması bilim adına bir ayıp, bir cinayet telakki edilmelidir.”
..25-5-08
.1-6-08
555 kere fethedilmekten yorgun İstanbul
Coğrafi konumunun sağladığı avantajlarla ticari, askeri, yönetsel bakımdan stratejik öneme sahip olan Konstantinopolis, 2 bin yıllık tarihi boyunca defalarca kuşatılmıştı. İlk kuşatmalar 4. ve 5. yüzyıllarda Hunlar tarafından yapıldı. 6. ve 7. yüzyıllardaki Avar ve Arap saldırılarını savuşturan şehir, 9. ve 10 yüzyıllarda Bulgarların, Rusların ve Macarların saldırısına uğradı. Osmanlılar şehri ilk kez 1340 yılında kuşatmışlar, bunu 1394-1402 arasındaki ve 1422’deki başarısız kuşatmalar izlemişti. 200 bin kişilik Osmanlı ordusu 1453’te şehri kuşattığında nüfusu 50 bin civarında olan şehir her açıdan çok zayıflamıştı ama 200 bin kişilik Osmanlı ordusunun kuşatması 6 Nisan’dan 29 Mayıs’a (bugünkü takvimle 7 Haziran’a) kadar sürdü.
KONSTANTİNOPOLİS’İN FETHİ . 28 Mayıs günü, şehir teslim olmaya karar verdiğinde, II. Mehmed ve önemli komutanlar bu teklifi kabul etme eğilimi göstermiş, ama Akşemsettin ve Molla Gürani, savaşın devamından yana tavır koyarak “Bu dem hengâm-ı fursattır bütün ada kırılsın” demişlerdi. Çünkü sulh ile teslimi kabul etmek, yağmadan, kiliselerin cami, halkın köle yapılmasından vazgeçmek demekti. Halbuki, Venedikli doktor Nicolo Barbaro'nunKuşatma Günlüğü adlı eserine göre Sultan Mehmet, askerlerini ikna etmek için "Bu şehirde bir servet var. Diğer bütün eşyalarla birlikte, kiliselerdeki altın, gümüş ve değerli taşlardan, pahalı incilerden yapılmış adaklar da sizlerin olacak. Asil ve seçkin erkekler köleniz olacak. Çok sayıda güzel kadın var. Erkek gözü değmemiş nefis bakirelerin bir bölümü karınız olacak, diğerlerini satabileceksiniz. Sonra çok sayıda asil ailenin güzel oğlanları da sizin olacak" demişti. Sonuçta şehrin yerli halkının isteksizliği yüzünden savunma işi toplamı 10-15 bin kişi olan Venedik, Ceneviz ve Fransızlara kaldığından ‘feth-i mübin’ denen olayın ‘anvaten’ (savaşla) mı yoksa ‘sulhen’ (barışla) mı olduğu meselesi daha o günlerde tartışılmaya başlamıştı.
Ancak bu yazıda, ne 70 kadar geminin nasıl olup da kızaklar üzerinde iki saatte Dolmabahçe’den Haliç’e indirilmesinin mümkün olup olmadığını, ne Bizans kaynaklarında adı bile geçmeyen Ulubatlı Hasan ve 30 arkadaşının gürzlerle vuruşa vuruşa surlarda gedik açmasını, ne Fatih’in o gedikten muzaffer bir eda ile şehre girişinin ‘fetih’ mi, ‘zapt’ mı yoksa ‘işgal mi’ olduğu meselesini tartışacağız. Sadece, şehrin Müslüman Türkler tarafından fiziki fethinin nişanesi olarak her yıl 29 Mayıs’ta kutladığımız Fetih Bayramı ile, İslamiyet’in Hıristiyanlığı fethinin nişanesi olarak Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin, Cumhuriyet döneminde laiklik ilkesinin nişanesi olarak müzeye çevrilmesinin tarihçesine göz atacağız.
ÖRÜMCEK KİSRA . Fethin tanığı Osmanlı tarihçiler Tacizâde Cafer Çelebi ve Tursun Bey’e göre, Fatih Sultan Mehmed 29 Mayıs 1453’de şehre girdiğinde neredeyse bin yıldır Ortodoks aleminin en büyük mabedi olan Ayasofya’nın kubbesine atıyla çıkmış, ardından kiliseyi çok harap bulduğunu söyleyerek Farsça bir beyit okumuştu. Beytin Türkçesi şöyleydi: “Örümcek Kisra’nın tâkında perdedarlık ediyor/Baykuş Efrasiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor...”
Lord Kinross, Osmanlı Tarihi adlı eserinde Fatih’in Ayasofya’ya geldiğinde hemen kapının önünde mermerlere zarar veren bir yeniçeriyi kılıcıyla öldürdüğünü belirtir. Daha sonra askerlerine dönerek, ‘esirler ve hazineler askerlerin, yapılar benim’ demiştir. Yağmanın İslami geleneğe uygun olarak üç gün değil de daha kısa tutulması, Fatih’in şehri kendine başkent yapmaya niyetlenmesi ile ilgilidir. Nitekim 1 Haziran’da Ayasofya camiye çevrilmiş, Fatih hocası Akşemseddin’in imamlığında ilk namazını kıldıktan ve adına ilk hutbeyi okuttuktan sonra şehrin Osmanlı dönemi başlamıştı.
HOŞGÖRÜNÜN SINIRI . Fatih, Galata’daki Hıristiyanların ibadetlerine karışmayacağını duyurmuştu ancak bu hoşgörünün sınırı olduğu çabuk anlaşıldı ve Temmuz 1453’te yayınladığı ‘Emânnâme’de “…kiliseleri ellerinde ola, okuyalar ayinlerince, amma çan venâkus çalmayalar ve kiliselerin mescid etmeyim, bunlar dahî yeni kiliseler yapmayalar" buyurdu. Fethin ikinci cumasında ise haçları ve çanları kaldırdı. Bugün ‘Suriçi’ dediğimiz bölgedeki yüze yakın kilise ve manastır, Fatih veya oğlu II. Bayezid zamanında Ayasofya’ya benzer bir süreçten geçti. Örneğin Şehzadebaşı’ndaki Akataleptos Manastır Kilisesi Kalenderhane Camii’ne, Fatih’teki Havariyyun Kilisesi Fatih Camii’ne, Zeyrek’teki Pantokrator Manastırı Zeyrek Kilise Camii’ne, Pantepoptes Manastırı Eski İmaret Camii’ne, Cibali’deki Thedosia Manastırı Gül Camii’ne, Vatan Caddesi üzerindeki Lips Manastırı Kilisesi Fenari İsa Camii’ne, Çarşamba’daki Pammakaristos Manastırı Fethiye Camii’ne, Edirnekapı’daki Khora Manastırı Kariye Camii’ne, Cankurtaran’daki Sergios ve Bakhos Kilisesi Küçük Ayasofya Camii’ne, Samatya’daki Hagios Andreas Kilisesi Koca Mustafa Paşa Camii’ne, Studios Manastırı’nın İoannes Prodromos Kilisesi İmrahor Camii’ne çevrildi. Bu dönüşümden muaf tutulan nadir kiliseden biri Aya İrini, diğeri Moğolların Meryemi Kilisesi idi.
MİMARİ MÜDAHALELER . Tekrar Ayasofya’ya dönersek, Fatih’in ilk işi Ayasofya hakkındaki tüm Bizans yazmalarını toplatıp Türkçe’ye çevirmek oldu. Ardından da batıdaki yarım kubbenin güney köşesine ahşap bir minare ile kuzey tarafına bir medrese yaptırdı. Yapıya tuğladan minareyi ekleyip medresenin üstüne bir kat çıkan ise oğlu II. Bayezid’ti. (hd 1481-1512)
Aya Sofya’ya en ciddi müdahaleler II. Selim (hd 1566-1574) döneminde yapıldı. Önce Bizans’tan kalma bazı levhalar kaldırıldı ve ters çevrilerek Kanuni Sultan Süleyman türbesinin saçağında kullanıldı. (Bu durum ancak 1960’da fark edildi, levhaların kopyaları alınarak Aya Sofya’ya konuldu, asıllar türbede bırakıldı.) Ardından Mimar Sinan’ın önderliğinde büyük bir onarım faaliyetine girişildi ve duvarları çini ile kaplı hünkar mahfili, vaaz kürsüsü, minber ve müezzin mahfili yapıldı. II. Selim’in istediği iki minare ise ancak III. Murad döneminde (hd 1574-1595) eklendi.
Daha sonra Güneydoğu bölümünde bir çeşit hanedan mezarlığı oluşturuldu, I. Mahmud döneminde (hd 1730-1754) bir çok ek bina yapıldıktan başka içerdeki mozaikler sıvayla kapatıldı ve Aya Sofya’nın Hıristiyan kimliğine dair son izler de silindi. Az daha bir mabet olarak da tarihe karışacaktı, çünkü 1826’daki meşhur Hocapaşa Yangını’na Aya Sofya’nın kubbesi bile sıcağa dayanamayarak akmıştı.
FOSSATI VE WHITTEMORE . Abdülmecid döneminde (hd 1839-1861) İtalyan mimar Giuseppe T. Fossati ve kardeşlerinin çabalarıyla bazı ek binalarla birlikte bir muvakkithane (zaman evi) yapılmış, ayrıca eski medrese 19. yy. tarzında yenilenmişti. 13 Temmuz 1849’teki açılışın şerefine altın, gümüş ve bronz madalyalar bastırıldı. Halen büyüklükleri ile görenleri hayrete düşüren ve Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin eseri olan Allah, Muhammed, Dört Halife ile Hasan ve Hüseyin’in adları yazılı, 7,5 metre çapındaki dev levhalar da bu dönemde konuldu.
İstanbul’u yerle bir eden 10 Temmuz 1894 depreminden sonra Aya Sofya uzun süre ibadete kapalı kaldı. Mütareke yıllarında Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı olan Mim-Mim Grubu’nun ‘Eyüb’ kanadı eğer cami kiliseye çevrilirse, binayı bombalayarak yıkma kararı almıştı ama neyse ki bu akıldışı planın yürürlüğe girmesine gerek olmadı. Ayasofya’nın onarımına 1926’da başladı ancak ciddi adımlar 1931 yılında ABD’deki Bizans Enstitüsü’nün temsilcisi Thomas Whittemore tarafından atıldı. Daha sonra olanlar yüzünden, bazıları Whittemore restorasyonunun bir ‘Hıristiyan komplosu’ olduğunu düşüneceklerdi.
Ayasofya’nın Laikleştirilmesi
1934 ortalarında bir akşam sofrasında Celal (Bayar) Bey’in Mustafa Kemal’e Yunan Başbakanı’nın Atina’da kendisine Balkan Paktı’nı kabul etmesi için Ayasofya konusunda “Kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa, belki bundan yararlanıp bir şeyler yapılabilir” dediğini aktarmıştı. Mustafa Kemal’in cevabı şöyleydi: “Az önce, Vakıflar Genel Müdürü buradaydı. Ayasofya Camii’ni tamir edecek para bulamıyorlar. Bugünkü hali ile harap ve bakımsız. Hatta mezbelelik. Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarsak, hem Yunanlılara bir jest yapsak Balkan Paktı’nı kurtarabilir miyiz? Öyleyse yapalım.” Bu konuşmayla başlayan süreç, 1 Şubat 1935’te Aya Sofya’nın resmen müze olmasıyla sonuçlandı. İddialara göre, Mustafa Kemal’i bu konuda ikna edenlerin başında dönemin Maarif Bakanı Abidin (Özmen) Bey geliyordu.
LEVHALARIN KADERİ . Ayasofya müze olduğu sırada görevde bulunan 3 imam, 7 müezzin ve 10 kayyım kadrosundan bir imamla bir müezzin bırakılmış, diğerleri başka camilere atanmıştı. (1950 yılına kadar imam ve müezzin kadrosu, bu tarihten sonra da yalnız imam kadrosu günümüze kadar devam etti.) Daha sonra Ayasofya’da nelerin sergileneceği konusunda uzun tartışmalar yaşandı. Kazasker Mustafa İzzet Efendi dev levhaları Sultan Ahmet Camii’ne taşınmak istendiyse de halkın tepkisinden korkulduğu için, ‘levhaların kapılardan çıkmadığı’ söylenerek Ayasofya’nın içinde yere indirildiler ve ters çevrildiler. 14 yıl sonra bakanlık devreye girerek levhaları eski yerlerine astırdı. Böylece hem Ayasofya müze olarak kalmış, hem de İslami değerler korunmuş havası verildi.
FATİH’İN VAKFİYESİ . 1970’li yıllardan itibaren siyasi İslam’ın güçlenmeye başlamasıyla tartışmalar tekrar canlandı. Bazı kişilere göre Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi için ileri sürülen gerekçeler inandırıcı değildi. Amaç din özgürlüğüne bir darbe vurmaktı. Bazılarına göre, Mustafa Kemal “ibadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze olacaktır. Maksat budur” demiş ama komisyon bildiğini okumuştu. Halbuki Şükrü Kaya’nın aktardığına göre Mustafa Kemal’in kızdığı ‘ibadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikri’ydi. Bazıları ise müze fikrine karşı olmamakla birlikte, resmi tapu kayıtlarında Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet’in mülkü olarak görülmesi ve Fatih’in vasiyetnamesinde “Benim bu camimi camilikten çıkartacak olanların üzerine Allah’ın, insanların ve meleklerin laneti olsun. Azapları hafiflemesin. Kıyamet gününde yüzlerine bakılmasın” demesinden hareketle, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesini daha ‘hukuki’ buluyorlardı. (Fatih’in ceylan derisine yazdırdığı 66 metrelik vakıfnamenin 5 metrelik bölümü 1950′li yıllarda İngiltere’ye sergi için götürülmüş ve bir daha dönmemişti. Kalanı ise Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğü Kuyud-ı Kadime Arşivi’ndeydi.) Bir kısmına göre Ayasofya’nın müze yapılması iki savaş arası dönemin psikolojik harekatlarından biriydi ve Mustafa Kemal hayatta olsaydı savaştan sonra müzeyi camiye çevirirdi!
ATATÜRK’ÜN İMZASI TAKLİT Mİ? . Ama en ilginç iddia, Ayasofya’yı müzeye çeviren 24 Kasım 1934 tarihli kararnamedeki ‘Mustafa Kemal Atatürk’ imzasının taklit edildiğiydi. Bu kişilere göre Mustafa Kemal gibi ‘hukuka saygılı’ biri, ancak 27 Kasım 1926’da çıkacak olan Soyadı Kanunu’ndan üç gün önce, imzasını ‘Atatürk’ diye atmazdı. Üstelik Atatürk’ün ilk harfi küçük harfle yazılmıştı. Bu Mustafa Kemal’in tabiatına uygun bir davranış değildi. Ayrıca kararnamenin birinci sayfası ile ikinci sayfalarının farklı müdürlüklere ait antetli kağıtlara yazılmış, 24 Kasım 1934’te düzenlenen başka iki kararname 1613 ve 1614 sayılı iken aynı günlü bu kararname 1589 sayılı idi. Bu gariplikler kararnamenin sahteliğine karine idi.
Bütün bu gariplikler doğruydu ancak iddia sahiplerinin göz ardı ettiği basit gerçek şuydu: Ayasofya’nın müze yapılması sırasında Mustafa Kemal hem bedenen hem zihnen sapasağlam ayaktaydı, hatta açılış töreninde hâzır ve nâzırdı! Üstelik daha sonra Ayasofya’nın müze olması şerefine açılan deftere bir güzel de yazı yazmıştı!
İBADETE KAPALI MI? . Aslında II. Selim zamanında eklenmiş olan Hünkar Mahfili’nde 1980’in başından itibaren ibadet ve Kuran-i Kerim kıraati yapılıyor. Bu durum sadece 12 Eylül döneminin Kültür Bakanı Cihat Baban tarafından kısa süre engellenmiş, ancak gelen tepkilerden dolayı mahfilin kapatıldığına dair kararname çıkartılmamış, sadece girişine tadilat yapıldığına dair bir tabela konması ile yetinilmişti. Daha sonra yönetim sivilleşince, Süleyman Demirel iktidarında bu bölüm tekrar ibadete açılmıştı.
Yani aslında Ayasofya tam bize yaraşır biçimde hem ‘laik’ hem de ‘dini’ bir mekan. Buna rağmen konu ‘Türk-İslam’ zihniyet haritasının sorunlu bölgelerinden biri olmaya devam ediyor. Nasıl ki, Musul’u ve Kerkük’ü almak bazıları için ‘Misak-ı Millî’ davası ise, Ayasofya’yı İslami ibadete açmak da bazıları için bir çeşit ‘Misak-ı Dinî’ davası. Muhtemelen şehri her yıl fethetmek ihtiyacı duymamız bununla ilintili. Buna karşılık Batı dünyasında Ayasofya’nın tekrar kilise olması için çalışanlar var ki, bu da şehri manevi olarak geri alma çabası olarak yorumlanabilir. Ayasofya ise, bütün bilgeliği ile bu anlamsız siyasi tartışmaların geride kalacağı günleri bekliyor…
Fetih Bayramı’nın Tarihçesi
Fetih kutlamaları geleneğini ilk başlatan II. Abdülhamit’tir. Kardeşi V. Mehmed Reşad ise 1911 yılında Fatih’in ‘gemileri karadan yürütmesi’ olayının anısına Dolmabahçe’den Nişantaşı’na çıkan caddeye ‘Kadırgalar Caddesi’ adını vermiş, caddedeki karakola, olayı anlatan bir kitabe yerleştirmiş, fetih gününde Fatih Türbesi’ni ziyaret etmeyi adet haline getirmişti.
Mehmet Reşat’ın fetih günü ile ilgili ‘gelenek’ yaratma çabası, Birinci Dünya Savaşı ve onu izleyen olaylar tarafından sekteye uğratılmıştı. 1920’li ve 1930’lu yıllarda ders kitaplarında ‘fetih’ terimi yerine ‘zapt’ terimi ile tarif edilen olay ‘Ortaçağı kapatarak Yeniçağın açılmasına vesile olan cihanşümul bir hadise olarak’ görülmekle birlikte konu birkaç satırla geçiştiriliyordu. Ancak 1939’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün şaşırtıcı biçimde ‘Fethin 500. yılı olan 1953’e kadar’ şehrin imarı için ilgililere emirler verdi ve İstanbul Valiliği’ne bağlı bir ‘Güzideler Komisyonu’ kuruldu. Bu kararlar, fetih olayına gösterilen geleneksel ilgisizliğin sona erdiği izlenimini veriyordu ama bu sefer de İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi yüzünden İnönü’nün istedikleri gerçekleştirilemedi. Yine de, 1942 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun girişimi ile Eski Eserleri Koruma Cemiyeti harekete geçirildi ve belediyenin olanakları elverdiğince onarım ve düzenleme faaliyetleri yapıldı. Ancak Meclis’ten ‘500. Yıldönümü Kanunu’ çıkarılamadığı için önemli çalışmaların gerçekleştirilemeyeceği anlaşıldı.
HIRİSTİYAN ALEMİ . 1943’te İstanbul Valisi Lütfi Kırdar, İstanbul radyosuna verdiği bir mülakatta 1953 yılına kadar ‘Milletlerarası İstanbul Sergi Salonu’nun açılması, surların dışında Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırılması, Sarayburnu-Yedikule, Sarayburnu Unkapanı Köprüsü sahillerinin imarı, bazı bulvarların açılması, Topkapı-Edirnekapı arasındaki stadyum, spor salonu, hipodrom ve olimpiyat köyü gibi eserleri ortaya çıkarmayı öngören 120 milyon liralık bir projeden söz etmişti. Ama hükümet böyle muazzam bir projenin ‘Hıristiyan aleminin Türkiye aleyhine dönmesine neden olacağı’ gerekçesiyle tekrar yan çizdi.
FETİH CEPHESİ . Ama 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara geldiğinde ‘Fetih cephesi’ sağlam bir destek bulacaktı. Önce ‘İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği’ kuruldu. (İlginçtir kimse 1453’te fethedilen şehrin İstanbul değil Konstantinopolis olduğunu fark etmemişti.) 1952’de adı İstanbul Fetih Derneği, daha sonra İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan kuruluş, hem zamanın çok daralması hem de parasal kısıtlar yüzünden mütevazı bir projeye yöneldi. Buna göre fetihle ilgili önemli olayların geçtiği yerlere plaketler konacak, 29 Mayıs’tan itibaren 10 gün süreyle Anadolu ve Rumeli hisarları ışıklandırılacak, fetihle ilgili kitaplar çıkarılacak, halk oyunları, konserler, fener alayları düzenlenecek, Fatih rozeti, altını ve kartpostalları bastırılacaktı. En hacimli proje dernek bünyesinde bir ‘İstanbul Enstitüsü’ kurmaktı.
BAYAR VE MENDERES YOK . Ancak 1953’teki Fetih Bayramı sönük başladı çünkü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, İzmir’de NATO Karargahı’na gitmişti, Başbakan Adnan Menderes ise İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in taç giyme törenine katılmak üzere Londra’ya gitmek üzere hazırlık yapıyordu. Ancak ‘devletin başlarının’ ortadan kaybolmasının gerçek nedeni, törenlerin Türk-Yunan dostluğunu etkilemesi ve Avrupa’nın Türkiye’ye bakışını değiştirmesi endişesi idi. Buna karşılık şehrin Rum, Ermeni, Yahudi cemaatleri, Ankara belediye başkanı, diplomatik temsilciler, askeri ve mülki erkan tören alanında yerlerini almışlardı.
RUM PATRİĞİ VAR . İlk gün, uçak filoları gösteri uçuşları yaparken, askeri birlik ve okulların bando törenleri ile coşan halk, önce fetih şehidi Ulubatlı Hasan’ın surlara Osmanlı sancağını dikişini, sonra da Topkapı’dan alayların şehre girişini canlandıran öğrencileri izlediler. Öğleden sonra Fatih Camii’ndeki törene katıldılar. Camide ezanlar okundu, tekbirler getirildi, top atışları yapıldı. Vali, ordu müfettişi ve Fetih Derneği başkanı, Fatih’in türbesine çelenk koydular. Edirne’den ve Kars’tan getirilen topraklar makbere konuldu. Atlas yastık üzerinde Fatih’in kılıcını taşıyan Yeniçerilerle Haliç’e indirilen kadırgaları temsil edenlerin geçit törenini çocukların mehter takımı gösterileri izledi. Akşama doğru İstanbul Üniversitesi’ndeki konferansa Rum Ortodoks Patriği Athenegoras da katıldı. Çinili Köşk’te Fatih Müzesi açılırken, Fatih Camii’ne ‘Nur ol Fatih’ mahyası asılmış, Fatih konulu tiyatro eserleri sahnelenmiş, daha ilginci İstanbul Üniversitesi’nde ‘Fetih Balosu’ düzenlenmişti. Gece, ışıklara bürünmüş şehir hatları vapurları ve Sarayburnu ile Salacak’ta yapılan havai fişek gösterileri ile şenlenmişti.
Bu minval üzerine iki gün daha devam eden Fetih Bayramı, Şam ve Halep camilerinde mevlitlerle, Mısır’da sadece El Ahram gazetesinde bir başyazı ile kutlanırken, Avrupa basını ‘Türk istilası’nın kutlanması’ olarak nitelemişti. Avrupalının henüz bilmediği iki yıl sonra 6/7 Eylül’de Fatih’in eksik bıraktığı yağma işini İstanbul halkının tamamlayacağı idi. O günde beri kah coşkulu, kah sönük de olsa, ‘İstanbul’un simgesel olarak fethedilmesine devam edildi. Şehrin bizim olduğuna inanıncaya kadar da devam edeceğe benziyor.
Özet Kaynakça: Ahmet Akgündüz, Said Öztürk ve Yaşar Baş, Üç Devirde Bir Mabed, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, 1994, Semavi Eyice “Ayasofya” maddesi, İstanbul Ansiklopedisi, 1. Cilt, s. 446-457, Tarih Vakfı Yayınları, 1994; Necdet Sakaoğlu “Fetih Bayramı’ maddesi, a.g.e., s. 305-307; Erdem Yücel, “Belgelerin Işığı Altında Ayasofya’nın Müze Oluşu ile İlgili Bazı Gerçekler”, Türk Dünyası Araştırmaları, 1992 S.78, s.183-222; Nicolo Barbaro, 1453 Konstantinopl Kuşatma Güncesi, Büke Yayınları, 2005; Tursun Bey Tarih-i Ebu’l Feth, (Yay.Haz. Mertol Tulum) Baha Matbaası, 1977; Erdoğan Aydın, Fetih ve Fatih, Mitler ve Gerçekler, Cumhuriyet Kitapları, 2000.
.1-6-08
.Haydi, hep birlikte: Kürtçe’ye özgürlük!
Diyarbakır Sur Belediyesi Başkanı Abdullah Demirbaş hakkında belediyecilik hizmetleriniTürkçe’nin yanı sıra, Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Süryanice, Arapça gibi yerel dillerde vermeye karar verdiği için Demirtaş belediye başkanlığından alınmıştı. Ardından DTP’li beş milletvekili hakkında Kürtçe konuştukları için fezleke düzenlendi. Suç kabul edilen konuşmalar arasında ‘bana su getirin’ anlamına gelen ‘Ji min re avê bînin’ cümlesi bile vardı. Diyarbakır’dan 17 kuruluşun Başbakan’ı ziyareti sırasında “Ben bölgenin ekonomik sorunları olduğunu biliyorum. Buyurun sizi bu çerçevede dinlemek istiyorum” diyen Başbakan’a “Hayır, dil, kültür ve kimlik sorunu da vardır, sayın başbakan!” diyen Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’na Başbakan’ın “Yalan söylüyorsun. Doğru konuşmuyorsun. Sen Diyarbakır’da da aynı şeyleri yaptın” demesi gibi vahim bir olay yaşandı ama kimseden tepki görmedi.
ASİMİLASYON İNSAN SUÇUDUR . Ardından AKP İstişare Toplantısı’nda Mardin Milletvekili Mehmet Halit Demir, anadilde eğitime izin verilmesi, bu çerçevede Kürtçe eğitimin önünün açılmasını talep ettiğinde Başbakan Erdoğan, “Kürtçe eğitime izin veremeyiz. Bunlar hassas konular. Bu konularda çok dikkatli olmalıyız. Bunlar ülkeyi bölünmeye götürecek konulardır” diyerek Demir’i azarladı. Halbuki, Türkiye’nin ancak 2000 yılında imzaladığı 1966 tarihli BM Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi “Etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların bulunduğu bir devlette böyle bir azınlığa mensup bulunan kişiler gurubun diğer üyeleriyle birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını kullanma, kendi dinlerinin gereği ibadeti etme ve uygulama veya kendi dillerini kullanma hakları engellenemez.” Diyordu. Almanya’daki ‘Türk’ asıllılar söz konusu olduğunda ‘“asimilasyon insanlık suçudur’ diyen Başbakana göre, ‘Kürtçe asimile edilmiyordu, bunu söyleyen sanal bir şey söylüyordu, çünkü isteyen kurslara gidip Kürtçe’yi öğrenebiliyordu, Kürtler Almanya’daki Türklerden farklıydı, çünkü Türkiye’de asli unsurlardı’. Peki, Tayyip Erdoğan’ın tespiti doğru muydu? Ulus-devletin inşası sürecinde çok önemli işlevi olan dil politikalarını inceleyerek, ideolojik ve politik tartışmalarda açıkça dile getirilmeyen pek çok hususun, örneğin ulus-devleti kuranların kimleri ‘aslî’, kimleri ‘sözde’ unsur saydığını veya ‘biz’ ile ‘öteki’nin kimler olduğunu anlayabiliriz. Biz de bu gerçekten yola çıkarak bu hafta dil milliyetçiliğinin ve Kürtçe’ye karşı amansız savaşın tarihçesine göz atacağız ve ‘asli’ ve ‘tali’ unsur konularına ilişkin bir fikir edinmeye çalışacağız.
DİLLERE SAYGI! . Tanzimat’tan beri Osmanlı aydınlarının temel sorunu imparatorluğu hızla parçalanmaya doğru götüren süreci durdurmaktı. Dolayısıyla Jön Türklerin ilk işlerinden biri, değişik kökenli tebaayı Osmanlı şemsiyesi altında tutabilmek için ortak bir ‘Osmanlı kültürü’ oluşturmaya girişmek olmuştu. Türkçe’nin yaygınlaştırılması bu girişimin omurgasını oluşturdu, çünkü Balkanlar’daki ve Arap yarımadasındaki gelişmeleri izleyen Osmanlı aydınları dilin ulusal kimlik yapımında hayati rolünü fark etmişlerdi.
DİLLERE SAYGI! . Türkçe’nin diğer diller arasındaki statüsü belirlenmesi bakımından atılan en önemli adım Kanun-i Esasi’de resmî dilin ‘Türkçe’ olduğunun belirtilmesi oldu. Aslında Bunun mantıklı bir temeli vardı çünkü 1876’daki ilk meclisin 115 üyesinden 69’u Müslüman, 46’sı gayrimüslim olup, Türk, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Boşnak, Arnavut üyeler vardı. Seçilmek için Türkçe bilme şartı konmuştu ama bunun asıl tespit edileceği belirtilmediği için, Türkçe bilmeyen pek çok üye meclise girmişti. Bu kişiler, konuşmaları anlamak ve tartışmalara katılmakta zorluk çekiyorlar, kimi Türkçe bilenlerin yanına oturarak, kimi tercüman tutarak sorunu aşmaya çalışıyordu. Ancak ‘resmi dil’ şartı gayri Türk unsurların hoşuna gitmemişti.
Meclis-i Mebusan’ın açış konuşmasını yapan II. Abdülhamid’e, ‘dillere saygı’ konusunda özel ricada bulunan Rum milletvekili Vasiliki Efendi, Lehçe-i Osmanî adlı sözlüğün yazarı Ahmet Vefik Paşa tarafından ‘bir ülkede yalnızca bir ve aynı dilin olabileceğini, bunun da Kanun-i Esasi’de açıkça belirtildiği’ söylenerek azarlanmıştı. Olay, 9 Nisan 1877 tarihli The Times gazetesine yansımış, muhabir ‘milli dil’ diretmesini anlamakla birlikte Ahmet Vefik Paşa’nın yaptığı gibi Türkçe’nin azınlıkların ‘gırtlaklarına zorla sokulmak’ istenmesini eleştirmişti. Nitekim Abdülhamit döneminde daha sert adımlar atılmadı.
MİLLİ KAYNAKLAR . Ancak, 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihatçıların etkisiyle ‘edebiyatta millî kaynaklara dönme’ yani, Türkçe’yi eğitim dili yapma, dilde sadeleşme, aruz vezni yerine hece veznini kullanma, eserlerde yerli hayatı yansıtma meselelerine ağırlık verilmeye başlandı. Bu hedefe uygun olarak 1908’de kurulan Türk Derneği, başlangıçta Türk olmayan unsurları ürkütmemek için, gayet şefkatli bir dil kullanıyordu. Nitekim derneğin üyeleri arasında Ahmet Mithat Efendi, Necib Âsım ve Rıza Tevfik gibi Osmanlı aydınları, Yusuf Akçura, Gaspıralı İsmail Bey, Ahmed Ağaoğlu gibi Tatar ve Kazan kökenli Türkçüler ile Anton Tıngır ve Agop Boyacıyan gibi Ermeni mebuslar vardı.
SADECE TÜRKLER . Ancak 1911 nisanında Selanik’te Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Genç Kalemler dergisi çevresinde örgütlenen ‘Yeni Lisan’ hareketi ile ‘dil milliyetçiliği’ kültürel olmaktan çıkıp, siyasal bir içerik kazanmaya başladı. Çünkü Trablusgarp ve Balkan savaşlarından sonra yaşanan büyük toprak kayıpları, gayri Türk unsurlara güvensizliği iyice arttırırken, Arnavutlar gibi sadık Müslüman unsurların bile ayrılıkçı politikalar gütmesi, İslamcı bütünleşmeden medet umanları zor durumda bırakmıştı. Üstelik bu yıllarda Anadolu’ya akın eden göçmenler, Türk nüfusu arttırmış ve ‘sadece Türklerden oluşan bir devlet fikri’ akıllara daha çok yatmaya başlamıştı.
TEVHİD-İ TEDRİSAT . Cumhuriyet döneminde ‘tek ulusa dayalı devleti’ oluşturma işinde dil politikaları çok önemli işlevler gördü. Bu konuda ilk adım, 1923’teMaarif Vekâleti’nin bütün azınlık okullarında, haftada en az beş saat Türkçe dil dersleri olmasını zorunlu koşulması ile atılmıştı. Türkçe dersleri Eğitim Bakanlığı’na bağlı öğretmenler tarafından okutulacak, ancak
öğretmenlerin maaşları okullar tarafından ödenecekti. Bakanlık tarafından belirlenen maaşlar zamanın diğer öğretmenlerinin maaşlarının üç kat fazlasıydı. Bu ağır mali yüke ek olarak, tüm azınlık okulları Tedrisat Vergisi ödemek zorunda bırakılmıştı. 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ardından bütün okullarda Türkçe derslerinin saati arttırıldı.
CEZAVERELİM . 1925’e patlak veren Şeyh Said İsyanı Müslüman olduğu haldeTürkçe konuşmayan unsurlara güvensizlik duyulmasının dönüm noktası oldu. 1926’da toplanan Türk Ocakları Kurultayı’nda en büyük tartışmalar Kürtçe’nin yasaklanması üzerine yapıldı. Kürtlerin Türkleştirilmesi fikrini Ege’deki diğer azınlıkların da Türkleştirilmesi talepleri izledi. Çerkezlerin, Arnavutların ve diğer cemaatlerin dağıtılmasını,milli elbiselerinin giyilmesinin önlenmesini önerecek kadar ileri giden milletvekilleri oldu. Hatta, Balıkesir Belediyesi’nin Türkçe konuşmayanlara para cezası kesmesinden esinlenerek tüm belediyelerin bu yolu izlemesi önerildi. Bunlar neyse ki gerçekleşmedi, devletin sopası her daim Türkçe konuşmayanların ensesinde oldu.
DİL SEFERBERLİĞİ . 20 Şubat 1928’de liderin gözüne girmek isteyen İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ yazılı pankartlarını asmasıyla işler çığırından çıktı. 1929’da okullarda Arapça ve Farsça eğitimi kaldırıldı ve CHP teşkilatları ve Türk Ocakları el birliği ile ‘Türk dilinin sözlüğünü oluşturma’ işine giriştiler. Mustafa Kemal, 1931’de Adana Türk Ocağı’nda “Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçekonuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse bunan inanmak doğru olmaz” dediğinde, ‘tek dil-tek ulus’ söylemine ters düşmenin başına gelecekler konusunda herkesin bir fikri olmuştu.
1932’de ‘dil planlaması’ kurumsallaştırıldı ve Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Ancak aynı yıl Eylül ayında toplanan I. Dil Kurultayı’nda ‘dilin tabii tekâmüle’ bırakılmasını öneren Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’in topladığı ilgi Mustafa Kemal’i öyle rahatsız etmişti ki, kendi tezini savunmak için Cemiyet Başkanı Samih Rıfat Bey’i hasta yatağından kaldırıp kürsüye çıkarmıştı.
Türkçe’ye diğer dillere karşı üstün bir statü sağlamak için dil kongreleri ve Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarıyla şekillenen sürecin ‘saçmalık’ zirvesini ise dünya yüzündeki tüm kültür dillerinin kök dil olarak Türkçe’den türemiş olduğunu iddia eden Güneş-Dil Teorisi oluşturacaktı.
“Baysak, önürme, uygunluk kıldacıları”
Atatürk ve İnönü, Dolmabahçe Sarayı’ndaki III. Dil Kurultayı’nda (24 Ağustos 1936) 3 Ekim 1934’te İsveç Veliahtı Güstav Adolf şerefine verilen bir yemekte Mustafa Kemal şöyle konuşmuştu: “Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duyduğum tükel özgü bir kıvançtır (...) Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacılarıolmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkusu.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 320-321)
Dilde arılaşmanın çok moda olduğu günlerde yapılan bu konuşmayı, salonda bulunanların şaşkınlıkla dinlediğini tahmin etmek zor değil. Ancak, bir yıl sonra Viyanalı dilbilimci Phil H. F. Kvergic tarafından Mustafa Kemal’e gönderilen La Psychologie de queques elements des Langues Turkques (Türk Dillerindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi) adlı eserin başımıza neler açacağını henüz bilmiyorduk. Bu eserden esinlenerek oluşturulan Güneş Dil Teorisi, aslında son derece basit bir mantığa dayanıyordu. Teoriye göre ilk insanı, çevresindekileri anlamaya ve anlamlandırmaya sevk eden hayat kaynağı güneşti. İnsanı konuşmaya yönelten de güneşe duyduğu sevgi, hayret, korku, merak vb. duygulardı. İnsanın doğal olarak çıkarabileceği ilk ses de ‘a’ sesi idi. Eski Türk lehçelerindeki ‘ağ’ kelimesinin ‘güneş’, ‘ateş’, ‘ışık’, ‘gök’, ‘zekâ’ gibi değişik anlamlara gelmesi, büyük teorisyenlerin kafasında şimşek çakmasına neden olmuştu: Madem Türkçe ‘ağ’ kelimesi bu kadar önemli kavramları ifade ediyordu, o halde dünyadaki ilk dili Türkler yaratmıştı! Ne dersiniz, dünyada bundan daha inandırıcı bir teori
olabilir mi? Bence hayır!..
KÜRTÇE’YE PARA CEZASI . Kozluklu Mele Abdullah anlatıyor: 1940’lı yıllar. Diyarbakır’a gitmiş. Çarşıda Türkçe bilmediği için Kürtçe konuşuyor. Biri çarşıda kolunu tutuyor ve “Gel, belediyeden seni çağırıyorlar” diyor. Hoca, “Tû kîyî?” (Sen kimsin?) diye soruyor. Şahıs, “Ben belediye zabıtasıyım” diyor. Hoca, “Belediye reisi beni tanımaz ki beni çağırsın” dese de zorla Reis’in huzuruna çıkarılıyor. Reis, “Çarşıda Kürtçe konuşmuşsun. Her kelime için 5 kuruş para cezası vereceksin” diyor. Hoca itiraz etmeden cebindeki paraları masaya bırakarak, “Al sana para” diyor. Memur paranın üstünü vermeye çalışırken ekliyor: “Paralar sizde kalsın. Ben Türkçe bilmiyorum. Akşama kadar çarşıda Kürtçe konuşacağım. Senin zaptiye efendin de benimle gelsin. Akşam onunla sana geliriz. Ne kadar cezam varsa alırsın ve üstünü verirsin, ben de evime giderim.” (Bakış, 30 Haziran 1999.)
“KA NANE KÎ Bİ TİRKÎ BİDE” . Yine Kürtçe konuşmanın yasak olduğu yıllar. Etraftan duyulacak tonla seslendirilecek her Kürtçe kelime için vatandaş ceza ödemek zorunda. İspiyoncular çarşıda pazarda cirit atıyor. Adamın evinde çocuklar aç. Fırına gidip ekmek almak lazım. Ama ekmeği istemek için de birkaç kelime Türkçe sözcük bilmek gerek. Adam çaresiz. Fırıncının karşısında ve “Ka nane kî bi Tirkî bide” diyor. Fırıncı arif adam, halden bilen biri. “Ha ji tere nane kî bi Tirkî” diye cevap veriyor. Konuşmanın tercümesi şu: “Bana Türkçe bir ekmek ver.” “Al sana Türkçe bir ekmek.” (Şeyhmus Diken, “Pardon Türkçe Konuşabilir miyim?”, Bianet, 27 Ekim 2007)
KÜRTÇE YASAĞI . Peki, Kürtçe konuşmak sadece ‘Tek Parti’ döneminde mi yasaktı? Hayır, 1950’li yıllar hariç Cumhuriyet’in her döneminde Kürtçe’ye (diğer azınlık dillerine) alerji vardı ama en sert tavır 1980 darbesinden sonra takınıldı. 1981’de CHP Milletvekili Şerafettin Elçi bir söyleşide “Türkiye’de Kürtler vardır. Ben bir Kürdüm” dediği için askerî mahkemede 28 ay hapse mahkûm olmuştu. 1982 darbecileri bu tür olaylara karşı tedbirini almakta gecikmemiş ve kendi elleriyle hazırladıkları Anayasa’daki ‘Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz’ ifadesini, 1983’te çıkarılan Türkçe’den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun’la perçinlemişlerdi. Kanuna göre, Türk vatandaşlarının anadili Türkçe’ydi ve Türkçe’den başka dillerin anadil olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bulunmak yasaktı. Kanun yapıcı, büyük bir maharetle ‘anadil’, ‘anadili’ ve ‘resmî dil’ kavramlarını birbirine karıştırmıştı!
ÖZAL VE DYP-SHP . Darbe sonrasının ilk sivil yöneticisi Turgut Özal’ın ölümünden önce Kürtçe radyo yayınına geçmeyi ve Kürtçe’nin okullarda ikinci dil olarak okutulmasını düşündüğü biliniyor. 1991’de DYP ve SHP’nin kurduğu koalisyon hükümeti, SHP bünyelerindeki HEP’lilerin etkisiyle, Kürt adına doğrudan değinmeden ‘Türkiye’de kendi kültürel kimliklerini ifade etme ve geliştirme durumunda olması gereken farklı etnik grupların’ varlığından söz ediyordu. Nitekim, 12 Nisan 1991’de Türkçe’den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılırken, Anayasa’nın 26. ve 28. maddeleri 3 Ekim 2001’de anadille ilgili yasaklamalardan arındırılarak değiştirildi. Ancak 6 Kasım 1991’de, milletvekillerinin yemin töreni sırasında yaşananlar yedisi DEP’li, biri bağımsız, sekiz milletvekilinin ağır hapis cezalarına çarptırılmaları ile sonuçlandı.
PARTİLERİN CESARETSİZLİĞİ . 1993’de DYP lideri Tansu Çiller, Kürtçe yayın ve eğitim konusunda olumlu düşündüğünü açıkladı. Ancak partisindeki ve ordudaki sertlik yanlılarının muhalefeti yüzünden bundan çabucak vazgeçti. MHP Başkanı Alparslan Türkeş zaten Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türk soyundan olduğunu söylüyordu. Korucu sistemine büyük destek veren Kürt aşiretleri de bu politikaya büyük uyum göstermişlerdi. Öyle ki, 1994’de Alan aşireti reisi Hamo Meral, MHP’ye katılma töreninde Kürtçe olarak “Biz saf Oğuz Türkleriyiz” demişti. SHP ve CHP’nin tavrı ise Kürtlerin kültürel haklarını desteklemekle birlikte Türkçe’nin resmî dil ve bütün ülkede ortak eğitim dili kalması yönündeydi. Kürtçe eğitime en sıcak tepkiyi RP vermişti, çünkü onlara göre Kürtler İslam ümmetinin bir parçasıydılar. Ama 9. Cumhurbaşkanı Demirel, “Terör halledilmedikçe kültürel konular tartışılmaz“ diye noktayı koyduğundan beri, iki adım ileri bir adım geri gidiyoruz. Avrupa Birliği’nin zorlamasıyla bazı olumlu adımlar atıldı ama, hala Kürtçe başta olmak üzere bir çok ‘anadil’ üzerindeki yasak kalkmadı. RTÜK Kanunu’nda bazı değişiklikler yapılarak Kürtçe’ye (yanı sıra Arapça ve Farsça’ya) biraz daha özgürlük verilmesi gerçekten olumlu bir adım olacak, ancak ne yazık ki o nokta hâlâ yerinde duruyor.
HİÇ BİTMEYEN . 1995’te yapılan bir araştırmaya göre anadili Kürtçe olanların oranı yüzde 6,2, ikinci dili Kürtçe olanların oranı ise 4,5 (toplam yüzde 10,7) idi. Bu büyük nüfusa rağmen, Türkiye ‘anadil’ konusunda pek çok uluslararası anlaşmayı ya imzalamadı, ya da çekince koyarak imzaladı. Örneğin, azınlıklara dernek kurma ve sınırlar ötesi ilişki kurma, kimliğini ifade etme, kendi dilini öğrenme ve o dilde eğitim görme gibi haklar tanıyan ancak bir bildirgesi olduğu için herhangi bir bağlayıcılığı olmayan BM Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’ne (1992) konsensüs yoluyla katıldı ama bir ‘yorum beyanı’ ekledi. Aynı şekilde 1 Mart 1998’de yürürlüğe giren Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı’nı (1992) imzalamadı. Ulusal azınlıklara mensup bireylerin kendi dillerini öğrenme, bu dilde bilgi edinme, yayın yapma, eğitim kurumları açma, ad ve soyadı kullanma, gerçek ihtiyaç halinde yerel idari makamlarla ilişkilerini azınlık dilinde yürütme, bu dilde sokak adları kullanma, vb. haklar tanıyan Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni de (1995) imzalamadı. Uluslararası toplumun saygın bir üyesi olmamız için, ‘dil politikaları’ açısından uluslar arası normlara uygun bir düzenleme yapmamız gerektiği açık. Bu konuda iktidar partisine çok iş düşüyor ancak, Diyarbakır’da ‘etnik kimlik şereftir’ diyerek yeni bir dönemece girdiği izlenimini vermeye çalışan CHP’nin işe, daha demokratik, daha çoğulcu, daha kapsayıcı dil politikalarını teşvik etmekle başlaması inandırıcılık açısından faydalı olacaktır...
ÖZET KAYNAKÇA: Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003; Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Tarihi Akışı İçinde Atatürk veDil Devrimi, AÜDTCF Yayınları, 1963;Ayten Sezer, Atatürk ve Yabancı Okullar (1923-1938), TTK Yayınları, 1999; Kemal Kirişçi, Gareth M. Winrow, Kürt Sorunu, Kökeni, Gelişimi, Tarih Vakfı Yayınları, 1997.
8-6-08
.İzmir Suikastı ve muhalefetin tasfiyesi
KANUNİ FAKAT HUKUKİ DEĞİL • Cumhuriyetin ilk döneminde rejime muhalefet edenlerin tepesinde ‘Damokles’in Kılıcı’ gibi sallanan İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak hukuki değillerdi. Çünkü, mahkeme heyeti hukukçulardan değil, meclis üyeleri arasından oy çokluğuyla seçiliyordu. Sanıkların avukat tutmaları, şahit çağırmaları veya temyize gitme hakları yoktu. Sanıklar genel hukuk prensiplerinin tersine, suçsuz olduklarını ispatlamakla yükümlüydüler, bunu yapıncaya kadar suçlu kabul ediliyorlardı. Kararlar delillere göre değil, her açıdan ‘sorumsuz’ kılınmış olan hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (idam dahil) derhal infaz edilirdi. Faaliyette bulundukları dönemde 67 bin kişinin yargılandığı ve (asker kaçakları hariç) yaklaşık 1.700 kişinin idama mahkûm edildiği İstiklal Mahkemeleri 4 Mart 1927’de hukuken sona erdiler ancak kuruluş kanunu ve ekleri 1949’e kadar yürürlükte kaldı.
KISSADAN HİSSE • Manevi etkileri günümüze kadar süren bu mahkemelerin gördüğü en önemli dava 14 Haziran 1926’de İzmir Valiliği’ne yapılan bir ihbarla ortaya çıkan ve tarihe İzmir Suikastı olarak geçen olayın zanlılarının yargılanmasıydı. Dava, Cumhuriyetin ilk muhalif partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 3 Haziran 1925’de, Şeyh Said İsyanı ile ilişkilendirilerek kapatılmasından sonra muhaliflere karşı verilen mücadelenin son aşamasını teşkil etti. Suikasta karışanları cezalandırmak bahanesiyle yargılamanın çerçevesi öylesine genişletildi ki, iki ay içinde Mustafa Kemal’e muhalefet eden tüm kadrolar tasfiye edildiler. Sistemin iliklerine işlemiş hukuk dışılığın kökenlerini kavramak açısından bu davanın önemli olduğunu düşündüğümden bu hafta 26 Haziran-13 Temmuz 1926 arasındaki İzmir yargılamalarını, önümüzdeki hafta ise 2 Ağustos-26 Ağustos 1926 arasındaki Ankara yargılamalarını ele alacağım. Merak edilmesin, ‘Ermeni Meselesi’ ve ‘arşivler’ konusunu unutmuş değilim...
GİRİTLİ MOTORCU ŞEVKİ’NİN İHBARI • Halkın nabzını tutmak amacıyla bir yurt gezisine çıkma kararı alan Mustafa Kemal, 8 Mayıs 1926’da Ankara’dan ayrılıp Konya, Tarsus ve Mersin ’e gelmiş, Taşucu Bucağı’ndaki çiftliğinde beş gün kaldıktan sonra, 16 mayısta Adana’ya, 18 mayısta tekrar Konya’ya, 20 Mayıs 1920’de Bursa’ya, 13 haziranda da Balıkesir’e geçmişti. Tam 14 haziranda İzmir’e doğru yola koyulacağı sırada İzmir Valisi Kazım (Dirik) Bey’den bir telgraf almıştı. Telgrafta“şahs-ı devletlerine karşı tertip edildiği anlaşılan mel’unane bir suikast teşebbüsü ortaya çıkarılmış olduğundan” İzmir’e hareketlerinin ertelenmesi rica ediliyordu.
Valiliğe yapılan ihbara göre eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, eski İttihatçı subay Sarı Efe Edip ve üç tetikçi Kemeraltı’nda Mustafa Kemal’i öldürmeyi planlıyorlardı. Suikastçıları Sakız’a kaçıracak olan Giritli motorcu Şevki, suikast günü yaklaşırken, Sarı Efe Edip’in gizlice İstanbul’a gitmesinden şüphelenerek olayı ihbar etmişti Giritli Şevki’nin verdiği bilgiler ışığında ilk tutuklanan Gaffarzade Oteli’nde kalan Ziya Hurşit oldu. Adli Kısım Amiri Mehmet Ali Bey’in “teslim ol ve derhal ayağa kalk” talimatına hiç karşı koymadan uyan Ziya Hurşit, memurlara karyolasının altındaki bombalarla silahları kendi elleriyle teslim etmişti. Galip Paşa Oteli’nde kalan tetikçiler Çopur Hilmi, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf da benzer şekilde yakalanmışlardı. Sarı Efe Edip ise İstanbul’da Bristol Oteli’nde tutuklanmıştı.
İDDİANAMEDE OLMAYAN YOK • Bu andan itibaren büyük bir tutuklama kampanyası başladı. Bazı kaynaklara göre 130 kişi olayla ilgili olarak sorgulandı. Zanlıların ifadelerinden mi yoksa bu işi muhaliflerin tasfiyesi için iyi bir fırsat olarak gören bazı yetkililerin katkılarından mı ortaya çıktığı belli olmayan senaryoya göre, suikast fikri eski Ankara Valisi Abdülkadir’den çıkmış, Abdülkadir meselesi eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit’e açmış, Saltanat’ın kaldırılması ve Topal Osman’ın öldürülmesi olaylarından dolayı Mustafa Kemal’e yıllardır husumet besleyen Ziya Hurşit, iktidarı tekrar ele geçirmek isteyen İttihatçıların eski Maarif Nazırı, İzmit Milletvekili Şükrü Bey’le temas kurmuştu. Şükrü fikri İttihatçıların İaşe Nazırı ‘Kara’ Kemal’e açmıştı. Ziya Hurşitbir yandan da eski İttihatçı fedailerden Çopur Hilmi, Laz İsmail ile Gürcü Yusuf’u örgütlemişti. Çeteye daha sonra Mustafa Kemal’in Samsun’a giden Bandırma Vapuru’ndan yol arkadaşı Miralay ‘Ayıcı’ Arif Bey de katılacaktı. Ekip, suikast için önce Çankaya köşkü civarını, daha sonra TBMM binası ile Heyet-i Vekile’nin toplandığı binayı, ardından Anadolu Kulübü ile Türk Ocağı binasını düşünmüş ancak her yerin bir kusuru ortaya çıkınca suikastçılar yönlerini İstanbul’a çevirmişlerdi. Mustafa Kemal İstanbul’a gitmeyince bu plan da yatmıştı. Mustafa Kemal’in Bursa’ya gideceği haberi duyulmuş, keşif için Laz İsmail yanına eşim diye tanıttığı Naciye Nimet isimli bir kadını alarak Bursa’ya gitmişti. Bursa’nın suikast için uygun olmadığı anlaşılınca son olarak Mustafa Kemal’in gideceğini duydukları İzmir’de karar kılmışlardı.
KEMERALTI’NDA PUSU • Suikast, Başoturak’la Yemiş Çarşısı’ndan gelen sokakların, Kemeraltı’nda Hükümet Caddesi ile birleştiği mevkide yapılacaktı. Burada yol daraldığı için Mustafa Kemal’in aracı yavaşlayacak, dört yol ağzında Nuri adlı birinin tuhafiye dükkânında pusu kuran Laz İsmail ve Gürcü Yusuf tabancaları ile ateş edecekler, gerekirse bomba kullanılacaklardı. Başarılı olunmazsa Ziya Hurşit ateş edecek ve hemen otomobile binerek buradan uzaklaşacak, Giritli Şevki’nin motoruyla Sakız Adası’na kaçacaklardı. Ancak Mustafa Kemal bilinmeyen bir nedenle İzmir’e gelişini bir gün erteledi ve plan daha önce anlattığımız şekilde ortaya çıktı.
BOMBACI KADIN KİM? •Mustafa Kemal 16 haziranda İzmir’e geldi ve Naim Palas Oteli’ne yerleşti. Suikast girişimi ertesi gün kamuoyuna açıklandı ve büyük bir infial yaşandı. 19 haziranda Mustafa Kemal “Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” diye biten ünlü mülakatını verdi.
22 haziranda Mustafa Kemal’in İsviçreli sanatçı ve gazeteci Emile Hüderbrand’a söyledikleri ise gerçekten kafa karıştırıcı idi: “….Yoluma yerleştirilen bu katillerden bir grup beni ve maiyetimi taşıyacak otomobillere el bombaları yağdıracaklarmış. Hatta daha da ileri gittiler ve yıllardır benim davamla özdeşleşmiş, benim sadık bir siyasal arkadaşım olmuş, zaman zaman da danışmanlığımı yapmış bir kadını iğfal ettiler. Bu kadını, aldığımda patlayacak ve etraftaki herkesi yok edecek, içine bomba saklanmış bir buketi bana sunmak menfur görevini kabul ettirmişler. Kötü yola sevk edilmiş olan bu kadın merhamete layıktır. Çünkü vatanın iyiliği için böylece kendi canını da feda etmeye kandırılmıştır... Ama onun suikastteki rolü affedilecektir, çünkü vicdanının dürtmesiyle, benim niyet ettiğim geziyi iptal etmeme el verecek kadar zamanında yetkililere itirafta bulunmuştur…” (Aktaran Mete Tunçay, “Los Angeles Times Temmuz 1926”, Tarih ve Toplum, Sayı 53, Mayıs 1988, S. )
Mülakat kafa karıştırıcı idi çünkü, Valiliğe göre ihbarı Giritli Şevki yapmıştı. Mustafa Kemal ise ‘yıllardır davasıyla özdeşleşmiş bir kadın’dan söz ediyordu. O yıllarda pek çok kişi Halide Edip’ten (Adıvar) şüphelenmişti. Daha sonra bu kadının Laz İsmail ile Bursa’ya keşif yapmaya giden Naciye Nimet olduğu söylendi. Ancak bu kadının ne zaman ve nasıl Mustafa Kemal’in ‘siyasal dava arkadaşı’, hatta ‘zaman zaman danışmanı’ olduğu konusu hiçbir zaman açıklığa kavuşmadı.
TERAKKİPERVERCİLER TUTUKLANIYOR • Olaya geri dönersek, suikast haberini alan Başbakan İsmet Paşa durumu derhal Ankara İstiklal Mahkemesi’ne bildirmiş, özel bir trenle Ankara’dan yola çıkan Mahkeme Heyeti, 17 Haziran 1926’da İzmir’e gelmişti. Ancak, heyet daha yola çıkmadan, Şeyh Said İsyanı ile ilişkilendirilerek biryıl önce kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) üyelerinin tutuklanması için emir vermişti. Çünkü iddialara göre, Sarı Efe Edip, suikastı Partinin UmumiHeyeti’nin planladığını söylemişti. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun milletvekilidokunulmazlığını düzenleyen 17. Maddesi açıkça çiğnenerek tutuklananlar arasında Miliz Mücadele’nin önder kadrosundan Kazım Karabekir, Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele), Cafer Tayyar (Eğilmez), Bekir Sami (Kunduh) ve Rüştü paşalar ile TpCF’nin milletvekilleri ve İttihatçıların Maliye Nazırı Cavit Bey vardı. (Bir hata yapılmış veTpCF Kastamonu Mebusu Halit Bey’in tutuklanması unutulmuş, onun yerine muhalefetle hiç ilgisi olmayan Erzurum Mebusu Câzım Bey tutuklanmıştı.) İddialara göre motorcu Şevki’nin olaya karıştırdığı eski başbakan Rauf (Orbay) Bey, bir süre önce ‘sağlık nedenleri yüzünden’, Dr. Adnan Adıvar ise tam o günlerde ‘tesadüfen’ Fransa’ya gittiklerinden tutuklanmaktan kurtulmuşlardı. Kara Kemal ile eski Ankara Valisi Abdülkadir ise kaçmışlardı.
İSMET PAŞA’NIN MÜDAHALESİ • Ankara Etlik’teki evinden apar topar alınan Kazım Karabekir, mahkeme gününe kadar, İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün alt katında, penceresi demirlerle kapalı bir odada yer şiltesinde yatırılmıştı. İsmet Paşa, ortadaciddi bir kanıt olmadan Milli Mücadele’nin önderlerinin soruşturmasız, kanıtsız tutuklanmasının bir skandal olacağını söylediyse de sadece Kazım Karabekir’in serbest bırakılmasını sağlayabilmişti. Ama Mahkeme Heyeti İnönü’yü mahkeme kararını engellemek suçuyla tutuklamakla tehdit etmişti. Durumu kendisine aktaran İsmet İnönü’ye Mustafa Kemal’in ‘İstiklal Mahkemeleri bağımsızdır, kararlarına karışamam’ demesi İsmet İnönü’nün aklına başını getirmiş olmalı çünkü başbakan, 22 haziranda Meclis tarafından İstiklal Mahkemesi’ne verilmiş olan yetkilerin yerinde olduğunu anladığını, Kazım Karabekir’in tutuklanmasını uygun bulduğunu, mahkemenin vatan ve cumhuriyet için yaptığı çalışmanın Türk Milleti için hayırlı bir adalet örneği olacağına inandığını belirten telgrafı çekmiş ve muhtemelen siyasi hayatını kurtaran önemli bir manevra yapmıştı.
‘Dört Aliler Divanı’ İşbaşında
Zanlılar, Suikastçılar’, ‘Onlarla İlişkili Olanlar’ ve ‘Eski İttihatçılar’ olarak üçe ayrılmıştı. 49 kişilik ilk iki grubun yargılanmasına 26 Haziran 1926 cumartesi günü Milli Kütüphane’nin yanında bulunan Elhamra Sineması’nda başlandı. Mahkemenin başkanlığını Afyonkarahisar Milletvekili ‘Kel’ Ali (Çetinkaya), savcılığını Denizli Milletvekili Necip Ali (Küçüka), üyeliklerini Gaziantep Milletvekili ‘Kılıç’ Ali, Aydın Milletvekili Dr. Reşit (Galip), yedek üyeliğini de Rize Milletvekili ‘Laz’ Ali (Zırh) beyler yapıyordu. Mahkeme halk arasında, Ali adlı dört üyesinden dolayı ‘Dört Aliler Divanı’ olarak adlandırılmıştı.
ZİYA HURŞİT’İN SAVUNMASI • Baş zanlı Ziya Hurşit sözlü savunmasında “ Ben (Savcının iddia ettiği gibi) Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tağyir veya tadile teşebbüs etmedim. Büyük Millet Meclisi’ni vazifelerini ifaden men etmek de hatırımdan geçmemiştir. Yalnız suikast yapacaktım. Muhakemem esnasında da bunun sabit olduğunu gördünüz. Beni ancak Ceza Kanunu’nun 46. maddesine göre cezalandırabilirsiniz. O da şudur: Suikast fikri tahakkuk etmemişse... cürümü bir seneden eksik olmamak üzere kalebentliğe tahvil olunur. Ben suikastı... yaptıktan sonra hükümeti devirmek, meclisi vazifeden menetmek isteseydim, memleketten bir tarafa ayrılmaz burada kalırdım. Hâlbuki siz de anladınız. Ben Sakız’a kaçacaktım. Hülasa, kanun sarihtir. Kanunun sarahaten cezalandırdığı fiillerden maada hiçbir suretle ceza verilemez” demişti.s(Feridun Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzü, C.I, Ekicil Tarih Yayınları, 1955, s. 105.) Ziya Hurşit
ayrıca Rauf Bey, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa ile bu konuyu hiç konuşmadığını da belirtmişti.
Tetikçiler Gürcü Yusuf Laz İsmail ve Çopur Hilmi aldatıldıklarını söyleyerek affedilmelerini istemişlerdi. Sarı Efe Edip olayı Celal (Bayar) Bey’e ihbar etmek için İstanbul’a gittiğini söylemiş ama neden ihbarı yapmadığını açıklayamamıştı. Çoğu milletvekili olan diğer sanıklar da suçsuz olduklarını söylemişlerdi.
PAŞALARIN İDDİASI • Ertesi günkü celsede yargılanan ‘Milli Mücadele Paşaları’ hükümetin zaten, Mustafa Kemal’e yönelik bir suikast hazırlığından haberdar olduğunu, hatta suikastçıların arasına emekli jandarma yüzbaşısı Sarı Efe Edip’i soktuğunu söylediler. İma ettikleri, suikast girişiminin kendilerini suçlamak için kasten önlenmediğiydi. Hakikaten de, Sarı Efe Edip duruşmada ‘benim bu konudaki hizmetlerim dikkate alınmadı’ dediğinde, mahkeme başkanı tarafından sert bir şekilde susturulmuştu. Kazım Karabekir’le Mahkeme Başkanı Kel Ali arasında TpCF konusunda çıkan tartışmaların davanın bir suikast davası olmayıp bir siyasi dava olduğunu göstermesinden endişe ettiği anlaşılan Mustafa Kemal, Mahkeme heyetini balo bahanesiyle konakladığı Çeşme’ye çağırmış ve çok ağır şekilde azarlamıştı. İddialara göre mahkeme kurulu, pencereden atlayıp kimseye görünmeden İzmir’e dönmüştü.
8 temmuzdaki duruşmada savcı olayın iki yüzü olduğunu, birinci yüzde Cumhurbaşkanına yönelik suikastın, ikinci yüzde ise ‘eski İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerinin oluşturduğu Kara Çete’nin hükümeti devirme planlarının’ olduğunu söyleyerek, yurt dışında olan Rauf Bey, Dr. Adnan Bey ile İttihatçıların Maliye Nazırı Cavit Bey’in Ankara’da yargılanmasını istemişti. Bu teklif kabul edilerek dokuz kişinin dosyası ayrıldı ve karar aşamasına geçildi.
KARAR AÇIKLANIYOR • 13 Temmuz 1926 günkü duruşmada, Şeyh Said İsyanı’ndan başlayarak bir siyasi değerlendirme yapıldıktan sonra karar açıklandı. İkisi (eski İaşe Nazırı Kara Kemal ve eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey) gıyabında olmak üzere 15 kişiye, cumhurbaşkanına suikast düzenlemekten değil, ‘Anayasa’nın bir kısmını veya tamamını ve Meclis’i kaldırmaya çalışanlara veya bu işi cemiyet kurarak yapanlara idam cezası verilir’ diyen Ceza Kanunu’nun 55. ve 57. maddeleri uyarınca idam cezası verildi. İdama mahkum edilenler eski Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit ve adamları Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopur Hilmi, istihbarat yüzbaşısı Sarı Efe Edip, İzmit Milletvekili Ahmet Şükrü Bey, Saruhan Milletvekili Abidin Bey, İstanbul Milletvekili İsmail Canbolat, Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa, Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet Bey, Eskişehir Milletvekili Miralay Arif Bey, emekli baytar Rasim
Savcı, başlangıçta Rüştü Paşa, İsmail Canbolat ve Halis Turgut hakkında ‘suikast planından haberleri olduğu halde hükümeti bilgilendirmemek suçundan 10’a yıl kürek cezası’ talep ettiği halde, bu üç kişinin kendilerini savunmaya kalkışmaları üzerine cezalarını idama çevirmişti.
Giritli Şevki hem beraat etti hem de 6.500 lira para ödülü ile taltif edildi. Laz İsmail ile Bursa’da keşif yapan ve büyük ihtimalleMustafa Kemal’in Hüderbrand’a verdiği mülakattaki gizemli bombacı Naciye Nimet ise beraat etti. Bu karar, onun da Sarı Efe Edip gibi polis ajanı olduğu şüphesini yaratıyordu.
Milli Mücadele paşaları da beraat ettiler. Bazıları bu kararda Mustafa Kemal’in paşalara yeterli dersin verildiğine kanaat getirerek, geri adım atmasının payı vardı. Bazıları ise Kazım Karabekir yargılanırken, mahkeme salonunu dolduran üniformalı subayların ve İzmir semalarında alçak uçuş yapan uçaklardan atılan ‘Kazım Karabekir suçsuz’ yazılı kâğıtların rolü olduğunu söylediler. Nitekim paşaların beraat kararı açıklandığında hem mahkemede, hem de dışarıda büyük tezahürat yapılmıştı.
Son Nefeste Acı Sözler
İdamlar, 13/14 Temmuz 1926 günü geceyarısı başlamış, saat 03’e kadar sürmüştü. Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi suikast yapmayı planladıkları Gaffarzade Oteli’nin köşesinde, diğerleri Hükümet Meydanı, Sarı Kışla’nın önü ve Deparak civarında idam edilmişlerdi.
Ziya Hurşit, “...hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa, namusuyla ölmek daha hayırlıdır” diyerek idam sehpasına yürürken “Kılıç Ali burada mı” diye sormuştu. Kılıç Ali de görünmemek için yere çömelmişti. Cellât Ali’nin “Aman beyim... vakit geçiyor, çabuk ol” densizliğine “Acelen ne be kuzum, telaş etme... ölecek ben değil miyim? Gidiyorum işte... Hadi Allahaısmarladık” diye cevap verdikten sonra soğukkanlı bir edayla sehpaya yönelmişti.
YOLCU YOLUNDA GEREK • Laz İsmail sehpayı görünce “Vay anasını, bu ha? Ben de başka şey zannediyordum. Bunu çok seyrettim... hadi öyleyse gayret bizden kuvvet sizden. Ama tez olun, canımı çok acıtmayın, ipimi boğazıma iyi geçirin...” demişti. Gürcü Yusuf’un son sözleri, “Yazık değil mi bana? Niçin böyle yapıyorsunuz? Beni affedin...” olmuş, baytar Rasim “Yolcu yolunda gerek... haklı haksız gidiyoruz işte... Ne diyeyim, mukadderat... Memleket selamet bulsun” demekle yetinmişti. Ayıcı Arif, Mustafa Kemal’e hitaben “Yirmi yıllık arkadaşınızım. Birçok meydan muharebesinde size fedakârane hizmet ettim. Ölüme yaklaştığım şu dakikalarda beni affedeceğinize eminim” şeklinde bir mektup yazdıktan sonra kendisine yaklaşan imama “...Ben bilirim yapacağım işi. Çekil işine bak sen” diyerek sehpaya çıkmıştı.
İsmail Canbolat idam fermanını soğukkanlıca dinlemiş ve “Hay hay” demekle yetinmişti. Halis Turgut “Çocuklarıma söyleyin katiyen siyasetle uğraşmasınlar. Okusunlar çalışsınlar, fikir adamı olsunlar. Yaşasın mefkûrem. Payidar olsun Türklük!...” diye bağırmıştı.
İKİ KEZ ÖLMEK • Şükrü Bey’in iki kez idam edilmesi gerekmişti, çünkü ilk seferdeboynundaki ip kopmuş ve yarı ölü halde sandalyeden yere yuvarlanmıştı. Son nefesini, epey direndikten sonraki ikinci denemede vermişti. Ziya Hurşit’in bile olaya karıştığını söylemediği Abidin Bey, söyleyecek bir şeyiniz var mı sorusuna “Hayır söylenecek şeylerin hepsini söyledim. Anlatamadım. Şimdi ne isterseniz yapın. Kuvvet sizde” demiş, ancak idam yerine intiharına izin verilmesini istemişti.
Sarı Efe Edip Cellât Ali’ye “Beni fazla eziyete sokma, elini çabuk tut” demişti. Hafız Mehmet ise “Zulüm ile yapılan bina payidar olmaz!” diye bağırmıştı. Rüştü Paşa gözlerinden boşalan yaşları açıklamak için “Korkumdan değil... Harp meydanlarında bin defa ölüme göğüs gerdim... fakat gözlerimi bile kırpmadım. Ölümün böylesi kahrediyor insanı, ne olur beni kurşuna dizin! ...ve bilin ki masumum... bir hatanın kurbanıyım...” demişti.
İdam edilenler saat 10’a kadar sehpalarda bırakılmış, akın akın gelen şehir halkına teşhir edilmişlerdi. Sonra önce Karantina’daki Merkez Hastanesi’ne oradan da üzerindeki eşyalar alınarak Kadifekale civarındaki Kokluca Mezarlığı’na gömülmüşlerdi. Böylece muhalefetin tasfiyesi sürecinin ilk perdesi büyük başarı ile tamamlanan tasfiye sürecinin doğrudan İttihatçıları hedef alan ikinci perdesi 2 Ağustos 1926’da Ankara’da açılacaktı...
(Son sözler için bkz. Kandemir, a.g.e., s.115-124; Azmi Nihat Erman, İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, Temel Yayınları, 1971, s. 157-167; Osman Selim Kocahanoğlu,Atatürk’e Kurulan Pusu, İzmir Suikastının Perde Arkası, Temel Yayınları, 2003, s. 354-372.)
22-6-08
.Sarı Paşa, Kara Çete ve kurt kanunu
Savcının ‘Kara Çete’ olarak adlandırdığı İttihatçı kadroların yargılanmasına, 2 Ağustos 1926 Pazartesi günü Eski Meclis Encümenler Binası’nda başlanmıştı. İTC’nin Katib-i Umumisi Mithat Şükrü (Bleda), Merkez Komitesi üyeleri ‘Küçük’ Talat (Muşkara) ve Ermeni Tehciri’nin akıl hocalarından Dr. Nazım, eski Maliye Nazırı Cavid Bey, İTC Trabzon sorumlusu ‘Yenibahçeli’ Nail, Talat’ın adamı Ardahan Milletvekili ‘Filibeli’ Hilmi, Karakol örgütünün kurucularından Kara Vasıf, Tanin‘in sahibi Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi ünlü İttihatçılar, Birinci Meclis’teki muhaliflerin lideri Hüseyin Avni (Ulaş), Kara Kemal’in kontrolündeki şirketlerin yöneticileri başta olmak üzere 60’a yakın kişi yargılanıyordu.
Savcıya göre, Birinci Dünya Savaşı sonunda, ülkeyi felakete sürükleyerek yurtdışına kaçan İttihat ve Terakki yöneticilerinden Talat, Enver ve Cemal Paşaların mutemet adamı Kara Kemal, İngilizlerce götürüldüğü Malta’dan döndükten sonra, Mesadet Han’daki bürosunda eski kadroyu yeniden iktidara getirmek için işe girişmişti. Kara Kemal, fırıncı,manav, kasap, kayıkçı, hamal, amele gibi küçük esnaf ve zanaatkâr zümreleri içinde zaten etkin bir figürdü. Ayrıca, daha önce İaşe Nazırı olarak başkanı olduğu Milli Ticaret,Milli Mahsulat,Milli Kantariye,Milli Ekmekçililer, Milli Mensucat gibi kuruluşların yönetimini yeniden ele geçirerek elini güçlendirdikten sonra, 17/18Ocak 1923’te İzmit’te İttihatçıların ‘Sarı Paşa’ dediği Mustafa Kemal’le iktidar pazarlığına girişmişti.
EV TOPLANTILARI • Savcıya göre ‘Kara Kemal’in önerilerini, bir yurttaşın devlet başkanına yaptığı rutin bir başvuru olarak değerlendiren Mustafa Kemal’in kendisine olumlu cevap vermesini yanlış değerlendiren’ Kara Kemal İstanbul’a dönüşünde, İsmail Canbolat, Ahmet Şükrü, eski İzmir Valisi Rahmi, Nail,Hilmi ve Nazım başta olmak üzere bazı İttihatçılarla, Mesadet toplantılarına devam etmişti. Ekip daha sonra, eski Maliye Nazırı Cavit Bey’in Nişantaşı ve Büyükada’daki evlerinde toplanmaya başlamış, bunlardan birinde dokuz maddelik bir parti programı kabul etmişti. Savcıya göre bu program TpCF’nin programına çok benziyordu, dahası Mustafa Kemal’in söz konusu toplantıdan beş altı gün önce ilan ettiği CHF’nin ‘Dokuz Umde’sine nazire idi. Zaten ekibin ‘gizli lideri’ halen yurtdışında olan Rauf (Orbay) Bey’di! Ekip, TpCF’nin kapatılmasından sonra gizliliğe geçmiş ve kendilerine engel teşkil eden kişilere yönelik suikast ve darbe planları yapmaya başlamıştı!
ÖNCE SUÇLAMA SONRA KANIT • Avrupalı ekonomistler tarafından ‘Türkiye’de rakamlardan anlayan tek adam’ diye anılan, ancak Halil Menteşe ve Hasan Amca gibiİttihatçılar tarafından ‘iktisatçısı olmayan bir ülkede allame sanılan’ Cavit Bey, kendine güveni, kibri, ihtirası, örgütçülüğü ve zekâsı ile Mustafa Kemal’e rakip olabilecek İttihatçılardan birincisiydi. Dahası, Ankara’nın ekonomik kalbi İş Bankası’nın rakibi olan İstanbul merkezli İtibar-ı Milli bankasının da başıydı. Buyüzden savcının kendisine yüklenmesi mantıklıydı. Peki, ortada somut bir delil var mıydı? Elbette hayır.Mahkeme heyetinden Kılıç Ali anılarında “Cavit Bey’in yurtdışı bazı ilişkileri olduğu kesindi. Fakat bunu kanıtlayacak bir belirtiye rastlanmıyordu. Neden sonra Tanin gazetesinin yayınladığı o tarihî mektuplardan biri, bu noktayı kesin şekilde aydınlatacak ve o zamanki haklı kanaatleri doğrulayacaktı” demişti.(Kılıç Ali’nin anıları, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 418-9) Kılıç Ali’nin sözünü ettiği geç ‘kanıt’Hüseyin Cahit’in Ekim1944 ile Nisan 1945 tarihleri arasında yayınladığı ‘Tarihi Mektuplar’ dizisinde çıkan ‘Dr. Rüstem’ imzalı, 1921 tarihli bir mektuptu ve Anadolu mücadelesinin ortada kalmaması için İttihatçıların yapması gerekenlerden söz ediyordu.
SAVUNMA • Cavit Bey’in sorgusuna 10 ağustosta başlanmıştı. Savcı kendisini esas olarak ‘Milli Mücadele başladığı zaman yurtdışına gitmekle’ suçluyordu. Cavit Bey Mondros Mütarekesi’nden sonra Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin istifasıyla Maliye Nazırlığından ayrıldığını, daha sonra kurulan Tevfik Paşa ve Damat Ferit Paşa hükümetlerinde görev almadığını, Anadolu’ya geçmek için girişimde bulunduğunu ancak kendisine onay verilmediğini, Divan-ıÖrfi tarafından gıyabında 15 yıl küreğe mahkûm olunca da İsviçre’ye geçtiğini söyledi. Ancak bu bir suç ise, Ankara hükümeti içinde Damat Ferit kabinesinde görev alanların bile bulunduğunu hatırlattı. Yurtdışında Talat Paşa ile görüştüğünü, Enver Paşa’nın Anadolu’ya geçme ihtimali üzerine, Talat Paşa’ya mektup yazarak bunu önlemesini söylediğini belirtti. Yurtdışında iken Şubat 1921’de toplanan Londra Konferansı’nda Ankara’nın temsilcisi Bekir Sami Bey’e eşlik ettikten sonra, Temmuz 1922’de Türkiye’ye döndüğünü ve siyasetle ilişkisini kestiğini anlattı. Cavit Bey, 17/18Ocak 1923 tarihli Kara Kemal-Mustafa Kemal görüşmesinde Mustafa Kemal’in yaklaşan seçimlerde İttihatçı kadroların tavrının ne olacağını sorduğunu, Kara Kemal’in de cevap vermek için arkadaşları ile görüşmesi gerektiğini söylediğini belirtti. Yani savcının suç karinesi olarak gördüğü ev toplantıları Mustafa Kemal’e seçimler konusunda ne cevap verileceğini tespit etmek için yapılmıştı. Cavit Bey, ayrıca Kara Kemal’in artık siyasetle uğraşmak istemediğini, kendisinin de sadece ev sahibi sıfatıyla olaya karıştığını söyledi. Cavit Bey’in son sözleri “vereceğiniz karar, mutlu dönemlerinizde bir soru işareti şeklinde vicdanınızı rahatsız etmesin” oldu.
İTTİHATIN TERÖR KOLU• Savcı, Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle ‘İttihadın terör kolunun müdürü’ olan, bir milyon kişiyi öldürmekle övünen Dr.Nazım’ı “gizli bir cemiyet tarafından yapılmak istenen suikastla ilgisinin bulunmaması imkânsız” sözleriyle suçlamıştı. Görüldüğü gibi yine ortada somut bir delil yoktu, sadece ‘karine’ vardı. Cavit Bey’in evindeki toplantılardan birine katıldığını ancak ülkedeki siyasi ortam yüzünden Mustafa Kemal’e muhalefet yapma olanağının bulunmadığını gördükleri için siyasal parti kurma girişiminde bulunmadıklarını söyleyen Nazım da suikastla ilişkisini kesin dille reddediyordu. Kara Kemal’le yakın ilişki içinde olmakla suçlanan Yenibahçeli Nail suikastla ilişkisini reddetti ancak Dr. Fikret adlı tanıkNail’i suikasttan bir gün önce Abdülkadir’le yürürken gördüğünü söyledi. Filibeli Hilmi ise Kör İhsan’ın ifadesiyle köşeye sıkıştırıldı.
KARAR AÇIKLANIYOR • Mahkeme, kararını 26 Ağustos 1926 günü açıkladı. Sanıklardan Cavit Bey, Dr. Nazım,Hilmi ve Nail Beyler ‘Anayasayı ortadan kaldırmak ve değiştirmek’ konulu 55. ve 57. maddelere göre idama;mahkemeye getirilemeyen Rauf Bey ve eski İzmir Valisi Rahmi ile altı kişi söz konusu suçlara iştirak etmekten 10’ar yıl kalebentliğe mahkûm edildiler. Başta ‘Küçük’ Talat, Kara Vasıf, Mithat Şükrü ve Mesadet toplantılarını ispiyonlayan Kör İhsan olmak üzere öteki İttihatçılar aklandılar. Savcı tarafından TpCF’nin kuruluşu sırasında Kara Kemal’le ilişki kurmakla suçlanan Hüseyin Avni Bey de suikast girişimi meselesinde paçayı ucuz kurtardı ama delil yetersizliği yüzünden verilen bu karar karşılık mahkeme başkanı Kel Ali’ye “Bugüne kadar namusumdan emindim, fakat şimdi şüphe ediyorum” demesi ve Kel Ali’nin “Niçin” sualine “Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Bende ne gibi namussuzluk gördünüz ki, bu şerefli ölümden esirgediniz” cevabını vermesi siyasi tarihimizin efsaneleri arasına girdi.
İdamlar 26 ağustosu 27 ağustosa bağlayan gece saat üçte Cebeci’deki UmumiHapishane’nin Yenişehir’e bakan cephesinde gerçekleştirildi. İlk olarak Cavit Bey idamedildi. İdamkararını duyduğu zaman ‘Demek böyle, yazıklar olsun!...” diyen ancak metanetini ve soğukkanlılığını kaybetmeyen Cavit Bey karısı ve oğlu Osman Şiar’ı, davanın bir diğer sanığı Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’e emanet ettiğini söylemiş, gururlu ve sert adımlarla idam sehpasına yürümüş, ip boynuna geçirilirken “Zulûmdür, bu zulûm, Allah’ın laneti zalimin üstündedir” diyerek bağırmıştı.
İKİ KEZ İDAM • Dr. Nazım idam sehpasını gördüğünde bir an şok geçirmiş ve sırtından terler boşanırken “Efendiler bu meselede katiyen alakam ve sun’u taksirim yok, vallahi, vallahi!” demişti. ‘Yenibahçeli’ Nail Bey’in son sözü “Millet sağ olsun, vatan payidar olsun” olmuştu. ‘Filibeli’ Hilmi de hükmü soğukkanlılıkla dinlemiş ve idam sehpasına çıkarken de “Vazifenizi yapınız. Beni asanlara hakkımı helal ediyorum. Allah’a ısmarladık...” demişti. İzmir’de asılan Ahmet Şükrü olayında olduğu gibi Hilmi’nin boynu da ipten kurtulmuş ve ikinci kez idam edilmesi gerekmişti.
Ölüm raporlarını Bülent Ecevit’in babası Dr. Fahri Bey düzenledi. İdam edilenler, aynen İzmir’de olduğu gibi, ancak daha kısa süre (saat 7.30’a kadar) halka teşhir edildikten sonra hapishanenin avlusuna gömüldüler. 1950’li yıllarda, Cavit Bey’in eşi Aliye Hanım’ın isteği ve dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın girişimi ile mezarlar Cebeci Asri Mezarlığı’na nakledildi, ancak hangi ada ve parsellerde olduğu açıklanmadı.
Kara Kemal ve Abdülkadir’in Akıbetleri
Hükümet, suikast haberinin kamuoyuna duyurulmasından itibaren kaçak olan Kara Kemal’i ihbar edenlere 10 bin liralık bir ödül koymuştu. Kara Kemal en son bir zamanlar İstanbul İaşe Müdürlüğü yapmış Enver Bey (Alpyürek) ile kız kardeşi Vasfiye Hanım’ın Cerrahpaşa Cambaziye Mahallesi’nde, Tatlı Kuyu Sokak’taki 10 numaralı evinde kalıyordu. Resmi tarihe göre, Kara Kemal’in kaldığı ev, 27 Temmuz 1926 günü, Milli Kantariye Şirketi’nden Niyazi’nin kendisini gemiyle kaçırmak üzere anlaştığı gümrükçü Mazhar’ın ihbarı sonucu sarılınca evin bahçesindeki tavuk kümesine saklanmış, yakalanacağını anlayınca da Gold marka tabancası ile intihar etmişti.
İKİ KEMAL’İN İLİŞKİSİ • ‘Kümeste intihar’ hikâyesi doğru mudur bilmiyoruz. Ancak Kara Kemal, herhangi bir İttihatçı değildir. ‘Küçük Efendi’ diye anılan Kara Kemal(‘Büyük Efendi’ Talat Paşa’dır) küçük esnaf ve zanaatkâr teşkilatlarının ve örgütün fedai kanadının çok saygı duyduğu bir isimdir. Ayrıca Mustafa Kemal’le özel birgeçmişi vardır. İkili bir zamanlar Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırmayı planlamışlar, işi Canbolat bozmuştur. (Kemal Tahir, İzmir’de asılan İsmail Canbolat’ın sonunu bu olaya bağlar.) Enver Paşa’yı öldürerek yerine Mustafa Kemal’i sadrazam yapmayı planlayan Yakup Cemil’in Enver Paşa’ya karşı Kara Kemal tarafından himaye edildiği söylenir. İddialara göre İttihatçı önderler 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere gizli bir teşkilât kurma emrini verir. Örgütün adı Baha Sait Bey`in isteği üzerine Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beyler`in adlarından esinlenilerek Karakol olur ve Milli Mücadele’nin ilk kıvılcımını bu örgüt çakar. Kara Kemal’in İngilizlerce götürüldüğü Malta dönüşünde, güçler dengesindeki değişiklikleri fark etmediği ve bu tarihçenin etkisiyle, sahip olduğu gücü aşırı abartarak işi Mustafa Kemal’e ortaklık teklif etmeye kadar götürdüğü anlaşılır. Ancak, mahkemeye çıkarılmış bir Kara Kemal’in bütün bu eski defterleri açmasının Mustafa Kemal’i rahatsız etmesi ihtimali kuvvetlidir.
ANTEPLİ ABDÜLKADİR • Ziya Hurşit’in akıl hocası olduğu iddia edilen eski Ankara Valisi Abdülkadir ise, resmi tarihe göre 21 Ağustos 1926’da Yunanistan’a kaçmak üzereyken Çerkezköy yakınlarındaki Çilingos Çiftliği’nde yakalanmış, önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne, ardından Ankara İstiklal Mahkemesi’ne çıkarılmıştır. Yenilenen yargılaması sonunda yine idama mahkûm edilmiş ve cezası 1 Eylül 1926’da, saat 23.00’te Ankara’da infaz edilmiştir. İsmet İnönü yıllar sonra şöyle yazacaktır: “Eski Ankara Valisi Abdülkadir, İttihat-Terakki’nin, Meşrutiyetten evvelki fedailerindendir. Askerdir. Bizim sınıftandır. ‘Abdülkadir-Antep’ diye tanırız. Son derece enerjik ve kararlı bir adam. Temiz bir adam. Çetin bir ihtilalci, ihtilal arkadaşlarına, ihtilal fikirlerine bağlı. Meşrutiyetten önce, en güç zamanlarda İttihat-Terakki’nin en gözde, en güvenilir fedaisi. Böyle bir adam. Abdülkadir, Milli Mücadeleye karışmadı. Uzaktan takip ediyor. Bilmiyorum belki bu esnada, arkadaşlarıyla bir macera içinde bulunmuş olabilir. İzmir suikastçıları içinde Abdülkadir bulunsaydı, vaziyet çok tehlikeli olurdu. Bir defa tertibi bu kadar dağıtmayacaktı. Tek başına da yapabilirdi... Tertip ondan gelseydi bu işi mutlaka bitirirdi.” (İsmet İnönü, Hatıralar, c. II, Bilgi Yayınları, 1987, s. 216.)
Rauf Orbay’ın Olayla İlgisi Var mıydı?
Savcının ‘Kara Çete’nin gizli lideri’ dediği Rauf Bey 10 Mayıs 1926’da ‘tropik malarya’ hastalığının tedavisi için TBMM’den üç ay izin almış ve kısa süre sonra Viyana’ya gitmişti. İzmir Suikastı girişimi ortaya çıkarıldığında Londra’da bulunan Dr. Adnan (Adıvar) ile eşi Halide Edip’i ziyaret etmek üzere Londra’daydı. TBMM Başkanı Kazım (Özalp) Bey’in ‘suçüstü hali’ ile gıyabında tutuklanması için karar çıktığını belirten telgrafına verdiği cevapta “Kardeşim Kazım, Gazi Paşa’ya böyle bir suikast teşebbüsü her türlü hıyanetin ve üzüntünün üzerindedir. Benim böyle menfur bir olay ile ilişkilendirilmem ise son derece üzücü ve isabetsiz bir fikirdir. Biz seninle omuz omuza savaştık, pek çok zaman birbirimizin hayatını kurtardık. Bana böyle bir mektup yazabilmen için ya kafana silah dayanmış olması, ya da ruhunu satmış olman gerekir. Ben birinci ihtimalin gerçek olmasını dilerim. Ayrıca tedavim halen sürmektedir. Mebus olmam sebebiyle zaten dokunulmazlığım kaldırılmadan tutuklanmam mümkün değildir” demişti. Kazım Bey ikinci mektupla ‘suçüstü’ halinin bulunduğu durumlarda dokunulmazlığın kaldırılmasına gerek bulunmadığını iddia edince Rauf Bey, ‘İstiklal Mahkemesi Başkanı ‘Kel’ Ali, meclisin ortasında Ardahan Milletvekili ‘Deli’ Halit Paşa’yı tabanca ile vurup öldürdüğünde veya İleri Matbaası’nın sahibi Celal Nuri (İleri) Bey’in kafasını meclisin ortasında kırıp, ölümüne kastettiğinde bile dokunulmazlığı kaldırılmadan yargılanamaz denilerek nasıl kurtarıldığını’ hatırlatarak kendisinin, tedavide olduğu hastaneden nasıl ‘suçüstü’ olarak tutuklanabileceğini soruyordu.
RAUF BEY’İN DÖNÜŞÜ • Sonuçta, 10 yıl kalebentliğe mahkum edilen Rauf Bey,Cumhuriyet’in 10. Yılı dolayısıyla 1933’te çıkarılan affa rağmen Türkiye’ye dönmedi. Eniştesinin ölümü ve ailesinin ısrarı üzerine, 5 Temmuz 1935’te döndükten sonra Mustafa Kemal’le karşılaşıp bulamayan Rauf Orbay, 1939’da yeni cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından Kastamonu milletvekilliğine aday gösterildi. Adaylık duyurusunda İstiklal Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararının geriye alınmasının, araya giren af kanunları yüzünden mümkün olmadığı ancak, eğer mahkeme iade edilebilseydi, Rauf Orbay’ın muhakkak beraat edeceği kanaatine varılmış olduğu belirtiliyordu. Yani devlet Rauf Bey’den mahcupça da olsa özür diliyordu. Rauf Bey’in bu özrü kabul ettiği, Kasım 1939’da bağımsız milletvekili olarak meclise katılmasından anlaşılıyordu.
FAİK BEY’İN İDDİASI • Ancak, İzmir Suikastı’nın baş kahramanı Ziya Hurşit’in kardeşi Faik (Günday) Bey, 4 Eylül-1 Aralık 1956 tarihleri arasında Dünya gazetesinde yayınlanan yazı dizisinde Rauf Bey’in Mustafa Kemal’e suikast yapılacağından haberi olduğunu, Rauf Bey’in olayı, Kazım Karabekir ve Refe (Bele) Paşalara anlattığını, ancak bu kişilerin haberin uydurma olduğuna inandıkları için ses çıkarmamaya karar verdiklerini iddia etti. Faik Bey olayı kesin tarih vermeden anlatmıştı. Kılıç Ali ise anılarında Faik Bey’in anlattığı olayın 1925 yılının ilk aylarında yaşandığını ileri sürüyordu. Eğer bunlar doğru ise Rauf Bey ve arkadaşlarının, her geçen gün diktatörlüğe biraz daha yaklaştığını düşündükleri Mustafa Kemal’in gayri meşru yollardan saf dışı edilmesi ihtimalinden çok rahatsız olmadıklarını söyleyebiliriz. Bu da gayet normal görülüyor, çünkü ne de olsa, onlar da İttihatçılarla aynı hamurdandılar…
BİTİRİRKEN • Aslında, İttihatçılarla Kemalistler aynı ideolojik, kültürel ve siyasi cemaatin üyeleriydiler. Benzer ideallere, benzer örgütlenme modeline sahiptiler. Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde İttihatçıların önemli rolleri olmuştu. Dahası Mustafa Kemal ile İTC önderleri arasında en azından işin başında belli bir ittifak vardı. Ancak, süreç içinde bazı İttihatçılar Mustafa Kemal’in ekibine dahil olurken, bazıları eski liderlerine bağlılıklarını sürdürdüler. Bir kısmı ise İslamcı-Bolşevik akımlardan etkilenerek sivilleştiler ve yerelleştiler. Ancak taraflar arasında ideolojik ayrılıklardan ziyade iktidara kimin sahip olacağı konusunda çatışma vardı.
Mustafa Kemal, askerî zaferin kazanılmasından sonra ileride siyasal rakip olarak ortaya çıkması mümkün tüm dini, etnik ve siyasi unsurları etkisiz hale getirmeye girişti. İzmir Suikastı girişimi, Mustafa Kemal’in otoritesini tehdit eden eski İttihatçı kadroların, bazı ikincil İttihatçı kadrolardan oluşan İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla, hukuk dışı yöntemlerle tasfiye edilmeleri için uygun bir zemin oluşturdu. Bu iş yapılırken, CHF’ye karşı TpCF’yi kurmaya cüret eden Milli Mücadele paşalarına ve muhalefet etmeyi düşünen başka unsurlara da gereken gözdağı verilmişti. ‘Çatlak sesler’ susturulduktan sonra ‘tek lider/tek parti’ düzeninin tahkim edilmesine geçildi.
Genel kanı, İzmir Suikastı’nın esas olarak Ziya Hurşit, eski Ankara Valisi Abdülkadir ve İzmit Milletvekili Ahmet Şükrü’nün planı olduğu yolundadır. Ancak Ankara’nın suikastçılar arasına sızdırdığı Giritli Şevki, Sarı Efe Edip, Naciye Nimet, Kör İhsan gibi adamları aracılığıyla her şeyden haberdar olduğu halde girişimi kasten engellemediğini düşünenler vardır. Hatta daha ileri gidip, böyle bir suikast girişiminin aslında olmadığı, bu işin Milli Mücadele paşalarının ve İttihatçıların Mustafa Kemal’e biat etmeye yanaşmayan kesimlerini ve tasfiye etmek için özel olarak örgütlendiğini iddia edenler de vardır. Bu görüşe yakın durduğu anlaşılan Kemal Tahir, Kurt Kanunu (İthaki Yayınları, 2005) adlı romanında Ziya Hurşit’in İstiklal Mahkemesi Başkanı ‘Kel’ Ali’den Kılıç Ali vasıtasıyla 3 bin lira aldığını söyler ve devam eder: “Midem bulandı benim, bu üç bin liradan...Ne demek üç bin lira... Ziya Hurşit gibilerinden yüz serserinin kan pahası...Neden çıkarır verirler? Delirdiler mi? Bu herif bir yıldır ‘suikast’ diye bağırarak geziyor. Bursa’daki Sağır Sultan duydu. Ankara’daki Sağır Paşa duymaz mı?” (s.38)
İlginçtir, Kılıç Ali anılarında bu iddiayı doğrular. “Tuhaf değil mi? Bu suikast olayından birkaç gün önce Afyon Milletvekili Ali Bey’le (Çetinkaya) İstanbul’a gelmiştik ve Tokatlıyan Oteli’nde kalıyorduk. Bir sabah Ziya Hurşit geldi. Birinci Meclis’teki arkadaşlığımıza dayanarak, yaptığı küçük bazı ticari işleri için benden yardım istedi. İş Bankası’ndan kendisine üç bin liralık kredi verilmesine aracılığımı rica etti. Faik Bey’le aramızda konuştuk. Böyle bir yardım belki onu ıslah eder, zararsız hale getirebilirdi. Bu nedenle isteğini yerine getirdik. Belki de cebindeki o üç bin lira, aracılığımızla İş Bankası’ndan aldığı paraydı” der. (Kılıç Ali’nin Anıları, s. 431) Bu satırları okuduktan sonra, Ziya Hurşit’in idam sehpasına giderken neden “Kılıç Ali nerede?” diye bağırdığını anlamlandırabiliriz. Peki, Kılıç Ali neden kalabalığın arasına çökerek saklanmıştır? Bakın işte onu bilmiyoruz...
Ek Kaynakça: İki haftadır, bazı kaynakları yazıların içinde belirttim. Yazıda belirtilmeyen ancak yararlanılan kaynaklar ise şun: Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, C. II, İleri Kitabevi, 1995; Selma Ilıkan- Faruk Ilıkan, Ankara İstiklal Mahkemesi Resmi Zabıtlar, Simurg Yayınları, 2005; Osman Selim Kocahanoğlu, İzmir Suikastı’nın İçyüzü, Rauf Orbay’ın Hatıraları (1914-1945), Temel Yayınları, 2005.
.29-6-08
.Devletin makarr-ı idaresi Ankara’dır, böyle biline!
Ankara’nın başkent olmasını ilk öneren Osmanlı Ordusu’nda 15 yıl hizmet eden Colmar Freiherr Baron von der Goltz, yani Goltz Paşa’ydı. 1912 yılında 140 bin kişilik Bulgar ordusunun Çatalca’ya dayandığı günlerde, Avusturya’da yayınlanan Neue Freie Presse gazetesinde yayınlanan ‘Barıştan Sonra Türkiye’ ve ‘Son Uyarı’ başlıklı iki makalesinde, İstanbul’un atmosferinin insanları gevşettiğini, İstanbul’un belli birkonuya odaklanmaya izin vermediğini ve eğer İstanbul başkent olmaya devamederse Avrupa’dan akseden problemlerle uğraşmaya devam edeceğini yazmış veyeni başkent olarak Konya, Kayseri,Halep ve Şam’ı önermişti. Bu öneriler İstanbul basınında günlerce tartışılmış, bazıları desteklemiş bazıları eleştirmişti. Kütahya Mebusu Ferit (Tek) Bey, İfham gazetesinde yayınlanan ‘Konstantiniye’den Osmaniye’ye’ başlıklı makalesinde ‘üç taraftan tehlikeye maruz bir noktada payitaht kurulmaz’ demiş veOsmanlı İmparatorluğu’nun küçülmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmişti. Ferit Bey’e göre yakında geriye köşelerini İstanbul, Rodos, Kerkük ve Hopa’nın oluşturduğu bir dikdörtgen kalacak, yeni başkent bu dikdörtgen içinde bir yerde olacaktı. Ferit Bey’e göre coğrafik ve stratejik açıdan en elverişli şehir Kayseri idi fakat Kayseri başkent olmaya müsait olmadığı için aynı mevkide Osmaniye adlı yeni bir şehir kurulmalıydı.
YANGINYERİ • Bu tartışmalarda adı hiç geçmeyen Ankara’nın Milli Mücadele’nin fiili başkenti olmasında Ali Fuat Paşa komutasındaki 20. Kolordu’nun merkezinin Ankara olmasının payı büyüktür. 1919 yılının eylül ayında, Ali Fuat Paşa ile Ankara müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’nin liderliğini yaptığı Azm-i Milli Cemiyeti, İstanbul yanlısı vali Muhittin Bey’in Sivas’a göndererek yargılanmasını sağlamışlar, yerine Yahya Galip’i atamışlardı. Bunlar, Sivas Kongresi sırasında Elazığ Valisi Ali Galip’in Sivas’ı basarak kongreyi dağıtmayı ve Mustafa Kemal’i İstanbul’a götürmeyi planlaması, Sivas Valisi Reşit Paşa’nın Fransız Jandarma Müfettişi Mr. Brunot’nun önerisi ile Mustafa Kemal’e kongreyi başka yerde toplamayı önermesi, Mustafa Kemal Amasya’ya doğru yola çıktığında Şeyh Recep, Ahmet Kemal ve Celal adlı üç kişinin İstanbul’a Mustafa Kemal’in aleyhine bir telgraf çekmesi gibi pek çok tatsız olay yaşayan Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelmesi için uygun zemini hazırlamıştı. Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye üyeleri, Ankara’ya 27 Aralık 1919 Cumartesi günü öğleden sonra geldiler. 1920’lerin Ankarası 20 bin nüfuslu bir ‘yangın yeri’ idi . Ankara’yı ilk gören yabancı yazarların ‘ağır ağır can çekişerek ölmeye mahkûm olmuş bir yer’, ‘dünyanın en kasvetli, en sevimsiz yeri’ diye tarif ettikleri kasabanın yazları kavurucu sıcak, kışları dondurucu ayaz olan sert iklimi; ahalisi sürülmüş, kendileri yakılmış Ermeni ve Yahudi mahallerinin acıklı halleri; daracık kaldırımsız eğri büğrü sokakları; üflesen yıkılmak üzere olan, elektriksiz, susuz evleri; sıtma ve dizanteri üreten bataklıkları; toz bulutu ile kaplı meydanları bu anlatıların ortak paydalarıydı.
DİLAVER SUYU • Falih Rıfkı (Atay) Ankara’nın diğer kısıtlarını Çankaya adlı eserinde şöyle anlatmıştı: “[1]923’te Ankara’ya geldiğimiz vakit, bağ evleri ile müstesna, Hıristiyan mahallesinden eser yoktu. Trenden inince iki taraflı bir bataktan, ağaçsız bir mezarlıktan, kerpiç ve hımış esnaf barakaları arasından geçerek tozuması bir türlü bitmeyen bir yangın yerine sapardık. Şimdi geri bir Anadolu kasabasının bile o günkü Ankara kadar iptidai olduğunu sanmıyorum… Ankara, İstanbul surları dışındaki bütün Türkiye’nin sembolü idi. Ermeniler ve Rumlarla beraber hayat ve ‘umran’ denecek ne varsa hepsi sökülüp gitmişti. Bu şehri ve bu memleketi temelinden çatısına kadar kuracaktık….Gazi Mustafa Kemal havuzlu küçük bir köşkte otururdu. Galiba bir İngiliz yapağı tüccarının evi imiş.…Gündüzleri Meclis’ten başka vakit geçirecek yer yoktu. Akşamları Mustafa Kemal tarafından çağrılmaya can atardık. Eğer davetli değilsek,Meclis’in yakınındaki aşçı dükkânının içki içebildiğimiz köşesinde toplanırdık.Men-i müskirat (içki yasağı) kanunu yürürlükte idi. İçkimizi polis müdürünün adamlarından temin ederdik. Bunun adı da ‘Dilaver suyu’ idi. ... Ruslar devamlı otururlar, öteki yabancılar ara sıra gelir ve hemen dönerlerdi.... Eşek yerli halkın başlıca nakil vasıtası olmakta devam ediyordu....Yalnız toplantılar değil, evler, oteller, sokaklar hep kadınsızdı.... Bir gün bir milletvekiline İstanbul usulü çarşaf giyen karısı ile Karaoğlan çarşısında rastlanması Mecliste dedikodu konusu olmuştu... Dairelerde, ancak aç kaldıkları için İstanbul’u bırakan memurlar vardı. Bir siyasi hırsları ve heyecanları da olmadığından bunlar büsbütün bedbaht kimselerdi. Beş on memurun bir tek kerpiç odaya sığındığı olurdu....Tek avuntu, arasıra İstanbul’a kaçmak!...Sabahleyin kalkar, öğle yemeğini Polatlı, akşam yemeğini Eskişehir istasyonunda yer, geceyi rahatsız kompartımanlarda geçirir, ertesi sabah Kocaeli’nin yeşil tabiatını ve körfezin mavi sularını görünce, ölmüşken dirilmişe dönerdik.” (s. 351-355)
İSTANBUL’A KAÇMAK • O yıllarda ‘İstanbul’a kaçmak’ hemen hemen tüm Kemalist aydınların ortak özlemi idi ama ‘Payitaht-ı Saltanat-ı Seniye’, ‘Makam-ı Hilafet-i İslamiye’, ‘Dersaadet’ gibi görkemli unvanları olan İstanbul’a bağlılığın ‘eski rejime bağlılık demek’ olduğu günlerdeydik.Mustafa Kemal’i Ankara’yı başkent olarak seçmeye götüren olaylar arasında Damat Ferit Paşa’nın Mustafa Kemal’in katlinin vacip olduğuna dair 153 din adamına imzalattığı fetva, 20Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgali, 12 Ocak’ta açılan Meclis-i Mebusan’ın bu olaydan sonra kapanması da vardı, ama esas amaç eski rejimle tüm ideolojik ve fiziki bağların koparıldığını dünyaya göstermekti.
23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi Ankara’nın yeni devletteki rolüne dair ilk ciddi ipucu idi. Gerçi, Eskişehir bozgunundan sonra Ankara tahliye edilmiş ve hükümetin önemli kadroları Kayseri’ye taşınmıştı ama Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasının verdiği özgüvenle Mustafa Kemal, Kasım 1921’de Le Temps gazetesi yazarı Madame Berthe G. Gaulis’e “Siyasi başkent Anadolu’nun yüreğinde olacak. Avrupa’nın ve Asya’nın temsilcileri bizlerle burada buluşacaklar, bütün diplomatik sorunlar burada ele alınacak, iç ve dış politika burada oluşacak. Türk milletinden doğma hükümet Ankara’da çalışacak” diyecekti. Lozan görüşmeleri sürerken Mustafa Kemal daha açık konuştu. 17/18 Ocak 1923 tarihinde İzmit Kasrı’nda İstanbul’un önde gelen gazetecileri ile yaptığı ünlü toplantıda, Suphi Nuri (İleri) Bey’in sorusu üzerine “Hükümet merkezi neresi olmalıdır? Düşündük. Bendenizce iki nokta-i nazardan tetkikat yapmak icabeder. Biri her nevi taarruz ve tecavüze karşı yerinden kıpırdamayarak kuvvet ve sükunetini muhafaza edecek bir yer olmalı....Yoksa bir geminin topundan telaşa düşebilecek bir yerde hükümet merkezi olmaz. İkincisi:Hükümet merkezi öyle bir yerde olmalı ki hükümet nazarını memleketin bütün muhitlerine müsavi surette atfedebilsin....Herhalde bir çok sebepler Hükümet Merkezinin (Ankara-Kayseri-Sivas)müsellesi (üçgeni) dahilinde bir noktada olmasını icap ettiriyor. Bumüsellesin bir re’sinde (noktasında) bulunan Ankara pek âlâ merkez olabilir. Esasen hadisat (olaylar) da orasını merkez yapmıştır.” dedi. (İsmail Arar, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, s. 31-33.)
ASYALI BAŞKENT • Kazım Karabekir ve Rauf Bey, bu karara şiddetle karşı çıktılar ancak İsmet (İnönü) Bey ve 14 arkadaşı Ankara’nın ‘devletin makarr-ı idaresi’ yani idare merkezi olması için önergelerini verdiler. Önerge 13 Ekim1923’te kabul edildi. Karara sadece Gümüşhane Milletvekili Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey red oyu vermişti. Bu durum 1921 Teşkilat-ı Esasiye’sine bir madde ile eklendi. İstanbul’a kavuşmayı sevgiliye kavuşma gibi anlatan Falih Rıfkı da bu bozkır kasabası için ‘Yeşil Ankara’ diye bir yazı kaleme aldı ve ‘dalkavuk’ yaftasını boynuna astı. Falih Rıfkı bu yazısını yıllar sonra şöyle savunmuştu: ‘ben Birinci Dünya Harbi’nde çölde Bir-üs Saba’da yeşillik yaratıldığını görmüştüm. İsrail birkaç binalı bir iki bahçeli bu kasabayı şimdi altmış bin nüfuslu şehir haline getirmiştir’ diye savunacaktı.
O yıllarda Ankara’yı ziyaret eden İngiliz gazeteci Grace M. Ellison “Acayip ama, bir insanın bu bozkır kasabasında gözüne çarpan ‘büyük doğuş’ havası İstanbul’da yok. Türkler aynı düşüncede birleşmişler ve seçimleri için tam ve pratik sebepler ileri sürmüşler. İstanbul’da insan geçici olarak kalabilir. Fakat onlar Asyalı bir başkent istiyor. Onlar kendi ülkelerini savaş gemilerinin muhtemel saldırılarından uzak bir yerden yönetmek istiyorlar. Eylemin beşiğiyle bağlılıklarını bu yeri seçmekle sürdürebilecekler. Bundan başka bu bozkır kasabasında ilkel ve Asyalı bir çekicilik var. Böylece kendilerini Batı’nın ticaret üstüne kurulu imparatorlarının entrika ve maddeciliğinden korumuş olacaklar” derken Kemalist kadroların ruh halini büyük ölçüde yakalamış görünüyordu.
MİLLİ MİMARİ/YENİ MİMARİ • Bir zamanların ıssız ve sıkıcı kasabasından modern ve Batılı bir şehir yaratılması işine 16 Şubat 1924’te Şehremaneti’nin kurulmasıyla başlandı. 1924 tarihli Lörcher Planı, 1925 tarihli İstimlâk Kanunu, 1926 tarihli Emlak ve Eytam Bankası ile finansman kaynağının yaratılması izledi. Yapı malzemeleri sağlayan fabrikalar ve amele evleri yapıldı. İstanbul’dan davet edilen Vedat (Tek), Guillio Mongeri, Kemalettin Bey, Muzaffer Bey ve Arif Hikmet (Koyunoğlu) gibi Selçuklu ve Osmanlı unsurlarının Batılı unsurlarla harman edilmesinden oluşan neo-klasik üsluptaki ‘Milli Mimari’ akımının üstatları, devletin ve halkın tüm olanaklarını seferber ederek Ankara’nın en önemli kamu binalarını inşa ettiler ancak Cumhuriyet’in ‘Yeni Mimari’ diye anılan kendi özgün (?) mimari üslubunu bulması ancak yabancıların katkısıyla olacaktı.
YABANCI ETKİSİ • 1927 yılında, aslında yabancılardan nefret eden ama eski bir belediyeci olarak planlı imara inanan Şükrü Kaya ve Ankara Valisi Asaf Bey, ‘istemeye istemeye’ Batılı uzmanlara akıl danışmak için Berlin’e bir komisyon gönderdiler. Komisyonun görüştüğü 75 yaşındaki mimar Profesör Ludwig Hoffmann Türkiye’ye gelemeyecek kadar yaşlı olduğunu söyledi ve yerine Berlin Güzel Sanatlar Akademisi ve Mühendislik Mektebi öğretim üyesi Herman Jansen’i önerdi. 1928’de açılan uluslar arası yarışmayı Mustafa Kemal’in ağırlığını koymasıyla kazanan Jansen’in Planı ile Ankara dev bir şantiyeye dönüştü. Jansen’i Clemens Holzmeister, Ernst Egli, Theodor Jost, Martin Wagner, Martin Elsaesser, Bruno Taut ve R. Oerley gibi mimarlar izledi.
Hepsi dev ölçekli projeler yüzünden arsa fiyatları yüzde 1000 ila 4000 kat artmış, rüşvet ve yolsuzluk hikayeleri ayyuka çıkmıştı ama 1930 yılına gelindiğinde bugün hâlâ kullanılan kamu binalarının ve bankaların tümü tamamlanmıştı.
1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın etkisiyle tüm Türkiye’de yatırımlar dururken Ankara’da kişi başına belediye harcamaları, 1927’de Türkiye ortalamasının 28 katı, 1931’de 23 katıydı. Bir diğer deyişle, ‘modern ve Batılı bir başkent yaratma’ hedefine ulaşmak uğruna tüm ülke ihmal edilmişti. Çünkü bu proje basit bir kültürel öykünme değildi, aksine ulus-devletin kurucu unsurlarından biriydi.
YAKUP KADRİ’NİN KALEMİNDEN CUMHURİYET’İN ÜTOPYASI
Cumhuriyet’in ilk yıllarına damgasını vuran ‘Kadrocular” ekibine mensup bir aydın olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara adlı romanı, yapısal olarak ortaya konuluş itibariyle erken Cumhuriyet döneminde üretilmiş edebî eserler arasında eşsiz bir yere sahiptir. Üç kısımdan oluşan ilk bölümde, 1921 senesinden başlayarak cumhuriyet öncesindeki atmosfer anlatılır. İkinci bölümde 1924 yılından itibaren, gerçekleşen ‘kimlik dönüşümünü’ sorgulanır ve bu üç senenin Kemalist bir eleştirisi yapılır. Üçüncü bölümde ise yazar 1937’den başlayıp Cumhuriyet’in 20. kuruluş yıldönümüne uzanan bir cumhuriyet ütopyası çizer. Romandaki olaylar Ahmet Nazif Bey’in eşi Selma Hanım karakteri üzerinden anlatılır. 1921’de ‘payitaht’ İstanbul’dan ‘kasaba’ Ankara’ya yerleşen Selma Hanım, bir gün atla Ankara’yı dolaşırken Mustafa Kemal’in kirada oturduğu mütevazı evi görür ve o ana kadarki tüm Ankara izlenimleri değişir. Ankara’ya ve Mustafa Kemal’e duyduğu büyük bağlılık ile cephede gönüllü hemşire olmaya karar veren Selma, Ankara’ya döndükten sonra Yunan taarruzundan kaçmak isteyen kocasıyla yollarını ayıracaktır.
SOYGUNCU CEMİYET • Selma’nın bir sonraki eşi, savaştan yeni dönmüş olan Hakkı Bey’dir. Hakkı Bey, zenginliğinin kaynağı Ankara’nın imar ihaleleri olan ‘cemiyet’e katılıncaya kadar Selma Hanım’ın gözünde bir kahramandır. Bu bölümde, ‘inkılapçı ve milliyetçi’ Ankara ile ‘yerinde sayan, kozmopolit’ İstanbul bazen kopuş bazen devamlılık içinde anlatılır. Örneğin Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara’nın değişen yüzü betimlenirken, Taşhan’ın önünden Samanpazarı’na, Cebeci’ye, Yenişehir’e, Kavaklıdere’ye doğru uzanan hat üzerindeki apartmanlar, evler, resmi binalar “Osmanlı devrinin medrese ve imarethane mimarisinin soysuzlaşmış bir devamı gibi”, bir başka yerde ise Hint ve Osmanlı tarzından vazgeçip, modern mimariye geçişin örnekleri olarak ele alınırlar.
MODERN VE AVRUPAİ • Romanın karakterlerinden Murat Bey’in büyük salon genişliğindeki ‘dillere destan’ banyosunun lavabosundaki ‘bizote’ aynaların teknik güzelliğinden bahseden ve Berlin’den getirtilen çeşitli friksiyon ve masaj aletleriyle birlikte, ‘hidroterapik’ icatlar yüzünden zamanının çoğunu banyosunda geçiren Murat Bey’in modern ve ‘Avrupai’ yaşam tarzını uzun uzun anlatan yazarın, esas kızdığı kişilerin kimliğini kaybederek bilinçsiz biçimde Batılılaşanlar olduğunu anlarız. Aslında gönlünün Türk-Batı sentezinden yana olduğunu hissettiğimiz yazara göre garpçılık, bir eğlence tarzı olarak telakki edilemez. Ona göre “Milliyetçi Türk garpçısı için garpçılığın en karakteristik vasfı garplılığa Türk üslûbunu, Türk damgasını vurmaktır.... Garplılaşma muayyen bir hayat prensibidir. Bu prensip, ancak, milli bir isteğin, milli kültürün ve nihayet milli ahlakın hizmetçisi, emirberi olmak şartiyledir ki, yaratıcı ve kurucu rolünü ifa edebilir.”
AKSA-YI GARPTA • Yakup Kadri ‘Cemiyet’in şatafatlı hayatı, baloları, zenginlikleri son hızla devam ederken, birkaç sokak ötede halkın fakirliğinden hiçbir şey kaybetmeden yaşamına devam etmesini samimi şekilde eleştirir. Yazar, bir gün, fakir mahallelerinden birinde yürümekteyken ellerinde fenerlerle yürüyen bir kalabalık gören ve onların yatsı namazından sonra okunacak mevlite gittiklerini öğrenerek, kafileye dahil olan Neşet Sabit’in içinde bulunduğu ikilemi şu sözlerle özetler: “Genç adam yarım saat evvel ‘aksa-yı garp’ta idi. Şimdi, tam Asya’nın, bir de ortaçağ Asya’sının göbeğindedir. Bu kadar ivizaçlı bir cemiyet içinde doğru yolu nasıl bulmalı? Bu mevlûda gidenler mi haklıdır, o salonda dans edenler mi?” Cevabı yine kendisi verir: “Onun milli idealine göre vücut bulması lazım gelen yeni Türk cemiyetinin üslûbu ne bu kerpiç duvarlar arasında bir örümcek gibi yaşayanlardan, ne de iğreti bir dekor içinde kurulmuş kuklalar gibi zıplayanlardan örnek alabilirdi. Türk inkılabının vakarlı ve ahenkli ruhu, kendine layık ifadeyi çok daha canlı, çok daha şahsiyetli bir mimaride aramaktadır.”
Kendince bir teselli arayan yazara göre devrim henüz daha çok yenidir ve bu sefalet durumu, devrimciler yetiştikçe ve devrim ilerledikçe düzelecektir.
ÜTOPYA ANKARASI • Romanın üçüncü evresinde tiksindiği bu hayat içinde uzun süre kalamayan Selma ile yeni tanıştığı Neşet Sabit’in gözlerinden Ankara’nın o günlerdeki gerçekliğinden ziyade yazarın temennisi olduğu anlaşılan bir devrime şahit olmaya başlarız. Yakup Kadri’nin çizdiği Ankara portresinde, şehir henüz arzu edilen nüfus yoğunluğuna sahip değildir ama fiziksel yaşam alanı devlet eliyle kontrol ve düzene tabi kılınmış olan halk, şehirlisiyle, köylüsüyle mutludur: “Bunların her Pazar gününün akşamında, kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu şen kalabalıklar halinde şarkılar söyleyerek köylerine dönüşlerini seyretmek başlıbaşına bir zevk ve saadetti. Artık, bunlar arasında eskisi gibi kirli paçavralara sarılmış dilenci kıyafetinde, hasta, sakat, sıtmalı ve kavruk köylülere hiç rastgelinmiyordu.” Yakup Kadri’nin ‘bunlar’ dediği köylüler üzerine düşü şöyle devam eder: “İçtimaî Mükellefiyet Teşkilâtının genç hekimleri tarafından bunların yedikleri yemekler, yattıkları yerler üstünde daimî bir murakabe tesis edildiği gibi, ayrıca, haftada bir kere de muayeneye tâbi tutuluyorlardı.”
SINIFSIZ KAYNAŞMIŞ KİTLE • Yakup Kadri, Cumhuriyet’in sınıfsız ve kaynaşmış bir toplum idealini ise şöyle betimler: “Eski Roma’nın sürüleri gibi bin bir mihnet ve cefa altında, bin türlü mahrumiyetle ruhları ve suratları ekşimiş, içkiden, açlıktan bütün insani faziletlerini kaybetmiş Avrupa proletaryasının sefalet ve felaketinden Türkiye’de eser görülmüyordu. Türkiye’de işçiler birer devlet memuru idi ve yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vakarını, mesuliyetini taşıyorlardı.” Yazarın ütopik cumhuriyetinde, sanayi devriminin önderi Avrupa’da işçiler perişan haldeyken, Atatürk dönemi ile sanayi devrimini Avrupa’dan çok sonra gerçekleştirebilmiş olan Türkiye’deki işçiler çok mutludurlar, çünkü ‘Atatürk’ün de hayal ettiği gibi muasır medeniyetlerin dahi’ üstüne çıkmışlardır!
Yazarın ‘ütopya’ Ankara’sında Pınarbaşı bölgesinde her hafta bir vilayetin adını taşıyan programlar gerçekleşmekte, bu programlarda yörelerin halk müziği orkestra tarafından orijinal bir şekilde bestelenmektedir. Sinemalar milli davalara hizmet eden satirik ve epik filmler yapmakta,
halk ilgiyle izlediği bu filmlerin yanı sıra, Greta Garbo’nun aşıklarına ağlamakta, Charlie Chaplin’in düşüp kalkışlarına da gülmektedir. ‘Nev Yunanilik’ adlı bir tezin sahibi olduğunu bildiğimiz yazarın kadın erkek karışık olarak yarıştıkları atletizm müsabakalarına katılan Yıldız isimli genç atleti betimlenmesi şöyledir: “Yoksa, bunun, uzaktan bir oğlan çocuğundan hiçbir farkı yoktu. Ne göğüs, ne kalça (...) Öyle dümdüz, öyle fidan gibi bir kız vücudu idi ki, eskiYunan fresklerindeki Hermafrodita bedenlerinin tam örneğidir.”
VE HAYALKIRIKLIĞI • Romanın 1966 baskısında yer alan “Bir Not” başlıklı önsözdeki şu ifadeler ise adeta bugünü anlatır: “Otuz yıl önce yazdığım bu romanı, üçüncü defa baskıya vermek üzere, gözden geçirirken bir düş görüyor gibi oldum ve bana öyle geldi ki, burada hikaye ettiğim devri bir somnambül [Fr. ‘uyurgezerlik’] hali içinde geçip gitmişim. Fakat, bu halim çok sürmüyor; uyanıyorum ve kendimi toparlayarak etrafıma bakıyorum, o devirden bu yana ne kalmış diye. Kitabın birinci bölümünde belirtmeye çalıştığım Milli Mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum...Ben o zamanlar bir gün gelip öleceğini aklımdan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum...Fakat, biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından, hala romanın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız....
6-7-08
.Kımıl’ olayından 49’lar Davası’na
MOLLA BARZANİ • 14 Temmuz 1958’de Irak Kralı Faysal, General Abdülkerim Kasım tarafından kanlı bir darbeyle tahttan indirilmişti. Darbeden sonra cumhuriyet ilan eden generalin ilk işi, İran’da kurulan Mahabad Cumhuriyeti’nin önderlerinden olup 1947’de Cumhuriyet yıkıldıktan sonra önce Irak’ta sonra Sovyetler Birliği’nde gözetim altında tutulan Molla Mustafa Barzani’yi Bağdat’a davet etmek ve Kürtlere Kerkük’ün de içinde olduğu bir otonom bölge sözü vermek oldu. Bu ittifak sonucu, 7 Mart 1959’da General Sevaf adlı ırkçı bir Arap generalin Abdülkerim Kasım’a karşı Musul’da başlattığı ayaklanma Mustafa Barzani ve peşmergeleri tarafından bastırıldı. Barzani, ayaklanmacıları kurşuna dizdirdikten sonra kendisine yardım eden Arap aşiretlerini de tarumar etti. Olaylar sırasında iki Türkmen’in de ölmesi, Irak’ta Kürtlerin giderek güçlenmeye başlamasından rahatsız olan Türkiye’ye olaylara dahil olması için bahane oldu.
KADİM KÜRT POLİTİKASI • Tam o günlerde, lakabı ‘Alman Generali Rommel’ olan CHP Niğde Milletvekili emekli asker Asım Eren, dönemin başbakanı Adnan Menderes’e “Irak Kürtlerinin, Irak’ta Türkmen soydaşlarımıza yaptığı baskı, zulüm veya öldürme olaylarından dolayı, Türkiye’deki Kürtlere karşı aynıyla mukabele yapacak mısınız” diye sormuştu. İddialara göre Cumhurbaşkanı Celal Bayar “Kürtlerden bin tanesini Taksim Meydanı’nda sallandıralım ki diğerlerine ibret-i âlem olsun” demiş, ancak Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun “Türkiye’nin dışarıdaki itibarı Ermeni meselesi ve Rumlara karşı yapılan 6-7 Eylül saldırıları dolayısıyla zaten kötü, buna bir de Kürtleri eklemeyelim” demesi üzerine, ‘daha yumuşak’ (!) bir plan yürürlüğe konmuştu. ‘Hukukun üstünlüğü’ ilkesinin hak ettiği itibarı kazandığı bu günlerde, Bayar-Menderes ikilisi ile onları Yassıada’ya gönderen 27 Mayısçıların Kürt meselesine nasıl yaklaştığını hatırlamak ilginç olur diye düşündüm.
Herşey 15 Nisan 1959 tarihli Akşam gazetesinin manşetten verdiği şu ithamla başlamıştı: “102 üniversiteli Kürt, Kürtlük iddiasında bulundu.” Haberden anlaşıldığına göre, öğrenciler ‘Rommel’ Asım Eren’in Molla Barzani tarafından Irak’ta öldürülen Türkmenler kadar Türkiye’de yaşayan Kürt’ün öldürülmesi’ şeklindeki insanlık dışı teklifini protesto etmek için, Başbakan, Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Diyarbakır Baro Başkanı ile ABD, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi büyük devletlerin büyükelçiliklerine olayları kınayan birer telgraf çekmişlerdi. Telgrafın altında ‘Türkiye Kürtleri’ imzasının olması Ankara’da alarm zillerinin çalmasına neden olmuştu. Eylem hiçbir şekilde şiddet içermeyen gayet demokratik bir tepkiydi ama, 1938 Dersim olaylarından beri sesi çıkmayan Kürt milliyetçilerinin, üzerlerindeki ölü toprağını atmaya karar verdiklerinin işaretiydi. İlk tedbir olarak ‘Kürtçülük mevzuundaki’ tüm yayınların yasaklanması yönünde bir mahkeme kararı çıkartıldı.
İkinci kriz, 31 Ağustos 1959 günü, Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesinde Musa Anter’in ‘Amma Ne İleri Yurt’ adlı hiciv sütununda boy gösteren ‘Qimil’ (Kımıl) adlı Kürtçe şiir yüzünden yaşandı. Olayın ayrıntılarına girmeden söyleyelim, ‘kımıl’, can yoldaşı ‘süne’ ile birlikte, tüm Cumhuriyet tarihimiz boyunca (hatta bugün de) bir türlü baş edemediğimiz bir hububat zararlısıydı. Kürtçe şiirin teması şuydu: Siverekli bir kız, kımıl zararlısı tarafından samana döndürülmüş bir torba buğdayı çerçiye götürüyor, çerçi buğdayın işe yaramadığını görünce, buğdaya karşılık mal veremeyeceğini söylüyordu. Kızcağız da yüzyıllardır gelenek olduğu üzere, üzüntüsünü bir türküyle dile getiriyordu: “Bi çîya ketim lo apo, çîya melûlbûn rebeno/ Ceh seridî lo apo, genim hûrbûn êvdalo/ Qimil hatî lo apo, bi refa ye rebeno/Xwar genimî lo apo, hiştî qâye rebeno” (‘Dağa tırmandım amca, zavallı dağ mahzunlaştı/Arpa olgunlaştı amca, buğday un ufak oldu biçare/Kımıl geldi amca, kafile halen de zavallı/Buğdayı yedi, geride samanı bıraktı zavallı....’) Yazar yazının sonunda şiirin kahramanı kıza şöyle diyordu: ‘Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.’
KÜRT UYANIŞI MI? • Kımılın bu metaforik kullanılışını Ankara affetmedi elbette. 6 Eylül 1959 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Doğu illerimizden birinin merkezinde çıkan bir gazetede anlaşılmaz sebeplerle Kürtçe bir şiir neşrediliyor” dendikten sonra “İnsaf edelim. Bu Doğu ili İstanbul değil ki, 20-30 gazete çıksın da insan meşgul bir gününde hepsine bakamasın. Sonra hadi kendisi bakamadı, o il merkezinin zabıtası yok mu, adliyesi yok mu?” diye ortalık velveleye veriliyor, 19 Eylül 1959 tarihli Ulus ise “...Bir soru da benden: Bu gazeteye kim kâğıt veriyor” diye öküz altında buzağı arıyordu. Beklendiği üzere İleri Yurt ve Musa Anter aleyhine dava açılmıştı ancak olay yerelden ulusal düzleme taşmış, sanıkları savunmak için başka şehirlerden avukatlar gelmeye başlamış, mahkeme salonu ve adliye binasının önü miting alanına dönüşür olmuştu. Aynı şekilde Ankara ve İstanbul’daki Kürt asıllı lise ve üniversite öğrencileri heyecanla davayı izliyorlardı. Ödemiş’te yayınlanan Cephe isimli gazete kelleyi koltuğa alarak, Diyarbakır’a ve Musa Anter’e şöyle destek vermişti: “İstanbul gazeteleri kıyamet koparıyor. Diyarbakır’da çıkan İleri Yurt gazetesi Kürtçe bir şiir neşretmiş. Bakın Küstaha. Genelevlere kadar ‘Welcome’ diye Amerikanca yazılan memleketimizde, Kürtçe şiir Garbilik şerefimize dokunuyor...” Durum Ankara’nın canını o kadar sıkmıştı ki, Celal Bayar Diyarbakır Valisi’ne telefon açıp, Musa Anter’in ‘kafasının ezilmesi’ni istemişti.
Burada bir parantez daha açıp Musa Anter’le ilgili bir anekdotu ktaralım. 1950’lerde hemen her makalesinde Kürtçe’ye yer verdiği için sık sık mahkemeye çıkarılan Kürt aydını Musa Anter’e, bir gün hâkim “Ne diye Kürtçe yazıyorsunuz” diye sormuş, Anter de “Hâkim Bey, İstanbul’da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete çıkarıyorlar. Ayrıca İngilizce ve Fransızca gazete de çıkıyor. Ben Kürtçe yazıyorum diye ne olacak?” demişti. Hâkimin “Efendim onlar azınlık” karşılığı üzerine de taşı gediğine koymuştu: “Hâkim Bey, yani bir memlekette azınlık çoğunluktan daha mı avantajlıdır? Eğer bir azınlık kadar hakkım yoksa ben böyle çoğunluğu ne yapayım? Lütfen karar verin ve beni de azınlık kabul edin.” ‘Ape’ Musa Anter, 20 Eylül 1992’de bir PKK tirafçısı tarafından tuzağa düşürülerek öldürüldü.
RASTGELE TUTUKLAMALAR • Hükümet, bu olaylardan sonra MİT’e emir vererek bir ‘Kürt raporu’ hazırlamasını istedi. Raporda, 1.000 ila 2.500 kişilik bir Kürt grubunun ‘tenkil’ edilmesi öneriliyordu. Celal Bayar’ın ‘bin kişiyi sallandıralım’ şeklindeki meşhur sözünü bu öneri üzerine yaptığı anlaşılıyordu. ‘Sallandırma’ işine prensip olarak karşı çıkmayan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun uyarısı ile 50 kişilik bir idam listesi ile yetinmeye karar verdi. Yani 1950’lerde izlediği CHP karşıtı politikalarla Kürt oylarını DP’de toplamayı başaran Bayar ve Menderes, uluslararası konjonktürün de etkisiyle, bir öğrenci protestosu karşısında devletin iliklerine kadar işlemiş olan kadim paranoyaya teslim olmuştu. Yurdun dört bir yanındaki tutuklamalar 17 Aralık 1959 günü başladı. Tutuklama müzekkeresinde isim yoktu. MİT kimi öneriyorsa, 50 kişilik listeye onun adı yazılıyor ve tutuklanıyordu. Polisin iddiasına göre Bitlis bağımsız milletvekili Ziya Şerefhanoğlu’nun evinde üzerinde el yazması Arap harfleriyle ‘Kürt İstiklal Partisi’ yazan birkaç sayfalık bir tüzük taslağı bulunmuş, ayrıca bazı üniversite öğrencilerinin üzerinde ve ev aramalarında Molla Mustafa Barzani’nin resimlerine rastlanmıştı. Ancak tutuklananlar arasında bulunan Dr. Naci Kutlay’a göre olayın arkasında bir örgüt yoktu.
GÖZALTINDA ÖLÜM • Tutuklama kararını Ankara’daki Askerî Savcılık istemişti ama tutuklananlar İstanbul Harbiye’deki hücrelere konuldular. Harbiye’de 40 hücre olduğu için, geriye kalan 10 kişi tutuksuz yargılanacaktı. Sorgulamayı yapacak hâkim Orhan Akaya, ancak iki ay sonra İstanbul’a geldi ve sorgulamaları ancak üç ayda tamamlayabildi. Hücrelerin uygunsuz koşullarından dolayı, sanıklardan Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kaldı. Bunlardan biri olan Nurettin Demirtaş, Emin Batu’nun zorla taksiye bindirildiğini görüp, ‘arkadaşımı nereye götürüyorsunuz?’ diye sorma gafletinde bulunan sıradan bir vatandaştı. Daha sonra iki kişi daha dahil oldu ama dava kamuoyunda hep ‘49’lar Davası’ diye bilindi.
DARBE OLUYOR • Milletvekili Avni Doğan’ın Emin Batu ile ilgili soru önergesi ve İsmet İnönü’nün Samsun CHP Kongresi’ne çektiği telgraftaki üstü örtük ifadeler dışında CHP’nin 49’lar Davası’na yönelik ciddi bir tepkisi olmadı. Tutuklular beş aydır hücrelerinde mahkemeye çıkarılmayı bekliyorlardı ki, 27 Mayıs darbesi oldu. Başta Adnan Menderes ve Celal Bayar olmak üzere önde gelen DP’liler Yassıada’ya gönderildi. Sanıklar demokratikleşme vaadiyle iktidara gelen darbecilerin kendilerini salıvereceğini ummuştu ama yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Çünkü darbeciler 26 Ekim 1960’ta çıkardıkları genel aftan 49’ların yararlanmasına izin vermediler.
AVUKAT BİLE BULAMIYORLAR • İddianame de bir türlü hazırlanamıyordu, çünkü ’50 kişiyi sallandıracak’ kanıt bir türlü bulunamıyordu. Ancak ortada öyle bir korku atmosferi yaratılmıştı ki, avukat olan Kürt milletvekilleri bile 49’ları savunmaya yanaşmıyordu. Sadece Medet Serhat’ı savunan Seniha Hanım (daha sonra evleneceklerdi) ile DP Milletvekili Ali Karahan’ı savunan emekli yargıç Turan Ayata bu cesareti göstermişti.
TCK 125 Mİ 141-142 Mİ? • Yaklaşık on dört aylık tutukluluk döneminin ardından davanın görülmesine 3 Ocak 1961’de başlandı. İlk duruşmada sanıkların tutuksuz yargılamalarına karar verildi. Savcı, sanıkları üç gruba ayırmıştı. İlk grupta bulunan Nurettin Yılmaz, Esat Cemiloğlu, Ferit Bilen, Mustafa Direkçigil, Fevzi Avşar, Hasan Ulus, Nazmi Balkaş, H. Oğuz Üçok, M. Nazım Çiğdem, Fevzi Kartal, Mehmet Aydemir, Emin Kotan, Ökkeş Karadağ, Muhsin Şavata ve Fethullah Kakioğlu için mahkûmiyetlerini gerektirecek kâfi delil bulunmadığından’, ‘takdiri mahkemeye ait olmak’ üzere beraatları talep edildi. İkinci grupta bulunan Turgut Akın, Sıtkı Elbistan, Şerafettin Elçi, Mustafa Ramanlı, Mehmet Özer, Feyzullah Demirtaş, Cezmi Balkaş, Halis Yokuş, İsmet Balkaş ve Sait Bingöl için yine ‘mahkûmiyetlerini gerektirecek kâfi delil bulunmadığından’ beraatları istendi.
8 YILLIK HUKUK SKANDALI • Üçüncü grupta bulunan Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Koço Elbistan, Yavuz Çamlıbel, Mehmet Ali Dinler, Yusuf Kaçar, Ziya Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Hasan Akkuş, Örfi Akkoyunlu, Selim Kılıçoğlu, Şahabettin Septioğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Faik Savaş, Haydar Aksu, Ziya Acar, Fadıl Budak, Halil Demirel, Necati Siyahkan, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin’in ise TCK’ nın ‘Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı devletin hâkimiyeti altına koymaya veya devletin birliğini bozmaya veya devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır” diyen 125. maddeye göre yargılanması isteniyordu.
VE ZAMANAŞIMI • Ortada delil falan olmadığı için tüm sanıklar 30 Nisan 1964’te beraat etti ancak savcının itirazı üzerine karar Askerî Yargıtay tarafından bozuldu. 1965’te suç vasfı değiştirilerek dava yeniden görüldü. Bu sefer Y. Çamlıbel, Ş. Turan, M. Serhat, H. Akkuş, Ö. Akkoyunlu, S. Kılıçoğlu, Ş. Septioğlu, S. Elçi, S. Kırmızıtoprak, Y. Kaya, F. Savaş, F. Budak, A. E. Dolak, C. Yıldırım ve M. Anter TCK’nın 141 ve 142. maddelerinden yani “yabancı devletlerin müzahereti ile milli duyguları yok etmeye ve zayıflatmaya matuf cemiyet kurmaktan” 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezası aldılar. Askerî Yargıtay bu kararı da bozunca dava Askerî Yargıtay Daireler Kurulu’na gitti ancak karar kesinleşmeden dava zaman aşımına uğradı ve ‘49’lar’ paçayı kurtardılar. Mehmet Emin Batu ise öldüğüyle kaldı...
27 Mayısçıların Sivas Kampı Sürgünleri
31Mayıs 1960’ta, yani darbeden dört gün sonra Cumhuriyet gazetesinde “Milli Birlik Komitesi’nin yakında neşredeceği vesikalarda bir Kürdistan hükümeti tesisi için DP grubu içinde çalışanların varlığı ispat ediliyor. Sabık iktidar, Şeyh Said’in oğlunun Rus yapısı ciple Doğu’da propaganda yapmasına göz yummuştur” şeklinde bir haber çıkmıştı. Yine o günlerde Hakkari, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır gibi sınır illerinde Molla Mustafa Barzani hareketine destek eylemleri yapıldığı yönünde iddialar vardı. ‘49’lar Davası’ndaki tutumlarından da anlaşıldığı gibi darbeciler DP’yi karalamak için kadim ‘Kürtler tarafından bölünme’ korkusuna sarılmışlar, işin içine bir de ‘Rus cipi’ katarak diğer kadim korkumuz ‘Moskof tehlikesi’ni de ihmal etmemişlerdi.
AĞALIK VE ŞEYHLİĞİN TASFİYESİ • Haberin hemen ertesi günü yani 1 Haziran 1960’ta, bölgelerinde etkili olan toprak ağalarından, aşiret reislerinden, şeyhlerden ve Kürt milliyetçisiolduğundan şüphelenilen toplam 485 kişi tutuklanarak Sivas-Kabakyazı’da açık arazide kurulan bir kampa kapatıldılar. Ancak o günün gazetelerinde bu konuda bir haber çıkmadı. Olay ortaya çıktığında gerek Milli Birlik Komitesi (MBK) adına yapılan açıklamalarda, gerekse degazetelerde yazdırılan yazılarda, sürekli ‘ağalık ve şeyhlik düzeninin yıkılmasına’ vurgu yapılıyordu. Örneğin 19 Ekim 1960 tarihli Öncü gazetesinde Genelkurmay eski Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın şu sözleri yer almıştı: “Şarkta, ağa, bey, şeyh denilen 35-40 kadar köye sahip kişiler, derebeylikler hâlâ mevcuttur. (...) Bölgelerinde Türk harfleri ile tedrisata muhaliftirler. Köylüyü her surette baskı altında tutarlar. ... Köylülerimiz Türklüklerini müdriktirler. Kürtlükpropagandası sırf derebeyliklerinin devam edebilmesi için şeyh ve beyler tarafından halka yayılmaktadır.” MBK bildirisindeki şu satırlar ise adeta 1930’daki ırkçı tezlerin tekrarı gibiydi:“Türkiye’nin bütünüyle yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyan birkaç kişiye benimsetilecektir.”
Anlaşılan 27 Mayısçılar da, aynen selefleri (ve daha sonra halefleri) gibi birkaç ağa ve şeyhi Batı’ya sürmekle feodal düzenin çözüleceğini, Kürt meselesinin hallolacağını sanıyorlardı. Üstelik ağalık düzeni ülkenin batısında da yaygındı ama kimsenin aklına Türk ağalarını Doğu’ya sürmek gelmiyordu. Aynı şekilde kabak nedense CHP’li ağalara ve feodallere değil, DP’li ağalara ve feodallere patlamıştı.
KAMPIN ÜNLÜ REHİNELERİ • Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan buraya getirilen 485 kişi arasında, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın dedesi Zeynel Turanlı, günümüzün önde gelen Alevi liderlerinden İzzetin Doğan’ın babası Hasan Doğan (kampın en yaşlı üyesiydi), eski DYP Milletvekili Sedat Bucak’ın babası Hakkı Bucak ve amcası Mehmet Bucak, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) Genel Başkanı Sertaç Bucak’ın babası ve dönemin Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) Başkanı Faik Bucak (1966’da suikasta kurban gitti), Deniz Gezmiş davasının savcısı Baki Tuğ’un babası, Şeyh Said’in oğulları (ailenin o sıradaki reisi Abdülmelik Fırat da Yassıada’da idi), Van’dan Kartal, Hakkâri’den Ertuş, Diyarbakır’dan Ensarioğulları ailelerinin üyeleri ve Said Nursi’nin 22 müridi vardı. Ama kurunun yanında yaş da yanar misali, bir sürü gariban da vardı.
Getirilenlerin tümünün menkul ve gayrimenkul mallarına el konulmuştu. Kamptaki yemeklerini ceplerinden yiyorlar, günlerini satranç ya da tavla oynayarak ve sohbet ederek geçiriyordu. Çamaşırları maddi durumu iyi olmayan kamp sakinleri yıkıyordu. İşkence yoktu ancak özellikle DP’lilere yönelik küfürlü hakaret vardı.
ZORUNLU İKAMET • Sivas Kampı sakinlerinden bir bölümü, 7 Ekimz1960 günü, yürürlükteki 2510 Sayılı İskân Kanunu’na ek olarak çıkarılan ve “Sosyal birtakım reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye’de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yıkmak” gayesi ile çıkarılan 105 Sayılı Kanun’la Kürtlerin adeta bağışıklık kazandığı sürgünle tekrar karşı karşıya gelecekti. Sürgüne gidecek 54’ü DP’li, biri Cumhuriyetçi Köylü Millet Parti’li 55 kişiyi “Babam Şarkın cellâdıydı, ben de sizin cellâdınız olacağım” diye övünen İçişleri Bakanı Muharrem İhsan Kızıloğlu seçmişti. (Babasının kim olduğunu tespit edemedim). Bu 55 kişi, Aralık ayında Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizli’de zorunlu ikamete tabi tutuldular.
AF VAR ÖZÜR YOK • Neyse ki aklıselim galip geldi ve 21 Kasım 1960’ta 193 kişi tahliye edildi. Geriye kalanlar dokuz ay kampta kaldıktan sonra, üç aylarını sekiz vilayetin nezarethanelerinde geçirip, üstüne de iki buçuk yıl sürgün hayatı yaşadıktan sonra, 55 sürgünle birlikte Ekim 1963’te çıkarılan genel afla serbest kaldılar. Devlet kendilerinden özür dilemediği gibi, kamptan ayrılırken, yemek parası olarak 400 liralarını kesmeyi de ihmal etmemişti.
TBMM’nin eski başkanlarından Hüsamettin Cindoruk bu olayın günümüze kadar devam eden sonuçlarını şöyle özetlemişti: “... Kürtçülük ideolojisi orada bir okul gibi ortaya çıkmıştır. Siz devletine bağlı adamı da karşıt görüşlerdeki adamı da oraya götürdünüz ve karşıt görüşlerdeki kesim ‘Devletine bağlı oldun da ne oldu? Bak yine bizimle beraber buradasın!’ söylemini savundu. 27 Mayıs’ın ikinci hatasıysa doğu bölgelerinde tespit ettiği 55 ağayı batı bölgelerine sürgüne göndermek olmuştur. Çıkan tablo ne? Bir tarafta kanaat önderleri Sivas Kampı’nda, diğer tarafta 55 ağa batı bölgelerinde sürgünde. Soru şu; ortaya çıkan boşluğu kim dolduruyor? Ayrılıkçı Kürt ideolojisi!.. 1950 ve 1960 arasındaki yumuşama dönemi Sivas Kampı ve ağaların sürgüne gönderilmesiyle tam tersi bir sürece dönmeye başlamıştır. Bundan sonra da devletin iki yakası Doğu’da bir araya gelmemiştir.” (Aktaran Nevzat Çiçek, “47 Yıl Sonra Sivas Kampı”, Nokta, S.12, 18-24 Ocak 2007)
Hüsamettin Cindoruk’un söylemeye dilinin varmadığı ise, bu politikanın Cumhuriyet’in kadim politikası olup, günümüzde de hâlâ devam ettiği, daha da vahimi, aynen devam ettirilmeye çalışıldığıydı...
Kaynakça: Yavuz Çamlıbel, 49’lar Davası, Garip Ülkenin İdamlık Kürtleri, Algı Yayınları, 2007;Naci Kutlay, 49’lar Dosyası, Fırat Yayınları, 1994; Musa Anter, Kımıl, Avesta, 2000.
.13-7-08
.‘1908 Devrimi’nin ilham kaynakları
‘Devrim’ karşılığında Hint-Avrupa dillerinde kullanılan revolution, revolucion,rivoluzione gibi sözcükler Latince revolvere sözcüğünden türemiştir. ‘Revolvere’ ise, geriye dönmek, dönmek, kendi üzerine yansımak, bir aks üzerinde hareket etmek, bir gök cisminin yörüngesi etrafında dönmesi anlamına gelen bir astronomi terimidir. Copernicus'un İskenderiyeli astronom Ptolemaeus’un dünya merkezli güneş sistemine meydan okuyan ünlü eseri De revolutionibus orbium coelestium’dan (1543) sonra bilim dünyasında yaygınlaşanterim, siyasi anlamını 1642-1653 arasında İngiltere’de, Parlamento ile Kral arasında yaşanan ve I. Charles’ın idamı ile biten mücadeleden sonra kazandı. O zamana dek İngiltere’de yaşanan onlarca iç savaş esas olarak ‘kimin yöneteceği’ konusuna odaklanmışken,ilk kez ülkenin ‘nasıl yönetileceğini’ mesele olmuştu. Ancak bu olay ileriye doğru çizgisel bir hareketten çok düzenin restorasyonunu içeriyordu.
GERİYE DEĞİL İLERİYE . Terimin ‘geriye dönüş’ anlamını yitirmesi Fransız Devrimi ile oldu. 1787'de başlayan, doruk noktasına 1789’da ulaşan ve değişik aşamalardan geçerek 1799'a kadar süren bu büyük toplumsal altüst oluş Fransa’da ‘ancién regime’i sona erdirmekle kalmamış, Avrupa tarihinde de yeni bir sayfa açmıştı. Gerçi, 1792’de Cumhuriyetin ilanından sonraki 75 yıl içinde Fransa cumhuriyet, imparatorluk ve monarşik yönetimler arasında gidip geldi ve taraflar arasındaki hesap ancak 1894-1906 arasında Fransa’yı altüst eden Dreyfus Davası’ndan sonra kapandı ama sonuçta, iktidar feodaliteden burjuvaziye geçti, (her ne kadar evrenselci iddialarla yola çıkıldıysa da) ulus-devlet egemen siyasi yapı haline geldi, laiklik, vatandaşlık gibi kavramlar ortaya çıktı. Bu hafta, 23 Temmuz’da 100. yıldönümünü ‘idrak’ edeceğimiz II. Meşrutiyet’in ilham kaynaklarına ve bazılarının iddia ettiği gibi ‘geç kalmış liberal bir devrim’ mi yoksa ‘devleti kurtarmak için yapılmış radikal bir müdahale’ mi olduğu sorusuna cevap arayacağım.
İLK ÖRGÜTLENMELER . Meşrutiyet 23 Aralık 1876’da ilan edilmiş fakat II. Abdülhamit’in 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı (’93 Harbi’) bahane ederek, 14 Şubat 1878’de Meclis-i meclisi tatil etmesi ve Kanun-ı Esâsî’yi yürürlükten kaldırarak katı bir istibdatta yönelmesi üzerine anayasayı tekrar yürürlüğe koymak için ülke içinde ve dışında yoğun bir siyasi muhalefet hareketi başlamıştı. Abdülhamit’i alaşağı etmeye karar veren Müslüman-Türklerin ilk hücresi, Fransız Devrimi’nin 100. yıldönümünün kutlandığı 1889 yılının Mayıs ayında, İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’de kuruldu. İlk adı İttihad-ı Osmanî olan bu gizli cemiyetin hedefi halkın temel hak ve özgürlüklerini gasp eden ‘istibdat’ yönetimini sonlandırmak ve imparatorluğun dağılmasının önüne geçmekti. 1902’de Abdülhamid’e muhalif güçlerin Paris’te gerçekleştirdiği kongreye tüm Osmanlı halklarını temsilen 60-70 kişi katılmış, İngiliz tipi liberalizme yakın duran Prens Sabahattin kongre başkanı seçilmiş, Ermeni Ahoranyan ve Rum Satus ise yardımcılıklara getirilmişti. Ama kongre başarıya ulaşamadı ve Prens Sabahattin’in grubu Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyetçilik Cemiyeti adında bağımsız örgütlenmeye gittiler.
Jön Türklerin ilham kaynakları arasında 1789 Fransız Devrimi’nin önemli bir yeri oldu. Örneğin 1908’in ‘Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet’ şiarı (Jön Türkler buna bir de ‘Adalet’i eklemişlerdi) Fransız Devrimi’nin ‘Liberté, Égalité, Fraternité’ sloganından ödünç alınmıştı. Jön Türkler gerek okudukları okulların pozitivist programlarından, gerekse sürgünde bulundukları sıralarda gözlediklerinden dolayı Fransız Devrimi’ni oldukça iyi tanıyorlardı. Fransız Devrimi’nin en önemli hedefi ‘Aydınlanma’ düşüncesini yaşama geçirmekti. ‘Aydınlanma’ insanoğlunun tüm korkularından ve doğadan akıl yoluyla özgürleşmesini ve böylece yeryüzünü kontrolü altına alabilmesinin kod adıydı. Aslında ‘Aydınlanma’ ile birlikte, daha önce ‘bir önceki duruma geri dönme’ anlamını taşıyan ‘devrim’ kavramı radikal bir dönüşüm geçirmişti. Bundan böyle ‘devrim’ artık ‘eskisi ile aynı olmayan daha ileri bir aşamaya gitmekti’. Bu yeni durumda, insanın ve onun doğuştan sahip olduğu temel hakların büyük önemi vardı. Nitekim 1789 ve 1793 bildirgelerinin temelini bu kavramlar oluşturdu. Ancak 1793-1794 yılları arasında yaşanan ve tarihe ‘Terör Dönemi’ olarak geçen dönemde başvurulan ‘devrimci şiddet’, Aydınlanma felsefesinin temellerine büyük bir darbe vurdu. ‘Jakobenler’ sadece ‘iç düşman’a karşı değil, aynı zamanda dış düşmana karşı da şiddeti tırmandırdılar. Zorunlu askerlik uygulaması bu dönemde başladı ve Fransa’da federalist talepler tırmandığında hükümetin ilk işi İspanya’ya karşı savaş ilan etmek oldu. Böylece bireyin üstünlüğü fikri, ‘millet’ fikri ile karışmaya başladı. Bir süre sonra ‘millet’ siyasi iktidarın ve meşruiyetin kaynağı haline geldi ve içte baskı ve dışarıda egemenlik kurmak, ‘milletin bekası’ sorununa çare olarak sunuldu ve giderek insan hakları kağıt üzerinde kalmaya başladı.
Devrimci ideallerdeki bu dönüşüm Jön Türklere uygundu, ama devrimin ‘geniş halk kitlelerine dayanması’ ve ‘kanlı’ olması fikrini sevmemişlerdi. Çünkü onlara göre halkın işin içine girmesi, Osmanlı İmparatorluğu gibi son derece hassas dengelere dayanan bir yapıda, etnik ve/veya dinsel çatışmalara yol açabilir, böyle bir çatışma merkezi zayıflatabilir, bunu fırsat bilen büyük devletler azınlıkların haklarını koruma bahanesi ile imparatorluğa müdahale edebilirlerdi.
‘HALKSIZ VE KANSIZ’ JAPON DEVRİMİ . Jön Türklerin beğendiği ‘devrim’ çok uzak bir ülkede, Japonya’da 1868’de İmparator Meiji tarafından başlatılan anayasacı reform hareketi idi. Tarihe ‘Meiji Restorasyonu’ diye geçen hareket sayesinde Japonya, 30 yıl gibi kısa bir sürede ordudan sanayiye, bilimden sanata, ekonomiden eğitime, velhasıl hayatın tüm alanlarında büyük bir modernleşme hamlesini gerçekleştirmişti. ‘Aydınlanmış’ ‘milli’ bir liderin önderliğinde gerçekleştirilen bu hareket, geniş halk kitlelerinin katkısı olmaksızın başlamış ve kan dökülmeden sürdürülmüştü. Batılılar tarafından ırksal sınıflandırmanın en altına yerleştirilen sarı ırktan bir halkın bu kadar kısa sürede Batılı anlamda ‘medenileşmesi’ ve ‘ilerlemesi’ Jön Türkleri çok etkilemişti. Jön Türklerin ‘halksız ve kansız’ Japon modeline hayranlığı, 1904’te Japonların toprak talebi ile Rusya’ya savaş ilan etmesi ve 1905’te savaştan galibiyetle ayrılmasıyla pekişecekti. Olay etkileyiciydi, çünkü Japonların yendikleri Ruslar Türklerin kadim düşmanıydı. İkincisi,Japonya aynen Osmanlılar gibi ‘Asyalı’ bir güç idi. Yendiği Rusya ise kendini ‘Avrupalı’ sayıyordu. Üçüncüsü Japonya küçük bir ada ülkesi idi, Rusya ise iki kıtaya yayılmış bir devdi ve güçlü bir ordusu ile güçlü bir donanması vardı. Japon başarısından sonra Jön Türklerin ‘yukarıdan aşağı kansız bir darbe’ fikri güçlendi.
‘HALKLI VE KANLI’ RUS DEVRİMİ . Tam bu sırada Rusya’da yaşananlar Jön Türklere yepyeni bir perspektif kazandırdı. Rusya Osmanlı Devleti’nin tarihsel düşmanı olmakla birlikte, pek çok açıdan Osmanlı Devleti’ne benziyordu. Her ikisi de, eski ve köklü medeniyetlerin üzerine kurulmuştu. Her ikisi de şanlı bir tarihten sonra yenilgiler ve başarısızlıklarla tanışmıştı. Her ikisi de halklarının özgürlük taleplerine kulaklarını tıkayan despot monarklar yüzünden kaosa ve çürümeye mahkum olmuşlardı. Daha önemlisi, iki ülke o kadar yakındı ki, Abdülhamit’in sıkı sansürüne rağmen Duma’da (Parlamento) yapılan tüm konuşmalar anında İstanbul’da yankı buluyordu. Duma’nın Türk kökenli üyelerinin ateşli konuşmaları sayesinde, Jön Türkler arasında sosyalist fikirlere sempati başlamıştı.
Rus halkı ile Romanov Hanedanı arasında iplerin kopmasına Rus-Japon Savaşı’nda yaşanan başarısızlıklar neden oldu. Japonların henüz galibiyetlerini ilan etmedikleri bir zamanda, 9 Ocak 1905’te, Çar’ın istifasını isteyen halka Çar’ın muhafızlarının (Koşaklar/Kazaklar) ateş açması sonucu binlerce kişi öldü, binlercesi yaralandı. Tarihe kanlı ‘Kanlı Pazar’ diye geçen bu olaydan sonra kitlesel şiddet olayları tüm ülkeye yayıldı.‘Devrim’ ancak 19076 Temmuz’unda yenilgiye uğratılabildi. Dağıtılan Devlet Duma’sının üyeleri Finlandiya’nın Vyborg şehrinde toplandılar ve halkı Duma yeniden toplanıncaya kadar devlete vergi vermemeye ve askere gitmemeye çağıran ünlü manifestolarını ilan ettiler. Jön Türklerin yayın organı Şura-yı Ümmet’te Vyborg Manifestosu’nun kelimesi kelimesine yayınlanması, Rus Devrimi’nin ne kadar yakından takip edildiğinin göstergelerinden biriydi. Sonuçta 1905 Devrimi başarısız oldu ama, Jön Türkler bu devrim sayesinde, sendikaları, kitlesel grevleri tanıdılar, halkın vergi vermeyi reddetmesi, halkın saraya ve hükümete delegeler göndererek taleplerde bulunması, teröristlerin üst düzey yetkililere intihar saldırıları düzenlemesi gibi yepyeni yöntemlerle tanıştılar. Çapı ne olursa olsun her türlü halk hareketinin ancak kendini devrime adamış kadrolar ve halka öncülük eden entelektüeller sayesinde başarılı olabileceğini öğrendiler. Ancak Ruslardan asıl henüz olgunlaşmamış bir parlamenter sistemin sürdürülmesinin, ancak parlamento dışı teşkilatlanmalarla mümkün olduğunu öğrendiler. Çünkü, milyonlarca kişilik orduya komutanlık eden Çar’ın kalbine korku düşüren ve onu işçilere ve köylülere taviz vermeye zorlayan, kitlelerin öfkeli patlaması değil, bir avuç teröristin bombalarıydı. O ana kadar entelektüel yanları ağır basan unsurların bile 1906’dan sonra bütün enerjilerini, gizli örgütlenmeye ve ‘fedailere’ hasretmelerinde ve 1908’den sonra da buna devam etmelerinde Rusya tecrübesinin rolü büyüktü.
‘HALKLI VE KANSIZ’ İRAN DEVRİMİ . 1906 Temmuzunda Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde toplanan halk “Adalet istiyoruz; Şah’la dilencinin hukuk önünde eşit olacağı bir millet meclisi istiyoruz” diye haykırıyordu. Sonuçta Şah, taleplere boyun eğdi, Belçika anayasası temelinde bir anayasa hazırlandı. Anayasada toplumsal haklar, serbest basın, bağımsız yargıdan söz ediliyordu.
İran, Jön Türkleri çok ilgilendiriyordu, çünkü İran Osmanlı İmparatorluğu gibi bir ‘İslam ülkesi’ idi ve hemen yanı başındaydı. Öte yandan Jön Türklerin kriterleri açısından Osmanlı İmparatorluğu’ndan ‘daha geri’ bir ülke idi. Yani, Osmanlı Devleti’nden önce ‘anayasal devrim’ yapması Jön Türkler için mahcubiyet vericiydi. Devrimin hem kitlesel hem de kansız olması dikkat çekici başka bir özellikti. Ama daha ilginci, o güne dek ‘gerici’ olarak niteledikleri din adamlarının ‘ilerici’ ve ‘özgürlükçü’ bir rol oynayabileceğini görmüşlerdi. Jön Türkler bu tarihten itibaren ‘ümmet’, ‘şeriat’, ‘şura’ gibi dinsel terimleri daha sık kullanmaya başladılar, daha önce Abdülhamit yandaşlığından ve sessizliğinden dolayı kınadıkları Şeyhülislamı halkı ‘doğru yola’ yöneltmek üzere göreve davet ettiler, din adamlarına ‘Necef tecrübesini inceleme’ tavsiyesinde bulundular. İslamcı retoriği 1909’da (31 Mart Vak’ası sırasında) orduyu harekete geçirirken, 1914’ten itibaren gayrimüslim unsurları ülkeden sürerken de kullandılar.
VERGİ AYAKLANMALARI . Jön Türkleri 1906-1907 arasında Kastamonu, Erzurum ve Bitlis’te yaşanan halk ayaklanmaları da çok etkiledi. Kastamonu’da halk, validen dürüst olmayan bazı yöneticilerin görevden alınmasını talep etmiş, istekleri yerine gelmeyince de on gün süre ile telgrafhaneyi işgal ederek İstanbul’la iletişimi kesmişlerdi. Bunu Erzurum’daki isyan izledi. Vergilerin arttırılmasına kızan halkın gösterisi yöneticilerce yasaklanınca, halk valinin evini kuşattı, vali ancak, birkaç polisin ölmesiyle biten silahlı müdahaleden sonra kurtarılabildi. Esnafın dükkanlarını açmayı reddetmesi ve protestoların devam etmesi üzerine vali görevden alındıktan sonra olaylar yatıştı. Bitlis’te beş bin Müslüman Türk ve Kürt, rüşvet almak ve zimmetine mal geçirmekle suçladıkları valinin evini sardı, vali kaçtı ama isyan ancak, isyanın lideri öldürüldükten sonra bitirilebildi. Bölgede kontrolü sağlamak ancak ordu birlikleri sağlayabildi.
Başlangıçta Jön Türkler önce bu isyanları Kürt ve Ermenilerin ayrılıkçı hareketleri sandılar ancak daha sonra olayların tümüyle baskıcı ve sömürücü devlete yönelik hareketler olduğunu anladılar. Özellikle etnik açıdan son derece hassas bir durumda olan Erzurum’da, Hıristiyan ve Müslüman unsurların birbirine düşmeden, sadece vergi ve yönetimsel haksızlıklara odaklanması onlar için çok öğretici olmuştu. Gerçi olaylardan sonra Ahmet Rıza sadece Kastamonu ve Erzurum’un ‘Müslüman-Türk’ isyancıların başarısını kutlamış ve bazı İttihatçılar benzer isyanları imparatorluğun diğer bölgelerine de yaymayı önerdiğinde, isyanların ‘avami’ yanını görmezden gelmişti ama, lideri kim olursa olsun Jön Türkler, halkın tahammülünün kalmadığını anlamışlar ve Abdülhamit’i devirmek için cesaretleri artmıştı.
HIRİSTİYANLAR KOMİTACILAR . Selanik’teki ‘radikal’ Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile Paris’teki ‘entelektüel’ Terakki ve İttihat Cemiyeti, Eylül 1907’de, birleşerek Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti aldı ve örgütte radikallerle entelektüeller arasındaki makas iyice kapandı. Yeni cemiyet Makedonya’daki ayrılıkçı, milliyetçi hareketlerden, özellikle Yunanlılar ve Bulgarlardan, devrime adanmış 10-15 kişilik silahlı köylü gruplarının hayati rolünü öğrendi. Ancak Jön Türkler, işbirliği yaptıkları Makedon VMORO’dan (Dahilî Örgüt)) farklı olarak, Müslüman-Türk köylülerinin örgütlenmesinde ağırlığı, köylülere değil askeri kadrolara verdiler. Öyle ki, 1895'ten beri bu tür örgütlenmeye karşı çıktığı için genç subaylarca ağır eleştirilere uğrayan Ahmed Rıza bile genç Osmanlı subaylara ‘Çete Teşkili Lüzûmuna Dair Mektub’ yazacak hale gelmişti. Özellikle Manastır, Resne, Ohri, Üsküp, Gevgili, Edirne, Kosova, Drama gibi merkezlerde, İkinci ve Üçüncü Ordu’nun kadrolarının yer almadığı tek bir toplantı, tek bir gösteri, tek bir ayaklanma gerçekleşmedi. Cemiyetin fedaileri, 1908 Haziran’ından itibaren Balkanlarda tam bir terör estirdiler. Onlarca kişiyi ‘cemiyete karşı çıkmak’ veya ‘hafiyelik yapmak’ gibi gerekçelerle öldürdüler. Ama, sadece fedailer değil Cemiyet’in ‘millî taburlar’ ve ‘alaylar’ adını verdiği birlikler ve VMORO sol kanadı çeteleri de askerî ayaklanmayla ilgisi olmayan eylemler gerçekleştirdiler. İttihatçıların bu yöntemi çok sevdikleri 1908 sonrasında gerçekleştirdikleri suikastlardan görüldü.
İTTİHATÇI-TAŞNAK İTTİFAKI . Abdülhamit’in Müslüman-Türk muhalifleri İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde örgütlenirken, Rusya’daki Narodnik (Rusça ‘Halka Doğru’ demek) hareketinden etkilenen Ermeniler ise, 1887’de İsviçre’de kurulan ‘Marksist’ Hınçak (Çan) Cemiyeti (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak Partisi adını aldı) ile 1890’da Tiflis’te kurulan ‘milliyetçi-sosyalist’ Taşnaksutyun’da (Ermeni Devrimci Federasyonu-EDF) örgütlenmişlerdi.
1894-1896 arasında Doğu Anadolu ve İstanbul’da yaşanan olaylar sırasında yüz bine yakın Ermeni’nin hayatını kaybetmesi üzerine ‘Büyük Devletler’ in Osmanlı Devleti’ne müdahale etmesinden korkan Jön Türkler, Ahmed Rıza ve Dr. Nazım aracılığıyla Hınçak Partisi’ne Doğu bölgelerindeki reform taleplerinden vazgeçmelerini önermişti. Benzer temaslar Tunalı Hilmi Bey aracılığıyla Cenevre’deki Taşnaklar ile yapılmıştı. Aslında Ermeni tarafı geri adım atmak istemiyordu ama, Jön Türklerin İstanbul’daki merkezlerinin, 1897’de Abdülhamit tarafından basılması üzerine geri adım attılar. İki taraf da, tek başına Abdülhamit’i alaşağı edemeyeceğini anlamıştı.
1907 KONGRESİ . 1905’de Abdülhamit’e karşı düzenlenen başarısız suikastı İttihatçıların destekleyip desteklemediği hala açıklığa kavuşmadı ancak 27-29 Aralık 1907’de Paris’te yapılan kongrede, Anadolu’da yaygın bir teşkilatları ve etkinlikleri olmayan İttihatçıların Ermenilerle temasa geçtiklerine dair belgeler var. Jön Türklerin 1902 ve 1907 kongrelerine de katılmayan Hınçak partisi ittifak teklifini geri çevirdi ancak Taşnaklar kabul etti. İttifakın temel hedefleri, mevcut rejimin devrilmesi, meşruti bir yönetim kurulmasıydı.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, Avusturya sınırından Selanik limanına uzanan bir demiryolu inşa etmeye karar vermesi, Makedonya’nın Osmanlı Devleti’nden kopmasından korkan Jön Türkleri alarma geçirecek, 3 Temmuz 1908’de Resneli Niyazi Bey komutasındaki kuvvetler dağa çıkacak ve 20 gün sonra da İttihatçılar Abdülhamid’e 1876 Kanuni Esâsî’sini ikinci kez ilan ettireceklerdi. Enver Bey “ezelden beri hepimiz kardeşiz. Artık Bulgar, Rum, Romen Yahudi, Müslüman yok. Bu mavi gökyüzü altında hepimiz eşitiz. Bizler Osmanlı olmakla gururluyuz” demiş, Talat, Dr. Nazım ve Bahaddin Şakir İttihatçılar daha önce alınmış kongre kararlarına bağlılıklarını teyid etmişlerdi. Ancak daha ilk günden, Abdülhamit’i tahttan indirmekten vazgeçtikleri anlaşıldı.
Ekim-Kasım aylarında yapılan seçimler için çıkarılan İntihap Kanunu ‘Müslüman-Türk’ unsurlara ayrıcalık sağladığı için bazı bölgelerde gayrimüslimler seçimlere katılmaktan vazgeçtiler. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen, 17 Aralık 1908’de açılan Mecliste 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav ve 4 Yahudi üye vardı. Partilere göre dağılım ise 160 İttihatçı, 20-25 Ahrarcı (Prens Sabahaddin yanlısı), 4 Taşnak, 1 Hınçak, 2 Bulgar ‘Devrimci’, 1 Bulgar ‘Sosyal Demokrat’ ve 70 bağımsız şeklindeydi.
Ancak bu ılımlı atmosfer de uzun sürmedi. 31 Mart 1909 Olayı’ndan sonra ülke padişahın mutlakıyetçi yönetiminden kurtulmuştu ama kendini diğer etnisitelerden üstün gören ‘millet-i hakime’ adına göstermelik bir meclis ve ordudan aldığı destekle ülkeyi perde arkasından istediği gibi yöneten İttihat ve Terakki’nin, daha doğrusu, onun içindeki küçük bir kliğin sultası altına girmişti. Vatandaşlık hak ve özgürlükleri kısıtlayan yasa ve bir dizi baskıcı uygulamadan sonra, 1908’i coşkuyla karşılayan gayri-Türk unsurlar, bir süre sonra anayasanın eşitlikler üzerine kurulu bir toplum düzeninin garantisi olmadığını görünce, Avrupa’da ve Balkanlarda esen milliyetçilik rüzgarlarının da etkisiyle, İttihatçılarla kurdukları ittifakları gözden geçirmeye başladılar, birkaç yıl sonra da imparatorluk kaçınılmaz sonuna doğru gitti.
SONSÖZ YERİNE . Bazı araştırmacıların, ‘vergi ayaklanmaları’nı öne çıkararak II. Meşrutiyet’in İlanı olayına bir halk ayaklanması karakteri vermek istemesi gerçeği yansıtmıyor. Öncelikle, 1908’i hazırlayan kitlesel olaylar imparatorluğun Makedonya toprakları ile sınırlıydı. Doğu Anadolu’daki ayaklanmalar ise Jön Türklerin kontrolünde değildi. Nitekim Jön Türkler Doğu’daki eksikliklerini Taşnaklarla ittifak kurarak gidermek zorunda kalmışlardı. İkinci olarak Jön Türklerin devrimden anladığı, Osmanlı tarihi boyunca Yeniçerilerin yaptıklarından ya da 1876’da Abdülhamit’e I. Meşrutiyet’i ilan ettiren asker sivil bürokratların anladığından çok farklı değildi. Yani ‘devrim’ denilen şey, devletin içinde iktidarın el değiştirmesinden ibaretti. Üçüncü olarak, İttihatçılar için ‘anayasal devrim’ etnik kavgaları ve ayrılıkçı hareketleri önleyerek imparatorluğu kurtarmak, hatta görkemli geçmişi canlandırmak için önemliydi, yoksa ‘birey ve vatandaşlık hakları’ ve ‘özgürlükler’ için değildi. Sonuç olarak, İttihat ve Terakki başından itibaren mevcut düzeni ‘restore’ etmek üzere yola çıkmıştı. Dolayısıyla ‘1908’ yürütücülerinin ‘Aydınlanma’ felsefesinden beslenmesine rağmen ‘Aydınlanmacı’ anlamda bir ‘devrim’ değildi, daha çok kavramın 17. yüzyılda taşıdığı anlamıyla ‘restorasyoncu’ bir hareketti. İttihatçılar bireyin ve vatandaşların hak ve özgürlüklerini, ‘milletin hakları’na kurban ettikleri için ‘liberal’ de değildi.
Son olarak İttihatçılar başlangıçta liberal olup, sonradan muhafazakarlaşmış da değildi. Aksine bu seçim 1908’den önce yapılmıştı.
Kaynakça: Nader Sohrabi, “Global Waves, Local Actors: What the Young Turks Knew about Other Revolutions and Why It Mattered”, Comparative Studies in Society and History, (2002), S. 44, s. 45-79; Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı Ittihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, Cilt I: (1889–1902). İstanbul:İletişim Yayınları, 1986; a.g.y., Preparation for a Revolution, The Young Turks (1902-1908), New York: Oxford University Press, 2001; Aykut Kansu, The Revolution of 1908 in Turkey, Leiden: E. J. Brill, 1997.
.20-7-08
.Othello’nun güzel ülkesi Kıbrıs
KIBRIS’IN FETHİ • 16/17. yüzyıl yazarı Shakespeare’in Othello adlı tiyatro eseri Kıbrıs’ta geçer. Bu güzel ada bir zamanlar Mısırlıların ülkesiydi. Sonra Fenikeliler, Asurlular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Templar Şövalyeleri, İngilizler, Cenevizliler ve Memlukluların hâkimiyetine girdi. 1489’da başlayan Venedik dönemine, 1571’de Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu son verdi. II. Selim, Venedikliler tarafından zorla Katolikliğe geçirilen Rumların Ortodoksluğa dönmesine izin verdikten sonra, adada bıraktığı 20 bin askerin yanına10 bin kadar Türkmen göndererek nüfus yapısını dönüştürmeye başladı. İzleyen yüzyıllarda, Anadolu’da huzursuzluk çıkaran Türkmen aşiretlerinin ve diğer kişilerin Kıbrıs’a sürülmesine devam edildi.
KIBRIS’IN TERKİ • Ancak 1754’te ‘millet’ olarak kabul edilen Rumların modern anlamda ‘milliyetçi’ uyanışı 1821 Mora ayaklanması ile eşzamanlı oldu. Kilisenin önderliğindeki kalkışma Vali Küçük Mehmet Paşa tarafından bastırıldı. Kıbrıslı Rumların gelecek tahayyüllerini oluşturan meşhur Enosis (Yunanistan’la birleşme) fikri ilk kez 1828’de dile getirildi. Kıbrıs, Süveyş Kanalı’na yakın konumuyla İngilizlerin her zaman ilgisini çekmişti. İngilizlerin beklediği fırsat 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile çıktı. Savaştan Rumeli’yi kaybederek ve büyük tazminatlar ödeyerek çıkan II. Abdülhamit, Kars, Ardahan ve Batum’a giren Rus ordularının geri çekilmesi karşılığında, Kıbrıs’ı İngiltere’ye kiraladı. İngiltere adaya bir ‘yüksek komiser’ atadı, böylece Kıbrıs hukuken Osmanlı Devleti’nin, fiilen İngiltere’nin oldu.
ENOSİS VE TAKSİM • Bu tarihte nüfus 186 bin civarındaydı ve bunun 46 bini Müslüman’dı. Bu oran ileriki yıllarda da aşağı yukarı aynı kaldı ve iki toplum arasında dengeli bir ilişki kurulmasını engelledi. 20. yüzyılın ilk yarısı İngilizlerin tavrı sayesinde nispeten yumuşak geçti ama, 1955’te Rumlar İngiliz sömürgecilerini adadan kovarken, Türkler Enosis korkusu ile İngilizleri destekleyince iki toplumun arası açıldı. Ardından işe uluslararası aktörler ve anavatanlar karıştı. Rumlar Enosis, Türkler ‘Taksim’ dediler. Rumlar ‘Akritas Planı’, Türkler ‘Geçici Merhale Planı’ dediler ve 1960’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğü altında kurulan, iki toplumun eşit haklara sahip olduğu bağımsız Kıbrıs Devleti’ni 1963’te fiilen, 1974’te hukuken yıkmayı başardılar. Aynı çevreler iki toplumu birleştirmemek için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar. Bu yazıda Kıbrıs’ın modern tarihine bir göz atacağız.
MODERN MİLLİYETÇİLİKLER • Kıbrıs’ta Türk milliyetçiliğinin doğuşu, Jön Türkler’in Mekteb-i Tıbbiye’de ilk örgütlenmesiyle eş zamanlı oldu. 1891’de Lefkoşa’da Kıraathane-i Osmanî adlı örgüt kuruldu, Feryat adlı bir de gazete çıkarıldı. Ama padişah ve İngiltere yanlısı hareketler de güçlüydü. 1907’de Britanya’nın genç Sömürgeler Bakanı Winston Churchill, Kıbrıs’a geldiğinde tren istasyonu boydan boya Yunan bayrakları ve Enosis talebini dile getiren pankartlarla donatılmıştı. Kıbrıslı Türkler bu manzara karşısında Churchill’i karşılamaya gitmemişler, özürlerini ve şikâyetlerini daha sonra arz etmişlerdi. Durumun hassasiyetini fark eden Churchill, Helenlerin ulusal bilincine ve özgürlük tutkusuna hayran olduğunu ifade ettikten sonra, Müslümanların rencide edilmemesi için uyarıda bulunmuştu. Rum toplumunun liderinin buna cevabı “Bu küçük azınlığın uygarlık ve ekonomik gelişme bakımından herhangi bir önem taşıdığı iddia edilemez” olmuştu. Bu sözler, Rumların bundan böyle, 300 yıllık Osmanlı hâkimiyetine duydukları nefreti onların bakiyesi olan Türklere yönelteceğini gösteriyordu. Türkler ise 300 yıllık hâkim pozisyonu kaybetmeyi hiçbir zaman hazmedemeyeceklerdi.
YA YUNANİSTAN EVET DESEYDİ? • Balkan Savaşı bittiğinde, Türk toplumu, İngiliz yönetimine başvurarak Kıbrıs’ın İngiltere veya Mısır’a bağlanmasını isteyecek kadarçaresizdi. Rumlar ise buna dünden razıydı. Bu arzular, Osmanlı Devleti Almanya’nın yanında savaşa girince gerçekleşti. İngiltere, Ada halkının isteğini ileri sürerek, 5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ı ilhak etti. Osmanlı Devletibu yasadışı ilhakı protesto etmekleyetindi. Ekim 1915’te, İngiltere bir hafta içinde İttifak Devletleri’ne savaş açması ve Bulgaristan’a karşı sefer düzenlemesi karşılığında Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermeyi teklifettiğinde az daha Enosis gerçekleşiyordu ama neyse ki Zaimis başkanlığındaki Yunan hükümeti bu öneriyi reddetti. Haziran 1917’de başkanlık koltuğuna üçüncü kezoturan Venizelos da, Ortadoğu haritasının yeniden çizildiği Paris Konferansı’nda kendisine önerilen Kıbrıs’ı değil, Batı Anadolu’yu isteyecekti.
LOZAN’DA ELVEDA • Osmanlı’nın Kıbrıs’ı çoktan unuttuğu 28 Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda kabul edilen ünlü ‘Misak-ı Milli’ belgesinde Kıbrıs’a değinilmemesinden anlaşılıyordu. Kemalist kadroların da Kıbrıs’ı önemsemediği, 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’ndan belli oldu. Anlaşmanın 21. Maddesi, “Türkiye, Britanya hükümeti tarafından Kıbrıs’ın 5 Teşrinisani 1914’te ilan olunan ilhakını tanır” derken, tek olumlu adım, Kıbrıslı Türklere, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ile İngiliz vatandaşlığı arasında tercih yapma hakkının (Hakk-ı Hıyar) verilmesiydi. O dönemde, Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türk varlığını korumaya yönelik bir politikasının olmadığı, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye göç etmesi için teşvikler yapılmasından belliydi. 21. Madde uyarınca 5-6 bin kadar Kıbrıslı Türk Türkiye’ye göç etti. Ancak Türkiye’de ciddi sorunlarla karşılaştılar. İlginçtir, Türklerin Ada’dan ayrılmamasına karşı çıkan taraf Türkleri Rumlara karşı bir denge unsuru olarak gören İngilizlerdi! Rumların 1931’den itibaren açıkça dillendirmeye başladıkları Enosis talebini sürekli püskürten de onlar oldu.
DP’NİN BATICI POLİTİKALARI • 1941’de Kıbrıs Komünist Partisi (KKP) yerine kurulan AKEL, kilisenin yönlendirdiği milliyetçi halk kitlelerine hoş görünmek için, sosyalist ilkelerden uzak politikalar izlemeye başladı, II. Dünya Savaşı sırasında her iki toplumun üyeleri İngilizlerin yanında Nazilere karşı savaştılar. Bu dönemde sendikalarda, meslek örgütlerinde birlikte örgütlendiler. 1950’de Rumlar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra pek çok ülkeye tanınan ‘kendi kaderini tayin’ hakkı uyarınca bir plebisit yaparak Yunanistan’a bağlanmak istediğinde Türkiye hâlâ eski tavrını sürdürüyordu. Hatta 1949’da CHP’nin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, 1950’de ise DP’nin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir sorun yoktur” diyerek Yunanlıların ve Rumların elini epeyce güçlendirmişlerdi. Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktu; çünkü o yıllarda hem CHP’nin hem de DP’nin en önemli hedefi Batı bloğuna ve NATO’ya kabul edilmekti. Aynı arzu Yunanistan’da da olduğu için, taraflar suyu bulandırmak istemiyorlardı. Nitekim 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında diplomatik bir bahar yaşandı. Ocak ayında Yunanistan Dışişleri Bakanı Ankara'ya geldi, Nisan-Mayıs’ta Adnan Menderes ve Fuat Köprülü Atina’ya gitti, bunları Yunan Kral ve Kraliçe'sinin Ankara ziyareti ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Atina ziyaretleri izledi.
‘ŞAHİN’ BAKAN FATİN RÜŞTÜ ZORLU • Rum toplum lideri Baş Piskopos Makarios’un zorlamasıyla 1954’te Kıbrıs’ın ‘kendi kaderini tayin hakkı’ BM’nin gündemine alındı. Bu kararın alınmasında İngiltere’nin Kıbrıs’taki egemenliğini sınırlamak isteyen Sovyetler Birliği ve onun çevresinde kümelenen ülkeler kilit rol oynamıştı. İngiltere ise Kıbrıs’ın uluslar arası platformda tartışılmasını istemiyordu çünkü 1952’deki Nasır darbesiyle Süveyş’ten çıkarılmalarından beri Kıbrıs Akdeniz’deki en önemli üsleri konumundaydı.
1955’te EOKA, Ada’yı İngiliz sömürgeciliğinden kurtarıp ardından Yunanistan’a bağlamak için silahlı tedhiş hareketlerine başlayınca İngilizler Kıbrıslı Türkleri polis ve komando olarak kullanmaya başladılar. O güne kadar Kıbrıs nasıl bir statüye sahip olursa Türkiye açısından iyi olur konusunda kafalar karışıktı ama ‘güvercin’ Fuad Köprülü’nün yerine ‘şahin’ Fatin Rüştü Zorlu’nun Dışişleri Bakanı olunca durum değişecekti. Rakiplerinin ‘sert, kırıcı, yabancı düşmanı, çok zeki’ gibi sıfatlarla tanımladığı Zorlu ile birlikte Türkiye aktif biçimde ‘Taksim’ politikasına yöneldi. Aslında bunun için uygun bir zamandı çünkü 1955 yılı Mart ayında Türkiye, Irak, İran ve Pakistan arasında imzalanan Bağdat Paktı dolayısıyla ABD ve İngiltere, Türkiye’ye toleranslı davranıyorlardı. 29 Ağustos 1955’te Türkiye ve Yunanistan Londra’ya davet edildiler. Rumlar bağımsızlık istiyorlardı. Türkiye’nin tercihi ise mevcut statünün korunmasıydı. Ama eğer İngiltere Ada’dan çekilirse Kıbrıs’ın Türkiye’ye verilmesini istiyorlardı. Kıbrıs’ın neden kendilerine verilmesi gerektiğini mantıklı biçimde açıklayamayan Türkiye, İngiltere’nin Kıbrıs’a muhtariyet vermeye razı olduğunu görünce büyük bir oyun tezgâhladı.
Türk Heyeti Londra’da köşeye sıkışmışken, 3 Ağustos 1955’te, Kıbrıs’taki ‘Kıbrıs Türk’tür Partisi’nin lideri Dr. Fazıl Küçük, İstanbul’daki ‘Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil’e çok ateşli bir mektup yazdı. Mektupta, Kıbrıs’ta Rumların taşkınlıklarının arttırdığı, eğer duruma müdahale edilmezse, Türklere yönelik genel bir katliamın başlayacağı belirtilmekteydi. Ortada katliam tehlikesi falan yoktu ama Türkiye’dekiler mesajı almıştı. 28 Ağustos’ta Menderes, Rum-Yunan ikilisini sert bir dille eleştirdikten on gün sonra, 6-7 Eylül yağması başladı. Türk heyeti utanç içinde Londra’yı terk etmek zorunda kaldı ama Kıbrıs’a ‘muhtariyet’ verilmesi tehlikesi savuşturulmuş oldu.
DURRELL VE SHAKESPEARE • Bu tarihten sonra Türkiye ‘Taksim’ politikasına yöneldi. Bunun ilk işareti Menderes’in, 5 Temmuz 1956’da Meclis’te ilk kez Kıbrıs’a müdahaleden söz eden konuşmasıydı. 1957’de aşağıda öyküsünü okuyacağınız Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu ve örgüte her türlü destek verildi. Kıbrıs Türk’tür Partisi’nin lideri Dr. Fazıl Küçük önderliğinde Kıbrıs’ta ve Türkiye’de 50’ye yakın ‘Ya Taksim Ya Ölüm’ mitingi düzenlendi ve kamuoyu ‘Taksim’ için hazırlandı. Ancak, İngiltere, Akdeniz’deki bu uygun üs alanının bölünmesine razı olmadığından ne Rumların Enosis’i, ne Türklerin Taksim’i gerçekleşti. (Bu konu ile ilgili BM görüşmelerinde Yunan temsilcisi Averof, Kıbrıs’ta uzun yıllar yaşamış İngiliz yazar Lawrence Durrell’in Acı Limonlar adlı kitabından, Kıbrıs’ta Rumların ve Türklerin barış içinde birlikte yaşadıkları yıllara dair bir pasaj okumuş, Zorlu’nun cevabı Shakspeare’in Othello piyesinden Türklerin Kıbrıs’ın öneminin farkında olduğundan ve Kıbrıs’ı göz ardı edecek kadar beceriksiz olmadığından söz eden bölüm olmuştu.) Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 tarihli Anayasası’na göre Devlet Başkanı Rum, yardımcısı Türk olan ve her ikisinin de veto yetkisi vardı. Hükümette temsil oranı 7’ye 3 oranında Rumlar lehine olacaktı. Anlaşmanın uygulanması İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğü altındaydı.DP ile CHP arasındaki sert tartışmalardan sonra Kıbrıs Anlaşması DP’nin oylarıyla kabul edildi.
EOKA • İlerleyen yıllarda Kıbrıslı Rumların ‘Enosis’ özlemlerini gerçekleştirmek üzere tedhiş eylemleri yürütecek olar EOKA (Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Birliği) 1951’de George Grivas tarafından kurulmuştu. Grivas, siyasi sahneye Yunan İç Savaşı sırasında ‘X’ adlı bir örgütün lideri olarak çıkmıştı. Siyasi çizgisi kralcılık olarak özetlenebilecek Grivas, iç savaş sırasında Nazilerle dirsek teması içinde, komünistlere karşı mücadele etmişti. EOKA’nın hedefi Enosis’i gerçekleştirmek yani Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştirmekti. Örgüt ilk eylemini 1 Nisan 1955’te Lefkoşa’da İngiliz birimlerine karşı yaptı. Ardından Türk Büyükelçiliği bombalandı. Bu tarihten sonra gerek İngilizlere, gerek solcu ve liberal Rumlara, gerekse Türklere karşı şiddet eylemlerini devam ettirdi. Grivas beklendiği gibi, bağımsız bir Kıbrıs devleti fikrinden hiç hoşlanmamıştı. Bu nedenle, 1960 sonrasında eylemlerine aynı şiddetle devam etti. (Ancak artık karşısında kuruluş hikayesini aşağıda okuyacağınız Türk örgütü vardı.) Mevcut düzeni sürekli tehdit eden ve istikrarsızlık kaynağı olan Grivas, 1967’de Ada’dan uzaklaştırıldı ancak 1971’de Yunanistan’daki ABD destekli Albaylar Cuntası’nın desteği ile gizlice Kıbrıs’a döndü. Örgütün adını EOKA-B olarak değiştirdi ve öldüğü 27 Ocak 1974’e kadar hem Rumlara hem Türklere karşı tedhiş eylemlerine devam etti.
ÖZEL HARP DAİRESİ’NİN BECERİKLİ ÇOCUĞU: TMT
EOKA-B konusunda daha ne söylesek az, ancak ‘İğneyi başkasına, çuvaldızı ise kendimize batırmamız’ gerekirse Türk tarafı da hiç boş durmamıştı. Üstelik KTEMB (Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği), Karaçete, 9 Eylül, Kıbrıs Türk Komandoları ve Volkan gibi amatör grupların başarısız olması üzerine, duruma Türkiye bizzat el koymuştu. Seferberlik Tetkik Dairesi’nin (1965’te adı Özel Harp Dairesi oldu) 9 Kasım 1957’de, üç kişi tarafından Lefkoşa’nın varoşlarından Eğlence semtindeki bir evde temelleri atılan gizli örgüt, ileriki yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs politikasının şekillenmesinde hayati rol oynadı.
MAHŞERİN ÜÇ ATLISI • Bu örgütün adı Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) idi. Toplantıdaki üç kişiden Rauf Denktaş, Ada’daki İngiliz okullarını bitirdikten sonra İngiltere’de hukuk eğitimi almış, 1949’dan itibaren adadaki İngiliz Mahkemeleri’nde savcılık yapmış bir hukukçuydu. O günlerde, Kıbrıs Türk Federasyonu’nun başkanlığını yapmak için savcılıktan istifa etmişti. Burhan Nalbantoğlu milliyetçi bir doktordu. Kenan Tanrısevdi ise görünüşte T.C. Başkonsolosluğu’nun idari ataşesi idi ama aslında bir istihbarat görevlisi idi. Türkiye’nin Kıbrıs politikasını şekillendirmek üzere adaya gönderilmiş olduğu anlaşılıyordu. (Nitekim bazı kaynaklar, TMT’nin Türkiye’de kurulduğunu, buna Kıbrıslı Türklerin daha sonra dahil edildiğini iddia ederler.) Üç adam, o gece sabaha kadar çalışarak teşkilatın ana hatlarını saptadılar. Rauf Denktaş ‘Mülayim’ (ileriki yıllarda ‘Toros’), Kenan Tanrısevdi ‘Nazım’, Burhan Nalbantoğlu ise ‘Raci’ kod adını almıştı. Üç adam, örgütü Kıbrıslı Türkler’in lideri Dr. Fazıl Küçük’e haber vermemeye karar verdiler. Çünkü Küçük, Dr. Nalbantoğlu’nu pek sevmezdi. TMT’nin kuruluşu 26 Kasım 1957 akşamı tüm Ada’ya dağıtılan bildirilerle duyuruldu. Dr. Fazıl Küçük örgütü ilk kez bu bildiriden öğrendi. Duruma kızdı ama Denktaş kendisini ikna etti.
ANAVATANDAN KUMANDALI • 1957 yılının son günlerinde Türk Hükümeti Dr. Küçük ile Rauf Denktaş’ı Ankara’ya çağırdı. Denktaş’ın savcılıktan istifası henüz İngiliz yönetimince kabul edilmediğinden çağrı gizli tutulmuştu. Fakat Dışişleri Bakanı Zorlu’nun Başbakan Menderes’i ikna etmesi zor oldu. Çünkü, o günlerde ABD’nin ekonomik desteğine ihtiyaç duyan Menderes daha yumuşak bir profil çizmekten yanaydı. Beş ay sonra Menderes engeli aşıldı, konu Genelkurmay Başkanı’na nakledildi. Dr. Küçük ve Denktaş tekrar Ankara’ya çağrıldılar ve Seferberlik Tetkik Kurulu (STK) Başkanı Daniş Karabelen ve ekibiyle tanıştırıldılar. Plana göre TMT sadece Türkiye’deki STK’ya hesap verecekti. Faaliyetler son derece gizli yürütülecek Türkiye’nin ve Türk ordusunun adı işe karıştırılmayacaktı. Kıbrıs’a gönüllü olarak gidecek subayların her türlü yasal hakları saklı tutulacak ve süresiz izinli sayılacaklardı. TMT’nin görevi Kıbrıs’taki Türk varlığını silahla korumak ve Türkiye’nin izleyeceği Kıbrıs politikalarını desteklemek olacaktı.
ORDU-MİLLET ELELE • Uzun araştırmalar sonucu Kore Savaşları’nda büyük yararlılıklar göstermiş, askeri raporlarda ‘ciddi, ağırbaşlı, cesur, disiplini seven, mütevazı, gizli harekât tekniğini çok iyi bilen’ biri olarak tarif edilen Yarbay Rıza Vuruşkan TMT liderliğine atandı. Başkan yardımcısı İsmail Tansu’ydu. ‘Doğan’ kod adlı Tansu, Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki Kıbrıs Türk Kültür Derneği’ni karargâh olarak kullanırken, ‘Başkurt’ kod adını alan Rıza Vuruşkan beş kişilik ekibiyle 31 Temmuz 1958 günü Kıbrıs’a indi. Pasaportunda Ali Conan yazan Vuruşkan’ın görünüşteki işi İş Bankası müfettişliğiydi. Uzun vadeli hedefi 15 bin kişilik bir teşkilat kurmak (yani Kıbrıs Türk toplumunu ‘ordu-millet’ haline getirmek) olan Rıza Vuruşkan hemen işe girişti.
TMT’nin örgüt şemasına göre Kıbrıs, kazalarına göre idari bölümlere ayrılmış, her kazaya ‘yayla’ kod adı ve Türkiye’den bir şehir adı (Lefkoşe’ye ‘Konya Yaylası’, Magosa ‘Erzurum Yaylası’, Larnaka’ya ‘İskenderun Yaylası’, Limasol’e ‘Antalya Yaylası’, Baf’a ‘İzmir Yaylası’ Lefke’ye ‘Bursa Yaylası’) verilmişti. Yaylalar ‘sancak’ adlı alt birimlere ayrılmıştı. Sancakların altında ‘otağ’, otağın altında ‘petek’, peteğin altında ‘oğul’ birimleri vardı. ‘Oğul’ların üyelerine ise ‘kurt’ (1963 sonrası ‘mücahit’), ada komutanına ‘Bayraktar’, yaylaların başına ‘Serdar’ deniliyordu.
NİŞAN YÜZÜĞÜ • Başta polis teşkilatı, hastaneler ve okullar olmak üzere kurumlardan üye yazımına başlandı. Üyeler karanlık (aynen İttihat ve Terakki’de olduğu gibi) bir odada veya perde arkasından, Türk Bayrağı örtülü bir masanın üstüne konmuş Kur’an ve silahın üstüne el basarak yemin ediyordu. Yeminleri ‘gerekirse ölüm dahil her türlü görevi yapacağına ve ihanetin cezasının ölüm olacağını bildiğine’ dair ifadeyle bitiyordu. Bazılarına göre yeminin ardından kod adı ‘Nişan Yüzüğü’ olan bir tutanak imzalatılıyor, bu tutanak gizli bir yerde muhafaza ediliyordu.
Teşkilatın yazılı bir tüzüğü yoktu ama belli kurallar silsilesi içinde faaliyet gösteriyordu. Buna göre, Türk toplumu aleyhinde faaliyet gösterenler hangi milletten olursa olsun önce bir ihtar mektubu ile uyarılacak, eğer bir düzelme olmazsa, teşkilat üyelerinden seçilen üç kişilik ekip tarafından dövülecekti. Dayakla yola gelmeyen kişinin cezası ölüm olacaktı. Ölüm şekli ve ne gibi silah kullanılacağı idare heyeti tarafından tespit edilecekti. İhtar ve dayak, barış zamanları uygulanacak, karışık zamanlarda ve vakit kaybetmenin aleyhte olacağı durumlarda doğrudan üçüncü maddeye geçilecekti. (Teşkilatın sorumlu isimleri, ölüm cezasının uygulanmadığını iddia ettiler ancak 1960’ta, Bayraktar Camii’nin, iddia edildiği gibi EOKA tarafından değil Türkler tarafından bombalandığını yazan haftalık Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in bu fasıldan öldürüldüğü hep söylendi.)
ANKARA VE ANTALYA’DA EĞİTİM • ‘Kurt’ların eğitimi hem Kıbrıs’ta hem Türkiye’de yapıldı. 25-30’ar kişilik gruplar halinde turistik gezi, iş gezisi, sağlık kontrolü gibi gerekçelerle Türkiye’ye gönderilenler, STK’de görevli subaylarca parolaları kontrol edildikten sonra eğitim yapacakları yerlere sevk ediliyorlardı. TMT kamplarındanbirincisi Ankara’ya 40 km. uzaklıktaki Ziir Köyü yakınlarında, Tarım Bakanlığı’na ait terk edilmiş bir çiftlik idi. Diğeri ise Antalya-Kemer yolu üzerinde ormanlık bir alaniçindeydi. Bu kamplarda kalan mücahitlere, Eğirdir Dağ ve Komando Okulu personelitarafından silah kullanımı, bakımı, atış talimi, gerilla, komando, sabotaj, kundaklama ve gizli harekât teknikleri konularında bilgiler veriliyordu.
‘ELMAS’ GEMİSİ GÖREVDE • İngilizler ve Rumlar Ada’nın silahlanmasına şiddetle karşı oldukları için Türkiye mücahitlere silah gönderme işini gizlice yaptı. Pek çok yoldenendikten sonra, Eğirdir Dağ Komando Okulu’nun Mersin ve Anamur’daki depolarına yerleştirilen silah ve mühimmat, ‘Elmas’ balıkçı gemisi ile yapıldı (Elmas, silah taşırken ölen bir mücahidin soyadı idi). Silahların Ada içinde dağıtılması diplomatik personel tarafından yapılıyordu. Ancak, 17 Ekim 1959’de gemi, Silifke Taşucu açıklarında İngilizlere yakalandı. İsmail Tansu silahların denize atılmasını emrettikten sonra gemi terk edildi ama İngilizler durumu anlamışlardı. Makarios, Türkiye’nin Ada’yı silahlandırdığını dünyaya ilan etti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı geminin yunus balığı avı için Akdeniz’e açıldığını söyleyerek silah taşıma iddialarını reddetti ama kimseyi inandıramadı. Sonunda İngilizlerin bulduğu formülle, gemicilere dokuz ay hapis cezası verildi ama cezalarını Türkiye’de çekmelerine imkân tanındı. Böylece uluslararası bir skandalın köşesinden dönüldü.
Kıbrıs’ta sivillerin mahkemeleri haricinde toplum yaşamanın her alanına müdahale eden TMT Rauf Denktaş’ın imtiyaz sahibi olduğu Nacak gazetesi aracılığıyla ‘halkı bilinçlendirme kampanyaları’ da yürütüyordu. Bunların başında ‘Türk’ten Türk’e’, ‘Türkçe Konuş’ ve ‘Yerli Malı Kullan Kampanyaları’ gibi Türkiye’nin 1930’lu yıllarının ırkçı kampanyalarının benzerleri geliyordu. TMT’nin kurduğu ‘Çarşı Murakabe Heyeti’ ise İttihatçıların ‘Milli İktisat’ kampanyasının benzerini yaşama geçirmeye çalışıyordu. TMT kampanyalarına uymayanlara para cezası, dayak gibi yaptırımlar uygulanıyordu.
OLAYLAR TIRMANIYOR • Ne tesadüf ki, Vuruşkan ve ekibinin Ada’ya ayak bastığıtarihten itibaren toplumlararası olaylar tırmandı. İngilizler daha ilk aylarda TMT ile ilişkisi olduğunu düşündükleri 65 kişi ile EOKA mensubu olduklarını düşündükleri 1244 kişiyi tutukladılar; ama ne EOKA’yı ne de TMT’yi durdurmaları mümkün olmadı. İki tarafın devletleri ya da ‘derin devleti’ tarafından yönlendirilen EOKA ve uzantıları ile TMT ve uzantıları adayı kan gölüne çevirdiler.
1962 yılından itibaren Lefkoşe, Limasol, Magosa, Baf ve Larnaka’da Türklerin ve Rumların ayrı belediyeleri olması, sınırlarının çizilmesi ve mekanizmasının tespit edilmesi hususundaki anlaşmazlıklar ortamı iyice gerdi. 1963’te Makarios’un Anayasa’nın bazı maddelerinde Türklerin aleyhine tadilat yapmaya kalkması ile zirveye çıkan gerilim 21 Aralık 1963’ten itibaren kanlı olaylara dönüştü. 22 Aralık’ta TMT ‘X’ gününün geldiğine karar verdi ve yer üstüne çıktı. 24 Aralık’ta Rumlar bir Türk ailesini evlerinin banyo küveti içinde vahşice öldürdüler. Bu olayın fotoğrafları, Türkiye’ye gönderilen bir yaralının alçıları altına saklanarak gizlice Kıbrıs’tan çıkarıldı ve tüm dünyada ‘Rum vahşeti’nin delili olarak yankı yaptı. 1963–1964 arasında 364 Kıbrıslı Türk ve 174 Kıbrıslı Rum öldürüldü. 25 bin Türk malını mülkünü geride bırakarak evlerini terk ettiler. Türkiye’deki milliyetçiler de ateşe benzin dökmek için yarışa girdiler. Alparslan Türkeş’in ifadesine bakılırsa, Ada’ya 20 bin milis göndermek için Süleyman Demirel’e başvurmuş ama teklifi kabul görmemişti. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesi ise 1964’te ABD tarafından sert bir şekilde önlendi.
VE AMAÇ HASIL OLUYOR • 1964-1967 arası, karşılıklı taciz, kaçırma, yaralama gibi nispeten küçük olaylarla geçti. 1966-1967 yıllarında bin kadar Kıbrıslı Türk gencinin öğrenim görmek için Türkiye’ye götürülmesi ve 1964’ten beri Kıbrıs’a girmesi yasak olan Rauf Denktaş’ın gizlice Ada’ya dönmeye kalkması Rum milliyetçilerini hareketlendirdi. 1967’de Geçikkale ve Boğaziçi adlı Türk köylerinin hücuma uğraması üzerine Türk Hükümeti Kıbrıs’a tekrar müdahale kararı aldı ama ABD yine araya girdi ve Grivas Kıbrıs’tan çıkarıldı Ancak bu yumuşama geçici idi. Grivas 1971’te Ada’ya geri döndü, Makarios’un Yunanistan’daki cunta ile arası açıldı, 15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson adlı faşist tarafından darbe yapıldı, Makarios adadan sürüldü. Bundan 5 gün sonra Türk Ordusu ‘Barış Harekatı’nı gerçekleştirdi. (Dönemin Atina’daki ABD Büyükelçisi H. J. Tasca yıllar sonra ‘Türkler, Yunanistan’ın Makarios’u devireceğini önceden biliyorlardı ve 20 Temmuz harekat planını buna göre yapmışlardı’ demişti.) 1974 müdahalesinin haklı yanları elbette vardı ama ‘acı yemeğin pişirilmesinde’ Türk tarafının katkısı da küçümsenemezdi. Sonuçta ortaya ‘Türk kontgerillasının doğum ve talim yeri’ olan garip oluşum çıktı. Rauf Denktaş’ın KKTC devlet başkanlığı ile TMT tipi yapılanmalar iyice kurumsallaştı ya da Kıbrıs adeta TMT’leşti.
Türkiye’da bazı çevreler, Kıbrıs’ın aslında 1878’de gönüllü olarak terk edildiğini, Misak-ı Milli sınırları içinde olmadığını, Lozan’da mevcut statüsünün aynen kabul edildiğini, Tek Parti döneminde ve Demokrat Parti’nin ilk beş yılında gündeme bile gelmediğini, 1955’ten beri ise Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs’ı bölmek için en az Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar kadar sıkı çalıştığını kamuoyunun dikkatinden kaçırıp, ‘Kıbrıs meselesi’ni, Avrupa Birliği ile ilişkileri koparmak için kullanmaya çalışıyorlar. Ancak her ne kadar Başbakan Tayyip Erdoğan, 1974 müdahalesinin 34. yıldönümünde, Türkiye’nin resmi politikasının değişmeyeceğini düşündüren beyanatlar verdiyse de, M.A. Talat ve D. Hristofyas’ın birleşme girişimleri Othello’nun ülkesinin makus kaderi değiştirecek gibi görünüyor.
KAYNAKÇA: Rauf Denktaş, Karkot Deresi Anılar, Remzi Kitabevi, 2005; Makrios Drusotis, Karanlık Yön EOKA, Galeri Kültür Yayınları, Lefkoşa, 2007; Engin Naşit, Nişan Yüzüğü, Ateş Matbaası, Lefkoşa: İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uymuyordu, Minpa Matbaacılık, 2001; a.g.y., “Türk Mukavemet Teşkilatı” Yazı dizisi, Kıbrıs Mektubu Dergisi, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayını, Ankara, 1996-1997; Rauf Denktaş, “Cevdet Sunay ve Kıbrıs Türkleri”, Belge Dergisi, Gazi Magosa, 19 Haziran 1982, Yıl 1, sayı 10; “Rıza Vuruşkan’la söyleşi”, Kıbrıs Mektubu Dergisi, 1996-1997; Alparslan Türkeş, Dış Politikamız ve Kıbrıs, Orkun Yayınevi,1979; Ahmet An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar, Lefkoşa, Galeri Kültür Yayınları, 1996; Mehmet Hasgüler, Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim’in İflası, Öteki Yayınevi, 1998; Niyazi Kızılyürek, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, İletişim, 2005; Hasan Mutlu, “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı”, Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İnkılapları Enstitüsü, 2005; “Fetihten günümüze Kıbrıs”, Dosya Editörü: Mehmet Demiryürek, Toplumsal Tarih, S. 103, Temmuz 2002; http://www.cyprus-conflict.net
.27-7-08
.Kürtleri imha etmek’ fikri kime aitti?
Geçtiğimiz hafta 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kızı Sayın Dr. Nilüfer Bayar Gürsoy’dan bir mektup aldım. Sayın Gürsoy, 13 Temmuz 2008 tarihinde bu sayfada yayınlanan ‘Kımıl Olayı’ndan 49’lar Davası’na başlıklı yazımda dile getirdiğim bazı iddiaların doğru olmadığını belirtiyordu. Mektubu (ara başlıkları tarafımdan eklenmiş olarak) aşağıda bulacaksınız. Mektuptaki iddialara cevabımı da aşağıda bulacaksınız. Cevabımı hazırlarken, üzülerek bir kere daha farkına vardım ki, Türkiye’de görünüşte birbirinden 180 derece farklı ideolojik yönelimlere sahip görünseler de, bu devletin karar mekanizmalarında yer alan şahsiyetler, ‘Kürt Meselesi’ veya ‘Ermeni Meselesi’ söz konusu olduğunda, neredeyse birbirinin kopyası üslup ve yöntemler kullanıyorlar. Bunlar ne yazık ki, kavrayıcı ve kapsayıcı olmak yerine yok sayıcı, dışlayıcı ve daraltıcı özellikler taşıyor. Hatta konumuzda olduğu gibi ‘imha’ gibi en vahşi yöntemleri içeriyor.
BİR ELMANIN İKİ YARISI • Bu benzeşmenin temelinde, ideolojik sandığımız farklılıkların, aslında iktidar bloğu içindeki güç mücadelesinin tezahürleri olması yatıyor. Milli Mücadele’yi örgütleyen, Cumhuriyet’i kuran kadroların İttihatçılığın ‘rahle-i tedrisi’nden geçtiğini biliyoruz. Bu kadrolar dört kıtaya yayılmış bir imparatorluktan, Anadolu’ya sıkışmış küçük bir ulus-devlete dönüşmenin travmasını hiç atlatamadılar ve sürekli bölünme korkusu içinde yaşadılar. Bölünmeyi önlemek için akıllarına ilk gelen ise, çeşitli etnik, dinsel ve dilsel grupların taleplerini yok sayma, dışlama, baskı ve şiddet kullanma oldu. Sayın Nilüfer Gürsoy’un mektubu sayesinde, Celal Bayar ve Cemal Gürsel gibi iki önemli şahsiyetin Kürt Meselesi’ndeki tavırlarına biraz daha yakından bakma, böylece sınırlı da olsa bir zihniyet analizi yapma fırsatı bulmaktan memnunum.
Celal Bayar’ın kızı Dr. Nilüfer Bayar Gürsoy’un mektubu
“27 Mayıs 1960’a yakın bir tarihte Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un emekliliği gelince görevine bir müddet daha devam etmesi için emeklilik muamelesi ertelenmişti. Bundan kısa bir süre sonra Başbakan Adnan Menderes ve Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gelerek Kara Kuvvetleri Kumandanı Cemal Gürsel’in Genelkurmay Başkanı yapılmasını istemişlerdi. Bayar da, “Rüştü Erdelhun’un Genelkurmay Başkanlığına devam edebilmesi için emekliliğini uzattınız. Şimdi de Gürsel’i tayin etmek istiyorsunuz, yakışık almaz” diyerek teklifi reddetmişti. Celal Bayar’ın Gürsel hakkındaki kanaati olumlu değildi. Kendisinden bir rapor hazırlamasını istemiş, hazırladığı raporu beğenmemişti. Bayar’ın beğenmediği rapor, son günlerde Abdülmelik Fırat’ın bahsettiği, Cemal Gürsel’in “Bin Kürdü sallandırmalı” dediği rapor olmalı.
CEMAL GÜRSEL’İN APORU • Konuya daha açıklık getirmek için Ferzende Kaya’nınMezopotamya Sürgünü Abdülmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü adlı kitabından, Demokrat Parti dönemi Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun bizzat Yassıada’da Abdülmelik Fırat’a anlattığı Gürsel raporu ile ilgili bölümü aktarıyorum: “49’lar tutuklanmadan önceki günlerde, Reisicumhur, Başbakan, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı toplantı halindedirler. Konu, Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Paşa’nın Doğu ile ilgili raporunun konuşulması. Özet olarak, Kürtler silahlanmışlar; devlete başkaldırabilirler; tedbir olarak beş bin veya iki bin beş yüz kişiyi toparlayıp imha edelim veya kamplarda alıkoyalım, fikri tartışılıyor. Fatin Rüştü Zorlu görüşlerini şöyle dile getiriyor: ‘Biz Batı demokrasisini kabul etmiş bir ülkeyiz. İnsan Hakları Beyannamesi’ni imzalamış bir devletiz. Devletimizin kolluk görevlileri ve yargı mercilerimiz var; suç işleyen vatandaşları yargılayıp cezalandırabiliriz. Ama hukuk dışı bir uygulamaya asla razı olamam. Zaten bu halimizle bile Batı’yadurumumuzu zor izah edebiliyorum.’ Bunun üzerine Adnan Menderes de kendisini destekleyen bir konuşma yapıyor. Ancak Reisicumhur Celal Bayar, konuya değişik bir açıdan bakıyor: “Raporu komutanımızdır. Ya bu raporu inanıp uygulayacağız veyahut inanmayıp Kara Kuvvetleri Komutanı’nı görevden alacağız.” der.” (Ferzende Kaya,Mezopotamya Sürgünü, Anka Yayınları, İstanbul 2003, s. 133). İşte Reisicumhur Celal Bayar’ın, Cemal Gürsel hakkındaki olumsuz kanaatinin ve onun Genelkurmay başkanlığı’na sıcak bakmamasının edeni bu rapordaki şiddet içeren unsurlardır.
13 Temmuz 2008 tarihli Taraf gazetesinde çıkan “Kımıl Olayından 49’lar Davasına” başlıklı yazıda, Kürtler’den bin tanesini sallandırma sözünün Celal Bayar’a mal edildiğini görüyoruz.
BAYAR’IN ŞARK RAPORU • 1993 yılında da Aktüel dergisinde Yaşar Kaya ile yapılan bir röportajda aynı iddia vardı. Tekzibini isteyerek yasal dava açmış ve davayı kazanmıştık. Şimdi de aynı şey tekrarlanıyor! Ortada bin Kürt’ü asmalı diye şiddet içeren bir söz ve bu sözü söylediği ifade edilen tarihe mal olmuş iki kişi var: Bayar ve Gürsel. Bir yanda, 1936 yılında yazdığı Şark Raporu’nda Celal Bayar: “Hariçten sokulmaya çalışılan politikanın zararlı cereyanlarını kırmak ve bu yurttaşları anavatana bağlamak için devamlı çalışmak ister. Kendilerine yabancı bir unsur oldukları resmî ağızlardan da ifade edildiği takdirde, bizim için elde edilecek netice, bir tepkiden ibaret olabilir. Bugün Kürt diye bir kısım vatandaşlar okutturulmamak ve devlet işlerine karıştırılmamak isteniliyor” diye yazmaktadır. (Celal Bayar, Şark Raporu, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006, s. 63-65).
Yine 6 Mayıs 1950 yılında Diyarbakır ve Elazığ’daki konuşmasında da: “Demokrat Parti vatandaşlar arasında hangi ırk ve dinden olursa olsun Cumhuriyet kanunlarına itaat edilmesi şartıyla vatandaşlar arasında bir fark gözetmemektedir. Zaman zaman bazı kimselerin zihinlerinde bir şüphe belirmektedir. Acaba bu memleket sakinleri arasında şarklı ve garplı bir fark var mıdır? Varsa bunu kökünden söküp atmak lazımdır. Nazarımızda ne şark garp, yerine kül halinde memnun edilmesi icap eden milletimiz vardır” demektedir. (Celal Bayar’ın Seçim Konuşmalarındaki Söylev ve Demeçleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Kasım 1999, s. 58).
CEMAL GÜRSEL’İN TEHDİDİ • Diğer taraftan, Cemal Gürsel’in şiddet içeren sözlerinden örnekler verebiliriz: 27 Mayıs’tan hemen sonra temmuz ayı başlarında Demokrat İzmir gazetesinde “Gerekirse sel gibi kan akıtırım” diyen sözleri yer alıyordu. Yassıada döneminde, iktidarın bütün mensupları adada tutuklu iken, bazı Demokrat Parti üyesi vatandaşlar, karşı sahillerden Yassıada’ya bakıp, denizden bir tünel açarak adadakileri kaçırsak, diye hayal kuruyorlar. Bu hayalleri ciddiye alan darbeciler Yassıada’daki Demokrat Partililer’i kaçıracaklardı diye haklarında dava açıyorlar. “Tünelciler Davası” adı ile açılan bu dava aylarca sürüyor... Bu davanın açıldığı bildirilen günlerde Cumhurbaşkanı mevkiindeki Cemal Gürsel “Adaya çıkarlarsa et ve kemik yığını bulurlar” açıklamasını yapıyor. Gazete manşetinden verilen bu bildiri Yassıada’da yakınları bulunan ailelere gözdağı vermesinden öte, şiddete ne kadar kolaylıkla meyledebildiğini göstermektedir. 49’lar davasıyla ilgili şiddet sözleri Bayar’a ait olmuş olsaydı, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada mahkemelerinde bu sözler dava konusu olurdu. Bayar’ı bu düşünceler içinde göstermek ve bu sözleri ona atfetmek, 27 Mayıs sürecinin çarpıtmalarından ve o günlerin iftiralarından birisidir. Aynı iftiraların devam ettirilmesi üzücü ve düşündürücüdür. Taraf gazetesinin ve dayandığı kitap yazarının bu sözleri geri almasını ve tekzip etmesini beklemekteyiz.”
CEMAL GÜRSEL SÖYLEMİŞ OLABİLİR Mİ? • Yukarıdaki mektup kısaca şunu söylüyor: “Evet, ortada ‘beş bin veya iki bin beş yüz kişiyi toparlayıp imha edelim veya kamplarda alıkoyalım’ şeklinde bir fikir vardır (ki ben yazımda ‘bin kişi’ demiştim) ama bu fikir babam Celal Bayar’a değil, o sırada genelkurmay başkanı olan Cemal Gürsel’e aittir.” Böyle korkunç bir teklifin yapıldığının bir kez daha teyidi çok sarsıcı bir durum, üstelik bir fikir duyanlar tarafından hiç de şiddetli bir eleştiri görmemiş ama şimdilik meselemiz bu değil, fikrin kime ait olduğunu tespit etmek.
Peşinen söylemeliyim ki bu fikrinin Celal Bayar’a değil de, Cemal Gürsel’e ait olduğu iddiası yabana atılır gibi değil. İlk ağızda, sevenleri tarafından ‘Aga Cemal’ diye anılan Gürsel, hem Erzurumlu Alevi Kürdü olduğundan, hem de yumuşak ve sevimli karakteri yüzünden, bu kadar gaddar bir teklifte bulunmuş olamaz diye düşünenler olabilir ancak, tekzip edilen yazımızda anlattığımız Sivas Kampı zaten Kürtlere karşı ne kadar sert olabileceğini gösteriyordu. Dahası, Cemal Gürsel, 16 Kasım 1960 tarihli İsveç gazetesiDagens Nyheter’de çıkan demecinde şu tehdidi savurmuştu: “Eğer yola yordama gelmezlerse, dağlı Türkler (Kürtler) rahat durmazlarsa, ordu, şehir ve köylerini bombalayıp yıkmakta, tereddüt etmeyecektir. Öyle bir kan gölü olacaktır ki, onlar da ülkeleri de yok olacaktır.” (Aktaran İsmail Beşikçi, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu, Yurt Yayınları, 1978, s. 197.) Dolayısıyla, yerim sınırlı olduğu için söz konusu yazımda yer veremediğim bu demece rağmen, benim deyimimle ‘bin kişiyi sallandıralım’ fikrinin Celal Bayar’a değil de Cemal Gürsel’e ait olabileceğini düşünmemem bir hataydı. Kaynaklar ağırlıklı olarak Bayar’ı işaret etseler de şimdi ‘neden Gürsel de olmasın?’ diyorum.
CEMAL GÜRSEL’İN GARİP ÖNSÖZÜ. Söz konusu fikrin Celal Bayar’a ait olma ihtimalini irdelemeden önce, Cemal Gürsel’in Kürt meselesine ilişkin tavrına dair bir olayı daha anlatmak istiyorum. Pek bilinmez ama, 27 Mayısçılar, kamplar ve tehditlerin yanı sıra 1930’ların Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi çerçevesindeki kültür politikalarını güncellemeyi de ihmal etmemişlerdi. Bu amaçla Kürtlerin aslen Türk olduğunu ileri süren Mehmet Şerif Fırat’ın, ilk baskısı 1948’de yapılan Doğu İlleri ve Varto Tarihi isimli kitabını okullarda yardımcı ders kitabı olarak tavsiye etmişler ve 1961’de 2. baskısını yaptırdıkları kitaba bizzat Cumhurbaşkanı Orgeneral Cemal Gürsel bir ‘sunuş’ yazmıştı.
Sunuşa geçmeden önce yazar ve kitabı ile ilgili bir ön bilgi vermek istiyorum. Zazaca konuşan Alevilerden oluşan Vartolu Xormek (Hormek) Aşireti’nden olan Mehmet Şerif’in adı ilk kez 6 Kasım 1947’de Tanin gazetesinde yayınlanan “İrtica Yılanı Uyanıyor” başlıklı makale ile duyulmuştu. Uzun makalede özetle o sırada Demokrat Partili (DP) adına bir yurt gezisine çıkan Celal Bayar’ın Erzurum’da ‘Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza ve adamları tarafından bir şeriatın kurtuluş orduları komutanı gibi’ karşılanması anlatılıyor ve Ankara’ya Cumhuriyet’in zehirlendiği uyarısı yapılıyordu. Yıllar sonra Abdülmelik Fırat, söz konusu makaleyi aslında CHP’nin Erzurum Milletvekili Cevat Dursunoğlu’nun yazdığını söyledi. Mehmet Şerif’i çok yakından tanıyan bir başka tanık ise, Gürsel’in sunuş yazdığı kitabına son şeklini verenin CHP Genel Merkezi olduğunu ekleyecekti. Yani Mehmet Fırat, çok partili rejime gönülsüzce de olsa geçmek zorunda kalan CHP’nin, DP’nin önünü kesmek için kullandığı unsurlardan biriydi. (Aktaran Ruşen Arslan, Şeyh Said Ayaklanmasında VartoAşiretleri ve Mehmet Şerif Olayı, Doz Yayınları, 2006)
MALUM TEZ • İşte ‘resmî tarih’in süzgecinden geçmiş bu kitaba Cemal Gürsel’in yazdığı uzun önsözden bir bölüm: “...Bugün Milli Eğitim Bakanlığımızca 2. baskısı yapılan bu eserin bütün Türk aydınları tarafından okunması büyük faydalar sağlayacaktır. Çünkü bu eser, Doğu Anadolu’da oturan, Türkçe’ye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkârına imkân bırakmayan ilmi deliller ile (...) Dünya yüzünde ‘Kürt’ diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur. Kürtler, yalnız vatandaşımız değil, soydaşımızdır da. Fakat asırlarca devam eden kötü idare ve ihmaller, onların da kapalı yaşama itiyatları maalesef bu neticeyi doğurmuştur. Türk Milletini ve Türk Vatanını parçalayarak yok etmek sevdasında olanlar, bundan faydalanmanın peşinde koşuyorlar.... Doğu İlleri elimizden çıkarsa Orta ve Batı Anadolu’da tutunmamız kolay olmaz. Bu dava, Türk Vatanı ve Türk Milletinin istikbali bakımından son derece ciddidir...”
YANLIŞLAR • Cemal Gürsel’in aynı önsözde, ‘bilgin ve idealist öğretmen’ diye tanımladığı Mehmet Şerif Fırat’ın bu kitabı yayınladıktan bir hafta sonra “parlattığı meşalenin aydınlığından korkanlar tarafından insafsızca şehit edildiğini”, “zavallı yazarın hangi vatan köşesinde gömülü olduğunu dahi” bilmediğini iddia etmesi ise en az ‘Kürt yoktur’ iddiası kadar ilginçti. Çünkü, Mehmet Şerif, çok zeki ve bilgili bir kişi olmakla birlikte, tahsili yetmediği için ancak vekil öğretmenlik ve tahrirat katipliği yapabilmişti. Kitabının ilk baskısı 11 Haziran 1948’de yapılmış, öldürülmesi ise bundan bir hafta sonra değil, 1 Temmuz 1949’da olmuştu. ‘Parlattığı meşalenin aydınlığından korkanlar’ tarafından değil, içinden geldiği Xormek aşiretinin liderliği için yarıştığı amcası Halil Ağa tarafından öldürülmüştü. Mezarı meçhul bir yerde değil, başından beri öldürüldüğü Kasman köyündeydi. Anlaşılan, birileri, koskoca Cumhurbaşkanı’nı ‘tarihi tahrif etme’ işinde başarıyla istihdam etmişti. Şimdi tekrar ‘Kürtleri imha fikrinin’ sahibinin kim olabileceği sorununa gelelim.
FİKRİN BAYAR’A AİT OLMA İHTİMALİ HİÇ Mİ YOK? • Bence var. Hatta daha ağırlıklıolarak var. Çünkü Sayın Gürsoy’un babasının masumiyetine karine olarak gösterdiği 1936 tarihli ‘Şark Raporu’ gerçekten de, Cumhuriyet tarihi boyunca bu konuda hazırlanmış raporlar arasında en rasyonel, en yapıcı olanlardan biri, ama Sayın Gürsoy’un aktardığı bölüm ‘Hülasa mütegalibenin aileleriyle beraber yerlerini değiştirmek esaslı ve iyi bir politikadır” diye bitiyor. Fakat daha önemlisi, Celal Bayar, 1935’te çıkarılan ‘Tunceli Kanunu’na tepki gösteren Dersim’deki (bugünkü Tunceli havalisi) Kürt aşiretlerinin başkaldırısı sertlikle bastırılıp, liderleri Seyyit Rıza asıldığında belki sadece iki aylık başbakandı ama Ağustos 1938’de ‘Dersim müşkülesinden ebediyen kurtulmak üzere’ Elazığ-Dersim-Palu bölgesinde, bombardıman uçaklarıyla desteklenen üç kolordu tarafından yürütülen harekâtın birinci derece sorumlusu idi ve harekâta bizzat katılmıştı. (1937’de bomba atan uçaklardan birini Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen kullanıyordu.)
DERSİM HAREKÂTI • Resmî rakamlara göre yüzlerce; gayri resmî rakamlara göre binlerce kişinin ölmesi ve binlerce ailenin sürgüne gönderilmesiyle biten harekâtın Dersim Kürtleri tarafından ‘soykırım’ olarak adlandırılmasını, Sayın Gürsoy ‘abartılı’ veya ‘yanlı’ bulabilir diye kendisinin daha çok güven duyacağı başka bir kişinin şahadetine başvuracağım. Bu kişi, o sırada, 19. Piyade Alayı’nda stajyer olarak görev yaparken Dersim’e gönderilen, geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Tabii Senatörü, 12 Mart Muhtırası’nın imzacılarından Muhsin Batur. Batur, bir mülakatında okuyucularından özür dileyerek yaşantısının bu bölümünü anlatmaktan kaçınacağını söylemiş, bunun nedeni sorulduğunda, “Dersim’de tanık olduğu şeylerin bir devlet sırrı olarak kendisinde kalacağını; ancak o dönemde o yörede tanık olduğu ‘şeyleri’ günümüzde de yapılan ve karşısında olduğu ‘şeyler’ olarak niteleyip sözlerini noktalamıştı. (Aktaran Musa Anter, Anılarım Doz Yayınları, 1990, s. 44.) Batur’un telaffuz etmekten kaçındığı ‘şeyler’ den biri, daha sonra resmî çevrelerin de kabul ettiği gibi, zehirli gaz kullanılması idi. Bir diğeri, isyancı aşiretlerin kadın, çocuk demeden Munzur çayına atılmaları idi. Harekâtın ayrıntılarını merak edenler İsmail Beşikçi’nin Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, (Belge Yayınları, 1990) adlı kitabına bakabilirler.
EGE KAÇIRTMASI • Öte yandan, Celal Bayar’ın aleyhine karineleri geçmişte de bulabiliriz. Kendisinin daha İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Ege Bölgesi ‘Kâtib-i Mesul’ü iken bazı nahoş işlere imza attığını biliyoruz. Bu işlerden en ünlüsü görünüşte Balkanlar’dan gelen Müslüman muhacirlere yer açmak için 1913-1914 arasında Ege Bölgesi’nde yaşayan Rum ahaliyi Ege Adaları’na ve Yunanistan’a ‘kaçırtma’ olayıydı. (Ayrıntılı bilgi için bakınız Celal Bayar, Ben de Yazdım, C. 5, Baha Matbaası, 1967, s. 1568- 1579.) Gayrimüslim azınlıkları ‘dahili tümörler’ olarak niteleyen Kuşçubaşı Eşref’in sözleriyle “Ege havalisindeki temizleme işini, Ordu olarak Pertev Paşa’nın (Sayın Pertev Demirhan) kumandasında olan Dördüncü Kolordu’nun Erkânı Harbiye Reisi Cafer Tayyar Bey (rahmetli General Cafer Tayyar Eğilmez), mülkî amir olarak İzmir Valisi Rahmi Bey (merhum), İttihat ve Terakki Fırkası namına da mes’ul murahhas Mahmut Celâl Bey (sabık Reisicumhur Celâl Bayar) ifa edeceklerdi. Devletin bütün kuvvetleri, bu plânın tatbiki için Harbiye Nezareti’nin ve Başkumandanlığın verdiği emirlere göre hareket edeceklerdi.” (Kuşçubaşı Eşref, I. Dünya Harbinde Teşkilat-ı Mahsusa ve Hayber’de Türk Cengi, Ercan Yayınları, 1962, s. 62)
KAÇ KİŞİ KAÇIRTILDI? • İşin teknik kısmı Kuşçubaşı’na ve çetelerine düşmüştü. Celal Bey’in görevi ise, ‘Rum kaçırtması’ndan sonra geriye kalacak mal ve mülklerin yönetimiydi. Osmanlı Meclisi Mebusanı Başkanı Halil Menteşe, bu olayı açıklamak için “Talat Bey hıyanetleri görülen unsurlardan memleketi temizlemeyi öne almıştı” der. Halbuki, bu işlerin yapıldığı günlerde ne Rum halkının Osmanlı Devleti’ne ihaneti, ne başka bir devlete tabiiyeti, ne de Yunan askerinin Batı Anadolu’yu işgali söz konusuydu. Yani bir devlet, kendi vatandaşını, kendi tebaasını, ülkeden zorla çıkarmaya çalışıyordu.
1913-1914’te Ege’den ‘kaçırtılan’ Rum nüfus konusunda kesin bir bilgi yok. Celal Bayar sadece İzmir civarından 130 bin dolayında Rum’un göç ettirildiğini söyler. Osmanlı Meclisi Mebusan Başkanı Halil (Menteşe) Bey, 200 bin sayısını verir. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Henry Morgenthau ise tahminlerin 200 bin ile bir milyon arasında olduğunu iddia eder.
İŞİN ACI YANI • Benim yukarıda kısaca özetlediğim bu hikâyelerden çıkardığım şu: Celal Bayar ve Cemal Gürsel özel hayatlarında çok yumuşak, çok sevecen kişiler olabilirler, ancak her ikisi de, Ermeni, Rum veya Kürt meselesi gibi ‘milli’ davalarda, en gaddar yöntemleri kullanmaktan çekinmeyecek kadar sert ideolojik çekirdeklere sahipler. Bu açıdan 1959’da binlerce Kürt’ün imha edilmesi ya da toplama kamplarına yerleştirilmesi fikrinin her iki cumhurbaşkanından da çıkması ihtimali eşit görünüyor. Zaten kimin söylediğinden daha önemli olan konu, Türkiye’nin en temel sorunlarından birini ‘çözmek’ deyince aklına ‘beş bin veya iki bin beş yüz Kürt’ü toparlayıp imha etmek veya kamplara koymak’ gelen cumhurbaşkanlarına ya da genelkurmay başkanlarına sahip olmamız…
.3-8-08
.Darülfünundan üniversiteye geçebildik mi?
İki yıl Darülfünun’un rektörlüğünü yapan, ancak 1933’teki ‘Üniversite Reformu’nda kadro dışı bırakılan İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, ülkemizde esas meselenin ne olduğunu (günümüz Türkçesiyle) şöyle özetlemişti: ‘Fikir ve tartışma özgürlüğü bu milletin vicdanında henüz yer tutmamıştır. Şimdiye kadar Darülfünun’un özerk olmaması bundandır. Bilimin esaretindeki sebep, yalnız bir toplum ve tahammül meselesi değil, aynı zamanda bir teşkilat meselesidir. Bizde Darülfünun öğretmenlerinin çoğu memurdur. Memur olmasalar da görevden alınma ve atanmaları hükümete ait olan kişilerdir. Yönetici kadrolar tarafından bu kadar kolayca etkilenen kimselerde düşünce özgürlüğü, millet fikri güç yaşar.” Bu sözleri hatırlatanCumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 21 üniversiteye yeni rektör atarken, üniversitelerinde en yüksek oyu alan bazı adayların yerine, daha alt sıralardaki adayları tercih etmesiyle patlak veren istifa krizi.
AB KRİTERLERİ . Bu krizin temelde Baltacıoğlu’nun tarif ettiği malum sorundan kaynaklandığını söylemek yanlış değil. Bilindiği gibi, dünyanın gelişmiş ülkelerinde, rektör belirleme süreçleri, bazı durumlarda bakanlık ya da hükümet onayına tabi olmakla birlikte, esas olarak siyasi otoriteden bağımsız gerçekleşiyor. Avrupa’da özellikle son 10 yılda üniversitelerin yönetsel ve mali özerkliği güçleniyor, yönetimleri saydamlaşıyor, kalite değerlendirme ve hesap verme sistemleri güçlendiriliyor, klasik akademik organlara yeni organlar ekleniyor, bunlara üniversite için ve dışı paydaşların katılımı teşvik ediliyor. Bizde ise, hiçbir iktidar, 12 Eylül’ün kötü miraslarından YÖK’ü kaldırmaya yanaşmıyor, aksine onu küçük çıkarları için kullanmaya çalışıyor. Üniversiteleri özgür kılmak yerine kendine bağlamaya uğraşıyor. Acaba AKP sistemin tüm parçalarının demokratikleştirilmesinin hayati önemini ne zaman kavrayacak? Bu haftaki yazımız, Darülfünun’dan üniversiteye geçme sürecine dair.
BİRİNCİ DARÜLFÜNUN . ‘Dar’ kelimesi Arapçada ev anlamına gelir ama okul, mektep anlamı da taşır. ‘Fünun’ ise ‘fenler, bilgiler’ demektir Yani Darülfünun, ‘Fenler/Bilgiler Okulu’ demektir. Böyle bir okul kurulmasına ilişkin çalışmalar, Mart 1845’te, Sadrazamı Sait Paşa tarafından başlatılmış, Sultanahmet’te, şimdiki Adliye Sarayı’nın olduğu yerde Darülfünun binası yapılmasını kararlaştırmıştı. İtalyan mimarlar Fossati Kardeşler işe koyuldu ama bina ancak 17 yıl sonra bitebildi. O da eksik gedik. Bunun üzerine bitmiş odalarda, halka açık serbest konferanslar verilmesine karar verildi. Belirli bir programı ve öğretim kadrosu olmayan bu ‘Birinci’ Darülfünun, Ahmet Vefik Paşa, Cevdet Paşa, Derviş Paşa, Müneccim Paşa ve Hekimbaşı Salih Efendi gibi meşhurların verdiği derslerle faaliyete başladı. İzleyici sayısının beş yüz kişiye kadar çıkması üzerine Nuri Efendi Konağı’na taşınıldı. Tam hocaların anlattıkları muhafazakâr çevreleri rahatsız etmeye başlamıştı ki, konak ünlü Hocapaşa Yangını’nda kül oldu da, ‘Birinci’ Darülfünun macerası sona erdi.
DİNÎ TAASSUP . 1870’de, Maarif Nazırı Saffet Paşa, Paris’te çalışmış Hoca Tahsin ve Panislamist düşünür Cemalettin Afganî’nin çabaları ile Çemberlitaş’ta şimdi Basın Müzesi’nde ‘Hikmet (Felsefe) ve Edebiyat’, ‘Hukuk’, ‘Tabiat’ ve ‘Riyaziyat’ olmak üzere dört şubeden oluşan ‘İkinci Darülfünun’ açıldı. Darülfünun-ı Osmanî olarak anılan bu okul da iki sene sonra kapandı. Kapanma nedenleri arasında; Viyana elçisi Şekip Efendi’nin, Avusturya’da 1848 ihtilalinde üniversitelerin monarşinin yıkılması için çaba gösterdiğini yazması, Hoca Tahsin Efendi’nin havanın canlılar için önemini belirtmek amacıyla havasını boşalttığı cam bir fanusa koyduğu güvercinin ölmesi, bir Ramazan akşamı verilen konferansta Cemaleddin Afganî’nin peygamberliğin ‘sanat’ olduğunu söylemesi vardı. Darülfünun’un Reisi Hoca Tahsin, görevden azledildiğinde duygularını şu beyitle dile getirmişti: “Cehâlet mültezem, kesb-i kemâldir cünhâmız bildim/İlâhi cürm-u tahsil-i ilimden tövbeler olsun.” (Cahilliğin gerekli, olgunluk kazanmanın suçumuz olduğunu bildim. Ey Allah’ım ilim tahsili suçundan tövbeler olsun!) Tahsin Efendi yine de şanslıydı, çünkü Cemaleddin Afganî İstanbul’dan sürülmüştü…
OKUL DAYANMIYOR . Neyse ki, hemen 1874’te Galatasaray Sultanîsi içinde okulun müdürü Sava Paşa’ya ‘devlete yük olmamak’ ve ‘önceki Darülfünunların kaderine uğramaması için ihtiyatlı davranmak’ kaydıyla ‘Üçüncü’ Darülfünunu açmak için yetki verildi. ‘Hukuk’, ‘Fen’ ve ‘Edebiyat’ şubelerinden oluşan ve Darülfünun-ı Sultanî adı verilen okulun öğretim dili Fransızca olduğu için yalnız Galatasaray Sultanîsi mezunları gidebiliyordu. Gayrimüslim öğrencilerin çoğu burslu olduğu için mali sorunlar boy gösterdi ve yedi yıl sonra bu okul da kapandı.
ZARARLI CERAYANLARA KARŞI . Bu sefer aradan yıllar geçti. II. Abdülhamit’in cülusunun 25. yıldönümüne rastlayan 31 Ağustos 1901’de, Cağaloğlu’nda, yakın zamana kadar İstanbul Kız Lisesi olarak hizmet veren binada, ‘Darülfünun-ı Şahane’ adıyla ‘dördüncü’ Darülfünun açıldı. Bir önceki bölümlere ‘Dinî İlimler’ şubesi eklenmiş, öğrenim paralı hale getirilerek öğrenci sayısı sınırlandırılmıştı. Ama en önemlisi, çok sıkı idari kontrol oluşturulmuştu. Abdülhamit’in amaçlarından birinin, Osmanlı gençlerinin eğitim gerekçesiyle Avrupa’lara gidip ‘zararlı cereyanlarla’ tanışmasının önlenmesi olduğu söyleyenler olacaktı.
TUĞBA AĞACI NAZARİYESİ . Adı ‘İstanbul Darülfünunu’ olarak değiştirilen üniversite, 21 Ağustos 1909’da Vezneciler’de şimdiki Fen ve Edebiyat Fakültesi’nin olduğu yerdeki Zeynep Hanım Konağı’na taşındı. Bu tarihte ‘Şube’ adı ‘fakülte’ ile değiştiriliyor, okulun beş fakültesinde birer Muallimler Meclisi ( Profesörler Kurulu ) kuruluyor ve şubeler reislerini kendileri seçiyorlardı. ‘Fakülte demek serbestlik demektir. Üniversitenin kapısı herkese açıktır. Yükseköğretim herkesin hakkıdır’ diyen Emrullah Efendi halka açık kursların yanı sıra yine serbest konferanslar şeklinde kadınlar için de dersler açmıştı. (Emrullah Efendi, ‘Tuğba Ağacı Nazariyesi’nin sahibiydi. Nazariyeye göre eğitim ve ilim yukarıdan başlar ve aşağıya, yani üniversiteden liseye doğru gelişirdi. Cennetteki Tuğba Ağacı’nın da kökü yukarıda olduğu için nazariyeye bu adı vermişti.) Bir süre sonra bu kurslar ‘Edebiyat’, ‘Riyaziyat’ ve ‘Tabiat’ olmak üzere üç şubesi bulunan İnas (Kız) Darülfünunu’na dönüştü ama, ‘devrim’ kısa sürdü. İlk mezunlarını 1917’da veren okul 1920’de kaldırılıp ‘erkek’ Darülfünunu’na bağlandı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, müttefik ülkeler olan Almanya ve Avusturya- Macaristan’dan pozitif bilim, felsefe ve edebiyat alanları için profesör ve doçentler getirerek, ıslahat yapma fikri de Emrullah Efendi’ye aitti. Savaş kaybedilince, Mondros Mütarekesi gereğince, bu kadrolar gerisin geri gidince tekrar başa dönüldü ancak, Osmanlı Devleti tarihe gömülürken öyle ‘devrim’ yaptı ki hala aşılamadı: 1919 tarihli Darülfünun-ı Osmani Nizamnamesi ile Darülfünun’a ‘ilmi muhtariyet’ verilmişti!
MALUM BEŞLİ . Ankara’nın, Darülfünun’a ‘mim koyması’ 1921-1922 eğitim öğretim yılında, Darülfünun’un Edebiyat şubesinden Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Ali Kemal, Hüseyin Daniş, Cenap Şehabettin ve Muallim Barsamyan adlı beş öğretim elemanının, ders ve konferanslarında, hatta bazı İstanbul gazetelerinde İtilâf Devletleri’ni ve işgalcileri öven, Milli Mücadele güçlerini ise karalayan ve aşağılayan tutum içine girmesiyle oldu. 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Darülfünun öğrencilerinin destek vermesi üzerine tüy dikti.
Ancak, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu başkanlığındaki Darülfünun Heyeti’nin çabaları ile 21 Nisan 1924’te kabul edilen kanunla okula ‘tüzel kişilik’ kazandırılıyor, 1911’de tanınan ‘ilmi’ özerkliğe ‘idari’ ve ‘mali’ özerklikler ekleniyordu. Ama özerklik sadece görünüşteydi. Çünkü Kanun’a göre, Darülfünun’un reisi, görevini ‘Darülfünun Emiri’ aracılığıyla yerine getiren Maarif Vekili idi. ‘Emin’, okulun tüm müderrislerinin katıldığı seçimde en çok oy alan iki kişiden birinin Maarif Vekili tarafından atanmasıyla göreve geliyordu. Okulun tüm kadroları, kaç çalıştıklarını, neler yaptıklarını, programlarında gerçekleştirdikleri ve gerçekleştiremedikleri şeyleri, eksiklerinin nedenlerini, velhasıl her adımlarını rektörler aracılığıyla Maarif Vekaleti’ne bildirmekle yükümlüydüler.
GERİYE GİDİŞ . Ancak, baştakileri bu da tatmin etmeyecekti. Darülfünun’un kapatılması ilk kez 1925’te telaffuz edilmeye başladı. Kararın kesinleşmesinde 1926 yılının Mart ve Nisan aylarında Akşam gazetesinin Lâtin harflerinin kabul edilmesinin yararlı olup olmayacağı hakkındaki anketine katılan birkaç Darülfünun müderrisinin Lâtin harflerinin alınmasının doğru bir hareket tarzı olmayacağını söylemesi de etkili olmuştu. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927 ve 1931 kurultaylarında niyet iyice belirginleşti. 1931 kurultayında Darülfünun’un ıslahı için yapılması gerekenler hakkında bir rapor vermek üzere Avrupalı bir uzmanın çağrılması için bütçeye ödenek konuldu. Ahmet (Ağaoğlu) ve Aziz Şevket (Kansu) beyler Avrupa’dan medet umulmasını eleştirdiler ama İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi profesörlerinden Albert Malche’ın gelmesini önleyemediler.
YABANCI DESTEĞİ . 16 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’a gelen Prof. Malche, tam beş ay boyunca Darülfünun’da incelemeler yaptı ve Türkçe-Fransızca iki dilde yazdığı yüz sayfadan uzun raporunu Maarif Vekili Reşit Galip’e takdim etti. Reşit Galip raporu dikkatle okudu ve Mustafa Kemal’e sundu. Malche’ın raporunda özetle şunları diyordu: ‘Fakülteler arasında bilimsel işbirliği yoktur. Hocalar ders vermekle yetinmekte, araştırma yapmamakta, en basit çevirileri bitirme tezi olarak kabul etmekte, derslerde çok yüzeysel olarak not tutturmaktadırlar. Ders dışında hocaların rehberlik yapmaları söz konusu değildir. Kurum dışında işleri olan hocaların özel işleri ön plana çıkmaktadır. Aralarında bilimsel işbirliği değil, ayrılık ve çekişme vardır…’
Rapor beğenilmiş olmalıydı ki, Prof. Malche başkanlığında 24 Mayıs 1933’te toplanan Darülfünun Islahat Komitesi, tarihe ‘1933 Üniversite Reformu’ diye geçen harekâtı başlattı. Yeni üniversitenin dört fakültesi (Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat) İslam Tetkikleri, Milli İktisat ve İçtimaiyat, Türkiyat, Coğrafya, Morfoloji, Kimya, Elektro-Mekanik ve Türk İnkılâbı enstitüleri olacaktı. Bütün öğrencilerin devam mecburiyeti olan bu son enstitüde Recep Peker, Reşit Galip, Hikmet Bayur, Hamdullah Suphi gibi rejimin ağır topları ders vereceklerdi.
Ancak, esas değişiklik ‘özerklik’ konusunda oldu. Malche’ın tavsiyesi uyarınca yeni üniversitenin rektörü Maarif Vekili’nin teklifiyle üçlü kararnameyle; dekanlar, rektörün teklifi ve bakanın kararıyla, profesörler ise, fakülte kurulunun tespit ettiği üç aday arasından yine bakanın kararı ile atanacaktı. Kontrol işi, profesörlerden derse devam cetvelleri isteyecek kadar sıkı tutulmuştu.
BÜYÜK GÜN GELİYOR . 31 Temmuz 1933’te ‘İstanbul Darülfünunu’ tabelası indirilerek yerine ‘İstanbul Üniversitesi’ tabelası çakıldı. 1 Ağustos tarihli Cumhuriyetgazetesi harekâtın bilançosunu veriyordu: “Mülga (kaldırılmış) Darülfünun’un 151 hocasından müderris, muallim ve müderris muavinlerinden yalnız 59’u üniversiteye alınmış, mütebaki 92’si kadro haricinde kalmışlardır. Çıkarılanların 30’u Tıp Fakültesi, 17’si Fen Fakültesi, 5’i İlahiyat Fakültesi, 15’i Hukuk, 13’ü Edebiyat Fakülteleri, 7’si Eczacı, 5’i Dişçi Mektepleri müderris, muallim ve müderris muavinleridir. En çok değişiklik Tıp, Fen ve Hukuk Fakültelerinde olmuştur. Darülfünun kadrosunda mevcut ecnebi profesörler, mukavelelerinin hitamına kadar kaydıyla üniversitelerde, kendi saha ve ihtisasları dahilinde tavzif edilmişlerdir.”
İLİM Mİ İDEALLER Mİ? . Rakamlardan anlaşıldığına gibi ciddi kıyım yapılmıştı. Hangi ölçütlerin kullanıldığı bilinmemekle beraber, Reşit Galip 12 Eylül 1933 tarihliMilliyet gazetesine verdiği demeçte ‘ilimden ziyade idealistliğin ön planda tutulduğunu’ söylemişti. Nitekim tasfiye edilenler arasında Avrupa’da eğitim görmüş, uluslar arası kuruluşlara üye olmuş, ödül almış, eserleri basılmış, modern araştırma kurumları kurmuş olanlar vardı. (Hatta birkaç kişi, çok önceleri rahmetli olmuştu.) Fakat söz konusu 92 kişi sanıldığı gibi emekli edilmedi, sadece açığa alındı. İlk ay içinde maaşlarının tamamını, izleyen dönemde eğer bir devlet memuriyetine girememişlerse, maaşlarının yarısını almaya devam ettiler.
Daha sonraki yıllarda öğretim kadrosu başlıca iki kaynaktan sağlandı: Batı üniversitelerinde tahsil görüp yurda gelenlerden doktora şartı aranmaksızın doçent olarak atananlar ile Nazi baskısından kaçan profesörler. İstanbul Üniversitesi adlı yeni kurum, Darülfünun’la aynı binada, aynı dersliklerde, aynı kütüphane ve laboratuarlarda, neredeyse aynı müfredatla eğitime devam ederken, işin şekli yanı ihmal edilmedi ve ‘üniversite’, ‘fakülte’, ‘rektör’ ve ‘dekan’ gibi terimler eskilerinin yerini aldı. Ancak, bunların Dil Heyeti’nce Türkçe karşılıkları bulununcaya kadar geçici olarak kullanılacakları özenle belirtilmişti. Dil Heyeti bir türlü görevini yapamadı ve terimler günümüze kadar geldi.
Darülfünun’un kapatılma gerekçesi neydi?
Maârif Vekili Dr. Reşit Galip, 1 Ağustos 1933’te verdiği demeçte (yine bugünün Türkçesi ile) epey ağır konuşmuştu: “Ülkede siyasi, sosyal büyük devrimler oldu, Darülfünun bunlara karşı tarafsız gözlemci kaldı, ekonomik alanda önemli hareketler oldu, Darülfünun bunlardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler oldu, Darülfünun yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla yetindi. Harf devrimi oldu, öz dil hareketi başladı, Darülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih anlayışı, millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı, Darülfünun’da buna bir ilgi uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lâzım geldi., İstanbul Darülfünunu artık durmuştu, kendisine kapanmıştı…”
REJİMİN REFLEKSİ . Aslında mesele Reşit Galip’in dediğinden daha karmaşıktı. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ile ortaya çıkan ekonomik darboğazın tetiklediği toplumsal muhalefet, 1930’da 99 güncük faaliyet gösterebilen Serbest Fırka’ya akınca Ankara rejimin geleceğinden endişe duymuş, tedirgin olmuş, Serbest Fırka’nın kapatılmasından sonra, 1932’de CHF örgütleriyle yarışır hale gelen Türk Ocakları’nın da kapatılması ihtiyacı duyulmuştu.1935’teki Dördüncü CHF Kurultayı’ndan sonra ise rejim Avrupa’da yükselen faşizmin de etkisiyle iyice otoriterleşmişti. .
1946 REFORMU . İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Batı bloku içinde yer almak gerektiğinde, Ankara Üniversitesi’nin Yahudi asıllı Alman profesörlerinden Ernest Hirsch görevlendirildi ve Avrupa’nın yedi üniversitesi incelenerek oldukça demokratik bir kanun hazırlandı. 13 Haziran 1946 tarihli 4936 Kanun’un 1. Maddesi ‘özerklik’ konusuna ayrılmıştı. Kanunun 12. maddesi ‘Rektör, Fakülte Profesörler Kurullarının bir arada yapacakları toplantıda iki yıl için, aylıklı ordinaryüs profesör veya profesörler arasından, sıra ile, her seçim döneminde başka bir fakülteden olmak üzere salt çoklukla seçilir” deniyordu. Kanun’un 13. maddesi ise ilk kez oluşturulan ‘Üniversitelerarası Kurul’la ilgiliydi. Kurul, Milli Eğitim Bakanı’nın başkanlığında her üniversitenin rektör ve dekanlarıyla, her üniversite senatosunun kendi üyeleri arasından iki yıl için seçeceği, birer temsilciden kurulacaktı. Ancak bu olumlu kanun bile 1947-1948’de Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden uzaklaştırılmasını önleyemedi. (Aynı fakülteden Muzaffer Şerif ise 1944’de hapse atılmıştı.) Çünkü, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun dediği gibi fikir ve tartışma özgürlüğü bu milletin vicdanında henüz yer tutmamıştı!
Kaynakça: İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Hayatım, (Yay. Haz. Ali Baltacıoğlu), Dünya Yayıncılık, 1998; Ali Arslan, Darülfünundan Üniversiteye, Kitabevi Yayınları, 1995; Albert Malche, İstanbul Üniversitesi Hakkında Rapor, İstanbul, 1939; Necdet Sakaoğlu, Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003; Mehmet Serhat Yılmaz, “Darülfünun Reformu-Darülfünun’dan İstanbul Üniversitesine Geçiş Süreci (1863-1933)”, Kastamonu Eğitim Dergisi, Cilt. 9, No:1, (Mart 2001), s. 245-260; Ernst E. Hirsch, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişmesi, A.Ü. Yayınları, 1998; Mete Tunçay, Haldun Özen, “1933 Tasfiyesinden önce Darülfünun”, Yapıt, Toplumsal Araştırmalar Dergisi, Sayı:7, (Ekim 1984).
10-8-08
..İran’la opera diplomasisi
İran Devlet Başkanı Ahmedinecad’ın bir günlük ‘çalışma ziyareti’ bir başka geziyi hatırlattı. 7 Kasım 1932 tarihli Evening Standard adlı İngiliz gazetesinde “Bu sene İran Şahı’nın Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Türkiye’ye resmî bir ziyaret yapacağı, birkaç kere ileri sürüldü. Diktatörlerin Van şehrinde görüşeceklerine dair bugün yayınlanan haberin doğruluk payı fazladır. Belki de iki devlet başkanı isyancı Kürtler’e karşı ortak bir siyaset izlemeye karar vermişlerdir” şeklinde bir haber çıkmıştı. Gazete haklıydı. Gerçekten de, 1932’de imzalanan bir dizi anlaşma ile İran sınırı yeniden çizilmiş, sınır güvenliği arttırılmış, 1926-1930 arasındaki Ağrı Kürt İsyanları sırasında bozulan ilişkiler onarılmıştı. Aynı yıl Şah’ın tanışma isteği Mustafa Kemal’e iletildiğinde, Gazi, Tahran Büyükelçisi aracılığıyla kendisinin de Şah ile tanışmak istediğini, ancak o sıralarda seyahat etme imkânı olmadığını söylemişti.
‘ŞENLİK DÖNEMİ’ BAŞLIYOR • Şah kendini şu samimi itirafı ile davet ettirecekti: “Sabırlı bir adam olduğum malumdur. Fakat iki şeyde sabrım kalmamıştır. Biri Avrupa’daki oğlumu görmek, diğeri dostum sevgili Gazi Hazretleri ile buluşmak ve tanışmak. Bunun için kararım on sekiz ay kadar sonra yani gelecek yaz doğruca Ankara’ya giderek evvela Türkiye Reisicumhuru Gazi Hazretleri’ne resmî ziyaret yapmak, ondan sonra hususi bir şekilde İsviçre’deki oğlumu görmektir. Başka hiçbir ecnebi devlete resmî ziyaret yapacak değilim.” 1928’te ağırladığımız Afgan Kralı Emanullah Han ve 1931’de ağırladığımız Irak Kralı Faysal’dan sonra Türkiye’nin İslam dünyasından gelen üçüncü misafiri olan Rıza Şah Pehlevi’nin, 16 Haziran 1934’te başlayan 27 günlük gezisi, Türkiye-İran ilişkilerinde sıcak bir dönemi başlatacaktı. Aslında bu vesile ile 19. yüzyıldan Humeyni döneminin sonuna kadarki gelişmeleri kapsayan bir yazı hazırlamıştım. Ancak yazı işlerinden ikinci sayfayı alamadığım için güncel bağlantıları olan bu geziyi anlatmakla yetinmek zorunda kaldım. İleride diğer konulara dönmeyi umut ediyorum.
Şah’ın geçeceği her ilde büyük tezahüratlarla karşılanacağı tüm yurda duyurulmuş, yerel yöneticilere bu konuda seferber olmaları emredilmiş, Şah’ın geçeceği güzergâhtaki merkezler, yollar ve binalar elden geçirilmiş, şehirler taklarla süslenmişti.
Rıza Şah Pehlevi ve heyeti, 10 Haziran 1934’te Gürcübulak sınır kapısından Türkiye’ye girerken, onları 3. Ordu Müfettişi 1. Ferik Ali Sait Paşa, Kolordu Kumandanı Kemal (Doğan) Paşa, Beyazıt Valisi İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey, Hariciye Vekâleti 3. Daire Şefi Kemal Köprülü) Bey’den oluşan heyet karşılamıştı. Şah ilk olarak Türk askerini teftiş etti. Hazırlanan otağda bir süre dinlendikten sonra Türk askerini ikinci kez teftiş etti. Daha sonra Iğdır’a doğru otomobille hareket edildi. Kars, Erzurum, Gümüşhane üzerinden 14 haziranda Trabzon’a ulaşıldı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey tarafından Maçka’da karşılanan Şah, iki firkateynin eşlik ettiği Yavuz zırhlısıyla Samsun’a geçti. Buradan trenle Ankara’ya hareket edildi. Şah geçtiği her il ve ilçede büyük bir sevgi gösterisi ve merasimlerle karşılanıyordu.
ANKARA GARI’NDA KARŞILAMA • 16 haziran saat 14.20’de Ankara Garı’na ulaşan Şah ve heyetine burada da büyük bir karşılama töreni yapıldı. İstasyona önce İsmet Paşa, sonra Meclis Başkanı Kazım Paşa ve tam Şah’ın trenden inmek üzere olduğu dakikalarda geniş mahiyetiyle Mustafa Kemal gelmişti. Şah ve Mustafa Kemal uzun uzun tokalaştıktan sonra mülki ve askerî erkan birbirine takdim edilmişti. Törenden sonra Mustafa Kemal ve Rıza Şah aynı otomobille Şah’ın konaklayacağı Halkevi binasına gitmişlerdi. Rıza Şah için özenle hazırlanan Ankara, uzun zamandan beri ilk defa tamamıyla aydınlatılmaktaydı. O gece Çankaya’da yemek yendi, nutuk teatisi yapıldı. Ertesi gün Orduevi’nde Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın çay ziyafetine katılındı. Rıza Şah aynı gün İran Elçiliği’nde Gazi’nin şerefine bir akşam yemeği verdi. Burada Mustafa Kemal Şah’a bir sürpriz yaparak İsviçre’deki oğlu ile telefonda görüşmelerini sağladı ve Şah’ı çok duygulandırdı. Ertesi günlerde bu önemli konuğa, neredeyse Ankara’daki bütün kurumlar teker teker gezdirildi. Meclis, Atatürk Orman Çiftliği, Kırıkkale’deki fabrikalar, İsmet Paşa Kız Lisesi, Çubuk Barajı, Yüksek Ziraat Enstitüsü, Gazi Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü, Numune Hastanesi, Hilal-i Ahmer ve Himaye-i Etfal cemiyetleri gibi pek çok kurum yeni Türkiye vitrininin birer parçaları olarak Şah’a gururla sunuldu. Bütün bu geziler sırasında Şah’a Mustafa Kemal bizzat eşlik ediyordu. Şah Türkçe bildiğinden Mustafa Kemal’le Türkçe anlaşıyorlardı. Ama yaşam tarzları birbirine pek benzemiyordu. Şah Rıza, daha ilk günden, erkenden yatmaya giderken, Mustafa Kemal gecenin geç saatlerine kadar ayaktaydı. Buna rağmen Mustafa Kemal mümkün olduğunca Şah’a eşlik ediyordu. Anlaşılan gezinin Şah üzerindeki etkisini arttırmak istiyordu.
OPERA GECESİ • Gezinin en önemli olayı Şah’ın Ankara’ya gelişinden üç gün sonra yaşandı. Bu, 19 Haziran 1934 Salı günü saat 16.00’da, bugün Resim ve Heykel Müzesi olan, o zamanki Ankara Halkevi sahnesinde Şah’ın şerefine bestelenen ‘ilk milli Türk operası’ Öz Soy’un temsiliydi. Eseri Cumhurbaşkanlığı Bandosu ve İstanbul Konservatuarı Yaylı Çalgılar Orkestrası’nın bir araya getirilmesinden oluşan bir orkestra seslendirmiş, koro ise ortaokul ve liselerden derlenmiş yetenekli öğrencilerden oluşturulmuştu. Önemli rolleri İstanbul Konservatuarı ve Gazi Terbiye Enstitüsü’nün yetiştirdiği sanatçılar üstlenmişti. Birinci perdenin müziklerinde Alman bestecisi Wagner’in tarzını anımsatan mistisizmden, ikinci ve üçüncü perdeler ise Anadolu ezgilerinden taşıyordu. Sonunda arzu edilen etki yaratılmış olmalıydı ki, 20 haziranda yapılan Genelkurmay ziyareti sırasında Şah Mareşal Fevzi Çakmak’a “Sizi her iki ordunun da Genelkurmay Başkanı olarak görmeyi arzu ediyorum” diyecek, Mustafa Kemal ise Öz Soy operasına atıfla şöyle karşılık verecekti: “Türkler ve İranlılar öz kardeştirler, yeniden biraraya gelmelidirler!”
MUSSOLİNİ’YE CEVAP • Ertesi gün Şah ve heyeti Mustafa Kemal’le beraber trenle İzmir’e gitmek üzere yola çıktılar. Eskişehir’de askerî havaalanında avcı uçaklarının manevralarını izlediler ve Gazi burada Şah’a bir uçak hediye etti. (Uçak, 26 Haziran 1934 tarihinde Yüzbaşı Enver ve bir makinist tarafından Tahran’a götürüldü.) Afyon ve Manisa üzerinden 22 haziranda İzmir’e gelen heyet ertesi gün Türk Ordusu’nun askerî manevralarını izledi. Bu manevra İtalyan lideri Mussolini’nin tarihi Mare Nostrum (Bizim Deniz) konuşmasına askerî-politik bir tepkiydi. 24 haziranda Balıkesir’e giden ikili, Necati Bey Öğretmen Okulu’nu ziyaret ettikten sonra Çanakkale’de Çanakkale Savaşı’nın geçtiği cepheleri gezdiler ve aynı gün ünlü Gülcemal Vapuru ile İstanbul’a hareket ettiler.
AYRILIK VAKTİ • Şehir, Türk ve İran bayrakları ile süslenmiş, Boğaz, çiçeklerle dolu kayıklarla bezenmişti. Şah, Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Beylerbeyi Sarayı’nda kaldılar. 29 ve 30 haziranda ikili İstanbul’un tarihî yerlerini ve önemli kurumlarını gezdikten sonra, Şah ve heyeti İran’a dönmek üzere, Zafer ve Tınaztepe muhripleri refakatinde Trabzon’a hareket etti. Şah, 6 temmuzda Gürbulak sınır kapısından Türkiye topraklarını terk ederken Yalova’da bulunan Gazi’ye son derece sıcak bir telgraf çekti, Mustafa Kemal de hemen karşılığını verdi. Böylece başlangıçta 17 gün olarak planlanan ancak Mustafa Kemal’in isteği ile eklenen Eskişehir, İzmir ve İstanbul ziyaretleriyle 27 güne çıkan gezi başarıyla tamamlandı.
Gezi sırasında yaşanan en garip olay ise, Tahran Büyükelçimiz Hüsrev Gerede’nin diplomatik teamüllere aykırı bir şekilde istifa ettirilmesiydi. Daha sonra anlaşılmıştı ki, bu karar Şah’ı mutlu etmek için alınmıştı. Çünkü Şah, Hüsrev Bey’in İran ile başka devletler arasındaki işlere burnunu soktuğundan, İran’dan ziyade, başka devletleri dinlediğinden şikâyet etmişti.
Öz Soy operası neyi temsil ediyordu?
Şah’ın şerefine bestelenen Öz Soy hakkında ne biliyoruz? Konusunun bizzat Mustafa Kemal tarafından seçildiğini, eserin librettosunun (metninin) Münir Hayri Egeli tarafından Firdevsi’nin (ö.1020) 60 bin beyitlik Şehname adlı destansı-mitolojik eserinden ilham alınarak yazıldığını, bu metnin üzerinde Mustafa Kemal’in düzeltmeler yaptığını, o sıralar 27 yaşında olan ve Paris’te müzik eğitimi almış olan Ahmed Adnan Saygun tarafından iki ay gibi kısa sürede bestelendiğini ve o tarihten sonra unutulmaya terk edildiğini biliyoruz. Öylesine terkedilmiş ki, ikinci kez ancak 3 Şubat 1992’de, ‘Atatürk’ün Doğumu’nun 100. Yılı’ etkinlikleri kapsamında sergilenmiş, bu temsilde, besteci Adnan Saygun eserin zayıf atarak tek perdeye indirmiş, ayrıca ilk operası Taş Bebek’teki ‘Sihir Raksı’ bölümünü şölen sahnesine dahil ederek eseri güçlendirmişti. Üçüncü sahnelenişi ise 1934’te eserdeki ‘Ayşim’ karakterini canlandıran Semiha Berksoy’un şerefine 19 Haziran 2007’de oldu, ama pek ilgi görmedi.
MANASIZ REKABETE SON • Şah’ı ‘İran’da olmayan bir şey’, olan opera ile etkilemek fikrinin arka planında ne yatıyordu? Azerbaycan göçmeni olması nedeniyle İran’a özel ilgi duyan siyaset ve fikir adamı Ahmet Ağaoğlu’na göre Mustafa Kemal’e kadar Türk-İran münasebetleri iki kelime ile tarif edilebilirdi: Hedefsiz mücadele ve manasız rekabet! İran tarafından Şah İsmail, Şah Abbas ve Nadir; Türkiye tarafından ise Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve IV. Murat’ın mücadeleleri, bu manasız savaşın birer parçasıydılar. Ağaoğlu’na göre, sülalelerin hırsları ve Avrupa’nın dünya hâkimiyeti hırsının, Türkiye ve İran için tehdit haline gelişi, neredeyse aynen Öz Soy’un öyküsüne yansımıştı. Besteci Adnan Saygun ise “Atatürk iki milletin öz kardeşler oldukları fikrini, Şah ile karşılıklı söyledikleri nutuklar sırasında da ortaya atabilirdi. Fakat, sahnenin hareketinden ve musikinin gücünden yararlanarak, bu fikri bir sanat havası içinde işlemenin, heyecanla beslenen duygular üzerinde büyük etkisi olacağını düşünmüş olmalı idi” diyerek neden güzel sanatların bir dalının seçildiğine açıklık getirir.
ŞEHNAME’DEN ÖDÜNÇ • Üç perdede 12 tablodan oluşan Öz Soy operasının librettosu Firdevsi’nin Şehname adlı eserinden esinlenerek hazırlanmıştı. Aruz vezninin ‘fa’ülün, fa’ülün, fa’ülün, fa’ül’ kalıbıyla yazılan 60 bin beyitten oluşan Şehname‘den Öz Soy’a aktarılan bölümün hikâyesi kısaca şöyledir: Hükümdar Cemşîd’in yerine geçen Dahhâk çok zalim bir adamdır. Cemşîd’in koruduğu güneş, nevruz, cem âyinleri, inançları yerine, yılanlara tapan ve onlara küçük çocukları kurban vermeyi zorlayan kanlı bir kişiliktir. Halk bezmiştir. Sonunda Gâve (Türk mitolojisindeki Boz Kurt) adlı demirci Dahhâk’ı alt eder. Cemşîd’in oğlu Ferîdun başa geçer ve üç oğul sahibi olur. Feridun yeryüzünü üç parçaya ayırıp üç oğlu arasında bölüştürür. Tur’a Türkistan ile Çin’i yani Turan ülkesini, İreç’e İran’ı, Selm’e ise Rum ülkesini ve Batı’yı (Mezopotamya ?) verir. Öz Soy’da ise ‘bilge’ bir kişinin ağzından anlatılan öykünün baş kahramanları hükümdar Feridun ve ikiz çocuklarıdır. Çocuklardan biri Türklerin atası Tur’dur, yoldaşı kurt, rengi mavi, ışığı ise aydır. Önceleri Asya’da otururken sonradan tüm dünyaya yayılmış, ama, asıl Anadolu’da gelişmiştir. İkinci çocuk İreç, İranlılar’ın atasıdır, yoldaşı arslan, rengi yeşil, ışığı ise güneştir. İran’da oturmaktadır. (Şehname‘deki üçüncü kardeş, Mezopotamya’da oturan Selm ise nedense unutulmuştur.) Doğumun hemen arkasından, Hükümdarın eşi Hatun öykünün iki kahramanıyla sahneye getirilir ve böylece annelik ile vatanseverlik arasındaki bağ kurulur. Ama bu mutlu sahne birden bozulur ve sahneye mutlu ve huzurlu dünyaya, şölenlere davet edilmediği için intikam yemini eden Ahriman (Zerdüştler’in kötülük tanrısı) girer ve iki kardeşi ayırır.
AHRİMAN SAHNEDE • İkinci perde oldukça uzun; binlerce ve hatta onbinlerce yıllık bir zamanın geride bırakılmasıyla başlar. Yıl 1918’dir. Ahriman bu kez Batı kılığında işgalci olarak ortaya çıkarak kardeşleri güçsüzleştirmeye çalışmaktadır. Bilge kişi, seyirciye Tur ve İraç’ın Ahriman’ın kötülükleri sonucu üç kez birbirinden ayrıldığını, fakat her seferinde yeniden birleştiklerini anlatır. Bu ayrılıkların birincisinden ilkçağ medeniyeti, ikincisinden ortaçağ medeniyeti ve üçüncüsünden ise İslam medeniyeti doğmuştur. Sahne Anadolu’ya dönüşürken Ahriman, Ayşim ve Mehmet adlı iki Türk genci arasında yaşanan aşk öyküsüne karışan Köseağa kimliğinde karşımıza çıkar. Üçüncü perdede kötülük tanrısının tüm oyunları bozulacak ve Feridun’un ikiz çocukları Mustafa Kemal sayesinde buluşacaklardır. Eserin sonunda, iki kardeşten Tur’un adı geçtiğinde, sahnedeki oyuncular, Halkevi’nin locasında operayı izlemekte olan Mustafa Kemal’i; İraç (Aslan) sorulduğunda ise yanındaki Rıza Şah Pehlevi’yi işaret etmişlerdir. Bu jest karşısında çok duygulanan Şah “Kardeşim!,” diyerek, Mustafa Kemal’e sarılmıştır.
ÖZ SOY GÜZEL AMA • Ancak, ilginçtir, Mustafa Kemal, Öz Soy’un temsil edildiği günün akşamı rejisör Münir Hayri Bey’e şöyle der: “Öz Soy güzel, güzel amma.... Onun bütün kıymeti bugün içindi. Bir daha oynanmaz. Şimdi sen her vakit oynanabilecek bir eser vermelisin. Kalacak, kalacak bir eser... Bunu pekâlâ yapabilirsin...” Mustafa Kemal acaba neden böyle demişti? Eseri estetik veya müzikal açıdan beğenmemiş miydi? Yoksa, İran’la Türkiye arasındaki ilişkilerin ileride başka şekiller alacağını mı öngörmüştü? Cevap vermek zor, ancak aynı yıl, librettosunu yine Münir Hayri Egeli’nin yazdığı iki opera daha hazırlattı. Eserlerin metni üzerinde bizzat çalıştı. İlki, bestesi Necil Kazım Akses’e ait olan Bay Önder, ikincisi Adnan Saygun’a ait Taş Bebek idi. Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin 15. Yıldönümü dolayısıyla, 27 Aralık 1934’te yine Halkevi’nde Bay Önder’in ilk üç tablosu, Taş Bebek‘in tümü sergilendi, ancak iki opera da hayal kırıklığı yaratınca ‘opera devrimi’ geleceğe bırakıldı.
Doğulu bir modernist: Rıza Şah Pehlevi
Hazar Denizi’nin güney kıyılarındaki Mazenderan’da 1890’da yoksul bir ailede doğan Rıza adlı bir genç iş bulmak için Tahran’a gelir, Rus Elçiliği’nin kapısını çalar. Ruslar bu uzun boylu, yapılı genci ‘kavas’ (hizmetli) olarak işe alırlar. Genç, çalışkanlığı ile göze girer, İran’daki tek ciddi askerî unsur olan Muhafız (Kazak/Koşak) Alayı’nda çavuş olur. Çar II. Nikola’nın kız kardeşinin İran ziyareti sırasında ona saldıran çapulcularız alt ettiği için ödül olarak Tiflis’e götürülür, altı aylık eğitimden sonar subay olur. Alayın başındaki albay, Bolşeviklere sempati duyduğu için Çar tarafından görevden alınca, alayın komutanlığı bir anda Rıza’ya kalır. Rütbesi büyüyen Rıza’nın gözü daha da yükseklerdedir. 21 Şubat 1921’de, emrindeki 1.200 askerle Tahran’a girer. Amacı 140 yıldır iktidarda olan Türk asıllı Kaçar Hanedanı’na son vermektir.
Hanedan Birinci Dünya Savaşı sırasındaki İngiliz ve Rus işgali yüzünden hırpalanmış, ordu silahsız, ambarlar boş, hazine tamtakırdır. Rıza’nın hoşnutsuz ulemayı, çarşı esnafını, şehirli okumuşadamları ve Rusları safdışı etmek isteyen İngilizler’i arkasına aldığını gören, genç ve tecrübesiz Ahmet Şah karşı koymadan şehirden ayrılır. Rıza, gazeteci dostu Ziyaeddin Tabatabai’yi başbakan, kendisini de başkomutan ilan eder. Ardından da savunma bakanlığını üstlenir. Bununla yetineceğini sananlar yanılırlar, çünkü 1923’te bir adım daha atarak yönetimi tümüyle eline alır, ardından o Avrupa’da tedavi gören ve çağrılara karşın geri dönmeyen Ahmed Şah’ı azlederek yerine geçer. Başlangıçtaki hedefi, cumhuriyet kurmaktır, çünkü kendisine Osmanlılar’ı devirmiş olan Mustafa Kemal’i örnek almaktadır. Ancak ulema, “Hayır! İslam devleti monarşi olmalı!” deyince, 1926’da İranlılar’ın saygı duyduğu Pehlevi Hanedanı’nın adıyla (ki hanedanla hiçbir ilişkisi yoktur) aynen Napolyon’un yaptığı gibi kendi kendisini tahta çıkarır.
KURUCU BABA • Kendisine ‘Şehinşah’ yani ‘şahlar şahı’ unvanını layık gören kahramanımız, ülkesini Doğululuktan kurtarmak için derhal Batı tipi reformlara girişir. Önce 40 bin kişilik modern bir ordu kurar, Pers devletinin adını değiştirir, ‘İran’ yani ‘ari insanların ülkesi’ yapar. İran bayrağına Pers ve Sasani alametleri olan aslan ve güneşi ekletir. İran halkının Zerdüşt geçmişine vurgu yapar. Yabancı bankaları ve şirketleri devletleştirir, tek taraflı anlaşmaları yırtar. Göçebe kabilelerin silahlarını toplar ve yerleşik düzene geçmeye zorlar. Okullar, yollar, hastaneler yapar ve elbette halkın dış görünüşünü ihmal etmez. Zorba polisleri aracılığıyla erkeklere ‘fötr’ şapka giymeyi emreder, kadınlara ise başörtüsünün her türlüsünü yasaklar.
İkinci Dünya Savaşı’na gelirken, Rıza Şah ve İran resmî olarak tarafsızdır (ya da Türkiye gibi ‘denge oyunu’ oynuyordur) ama gözü İran’ın petrolünde olan İngilizler’le Ruslar, kendisinin Naziler’e duyduğu sempatiyi bahane ederek 1941’de İran’ı işgal ederler. Şah’ın özenle kurduğu modern ordusu, tek kurşun atmadan teslim olur. Yani Şah ‘mat’ olmuştur. İki müttefik, İngiliz Başbakanı Churchill’in deyimiyle, Şah’a ‘onurlu bir çıkış yolu’ sunarlar ve tahtı genç oğluna bırakmasına izin verirler. Rıza Şah Kanada’ya gitmek isterse de İngilizler tarafından once Mauritius’a, oradan da Johannesburg’a gönderilir. 1944’te orada halkının sevmediği yalnız ve yoksul biri olarak ölecektir...
Özet Kaynakça: Orhangazi Ertekin, “Öz Soy Operası: Kayıp bir destan, kayıp bir tarih”,Toplum ve Bilim, S. 102, s. 142-167; Gökhan Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri, 1926-1938,” Avrasya Dosyası, S. 5/3, Sonbahar 1999, s. 148-175; Metin And, “Cumhuriyet’in İlk Opera Gösterimi ve Yapımcısı”, Sanat Dünyamız, S. 89, Güz 2003.
.17-8-08
.Montrö defterini açmanın riskleri
Ege Denizi ile Karadeniz’i birbirine bağlayan İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi’ni kapsayan suyolunun rejimi 9 Kasım 1936 tarihinde yürürlüğe girmiş olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle belirlenmiştir. Montrö’nün esas amacı uluslararası deniz ticaretinin ve ulaşımının gereklerini ve yararlarını kıyıdaş devlet olan Türkiye’nin egemenlik haklarla bağdaştırmaktı. Gürcistan’ın kendisine bağlı özerk bir bölge olan Güney Osetya’ya saldırısını bahane eden Rusya Federasyonu’nun Gürcistan’a askerî müdahalesiyle kızışan ortamda, ABD’nin her biri 69 bin ton ağırlığındaki Mercy ve Comfort isimli iki hastane gemisini ‘insani amaçlarla’ Karadeniz’e göndermek istediği, Türkiye’nin ise bu talebe Montrö’ye atıfta bulunarak karşı çıktığı haberleri, yıllardır bilinçli biçimde üzerinde durulmayan bir sorunu gündeme taşıdı.
UFUKTA KRİZ Mİ VAR? • Montrö’ye göre, Karadeniz’e kıyısı olmayan bir devletin insani amaçlarla dahi olsa Karadeniz’e geçirebileceği gemilerinin tonajı 15 bin tonu, gemilerin toplam tonajının 45 bin tonu, sayısının dokuzu, gemilerin Karadeniz’de kalacağı sürenin 21 günü, geçmemesi gerekiyor. (Daha bir dizi ikincil şart da var.) Nitekim taraflar Türkiye’nin haklılığını teslim etti ve Türkiye ile ABD, Montrö’yü ihlal etmeyecek bir formül üzerinde anlaştıklarını açıkladılar. Bu yeni formül şimdilik Rusya’yı rahatsız etmemiş görünüyor ama gerek 17. yüzyıldan beri sıcak denizlere ulaşma politikası güden Rusya’nın, gerekse Başkan Wilson’un ’14 İlkesi’ doğrultusunda dünyanın tüm denizlerinde tam bir seyir serbestîsini savunan ABD’nin ileride bu tür engellemelere tahammül göstereceğinin garantisi yok. Öte yandan, Montrö defteri bir kez açılırsa, aşağıda anlatacağımız nedenlerden dolayı Türkiye’nin bundan zararlı çıkması ihtimali çok büyük.
Montrö’ye geçmeden önce, uluslararası hukuk literatürüne ‘Türk Boğazları’ olarak geçen suyolunun morfolojik özelliklerine değinelim. Bu suyolunun en nadide bölümünü oluşturan İstanbul Boğazı, kuzeyde Anadolu Feneri’ni Türkeli Feneri’ne birleştiren hattan başlayıp güneyde Ahırkapı Feneri’ni Kadıköy İnci Burnu Feneri’ne birleştiren hatta kadar uzanan 31 kilometrelik bir suyoludur. Ortalama genişliği 1.500 metre olup genişlik Kandilli mevkiinde 700 metreye düşer. En derin yeri Rumelihisarı önünde 110 metre, en sığ yeri ise Aşiyan önünde 12,8 metredir. Karadeniz’e çıkışta, Paşabahçe önlerinde bir defada 85 derecelik, Marmara’ya inişte, Yeniköy önlerinde bir defada 70 derecelik iki dönüş de dahil olmak üzere toplam 12 keskin, üç yumuşak rota değişikliği gerektiren İstanbul Boğazı, tuzluluk dereceleri birbirinden farklı iki denizin birleşmesinden oluşan güçlü dip ve yüzey akıntıları, güçlü anaforlar, zaman zaman kasırgaya dönen rüzgârlar, belli mevsimlerde etkili olan sis ve yoğun deniz taşımacılığı yüzünden de dünyanın en zorlu suyoludur. Ayrıca dünyadaki suyolları arasında hiç biri çevresinde bu kadar büyük nüfusu barındırmaz.
ÇANAKKALE BOĞAZI • İzmit Körfezi girişinden Çanakkale Boğazı girişine kadar 224 kilometre uzunluğunda, 11.150 kilometrekare genişliğinde bir iç deniz olan Marmara Denizi’nin öteki ucundaki Çanakkale Boğazı ise kuzeyde Zincirbozan Feneri’nden geçen boylamla başlar, güneyde Mehmetçik Burnu Feneri’ni Kumkale Feneri’ne bağlayan hatla biter. Uzunluğu 68,7 kilometre, genişliği kuzey girişinde 5.120 metre, güney girişinde ise 4.334 metredir. İntepe Limanı önünde 7.223 metreye çıkan genişlik Çanakkale-Kilitbahir arasındaki Nara Burnu’nda 1.307 metreye düşer. En derin yeri Dalyan Burnu önlerinde 94 metre, en sığ yeri kuzey rotası üzerinde Kabageven Burnu önlerinde 25 metredir. Çanakkale Boğazı’nda gemiler en az 11 rota değişikliği yaparken, Nara Burnu önlerinde bir defada 75 derecelik keskin bir dönüş yapmak zorundadırlar. Çanakkale Boğazı’nda (kuvvetli lodosta yön değiştirse de) Marmara’dan Ege Denizi’ne doğru güçlü bir yüzey akıntısı mevcuttur. Gerek güçlü rüzgârlar, zaman zaman etkili olan sis ve arabalıvapur seferleri yüzünden seyrin dikkatli yapılması gerekir.
Tarih boyunca Boğazlarda uygulanan rejimin hikâyesine gelince; Fatih Sultan Mehmed’in 1452’de İstanbul Boğazı’nın en dar yerinde Rumeli Hisarı’nı yaptırıp Boğaz’dan geçecek her geminin belli bir ‘müruriye’ (geçiş parası) ödemesini emretmesiyle başlayan ‘Karadeniz’i Osmanlı gölü yapma’ süreci, 1484’te Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki Kili ve Akkerman kalelerinin ele geçirilmesiyle tamamlanmıştı. O günün süper gücü Britanya İmparatorluğu tarafından ‘Ancient rule of the Otoman’ (Osmanlı’nın kadim kaidesi) adıyla tescil edilen bu imtiyazlı durum ilk olarak ‘kapitülasyonlar’ dolayısıyla delindi. 1535’te Fransız, 1579’da İngiliz, 1598’de Hollandalı, 1616’da Germen (Alman) ticaret gemilerine Boğazlar’dan serbestçe geçme imtiyazı tanındı. 1682’de ‘Deli’ Petro’nun Çar olmasından itibaren Rusların Karadeniz’e inmek ve bu denizde serbestçe dolaşma girişimleri ise Osmanlı Devleti tarafından sürekli püskürtüldü.
KÜÇÜK KAYNARCA ‘FELAKETİ’ • Ancak, 1736 yılında Azak Kalesi Ruslar’a terk edilerek ilk gedik verilirken, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile Osmanlı Devleti, Kırım’ı Rusya’ya terk etmekle kalmamış, Rusya’ya Karadeniz’de harp gemisi bulundurmak, kendi gemileri ile ticaret yapmak ve ticaret gemilerini Boğazlar’dan geçirme haklarını tanımak kalmıştı. 1807’de, Rusya’nın Boğazlar’ın kendilerine verilmesi talebi ile Fransa ile gizli görüşmeler yaptığını duyan Osmanlı Devleti Britanya ile 5 Ocak 1809 tarihinde, Kale-i Sultaniye Anlaşması’nı imzalayarak arkasını sağlamlaştırmak istedi. Halbuki bu anlaşmayla Osmanlı Devleti, Boğazlar’ın statüsünü tek başına değil, ikili anlaşmalarla belirlemeye razı oluyordu. Barış zamanında, Osmanlı Devleti ile savaş halinde olmayan devletlerin ticaret gemilerinin Boğazlar’dan geçiş yasağına dair ‘Osmanlı’nın kadim kaidesi’ ise Rusya ile girdiği savaştan mağlup ayrılan Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 14 Eylül 1829’de imzalanan Edirne Anlaşması ile ebediyen tarihe gömülecekti.
KAVALALI’NIN ETTİĞİ • 1831’de Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın devlete isyan etmesi ve Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa’nın 1832’de Osmanlı ordusunu Konya’da mağlup ederek İstanbul’a yönelmesi üzerine, II. Mahmud Avrupa devletlerinden yardım talep etmek zorunda kalınca yardım çağrısına sadece Rusya cevap vermişti ve elbette yardım karşılıksız değildi! İki devlet arasında 8 Temmuz 1833 tarihinde sekiz yıllık bir süre için imzalanan Hünkâr İskelesi Anlaşması’nın gizli maddesine göre, Osmanlı Devleti, Rusya’nın istemesi halinde, Boğazlar’a herhangi bir yabancı devlet savaş gemisini sokmayacaktı. 1839’te Osmanlı Devleti ile Kavalalı’nın ordularının Nizip’te tekrar karşı karşıya gelmeleri üzerine Osmanlı Devleti ile Rusya, Avusturya, Fransa, Britanya ve Prusya arasında 13 Temmuz 1841’de ‘Akdeniz ve Karadeniz Boğazları Hakkında Londra Sözleşmesi’ imzalandı. Sözleşmeyle barış zamanında Boğazlar’ın savaş gemilerine kapalılığı ilkesi, Osmanlı Devleti’nin takdir ve yetkilerine bağlı olmaktan çıkarılarak, milletlerarası yükümlülüklere bağlanıyordu. O tarihten sonra, 1871 ve 1878 yıllarında Boğazlar’ın statüsü tekrar uluslararası camianın gündemine girdi ama, ciddi bir değişiklik olmadı. 1841 Sözleşmesi bazı değişikliklere ve ihlallere rağmen Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçerli oldu.
İhlallerden en önemlisi Ağustos 1914’te Goeben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisinin Boğazlar’dan geçip Karadeniz’e çıkması ve ekim ayında bazı Rusya limanlarını bombalaması idi. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti bu olayın sonunda Birinci Dünya Savaşı’na girmişti. İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u işgalinin ardında yatan en önemli sebep de, Boğazlar’ın Rusya’nın kontrolüne girmesini engellemek içindi.
LOZAN’DA BÜYÜK KAVGA • Lozan barış görüşmeleri sırasında, İsmet İnönü ile Britanya temsilcisi Lord Curzon ve Sovyet Rusya temsilcisi Çiçerin arasında geçen çok sert tartışmalardan sonra Boğazlar’ın statüsü belirlendi. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması’na ve onun bir parçası olan ‘Boğazların Tâbi Olacağı Usule Dair Mukavelename’ye göre, Çanakkale Boğazı’nda, Marmara Denizi’nde ve (Karadeniz) İstanbul Boğazı’nda, denizden veya havadan gerek savaş zamanında gerekse barış zamanında geçiş ve ulaşım tümüyle serbest olacaktı. Böylece Boğazlar’ın rejimi, Türkiye’nin tek yanlı iradesi ile değil, 1841’den beri devam eden ve çok sayıda devletin ortak iradesi sonucu ortaya çıkan uluslararası kurallara tâbi olmaya devam edecekti.
Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin getirdiği rejimin yerine kendi istediği gibi bir rejim getirebilmek için ilk diplomatik girişimini ancak 1933’te, Londra’daki Silahsızlanma Konferansı’nda yaptı. Türkiye’nin talebi, sözleşmesinin, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın kıyıları ile Marmara Denizi’ndeki adaları (İmralı dışında) askerden ve silahtan arındıran hükümlerinin kaldırılması idi. Ancak bu teklif konferansla ilgili olmadığı gerekçesiyle görüşülmedi bile. İkinci girişim, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin savaş kışkırtıcı tavırları yüzünden Almanya ile ilgili olarak 1935 yılı nisan ayında yaptığı olağanüstü toplantıda oldu. Türkiye’nin talebi yine ‘konuyla ilgisizlik’ gerekçesiyle reddedildi. Üçüncü girişim, 1935 yılının mayıs ayında Balkan Antantı Konseyi’nin Bükreş toplantısında, dördüncü girişim aynı yılın eylül ayında Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’nda yapıldı ancak kulak asan olmadı. Ama aynı yıl kasım ayında İtalya Habeşistan’a saldırınca Türkiye talebi için yandaş bulmayı başardı.
REBUS SIC STANTIBUS • Türkiye’nin 10 Nisan 1936 tarihinde, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan devletlere gönderdiği notada, Roma Hukuku’nun Rebus sic stantibusilkesine atıfta bulunuluyordu. Bu ilkeye göre bir sözleşmenin yapıldığı sırada öngörülemeyen durumlar ortaya çıkarak sözleşmenin taraflarından birine hakkaniyet ölçülerine uymayan çok ağır yükümlülükler getiren bir durum ortaya çıkarsa, sözleşmenin hakkaniyet ölçülerine göre yeniden düzenlenmesi istenebilirdi. Türkiye gibi Balkan Antantı üyesi olan Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya talebi destekledi. 1935’te bir dostluk anlaşması imzaladığı Sovyetler Birliği’ne yaranmak isteyen Fransa ve Akdeniz’deki İtalyan tehdidine karşı Türkiye’yi kendi yanına çekmek isteyen Britanya da talebe destek verince İsviçre’nin Montreux (Montrö) şehrinde uluslararası bir konferans toplandı. Teklife karşı çıkan tek ülke, 1934’te Akdeniz’i Mare Nostrum (Bizim Deniz) diye adlandıran İtalya idi. Yugoslavya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Sovyetler Birliği, Türkiye, Britanya (Hindistan ve İrlanda adına da) Fransa ve Japonya’nın katıldığı konferans, 20 Temmuz 1936 tarihinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla sonuçlandı.
Başlangıçta karşı çıkan İtalya, 1938’de sözleşmeye katıldı. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Sovyetler Birliği ciddi sorunlar çıkardı. Ancak, Sovyetler Birliği’nin 1945 ve 1946’da Montrö’nün gözden geçirilmesi konusundaki ısrarları ise ABD’nin bazı taleplerine rağmen Montrö’de bir değişiklik yapılmadı. Sadece Müttefiklerin isteği ile, İkinci Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılan Japonya’nın 1951’de Montrö’den çekilmesiyle yetinildi.
20 YILLIK SÜRE BİTİNCE • Montrö Boğazlar Sözleşmesi 20 yıllık bir süre için yapılmıştı. Sözleşmenin tadili için tarafların beş yılda bir belli prosedürleri uygulayarak talepte bulunması mümkündü, ancak böyle bir talep hiç gelmedi. Öte yandan, 20 yıllık sürenin sona ermesinden iki yıl önce (yani 1954’te) taraflardan biri, Fransız hükümetine bir sona erdirme talebi ulaştırmış olsaydı, sözleşme 9 Kasım 1956’da sona erecekti. Ancak bugüne dek bu süreç de başlatılmadı. Böylece Montrö uygulanmaya devam etti. Devam etti ama, 1949’de Uluslararası Adalet Divanı’nın Korfu Boğazı hakkında verdiği karar, 1958 tarihli Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, 1969 Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi ve 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve daha bir dizi sözleşmenin ‘özgürlükçü ruhu’ yanında Montrö oldukça ‘muhafazakar’ kaldı. Buna rağmen ne ABD, ne imzacı ülkeler, ne daha sonra eski imzacı ülkelerden doğan yeni ülkeler Montrö’nün uygulanması konusunda Türkiye’yi sıkıştırmadılar. Çünkü, mevcut durum herkesin işine geliyordu. Dahası, Montrö ortadan kalkarsa yerine nasıl bir sözleşmenin konulacağını kimse bilmiyordu.
SÖZLEŞMENİN ZAYIF YANLARI • Yıllar içinde savaş teknolojisindeki ‘gelişmeler’, artan tonajlar, sayılar, değişen yükler, Boğazlar’ın güvenli geçişe pek elvermeyen morfolojisi ile birleşince Montrö’nün kuralları yetersiz gelmeye başladı. Montrö’nün uygulanmasıyla ilgili ilk ciddi uluslararası kriz, Aralık 1968’de ABD’nin Akdeniz’deki 6. Filosu’na ait olan ve her biri sözleşmede yer alan 15 bin ton sınırının altında kalan (10 bin ton) Dyess ve Turner adlı iki savaş gemisinin Karadeniz’e geçerek burada beş gün kalması ve sonra yeniden 6. Filo’ya dönmesi sırasında yaşanmıştı. Gemilerin tonajları ‘serbest geçiş ilkesi’ne uygundu ancak Dyess‘hafif su üstü’ gemisinde 305 mm çapında sekiz adet ASROC (denizaltısavar roketatar) füzesi vardı. Bu silahlar, Montrö Sözleşmesi’nde tanımlanan silahlardan değildi. Ancak, Türkiye muhtemelen Kıbrıs meselesinde ABD’yi yanına çekmek istediği için, Montrö yorumunu esnetmekte bir sakınca görmemişti.
İkinci olay, Temmuz 1976’da Sovyetler Birliği donanmasına ait 40 bin tonluk Kiev’in Karadeniz’den gelerek Boğazlar’ı geçmek istemesi üzerine yaşanmıştı. Kiev hem Montrö’nün sınırı olan 15 bin tonun üzerindeydi hem de sözleşmede tanımlanan gemi türleri arasında değildi. Ruslar bu yüzden gemiyi ‘denizaltısavar kruvazör’ olarak nitelemişlerdi. Halbuki Kiev’i bu türe sokabilecek tek özelliği bir adet ikili ASW türündeki füze rampası ile konvansiyonel rampalarıydı. Bu durum uluslararası bir kriz yarattıysa da, Haşhaş yasağı ve Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesine destek vermediği için ABD’ye kızgın olan Türkiye, geminin ‘transit geçiş’ yapmasına izin vermişti.
KAZA LİSTESİ • Bu suyolunda 1960’tan bu yana 250 kadar kaza yaşandı. Büyük kazalara gelince; 15 Kasım 1979’de küçük bir Yunan şilebiyle Haydarpaşa açıklarında çarpışan Romen Bandıralı Independenta’nın patlayarak batması sırasında 41 Romen denizci ölmüş, İstanbul’da binlerce evin camları kırılmış, tankerden dökülen petrol haftalarca yanmıştı. Dahası geminin çirkin batığı Haydarpaşa önlerinde 10 yıldan fazla kalmıştı. 28 Ekim 1988’de Panama bandıralıBlue Star adlı tanker ile Türk bandıralı Gaziantep tankeri Ahırkapı açıklarında çarpışmış, Blue Star’daki bin ton amonyak gazı denize ve havaya karışmıştı. 24 Ağustos 1991’de İtalyan bandıralı Leonis tankeriyle Türk bandıralı Denizaltı adlı gemi Tarabya açıklarında çarpışmış, batan Denizaltı’nın beş gemicisi hayatını kaybetmişti. 14 Kasım 1991’de Filipin bandıralıMadonna Lily adlı gemiyle Lübnan bandıralı Rabunion-18 adındaki gemi Anadoluhisarı önlerinde çarpışmış, Rabunion-18 20 bin canlı hayvan yüküyle sulara gömülürken, sekiz denizci de hayatını kaybetmişti. Bu kazanın bir benzeri 20 Nisan 1992’de Çanakkale Boğazı’nda yaşanmıştı. Yine canlı hayvan yüklü Lübnan bandıralı Rabunion-14 adlı gemi ile Romen bandıralı Bazias-1 çarpışırken, Rabunion-14 yüküyle batmıştı. 13 Mart 1994’te her ikisi de Kıbrıs Rum bandıralı Nassia adlı tanker ile Shipbroker adlı şilep Büyükliman dolaylarında çarpışmışlar, 29 kişi yaşamını yitirirken, Nassia’nın taşıdığı 100 bin ton ham petrolün 20 bin tonu denize boşalmış, günlerce süren yangının yarattığı kirli hava kütlesi, tamamen şans eseri olarak lodos sayesinde kentten uzaklaşmıştı.
VARYAG KANDIRMACASI • Kazasız belasız geçen ancak Türkiye’yi çok meşgul eden bir başka konu da, Ukrayna tarafından güya ‘gazino’ yapılmak üzere Çin’e satılan Varyag adlı dev uçak gemisi’nin 1 Kasım 2001’de Montrö’yü ihlal ederek Boğazlar’dan geçirilmesiydi. Türkiye, Çin ve Ukrayna tarafından hem ‘gemi motorsuz ve silahsız’ denilerek, hem de ‘Çin’den gelecek milyonlarca turist’le kandırılmıştı. Araya ABD Başkanı Clinton bile girmişti. Aslında geminin motorsuz olması esas sorundu. Nitekim dev gemi, 21 tekne ve 11 römork eşliğinde İstanbul Boğazı’ndan geçirilirken herkes soluğunu tutmuştu, çünkü geminin kontrolden çıkması halinde yaşanacak facianın boyutlarını kimse tahmin edemiyordu. Ancak daha sonra gemiyi ‘gazino’ yapma vaadiyle 20 milyon dolara açık arttırmada satın alan Chong Lot adlı seyahat şirketinin Çin ordusunun kurduğu kâğıt üzerinde bir şirket olduğu ortaya çıktı. Çin ‘milyonlarca turist gönderme’ sözünü tutmadığı gibi gemiyi modernize etti, adını ‘Shilang’ olarak değiştirdi ve uçak gemisi olarak donanmasına kattı.
OLASI SORUNLAR • Bütün bu kazalar ve tehlikeli geçişler elbette çok önemli sorun ancak ortada daha ciddi bir sorun var. Sözleşmede geçen ‘barış durumu’, ‘savaş durumu’ ve ‘Türkiye’nin kendisini pek yakın bir savaş tehdidi altında hissetmesi durumu’ meselelerinde izlenecek yol ilerde sorun yaratabilir. Çünkü, Türkiye’nin kendisini savaş tehdidi altında hissetmesi halinde, durumu Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan devletlere ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği’ne bildirmesi gerekiyor. Türkiye’nin bu algısının haklı olup olmadığına Milletler Cemiyeti Konseyi’nde üçte iki çoğunlukta karar verilirse ve de Montrö Sözleşmesi’nin imzacı taraflarının çoğunluğu da aynı görüşte iseler Türkiye sözleşmenin ilgili maddelerini uygulayabilir. Halbuki, biliyoruz ki Milletler Cemiyeti (MC) 18 Nisan 1946’da hukuken ortadan kalktı ve bugün aynı işlevi gören Birleşmiş Milletler (BM), MC’nin genel sekreterlik görevleri, malvarlığı hakları, arşivleri ve siyasi olmayan fonksiyonları dışındaki konularda ‘halefi’ değil. BM, MC’ye tanınan siyasi fonksiyonları, ancak söz konusu anlaşmalara taraf olanların talep etmesi ve BM Genel Kurulu ve ilgili organların incelemesinden sonra alınacak kararlar sonucu yüklenmeyi kabul etmiş.
Her ne kadar Montrö’ye taraf olan ülkeler bu gün BM üyesi iseler de, Montrö’deki Yugoslavya’dan doğan Sırbistan-Karadağ, Sovyetler Birliği’nden doğan Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Gürcistan gibi dört yeni devlet yüzünden Montrö’de çıkacak anlaşmazlıkların BM’de çözüme ulaştırması pek kolay görünmüyor.
DİMYAT’A PİRİNCE GİDERKEN • Öte yandan, taraf olan devletlerden birinin ya da daha fazlasının Montrö’nün maddelerinin tadil edilmesini istemeleri, ya da daha kötüsü, anlaşmanın fesih sürecini başlatmaları pekala mümkün. Türkiye, ‘Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak’ için, Montrö’nün uluslararası platformlarda tekrar elde edilmesi zor, hatta imkânsız nitelikteki avantajları ile Boğazlar’ın çevre, can ve mal emniyeti gibi konulardaki dezavantajlarını tarttığı için bugüne dek hoşuna gitmeyen konularda sesini yükseltmek yerine iç hukuk yollarını kullanmayı seçti. Bazı çevrelerin Montrö’nün ihlali olarak değerlendirdiği 1994 tarihli Boğazlar ve Marmara Bölgesi Deniz Trafik Düzeni Hakkında Tüzük (1998’de tadil edildi ve adı Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü oldu) bu amaçla çıkarılmıştı.
Bu tüzüğün hukuki sorunlarını uzmanlarına bırakarak sözümüzü bağlarsak, bugün olmasa bile yarın, enerji sorunu yüzünden muhtaç olacağımız Rusya ile tüm Batı karşıtı söylemlerimize rağmen askerî, ekonomik ve siyasi açıdan göbekten bağlı olduğumuz ABD’nin, Montrö’nün hukuki boşluklarını bahane ederek Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaları pekala mümkün. Hele de, Karadeniz havzasında savaş giderek kızışırken. Bu nedenle, Türkiye’nin inisiyatifi ele alarak, ulusal çıkarları ile uluslararası hukuku ustaca birleştirecek yeni formüller üzerinde çalışması gerekiyor.
ÖZET KAYNAKÇA: Cemal Tukin, Osmanlı Devleti Devrinde Boğazlar Meselesi, İstanbul, 1947; Seha L. Meray, Osman Olcay, Montreux Boğazlar Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fak. Yay., 1976; Hüseyin Pazarcı, “Boğazlar Rejimine İlişkin Türk Dış Politikası ve Karşılaşılan Kimi Sorunlar”, Prof. Dr. Ernst E. Hircsh’in Anısına Armağan, Ankara, 1986; Doğu Ergil, “Boğazlar Üzerine Bitmeyen Kavga (1923-1976)”, Lozan’ın 50. Yılına Armağan, İstanbul Üni. Hukuk Fak. Yay., 1978.
24-8-08
Türk Ermenisiz, Ermeni Türksüz olmaz!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, 6 Eylül’deki maç dolayısıyla Erivan’a gidip gitmeyeceğini açıklamasını beklerken şöyle bir muhasebe yaptım, bilmem katılır mısınız? Bundan 93 yıl önce Ermenilerin başına gelenin adını hâlâ koyamadık. 85 yıllık Cumhuriyet tarihinde sadece dört Ermeni’yi parlamentoya layık gördük. Sivil ve askeri bürokraside ise Ermenileri görmek mümkün olmadı. Ermenice yer isimlerini, Ermeni yazarlarını, sanatçılarını, mimarlarını, devlet adamlarını unutturmaya çalıştık. Ermeni kültür varlıklarını camiye, okula, kışlaya olmadı ahıra çevirdik, olmadı yıktık. 1942’de Varlık Vergisi’yle, 6-7 Eylül 1955’te yağma ile Ermeni işadamlarını belini doğrultamaz hale getirdik. 1974’ten sonra Ermeni vakıflarının mallarına el koyduk. Sonunda nüfuslarını 70 bine indirmeyi başardık.
DİL YARALARI • Okul kitaplarına Ermeniler’i düşman gösteren ifadeleri doldurduk. Ermeni öğrencileri Ermeniler aleyhine kompozisyonlar yazmaya zorladık. ‘Ermeni dölü’, ‘Ermeni piçleri’, ‘maalesef Ermeni’ diyen bakanlar, imamlar, aydınlar, futbol taraftarları, tarih kurumu başkanları tanıdık. Ermenilerin 1930’larda ve 1980’lerde tutulan ‘dönme’ fişleri ile tehdit edilişine şahit olduk. Ermeni cemaatinin dini liderine, gazetelerine tehdit mektupları gönderenlerin kovuşturulmadığını ya da cezalarının tecil edildiğini duyduk. Ermeni cemaatinin en uzlaşmacı önderini kalleşçe arkasından kurşunlayanların devletin çeşitli kademelerince kollandığını gördük. 70 milyonluk koskoca Türkiye’nin sıkıntı içindeki 3 milyonluk küçücük Ermenistan’ı tanımamak için bin dereden su getirişini izledik.
AD KOYMAK • Peki, bugün bu kadar küçük bir gruba böyle davrananların, 1915’te iddia edilen şeyleri yapmadığına dünyayı inandırabilir miyiz? Dünyayı bırakın, kendimizi inandırabilir miyiz? Bence, bugün pek çok Ermeni için ‘soykırım’ terimi, sadece 1915’te yaşananları tanımlayan hukuki bir terim değil, 90 yıldır Ermeni cemaatine, kültürüne, tarihine, devletine, diasporasına, insanına yönelttiğimiz sistematik yok saymanın, inkarın, dışlamanın, düşmanlığın ortak adı. Başkasının acısına bakmayan, başkası ile ilgilenmeyen, başkasını anlamaya çalışmayan bir toplumun, bir halkın gelişmişlik düzeyinden şüphe etmek gerekir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Erivan’ın davetini kabul etmesi, stratejik faydalarından çok aşağıda özetini vermeye çalışacağım 90 yıllık kilitlenme halini çözmesi açısından önemli.
BU TOPRAĞIN İNSANLARI • Kilikya’dan Kafkasya’ya uzanan Ermenistan ülkesi, ırmaklar açısından pek şanslıydı ama jeopolitik açıdan durum tam tersiydi. Roma ve onun mirasçısı Bizans ile Persler ve Araplar arasındaki bitmek tükenmez savaşlar sırasında defalarca işgale uğradı, halkları katledildi ve sağa sola savruldu. Ermeniler, 10. ve 11.yüzyıllarda Kilikya bölgesinde, Haçlı ordularının da desteği ile üç asır kadar bağımsızlığını korumayı başaran Kilikya Krallığı döneminde altın çağlarını yaşadılar. Krallık 1375’te sona erdi ama Ermeni Apostolik Kilisesi’nin Katalikosluğu 1441 yılına kadar burada kaldı. Bu yıllarda bir kısım Ermeni bölgede kalmayı seçerken, diğerleri İtalya, Rusya, Suriye ve Fransa’ya doğru yollara düştüler.
MİLLİYETÇİLİĞİN DOĞUŞU • 1453’ten itibaren Ermeni ülkesi, Osmanlı İmparatorluğu ile İran’daki Safeviler arasında ikiye bölündü. Fatih Sultan Mehmed’in Kilikya’da, Batı Anadolu’da ve Bulgaristan dolaylarında yaşayan Ermeniler’i başkente davet etmesiyle başlayan bu yeni dönemin özelliği belli bölgelerde ‘ihtida’ yoluyla asimilasyona karşın, bir bölüm Ermeni’nin ‘millet’ düzeni içinde varlığını sürdürmesine izin verilmesiydi.
17. yüzyılın başlarından itibaren dünyanın yerlerinde Ermeni ticaret diasporaları boy göstermeye başladı. İlk milliyetçi duyguların filizlenmesi de bu dönemde oldu. Ermenice sözlükler, şiirler, gazeteler ve tarih kitapları basılıyor, Katolik Mıkhitarist papazlar milliyetçi düşünceleri diasporalara yayıyordu. İlk Ermenice gazete Hindistan’da, Madras’ta 1794 yılında yayımlandı. Ama Osmanlı ülkesindeki milliyetçi uyanışın bedeli acı oldu. Gereken reformların bir türlü yapılmayışı sonunda Ermeniler ve Osmanlı devleti karşı karşıya geldiler ve 1894-1895 Sason (bugün Batman’a bağlı) ve 1909 Adana Olayları yaşandı.
OSMANLI’DAN KOPUŞ • 1908’de Meşrutiyet’in ilanını coşkuyla karşılayan gayrimüslimler, İttihat ve Terakki’nin (İTC) Abdülhamit döneminin politikalarını devam ettirip, Müslüman halkları ‘milleti hâkime’ sayacağını anlayınca aynen Avrupa’da olduğu gibi kendi ulus-devletlerini kurmaya yöneldiler. İttihatçılar’ın Maliye Bakanı Cavit Bey, Balkan Savaşları’nın arifesinde, Samatya mitinginde “Ermeni vatandaşları hükümete karşı ne kadar şikâyetçi olsalar da, onlar memleketin buhranlı anlarında derhal yardıma koşmayı bilirler. Emin olun efendiler, Türksüz Ermeni olmaz, Ermeni Türk’ün vatan kardeşinden fazla öz kardeşidir” demişti ama 1912’de ‘Dünyaya dehşet veren Osmanlılarız’, ‘Yaşasın Ordu yaşasın harp’, ‘Arş Osmanlılar Tuna hattına’, ‘Sofya’yı da Filibe’yi de alacağız!’ sloganlarıyla ve büyük hayallerle girilen Balkan Savaşları’ndan büyük can ve toprak kayıpları ile çıkıldığında, çoğu Rumeli kökenli olan İttihatçı önderler ciddi bir şoka girdi. Savaş sırasında Kafkasyalı Ermeniler’in Bulgar ve Sırp saflarında Osmanlılar’a karşı savaşması alarm zillerinin çalmasına neden oldu.
Osmanlı Ermenileri ise hem Balkan yenilgisi ile merkezî hükümetin güçsüz düşmesinden, hem de Rusya’nın kendilerini kollamaya niyetli olduğunu ihsas ettirmesinden dolayı oldukça cesaretlenmişlerdi. Bu ortamda, Hınçaklar ve Taşnaklar tarihlerinde nadir rastlanan bir işbirliği yaparak, Sadrazam’a bir mektup yazdılar ve Doğu vilayetlerindeki talan ve cinayetlere katılanların cezalandırılmalarını talep ettiler. Sonuçta İttihatçı rejim 8 Ocak 1914’te uluslararası baskılarla Doğu vilayetleri için önemli bir reform planı imzalamak zorunda kaldı. Aslında Doğu vilayetlerinde reformların yapılması gerekiyordu; ama bu mesele aynı zamanda büyük devletler arasındaki çıkar çatışmasının yeni bir malzemesiydi.
İplerin kopması ise altı ay sonra oldu. İTC Merkez Komitesi adına Bahaeddin Şakir, Ömer Naci ve Hilmi Bey’den oluşan bir heyet yanlarında Gürcü ve Azeri temsilciler olmak üzere, Taşnaksutyun’un 28 Temmuz-14 Ağustos 1914’te Erzurum’da yapılan VIII. Dünya Kongresi’ne gittiler. İddialara göre, Osmanlı hükümeti, Kafkasya’yı Rusya’nın etki alanından çıkarmak ve daha sonra bağımsızlık vermek için Ermeniler’den yardım istemişti. O günlerde, uluslararası ortamı lehlerine gören Ermeni tarafı bu teklifi reddetmişti. Yelkenlerini Avrupa’dan esen milliyetçilik rüzgârıyla şişirmiş olan Ermeni milliyetçilerinin kafasındaki plan, çok değil beş yıl sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kafasında şekillenecek plana benziyordu. Bu köhnemiş, çürümüş, sorunlara çare bulma yeteneğini yitirmiş İmparatorluk’tan ayrılarak kendi ulus-devletlerini kurmak.
ZEYTUN VE VAN OLAYLARI • Bir süredir Osmanlılık ideolojisinden ümitlerini keserek rotayı ‘Türk milliyetçiliği’ne çevirmiş olan İttihatçılar artık Ermeniler’in desteğini alamayacaklarını hatta köstek olacaklarını anlamışlardı; ama onları ülkeden çıkarmak için iyi bir bahane gerekiyordu. Tam bu sıralarda Zeytun (bugün Kahramanmaraş’taki Süleymanlı) olayı yaşandı. Türk tarafının anlattığına göre Osmanlı ordusuna katılmayı reddeden 60 kadar asker kaçağı 30 Ağustos’ta silahları ile Zeytun’a gelmiş, civar köylerden katılanlarla birlikte sayıları 500-600 civarına ulaşan Ermeni gençleri Zeytun’un en sağlam yeri olan, Aziz Astvatsatsin Manastırı’na sığınmışlardı. Bu gençleri Binbaşı Hurşit Bey kumandasındaki 22. Alay, bir nizamiye taburu, Halep Mürettep tümeninden üç depo taburu, iki süvari bölüğü ve iki dağ topu teslim almaya gelmişti. Bu eşitsiz güçler arasında 25 Mart 1915 günü sabahtan akşama kadar devam eden çarpışmalar sonucunda, Ermeni tarafı 37 ölü 100 kadar yaralı, Türk tarafı ise 26 yaralı, biri binbaşı olmak üzere sekiz ölü vermişti. Silahlı çatışma esnasında Zeytun Belediye Başkanı Nazaret Çavuş öldürülmüş, ölüsü ibreti-i alem için Maraş’a getirilerek teşhir edilmişti.
Ardından Van olayları patlak verdi. Gerçi, Türk kaynaklarının da kabul ettiği gibi Ermeniler’in ayaklanmasında bölgenin genç ve tecrübesiz valisi Cevdet Bey’in katı politikalarının rolü büyüktü ama sonuç olarak Van kalesi, Mart 1915’te Ermeniler’in yardımı ile Ruslar’ın eline geçmişti. Bu iki olay İttihatçılar’a uzun süredir hazırlığını yaptıkları bir planı yürürlüğe koyma bahanesi yarattı. 24 Nisan’da İstanbul’dan Ayaş ve Çankırı’ya doğru yola çıkarılan ilk kafileyi diğerleri izledi ve Osmanlı Devleti’nin tüm Ermeni tebaası Suriye’deki Der Zor çöllerine sürüldü.
Ayrıntısına girmeyeceğiz ama peşinen söyleyelim ki, sürgünler siyasi açıdan radikalleşmiş Doğu eyaletleriyle ya da ‘savaş hatları’yla sınırlı kalmadı, ülkenin en asude bölgelerini de kapsadı. İddia edildiğinin tersine İstanbul ve İzmir’den de sürülenler oldu. Sadece ayrılıkçı gruplar değil, Osmanlı idealine yürekten bağlı gruplar da sürüldü. Sadece eli silah tutanlar değil, kundaktaki bebeler ve ölüm döşeğindeki hastalar da sürüldü. Sadece Gregoryenler değil, Katolikler ve Protestanlar da sürüldü. Bazı yerlerde hazırlık için 15 gün veren insaflı yöneticiler vardı; ama çoğu yerde üzerlerine bir hırka bile almalarına izin verilmeden yola çıkarıldılar.
Uzatmayalım, tam 17 ay süren tehcirin bilançosu çok ağır oldu. Tehcirin baş mimarı Talat Paşa bile anılarında “Esas olarak askeri bir önlemden başka bir şey olmayan göç ettirme, vicdansız ve karaktersiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır” demişti. (Talat Paşa’nın Anıları, Yay. Haz. Alpay Kabacalı, İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, s. 72) 1918’de savaş suçlarını soruşturmak üzere kurulan Mustafa Arif (Deymer) başkanlığında kurulan Osmanlı Dahiliye Nezareti Komisyonu’nun raporuna göre Birinci Cihan Harbi’nde ölen Ermeni sayısı 800.000’di. (Vakit, 15 Mart 1919) 1928’de Genelkurmay Başkanlığı’nın bir belgesinde “Anadolu, bu maada, Vilâyat-ı Şarkiye Müslümanlarından savaş işlemleri yüzünden veya mülteci olarak 500.000 ini kaybetmiştir. 800.000 Ermeni ve 200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür” deniyordu. (Aktaran Hikmet Bayur, Türk İnkilap Tarihi, C. III, Kısım IV, Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991, s.787.) ‘Resmi tarihçi’ diplomat Kâmuran Gürün bile “Binaenaleyh hangi hesabı yaparsak yapalım Türkiye Ermenilerinin Birinci Cihan Harbi içinde her türlü sebepten zaiyat (harp halinde bir toplum olduğu için bu tabiri kullanıyoruz) miktarı 300 bini geçmez” diyerek ciddi bir iskonto yapmıştı ama ortada büyük bir katliam olduğunu inkar edememişti. (Ermeni Dosyası, s. 227.)
DİASPORA OLMAK • Bu yolculuktan sağ çıkmayı başaranlar dünyanın dört bir yanındaki Ermeni diasporalarını oluşturdular. Bugün Rusya’da 2 milyon, ABD’de 800 bin, Gürcistan’da 320 bin, Fransa’da 350 bin, Ukrayna’da 150 bin, Lübnan’da 110 bin, İran’da 100 bin, Suriye’de 80 bin, Arjantin’de 60 bin, Türkiye’de 60 bin, Kanada’da 100 bin ve Avustralya’da 60 bin kişilik cemaatler yaşıyor. Ayrıca sayıları 3 bin ila 25 bin arasında olmak üzere İngiltere,Yunanistan, Almanya, Brezilya, İsveç, Mısır, Ürdün, Irak, Kuveyt, Körfez Emirlikleri, İtalya, Belçika, Hollanda, Avusturya, Romanya, Bulgaristan, Venezuela, Macaristan, Özbekistan, Etiopya ve İsviçre diasporaları var. (Bu arada ülke sayısını 60’a, bazıları 85’e çıkaranlar da var.) Böylece ihtiyatlı tahminlere göre 5-6 milyon Ermeni diasporada yaşıyor.
Türkiye’de Ermeni denince akla ilk gelen ‘diaspora’ kavramı, pek çok kişide Türk düşmanlığı, uzlaşmazlık ve çözümsüzlük gibi negatif çağrışımlar yapar. Diaspora terimi iki Yunanca sözcükten, speiro (=tohum saçmak) ve dia’dan (=baştan başa) gelir. Terim antik dönemden itibaren Yahudiler için Babil’den sürüldükten sonar dünyanın dört bir yanına dağıldıkları sürgünü, Yunanlılar için ise koloni toplumlarını tanımlamıştı. Bugün ise savaş, kıtlık, baskı veya zulümden, ticaret veya daha iyi bir yaşam kurmaya kadar her türlü nedenle anayurtlarından ayrılmak zorunda kalmış tüm gruplara ‘diaspora’ deniyor. Geleceğin dünyasının ‘devletsiz güç’ diye adlandırılan diasporaların dünyası olacağını söyleyenler haklı görünüyor çünkü çoğu diasporanın tarihi ulus-devletlerin çoğundan eski, kapladığı alan ve nüfusu daha fazla. Bugün sadece AB ülkelerinde 150’ye yakın diaspora grubu yaşıyor ve bazı bilim adamları bu yüzden AB’ye ‘DiasEuropa’ adını takıyorlar.
Hangi tipe girerse girsin, tüm diasporaların ortak özellikleri var. Bunlardan ilki, anavatan hatıralarının canlı tutulması, anavatana ilişkin mitolojiler yaratılması ve bunların gelecek kuşaklara aktarılması. İkincisi, halen yaşadıkları ülkenin kendilerini gerçekten kabul edeceğine dair inançsızlık, kendilerini kısmen ya da tamamen dışlanmış hissetmek, bu yüzden ata toprağını gerçek ve ideal ev sayarak, kendileri ya da çocuklarının, koşullar uygun olduğu zaman mutlaka oraya göç etmeleri gerektiğini düşünmek. Üçüncüsü, dönüş gününe kadar ayakta kalması için anavatana yardım etmek, güvenliğini sağlamak. Son özellik ise, dönüş gününe kadar yok olmadan kalabilmek için etnik temelli grup bilincini sürdürmek, dayanışmak ve örgütlenmek. Ermeni diasporası da tüm bu özellikleri gösteren ‘tipik’ bir diaspora. Üstelik küreselleşme çağında, ulus-devletlerin bile bütünlüğünü korumakta güçlük çektiği görülürse, Ermeni diasporasının kimliğini korumak için ne kadar uğraş vermesi gerektiği açık.
Kış Ruhu (Metis Yayınları, İstanbul, 2000, s. 28-42) adlı makalesinde ‘sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış umarsız bir gediktir, özdeki hüznün üstesinden gelmek mümkün değildir çünkü sürgünde edinilen kazanımlar sonsuza kadar arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır’ diyen Filistin asıllı bilim adamı Edward Said, Nubar adlı bir Ermeni arkadaşının öyküsünü anlatır. Nubar’ın ailesi 1915’te Türkiye’den ayrılıp önce Halep’e sonra Kahire’ye gitmiştir. 1967 savaşından sonra hayat Mısırlı olmayanlar için zorlaşmaya başlayınca bir yardım kuruluşunca ailecek Beyrut’a götürülürler. Beş paraları olmadığı için sekiz ay bir evde tıkılı kalırlar. Ardından sırasıyla Glasgow’a, Gander’e, New York’a ve Seattle’a götürülürler. ‘Nubar için Seattle soydaşlarının kırıma uğradığı Türkiye’den, hiç tanımadığı Ermenistan’dan, hayatının tehlikede olduğu Lübnan’dan iyi bir yer olmaktan başka anlam taşımaz’ diyen yazarın anlatmadığı zorlukları, sıkıntıları, acıları stahayyül etmek ise bize düşer.
CUMHURİYET DÖNEMİ POLİTİKALARI • Aslında, bugün adının ‘tehcir’ mi, ‘mukatele’ mi, ‘kıt’al’ mi, ‘katliam’ mı, ‘kırım’ mı, ‘soykırım’ mı olduğuna bir türlü karar vermediğimiz ‘1915-1917 arasında yaşananlar’ hakkında konuşmak o günlerde zor değildi. Ancak 1920’den itibaren tartışmanın niteliği değişmeye başladı. Çünkü, o günleri hatırlamak bazılarının hoşuna gitmiyordu. Kimdi bu bazıları? Yaşamı boyunca Mustafa Kemal’in yanından ayrılmamış olan Falih Rıfkı (Atay), Çankaya kitabında savaş bittikten sonra İtilaf Kuvvetleri’nin savaş ve tehcir suçlarını soruşturmaya başlaması üzerine ne kadar ‘gocunan varsa’ silahlanıp bir çeteye katıldığını anlatır. Hakikaten de, ‘Yenibahçeli’ Şükrü ve Nail beyler, ‘Deli’ Halit, ‘Küçük’ Kazım, ‘İpsiz’ Recep, ‘Dayı’ Mesut, ‘Kara Aslan’, ‘Kel Oğlan’,Giritli Şevki, Çerkez Ethem, Serezli Parti Pehlivan, ‘Topal’ Osman, Yahya Kahya gibi ‘Milli Mücadele kahramanları’ Ermenilere yönelik katliamlara karışmış kişilerdi.
Dahası, tehcir sırasında İskan ve Muhacirin Umum Müdürü olan Şükrü (Kaya),önce Bitlis daha sonra Halep valisi olan Mustafa Abdülhalik (Renda), Ermeni ölülerinin gömülmesinden sorumlu Sağlık Genel Müfettişi Dr. Tevfik Rüştü (Aras), Van Jandarma kumandanı olan Kazım (Özalp), İTC’nin Ege Katib-i Mesul’ü Celal (Bayar) Bey, Emniyet Müdürü olan Ahmet Esat (Uras) gibi bir dizi önemli şahsiyet de Cumhuriyet döneminde milletvekilliği, valilik, emniyet müdürlüğü, bakanlık, meclis başkanlığı, cumhurbaşkanlığı gibi önemli görevlere getirilmişlerdi. (Yüzlerce kişilik liste için bkz. Sait Çetinoğlu, “İttihat ve Terakki’den Kemalizme,” Resmi Tarih Tartışmaları, C.3, Özgür Üniversite Yayınları, 2007, s. 45-96) Bu kadroların ‘1915’te olanlar’ hakkında konuşmalarını beklemek elbette mümkün değildi.
MUSTAFA KEMAL’İN TUTUMU • Peki, kendisi de İTC üyesi olan, ancak örgüt liderliğini Enver Paşa’ya kaptırdığı için arka plana itilen Mustafa Kemal’in fikri neydi? Mustafa Kemal’in, Ermeni Tehciri’ne karışmadığı genel olarak kabul edilen bir görüştür. Ancak Ermeni Tehciri hakkında ‘gerçekten’ ne düşündüğünü öğrenmek kolay olmamıştır. Örneğin, Eylül 1919’da Sivas’ta Mustafa Kemal’i ziyaret eden Amerikan Generali Harbord kendisine ‘Ermeni kıtâli hakkında ne düşündüğünü’ sorduğunda, Ermenilerin katledilip sürülmelerinin hükümeti ele geçiren küçük bir komitenin eseri olduğunu kendisinin de bunu ‘takbih’ ettiğini (kınadığı) söylemiştir. (Rauf Orbay, “Rauf Orbay'ın Hatıraları,” Yakın Tarihimiz Dergisi, Cilt 3, s.179) 24 Nisan 1920’de, Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada da 1915’te Ermenilere yapılanları ‘maziye aid fazâhat’ (geçmişe ait alçaklık) olarak tanımlamıştır. (Atatürk'ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları, Cilt I, Ankara:Kültür Bakanlığı Yayınları, 1991, s.59.)
Ancak, General Kazım Karabekir’in 15. Kolordu’sunun Kars’a doğru yürüyerek Ermeni ordularını yendikten ve Ermeniler 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Anlaşması ile taleplerinden vazgeçmek zorunda kaldıktan sonra, o güne dek İtilaf Devletleri’nin kulağına kar suyu kaçırmamak için gayet özenle seçilen dil ve politikasını değişecektir. 21 Şubat 1921’de,Public Ledger-Philadelphia muhabirinin sorularına verdiği yazılı demeçte, Mustafa Kemal’in şu sözleri yorum yapılmayacak kadar açıktır: ‘İngiltere’nin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.’ (Atatürk’ün Milli Dış Politikası 1919-1923, C. 1, Ankara:Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s. 273)
GEÇMİŞE SÜNGER • Nitekim, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, Türk tarafı en büyük mücadeleyi, tehcir suçlularının yargılanmasından vazgeçilmesi konusunda verdi. Aslında sadece Türk tarafının değil, Ermeni Tehciri’nde dolaylı da olsa payı olan büyük devletlerin de eski defterleri açmaktan çıkarı yoktu. Asıl önemlisi, yeni kurulan Sovyet Rusya ile Britanya’nın çıkar alanları arasında güvenli bir bölge oluşturulmasını gerekli gören İngilizler, yeni kurulan Türkiye’yi güçlendirmeyi seçmişlerdi. Lozan görüşmeleri boyunca, Ermeni Tehciri’nin uygarlığa karşı bir meydan okuma olduğu söylendi, Ermenilerin çektiği acılara, başına gelen büyük felaketlere değinildi ancak 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün suçlar af kapsamına alınarak geçmişe sünger çekildi. Ardından Türkiye’ye dönmek isteyen Ermenilerin yolunu kesecek bir dizi kanun ve kararname çıkarıldı.
Aslında sadece İttihatçılarla örgütsel ya da ideolojik akrabalığı olan Kemalist elitler değil, ülkeden sürülmüş Ermeni mallarını talan eden, Ermenilerin çocuklarını besleme veya evlatlık alan, kızlarını haremlerine katan yerel eşraf ya da halk kesimleri, Ermenilerin el konulan zenginliklerini kendine sermaye yapan ticaret burjuvazisi, Ermenilerin boşalttığı alanlarda kendine iş alanı yaratan zanaatkarlar da hafızalarını sıfırlama ihtiyacı hissediyorlardı. Böylece elitler ve toplumdaki çıkarcılar arasında, önce Ermenilere yapılanları, sonra da doğrudan Ermenileri unutma konusunda bir konsensüs oluşacaktı.
‘MUSA DAĞ’DA KIRK GÜN’ KRİZİ • Ama çok değil 10 yıl sonra yaşanan bir olay ‘mağdurların hafızasının faillerin hafızasına benzemediğini’ gösterdi. Alarm zillerinin çalmasına neden olan, Prag doğumlu Yahudi entelektüeli Franz Werfel’in Türkçe’ye Musa Dağ’da Kırk Gün (İstanbul:Belge Yayınları, 2007) adıyla çevrilen The Forty Days of Musa Dagh adlı romanının ABD’de filme çekileceği haberleriydi. Werfel’in romanı 1915 tehcirinde Antakya yakınlarındaki Musa Dağı’na sığınan beş bin kişilik Ermeni topluluğunun, Gabriel Bagratyan’ın liderliğinde 40 gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnişini anlatıyordu.
Roman, 1933 yılı Mart ayında Viyana’da yayımlandığında büyük yankı uyandırmıştı ama Türkiye durumu ancak dokuz ay sonra idrak etmişti. Hükümetin ve basının elbirliğiyle gösterdiği tepki kısa sürede sonuç verdi ve Nazi hükümetinin Propaganda Bakanı Goebbels kitabın Almanya’da yasaklandığını ilan etti. Ancak geç kalınmıştı, çünkü kitap Alman Yahudilerinin başucu kitabı olmuştu bile. Viyanalı yayıncısının, Werfel’i 20 bin dolar karşılığında kitabın film haklarını dönemin devlerinden Metro Goldwyn-Mayer’e (MGM) satmaya ikna etmesi ve kitabın ABD’de iki hafta içinde 35 bin kopya satarak 1934 yılı rekorunu kırması Türkiye’yi iyice telaşlandırdı. Başta Cumhuriyet ve Ulus olmak üzere gazetelerde, MGM’nin ‘bir Yahudi Şirketi’ olduğu vurgulanıyor, olayın ‘Ermeni-Yahudi Komplosu olduğu ima ediliyordu. Aynı günlerde İstanbul’da adeta rehine olarak tutulan Ermeni Cemaati Cismani Meclis’i toplanıp olayı kınadığını açıklamaya zorlandı. Bir grup Ermeni, 15 Aralık 1935’te Pangaltı Lisesi’nde toplanarak, kitabın nüshalarını İstiklal Marşı eşliğinde ‘Türk milleti hakkında iftiralarla dolu olduğu’ gerekçesiyle yaktılar. (Bu olay hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Rıfat N. Bali, Musa’nın Evlatları Cumhuriyet’in Yurttaşları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003, s. 109-40)
1936’da Fransa’da kitabın Fransızca baskısının yayımlanması üzerine MGM filmi çekmekten vazgeçtiğini açıkladığında Türkiye, Ermenilere karşı ilk ‘lobi’ savaşını kazanmış görünüyordu. Ancak bu olaydan sonra Türk tarafı uluslararası camiaya karşı daha kuşkuçu, daha savunmacı bir tavır içine girdi. Çünkü en ufak bir gevşeme halinde, kendilerinden hesap sorulacağını hissetmişlerdi.
ERİVAN’DA ANIT • Türkiye’de 1942 Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 yağmaları ile Türkiye’deki cemaat güçten düşürülürken, dünyadaki Ermeni diasporaları ekonomik ve siyasi açıdan kendilerini toparlamaya başlamıştı. Bir başka değişiklik, Ermenistan’la diaspora arasındaki ilişkilerde yaşandı. 1921’de Sovyet sistemine karşı çıktıkları için ülkeden sürülen Taşnaklar kendilerini diasporada Sovyet etkisinin yayılmasını önlemeye adadılar. Bunun sonucu olarak, 1950’lere gelindiğinde Lübnan, İran ve Yunanistan başta olmak üzere pek çok ülkede Ermeni milliyetçileri pozisyonlarını güçlendirmişlerdi. Bu süreç sömürgeciliğin tarihe gömülüşü ile üst üste düşmüş, dünyanın dört bir yanında boy gösteren bağımsızlık hareketleri, Ermeni milliyetçileri için yeni bir model oluşturmaya başlamıştı.
1965’te, tehcirin 50. yıldönümünde, içten ve dıştan gelen baskılara karşı koyamayan Sovyet rejimi ilk kez 1915 olaylarının anılmasına izin verdi. Gösteriler Erivan’da yüz binlerce kişiyi bir araya getirdi. 24 Nisan 1967’de Evrivan’da (Yerevan) açılan Medz Yeghern (Soykırım) Anıtı açıldı. Devlet Akademi Tiyatrosu’ndaki törene Ermenistan Komünist Partisi’nin üst düzey yöneticileri, Ermeni Kilisesi Patriği, Dünya Astronomi Derneği Başkanı Victor Hampartsumyan, Sovyet Atom Enerjisi Komitesi Başkanı Antranik Bedrosyan, MİG uçaklarının tasarımcısı Andom Mikoyan gibi ünlü Ermeniler katılmıştı. Ancak, akademinin dışında kısa sürede 100 bine yakın kişinin toplanması ve hep bir ağızdan İttihat Terakki’yi lanetleyen sloganlar atması, bir ilki sessiz sedasız gerçekleştirerek gelecekteki projelere yol açmayı arzu eden Ermeni komünistlerini telaşlandıracak, ‘topraklarımızı isteriz, vatanımızı isteriz’ diye haykıran kalabalığı yatıştırmak Patrik Hazretlerine düşecekti. Gösteriler Erivan’ın sokaklarına yayılarak gün boyu sürmüş, aynı gün Moskova’da birkaç yüz üniversite öğrencisinden oluşan bir grup Türk Elçiliği’ni işgal edip bayrağını yarıya indirmişlerdi. (Kaynak: Haig Sarkissian “50th Anniversary of the Turkish Genocide As Observed in Erevan,” Armenian Review, Vol. 19. no.4, Winter 1966:23-28)
TÜRKİYE’NİN TEPKİSİ • 9 Nisan 1965 tarihli Hürriyet’teki bir haber şöyle diyordu: ‘Rumların tahriki ile 24 Nisanda Ermeni katliamı adı altında bütün dünyada eski bir olayın istismar edilerek anma törenleri tertip olunmasını şehrimizde yaşayan on binlerce Ermeni vatandaş nefretle karşılamışlardı. İstanbul’daki Ermeniler (…) Bu olsa olsa Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Kipriyanu’nun bir dalaveresidir. Bazı Ermeniler de bilmiyerek buna alet olabilirler. Biz Türkiye Ermenileri maziyi unutmuş, şimdi tam bir huzur ve mutluluk içinde yaşıyoruz.’
Haberde dikkati çeken husus, Ermeni milliyetçiliğine karşı kitleleri harekete geçirmek için Kıbrıs meselesi bağlamında Rum düşmanlığı ile bağlantı kurma ihtiyacının duyulmasıydı. Aslında bu anlaşılır bir durumdu çünkü Türk halkı daha iyi bildiği güncel bir sorunun katalizörlüğü olmadan, izlenen sistematik unutturma politikaları yüzünden Ermenilerin Türklerden ne istediğini hatırlamayabilir, dolayısıyla Ermenilere neden karşı çıkmak gerektiğini anlamayabilirdi. Hürriyet gazetesi aracılığıyla iletilen tehdidin ciddiyetini anlayan Türkiye’deki Ermeni Katoliklerin Ruhani Reisi Başpiskopos Boğos Kireçyan, toplum liderlerinden Dr. Karabet Arman, Cumhuriyet Senatosu eski üyesi Berç Turan, Türkiye Ermenileri Patriği Şnork Kalustyan ve ‘Bay Yüzde Beş’ diye tanınan Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın oğlu Nubar Gülbenkyan gazetelere verdikleri mülakatlarla rejime sadakatlerini bir kez daha ilan etmek zorunda kaldılar. Bu beyanlardan sonra Milliyet başyazarı Refii Cevat Ulunay konuyu bağladı: ‘Ahmet Refik [Altınay] merhumun dediği gibi [söz konusu olan] biri İttihat ve Terakki, diğeri Taşnak olan ‘iki komitenin iki kıt’alidir. Bunun tekrar münakaşasını tarih dahi istemez.’ (Kaynak: Rıfat Bali, “Türk Basınında ve Türk-Ermeni Toplumunda Ermeni Kıyımının 50. yıldönümünün Yansımaları”, Toplumsal Tarih, Mart 2007, S. 159, s.62-65.)
ASALA ŞOKU • 1973 yılında Türkiye'den göç etmiş Mıgırdıç Yanıkyan isimli yaşlı bir Ermeni halı tüccarı yemeğe davet ettiği Los Angeles Başkonsolosu’nu ve yardımcısını tabanca ile vurduğunda olay Türkiye’de büyük yankı yapmıştı. Cinayet siyasi değildi ama 1975’ten 1985’e kadar devam eden ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation ofArmenia, Ermenice Hayastani Azatagrut'yan Hay Gaghtni Banak) eylemlerine ilham verdi. Muhtemelen Ocak 1972'de, Lübnan'da, Bekaa'da kurulan ve FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) ve FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ile dayanışma içinde davranan ASALA, yıllardır Ermeni taleplerine kulaklarını tıkayan Türkiye’nin üzerindeki ölü toprağını kaldırmak için son derece acımasız bir yol seçti ve 1975’ten itibaren Türkiye'nin diplomatik temsilciliklerine ve Türk Hava Yolları bürolarına 35 saldırı yaptı. Batı hem de Doğu Bloğu ülkelerinin desteğini alan örgütün 1983'te Paris'in Orly Havaalanı’ndaki THY bürosuna yaptığı saldırıdan Fransız vatandaşlarının da zarar görmesi üzerine Fransa ASALA'ya resmen, ‘eylemlerini dışarıda yapma’ uyarısında bulundu. Ardından örgüt lideri Agop Agopyan’ın öldürülmesi ve dünyada politik iklimin değişmesiyle dağıldı. Ancak örgüt hedefine ulaşmış, soykırım meselesi Türkiye ve dünya kamuoyunun gündemine sokulmuştu. 10 yıl süren bu dönem, Türk kamuoyunun belleğinde büyük izler bıraktı. Özellikle, Batı ülkelerinin uzun süre, ASALA’yı onayladıklarını düşündüren tutumları, ‘dış düşman’ kavramsallaşmasını ve retoriğini yeniden canlandırdı. Daha doğrusu, bu olaylar geriye dönük bir tarih okuması ile ‘İttihatçılar bu tehlikeli grubu ortadan kaldırmakta çok haklıymış’ düşüncesinin toplumun bilinçaltına yerleşmesine yardımcı oldu.
ASALA eylemlerinin diğer bir sonucu, Türkiye bürokrasisinin ‘en mantıklı’, ‘en soğukkanlı’, ‘en tecrübeli’ kadrolarına sahip olduğu bilinen/ileri sürülen Dışişleri Bakanlığı’nın, Ermeni soykırımı iddialarına karşı en tepkisel tavırları gösteren bakanlık haline gelmesi oldu. Çünkü, bakanlık için konu adeta kişisel bir ‘kan davası’ olmuştu.
PARLAMENTO KARARLARI • Her uluslararası sorunda Ermeni parmağı aramak, Türkiye’den farklı düşünen her ülkenin Ermeni diasporası veya lobileri tarafından yönlendirildiğini düşünmek şeklinde tezahür eden paranoyak tutum, 24 Nisan’ın dünyanın çeşitli ülkelerinde bir biri ardına ‘Ermeni Soykırımı’nı anma günü’ ilan edildiği 1980’lerden itibaren iyice belirginleşti. Türkiye’ye baskı yapmak isteyen diaspora gruplarının yaşadığı ülkelerin parlamentolarında çıkarttıkları ‘soykırımı tanıma’ kararları ile Türkiye iyice köşeye sıkıştı. Böylesi bir atmosferde Sovyetler Birliği dağıldı ve Ermenistan 25 Ağustos 1990'da bağımsızlığını ilan etti. Türkiye Ermenistan'ı ancak 1,5 yıl sonra, 16 Aralık 1991 tarihinde tanıdı, ama o tarihten bu yana diplomatik ilişki geliştirmedi. Çünkü Ermenistan’ın varlığı yıllardır özenle gömmeye çalıştığı bir tarihin adeta hortlaması anlamına geliyordu. Hem bu hortlaktan uzak durmak için, hem de iki toplum arasındaki sıcak ilişkileri önlemek için kısa dönemler dışında sınırlar hep kapalı tutuldu. Bunun nedeni olarak Ermenistan’ın 1920 tarihli Gümrü Anlaşmasını tanımaması, 1990 tarihli Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi'nin 11. maddesinde soykırıma atıfta bulunulması, devlet armasında Ağrı Dağı'nın yer alması gösteriliyordu. (Ermenistan yöneticileri, son yıllarda defalarca Gümrü Anlaşması konusunda bir itirazları olmadığını açıkladılar ancak Türkiye’yi ikna edemediler.) 1992 yılında ABD Kongresi’nin eski Sovyet Cumhuriyetlerine yardımını öngören Freedom Support Act(Özgürlüğü Destekleme Yasası) yasasına Ermeni lobisi tarafından eklenen ‘Section 907’ maddesi ile Azerbaycan’a yardım yapılması 10 yıl boyunca engellenince, Azerileri ‘soydaş’ olarak kayırmayı milli görev edinmiş olan çevreler Ermenistan’la ilişkileri iyice azalttılar. ABD’deki Ermeni diasporasının lobi ve fonlama kuruluşlarının ABD Kongresi’nde ve medyasında etkin olması, başta dışişleri çevreleri olmak üzere pek çok kesimde Ermeni antipatisini güçlendiren bir unsur oldu. Buna, bir de Dağlık Karabağ sorunu eklenince durum iyice kilitlendi. Peki bu sorunun Türkiye ile ilgisi ne? Aslında Türkiye ile ilgisi yok, sadece ‘soydaş’ Azerbaycan’la ilgisi var.
DAĞLIK KARABAĞ MESELESİ • Ermenistan toprağı ile çevrili 4,4 kilometrekarelik Dağlık Karabağ’da, Azeri nüfus Rus hakimiyetine girdiği 1828 tarihinde, Ermeni nüfustan biraz daha fazlaydı. Bundan sonra Ermeniler’in sayısı Azeriler’i geçmeye başladı. 1915’ten itibaren Osmanlı Devleti’nin sürdüğü Ermeniler’in bir kısmının bölgeye sığınmasıyla Ermeniler nüfusun yüzde 80-85’ini oluşturdular. 1 Aralık 1920’de Dağlık Karabağ’ın kaderi konusunda Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Komünist Partisi temsilcileri arasında bir toplantı yapılmıştı. Oylamada Azerbaycan lideri Nerimanov’un karşı çıkmasına rağmen Karabağ’ın Ermenistan’a bağlanması kararı çıkmış, bu karar Rusya Komünist Partisi’nin Kafkaslar sorumlusu Orconikidze tarafından Lenin ve Stalin’e ulaştırılmış, 4 Aralık 1920 tarihli Pravda’da Milliyetler Komiseri Stalin’in, bu kararı teyit eden açıklaması yayınlanmıştı. Ancak birkaç ay sonra, Türkiye ile Sovyet Rusya arasında Moskova Anlaşması imzalandı ve anlaşmanın ödülü olarak, Nahcıvan, Azerbaycan’ın kontrolünde otonom bir bölge olarak tanımlandı. Bir ay sonra, Bolşevikler Zengezur bölgesinde Taşnaklar tarafından yönetilen milliyetçi bir Ermeni direnişi ile karşılaşınca, Zengezur’u Ermenistan’la Azerbaycan arasında paylaştırdılar ve Dağlık Karabağ’a özerklik verdiler. (Zengezur, bugün Ermenistan’ı tek dostu İran’a bağlayan tek kapı. Bu yüzden Azeriler, o tarihte Zengezur’un yarısını Ermeniler’e kaptırdıkları için hâlâ hayıflanırlar.)
Ermeni komünistleri, aydınları, Dağlık Karabağ oblast’ı ve Nahcıvan Otonom Sosyalist Cumhuriyeti ile ilgili tarihsel iddialarını, iç ve dış koşullarda yaşanan bazı gelişmeler sonucu görece özgürleştikleri 1965’ten sonra açıkça dile getirmeye başladılar. Bu talep, bir anlamda, SSCB’nin milliyetler meselesini çözebilme kapasitesine yönelik bir testti.
1967 boyunca Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki tartışmalara SSCB Komünist Partisi karışmadı. Ancak aynı yılın Ağustos ayında Dağlık Karabağ’da bir Ermeni çocuğun bir Azeri tarafından öldürülmesi, Azeri yetkililerin katili cezalandırmakta gönülsüz davranması üzerine çocuğun ailesinin de katili öldürmesiyle patlak veren olaylar ancak Sovyet Ordusu’nun müdahalesi ile yatıştı ama artık ok yaydan çıkmıştı. 19-29 Eylül 1967’de Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel’in Baku’ye yaptığı ziyaretin büyük törenlerle kutlanması Ermenilerde büyük bir şok yarattı. Bu, Sovyetler Birliği’nin ve Azerbaycan’ın dış politikasındaki yön değişikliğine işaret ediyordu. Azeri tarihçi Ziya Punyatov’un ‘Karabağ Ermenilerinin 11. yüzyılda Gürcüleşmiş, sonra da Ermenileşmiş Azeri Hıristiyanları olduğunu’ iddia etmesi ortamı iyice gerdi. Tartışmaya Sovyetler Birliği’ni Ermenistan’da ‘yeni bir İsrail’ yaratmaya çalışmakla suçlayan Türk yazarların katılması gerilimi iyice arttırdı. Anlaşıldı ki, sosyalizm de milliyetler meselesini çözememişti. (Kaynak:R. H. Dekmejian, “Soviet-Turkish Relations and Politics in the Armenia SSR,” Soviet Studies, Vol. 19, no. 4 (April, 1968): 510-525)
Ancak Ermeni aydınlarının umdukları gelişmeler olmadı, sorun ileriki bir tarihte çözülmek üzere buzdolabına konuldu. Doğu Bloğu’nun dağılmaya yüz tuttuğu 1987- 1991 yılları arasında Ermeniler ve Azeriler arasında çıkan çatışmalarda iki taraftan ölümlerin olması durumun vahametini gösteriyordu. Azeriler Sumgayit ve Baku’de, Ermeniler Hocalı’da ciddi katliamlar yaptılar. Ermenistan Dağlık Karabağ’ı Aralık 1989’da ilhak ettiğinden beri yaklaşık 200 bin Azeri ‘kaçkın’ Azerbaycan’daki mülteci kamplarında son derece insanlık dışı koşullarda hayatını devam ettirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği Ermenistan’ı AGİT’in (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) MİNSK Grubu adlı organıyla sıkıştırmaya çalışıyor. Kendi de benzeri sorunlara uğraşan ancak bir türlü çözemeyen Türkiye ise, yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi olan bu etnik mesele çözülmeden Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmam diyerek, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koşuyor. Halbuki pek çok kişi Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileri düzelse, meselenin çözümüne katkıda bulanabileceğini düşünüyor.
‘SÖZDE’ TERİMİNİN İCADI • Dağlık Karabağ parantezini kapayıp, Türkiye’de Ermeni Mesele’sinin nasıl tabu olduğu konusuna geri dönersek, 1992’de Taner Akçam’ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İletişim Yayınları, İstanbul) adlı kitabının yayınlanması resmi tezin ilk kez sorgulanmasına neden oldu. Kitap, büyük satış rakamlarına ulaşmadı ama Taner Akçam ve onun yolundan giden araştırmacılar, ölüm sayısı resmi tarihçilerin söylediğinden çok daha yüksek olmakla birlikte, sayıların birincil önemde olmadığını, çünkü tehcirin esas amacının ‘Ermenileri bir etnik grup olarak yok etmeyi amaçladığını’ ileri sürdüler. Onlara göre, ortada bir ‘soykırım’ suçu vardı ve uluslararası hukuk metinlerinin gösterdiği gibi, ‘soykırım’ suçunda sayılar önemli olmadığı gibi, ille de öldürme eyleminin olması bile gerekmezdi. Resmi çevreler, bu iddiaya ‘soykırım’ teriminin ilk kez 1944'te kullanıldığını, dolayısıyla, 1915-1917 olaylarını nitelemekte kullanılamayacağını söyleyerek karşı koymakla yetinmediler, ‘sözde Ermeni soykırımı’ gibi garip bir terminoloji icat ettiler. Öyle ki, son yıllara kadar başına ‘sözde’ getirmeden Ermeni Meselesi’ni tartışmak imkansız hale getirildi.
TARİHİ TERSYÜZ ETMEK • Ardından iş sayılarla oynamaya geldi. Bırakın Kamuran Gürün’ün 300 bin ölü rakamını telaffuz etmeyi, önce sayı 100 bine, sonra 6 bine indirildi, sonra bu da fazla gelerek asıl Ermenilerin Türklere ‘soykırım’ yaptığı söylenmeye başlandı. Bu iddialar, 1915 olaylarının intikamını almak üzere 1916’dan itibaren Rus orduları ile, 1919’dan sonra Fransız orduları ile geri dönen Ermeni çetecilerin, Erzurum ve Antep havalisinde katliamlara dayandırıldığı için, olayların kronolojisini bilmeyen kesimlerce inandırıcı bulunuyordu. Sonra yurdun dört bir yanında ‘Ermenilerin Türklere yaptığı soykırımın anısına anıtlar’ dikilmeye başlandı.
Türk Ceza Kanunu’nun 305. maddesinin gerekçe bölümüyle ‘Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni Soykırımı’nın meydana geldiğini’ söylemenin suç sayılması 25 Mayıs 2005 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi öncülüğündeki bir grup bilim adamı tarafından düzenlenen "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlıklı konferansın, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in konferansı düzenleyenler için "bizi arkadan hançerlediler" ifadesini kullanmasının ardından iptal edilmesi, devletin ‘işi tarihçilere bırakalım’ sözlerinin ne kadar boş olduğunu gösterdi, Hırant Dink’in katledilmesi ise, bu işe el atmanın ne kadar ölümcül olabileceğini. Bakalım 90 yıllık paslı kilidi açmayı ne zaman başarabileceğiz?
.31-8-08
6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem örgütlenmesi’
Ağustos 1928’de Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos, Başbakan İsmet Paşa’ya ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey’e birer mektup yazarak Yunanistan’ın Türk toprakları üzerinde hak etmediğini ve demokratik Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek istediğini belirtmişti. Bu mektupların sonucu Venizelos’un İstanbul ve Ankara’ya yaptığı iki parlak ziyaret oldu. İki ülke, 1923 tarihli mübadele anlaşmasının işlemeyen yanlarını 1930’da iki parti halinde Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması’nı imzalayarak düzelttiler. 1931’de İsmet Paşa ve Tevfik Rüştü Bey Atina’yı ziyaret etti. Tevfik Rüştü Bey 1933’de sınır güvenliğini görüşmek üzere tekrar Atina’ya gitti. Yunanistan Başbakanı Tsaldaris ile Dışişleri Bakanı Maximos aynı yıl Ankara’ya geldiler. İki ülke arasındaki balayı, 12 Ocak 1934’te Venizelos’un Mustafa Kemal’i Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesi ile taçlandı.
BALAYI BİTİYOR • 1934’te Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında Balkan Antantı, 1938’de yeni bir ‘tarafsızlık’ anlaşması imzalandı. 1941’de Türkiye, Kurtuluş gemisi aracılığıyla savaş dolayısıyla Yunanistan’da hüküm süren korkunç açlığa merhem olmaya çalıştı. 1952’de Yunan Kral ve Kraliçesi Türkiye’yi ziyaret ettiğinde her şey yolunda görünüyordu. Ancak, 1954’te Balkan Paktı’nın yenilenmesinin ardından, Yunanistan’ın Kıbrıs sorununu BM’ye taşıması balayına son verdi. Bu haftaki konumuz bu gerilimin ilk acı meyvesi olan 6-7 Eylül 1955 ‘pogrom’u. İtiraf etmeliyim ki, bu olayı yazıp yazmamayı uzun süre düşündüm. Çünkü bazılarının sandığı gibi, durmadan tarihimizin karanlık, yüz kızartıcı dönemlerini anlatmaktan zevk alıyor değilim. Aksine her seferinde ‘keşke bunlar olmasaydı’, ‘keşke zamanında konuşup halletseydik de yazmak zorunda kalmasaydık’ diyorum ve sağlıklı bir toplum olmak için geçmişle yüzleşmek gerektiği inancıyla, bazı okuyucuları üzmek veya kızdırmak pahasına yazmaya devam ediyorum.
Konumuza dönersek; Yunanistan’ın 1954’te Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınması için BM’ye yaptığı başvuru kabul edilmeyip de Grivas liderliğindeki EOKA Kıbrıs’ta İngilizler’e karşı terör eylemlerini başlattığında, İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’i etkileyen siyasal savunmaya ilişkin sorunları görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmişti. Türkiye daveti hemen kabul ederken, Yunanistan biraz nazlanmıştı ama sonunda taraflar 29 Ağustos’ta Londra’da buluşmak için sözleşmişlerdi.
Aslında, aylar önce, iktidardaki DP ile muhalefetteki CHP ve Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne mensup milletvekilleri Rum aleyhtarlığını kışkırtacak önergelerini vermeye başlamışlardı. Siyasilerin en büyük yardımcısı ise Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) idi. KTC Başkanı, Hürriyetgazetesi yazarı ve avukat Hikmet Bil, 1952’de Adnan Menderes ve Fuad Köprülü’nün Atina ziyaretinde resmî heyete davet edilecek kadar iktidara yakın biriydi. Yönetim kurulu üyelerinden Kamil Önal ise Milli Emniyet Hizmetleri (kısa adıyla MAH, Milli İstihbarat Teşkilatı/ MİT’in selefiydi) üyesi bir başka gazeteciydi. Cemiyetin diğer önemli isimleri Dr. Hüsamettin Canöztürk, Orhan Birgit, Ahmet Emin Yalman, Dr. Ziya Somer, Nevzat Karagil ve Kamil Önal’dı. Devletin maddi yardımda bulunduğu bu örgütlerle hem DP teşkilatlarının hem de tekstil, şişe-cam, motorlu taşıtlar, deri-kundura, tütün-içki, gemi, su gibi çeşitli işkollarında faaliyet gösteren sendikaların ilginç ilişkileri vardı.
BASININ KIŞKIRTICILIĞI • Başta İstanbul’da yayınlanan, Hürriyet, Yeni Sabah ile İzmir’de yayınlanan Gece Postası olmak üzere tüm gazetelerde, hemen her gün İstanbul Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik Athenagoras aleyhine haberler boy gösteriyordu. Siyasetle ilgilenmesi yasaklanan ve ekümenikliği reddedilen Patrikhane, ‘Fener, tüm Ortodoks dünyasını temsil eden ekümenik patriklik olduğu halde, sessiz kalarak Kıbrıslı Rumlar’ın lideri Makarios’u desteklemekle’ suçlanıyordu. Ayrıca, gazeteler, Patrikhane’nin topladığı bağışları gizlice Kıbrıs’a yolladığını iddia ediyorlardı. Yunanistan basını da boş durmuyordu elbette. Ethnikos Kiriks’in Atatürk hakkındaki ağır yazısı Türkiye’de büyük tepkiye neden olmuştu.
16 Ağustos’ta KTC Başkanı Hikmet Bil, Kıbrıslı Türkler’in lideri Dr. Fazıl Küçük’ün ‘adadaki Yunanlılar’ın Türk azınlığa karşı katliam hazırlığı içinde olduğuna dair’ mektubunu tüm şubelerine göndererek, üyelerinden ‘Londra ve Atina’nın korkacağı erkekçe bir ses’ çıkarmaya davet etti. 24 Ağustos’ta Adnan Menderes Liman Lokantası’ndaki yemekte Yunanistan ve Kıbrıs aleyhine gayet sert bir nutuk atarak ‘çarşambanın gelişini’ müjdeledi. Ardından İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Yunan pasaportlu Rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep ederken, gazetelerden Kıbrıslı Türkler’in zor durumda olduğunu okuyan vatandaşlar, Kıbrıs’a gitmek için TMTF’ye kitlesel başvurular yapmaya başladılar. İddialara göre İskenderun şubesine 23 bin, Adana şubesine 15 bin başvuru yapılmıştı.
5 Eylül’de, Hikmet Bil’le bir akşam yemeği yiyen Menderes, Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği telgraftan söz edecekti. Telgrafta Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını, müzakere koşullarının zor olduğunu, orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladığını yazıyordu. Hikmet Bil seferberlik emrini almıştı. Aynı gün gazetelerde üç Rum casususun yakalandığı haberi çıktı. Bir grup genç Taksim’de gövde gösterisi yaparak, üzerinde ‘Kıbrıs Türktür’ yazılı bir pankartı Patrikhane’ye bıraktı. Ayrıca Türk bayrağına dil uzattığı iddia edilen bir Rum genci dövüldü ve bazı Rum gazeteleri yakıldı. Artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti.
ATATÜRK’ÜN EVİNE BOMBA • Bazı Rumların Türk komşuları tarafından yarım ağızla da olsa ‘o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına göz kulak olmaları’ yolunda uyarıldıkları o meşum 6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de radyolar, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Öğleden sonra İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, haberi iki ayrı baskıyla kamuoyuna duyurdu. Sonradan öğrenilecekti ki, DP’yle ve MAH’la ilişkisi olan gazete sahibi Mithat Perin ve Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu, Selanik’te bombanın patlayacağını önceden bildikleri için kâğıt stoku yapmışlar ve o gün tam 300 bin gazete basmışlardı.
Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm’, “Kıbrıs Türktür” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC rozetlerini karşılaştıkları Türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. Daha sonra pek çok tanık, 20-30 kişilik mangaların başında KTC’den öğrencilerin olduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı. Sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dışındaki olaylara karışmaması talimatı verildiği ortaya çıkacaktı. Bazı Türkler, komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamışlardı.
SÖZLÜ TARİH • Şimdi de olayları yaşayanları dinleyelim: “Bir Rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. 0 bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. Ben de ‘0 zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin’ vs.” (Aktaran Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, s. 14-15
“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı ama Türk’ünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna dedi ki ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıştı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.” (A.g.e., s. 16)
“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamların durdurmaya çalıştı. (A.g.e., s. 17)
“Bizim evimiz, Beyoğlu’ndaki Kalyoncu Sokaktaydı. Şiddet olaylar patlak verdiğinde, kapıcı Mehmet, anneme ‘Korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz’ dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yağmalamadan gittiler. 2. kattaki Madam Katina’yı, 3. kattaki Maria’yı ve 4. kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet, binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.” (A.g.e., s. 25)
“Yayamın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.” (A.g.e., s. 19-20)
MİLLİ İSYAN • Bunlar yaşanırken, Ankara’dan İstanbul Valiliğini arayan Devlet Bakanı Mükerrem Sarol’la İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay arasında şu konuşma geçmişti: “-Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp değil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felaket. Milli bir felaket.’ ‘Yanımda Dahiliye Vekili var, O’nu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felaket filan değil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençliğin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felaket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. Beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna ‘Milli gençlik kıyamı” diyorsun.’” (Birand, Dündar, Çaplı, s. 125-126.)
Benzer olaylar İzmir’de de yaşandı. Saldırganlar, Yunan Konsolosluğu’nu ateşe vermişler, Yunanlı altı NATO subayının evlerini yağmalamış, İngiliz Kültür Enstitüsü’ne saldırılmış, limanda demirli bulunan iki İngiliz gemisinin mürettebatına mazota bulanıp tutuşturulmuş taşlar veya kumaşa sarılmış teneke kutularla saldırmışlardı. İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise, olayları göstericilerin omuzlarında izlemişti.
DÜNYA ÇAPINDA SKANDAL • Olaylar sırasında, İstanbul’da Uluslararası Karşılaştırmalı Hukuk Bilimleri Kongresi, Bizans Tarihçileri Kongresi, Uluslararası Üniversite Dernekleri Kongresi ve Uluslararası Kriminologlar ve Polisler Kongresi’nin olduğunu unutmak bu olayı tezgâhlayanların işlediği en büyük hata olmalıdır. Çünkü, o sırada hükümet ciddi ekonomik sorunlarını çözmek için Dünya Bankası’na ve uluslar arası para piyasalarına bel bağlamış durumdaydı. Ama evdeki hesap çarşıya uymamış, hem Londra’daki konferansta, hem de dünyada rezil olan hükümet, 6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan ederek olayları durdurmaya çalışmıştı. Ancak rejim tarafından azınlıklara karşı nefret ve kıskançlık duygusu ile yetiştirilen ve yağmanın tadını alan kitleleri durdurmak kolay olmayacaktı. Nitekim saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de aynı hızla devam ederken, İskenderun, İzmir, Çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yaşanacaktı.
Yunanistan’da yayınlanan Vradini gazetesinin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadeler içimizi acıtabilir: “Zaman geçer fakat insanlar değişmez. Büyük Kemal; köylü vatandaşlarını medeni insanlar haline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıştır. Kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.” (Aktaran 10 Eylül tarihli Demokrat İzmir Gazetesi)
“Galiba dozu kaçırdık Namık...”
Olayların bilançosu kısa sürede ortaya çıkar. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştür ancak sadece üç kişinin adları verilmiştir. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardır ancak, daha sonra öldüğü iddia edilen bazı kişilerin Yunanistan’da yaşadığı anlaşılmıştır. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. 200 bin kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürür. Nitekim, Celal Bayar İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demiştir.
Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanır. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izler.
ABD Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştır. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır.
8 Eylül’de hükümet yaşananlardan üzüntü duyduğunu ve özür dilediğini belirten bir açıklama ile zararların tazmin edileceği sözünü verir. 9 Eylül’de Maliye Bakanlığı mağdurlara vergi kolaylığı, ucuz inşaat malzemesine erişim olanağı, cam ithalatı, banka borcu olanlara geri ödeme ve banka kredisi alma kolaylığı sağlanacağını açıklar. 10 Eylül’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın himayesinde Kızılay Başkanı Rıza Çerçel, Borsa ve Sanayi ve Ticaret Odaları Başkanı Üzeyir Avunduk, Yapı Kredi Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Kazım Taşkent ve Sanayi Odası Başkanı İbrahim Esi’den oluşan bir komite kurulur. 9 Ekim 1955’e kadar komiteye bağış yapan 94 gerçek ve tüzel kişiden 42’sinin Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı kuruluşlar ya da Rum, Ermeni ve Yahudilere ait firmalar olması, devletin bizzat örgütlediği bu yağmanın faturasının en az yarısını mağdurlara yüklemeyi başardığını gösterir. Sonuçta mağdurlara ödenen tazminat, bağışlanan 9 milyon lira ile, hükümetin tahsis ettiği 60 milyon liradan ibaret kalır. Zararların küçük bir miktarı da olsa tazmin edilmesi memnuniyet vericidir ancak devlet bugüne dek resmen özür dilememiştir.
Nafile yargı süreci
Hükümetin üzüntü beyanından sonraki ilk tepkisi yağmanın sorumluluğunu komünistlere yıkmak olmuştu. 7 Eylül 1955’te aralarında 45 ‘tescilli’ komünist adliyeye getirildi, bunlardan 19’u tutuklandı. Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Müeyyet ve Can Boratav, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Aslan Kaynardağ gibi ünlü isimler vardı. Aralık ayına gelindiğinde, hükümet bu saçma suçlamadan vazgeçmek ve tutukluları salıvermek zorunda kalacaktı.
Olaylarla ilgili olarak Beyazıt, Beyoğlu ve Kadıköy’de oluşturulan örfi idare mahkemelerinde 5.104 sanık, Ankara’da 171, İzmir’de 424 kişi yargılandı. CHP lideri İnönü’nün hükümete sert eleştiriler yapması üzerine, sanıkların ezici çoğunluğu peyderpey salıverildi. Mahkeme, TMFT’nin, KTC’nin, MAH’ın ve elbette adı gündeme bile getirilmeyen Özel Harp Dairesi’nin üzerine gitmedi veya gidemedi. Daha sonra, KTC yöneticisi Kamil Önal’ın adamlarının polisin mühürlemiş olduğu KTC binasına girerek MAH’a ait evrakları imha ettikleri anlaşılacaktı. Karar, 1956 yılının Aralık ayı sonunda açıklandı. Sadece 228 kişi suçlu bulunmuştu. Bunların arasında gerçek failler yoktu, geri kalanların da cezaları çok değildi.
27 Mayıs 1960’daki askerî darbe sonrasında dosya yeniden açıldı. Bunda, Fuat Köprülü’nün ‘Olayların olacağını hükümet önceden biliyordu. Bir tertip vardı’ sözlerinin etkisi olduğu söylendi. Olayların tertipçisi olduğu iddiasıyla yargılanan 11 sanıktan sadece Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu 6’şar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise 4,5 yıl hapse mahkûm edildiler. Böylece devlet adlı dokunulmaz varlık, tüm suçu siyasetçilerin üstüne yıkarak kendini yine temize çıkardı. Rumlarla eksik kalan hesap ise, yine utanç verici biçimde 1964’te kapatılacaktı.
OLAYLARI KİM TERTİPLEMİŞTİ? • Yargılamalar sırasında, Selanik’teki Türk konsolosluğunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Selanik Başkonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildiği ve Türk Başkonsolosluğu’nun bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldığı söylendi. İddialara göre Uçar’ı azmettiren kişi Selanik Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olan ve MAH elemanı olduğu iddia edilen Oktay Engin’di. Konsolos yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtulmuş, Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verilmişti. Dokuz ay Selanik cezaevindeki hücrede yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsolosluğumuz tarafından Türkiye’ye getirilmiş ve Başbakan Menderes ile İstanbul Valisi Gökay’ın tavassutu ile Selanik’te yarıda bıraktığı hukuk eğitimini İstanbul’da tamamlamıştı. Uzun yıllar Emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalışan ve Nevşehir’e önce kaymakam, sonra da vali olarak atanan Engin hakkındaki suçlamaları hep reddetmişti. (Engin’in açıklamaları için: Faruk Mercan, “Bombacı da MİT elemanı da değilim”, Aksiyon, S. 457, 13 Temmuz 2004)
1994 yılında, Yunanistan’da yayınlanan Yeditepe gazetesinin sahibi Mihail Vasiliadis, İstanbul Ekspres’te yayınlanan fotoğrafların konsolosunun eşi tarafından 3 Eylül Cumartesi günü, yani bombanın patlamasından üç gün önce, Selanik’te fotoğrafçılık yapmakta olan Bay Kiryakidis’e teslim edildiğini iddia etti. Vasiliadis’e göre, konsolosun eşi, fotoğrafçıdan acele etmesini, çünkü ertesi gün İstanbul’a döneceğini söylemiş, 4 Eylül’de de İstanbul’a gelmişti. Yani bombalama fotoğrafları tamamen kurmaca idi. (Aktaran Demirer, s. 438-439.)
ÖZEL HARP DAİRESİ • Ama en ilginci, orgeneral rütbesinden emekli olmuş, tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, bu konuda eserleri olan, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli güvenli kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu’nun gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleriydi:
“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (...) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al...
-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?
-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?
-E, evet Paşam!...” (“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)
Evet, paşamız haklıydı. Özel Harp Dairesi memleketin eğitimli gençlerini, namuslu işçilerini vahşi yağmacılara dönüştürmeyi, yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız gayrimüslim vatandaşlarımızı ülkeden kaçırmayı, Kıbrıs sorununu kangren haline getirmeyi, Türkiye’yi dünyaya rezil etmeyi muhteşem biçimde başarmıştı!
Kaynakça: Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; 6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar–Belgeler Fahri Çoker Arşivi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; Rıdvan Akar, “İki Yıllık Gecikme: 6-7 Eylül 1955”, Toplumsal Tarih S.117, Foti Benlisoy, “6/7 Eylül Olayları Öncesinde Basında Rumlar” ve Uygur Kocabaşoğlu,”6/7 Eylül Olaylarından Sonra Hasar Tespit Çalışmaları Üzerine Birkaç Ayrıntı” Toplumsal Tarih, S. 81, 2000; Mete Tunçay, “Kıbrıs Sorununun Gelişmesi Bağlamında 6-7 Eylül Olayları”, Tarih ve Toplum, S. 33, 1986; Orhan Türker, “6-7 Eylül 1955 Olaylarının İstanbul Rum Basınındaki Yankıları”, a.g.y., S. 177, 1998; Hulusi Dosdoğru, 6-7 Eylül Olayları, Bağlam Yayınları, 1993; Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı,Demirkırat, Milliyet Yayınları, 1993.
7-9-08
.1922’de Güzelim İzmir’e Kimler Kıydı?
9 Eylül 2008 Salı günü, bazıları için ‘Gavur’ bazıları için ‘Güzel’ İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 86. yıldönümü kutladık. O gün, Habertürk televizyon kanalında Balçiçek Pamir’in yönettiği Söz Sende programında, Ateşin Gelini Gavur İzmir (Doğan Kitap, 2008) adlı albüm-kitabın yazarı Mehmet Coral’la birlikte kurtuluştan sonra çıkan İzmir yangınının müsebbibini aradık. Elbette kısacık bir programda ne kadar yapılabilirse. Programa Etyen Mahçupyan da telefonla katıldı. Programın kısıtlı süresi içinde, ancak yüzeysel biçimde değinebildiğimiz konular ise şunlardı: Türkiye’de uzun yıllar, yangını Yunan ordularının ve onlara yardımcı olan Rumların çıkardığı anlatıldı. Ermeni Meselesi ile bağlantılı bir biçimde, 1980’li yıllardan sonra Ermeniler suçlanmaya başladı. Batı kamuoyunda ise başından beri, yangını Türklerin çıkardığını düşünen önemlice bir kesim vardı. Bazı kesimler ise yangının taraflardan herhangi biri veya birkaçı tarafından kazara çıkarıldığını tahmin ediyor.
TEZLER, YANITLAR . Mehmet Coral, kitabındaki bazı imalara rağmen, programda kesin bir dille şehri ‘Ermeniler veya Yunanlılar yaktı’ denemeyeceğini söyledi ama ‘İzmir’i Türkler yaktı!’ tezine de sıcak bakmadığını açıkça belirtti. Etyen Mahçupyan ise tarihsel gerçeklerin sadece o ana ait okumalarla değil, olayın öncesini ve sonrasını kapsayan geniş çaplı bir değerlendirme ile ortaya çıkabileceğini, bu bağlamda ‘bütün dünyanın İzmir’i kimin yaktığını bildiğini’ söyledi. Mahçupyan’ın iması İzmir’i Türk tarafının yaktığı yolundaydı. Ben ise aksine belgelerin kıtlığı dolayısıyla ‘İzmir’i Ermeniler veya Yunanlılar/Rumlar yakmamıştır’ deyip işin içinden çıkılmasının doğru olmadığını ancak resmi tarih hiç üstünde durmasa bile, İzmir’e ilk giren ordu komutanı ‘Sakallı’ Nureddin Paşa’nın sorumlu olduğuna dair pek çok emarenin olduğundan söz ettim. Bu hafta, bu konudaki bilgilerin bir dökümünü yapacağım.
İZMİR’E DOĞRU . “Şehir bir kül yığını. İnsanların ve öküzlerin güçlükle çektikleri top arabaları arasından geçiyoruz. Ne Yunanlılar ne biz ölülerimizi gömmeye vakit bulamamıştık. Türk ordusu, Türk şehirlerini ateşten kurtarmak için var hızıyla koşuyor. Yunan ordusu da yaptığı yangınlardan, cinayetlerden kaçıyor. Hiç birisi öbür tarafa zerrece merhamet göstermiyor.” Halide Edip (Adıvar) Mustafa Kemal’in Uşak’tan İzmir’e yolculuğunu anlattığı Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı kitabında (s. 282) Alaşehir’i böyle anlatır. Ardından 18 kurşun yarasına rağmen hayatta kalmayı başaran mucizevî asker Kemalettin Sami Paşa’yla Salihli’ye doğru yola koyulurlar. Yolda İzmir Körfezi’ne demirlemiş olan Edgar Quinet zırhlısından bir mesaj alan Mustafa Kemal. Türk ordusuna teslim etmek istediklerini söyleyen konsoloslar görüşmelere hangi kumandanın gönderileceğini sormaktadırlar. “Kimin şehrini kime veriyorlar!” diye bağırır.
KRAMER OTELDE . Yorgun ordunun konakladığı Nif’in (şimdi Kemalpaşa) biraz ilerisindeki Belkahve’den İzmir’e bakarken de, yabancı harp gemileriyle dolu körfeze ve Anadolu şehirlerinin aksine tek bir dumanın bile tütmediği şehre uzun uzun baktıktan sonra yanındakilere “Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm” der. Yunan ordusunun acele ile terk ettiği İzmir’de kendisine önce Karşıyaka’da bir köşk hazırlanır çünkü İzmir’in içi karmakarışıktır ama Bornova’daki bir köşke yerleşilir. Ordu mensupları ve İzmir’in ileri gelenleri onu karşılarında görünce biraz şaşırırlar. Çünkü henüz gelmesini beklememektedirler. Şaşkınlık geçince büyük bir coşku yaşanır. Hoş geldin demeye gelenler, çiçekler, çelenklerle süslü bir sofrada yenilen yemek, alkışlar, yaşasın sesleri. Ancak birden silahlar patlar ve Mustafa Kemal arkada bir odaya kapanır. Kapıyı kapatmadan önce de Ruşen Eşref’e sert bir şekilde ne olduğuna bakmasını emreder. Bir süre sonra anlaşılır ki, Türk ordularının önünden kaçan Yunanlılardan bir bölüğü şehrin girişinde Çolak İbrahim Bey’in emrindeki Türk birliği ile karşılaşmış ve silahlar çekilmiştir. Ardından meşhur olay yaşanır. Mustafa Kemal, Karşıyaka’da bir zamanlar Yunan Kralı Konstantin’in da kaldığı beyaz köşke girerken kapıya serilen Yunan bayrağını kaldırtacak ardından Şevket Süreyya’nın dediği gibi ‘genç bir ilah’ gibi eve girecektir. İzmir’e girişinin, İzmirlilerin meşhur deyişiyle İstirdat’ın yani ‘geri alınışın’ ikinci gününde tek başına soluğu Kordon’daki Kramer Otel’de alan Mustafa Kemal’in alelacele kurulan sofrada yemeğini yerken garsonlara ‘Kral Konstantin de bu otele gelip, burada bir kadeh rakı içer miydi?” diye sorması, garsonların ‘Hayır Paşa efendimiz’ demesi üzerine, ‘Öyleyse neden İzmir’i almak istemiş?” demesi (Aktaran Aydemir, Tek Adam, Cilt 2, s.621) pek manidardır.
YANGIN BAŞLIYOR . İstirdat’ın dördüncü gününde ise bütün bu güzel hava tersine dönecektir. İzmir’in en mamur, en güzel, en zengin mahalleleri alevler içindedir çünkü. Yangın hızla Mustafa Kemal’in yerleştiği eve yaklaşırken, Mustafa Kemal, ateş çemberi içinde panik içinde kaçışan halkın arasından açık bir otomobille Uşakizade Muammer Bey’in Göztepe’deki evine doğru yola çıkar. O gün bir suikasta kurban gitmemesi büyük bir mucizedir.
“Deniz bakır kırmızılığındaydı. En kötüsü de, arkalarından gelen ölüm ateşi ile önlerindeki derin deniz arasında kalan dar rıhtımlarda birbiri üzerine yığılmış binlerce insanın sürekli olarak kilometrelerce uzaklıktan işitilebilecek korkunç çığlıkları yükseliyordu… Akkor halindeki dev balonların sürekli olarak havaya fırlatılmasını, akaryakıt bulunan yerlerin ateş almasını, havanın tiksindirici bir kokuyla kaplanmasını, bu arada üzerimizden ateş saçan bulutların, yanık kömür parçalarının ve kıvılcımların geçişini bir kez tasarlayın. İşte o zaman seyrettiğimiz büyük ve korkun yıkımın korku veren görünüşünü gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz.” İngiltere'de yayımlanan Daily Mail gazetesinin muhabiri Ward Price 16 Eylül tarihli yazısında böyle anlatıyordu İzmir Yangını’nı.
YANGIN NEREDE BAŞLADI? . O gün de bugün de pek çok kişinin yangının nerede başladığı meselesini adeta yangını kimin çıkardığı sorusunun cevabı imiş gibi ortaya koymaları ilginçtir. Bazıları yangının Rum mahallesinde başladığını, bazıları Ermeni mahallesinde başladığını söylemiştir. Ancak herkesin üzerinde anlaştığı husus yangının aynı anda bir kaç noktada birden başladığı ve yangının Türk veya Frenk mahallerinden başlamadığı yolundadır. Yangının Rum mahallesinde başladığını ileri süren kaynaklardan biri Dr. Çınar Atay’ın Tarih İçinde İzmir (Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, 1978) adlı kitabıdır. Yazar, Ermeni Rahip Tourian’a dayanarak, yangından bir saat kadar once bir Türk ayakkabı boyacısının Ermeni mahallesinin sokaklarından bağırarak geçtiğini ve buradaki Müslümanlara kaçmalarını bildirdiğini anlatır. Buradan anlaşıldığı kadarıyla yangın Ermeni mahallesinde değil başka yerde çıkmıştır. Atay yangının çıkış yerinin St. Constantin Rum mahallesi, planlayıcısının da Rum Patriği Hrisostomos olduğunu söyler. (Milli Mücadele boyunca Rum milliyetçiliğinin liderliğini yürüten Hrisostomos, İstirdat’tan sonra denize yakın Ayia Fotini Kilisesi’ndedir. Kilise denize çok yakın olduğu için kolayca kaçabileceği halde kaçmamış, yargılandıktan sonar infaz yerine götürülürken halk tarafından linç edilmiştir.) Yangında Ecole Evangelique’te saklanan Rumlara ait 30 bin değerli kitabın yanmasına Rum kundakçıların nasıl razı olduğunu anlatmayan yazarın verdiği diğer ilginç ayrıntı ise yangından kısa süre önce Seda-yı Hak gazetesi ve bazı Türk kuruluşlarının Türk mahallelerine taşınmış olmalarıdır. (s.88-92)
İstanbul’da yayınlanan Djagatamart (Savaş Meydanı) adlı Ermenice gazetenin 19 Eylül 1922 tarihli nüshasında, 16 Eylül’de İzmir’den ayrılan bir gencin hikayesi ise yangının çıkış öyküsünü farklı anlatır: “9 Eylül cumartesi öğleden sonra Türk süvarileri İzmir’in Kordon Boyu’ndan dörtnala, kılıçları çekilmiş vaziyette şehre girdiler. Onlar şehre girerken, önlerinden çevredeki Rum vatandaşlar korkuyla kaçmaya çalışıyorlardı. Yunan askerleri de elbiselerini çıkarıp silahlarını atıp kaçışıyorlardı. Gece Türk askerleri ve silahlı çapulcular karşılarına kim çıkarsa, Rum veya Ermeni yakalayıp belirsiz bir yere götürmeye başladılar. Halk sabaha kadar süren silah sesleri arasında geceyi geçirdi. Pazar sabahı silahlı çapulcular ve askerler çarşıya daldılar ve arabalara, atlara, sırtlarına ne varsa koyup Türk mahalesine taşıdılar. Akşama doğru aynı durum Ermeni mahallesinde tatbik edildi. Araştırma ve soruşturma yapmak gerekçesiyle evlere giriliyor, evlerde ne varsa soyulup talan ediliyordu. Karşı koyanlar da öldürülüyordu. Salı günü öğleden evvel güneyden denize doğru sert bir rüzgar esmeye başladı. Basmane İstasyonu’nun önündeki bir Ermeni evinden yangın dumaları yükseldi. Yangın genişleyerek Ermeni mahallesine ve kilisesine doğru yayılmaya başladı. Başında yangın Mortakiya Rum mahallesini ve sahil boyunu tehdit eder nitelikte değildi. Fakat akşam üstü demiryolu üzerinden bir noktadan ikinci bir yangın Rum mahallesine yöneldi. O gün sabahtan akşama kadar bütün halk Kordon Boyu’nda toplandılar. Gümrük Binası’ndan Punto’ya kadar halk toplanmıştı. Yabancı savaş gemilerinden gelen memurlar ve askerler yalnız İtalyan, İngiliz ve Fransız tabiyetindeki kişileri gemilere aldılar. Kendilerine güvenen gençler denize atlıyor, ilerde duran gemilere yüzmeye çalışıyordu. Bazıları muvaffak oldu ve kendilerini gemilere aldırtmayı başardılar. Ermeni Kilisesi ve okulunun girişi ve etrafı Manisa, Ödemiş, Afyon Karahisar ve diğer yerlerden kaçan Ermeni göçmenlerle doluydu…. Yaşları 50’den büyük olanlar serbest bırakılıyor diğerleri tutuklanıyor veya askere alınıyordu. Çarşamba (13 Eylül) artık yangın Kordon Boyu’na yaklaşmıştı. Büyük patlamalar duyuldu. Sonradan Karantina Hastanesi’nde bulunan benzin depolarının ve başka yanıcı maddelerin patlamış olduğunu öğrendik. Bu arada Ermeni Kilisesi’nin de yangından nasibini aldığını ve çöktüğünü, kemerlerinin dağıldığını gördük. 16 Eylül’de şafakta dört kişi idam edildiler. Bunların ikisi Ermeni, biri de Rum’du…”
NÜFUSUN ARILAŞMASI . Sonuçta, ister Rum mahallesinden çıksın ister daha sonra pek çok kaynağın ittifak edeceği gibi Ermeni mahallesinden çıksın, 13 Eylül’de pek çok noktadan birden başlayan yangın, o ana kadar denizden esen hâkim rüzgar imbatın yerini güney-güneydoğu yönünden esen rüzgarın almasıyla 14 Eylül’de batıya doğru yayılır. 15 Eylül’de kontrol altına alınır ama ancak 18 Eylül’de söndürülebilir. 23 Eylül günü Hisar Camii arkasında yeni bir yangın başlar. Şehrin tekrar güvenli hale gelmesi ancak 30 Eylül’de olacaktır. Bu tarihe kadar Ermeni, Rum mahalleleri tamamen, Avrupalıların yaşadığı Frenk Mahallesi ise kısmen yanmıştır. Muhtemelen 15 Eylül’de rüzgârın tekrar imbata dönmesi sayesinde Türk ve Yahudi mahallelerine zarar gelmemiştir. Yangında yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan, 25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta yok olmuştur. Türk ordularının önünden İzmir’e doğru sürülen Rum ve Ermeni sayısının İzmir’de yaşayanlarla birlikte 500 bine yakın olduğu, bunların ancak 320 bininin gemilerle tahliye edilebildiği, geri kalan 180 bin kişinin çeşitli biçimlerde yaşamını yitirdiği kabul edilir. Böylece şehir gayrimüslim ahalisinden bir anlamda kendiliğinden ‘kurtulur’.
Yangın Ermeni ve Rum mahallelerini tamamen yaktığı için, Ermeni ve Rumlardan geriye mülk kalmamıştır ama 3 Ekim 1922 tarihli İleri gazetesinde yayınlanan bir habere bakılırsa, geride kalan taşınabilir varlıklar 3,5 milyon altın değerindedir. 1924’ten itibaren yangın zararlarını tazmin ettirmek için sigorta şirketlerinin aleyhine açılan 150’ye yakın davanın dosyası ortada yoktur ancak, bu davaların hepsinin ‘yangının savaş durumunda ortaya çıktığı’ ileri sürülerek sigorta şirketleri lehine bittiği bilinmektedir. Böylece kimse yangından doğan zararını tazmin ettirememiştir.
BASININ TAVRI . Yangını izleyen günlerde, genel olarak, İngiliz, Fransız ve İtalyan basını yangın hakkında temkinli bir tavır takınmışlardır. Örneğin 16 Eylül 1922 tarihli The London Times’ta çıkan makalede yangını düzenli ordular şehre girmeden önce şehri ele geçiren Türk başıbozukların çıkardığı, ancak düzenli Türk ordularının yağmacılara veya yangını çıkaranlara karşı acımasız davrandığı, buna karşılık Türklerin yangına müdahalede yetersiz kaldığı anlatılır. Gazetenin 6 Ekim 1922 tarihli nüshasında ise yangını kimin çıkardığı konusunda bir kanıt olmadığını ancak Yunanlılar ve Ermenilerin çıkardığı konusunda uzlaşma olduğu yazılıdır. Fransız gazeteleri Figaro şehri Türklerin, Les Temps Yunanlıların, Le Matin ise Ermenilerin yaktığını ileri sürer. ABD’de çıkan New York Times şehri Yunanlılarla işbirliği yapan Rumlardan ve Ermenilerden intikam almak isteyen Türklerin yaktığını düşünürken The Portsmonth Daily Times “yangın, katliamlarının ve diğer suçlarının izlerini kaldırmak isteyen Türkler tarafından çıkarıldı’ denmektedir. Milli Mücadele’yi ve Mustafa Kemal’i ABD’de tanıtan faaliyetleri ile bildiğimiz Daily Mail muhabiri Ward Price ise yangını kimlerin çıkardığına dair hiçbir şey söylemez.
MİSYONLARIN TAVRI . Benzer bir kafa karışıklığı ABD, İngiliz ve Fransız misyon şefleri arasında da vardır. Yangına dair en ayrıntılı bilgileri Amerikalı donanma görevlisi A. J. Hepburn, ABD Türkiye Yüksek Komiseri Amiral Mark Lambert Bristol’e sunduğu 22 Eylül 1922 tarihli 48 sayfalık raporunda yangını başıbozuk Türk askerlerinin çıkarmış olduğunu ileri sürer. Bu askerlerin yangın çıkarmasının nedeni de, şehirde pek çok yağma ve katliam gerçekleştirmiş olmalarıdır. ABD’li istihbarat subayı Teğmen Merrill ise 14 Eylül 1922’de general Amiral Bristol’e çektiği telgrafta ‘Türklerin Hıristiyan azınlıklar sorunundan kurtulma planına uygun olarak Türk mahalleri dışında İzmir’i yaktıklarına ve Müttefikleri de onları tahliye etmeye zorladıklarına ikna oldum. Sanırım şimdi İstanbul’a saldırı için hazırlanacaklar” der. ABD’li Konsolos Yardımcısı Maynard Barnes de konsolosluğun köşesindeki caddeye gaz döken Türk askerleri gördüğünü anlatır.
Buna karşılık İzmir’deki Amerikan Kız Koleji Misyon Başkanı MacLahlan ‘Türk üniforması giymiş Ermeni teröristlerin yangınları çıkardığına kanaat getirdim. Anlaşıldığı kadarıyla böyle yapmakla Türk ordusuna karşı Batı’nın müdahale etmesini planlıyorlardı” der. İzmir’deki Britanya Konsolosu H. Lamb ise 20 Eylül’de hükümetine Yunanlıların Ermenilerle işbirliği içinde şehri yaktığını rapor eder.
İTFAİYE ŞEFİNİN TANIKLIĞI . İzmir’i Ermeniler yaktı diyenlerin en çok atıfta bulundukları belge, 1910-1922 arasında İzmir İtfaiye Şefi Paul Grescovich’in (Sırp asıllı Avusturya-Macaristan vatandaşıdır) yangın esnasında Near East Relief adlı yardım kuruluşu adına İzmir’de bulunan Amerikalı mühendis Mark Prentiss’e anlattıklarıdır. Prentiss’in ABD’ye döndükten sonra hazırladığı ve Amiral Bristol’a, gönderdiği kapsamlı rapor kapsamlı raporun bir kısmı Grescowich’in anlattıkları üzerine inşa edilmiştir.
Prentiss ilk kez 10 Eylül’de ikinci kez ise 13 Eylül’de yangın çıktıktan sonra görüşen Grescovich’e göre her yıl bu aylarda on günde bir yangın çıkarken, bu yıl Eylül’ün ilk haftasında günde beş yangın çıkmış ve kendisinin kırpılmış teşkilatı bunlarla başa çıkmayı başarmıştır. Pazar gecesi, Pazartesi günü ve gecesi aynı anda çıkan pek çok yangın ihbarı aldığını söyleyen Greschovich bu yangınlarla baş etmekte zorlandığını çünkü Türk askeri valisi Kazım Paşa’nın departmanındaki Rum asıllı itfaiyecileri görevden aldığını anlatıyor. Daha önce yüze yakın olan personel böylece 37 kişiye düşmüş. Paul Grescovich bu yüzden Eylül’ün 10’undan 13’üne kadar çıkan yangınlardan Türkleri sorumlu görür. 13 Eylül sabahı iki Ermeni rahibin önderliğinde Ermeni Okulu’ndan ve Dominikan Kiliselerinden çıkan birkaç bin Ermeni rıhtıma doğru uzaklaştıktan sonra bu kişilerin boşalttığı yerleri incelediğini, oralarda gaz emdirilmiş ve yakılmaya hazır meşaleleri bulduğunu anlatır. Grescovich Türk yetkililerine defalarca başvurduğunu ancak ilk yardımın saat akşam 18.00’de geldiğini belirtir. 100 askerlik birlikle saat 20.00’de yangını söndürmeye başlamışlar. Askerler yangının yayılmasını önlemek için evleri bombalamışlar.
AMİRAL BRİSTOL’ÜN ETKİSİ . Prentiss, Greschovich’in bu anlatımlarına ve bazı şahit ifadelerine dayanarak Ocak 1923’te Amiral Bristol’e sunduğu raporda ‘Ermenilerin ve Yunanlıların, elde ettikleri ganimetlerin Türklerin eline geçmesini istemedikleri herkesçe biliniyordu. Yangının çıkmasından günler önce. Ermeni gençlerinden oluşan bir grubun İzmir’i yakmak üzere organize edildiğini söyleyen raporların varlığıda biliniyordu” denmektedir. Bugün ABD Kongre Kütüphanesi’nde ‘Bristol Papers’ adıyla tasnif edilen belge grubunun içinde bulunan Prentiss’in bu raporu Ermeni kaynakları tarafından güvenilir bulunmaz çünkü, Mark Prentiss, henüz olayın sıcaklığı sürerken ve Amiral Bristol’e raporunu yazmadan önce, serbest muhabiri olarak çalıştığı New York Times gazetesinin 18 Eylül 1922 tarihli nüshasında yayınlanan ‘Relief man tells tragedy’ başlığıyla çıkan yazısında, İzmir’in Türklerin eline geçmesinden sonra binlerce kişinin Türk kuvvetlerince öldürüldüğünden ve şehri yağmaladığından söz ettikten sonra kendi şahit olduğu bazı yağma ve öldürme olaylarını anlatıyor ardından ‘Bizlerin çoğu gözlerimizle gördük –ve bunları doğrulamaya hazırız- Türk askerleri ellerindeki gazlı maddeleri caddelere ve evlere atan askeri yetkililerce yönetiliyorlardı. Konsolos yardımcısı Barnes bir Türk askerini Gümrük Binasını ve Pasaport Bürosu’nu ateşe verirken görmüş. Aynı şekilde Binbaşı Davis [Kızılhaç yetkilisiydi C. Clafun Davis’ten söz ediyor olmalı] Türk askerlerini evleri ateşe verirken gördüğünü söyledi. Donanma devriyesi de Amerikan Okulu civarında çıkan yangının Türkler tarafından çıkarıldığına şahit olmuş” diye yazmıştı. Ermeni araştırmacılara göre, Prentiss, bu görüşlerini ‘Yunanlı ve Ermeni düşmanı’ olduğu yazılarından bilinen Amiral Bristol’ün baskıları ile değiştirmiştir.
‘ASYA’NIN BELASI’. ABD’nin İzmir Konsolosu olan ve şehre Türk ordusunun girmesiyle 11 Eylül 1922 günü (yangından önce) İzmir’den ayrılan George Horton’un emekliye ayrıldıktan sonra yazdığı ve 1926’da The Blight of Asia (‘Asya’nın belası’ diye tercüme edilebilecek bu adla Türkler kastediliyordu) adlı kitap da Batı kamuoyunu Türklerin suçlu olduğuna inandıran önemli bir kaynaktır. Kitabın asıl isminin “An Account of the Systematic Extermination of Christian Populations by Mohammedans and of the Culpability of Certain Great Powers; with the True Story of the Burning of Smyrna” (Hıristiyan Nüfusun Müslümanlarca Sistematik İmhasının ve Büyük Güçlerin Suç Ortaklığının Bir Anlatısı, İzmir’in Yanışının Gerçek Hikayesi” olması bile kitabın hangi tezi savunduğunu göstermeye yeter.
E. Alexander Powell adlı bir yazar 1923’te yayınladığı The Struggle for power in Muslem Asia (The century Co. New York/London) kitabında şehri Ermeni ve Rumların yaktığına dair yeminli ifadelerden söz edip Batı basınında işin Türklere yıkılmasının büyük haksızlık olduğunu söyler. 1923’te yayınlanan Current History (Cilt V, s. 319) adlı kitapta yer alan“Smyrna During the Greek Occupation" adlı makalenin Müslüman yazarı Albay Raşit Galip ise yangının Ermeni mahallesinde başladığını ancak yangını Yunanlıların çıkardığını söyler. Albaya göre kundakçılar patlayıcı maddelerini Aya Triada ve Aya Fotini kiliselerinde ve bazı özel evlerde saklamışlar.
Lord Kinross, Atatürk/Bir Milletin Doğuşu (Altın Kitaplar, 1966) adlı meşhur biyografisinde, yangının orijinine ilişkin sağlam kanıtların hiçbir zaman ortaya çıkmadığını, Mustafa Kemal’in Fransız Amiral Dumesnil’e yangının Ermeniler tarafından çıkarıldığını söylediğini ve Türkler şehre gelmeden önce kiliselerde şehri yakmanın kutsal bir görev olduğuna dair vaazların verildiğini söylediğini, bu amaçla kullanılan petrolün Ermenilerin evlerinde bulunduğunu ve birçok kişinin yangın çıkarmaktan tutuklandığını belirtir. Diğer kaynakların Türkleri ve özellikle fanatikliği ve gaddarlığı ile meşhur Nureddin Paşa’yı suçladığını belirten Kinross, kendi kanaatinin de silahsızlandırdıkları Ermenileri imha etmek için bir binaya hapseden Türklerin yangını çıkardığı yolunda olduğunu söyler. Kinross’a göre Türkler binayı ateşe vermeden önce Ermeni mahallesine giriş çıkışı yasaklamış ve bir karantina bölgesi oluşturmuşlardır. Ancak rüzgâr yangının sınırlı kalmasına izin vermemiş ve alevler çabucak şehri sarmıştır. İtfaiye teşkilatının yetersiz oluşu da yangının büyümesine neden olmuştur.
O günlerin birinci elden tanığı Şevket Süreyya Aydemir ise ilk kez 1967 yılında yayınlanan Tek Adam’ın ikinci cildinde (s.622) ‘Bu yangının sebebi hala aydınlanmış değildir. Ermeniler yaktı, Rumlar yaktı, yağmacılar yaktı, hatta Türkler yaktı derler” demekle yetinir.
MODERN KAYNAKLARIN ELEŞTİRİSİ . Bu kafa karışıklığı bugüne kadar sürer. İzmir’i Türklerin yaktığını iddia eden en meşhur kitap, Ermeni asıllı Amerikalı yazar Margaret Housepian (Hovsepyan) Dobkin’in 1971’de yayınladığı Smyrna 1922: Destruction of a City(Kent State University Press,1988) adlı ödüllü araştırmasıdır. Kitap, ‘Türk dostu’ Amerikalı yazar Heath W. Lowry tarafından arşiv belgelerini seçici bir biçimde ele aldığı ve olayın en önemli tanığı olan İzmir İtfaiye Şefi Paul Greschovich’in anlatılarını es geçtiği için nesnel olmamakla suçlanmıştır. (Lowry’nin makalesinin online versiyonu için:http://www.tallarmeniantale.com/lowry-izmir.htm)
Lowry’ye göre ‘Türk dostu’ Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey, (Oxford University Press, 1968) adlı kitabında İzmir Yangını’na tek satırla bile değinmez. Bir başka ‘Türk dostu’ Amerikalı yazar Stanford Shaw ise eşi Ezel Kural’la birlikte yazdığı History of Ottoman Empire and Modern Turkey. Volume II: Reform, Revolution and Republic: The Rise of Modern Turkey, 1808-1975 (Cambridge University Press, 1977) adlı eserinde yangını Türklerin çıkardığını reddeder ama gerçek suçlunun kim olduğuna dair bir öneride bulunmaz. Lowry ise Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan kaynaklarının eksiğini tamamlamak için incelenmesi şart olan Türk kaynaklarının henüz hiç bir araştırmacıya sunulmadığını söyleyerk konuyu bağlar.
Türk yazarı Dr. Bilge Umar ise, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri (Bilgi Yayınevi, 1974) adlı eserinde bu felaketten Türkler ve Ermenilerin ortaklaşa sorumlu olduklarını, Greschovich’in raporundan anlaşıldığı kadarıyla yangını evlerine sakladıkları tüfekleri ve cephaneleri yok etmek isteyen Ermenilerin kazayla başlattığını, Türklerin de başlangıçta yangına kayıtsız kalarak yayılmasına neden oldukları söyler
MUSTAFA KEMAL VE ARKADAŞLARININ TUTUMU
Peki, Türkiye’de anlaşılır nedenle pek taraftar bulmayan, daha doğrusu üzerinde konuşmaya başlamanın bile bazılarının tepesini attıran tez, yani ‘İzmir’i Türkler yaktı’ teziyle ilgili ne söylenebilir?
Belkahve’den bakarken ‘Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm’ diyen Mustafa Kemal’in yangın sırasındaki tavrı hala bir muammadır. İddialardan biri 13 Eylül’de kalmakta olduğu köşkün balkonundan yangını izlerken yanındaki genç subaylara şöyle dediğine dairdir: “Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın! Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni Türk Devleti’nin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor.” (Doğumundan ölümüne kadar: Kaynakçalı Atatürk günlüğü, Yay. Haz. Utkan Kocatürk, Ankara Atatürk Araştırma Merkezi, 1999)
Mustafa Kemal’in yaveri Salih Bozok’un anlattığına göre alevler ‘Gavur İzmir’i’ bir kül yığınına dönüştürürken, Uşakizadelerin Göztepe’deki köşkünde bir ziyafet verilmektedir. “Fevzi Paşa Hazretlerinden başka herkes önündeki kadehleri zevkle doldurdu. Mezeler çeşitli ve nefisti. Fevzi Paşa içki içmediği halde kalamar tavadan tabağına öbek öbek alıyor ‘Bu İzmir’in kalamarı da pek başka oluyor, aman pek özlemişim diye afiyetle yiyordu. Velhasıl herkes son kertesine kadar sofradan ve başlayan geceden memnundu…” (Bozok’tan nakleden İsmet Bozdağ, Latife ve Fikriye, İki Aşk Arasında, Truva Yayınları, s. 81-82)
‘YANSIN VE YIKILSIN!’. Gerisini Mustafa Kemal’in yaveri Salih Bozok’tan dinleyelim: Denize nazır terasta Mustafa Kemal ile Latife bir ara yalnız kalmışlardı. Latife anne ve babasından, yaptığı işlerden söz ediyordu. Mustafa Kemal de ona Başkumandanlık Meydan Muharebesi’ne ait hatıralarını anlatıyordu. Yangın bütün dehşetiyle sürüyordu. Kordon Boyu ve bugün fuarın yer aldı alan alevler içindeydi. İki yaver uzaklarında kalmıştı, ama konuşmaları duyuluyordu. Mustafa Kemal Latife’ye sordu: ‘Bu yangın yerinde size ait emlak var mıydı?’ Latife, ‘emlakimizin mühim bir kısmı yanan sahadadır’ dedi ve heyecanla ekledi: ‘Paşam isterse hepsi yansın. Yeter ki siz sağ olun. Bu mesut günleri gören insanlar için malın ne kıymeti olur? Memleket kurtuldu ya. İleride olanları yeniden ve daha mükemmel bir surette yaptırırız.’ Bu cevap Mustafa Kemal’in çok hoşuna gitti. ‘Evet! Yansın ve yıkılsın” dedi. ‘Hepsinin telafisi mümkündür.’ (“Salih Bozok Anlatıyor”, Cumhuriyet, 30 Ocak 1939)
Ankara’dan Yakup Kadri ile birlikte gelerek ziyafete katılan Falih Rıfkı ise Mustafa Kemal’in ‘yalçın ve yırtılmaz sakinlikle’ yangını izlediğini teyit eder. (Çankaya, s. 323)
Peki o gün sofrada kalamar ziyafeti çeken Fevzi (Çakmak) Paşa’nın düşüncesi nedir? Fevzi Paşa anılarında ‘Nurettin Paşa’nın kısa görüşü acı biten iki olaya neden olmuştur. Biri İzmir’in büyük yangını, diğeri Gazi Kemal’in bu yangın münasebetiyle yerleştiği otelden Latife Hanım’ın Göztepe’deki evine yatılı misafiretidir’ der. (Süleyman Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, Askeri Hususi Hayatı, Birinci Cilt, Cumhuriyet Matbaası, 1953, s. 236. )
SADECE ‘NAHOŞ BİR OLAY’ MI? . Bu görüşü destekleyen bir başka belge de, İtilaf Güçleri’nin Fransız komutanı Amiral Dumesnil’in 11 Eylül 1922 günü Konak’ta Nureddin Paşa’yla, 15 Eylül 1922 günü de Mustafa Kemal’le Göztepe’de yaptığı görüşme tutanaklarıdır. Dumesnil’in yardımcısı korvet komutanı (sonra amiral) Moreau tarafından tutulan tutanaklarda, Nureddin Paşa’nın şehirde oturan Rum ve Ermenilerin İzmir’den çıkarılarak ülkenin yakılıp yıkılmış iç bölgelerine götürülmelerini emrettiğini söylediği yazılıdır. Amiral Dumesnil’in şehrin Rum ahalisi arasından hak edenlere cezaları verildikten sonra kalanlarının İzmir’in geleceği için şehirden sürülmemesi yolundaki önerisine Nureddin Paşa ‘bize çok çektirdiler. Onlara acıyacak değiliz. Yunanlıların işlediği cinayetler çok büyüktür’ cevabını vermiştir. Nureddin Paşa’yı ikna edemeyen Dumesnil 15 Eylül’de Mustafa Kemal’e, yangını Türklerin çıkardığı yolundaki söylentileri aktarır ve “Birçok kişi Türklerin ateşe gaz döktüklerini bir takım teferruat ile anlatıyorlar. Ben derhal kurmay heyetimin zabitleri tarafından tahkikat yaptırdım. Bu tahkikat, dolaşan rivayetleri teyit etmedi. [Ancak] Söylendiğine göre İngiliz amirali Türklerin mesuliyetine inanıyor’ der. Mustafa Kemal yangının işgalden önce oluşturulan bir teşkilatın eseri olduğunu belirtince, Amiral Dumesnil kendisinden Batılı çevreleri ikna etmek için daha güçlü bir tekzip yapmasını ister. Ancak Mustafa Kemal’den duyabildiği en ağır ifade ‘Evet bu yangın nahoş bir hadisedir” olur. Amiral bu sözün kendisine biraz zayıf göründüğünü belirtir, ancak Mustafa Kemal’den daha fazlasını duyamaz. Ardından Mustafa Kemal konuşmayı İtilaf Devletleri ile yapılacak barış müzakerelerine getirir ve yangın meselesini kapatır. (Aktaran Cengiz İlhan, “Kurtuluş Günlerinde İki Görüşme”, İşgalden Kurtuluşa İzmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Cumhuriyet imecesi, 2007, s.96-102)
FRANSIZLAR İKNA OLUYOR . Nitekim, 17 Eylül 1922’de Mustafa Kemal Ankara hükümetinin İstanbul’daki mutemet adamı Hamid Bey’e bir telgraf gönderir. Telgrafta İzmir yangınının Yunanlılar ve Ermeniler tarafından daha önceden planlandığı şekilde şehri yok etmek için çıkarıldığı, bu bilginin pek çok belge ve şahitlerin ifadeleri tespit edildiğini yazılıdır. Dumesnil ise 28 Eylül 1922 tarihli raporunda İzmir’i Türklerin yakmadığına ikna olduğunu, suçluların Ermeniler olduğunu tahmin ettiğini yazarak bu görüşü onayladığını gösterir. 1921 tarihli Ankara Anlaşması’ndan beri örnekleri sergilenen Fransız-Türk dostluğunun yeni bir nişanesidir sanki bu rapor. Halbuki, İngilizler, Türklerin masumiyeti konusunda uzun süre ikna olmayacaklar, durumu soruşturmak için İzmir’e bir komisyon göndereceklerdir. (21 Temmuz 1924 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki bu haberi ve konuyla ilgili onlarca –çoğunu kullanamadığım- belgeyi bana temin eden Sait Çetinoğlu’na ve Kevork Büyükagopyan’a teşekkürü borç bilirim.)
FALİH RIFKI’NIN SÖZLERİ . Peki İzmir’in simsiyah dev bir çukura dönüşmesine neden olan o korkunç yangından sadece ‘nahoş bir olay’ diye söz eden Mustafa Kemal daha sonra yangın hakkında konuşmuş mudur? Maalesef hayır. Örneğin CHF’nin 15-20 Ekim 1927 tarihinde Ankara’da toplanan ikinci Kurultay’ında Parti Genel Başkanı sıfatıyla yaptığı 36,5 saatlik büyük Nutuk’ta bu konuda tek kelime etmemiştir! Buna karşılık aynı Nutuk’ta (TDK Yayınları, 1965, s. 532-547) Daha sonra kartvizitine “Yemen, Selmanpak, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar ve İzmir savaşları galibi…” yazdıracak olan ‘Sakallı’ Nureddin Paşa’yı tam 16 sayfa boyunca alaya alır, ağır şekilde eleştirir, hatta yerin dibine batırır.
Peki, Mustafa Kemal’in yangın konusundaki suskunluğunun ve Nureddin Paşa hakkındaki bu öfkesinin nedeni nedir? Bunun cevabı belki de Falih Rıfkı’nın şu satırlarında gizlidir: “Gavur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte o zamanki ordu komutanı Nureddin Paşa'nın hayli marifeti olduğunu da söyleyenler çoktu. Atatürk’ün Nureddin Paşa’yı eskiden beri sevmediği Nutuk’unda görünür. (...) Kibirli, dar kafalı, zulüm ve ceberrut düşkünü bir kimse idi. Bu yüzden bir zamanlar Millet Meclisi kendini harp divanına verip mahkum bile ettirmek istemişti. (...) Nureddin Paşa’nın biri İzmir’de, biri İzmit’te tertip ettiği iki linçin hikayesi gene o vakitler, bizi ikrah içinde bırakmıştır (iğrendirmiştir). Bunlardan biri İzmir metropoliti Meletyos [Hrisostomos], öteki de Peyam-ı Sabah yazarı Ali Kemal’dir.
Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum:
‘Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkanını yağmaya giden subay, bütün taarruz harpleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. bu kuru kuruya tahripçilik hissinden başka bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan ve yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harp daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kafi gelecek miydi? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa olmasaydı, bu facianın sonuna kadar devam etmeyeceğini sanıyorum. Nureddin Paşa, ta Afyon’dan beri yunanlıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affedilmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi.” (Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık 1969, s. 324-325.)
Falih Rıfkı’nın hatıra defterinin bu mahrem satırlarını Çankaya’nın bazı baskılarına koymaması, ayrıca Babamız Atatürk (Doğan Kardeş Yayınları, 1955) adlı kitabında “Bu sırada bir mesele çıkarmak isteyen Ermeni komitecileri şehri tutuşturdular” demesi ise ‘resmi tarih’ okumaları açısından ilginçtir.
İSMET İNÖNÜ’NÜN İMASI . Yıllar sonra “Yangın nerede başladı, kim başlattı bilmiyorum…İzmir’e girdiğimiz günlerin bende kalan en acı hatırası yangındır. Bu yangınların sebepleri büyük tarih hadiseleri içindeki sebeplerdir. Küçükler emir aldıklarını söylerler, büyükler disiplininin kalmadığını söylerler” (Teoman Özalp,Atatürk’ten Anılar, Kazım Özalp, İş Bankası Kültür Yayınları, 1992, s. 300) diyen İsmet Paşa’nın kastettiği ‘büyükler’ acaba kimdir? Mesela Nureddin Paşa olabilir mi?
Sözlü Tarihte İzmir Yangını
Bugün pek çok resmî tarihçiye göre Ermeniler 1915 Tehciri’nin intikamını almak için ittifak yaptıkları Yunanlıların yenilmesi üzerine artık İzmir’de yaşamaktan umutlarını kestikleri ve bana yar olmayan Türklere yar olmasın diye böyle korkunç bir yola başvurmuşlardır. Ermeni mahallesinde Türk ordularına yönelik bir direniş olduğuna dair bilgilerle birleştirilince bu ihtimal güçlü görünür. Ancak bunun tam tersi bilgiler de vardır. Örneğin İzmir’in tanınmış doktorlarından biri olan Garabet Haçeryan’ın anılarında var. (Dora Sakayan, Bir Ermeni Doktorun Yaşadıkları: Garabet Haçeryan’ın İzmir Güncesi, Belge Yayınları, 2005)
Haçeryan, 28 Ağustos 1922’den itibaren hatırat tutmaya başlamış. Hatıratın ilk sayfasında, “Çalgıcı Başı Sokağı, 109 numarada, Garabet Balabanyan’ın ferah ve rahat evinde oturuyoruz. Eşim Elisa ve bebeğimiz Vartuhi ile birlikte, mutluyuz ve rahatımız yerinde” diyen doktor yangın gününü şöyle anlatıyor: “Bu gün Uruç Yortusu (Meryem’in göğe yükselişi) ertesi. İzmir’in Hıristiyan ahalisi için tatil ve kutlama günü. Öğleden önce, insanlar her zamanki gibi geziniyorlar. Akşama doğru, Türklerin Afyon önlerinde bir taarruz başlattıklarına ve küçük bir zafer kazandıklarına dair bir söylenti dolaşmaya başladı; hiç önemsemedik…. Zengin Ermeniler ve zengin Ermeni doktorlar İzmir’i terk ettiler. Bana gelince, Türk hükümeti aleyhine hiçbir şey yapmadığım için, İzmir’i terk etmeyi düşünmüyorum. Aksine belediye doktoruyum ve askerde tam dört yıl geçirdim ve kusursuz hizmetimi teyid eden resmi belgelerim, madalyalarım var. Dolayısıyla, tehlike bu kadar uzakken, İzmir’de ulaştığım konumumu kaybetmek istemiyorum.”
Haçeryan, 9 Eylül’de şehre gelen Türk askerlerinin, onlardan korkan gayrimüslimleri ‘korkmayın size bir şey yapmayacağız’ diye teskin ettiğini, ancak ertesi gün şehre indiğinde her yerin kurumuş kanla dolu olduğunu ve özellikle Ermeni Meydanı’nın yağmalandığını gördüğünü belirtiyor. 13 Eylül Çarşamba ile işaretlenmiş güne ait sayfada ise, öğleden sonra saat ikide Ermenilerin yerleşim bölgesi olan Haytnos yönünden dev bir bulutun yükseldiğini ve aynı anda birçok yerde, kasten çıkarıldığı belli olan alevlerin göğü sardığı yazılı. Haçeryan, kendisini Türk sanan bir Türk askerinin “biz lazım olanını yaptık, siz geri dönün” dediğini, bundan sonra da çocuklarının her birinin eline bir bohça tutuşturularak devam edecek göçlerin başladığını anlatıyor. Haçeryan’a göre, Ermeniler eğer şehri ateşe vermeyi düşünselerdi, bunun için Türk askerlerinin şehri kontrol altına almasını beklemezlerdi, daha şehri gelirlerken bu işi yaparlardı.
FARKLI YAKLAŞIMLAR . Pelin Böke’nin gerçekleştirdiği bir sözlü tarih araştırması (İzmir 1919-1922:Tanıklıklar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2006), İzmir’deki yangını yaşamış Levantenleri konuşturmaktadır. 1914 doğumlu Levanten kökenli Ferdinando Stano ise Haçeryan’dan farklı bir hikaye anlatıyor: “O gece yangın başladı Gazi Bulvarı’nda. Evde çoluk çocuk, annem, babam, amcalar hepsi vardı. Bir battaniye aldık, nerde yatacağız belli değil. İzmir’den Turan’a gitmek..!!?? Vesait yok, araba çalışmaz, hiçbir şey. Ermeniler birinciydi yangını çıkaran. Yunanlılar çarpışıyordu ara sırada. Türkler Eşrefpaşa’da, yukarıdaydılar. Ermeniler Yunanlılarla birlik çarpışıyordu o zaman. Eee gördüler, Türkler başladılar inmeye Eşrefpaşa’dan İzmir’e doğru, yangına verdiler İzmir’i.”
Buna karşılık Leyla Neyzi’nin Ben Kimim? Türkiye’de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik, (İletişim Yayınları, 2004) adlı kitabında yer verdiği İzmir’in ünlü ailelerinden Kâtipzadelere mensup Gülfem İren ise ‘O depoyu Ermeniler mi tutuşturdu, Türkler mi tutuşturdu? Bana kalırsa Türkler tutuşturdu, büyük bir kolaylık ve temizlik olsun diye. Ve sonra kimse, kör olsun Rumlar, Ermeniler yaktı, demedi. bir de o var. Demek ki suç bizdeydi. Ama yanılabilirim” diyerek bir çeşit özeleştiri yapar. Gülfem Hanım’ın şu sözleri ise haklılık duygusu ile suçluluk duygusunun nasıl iç içe olduğunu gösterir: “Büyük bir pislik kalktı, ama haklı mıydılar haksız mıydılar? Bir miktar haklıydılar. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu çökmüştü. Çöken bir devletin orasını burasını koparmak da yabancılar için kolaydı. O fuarın olduğu yer, binlerce Ermeni, Rum ve Yahudi’nin barınağıydı. O temizliği yapmak için onu yaptılar….Olmalı mıydı böyle bir şey olmamalı mıydı, onu hâlâ düşünürüm. Bu topraklar bizim olduğu kadar onların da hakkıydı, ta ecdatlarından beri. Bizim vatan topraklarımız diyoruz, evet çok şükür bugüne, ama bizim kadar onların da memleketi”.
Başlangıçta sadece okuyucum, şimdi ise dostum olan İzmir’li Fadıl Kocagöz’ün bana özel olarak anlattıkları da ilginç. İzmir’in ünlü yazarı Samim Kocagöz’ün oğlu olan Fadıl Kocagöz şöyle diyor: “….İşgal’den önce İzmir Gümrüğü’nde çalışan, Girit’li olmakla birlikte, Helenika ve Fransızca bildiğinden işgal altında da bu vazifesini sürdüren, İstirdat’tan sonra 1927’ye kadar Sandık Emini olarak vazifede kalan anne-dedem Fadıl Sami Bey ve Kurtuluş Savaşı romanı yazan babam Hasan Samim ile Karşıyaka’da aynı evde yaşadım. Babamın, dedemim anılarını dinleyişini, evrakını okuyuşlarını çok iyi anımsıyorum. Ancak daha sonra bunun sadece işgal günlerine yoğunlaştığını, İstirdat ve yangının hep pas geçildiğini fark ettim. İkisi de, Yeni Asır Gazetesi’nin her 9 Eylül günü yayımladığı ve alt yazısı ‘9 Eylül İzmir Yangını, Yunan’ın son kahpeliği’ gibi bir şeyler olan o ünlü yangın fotografisi sabitliğinde dururlardı. Ancak, pederin Kalpaklılar-Doludizgin romanının yayınlanmasından birkaç yıl sonra dedem, bir sabah ilk vapurla, ben Sant-Joseph Ortaokuluna, o Pasaport’taki nargile kahvesine gitmek için Alsancak’a geçerken İstirdat’ta, Ermeni Kilisesi’nin kubbe mazgallarından alevlerin yükselişini ve kubbenin çöküşünü Namazgâh mahallesinden nasıl izlediklerini, Ermeni mahallesinin yangının önüne geçmek için nasıl çepeçevre dinamitlendiğini anlattı. Kilise yangını için, “İçinde cephanelik vardı, Körfezde alargada bekleyen gemiler onları kabul etmiyordu. Ya Sakallı Nurettin kundakladı ya da topyekün intihar ettiler” sözü içime işlemişti....”
BİTİRİRKEN . Her okuyucu, yukarıdaki anlatılar eşliğinde kendi tarih okumasını yapacaktır. Ancak, şurası da bir gerçektir ki, pek çoğumuz bu bilgilerden bile mahrum büyüdük. Bunun nedeni de tarihimizin bazı sayfaları hakkında konuşmanın adeta bir tabu haline getirilmesi. Peki bugün resmi tarihin önündeki en büyük engel gibi gözüken ‘İzmir’i Türkler yaktı’ dendiğinde ‘İzmir’i Atatürk ve arkadaşları yaktı’ diye anlaşılmasının önlenmesi için soruyu ‘İzmir’i Nureddin Paşa mı yaktı?’ diye değiştirmek tıkanıklığımızı açar mı? İzmir’e kimlerin kıydığı konusunu açıklığa kavuşturmak için hem Amerikan, Fransız, İngiliz ve İtalyan kaynaklarının, hem resmi ve yarı-resmi, gizli ya da açık Türk kaynaklarının, hem Yunan, Rum ve Ermeni kaynaklarının karşılaştırmalı bir okumasına ihtiyaç var, hem de bu olayın içinde yer aldığı tarihsel bağlamı yani Osmanlı’nın son yüzyılından bugune kadarki Cumhuriyet tarihinin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve zihinsel açıdan analize tabi tutulmasına. Yani ‘Sakallı’ Nureddin Paşa’nın şahsında Nureddin Paşaları doğuran zihniyeti analiz etmemiz, İzmir Yangını özelinde 1910’lardan beri ‘dahili düşmanlar’ olarak görülen gayrimüslimlere karşı yöneltilen sistematik sürgün, imha ve sermaye transferi politikalarını irdelememiz daha sağlıklı sonuçlar verecektir.
.14-9-08
.6-7 Eylül’e dair farklı tarih okumaları
Geçen hafta belirttiğim gibi, bu hafta bazı yazılarıma yönelik eleştirileri sizlerle paylaşma haftası. İlk mektubun sonundaki “Bu tekzibi yayımlamak için 48 saatiniz var. Ondan sonra adli süreç başlayacaktır” tehdidi olmasaydı da Sayın Mithat Perin’in mektubunu yayınlayacağımı bilmenizi isterim. Nitekim ikinci mektubun sahibi Mehmet Arif Demirer’in eleştirilerini kendiliğimden yayınlıyorum. Çünkü, DP’nin Münakalat (Ulaştırma) Vekili Arif Demirer’in oğlunun 6-7 Eylül yorumundan haberdar olmanızı istedim. Her iki mektupta katılmadığım çok şey var ancak üzerine düşüneceğim iddialar da var.
“Eğitimli bir profesyonel tarihçi, geçmiş gerçekliğin bütün ulaşılabilir kaynakları üzerinde eleştirel olarak çalışmaya devam eder... Tarihyazımının tarihinde gördüğümüz, belki de, süregiden bir diyalogdur ve bu diyalog hiçbir zaman nihai noktaya ulaşmamakla birlikte, bakış açısının genişlemesine katkıda bulunmaktadır.” (Georg G. Iggers, Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı, Tarih Vakfı Yurt Yay., 2000, s. 13 ve 15.) Iggers’in dediklerine yürekten katılan biri olarak, itirazlar arasında haklı olduğuna kanaat getirdiklerim olursa, bunları sizlerle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz.
DOSTÇA ELEŞTİRİ . Ardından ‘İzmir Yangını’ yazısında sözünü ettiğim Mehmet Coral’ın mektubu geldi. Mehmet Bey’le pek çok konuda farklı düşünüyorduk ama yazışmalarımız sonunda aynı malzemelerden hareket edilse bile, hem farklı tarih okumalarının mümkün olduğunda, hem de tarihin tabulaştırılmaması gerektiği konusunda anlaştık. Dolayısıyla kendisinin mektubunu yayınlamama gerek kalmadı. Ancak Mehmet Bey, yazının web sayfasındaki uzun versiyonunda ‘İzmir’in tanınmış doktorlarından’ dediğim Garabet Haçeryan’ın aslında İstanbullu olduğunu ve Çanakkale Savaşı’ndan sonra İzmir’e geldiğini; Smyrna 1922, Destruction of a Citykitabının yazarı Housepian’ın ön adının Margaret değil, Marjorie olduğunu söyledi ki, çok haklıydı. Bu yanlışlarım için özür diliyorum.
EKSİKLER . Mehmet Bey, ayrıca 1909’da Aydın’da doğan, 1922’den sonra Anadolu’dan göç etmek zorunda kalan Rum-Yunanlı yazar Dido Sotiriyu’nun Türkçe’ye Benden Selam Olsun Anadoluya (Alan Yayıncılık, 1996) adıyla çevrilen eseri ile çağdaş Yunanlı yazar Kozmas Politis’in Yitik Kentin Kırk Yılı (Belge Yayınları, 1994) adlı eserinden söz etmememi de eleştiriyordu. Bu eserlerden, her ne kadar tanıklıklardan süzülseler de, birer roman olduklarından söz etmemiştim. Yoksa, iki yazarın anlattıkları benim tezimi destekler nitelikteydi. Neden söz ettiğimi daha iyi anlatmak için Dido Sotiriyu’nun 1962’de yazdığı, 1982’de Abdi İpekçi Türk Yunan Dostluk Ödülü’nü alan ve orijinal adı ‘Kanlı Topraklar Üzerine’ diye çevrilebilecek kitaptan ilgili bölümü aşağıda aktarıyorum. Ama önce ‘tekzip’ ve ‘eleştiri’ mektupları.
***
Selçuk Perin’in Mektubu
“Ayşe hanım, adım Selçuk PERİN ve İstanbul Ekspres Gazetesinin isim hakkı sahibiyim. Ben merhum Gazeteci Yazar Mithat Perin’in oğluyum, sizden yazınıza gerekli tekzibi yazmanızı ve bunu köşenizde aynı puntolarla yayımlamanızı istiyorum. Aksi takdirde Gökşin SİPAHİOĞLU ile birlikte hakkınızda yanlış bilgi yayman isimleri lekelemekten ve davacı olacağımızı bildirmek isterim.
Öncelikle İstanbul Ekspres gazetesi bir bulvar gazetesi değildir, hiç bir zaman da olmamıştır. Türkiye’nin ilk akşam gazetesi olup Türk gazeteciliğine mizanpajı, birinci sayfada fotoğrafı getirmiş, Abdi İpekçi, Oğuz Seren, Ergil Tezerdi, Ali ORALOĞLU, Gökşin SİPAHİOĞLU, Özkan ... ve diğerlerinin mesleklerini en iyi seviyeye çıkardıkları bir okul olmuştur.
Yazınızdaki hatalara gelince:
1. Haber TRT İstanbul radyosu tarafından ilk defa olarak saat 11:00 AA’ya atfen verilmiş ve annem tarafından gazeteye uçurulmuştur.
2. O zamanlar gazetelerin kâğıt stoku yapacak ne paraları ne de imkânları vardı. Neden mi? Çünkü gazete kâğıdı ithal idi ve karne ile gazetelere verilirdi.
3. Babam gazetede değil idi ve Yazı işleri müdürü olan Gökşin SİPAHİOĞLU dönmüş olan gazetenin birinci sayfa kalıbını değiştirmiş ve baskıya vermiştir. Bunu da ilk haberi vermiş olan Anadolu Ajansını arayıp teyit ettirdikten sonra yapmıştır.
4. O gün 300.000 adet gazete basılmamıştır. Rakam 230.000 civarındadır ve babam dönmekte olan gazetenin kâğıdını yırtarak baskıyı durdurmuştur, çünkü ertesi günün gazete kâğıdını garantilemek zorundadır.
5. Dediğiniz gibi Gökşin SİPAHİOĞLU gazetede yalnızca yazı işleri müdürlüğü görevi yapmamış ama gazeteye foto muhabiri olarak girmiştir. Görev süresi de denildiği gibi birkaç ay değil birkaç yıldır. (Ayşe Hür’ün notu: Yazımda görev süresine ilişkin bir bilgi yoktu.)
6. Mithat Perin ve Gökşin Sipahioğlu gazetede çıkan haberden dolayı İstanbul Baş Savcılığı tarafından mahkemeye verilmiş ve bu dava İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmüş her iki sanık ta bu davadan beraat etmişler, dava Savcının isteği ile Yargıtay’a intikal etmiş ve beraat kararı onaylanmıştır. Davada Mahkeme Başkanı Saim BAŞOL ve Baş Savcı da EGESEL’dir.
7. Mithat Perin aynı davadan Yassı ada mahkemelerine de yargılanmış ve orada da beraat etmiştir.
8. Mithat Perin’e vurmuş olduğunuz damgalardan birisi de MİT’e olan yakınlığıdır. Kendisinin MİT ile yakınlığı sokakta gezen insanlardan fazla olmamıştır.
Bu noktalardan yola çıkarak araştırmanızda vermiş olduğunuz Kaynakça içerisinde de eksik bilgiler veya taraflı bilgiler olduğunu kabul etmek zorundasınız.
6-7 Eylül olayları sırasında ben beş yaşında idim ve bunu çok yakinen yaşadım çünkü O gayr-ı Müslimler içerisinde arkadaşlarımın babaları, anneleri ve hatta işyerleri vardı. Siz kaç yaşında idiniz. Yaşadınız mı bunları? Sizin babanız bu şekilde gazeteci olduğu için suçlandı mı?
Bu tekzibi yayımlamak için 48 saatiniz var. Ondan sonra adli süreç başlayacaktır.
Saygılarımla, Selçuk Perin.”
***
Mehmet Arif Demirer’in Mektubu
“Ayşe Hanım, yazmadıklarınız ya da yanlış yazdıklarınız ile Yunan derin devletine ilişkin iddialarım şunlar:
1. Dünyanın ilk terör örgütü olan Rum EOKA, Kıbrıs’ta 1 Nisan 1955’ten itibaren kalleşçe (arkadan) İngiliz askerlerini ve Ada’nın polislerini katletmeye başlamıştı. Ada’daki polislerin çoğu Kıbrıslı Türklerdi. Bu durum, Kıbrıs’ta iki toplum arasında gerginlik yaratmıştı. Sonuçta gözler İstanbul’daki 90 bin Rum ve Yunan uyruklu hemşerilere çevrilmişti.
2. Kıbrıs’ta aniden oluşan bu gergin ortamdan telaşlanan İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Londra’da 29 Ağustos – 7 Eylül tarihlerinde toplanacak bir üçlü konferansa davet etmişti.
3. Devlet Vekili (Dışişleri Bakanı değil) Fatin Rüştü Zorlu başkanlığındaki Türkiye heyeti 25 Ağustos günü Londra’ya hareket etmeden önce, 24 Ağustos akşamı, Menderes Liman Lokantası’nda bir konuşma yapmış ve hiçbir köşe yazarının alıntılamadığı şunları söylemişti: “Baksınlar, görsünler; memleketimizdeki Rum vatandaşlarımızla ne derecelere kadar kardeşçe ve hepimiz aynı vatanın çocukları olmak bahtiyarlığı içinde yaşamaktayız.” İki gün sonra İsmet İnönü’nün ULUS gazetesinde yayımlanan açıklaması: “Hükümetle Beraberiz” (ULUS, 26 Ağustos 1955). Bugün sizler bu konuşmayı okumadan eleştiriyorsunuz.
4. Londra Konferansı’nda Türkiye’nin yeni Kıbrıs tezi açıklanmıştı: “İngiltere Kıbrıs’da hükümranlık haklarından vaz geçerse, Lozan Antlaşmasına göre Ada eski sahibine döner.Yunanistan Kıbrıs konusunda taraf değildir. Aksi takdirde Lozan’ı masaya yatırırız.”
5. Bu tez Türkiye ve yabancı basında çok olumlu karşılanmış, İngilizler de tezimizi olumlu bulmuşlardı. Konferans’a 2 Eylül cuma günü ara verilmişti. Yunan Heyeti apar topar Atina’ya dönmüştü. O hafta sonu Yunan derin devleti fazla mesai yapmıştı çünkü 3 Eylül tarihli Atina gazetelerinde şu manşet vardı: ‘Kıbrıs’ı kaybettik.’
6. 5-6 Eylül gecesi saat 4:00’te Selanik’te ATATÜRK Müzesi’nin avlusunda acemice yapılmış bir bomba patlamış, binanın birkaç camı kırılmıştı.
7. Türkiye Radyoları bu olayı 6 Eylül günü 13:00 haberlerinde 8. sırada heyecansız bir şekilde duyurmuştu. (Bu haberin belgesi vardır) Haberin içeriği İstanbul Ekspres’ten çok farklıdır.
8. İstanbul Ekspres gazetesi yazı işleri müdürü Gökşin Sipahioğlu, saat 13:30’da gazetenin sahibi Mithat Perin’i telefonla aramış ve ikinci baskı yapmak istediğini, 300 bin basacağını ve kağıt almak için nakit para istediğini bildirmişti. Perin, 28 Ekim 1994 günü bana Bebek’teki evinde (eşi de orada idi) Sipahioğlu’nun o gün çok ısrar ettiğini, büyük bir gazetecilik başarısı olacağını söylediğini açıklamış ve ben bunu 1995 yılı Temmuz ayında yayımlanan ilk kitabımda aynen yayımlamıştım. Kitabın birer suretini Perin’e ve Sipahioğlu’na göndermiştim. Kendilerinden herhangi bir tekzip ya da düzeltme talebi almış değilim.
9. Perin, saat 16:30’da gazeteye gittiğini, basımı devam etmekte olan ve o saate kadar 150 bin adedinin sokaklarda satıldığını öğrendiği gazetenin basımını, “bobini yırtarak” durdurduğunu, “Bu iş kötü. Ortalığı karıştırabilir” diye düşündüğü söylemiştir. Sipahioğlu’nun ise böyle bir kaygısı olmamıştır. Sipahioğlu bastığı gazetenin bir dinamit olduğunun farkında değil(miy)di.
10. Yazılarınızda, gazeteci Hikmet Bil’in Menderes ile tanıksız bir görüşmesine dayalı olarak yazdıklarını sizler değişik biçimlerde aktardınız. Bil’in iddiasının aslı: “Biraz önce Zorlu’dan bir mesaj aldım. Çok zor durumda imiş. Yardım istiyor. Bir demarş yapmak istiyorum.” Eğer o günün gazetelerini, örneğin ULUS hatta AKİS’a kısaca bir göz atmış olsa idiniz bu iddianın ne kadar temelsiz ve gerçeklerle taban tabana zıt olduğunu görürdünüz.
11. 8 Eylül günü Konferans bir Sonuç Bildirisi yayımlayarak sona erecekti. Bu bildiride Kıbrıs konusunda sadece İngiltere ve Türkiye’nin taraf olduğu Yunanistan’ın ise taraf olmadığı tescil ve ilan edilmiş olacaktı.
12. Konferansın Sonuç Bildiri’sinin açıklanması kimin işine gelecek, kimin işine gelmeyecekti? Bu soruyu yazılarınızda hiçbir zaman sormadınız. Siz bunun üzerinde bile durmadınız.
13. İstanbul Ekspres’in 2. Baskı’sı olayları tetikledi. Saat 18:00 – 20:00 arasında aralarında Orhan Birgit’in de bulunduğu üniversite öğrencileri Taksim’e doğru yürüdüler. Saat 20:00 – 22:00 arasında ağırlıklı olarak Cibali Sigara fabrikası işçileri ve işsiz gençler Beyoğlu’nda dükkanları tahrip ettiler. 22:00 –24:00 arasında tahrip edilen dükkanlar taşradan gelen gecekondu sakinleri tarafından talan edildi.
14. İstanbul Emniyet Müdürü, bir yazı ile Birinci Ordu’dan, 19 bin asker istemişti. Yazıda askerlerin saat 20:00’de belirlenmiş adreslerde bulunmaları isteniyordu. Askerler dört saat gecikme ile saat 24:00’de geldi ve duruma hakim oldu. 7 Eylül günü önemli bir olay yoktur.
15. 6 Eylül’den sonra Rumlar İstanbul’dan göç etmediler. 1957 seçimlerinde DP’ye tulum ve iki Rum milletvekili çıkardılar. 1959 yılında Zürih ve Londra Antlaşmaları imzalandı ve Ada’ya barış ve bu antlaşmalara göre 16 Ağustos 1960’te Türk bayrak ve askeri geldi. Bu tarihte Zorlu ve Menderes Yassıada’da idi. 27 Mayıs Rejimi, Fuat Köprülü’nün 9 Haziran 1960 tarihli Yeni Sabah’ta yayımlanan ihbarı (“Olayları Zorlu istedi, Menderes onayladı, Gedik tertipledi”) nedeni ile Yassıada’da kendi kalemize gol atmak anlamında 11 sanık aleyhine bir dava açtı. Sanıklar arasında Bayar, Menderes ve Zorlu da vardı. Dava 5 Ocak 1961 günü Zorlu ve Menderes’in mahkumiyeti ile sonuçlandı. Köprülü’nün damadı (sağlığında yayımladığım kitap ve makalelerimde ve televizyonda yaptığım açıklamalarda “Yalancı Tanık” olarak tanımladığım) Coşkun Kırca’nın, kayınpederini teyit eden tanık ifadesi mahkeme kararının dayanağı idi. Bu karardan bir gün sonra, 6 Eylül 1955 günü DP İstanbul İl Başkanı olan Orhan Köprülü (Fuat Köprülü’nün oğlu) Devlet Başkanı Gürsel’in kontenjanından 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’e Onur Üyesi olarak girdi.
SONSÖZ: Türkiye, Konferans’ı etkilemek için nümayişler yapmayı planlamış olsa idi, herhalde, kendi tezi doğrultusunda hazırlanmakta olan Sonuç Bildirisi’nin kesinleşeceği son oturum gününü (7 Eylül) beklemez ve ne yapacak idi ise 29 Ağustos (pazartesi) – 2 Eylül (Cuma) tarihleri arasındaki hafta içinde yapardı. Bu tarihler arasında hiçbir şey yapılmadı çünkü bu tür nümayişlere zerre kadar ihtiyaç yoktu. Konferans tamamen lehimize gelişmişti. Bu nedenle Sn. Ayşe Hür’ün Hikmet Bil kaynaklı iddiaları temelsizdir. Bomba Yunanistan’da patlamıştır. Sipahioğlu 2. Baskı hakkında değişik tarihlerde çok değişik ve çelişkili açıklamalar yapmıştır. Olaylar, askerin 4 saat geç gelmesi nedeni ile boyut değiştirmiş ve kontrolden çıkmıştır. Yunan derin devleti ise kendi amaçlarına uygun eylem planını uygulamış ve uygulatmıştır.
Kaynakça: Mahmut Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları, Cem Yayınevi, 1977; Mehmet Arif Demirer, 6 Eylül 1955–Yassıada 6/7 Eylül Davası, Bağlam, 1995; a.g.y., 6 Eylül 1955 Olayları-50. Yılda Yeni Bakış–Hangi Derin Devlet?, 2006.”
***
Dido Sotiriyu’dan İzmir Yangını
“At kişnemeleriyle uyandık sabahleyin. Gözlerimizi ovalayarak ayağa fırladık: Türk atlıları kol geziyordu rıhtımda... Susup kaldık hepimiz. Cırlak bir çocuk sesi yükseldi o kadar:
– Ne yapacak şimdi Türkler?
İşin can alıcı tarafı buradaydı, evet: Ne yapacaklardı? Rıhtımdaki tek tük Türk evlerinin balkonlarından alkış sesleri ve ‘Yaşasın’lar yükseldi. Sonra resmi geçit de bitti ve bir ölüm sessizliği yerleşti ortalığa.
Bütün mavunaların içinde kıyıya en yakın olanı bizimkiydi; ilkin biz işittik tellalın bağırdığını...
– Ne diyor, ne diyor?
– Herkes korkmadan kıyıya çıkıp işine gitsin... diyor. Hiç kimseye en ufak bir kötülük edilmeyecekmiş!
– Zafer, herhalde insanların yüreğini yumuşatıyor... diye mırıldandı annem.
– Büyük devletlerin işi bu! Hıristiyanların kılına bile dokunulmamasını emrettiler mutlaka!
– Evet evet! Bugüne kadar dökülen kan yeter de artar bile!
– Bu kadar donanma, bu kadar savaş gemisi burada boşu boşuna mı demirlemiş bekliyor sandınız yani?
Bir tavus kuşu gibi kabarıp gülümseyerek bana yaklaşmıştı Kosta:
– Ya şimdi ne düşünüyorsun bakalım Manolaki... dedi... satın aldığım arazi hakkında? İyi mi etmişim, yoksa Teodoros’a kazıklanmış mıyım söyle?
Öylesine sevinçliydim ki, bin tane çılgınlık yapmış olsa, binini birden bağışlardım o anda!
Artık rahattık mavunada, huzura kavuşmuştuk! Kendi evimizdeymiş gibi yiyeceklerimizi koyduk ortaya: Tuzlu balıklar, yumurtalar, konserveler... ve karşılıklı kibarlık gösterisiyle birbirimize ikrama başladık.
Bu toplu sevinç havası içinde, birden acı bir çığlık koptu, sonra da bir uğultu:
– Yangın!
– Yangın var!
– İzmir’i ateşe verdiler!
Kırmızı siyah alevler yükseliyordu göğe doğru.
– Ermeni mahallesinin oradan geliyor!
– O taraftan geliyor evet!
– Gene Ermeniler ödüyor hepimiz adına!
'İzmir’i ateşe vermeleri imkânsız... Ne kazanırlar İzmir’i yakmakla? Şehir şimdi onların zaten!
Evet, ama biz ne kazanmıştık çekilirken Türk köylerini ateşe vermekle? Yangın gittikçe yayılıyordu. Her sokaktan, her delikten fırlayan, dehşetten çılgına dönmüş yüz binlerce insan, bir anda rıhtıma doğru hücuma kalkmıştı:
– Allahım imdada yetiş!
– Kurtarın bizi!
– Acıyın bize!
Gittikçe daha fazlalaşıyor kaçanlar. İnsanlar birbirinden seçilmiyorlar artık. Ne ilerleyen ne duran, gittikçe kabarıp dört bir tarafa taşan, simsiyah bir ırmak görüyorum sadece. Önde deniz var, arkada ateş ve ölüm! Şehrin dibinden doğru, insanların paniğe kapılmasına neden olan bir uğultu geliyor:
– Boğazlıyorlar bizi!
– Merhamet!
Ve deniz, artık bir set olmaktan çoktan çıkmıştır: Binlerce insan denize atılmakta ve boğulmaktadır artık. İnsan leşleri yarışmaktadır suda. Sokaklar dolmakta, boşalmakta, yeniden dolmaktadır. Gençler, ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklar birbirini çiğnemekte ve ölmektedirler. Saldırmalar, süngüler durmadan işlemekte, tüfekler durmadan çalışmaktadır:
– Vurun keratalara!
Akşam karanlığında bir kat daha artmıştı çığlıklar. Sadece, savaş gemilerinin projektörleri, rıhtıma çevrildiği zaman, boğazlaşmaya bir an için ara veriliyordu...
Mavunaya ölmeden erişebilenler, çeşitli mahallelerdeki durumu bir bir anlattılar: Pehlivan’ın adamlarıyla Nureddin Paşa’nın askerleri, önlerine çıkan bütün ev ve dükkânları talan etmekte, yakıp yıkmaktaydılar; henüz ölmemiş erkeklere işkence ediyor, papazları kiliselerde çarmıha geriyor, dayakla yarı ölü hale getirdikleri genç kız ve delikanlıları, mihrabın üzerine uzatıp, ırzlarına geçiyorlardı. Bir baştan öbür başa bütün şehirde, Türk bıçağı habire vuruyor, vuruyor, vuruyordu...
Yangın, gece boyunca devam etmişti. Duvarlar devrilip yıkılıyor, camekanlar uçuyordu havaya, her şeyi yutuyordu alevler, ne varsa eritip yoğuruyordu... Yüzyıllar boyunca göz nuru ve alın teri dökerek ne kurduysa insanlar... Ev, fabrika, okul, tapınak, müze, hastane, kütüphane, tiyatro namına ne yaptılarsa, yanmış, yıkılmış ve sadece bir kül yığını kalmıştı geriye. Simsiyah bir duman ve yanık kokan bir kül yığını!
Dünya başımıza yıkılmıştı işte! İzmir, perişan olmuştu! Ve İzmir’le birlikte bizim de bütün hayatımız!.. Ürkmüş kuş yavruları gibi yüreklerimiz, ümit etmeyi çoktan unutmuşlardı. Amansız bir yıkıcıydı korku; insanları pençesine geçirmiş, yerle yeksan etmişti. Ve ölümü bile yenip susturmuştu sonunda...
Ölümden korkmuyordu artık insanlar; korkudan, terörden korkuyorlardı. Bir hamur yoğurur gibi yoğuruyordu işte insanlığı. Elbiselerden başlıyor, gelip yüreklere yerleşiyordu. Ve emrediyordu o amansız sesiyle: Diz çök Gavur! Çöküyorduk. Soyun Gavur! Soyunuyorduk. Bacaklarını aç Gavur! Açıyorduk. Oyna Gavur! Oynuyorduk. Tükür şerefine, tükür vatanına Gavur! Tükürüyorduk. Allahını inkar et Gavur! İnkar ettik onu da...
Peki ya koruyucularımız ne yapıyorlardı? Ne yapıyordu şeritleri altın yaldızlı amiraller, nazenin diplomatları İtilaf Devletleri’nin, güngörmüş konsülleri? Kameralar yerleştiriyorlardı gemilerin güvertesine ve boğuşmayı filme alıyorlardı! Marşlar çaldırıyorlardı bandolarına, oyun havaları çaldırıyorlardı... ıstırap çığlıklarıyla dualar, tayfalarının kulaklarını tırmalamasın diye! Oysa, ihtar mahiyetinde bir top atışı, bir tek emir... zincirini koparmış saldırganları darmadağın etmeye yeter de artardı belki... Ama yapılmadı o top atışı, o emir verilmedi!” (Benden Selam Söyle Anadoluya, s.220-223)
(Not: Mehmet Coral da kitabına Nureddin Paşa’yı ve Türkleri suçlayan bölümleri almamış.)
.21-9-08
.Bal tutan parmağını yalar’ ülkesi
‘Selam verdim rüşvet değil diye almadı’, ‘devletin malı deniz yemeyen domuz’, ‘domuzdan bir kıl koparmak kardır’, ‘ye kürküm ye’, ‘su akarken küpünü dolduracaksın’, ‘bal tutan parmağını yalar’, ‘benim memurum işini bilir’ gibi özdeyişlerle büyümüş kuşaklarız. Sadece 1980 sonrasında olanları hatırlayalım: Yüce Divan’da ve mahkemede rüşvet ve görevi kötüye kullanmaktan mahkum olan bakanlar, ‘Lockheed Skandalı’, ‘Karayolları Yolsuzluğu’, ‘İLKSAN Yolsuzluğu’, Türkbank, İstanbul Bankası ve Hisarbank yolsuzlukları ve sayısız ‘hayali ihracat’...İş adamı Selim Edes'in, Turgut Özal'ın prenslerinden Emlak Bankası Genel Müdürü Engin Civan'a bankayla ilgili bir arazi alışverişi dolayısıyla verdiği 3.5 milyon Dolar rüşveti geri istediğinde Engin Civan’ın kendisine “makbuzun falan var mı, muhasebeciyi çağıralım” demesi üzerine tarihe geçen “rüşvetin belgesi mi olur p.....k!” cevabı ile sembolize olan süreç 2001’de kokuşmuş sistem tarafından tam 65 milyar dolarımızı hortumlandığının ortaya çıkmasıyla sonlanmıştı.
AKP’NİN DOSYASI . 2002’den beri güya rüşvet ve yolsuzlukla mücadele konusunda iddialı olan bir parti tarafından yönetiliyoruz. Ama, Cumhurbaşkanı Gül’ün dokunulmazlık sayesinde yargılanamadığı ama Necmettin Erbakan’ın mahkûm olduğu ‘Kayıp Trilyon Davası’, Tapu ve Kadastro Genel Müdürü Mehmet Zeki Atlı’nın ve Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafiz Özak’ın tapu sicil müdürlüklerindeki rüşvet iddiaları üzerine ‘vatandaşın ev alırken mutlu olup da memura verdiği 15-20 milyon liranın rüşvet değil bahşiş olduğunu’ söylemeleri, ‘Ofer’, ‘Ali Dibo’, ‘Çalık’ muammaları, belediyelerdeki imar yolsuzlukları, AKP Genel Başkan YardımcısıŞaban Dişli’nin 1 milyon dolarlık ‘iş takibi’, Almanya’daki Deniz Feneri yolsuzluğuna AKP’nin tepkisi hayal kırıklığı yaratıyor. Yolsuzlukla demokrasi ters orantılıdır diyenler haklı görünüyor. Televizyonda AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat ile CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun pek ‘medeni’ tartışmasını izlerken, arka plandaki sayısız ‘medeniyetsizlikleri’ düşünürken buldum kendimi ve aşağıdaki yazıyı yazdım. (Sayfayı bağladıktan sonra, gazetelerde Ankara’nın Çankaya İlçesi’nin CHP’li Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz’a ait olduğu iddia edilen bir telefon dinlemesinin utanç verici dökümleri boy gösterdi. Bakalım arkası nasıl gelecek?)
KADİM SUÇLARDAN . Halen İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan bir Sümer tableti rüşvetin ilk belgesi sayılabilir. Sümerolog Veysel Donbaz’ın çözdüğü “Sümer okul günleri” adlı tablette okulun başarısız bir öğrencisinin ailesinin öğretmeni evlerine davet edip yedirip içirmesi v türlü hediyeler vermesi anlatılıyor. Tabletin devamında, bu ağırlamanın sonucunu okuyoruz: Başarısız çocuk birden sınıfın en başarılı öğrencisi olmakla kalmıyor, ardından sınıf başkanı bile seçiliyor.
2.300 yıl öncesine ait bir Çin metninde, yolsuzluğun 40 yolu sayılmış. Belgeye göre, rüşveti önlemek için memurlara verilen ‘yang-lien’ adlı ek ödeme yapılıyormuş, ama sonucun ne olduğu yazılı değil belgede.
“Nasıl dilin ucundaki balı veya zehri tatmamak mümkün değilse, devlete hizmet edenlerin de kralın hâsılatının en azından küçük bir parçasını yiyip bitirmemesi mümkün değildir. Nasıl sudaki bir balığın su içip içmediğini tespit edemezsek, devlete hizmet edenlerin de kendileri için para alıp almadıklarını tespit edemeyiz.” Bu satırlar da Hint hukukunun temel kaynaklarından sayılan MÖ 400’lü yıllarda yazılmış Arthasastra’dan alınma.
Eski Yunan’da yaşamış ünlü filozof Platon “devlet memurları hiçbir hediye almadan hizmet etmelidirler. Buna uymayanlar yargı kararlarıyla cezalandırıldığında cenaze merasimi yapılmadan gömülmelidirler” derken, herhalde yolsuzluğun ne boyutlara ulaşabileceğini tahmin etmemiş.
‘İHTİYAÇ İPİ’ . Rüşvet kelimesinin kökeni, Arapça kuş yavrusunun, kendisini beslemeye gelen annesine boynunu uzatması anlamına gelen reşâ fiili. Aynı kökten gelen rişâ ise, kuyudan su çıkarmaya yarayan kovanın ipi demek. Rüşvet vermenin kuyuya kova sarkıtmaya benzetilmesine bakılırsa, rüşvet ‘ihtiyaç ipi’ anlamına geliyor.
İslam hukukunun ilk ve temel kaynağı olan Kur’an’da rüşvet konusunda kesin hükümler yoktur. Sadece, Bakara Suresi’nin 188. ayetinde “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarının bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin” der. Bu ifade bazı çevirilere ‘Hâkimlere rüşvet vermeyin’ şeklinde geçmiştir ki bu yanıltıcıdır. Eksikliği fark eden fıkıh uzmanları çareyi Hazreti Muhammed’in rüşvet ile ilgili hadislerine dikkat çekmekte bulurlar ki, bunların en ünlüsü “rüşvet verene de, alana da, ikisi arasında vasıta olanlara da Allah lanet eylesin” ve “rüşvetten gelişen her cesede en layık şey ateştir” hadisleridir. Ancak ne söz konusu ayette, ne de hadislerde rüşvetin cezası belirtilmemiştir.
Bazı fıkıh uzmanları, rüşvet failine malî ceza verilebileceğini savunurlar. Bazılarına göre görevden uzaklaştırma cezası verilmelidir. Bazıları uzaklaştırılmayı gerektiren bir suç işleyen memura, ayrıca kırk sopa vurulmasını, bazıları kırbaç veya sürgün cezası verilebileceğini ileri sürerler. Ama ortada kesin bir ceza olmadığı için, rüşvet devam eder gider.
HEDİYE MÜBAHTIR . Rüşvetin can yoldaşı ‘hediye’ ise, Arapça’da toplamak, bir araya getirmek, birbirine katmak, biriktirmek anlamlarına gelir. İslam dinine göre hediye almak ve vermek teşvik edilen ve hoş karşılanan bir şeydir. Peygamberin“Hediyeleşin ki birbirinizi daha çok sevin” “Hediyeleşin çünkü hediye göğüsteki kini giderir” gibi hadisleri buna dayanak gösterilir.
Peygamberin bu hadislerine rağmen Hazreti Ömer, halifeliği esnasında hediye kabul etmemiş, kabul etmek zorunda kaldığında ise onu devlet hazinesine vermiştir. Kendisine bu konuda sorulan soruyu ise “ O (verilen şey), Allah Resulü için hediyedir, bizim için ise rüşvettir. Çünkü insanlar, Allah Resulünün nübüvvet makamına hürmeten hediye verirlerdi; bize ise ancak işgal ettiğimiz makamdan dolayı hediye vermektedirler” diye cevaplamıştır. Bugün Maliki ve Şafii hukukçulara göre, devlet yöneticileri eğer hediye alırsa emrinde çalışanlar da ona uyarak hediye almaya başlarlar ki, bu rüşvet kapısının aralanması anlamına gelir. Bu yoruma rağmen, Hanefi hukukçuların çoğu, hediyenin değerinde veya miktarındaki bu artışın, kişinin malındaki veya kazancındaki artışla paralellik göstermesi halinde verilen hediyeyi hukuka uygun görürler ve Hazreti Ömer’in kemiklerini sızlatırlar!
ÇANDARLI’YLA BİSMİLLAH . Gelelim İslam hukukunun nasıl uygulandığına. Neşrî Tarihi’nde, Osmanlı Devleti’nin ikinci sultanı Orhan Bey zamanında (1326-1360) askeri teşkilatın ilk adımı sayılan ‘yaya’ (piyade) sınıfı kurulurken “Padişah hizmetinde olalum deyü çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar. Beni yaz didiler...” denir. Sözü edilen kadı, Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil Paşa’dır.
Lütfi Paşa, Asafname adlı eserinde Yıldırım (I) Bayezid (1389-1402) döneminde rüşvetin adalet teşkilatına kadar girdiğini anlatır. Özellikle kadılar rüşvet almakta işi öyle ileri götürmüşlerdir ki, devlet katında tedbirler almak lazım gelmiştir.
Kanuni Sultan (I) Süleyman devrinin (1512-1566) son yıllarında rüşvet artık devletin bütün mekanizmalarına hâkim olmuştur. Tarihçi Abdurrahman Şeref Efendi, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’nın bir sefer dönüşü Kanuni’ye ‘omuzlarına değerli kumaşlar yüklenmiş 2 bin esir, omuzlarına birer kese akçe asılmış 200 esir, ellerindeki gümüş tepsilerde altın keseleri taşıyan 100 esir, ellerindeki altın tepsiler içinde inci ve mercan tespihler, gerdanlıklar, altın kadehler ve sair nefis eşya bulunan 200 esir’ hediye ettiğini anlatır.
‘İKBAL BİTİ’ RÜSTEM PAŞA . Kanuni’nin damadı Rüstem Paşa, ‘Kehle-i ikbal’ (İkbal Biti) lakabı ile anılırdı ki, bu lakap ‘ballı adamın üzerinde bit çıksa işe yarar’ anlamına gelen bir beyitten ilham alınarak türetilmişti. Söz konusu beyit ise, Rüstem Paşa’yı çekemeyenlerin kendisi için ‘cüzamlı’ dedikodularını çıkardığı bir dönemde paşanın üzerinde bit çıkması üzerine kaleme alınmıştı. İnanışa göre cüzamlının üzerinde bit çıkmazdı. Bit olduğuna göre, ya paşa cüzamlı değildi, ya da dedikodulardan bir bit sayesinde kurtulacak kadar ‘ballı’ idi!
Tarihçi Peçevi’nin tarihçi Ali’den aktardığına göre III. Murat (1574-1595) rüşvet alan ilk padişahtır. III. Murat’ın vezirlerinden Şemsi Paşa, ataları Kızıl Ahmetli ailesinin öcünü almak için bir bahane bulup, padişaha 40 bin altın rüşvet verdiği gibi, bu tarihten sonra padişaha verilen dilekçeleri yüklü rüşvetler karşılığında almaya ve aldığı rüşvetlerin bir bölümünü de padişaha vermeye, böylece bir komisyoncu gibi çalışmaya başlamıştı.
1620’de II. Osman’a sunulan yazarı bilinmeyen Kitab-ı Müstetab, 1631’de I. İbrahim’e sunulan Koçi Bey Risalesi ve Katip Çelebi’nin 1652/1653’te sunduğu’Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar’ risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın 1714-1717 arasında yazdığı tahmin edilen "Nesâyih ül-vüzerâ v’el-ümerâ veya Kitab-ı Güldeste" (Devlet Adamlarına Öğütler) bakılırsa, ekonomik ve sosyal gerilemeye bağlı olarak 17. yüzyıldan itibaren rüşvet iyice kurumsallaşmıştı. Hatta rüşvet listesinin başına padişah, arkasına sadrazamın adı yazılır olmuştu.
VALLAHİ DE BİLLAHİ DE . 1839 tarihli Tanzimat Fermanı uyarınca 1840 yılında Ceza Kanunnamesi yürürlüğe girdi. Bu kanunnamenin beşinci faslında rüşvet suçu geniş şekilde düzenlenmişti. 1849 yılında bütün memurlara rüşvet almayacaklarına ilişkin yemin etme usulü getirildi. İstanbul’da başta padişah olmak üzere bütün yüksek memurlar Kuran’a el basarak yemin ettiler. Taşrada görevli memurlar da bu yemini halkın gözü önünde yaptılar. 1855 yılında yürürlüğe giren 30 maddelik bir nizamname ile sırasıyla rüşvet, devlet malını çalmak, rüşvet sayılan ve sayılmayan hediyeler ve bunları alma kuralları düzenlendi. 1858’de Fransız Ceza Kanunu’ndan yararlanılarak eski ceza kanunun ilgili maddelerinde bazı düzeltmeler yapılarak rüşvet suçu ağırlaştırıldı, ama rüşveti önlemek mümkün olmadı.
Gazeteci Ali Suavi, 1875 yılında, Simav’da Nahiye Müdürü’nün odasında kimsesiz ve yoksul bir köylü kadının ninesinden kalmış 20 kuruş değerindeki toprak tencere, keser sapı gibi bir takım eşyanın bir köylüsü tarafından el konulduğundan şikayet etmesi üzerine, Nahiye Müdürü’nün kendisinden ‘şikayetleri yazma parası’ adıyla istediği 60 kuruşu temin etmek için, Nahiye Müdürü tarafından oğlunu esnaftan birine yıllığı kırk kuruşa besleme olarak vermesini ve peşin ödenen 20 kuruşu Nahiye Müdürü’ne getirmesini nefretle anlatmıştır.
‘ERMENİ FIRTINASI’ . Birinci Dünya Savaşı sırasındaki yolsuzlukları, Beyoğlu’nun balozlarında, müzikhollerinde ve restoranlarında su gibi para harcayan savaş zenginlerini hızlıca geçelim. Osmanlı Devleti rüşvetle başa çıkamadan yerini Cumhuriyet’e bıraktığı için rüşvet suçu daha hafif olmak kaydıyla yeni döneme de aktarılmıştı. İlk rüşvet olayının gazetelere yansıması için çok beklemek gerekmedi. 1924 yılı Nisan ayından patlak veren ve basının ‘Ermeni Fırtınası’ adını taktığı olayın esasını İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verdiği emirle üç Ermeni ile daha önce ‘vatan haini’ ilan edilerek sınır dışı edilen bir Rum’un rüşvet vererek Türkiye’ye dönmeyi ve mallarını ‘emval-i metruke’ (terkedilmiş mal) sayılmaktan kurtarması oluşturuyordu.
Hükümet rüşvet iddialarına cevap vermek yerine konuyu hükümete güven meselesi yaptı. Güven oylamasında hükümete 80 milletvekili güvenoyu, 20 kişi güvensizlik oyu verdi. Geri kalanı da rey vermemek için savuşmuştu. Ancak gazetelerin ısrarı üzerine tahkikat açılmasına mecbur olundu. Soruşturma sürerken İç İşleri Bakanı Ferit (Tek) Bey eski Şer’iye Vekili (Adalet Bakanı) Mustafa Fevzi Efendi’nin ricası üzerine, söz konusu izni verdiğini açıkladı.
Ferit Bey’in, daha Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde Nafıa Nazırı (Bayındırlık Bakanı) iken Milli Mücadele aleyhine çektiği bir telgraf gazetelere sızdırılması üzerine Ferit Bey istifa etmek zorunda kaldı. Yerine Recep (Peker) Bey İçişleri Bakanı oldu. Sonuçta olaylara karıştığı iddia edilen 11 küçük memur azledildi. Yolsuzluklarda rolü olan milletvekilleri ve diğer nüfuzlu kişiler ise heyetin yetkisi dışında sayılmış, bunlar hakkında Ankara’ya gizli bir dosya gönderilmişti. Basının baskısı üzerine bu gizli rapor, 23 Temmuz 1924 tarihli gazetelerde yayınlandı. Raporda, söz konusu kişilerden Sebuhyan’ın kendisinden istenen 200 bin lira rüşveti vermediği için olay patlak verdiği anlatılıyordu. Ama olay hükümetten kurban verilmeden apar topar kapatıldı. (Ayrıntılı bilgi: Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, Pera Yayıncılık ve Turizm A.Ş. c. II, s. 932-952)
‘HAVUZ-YAVUZ OLAYI’ . Ardından Birinci Dünya Savaşı’nın baş kahramanlarından Yavuz zırhlısının onarımı için inşa edilen havuzla ilgili skandal patlak verdi. Mayıs 1924’ten Ağustos 1927’ye kadar uzayan havuz inşaatı sırasında yaşanan yolsuzluklar, bu da yetmezmiş gibi Yavuz’un havuza indirilirken kırılması üzerine Yavuz’un tamiri bir başka şirkete verilmiş, bu şirkette de İhsan Bey’in 20 yıllık arkadaşı Hakkı Bey’in ortaklığının olduğu ortaya çıkmıştı. Dahası, tamir bir türlü başlayamamıştı, çünkü sigorta şirketleri bir önceki havuz kırılması olayından dolayı sigorta birimlerini beş kat arttırmışlardı ve bunu Bakanlığın ödemesini istiyorlardı.
Olaylar bir hükümet değişikliğine rastlamıştı. Bakanlar Kurulu 1 Kasım 1927’de istifa edecekti. İsmet İnönü Bahriye Nazırlığı’nın kaldırılacağını söylemişti. Bu haberler ortada iken İhsan Bey 30 Ekim’de apar topar yeni bir anlaşma yaptı. Bunu duyan İnönü çılgına döndü. Konuyu Mustafa Kemal’e açtı. 24 Aralık 1927’de yeni kurulan İnönü hükümetinin ilk işi, İhsan Bey hakkında meclis soruşturması açılmasını istemek oldu. Meclis İhsan Bey’in dokunulmazlığını kaldırdı ve Yüce Divan’a gönderdi. Dava 16 Nisan 1928’de sonuçlandı. Mahkeme Eski Bahriye Vekili İhsan Bey’i ‘fesat karıştırmak suretiyle rüşvete teşebbüs ettiğinden’ iki sene ağır hapis cezasına çarptırdı. Sanıklardan Sapancalı Hakkı Bey bir yıl, Nazım ve Dr. Fikret beyler dörder ay hapis ve yüzer lira ağır para cezası aldılar. Bunca skandaldan sonra, Mustafa Kemal’in 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında İhsan Bey’e ‘Eryavuz’ soyadını vermesi ise güya, İhsan Bey’i ‘arlandırmak’ (terbiye etmek) içindi!(Ayrıntılı bilgi: Mehmet Altun, “Havuz-Yavuz olayı”, Toplumsal Tarih, S.110, Şubat 2003, s.36-39)
ESKİ DEFTERLER . İkinci olay yaşanırken, un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için Ticaret Bakanlığı emrine verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle Ticaret Bakanı Ali Cenani Bey hakkında Meclis bünyesinde bir soruşturma komisyonu oluşturulmuştu. 14 Nisan 1928’de dokunulmazlığı kaldırılarak Divân-ı Âli’ye (Yüce Divan) sevk edilen Ali Cenani Bey, 1 ay hapis ve ortaya çıkan zarar olan 170 bin lirayı tazmin etme cezasına çarptırıldı.
1929 yılında, Sultan Reşad döneminde kurulan Ahmet Muhtar Paşa hükümetinde Bahriye Nazırı olan Mahmut Muhtar Paşa (Katırcıoğlu), 1911 yılında Anadolu Demiryolu Kumpanyası ile ilgili bir işte, Times Iron Works fabrikasına verilen 20 bin İngiliz lirası yüzünden Divân-ı Âli’ye verildi. Araya giren Trablusgarp ve Balkan savaşları, onu takip eden Milli Mücadele yılları dolayısıyla olay unutuldu sanılırken, Dünya Büyük Buhranı dolayısıyla kasası boşalan Cumhuriyet yönetimi eski defterleri açmış ve eski bakanın yakasına yapışmıştı. Dava sonunda, hazinenin zararı olan 22.411 altının, yüzde beş iskonto ile Mahmut Muhtar Paşa’dan tahsil edilmesine karar verildi.
Tek Parti döneminde bürokratik elit, devletçi politikaların nimetlerinden yararlanarak, kendine rant sağlamayı ihmal etmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında alıp başını giden karaborsacılık, karne yolsuzlukları, 1947’de Marshall Yardımları ile başlayan ithal malları tahsislerindeki yolsuzluklar, bakır, kalay, lastik yolsuzlukları yüzünden Gümrük ve Tekel Bakanı Suat Hayri Ürgüplü ve bakanlığın pek çok memurları yargılandı ama Ürgüplü beraat ederken, memurlar ufak tefek cezalarla kurtuldular. Cumhuriyet’in bu ilk çeyreğindeki yolsuzlukların arkasında ‘devlet eliyle ferdi zengin etmek’ politikaları yatıyordu.
1950-1960’LAR . 1950’ler ise ‘bürokratik devleti yıkarak yerine liberal devleti kurduğunu’ iddia eden DP ile kamu yönetimi bürokrasisi arasındaki savaşla geçti. DP’nin ilk işi yeni kurulan ve daha sonra kamu maliyesine büyük yük olacak Kamu İktisadi Teşekkülleri’ne (KİT) adamlarını yerleştirmek burada çalışan memurlara daha yüksek ücret vermek ve ücretli yurt dışı gezilerine göndermek oldu. Ama 1960 darbesinden sonraki Yassıada yargılamalarında Milli Birlik Komitesi (MBK) ‘köpek’, ‘bebek’ ve ‘don’ suçlamalarından öteye gidemedi.
1960 darbesinden sonraki dönemin ilk rüşvet davası 1961 yılında MBK hükümeti bakanlarından Ticaret Bakanı Mehmet Baydur’un İngiltere’de bir firmaya arpa satışı sırasında yolsuzluk yaptığı iddiasıyla yargılandı ama sonunda suçsuz olduğu ortaya çıktı. 1963’te DDY Genel Müdürlüğü’nce alınacak dizel lokomotifler için açılan ihalede yolsuzluk iddialarını soruşturmak için Meclis’te kurulan Tahkikat Komisyonu’nun Millet Partili üyesi Memduh Erdemir, yolsuzluk iddialarıyla ilgili bir şey bulunamadığını söyleyince, yolsuzluğu ortaya çıkarmaya fazlaca kafayı takmış olan parti başkanı Osman Bölükbaşı, intihara teşebbüs etmiş, son anda kurtarılmıştı. Elbette Bölükbaşı’nın bu dramatik tepkisi bazılarına pek garip görünmüştü!
HAYALİ İHRACATIN İCADI . Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e çok yakın bir isim olan eski DP’li Mıgırdıç Şellefyan’ın 1962’de Gaziantep Havaalanı ihalesini aldıktan sonra batması ve teneke yolsuzluğu bugünkülerin yanında çocuk oyunu kalıyordu ama Şellefyan’ın Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’le birlikte 1975’te mobilya diye sunta ihraç ederek o günün parasıyla 25 milyon lira vergi iadesi almaları Türkiye’yi hala yakasını kurtaramadığı ‘hayali ihracat’ belasıyla tanıştırdı. Sivil kesim yapar da asker kesimi durur mu? Elbette durmadı.
LOCKHEED SKANDALI . Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 1974-1975 yıllarında Aeritalia şirketinden Lockheed-Martin lisansıyla üretilen 40 adet uçak satın almıştı.1976’da, Lockheed-Martin’in yeminli denetçisi, ABD Senatosu’na verdiği ifadede, şirketin uçak satabilmek için Hollanda, Japonya, İtalya ve Türkiye’de askeri yetkililere 1971-1975 yılları arasında toplam 24 milyon dolar rüşvet verdiğini söylediğinde hem TBMM, hem de Genelkurmay Başkanlığı, iddiaları araştırmak için birer komisyon kurmak zorunda kaldı. Soruşturma sırasında, Aeritalia’nın Eylül 1975’te deprem felaketine uğrayan Lice’de bir okul yaptırması için Hava Kuvvetleri Komutanı Emin Alpkaya’ya 30 bin dolar verdiği ortaya çıkınca kıyamet koptu. Alpkaya, ‘konudan Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’ın haberi vardı” dedi ama Genelkurmay Başkanı bunu reddetti. Sonuçta, komisyonun raporu üzerine, Lockheed’in Türkiye Temsilcisi Altay Kolektif Şirketi’nin sahibi Nezih Dural, rüşvet verme suçundan tutuklandı. Cumhurbaşkanı Korutürk ve Başbakan Demirel aralarında anlaşarak Emin Alpkaya’yı 5 Mart 1976’da istifaya zorladılar. 7 Nisan’da açılan dava, jet hızıyla yürütüldü ve 30 Nisan’da Alpkaya’nın beraatı ile sonuçlandı. Genelkurmay Başkanı Semih Sancar kararı temyiz ettiyse de, Askeri Yargıtay beraat kararını onayladı.
Bir genel, bir ara seçimden sonra hükümetler ve ordu komuta kademesi değişti. Lockheed Skandalı’yla ilgili soruşturmalar, 12 Eylül 1980 darbesinden önceki son hükümetin Başbakanı Demirel tarafından şu sözlerle kapatıldı: “Bence Lockheed bir muammadır. Üzerinde çok uğraşılmış, bir şey çıkarılamamıştır. Kişi suçu ispatlanmadıkça suçsuzdur, ispatlarlarsa ben de üstüne varırım. Biz üstümüze düşeni yaptık. Çok iyi yaptık..."
Halbuki TBMM Susurluk Komisyonu Raporu’nun genel değerlendirme bölümündeki şu ifadeler üzeri örtülen pisliğin anahtar niteliğine işaret ediyordu: "Bütün dünyada yankılar uyandıran uluslararası rüşvet ve yolsuzlukların önemli bir örneği olan Lockheed olayı ülkemizi de yakından ilgilendirmiştir. Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1976 yılında Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. 15 ay çalışma neticesinde 524 sayı ile 278 sayfalık bir rapor hazırlanmıştır. Bu rapor bugün tartıştığımız gerçekleri yıllar önce görmemizi sağlayabilirdi. O nedenle raporun yeniden gün ışığına getirilmesi uygun olacaktır." Tahmin edileceği gibi kimse komisyonun bu tavsiyesine kulak asmadı. (Aktaran Mehmet Altan, “Lockheed olayı örtbas edildi”, 24 Ağustos 2002, Radikal)
TAHSİN ŞAHİNKAYA . 12 Kasım 2001 tarihli Hürriyet’teki bir haber olayı tekrar gündeme getirdi. Haberde, emekli büyükelçi Yalım Eralp “O tarihte [1981] Washington’da Büyükelçilik Müsteşarı olarak görev yapıyordum. ABD’liler Kongre’de bana, ‘Sizinkiler olayı kasten manipüle edip, rüşvetle F-16 yerine öbür uçak F-18’i almaya gayret ediyorlar’ demeye getirdiler... Aynı bilgi, Büyükelçi Şükrü Elekdağ’a da verildi. Şükrü Bey’le, bunu Ankara’ya bildirmeli ama nasıl yapacağız diye düşündük. Şifreyle göndermeyi önerdi; ‘9 tane basılır, birçok kimse okur’ dedim. Bilgilerde falanca askerî kişilerin otelde buluşmaları, rüşvet aldıkları gibi ayrıntılar da vardı. Öyle bir tarif yapılıyordu ki, zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya sonucu çıkıyordu...” diyordu ama elbette Şükrü Elekdağ bu iddiayı reddettiği gibi, 12 Eylül’ün darbecilerini yargılamayı yasaklayan anayasa maddesi yüzünden malum şüphelilerin üstüne gidilemedi....
1980 sonrasındaki ‘neo-liberal’ dönemin yolsuzluk ve rüşvet hikayeleri Kanuni dönemini aratmadı. Son yaşadıklarımız ise, yasalardaki yeni düzenlemelere, AB kriterlerine, uluslar arası denetime rağmen, bir arpa boyu yol gitmediğimizi gösteriyor.
Özet Kaynakça: Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Rüşvet, İnkilab Kitabevi, İstanbul 1985; AhmetGökçen, Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Kanunları ve Bu Kanunlardaki Ceza Müeyyideleri, İstanbul 1989; Kemal Daşçıoğlu, “Osmanlı Döneminde Rüşvet ve Sahtekârlık Suçları ve Bunlara Verilen Cezalar Üzerine Bazı Belgeler’’, Sayıştay Dergisi, 2005, Ekim-Aralık, S: 59, s.119-124.
28-9-08
Unutma kültüründen hatırlama kültürüne
Geçtiğimiz günlerde, Yerevan’daki Soykırım Müzesi ve Enstitüsü direktörü Hayk Demoyan’ın saygın İngiliz gazetesi The Guardian’a ‘Atatürk’ün Ermenilere karşı savaş suçu işlediğini hatta bu nedenle gıyabında idama mahkûm edildiğini’ açıkladığını duyduk. Bu en azından benim için yeni bir bilgiydi. Çünkü, her ne kadar Lozan’dan itibaren İttihatçıların Ermeni karşıtı politikalarını daha meşru bir kılıfa sokarak sürdürdüğünü düşünsem de Mustafa Kemal’in doğrudan ya da dolaylı olarak Ermeni kırımında rol aldığına dair bir kanıttan haberdar değildim. Şaşkınlığım sürerken, gazetemizin yazarı Amberin Zaman’ın Hayk Demoyan’la yaptığı röportajı okudum. Bu röportajdan, ciddiyetiyle tanınan The Guardian’ın (nedense) Demoyan’ın söylediklerinin tam tersini yazdığını, aslında Mustafa Kemal’in bir tren yolculuğu sırasında İzmit civarında rastladığı binlerce Ermeniyi kurtaran bir kahraman olduğunu öğrendim. Demoyan bir tarih vermiyordu ama ‘binlerce kadın ve çocuktan oluşan kafile’, ‘tehcir’, ‘binlerce Ermeni’nin sürüldüğü ve öldüğü Der Zor çölleri’ gibi 1915 kırımını sembolize eden bir terminoloji kullandığı için, olayın 1915 civarında yaşandığını iddia ettiğini düşündüm. Bu da, Mustafa Kemal’in görev takvimi açısından pek inandırıcı gelmedi. Kafamdaki soru işaretlerini Hayk Demoyan’a yazdım.
ÇELİŞKİLER . Kendisi ayrıntıların yeni yeni netleştiğini, söz konusu ‘kahramanlık’ olayının 1915’te değil, 1931 veya 1932’de yaşanmış olabileceğini düşündüğünü söyledi. Kafam iyice karıştı. Çünkü hem genel olarak Mustafa Kemal’in ve çevresinin Ermenilere yönelik politikalarını, hem de özel olarak Avrupa’da yükselen ırkçılığa ve savaş tehlikesine paralel olarak, gayrimüslim düşmanlığının 1930’larda aldığı şekli biliyordum. Nitekim diğer gayrimüslimlerle birlikte her nasılsa Anadolu’nun köy ve kasabalarında kalan Ermeniler 1929-1930, 1934 ve 1938-1939’da üç büyük dalga halinde önce büyük şehirlere göçertilmeye, sonra da ülkeden kaçırtılmaya çalışılmışlardı. Ama doğrusu işin ‘binlerce çocuk ve kadından oluşan Ermeni kafileleri’ne dönüştüğünü duymamıştım. Üstelik, o dönemin neredeyse tek karar vericisi Mustafa Kemal’in bir yandan gayrimüslim karşıtı uygulamalara imza atarken, bir yandan da yolda gördüğü kafilelere şaşırması ve onları geri göndermesi bana garip görünmüştü. Sonuçta Demoyan’ın bu kadar sansasyonel bir iddiayı yeterince araştırma yapmadan ortaya attığını hissettim ama son sözümü söylemek için iddialarını netleştirmesini beklemeye, beklerken de aslında çoktan yapmam gereken bir işe girişmeye, ‘tarihle barışma’ ya da ‘geçmişle hesaplaşma’ konusundaki düşüncelerimi paylaşmaya karar verdim.
YENİ KAVRAMLAR . İlk kez Federal Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ilk cumhurbaşkanı Theodor Heuss’un ağzından duyduğumuz ‘Vergangenheitsbewältigung’ kavramının başka dillere çevrilmesi çok zor olmuştu. ‘Üstesinden gelinmemiş bir geçmişin gölgesiyle hesaplaşma’ diye çevrilebilecek bu Almanca terim bazı dillere ‘geçmişle hesaplaşma’, bazılarına ‘geçmişle baş etme’, bazılarına ‘geçmişin üstesinden gelme’ diye çevrildi. Bu ifadelerdeki negatif tonlamadan kaçınmak isteyenler ise ‘geçmişle ilişki’, ‘geçmiş politikası’, “geçmişin işlenmesi’, ‘hatırlama kültürü’ gibi daha yansız terimleri kullanmaya çalıştılar. Benim kendimi yakın hissettiğim ise daha pozitif bir tonlaması olduğunu sandığım ‘tarihle barışma’ terimi.
Türkiye’de bu alanda önemli çalışmalara imza atmış Mithat Sancar, Geçmişle Hesaplaşma(İletişim, 2007) adlı kitabının adından da anlaşıldığı üzere tercihini ‘geçmişle hesaplaşma’ teriminden yana yapmış. Bunu yaparken de, bir zamanlar benim tercihim olan ‘geçmişle yüzleşme’ teriminin sadece geçmişe tartışmaya, geçmişle ilgili ‘hakikatleri’ ortaya çıkarmaya ve kabul etmeye açık olma cesaretini içerdiğini, halbuki ‘geçmişle hesaplaşma’ denince bunlara ek olarak sorunlu geçmişle ilgili başka edimleri de (örneğin yargılama, tazminat, cezalandırma gibi hukuki sonuçları da) içeriği için daha kapsayıcı olduğunu söylüyor.
UNUTMAK MI HATIRLAMAK MI?. Antik Yunan’da, Peloponez Savaşları’nın ardından geçmişteki kötü olayları hatırlamayı yasaklayan bir yasa çıkarılmıştı. Roma’da Sezar’ın öldürülmesinden sonra Senato’da konuşan büyük hatip Cicero ‘bu cinayete dair bütün anılar ebedi unutuşa havale edilmelidir’ demişti.
Avrupa’yı kana boyayan 30 Yıl Savaşları’nı sonlandıran 1648 tarihli Westphalia Barışı’nın şartlarından biri, savaş boyunca işlenen suçları unutmakla ilgiliydi. Fransız Devrimi’nden sonra önce Napolyon, onun sürgüne gönderilmesinden sonra da tahta geçen 18. Louise Fransız Devrimi’nin hatırlanmasını kanunla yasaklamıştı. ‘Modern’ ve ‘ilkel’ toplum demek, yerine sırasıyla ‘sıcak’ ve ‘soğuk’ toplum tanımlarını öneren antropolog Claude Levi-Strauss’a göre ‘soğuk’ toplumlar (örneğin Amazon yerlileri), yaşadıkları tarihsel olayların toplumsal denge ve devamlılık üzerine yapabileceği olumsuz etkileri yok etmek için onları mitler yoluyla kolektif hafızalarına başarıyla dahil ediyorlardı. Bizim de dahil olduğumuz ‘modern’ ya da ‘sıcak’ toplumlar ise, neredeyse İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, geçmişin kötü olaylarını unutma ve affetmeyi bir kural haline getirmişlerdi.
Ancak, günümüzde radikal bir değişiklik yaşanıyor. İspanya, Avusturya veya Mozambik’te olduğu gibi bir kuşağın yarattığı vahşet üzerine fazlaca konuşmadan daha barışçıl ilişkilere geçmeyi tercih edenler olduysa da günümüzün genel eğilimi geçmişle yüzleşmek yönünde. Bunun temel nedenlerinden biri 20. yüzyılın başta ‘Holocaust’ olmak üzere tarihin en korkunç kıyımlarına, vahşetlerine sahne olmasıysa, diğeri küreselleşme ile birlikte bireylerin ve toplumların birbirini gözleme tarzlarının geçirdiği büyük değişim ve gelişim. Günümüzde artık (ne iyi ki) hiç bir kabahat gizli kalamıyor. Küreselleşmeyle birlikte yerel/ulusal hafızalar küresel (kozmopolitan) hafızaya doğru evriliyor. Örneğin evrensel insan hakları kavramı küresel hafızanın ürünü.
‘SANAL’ HAFIZA . Geçmişle yüzleşmenin ana unsuru olan ‘toplumsal hafıza’ son yıllarda sosyal bilimlerin temel çalışma alanlarından biri haline geldi. Bu bağlamda bireysel hafıza ile toplumsal hafıza arasındaki ilişkiler de irdeleniyor. Hafızanın nasıl işlediği konusunda bilgilerimiz arttıkça daha iyi anlıyoruz ki, hafıza, tarihsel gerçekliği birebir yansıtan bir ayna değil. Hiçbir hafıza geçmişi olduğu gibi koruyamıyor. Aksine ondan geriye ancak, bireyin dahil olduğu grubun her dönemde kendi bağlamına özgü olarak yeniden kurabildiği biçimi kalıyor. Örneğin bugün pek ateşli tartışmalara neden olan ‘kimlikler’ ‘gerçek’ ve ‘uydurulmuş/yaratılmış’ sanal bir hafızaya müracaat edilmeden inşa edilemiyor.
Hafızanın alt başlıklarına hızlıca göz atarsak; İletişimsel hafıza yakın geçmişe ilişkin anıları kapsar. Bazıları daha az, bazıları daha fazla iletişimsel hafızaya sahip olur. 40 yıl gibi bir süreden sonra iletişimsel hafıza nitelik değiştirir ve gündelik olmayan olayların kaydedildiği ‘kültürel hafıza’ devreye girer. Kültürel hafızanın temel unsurları, sembolleştirme, efsaneleştirme, törenselleştirme gibi süreçler. Bu hafızayı şamanlar rahipler, öğretmenler, yazarlar, filozoflar, ve diğer toplumsal önderler, anıtlar, heykeller, tarih kitapları, yer isimleri, anma günleri, marşlar gibi çeşitli araçlar kuşaktan kuşağa aktarırlar. Bu iki hafıza, etkileşim içinde faaliyet gösterir.
NEDEN HATIRLAMALIYIZ? . Peki, geçmiş neden hatırlanır? Temel olarak iki nedenle: Birincisi geçmişin çizgisinden ayrılmamak için, ikincisi ayrılmak için. Birinci durumda geçmişi, bugünkü ihtiyaçlar doğrultusunda ‘yeniden kurma’ çabası ağırlık kazanır. Geçmişin gurur verici yönleri öne çıkarılırken, kötü yanları gözden kaçırılmaya çalışılır. Özellikle yeni bir başlangıç yapma iddiasında olan toplumlar ‘geçmişe kalın bir çizgi çekme’ ve ‘bir sıfır noktası’ tespit ederek geleceğe yönelme politikalarını yaşama geçirirken çeşitli ‘bastırma’ stratejileri kullanırlar. Bastırma bazı durumlarda ‘kamusal suskunluk’, bazı durumlarda ‘resmi hatırlama yasağı’ şeklinde tezahür eder. Daha çok ‘unutma’ ile ‘hatırlama’nın (gerçeğin başka türlü hatırlatılması da dahil) çeşitli kombinasyonları kullanılır çünkü düşünür Nietzsche’nin dediği gibi ‘İnsan unutmayı bir türlü öğrenemez. Hep geçmişe bağlı kaldığı için şaşar durur kendine. İstediği kadar ileri yürüsün, zinciri ile birlikte yürür.’
NEYİ HATIRLAMALIYIZ? . “Fetihler, baskı ve sömürüler, kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm, Nazi vahşeti, sosyal ve sosyalist devrimler adına sayısız insanın kurban edilmesi gibi büyük şiddet eylemlerine ilişkin hatıralardan bir eleştirel dünya hafızası çıkabilir. Bunun ön şartı, hafızanın seçici olmaması, daha çok bir hatırlama adaletini esas almasıdır.” (Otfried Höffe’den aktaran Mithat Sancar, Geçmişle Hesaplaşma, İletişim, 2007, s. 82) Gerçekten de geçmişin çizgisini sürdürmek istemeyen bir toplumun ‘unutma-hatırlama’ ikiliğinden ‘hatırlama’ yönünde hareket etmesi gerektiği açık. Peki hatırlayalım da, neyi hatırlayalım?
Bugün bu konuda çalışan bilim adamlarının ezici bir çoğunluğu, esas olarak geçmişteki haksızlıkların, mağduriyetlerin hatırlanmasına ağırlık verilmesinden yana. Çünkü, Adorno’nun dediği gibi geçmişi bastırmak ve hatırlamayı engellemek, kurbanları ikinci kez kurban etmek demek. İşte bu yaklaşım, insanlık tarihinde çok yeni bir durum, çünkü bugüne dek toplumsal/ulusal hafızanın kurgulanması, ya kahramanca bir geçmişi referans alarak, ya da bizzat faillerin kurban-mağdur rolünü benimseyerek yapılırdı. Halbuki günümüzün ‘geçmişle hesaplaşma’ politikalarının esasını, bir ulusun kendini kabahatleri üzerinden tanımlaması oluşturuyor.
Resmî siyasal kimliğini Nazi rejimini ret ve mahkûm etme üzerine inşa etmiş Almanya, ‘negatif hafıza’ diye adlandırabileceğimiz bu yeni hafızanın işlevsel olarak kullanıldığı ilk örnek. Gerçi Almanya da bu işi tamamen gönüllü bir biçimde yapmadı. Hatta, ‘suçüstü’ hali olmasaydı belki onlar da eski usule devam edeceklerdi ancak, Türkiye’de 1970’lerden beri hepimizin gözü önünde işlenen yüzlerce suçun nasıl üstünün örtüldüğünü hatırlayınca, Alman deneyiminin her şeye rağmen takdire layık olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu konuda ikinci önemli örnek ise Güney Afrika Cumhuriyeti.
MAĞDURUN GÖZÜYLE BAKABİLMEK . Bu noktada, geçmişle hesaplaşma deyince akıllarına ilk olarak Almanya örneğinde olduğu gibi mahkemeler, cezalar gelenlere bir hatırlatma yapmak istiyorum. Aslolan, birilerini suçlu ilan etmek ya da yargılamak değil, bir insani acının ya da mağduriyetin giderilmesi, dindirilmesidir. Bir acıyı dindirmenin en önemli yolu da geçmişe mağdurların ve kurbanların gözüyle bakmaya çalışmak, onların bakış açısını kavramaya çalışmak, onlarla birlikte yas tutabilmektir. Böylece, kurbanların failler tarafından ayaklar altına alınan haysiyetleri biraz olsun onarılır. Artık konuşmaya hazır hale gelen bireyler, kuşaklar, toplumlar arasındaki güven ve dayanışma duyguları güçlenir. Birbirine güvenen insanların toplumsal barış ve uzlaşmayı sağlaması kolaylaşır. Ayrıca, geçmişin tecrübelerinden hareket ederek, aynı kötülüklerin gelecekte tekrar edilmesinin önü daha kolay alınır.
Öte yandan geçmişi hatırlamanın özgürleştirici etkisi sadece kurban/mağdur grupları için değil, ‘fail grupları’ için de geçerlidir. Adorno ‘onlar da yaptı, biz de yaptık’, ‘ilk onlar yaptı’, ‘asıl sorumlu dış güçlerdi’, ‘hastalıktan ve açlıktan öldüler’, ‘hak etmeselerdi niye yapılsın ki’ türü savunmalar için “bu tür tepkiler bir sorunun halledilmemiş olduğunun, bir yara olarak durduğunun göstergeleridir” der. Gerçekten de, eğer geçmişle sağlıklı biçimde hesaplaşmak mümkün olmazsa, geçmişte o grubu ‘fail’ haline getiren kin, öfke, dışlama gerekçeleri, biçimleri sürekli yeniden üretilir, yara adeta irin torbasına döner. Bu da, geçmişin kötülüklerinin her an hortlaması tehlikesi demektir. Eski Yugoslavya’da, Ruanda’da yaşananlar bunun kanıtıdır.
DENGEYİ TUTTURMAK . Peki, ‘tarihle hesaplaşma’ çabalarının amacından sapmasını nasıl önleyeceğiz? ‘Fazla hatırlama’ ile ‘bastırma/unutma’ arasında dengeyi nasıl tutturacağız? Bu konudaki örneklerden ilk akla gelenler İspanya, Avusturya ve Mozambik’te uygulanan ‘affet ve unut’ yöntemi, Almanya’da uygulanan ‘cezaya dayalı adalet’ yöntemi ve Güney Afrika’da uygulanan ‘onarıcı adalet’ yöntemi. (Benim tercihim son yöntemden yana ama hepsi hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenlere Mithat Sancar’ın kitabını salık veriyorum.)
Gelecekteki sorunları önlemek açısından ise Maria Marchetta’nın ‘demokratik hatırlama politikası’ dediği kavramın önemi büyük. Bu politikaların temel şartı bireylerin ve toplumsal grupların o toplumun geçmişiyle ilişkisini belirleyen karar ve uygulama süreçlerine aktif katılımı. Demokratik hatırlama süreçleri için yukarıdan düzenlenen ve denetlenen politikalar değil, bireylere farklı iletişim imkânları ve teklifleri sunan hatırlatma faaliyetleri programına ihtiyaç var. Bu nedenle geçmişe dair tasavvur farklılıklarını kabul etmek ve farklı tarih yorumlarının özgürce dile getirilmesine olanak sağlamak gerekiyor.
TARAF’IN TUTUMUNA DAİR . Konuyu baştaki bölüme bağlayarak bitirmek istiyorum. Gerek, gelecek vadeden bir tarihçi olduğunu bildiğim Hayk Demoyan’ın, gerekse bu sayfada Mustafa Kemal’i de içine alan bir resmi tarih eleştirisinin yapılmasına olanak sağlayan, bu konuda en ufak bir kısıtlama getirmeyen, aksine beni cesaretlendiren Taraf yöneticilerinin, henüz gerçekliği pek şüpheli bir olaydan kalkarak, bu ülkede ‘resmî tarihin’ en büyük kurucu figürü hakkında, eski klişeleri yeniden üreterek güya yeni bir anlatı kurma çabaları (bu çaba öylesine ateşliydi ki, röportajın duyurusu iki gün üst üste, manşet üstüne atılmış dev spotlarla yapılmıştı), ‘demokratik hatırlama politikası’ kapsamında hoş görülebilir mi? Bence hayır.
Tarih, amacımız ne kadar yüce olursa olsun, istediğimiz gibi eğip bükebileceğimiz bir alan olmamalı. Tarihsel anlatımızı, tekil olayları göz ardı etmeden ama tekil olayların toplamından çok daha fazla bir şey olan daha üst bir düzleme oturtmalıyız. Geçmişle yüzleşirken, elbette sadece kötülükler üzerine odaklanmamalıyız. Aksine, iyi örnekleri de ortaya koymalıyız. Ama bu örnekleri tarihsel gerçeklikten ve tarihsel bağlamından koparmamalıyız. (‘Kahramanlık’, ‘hainlik’ gibi sübjektif kategorilerin ciddi bir tarih anlatısında yeri olmadığını söylemeye herhalde gerek yok.)
Muhtemelen (diyorum çünkü kendilerinden bu konuda doyurucu bir cevap alamadım)Taraf yöneticileri Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerde yaşanan yumuşama sürecine kendilerince katkıda bulunmayı istediler. Ne de olsa Demoyan’a atıfla The Guardian’da yayımlanan ‘Atatürk kırım suçlusuydu’ şeklindeki haber Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Yerevan (Erivan) ziyaretiyle başlayan bahar havası dinamitlenebilirdi. Bu da son derece üzücü olurdu. Öyleyse, pek çok kesim için, söyledikleri adeta hadis, yaptıkları sünnet olan bir büyük adamın dahil olduğu iddia edilen bir kahramanlık hikayesi aracılığıyla, Ermeni-Türk yakınlaşmasına çeşitli nedenlerle direnen kesimleri birazcık olsun etkilemeyi, geriletmeyi denemenin ne sakıncası olabilirdi? Eğer durum böyleyse, bunun yukarıda anlattığım ‘geçmişle hesaplaşma’ ya da ‘tarihle barışma’ ilkelerine uymadığı açıktır.
‘Özür dileme’ çağından örnekler
1970 . Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, eskiden Varşova Gettosu’nun olduğu yerde, diz çökerek Almanya’nın soykırımdaki sorumluluğunu, bundan duyduğu suçluluk duygusunu, üzüntüyü dile getirdi.
1988 . ABD, 2. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında “enterne” edilen Japon asıllı Amerikan vatandaşlarından resmen özür dilediği gibi, enterne edilenlerden halen sağ olanların her birine 20’şer bin dolardan toplam 1,2 milyar dolar tazminat ödenmeye ve bu kesimin kültürel ve tarihsel meselelerini kamuoyuna duyurmalarında kullanılmak üzere 50 milyon dolarlık bir fon oluşturulmasına karar verdi.
1993 . Güney Afrika Cumhuriyeti Başbakanı F.W. de Klerk ‘apartheid’ (ırk ayrımı) politikalarından dolayı özür diledi. Nelson Mandela da Afrika Ulusal Kongresi tarafından ‘düşmanlara’ karşı yürütülen katliamlardan dolayı özür diledi. Güney Afrika’da gelişen süreç, bu ülkeyi ‘geçmişle hesaplaşma’ konusunda örnek haline getirdi.
Aynı yıl, Japonya Başbakanı Tomiichi Murayama 1937’de 200 bin Asyalı kadının Japon askerleri tarafından seks kölesi olarak kullanılmasından dolayı özür dilerken, Asyalı kadınlar için bir de fon kurdu. Ancak Japonya bu tavrını devam ettirmedi.
Ardından İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth 1863’de Maorilerin topraklarını ellerinden aldıkları için Yeni Zelanda hükümetinden özür diledi, 39 bin dönümlük toprağı Maorilere iade etmekle kalmadı, ayrıca 112 milyon dolarlık tazminat ödemeyi kabul etti. Ancak bu tavır Maorilerce yetersiz ve ‘ikiyüzlü’ bulundu.
1998 . Kanada hükümeti ülkenin yerlilerine karşı yürütülen geçmiş politikalardan dolayı resmen özür diledi.
Aynı yıl, Vatikan, Nazi soykırımına sessiz kaldığı için özür diledi.
1999 . Danimarka Başbakanı Poul Nyrup Rasmussen ABD’ye askeri üs açmak için Grönland’ın yerlileri olan Inuitleri göçe zorladıkları için özür diledi.
Aynı yıl, 2 bin kadar Hıristiyan, Haçlı Seferleri dolayısıyla özür dilemek amacıyla ‘Kutsal Topraklara’ doğru bir yürüyüş başlattı.
2000 . Hollanda hükümeti, geçmişte verdikleri zararlardan dolayı Yahudiler, Çingeneler ve Endenozyalılardan özür diledi ve 180 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etti.
2002 . Belçika hükümeti Kongo Başbakanı Patrice Lumumba’nın öldürülmesine karıştıkları için özür diledi ve Kongo gençliğine ve demokrasisine adanmış bir fon kurdu.
Aynı yıl, Norveç Parlamentosu İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkeyi işgal eden Alman askerlerinin geride bıraktığı 12 bin gayri meşru çocuğa, yetişmeleri sırasında ayrımcılık yapıldığı için tazminat ödemeye karar verdi.
2004 . Almanya Dışişleri Bakanı Josckha Fisher tarihsel ve ahlaki sorumluluklarından söz ederek, 1904-1907 arasında Namibya’da (bugünkü Botswana) 65 bin Herero’nun Alman birliklerince katledilmesinin ‘soykırım’ olduğunu kabul etti ancak tazminat ödemeye hazır olmadıklarını bildirdi.
2006 . Fransa bir yandan sömürgecilikle ilgili resmen özür dileyip sömürgeciliğin acılı bir uzantısı olan göçün tarihi konusunda müzeler açma kararı aldı, bir yandan da okul kitaplarına ‘sömürgeciliğin aslında ne kadar kahramanca bir dönem olduğuna’ dair bölümler koydu. Dahası, Cezayir’i yöneten eski yöneticilerini ödüllendirmek için kanun teklifleri verdi. Böylece tarihe ‘kötü örnek’ olarak geçti.
Bu iyi ve kötü uygulamalardan dersler çıkarak, geçmişle hesaplaşmayı, şartı ‘söyle kurtul’, ‘itiraf et temizlen’ olan bir çeşit ‘sivil din’ yerine daha iyi, daha güzel bir dünyanın ahlaki kaldıracı yapmak elimizde….
.5-10-08
.Millet-i müsellaha’nın doğuşu
“Ordunun 16. yüzyıldan başlayan modernleştirici rolü sadece Batılı askeri kuram ve teknolojilerin ithalinde değil, Müslümanlar için ilk laik okulların kurulması, ilk Türkçe gramer kitaplarının yayımlanması, Türk alfabesinin sadeleştirilmesi çabaları gibi toplumsal dönüşümlerde de belirgindi. Orduyla toplum arasında ve orduyla siyasal, kültürel reformlar arasında kurulan bu daimi ilişki, Cumhuriyet dönemindeki pek çok sorunun temel nedeni oldu.”
Askerlikle ilgili kavram ve kurumların toplum yaşamındaki ve siyasetteki ağırlığının hem arttığı hem nitelik değiştirdiği günlerde, askerlik kurumuna daha yakından bakmakta yarar var. Avrupa’da çok uluslu imparatorlukların yerini ulus-devletler alırken, ulus-devletler anayasal sistemler, vatandaşlık, zorunlu temel eğitim, nüfus sayımları, idari düzenlemeler ve zorunlu askerlik gibi uygulamalarla karakterize olmuştu. İlk zorunlu askerlik uygulamasının ilk işareti 16. yüzyılın başlarında Floransalı devlet adamı, düşünür, askeri stratejist Machiavelli’nin emriyle verilmişti. Buna göre bir halk milisi kurmak amacıyla Floransa’ya bağlı Toskana’daki 18-30 yaş arasındaki ve tarımda çalışan tüm erkekler göreve çağrılmış, ancak ekonominin aksamaması için bu gruptan bile çok az kişi askere alınmıştı.
ORDU-MİLLET . Günümüzdeki anlamıyla zorunlu askerliğin anavatanı ise Fransa. Fransız İhtilali’nin önemli belgelerinden 1793 Konvansiyonu’nun 1. Maddesi’ndeki şu ifadeler sistemin ne kadar yaygın tasarlandığını gösterir: “Şu andan itibaren, düşmanlarımızın tümü Cumhuriyet topraklarından çıkartılana kadar, Fransızların hepsi ordularda hizmet etmek üzere sürekli göreve alınmıştır. Genç erkekler muharebeye gidecekler; evli erkekler silah yapacaklar ve harp malzemesi taşıyacaklar; kadınlar çadır ve giyecek yapacaklar ve hastanelerde hizmet edecekler; çocuklar eski ketenlerden pansuman bezi yapacaklar; yaşlı erkekler meydanlarda Cumhuriyetin lehinde ve krallara karsı nefret dolu konuşmalar yaparak askerlerin cesaretlerin arttıracaklar.” Bu emredici dile rağmen, başlangıçta asker ihtiyacı ağırlıklı olarak gönüllülerle giderilmeye çalışıldı.
ZORUNLU ASKERLİK . Devrim ateşi sönmeye başlayıp gönüllük tavsayınca, 1798’de çıkarılan Jourdan Kanunu ile sistem sert bir şekilde işletilmeye başladı. Bu tarihte 600 bin kişi silah altına alınır ki, bu o güne dek hiçbir ulus-devletin gerçekleştiremediği bir sayıydı. Fransızların rakip devletlerin paralı ordularına karşı sağladığı bu üstünlük, diğer ulus-devletler için esin kaynağı oldu. 1812’de İsveç, 1814’te Norveç ve Prusya, 1831’de İspanya ve 1849’da Danimarka zorunlu askerlik başlar, ardından tüm dünyaya yayıldı. Ordunun siyasetteki ağırlığının nedenlerini anlamak açısından, ordunun Osmanlı-Türk modernleşmesindeki rolünün irdelenmesi faydalı olur diye düşüyorum. Bu hafta, Osmanlı’da ‘ordu-millet’ ya da ‘asker-millet’ kavramının nasıl biçimlendiğine, önümüzdeki hafta ise Cumhuriyet dönemindeki duruma değineceğim.
I. Murad döneminden (1326-1389) itibaren Osmanlı Devleti’nde askerlik teşkilatının belkemiği, Hıristiyan tebaa arasından seçilen ve Müslümanlaştırılan ‘devşirme’lerden oluşturulan Kapıkulu Ocakları’ydı. Ocaklardan en kalabalığı olan Yeniçerilerin mevcutları 1480 yılında 10 bin, 17. yüzyıl başlarında 40 bin, ocağın kapatıldığı dönemde 70 bin civarında idi. Bugünden bakınca belki fark edilmiyor ama, ‘gazilik’ anlayışının terk edilerek yerine Yeniçeri ordunun kurulması, toplumsal, siyasi ve kültürel anlamda büyük bir devrimdi. Bunun ilk adımı ise Osmanlı beyinin ‘gazilerin başındaki gazi’ olmaktan çıkıp ‘sultan’ olmasıydı elbette. 16. yüzyıl sonlarından itibaren ‘devşirme’ sistemi zayıflamış, buna paralel olarak ordudaki disiplin gevşemiş, askerlerin evlenmeleri ve askerlik dışında başka işlerle uğraşmalarına göz yumulmaya başlanmıştı. Böylece o güne dek çıkarı savaş yapmaktan yana olan bir kastın yerini, artık askerlikle ilişkisi kalmayan, çıkarları farklılaşmış şehirli orta sınıfı mensupları, kışladaki kazan kaldırmaların yerini bir çeşit halk ayaklanmaları aldı. Celali İsyanları sırasında zayıflayan devletin hem asker hem de para eksiğini gidermek için, beylerbeylerine ve sekban birliklerine asker almak için vergi toplama yetkisi vermesi sadece küçük rütbeli komutanların, halkı kendi hesaplarına soymasıyla değil, daha önemlisi Osmanlı’nın temel politikalarından olan askeri sınıfla reayanın, yani yönetenle yönetilenin birbirine karıştırılmaması ilkesinin de açıkça ihlal edilmesiyle sonuçlandı. Dolayısıyla ordunun siyaset sahnesinde etkin rol oynaması, sıkça ileri sürüldüğü gibi Tanzimat’la değil, daha bu dönemde başladı.
NİZAM-I CEDİT . Silah ve teçhizat bakımından da çağa ayak uyduramayınca, Osmanlı orduları Batı orduları karşısında yenilmeye başladı. III. Selim dönemindeki Nizam-Cedit (Yeni Düzen) orduları Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa usullerine göre talim yapan ilk askeri örgütlenmeler olarak bir başka devrime işaret ediyordu. 1807’de patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı’yla III. Selim’in tahttan indirilmesinden sonra ilk iş bu birliklerin talim yaptığı kışlaların yıkılması oldu ama, devlete istedikleri gibi nizam verebileceklerini düşünen ‘kalemiye’ mensuplarının oluşturduğu bir çeşit ‘Sivil Nizam-ı Cedit’ varlığını sürdürdü. Hariciye Nezareti ve Tercüme Bürosu gibi yenilikler bunun sonucuydu.
Orduda reform konusundaki ikinci ciddi adım II. Mahmut dönemde kurulan Sekban-ı Cedid adı verilen Batı usullerinde eğitim yapan birlikler oldu. Bu birliklerin sonunu da Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle biten Yeniçeri ayaklanması getirdi. Haziran 1826’da Eşkinci Ocağı’nın kurulmasından üç gün sonra başlayan bir diğer isyan ise II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kapatmasına vesile oldu. Tarihe ‘Vak’a-yı Hayriye’ (Hayırlı Olay) olarak geçen bu olaydan sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye, Prusya’dan getirilen askerlerin gözetiminde, çağın gereklerine uygun bir biçimde teşkilatlanarak göreve başlamıştı.
DIŞLAYICI YAKLAŞIM . Adından anlaşıldığı gibi tüm Osmanlı tebaasını değil, sadece Müslüman tebaayı kapsayan, dahası, lağvedilen Yeniçeri Ocağı’ndaki Bektaşiliğe karşı, Sünniliğin egemen olduğu 12 bin kişilik ordunun 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda bu ordu da yetersiz kalması üzerine 1834 yılında bir yandan Redif-i Asakir-i Mansure-i Muhammediyeadıyla yedek kuvvet, hem de Mekteb-i Harbiye kuruldu. Okula öğrenci alımında seçkinci bir yöntem izlendi ve aynen Prusya’da olduğu gibi sadece ‘zadegân’ denilen devletin tepesindeki asker ve sivil bürokratların çocukları alındı. Böylece bu grupların konumları biraz daha pekiştirilmiş oldu.
O zamana kadar her yıl veya ihtiyaç duyulduğunda hangi vilayet ve kazadan ne miktarda asker alınacağına Divan-ı Hümayun karar veriyordu. Tespit edilen miktar taşra valilerine bildiriliyor, onlar tarafından görevlendirilen memurlar o yerin ileri gelenleriyle birlikte istenilen sayıdaki eratı halk arasından seçiyorlardı. Yani kimlerin askere alınacağı, askerliğin ne kadar süreceği gibi konularda yazılı kurallar yoktu.
Batılılaşma hamleleri kapsamında, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı-ı Hümayunu ile yapılan düzenlemelerden devletin temel beklentisi giderek artan asker ihtiyacını karşılamaksa, ikincil beklentisi, imparatorluğu oluşturan farklı etnik köken, dil ve dine sahip tebaayı vatandaş olarak eğitip onlara ortak bir kimlik kazandırmaktı. Nitekim fermandaki “Vatanın muhafazası için halkın askerlik yapmasının bir hizmet borcu olduğu’ vurgusu bu amaca işaret ediyordu.
İSTİSNA BOLLUĞU . Fakat fermanda sözü edilen düzenlemelerin ilk adımı ancak dört yıl sonra atılabildi. Prusya sisteminden esinlenilerek hazırlanan 1843 tarihli Tensikat-ı Celile-i Askeriye kanuna göre ‘muvazzaflık’ (asıl askerlik) 5 yılla, ‘rediflik’ (yedek) 7 yılla sınırlandı. Sisteme göre her yılın mart ayı basında orduların mevcudunun beşte biri terhis edilecek ve yerlerine kur’a ile yenileri alınacaktı. Ancak nüfus sayımı yapılmadığı için işler öngörüldüğü gitmedi. Bunun üzerine 1846’da kura usulü getirildi. Ancak kanunun istisnalar bölümü öyle genişti ki, sonuçta sadece garibanlar ‘vatandaşlık’ görevini yapar olmuştu. (Osmanlı Devleti’nin modern anlamdaki bu ilk vatandaşlarının 10’larca yıl süren savaşlarda telef olduklarını hatırlatmaya gerek yok herhalde.) İstisnalar arasında Osmanlı sülalesinden gelenler, Bilâd-ı Selâse (Galata, Üsküdar, Eyüp) halkı, Mekke ve Medine’de yaşayanlar, Yemen’deki Arap aşiretleri, gayrimüslimler, ilmiye, kalemiye ve mülkiye sınıfında bazı kişiler, müftüler, şeyhler, cami imamları, hatipler, müezzinler, kayyumlar, ulema sınıfından olanların çocukları, medrese öğrencilerinden kendilerine yapılan imtihanı başarı ile geçenler vardı.
BEDEL-İ ASKERİYE . Fermanlara göre ‘eşit vatandaş’ olan gayrimüslimlerin askere alınmaları konusundaki ilk adım ise 1847’de atıldı ve bir miktar Rum Bahriye’ye alındı. Kırım Savaşı sonrasında Avrupa masasında yer alabilmek için 18 Şubat 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı arifesinde, konu tekrar gündeme geldi ama modernleşme hamlelerinin mimarlarından Ahmet Cevdet Paşa bile Osmanlı ordularının şimdiye kadar ‘Ya gaza, ya şahadet, haydi din-i mübin uğruna çocuklar!’ nidalarıyla harekete geçirildiğini, gayrimüslimler askere alınırsa her taburda bir imamın yanı sıra papaz da bulundurmak gerektiğini, üstelik tek papazın da yetmeyeceğini, Ortodoks, Katolik, Ermeni, Yakubi, Protestan papazlar isteyeceklerini söyleyerek itiraz etmişti. Paşa’ya göre orduyu Batıdaki gibi vatan uğruna harekete geçirmek mümkün olmazdı çünkü ‘bizde vatan deyince askerin aklına köylerindeki meydanlar gelirdi.’
Sonunda cizyenin ‘bedel-i askerî’ şekline dönüştürülmesine ve eşitlik ilkesi uyarınca Müslümanların da isterlerse bedel ödeyerek askerlikten muaf tutulmasına karar verildi. Ancak bu sistem de sorunu çözmedi. Bir kere Müslümanların ödeyeceği bedel (8 bin kuruş) gayrimüslimlerin ödeyeceğinden (5 bin kuruş) fazlaydı, hem de peşin ödemek gerekiyordu. Öte yandan her 180 gayrimüslimden birinin kurayla askere alınması kararlaştırıldığından, bir gayrimüslimin bedelini 180 kişi paylaşarak ödemek zorundaydı. Bu da gayrimüslimlerin daha önce ödedikleri cizyeye yakın bir bedel oluşturuyordu.
HALK ÇOCUKLARI HARBİYE’DE . İlk kez 21 Ocak 1864 tarihli Tasvir-i Efkar gazetesinde boy gösteren ‘asker-millet’ kavramının yaşama geçirilmesi görüldüğü gibi kolay olmuyordu. Ama 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sebep olduğu büyük subay kayıplarını gidermek için Mekteb-i Harbiye’nin kapılarının halk çocuklarına açılması süreci hızlandırdı. Mustafa Kemal veya İsmet İnönü gibi halk çocuklarının Harbiye’ye girmesi ancak böyle mümkün oldu. Yani askerlik giderek orta ve alt sınıfların ikbal ve ekmek kapılarından biri haline geliyordu.
Orduyu büyük gözaltına alan, donanmayı Haliç’te çürümeye terk eden, isyan bastırmaya giden birliklere bile silahlarını son anda verecek kadar ‘ordu-septik’ olan II. Abdülhamit’in askeri uygulamalarına damgasını vuran kişi ‘yurttaşlar topluluğu bir ordu, her yurttaş bir askerdir’ diyerek ‘Millet-i müselleha’ (Silahlı millet/asker millet) kavramını formüle eden Colmar von Goltz Paşa’ydı. Ancak Goltz Paşa başkanlığındaki Alman askerlerin danışmanlığını yaptığı Aşiret Mektepleri, Hamidiye Alayları gibi düzenlemeler, modern anlamda devlet-vatandaş ilişkisini tesis etmeyi değil, esas olarak Arap, Kürt ve Arnavut aşiretleri gibi Sünni-Müslüman unsurların merkeze entegre edilmesini hedefliyordu.
EŞİT VATANDAŞLAR MI? . Esas misyonu ‘devleti kurtarmak’ olan asker ve sivil bürokrat ittifakının cisimleşmiş hali sayabileceğimiz İttihat ve Terakki’nin itici gücüyle 1908’de Meşrutiyet’in ilanı, ulus-devlet fikrinin belirginleşmesine işaret etti. Nitekim 7 Ağustos 1909’da çıkarılan kanunla bedel-i askerlik kaldırıldı ve askerlik hanedan ailesi dışında bütün tebaa için zorunluluk haline getirildi. Kanun görüşülürken, bazı Müslüman mebusların, gayrimüslimlerin askere alınması konusundaki tereddütlerini dile getirmeleri üzerine Rum, Ermeni ve Bulgar mebuslar bunu eşitlik adına hararetle savunmuşlar, ama cemaatleri üzerindeki etkilerinin zayıflayacağından korkan kiliseler, özellikle de Rum Ortodoks Patrikhanesi kanuna karşı çıkmıştı. Ancak gayrimüslimlerin silah altına alınması yine tam olarak gerçekleşmedi. Gerekçe ordunun mevcudunun zaten yüksek olmasıydı. Ama esas neden, gayrimüslimlerin devlete sadakati konusunda tereddütlerin olmasıydı.
ORDU + PARTİ = İKTİDAR . Bu dönemin temel karakteristiği 1826'da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla siyaset dışına kaydırıldığı düşünülen ordunun yeniden ve değişik bir şekilde siyasete ağırlığını koymasıydı. ‘Ordu + parti (veya hizip) = iktidar’ diye formüle edilebilecek bu idare tarzının en önemli unsurları, siyasetin her alanına darbeci bir anlayışın egemen olması, ordunun ve para-militer örgütlerin gücünü kullanarak muhalefetin sindirilmesi ve tasfiyesi düşüncesi idi. Üstelik bu anlayış sivil unsurlar ve muhalefet tarafından da itiraz görmüyordu. Harbiye mezunu subayların Yunan ve Bulgar milliyetçilerine karşı gerilla mücadelesi yürütmeye çalıştığı 1912 sonbaharındaki I. Balkan Savaşı sırasında hapishanelerden salınarak orduya dahil edilen, dört bini aşkın ‘cani ve katil’le kurduğu ittifak ise Ermeni kırımında önemli roller gören Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdeğini oluşturacaktı.
İç düşmanlar Amele Taburları’na
Balkan Savaşları’nda yaşanan büyük bozgunun faturası esas olarak gayrimüslimlere çıkarılmıştı.
Dolayısıyla, 22 Mayıs 1914 tarihli geçici askerlik kanunuyla Osmanlı sülalesi dışında kalan her erkek askerlik hizmetini yapmakla mükellef kılındı, ama gayrimüslimlerin çok azı normal askerlik yapabildi. Çoğunluk Amele Taburları denen geri hizmet birliklerine alındı. (Yezidiler 1.500 lira maktu bedelle bundan da ‘muaf’ tutuldular.) Çünkü gayrimüslimler İttihatçıların gözünde bir süredir ‘vatandaş’ değil ‘iç düşmanlar’, hatta Teşkilat-ı Mahsusa şefi Kuşçubaşı Eşref’in deyimiyle ‘dahili tümörler’di.
Amele Taburları adı üstünde, cephede çarpışmak için değil, cephe gerisinde ordunun ihtiyacı olan hizmetleri karşılamak üzere oluşturulmuş silahsız birliklerdi. (Ağırlıklı olarak köylü kadınlardan oluşan ‘Kadın Amele Taburları’, esirlerden oluşturulan ‘Üsera Taburları’ ve para ödenerek oluşturan taburlar da vardı.) O tarihte ordunun mevcudunun 726 bin olduğu biliniyor, fakat Amele Taburları’nın sayısı ve mevcutları konusunda düzenli bilgiler yok. Tahminler de 100 bin civarında ferdin Amele Taburlarına alındığı yolunda.
Bazı devlet yazışmalarından öğrenebildiğimiz bazı rakamlar şöyle: Birinci Ordu’ya bağlı taburların bir bölümünde 4.811 Müslüman’a karşılık, 11.939 Rum, 7.318 Ermeni ve 1.671 Yahudi vardı. Halep Menzil Komutanlığı’na bağlı Birinci, İkinci ve Üçüncü taburlarla, Antep, Kütahya, Halep, Nevşehir, Denizli ve Aydın amele taburlarının bir bölümünde 1.872 Müslüman’a karşılık 1.494 Rum, 664 Ermeni ve 175 Yahudi vardı. Dokuzuncu Kolordu’ya bağlı amele taburlarının bir bölümünde, 6.172 kişiden 4.869’u Ermeni, 1.199’u Rum’du. Dördüncü Kolordu’ya bağlı Manisa, Urla, Bornova, Antalya, Menemen, Nif, İzmir ve Foça amele taburlarında 2.672 Müslüman’a karşılık 5.872 Ermeni, 1.135 Rum ve Yahudi vardı. Bursa’daki taburda hiç Müslüman yoktu, sadece 500 Yahudi vardı. Bazı taburlarda sadece Ermeniler, sadece Rumlar veya sadece Ermeniler ve Rumlar vardı.
EMEK SÖMÜRÜSÜ . Amele Taburları’nda sanıldığı gibi sadece niteliksiz insanlar değil, doktor, eczacı, baytar, mühendis, yüzbaşı gibi meslek sahipleri de bulunuyordu. Ama esas ağırlık demircilik, marangozluk, tesviyecilik, taşçılık, duvarcılık gibi meslek sahiplerindeydi. Bu ‘askerlere’ başta yol, köprü, kanal, bent ve demiryolu inşaatı olmak üzere, taş kırma, kar temizleme, mezar kazma, kömür, kükürt ve tuz çıkarma, odun kesme, hasat yapma, çekirge ile mücadele etme, çim biçme, hatta ıhlamur toplama ve pastırma yapma gibi envai çeşit iş yaptırılıyordu.
Taburlardaki hayatı tahmin etmek zor değil. O yıllarda, düzenli ordunun durumu bile çok kötüyken, adeta köle statüsünde istihdam edilen amele askerlere daha iyi bakılması mümkün değildi. Su, gıda, giyecek, yakacak ve temizlik malzemesi ya son derece sınırlı idi, ya da hiç yoktu. Askerler çoğu zaman üzerlerine atacak bir battaniye bile bulamadan kötü barakalarda, açık havada yatıyorlardı. Kolera, lekeli humma, bitlenme, uyuz, verem, zatürre ve frengi taburlarda kol geziyordu. Hatta frengililerden oluşan özel taburlar bile kurulmuştu.
Gayrimüslimlerin genel nüfus içindeki oranları dikkate alındığında Amele Taburları’nın devlete sadakatleri konusunda yoğun şüpheler bulunan gayrimüslimleri cephelerden uzak tutmak, uzak tutarken de iliklerine kadar sömürmek amacıyla tasarlandığı anlaşılıyor. ABD Büyükelçisi Morgenthau anılarında “Yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı onların sırtına yükleniyor ve yük altında sendelerken, Türklerin kırbaç ve süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı...” der ve 50-100 kişilik grupların nasıl kurşuna dizildiğini anlatır.
Bunlar gayrimüslim gençlerin askerden kaçmalarının tek değilse bile temel nedenlerinden biriydi. Çok değil, bir yıl sonra bu gençlerin Zeytun’da olduğu gibi isyanları, ‘millet-i hakime’ tarafından yaklaşık altı asır özenle askerlik görevinden uzak tutulan gayrimüslimlerin, toptan ‘devlete ihanet’le suçlanmasında baş malzeme yapılacaktı.
Özet Kaynakça: Suat Parlar, Askeri Modernleşme Yoluyla Bayraksız İstila, Bağdat Yayınları, 2007; Ufuk Gülsoy, Osmanlı Gayrimüslimlerinin Askerlik Serüveni, Simurg, 2000; Eric Jan Zürcher, “Teoride ve Pratikte Osmanlı Zorunlu Askerlik Sistemi,” Savaş, Devrim ve Uluslaşma Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1908-1928) içinde, Bilgi Üniversitesi, 2005; Mehmet Hacısalihoğlu, “Ordu-Millet Düşüncesi”, Toplumsal Tarih, S. 164, Ağustos 2007, s. 36-42; Zekeriya Özdemir, “Birinci Dünya Savaşı'nda amele taburları” Gazi Üniversitesi, Sos. Bil. Enstitüsü’nde kabul edilmiş master tezi; Ahmet Kuyaş, “Osmanlı Türk Modernleşmesi ve Ordunun Siyasetteki Yeri Üzerine”, Cogito, S.19 (1999), s. 259-267, Henry Morgenthau,Ambassador Morgenthau’s Story, New York, 1926.
.12-10-08
.Cumhuriyet’in ‘ordu-millet’ projesi
“Askerimizi, askeriyemizi sevmiyenin Türklüğünden şüphe edilmelidir.” (Kültür Bakanlığı Milli Seferberlik Direktörü Kadri Yaman, 1938)
‘Bu Cumhuriyet’i askerler kurdu’ sözü gerçeğin aşırı zorlanması anlamına gelir ama, Cumhuriyet’in kuruluşunda asker kadroların ve ordunun büyük rolü olduğu açıktı. Osmanlı döneminin asker kadrolarının yüzde 93’ü (sivil kadrolarının yüzde 85’i) yeni rejimde göreve devam etmişti. Ordu ve kolordu komutanlarının tümü Birinci ve İkinci Meclis’te milletvekiliydi. Birinci Meclis’in yüzde 14’ü, İkinci Meclis’in yüzde 20’si asker kökenli üyelerden oluşmuştu. Yeni ulus-devletin kurucu önderlerinin yüzde 80’i asker veya asker kökenliydi. Cumhuriyet’in ilk yarısında Savunma, bayındırlık ve ulaştırma bakanlıklarının asker kökenlilere verilmesi gelenek olmuştu. Taşra teşkilatında kumandanların, ordu müfettişlerinin valilerin, kaymakamların görevini yapmaları sık rastlanan bir durumdu. 1938’e kadarki dönemde, milli savunma bütçesini Genelkurmay Başkanlığı hazırlardı. Bütçenin yüzde 30-35’i askerî harcamalar ayrılırdı.
GOLTZ PAŞA’NIN TİLMİZLERİ • Cumhuriyeti kuran asker kadrolar, Prusya sisteminin egemen olduğu Mekteb-i Harbiye’den mezun olmuşlardı. Bu okullarda ders veren Alman subaylarının Osmanlı İmparatorluğu’na taşıdığı temel fikir, tüm milleti silâhaltında tutmayı amaçlayan militarist bir dünya görüşüydü. Aynı zamanda, 19. yüzyıl Pozitivizminin ve Kameralizminin (aydın despotizmi) etkisi altında olan kurucu kadrolar, bir felsefi spekülasyon geleneğinden beslenmedikleri için olayların tarihsel arka planına kafa yormak yerine, gündelik hayatın içinden üretilen, bir tür ‘hal çareleri arama’ siyasetine yatkındılar. Dolayısıyla rejimin ‘iç düşmanlara’ karşı korunmasında ordunun gücüne başvurmaktan çekinmiyorlardı. Bu hafta, ‘millet-i müselleha’ kavramının Atatürk dönemindeki serüvenini izleyeceğiz. Pehlivan tefrikasına döndü demezseniz, önümüzdeki hafta da Atatürk’ten sonrasına bakacağız.
1923-1938 arasındaki dönemde, ordunun siyasete doğrudan müdahale etmediğini, hatta uzak durduğunu düşünmek yaygın bir tavırdır. O dönem bazıları için sanki bir tür ‘Asr-ı saadet’tir. Peki, bu doğru mudur? Mustafa Kemal’in gerektiği zaman orduyu siyaseti etkilemek için kullanmasının en önemli örneği Halifeliğin kaldırılması kararını, 15-20 Şubat 1924’te İzmir’deki Harb Oyunları için toplanan ordu komutanlarına aldırmasıydı. Ama, Halifeliğin kaldırıldığı 3 Mart 1924’te kabul edilen kanunlardan birinin de Erkanı Harbiye Umumiye Vekaleti’nin kaldırılması, dolayısıyla kabineden çıkarılmasıydı. Mustafa Kemal’in kafasında ‘vazifesinde müstakil’ bir Erkânı Harbiye Umum-u Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) olduğunu anlayan Ali Fuat Paşa’nın, bunun ‘kontrolsüzlük’ olacağı uyarısı üzerine Mustafa Kemal, ‘haklı olduğunu’, ancak ‘bazı sebeplerin’ kendisini böyle karar almaya mecbur ettiğini söylemişti. Bu ‘bazı sebepler’ zamanla ortaya çıkacaktı ama ilk hedefin orduyu, meclisin denetiminden çıkararak cumhurbaşkanına, yani kendisine bağlamak olduğu açıktı. Genelkurmay Başkanı Mustafa Kemal’e sonsuz sadakati ve siyasi hırsının olmamasıyla meşhur Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa’ydı. Bu özelliklerine atıfla ‘Kuzu Paşa’ diye ya da ‘Müşir Paşa’ diye anılan mareşalin tek kusuru koyu Müslüman oluşu ve askerî konulardaki aşırı muhafazakâr tutumuydu ama bu ‘karşıdevrimci’ özelliklerine rağmen Mustafa Kemal, Fevzi Paşa’ya saygıda kusur etmezdi. Örneğin ayağına çağırmak yerine onu ziyaret etmeyi tercih ederdi. Müşir Paşa da bu ayrıcalıklı konumunun tadını çıkarmayı bilirdi.
MÜŞİR PAŞA’NIN İZNİ • Ancak ayrıcalıkları sadece protokolde değildi. Bir dönem durum öyle bir hal almıştı ki, Fevzi Paşa’nın onayını almadan hiçbir yatırım yapılamaz olmuştu. Örneğin İktisat Vekili Celal Bayar, 1936’da, demir çelik tesislerinin Karadeniz Ereğlisi’nde kurulmasını ekonomik açıdan rasyonel bulurken, Müşir Paşa “orasını savunmak zordur” deyip tesisin hiç uygun olmayan Karabük’e kurulmasını sağlamıştı. Doğu vilayetlerine yol yapılmasını, sanayi tesisi kurulmasını, okullar açılmasını ‘Kürtlük akımlarını teşvik eder’ diye yıllarca engellemişti. (Samet Ağaoğlu, Demokrat Parti’nin Doğuş ve Yükseliş Sebepleri, 1972, s.135.) 1937’de,Diyarbakır ve Urfa’ya birer fabrika kurulmasını isteyen Urfa Milletvekili Behiç Bey’e, İktisat Vekili Celal Bayar Genelkurmay Başkanı’nın onayını alması gerektiği cevabını vermişti. (Cemal Madanoğlu, Anılar, 1911- 1938, Çağdaş Yayınları, 1982, s.135) Yıllarca milletvekilliği ve bakanlık yapmış Hilmi Uran’a göre demiryollarının güzergâhını tayinde ekonomik düşüncelerle askerî mülahazalar çarpışır ama son sözü daima askerler söylerdi. (Uran, Hatıralarım, Ankara 1959, s. 239).
SİYASET YASAĞI MI? • Fevzi Paşa parantezini kapatarak tekrar geriye dönersek, bu tezi savunanların sıkça verdiği örnekler olarak, 1924 Anayasası’nın ‘Milletvekilliği ile Hükûmet memurluğu bir kişide birleşemez’ diyen 23. maddesi veya Mustafa Kemal’in 19 Ekim 1924’te, eski bir CHF grup kararına dayanarak Meclis’in kumandan üyelerine ya milletvekilliğini, ya askerliği seçmelerini emretmesini, ‘askeri siyasetten uzak tutmak’ olarak nitelemek mümkün müdür? Bilindiği gibi, bu emir üzerine, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Üçüncü Ordu Kumandanı Cevat (Çobanlı) Paşa ile 1, 2, 3. ve 5. Kolordu Kumandanları milletvekilliğinden istifa ederek/ettirilerek askerliği seçmişler, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ise ordu müfettişliğinden istifa ederek siyasete devam etmeye karar vermişlerdi. Bir ay sonra da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) kurmuşlardı. Ancak, bu karar, askerleri siyasetten uzaklaştırmak için değil, Cumhuriyet’in ilanı ve Halifeliğin kaldırılması başta olmak üzere pek çok konuda Mustafa Kemal’e muhalefet eden komutanları ordudan uzaklaştırmak amacıyla alınmıştı. Elbette, işin en ironik yanı, kumandanlara siyasi ahlak dersi veren Mustafa Kemal’in ve has adamı İsmet Paşa başta olmak üzere rejime sadık pek çok asker-mebusun askerlikten istifa etmemeleriydi!
Aynı şekilde asker kişilere siyaset yasağı getiren 1928 tarihli ‘Askerî Memurlar Hakkındaki Kanun’ ile 1930 tarihli Askerî Ceza Kanunu’nun 148. maddesi, sanıldığı gibi askerlerin siyasete girmesini değil, sadece bir kişinin askerken milletvekili olmasını engelliyordu. Nitekim pek çok asker, görevlerinden istifa ettikten sonra, eğer rejimle ve liderle ters düşmüyorlarsa, ‘sivil’ siyasete katılmışlar, önemli görevlere getirilmişlerdi. Mustafa Kemal’in ölümüne kadarki dönemde görev yapan tüm Milli Müdafaa Vekillerinin (Savunma Bakanlarının) bir zamanlar Fevzi Paşa’nın komutası altında görev yapmış eski subaylar olması da eklenince ortaya mükemmel bir sistem çıkmıştı: Sanki ordu siyasetin dışındaymış gibi görünüyor ama, ‘Sarı Paşa’, ‘Kuzu Paşa’ vasıtasıyla orduyu istediği gibi yönlendirebiliyordu.
ORDUYA YARGI YETKİSİ • Örneğin ordu, 1925’te Şeyh Said İsyanı’nı bastırmak bahanesi ile çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu’na, TpCF’nin kapatılmasına ve hukuk dışılığını kurucularının bile kabul ettiği İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına tam destek verdi. Solcusundan İslamcısına, Türkünden Kürdüne, rejimin tüm muhaliflerine kök söktüren bu mahkemeler en önemli işlevlerini İzmir Suikastı Davası vasıtasıyla, Mustafa Kemal’in son muhaliflerini tasfiye ederek gördü. (Gerçi, bu mahkemede Kâzım Karabekir’i ipten kurtaran da ordunun desteğiydi.) Hükümetin asker üyeleri ancak bu davadan sonra üniformalarını çıkarmayı göze aldılar. Mustafa Kemal, 30 Haziran 1927’de tuğgeneral rütbesi ile askerlikten emekliye ayrıldı. Başbakan İsmet (İnönü) Paşa ve TBMM Başkanı Kâzım (Özalp) Paşa, Mustafa Kemal’le birlikte 1. Ferik iken emekliye ayrıldı. Rize ve Çorum milletvekili Fuat (Bulca), 4 temmuzda albay iken emekliye ayrıldı. Eski Adana Valisi ve Kütahya Milletvekili Mehmet Nuri (Conker), 4 Temmuz 1927’de albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Muhalif kanattan Refet (Bele) Paşa 8 Aralık 1926’da, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Edirne mebusu Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa, Kastamonu mebusu Halit (Akmansü), Ardahan mebusu ‘Deli’ Halit (Karsıalan) Paşa, Erzurum mebusu Rüştü Paşa ve bir dizi sefir, vali, mebus ve hekimin de ‘sivilleşmesi’ 1926-1927 yıllarından itibaren mümkün oldu. (Aktaran Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, s. 120-123.)
Ancak, apoletlerin sökülmesiyle doğan boşluk 1927’de başlatılan (1952’de kaldırılan) ‘Umumi Müfettişlik’ kurumu ile dolduruldu. Bu kurum vasıtasıyla ülke sürekli bir sıkıyönetim atmosferinde yaşatıldı. 1935 tarihli Ordu İç Hizmet Kanunu’nun 34. maddesinde konan “ordunun görevi Türk vatanını ve Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasa’ya göre korumaktır” maddesiyle ise ordunun gerektiğinde siyasete müdahalesinin yolu açıldı. (Bu madde 1960 darbesinin dayanağı oldu ve 1961 Anayasası’nın 35.maddesinde tekrar edildi.)
Son olarak, Atatürk’ün yerine, 1937’den beri geri plana itilmiş olan İsmet İnönü’yü cumhurbaşkanı seçme kararı da tamamen orduya aitti. 11 Kasım 1938 günü, Meclis’in etrafının askerlerce sarılması İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesini garanti etmişti.
EĞİTİMİN MİLİTARİZASYONU
‘Ordu millet’ veya ‘asker millet’ oluşumunda ‘zorunlu askerlik’ uygulamasının hayati rolünden söz etmiştik. Cumhuriyetin ilk zorunlu askerlik kanunu 1927 yılında çıktı. Bu yıl, aynı zamanda ilk nüfus sayımının yapıldığı yıldı. Elbette bu tesadüf değildi, çünkü asker alımının başarısı, güvenilir bir nüfus sayıma bağlıydı. (1927’deki asker sayısı 1922’deki asker sayısından birazcık daha fazlaydı ki bu rakam 78 bin kişi civarındaydı.) Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’nin dış düşmanlarıntaarruzundan kurtulduğunun büyük ölçüde netleştiği yıllarda, yüksek askerî harcamaların ve mevcudu giderek artan ordunun meşruiyeti, esas olarak ‘iç düşmanlara’ yani isyancı Kürtlere ve ‘mürtecilere’ karşı savaşlara dayandırılıyordu.Yine de, iş sağlama bağlandı ve ordunun egemen konumunu aklileştirmek etmek için gereken bütün aygıtlar kullanıldı.
İsminin başında ‘milli’ sıfatı olan iki bakanlıktan birinin ‘Milli Eğitim’ diğerinin ‘Milli Savunma’ bakanlıkları olması rastlantı değildi. Mustafa Kemal Atatürk için en çok kullanılan iki unvanın ‘başöğretmen’ ve ‘başkomutan’ olması da rastlantı değildi. Ayrıca, ‘öğretmen ordusu’ ve ‘bir eğitim yuvası olarak askerlik ocağı’ gibi terimler de bilinçliydi.
Bu konuda çok önemli çalışmalara imza atmış akademisyen Ayşe Gül Altınay’ın gösterdiği gibi ‘ordu-millet’ veya ‘asker-millet’ yaratmak işine daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlanmıştı. Ekim 1923’te faaliyete geçen Harb Akademilerinde aynen Osmanlı döneminde olduğu gibi Goltz ekolünden gelen Alman subaylar ders vermeye başlamıştı (Bu görevliler ancak 1939’da savaş başlayınca Türkiye’den ayrılacaklardı.) 1924 yılı ilkokul programında beden eğitimi dersleri, silahla atış yapmayı da içeren bir çeşit askerliğe hazırlık dersi gibiydi. Kâzım Karabekir Paşa, Şubat 1925’te Maarif Vekaleti bütçesi görüşülürken, ‘artık milleti müselleha devrinin geldiğini kabul etmek gerekir’ dedikten sonra beden eğitimi derslerinin daha ciddiyetle işlenmesini, silahla başarılı atış talimleri yapılmasına önem verilmesini istemişti. Nitekim 1926’dan itibaren tüm okullarda kız ve erkek öğrencilere askerlik dersi verilmeye başlamıştı. 1938 tarihli Beden Terbiyesi Kanunu ile bu iş daha da ileri götürülecek, 12 ile 45 yaş arasındaki her erkekle 12-30 yaş arasındaki her kız askerî nitelik taşıyan beden eğitimine tabi tutulacaklardı.
MİLLİ GÜVENLİK DERSİ • Askerlikle ilgili kavramların genç zihinlere nakşedilmesinde, Kemalizm’in üretildiği model kitaplardan biri olan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının bir parçası olan ve 1931’de ‘Afet’ imzasıyla yayımlananAskerlik Vazifesi adlı broşürün büyük rolü olmuştu. 1939’a kadar, daima emekli ya da muvazzaf subaylar tarafından verilecek olan milli güvenlik derslerinde okutulan kitabın yazarı henüz 24 yaşındaki Afet (İnan) Hanım gibi görünüyordu ama kitabın asıl yazarının dönemin diğer önemli doktrinizasyon kitaplarında olduğu gibi, Mustafa Kemal olduğu anlaşılıyordu. Nitekim kitapla ilgili olarak İnönü’ye yazdığı mektupta ‘yazılırken ve yazıldıktan sonra bizzat alakadar oldum’ demişti. Başvekil İsmet Bey ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın onayıyla kamuoyuna takdim edilen kitap, Goltz Paşa’nın tüm ülkeyi bir ordugâh olarak gören, ordunun millete değil, milletin orduya hizmet etmesini esas alan ‘ordu-millet’ doktrini esasına göre hazırlanmıştı.
AFET İNAN VE/VEYA ATATÜRK İNTİHALCİ Mİ? • Askerlik Vazifesi kitabını incelemiş olan tarihçi Hasan Ünder’e göre kitabın önemlice bir bölümü, Goltz Paşa’nın 1884’te Abdülhamit tarafından Millet-i Müsellaha adıyla Osmanlıcaya çevrilen Das Volk in Waffen adlı kitabından adeta kopya edilmişti. Ünder, ‘kopya’ paragrafları sayfa sayfa tespit etmişti. Aslında bu normaldi. Çünkü ‘kitapla bizzat alakadar olan’ Mustafa Kemal, 1909’da, Selanik’te kıdemli kolağası (yüzbaşı) iken Goltz Paşa ile bizzat tanışmış, hatta ikili Mustafa Kemal’in yaptığı plan uyarınca Vardar nehri civarında düzenlenen bir manevraya birlikte katılmışlardı. Mustafa Kemal Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal (1914) adlı risalesinde Goltz Paşa’dan ‘Millet-i Müselleha müellifi’ ve ‘büyük âlim, filozof’ olarak söz etmişti. (Hasan Ünder, “Millet-i Müsellaha ve Medeni Bilgiler”, Tarih ve Toplum, C. 32, 1999, S. 192, s. 48-56.)
Ancak, ortada normal olmayan bir şey vardı: Afet Hanım, Askerlik Vazifesi kitabını yazarken yararlandığı kaynakları sayarken Goltz’un kitabından hiç söz etmemişti! Sanki böyle bir kitaptan haberi bile yoktu. Afet Hanım’ın kitaptan habersiz olması kabul edilebilirdi, ama ‘yazılırken ve yazıldıktan sonra bizzat alakadar olan’ Mustafa Kemal’in kitaptan habersiz olması mümkün değildi. Her ne kadar Hasan Ünder “okul kitaplarında kaynak göstermek adet değildi” diyerek Mustafa Kemal’i ve Afet İnan’ı savunmaya çalışsa da, anlaşılan, açık veya gizli yazarlarımızdan biri ‘intihalcilik’ yapmıştı!
ERATI DA İHMAL ETMEYELİM! • 1934’de erata dağıtılmak üzere basılan Askerin Ders Kitabı da ordu vasıtasıyla milli kimlik aktarımının nasıl yapıldığını gösteren önemli bir örnekti. Kitaptan bir bölümü okuyalım: “Asker Sen Kimsin? SEN TÜRKSÜN! Yeryüzünün en ulu milletindensin; sana anlatacağımız (tarih) denilen yazılar ortada yokken senin milletin doğdu; kanı temiz, yüreği yılmaz, gözü pek yeryüzüne geldi. On binlerce yıl öyle yaşadın; yine öyle yaşayacaksın; senin dedelerinin, ninelerinin çok önce kurduğu yurtlar senlikte yeryüzünün cenneti oldular. Bil ki; başka milletlerin görgüde, yapkıda ilk örneği, desteği, öğütçüsü senin milletin BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’dir.
SEN TÜRKSÜN! On iki bin yıl evvelinde yeryüzünün başka milletleri mağaralarda, taş kovuklarında yaban adamları gibi yaşarken senin dedelerin ORTA ASYA denilen anayurdunun göbeğinde kurdukları şehirlerde yaşar, altın başlı kargısı, gümüş bezeli terkisi ile ağızlar sulandırır, gözler kamaştırırdı. Yeryüzüne şenliği, medeniyeti senin ataların verdi, atı dağdan indirip kuzu gibi yapan, üstüne binip dağlar asan ve tas kovuklarına sinmiş başka milletleri şaşkın şaşkın kendisine baktıran senin milletin BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’dir!...” (Aktaran Serdar Şen, Silahlı Kuvvetler ve Modernizm, Sarmal Yayınevi, 1996, s. 66.)
KIZLARI DA ALIN ASKERE! • Yazımızı, ordu-milletin kadın üyelerinin rolüne ilişkin birkaç anekdotla bitirelim. Halide Onbaşı, Gördesli Makbule, Binbaşı Emire Ayşe, Çete Ayşe, Adile Hanım, Asker Saime, Küçük Nezahat, Gül Hanım, Fatma Seher ve daha nicesi... Milli Mücadele sırasında kimi sırtında mermi taşıyan, kimi kağnı çeken, kimi silah kaçıran, kimi cephede göğüs göğse çarpışan kadınlar sanmışlardı ki, Cumhuriyet’in ilanından sonra da erkeklerle eşit muamele görecekler. Bunun bir işareti, Osmanlı döneminden beri kadın hakları konusunda mücadele eden öğretmen ve yazar Nezihe Muhiddin önderliğindeki hanımlar tarafından 15 Haziran 1923’te Dahiliye Vekaleti’ne sunulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş beyannamesinin 8. maddesiydi. Maddede ‘kadınların savaş halinde askerlik görevi yapması’ öngörülüyordu. Ancak, partinin kuruluşuna rejimin erkek sahipleri izin vermedi. İzin vermeme gerekçelerinden biri bu madde idi. Dahası, gazetelerde günlerce bu talep alay konusu yapılmıştı.
Beş yıl sonra, 21 Haziran 1927 günü Meclis’te sadece erkekleri yükümlü tutan Askerlik Kanunu görüşülürken, Giresun Milletvekili Hakkı Tarık (Us) Bey bir vesileyle kadınların seçme ve seçilme hakkından yana olduğunu söyleyince, Müdafaayı Milliye Vekili Recep (Peker) “kadınlar Türk vatanıyla bu denli ilgili iseler önce askerlik yapsınlar” diyerek işi yokuşa sürecekti. Hatırlanacağı üzere daha önce kadınların parti kurmaları ‘askerlik yaparız’ dedikleri için engellenmişti!
HADDİMİZİ BİLELİM • 1934’te en nihayet kadınların milletvekili seçimlerinde aday olmaları ve oy kullanmaları mümkün olduğunda,1935 seçimlerinin arifesinde, 27 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, aday kadınlara ve ikinci seçmenlere yönelik dört soruluk bir anketin cevapları yayınlanmıştı. Sorulardan biri kadınların askerlik yapması konusunda ne düşündükleriydi. Ankete cevap veren doktor, öğretmen, akademisyen, edebiyatçı kadınların çoğunun söze “mebus olmak haddimize düşmez ama olursak...” diye başlaması bir yana, askerlik konusunda rejimin erkeklerinin istediği türden cevaplar vermesi dikkat çekiciydi. Örneğin çocuk doktoru Nihal Hanım “olmaz efendim olmaz. Kadın nerede askerlik nerede? İçimizde daha bayram topundan korkan kadınlarımız var. Hem de fizyoloji kadınların aleyhinedir. Erkekte metanet, cesaret, adale kuvveti, pazu ne bileyim mukavemet, asap her şey kuvvetlidir. Aksini iddia eden varsa gelsin bana sorsun. Ben doktorum. Asker olunur iddiasında bulunanların sözü züppelikten başka bir şey değildir. Siz hayalata değil, maddiyata bakın. Biz kadın doktorlar bu kadar modern yetiştiğimiz halde hükümet tabibliği bile yapamıyoruz. Öyle ata binip, beline de tabanca asıp cürmü meşhuda hiçbirimiz gidemeyiz doğrusu. Hem kadınların 30 gün içinde sayılan tavırları programları, Mazhar Osman’ın dediği gibi 7 günü geçmez....” demişti.
SABİHA GÖKÇEN ‘OLAYI’ • Ama çok değil, iki yıl sonra, Atatürk, 1937 baharında, ‘çıbanbaşı’ olarak nitelenen Dersim’i bombalayan bir uçağı kullanan 24 yaşındaki manevi kızı Sabiha Gökçen’e şöyle diyerek Dr. Nihal Hanım’ı mahcup edecekti: “Seninle gurur duyuyorum Gökçen! Sadece ben değil, bu olayı dikkatle izleyen tüm Türk milleti de seninle gurur duyuyor (...) Biz asker milletiz. Yediden yetmişe, kadın ve erkek, bizler asker olarak yaratıldık!” (Sabiha Gökçen, Atatürk’le Bir Ömür, Oktay Verel’in Kaleminden, Altın Kitaplar, 1996, s. 125-126.)
Ancak, Dersim’deki başarılarından dolayı kendisine madalya takıldıktan sadece beş ay sonra, 29 Ekim Cumhuriyet Balosu’nda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, aynen Dr. Nihal Hanım gibi, askerliğin ‘kadın işi olmadığını’ Sabiha’nın yüzüne karşı en açık şekilde söyleyecekti. (aynı eser, s. 228) Çünkü Cumhuriyet’in ‘model kadını’, her daim modern ama iffetli, sadık eş ve kutsal anaydı. Dolayısıyla bu kadınlara ‘vatana asker yetiştirmek’ düşerdi, asker olmak değil. Nitekim, Sabiha Gökçen’in ‘Türk ordusunun dişi ikonu’ olma serüveni sadece üç yıl sürecek, kendisi unutulmaya terk edilirken, orduya bir daha kadın asker alınması için 1955’e kadar beklemek gerekecekti...
Ek Kaynakça: Ayşe Gül Altınay, The Myth of the Military-Nation, Palgrave MacMillan, New York, 2004; Ayşe Gül Altınay, Tanıl Bora, “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik”, Modern Türkiye’de Siyasi Düsünce, C. IV, Milliyetçilik, Haz. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2002, s. 140-154; Bir Zümre, Bir Parti: Türkiye’de Ordu, Haz. Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Birikim Yayınları, 2004, ilgili bölümler; Hasan Ünder, “Goltz, Milleti Müsellaha ve Kemalizmdeki Spartan Ögeler”, Tarih ve Toplum, Cilt: 35, Sayı: 206, Şubat 2001, s. 45-53; Ümit Özdağ,Ordu-Siyaset İlişkisi, Gündoğan Yayınları, 1991, s. 43-121.
.19-10-08
.‘Milli Güvenlik Devleti’nin inşaası
“Ey Mete’nin Asya’ya yayılan Ordusu/ Ey Attila’nın Avrupa’ya giren/ Fatih’in İstanbul’a mâleden, devir açan/ Dünyaya medeniyet götüren ordu/ İnsanlığa özgürlüğü aşılayan Ordu/ Tarihi yazan, yazdıran Ordu/ Sen milletin özü/ Sen milletin gözü/ Sen milletin sözüsün!” (Orgeneral Cemal Tural’ın 1966 yılı Kara Kuvvetleri Günü mesajından.)
ESKİ KAFALAR . Bu hafta, ‘ordu-millet’ projesine kısa bir ara verilen 1938’den 1960 arasına göz atacağız. ‘Paşalar Meclisi’nin kararıyla İnönü Cumhurbaşkanı olduktan sonra da ordu ‘Kuzu Paşa’ Mareşal Fevzi Çakmak’a emanet edildi. Mareşal, tam 22 yıl süreyle Genelkurmay Başkanlığı’nı yürüttü. Bu dönemde, ‘madem İstiklal Savaşı’nı biz kazandık, o halde her şeyi biz biliyoruz, karayı da biz biliyoruz, denizi de biliyoruz, havayı da biliyoruz’ diyen savaş kahramanı korgenerallerin egemenliği vardı.
KONTROL ALTINDA . Mareşalin merkeziyetçiliğinin ve muhafazakârlığının farkında olan İsmet İnönü ise tedbirini almıştı. Genelkurmay II. Başkanı Asım Gündüz aracılığıyla Fevzi Paşa’yı denetliyor, hatta yetkilerini tırpanlıyordu. 12 Ocak 1944’te, Fevzi Çakmak, İnönü’nün teşekkür mektubuyla yaş haddinden emekli edildiğinde, 68 yaşındaydı ve hastaydı ancak daha sonradan ‘eğer sorun yaş olsaydı 1949’da 67 yaşındaki Orgeneral A. Nafiz Gürman atanmazdı’ diyenler haklıydı. Gerisini aşağıda okuyacaksınız.
***
İsmet İnönü, Atatürk’ün emaneti Fevzi Çakmak’ı emekliye sevk etme kararını, ABD Başkanı Roosevelt ve Britanya Başbakanı Churchill’le 4 Aralık 1943’te Kahire’de buluştuktan hemen sonra vermişti. Müttefikler, Kahire’de İnönü’den Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesini istemişlerdi. İnönü’nün savaşa girmeye niyeti olmasa bile, Alman ekolünden gelen ve Almanlara sempati duyan bir genelkurmay başkanını Müttefiklere açıklaması zordu. Öte yandan yıllardır bütçeden aslan payını almasına rağmen ordunun hali içler acısıydı. Bunda Mareşal’le Milli Savunma Bakanlığı’nın arasında uyum olmamasının rolü büyüktü. Ama yine de esas kabahatli, Fevzi Çakmak gibi eski tip bir askeri, yıllarca ordunun başında tutanlardı. Muhtemelen İnönü sorumluluğunu o günlerde iyice idrak etmişti.
PERİŞAN ORDU . İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, Mareşal’in karşı olduğu donanmanın en büyük gemisi Birinci Dünya Savaşı’nın ‘anti-kahramanı’ Yavuz (eski Goeben) zırhlısıydı. 1940’ta Almanya’dan iki denizaltı (Saldıray ve Yıldıray) alınmıştı ama donanmanın başında bir karacı bulunuyordu. Ordunun esasını oluşturan karacılar ise Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun cephesinde kullanılan her biri 48 tonluk toplara sahiptiler ama bunları çekecek araçları yoktu. Top mermileri ise, Doğu cephesinde Ruslardan kalan mermilerdi. Tank, tanksavar gibi araçlar yok, uçak sayılıydı. Erler, 1898 tarihli ‘Mauser’ler kullanmakta, sevkıyatlar manda, katır, at ve develerle yapılmakta, ancak zavallı hayvanlar açlıktan birbirinin kuyruklarını yemeye çalışmaktaydı. Çadırlar ve üniformalar yırtık pırtık, potinler delikti, hatta bazı durumlarda askerler yalınayaktı. Zatürree, verem, dizanteri gibi hastalıklarla baş edilememekteydi. Komutanlar morali bozuk alt rütbelilerin şikayetlerini önlemek için ‘biz Kurtuluş Savaşı’nda....” diye başlayan nutuklar atıyorlardı.
İnönü, Mareşali emekli ettikten sonra, orduyu siyasetten uzaklaştırmak için bir dizi karar aldı. Önce bir dizi yüksek rütbeli komutan emekliye sevk edildi. Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan’a bağlandı ve ona karşı sorumlu tutuldu. Ancak, Çakmak, döneminin mirası olan, yüksek komuta kademesi ile subay kadroları arasındaki çelişkileri gidermek kolay olmadı. Daha sonra başımıza çok iş açacak olan ‘genç subaylar’, ordunun demode yapısından, komuta kademelerinin yıllarca değişmemesinden, ordunun CHP’nin politikalarına payanda olmasından rahatsızdılar. TSK’da ilk illegal örgütlenmeler bu dönemde başladı. Öyle ki, 1942-1943’te, Çorlu’da bir grup subay, ordunun halinden sorumlu tuttukları İnönü yönetimini devirmek için biraraya gelmişler, neyse ki, başlarındaki general bunun bir ‘intihar’ olacağını söyleyerek darbeyi önlemişti.
AMERİKAN YARDIMININ ETKİSİ . Kara Kuvvetleri’ne dayalı ordu modelini değiştirmek, Türkiye’nin 1947 tarihli Truman Doktrini kapsamında 100 milyon dolar askerî yardımla takviye edilmesi kararı çıktıktan iki yıl sonra mümkün oldu. (Türk ordusu hakkında bilgi vermek üzere ABD’ye giden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak, 100 milyonun Türk ordusunu modernleştirmeye yetmeyeceğini söylemişti ki, haklıydı.)
Verdiği paraların boşa gitmesini istemeyen ABD’nin yönlendirmesiyle ordu, kara, deniz ve hava kuvvetleri olarak örgütlendi, kuvvet komutanları Genelkurmay Başkanı’na bağlandı. Yeni modelde, Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı’nın önerisi ile Bakanlar Kurulu kararıyla atanıyor ve Savunma Bakanlığı’na bağlanıyordu. Kanunun gerekçesinde değişikliğin nedeni ‘demokratik rejimle idare olunan memleketlerdeki gibi’ diye tarif edilmişti. Ancak kanunun kabulü hiç de kolay olmadı. Milletvekilleri ‘senelerin yetiştirdiği tecrübeli, görgülü ve kudretli bir genelkurmay başkanının, ordu ile bakan oluncaya kadar hiç ilgisi olmamış genç bir bakan tarafından önerilmesi’ni son derece yakışıksız buluyorlardı. Yıllarca Avrupa ülkelerindeki ‘liberal’ havayı teneffüs etmiş olan Dr. Adnan Adıvar bile buna itiraz etmiş, ‘eskiden tek parti idaresi idi, fakat şimdi çok parti olunca benim içime bir korku geldi’ demişti. Bu yeni statü, 1960’a kadar ciddi sıkıntı kaynağı olacaktı.
ASKER VE SEÇİMLER . 1950 seçimleri arifesinde, TSK’nın genç kadroları, artık iktidarın değişmesini istediklerini açıkça hissettiriyorlardı. DP sempatisinin arkasında elbette, liberal düşüncelere yakınlaşmak falan yoktu, sadece DP’nin ordunun modernleşmesini sağlayacağı, rütbe alımındaki sorunları gidereceği gibi umutlar vardı. Üst kademeler ise bekleneceği gibi, CHP’nin yanındaydı. Hatta, DP’nin ezici bir seçim zaferi kazandığı 14 Mayıs 1950 gecesi 1. Ordu Komutanı Org. Noyan parti müfettişi Sadi Irmak’ı arayarak, ‘eğer Cumhurbaşkanı Hazretleri yeşil ışık yakarsa, seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebileceklerini ve Milli Şef’in emirlerini beklediklerini’ söylemişti. Neyse ki Paşa ‘Milli irade nasıl tecelli ettiyse başta kendisi olmak üzere bütün devlet birimlerinin saygı göstermesi gerektiğini’ belirtmişti. (Aktaran: Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı, Demirkırat, Bir Demokrasinin Doğuşu, Doğan Kitapçılık, 1999, s.57.)
‘KALBİ VATANCA ATAN’ SUBAYLAR . Kaderin garip bir cilvesi olarak, ‘genç subaylar’ DP’nin iktidara gelişinde olduğu gibi gidişinde de etkili oldular. Dönemin I. Ordu Komutanı Korgeneral Cemal Tural 27 Mayıs 1960 darbesini, “kalbi vatanca vuran, vicdanı milletçe işleyen Harbiye’nin Türk milletine bir gecede yeni bir vatan, yeni bir hürriyet kazandırması”, “milletin aziz ve kahraman ordusunun süngülerinin pırıltısı ve hikâyesi altında hakiki ve ebedi saltanatı kurması” gibi tumturaklı sözlerle tarif etmişti. DP’yi orduyu modernleştirecek diye destekleyen genç subayların, DP’ye karşı olmalarının, orduyu modernleştiren temel güç olan ABD’yle ilişkilerin giderek yoğunlaşmasından rahatsız olması da ironiktir. Kemalist ideolojinin ‘anti-emperyalizm’ söyleminin etkisindeki bu kadrolar, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin temel sorunu olan ‘Batı’yla aşk ve nefret’ ikilemini yaşıyorlardı.
1960 darbesinden sonra, ABD ile ilişkilerde bir değişiklik olmadıysa da 235’i general olmak üzere tam 4.171 askerin topluca emekli edilmesi, gençlerin önünü açtığı için genel bir memnuniyet havası oluşmuştu. Elbette, Milli Birlik Komitesi’nin ilk işlerinden biri olan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) kurulmasının etkisini unutmayalım. Yine de 1962 ve 1963’te iki darbe girişiminin yapılması önlenemeyecekti.
MGK: ‘İkinci Cumhuriyeti partilerden koruma’ aracı
1922’de kurulan Harp Encümeni, ya da 1933’te kurulan Yüksek Müdafaa Meclisi gibi kurullar çok işlevsel olmamıştı. Truman Doktrini kapsamında Türk Ordusu’nun modernizasyonu ile ilgili düzenlemeler arasında 1949’da Cumhurbaşkanı’nın doğal başkanlığında, Milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı’ndan oluşan (buna daha sonra Harp Kuvvetleri Komutanı da katılacaktı) Milli Savunma Yüksek Kurulu’nun görevi ‘topyekûn savaş’ konsepti uyarınca, savunma birimleri arasında eşgüdümü sağlamaktı. Yani, siyasete müdahale etmesini mümkün kılacak atraksiyonları yoktu. Nitekim ileriki yıllarda, 1950-1960 arasındaki hükümetler, kurulu ciddiye almamakla suçlanacaklardı.
ÖZGÜRLÜKÇÜ ANAYASA’NIN HEDİYESİ . Ordunun siyasete bağımsız bir aktör olarak dönüşü, 27 Mayıs 1960 darbesiyle oldu. Pek çok kesim tarafından ‘özgürlükçü anayasa’ olarak adlandırılan 1961 Anayasası’nın 111. maddesiyle kurulan MGK’nın görevlerini madde şöyle tarif ediyordu: “...Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonunun sağlanmasında yardımcılık etmek üzere, gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu’na bildirir.” İdris Küçükömer’e göre MGK, 1961 Anayasası’nın en önemli kurumuydu. Hatta, parlamentonun üçüncü bölümüydü. (O dönemde Meclis’in yanında bir de Senato vardı.)
Dikkat edilirse, bir önceki kuruldaki ‘savunma’ sözcüğü ‘güvenlik’le değiştirilmişti. Bu önemli bir değişiklikti çünkü böylece kurulun kapsamı birden değişiyordu. Öte yandan Türkiye’de ‘milli’ kelimesi her türlü demagojiye ve istismara açık bir kavramı temsil ettiği için, bu kurulun neyin güvenliğini sağlayacağı çok açık değildi. Acaba memleketi sadece içten ve dıştan gelecek işgal, silahlı saldırı, isyan gibi somut tehlikelere karşı korumakla mı yükümlüydü, yoksa komünizm, irtica tehlikesi, ‘arkadan hançerlemek’ gibi ideolojik saldırılar da görev alanı içine giriyor muydu?
MÜDEBBİR DEVLET . Buna dair bir ipucunu Milli Birlik Komitesi üyesi Tabii Senatör Haydar Tunçkanat 1966’da şöyle vermişti: “Komite, oy çokluğu ile iktidara gelecek olan siyasi partilerin yeni Anayasamızla kurulacak İkinci Cumhuriyeti de dejenere edip yeni bir ihtilale sebep olmalarını önlemek için, yeni Anayasa ile Milli Güvenlik Kurulunu bir tedbir olarak getirmiş[ti.]” (Akşam, 22 Eylül 1966)
Ancak bu mühim kurulun 11 üyesinden 6’sının başbakan, bakan gibi sivil unsurlar olması ilginçti. Sivil üyelerden biri Çalışma Bakanı’ydı. Bu, o günlerde yavaş yavaş geliştiği görülen işçi sınıfının grev, direniş gibi eylemlerinin de ‘milli güvenlik’ konsepti içine alındığını düşündürüyordu.
MGK’nın görevlerini tarif eden 111. maddenin son cümlesi, 12 Mart 1971 müdahalesinden sonraki restorasyon döneminde kurula ‘kuvvet temsilcileri katılır’ ibaresinin yerine ‘kuvvet komutanları katılır’, ‘MGK hükümete yardımcılık eder’ ibaresi de ‘tavsiye eder’ olarak değiştirildi. Böylece MGK’nın işlevi ve ağırlığı güçlendirildi. 1971’deki bir diğer önemli değişiklik, TSK’nın Sayıştay denetiminden çıkarılmasıydı. 1982 Anayasası’nın 118. maddesinde ise MGK’nın görevleri şöyle tarif edilecekti: “....Bakanlar Kurulu’na bildirir. Kurulun, Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulu’nca öncelikle dikkate alınır.” Orduyu Sayıştay denetiminden kurtaran madde de aynen korunmuştu. ‘Milli güvenlik devleti’ne sivillerin burnunu sokmasının âlemi yoktu elbette...
Kaynakça: Ali Bayramoğlu, “Asker ve Siyaset”, Bir Zümre, Bir Parti, Türkiye’de Ordu (İletişim, 2004) içinde, s. 59-118; Hikmet Özdemir, Rejim ve Asker, AFA Yayınları, 1989; Ümit Özdağ, Ordu-Siyaset İlişkisi, Gündoğan Yayınları, 1991, s. 125-169; Yılmaz Tezkan, “Tartışılan Bir Kurum: Milli Güvenlik Kurulu”, Siyaset, Strateji ve Milli Güvenlik (Ülke Kitapları 2000) içinde, s. 22-34; Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler, İstanbul, 1983; Abdi İpekçi,Ömer Sami Coşar, İhtilalin İçyüzü, İstanbul, 1965.)
Cumhuriyet’in amele taburları: Yirmi Kur’a İhtiyatlar
Yıl 1941, günlerden 22 Nisan’dı. O gün Meclis, ateşli tartışmalardan sonra Milli Müdafaa (Savunma) Vekaleti’nin teklifini değerlendirerek, 1312-1329 (1896-1913) doğumlu tüm gayrimüslim erkeklerin Nafıa (Bayındırlık) Vekaleti emrine verilmek üzere askere çağırılmasına karar vermişti. Gerekçe Nazi ordularının Yunanistan’ı işgal edip Türkiye sınırlarına dayanmalarıydı. Hükümet Alman ordusunun bir sonraki hedefinin Türkiye olmasından korkuyordu. Karar gereği, mayıs ayının ilk yarısında 28 ile 45 yaş arasındaki 12 bin civarında gayrimüslim askere alındı. Bu iş gizli tutulduğu için, askere alınacaklar durumu kendilerini teslim almak üzere kapılarına gelen görevlilerden öğrenmişlerdi. Buna daha sonra Türkiye’nin dört bir yanındaki gayrimüslim erkekler de katıldı. Peki, madem tehlike o kadar büyüktü, neden sadece gayrimüslimler askere alınmıştı? Elbette ki hükümet bir işgal durumunda gayrimüslimlerin ‘beşinci kol’ gibi davranacaklarından korkmuştu!
BABASINI KAYBEDEN ÇOCUK . O sıralar henüz dört beş yaşlarında olan Ohannes Garavaryan, babası Suren’in, Taksim Sakız Ağacı’ndaki evlerinden iki jandarma ve bir polisle derdest edilip Sultanahmet Meydanı’nda tel örgülerle çevrili alana tıkılmasının yürek burkan hikâyesini şöyle bitirmişti: “...Üçüncü gün babamı görmeye gittiğimizde tel örgünün içinde kimsecikler yoktu. Babasını, kocasını, oğlunu görmeye gelenler korkuyla etraflarına bakınıyor, Nereye götürdüler acaba? Ne yapacaklar acaba? diye birbirlerine soruyorlardı. Kimsenin ne olup bittiğinden haberi yoktu.
Babasız kalmıştım. Çocukluğumun en kara günleridir o günler. Birçok acımı, korkumu unuttum, ama babamın götürülüşünü, tel örgüler içindeki halini hiç unutmadım. Bunca yıl geçti aradan, hâlâ bazen rüyama girer. Bir müddet sonra haber geldi. Babamı ve diğer erkekleri‚ Amele Taburu denen askerlik taburuna almışlar. Demiryollarında, taş ocaklarında zorla çalıştırıyorlarmış. Bu haber evimize mutluluk getirdi. Ben çok sevindim. Amele Taburu’nun ne demek olduğunu bilmiyordum. Ama babam ölmemişti, bir gün dönecekti.
Bir sene kadar sonra babam eve geldi (...) Babamın arkadaşları, akrabalarımızdan, tanıdıklarımızdan erkekler babamın etrafını sarmışlardı. Ben babamın yanında duruyordum. Babam durmadan başlarına gelenleri, yaşadıklarını anlatıyordu. Acılı olaylara bile gülüyordu misafirlerimiz. Babamı özlemiştim. Bir daha kaybetmemek için elinden tutuyordum. Babam gülünce ben de gülüyordum. Evimiz düğün evine dönmüştü.” (“6-7 Eylül 1955’e tanıklık edenler anlatıyor”, Hazırlayan: Kemal Yalçın, AGOS, S. 597, 7 Eylül 2007)
‘GÂVUR ASKERLER’ . Silah verilmeyen, üniforma olarak 1939 Erzincan depreminde Yunanistan’dan yardım olarak gönderilen çöpçü elbiseleri giydirilen bu ‘askerler’ sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen kamplara gönderilmişlerdi. Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırılmışlardı. Ama en kötüsü, ‘gâvur askerler’ diye alay edilmişler, aşağılanmışlardı.
Kasım 1939’da yürürlüğe giren hükümet kararıyla gayrimüslimlere bedel ödemek kaydıyla on sekiz ay yerine altı ay askerlik yapma imkânı verilmesinin anlamı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Hükümet gayrimüslimleri orduda görmek istemiyordu. Nitekim 1941’de yedek subay sınavlarında hiçbir gayrimüslim genç başarılı olamadı. 20 Kur’a İhtiyatlar ise ‘iç düşman’ paranoyasının zirvesiydi. Kimi gerçek, kimi söylenti pek çok olay yüzünden bu askerler imha edilmek üzere toplandıklarına inanmışlardı. Nasıl inanmasınlar, kazdıkları çukurların başında onlara nezaret eden çavuşları ‘bu çukurlar sizin mezarınız olacak!” diye bağırıyorlardı.
MAREŞALİN HİMMETİYLE Mİ? Yirmi Kur’a İhtiyatlar, 27 Temmuz 1942 günü terhis edildi. İddialara göre onları evlerine geri gönderen ‘İslam dininin en yüksek ahlaki değerlerine göre yaşayan’ Mareşal Fevzi Çakmak’tı. 20 Kur’a İhtiyatlar’a alındığında askerlik görevini daha yeni tamamlamış olan Vitali Hakko bu ikinci terhis kararı karşısında duyduğu tedirginlik dolu sevinci şöyle anlatır: “Bitmeyecek hiçbir şey yoktur. Toplam onsekiz ay süren askerliğim de bir gün sona erdi. Tabii sevindik. Ama üç gün sonra yeniden askere çağrılmayacağımızı kim temin edebilirdi?Hiç kimse! Bizler de böyle yarı sevinçli, yarı tedirgin İstanbul’un yolunu tuttuk.” Vitali Hakko’nun hisleri onu yanıltmamıştı. Sadece üç buçuk ay sonra, 11 Kasım 1942’de ülkedeki gayrimüslimlerin iflahını kesecek olan Varlık Vergisi Kanunu kabul Meclis’te kabul edilecekti...
Kaynak: Rıfat Bali, Bir Türkleştirme Serüveni, (1923-1945) Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, (İletişim, 1999), s. 408-423; a.g.y., Devletin Yahudileri ve ‘Öteki’ Yahudi, (İletişim Yayınları, 2004), s.301-307.
.26-10-08
.Biz cumhuriyeti çok sevdik!
Cumhuriyet’in en görkemli kutlanışı 10. yılda olmuştu. Bugünden baktığımızda anlamakta güçlük çekeceğimiz bir heyecanla yapılan kutlamalar için, 11 Haziran 1933 tarihinde bir kanun bile çıkarılmıştı. O yılın mirası olan 10. Yıl marşını hala coşkuyla söyleyen milyonlar var. (10. yıl kutlamalarına dair kısa bir özeti, yazının web nüshasında bulabilirsiniz.) Mustafa Kemal’in hasta olduğu 15. yıl kutlamaları hüzünlü geçmiş, ‘Cumhuriyet’in iyiliklerini ruhlara sindirmek’ şiarı ile yapılan 25. yıl kutlamaları ise daha canlı olmakla birlikte 10. Yıl kutlamalarının yanında çok sönük kalmıştı. Şeker Bayramı’na rastlayan 50. yıl kutlamalarına Bekir Sıtkı Erdoğan’ın bestelediği ama belleklerde pek yer etmeyen 50. Yıl Marşı ile çeşitli ‘Türk baleleri’ damgasını vurmuş, fakat 10. yılın coşkusu yine tekrarlanamamıştı.
85. YIL COŞKUSU . 75. yıl kutlamaları, giderek azalan coşkuyu yeniden oluşturmak için iyi bir fırsat oldu ve kamu kuruluşlarınca hazırlanan 38 milyon dolarlık 150 kadar proje ve çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından önerilen 2 milyon dolarlık 30 kadar projeyle kutlamalara içerik kazandırıldı. Kamu binalarında, hala 75. Yıl logosunu taşıyan tabelaları görmek mümkün. 85. yılı ise, görkemli resepsiyonlar ve havai fişek gösterilerinin ışıltısında, ama laiklik, anayasa, ordu-devlet-toplum ilişkileri, Kürt meselesi, Ergenekon Davası, dünya ekonomik krizi, AB ile tıkanan ilişkiler gibi çok temel ve derin sorunların gölgesinde, daha doğrusu bunlar yokmuş gibi davranarak ‘kutladık’. Ben de, düşünce dünyamızda egemen olan yüzeysellik modasına uyarak, bu haftaki yazımda sadece Cumhuriyet’in nasıl ilan edildiğini anlatmakla yetineceğim. Kıssadan hisse çıkarmak elbette serbest…
YENİ BİR DÖNEM . Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşlarından yazar Falih Rıfkı (Atay),Çankaya adlı eserinde, 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından Halide Edip (Adıvar), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Ruşen Eşref (Ünaydın), Asım (Us) Bey’le birlikte, ‘Yunan zulümleri üzerine belge toplamak üzere’ gittikleri Bursa seyahatinden söz ederken, Bursa valisinin Mustafa Kemal’i karşılama programına Sultan Osman’ın Türbesi’nin ziyaretini de koyduğunu görünce, “Mustafa Kemal’in bu ziyarette bulunacağını zannetmiyorum” demesinin hazır bulunanlar tarafından nasıl şaşkınlıkla karşıladığını anlattır. Ardından devam eder: “Mustafa Kemal’in İstanbul’a giderek yeni bir sadrazam olmayacağını pek iyi biliyorduk. Hanedan intihar etmişti. Ortaçağda olsaydık Mustafa Kemal’e biat edileceği ve hanedanın isim değiştireceği zamanda idik. Yirminci asırda, çöken hanedanların yerine cumhuriyetler gelir. Mustafa Kemal’in devlet reisi olmaktan başka hiçbir şey olmasına ihtimal yoktu.” (s.331-332)
SALTANATIN İLGASI. Falih Rıfkı haklıydı, nitekim bu konudaki ilk adım olan ‘Saltanat’ın ilgası’ işi, çok değil dokuz gün sonra tamamlanmıştı. İtilaf Devletleri’nin Lozan’a hem İstanbul hem de Ankara hükümetlerinin temsilcisini çağırması üzerine, Saltanatın ilgasına dair kanun teklifini Meclis’in tek Hürriyet ve İtilaf Fırkası kökenli üyesi, Sinop Mebusu Rıza Nur hazırlamıştı. Teklifi ilk imzalayanlar arasında saltanata ve hilafete bağlılığıyla tanınan Rauf (Orbay) da vardı. Mustafa Kemal ise teklife 81. kişi olarak imza koymuştu. 30 Ekim günü önergenin kabulü için gereken çoğunluk sağlanamadığı için görüşmeler ertesi güne ertelenmiş, oturum değişiklikler için yeter sayının bulunmayacağı anlaşılınca, tatil edilmişti. 31 Ekim günü meclis çalışmazdı 1 Kasım’da, saat 6.45’de tekrar toplandığında sinirler iyice gerilmişti. İkinci Grubun lideri Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey ve 25 arkadaşının Saltanatın ilgasından sonra Hilafetin korunması yolundaki ifadelerini öneriye ekletmelerinden sonra, Saltanatın kaldırılmasında hemfikir olunduğu halde Halifelik konusunda kafaların karışık olduğunu gören Mustafa Kemal kürsüye çıkmış ve Halifeliğin ve Sultanlığın tarihine ilişkin gece yarısına dek süren uzun bir konuşmaya yapmıştı.
BAZI KAFALAR KESİLECEKTİR! . Ancak bu uzun konuşmaya rağmen, 23 kişilik komisyon üç saat süren dini tartışmalar sonunda hala yönergeye son halini veremeyince, iki gündür mutat akşam yemeklerini kaçırdığı için zaten sinirli olan Mustafa Kemal’in sabrı taştı ve bir sıranın üstüne çıkarak “…Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diye biten meşhur konuşmasını yaptı. Komisyon Başkanı Ankara mebusu Hoca Mustafa Efendi, durumun nezaketini anlayarak, “Efendim, biz meseleyi başka nokta-i nazardan mütalaa ediyorduk. İzahatınızdan tenevvür ettik [aydınlandık]” diye ustaca çark etmiş, meclis 2 Kasım gecesi saat 3.00 de tekrar toplanmış ve Birinci Grup adına Mustafa Kemal’in, İkinci Grup adına Hüseyin Avni Bey’in lehte konuşmalarını takiben ‘gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında’ ‘Saltanat ilga’ edilmişti. Lazistan Mebusu Ziya Hurşit mazbataya itiraz etmek için sürekli söz istemiş ancak kendisine söz verilmemişti. Ziya Hurşit’in yasaya karşı olduğunu söyleyerek kararın oybirliği ile değil, oy çokluğuyla kabul edildiği şeklinde yazılması önerisi de dikkate alınmamıştı. (Ziya Hurşit, 1926’da Mustafa Kemal’e İzmir’de suikast düzenlemek suçundan asılacaktı.)
İki maddeli kanunun 1. maddesinde Misak-ı Milli sınırları içinde TBMM hükümetinden başka hükümet tanınmayacağı kesin bir dille belirtilirken, 2. maddesinde “Hilafet Osmanlı Hanedanına aittir….Türkiye Devleti, Hilafet makamının dayanağıdır” denmekteydi. Bu kararın alınmasından sonra ilk yapılan iş Lozan’a gidecek heyetin seçilmesi oldu. Müfid Efendi’nin okuduğu Türkçe dua ile kanun onandı ve işlem tamamlandı.
VAHDETTİN’İN GAYBUBETİ . Bunlar olurken, Vahdettin, son bir ümitle yaveri vasıtasıyla, Ankara hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi Refet (Bele) Paşa’ya Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini söylemiş, isteğini yazılı olarak tekrarlaması istenince bir daha girişimde bulunmamıştı. Refet Paşa’nın Yıldız Sarayı çevresinde güvenlik çemberini iyice sıklaştırması üzerine iyice korkan Vahdettin, bir kaç gün sonra İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutanı General Charles Harrington’a “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere Devlet anlayışına iltica ve bir an evvel İstanbul’dan naklimi talep ederim efendim” şeklinde bir mektup yazmıştı. (Mektubu Halife-i Müslümîn diye imzalamıştı.) Vahadettin ve maiyetindeki 9 kişi, 17 Kasım 1922 sabahı saat 6.00’da iki İngiliz Kızılhaç Ambulansı ile önce Tophane rıhtımına, oradan da İngilizlerin HMS Malaya gemisine götürülürken, Refet Paşa Ankara’ya Vahdettin’in ‘Sarayburnu’ndan gaybubet eylediğini’ (gözden kaybolduğunu) müjdelemişti. (Saltanatın ilgası ile Vahdettin’in yurtdışına kaçışı arasındaki 17 günlük dönemde, kendisine dokunulmaması, günümüzün meşhur ‘Vahdettin hain miydi, değil miydi?’ tartışmaları açısından ilginç olmalıdır.)
PRÜZLERİN GİDERİLMESİ . Saltanat kaldırılmış, padişah kaçırtılmıştı ama rejimin şekli hala belli değildi. Bunun halledilmesi için, bir dizi siyasi manevraya daha gerek duyulacaktı. Önce, Birinci Meclis’in Lozan’ı Musulsuz imzalamayacağını anlaşıldığı için meclisin yenilenmesi kararı alındı. Bu karara, Mustafa Kemal’e muhalefet edenlerin oluşturduğu İkinci Grup da karşı çıkmamıştı. Meclis’in tatile girmesinden sadece bir gün önce, 15 Nisan’da, Mustafa Kemal’in yandaşı Birinci Grup’un oylarıyla Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda alelacele bir değişiklik yapılarak Millet Meclisi Hükümeti’ne muhalefet etmek ve Saltanat’ın yeniden kurulması için kampanya yürütmek ‘vatana ihanet’ kapsamına alındı. Sonuçta, 11 Ağustos 1923’de açılan ikinci meclise üç kişi dışında, hep Mustafa Kemal’in elleriyle seçtiği adayların girmesi başarıldı.
İki gün sonra Mustafa Kemal oybirliği ile meclis başkanı seçildi. Aynı gün Lozan görüşmeleri yüzünden İsmet Paşa ile çatışan Rauf Bey başbakanlıktan çekildi ve Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) Bey başkanlığındaki yeni hükümet, 23 Ağustos 1923’te, Musulsuz Lozan Barış Antlaşması’nı onaylayarak (14 ret oyu vardı) Mustafa Kemal ve ekibini büyük bir dertten kurtardı. Lozan gereği, 2 Ekim’de İtilaf Devletleri İstanbul’dan çekilince, o güne dek gündeme getirilmesi yakışık almayan İstanbul’un başkentlikten ıskatı meselesi ele alındı ve 13 Ekim’de Ankara başkent ilan edildi. Sıra rejimin adını koymaya gelmişti.
Cumhuriyet ‘milli sır’ mıydı?
“Meşrutiyet, köhneleşmiş ve tutarlılığını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gövdesi üzerine değil, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde oturtulmalı, düşmanlarının yapacağı bir tasfiye yerine ihtilal idaresi, tek başına, bir Türk Devleti kurmalıdır.” (Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, 1981, s.114) 1905 veya 1907’de sarf edildiği iddia edilen bu sözler Mustafa Kemal’in kafasında ‘cumhuriyet’ fikrinin çoktan var olduğuna karine olarak kabul edilir.
Londra’da yaşayan Sultan Vahdettin’in yeğeni Prens Sami’nin 1951’de Haluk Yusuf Şehsuvaroğlu’na anlattıklarına bakılırsa, Samsun ve havalisinde bozulan asayişin düzeltilmesi için Osmanlı ileri gelenlerinden hazırlanan bir liste Padişah’ın önüne çıkarıldığında, Padişah parmağını Mustafa Kemal’in isminin üzerine koyarak ‘O gitmelidir’ dediğinde Mustafa Kemal’in isminin karşısında ‘Cumhuriyetçidir’ yazdığını görmüştür. (Aktaran Hamza Eroğlu, Atatürk ve Cumhuriyet, TTK Yayınları, 1989, s. 20.)
YAZIN MAZHAR BEY! . Daha sonra ‘Milli Sır’ adıyla karşımıza çıkacak bir başka iddiaya göre, 7/8 Temmuz 1919 gecesi, Erzurum’da, sabaha karşı Mustafa Kemal, Mazhar Müfit ve Süreyya beylere ‘sonuna kadar mahrem kalmak’ koşuluyla (başka şeylerin yanı sıra) şunları yazdırır: “Zaferden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır…İki, padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince, icap eden muamele yapılacaktır. Üç…” (Mazhar Müfit Kansu, Erzurumdan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C.I. Ankara, 1988, s. 31-32.)
Şevket Süreyya Aydemir’e göre, Mustafa Kemal’in en yakınındakilerden İsmet Bey, Sakarya harbinin cereyan ettiği 1921 yılı ortasında, Garp cephesinin Sivrihisar karargahında, Yakup Kadri ve Halide Edip’e ilerde Cumhuriyet rejiminin kurulmasının zorunlu olduğundan söz etmiştir. (Tek Adam, Cilt III, Yükselen Matbaası, 1965, s. 155)
Kazım Karabekir ise, 1922 Eylülünde Bursa’da buluşan Milli Mücadele liderlerinin, üzerinde konuştuğu siyasi formüllerden birinin Mustafa Kemal’in en küçük şehzadeye hilafet ve saltanat naibi ve aynı zamanda diktatör yapılması olduğunu iddia eder. Formülü Fevzi ve İsmet paşalar önermiştir, ama Karabekir, fikrin Mustafa Kemal’den çıktığını düşünmektedir. ( Uğur Mumcu,Kazım Karabekir Anlatıyor, UM:AG Yayınları, 1990, s. 42)
NEUE FREİE PRESSE’NİN HABERİ . 23 Eylül 1923 tarihli Neue Freie Presse adlı Avusturya gazetesinde çıkan bir haber bu tartışmalara nokta koyacaktır. Habere göre Mustafa Kemal, basında Teşkilat-ı Esasiye’de (anayasa) tadilat yapıldığına dair haberler hakkında “… bütün bu tadilat cumhuriyet esasına müteveccih (yönelik) olacaktır. Türkiye hal-i hazırda olduğu kadar istikbalde de daha fazla demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Hiçbir suretle Garp cumhuriyetlerinin sisteminden farklı olmayacaktır. Türkiye’nin bu cumhuriyetlerden ayrıldığı bir şekil meselesinden başka bir şey değildir” demiştir.
27 Eylül günü bu demecin resmen doğrulanmasıyla kamuoyunda ateşli bir tartışma başlar. 4 Ekim’de CHF divanı, devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olmasını kararlaştırır. 7 Ekim’de Yeni Gün gazetesinde yayınlanan sorulu cevaplı makalede “Hayır, cumhuriyet ilan olunmayacaktır. Zaten mevcut olan idarenin cumhuriyet olduğu söylenecektir…” denmektedir. İstanbul’da yayınlanan Tevhid- Efkâr’ın 19 Ekim tarihli nüshasında ise yapılacak değişiklikleri saptamakla görevli ‘Mütehassıslar Encümeni’nin Mustafa Kemal başkanlığında İstasyon Binası’nda çalışmasını alaya alarak, ‘Bizim bildiğimize göre cumhuriyet istasyon binalarında değil, millet meclislerinde doğar. İstasyon binasından ise olsa olsa tren çıkar’ denmektedir. Gazeteye göre, cumhuriyet tartışmaları CHF’yi ikiye bölmüştür.
Gazete haklıdır, çünkü Milli Mücadele’nin önemli adamlarından Rauf (Orbay) Bey, 4 Ağustos’ta Ankara’dan ayrılıp önce Sivas’a sonra İzmir’e geçmiş, Refet (Bele) Bey ve Dr. Adnan (Adıvar) Bey’le buluşmuştur. Milli Mücadele’nin kahraman komutanı Kazım Karabekir Paşa, görevli olarak bulunduğu Sarıkamış’tan ayrılarak, İstanbul’a gelmek üzere Trabzon’a doğru yola çıkmıştır. Bir diğer önemli komutan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa TBMM İkinci Başkanlığı görevinden istifa dilekçesini vermiştir. Kısaca taraflar ‘cephede’ yerlerini almaktadır.
SUNİ HÜKÜMET KRİZİ . İşte tam bu sırada, Mustafa Kemal’in has adamlarından hükümet başkanı Ali Fethi (Okyar) Bey aynı zamanda üstlendiği Dahiliye Vekilliği’nden yorgunluk gerekçesiyle istifa eder. CHF grubunun Mustafa Kemal’e danışmadan, Rauf Bey’i Meclis İkinci Başkanlığına, Erzincan Mebusu Sabit Bey’i de Dahiliye Vekilliğine seçmesi, Mustafa Kemal tarafından bir hükümet krizine dönüştürülür ve Mustafa Kemal’in baskısıyla hükümet 27 Ekim’de istifa eder. Bunun üzerine o ana kadar Ankara’da kalan Ali Fuat Paşa da İstanbul’a doğru yola çıkar.
Muhalefetin ağır topları Ankara dışında olduğu 28 Ekim gecesi, Mustafa Kemal İsmet Paşa, Milli Müdafaa Vekili Kazım (Özalp), eski Kolordu kumandanlarından Sinop Mebusu Kemalettin Sami ve Milli Mücadele Kocaeli Grubu Kumandanı Halit Paşa, Rize Mebusu Ekrem ve Afyon Mebusu Ruşen Eşref Bey’i Çankaya’da yemeğe alıkoymuş ve tüm yemek boyunca dalgın ve sessiz duran Mustafa Kemal, birden ‘Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz” demiştir. Daha sonra diğer misafirlerini uğurlamış, İsmet Beyle ikisi, ertesi gün sunulacak teklif üzerine çalışmışlardır. (Aktaran Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Cilt III, Yükselen Matbaası, 1965, s. 153.)
YAŞASIN CUMHURİYET! . 29 Ekim günü Pazartesi günü saat 10.00 da toplanan CHF grubunun yeni hükümeti kuramamasıyla başlayan tartışmalar, Mustafa Kemal’in 13.30 da kürsüye çıkarak ‘eksiklik ve yanlışlığın uygulanmakta olan usûl ve şekilde olduğunu, bunun da ancak Cumhuriyet idaresi ile giderilebileceğini’ söylemesiyle yeni bir merhaleye girer. Konu meclise taşınır ve bir dizi başka oylamadan sonra, saatler 20.30’u gösterdiğinde Mustafa Kemal’in hazırladığı değişiklik önergesi ‘Yaşasın Cumhuriyet!’ haykırışları arasında oylamaya katılan 158 kişinin oyuyla kabul edilir. Cumhuriyet’e evet diyenler arasında Rasih (Kaplan) Hoca, Mehmet Emin (Yurdakul) Bey, Şeyh Saffet Efendi gibi muhafazakar üyeler de vardır. Fakat, Meclis’in toplam üye sayısının 270 civarında olduğu ve bu üyelerin neredeyse tamamının Mustafa Kemal elleriyle seçtiği üyeler olduğu hatırlanınca, bu tarihi oylamaya sadece 158 milletvekilin katılması manalıdır.
DURUMUN TAVZİHİ . Önergede dikkati çeken husus, ‘Cumhuriyet’in ilanından’ değil, ‘Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğunun açıklığa kavuşturulmasından’ (kullanılan terim ‘tavzih’tir) söz edilmesidir. Tavzih işi, Anayasa’nın 1. maddesine ‘Türkiye Devletinin şekl-i hükümeti cumhuriyettir’ cümlesinin eklenmesiyle yapılır. Ancak hemen ardına, daha önceki metinde olmayan “Türkiye Devletinin dini, din-i islamdır, resmi lisanı Türkçedir’ şeklinde yeni bir madde getirilir. Bunun muhafazakar kesimlere verilmiş bir sus payı olduğu açıktır. Ayrıca ‘cumhurbaşkanlığı’ konusuyla ilgili iki yeni madde ile bazı maddelerde de değişiklikler yapılır.
Bundan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçilmiş, seçime katılan 158 kişinin tamamının oyunu alan Mustafa Kemal Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı olmuştur. (Daha önceki oylamaya da 158 kişi katıldığına göre, Mustafa Kemal kendisine oy vermiş olmalıdır.) Mustafa Kemal’in teşekkür konuşmasını Afyon milletvekili Kamil Efendi’nin okuduğu dua izler. Ankara halkı, olayı gece atılan silah ve havai fişeklerle öğrenir, ama İstanbul’da kutlamalar, 30 Ekim günü sabaha karşı 3’te Selimiye’den atılan 101 pare top atışı yapıldığı için halk büyük korku yaşar.
İLK TEPKİLER . 31 Ekim günü, Halife Abdülmecid Efendi, Mustafa Kemal’e, dedesinin hükümdarlığını ima eden ‘Abdülmecid bin Abdülaziz Han’ imzalı kuru bir tebrik telgrafı gönderir. Mustafa Kemal de kendisine aynı kurulukta teşekkür eder. Aynı gün İstanbul’daki Vatan veTevhid-i Efkar gazetelerini ziyaret eden Rauf Bey, cumhuriyetin kendilerinin yokluğunda alelacele ilan edilmesinden duyduğu şaşkınlığı belirttikten sonra, olayın İttihatçıların Merkez-i Umumi kararlarına benzediğini ima eder ve hükümetin bu acelenin haklı ve mantıklı gerekçelerini açıklamasını beklediğini ekler. 13 Ekim’de Sarıkamış’tan ayrılan, Cumhuriyet’in ilanını Trabzon’da iken top atışlarından öğrenen Kazım Karabekir, 10 Kasım’da İstanbul’a vardıktan sonra şu açıklamayı yapar: “Cumhuriyet şeklinin memleketleri yükselten bir şekl-i idare olduğu şüphesizdir. Şahsi saltanatların aleyhdarıyım.” (Hakimiyet-i Milliye, 11 Kasım, 1923.) Diğerleri İstanbul’da kalırken, Kazım Karabekir 15 Kasım’da Ankara’ya gelmiş ve Mustafa Kemal’i ziyaret etmek istemiştir, ancak hastalık mazeretiyle huzura alınmamıştır. Bu tarihten sonra, ‘cumhuriyet’ tartışmaları, yerini ‘hilafet’ tartışmalarına bırakacaktır.
VAHDETTİN’İN SONU . Bunlar yaşanırken, Vahdettin önce Malta’ya götürüldü ama İngiltere Harp, Deniz ve Sömürge Bakanlığı masraflarını ödememeye başlayınca, eski Mekke Şerifi, yeni Hicaz Kralı Hüseyin’in daveti üzerine Cidde’ye gitti. Bölge halkının ilgisizliğine ve ağır iklim koşullarına dayanamayınca önce Kıbrıs’a oradan da hayatının sonuna kadar yaşayacağı San Remo’ya geçti. Vahdettin Türkiye’de gömülmeyi arzu etmiş ancak bunun mümkün olmayacağını hissettiği için Şam’daki Selâhaddin Eyyubi Türbesi'ni seçmişti. Ancak kalp yetmezliğinden 15 Mayıs 1926 günü 65 yaşında vefat ettiğinde cenazesi alacaklıların haciz koymaları yüzünden bir süre ortada kaldı. Devrin Suriye Devlet Başkanı Ahmed Nami Bey, olayı duyunca çok üzüldü ve bütün borçlarını ödeyerek, cenazesini Suriye'ye getirtti. Ancak Selâhaddin Eyyubi Türbesi dolu olduğu için, cenaze Sultan Selim Camii'nin bahçesine gömüldü.
10. YIL COŞKUSU . Tekrar Cumhuriyet meselesine dönersek, bugünden baktığımızda anlamakta güçlük çekeceğimiz bir heyecanla ele alınan Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarının çalışmaları aylar önce başlamıştı. 11 Haziran 1933 tarihinde çıkarılan kanunla işe başlanmıştı. Kanuna göre, bayramda devlete ait ulaşım araçları indirim yapacak, kutlamalara ilişkin kitap ve broşürlerden posta ücreti alınmayacak, memurlara maaşları ayın 28’inde ödenecekti. 10. Yıl Kutlama Komitesi’nin başına CHF Genel Sekreteri Recep (Peker) Bey getirilmişti. Recep Peker, parti örgütüne 31 Ağustos 1933 tarihinde gönderdiği yazıda, Partililerin kendilerine, ailelerine ve çocuklarına alacakları yeni elbise, şapka, palto gibi giysilerinin Cumhuriyet Bayramı’na denk getirilmesinin ve bunun gelenekselleştirilmesinin ‘maksada büyük hizmet olacağını’ belirtmişti.
Komite ayrıca Cumhuriyetin simgesi olacak bir marş hazırlanmasına karar vermişti. Güftesini Behçet Kemal (Çağlar) ve Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) bestesini Cemal Reşit’in (Rey) yaptığı 10. Yıl Marşı önce Halkevi’nde Recep Bey ve diğer mühim zatın önünde, sonra 500 kişilik bir topluluğun önünde, en nihayet 14 Ekim’de Mustafa Kemal’in huzurunda sunuldu ve Mustafa Kemal’in marşı çok beğendiğini söylemesi üzerine ülkeye takdim edildi. İlk ağızda İstanbul’da halka marşı öğretmek amacıyla Şehir Bandosu Beyazıt Meydanı’nda marşı sunmuştu. Bunu Taksim Meydanı’ndaki gösteri izledi. Ardından tüm ülkede benzer talimler yapıldı.
LAF ÇOK İŞ AZ . Ülke boydan boya Mustafa Kemal’in vecizeleri ve CHF’nin sloganlarını içeren afişlerle donatılmıştı. Bu sloganlar arasında şunlar vardı: ‘Durmayalım, düşeriz’, ‘Biz bize benzeriz’, ‘Türküm, ne mutlu bana’ , ‘Dağılan çöker, daima bir, daima toplu’ , ‘Ne mutlu milletimize, kendi bağrından bir Mustafa Kamâl çıkardı’, ‘Sekiz yılda dört bin kilometre demir yolu!’ ‘Türk ordusu! İnkılabı, istiklali koruyan ve kollayan sensin. Sana saygı’ , ‘Türk ordusu milletin özüdür’, ‘Sevr, ölüm; Lozan, hayat. Sevr saltanatın, Lozan Cumhuriyetin’, ‘Devletin yapıcılık kuvvetine inan’ , ‘İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir milletiz’, ‘Demiryollarile; kömüre, bakıra varıyoruz: Akdenizi Karadenize bağladık. Balıkesire vardık, Sivası aştık, yarın Erzurumdayız’, ‘İktisad savaşı devam ediyor; uzun sürecektir, fakat bunda da mutlak muzaffer olacağız’, ‘Türk inkılabı eşsizdir’!... (Aktaran Hakkı Uyar, “CHP Genel Sekreterliğinin Parti Örgütü ile Yazışmaları: Durmayalım, Düşeriz”, Toplumsal Tarih, S. 118, Ekim 2003, s. 80-83, online versiyonu: kisi.deu.edu.tr/hakki.uyar/22.pdf)
Sonuçta üç güne yayılan kutlamalar kapsamında ‘Köyle kenti buluşturmak için’ devlet araçları ile büyük kentlere taşınan köylüler devlete ait konukevlerinde ve şehirli ailelerin evlerinde misafir edildiler. Köylere broşürler ve Cumhuriyetle ilgili piyes metinleri gönderildi. Sokaklara kurulan ‘halk kürsüleri’ vasıtasıyla, halk Cumhuriyet hakkındaki düşüncelerini söylemeye çağrıldı. Ankara’da törenler Mustafa Kemal’in radyoda 10 Yıl Nutku’ndan bölümler okunması ile başlamış, yerli ve yabancı konukların huzurunda yapılan ve 4,5 saat süren geçit töreni ile devam etmişti.
BİR AVUÇ TOPRAK . İstanbul’da ise, Beyazıt Meydanı’nda toplanan 150 bin kişilik grup, hoparlörlerden Mustafa Kemal’in nutkunu dinledikten sonra hep bir ağızdan 10. Yıl Marşı’nı söylemişler, ardından Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişlerdi. 29 Ekim gecesi Boğaz’da demirleyen 300 parça gemiden oluşan donanmanın ışık seli ile ‘Nurdan taç giymiş’ olan Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhuriyet Balosu yapılmıştı. Menemen şehidi Kubilay için dikilecek anıtın temeli atılmış, Onuncu Yıl İktisat Sergisi, Resim Sergisi, Maarif Sergisi açılmış, günün anlam ve ehemmiyetini anlatan konuşmalar ve piyeslerden sonra törenler, ikinci ve üçüncü günlerde bütün ülkede ‘Türk vatanının bütünlüğünü göstermek üzere’ yerden bir avuç toprak alınarak kadife bir kese içinde Mustafa Kemal’e armağan olarak gönderilmesi töreni ile sona ermişti.
.2-11-08
Tarihten ve belgeden korkan devlet
ŞANSLI GAZETECİ . Can Dündar’ın Mustafa adlı filmini henüz göremedim, ama film hakkında öyle çok yazı yazıldı ki, filmi görsem bile anlatmamı isteyeceğinizi sanmıyorum. Ama film dolayısıyla artık herkesin öğrendiği bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. O da, Can Dündar’ın incelemesine izin verilen Atatürk’ün Not Defterleri’nin (ve Atatürk’e ait pek çok belgenin) neredeyse 70 yıldır sadece kamuoyundan değil tarihçilerden ve araştırmacılardan bile saklandığı gerçeği. Yıllardır Atatürk’ün, 1904’ten 1938’e kadar cebinde taşıdığı küçük defterlere not tuttuğu söylenir ama bu defterler kaç tanedir, içinde neler vardır, hangi yıllara aittir, nerede saklanır, buralara nereden ve nasıl gelmiştir gibi konular adeta bir muammadır.
DERDEST EDİLEN BELGELER . Bir iddiaya göre, 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün ölüm haberi ulaştığında, o güne dek herhangi bir nedenle kendisine mektup yazanların, Çankaya Köşkü’ne üşüştüğü, herkes şahsıyla ilgili evrakı yok etme telaşındayken, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emriyle Muhafız Birliği’nin Köşk’ü korumaya almış, giriş çıkışı yasakladıktan sonra, çalışma odasında özel kalem görevlilerince işaret edilen kutu, dolap ve çekmecelerde bulunan bütün kâğıt, belge ve defterleri tasnifsiz halde bir sandığa doldurularak Genelkurmay binasına naklettirilmiştir. Uzun süre İş Bankası’nın kasalarında muhafaza edildiği sanılan sandıkla kimse ilgilenmez. Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi oluşurken ortaya çıkan defterleri ilk kez yurt gezisine çıkarken Genelkurmay’dan Atatürk hakkında nakledeceği özel bilgi notu isteyen Kenan Evren okur ve defterlerin yayınlanmasının sakıncalı olduğuna karar verir.
EVREN KAFASI . Buna benzer bir bilgiyi, Hasan Celal Güzel vermişti. Kendisinden Cumhurbaşkanlığı arşivlerini düzenlemesini isteyen Evren Paşa’nın “Atatürk’ün günlük programını ve görüşmelerini tutan yâverleri, çok teferruata yer vermişler. Yediğini, içtiğini, bazen bir hanımla özel görüşmesini bile yazmışlar. Bunlar açıklanırsa Atatürk düşmanları bu belgeleri O’nun aleyhinde kullanırlar, diye endişeliyim” diyerek bu belgeleri SEKA’ya gönderip imha ettireceğini söylediğini aktaran Güzel, yazısını “Aklıma gelince içim ürperiyor ve Evren Paşa’nın bu eşsiz tarih hazinesini yok etmemiş olmasını diliyorum” diye bitirmişti. (‘Latife Hanım’ın Defterleri”, Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 4 Şubat 2005)
ŞANSLI ARAŞTIRMACI . Yakın zamana kadar 32 defter olduğu ve bunların ATASE, Anıtkabir ve Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde dağınık olarak bulunduğu sanılırken, 2006 yılında Genelkurmay (ATASE) Arşivi yetkilileri, kendilerinde 34 defter olduğunu, bunların 12 ciltte toplandığını, şimdiye kadar 6 cildin satışa sunulduğunu, diğer 6 cildin ise yayım aşamasında olduğunu açıklamışlardı. Ama ne hikmetse, ‘6 cildin yayım aşaması’ bir türlü tamamlanamadı. Öte yandan, Can Dündar’a kadar, ATASE’deki 24 defter üzerinde çalışarak 1987’de bir master tezi hazırlayan Emekli Albay Ali Mithat İnan’dan gayri hiçbir araştırmacı defterlerin aslını görme şerefine nail olamadığı için, ATASE’nin yayımladığı ciltlerde sansürlenen yerler var mı kuşkusu giderilemedi. Öte yandan o defterlerde tam olarak ne yazıldığını öğreninceye kadar, Mustafa Kemal Atatürk’ün saklanması gereken ne gibi sırları, defoları olduğunu merak edenlere hak vermemek mümkün değil.
ŞANSSIZ TOPLUM . Bu haftaki yazıda ancak bir kaçını aktarabileceğim yüzlerce olay gösteriyor ki, Cumhuriyet döneminde belge deyince akla, bir an önce kurtulunması gereken, kurtulmak mümkün değilse imha edilmesi gereken, imha edilemiyorsa gözlerden saklanması gereken bir baş belası gelmiş. Tarihe bakışımız değişmeden belgeye, arşive bakışımızın değişmesi kolay değil elbette ama bütün zorluklara rağmen, başta ATASE olmak üzere tüm kurumlardan, bugüne dek bizlerden sakladıkları ne kadar tarihsel bilgi ve belge varsa bir an önce ortaya çıkarmalarını, araştırmacılara ve halka sunmalarını ısrarla istemeliyiz. Tarihsel ve güncel gerçekleri bilmek bizim vatandaşlık hakkımız, bunları bize sunmak da onların görevi!
I. Dünya Savaşı yıllarında, Rus işgali sırasında el konulmasın diye Samsun’a gönderilen ve işgal sonrası Trabzon’a iade edilen 500 yıllık Trabzon Vilayet Arşivi’nin 1982’de yanlışlıkla denize dökülmesine de, 1987’de 76 kamyon evrakın bilimsel metotlarla ayıklanmadan Konya Vilâyet Arşivi’nden çıkarılıp SEKA’ya gönderilmesine de ses çıkarmamıştık. (Aktaran Enis Berberoğlu, “Dünü unutma yoksa soyulursun”, Hürriyet, 26 Haziran 1998.)
Şahbaba kitabının yazarı Murat Bardakçı “milyonlarca belgenin olduğu Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bugün Sultan Vahideddin’le ilgili işe yarar tek bir siyasi belge bulunmuyor, var olanlar sadece nişan tevcihi, cülus yıldönümü kutlaması yahut doğum günü tebriki gibisinden beşinci, onuncu derecedeki protokol yazışmaları (…) İşin vahim tarafı, arşivlerde bulunması gereken siyasi belgelerin şimdi nerede olduğunu kimselerin bilmemesi” dediğinde de üzülmemiştik. (Aktaran Mustafa İslamoğlu, “Şahbabanın Kemikleri Sızlamaz mı?”, Yeni Şafak, 10 Şubat 1999)
OKKASI ÜÇ KURUŞ ON PARA . 1931 yılında, İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi’ne ait yaklaşık 50 ton Osmanlı belgesinin ‘bakkal ve sairenin eline geçmemesi için, evrakı alana, bunu yurtdışına çıkarma şartını koyması üzerine, ‘okkası üç kuruş on paraya’ Bulgaristan’a satılmasından yaşımız icabı haberimiz olmamıştı ama, yıllar sonra Sirkeci Tren İstasyonu’na götüren kamyonlardan evrakların Sultanahmet Parkı civarında ortalığa saçıldığını ve çöpçüler tarafından toplanarak Kumkapı’da denize döküldüğünü veya belgelerin bir bölümünün 40 milyon levaya Vatikan’a satıldığını okuduğumuzda da sarsılmamıştık. (Bulgaristan’daki Osmanlı evrakı, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, 1994.)
2000 yılında, aralarında Sultan II. Beyazıt tarafından kurulan Haremeyn Vakfı da olmak üzere çeşitli vakıflara ait Osmanlı evraklarının, SEKA çöplüğünden vatandaşlarca toplandığı gazetelere yansıdığında da ilgi göstermemiştik. (“Osmanlı Arşivi’nin Belgeleri Kâğıt Yapılsın Diye SEKA’ya Gönderildi”, Yeni Şafak, 17 Haziran 2000.)
Halil İnalcık, arşivlerimizin tam olarak açık olmadığını,1989 yılında çıkarılan bir kararname ile, Osmanlı Arşivleri’nde çalışmanın daha da zorlaştığını söylediğinde de konuyla ilgilenmedik. (“Osmanlı arşivleri dünyaya açılmalı”, Radikal, 11 Şubat 2001)
KORUMAK MI İMHA ETMEK Mİ? . Durumu, Cumhuriyet kuşaklarının Osmanlı geçmişine ilgisizliğiyle açıklamak mümkün mü acaba? Bence değil, çünkü Cumhuriyet kuşakları kendi dönemlerine karşı da ilgisiz. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yaklaşık 150 milyon belge, 366 bin defter kaldığını biliyoruz. Bu sayılar, Osmanlı arşivlerinin dünyanın belki de en muhteşem bilgi hazinesi olduğunu gösteriyor. Bu hazinenin korunması yolundaki ilk adımı 1 Mart 1923’te atan Cumhuriyet hükümetleri, muhtemelen Osmanlı gibi belgelere boğulmamak için, 1934’te ‘Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Vesaikin İmhasına Dair’ nizamnamelerin ilkini çıkarmıştı. Ancak, devlet dairelerinin 10 yaşını aşmış belgeleri imha etmesini öngören bu nizamnamede evrakların imha şekli açıklanmadığından taşra ile merkez teşkilatları arasında bitmez tükenmez yazışmalar yapıldıktan sonra, gizliliği olan ama güncelliğini yitiren belgelerin kıyılarak kağıt tüccarlarına satılmasına karar verilmişti, çünkü o yıllarda henüz SEKA kurulmamıştı!
ALLAHTAN ÖDENEK YOKTU . Uygulamadaki başıbozukluk yüzünden 1937’de rafa kaldırılan nizamnamenin yerine 1956’da çıkarılan yeni İmha Kanunu ve 1957’deki uygulama yönetmeliği ise o kadar karışıktı ki, uygulama adeta imkansız hale gelmişti. Sonuçta Maliye Bakanlığı ödenek ayıramadığı gerekçesiyle 1959’da bu yasanın uygulanmasına son verdi de bazı belgeler kıyılmaktan kurtuldu! 1923-1934 ve 1937-1956 arasında kaç komisyonun ne kadar belgenin imhasına karar verdiğini bilemiyoruz. Çünkü, tahmin edileceği gibi, imhaya ilişkin kayıtlar da ortada yok! 1959’dan 1988’e kadarki dönemde ise, tam 17 kurumun TBMM’den aldığı özel izinle kendi belgelerini imha ettiği ileri sürülüyor. (Prof. Dr. Oğuz İçimsoy’un Tarih Vakfı’nın Ekim 1998’de düzenlediği Özelleştirme ve Kurum Arşivleri adlı panelde sunduğu “Özelleştirme uygulamaları ve özelleştirilen kamu kuruluşlarının arşivleri” başlıklı bildiriden.)
Bu kurumlar arasında Sümerbank, Etibank, Tariş gibi Cumhuriyet’in ilk göz ağrıları da var. Bir başka örnek de faaliyet alanı belgeler olan basın yayın alanından. Binlerce kitap ve belgelik arşivi ile Cumhuriyet kuşağının gururu olan Orhan Koloğlu, adını hatırlamadığım bir televizyon programında, kendisi Basın Yayın Genel Müdürü iken (1974, 1978-79) Milli Mücadele’den itibaren bütün demeçlerin, resmi açıklamaların kaynağı olan kurumunun arşivini araştırmaya kalktığında ‘bina değişimi sırasında’ bütün belgelerin SEKA’ya gönderilmiş olduğunu öğrendiğini açıklamıştı.
SEKA’NIN KÂĞIT İHTİYACI . 1980’lerde televizyonlarda “siz imha edeceğiniz kâğıtları söyleyin biz kamyon gönderelim” mealindeki reklamları hatırlayanlar için şaşırtıcı olmayacak bir bilgi daha: 12 Eylül darbesi sonrasında gerek devletin kağıt ihtiyacını karşılamak, gerekse ait olduğu kurum binalarında yeni boş alanlar açmak ve gelir temin etmek gerekçesiyle Tek Parti döneminin hafızası anlamına gelen CHP’nin grup toplantılarının tutanakları, 1960 sonrasına damgasını vuran Adalet Partisi’nin arşivleri, Cumhuriyet Senatosu’na ait zabıtların tamamı ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında rejimin bekçisi olan İstiklal Mahkemesi zabıtlarının bir bölümü de SEKA’ya gönderilerek imha edilmişti! (Aktaran Ahmet Aksu, “Devlet arşivi imha ediliyor; Cumhuriyet tarihi yazılamayacak”, Zaman, 17 Haziran 2002.)
1998 yılında Dışişleri Bakanlığı’na ait kıymetli evrakların bulunduğu bir çelik kasanın Milli Emlak tarafından hurdacılara satıldığını hurdacıdan kasayı satın alan market sahibi içindeki evrakların gizli damgalı olduğunu görüp de Dışişleri Bakanlığı’na, onlar ilgilenmeyince Genelkurmay Başkanlığına haber verince öğrenmiştik.
Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nden Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ’a göre durum o kadar vahimdi ki, “bir an önce gerekli altyapı oluşturulmazsa bundan 50–100 yıl sonra bugünlerin tarihi yazılamayacak” idi. Marmara Üniversitesi Yakın Çağ Tarihi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin de aynını düşünüyordu. İstanbul Şişhane’deki Tünel’le ilgili bir çalışma yaptığı sırada Osmanlıca ve Fransızca pek çok değerli belgenin İETT arşiviyle beraber 1982 yılında imha edildiğini öğrenen Engin’e göre Türkiye Cumhuriyeti’nin arşivleri öylesine tahrip olmuştu ki, Cumhuriyet tarihi ile ilgili master ve doktora öğrencilerine üzerinde çalışacak belgeleri mevcut olan konu bulmakta ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. (Zaman, 17 Haziran 2002.)
BİZ DEĞİL BAŞKALARI SUÇLU . İlber Ortaylı 13 Şubat 2001’de Milliyet’te yayımlanan yazısında “Artık bir sır değil; Dışişleri arşivlerimiz düzensiz. 18. ve 19. asırda bu yerkürede büyük devlet olarak yaşayanların hepsinin muhteşem Hariciye Nezareti arşivleri vardır. Onların içinde bu tarihi imtiyazın farkında olmayan ve bir Dışişleri Bakanlığı arşivi (imparatorluk ve cumhuriyet bir arada) kurup ilmi araştırmalara açamayan tek ülke Türkiye’dir” demiş ve eklemişti: “Tabii Ermeniler de bu noksanı büyük şamatayla istismar ediyorlar..” Yani her zamanki gibi, biz değil, arşivlerini düzenleyemeyen Dışişleri Bakanlığı değil, başkaları (bu olayda Ermeniler) suçluydu!
Bütün bunlar bize, belgeyi ya gereksiz görerek saklamanın gereğine inanmayan, ya da tehlikeli görerek derhal imha etmek gerektiğini düşünen bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Buna bir de iyi niyetle bu sorunları aşmak isteyenlerin karşılaştığı, mekân, yetişmiş eleman, araç-gereç, para sorunlarını eklersek durumun ne kadar vahim olduğunu tahmin edebiliriz. Şimdi bazı özel vakalara göz atalım.
BULGARİSTAN’A SATILAN OSMANLI EVRAKLARI
Olayın başlangıcı 1929 yılına kadar gitmişti. İddialara göre, o yıl Maliye Bakanlığı, Defterdarlığa bir yazı göndererek ‘depolardaki lüzumsuz evrakların satılmasını’ istemişti. İstanbul Defterdarı da, 1931 yılında deposundaki eski yazılı evrakların değerli olup olmadığına bakmaksızın hepsini elden çıkarmaya karar vermişti. Önce 1928’de yapılan ‘Harf Devrimi’ dolayısıyla artık gözden düşmüş olan eski yazılı evrakların yakılması düşünülmüş, sonra birileri ‘niye yakalım satarız maliyeye gelir elde ederiz’ demiş, başka birileri de ‘yurtiçinde satarsak bakkalların eline geçer, biri ola ki yazıları okur, sonra evrakların tarihi değere sahip olduğu anlaşılır, biz de zor durumda kalırız en iyisi yurtdışına satalım’ demişti. Onun içinde sözleşmeye, satılan evrakların yurt dışına çıkarılma şartı konulmuştu. İhaleyi kazanan İzzet Bey, evrakları Bulgaristan’da faaliyet gösteren İsviçreli bir fabrikatöre satmıştı. Satış fiyatı da ‘okkası üç kuruş on para’ idi.
1931 yılının Mayıs ayının 11’inde, Sultanahmet’teki Maliye Evrak Hazinesi’nin önüne 20-30 kadar araba sıralanmış, kapının önüne konan baskülde çemberlenmiş evraklar tartılıp arabalara yerleştiriliyor ardından da Sirkeci’ye götürüyorlardı ki, defterdarlık binasının koridorlarında, üzerinde hademelerin gezdiği evrak yığınlarını ve taşıma sırasında arabalardan uçuşan evrakların çöpçüler tarafından süpürülerek imha edildiğini gören İbrahim Hakkı’nın (Konyalı) Son Posta gazetesinde yayınlanan yazısı üzerine skandal kamuoyuna yansıdı. Olayı öğrenen İstanbul Belediyesi’nin basınla ilişkilerden sorumlu görevlisi Osman Nuri (Ergin), konuyu bu toprakların yetiştirdiği en önemli entelektüellerden olan Muallim Cevdet (İnançalp)’e duyurmuş, duyduklarına ve gazetelerde okuduklarına inanamayan Muallim Cevdet, büyük bir şok içinde Sultanahmet’e gitmiş ve bir süre sonra, beşer kuruşa çocukların elinde topladığı ve içinde 1683 tarihli II. Viyana seferine dair ‘Yol Masraf Defteri’, Uygurca metinleri okumaya yarayan bir anahtar, Sırbistan’da ilk fethedilen yer olan Niş kalesine dair elyazmalarının da bulunduğu bir kucak evrakla ağlayarak geri dönmüştü.
İbrahim Hakkı, Osman Nuri, Muallim Cevdet ve İstanbul Mebusu Halil Ethem (Eldem) Başvekil İsmet Paşa’ya bir mektup yazarak, olayı anlatmışlar ve acilen el koymasını istemişlerdi. Bazı milletvekilleri konuyu TBMM’ye taşıyınca, sorumlular hakkında dava açılmış ancak duruşmalarda İstanbul Defterdarı Şefik Bey ‘satılan evrak yazısız, kıymetsiz kağıt parçaları ve eski defterlerdi’ diyerek kendini savunurken, olayın faillerinden Maliye Bakanlığı Müsteşarı Ali Rıza Bey, ‘Bence mesele o kadar sade ve ehemmiyetsizdir ki…’ diye başladığı savunmasını, ‘Eğer bu kağıtlar yakılsaydı, kimsenin sorumluluğu olmayacaktı’ diyerek bitirmişti. Sonuçta sorumlulara küçük cezalar verilmiş ama bunlar da Recep Peker hükümeti zamanında çıkan afla bağışlanmıştı. Bulgaristan’a satılan 200 balya ve 500 sandık evrakın ancak 8 tonu 53 balyası iki yıl sonra geri alınabilmiş ancak bu balyalar günlerce gümrükte beklemiş ve 1936’a kadar da açılmamıştı. Bulgaristan’da kalan bölümün bir kısmının 40 milyon Bulgar levasına Vatikan’a satıldığı söylenmişti.
Olayın son perdesi 1993’de dönemin Devlet Arşivleri Genel Müdürü, İsmet Binark’ın Bulgaristan’a yaptığı ziyarette açıldı. Binark, 1931’de satılan belgelerin bir kısmının tasnif edilerek Sofya’daki Cyril ve Methodius kütüphanelerinde saklandığını görünce, iki ülke arasındaki kültürel anlaşmalar çerçevesnde bu belgelerden tasnifi tamamlanmış olan 1 milyon belge,700 adet maliye defteri,405 adet icmal ve mufassal tahrir defteri, 200 adet şer’iye siciline ait mikrofilmleri ve fotokopileri 1997 yılında Türkiye’ye verilmesini sağladı. O tarihte, tasnif edilmeyi bekleyen 500 bin belgenin daha olduğu söylenmişti. Muhtemelen bunlar da tasnif edilmiştir ancak henüz Türkiye’ye geldiğine dair bir bilgiye sahip değiliz.
CHP ARŞİVİNİN BAŞINA GELENLER
Gazeteci Faruk Bildirici CHP arşivi ile ilgili araştırmasının sonuçlarını 23 Aralık 2001 tarihliHürriyet gazetesinde anlatmıştı. Bildirici’nin CHP arşivlerine merak sarmasının nedeni o sırada üzerinde büyük tartışmalar yapılan Salkım Hanımın Taneleri adlı filmdi. Filmde 11 Kasım 1942’de yürürlüğe giren ve nasıl uygulandığını dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin anıları olmasa hiç bir zaman öğrenemeyeceğimiz Varlık Vergisi’nin neden olduğu dramatik olaylar anlatılıyordu. Bildirici, bu görüşmelerin ele alındığı grup tutanaklarını bulma umuduyla çıktığı yolculukta CHP arşivinin ilk kez 1953’te Demokrat Parti (DP) tarafından talan edildiğini öğrenmişti. (DP arşivini de 27 Mayısçılar yok etmişti.) 1953’te CHP’nin gericilik suçlamasıyla kapatılan Millet Partisi’ne destek vermesine kızan DP, 6195 sayılı yasayla CHP arşivine el koyduktan sonra arşivi bir süre aynı kanunla kapatılan Ulus gazetesinin matbaasında bekletmiş, 2 Ocak 1959’da TBMM Müzesi’ne devretmişti. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü, belgeleri tasnif etmek üzere 26 Ekim 1963’te bir heyet oluşturmuş, kitaplar kütüphanelere, kıyafet resimleri Etnoğrafya Müzesi’ne, plaklar Devlet Konservatuvarı’na, gravür ve fotoğraf camları Müzeler Genel Müdürlüğü’ne, belgeler ise Başbakanlık, Milli Eğitim Bakanlığı ve TBMM Başkanlığı’na gönderilmişti.1979’da TBMM Başkanı Cahit Karakaş, CHP’ye ait evrakı tekrar TBMM Müzesi’ne yollamıştı. Bu yorucu yolculuk sırasında arşiv malzemelerinin ne hale geldiğini tahmin etmek zor değildi.
SEKA’DA HAMUR OLDU . 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle partiler kapatılınca, diğer partilerin arşiviyle birlikte CHP’nin DP talanından geri kalan arşivi de toplanıp SEKA’ya gönderilerek kağıt hamuru yapılmıştı! O dönemde sadece TBMM’deki CHP Grup odalarında bulunan kimi belgeler kurtulabilmişti.
Faruk Bildirici bazı ipuçlarını izleyerek Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Dairesi Başkanı Oktay Şimşek’e ulaşmıştı. Şimşek, eski meclis binası (şimdiki adıyla Ankara Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Müzesi) depolarında bulunan CHP’ye ait yüzlerce koli belgenin 1992’de kendilerine gönderildiğini doğrulamıştı. Sonunda, uzmanlar, CHP Genel Merkezi’nin 14 bürosuna ait belgelerden ilk beşinin tasnifini tamamlayarak, araştırmacılara açmıştı. Tasnifi tamamlandıkça öbür bürolara ait belgeler de peyderpey kullanıma açılacaktı. Ancak bu belgeler arasında Bildirici’nin bu maceralı yolculuğa çıkış nedeni olan Varlık Vergisi görüşmelerine dair tek satır yoktu. Sanki böyle bir kanun hiç olmamıştı, ya da gökten zembille inmişti!
VARLIK VERGİSİ BELGELERİ
Varlık Vergisi meselesinin nasıl bir tabu olduğunu, yakında Belge Yayınları’ndan Ekonomik ve Kültürel Genosid: Varlık Vergisi 1942–1944 adlı kitabı çıkacak olan Sait Çetinoğlu’nun tecrübelerinden de anlayabiliriz. Çetinoğlu’na göre Cumhuriyet Arşivi’ndeki CHP arşivi katalogunda verginin konması ve kaldırılmasına ait hiçbir bilgi ve belgenin kaydı yoktur. O dönemde Varlık Vergisi’ni ödemek için kredi almak zorunda olanların ilk adresi olan Osmanlı Bankası’nda bu döneme ait belgeler araştırmacılara kapalıdır. Bunun nedeni, bankanın kendini o dönemdeki olaylardan dolayı suçlu hissetmesi olabilir mi acaba? Çünkü o dönemde hangi firma Osmanlı Bankası’ndan Varlık Vergisi ödemesi ile ilgili kredi almışsa, kesinlikle hiçbiri bir daha belini doğrultamamıştı.
Sait Çetinoğlu, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’na dayanarak 3 Nisan 2007 tarihinde 27838 sayılı dilekçeyle Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’na başvurduktan iki ay 23 gün sonra şu cevabı almıştı: “[D]ilekçede belirtilen hususların 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında cevaplanması mümkün bulunmamaktadır. Öte yandan dilekçede belirtilen hususlar mükellefiyetinizle ilgili tereddüt edilen bir konuya ilişkin olmadığından, Vergi Usul Kanunu’nun 413 üncü maddesi gereğince görüş bildirilmesi mümkün değildir. Bilgi Edinilmesini rica ederim. Başkan a. Feyyaz Yazar Gelir İdaresi Grup Başkanı.”. Aynı talebe Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü “bilginin hak sahibinin bizzat ya da vekili aracılığı ile” tapu müdürlüklerine başvuru halinde yapılacağı belirtilmişti.
Sait Çetinoğlu Varlık Vergisi dolayısıyla elden çıkarılan mülklerin Sümerbank, Toprak Mahsulleri Ofisi, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş, İş Bankası, Umum Sigorta, Milli Reasürans, İstanbul Belediyesi ve Vakıflar Umum Müdürlüğü gibi resmi ve yarı-resmi kuruluşlarca edinildiğine dair bilgileri tahkik etmek için benzer bir başvuruyu Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yapmıştı. Müdürlükten gelen yazım hatalarıyla dolu 30 Nisan 2007 tarihli e-mail’de aynen şunlar yazıyordu: “Başvurunuzda prof. ayhan aktar iletişim yayınlarında çıkan varlık vergisi kıtabının 204. sahifesinde vakıflar umum müdürlüğü tafafından da birçok gayrimenkulun satın alındığı belirtilmektedir. Sözkonusu gayrimenkullerin listesinin kimlerden satın alındığı ve satınalınma değerini de içerecek şekilde tarafıma verilmesi yazmışsınız ancak bahsettiğiniz konu ile ilgili olarak hangi gayri menkullerden bahsedildiği anlaşılamamış olup, konu hakkında daha ayrıntılı bilgilerle birlikte başvurulması halinde gerekli işlem yürütülecektir.”
Bunlara rağmen yılmayan Sait Çetinoğlu araştırmaya devam etti ancak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan gelen son derece bozuk Türkçeli cevap da olumsuzdu: “Söz konusu talep incelemiş olmakla, Bilgi Edinme Kanunun uygulanmasına ilişkin esas ve unsurleri hakkındaki yönetmeliğin 12. maddesinin 2. fıkrası gereği Müdürlüğümüzün ayrı ve özel bir çalışma ve inceleme neticesi verebileceği bir bilgi olması ve yine aynı yönetmeliğin 21., 34. ve 36. maddeleri kapsamımda gizlilik dereceli ve açıklanması yasak, ticari sır niteliği taşıyan ve kurum içi düzenlemelerle ilgili bulunmasından dolayı bu taleb Bilgi Edinme Kanunu kapsamında değerlendirilmiş olup cevap verilememektedir.” Toprak Mahsulleri Ofisi 27 Nisan 2007 tarihli cevabında; “Kurumumuz kayıtlarının tetkikinde e-mail mesajınızda istemiş olduğunuz bilgiler ile ilgili kayıtlara rastlanmamıştır”; Şeker Şirketi 30 .4.2007 günlü yanıtında; “ İlgi e-mailinizde bahsedilen şekilde herhangi bir gayrimenkul satın alınmamıştır” denmekteydi. Türkiye İş Bankası da soruları müşteri ilişkileri kapsamında görmediğinden bilgi vermeyecekti.
Buna da şükürdü çünkü cevap bile vermeyenler vardı. Kısacası Türkiye’de bilgi edinmek, hele de böyle ayıplı konularda ise, gerçekten çok ama çok zor bir işti!
LATİFE HANIM’IN TTK’DA HAPSEDİLEN EVRAK-I METRUKESİ
İdeolojik kökenli bir sansür de Atatürk’ün ayrıldığı eşi Latife Hanım’ın mektuplarının başına gelmişti. Mayıs 1975’te yıllardan beri çektiği hastalığın kanser olduğunu öğrenen Latife Hanım, kim bilir hangi gerekçeyle evindeki bazı belgeleri yakmıştı ama Ziraat Bankası ve Osmanlı Bankası’nın kasalarında saklanan 219 adet belge, 1976 yılında, dönemin Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Enver Ziya Karal’ın teklifi üzerine, Uşaklıgil Ailesi tarafından TTK’ya verilmişti. Ziraat Bankası’ndaki kasa 1977’de, Osmanlı Bankası’ndaki kasa 1979’da açılmış ve ‘Latife Uşaklıgil Belgeleri’ TTK adına Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar tarafından incelenmişti. Kaynar, 10 Nisan 1979 tarihli raporunda şöyle demişti: ‘Bu belgeler gerek devrim tarihinin gerek Cumhuriyet tarihinin gerçek belgelere dayanması yolunda başlıca vazife görecek niteliktedir. Bu belgeleri incelemeksizin devrim tarihinin daha doğrusu Cumhuriyet tarihinin yazılması mümkün olmaz.” Madem bu kadar önemli belgelerdi, o halde incelemeye sunulması gerekmez mi demeyin, çünkü burası Türkiye’ydi. Belgeler üzerindeki 25 yıllık yayın yasağının kalktığı Şubat 2005’te, TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, ailenin isteği üzerine evrakların açıklanmasından vazgeçildiğini söyleyerek, malum paranoyanın devam ettiğini göstermişti. Reşat Kaynar ise 25 yıl önceki incelemesine atıfla “Bir tarihçi olarak bunların o günün şartlarında kamuoyunun bilgisine sunulmasını uygun bulmadım…” diyecekti. (İpek Çalışlar, Latife Hanım, Doğan Kitap, 2006, s. 463-473.) Yani yine rejimin muhafızları, halkın neyi bilmesi gerektiğine karar vermişti. Bu saçma sansür hala sürüyor ve biz ‘devrim tarihini’ hala eksik biliyoruz!
AFET İNAN’IN SANSÜRÜ
“28 Temmuz 1918, Pazar
“Karlsbad’da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu deftere geçiremedim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi, her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.”
Mustafa Kemal’in, “Karlsbad ve Viyana’da geçen günlerim” başlıklı altı defterlik hatıralarının son sayfasında bu samimi not vardı. Bu itiraftan sonra arşivlerdeki 34 defterin nasıl günümüze ulaştığı iyice muamma ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Bilindiği gibi Mustafa Kemal, 1918 yılının Temmuz ayında, zaman zaman depreşen böbrek ağrılarını tedavi ettirmek için, bugün Çek Cumhuriyeti’nin sınırları içinde bulunan Karlsbad kaplıcalarına gitmişti. Oradaki günlerini, gecelerini, gözlemlerini, siyasete ve geleceğe dair düşüncelerini bazı defterlere not etmişti. Bunları manevi kızı TTK Başkanı Prof. Afet İnan, 1931’de Çankaya’daki eski köşkün kütüphanesinde bulmuş, götürüp Atatürk’e göstermişti. Çok duygulanan Atatürk, Afet İnan’a “Bunları sen sakla, ileride yayımlarsın” demişti. İnan, defterleri tam 48 yıl kendine sakladı, ilkin 1979’da bir konferansta kullandı, 1983 yılında da yayımladı. Ama görüldü ki, Afet İnan hatıraların bazı bölümlerini (…..) işareti ile sansürlemişti. Sansürün nedeni sorulduğunda kızgın kızgın, “Canım ne önemi var ki diğer anlattıklarının yanında. Biraz eğlenmiş, o kadar... Bilinmese ne olur?...” demişti. Atatürk’ün pek çok not defteri, Afet İnan’ın sansürü ile yayınlanmıştı ve bu belgelerin asıllarının nerede olduğu da net olarak öğrenilememişti. (Afet İnan’ın bu konudaki makalesinin internet versiyonu:http://turkoloji.cu.edu.tr/ATATURK/arastirmalar/ataturk_karlsbad_hatiralari.pdf
).
1915 ERMENİ TEHCİRİ’YLE İLGİLİ HAYATİ BELGELER NERDE?
Osmanlı’dan günümüze kadar süren en katı ideolojik sansür elbette 1915 Ermeni Tehciri’ne dair evraklara uygulandı. Örneğin Osmanlı Devleti’nin Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi belgelerinden Türkiye Cumhuriyeti arşivlerine aktarılan belgeler arasında 1915 Ermeni Tehciri’yle ilgili belgeler yok. Yine Osmanlı Mebuban Meclisi tarafından Ermenilere yönelik tehcir ve katliam suçlarını kovuşturmak amacıyla, 24 Kasım 1918 tarihinde kurulan Tedkik-i Seyyiat Komisyonu’nun belgelerinin nerede olduğu bilinmiyor. Bunların 1922 sonrasında, İstanbul’un Ankara Hükümetinin kontrolü altına girmiş olması nedeniyle İstanbul Örfi İdare (Sıkıyönetim) Kumandanlığı tarafından Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’na aktarılmış olması gerekir ancak belgelerin Genelkurmay (ATASE) Arşivi’nde olup olmadığına dair herhangi bir bilgi veya açıklama bugüne kadar yapılmış değil.
Aynı şekilde, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi ile Teşkilat-ı Mahsusa’ya ait belgelerin nerede olduğu da bilinmiyor. 1919-21 yıllarında İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi’de görülen İttihat ve Terakki merkez ve yerel yöneticileri aleyhine açılan davalara ilişkin belgelerin asılları da kayıp. Tehcir edilen Ermenilerin mallarını takip için kurulan Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları’nın defterleri de ortada yok. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün tapu kayıtlarını elektronik ortama aktarma isteği Milli Güvenlik Kurulu tarafından uygun görülmediği için, o dönemlerin tapu kayıtlarını incelemek de mümkün değil. Ondan sonra da dünyaya ‘Arşivlerimiz açıktır!’ diye meydan okuyoruz. Neyimize güveniyorsak?!… (Daha fazla bilgi için 25 Mayıs 2008’de bu sütunlarda yayınlanan “Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak” başlıklı yazıma bakılabilir.)
Özür ve düzeltme: Geçen haftaki yazıda, okuyucumuz Ertuğrul İnanç’ın dikkatimi çektiği iki hatamı özür dileyerek düzeltmek istiyorum. Cumhuriyet’in 50. Yıldönümü için bestelenen marşın bestesi değil güftesi Bekir Sıtkı Erdoğan’a, bestesi ise Necil Kazım Akses’e aitti. Abdülaziz, Halife Abdülmecid Efendi’nin dedesi değil babasıydı.
.9-11-08
.1937-1938’de Dersim’de neler oldu?
DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ . Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf’ta yayınlanan ‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazı dizisinin ‘Devletin isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: “Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti. 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: “A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.”
OKŞAMAKLA OLMAZ . “Erkânı Harbiye Reisi’ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”... Bu konuya önümüzdeki haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli ‘Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?’ başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy’un mektubuna cevap verirken değineceğim.” Bu hafta, Tayip Erdoğan’ın ‘Tek devlet, tek bayrağa karşı olan buyursun beğendiği yere gitsin’, Vecdi Gönül’ün ‘Rumlar ve Ermenler devam etseydi bugün aynı milli devlet olur muyduk?’ vecizeleriyle sembolize olan ırkçı zihniyetin en kanlı tezahürlerinden olan 1937-1938 Dersim harekâtlarının tarihçesini, önümüzdeki hafta ise söz konusu mektubu yayımlayacağım. Böylece her iki tarafın da ne dediği daha iyi anlaşılacak.
* * *
Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ’ı da içine alan bölgeye MÖ. 6 yüzyılda Pers KralıDarius’un egemenliğinden dolayı Dranis deniyordu. Bundan 200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp Pers ülkesine giden efsanevi ‘On Binlerin Yürüyüşü’nü anlatan Xenophon’un Anabasiseserinde bölgenin adı Derxene olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan diye söz edilir. Bitlis hükümdarı Şeref Han Bitlisi’nin 1597’de kaleme aldığı Şerefname’de ise “Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan bir kaledir. Kale ahlaksız kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil ve Kâbil istila ettikten sonra, adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı” satırlarını okuruz. Bütün bunların ‘Dersim’ adının erken biçimleri olduğu sanılır.
Genel olarak, Dersim adının Farsçada ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ ile ‘gümüş’ anlamına gelen ‘sim’ kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna dair tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni tarihçisi Horenli Musa ise bölgenin ismini, ‘Sim’ asıllı bir Ermeni soylusuna bağlar.
ESAS DERSİM . Tarihsel ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek Dersim olarak adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve Kutu Deresi mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik) arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve Kiğı’nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek’in de kısmen içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine ‘Batı Dersim’; Pülümür, Nazimiye ve Mazgirt’i içine alan bölgeye ise ‘Doğu Dersim’ denir.
1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859’da Harput vilayetine bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan sonra olmuştur. Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim 1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926’da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür.
PROTO ERMENİLER . Kendilerini Şafi Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş (Alevi) Dersimlilerin etnik kimliği tartışılan bir konudur. ‘Erken Dersimliler’ denilen Kırmanclar birçok kaynakta ‘proto-Ermeni’ olarak tanımlanmaktadır. İddialara göre, Ermeniler tarih içinde büyük ölçüde Aleviliğe geçmiş, ama Surp Sarkis, Gağant, Zadik, Vartavar gibi eski inanç ve geleneklerini kendi içlerinde yaşatmaya devam etmişlerdir. ‘Geç Dersimliler’ ise Zazaca (Dımıli) konuşan Şeyh Hasananlılar (Abbasan, Ferhadan, Karabalan, Kureyşan) ve Seydanlılar (Kalan, Kevan, Koçan) aşiretleridir. Ancak Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar hepsinin kimliğini Kürt olarak tanımlarken, Zazacayı Kürtçeden ayrı bir dil olarak değerlendirenler Zaza ve Kürt şeklinde iki farklı etnik kimlikten söz edilmesi gerektiğini savunurlar.
KIZILBAŞ DERSİMLİLER . Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan Balabanlar’ın Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir.
Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan, Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.
1937 ISLAHAT PROGRAMI . Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935’te hazırladığı ‘Şark Raporu’nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran 1937’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için ‘Islahat Programı’nı açıkladı. Programa göre, Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim’i haydut yatağı durumuna getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu’nun izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih tezine göre ‘Horasan’dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere dönüşen Dersimliler’, asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı. İnönü’nün açıkladığı önlemler arasında “Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim’den beş yaşını doldurmuş kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi’ de vardı.
Aslında daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini güvenlik güçlerine teslim olmuş, ‘asayişsizlik’ olaylarında önemli bir azalma kaydedilmişti. Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit Rıza ve yandaşlarıydı.
KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI . Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara bakışını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesindeki haber gayet iyi anlatıyordu. Gazetenin diliyle ‘Hayatı başlı başına bir çapulculuk tarihi teşkil eden’ Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir (haydut) saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide, servetini melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli mıntıkasını imar ve ıslah işine başladığını görür görmez fena hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve derebeylik kuvvetinin gitmemesi için’ çare düşünmüştü. Gazeteye göre Seyit Rıza halkı şu iddialarla kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının malı olacaktır. 2) Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün halk, bir yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün kazandığı elinden alınacaktır.
HALVORİ TOPLANTISI . Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan, Demenan, Haydaran, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza tarafından ‘birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek suretiyle’ yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik’te toplandıklarını belirtiyor, ‘muhteris ve mel’un bir zihniyet’ taşıdığını iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail’in “Mektep, nahiye, bizim nemize?... Bunları ortadan kaldırmalıyız!... Hepsini hemen yakmalıyız!” diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam ediyordu: [T]oplantıların hemen hemen en mühimi olan Halvori toplantısı[na da] ...davet bermutat teklif ve kabul masasına birer tek şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek suretile olmuştur. Seyit Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu kıyılarına bizzat inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa bağırmak suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza’dan daha kuvvetli tedbirler almasını istemiş, Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini, devlete karşı ne mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir cephe teşkil edilmek üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek çarpışacağını ve bunun içinde aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin davalarının şimdilik tamamile unutulmuş addedileceğini söylemiştir. Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda bulunmuş, aht ve peyman manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir...” (12 Kasım 1937, Tan)
BOMBARDIMAN UÇAKLARI . İki aşiret reisinin Munzur’un iki yakasından birbirine bağırmasını ‘en mühim toplantı’ diye sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak anlaşılmayan merkeze yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı ‘büyük bir isyan’ olarak gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş Dersimliler ile Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20 Eylül’de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş, ardından Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanmıştır. (Sabiha Gökçen meselesine bir başka yazıda döneceğim.) Seyit Rıza’nın aşiretine sığınan Koçgirili Alişer ve karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Eylül’de, bazılarına göre 10 Eylül’de, kendilerine güvence veren Erzincan Valisi’ne teslim olmaya giderken tutuklanmışlardır. Dersim’in siyasi önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır.
YARGILANMALAR . Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1937’de Elazığ’da başlar. Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesinden izleyelim: “Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada Demirhan, Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta Kahmut köprüsünü yaktıklarına dair ifade veren şahide “Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?” diye haykırdı ve el kaldırdı. Sonra şahit Muhindili Hüseyin dinlendi... Kamer şöyle haykırmış. “Başına şapka koydun da adam mı oldun?” Şahit aşiret reislerinin yanında bir Ermeni casusuna rastladığını da söyledi. Yine bu şahidin ifadesine göre aşiret reisleri bir devlet kurmak için su içmek suretile yemin etmişler. Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: “Su için yemininden dönmez!”
Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği Seyit Rızaya soruldu, kat’iyen inkâr etti. Yusufhan aşireti reisi de şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: “Bu adam casustur, şeyh oğludur. Bizi teslim olmamaya teşvik etti.” Bundan sonra şahit Hıdır çağrıldı ve isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki: “Reisler, kabile halkına, devlet kurmak için Ermeni’den dört milyon altın geldi, demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza’nın evinde plan çizmiş:” Şahidin ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. ... Mahkeme ayın 22 sine bırakıldı.(19 Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza İtiraf Ediyor
Tunçeli isyanı maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. ... Bugünkü celsede bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen şahitler, karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından olduğunu, Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate değer taraf Seyit Rıza’nın torununun şahadeti oldu. Bu torun, dedesinin 60 silahlı şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında Seyit Rıza bir hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek mecburiyetinde kaldı. Seyit Rızanın adamlarından Zeynel’in ifadesi de suçluları şaşırttı ve aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı.... (23 Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza ve Avenesinin Muhakemesi
Tunceli isyanı maznunlarının bugün de muhakemelerine geç vakte kadar devam edildi. Bugünkü mahkemede isyan hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt kaymakamlarının o sırada verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak devlet kuvvetlerine karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu. Suçlular inkâra devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı. (2 Kasım 1937, Tan)
Tunceli isyanı suçlularının muhakemelerine bugün de devam edildi.
Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü celsede iddia makamı iddiasını okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza Kanunu’nun 149. maddesinin ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir kısmının da yine ayni maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını istedi. Neticede muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre cezaları istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır. (5 Kasım 1937, Tan)
Dersim Şakilerinin Sorgusu
Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir vaziyettedir. Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le şaşalamış bir vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit Rıza’nın mahkemede okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça satırlar vardır. Seyit Rıza, takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok kan döküleceğini, kendisinin 70 aşireti(y)le başka yere gideceğini, hükümete katiyen teslim olmayacağını yazmaktadır.... Müddeiumumînin (savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede yalnız dokuz kişinin beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim edilmesi (açıklanması) muhtemeldir. (8 Kasım 1937, Tan)
Atatürk Doğu Seyahatine Çıkıyor
Cumhurreisimiz Atatürk’ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu’da geniş bir tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu seyahat esnasında Mersin veya Antalya’dan vapurla İstanbul’a geçmeleri de ihtimal dahilinde görülüyor. Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye Vekili ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali Çetinkaya’nın da bu seyahat esnasında Atatürk’ün beraberlerinde bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa vekilimiz bu seyahat esnasında Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde bulunacaktır. (9 Kasım 1937, Tan)
Büyük Şefin Seyahati
Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine Çıktılar Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa Vekillerimiz de Bulunuyor (13 Kasım 1937, Tan)
Dersim Şakilerinin Akıbeti
Seyit Rıza, Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)
Cumhurreisi Dün Elaziz’de Karşılandı
Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (...)
Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.
Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden yol üzerinde Atatürk’ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce Önderi candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır.
Kasaba methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını emir buyurmuşlardır.
Atatürk Pertek Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer tesisatını çok beğenmişlerdir. Pertek’ten coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz’e avdet buyurmuşlardır... (18 Kasım 1937, Tan)
SEYİT RIZA’NIN İDAMI. O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür’in emriyle, Diyarbakır’da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatının bağışlanmasını isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için, duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil’e göre usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmıştı, bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı. Çağlayangil şöyle bitirmişti: “Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı...” (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları, 1990, s. 45-55.)
Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza’nın bedeni yakılmamış, gizli bir yere gömülmüştür. Seyit Rıza’nın varisleri devletten bugüne dek bu konuda bir bilgi alamamışlardır.
İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI . Ancak idamlardan sadece 1,5 ay sonra Dersim’de ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı. Genelkurmay kitabına göre, Ovacık ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği 1.149 kişi hakkında kanunu takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50 haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi, Abbas Aşuran ve Beyit uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin tahmin edilen aile efradını temizlenecekti. (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, s. 432 ve devamı)
Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen yerlerle sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim’i aşarak Erzincan’ı da içine almıştı. 31 Ağustos’a kadar süren ikinci ‘tedip’ ve ‘tenkil’ harekâtında, Genelkurmay kaynağı tarafından ‘haydut’, ‘eşkıya’, ‘şaki’, ‘dağlı’ diye nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle ‘imha edilmiş’, ‘temizlenmiş’, ‘köyleri yakılmış’tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki harekâtın bilançosu ise şöyleydi: “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır.” (Reşat Hallı, s. 478) Gayri resmi kaynaklara göre ise ölü sayısı bunun kat kat üstündedir.
VE SÜRGÜNLER . ‘Tarama’nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938’deki Meclis’i açış konuşmasında Tunceli’de ‘haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı’ dile getirmiş, İsmet İnönü ‘Dersim müşkilesinden kurtulduk’ demiştir. Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecektir.
ÇAĞLAYANGİL’İN KORKUNÇ İDDİASI: “ORDU GAZ KULLANDI” . Dersim müşkilesine son verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana posta ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim. Kayıtta Süleyman Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le emekli olduktan sonra, 1986’da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı. Çağlayangil’i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra, sesin kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil’in evinde yapılmışa benziyordu, çünkü arada Çağlayangil’in eşinin sesi de duyuluyordu. Özellikle son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın dökümünü kelimesi kelimesine aktarıyorum:
KANLI BİR HAREKET . “.....Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti. [Kürt adam şöyle dedi] ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye karar verdik.’ Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden biri bu kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki: ‘Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.’ Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü İran’da....” (Kayıt burada bitiyor.)
Eğer Çağlayangil’in dedikleri doğruysa ‘Dersim’de soykırım yapıldı’ diyenlere nasıl itiraz edeceğiz?
Not: Gazetedeki sayfamda, bu kaydın bir kopyasını Internet sayfasına koyacağımı duyurmuştum ama, teknik ekip henüz bunu halledemedi. İsteyenlere kaydı göndermeye çalışacağım. Ama ilerde daha kolay bir yol bulmayı umuyorum.)
Kaynakça: Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, 1995, Nurşen Mazıcı, Celal Bayar’ın Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, İstanbul, 1996; Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Mehmet Bayrak,Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997.
.16-11-08
.Atatürk Dersim’i vuracağız dedi, vurduk”
Bu hafta, daha önce sözünü ettiğim gibi, 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kızı Sayın Dr. Nilüfer Bayar Gürsoy’un, 3 Ağustos 2008 tarihinde bu sütunlarda yayınlanan ‘Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?’ başlıklı yazıma yaptığı itirazları ve benim bunlara verdiğim cevaplarımı okuyacaksınız. Mektubun ilk bölümleri Celal Bayar’ın Doğu (veya Kürt, veya Dersim) politikasına ilişkin. Geçen haftaki ‘1937-1938’de Dersim’de neler oldu?’başlıklı yazımda bu politikalar hakkında epey bilgi verdiğim için, bu yazıda, sadece eksik kalan yerleri tamamlamakla yetineceğim.
SON KEZ . Celal Bayar’ın örgütleyicilerinden olduğu 1913’te başlayan Ege’deki ‘Rum kaçırtması’na ilişkin itirazlara cevaplarımı ise biraz daha geniş tutacağım. Böylece Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün tartışmaya açtığı mübadelenin arka planı biraz daha aydınlanacak. Her iddiaya ilişkin cevabımı Sayın Gürsoy’un mektubundaki ilgili paragrafların altında görebilirsiniz. Ancak, Sayın Gürsoy bu yazıma da, şimdi yaptığı gibi, babasının kitapları dışında bir kaynak göstermeden itiraz ederse, bir daha mektubunu yayınlamayı düşünmüyorum. Çünkü bu yolla bir yere varamayacağımız gibi, uzayan bu tartışmanın, siz okuyucuların değişik konularla buluşma hakkını ihlal ettiği kanısındayım.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: 3 Ağustos 2008 tarihli gazetenizde çıkan Ayşe Hür’ün “Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?” başlıklı yazısı, daha önce yazmış olduğu 13 Temmuz 2008 tarihindeki “Kımıl olayından 49’lar davasına” başlıklı yazısına vermiş olduğum cevaba cevap teşkil ediyor. Bu yazısında da bazı tarihi olaylarla ilgili yanıltmalar ve gerçekle bağdaşmayan yorumlar var. Bunların gazetenizde düzeltilmesi için yazmak gereğini duydum. Bu yazıma da yer vermenizi ve yanlışların düzeltilmesini isteyeceğim.
Değineceklerime yazı başlığı “Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?” sözünden başlayacağım. Konu, bir kısım Kürtleri asmak iken ve cezalandırılacakların sayısı kaynaklara göre bin ile beş bin veya iki bin beş yüz arasında değişirken; iki makale arasında ne oldu da bu tartışmadan ileriye gitmeyen sözde kalmış bir iddia “Kürtleri imha etmek...” şeklini aldı, tırmandırıldı, soykırıma dönüştürülmeğe çalışıldı?
AYŞE HÜR’ün cevabı: ‘Kürtleri imha etmek’ ifadesini Sayın Gürsoy’un ‘Kımıl Olayı’ndan 49’lar Davası’na adlı yazıma gönderdiği tekzip mektubundan ödünç aldım. Sayın Gürsoy, ‘bin ile iki bin beş yüz kadar Kürt’ün asılması’ fikrinin Celal Bayar’dan değil de Cemal Gürsel’den çıktığını ispatlamak için, Ferzende Kaya’nın kitabından şu alıntıyı yapmıştı: “49’lar tutuklanmadan önceki günlerde, Reisicumhur, Başbakan, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı toplantı halindedirler. Konu, Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Paşa’nın Doğu ile ilgili raporunun konuşulması. Özet olarak, Kürtler silahlanmışlar; devlete başkaldırabilirler; tedbir olarak beş bin veya iki bin beş yüz kişiyi toparlayıp imha edelim veya kamplarda alıkoyalım, fikri tartışılıyor...” (Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü, Anka Yayınları, İstanbul 2003, s. 133). Benim tek yaptığım, koyu renkle gösterdiğim ifadeyi başlığa taşımak oldu.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı:Celal Bayar’ın Şark Raporu’na gelince; yazar tekrar tarafsız bir gözle ve dikkatle okuyacak olursa görecektir ki, şiddet değil, Doğu halkını korumaya alan fikir hâkimdir. Genel olarak yöre halkını kalkındırmayı hedeflemiştir:
“Doğu illerinde hâkimiyet ve idare bakımından göze çarpan açık bir hakikat vardır: Şeyh Sait ve Ağrı isyanları’ndan sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası, karşılıklı şahlanmıştır. İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası, anlaşılır ve yerindedir. İsyandan sonra, fark gözetmeksizin idare etmek de, bundan ayrı ve mutedil bir sistemdir.” (C. Bayar, Şark Raporu, Kaynak Yayınları, s.64).
Yurt içinde herhangi bir çatışma, kaynaşma varsa bunun tedbirini almak ve sükûnu sağlamak devletin görevidir. Nitekim 1937’deki Dersim isyanında Başbakan olarak elbetteki Bayar, sorumluluğu üstlenen kişidir. Ancak “harekâta bizzat katılmıştır” sözü gerçek dışıdır. Katıldığı 23 Ağustos 1938’deki askerî manevradır.
AYŞE HÜR’ün cevabı:O günün gazetelerine bakan herkes rahatça görebilir ki, Bayar Hükümeti’nin Dersim’de yürüttüğü harekâtı, dünya ve Türkiye kamuoyunun gözünden kaçırmak için olay gazetelere ‘Fırat ve Murat kıyılarında yapılan manevralar’ olarak aksettirilmişti. Birinci Dersim Harekâtı’na katılan Sabiha Gökçen’e verilen madalya bile gazetelerde “gerek kurslarda, gerek Türk hava ordusu mektep ve kıt’alarında [gösterdiği] büyük muvaffakıyetler ve son atışlı tatbikatta kahramanca hizmet” yüzünden verilmiş gibi sunulmuştu. (Havacılık ve Spor, 15 Haziran 1937, S.193)
Yani o yıllarda, ‘manevra’, ‘tatbikat’ gibi terimler, kanlı bir askerî harekâtın kod adıydı. Dersim’de olanlara dair resmi anlatıyı öğrenmek bile, ancak 1972 yılında Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı’nın Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938) adlı kitabının yayımlanmasıyla mümkün olmuştu. Ama işin ‘gayri resmi’ yanını hâlâ tam bilmiyoruz.
Bu ‘manevra’lardan birinde Dersim’in kaderi belirlemişti. Bu olayı Celal Bayar’ın ağzından dinleyelim: “Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’, onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk...” (Kurtul Altuğ, “Celal Bayar Anlatıyor”, Tercüman, 17 Eylül 1986.) Bu mülakatta, Celal Bayar, asıl sorumlunun Atatürk olduğunu ima ediyor, ama kendisinin ‘etkisiz’ eleman olduğunu kabul etmek zor.
Geçen hafta yayınladığım İhsan Sabri Çağlayangil’in konuşmasından anlaşıldığına göre ‘Dersim’i vurmak’ için zehirli gaz kullanılmış, mağaralara sağınmış Dersimliler (Çağlayangil’in deyimiyle) ‘fare gibi zehirlemiş’, ‘yediden yetmişe kesilmişler’ di. Eğer, Sayın Gürsoy, bu tarz bir müdahaleyi, ‘sükûnu sağlamak’ faslından mubah görüyorsa benim kendisine söyleyecek sözüm yok.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: Adı geçen Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, tabii senatör değildir. Senatoya kontenjan senatörü olarak girmiştir.
AYŞE HÜR’ün cevabı: Sayın Gürsoy haklıdır. Muhsin Batur tabii senatör değil kontenjan senatörüydü. Bu bilgiyi, Celal Bayar üzerine bir doktora tezi hazırlayan Sayın Nurşen Mazıcı’nın kitabından (Celal Bayar Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, s. 84) almıştım. Bilgiyi, başka kaynaklardan kontrol etmeden kullanmakla hata etmişim, özür dilerim.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: Rumların Ege Bölgesi’nden çıkarılma/çıkmasına gelince; yazarın iddia ettiği gibi “Halbuki bu işlerin yapıldığı günlerde ne Rum halkının Osmanlı Devleti’ne ihaneti, ne başka bir devlete tabiiyeti ne de Yunan askerinin Batı Anadolu’yu işgali söz konusuydu. Yani bir devlet, kendi vatandaşını, kendi tebaasını ülkeden zorla çıkarmaya çalışıyordu” sözleri o günlerin tarihi hakikatleri ile hiç örtüşmüyor. Anadolu topraklarını işgal niyeti, işgalden çok önceki yıllardan başlıyor. Anadolu’yu işgal konusunda iddia edilenin aksi kanıtlarını General Metaksas’ın Venizelos’a verdiği raporda görürüz (Celal Bayar, Ben de Yazdım, c.5, s.111-116.) İşgal niyetleri 1913’de masaya yatırılan raporla anlaşılmaktadır.
Bayar’ın Eşref Kuşçubaşı’dan naklen verdiği kısımlarda da o günlerin gerçek manzarası ortaya çıkmaktadır:
“...İzmir ve havalisi, cidden büyük bir tehlike içindeydi. İkinci Abdülhamit’in tamamen gayrı milli olan siyaseti, Yunan megalo-ideasını öylesine pişirmiş, Etniki-Eterya’nın faaliyeti, öylesine dal budak salmıştı ki, kasten kıyılara ve stratejik noktalara teksif edilmiş olan Rum unsuru, bir anda ayaklanacak ve ordumuzu arkadan vuracaktı.
“Elimizdeki vesikalar, inanılmaz hazırlığın ne derece ilerlediğini gösteriyordu... Bunlardan Edremit’ten İzmir’e kadar olanlar Midilli’ye, Urla ve İzmir çevresi ise Yunan genelkurmayı tarafından nazari olarak Sakız’a bağlanmıştı. Askerlik çağına gelenler, bir vesile ile bu adalara gidiyorlar, orada eğitim görüyor, terbiye ediliyorlardı...” (Bkz. Ben de Yazdım, s. 104.)
“1- İstanbul’dan itibaren Milas’a kadar bütün sahil, maharetle teksif edilmiş Rum ekseriyetle dolu idi. 2- Bunlar, kadroları Midilli, Sakız ve Sisam’da olan üç Yunan kolordusunun bölgelerine taksim edilmişlerdi. Askerlik çağına gelen Rum delikanlıları bu adalara gidiyorlar, askerî eğitim ve terbiye görüyorlar, kendilerine dahili isyan ve harici harp vukuunda ifa edecekleri hizmetler talim ve tebliğ edildikten sonra yerlerine dönüyorlardı.” (A.g.e., s.106).
AYŞE HÜR’ün cevabı: Sayın Gürsoy, bu iddialarını sadece babasının hatıratına dayandırabilmiş. Babasının şahidi de, bu kaçırtma operasyonunu uygulamaya koyan İttihatçı Kuşçubaşı Eşref. ‘Minareyi çalan kılıfını hazırlar’ lafını akılda tutup, başka kaynaklardan olayın arka planına bakalım:
Balkan Harbi sonrasında devletlerarası ilk nüfus mübadelesi 29 Eylül 1913’te Bulgaristan’la yapılan anlaşma uyarınca sınır bölgesindeki 9714 Müslüman aile ile 9472 Bulgar ailenin karşılıklı olarak değiştirilmesi biçiminde olmuştu. (Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, cilt II, Kısım II, TTK Yayınları, 1983, s. 486) Osmanlı Hükümeti Bulgaristan’la yapılan mübadelenin bir benzerini Yunanistan’la yapmak istediğini Venizelos’a 21 Mayıs 1914’te bildirmiş; Venizelos 22 Mayıs 1914’te prensip olarak benimsediğini bildiren bir mektup yazmış, resmi Yunan görüşü ise 27 Haziran 1914’te iletilmişti. Buna göre Yunanistan sadece halkın arzusu ile olursa mübadeleyi kabul ediyordu. (Canlı Tarihler, Galip Kemali Söylemezoğlu Hatıraları, Atina Sefareti (1913-1916), Türkiye Yayınevi, 1946, s. 56-66, 102-103.)
Ancak İttihat ve Terakki, anlaşmanın imzalanmasını beklemeden Ege ve Trakya bölgesinde, devlet için bir risk veya tehdit kabul edilen Hıristiyan varlığını asgari ölçüye indirmek için daha 1913’te harekete geçmişti. Zorunlu göçler 1914 Mart’ından sonra sistematik hal aldı ancak gerek büyük devletlerin, gerekse Yunanistan’ın ve Osmanlı Devleti’ndeki Rum cemaatinin tepkisi üzerine Hükümet, Talat Paşa başkanlığında bir delegasyonu, çeşitli elçiliklerden birer memur eşliğinde, inceleme yapmak amacıyla Ege bölgesine yollamak zorunda kaldı. 1 Temmuz 1914’te Osmanlı kabinesine bir rapor sunan Talat Paşa, raporunda bölgede Rumlara terör ve şiddet uygulandığını itiraf ediyordu. Sadece Haziran 1914’te Ayında Foça’da meydana gelen katliamda Amerikan ve Alman kaynaklarına göre sadece bir hafta içinde 50 kişi katledilmişti. 25 Haziran 1914 tarihli bir başka rapora göre, bu dönemde İzmir ve civarında katledilenlerin sayısı ise 500-600 civarındaydı. (NA/RG 59, 867.00/630 ve 632.)
Venizelos Ekim 1914’teki bir görüşmede, Atina Büyükelçisi Galib Kemali Bey’e bu durumdan açıkça şikâyet edecek ve Rumların sürgününe son verilmesini ve anlaşma yapıldıktan sonra sürülmelerin yapılmasını isteyecekti. Bir Alman belgesinde şöyle yazıyordu: “Talat Bey...hiç çekinmeden hükümetin Dünya Savaşını bahane ederek, dış ülkelerin diplomatik müdahalelerine aldırmaksızın, ülkeyi iç düşmanlardan –her türlü mezhebe bağlı tüm Hıristiyanlardan– tamamen temizlemek istediğini anlattı.” (PA-AA/Botschaft Konstantinopel/Bd. 169. Halep Konsolosu Rößler’den İstanbul Büyükelçiliğine 6 Haziran 1915 tarihli rapora Büyükelçi Mordtmann tarafından düşülen not.)
Bunlar olurken Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş, Osmanlı Devleti Almanya’nın yanında savaşa girmek için Goeben ve Breslau olayını örgütlemişti. İstanbul Alman Büyükelçiliğinde askerî ataşe olarak görev yapan Hans Humann, 1 Kasım 1914’te yolladığı bir raporunda, Venizelos’un Almanya’nın Atina büyükelçisine, Türkiye ile İttifak güçleri arasındaki savaşta kesinlikle ‘tarafsız kalacağı’ sözünü verdiğini aktarmıştı. Venizelos’un savaşta tarafsız kalmak için iki önemli şartı vardı: Osmanlı Devleti, Ege adalarına yönelik provokasyon yapmayacak ve Rum vatandaşlarını zorla sürgün etmeyi durduracaktı. (Ernst Jaeckh Papers, Yale University Papers, Grup no. 467, Kutu 1, Dosya 17.) Ancak köy boşaltmaları devam etti. Örneğin 25 Nisan 1915’te Konya vilâyetine çekilen bir telgraftan, sadece sahil bölgelerinde şüpheli görülen Rumların yerlerinden kaydırılması konusunda 23 Ocak 1915’te alınmış bir Başkumandanlık kararı olduğu, bu kararın iç bölgelerdeki Rumlara uygulanmaması gerektiği bildiriliyor ve merkezden habersiz olarak Isparta’dan sürülmüş olan 30 civarında Rum’un tekrar çıkartıldıkları yerlere iadesi isteniyordu. (BOA/DH.ŞFR., nr. 52/104.)
1916’ın bahar aylarında Midilli, Sakız ve Sisam adalarının İttifak güçlerince işgal edilmesi; Doğu’da Rus birliklerinin ilerlemesi ve Yunanistan’ın Rusya ve İngiltere’nin yanında her an savaşa girmesinin bekleniyor olması üzerine köy boşaltmalarına hız verildi. Örneğin Teşkilat-ı Mahsusa’nın has adamlarından Bahaettin Şakir’in Aralık 1916’da Samsun bölgesine gelmesinden sonra 18 köy tamamen 15 köy kısmen yakıldı. 1917 Ocak ayında Samsun’dan 4 bin kişi önce Havza sonra Çorum’a sürüldü. Rumlar, daha önce boşaltılmış olan Ermeni köylerine yerleştirildiler. Bunu, Giresun ve Amasya yöresinin boşaltılması takip etti.
Celal Bayar’a göre savaş öncesi sadece İzmir ve civarından 130.000 dolayında Rum zorla Yunanistan’a göç ettirilmişti. Bayar’ın şahidi Kuşçubaşı Eşref ise sadece 1914 içinde ve harbin ilk aylarında, Ege mıntıkasında ve bilhassa sahillerde yuvalanmış ve kümelenmiş olan Rum-Ermeni nüfustan 1.150.000 kişinin sürüldüğünü belirtmişti. (Bayar, Ben de Yazdım, Baha Matbaası, 1967, C. 5, s. 1568, 1576.) Rumlardan boşaltılan köylere ise sistematik biçimde Müslüman muhacirler yerleştirilmişti.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı:1913 yılında Rumların İzmir’den göçmesini, Milli Mücadele’nin başarı ile sonuçlanmasını sağlamış olan hareketler arasında görmemek ve kınamak mantığını, bu ülkenin vatandaşı olarak anlayabilmek mümkün değil. Yazar neyin müdafaasını yapmaktadır? Eli kolu bağlı olarak vatanın istilasını mı beklemeliydi?
Milli Mücadele sürecinde o günün şartlarıyla mukabil tedbirler alınmaya çalışılıyor ve başarı ile alınıyor. Çıkartma olayı bu süreç içerisinde ve istihbarata göre alınmış müşterek bir karardır. Mahmut Celal Bey (Bayar) da bu kararın, bölgedeki siyasi baş sorumlusu olarak üstüne düşeni yapmıştır. Rumlar evlerindeki saksılarını da alarak yabancı gemilerle yurdu terk ediyorlar.
AYŞE HÜR’ün cevabı: Elimizdeki belgeler, 1913-1916 kaçırtmasının ‘Rum ihaneti’ yüzünden değil, Balkan Savaşı’nın ardından Anadolu’ya akan Müslüman muhacirlere yer bulmak için yapıldığını gösteriyor. (Elbette, esas ‘devletin ve sermayenin Türkleştirilmesi’ başlığı altında toplayabileceğimiz ideolojik ve ekonomik gerekçeler var ama yerim az olduğu için o kadar derine inmeyeceğim.) Dünyaya sadece milliyetçilik gözlüğü ile bakanlar, bunları ‘kutsal’ bir misyon olarak görebilirler ama Dr. Gürsoy gibi aydın birinin, o günün az gelişmiş hukuk anlayışına göre bile, belirli kurallara uymadan yaptırılan yer değiştirmelerin, ‘savaş suçu’ veya ‘insanlık suçu’ kapsamında değerlendirildiğini bilmesi gerekir.
‘Rum kaçırtması’ sayesinde Milli Mücadele’nin başarıya ulaştığı iddiasına gelince, aksine Yunan ordusunun 27 Haziran 1917’de İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa girmesi ve 1919’da Ege’ye çıkartma yapmasının nedenlerinden biri, 1913-1916 arasındaki olayların intikamını almaktı. Belki 1922 çekilişi sırasında, Ege bölgesinde büyük katliamlara imza atmalarının nedenlerinden biri de buydu. Ne demişler, ‘rüzgâr eken, fırtına biçer...”
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: Yazarın köşe adı “Tarih defteri” olduğuna göre, yazıların tarih metoduna sadık kalarak yazılmasını beklemek okuyucunun hakkıdır. Bir araştırmacının uyması gereken hususları sıralayacak olursak: ele alınan konuların gerçeklere uyması; dayanılan kaynakların sağlam olması; çelişkili görüşler varsa, karşıt kaynakların da incelenmesi ve dikkate alınması gerekir. Yazarı da en çok ilgilendirecek olan, alınan tarih dilimi zamanındaki şartlara ve gerçeklere sadık kalınması; anakronik ideoloji ve kasıtlı yorumlarla bunların çarpıtılmamasıdır. Aksi halde ‘Tarih Defteri’ maksatlı bir karalama defterine dönüşür. İmza: Dr. Nilüfer Bayar Gürsoy.
AYŞE HÜR’ün cevabı: Bildiğim kadarıyla Sayın Gürsoy tıp doktorudur. Ben ise tarih eğitimi almış, 1992’den beri yoğun biçimde tarihle uğraşan, halen tarih doktorası yapan biriyim. Sayın Gürsoy’un tarihle ilgisi babasının hatırasını korumakla sınırlı görünüyor. Ben ise, sadece bilimsel merakla tarihe bakıyorum. (Bu arada, ‘maksatlı bir karalama’ iddiasını yakışıksız bulduğumu söylemeliyim.) Sayın Gürsoy, babasını savunmak için, sadece babasının anılarına dayanıyor, ben ise Bayar’ın anılarının yanı sıra, yerli ve yabancı arşiv belgelerine dayanıyorum. Kimin ‘tarih metoduna sadık kalarak’ yazdığının kararını okuyuculara bırakıyorum.
Elbette, hâlâ çok eksiğim var. Hatalar yapıyorum. Her hafta, değişik bir konuda, değişik bir döneme ait ciddi bir tarih yazısı hazırlamak kolay değil. Karşılaştığım zorluklardan biri, konularımla ilgili belgelere ulaşmak. Bunun nedenlerini arşivler hakkındaki yazımı okuyanlar tahmin edebilir. İlginçtir, doktorasını Celal Bayar hakkında yapan Nurşen Mazıcı’nın kitabının önsözündeki satırlar, Sayın Gürsoy’un da, belge konusunda pek eli açık olmadığını düşündürüyor. Mazıcı şöyle yazmış: “Araştırmamıza başlarken döneme özgü belge bulabilme umuduyla, Bayar’ın kişisel kitaplığından yararlanmak üzere kızı Sayın Nilüfer Gürsoy’a başvurdum. Ancak yaklaşık 100 kolideki bu kaynakların sınıflandırılmasının yapılmadığı ve Umurbey’deki Celal Bayar Vakfı’nda da gerekli belge ve kaynaklara ulaşamayacağım iletildi... Bayar’a özgü kaynaklar ve belgelerin sınıflamasının kısa sürede yapılarak bilim adamlarının yararlanmasına sunulmasını diliyor ve bu çalışmadaki tüm eksik ve yetersizliklerden kendimi sorumlu tutuyorum.”
Bu satırlar 1996’da yazılmış. O tarihten bu yana Celal Bayar’ın 100 kolilik arşivi araştırmacılara açıldıysa, Sayın Gürsoy’dan özür dilerim. Ama açılmadıysa bana ‘bilimsel metodoloji ve kaynak’ konusunda ders veren Sayın Gürsoy’un, biz araştırmacılara özür borcu olduğu açık.
KAYNAKÇA: Rum kaçırtması ile ilgili bilgileri Taner Akçam’ın Ermeni Meselesi Hallolunmuştur(İletişim, 2008, s. 79-131) kitabından derledim. Ayrıca, geçen haftaki yazımda geçen ‘Geç Dersimliler’, ‘Erken Dersimliler gibi kavramların Dersimli Seyfi Cengiz adlı araştırmacıya ait olduğu, halbuki adının kaynakçada geçmediği yolunda eleştiriler aldım. Kasıttan değil, bilgisizlikten doğan bu eksikliği düzeltir özür dilerim. Seyfi Cengiz’in bu konuda kitabı var mı tespit edemedim ama internette Dersim hakkında makaleleri var. İlgilenenlere duyururum.
* * *
AÇIKLAMA VE ÖZÜR: Geçen haftaki ‘1937-1938’de Dersim’de neler oldu?’ başlıklı yazının internetteki nüshasındaki tarih hataları için özür dilerim. Geçtiğimiz hafta bilgisayarımı ve mail adreslerimi felç eden bir virüs saldırısına maruz kaldım. Bu dönemde üzerinde çalıştığım belgelerin tümünde, bazı düzeltmelerin hafızaya kaydedilmediğini sonradan fark ettim. Bunlar arasında sözünü ettiğim yazı da varmış. Bu yazıyı Taraf’ın web sayfasından kendi sitelerine taşıyanların, eski nüshayı düzeltilmiş bu nüsha ile değiştirmelerini rica ederim.
.23-11-08
.Her Türk asker mi doğar?
Bugün askerlik hizmeti yapmaktan kaçınmayı ifade eden ‘vicdani ret’ kavramı ile askerlik hizmetinin yerine zorunlu sivil hizmet vermeyi de reddetmeyi ifade eden ‘total ret’ kavramları giderek hayatımızın parçası oluyor. (Türkiye’de bu ayrım pek yapılmıyor.) Vicdani reddin kökenlerini Avrupa’daki feodal beylere belli bir bedel ödeyerek askerlik görevinden muaf tutulan bazı Hıristiyan tarikatlarının tavırlarında bulanlar var. Feodal rejimin askerlik ya da savaş vergisi dayatmasına ilk karşı çıkış 16. yüzyılda Almanya’da Protestan Wiedetäufer Tarikatı tarafından yapılmış. Tarikat, Katolik kilisesinin kışkırtmasıyla kanlı bir şekilde ezilmiş elbette. 18. yüzyılda İngiltere’de, dinî inançları nedeniyle şiddet kullanmayı, askerlik yapmayı ve vergi vermeyi reddeden Quaker’lar ise gerekçelerinin açıklığı ve tavırlarındaki tutarlılıkla ilk vicdani retçiler olarak adlandırılabilirler.
MODERN TEPKİLER . Modern anlamda ‘vicdani ret’ çıkışı, ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de gerçekleşti. Savaşa çağrılan binlerce insan savaşa katılmayı reddettiler, bunlardan üç bini hapse atıldı. Ama bu itirazın kalıcı sonuçları oldu. Britanya 1916’da ‘vicdani ret’ hakkını içtihatları arasına kattı. Onu, 1917’de Danimarka, 1920’de İsveç, 1922’de Hollanda, 1931’de Finlandiya izledi. Vicdani ret hareketi 1968 ve sonrasında Avrupa’yı sarstı, Vietnam Savaşı’ndan sonra da ABD’yi sarstı. Avrupa devletleri ‘vicdani ret’ hakkını 70’lerin ortasından başlayarak tanımaya başladılar. Bugün pek çok ülkede, silahlı hizmet yapmak istemeyen insanlar yine zorunlu olarak ve çoğunlukla askerlikten daha uzun bir süre hastane, okul vb sosyal birimlerde çok düşük ücretlerle hizmet etmeye zorlanıyorlar. Ancak bu zorlamaya karşı tepkiler giderek artıyor.
TSK NAMUS BEKÇİSİ Mİ? . Türkiye’deki durum ise hakikaten içler acısı. ‘Her Türk asker doğar’ doktrinizasyonu yüzünden, değil ‘total retçi’ veya ‘vicdani retçi’ olmak, ordu veya askerlik hakkında ufak bir eleştiride bulunmak bile en ağır saldırılarla karşılaşmayı göze almak demek. Nitekim, Osman Murat Ülke, Mehmet Tarhan, Mehmet Bal ve Halil Savda başta olmak üzere vicdani ve total retçilerin uğradıkları baskıları hep birlikte izliyoruz ama sesimizi çıkarmıyoruz. Son olarak, Fatih Altaylı, bir televizyon programında TSK’yı eleştiren bir kadın konuşmacı hakkında şu yüz kızartıcı cümleyi sarfetti: “Hanımefendi belki farkındasınız, belki değilsiniz ama o ordu sizin bacak aranızı da koruyor!” Kimseden bu sözlere tepki gelmedi. TSK ise hâlâ bu yeni görev tanımı (!) ile ilgili açıklama ya da yalanlama yapmadı. “Çok yazık” diyelim ve bu haftaki yazımıza geçelim.
TÜRKLERİN FAZİLETLERİ . “Her Türk asker doğar” söyleminin modern/milliyetçi dönemin icadı olduğu söylenirse de ben bunu, bu mitin Türk ulus-devletinin kök önermesi olarak tanımlanması, askere biat etmenin kurumsallaşması ve dogma haline getirilmesi modern dönemde olmuştur diye tadil etmekten yanayım. Çünkü, Türklerin askerlik becerilerinden övgüyle sözeden pek çok tarihsel kaynak vardır.
Örneğin 9. yüzyılda yazmış büyük Arap edibi, düşünürü ve aynı zamanda din âlimi olan Cahiz’in, Türkler hakkında yazılmış ilk antropolojik eser sayılan Türklerin Faziletleri adlı kitabında, “Türkler askerlik konusunda dünyanın en ileri milletidir” denir. Gerçi yazar bunları söylerken eski Yunanlıların felsefe ve bilimde, Çinlilerin sanatta, İranlıların devlet idaresinde, Arapların edebiyatta ileri olduğunu belirtirse de “Bir Türk tek başına bir millettir” diyerek hepimizin kıvanç duyacağı şekilde noktayı koyar.
Maveraünnehr Türklerine ilişkin birinci elden gözlemler yapan 10. yüzyıl coğrafyacısı İbn-i Havkal’a göre “Abbasiler başka askerlere kudret, cüret, cesaret, atılganlık bakımından üstün oldukları için” Türkleri emirlerinde toplamıştır. Havkal’ın çağdaşı Makdisi ise “düşmanların en kuvvetlisi, en kalın boyunlusu, belalara en çok sabredeni, rahata en az alışanı Türklerdir” diyerek Türkleri pohpohlar.
ALLAHIN ORDUSU . “Ben Türklerin en açık konuşanlarından, en zekilerinden, mızrağı en keskin olanlarından biriyim” diyen 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud’a bakılırsa bir hadiste “Allah; benim Türk adını verdiğim bir ordum var. Onları doğuda iskân ettim. Bir kavme kızarsam onları o kavme musallat kılarım” denmektedir. Kaşgarlı şöyle devam eder: “İşte bu hadis Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü Tanrı onlara ad vermeyi kendi üstüne almıştır ve onları yeryüzünün en yüksek yerine, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiş ve onlara ‘kendi ordumdur’ demiştir.”
Ancak bazı yazarların Türkleri övdükleri mi yoksa yerdikleri mi pek belli değildir. Örneğin. Türkler hakkında çok değerli etnolojik bilgiler veren 10. yüzyıl yazarlarından Mesudi, “Türklerin en küçük gözlü ve en kısa boyluları Oğuzlardır” dedikten sonra boy kısalığını “Türklerin at üstünde geçirdikleri zamanın yerde geçirdikleri zamandan da uykuda geçirdikleri zamandan da uzun oluşuna” bağlayarak gönlümüzü almayı başarır. Aynı Mesudi “Dokuz Oğuzlar ‘yırtıcılar ve atlılar hükümdarı’ adını alır. Zira yeryüzündeki hükümdarlar arasında onların adamlarından daha kahraman ve kan dökmeye istekli adamları olan, onlardan daha çok atı olan kimse yoktur” diyerek tam göğsümüzü kabartırken “Türklerin ülkesinde soğuk çok olduğu, hararet bedenlerinin nemini buharlaştıramadığı için çok etli ve yumuşak bedenlidirler. Birçok huyları kadınlara benzer. Bu sebeple onlarda cinsi arzu azdır. Bazen cinsi arzunun azlığı çok ata binmekten de ileri gelir” diyerek tekrar canımızı sıkar.
KAHRAMAN VE YIRTICI . 13. yüzyıl yazarı Kazvini de övgü ile yergi karışımı laflar etmiştir. Kazvini’ye göre “Türkler kalabalık oluşları, cesaretleri, kahramanlıkları ve yırtıcılıkları ile diğer milletlerden ayrılırlar. Yüzleri geniş, burunları yassı, bilekleri kalın ve ahlâkları azdır. Öfkeli, zalim, ceberrut ve et yiyici tabiatlıdırlar.” Kazvini, “Onlardan biri köle olduğu zaman efendisinin askerlerine kumandan olmakla yetinmez, efendisinin elinden hükümdarlığı alıp yerine geçmek ister” dedikten sonra şu tavsiyede bulunmuştur: “Türkler size dokunmadıkça onlarla mütareke halinde olunuz.”
Türklerin askerlik maharetlerine övgü konusunda daha yakın tarihten örnekler de vardır. Örneğin Alman generali Moltke “Ordu-milletin en canlı örneği Türklerdir”; Fransız imparatoru Napoléon “Türkler mağlup edilemez”; Avusturyalı mareşal Montecuccoli “Türkler ölmesini biliyorlar. Ben de ölmesini bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim” demiştir. (Konumuzla doğrudan ilgili değil ama hatırlatalım, Türk Kara Ordusu’nun Osmanlıların Yeniçeri Ordusu ile değil, Hun İmparatoru Mo-Tun’un 10 bin kişilik birlikleri ile kurulduğunu iddia ederek, TSK’nın tarihini 2217 yıl öncesine götüren ve TSK’yı buna ikna eden Türk-İslam Sentezi’nin ideologu Prof. İbrahim Kafesoğlu’dur. )
SADECE GAYRIMÜSLİMLER Mİ? . Hakkında böyle övgüler bulunan bir halkın askerlikten kaçması fikrini kabul etmek kolay olmadığı için, Osmanlı ordusundan firar edenlerin sadece Hıristiyanlar olduğunu düşünmek eğilimi vardır. Halbuki, ‘asker doğan’ Müslüman-Türkler de askerden kaçmışlardır. Üstelik bu oran Avrupa’ya göre çok yüksekti. Avrupa’da seferber edilen orduların yüzde 0,7 ile yüzde 1 kadarını asker kaçakları oluştururken, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu oran yüzde 20’lere varıyordu. Peki, hem ‘asker-millet’ olmakla ilgili mitlere, hem de Kuran’da savaş alanını terk etmemek konusundaki kesin hükümlere rağmen neden bu kadar çok Türk askeri firar ediyordu?
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Harbiye İkmal Şubesi Müdür Vekili olan Miralay Behiç (Erkin) Bey’e göre nedeni şuydu: “Enver Paşa’nın kanaatince askerin firarı korkudan, benim ve daha birçok arkadaşlarımın kanaatince de eratın birçok yolsuzluklara tahammül edememelerinden ileri gelmekte idi. Bu mesele hakkında ordularımızın komutanlarının fikirlerini sorduk; aynı neticeye vardık. Yâni fena ve az gıda, alışılmayan iklimlere tahammül edememek, fena giyinmek, kadın ihtiyâcı, sigara ihtiyâcı, ara sıra izin alıp ailesini görememek, siperlerde uzun müddet kalmak vs. Memleketimizin o zamanki perişan hâli bütün bu mahzurları izâle edecek imkânları tahsile müsait değildi.
FİRARI ÖNLEMEK ZOR . Firar edemeyen erat arasında intihar edenler ve cinnet getirenler de vardı. Kasten kendini yaralayanlar eksik değildi. Bu sonuncular derhâl îdâm olunuyorlardı. Firarın cezası îdâm olduğu hâlde, firarın önünü almak mümkün olamamış; bilâkis günden güne artmıştır. Siper hayâtından bıkanlar arasında mahsus kabahat işleyerek hapsolunmak ve bu sayede geriye gitmek vak’aları artmıştı. Bunun için bir kânun yapıldı; bu gibilerin hapis cezası dayak cezasına çevrildi. Enver Paşa, firara karşı esaslı tedbir alacak yerde şiddeti artırdı. (...)
Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi îdâm eden manga eratından bâzıları ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yâni îdâm cezası dahi müessir olamıyordu. Bâzıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Nihayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk.
Askerlikten kurtulmak için sun’î hastalıklar, sahte izin vesikaları misilli türlü türlü çârelere başvurulduğu gibi zenginlerin, bâzı karakteri zayıf doktorlardan rapor almak, asker alma şubeleriyle anlaşmak gibi suiistimaller günden güne artıyor, bunlarla başa çıkmak bizim için çok müşkül oluyordu.”
MİLLİ MÜCADELE YILLARI . Asker kaçakları Milli Mücadele döneminde de büyük sorun olmaya devam etti. Silahaltına çağrılanlar İstanbul Hükümeti’nin fetvasını ve padişahın askerliği kaldırdığına dair fermanını dikkate alarak ya askere gelmiyor ya da şubelerden ve kıtalardan kaçıyorlardı. Kaçarken de kendilerine verilen silah ve cephaneleri beraberinde götürüyorlardı. Elbette köylerine kasabalarına rahatça giremedikleri için de, dağa çıkıyor, yol kesiyor, halkın başına bela oluyorlardı. Ankara, bir ara sayıları yüzbinlere ulaşan asker kaçakları ile baş etmek için İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu. Bu mahkemelerde casusluk, bozgunculuk, askerden kaçma, eşkıyalık ve isyan suçlarından yaklaşık 60 bin kişi yargılandı, bunların 40 binine çeşitli cezalar verildi, 1054 idam cezası infaz edildi. Ardından aynen Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi ‘Amele Taburu’ uygulamasını başlattı. Bu sert tedbirler sayesinde halk yavaş yavaş Kuva-yı Seyyare denilen çetelere katılmaya başladı. Ardından düzenli orduya geçildi ve disiplinsizlik azaldı.
DOĞUŞTAN ‘TOTAL RETÇİ’ BİR CEMAAT: MOLOKANLAR
Bir zamanlar Kars ilinin bugünkü adlarıyla Yalınçayır (Zührap), Atçılar ve Çalkavur adlı üç köyünde ‘total retçi’ diye tanımlayabileceğimiz bir cemaat yaşıyordu. Adları Rusçada süt anlamına gelen ‘moloko’ sözcüğünden gelen Molokanlar (‘Süt içenler’) veya Türkçe kaynaklardaki adlarıyla Malakanlar, Slav kökenli bir Ortodoks tarikatının mensuplarıydı. Molokanlardan ilk kez, bölgede çalışmalar yapan ziraat profesörü İlhan Abidin ve Milli Mücadele yıllarının önemli figürlerinden Erzurum Mebusu Cevat Dursunoğlu söz etmişti. Ama Molokanların kaderini belirleyen kişi Kazım Karabekir oldu. Karbekir’in Molokanlarla ilişkisine gelmeden Molokanlar hakkında biraz bilgi verelim.
SADE HIRİSTİYANLAR . Rus Ortodoks öğretisi, Büyük Perhiz’de (Lent) süt içmeyi günah sayarken, hergün süt içilebileceğini ileri süren Molokan öğretisi, 17. yüzyılda Rusya’da ortaya çıkmıştı. Peygamberleri Maksim adını taşıyan, inançları Tevrat, İncil ve Zebur’un öğretilerinin bir karışımı olan bu grupların özünde, Hıristiyanlığın en sade, en törensiz ilk dönemlerine dönüşü özledikleri anlaşılıyordu. Çünkü Molokanlar haçı, ikonları, teslis inancını (baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini), vaftizi, günah çıkarmayı, istavrozu, silah taşımayı, hatta tanrının otoritesine meydan okuduğu için devlet otoritesini bile reddediyorlardı. Erkekleri sakallarını kesmeyen ve sigara içmeyen, kadınları başlarını örten, topluluk dışından evlenmeyen ancak, sekizinci göbeğe kadar akraba evliliklerini ensest sayan Molokan tarikatının kurucularından Ukle-İn, daha sonra ünlü Rus yazarı Leo Tolstoy’un da mensubu olacağı Dukhobor (Manevi Güreşçiler) tarikatının liderinin kızıyla evlendiği için Molokanlarla Dukhobor’lar akraba tarikatlar sayılıyorlardı.
SÜRGÜN BAŞLIYOR . 1805’te I. Aleksandr tarafından çıkarılan bir fermanla, Rusya’daki diğer azınlıklar gibi koruma altına alınan Molokanların kaderi, 1830’da I. Nikola tarafından çıkarılan bir diğer fermanla kökten değişti ve Molokanlar önce Kırım, Orta Asya, Sibirya ve Transkafkasya’ya, sonra da Rus ordularının ilerleme hattında yerleşim yerleri oluşturma politikası uyarınca, Tiflis, Erivan, Gence, Şamahı gibi sınır eyaletlerine sürüldüler. Serfliği kaldıran ve azınlıklara bazı haklar tanıyan II. Aleksandr döneminin (1855-1881) başlarında Molokanlarn ve Dukhoborların durumu biraz iyileştiyse de balayı, zorunlu askerlik uygulamasıyla sona erdi. Askerliği insanların zalimliği olarak tanımlayan Molokanların askerlik yapmayı reddetmesi üzerine bir kısım Molokan ABD, Kanada hatta Avustralya gibi uzak ülkelere göç ederken, bir kısmı da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Rusya’ya savaş tazminatı olarak verilen Kars yöresine iskân edildi. Amaç, Ermenistan bölgesinin Slavlaştırılmasıydı.
BOLŞEVİK SEMPATİZANLARI . Ancak, asıl şehrin hemen yanına bir garnizon-şehir inşa eden Rusların Kars’taki misafirliği 1917 Ekim Devrimi’ne kadar sürdü. Çarlığı yıkan Bolşevikler, Kars bölgesindeki egemenliklerini daha fazla sürdürmek istemediler. Molokanlar da Bolşevik Rusya’ya göçmek yerinde Kars’ta kalmayı tercih ettiler ama, Molokanlar arasında Bolşevik düşüncelere ve Türkiye Komünist Partisi’ne sempati duyanların ortaya çıkması ve Sovyet Rusya sefiri Midavini’nin Molokanlara sahip çıkması, Milli Mücadele kadrolarında alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Bir yandan Rusya’dan silah ve altın yardımı alan, bir yandan da komünist akımları kontrol altına almaya çalışan Kemalist kadrolar, Molokanları bölgeden çıkartmanın yollarını aramaya başladılar. İşte sol fikirlere gayet mesafeli olan General Kazım Karabekir’in rolü burada ortaya çıktı.
Kazım Karabekir Molokanları şöyle anlatıyordu: “Malakanlar Ruslar zamanında dahi askerliğe gitmezlermiş, erkekleri hep sakallı. Umumiyetle iri vücutlu, canlı kanlı, sıhhat numunesi insanlar. Elbise ve vücutları temiz. Hayvanları kadana, arabaları çok eşya alır, dört tekerlekli, büyük ve sağlam. Ziraat, ekme, biçme aletleri hep son sistem, yalnız kuvvei ceriye beygirdir. Kan dökmek en büyük günah imiş, harpte dahi olsa. Ben onları yalnız nakliyede kullanıyordum. Buna dahi itiraz ediyorlardı. Karsın her tarafında şoseler boyunca uzanan bu köylüler teşvikatla Bolşevik teşkilatına başlayarak bugün gösterdikleri samimi hayatlarını bozmaya da başlamışlardı.”
ZORLA ASKERLİK . Karabekir, çözümü bulmuştu. Madem Molokanlar askerlik yapmaya karşıydılar, o halde onları kaçırtmak için askere alınmaları yoluna gidilecekti. Yine Karabekir’den dinleyelim: “Malakanların en nihayet 20 kânunusaniye (20 Ocak 1921) kadar memleketimizden çıkmadıkları halde katiyen askere alınacakları hakkında Ankara’dan emir geldi. Kars Rus Sovyet konsolosu Norman ziyaretime geldi. Malakanların askere alınması halinde Rusya’daki Türk tebaasının da askere alınacağını söyledi. Cevaben hükümetimiz 20 kânunusaniye kadar müddet temdid etmiştir, bundan sonra gitmezlerse askere alınacaklardır, artık bence yapılacak bir şey olmadığını söyledim .”
Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) Dışişleri Komiseri Çiçerin, 18 Mayıs 1921’de baskı ile köylerinden uzaklaştırılan Molokanlardan boşalan yerlere Anadolu’dan getirilen Müslümanların yerleştirildiğini belirterek bu durumun derhal düzeltilmesini aksi takdirde bu davranışların Rus emekçi kitlelerinin tepkilerine neden olacağını ihtar etmişti ancak Kazım Karabekir buna kulak asmadı. RSFSC, 13 haziranda yeni bir nota ile “...bu toprakları terk edip göç etmek isteyen Molokanlar, malını mülkünü beraberlerinde alıp götürebilirler, ne yazık ki buna Türk makamları engel olmaya çalıştılar; bu da yetmedi, Molokanlar soyuldu ve her türlü baskı altında bırakıldı, ellerinden toprakları alındı. Bu göçmenler evlerinden kovuldu, açlıktan yarı ölmüş Molokanlar ahırlara ve tavlalara kapatıldı...” diye şikâyet ediyordu ama tacizler devam etti.
TUTULMAYAN SÖZLER . Nihayet, 13 Ekim 1921’de Kars’ta Türkiye ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında imzalanan Dostluk Antlaşması’na Molokanlarla ilgili bir madde kondu. Buna göre, Molokanlar istedikleri zaman Türk vatandaşlığından çıkıp, ülkeyi serbestçe terk edebilecekler, eşyalarını, mal ve mülklerini veya bunların değeri kadar parayı yanlarında götürebileceklerdi.
RSFSC’nin 13 Kasım 1921’de verdiği notaya bakılırsa anlaşmanın bu maddesi de havada kalmıştı? “...Biz Misak-ı Milli’yi bütünüyle kabul ettikten sonra bu paktın Rus milli azınlığa karşı tanınmaması ve dinî haklarına saygı gösterilmemesi yersiz ve yakışıksız bir hareket olacaktır. Çarlık rejimi bile Molokanların dinî inançlarına göz dikmiş değildir ve Molokanlar bu rejim sıralarında bile askerlikten muaf tutulmuşlardır. Kaldı ki Misak-ı Milli’de ifade olunan özgürlük ilkelerini ihlal eden bir hükümetin, bu konuda Çarlığın zulmünü bile gölgede bırakan hareketlerde bulunmaması ve böyle hareketleri hakli olarak kabul etmemesi gerekir...’’
SON MOLOKAN . Rus tarafının birbiri ardına gelen notaları durumu değiştirmeyince, 20 bin nüfuslu Molokan cemaati yollara düştü. Askerlik yapmayı kabul ederek Türkiye’de kalan küçük grup ise, zaman içinde 1600 kişiye ulaştı ama onlar da 1962’de soylarını devam ettirecek eş adayları bulabilecekleri Ermenistan, ABD, Kanada ve Avustralya’ya doğru yola çıkmak zorunda kaldılar. Kars’taki son Molokan Vasili Dölemenci 26 Nisan 2007'de hayatını kaybedince tarihin bir sayfası daha kapandı.
SONSÖZ . Cumhuriyet dönemi boyunca, ‘ordu-millet’ yaratmak için gerek okullarda, gerek asker ocağında adeta beyinler yıkandı ama, son olarak DTP Milletvekili Akın Birdal’ın sorusu üzerine Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün açıklamasından öğrendiğimize göre, askerlik çağında olan 14 milyon 306 bin 525 kişiden 1 milyonu, tecilli, yoklama kaçağı ya da bakayaydı. (1 Haziran 2008 tarihli gazetelerden) Peki buna şaşmamız mı lazım? Bence hayır, çünkü her Türk ‘asker’ doğmaz, her Türk ‘insan’ doğar!
Kaynakça: Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, TTK Yayınları, 2001; Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri (1920-1923), Bilgi Yayınevi, 1975, Rahmi Apak, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu?, TTK Yayınları, 1990; Miralay Behiç Erkin’in yayınlanmamış hatıratından aktaran Sait Çetinoğlu, ‘Her Türk asker(mi) doğar?”,http://www.savaskarsitlari.org
; Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, TİMAŞ Yayınları, 1998, s. 268-283; a.g.y., Kars’ta Bir Etnik Grup Malakanlar’ın Toplumsal Yapısı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2005; Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Emre Yayınları, 2. Cilt, 1993, s. 194, 203-204, 298; Stefanos Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri 1917-1923, Gözlem Yayıncılık, 1979, s. 332, 373-375, 430.
.30-11-08
.1948 Soykırım Sözleşmesi’nin 60 yılı
MEDYA CEPHESİ • Gazetelerde, 5-8 aralık tarihleri arasında, CNN International kanalında, Christiane Amanpour’un hazırladığı ‘Scream Bloody Murder’ (Kanlı Cinayeti Haykır) adlı belgeselin gösterilmesinin Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından önlenmeye çalışıldığına dair haberler vardı. Telaşın nedeni, belgeselde 1915-1917’de yaşanan Ermeni Tehciri’nden soykırım olarak söz edilmesiymiş. Bu sayfayı baskıya hazırlarken belgesel yeni gösterilmişti. Bu sefer de gazetelerde bazı Ermenilerin, 1915 soykırımından az söz edilmesini protesto ettiklerini okuduk. Filmi görmediğim için kim haklı anlayamadım ama Obama döneminde gerilimin daha da artacağını görebiliyorum.
HUKUK CEPHESI • 9 Aralık’ta 60. yılı kutlanacak olan 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin tarihçesini ele alırken, benim de pek çok kişiyi rahatsız etme ihtimalim yüksek. Üstelik konuyu mümkün olduğunca ana hatlarıyla ele almaya çalıştığım, sözleşme ile Türkiye’nin nazik meselelerinin bağını kurmayı ileriye bıraktığım halde ortaya uzun ve ağır bir yazı çıktı. (Taraf’ın web sayfasındaki metin, 1948 sonrasına da değindiğim için daha uzun.) Yine de, Ermeni Tehciri, Dersim Harekâtı gibi olayların adını soykırım koyanların hangi hukuk kaynaklarını temel aldıklarını merak edenlerin kızarak da olsa okuma zahmetine gireceğini umuyorum. Herkese iyi bayramlar...
TERİM İCADI • Yunanca ‘genos=soy’ ile Latince ‘caedere’ kökünden gelen ‘cide=öldürme’ sözcüklerinden oluşan ‘genocide=soykırım’ terimini ve onun uluslararası hukukun parçası olmasını Yahudi asıllı Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin’in (1900- 1959) ısrarlı çabalarına borçluyuz. Terimin öncülü olan ‘barbarlık eylemleri’ (Acts of Barbarity) kavramı, yine Lemkin tarafından önce 1933’de ceza hukuku ile ilgili olarak Madrid’de yapılan uluslararası bir konferansta önerilmiş fakat o sırada kabul görmemişti.
Almanların 1939’da Polonya’yı işgal etmesi üzerine Lemkin orduya yazıldı, ancak Polonya’nın Nazilere teslim olması üzerine önce İsveç’e oradan da ABD’ye göçtü. ABD’de önce Duke Üniversite’sinde hocalık yapan Lemkin, Başkan Roosevelt döneminde Savaş Bakanlığı’nda görev aldı. Kafasındaki suçu tanımlamak için pek çok kelime üreten Lemkin ‘genocide’ terimini ilk kez, 1944’de, “Axis Rule in Occupied Europe: Laws of Occupation - Analysis of Government-Proposals for Redress” adlı ünlü makalesinde kullandı. Terim, Lemkin’in yılmaz çabaları sonucu 9 Aralık 1948’de Soykırımı Önleme ve Ceza Sözleşmesi (kısaca 1948 Soykırım Sözleşmesi) ile uluslararası hukukun parçası oldu.(Makale için:http://www.preventgenocide.org/lemkin/AxisRule1944-1.htm)
1) Lemkin soykırım terimini Yahudi Soykırımı (Holocaust) için mi yaratmıştı?
Bugün pek çok kişi, terimin Ermeni Tehciri’ne uygulanmasının saçma olduğunu, çünkü Ermeni Tehciri sırasında soykırım diye bir kavram olmadığını, Lemkin’in terimi özel olarak Holocaust için ürettiğini ileri sürer. Ancak, Lemkin’in New York Halk Kütüphanesi’nin Nadir Eserler Bölümü’nde saklanan hatıratına göre bu iddialar doğru değildir. Hatırata göre Lemkin’in soykırım meselesi üzerinde kafa yormaya başlaması çocuk yaşlarına kadar gidiyordu. O yıllarda Polonya’nın Wolkowysk şehrinde yaşayan Lemkin’i, konu üzerinde düşünmeye iten Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in Nobel ödülü kazanmış Quo Vadis? Adlı romanıydı. Romanda, Roma imparatoru Neron tarafından Hıristiyanlığı kabul edenlere yönelik katliamlar anlatılmaktaydı.
TALAT PAŞA CİNAYETİ • Gençlik yaşlarında kitlesel öldürmeler üzerine bulduğu tüm kitapları okuyan Lemkin’i etkileyen ikinci olay, ailesini 1915 Ermeni tehcirinde kaybeden Soghomon Tehlirian adlı Ermeni gencin İttihat ve Terakki’nin liderlerinden Talat Paşa’yı 15Mart 1921’de Berlin’de öldürmesi oldu. Suikast Avrupa’da büyük yankı yaratmış fakat Tehlirian, jüri tarafından cezai ehliyeti olmadığı gerekçesiyle beraat ettirilmişti. Bu olayın ardından Lvov Üniversitesi’ndeki dil eğitimini bırakıp hukuk fakültesine geçen Lemkin’in kafasını kurcalayan sorular şunlardı: Böyle bir olayın faili –ya da ailesinin öcünü kişisel biçimde alan kişi- suçlu sayılır mı? Bir zorbanın öldürülmesi terör eylemi midir? Tehlirian’ın ailesini öldürenleri bu kişilerin ülkesi cezalandırmıyorsa, failleri cezalandırmayı becerebilecek bir uluslararası hukuk düzeni kurabilir mi?
CESUR BİR PLAN • Lemkin anılarında şöyle devam ediyordu: “1915’te Almanlar W. [Wolkowysk] şehrini ve çevresini işgal ettiler. Bu tarihte daha çok tarih okumaya, imha edilmiş milli, dinsel ve etnik gruplar hakkında daha çok çalışmaya ve gözleme başladım. Türkiye’de Hıristiyan olmaktan başka suçu olmayan 1.200.000 Ermeni ölüme gönderilmişti. Savaştan sonra 150 kadar Türk savaş suçlusu tutuklandı ve Britanya hükümeti tarafından Malta’ya gönderildi... Bir gün (Ermeni) delegeler gazetelerde Türk savaş suçlularının serbest bırakıldığını okudular. ...Bir millet toptan öldürmüştü ve suçlular serbest kalmıştı. Bu beni şok etti. Neden bir adam bir adamı öldürünce cezalandırılır? Niye bir milyon insanın öldürülmesi bir tek kişinin öldürülmesinden daha az suçtur? ...Kendimi sayıları giderek artan kurbanların yerine koydum. Anladım ki, hafızanın görevi sadece geçmiş olayları kaydetmek değil aksine insan bilincini uyarmak. ...Hukukçu olmaya ve milletlerin işbirliğini sağlayarak soykırımın suç haline getirilmesi için çalışmaya karar verdim. ...Kafamda cesur bir plan vardı. ...Türkiye’nin de imzalamasını içeren bir plan. Bu Ermeni soykırımı için bir çeşit kefaret olabilirdi. Fakat bu nasıl başarılabilirdi? Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine koydukları ilerlemeci kavramlardan ve cumhuriyetçi hükümet biçiminden gayet gururluydular. Belki de Soykırım Sözleşmesi sosyal ve uluslar arası gelişme çerçevesine yerleştirilmeli...” (Robert Merrill Bartlett, They Stand Invincible:Men Who Are Reshaping Our World, N.Y.: Thomas Y. Crowell, 1959, s. 96-97 veRaphael Lemkin’s Thoughts on Genocide:Not Guilty, Yay. Haz. Steven L. Jacobs, Lewiston, N.Y.:Edwin Melen Pres, 1992’den aktaran Samantha Power, A Problem from Hell, America and the Age of Genocide, HarperCollins, 2003, s. 17- 29, 47-60.)
ISRARLI ÇABALAR • Lemkin hatıralarında iki yerde daha Ermeni meselesine değinir. AyrıcaMethodist Kadınlar Konseyi’nden Thelma Stevens’a yazdığı 26 Temmuz 1950 tarihli mektupta Ermeni Tehciri ile Yahudi Soykırımı arasında benzerlik kurar. (Bir iddiaya göre, Lemkin’i Talat Paşa cinayeti kadar etkileyen diğer bir olay Ukraynalı bakan Symon Petliura’nın, 1918’de Yahudilere yönelik bir katliamda ailesini kaybeden anarşist Shalom Schwartzbard tarafından 1926’da Paris’te vurulmasıdır.) Gerçi Almanların Polonya’yı işgal ettiği tarihte henüz 15 yaşında olan Lemkin’in o sırada Ermeni Tehciri hakkında bilgi sahibi olması pek olanaklı değildir, ama Lemkin’in 1933’den 1943’e kadarki dönemde, bugünkü BM’nin öncülü olan Cemiyet-i Akvam’da, diplomatları ‘bir zamanlar Doğu’da olan şeyin Avrupa’nın göbeğinde de olabileceği konusunda’ uyarmak için delice uğraştığı bilinmektedir. Nitekim, tarih Lemkin’i haklı çıkaracaktır. Milyonlarca kişiyle birlikte Lemkin’in ailesinden 40 kişi, Nazilerin toplama kamplarında hayatını kaybedecektir.
BİR DAHA DOĞRULUYOR • Lemkin, 1949 yılında Amerikan CBS televizyonuna verdiği bir röportajda Ermeni olaylarının soykırım kavramını geliştirmesi üzerindeki etkisini bir kez daha tekrarlar: “Soykırımla ilgilenmeye başladım çünkü Ermenilere yapılan buydu. Daha sonra Ermeniler Versailles’de son derece bozuk bir anlaşma elde ettiler, çünkü onların suçluları soykırımdan suçluydular ve cezalandırılmamışlardı. Biliyorsunuz, onlar [Ermeniler] adaleti gerçekleştirme işini ellerine aldılar ve terörist eylemler organize ettiler. 1921’deki Talat Paşa davası çok öğreticiydi. Annesi soykırımda öldürülmüş bir adam [Soghomon Tehlirian] Talat Paşa’yı öldürdü ve mahkemede cinayeti rüyasında annesinin defalarca bunu yapmasını söylediği için yaptığını anlattı. ‘Annenin katili burada, bu konuda bir şeyler yapmalısın!’ Bunun üzerine cinayeti işliyor. Gördüğün gibi, bir avukat olarak düşündüm ki, bir suç kurban tarafından değil mahkeme tarafından, ulusal hukuk tarafından cezalandırılmalıdır.” (Aktaran Harut Sassounian, “Lemkin Discusses Armenian Genocide. In Newly-Found 1949 CBS Interview”,California Courier Online, December 8, 2005.)
2) Sözleşmeye göre sadece öldürmeler mi suç sayılmaktadır?
Uzun tartışmalardan sonra 9 Aralık 1948’de, Hindistan’ın ilk kabul oyunu takiben, yoğun alkışlar arasında oybirliğiyle kabul edilen Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesi, “bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur”, ifadesi ile başlıyor ve suç teşkil eden fiilleri şöyle sıralıyordu: “a) Grup üyelerini öldürmek, b) Grup üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar vermek, c) Grubu, fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına tabi tutmak, d) Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler almak, e) Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmektir.” diyordu. Sözleşmenin 3. maddesine göre, soykırım suçuna teşebbüs etmek, bile cezalandırmayı gerektiriyordu. (Sözleşme metni için:http://www.unhchr.ch/html/menu3/b/p_genoci.htm)
ÖLÜM ŞART DEĞİL • Metinden görüleceği gibi yukarıdaki suçlardan her hangi birini işlemek bile soykırım suçunu oluşturuyor. Yine dikkat edileceği gibi, soykırım denince, akla sadece öldürmelerin gelmesi de yanlış. Bir grubun çocuklarının bir başka gruba nakledilmesi (örneğin evlatlık olarak verilmesi) bile eğer, grubu kısmen veya tümüyle yok etmek kastıyla yapılmışsa soykırım sayılabilir. Örneğin, 1910’lardan 1970’lere kadar Avustralya yerlileri olan Aborjinlerin çocuklarının zorla ailelerinden kopartılarak asimile edilmeleri olayı ortaya çıkınca, devlet yetkilileri savunmalarında, sayıları 100 bine varan bu çocukların Avrupalı ailelere transfer edilmesini, çocukların ‘eğitimi ve iş imkânı’ nedeniyle yaptıklarını bu nedenle ortada işlenmiş bir soykırım suçu olmadığını iddia etmişlerdi. Konuyu soruşturan komisyon ise, hangi amaçla olursa olsun, sonuçta eylemin, soykırım sözleşmesinin 2. maddesinin (e) fıkrasındaki soykırım suçuna uyduğunu kararını vermişti. (Olayın ayrıntıları için:http://www.austlii.edu.au/au/other/IndigLRes/stolen/stolen_c.html)
Bugün pek çok kişinin herhangi bir olayda, kurban sayısını düşürerek suçlamadan kurtulacaklarını sandıkları için açıkça belirtmekte yarar var; öldürmelerin sayısı da suçun niteliği açısından belirleyici değildir. Örneğin Amerika kıtasındaki milyonlarca yerlinin tarih içinde imhası soykırım sayılmazken, Srebrenica’da yedi bin Müslüman erkeğin öldürülmesi soykırım sayılmıştır.
3) Soykırımda, suçun arkasındaki ‘saik’ önemli midir?
Yani, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun kısmen veya tamamen imhasına yönelik eylemlerin ardında ille de bir gerekçe mi olmalıdır? Gerekçe bölümünün konması unutulmuş değil, aksine uzun tartışmalardan sonra buna karar verilmiştir.
Soykırım suçunun uluslar arası hukukun parçası olması için ilk teklif BM gündemine 1946 yılında Küba, Hindistan ve Panama tarafından getirilmişti. Lemkin tarafından yazıldığı söylenen ve 9 Kasım 1946 tarihli oturumda ele alınan bu öneride soykırımın bir suç olarak tanımlanması isteniyordu. Alınan karar, BM’nin soykırım konusunda bir kanun teklifi hazırlaması için Sosyal ve Ekonomik İşler Konseyine tam yetki vermesi idi. BM’nin 11 Aralık 1946 tarihli 55. oturumunda yetki kararı oybirliği ile alınan ve 96 (I) olarak bilinen bu karar, bağlayıcı bir hukuk metni karakterinde olmamasına rağmen soykırım tanımının yapıldığı ilk uluslar arası hukuk metni sayıldı. Buna göre, soykırım suçunun ‘ırk, din, politik ve diğer grupların kısmen veya tamamen imha edilmesiyle’ meydana geldiği kabul edilirken, saik olarak da ‘dini, ırksal, politik veya başka nedenler’ sayılıyordu. (Karar metni için.http://daccessdds.un.org/doc/UNDOC/GEN/NR0/767/27/IMG/NR076727.pdf?OpenElement)
GEREKÇE DEĞİL, AMAÇ • Karar uyarınca, Lemkin’in de üye olduğu yedi kişilik geçici alt komisyon, 5 Nisan ve 26 Ağustos 1948 tarihleri arasında konuyu görüştü. Lemkin’e göre, bir grubun hedef alınması ve imhasının amaçlanması soykırım suçunu oluşturmakta yeterliydi. Ancak Lemkin ‘saik’ terimi yerine buna yakın sayılabilecek bir terim olan ‘amaç’tan (objective) bahsediyordu. Ona göre soykırım suçunun amacı, grubun politik ve sosyal kurumlarının, kültürünün, dilinin, ulusal duygularının, dininin ve ekonomik varlığının yok edilmesiydi. Görüşmeler sırasında Lübnan, ırk, din, dil veya politik görüşlere dayanan ötekinden nefret fikrinin ve fanatizm ürünü her türlü eylem türünün ‘saik’ olarak sözleşmeye konulması gerektiği fikrini savunmuştu. Çin, ‘ulusal veya ırksal kökenli veya dini inanca dayalı saik’ tanımlaması yaptı. Sovyetler Birliği, sözleşmenin giriş bölümüne ‘soykırım suçu faşizm-nazizm ve diğer ırk teorileri ile organik olarak bağlıdır’ cümlesini eklemek istedi. Komisyon, Nazizm ve faşizmden önce de soykırım olduğu söylendikten sonra ‘soykırım suçu, gelecekte başka saiklara dayanarak da işlenebilir. Bu nedenle soykırımın ancak faşizm-nazizmin ürünü ise cezalandırılması ve sözleşmenin sadece bu tarihteki olaylarla ilgili olduğu fikrini ortaya atmak tehlikelidir’ diyerek bu teklifleri reddetti.
SAİKLERİ SAYMAK TEHLİKELİ • İngiltere ise ‘Grubun imhası amacı bir kere mevcut olduktan sonra, fail hangi amaçla cinayeti işlerse işlesin, bu soykırımdır’ fikrini savunuyordu. İngiltere saik unsurunu belirleyecek özel bir ifade konulmasını sadece gereksiz değil ayrıca tehlikeli de buluyordu. Çünkü böyle bir ek, sınırlayıcı karakterinden dolayı, soykırım suçunu işleyenlere cinayeti maddede sıralanan Saiklerden herhangi birisiyle işlememiş olduklarını iddia etmek hakkını verirdi. Norveç de saik unsurunun ispatının çok zor olduğu gerçeğinin altını çizerek İngiltere’yi desteklemişti.
Tartışmalarda özetle “eğer”, denilmiştir, “biz soykırım tanımına saik konusunda bazı şeyler eklersek, katiller her zaman gelip, ‘biz bu cinayetleri sizin saydığınız nedenlerle işlemedik, başka nedenlerle işledik, bu nedenle bizi soykırım suçuyla yargılayamazsınız’ diyebilirler. O nedenle saik meselesinin belirtilmemesi, ‘hangi nedenlerle olursa olsun’ ilkesinin kabul edilmesi gerekir.”
Sonuçta, “ırksal, etnik, ulusal veya dinsel bir grubun üyelerinin bu gruba mensup oldukları için öldürülmelerinin, ulusal güvenlik ve bir grubu devletin belli bölgesinden çıkartmak arzusunu da içeren çeşitli farklı saiklerle de yapılabileceği” fikri ağır bastı ve saikların sayılması ısrarından vazgeçildi. Tüm üyeler, Venezuela’nın önerisi ile, tüm saikleri kapsayacak ‘as such’ (bu anlamda, bu ad altında, bu sıfatla) ifadesinin metne girmesinde anlaştılar. Böylece hem saik unsuru tamamıyla atılmamış, hem de saiklerin özel olarak sayılması yoluna gidilmeyerek her hangi bir saik daraltmasının önüne geçilmiş oluyordu. Böylece konunun ağırlık noktası, saik unsurundan kasıt unsuruna kaydırılmıştı.
APARTHEID • Soykırım suçunu tespit etmek için saik unsurunun tespitinin gerekli olup olmadığı meselesi ileriki yıllarda da tartışılmıştır. Bu konudaki önemli bir örnek, insanlık suçunun bir başka özel türü olan “apartheid” (ırk ayrımcılığı) ile ilgili yapılan bazı sözleşme ve düzenlemelerdir. Apartheid’i suç olarak tanımlayan 30 Kasım 1978 Sözleşmesisi’nin 3. Maddesi, cezai sorumluluğun ‘hangi saik ile olursa olsun’ bireylere, kurumlara ve devletlere karşı uygulanacağı ilkesi kabul etmiştir. Yani ırkçı ayrımcılık suçunun işlenmesinde bile saik esas belirleyici olarak kabul edilmemiştir. (Karar metni için:http://www.unhchr.ch/html/menu3/b/11.htm)
Uygulamadaki eksikleri tamamlamak için hazırlanan 1998 Roma Ceza Mahkemeleri Sözleşmesi’nin 30. maddesi tartışılırken ve UAD’nin Serebrenitsa kararı sırasında da ‘saik’ meselesi gündeme geldi. Sonunda sözleşmede ‘saik’ tanımlanması buna karşılık soykırım suçunun manevi unsurunu, hem ‘kasıt’ (intent) hem de ‘bilgi ya da bilgisi dahilinde’ (knowledge) boyutlarıyla ele aldı ve uluslararası hukuk ilkesi haline getirdi. Sözleşme, kasıt için iki önemli ilke sayıyordu. Birincisi kişinin eyleme katılması, eylem içinde olmayı amaçlaması iken, sonuçla ilgili olan ikinci husus, kişinin “o sonuca neden olmayı amaçlaması veya olayların normal sonucu olarak gerçekleşebileceğinin farkında olması” ve “olayların doğal sonucu olarak bir ortamın mevcut olduğunun veya bir sonuç doğuracağının farkında olması” şeklinde tanımlandı.
(Yukarıdaki tartışmaların ayrıntılı değerlendirmesi için: Taner Akçam, “Gündüz Aktan ve Soykırımda Saik Meselesi”, Birikim, S. 201, Ocak 2006, s. 15-27; William A. Schabas,Genocide in International Law: The Crime of Crimes, Cambridge: Cambridge University Press, 2000, s. 245-257; Matthew Lippman, “The Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genecide: Fifty Years Later”, Arizona L. Journal of International And Comparative Law, Vol. 15, (1998) s. 415-514.)
4) Soykırım Sözleşmesi’nde neden dört çeşit grubun tanımlanması ile yetinilmiş?
Yukarıda da belirttiğim gibi Sözleşmenin hazırlık aşamasında dört gruba ‘politik’ grupların da dahil edilmesi teklif edilmiş ancak, siyasi ya da kültürel grupların hareketli gruplar oldukları buna karşılık etnik, ırksal, ulusal ve dinsel grupların, kişilerin doğuştan getirdikleri özellikleri barındıran sabit gruplar olduğu ileri sürülerek teklif reddedilmiştir. Bunun ardında, 1932’de Ukrayna’da Sovyet uygulamalarına direnen ‘kulak’ sınıfını tasfiye etmek için Stalin’in emriyle Ukrayna sınırlarını kapatan ve bir yıl içinde milyonlarca Ukraynalının açlıktan ölmesine neden olan Sovyetler Birliği’nin; 1910’lardan 1940’lara kadar Afrika’da yüz binlerce kişiyi katleden İtalya’nın dirençleri vardır. Tasnifin yetersizliğine dair en önemli örnek, 1970’lerde, Kamboçya’da iktidardaki Kızıl Kmerler’in, iki milyona yakın kişiyi politik nedenlerle ‘ölüm tarlaları’ denen çalışma kamplarında öldürmelerinin soykırım tanımına girmemesidir.
5) Soykırım suçuyla ‘insanlığa karşı suçlar’ ve ‘etnik temizlik’ suçlarını ayıran nedir?
1948 Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde sayılan beş ayrı eylem türünden sadece bir tanesini bile işlemek, suçun maddi unsurunun (actus reus) yerine gelmesi olarak kabul ediliyor. Ancak soykırım suçlamasının yapılabilmesi için, maddi unsurların varlığı yeterli değildir. Suç işleme düşüncesinin var olması ve bu düşüncenin bir karar haline gelmesi, yani manevi unsurun (mens rea) da olması, suçlanan kişinin özel bir kasta (dolus specialis) sahip olduğunun ispat edilmesi gerekir. Bir olayda ‘özel kasıt’ ispat edilemezse, suçlanan kişinin ceza almayacağı anlamına gelmez. Belki soykırım suçundan değil ama savaş suçu, insanlık suçu veya ceza hukukunun herhangi başka bir maddesine göre sanık cezalandırılabilir.
Bosna savaşının dilimize kattığı ‘etnik temizlik’ ise belli bir etnisiteye dahil nüfusun ya da halkın bir bölgenin homojenleştirilmesi, yani orada tek tip insan grubunun kalması için, bölgeden zorla transfer edilmesi, sürgün edilmesi, uzaklaştırılmasına denir. “Etnik temizlik” soykırımın bir türüdür ve ancak soykırım sözleşmesinde belirtilen şartları taşıdığı ölçüde soykırım olarak isimlendirilir. Sonuç olarak, soykırım suçuyla insanlığa karşı suçları ve etnik temizliği ayıran, ilkinde grubu imha etmeye yönelik özel kastın’ olmasıdır. Yoksa diğerleri de son derece ağır suçlardır.
GÜNÜMÜZDEKİ DURUM • 1980’lerin ortalarına kadar, dünya yüzünde pek çok soykırım işlendiği halde, pek çok devlet, kendilerine yöneltilen soykırım suçlamasından kurtulmak için sürekli olarak ‘kasıt’ ve ‘saik’ unsurlarıyla oynayarak, işledikleri suçun soykırım sayılamayacağını ispat etmeye çalıştığı için ve pek çok olayda suç işleyenler geride imha kastını ispatlayacak yazılı belge bırakacak kadar akılsız olmadıkları için, 1948 Soykırım Sözleşmesi uygulanamaz haldeydi. Bu tıkanıklığı açmak için 1985 yılında BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne bağlı Azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Önlenmesi Alt Komisyonu’na “Soykırım Suçlarının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sorusu Üzerine Gözden geçirilmiş ve Güncelleştirilmiş Rapor” adlı bir değerlendirme sunuldu. Raporda, dünyada işlenen her soykırım suçunun, Nazi örneğinde başarıldığı gibi belgelenemeyeceğine değinildikten sonra “Bir mahkeme soykırım için şart olan zorunlu kastı yeterli sayıda belgeden sonuç çıkartmak yoluyla elde edemiyorsa belli durumlarda bu kasıt, sanığın mantıki olarak eyleminin sonuçlarının farkında olduğunun tahmin edilebildiği, belli derecede suç oluşturan ihmalkârlık, pervasızlık ve savsaklamaları içerebilir” denildi.
Bu sayede örneğin Hutuların Tutsilere uyguladığı soykırım suçları için BM Güvenlik Konseyi’nin 955 Sayılı Kararı ile 1994’te kurulan Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR) belli bir ilerleme kaydedebildi. Mahkeme, Kayishema ve Ruzindana davalarında ”hedeflenen grubun imha edilmesi gerektiğini belirten yazı, konuşma ve imha emirlerinin yokluğu durumunda, eylemin muhtevası, kapsamı ve gruba yönelik nefreti ve onun imhasının hedeflendiğini gösteren işleniş tarzından çıkarılabilir, eylemin yoğun ve sistematik karakteri ve buna uygun fiziksel sonuçları da özel kastı göstermek açısından son derece önemlidir” dedikten sonra, grup üyelerinin veya mallarının fiziksel olarak hedeflenmesi; hedef gösterilen gruba yönelik kullanılan dil; kullanılan silahlar ve fiziksel yaralamaların boyutunu, öldürmenin sistematik tarzda yapılıp yapılmadığı ve planlamanın sistemli bir şekilde olup olmadığı gibi unsurları, kastı ispat edecek “ikincil kanıtlar” (circumstantial evidence) olarak değerlendirilebileceğini belirtti. Böylece eski başbakan Jean-Paul Akayesu’nun yargılamalarında, yeni doğmuş çocukların ve Tutsi erkekleri tarafından hamile bırakılmış Hutu kadınları dahil olmak üzere hamile kadınların öldürülmelerini, yollarda barikatlar kurularak Tutsiler’in kaçmalarının engellenmesini, Tutsi olup olmadıklarının anlaşılabilmesi için insanların kimlik kartlarının sürekli kontrol edilmesini, eylemlerden önce, eylem sırasında ve sonrasında radyo yoluyla Tutsiler aleyhine düzenli propaganda yapılmasını ‘ikincil kanıtlar’ olarak kullandı.
(Taner Akçam’ın yukarıda sözünü ettiğim makalesinde bu konuda ayrıntılı bilgi bulunuyor.)
6) Soykırım suçu için önceden tasarlanmış bir plan şart mıdır?
1948 Soykırım Sözleşmesi’nde bu konuda açık bir hüküm olmadığı için bu konu hep tartışılmıştır. Soykırım suçu genel olarak devleti ele geçiren bir grup insan (hükümet, örgüt, parti, çete vb.) tarafından işlenen bir suç türü olduğu için, bu insanların, suçun işlenmesine ilişkin genel bir plan hazırlaması son derece mantıklıdır, ama bu konu, her zaman ‘kasıt’ meselesine göre ikinci derecede öneme haiz kabul edilmiştir. Ancak, 1995 temmuzunda, Bosna Savaşı sırasında, Srebrenica’da yedi bin Müslüman erkeğin soykırıma uğradığına dair Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 26 Şubat 2007’de açıkladığı tartışmalı kararı bu konuda yeni bir içtahat oluşturdu. UHD’nin Srebrenica’da soykırım suçunu işleyen paramiliter örgüt VRS (‘Republika Sırpska’ Ordusu) ve ‘Akrepler’ in Yugoslav Federal Cumhuriyeti’nden doğan Sırbistan ve Karadağ’ın bir organı olmadığını kabul ettiği halde ortada bir soykırım suçu olduğuna hükmetmesi ve bugünkü Sırbistan’ı soykırımdan değil ama, ‘Republika Srpska’ (Sırp Cumhuriyeti) ve VRS’nin politik, ekonomik ve askerî gelişimine yardımcı olarak soykırımı önlemediği için suçlu bulması, hem imhaya dair genel bir hükümet planı olmasına gerek olmadığının altını çizdi, hem de devletin böyle bir planın olmadığı durumlarda bile sorumluluktan kurtulamayacağını gösterdi. (Karar için: http://www.icjcij. org/court/index.php?pr=1898&pt=3 &p1=1&p2=3&p3=1)
7) 1948 Soykırım Sözleşmesi, geçmiş olaylara uygulanabilir mi?
Roma hukukundan miras ‘nullum crimen sine lege, nulla púna sine lege praevia=Yasa olmadan suç olmaz, daha önce kabul edilmiş yasa olmadan ceza verilemez’ ilkesi uyarınca, bir yasanın geriye doğru işlemeyeceği genel pozitif hukuk ilkesidir. Ancak uygulamada bu kuralın pek çokistisnası var. En bilinen ex post facto (=olay olduktan sonra) suç, 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Anlaşması ile tanımlanan ‘barışa karşı suçlar’ (crimes against peace) tanımıdır ki, Nazi suçluları için özel olarak kurulan Nurnberg ve Tokyo mahkemelerindeki yargılama ve cezalandırmalar buna dayanarak yapılmıştır. (Nazi kasapları Klaus Barbie veya Adolf Eichmann davaları gibi örnekler de vardır ama bunlar çok tartışmalı olduğu için üzerinde durmuyorum.)
TEBK’İN UĞRADIĞI HÜSRAN • Öte yandan, 2002 yılında, altı Türk, dört Ermeni üyeden oluşan ve ne yazık ki kısa süre faaliyet gösterebilen Türk-Ermeni Barışma Komitesi’nin (TEBK), Türk üyeleri, tezlerinde haklı olduklarına fazlaca güvenerek, International Center for Transitional Justice (ICTJ) adlı saygın hukuk kuruluşundan, 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin 20. yüzyılın başında yaşanan olaylara uygulanıp uygulanmayacağı konusunda görüş istemişlerdi. ICTJ, 4 Şubat 2003 tarihli raporunda, Sözleşmenin, yürürlüğe girdiği 12 Ocak 1951 tarihinden önceki olaylara uygulanamayacağını ancak 1915-1916’da yaşanan Ermeni Tehciri’nin, üç unsur açısından 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne göre soykırım olarak adlandırılabileceğini belirtmişti.(Rapor için: www.ictj.org/images/content/7/5/759.pdf)
Kafa karıştıran kararlar Buna karşılık, hangi durumlarda savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarda yasaların geriye işlemeyeceği ilkesinin uygulanmayacağını karara bağlayan 1968 Konvansiyonu’nun 1. maddesinin (b) fıkrasına göre 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlandığı şekliyle soykırım suçlarında zaman aşımı (statuory limitation) uygulanmayacak deniyor. (Konvansiyon metni için: http://www.unhchr.ch/html/menu3/b/p_limit.htm)
Uluslararası hukukçu Alfred de Zayas’a göre ise 1948 Soykırım Sözleşmesi, yeni bir suç tanımı yapmayan, aksine sadece tarihin önceki dönemlerinde işlenmiş çeşitli soykırımları tanımlayan bir hukuk metni (declatory law) olduğu için, hem geçmişe (retrospective) hem de geleceğe (future oriented) uygulanabilir niteliktedir. (Sözleşmenin giriş bölümünde ‘“Birleşmiş Milletler ... Tarihin her döneminde soykırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul eder” demektedir.) Zayas’a göre, sözleşmenin dili de bu konuda lehte ya da aleyhte bir unsur içermemektedir. “Sözleşmeyi hazırlayanlar eğer isteselerdi sözleşmenin başına buna dair bir ibare koyarlardı” diyen Zayas, buna örnek olarak 1980’de yürürlüğe giren 1969 tarihli Anlaşmalarla İlgili Viyana Konvansiyonu’nun, 4. maddesini ve 1998 Roma Ceza Mahkemeleri Sözleşmesi’nin 11. maddesindeki açık ifadeleri gösterir. (Zayas’ın hem bu konuyu, hem de Ermeni Tehciri’nin neden ‘soykırım’ tanımına girdiğine dair makalesi için: “The Genocide against the Armenians 1915-1923 and the relevance of the 1948 Genocide Convention”,www.alfreddezayas.com/Law_history/armlegopi.sh
tml).
.7-12-08
.Mezopotamya’nın kadim halkı: Süryaniler
Orhan Miroğlu, 10 Aralık 2008 tarihli sütununda, Midyat-İdil yolu üzerindeki Mor Gabriel Manastırı’nın, çevresindeki toprakları haksız yere üzerine geçirdiği iddiasıyla köylüler tarafından haklarında açılmış üç davadan ve Süryani-Kürt ilişkilerinden söz ettiği ‘Kardeşim Kuryakos’ adlı güzelim yazısına, Mor Gabriel Süryani Manastırı’nın Vakıf Başkanı Kuryakos Ergün’ün “Bu manastır varken Osmanlı da yoktu, Türkiye Cumhuriyeti de yoktu. Biz burada işgalci değiliz, yüzyıllardır bu topraklardayız” şeklindeki yakınmasına ironik bir cevap veriyordu: “Toprağa gözü doymayanların ülkesinde bu sözlerin ne kıymeti olur, kardeşim Kuryakos?”
FİKRİ TAKİP • Bu hafta için, Moğollar, Mevlana Celaleddin Rumi ve Mevlevilik hakkında bir yazı hazırladığım halde, derhal fikrimi değiştirdim ve Miroğlu’nun açtığı yoldan devam etmeye karar verdim. Böylece, bu toprakların kadim halklarından Süryanilerle ilgili bilgi boşluğumuzun bir bölümünü olsun doldurmayı umuyorum. Uzun ve karmaşık bir tarihçeyi bir sayfada anlatmanın imkânsızlığı yüzünden gazete sayfasında sadece Osmanlı’nın son yılları ile Cumhuriyet tarihindeki bazı siyasi olaylara değindim ama gazetenin web sayfası için hazırladığım bu nüshada, Süryanilerin kökenleri, dinleri ve etkisi günümüze dek süren ‘Seyfo’ anlatısına ilişkin bazı temel bilgileri bulabilirsiniz.
KÖKEN • Süryanilerin kökenine ilişkin tartışmalar, milliyetçilik akımlarının şiddetlendiği 19. yüzyılda ortaya çıktı. Bugün özellikle diasporada, tarihlerini Babil ve Asur kültürlerine götürenlerle, ilk Hıristiyan topluluklarından Aramilere götürenler arasında ateşli bir tartışma sürüyor. Bu gruplardan ilki politik, ikincisi dinsel vurgularıyla dikkati çekiyor. Asurlular en eski yazılı belgeleri MÖ 2000 yıllarına ait olan Mezopotamyalı bir şehir devleti halkı. Bazı kaynaklara göre Arap yarımadasından Mezopotamya’ya gelen Sami kavimlerinden biri olduğu, bazı kaynaklara göre Orta Asya’dan gelen kavimlerle Mezopotamya kavimlerinin karışımı olduğu iddia edilen Aramilerin tarih yüzüne MÖ 14. yüzyılda çıktığına dair ipuçları vardır ancak haklarındaki ilk açık bilgiler MÖ 1200’lere ait. Tevrat’a göre, Aramiler ile Asurlular Hz. Nuh’un oğlu Sam’ın beş oğlundan ikisinin neslinden geliyorlar, ama MÖ 1000’li yıllarda birbirlerine düşman olmuş bu iki kardeş.
DİL • Ancak ilginçtir, Asurlular Aramileri egemenlikleri altına aldıktan sonra Aramice konuşmaya başlamışlar. Dünyanın hala konuşulan en eski dili olma özelliğini koruyan Aramice, Hıristiyanlığı ilk benimseyen halklardan biri olan Urfa (Edessa) halkının da diliymiş. Bazıları günümüz Süryanicesinin Urfalıların konuştuğu Aramice lehçesi olduğunu söylüyor. Bugün Tur Abdin’de (kelime anlamıyla Kullar/Köleler Dağı anlamına gelmekte olup, Süryani terminolojisinde Diyarbakır, Urfa, Nusaybin ve Mardin’i içine alan bölgenin adı) halk arasında konuşulan ‘Turoyo’ ise modern Aramicenin lehçelerinden biri.
DİN • Sami ırkından yarı efsanevi bir topluluk olan Aramilerin en azından bir bölümü, 30’lu yıllarda Hıristiyanlığı kabul ederek 38 yılında Antakya Patrikliğini kurdular. Hıristiyanlığı kabul etmeyen Aramilerden ayırt etmek için, bu gruba Süryani denildi. (Yani Süryani adı, kökeni Asur veya Arami olan bir halkın dinsel adı. Bu yüzden de bugün Süryani denince akla etnik vurgusuna göre dinsel vurgusu ağır basan etno-dinsel grup geliyor.)
Süryani (kendi deyişleriyle ‘Süryoyo’) adının ortaya çıkışıyla ilgili bilgilerin çoğu mitolojik niteliktedir. Süryani adının Lübnan’ın güneyindeki Sur şehrinden geldiğini ileri sürenlere göre, şehrin ‘Suriin’ denilen bölgesinde Hz. İsa’nın havarileri etrafında oluşan Hıristiyan topluma Sur şehri ile ticari ilişkileri olan Yunanlılar Süryani demişlerdir. Bir başka teze göre ise bir Sami kavmi olan Aramilerin memleketi, İskender’in halefleri tarafından ele geçirildikten sonra ismi ‘Suriye’ olarak değiştirilmiş ve burada yaşayan halka da Süryani denilmiştir. Bir diğer görüşe göre Suriye ismi, bölgeyi ele geçiren komutan Kilikos’un kardeşi Suros’dan gelmektedir. Bazı kaynaklara göre Süryani ismi, Pers Kralı Keyhüsrev’den, bir başkasına göre Antakya şehrini inşa eden, Mezopotamya’da hüküm sürmüş olan Arami Kralı Sürrüs’ten, bir diğerine göre Hz. İbrahim’in sülalesinden Dadanoğlu Asur veya Asurîn’den gelmektedir. Filolojik yaklaşıma göre ise Asurluların ülkesine, Yunanlılar tarafından kelimenin sonuna bir ‘y’ harfi eklenerek “Asurya”denilmiş, daha sonra kelimenin başında bulunan ‘a’ harfi düşerek kelime Surya’ya dönüşmüştür.
BÖLÜNMELER • Hıristiyanlığı ‘Katolik’ ve ‘Ortodoks’ diye bölen tartışmalar arasında Hz. İsa’nın tanrısal (Baba) ve insani (Oğul) doğası konusundaki ayrılıklar çok önemlidir. Bu tartışmalara çözüm bulmak amacıyla toplanan 431 tarihli Efes ve 451 tarihli Kadıköy (Halkedon) Konsili’nde aforoz edilen Süryani ilahiyatçı Mar Nasturius’un izinden giderek Hz. İsa’nın tanrısal ve insani doğasının birbirinden ayrı olduğunu savunanlara Nasturi denilmişti. (19. yüzyılda Nasturi Kilisesi, adını ‘Doğu Asurî Kilisesi’ olarak değiştirmiştir.) Kadıköy Konsili’ni izleyen yıllarda baskılardan sonra yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Antakya Süryani Kilisesi’ni 540’lardan itibaren yeniden ayağa kaldıran Urfalı rahip Yakup Baraday’ın adından dolayı, Bizans otoriteleri tarafından Süryani Ortodokslara ‘Yakubiler’ denmeye başladı. (Bu adlandırma Osmanlılar döneminde de kullanıldı ancak bugün kullanılmıyor.)
Yine Kadıköy Konsili’nde, Bizans İmparatoru Markianos’un yanında yer alarak, Kadıköy Konsili’nin kararlarını destekleyenlere, Süryaniler ‘Malkoye Melkit’ (Melkitler) adını verince ortaya yeni bir kilise çıktı. Bu ifade, Süryanicede ‘Kralın yandaşları’ anlamına geliyordu. Melkitler uzun süre Bizans kilisesinin şemsiyesi altında Süryanice liturjik dille eğitimlerine devam ettiler. Arap istilalarından sonra Bizans kilisesinden ayrıldılar. Dillerini daha sonraları Süryaniceden Arapçaya çevirdiler. Bu topluluk günümüzde Rum Ortodoks adıyla anılmakta. Lübnan’daki Melkitlerin içinden, 7. yüzyılda Mor Marun adlı rahibin çektiği bir grup Maronit Patrikliği’ni Diğer yandan Rum Ortodoks (Melkit) Kilisesi bireylerinden bir bölümü, başka bir anlaşmazlık yüzünden Roma Papalık Kürsüsü’ne bağlandılar. (Katolik Papalığın otoritesini kabul eden ancak kendi içlerinde Ortodoks ilahiyatın gereklerini uygulayanlara ‘uniat kiliseleri’ deniyor. Konumuza giren Keldani, Marunî, Melkit, Kıpti Katolik, Süryani Katolik, Malabar Katolik Kilisesi ‘uniat’ kiliseleri arasında.)
1445 yılında, Kıbrıs Metropoliti Timetheos’un önderliğindeki bir grup Nesturilerden ayrıldı. Papa tarafından kendilerine Keldaniler (İncil’de Babil şehrinin yerine kullanılan Kalde şehrine atıfla ‘Kalde şehrinin ahalisi’) adı verildi. 1782 yılında Episkopos Mihael Carve’nin önderliğini yaptığı bir grup Suriyeli Süryani, Süryani Katolik Kilisesi’ni kurup (kendi hiyerarşileri içinde) Papalığa bağlandı. 19. yüzyılda Protestan misyonerlerinin Süryaniler arasındaki propaganda çalışmaları sonucu ortaya bir de Süryani Protestan cemaati çıktı ama bu küçük grup bağımsız bir örgütlenme gerçekleştiremedi. Bazı kaynaklarda 1600’lerin başında, idarecilerin zalimliği yüzünden bazı Süryanilerin İslamiyet’e geçtiği iddia edilir. Bugün bu gruplara Mhalmi denilmektedir.
Süryanilerin ilk Patriklik merkezi Antakya’daydı. Patriklik makamı, tarih içinde Halep, Malatya, Diyarbakır ve Mardin arasında gidip geldikten sonra, 1293 yılında Patrik Mor İgnatiyos Yusuf Mar Vahap tarafından sürekli ve resmen Mardin’deki Deyrülzafaran (Deyrü’z-Zafaran) Manastırı’na taşındı. Ancak, bu tarihten sonra pek çok patrik, Diyarbakır’daki Meryem Ana Kilisesi’nde veya Mardin’deki Kırklar Kilisesi’nde ikamet etmeyi tercih etti. Çünkü Diyarbakır hem merkezi devletle, hem dünyayla ilişkiler açısından daha gelişmiş bir yerleşim yeriydi.
Süryani Ortodoks Kilisesi Patriğinin cemaat içinde kullandığı unvan ‘Tüm Doğu ve Süryani Yakubî Kiliseleri ile Antakya Havari Patriği Kadasetli Mar İgnatiyos’ idi. ‘Mar’ veya ‘Mor’ ‘aziz’ anlamına gelmekte, ‘İgnatiyos’ ise, 1293’te Patrik Mar Vahab’ın, 107 yılında Roma’da öldürülen Antakya Piskoposu İgnatiyos’un adını kullanmasından sonra kullanılması gelenek haline gelen bir unvandır.
OSMANLI DÖNEMİ: ERMENİLERİN GÖLGESİNDE
Süryani tarihçilere göre, Süryaniler en büyük zulmü Bizanslılardan görmüş, buna karşılık Abbasiler ve Selçuklular döneminde baskı rahat yaşamışlardı. Osmanlı Devleti’nde (Mısır’daki Kıptîler ve Bosnalı Bogomillerle birlikte) devletle ilişkilerini yürütmek açısından Ermeni Ortodoks (Gregoryen) Patrikliğine bağlandılar, ancak kendi iç işlerinde özerk bırakıldılar. İki patriklik arasındaki bu ilişkinin Fatih Sultan Mehmet zamanında mı yoksa Yavuz Sultan Selim zamanında mı kurulduğu tam bilinmiyor ama ikincisi zamanında olması daha kuvvetli ihtimal.
AYRILMA ÇABALARI • Süryani Ortodoks Kilisesi, 1782 yılında, az sayıda episkopos tarafından patrik seçilen Mihayel Carve’nin, seçime katılmayan episkoposlar tarafından gayrimeşru ilan edilmesi üzerine bir kriz yaşadı. Carve’nin Suriye’deki Katolik Süryanilerin başına geçmesi ve 1845’te Papa tarafından kendisine ‘Süryani Katolik Patriği’ unvanı verilmesi üzerine, Ortodoks Süryaniler kendilerine ‘Süryani Kadim’ demeye başladılar. Süryani Katolikler, imparatorluğun Katolik cemaati ile birlikte 1831’den itibaren ayrı bir Patriklik altında toplandı, Süryani Kadimler ise Ermeni Patrikhanesi’ne bağlı kaldı. Katolik Süryaniler Suriye ve Lübnan bölgesinde misyoner faaliyetleri yürüten Fransızların desteğiyle Avrupa’ya açılmış, Süryani Kadimler ise bırakın Avrupa devletleriyle teması, Osmanlı Devleti ile ilişkilerinde bile Ermeni Ortodoks Patrikliği’ne muhtaç kalmışlardı. İstanbul’daki konumlarını güçlendirmek ve görece bağımsız bir politika izlemek için 1844’te İstanbul’daki Meryem Ana Kilisesi’ne yerleşen Süryani Kadimler (ki Ermenilerin iddiasına göre kilise Ermeni cemaatine aitti) eski Babil ve Asur halkından olduklarını, köklerinin Hıristiyanlık öncesine giden Sabiînlere (Yıldıza tapan) uzandığını belirterek, idari açıdan Ermeni Patrikliği’nden ayrılmak için iki kez girişimde bulundular ama başarılı olamadılar.
Ermeni Ahkâm Defterlerinde ‘Ermeni milleti kullarına bağlı Süryani taifesi’ veya ‘Ermeni yamakları’ gibi terimlerle anılanSüryani Kadimlerinin kendileri adına aldıkları ilk berat 1897 tarihini taşır ancak, bu berat statülerinin değiştiğini göstermez. Süryaniler, ilk defa 18 Mart 1330/1914 tarihinde Adliye ve Mezahip Nezareti’ne başvurarak, Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi’nin Osmanlı bürokrasisindeki yerini tescil ettirdiler. (64 maddelik nizamname için bkz. Murat Bebiroğlu, Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslim Nizamnameleri, Akademi Matbaası, 2008, s.195-213.)
MONDROS SONRASI ARAYIŞLAR • Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgisini tescil eden 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nde, Arap asıllı nüfusun yoğun yaşadığı Mardin ve civarı hakkında verilmiş bir karar yoktu. İngilizler ve Fransızlardan hangisi daha ikna edici olursa, bölge o tarafın payına bırakılacaktı. Önce Irak’taki İngiliz yetkilisi Binbaşı E.W. Corbett Noel geldi şehre. 11Mayıs 1919’da V. Kolordu Komutanı Miralay Kenan Paşa ile görüştü, ardından kenti teslim etmeleri için şehrin ileri gelenlerini ikna etmeye çalıştı. Şehir halkı iki arada kalmıştı. Suriye ve diğer Arap toprakları İngiliz ve Fransızların idaresine geçmişti. Bir yandan üstün bir güce sahip olan İngiliz ve Fransızlar, öte yandan dağılmakta olan Osmanlı Devleti vardı. Bir karar vermek durumundaydılar. Süryani kaynaklarına göre, şehrin Müslüman eşrafı, Süryani Kadim Kilisesi Patriği Mor İgnatiyos İlyas Şakir Efendi’ye akıl danışmaya karar verdiler. İlyas Şakir Efendi, onları ikna etti ve Binbaşı Noel’e, “Biz Araplar, Kürtler ve Süryaniler olarak Osmanlı idaresinden ayrılmak istemiyoruz. Halifeye bağlıyız ve Türk kardeşlerimizin yanında kalmaya devam edeceğiz. Gerekirse mallarımız ve canlarımızla savaşacağız” dedi. Olumsuz cevabı alan Binbaşı Noel, bu sefer Derik kazasına gitti ve Deriklileri kazanmaya çalıştı. Ancak, orada da başarılı olamadı. 28Mayıs 1919’da Mardin’i terk etti. Bu Süryani anlatısına bakılırsa, Mardin’in düşman eline düşmemesinde Süryani Kadim Patriği İlyas Şakir Efendi’nin manevi önderliğinin payı büyüktü.
SÜRYANİLERİ İKNA TURU • İlyas Şakir Efendi o günlerde Süryani nüfusun yoğun olduğu yerlere uzun bir geziye çıktı. Bu gezinin, 1915’te Ermenilerle birlikte ayaklanan Diyarbakır, Mardin, Cizre’deki Süryanileri yatıştırmak için olduğu anlaşılıyordu. 18 nisanda başlayan gezi Diyarbakır, Siverek, Urfa, Halep, Humus, Hama, Şam, Zahle ve Beyrut’un ziyaret edilmesinden sonra İstanbul’da son buldu. 26 Eylül 1919’da Sultan Vahdettin ile görüşen İlyas Şakir Efendi’ye Vahdettin tarafından birinci dereceden Osmanlı nişanı verildi.
1915 ZARARLARININ TAZMİNİ • Daha İlyas Şakir Efendi İstanbul’a varmadan, Süryani Ortodoks cemaatinin temsilcileri Padişah’tan, 1915’te Ermenilerle birlikte Suriye’ye göçürülen Süryanilerin yeniden memleketlerine dönmelerine izin verilmesi ve Mardin’de yapımına başlanan okulun inşası ile yetim ve dullarının iaşesi için örtülü ödenekten (tahsisat-ı mesture) yardım yapılmasını talep etmişti. Vahdettin’in emri ile konu Meclis-i Vükela’da (Bakanlar Kurulu) 22 Kasım 1919 tarihinde incelendi ve şu anlamlı cevap verildi: “Vaki isteklerden harp esnasında tehcir edilmiş olan Süryanilerin memleketlerine iadesiyle iskânı ve menkul ve gayrı menkul mallarının istirdat ve kendilerine teslimi, hükûmetçe yardımda bulunulması ve maarif iane hissesinden Süryani mekteplerine tahsisat verilmesi, Galatasaray Sultani mektebi ile resmî mekteplerde her sene Süryanilerden ikişer çocuğun leylî olarak meccanen kabulü (...) muharebede ve tehcir esnasında ölenlerin çocuklarına hükûmetçe yardım yapılması ve Süryani yetim ve dullarının kendi ruhani reislerine teslimi, bunlardan mezhep değiştirenlerin asıl dinlerine serbestçe dönmelerinin sağlanması, evvelce hükûmet tarafından tahsis olunmuşken bir seneden beri kesilmiş olan 2.000 kuruşun elli liraya iblağı, gerek İstanbul gerek taşrada meclis ve dairelerde Kadim Süryani cemaatinden de ehil ve lâyık olanların hizmete alınmaları, Süryani kilisesi bitişiğinde inşasına başlanan mektebin ikmali için nakdi yardımda bulunulması (...) kararlaşmıştır.” (Aktaran Mustafa Oral, “Mardin’in Son Süryani Kadim Patriği Mar İgnatios III. İlyas Şakir Efendi”, Makalelerle Mardin, IV, Önemli Simalar, Dini Topluluklar, Mardin, 2007, s. 281-282.)
Karar anlamlıydı, çünkü ifadelerden görüldüğü gibi, devlet en azından 1915’te Süryanilere yapılan kötü muameleyi ve haksızlıkları itiraf ediyor ve bunların bazılarını telâfi etmeyi kabul ediyordu.
İTİLAF DEVLETLERİYLE TEMASLAR • Ancak İlyas Şakir Efendi, imparatorluğun sonunun yakın olduğunu ve ortaya çıkacak kaos ortamında Süryanilerin başına işler geleceğini hissetmiş olmalıydı ki, aynı zamanda İtilaf Devletleri nezdinde girişimlerde bulunmaya karar verdi. Fransız ve İngiliz arşivlerindeki belgelere bakılırsa, İlyas Şakir Efendi, Birinci Dünya Savaşı’nı bitirmek üzere Ocak 1919-Ocak 1920 arasında toplanan Paris Barış Konferansı’na Musul’daki Dominiken Mektebi’nde eğitim gördüğü için önce Katolik olan, ancak daha sonra Ortodoksluğa geçen Suriye Metropoliti Severios Afram Barsavm (Efraim Barsam) başkanlığında bir heyet gönderdi. İlyas Şakir Efendi tarafından Temmuz 1917’de ABD’deki Süryani Ortodoks cemaatine elçi tayin edilen, Suriye’de iken İtilaf Devletleri’nin en yakın adamı, Arap milliyetçisi Emir Faysal’ın ateşli bir taraftarı olan Barsavm, mükemmel Fransızcası da düşünülünce mükemmel bir seçimdi. Ancak, bütün bu artılarına rağmen, Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın raporlarındaki “Doğu’da bol olan entrikacı papazlardan biri”, “Türkler ve Almanlara yaptığı riyakârlıkları unuttu”, “Suriye’deki tüm entrikacılar gibi hararetle ve yüksek sesle konuşarak baskı yapabileceğini zannedenlerden”, “Endişeye gerek yok, Emir Faysal kendi rolünü emniyetealdıktan sonra bu küçük Hıristiyan topluluğunu hakir görecek ve uzaklaşacaktır. İşte o gün onlar bizim sunacağımız himayeden mutlu olacaklardır” gibi ifadelere bakılırsa, Fransızlar, Ortodoks Süryanileri pek ciddiye almıyorlardı. Öte yandan, Barsavm, Diyarbakır, Harput, Bitlis, Van ve Urfa vilayetlerini kapsayan özerk bir yönetimden yana olduğu için de Fransız çıkarlarıyla uymuyordu.
KATOLİKLERE SEMPATİ • Aynı dönemde Suriye’deki Katolik Süryanileri temsil eden Mar Rahmani de, İngilizleri “Roma’dan davet aldım” diyerek ikna ederek Paris’te boy gösterdi. Fransızların ona karşı tavrı epey farklıydı. Raporlarda Mar Rahmani’nin “Fransa’nın eski bir dostu olduğu, her zaman Fransız eğitiminden yana olduğu”, “yüksek kültürü ile sivrildiği, Fransa’daki bilimsel çevrelerde çok iyi tanındığı”, “tüm Suriyeli Hıristiyanlar gibi İttihatçı-Türk geleneğinin Araplar tarafından devam ettirilmesinden korktuğu” yazıyordu. Mar Rahmani, Suriye ve Lübnan’da bir Fransız mandası kurulmasını istiyordu ki bu da Fransızların hoşuna giden bir husustu.
ABD’den gelen Keldani delegasyonu ise bölgede bir Amerikan mandası için kulis yapıyordu. Her üç cemaatin de ortak korkusu, Türklerin gidişiyle meydanın çok milletli bir devlet idaresinde tecrübesiz olan Araplara kalması ve bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasıydı. (Aktaran Sebastien de Courtois, Le gênocide oubliê, Cheritens d’Orient, les derniers aramêens, Paris, 2002, s. 186-195. Bu kaynaktaki belgeleri tercüme ederek bana veren dostum Sayın Tomas Çerme’ye çok teşekkür ederim.)
BÜYÜK DEVLETLERİN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ • Sonuçta, Keldaniler Paris’ten, ABD’nin Anadolu’da bir Amerikan mandasına sıcak bakmaması yüzünden eli boş döndüler. Katolik Süryaniler, Suriye ve Lübnan’ın Fransız yetke alanı olmasından dolayı, görece memnun ayrıldılar. Ortodoks Süryanilerin temsilcisi Barsavm ise büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Barsavm daha sonra “Orada [Paris’te] halkımın başına gelen bin bir türlü felaketi tek tek açıkladım. Baskı ve zulmü ayrıntılı olarak anlattım. Özellikle de savaşta hunharca katledilen, açlıktan ve soğuktan telef olan ölülerimizin resimlerini önlerinde sergilememe rağmen, konferansa katılan delegelerin hiç birinin gözyaşı akıtmadığını ve hatta delegelerin bize acımadıklarını görünce, orada taştan heykellere konuşma yaptığımı hissettim” diyerek büyük devletlerin 1915 konusundaki ikiyüzlü tavrını doğrulayacaktı. (Mor Iğnatiyos I. Afrem Bet-Barşawmo, Tur-Abdin Tarihi, İsveç Nsibin s.5’ten aktaran Talip Atalay, “Lozan Anlaşması Öncesinde ve Sonrasında Süryani Eğitim Kurumları”, Khuka, Cilt. VIII, Sayı.1, Diyarbakır, 2005, s. 63-69.)
SEVR RAHATSIZLIĞI • 18-26 Nisan 1920 tarihleri arasında yapılan San Remo Konferansı’nın 19 nisan günkü oturumunda, İngiliz Başbakanı Lloyd George Kürt sorununun çözümüne ilişkin görüşünü açıklarken, Kürdistan’ın Ermenistan’a komşu olduğunu ve geleceğinin Süryani ve Keldani Hıristiyanları ilgilendirdiğini söyleyince Ankara’da alarm zilleri çaldı. 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Anlaşması’nın 62. maddesinde de Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu bölgede yerel özerklik gerçekleştirileceği, özerklik planının, Süryani ve Keldanilerin yanı sıra bölgedeki diğer etnik ve dinsel azınlıkların korunması için bütün güvenceleri içereceği belirtilince, Ankara’da rahatsızlık iyice arttı.
CUMHURİYET DÖNEMİ: YENİ DEVLET, YENİ DENGELER VE...
Sevr Antlaşması’nın bir türlü yürürlüğe girmemesi üzerine, cemaati için en akıllıca tavrın, Kemalistlerle uzlaşmak zorunda olduğunu anlamış olması beklenen İlyas Şakir Efendi ilk iş olarak Süryani Kadim erkeklerinin Milli Mücadele’ye katılmasını emretti. Bu askerlerin ailelerinden gelen 70-75 kişilik bir kadın grubu da Diyarbakır’daki bir kilisede dikimevi açarak orduya katkıda bulundular. (19 Kasım 1977 tarihli Milliyet’te çıkan Ferit Özcan’ın açıklaması’ndan aktaran Talip Atalay.) Süryani kaynaklarına göre, İlyas Şakir Efendi, Mustafa Kemal’i Ankara’ya ilk geldiği gün olan 27 Aralık 1919’da karşılayanlar ve 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılışına katılanlar arasındaydı. (Mustafa Oral’a göre bu doğru değildir, ancak 1917’de Mardin’i üç kere ziyaret eden Mustafa Kemal’in, İlyas Şakir Efendi’yle tanışmış olması muhtemeldir.)
MUSTAFA KEMAL’LE BULUŞMA • Muhtemelen İtilaf Güçleri tarafından zorunlu ikamete tabi tutulduğu İstanbul’da 22 Haziran 1922’de İkdam gazetesine bir beyanat vermiş ve Süryani cemaati olarak Türklerden bir şikâyeti olmadığını belirten Şakir Efendi, Şubat 1923’te Ankara’ya gelerek Mustafa Kemal’le bizzat görüşmek için çaba gösterdi. (Aktaran Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C.IV, TTK Yayınları, 1994, s.491)
Söz konusu tarihte, Lozan’da süren barış görüşmelerinde, azınlıklar konusunda ateşli tartışmalar yapılıyordu. Hatta, Britanya delegesi Lord Curzon’un Süryani, Keldani, Yezidi ve Nesturilerin haklarından söz etmeye kalkması üzerine, Osmanlı’da ‘millet sistemi’ne dahil olan Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler dışındaki Hıristiyan kesimleri ‘azınlık’ saymamaya yeminli olan Türk delegesi Dr. Rıza Nur öfkeyle salonu terk etmişti. Başka görüş ayrılıkları da baş gösterince İsmet (İnönü) Bey de Türkiye’ye doğru yola çıkmıştı. Bunlar olurken, 9 Şubat 1923’te Mustafa Kemal’e yakınlığı ile tanınan Celal Nuri (İleri) Bey’in İleri gazetesine bir röportaj veren İlyas Şakir Efendi, “Azınlık hukuku meselesi, bu dakikaya kadar mümessili bulunduğumuz cemaatin ne akıl ne de hayaline gelmiştir, ne de gelmesi ihtimali vardır. Biz, bunu olanca kuvvetimizle protesto ederiz. Ben cemaatim namına ne böyle haklar talebinde bulundum, ne de bulunacağım. Süryaniler, Misak-ı Milli hudutları için yaşayan milletin bir azınlığıdır. Biricik arzuları ise, iyi günlerde de fena günlerde de birlikte bulunmaktır” diyerek Mustafa Kemal’e yatıştırıcı bir mesaj göndermişti.
O sırada Mustafa Kemal 14 Ocak 1923’te çıktığı Ege gezisinde idi. 20 Şubat 1923’te Ankara’ya dönen Mustafa Kemal’i garda karşılayanlar arasında İlyas Şakir Efendi de vardı. Bu anı ölümsüzleştiren fotoğraf halen Deyrülzafaran Manastırı’nın duvarında asılı duruyor. (Ancak fotoğrafın altında yanlışlıkla 22 Şubat 1922 yazılmış.) 4 Mart 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliyegazetesine bakılırsa, İlyas Şakir Efendi ile Mustafa Kemal, 3 martta görüşmüş ve İlyas Şakir Efendi, 19 mayısta Diyarbakır üzerinden Mardin’e dönmüştü. Bu görüşmede nelerin konuşulduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ancak İlyas Şakir Efendi’nin 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanını bir telgrafla kutladığını biliyoruz.
LOZAN’DAN FERAGAT • Ancak bütün bu iyi niyet gösterileri sonuç vermedi ve Türkiye Cumhuriyeti, Süryanilere (aynen Keldaniler, Yezidiler ve Nesturiler gibi) Lozan Barış Antlaşması’nca gayrimüslim azınlıklara tanınan hakları tanımadı. Ancak bu tanımamayı, Süryani cemaatinin liderlerinin haklardan feragat ettiklerini ilan etmelerini isteyerek kamufle etti. Bu yüzden Süryaniler okullarını kuramadılar, dillerini, kültürlerini geliştiremediler. (Halbuki, azınlık hakları, 17. yüzyıldan beri bireysel haklar sayıldığı için cemaat liderinin bireyler aleyhine, bu haklardan feragat etmesi geçersizdi.)
Ağustos-Eylül 1924’te Hakkâri bölgesinde keşif gezisi yapan Hakkâri Valisi başkanlığındaki heyete yönelik Nesturi saldırısı ve 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said İsyanı’na bir grup Midyat Süryanisi ile Nesturi’nin destek vermesi, Süryaniler için daha da zor günlerin gelmesine neden oldu. İlyas Şakir Efendi’nin Şeyh Said İsyanı’na katılanları yargılayan Diyarbakır Şark İstiklâl Mahkemesi heyetini ziyaret etmesi, heyetin Deyrülzafaran Manastırı’na mukabil ziyarette bulunması, hattâ Mahkeme Reisi Mazhar Müfit (Kansu) Bey’in manastırın hatıra defterine övücü sözler yazması bile içleri rahatlatmamış olmalıydı ki, 1925 yılının sonlarında Halep’e giden İlyas Şakir Efendi bir daha geri dönmedi. (Hana Dolapönü, Tarihte Mardin, Hilal Matbaası, 1972, s.168-169.)
UYUMLU OLMAK YETMEZ • Süryani Kadimler, aynı tarihlerde çıkarılan Şapka İktisası Kanunu’na ilk uyanlar oldular. (Türkiye’deki Süryani ruhanilerin, diğer cemaatlerin aksine fötr şapka giymeleri geleneği bu çabaların mirasıydı.) 1928 Harf Devrimi’nden itibaren ayin metinlerinden bir bölümü ile yazışmalarını Türkçe yapmaya başladılar. (P. Gabriel Akyüz, TümYönleriyle Süryaniler, Mardin, Anadolu Ofset,. 2005, s. 456.)
Ancak İlyas Şakir Efendi’nin büyük bir Süryani cemaatinin yaşadığı Hindistan’ın Malabar bölgesindeki Kerela eyaletine bağlı Mancanikara köyünde 13 Şubat 1932 günü vefat etmesinden sonra radikal bir karar alındı. 1933 yılında, Patriklik Merkezi, ‘cemaatin arzusu doğrultusunda’, ‘görülen lüzum üzerine’ ve güya ‘muvakkaten’ (geçici olarak) Mardin’den Humus’a taşındı. Ancak geri dönmek mümkün olmadı ve Patriklik 1959’da nakledildiği Şam’da kaldı. 1933’ten sonra Mardin’de sadece bir metropolit bulunduruldu. Patrik İlyas Şakir Efendi’nin kendisine halef olarak, Türklere ve Türk devletine yakın bir ilahiyatçı ve kültür adamı olan Mardinli Yuhanna Dolabani yerine Musullu Afram Barsavm’ı seçmesi de Patrikliğin Türkiye’ye dönmesinin önünde resmi engel olmuştu.
YOK OLAN CEMAAT • CHP’li İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Cumhurbaşkanlığı’na yazdığı 23 Haziran 1938 tarihli bir raporda, Fransızların Suriye’de Ermeni ve Süryanilerle Kürtleri kendilerine bağlıyarak bir Hıristiyan çoğunluğu oluşturma çabalarından şikâyet ediliyordu. (Aktaran Oral, s. 289.) İkinci Dünya Savaşı yıllarında Batı ülkelerine göç etmeyi sürdüren Süryanilerin devletçe affedilmesi, 1952’de TBMM Başkanı Refik Koraltan’ın, 1956’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Deyrülzafaran Manastırı’nı ziyaretiyle oldu. Süryaniler Bayar’ı ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ dövizleriyle karşılamışlardı...
Övüne övüne bitiremediğimiz hoşgörü geleneğimize rağmen Süryanileri neden Türkiye’de tutamadığımız herhalde anlaşılmıştır. 1970’larda ekonomik nedenlerle, 1980 sonrasında politik ve güvenlik nedenleriyle iki büyük göç dalgası daha yaşayan Süryani nüfus neredeyse bitme noktasına geldi. Örneğin 1980’de, Mardin’de 18.700 Süryani yaşarken, bu sayı 2001’de 1975’e düşmüştü. Bugün, dünyada 15 milyon, Türkiye’de ise 10-15 bin Süryani’nin yaşadığı sanılıyor.
Türkiye’deki demokratikleşme paketleri ve güven arttırıcı önlemler sayesinde, dünyanın dört bir yanına savrulmuş Süryani nüfustan bir kısmı Türkiye’ye dönmeye karar verdi ama 2006’da Mardin’deki sayı ancak üç bine ulaşabildi. Mardin’deki Süryani cemaatinin Ermenilerden kalan kilise ve binaları kendilerine mal ettikleri, devletin de tehlikeli gördüğü Ermeni taleplerinin önünü kesmek için buna göz yumduğu iddiaları ise ayrıca incelenmeye değer.
1915’te Ermeni Tehciri sırasında Enver Paşa’ya “biz Osmanlı idaresine bağlıyız, bizi koruyun, bizi göndermeyin” diyen, 1919’da İngiliz Binbaşı Noel’e “biz Osmanlıyız, Türk kardeşlerimizden ayrılmayacağız” diyen, 1923’te Mustafa Kemal’e “biz Cumhuriyet’e bağlıyız” diyen, 1956’da Celal Bayar’ı “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” diye karşılayan, gayrimüslimlerin bu en sessiz, en uysal, en sadık cemaatini bile ‘hoşgörü değirmenimizde’ öğüttüğümüzü görünce, insan umudunu yitiriyor...
TOPLUMSAL BELLEKTEN BİR SAYFA: ‘SEYFO’
“Bazı toplumsal olaylar, insanlar üzerinde öyle kalıcı etkiler bırakır ki, bu olaylar tekrarlanmasa da yıllar sonra bu olayların tekrar olma olasılığı endişesi her zaman olur. Bu endişe, söz konusu olaya maruz kalmış toplulukların sonraki kuşaklardaki üyelerinin hayatlarında kendisini hep hissettirir. 1914-1915’lerde Ermenilere yönelik politikalar ve yaşananlardan bölgedeki diğer tüm Hıristiyan grupların etkilendiği ve baskılara maruz kaldığı da bilinmektedir. Bu baskıların olduğuna dair bilgilere yazılı tarihte pek rastlanmamakla beraber, bölgedeki sözlü tarih bu bilgilerle doludur.
Bölgedeki Müslüman gruplar tarihsel dönemleri anlatırken 1900’lerin başlarına denk gelen iki Hıristiyan Fermanından (fermana Fıleh’a) söz etmektedirler. Aynı şekilde Süryaniler bu fermanları ‘seyfo’ (kılıçtan geçirme), ‘qettla’ (katliam) ve ‘sawqiyat’ (sürgün) olarak adlandırmaktadırlar. Bunu birebir yaşayanlardan sağ kalanlar artık pek olmasa da hemen her Süryani’nin hafızasında, bu olaya ilişkin atalarından duydukları anılar vardır. Süryani anlatımlarına göre Ferman, kendilerinden daha çok bölgede yaşayıp zengin ve sanatkâr olan Ermeniler için çıkarılmış fakat kendilerine de uygulanmıştır. Süryanilerde, 1914-15 fermanlarında pek çok Süryani ölmesine rağmen, İstanbul’un Süryanileri affettiği ve bu nedenle bölgede kalabildikleri inancı vardır. Fermanın, Süryanilerin bölgede beraber yaşadıkları diğer gruplara ilişkin yargılarının oluşmasında da oldukça önemli bir yeri vardır. Fermanın Süryanilere uygulanmasının en önemli nedeninin devletin merkezi bir kararı olmaktan çok bölgedeki Kürtler ve Arapların Ermenilere yönelik fermanı bir fırsat olarak değerlendirip Süryanilere yönelik katliamlara başladıkları, bunun en önemli nedeninin de bölgedeki Süryani nüfusunun elindeki malları ele geçirmek olduğu inancı oldukça yaygındır. Bu anlatı incelendiğinde Süryanilerin ötekine ve devlete ilişkin bakışının önemli ipuçlarını taşıdığı görülmektedir: Devlet Süryanilere yönelik olarak sürekli bir biçimde iyi davranmıştır; Müslümanlar her fırsatta Süryanilere yönelik saldırılarda bulunmuşlardır. Devlete ve Müslümanlara bu bakışın mantığının ise devlet eliyle gerçekleştirilen uygulamaların müsebbibi olarak Müslümanları göstererek devletle iyi geçinme stratejisinin haklılaştırma çabası olduğunu söylenebilir. Bu anlatının sebebinin devlet ile iyi geçinme strateji olduğunun en açık göstergelerinden birisi yurtdışında yaşayan Süryanilerin yaptıkları yayınlarda fermanın yerel Müslüman gruplar tarafından değil devlet tarafından organize edildiğinin sıkça yinelenmesidir. Özetle yurtiçindeki anlatı yurtdışında tersine çevrilmektedir.
Ancak bölgedeki Müslümanların fermanı bir fırsat olarak gördükleri de bir başka gerçektir. Örneğin, Süryaniler bölgedeki Kürt aşiretleri tarafından aşiret kapsamı içine alınmakla birlikte, Ferman sırasında bu aşiretlerin çoğu kendilerine sahip çıkmamış; hatta aynı aşiret mensupları tarafından da baskıya maruz kalmıştır. Bu baskının oluşmasında Süryanilerin tabi oldukları aşiretlerin bölgedeki gücünü yitirmesinin etkisi de oldukça fazladır. Örneğin, bölgedeki çoğu Süryani ve Yezidi’nin mensup olduğu Heverka Aşireti Reisi Haco’nun Suriye’ye gitmesiyle birlikte, Süryani ve Yezidilerin diğer aşiretler, özellikle Dekşuriler, tarafından baskıya maruz kaldıkları hatta öldürüldüklerine dair sözlü bilgiler vardır ve bu bilgiler Müslümanlar tarafından da doğrulanmaktadırlar. Bunun yanında fermandan sonra bazı aşiret reisleri, Süryanileri eski yerlerine yerleştirmek istemiş ama fermandan hemen sonra boşalan köylere yerleşmiş diğer köylüler itiraz ettikleri için uzun süre köylerine dönememişlerdir.
Bölgede Müslümanlar arasında yaygın kanı ve iddia, ferman sırasında Müslümanların çoğu Süryani’yi koruduğudur. Ancak gerek Süryanilerden gerek Müslümanlardan bunun tersi konusunda örnek olayları anlatanlar da vardır. Ferman sonrası Süryani mallarına yönelik yağmanın izlerine günlük dilde hala rastlanmaktadır. Örneğin, birisinin fazla malı olup, eğer bunun fazla emek harcamadan elde edildiğine inanılması durumunda kullanılan, Kürtçe “bixwin, malê fıla ye” (yiyin Hıristiyan malıdır) sözü bunun en tipik örneğidir. Günümüzde bazı Kürtlerin dedelerinin yaptıklarını tasvip etmediklerini söylemelerine karşın yaşanan olayın büyüklüğü nedeniyle Kürtlere yönelik güvensizlik Süryaniler arasında hâlâ çok yaygındır.
Süryani kaynaklara göre, kendilerine yönelik kırım sadece 1915’lerden ibaret değildir. 1843 yılından 1845 yılına kadar Kürt Beyi Bedirhan tarafından 50.000’den fazla kişi, 1850 yılında 100.000’den fazla kişi, Amid (Diyarbakır) ve Urhoy’da (Urfa) yaklaşık 20.000 kişi, 1909 yılında 3000 kişi ve 1915 ile 1918 yılları arasında 500.000’den fazla kişinin katledildiği yazılmaktadır. Ancak sözü edilen bu katliamlar sadece Tur Abdin’de değil, Cezire, Hakkari vb. Mezopotamya’nın diğer bölgelerinde de gerçekleştirilmiştir (bkz. Zinda Magazine April 26, 1999).
Bu gibi anılardan hareketle özelde Süryanilere genelde ise tüm Hıristiyan gruplara yönelik olarak bölgedeki Müslümanların sahip olduğu bakışın hemen hemen aynı olduğu sonucu çıkartılabilir. Bu bakışın oluşmasında dini farklılıklar yanında ekonomik gerekçelendirmeler de önemli bir yer tutmaktadır. Aslında ekonomik gerekçelerin mi dini ötekileştirmeyi güçlendirdiği yoksa dini gerekçelerin mi ekonomik nedenli saldırıları gerekçelendirdiği çok da açık değildir. Çünkü bu iki gerekçe seti dönüşlü bir biçimde birbirini sürekli olarak beslemektedir. Örneğin bölgede Süryanilerin çok zengin oldukları, Müslüman halk arasında neredeyse günlük sohbetlerin değişmeyen konusu haline gelmiştir. Bu ve benzeri anlatılar her ekonomik güçlük döneminde Süryani mallarını gelir seviyesini yükseltmek için el konulabilecek bir meta olarak görme anlayışının haklılaştırma yollarından birisi olarak görülebilir. Süryanilerin ‘gâvur’ olması bu tarz girişimlerin daha haklılaştırılmasının birçok durumda da dince verilmiş bir hak olarak görülmesinin ana nedeni olmaktadır.” (Abdurrahim Özmen, “Tur Abdin Süryanileri Örneğinde Etno-Kültürel Sınırlar”, Ankara Üni. Sosyal Bil. Enst. Halkbilim (Etnoloji) Anabilim Dalı’nda hazırlanmış doktora tezi, s. 175-179’den aynen aktarılmıştır.)
Ek Kaynakça: Mehmet Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi, İstanbul 1987; Aynı yazar, Süryaniler ve Diyarbakır, Çhiviyazıları Yayınevi, İstanbul 2003; Sabri Atman; Asurlar Süryaniler, Kaynak Yayınları, İstanbul 1997; Nesim Doru, Doğu’dan Batı’ya Köprü: Süryaniler, Dipnot Yayınları, Ankara 2007. Aziz Suryal Atiya, Mezopotamya’da İlk Doğu ve Batı Süryani Kiliseleri: Yakubi, Nasturi, Maruni, İsveç Nsibin Yayınevi, 1995; Suavi Aydın, Kudret Emiroğlu, Oktay Özel, Süha Ünsal, Mardin: Aşiret-Cemaat-Devlet, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005; Lektör Bertil Nelhans,Asuri, Arami, Kıldani, Süryani Adlandırmalarının Dünü Üzerine, İsveç: Nsibin Yayınevi, 1990;Süryaniler ve Süryanilik I, Orient Yayınları, 2005; Welat Tori, Birlikte Yaşadığımız Halklar Keldanî, Assuri, Süryani, Ermeni, Koral Yayınları, İstanbul 1991.
.14-12-08
.Gitme ey yolcu, beraber ağlaşalım !”
BEKA ENDİŞESİ . 1912-1913 Balkan Savaşları’nın yenilgiyle bitmesinden sonra Osmanlıcık ideolojisi ebediyen tarihe gömülmüş ve Türkçülüğe siyasi bir proje olarak bel bağlayanların sayısı hızla artmıştı. Türk milliyetçiliğinin sahneye geç gelmesi bu görüşün sahipleri açısından arayı kapatma telaşı yaratmış görünüyordu. Osmanlı’ya oldukça ters olan kapitalizmi ve milliyetçiliği ithal ederken ya da Batı’nın reform ısrarlarına boyun eğerken ortaya çıkan sorunlar, Batı dünyasına ve bu dünyanın doğal bir uzantısı gibi görülen gayrimüslimlere yönelik öfkeyi arttırıyordu. İttihatçıların ‘dahili tümörler’ dediği gayrimüslimler, hem ülke ekonomisinde Müslümanlardan daha büyük pay sahibi oldukları, hem de özerklik veya bağımsızlık talepleri ile örgütlendikleri için hedef tahtasındaydılar.
RADİKAL PLAN . Balkanlardaki büyük toprak kayıplarını sindirememiş olan İttihatçılar, Batılı devletlerin 1878 Berlin Antlaşması uyarınca Ermeni vilayetlerinde yapılması gereken idari ve toprak reformlar için baskı yapmaya başlamasıyla telaşa düştüler. Bölgenin Ermenilere geçmesi, imparatorluğun bir çeşit ‘yeniden doğuşu’ gibi görülen ‘Büyük Turan’ ülküsünün gerçekleşmesinin engellenmesi demekti. Birinci Dünya Savaşı ile ortaya çıkan kaotik ortam, İttihatçıların, 1914’te Ege’de, Rumları kaçırtarak provasını yaptıkları radikal planı yürürlüğe koymaları için gerekçe oldu. Bu hafta, ‘Ermenilerden özür diliyorum’ kampanyası etrafında koparılan fırtınaları biraz daha iyi anlamak için, omurgasını, Turan hayallerini sona erdiren ve tehcirle ilişkisi olan Sarıkamış Faciası’nın oluşturduğu küçük bir kronoloji hazırladım.
* * *
8 ŞUBAT 1914 . Osmanlı Devleti, uluslar arası baskılar yüzünden 8 Şubat 1914’de Doğu Vilayetleri için önemli bir reform planını (Yeniköy Anlaşması) imzalamak zorunda kaldı.
2 AĞUSTOS 1914 . Sadrazam ve Hariciye Nazırı Mehmed Said Halim Paşa’nın yalısında toplanan Alman Sefiri Baron von Wangenheim, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Meclis-i Mebusan Başkanı Halil (Menteşe) Bey, gizli bir ittifak anlaşması imzaladılar. Benzer bir anlaşma Avusturya sefiri Pallivicini ile de imzalandı. Bu anlaşmalar o kadar gizliydi ki, kabine üyelerinin, hatta padişahın bile haberi yoktu! Ülke maceracı bir kliğin önderliğinde makûs sonuna doğru yola çıkmıştı.
? AĞUSTOS 1914 . İTC Merkez-i Umumisi’nden Bahaeddin Şakir, Ömer Naci ve Hilmi Bey yanlarında Gürcü ve Azeri temsilcilerle Taşnak (Ermeni Devrimci Federasyonu, EDF) partisinin Erzurum’da yapılan 8. Dünya Kongresi’ne gittiler. Heyet, EDF temsilcileri Rostom, Vramyan ve Agnuni’ye “Başarımız Ermenilerin pozisyonuna bağlı. Eğer bizimle yürürseniz Kafkasları birlikte paylaşırız... Erivan, Kars ve Elizabetpol’un doğu kısmı, Van, Bitlis ve Erzurum vilayetleriyle birlikte Ermenistan’ı oluşturur” dediler. Benzeri teklifler İstanbul, Muş ve Van’daki EDF’lilere de yapılmıştı. Uluslararası ortamı kendi lehlerine gören EDF temsilcileri teklife sıcak bakmadıklarını söyledi. Böylece, İTC ile EDF arasında 1907’den beri süren ittifakın sonu geldi.
16 AĞUSTOS 1914 . Almanların Goeben gemisi ‘Yavuz Sultan Selim’, Breslau gemisi ise ‘Midilli’ adını alarak Osmanlı bayrağı çektiler ve Alman Amirali Souchon’un yönetimine teslim edildiler.
? EKİM 1914 . İmparatorluğun gayrimüslim tebaasının Amele Taburları’na alınmasına başladı. 1907 doğumlu Yozgatlı Veronika Berberyan yıllar sonra o günleri şöyle anlattı: “...Cumartesi günü, akşama doğru bütün erkekleri Türk ordusuna göndermek üzere toplamışlar; fakat orada Ermenileri Türklerden ayırmışlar. Ermenilerin haklarını savunma konusunda tam yetkili kılınmış olan dedem, Papaz Hakob Berberyan Ermenilerin silahaltına alınan Türklerden ayrıldığını görünce demiş ki: ‘Niçin Ermenileri ayırıyorsunuz?’ Türk binbaşı şöyle cevap vermiş: ‘Papaz Efendi, Ermeniler yol yapmaya gidecek, Türkler ise Rus cephesine.’ Ertesi gün pazardı. Dedem Kutsal Ayini bitirmiş ve daha yeni eve gelmişti. Nefes dahi alamadan kötü haber bize ulaştı. Artin Ağa’nın oğlu değirmenciydi; sabah kalkıp çalışmaya gitmiş, değirmenin yanında bir sürü insan kafatası, ayaklar, eller görmüş. Dili korkudan tutulmuş bir halde, nefes nefese koşarak eve dönmüş ve gördüğünü anlatmış. Artin Ağa oğluyla birlikte gelip dedeme dedi ki: ‘Dün akşam askere götürülenleri gece vakti boğazlamışlar.’ Dedem şöyle cevap verdi: ‘Gidin, Kaymakam’a şikâyet edin.’ Artin Ağa Kaymakam’a şikâyet etmeye gitmiş; ama o gece artık eve gelmemiş...”
22 EKİM 1914 . Enver Paşa Donanma Kumandanı Amiral Suchon Paşa’ya yazılı emir verdi: “Donanmayı Hümayûn, Karadeniz’de hakimiyet-i bahriyeyi kazanacaktır. Bunun için Rus donanmasını, nerede bulursanız ilân-ı harp etmeden ona hücum ediniz.”
29 EKİM 1914 . Karadeniz’e açılan Yavuz ve Midilli Rusya’nın Sivastopol, Novorossisk ve Odessa limanlarını top ateşine tuttu.
2 KASIM 1914 . Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. İtilaf Devletleri’nin savaşa katılma karşılığında İttihatçılara vaat ettiği paralar, Romanya ve Bulgaristan üzerinden İstanbul’a doğru yola çıktı. Rus-Kafkas ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağı’ndaki hudut üzerinden yedi kol halindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi.
9-18 KASIM 1914 . 3. Ordu, Rusları Köprüköy’de [Eleşkirt] durdurdu. Ama Kumandan Hasan İzzet Paşa, askerin giyim ve iaşesinin yetersizliğini ve kış şartlarını düşünerek çekilen Rusların peşine düşmedi.
? KASIM 1914 . Adsız bir asker günlüğünde şunları yazdı: “Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya naklolunduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki, Arabistan’ın cehennemî sıcağı Köprüköy’deki [Eleşkirt]ayaz yanında nimet-i ilâhi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta. Bölük kumandanım, beni sıhhiyeye nakletmiş ise de, tabip ve ilaç yokluğundan çaresiz kalıp tekrar takımıma döndüm. Akşam yaklaşınca Köprüköy’e civar dağlardan tipi boşanır. Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi. Allah, devlete ve millete zeval vermesin. Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile, Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin, karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin...”
16 ARALIK 1914 . Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a gelen Harbiye Nazırı Enver Paşa, hocası Hasan İzzet Paşa’ya bağırdı: “Hatalı davrandınız, başarılı olamadınız! Rus Ordusu burada yok edilmeliydi. Şimdi hemen harekete geçip, Rus Ordusu’nu yok edeceksiniz!” Yaşlı asker cesaretle cevap verdi: “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında bir harekât faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz!” Enver öfkeyle haykırdı: “Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim!”
18 ARALIK 1914 . 3. Ordu’nun komutanlığını üstlenen Enver Paşa cephede konuştu: “Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm âleminin bütün ümidi sizsiniz!”
19 ARALIK 1914 . Enver Paşa İstanbul’daki eşi Naciye Sultan’a şu satırları yazdı: “Naciye, güzel melek! Ben yakında avdeti umarken şimdi zuhur eden bir hal beni daha bir müddetçik buraya bağladı. 3. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa orduyu idare için kendisinde cesaret göremediğini söylüyor... Hep umduğum adamlar böyle çıkıyor. Şimdilik 3. Ordu’yu ben idare edeceğim. Allah kısmet eder de şu Moskofları bir ezersem, o vakit cicimi açık alınla kucaklarım...”
22 ARALIK 1914 . 3. Ordu’ya bağlı 9, 10, 11. Kolordular harekâta başladı. Kar kalınlığı kimi yerlerde bir metreyi geçiyordu. Zemheri denilen kışın en soğuk günleriydi. Kar kalınlığı bazı yerlerde bir metreyi geçiyordu. Sıfırın altında 39 derecelik soğuklar, düşmandan daha tehlikeliydi. Gündüz başlayan yürüyüşte yumuşayan çarıklar gece donmaya, ayakları mengene gibi sıkmaya başladı. Adım atmak neredeyse imkânsızdı. Askerler donmamak için oldukları yerde atlıyor, zıplıyor, kendilerini yerden yere vuruyordu ama nafile. Ayak parmaklarından başlayan donma, yavaş yavaş tüm vücutlarına yayılıyordu. Kimi yere çömeldi, kimi oturdu, kimi yuvarlandı, kimi bir ağaç gövdesine dayandı. Ortalık kardan heykellerle doldu.
24 ARALIK 1914 . Beyköy’le Kuruköy’e ulaşmayı 3.200 kişi başardı. “Onları teslim alamadım. Çünkü bizden çok evvel Allahlarına teslim olmuşlardı” diye yazdı Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç raporuna. Ama Enver Paşa inadından dönmedi. Acımasız emrini verdi: “Geri adım atanı üstü vuracaktır!” Ardından örnek olması için 40-50 kişi kurşuna dizildi.
1 OCAK 1915 . Albay Hafız Hakkı Paşa başkumandan vekiline itiraf etti: “Bitti paşam, ordumuzun kısm-i küllisi mahvoldu.”
3 OCAK 1915 . Her şeyin bittiğini anlayan Enver Paşa, Albay Hafız Hakkı Bey’i ‘Paşa’ yaparak 3. Ordu’nun başına geçirdikten sonra Erzurum’a doğru yola çıktı. Enver’i götüren araç, yolda bir Rus karakol birliği ile karşılaştı ancak Rus askerleri kendisini tanımadıkları için kurtuldu.
4 OCAK 1915 . Hafız Hakkı Paşa geri çekilme emri verdi ve Sarıkamış Harekâtı sona erdi.
10 OCAK 1915 .Erzurum’dan otomobille Refahiye-Suşehri üzerinden İstanbul’a ulaşan Enver Paşa ‘cici karısı’ Naciye Sultan’a sarıldı. Ardından da Cercle d’Orient Kulübü’nde verilen ziyafete katıldı. İstanbul gazeteleri Genel Karargâhın zafer bildirisini yayımladı: “Ordumuz Sarıkamış’a dek ilerleyerek kesin başarı kazanmıştır.” Ancak, Enver Paşa basına öyle bir sansür uyguladı ki, yıllarca Sarıkamış Faciası hakkında gazetelerde tek satır, tek resim çıkmadı. Kendisine, 3. Ordu mıntıkasında zayi olmuş asker sayısının aslında 600 bin civarında olduğunu hesapladığını söyleyen Harbiye Nezareti'nin Ordu İkmal Dairesi Müdür vekili Miralay Behiç (Erkin) Bey’e şöyle dedi: “Bunlar nasıl olsa bir gün ölecek değiller miydi!”
15 ŞUBAT 1915 . Hafız Hakkı Paşa, tifüse yakalandı ve Erzurum’da hayata veda etti.
19 ŞUBAT 1915 . İtilaf Devletleri donanması, mayın ve lağım bölgelerini koruyan bataryaları susturduktan sonra açılan geçitten Marmara’ya girmek üzere Çanakkale Boğazı’nda harekâta başladı.
25 ŞUBAT 1915 . Harbiye Nezareti ordu birliklerine gönderdiği bir yazıyla, Ermeni askerlerin silahsızlandırılmasını ve karargâhlardan uzak tutulmalarını emretti.
26 ŞUBAT 1915 . Adana Valiliği, Erzin’deki Ermenilerin sahildeki İngiliz savaş gemileri ile ilişki kurma faaliyetinde olduklarını tespit ederek, “o bölgede hiçbir Ermeni kalmamak üzere Dörtyol’daki Ermenilerin tümüyle Osmaniye Ceyhan ve Adana’ya sevk edilmesine” karar verdi.
25 MART 1915 . Zeytun’daki (bugün Kahramanmaraş’ta Süleymanlı) Aziz Astvatsatsin Manastırı’na sığınan 500 kadar Ermeni asker kaçağı, Binbaşı Hurşit Bey kumandasındaki 3 bin kişilik birlik tarafından teslim alınmaya gelindi. Sabahtan akşama kadar devam eden çarpışmalar sonucunda kaçaklar teslim oldu.
26 MART 1915 . 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa Dahiliye Nezareti’ne isyanın bastırıldığını haber verdi. Bölge valisinin itirazlarına rağmen Zeytun’daki Ermenilerin üçte ikisinin Müslüman halkı çok olan ovalık bölgelere (örneğin Konya’ya) göç ettirilmesini önerdi. Sonra sürgünlerin yönü Der Zor’a çevrildi. Onların boşalttığı evlere Müslüman muhacirler yerleştirilmeye başladı.
19 NİSAN 1915 . Van bölgesindeki Ermeniler isyan etti, hükümet birlikleri ile çeteler karşılıklı katliamlar yaptı.
24 NİSAN 1915 . Yabancı basından ve kaçan esirlerden Sarıkamış faciasının aslını öğrenen halkı yatıştırmak için gazetelerde ‘Ermenilerin düşmanla ittifak yapıp orduyu arkadan vurduğu’na dair yazılar boy göstermişti. Bu konuda başı çeken Harb Mecmuası’nı çıkaran Albay Seyfi’nin de içinde bulunduğu gizli komite tehcir kararını aldı ve İstanbul’daki Ermeni cemaatinin önde gelenlerinden oluşan 235 kişilik ilk kafile Ayaş ve Çankırı’ya doğru yola çıkarıldı. Bu kişilerin çoğundan bir daha haber alınamadı.
18 MAYIS 1915 . Van şehri Ermeni isyancıların yardımıyla Rusların eline düştü. Rusların kurduğu Antranik’in komutasındaki 1. Ermeni gönüllü birliği ile Osmanlı Meclisi’nde Erzurum milletvekili olan Armen Garo namlı Karekin Pastırmacıyan’ın örgütlediği 2. Ermeni gönüllü birliği bölgedeki Müslüman köylerini ve kendilerini desteklemeyen Ermeni köylerini yağmaladı, katliamlar yaptılar. Karekin Pastırmacıyan’ın kardeşi Vahan Pastırmacıyan ise, Sarıkamış’taki Osmanlı ordusunda Binbaşı Ziya (Yergök) Bey’in komutasında Ruslara karşı savaşmıştı.
27 MAYIS 1915 . Ülkenin dört bir yanındaki Ermenileri Der Zor çöllerine gönderecek geçici tehcir kararnamesi çıkarıldı.
? HAZİRAN 1915: Bursalı Aşot Ohanyan zorlu yolculuğu şöyle anlattı: “1914’te Türk Hükümeti gençlerimizi toplayıp, silah altına aldı; ondan sonra da ailelere ‘araba kiralayın, yakın bir yere gideceğiz’ denildi. Parası olan yük arabası kiraladı, parası olmayan da yayan gitti. Biz de çocuktuk; annemizin eteğinden tutup yürüyerek gittik. Uzun süre yolculuk ettik. İlk durağımız Konya idi. Orada, bizi şehre sokacaklarına, dağlarda jandarmaların gözetimi altında aç susuz bıraktılar... Günlerce, haftalarca yürüyorduk. Ayaklarımız kanlar içinde yürüyorduk. Zaptiyeler kamçıyla vuruyorlardı. Birçokları buna dayanamayıp, yolda öldü. Cesetler yerde kalıyordu ve geceleri kurtlar onları yiyordu. Yayan gidiyorduk. Zaten çok az kişi kalmıştık, çünkü birçok insan ölmüştü. Bir de İğde diye bir köyün yakınlarına ulaştık. Orada ‘Paranız yok mu? Paraları çıkarın!’ diyerek üstümüze saldırdılar ve soygun başladı...”
17 HAZİRAN 1915 . Almanya Büyükelçisi Wangenheim merkeze gönderdiği rapora “Ermeni tehcirinin sadece askerî nedenlerle yapılmadığı çok açık” diye yazdı. Talat Paşa “Dünya Savaşı’nı bahane ederek, dış ülkelerin diplomatik müdahalelerine aldırmaksızın, ülkeyi iç düşmanlardan tamamen temizlemek” istediğini ve bunun “Türkiye’nin müttefiki Almanya’nın da çıkarlarına” olduğunu söylemişti. Talat’a göre devlet böylece güçlenecekti.
9 TEMMUZ 1915 . Amerikan Büyükelçisi Morgenthau, hatıratına, şu notu düştü: “Talat bana, meseleyi [tehciri] son derece etraflıca tartıştıklarını ve sonuçta bağlı kalacakları bir karara ulaştıklarını söyledi. Dünya tarafından suçlanacaklarını söylediğimde, kendilerini nasıl savunacaklarını bildiklerini söyledi. Başka bir deyişle umurunda bile değildi.”
31 AĞUSTOS 1915 . Talat Paşa elinde bölgelere yolladığı bazı telgrafların çevirileri olduğu halde Alman Büyükelçiliği’ne gitti ve tarihe geçecek ünlü sözünü söyledi: “Ermeni meselesi hallolunmuştur!”
15 ARALIK. 1917 . Sarıkamış Harekâtı sırasında Osmanlı Genelkurmay Başkanı olan General Bronsart von Schellendorf raporuna “Memleketin en güzide kuvvetleri harbin ilk senesinde harcandı” diye yazdı.
14 MART 1919 . Savaş suçlarını soruşturmak üzere 1918’de Mustafa Arif (Deymer) başkanlığında kurulan Osmanlı Dahiliye Nezareti Komisyonu’nun raporuna göre Birinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden Osmanlı Ermenilerinin sayısı 800 bindi.
SARIKAMIŞ HAREKATININ BİLANÇOSU
“Askeri kırdıran Enveri Paşa” (Bir Sarıkamış türküsünden)
Yıllardır tartışılır, Sarıkamış’ta cepheye kaç kişi sürülmüştü, kaç kişi şehit olmuştu? 1933’te yine Genelkurmay tarafından yapılan açıklamaya göre ‘zayiat’ yani ‘kayıp’ sayısı 109.274 idi. Bu kayıpların ne kadarı ‘şehit’, ne kadarı ‘yaralı’, ne kadarı ‘esir’, ne kadarı ‘firar’ hâlâ bilinmiyor. Daha sonra halk arasında yaygın kanaate uygun olarak “90 bin şehit verildi” dendi, ama sonra bu sayının Enver’in prestijini sarstığı görülünce sayı düşürülmeye çalışıldı. Ordunun tüm mevcudu 75 bin kişiyken, nasıl 90 bin şehit verilebilirdi ki? Tüm arşivler elinin altında olduğu halde yıllardır bu konuda bilimsel bir araştırma yayınlamamış olan Genelkurmay 18 Aralık 2007’de Internet sitesine koyduğu ‘bilgi notu’yla rakamı sessizce revize etti: Sarıkamış’ta tek kurşun atmadan şehit olanların sayısı 60 bindi!
Peki, bu sayılar doğru muydu? Sarıkamış’taki 9. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Köprülülü Şerif (İlden) Bey hatıratında şöyle yazmıştı: “9. Kolordu bölgesinde en bol olan şey erler idi. Gerçekten askere alma dairelerinden toparlanılmış cetvellere göre redif, usta ve acemi erlerin toplam sayısı 130.000 ve yaş sınırına varmamış yedek usta ve acemi erlerin toplamı 43.000 ki tümü 190.000 er ediyordu... Harekât başlayacağı zaman, 3. Ordu’nun mevcudu 190.000 insan ve 60.000 hayvandı. Bu mevcudun altı aylık iaşesi için yaklaşık 88 milyon kg. buğday, çavdar ve arpaya gereksinim varken, ordu ambarlarında yalnız 1.250.000 kg yiyecek ve tahıl vardı...” Anlaşılıyordu ki, Sarıkamış’ta çarpışan 3. Ordu, 75.000 kişilik değil, 173 bin kişilik orduydu.
SUÇLU AYAĞA KALK! . Peki, 1933’de itiraf edilen 109.274 ‘zayiat’ kimin suçu? Harekâta karar veren, bunu komuta kademesine zorla kabul ettiren, askerleri giysisiz, iaşesiz -39 derecede cepheye süren Enver Paşa’nın suçlandığını sanıyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz. Kimi İttihatçılar gibi Ermeni çetelerini suçladı, kimi Köprüköy’de düşmanı takip etmeyen Hasan İzzet Paşa’ya attı suçu, kimi en az Enver Paşa kadar hırslı ama strateji ve taktik cahili olan Hafız Hakkı Paşa’ya, kimi Osmanlı Genelkurmayı’nın başındaki Alman generali General Bronsart von Schellendorf’a attı suçu.
2007’de Genelkurmay, "Sarıkamış Kuşatma Harekâtı; düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan başarılı bir plandı. Ancak stratejinin faktörlerinden zaman ve iklim şartları iyi değerlendirilemediği için bu sonuç kaçınılmaz olmuştur” diyerek durumu idare etmeyi seçti.
Halbuki, Enver’le düştüğü anlaşmazlık yüzünden Irak’a gönderilen Goltz Paşa günlüğüne şöyle yazmıştı: “Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam var. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişler ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.”
Birinci Dünya Savaşı’nda kaç şehit verildiği de hala bilinmiyor. Resmi rakamlara gör 400 bin şehit var. Bunların hesabının da İttihatçı Paşalara sorulması gerekiyor. Hal böyleyken, birileri hatalarına hala günah keçileri arıyor. Onlar güneşi balçıkla sıvamaya çalışsın, noktayı ‘vatan şairi’ Mehmet Akif (Ersoy) koysun: “Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım/ Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım/ Ne yapıp yeisimi kahreyleyeyim, bilmem ki/ Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!/ Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor şimdi...”
Özet Kaynakça: Köprülülü Şerif (İlden), Sarıkamış, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003; Alptekin Müderrisoğlu, Sarıkamış Dramı, Kasdaş Yayınları, 1988; Bingür Sönmez, Reyhan Yıldız, Ateşe dönen dünya:Sarıkamış, İkarus, 2008; Metin Tekin, Birinci Dünya Savaşı Anıları-Sarıkamış’tan Sibirya’ya, Timaş Yayınları, 2006; Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolunmuştur, İletişim, 2008; a.g.y., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınevi, 2002; Vergine Svazlian, Ermeni Soykırımı, Hayatta Kalan Görgü Tanıklarının Anlattıkları,http://www.ermeni.org/turkce
.
.21-12-08
.İstanbul Divan-ı Harb-i Örfî Yargılamaları
MÜTAREKE SONRASI . Geçen hafta 1915 Tehciri’ne kadar gelmiştik. Tehcir sürecini bir başka zamana bırakıp, devam edelim. 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’nin teslimiyet belgesi olan Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından iki gün sonra bir Alman gemisi ile ‘suç mahallini’ terk eden Enver, Talat ve Cemal paşalar hesap vermekten kurtulmuş görünüyorlardı ancak, 13 Kasım’da İstanbul’u gayrı resmî olarak işgal eden İtilaf Devletleri’nin ilk işinin Birinci Dünya Savaşı ve 1915 Tehciri suçlularını mahkemeye çıkarmak olacağını anlayan daha alt düzeydeki kadroların durumu zordu. Ne var ki, Mütareke’den önce bizzat Talat Paşa’nın girişimiyle kabineyi kuran Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın savaş ve tehcir suçlarını soruşturmaya niyeti olmadığı çabuk anlaşıldı.
GAYRI MEŞRU MU? . Enver, Talat ve Cemal paşaların kaçışlarına da yardım ettiği sanılan Ahmet İzzet Paşa, İttihatçılar hakkında soruşturma açılmasını engellemeye çalıştı, bazı evrakları imha etti, aranan bazı sanıkların İstanbul’dan çıkmasına yardım etti. Tepkiler üzerine Ahmet İzzet Paşa kabinesi istifa etti ve 11 Kasım 1918’de Tevfik Paşa kabinesi kuruldu. Hürriyet ve İtilaf etrafında toplanan muhalifler ve İtilaf Devletleri yargılamalar için yeni hükümeti de sıkıştırmaya başladılar. Ardından başlayan bir buçuk yıllık yargılama süreci, hiçbir tarafı memnun etmeden sona erdi. Bu haftanın konusu, İtilaf Devletleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Damat Ferit Paşa gibi, şaibeli ve ‘gayrı milli’ unsurların güçlü etkisi yüzünden, resmî tarihçiler tarafından ‘gayrı meşru’ ilan edilen İstanbul yargılamaları.
* * *
1915 Tehciri’nden sonra, Britanya Başbakanı Lloyd George şu itirafta bulunmuştu: “Ermenistan bizim kurduğumuz zafer sunağında kurban edildi... Zavallı Ermeniler bir kez daha eski efendilerinin ökçesi altında kaldılar... Türklerin kötü yönetim sicilinde bile eşi bulunmayan bu vahşet eylemiyle Ermeni nüfusu sayıca bir milyon azaltıldı. Bu tecavüzlerin gerçekleşmesindeki payımızı göz önünde tutuyor, elimize geçecek ilk fırsatta yaptığımız hatayı düzeltmek için ahlaki bir sorumluluk taşıyorduk.” (War Memoirs of Lloyd George, London: Ivor Nicholson & Watson, 1933, c.2, s.811)
ABD’de ise, daha tehcir sırasında ciddi bir kamuoyu hassasiyeti vardı. Sadece The New York Times gazetesi tehcirle ilgili 194 makale yayınlamıştı. Bunların yüzde 70’i ilk dört sayfada yer almıştı. (The Armenian Genocide. News Accounts from the American Press: 1915-1922, Yay. Haz. Richard D. Kloian, Berkeley: ACC Books, 1985.) İstanbul’dan 1916 kışında ayrılan eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau, İstanbul’dan Washington’a yolladığı ‘mahrem’ ve ‘gizli’ raporları kaydettiği günlüğünü 1918’de kitap halinde yayınlanınca bu hassasiyet katlanarak arttı. Halbuki Morgenthau, İstanbul’da iken, ABD hükümetine ve Protestan misyonerlerine, Osmanlı Devleti’ne Ermeni Tehciri konusunda baskı yapmamasını tavsiye etmişti. Gerekçesi, 1896’da benzer baskıların Abdülhamit’i, Ermenilere karşı sertleştirmesiydi. (Henry Morgenthau,Ambassador Morgenthau’s Story, New York: Doubleday, 1918, s. 301-325.)
20 bin Protestan ve Katolik kilisesi, 40 vali, bir Kardinal, 85 piskopos ve Harvard, Chicago, Princeton, Michigan gibi Amerikan’ın en prestijli üniversitelerinin içinde bulunduğu 250 kurumun rektörü, Osmanlı Devleti’nde büyükelçilik yapmış Oscar Straus, Henry Morgenthau ve Abram Elkus gibi isimlerin de dahil olduğu bir sivil toplum hareketinin önderliğinde Ermeniler için düzenlenen bir bağış kampanyasında 115 milyon dolar toplanmıştı ki bu dönemi için son derece büyük bir paraydı., (The Lausanne Treaty, Turkey and Armenia, New York, 1926, s. 204.).
BEŞİNCİ ŞUBE KOMİSYONU
Başını Britanya ve ABD’nin çektiği uluslararası baskılar çok ağırdı ama, içerden gelen baskılar da ciddiydi. Peyam-ı Sabah, Hadisat, İleri, Alemdar, Yeni İstanbul, İkdam ve Zaman gibi İttihatçı karşıtı gazetelerin yürüttüğü kampanyalar ve Mütareke’den kısa süre önce, 10 Ekim 1918’de tekrar açılan Meclis-i Mebusan’ın ilk oturumlarından birinde, İttihatçı kökenli Trabzon Mebusu Mehmet Hafız Bey’in, savaş ve tehcir sırasında yaşanan cinayet ve katliamların soruşturulması talep etmesiyle başlayan ateşli tartışmalar Meclis’in kapandığı 21 Aralık 1918’e kadar sürmüş ve sonunda ‘savaş ve tehcir suçlarını kovuşturmak’ için Meclis bünyesinde bir komisyon kurulmasına karar verilmişti. ‘Beşinci Şube Komisyonu' adıyla anılan bu komisyonu ‘Suiistimalleri, Hesapları ve Seyyiatı Tetkik Komisyonu’ (başkanından dolayı ‘Mazhar Komisyonu’ diye anılacaktı) izledi. (5. Şube soruşturma tutanaklarının yeniden basımı için: Osman Selim Kocahanoğlu, İttihat ve Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması, Temel Yayınları, 1998. ‘Mazhar Komisyonu’ raporları ise ortada yok. Tahminlere göre ATASE arşivlerinde saklanıyor.)
O güne dek pek sesi çıkmayan Padişah Vahdettin, 24 Kasım 1918 tarihli Daily Mail gazetesine verdiği mülakatta, ‘bazı siyasi komiteler tarafından Ermeniler hakkında icra edilen muamele’nin nihayet soruşturulmaya başlamasından duyduğu sevinci belirtiyordu.
HÜRRİYET VE İTİLAFÇILAR SAHNEDE
İttihatçıların 23 Ocak 1913’teki Babıâli Baskını’ndan sonra dağılan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, bu ortamdan cesaretlenip, 14 Ocak 1919’da ikinci kez kuruluş toplantısı yaptı ve İttihatçılara karşı cephenin liderliğine soyundu. Tehcir sırasında Diyarbakır Valisi olan Dr. Reşit’in 25 Ocak’ta hapisten kaçması üzerine muhalefet yargılamaların başlaması için hükümeti sıkıştırmaya başladı. Baskılar sonuç verdi ve Ocak ayı sonu itibariyle 112 zanlı dönemin ünlü hapishanesi Bekir Ağa Koğuşu’na konuldu.
Beşinci Şube tarafından yürütülen soruşturmalar sonunda, ‘1 milyon Ermeni ile 550 bin Rum’un öldürüldüğü, gayri Müslim azınlıklardan oluşturulan Amele Taburları’nda ise 250 bin kişi açlık ve yoksulluktan öldüğü’ gerekçesiyle, savaş ve tehcir suçlularının Divan-ı Harb-i Örfîlerde yargılanmasına 5 Şubat 1919’da başlandı. Ertesi gün, 25 Ocak’ta hapishaneden kaçmış olan Dr. Reşit Bey, yakalanacağını görünce intihar etti.
‘NEMRUT MUSTAFA DİVANI’
Sadece İstanbul’da üç tane Divan-ı Harp vardı. Ayrıca başka illerde de mahkemeler kurulmuştu. Mahkemelerin başındaki Mustafa Nazım Paşa’nın Kürt asıllı olduğunu ve verdiği kararların haksız olduğunu ima etmek için resmî tarihçiler tarafından ‘Kürt Nemrut Mustafa Divanı’ diye adlandırılan bu mahkemelerde, mahkeme heyetlerini oluşturan yedi sivilden üçü Hıristiyan’dı. Bunlardan bir tanesi hâkim olarak görev yapıyordu. Ancak 4 Mart’ta Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın desteğiyle kurulan Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından, Hıristiyan ve sivil üyelerin görevlerine 8 Mart’ta son verildi, geriye sadece Müslüman ve asker üyeler kaldı.
Duruşmalar, basına ve izleyicilere açık olarak yapıldı. 1921’e kadar toplam 63 dava açıldı, Bunlardan 8’i dava açılma aşamasında ‘gereksiz’ görülerek reddedildi. Kalan 55 davanın 34’ünde sanıklar çeşitli cezalara çarptırıldılar. 21 dava ise beraatla sonuçlandı. Davaların 12’sine ait belgelerin tamamı ya da bir kısmı dönemin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ve dönemin önemli gazeteleri İkdam, Alemdar, İleri, Ati, Peyam-ı Sabah, Tasvir-i Efkâr veVakit’te geniş biçimde tefrika edildi. Davada Dahiliye Nazırlığı ile, 3. ve 4. Ordu Komutanlığı, 5. Kolordu ve 15. Tümen Komutanlığı, Teşkilat-ı Mahsusa, Ankara Vilayeti ve İstanbul Merkez Komutanlığı’ndan çeşitli vilayetlere ve kaymakamlıklara gönderilen çoğu şifreli belgeler sunuldu. Bunların orijinalliği sanıklar ve ilgili kurumlarca tescil edildikten sonra dosyaya konuldu. Cemil Arif başkanlığındaki sanık avukatları, savunmalarını ‘Ermeni katliamına dair suçların adi suçlar olmayıp hükümet tarafından çıkarılan ve padişah tarafından onaylanan tehcir kanunu uygulamaları çerçevesinde gerçekleştiği’ üzerine kurmuşlar, yani tehcirin merkezi hükümetin işi olduğunu kabul etmişlerdi.
BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI’NIN İDAMI
İlk ceza, Boğazlıyan Kaymakamı (daha sonra Yozgat mutasarrıf vekili) Kemal’e verildi. 10 Nisan 1919’da idam sehpasına çıkarken “Sevgili Vatandaşlarım! Ben bir Türk memuruyum, Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir" diyen Kemal, böylece asıl suçluların kimler olduğuna dair tarihe not düşmüştü. (Aktaran A. Alper Gazigiray, Tarihten Günümüze Ermeni Terörünün Kaynakları, Gözen Yayınları, 1982 s. 533.) Ancak idam İstanbul’da büyük bir İttihatçı gösterisine neden oldu. Gösterinin şiddeti ile Hükümet idam hükmünün İtilaf Devletleri’ne verilen bir taviz olduğunu düşünmeye başladı. Padişah, idam hükmünü onayladığı halde, ‘işin intikam ve bilahare mukatele (karşılıklı katliam) şeklini almasından’ duyduğu endişeyi belirtti.
15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilince, psikolojik ibre tamamen İttihatçılardan yana döndü. 28 Nisan’da İttihat ve Terakki yöneticilerinin davası başladı ancak 20 ve 23 Mayıs günlerinde İstanbul’da kitlesel gösteriler yapıldı. Damat Ferit kabinesi, halkı yatıştırmak için Bekir Ağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan 41 tutukluyu serbest bıraktı. Gerek serbest bırakmalardan gerekse gösterilerden dolayı telaşlanan İngilizler 28 Mayıs 1919’da Bekir Ağa Bölüğü’ndeki 67 tutukludan 12’sini Mondros’a, geri kalanını Malta’ya götürdüler. Daha sonra buna savaş sırasında görevde olan kabinelerin bakanları eklendi. 3 Haziran’da Malta’ya götürülenlerin dosyaları ayrılarak duruşmalara devam edildi. 13 Temmuz’da Enver, Talat, Cemal paşalar ile 13 kişi gıyaplarında ölüm cezasına çarptırıldıktan sonra davalar bitti. İdama mahkûm edilenlerden sadece ikisi; Erzincan Jandarma Komutanı ‘Hayran Baba’ lakaplı Hafız Abdullah Avni Bey 22 Temmuz 1920’de, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey 5 Ağustos 1920’de idam edildiler.
MALTA MAHKÛMLARI
16 Mart 1920’de İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından ‘resmen’ işgalinden sonra aralarında Ankara’nın temsilcilerinin de bulunduğu 80 kişinin daha Malta’ya götürülmesi üzerine, kırım suçlularının yargılanması Anadolu Hareketi için ‘hayat memat’ meselesi haline geldi. 27 Mayıs 1921’de İstanbul’daki Divan-ı Harb-i Örfî Mahkemesi’nin Mustafa Kemal için idam cezası vermesi (o tarihe kadar Milli Mücadele kadroları için verilen idam cezalarının sayısı 100’e ulaşmıştı) Ankara’nın tavrının sertleşmesine neden oldu. 11 Ağustos’ta Ankara hükümeti, ‘tehcir vesaire’ dolayısıyla İstanbul hükümetince kurulan İdare-i Örfîye Divanı Harbi’ni lağvettiğini ilan etti. Mustafa Kemal, 12 Ağustos’ta tehcir suçlamasıyla ‘vatan evlatları’ idam edilecek olursa, kendisinin de İngiliz Yarbayı Rawlinson'u ve diğer İngiliz esirleri asacağını İstanbul’a bildirdi. Aynı gün, Meclis’te Boğazlayan Kaymakamı Kemal ile Urfa Mutasarrıfı Nusret ‘Milli Şehid’ ilan edildi ve ailelerine maaş bağlanmasına karar verildi. Bu tarihten sonra İstanbul’da yeni bir tutuklama olmadı. (Süreç hakkında ayrıntılı bilgi için Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yayınevi, 2002, s. 388-481.)
Bekir Ağa Bölüğü’ndeki piyasa havası
İşbirlikçi Damat Ferit Paşa’nın ve İttihatçıların can düşmanı Hürriyet ve İtilafçıların etkisi ortadayken, İstanbul Divan-ı Harb-i Örfî yargılamalarının siyasi karakterde olmadığını söylemek zordu ancak İttihatçılar gerek soruşturmalar, gerekse davalar boyunca, siyasi ibreyi kendilerinden yana döndürmekte büyük başarı göstermişlerdi. Öncelikle sanıklar herhangi bir baskı ya da kötü muamele görmedikleri gibi duruşmalarını beklerken son derece gevşek koşullarda gözaltında tutulmuşlardı.
Beyazıt’ta, Harbiye Nezareti’nin (bugün İstanbul Üniversitesi Merkez Binası) kuzeydoğusunda yer alan Bekir Ağa Bölüğü, 1870’lerden beri hapishane olarak kullanılıyordu. Uzun tarihi boyunca, Bölük’te kalanlara yapılan muamele hakkında birbirinin tam zıttı anlatımlar çoksa da, ‘Savaş ve Tehcir suçluları’ ile ilgili koşullar iyi bilinmektedir. Örneğin, 10 Mart 1919’da başka bir olaydan dolayı gözaltına alınan gazeteci Ahmet Emin (Yalman) anılarında şöyle der: “Polis Müdürlüğü’nün üst katındaki açık teras kısa bir zamanda bir piyasa yeri haline geldi. Tal’at, Enver, Cemal, Dr. Bahaettin Şakir ve Dr. Nazım hariç olmak üzere bütün harp devrini temsil eden adamlar, eski sadrazam Said Halim Paşa’sıyla Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’siyle orada idi. Vekiller heyeti kararıyla mevkuflarla ihtilat (tutuklularla konuşma) yasaktı. Bununla beraber yüksek makamlardan izin alabilen imtiyazlı ziyaretçiler akın ediyordu. Bu arada Mustafa Kemal Paşa da geldi. Mevkuflar arasındaki tanıdıklarıyla ve bilhassa Fethi Bey’le uzun zaman görüştü. Evlerden güzel yemekler geliyor, herkes birbirine ikram ediyordu. Okuyacak şey de boldu...” (Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, Pera Turizm ve Ticaret A.Ş. Yayınları, 1997, s. 411-413.) Mustafa Kemal ‘kırım’ tutuklularını daha sonra da ziyaret etmişti. Aynı şekilde Kazım Karabekir de 13 Şubat 1919’da, yani Doğu’ya atanmasından bir gün önce, Bekir Ağa Bölüğü’ne veda etmeyi ihmal etmemişti. (Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, Cem Yayınları, 1992, c. 1, s. 278.)
‘AYIP OLMASIN’ DİYE DÖNENLER
Bir İngiliz raporu da bunları doğruluyordu: “a) Toplam 112 kişi olan mahkûmlar hapishanede istedikleri gibi gezinebiliyorlar ve bütün gün bir arada bulunuyorlar. b) Mahkumların arkadaşları için ziyaret saatleri güya 12 ile 14 arası ama bu saatlere uyulmuyor ve isteyen istediği zaman cezaevine gelip gidiyor. c) Cezaevine gelen ziyaretçiler, girişleri sırasında tesadüfî göz atmalar dışında herhangi bir aramaya tabi tutulmuyorlar ve bu kişilerin bazen yiyecek olduğunu iddia ettikleri büyük paketlerle geliyorlar, halbuki bu paketlerin içinde her şey olabilir. d) Kadınlar tüm gün istedikleri zaman gelebiliyorlar ve hiç bir aramaya tabi tutulmuyorlar. e) Türk askerleri güya mahkûmları gözetlemekle görevliler ama bütün gün onlarla birlikteler, eğer rüşvete dayanıklı değillerse, rahatlıkla mahkûmların kaçışına yardımcı olabilirler.” ( FO371/4173/84878, folio 487’dan aktaran Taner Akçam, ‘‘Review Essay: Guenter Lewy’s The Armenian Massacres in Ottoman Turkey,’’ Genocide Studies and Prevention 3, 1 April 2008, s. 127.)
Celal (Bayar) Bey’in aktardığına göre de sanıkların çoğu istediği zaman hapishaneyi terk edebiliyorlar ve ancak birkaç gün sonra, o da, kendi deyimleriyle, hapishane müdürüne ‘ayıp olmasın’ diye geri dönüyorlardı. (Celal Bayar, Ben de Yazdım, C. 5, Baha Matbaası, 1967, s. 1529.) Eski Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, hapishaneden istediği zaman çıkanlar arasındaydı. 25 Ocak 1919’daki firarı, aslında hapishaneyi terk ettikten sonra geri gelmemesi biçiminde olmuştu. Yozgat davasında 15 yıl ağır hapis cezasında çarptırılan Feyyaz Ali adlı bir suçlu ise başka bir ildeki davasına gidebilmesi için hapishaneden serbest bırakılınca, Ankara’ya gitmiş ve Büyük Millet Meclisi’ne katılmıştı. Tutuklu İttihatçıları hapishaneden kaçırmak için bir plan hazırlayan ve kendisi de bir İttihatçı olan Yunus Nadi, daha sonra anılarında, tekliflerini yalnız Halil (Kut) Paşa ile Küçük Talat’ın (Muşkara) kabul edip kaçtığını, diğerlerinin, “nasıl olsa yakında hepimiz çıkacağız” diyerek red ettiklerini aktarmıştı.(Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yayınları, 1978, s. 64.)
MALTA’DAKİ TUTUKLULARLA İNGİLİZ TUTSAKLARIN TAKASI
Ancak, Britanya, Malta’daki tutukluları mahkûm etmeye yetecek sağlam kanıtlar toplayamamıştı. Kanıtların büyük bir kısmı İttihatçılar tarafından yok edilmişti. (Bu konuda daha fazla bilgi için yine bu sütunlarda 25.5.2008 tarihinde yayınlanan ‘Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak” adlı yazıma bakılabilir.) Osmanlı yetkilileriyle tam bir işbirliği sağlanamamıştı. ABD bile elindeki belgeleri vermekte gönülsüz davranmıştı. Sonunda, Britanya da pes etti ve Ankara’nın elindeki İngiliz tutsaklarla Malta’dakileri takas etmek için Ankara’yla temasa başladı. 16 Mart 1921’de Ankara temsilcisi Bekir Sami (Kunduh) Bey ile Britanya Hükümeti arasında tutsakların değiştirilmesi için bir anlaşma imzalandı. İngilizler, Malta’daki 144 kişiyi, (130’u doğrudan Ermeni katliamlarına karışmakla suçlanıyordu) ‘delil yetersizliği’ gerekçesi ile peyderpey salıverilmeye başladılar. Britanya Yüksek Komiserliği, savaş sırasında İngiliz savaş esirlerine zalimce davranan sekiz kişiyle, Ermenilerin toplu katliamlarında rolü olan dört kişiyi serbest bırakmama kararındaydı ama bu dört kişiden üçünün de dahil olduğu 16 kişilik bir grup 30 Ağustos 1921’de Malta’dan kaçtı. Son takas, 1 Kasım 1921’de yapıldı. Bir İngiliz raporundaki şu cümleler, Malta’dakileri neyin kurtardığını gayet iyi özetliyordu: “Parlamento üyeleri arasındaki güçlü inanç, bir tek İngiliz esirin bir gemi dolusu Türk’e değeceği yönündeydi. Takas bu yüzden yapıldı.” (Süreç hakkında ayrıntılı bilgi için: Vartkes Yeghiayan, Malta Belgeleri, Belge Yayınları, 2007; Akçam, s. 561-570.)
DOSYANIN KAPANMASI
Lozan Barış Görüşmeleri sırasında İtilaf Devletleri’nin tüm ısrarlarına karşılık, Ermeni kayıplarının giderilmesi konusunda en ufak bir taviz vermeyeceklerini gösteren Türk tarafı en büyük mücadeleyi, tehcir suçlularının yargılanmasından vazgeçilmesi konusunda verdi. Ancak, sadece Türk tarafının değil, yaşanan trajedide dolaylı da olsa payı olan büyük devletlerin de eski defterleri açmaktan çıkarı yoktu. Sonuçta 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün ‘suçlar’ af kapsamına alındı ve 31 Mart 1923’te sivil mahkemeler ve Divan-ı Harpler tarafından verilen tüm cezalar için af çıkarılarak ‘Ermeni dosyası’ uluslar arası arena nezdinde ebediyen kapatıldı.
VEFA BORCU ÖDENİYOR
Dosya dışa karşı kapatıldı ama Tehcir’in ‘kahramanları’na devlet desteği devam etti. 27 Haziran 1926 tarihli 405 Sayılı kanunla ‘Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen veya bu uğurda zarara uğrayan Talat ve Cemal paşalar, Trabzon Valisi Cemal Azmi, Teşkilat-ı Mahsusa lideri Bahaettin Şakir, Cemal Paşa’nın yaverleri Süreyya Bey ve Nusret beyler, Sait Halim Paşa, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Dr. Reşit Bey, Hafız Abdullah Avni ve Muş Mutasarrıfı Servet Bey ve ailelerine ‘Emval-i Metruke’ (Ermeniler veya Rumlarca terkedilmiş mallar) faslından 20 bin liraya kadar kıymette arazi verilmesi kararlaştırıldı.
Mustafa Kemal’le kişisel çatışma içinde olduğu bilinen Enver Paşa için böyle bir uygulama yapılmadı. Sadece, 5 Temmuz 1939 tarih ve 4255 Sayılı Kanun’la Enver Paşa’nın çocukları Mahpeyker, Türkan ve Ali’nin Türkiye’ye gelmelerine izin verildi. Böylece, İttihatçılara karşı vefa borcu (!) birazcık olsun ödenmiş oldu...
Not: Yazıyı yazarken henüz satışa sunulmamış olduğu için okuyamadığım şu kitapta çok ilginç bilgiler olduğuna eminim: Taner Akçam ve Vahakn N. Dadrian, “Tehcir ve Taktil”, Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları, İttihat ve Terakki Yargılanmaları, İstanbul Bilgi Ünivesitesi Yayınları, 2008.
XXXXXXXXXXXXXXXXX
. Paraların dili olsa!
HAYATİ KONULAR . Bu hafta, İsrail’in Gazze’ye yönelik gayrı insani, gayrı ahlaki ve gayrı hukuki saldırıları vesilesiyle, Filistin sorununun ortaya çıkışı konulu bir yazı yazmaya niyetlenmiştim. Ancak, bu önemli konuyu bir sayfada anlatamayacağımı fark edince Arap ve Yahudi milliyetçiliklerinin doğuşu, İsrail Devleti’nin kuruluşu, Filistin sorunun derinleşmesi gibi konuları içerecek üç-dört günlük bir dizi hazırlamaya karar verdim. Dizi, eğer gündemde ani bir değişiklik olmazsa, 6 Ocak 2008 Salı gününden itibaren yayımlanacak. Bu kararın verdiği rahatlıkla, bugün yeni yıl rehavetine uygun popüler bir konuya değinmek istiyorum.
ENFLASYON FIRTINASI . Bilindiği gibi, 1970’li yıllardan beri yaşanan hiper enflasyon sonucu, Türk Lirası’nın yaşadığı büyük değer kaybının önüne geçmek için bir dizi tedbirle birlikte paradan altı sıfırın atılmasına mecbur kalınmıştı. 1 Ocak 2005’te tedavüle çıkarılan Yeni Türk Lirası (YTL) banknotların ön yüzlerinde eskiden olduğu Atatürk portresi kullanılırken, arka yüzlerde Atatürk Barajı, Anıtkabir, Piri Reis’in Dünya Haritası, Efes Antik Kenti, Kapadokya, ve İshak Paşa Sarayı figürlerine yer verilmişti. Ancak, bu paraların geçici olduğunun bilinmesinden dolayı olsa gerek, bu figürler üzerinde herhangi bir tartışma yaşanmamıştı, ya da ben hatırlamıyorum.
TARTIŞMALI FİGÜRLER . 1 Ocak 2009’da tedavüle sokulan TL’lerin ön yüzünde yine Atatürk resmi vardı. Arka yüzlerindeki bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, matematikçi Ord. Prof. Dr. Cahit Arf, Mimar Kemaleddin, edebiyatçı, felsefeci Fatma Aliye Hanım, bestekâr Itri ve Yunus Emre portreleri ise kamuoyunda önemli tartışmalara yol açtı. (Bu kişilerin biyografileri için www.ntvmsnbc.com/news/461129.asp adresine bakılabilir.) Bu şahsiyetlerin neden seçildiği konusunda pek çok yazı çıktığı için ben, Osmanlı dönemini kapsayan girişten sonra, 2005 yılına kadarki dönemde basılan kâğıt paraların üzerlerindeki resimlerden kalkarak Cumhuriyet döneminin ideolojik portresini çıkarmayı deneyeceğim.
* * *
Devlet olmak kolay mı?
Şark-İslâm devlet geleneğinde toplumların devlet olmanın ön şartı, ‘bey’ veya ‘sultan’ adına hutbe okutmak ve ‘sikke kestirmek’ti. İlk Osmanlı parası gümüş akçe 1326 yılında Orhan Bey tarafından kestirildi. Bu paranın üzerinde ‘Orhan halledallahü mülkehü’ (Allah mülkünü daim kılsın) benzeri bir ifade ile darp yeri olan Bursa’nın adı vardı. İlk bakır para I. Murad (ö. 1389) döneminde, ‘Sultanî’ adı verilen ilk altın para ise Sultan II. Mehmed (Fatih) tarafından 1478 yılında bastırıldı.
Osmanlı’nın klasik döneminde Osmanlı paraları, ‘frengi fılori’ (Venedik dukası), ‘tutuli fılori’ (Cenova altını) ve ‘eşrefiye’ (Mısır veya Memluk altını), Macar ‘Engürüs’ altını, ‘testoon’, ‘taler’, ‘crown’ gibi Avrupa paraları, Hollanda ‘Esedi’si, Polonya ‘zolata’sı (adı ‘İsoletta’ idi) gibi paralarla birlikte dolaşımda oldu. Ayrıca uzak eyaletlerin yerel paraları da kullanılıyordu. Bu dönemdeki Osmanlı paralarının üzerinde herhangi bir resim ya da figür yoktu. Anadolu Selçukluları ve Anadolu beylikleri döneminde az sayıda parada gördüğümüz simgesel figürler, Osmanlı Devleti’nin İslami karakterinin belirginleştiği klasik dönemde yerini parayı bastıran padişahın ve babasının ismiyle ‘el muzaffer daima’ ibaresinin harmanlanmış hali olan kısa bir ön yüz yazısı ile, kelime-i şahadet’in yer aldığı arka yüz yazısı almıştı.
Kaime dönemi
Osmanlı Devleti’nde basılan ilk kâğıt para, 1840’da basılan ‘Kaime-i nakdiye-i mutebere’ adını taşıyan, bedeli belirli vadelerin sonunda ödenecek bir çeşit faizli borçlanma senediydi. (Bu kaimelerin ilk tertibi, üzerindeki Maliye Nazırı’nın mühründen dolayı ‘Saib Paşa Kaimeleri’ olarak anılmıştı.) Bu kaimeler, hazırlıksız ve hızlı bir şekilde piyasaya çıktığı için değişik boyutlarda elle hazırlanmış tuhaf paralardı. Kısa sürede kalpazanların olaya el atmasıyla ortalığı sahte kaimeler kaplayınca devlet 1844’te içindeki gümüş ve altın miktarı sabitlenmiş olan ‘Mecidiye’ adlı madeni paralara döndü. Eski kaimeler ise, halkın yardımlarıyla (‘iane-i umumiye’) toplandı ve Darphane bahçesinde yakıldı. 1854 yılında Kırım Savaşı’nın finansmanı için çıkarılan ‘Ordu kaimesi’ ise savaş bölgeleri olan Silistre, Vidin, Erzurum, Van ve Trabzon vilayetleri dışında da boy gösterince, dolaşımdan çekilmişti.
Osmanlı Bankası’nın imtiyazı
Ancak, kâğıt para basma ihtiyacı sürüyordu. Sonunda, 1853-1856 Kırım Savaşı dolayısıyla alınan kredileri izlemek üzere Alman Rothschild Ailesi, İngiliz Parlamentosu üyesi ve demiryolları yapımında öncü sermayedar Sir Joseph Paxton’un temsilcisi Atkinson Wilkin, Fransız Crédit Mobilier şirketinin sahipleri Péreire Kardeşler ve Galata bankerlerini temsilen Théodore Baltazzi tarafından oluşturulan konsorsiyuma bir banka kurma izni verildi. ‘Ottoman Bank’ adını taşıyan bu banka devletin isteğiyle, 27 Ocak 1863’te kendini feshederek İngiliz-Fransız ortaklığında ‘‘Bank-ı Osmanî-i Şahane’ (Osmanlı Bankası) adıyla devlet bankasına dönüştü. Ardından devlet, Osmanlı Bankası’na hiç bir biçimde kâğıt para basmayacağı ve başka bir kuruma da bastırmayacağı taahhüdünde bulunarak 30 yıl süre ile banknot ihracı imtiyazını verdi. Anlaşmaya göre, banka kasasında bulunduracağı altının üç katı kadar banknot basabilecekti.
İmtiyazın delinmesi
Osmanlı Bankası 1863-1914 yılları arasında çeşitli şekil ve miktarlarda banknot ihraç etti. Banka, anlaşmalara sıkı sıkıya uyduğu için de çıkardığı banknotlara halk güven duydu. Bu imtiyazın ilk istisnası halkın ‘93 Harbi’ dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, masrafları karşılayabilmek için devletin kaime ihraç etmesiydi. Bu dönemde, kaimelere güven duyulmaması yüzünden herkesin sikkeye yönelmesi üzerine ortaya çıkan bozuk para sıkıntısına çözüm getirmek için kâğıt jetonların kullanılması, bu da yetmeyince damga ve posta pullarının arkalarına karton yapıştırılarak bozuk para haline getirilmesi, günümüze kadar gelen ‘para pul oldu’ deyiminin kaynağı oldu.
İttihatçı Enver Bey’in, 1911’de Trablusgarp’ta, merkezden para gelinceye kadar askerlerin ihtiyacını görmek üzere hazırlattığı küçük kâğıt parçaları da ilginç ‘kaime’ örneklerindendi.
Osmanlı Bankası’na verilen imtiyaz, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan para sıkıntısını aşmak için ikinci kez ihlal edildi ve bankanın itirazına rağmen 1915 yılından itibaren devlet, dört yıl boyunca, altın ve Alman hazine bonolarını karşılık göstererek toplam 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkardı. Bu banknotların adı anılmayan karşılıkları arasında, ülkeden tehcir edilen gayrimüslimlerin el konan zenginlikleri de vardı elbette.
1916’da sadece 21 adet bastırılan her birinin değeri 360 kilo altına eşit olan 50 bin liralık banknotlar da dönemin ilginç paralarındandı.
Cumhuriyet’e kalan miras
Osmanlı Bankası’nın gücünü kırmak için İttihatçılar tarafından 1917’de kurulan Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası (Crédit National Ottoman) bir türlü ‘merkez bankası’ haline getirilemeyince, hem ‘evrak-ı nakdiye’ denilen son banknotlar, hem de Osmanlı Bankası’nın devlet bankası niteliği, Türkiye Cumhuriyeti’ne aynen miras kaldı.
Ulusal bir devlet bankası kurulması fikri 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde ele alınmıştı.1924 yılında Türk hükümeti Osmanlı Bankasını bir devlet bankasına dönüştürmek için bazı girişimlerde bulundu ancak bu başarılamayınca, aynı yıl, bir süredir Türkiye’deki çalışmalarını asgariye indirmiş olan Osmanlı Bankası ile bir anlaşma yapıldı. Buna göre, Bankanın 1925 yılında sona erecek olan banknot ihracı imtiyazı 1935 yılına kadar uzatılıyordu.
Ancak ilk Türk Lirası, Merkez Bankası’nın kuruluşu beklenmeden basıldı. 30 Aralık 1925’te 701 Sayılı ‘Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun’la Osmanlı Bankası’nın imtiyazı kaldırılarak geçmişin mirasından kurtulma yolunda ilk adım atılmıştı. İlk Türk lirası banknotların hikâyesine geçmeden bir parantez açalım ve merkez bankası kurma çalışmalarına göz atalım.
İttihatçı kalıntıların temizlenmesi
1926’da İzmir Suikastı girişimine katıldığı gerekçesiyle İttihatçıların Maliye Bakanı Cavit Bey’in de tasfiye edilmesinin ardından, İttihatçıların İtibar-ı Milli Bankası da hedef tahtasına konulmuştu. Banka 1927’de Türkiye İş Bankası’na katılarak eritildi. 1928’de Türkiye’ye davet edilen Hollanda Merkez Bankası Meclis Üyesi Dr. G. Vissering, İş Bankası’nın ‘merkez bankası’ rolünü oynamaya hazır olduğuna dair bir rapor yazdı. Raporu kendi notuyla birlikte Başbakan İsmet İnönü’ye sunan bankanın kurucularından Celal (Bayar) Bey’e göre, tüm parası devletten çıkan bir banka yerine, devletle işbirliğine hazır bir özel banka merkez bankası için daha uygundu. Başbakan İnönü ise, merkez bankasının özel bankalardan bağımsız bir yapıda olmasını doğru buluyordu. İkili arasındaki savaşı, İnönü kazandı.
Yabancı uzmanlar
Hükümet konu ile ilgili incelemelerde bulunmak üzere Alman Merkez Bankası (Reichsbank) Başkanı Hjalmar Schacht’ı Türkiye’ye davet etti. Ancak yoğun iş programı nedeniyle Hjalmar Schacht yerine çalışma arkadaşı Karl Müller geldi. 1929 Büyük Buhranı’nın etkileri Türkiye’de görülmeye başladığı Nisan ayında Ankara’ya gelen Müller, raporunu yıl sonunda gönderdi ama, haber kötüydü: Üretim düzeyi düşük, ödemeler dengesi ve kamu maliyesi bozuk olan Türkiye’de henüz bir merkez bankasının kurulmasına uygun koşullar yoktu!
Rapordan hoşnut kalmayan hükümet bu sefer İtalya’nın eski Maliye Bakanı Kont Volpi ile temas kurdu. Volpi, Kasım 1929’da Türkiye’ye geldi ve hükümetin duymak istediği sözleri sarfetti: Bir an önce bir merkez bankası kurulmalıydı! Hükümet, yine de Osmanlı Bankası’ndan bu konuda neler yapabileceğini öğrenmek istedi. Ancak bankanın raporunu yetersiz buldu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kuruluşu için teklifini meclise verdi. Hükümet kanun taslağını incelemesi için 1924-26 yılları arasında Ziraat Bankası Umum Müdürlüğü görevini üstlenmiş olan Lozan Üniversitesi Profesörlerinden Léon Morf’u görevlendirdi. Morf’un önerileriyle son halini alan tasarı tam oylanıyordu ki, Maliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu, tasarıyı geri çekti ve Düyun-u Umumiye taksitlerinin ödenmesinin durdurulmasına ilişkin incelemelerde bulunmak için Türkiye’ye gelmiş olan Fransız iktisatçısı Profesör Charles Rist ile görüştü. Rist’in verdiği akıllarla son şeklini alan tasarı,11 Haziran 1930’da kanunlaştı. (Bu tarihçeye bakınca, o günün yöneticilerinin yabancı uzmanlardan akıl almak konusunda bir kompleksleri olmadığı görülüyor.)
Ad meselesi
Bankanın adında neden ‘cumhuriyeti’ değil de ‘cumhuriyet’ dendiği, bunun bir hata sonucu mu olduğu yoksa ‘Cumhuriyet Savcısı’ örneğindeki gibi özerkliği vurgulamak için mi veya ‘Cumhuriyet Halk Partisi’ örneğindeki gibi kurumun kutsallığını vurgulamak için mi yapıldığını konusundaki merakımı ise, okuyucularımdan Sayın Nurhan Davutyan gidermişti. Davutyan’ın bankanın eski başkanlarından Rüşdü Saracoğlu’ndan dinlediğine göre, bunun nedeni bankanın başından beri özel hissedarları olmasıydı. Bir bankanın adının başına ‘Türkiye Cumhuriyeti’ ibaresini alması için, tümüyle devletin malı olması gerekiyordu.
Yabancı matbaada basılan milli para
Bu uzun parantezden sonra, ilk Türk Lirası banknotların nasıl hazırlandığı meselesine gelirsek; Dönemin Maliye Bakanı Abdülhalik (Renda) Bey başkanlığında, Ziraat, Osmanlı, İtibar-ı Milli, İş, Akhisar, Tütüncüler ve Akşehir bankalarının birer temsilcisinden oluşan bir komisyon dokuz aylık bir çalışmadan sonra, 1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1.000 liralık küpürlerden oluşan Birinci Emisyon Grubu banknotların basılmasına karar verdi. Ülkede henüz banknot matbaası olmadığı için, 1927 yılında, İngiltere’de, Thomas de la Rue matbaasında 88 bin İngiliz altınına bastırılan bu banknotların üzerindeki metinler (henüz Harf Devrimi yapılmadığı için) Arap harfleriyle Osmanlıca, kupür değerleri ise Latin harfleriyle Fransızca yazılmıştı.
Ankara ve Bozkurt
Osmanlı döneminden farklı olarak (1840’dan itibaren sadece 1916’da çıkarılan 1 ve 2,5 kuruşluk banknotların üstüne Süveyş Kanalı, Haliç ve Ayasofya’nın resimleri konmuştu), bu banknotların üzerinde dönemin ideolojik yönelimlerini sembolize eden çeşitli resimler vardı. Birinci Emisyon paraların görsel kalitesi gayet yüksekti çünkü Ali Sami (Boyar) gibi ünlü bir ressam tarafından yapılmıştı. 1, 5 ve 10 liralık banknotlarında Mustafa Kemal’in resmi filigrana gizlenmişti. 1 liraların ön yüzünde, eski Ankara’yı temsil eden ‘Ankara Kalesi’, yeni Ankara’yı temsil eden ‘Meclis Binası’ veya ‘milletin efendisi’ köylüyü temsil eden çift süren köylü resmi vardı. Arka yüzde ise eski Başbakanlık (bazılarına göre Maliye Bakanlığı) binası bulunuyordu.
5 ve 10 liralıkların ön yüzündeki, Kuva-yı Milliye ordusunun şapkasında kullanılana benzer bir ay-yıldız motifinin içinden atlayan ‘bozkurt’, ‘genç Cumhuriyet’i temsil ediyordu. 5 liranın arka yüzündeki Ankara Bent Deresi Köprüsü’nün resminin niye seçildiği anlaşılmamakla birlikte, 10 liraların arka yüzündeki Meclis Binası, Ankara Kalesi ve pırıldayan güneş, ‘yeniden doğuşu’ simgeliyordu.
Sivas’ın önemi
Mustafa Kemal’in portresi 50, 100, 500 ve 1.000 liralık banknotların ön yüzünde karşımıza çıkacaktı. 50 liralığın ön yüzünde ortada eski harflerden bir ifade, solda içi boş bir çerçeve, sağda Mustafa Kemal portresi varken, arka yüze Büyük Taarruz’un şerefine Afyon Kalesi yerleştirilmişti. 100 liralığın ön yüzünde bir Osmanlı motifi, sağda yine Türk motifleriyle bezeli bir çerçeve içine yerleştirilmiş Mustafa Kemal resmi, arka yüzde ise yanlarda iki türbevari motifin arasında Debbağhane Köprüsü (Taş Köprü) tarafından bir Ankara manzarası bulunuyordu. 500 liralık banknotun ön yüzündeki Mustafa Kemal’le birlikte Sivas’taki Çifte Minareli Medrese (bazılarına göre Gök Medrese) ile arka yüzdeki Sivas görüntüsü, Sivas Kongresi’nin resmi tarih yazımındaki önemine işaret ediyordu.
Ama daha manalısı, ön yüzünde motiflerle süslü bir ayın içinde Mustafa Kemal portresinin olduğu 1.000 liralık banknotun arka yüzündeki yalçın kayaları yararak geçen Sakarya demiryolu hattı resmi idi. Bilindiği gibi o yıllardaki en önemli modernleşme projesi ülkeyi demir ağlarla örmekti. (Harf Devrimi’nden sonra Latin alfabesiyle yeniden basılması için piyasadan toplanan bu koyu mavi binliklerden piyasada kalan birkaç tanesinin koleksiyon değerinin eski TL ile 80-90 milyara kadar çıktığı rivayet ediliyor.)
Dokuz yıl sonra Latin alfabesi
11 Haziran 1930’da kurulan Merkez Bankası’nın ilk banknotları 1937’de tedavüle çıkarılan İkinci Emisyon banknotlardır. 50 Kuruş ila 1.000 lira arasında değişen dokuz farklı değerdeki banknotlarda, 1 Kasım 1928’de yapılan Harf Devrimi’nden dokuz yıl sonra ilk defa Latin alfabesi kullanılmıştı. (1934’te Latin harfli 100 kuruşluk madeni paralar basılmıştı.) Ön yüzlerinde Atatürk resmi bulunan banknotlardan sadece 50 kuruşluk Almanya’da, diğerleri ise İngiltere’de bastırılmıştı. 1938’de basılan 100 liralıkların arka yüzünde Çanakkale Boğazı resmi Osmanlı tarihinin parçası olan Çanakkale Savaşı’nın, ‘Cumhuriyet’in tarih’ yazımına dahil edildiğini gösteriyordu.
1939’da basılan paraların ön yüzünde hâlâ Atatürk figürü vardı. 2,5 liralık banknotun arka yüzünde Zafer Anıtı, 5 liralıklarda Güven Anıtı, 50 liralıklarda tiftik keçileri ile ‘Ankara egemenliği’ sürerken, 500 liralık banknotlarda ilk kez bir İstanbul resmi, üstelik Osmanlı İmparatorluğu’nun en sembolik yapılarından biri olan Rumeli Hisarı’nın resmi boy göstermişti.
Denizden toplanan paralar
15 Mart 1940 tarihinde Londra’daki Bradbury, Wilkinson &Co şirketine 40 milyon adet 50 kuruşluk banknot sipariş edilmişti. Parayı taşıyan Yorkshire adlı gemi, mola verdiği Yunanistan’ın Pire Limanı’nda Alman savaş uçakları tarafından batırılınca, su yüzüne çıkan İnönü resimli banknotlar halk tarafından yağmalandı. Yunan hükümetinin ele geçirebildiği banknotlar Türkiye’de imha edildiyse de, halkın eline geçen paralar, Yunan tüccarlar aracılığıyla olaylardan haberi olmayan Doğu illerinde dolaşıma sokulunca hükümet, 1945 yılına dek bu banknotları toplamakla uğraştı. Bu paralar daha sonra koleksiyoncuların gözdelerinden oldu.
‘Milli Şef’ döneminin bir diğer özelliği ise, o güne kadar sadece İngiltere’ye para bastırılırken, 1942’de Türkiye’nin Alman sempatizanı politikalarının bir nişanesi olarak İngiltere’ye ilaveten Berlin’deki Reichsdruckerei matbaasının da devreye girmesiydi. Üzerlerinde ‘Cumhuriyet’ değil ‘Cümhuriyet’ yazan bu paralar, bej, kahverengi tonları ile faşizmin soğukluğunu yansıtıyorlardı.
Hem Atatürk, hem İnönü
2 ile 1.000 lira arasında altı farklı değerdeki Üçüncü Emisyon grubundan 1942, 1944 ve 1946’da basılan banknotlarda da Atatürk değil, İsmet İnönü vardı. Geçtiğimiz yıl kamuoyunu epey meşgul eden tartışmalara konu olan bu değişikliğin ‘İkinci Adam’ın rüştünü ispatlama girişimi olduğunu söylemek mümkündü.
1947 ve 1948 yıllarında dolaşıma giren Dördüncü Emisyon Grubu banknotlar 10 ve 100 Türk Liralık kupürlerden oluşan iki farklı değerdeydi. Rotanın Batı’ya çevrilmesinin sonucu olarak paralar ‘yeni müttefik’ ABD’deki American Bank Note Company’ye verilmişti. Bu emisyondaki banknotların tamamı İnönü portreliydi. Ancak daha önce basılmış 500 ve 1.000 liralık banknotların hem Mustafa Kemal Atatürk resimlisi, hem de İsmet İnönü resimlisi aynı anda tedavülde kalmıştı. İsmet İnönü’nün damadı gazeteci, Metin Toker o yıllarda, hem İnönü hem de Atatürk’ün resimlerinin bulunduğu altın sikkelerin bastırılması için karar alındığını ancak bu kararın uygulanmadığını söylemiş, iki resmin gerekçesini ‘İnönü kendini belli etsin ama Atatürk de unutulmasın’ diye açıklamıştı.
Halka uzanma
Bu dönem banknotlarının arka yüzlerinde çok partili döneme doğru gidişin izleri de görülüyordu. Örneğin 2,5 liranın arkasında Halkevi Binası, 10 liranın arkasında ‘üç köylü kadını’, 50 liranın arkasında ‘tiftik keçisi’, 100 liranın arkasında ‘üzüm yiyen kız’, 1946’da basılan 500 liralıkların arkasında Ankara Sanat Okulu öğrencileri, 1000 liralıkların arkasında ‘borazan çalan izciler’ vardı. Bu resimler CHP’nin halkla yakınlaşma çabalarını simgeliyordu. 1947’de basılan 10 liralıkların arkasında beliren Sultanahmet Çeşmesi resmi ise, o günlerde Demokrat Parti’nin etrafında toplanmaya başlamış muhafazakâr çevrelere uzatılmış zeytin dalı gibiydi.
Atatürkçülük şampiyonu DP
1951’de dolaşıma çıkan (ve 1971’e kadar dolaşımda kalan) Beşinci Emisyon Grubu banknotlar, 2,5 ile 1.000 lira arasında değişen yedi farklı değerde olup bu banknotların bir kısmı İngiltere’de, bir kısmı nihayet 1957’de açılabilen Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Banknot Matbaası’nda basılmıştı. Bu emisyonun mor binlikleri de koleksiyoncuların gözdesi oldu.
Demokrat Parti’nin (DP) iktidarında basılan banknotlarda, İsmet İnönü’nün resminin yerini tekrar Atatürk resimleri aldı. Bu dönem hatırlanacağı üzere DP’nin Atatürk’ü Koruma Kanunu ile ‘Atatürkçülük şampiyonluğunu’ CHP’nin elinden aldığı dönemdi. 500 liralık banknotun arkasındaki Sultanahmet Camii ise DP’nin dinsel politikalarıyla uyumluydu. 1952, 1955 ve 1957’de basılan 2,5 liralık banknotların arka yüzünde nedense yine Merkez Bankası’nın resmi vardı. 1952’de basılan 5 liraların arkasındaki ‘incir yiyen kızlar’ ise ‘Yerli Malı Yurdun Malı’ kampanyalarının son demlerine işaret ediyordu.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra basılan 50 liralıkta ilk kez elinde silahı ile bir asker görüldü. Bu, daha önce banknotlarda gördüğümüz Ankara Zafer Anıtı’ndaki asker figürüydü ancak, eskisi gibi anıtın bir parçası olarak değil, büyütülmüş olarak tek başına durması anlayana çok şey söylüyordu. Üstelik bu banknot 28 yılla tedavülde kalma rekoru kıracaktı. Bu da militarizm geleneğiyle uyumlu bir rekordu. Diğer banknotlarda Ankara manzaralarının egemenliği devam etti. Tek istisna 10 liralık banknotlardaki Edirne’nin Meriç Köprüsü’ydü.
Çevreden manzaralar
1966-1983 yılları arasında dolaşımda olan Altıncı Emisyon Grubu banknotlar 5 ila 1.000 lira arasında değişen yedi farklı değerdeydi. Bu banknotlarda Ankara’nın yerini, ekonominin ve sanayinin kalbi İstanbul’un görüntüleri almıştı. İstanbul Kız Kulesi, Topkapı’daki mermer fıskiye, İstanbul Üniversitesi Ana Girişi, Rumeli Hisarı’ndan Boğaz Köprüsü manzarası banknotların yeni unsurlarıydı. Bu dönemin diğer iki resmi ise Ağrı Dağı ve Manavgat Şelalesi’ydi. İngiltere’de basılan 20 liralık banknot ise her iki yüzü de Atatürk’e ayrılmış ilk banknot olarak adeta, resim seçiminde Ankara’dan İstanbul’a yönelişin özrü gibiydi.
10 ila 20.000.000 lira arasında değişen 15 farklı değerdeki Yedinci Emisyon Grubu banknotlar 1979’dan, paradan altı sıfırın atılacağı 2004’e kadar dolaşımda kaldı. Tamamı ‘yerli’ basım olan bu banknotların ön yüzlerinde elbette Atatürk resmi vardı ama arka yüzde, daha önce boy gösteren İstanbul, Edirne ve Çanakkale’nin yanına Konya, Elbistan, Urfa ve İzmir’den sahneler eklenmişti.
Türk-İslam Sentezi
Atatürkçülük şampiyonluğunu kimseye bırakmayan 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından bastırılan paralarda boy gösteren Mehmet Akif Ersoy, Fatih Sultan Mehmet, Mevlâna ve Mimar Sinan resimleri ise darbecilerin komünizmin önünü kesmek için çok bel bağladıkları ‘Türk-İslam Sentezi’ düşüncesine işaret ediyordu.
1989’da basılan 50.000 liranın arka yüzündeki TBMM binası siyasi yasakların kalkmasıyla tekrar akla gelen ‘milli egemenlik’ kavramını sembolize ediyordu. 5.000 liralığın arkasındaki Mevlâna resmi ise işlevini tamamlamış olmalıydı ki, 1990’da yerini Elbistan Santrali’ne bıraktı. Bu dönemin en büyük para birimleri olan 20.000 ve 50.000 liralık banknotlarda yine Merkez Bankası’nın resmedilmesi, ya dünyanın en ‘kendine hayran’ merkez bankasıyla karşı karşıya olduğumuzu ya da bankanın unutulmaktan korktuğunu düşündürüyordu.
1991’de ilk kez basılan 100.000 liralık banknotun ön yüzündeki Atatürk resmi büyütülmüş, arka yüzüne ise çocuklara çiçek veren Atatürk resmi basılmıştı. Bu para tamamen Atatürk’e ayrılmış ikinci paraydı. 1997’de basılan 100.000 liralık banknotta Atatürk resminin yanı sıra Atatürk heykeline; 5.000.000’luk banknotta bir Atatürk resminin yanında İstiklal madalyası ile Türkiye haritasına; 10.000.000’luk banknotun arka fonunda Türk Bayrağı’na yer verilmesi, o yıllarda tırmanışa geçen ‘Kürt Meselesi’nin yarattığı sıkıntıyı yansıtıyordu. 20.000.000’luk banknotun ön yüzündeki dünya resminin yanındaki zeytin dalı ise, muhtemelen iktidardaki Bülent Ecevit ve partisinin hatırınaydı. Milyonluk bu paralar, aynı zamanda, Adnan Menderes’in ‘her mahallede bir milyoner yaratma’ hayalinin gerçekleştiğini (!) müjdeliyordu. Kız Kulesi, Atatürk Barajı, Anıtkabir, Antik Efes kenti ve Piri Reis Haritası dönemin diğer seçimleri. Aynı dönemde tekrar kullanılan Çanakkale Şehitliği ise, o yıllarda zirveye çıkmış olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki kanlı savaşa nazire olmalı...
Özet kaynakça: Şevket Pamuk, Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999; Tanju Demir, “Cumhuriyet Dönemi Paralarında Siyaset ve İdeoloji”, 75 Yılda Para’nın Serüveni, Tarih Vakfı Yayınları, 1998, s 11-28; Ali Pekşen, “Türk Lirası Banknotlarının Görselliği Üzerine”, İzinsiz Gösteri, 1 Nisan 2004, S. 5.
.4-1-09
..
Bir rüyam var, gün gelecek...”
CAMUS . Albert Camus’nün felsefi draması Les Justes Assasins (Adil Suikastçılar) 1917 Ekim Devrimi'nin arifesinde 'Yeni bir Rusya' yaratma idealinin heyecanı içindeki devrimcilerle tanışırız. Grand Dük Sergey’e bombalı saldırı planları yapan beş kişilik suikast timinin temel meselesi şudur: “Değerli bir amaç uğruna şiddete başvurmak onurlu bir eylem midir?” Buna “evet” yanıtı verildikten sonraki ilk girişim, suikastçılardan Yanek’in Grand Dük’ün arabasında küçük yeğenlerinin olduğunu görüp suikasttan vazgeçmesi ile suya düşer. Bu kez soru şudur: “Bazı insanların (örneğin çocukların) yaşamı diğerlerinden (örneğin büyüklerden) daha mı değerlidir?” Ekipten Stephan “bugün çocukları düşüneceğimiz gün değil, biz dünyanın efendisi olacağız ve devrim zaferini ilan edecek” diyerek Yanek’e kızar. Bunun üzerine doğrucu kahraman Dora kehanetini açıklar: “Devrimin olduğu günden, tüm insanlık nefret edecek...”
ZAHAR . Bunları aklıma getiren HAMAS komutanlarından Mahmud Zahar’ın “Siyonistler bizim çocuklarımızı öldürerek kendi çocuklarının öldürülmesini meşrulaştırdı. Bizim insanlarımızı öldürerek, dünyanın her yerinde kendi insanlarının öldürülmesini meşrulaştırdı” şeklindeki sözleri. (Radikal, 9 Ocak 2008) Zahar’ın bu korkunç akıl yürütmesini eleştiren Mecid Navaz İsrail’in saldırılarında çocukların ölmesiyle, İsrailli çocukların özel olarak hedef seçilmesi arasındaki kritik ahlaki farka dikkat çekerek “Filistin konusunda adalet kaç çocuğun kellesinin uçurulduğu bir ceset sayısına mı indirgendi” diye soruyor. Bu hafta, Kürt veya Filistin meselesi gibi kronik sorunları çözmek için terörden daha ahlaki ve daha etkili olduğuna inandığım ‘sivil itaatsizlik’ ve ‘şiddet içermeyen direniş’ tecrübelerine değinmek istiyorum.
* * *
‘Sivil itaatsizlik’ kavramı MÖ. 5/4. yüzyıl düşünürü Sokrates’in devletin koyduğu yasaların ötesinde bir başka yasadan söz etmesine kadar götürülebilir. 13. yüzyıl düşünürü Akinalı Thomas’ın vatandaşların adil olmayan yasalara uymamasının doğal bir hak olduğunu ileri sürmesi, 17/18. yüzyıl yazarı John Locke’ın değindiği halkın kendi haklarını korumayan bir hükümetlere karşı başkaldırma hakkı olduğunu ileri sürmesi de bu kavrama dair ipuçları taşır. Ancak ‘sivil itaatsizlik’ kavramını teorileştiren 19. yüzyıl düşünürü Henry David Thoreau’dur. Thoreau’nun o zaman adaletsiz bulduğu, köleliği meşrulaştıran yasalarla 1846-1848 arasında Meksika’ya karşı verilen savaşı onaylayan yasalardı.
Thoreau’nun ölümünden dört yıl sonra, 1866 yılında onun konuşmalarının derlendiği bir kitapta kullanılan ‘sivil itaatsizlik’ kavramının iki temel ilkesi vardı: Birincisi devletin otoritesinin ancak yönetilenlerin rızasına dayanabileceğiydi. Adalet, hükümetin kanunlarından daha üstün bir kavramdı ve birey, kanunların adil olup olmadığını yargılama hakkına sahipti. İkincisi, birey kanunların adil olmadığına kanaat getiriyorsa, bunlara itaat etmemeye hakkı vardı ancak bu itaatsizlik şiddet içermeyen yöntemlerle yapılmalıydı.
Mahatma Gandhi ve Satyagraha
‘Sivil itaatsizlik’ kavramından hareketle Satyagraha (Sanskritçe’de ‘gerçeğe bağlılık’) adını verdiği ‘şiddet içermeyen direniş’ kavramını ortaya atan ise, Hindu hukukçu, düşünür ve siyasetçi eylemci Mahatma Gandhi’ydi. Kavramı geliştirirken Hinduların ünlü Mahabharattadestanının bir bölümünü oluşturan kutsal metin Bhagavad Gita, Platon’un Sokrates’in Savunması, Leo Tolstoy’un Tanrının Krallığı Senin İçindedir (1893) risalesinden etkilenen Gandhi, 1909’da Tolstoy’un ‘Bir Hindu’ya Mektup’ adlı makalesini okumuş, Tolstoy’a bir mektup yazarak, “bunu Gujarati diline (Hindistan’da bir dil) çevirebilir miyim” diye sormuştu. Tolstoy’un cevabı olumlu olmuş ve ikili, Tolstoy’un öldüğü 1910 tarihine kadar yazışmıştı.
Satyagraha’nın temel ilkeleri açıksözlülük, şiddete başvurmamak, ılımlılık/ölçülülük, mertlik, korkusuzluk ve hırstan uzak olmaktı. Satyagraha’ya kalkışan biri şikâyet etmeden bunun cezasını çekmeye hazır olacaktı. Sivil direnişin tamamlayıcısı ise sosyal çalışmalarda yer almaktı. Bir soru üzerine korkaklık ile şiddet arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydı şiddeti seçeceğini ancak, şiddet içermeyen direnme yöntemlerinin şiddet içerenlerden, bağışlamanın cezalandırmaktan daha güçlü olduğuna inandığını söylemişti.
Rosa Parks ve Montgomery Otobüs Boykotu
‘Şiddet içermeyen direniş’in en mütevazı ama en başarılı uygulayıcılarından biri ABD’nin Alabama Eyaleti’nde otobüslere zencilerle beyazların ayrı kapılardan girmesi ve ayrı yerlere oturmasını zorunlu kılan ‘Jim Crow’ yasasının sonunu getiren eylemi ile tarihe geçen Rosa Parks’tı. Rosa Parks, 1 Aralık 1955 günü Montgomery şehrinde bir otobüse binmiş, bir beyaz beyazlara ayrılan yerde yer bulamayınca, zencilere ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks’tan koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istemişti. Parks yerinden kalkmadı. Tutuklandı ve hapse girdi. Olaydan sonraki bir yıldan daha uzun bir süre boyunca zenciler otobüslere binmediler, her yere yürüyerek gittiler. Müşterilerinin yüzde 75’ini kaybeden otobüs şirketi 382 gün sonra pes etti. ABD Federal Mahkemesi de otobüslerdeki bu uygulamayı yasakladı.
Yıllar sonra, “İnsanlar sürekli o gün yerimi yorgun olduğum için vermediğimi söylüyorlar, ama bu doğru değil. Fiziksel olarak yorgun değildim, ya da genelde bir işgünü sonunda olduğumdan daha yorgun değildim. Yaşlı da değildim 42 yaşımdaydım. Hayır, tek bir yorgunluğum vardı: Pes etmekten yorulmuştum” diyecekti.
Martin Luther King’in rüyası
Montgomery’deki otobüs boykotunun liderliğini yapan Martin Luther King ise, zencilerin ‘şiddet içermeyen direnişi’ni bir adım daha ileri götürdü. Thoreau ve Gandhi’nin fikirlerine Hıristiyanlıktan bazı öğeler katmıştı. "İş ve Özgürlük İçin Washington'a Yürüyüş" eylemi dolayısıyla 28 Ağustos 1963’de Lincoln Anıtı’nın önünde toplanan 200 bin kişiye, “Bir rüyam var...” diye başlayan ünlü konuşmasında “Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit yaratılmıştır. Bir rüyam var. Gün gelecek, eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar. Bir rüyam var. Gün gelecek, Mississippi eyaleti bile, adaletsizliğin ve baskıların sıcağıyla bunalıp çölleşmiş olan o eyalet bile, bir özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek...” diye haykırdıktan iki yıl sonra siyahlar, siyasal haklarına kavuştular, King, 4 Nisan 1968’de Tennessee’de, otel odasının balkonunda vurularak öldürüldü ama mücadelesi aynı yöntemlerle sürdürüldü ve Barack Obama’nın başkanlığa seçilebildiği bir ABD ortaya çıktı.
Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü
Mahatma Gandhi (asıl adı Mohandas Karamçand’dı) ilk şiddetsiz direnişini Hindistan’da değil, bir Hint şirketinde avukat olarak çalışmak üzere 1893’te gittiği Güney Afrika Cumhuriyeti’nde başlatmıştı. Güney Afrika’da sadece Afrikalılara değil Hintlilere de ayrımcılık yapılıyordu. Gandhi, ilk olarak elinde birinci mevki bileti olmasına rağmen üçüncü mevkie geçmediği için trenden atıldı. Daha sonra yoluna at arabası ile devam ederken, Avrupalı bir yolcuya yer açmak için arabanın dışında basamak üzerinde yolculuk etmeyi reddettiği için sürücü tarafından dövüldü. Yolculuğu esnasında bazı otellere alınmamak gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldı. Bir mahkemede hâkim Hindu türbanını çıkarmasını emrettiğinde buna karşı çıktı. Bütün bunlar şiddet içermeyen direniş fikri üzerine düşünmesine neden oldu.
Gandhi, 1906’da, Güney Afrika Hükümeti, Hint kökenlilerin özel bir kimlik taşımalarını öngören bir kararnameyi kabul edince, 11 Ağustos’ta Johannesburg’da düzenlenen büyük bir protesto gösterisinde ilk kez Satyagraha ilkesine atıfta bulundu ve taraftarlarını şiddet içermeyen eylemlere davet etti.
Yönetemez hale getirme
Satyagraha’nın yol haritası şöyleydi: Önce bir haksızlık tespit ediliyor ve onun yasakladığı şey bulunuyordu. Sonra bir grup bu yasağı deliyor ve tutuklanıyordu. Tutuklamalardan sonra Gandhi kitleleri eyleme çağırıyor, çağrıya uyan kitleler yasayı çiğniyor ve tutuklanarak hapse atılıyorlardı. Hapiste de boş durmuyorlar ve açlık grevi yaparak seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra tutuklu sayısının artması yüzünden hapishaneleri kontrol etmekte zorlanan hükümete yasayı kaldırma çağrısında bulunuluyordu. Hükümet durumun sürdürülemez hale geldiğini görüyor ve yasayı kaldırıyordu.
Bir hukukçu olan Gandhi bunları yaparken yasalara saygısızlığı hedeflemiyordu. Aksine, her yasağı delişinde, cezalandırılmayı adil buluyor ve hapse girmeyi göze alıyordu. Öte yandanSatyagraha düşüncesinin izleyicileri sadece karşı çıkmayı da hedeflemiyordu. Amaçları karşı çıkarken karşılarındakini de ikna etmekti.
‘Mahatma’ ve ‘Bapu’
Henüz yeterince olgunlaşmamış da olsa, Satyagraha yöntemi işe yaradı ve 1915’te Güney Afrika Hükümeti, Britanya ve Hindistan’ın da baskısıyla, Gandhi ile uzlaşma için masaya oturmak zorunda kaldı. Bu kısmi başarıdan sonra Hindistan’a dönen Gandhi 1918 yılında Bihar Eyaleti’nde aynı yöntemleri izleyerek on binlerce fakir çiftçi, köylü ve serfi örgütleyerek sivil direnişin içine soktu. İngilizler kendisini tutukladı ancak yüz binlerce kişi bu saldırıyı protesto ederek cezaevini sarınca serbest bırakılan Gandhi’ye ‘Bapu’ (Baba) ve ‘Mahatma’ (Yüce Ruhlu) diye seslenilmeye başlanması bundan sonra oldu.
Gandhi, 1920’de Hindistan Ulusal Kongresi’nin (INC) başkanı oldu ve Britanya’yı Hindistan’ı terk etmeye zorlamak amacıyla ‘İngilizlerle çalışmama’ kampanyası başlattı. Ancak, Amritsar’da düzenlenen bir toplantı sırasında İngiliz polisi silahsız halkın üzerine ateş açarak 400 kişinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına neden olunca, fazla kan dökülmesini önlemek için direnişi durdurdu. Ertesi yılki kampanya, İngiliz ürünlerinin boykot edilmesi, hükümet görevlerinde çalışmama, mahkemelerin yetkisini reddetme, çocukları okullara göndermeme şeklinde oldu. Bozgunculukla suçlanan Gandhi, altı yıl hapse mahkûm edildi ancak halkın baskısıyla iki yıl sonra serbest bırakıldı.
Tuz Yürüyüşü
1928’de Hindistan’a bir yıl içinde dominyon statüsü verilmesi teklifine İngilizlerin olumlu cevap vermemesi üzerine önce INC, 26 Ocak 1930’da bağımsızlık ilan etti ve 12 Mart 1930’da Gandhi ve 78 yoldaşı (satyagrahis) ünlü Tuz Yürüyüşü’ne başladı.
Yürüyüşün amacı, 1762 yılında Doğu Hindistan Kumpanyası’nın mirası olan ve yılda 25 milyonpound’luk vergiye kaynaklık eden Tuz Yasası’nı (Britanya’nın tuz tekelini) ihlal etmek için denizden tuz çıkarmaktı. Gandhi, yürüyüşe başlamadan önce Britanya Genel Valisi Lord Irwin’e bir mektup yazmış ve yasanın kaldırılmasını, aksi takdirde şiddet içermeyen bir direniş yapacağını bildirmişti. Ardından da halka “kendinizi yeterince güçlü hissediyorsanız hükümetin işlerini terk edip, bu yürüyüşe katılın” çağrısını yapmıştı.
Gujarat Eyaleti’nin başkenti Ahmedabad yakınlarındaki Sabarmati Aşram’dan başlayan yürüyüşe yolda binlerce kişi katıldı. Hint Okyanusu kıyısındaki Dandi köyüne kadarki 388 kilometrelik mesafeyi çıplak ayakla 24 günde kat eden 61 yaşındaki Gandhi, 6 Nisan sabahı İngiliz polislerinin şaşkın bakışları arasında denize yürüdü ve çamura karışmış bir topak tuzu avuçlarına alarak tatlı suda yıkayarak ufaladı. Böylece bir Hindu’nun tuz çıkaramayacağına dair Tuz Yasası’nı ihlal etti. Ardından Gandhi’nin çağrısına uyan binlerce köylü deniz kıyılarına akın ederek tuz çıkarmaya başladılar. Gandhi ve 60 bin eylemci hapse atıldı ancak yasa da işlemez hale getirildi.
Kargaşa yılları
Bundan sonrası, başarı veya başarısızlık sayılmayacak denli karmaşık. Gandhi, 1934’te kendi yöntemlerini desteklemeyen INC’den ayrılıp Rajkot şehrine yakın bir köye yerleşti. Kendi kendine yeterli olan bir aşram (komün) kurarak basit bir yaşam geçirdi. Keçisinin yününden basit el çıkrığı ile eğirdiği yünlerle ördüğü dhoti adlı basit giysiler giydi. Sadece meyve ile beslenmeye başladı. Hem kişisel arınma hem de protesto amacıyla bazen bir ayı aşan oruçlar tuttu.
Bu köyden yürüttüğü sayısız şiddetsiz direniş örgütleyen defalarca tutuklanan Gandhi’nin mücadelesi sonunda Britanya Başbakanı ülkeyi ikiye bölme planını resmen açıkladı. Dinsel birlikten yana olan Gandhi İngilizlerin kararını ‘akli trajedi’ olarak tanımlamıştı. Ancak, arka planda bu ayrılığı desteklediği iddia edilerek eleştirildi. 15 Ağustos 1947’de karar uygulamaya konarak, Hindistan ve Pakistan ulus-devletleri kuruldu.
25 Ocak 1948’de dinî bir törende, bundan sonraki toplantıya, kardeşliğin simgesi olarak, herkesin bir Müslüman’la gelmesini önerince radikal Hindular Gandhi’yi katletmeye karar verdiler. Gandhi, 30 Ocak 1948’de 500 kişinin katıldığı dua etkinliği esnasında Hindu bir gazeteci tarafından üç kurşunla öldürüldü.
Ondan bize “Cesurca çekilen gerçek acılar, bir taşın kalbini bile yumuşatabilir”, “Adalet, adaletsizlikle elde edilmeye çalışılırsa elde edilen sonucun içinde mutlaka adaletsizlik gömülü olur”, “Uğruna öleceğim çok dava var, ama uğruna öldüreceğim hiçbir dava yok” hepsi birbirinden bilgece sözler kaldı.
Shministim ve Yesh Gvul
2004 yılbaşından bir gün önce, Tel Aviv’deki Sparky’s Cafe’de bir mektup yazma partisi düzenlenmişti. Adı partiydi ama yapılan iş ciddiydi. Mektuplar, lise öğrencilerinin kurduğu Shministim (‘12. sınıf’) adlı grubun üyeleri tarafından işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddeden askerlere destek için yazılıyordu. Mektuplardan biri şöyle başlıyordu: “Haggai 14 gündür askerî hapishanede yatıyor. Suçu İsrail Savunma Güçleri’ne (Israel Defence Force, IDF) katılmayı reddetmek. Bu onun dördüncü kez hapse girişi. Bundan önce de 14, 28 ve 56 gün hapiste kaldı. Yani bugün hapisteki 112. günü ve yarın onun 19. doğum günü.”
Haggai ve arkadaşlarının son ‘parti’si 15 Kasım 2008’de, işgal altındaki bölgelerde askerlik görevini yapmayı reddeden 400 mahkûmun yattığı Tzrifin Hapishanesi’nin duvarlarının 400 metre yakınlarındaydı.
Refuseniks
İsrailli retçilere Batılılar ‘refusenikler’ diyor. ‘Refusenik’ İngilizce ‘refuse’ fiili ile Rusça ‘nik’ isim ekinin birleşmesinden oluşan bu sözcük. Si Frumkin adlı gazeteci tarafından 1971’de SSCB’den İsrail’e göç etmeleri yasaklanan Yahudilere Rusların verdiği isim olan otkaznik (‘reddedilen’) sözcüğünü İngilizceye uyarlamak amacıyla yaratılmış, sonra da İsrailli retçi gençler için kullanılmaya başlamış. En uzun süre bu unvanı taşıyan Anatoly ‘Natan’ Sharansky adlı bir Rusya Yahudisi. Sharansky 1960’lardan 1980’lere kadar Sibirya’daki toplama kamplarında kalmış.
Yesh Gvul ise İsrail’de 1982’deki Lübnan savaşından beri ‘retçi’ askerlerin oluşturduğu hareketin adı. Yesh Gvul İbranice bir sözcük ve ‘Her şeyin bir sınırı var” diye çevrilebilir. Ama bu biraz formel bir çeviri. Bu sözlerin Yahudi halk dilinde daha duygusal bir tonlaması var. Tam anlamıyla ‘yeter artık!’ anlamına geliyor. Bir başka örgüt Ometz LeSarev (Reddetme Cesareti) adını taşıyor. Peki, neye ‘yeter!’ diyor, neyi reddetmeye cesaret ediyor bu insanlar? Bilindiği gibi İsrail’de 18 yaşını aşan herkes üç yıllık zorunlu askerlik hizmeti dışında, her yılın bir ayını, muvazzaf askerlik görevi yaparak geçirir. İşte bu gençler, gayrı ahlaki olarak gördükleri bir emre itaat etmemeyi seçmişler. Bu emir, Gazze’de, Batı Şeria’da, daha doğrusu işgal altındaki topraklarda görev yapmak, İsrail resmî makamlarının deyimiyle ‘sivil halkla temas etmek.’
Bu başkaldırının dört taraftan düşmanlarla sarılmış olduğunu düşünen bir ülkede, sürekli savaş halinde olan, askerliğin vatanseverlikle özdeşleştirildiği bir ülkede, disiplinin milli hasletlerden sayıldığı bir ülkede, İsrail’de yapıldığını düşününce sanki aralarında hiç fark olmayan homojen bir toplummuş gibi ‘İsrailliler’ ya da ‘Yahudiler’ diyerek bir kalemde harcadığımız o insanlara ne kadar haksızlık ettiğimizi görebiliriz.
Filistin’de böyle bir retçi hareket var mı bilmiyorum, ama bir an önce ortaya çıkmasını diliyorum. Çünkü Filistin sorununu çözmek için militarist politikacılara ya da cihatçılara değil, şiddet içermeyen direniş yöntemlerini izleyen dürüst, yürekli, özverili bireylere ihtiyacımız var.
* * *
Düzeltme: 6-9 Ocak 2008 tarihli ‘90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin’ dizisinin ilk gününde sözü edilen Siyon tepesi, Mescid-i Aksa ve Hz. Ömer Camii’nin bulunduğu ‘tapınak tepesi’ Moriah değil, Eski Kudüs’ün hemen güney batısında, yine bazı kutsal mekânların olduğu tepe olacaktı. Üçüncü günde, Batı Şeria ve Gazze’nin İsrail tarafından işgal tarih 1948 değil 1967 olacaktı. Aynı gün Yafa (Hayfa) ifadesi yanlış, ikisi ayrı şehirler. Dördüncü günde 1973 savaşında Mısır tarafından geçilen Bar Lev hattının adı Bar Levi yazılmış. Hatalarımı gösteren okuyucularıma teşekkür ederim.
.11-1-09
.Cemal Paşa’yı kim öldürdü?
1 Kasım 1918’de İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Odessa üzerinden önce Berlin’e oradan Münih’e geçen Cemal Paşa, İsviçre’nin Davos şehri yakınlarındaki Klosters kasabasında bir yıl kalmış oradan ‘Hindistan İhtilali’ni örgütlemek üzere Moskova üzerinden Afganistan’a gitmişti. Afganistan’da yerel güçlerle bazı sorunlar yaşadı ve önce Moskova’ya, oradan da Tiflis’e dönmek zorunda kaldı. Tiflis onun son durağı oldu.
* * *
BİR ZAMANLAR . Yarın Sevgili Hrant Dink’in derin devletçe katledilişinin ikinci yıldönümü. Hâlâ olayın arka planı aydınlatılmadı. Hrant Dink’le iki kez karşılaşmış, ayaküstü birkaç cümlelik konuşmalar yapmıştık o kadar. İlk ve son yazışmamız ise Cemal Paşa suikastı konusunda olmuştu. Kendisi, bir aralar konu üzerine çalıştığını ama kesin bir sonuca ulaşamadığını, eğer istersem, elindeki belgeleri seve seve verebileceğini söylemişti. “İsterim elbette!” diye yazmıştım sevinçle, ama ne yazık ki bu mümkün olmadı. Çünkü birkaç gün sonra, sevgili Hrant, o meşum suikasta kurban gitti.
İDDİALAR . Daha sonra, TTK’dan Hikmet Özdemir suikastı Ermenilerin işlediğini iddia eden bir kitap yazdı. Cemal Paşa’nın torunu Milliyet yazarı Hasan Cemal, 5 Ekim 2008 tarihli köşe yazısında, ‘futbol diplomasisi’ vesilesiyle gittiği Erivan’da (Yerevan), dedesinin suikastçılarından birinin torunu olduğu söylenen Armen Gevorgyan’la tanıştırılmasının hikâyesini anlattı. Kendisine bu kişilerin dedesinin katillerinin bu kişiler olduğundan nasıl emin olduğunu soran bir mail attım ancak cevap alamadım. Son olarak, 9 Ocak 2008 tarihli Vatan’da Zülfü Livaneli Cemal Paşa’yı “Tiflis’te Ermeniler öldürdü” diye yazdı.
CEVAPLAR . Halbuki yıllardır, Cemal Paşa’yı Rusların öldürdüğüne dair önemli ipuçları vardı. Üstelik Cemal Paşa’yı “Ermeniler öldürdü”, “İngilizler öldürdü” veya “Ruslar öldürdü” diyenler aynı belge grubundan hareket ediyorlardı. Yani ortada yeni belge yok, sadece yorum farkı vardı. Bu hafta bu konuda yazdığım bir yazının genişletilmiş halini sunacağım. Yazıya geçmeden, sevgili Hrant Dink’in anısı önünde saygıyla eğilir, Ergenekon soruşturmasında alınan mesafenin, Ergenekon’la ilişkisi olduğu anlaşılan bu karanlık suikastın soruşturmasında da alınmasını dilerim.
* * *
Tiflis’te iken, Rusların kendisi hakkındaki olumsuz düşüncelerini (Afganistan politikaları) gidermeye çalışan Cemal Paşa, 9 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’e bir mektup yazarak, o sıralarda gerginleşen Ankara-Moskova ilişkilerinin düzeltilmesini, Enver Paşa’yla bir ilgisinin olmadığının ilanını ve Afganistan meselesini görüşmek üzere Ankara temsilcisi Ali Fethi (Okyar) Bey’le Kars veya Trabzon’da buluşmayı önermişti. Mektubuna cevap beklerken de, Osmanlı Devleti’nin Moskova Büyükelçisi Ahmet Muhtar Paşa’nın Tiflis’teki temsilcilik binasına gidip geliyordu.
O gece Yukovski Sokağı’nda neler oldu?
21 Temmuz 1922’de, saat 22.30 civarında yaverleri Nusret ve Süreyya Beylerle bu ziyaretlerden birinden kaldıkları otele dönerken, Büyük Petro Caddesi ile Rus gizli polisi ÇEKA’nın binasının bulunduğu Yukovski Sokağı’nın köşesinde, bir otomobilden çıkan tahminen on kişilik silahlı bir grubun saldırısına uğradılar.
Önce bir el silah sesi duyulmuş, olaya müdahale etmeye çalışan Karakin Dilanyan adlı bir itfaiye neferi vurulmuştu. İkinci silah sesinde adı öğrenilemeyen bir kadın acı acı bağırarak yere yıkılmıştı. Ardından yaylım ateşini andıran patlamalar başlamıştı. Genç yaver Mülazım Süreyya Bey, Paşa’yı korumak istemiş fakat yere serilmişti. Ardından Cemal Paşa ve Nusret Bey vurulmuşlardı. Ensesine ve beline üç kurşun yiyen Cemal Paşa ile beş kurşun yiyen Nusret Bey derhal ölmüşler, tek kurşun isabet eden Süreyya Bey ise hastanede hayata veda etmişti.
O gece, ateş açanlardan kimse yakalanamadı. Ertesi gün Taşnak fedailerinden Karakin Lalayan ve Sergo Vartanyan isminde iki Ermeni subay tutuklandı. Aynı gün, Cemal Paşa ve yaverlerinin tahnit edilmiş cenazeleri için Tiflis’teki Şah Abbas Camii’nde halkın, yabancı temsilcilerin ve Kızıl Ordu birliklerinin katıldığı görkemli bir cenaze töreni yapıldı.
Soru işaretleri
İstanbul’da yayımlanan Peyam-ı Sabah’ın 26 Temmuz 1922 tarihli nüshasında “Cemal Paşa Katledildi” başlıklı haberde, cinayeti bir Ermeni’nin gerçekleştirdiği, fakat ayrıntılı bilginin henüz ellerine ulaşmadığı yazıyordu. 28 Temmuz 1922 tarihli The Times gazetesinde Cemal Paşa’yı Ermenilerin değil, Cemal Paşa’nın Rusya’nın nüfuzunu kırmak için Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’yı barıştırmak üzere olduğundan şüphe edilen Rus ÇEKA’sının (daha sonradan KGB diye bilinen Rusya Gizli Polisi) öldürmüş olabileceğinden söz ediliyordu.
Ermeni gazeteleri olayı üzüntü ile karşılamışlar, katilin kim olduğu belli değilken, Ermenileri suçlamanın haksızlığına değinmişlerdi. Buna karşılık Rum gazeteleri, Cemal Paşa’nın bu sonu hak ettiğini yazmışlardı.
5 ağustosta Ankara’daki yabancı misyon şefleri ve Rus Sefiri Aralof, Başvekil Rauf (Orbay) Bey’i ziyaret etmişler, Aralof “Cemal Paşa, Türkiye’nin büyük bir evladı ve Rus-Türk dostluğunun ateşli bir taraftarı olduğu için, teessürümüz pek derindir” demiş, katillerin şiddetle takip edilerek, kırk kişinin tevkif edildiğini, muhakeme neticesinde faillerin şiddetle cezalandırılacakları hususunda teminat vermişti. Ancak 10 gün sonra Sovyet Sefareti’nde Aralof’a göre Rauf Bey, Sovyet istihbaratına göre Erzurum Mebusu Durak Bey tarafından çıkarılan şüpheli bir yangın, taraflar arasındaki ilişkilerin çok gergin olduğunu gösteriyordu.
Cenazeler Erzurum’a getiriliyor
Bunlar olurken, TBMM’nin aldığı karar uyarınca Cemal Paşa’nın kardeşi Yüzbaşı Kemal (Doğuluoğlu) Bey Tiflis’e giderek cenazeleri Kazım Karabekir’in sağladığı özel trenle Erzurum’a getirdi. 28 Eylül 1922 günü, Cemal Paşa ve yaverleri Kars Kapısı’nda, 1914’teki Sarıkamış hezimetinin mimarlarından Hafız Hakkı Paşa’nın kabri yanına sade bir törenle defnedildiler. Aynı gün, Ermeni subaylar Lalayan ve Vartanyan’ın yargılanmalarına başlandı. Ancak suçlama için yeterli kanıt bulunamadığı için tutuklular kısa sürede salıverildiler. O günden bu yana tam 88 yıl geçti ve hâlâ Cemal Paşa suikastının üstündeki sis perdesi kalkmadı.
BİRİNCİ SENARYO: İngilizler mi öldürttü?
Suikastla ilgili iddiaların en zayıfından başlayalım: Teşkilat-ı Mahsusa mensubu, Lübnanlı Dürzî lider Emir Şekip Arslan’a göre, Cemal Paşa bir İngiliz komplosuna kurban gitmişti. Zira, Cemal Paşa’nın Bolşeviklerle birlikte yürüttüğü Afganistan projesi, Hindistan’daki İngiliz egemenliğine karşı büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Öyle ki, Cemal Paşa Afganistan’daki İngiliz nüfuzunu kırmak ve bir Rus-Afgan anlaşmasını sağlamak için de büyük çaba göstermiş ve bu konudaki görüşlerini, 1921 sonbaharında İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a yazmıştı. Hatta Kabil’deki İngiltere Elçisi Henry R. Dobbs’a “Şayet İngilizler Mustafa Kemal ile şerefli bir sulh yapmazlarsa Hindistan’da ihtilal çıkarmak için oraya kuvvetlerimle yürüyeceğim” diyerek tehditte bile bulunmuştu. Paşa bu görüşmesini Semarkandlı Mevlana Ubeydullah’a anlatmış, o da “Paşa iyi bir komutandı fakat diplomat değildi” diyerek suikastı Paşa’nın bu açık sözlülüğüne bağlamıştı.
İngilizler çok sevinmişti
Şekip Arslan hikâyeyi şöyle tamamlıyordu: “...[Ö]lüm haberi Avrupa’ya 25 temmuz gibi ulaşmıştı. Hatırladığım kadarıyla o gün Londra’da, İngiltere ve Fransa’nın Suriye ve Filistin hakkında imzaladıkları ‘Manda’ adı verilen gizli bir antlaşmayı onaylayan Cemiyet-i Akvam Kararı’nı protesto ediyorduk. Cecil Oteli’ndeyken bir İngiliz General sevinç içinde yanımıza gelmiş ve ‘Cemal Paşa öldürüldü, umarım yakında Enver de kendisine katılır’ demişti.”
Şekip Arslan, ayrıca İngiliz gazetelerinin de Cemal Paşa’nın ölüm haberine çok sevindiklerini, İngilizlerin Bolşeviklerle mücadele etmesine rağmen Enver ve Cemal Paşaları tehlikeli gördüklerini söyleyerek, cinayetin kesinlikle İngilizlerin işi olduğuna inanıyordu. Arslan’a göre, İngilizler bu iş için Ermeni intikamcıları kullanmış olabilirlerdi.
Ancak, Şekip Arslan’ın Talat Paşa’nın 21 Mart 1921’de Berlin’de vurulduğu gün Enver Paşa’ya yazdığı mektupta, Ermeni fedailerinin Talat ve Cemal Paşa’yı öldürmek için Fransız askeri kılığına girerek, bir sene önceden Berlin’e geldiklerini belirttiği hatırlanınca, bu iddiaları çok inandırıcı görünmez, ancak 1990’dan sonra açılan Sovyet arşivlerinde çalışan Mehmet Perinçek’e göre de, Türkiye’de görev yapan Sovyet diplomatlarından Nikolay Raviç, Cemal Paşa’nın öldürülmesini İngiliz istihbarat servisinin bir işi olarak görüyordu. Amaç, Türk-Sovyet ilişkilerini bozmaktı.
İKİNCİ SENARYO: Ermeniler mi öldürdü?
Bu tez, hem Türkiye’deki resmî tarihçiler hem de milliyetçi Ermeni çevreleri tarafından savunulur. Türk tarafına göre, suikasttan sonra Tiflis’te Taşnak Partisi üyesi 199 kişinin tutuklanması ve Ankara Hükümeti’nin 23 Ağustos 1922’de Ermenistan Hükümeti’ne sert bir nota göndermesi suikastı Ermenilerin gerçekleştirdiğinin ilk kanıtıdır. Söz konusu notada, katillerin bir an evvel yakalanarak Türkiye’ye iade edilmesi, eski Türk devlet adamlarına yönelik suikastların devam etmesi halinde bundan Erivan Hükümeti’nin sorumlu tutulacağı tehdidini savurmuştu.
Ermeni Hükümeti ise cinayetin ertesi günü önce Tiflis’teki Osmanlı Devleti temsilciliğine, daha sonra Kazım Karabekir’e taziye mesajları göndererek suikast olayı ile hiçbir ilgisinin olmadığını ifade etmişti.
Delil değil kanaat
Aynı şekilde, Cemal Paşa’nın ve yaverlerinin cenazelerinin Erzurum’a getirilmesini talep ederken Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın “Taşnak mezalimi Erzurum’da ebedî bir hatıra bırakmış olur” şeklindeki ifadesi, İttihatçıların eski Maliye Nazırı Cavit Bey’in 22 Temmuz 1922 Cumartesi günü defterine “Zavallı Cemal Paşa’nın şahadeti de teeyyüd etti. Hem şehit oldu, hem pek haksız olarak diğerlerinden daha haksız olarak bir Ermeni kurşunu ile. Belki bunda bir İngiliz parmağı da var. Fakat şüphem yok ki, silahı çeken el bir Ermeni elidir. (...)” yazması Türk tarafı için ‘Ermeni parmağı’nın delilidir!
Ermeni tarafına göre ise, Cemal Paşa’yı Shahan Natalie adıyla tanınan Hagop Der Hagopian’ın, Ermeni kırımının intikamını almak üzere kurduğu Nemesis adlı örgütün Stepan Dzaghiyan, Bedros D. Boghosyan ve Zareh Melik Şah Nazaryan’dan oluşan timi öldürmüştür. 15 Mart 1921’de Talat Paşa’yı öldüren de Nemesis mensubuydu. Nemesis üyelerinden Arşavir Şıracıyan’a göre, Taşnaklar 1919 yılı içinde İstanbul’da yayımlanan Ermeni gazetesiJagadamard’ın binasında bir ‘suikast takip bürosu’ kurmuşlardı. Gelişmeler buradan izleniyor ve talimatlar, ölüm emirleri buradan veriliyordu.
Cemal Paşa’yı severlerdi
Suikast sırasında Moskova’da bulunan Rıza Nur ise bu iddiaları inandırıcı görmemişti. “Harb-i Umumi’de Ermenilere hiçbir fenalık yapmamıştı. Bilakis birçok Ermenileri Suriye’ye alıp onları ölümden kurtarmıştı. Laekal elli bin Ermeni’nin canını kurtarmıştı. Bu halde Ermeniler ne diye bunu vuruyorlar,” diye sormuştu. Benzer şekilde, İstanbul’daki Ermeni gazeteleri de Cemal Paşa’nın Ermeniler tarafından öldürülmesi için hiçbir neden olmadığını Cemal Paşa’yı Bolşeviklerin öldürmüş olabileceği yolunda yayınlar yapmışlardı.
İttihatçı gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın ise şöyle der: “Aklımın almadığı bu cinayetin acısını, Lausanne Konferansı esnasında Sovyet Hariciye Nazırı Çiçerin karşısında hatırladım. Ona ilk sualim: ‘Cemal Paşa’yı siz öldürtmüşsünüz’, demek oldu. Çiçerin yüzünün hiçbir çizgisi titremeden bu sualimi dinledi. Sakin bir diplomat tavrıyla cinayeti yapanların Ermeni olduklarını ve cezalarını bulduklarını temin etti.”
Zeki Velidi Togan, anılarında Cemal Paşa’yı öldürenlerden bir Ermeni ile görüşmesini şöyle anlatmaktadır: “[1923’te] Biz Herat’a hareket ederken orada olan Rus kuryeleri 17 haziranda Carkul denilen yerde arkamızdan gelip yetiştiler. Bunların birisi Rus, diğeri Karapet isminde bir Ermeni idi. Yanlarında gene iki üç Rus askeri vardı (...) Akşam onlarla aynı sarayda kaldık. Ermeni (...) Enver ve Cemal Paşaların akıbetlerinden haberdar olarak konuşuyordu. (...) Kabil’de öğrendiğimize göre bu Ermeni Karapet Tiflis’te Cemal Paşa’yı öldürenlerden birisi imiş.”
Yeni Sovyet belgeleri
Mehmet Perinçek’e göre, 17 Ağustos 1922 günlü Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) Merkez Komitesi tutanaklarında da şu ifadeler vardır: “Cemal Paşa’nın öldürülmesiyle ilişkili Kafkaslar-Ötesi [Mavera-ı Kafkas] Olağanüstü Komisyonu son derece enerjik araştırmalar yapıyor. Suikastın da, herhalde suikast hazırlıklarının da gerçekleştirilmesi Taşnaklar’a yakın insanlar olduğunu sanmak için bazı ipuçları vardır. Cemal Paşa’nın öldürüldüğü gün Tiflis’te bulunan Taşnak Partisi Merkez Komitesi üyeleri daha sabahtan yani suikasttan evvel kaybolup saklanmışlardır. Sorumlu görevi olan bir sürü Taşnak da saklanmıştır. Taşnaklar arasında tutuklama yapılmıştır.” (Radek’in hazırladığı ilk taslakta suikastı ‘Taşnak teröristlerinin’ işlediği yazılı olup, bu tür sert ifadeler Stalin tarafından metinden çıkarılmıştır.)
Partinin 23 Kasım 1922 tarihli oturumun tutanaklarında şu kısa bilgi yer almıştır: “Cemal Paşa’nın ailesine yardım için alınan karar: Öldürülmüş Cemal Paşa’nın ailesine 5.000 altın ruble vermektir.” Mehmet Perinçek’e göre bu, Rusların Cemal Paşa’yı ‘önemli ve değerli bir devlet adamı’ gördüklerine delildir.
ÜÇÜNCÜ SENARYO: Ruslar mı öldürdü?
Bugün giderek ağırlık kazanan teze göre ise (geçtiğimiz haftalarda Habertürk’teki Teke Tek programına katılan Murat Bardakçı da aynı şeyi söyledi) Cemal Paşa suikastının ardında Rus ÇEKA’sı vardır. Bu tezin sahipleri arasında bir bölüm ise, suikastı düzenleyenlerin Ruslar olmasına rağmen, tetikçilerin Gürcü mafyası ya da Ermeni komitacılar olduğunu ileri sürüyorlar.
Bu tezin savunucularına göre Ruslar, 1922 baharında Enver Paşa’nın Buhara’ya geçtiğini, burada kendilerine karşı bir ayaklanma hazırlığı içinde olduğunu öğrenmişlerdi. Afganistan’la ilgili faaliyetlerini bildikleri Cemal Paşa’nın da bu projenin içinde olmasından şüphelenmeleri çok doğaldı. Cemal Paşa, Enver Paşa’yla hiçbir ilgisi olmadığını defalarca söylemişse de Rusları ikna edememişti. Bu nedenle Ruslar kendisinden Moskova’yı terk etmesini istemişlerdi. Cemal Paşa’nın Tiflis’e gelişi bu yüzdendi.
Ankara-Moskova gerginliği
ÇEKA’nın Moskova’yı terk etmesini istediği kişiler arasında bulunan Halil (Kut) Paşa, Sovyet Merkez Şûrası’nda bulunan eski bir arkadaşının kendisine “Şûra merkezinde Cemal Paşa’nın öldürülmesine karar verildiğini, ancak bu cinayetin Moskova’da değil Tiflis’te tatbik edileceğini ve suikastı yapanların da Ermeniler olduğunun ilan edileceğini” söylemişti. Halil Paşa bu bilgiyi derhal Cemal Paşa’ya ulaştırdığını ancak Paşa’nın “Amma yaptın Halil’ciğim, beni niye öldürmeye kalksınlar, sonra benim Suriye’de Ermenilere yaptığım yardım herkesin bildiği şeylerdir. Neden olsun bu?” dediğini eklemişti.
Aynı şekilde, 10 Mayıs 1922’de Moskova’dan casusluk yaptığı iddiasıyla olaylı bir şekilde uzaklaştırılan Ankara’nın Moskova temsilcisi Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da Moskova’dan ayrılırken (ki Ahmet Muhtar Bey kendisinin ardından gönderilmişti) Cemal Paşa’yı hayatının tehlikede olduğu konusunda uyarmıştı.
Tetikçiler Gürcü müydü?
28 temmuz günlü The Times gazetesinde Cemal Paşa’yı Ermenilerin değil, Sovyet istihbaratının öldürdüğü iddia edilmişti. Suikast olayını en yansız şekilde veren gazete olanPeyam-ı Sabah’ın 30 Temmuz 1922 tarihli nüshasında ise Avrupa gazetelerine atıfla, Cemal Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Enver Paşa’yı barıştırmak istemesi yüzünden Ruslar tarafından öldürüldüğü yolundaki haber boy göstermişti. Bu haber üzerine Vakit gazetesinin muhabiri, Rus sefareti yetkilileriyle bir mülakat yapmış, ancak Ruslar suikast olayı hakkında bilgileri olmadığını söylemekle yetinmişlerdi.
1930 yılında, E. V. Dumbadze tarafından Paris’te Rusça yayınlanan ÇEKA ve Komintern’in Hizmetinde adlı kitapta Dumbadze şöyle diyordu: “Tiflis’te yurtdışına çıkmadan önce, Batum GPU’sunun (gizli polisi) başkanı ünlü Çekist Edijibiya Yoldaş’la görüştüm. Onunla sohbet ettim. Eski hatıralarımızı tazeledik ve bu esrarlı konuyu mevzu ettik. İşte o zaman Edijibiya bana, Cemal Paşa’yı ünlü bir eşkıya olan Sergo Labedze’nin öldürdüğünü söyledi. Labedze bu suikastı Gürcü ÇEKA’sının emriyle gerçekleştirmişti. Gürcü ÇEKA’sına da böyle bir operasyonun yapılmasını Moskova emretmişti. Türk eski nazırının öldürülmesi niçin gerekli olmuştu bilmiyorum. Aynı şekilde Edijibiya da bu konuda bir şey bilmiyordu.”
2003 yılında Bakû Devlet Üniversitesi Tarih Fakültesi’nden Musa Kasımov, Gürcistan arşivlerine dayanarak suikastın KGB’nin tetikçisi Sergo Labedze tarafından yerine getirildiği iddiasını tekrarlamıştı. Kasımov’a göre Labedze suikasttan bir süre sonra önce kimliği belirsiz kişilerce saldırıya uğramış, hastanede 4-5 ay yattıktan sonra KGB tarafından eski suçları bahane edilerek kurşuna dizilerek susturulmuştu.
2005 yılında Abdülvahap Kara bu tezi tekrarlamış ve cinayetin daha sonra Stalin’in gözdesi olarak KGB şefliğine kadar yükselecek olan ve acımasızlığıyla ünlü Lavrenti Beria’nın ilk önemli kanlı operasyonu olduğunu söylemişti.
Son olarak Hikmet Özdemir’e göre, 1952 yılında Cemal Paşa’nın oğlu Behçet Cemal’in, suikastın 30. yılı nedeniyle yayımlanan yazısında “Kahpe Rus Polisi, Türk milliyetçilerine bir darbe daha vurmuştu” demiş, Mustafa Kemal’in yakın çevresinden Tevfik Bıyıklıoğlu da “Bolşevikler, Cemal Paşa Afganistan’a geçerse, Enver’le birlikte Ruslara karşı cephe alacaklarından çekindikleri için, önce Cemal Paşa’yı Tiflis’te, iki hafta sonra da Enver Paşa’yı Buhara’da şehit etmişlerdi” diye yazmıştı.
Şimdi, iddialar bu kadar çeşitli, deliller bu kadar bulanık iken “Cemal Paşa’yı Ermeniler öldürdü” diye kestirip atmak sizce doğru mu?
Kaynak: Feridun Kandemir, “Cemal Paşanın Son Günleri,” Yedigün, Cilt III-IV, s. 73-85, 1 Ağustos-31 Ekim 1934, Yazı Dizisi; Hüseyin Cahit Yalçın, “Cemal Paşa”, Yedigün, Cilt VII, S. 159, Mart 1936; Fehmi Nuza, “Cemal Paşa’yı Kimler Öldürdü veya Öldürttü?”, Türk Kültürü, Cilt XXI, S. 243, Temmuz 1983, s. 454-464; Emir Şekip Arslan, Sürgünde Üç Ölüm, Yay. Haz. Ömer Hakan Özalp, Truva Yayınları, 2004; Mehmet Perinçek, “Cemal Paşa’nın ailesine 5 bin altın Sovyet yardımı”, Toplumsal Tarih, Temmuz 2006, S.151, s. 60-61); Arşavir Şiracıyan, BirErmeni Terörist’in İtirafları, Kastaş, Yayınları, 1997; Abdülvalap Kara, “Yeni Bilgi ve Belgeler Işığında Cemal Paşa’nın Son Günleri ve Ölümü”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı 156, Haziran 2005, s. 83-92; Hikmet Özdemir, Üç Jöntürk’ün Ölümü: Enver, Cemal, Talat, Remzi Kitabevi, 2008.
.18-1-09
.
.28 Kânunisânî’yi unutma!
“ta ata aa ta ta ha ta tta ta/ tarih/ 1921/ Kânunisani 28/ karadeniz/ burjuvazi/ biz/ onbeş kasap çengelinde sallanan/ onbeş kesik baş/ onbeş arkadaş/ yoldaş/ bunların sen isimlerini aklında tutma fakat/ 28 Kânunisânîyi unutma/...” (Nâzım Hikmet, Moskova 1923)
3. Enternasyonal’in 21 Temmuz-6 Ağustos 1920’de toplanan ikinci kongresinde kabul edilen Lenin’in ‘Sömürgeler ve Geri Kalmış Ülkelerle İlgili Tezleri’nden 11. tezin beşinci fıkrasıyla 12. teze göre Mustafa Kemal’in başkanlık ettiği kurtuluş hareketi, bir burjuva demokrat hareketi olduğundan, ona komünist rengi verilmesine çalışılmamalı, ama Batılı devletlerle savaşında yardım edilmeliydi. Bunun karşılığında tek şart, Komintern yoluyla Moskova’ya bağlı bir komünist parti kurulmasına izin verilmesiydi. Temmuz 1920’den itibaren Balıkesir ve Bursa Yunanlıların eline geçtiğinden Mustafa Kemal’in bu teklifi kabul etmekten başka çaresi yoktu. Ağustos ayında Bolşeviklerin altın yardımı gelmeye başladı. 1-7 Eylül 1920 tarihlerinde Bakû’de toplanan Doğu Halklarının Birinci Kurultayı’nın hemen ardından Türkiye Komünist Fırkası resmen kuruldu.
28 Ekim 1920’de Mustafa Kemal ‘Resmî’ Türkiye Komünist Fırkası’nı kurdu. 10 Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi’nin kazanılmasıyla Kemalist hükümetin Sovyet politikaları değişmeye başladı. Büyük Devletler Ankara hükümetinin temsilcisini Londra’da yapılacak toplantıya çağırınca Kemalistler Moskova altınlarının diyeti olan TKP konusundaki sözlerinden dönmekte beis görmediler. Bu haftanın konusu, modern Türkiye tarihinin ilk siyasi cinayetlerinden biri olan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi. Yazıyı yazarken Emrah Cilasun’unMustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü? (Agora Kitaplığı, 2008) adlı kitabını esas aldım. Modern tarihimizin son siyasi cinayeti olmasını dilediğim Hrant Dink suikastıyla Mustafa Suphilerin hunharca katledilmesi arasındaki benzerlikleri ve farkları bulmayı okuyuculara bırakıyorum.
İttihatçılıktan komünistliğe...
Mustafa Suphi, Osmanlı bürokrat sınıfına mensup bir ailenin evladı olarak 1882’de Giresun’da dünyaya geldi. Babası, çeşitli devlet kademelerinde yer almış ve sonunda vali olmuştu. İdadi’yi (liseyi) Erzurum’da okudu, İstanbul’da hukuk tahsil etti. Paris’te L’École Libre des Sciences Politiques’de Ziraat Bankası ve tarım kredileri üzerine teziyle lisansüstü eğitimini tamamladı. 1908’te II. Meşrutiyet’in ilanıyla ülkeye döndü ve Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde muallimlik yaptı, Yüksek Ticaret ve Tarih Mektebi’nde siyasi iktisat dersleri verdi. Tanin, Servet-i Fünun veHak gazetelerindeki makalelerinde kâh özel teşebbüsçülüğü kâh devletçiliği öneren Mustafa Suphi, 1911’de Selanik’te İttihat ve Terakki’nin 4. Kongresi’ne katıldı. Kongrede İktisat Vekili olmak isteği yerine getirilmeyince İttihatçılara küstü ve Ferit (Tek) ve Yusuf (Akçura) Beyler ile Milli Meşrutiyet Fırkası’nı kurdu. İttihatçılığa göre daha sağ bir çizgiyi temsil eden fırkanın yayın organı İfham’ın editörlüğünü yaptı.
Bahr-ı Cedid sürgünleri
Mustafa Suphi, 23 Ocak 1913’te Babıâli Baskını ile iktidara el koyan İttihatçıların başa geçirdiği Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran’da öldürülmesi üzerine muhalifler ve ‘İstanbul’daki serseri ve işsiz takımı’ndan oluşan 322 kişilik grupla Bahr-i Cedid vapuruna bindirilerek Sinop’a sürüldü. 1914’te Mustafa Suphi’nin gayretiyle Ahmet Bedevi (Kuran) ve birkaç kişi daha Sinop’tan deniz yoluyla Kırım’da Sivastopol’e kaçtılar. Kaçakların tümü Mısır’a ve Batı ülkelerine giderken, sadece Mustafa Suphi Kafkasya’ya geçti. O sırada patlayan savaş aleyhine yazıları yüzünden Ruslar tarafından Urallara sürüldü. Sosyalizm ve komünizm fikirleriyle burada tanıştı. Şubat 1918’den itibaren Moskova’da Tatar Başkut devrimcileriyle Yeni Dünya adlı bir gazete çıkardı. 20 Temmuz 1918’de, Asya’nın Müslüman halklarını komünizm düşüncesine çekmeyi hedefleyen Stalin’in girişimiyle Türkiye Komünist Fırkası’nın (daha sonra TKP) ilk toplantısını yaptı.
Lenin’in tezlerinin hayata geçirilmesi
“Cevat Yoldaş! Bizim meslek dervişlik! Gideceğiz!” demişti yola çıkmadan önce. ‘Baş düşman’ olarak İttihat ve Terakki’yi gören Mustafa Suphi ve arkadaşları, hemen hepsi İttihat ve Terakki’den gelen Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla ittifak yapmak üzere, Ankara’ya gitmeye karar vermişlerdi.
Bakû’den peyderpey yola çıkan TKP kafilesinin beş kişilik ilk grubu, Sovyet Rusya’nın Ankara’ya sefir olarak atadığı Budi Mdivani’nin heyeti ile birlikte, 28 Aralık 1920’de Kars’a ulaştı. Sovyet diplomatları ile birlikte gelen TKP’liler törenle karşılandılar. Kâzım Karabekir, Mustafa Suphi’ye, Ankara’ya bir telgraf yollamasını ve gelişini haber vermesini tavsiye etti.
Ancak 29 Aralık 1920’de Mustafa Kemal’in, Kâzım Karabekir’e yolladığı telgraf hiç iç açıcı değildi. Telgrafta “Ankara’da komünist cereyanları arzu hilafınadır. Bakû Türk Komünist Fırkası Reisi Mustafa Suphi’nin bu cereyanları körüklemesi sakıncası akla gelmektedir. Bir defa kendisini gördükten sonra devletlilerinin görüşlerinin bildirilmesini rica ederim” yazmaktadır. Bu ricanın karşılığı bugüne dek yayınlanmadı. Ancak telgrafın ikinci satırı TKP’yi Meclis çatısı altında eritme yanlısı olan Karebekir’e bu eğiliminden vazgeçmesi için Ankara tarafından tanınmış bir fırsat gibi görünmekteydi.
“Zeki, bilgili, fazla kurnaz…”
Gruba birkaç gün içinde başkaları da katıldı. O günlerde Kars’ta olan Ankara Hükümeti’nin Moskova’ya elçi tayin ettiği Ali Fuat (Cebesoy) Bey, 2 Ocak’ta Mustafa Suphi ile görüştü. Bu görüşmeyi değerlendiren uzun raporunda “[Mustafa Suphi] zeki, bilgili, fazla kurnaz, konuşmalarında ihtiyatlı ve acelesiz. Rus Sefiri ile memleket içine girmek ve Ankara Hükümeti prensiplerine inanmış gibi görünmek istediğine bakılırsa bu kişinin yumuşak düşünce ve prensiplerle Anadolu hareketini yönetenlerin güvenini kazanmak ve böylece bir mevki yaptıktan sonra, Rus komünizminin gizli başı olmak suretiyle memlekete [bu düşüncesini] duyurmak ve uygulamak düşüncesinde olduğunu zannediyorum” diye yazmıştı. Bu görüşme Ankara ile TKP yönetimi ile siyasi konuların ele alındığı üst düzeydeki son görüşmeydi.
Meclis’in 3 Ocak tarihli oturumunda, Mustafa Kemal, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni’ye (Ulaş) hitaben şöyle diyordu: “Komünizm yayılması meselesine gelince; kendileri buyurdular ki, istense de istenmese de bu bir mikroptur, girer. O halde çaresi yok demektir. Mademki maddi tedbirle önüne geçmek imkânı olmayan bir yayılmadır, bu mutlaka bulaşıcı olacaktır. Zannediyorum ki, buna karşı tedbir düşünmek meselesiyle söz konusu olan siyasi meseleleri birbirinden ayırmak ve seçmek daha uygun olur...”
Yıldırma harekâtı
Bu konuşmadaki bazı vurgular, TKP’yi beklemekte olan akıbetin ipuçlarını veriyordu. Nitekim, Kâzım Karabekir aynı gün Erzurum Valisi’ne (günümüz Türkçesiyle) şöyle yazmıştı: “Adı geçenin ve arkadaşlarının Erzurum’a varışları gününden başlayarak gerek gazete yayınları ve gerekse halkın uygun göreceği gösteriler ve baskılarla daha içeri yolculuğun ve memlekette kalmanın ve çalışmanın mümkün olmayacağı hakkında kendilerinde gereken izlenimler yaratılır...” Karabekir, Trabzon’da özellikle Bolşeviklerin gözleri önünde aynı tezahüratın yapılmasını fakat tepkilerin Bolşevikliğe değil söz konusu kişilere olduğunun gösterilmesini istiyordu. Benzer bir telgraf Gümüşhane Valisi’ne de göndermişti.
Mustafa Suphi, İsmail Hakkı yoldaşına gönderdiği 5 Ocak tarihli mektupta Kâzım Karabekir tarafından, Rusya’ya atanan Yusuf Kemal (Tengirşenk) ve Rıza Nur’un Kars’a gelişini bekleme bahanesiyle alıkonduklarını, bu zorunlu bekleme sırasında Tuapse’den Abid adlı bir yoldaşın Kars’a gelmesi üzerine, Karabekir’in ‘ihtilalci’ niyetleri konusunda iyice şüphelendiğini yazıyordu.
Halk galeyana getiriliyor
Mustafa Suphi ve beraberindeki 17 kişi (?) 18 Ocak’ta Erzurum’a gitmek üzere Kars’tan trenle yola çıktı. Heyet dört günlük bir tren yolculuğunun ardından 22 Ocak’ta Erzurum’a vardığında kendilerini Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin örgütlediği eylemler bekliyordu. Modern Türkiye’nin ilk ‘Komünizmle Mücadele Derneği’ olan Cemiyet’in 18 Ocak’ta yayınladığı beyannamede “Rusya’dan gelmiş, anası babası belirsiz, mazileri karanlık, cani iblislerin, Allah, Peygamber, Halife ve şeriat yok dediği, kadınlardan başlayarak na-mahremliği ortadan kaldıracağı, kadınların kamuya açık yerlere erkeklerle karışık girip çıkması, erkeklerle çalışması ve erkeklere hizmet etmesinin mecbur kılınacağı, üç yaşından büyük çocukların umumi depolarda toplanacağı, cinayet ve diğer suçlara ait kanunları kaldıracağı, çalışmayanın ekmek yiyemeyeceği, Başkırdistan, Taşkent ve Buhara’daki milyonlarca Müslümanın bütün servetlerinin, ırz ve namuslarının ellerinden alınacağı” yazıyordu. Bu iddialarla galeyana gelmiş göstericileri yönlendirenler arasında polis teşkilatından kişiler de vardı. Heyet Erzurum’a sokulmadı ve dekovil hattıyla Karabıyık’a (Aşkale yakınlarında köy) yollandı.
Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin olayları anlatan telgrafı Meclis’te okunduğunda, Mustafa Kemal, devletin her şeyden haberdar olduğunu gösteren ve Erzurumlularla hemfikir olduğunu beyan eden bir konuşma yaptı. Mustafa Kemal aynı oturumda yaptığı diğer konuşmada Kâzım Karabekir tarafından Mustafa Suphi ve arkadaşları için yapılan plandan övgüyle bahsetti. Ardından Erzurum Valisi ‘Deli’ Hamit’e acele bir telgraf yolladı. Telgrafta “Mustafa Suphi Efendi’nin refakatinde kaç kişi olduğunun ve onların da kendisiyle birlikte gönderilip gönderilmediğinin bildirilmesini rica ederim” deniyordu.
İmha planı yürürlüğe konuyor
Bayburt’tan kızaklarla aç biilaç yola çıkan TKP kafilesi hiçbir yerde doğru dürüst konaklama fırsatı bulamayarak 27 Ocak’ta Maçka’ya vardı. Caminin yanındaki Yorgaki Otel’de bir gece kaldılar. Heyettekilerden Baytar Abdülkadir Maçka Kaymakam Vekili Murat Efendi’nin yardımıyla kurtarılmıştı. Mahmut Goloğlu’na göre, Abdülkadir, Kars’tan Trabzon’daki kardeşi Mehmet Efendi’ye gelişlerini müjdelemiş, Mehmet Efendi vekilliğini yaptığı Kayıkçılar Kâhyası Yahya’ya haberi verdiğinde, Yahya kendisine Mustafa Suphi ve arkadaşları konusunda Ankara’dan emir aldığını, eğer kardeşini kurtarmak istiyorsa şehre girmesini engellemesini tavsiye etmişti. Abdülkadir’in hayatını bu uyarı kurtarmıştı.
Böylece geride Mustafa Suphi ve 15 yoldaşı kalmıştı. 28 Ocak’ta Trabzon’da olağanüstü bir hareketlilik vardı. Tellallar, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti başkanı ve eski Teşkilat-ı Mahsusa’cı Barutçuzade Ahmet Bey’in oğlu Faik Bey’in gazetesi İstikbâl’in kışkırtıcı yayınlarıyla galeyana getirilen halkı cuma günü öğleden sonra ‘Rusya’daki esir kardeşlerimizi kurşuna dizdiren dinsiz vatan hainlerinden intikam almak üzere’ mağaza, dükkân ve kahvehaneleri kapatarak Değirmendere’ye çağırmıştı. Şehirdeki Sovyet Konsolosluğu’nun elemanlarına da sokağa çıkmamaları tembih edilmişti. Cuma günü, bütün esnaf dükkânlarını kapatarak, kapatmayanlar ise polis ve inzibat memurları tarafından cebren kapattırılarak Değirmendere’ye doğru sevk edildiler.
TKP heyeti, 28 Ocak akşamı saat 17.20 civarında Trabzon’a vardı. Kayıkçılar Kâhyası Yahya ve adamları heyetin yolunu Değirmendere mevkiinde keserek Çömlekçi Mahallesi’nin alt yolundan doğruca iskeleye (Buhti’ye) çevirdi. Burada Mustafa Suphi ve arkadaşları tükürükler, küfürler ve tekmeler eşliğinde bir motora doğru sevk edildiler. Hemen arkalarından Kâhya’nın silahlı adamlarını taşıyan bir motor daha kalktı. Motorlar sabaha karşı 4-5 sıralarında boş olarak geri döndü, ama kimsenin iskeleye yanaşmasına izin verilmiyordu. Birkaç gün sonra tayfalardan birisi, motordakilerin birkaç mil açıkta, elleri ve ayakları bağlanarak denize atıldıklarını söyledi.
Meryem yoldaşın acı sonu
İddialara göre Sürmeneli Kınalıoğlu Ahmet Yakup motora bindirilmeyip Yahya Kâhya’nın evinde alıkonmuş, Tayyareci Tevfik ile Mustafa Suphi’nin Rus (bazı kaynaklara göre Türk, bazılarına göre Rus Yahudisi) asıllı eşi motordan geri getirilmişti. Adı çeşitli kaynaklara göre Meryem, Maria ya da Semiramis olan bu hanım, önce Yahya Kâhya’nın evine götürülmüş, kadıncağız tutulduğu yeri Rus Konsolosluğu’na bildirmeye çalışmış, notu götüren adam Kâhya’nın adamı çıkınca, ceza olsun diye Nemlizade Ragıp Bey’in evine verilmişti. Bir süre, Kâhya tarafından Rizelilere verilen kadıncağız bir oturak âlemi sırasında öldürülmüştü.
Katliamın ardından Trabzon’daki Rusya Sovyet Hükümeti Konsolosu Ali Oruç Bagirov Trabzon Valisi’ne Mustafa Suphi ve arkadaşlarının akıbetini soran bir mektup yazdı. Trabzon Vali Vekili İsmail Sabri cevabi mektubunda, halkın tepkisi karşısında Trabzon’da kalamayacaklarını anlayan ekibin, bir motor kiralanarak sağ salim Rusya sahillerine yollandığını belirtti. Aynı günİstikbâl gazetesinde, “Bakû Seyyahları Geldiler ve Gittiler” başlığı altında çıkan haberde olay daha ağır ifadelerle anlatılıyordu.
Mustafa Kemal’in 31 Ocak 1921’de Erzurum’daki Muhafaza-i Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığına yazdığı telgrafta “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası efradından bazılarının vatana hıyanet suçundan dolayı haklarında takibat ve soruşturma icra edilmektedir. Adı geçen fırka, hükümetçe itibar ve itimada değer değildir, Efendim.” denmekteydi. Yani, Ankara Mustafa Suphi ve arkadaşlarının akıbetinden habersiz görünüyordu. 14 Şubat’ta Trabzon’daki Sovyet Rusya Konsolosu Bagirov, Trabzon Vali Vekiline Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Batum’a ve hiçbir Sovyet sahiline gelmediğini, dolayısıyla nerede olduğunu merak ettiklerini yazdı. Vali cevabında “Üçüncü Enternasyonal Heyeti’nden hiç kimse buraya gelmedi ve hiç kimse de buradan gitmedi. Bu konuda bizde hiçbir bilgi yoktur” dedi. Dışişleri Komiseri Çiçerin, radyogramla Ankara’dan Mustafa Suphilerin akıbetine dair bilgi talep etti. Ankara Hükümeti ise, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının bir deniz kazasında öldüklerine ilişkin açıklamasında ısrarlıydı.
Kaç kişi öldürüldü?
TKP’nin belgelerine göre, Anadolu’ya hareket edenlerin toplamı Merkez Komite üyeleri ile birlikte 30’dur. Merkez Komite üyesi Mehmet Zeki ile üst düzey parti kadrosundan Süleyman Sami hasta oldukları bahanesiyle Erzurum’da veya Maçka’da alıkonulup, Ankara Hükümeti’nin himayesine mazhar olmuşlardı. TKP Harici Bürosu, haberin alınması ardından, “Doğu Halkları Propaganda ve Faaliyet Kurulu Başkanlığı”na gönderdiği mektupta, isim belirtmeksizin 16 kişinin öldürüldüğünü yazmıştı. Aynı organ adına Ahmet Cevat’ın (Emre) 2 Nisan 1921 tarihli mektubunda ise, “M. Suphi, dört Merkez Komite üyesi ve on iki diğer yoldaşlarımız” denmektedir ki, burada verilen rakamlarla öldürülenlerin toplam sayısı 17’ye ulaşmaktadır. Mete Tunçay’a göre motorda öldürülenlerin sayısı, Mustafa Suphi ile birlikte 14’dür. Tunçay, listeye ayrıca Meryem’i eklemektedir. Emrah Cilasun başka kaynaklarda geçen isimleri de dikkate alarak öldürülen komünistlerin sayısının daha çok olabileceğini söyler.
Sonra ne oldu?
16 Mart 1921’de TBMM Hükümeti’yle Rusya Şûraları Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Hükümeti arasında bir dostluk anlaşması imzalandı. Mustafa Kemal aynı gün Yahya Kâhya’ya “vatanperverâne hissiyat ve temennilerinize teşekkür ederim” şeklinde kısa bir telgraf yolladı. Bu telgraftan iki ay sonra kanlı bir tasfiye hareketi başladı. Çünkü Trabzon’daki yerel güçlerin Enver Paşa ile flört etmesi, Ankara’yı rahatsız etmişti. 300 kişilik çetesiyle Yahya Kâhya, Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa’nın en has adamıydı. Dahiliye Vekili Ali Fethi (Okyar) Bey, durumu ‘Trabzon’daki İskele Hükümeti’ diye nitelemişti.
Tasfiye harekâtı 26 Ağustos 1921’de Ebubekir Hazım (Tepeyran) Bey’in Trabzon Valiliği’ne getirilmesiyle başladı. 7 Kasım 1921’de Miralay Sami Sabit (Karaman) Trabzon’daki 13. Fırka Kumandanlığı’na atandıktan sonra Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyet adına toplanan paraları zimmetine geçirme suçuyla Yahya Kâhya hakkında soruşturma başladı. Kâhya uzun bir direnişten sonra 12 Ocak 1922’de Sivas Bidayet Mahkemesi’nde yargılanmak üzere tutuklanarak Sivas’a gönderildi. Ancak mahkeme heyetine yapılan baskılar sonucu beraat ederek Trabzon’a geri döndü.
Kâhya’nın tasfiyesi
Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey konuyu Meclis gündemine getirdi ve Mustafa Kemal ile arasında sert tartışmalar yaşandı. Yahya Kâhya’nın sonunu, Suphilerin öldürülmeleri meselesini de ima ederek etrafa “sanki bütün bu işlerde ben tek başıma mıydım; her şeyi olduğu gibi ortaya dökeceğim” diye tehditler savurması getirdi. 3 Temmuz 1922’de Kâhya ve dört kişiyi taşıyan otomobil, Kâhya’nın Soğuksu’daki yazlık konağına giderken saldırıya uğradı. Kâhya ve iki kişi öldürüldü. Arkadan ve önden atılan 40 kadar mermiye rağmen olaydan karanlıkta kaçarak kurtulan Kâhya’nın Mustafa adlı silahlı uşağı, olaydan sonra nedense yoldaki askerî kışlaya ve şehirde önünden geçtiği hükümet, polis ve jandarmaya olayı haber vermemiş, bütün gece ortadan kaybolmuştu.
Halk arasında olayı Sami Sabit Bey’in tezgâhladığı inancı yaygındı. Durumu soruşturan heyet, 13 Eylül 1922 günlü raporunda “Kâhya öldükten sonra askerî kışlaya doğru kaçtıkları görülen katiller hakkında zamanında gereken araştırma yapılmamış olduğundan bulunmaları imkânsız hale gelmiştir” diyerek soruşturmayı kapattı.
Azmettiren kim?
O günden beri Mustafa Kemal’in olaydaki rolü aydınlanmadı. Yıllar sonra Mustafa Kemal ile yolları ayrılacak olan Kâzım Karabekir uzun bir süre yasaklı kalan anılarında, bu olayla ilgili olarak, “hayatımla ve namusumla oynadılar” diyecekti.
Yine yıllar sonra Mustafa Kemal’in Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe) Bey, Yahya Kâhya’yı, 27 Mart 1923’te Mustafa Kemal’in yeminli muhalifi Ali Şükrü Bey’i öldürecek olan Giresunlu Topal Osman’ın iki adamıyla birlikte kendisinin öldürdüğünü açıkladı. Bu konuda bir makale yazan Yalçın Yusufoğlu’na göre, Yahya Kâhya’nın oğlu, Mete Tunçay’a gönderdiği mektupta, babasının “o zamanki koşullara göre vatani vazifesini yaptığını ve asıl katilin bugün tapınılan bir kişi olduğunun bir gün mutlaka anlaşılacağına” inandığını yazmıştı. Halil Berktay’ın dedesi Halil N. Berktay da olayın Ankara’dan gelen şifreli bir telgrafla emredildiğini ve şifreyi çözmüş subayla sonraları tesadüfen tanıştığını söylemişti.
Olayın dünya solculuğu açısından ne anlama geldiğini ise Mete Tunçay şöyle özetlemişti ki buna ben de katılıyorum: Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli karşısında Sovyetlerin ve Komintern’in takındığı tavır dünya solculuğunun gelişme süreci bakımından bir dönüm noktasıydı. Bu olayda sosyalist anavatanın dış politika çıkarlarıyla bir kardeş partinin varlık sorunu çatışmış ve komünistler, daha sonra Troçkistler tarafından Stalin’e atfedilen bir ‘fırsatçılık’ kalıbının ilk örneğini vermişlerdi. Halbuki bunlar olurken, Lenin resmen ve fiilen Sovyet devletinin başında bulunuyordu.
Ek Kaynakça: Ebubekir Hazım Tepeyran, Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1982; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, Merk Yayıncılık, İstanbul, 1988; Hikmet Bayur, “Mustafa Suphi ve Milli Mücadeleye El Koymaya Çalışan Başı Dışarda Akımlar”,Belleten, sayı: 140, Ankara, 1971, s. 567-654; Cumhur Odabaşıoğlu, Trabzon, Top-Kar Matbaacılık, Trabzon, 1990; TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri-2, Çev. Yücel Demirel, Tüstav, 2004; Yalçın Yusufoğlu, “Kanunisaniyi unutma”, 30.1.2008, http://www.sesonline.net; Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, 1908-1925, Sevinç Matbaası, 1967; Alpay Kabacalı,Türkiye’de Siyasal Cinayetler, Gürer Yayınları, 2007.
.25-1-09
.Öldürmeyeceksin”de... Ama silahlanmaya devam et
SICAK RETORİK . Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in ağzının payını vermesi hakikaten tarihi bir andı. Erdoğan’ın tavrı Türkiye’de ve Ortadoğu kamuoyunda büyük heyecanla karşılandı. Pek çok kişi Başbakanın diplomatik teamüllere aykırı tarzından şikâyet etti ama ben tarzdan ziyade, Başbakanın Gazze konusunda gösterdiği duyarlılığı, bir milyondan fazla kişinin öldüğü Irak’taki iç savaş veya 1,5 milyondan fazla kişinin öldüğü Darfur konusunda göstermemesine takıldım. Öte yandan, İsrail Kassam füzelerini bahane ederek Gazze’ye bomba yağdırırken, Türkiye de Kuzey Irak’tan yapılan PKK saldırılarını bahane ederek Kandil Dağı’nı bombalıyordu. Sonuçta, her iki ulus-devletin, varlığını tehdit ettiğini düşündüğü güçlere yönelik şiddet kullanımı söz konusuydu. Neyse ki Peres Güneydoğu’daki 17 bin faili meçhul (!) cinayeti duyup “Siz de öldürmeyi gayet iyi biliyorsunuz” demedi.
SOĞUK REALİTE . Bu atışmadan sonra İsrail’le Türkiye arasındaki ilişkilerin bozulacağını umanlar, önce sivil makamların sonra da Genelkurmay Başkanlığı’nın “Türkiye’nin yürüttüğü ikili askerî ilişkilerde milli menfaatler doğrultusunda hareket etmek esastır” açıklamasıyla ilk hayal kırıklığını yaşadılar. Yani Türkiye’nin Başbakanı kameralar önünde İsrail’in Cumhurbaşkanına Tevrat’ın ‘öldürmeyeceksin” şeklindeki emrini hatırlatırken, arka planda iki devlet arasında, yaklaşık 50 yıldır olduğu gibi, esas işlevi ‘öldürme’ olan bir malın, silah ve askerî teçhizatın alışverişi tüm hızıyla devam edecek. Bu yaman çelişkiyi bahane ederek, bu haftayı uzun süredir yazmayı düşündüğüm bir konuya, bugünümüzü ve geleceğimizi hem ekonomik hem de siyasi açıdan olumsuz biçimde etkileyen, ağır silahlanma harcamaları ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ‘devlet içinde devlet’ konumuna ayırmaya karar verdim.
* * *
SIPRI (Stockholm International Peace Research Institute) adlı kuruluşun raporlarına göre 2007 yılında tüm dünyada askeri harcamalar için 1.339 milyar dolar harcandı. Bu rakam 2006 yılına göre yüzde 6’lık bir artışa işaret ediyor. 1998-2007 yılı rakamlarına bakılırsa, bu on yıl içinde askeri harcamalar yüzde 45 artmıştır. Bu on yıl içinde en büyük harcamayı ABD, Britanya, Çin, Fransa ve Japonya yapmış. En büyük artış ise yüzde 202 ile Çin’de, yüzde 162 ile Doğu Avrupa ülkelerinde, yüzde 153 ile Malezya’da olmuş. 2007’de Türkiye, satın alma paritesine göre yapılan sıralamada silahlanma harcamalarında16,5 milyar dünyanın 14. ülkesi. İsrail ise 2007’de askeri harcamalar için 56 milyar şekel yani 13,5 milyar dolar ayırdı ki, bu rakam 2009 bütçesine çok yakın. İsrail’in kuruluşundan beri istihbarat ve silahlanma alanlarında yoğun bir işbirliği olduğunu biliyoruz. Türkiye ile İsrail arasındaki askeri alışverişin boyutlarını ise bilmiyoruz. Ama asıl, Türkiye’nin silahlanmaya ayrılan bütçe nedir, Türkiye’de silah sektörü kimlerin elindedir, Türkiye’nin hangi tür silahlara ihtiyacı olduğuna kimler ve nasıl karar verirler, kimler nereden ne tür alımlar yaparlar, aracılık yapan kurumlar hangileridir, nasıl lobi yaparlar, kaç lira komisyon alırlar gibi konuları bilmiyoruz. Çünkü bu konular bir çeşit devlet sırrıdır ve üzerinde konuşmak büyük bir tabudur. Üstelik konuyu tabu haline getirenler sadece askerler değil siviller de.
Asker-sivil maaşları farklı
Bildiğimiz bazı şeyler elbette var. Örneğin 2009 yılı Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bütçesinin 2008’e göre yüzde 9,1’lik artış göstererek yaklaşık 14,532 milyar TL’ye bağlandı. Savunma Bakanlığı bütçesi görüşülürken Savunma Bakanı Vecdi Gönül, kameraların salondan çıktığını sanmış ve müşteşarı Korgeneral Ahmet Turmuş’un kulağına eğilerek "... Güneydoğu’da bir operasyon göstersek bütçeyi çoktan kurtarırız" demişti. CHP Muğla Milletvekili Ali Aslan da gayet yerinde bir şekilde “Bütçeyi şişirmek için kaç hayali operasyon yaptınız? Gönül’ün bu sözleri, bölücü terör örgütünün neden bir türlü bitirilemediğinin kanıtı mıdır?” diye sormuştu. Elbette bakan sözlerini inkâr etmiş, savunma bakanlığı bütçesi kabul edilmiş, konu da kapanıp gitmişti.
Bu bütçenin 6 milyar 175 milyon TL’si personel gideri. Ancak Adalet veya Sağlık Bakanlığı’nın personel harcamalarının çok üstünde olan bu harcamaların nasıl dağıldığını bilmiyoruz çünkü 28 Şubat 1997 müdahalesinden beri valilerin, müsteşarların, genel müdürlerin, profesörlerin maaşları kamuoyuna açıklanırken subayların maaşları, ek ödemeleri ve tazminatları karşılaştırmalı tablolarda yer almıyor. MSB bütçesinin 7 milyar 324 milyon TL’si ise ‘mal ve hizmet alımları’ gideri. Ancak miktarını hiçbir zaman öğrenemediğimiz bütçe dışı kaynaklarla birlikte ‘mal ve hizmet alımı’ diye tabir edilen silah, teçhizat ve askerî teknoloji alımları için ne kadar harcandığını bilmiyoruz.
Bütçe dışı fonlar
Bütçe dışı kaynaklardan en önemlisi 1989’da oluşturulan Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF). Fonun gelirleri, gelir ve kurumlar vergisi, at yarışları, hafif ateşli silahlar, akaryakıt, alkol ve tütün mamulleri ile tüm şans oyunlarından elde edilen gelirlerin bir kısmından kesilen paralardan oluşuyor. Öte yandan, yine miktarını tam olarak bilemediğimiz NATO fonları var.
Türkiye’nin silahlanma harcamalarını 1985'te kurulmuş bir devlet tekeli olan Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından yapılıyor. Neyin tedarik edileceğine karar veren ise Savunma Sanayii İcra Komitesi. Komite, Başbakan'ın başkanlığında, Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı'nın iştirakiyle oluşuyor. Görevi kuvvet komutanlıklarınca tespit edilen, Genelkurmay Başkanlığı tarafından uygun bulunan ‘Stratejik Hedef Planı’ doğrultusunda temin edilecek silah, araç ve gereçlerin tedarikine ilişkin kararları almak. Stratejik Hedef Planı en son 2002 yılında açıklanmıştı. SSM'nin arama motorundaki detaylı harcama bilgileri de 2002 senesinde durmakta.
TSK ‘devlet içinde devlet’ mi?
Peki, konu kamuoyu tartışmıyor da Meclis tartışabiliyor mu dersiniz? Hayır, bu konuda Meclis'te de hiçbir tartışma olmaz. Peki, tartışılmıyor da denetleniyor mu derseniz, cevabımız yine ‘maalesef hayır’ olacak. Çünkü 12 Mart 1971 askerî müdahalesi sonrasında Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişikliklerle ordunun elindeki mallar ve bundan doğan tasarruflar, Sayıştay denetiminden çıkarılmış, ordunun iç denetimine bırakıldı. 1985’te bir adım daha atıldı, askerî alımlar ve bunların sözleşmeleri de denetim dışına çıkarıldı. Ardından bir adım daha atıldı ve askerî kadrolar üzerindeki Sayıştay denetimi adeta sona erdirildi. Yani 40 yıldır, Silahlı Kuvvetlerin her türlü malı, harcamaları, tasarrufları sivil, hukuki ve siyasi denetimin dışında. Buna bir de Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı olmamasını eklersek tablo tamamlanıyor: Bugün TSK tamamen özerk bir yapıda. Yani ülkede resmen iki başlı bir idare var.
AB’yi sevmek kolay mı?
Bu statüyü değiştiren az sayıda ve sınırlı çapta adım, Avrupa Birliği sayesinde atılabildi ancak uygulama şansı bulamadı. Örneğin Sayıştay Kanunu’na 2003 yılında eklenen 12. madde ile TBMM Başkanlığı’nın talebi üzerine Sayıştay denetçilerinin, askerî karargâhlarda, o da belirli bir konu ile sınırlı olmak üzere denetim yapmalarının önünü açılmıştı. Ama aynı yasanın 38. maddesine dayanılarak 1969’da TSK İç Yönetmeliği’ne konulan bir madde yüzünden bu değişiklik uygulanamadı. AB’nin ihalelerde şart koştuğu kurallara TSK uymak zorunda değil. Son olarak, AB’ye sunulan Üçüncü Ulusal Program’daki taahhütler yüzünden, 27 Temmuz 2008 tarihinde Sayıştay Genel Kurulu’nda alınan kararla Meclis’in talimat vermesi halinde bugüne kadar olan harcamaları da Savunma Sanayi Fonu’ndan yapılmış olmasına rağmen bütçeden yapılmış harcamalar gibi denetlenebileceği söylendi ancak Meclis’in talimat vermesi gibi bir mucize gerçekleşse bile bu denetimde ‘örtülü ödenek’ hariç tutulacaktı. Vecdi Gönül bu ‘örtülü ödenek’ meselesini “Başbakanlıkla Genelkurmay arasında bir mesele” olarak tarif etmişti. Dolayısıyla biz sıradan halka veya onun temsilcilerine söz düşmezdi. Bu tür sorunları ortadan kaldırmak için, mevcut Sayıştay Kanunu’nun yerine hazırlanan yeni kanun taslağı, iktidar ve muhalefet arasındaki çatışmalar yüzünden 2005 yılından beri komisyonlarda bekletiliyor, daha da bekleyeceğe benziyor.
* * *
Apoletli sermayenin OYAK mucizesi
Nikaragua, Şili, Guatemala, El Salvador, Honduras, Ekvator, Kolombiya, Bolivya, Çin, Endonezya, Tayland, Mısır, Suriye, Pakistan ve Türkiye. Bu ülkelerin ortak bir çok noktası var: Otoriter siyasal rejimleri, insan hakları ihlalleri, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, vs. Ama yazıda, başka bir ortak noktaya değineceğim: Bu ülkelerin hepsinde, ordu sanayi, ticaret ve finans alanındaki yatırımlarıyla ülkelerinin en büyük sermaye grupları arasında yer alıyor.
Türkiye’de bu sermaye grubunun adı OYAK adını taşıyor. OYAK’ın nasıl kurulduğu ve nasıl geliştiğini pek çok kişi bilmiyor çünkü, OYAK üzerine konuşmak tabu konulardan biri. Kuruluşunu 27 Mayıs 1960 darbesine borçlu olan OYAK’ın tarihçesine kısaca göz atalım.
Bilindiği gibi, 1954’e kadarki dönemde, İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nın yarattığı uygun dünya konjonktürü sayesinde, Demokrat Parti’nin (DP) izlediği tarım temelli stratejiler başarılı olmuştu. Bu stratejilerin temelini Truman Doktrini sayesinde alınan 600 milyon doları aşkın kaynağın önemli bir bölümünün tarımda mekanizasyona, ekilebilir toprakların artırılmasına ve ulaşım alanındaki altyapı faaliyetlerine ayrılmasına dayanıyordu. Öyle ki Türkiye 1953’te dünyanın en önemli buğday ihracatçısı olmuş ve Gayrisafi Milli Hasıla 1947’den 1953’e kadar ortalama yılda yüzde 8.7 artmıştı. Bu olumlu atmosferin sonucu olarak Max Thornburg başkanlığındaki bir Dünya Bankası heyeti, Türkiye ile altı uzun vadeli borçlanma anlaşması yapmıştı. Bu anlaşmalarla sağlanacak fonların esas olarak demir-çelik alanında, özel sektörün yatırımlara özendirilmesinde, daha liberal bir değişim ve ticaret sisteminin oluşturulmasında harcanması öngörülüyordu ancak özel sektör bu gelişmelerle pek ilgili değildi. Kore Savaşı’nın yarattığı pazar genişlemesi de sona erince, bu liberal politikalar gündemden düştü. Ardından kötü bir hasat mevsimi yaşandı ve zaten zayıf olan tarım sektörü eski semptomları göstermeye başladı.
1954’e gelindiğinde DP iktidarı yüksek enflasyon ve bütçe açıklarıyla tanıştı. DP’nin buna tepkisi ticaret sermayesinin sanayi sermayesine dönüşme yollarını açmak, bir yandan da tarım eksenli kalkınma stratejisinde ısrar etmek oldu. Menderes Hükümeti’nin ekonomik yardım için ABD’ye başvurması hem CHP tarafından hem de ABD tarafından eleştirildi. CHP bu başvuruyu ‘kapitülasyonları canlandırmak’ olarak adlandırırken, ABD Türkiye’den yatırımları yavaşlatmasını ve TL’yi devalüe etmesini istiyordu. Ancak Menderes 1958’de ABD’ye boyun eğerek IMF’nin aracılığını kabul ettikten sonradır ki, 359 milyon dolarlık ek yardımı alması mümkün olacaktı. Bu arada sivil ve askerî bürokrasinin ücretleri ciddi biçimde erimişti. İstanbul merkezli büyük sanayi burjuvazisi de tarımın desteklenmesinden hoşnut değildi. Bu tepkisini de Hürriyet Partisi’nde ve bu partiyi desteklediğini ilan eden Forum Dergisi aracılığıyla kamuoyuna iletiyordu. Ancak halkın büyük çoğunluğu geçimini tarımdan sağladığı için, DP’yi seçim yoluyla düşürmesi zor olduğu için sanayi burjuvazisi iktidarı seçim yoluyla değiştirecek toplumsal desteğe sahip değildi. DP’nin eleştirilere cevabı basına sansür koymak ve muhaliflere baskıyı arttırmak oldu. Bu da aydınların DP’ye düşmanlığını arttırdı. Sonuçta DP politikalarından hoşnutsuz kesimlerin oluşturduğu büyük koalisyonun imdadına TSK yetişti ve 27 Mayıs 1960’da düğümü çözdü.
Darbeyi yapanların oluşturduğu Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından 3 Ocak 1961 tarihinde çıkarılan 205 Sayılı Kanun ile kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) gerekçesi şöyle idi: “...Filhakika, uzun hizmet yılları sonunda T.C. Emekli Sandığı’ndan alınan maaş ve ikramiye ile ancak mütevazı geçim şartları sağlanmakta, küçük bir ev sahibi olmak hususunda müşküllerle karşılaşılmaktadır (…) İktisadi hayatın gün geçtikçe inkişaf ettiği memleketimizde ordu mensupları herhangi bir sebep tahtında vazifeden ayrıldıkları takdirde, bugünkü mevzuat muvacehesinde kendilerine sağlanan yardımlarla kendi içtimai seviyelerine uygun bir hayat seviyesi temin edememektedirler (…) ordu mensuplarının kendi içlerinde ve kendi mali imkânlarıyla bir dayanışma suretiyle istikbal endişesinden kurtularak maddi ve manevi huzura kavuşmalarını temin maksadıyla Ordu Yardımlaşma Kurumu Kanun Tasarısı hazırlanmış bulunmaktadır...”
OYAK’ın kuruluşu sırasında Milli Savunma Bakanı’nın atadığı kişiler arasında Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç ile Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kazım Taşkent’in olması, daha sonraki yıllarda yönetimde İstanbul Sanayi Odası (İSO) başkanı Nüzhet Tekül’ün, DP’den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi’nin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Feridun Ergin’in, liberal eğilimliForum Dergisi’nin sahibi DPT müsteşarı Prof. Dr. Osman Okyar’ın görev alması büyük sermayedarların siyasal alandaki varlığına karşı çıkamayacakları bir güç olan orduyu belli sınırlar dahilinde kendi egemenlik alanlarının, yani ekonominin içine dahil ederek uzun vadeli bir kutsal ittifak oluşturmak olduğunu düşündürüyordu.
Dönemin büyük sermayesinin kafasında OYAK içinde toplanacak büyük fonları kendi yatırımlarında finansman kaynağı olarak kullanma düşüncesi hâkimdir. Ancak dönemin güç dengeleri içinde askerlerin ağırlığı daha büyüktür ve OYAK sermayenin değil ordunun kendisinin öngördüğü şekilde, yani kontrol iplerini kendi tutacak şekilde dev bir holding olma yolunda ilerleyecektir. Sonuçta, TSK mensupları OYAK sayesinde, bu topraklar üzerinde yaşayan hiçbir gruba ve sınıfa nasip olmayan şekilde “ayrıcalıklı bir zümre” haline geleceklerdir.
OYAK-TSK ilişkisi
OYAK’ın Temsilciler Kurulu, Milli Savunma Bakanlığı’nın kararı uyarınca duruma göre 50 ila 100 askerden oluşurken, 40 kişilik Genel Kurul’da sadece 9 sivil üye bulunuyor. 205 Sayılı Kanun’da, 7 kişilik yönetim kuruluna 3 asker üye öngörülmüşken, 1976’dan itibaren özel komitenin seçtiği kişinin de asker olmasıyla askerler 4 kişi ile çoğunluğu ele geçirdiler. Hatta 2000 yılında 3 muvazzaf, 4 emekli asker ile bu sayı 7’ye çıktı. 2007’de ise 3 muvazzaf, 2 emekli asker yönetimdeydi. Diğer iki yönetici de emekli vali ve emekli rektördü.
Şu anda yönetim kurulu 8 kişiden oluşuyor. Bunların 5’i general, 3’ü sivil. Sivillerden biri genel müdür Çoşkun Ulusoy, diğerleri bir emekli rektör ve bir emekli vali. Yani, yetkili ağızlardan sürekli “askerî bir kuruluş olmadığı, yönetiminde sivillerin de yer aldığı” tekrarlansa da, OYAK, TSK mensupları tarafından yönetilen ve kontrol edilen bir kuruluş.
Krizle büyüdü
OYAK, kuruluş yasasının sağladığı ayrıcalıklar yüzünden Sermaye Piyasası Kurulu dahil hiçbir kuruma faaliyetleri hakkında bilgi vermekle yükümlü olmadığından mali yapısı gizli kalmıştı. İlk kez Avrupa Birliği’nin (AB) rekabet ve şeffaflık ilkeleri uyarınca 2000 Yılı Faaliyet Raporu kamuoyuna açıklandığında ortaya çıkan büyüklük öyle şaşırtıcıydı ki, gazeteler “krizle büyüdü!”,“Savaş taktiği mucize yarattı”, “Türkiye OYAK’a dar geliyor” gibi başlıklarla donanmıştı. O tarihten beri “mucize” katlanarak devam ediyor. 2007 Faaliyet Raporu’na göre OYAK Holding’in fonlar dahil toplam varlıkları 10.980.996.000 YTL; iştiraklerinin net dönem kârı 2.651.721.636,61. Bu rakamlara bakılırsa OYAK ülkemizin üçüncü büyük holdingi!
Zorunlu kesintiler
Bir gazete manşetinde dendiği gibi “Dünyanın bu en ilginç holdingi” bu mucizeyi nasıl gerçekleştirdi? OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy’un iddia ettiği gibi OYAK’ın “kanla test edilmiş askerî prensipler” ile ilerlemesinin payı var mı bilinmez ancak 205 Sayılı Kanun’un sağladığı muhteşem ayrıcalıkların rolü olduğu açık. Örneğin OYAK’ın 235.818 olan toplam üye sayısının 84,6’sını oluşturan ‘daimi üyeler’ muvazzaf subay, askerî memur ve astsubaylar ile Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı teşkilatında çalışan maaşlı/ücretli sivil memur ve müstahdemlerden her ay yüzde 10, 1996’da oluşturulan ‘geçici üyelik’ statüsü ile yedek subayların maaşından ise yüzde 5 zorunlu kesinti otomatik olarak OYAK’a aktarılıyor.
Savunma sanayii neden yok?
Bu kesintiler demir-çelik, çimento, otomotiv, finansal hizmetler, enerji, bireysel emeklilik, lojistik, gıda, inşaat ve teknoloji gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren 30’u aşkın şirket tarafından değerlendiriliyor. (İlginçtir, OYAK’ın ‘savunma’ sanayii ve teknolojisi alanında yatırımı yok. Halbuki bu konudaki dışa bağımlılığın ulusal çıkarlara ne kadar aykırı olduğu ortada.) Bu değerlendirme sonunda elde edilen kar paylarının uygun görülen bölümü, rütbe ve maaşlarına göre, sadece daimi üyelere dağıtılıyor. Geçici üyeler ne görev süresince bir hizmet alıyorlar, ne de emekliliklerinden sonra ödedikleri payları geri alabiliyorlar. Tek aldıkları küçük bir ölüm yardımı.
Vergi muafiyetleri
OYAK’a Emekli Sandığı, SSK, Bağ-Kur gibi diğer sosyal güvenlik kuruluşlarına konan sınırların hiçbiri konmamış. Örneğin Emekli Sandığı, serbest fonlarının en fazla yüzde 40’a kadar olan miktarı, o da ancak iktisadi devlet teşekküllerinin veya KİT’lerin kurduğu şirketlere yatırabilmekte iken, ya da malvarlığının ancak yüzde 40’ını aşmamak üzere gayrimenkul edinebilmekte iken, üstelik bunlar da Maliye Bakanlığı’nın iznine tabi iken, OYAK’a hiçbir sınırlama yok. Ayrıca OYAK Holding, diğer şirketlerden farklı olarak, kurumlar vergisi, fon gelirleri için gider vergisi, üye aidatlarından gelirler vergisi, veraset ve intikal vergisi damga vergisi gibi vergileri ödemek zorunda değil.
Uyumlu holding
OYAK, bu ayrıcalıklı konumundan dolayı, her ulusal krizi ya en az zararla ya da en büyük kârla atlatmasıyla meşhur. 1980 sonrasında, dönemin Türk-İslam sentezi anlayışıyla uyumlu olarak Arap dünyasına ve sermayesine yöneldi. Krize giren otomotiv sektöründeki TOE ve MAT adlı iki şirketini, 1984’te Ziraat Bankası’na devrederek, inşaat sektöründeki OYAK-Kutlutaş’a bağlı dört sorunlu şirketini ise 1985’te Emlak Kredi Bankası ile ortaklık kurarak kurtarmıştı.
1995’te SSK, OYAK İnşaat’a yüzde 25 hisse ile ortak olmakla kalmadı, 1999’da günün fiyatlarıyla 17 trilyon tutan 9 SSK inşaatını yüzde 1 ve yüzde 6.5 tenzilatlara bu şirkete vererek bir de ‘kıyak çekti.’ OYAK, 2001 Şubat krizinde, OYAK Portföy Yönetimi Şirketi Müdürü Fatma Can’ın deyimiyle ‘müthiş bir operasyon’ yaptı ve krizden bir hafta önce “devalüasyon yapılacağını hissederek” dövize geçti, 23 Şubat günü alınan dolarları 1 milyon liranın üzerinde bedelle nakde çevirdi ve tüm Türkiye servetinin üçte birini kaybederken, OYAK zenginliğine zenginlik kattı. Kimse de o hissin nereden geldiğini sorgulamadı.
Krizler fırsattır!
OYAK’ın iştiraklerinden Oyak Bank’ın 2001 yılında TMSF’den Sümerbank’ı satın alarak sektörde en büyükler arasına girmesi de bir başka müthiş vurgundu çünkü dönemin Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Saka’nın ifadesiyle “açıklanması uygun olmayan pek çok değere sahip olan Sümerbank, bütün tahminlerin aksine [o günün parasıyla] sadece 50 milyar TL gibi sembolik bir para ile” satın alınmıştı! Daha sonra bu vurgunlar Genel Müdür Çoşkun Ulusoy tarafından “krizler fırsattır” sözüyle rasyonalize edildi.
Ulusalcı heyecanlar
OYAK, 1990’lardan itibaren neo liberal özelleştirme politikalarına ve küreselleşmeye ‘ulusalcılar’ gibi soğuk bakmadı. Ama Renault-Mais, France SARL, Good Year, Anker Bank GmbH, European Finance Plc., Sollac ve AXA gibi uluslararası devlerle ortaklıklar kurmaktan geri durmadı. OYAK’ın 2006 yılında ERDEMİR özelleştirmesinde takındığı agresif tutumun ‘ulusalcı’ kesimleri ne kadar heyecanlandırdığını hatırlayalım. O zamana kadar en fazla 3 milyar dolar eden şirkete tam 6 milyar dolar değer biçilen OYAK’ın, satış işlemleri sırasında tartışmalı bir muhasebe işlemi ile devleti 75 milyon YTL zarara uğratmasına ise kimse bir şey dememişti. Ancak heyecan boşunaydı çünkü OYAK sadece emanetçi idi. Nitekim kısa sürede ERDEMİR’in yüzde 20,5’ini Fransız çelik tekeli Arcelor’a sattı. Arcelor da çelik devi Hindistan kökenli Mittal ile birleşti. Ancak, ‘ulusalcı’ kesimlerden bu operasyonlara gık çıkmadı.
Ermenilere tazminat
OYAK Holding’in, sigortacılık sektöründe 1999 yılından bu yana ortağı olan AXA’nın, ABD'nin Kaliforniya Eyaleti’ndeki yargı süreci sonunda, 1915 Tehciri’nde hayatını kaybeden poliçe sahibi Ermenilerin yakınlarına 17 milyon dolarlık ödeme yapmayı kabul ettiğinde yaşananlar da pek manalıydı. İçeride ‘Ermenilerle geçmişimizi konuşalım’ diyenleri bile ‘vatan haini’ ilan ederken, ‘soykırım vardır’ diyen bir şirketle ortaklığı bozmayı düşünmediler. Bu konudaki karar ancak 2008’de alınabildi ama hala tamamen hayata geçmedi.
Abdullah Öcalan meselesi yüzünden İtalya’ya kök söktürenler, Fransa Parlamentosu’nda ‘Ermeni Soykırımını İnkâr Yasası’nın kabul edilmesini OYAK’ın iştirakleri yüzünden sessizce geçiştirivermişlerdi. Dahası, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Barzani ve Talabani için “PKK’ya destek veriyorlar, ben görüşmem, kim görüşürse görüşsün” diye rest çekerken, OYAK Şirketler Grubu, paravan şirketler aracılığı ile Kürt Federe Devleti’ne yılda 14 milyon dolarlık çimento ve kâğıt satışı yaptığı haberlerini holding hiçbir zaman yalanlamamıştı.
OYAKBANK’ın Hollanda merkezli ING Bank’a satılması da çok ilginç bir olaydı çünkü, daha önce OYAK Yönetim Kurulu Başkanı emekli Korgeneral Yıldırım Türker, “iyi teklif gelmesi halinde bile” OYAKBANK’ı Yunanlılara satmayacaklarını söylemişti. Çünkü Türker’e göre “milliyetçilik kaybedilmemesi gereken bir duygu” idi! Bankanın Yunanlılara değil de Hollandalılara satılmasının ‘milliyetçilik duygusu’na zarar getirmedi. AKP’yi ‘özelleştirme yoluyla ülkeyi satmakla’ suçlarken, bu satışı savunmak için de kılıf bulundu.
Zahiren AB yanlısı
Sonuç olarak gerek TSK’nin OYAK’la organik ilişkisi, gerekse 205 Sayılı Kanun’un sağladığı ayrıcalıklar sayesinde OYAK’ın rekabet ve şeffaflık ilkelerine aykırı biçimde ölçüsüzce büyüyen dev bir kapitalist işletme olduğu, bu büyüklükteki her kapitalist işletme gibi ideolojik ve siyasi bir ajandası olduğu ortada iken, bazılarının nasıl olup da TSK’yi ideolojiler ve siyasetler üstü bir kurum olarak gördüğünü anlamak mümkün değil.
Ancak AB’nin bizim kadar saf olmadığı açık. 2004 Yılı Türkiye Raporu’nda “Avrupa Parlamentosu, ordunun resmi veya gayri resmî etkin ağlarından endişe duyuyor'' denmiş, buna örnek olarak da “düşünce grupları (Batı Çalışma Grubu ?), OYAK gibi kurumlar ve fonlar” gösterilmişti. İlerde AB’nin şeffaflık ve rekabet ilkeleri uyarınca, eleştirilerin dozunun artacağı, sonuçta AB üyeliğinin, TSK’nin ve OYAK’ın pek çok açıdan ayrıcalıklı statüsünü sarsacağı açık. Bu değerlendirmeyi herhalde TSK da yapıyor. Fakat, Kemalist ideolojinin tanımı icabı ‘Batı yanlısı’ görünmek zorunda olduğu için AB’ye karşı açıkça muhalefet edemiyor. Öte yandan, 2006’dan beri Kıbrıs ve terör meselesi üzerinden TSK’nın yürüttüğü örtülü AB ve Batı karşıtı kampanya, bir zamanlar yüzde 75 olan AB desteğinin yüzde 30’lara kadar düşmesinde büyük rol oynadı. Bakalım gelecekte TSK-AB ilişkileri ne yönde gelişecek...
Kaynakça: İsmet Akça, “Militarism, Capitalism and the State:Putting the Military in its Place in Turkey”, 2006 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde verilmiş doktora tezi;http://www.sipri.org/contents/milap/milex/publications/publications.html#sipri_yb_chapters
.1-2-09
.Münferit(!) antisemitizm vak’aları
Gazze trajedisi dolayısıyla yürütülen ateşli tartışmalarda İsrail ya da Siyonizm karşıtlığı nerede bitiyor, antisemitizm nerede başlıyor, kestirmek giderek zorlaşıyor. Pek çok kişi buna itiraz ediyor çünkü bizdeki genel kanı, kabaca ‘Yahudi ırkından olanlara duyulan fanatik nefret ve düşmanlık’ diye tanımlayabileceğimiz antisemitizmin, Osmanlı Devleti’nde ve Türkiye’de hiçbir zaman olmadığı yolunda. Bir şeyler olduğunu kabul edenler ise ‘münferit olaylar’ deyip geçerler. Öte yandan tarihçiler, Osmanlı döneminde Yahudilerin Müslümanlarla eşit değil ama Avrupa’daki soydaşlarına göre daha rahat yaşadığını kabul ederler, sınıfsal ve etnik konumları yüzünden politik olarak Jön-Türk hareketini, Meşrutiyeti, Kemalizm’i ve Cumhuriyeti destekleyen Yahudilerin, Ermeniler ya da Rumlar gibi ulusal bağımsızlık ya da toprak talepleriyle ortaya çıkmadıkları için Kemalizm’in ‘Türkleştirme’ politikalarından da büyük zarar görmediğine inanırlar.
Buna İkinci Dünya Savaşı sırasında bazı diplomatlarımızın Yahudileri Nazilerin vahşetinden kurtarmak için yaptıkları kahramanlık hikâyelerini de ekleyince ‘Türkiye’de Yahudi düşmanlığı yoktur!’ diye böbürlenmek pek çoğumuz için kolay olmuştur. Üstelik bu görüş, uluslar arası Yahudi kuruluşları tarafından da, Türkiyeli Yahudi kuruluşları ve kanaat önderleri tarafından da paylaşılır. Yahudiler bile ‘Türkiye’de antisemitizm yoktur’ derken, ‘hayır vardır!’ demek garip kaçabilir ama genel olarak Cumhuriyet tarihi, özel olarak da son yıllarda yaşanan irili ufaklı birçok şeyi bir araya getirdiğimizde ‘bizde antisemitizm yoktur’ önermesine maalesef katılamıyorum. Nedenlerimi anlayabilmeniz için, bu konudaki en yetkin araştırmacı olan Rıfat N. Bali’nin eserlerinden yararlanarak küçük bir kronoloji hazırladım. İnternet nüshasında biraz daha fazla örnek görebilirsiniz ancak en iyisi Rıfat Bali’nin kitaplarını okumanız. Ondan sonra karar sizin.
TEK PARTİ DÖNEMİ
Ocak 1923 İzmir’de yayımlanan Türk Sesi ve Yanık Yurt gazeteleri, Türk tüccarların aralarında birleşerek ‘ahlaksız ve çıkarcı Yahudi tehlikesine’ karşı mücadele etmesini istiyordu. Yazılarda Yahudilerin Türkiye’nin ve özellikle İzmir’in ‘mikrop yuvaları’ olduğu ileri sürülüyordu. Ardından mizah dergisi Akbaba koroya katıldı ve “Yahudilerle iş yapılmayacağını duymadınız mı?”, “Bu mikropların bizimle yaşamalarına mı izin verelim?” gibi başlıklarla dolu bir dizi yazı yayımladı. Edirne’deki Paşaeli gazetesinde yayımlanan bir dizi yazı sonucu galeyana gelen Edirneliler şehir meydanında toplanarak “bu ülkeden gitme sırası size de gelecek! Yahudiler defolun!” diye bağırdı. Polis Yahudilere ait dükkânlara saldırılmasını zorlukla önledi. Babaeski gibi küçük kentlerde yaşayan Yahudiler İstanbul gibi büyük kentlere göç ettiler. Trakya’daki Alyans okulları kapatıldı. Bu öfkenin nedeni belliydi. Ermeniler ve Rumlar tasfiye edilmişti ama Müslümanlara göre çok daha zengin olan Yahudiler hâlâ Türkiye’deydiler...
2 Mart 1923 Bu duyguyu resmi düzeyde ilk itiraf eden Rıza Nur oldu. Türkiye’nin Lozan Barış Görüşmeleri’nde izlediği politikayı Meclisteki gizli celsede anlatırken şöyle demişti: “Akalliyetler [azınlıklar] kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere (Peki Ermeniler? nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (Yahudiler? sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar mazarrat [arıza/sorun] çıkarmayan insanlardır. (Gürültüler) Museviler malum, nereye çekilirse oraya giderler. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derim...”
Haziran 1923 Duygular böyle olunca, uygulama zor değildi. Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Yahudilerin ve diğer azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konulmuştu. Kısıtlamanın kaldırılması için Hahambaşılık hiçbir girişimde bulunmadı. Bu durum ‘Yahudilerin mazarrat çıkarmayan insanlar’ olması öngörüsüyle uyumluydu.
Aralık 1923 Lozan’da Yahudilerin sınır dışı edilmesi konusunda bir karar aldırılamamıştı ama, Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.
4 Mayıs 1924 Mustafa Kemal New York Herald gazetesine şu beyanatı verdi: “Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri patrikhaneleri ile Musevi hahamhanelerinin ortadan kalkması lazımdır...” Ardından İsmet Paşa Türk Ocağı temsilcilerine yaptığı konuşmada “Vazifemiz türk vatanı içinde bulunanları behemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız” dedi.
Şubat 1925 Milliyet, Cumhuriyet, İkdam, Son Saat ve Vakit gazetelerinde Türkiye’den 300 kadar Yahudi’nin Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin 435. yıldönümü kutlamalarına bir telgraf gönderdiği söylentileri boy göstermesi üzerine şiddetli bir Yahudi düşmanı kampanya başladı. Yazılarda Yahudilerden ‘nankörler’, ‘ülkenin sırtına yapışmış sülükler’ diye söz ediliyordu.Cumhuriyet gazetesi kurtuluş yolunu şöyle gösteriyordu: “Bu münasebetle şunu söylemek isteriz ki bu gibilere en iyi ceza onları kollarından tutup hudud-ı milliye haricine atmaktan ibarettir. Eğer Türkiye’de mesud ve müreffeh yaşayan Yahudilerin hepsi... İspanya’ya Filistin’e yahut diğer devletlere lâ-yezâl (sonu olmayan) bir muhabbet besliyorlarsa biz de onlara şöyle deriz: Kapılar açıktır. Buyurun bâzergânlar İspanya’ya ve istediğiniz yere!...” Bu yazıların tahrik ettiği bazı kişiler bir Yahudi gencini öldürdüler, Kuzguncuk Sinagogu’na saldırdılar. Böyle bir telgraf olup olmadığı hiçbir zaman ortaya çıkmadı.
13 Ekim 1925 Yahudi cemaatinin önemli aydınlarından Avram Galante, L’Akcham gazetesinde, Türkçenin Yahudiler arasında anadil olarak kabul edildiğini açıkladıktan sonra cemaati uyardı: “Toplumu yöneten bu kanunlar nedeniyle bu azınlıkların ya sıfıra indirgenmeleri ya da türdeşleşmeleri lazımdır. Bütün azınlıklar Türklerle asimile olmanın kendi çıkarlarına uygun olduğunun pekâlâ farkında olup ‘sürüden uzaklaşan kaybolur’ sözünün anlamını da çok iyi kavramaktadırlar.”
1 Ağustos 1926 Yahudilere yönelik ‘sadakatsizlik’, ‘nankörlük’ gibi ithamlardan bunalan cemaat önderleri Lozan Antlaşması’nın 42. maddesinden feragat ettiklerini beyan eden mazbatayı Başvekâlete gönderdiler. Karar kamuoyuna, sadece 42. maddeden değil, tüm azınlık haklarından vazgeçtikleri şekilde yansıdı. Dünya Yahudi kuruluşlarından Türk Yahudilerine yönelik ‘korkaklık’ ithamları karşısında öfkelenen Hahambaşı Becerano, söz konusu toplantıya katılmadığı halde “Bu konuyla ilgili artık hiçbir şey duymak istemiyorum... Biz Türk Yahudileri bizi ilgilendiren konularda dışarıdan müdahaleyi red ediyoruz. Türkiye Yahudi cemaati haklarının korunması için Türk hükümetine pekâlâ güvenebilir. Hiçbir yabancı yardıma ihtiyacı yoktur!..” demek zorunda kaldı.
17 Ağustos 1927 Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi kızı, kendisine âşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun Osman Ratıp Bey tarafından öldürüldü. Genç kızın cansız bedeninin saatlerce sokakta üstü bile örtülmeden tutulması yetmezmiş gibi, Osman Ratıp’ın mahkeme yerine akıl hastanesine gönderilmesi Yahudi cemaatinde büyük tepkiye neden oldu. Katilin eski Hicaz Valisi’nin oğlu ve II. Abdülhamit’in emir subayı olması, kurbanın ise sıradan bir Yahudi olmasından dolayı, olayın örtbas edileceği endişesi duyan Yahudi cemaati, geleneksel çekingenliğini ilk kez bir yana bırakarak, 18 Ağustos’taki cenaze törenine kitlesel biçimde katıldı ve “adalet istiyoruz” diye haykırdı. 15 bin civarında olduğu tahmin edilen kalabalığın cenazeyi bir gövde gösterisine dönüştürmesi basının Yahudi düşmanlığını körüklemesine vesile oluşturdu. Gazetelerde “nankörler”, “küstahlar” başlıkları belirir. Resmî makamlar da Yahudi cemaatini hizaya getirmeye karar verdiler. Bir süre sonra cenazede Türk düşmanı sloganlar attıkları, trafiği engelledikleri ve polisle çatıştıkları gerekçesiyle dokuz cemaat üyesi ile cinayete tanık olan bir Rus mahkemeye verildi. Uzun bir yargılama sürecinden sonra, suçlananlardan dördü, ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ ettiklerinden birer sene hapse mahkûm oldu.
13 Ocak 1928 Darülfünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin yıllık kongresinde tarihe “Vatandaş Türkçe Konuş!” sloganıyla geçen azınlıkları Türkçe konuşmaya mecbur eden kampanya başlatıldı. Bütün ülke afişlerle donatıldı, gençler Türkçe konuşmayan azınlıkları uyarmaya başladılar, uyarılara uymayanlar tehdit edildi, dövüldü, yargılandı. Aynı yıl ülkedeki yabancı okullarla birlikte Yahudi okullarının da önemli bölümü kapandı.
Eylül 1929 Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi. Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe alındı. Böylece Yahudi cemaati giderek ekonomik kıskaca alınıyordu.
Ekim 1930 Belediye seçimleri sırasında Cumhuriyet ve Anadolu gazetelerinde, yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) listesinde altı Rum, dört Ermeni ve üç Yahudi olmasından söz ediliyor, gayrimüslimlerin ‘Türklük karşıtlığı’ esasında SCF etrafında toplandığı, CHF’nin listesinde ise sadece Türklerin olduğu anlatılarak kadim gayrimüslim düşmanlığından medet umuluyordu. CHF İstanbul Mebusu İhsan Paşa seçmenleri “Hamparsunların, Mişonların, Yorgoların rey verdiği bu fırkaya nasıl utanmadan rey veriyorsunuz?” diye azarlamıştı. Anlaşılan azınlıklar hala ‘vatandaş’ olarak görülmüyordu. Yahudi cemaatinin önde gelenleri, TBMM Reisi Kazım Paşa’yı Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaret ettiler ve Yahudilerin Cumhuriyet’e karşı besledikleri vatanperver duyguları ve sadakati tekrar teyit ettiler.
Kasım 1932 İzmirli her Yahudi’ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı. İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara Yahudileri izledi. Gazetelerde, gruplar halinde ihtida eden Yahudi (ve Ermeni) kızlarının haberleri çıkıyordu.
21 Haziran-4 Temmuz 1934 Ama daha kötüsü yoldaydı. Irkçı Cevat Rıfat Atilhan’ın Milli İnkılapdergisindeki, Nihal Atsız’ın Orhun dergisindeki Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi., bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı. Yani Cumhuriyet’in ilk ‘pogrom’ uygulaması oldukça başarılı geçmişti.
Ağustos 1935 ‘Uysal’ ve ‘uyumlu’ Yahudi cemaatinin tepkisini Şubat 1935’de milletvekili seçilen Yahudi Doktor Samuel Abravaya’dan (Marmaralı) öğrenelim. Dr. Abravaya kendisiyle röportaj yapan Word Jewry dergisinin muhabirine “Türkiye’de hiçbir vakit ne dinî, ne de iktisadi Yahudi aleyhtarlığı olmuştur... Memleketimizde ayrıca muayyen Yahudi meselesi yoktur... Hayatımız emin, saadetimiz mahfuzdur. Türkler misafirperver ve âlicenaptır” demişti. Ancak röportajın Türkçeye çevrilmesiyle fırtına koptu. Abravaya’nın kullandığı ‘misafirperver’ ifadesine atıfta bulunan bir gazeteci Yahudi milletini ‘ev sahibinin işi ile, ıstırabı, didinmesi, çalışması, yorulması ile hiç alakadar olmayarak çatı altında ipliğini boyayan misafire’ benzetti. Diğer gazetelerde de benzer yazılar çıktı.
Ocak 1937 Avrupa’daki faşist ve nasyonal sosyalist dalganın Türkiye’ye varması zor olmadı. İstanbul’da Cağaloğlu’nda Alman Enformasyon Ofisi açıldı, Almanca yayın yapan Türkische Post ve Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazeteleri Nazi propagandası yapmaya başladı.
Ağustos 1938 Hükümet “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı. Ülkenin tek resmi haber ajansıAnadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI DÖNEMİ
8 Ağustos 1939 Bir yıl geçmemişti ki, Türkiyeli Yahudilerin yüreğini dağlayan bir olay yaşandı. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 Ağustos’ta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı. Gemi çıkarılırken Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı.
28 Aralık 1939 Erzincan’da büyük bir deprem oldu ve on binlerce kişi öldü. Bunu duyan Tel-Aviv, Hayfa, Buenos Aries, New York, Cenevre, Kahire ve İskenderiye’deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları, giyim eşyalarını Türkiye’ye yolladılar. Ancak gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan, altında kötü niyet arayan yazılar, karikatürler boy gösterdi.
12 Aralık 1940 Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan ‘yüzen tabut’ namlı Salvador’un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç hazindi: 13 Aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı. Buz gibi denizden sağ kurtulmayı başaran 123 kişiden 63’ü Bulgaristan’a geri gönderildi, gerisi ise Darien II adlı bir gemiyle 19 Mart’ta Filistin’e ayakbastı.
22 Nisan 1941 Bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrimüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler. “İstanbul’u unutunuz!” diye bağıran çavuşları ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti. ‘20 Kur’a İhtiyatlar denilen bu ‘askerler’, Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar. 20 Kur’a İhtiyatlar, 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.
15 Aralık 1941 Savaş Almanların lehine geliştikçe, kalpler daha da katılaştı. Köstence limanından aldığı 769 Romen Yahudisini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisine, Türkiye’nin izin vermemesi yüzünden 2,5 ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra Karadeniz’e çıkarıldı. Kararı duyan çaresiz yolcular geminin iki yanına üzerinde büyük harflerle “Immigrants Juifs” (Yahudi mülteciler) yazılı bezler asmışlar, tepeye de “Sauvez-nous” (bizleri kurtarınız) yazılı beyaz bayrak çekmişlerdi. Bunun üzerine 200 kadar polis gemiye çıkıp yolcuları tekme tokat güverte altına soktular. Daha sonra geminin çıpası kesildi, dev bir kılavuz gemisine bağlanarak Karadeniz’e çekildi. Struma, 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edildi. 24 Şubat 1942 günü, saat 02.00’de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı. Faciadan sadece bir kişi kurtuldu. Olaydan sonra başbakan Refik Saydam şöyle demişti: “Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara mekân olamaz!”
11 Kasım 1942 Savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi çıkarıldı. Kanuna evet oyu verenler arasında Afyonkarahisar mebusu Ermeni asıllı Berç Türker (soyadı Atatürk tarafından verilmişti) ile Eskişehir mebusu Rum kökenli İstamat Özdamar da vardı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrimüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise yüzde 4,94’ü oranında vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar, Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye inancını yitirdi.
ÇOK PARTİLİ DÖNEM
30/31 Ocak 1947 Urfa’nın Kendirli mahallesinde yaşayan yedi kişilik Yahudi ailesinin tüm fertleri katledilmiş olarak bulundu. Cinayetten Urfalı Yahudi cemaati sorumlu tutuldu ve şehirdeki tüm Yahudi erkekleri tutuklandı. Urfalılar dava boyunca Yahudilere boykot uyguladılar. Üç yıl sonra tutuklanan tüm Yahudiler salıverildi ancak Urfa’nın Yahudileri de şehirden uzaklaşmak zorunda kaldılar.
Mayıs 1948 İsrail Devleti’nin kurulması, Türkiyeli Yahudilerde gurur ve heyecan yarattı. Artık Türkiye’deki ırkçıların saldırıları karşısında sığınabilecekleri bir ülke vardı. Kitlesel olarak İsrail’e göç etmeye başladılar. Yıllardır Yahudileri ülkeden kaçırtmak için ellerinden geleni yapan kesimler, bunu da Yahudilere hakaret etmek için kullandılar. ‘Nankör Yahudi’ klişesi yeniden ve yaygın biçimde dolaşıma sokuldu.
1952 Sahibi olduğu Vatan gazetesi aracılığıyla çok partili dönemde yeniden güçlenen İslamcı çevrelerle ideolojik bir tartışma yürüten Ahmet Emin Yalman’a Malatya’da silahlı saldırıda bulunan Hüseyin Üzmez “Yalman, Türkiye’yi perde arkasından idare eden güçlerin baş temsilcisiydi... Yalman’ı tanımak için her şeyden önce ‘Dönme’liği bilmek lazımdır” demişti. Peki, ‘dönmelik’ neydi? İzmirli mistik haham Sabetay Sevi Kabala’ya göre ‘kıyamet günü’nün geldiğini hesaplayarak 1666’da Mesihliğini ilan etmiş ancak tövbe edip Müslümanlığa ihtida etmişti. Onu Mesih olarak kabul eden müritleri de kendisiyle birlikte ihtida ettiği halde gizlice Yahudi dinine göre ibadet etmeye devam etmişlerdi. Bu kişilere ‘Dönme’ denmişti. Dönmelerin en yoğun yaşadığı yer Selanik’ti. Selanik aynı zamanda Batı kültürünün, gelişmiş ekonomik ilişkilerin, Mason localarının, İttihat ve Terakki’nin de merkeziydi. İslamcı kesim, ‘Ulu Hakan’ Abdülhamit’in Theodor Herzl’e Filistin’de toprak satmayı reddettiği için Siyonistlerce düşman bellendiğini düşünüyordu. Abdülhamit’e İttihatçıların ‘hal’ kararını tebliğ eden heyette Yahudi asıllı Mason Emanuel Karasu’nun bulunması, Saltanatı ve Hilafeti kaldıran Mustafa Kemal’in de İttihatçı ve Selanikli olması gibi öncüllerden hareketle, bu tarihsel olayların ‘Dönme/Mason/Haçlı’ komplosu olduğuna inanmışlardı. Üzmez’in cinayet teşebbüsünün ‘tarihi’ kılıfı işte buydu.
26 Ocak 1970 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın Arapların hezimetiyle sonuçlanması ve 1969’da Müslümanlarca kutsal sayılan Mescid-i Aksa’nın fanatik bir Yahudi tarafından kundaklanmasının tırmandırdığı anti semitik atmosferde, Necmettin Erbakan Milli Nizam Partisi’ni kurdu. Partiye masonların ve Siyonistlerin alınmayacağını ilan eden Erbakan ve arkadaşları ‘beynelmilel Yahudilik’, ‘beynelmilel Siyonizm’, ‘Nil’den Fırat’a Büyük İsrail’, ‘Ortak Pazar Siyonizmin bir oyunudur’ ‘Ortak Pazar’a girmek Türkiye’nin İsrail’e bir vilayet olmasıyla sonuçlanabilir’, ‘İsrail Güney Amerika’ya nakledilmelidir’ gibi fikirlerin mucidi olarak, antisemitizm tarihçemize önemli katkılar yaptılar.
6 Eylül 1986 İstanbul Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na Filistinli Abu Nidal Örgütü’ne bağlı teröristler tarafından yapılan bombalı ve makineli tüfekli saldırısında 22 kişi öldü ancak olay büyük tepki yaratmadı, çünkü Filistin davasına kamuoyunda büyük sempati vardı.
Aralık 1991 Antisemitizmden Kürtlerin veya solcuların da muaf olmadığını Kürt aydını Musa Anter’in Yeni Ülke gazetesinde Oktay Ekşi’ye yönelik bir eleştirisinde gördük. Anter “Görüyor musunuz Yahudi kökenli Hürriyet gazetesinin köşesine bir engerek gibi çöreklenen Türk basınında bilmem ne başkanı olan bu adamı” diye başlıyor, Ahmet Emin Yalman, Sami Kohen, Sedat Simavi ve Çoşkun Kırca için de benzer ithamlarda bulunduktan sonra “Sırtını İsrail’e dayamış ve zaten ödevi Anadolu halkları arasına fesat sokmaktır... Ben Yahudi dediğim zaman bugünkü İsrail devletini kastetmiyorum. Benim sözüm karaktersiz olup Yahudilikten dönmelerdir. Bunlar Türkiye’de her sahaya hakîm durumdadırlar” diye bildik klişeyi tekrarlıyordu. Anter hızını alamayıp, Yahudilerin İspanyol katliamından kurtarılıp Osmanlı ülkesine getirilmesinden pişman olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyordu.
4 Mart 1996 Hapisten yeni çıkan muhafazakâr Kürt milliyetçisi Abdülmelik Fırat ise Sabahyazarı Nuriye Akman’ın “Yaşar Kemal sizi ziyaret ettiği mi” sorusuna “Aramadı. Arayabilir de, Yaşar Kemal’in hanımı İsrailoğullarından Hz. Meryem’in kızkardeşidir. O bırakmıyor. Yoksa o beni severdi” demişti. Akman’ın “Eşinin bu işle ne ilgisi var” sorusuna Fırat şöyle cevap veriyordu: “İsrailoğulları’nın Kürtler’in aleyhinde lobileri var dünyada. Yaşar Kemal de bizim Kürt aydınımız, onu da bir İsrailoğlu yakalamış, bizi aratmıyor.” Anlaşılan Yahudilerin ‘Arz-ı Mevud’ dedikleri toprakların Kürdistan coğrafyasını kapsadığına dair söylenceler Kürt aydınlarını da etkilemişti.
1999 İsmail Cem için “Dışişleri Bakanlığındaki Salomon” başlığını kullanan Aydınlık gazetesi, Revivo’nun “Yahudi asıllı dışişleri bakanı İsmail Cem tarafından Türkiye-İsrail détente’ına katkıda bulunmak üzere tezgâhlandığı iddia etti. ‘Eksantrik aydın’ Yalçın Küçük Aydınlıkdergisindeki yazıları ve kitaplarıyla “Türkiye’de egemen elit Sabetayist kökenlidir” iddiasını ispatlamak için isim-bilim (onamastik) adını verdiği yöntemi kullanarak neredeyse her taşın altında bir Sabetaycı bulmayı başardı.
YAKIN DÖNEM
Eylül 2000 İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya yaptığı kışkırtıcı ziyaretle başlayan İkinci İntifada’dan (El Aksa İntifadası) sonra gerek sağ, gerekse sol kesimlerde İsrail eleştirileriyle Yahudilik eleştirileri daha da karışmaya başladı.
15 Kasım 2003 İstanbul’daki iki sinagoga saldırı düzenleyenlerden Nurullah Kuncak’ın ailesi,Milliyet gazetesine “Evde büyük tepki olmadı. Çünkü Yahudilere yapılmıştı. Zaten Kuran-ı Kerim’de ‘Yahudileri dost edinmeyin’ diyor. [Yahudileri] Pek sevmezdik. Pek değil, hiç sevmezdik” diye cevap verdiğinde kimse bu sözleri garipsemedi. Saldırıların ertesinde ATVkameramanına konuşan vatandaşlar “yoldan geçmekte olan ve Yahudilikle ilgisi olmayan masum insanlar öldüğü” için üzülmelerinin, yani saldırıyı yapanları, adeta “dikkatsiz oldukları” ve “Yahudi olmayanların da hayatını tehlikeye attıkları” için eleştirdiler.
18 Şubat 2004 Hürriyet gazetesinde “Barzani Ailesinin Yahudi Olduğu Ortaya Çıktı” başlıklı bir haber yayımlandı. Ahmet Uçar adlı bir tarihçi Osmanlı arşivlerinde, 1856 yılında Sallum Barzani isimli bir hahamın, Musul’dan Selanik’e, oradan da Hahambaşılığı’nın özel ricasıyla Kudüs’e sürgün edildiğine dair bir belge bulmuş ve Barzanilerin Yahudi olduğunu anlamıştı. Daha önce başka birinin iddia ettiği ‘Bedirhanilerin Yahudi olduğu’ gerçeği (!) ile ‘Bağımsız Kürdistan’ın bir Yahudi planı olduğu; Barzani ailesinin zaten Yahudi dönmesi olduklarını birleştirerek Güney Kürdistan’daki devletin ‘Küçük İsrail’ olacağını keşfedivermişti. Böylece kamuoyunun kafasında, Kürtlerin tarihsel talepleri, bir Yahudi komplosuna dönüştürülüvermişti.
17 Ağustos 2004 Vakit gazetesinde Abdurrahim Karakoç şöyle diyordu: “Dünya kamuoyunda ‘ırkçı, sadist, canavar’ olarak takdim edilen Adolf Hitler’in basiretine hayran olmamak elde değil. Hitler bugünleri görmüş ta o zaman. Dünyanın başına bela olacaklarını bildiği içindir ki, ırkçılığı din gibi algılayan, yeryüzünü kana bulamaktan zevk alan hokkabaz Yahudileri temizlemiş. Uzağı gören ikinci adam ise Usame bin Ladin’dir.”
31 Aralık 2004 Milli Gazete yazarı Mahmut Toptaş yazısında “Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül beyin, işgalci, eli kanlı, katil, İsrail Başbakanının yanına giderken Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler hakkında haber verilenleri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealinden okur ümidi ile bazı ayetlerin listesini sunuyorum” dedi ve Kur’an’dan ayetleri sıraladı.
23 Ocak 2005 Kayserispor-Mardinspor maçında seyirciler Kayserispor’un İsrailli futbolcusu Pini Balili aleyhine tezahürat yaptılar. Sloganların bir kısmı Yahudiliğe sövme şeklindeydi. Bu olay Nisan 2002’de Haim Revivo’nun başına gelenleri anımsatıyordu. Balili, Filistin meselesinin alevlendiği her dönemde benzer saldırılara uğradı.
Şubat 2005 Adolf Hitler’in Kavgam kitabı tam 13 yayınevi tarafından yüz bini aşkın sayıda basıldı. 1934’ten beri 50’ye yakın baskısı yapılan kitap MHP’nin ve Genç Parti’nin tabanı için bir nevi ‘el kitabı’ haline gelmişti. Bazı iddialara göre polis okullarındaki öğrenciler arasında da çok revaçtaydı. Bu yılın bir diğer best-seller’i Siyon Protokolleri adlı Yahudi düşmanı düzmece kitaptı. Bu kitap da Cumhuriyet tarihi boyunca 100’den fazla baskı yapmıştı.
Haziran 2005 Yalçın Küçük’ün yolunu izleyen Soner Yalçın, Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrıadlı romanında Sabetaycılık/Selanik/Masonluk/İttihat ve Terakki/Komploculuk izleğini çok etkileyici tarzda işledi. Kısa sürede yüz binden fazla satan kitap sayesinde “dünyayı Yahudiler, Türkiye’yi dönmeler idare eder!” şiarı zihinlere iyice kazındı.
Eylül 2008 ABD merkezli PEW Araştırma Merkezi’nin Eylül 2008’de açıkladığı Küresel Tutumlar Araştırması’na göre, 2004’te Türklerin yüzde 49’u, 2006’da yüzde 65’i Yahudilere karşı olumsuz görüşlere sahipken, günümüzde neredeyse her dört kişiden üçü (yüzde 76) olumsuz duygulara sahip olduğunu ifade ediyor. Tüm yaş ve eğitim gruplarında aynı oranlar söz konusu. Bu oranların İsrail’in Gazze saldırısından sonra arttığı tahmin ediliyor.
5 Şubat 2009 AKP Ankara İl Başkanlığı’nın internet sitesinde “...Hitler’in Yahudileri fırınladığı, kalabalık kitleler halinde öldürdüğü iddiaları da tarihi gerçeklere uymamaktadır... Öldürülenler de diğerlerinin Filistin topraklarına göç etmelerinin sağlanması için öldürülmüşlerdir...” yazdığı görüldü. Acaba bu yazıyı siteye koyanlar ‘soykırım inkârcılığı’nın en tipik antisemitizm tezahürlerinden biri olduğunu bilmiyorlar mıydı?
Ne dersiniz, bizde antisemitizm yok mu? Bunlar münferit olaylar mı?
Kaynakça: Rıfat N. Bali, Bir Türkleştirme Serüveni, 1923-1945, İletişim, 2005; a.g.y., Musa’nın Evlatları, Cumhuriyet’in Yurttaşları, İletişim, 2003; a.g.y., Devlet’in Yahudileri ve “Öteki” Yahudi, İletişim, 2004; PEW araştırması: http://pewglobal.org/reports/pdf/262.pdf
.8-2-09
Sosyal devlet mi, sadaka kültürü mü?
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı 2007 Yoksulluk Çalışması’na göre Türkiye’de yoksulluk oranı, bir önceki yıla göre 0,75 puan artarak yüzde 18,56’ya çıktı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu’na göre Türkiye, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) açısından dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip olduğu halde, 2003-2005 yılları arasında gerek sosyal yardım alanların genel nüfusa oranı açısından (2003’de yüzde 26,83, 2004’te yüzde 30,48 ve 2005’te yüzde 32,51), gerekse yapılan yardım miktarlarının GSYİH’ye oranı açısından (2003’de yüzde 0,57, 2004’te yüzde 0,66 ve 2005’te yüzde 0,86) sürekli bir artış eğilimi gösterdiği halde, İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde 177 ülke arasında 84. sırada yer alıyor. Bu tablo, yoksullukla mücadelenin ne kadar acil bir görev olduğunu gösteriyor. Son yıllarda, yoksulluğun giderilmesi ve halkın yaşam kalitesini arttırmak için gerekli olan sosyal yardımların hayırsever bireyler, toplum, sivil toplum örgütleri veya devlet tarafından mı yapılacağı konusunda ciddi tartışmalar var.
Çözüm sadaka mı?
Türkiye’de bu konuda devlete yüklenen ‘ödev’, yani ‘sosyal devlet’ niteliği, ilk olarak 1961 Anayasası ile tanımlandı, daha sonra ufak tefek farklılıklarla 1982 Anayasası ile devam etti. Ancak hiçbir zaman gerçek anlamda ‘sosyal devlet’le tanışamadık. Yıllardır düzenli biçimde kömür, yiyecek ve sağlık yardımları yapan AK Parti hükümeti kamu fonlarını yandaşlarına dağıtmakla ve devletin bu alandaki sorumluluklarını gönüllü kuruluşlara ve/veya hayırseverlere devretmeye çalışmakla suçlanıyor. Başbakan Erdoğan ise “Muhalefet hep eleştiriyor. Sadaka kültürü diye tutturmuşlar gidiyorlar. Bizim kültürümüzde sadaka önemlidir” diye cevap vererek iddiaları adeta doğruluyor. 2008’de bir önceki yılın dokuz katına fırlayan ve son günlerde beyaz eşya, mobilya, tuvalet, hatta ev verme şeklinde devam eden yardımların ‘sosyal yardım mı’ yoksa ‘seçim rüşveti mi?’ olduğu konusundaki haklı tartışmalar vesilesiyle, ‘sadaka kültürü’ne ve İslam’ın en önemli hayırseverlik kurumları olan vakıf ve imaretlerin Osmanlı dönemindeki uygulamalarına göz atmayı faydalı gördüm.
Osmanlı Devleti’nde ‘sosyal politika’, ‘sosyal devlet’ gibi kavramlar yoktu. Bunların yerine ‘içtimai muavenet’ (sosyal dayanışma) kavramı kullanılırdı. İçtimai muaveneti sağlamak, devletin asli görevi olmayıp, aile, lonca, vakıf gibi kurumlar aracılığıyla yürütülürdü. Bu kurumların dayandığı ve esinlendiği kaynak ise İslam diniydi. Bu bağlamda ‘hayır’, ‘şefkat’, ‘himaye’ gibi kavramlarla yoksul Müslümanlara destek olunmaya çalışılırdı.
İslam hukuku ve toplumu çerçevesi içinde tesis edilen, hayır işleri için bağışlanmış dinsel temelli kurumlara ‘vakıf’ (çoğulu evkaf) deniyordu. ‘Vakf’ sözcüğünün Arapçada ‘durma, durdurma, hareketten alıkoyma, hapsetme ve dinlendirme’ anlamına gelmesi, vakfa aktarılan malların satılamaması, aktarılamaması, teminat gösterilememesi, ipotek edilememesi gibi durumlarla ilgili olmalıdır. Bir malın, geliri ile birlikte hayırlı bir işe ayrılması amacıyla mülk sahibinin mülkiyetinden çıkarak, Allah’ın mülküne veya sosyal mülkiyet kategorisine aktarılması şeklinde tarif edilebilecek vakıfları kurma konusunda Kuran’da açık ifadeler olmamakla birlikte, müminlere hayırsever olmaları, zekât ve sadaka-i fitre dışında başka hayırlar da yapmaları tavsiye edilmiştir.
İlk vakfı Peygamber mi kurdu?
İlk vakfın ne zaman kurulduğu bilinmiyor. Tarih boyunca eski Türklerde, Moğollarda, Farisilerde, İslamiyet öncesi Araplarda, Yahudilerde, Romalılarda ve Bizans’ta vakıf uygulamalarının olduğuna dair pek çok kaynak olduğu halde, İslam kaynaklarına göre ilk vakfı müminlerden birinin kendisine bıraktığı malla Peygamber kurmuştur. Bazı kaynaklara göre ise kendisine verilen Semg denilen hurmalığı sadaka olarak dağıtıp dağıtmama konusunda Peygambere danışan Ömer kurmuştur. Peygamber Ömer’e şöyle demiştir “Bu hurmalığın aslını (rakabesini) vakfet! Artık o hibe edilmez, varis olunmaz, yalnız onun mahsulü infak edilir, yedirilir.”
Gücü yeten herkes vakıf kurabilir
Vakıf kurma hakkı, vakfedilecek mülkün ilk elden sahibi olan, aklı başında, yetişkin ve özgür (ehil, baliğ ve hür), yerine getirecek başka yükümlülüğü olmayan kişilere (kadın ve erkeklere) tanınmıştır. Ancak kadınların mülk sahibi olmaları daha zor olduğundan vakıf kurmaları da nadir olmuştur. Saltanat vakfı kurmak ise Osmanlı imparatorluk kimliğinin önemli bir parçasıdır. Saltanat vakıflarını ağırlıklı olarak erkekler kurmuşsa da, servet, mevki ve iktidar sahibi Osmanlı kadınları sahip oldukları gücü ister kendi istekleri doğrultusunda, isterse bir ailenin ya da cemaatin kolektif çabasının parçası olarak büyük hayırseverlik girişimlerinde bulunarak gerçeğe dönüştürmüşlerdir.
Dinî amaçlara hizmet ettiği sürece Yahudilere ve Hıristiyanlara da vakıf kurma hakkı tanınmıştır ama bu hak kilise ve sinagogları kapsamazdı. Vakfın amaca uygun hizmet edip etmeyeceğini ve kurucusu tarafından belirlenmiş koşullara uyup uymayacağını takip edecek bir ‘mütevelli heyeti’nin olması da şarttı. Ancak bu koşulların yazılı hale getirilmesi şart değildi. Şahitler huzurunda sözlü vakıfname de kabul ediliyordu.
Vakfedilecek mülk bir odadan ticari işletmeye kadar geniş bir yelpazede olabilirdi. İslam hukukunda faiz (riba) almak günah sayıldığından ilk başlarda nakit vakıflarına karşı çıkılmış ancak Ebu’s-Suud Efendi’nin (ö. 1574) fetvasından sonra bunlara da izin verilmişti. Vakıf yardımı alan kuruluşların başında cami, mescit, medrese, mektep, tekke, imaret, Bimarhane (hastane) ve çeşmeler gelirdi. Ancak köprüler, yollar, hisarlar veya su kanalları gibi yapılar bile vakıf hizmeti alabilirdi.
Vakıfların gücü
Ancak ne zaman ve kim tarafından kurulursa kurulsun, vakıflar, en yaygın ve işlevsel biçimini Osmanlı Devleti’nde kazanmışlardır. 16. yüzyılda sadece İstanbul’da 2.500’den fazla vakıf vardı. 18. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı ülkesindeki vakıf sayısı 6.000’i aşmıştı. 17. yüzyılda ekonominin yüzde 16’sını, 18. yüzyılda yüzde 27’sini, 19. yüzyılda yüzde 16’sını vakıfların kontrol ediyordu. Vakıflar, sahip oldukları gelirin 17. yüzyılda yüzde 6’sını, 18. yüzyılda yüzde 10’unu ve 19.yüzyılda yüzde 17’sini sosyal yardım faaliyetlerine harcıyorlardı.
Önemli bir istihdam merkezi olan (örneğin İstanbul’daki Yeni Cami Vakfı’nda 691 kişi çalışıyordu) vakıflar arasında kimsesiz çocuklara, öksüzlere, yetimlere, muhtaçlara yardım vakıfları, akıl hastalarının bakımı için hastane vakıfları, görme ve işitme engellilere yardım vakıfları, düşmana esir düşenlerin fidyelerinin ödenerek kurtarılmasını sağlayan vakıflar, hamal, camcı, kayıkçı gibi ağır ve yıpratıcı işlerde çalışan işçilere yardım vakıfları, borç veya iflas sebebiyle hapse düşmüş olanlara yardım edilerek hapisten kurtarılmaları için kurulan vakıflar, öksüz kızlara çeyiz verilmesi için vakıflar, fakir çiftçilere ödünç tohumluk buğday, arpa vs verilmesi için kurulan vakıflar, çırakların kırdıkları çanak-çömlek gibi şeyler yüzünden hakarete uğramamaları için kurulan vakıflar gibi çok değişik amaçlı olanları vardı.
Osmanlı’da vakıflara ilginin olması doğaldı çünkü İslam’a göre hayır işleme, fakirlerin zenginlerden takdir-i ilahi gereği talep ettiği bir farzdır. İslam’a göre insanın kendi ailesini geçindirmesi de farz olarak tanımlanmıştır. Vakıf, her iki farzın da yerine getirilmesi için çok cazip bir araçtır. Öyle ki, 16. yüzyıldan itibaren vakıf kurma, zekât vermeyi geride bırakan bir hayırseverlik biçimi olmuştur. Çünkü vakıflar, zekâttan farklı olarak, sadece Allah’ın sevgisini ve inayetini kazanmaya değil, ilave olarak kurucunun ailesini geçindirme, kişisel servetini müsadereden koruma, mirasını istediği gibi dağıtma, servetini ve gücünü sergileme; hanedan üyeleri ve büyük devlet görevlileri için, toplum hizmetlerini görme, istihdam yaratma, itibar ve nüfuz geliştirme, halk üzerinde egemenlik kurma gibi pek çok amaca aynı anda hizmet edebiliyordu.
Öteki dünya için yatırım yapmak
Bu işlevlerin bazılarına yakından bakarsak; Kuran’da (Hadid/18) “Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükâfat vardır” dendiği için mülkünü vakfetmeyi seçen kimselerin Allah katında yüceleceğine (kurbet) ve cennete gideceğine inanılırdı. Dolayısıyla hayırlı işlerde bulunmak, öncelikle öteki dünya için bir yatırım yapmak anlamı taşıyordu.
Aileye bakmak
Vakfedenin vakıf aracılığıyla ailesinin fertlerine bakması gayet meşru bir amaçtı. Bu işlev sadece Hanedan aileleri ve büyük devlet görevlilerinin kurdukları vakıflarda söz konusu olmazdı. Ancak, kurucunun ailesinin vakıftan istifade etmesi sonsuza kadar sürmezdi. İnsan ömrünün kısa olduğu modern öncesi dönemde, birkaç kuşak sonra vakfedenin ailesinden kimse kalmaz, sonuçta vakıftan yoksullar, muhtaçlar, vb. yararlanırdı.
Müsadereden kurtulmak
Herhangi bir sebeple hükümdarın gazabına uğrayan yüksek dereceli devlet görevlilerinin hapis ve idamı ve mallarının beytülmal namına zapt ve müsaderesi, Türk-İslam-Osmanlı devletlerinde sıklıkla karşılaşılan bir durumdu. Vakıflar, böyle bir durum karşısında ailenin sefalete düşmesini engelleyen bir nevi sigorta vazifesi görmüştür. Çünkü vakfedilen mallar Allah’a ya da cemaate devredildiği için müsadere edilemezdi. Bir tek Fatih Sultan Mehmet bu kuralı çiğnemiş ancak büyük tepkiler üzerine oğlu II. Bayezit babasının istimlâk ettiği vakıf mallarını iade etmişti.
Mirasta esneklik
Öte yandan vakfeden kişi istediği kişileri vakıfnameye yazdırarak mirasçı yapabilir, mirastan düşürmek istediklerini (örneğin kız çocuklarını) vakıfnameden çıkarabilirdi. Bu da miras bırakma açısından İslam hukukuna göre daha büyük bir esnekliğe işaret ediyordu. Örneğin Cezayir, Fas ve Tunus gibi Kuzey Afrika bölgelerinde, kendileri Şafii veya Maliki oldukları halde Hanefi fıkıh esaslarına dayanarak vakıflar kuranlar vardı.
Nüfuz ve saygınlık kazandırmak
Fatımiler, Zengiler ve Eyyübiler döneminde yöneticiler vakıflar yoluyla bazı kişileri himayelerinde ve kontrollerinde tutmuşlar, kendilerine destek verecek yerel dinî liderler üzerinde ekonomik nüfuz sahibi olmuşlardı. Uzun hükümdarlıkları sırasında Memlûk sultanları ulema, öğrenciler, medrese hocaları, dervişler ve diğer görevlileri vakıflar aracılığıyla kontrol ederek iktidarlarını sürdürmüşlerdi. Anadolu Selçukluları döneminde ulema ile emirler arasındaki çıkar ilişkileri vakıflar aracılığıyla yürütülmüştü. Osmanlılar açısından vakıf kurma, yeni fethedilen topraklarda yerleşimi sağlamanın kilit aracıydı. Osmanlı döneminde vakıflar hem İslamiyet’i, hem Osmanlılığı, hem de şehirleşmeyi yaygınlaştıran, kökleştiren merkezler olarak işlev görmüşlerdi.
Temel görev: İaşe temini
Bütün imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu için de tebaasının temel gıda malzemelerini temin etmek temel göreviydi. Şehirlerin iaşesini temin etmek, kendilerini doyuramayanlara temel gereksinimlerini dağıtmak ve kıtlık zamanları için iaşe stoku yapmak bu görevin bir parçasıydı. Bu açıdan, Osmanlı devleti bir refah devleti değildi ama bir refah toplumuydu. Ancak Saltanatın cömertliğinin ölçüleri ve sınırları vardı. İmparatorluğu çeviren şehirlerdeki siyasal basınca ayarlıydı ve Osmanlı hegemonyasını vurgulamaya yönelikti.
‘İaşeyi temin etmek’, ‘hayırseverlik’ ve ‘yoksullukla’ mücadele açısından en önemli vakıf bölümleri imarethaneler (aş evleri, matbah/mutfak) idi. Kaynaklara göre ilk Osmanlı imareti 1336’da İznik’te, Orhan Bey tarafından kurulmuştu. İlk yıllarda padişahlar, halk için kurdukları açık sofralarda bulunurlardı. Bu gelenek, Fatih Sultan Mehmet’le (ö. 1481) ortadan kalktı. 1600 yılına gelindiğinde imaretlerin sayıları 100’e ulaşmıştı ve on binlerce kişi karınlarını imaretlerde doyurur olmuştu, ancak 17. yüzyıldan sonra sayıları azalan imaretler, 19. yüzyıla gelindiğinde vakıf sisteminde ortaya çıkan bozulma ile birlikte eski işlevlerini yerine getiremez oldular.
Tuz ve ekmeğin sembolik anlamı
İmaretlerin nasıl işlediğine geçmeden önce, yemek vermenin sembolik anlamı üzerinde durmak gerekir. Tuzla ekmek alıp verme imaretlerdeki sosyal alışverişin bir parçasıydı çünkü her ikisi de temel gıda maddeleriydi. Ancak, ekmek ve tuz alıp vermenin bundan öte bir anlamı vardı. 11. yüzyılda yaşamış Karahanlı edip Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig adlı eserinde İslam geleneklerine dayanarak hükümdarlara tebaası üzerinde denetimi sağlamak için ayana, ulemaya ve avama yemek vermesini öğütlemiş ve şöyle demişti: “Onlara ekmeğinden ve tuzundan yedir!” Osmanlılarda ise ‘tuz ve ekmek hakkı bilmedi’ deyimi, ‘yükümlülüklerini yerine getirmedi’ anlamına kullanılırdı. Himaye edenle edilen arasında kurulan ‘minnet borcu’ ilişkisi imparatorluk genelindeki her kademedeki tebaa ile hükümdarı birbirine bağlardı. Yiyecek bu gücün simgesi ve dile getirmenin yoluydu. Her tabakadan insanı besleyen aş, padişahın egemenliğini ve tahtını da besleyip kuvvetlendiriyordu.
Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti
Bu işlevleri yüzyıllarca başarıyla yerine getiren bir imaret örneği olarak Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti gösterilebilir. Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem Sultan’ın 1558’de Kudüs’te kurduğu vakıf, bugün surlarla çevrili eski şehrin merkezinde El Vad ile Akabetü’t-Takiye caddelerinin birleştiği noktada, Via Dolorosa’nın biraz güneyinde Haremü’ş Şerif, Kubbetü’s-Sahra, Mescüd’l-Aksa ve Kutsal Kabir Kilisesi’nin bulunduğu tapınak tepesinin yakınlarında hala ayakta duruyor.
Batılı kaynaklarda ‘Roksalana’ olarak geçen Hürrem’in diğer sultanlardan farklı olarak kendini padişah annesi (Valide) olarak değil padişah karısı (Haseki) olarak tesis ettiği ve Kanuni’yi başka kadınlarla paylaşmadığı, gittiği yerlere onunla gittiği biliniyor. Hürrem kazandığı bu ayrıcalıklı konum sayesinde büyük güç ve servete kavuştu ve o zamana dek görülmedik ölçüde büyük vakıflar kurdu. Hürrem’in ilk kurduğu vakıf o zamanlar Avrat Pazarı denilen İstanbul-Aksaray’daki Haseki semtindeydi. Semtin adı ‘Haseki’ Hürrem’in yaptırdığı cami, medrese, imaret ve geliyordu. Haseki Hastanesi’nin temelinde Hürrem Sultan’ın yaptırdığı Darüşşifa vardı. Aynı şekilde Ayasofya ile Sultanahmet Camisi arasındaki Haseki Hamamı da Hürrem Sultan’ın hayratıydı.
Kudüs’ün gerçek fatihi
Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti, Hürrem Sultan’ın Mekke, Medine, İstanbul, Bursa, Edirne gibi şehirlerde kurduğu vakıflardan sonuncusuydu. Nitekim Hürrem Sultan, imaretin vakfiyesini hazırladıktan (1558) bir süre sonra hayata veda etti.
İmarete vakfedilen mallar arasında Kudüs, Gazze, Nablus ve Trablusşam’da hanlar, dükkânlar, çarşı, hamamlar, sabun fabrikaları, su ve yel değirmenleri, sabuna, tütüne, oduna ve bazı mezra ve köylerin vergileri vardı. Yaklaşık 50 kişiyi istihdam eden ve düzenli olarak toplam 500 kişinin karnını doyuran imarethanenin yapılışı, İstanbul’da Süleymaniye Külliyesi’nin yapılışıyla eş zamanlıydı. Anlaşılan Hürrem Sultan kocası gibi cömert, mümin, hayırsever ve güç sahibi olduğunu bu imarethane ile göstermeye çalışmıştı. Bazı kaynaklara bakılırsa imarethane binası Memlûklu Tunşuk Hatun (ölümü 1398) tarafından da imarethane olarak kullanılıyordu. Tunşuk Hatun’un imarethanesi de Bizans İmparatoru I. Konstantinos’un annesi Elena’nın hastanesi üzerinde yükseliyordu. (Elena 313 yılında Hıristiyanlığı kabul etmişti.) Yani Hürrem, var olan bir hayır kurumunu yeniden ihya etmişti.
İmaret, Filistin’deki diğer önemli dinî merkez Hebron şehrinde yüzlerce yıldır hizmet veren Halil İbrahim Sofrası’yla (simâtü’l-Halil) rekabet eden Haseki Sultan İmareti, 1516’da Osmanlılar tarafından kansız bir şekilde alınan Kudüs’ün, uzun tarihi boyunca iyice kemikleşmiş topografyasına nüfuz ederek, şehrin Osmanlılarca gerçek anlamda fethedilmesinde önemli rol oynamıştı.
Çorbasız olmaz
Haseki Sultan İmareti’nin vakfiyesinden de gördüğümüz gibi imarethanelerin günlük yemek listesinde mutlaka iki çeşit çorba ve ekmek olurdu. Tereyağı, nohut, soğan, tuz, kimyon ve mevsimine göre kabak, yoğurt, limon ya da karabiberle tatlandırılan bulgur çorbası akşam öğününde verilirdi. Daha basit olan çorbalar ise sabahleyin verilirdi. Çorbanın yanında verilen ekmek (fodla) ise un, tuz ve sudan yapılır ve en az 90 dirhem ağırlığında olurdu.
Bu iki çeşit çorba imparatorluktaki bütün imarethanelerde ortak yemekti ancak bazı bölgelerde çorbaya ıspanak, pazı, maydanoz ve havuç gibi başka sebzeler de katılırdı. Örneğin Hebron’daki Halil İbrahim Sofrası’nda Perşembe akşamları mercimek çorbası, iç pilav ve nar tanesi ikram edilirken, Fatih İmareti’nde özel konuklara koyun eti yahnisi, balla tatlandırılmış pilav ve zerde, erikli sütlaç gibi başka yiyeceklerde verilirdi. Süleymaniye İmareti’nde önemli kişilere kahvaltıda bal verilirdi. Ayrıca buğday, pirinç, kayısı, badem, üzüm, erik, nohut ve yağla yapılan özel bir tatlı sunulurdu. Kandillerde ve bayramlarda bütün imarethanelerde çorba yerine taneli yemek (örneğin yahni) verilirdi. Ancak dul kadınlara verilen yemek hiç değişmezdi, onlar hep en yoksul yemeğe talim ederlerdi.
Bölgesel farklılıklar
Yine de İstanbul imarethanelerinde sunulan yemekler herkesi memnun etmezdi. Örneğin 1580’lerde bu imarethaneleri ziyaret etmiş olan Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre “ekmekleri toprak gibi kara, sanki bir avuç kil, çorbalarıysa adeta bulaşık suyu, sütlaç kusmuk gibi, yahniyse öldükten sonra kesilmiş bir deri bir kemik kalmış koyunun etinden yapılmış[tı.]”
Aynı kişi Balkanlardaki Evrenos Bey İmareti’nde verilen yemeği ise şöyle tarif etmişti: “...günde iki kere dört veya beş çeşit yemek yolculara bedava dağıtılır… Bu kurumlar pek tesirli, yolculara ikram edilen yemekler pek lezzetli ve bahsedildiği iştah açıcı, hatta evde yetiştirilen aşçılar tarafından yemeklerden daha lezzetli ve hoş. Yahnilerinin tadı kıvamında, çorbalarıyla köftelerinin de erişte ve erişte çorbası da aynı lezzette. Dahası sahur geceleri sofralardan hilal gibi parlak, şekerden daha tatlı baklava, sayısız çeşitle leziz bumbar ve keşkek gibi yemekler eksik olmuyor…”
‘Tas sahibi olmak’
İmarethanelerin kaynakları sınırlı olduğu için kimlere aş dağıtılacağı konusunda kesin kurallar konmuştu. Örneğin Konya’daki Sultan Selim İmareti’nde yolcu öğle namazından önce gelmişse o gün yemek yeme hakkına sahipti, aksi takdirde ertesi günün listesine girerdi. Kastamonu’daki İsmail Bey İmareti’nde gece gelen yolculara sabaha kadar açlıklarını bastırsın diye bal, ceviz, peynir gibi yiyecekler verilirdi.
İmarethanelerden düzenli yararlanmak için ‘tas sahibi’ olmak gerekirdi. Ancak, ‘tas sahipleri’ arasında yoksullara gelinceye kadar pek çok kişi vardı. Daha doğrusu, yoldan geçen saray elçisinden, önemli bir tüccara, medrese öğrencisinden dilencilere kadar uzanan geniş yelpazede, yoksullar çoğunluğu oluşturmazlardı. (Vakfiyelerde geçen ‘fakir/fukara’ terimi düşkünler, din fakirleri, dervişler, dullar, yetimler, hacılar, hasta ve sakatlar, yoksullar gibi geniş bir grubu tanımladığı için bu konuda yanlış bir algı oluşmuştur.)
Dışarıdan gelen herkese yemek verilmediği gibi, dışarı yemek çıkarmak da mümkün değildi. Örneğin Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti’nde tek istisna Sion Tepesi’ndeki Fransisken manastırına yerleştirilen Şeyh ed Deccani’yle 16 müridiydi. Bunun da muhtemelen nedeni, dervişlerden oluşan yemek alayının Hıristiyan mahallesine girişinin bir çeşit gövde gösterisi işlevi görmesiydi.
Ayrıcalıklı muamele
İmarethanelerde verilen yemek miktarları da değişiyordu. Genel olarak en çok yemeği imaretlerde çalışanlar alırdı. Bunun dışında başka ölçüler de vardı. Örneğin Kudüs’te medrese öğrencileri ve personeli bir kepçe yahniyle iki somun ekmek alırken öğretmenlere bunun iki katı yemek verilirdi. Fatih İmareti’nin vakıf kâtibi, muhasebe memuru ve yardımcısı ikişer kepçe çorba alırken, külliyede çalışan diğer kişiler birer kepçeyle yetinirlerdi. Geriye kalan yiyecek ise yoksullara paylaştırılırdı. Bazı imarethanelerde yolcular, yolculuk halindeki memurlar, medrese öğretmen ve öğrencileri, yoksulların önünde yer alırdı.
Yemek yeme sırası da önemliydi. Fatih’te hatırı sayılı konuklar önce yerlerdi, onların ardından Fatih’in kurduğu Sahn-ı Seman medreselerinin ahalisi, sonra öteki okulların personeli ve en son yoksullar gelirdi. Süleymaniye’de, önemli şahıslar için özel odalar vardı ve yemekte ulemaya öncelik tanınırdı. Kudüs’te ilkin imaret ve cami personeli, arkalarından imaretin 55 odasında konuk kalanlar, en son hizmetkârlar sofrada yerlerini alırdı. Son olarak yoksul halk vardiyalı olarak içeri girerdi. Onlarda sıralı girebilirdi. Önce ulema arasındaki yoksullar, sonra öteki yoksullar en sonra kadınlar yemek alırdı. Çoğunlukla yemek kalmadığından kadınlar ve yanlarındaki çocuklar aç kalırdı.
Zekât ve sadaka
Vakıf ve imaretlerin temel esin kaynaklarına gelirsek; Kuran’da geçen ‘zekât’, ‘sadaka’, ‘sadaka-i cariye’, ‘kurban’, ‘adak’, ‘kefaret’, ‘hediye’, ‘karz-ı hasen’ (Allah’a güzel borç takdim etmek), ‘infak’ (Allah yolunda harcamak) gibi yöntemlerin temel amacı Allah’ın sevgisini, rızasını kazanma, malı ve kazancı yoksulların hakkından temizleme ve günahlardan arınmaydı.
İslam’ın beş şartından biri olan zekât, ihtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her erginlik çağına gelmiş, akıl sahibi, hür Müslüman’ın mallarının belli bir miktarını (genellikle kırkta birini) seneden seneye fakir Müslümanlara vermesidir. Ancak, ‘fazla zenginliğin’ hesaplanmasının zorluğu bir yana, zekât verme farzının ne ölçüde yerine getirildiğine dair bir bilgiye sahip olmadığımız gibi zekâtla yoksulluğun giderildiği bir dönem olmamıştır.
Her şey sadakadır
Başbakan Erdoğan’ın bel bağladığı görülen ‘sadaka’ konusuna gelince; Kuran’da (Tevbe/60) kimlere sadaka verileceği şöyle belirtilmişti: “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Ancak Peygamber’in “Akrabaya sadaka vermek, sevâb) bakımından iki kattır. Yediğin şey sadakadır. Zevcene yedirdiğin şey, senin için sadakadır. Hizmetçine yedirdiğin şey, senin için sadakadır. Her iyilik sadakadır. Hoş söz, bir sadakadır. Mü’min kardeşinin yüzüne tebessüm etmek sadakadır…” demesine bakılırsa, ‘sadaka’ günümüzdeki korkunç yoksulluğa çare olacak bir yöntem değildir.
Bir de ‘sadaka-i fıtır’ vardı ki, Sadaka-i fıtır için öngörülen zenginlik ölçüsü (nisap) zekâtta aranan nisaptır. Ancak sadaka-i fıtırda, zekatta öngörülen, malın artıcı olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartı yoktur. Sadaka-i fıtır, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın veya gümüş olup, hadislerde sadaka-i fıtırın miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden bir ‘sâ’ (Peygamber döneminde kullanılmakta olan bir ölçü birimi olup yaklaşık 2,917 gram) olarak belirlenmiştir. (Günümüzde sadaka-i fıtır’ın hesaplanmasında bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktar esas alınır. Bu miktar Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2008 yılı için 6 YTL. olarak saptanmıştır. Bu miktarın da yoksulluğa çare olmayadığı/olmayacağı açıktır.
Hayırseverlik değil, yükümlülük
İnsanoğlu çok eski tarihlerden beri, sakatlar ve yoksullar gibi ihtiyaç sahibi kişilere yardım etmeyi düşünmüştür. Verme güdüsü bütün insanlarda ortak özellikler gösterir. Ancak bunun yaşama geçirilmesi farklı kültürel koşullarda gerçekleşir. Bu açıdan Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık kendilerine özgü ‘hayırseverlik’ kurumları üretmişlerdir. Bunlar belli dönemlerde, yoksulluğu hafifletmekte önemli işlevler görmüştür. Ancak, vakıfların en güçlü ve yaygın olduğu Osmanlı’nın klasik döneminde bile yoksulluğa çare olamamıştır.
Sosyal politikalar konusunda önemli çalışmalara imza atmış olan Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Ayşe Buğra’nın dediği gibi yoksulluğa yaklaşım konusunda, kapitalizmin gelişimine eşlik etmiş iki temel yaklaşım vardır. Bunlardan birincisi çalışmayı değerler sisteminin merkezine koyar ve yoksulluğu tembelliğin bir türevi gibi görerek, kamu kaynaklarının sosyal amaçlarla kullanımı konusunda gönülsüz davranır. Bu kesimler, yoksulluğu, yoksulu suçlayarak açıklama imkânını tükettiğinde, hayırseverliği vurgular. Hak temelli olan ikinci yaklaşım ise, toplumu emek piyasasının önüne koyar ve yoksulluğu politik bir sorun olarak ele alır. Dolayısıyla günümüzde ‘sosyal hizmet’, ‘sosyal yardım’, ‘sosyal güvenlik’ gibi kavramlar hayırseverlik konusu değil, kamusal hak ve yükümlülük konusudur. Devletin görevi sadaka vermek değil, bütün yurttaşlarının eşit koşullarda ve insani ölçülerde yaşamasını güvence altına almaktır. Çünkü sadaka yoksulluğu gidermediği gibi kalıcı hale getirir.
Kaynakça: Amy Singer, Osmanlı’da Hayırseverlik, Kudüs’te Bir Haseki Sultan İmareti, Tarih Vakfı Yayınları, 2004; Faruk Beşer, İslam’da Sosyal Güvenlik, Bilge Yayınları, 2004; Ahmed Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, İstanbul, 1996.
Ek Okuma: Ayşe Buğra, Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika, İletişim, 2008; Çağlar Keyder ve Ayşe Buğra, Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru, İletişim, 2007.
.15-2-09
.İtikadımca kelb tahirdir”
BÜLBÜLÜN ÇEKTİĞİ . 16/17. yüzyılda yaşamış hicivleriyle (taşlama) tanınan Divan şairi Nef’î’ye atfedilen meşhur dizeler şöyledir: “Tahir Efendi bana kelb demiş/ İltifatı bu sözde zahirdir/ Mâliki mezhebim benim zira/ İtikadımca kelb tahirdir.” Divan edebiyatında ‘bir sözü birden fazla anlama gelecek biçimde kullanarak amacı gizleme’ anlamına gelen ‘tevriye’ sanatını kullanan Nef’î’nin kendisine sataşan Müftü Tahir Efendi’ye cevaben yaptığı sözcük oyununu anlamak için Arapçada ‘tahir’ in ‘temiz, ‘kelb’in ‘köpek’ olduğunu, Maliki mezhebine göre köpeğin temiz bir hayvan (yani ‘abdest bozmayan’) sayıldığını bilmek yetiyor. HicivleriniSiham-ı Kaza (Kaza Okları) adlı eserinde toplayan Nef’î’nin bir de her beytin sonuna hakaret anlamına ‘a köpek’ ibaresini koyduğu kasidesi var. Asıl adı Ömer olan, ilk mahlası ‘Zarrî’ yani ‘zararlı’ olan, ‘yararlı’ anlamına gelen Nef’î mahlasını Gelibolulu Mustafa Ali’nin verdiği keskin dilli şairin sonunu, çocukluğundan beri hamiliğini yapan IV. Murad’ın sadrazamı Bayram Paşa için yazdığı hiciv getirmiş, Nef’î 1635 yılında yağlı kementle sarayın odunluğunda boğulduktan sonra cesedi denize atılmıştı.
NE DEMEK İSTEDİ? Nef’î’yi aklıma getiren Başbakan Erdoğan’ın 12 Şubat 2009 günü, Sivas’taki seçim mitinginde gazeteci Bekir Coşkun’a gönderme yaparak “Ama bunların şu anda yandaş medyaları var. Yandaş medyaların oralarda yandaş köşe yazarları da var. Oralarda benim vatandaşıma ‘AKP’ye oy vermişse yakıştırdıkları şu: ‘Bunlar göbeğini kaşıyanlar’ Bu, bu ülkede bu tür tiplerin nerede bulunduğunu gösteriyor. Bunların milletle işi yok. Bunların sevgili köpekleri vardır, onlarla yatar onlarla kalkarlar” demesi oldu. Başbakan ‘tevriye’ sanatı yaptıysa bilemem ama bu cümlelere sinmiş köpek antipatisi de, ‘yandaş medya’ diye kodlanan muhalif basın antipatisi de çok üzücü. (Doğan Yayın Holding’e kesilen 826,3 milyon liralık vergi cezasının da bu antipatiyle ilgisi var gibi görünüyor.) 17 Şubat 2008 tarihinde yine Başbakan’ın basına yönelik sert eleştirileri üzerine ‘İktidar basının uysalını sever!’ başlıklı bir yazı yazdığımdan, bu haftayı ‘köpek’ meselesine ayırdım. Yazının sonuna eklediğim kedi bölümü iseTaraf’ın yeni yazarı, kedisever Oya Baydar’a ‘hoş geldin’ demek için.
Türkmenistan’dan ithal mi?
Bizans döneminde İstanbul sokaklarının hâkimi kedilerdi. Ama 1453’ten itibaren durum değişti ve egemenlik köpeklere geçti. Köpeklerin Fatih’in ordusundaki Türkmenlerle birlikte geldiği rivayet edilir. İstanbul’u 1665’te ziyaret eden Fransız seyyah Jean de Thèvenot, şehir halkının köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin ölümlerinden sonra köpeklerin bakımı için kaynak bıraktığını övgüyle anlatır. Köpek taifesinin durumu 1701’de şehri ziyaret eden Fransız botanikçisi P. de Tournefort’u öyle etkiler ki, bilim adamı bitkileri bırakıp bir süre köpekleri gözler. Notlarında sırf köpeklere verilmek üzere et satan satıcılarından, köpeklerin yaralarını saran, yatmaları için altlarına saman koyan, barınabilmeleri için küçük yuvalar yapan şehir sakinlerinden övgüyle söz eder.
“Öldürmüyorlar ama...”
Kutsal Topraklara yaptığı bir gezi dolayısıyla 1867 Ağustosu’nda İstanbul’a gelen Amerikalı hiciv yazarı Mark Twain ise, 1869’da Innocents Abroad adıyla yayınlanan gezi günlüklerine madalyonun arka yüzüne bakar: “Konstantinopolis’in ünlü köpeklerinin yanlış tanıtıldığına, onlara iftira edildiğine inanmış gibiyim. Okuduklarımdan gelen bir şartlanmayla, bu köpeklerin yolları tıkayacak kadar kalabalık olduğunu, müfrezeler, bölükler ve alaylar halinde dolaşıp, istediklerini vahşi ve kararlı saldırılarla elde ettiklerini, geceleri korkunç ulamalarıyla bütün sesleri bastırdıklarını sanıyordum. Oysa burada gördüklerimin okuduklarımla aynı köpekler olmasına imkân yok. Her yerde köpek görüyorum doğru, ama öyle kalabalık gruplar halinde değil. En çok on veya yirmi tanesini bir arada gördüm. Bunların büyük kısmı gece-gündüz uyuyorlar. Ayaktakiler ise uyumak istermiş gibi geziyorlar. Hayatımda hiç bu kadar aç, sefil, mahzun bakışlı, kalbi kırık sokak köpekleri görmedim... Köpekler şehrin çöpçüleri... İnsanlar da onları öldürmek istemiyor. Gerçekten öldürmüyorlar... Öldürmüyorlar ama öldürmekten beter ediyorlar. Bu zavallı köpekleri ölesiye tekmeleyip taşlıyor, haşlıyor, sonra eziyet içinde yaşamaya bırakıyorlar...”
Namık Kemal’in işleri
O yıllarda herkesi şaşırtan ise, İstanbul’da kuduz hastalığının olmamasıdır. Bunun kötü beslenme ve sınırsız cinsel özgürlük sonucu ortaya çıkan bir çeşit mutasyondan kaynaklandığı tahmin edilir. Ancak 1872’de Gelibolu’da bir kadın ve çocuğun köpekler tarafından ısırıldıktan sonra kuduz hastalığına tutulması üzerine Gelibolu’nun çiçeği burnunda mutasarrıfı, ‘vatan şairi’ Namık Kemal ilk köpek tehcirini uygular. (Mutasarrıf, Osmanlı devlet teşkilatında Tanzimat’tan sonra kaza ile vilayet arasında idari kademe olan sancağın en yüksek idarecisine verilen addır. Namık Kemal’in Tercüme Odası ve Şûra-yı Devlet üyeliği dışındaki bütün memuriyet hayatı mutasarrıf olarak geçmiş, Gelibolu, Midilli, Rodos, Sakız gibi yerlerde mutasarrıflık yapmıştır. Ancak bu görevler onu İstanbul’dan uzaklaştırma amacını güden tayinlerdir.) O yıllarda kuduz aşısı henüz bulunmamıştır, dolayısıyla Namık Kemal’in çaresi yoktur. Gelibolu’nun köpeklerinden bir bölümünü yakınlardaki Galata Burnu denilen ıssız yere, bir bölümünü ise karşı yakadaki Lapseki’ye gönderir.
Modernleşmenin acı yüzü
İstanbul’da ise durum zordur. 19. yüzyılın başında şehrin bu dört ayaklı sakinlerinin sayısı 40-50 bine ulaştığı rivayet olunur. Avrupa’da ‘sokak köpeği’ kavramı, tam bu tarihlerde ortadan kalkmış, köpekler evcilleştirilerek evlere sokulmuştur. Modernleşmenin gereği olarak köpeklerin sokaklardan uzaklaştırılması bizde farklı yoldan olur. Çünkü İslam dini, evde köpek beslemek konusunda yeterince esinlendirici değildir.
İkinci köpek tehcirini atı için Karacaahmet’te kubbeli bir mezar yaptıracak kadar ileri giden II. Mahmud yapacaktır. Modernleşmeci padişahımız, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra ilk iş olarak sokak köpeklerini bir gemiye doldurarak halk arasında Hayırsız Adalar diye anılan üç adadan biri olan Sivri Ada’ya (diğerleri Yassı Ada ile Tavşan Adası’dır) gönderir. Ancak yolda fırtınaya yakalanan gemi, köpekler ile birlikte sahile vurunca bu trajik olay halkın tepkisini çeker. II. Mahmud’un müneccimlere danışmadan yaptığı bu iş için Allah’ın ceza vereceğinden korkanlar, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın birkaç yıl sonra Kütahya önlerinde boy göstermesini bu olaya bağlarlar.
Tehcirden başka yol yok mu?
Üçüncü köpek tehciri, Çırağan Sarayı’nın bahçesinde bir ‘Arslanhane’ inşa ettiren, arslan heykelleri yaptırmak için İtalya’dan heykeltıraş getirten, Bağdat’tan 165 Arap atı, üç arslan, bir Van kedisi ve bir sansar getirten Abdülaziz döneminde (1861-1876) yapılacaktır. Gemilere doldurulan köpekler, Hayırsız Adalara sağ salim ulaştılarsa da, bir süre sonra İstanbul’un çeşitli semtlerinde yangınlar çıkınca, uğursuzluğu gidermek için köpekler tekrar şehre getirilir. Ancak, 1875 veya 1876’da İstanbul’a gelen İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in “Bilhassa Pera’da ve Galata’da zavallı hayvanlar o kadar hırpalanırlar ve dövülmeye o kadar alışmışlar ki, bir değnek gördükleri anda kaçarlar ya da kaçmaya hazırlanırlar” demesine ve İstanbul’un yabancı sakinlerinden Dorine I. Naeave adlı hanımın ‘bu baş belalarından kurtulmak için’ sandalcılara para vererek köpekleri nasıl toplatıp karşı kıyıya postaladıklarını, buna karşılık karşı kıyı sakinlerinin nasıl iki katı para verip köpekleri tekrar kendi yakalarına gönderdiklerini anlatmasına bakılırsa, halk ne köpeksiz ne de köpeklerle yaşamaya razı olmaktadır.
Bedavaya belediye hizmeti
Eski İstanbul Hatıraları adlı kitabın yazarı Sadri Sema (Mehmed Sadreddin Aydoğdu), 19. yüzyılın sonundaki durumu şöyle anlatıyor: “Sokak köpekleri bir taraftan da o günlerin adı var, kendi yok belediyesinin, beyaz kemerli belediye kavaslarının belediye çöpçülerinin muavinleri ve yardımcıları idi. Sokaklara atılan süprüntülerin çoğunu bu köpekler toplar, yok ederlerdi. Yine bu sokak köpekleri istibdad zabıtasının da fahri efradından idi. Mahallerinde gece karanlığında bir yabancı, hele kılıksız kıyafetsiz bir serseri geçse üstüne atılırlar, hudut harici ederler, bununla da iktifa etmiyerek feryadı basarlar, polisleri, zaptiyeleri, bekçileri uykudan uyandırırlar, halkı ayaklandırırlardı. Bu köpeklerin hırsızı tartakladıkları, kundakçıyı yaraladıkları, zamparayı yakaladıkları da çok olmuştur.”
Fanatik bir Abdülhamit düşmanı olan yazarın durumu abarttığı düşünülebilir ama bu satırlar, Türklerin köpek sevgisine pek inanmayan ve köpeklere gösterilen müsamahanın ardında bir çeşit ‘bedavaya belediyecilik’ mantığı yattığını iddia eden II. Mahmut döneminin ünlü Prusyalısı Helmut von Moltke’nin sözleriyle uyum içindedir.
Modernleşmenin acımasız yüzü
Ancak II. Meşrutiyet dönemi belediyecilik hizmetinin sokak köpeklerine bırakılmayacağı kadar karmaşık bir dönemdir. Dolayısıyla, sokak köpeklerine gösterilen hoşgörünün sonuna gelinmiştir. Ancak, bu iş son derece vahşi biçimde yapılır. 1910 yazında Şehremini Suphi Bey sokaklardaki başıboş dolaşan tam 80 bin köpeği Hayırsız Adalara göndermeye karar verir. Ahali yine ‘uğursuzluk getirir’ diye karşı çıkar. Bu işle görevlendirilen serseriler, işsiz güçsüzler ve sabıkalılar demir kıskaçlarla zavallı kurbanlarını boyunlarından, ayaklarından ya da kuyruklarından yakalayarak kan revan içinde onları adaya götürecek mavnalara atarlar. Hayırsız Adalar, Marmara’nın ortasında çöle benzeyen kayasal oluşumlardır. İçecek bir damla su yoktur. Nitekim köpekler orada açlıktan ve susuzluktan birbirlerini yiyerek ölürler. Acı çığlıklar, inlemeler, ulamalarla geçen bu acıklı süreç tam iki ay sürer. Bu korkunç facia sırasında, fırsatçı bir Fransız sanayicisi adadaki köpeklerden elde ettiği deri, kemik tozu, gübre, yağ gibi malzemeleri Marsilya’ya ihraç etmeyi başaracaktır.
Ancak kısa süre sonra şehrin sokaklarında köpekler egemenliklerini yeniden ilan ederler. Kısa sürede köpek sayısı 30 bine ulaşır. Ama, köpekler, ülkeyi ‘dahili düşmanlardan temizlemeyi’ görev edinmiş İttihatçı iktidarı unutmuşlardır. 18 Ağustos 1912’de ‘Şehremini’ olarak göreve başlayan ve şehircilik açısından çok güzel hizmetlere imza atan Dr. Cemil Topuzlu, anılarında sanki marifetmiş gibi “bunları yavaş yavaş imha ettirdim” diye yazacaktır. İmha ettiği köpek sayısı da 30 bin kadardır. Köpekler gider ama uğursuzluk gelmekte gecikmez ve Balkan Savaşı patlar...
İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti
Köpek itlafı tüm hızıyla sürerken, 1912 yılında İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti kurulması ilginçtir. Üstelik cemiyetin başkanı Âyan Meclisi üyesi ve eski sadrazamlardan Hüseyin Hilmi Paşa; ikinci başkanları Şûra-yı Devlet Reisi Prens Said Halim Paşa ile Teşrifat-ı Umumiye Nazırı İsmail Cenani Bey; kâtipleri Âyan Meclisi üyesi Baserya Efendi ile Şûra-yı Devlet üyesi Yusuf Razi Bey, veznedarı Türkiye Milli Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Sir H. Babington’dur. Diğer ünlü üyeler, Müze-i Hümayun Müdürü Halil Bey, Maarif Nazırı Emrullah Efendi ile Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’dır.
Cemiyetin iki temel görevi vardır: Birincisi hayvanlara reva görülen zulüm ve haksızlıkların önlenmesi, hayvanlara iyi muamele edilmesi teşvik edilmesi ve hayvanların içinde bulundukları kötü koşulların düzeltilmesidir. İkinci amaç ise, halk arasında, özellikle de çocuklar arasında adalet, iyilikseverlik ve hayvan sevgisi duygularının yaratılmasına yönelik çalışmalar yapmaktır.
Bu yüce ideallerin devlet katında önemli görevler üstlenen kişiler tarafından paylaşılması görünüşte de olsa etkisini göstermiş olmalıdır çünkü o güne kadar ‘yok edilmesi gereken baş belaları’ olarak görülen sokak köpeklerinin açıkça itlafına ara verilmiş, gazetelerde sokak köpeklerinden yana yayınların sayısı artmıştır. Hayvanları korumaya yönelik girişimler artmış hatta hayvanlara iyi davrananlara ödül verilmesi bile söz konusu olmuştur Sokak köpeklerinin bu altın dönemi ne yazık ki kısa sürer. 1914’te savaşın başlamasıyla, ortalık toz duman olurken, yeni bir köpek kafilesinin Sivri Adalara tehcirine başlanmıştır.
* * *
Evliya Çelebi: “Kedi sevgisi imandandır”
Kedilerin (Latince’de genus Felis) tarihi henüz yazılmadı ama kedi üzerine pek çok şey biliyoruz. Kedilerin köpekten çok sonra evcilleştiğini, ana vatanlarının Kuzey Afrika olduğunu, Neolitik çağa (MÖ 8000-5500) tarihlenen Konya yakınlarındaki Hacılar yerleşim yerinde veya İsrail’deki Jericho’da kedilerin yaşadığını, kediyi ilk evcilleştirenlerin Mısırlılar olduğunu biliyoruz örneğin. Nil bölgesine ait en eski kedi kalıntısı MÖ 4000 yıllarına ait. Kedinin evcilleştirilmesi, insanoğlunun toprağı işlemeyi öğrendiği döneme denk düşüyor. Çünkü tarım demek, tahıl demek, tahıl demek fare, sıçan, kemirgenler, yılan ve böcekler demek. Bu kadar işe yarayan bir hayvanın sonunda kutsal sayılması ise doğal görünüyor. Nitekim MÖ 945-715 tarihleri arasında hüküm süren 22. Sülale döneminde tanrıça Bastet, dişi bir kedi olarak betimlenmiş.
Kötü mü iyi mi?
Mısır kedileri ticaret gemileri ile dünyanın dört bir yanına dağılmış. Girit’teki Miken uygarlığında, Eski Yunan’da ve Roma’da da kedilere büyük hürmet gösterildiğine dair kanıtlar var. Benzer bir durum Uzak Doğu’da da geçerli. Japonya’da üç renkli kedinin şans getireceğine inanılır, Çin’de ipek böceklerinin kozalarını koruduğu için sevilir, Tibet’te ve Burma’da asil duruşlarıyla saygı duyulurmuş. Ancak bazı Uzak Doğu kültürlerinde fazla sevilmekten başlarına iş gelmiş, çünkü pirinç pilavının yanına kızarmış kedi iyi gidermiş!
İlahi ceza
Avrupa’ya dönersek, kediler 400’lü yıllardan sonra evlere girmeye başlamış. Batı dillerinde kedi karşılığı kullanılan ‘cattus’ ‘cat’, ‘katze’, ‘cato’, ‘chat’ gibi sözcüklerin kökeni konusunda değişik görüşler var ama en çok tekrarlanan hepsinin Arapça ‘kıtt’ sözcüğünden geldiği. Alım satımı 945 yılında Galya’da kedilerin alım-satımı kanuna bağlanmış. Kedi öldürmek de cezaya tabi kılınmış. Norveçlilerin tanrıçası kedi başlı, kadın gövdeli Freya imiş. Bizans’ta kedilere iyi davranıldığına dair kanıtlar var ama 1233’te Papalığın bir fermanla kara kedileri şeytan saymasından sonra Avrupa’da kediler için altın çağ sona ermiş. Bu tarihten itibaren yüz binlerce kedinin işkenceye uğradığı, asıldığı, yakıldığı sanılıyor. Kedi besleyenler de nasibini almış elbette bu korkunç uygulamadan.
Ancak, takdiri ilahi mi (!) demeli ne, 1348-1352 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden veba salgınından sonra insanların farelerle uğraşacak halleri kalmamış ve kediler yeniden göreve çağrılmışlar. Elbette, veba tehlikesi savuşturulunca kedi düşmanlığı yeniden hortlamış. Üstelik bu durum yüzlerce yıl sürmüş. Özellikle kedi besleyen kadınlar ‘cadı’ avından nasiplerini çokça almışlar. Çünkü şeytanın ‘siyah pelerini kediden aldığına’ inanılmış. Cadı avı bittikten sonra da durum çabuk değişmemiş. Örneğin Fransa Kralı XIII. Louis’nin başbakanı Kardinal Richelieu 1642’de öldükten sonra 14 kedisine ve iki bakıcısına bol para ve bir ev bırakmış ancak İsviçreli muhafızlar eski söylencelerin etkisiyle kedilerini vahşice öldürmüşler.
17. yüzyıldan sonra Velasquez, Goya, Manet, Monet, Gauguin, Renoir ve Paul Klee gibi ressamların, Charles Perrault, Lewis Caroll gibi yazarların eserlerinde kedilere yer vermesiyle, toplum kedilerle yeniden barışmaya başlamış.
Türk-İslam sentezi
Türklere gelince, Orta Asya’da, MÖ 3-1.yüzyıla tarihlenen Pazırık buluntularında, kedi ve kedi başı heykelleri olmasına rağmen Eski Türklerde kedi çok sevilen bir hayvan değil, ölüm ve kötü kaderin alegorisi imiş. Örneğin, Özbek halk kahramanlık destanı Alpamış’ta, birine gözdağı vermek için söylenen şu sözlere bakın: “İnden çıkıp kediyle oynar/Ecel yaklaşmışsa fareye...” Hakas, Kazan ve Altay Türklerinde kedi (köpek ve yılanla birlikte) kötü ruhların vücut bulduğu hayvanlar arasında sayılıyormuş. Nuh Tufanı’nın Hakas Türkleri arasındaki versiyonuna göre, Nuh’un Gemisi’ne fare kılığında giren şeytanı yediği için, kedinin ağzı pis sayılırmış. Anlaşılan sürekli birbiri ile didişen ve sürekli yer değiştiren bozkır toplumlarının karakteriyle kedilerin karakteri pek uyuşmamış.
Peygamber ve Muezza
Hz. Muhammed’in kedinin içtiği suyla abdest aldığına ve kedisini uyandırmamak için hırkasının kolunu veya eteğini kestiğine dair rivayetler, Buhari’nin Hz. Ömer’den naklettiği, bir kadının eve hapsederek yiyecek vermediği kedi yüzünden cehenneme gittiğine dair hadis, Müslümanların kediye olumlu yaklaşmasına yol açmış görünüyor. Hatta Peygamber’i yılandan kurtaran Muezza adlı bir kediden bahseden kaynaklar var.
Nitekim Osmanlı döneminde kediye, eski Türklere nazaran daha sevecen yaklaşılmış. Örneğin Ahmed Eflâkî (ö. 14. yüzyılın başı), bazı Mevlevilerin biyografilerini topladığı Menâkibü’l Ârifînadlı eserinde Mevlana’nın bir kedisi olduğunu ve Mevlana’nın ölümünden yedi gün sonra bu kedinin de öldüğünü, kedinin Mevlana’nın sandukasının hemen sol tarafına ayak ucuna gömüldüğü anlatılır. Bu yüzden Mevlana halk arasında Pisili Sultan diye anılırmış. Çeşitli Osmanlı şehirlerinde kadılık yapmış şair Meali (ö. 1535/6) kaybettiği kedisi için Mersiye-i Gürbe(Kediye Ağıt) adlı uzun şiir yazmış. 1600’de I. Ahmet’e sunulmak üzere hazırlanan bir albümdeki İstanbullu erkeklerin bir eğlencesini canlandıran resimde acayip başlıklar giymiş, maske takmış erkekler müzik eşliğinde eğlenirken, arka tarafta, şamdanın yanında küçük bir oğlan çocuğu kendisi kadar büyük beyaz bir kediyle oynarken resmedilmiş. Kedi de aynen çocuk gibi, etrafta olup bitenle değil sadece karşısındaki çocukla ilgilenir gibi duruyor resimde.
17. yüzyıl seyyahı Evliya Çelebi’nin seyahatnamesindeki ‘Erzurum’da damdan dama atlarken donan kedi’ hikâyesi pek meşhurdur. Bu hikâye her ne kadar Çelebi’nin anlattıklarına güvenilemeyeceğinin kanıtı olarak sunulursa da, dikkatli bir okuyucu, Çelebi’nin hikâyeyi anlatırken ‘bunun meşhur bir latife olduğunu’ belirttiğini anlar.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Kumkapı-Nişanca bölgesinin ünlü Ramazan davulcusu Ali Kuka’nın kedilerle ilişkisi de tarihe geçmiş. Ali Kuka, önce her birine isim verdiği kedilerini doyurur sonra göreve çıkarmış. Halkı sahura kaldırmak için bütün ışıklar yanıncaya kadar davulunu patlatırcasına çalar, bu iş sırasında kendisine kulübesinde beslediği sokak kedilerinden bir ordu eşlik edermiş.
Kedisever yazarlar
“Zerrişte, bu ismiydi onun, sanki haberli
Uğrun kederimden
Yaltaklanır, atlar, sürünür, okşatır, okşar
Sırf alsın için gönlümü bir çare bulurdu
Lakin üzerimden
Bir kez dağılıp gitti mi hüznüm, kurulurdu:
‘Sayemde bu neşen’ demek ister gibi mağrur;
Mağrur ve küçümser,
Başlardı vefasızlığa; ben bağlı ve güçsüz,
Her isteği, her hazzı ve her keyfine uymuş,
Bazen şaşaraktan,
Bazen kızararaktan, yine güçsüz, yine kanmış;
En şüpheli bir meylini görsem inanırdım;
Biçareliğimden;
Hep tırmalanır, tırmalanır, tırmalanırdım!
...”
Tevfik Fikret, Zerrişte adlı kedisinin arkasından böyle yazmıştı. Aslında kedi derken ‘kadın’ demek istiyordu. Zerrişte, Farsça ‘sırma’, ‘altın tel’ demekti. Lafını esirgemeyen eleştirmen Nurullah Ataç da “kediye koyduğu ada bakın? Türkçe’yi o kadar hor görmüş adama biz de kalkıp büyük Türk şairi demişiz! Allah günahımızı affetsin!” demişti. Tanburi Mesut Cemil Bey kedi aşkından hikâyeci olmuş, Halit Ziya Uşaklıgil, burnu büyük kedilerin, insanlara güvenmelerinin acı sonlarını anlatmış, Refik Halit Karay havuzdaki balıkları yiyor diye kedisini öldürmüştü. Bilge Karasu, “Kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi” demiş, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın son sözleri “Kedilerimi iyi besleyin!” olmuştu. Oya Baydar da ‘Vicdan yazıları’ başlıklı sütunundaki ilk yazısına Orhan Veli’nin Kuyruklu Şiiri’yle;
“Uyuşamaz, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi
Senin yiyeceğin kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün ben kemik.
Ama seninki de kolay değil kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü” dizeleriyle başlamıştı.
Ben de yazıyı birkaç ‘kedi sözü’ ile bitireyim: ‘Hepsi bitti de iş kara kedinin evlenmesine mi geldi?’ ‘Kedinin üstüne varma, aslan yaparsın’, ‘Kedinin kanadı olsaydı, serçenin adı olmazdı’, ‘Kediye sormuşlar, kadı mı iyi, müftü mü? Ne o, ne o demiş’...
Kaynakça Taner Timur, “Köpekler”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.5, Tarih Vakfı Yayınları, 1994, s. 89; a.g.y., “XIX. Yüzyılda İstanbul’un Sokak Köpekleri”, Tarih ve Toplum, S. 117, Eylül 1993, s.10-14; Ekrem Işın, İstanbul’da Gündelik Hayat, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Cihangir Gündoğdu, “Doksan yıl önce İstanbullu hayvanseverler”, Toplumsal Tarih, S. 116, Ağustos 2003, s. 10-17; Sadri Sema, Eski İstanbul Hatıraları, Kitabevi Yayınları, Mayıs 2008; Yücel Dağlı, “Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kedi”, Yaşar Çoruhlu, “Türk sanatı ve sembolizminde kedi”, Serpil Bağcı, “Osmanlı resim sanatında kedi portreleri”, hepsi Toplumsal Tarih, S. 123, Mart 2004, s. 64-81.
.22-2-09
.Tez zamanda yer isimleri değiştirile!”
Tarihte azınlıklara dair ilk belgenin 1250 yılında St. Louis’nin Fransız tebaasından olan Marunîleri koruma sözü verdiği beyanı olduğu kabul edilir. 1618-1648 arasındaki 30 Yıl Savaşları’ndan sonra imzalanan dinsel azınlıkları koruyan anlaşmaları bir yana bırakırsak, kimlik ve dil konularını içeren anlaşmaların bazıları şunlardı: Napolyon Savaşları sonrasında Avrupa haritasının yeniden çizmek için 1 Eylül 1814 ile 9 Haziran 1815 tarihleri arasında toplanan Viyana Konferansı’nın sonuç bildirgesinde bugün Polonya sınırları içinde bulunan ama o dönem Alman toprağı olan, Poznan şehrinde yaşayan Polonyalılara Almancanın yanı sıra Lehçenin de resmî işlerde kullanılması hakkı tanınmıştı. 1831 tarihli Belçika Anayasası’nın 23. maddesinde, ‘Belçika’da konuşulan dilleri kullanmak seçimliktir. Bu konu, sadece kamu kurumlarını ve yargısal konuları ilgilendirdiği ölçüde yasa ile düzenlenir’ deniyordu.
İMPARATORLUKLAR DAĞILIRKEN . 1860’lara gelindiğinde özellikle Habsburg İmparatorluğu’nda konunun hukuksal, felsefi ve siyasi yanlarına ilişkin ciddi bir literatür oluşmuştu. Nitekim 1867’de, İmparatorluğun Avusturya bölümünde anayasal nitelikteki kanunun 19. maddesine göre tüm etnik azınlıklar, özellikle kimliklerini ve dillerini geliştirme konusunda egemen unsurlar bölgelerde kamuya ait eğitim kurumları, azınlıklara kendi dillerinde eğitim alma imkânı sunacaklardı. İmparatorluğun Macaristan topraklarında geçerli olacak 1868 tarihli 44 Sayılı Kanun’la Macaristan’da ulusal kimliklerine bakılmaksızın herkese eşitlik hakkı tanınmış, ülkede konuşulan farklı dillerin resmî hayatta da kullanımına dair düzenlemeler yapılmıştı. Bunlardan esinlenen İsviçre’nin 1874 tarihli anayasasının 116. maddesine göre, Almanca, Fransızca ve İtalyanca kamu hizmetlerinde, yasalarda ve mahkemelerde eşit kullanıma sahip olacaktı.
KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI . Çok etnisiteli imparatorlukların tarihe gömüldüğü Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Wilson’un ve Lenin’in tarif ettiği ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi’ uyarınca ‘her ulusa bir devlet’ kurulamadığı için, savaşta yenik düşenlere ‘ulusal azınlık hakları’ adı altında bir çeşit ‘teselli ikramiyesi’ verildi. Ancak ulus-devletlerin egemen etnik grupları, istedikleri azınlık grubuna ‘azınlık statüsü’ tanıdılar, istemediklerine tanımadılar, bu statünün kapsamına da onlar karar verdiler.
Aslında, insan hakları ve özgürlükler konusunda büyük adımların atıldığı gelişmiş ülkelerde bile devletlerin büyük bir bölümü azınlıkların kimliklerinin tanınmasından rahatsız oluyor. Dil bu bağlamda en çok hedef alınan unsur. Devletler, dil hakları sözleşmelerini imzalama ve onaylamakta özgür, yani çerçeve sözleşme zorla uygulatılamıyor. Devletlerin sözleşmeleri ihlal ettikleri durumlarda ne olacağı da net değil. Bireysel başvuru yapılacak bir çözüm mercii yok.
MİLLET-İ HÂKİME . Türkiye’de de, azınlık grupları, ‘millet-i hâkime’ olan Türklerin çizdiği sınırlara tabi olmak zorunda kaldılar. Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması olan Lozan Barış Antlaşması’nın 39. maddesinin4. fıkrasında “Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır” Denmektedir. 5. fıkrasında ise “Devletin resmî dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır” diyerek pozitif bir hakkı tanımlar. (‘Negatif haklar’ bir toplumda ayrım yapmadan azınlık-çoğunluk demeden herkese tanınan haklar, örneğin seyahat, mülkiyet, oy verme gibi haklardır, ‘pozitif haklar’ ise yalnızca dezavantajlı gruplara mensup bireylere verilen haklar, örneğin kendi dillerinde eğitim yapmak, mahkemelerde kendi dillerinde savunma yapmak gibi haklardır.) Ancak 39. maddenin bu iki fıkrası hiçbir zaman uygulanmamıştır.
Kürtlerin yeni devlette ‘kurucu/aslî unsur’ mu yoksa ‘azınlık’ mı olduğu konusunda tartışmaları bir yana bırakırsak, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün TBMM’deki Kürtçe atağı ‘dilsel haklar’ konusunda çok önemli bir adımdı. Tepkiler 18 yıl öncesine göre çok olumlu.
Yer isimlerinin Türkçeye tahvili
DTP Milletvekili Hasip Kaplan 20 Nisan 2008 tarihinde TBMM Başkanlığı’na bu konuda bir kanun teklifi vermişti. Teklifte 1949 yılında çıkarılan 5442 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu uyarınca değiştirilen yer adlarının eski haline getirilmesi talep ediliyordu. Teklif gerçekten önemliydi çünkü adı geçen kanuna dayanarak bugüne kadar 30 bin kadar coğrafi yer ismi ‘Türkçeleştirilmişti.’ Değişikliğin en fazla olduğu bölgeler Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgeleriydi.
Aslında bu topraklarda, coğrafi yer adlarının değiştirilmesi fikri ilk kez 1910 yılında ortaya çıkmış, resmî adım 13 Mayıs 1913’te çıkarılan İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi ile atılmıştı. Türkçe olmayan isimlerin sistemli olarak değiştirilmesi doğrultusunda atılan adımlar savaşa girilmesiyle birlikte hızlandı. 5 Ocak 1915’te Enver Paşa tarafından askeri kıtalara gönderilen talimatnamede “savaş zamanının sunduğu olumlu imkândan yararlanılarak, Osmanlı topraklarında Ermenice, Rumca ve Bulgarca dillerden olan il, ilçe, köy, dağ ve nehir adlarının Türkçe’ye tahvili” isteniyor, bu değişikliklerin nasıl yapılacağı konusunda bilgi veriliyor, yeni isimlerde dikkat edilecek hususlar sıralanıyor ve hatta bazı örnekler de veriliyordu. Bu emirname 15 Haziran 1916’da kaldırıldı ancak o zamana kadar çok sayıda köy ve kasaba ismi Türkçeleştirilmişti. Dersim’deki Kızılkilise’nin Nazimiye, Muğla’daki Megri’nin Fethiye, Hüdavendigâr’daki (1918’de Bursa oldu) Atranos’un Orhanili, yine Bursa’daki Mihaliç’in Karacabey, İzmir’deki Ayasluğ’un Selçuk olması bu dönemin işlerindendi.
DİL MİLLİYETÇİLİĞİ . Milliyetçilik ideolojisinin Osmanlı Devleti için bir tehdit oluşturmaya başladığı bir dönemde bu ameliyenin arkasında yatan mantığı anlamak kolaydı. Giderek parçalanan, küçülen bir imparatorluktan geriye kalan küçük parçayı ‘bir Türk ülkesi’ yapmaktan başka yol kalmamıştı. Bu değiştirme ameliyesine Milli Mücadele yıllarında da devam edildi çünkü Milli Mücadele’yi yürüten kadrolar hem fiziki olarak hem de ideolojik olarak İttihatçıların devamıydılar. Üstelik yeni bir devletin kurulabileceği coğrafi alan iyice küçüldüğü gibi bu küçük alanda hak iddia eden Ermeni ve Kürt milliyetçiliği hala tüm canlılığıyla varlığını sürdürüyordu.
Ülkedeki yer isimlerinin ‘millileştirilmesi’ konusundaki ilk teklif 20 Aralık 1920 tarihli 117 sayılı oturumunda İzmit milletvekili Sırrı Bey tarafından yapılmıştı. Sırrı Bey, ülkedeki yer isimlerinin ‘gayrımillî’ kalmasından şikâyet etmiş, Tunalı Hilmi Bey ise bu durumu “Türk’ün mezayasından [üstünlüklerinden]” saymıştı. Isparta milletvekili Nâdir Bey ise “ecnebi isimleri taşıyan köy isimlerinin değiştirilmesine dair” önergesini vermişti. Zaferden sonra, Milli Mücadele kahramanlarının adları bazı mevkileri verilirken, gözden düşenlerin adları geri alındı. 1922’de bir dizi yerleşim yerinin adı ‘Türkçeleştirildi’. Van’a bağlı Müküs Bahçesaray, Kırkkilise Kırklareli, Üskübü Konuralp, Ankara’nın İstanos (Zîr) Yenikent, Makriköy Bakırköy, Ayastefanos Yeşilköy, Sinasos Mustafapaşa, Tirilye Zeytinbağı, İmroz Gökçeada oldu. 1923’te İzmit ilinin adı Kocaeli’ne, 1924’te Kırkkilise’nin adı Kırklareli’ne, 1927’de Bozok’un adı Yozgat’a çevrildi. 1925’te, Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları değiştirildi.
28 BİN DEĞİŞİKLİK . 1934-36 arasında Halkevleri yurt çapında 834 köye Türkçe isimler verdi. 1935’te binlerce yıllık ‘Dersim’ Tunceli yapıldı. 1937’de Mamuretülaziz’e bizzat Mustafa Kemal tarafından ‘bereket-bolluk’ anlamına ‘El’azık’ denildi, sonra Elazığ’a çevrildi. 1939’da Sancak’ın adı ‘Hattai’ ve ‘Karay’ adlarının karışımından oluşan Hatay’a çevrildi. 1940’da İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi ile ‘Türkçeleştirme’ hamlesine yeniden başlandı ancak İkinci Dünya Savaşı dolayısıyla, 1947’de Hatay ilindeki Türkçe olmayan (çoğu Arapça idi) yer adlarının değiştirilmesi dışında önemli bir adım atılamadı. Hatta 1947’de Türkçe’ye çevrilen Ernest Chaput’un Türkiye’de Jeolojik ve Jeomorfolojik Tetkik Seyahatleri kitabında ‘Galatya Yaylası’, ‘Likaonya Yaylası’, ‘Pontik’ gibi terimlerin rahatlıkla kullanılması dikkat çekicidir.
İlginçtir, en büyük isim değiştirme hamlesi nispeten ‘liberal’ politikalar izleyen Demokrat Parti döneminde yaşandı. 1956’da kurulan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri, Savunma ve Milli Eğitim bakanlıkları, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumu’nun temsilcilerinden oluşuyordu. Bu kurulca 1978’e kadar yaklaşık 75 bin yerleşme adı incelendi ve bunlardan 28 bin kadarı değiştirildi.
Bu çalışmalar sırasında Atkafası, Çakal, Çürük, Deliler, Domuzağı, Haraççı, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Kıllı, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir, Zurna gibi ‘anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan, insanları utandıran, inciten, yahut alay edilmesine fırsat tanıyan’ isimler Türkçe dahi olsalar değiştirildi. Kimi isimler, Sehrince/Serince, Pervana/Pervane örneklerindeki gibi birkaç harf değişikliğiyle korundu. Kimi, Şemsi/Güneşli, Kebirkazani/Büyükkazanlı, Telanbar/Anbartepe, Telseyif/Kılıçlı örneklerindeki gibi Türkçeye tercüme edildi. ‘Şıh’ gibi Alevi kökenliler ‘Şeyh’ yapılarak ‘Sünnileştirildi.’ İçinde ‘kızıl’, ‘çan’, ‘kilise’ gibi kelimeler olan yer isimleriyle Arapça, Farsça, Ermenice, Kürtçe, Gürcüce, Tatarca, Çerkezce Lazca yer isimleri ‘bölücülüğe meydan vermemek’ amacıyla değiştirildi. (Bu arada birçok yer adında bulunan ‘viran’ sonekinin ‘ören’le değiştirilmesi Cumhuriyet’in bayındır bir Türkiye vaadiyle bağdaşmayan isimlere de el atıldığını gösteriyordu.)
BUGÜNÜN VE GEÇMİŞİN FETHİ . Aslında yer ve insan isimlerini değiştirme eylemi sadece Türkiye’ye has değil. Neredeyse bütün ulus-devletler üzerlerinde kurulu oldukları toprakların sadece demografik olarak değil, tarihi açıdan da sahibi oldukları göstermek için, o topraklarda bir zamanlar yaşamış ‘öteki’ grupların izlerini silmeye çalışmışlardır. Coğrafi ve tarihi yer adlarını değiştirme bu işlemin sadece bir tanesidir. 20. yüzyıl başında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sırasında yaşanan olayların travmatik etkisinden bir türlü kurtulamayan yönetici elitler de, orijinal/tarihsel yer isimlerin toplumun kolektif belleğinde çok ötelere itilmiş olan bazı bilgileri yeniden bilinç üstüne çıkarmaya katkıda bulunmasından böyle bir bellek tazelenmesinin, yıllardır özenle inşa edilen ‘Anadolu’nun Türklerin yurdu’ olduğu şeklindeki resmî söylemi zayıflatmasından ve dahası bu grupların tarihi haklara dayanarak, Anadolu coğrafyasında hak iddia etmesinden korkuyorlar. Yani, günümüzde ‘Kürdistan’, ‘Amid/Amed’, ‘Dersim’, ‘Konstantinopolis’, ‘Smyrne’, ‘Pontus’, ‘Ararat’, ‘Ani’, ‘Akhtamar’, ‘Kilikya’, ‘Misis’ gibi yer adlarının kullanılmasına gösterilen sert tepkinin nedeni, 90 yıldır bir türlü inşaatı bitmeyen ulus-devletimizin derin güvensizliği...
‘Bölücü’ Kızıl Tilki Vulpes vulpes kurdistanicum
Bu derin güvensizliğin neden olduğu komik durumlara dair bir örnekle devam edelim. Gazeteci Yalçın Doğan Hürriyet gazetesindeki 1 Mart 2005 tarihli köşesinde “UNDP [Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı] bin yıllık kızıl tilkiyi yazışmalarında Vulpes Vulpes Kürdistanicum diye niteliyor!.. Yani, Kürt tilkisi!.. Hiçbir bilimsel kitapta yeri olmayan bir tanım!.. Bu işgüzarlık nereden çıkabilir?.. Ağrı ve çevresi bizim Kürt yurttaşlarımızın da yaşadığı bir bölge ya da onların deyimiyle Kürdistan!.. Kızıl tilki de, orada yaşadığına göre, oluyor size Kürt tilkisi!.. Ona bir de, bilimsel bir ad takmak gerek, karşınızda Vulpes Vulpes Kürdistanicum! Kürt sorunu işte bu!.. Bizim kendi Kürt yurttaşlarımızla çözmek istediğimiz bir sorun, her fırsatta dışarıdan çomak sokulan bir olay. Hem de adının önünde BM bulunan bir kuruluş bile bu oyunda rol alıyor” diyor ve devam ediyordu: “Sadece Kürt tilkisiyle bitmiyor. Uluslararası kuruluşların bazı yazışmalarında da, bildiğimiz koyun isim değiştiriyor, Ermeni koyunu [ovis Armenia] oluyor!.. Türkiye’nin başındaki iki derdin haberini hayvan isimlerindeki değişikliklerden almak mümkün!..Biri Kürt sorunu, diğeri uluslararası arenada yeniden sinsi sinsi tartışmaya başlanan Ermeni sorunu. Bize hiç mi rahat yok!..”
ÜNİTER İSİMLER . Yalçın Doğan’ın yazısı üzerine, Çevre ve Orman Bakanlığı harekete geçti ve “ülkemizin üniter yapısını bozucu nitelikte kasıtlı olarak” konulmuş olduğunu tespit ettiği,vulpes vulpes kurdistanica şeklindeki tilki türünün adını, vulpes vulpes, 1758’de Isvecli bilim adami Carl von Linne dem Wildschaf tarafından adı ovis armeniana olarak konulmuş Anadolu yaban koyununu ovis orien anatolicus olarak ve capreolus capreoulus armenius olan karaca türünün adını capreolus capreolus capreolus olarak değiştirdi.
Ancak, Bakanlığın bilmediği, bu tür bilimsel hayvan isimlerinin 1895’te kurulan The International Commision on Zoological Nomenclature (ICZN) olan uluslararası zooloji örgütü tarafından tescil edildiği; yeni isim önerileri ve eski isimlere ilişkin değiştirme tekliflerinin sadece bu komisyonun kurallarına göre yapılabilmekte olduğuydu. Komisyon, taksonomi (canlıların sınıflandırılması, bu sınıflandırmada kullanılan kurallar bütünü) konusunda standardı korumak için isim değişikliğini katı bilimsel kurallara bağlamıştı. Dolayısıyla Bakanlık yazışmalarında bu yeni isimleri kullansa bile uluslar arası arenada eski isimler geçerliydi!
PONTUSLU BALIKLAR . Ancak mesele bu da değildi. Başımızdaki bela (!) Yalçın Doğan’ın ve Bakanlığın sandığından çok daha büyüktü. Çünkü uluslararası ve ulusal listeleri, içinde‘kurdistanicus’, ‘pontus’, ‘armenius’, ‘lazia’ gibi ‘bölücü’ kelimeler taşıyan yüzlerce bitki ve hayvan isimleri kaplamıştı. Örneğin GAP İdaresi’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi Dicle Havzası Endemik Bitki Türleri listesinde paracaryum kurdistanicum adlı Diyarbakır’a özgü bir bitki vardı. Doğabilimci Lev Semenoviç Berg’in 1931’de tescil ettirdiği Dicle’ye özgü bir balık olanglyptosternum kurdistanicum TÜBİTAK’ın listesinde yer alıyordu. Aynı şekilde, çeşitli listelerdealosa pontica, thorax armeniacus, glypto thorax kurdistanicus gibi ‘bölücü’ balıklar; lacerta armeniaca, timon princeps kurdistanicus gibi ‘bölücü’ sürüngenler; crocidura lasia, tristrami intrapontus, galereolus ponticus gibi ‘bölücü’ memeliler; bolivaria kurda, poecilimonella armeniaca, phytodrymadusa armenica gibi ‘bölücü’ çekirgeler; aristolochia pontica, myosotis lazia, nonea armeniaca, onosma armenum gibi ‘bölücü’ bitkiler ve daha nicesi ‘üniter’ devletimizi bölmek için pusuda bekliyordu. (“Şimdi de Pontuslu Balık”, 6 Mart 2005, Radikal.)
ANTİK YUNAN HAYRANLIĞI . Şaka bir yana, bu isimleri koyanlar hakikaten ülkemizin üniter yapısını bozmayı mı amaçlamışlardı? Suavi Aydın'ın da belirttiği gibi, ağırlıklı olarak 19. yüzyılda ve kısmen de 20. yüzyılda ülkeyi gezerek söz konusu bitki ve hayvanlara bu isimleri verenlerin Türk, Kürt ya da Ermeni milliyetçileri gibi akıl yürüttüklerini sanmıyorum. Bu Batılı uzmanların dünyaya bakışı daha çok Rönesans’la birlikte ortaya çıkan antik Yunan ve Roma’ya hayranlıkla belirlenmiş ve ad koyarken, antik Yunanlıların ve Romalıların coğrafî adlandırmalarına ve ağırlıklı olarak Roma eyalet sisteminin terimlerine (Pontus, Kappadokia, Galatia, Kurdistan, Armenia, Lykia, Lydia, Karia, Kilikia gibi) uygun bir terminoloji kullanmışlardı. Adlandırmalardaki boşluklar ise Arap coğrafyacılarının belirlemeleriyle doldurulmuştu. Osmanlı yöneticileri çoğunlukla bu duruma kayıtsız kalmışlar, hatta kendileri de ‘Arz-ı Ekrad’ (Kürtlerin ülkesi), ‘Kürdistan Eyaleti’, ‘Lazistan Sancağı’ demekte beis görmemişlerdi.
Olumlu Bir Örnek: Fransa’da Dilsel Azınlık Hakları
Peki, başka ulus-devletlerde durum nasıl? Örneğin Kemalizm’in model ülkesi Fransa’da dilsel haklarla ilgili uygulamalar ne yönde? Hükümete sunmak üzere hazırladığı Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu’nu ‘bölücü’ bulan bir savcı tarafından beş yıl hapis cezası istemiyle yargılanan ve sonunda beraat eden Baskın Oran söz konusu yargılamanın 15 Şubat 2005 tarihli duruşmasında sunduğu ‘Karşı İddianame’de savcının Fransa’yı ‘azınlık olmayan’ ülkelere örnek vermesi üzerine şöyle demişti: “(...) Evet, Fransa Anayasasının 2. maddesi şöyledir: ‘Cumhuriyetin dili Fransızcadır’.Bu kadarı, Savcılığı sevindirecek bir husus, çünkü bizim anayasamızın 3/1 maddesindeki ‘[Devletin] dili Türkçedir’ ibaresini hatırlatıyor. Fakat Savcılığın bilmediği ve öğrenince hiç sevinmeyeceği husus şudur: Fransa’da bir de ‘Fransa Dilleri’ kavramı vardır (...) Fransa dilleri terimiyle kastedilen, Cumhuriyet topraklarında Fransa yurttaşlarınca geleneksel olarak konuşulan ve hiçbir devletin resmî dili olmayan, bölge veya azınlık dilleridir.
Bu bölge ve azınlık dillerinin sayısı, Deniz Aşırı Topraklar da katıldığında, 75’in üstündedir. Yalnızca Metropoliten Fransa’dakiler (Kıta Fransa’sı) 16 tanedir ve bunlar ‘Bölgesel Diller’ ve ‘Teritoryal Olmayan Diller’ diye ayrılır. ‘Bölgesel’ Fransa Dilleri 10 tanedir: Alsas dili, Bask dili, Breton dili, Katalan dili, Korsika dili, Batı Flamanca, Mozel Fransik dili, Frankoprovansal dili, Oy dilleri, Ok dilleri (Oksitan).
‘Teritoryal Olmayan’ Fransa Dilleri 6 tanedir: Diyalektal Arapça, Batı Ermenicesi, Berberce, Jüdeo-İspanyol dili, Romani (Çingene) dili, Yidiş (Yahudi) dili.Bu dillerin konuşulması, yazılması, yayınlanması, sanat konusu yapılması, vb.tamamen serbesttir.
1951 yılında çıkan Yerel Dil ve Diyalektlerin Öğretimi Hakkında ‘Deixonne’ Yasası bunların arasından Breton, Bask, Katalan ve Oksitan dillerinde öğretim yapılabileceğini ilan etmiş (md.10), bu dillerin hangi üniversitelerde öğretim ve araştırma konusu yapılacağını da saptamıştır (md.11).
16 Ocak 1974 tarihli kararnameyle Korsika dili, 30 Mayıs 2003 tarihli idari kararla da (arrêt) Alsace-Moselle’de konuşulan azınlık dili (Alsasça) eğitim konusu (l’objet d’un enseignement) olabilecek diller arasına katılmıştır...”
Baskın Oran’ın Fransa ve İspanya’daki uygulamaları kaynakçalarıyla verdiği, gerek hukuksal anlamda, gerekse hiciv sanatı açısından gerçek bir başyapıt olan Karşı İddianamesi’nihttp://baskinoran.oran.name/KarsiIddianame-15-02-2005.pdf adresinde bulabilirsiniz.)
Kaynakça: Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003; “Köylerimiz”, İçişleri Bakanlığı, İller İdaresi Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara, 1982; Harun Tunçel, “Türkiye’de ismi değiştirilen köyler,” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2000, C.10, S.2, s.23-34; Suavi Aydın, “İsimler Milli Birliği Nasıl Bozar? Bak Şu Tilkinin Ettiğine...”, Toplumsal Tarih, S. 143, Kasım 2005, s. 90-97.
.1-3-09
.Sizin kahramanınız hangi Kara Fatma?
KADIN SAVAŞÇILAR . Mehmet Bayrak Osmanlı’da Kürt Kadını (Özge Yayınları, 2002) adlı eserinde, Kürt literatüründe ‘Fataraş’ veya ‘Fata Reş’ adıyla tanınan kahraman savaşçı kadından ve bu kahramanın zaman içinde nasıl Türkleştirildiğinden söz eder. Zeynep Kutluata ise 2006’da Sabancı Üniversitesi’nde hazırladığı lisansüstü tezinde 1806’nın, 1853-1856 Kırım Savaşı’nın, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ve Milli Mücadele Dönemi’nin Kara Fatmaları anlatır. Başka kaynaklarda da Erzurumlu Nene Hatun, Vanlı Kara Fatma, Nezahat Onbaşı, Gördesli Makbule, Osmaniyeli Tayyar Rahmiye, ‘Toros Kartalı’ Kılavuz Hatice, Kastamonulu Erkek Halime ve daha nice kadının benzer hikâyesine değinilir.
8 MART KADINLAR GÜNÜ . Bu kadınlar, askerliğe, savaşa ilişkin toplumsal cinsiyet kalıplarına ilişkin önyargılarımızı tersyüz eden istisnai kadınlardır. Zeynep Kutluata, tezinin önsözünde cevap aradığı soruları “...Bu istisna, nasıl temsil edildi? Neden ihtiyaç duyuldu? Kime hizmet etti? Savaşa ilişkin geleneksel ataerkil rollere meydan okudu mu? Yoksa geleneksel rolleri yeniden mi üretti?...” şeklinde sıralıyor ve bir ‘stereotip’ olan Kara Fatmalara ilişkin söylem savaşlarının bugün hâlâ devam ettiğini belirtiyor. Yazarın vardığı sonuçları aktarmaya sayfanın boyutları yeterli değil. Ama 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Kara Fatmaları anmak için iyi bir vesile gibi göründü bana.
Haydut Kara Fatma
İlk kahramanımıza 1806 tarihli bir arşiv belgesinde rastlıyoruz. Trabzon Valisi Tayyar Mahmud Paşa tarafından İstanbul’a yazılmış bir mektupta Kara Fatma adlı bir Kürt aşiret beyinin karısının, 78 kişilik bir çeteye komuta ettiğini ve Amasya Sancağı’nda hırsızlık yaptığını anlatılmaktadır. Kara Fatma, çaldığı malları, kadın olduğu için dikkati çekmemesine güvenerek Çorum ve Osmancık bölgesinde pazarlamaktadır. Bozok Sancağı Mutasarrıfı Süleyman Bey tarafından yakalanan Kara Fatma çaldığı malların bedeli olan altı bin kuruş tazminatı ödemeye mahkûm edilmiştir.
Kara Fatma’nın bir diğer suçu bir Müslüman’ı öldürmek ve bin kuruşunu çalmaktır. Tayyar Mahmud Paşa, Kara Fatma ve adamlarını üç-beş gün hapse atar ve çetenin çaldığı paraları, öksüz bıraktığı çocuklara verir. Paşa’nın bu mektubu Kara Fatma’nın hapisten çıktıktan sonra halkı tehdit etmeye devam etmesine dairdir. Paşa, Kürtlerden saraya bir şikâyet gelirse amacının Kürtlere saldırmak değil halkın yaşamını ve malını korumak için Kara Fatma’yı etkisiz hale getirmek olduğunu söylerken, rakibi Çapanzadelerin 1805’te Kürt köylerine saldırarak talanda bulunduklarını ihbar etmekten de geri kalmaz.
‘Kâfir’ ve ‘melûne’
Bu mektupta tarif edilen Kara Fatma Kürt’tür ve bir aşiret reisinin karısıdır. Ama hepsinden önemlisi, evli bir kadın olduğu halde, bir grup haydutun reisidir. Mahmud Tayyar Paşa’nın kadından ‘kâfir’ ve ‘melûne’ olarak söz etmesi de ilginçtir, çünkü bilindiği gibi Kürtlerin ezici çoğunluğu Müslüman’dır. Bu durum akla, kadının hem Hıristiyan Yezidi Kürtlerinden olduğunu düşündürür. Ama daha ilginç olan, Tayyar Mahmud Paşa’nın bir kadın hayduttan söz ederken hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermemesidir. Anlaşılan o devirlerde bu tür kadınlardan bolca vardır.
Kürt Kara Fatma Fataraş
Mehmet Bayrak’ın Osmanlı’da Kürt Kadını adlı eserinde sözü edilen Fataraş veya Fata Reş (Kürtçede ‘Kara Fatma’ demektir), Sinemilli aşiretinin reisi Kara Bilal’in kız kardeşidir. Ailenin erkek üyelerinin sırayla ölmesi üzerine aşiretin başına geçen Fataraş Hanım 1853’te Kırım Savaşı patlak verdiğinde, padişahın tüm Osmanlı tebaasına yaptığı çağırıya uyarak, 300 dolayında süvari ve piyade ile bu savaşa katılmak üzere İstanbul’a gider.
İngilizler ve Fransızlar da Osmanlı ile birlikte savaşa katıldıklarından, İstanbul, Avrupa’dan gelen askerler, yazarlar, gazeteciler, gezginler ve ressamlarla doludur. Bu nedenle, bir köylü kadının komutasında İstanbul’a gelen bu gönüllü milis birliği, hem Batılıların hem de İstanbul halkının büyük ilgisini çeker. Bunlardan biri o sırada Ayasofya’nın tamiri ile ilgilenen ünlü sanat tarihçisi Gusieppe Fossati’dir. Fossati’nin çizimleri 15 Nisan 1854 tarihli L’Illustration Journal Universel dergisi yoluyla Fransız basınında boy gösterir. Gravürün altında ‘Kara Fatima, l’héroine du Kürdistan, a’ Constantinople’ yani ‘Kürdistan kahramanı Kara Fatma İstanbul’da’ yazmaktadır.
Yaşlı ve çirkin ‘Kara Güzel’
Ardından İngiliz basını konuyla ilgilenmeye başlar. 22 Nisan 1854 tarihli The Illustrated London News dergisi, Kürdistan bölgesindeki Maraş şehrinde 4 bin başıbozuğa reislik eden Kara Fatma ve maiyetindeki 300 kişiyi ‘Kara Fatma Hanım, Kürt süvarileriyle İstanbul’da’ altyazısıyla verir. Gazeteye göre Kara Fatma’nın Sivastopol’de Moskovalılara karşı gösterdiği büyük kahramanlığın nedeni adi bir suçtan dolayı Girit Kandiye’deki zindanlardan birinde yatan kocasını affettirmek için padişahın gözüne girmektir. Aynı gazetenin 1 Temmuz 1854 tarihli sayısında ise Kara Fatma’nın ‘Kara Güzel’ olarak da tanındığından söz edilir ve yaşı 78 olarak verilir. Bu haberde de Kara Fatma çirkin, bakımsız, yırtık pırtık giysili biri olarak tarif edilmektedir.
1867’de anılarını yazan ‘Müşavir Paşa’ unvanlı S. Adulphus Slade ise yanında maiyeti ile Üsküdar’dan güzel kayıklar ve sandallarla Beşiktaş (Yıldız) Sarayı’na geçen Kara Fatma’nın halkı en şaşırtan yanının, Müslüman bir kadın olarak yarı çıplak, erkekler gibi dolaşmasıydı. Ancak yine Slade Paşa’nın anlattığına göre Serasker Rıza Paşa, kendisini büyük iltifatlarla huzuruna kabul etmiş, Müftü dualarla uğurlamıştı.
Revanduzlu Yezidi Kızı
İngiliz gezgin ve yazar Lady (Mary) Shail, daha savaş tümüyle bitmeden yayımladığı 1856 tarihli eserinde, Kara Fatma’yı davulcular ve trampetçiler eşliğinde saldırıya geçen bir savaş gravürüyle yansıtırken, Kara Fatma, on yıl sonra bu kez A. de Neuville’in gravürüyle ünlü Fransız seyahat dergisi Le Tour de Monde’da boy gösterir. Gravürün altyazısı şöyledir: ‘Kara Fatma, la princesse kurde’ (Kara Fatma, Kürt Prensesi). Yazıda Kara Fatma Revanduzlu Yezidi Kürdü olarak betimlenir. 1868’de ünlü Alman antropoloji ve etnoloji dergisi Globus’a da aktarılan gravürün altında ise şöyle yazmaktadır: ‘Kara Fatma, eine kurdische Prinzessin’ (Kara Fatma, Bir Kürt Prensesi).
Aynı gravür 19. yüzyıl sonlarında, ünlü kartpostal yayıncısı Max Fruchtermann tarafından renklendirilerek kartpostal olarak yayımlanır ve o zamanki modaya uyularak altta Fransızca ‘Kara Fatma-La princesse kurde’ (Kara Fatma-Kürt Prensesi), üstte ise Osmanlıca ‘Kürd cengâverlerinden Kara Fatma’ yazılır.
Zekiye Kürt mü Türk mü?
Namık Kemal, Midilli’de sürgünde iken Abdülhak Hamid’e gönderdiği 30 Mart 1879 tarihli mektupta “Kırım muharebesinde, Kara Fatma’yı falanı bir tarafa bırakalım. Bir Kürt kızı, nişanlısının arkasına düşerek, gönüllü nefer yazılmış, Kars’a kadar gelmiş. Bir taburun tranpetçiliğinde bulunduğu halde şehit olmuştu. Cenazesini gözümle gördüm, çünkü o zaman Kars’ta idim.” diye yazar. Namık Kemal’in mektuplarını yayınlayan Fevziye Abdullah Tansel’e göre Namık Kemal Vatan yahut Silistre adlı oyununun kahramanı Zekiye’yi bu iki Kürt kadınından esinlenerek yaratmıştır. İlginçtir, yeni kahraman ilerde ‘Türk milliyetçiliğinin’ sembol isimlerinden biri olacaktır.
Amazon cengâveri
8 Kasım 1887 tarihli New York Times gazetesinde Kırım Savaşı’nda savaşan Kara Fatma’nın İstanbul’u ziyaretinden söz edilir. Gazete, Kara Fatma’yı anlattığı uzun yazısına ‘Amazon’ başlığını uygun görmüştür. Bilindiği gibi Amazonlar, ilk kez Homeros’un İlyada destanında adı geçen, Samsun havalisinde yaşadıkları varsayılan ve ok atmalarını engellemesin diye tek göğüslerini kesen efsanevi kadın savaşçılardır. Bu kadınlar genç, güzel, erotik varlıklar olarak temsil edilirken, Batılı kaynakların çizdiği Kara Fatma portresi yaşlı, çirkin, kadın mı erkek mi olduğu anlaşılmayan bir varlıktır. Zeynep Kutluata’ya göre, Kara Fatma’yı çirkin göstermek suretiyle, savaşçı olmanın medeni Batılı kadınlara uygun olmadığı, sadece çirkin Doğulu kadınlara uygun olduğu ima edilmektedir.
İslam Validesi
Kadınlar Dünyası 1913-1921 arasında İstanbul’da yayınlanmış öncü ‘feminist’ dergilerden biridir. Derginin 20 Temmuz 1329 (1913) tarihli sayısında Kara Fatma’nın bir gravürü ön sayfada boy gösterir. 10. sayfadaki yazıda “Kara Fatma iddiamızca kara değil, parlak, dırahşan bir delildir. Kara Fatma bir Kürddür. Malatya sancağı mülhakatından Aladağlı’dır ve Aladağ Kürd Beylerinden birinin asil, necip kızıdır. Resminden anlaşıldığı üzere zayıf, orta boylu olup rengi esmer ve gözleri ve kaşları siyahtır. Elbisesi erkek elbiselerinin aynıdır. Entari yerine geniş bir şalvar, ceket yerine ise ‘sarka’ tabir olunan bir nevi cepken giyerdi. Sesi erkek sesi gibi gür ve sertti” diye tarif eder gazete Kara Fatma’yı.
Bu satırlarda anlatılan Kara Fatma, Kırım Savaşı’nda değil, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda, Rus işgali sırasında düşman eline geçen Erzurum’daki ünlü Aziziye Tabyalarını, topladığı 3-4 bin Kürt cengaveriyle ele geçiren (yazarın ifadesiyle) ‘Büyük İslam validesi’dir. (Bu savaşın bir diğer kahramanı Erzurumlu Nene Hatun’dur.)
Yazar “[Kara Fatma] Yüzünü asla setr etmez (kapatmaz), ancak saçlarını boynunun velhasıl başının yüzünden maada bütün aksamını leçek tabir olunan bir bezle kat-kat sararak tesettür ederdi. Harbde ise resimde görüldüğü üzere örtünürdü” diyerek o günlerin önemli tartışması ‘peçe’ meselesine gönderme yapar.
Türk Kara Fatma
4 Ekim 1854 tarihli bir arşiv belgesinde de Cerid Aşireti’nden Kara Fatma adlı kadına Kırım Savaşı’nda gösterdiği yararlıklar için takılacak madalyanın Darphane’den çıktığı yazılıdır. Belgeden bu madalyanın sadece Kara Fatma için mi yoksa Kırım Savaşı’nın kadın ve erkek tüm kahramanları için mi hazırlandığı anlaşılmaz ancak bu madalyanın II. Abdülhamit döneminde savaşlarda ve doğal afetlerde yararlılık gösteren kadınlara verilen ‘Şefkat Madalyası’ndan farklı olduğu anlaşılır. Çünkü madalya Kara Fatma’ya bizzat savaşçı olarak gösterdiği yararlılıklardan dolayı verilmiştir. Ayrıca 23 Ağustos 1863 tarihli başka bir belgeden anladığımıza göre Padişah Abdülaziz Kara Fatma’ya yüz kuruş maaş bağlamıştır. Mektupta, Kara Fatma maaşının yetmediğinden şikâyet etmekte, Padişahtan zam yapmasını ve vergiden muaf tutulmasını rica etmektedir. 18 Eylül 1863 tarihli cevabi yazıdan anlaşıldığına göre, Kara Fatma’nın maaşı iki katına çıkarılmış, ayrıca bir harcırah verilmiş, vergiden muaf tutulması ricası ise reddedilmiştir.
Cerid Aşireti kethüdası
1867 yılında, Ahmed Cevdet Paşa, Ma’rûzât adlı eserinde “Cerid aşireti Tecirliye nisbetle zararsız bir halk olup Kırım muharebesinde Dersaadete gelüp orduya gitmiş olan Kara Fatma dahi, bu aşiretin bir oymağının kethüdası idi. Fırka-i Islahiyeyeye geldi, kendisine ikram edildi ve iskân için yer gösterildi” diyerek, o güne kadarki bütün kaynaklarda ‘Kürt’ olarak tanımlanan Kara Fatma’yı Türkleştiren ilk adımı atar. Çünkü Cerid Aşireti Osmanlı belgelerinde Türkmen Aşireti olarak geçer.
Kara Fatma’yı ‘Türk’ olarak sunan bir diğer kaynak, Trabzonlu Ahmed Rıza’nın 1869’da yayımlanan Manzûmeî adlı eseridir. 22 bölümden oluşan eserin tüm bölümleri muharebe yerleriyle adlandırılmışken, 16. bölümü ‘Kara Fatma Muharebesi’ adını taşır. Bulgaristan’ın kuzeydoğusundaki Deliorman bölgesinde meydana gelen bu muharebede Kara Fatma kılıç ve mızrakla savaşmış, kendisi yaralanmış, kardeşi ise savaş meydanında ölmüştür. Ahmed Rıza’ya göre Kara Fatma Türkmen Cerid Aşireti’nden gelmektedir. Ama asıl ilginci, Ahmed Rıza’nın eserinde ‘Fatma Gazi’ demesidir. Bilindiği gibi, ‘gazi’ İslam adına savaşan erkeklere verilen bir unvandır.
İttihatçı müdahale
Kürt kızı Fataraş’ın Türkleştirme operasyonu 1914’te yayımlanan Siyanet dergisinin 4. sayısında tamamlanır. İttihatçıların kanatları altındaki dergide Batı gazetelerindeki ‘Kürt kızı’ gravürü hiçbir kanıt gösterilmeden veya açıklama yapılmadan ‘Türk Kızı Kara Fatma’ olarak sunulur. Aynı iddia, aynı derginin 15. sayısında yayımlanan Halil Hâmid imzalı Kürt asıllı yazarın Kürt kadınlarına ilişkin bir yazının, dergi redaktörünce eklenen dipnotunda tekrarlanır: “Silsile-i kelâma halel getirmemek için muharririn Kara Fatma’ya ait olan fıkrasına dokunmadık. Dört numaralı nüshamızda resmini ve tercüme-i hâlini derc ettiğimiz Kara Fatma Kürd değil, Türk’tür.”
Vatanperver Kara Fatma
Milli Mücadele’de çok ‘Kara Fatma’ vardır ama bunların en ünlüsü Fatma Seher (Erden) Hanımdır. 1878’de Erzurum’da doğan Fatma Seher kocası Derviş Efendi’nin ölümünden sonra Edirne’ye göç etmiş, İzmit cephesinde erkeklerden daha kahramanca savaşmıştır. Hikâyesine ilk kez Yeni İnci Gazetesi’nin Temmuz 1338 (1922) tarihli sayısında “Kahraman Bir Mücahidemiz Fatma Hanım” başlıklı makalede rastlarız. Gazete H. M. imzasıyla çıkan yazıda, “Bu fedakâr valide, Türk kadınının yalnız kahramanlar yetiştirmekle kalmadığını ve icab ederse bir dişi arslan gibi bizzat yurdunu müdafaa edebileceğini de ispat etmiştir (...) Ne olursa olsun böyle bir silah omzundan aşağı, fişeklere sarılı, belinde uzun kaması ve tabancasıyla dağlı bir yiğit kıyafetinde bir Anadolulu kadın, ilk defa görülünce, insana evvela derin hayret hissi veriyor. Sonra bu hissiyat yavaş yavaş bir kahraman karsısında duyulan hürmet ve ta’zim hislerine karışıyor ve insan ne büyük bir milletin evladı olduğunu o vakit gurur iftiharla duyuyor....” diye başlar anlatmaya Kara Fatma’yı.
Adını kim verdi?
Kara Fatma 1944 yılında kaleme aldığı hatıralarında kendisine Kara Fatma adını, Eylül 1919’da, Sivas Kongresi sırasında karşılaştığı Mustafa Kemal’in verişini şöyle anlatır. “Sivasta öğle yemeğine davetli bulunduğu bir yere giderken yolda yakaladım. Üzerimde çarşaf ve yüzüm de peçe ile kapalı idi. Kendisi ile bir mesele hakkında görüşmek istediğimi söyleyince ilk defa sert bir lisan kullanarak ne görüşeceksin mukabelesinde bulundular. Kalbimdeki vatan aşkı bu sert muameleye galip gelerek derhal peçemi kaldırdım... ayaklarına kapanarak hem gözlerimden yaşlar akıyor, hem de ‘bu aziz vatanı kurtaracak sensin, bütün millet senin emrini bekliyor’ demiştim. Atatürk kendi elleriyle beni yerden kaldırarak alnımdan öperek: – Adın ne? – Fatma. – Sen silah kullanmayı bilir misin? – Bilirim. – Ata biner misin? – Binerim. – Harpten ateşten korkar mısın? – Muharebe bana düğündür Paşam. Atatürk bana daha başka şeyler sordu. Cevaplarımdan hoşlanmış olacak ki: ‘Şu dakikada bütün kadınlarımız senin gibi olsa idi Kara Fatma’ diyerek alnımdan öptü ve işte o dakikadan itibaren adım Kara Fatma kaldı.”
Bu olaydan sonra Fatma Seher Hanım İstanbul’a gitmiş, oradan Topkapılı Pire Mehmet ve Laz Tahsin’le birlikte 15 kişilik bir birlik oluşturarak İzmit Cephesi’nde Gülbahçeli Murat Ağa’nın emrine girmiştir. Murat Ağa’nın yardımı ile birliğini 743 kişiye çıkaran Kara Fatma, Halit Paşa’nın kumandasında kahramanca savaşır.
Fatma Seher Hanım, 1 Mayıs 1922’de Meclis Başkanı Kazım (Özalp) Bey, Van mebusu Hasan (Hakkı ?) Bey ve Sovyet Rusya Sefiri Aralov Yoldaş’ın da bulunduğu 1 Mayıs işçi bayramında (kendisi ‘çiçek bayramı’ der) girdiği bir atış müsabakasında üsteğmen rütbesiyle ve işlemeli gümüş bir sigaralık ile ödüllendirilmişti. Aralov hatıratında “Fatma Çavuş kısa boylu, zayıf, enerjik yüzlü, kara gözlü bir kadındı... Fatma’nın sırtında siyah bir ceket, altında çizgili bir eteklik vardı. Belindeki geniş kuşağında tüfek mermileri, kama, omzunda da kayış görünüyordu. Başını bir yemeni ile sarmıştı. Fatma Çavuş, Sovyet Rusya’ya olan sempatisini belirtmek, ayrıca bizim askerlik işlerimiz ve Rus kadınlarının iç savaşa katılmaları konusunda ayrıntılı bilgi almak için gelmişti” der. Aralov’un çizdiği portreye bakılırsa, ortada bir de ‘sosyalist Kara Fatma’ vardır.
Rus Manastırı’nda sığıntı
Gerisini Kara Fatma’dan dinleyelim: “Vatanın büyük kurtarıcısı Ebedi şefin layık olmadığım büyük iltifatı beni son derece sevindirmişti. Esasen bütün emel ve arzum yapmış olduğum hizmetten hiçbir menfaat beklemiyordum. Bu itibarla taltif edilmiş olduğum rütbemin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılaya terk etmekle son vatani görevimi yaptım.”
Bu yüce gönüllüğü kendisine pahalıya mal olacaktır. 5 Temmuz 1923’te Tanin gazetesindeki bir haberden sonra Kara Fatma’dan haber alınamaz. Yedigün dergisinin muhabiri Mekki Bey, Kara Fatma’yı 1933 yılında İstanbul Galata’daki Rus Manastırı’nda bulur. Derginin 9 Ağustos 1933 tarihli 22. sayısında yayımlanan mülakattan Kara Fatma’nın, Milli Mücadele sırasında bir çatışmada iki elini ve akli dengesini kaybeden kızının çocukları ile birlikte nasıl bir sefalet içinde yaşadığını öğreniriz. 55 yaşındaki Kara Fatma yerde, torunları ise tahta kerevetin üzerine serili çuvalın üzerinde yatmaktadır. “... İş bulamıyorum ki... Kapıcılık kolculuk bulsam... çöpçülüğe de razıyım. Kızımla torunlarıma bakayım...” der öfkeli ve kırgın bir ses tonuyla. Bir eliyle göğsündeki İstiklal madalyasını gösterir ve “Bütün sefaletimi unutturan, beni yaşatan bu İstiklâl madalyasıdır, açım ama şerefliyim!” der. Aç ama şerefli kadın ağlamaya başlar. Ağlarken anlatır, anlatırken ağlar.
Yalnız İstiklal madalyası kendisinin
Mekki Bey gördüklerini kelimesi kelimesine aktarır sütunlarına ama hayırsever insanlara duyurmayı başaramaz sesini. Kara Fatma’nın yoksulluk içindeki yaşamı yıllarca sürer. 1944’te içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıyı azaltmak için hatıralarını yayınlamak zorunda kalır. 66 yaşında yeniden hatırlanıp Defterdarlık’ta bir işe yerleştirilir. Bunun da derdine çare olmadığını 27 Mart 1950 tarihli Kadın Gazetesi’nde çıkan bir haberden anlarız: “Kara Fatma yardım bekliyor... belinde kaması harbe giden erkeklerin önünde, sert adımlarla yürürken gördüğüm bu kadın senelerdir geçim sıkıntısı ve ızdırap çekiyor. Hele son günlerdeki durumu pek acıklı!... Üzerindeki her eşya şunun bunun ianesi. Yalnız, İstiklâl madalyası kendisinin!.. Ve bununla öğünüyor...” Yazının yazarı aynı zamanda İstanbul Şehir Meclisi Üyesi Yekta Ragıp Önen’dir. Önen’in çabalarıyla bir miktar yardım toplanır ancak yeterli olmaz.
Kara Fatma yine sefalet içinde İstanbul’da bir kulübede tek başına yaşamaktadır. DP Kars mebusu Tezer Taşkıran ve Rize mebusu İzzet Akçal’ın konuyu TBMM gündemine getirmesi üzerine, 22 Şubat 1954 tarihinde Fatma Hanım’a 170 lira ‘ömür boyu’ maaş bağlanır ama Kara Fatma’nın ömrü bu maaşı almaya yetmez. Kara Fatma 2 Temmuz 1955’de İstanbul Darülaceze’de vefat eder ve Kasımpaşa’daki Kulaksız Mezarlığı’na defnedilir. Böylece, son Kara Fatma’mızı da toplumsal belleğimizin derin kuyularına gömüp, hayatımıza devam ederiz...
Temel Kaynakça: Zeynep Kutluata, “Gender and War During the Late Otoman and Early Republican Periods: The Case of Black Fatma(s)”, Sabancı Üniversitesi’nde 2006 yılında kabul edilmiş lisansüstü tezi; Mehmet Bayrak, Geçmişten Günümüze Kürt Kadını, Özge Yayınları, Ankara, 2002; Volkan Şenel, “Kara Fatma’nın (Fatma Seher Hanım) İzmit’teki Mücadelesi”,Değişen Kocaeli, S. 3, 2007.
.8-3.09
.Ermenilerin Nuremberg’i
Bugün 1915 Ermeni Tehciri’nin mimarlarından Talat Paşa’nın Berlin’de Soghomon Tehliryan adlı bir Ermeni tarafından öldürülmesinin 88. yıldönümü. Talat Paşa ile birlikte ülke dışına kaçan yedi kişiden, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Doğu Bölgesi sorumlusu Dr. Bahaeddin Şakir, Trabzon Valisi Cemal Azmi, eski Polis Umum Müdürü Bedri, İTC’nin Merkez Komitesi üyelerinden Dr. Nazım ve Dr. Rusuhi’den ilk beşi de benzer şekilde öldürülmüştü. (Dr. Nazım 1926’da İzmir Suikastı Davası dolayısıyla Ankara’da idam edildi.)
Söz konusu suikastların çoğu henüz tam anlamıyla aydınlanmış değil. Bu yüzden de İttihatçı önderlere yönelik suikastlar konusunda gerçekle efsane birbirine karışmış durumda. Ermeni tarafının genel eğilimi, bu suikastların tamamını üstlenmekten yana. Böylece gelecek kuşaklara, Ermeni halkına karşı işlenen büyük suçu cezasız bırakmadıkları mesajını iletiyorlar. Türk tarafı da bu efsaneye halel getirmiyor çünkü böylece dikkatleri ‘Ermeni tedhişçi’ kavramına çekip, bu suikastların tarihsel arka planını gözden kaçırmayı hedefliyorlar. Bu hafta, bu suikastlardan en iyi bilinenine göz atacağız.
Devrim ve karşı devrimlerin Almanyası
Almanya’nın savaşı kaybedeceği anlaşıldığında 40 bin denizcinin 29 Ekim-3 Kasım 1918’de Kiel limanını işgal etmesiyle başlayan devrimci ayaklanma sonucu Osmanlı Devleti’nin müttefiki Kayzer II. Wilhelm, Almanya’yı terk ederek Hollanda’ya yerleşmiş, iktidarın gerçek hâkimleri olan ve Almanya’nın yenilmediğini, aksine Masonlar, Yahudiler ve Cizvitler tarafından ‘arkadan vurulduğunu’ söyleyen Ludendorff ve Hindenburg görevlerinden ayrılmışlardı. Tarihe ‘Kasım Devrimi’ olarak geçen hareketin önderi Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki konumuna şiddetle karşı çıkan ve sosyalist bir devrim öngören Spartakistler adlı gruptu. (Grubun adı Spartakusbriefen = Spartaküs’ten Mektuplar başlıklı risaleden geliyordu, Spartaküs ise tarihin ilk devrimcisi idi.)
1919’dan 1933’e kadar sürecek bu yeni döneme ‘Weimer Cumhuriyeti’ denildi. Ancak sosyalistlerin iktidarı ılımlılarla paylaşmayı reddetmeleri üzerine işler ters gitmeye başladı. 4 Ocak 1919’da Berlin’de Spartakistlerin ayaklanma teşebbüsü 19 Ocak 1919’da aşırı sağcı Berlin Muhafız Tümeni tarafından bastırıldı, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg 1919’un 15 Ocak’ı 16 Ocak’a bağlayan gece işkence ile öldürüldüler. 13 Mart’ta Wolfgang Kapp adlı aşırı sağcı bir gazetecinin önderliğindeki ‘Kapp Darbesi’ yaşandı. Darbe başarısız oldu ancak 1920 Ocağından itibaren uygulanmaya başlayan aşağılayıcı Versailles Antlaşması yüzünden Almanya adeta İngilizlerin kontrolüne girmişti. İşte böyle karanlık bir ortamda, Berlin’de gündeme bomba gibi düşen bir olay yaşandı.
“Ben yabancıyım, o da...”
Daha sonra eşinin anlattığına göre, Berlin’in Charlottenburg semtindeki Hardenberger Sokağı’ndaki 4 numaralı evde ikamet eden Talat Paşa 15 Mart 1921 sabahı çok tedirgindi. Saat 11’e doğru tütün ve eldiven almak için evinden çıkmış, birkaç kez geri dönüp evine bakmıştı. Sokak boyunca yürümeye başlamış, sonra kaldırım değiştirmişti. 17 numaralı evin önüne vardığında, karşısından gelen gri paltolu bir genç önce Talat Paşa’nın kendisini geçmesine izin vermiş, ardından dönüp revolverinin tetiğine basmıştı. Talat Paşa ensesinden giren tek kurşunla yere yığılırken, genç adam silahı atıp kaçmaya başlamıştı. Caddeden geçenler adamın üzerine atlayıp yere yatırmışlardı. Etrafındakiler kendisini tekmelerken genç adam kırık dökük bir Almancayla “Ben yabancıyım, o da yabancı! Sizle ilgili bir durum yok!” demişti.
Suç mahallini terk
1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısı (ya da torpidosuyla) İstanbul’dan kaçan Talat Paşa ve şürekâsı önce Sivastopol yakınlarındaki Gözleve’ye (Evpatorya), oradan Almanların hazırladığı bir trenle Almanya’ya geçmiş, Alman Hükümeti’nce önce Berlin’in 50 km. uzağında, Postsdam kenti yakınlarında ünlülerin sayfiye yeri olan Neubabelsberg’e yerleştirilmişlerdi. Olay İstanbul’da duyulunca, yeni hükümeti kuran Ahmet İzzet Paşa Almanlardan İttihatçıların hiç değilse askerî kanadından olan Enver ve Cemal Paşaların iade edilmesini talep etmişti. Ancak Alman Hükümeti özellikle Talat Paşa’yı iade etmeyi düşünmüyordu. Çünkü Talat Paşa hem üst düzey Alman yöneticileriyle dostluklar kurmuştu, hem de Alman kamuoyu kendisini, Osmanlı Devleti’ni modernleştirmek için uğraşan bir devrimci ve kadim Alman dostu olarak tanıyordu. Talat Paşa bir süre sonra eşi Hayriye Hanım’la birlikte Berlin’in şık semti Charlottenburg’daki dokuz odalı geniş eve yerleşti.
İhtiraslı ve kayıtsız
‘Cafer Saî’, ‘Ali Saî’, ‘Mehmed Saî” gibi takma adlar altında bu adreste üç yıl yaşayan Talat Paşa’nın İstanbul’dan kaçarken “Bizim siyasi ömrümüz artık sona ermiştir” dediğini unutmuşa benziyordu. Çünkü bu üç yıl içinde evi yalnız Almanya’daki değil, Avrupa’daki eski Jön Türklerin buluşma yeri olmuş, Talat Paşa Avrupa’nın çeşitli köşelerine dağılmış olan İttihatçıları örgütlemeye çalışmış, İsviçre ve İtalya’da üst düzeyde siyasi temaslarda bulunmuştu. Bankeri Davidoff aracılığıyla İngilizlerle Anadolu hareketinin başına geçmek için pazarlıklar yapmış, Mustafa Kemal’e ve TBMM’deki bazı İttihatçılara mektuplar yazmıştı. O Salı sabahı Talat Paşa son nefesini verirken yıllardır sarf ettiği “Ben yatağımda ölmeyeceğim” cümlesinin acı bir şekilde doğrulandığını aklından geçirmiş olmalıydı.
İki saat kadar yerde kalan cesedin üzerinden ‘Mehmed Saî’ adına düzenlenmiş bir kimlik çıkmıştı ancak gerçek kimliğini yakınlardaki tütüncü dükkânını işleten eski İttihatçılardan Dr. Nazım ve Dr. Bahaeddin Şakir teşhis ettiler. Ceset morga kaldırıldı ve tahnitlenerek geçici olarak Neukölln’deki Türk mezarlığına defnedildi.
Dünya basınındaki tepkiler
Olay Lübnan’dan ABD’ye kadar Ermenilerin yaşadığı coğrafyada büyük heyecan, Türk ve Müslüman dünyasında ise büyük üzüntü uyandırmıştı. Fransa’daki La Figaro, İngiltere’deki The Outlook, The Times, ABD’deki The Public Ledger of Philadelphia, Osmanlı Devleti’ndekiPeyam-ı Sabah ve Journal d’Orient gibi gazetelerde suikastı onaylayan yazılar çıkmıştı. ABD’deki New York Times ise16 mart tarihli sayısında tehciri eski büyükelçisi Morgenthau’nun ağzından özetliyor, 18 marttaki sayısında Talat Paşa’nın Berlin’de çok konforlu bir hayat sürdüğünü, iddialara göre bir Berlin bankasında 10 milyon markının olduğunu belirtiyordu. (Bu iddia, İttihatçıların yanlarında büyük miktarda para ile kaçtıkları iddiasıyla örtüşüyordu. Ancak eşi Hayriye Hanım yıllar sonra “Berlin’de beş parasız kaldığımız günlerimiz oldu. Parmağımdaki yüzükleri sattık. Nihayet kendisine verilen son hatıraları ve nişanları bile” diyecekti.)
Karakolda itiraflar
Cinayeti işleyen Soghomon Tehliryan, 24 yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Yakalandığında cebinde 12 bin mark bulunmuştu. Bir bastonun başında yol açtığı 20 santimlik derin yaradan dolayı kan kaybeden ve o gece ateşler içinde kıvranarak geçiren Tehliryan ertesi gün, cinayet masasından Müfettiş von Manteuffel tarafından bir tercüman aracılığıyla sorgulanmış ve sorgusunda “...Almanya’ya sadece Talat Paşa’yı öldürmek için geldim... Ailem Ermeni tehcirinde öldü. Ben tesadüf eseri ölümden döndüm. Daha o zaman Talat Paşayı öldürmeye ant içtim... Ermeni asıllı bazı vatandaşlar bana Talat Paşa’yı öldürmem için para verdi... Talat Paşa’nın öldüğünü duyan vatandaşlarım, rahat bir nefes alacak ve bu başarımdan ötürü benimle iftihar edeceklerdir. Bunu düşününce seviniyorum. Cinayeti sadece bu duyguyu tatmak için işledim” demişti.
“Bir insan öldürdüm ama katil değilim!”
Tehliryan 2 Haziran 1921 günü saat 9.30’da Charlottenburg Üçüncü Eyalet Mahkemesi’ne çıkarıldı. Onu savunmak için, büyük bir bölümü Avrupa’daki ve ABD’deki Ermeni diasporası tarafından toplanan 426 bin Mark ile Almanya’nın en ünlü üç avukatı tutulmuştu. Yargıç Dr. Lehmberg şahitlere ve avukatlara, davanın Ermenistan’da değil Berlin’de görüldüğünü hatırlatıp, politik yorumlara girmemelerini, iddialarını hukuk sınırları içinde tutmalarını söyledikten sonra duruşma başladı. Yargıç, Tehliryan’a “Talat Paşa’yı öldürmek istediniz mi,” diye sorduğunda, Tehliryan’ın cevabı “Soruyu anlamıyorum. Öldürdüğümü söyledim ya!” olmuştu. Yargıcın “Pişman mısınız,” sorusunu ise sanık, “Hayır” diye yanıtlamıştı, “bir insan öldürdüm, ama katil değilim.”
Sanıklar yer değiştiriyor
Sanığın o güne dek yaşadıkları, tanık ve uzman tanıkların ifadeleri dinlendikçe davanın rengi değişmeye başladı. 3 Haziran 1921 tarihli New York Times gazetesinin yazdığı gibi, sanık sandalyesinde artık Soghomon Tehliryan değil İttihat ve Terakki’nin güçlü adamı, son Osmanlı Sadrazamı Talat Paşa ve İttihatçı zihniyet oturuyordu. Nitekim dava o günden sonra ‘Tehliryan Davası’ olarak değil ‘Talat Paşa Davası’ olarak bilinecekti.
Mahkemede anlattığına göre Soghomon Tehliryan 2 Nisan 1897’de İran’daki Pakariş’de doğmuştu. Dört yaşına geldiğinde, tüccar olan babası Erzincan’a göç etmişti. O zamanlar Erzincan 20 bin kadar Ermeni’yle 20-25 bin civarında Türk’ün yaşadığı bir şehirdi. Protestan olan Tehliryan ailesi Erzincan’da 14 yıl boyunca rahat bir hayat sürmüştü. Soghomon’un iki ağabeyi, evli ve bir çocuklu ablası, biri 15, diğeri 16 yaşında iki kız kardeşi vardı. Birinci Dünya Savaşı başladığında ortanca ağabeyi askere alınmış, 1915’te Sogomon 18 yaşındayken, Tehliryan Ailesi Erzincan’daki ve ülkenin diğer bölgelerindeki Ermenilerle birlikte Der Zor’a doğru ölüm yolculuğuna başlamıştı. Kafile şehirden henüz ayrılmıştı ki, jandarma ve ahaliden oluşan gruplar konvoyu soymaya başlamış, ardından da jandarma konvoya ateş açmıştı. Kız kardeşlerinden biri jandarmalar tarafından çalılıklara götürülmüş, orada tecavüze uğramıştı. Başına bir darbe yiyen Sogomon iki gün sonra kendine geldiğinde ağabeyinin ölüsünü üzerinde bulmuştu. Başı baltayla parçalanmış olan ağabeyinin bütün kanı üzerine akmıştı. Yol cesetlerle doluydu. Cesetlerin arasında annesi de vardı. Kafilenin ön taraflarında yürüyen babasının ve ağabeyinin, kucağında bebeği ile yürüyen ablasının akıbetlerini ise o günden beri bilmiyordu.
Acılı bir hayat hikâyesi
Sonrası uzun hikâyeydi. Yaşlı bir Kürt kadını onu saklamıştı. Yaraları iyileştikten sonra, Kürt giysilerine bürünmüş ve İran’a doğru yola çıkmıştı. Dersim’de iki ay saklanmış, Harput katliamından kurtulan iki Ermeniyle birlikte gündüzleri saklanıp geceleri yol alarak, ot ve bitki kökleriyle karınlarını doyurarak sürekli doğuya yürümüşlerdi. Arkadaşlarından biri ot zehirlenmesinden ölmüş, kalan iki arkadaş iki ay yürüdükten sonra Rus askerlerine sığınmışlardı. Önce İran’da Salmast’a, sonra Gürcistan’da Tiflis’e geçmişlerdi. Tiflis’te uzun süre hasta yatan Soghomon bir yıl sonra Rus ordularının Erzincan’ı işgal etmesi üzerine cesaretlenip Erzincan’a gelmiş, harabe halindeki evlerini bulmuş, ailesinin eve sakladığı 4.800 altını alıp Tiflis’e geri dönmüştü. 1919 Şubat’ında İstanbul, Selanik, Sırbistan, tekrar Selanik, Paris, Cenevre yoluyla 1920 başında Berlin’e varacak olan Soghomon Tehliryan bu seyahatleri sırasında sık sık sara nöbetleri geçirmişti. İddiasına göre ilk nöbet Erzincan’daki yıkılmış evlerini gördüğünde gelmişti.
Mahkemede farklı tavır
Tehliryan mahkemedeki ifadesinde, polis sorgusundayken söylediklerini hatırlamadığını belirterek, Talat Paşa’nın Berlin’de yaşadığını bilmediğini, kendisini cinayetten beş hafta önce tesadüfen gördüğünü, o tarihten beri annesinin sık sık rüyasına girerek “Biliyorsun, Talat burada, ama sen buna aldırmıyorsun. Artık benim oğlum değilsin” dediğini anlattı. Rüyalar sıklaşınca 5 Mart 1921’de Talat Paşa’nın Hardenberger Sokağı’ndaki evinin tam karşısındaki 37 numaralı Bayan Dittman’ın evine taşınmıştı. 15 Mart Salı sabahı, odasında kitap okuyup volta atarken, Talat Paşa’yı önce balkonda, sonra sokağa çıkarken görmüştü. Annesinin hayali tekrar gözünün önüne gelmiş ve bavulundaki silahı kaptığı gibi yola düşmüştü. Hayvanat Bahçesi’ne doğru yürüyen Talat Paşa’yı tek kurşunla öldürmüştü. Tutuklandığında cebinde bulunan 12 bin mark, Erzincan’dan getirdiği 4.800 altından arta kalmıştı.
Tanıklar, iddialar
İlk gün suikastın görgü tanıkları, Tehliryan’ı tanıyanlar ve uzman tanıklar dinlendi. Tehliryan’ın iki ev sahibi sanığın sessiz, terbiyeli, düzenli bir genç olduğunu, dans ve dil dersleri aldığını, geceleri karanlıkta mandoliniyle acıklı şarkılar söylediğini, arada düşüp bayıldığını, bazı geceler uyuyamadığını söylediler.
Uzman tanıklardan 1890’lı yıllardan beri Doğu Anadolu’da görev yapan Protestan rahibi Johannes Lepsius, 1890’lardan başlayarak 1915’e kadarki dönemi özetleyen uzun konuşmasında Osmanlı Devleti’nde yaşayan 1.850.000 Ermeni’den 1.400.000’inin tehcir edildiğini bunların yüzde 80’inin yollarda ve Der Zor’da imha edildiğini anlattı. Ardından, tehcir sırasında İzmir’de ordu kumandanı olan Alman General Liman von Sanders dinlendi. Sanders, Talat Paşa’nın tehcirin sorumlusu olduğunu ancak Talat Paşa’dan öldürmelerle ilgili herhangi bir emir almadığını söyledi. 24 Nisan 1915’te İstanbul’da tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a gönderilen 280 Ermeni toplum liderinden biri olan Metropolit Krikoris Balakian ise, sadece 16 kişinin sağ kurtulduğu o ölüm yolculuğunu anlattı. Aram Andonyon adlı tanık, Halep’te iken Talat Paşa’nın imzaladığı tehcir emrini gördüğünü anlattı.
Farklı yorumlar
Mahkemenin tayin ettiği Berlin’in en ünlü psikolog ve nörologları Tehliryan’ın sara hastası olduğunda mutabık kalmakla birlikte, cinayet sırasında bilincinin yerinde olup olmadığı konusunda çelişik görüşler bildirdiler. Bu konu önemliydi çünkü yürürlükteki 1870 tarihli Alman Ceza Kanunu’na göre öldürme fiili kasten işlendiyse 211. maddeye göre ölüm cezası verilirdi. Öldürme kasıtlı değilse 212. maddeye göre beş yıldan hafif olmamak kaydıyla ağır hapis cezası, öldürme ağır tahrik altında işlenmişse 213. maddeye göre altı aya kadar hapis cezasına hükmedilirdi. 51. maddeye göre ise, sanık cinayeti işlediği anda şuursuz veya ağır akıl hastası ise ‘özgür iradesinin çalışmadığı’ (cezai ehliyetinin olmadığı) kabul edilerek serbest bırakılabilirdi. Ertesi gün 12 kişilik halk jürisi kararını açıkladı: Sanık 51. maddeye göre beraat ettirilmişti.
Tehliryan neden beraat etti?
Yargılamanın çok kısa sürmesi, tanık seçimi ve bunların çok azının dinlenmesi, sanığın polis sorgusundaki ifadeleriyle mahkemedeki ifadeleri arasındaki çelişkilerin üzerine gidilmemesi, olayın arkasında bir örgüt olup olmadığının sorgulanmaması, sanığın ruh sağlığı konusundaki çelişik bilirkişi raporlarına rağmen katilin suçsuz bulunması, savcının temyize gitmekle birlikte daha sonra yeterli belge olmadığı ve Tehliryan Almanya’yı terk ettiği için temyizden vazgeçmesi Alman yargısıyla ilgili kuşkular yaratmıştır. Ancak bu kararın Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni dünya düzeniyle ilişkisi olduğu açıktır. Bunun bir kanıtı savcılık makamının Prusya Adalet Bakanlığı’na gönderdiği 26 Mayıs 1921 tarihli yazıdır. Yazıda savcı davanın politik bir boyut kazanabileceği, savunma makamı tarafından suikasta yol açan motifin öne çıkarılacağı, hatta Almanya’nın 1915 Tehciri’ndeki rolünün bile sorgulanabileceği, bununsa Almanya’yla Türkiye arasındaki ilişkileri zedeleyeceği ihtimalinin altı çiziyordu. Nitekim sanık avukatları müvekkillerini savunurken, Alman İmparatorluğu’nun çıkarlarını da kollayan bir yol izlemişlerdi. Ayrıca, Tehliryan’ın, arkadaşlarının ve uzman tanıkların anlatımları jüri üyelerini derinden etkilemişti. Bu arada eklemek lazım: Jüri sisteminin yargılama usullerine eklenmesi 1919’da olmuştu yani henüz bu konuda hukuksal normlar oluşmamıştı. Jürinin kararını gerekçe göstermeden alabilmesi de kararı etkilemiş olmalıydı.
Tarihin mahkemeden üstün iradesi
Peki, Tehliryan’ın şu veya bu nedenle hukuk ilkelerine aykırı biçimde beraat ettirilmesi, Talat Paşa’nın Ermeni toplumuna karşı işlediği korkunç suçu geçersiz, Talat Paşa’yı masum mu kılardı? Ülkesinde yargılanmamak için Almanya’ya kaçan, gıyabında idama mahkûm olduğu halde Almanya tarafından ülkesine iade edilmeyeceğinden emin olan, mimarı olduğu trajediden zerrece pişmanlık duymadığı her davranışından belli olan birinden kim, nasıl hesap soracaktı?
Bunun cevabını mahkemeyi yakından izleyen, sıhhiye subayı olarak Türkiye’de bulunmuş olan ve tehcir sırasında sekiz bin fotoğraf çeken yazar Armin T. Wegner ‘Adil Bir Karar’ başlıklı yazısında şöyle cevaplamıştı: “...Çelimsiz Ermeni öğrenci ve geniş omuzlu Talat Paşa bu davada arka plânda kalmışlardır. Ön plâna çıkan yarısına yakını imha edilmiş bir halkın mezarından ayağa kalkıp, savaşın çirkinliğine ve onun cellâtlarına çürümüş elleriyle uzanmaları ve bu mahkemenin tribünlerinde o tanımlanamaz acıyı dünyaya haykırmalarıydı. İşte bu durum, bu davayı Almanya’nın bu güne dek gördüğü en önemli davası haline getirmiştir. Burada anlatılan olayların gücü öylesine büyüktür ki, jüri apaçık bir cinayete rağmen beraat kararı vermiştir... Türk devlet adamının Ermeni halkının yok edilmesindeki suçtan payına düşeni hayatıyla ödemesi haksız bir yargı gibi görünmekle beraber, kendisinin yol açtığı felaket öyle korkunçtur ki; katilin, bütün benzer olaylarda olduğu gibi kınamamız gereken suçu, bir halkın umutsuzluktan kurtulma çabası olarak algılanmıştır... Öldürülen bakanın kara çarşafı, kalkık peçesiyle adliye koridorlarında hayalet gibi dolaşan karısı için de, en az kocasının felakete sürüklediği yüz binlerce kadın kadar üzüntü duymaktayız. Ne var ki halklardan da üstün olan tarihin iradesi, Talat’ın idamını, kendi kurbanlarından biri aracılığı ile infaz ederek yerine getirmiştir.”
Suikast sonrası
Talat Paşa’dan dokuz ay sonra, 18 Temmuz 1921’de eski Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dahiliye Nazırı Behbud Han Cevanşir, İstanbul Beyoğlu’nda Pera Palas Oteli önünde Misak Torlakyan adlı bir Ermeni tarafından öldürüldü. Torlakyan İstanbul’da İngiliz subaylarından oluşan bir mahkemede yargılandı ve aynen Tehliryan davasında olduğu gibi, Cevanşir’in Dahiliye Nazırlığı sırasında Ermenilere karşı işlediği suçlar vurgulandı ve Torlakyan’ın cinayeti sara hastalığının etkisi altında işlediği kabul edilerek beraat ettirildi.
Said Halim Paşa’nın öldürülmesi
6 Aralık 1921’de, Talat Paşa’dan önceki Sadrazam Said Halim Paşa, Roma’da faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Daha sonra bu olayı Arşavir Şıracıyan üstlendi.Ancak 1931’de Kuşçubaşı Eşref, Atina’da kendisini ziyaret eden Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın mutemedi Nafi Bey’e, 1914’te Abbas Hilmi Paşa’ya yönelik suikast girişimiyle ne Said Halim Paşa’nın ne de İttihatçıların rolü olduğunu söylediğinde, Nafi Bey’in üzüntü içinde ‘Vah vah... Bir masumun kanına girildi... Yazık oldu... Hata ettik” dediğini anlatacaktı. Said Halim Paşa’yı, İtalyan Karbonari örgütü tarafından yetiştirilmiş, İtalyan uyruğuna geçmiş bir Bulgar öldürmüştü. Bu iş için Bulgaristan hükümetine de bir miktar para ödenmişti.
Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi
17 Nisan 1922’de Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Dr. Bahaeddin Şakir ve Trabzon’un ‘Sopalı Mutasarrıf’ lakaplı valisi Cemal Azmi, Berlin’de, Talat Paşa’nın karısı Hayriye Hanım ve Dr. Rusuhi adlı bir İttihatçı ile çıktığı bir akşam gezisi sırasında kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından öldürüldü. Suikastçıların Ermeni İntikam Birliği’ne bağlı olduğunu tahmin ettiğini söyleyen Alman polisi failleri bulmak için 50 bin Mark ödül koydu ama kimse yakalanamadı. Daha sonra suikasti Aram Yerganian ve Arşak Şıracıyan da olayı üstlendi.
Tehliryan ne oldu?
‘Ermeni Ulusal Kahramanı’ ilan edilen Tehliryan beraat ettikten sonra Soghomon Melkian adını alarak izini kaybettirdi. 1956 yılında, Taşnakların 1919 baharında Erivan’da yapılan 9. Dünya Kongresi’nde Ermeni toplumuna karşı suç işleyen 101 kişinin listesinin çıkarılmasından sonra bu konuda üstüne düşeni yapmanın kendisinde bir obsesyon haline geldiğini açıkladı. 64 yaşındayken 23 Mayıs 1960’da ABD’nin San Fransisco şehrinde öldü ve Fresno şehrindeki Ararat Mezarlığı’na gömüldü. Bugün bazı Ermeni kaynaklarında, Tehliryan’ın 1920’de İstanbul’a uğradığında, Mıgırdıç Harutunyan (veya Harutun Mıgırdiçyan) adlı Ermeni’yi de öldürdüğü belirtiliyor. İddialara göre Harutunyan Osmanlı gizli polisine bağlıydı ve 24 Nisan 1915’te İstanbul’dan sürülen Ermeni liderlerinin adını o polise vermişti.
Talat Paşa’nın kemikleri
Murat Bardakçı’nın aktardığına göre, Talat Paşa’nın eşi Hayri Hanım, 1931’de aile dostları, eski Deutche Bank Müdürü Wasserman’dan bir mektup aldı. Wasserman, Alman kanunlarına göre bir cenazenin gömülmeden en fazla on sene bekleyebileceğini söyleyerek, müddetin dolmak üzere olduğunu hatırlatıyordu. Hayriye Hanım, mektubu alıp Şükrü Saraçoğlu’na gitti. Saraçoğlu “Konu beni aşar” diyerek kendisini Atatürk’le görüştürdü. Çankaya’da başlayan görüşme akşam Tahsin Uzer’in evinde devam etti. Bazı bakanların da iştirak ettiği konuşmanın sonunda Atatürk “Cenazesinin naklini benden şu anda istemeyin, Almanya ile bu konuda görülecek hesabımız var, izin verin şimdi gömülsün, zamanı gelince onu bizzat ben getirtirim” dedi ama sözünü tutamadı. Talat Paşa’nın kemikleri İkinci Dünya Savaşı sırasında, Adolf Hitler’in Türk-Alman ilişkilerini sıcaklaştırmak istemesi sayesinde Almanya’dan getirildi. 25 Şubat 1943 günü Sirkeci Garı’ndan alınan tabut önce Şişli Sıhhat Yurdu’na getirildi, ertesi gün görkemli bir askerî törenle Şişli’deki Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne gömüldü. Tören kıtasının önünde Reisicumhur İsmet İnönü’nün çelengi vardı.
Kaynakça: Mustafa Çolak, “Tehcir Olayını’nın Propaganda Sürecindeki Doruk Noktası: ‘Talat Paşa Davası’”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 58, Cilt: XX, Mart 2004; The Caseof Soghomon Tehlirian, Yay. Haz. Vartkes Yeghiayan, Glendale, California, 2006; Hasan Babacan, Mehmed Talat Paşa 1874-1921(Siyasi Hayatı ve İcraatı), TTK Yayınları, Ankara 2005; Talat Paşa Davası, Tutanaklar, Yay. Haz. Doğan Akhanlı, Belge Yayınları, İstanbul 2003; Dilek Zaptçıoğlu, “Talat Paşa Davası”, Cumhuriyet, 23 Nisan 1993.
.15-3-09
.Genelkurmay arşivleri ve Avustralyalılar
İSTİSMARLAR . 16 aydır birlikteyiz. Bu süre içinde hiç ara vermeden, bazen hafta içinde de olmak üzere yazdım. Bu hafta kendime izin verdim. Ancak sayfamı boş bırakmayacağım, önemli gördüğüm bir konuya ve okur mektuplarına değineceğim. Her yıl mart ve nisan aylarında hamasi biçimde ele alınan, sonra da unutulan Çanakkale Savaşları konusunda Türkçede yayımlanan kitapların hem niteliği hem de niceliği içler acısıdır. Çeşitli düzeydeki okuyuculara, derli toplu ve anlaşılır bir dille, savaşın arka planını, safahatını, sonuçlarını anlatan kitapların sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, asker kökenli araştırmacıların kaleme aldığı, anlaşılması güç, kuru teknik bilgilerin vatan-millet edebiyatıyla harman edildiği, saman tadındaki kitaplar bile pek azdır.
YAKINMALAR . Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi kurucularından Prof. Ahmet Mete Tunçoku da, 18 Mart 2009 günü, CNN Türk muhabirine, Çanakkale Savaşları’na dair pek çok konunun henüz araştırılmadığını, 22 ayrı kuruma dağılmış belgelere erişimin çok zor olduğunu, kendi üniversitesinde bu işe gönül vermiş üç öğretim üyesi ve bir emekli askerden oluşan ekibin bile kadro ve bütçeye sahip olmadığını anlatıyordu. Prof. Tunçoku, bu 22 kurumu saymadı ama bunlardan en önemlisinin, kısa adı ATASE olan Genelkurmay Askerî Tarih ve Strateji Etüd Başkanlığı olduğunu herkes tahmin edebilir. Bu kurumun Osmanlı’nın son dönemi, Kürt, Ermeni, azınlıklar gibi netameli konulara dair arşiv belgelerini araştırmacılarla paylaşmakta ne kadar elisıkı olduğunu biliyordum.
ÇABALAR . Ancak araştırmacı Yetkin İşcen’in http://www.gallipoli-1915.org adlı sitesindeki bilgilere bakılırsa ATASE, Çanakkale (Gelibolu) Savaşları arşivi konusunda garip bir eliaçıklık içinde. İstiklâl Madalyalı bir askerin torunu, TSK mensubu bir subayın oğlu olan ve yaklaşık 30 yıldır Çanakkale Savaşları üzerine çalışan Yetkin İşcen’in, ricam üzerine kaleme aldığı, olayı özetleyen yazıyı okuduktan sonra, hem ATASE’nin nasıl çalıştığını, hem de Türkiye’de değil netameli konularda, gururla andığımız konularda bile araştırma yapmanın ne kadar zor olduğunu daha iyi anlayacağınızı sanıyorum. Araştırma bu kadar zor olunca, ortaya çıkan eserlerin niceliği ve niteliği de düşüyor. Böylece meydan hamasete, vatan-millet edebiyatına kalıyor.
***
“Geçtiğimiz yılın ortalarında, internette, bir Avustralya üniversitesinin Çanakkale Savaşı tarihi ile ilgili enstitüsünün başkanı olan bir Avustralyalı profesörle tanıştım. Birkaç kez karşılıklı yazışmadan sonra, bu Avustralyalı akademisyenin Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Tarih Bölümü ile anlaşma yaptığını; bölümün eski yazı bilen iki görevlisinin kendileri için Genelkurmay Askerî Tarih ve Strateji Etüd Başkanlığı’nın (ATASE) arşivinde çalışmaya başladığını; bu çalışmalardan elde edilen bilgilerin İngilizceye çevrilerek Avustralya’daki üniversiteye yollandığını öğrendim.
Bu iş, bazılarına göre 100.000, kimine göreyse 500.000 dolar karşılığı yapılıyordu. Ancak; bu paranın kim tarafından alındığı belli değildi. İşi yapanın ODTÜ olduğu açık ve net olduğundan, tahsilâtı da onların yaptığını düşünmek yanlış olmazdı.
Ancak; bu iş sadece Avustralya üniversitesinin isteği-ODTÜ’nün de kabul etmesiyle olacak bir iş değildi. Projenin gerçekleşmesi için bir üçüncü makamın da onayı gerekiyordu: ATASE’nin onayı... Bu makam projeye ‘olur’ vermezse, kimse bir şey yapamazdı...
Bu sorunun yanıtını öğrenmek için, 2008 yılının başında, Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde internet kanalıyla Genelkurmay’a başvurdum ve aşağıdaki sorularımın yanıtlanmasını talep ettim:
“Sayın ilgili,
1- Kurumunuzda, yukarıda tarifi yapılan biçimde bir araştırmanın bulunup bulunmadığı;
2- ATASE’nin söz konusu iki üniversite arasındaki ilişkiyi bilip bilmediği;
3- ODTÜ Tarih Bölümü’nün ATASE’den hangi gerekçelerle araştırma izni aldığı;
4- Söz konusu çalışmanın kaç uzman katılımıyla yapıldığı;
5- Bu kişilerin, eski yazıyı mükemmel biçimde bilip bilmedikleri ve Çanakkale savaşı tarihi konusunda uzman olup olmadıkları;
6- Bu kişilerin, ATASE arşivlerinde günümüzdeki çalışma şartlarına (eski yazı uzmanlığı, akademisyen olma, kurum yazısı ve senede azami 30 gün çalışma izni) bağlı kalıp kalmayacakları;
7- Avustralya üniversitesinin elde etmek istediği belgelerin neler olduğu;
8- Aynı belgelerin daha önce ATASE ya da başka yerli bir kurum veya araştırmacı tarafından incelenip incelenmediği; incelendiyse belge içeriklerinin sınıflandırılmasının yapılıp yapılmadığı (gizli/gizli değil);
9- Eğer incelenmişlerse, bunların yayınlanıp yayınlanmadığı; eğer incelenmemişlerse, niçin ilk kez yabancı bir ülke üniversitesine açıklandıkları;
10- ODTÜ Tarih Bölümü tarafından incelenen bu belgelerin hangi formlarda (fotokopi mi yoksa özet çıkarılma mı) Avustralya’ya yollandığı konularında tarafıma, bir yanlış anlamaya yol açmaması için, açık ve anlaşılır bilgi verilmesini rica ederim.’
İşi yokuşa sürmek mi?
Bu yazıma bir ay sonra verilen yanıtla ‘kimlik bilgilerimden gazeteci olduğumun anlaşıldığı ve başvurumu yazılı olarak yapmam gerektiği’ bildirildi... Üşenmedim, bu kez de yazılı olarak postayla başvurdum. Tekrar bir ay daha geçti ve benden yine ‘yazılı olarak başvurmam’ istendi. Başvurumu yeniledim ama bir ay sonra ‘aynı başvuruya daha önce yanıt verilmişti’ denilerek reddedildiğim bildirildi. Ben de bunun üzerine, günün Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a da durumu anlatan bir mektup yazdım. Ancak hiç yanıt alamadım.
Derken, bir sabahın erken saatlerinde cep telefonumdan arandım. İyi günler dileyen bir erkek, Genelkurmay’dan aradığını söyleyerek kendini tanıttı. Bir albaydı ama uyku sersemi ismini anlayamadım. Beni aradığı cep telefonunun numarası kendi telefonumda belirmişti; bu yüzden ismini tekrar sormadım.
Bu albay, kısaca Genelkurmay adına üzüntülerini bildirdi ve yazışmalarımızda yaşanan anlaşmazlık nedeniyle özür diledi. Sorduğum sorularla ilgili konunun incelendiğini, en kısa zamanda tarafıma bilgi verileceğine söz verdi. İlgisine teşekkür ettim ve konuşmayı bitirdik.
Kısa ve anlaşılmaz bir cevap
Çok geçmedi, Genelkurmay’dan yeni bir e-posta aldım. Konuyu kendilerince noktalıyorlardı:
“Gazeteci Ahmet Yetkin İŞCEN’in 12 Mayıs 2008 tarihli yazısı.
1. İlgi ile söz konusu bilgi edinme taleplerinize ilişkin olarak yapılan araştırma neticesinde elde edilen bilgiler müteakip maddelerde sunulmuştur.
2. Orta Doğu Teknik Üniversitesi araştırmacıları; Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı arşivinden, Bakanlar Kurulu’nun 31 Ocak 2002 tarihli ve 2002/3681 sayılı “Devlet Arşivlerinde Araştırma ve İnceleme Yapmak İsteyen Türk veya Yabancı Uyruklu Gerçek veya Tüzel Kişilerin Tabi Olacakları Esaslar” kapsamında faydalanmışlardır.
3. Tarihi ve kültürel mirasımızın korunması ve gelecek nesillere aktarılmasına verdiğimiz önem tüm kamuoyu tarafından iyi bilinmektedir.
4. Göstermiş olduğunuz duyarlı yaklaşım için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz.
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI”
Konu kapandı mı?
Konu belki Genelkurmay ATASE Başkanlığı açısından burada noktalanmış görünüyordu ama benim için henüz açıklığa kavuşmuş değildi. Sadece ben değil, arşivlerimizde çalışmaya, kendi tarihimizin gerçeklerine ulaşmaya çalışan sayısız akademisyen de olayın aslını merak ediyordu.
Soru şuydu:
Birileri, Avustralyalıların parasını alıp onlara belge diye her yerde bulunabilecek, daha önceden yayınlanmış, harcıâlem birtakım yayınları mı kakalıyordu?Yoksa ATASE, bugüne kadar Türkiyeli araştırmacılar/tarihçiler tarafından hiç dokunulmamış, okunmamış, incelenmemiş ve değerlendirilmemiş birtakım belgeleri Avustralyalılara mı veriyordu?
Eğer henüz günümüz Türkçesine çevrilmemiş birtakım belgeler Türk kamuoyuna açıklanmadan Avustralyalılara veriliyorsa, birileri açıkça ‘vatana ihanet’ suçu işliyor demekti.Yoksa harcıâlem bilgileri ‘belge’ diye vererek Avustralyalıları mı dolandırıyorduk?
Bunların hangisiydi?
Bir süre sonra internette rastladığım bir adres, bu konuyu da açıklığa kavuşturdu. Meğer bizden başka herkes biliyormuş neler olup bittiğini...
Avustralya’nın New South Wales eyaletinin Royal United Services Enstitüsü ile Macquarie Üniversitesi’nin yayınlarında, benim Genelkurmay’dan bir senedir öğrenmeye çalıştığım bilgiler açıkça anlatılıyordu... (İlgilenenler, bu bilgileri şu adreslerden öğrenebilirler:http://www.rusinsw.org.au/Papers/20080226.pdf vehttp://www.pr.mq.edu.au/macnews/MUN_PDFS/200602.pdf)
Harvey Broadbent isimli Macquarie Üniversitesi profesörü yazar, araştırmacı, yapımcı bir akademisyen; Gallipoli: The Fatal Shore isimli kitabı için 2003’te Genelkurmay arşivlerinde araştırma izni almış ve burada bir süre çalışmış. Prof. Broadbent, bu çalışma sırasında elinden geçen belgelerde Enver Paşa’nın imzasını görmüş.16 Haziran 1915 tarihini taşıyan bu belgede Enver Paşa, Boğazlar kumandanı Alman generali Guido von Usedom’a bazı emirler veriyormuş...
Prof. Broadbent, bunun üzerine, Türk askerî arşivinin hayli değerli belge ve bilgiler içerdiğine; bunların araştırılması halinde o güne kadar tamamen Avustralya, İngiliz ve Fransız bakış açısından yazılmış Gelibolu Harekâtı tarihinin çok daha zenginleşeceğine karar vermiş. Bu kararla yola çıkan Prof. Broadbent, hem kendi çalıştığı üniversiteye, hem de Avustralian War Memorial’a (AWM) bir proje sunarak bunu kabul ettirmiş...
100. Yıl kitabını kim yazacak?
Bu proje için Türkiye’den Ortadoğu Teknik Üniversitesi’yle ilişkiye geçmiş, üniversitenin tarih bölümünün desteğini almışlar. 2007’de başlatılan bu proje, ilk 5 yılı için de ‘fonlanmış’... Bu fonlamanın miktarı verilmiyor... Elden geçirecekleri kaynakların şunlar olduğunu açıklamışlar:
- Türk Genelkurmayı Arşivi’nde bulunan hayli çok miktarda orijinal belge koleksiyonu,
- Osmanlı subaylarının yayınlanmış günlük ve hatıratları,
- Yayımlanmamış günlük ve hatıratlar,
- Türk Genelkurmayı’nın Resmî Tarihi,
- TBMM Kütüphanesi’nde saklanan gazete arşivleri,
- Kızılay Arşivi. (Bu arşiv bugüne kadar hiç ellenmemiş ve tasnif edilmemiş şekilde, sandıklar ve çuvallar içerisinde Kızılay’a ait depolarda çürüyor... Geçmiş yıllarda yaşanan bazı belge hırsızlığı olaylarından ağzı yanan yönetimin araştırmaya izin vermediği de biliniyor.)
Avustralyalı uzmanların amacı ATASE’deki Gelibolu belgeleri arasından seçtikleri belgelerle Çanakkale Savaşları’nın 100. Yıldönümü olan 2015 yılında bir kitap yayınlamak...
ATASE’nin alanına girmeyen konular neler?
Ben bu bilgileri sindirmeye çalışırken Genelkurmay Başkanlığı, malum ATASE olayıyla ilgili nihayet bir yanıt verdi.
‘TC Genelkurmay Başkanlığı’ antetli bir kağıda yazılmış olmasına rağmen altında hiçbir isim ve makam adı bulunmayan (bu bir Genelkurmay âdetiymiş) bu yanıt, bir senedir sürdürdüğüm kuşkumu da kanıtladı.
Aşağıdaki üç paragraflık yanıt, yakın tarihimizi içeren belgelerin ne derece korunduğunu ve bu belgeleri korumakla mükellef makamların ne kadar vurdumduymaz olduğunun belgesidir.
‘Söz konusu talebinizle ilgili olarak yapılan inceleme neticesinde,
-ODTÜ Tarih Bölümü’nün, Maquarie Üniversitesi ile birlikte yürüttükleri Çanakkale Muharebeleri konusunda doküman hazırlamak üzere, ODTÜ Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Murat ULUĞTEKİN ve Dr. Selçuk DURSUN’un çalışmaları için ODTÜ tarafından 15 Eylül 2005 tarih ve 24 Temmuz 2007 tarihli yazılarla izin talebinde bulunulmuştur.
-Bakanlar Kurulu’nun 31 Ocak 2002 tarihli ve 2002/3681 sayılı Devlet Arşivlerinde Araştırma ve İnceleme Yapmak İsteyen Türk veya Yabancı Uyruklu Gerçek veya Tüzel Kişilerin Tabi Olacakları Esasları Belirleyen kararı ve Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Görevleri Özel Yönergesi kapsamında yerli ve yabancı araştırmacılara açık olan Birinci Dünya Harbi Koleksiyonundaki belgelerde çalışmak üzere söz konusu kişilere gerekli izin verilmiş ve 19 Ekim 2007 tarihinde de çalışmalarını tamamlamışlardır.
-ODTÜ Tarih Bölümünce görevlendirilen adı geçen araştırmacılar dışında başka hiçbir yabancı araştırmacı bu proje kapsamında Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivinde çalışmamıştır.
-Başvurunuzda belirttiğiniz diğer konular, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığının ilgi alanına girmemektedir...’
Yani neymiş?
1-Avustralyalı Prof. Broadbent, Eylül 2005’te kendi kitabına kaynak oluşturmak için izin alarak çalıştığı ATASE’de bazı belgeler görmüş; ülkesine döndüğünde kendi üniversitesi ve AWM’nin desteğini sağlayarak bu projeyi devreye sokmuş. Broadbent, 2007 Temmuzu’nda ODTÜ’yü ATASE’de çalışma izni almaya ikna etmiş ve bu üniversitenin Tarih bölümünün görevlendirdiği iki eleman da 2,5 ay içinde işi bitirivermişler... Proje 19 Ekim’de sona ermiş...
2-Gerek izinlerin alınması, gerekse araştırmanın bu kadar hızlı bitirilmesinin altında ‘yangından mal kaçırmak’ gibi bir niyet yoksa Genelkurmay ya bu iki üniversite ile birlikte çalışıyor, ya da bizim gibi saf vatandaşları kandırıyor olmalı. Çünkü ATASE’ye üniversite görevlisi akademisyenin bile girmesi uzun formalitelere bağlı. Dolayısıyla, Prof. Broadbent’in ATASE’de anlattığı gibi kapsamlı bir araştırmanın yapılması için, değil 2,5 ay, 2,5 sene bile yeterli bir zaman değil.
3-Ben de zaten ‘ATASE’ye yabancı araştırmacılar sokuluyor’ dememiştim. Tam tersine, her ciddi araştırmacının girebilmesini isterim. Bu olayda, Avustralyalılar, ODTÜ elemanlarını kullanmışlardır. Arşive giren, iki ODTÜ görevlisidir.
4-ATASE’nin ‘ilgi alanına girmeyen’ konular ise şunlar olmalı:
- Avustralyalılara söz konusu belgelerin birer kopyasının CD’lerde verildiği belirtilmektedir. Avustralyalılara bu proje çerçevesinde sağlanan ayrıcalıklar nelerdir?
-Bu yabancı araştırmacıların elde ettiği arşiv dokümanları daha önce herhangi bir Türk akademisyen veya araştırmacının incelemesine açılmış mıdır? Açıldıysa, bu Türk uzmanlar kimlerdir, isimleri nedir?
-Adı geçen profesörün iddia ettiği gibi, ‘ilk kez incelenen’ bu belgelerin kullanımı niçin yabancılara bırakılmıştır?
-Bu hizmet için Avustralya üniversitesi ve AWM’den kaç yüz bin dolar alınmıştır?
-Bu proje, Türk kamuoyuna herhangi bir yolla (Genelkurmay internet sitesinden duyuru, ajans haberi, basın açıklaması, haber, vs) açıklanmış mıdır?
Şimdi ben, ATASE Başkanlığı’nın ilgi alanına girmeyen(!) bu soruları bir de eskinin Hilal-i Ahmer’ine, yani bugünkü Kızılay’a soracağım...”
Yetkin İşcen gibi ben de merakla ATASE’nin ve Kızılay’ın cevaplarını bekliyorum.
***
Okuyucu mektupları
Küfür ve tehdit mektuplarıyla çok kişisel konulara girenler dışında, yazılarıma olumlu ya da olumsuz tepki veren okuyucularıma mutlaka ve hemen cevap yazıyorum. Nitekim 16 ay içinde üç binden fazla maili cevapladım. Bazısı lisansüstü veya doktora tezine konu olabilecek sorulara verdiğim cevapların muhatapları tarafından tatmin edici bulunmadığını ise ezici çoğunluğun mesajımı aldıklarına dair kısa bir notu bile benden esirgemesinden anlıyorum:)) Şaka bir yana birkaç yazışmadan sonra genel olarak belli bir noktada buluşuyoruz.
Büyük ayıbım ise şu: Hapishanelerden mektupla yazanlara cevap veremiyorum. Öncelikle mektuplaşmanın düzenli olmasını beklediklerini ima ederek, daha başından gözümü korkuttukları için. Görüş bildirmemi istedikleri hikâyeler, şiirler, resimler, makaleler, roman taslakları da eklenince cesaretim iyice kırılıyor. Bir de bilgisayarla değil elle yazıp, postaya verme zorluğu var. Beni affedeceklerini sanmıyorum ama onları cevapsız bıraktığım için sürekli vicdan azabı çektiğime inanmalarını isterim. Bunun dışında benden cevap almayanlar varsa, bunun tek nedeni mesajlarının veya mektuplarının elime geçmemesidir.
Bu hafta birkaç okur mektubunu sizinle paylaşmak istiyorum.
Süryaniler Asuri mi Arami mi?
14 Aralık 2008 tarihli “Mezopotamya’nın kadim halkı: Süryaniler” başlıklı yazıma yönelik eleştirisine “yazınızdaki hangi hatayı yazayım? İçinde o kadar çok var ki!” diye başlayan Avrupa Süryaniler Birliği (ESU) Yönetim Kurulu Üyesi Tuma Çelik, “Bugün özellikle diasporada, tarihlerini Babil ve Asur kültürlerine götürenlerle, ilk Hıristiyan topluluklarından Aramilere götürenler arasında ateşli bir tartışma sürüyor. Bu gruplardan ilki politik, ikincisi dinsel vurgularıyla dikkati çekiyor” yorumuma itiraz ediyor ve Süryanilerin Asuri kökenli değil, Arami kökenli olduğunu, Aramilerin de Orta Asya’dan gelen bir halk değil, Sami halklarından olduğunu söylüyor, benim Türkiye’nin resmî görüşünü savunan ısmarlama bir yazarla (?) aynı safa düştüğümü belirtiyor. Bu eleştirilerin benzerini, Mardin Süryani Metropoliti de telefonla yapmıştı. (Adını not almayı ihmal ettiğim için beni bağışlasın.) Tuma Çelik, dinsel konularda da benimle aynı düşünmediğini belirtiyor ve ‘doğru’ bilgiler için Mezopotamya Uygarlığında Süryani Halkı(Bethil Yayınevi, Ankara 2008) adlı kitabı öneriyor. Ben de sözü kitaba bırakıp kenara çekiliyorum...
Mescid-i Aksa’yı kim yaktı?
8 Şubat 2009 tarihli “Münferit (!) antisemitizm vakaları” başlıklı yazımla ilgili olarak bir okurum şunları yazdı: “1969’da Müslümanlarca kutsal sayılan Mescid-i Aksa’yı fanatik bir Yahudi’nin kundakladığı iddiası İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ) kuruluşuna hizmet ve temel teşkil etmiş olan ‘kutsal bir yalan’dır. Zira yangını çıkartmaya çalışan Michael Dennis Rohan ne İsrailli ne de Yahudi’ydi! O meczup Avustralyalı bir Hıristiyan’dı. (Bu konuda ayrıntılı bilgiyihttp://en.wikipedia.org/wiki/Michael_Dennis_Rohan adresinde bulabilirsiniz.) İKÖ kuruluş bildirgesini 14-16 Mart 2008 tarihlerindeki oturumda yenilediği için, web sitelerinde orayı bir ‘Yahudi’nin yaktığını (artık) söylemiyorlar. Ama başlangıçta bunu aynı Erbakan gibi bol bol kullandılar. Ben, Rohan’ın Kudüs’e hacca gelen bazı kişilerde tezahür eden ‘Kudüs Sendromu’ndan muzdarip olduğunu tahmin ediyorum.”
‘Kudüs Sendromu’ Kudüs’ü ziyaret eden hacı ve turistlerin şehrin kutsal atmosferinden aşırı şekilde etkilenerek kendilerini kutsal kitaplarda zikredilen şahsiyetlerden biri sanma veya kitapta zikredilen misyonlardan biri ile yükümlü sayma gibi bir zihinsel rahatsızlığın adı. Sayın okurum haklı, Michael Dennis Rohan’ı ‘Yahudi’ diye takdim etmem yanlış olmuş ancak Rohan’ın eyleminin arka planı konusunda daha derin araştırmalar yapmam gerektiğini düşünerek, şimdilik burada kesiyorum.
Zekât ve sadakanın rolü
15 Şubat 2009 tarihli “Sosyal devlet mi, sadaka devleti mi?” başlıklı yazımda “zekâtla yoksulluğun giderildiği bir dönem olmamıştır” ve “sadaka günümüzdeki korkunç yoksulluğa çare olacak bir yöntem değildir” şeklindeki ifadelerimi eleştiren Alper Alper rumuzlu okuyucum İslam fıkhı ansiklopedisi olarak nitelediği Vehbe Zuhayli’de Osmanlı Devleti’nde ne kadar zekât toplanıyordu, yoksulluğa etkisi var mıydı gibi konuların cevabını bulabileceğimi belirttikten sonra “İslam tarihinde yoksulluk yok muydu? Elbette vardı. Zalim halifeler, gaddar valiler, yalancı peygamberler bile vardı. Bunu için Ahmet Cevdet Paşa’nın İslam Tarihi’ne bakabilirsiniz. Ama iki şeyi birbirine karıştırmayın. Ben tüm İslam tarihi güllük gülistanlıktı demiyorum ki. Dediğim şu: Zekâtın adil ve etkili biçimde uygulandığı dönemlerde zekât müessesesi amacına ulaşmış, refah ve sosyal adaleti sağlamıştır... Ömer bin Abdülaziz dönemini örnek verebilirim... Belki zekât hakkında iyi şeyler yazmak İslam’ı övmek olacağından o da size zor gelmiş olabilir yetiştiğiniz çevre ve edindiğiniz dünya görüşü itibariyle. Maalesef aydınlarımızın duçar oldukları kırılma noktası bu alan. Gönül ister ki ne olursa olsun hakikatin muhteşemliği parlasın. Ama her zaman mümkün olmuyor...” diye bitirmiş eleştirisini.
Tarih Lenk kitabının yazarı Hakan Erdem’in ve diğer okurlarımın eleştirilerini önümüzdeki haftalara bırakıyorum. Herkese iyi pazarlar...
.22-3-09
.İstanbul’un mimarî fethi mi, katli mi?
2600 YILLIK ŞEHİR . Madem seçimlerden bahsedemiyoruz, ‘2010 Yılı Avrupa Kültür Başkenti’ İstanbul’dan söz edelim. 1985’ten bu yana her yıl Avrupa kentlerinden bir ya da birkaçı Avrupa Kültür Başkenti (AKB) olarak seçiliyor. ‘AKB’ olmanın temel koşulu kentin Avrupa’nın kültür zenginliğini ve çeşitliliğini barındırması. 1985’ten beri 39 kent Avrupa’nın kültür başkenti oldu. (Bazı yıllar iki, 2000 yılında dokuz şehir seçilmişti.) AB Parlamentosu’nun 1999’da AB üyesi olmayan ülkelerin de kültür başkenti olmasına olanak sağlamasının ardından Türkiye de aday olma hakkını kazandı ve hükümetin başvurusu üzerine, 2006 yılında, ‘2010 Avrupa Kültür Başkenti’ seçildi.
İstanbul’un ‘AKB’ olmanın temel koşulunu karşılayıp karşılamadığı meselesi bir yana, 2006’dan beri ne yapıldı derseniz, doğrusu ben henüz fark edebilmiş değilim. Halbuki bu tür projelere halkın ve sivil toplum örgütlerinin katılımı hayati öneme sahip. Üstüne üstlük, geçen hafta, 2010 AKB Ajansı’nın dört ağır topu, Nuri M. Çolakoğlu, Prof. İskender Pala, Prof. Metin Sözen ve Gürhan Ertür, istifalarını verdiler. İstifaların AKB’deki hükümet temsilcisi Eyüp Özgüç’le yaşanan görüş ayrılıklarından kaynaklandığı söylendi. Görüş ayrılıklarının hangi konularda olduğunu henüz bilmiyoruz, çünkü AKB Ajansı şeffaf davranmıyor, ama 2010 yılına 9,5 ay kaldığını ve ortada tamamlanmış bir proje olmadığını düşünürsek, durumun vahameti anlaşılabilir. Ajans yeni kadrolarını buluncaya kadar, bari biz boş durmayalım ve İstanbul’un görkemli tarihinde küçük bir geziye çıkalım, ne dersiniz?
Büyük ölçüde coğrafyasının dikte ettirdiği bir tarihi yaşayan İstanbul, uzun ve karmaşık tarihi boyunca coğrafi konumunun sağladığı avantajlarla ticari, askeri, yönetsel bakımdan stratejik öneme sahip oldu. Üç bin yıl boyunca yangınlara, sellere, depremlere; isyanlara, ayaklanmalara; Avar, Arap ve Slav akıncılarına, Latin talancılarına direndikten sonra Türklere teslim oldu. Fatih’in orduları 29 Mayıs 1453’te Konstantinopolis’e girdiğinde şehrin eski görkeminden eser yoktu. 6. yüzyılda 500 bin olan nüfus 50 bine kadar düşmüş, anıtsal yapılar, kamu binaları ve konut alanları harap olmuştu. Derhal imar faaliyetlerine girişen Fatih şehrin genel planına dokunmadı.
OSMANLI İSTANBUL . Sokak ve meydan yapısı olduğu gibi korundu, sarnıçlar, suyolları ve surlar onarıldı. Göçebeliğin bir sonucu olarak yeşil tekrar şehir dokusuna girdi. Nüfusun en fazla yoğunlaştığı yerler dışında bütün evler bahçeli hale geldi. Konut yapımında taş ve tuğla yerine ahşap kullanıldı. Çünkü ahşap hem ucuz hem de kullanımı kolaydı, ayrıca şehrin iklimi ile de uyumlu idi. Ancak bu seçim, bitmek tükenmek bilmeyen yangınlarla şehrin defalarca yıkılması ve yeniden yapılması demek oldu. Yeni kurulan mahalleler, şehir içinde köyler gibi örgütlendiler. Her mahallenin zengini ve yoksulu birlikte yaşadı. Ortaklığın temeli etnik ve dinsel bağlardı. Mahalleler yüzlerini merkeze, sırtlarını şehrin diğer bölgelerine çevirdiler. Böylece Konstantinopolis’teki saydam şehir dokusu yerine daha mat, daha mahrem, daha gölgeli bir doku gelişmeye başladı. Devamı aşağıda…
***
Kuruluşundan 1850’li yıllara kadar Osmanlı Devleti’nde bir belediye örgütlenmesi yoktu. Devletin yapması gereken belediye hizmetleri, vakıflar aracılığıyla görülüyordu. İstanbul’un yöneticisi ise kadıydı. Ahali ile devlet arasındaki idarî, malî, askerî ve mahallî tüm sorunları çözmekle görevli olan kadılar ortalama 20-24 ay görevde kalırlardı. Kadılara esnafın örgütlendiği loncalar, çarşı-pazarı denetleyen muhtesipler ve zaptiye kuvvetleri yardım ederdi. İlk kadı Hızır Bey Çelebi, Sivrihisarlı köklü bir sipahi ailesinden geliyordu. Fatih Sultan Mehmet’in çok sevdiği bir âlim ve şair olan Hızır Bey Çelebi’den sonra İstanbul’da 422 kadı görev yaptı.
Şehremaneti’nin kuruluşu
İstanbul’da çağdaş anlamda belediye idaresi kurma girişimi, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen çok sayıdaki İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin, mülteci ve göçmenlerin barındırılması sırasında ortaya çıkan hareketlilik ve karışıklığı düzenleme ihtiyacıyla ortaya çıkmıştı. Batılı devletlerin zorlamasıyla 1855’te Şehremaneti kuruldu. İlk Şehremini ‘Pepe’ Salih Paşa’ydı. 1857’de İstanbul 14 belediye dairesine ayrıldı. Bunlardan en büyüğü ve önemlisi, Avrupalı tüccarların, Levantenlerin, gayrimüslimlerin yoğun olduğu Beyoğlu ve Galata’yı kapsayan Altıncı Daire-i Belediye idi. Bu isim, modernliği ile Tanzimat elitlerinin hayran olduğu Paris’in en gelişkin belediyesi olan ‘Sixième Arrondissement’a (6. Bölge) özenilerek konmuştu. (1855’ten I. Meşrutiyet’e kadar ikisi ‘ihtisap ağası’, 18’i ‘şehremini’ unvanıyla 20 yönetici göreve geldi.) 1877’de daire sayısı 20’ye çıkarıldığında veya 1880’de 10’a düşürüldüğünde de Beyoğlu, Altıncı Daire olarak kaldı. Ancak 1912’de belediye bölgeleri yeniden düzenlenirken, Beyoğlu Üçüncü, Üsküdar Altıncı Daire oldu. Belediye bölgelerinin rakamlarla adlandırılmasına 1913’ün başında son verildi.
Ankara-İstanbul gerilimi
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, çöken imparatorluğun merkezi İstanbul ile ‘Anadolu’nun ve Kemalist devrimlerin kalbi’ diye nitelenen Ankara arasında yüksek bir gerilim doğmuştu. 16 Ekim 1923’te “Türkiye devletinin makarr-ı idaresi Ankara’dır” cümlesini içeren tek maddelik bir yasa ile İstanbul’un 2.600 yıllık özel işlevine son verildikten sonra, hâlâ ülkenin en büyük şehri olan ve limanları ile önemli bir ticari işlev üstlenen, okulları ile ülkenin kültür yaşamına yön veren İstanbul ile ilgili pek çok karar, o günlerde küçük bir kasaba olan Ankara’da alınıyordu. 16 Mayıs 1919’da Samsun’a gitmek üzere şehirden ayrılan Atatürk, 23 Ekim 1923’te Hamidiye zırhlısıyla Boğaz’dan geçerken, bir çatana ile zırhlıya yetişip huzuruna çıkmak isteyen Şehremini Ali Haydar (Yuluğ) Bey’i kabul etmemişti. Benzer tavırlar 1924’te, 1925’te ve 1926’da da gösterildiğinde, Atatürk’ün şehre küstüğünden kimsenin şüphesi kalmamıştı. Atatürk’ün dört gözle beklenen ziyareti ancak 1 Temmuz 1927’de gerçekleşti ancak şehrin kaderi hemen değişmedi.
Muhittin Üstündağ ve Henri Prost
Emniyet Genel Müdürü Muhittin Üstündağ 1928’de valiliğe getirildiğinde, Özel İdare ile Belediye birleştirildiğinden, Şehreminliği görevini de üstlenmişti. Muhittin Üstündağ döneminde, 1929 Dünya Büyük Buhranı yüzünden, zaten kıt olan kaynaklar daha da azaldığı için, 1930’da çıkarılan (ve 1982’ye kadar yürürlükte kalan) modern anlamdaki ilk Belediyecilik Kanunu’nun etkileri görülemedi.
Muhittin Üstündağ, daha önce başlamış olan Atatürk Bulvarı inşaatını sürdürdü, Kilyos, Büyükdere, Yalova ve Florya yollarını açtı ve buralardaki Atatürk Köşkleri’nin yapımına başladı. Florya ve Büyükada’daki plajların düzenlenmesi, eğlence yerlerinin Beyoğlu’nda toplanması onun projesiydi. 1930’da yazlarını Yalova’da geçirmeye başlayan Atatürk, İstanbul’a yaptığı ikinci ziyarette Beyazıt Meydanı’nın düzenlenmesini, Ayasofya ve Sultan Ahmet camilerinin onarılmasını emredince herkes umutlanmıştı ancak İstanbul’da şehircilik adına yapılanlar askerlerin kullandığı bazı binaların üniversitelere verilmesi, hanedana ait saray ve köşklerin kamu hizmetine sunulması gibi simgesel adımlardan öteye gidemedi.
Neyse ki, Ankara inattan vazgeçti de, Tanzimat’ın mirası olarak Batılı uzmanlara başvurma geleneği uyarınca 1933’te Almanya’dan H. Elgötz, Fransa’dan A. Agache, J. H. Lambert, Dr. I. M. Wagner gibi uzmanlardan raporlar istendi. Ancak bunlar yeterli bulunmadığından, 1936’da bizzat Atatürk’ün davetiyle, ilk kez 1904’te İstanbul’a gelen, 1926’da İzmir için bazı çalışmalar yapan Paris Şehircilik Enstitüsü üyelerinden Henri Prost İstanbul’a geldi. Modernleşme ile korumacılığı birleştiren bir yaklaşıma sahip olan Prost derhal İstanbul (Tarihî Yarımada) ve Beyoğlu’nun nâzım planlarını hazırlamaya başladı.
Lütfi Kırdar’la yeniden canlanış
Ancak Muhittin Üstündağ, Atatürk’ün ölümünden sonra görevinden alınacağı için bu planları uygulama mutluluğu 8 Aralık 1938’de atanan Lütfi Kırdar’a nasip olacaktı. Sadece vali-belediye başkanı değil, aynı zamanda CHP il başkanı da olan Lütfi Kırdar Kerkük’ün ünlü Kırdarzâdeler ailesinden geliyordu, tıp eğitimi almıştı ve Birinci Dünya Savaşı’yla Milli Mücadele döneminde Kızılay’da görev yapmıştı. İstanbul, Atatürk’ün küskünlüğünün doğurduğu durgunluktan Lütfi Kırdar sayesinde çıktı. Henri Prost, Lütfi Kırdar’ın desteğiyle, Fransız ve Türk mimar ve mühendislerinden oluşan bir grupla 15 yıl boyunca Tarihî Yarımada, Beyoğlu ve Kadıköy-Üsküdar’ı planladı. Prost’un vizyonuyla Beyazıt, Aksaray, Eminönü, Şişhane, Üsküdar ve Beşiktaş başta olmak üzere 18 meydan düzenlendi, Beşiktaş’ta Barbaros Anıtı dikildi, Mecidiyeköy, Haseki ve Levent’te, Emlak Kredi Bankası ile ortaklaşa evler yaptırıldı, isteklilere kura ve taksitle satıldı, Harbiye, Osmanbey, Nişantaşı ve Maçka bugünkü çehrelerine kavuşturuldu.
Lütfi Kırdar döneminde ayrıca Terkos, Kâğıthane ve Elmalı su hatları geliştirilerek, kişi başına düşen günlük su miktarı üç katına çıkarıldı. Şehrin çöp, kanalizasyon ve elektrik şebekesi geliştirildi, sağlık kurumlarındaki yatak kapasitesi iki katına çıkarıldı. Zincirlikuyu Asri Mezarlığı oluşturuldu, Edirnekapı, Merkezefendi ve Karacaahmet mezarlıkları iyileştirildi. Açık Hava Tiyatrosu açıldı, Taksim’de bugün Atatürk Kültür Merkezi denilen Opera Binası’nın inşaatına başlandı. Spor ve Sergi Sarayı ve İnönü Stadyumu inşa edildi. Tarihi Taksim Kışlası (ne yazık ki) yıkılarak Taksim Gezisi oluşturuldu. Yıldız Parkı ve içindeki bazı köşkler, Emirgân Korusu, Florya imar edildi. Taksim Belediye Gazinosu, Şehir Armonisi, Şehir Orkestrası gibi müzik ve sanat kurumları oluşturuldu.
Son Menderes Hükümeti’nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olan Lütfi Kırdar, 27 Mayıs 1960 darbesinde tutuklandı, Yassıada’da 17 Şubat 1961 tarihindeki duruşmada, Mahkeme Başkanı Salim Başol’un haşin sorgulaması sırasında geçirdiği kalp krizi sonunda yaşama veda etti, olaylı bir cenaze töreninden sonra kendi eseri olan Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na gömüldü.
‘Minimini Vali’ Fahrettin Kerim Gökay
Köyden kente ilk toplu göçlerin başladığı, Demokrat Partili yıllarda İstanbul’un vali-belediye başkanı ‘emraz-ı akliye’ (psikoloji) ordinaryüs profesörü Fahrettin Kerim Gökay’dı. Kısa boyundan dolayı “minimini valimiz, ne olacak halimiz” tekerlemesiyle anılan Fahrettin Kerim Gökay, Adnan Menderes’in şehrin imarını bizzat üstleneceği 1956’ya kadar oldukça bağımsız çalışma olanağı buldu. Gökay döneminde, Fatih-Edirnekapı, Laleli, Ayasofya ve Kapalıçarşı bölgelerindeki yollar yenilendi, asfaltlandı. Kadıköy yakasında II. Elmalı Bendi’nin temeli atıldı, Terkos-Kâğıthane arasına 42 kilometrelik isale hattı döşendi, Fatih Külliyesi onarıldı, cami ve çevresi güzelleştirildi, Eyüp Sultan Camii’nin etrafındaki evler yıkılarak, cami ortaya çıkarıldı, Fındıklı’daki Güzel Sanatlar Akademisi binası ve Ihlamur Kasrı onarıldı. Gökay, “Zeytinburnu ve Kazlıçeşme’nin babası” olarak ünlenmesini, bu bölgelerde yaptığı büyük imar faaliyetlerine borçluydu.
Klakson yasağı
Cumhuriyet elitlerinin halka bakışını gösteren kült cümlelerden biri olan “Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” sözünün sahibi olan Fahrettin Kerim Gökay’ın en ilginç işi şehirde ‘klakson yasağı’ getirmek olmuştu. Çünkü Gökay’a göre klakson sesi ruh sağlığını bozardı. Yine halkın ‘ruh sağlığı’ için ‘Bahar ve Çiçek Bayramı’ adı altında Gülhane Parkı’nda iki ay süren eğlenceler, Spor ve Sergi Sarayı’nda yılbaşı kutlamaları düzenledi. Ancak bütün bu olumlu işlerini, başta Rumlar olmak üzere gayrımüslim azınlıklara yönelik 6-7 Eylül 1955 yağmasındaki tutumu ile gölgeledi. 1988’de vefat ettiğinde terekesinden 630 tapu çıktığı söylendi.
Menderes’in fahri belediye başkanlığı
CHP’de yetişen kadrolarla kurulan DP, Cumhuriyet’in modernleşmeci ideolojisi ile Anadolu taşrasının dünya vizyonunu birleştirmişti. Buna bir de İkinci Dünya Savaşı’nın galibi ülkelerin dünyaya empoze ettiği demokrasi anlayışı ve kapitalist gelişme modelinin heyecanı eklenmişti. İstanbul, Lütfi Kırdar dönemi hariç, 30 yıldır el sürülmemiş bir kent olarak, Menderes’in bu vizyonu sahneleyebileceği uygun bir mekândı. Bütün bunların üstüne, İstanbul her açıdan büyük bir potansiyele sahipti ve dev bir oy deposuydu. Adnan Menderes ve ekibini en çok rahatsız eden şey, kargacık burgacık sokakların, dik yokuşların ve çıkmaz sokakların yarattığı trafik keşmekeşiydi.
Kişisel bir şov olarak imar
Henri Prost, 1947’de Paris’te Académie des Beaux-Arts’da sunduğu bildiride şunları söylemişti: “İstanbul’un modernleştirilmesini çok hassas bir ameliyata benzetebiliriz. Yapılan iş, bakir bir alanda yeni bir şehir yaratmak değildir; tam anlamıyla bir sosyal dönüşümün yaşandığı eski bir başkenti, zenginliğin gelişim süreçleri ve belki de düzeylerinin farklılaşması sonucunda yaşam koşullarının da değişeceği bir geleceğe doğru yönlendirmektir.”
Yeni yönetim, işe, 1950 sonunda Türkiye’den ayrılan Prost’un estetik açıdan şehrin tarihine ve ruhuna uygun, ancak aşırı hızlı nüfus artışı yüzünden sosyal ve ekonomik açıdan yetersiz kalan planını revizyona sokmakla başladı. Ardından Menderes işe el koydu ve şehre ilk kazma 25 Eylül 1956’da vuruldu. Menderes, şehrin 2.600 yıllık tarihini gözardı ederek ve kapitalist dünyanın o günlerdeki ekonomik tercihi olan petrol ve otomobil tüketiminin mecburi istikameti olan karayolculuğu esas alarak giriştiği imar faaliyetini “İstanbul’un yeniden fethi” olarak adlandırmıştı. Bir önceki devrin ‘merkezi planlamacı’ zihniyetine inat, Menderes el yordamıyla hareket etmekte sakınca görmedi. Bir gazeteye verdiği beyanatta “plan iyi bir şey ama bunun için vakit ve nakit lazımdır” demişti. (Halefi Süleyman Demirel de “bize plan değil, pilav lazım” diyecekti.)
Menderes’in şehri hallaç pamuğu gibi atmasına neredeyse tek başına karşı koyan (geçen ay kaybettiğimiz) Mimar Turgut Cansever’e göre, Prost’un nazım planında önerilen yollar, yerinde bir inceleme yapılmadan, masa başında katlarca büyütülerek hayata geçirilmeye çalışılmıştı. Menderes döneminin Eski Eserler Müşaviri Mimar Behçet Ünsal ise Güzel Sanatlar Akademisi’nin önündeki yolun genişliğini soran uzmanlara, Menderes’in yerden aldığı bir taşı ölçek alarak cevap verdiğini anlatmıştı. Bu arada, bazı büyük mimarlar ise, “Siz bir dahisiniz, siz doğuştan mimarsınız” diyerek Menderes’i coşturuyorlardı.
Bugün rapor, ertesi gün yıkım
Menderes’in öylesine acelesi vardı ki, yıkılmak istenen binalara alelacele ‘maili inhidam’ (yıkılmak üzere) raporu alınıyor, ertesi gün yıkım başlıyordu.1956’da danışman olarak getirilen Alman Plancı Prof. Hans Högg, Aksaray’dan Beyazıt’a uzanan Ordu Caddesi’nin 70 metre genişliğe çıkarılıp, dere tepe düz giderek, Çarşıkapı-Çemberlitaş-Sultanahmet yönünden denize kadar uzatılmasını istiyor, yolun etrafındaki tarihî yapıların ise ya kaldırılmasını ya da başka yerlere taşınmasını öneriyordu. Bu fasıldan, Eminönü-Unkapanı yolu dinamitlerle açılırken Rüstem Paşa Camii’nin duvarları ve eşsiz çinileri çatlıyordu. Beyazıt Meydanı belki on kez yıkıldı, on kez yapıldı. (Romancı Orhan Kemal “DP devri, yıkım, yapım, tekrar yıkım devri. Meydan indir, meydan kaldır devri…” diyecekti.) Marmara kıyısındaki güzelim koylar, kıvrımlar, toprak ve molozlarla dolduruldu. Menderes’in başarılı ‘basınla ilişkiler’ stratejisi sayesinde, yıkımlar gazeteler tarafından “çok iyi oldu, şehrin ufku açıldı” diye kamuoyuna sunuluyordu.
Bu dönemde harcanan para, tüm Türkiye’nin şehirlerine harcanandan fazlaydı. Yıkımlar hazineye büyük yük getirirken, yıkılan 7.200’ü aşkın evin ve işyerinin istimlâk paraları zamanında ödenmediği için mülk sahipleri büyük sıkıntılar yaşıyordu. Öyle ki, Aksaray civarında, ‘istimlâk muhacirleri’ diye anılan evsiz barksız bir kitle ortaya çıkmıştı.
Osmanlı İstanbulu’nun yokoluşu
1958’de getirilen İtalyan Plancı Luigi Piccinato “Üç şansınız var: Biri coğrafi durum, ikincisi mevzuat, üçüncüsü de Adnan Menderes” demişti. Bu üç şans(!) sayesinde, Vatan Caddesi, Millet Caddesi, Divanyolu, Edirnekapı-Beyazıt-Aksaray yolu, Sirkeci-Florya Sahil Yolu, Eminönü-Unkapanı yolu, Karaköy-Azapkapı yolu, Karaköy-Beşiktaş yolu, Barbaros Bulvarı, İstinye-Tarabya-Büyükdere yolu, Taksim-Şişli yolu, Kadıköy’de Bağdat Caddesi uğruna şehrin çehresi ebediyen değişti. İronik olan, Osmanlı İstanbulu’nun sonunu, muhafazakâr değerlere sahip olmakla övünen Menderes’in getirmesiydi.
“Yol-meydan-kavşak” (ve elbette otomobil ve benzin tüketimi) uğruna feda edilen tarihî eserler arasında Murad Paşa Hamamı, Simkeşhane, Hasan Paşa Hanı, Bayezid Hamamı, Fatih Külliyesi’nin Akdeniz Medreseleri, Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi ve Sıbyan Mektebi, Şirment Çavuş Camii ve Türbesi, Oğlanlar Tekkesi, Tevekkül Hamamı, Yusuf Paşa Çeşmesi, Çakırağa Camii ve Çeşmesi, Kâtip Çelebi Mezarı, İbrahim Ağa, Revani Çelebi ve Karaköy mescitleri vardı.
Radikal muhafazakârların ‘İstanbul’u yeniden fethi’, 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle akamete uğradı. Menderes ve onun döneminde görev yapan beş belediye başkanı Yassıada’da, İstanbul’la ilgili tasarruflarından dolayı idamla yargılandılar. Ancak sanıkların kişisel çıkar sağlamaya yönelik faaliyetlerine rastlanmadığından dava beraatla sonuçlandı.
Haşim Baba
Daha önceleri Belediye Meclisi tarafından seçilen belediye başkanları, 1963’te çıkarılan bir yasa ile halk tarafından seçilmeye başladı. Bu yolla seçilen ilk belediye başkanı, CHP’li Haşim İşcan’dı. Osmanlı döneminin büyük devlet adamlarından Ahmed Cevdet Paşa’nın oğlu olan Haşim İşcan, Tekirdağ, Erzurum, Antalya, Bursa ve Samsun valilikleri yapmış, bu şehirlerde 400’den fazla ilkokul açmış, hastane, liman, stadyum, halkevi gibi kamu binaları inşa etmiş; Balkan ülkelerinden gelen göçmenlere yönelik başarılı çalışmaları ile göz doldurmuştu. Döneminde 1.500 kilometre yol, Şehremini, Çarşıkapı, Karaköy, Unkapanı, Saraçhanebaşı yeraltı ve yerüstü geçitleri, Galata Kulesi’nin restorasyonu, Taksim Gezisi’nin düzenlenmesi, Florya’nın turistik açıdan geliştirilmesi gerçekleştirildi. Halk arasında ‘Haşim Baba’ diye anılan Haşim İşcan 1968’de beyin kanaması sonucunda hayatını kaybetti.
Bitirirken
1960 sonrasında, büyük iç göçle şehir nüfusu katlandı; önce eski yangın yerlerine, sonra küçük mülk sahiplerinin sattığı eski evlerin yerlerine, ilk apartmanlar dikildi. Şehrin yeşil dokusu ebediyen tahrip edildi. Bununla da kalınmadı, şehrin en mutena semtlerinin etrafında gecekondu kuşaklarının oluşmasına göz yumuldu. Tarihi dokuyu yok etmek pahasına açılan yollar minibüslere, dolmuşlara terk edildi. Sonuç olarak, bir zamanların güzel mimarili şehri modernleşmediği gibi çirkinleşti. 1984’te İstanbul’u ikinci Hong Kong yapmayı hayal eden ‘iş bitirici’ Bedrettin Dalan bayrağı devralacak ve İstanbul’un yatay ve dikey katliamına devam edecekti. Dalan döneminde Haliç kıyıları, korunmaya değer eser var mı yok mu araştırılmadan silmece yıkıldı, ama bu genel olarak olumlu bulundu. 36 metrelik Tarlabaşı Bulvarı uğruna yüzlerce tarihi bina yıkıldığında bu bazılarınca olumlu, bazılarınca olumsuz karşılandı. Ancak, İstanbul Surları’nın güya ‘restorasyonu’, Boğaz’daki kazıklı yollar, Park Oteli rezaleti, yasadışı Gökkafes, yeşil alanların gökdelenlere tahsisi, yanlışlıkla(!) kesilen Kuruçeşme’deki ulu çınar Bedreddin Dalan’ın günahları hanesine yazıldı.
Kaynak: Türk Belediyeciliğinde 60 Yıl, Uluslararası Sempozyum, Ankara, 23-24 Kasım 1990, Bildiriler ve Tartışmalar,Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Ankara, 1990; Doğan Kuban, “Menderes ve İstanbul”, Zafer Toprak, “Üstündağ, Muhittin”, “Gökay, Fahrettin Kerim”, “Kırdar, Lütfi”, “Şehreminleri” maddeleri, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı ortak yayını, 1994, ilgili ciltler. (Fotoğraflar da aynı eserden alınmıştır.)
.29-3-09
.Bir zamanlar Kemalistler Amerika’yı sevmişti
26 Kasım 1920’de Samsun limanına demir atan bir Amerikan torpidosunun komutanı, Mutasarrıf İbrahim Ethem Bey’e, İstanbul’daki ABD Yüksek Komiseri Amiral Bristol tarafından gönderildiğini, Samsun’daki Amerikan temsilcisinin yarı resmi bir sıfatla görev yapmasına izin verilip verilmeyeceğini, verilmeyecekse bunun nedenini soruyordu. Cevap “hiç bir şekilde ilişki kurulmayacağı” şeklindeydi. Ancak bir süre sonra Türk tarafı ABD’nin kapısını çalmak zorunda kaldı.
KAPİTÜLASYONLAR MESELESİ . 22 Ocak 1921’de Ankara Hükümeti’nin “Amerika’nın Türk milletinin tam bağımsızlık isteğini kabul edip etmediğini, kapitülasyonların kaldırılmasına razı olup olmadığını” soran mektubu, Samsun Mutasarrıfı aracılığıyla Amerikan torpidosunun komutanına verildi. ABD’den olumlu bir cevap gelmedi ama karşılıklı görüşmeler sonucu, Samsun’da sürekli bir torpidonun kalmasına izin verildi. Ardından ABD’nin silah ambargosu geldi. Mayıs ayında Ankara çeşitli Amerikan silah şirketlerinden 300 bin adet mavzer tüfeği ve 600 bin fişek için fiyat istedi.
AMERİKAN SİLAH AMBARGOSU . ABD Dışişleri Bakanlığı Yakındoğu Dairesi, ‘yeni Türk hükümeti’ deyiminin açık olmadığını, ancak Ankara’daki ‘milliyetçi hükümet’ kastediliyorsa, bu silahların dolaylı olarak Rus Bolşevik’lerine gideceğini düşündüğünü belirtmişti. 27 Haziran 1921 tarihli ikinci yazıda ise “Yunanlılarla Kemalistler arasındaki savaşın halen sürmesi nedeniyle, silah satışına izin verilmemiştir’’deniyordu. Peki bu silah ambargosu Türk tarafını küstürmüş müydü? Gelin cevabı birlikte arayalım.
ABD ağız yokluyor
Bir Amerikan destroyeri ile İnebolu’ya çıkan ve 11 günlük yolculuktan sonra Ankara’ya varan ABD temsilcisi J. E. Gillespie, 2 Ocak 1922 günü Rauf Bey’e 24 soruyu kapsayan bir liste vermişti. Gillespie’nin listesi, “Ankara Hükümetinin Amerikan işadamlarına ve sermayesine karşı turumu nedir” sorusuyla başlıyor, ekonomik, teknik ve ticari konulardaki sorularla devam ediyordu. Ankara Hükümeti verdiği cevapta, Amerikan işadamlarına kolaylık göstereceğini, Mersin’e liman yapılması, Çukurova’nın sulanması, Bayburt ve Zonguldak elektrik merkezleri projelerinin Amerikan işadamları tarafından incelenebileceğini söyledi. İlerde demiryolları ve madenlerle ilgili konular da görüşülebilirdi. Türk Hükümeti, Türkiye’nin bağımsızlığına ve egemenliğine ters düşmemek koşuluyla Amerika ile ekonomik ve ticarî ilişkilerini geliştirmeye arzuluydu. Gillespie, 1,5 ay kadar kaldıktan sonra Ankara’dan ayrıldı ve izlenimlerini bir rapor halinde merkezine sundu.
‘Türk halkına kalbinizi açık tutun’
Mustafa Kemal, 17 Şubat 1923’te İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nin 26 Şubat tarihli oturumunda Amerikan milletine hitaben bir konuşma yapmış ve ‘Türk halkına kalbinizi açık tutun’ demişti. Mustafa Kemal, 1923 Temmuzunda, The Saturday Evening Post dergisinden Isaac F. Marcosson’a şöyle demişti: “Biz Amerikalıları Türkiye’de görmek istiyoruz; çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler. Ekonomik ilişkiler alanında Türkiye ile Birleşik Devletler, her iki taraf için de en büyük yarar sağlayacak şekilde birlikte çalışabilirler. Zengin ve çeşitli ulusal kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Biz, gelişmemizde Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız, çünkü bütün başka ülkelerin sermayesinden farklı olarak Amerikan parası, Avrupa milletlerinin bizimle ilişkilerine can veren siyasal entrikalardan uzaktır. Başka bir ifadeyle Amerikan sermayesi, yatırılır yatırılmaz bayrağını çekmeye kalkmaz. Amerika’ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazı’nı vermek suretiyle gösterdik. Gerçekten bu, Amerikan halkına bir teveccühtür.”
Chester İmtiyazı nedir?
Mustafa Kemal’in sözünü ettiği ‘Chester İmtiyazı’nın ya da resmî adıyla Şarkî Anadolu Demiryolları Anlaşması’nın tarihçesi 1900’de İstanbul’a gelen bir savaş gemisinin kaptanı olan Albay Colby M. Chester’in Osmanlı Devleti nezdinde yaptığı temaslara kadar gidiyordu. Albay Chester, 1908’den itibaren gözünü Musul-Kerkük bölgesindeki demiryolları ve maden ayrıcalıklarına dikmiş, hatta Osmanlı Meclisi’ne 10 Mart 1909’da bir proje sunmuş, Osmanlı Devleti dağılınca rotayı Ankara’ya çevirmişti.
‘Küçük Amerika’ hayali
8-9 Nisan 1923’te TBMM’de onaylanan iki imtiyaz anlaşmasına göre o sırada amiral olan Chester’in Delaware eyaletinde, iş adamları, bankerler ve gazetecilerle kurduğu Ottoman-American Development Company adlı şirkete, 99 yıl süreyle, Türkiye’nin doğusu ile Musul-Kerkük bölgesini birbirine bağlayan 4.400 kilometrelik bir demiryolu ile iki liman yapımı karşılığında, limanların ve demiryolu hatlarının yanlarında 40 kilometrelik şerit içinde kalan alanda, petrol dahil her türlü maden arama, kanal, yol, telgraf ve telefon hatları, bayındırlık işleri, bankalar, oteller, gözlemevleri inşa etme imtiyazı tanınıyordu. İmtiyaz anlaşması öyle geniş tutulmuştu ki, yeni başkent Ankara’nın “Washington örneğine göre kurulmasını” bile içeriyordu. Ayrıca şirkete çeşitli vergi ve arazi alım kolaylıkları sağlanacaktı.
Hükümet 400 milyon dolar civarında bir Amerikan sermayesinin Türkiye’ye geleceğini ve ülkenin kısa sürede çağ atlayacağını sanmıştı. Ancak bu büyük coşku kısa sürdü. Lozan’da, Musul’un çözüme bağlanmaması, Standard Oil Şirketi’nin Irak petrollerinin denetimini ele geçinmesi üzerine, ABD resmi çevreleri de, işadamları da heveslerini kaybedince anlaşmalar hayata geçmedi ve Türkiye’nin ‘Küçük Amerika’ olması ileri bir tarihe ertelendi.
New York’ta bir Türk ve bir Kürt
1919-1923 yıllarında Colombia Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi gören Sabiha Sertel anılarında, 25 Mart-29 Temmuz 1923 tarihleri arasında Milli Mücadele’de öksüz ve yetim kalan çocuklar için yardım toplamak üzere ABD’ye gelen Himâye-i Etfal Cemiyeti Kâtibi Doktor Fuat Mehmet (Umay) Bey’den söz eder. Müslüman, gayrimüslim Türkiyeli göçmenlerin yaşadığı şehirleri ziyaret ederek konuşmalar yapan ve yardım toplayan Fuat Bey’in New York toplantısını Sabiha Hanım’dan dinleyelim: “Masanın üstü yığın yığın dolarla dolmuştu. Kalabalığın arasında orta yaşlı, orta boylu, kalın siyah kaşlı, bıyıkları kulak deliklerine değen bir adam ağır ağır masaya yaklaştı. Bu, Kürt Yusuf Gülabi Çavuş’tu. Önce Fuat Bey’in elini öptü: ‘Siz bana toprağımın, köyümün kokusunu getirdiniz. Sağ olun, varolun. Aç sürünen çocuklar arasında benim de evlatlarım var herhal. 27 senedir Amerika’da çalışıyorum. Madenlerde işçilik ettim. Otomobil fabrikalarında, Kuzeyde, Meyve Kampanyası’nın meyve bahçelerinde çalıştım. Garajlarda, parklarda yattım. 10 bin dolar birikmiş param var. Artık memlekete dönmeğe karar verdim. Bütün paramı size veriyorum. Bana yalnız bir vapur bileti alın. Ve orada bir iş bulmama yardım edin. İşte altın saatim. İşte altın kemerim. Yurduma helal olsun.’ Herkes ağlıyordu. Toplanan para 100 bin doların üstündeydi.”
ABD hangi Lozan’ı imzalamadı?
ABD 1922 Kasımında başlayan Lozan Barış Görüşmeleri’ne sadece ‘aktif gözlemci’ sıfatıyla katıldığından 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’na taraf değildi ancak Türkiye ile ABD arasında 6 Ağustos 1923’te ayrı bir Lozan Antlaşması (Genel Anlaşma) imzalanmıştı. Anlaşma ile kapitülasyonlar kaldırılıyor, taraflara ‘en çok gözetilen millet’ statüsü veriliyordu. Ancak antlaşma, muhalefetteki Demokrat Parti, Osmanlı Devleti’nde görev yapmış eski Büyükelçiler, önemli üniversitelerin rektörleri, insan hakları savunucuları, Ermeniler ve Rumlar tarafından yürütülen engelleme kampanyası sonucu yıllarca ABD Senatosu’na sunulamadı. 18 Ocak 1927’de yapılabilen oylamada ise 34’e karşı 50 evet oyuna rağmen, oyların üçte ikisini alamamış olduğu için reddedilmiş sayıldı. Amerikan gazetelerinin büyük çoğunluğu kararı ‘partizanlık’, ‘büyük hata’ ve ‘gaf’ olarak niteleyince, kördüğümü çözmek için 17 Şubat 1927’de taraflar arasında bir geçici antlaşma (modus vivendi antlaşması) imzalandı, Ahmet Muhtar Bey Washington’a, Joseph C. Grew ise Ankara’ya büyükelçi olarak atandı.
Ahmet Muhtar Bey New York’ta
Ancak iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulması ABD’deki Ermeni diyasporası tarafından tepkiyle karşılandı. Gerard-Kardaşyan’ın önderliğindeki gruplar, yaz boyunca protesto gösterileri yaptılar. Öyle ki, Ahmet Muhtar Bey 28 Kasım 1927 tarihinde, Leviathan gemisiyle New York’a vardığında Türkiye aleyhinde gösteriler yüzünden, görev yerine ancak polis koruması altında girebildi. Lozan Barış Görüşmeleri’ne gözlemci olarak katılan ve ABD ile imzalanan antlaşmanın Senato’da onaylanması için büyük çaba harcayan Joseph C. Grew ise Çankaya’da sıcak şekilde karşılandı.
Joseph C. Grew Ankara’da
Türkiye’nin hassasiyetlerini iyi bilen Grew, Türklere Amerikalıları sevdirmek için özel ve içten çaba harcadı. Örneğin 1928’de Harf Devrimi yapıldığında, merkeze gururla şöyle yazmıştı: “Biz, otomobil plakalarımızda Latin harfleri kullanan ilk elçiliğiz. Gazi’nin emri ülkeye yayılır yayılmaz bütün elçilik plakalarının açıkça ‘Amerikan Sefareti-359’ ya da numara ne ise onunla boyanması emrimi verdim ve emri Gazi’nin bilgilerine ulaşması için gururla Ruşen Eşref’e ilettim.” Yine Grew’ün aktardığına göre Amerikan elçiliğinden bir görevli gümrük beyannamesini yeni harflerle sunduğunda, gümrük memuru yazıya göz atmış ve geri götürüp Türkçe çevirisi ile getirmesini söylemiş, elçilik görevlisi pek gururlu bir şekilde “beyan zaten Türkçe” demişti.
Ama bütün bu çabalar, 1928’de Bursa Amerikan Kız Koleji’ndeki birkaç kız Türk öğrencinin Hıristiyanlığa geçtiği iddiaları üzerine okulun kapatılmasını önleyemeyecekti. İki ülke arasındaki üçüncü (ilki 1830’da, ikincisi 1862’de imzalanmıştı) Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması 1929’da imzalandı. Fakat aynı yıl, Türkiye, Sovyetler Birliği ile 1925’te imzaladığı Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı uzatan imzayı atınca ilişkiler kısa süreliğine de olsa gölgelendi.
ABD'den borç bulmaya giden heyet
1931 yılında Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu başkanlığındaki bir heyet, Amerikan sermaye piyasası temaslarda bulunmak için ABD’ye gitti. Heyetin 50-100 milyon dolarlık kredi talebi ABD Maliye Bakanlığı tarafından uygun görülmedi. Aynı şekilde, Amerikan şirketleri ve sermaye grupları da Türkiye’de yatırım yapmaya hevesli değillerdi. Bu doğaldı, çünkü ABD, 1929 Büyük Buhranı’nın korkunç etkileriyle boğuşuyordu. Bu tavrın tek istisnası Henry Ford’un Türkiye’nin daveti üzerine Galata’da bir otomobil montaj fabrikası kurma girişimiydi. Ancak girişim gümrük mevzuatına takılınca Ford yatırımını İskenderiye’ye kaydırdı.
‘Korkunç Türk’ten ‘Büyük Türk’e
1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra ABD gazetelerinde Türkler hakkında ‘barbar Türkler’, ‘vahşi insanlar’, ‘katliama ve yağmaya dayanan Türk hakimiyeti’ gibi ifadelere bolca rastlanıyordu. 1920’lerde ABD’ye giden Selma Ekrem adlı bir hanım anılarında şöyle anlatıyordu: “Burada, Amerika’da kan ve gök gürültüsünden meydana gelmiş bir efsane yaşıyor. Korkunç Türk, Amerikalıların beynine kazınmış. Kan kaplı bir hançer taşıyan vahşi kara gözlü ve gür kaşlı kocaman bir insan bu...”
1931’de 100 Princeton Üniversitesi öğrencisine uygulanan akademik bir anket bu imajın güçlü bir şekilde devam ettiğini gösteriyordu. ‘Farklı milletlerin özelliklerini tanımlayacak 84 sıfatlık bir listeden seçme yapan öğrencilerin Türkleri tanımlamak için seçtikleri 12 sıfatın hepsi olumsuzdu. Seçilen sıfatlar sırasıyla ‘zalim’ (yüzde 54), ‘hilekâr’ (yüzde 14.9), ‘aşırı dindar’ (yüzde 29,9), ‘kurnaz’ (yüzde 13,8), ‘hain’ (yüzde 24,1), ‘kavgacı’ (yüzde 13,8), ‘şehvetli’ (yüzde 23), ‘kinci’ (yüzde 13.8), ‘cahil’ (yüzde 17.2), ‘muhafazakâr’ (yüzde 13.8), ‘pis’ (yüzde 17.2) ve ‘batıl inançlı’ (yüzde 12.6) idi.
Joseph C. Grew görev yaptığı yıllarda, ağırlıklı olarak 1894-1896 yıllarında Doğu Anadolu’da meydana gelen toplumlararası çatışmalar ve 1915 Ermeni Tehciri dolayısıyla oluşmuş bu ‘Korkunç Türk’ imajını değiştirmek için de büyük çaba harcadı. Grew’ün ısrarlarıyla Atatürk’ün 1930 yılında, Orman Çiftliği görüntüleri eşliğindeki konuşması Amerikan seyircisine sesli film olarak sunuldu.
Cape Cod’un İstanbul’a gelişi
Ama hiçbiri, Russell Boardman ve John L. Polando adlı pilotların Bellance CH-400 tipi Cape Cod adlı uçaklarıyla, New York’tan havalanarak 9.240 kilometrelik yolu, hiçbir yere inmeksizin, 49 saat 15 dakikada alarak 30 Temmuz 1931’de Yeşilköy’e inmesi kadar heyecan yaratmadı.Kapısı bile olmayan uçakta ne radyo, ne fren, ne jeneratör, ne paraşüt, ne kurtarma botu, ne seyrüsefer lambaları, ne de tuvalet vardı. Pilotlar yanlarına birer takım elbise, 10 bin kartpostal, 16 adet 28 Temmuz 1931 tarihli New York Times gazetesi, iki kızarmış tavuk, ekmek, iki termos dolusu kahve, son meteorolojik durumu gösteren bir dünya haritası ve bir de uçuş verilerini kaydeden barograf cihazı almışlardı. Ayrıca, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey tarafından kaleme alınan ve “Gazi’ ye takdim edilmek üzere” kendilerine verilen bir mektup taşıyorlardı.
Böyle bir deney uçuşu için İstanbul’un seçilmesi hem ABD’de hem Türkiye’de büyük heyecan yaratmıştı. Pilotlar İstanbul’da en üst düzeyde kabul gördüler. Vali Muhittin (Üstündağ) ve Başvekil İsmet (İnönü) Bey’le görüştüler. Taksim Abidesi’ne çiçek koydular. Atatürk’ün iki pilotu Yalova’daki köşkünde kabul etmesi ise Joseph C. Grew tarafından şöyle anlatılmıştı: “Mucizelerin mucizesi... Uzak diyarların amirallerinin, generallerinin, dışişleri bakanlarının bu kutsal mekâna girişi çoğu zaman reddedilmiştir... En iyi şartlarda ise bu kişiler uzun müddet beklemek zorunda kalmışlardır. Ancak bu iki Amerikalı genç Gazi’nin huzuruna derhal çağrıldılar...”
Olay ABD’de de büyük ilgi görmüş, pilotlar ülkelerine döndüklerinde Başkan Hoover tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmış, Ahmet Muhtar Bey’in onurlarına verdiği yemeğe katılmışlar, buralarda Türkiye’de gördükleri sıcak kabulü ve Türkiye’nin gelişiminden duydukları memnuniyeti anlatmışlardı.
Atatürk Mac Arthur’a ne dedi?
25 Eylül 1932’de, ABD Genel Kurmay Başkanı General Douglas Mac Arthur Köstence’den Daçya vapuruyla İstanbul’a geldi ve büyük kabul gördü. Atatürk’ün 27 Eylül’de Mac Arthur’la bir görüşme yaptığı biliniyor. Türk Tarih Kurumu tarafından Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri adlı esere bakılırsa, tutanağı olmayan bu görüşmede Atatürk Almanların yakında bir savaş çıkaracağını ve savaşın galibinin Sovyetler Birliği olacağını öngörmüştü. Atatürk’ün ne kadar uzak görüşlü olduğuna dair bir kanıt olarak sunulan bu iddianın bir ‘Soğuk Savaş’ uydurması olduğu yıllar sonra ortaya çıktı. Tarihçi Cemil Koçak’ın o sırada Cumhurbaşkanlığı Sekreteri olan Yusuf H. Bayur’un raporundan aktardığına göre Mustafa Kemal Mac Arthur’a, resmi efsanenin tam tersine, “önümüzdeki on yıl içinde bir dünya savaşının hemen hemen imkânsız olduğunu” söylemişti. Bu yalanın kaynağı Almanya’da yayımlanan Der Kaukasus (Kafkasya) adlı ne idüğü belirsiz bir dergiydi. 8 Kasım 1951 tarihli Cumhuriyet Gazetesi derginin Ağustos 1951 tarihli ilk sayısındaki ‘Atatürk ve Mac Arthur’ adlı yazıyı alıntılayarak bu uydurma haberi Türkiye’ye taşımış, Türk Tarih Kurumu da araştırmadan, yazıyı Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ne aktarmıştı.
İzmir Yangını tazminatı
İlişkiler o kadar iyiydi ki, 1933’te, Türkiye’de faaliyet gösteren Gerry Tobacco Şirketi’nin 1922 İzmir Yangını’nda uğradığı 1 milyon 300 bin dolarlık zararın, yıllık 100 bin dolar taksitle 13 senede tazmin edilmesini Türkiye kabul etti. Böylece Türkiye zımnen yangındaki sorumluluğunu kabul ediyordu. ABD ise bunun karşılığında, yıllardır sürüncemede bıraktığı Suçluların İadesi Antlaşması’nı onayladı. Bu antlaşma uyarınca banka hortumculuğu yüzünden aranan ve İstanbul’a sığınmış olan Samuel Insul adlı bir Amerikan vatandaşı ABD’ye iade edildi.
Başkan Roosevelt’le sıcak ilişkiler
1933 Martında Los Angeles’te meydana gelen ve büyük can ve mal kaybına sebep olan deprem ile 1933 Nisanında Acron adlı yolcu zeplininin düşmesi üzerine Atatürk’ün Başkan Franklin D. Roosevelt’e gönderdiği taziye mesajları, iki ülke arasındaki yakınlığı daha da arttırmış, 2 Ocak 1934’te Beyaz Saray’daki yemekte Bayan Roosevelt’in Ahmet Muhtar Bey’in yanına oturması ve onunla sohbet etmesi, 15 Haziran 1935’te Atatürk’ün Başkan Roosevelt’in ricası üzerine çeşitli Türk pullarından bir koleksiyonu Amerika’ya yollaması, 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ABD’nin bazı çekincelerine rağmen Türkiye’nin istediği gibi imzalanması, Nisan 1937’de Başkan Roosevelt’in Atatürk’ün manevi kızı Ülkü ile plajdaki görüntülerini de içeren Türkiye hakkındaki bir filmi heyecanla seyretmesi ve filmle ilgili duygularını Atatürk’e yazması, Atatürk’ün de kendisine aynı sıcaklıkta cevap vermesi, Atatürk’ün ölüm haberinin 11 Kasım 1938 tarihli Amerikan gazetelerinde “Büyük Türk öldü”, “modern Türkiye’nin kurucusu öldü” gibi övgü ve üzüntü dolu ifadelerle yer alması Türk-Amerikan ilişkilerinin ‘Altın Çağı’nın unutulmaz anlarıydı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında biraz durgunlaşan ilişkiler, ‘Soğuk Savaş’ stratejisi kapsamında 1947’de Truman Doktrini, 1948’de Marshall Yardımları ile yeni bir ivme kazandı, 1950’de Kore Savaşı, 1952’de NATO üyeliği ve 1954’te Celal Bayar’ın ABD ziyaretiyle zirveye çıktı. 1960’tan sonra başlayan soğukluğun hikâyesi ise ayrı bir yazı konusu.
Özet Kaynakça: Oral Sander, Kurthan Fişek, Türk-Amerikan Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı (1829-1929), Çağdaş Yayınları, 1976; Fahir Armaoğlu, Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri, TTK Basımevi 1991; Gül Barkay “Türk-Amerikan İlişkileri: İki Adım İleri, Bir Adım Geri”, Toplumsal Tarih, Aralık 2003, Sayı: 120, s. 70-75; Bilmez Bülent Can, Demiryolundan Petrole Chester Projesi (1908-1923), Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2000; Erhan Çağrı, Türk-Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Kökenleri, İmge Kitabevi 2001; Joseph C. Grew, Atatürk ve Yeni Türkiye, Gündoğan Yayınları, 2002; Ahmet Akyol, “Amerikalı Havacılar” Atatürk’ün Kenti Yalova, Yalova, 2005, s. 275-281; Sabiha Sertel, Roman Gibi 1919-1950, Ant Yayınları1969; Cüneyt Akalın, “Atatürk- Mac Arthur Görüşmesi’nin İçyüzü”, cuneytakalin.com.tr/atatürk-mac-arthur-görüşmesi’nin-içyüzü.
.5-4-09
.İttihat ve Terakki’nin Çocuk Askerleri
TAŞ ATAN KÜRT ÇOCUKLARI .Bugün Diyarbakır, Adana, Mersin, Hatay, Mardin, Siirt, Şırnak, Van ve İzmir’de yaşları 13-17 arasında değişen 800 civarı Kürt çocuğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin altına imza koyduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olarak, Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyenler örgüt üyesi gibi cezalandırılır” diyen maddesi yüzünden ‘yetişkin’ koşullarında yargılanıyor. Bugüne kadar 130’a yakın çocuğa 5’e yıla varan ağır hapis cezaları verildi. Bazı çocuklar yüzlerini kapatan bereler giydikleri için, bazıları ellerinde taş izi olduğu için, bazıları atletleri ıslak olduğu için, bazıları kalpleri hızlı çarptığı için cezaya çarptırılıyorlar. Bazıları yetişkin koşullarında hapiste tutuluyorlar.
DAĞA ÇIKARMAK MI? Bu çocuklar, önce büyük şaşkınlık, sonra psikolojik sorunlar yaşıyorlar. Sonra büyüklerine, devlete, kanunlara güvenlerini, sonra da geleceğe dair umutlarını yitiriyorlar. Çocuk haklarını ihlal eden TMK uygulaması bugünkü haliyle devam ettikçe yarın aynı mağduriyeti bizim çocuklarımızın, kardeşlerimizin de yaşamayacağı garantisini kimse veremez.Dağdakileri silah bırakıp demokratik yaşama nasıl katacağımızı düşünürken, sadece slogan ve taş atan çocukların dağa çıkmalarını ister gibi davranmak gerçekten yaman çelişki. Bu vesileyle bu haftayı, İttihatçılar tarafından ‘milli’ amaçlarla örgütlenmiş ve cephelere sürülmüş Türk çocuklarıyla yine İttihatçılar tarafından ‘milli’ amaçlarla hayatları karartılmış Ermeni çocuklarına ayırdım.
İzcilikten paramiliter örgüte
Osmanlı İmparatorluğu’nda izcilik (keşşaflık) örgütlenmesinin ilk adımları 1910 yılının sonlarına doğru yayınlanan “Sayi ve Terakki” Mecmuası ile Lozan’da bulunan Ragıp Nurettin’in izcilik hakkındaki yazılarının basımı ile başladı. Soylu bir İngiliz ailesinin Hindistan doğumlu oğlu olan ve eğitimini Mekteb-i Sultani’de (bugünkü Galatasaray Lisesi) tamamlayan, futbolcu ve spor adamı Ahmet Robenson tarafından İstanbul’da kurulan ilk izci oymağının faaliyetleri, boru trampet takımları ile şehir içi turları ve doğa yürüyüşlerinden ibaretti. Bu ilk oymağı Darüşşafaka, Kadıköy Numune Mektebi, İstanbul Lisesi, Vefa ve Üsküdar liseleri takip etti. İstanbul dışında ilk izci teşkilatını kuran iller ise Bursa, Beyrut, İzmir, Sivas, Kayseri ve Kütahya idi.
8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı başlayınca İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), Edirne’deki İttihat Mektebi Müdürü Nafi Atuf (Kansu) ile arkadaşı Manastır’daki Öğretmen Okulu Müdürü Ethem Nejat’ı “mükemmel bir gençlik teşkilatı” kurmak üzere incelemeler yapmak için Avrupa’ya göndermişti. Atıf Bey dönüşte Enver Paşa’ya izciliğin bu iş için ideal bir faaliyet olduğunu, Batı’daki örnekleri gibi bir teşkilatın kurulabileceğini belirtti.
Bu iş için Belçika İzcilik Teşkilatı kurucusu İngiliz Harold Parfitt ülkeye davet edildi. Parfitt, 9 Nisan 1914’de Keşşaflık Cemiyeti İzci Ocağı’nı kurduktan sonra Darü’l-Muallimin-i Aliye’de (Yüksek Öğretmen Okulu) izcilik dersleri, yürüyüşler, kamplar, oymak beyi kursları ile izciliği kurumsallaştırmaya başladı. Ocağın 22 Mayıs 1914’te hazırlanan 35 maddelik Nizamnamesi’nin 2. maddesine göre “İzci oymakları (tabur) teşkil edilerek, bunlar vasıtasıyla gençliğin “açıkgöz, çevik, becerikli, yiğit, tehlikeci, fedakâr, vatanperver olarak yetiştirilmeleri, aynı zamanda tesanüd (dayanışma), yasacılık (disiplin), mes’uliyetperverlik ve namusperestlik duygularıyla müteallik (donanmış) olmaları” sağlanacaktı. Ocağın ilk ‘Başbuğ’ u Enver Paşa, ‘Kalgay’ı (Başbuğun yardımcısı) ise Harold Parfitt oldu.
Başbuğ Enver Paşa
Ancak izcilik örgütüyle gençliğin tamamına ulaşılamayacağı düşünüldüğünden, 15 Haziran 1914’de Osmanlı Güç Dernekleri’ni kurdu. Diğer gençlik örgütlerinin aksine, geçici kanunla kurulan ve Enver Paşa’nın “gençlerin siyasetle uğraşmasının yasaklanmasını” isteyen talimatı ile sanki İTC ile irtibatı yokmuş havası verilmeye çalışan Osmanlı Güç Dernekleri (OGD) aslında Harbiye Nezareti’ne bağlıydı. OGD’nin başbuğluğuna yine Harbiye Nazırı Enver Paşa getirildi. Diğer yöneticiler ise Doktor Nazım, Eyüp Sabri (Toprak), Burdur Milletvekili Atıf, Trabzon Milletvekili Resuhi ve Ziya beylerdi.
Başlangıçta, beyaz tenis şapkası giyen bu gruplar, kimi çevrelerce Müslüman çocukların İngilizler tarafından Hıristiyanlaştırılması olarak algılandı. İzcilerin kısa pantolon giymeleri öncelere tutucu kesimlerce tepkiyle karşılandı ancak Darülfünun Emini’nin (Rektör) izciliği desteklemek amacıyla izci kıyafetini giyip kısa pantolonla dolaşmasıyla tepkiler azaldı. Derneklerde, milli duyguların yoğunlaşması için sözlerini Türkçülük akımının ideologlarından Ziya Gökalp’in şiirleriyle bestelenmiş marşlar ile İsveçli bestesi Felix Körling’e ait Şakıyan Üç Genç Kız (Tre Trallade Jantor) şarkısından uyarlanan Dağ Başını Duman Almış marşı söyleniyordu.
Alman modeli genç dernekleri
Savaş devam ederken “Osmanlı gençliğini savaş içinde silah altında tutmak ve bir milis örgütü etrafında toplamak” amacıyla yeni bir örgütün kurulması fikri ortaya çıktı. Bu para-militer örgütün fikir babası, Osmanlı ordularını Prusya usulüne göre örgütlemek için gelen Alman Goltz Paşa’ydı. Goltz’un tavsiyesiyle Almanya’da Kaiserlich Deutshe Jugendwebr veya Jugendwehr gibi gençlik örgütlerinin kuruluşunda ve idaresinde çalışmış Miralay von Hoff İstanbul’a getirildi. Alelacele paşalığa terfi ettirilen von Hoff ve yardımcısı Selim Sırrı’nın (Tarcan) önderliğinde Nisan 1916’da Osmanlı Genç Dernekleri kuruldu.
Hey Onbeşli Onbeşli!
Harbiye Nezareti’ne bağlı olan dernek, 12-17 yaş arası Müslim ve gayrimüslim gençlerin üye edildiği Gürbüz Derneği ile 17 ve yukarı yaşlardaki gençlerin üye yapıldığı Dinç Derneği şeklinde örgütlenmişti. Edirne’den Kudüs’e, Bitlis’ten Basra’ya kadar geniş bir alanda teşkilatlanan Genç Dernekleri’nin sayısı 1917’de 706’ya ulaşmıştı. Dinç Derneği üyeleri, 1917’de çıkarılan ve 1315 (1899) doğumluların askere alınmasını öngören bir kanun uyarınca askere alındılar. Daha sonra adlarına “Hey Onbeşli, Onbeşli, Tokat yolları taşlı…” türküsü yakılan bu gençlerin akıbetlerini ne yazık ki bilmiyoruz.
Kazım Karabekir’in Gürbüzler Ordusu
Milli Mücadele döneminde Kastamonu’da Gençler Kulübü, Çerkeş’te Gençler Mahfili adları altında Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine yardım eden bazı gençlik örgütlenmeleri biliniyor. Ama en ilginç örgütlenme Kazım Karabekir’in ‘Gürbüzler Ordusu’.
Milli Mücadele sırasında Doğu Cephesi komutanı olan Kâzım Karabekir, Erzurum civarında yetim kalan 2 bin kız, 4 bin kadar erkek çocuğu sokaklardan ya da bakamayacak durumda olan akrabalarının yanından toplatmış oğlanların yarısıyla, ‘Gürbüzler Ordusu’ kurmuştu. Bu çocuklara kayak dersi de dahil olmak üzere askeri eğitim verilmiş, bir kısmına Sanayi Gürbüzler Mektebi’nde zanaat öğretilmiş, orduya kaput, potin diktirilmişti. Ama hepsine Türklük bilinci verilmişti. Karabekir’in 26 Eylül 1920’de Sarıkamış’ı Ruslardan geri alırken, Gürbüzler Ordusu’nu da seferber ettiği söylenir. Karabekir’in koruma altına aldığı kimsesiz erkek çocuklar arasında, Ermeni yetimler de bulunuyordu. Bu çocuklardan kabiliyetli olanlar, Karabekir tarafından, sanki Türk ailelerin yetimleri gibi gösterilerek Bursa’da yeni açılan Işıklar Askerî Lisesi’ne gönderilmiş, bir bölümü ise meslek erbabı olarak hayata karışmıştı.
Millet-i müsellaha için gençlik örgütü
3 Ocak 1924’te İsmet (İnönü) Bey tarafından meclise verilen bir kanun teklifiyle on iki yaşından askerlik çağına giren bütün gençleri içine alan bir teşkilat kurulması ve bu teşkilatın ülke savunmasında kullanılması öngörüldü ama teklif mecliste ilgi görmedi. Bu sefer işi Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa ele aldı. Mareşale göre halkı “millet-i müselleha” haline getirecek böyle bir teşkilatın kurulması hazırlıklarına derhal başlanmalıydı. Ancak bu girişim de sonuç vermedi. Konu 1927, 1928 ve 1932’de tekrar meclis gündemine geldi ama yine kanunlaşmadı. 1937’de Alman Gençlik Teşkilatı Başkanı Baldur Vol Schirach geldi ama bu tarihten sonra konu kapandı.
Kaynakça: Zafer Toprak, “Meşrutiyet ve Mütareke Yıllarında Türkiye’de İzcilik”, Toplumsal Tarih, İstanbul, Nisan 1998, Sayı 52, s.13-20; Toprak, “II. Meşrutiyet Döneminde Paramiliter Gençlik Örgütleri”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, C.2, İstanbul, 1985, s.531-536; Mustafa Balcıoğlu, “Osmanlı Genç Dernekleri” Türk Kültürü, Şubat 1992, S. 346, s. 98-102; Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, 2 cilt, Emre Yayınları, 1995.
***
Ne Ermeni ne Türk, sadece yetim....
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda kimsesiz kalan ve yetim veya öksüz kalan çocukların koruma altına alınması ve bakılması görevi Dâr’ül-Eytâm’ın (Yetimler Cemiyeti) sorumluluğunda idi. Hem çeşitli cephelerde hayatını kaybeden askerlerin çocukları, hem de 1915 Ermeni kırımından sağ kurtulan şanslı (!) çocukların sayısı o kadar fazlaydı ki, bir süre sonra İstanbul’daki tüm yetimhaneler, yatılı okullar ve bakımevleri hıncahınç doldu. (Murat Bardakçı tarafından yayınlanan Talat Paşa’nın kara kaplı defterinde ‘Ermeni Eytamı’ yani Ermeni yetimlerinin sayısının 10 bin 314 olduğu yazılı. Başbakanlık Arşivi ise kız ve erkek çocukların ailelerinden alınmaları, Ermenilerin bulunmadığı Müslüman köylerine dağıtılmaları ve Müslümanlarla evlendirilmeleri veya yetimhanelere konulmaları ve özellikle Müslüman adetlerine göre yetiştirilmelerini yani zorla asimile edilmeleri konusunda onlarca belge ile dolu. Bu belgelerdeki ifadelere bakılırsa, yönetim bu konuyu önceden öngörmüş.)
Evlad-ı Şüheda Vergisi
Mevcut yetimhaneler yetmediği için devlet, Elmadağ’daki Notre Dame de Sion, Yedikule’deki İtalyan Mektebi, Galata’daki Rus Manastırı, Kadıköy’deki Saint Joseph Mektebi gibi yabancılara ait binalara el koyarak yetimhaneye dönüştürüldü. Ancak İttihatçılar, işletme işini yüzlerine gözlerine bulaştırdılar ve yetimhaneler kısa sürede yolsuzluk ve yoksunluk yuvaları haline geldi. Mecliste eleştirilere cevap veren Maarif Nazırı’na göre güya 65 merkezde 16 bin çocuğa bakılıyordu ancak bu sayının doğru olduğu şüpheliydi.
Yetimhanelere gelir sağlamak için, 1915’de tütünden alınmak üzere ‘Evlad-ı Şüheda Vergisi’ konuldu, ayrıca çeşitli kurumların yetimhanelere kaynak aktarması kararlaştırıldı. Dâr’ül-Eytâm’a destek olmak üzere Hilal-Ahmer Cemiyeti, Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) ve Kadınları Çalıştırma Cemiyeti İslamiyesi gibi kuruluşlar harekete geçirildi.
Kadınları Çalıştırma Cemiyeti
Harp dolayısıyla erkeksiz kalan Müslüman kadınları çalışma yaşamına alıştırmak amacıyla 1916’da Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın idaresinde kurulan Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Hayriyesi’nin ilk yönetim kurulu, Harbiye Nezareti’nin yüksek rütbeli subaylarından yedi kişilik bir erkekler grubuydu. Yönetim güya kadınlara devredilecekti ancak sonuna kadar erkekler tarafından yönetildi. Cemiyetin en ilginç işlevi, dul üyelerini evlendirmek, en faydalı işi Ermeni Tehciri yüzünden ortada kalan 750 Ermeni çocuğun bakımını üstlenmek oldu. Ancak, 1.800 çocuğun daha geldiği haberleri çıkınca, cemiyet müdürü İsmail Hakkı Bey’in aklına dâhiyane (!) bir fikir geldi ve Dahiliye Nezareti’ne bu çocukların ülkenin değişik bölgelerindeki ticarethanelere, sanayi işletmelerine, çiftliklere, evlere işçi, hizmetli veya besleme olarak gönderilmesini teklif etti. Amaç güya çocukların kendi ekmeklerini kazanarak devlete veya yanlarına verildikleri ailelere yük olmamasıydı. Küçücük yaşlarında büyük trajedilerin kahramanı olmuş olan bu yavrucakların bir de boğaz tokluğuna işçi veya hizmetçi olarak çalıştırılmaları teklifi tahmin edileceği gibi, Dahiliye Nezareti tarafından pek beğenildi ve hemen uygulamaya konuldu. Öyle ki, Enver Paşa’nın Küçükçekmece’deki çiftliğine bile 50 kadar yetim yollanmıştı. Yabancı misyonların gözü önünde olduğu için tehcirden kurtulan Ermeni cemaati bu uygulamaları kıyasıya eleştiriyor, İttihatçıların ‘devşirme’ sistemi ile Türkleştirme politikalarına devam ettiğini söylüyordu.
Mondros Mütarekesi sonrası
2/3 Kasım 1918’de Enver, Talat ve Cemal paşaların Almanya’ya kaçmasının ardından İstanbul’un yönetimini ele alan İtilaf Devletleri’nin ilk işlerinden biri yetimler konusu oldu. Özellikle Amerikalı görevliler, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti tarafından ülkenin dört bir yanına ucuz emek gücü veya hizmetçi olarak dağıtılmış bulunan çocukların listelerini incelemeye aldı ve ‘Müslüman’ olarak etiketlenerek Müslüman-Türk ailelerine dağıtılmış çocukları tespit etmeye başladı. İmparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a kimsesiz çocuk akarken, her iki taraf da, çocukların kendilerine ait olduğunu ileri sürüyordu. Çocukların konuştukları dil veya isimleri açıklayıcı değildi çünkü küçük yaşlarda ailelerinden ayrılmak zorunda kalan çocuklar ana dillerini unutmuş oluyorlar, isimleri de zaten kimliklerini gizlemek için başkaları tarafından konmuş oluyordu. Bazı çocuklar ise kökenlerini bildikleri halde, geçmiş tecrübelerden dolayı, tedbir olarak sessiz kalmayı tercih ediyorlardı. Yaşı biraz büyük olan erkeklerin sünnetli olup olmadıklarından kalkarak teşhis yapmak bir ölçüde mümkündü ama kızlarda ve yaşı çok küçük olanlarda bu yöntem işe yaramıyordu.
Bitarâfhane’nin oluşturulması
1919 yılı Nisan ayında, İtilaf Devletleri çeşitli yerlere dağıtılmış kimsesiz çocukların bulundukları yerlerden alınarak İstanbul’da İngiliz işgal kuvvetlerinin gözetimi altında oluşturulacak tarafsız bir merkezde toplanmasını kararlaştırdı. Edirne, Bursa, Konya ve Kırklareli’de birer yetimhane bırakılıp diğerlerinin çocukları İstanbul’a nakledilmeye başladı. Bu merkezde toplanan çocuklardan Türk olan çocuklar Osmanlı Emniyet Müdürlüğüne, Ermeni çocuklar ise Ermeni Patrikhanesi’ne teslim edileceklerdi. Bu amaçla Nişantaşı’nda bir ev kiralandı ve başına Amerikalı, Türk ve Ermeni kökenli üç kişilik bir heyet atandı. Halk arasında ‘Bitarâfhane’ adıyla anılan evde ayrıca, biri Müslüman biri Ermeni olmak üzere iki aşçı ile bir Ermeni hizmetçi ve bir Müslüman kapıcı görev yapıyordu. Mayıs ayı geldiğinde, İtilaf Kuvvetleri’nin polis teşkilatı söz konusu çocukları toplayıp İstanbul’a getirmeye başlamıştı bile. Ancak sorunlar da hemen boy gösterdi.
Kayseri’den gelen 360 kişilik ilk grup büyük bir tartışmaya neden olmadan etnik-dinsel tasnife tabi tutulup taraflara teslim edildi ancak yine Kayseri’den getirilen 220 çocukluk ikinci ‘parti’ sorunlara neden oldu. 26 Mayıs 1919 tarihli İkdam gazetesine göre Ermeni Patrikhanesi, çocukların tamamını ‘Bitarafhane’ ye değil, Beyoğlu’ndaki Ermeni Kilisesi’ne götürmüş ve çocukları zorla ‘tenassur’ ettirmiş, yani Hıristiyanlaştırmıştı. 5 Haziran 1919 tarihli İleri gazetesi de Patrikhane’nin çocukları Hıristiyan olmaya razı etmek için bisküvi verdiğini, buna rağmen din değiştirmeyen çocuklara alenen dayak atıldığını ileri sürüyordu. Gazeteye göre çocukların 42’sinin şiddetli dayağa rağmen Müslüman olduklarında ısrar etmişler ve Dar’ül-Eytam’a iade edilmişlerdi.
Kopan bağlar
Bu ağır suçlamalar üzerine Ermeni Patrikhanesi basına açıklama yapmak zorunda kaldı. Patrikhane, bu 220 çocuğun Beyoğlu’ndaki kiliseye getirildiğini inkâr etmiyor, ancak 108’inin Ermeni, 85’inin Müslüman olduğunu, 27’sinin kimliğinin tespit edilemediğini ve ‘Bitarafhane’ye teslim edildiğini, ayrıca ortada zorla Hıristiyanlaştırılma diye bir şeyin olmadığını söylüyordu. Patrikhane temsilcisine göre bu iddialar Emniyet Müdürü’nün işiydi. Bir hafta sonra İkdamgazetesine bu sefer Patrik Vekili Yervant Efendi çocukların Türk, Ermeni ve Amerikalı üç görevlinin huzurunda verdikleri bilgilere göre yerleştirildiğini ancak zaten Ermeni çocuklarının çok küçük yaşlarda evlatlık veya işçi olarak verilmeleri yüzünden Ermenice’yi unuttuklarını, dolayısıyla her Türkçe konuşan çocuğu Türk saymanın haksızlık olacağını belirtiyor, ‘bir polis şimdiye kadar bir Ermeni çocuğunu getirip bize teslim etmedi. Ele geçirdiklerimiz hep bizim bulduklarımız” diyerek, kendi çabaları olmasa Ermeni kimsesizlerine kavuşmalarının imkânsızlığına işaret ediyordu. Yervant Efendi röportajı “ben öyle zannediyorum ki bundan sonra Ermeni ve Türklerin beraber yaşaması biraz güç olacaktır. Çünkü iki unsurun birbirine karşı kuyruk acısı var ve bu acının giderilmesi kolay kolay mümkün değildir” diye bitirmişti.
Polis Müdürlüğü ise, Ermeni Patrikhanesi tarafından görevlendirilen Çakıryan Efendi’nin Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Hayriyesi’nde yetim çocukların kayıtlarını aldığını, üç ay geçmesine ve yapılan bütün teşebbüslere rağmen zamanında iade etmediğini belirtmişti. Çakıryan Efendi’nin defter kayıtları üzerinde tahrifatta bulunduğu ve Türk çocuklarını, Ermeni çocukları gibi göstermeye çalıştığı iddia ediliyordu. İtilaf Güçleri tarafından çocukları Ermeni sanılarak ellerinden alınan onlarca Türk ailesinin şikâyetleri de vardı.
Kuleli Askerî Mektebi yetimhane oluyor
İtilaf Güçleri Kuleli Askerî Mektebi’ne el koyarak Ermeni Yetimhanesi yaptılar. Uzun müzakerelerden sonra Beylerbeyi Eski Jandarma Mektebi ve Beylerbeyi Sarayı’nın bazı binaları Ermeni Yetimhanesi yapıldı ve okul boşaltıldı. İngiliz ve Fransızların desteğiyle 3 bin yetim Kıbrıs’a götürüldü. Amerikan yardım kuruluşu Near East Relief, 1921’den itibaren Güneydoğu Anadolu’daki Ermeni yetimlerini Suriye’ye sevk etmeye başladı. 1922’nin sonunda sayı 8 bin yetime ulaşmıştı.
Kaç Ermeni yetimi vardı?
1915 Tehciri ile ilgili arşiv belgelerinin büyük bir kısmı gizli tutulduğu için kaç Ermeni yetimi olduğu, bunların kaçının evlatlık verildiği bilinmiyor. Türk Tarih Kurumu’nun yayımladığıErmeniler: Sürgün ve Göç adlı kitapta yer alan bir belge, 1921’de Ermeni Patrikhanesi tarafından hazırlanan ve İngilizce kopyası 26 Nisan 1921’de ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen rapor. Raporda 1921 itibariyle Müslümanların evlerinde ‘halen kurtarılamayan’ Ermeni yetimlerinin sayısının 63 bin olduğunu belirtiyor.
Çocuklara kıymayın efendiler!
Sayı belli değil ama binlerce çocuğun, sorumsuz ve vicdansız insanlar tarafından Türk mü Ermeni mi diye incelendiği, sorgulandığı, oradan oraya savrulduğu, aileden aileye geçtiği, dayak yediği, hakarete uğradığı, yalan söylemeye zorlandığı ortada. Bu çocukların çoğu hayatlarını kaybetti. 1914-1918 arasında sadece İstanbul’da 25 bine yakın yetim çocuk öldü. Cumhuriyet döneminde ülkedeki yetimhanelerde hala etnik ve dinsel kimliği netleşmemiş on binlerce çocuk vardı. Bu çocukların çoğu gerçek ailelerine kavuşamadan bu dünyadan göçtüler. Bunlardan ikisinin yürek paralayan gerçek hikâyesini, Fethiye Çetin Anneannem (Metis 2008, 8. Baskı), İrfan Palalı ise Tehcir Çocukları: Nenem Bir Ermeniymiş (Su Yayınları 2008) adıyla kitaplaştırdı. Okumanızı tavsiye ederim.
Kaynakça: Yavuz Selim Karakışla, “Savaş Yetimleri ve Kimsesiz Çocuklar: Ermeni mi, Türk mü?”, Toplumsal Tarih, Eylül 1999, sayı:69, s.46-49; Bülent Bakar, “Mondros Mütarekesi’nden Sonra Yaşanan Önemli Bir Problem: Türk ve Ermeni Yetimleri Sorunu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.62, c.XXI, Temmuz 2005, s.569-588; İbrahim Ethem Atnur, Türkiye’de Ermeni Kadınları ve Çocukları Meselesi, Babil Yayıncılık, 2005; Elçin Macar, “Ortadoğu Yardım Örgütü”, Toplumsal Tarih, S. 120, Aralık 2003, s. 80-85.
.12-4-09
.Paylaşılamayan ülke: Dağlık Karabağ
GÜMRÜ ANTLAŞMASI . 30 Ekim’de Kazım Karabekir’in 15. Kolordusu Kars’a doğru yürüyerek Ermeni ordularını yenmiş, 2/3 Aralık 1920 gecesi, Ankara ile Erivan’daki Taşnak hükümeti arasında Gümrü Anlaşması imzalanmıştı. Ancak ertesi gün, Lenin’in emriyle Kızıl Ordu Erivan’a girerek ‘burjuva’ Taşnak hükümetini düşürdü ve Ermeni Bolşevikleri ile birlikte Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ni ilan etti. Yeni hükümet 10 Aralık 1920’de Ankara’ya bir nota vererek, Gümrü Anlaşması’nı tanımadığı ilan etti. İki ülke arasındaki sınır Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan ile TBMM Hükümeti arasında 13 Ekim 1921’de imzalanan Kars Antlaşması’yla tekrar çizildi ve iki ülke arasında sakin bir döneme girildi.
BAHANE ÇOK . Türkiye, SSCB’nin dağılması üzerine, 25 Ağustos 1990’da bağımsızlığını kazanan Ermenistan’ı 16 Aralık 1991 tarihinde tanıdı, ancak o tarihten bu yana diplomatik ilişki geliştirmedi. Kısa dönemler dışında sınırlar da hep kapalı tutuldu. Bunun nedeni olarak, yeni Ermenistan Cumhuriyeti’nin 1921 Kars Antlaşması’nı tanımayışı, 1990 tarihli Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi’nin 11. Maddesi’nde soykırıma atıfta bulunulması, devlet armasında Ağrı Dağı’nın yer alması ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorunu gösterildi. Ermenistan ‘tanınmayan sınırın açılması söz konusu olabilir mi?’ diyerek Kars Antlaşması meselesinde geri adım attığını gösterdi.
TARİHSEL KÖRDÜĞÜM . Ancak, Dağlık Karabağ meselesi hâlâ çözülmedi. Ermeniler Dağlık Karabağ’ın ata toprakları olduğunu, üstüne üstlük bölgede çoğunluğu teşkil ettiklerini, bu nedenle kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip olduklarını savunuyorlar. Azerbaycan ise, Dağlık Karabağ bölgesinin hukuki ve tarihî olarak kendisine ait olduğunu, bölgedeki etnografik yapının Rus ve Sovyet politikalarıyla suni olarak değiştirildiğini, bu nedenle toprak talebine temel teşkil edemeyeceğini iddia ediyor.Bu konudaki bilgilerimiz resmi tarih kanallarından geldiği için, bugüne kadar Azerilerin ‘haklı’, Ermenilerin ‘haksız’ olduğuna kesin gözüyle baktık. Halbuki bölgenin 100 yıllık tarihçesi incelendiğinde, 19. yüzyıl tipi katı milliyetçiliğine saplanıp kalmış iki ülkenin de haklı olmadığını, öte yandan durumun böylesine kördüğüm olmasında, SSCB’nin beceriksiz milliyetler politikasının büyük rolü olduğu görülüyor. Bu hafta, Kafkasya politikasında kilit öneme haiz bu meselenin bir kronolojisini sunmak istiyorum ancak, konuyu milliyetçi söylemlerden arındırayım derken, sıkıcı hale getirdiğim için de özür diliyorum.
Onlar yabancı biz yerli
Karabağ, büyük bölümü bugünkü Azerbaycan ile Ermenistan arasında, güney bölümü İran içinde kalan, yaklaşık 18 bin kilometrekarelik bölgenin adı. Dağlık Karabağ ya da Ermenice tarihi adıyla ‘Artsakh’ ise bu bölgenin içinde 4.392 kilometrekarelik alan. Ermenilere göre Dağlık Karabağ’da MÖ 7. yüzyıldan beri Ermeni nüfusu ve kültürü egemendi. Azerilere göre ise Ermeniler Yunanistan’ın Teselya (Selanik) bölgesinden, Doğu Anadolu’ya gelip Urartuların egemenliğinde yaşayan, sonra da Kafkasya’ya göçen yabancı bir halk olup, bölgenin esas sahipleri kendileriydi, çünkü Azeriler Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru göç ederken bölgedeki Derbent Geçidi’nden geçen Türk boylarının soyundan geliyorlardı.
Karabağ Bölgesi 1555’te Amasya Anlaşması ile Osmanlı Devleti’ne katılmış; 1735 yılındaki Gence Anlaşması’yla İran’a bırakılmış, 1828 yılındaki Türkmençay Anlaşması’yla Çarlık Rusyası’nın hâkimiyetine girmişti. Bu tarihten sonra Ruslar Kafkasya’da güneye doğru indikçe Müslüman halk güneyde, Hıristiyan halk ise Ruslara sığınmak üzere kuzeyde toplanmaya başladı. Ancak toplumlararası gerginliklerin çatışmaya dönmesi gecikmedi. 1905’te, Azerilerin Ermenilere saldırısıyla başlayan yağma ve katliamlar yoğunluğu azalmakla birlikte, bir sonraki yıla da sarktı. Olaylar şehirlerle sınırlı kalmadı. Tahminen 128 Ermeni ve 158 Azeri köyü yağma ya da tahrip edildi. Ölenlerin sayısının 3 bin ila 10 bin arasında değiştiği belirtildi.
Maverâ-yı Kafkas Federasyonu
1917 yılında Rusya, Bolşevik Devrimi’ni takiben Birinci Dünya Savaşı’ndan fiilen çekildiğinde, Güney Kafkasya’da üç önemli siyasi güç vardı. Bunlar Gürcülerin Sosyal Demokrat Menşevik Partisi, Azerilerin Müsavat Partisi ve Ermenilerin Taşnaksütyun’u idi. Hepsi Bolşevik karşıtı olan bu üç hareket, 24 Kasım 1917’de, merkezi Tiflis olan Maverâ-yı Kafkas Federasyonu’nu kurdular. Ancak federasyon, Osmanlı ordularının bölgedeki harekâtları ve Bolşevik Rusya’nın savaştan hukuken çekilmesini sağlayan 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Anlaşması’nın ardından dağıldı ve yerine Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan cumhuriyetleri kuruldu.
Nerimanov’la Orconikizdze’nin manevraları
Nisan-Aralık 1920 arasında, Lenin ve Stalin’den Kafkasya’yı Bolşevikleştirme emrini alan Kızıl Ordu, bu bağımsız cumhuriyetleri tarihe gömdü. 1 Aralık 1920’d, Rusya Komünist Partisi’nin Kafkaslar sorumlusu Orconikidze’nin başkanlığında Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Komünist Partisi temsilcilerinin katıldığı bir toplantıda, Azerbaycan lideri Nerimanov, Zengezur, Nahçıvan ve Dağlık Karabağ bölgelerini Ermenistan’a bırakarak, Müslümanlarla Ermeniler arasındaki tarihsel kavgaya son verdiğini ilan etti. Karar Orconikidze tarafından Lenin ve Stalin’e ulaştırıldı ve 4 Aralık 1920 tarihli Pravda’da, Milliyetler Komiseri Stalin’in bu kararı ‘tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olay’ olarak kutsadığını anlatan haber çıktı. Ancak bunun Ermeni Bolşeviklerini ve genel kamuoyunu etkilemek için yapılan bir manevra olduğu kısa sürede anlaşılacaktı.
Nahçıvan Azerbaycan’a veriliyor
16 Mart 1921 tarihli Moskova ve 13 Ekim 1921 tarihli Kars antlaşmalarının ödülü olarak Ermenistan Türkiye sınırında bulunan Nahçıvan, Azerbaycan’a bağlı özerk (otonom) bölge olarak tanımlandı. O tarihlerde Nahçıvan’ın nüfusunun yüzde 85’ini Azeriler, yüzde 15’ini Ermeniler oluşturduğu için Ermeniler karara itiraz etmediler. Bir ay sonra, Bolşevikler Zengezur bölgesinde Taşnaklar tarafından yönetilen milliyetçi bir Ermeni direnişi ile karşılaşıp, Zengezur’u Ermenistan’la Azerbaycan arasında paylaştırınca da ses çıkarmadılar. Çünkü Ermenistan ve Azerbaycan arasında imzalanan 12 Haziran 1921 tarihli deklarasyonla Dağlık Karabağ, Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlanmıştı.
Ancak sadece üç hafta sonra, 5 Temmuz 1921’de, Rusya Komünist Partisi Kafkasya Bürosu’ndan Stalin, Kirov, Orconikidze, Nerimanov gibi bir dizi önemli şahsiyetin katıldığı toplantıda yine fikir değiştirildi ve Dağlık Karabağ bu sefer Azerbaycan’a bağlı özerk bir bölge olarak tanımlandı. Dahası bölgenin sınırları çizilirken, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’la fiziki ilişkisini kesmek için Laçin bölgesi Azerbaycan’a bırakılmıştı. Üstüne üstlük, 24 Temmuz 1923’te Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlı olduğu bir kez daha tekrarlanınca (tek değişiklik başkentin Şuşa, değil Hankend olmasıydı) Ermeniler büyük hayal kırıklığına uğradılar. Öyle ki, 1927’de, aralarındaki siyasi ayrılıkları bir yana bırakan Taşnaklar, Menşevikler ve Sosyal Devrimciler, Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’a bağlamak için Moskova’ya başvurdular ancak destek bulamadılar. Stalin’in bu çözülmemiş sorunu, iki tarafa da müdahale etmek için kullanmayı düşündüğü anlaşılıyordu.
Moskova’nın kötü sınavı
Konu yıllarca uykuda kaldıktan sonra 19 Mayıs 1964’te, 2.500 Dağlık Karabağlı Ermeni’nin imzaladığı bir dilekçe, SSCB Komünist Partisi Birinci Sekreteri Nikita Kruşçev’e verildi. Dilekçede Azerbaycan’ın ‘şovenist’ politikalar izleyerek Ermenileri ülkeyi terk etmeye zorladığından yakınılıyor, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a ya da Rusya Federasyonu’na bağlanması isteniyordu, fakat dilekçeye cevap bile verilmedi. Anlaşılan SSCB hem kendi içindeki başka sınır tartışmalarını hem de Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki benzer anlaşmazlıkları körüklemekten korkmuştu.
Moskova, 1966 yılında ve 1967’nin ilk yarısı boyunca, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki tartışmalarda sadece izleyici olmayı seçtiyse de, 1967 yılının Ağustos ayında Dağlık Karabağ’da bir Ermeni çocuğun bir Azeri tarafından öldürülmesi, Azeri yetkililerin katili cezalandırmakta gönülsüz davranması, bunun üzerine çocuğun ailesinin de katili öldürmesiyle patlak veren olaylara Kızıl Ordu aracılığıyla müdahale etmek zorunda kaldı. SSCB’nin 1977 tarihli yeni Anayasası’nın 87. maddesiyle Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlılığı tekrar teyit edilince Ermenilerin umudu bir kez daha söndü. (Bu arada, 1920’lerde Dağlık Karabağ nüfusunun yüzde 95’ini Ermeniler oluştururken, bu oran 1977’de yüzde 76’ya düşmüş, Azeri nüfusu yüzde 24’e çıkmıştı. Nahçıvan’da ise 1923’te yüzde 15 olan Ermeni nüfus, 1979’da yüzde 1,4’e düşmüştü.)
Doğu Bloğunun yıkılışıyla canlanan umutlar
1985’te ‘Glasnost’ (Şeffaflık) ve ‘Perestroyka’ (Yeniden yapılanma) diyen Mihael Gorbaçov’un iktidara gelmesi Dağlık Karabağ Ermenilerini yeniden harekete geçirdi. 1987’de 75 bin imzalı bir dilekçe Gorbaçov’a gönderildi. 25 Şubat 1988’de Ermenilerin ruhani lideri Katolikos I. Vazgen, Gorbaçov’dan, Dağlık Karabağ halkının ‘kendi kaderini tayin hakkı’nı kullanmasına izin vermesini istedi. Moskova muhtemelen yine duymazdan gelecekti ama Azerilerin bu talebi sessizce geçiştirmesi mümkün değildi.
Sumgait Katliamı
Nitekim 27 Şubat 1988’de, Bakû’nun kuzeyindeki, 19 bin Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrinde, Azerilerden oluşan bir güruh Ermenilere saldırdı ve resmi kaynaklara göre 26 Ermeni ile 6 Azeri öldü. (Gayri resmi kaynaklara göre ölü sayısı en az 200’dü.) Ermenilere ait evler talan edildi. Olaylar yatıştıktan sonra, Azerbaycan’da yaşayan 300 bin civarında Ermeni, Rusya Federasyonu ve Ermenistan’a göç ederken, Ermenistan’da yaşayan 250 bin civarında Azeri de, Azerbaycan’a doğru yola çıkmıştı. Yaklaşık 60 yıllık sosyalist deneyimin milliyetçilik hastalığına çare olmadığı iyice anlaşılmıştı ki, aynı yıl Temmuz ayında, ilerde Ermenistan Cumhurbaşkanı olacak olan Dağlık Karabağlı milliyetçi lider Levon Ter Petrosyan’ın başkanlığını yaptığı bir komite, Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’a bağladıklarını ilan ettiler. Bunun üzerine bölgede toplumlararası çatışmalar başladı.
Muttalibov darbesi
7 Aralık 1988’de, Ermenistan’da 28 bin kişinin ölümüne neden olan büyük depremden yaklaşık bir ay sonra, Moskova durumun vahametini anladı ve Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ni kendisine (merkeze) bağladı. Ancak, Azerbaycan’dan gelen baskılar üzerine tekrar fikir değiştirdi ve 28 Kasım 1989’da yönetimi yeniden Bakû Hükümeti’ne devretti. Merkezi hükümetin bu gelgitleri bölgenin zaten bozuk olan ‘kimyası’nı iyice bozdu. Bunun üstüne tüy diken olay, 13 Ocak 1990 Bakû’de 28 Ermeni 6 Azeri’nin ölümüyle biten olaylar üzerine 19 Ocak 1990’da Kızıl Ordu’nun olağanüstü hal ilan ederek Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ne ve Bakû’ye (karadan, havadan ve denizden) harekât düzenlemesi oldu. Harekâtın amacı, Azeri Komünist Partisi’nin başına Moskova yanlısı Ayaz Muttalibov’u geçirmekti, nitekim öyle oldu.
Uçak kazasıyla sönen umutlar
25 Ağustos 1990’da bağımsızlığını ilan edip seçimlere giden Ermenistan’da, devlet başkanlığını Dağlık Karabağlı Levon Ter Petrosyan kazandıktan sonra, Ermenistan siyasetini esas olarak Dağlık Karabağ hassasiyetleri tayin etmeye başladı. Elbette 30 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’da da durum farklı değildi. Ancak Muttalibov, Dağlık Karabağ’ı doğrudan Bakû’ye bağladığını açıklayınca, Dağlık Karabağ Ermenilerinin cevabı 13 Ocak 1992’de bağımsızlığını ilan etmek oldu. O sırada Moskova’da da Boris Yeltsin, Gorbaçov’u bir darbe ile iktidardan uzaklaştırmakla meşguldu. Yeltsin, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’i Dağlık Karabağ konusunda arabulucu olarak atayarak Kafkaslar’daki iddiasını sürdürmeyi denedi fakat Dağlık Karabağ’ın Başkenti Stepanakert’te görüşmeler sürerken, 26 Kasım’da Azerbaycan Adalet ve Savunma Bakanlığı yetkilileri ile, iki Rus generalini ve bölgeye ateşkes sürecini denetlemek üzere gönderilen Kazak ve Rus gözlemcileri taşıyan bir helikopter düşünce Azerbaycan Hükümeti, Dağlık Karabağ’ın özerklik statüsünü kaldırdığını açıkladı. Çünkü Azerilere göre kaza Ermeniler’in suikastıydı.
Kendi kaderini tayin hakkı
Ancak, Dağlık Karabağ Ermenileri kararlıydılar. SSCB Anayasası’nın 70. maddesine dayanarak ‘kendi kaderini tayin hakkını’ kullanma kararı aldılar ve 6 Ocak 1992’de Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığını ilan ettiler. Azerbaycan ise aynı anayasanın 78. maddesine referans vererek, tarafların onayı alınmadan iki Sovyet cumhuriyetinin sınırının değişemeyeceğini ileri sürdü. Ve korkulan oldu: Gözü kararmış milliyetçi liderlerin uzlaşmazlığı, zaten bir kıvılcıma bakan toplumları birbirine düşürdü ve 25–26 Şubat 1992 günlerinde (Sumgait katliamının dördüncü yıldönümünde) Ermeni çeteciler, Stepanakert’in kuzeyindeki Azeri yerleşimi Hocalı’ya (Hocalu) saldırdılar. 7 bin Azeri’nin yaşadığı şehir, Karabağ’daki tek hava alanına sahip olduğu ve demiryolu da geçtiği için stratejik öneme haizdi.
Acı dönüm noktası: Hocalı Katliamı
Human Rights Watch (HRW) örgütünün raporlarına göre, 26-27 Şubat 1992 tarihlerinde Ermeni Ordusu ve Rus 366. Mekanize Alayı’nın saldırısı sonucu, aralarında 106 kadın ve 83 çocuğun da bulunduğu 613 Azeri sivil acımasızca öldürülmüştü. Aynı rapora göre, öldürülen sivillerin yanında, Ermeni kuvvetlerinin rehin aldıkları 1275 kişiden 56’sı işkenceyle öldürülmüş, 150 kişi de kaybolmuştu. Daha sonra, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, kendisine muhalefet eden Azerbaycan Halk Cephesi milislerinin, Hocalı-Agdam (nehir yatağı) yolunu kullanarak Ermeni çetelerinden kaçmaya çalışan Azerilere ateş açmasının da ölü sayısını arttırdığı iddia etti ancak eleştiriler üzerine ‘sözlerinin yanlış anlaşıldığını’ belirtti. Ermeni tarafına göre Azeri milisler, kendi öldürdükleri Azerileri Ermenilerin katlettikleriyle karıştırarak, ‘Azeri maktul’ sayısını yükseltmişlerdi. Ermenilerin suçlu olduğunu kabul eden yöneticiler de vardı. Örneğin Markar Melkonian “Hocalı stratejik bir hedefti, ancak aynı zaman da bir intikam hareketiydi...” demişti.
Uzun süre Ermenistan Savunma Bakanlığı ve Güvenlik Konseyi Başkanlığı yapan Serge Sarkisian, “Hocalı’dan önce Azeriler, Ermenilerin sivil nüfusa el kaldırmayan bir halk olduğunu düşünüyordu. Biz bu anlayışı sona erdirmeye muvaffak olduk...” diye övünmüştü.
Türk kamuoyuna pek yansımayan ise, Agdam’a doğru kaçanlar arasında Türk subaylarının da olmasıydı. Bu subaylar, sorgularında gönüllü olarak Azerbaycan’a geldiklerini iddia etmişlerdi. Kimbilir, belki de doğru söylüyorlardı…
Minsk Grubu’nun kuruluşu
Hocalı katliamı o güne dek birbirine düşman çetelerin çatışması şeklinde süren Dağlık Karabağ uyuşmazlığında bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra artık çetelerin değil ulusal orduların savaşı söz konusuydu. (Karabağ’a benzini, Ermeni mafyasıyla işbirliği içindeki Azeri mafyasının taşıması işin ironik yanıydı.) Çatışmalar sürerken, 24 Mart 1992’de Helsinki’de toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK, sonra AGİT) Dışişleri Bakanları Konseyi, Dağlık Karabağ sorununun çözümü için Beyaz Rusya’nın Minsk kentinde bir konferans düzenlenmesine karar verdi.
‘Minsk Grubu’nun katılımcıları Ermenistan, Azerbaycan, Almanya, ABD, Beyaz Rusya, İsveç, İtalya, Fransa, Rusya, Türkiye Çek ve Slovakya Federal Cumhuriyeti olacaktı. Ancak 8 Mayıs’ta Ermeniler bölgenin en stratejik kenti olan Şuşa’yı; yaklaşık 10 gün sonra da Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’dan ayıran Lâçin’i işgal edince dengeler Ermeniler lehine değişti. Hocalı katliamındaki ihmali yüzünden ağır şekilde eleştirilen Ayaz Muttalibov’un yerine geçen ‘Türk dostu’ Ebulfeyz Elçibey, Ekim 1992’de Dağlık Karabağ Ermenilerine ‘kültürel özerklik’ vererek barışı kısa sürede tesis edeceğini umduysa da, Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan, Dağlık Karabağ milliyetçiliğinin ağırlığı altında ezildi ve barış yapma iradesini gösteremedi.
‘Moskova yanlısı’ Haydar Aliyev
Dahası, Ermeni Ordusu, Mart 1993’ten itibaren Kelbecer, Akdere, Agdam, Fuzili, Cebrail, Kubatlı ve Terter’i işgal etti. Ebulfeyz Elçibey, Azerbaycan’ın toprak kayıpları ile Dağlık Karabağ ve işgal bölgelerinden kaçan (Azerice ‘kaçkınlar’) 1 milyonu aşkın kişinin barınma ve beslenme sorunlarını halledemediği için muhalefet lideri Suret Hüseyinov tarafından ağır şekilde eleştirildi. İkili çatışırken, aradan sıyrılan ‘Moskova yanlısı’ Haydar Aliyev (bugünkü Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in babası), Temmuz 1993’te Elçibey’i Azerbaycan’ı terk etmeye zorladı. Haydar Aliyev’in ilk işi Azeri Ordusu’nu eğiten 1.600 Türk subayının görevine son vermek oldu. Ancak Aliyev, Dağlık Karabağ meselesinde stratejik bir hata yaptı. Azerbaycan ile Ermenistan arasında 5 Mayıs 1994 tarihinde imzalanan ‘Bişkek Protokolü’nde, Dağlık Karabağ’ın ‘taraf’ olarak tanıması, Azerbaycan’ın elini siyasi ve diplomatik açıdan zayıflattı. O günden beri de Dağlık Karabağ, Azeri ve Ermeni milliyetçiliklerinin dinamosu olmaya devam ediyor.
Bu tarihçeye bakınca, ‘medeniyetler çatışması’nı çözmeye soyunmuş ‘büyük bir devlet’ olduğunu iddia eden Türkiye’nin, kendisiyle hiç ilgisi olmayan ve neredeyse 100 yılı devirmiş olan Dağlık Karabağ kördüğümü çözülmeden Ermenistan’la sınırları açmam diye ayak diremesi ancak ‘küçük politikalar’ ile açıklanabilir.
Özet Kaynakça:Svante E. Cornell, Small Nations and Great Powers: A Study of Ethnopolitical Conflict In The Caucasus, Ricmond, Surrey: Curzon, 2001; The Karabagh File, Documents and Facts on the Mountainous Karabagh 1918-1988, (Yay. Haz. Gerard Libaridian), The Zoryan Instutute, Cambridge, Toronto, Mart 1988; R. H. Dekmejian, “Soviet-Turkish Relations and Politics in the Armenia SSR,” Soviet Studies, Vol. 19, no. 4 (April, 1968): 510-525;Değişen Dünya Düzeninde Kafkasya, (Der. Okan Yeşilot), İstanbul Kitabevi Yayınları, 2005.
***
Okurlardan:
Epeydir beklettiğim üç okur mektubu var. Nursel ve Fevzi Şolt çifti, 1 Mart 2009 tarihli ‘Tez zamanda yer isimleri değiştirile!’ başlıklı yazımda adı geçen Carl von Linne dem Wildschaf’ın ‘Alman zoolog’ değil, İsveçli taksonomi, ekoloji ve botanik konularında tanınmış bir bilim insanı olduğunu belirttiler ki haklılar, herkesten özür dilerim.
*
İlk kez basıldığı 1992 yılından beri engellemeler ve davalarla boğuşan Bilim Dilinde Kürtler(Evrensel Basım Yayın, 2008) adlı kitabının yazarı biyolog okurumuz Edip Polat, aynı yazıda geçen ‘kurdistanicus’, ‘armenius’ vb. şekilde adlandırılan bitki ve/veya hayvan türü/alt türü sayısının onlarca değil yüzlerce olduğunu, yazıda geçen ‘bolivira kurda’ adlı çekirge türünün doğru adının ise ‘bolivaria kurda’ olduğunu belirtti. Bilgilere teşekkür ediyorum.
*
Köpeklerin, Elbise Giyenlerin Birçoğundan Üstün Olan Faziletleri adını taşıyan kitabı, Kitap Yayınevi’nden çıkmak üzere olan değerli araştırmacı Irvin Cemil Schick ise, 22 Şubat 2009 tarihli ‘İtikadımca kelb tahirdir’ başlıklı yazımla ilgili olarak, İstanbul’daki ilk köpek tehcirinin 19. yüzyılda değil 17. yüzyılda gerçekleştiğini, başka kaynaklarda da köpek katlinin bir ‘Anadolu adeti’ olarak geçtiğini belirtiyor ve “köpek tehciri/katliamının modernlikle hiçbir ilgisi yoktur. Sadece Osmanlıların son döneminde vuku bulan böyle olayların meşrulaştırılmasında modernlik dili kullanılmıştır” diyor. Schick mektubunu “Modernlik eleştirisi modasına kapılmayıp tarihi verileri daha fazla dikkate almak gerekiyor” diye bitirmiş. Eleştirisini kulağıma küpe yapacağım.
.19-4-09
.Yeni bir başlangıç ümidi: Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti
SAVAŞ SONRASI . 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İstanbul Ermenileri toplu halde yurtdışına göç etmeye başlamışlardı ancak Patriklik Makamı yeni durumla ilgili ne yapacağını henüz kararlaştıramamıştı. Ermenilerin başlarına gelenleri eski dönemin hatası olarak görmeye eğilimli olan Patrik Zaven, Ankara hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi Refet (Bele) Paşa’ya ‘hoş geldin’ ziyaretine gitmiş ve Ermenilerin yeni idareye sadık olduklarını bildirerek tebriklerini sunmuştu. 27 Ekim 1922 tarihli Joğovurti Tsaynı gazetesinde, Tavit Der Movsesyan öncülüğünde, amacı milliyetçi Türklerle Ermeniler arasında samimi ilişkiler tesis etmek olan bir oluşumdan bahsediliyor, bu oluşum için Dâhiliye Nezareti’nden de gerekli iznin alındığını belirtiliyordu. Ancak 29 kasımda Anadolu Telgraf Ajansı’ndan gönderilen bir haber, Ermenileri zor durumda bıraktı. Habere göre bazı Ermeniler ileri gelen Kemalistlerden birkaçını öldürtmek amacıyla İngiliz ve İtalyan kimlikleriyle gizlice İstanbul’a gelmişlerdi.
YENİ BİR DÖNEM . Patrik Zaven aynı gün Refet Paşa’dan randevu alarak, haberin asılsız olduğunu söyleyip tekzibini istedi. Haberin uydurma olduğunu Ankara biliyor olmalıydı çünkü ertesi gün gazetelerde hükümetin tekzibi yayınlandı. Ancak tekzibi güçlendirecek bir açıklama yapılmadığı için, olumsuz hava devam etti. Nitekim 2 Aralık 1922’de Refet Paşa Osmanlı Bankası memurlarından Berç Keresteciyan’ı yanına çağırarak,“Türk Ermeni ilişkileri ve iki unsur arasında dostluğun gerçekleşmesi için Patriğin istifası gerek” demiş ayrıca seçilecek Patrik kaymakamı vasıtasıyla yurtdışında bulunan Boğos Nubar Paşa başkanlığındaki Temsilci Heyet’in ilgasını istemişti. Durumun nezaketini idrak eden Patrik Zaven, 9 Aralık 1922’de İstanbul’dan ayrılarak, cemaatin yeni bir başlangıç yapması için fırsat yarattı. Bu hafta, bu ‘yeni başlangıç’ fırsatının nasıl heba edildiğinin hikâyesini anlatacağım. Umarım, bu hikayeden gerekli kıssaları çıkararak, her 24 Nisan’da ABD Başkanı soykırım diyecek mi demeyecek mi sıkıntısını yaşamamak için, geçmişteki hataları yinelemeyiz ve Ermenistan’la ve diaspora ile yeni bir başlangıç yapabiliriz.
***
24 Aralık’ta Pera-Asmalı Mescit’teki Diana Oteli’nde toplanan 40 kadar kişi, tarihî bir adım atmışlardı. Toplantıda, 28 Eylül 1919’da kurulmuş olan Garabetyan Mezunlar Cemiyeti, ‘Ermeni-Türk Teâli Cemiyeti’ne dönüştürülmüştü. İlk cemiyetin kurucuları Garabetyan Sultanisi’nin Müdürü Bedros Zeki Karabetyan ile okulun mezunlarından Ömer Aziz ve Eczacı Nubar Tozan beylerdi. Üyeler arasında, Osmanlı Bankası müdürlerinden Berç Keresteciyan, Türkçe, Farsça ve Arapça çalışmaları ile dikkati çekmiş Prof. İstepan Gurdikyan, Mutasarrıf Mihran Boyacıyan, Doktor Garabet Yağubyan, Darülfünun hocası Istepan Karayan, Eczacı Armenak Çubukçuyan, Tüccar A. Acemyan, Doktor Şınork Berberyan, Pera Genel Savcı Yardımcısı Kevork Fıtin (Fatin) ile Suriye Mali Müfettişi Mesut Bey, Eczacı Feyzullah Vasi, Doktor Cemal Bey, Doktor Mehmet Cemil Bey, Doktor Burhan Bey, Doktor Rüştü Bey, Son Osmanlı Vak’anüvisi ve Devlet Adamı Abdurrahman Şeref Bey, Yazar Mustafa Reşit Bey, Vilayet Müfettişi Cemal Bey, Aksaray Menbail İrfan Okulu Müdürü Nuri Bey ve Niğde Mebusu Haşim Bey vardı.
Üyelerden Abdurrahman Şeref Bey çeşitli okullarda öğretmenlik, yöneticilik, Ayan Meclisi üyeliği, Maarif ve Evkaf Nazırlığı, 1922’ye kadar Osmanlı Devleti’nin son resmî vak’anüvistliğini, Cumhuriyet’ten sonra ise milletvekilliği yapmıştı. Berç Keresteciyan, değerli Araştırmacı Kevork Pamukciyan’a göre, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile Samsun’a hareket edecek olan Mustafa Kemal’in gemisinin İngilizler tarafından Karadeniz’de torpilleneceğini avukat Saadeddin Ferid (Talay) Bey vasıtasıyla Mustafa Kemal’e bildiren kişiydi. Berç Keresteciyan, Mustafa Kemal’in isteği ile 21 Haziran 1934’te çıkan Soyadı Kanunu ile ‘Türker’ soyadını aldı. Mihran Boyacıyan, Shakespeare’in Romeo ve Juliyet, Yanlışlıklar Komedyası, Verona’nın İki Asilzadesive Otello adlı eserlerini Türkçeye kazandırmıştı. Boyacıyar, gazete yazılarıyla 1912-1913 Balkan Savaşı sırasında Yunanistan tarafından işgal edilen Meis Adası ile ilgili Türk tezlerine güçlü destek vermişti.
Cemiyetin ilk eylemi Lozan Barış Konferansı’ndaki Türk delegasyonu başkanı İsmet Bey’e bir tebrik telgrafı çekmek oldu. Ancak Türk gazetesi Tevhid-i Efkar bu habere “Üç yıldan beri Ermenilerin aklı nerdeydi acaba? Ermenilerin yaptıklarını unuttuk mu sanıyorlar yoksa?” diye cevap verdi. Gazete, Ermenilerin içtenliğine inanmadığını, eski (yaşlı) Ermenilerin amacının genç Ermenilerin yaptıklarını unutturarak, Türklerin zaferinden sonra onların yüzüne gülmek olduğunu vurgulayıp, tek bir Türk’ün ve İslam’ın buna kanmayacağını söylüyordu. Yani, cemiyet üyeleri daha ilk adımlarında, sürekli bir samimiyet testine tabi tutulacakları konusunda uyarılmışlardı.
Bitmeyen samimiyet testi
Benzer bir tepkiyi 28 Aralık 1922 tarihli Akşam gazetesi gösterdi. “Lozan’da Ermeni Ocağı, burada Dostluk Ocağı” başlıklı yazıda, Ermenilerin ‘dostluğumuzu bozmak isteyen insan Patrik de olsa kurban ederiz’ şeklindeki söylemlerinin inandırıcı olmadığı, eğer Ermeniler samimi iseler, Lozan’daki temsilcileri Noradunkyan ve arkadaşları ile mücadele etmeleri gerektiği belirtiliyordu.
Nizamnamesi Ankara tarafından şubat ayında onaylanan Cemiyet, nisan ayında, Mustafa Kemal’e bir telgraf göndererek ziyaretine gelmek istediklerini belirtti. Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1923 tarihli şifre telgrafla İstanbul’da bulunan Adnan Adıvar’dan cemiyetin amacı, cemiyeti kuranların kimlikleri konusunda araştırma yapıp kendisine bildirmesini istedi, ancak Adnan Adıvar’ın, heyetin Mustafa Kemal’i ziyaretinde bir mahsur olmadığını belirtmesine rağmen 14 mayısta, yoğun çalışmaları nedeniyle heyetle görüşemeyeceğini bildirdi. Böylece, Ankara’nın İstanbul’daki Ermeni cemaatinin ilişkileri geliştirme çabalarına destek vermeyeceği anlaşılmış oluyordu.
Çay partisi
Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti’nin basına yansıyan etkinliklerinden biri 21 Temmuz 1923 Cumartesi günü İstanbul mebusları şerefine verdiği çay partisi oldu. Tokatlıyan Hanı’nda yapılan partiye aralarında Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey ve Ocağın İdare Heyeti’nden Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey, Aziz Sadi Bey, Nureddin Bey gibi yeni rejimin ağır toplarının olduğu bir Türk heyeti katıldı. İlk konuşmayı yapan Hukukçu İstepan Karayan, Türklerle Ermeniler arasında 600 yıldan beri süregelen ilişkilere değinmiş, son otuz yılda yaşananların ise Türkler ve Ermeniler değil, dış güçlerin eseri olduğunu belirtmişti. Karayan, Türk ordusu ve milleti için iyi dileklerde bulunduktan sonra, Türk mebuslardan Ermenilerin durumunu da dikkate almalarını ve birkaç kişinin yaptığı hatayı tüm bir millete yüklememelerini rica etmişti. Karayan’dan sonra söz alan Hamdullah Suphi Bey, Karayan’ın tüm Ermenilerin sözcüsü olmaya hakkı olmadığını belirtikten sonra “... Anadolu’nun her bir tarafında Ermeni damgası vardır. Her millette olduğu gibi Türkler de tek basına yaşayamazlar. Dolayısıyla bu topraklar üstünde tekrar birlikte yaşayacağız. Geçmiş unutulamaz, ancak emin olun biz beraber yaşayacağız, yeni ve güzel günler içinde geçmişi unutacağız...” demişti. Daha sonra söz alanRuşen Eşref ise şöyle demişti: “Lozan’da ve Tiflis’te Ermenileri kurtardığımız bana söylendi, ancak bu genelin inancı değil. Türklerin sizi koruduğu, sizin onlarla beraber yaşadığınız, Ermenilerin Türkleri geliştirdiği, Türklerin de Ermenilere para kazandırdığı doğrudur. Bugün Türkiye’deki binaların çoğu Ermeniler tarafından inşa edilmiştir, Türkler bunun için sizi kıskanmadılar, ancak sizin yazarlarınız yazdıklarıyla eski olayları tazelediler, aramıza kin ve nefret tohumları ektiler. Eğer onlar yabancıların etkisinde iseler onlara söyleyin, sizin zor günlerinizde dostunuz yine Türklerdir. Yazarlarınız daima sevgi ve kardeşlik aşılayan yazılar yazmalıdırlar. Simdi yeniden yalnız ve birlikteyiz ve gelecekte de birlikte olacağımız açıktır. Geçmişin üzücü olaylarını yok etmek mümkün değildir. Cemiyet üzücü olayların etkilerini yok etmede en yararlı etken olacaktır. Bu sebeple Cemiyete başarı diliyoruz.”
Toplantı, “Yaşasın Türk milleti, yaşasın Mustafa Kemal Paşa” nidaları ve alkışlar arasında kapanmıştı.
23 Temmuz 1923’de, Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti üyelerinden Istepan Gurdikyan, Mustafa Reşit ve Dr. Burhaneddin beyler bayram tebriki için gittikleri vilayette samimi bir kabul göirmüşler, Ertesi gün cemiyetin bir temsilci heyeti Dolmabahçe Sarayı’nda Halife Abdülmecit Efendi’yi ziyaret etmiş, gerek bayram, gerekse Lozan’da imzalanan barış anlaşması vesilesiyle Mustafa Kemal’e ve Refet Paşa’ya birer tebrik telgrafı çekmişti. Mustafa Kemal’in kısa cevabi telgrafından sonra uzun süre cemiyetten ses çıkmadı.
Rehine psikolojisi
Temmuz 1924’te, Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti’nin Lozan Barış Antlaşması uyarınca, yurt dışındaki Ermenilerin ülkeye dönüşünü sağlamak için Ankara Hükümeti’ne bir başvuru yaptığı haberleri Adana’daki yerel gazeteler tarafından sert şekilde eleştirildi. Ağustos’ta gazetelerde, Cemiyet’ten Ömer Aziz Bey’in Türkiye Ermenileri adına İsmet Paşa’ya bir dilekçe sunduğuna dair haberler çıktı. Habere göre Ermenilerin dinî, sosyal ve cemaat örgütleri bir anlaşmaya vararak Lozan Anlaşması’nın azınlıklara tanıdığı hakları reddetmeye ve bundan böyle Türklüğü kabul için atılımlar atmaya karar vermişlerdi. Bu haberleri fırsat bilen Tevhid-i Efkar gazetesi bir muhabirini Patrikhane’ye göndererek Ermenilerin sadakatini sorgulamaya kalkıştı. Gazeteye göre eğer Ermeniler sadakatlerini ispat etmek istiyorlarsa ‘Ermeniler Türk Oğlu Türk’üz’ demeliydiler. Patrikhane Maslahatgüzarının baskılara dayanamayıp “Ermeniler Türk Oğlu Türk’tür” demesi ise gazetenin muhabiri tarafından “Efendi beş yıl önce neredeydiniz?” diye alaya alınacaktı.
Eylül ayında Ermeni Teali Cemiyeti ‘bitmeyen samimiyet testi’ kapsamında İstanbul gazetelerine “Türkiye’nin saygın Ermenileri ve her tabakadan Ermeniyi temsil eden Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti’nin Açıklaması” başlıklı bir bülten gönderdiler. Bültende “Türkiye Ermenileri kendi haklarının korunması için Fransız Senatosu’nda Mr. Leig ve M. Philip’in konuşmalarını bıkkınlıkla okudular. Bu saygıdeğer kişiler Türkiye Ermenilerinin haklarını korumaya kalkarak ne yapmak istiyorlar? Her zaman zararla sonuçlanan yabancı müdahaleler sebebiyle namusları dışında her şeylerini kaybeden Ermenilere dayanarak kendi menfaatlerini mi korumaya çalışıyorlar acaba? Hayır Beyler! Sizin aracılığınıza ihtiyacımız yok. Biz Türkiye’de ve Türkiye Cumhuriyeti’nin görkemli bayrağı altında yasamaktan gurur duyuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İdaresi gibi Ermenileri üvey evlat saymayacaktır. Dünyaya örnek olacak bir adaletle bize gerçek evlatları gibi muamele etmektedir. Cumhuriyet hükümetimiz bundan sonra yabancıların içişlerimize müdahale etmesine izin vermeyecektir. Türkiye Ermenilerinin, bütün tebaalarına eşit haklar bahseden Türkiye Cumhuriyeti’nden hiçbir şikâyeti yoktur. Bizi rahat bırakmanızı rica ediyoruz...” deniliyordu. Metnin satır aralarında, Türkiye Ermenilerinin içinde bulundukları rehine psikolojisini gözlemlemek mümkündü. Ancak Vatan gazetesi bu biat belgesini de yeterli görmeyecek, bültenin altında sadece Mustafa Reşit Bey’in imzasınınbulunmasını “Eğer bu cemiyet tüm Ermenileri temsil ediyorsa, acaba Ermeniler adına imza atacak tek bir Ermeni yok mu?” diye eleştirecekti.
Kasım ayında Son Haber gazetesinde, Ermeni intikamcıların Adana’ya zehirli şeker yolladığı, İstanbul’u yakacakları, Türk köylerinin talan edildiği, Kilikya Katalikosu’nun silahlı grupları örgütlediği, bir suikast timinin Ankara’ya gittiği gibi dedikoduların ortaya atılması, Ermeni cemaatini çok tedirgin etmişti. İstanbul Vali Vekili Hüsnü Bey haberleri kesin bir dille yalanladı ancak kuşkuları gideremedi.
Cemaat bölünüyor
28 Ocak 1925 tarihli Son Telgraf gazetesi son günlerde Ermeni Patrikhanesi ile Türk-Ermeni Teâli Cemiyet’i arasında bir gerginlikten söz ediliyordu. Habere göre Patrikhane, Cemiyete daha önce maddi yardımda bulunmuş, ancak bu Cemiyetin Ermenilere herhangi bir fayda sağlamadığını görünce yardımları kesme kararı almıştı. Bu sorun Cemiyetin üyeleri arasında pek çok tartışmaya sebep olmuş, hatta bazı üyeler istifa kararı almışlardı. Patrik Vekili Episkopos Simpat (Kazazyan) da Patrikhane ile ‘adı geçen Cemiyet’ arasında bir ilişki bulunmadığını, Cemiyet üyelerinin kendi kendilerini temsil etmekten başka herhangi bir işi olmadığını beyan etmişti.
Anlaşılan verilen tüm tavizlere karşı Türk tarafının bir türlü tatmin olmaması, habire daha fazlasını istemesi, Ermeni Patrikhanesi’nin cemaatinin gururunu incitmiş, fatura, iki toplum arasındaki ilişkileri düzeltme hayali ile yola çıkan bir avuç iyimsere kesilmişti. Son Telgrafiyimserliğe yer olmadığını şu satırlarla gösteriyordu: “Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti’ni kuranlar ve özellikle onların yanında bulunan Türk gençleri yaptıklarından habersizdirler. Ne diyelim, Allah yoldan çıkmışları hizaya getirsin, iş temelinden çürük. Cemiyetlerle, toplantılarla Ermeniler ile Türkleri birbirine yaklaştırmaya çalışanları şaşırmış insanlar olarak niteliyoruz ve bizim sözlerimizin doğruluğu konusunda ısrarlıyız.” Avedis gazetesi Son Telgraf’ın sözlerine şöyle cevap vermişti: “Son Telgraf’ın bu satırlarından anlaşılmaktadır ki bu sözler sadece Türk Ermeni Cemiyetine değil Ermeni ve Türk dostluğunadır. Eğer bir Ermeni gazetesi bu sözleri yazsaydı, kim bilir Son Telgraf ne tarzda cevap verecekti?”
Ağustos ayında Ermenilerin Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçip, yeni Medeni Kanun’a tabi olmak istediklerini bildirmek için Ankara’ya bir heyet gönderme kararı aldıkları haberleri çıktı. Bir de imza kampanyası açılmıştı. Kısa sürede 900 imza toplanmıştı. Ancak heyet nedense bir türlü Ankara’ya gidemiyordu. Eylül ayında, Milletgazetesinde eğer Ermeniler azınlık haklarından vazgeçeceklerse “... O zaman Türkiye’de bir Ermeni Patriğine de gerek yok. O zaman Ermeniler her şeyden önce Patriklerine yol vermelidirler. İkincisi de cemaat okullarını kapatmalılar, üçüncüsü dini işlerini Diyanet İşleri’ne devretmelidirler. Aksi takdirde, Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti var olamaz. Teâli Türklere ve devlete aittir” şeklinde bir haber çıktı.
Bu atmosfer içinde, 1926 yılının mart ayında Patrikhane’de ‘feragat mazbatası’ için imza toplanmaya başladı. Bu arada Ermeni Cismani Meclisi’nin feragat olayına karşı olduğu haberleri etrafta dolaşıyordu. (Cismani Meclis, Ermeni cemaatinin sivil üyelerinden oluşuyordu) Sonunda Ankara’ya altı yüzden fazla imza ile gitmeyi başaran Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti temsilcisi Dr. Garabet Yağubyan, 13 Nisan 1926 tarihinde Marmara Gazetesi’ne gönderdiği telgrafta “Gerçekleştirdiğimiz imza kampanyası Cumhuriyet Hükümeti tarafından memnuniyetle karşılandı. Olağanüstü bir kabul gördük. İçişleri Bakanlığı Ermenilerin şimdilik Bursa, Yalova ve Yakacık, Alemdağ gibi kaplıcaların bulunduğu yerlere serbestçe yolculuk edebilmesi için vilayete gereken emirleri verdi. Ermenilerin elde ettiği bu haktan Rumlar ve Yahudiler de yararlanabilecektir. Ayrıca Ermenilerin iyi niyetlerini göstermeye devam ettikleri sürece daha pek çok izinlere mazhar olacağına söz vermişlerdir” diyordu. Cemiyetin çabalarını küçümseyenlere daha önce Ermenilerin Bostancı’ya kadar bile seyahat etme izni olmadığını hatırlatan Dr. Yağubyan, en büyük dileklerinin ‘bir Türk gibi Türk olmak’, diğerinin ise basında artık ‘hain Ermeni’ ifadesinin kullanılmamasını sağlamak olduğunu eklemişti.
Ve kaçınılmaz son
Ancak, Dr. Yağubyan’ın hayalleri gerçekleşmedi. 1926 yılının sonlarında gazetelerde Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti İdare Kurulu’nun istifa ettiği haberleri çıktı. İstifa sebebi olarak, Cemiyet içinde bulunan bir takım insanların Cemiyetin oluşum fikrine karşı oluşları gösteriliyordu. 29 Mart 1927 tarihli Aztarar gazetesinde, Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti tarafından gönderilmiş bir yazı çıktı. Yazıda Patriklik Kaymakamı Başpiskopos Arslanyan’ın ve bazı eski Cemiyet üyelerinin Cemiyete son vermek istedikleri, bu amaçla faaliyette bulundukları dile getirildikten sonra, Cemiyet üyelerinden bu insanlara kanmamaları istenmekteydi. Ancak, 1927 yılının ortalarından sonra Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti’nin faaliyetlerine ilişkin haberlere artık rastlanmadı. Anlaşılan, bir avuç iyi niyetli insan, hem kendi cemaatleri tarafından hem de hükümet ve basın tarafından en sonunda pes ettirilmişti.
Kaynakça: Silvart Malhasyan, “İstanbul`da 1922 yılında kurulan Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti ve Faaliyetleri” İstanbul Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde 2005 yılında kabul edilen yüksek lisans tezi (M. Boyacıyan, İ. Gürdikyan ve G. Yağubyan’ın fotoğrafları bu tezden alınmıştır); Kürşat Cengiz, “Türk-Ermeni Teali (Dostluk) Cemiyeti”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Cilt XIII. Sayı: 77-78, s. 17-20; Mim Kemal Öke, Ermeni Sorunu 1914-1923, TTK Yayınları, Ankara 1991.
.26-4-09
Devletin 1 Mayıs paranoyası, Taksim tabusu
“BAYRAM BENİM NEYİME” 11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat’it Türk adlı eserinde“halk arasında gülme ve sevinme, bir yerin ışıklarla ve çiçeklerle bezenmesi ve orada sevinç içinde eğlenilmesi” demek olan “bedhrem” (ya da ‘badram’) sözcüğüne yer verir. Kaşgarlı’ya göre Oğuzlar bu kelimeyi “beyrem” şekline dönüştürmüşlerdir. ‘Beyrem’ de halkın ağzında zamanla ‘bayram’a dönüşmüştür. İki gün önce kutladığımız, resmi adıyla “1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı’nın Kaşgarlı Mahmud’un tanımladığı türden bir bayram olmadığı ortada. Ama ne zaman 1 Mayıs’ı ‘bayram gibi’ kutladık derseniz, aklıma sadece 1976 yılının 1 Mayıs’ı geliyor. DİSK’e bağlı Tekstil Sendikası’nın Edirne Şubesi’nin henüz 20 yaşındaki üyesi olarak katıldığım bu ilk ‘Amele Bayramı’nın benim için ne kadar coşkulu, ne kadar sevinçli bir gün olduğunu anlatmam kolay değil. Sadece her hatırladığımda, gözlerimin dolduğunu söylemekle yetineceğim.
“KAN DAMLAR YÜREĞİME” Ertesi yıl aynı duygularla yaşama umuduyla geldiğimiz Taksim Meydanı’nı, arkamızda 34 arkadaşımızın cansız bedenini bırakarak terk ettiğimizde, ülkemizin başına örülen çorabın ne mene bir şey olduğunu henüz anlayabilmiş değildik. 1977’deki ‘Kanlı 1 Mayıs’ı bahane ederek, 1979’da başlayan ‘devletin Taksim tabusu’, 2000’li yıllarda yılbaşı kutlamaları, konserler, futbol takımı karşılamaları ve Polis Günü kutlamaları ile birazcık kırıldıysa da, bu 1 Mayıs’ta ancak ‘makul sayıda’ emekçi alana girebildi. Girdi ama ne pahasına... Bu topraklardaki işçi hareketlerinin ve 1 Mayıs bayramlarının tarihçesini, yine bu sayfada 27 Nisan 2008’de yayımlanan “Cumhuriyet’in Amele Evlatları!” başlıklı yazımda uzun uzun anlattığım için, bu sefer, ‘1 Mayıs’ meselesini kısa geçip, devletimizin işçi sınıfına ve yol arkadaşlarına kaptırmamak için büyük bir savaş verdiği Taksim Meydanı’na da değinmek istiyorum.
İlk 1 Mayıs’lar
Osmanlı Devleti’nde ilk ‘Amele Bayramı’nın, 1 Mayıs 1909’da Selanik’te kutlandığı rivayet olunur. 1912 yılında İstanbul Pangaltı’ndaki Belvü Bağçesi’nde bir kutlama yapıldığına dair bilgimiz ise, Osmanlı sosyalisti ‘İştirakçi’ Hilmi’nin yayınladığı İştirak dergisinin 2. sayısındaki birkaç satırdan ibarettir.
28/29 Ocak 1921’de Ankara Hükümeti tarafından Türkiye Komünist Partisi lideri Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de boğulmasından sonraki 1 Mayıs törenleri ise İşgal Güçleri’nin kontrolündeki İstanbul’da yapılmıştı. ‘İştirakçi’ Hilmi liderliğindeki iş bırakma eylemi sonucu, Fatih, Aksaray ve Harbiye hatlarındaki tramvaylar, Karaköy, Beşiktaş ve Tünel-Şişli hattındaki arabalar çalışmamış, Şirket-i Hayriye vapurunun seferleri iptal edildiği için Boğaz’da oturanlar şehre inememişti. Haliç İdaresi çalışanları işi tatil ettiği için halk ancak pazar kayıkları ile köprüye gelebilmişti. Haydarpaşa-Pendik ve Sirkeci-Çekmece hattındaki banliyö trenleri de durduğu için İstanbul’da hayat felç olmuştu. Bayram dolayısıyla Türkiye Sosyalist Fırkası’nın Babıâli Caddesi üzerindeki merkezine,‘kırmızı bayrak çekildi, bando, sabah 10.00’dan akşam 23.00’e kadar Beynelmilel Marşı’nı yani Enternasyonal’i çaldı.
İzmir İktisat Kongresi ve ‘işçi hakları’
1922’deki kutlamalar İşgal Güçleri Komutanlığı’nın ‘nümayiş’e izin vermemesi yüzünden, sadece, Pangaltı-Kâğıthane güzergâhındaki yürüyüşte bando eşliğinde Enternasyonal’i söyleyerek yapılmıştı. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında 1135 delege ile toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde o güne kadar ‘amele’ denilen emekçilere ‘işçi’ denilmesi, iş gününün sekiz saat olması, ücretli izin ve 1 Mayıs’ın işçi bayramı olması karara bağlanmıştı ancak 1 Mayıs bayramını, Sultanahmet Meydanı’ndaki merkezlerinde ‘İstiklal Marşı’ ile kutlayan Ankara’ya yakın Umum Amele Birliği’nin üyelerine bir şey olmazken, Babıâli Caddesi’ndeki Mürettibin Cemiyeti binasında ‘Enternasyonal’i söyleyerek 1 Mayıs’ı kutlayan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi üyeleri geceyi nezarethanede geçirmişti. Böylece, İşgal Güçleri’nin İstanbul’un da bile kutlanabilen 1 Mayıs’ın, Cumhuriyet dönemindeki kaderi aşağı yukarı belli olmuştu.
1924’te, Umum Amele Birliği, İzmir İktisat Kongresi’nde kararlaştıran Mesai Kanunu’nun TBMM tarafından hala çıkarılmamasını protesto etmek için sokağa çıkmamaya ve 1 Mayıs’ı, Birlik binasında kutlamaya karar vermişti ama Ankara’nın, kapalı alandaki kutlamalara bile tahammülü yoktu. Nitekim cemiyetteki Kemalist işçiler, 1 Mayıs’a nezarethanede girdiler.
Kemalist olmak yetmiyor
13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said İsyanı bahane edilerek 4 Mart 1925’de çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile ülkedeki tüm demokratik haklar rafa kaldırılırken, Şeyh Said İsyanı’nı “Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı! Yobazlarıyla, Ağalarıyla, Şeyhleriyle, Halifeleriyle, Sultanlarıyla Birlikte Kahrolsun Derebeylik! İrtica ve Derebeyliğe Karşı Mücadele İçin: Köylüler (Köy Meclisleri), Ameleler (Sendikalar) Etrafında Örgütlenmelidir!” adlı bir yazı ile kınayan Amele Teali Cemiyeti’nin (1924’te kurulmuştu) yöneticileri, hükümetin gözüne girmeyi yine başaramadılar ve Ankara İstiklal Mahkemesi’ne sevk edildiler. Mahkeme, 12 Ağustos 1925 tarihli kararıyla 38 kişilik bir grubu 7 yıldan 15 yıla kadar kürek cezalarına çarptırdı. En ağır cezalar, başlarına gelecekleri hissedip, mahkemeden önce yurtdışına kaçmayı akıl eden Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet ve Hasan Ali’ye verilmişti.
Vaziyet böyle olunca, 1926 yılındaki 1 Mayıs kutlamaları, İstanbul’daki işçilerin, Amele Teali Cemiyeti’nde toplanarak bayramlaşmaları ve Tramvay Şirketi’ne mensup 75 kadar işçinin bayram gerekçesiyle işlerine gitmemesiyle sınırlı kaldı.
Sovyet Konsolosluğu’ndaki kutlamalar
1927 yılının kutlamaları da merkezdeki bayramlaşmalarla geçti. 1928 yılında, gazetelerde, İstanbul’daki Sovyet Konsoloshanesi’nde yapılan 1 Mayıs kutlamaları anlatılırken, yerli komünistlerin payına, yine tutuklamalar düşmüştü. 1929’dan itibaren hükümetin 1 Mayıs alerjisi iyice arttı. 1930’da özellikle İzmir’de emekçileri 1 Mayıs’ı kutlamaya çağıran bazı yazıların ele geçirildiği bahanesiyle tutuklamalar yapıldı. 1931 ve 1932’deki küçük çaplı tutuklamaları, 1933’te TKP Merkez Komitesi’nin 1 Mayıs bildirileri bahane edilerek daha yaygın tutuklamalar izledi.
“1 Mayıs Bayramını SSCB’de geçiriniz”
İçerde komünistlere göz açtırılmazken, 1934’te “Türk sanayisinin cihazlandırılması için” Ankara’da SSCB ile bir protokol imzalanmış ve bir Türk Saylavlar Heyeti (o yıllarda milletvekili değil ‘saylav’ deniyordu), 1 Mayıs törenlerine katılmak üzere Moskova’ya ve Leningrad’a gitmişlerdi. 1935 yılında Boğazlar konusunda Türk tezlerine destek sağlamak için Türkiye’den bir başka Saylavlar Heyeti daha, Moskova’daki 1 Mayıs törenlerine katıldı. Tahmin edileceği gibi, o yıllarda Türkiye’de 1 Mayıs kutlanmıyordu. Daha da ironiği, 21 Mart 1935 tarihliCumhuriyet gazetesinde yayınlanan “1 Mayıs Bayramını SSCB’’de geçiriniz” şeklindeki ilandı. Görülen oydu ki, hükümet için olay bir turizm faaliyetiydi.
1938’de Donanma Davası ile Nâzım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı ve arkadaşlarının, 1944’de İlerici Gençlik Birliği Davası ile Mihri Belli ve arkadaşlarının tevkifatı ile CHP’li Tek Parti Dönemi biterken, ‘Çok Partili Döneme’ geçiş yılı olan 1946’da Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) ve Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi (TSEKP) üyeleri tutuklandı. Demokrat Parti’li 1951’de devlet geleneği bozulmadı ve TKP’nin tüm önder kadroları hapse konuldu. Böylece, ülkedeki ‘Kemalist-sol’ hareketin soluğu 1960’a kadar kesildi. Sonrasını hepimiz biliyoruz...
Taksim Cumhuriyet Abidesi
Gelelim, devletin adeta kutsal bir alan olarak tabulaştırdığı Taksim Meydanı’na. Bugün Taksim Meydanı dediğimiz alanın ortaya çıkışı, 1732-1739 arasında, I. Mahmut’un kuzeydeki gümrah ormanlardan gelen suyu şehrin değişik bölgelerine dağıtmak üzere yaptırdığı Taksim Maskemi (su dağıtma sarnıcı) ile başlamıştı. Bölge adını bu yapıdan aldı. Ardından, bugünkü Taksim Parkı ya da Gezisi denilen bölgeye, 1780’de Topçu Kışlası (Taksim Kışlası) inşa edildi. Abdülmecid Dönemi’nde (1839-1861), bugün İTÜ’nün Taşkışla Binası olarak bildiğimiz Mecidiye Kışlası, bu kışladaki topçu subayları için Gümüşsuyu Askerî Hastanesi inşa edildi. 1850’lerde, Hademe-i Hassa ve Muzika-i Hümayun efradı için inşa edilmeye başlayan ancak Abdülaziz Dönemi’nde (1861-1876) tamamlanan Gümüşsuyu Kışlası ve askerlerin talim yaptığı Talimhane bölgesiyle birlikte Taksim’in ‘askerî’ ve ‘devletçi’ topografyası iyice belirginleşmişti.
Taksim’e farklı bir işlev kazandırılması
1921’de Topçu Kışlası’nın avlusuna güzel bir stadyum inşa edilmişti. Ancak, 1925-1926 da yapılmıs Pervitich haritalarında, Taksim Meydanı, Taksim Maksemi önünde İstiklal Caddesi, Pangaltı, Gümüşsuyu ve Sıraselviler yollarının birleşmesinden oluşan bir genişlik olarak görülüyordu. Taksim Meydanı’na farklı bir işlev verilmesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında oldu. Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve yeni bir devletin kurulmasıyla birlikte başlatılan mimari atağın en önemli ayağını Taksim Meydanı’nın düzenlenmesi oluşturdu. Osmanlı döneminde, devlet ricalinin ve halkın karşılaştığı en önemli kamusal alanlar olan Sultanahmet ve Beyazıt meydanlarının bu işlevi Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devam edecek, 1930’lardan itibaren bu işlevi Taksim Meydanı yüklenecekti.
‘Milli’ anıta ‘gayrı milli’ mimar
Önce Osmanlı Dönemi’nin ünlü ‘Levanten’ caddesi ‘Cadde-i Kebir’in adı ‘İstiklal Caddesi’ olarak değiştirildi, ama bu değişikliğin Cumhuriyet’in coşkusunu yeterince vermediği düşünülerek Taksim Meydanı’na bir de anıt-heykel dikilmesine karar verildi. 1925’te İstanbul Milletvekili CHP Müfettişi İsmail Hakkı Paşa başkanlığında bir komisyon kuruldu. Komisyon, uzun araştırmalardan sonra ünlü İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica ile temas kurdu.
Canonica’nın yanına Cumhuriyet döneminin ilk heykeltıraşlarından Hadi (Bara) Bey ve Sabiha (Bengütaş) Hanım katıldı ve ekip Türk mimari tarzını tanımak ve Milli Mücadele’yi daha yakından anlayabilmek için Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gönderildi. Ardından Canonica, 1927’de, o yıllarda Ankara’nın en önemli sosyal mekânlarından biri Etnografya Müzesi önündeki atlı Atatürk Anıtı ile Ankara Sıhhiye’deki Zafer Alanı Atatürk Anıtı’nı yaptı. Canonica’nın Türkiye’deki son eseri İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelidir. Heykelin açılışı 28 Temmuz 1932’de yapılacaktır.)
‘Milli’ anıta ‘gayrı milli’ kaynak
Bu arada, abidenin finansmanı için bir bağış kampanyası açılmış, yaklaşık 2,5 yıl süren kampanyada, aralarında American Express Bank, Banca Commerciale Italiana, Union Bank, Yıldız Gazinosu İşletmesi Mario Serra gibi yabancı şirketlerin de bulunduğu birçok yabancı ve yerli kuruluşla, Müslüman-gayrımüslim halkın bağışları ile masrafların dörtte üçüne yakın para toplanmış, Taksim’e dikilecek heykelin yapımına İtalya’da başlanmıştı. Canonica, sözleşmeye uygun olarak heykelin yapımını Mayıs 1928’de bitirdiği halde meydanın ve kaidenin hazırlıkları bitirilemediğinden, heykel ancak Temmuz ayında Türkiye’ye getirilebilmişti.
Pembe Trentino ve yeşil Suza (İtalyan) mermeriyle kaplı, dört yüzünde sivri kemerlerle belirlenen, küçüklü büyüklü, açık ve kapalı nişlerden oluşan geleneksel tarzdaki dikdörtgen bir kütleden oluşan 11 metre yüksekliğindeki anıt, 8 Ağustos 1928 tarihinde TBMM Başkanı Kazım (Özalp) Paşa tarafından açıldı. Açılışta, çevre düzenlenmemiş, anıt dönemin ünlü mimarı Guillio Mongeri tarafından oluşturulan dairesel bir düzenin içinde öylece tek başına bırakılmıştı.
Resmî Tarih’in aynasından
Taksim Cumhuriyet Abidesi, Kemalist rejimin sembolizmi açısından örnek bir anıttır. Dört cepheden oluşan anıtın Sıraselviler ve İstiklal Caddesi’ne bakan ve Milli Mücadele Dönemi’ni temsil eden geniş cephesinde, ön sırada sivil kıyafetleri içerisinde Mustafa Kemal Atatürk ve yine sivil kıyafeti ile İsmet İnönü Paşa ile o günün askerî üniforması ile Mareşal Fevzi Çakmak görülür. İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak gibi Milli Mücadele’ye oldukça geç katılmış iki figürün varlığına karşılık, Milli Mücadele’ye Mustafa Kemal’le birlikte başlayan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Rauf Orbay’a abidede yer verilmemesi dönemin siyasi tarihi ile uyumludur. Bilindiği gibi bu kişiler, Mustafa Kemal’le düştükleri siyasi anlaşmazlıklar yüzünden kademeli olarak tasfiye edilmişler, nihai darbe 1926 İzmir Suikastı davası ile vurulmuştur.
Sovyet Rusya’ya gönül borcu
Bu figürlerin arkasındaki sırada, o yıllarda sözü edilmeyen iki figürden birinin Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin Türkiye Büyükelçisi Semyon İvanoviç Aralov, diğerinin Ukrayna Kızıl Ordusu’nun generallerinden Mihail Vasilyeviç Frunze ile figürü olduğu ileri sürülür. Bilindiği gibi Milli Mücadele sırasında Sovyetler Birliği Ankara hükümetlerine önemli miktarlarda nakit para, altın ve silah yardımı yapmış, Türk orduları bu sayede düşmana karşı durabilmişti. İngiliz’lerin yanlış istihbaratlarla Türkleri Ruslara karşı kışkırttığı bir dönemde General Frunze Mustafa Kemal’e açıklama yapmak üzere Ankara’ya gelmişti. Frunze, 1924’te, Kızıl Ordu Genelkurmay Başkanlığı, 1925’te Troçki’nin yerine SSCB Askerî Devrimci Sovyeti Başkanı, Harbiye ve Bahriye Halk Komiseri (yani Savunma Bakanı) olmuştu ve Cumhuriyet Abidesi’nin dikildiği 1928’de, Sovyetler Birliği ile işbirliği tüm hızıyla sürmekteydi.
1917 Şubat Devrimi’nde karşı devrimci hareketleri bastıran kahraman bir asker, Ekim Devrimi’nde Sovyet Kongresi’nde ordu delegesi, iç savaşın bitiminden itibaren Kızıl Ordu’nun örgütleyicilerinden olan Aralov ise, SSCB ile Türkiye arasındaki ilişkileri geliştirmek için Çiçerin ve Lenin tarafından 1921 yılının Kasım ayında Ankara’ya gönderilmiş, bu tarihten itibaren sadece merkezde değil cephe ve cephe gerisinde bulunmuş, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre önce ülkesine dönmüştü.
Fedakâr Türk Anası
Cumhuriyet Dönemi’ni temsil eden Harbiye’ye bakan diğer geniş cephede Mustafa Kemal ileri atılmış şekilde önde dururken arkasında hücuma geçmiş pozisyonda askerler ve Türk kadınları görülür. Mustafa Kemal’in ayakları altında, yere serdiği örtüsünün üzerinde bir bebek tutan ‘Türk anası’ oturmaktadır. Anonim bir hikâyeye göre, Mustafa Kemal, yağmur yağdığı halde neden örtüyü bebeğinin üzerine örtmediğini sorduğunda, bu ana, örtünün kenarını hafifçe kaldırmış ve altındaki mermileri göstermiştir. Canonica’nın bu sahneleri 26 Ağustos Taarruzu sırasında Kocatepe’de bulunan Milliyet (Siirt Mebusu Mahmut Soydan’ın gazetesi) gazetesinin fotoğrafçısı Ethem Hamdi Bey’in fotoğrafından yararlanarak yaptığı söylenir.
Anıtın iki dar cephesinde ise günün askerî kıyafetleri içerisinde iki ‘Türk askeri’ vardır. Birisi barış, diğeri ise savaş sancağı taşıyan bu askerlerin üzerinde birer madalyon içerisinde iki kadın figürü bulunmaktadır. Bunlardan birisinin yüzü peçe ile kapanmış olup, ‘eski Osmanlı kadınını’ temsil ederken, diğer kadın figürü peçesinden kurtulmuş, kendine güveni ile etrafa ışık saçan bir şekilde betimlenmiş ‘Cumhuriyet kadınını’ temsil etmektedir.
Dökülen taşlar, ters düğmeler
Anıtın estetik düzeyi, içerdiği sembolizm ve kişilerin temsilinde ulaşılan başarı düzeyi bir yana, zamanla taşlarının dökülmesi, bronz kısımlarının aşınması, hatta bir terzinin fark ettiği üzere Atatürk’ün ceketinin düğmelerinin ters dikilmiş olması gibi konular kamuoyunu uzun yıllar meşgul etmekle birlikte, hala önemli bir sembol olmaya devam etmektedir. Mustafa Kemal’in ölümünden sonraki dönemde daha sık karşılaşılan büyük ölçekli ve mekâna baskı kuran heykellerden farklı olan Taksim Cumhuriyet Abidesi, insancıl boyutları ile çevreye saygılı bir Cumhuriyet anıtıdır.
Taksim Meydanı’nın Son 70 Yılı
1940 yılında Vali-Belediye Başkanı Lütfü Kırdar’ın, İtalyan Mimar Henri Prost’un kentsel tasarım projesi çerçevesinde başlattığı imar faaliyetleri sırasında Taksim Kışlası’nı yıktırmasıyla ortaya çıkan alan, İnönü Gezisi (sonra Taksim Gezisi denilecekti) adıyla meydanla ilişkilendirilmişti. Ardından tarihi Ayaspaşa Mezarlığı’nın bir bölümü üzerine Atatürk Kültür Merkezi; Taksim Gezisi’nin arkasında eski Taksim Belediye Gazinosu’nun bulunduğu yere Sheraton Oteli; Gezi’nin Cumhuriyet Caddesi’ne bakan yanına yeni Taksim Belediye Gazinosu; gazinonun alt katına Belediye Sanat Galerisi ve dükkânlar, eski Osmanlı Bankası’nın yerine Inter Continental Oteli (şimdi The Marmara Oteli) inşa edildi. 1987’de, büyük yıkımlar sonucu açılan Tarlabaşı Bulvarı ile Taksim Meydanı bugünkü şeklini aldıktan sonra itibaren Taksim Cumhuriyet Abidesi, tanımsız bir boşlukta kayboldu. Anıtın etrafındaki korkuluklu, çimli ve çiçekli alan ve buna son yıllarda eklenen polis bariyerleri ise ‘Cumhuriyet kuşaklarını’ ‘Cumhuriyet’in Abidesi’ne mesafesini bir kat daha arttırdı. Halbuki 1 Mayıs’lar tarafların yakınlaşması için güzel bir fırsat yaratabilirdi...
Kaynakça: Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar 1908-1925, Ankara 1967; a.g.y., Türkiye’de Sol Akımlar II (1925-1936), İstanbul 1992; Zafer Toprak, “Bir Mayıs Kutlamaları”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yayınları, 1994, C.2, s. 236-238; Şeyhmus M. Güzel, Türkiye’de işçi hareketi (1908-1984), Kaynak Yayınları, 1996; H. Gezer, Cumhuriyet Döneminde Türk Heykeli, Ankara 1984; N. A. Banoğlu, “Taksim Cumhuriyet Abidesi’nin Tarihçesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Tarihçesi, S. 25, (Kasım 1992), s. 109-125; Z. Yasa Yaman, “Cumhuriyet’in İdeolojik Anlatımı Olarak Anıt ve Heykel (1923-1930)”, Sanat Dünyamız, Yapı Kredi Yayınları, Kış 2002, S. 82, s. 155-169; M. Çelebi, Dünden Bugüne Taksim Cumhuriyet Anıtı, Ankara, 2006; Ç. Gülersoy, TAKSİM: Bir Meydanın Hikayesi, İstanbul Kitaplığı Ltd, İstanbul 1986.
.3-5-09
..Devletin demir yumruğu: Muğlalı Paşa
KORUCU TERÖRÜ. Mardin’in Bilge Köyü’nde (Köyün Kürtçe adı bazılarına göre Kertê, bazılarına göre Zanqırt) yaşanan korkunç olayın etkisinden kurtulmak kolay değil. Televizyonlarda, gazetelerde son derece nitelikli analizler yapılıyor. Olayın kaynağı rant mı, husumet mi, cahillik mi, töre mi, feodal düzen mi, koruculuk sistemi mi, terör kültürü mü, yöneticilerin aymazlığı mı, JİTEM’in komplosu mu, bunların bileşimi mi karar vermek için biraz daha vakte ihtiyacımız var ama aşağıda okuyacağınız Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın 30 senelik devlet hizmetinin hikâyesi gösteriyor ki, bu ülkedeki en büyük cinayetleri maalesef, devlet işlemiştir.
DEVLET TERÖRÜ . Vatandaşlarının bir bölümünü düşman gibi gören ve en ağır silahlarla üstüne giden, yeri geldiğinde beynine kurşun sıkan, köylerini ‘devlete düşman’, ‘devlete dost’ diye tasnif eden, ‘dost’ dediklerinin eline en korkunç silahları verip, ‘düşman’ dediklerini taciz ettiren, suçüstü yakalananları ‘tanırım iyi çocuktur’ diye kanadı altına alan bir devletin vatandaşlarının birbirine sevgi ve saygı duyması beklenebilir mi? Bu korkunç olayın, otoriter devlet yapımızı, askerî ve siyasal kültürümüzü, töremizi, inanç sistemlerimizi samimi şekilde gözden geçirmemize vesile olmasını diliyorum...
Karakol ve Zabitan örgütleri
Kahramanımız Muğlalı Mustafa Bey, Mondros Mütarekesi sonrasında, Karakol, Zabitan, Yavuz gibi İttihatçı direniş örgütlerinde yöneticilik yapmış, ancak bu görevi sırasındaki bazı tedbirsizlikleriyle Ankara’nın tepkisini çekmiş bir Yarbay’dı. (Örneğin Hintli Müslümanların temsilcisi sıfatıyla Ankara’ya gelen ve Mustafa Kemal’e suikast girişimi suçundan idam edilen Mustafa Sagir’in yolculuk belgesinin üzerinde Muğlalı’nın mührü vardı.) 1922’de zaferin kazanılmasından 1927’ye kadar Albay rütbesiyle 18, 13, 10, 3, 11 ve 41 Tümen Komutanlıklarını yürüten Muğlalı’nın yıldızı 1927’de, devletin Dersim yöresindeki isyanlardan sorumlu tuttuğu Koçuşağı Aşireti’ne karşı yürütülen ‘Tedip Harekâtı’ ile parladı. ‘Tedip’ terbiye etmek anlamına geliyordu ve devletin terbiyeye soyunduğu Koçuşağı Aşireti, bazı kaynaklara göre 2.500 kişiydi, bazı kaynaklara göre 4 bin kişiydi. Elbette nüfusun büyük bir çoğunluğu yaşlı ve çocuklardan oluşuyordu. Eli silah tutan sayısı ise iyice azdı. Ama nedense koskoca devlet bu küçücük aşiretten çok korkuyordu ve onu ezmek gerektiğine inanıyordu.
Koçuşağı Tedip Harekâtı
Tedip Harekâtı’nın başına devletin raporlarında “cebbar (kudretli), gayur (gayretli) ve bilhassa çok sert bir kumandan” olarak tarif edilen Elazığ ve Havalisi Komutanı Muğlalı Mustafa atandı. Harekâtın icrası için bir piyade alayı, bir bölük, üç kudretli dağ bataryası, altı tayyare ve jandarma ve milislerden oluşan grupları seferber edildi. 6 Eylül 1926’da başlayan harekâtın ikinci günü akşamı, Koçuşağı Aşireti’nin ileri gelenleri teslim bayrağını çekmişlerdi ancak Muğlalı, köylüleri samimi görmeyerek, harekâta devam kararı aldı. İlâve üç tabur ve bir müfreze ile takviye ettiği birlikleri, uçakların desteğinde Koçuşağı Aşireti’nin iflahını kesti. Tam aşirete yataklık ettiği gerekçesiyle Tağar ve Koçulu köyleri yakılmıştı ki, 30 eylülde, Koçuşağı isyancılarından bir grup Mustafa Bey’in Amutka mıntıkasındaki çadırına baskın düzenleme cüretinde bulundu. Bu durum ‘sert kumandan’ın tepesini iyice attırdı ve 30 ekime kadar süren kanlı harekât sonunda, mağaralara sığınmış isyancılar teker teker imha edildiler.
Bicar Tenkil Harekâtı
Kürtleri tepeleme işini gayet başarılı yaptığı görülen Muğlalı’nın yeni görevi 1925’teki Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra Murat Suyu yakınlarındaki Bicar bölgesinde toplanarak sağa sola saldırdığı iddia edilen eskiisyancıları imha etmekti. Haziran 1927’de bölgeye gelen Muğlalı’nın emrine verilen kuvvetler 7. Kolordu’dan 63. ve 62. Piyade Alayları (Bir tabur eksik), 40. Süvari Alayı, 7. Seyyar Jandarma Alayı, bir muhabere, bir sıhhiye birliği, 8. Kolordu’dan 12. ve 19. Alay (Bir tabur daha sonra Bingöl’ den getirilmişti), 3. Seyyar Jandarma Alayı ve üç dağ bataryasıydı. Ayrıca devlete sadakatleriyle tanınan Hezanlı Şeyh Selim Efendi Milisleri, Şeyh Selâmet Köyü Milisleri, Bicar Milisleri, Lice Milisleri, Hani Milisleri, Bingöl’den katılan milis grupları, Gökdere Milisleri de kendisine yardımcıydı. Olayları uzun uzun anlatmaya yerimiz yok. Sadece şunu söyleyelim: 3 kasımda resmî adıyla Bicar Tenkil (‘uzaklaştırma’, ‘örnek olarak ceza verme’) Harekâtı’nın bittiği merkeze müjdelendiğinde, 280’den fazla köy yakılmış, iki binden fazla asi kurşuna dizilmişti.
“Menemen Fatihi”
Bu büyük başarısından (!) sonra Mustafa Muğlalı, 1927 yılında tümgeneral rütbesine yükseltildi. 1927 - 1928 yılları arasında 3. Ordu Kurmay Başkanlığı, 1928- 1929 yılları arasında Genelkurmay 2. Başkan Yardımcılığı, 1929- 1931 yılları arasında da 57. Tümen Komutanlığı görevlerini icra etti. Ayrıntısını başka bir hafta anlatacağım, 23 Aralık 1930 tarihli ‘Menemen Olayı’nda, Asteğmen Kubilay’ı (asıl adı Mustafa Fehmi’ydi ama o günlerde moda olan Türkçülük akımının etkisiyle Kubilay adını almıştı) ve iki bekçiyi katledenleri yargılamak üzere kurulan Divan-ı Harb’e Mustafa Kemal tarafından başkan olarak atanan Mustafa Muğlalı, bu olayı da şanına yaraşır şekilde yürüttü. Sıkıyönetim uygulamasının bittiği 8 Mart 1931 tarihine kadarki dönemde 2.200 kişiyi tutukladı, 606 kişiyi yargıladı, aralarında Nakşi Şeyhi Esat Hoca da olmak üzere 28 kişiyi idama mahkûm etti, bu kişileri halka gözdağı vermek için Menemen’in değişik yerlerinde (Hükümet Meydanı, İstasyon, Tuz Pazarı, Bedesten ve Sinema önü gibi) astırdı. İdam edilenler, saatlerce asıldıkları yerde aynı şekilde bırakıldılar böylece Menemen halkının zihninde hiç silinmeyecek bir iz bırakıldı...
Bu olaydan sonra “Menemen Fatihi” olarak adlandırılan Muğlalı, 1931’de korgeneral rütbesine yükselecek, 1931 - 1939 yılları arasında 1.Kolordu Komutanlığı, 1939 - 1943 yılları arasında İstanbul 3. ve 10. Kolordu Komutanlığı yapacaktı. 1942’de orgeneral rütbesine yükseltildikten sonra 1942–1943 yılları arasında Yüksek Askerî Şûra üyeliğine getirilen Muğlalı, 25 Şubat 1943’de 3. Ordu Komutanı oldu ve görev bölgesi olan Van’ın Özalp ilçesinde meydana gelen bir olayla yeniden tarihe geçti.
O gece Çilli Gediği’nde neler oldu?: 33 Kurşun Olayı
1943 yılının temmuz ayında Van’ın Özalp İlçesi’nde yaşanan ‘33 Kurşun Olayı’nın içyüzünü ortaya çıkarmak, henüz tam olarak mümkün olmadı çünkü olayı soruşturan Genelkurmay Askerî Mahkemesi kayıtları araştırmacılara hâlâ açılmadı. Ancak yıllar sonra ortaya çıkan ayrıntıları biraraya getirince, tarihe “33 Kurşun Olayı” diye geçen meşum olayın şöyle geliştiği anlaşılıyor:
1940’ların başlarında, Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur. Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter (bazı kaynaklarda Tutar diye geçer) devletin zafiyetlerini yüzünden bir türlü sağlanamayan sınır güvenliğini kendilerine sadık adamlardan oluşturulan çetelere havale etmişlerdi. Ancak, 1943 yılının yaz aylarından birinde, bu çetelerden biri, İran’da yaşayan Milan (Milânengiz veya Milânlar) Aşireti reisi Mehmedi Misto’nun, bazı tanıklara göre 400-500, bazı tanıklara göre ise 1.500 - 2.000 kadar hayvanı kaçırılıp Türkiye’ye getirmişlerdi. Türk istihbarat belgelerinde, dedelerinin Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara karşı Osmanlı Devleti’ne hizmet ettiği, kendisinin de 1943 yılında Türk İstihbaratı için çalışmakta olduğu kayıtlı olan Mehmedi Misto, olay üzerine Özalp Kaymakamı’na bir mektup yazmış ve “Gasbedilen hayvanlarımı bana iyilikle iade ediniz. Ben sizin dostunuzum. Ricamı kabul etmezseniz bu hayvanlarımı aynı usûlle geri alabilirim. Fakat bu takdirde Türk Hükûmeti’nin haysiyeti rencide olur. Buna sebebiyet vermeyiniz” demişti.
Misto Ağa ile devletin bilek güreşi
Kaymakam, bu tehdide kulak asmayınca da olan olmuştu. Mehmedi Misto, 6 Temmuz 1943 tarihinde İran dahilindeki diğer bazı aşiretlerin de yardımıyla sınırı aşıp, Özalp yakınlarındaki otlaklarda otlamakta olan Özalp halkına ait 400 kadar büyük baş hayvanı alıp İran’a dönmüştü. Çetelerle ilişkisinin ortaya çıkmasından korkan Kaymakam, olayı Van Valiliği’ne bir grup Rus askerinin sınır ihlali olarak duyurmuş, Tabur Kumandanı da üstlerine benzer bir rapor verince, Vali, Özalp’te arzuhalcilik yapan Rıfat adlı birinin hazırladığı liste uyarınca (daha sonra bu kişinin ihbar ettiği kişilerle arazi ihtilâfı olduğu anlaşılacaktı) Harapsorik ve Milânengiz aşiretlerinden toplam 40 kişiyi mahkemeye sevk etmişti. Ancak mahkeme bu 40 kişiden sadece beş kişiyi olayla ilgili görmüş, 35 kişiyi salıvermişti. Olay muhtemelen bir şekilde kapanacakken, ‘Devletin Demir Yumruğu’ Mustafa Muğlalı Van’da zuhur etmişti...
Vali’nin evinde karar veriliyor
Yine yıllar sonra devletin resmî raporlarında belirtildiğine göre, 24 temmuzu 25 temmuza bağlayan gece, Tümgeneral Cevat Yalım, Tuğgeneral Rasim Saltuk ve 3. Ordu Komutanı Mustafa Muğlalı, Van Valisi Hamit Onat’ın evindeki gayrı resmî toplantıda devletin itibarını iki paralık eden Mehmedi Misto’ya haddini bildirmek için Misto’nun adamı olan 35 kişinin öldürülmesine karar vermişlerdi. Ertesi gün, evlere baskın yapılmış, evlerinde bulunan 33 kişi nezarethaneye atılmıştı. Daha sonra, 33 kişiden Mehmedi Misto’nun kızı Zühre serbest bırakıldıktan sonra geriye kalan 32 kişi 30 Temmuz 1943 Cuma günü, sabah saat 03.20’de Şükrü Tüter’in taburuna teslim edilmiş, adamlar elleri arkadan bağlanarak Kutur Deresi Çilli Gediği mevkiine (Kürtlerin deyişiyle ‘Geliye Seyfo’ yani Seyfo Geçidi’ne) götürülmüş, burada kafalarına kurşun sıkılarak öldürülmüşlerdi.
Evdeki hesap çarşıya uymuyor
Daha doğrusu hepsinin öldüğü sanılmıştı, çünkü bu kişilerden İbrahim Özay adlı biri, olay sırasında ölmemiş, yaralı olarak İran’a kaçmayı başarmıştı. Ardından o sırada Van Cezaevi’nde tutuklu bulunan kardeşi İsmail Özay’a durumu bildirmiş, İsmail Özay, 15 Eylül 1943 tarihinde durumu bir telgrafla Meclis Başkanlığı’na bildirmiş ama Meclis’ten hiç ses çıkmamıştı. Bunun üzerine 20 Aralık 1943’te bir dilekçe ile tekrar başvurmuş, yine ses çıkmamıştı. Olay da böylece kapanmıştı.
DP-CHP çatışması işe yarıyor
Ancak 3 Aralık 1948’de, Çok Partili dönemin yeni partisi Demokrat Parti’nin Eskişehir Milletvekili İsmail Hakkı Çevik, Meclis’te bir soru önergesi vererek, Van’ın Özalp İlçesi’nde 1942 yılında yaşanan olayın nasıl olduğunu sorunca olay yeniden alevlendi. (O sırada olay tarihi tam bilinmiyordu.) Aslında önergede Mustafa Muğlalı’nın adı geçmiyordu ancak, DP bu olayın CHP’yi yıpratmak için iyi bir fırsat olduğunu keşfetmişti. Menemenli Esat Hoca’nın intikamını almak isteyen Nakşiler de perde arkasından bastırınca, 19 Ocak 1949’da Mustafa Muğlalı’nın soruşturulmasına başlandı. Genelkurmay Askerî Mahkemesi 23 Kasım 1949’da verdiği görevsizlik kararıyla Muğlalı’yı tahliye etti. Görevsizlik kararı 9 Ocak 1950’de Askerî Yargıtay’ca bozuldu. Ancak, 2 Mart 1950 tarihinde verilen nihai karara göre, Mustafa Muğlalı önce idama mahkûm oldu, sonra bu ceza yaşı nedeniyle 20 yıl hapse çevrildi. Mustafa Muğlalı ile birlikte 40 duruşma boyunca yargılanan Tümgeneral Rasim Saltuğ, Albay Şükrü Tüter (olay sırasında Binbaşı ve Tabur Komutanı), Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç, Asteğmen Necdet Bilgez ve Seyit Bilâl Bali’nin beraat etmesinin Muğlalı’nın “Ben emir verdim, memur ve subayların bir suçu yoktur” şeklinde ifade vermesi yüzünden olduğu ileri sürüldü.
Muğlalı’nın beklenmedik ölümü
Hüküm Muğlalı tarafından temyiz edildiği sırada mahkemece Mustafa Muğlalı’nın Gülhane Askerî Hastanesi’nde yapılan muayenesinde ileri derecede aklî yetersizlik (bunaklık) tespit edilmiş, Muğlalı’nın tahliyesine karar verilmişti. Muğlalı 27 Eylül 1950 tarihinde tahliye edildi ama konuyu Meclis gündemine getiren DP Diyarbakır Milletvekili Mustafa Ekinci 33 kişinin ölüm kararını vermekle yargılanan Muğlalı’nın neden dışarıda olduğunu soruyor, eğer deliyse tımarhaneye, aciz ise Darülaceze’ye, sağlam ise hapishaneye gönderilmesini istiyordu. Tam basın olayın üstüne gidiyordu ki, Muğlalı 11 Aralık 1951 yılında, 69 yaşındayken vefat etti ve Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verildi. Vefat nedeniyle dava düştü.
6-7 Eylül’ün intikamı
Ancak dosya bazıları için kapanmamıştı. Olay tarihinde Van’da savcı olan ancak, Muğlalı kendisini Van Valisi’nin evindeki toplantıya davet etmediği Muğlalı’ya gönül koyduğu anlaşılan DP Van Milletvekili Kemal Yörükoğlu, 15 Ağustos 1956’da Meclis’e verdiği bir önergeyle o dönemde görevli olan Milli Savunma ve İçişleri Bakanı’nı ile Genelkurmay Başkanı hakkında soruşturma açılmasını istedi. her şeyi bildiği halde yıllarca susmayı tercih eden Yörükoğlu’nun birden hak ve hukuk yanlısı kesilmesinin nedeni, 6-7 Eylül 1955 yağmasından dolayı CHP tarafından epeyce hırpalanmış olan DP’lilerin misilleme için ‘katil’ Muğlalı ile İsmet İnönü eşleşmesinden siyasi fayda ummalarıydı. Nitekim Meclis bir Tahkikat Komisyonu kurdu. Komisyonun raporu, DP’nin artık popülaritesini kaybetmeye başladığı bir tarihte, 30 Nisan 1958’de açıklandı. Komisyon, olayın gerçek oluş şeklini ortaya çıkarmıştı ancak, Mustafa Muğlalı artık hayatta olmadığı için, bunun çok anlamı yoktu. Öte yandan Yörükoğlu’yla birlikte başka DP’liler de okkanın altına girebileceği için olayın üstü tekrar örtüldü.
Görgü tanıkları konuşuyor
Olaydan tam 31 yıl sonra 7 Mart 1974 tarihli Milliyet gazetesinde, o sırada askerî doktor olarak olay yerinde bulunan Reşit Ersezer’le yapılmış röportaj yayınlandı. Ersezer’e göre, Muğlalı, “bunları öldürün!” derken adamların yüzünü görmek ve haklarında bilgi almak gereği bile duymamıştı. Van’a dönüşte, Vali, Diyarbakır’daki Umûmî Müfettiş Avni Doğan’ı derhal Van’a çağırmış, gece, orduevinde Avni Doğan ile Muğlalı bir köşeye çekilerek gizlice konuşmuşlardı. Daha evvel Muğlalı, Ankara’daki bir şahısla gizli bir telefon konuşması yapmış ve bir aralık yüksek bir sesle Avni Doğan’a “Sen bu işe karışma, ben emri yüksek yerden aldım, icab ederse seni bile yok ederim!” diye bağırmıştı.
İnönü’nün rolü neydi?
Muğlalı’nın Ankara’da görüştüğü kişi kimdi? Bunun cevabını vermek kolay değil ancak İsmet İnönü’nün 1945’te Muğlalı’yı koluna takarak Ezrurum’da ve Van’da gövde gösterisi yaptığı, Muğlalı, yargılanırken avukatı Hamid Şevket İnce’ye (bir ara ırkçılıktan yargılanan Nihat Atsız’ın avukatlığını yapmıştı) “İnönü bana ordu içinden seni seçtim. Şark’taki şekâveti (eşkıyalığı) önle. Senin gibi demir adam oraya giderse o havaliye salâh (barış) gelir, ne yaparsan yap, ben varım arkanda” demişti. Aynı şekilde mahkemede “Bana bu işi yaptırana iki defa yazdım. Cevap bile vermedi” demişti. Gerçekten de Mustafa Muğlalı mahkeme sırasında İnönü’ye iki kez mektup yazmıştı. Bu mektuplar Tahkikat Komisyonu raporuna eklenmediği ve mahkeme kayıtları kapalı olduğundan içeriği bugüne dek öğrenilemedi.
Devletin ‘Muğlalı Psikozu’
Olayın üçüncü aşaması 1980’li yılların ikinci yarısında başladı. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da PKK ile çatışmalar başlayınca 12 Eylül darbecisi 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, MİT Müsteşarı Korkut Eken’den bahsederken “Senelerce Muğlalı psikozu herkesin üstüne yapıştı kaldı. Kimse bir şey yapmadı. Ben de Muğlalı olmayayım, diye” demişti. (Aktaran Murat Belge, “Muğlalı, Manisalı, Erzurumlu vb.” Radikal, 17 Mart 2002)
İade-i itibar süreci başlıyor
Ama devletimiz vefasız değildi. 1988’de alınan özel bir kararla Mustafa Muğlalı’nın Edirnekapı Şehitliği’ndeki naaşı, Devlet töreniyle Ankara’daki Devlet Kabristanı’na nakledildi. 1997’de Muğlalı’ya itibarı resmen iade edildi. 1998’de Muğlalı’nın büstü, Harp Akademileri’ndeki “Kahramanlar Geçidi”nde Atatürk, Fevzi Çakmak ve diğer komutanların arasına yerleştirildi.
Yönetici kademelerin yüreklerinin tam olarak soğumadığı gazeteci Güneri Civaoğlu’nun Süleyman Demirel’le olan bir anısında ortaya çıktı. Şöyle yazıyordu Civaoğlu: “... [Demirel] Koltuğunun önündeki alçak çay masasında ve yerlerde 10’larca dosyayı gösterdi. İçlerinden rastgele birini seçerek, ‘Bütün teröristler burada’ dedi. Terör örgütünün adı ve o örgütün hücre evinin adresi sayfanın başına iri harflerle yazılmıştı. Altında hücre evinin bulunduğu apartmanın fotoğrafı vardı. Hangi katta ve hangi daire olduğu pencere camına “x” işaretiyle gösterilmişti. Resmin yanında hücre evinin açık adresi de bunlarda yer alıyordu. Ve hücre liderinin fotoğrafı ile hücre militanlarının fotoğrafları yapıştırılmıştı. İsimleri ve kullandıkları “kod” adları da yazılıydı. Başka dosyalara baktık... Yüzlerce sayfa dolusu isim ve fotoğraf. Demirel dosyaları itti ve anlattı: ‘Bunu yaptırmam çok zor oldu. Bizden önceki iktidar zamanında devletin istihbaratı durmuş ya da devre dışı bırakılmış, istihbarat yoktu. Kırgındılar, güvensizdiler. Onları Devlet’e yeniden kazandırdım. O haftalarda terör her gün 20-30 can alıyordu.’ ‘O halde madem hepsi biliniyor neden toplanmıyorlar’ diye sordum. Demirel’in bamteline basmıştım. ‘Aldırtamıyorum kardeşim!’ Diye öfkeli bir sesle çıkıştı. Bir gecede toplayın diyorum, yasal yetkimiz yok diyorlar. Demirel burada bir süre soluklandı ve ‘Muğlalı Paşa olmak istemiyorlarmış’ diye cevap verdi…” (Güneri Civaoğlu, “Çok Gizli”, Milliyet, 13 Eylül 2005.)
‘Kör gözüm parmağına’ misali
Avni Özgürel de, Radikal gazetesindeki yazısında “Doğuda terör dalgasının olanca şiddetiyle vurmaya devam ettiği dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen komutanların, özel tim sorumlularının ‘Yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemeyiz’ cevaplarını unutmadık. Orgeneral Muğlalı’nın adı o gün bugün Silâhlı Kuvvetler’in subay kadrosunun şuuraltında hâlâ bir simge” demişti. (Avni Özgürel, “33 Kurşun ve Muğlalı Paşa”,Radikal, 16 Mayıs 2004.)
Neyse ki TSK’nın ‘şuuraltı’ 2004’te bir hamle daha yaptı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı “33 Kurşun Olayı’nın yaşandığı Van Özalp’te bulunan Kara Kuvvetleri’ne bağlı sınır taburundaki kışlaya Mustafa Muğlalı adını verdi. Böylece 33 kişinin ölüm emrini verdiği için 1950’de idama mahkûm edilen eski bir asker, bir kahramana dönüştü…Ne mutlu Türküm diyene!
Özet Kaynakça: Dersim: Jandarma Genel Komutanlığı Raporu,Kaynak Yayınları, 1998; H.Neşe Özgen, Van-Özalp Olayı 33 Kurşun Olayı: Toplumsal Hafızanın Hatırlama ve Unutma Biçimleri, TÜSTAV, 2003; Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, Genelkurmay Basımevi, 1972; İsmail Beşikçi, Orgeneral Muğlalı Olayı, Belge Yayınları, 1989; Barış Ertem, “Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın Asker Kişiliği”, Marmara Üniversitesi’nde 2006 yılında kabul edilmiş yüksek lisans tezi.
10-5-09
.Lenin ve Milliyetler Meselesi
YANLIŞ TARİH . Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin Kafkasya politikasını Aliyev ipoteğine bağlayan Bakû konuşmasında 1993’te Ermenistan’la kara sınırımızın neden kapatıldığı konusunda yanlış bilgiler vardı ama “Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1920’de Bolşeviklerin eline düştüğünde söylediği gibi ‘Azerbaycan’ın gamı bizim gamımız, hoş bahtlığı bizim hoş bahtlığımızdır’...” ifadesi Başbakan Erdoğan’ın Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin tarihini de bilmediğini düşündürdü. Öte yandan, yeni yazarlarımızdan Roni Margulies’in (bu arada kendisine hoş geldin! diyorum) 13 mayıs tarihli ‘Kürtlerin boşanma hakkı’ başlıklı yazısında da tarihsel açıdan sorunlu bir yorum vardı.
BOŞANMA HAKKI . Margulies özetle, Kürt meselesinin halli konusunda üç farklı yaklaşım olduğunu, birinci yaklaşımın devletin bölgeye yatırım yapması, eğitim götürmesi; ikinci yaklaşımın, önce emek-sermaye çelişkisinin sonra ulusal meselenin çözülmesi, üçüncü yaklaşımın ise ‘Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını, ayrılma hakkı dahil, savunmak’ olarak özetleyebileceği ‘Lenin’in yaklaşımı’ olduğunu belirtiyordu. Bu hakkı savunmakla ayrılmayı savunmanın aynı olmadığının altını çizen Margulies’e göre, Lenin’in yaklaşımı izlenirse Kürt meselesi daha kolay hallolurdu. Bu hafta, Erdoğan’ın ve Margulies’in birbiriyle ilintili iddialarını sorgulamayı amaçlıyorum.
***
1917 Bolşevik Devrimi’nin hemen ardından Lenin ve Stalin’in imzasını taşıyan ve “Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas Ötesi’nin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kafkas dağlıları, sizler!.. Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya’nın baskıcıları tarafından ayaklar altına alınmış olan sizler!.. Farisiler, Türkler, Araplar, Hintliler!..” diye devam eden ünlü çağrı, yüzyıllardır cahilliğe, yoksulluğa, baskıya, zorbalığa ve sömürüye mahkum edilmiş Doğu halklarına ilaç gibi gelmişti. Troçki de boş durmamış ve “Annam’ın, Cezayir’in, Bengal’in, İran’ın ve Ermenistan’ın işçi ve köylülerinin kurtuluşu ancak İngiltere ve Fransa’nın işçileri Lloyd George ve Clemenceau’yu devirdikten ve devleti ellerine geçirdikten sonra gerçekleşecektir” diyerek kurtuluş formülünü vermişti. Rosa Luxembourg’dan esinlenen bu Batı merkezli devrim fikri Komünist Enternasyonal’in Birinci Kongresi’nde aynen kabul edildi. Mayıs 1919’da “önümüzdeki bir yıl içinde bütün Avrupa komünist olacak” kehanetinde bulunan Komünist Parti Sekreteri Zinovyev, aynı yılın temmuzunda kehanetini “önümüzdeki temmuz uluslararası Sovyet cumhuriyetinin zaferini göreceğiz” şeklinde revize etti ancak 1919’da Spartakistlerin önderliğindeki Alman devriminin ezilmesiyle Avrupa proleteryasının bırakın Doğu’yu, kendini kurtaracak hali olmadığı anlaşılınca Bolşevikler gözlerini Doğu’ya çevirdiler.
Lenin’in Tezleri
Lenin’in, ilk uygulaması Anadolu’da yapılacak olan ‘Sömürgeler ve Geri Kalmış Ülkelerle İlgili Tezleri’ne göre geri kalmış ülkelerin komünist partileri milli burjuvaları önderliğinde verilen özgürlük hareketine destek vermeliydiler. Ancak devrimi ileri aşamaya götürmek üzere ittifak kurulan sınıflarla da kavgaya hazır olmalıydılar. Geri kalmış ülkelerdeki din adamlarına, reaksiyoner hareketlere ve Ortaçağ unsurlarına karşı da mücadele edilmeliydi. Buna bağlı olarak Avrupa ve Amerika emperyalizmine karşı kurtuluş hareketlerini hanların, toprak sahiplerinin, mollaların gücünü artırma çabasıyla birleştirmeye çalışan Pan Türkçülük ve Pan-İslamcılıkla da savaşılmalıydı. Nihayet emperyalistlerin ‘bağımsızlık’ vaadiyle ayarttıkları unsurlara kurulacak Sovyet Cumhuriyetler Birliğine bağlanmadıkları takdirde hiçbir zaman gerçekten bağımsız olmayacakları hatırlatılmalı ve ‘federasyonun çeşitli ulusların ezilen kesimlerinin geçici bir iktidar biçimi olduğu’ güvencesi verilmeliydi.
Moskova-Ankara hattı
Bolşeviklerle Kemalistler arasındaki ilk ilişkiler Temmuz 1919’da Ömer Lütfi’nin Bakû’ye, Fuat Sabit’in Moskova’ya gönderilmesi ile başlamıştı ama resmi ilişkiler 26 Nisan 1920’de Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’e gönderilen mektupla başladı. Mektupta emperyalistlere karşı Bolşeviklerle beraber çalışma, Türk kuvvetlerinin Gürcistan’ın ve Azerbaycan’ın Bolşevik yapılması yolunda gayret sarf edilmesi karşılığında para, erzak ve cephane hususunda yardım talep edilmekteydi. (Ancak geç kalınmıştı, çünkü Kızıl Ordu 28 Nisan 1920’de Azerbaycan’ı işgal etmiş ve Bolşevikleştirmişti.) O zamanlar Moskova ile Anadolu arasında doğrudan bağlantı yoktu, bu yüzden mektup ancak 1 Haziran’da yerine ulaştı. Çiçerin’in 3 haziran tarihli cevabında, Kürdistan, Lazistan, Batum bölgesi, Doğu Trakya ve Türk-Arap halklarının yaşadıkları toprakların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi ile mülteci ve göçmenlerin yerlerine dönmeleri gibi Türk tarafını endişelendiren hususlar vardı ama, gün pragmatik olma günüydü. 24 haziranda Kazım Karabekir, Azerbaycan’da Bolşeviklere karşı Türkçü bir hareket örgütlemeye çalışan Halil (Kut) Paşa’ya bu tavrını eleştiren bir telgraf çekti, Halil Paşa nedamet getirip Moskova’ya geçti (bu tarihten sonra Karabekir kendisine ‘Halil Yoldaş!’ diye hitap edecekti), 19 temmuzda Bekir Sami (Kunduh) başkanlığındaki bir Türk heyeti Moskova’ya ulaştı ve 24 ağustosta taraflar arasında bir dostluk anlaşması parafe edildi. Yıl sonundan itibaren Sovyet Rusya’nın para ve silah yardımı Anadolu’ya akmaya başladı.
Doğu Halkları’nın Bakû Kurultayı
Durum bu merkezde iken, 1-8 Eylül 1920 tarihlerinde Bakû’de Doğu Halklarının Birinci Kurultayı toplandı. Amacı ‘milliyetler meselesinin işçi sınıfının önderliğinde nasıl çözüleceğine dair yol haritasını hazırlamak’ olan kurultay, Zinovyev tarafından “yoldaşlar, kardeşler, sizi İngiliz emperyalizmine karşı kutsal savaşa çağırıyoruz!” diye açıldığında patlayan alkış ve tezahürat sağanağı neredeyse şehrin en ücra köşelerinden bile duyulmuştu. Zinovyev’in ‘Dünya tarihindeki en önemli olay’ olarak nitelediği kurultaya 3.280 delege bekleniyordu, ancak 37 milletten 1891 delege katıldı. Tutanaklara göre 469 Azeri, 461 Kafkasyalı, 322 Türkistanlı, 197 İranlı ve Farisi, 157 Ermeni, 100 Gürcü, 104 Rus ve 235 Türk delegeye karşılık, koskoca Çin ve Hindistan’dan sadece 22 kişi vardı. Tutanaklara ‘Kürt’ olarak geçen sekiz delegeden biri, daha sonra Azadi örgütünde görev alan İsmail Hakkı Şaweys idi; diğerleri ise büyük ihtimalle Türkiye dışındandı.
Ancak, tertip heyeti başkanı ‘ak saçlı’ Bayan Stasova’nın raporuna bakılırsa, delegelerin çoğu, siyasi bilinçten yoksundu ve Bakû’ye halı, deri ve benzeri mallarını satın alacak yeni müşteriler bulmak ümidiyle gelmişlerdi. Azerbaycan heyetinin çoğunluğunu ise mallarının müsadere edilmesini önlemek için kamufle olmaya çalışan büyük toprak sahipleri oluşturuyordu. Bir İngiliz ajanı raporuna “Rusça, Azerice, Türkçe ve Farsça dışındaki dilleri bilmeyen delegeler konuşmalardan çok birbirlerinin kıyafetleri ve silahları ile ilgileniyorlar, geri kalan zamanlarda ise uyukluyorlar” diye yazmıştı.
Enver Paşa’nın gördüğü itibar
Türklerden adı bilinenler arasında Mustafa Suphi, Süleyman Nuri, Tahsin Bahri ve İsmail Hakkı ve kardeşi Naciye Hanım gibi komünistler, Dr. İbrahim Tali (Öngören), Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Erzurum Mebusu Cevat (Dursunoğlu) ve Süleyman Necati (Albayrak) gibi Ankara’nın temsilcileri, Halil (Kut) Paşa gibi hem Ankara hem İttihatçılarla ilişkisi olanlar, Albay Arif ve Teğmen Asım gibi Kazım Karabekir’in gözlemcileri, Bahaettin Şakir, Azmi, Küçük Talat (Muşkara), ‘Yenibahçeli’ Nail gibi eli kanlı İttihatçılar vardı.
Ama en ilginç delege, Fas, Cezayir, Tunus, Trablus, Mısır, Arabistan ve Hindistan İhtilal Teşkilatları Birliği’ni temsil ettiğini söyleyen Enver Paşa’ydı. Dahası Enver Paşa ve İbrahim Tali, Bakû’ye Zinonyev’in treni ile gelmişlerdi. Başında papaklarıyla Enver Paşa ve 30-40 kişilik ekibi delegeler arasında büyük heyecan yaratmış, Müslüman delegelerin Enver Paşa’nın atını havaya kaldıran, ellerini ayaklarını öptüğünü gören Zinovyev, “Anlaşılan büyük bir aydınlanma hamlesi yapmamız gerekiyor” diye mırıldanmıştı.
Enver ve İbrahim Tali konuşturulmuyor
Kurultay’ın ikinci ve üçüncü gününde Efendiyev, Gayderhanov, Narbutabekov, Korkmazov gibi Azeri ve Dağıstanlı komünistler, İttihatçıların 1917-1918’de Kafkasya’da bağımsızlık hareketlerini bastırmadaki rollerini eleştiren konuşmalar yapmıştı. Enver Paşa 4 eylülde akşam oturumuna katıldı. Azerbaycan delegesi olarak katılan Şevket Süreyya’nın (Aydemir) anlattığına göre Enver Paşa ile Zinonyev arasında kısa bir konuşma geçtikten sonra, Enver Paşa arkasında bir tomar kâğıt bırakarak dışarı çıkmıştı. Bu kâğıtlardan bir bölümü İbrahim Tali’nin bildirisi, diğer bölümü, Orta Asya’ya yayılma hayali kurarken koca bir imparatorluğu tarihe gömdüğünü unutan Enver Paşa’nın ‘İngiliz emperyalizminin ezdiği Türk köylüsü ve işçisinin temsilcisi’ sıfatıyla kongreye yazdığı mektubun metniydi. İçinde bol sayıda ‘Yoldaşlar’ lafı geçen mektubun okunması sırasında Türk komünistleri ‘Halk Mahkemesi’ne!” diye bağırdılar ancak mektubun Türkçesini, Enver Paşa’nın en şiddetli muhaliflerinden olan komünist Mehmet okudu. Kısacası sapla saman birbirine karışmıştı...
Lafta kalan dilekler
Bakû Kurultayı’nın “Doğu’nun Müslüman Halklarına Çağrı” başlıklı sonuç bildirisinde kendilerine seslenilen 12 Doğu halkı arasında Kürtlerin adı yoktu. Enternasyonalin daha önceki bildirilerinde de Kürtlere sadece bir kere, o da 1915 Ermeni Tehciri’ndeki rollerinden dolayı değinildi. Kapanış konuşmasını yapan Macar komünisti Belá Khun ve Zinovyev bunun son değil ilk kurultay olduğunu ateşli biçimde tekrarladılar. Ama bu öngörü hiçbir zaman gerçekleşmedi. Komünist Enternasyonal’in en şık işlerinden biri olan Bakû Kurultayı ezilen halkların ilk ve son buluşması oldu. Çünkü kurultayla Britanya İmparatorluğu’na gözdağı vermeye çalışan Bolşevikler hem emperyalizme karşı koymanın o kadar da kolay olmadığını hem de Batı yardımı olmadan kalkınamayacaklarını çabuk fark etmişler, İngilizler ise Bolşeviklerin Asya’nın Müslüman halklarını yanlarına çekerek Britanya İmparatorluğu’nun altını oyabileceğini hissetmişlerdi.
Nitekim İngilizlerin müdahalesine meydan vermekten korkan Sovyetlerin tavsiyesi üzerine, 22 Ekim 1920’de İran Komünist Partisi “İran’da proletarya devrimi, burjuva devriminin tamamlanmasını beklemeli!” diye fetvayı verdi ve hikâyesini aşağıda okuyacağınız İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti tarihe gömüldü.
Sovyet-Britanya Ticaret Anlaşması
Sıra İngilizlerle Rusların birbirlerinin elinden alamayacaklarını anladıkları Asya’yı etki alanlarına bölmelerine gelmişti. Bunun için taraflar 16 Mart 1921’de bir ticaret anlaşması imzaladılar. (O yıl Rusya’da büyük bir kıtlık yaşanmıştı.) Anlaşmanın koşulları arasında İngilizlerin Sovyetlere karşı, Sovyetlerin de Doğu’da, Afganistan ve Hindistan başta olmak üzere İngilizlere karşı propagandaya son vermesi vardı. Böylece Türkiye’de Mustafa Kemal, Afganistan’da Amanullah Han, Çin’de Çan Kay Şek gibi milliyetçi liderler başa geçerken bu ülkelerdeki sosyalist hareketler ezildi. 4 Ağustos 1922’de, Türkistanlıları kurtarmaya soyunan Enver Paşa Tacikistan’da öldürüldü. Moskova’da kendi ‘İttihat ve Terakki’ örgütlerini kuran Sultan Galiyev, Zeki Velidi Togan, Turar Rıskulov, Tursun Hocayev, Ahmet Baytursunov, Veli İbrahimov ve Feyzullah Hoca gibi İslamcı-Türkçü önderlere boylarının ölçüsü verildi. Ve bunların hepsi Lenin’in sağlığında oldu.
Cengeli Savaşçıları ve Mirza Küçük Han’ın Kesik Başı
Lenin’in Tezleri’nin nasıl uygulandığına dair zihin açıcı bir diğer örnek İran’da yaşanmıştı. İran’daki Meşrutiyet hareketinin 1907 senesinde Rusya ve İngiltere tarafından kanla bastırılıp İran’ın bu iki ülke arasında paylaşılmasının ardından İranlı ihtilalciler Mirza Küçük Han’ın önderliğinde Geylan Bölgesi’nde toplanmışlardı. Mirza Küçük Han’ın ilk gençlik yıllarında hem Kafkaslar üzerinden gelen fikir akımlarıyla, hem de klasik ulema çizgisinde yer alan Takizâde, Devletâbâdî ve Musavât gibi bağımsızlıkçı aydınlardan etkilenmişti. Mirza Han’ın başını çektiği Cengeli Hareketi’nin düsturlarını dört cümle ile özetlemek mümkündü: Yabancı güçleri vatan topraklarından çıkarmak, emniyet ve güvenliğin tesisi, adaletsizliğin ortadan kaldırılması, şahsi menfaat ve istibdat ile mücadele.
‘Hüsn-ü Musa’ tüfekleri
Cengeli savaşçıları (Farsçada ‘jengel’, sık ağaçlı ve ormanlık yer anlamına geliyordu. Savaşçılar, Geylan bölgesindeki balta girmeyen ormanlarda saklandıkları için bu ismi almışlardı.) ormanda uzun süre kaldıkları için uzayan saç ve sakalları yüzünden hırpani bir görünüme sahiptiler. Başlarında siyah keçe külah, üzerlerinde çuha pantolon, ayaklarında manda derisi ayakkabı, ellerinde bir değnek ve omuzlarında Hüsn-ü Musa dedikleri tüfeklerle geziyorlardı. Mirza Küçük Han’ın kıyafeti de aynıydı.
Enver Paşa ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın özel ilgisi
Cengeli savaşçıları elbette, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) dikkatini çekti. İTC’nin desteğini göstermek üzere, Osmanlı-Rus harbinde, Rus ordularına karşı uzun süre savaşmış olan Hüseyin Efendi, Geylan’a gönderildi. Hüseyin Efendi, yanında Mirza Küçük Han’a dua ile teslim edilmek üzere bizzat Enver Paşa’nın talimatı ile hazırlanan 300 tüfek, bol miktarda mermi, bir koltuk saati, altın ve mücevherlerle süslü kılıç ve bir Kuran-ı Kerim götürmüştü. (Mirza Küçük Han, bu Kuran-ı Kerim’i hep yanında taşıyacaktı.)
Aslen Tebrizli olan Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Hüseyin Efendi, Cengeli savaşçıları ile birlikte Rus cephaneliğine düzenledikleri bir baskın sırasında savaşarak öldü. Fakat İTC’nin Cengeli Hareketi’ne yardımları devam etti. Teşkilat-ı Mahsusa subaylarından Binbaşı Yusuf Ziya Bey, Yüzbaşı Yakup Bey, Ömer Efendi ve Osman Efendi zaman içinde bölgeye geldiler. 1917’ye gelindiğinde Cengeli savaşçıları kuzey İran’ın en büyük gücü haline gelmişlerdi. Aynı yıl gerçekleşen Bolşevik İhtilali ardından İngilizlere yakın olan Şah iktidarını devirme olasılığı ortaya çıkanca, İran’daki muhalifler arasında Rus karşıtlığının yerini Rus sempatizanlığı aldı. Nitekim kaç yıl sonra, Rasnalnikov önderliğindeki Kızıl Ordu donanmasının Hazar kıyısındaki Enzeli’de dalgalandırdığı kızıl bayrağa, Mirza Küçük Han’ın destek vermesiyle Mayıs 1920’de İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi.
İslamcı-komünist işbirliğinin hazin sonu
Ancak, 21 Şubat 1921’de, emrindeki 1.200 askerle Tahran’a giren Albay Rıza Han 140 yıldır iktidarda olan Türk asıllı Kaçar Hanedanı’na son verince Geylan’ın kaderi değişti. Darbe hükümeti, Sovyet yönetiminin sempatisini kazanmak için ilk olarak 1919 senesinde imzalanan İran-İngiliz Antlaşması’nı iptal etti. Mirza Küçük Han’ın Tahran’a yaptığı başarısız hamleden sonra, Albay Rıza, Cengeli savaşçılarını dağıtmak ve Mirza Küçük Han’ın başını almak için ordularını Geylan içlerine sürdü. Rıza Han’ın birlikleri o güne dek Cengeli Hareketi’ne destek için bölgede tampon vazifesi gören Kızıl Ordu ile karşılaştığında durum ‘Lenin’in Tezlerine’ göre gelişti. Kızıl Ordu, Albay Rıza Han’ın askerlerinin önünü açtı ve Cengeli savaşçıları tasfiye edildi. Mirza Küçük Han, teslim olmadı ve yanında bir arkadaşıyla Cengeli içlerine doğru ilerledi. Kendisine ulaşıldığında soğuktan donarak hayata veda etmişti. Rıza Han’ın askerleri, başını gövdesinden ayırdılar ve uzun süre teşhir ettiler... Böylece bu ilk ve son İslamcı-komünist işbirliği tarihe gömüldü.
Birbirini boğazlayan milletler
Şu anda, Bakû Kurultayı’na katılan ülkelerde durum ne derseniz; Lenin’nin ‘geçici’ dediği federasyondan 80 yıl sonra ayrılmayı başaran ülkelerin durumu hiç parlak değil. Dağlık Karabağ ve Nahçıvan yüzünden çatışan Ermenistan ve Azerbaycan; bağımsızlık peşindeki Abhazya, Acaristan, Güney Osetya’sı ile dağılmak üzere olan Gürcistan; Tacikleri ‘Persleşmiş Özbekler’ olarak niteleyen ve Fergana vadisinin tümü ile Güney Kazakistan ve Doğu Türkistan’ı talep eden Özbekistan; Kuzey Afganistan’daki Tacik bölgeleri ile Farsça konuşulan Özbek kentleri Buhara ve Semerkand’ı kapsayan Büyük Horasan Devleti’ni düşleyen Tacikistan; bağımsızlık uğruna nüfusunun yarısı telef olmuş Çeçenistan; taassupla boğuşan İran; sosyalist güçleri iğdiş edilmiş olan ve yıllardır ‘Kürt Meselesi’ ve ‘Ermeni Meselesi’ ile uğraşan Türkiye... Bu tablonun suçunu Stalin’e atmak adettir ama bence Lenin’in de sorgulanması gerekir.
Özet Kaynakça: Birinci Doğu Halkları Kurultayı Bakü 1920 (Belgeler), Kaynak Yayınları, 1999; Nermin Menemencioğlu-Streater, “Enver Paşa ve Doğu Halkları Kurultayı”, Tarih ve Toplum, S. 88, Nisan 1991, s. 46-50; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, 1967; Muhammed Rashid Rida, “Socialism, Bolshevism and Religion”, Contemporary Arab Political Thought (Yay. Haz. Anouar Abdel-Malek), Londra, 1983, s. 156-159; Stephen White, “Communism and the East: The Baku Congress, 1920”, Slavic Review, XXXIII, 3(1974): 492-514; Halit Kakınç, Sultan Galiyev ve Milli Komünizm, Bulut Yayınevi, 2003; Peren Birsaygılı, “İran Cengeli Hareketi ve Teşkilat-ı Mahsusa” http://www.haber10.com/makale/8200. (Bu yazıya dikkatimi çeken okurumuz Celal Sancar’a teşekkür ederim.)
.17-5-09
.
.Ağrı Dağı’nda bir Kürt cumhuriyeti
Şubat 1921’de Kaçar Hanedanı’na bir darbe ile son veren Rıza Şah, Rıza Şah Krallık yeminini 15 Aralık 1925’te etmişti ama tacını ancak 25 Nisan 1926’da giyebilmişti. Türkiye, Şah’ın cülus törenine bir telgraf göndermekle yetinmemiş, değerli bir kılıçla, iki Junker savaş uçağı hediye etmişti. Türk havacıların bu uçaklarla yaptıkları gösteriler Tahran halkını büyülemişti.
İran’ın kuşkuları
Türkiye’nin bu sıcak ilgisinin altında, 1921’den itibaren Ankara hükümetiyle Tahran arasında çeşitli nedenlerle yaşanan gerilimlerin izini silmek arzusu yatıyordu. Gerilim yaratan konuların başında iki ülkedeki Kürtler geliyordu. Rıza Şah, Ağustos 1925’te Tahran’a gittiği halde ancak Ocak 1926’da resmen göreve başlayabilen Tahran Büyükelçimiz Memduh Şevket (Esendal) Bey’e şöyle demişti: “Bundan üç sene evvel bir defa İngiliz Sefiri bana dedi ki ‘Türkler kendi himayelerinde müstakil bir Kürdistan yapmak istiyorlar, buna İran Kürdistan’ını da ilave ediyorlar. Bu suretle Kürdistan’ı ilhak etmiş olacaklar, sen bu hususta ne fikirdesin?’ Ben de cevaben dedim ki: ‘Ben, Türkiye Kürdistan’ını bilemem; fakat İran Kürdistan’ını da veremem. Benim başımı kesmelidir ki bunu her ne nam altında olur ise olsun vermeye razı olabileyim...” (Esendal, s.88)
Şah, daha önce de, Türkiye’nin Tahran ataşemiliteri Binbaşı Hüsamettin (Tugaç) Bey’e, şunları söylemişti: “...Öyle zannediyorum ki Türkiye’nin İran Azerbaycan’ın da gözü vardır... Azerbaycan halkı Türk’tür. Türkiye bunu ihmal edemez. Vakıa şimdiki Türkiye böyle bir politika gütmüyor. Mustafa Kemal Paşa çok akıllı bir zattır. Fakat kendisinden sonra Türkiye yine İttihat-ı Terakki Hükümetinin siyasetini benimseyebilir. Görüyorum ki demiryolu inşaatınız iki koldan Azerbaycan’a doğru yönelmiştir. Gerektir ki, Türkiye ergeç Azerbaycan’ı alsın.” (Arar, s. 16)
Rıza Şah, Sovyet Devrimi’nden sonra Kafkasya’nın değişik bölgelerinden Türkiye’ye sığınan (başta Mehmet Emin Resulzade olmak üzere) Azeri milliyetçileri ve bunların Türkiye’de yayınladığı Yeni Türkistan, Odlu Yurt, Yeni Kafkasya ve Azeri Türk gibi dergiler yüzünden de Türkiye’nin İran’ın Azerbaycan bölgesiyle ilgili yayılmacı emelleri olduğundan kuşkulanıyordu.
Bahar havasının sonu
Türkiye ise İran’ın Kürt politikasından hiç memnun değildi. Çünkü Rıza Şah, Mondros Mütarekesi sonrası Türk-İran sınır bölgelerinde hâkimiyet kurmuş olan Kürt aşiret reisi İsmail Ağa Simko’nun İran’a dönmesine izin vermişti. Gerçi, 1926’da tekrar isyan eden Simko başarısız olarak Irak’a kaçtı ama Türkiye’nin kulağına kar suyu kaçmıştı bir kere. (İsmail Ağa, 1928’de Türkiye’ye gitmek üzere Irak’tan ayrıldı ancak Türkiye’ye giremedi. 1929’da Türk-İran-Irak sınırında bir noktada İran askerlerince öldürüldü.)
Türkiye’nin İran kaynaklı transit mallara vergi koyması gibi ekonomik baskılar sonuç verdi ve Türkiye ile İran arasında Nisan 1926’da bir Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Antlaşma 1925’te SSCB ile Türkiye arasında imzalanan antlaşmaya benziyordu. Temmuz ayında Rıza Şah’ın sağ kolu Timurtaş ile Memduh Şevket (Esendal) Moskova’ya gittiler, beklenen üçlü antlaşma çıkmadı ama Timurtaş Ankara’ya gelip 15 gün kaldı. Fakat bu bahar havası çok sürmedi. 1927-1930 arasında öyle olaylar yaşandı ki, hem Türkiye’deki ve SSCB’deki Kürtlerin kaderi değişmekle kalmadı, Türk milliyetçiliği de ırkçılığa doğru evrildi. Şimdi söz konusu döneme bakalım.
Eşkıyalık mı isyan mı?
İran’daki Kürt ve Azeri azınlıklara ilişkin Türkiye’nin emellerinden kuşku duyan İran’la, iki ülke sınırının iki tarafına yayılmış Kürtlerin İran tarafından Türkiye’ye karşı kışkırtıldığını düşünen Türkiye arasındaki ilişkiler, 16 Mayıs-17 Haziran 1926 arasında yaşanan bir olayla gerilmişti. Türk resmi tarihçileri tarafından ‘isyan’ kategorisine sokulan bu olay aslında Yusuf Taşo adlı bir eşkıyanın, o sırada il olan Beyazıt’ın Muson Bucağı’na bağlı Kalecik Köyü’nden bir miktar hayvan çalarak Ağrı Dağı’na çıkmasıyla başlamıştı. Hükümet çapulcuları cezalandırmak için 28. Alay’ı görevlendirmiş ancak Alay hezimete uğramış, geride iki topunu, hayvanlarını ve eşyalarını bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine, 15 Haziran’da 9. Tümen görevlendirilmiş, 17 Haziran’da Taşo ve adamları İran’a kaçtıkları için yine devleti tatmin eden bir sonuç ortaya çıkmamıştı.
Beyazıt Olayı yaşanıyor
Türkiye başarısızlığın faturasını İran’a kesti. Çünkü Türkiye-İran arasındaki mevcut sınır, Osmanlı Devleti ile Kaçar Hanedanı arasında 1913’te çizilmişti ve Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı dağlarının doğu yamaçları İran’da kalmıştı. Asiler başları sıkıştığında, Dombat Vadisi’nin güneyindeki İran köylerine sığınabiliyorlardı. Türkiye yıllardır sınırı kendi isteğine göre düzeltmek için İran’a baskı yapıyordu.
13-20 Eylül 1927’de Kürtleri kovalayan Türk kuvvetleri yine başarısız olunca İran’ın Cemiyet-i Akvam’daki temsilcisi Furugi Ankara’ya geldi. Ekim ayının başında, 4.000 kişilik bir Kürt birliği, Beyazıt’ı bastı ve bazı Türk subay ve erlerini İran’a kaçırdı. Ankara’nın buna cevabı, Beyazıt’ı ilçe, Karaköse’yi (aslında adı Kızılkilise idi ama 1921’de Kazım Karabekir tarafından adı değiştirilmişti) il yapmak, Furugi’yi Kasım sonuna kadar otel odasında bekletmek ve İran’la transit ticareti kesmek oldu. Furugi sonunda pes edip Ankara’dan ayrılırken, İngiliz Elçisi’ne ‘Türkiye’de Pantürkizm zor ölür...’ diye yakınmıştı.
Şeyh Said İsyanı’nın bakiyeleri
Tarihe ‘Beyazıt Olayı’ diye geçen bu yüz kızartıcı baskını aslında, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri süregelen Kürt Meselesi’nin bir parçasıydı. Bilindiği gibi, Şeyh Sait İsyanı’nın ardından ilan edilen 1925 Şark Islahat Planı uyarınca Şeyh Sait’in çocukları, Cemilpaşazadeler, Bedirhaniler gibi Kürt aristokratları, İran, Irak ve Suriye gibi ülkelere sürülmüşlerdi. Bu arada, Mayıs 1926’dan itibaren Celali Halit Bey’in başkanlığındaki Yezidi, Sünni ve Alevi aşiretlerinden oluşan Celali Konfederasyonu, Ağrı Dağı’na sığınmışlardı. 1927’de ‘Bazı Şahısların Şark Mıntıkalarından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun’la sürgünün çapı daha da genişletilince, dağa çıkışlar artmıştı.
Lübnan’da Hoybun kuruluyor
Aynı yıl, eski Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri, Şeyh Sait’in, Bedirhan Bey ve Cemil Paşa’nın çocukları ile birbiriyle didişen aşiret reislerinden oluşan karışık bir grup ve Türk istihbaratının iddiasına göre, Ermeni Taşnak Komitesi’nin bazı üyeleri, Lübnan’da Hoybun (Xoybun, Kürtçede ‘bağımsızlık’ demekti. Ancak resmî tarihçiler, örgütün adı konarken, Ermenicede ‘Ermeni yurdu’ demek olan Haybun'la ses benzerliğinden yararlanıldığını iddia ederler) adlı bir örgüt kurdular. Böylece şehirli ve kırsal kökenli grupların veya bir zamanlar fail ve mağdur olarak karşı karşıya gelen Kürtlerin ve Ermenilerin zoraki evliliği ortaya çıktı. Örgütün Kürt kanadının amacı Sevr Antlaşması’yla tanımlanan coğrafyada bağımsız bir Kürt devleti kurmaktı.
Dağda minyatür bir Kürt cumhuriyeti
Hoybun’un da yönlendirmesiyle, çeşitli dönemlerde İran, Irak ve Suriye’ye kaçmış olan Kürt aydınları, aristokratları, aşiret beyleri ile İran’daki Şikan Aşireti mensupları Ağrı Dağı’na akmaya başladılar. Örgüt, dağdaki hareketi yönetmek üzere Osmanlı Ordusu’nda kurmay binbaşı olarak görev yapan İhsan Nuri ve bir grup arkadaşını gönderdi. İşte ‘Beyazıt Olayı’, İhsan Nuri ve Bireyo Haso Telli, Şemikanlı Timur, Ferzende gibi Hoybun kadrolarının ilk işlerinden biriydi.
1928’e gelindiğinde, isyancılar Ağrı Dağı’nda minyatür bir Kürt cumhuriyeti yaratmışlar, bazı iddialara göre İngilizlerin aracılığıyla Cemiyet-i Akvam’a bile başvurmuşlardı. Sarı, kırmızı ve yeşilli bayrakları, Agri adlı gazeteleri, iyi eğitilmiş ve teçhiz edilmiş birkaç bin kişilik orduları vardı. ‘Ağrı Kürt Cumhuriyeti’ Bitlis ve Van’ı da içine alacak kadar genişlemişti.
I. Umumi Müfettişlik kuruluyor
Durumun vahametini fark eden Ankara, Kürt bölgelerini kapsayan I. Umumi Müfettişliği kurarak başına İbrahim Tali’yi (Öngören) geçirdi. Bir yandan 12 bin kişilik bir kuvvet Mardin, Adana ve Diyarbakır’daki merkezlerde toplanırken, bir yandan da isyancıları ikna etmenin yolları aranıyordu. Genel Müfettişin ilk işi genel bir af çıkarmak oldu. 1928 yılının Mayıs ayında, iki milletvekili Karaköse Valisi, Karaköse Jandarma Komutanı, Diyadin ve Beyazıt kaymakamlarından oluşan hükümet heyetiyle, İhsan Nuri’nin 60 adamı Şeyhli Köprüsü yakınlarında buluştular. Ancak İhsan Nuri geri adım atmadı. İlginçtir, Erzurum Kongresi’ni düzenleyen Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (VŞMHC) kurucularından Kürt kökenli Süleyman Nazif affa karşı çıktığı gibi “vaaz ve nasihat veya re’fet ve şefkat zamanı çoktan geçti, eline silah almış olan her asinin eli başıyla birlikte kesilmelidir” demişti. (Bayrak, s. 291-292) Bir süre sonra hakikaten Nazif’in yöntemleri uygulandı, çünkü isyancılar dağdan inmişler ama İran’da yeniden örgütlenmeye başlamışlardı.
‘Çelik Kartallar’ Zeylan’a bomba yağdırıyor
Mart 1930’da Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na, I. Umumi Müfettişlik mıntıkasında ‘Şekavet, fesatçılık, devlet otoritesine karşı koymak’ gibi cürümlerin beş kişilik bir mahkemede yargılanmasına ve verilecek cezaların temyize gitmeden kesinleşmesine ilişkin bir hüküm konuldu. İsyan, olayın yabancı gazetelerde yer alması üzerine, ancak 10 Haziran’da ‘Şark’ta bir hadise oldu’ şeklinde kamuoyuna duyuruldu. Temmuz başında iki kolordu ile 80 tayyarenin (‘Çelik Kartal’) harekâta katıldığı belirtildi. (O sırada Türk Hava Kuvvetleri’nde 300 tayyare olduğu sanılıyor. Zaman içinde harekâta katılan ‘Çelik Kartal’ sayısının 200’e çıktığı iddia olunur. Asker sayısı da 66.000’e varmıştı.)
İnönü noktayı koyuyor
16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre durum şu merkezdeydi: “Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1.500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zeylan harekâtında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zeylan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur (...) Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil [cezalandırma] harekâtına başlanacaktır. Kumandan Salih [Omurtak] Paşa bizzat Ağrı’da tarama harekâtına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkânı tasavvur edilemez.”
Mustafa Kemal komutayı ele almak istiyor
Ancak isyan bir türlü bastırılamıyordu. Bu durum merkezde tedirginlik yarattı. New York Times’ta çıkan bir habere göre, o sıralar Yalova’da dinlenmekte olan Mustafa Kemal, bir ara bizzat bölgeye gidip isyanı bastırmayı bile düşünmüştü. Öte yandan, isyana değil müdahale etmek, adeta destekler gibi davranan İran’a baskı yapılması konusunda Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ve I. Umumi Müfettiş İbrahim Tali Bey’in başını çektiği ‘güvercinler’ ile Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras)’ın başını çektiği ‘şahinler’ arasında önemli görüş ayrılıkları vardı. Sonunda şahinler galip geldi ve yeterince sert bulunmayan Tahran Büyükelçisi Memduh Şevket (Esendal) Bey geri çağrıldı yerine demir yumruklu Hüsrev (Gerede) Bey getirildi.
Hüsrev Gerede’nin zor görevi
Mustafa Kemal yeni elçiyi “Hüsrev pasaportun cebinde, fakat dönmeni değil, orada kalmanı, hudut meselesinin halliyle sulh ve dostluk siyasetimizde muvaffak olmanı isterim” diye uğurlarken, İsmet Paşa “Hüsrev senin durumun tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nun inhitat [çökme, gerileme] devirlerinde filolarını Çanakkale Boğazı’na dayayarak sefaret tercümanlarını Babıâli’ye göndererek sadrazama arzularını dikte ettiren devletlerin sefirlerine benzemektedir. Bir farkla ki, devletimiz yurt içinde asayişin ihlaline ve hudutlarında bir Makedonya teşekkülüne mani olmak meşru hak ve azmiyle seni göndermektedir. Binaenaleyh sen İran hükümeti ile seferber olmuş bir ordumuz arkanda harekete hazır bir halde konuşacaksın. Bu ciddi vaziyetin icabına göre davranmaklığın lazımdır” diye uğurlamıştı. (Gerede, s. 17, 20.)
İran’a sınırötesi harekât
Hüsrev Bey marifetini gösterdi, İran sınırötesi harekâta razı edildi. Türk birlikleri İran topraklarına girerek Ağrı Dağı’nı çembere aldılar. Türk tayyareleri yangın bombaları da dahil ağır silahlarla bölgeyi günler ve gecelerce taradılar. Ağustos ayında basın, Serbest Fırka meselesine yönelince, Ağrı isyanı konusu ikinci plana düştü. Ağustos’un sonunda Zilan Deresi cesetlerle dolunca, İsmet Paşa noktayı koydu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur”. 18 Eylül’de Ödemiş’te bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) ise lafı gevelemeyecekti: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!”
17 Eylül’de ‘tenkil’ harekâtının bittiği ilan edildi ancak bombardıman Kasım’a kadar sürdü. İsviçre’den alınan 10 milyon Frank harekâta harcanmıştı. İki ay sonra da 99 günlük Serbest Fırka deneyimine son verildi.
İsyancılara ne oldu?
İran’da yayımlanan Şehend gazetesinin 7 Aralık 1930 tarihli sayısında şöyle bir haber çıkmıştı: “Araplar derler ki, akıllı bir adam akrebin soktuğu deliğe bir daha parmağını sokmaz. Halbuki Kürtler aynı delikte kaç defa kendilerini zehirlettiler. Kürtler ‘koyun kendi kuzusunun ayağını kırmaz. Bizim ayağımızı kıranlar Türkler değildir’ derler. Evet, Kürtler ağır bir felaket geçirdiler. Ve bu netice için çalışanlar da muratlarına erdiler...” Yine de isyan ancak 1932’de tümüyle bastırılabildi. Ermeni kaynaklarına göre Türk tarafı 50 bin kişi kaybetmiş, buna karşılık 500 Kürt köyünü yakmıştı. Kürt kaynaklarına göre, isyancılar 12 Türk uçağını düşürmüştü. Buna karşılık Türk birlikleri 203 köyü harap etmişti. Türk tarafına göre bu sayılar çok abartılıydı.
İsyancıların yargılanmasına ait dosyalar halen açılmadığı için tam sayı bilinmemekle birlikte, 23 Mayıs 1932 tarihli İsveç gazetesi Dagens Nyheter’deki bir habere göre, Adana’da yapılan yargılamalar sonunda 44 ölüm cezası verilmiş, firardakiler ve yaşı küçük olanlar dışında kalan 31 kişi (adları bilinmemektedir) idam edilmişti. Celali Aşireti’nin bir bölümü İran’ın Tebriz ve Tahran bölgelerine; bir bölümü Türkiye’nin Ege ve Trakya bölgelerine sürgün edilmişti. İhsan Nuri, Ağrı yenilgisinden sonra İran’a sığındı. (1976’da Tahran’da bir trafik kazasında öldü.)
İran’la toprak takası
Türkiye, epeydir İran’a Ağrı’nın güneydoğusundaki Aybey dağının Türkiye sınırına alınmasını teklif ediyordu. 1932’nin ilk günlerinde bizzat Mustafa Kemal tarafından ‘Ağrı Dağı’nın İran’da kalan kısmı karşılığında toprak’ önerildi. Görüşmelere İran adına katılan General Hasan Arfa son noktayı bildirmek için Rıza Şah’a gittiğinde Şah Generale şöyle demişti: “Benim bu konuda ne düşündüğümü anlamadığın anlaşılıyor. Söyle bakalım şuradaki bu tepe, oradaki o tepeden daha yüksek değil mi? Bu beriki nasıl? Neden onu istemiyorsun? Bak, maksat bu tepe, o tepe değil. Benim amacım, Türkiye ile İran arasıda bu kadar yüzyıllardır mevcut olan ikilik ve ayrılığın ortadan kalkmasıdır. Bu tepenin bu yüzünün kimin olması önemli değil; önemli olan bizim birbirimize dost olmamızdır.” (Anbarcıoglu, s. 17-18)
23 Ocak 1932’de imzalanan antlaşma ile Maku-Beyazıt yolunun sınırı kestiği noktadaki Kotur ve Bazirgân’ı kapsayan toprak karşılığında Ağrı Dağı’nın tamamının Türkiye sınırları içine alınması sağlandı.
1933’te, Cumhuriyet’in 10. Yılı şerefine çıkarılan genel aftan, 1923’te Lozan Barış Antlaşması kapsamında yurt dışına sürülen 150’likler yararlanırken, sürgündeki Kürtlere Türkiye’ye dönme hakkı tanınmadı.
1934’te Rıza Şah’ın Türkiye’ye yaptığı görkemli gezi ilişkilere çok olumlu katkı yaptı. (Bu konuyu, yine bu sayfalardaki 17 Ağustos 2008 tarihli “İran’la Opera Diplomasisi” yazısında ele almıştım.) Karaköse’nin adı 1935’te Ağrı yapıldı. Bazı küçük pürüzleri gidermek için 27 Mayıs 1937’de Tahran’da bir antlaşma daha imzalandı. İki ülke arasındaki ilişkiler 1937 tarihli Sadabad Paktı’yla zirvesine ulaştı. İran’la Türkiye arasında bir daha ‘Kürt Meselesi’nden sorun çıkmadı ama Türkiyeli Kürtler, 1937-1938’de devletin gadrine bir kez daha uğradılar.
İngilizlerin, SSCB’nin ve Komüntern’in tavrı
Resmî tarihin verdiği adla, ‘Üçüncü Ağrı Harekâtı’ sırasında, İngilizler Türkiye ile SSCB arasında bir ‘tampon devlet’ kurmak için Ağrı Kürt Devleti’nin kurulmasını Cemiyet-i Akvam’ın gündemine taşımaya çalıştı. Ancak, ‘Türk kuvvetlerinin Kürtleri ezdiğini’ dünyaya ilk müjdeleyen de İngiliz Reuters Ajansı oldu.
Türk tarafının başarılı olmasında SSCB’nin önemli rolü oldu. Aynı günlerde Karabağ’daki Kızıl Kürdistan yönetimi kaldırılırken, Kızıl Ordu, Maku bölgesinde adeta sıkıyönetim uyguladı. Sovyet diplomatları İran hükümetine, Küçük Ağrı Dağı’nı Türkiye’ye terk etmeye razı olması ve Ağrı bölgesindeki Kürt isyancıları ezmesi için baskı yaptılar. İran bu baskılar sayesinde topraklarını Türk kuvvetlerine açtı ve kendi vatandaşı Kürtlerin isyancılara yardımcı olmasını aktif biçimde engelledi.
İhsan Nuri, Türk, Sovyet ve İran ilişkilerine dair şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Türkiye devleti siyasi ve diplomatik faaliyetlerini hızlandırarak, daha önce de dost olduğu Rus devletini yalan, yanlış propagandaları ile kendi tarafına çekmişti. Ankara’da Dışişleri Bakanlığı ile İran Büyükelçiliği arasında Ağrı ile ilgili görüşmeler, Kürtlerin zararına olarak devam ediyordu. Biz bu görüşmeleri inanç ve gönül rahatlığı içinde takip ediyorduk. Çünkü ben, İran’ı Kürtlerin dostu olarak biliyor ve İran’ın kendi dalına, kendi keseri ile vurur tarzda bizim aleyhimize çalışacağına inanmıyordum... Türk devleti İran ile Kürtler arasına nifak sokmak istiyordu. İran devletini Kürt mücadelecileri aleyhinde kışkırtarak, İran’ı da Kürt devrimi üzerine saldırtmak ve böylece hem Kürt isyanını bastırmak ve hem de amca çocukları olan Farsları ve Kürtleri birbirine düşürüp ikisini de güçsüz kılmak istemektedir. Böylece Türk devletinin asıl amacı olan Azerbaycan’ın eline geçirilmesi de kolaylaşmış olacaktı...” (İhsan Nuri, s. 65-66)
İsyan, Komüntern (Komünist Enternasyonal, Üçüncü Enternasyonal) tarafından da endişeyle izlendi ve ‘emperyalizmin bir planı’ olarak nitelendi Buna karşılık, Öte yandan Ağrı İsyanı sırasında, Ermeniler gerek Sosyalist Enternasyonal’in 1930’daki Zürih’teki toplantısına, gerekse ABD’de yayınlanan New York Times gazetesinde, Kürtlere yönelik baskıları sürekli rapor etmişlerdi. 1920’de yeniden canlandırılan İkinci Enternasyonal (Komünistlerin deyimiyle ‘İkibuçukuncu Enternasyonal’) Türk hükümetini sadece isyana katılan değil katılmayan Kürtleri de imha ettiği gerekçesiyle kınamıştı.
Kızıl Kürdistan’ı kim hatırlıyor?
Ağrı isyanının bastırılmasından biraz önce bugün, Azerbaycan’la Ermenistan arasında kan davası konusu olan Laçin, Kelbecer, Kubatlı ve Zengilan bölgesindeki ‘Kızıl Kürdistan’ (Kürtçe ‘Kurdistane Sor’) ‘uyezd’inin ortadan kaldırıldığını belirtmiştik. ‘Uyezd’ Sovyetler Birliği’nde özerklikten bir alt kademede bir idari birimdi. Peki, ‘Kızıl Kürdistan’ın dayanağı neydi? Bölgedeki Kürt varlığı bazı kaynaklara göre 9-10. yüzyıla, bazılarına göre 1600’lerin başında Safevi Hükümdarı Şah Abbas’ın, Osmanlı Devleti ile İran Devleti arasında bir tampon bölge oluşturmak üzere, Horasan’dan ve Musul’dan Kürt aşiretlerini bölgeye getirmesine kadar gidiyordu. 17. ve 18. yüzyılda bölge Karabağ Hanlığı ve Erivan Hanlığı arasında kalmış ancak, daha çok Karabağ Hanlığı ile ilişkide oldu. 1805’te Kürekçay Antlaşması ile Rusya’ya bağlanan Karabağ Hanlığı, 1822’de ortadan kaldırılınca, Kürtler Rusya’nın hegemonyasına girdi. Bu tarihten sonra, çeşitli nedenlerle bölgeye göç eden Kürtlere rağmen nüfus hiçbir zaman çok büyümedi.
Nerimanov’un desteği
Kafkasya’daki Kürtlere özerklik verme fikri Çarlık döneminde ortaya çıkmıştı ancak bunu gerçekleştirmek Bolşeviklere nasip oldu. 1918-1920 arasında Azerbaycan’daki Müsavat iktidarı tarafından Ermenistan’a karşı kullanılmak üzere desteklenen Kürtler, 1920’den sonra, Azerbaycan’ın Bolşevik lideri Neriman Nerimanov’un da desteğini sağlamışlardı. Ama bu sefer gerekçe ‘halkların dayanışması’ydı. Mayıs 1921’de Azerbaycan Sovyet Kongresi Lenin’e bir mektup yazarak, Kızıl Kürdistan’da kıtlık olduğunu, kıtlığın Volga bölgesinden bile beter olduğunu anlattığında Lenin önce durumun ciddiyetini anlamamıştı. Ancak Kızıl Ordu’nun başındaki Karayev, ‘Kızıl Kürdistan açlıktan ölüyor’ deyince, Lenin 40 milyon ruble yardım gönderilmesini emretti.
Kafkasya Kürtlerinin 6 yıl süren mutluluğu
Dahası, 16 Temmuz 1923’te SSCB Komünist Partisi, ‘Kızıl Kürdistan Uyezdi’nin kurulmasına karar verdi. Başa, Suşa doğumlu Azerbaycanlı Bolşeviklerden G. Gajiev geçirildi. Karar ilginçti, çünkü o tarihte Kürtlerin milliyetçi talepleri yoktu. Örneğin 1926 Nüfus Sayımı’na göre Kızıl Kürdistan coğrafyasında yaşayan 51 bin kişinin yüzde 73’ü (37 bin) Şii Kürt, yüzde 26’sı Şii Türk, yüzde 0,5’i ise Ermeni’ydi. Ama sadece 6.800’ü Kürtçe konuşabiliyordu. Diğerlerinin ana dili Türkçe idi.
Bazıları kararı Moskova’nın mikro milliyetçiliklerle bu önemli petrol bölgesini kontrol etme isteğiyle açıkladı. Azerbaycan kararı hevessizce karşıladı ama itiraz etmedi. Ermenistan ise, o günlerde Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’a kaptırdığı için olayı memnuniyetle karşıladı. Ancak Kürtlerin mutluluğu çok sürmedi. 8 Nisan 1929’da, Azerbaycan’da idari bölgeler sistemi değiştirildiğinde, Kızıl Kürdistan Uyezd’i ilga edildi ve toprakları Karabağ’a katıldı. 25 Mayıs 1930’da yeni bir karar alındı ve Laçin merkezli “Kızıl Kürdistan Okrug’u kuruldu ve Zangilan, Cebrail bölgeleri buraya bağlandı. (Okrug, uyezd ile otonom bölge arasında bir birimdi.) Ancak, adet olduğu üzere tekrar karar değiştirildi ve 23 Temmuz 1930’da SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi, ülke çapında özerk bölge statülerinin kaldırılmasına karar verdi. Böylece 6 yıllık ‘Kızıl Kürdistan’ tarihe gömüldü. Bazılarına göre kararın arka planında Ağrı İsyanı dolayısıyla başı sıkışmış olan Kemalistlere jest yapmak arzusu yatıyordu.
Kürtler asimile oluyor
Kızıl Kürdistan ilga edilince, Şii Kürtler önce Azerbaycan’a bağlandılar. Azerbaycan Kürtlerin kendi dillerinde eğitim görmesini hiçbir zaman desteklemedi. İlk Kürtçe eğitim, 1931 yılında yaz okullarında verilmişti. Ancak bunlar da 1938’de sona ermişti. Nahcivan’daki Sünni Kürtlerin Kürtçe konuşmaları ve milliyetçi duygularının güçlü olmasına karşın, Azerbaycan’daki bu yarı göçebe Şii topluluklar, Türkçe ve Farsça konuştukları için kolay asimile olmuşlardı.
SSCB’nin dağılmasından önceki son nüfus sayımında (1989) 12.226 Kürt yaşıyordu. 1992’de Laçin’in Ermeniler tarafından işgali üzerine Wekil Mustafayev liderliğindeki bir grup romantik Kürt milliyetçisi, Laçin Kürt Cumhuriyeti’ni ilan etmek istedi ancak Kürtler bu projeye hiç ilgi göstermediler. Mustafayev de İtalya’ya kaçmak zorunda kaldı.
Kaynakça:İhsan Nuri Paşa, Ağrı Dağı İsyanı, Med Yayınları, 1992; Memduh Şevket Esendal,Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar, Bilgi Kitapevi, 1999; Hüsrev Gerede, Siyasi Hatıralarım I: İran, Vakit Basımevi, 1952; Robert Olson, “The Kurdish Rebellions of Sheikh Said (1925), Mt. Ararat (1930), and Dersim (1937-38): Their Impact on the Development of the Turkish Air Force”, Welt Das Islams, Vol. 40, Number 1, March 200, s. 67-94; Emin Karaca, Ağrı Eteklerindeki Ateş, Alan Yayıncılık, 1991; Faik Bulut, Dar Üçgende Üç İsyan, Belge Yayınları, 1992; Gaso Sasun, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. yy’dan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri, (Çev. Bedros Zartaryan, Memo Yetkin), Med Yayınları, 1992, Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları I-II, Kaynak Yayınları, 1992; İsmail Arar, “Atatürk’ün Günümüz Olaylarına da Işık Tutan Bazı Konuşmaları”, Belleten, C. 45, Sayı:177 (Ocak 1981), TTK Basımevi, 1981; Gökhan Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri, 1926-1938”, Avrasya Dosyası, C. 5, S. 3 (Sonbahar 1999), s. 148-175; Mehmet Bayrak, Kürdoloji Belgeleri II, Öz-Ge Yayınları, 2004; Rohat Alakom, Hoybun Örgütü ve Ağrı Ayaklanması, Avesta Yayınları, 1998; Daniel Müller, “The Kurds of Soviet Azerbaijan 1920-91”, Central Asian Survey, Vol.19 (2000), s. 41-77; D. Müller,”The Kurds and the Kurdish Language in Soviet Azerbaijan According to the All-Union Census of December 17, 1926”, The Journal of Kurdish Studies, Vol. 3 (1998-2000), s. 61-84.
.24-5-09
.Deniz’den Nehir’e: Arz-ı Mevud
Türkiye-Suriye sınırında yaklaşık 615 bin, Türkiye-Irak sınırında 75 bin, Türkiye-İran sınırında 192 bin, Türkiye-Ermenistan sınırında 22 bin olmak üzere sınır boylarında yaklaşık 900 bin kara mayını döşeli. PKK’nin döşediği mayınları da unutmayalım. Ancak, hiç değinilmeyen konu hiçbir yabancı ülkeye sınırı olmayan Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Batman, Bitlis ve Siirt’te de mayın döşeli olması. Bu bölgelerdeki mayın sayısının da 20 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Dünyada kendi halkına karşı mayın döşeyen bir başka devlet var mı acaba? Öte yandan depolarda bekleyen 2,5 milyon mayını da eklersek, Türkiye tam bir mayın cenneti.
TSK’YA LAF YOK . DTP Milletvekili Emine Ayna “seçimlerde Kürdistan’ın sınırı çizdik” dediğinde hop oturup hop kalkanların devletin mayın haritasında da bir ‘Kürdistan sınırı’ çizildiğini göreceklerine eminim. Henüz, diğer sınırlardaki ve iç bölgelere döşenmiş mayınların temizlenmesinin tartışılmaması bir yana, bütçeden her yıl aslan payını alan TSK’nın nasıl olup da kendi döşediği mayınları sökecek ve imha edecek donanıma ve yeteneğe sahip olmadığını sorgulamıyoruz, ya da NATO sanki babamızın oğluymuş gibi rahatsız olmuyoruz da, neden “ben bu zor işi başarıyla yaparım” diyen küçücük bir ülke hakkında komplo teorileri üretiyoruz anlamak zor.
TARİHÎ ÖZELEŞTİRİ . Bu arada, Başbakan Erdoğan’ın mayın temizleme işi bağlamında yaptığı örtülü özeleştiri (her ne kadar iki hafta önce Ermenistan sınırının açılması ile ilgili bir konuşmasında Türkiye’de bulunduğu iddia edilen 40 bin kaçak Ermeni’yi geri göndermekle ilgili imalarda bulunduysa da) tarihî öneme sahip. Gayrımüslim vatandaşlarımıza Cumhuriyet tarihi boyunca reva görülen ‘faşizan’ uygulamalara bu sayfalarda yeri geldikçe değindim, değineceğim de. Ancak bu haftayı, mayın temizleme meselesinde açıkça dile getirilmemekle birlikte, komplocu zihniyetlerin İsrail deyince aklına ilk gelen şey olan ‘Büyük İsrail’ ve ‘Arz-ı Mevud’ konusuna ayırdım.
Bugün Ortadoğu’da ve Türkiye’de pek çok kişinin yürekten inandığı ‘Büyük İsrail’ projesinin dayandığı iddia edilen ‘Arz-ı Mevud’ yani ‘Vaat Edilmiş Topraklar’ meselesinin dinsel referansı Tevrat’taki ‘içinden süt ve bal akan topraklar’ ve ‘Kenan Diyarı’ ifadeleridir. (Çıkış 3:8)’e göre Tanrı Kenan Diyarı’nı bir zamanlar İsrailoğullarına vermiştir. Konu Aziz Paulos tarafından İncil’e taşınmıştır. Peki Kenan Diyarı neresidir?
İncil (Sayılar 34:1-12)’de özetle güneyde Mısır Nehri, Zin Çölü, batıda Akdeniz, kuzeyde Hor Dağı, doğuda Ürdün (Şeria) Irmağı ve Lut Gölü ile sınırlı bir Kenan Diyarı tanımı yapılır. (Hakimler 20:1; 1 Samuel 3:20; 2 Samuel 17:11) Kenan Diyarı’nın sınırları ‘kuzeyde Dan’dan güneyde Birüşşeba’ya’ diye tarif edilir.
(Ezekeil 47:13-20)’de sınırlar kuzeyde Şam’la Zedad arasındaki hat, doğuda Ürdün Nehri, güneyde Mısır Vadisi, batıda Büyük Deniz’le çevrilir. (Tekvin 15:18)’de “Aynı gün, Tanrı İbrahim’e ‘Senin soyundan gelenlere Mısır Nehri’nden Büyük Nehre, Fırat Nehri’ne kadar uzanan toprakları veriyorum’ diyerek bir antlaşma yaptı” der. (Tesniye 11:24)’te, Musa Yahudilere “Ayaklarının bastığı her yer senin olacak. Sınırlarınız Çöl’den Lübnan’a, Nehir’den, Fırat’tan Deniz’e uzanacak” der. Bir (Çıkış 1:7)’te sınırlar, Necef Çölü, Lübnan Dağları, Akdeniz ve Fırat Nehri olarak tarif edilir. (Çıkış, 23:31)’de Tanrı İsrailoğullarına “Sınırlarınızı Kızıl Deniz’den Filistin Denizi’ne, çöllerden Fırat Irmağı’na kadar belirleyeceğim” der ki bu sınırlar Davut zamanındaki (MÖ 1000) Yahudi Krallığı’nın sınırlarıdır.
Rivayet muhtelif
Görüldüğü gibi sınır meselesi karışık. Başka tanımlardan da bilindiği gibi Tevrat’ın ve İncil’in coğrafi tanımlamalarını, bilimsel tanımlar olarak ele almak doğru değil. Nitekim ‘Mısır Nehri’, bazılarına göre Nil Nehri, bazılarına göre Nil değil, Sina Yarımadası’nın kuzey kıyı şeridindeki Vadi el Ariş’tir. ‘Nehir’ ve ‘Büyük Nehir’in bizim bildiğimiz Fırat Nehri olduğunda, Deniz’in ise Akdeniz olduğunda pek şüphe yok. Hor Dağı ise Lübnan Dağları’dır. (Ama komploculara göre Toroslardır.)
Aslında, ‘Büyük Nehir’ Kabala sembolizmine göre Tanrı’nın cennetini, Fırat Nehri ise Dünya cennetini temsil ediyor. Yani bazı tanımlar tümüyle metaforik/folklorik anlam taşıyor olabilir. Öte yandan, Hazreti İbrahim’in soyu, karısı Sara’dan olma İshak’tan türeyen Yahudiler ile cariyesi Hacer’de olma İsmail’den türeyen Araplar olduğuna göre, bu topraklar hem Yahudilere hem de Araplara vaat edilmiş olabilir. Zaten, Kuran’ın Maide Suresi’nde buna değinilir.
Güneydoğu Anadolu dahil mi?
Arz-ı Mevud’un sınırlarının Güneydoğu Anadolu’ya kadar uzatılmasında, tanımların çoğunda geçen ‘Fırat Nehri’nin büyük rolü var. Ama daha önemlisi İsrailoğullarının atası Hazreti İbrahim’in memleketinin Urfa olduğuna dair söylence. Tevrat’a göre Hazreti İbrahim’in doğum yeri Kalde ülkesindeki Ur (Ur Kaśdim) şehri. Yahudi ve İslam kaynaklarında bu şehir bugün Türkiye sınırları içinde kalan Urkiş (Suriye’de Kamışlı yakınlarındaki Tell Mozan), Ağrı Dağı eteklerindeki Urartu, Güney Anadolu’daki Urfa, Kutha (Irak’ta Babil Eyaleti’nde Tell İbrahim) şehirlerinden biri. Daha sonraki tarihlerde diğer şehirler unutulmuş, Urfa şehri popüler olmuş. Buna karşılık 1927’de Sir Charles Wolley adlı İngiliz arkeolog, Tevrat’ta adı geçen Ur’un Güney Mezopotamya’da, Basra Körfezi yakınlarında bir Sümer şehri olduğunu ileri sürer. Bugün bilim dünyasında son tez daha büyük kabul görüyor. Ancak bu kabulü bile ‘Büyük İsrail’ komplosunun parçası olarak niteleyenler var.
Türkiye bağlantısını sağlayan üçüncü husus ise Tevrat’ta Kenan Diyarı’nı tanımlarken zikredilen kavimlerden birinin adının ‘Hititler’ olması. Tevrat’taki Hititler ile Anadolu’da hüküm sürmüş Hititlerin aynı kavim olup olmadığı konusu henüz kesinlik kazanmamakla birlikte, genel eğilim, ikisini aynı kabul etmek yolunda.
Musa Kutsal Topraklar’a girebildi mi?
İnanışa göre, 400 yıl boyunca Mısır’da esaret yaşadıktan sonra İsrailoğullarını Filistin’e götürmek isteyen Hazreti Musa’yı Sina Yarımadası’nda 40 yıl dolaştırdıktan sonra Tanrı, yolculukta yaşadığı zorlukları aşarken hikmetini sorguladığı için, Hazreti Musa’ya “Kutsal Toprakları göreceksin ama oraya girmek sana nasip olmayacak” demişti. Bir de ‘Yahudilere yasak topraklar’ var. (Tesniye 2:5, 9, 19), (Yeşu 24:4) ve (2 Tarihler 20:10) bölümlerine bakılırsa yasak topraklar bugünkü Ürdün toprakları.
Nitekim halkını Ürdün Nehri’nin Doğu Yakası’na kadar getiren Hazreti Musa, Hazreti Yuşa komutasındaki İsrailoğullarının ‘Arz-ı Mevud’u yabancılardan kurtarmasını göremeden, Ürdün Nehri’nin Doğu Yaka’sında öldü ve orada Tanrı’nın kendisine verdiği ceza uyarınca bilinmeyen bir yere gömüldü. Hazreti Musa’nın uzaktan baktığı bu topraklara bugün İbranice’de Eretz Yisrael deniyor ve sınırlarının güneyde Sina Yarımadası’nın kuzey kıyısındaki Vadi el Ariş, kuzeyde Lübnan Dağları, batıda Akdeniz ve doğuda Ürdün Nehri ve Lut Gölü hattı olduğu kabul ediliyor.
‘Büyük İsrail’ siyaset sahnesinde
Velev ki bu doğru değil ve Tevrat’ta ve İncil’de tarif edilen Arz-ı Mevud, Güneydoğu Anadolu’ya kadar uzanıyor diyelim. Esas mesele, bence bunu ‘Büyük İsrail’ adıyla bir siyasi projeye dönüştürmek için çalışan birilerinin olup olmadığı. Buna geçmeden önce, ‘Büyük İsrail’ paranoyasının Ortadoğu siyasetine nasıl dahil olduğunun tarihçesine göz atalım. Bu konuda Daniel Pipes’in “Imperial Israel: The Nile-to-Euphrates Calumny” (Middle East Quarterly, Mart 1994) adlı makalesinden bir derleme yaptım.
İsraillilerin Tevrat ve İncil’de kendilerine vaat edilen topraklar üzerinde bir ‘Büyük İsrail’ kurmak üzere gizli gizli çalıştığına ilk inanan ilk politik figür Suudi Arabistan Kralı Abdül Aziz’dir. Kral 1937’de Britanyalı emekli diplomat H. R. P. Dickson’a yazdığı bir mektupta, Yahudilerin Medine’ye kadarki toprakları istediklerini yazmıştı. Neden ‘Medine’ye kadar’ derseniz, çünkü Peygamber zamanında Medine’de Yahudiler yaşıyordu.
Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır, 1964’te Büyük İsrail’in tüm Ortadoğu’yu, 1965’te ise Nil’den Fırat’a kadar uzanmakla kalmadığını, aynı zamanda Mekke ve Medine’yi de kapsadığına, Yahudilerin tüm Arapları imha edeceğine inandığını söylemişti. Nasır’ın yardımcılarından Hasan Sabri el Huli, daha da ileri giderek Büyük İsrail projesinin Siyonistlerin dünya egemenliğini hayata geçirmenin bir aracı olduğunu ileri sürmüştü.
Ayna yansımaları
Ama Büyük İsrail meselesini uluslararası arenaya taşıyan 1985’te Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat oldu. Esat’ın iddiasına göre, İsrail Başbakanı Moşe Dayan 1967’de Golan Tepeleri’ni işgal ettikten sonra bölgeyi ziyaret ederken oradakilere “Geçmiş kuşaklar İsrail’i 1948 sınırlarına ulaştırdılar, biz 1967 sınırlarına ulaştırdık, siz Nil’den Fırat’a uzanan ‘Büyük İsrail’i kuracaksınız” demişti. Bir Iraklı gazeteci aynı konuşmayı farklı şekilde aktardı. Ona göre Dayan “Kudüs’ü aldık ve şimdi hedefimiz Yathrib (Medine) ve Babil” demişti. Başka gazetecilere göre de daha sonraki Başbakan Menahem Begin, ‘İsrail Devleti’nin İncil’de öngörüldüğü gibi Irak, Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Lübnan, Ürdün ve Kuveyt’i kapsayacağını’ söylemişti. O günlerde, İsrail’deki şahinler halkı ‘Büyük Suriye’ projesiyle manipüle ederken, Suriye’de ‘Büyük İsrail’ korkusuyla muhalifleri bile Esat’ın dev askerî projelerine evet diyorlardı.
1985’te konuyla hiç ilgisi olmayan İran da işin içine girdi. Tarihin en ünlü sahtekârlık ürünü olanSiyon Protokolleri, bilmem kaçıncı kez, ancak ekinde ‘Siyonizmin Rüyası’ başlıklı bir harita ile basıldı. Haritada Mısır, Medine’ye kadar Suudi Arabistan, Suriye, Irak, Kuveyt, İran’ın petrol bölgeleri ve Türkiye’nin Güneydoğu’su İsraillilerle meskûn olarak gösteriliyordu. Sınırlar bir yılan figürü ile çizilmiş, ölçek bölümüne ise Farmasonların göz sembolü yerleştirilmişti.
Yaser Arafat’ın yaratıcılığı
Ama ‘Büyük İsrail’i popüler kültüre dahil etmekte FKÖ lideri Yaser Arafat’ın rolünü kimse inkâr edemez. Arafat, 1988’de Playboy dergisinin muhabirine ‘İsrail bayrağındaki gizli sembolizm’den söz etmişti. Arafat’a göre bayraktaki iki mavi çizgi Nil ve Fırat nehirlerini, aradaki beyaz bölüm ise ‘Büyük İsrail’i gösteriyordu. Aslında mavi çizgiler, geleneksel Yahudi dua şalını simgeliyordu ama o günlerde de, böyle basit açıklamalar değil ‘komplo teorileri’ daha çok itibar görüyordu.
Arafat işin peşini bırakmadı. 25 Mayıs 1990’da, BM Güvenlik Konseyi, Arafat New York’a gelemeyeceği için, toplantısını Cenevre’de yapmıştı. Arafat toplantıya madenî bir para ile gelmişti. Arafat paranın üzerindeki figürü, “Filistin, Lübnan, Ürdün’ün tamamı; Suriye’nin yarısı, Irak’ın üçte ikisi, Suudi Arabistan’ın üçte biri (Medine dahil) ve Sina’nın yarısını içine alan ‘Büyük İsrail’in haritası” diye takdim etmişti. Halbuki söz konusu para, MÖ 37 yılında Kudüs’ün Romalılar tarafından işgali sırasında basılmış antik parayı kopyalayarak 1989’da basılan yeni İsrail paralarından biriydi. Arafat, 1990 yılı boyunca, cebinde taşıdığı parayı, önüne gelene “bakın, bakın” diye göstermeye devam etti.
Knesset’teki kabartma
Benzer bir iddia, Knesset’le (İsrail Parlamentosu) ilgili yapıldı. Dönemin Suriye lideri Hafız Esat ve Suriye’nin Savunma Bakanı Mustafa Tallas’ın iddiasına göre Knesset’in girişinde İsrail’in Nil’den Fırat’a uzanan topraklarını gösteren bir kabartma çakılıydı. Gazeteciler bunu görmek istediklerinde göremediler çünkü iddialara göre gazeteciler gelecek diye kaldırılmıştı.
Arafat’ın şahadetine göre Knesset’teki bu kabartma 32 yıl önce kaldırılmıştı ama 1989’da Bush ile Gorbaçov’un Malta görüşmesinden sonra tekrar yeniden konmuştu. Arafat bir süre sonra hikâyesini değiştirdi. Kabartmanın kaldırılması İsraillilere tavsiye edilmişti fakat onlar plaketteki haritayı BM toplantısında gösterdiği paraya kazımışlardı. Ardından hikâyeyi yine değiştirdi ve haritanın Amerikan-İsrail Halk Komitesi tarafından basıldığını söyledi, fakat bu haritayı da gören olmamıştı.
1990’da Mısır’da yayınlanan El Akbar gazetesindeki bir makalede Sovyet Yahudilerinin Filistin’e göçü, “Büyük İsrail’in gerçekleşmesinde önemli bir adım” olarak tarif edilmişti. Ertesi yıl Libya lideri Kaddafi, Büyük İsrail’in sınırlarını Hint Okyanusu’ndan Hürmüz Boğazı’na, Cebelitarık’tan Akdeniz’e kadar uzattı. Daha sonra merkezi Kahire olan Pakistan’dan İspanya’ya, Türkiye’den Yemen’e uzanan bir ülke tahayyül etti. Böylece, ‘Büyük İsrail’, tüm İslam’ı yeryüzünden silecekti. 1991’de Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi bir Kuveyt gazetesinde ‘Büyük İsrail’ projesinin bir parçası olarak nitelenmişti. O günden beri de Ortadoğu ülkelerinde, bu söylencenin alıcısı hiç eksilmedi.
Siyonistler ve İsrailli yöneticiler ne diyor?
1890’larda Theodore Herzl’in başını çektiği Siyonistlerin Filistin olmazsa, Kıbrıs, Sina Yarımadası, Mezopotamya, Doğu Afrika, Arjantin hatta Sibirya gibi son derece geniş bir coğrafyada İsrail Devleti’ni kurmaya razı olmalarının, bunun için canla başla çalışmalarının hikâyesini 6-9 Ocak 2009 tarihlerinde bu sayfalarda “90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin” dizisinde anlatmıştım. Daha sonra Ze’ev Jabotinsky’nin başını çektiği ‘Revizyonist Siyonistler’ denilen daha radikal gruplar Herzl’in yolunu izleyen Ben Gurion ve Chaim Eizmann gibi pragmatiklerin planlarına karşı çıkarak İsrail Devleti’nin, Ürdün, Lübnan ve Suriye’nin bir bölümü üzerinde kurulmasını savunmuşlarsa da bu grupların en radikal unsurları bile hiçbir zaman Anadolu topraklarını, Mısır’ı, Sudan’ı, Irak’ı, Mekke’yi veya Medine’yi kontrol etmekten söz etmemişlerdi.
İşçi Partisi/Likud farkı
1948’de İsrail Devleti kurulduğunda, çoğunluğu elinde bulunduran İşçi Partisi Hükümeti BM’nin bağımsız Arap ve İsrail devletleri için çizdiği sınırları kabul etmişti. Haritada yeşil renkli mürekkeple çizildiği için ‘Yeşil Hat’ diye anılan bu sınır, Arz-ı Mevud’la örtüşmüyordu, çünkü Sina Yarımadası’nı ve Yahudilerin Judea ve Samarria dedikleri Batı Şeria’yı dışarıda bırakıyordu. Bu tavır uyarınca, İsrail 1948-1949’da, 1956’da ve 1967’de Sina Yarımadası’nı ele geçirdiği ve Kahire’nin kapısına dayandığı halde, barış karşılığı oraları iade etti ve bu dini-bütün kesimler tarafından da protesto edilmedi.
Likud Partisi’nde temsil edilen ‘revizyonist’ Siyonistler, 1977’de iktidara gelince bugün Eretz Yisrael’i ‘Eretz Yisrael Ha-Shlema= İsrail Topraklarının Tamamı’ adıyla güncellediler. Bu sınırlar bile 1923’te Britanya Mandası’nın topraklarını (İsrail Devleti’nin bugünkü toprakları+ Batı Şeria+Gazze+Ürdün’ü) kapsıyor. 2008’de Ehud Olmert “Artık Erezt Yisrael Ha-Shelema diye bir şey yok. O iş bitti, kim bu konudan bahsederse aklını kaybetmiştir” dedi ama kuşkuları gideremedi.
Türkiye’deki hezeyanlar
İsrail’in bizim GAP bölgemize yönelik özel bir ilgisi var mı? İnternet sitelerinde dolaşan iddiaları bir yana bırakırsak, siyasilerden gelen en absürt tepkiyi 2004 yılında yaşamıştık. Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkan Yardımcısı Atila Şimşek, Yeniçağ gazetesine İsraillilerin GAP bölgesinde toprak satın aldıklarını, bunun Büyük İsrail projesinin parçası olduğunu, bu amaçla Kuzey Irak’taki Kürtleri kontrol altına almaya çalıştıklarını, Şanlıurfa’da İtalyan Hastanesi’nde iki bin Yahudi çocuğun doğduğunu, çocukların kimliklerinde doğum yeri olarak da Türkiye-Şanlıurfa yazdığını, bu çocukların 20 yaşına geldiklerinde bölgeye gelerek bölgedeki arazileri sayesinde GAP’ı İsrail yurdu yapacağını ileri sürmüştü.
Devletin en üst organları bile ikna edemiyor
Şimşek iddialarını TBMM’ye taşımış, bu saçma iddiaları ciddiye alan Meclis de Şanlıurfa Valiliği’ne durumu sormuştu. Valilik, Şanlıurfa’da İtalyan Hastanesi olmadığını, olmayan bir hastanede doğum yaptırılamayacağını, Şanlıurfa’da Türk vatandaşı olmayan şahıslara arazi satılmadığını ve yabancılara doğum belgesi verilmediğini söylemişti. Aynı günlerde, Tapu Kadastro Genel Müdürü Zeki Adlı da MİT, Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Tapu Kadastro’nun müfettişlerinin GAP bölgesinde valilerle, kaymakamlarla, askerî birimlerle görüşmeler yaptığını ve sonuçta İsraillilerin bölgede toprak aldığına dair en ufak bilgiye rastlanmadığını açıklamıştı. Adlı, Türkiye’de İsrail vatandaşlarına ait gayrımenkullerin eylül 2004 itibarıyla 133 tane olduğunu, bunların 82’sinin İstanbul’da bulunduğunu eklemişti. Ama elbette Şimşekgilleri ikna edememişti. O günden sonra ara ara benzer iddialar el altında piyasaya sürüldü.
Aklıselime davet
Şimdi sakince düşünelim: ‘Arz-ı Mevud’ kavramının dindar Yahudiler için önemli olduğuna kuşku yok. ‘Büyük İsrail’ hayali kuran fanatik milliyetçilerin varlığında da kuşku yok. Her ülkede bu tip adamlar vardır. (Büyük Ermenistan, Büyük Kürdistan veya ‘Adriyatik’ten Çin Denizi’ne Uzanan Turan Ülkesi’ kurmayı hayal edenler yok mu? Ya da ‘Dünya İslam Devleti’ hayali kuranlar?) Ancak, laik bir devlet olan İsrail’de, gelmiş geçmiş tüm yöneticilerin dinsel referanslarla politika yaptıklarını varsaymak mantıklı görünmüyor. Bu, Ortadoğu ülkelerinde egemen olan ‘dünyayı yorumlarken Kuran’ı esas alma’ şeklindeki bakış açısının bir yansıması olabilir. Velev ki, şu anda İsrail’in başında dünyaya Tevrat’ın gözünden bakan adamlar var, bunların sadece iki milyon kişinin yaşadığı Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı bile kontrol edemediği ortada iken, 300 milyon kişinin yaşadığı ‘Büyük İsrail’ coğrafyasını nasıl yöneteceklerini anlamak mümkün değil. Sonuç olarak, İsrail-Türkiye ilişkilerini veya mayınlı arazilerin kime temizletileceği konusunu siyasi, ekonomik, diplomatik, askerî perspektiflerden sonuna kadar sorgulayalım ama bu tür komplocu saçmalıkların esiri olmayalım. Yanlış anlamayın, konu İsrail değil, dünyaya bakış açımız.
.31-5-09
.Osmanlı’nın Avrupa’ya bakışı
Filistin kökenli ABD’li düşünür Edward Said, 1978’de yayımlanan Şarkiyatçılık (Metis, 1999) adlı eserinde Batı’nın Doğu hakkında oluşturduğu her türlü bilgi, imge ve tecrübeyi genelde fark gözetmeksizin Şarkiyatçılık sahasına yerleştirir. Eski Yunan’dan itibaren Batı’nın Doğu hakkındaki tüm bilgisinin ve bu bilginin temsilinin çarpık, eksik ve yanlış algılamalara dayandığını iddia eder. Gizli ve açık oryantalizmin el ele vererek ürettiği bu bilgi (kültürel ve ideolojik söylemler, kurumlar, sözcük hazineleri, araştırma sonuçları, doktrinler, sömürge bürokrasisi, mimarisi vb.) aynı zamanda Batı’nın Doğu’yu elde etmesinin ve yönetmesinin de anahtarını vermektedir. Yani Oryantalizm bir bilgi-iktidar ilişkisidir. Said’e göre bu ilişki ve bu ilişkiyi kuran söylem tek yönlü, tutarlı ve süreklidir.
SAİD’E REDDİYE . Pakistanlı yazar İbn Warraq, “Said ve Saidciler ya da Üçüncü Dünya Entelektüel Terörizmi” (Cogito, S. 37, Güz 2003) adlı makalesinde “Araplarla Müslümanlar açısından özeleştiriyi ve özellikle Batı’da İslam’ın eleştirilmesini son derece zorlaştıran şey, Edward Said’in Şarkiyatçılık’ının bütünüyle olumsuz etkisidir. Bu yapıt bütün bir Arap kuşağına kendine acıma sanatını –“kötü emperyalistler, ırkçılar ve Siyonistler olmasa, gene olağanüstü bir durumda olurduk”- öğretmiş; 1980’li yılların İslamcı köktendinci kuşağını yüreklendirmiş; İslam’a yönelik her tür eleştiriyi sessizliğe mahkûm etmiş, hatta bulgularıyla İslami duyarlıkları incitebileceklerinden korkan ve Şarkiyatçılıkla yaftalanma riskini göze alamayan seçkin İslam bilginlerinin araştırmalarını durma noktasına getirmiştir” der.
“Şarkiyatçılık’ın saldırgan tonunu ‘entelektüel terörizm’ olarak adlandırıyorum, çünkü bu ton insanları, ussal savlar ya da tarihsel çözümleme yoluyla değil, ahlaki bir zirveden ırkçılık, emperyalizm, Avrupamerkezcilik suçlamaları serperek ikna etmeye çalışır” diye devam eden İbn Warraq’ın bütün çözümlemelerine katılmıyorum ama Edward Said’in yanıldığı, yanlış aktardığı, yanlış çözümlediği pek çok şey olduğunu düşünüyorum. Bu haftayı, Başkan Obama’nın Kahire’de yaptığı örtük özeleştirinin esinlendiriciliğinde, Doğu ile Batı arasındaki ilişkinin ve bu ilişkiyi kuran söylemin, tek yönlü, tutarlı ve sürekli olmadığına dair ipuçları içeren bir ufuk turuna ayırdım. İşin ‘Garbiyatçılık’ denilen söylemsel yanını ise ilerde ele almayı umuyorum.
Cem Sultan Olayı
Osmanlı’nın ‘Frengistan, ‘Kâfiristan, ‘Gâvuristan dediği Avrupa ile ilişki kurması ilk ‘Cem Sultan Olayı’ ile olur. Fatih Sultan Mehmet’in üçüncü oğlu olan Şehzade Cem, babasının ölümünden sonra ağabeyi Bayezid ile giriştiği taht mücadelesinde yenilince önce Kahire’ye, sonra da Saint-Jean şövalyelerinin memleketi olan Rodos Adası’na, buradan da Roma ve Napoli’ye gider. Bayezid (II), Cem Sultan’ı kontrol etmek için Avrupa’ya casuslar gönderir, Avrupa’yı anlamaya çalışır, onlar hakkında bilgiler toplar. Bu çabanın sonucu yazılan Vâkı’ât-ı Sultan Cem, Kitâb-ı Cem Sultan veya Gurbetnâme-i Cem Sultan diye anılan kitabın yazarına göre kâfirler, ikiyüzlü melâin (kötücül) ve ukalâdırlar. Cem Sultan’ın şehzadeliği sırasında verdiği talimatla Ebu’l Hayr er Rumi tarafından altı yıllık bir çalışma sonunda 1480’de tamamlanan Saltukname’de de ‘Frenkler’ hep korkak, pısırık; ‘Gaziler’ ise cesur ve cengâver olarak tasvir edilir.
‘Karganmış’ Frenkler
Padişahların savaşlardaki kahramanlıklarının anlatıldığı gazavatnamelerde de benzer bir ‘Frenk’ tasviri vardır. Örneğin Ahmedî’nin (ö. 1413) Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman; Şükrüllah’ın (ö. 1464’ten sonra) Behçetü’t Tevarih; ‘Nişanî’ mahlasıyla yazan Karamanî Mehmet Paşa’nın (ö. 1481) Osmanlı Sultanları Tarihi isimli eserlerinde Frenkler ‘karganmış’ yani lanetlenmiş, Tanrının gazabına uğramış olarak tarif edilir. Osmanlı Sultanı ise gazilerin ve din uğruna savaşanların ağası, kâfirlerin ve kötülükle direnenlerin yok edicisidir. Âşıkpaşazade (ö. 1481) Tevarih-i Âli Osman adlı eserinde Osmanlıyı bozan ‘kâfir âdetleri’nden söz ederken Osmanlıyı ‘kâfir kıran’ olarak adlandırır. Suzi Çelebi (ö. 1524), Mihaloğlu Ali Bey’in Gazavatnamesi adlı eserinde, Osman Gazi’yi kahramanlar kahramanı, düşmanı ödlek, savaş meydanından kaçan, pısırık kâfir taifesi olarak adlandırır. Suzi Çelebi “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünün de sahibidir.
‘Altın Çağ’ algısı
Kanuni Sultan Süleyman’ın, 1538’de Bender Kalesi’ne yazdırdığı kitabede veya Fransa Kralı Fransuva’ya gönderdiği mektupta kullandığı kibirli anlatım, kendini herkesten üstün görme hali çarpıcıdır. Kanuni’nin Protestanları koruma konusundaki taahhüdü ise Hazreti İsa’ya tanrılık atfeden Papalığa karşı olmalarıyla ilgilidir, yoksa Osmanlı’nın yüce gönüllülüğüyle değil. (Osmanlı’nın İngilizlere yakınlaşması da din meselesiyle ilgilidir.) Bu dönem Müslümanın gayrımüslime üstünlüğünün kurumsallaştığı dönemdir. Örneğin Ebu Suud Efendi’nin fetvalarına göre ‘kâfirlere selam verilip alınması caiz değildir’. Bu dönemlerde hem bu üstünlük duygusundan hem de Darü’l-Harp, Darü’l-Cihad, Darü’l-Küfr gibi İslami kavramsallaştırmalar dolayısıyla Osmanlı Devleti ‘gâvur’ memleketlerinde daimi elçi bulundurmaz, onların dilini öğrenmeye teşebbüs etmez. Osmanlı’da bir elçinin veya tercümanının dövülmesi, hapsedilmesi hatta öldürülmesi gayet olağandır. Hatta çoğu zaman elçilere köpek muamelesi yapılır, bu durum elçiye de hissettirilir.
Evliya Çelebi’nin özgüveni
Avrupa’ya bakış konusunda Evliya Çelebi bir istisnadır. Osmanlı orduları Viyana önlerindeyken 1665’te Kara Mehmet Paşa’nın mahiyetinde Avrupa’ya giden Çelebi, Avusturyalılardan yetenekli zanaatkârlar, sanatkârlar olarak söz eder. Çelebi Avrupalının okuma merakından, canlı yayın hayatından, kadınların toplum hayatında önde olmasından hayretle söz eder, teknik, adabımuaşeret, kıyafet, hayat telâkkisi başta olmak üzere her şeyin Osmanlı’ya göre üstünlük gösterdiğini ifade etmekle yetinir, bu durumun altında ezilmez, kendini eksik, küçük hissetmez. Çelebi ayrıca kendi toplumunu da eleştirir; nelerin eksik olduğunu söyler. Çelebi’nin Osmanlı’nın Avrupalıdan üstün olduğu dönemde yaşaması böylesine âlicenap davranmasına neden olmuş gibidir. (Kara Mehmet Paşa tam dokuz ay boyunca Viyana halkına zorla mehter marşı dinletir. Bu zoraki konserlerin olumlu etkisi Mozart’ın ve Beethoven’ın bestelerinde görülecektir.) Ertesi yıl Paris’e giden ‘fevkalade’ elçi Süleyman Ağa ise, Fransa Dışişleri Bakanı’nı küçük düşürür, Kral XIV. Louis’yi ayağa kaldırmak ister, kralın debdebesinin en aşağı Türk padişahının atında bile bulunduğunu söyler ama kendi toplumuna da ilk eleştirileri yöneltir.
Kızıl börkten ak börke
Halil İnalcık’a göre Batı’nın özellikle giyim kuşam gibi kültürel unsurlarını reddetme tavrı, çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. Dışarıdan hiçbir korkusu olmadığı yükselme çağında ise Osmanlılar, Batı’dan kültür aktarırken hiç çekinmemişler, tersine, başlangıçtan itibaren Batı’dan etkilenmişlerdir. Etkilenme, daha Orhan Bey zamanında sakalın Frenk usulü kesilmesi, börklerin renginin kızıldan beyaza çevrilmesi (‘ak börk’ Bizans’ta rahipler sınıfının başlığıdır) ile başlamış daha sonra özellikle teknik konularda Batı taklit edilmiştir. Daha sonra Âşıkpaşazade, I. Beyazıd’ın Ankara felaketini yorumlarken, bunu Osmanlı Beylerinin Frenkleri taklit ederek sakal kesmeye başlamasıyla açıklar.
1000. yıl sendromu
Kanuni döneminin hemen bitiminden itibaren Osmanlı’da bir paradigma değişikliği olur. Hicri 1000 yılının yaklaşması, çağdaşlarına göre daha az olmakla birlikte, dönemin en parlak düşünürü Gelibolulu Mustafa Âli’nin 1590 tarihindeki veba salgınını kıyametin işareti olarak görmesine neden olur. Mustafa Âli’ye göre toplumsal düzenin altı üstüne gelmiştir. Ulema artık ne bilgili ne dindardır. İblisler ve yalancılar devletin temel direği olmuşlardır. Dünyayı yok eden veba yalnız fiziksel değil ahlaki bir çöküşe de neden olmaktadır. Rüşvet ve yoksulluk her yeri sarmış, dünya budala bir kocakarıya dönmüştür. Norman Itkowitz’e göre 1000. yılda (1591/1592) kehanet gerçekleşmeyince Osmanlılar bunu Allah’ın rızasının işareti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun hiçbir İslam devletinin ulaşmadığı en yüce mükemmeliyete ulaştığının ispatı saymışlardır. Bu tarihten sonra Osmanlı yüzünü geleceğe değil geçmişe döner. ‘Asr-ı Saadet’, ‘Kanuni Dönemi’ gibi ‘altın çağ’ güzellemeleri, Osmanlı’nın ayağını bağlar.
Müminlerin cehennemi, kâfirlerin cenneti
‘Farkların fark edilmesi’nden ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ fikrine ‘Gerileme Devri’nin başlangıcı sayılan 1699 Karlofça Antlaşması’ndan sonra geçilir. Karlofça’dan sonra savaşın yerini diplomasi almaya başlar, elçilere kötü davranma biter. Osmanlı’yı Avrupa’da temsil eden Fenerli Beylerin güncelerinde eskiden Türkler yiğit, cesur, bilge, adil, sabırlı olarak nitelenirken, artık Türklere kaba, kibirli, cahil gibi sıfatları layık görmeye başlanır.
Karlofça’nın tarihini yazmakla görevlendirilen Naima, yenilgiyi kabul etmekte zorlanmış ve bunu Hazreti Muhammed’in taktik icabı yaptığı Hudeybiye Barışı ile karşılaştırmıştır. Viyana’da yedi yıl esirlikten sonra 1699’da kurtulup yurduna dönen Temeşvarlı Osman Ağa ise Viyana’da gördüklerini ‘acaip-i garaib’ diye anarken bu acayipliklerin ne olduklarını anlatmaz. Ama şöyle der: “Dünya müminlerin cehennemi, kâfirin ise cennetidir.” Bu hadis, Müslümanların kolektif bilincinin oluşmasında çok etkili olmuş tipik bir hadistir. Gerçekten de Müslüman Osmanlı, cennetle meşgulken, ‘kâfirler dünyayı ele geçirmişler’, dünyayı tat alınması, sevilmesi, keşfedilmesi gereken bir yer olarak değerlendirmişlerdir. Bunun bir sonucu da Avrupalı bilim ve teknikte ilerlemiştir. Aradaki fark arttıkça, yenilgilerin sayısı artmıştır. Osmanlı bir tehdit olmaktan çıkmış, aksine kendisi tehdit altına girmiştir. Bu durum, Osmanlı’nın içe dönüklüğüne son verir, Batı’ya karşı bakışını radikal biçimde değiştirir. Nizam-ı Âlem’den Nizam-ı Cedid’e geçiş başlar…
Lale Devri’nin mimarı
1711’de Avusturya’ya Prens Eugen’e gönderilen ‘fevkalade’ elçi Seyfullah Ağa’nın görevi Osmanlı-Prusya ilişkilerinin gerginleştiği ve savaş aşamasına gelindiği bir noktada Avusturya’nın tarafsızlığını sağlamaktır. Ama esas başarısı Fransa’yı kahve ile tanıştırmak olur. 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması’ndan sonra Batı’yı tanımak şart olunca, 1721’de Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Paris’e daimi elçi olarak atanır, elçinin oğlu Sait Efendi de ilk yabancı dil öğrenen Osmanlı diplomat olarak tarihe geçer. (Ama ilk Tercüme Dairesi’nin kurulmasına daha bir asır vardır.) Elçiyi karşılamaya gelen kalabalığın izdihama yol açtığı ve çıkan arbedede iki kişinin öldüğü doğrudur ancak artık Evliya Çelebi’nin veya Süleyman Ağa’nın mağrur bakışı yoktur. Çünkü ne Fransa Osmanlı’dan yardım isteyen Fransa’dır ne de Osmanlı o günlerdeki Osmanlı. Yirmisekiz Çelebi ‘kâfirlerin cennetini ülkesine kurmak için’ şehir planları ile döner ve bu planlara göre Kâğıthane’de yapılan ‘Frenk tarzı’ köşkler, bahçeler, parklar, oğlu Said Efendi’nin getirdiği matbaa, Lale Devri’nin simgeleri haline gelir.
Kadim olanın gözden düşmesi
Bu ilk ciddi Batılılaşma hamlesi 1730’da Patrona Halil İsyanı ile biter ama Batı’ya ilgi devam eder. 1757’de Viyana’ya, 1763’te Berlin’e giden Ahmed Resmi Efendi’nin Prusya askerî sistemine, silah teknolojisine ilişkin tavsiyeleri, kayınbiraderi Ahmed Azmi Efendi’nin rüşvetin kaldırılması, köylünün korunması, ticaretin düzenlenmesi gibi bürokratik devlete ilişkin tavsiyeleri, Londra elçisi Mahmud Raif Efendi’nin parlamentonun işleyişi, özgürlükler, liberalizm gibi konulardaki gözlemleri ‘kadim olanın artık işe yaramadığını’ zihinlere işlemeye başlar.
Kadın-erkek ilişkilerindeki serbestî
Nitekim 1791 tarihli Ziştovi Antlaşması’nın şartlarından biri olarak Viyana’ya gönderilen Ebu Bekir Ratıp Efendi’nin sefaretnamesinde ‘dünya müminlerin cehennemi, kâfirlerin cenneti’ hadisi bambaşka bir bağlamda yer alır. Gerçi Ratıp Efendi de aynen Seyfullah Ağa ve Yirmisekiz Çelebi gibi kadın erkek ilişkilerindeki serbestliğe şaşar (ve bu şaşkınlık 10. yüzyılda Arap seyyah İbn Fadlan’ın Türk kadınının Arap kadınından daha özgür olması karşısında duyduğu şaşkınlığa benzer) ama Ratıp Efendi genel olarak olumlu bir Avrupa portresi çizer. Dahası ‘Frengistan’ yaşamını çok sever, balolara, karnavallara katılır, kerhanelere gider, operalar, baleler, konserler izler ama sonu pek güzel olmaz, 1799’da Rodos’ta idam edilir. Halefi Halet Efendi ise, ilmiye sınıfının muhafazakârlığı içinde aynı şeylere baktığında ‘çürümüş, yozlaşmış bir hayat’ görecek, ancak onun da sonu boğdurulmak olacaktır. 1830’larda Viyana elçisi olan Sadık Rıfat Paşa ise Namık Kemallerin esin kaynağı olacaktır. (Gülhane Hattı Hümayunu’ndaki bazı fikirler Rıfat Paşa’nın risalesinde aynen vardır.)
‘Batı üstündür’ algısının
Bu gözlemler II. Mahmud’un ‘Nizam-ı Cedid’ reformlarında çok etkili olur ancak, sultanın Batılı tarzda kurduğu yeni orduya Asakir-i Mansure-i Muhammediye gibi İslâm’a gönderme yapan bir isim takması ‘manevi’ kaygıların hâlâ çok önemli olduğunu gösterir. Tanzimat’a gelindiğinde Batı medeniyetinin ‘üstün’ olduğu seklinde bir kabul yerleşmeye başlamıştır. Dönemin Padişahı Abdülmecid, Batı eğitimi almış ve Fransızca öğrenmiştir, çevresinde de Batı eğitimi almış gençlerden oluşan bir grup vardır. Ancak, Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşit Paşa, yapacağı reformlarda yardım etmesi için Şeyhülislâmdan kendine bir yardımcı göndermesini istemeyi ihmal etmez. Verilen yardımcının Ahmet Cevdet Paşa olması Şeyhülislamlığın bile paradigma (!) değiştirdiğini olduğunu düşündürür.
“Diyar-ı küfrü gezdim…”
Tanzimat aydınları uzun süre ‘civilization’ kelimesinin karşılığını ararlar sonunda ‘medeniyet’te karar kılarlar. Ziya Paşa ve Namık Kemal’e göre ‘medeniyet’ iyidir. (Mehmet Akif’in ‘tek dişi kalmış canavar’ına daha çok vardır.) Ziya Paşa İsviçre’yi gezer ve “Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm” diye yazar. İbretgazetesinin Kasım 1872 tarihli sayısında Londra’yı anlatan Namık Kemal, Charles Dickens’ın romanlarındaki yoğun sömürüyü, ahlaksızlığı, sefaleti değil “Ruy-i arzda mevcut olan asar-ı terakkinin fotoğraf ile resmi alınmış olsa medeniyet-i hazırayı” görür.
Namık Kemal, Batı medeniyetinin eksikliğini (ahlaksızlığını, cinselliğe düşkünlüğünü) Doğu’nun meziyetleri ile (İslamiyet’in eski ‘saf’ halinin diriltilmesiyle) tamamlamayı düşünmektedir. Bu, Şinasi’nin ‘Asya’nın akl-ı piranesi ile Avrupa’nın bikr-i fikrinin izdivacı’ düşüncesi ile çok benzeşir. Ernest Renan’ın, ‘İslam’ın terakkiye karşı olduğu’ fikrine karşı bir reddiye (İslam Risalesi) yazan Namık Kemal, orada bile Renan’ın düşüncelerini sorgulamaya kalkmaz. Dahası bir ‘ters Şarkiyatçılık’ yaparak Batı uygarlığının felsefi uyanışına kaynaklık eden düşünürlerinin hepsinin Arap olduğunu öne sürer. Halbuki hem bu doğru değildir, hem de Renan sadece Arapları değil Türkleri de hedef tahtasına koymuştur.
Çözüm İslam’da
Tunuslu Hayrettin Paşa halkı Avrupa medeniyetine ısındırmak için Avrupa medeniyetinin kökünün İslam olduğu fikrini savunur. Benzer bir tutum Fuad Paşa’da da görülür. Sadrazam Ali Paşa ile Sultan Abdülaziz arasındaki konuşmada padişah “Paşa hazretleri aslımıza halel getirmemek üzere ne alabilirsek almaya mecburuz” der. Buna karşılık Sultan Abdülaziz’in onur konuğu olarak katıldığı 1867 Paris Fuarı’nda her devletin geniş pavyonları olduğunu, pavyonlarda kitapların, mecmuaların, afişlerin olduğunu görüp gizli gizli ağlayan Ömer Faiz Efendi Sadrazama “Hıristiyanlar ilim, irfan, medeniyet, çalışkanlık, müsavat gibi aslında Müslümanlara ait olan emirleri Hıristiyan olmalarına rağmen tatbik etmektedirler. Yani bilmeden hidayete ermişlerdir” der. Ömer Faiz Efendi’ye göre, “celaheti bırakıp ilmi, iptidailiği bırakıp medeniyeti, tembelliği bırakıp çalışkanlığı, el emeğini bırakıp makineyi, şehirde ve köyde pisliği bırakıp temizliği, üfürüğü bırakıp ilacı, deveyi bırakıp treni, yelkeni bırakıp uskurlu gemiyi alır, kadınlı-erkekli birlikte ve beraber tam millet olursak, hem dinimizin hem de devletimizin bekasını ve izz-ü şan ile devamını temin edebiliriz’. Ama bu radikal cevabın arka planında Avrupa’nın meydan okumasına karşı koyma isteği, Avrupalıyı kendi silahıyla yenme dürtüsü vardır.
Taklitçilik ve reddediş
1876’da 93 gün tahtta kalan V. Murad’ın “eğer Avrupalılara benzemezsek bize yaşama hakkı tanımazlar” dediği bilinir. İslamcı damarı güçlü olan Ali Suavi’ye göre ‘halkın yararı ve hakkın hâkimiyeti’ anlamına gelen ‘medeniyet’ Osmanlı memâliğine ters taraftan girmiştir ve Osmanlı’nın çöküşünün nedeni işte bu taklitçiliktir. Şehzade iken Avrupa seyahatine çıkan II. Abdülhamit de vızır vızır işleyen trenlerden, gemilerden, her yerdeki muazzam faaliyetlerden çok etkilenmiştir ama onun döneminde taklitçiliğin yerini ‘Altın Çağ’ vurgusu alır. Bu vurgu o kadar aşırıya kaçar ki Batı’daki çağdaş anayasal rejimin yaratıcısının Araplar olduğu, bütün Batı bilim ve teknolojisinin Arap uygarlığının ürünü olduğu, Avrupalılar vahşet ve karanlıklar içinde yüzerken, Arap uygarlığından öğrendikleriyle uygarlaştıkları öne sürülür.
Çöküş döneminin Sadrazamı Sait Halim Paşa, Osmanlı insanının Batılı değerlerle eski değerleri arasındaki sıkışmışlığı pek veciz biçimde özetler: “Gerçek hayat görüşümüzün dışında kalıyor. Biz doğruyu yanlışa, gerçeği hayale, hak yolunu sapkınlığa, olmamışı olmuşa, mümkünü imkânsıza katarak en olmayacak plan ve hayallerden saadet umuyoruz...” Bunu Sakallı Celal’in “Biz Doğu’ya doğru giden bir geminin içinde Batı’ya gitmeye çalışan zavallılarız” sarkazmı izler. 20. yüzyılla birlikte aşkla nefret arasında gidip gelecek Batı algısının diğer aşamalarını bir başka zaman ele almak üzere sözü burada noktalayalım...
Temel Kaynakça: İbrahim Şirin, Osmanlı İmgeleminde Avrupa, Lotus, 2006
7-6-09
.
Musaddık’tan Humeyni’ye İran
KEYHÜSREV TABLETİ . Ufak, pembeye çalan bir kil silindir British Museum’daki en kıymetli parçalardan birisidir. Üzerinde çentik şeklinde yazılar olan bu silindir Perslerin efsanevi Kralı Büyük Keyhüsrev’e (Kiros) aittir. Silindirde, MÖ 539 yılında Babillileri yenilgiye uğrattığı zaman Keyhüsrev’in Babil halkına adalet, merhamet ve yüce gönüllülükle muamele etmeye kararlı olduğu yazılıdır. İşte bu metin, çoğu uzmana göre dünyanın en eski insan hakları sözleşmesidir.
2500 YILLIK MEDENİYET . Gerçekten de İran, 2500 yıl evvel Ahameniş İmparatorluğu ile tarih sahnesine çıkıp Part, Sasani ve Safevi imparatorluklarını kurmuş, Firdevsi, İbni Sina, Farabi, Ömer Hayyam gibi isimler yetiştirmiş; tarih boyunca bilimiyle, sanatıyla çekim merkezi olmuş bir ülkedir. Bunlara 1400 yıl önce eklenen İslam kimliği ve 200 yıl önce eklenen Batı modernitesini de katarsak ortaya bugünkü İran kimliği çıkar.
OBAMA’NIN İTİRAFI . Bu hafta, muhafazakârlar ve reformistler arasında kıran kırana geçen genel seçimler ve ABD Başkanı Obama’nın İran petrollerini millileştiren Başbakan Musaddık’ın 1953’te devrilmesinde ABD’nin rolü olduğunu dair itirafı vesile ederek İran’a bakalım diyorum. Çünkü İran, ileriki haftalarda ele almayı umduğum Garbiyatçılık denilen radikal Batı karşıtı düşünce akımını kavramak açısından kilit öneme sahip.
İran’ın haraç-mezat satılması
Takvimler 1872’yi gösterirken günümüzün saygın haber ajansı Reuters’in kurucusu Baron Julius von Reuters, ülkenin ekonomik kaynaklarının işletilmesi yolunda o kadar geniş haklar kazanmıştı ki yıllar sonra Lord Curzon bile bunu, “tarihte görülmemiş şekilde bir krallığın tüm kaynaklarının olağanüstü boyutta yabancı ellere teslimi” olarak niteleyecekti. Tepkiler bu kadar yoğun olunca ayrıcalıklar gözden geçirildi, sonradan sınırlandı; ancak ülkenin ‘haraç-mezat’ satıldığı şikâyetleri herkesin dilindeydi ve şiirlere bile konu olmuştu. O günlerde bir din adamı, Seyyid Cemaleddin el-Afgani, halkı ayaklanmaya çağırıyordu. Yıllar sonra Ayetullah Humeyni örneğinde de tekrarlanacağı gibi, halkı Şah aleyhinde kışkırttığı gerekçesiyle İran’dan sürgün edilmişti. Halka İstanbul’dan sesleniyordu: “Ey Pers ilinin olgun meyvesi, halkın uyanışı için kuşak kuşananlar! Mahpusluktan, kıyımdan korkmayın; Perslerin cehaletinden bezmeyin! Sultanların kudurmuşluğundan ürkmeyin! Despot hükümetler sarsılıp devrilecek! Sizler de Perslerle saadet arasına girenleri mahvetmeye gayret edin!”
Meşrutiyetin kısa ömrü
Bu çağrıya cevap ancak 30 yıl kadar sonra, 1906 yılında verildi ve Muzaffereddin Şah, feodal dönemden kalma yetkilerinin bir bölümünü halka bırakmaya, kurumlara devretmeye razı oldu. Bu, Batı’da yaygın adıyla İran Anayasa Devrimi, İranlıların deyişiyle İnkılab-ı Meşrutiyet’ti. Ancak bu dönem çok kısa sürdü; zira İngilizler için İran, imparatorluklarının en önemli mücevheri saydıkları, Hindistan’a geçiş kapısıydı. Çıkarlar söz konusuydu ve 20. yüzyılda daha pek çok benzer örnekte olduğu gibi İngilizlerle Ruslar, ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. İngiltere, kısa sürede İran için Rusya gibi bir tehdit haline geldi.
Petrol sahneye çıkıyor
Yıl 1907’ydi. Petrolden pay almak isteyen İngilizlerle Ruslar ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. Batı artık İran’la hem ekonomik değeri, hem de tampon ülke özelliğiyle ilgileniyordu. Petrol kaynaklarının büyüklüğünün anlaşılmasıyla, İngiliz hükümeti İran’la daha çok ilgilenmeye başladı. Özellikle donanmanın başında bulunan Winston Churchill, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkacağı beklentisinden de hareketle gemilerin makinelerini kömürden petrole çevirmek istiyordu; bu da gerekli kaynaklara da erişimi gerektiriyordu. 1914 yılında İngilizler ‘Anglo-İran Petrol Şirketi’nin (bugünkü BP) çoğunluk hissesini, yüzde 51’ini almaya karar verdiler. Bu adım iki devlet arasındaki gerginliği bir sürtüşmeye dönüştürdü. Yıllar sonra bile Churchill, Britanya’nın başına konan talih kuşuna inanamıyordu: “Peri masalları aleminden, en çılgın düşlerimizin ötesinde bir hediye!”
Kaçar Hanedanı’nın sonu
1920’ye gelindiğinde 140 yıldır ülkeyi yöneten Kaçar hanedanı İngiliz ve Rus askerlerinin işgal hareketlerini takiben iyice zayıflamış; ulema ve ordu saflarında yönetimde değişim talepleri ile hareketlenme iyice artmıştı. Değişim beklentisini eyleme dönüştürmek için en uygun durumdaki unsurlardan birisi ülkenin tek düzenli ordu birimi olan Kazak Tugayı idi. Tugay’ın sivrilen komutanlarından Rıza Han yanına siyasetin etkili düşünürlerinin desteğini aldı. İngilizlerin de teşvikiyle 21 Şubat 1921’de 1200 kişilik birliği ile Tahran’ın kontrolünü ele geçirdi. 26 Ekim 1923’te bir adım daha atarak yönetimi tümüyle eline aldı. İki yıl sonra Avrupa'da tedavi gören ve çağrılara rağmen İran’a dönmeyen Kaçar Hanedanı’nın son üyesi Ahmed Şah’ı tahttan indirdi. Rıza Han, kendisine Osmanlıları devirmiş olan Mustafa Kemal’i örnek alıyordu. Atatürk cumhuriyetçiydi, Rıza Han da modern bir devlet başkanının olması gerektiği gibi cumhuriyetçi bir başkan olmak istiyordu; ama ulema, ‘Hayır!’ dedi, ‘İslam devletlerinin monarşi olması gerekir’ dedi. Bu nedenle de 1925’te Pehlevi hanedanı adına Şah Rıza aynen Napolyon’un yaptığı gibi kendi kendisini tahta çıkarmak zorunda kaldı.
Şah’ın ‘Denge Oyunu’
İkinci Dünya Savaşı’na gelirken, Rıza Şah ve İran resmen tarafsızdı ama İngilizlerle Ruslar onu, Nazilere sempati beslemekle suçluyordu. Halbuki Rıza Şah da aynen İsmet İnönü gibi bir ‘denge oyunu’ oynuyordu. Görünen o ki, İran Türkiye kadar başarılı olamadı. Şah’ın Alman sempatizanlığı göze batacak kadar belirgin oldu ve Ruslarla İngilizler elele vererek ülkeyi 1941’de işgal ettiler. Rıza Şah’ın gitmesi gerekiyordu. İngiltere ve Rusya askerleri ülkeyi işgal ederken ona, İngiliz başbakanı Churchill’in deyimiyle ‘onurlu bir çıkış yolu’ sundular; tahtı genç oğluna bırakmak. Rıza Şah Kanada’ya gitmek istediyse de İngilizler tarafından önce Mauritius’a, oradan da Johannesburg’a gönderildi. 1944’de orada öldü.
Rıza Şah’tan sonraki yıllarda, İran’la Batı arasındaki ilişkiler esas olarak ‘siyah altın’ petrol etrafında şekillendi. Dolayısıyla Anglo-İran Petrol Şirketi, ülkenin kaderinde giderek daha etkili bir noktaya geldi. İranlılar ile şirket arasında petrol gelirlerinin nasıl paylaşacağı konusundaki tartışmalar bu yıllarda yoğunlaşmaya başladı. Bu konuda İranlıların önünde bir de örnek vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Halbuki Anglo-İran Petrol Şirketi, İran’a neredeyse hiçbir şey vermiyordu. Ve bu, İranlıları haklı olarak çok kızdırıyordu. Dünya Kore Savaşı’nı, ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşı konuşurken, İran’da halk sokaklarda petrolün millileştirilmesi için öfkeli mitingler yapıyordu.
1951’de yılın adamı
ABD’de yayımlanan ünlü Time dergisi 1951 sonunda uzun boylu, uzun-solgun yüzlü, yaşlı bir İranlı’nın ‘yılın adamı’ olduğunu duyurmuştu. Soyu Kaçar Hanedanı’na dayanan, babası da bir zamanlar bakan olan 70 yaşında bir hukukçu ve ülkenin başbakanı Muhammed Musaddık’tı bu adam. Derginin, ‘yaşlı, tuhaf bir büyücü’ diye nitelediği Musaddık bir milliyetçiydi, parlak bir düşünce insanıydı. İsviçre’de eğitim görmüştü, hukuk alanında doktorası vardı. Demokrasiye ve sekülerizme inanan biriydi. Çok iyi bir hatipti. Fiziksel açıdan yaşadığı sıkıntıları, örneğin tartışmalar sırasında sıkça girdiği öfke nöbetleri ve bayılmaları bile kendi lehine çevirmeyi biliyordu. Batılılara göre ‘pijamalarını çıkarmayan ekzantrik bir ihtiyar’dı ama Şiilik ve şehitlik konusundaki görüşleri İran’ın kültürel mirasının bir parçasıydı ve bu görüşler kitleleri seferber etmesini sağlıyordu.
Petrol millileştiriliyor
Nisan 1951’de, Musaddık’ın önerisi ile İran Meclisi Anglo-Persian Petrol Şirketi’ni millileştirme kararı alınca, halk ve aydınlar öylesine coşmuştu ki, Rıza Şah, Musaddık’ı Başbakan olarak atamak zorunda kalmıştı. Ama petrolün millileştirilmesi İngiltere için tam bir felaketti. Çünkü İngiltere’deki her araç, her ev, her fabrika, İran’dan gelen petrole bağımlıydı. Şimdi İranlılar bu petrolün musluğunu ellerine geçirmişlerdi. İçeride ve dışarıda muhalif kuvvetlerin, Musaddık’ı devirmek üzere örgütlenmesi iki yıl kadar sürdü. Bu süre içinde Musaddık’ı devirmek için ekonomik ambargo, limanların ablukaya alınması, Musaddık’ı BM’ye ve Uluslararası Adalet Divanı’na şikâyet etmek gibi her yol denendi ancak başarılı olunamadı. İngilizler bunun üzerine ABD Başkanı H. Truman’dan Musaddık’ı devirmesini istediler. Truman bu teklifi reddetti, çünkü Kore Savaşı, Mc Charty’cilik ve çürümüşlük yüzünden çok yıpranmıştı. Ancak 20 Ocak 1953’te iktidara gelen D. Eisenhower döneminde ibre Musaddık muhaliflerinden yana döndü. Çünkü yeni Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles’ın bütün hayatı uluslararası dev şirketlerin avukatlığını yaparak geçmişti. Dolayısıyla Anglo-İran Petrol Şirketi’ni çok iyi anlıyordu!
CIA ajanı bir bavul parayla İran’da
O sırada İran’da da işler iyi gitmiyordu. İranlılar petrol şirketini millileştirerek zengin olacaklarını ummuşlardı ancak tam tersi olmuştu. Abadan’daki dev petrol rafinerisi ve liman ablukaya alınmıştı. 1950’de ülke gelirinin önemli bölümü petrolden gelirken, 52’de petrol gelirleri nerdeyse sıfırlanmıştı. Çünkü Avrupa petrolünün yüzde 90’ını tek başına sağlayan İran, artık kendi petrolüne sahipti ama bunu dağıtıp satacak tankeri yoktu. 1953 yazına gelindiğinde Musaddık kitleleri sokaklarda toplama becerisini yitirmişti. Şah’ın eli-ayağı titriyordu; ne yapması gerektiği konusunda net bir fikri yoktu. Yani koşullar, dışarıdan bir gücün gelip olaylara müdahale etmesine uygundu. (Musaddık’ın İran’da o günlerde etkili olan komünist eğilimli Tudeh (Kitle) Partisi’ni arkasına alması da ABD’deki kaygıları iyice körüklemişti.) Britanya’nın MI6’sı ile işbirliği yapan CIA, 1953 yazında, Kermit Roosevelt adında bir ajanını, yanında birkaç adam ve bir çanta dolusu parayla İran’a gönderdi. (Kermit Roosevelt, eski başkanlardan Theodore Roosevelt’in torunuydu.) Yine aynı ay, Eisenhower ile Britanya Başbakanı Churchill görüşüp, darbenin yapılmasına karar verdiler. Elbette bunun adı darbe değil, ‘İran’ın aklıselime davet edilmesi’ydi!
Batılıların desteğini alan Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak konusunda kendisini zorlayan başbakanı Musaddık’ı temmuz 1953’te görevden aldı. Ancak halkın tepkisi sert oldu. Halk kendi köyünde ömür boyu ev hapsine mahkûm edilen Musaddık için sokaklara döküldü çıkan çatışmalarında yüzlerce kişi öldü. Durum, tam kontrolden çıkıyordu ki Amerikalıların ısrarlı tekliflerine nihayet ‘evet!’ diyen Şah’ın, rıza göstermesiyle ağustos ortasında Musaddık’ı tarihten silmeye yönelik operasyon başladı, fakat işler, planlandığı gibi gitmedi, darbe liderleri yakalanınca Şah eşini alıp Roma’ya kaçtı.
Ama oyun henüz bitmemişti, birkaç gün sonra ikinci darbe geldi. Ordudan generallerin düzenlediği, kitlelere gösteri düzenlemeleri için para ödenen ve Batı istihbaratının planlayarak yoğun biçimde desteklediği ikinci darbede, Şah ve Batılı müttefikleri hedefe ulaştı. Başbakanlık binası tanklarla bombalanan Musaddık devrildi, tutuklandı, ‘vatana ihanetle’ suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev hapsinde geçirdi.
Beyaz Devrim ve karşı-devrim
Darbenin ardından demokrasi bir kenara itildi; milliyetçi duygularsa dini duygularla harman edilerek sürekli güçlendi. Petrol sektörünü millileştirme hamleleri karşısında başbakanını ‘mat’ eden (ve yabancı petrol şirketlerini ülkeye davet eden) İran Şahı’nın özgüveni yerine gelmişti. ABD’nin koruyucu kalkanı altında ülkesinin kaderini çizmekte daha etkin rol almaya soyunabilirdi artık. Bu vizyonun adı 1963’te konuldu: ‘İnkilab-ı Sefid’ yani ‘Beyaz Devrim!’ Şah’ın baskıcı ve zalim otokratik yönetimine ilk karşı koyuş o yılın Haziran ayında oldu. Öğrenci, kamu görevlisi, aydın, çarşı esnafı ve din adamlarından oluşan halkçı koalisyon, ‘İslam Devrimi’nin ilk kostümlü provasını yaptılar. Ama hareket kanlı şekilde bastırıldı ve dinî kanadı temsil eden İmam Humeyni, ülkeden sürüldü. Humeyni, kısa süre Türkiye’de, Bursa’da kaldıktan sonra Irak’ta Necef’e gitti.
Kültür şoku ve din adamlarının rolü
En önemli muhalifinden kurtulan Şah, artan petrol gelirlerinin rüzgârını da kullanarak ülkeyi süratle, dünyanın en kalkınmış beş ülkesinden biri haline getirmeye soyundu. Bunun için hem ekonominin, hem de toplumun tamamen yenilenmesi gerekiyordu. Kamu kurumları özelleştirildi, feodal toprak yapısı yerle bir edildi, toprak köylülere satıldı. Tüm halkı kapsayacak bir sosyal güvenlik sistemi kuruldu. Köylere binlerce kişilik eğitim ve sağlık birimleri sevk edildi. Kültür alanında, eğitimde yeni hedefler belirlendi, müfredat baştanbaşa elden geçirildi. Batı tarzı giyim, yaşam, müzik teşvik edildi. Kadın hakları konusunda önemli adımlar atıldı.
Ancak halk, Şah’ın bu vizyonunu paylaşmıyordu. Çünkü gayrı safi milli hasıla artıyor olsa da, çok sayıda insan bundan yararlanamıyordu. Dengeleri bozulmuş kırsal alandan kentlere büyük bir göç yaşanıyor, bu kitleler kentlerde Batılı gibi giyinen ve yaşayan kadınları, erkekleri izliyorlar, kafaları karışıyordu. Yani büyük bir kültür şoku yaşıyorlardı. Böyle durumlarda onlara sadece din adamları ve Humeyni safından kişiler yardımcı oluyordu. Çünkü Şah toplumu yönlendirmekte tek müttefiki olarak gördüğü din adamlarına şehirlerde camiler ve okullar inşa etmeleri, halktan para toplamaları için izin vererek onların elini güçlendirirken, başka hiçbir grubun örgütlenmesine izin vermemişti.
Persepolis törenleri ve sonun başlangıcı
İran’da din adamlarının öncülüğündeki milliyetçilik kabarmaya başlarken ABD’deki Nixon yönetimi, Körfez bölgesinde Sovyetler Birliği’ne karşı hattı korumak için Şah’ı himaye etme eğilimindeydi. 1970’lerde, CIA ve Mossad ajanlarının aktif katkısını alan gizli polis teşkilatı SAVAK ve Evin Cezaevi, birer korku simgesi ve Şah’ın iktidarının maşaları olarak karanlık bir şöhrete kavuştu. Halk baskı altında inim inim inlerken, Şah, bir Rönesans’tan bahsediyordu. 1971’de antik kraliyet başkenti Persepolis’te kurulan aşırı gösterişli çadırlarda, dünya liderleri Şah’a ve ülkesine dair vizyonuna destek vermek için sıraya girmişti. Pers Kralı Kiros’a saygılarını sunan uyrukların devasa rölyefleri arasında Şah’ın İran Devleti’ni, İslam öncesi kimliğiyle taçlandırması başta ulema olmak üzere pek çoklarının tüylerini diken diken etti. Şah bu sırada katlanan petrol fiyatlarından yararlanıp çılgınlar gibi silah satın alıyordu. Ekonomi aşırı ısınmış ve resesyon başlamıştı. Entelektüeller ya sürgünde ya hapisteydi. Modern sanayi; ekonominin temel direği çarşıya zarar vermişti. Toplumdaki huzursuzluklar din adamlarının değişim çağrılarına güç kazandırıyordu. Bu kez Batılı ülkelerin planladığı bir devrim değil, bir ‘İslam Devrimi’ ufuktaydı. Kahramanı da, büyük Ayetullah Seyyid Ruhullah Musevi Humeyni’ydi. (Asıl adı Ruhullah olup, Ayetullah ‘Allah’ın delili’ anlamına gelmekte olup, Şiilik inancında bir mertebedir. ‘Seyyid’ Hazreti Muhammed soyundan geldiğini, ‘Musavi’, 7. İmam Musa el Kâzım soyundan geldiğini, Humeyni ise Kum şehrinde doğduğunu belirtir.)
Başkan Carter’ın rolü
Şah’ın siyasi anlamda sonunu getiren olaylar, ABD Başkanı J. Carter’in döneminde başladı. Carter zeki, sade, dindar bir kişiydi. Şah’a baktığında, kendisi için çok kıymetli olan insan haklarını ihlal eden ve muazzam bir hızla Amerikan silahları stoklayan bir kişi görüyordu. Şah, 1977’de Washington’a gittiğinde, resmî görüşmeler ardından Carter onu kibarca yan odaya alıp, “Majesteleri, halkınız için harika şeyler yapmışsınız; ama içerideki muhalifleriniz karşısında, kendi ülkenizin yasalarına uymanızı da dilerdim” demişti. Şah mesajı almıştı, bu yüzden ülkeye döner dönmez liberalleşmeyi denedi. Meclisteki oturumları halka yayımlamak, basına serbestlik tanımak, pek sevdiği Büyük Kiros’un Pers takviminden vazgeçmek gibi adımlar attı. Ama geç kalmıştı. Bu sırada dünya medyası, 1978’de Saddam Hüseyin’in Necef’ten ayrılmasını istemesi üzerine Paris’in Neuf le Chateau banliyösüne yerleşen Humeyni’nin evine koşuyordu.
Ayetullah Humeyni’nin dönüşü
Milyonlarca kişinin sokaklara dökülüp Şah aleyhinde gösterilere girişmesi uzun sürmedi. Şah vaktinin daraldığının farkındaydı; Ama çaresizlik içindeki “Devrim çağrılarınızı duydum ve kabul ediyorum!” haykırışı, geç kalmıştı ve yanıt bulmadı. Ok, yaydan fırlamıştı; grevler, gösteriler, çatışmalar, cenaze törenleri birbirini izliyordu. Muhammed Rıza Şah’ın yapabileceği tek şey kalmıştı, tatile çıkma bahanesiyle uçağa binip, 25 yıl önce olduğu gibi bir gün geri dönebilmeyi ummak...
1 Şubat 1979’da Tahran’da müthiş bir hareketlilik vardı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, iki haftadır ülkede değildi. Ayetullah Humeyni ve beraberindekiler ise, 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda, ülkeye dönüyordu. Uçağa, ‘Tahran Havaalanı’na iniş izni vermemek gibi’ bir son dakika girişimine rağmen Humeyni, 14 yılı aşkın sürgün hayatı sonunda uçağın kapısında görüldüğünde, sevinç, coşku, milliyetçilik ve Batı karşıtlığından oluşan bir rüzgârı arkasına almıştı. Milyonlara varan kalabalıklar onun durgun, sakin, ihtiyatlı tavrı karşısında iyice coşmuştu.
Kum’a gitmekten vazgeçiş
Humeyni Paris’teyken iktidarda din adamlarının rol oynamayacağını söylemişti; “Bizzat ben, Kum’da bir medreseye gideceğim ve yeniden ilahiyat talebesi olacağım” demişti. Tahran’a uçarken, kendisine eşlik eden Le Monde gazetesinin muhabirinin “20 yıllık sürgünden sonra dönerken ne hissediyorsunuz” sorusuna da “Hiçbir şey!” diye yanıt vermişti. Gerçekten de Humeyni ve yandaşlarının Paris’te hazırladıkları ‘anayasa taslağı’ denilebilecek metin gayet demokratikti, ancak ekibin fikir değiştirmesi çabuk oldu. Bunun nedenini kestirmek zor. Belki de demokrasi söylemi başından beri iktidara el koymanın bir aracıydı. Belki de İran’a geldiklerinde demokratik kuvvetlerin aslında ne kadar zayıf ve dağınık olduğunu görmüşlerdi ve devrimlerinin yoldan çıkmasını istemediler. Bunun üzerine, demokrasiden çark edilerek tüm yetkileri Humeyni’nin elinde toplayan yeni bir taslak yazdılar. Humeyni de bunu kabul etti. Belki de, Kissinger’ın dediği gibi iktidarın tadını almıştı. Gerçekçi olmak gerekirse Humeyni devrimin gerçek sahibiydi ve devrimini sapmalardan korumak istiyordu. Bunun için de halkla bağlarını sağlamlaştırması gerekiyordu. Bunu da İran’daki din adamlarıyla iyi bağlantılar kurarak yapabilirdi; çünkü bazı tahminlere göre İran’da, 160 bin din adamı bulunuyordu. Sadece Tahran’da, altı bin cami vardı. Bu, her camideki din adamı, arkasında en az 100 kişi getiriyor demekti. Aydınlarınsa sokaktaki halk arasında böyle bir tabanı yoktu. Böylece dünyanın en uzun süren monarşisi tarihe gömülürken, komünist Tudeh Partisi’nin ‘cumhuriyet’ fikri, ‘İslam Cumhuriyeti’ne tahvil edildi.
ABD Tahran Elçiliği’nin işgali
Devrimin ilk yılı tamamlanmadan, ülkenin yeni anayasasını hazırlama, ilk cumhurbaşkanını seçme hazırlıkları yapılırken dünyanın gözleri yeniden İran’a döndü. Kasım 1979’da, ömrünün son aylarını geçirmekte olan devrik Şah, kanser tedavisi görmek üzere ABD’deyken ABD’nin kötü ünlü Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, İran’da yeni kurulan geçici hükümetin ılımlı başbakanı Mehdi Bazergân’la görüşüyordu. İranlı öğrenciler (iddiaya göre aralarında şimdiki Cumhurbaşkanı Ahmedinecad da vardı), Başbakan’ın davayı satmasından, dahası Şah’ı geri getirecek bir karşı devrim düzenlemesinden korktular ve 4 kasımda Amerikan elçiliğini işgal ederek 66 kişiyi rehin aldılar. (Eylem, iç ve dış koşulların iç içe geçmesiyle ve Humeyni’nin verdiği destekle uzun bir krize dönüştü. Dünya televizyonları tam 444 gün boyunca gözlerini iri iri açmış, sokaklarda “Amerika’ya ölüm!” diye bağıran, Amerikan bayrağını yakan İranlıların görüntülerini yayımladı. Kriz sırasında Humeyni muhaliflerini birer birer tasfiye edip rejimi radikalleştirirken, Reagan yönetimi, İran’ı dünya çapındaki terörizmin beşiği ilan etti. 1980’e gelindiğinde İranlı mollalar ‘Irak’ta devrim!’ diye bağırırken, Saddam Hüseyin de, İran’ı vurmak için iyi bir zaman olduğunu düşünüyordu. 8 yıl süren ve bir milyondan fazla insanın ölümüyle biten galibi olmayan İran-Irak savaşından sonra olanları anlatmaya yerimiz yetmez ama şunu söyleyebiliriz: İran İslam Devrimi, demokrasi ve insan hakları açısından tam bir hayal kırıklığı oldu.
Bir zamanlar Ayetullah Humeyni’nin danışmanı ve İran İslam Devrimi sonrası dönemin ilk Dışişleri Bakanı olan, şimdi ise rejimin muhalifleri arasındaki İbrahim Yazdi şöyle demişti: “Hiç kimse, 1979 devriminin nihai sonucunun ne olacağını bilemez; bu, devam eden bir süreç. Biz İranlılar, ülkemizin er ya da geç demokratik bir devlet olacağına inanıyoruz.” Ancak Obama’ya gelinceye kadarki Batılı liderler bunu beklemeye hazır görünmemişlerdi. ‘Aslında ne yapılması gerektiğini’ Nobel Barış Ödüllü, İranlı Avukat Şirin Ebadi’den dinleyelim: “Batı’nın, İran’da demokrasinin serpilmesi için yapabileceği en iyi şey İran’a yönelik bir saldırı yapmamak, bombalar yağdırmamak olur; hatta askerî bir saldırı tehdidi bile demokrasi önünde engel yaratacaktır. Zira İran hükümeti ulusal güvenliğe yönelik bu tehdidi, özgürlük taraftarlarını susturmak için bahane olarak kullanabilir. Özetle, demokrasi ve insan hakları ancak barış ve sükûnun hâkim olduğu bir ortamda tesis edilebilir; karışıklık yaratarak değil.”
Kaynakça: Ervand Abrahamian, Humeynizim. (Çev: Mehmet Toprak), Metis 2002; Jahangir Amuzegar, Dynamics of the Iranian Revolution: The Pahlavis’ Triumph and Tragedy, State University of NewYork Pres 1991; Houchang E. Chehabi, Iranian Politics and Religious Modernism: The Liberation Movement of Iran Under Shah and Khomeini, NewYork: I.B. Tauris 1990; Mansoor Moaddel, Class, Politics, and Ideology in the Iranian Revolution, Columbia University Press 1993; Stephen Kinzer, Şah’ın Bütün Adamları, İletişim 2004; Neil MacCharty ve John Tusa’nın hazırladığı ve Sevi Sarıışık’ın Türkçeye uyarladığı BBC’de 27, 28 Şubat, 6, 7, 13, 14, 20, 21 Mart 2007 tarihlerinde yayımlanan program. (Program kayıtlarını kâğıda döken okuyucumuz Celal Sancar’a teşekkür ederim.)
.14-6-09
.Cumhuriyet’in terör aygıtı: İstiklal Mahkemeleri
Giriş
Son aylarda daha da arttı ama yıllardır Türkiye’deki hukuk sisteminin ‘tefessüh ettiğini’ (kokuştuğunu) gösteren bir dizi olay yaşıyoruz. ‘Cumartesi Anneleri’ tam 14 yıl, 54 mevsim, 223 haftadır, her cumartesi günü, İstanbul’da kayıplarını istiyorlar. Aylardır başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde olmak üzere, gösterilerde taş atan çocukların büyükler gibi yargılanmaları ve terör kanunları uyarınca ağır hapis cezalarına çarptırılmaları da ‘vak’ayı adiyeden’ oldu. Hrant Dink ve Rahip Santoro davaları, adeta görünmez bir el tarafından sonsuza kadar oyalanmaya çalışılıyor. Ne Güneydoğu Anadolu’da asit kuyularına atılmış binlerce insanımızın, ne polis veya gardiyan dayağıyla ölen evlatlarımızın hesabını sorabiliyoruz.
12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı sırtından dokuz kurşunla öldüren ‘güvenlik’ güçlerinin, ‘meşru müdafaadan’ beraat kararının Yargıtay tarafından onanması ise hukuk sisteminin tefessüh ettiğinin son kanıtı. Aslında bu ülkenin kuruluşundan beri devletin yüce menfaatleri söz konusu olduğunda hukuk dışına çıkmak meşru görüldü. Bu hafta, Cumhuriyet döneminin en ‘hukuk dışı’ uygulamalarından biri olan ‘İstiklal Mahkemeleri Kanunu’ ve bu kanunun uygulamalarına bir göz atacağız. Bu mahkemeler günümüzün ‘çift başlı yargı’ sorununun da kaynağına işaret ediyor. Peşinen belirteyim ki, bu yazı pek çok okuyucuyu tatmin edemeyecek. Meraklı okuyuculara kaynakçadaki hatıratları okumalarını şiddetle tavsiye ederim.
***
115 milletvekilinin katılımıyla en yaşlı üye Sinop Milletvekili Şerif Bey’in başkanlığında 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işlerinden ülkenin pek çok yerinde çıkan ayaklanmaları ve asker kaçaklarını engellemek 29 Nisan’da Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkarmak olmuştu. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde, düzenin sağlanamaması üzerine, 1793’te, Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. Mahkemelere en büyük muhalefet, resmi tarih tarafından ‘İkinci Grup’ diye adlandırılacak olan muhalif grubun lideri Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’den geldi.
‘Yalnız Allahtan Korkar’
İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar” yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.
Asker kaçakları ile mücadele
18 Eylül 1920 - 31 Temmuz 1922 arasında görev yapan 12 mahkeme ile 1922 sonundan Mayıs 1923’e kadar görev yapan iki mahkeme olmak üzere toplam 14 İstiklal Mahkemesi, amaçları farklı olduğu için ‘Birinci Dönem İstiklal Mahkemeleri’ diye anıldı. Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır illerinde kurulan bu mahkemeler esas olarak ‘casusluk’, ‘bozgunculuk’, ‘asker kaçakları’, ‘eşkıya’, ‘saltanat yanlıları’ ve ‘isyancılar’ ile mücadeleyi amaçlıyordu. Ancak en önemli sorun asker kaçakları idi. ‘Her Türk asker doğar’ iddiasına rağmen sadece Sakarya Meydan Muharebesi sırasında tam 48.335 kişi asker kaçağıydı.
Resmî verilere göre bu mahkemelerde, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na dayanarak, toplam 59.164 kişi yargılandı, bunların 41.678’ine 40 ila 100 değnek, malını mülkünü müsadere, para cezası, yerine evden başkasının askere alınması, halka teşhir, hapis, evinin yakılması gibi çeşitli cezalar verildi. 1.054 idam cezası infaz edildi. Ancak bu sayılar gerçeğin ancak bir bölümüdür, çünkü bu davalara ilişkin belgelerin büyük bölümü kayıptır. Bu konudaki en önemli çalışmanın sahibi Ergun Aybars’a göre idam edilenlerin sayısı beş binin üzerinde olmalıdır.
Şark İstiklal Mahkemeleri
4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn (Huzur ve Güveni Sağlama) Kanunu’nu ile kurulan ‘İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri’ ise muhalefetin büyük direnişi ile karşılaştı. Kazım Karabekir “Islahatı İstiklal Mahkemeleri ile mi yapacaksınız” diye sorarken, Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 26. maddesinin idam hükümlerinin infazını Meclis’e bıraktığını, dolayısıyla bu hüküm değişmeden kanunun görüşülemeyeceğini söylüyordu. Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Bey “kanunun hükümetçe çok geniş yorumlanarak bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini, Cumhuriyet rejiminde hakların her şeyin üzerinde olduğunu ve hak ve hürriyetlerin hükümetin idaresine bırakılamayacağını bunun Teşkilatı Esasiye Kanunu’na aykırı olduğunu” ısrarla belirtiyordu.
Kavgaya varan ateşli tartışmalara rağmen, kanun 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul edildi. Kanunla ile biri idam kararlarını uygulama yetkisiyle ‘Şark’ için Diyarbakır’da, diğeri idam yetkisi TBMM’nin onayı ile uygulanmak üzere Ankara’da olmak üzere, iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Diyarbakır’daki mahkemenin resmî adı ‘İsyan Bölgesi Mahkemesi’ idi ama ‘Şark İstiklal Mahkemesi’ olarak anıldı. Ardından meşhur Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda dinî esaslara göre cemiyet kurulmasını yasaklayan ve dini siyasete alet edenleri ‘vatan haini’ ilan eden değişiklik yapıldı ve mahkeme göreve başladı. 21 Mart’ta, İsmet İnönü, Meclis Başkanlığı’na Divan-ı Harb-i Örfilerde verilen idam cezalarının da ordu, kolordu, bağımsız tümen ve müstahkem mevki komutanlarınca onaylanarak uygulanmasını öneren bir önerge verdi. 22 kişilik muhalif grup bu teklifin de anayasaya ve insan haklarına aykırı olduğunu söylediler ama önerge, hükümetin istediği şekilde kanunlaştı.
‘Üç Aliler Divanı’
Ardından mahkeme heyetleri seçildi. İsyan (Şark) Bölgesi İstiklal Mahkemesi’nin reisi Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu), savcısı Karasi Mebusu Ahmet Süreyya (Örgeevren), üyeleri Urfa Mebusu Ali Saib (Ursavaş) ve Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit (Özdeş), yedek üyesi ise Bozok Mebusu Avni (Doğan) Beylerdi. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin reisi Afyonkarahisar Mebusu ‘Kel’ lakaplı Ali (Çetinkaya), savcısı Denizli Mebusu Necip Ali (Küçüka), üyeleri Gaziantep Mebusu ‘Kılıç’ Ali, Rize mebusu ‘Bakkal’ Ali (Zırh) ve yedek üyesi Aydın Mebusu Reşit Galip Beylerdi.
Bu mahkeme, ‘Kel’ Ali, ‘Kılıç’ Ali ve Necip Ali adlı üyeleri yüzünden ‘Üç Aliler Divanı’ diye anılacaktı. Ancak, görüleceği gibi adı veya göbek adı Ali olan iki üye daha vardı.
Şark İstiklal Mahkemesi’nin en genç üyesi Avni Bey, anılarında şöyle yazmıştı: “İstiklal Mahkemesi reisi ve azaları arasında normal bir münasebetin kurulduğunu görmek nasip olmadı. Herkesin kendine göre bir politikası, kendine göre bir hukuk anlayışı vardı. Heyet-i hâkime karar için bir odaya toplandıkları zaman, sık sık görüş ayrılıkları kendini gösterir, kavgalar başlar, bazen tabancalar çekilirdi.”
Mahkemenin en sert üyesi Ali Saip Bey’di. Şark İstiklal Mahkemesi’nin aynen Ankara İstiklal Mahkemesi gibi sivil ve askerî tüm olayları yargılamasını isteyen Ali Saip Bey, bu konuda mahkemenin tek hukukçu üyesi Ahmet Süreyya Bey’le ters düşünce “Savcılıkla aramızda kanaat farkları var istifa ediyorum. Böyle çalışamam!” diyecekti. Sonunda mesele Ankara’ya aktarılacak, gelen cevaptan Ankara ‘devrimci uygulamaların’ sınırlandırılmasını istemediği anlaşılacaktı. Zaten Mustafa Kemal 16 Ocak 1923’de İzmit’te yaptığı basın toplantısındaki “İnkılâbın kanunu mevcut kanunlar üstündedir” diyerek, rotayı göstermişti. Hâkimler ile savcı arasındaki anlaşmazlık, “gerekirse kanunların üzerine çıkarız” görüşünün üstün gelmesiyle sonuçlandı. Bu tarihten sonra, mahkemenin yetki bölgesindeki 14 vilayet ve iki kazadaki idari, adli, askerî her türlü sivil ve askeri dava bu mahkemelerde görüldü.
‘Sebilürreşadçı’ Eşref Edip Bey’in anıları
“Heybeli 1925 Mayıs ayı... Heybeli Ada’ya yeni göç etmişiz. Bir sabah vapura yetişmek üzere Denizcilik Okulu’nun yanından hızla iniyorum. Sokağın karşısındaki polis karakolunda bir kaynaşma dikkatimi çekti. Yürüdüm. Bir polis bana doğru gelmeye başladı. Karşılaştığımızda, biraz karakola kadar gelmemi söyledi. Karakolda komiser ayakta geziniyordu. Biraz heyecanlı idi. Alınan emir üzerine tevkif edildiğimi tebliğ etti. Böyle bir şey beklemediğim halde hiçbir telaş göstermedim. İçime korku da gelmedi. Korkacak ne var? Yarası olan gocunur...”
Cebeci’deki karanlık günler
‘Yarası olmadığı için gocunacak şeyi olmadığını’ düşünen bu kişi ünlü İslamcı dergiSebilürreşad’ın sahibi Eşref Edip [Fergan] idi. Eşref Edip, polis nezaretinde Pendik yoluyla, o günlerde polis merkezinin bulunduğu Babıâli karşısındaki Danıştay binasına giderken, düşünüyordu: “Acaba neden gözaltına alınmıştı. Şeyh Said İsyanı ile bir ilişkisi yoktu ancak geçen günlerde Masonluk hakkında bir kaç yazı yayımlamışlardı. Acaba o mu infiale sebep olmuştu” sorularına cevap alamadan kendisini Ankara’ya giden trende buldu. Trenden inince doğru İstiklal Mahkemesi’ne, ardından da Cebeci’deki Tevkifhane’ye gittiler. Kendisini çırılçıplak bir odaya koyup üstüne kilit vurdular. Bir hafta yemek getiren erden başka kimse uğramadı yanına. Geceler boyunca tahta ile demirin karşılaşmasından doğan korkunç sesleri ve yankılarını dinledi. Ardından betonu yeni dökülmüş rutubetli ve yine çıplak bir başka hücreye nakledildi. Moralini yüksek tutmaya çalışıyordu. Böylece günler, haftalar ve aylar geçti. Demir kapılar, demir pencereler, soğuk taş duvarlar, rutubetli beton tavanlar, ölü kafatasları, insan kemikleri ile dolu karar topraklar, süngülü bekçiler. Kara ruhtu gardiyanlar, akrepler, çıyanlar... Sağda solda feryatlar, iniltiler... İdama götürülenlerin ağlayışları, haykırışları. Zihnini giderek ümitsizlik, üzüntü ve endişe kaplıyordu. Suçu neydi bir öğrenebilseydi...
Unutulan yazar
Aylar sonra bir gün Mahkeme Reisi Kılıç Ali, tevkifhaneyi kontrole geldi. Eşref Edip’in hücresini ziyaret ettiğinde “Aaaa! Sen burada mısın?” dedi. “Bizi unuttunuz galiba!,” diye yanıtladı Eşref Edip, “artık bu kadar cefa yeter. Rica ederim, çağırın da, ne soracaksanız sorunuz.” “Merak etme, birkaç güne kadar çağıracağız. Seni Şark’tan istiyorlar.”
“Seni Şarktan istiyorlar” ne demek? diye düşündü Eşref Edip. Bunu daha sonra öğrenecekti. Şeyh Sait, idam yerine Edirne’de sürgün cezası verileceği vaadiyle kendisini isyana götüren nedenlerin başında TpCF’nin programı ve İstanbul basınının, özellikle de Sebilürreşad’ın hükümet aleyhine yaptığı yayınların geldiğini söylemişti. Şeyh Said’i ikna eden Ali Saip Bey’in kafasındaki plan, muhalif gazetecilerle Şeyh Said’i duruşmada karşılıklı çarpıştırmak ve böylece her iki tarafı da birbirinin silahı ile vurmaktı. Ancak siyasi durumun nezaketi yüzünden, Ankara bekleyememiş ve Şeyh Said ve 46 adamını acilen asmak zorunda kalmıştı. Hikâyenin gerisini Eşref Edip’in son derece ilginç hatıratından okuyabilirsiniz.
‘Komünist’ Zekeriya Sertel’in anıları
Eşref Edip ve bir grup ünlü gazetecinin yargılanmak üzere Diyarbakır’a sevk edildiği günlerde, Gülhane Parkı’nda eşi ve çocuğuyla piknik yapan Zekeriya (Sertel) Bey’in de hayatı, karşısına dikilen bir polis memurunun emniyete davetiyle değişecekti. Eşi Sabiha Hanım’la birlikte sahibi olduğu Resimli Ay dergisinde yürüttüğü demokrasi ve özgürlük mücadelesi ile Ankara’nın ve bizzat Mustafa Kemal’in tepkisini çekmiş olan Zekeriya Bey, ayrıca komünist olarak da tanınıyordu. O günlerde Resimli Ay’ın en önemli temalarından biri Milli Mücadele’nin sadece birkaç kahraman liderin değil, işçisinden köylüsüne, memurundan askerine, kadınından gencine tüm halkın eseri olduğu, bu adsız kahramanları anmak için de bir ‘Meçhul asker’ anıtı dikilmesiydi. Bu kampanyaya cevap gecikmemişti. Akşam gazetesinde ‘Üç Aliler Divanı’nın en ünlü üyelerinden ‘Kılıç’ Ali imzalı bir yazı çıkmış, yazıda, savaşı halkın değil Atatürk’ün yaptığı ileri sürülmüştü. “Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir” diyen yazar “Meçhul asker’ fikrini ortaya atıp, başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak, bir nankörlük olur” diyordu. Yazarın Mustafa Kemal’in en has yaverlerinden biri olması, Zekeriya Bey’in baltayı taşa vurduğunu gösteriyordu.
Cevat Şakir’le karşılaşma
Gülhane’de polisin “sizi emniyete bekliyorlar” sözünü duyduğunda, aklından bir film şeridi gibi bunlar geçmişti Zekeriya Bey’in. “Çocuğu eve bırakalım, gelirim” dedi ancak “Öyle değil efendim” dedi polis memuru. “Şimdi beraber gitmemiz lazım.” Ancak o zaman anladı Zekeriya Bey durumun ciddiyetini. Karısını ve çocuğunu parkta bırakıp müdüriyete gitti. Ankara’ya sevki bir iki saat içinde olacaktı. İstasyonda arkadaşı Cevat Şakir ile karşılaştı. Onun da yanında bir polis vardı. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. İkisi de Ankara’ya götürülüyordu. İkisi de neden Ankara’ya götürüldüklerini bilmiyorlardı.
Cevat Şakir (Kabaağaçlı), Abdülhamit’in ünlü paşalarından Şakir Paşa’nın oğluydu. İngiltere’de Oxford Üniversitesi’ni bitirmişti. Türkçe dışında altı dil biliyordu. Zeki, bilgili, yetenekli biriydi ama gençliğinde bir kıskançlık meselesinden dolayı babasını öldürmüş ve sekiz yıl hapis yatmıştı. Verem olduğu için cezasını tamamlamadan salıverilmişti.
Tren onları karanlık bir meçhule doğru götürürken akıl yürütmeye başladılar. Belki de Resimli Ay’ın son sayısında Cevat Şakir’in “Asker kaçakları nasıl asılır?” başlıklı yazısıyla ilgiliydi gözaltı. Cevat Şakir, bir zamanlar hapishanedeyken, İstiklal Mahkemelerinde idam cezasına çarptırılan asker kaçaklarının idam sehpasına gitmeden önce öteki mahkûmlara karşı tutumları, pılı pırtılarını yoksul mahkûmlara vermeleri, Cevat’a dokunmuştu, yazısında bunu anlatıyordu. Ama suçlarını cezaları kesilirken öğreneceklerdi: Cevat Şakir’in Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı “İdama mahkûm olan insanlar bile bile ölüme nasıl giderler” başlıklı yazı dolayısıyla tutuklanmışlardı.
“Seni asacaklar kardeşim!”
İki arkadaş Ankara’ya vardıklarında ayrı ayrı Polis Müdürlüğü’nün karanlık bodrumuna atıldılar. Ertesi gün, Zekeriya Bey’in yakın arkadaşı, Trabzon mebusu Nebizade Hamdi Bey kara haberi getirdi: “Seni asacaklar kardeşim!” dedi. O geceyi kâbuslar içinde geçirdi Zekeriya Bey. Rüyasında ağlıyordu. Birden kalın bir ses onu rüyadan uyandırdı: “Ne oluyor delikanlı? Ne ağlıyorsun?” Sesin sahibi, Manisalı bir İstiklal Mahkemesi hükümlüsüydü. Erkenden kalkmış, yatağında tespih çekiyordu. “Nasıl ağlamam?” dedi Zekeriya Bey. “Beni asacaklarını öğrendim.” Adam güldü. “Seni asacaklar diye üzülme. Hakkında henüz verilmiş bir hüküm yok. Oysa ben hükmü yedim. Beni şimdi, bu sabah asacaklar. Bak, ağlıyor muyum?” Gerçekten de bir saat sonra geldiler ve adamı alıp götürdüler. Bir daha da görünmedi.
Üçüncü gün iki arkadaş mahkeme heyetinin karşısına çıktı. Mahkeme Reisi ‘Kel’ Ali (Çetinkaya), Cevat Şakir’in babasını öldürdüğü sırada cinayetin işlendiği Afyonkarahisarı’nda Jandarma Komutanı’ydı ve babasının arkadaşıydı. ‘Kel’ Ali, Cevat Şakir’i tanıdı. İki arkadaşı öfkeyle salondan çıkarttı. Çıkarken, beş gün sonra savunmalarını vermeleri emretmişti. Duruşma iki arkadaş ağızlarını bile açamadan bitmişti. Suçları neydi ve neyi savunacaklardı?
Cehennemden kurtuluş
Hücreye döndüklerinde Mersin’de yayınlanan Doğru Söz gazetesi sahibi Ata Çelebi adlı bir komünist genç onlara mahkemelerin çalışma prensiplerini özetledi: “Burası bir cehennemdir, bir salhanedir. İstiklal Mahkemesine getirilenlerin yüzde doksanı öldürülür... Eğer mahkeme sizi savunma için bildirilen günden önce çağırırsa, hakkında idam hükmü verilmiş demektir. Süreyi uzatmakta fayda yoktur. Yok, gününde çağrılırsanız, durumunuz şüpheli demektir. Mahkeme daha bir karar varmamıştır. Savunma günü sonraya bırakılmışsa, kurtulduğunuza işarettir. Çünkü mahkeme aceleye lüzum görmüyor demektir...”
Zekeriya ve Cevat Şakir, beş gün sonra değil de üç gün sonra çağrılınca ‘geleneğe göre’ idama mahkûm edileceklerini düşünüp perişan oldular. Ama şansları vardı. Cezaları üçer yıl sürgün ve kalebentlikti. Cevat Şakir Bodrum’a, Zekeriya Sertel Sinop’a gidecekti. Ölüm beklerken kalebentlik cezası almak ikiliye büyük ikramiye gibi görünmüştü. Üç yılın sonunda geride kalan eşler küçük çocuklarına bakarken, Sabiha Hanım ek olarak Resimli Ay dergisini de idame ettirmişti. Zekeriya Sertel cezası bitince İstanbul’a dönerken, Cevat Şakir, Bodrum’a yerleşecek ve ‘Halikarnas Balıkçısı’ adıyla ünlü bir edebiyatçı olacaktı.
Siyasi hesaplaşmaların sahnesi
Mahkeme heyeti üyelerinin anılarından ve resmî belgelerden açıkça görüldüğü gibi İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’le doğrudan temas halinde çalışan bu mahkemelerde esas olarak 1925’de Şapka Kanunu’na karşı çıkanlar, 1926’da Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunanlar ve İttihatçılık davası güdenler, Saltanat ve Hilafeti geri getirmeye çalışanlar, komünist örgütlenmelere katılanlar, yolsuzluk, casusluk, hükümete muhalefet suçlarına katılanlar vb. olmak üzere yaklaşık 7.500 kişi yargılandı, bunların yaklaşık 3.280’i çeşitli cezalara çarptırıldı. 660 kişi idam edildi. Başlangıçta süresi iki yıl olan bu İstiklal Mahkemeleri 4 Mart 1929’da hukuken sona erdiler ancak 31 Temmuz 1922’de çıkarılan İstiklal Mahkemeleri Kanunu ve ekleri, 1949 yılına kadar yürürlükte kaldı. Böylece İstiklal Mahkemeleri, tüm Tek Partili dönem boyunca, rejim muhaliflerinin korkulu rüyası olmaya devam etti.
Kaynakça: Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Cilt I-II, Dokuz Eylül Üni.Yayınları, İzmir 1988; Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, Dünya Yayınları, İstanbul 1964; Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait isyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi: vesikalar, olaylar, hatıralar (Yay. Haz. Osman Selim Kocahanoğlu), Temel Yayınları, İstanbul 2002; Kılıç Ali, İstiklal mahkemesi hatıraları, Sel Yayınları, İstanbul 1955; Eşref Edip Fergan, İstiklal Mahkemelerinde, (Yay. Haz. Fahrettin Gün), Beyan Yayınları, İstanbul 2002; Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yayınları, İstanbul 1977; A. Turan Alkan, İstiklal Mahkemeleri, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1993
.5-7-09
.Papa Eftim’in cemaatsiz kilisesi
Geçtiğimiz hafta çok önemli olaylar yaşadık. 1971’den beri kapalı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılıp açılmayacağı tartışmalarını Rus Ortodoks Patriği Kiril’in Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyareti izledi. Ardından Çinlilerin 1884’ten beri ‘Şincan’ (Yeni topraklar) dediği Doğu Türkistan’daki katliam haberleriyle sarsıldık. Son olarak, Irak’taki Kürdistan Bölge Yönetimi’nin Musul-Kerkük bölgesinin Türkiye’ye bağlanması konusunda Ankara’nın nabzını yokladığı haberleri çıktı. Bir yazar olarak hangi konuyu ele alacağımı şaşırdığımı tahmin edebilirsiniz.
Çok önemli gördüğüm ‘Uygur-Han’ geriliminin 150 yıllık tarihçesini önümüzdeki hafta ele alacağım. O zamana kadar olayın ayrıntıları biraz daha netleşir diye umuyorum. Aşağıda şimdiki adıyla ‘Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesi’nin hikâyesi var. Bu hikâye, Türkiye’nin Ortodoks dünyasına siyasi müdahalesinin ne kadar eskilere gittiğini göstermesi açısından aydınlatıcı bir örnek. Adını ‘Ergenekon Terör Örgütü’ davasından bildiğimiz Sevgi Erenerol ise kilisenin ilk patriği Papa Eftim’in büyük torunu. Yani hikâyenin geçmişle bugünü birleştiren bir yanı da var.
İstanbulluoğlu mahallesi
Tarihe ‘Papa Eftim’ adıyla geçecek olan kahramanımız Pavlos Karahisaridis (Karahisarlıoğlu), 1884’te Ankara Vilayeti’ne bağlı Yozgat Sancağı’nın Akdağmadeni Bucağı’ndaki İstanbulluoğlu Mahallesi’nde doğmuştu. Mahalleye bu ad, II. Mahmud döneminde İstanbul’dan göçürülen Rum ve Ermeniler yüzünden verilmişti. O yıllarda Akdağmadeni nüfusunun dörtte üçü gayrımüslimdi. Soyadından anlaşıldığına göre Pavlos’un ailesi Şebinkarahisar’dan gelmiş olmalıydı.
Hikâyesini yanda okuyacağınız ‘Karamanlılar’ denilen cemaatin üyesi olan Karahisaridis, Rüştiye’yi bitirdikten sonra Ankara’da manifaturacılığa başlamış, ancak yaklaşan savaş yüzünden bu işte başarısız olmuştu. 1914’te askere alınmamak için Ankara’dan ayrıldı, 1915’te Akdağmadeni’ne papaz olarak atandı. Bu sırada ‘Eftim’ adını aldı. 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra Keskin Metropolit Vekili olan Eftim bu dönemde, gayrımüslimleri korumak üzere yerel Ermeniler ve Rumlar tarafından kurulmuş olan Phtanai o İpnos adlı örgüte yakınlaşmıştı, ama Ankara güçleri Anadolu’da duruma hâkim olmaya başlayınca orta yolcu bir tavır izlemeyi seçti. Çünkü Keskin, Ankara ve Sivas gibi Türk milliyetçiliğinin kalbi olan iki merkezin tam ortasına düşüyordu.
Sevgi Erenerol’a göre Eftim, Mustafa Kemal’le, Yozgat’ta kapı komşusu olan Çerkez Ethem sayesinde, 1919’da Sivas Kongresi sırasında tanışmıştı. Halbuki, Çerkez Ethem’in Yozgat’a 1920 mayısında Yozgaz’taki Çapanoğlu İsyanı’nı bastırmak için gittiği biliniyor. Yani bu tarihte böyle bir tanışmanın olması imkânsız. Bildiğimiz ise, Ankara’nın temsilcileriyle yakın ilişkileri nedeniyle, Papa Eftim’in 1920’de Çerkez Ethem’in Yozgat’ta, 1921’de Topal Osman’ın Koçgiri isyanlarını bastırırken Dersim’de yaptığı katliamlardan Keskin Hıristiyanlarını kurtarmayı başarmış olduğu. Simav’dan Keskin’e sürülen Rumların güvenli biçimde İstanbul’a gitmelerini sağlayan Eftim’in ‘Kuva-yı Seyyare’ye adam ve malzeme toplayan Çerkez Ethem ve Çolak İbrahim beylere yardımcı olması Ankara’nın dikkatini çekti. Nitekim Eftim’in iddiasına göre kuzeni Pantelis, 1922’de Fener Patrikliği’nin ihbarı sonucunda ‘Pontusçuluk’ yaptığı gerekçesiyle İstiklal Mahkemesi’ne sevk edilecekken, Edirne Mebusu Şeref Bey tarafından kurtarılmıştı.
Türk Ortodokslarının desteği
Ancak Papa Eftim’in tavrı tek örnek değildi. Ekim ve kasım 1919’da Erbaa ve Vezirköprü Ermenileri, mayıs 1921’den itibaren Safranbolu, Çorum, Isparta, Tosya, Taşköprü, Havza, Maçka, Gümüşhacıköy, Kayseri gibi yerlerde kalan az sayıdaki gayrımüslimler, ya katledilmekten korktukları ya da Ankara’nın adamları tarafından ‘ikna edildikleri’ için, Ankara’ya yakınlıklarını ifade eden telgraflar çekmişlerdi. (O yıllarda Ankara’da bulunan Sovyet gazeteci K. Yust’a göre bu mektuplar sahteydi.) Ancak, ister samimi, ister zorla ya da sahte olsun, bütün bu destekler, Ankara’yı hem Yunan milliyetçiliğinin öncüsü konumunda gördüğü Fener Rum Patrikhanesi’nin gücünü kırmak hem de Anadolu’daki gayrımüslimlere ‘Türk mezalimi’ yapıldığı yolundaki yabancı propagandayı zayıflatmak için ayrı bir kilise kurma konusunda cesaretlendirecekti. Bu karar aynı zamanda, Anadolu’nun gerçek sahibinin Türkler olduğuna, dolayısıyla Anadolu Hıristiyanlarının da ‘aslında Türk kökenli olduklarına’ dair teori ile de uyumlu bir adımdı. ‘Yerli malı’ kilisenin yönetmeliğini İttihatçı kökenli Baha Said Bey hazırladı. (Rıza Nur’un hatıratında ‘mostralık’ diye andığı Baha Bey, 1915-1916’da İTC’nin Alevilik ve Bektaşilik çalışmalarını yürütmüş, 1922-1923’te Lozan’da Patriklik meselesine danışmanlık yapmıştı.)
Kapadokya turu
8 Aralık 1921’de, bir süredir boş bulunan Fener Rum Patrikliği’ne o sırada görevden ayrılmış olan Venizelos yanlısı Meletios’un atanması, kilisenin vücuda kavuşturulmasını acil hale getirecekti. Karadeniz bölgesinde Rumların tasfiyesi tüm hızıyla sürerken ve Ortodoks papazları ‘devlete ihanet’ ya da ‘casusluk’ suçlamasıyla İstiklal Mahkemeleri’ne sevk edilmemek için sağa sola kaçışırken, ocak 1922’de Eftim Kapadokya’da tura çıktı. Gezisinde, hem ‘Türk Ortodoks Kilisesi’ projesini anlatıyor hem de para topluyordu. Kendisine 300 altın veren Sinasoslu (bugün Mustafa Kemalpaşa) Serafeim Rizos, Kayseri’de Eftim’e gerçek amacının ne olduğunu sorduğunda “Maksat, Serafim Efendi, köprüyü geçelim...” demişti.
Mart ayında 68 cemaat okulunu kapatarak öğrencilerinin Türk okullarına gitmesini emreden Eftim, 23 Nisan 1922’de, II. İnönü Meydan Muharebesi’nin birinci yıldönümünü kutlamak için Meclisin önünde toplanan 50 bin kişiye Türk Ordusu’nu öven pek duygulu bir konuşma yaparak işbirliğini daha ileri bir mertebeye taşıdı. O yıllarda Anadolu Ortodoks liderleri ‘İstanbulin’ denilen uzunca bir ceket ve siyah uzun fes giyerlerken, Eftim’in başında Mustafa Kemal tarafından verildiği iddia edilen bir kalpak vardı.
Kilise kuruluyor
Bundan sonrası hızlı gelişti. 3-16 Temmuz 1922’de Kayseri’deki Zincirdere Manastırı’nda 30-40 kişinin katılımıyla ‘Türkiye Büyük Millet Meclisine Tabi Umum Anadolu Türk Ortodoksları Kongresi’ toplandı. Kongre kararları uyarınca 22 temmuzda Anadoluda Ortodoksluk Sadası adlı Karamanca (Karamanlidika) bir dergi yayımlanmaya başladı.
4 ekim (eski takvimle 21 eylül) 1922’de Zincirdere Manastırı’nda toplanan kongrede Patrik Meletios’un Patriklikten çıkarılarak Fener Patrikhanesi’nin feshedilmesi, Kayseri’de bağımsız bir Türk Ortodoks Patrikhanesi kurulması, Eftim’in ‘Papa Eftim’ adıyla ‘Müstakil Türk Ortodoks Kilisesi’nin Umumi Vekilliği’ne getirilmesi yolunda kararlar alındı. Böylece, hem Fener Rum Patrikhanesi’nin ‘ekümenikliği’ reddedilmiş oluyor, hem de Anadolu Rumlarının en azından bir bölümünün ‘Yunan milleti’ ile bağı kesilmiş oluyordu.
Lozan’dan sonra
Ancak, Lozan’la birlikte Papa Eftim ve ‘yerli malı’ kilisenin başına gelenler pek hazindir. Yunanistan’la Türkiye arasında, Lozan Barış Antlaşması’nın bir parçası olarak imzalanan Mübadele Anlaşması ile karşılıklı göçe tâbi tutulacaklar ‘Müslümanlar’ ve ‘Hıristiyanlar’ olarak belirlenince, Türkçe konuşan Ortodoks Karamanlılar da mübadeleye tâbi tutulmuştu. Mustafa Kemal böylece ‘Rumluk meselesine nihai bir nokta koymayı’ hedefliyordu. Nitekim Lozan görüşmeleri sırasında, Ankara, bizzat kurduğu bu kilisenin adını bile geçirmemişti. Yani, ‘laik’ Kemalistler bile kadim gayrımüslim düşmanlığına yenik düşmüşlerdi. Sonuçta, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden çıkarılarak İstanbul, İzmir ve Mersin limanlarından Yunanistan’a gönderilirken yürek paralayan sahneler yaşanmıştı. “Biz sizdeniz, göndermeyin!” yalvarmaları işe yaramamıştı. Sadece, Mustafa Kemal’in ‘Baba Eftim’ dediği Papa Eftim ve yakınları, Mustafa Kemal’in emri üzerine 3 Ağustos 1924 tarihinde çıkarılan 3798 sayılı “Papa Eftim Tezkeresi’ ile devletin himayesine alınmıştı. Onca hizmetin bedeli kişisel kurtuluş olmuştu...
Papa Eftim İstanbul’da
Cemaati yaka paça ülkeden atılırken, Ankara’ya ricacı olmaktan başka bir şey yapmayan Papa Eftim ve yakınlarından oluşan 50-60 kişilik bir grup, 21 Eylül 1923’te İstanbul’a geldi. (1922’de yayımlanan Anadoluda Ortodoksluk Sadası dergisinin sahibi ve yayımcısı Bodrum’lu Pulluoğlu İstamat (Özdamar) da mübadeleden kurtarılanlar arasındaydı. İstamat Bey, Papa Eftim sayesinde Balıklı Hastanesi’ne ‘Tek Mütevelli’ olarak atanacak, 1935’ten 1946’ya kadar Eskişehir mebusu olacaktı.)
Hükümet adına Saffet (Arıkan) Bey tarafından karşılanan ve doğruca Tokatlıyan Oteli’ne götürülen grubun, görevli mi geldiği yoksa bir çeşit sürgün mü olduğu konusunda rivayet muhteliftir. Papa Eftim’e göre Ankara Hükümeti kendisinden Fener Rum Patrikhanesi’ne el koymasını istemiştir. Ancak, Lozan’da Fener Rum Patrikliği’nin varlığını kabul etmek zorunda kalan Ankara, açıktan destek veremeyeceği için Papa Eftim’i destekleme işi Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Fethi (Okyar) Beylere kalmıştı. Papa Eftim, 1930’a kadar Fener Rum Partikhanesi’ni taciz etmeye, mülklerini gasp etmeye devam etti. 1930’da Yunanistan’la ilişkilerin iyileşmesi ile unutulmaya terk edilen Papa Eftim, 1934’te çıkan Soyadı Kanunu’ndan sonra Zeki Erenerol adını aldı. Amcasının oğlu Sokrat’a ‘Ermiş’, yeğeni Nikola’ya ‘Doran’ adları vererek onları papaz ilan etti. Oğlu Yorgi’ye ‘Turgut’ adı vererek onu da diyakozluğa getirdi. Bu tarihten sonra Papa Eftim’in son umudu, 1931’de Bükreş’e Büyükelçi olarak atanan Hamdullah Suphi’nin Romanya’nın Besarabya bölgesinden getirmeyi vaat ettiği 250 bin Hıristiyan Türk Gagavuzlardan kilisesine bir cemaat yaratmaktı.
70 kişilik Gagavuz cemaati ne oldu?
Bu amaçla 1935’te Romanya’dan 10’u kız 70 Hıristiyan Türk gencini getirip Türkiye’deki çeşitli okullara yerleştirdi. 1940’da Besarabya’nın Kızıl Ordu tarafından işgal edilmesi üzerine bu işin arkası gelmediği gibi iş rotasından çıktı. 16 Eylül 1943’te Türk vatandaşlığına kabul edilen bu 70 kişinin nüfus kâğıdına ‘Türk Ortodoks’ yazıldı ve eğitimlerini tamamladıktan sonra Müslüman-Türk kızlarıyla evlendirilerek ‘Türk kültürüne adapte olmaları’ sağlandı. Rivayete göre, Papa Eftim’in sabrı ilk ve son kez bu olayda taşmış ve Hamdullah Suphi’yi arayarak, “Hamdullah Bey, hani ya benim 70 kişilik cemaatim? Müslümanlığın defterinde 70 kişi mi eksikti?” diye sitem etmişti.
Yunan (bir açıdan Türk) milliyetçiliği perspektifinden bakıldığında ‘kendi milletine ihanet eden bir hain’ olan Papa Eftim büyük ihtimalle, Karamanlıların ‘Türk asıllı oldukları’ yolundaki Türkçü teorilerin kurbanı olmuş, şu veya bu nedenle, Ankara ile Kapadokya Hıristiyanları arasında hakemlik rolü oynamış, pek çok olayda Hıristiyan Türkleri Türk milliyetçiliğinin gaddar eylemlerinden korumuştu. Ancak, Lozan’dan sonra işlevi kalmadığından Ankara tarafından bir kenara atılmıştı. Daha doğrusu, Ankara’nın da aynen İttihatçı selefleri gibi, Türklüğü konusunda en küçük kuşku duyduğu küçücük bir gruba bile tahammülü yoktu.
Alparslan Türkeş’in ilgisi
1946’da oğlu (Yorgi) Turgut’un askerlikten muaf tutulması için başbakanlığa yazdığı başvuruda kilisesini “asla dinsel değil, yalnız ulusal ideal ile kurulan kilisemiz” diye tarif eden Papa Eftim, 27 Mayıs 1960 darbecilerinden Alparslan Türkeş’in ilgisini çekmeyi başarmış ama Türkeş’in darbe sonrasında sürgüne gönderilmesi üzerine yeniden yalnız kalmıştı.
Papa Eftim 1962’de felç geçirdi. Kıbrıs Olayları yüzünden Yunanistan’a ders vermek üzere Yunan uyrukluları 1964’te sınır dışı etmesi sırasında İsmet İnönü ile Papa Eftim arasında sert tartışmaların yaşandığı ileri sürüldü. Yerine 1964’te oğlu Turgut Erenerol Papa II. Eftim adıyla geçti. (Papa Eftim 1968 öldü.) Onun da 1991’de ölümü üzerine kardeşi Selçuk Erenerol Papa III. Eftim oldu.
Turan’ın evlatları projesi
1990’ların başında SSCB’nin dağılmasıyla Hıristiyan Gagavuzları Türkiye’ye getirtme projesi yeniden canlandırıldı. Ancak bu operasyon da başarısız oldu. Patrikhane bu sefer gözünü Şamanist Gagavuzlara dikti. Sevgi Erenerol, 6. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Toplantısı için hazırladığı konuşmada şöyle diyordu: “Turan’ın asıl evlatları, Bozkurtların ülkesine hoş geldiniz. Nevruz Bayramınız kutlu olsun.” ‘Büyük Turanî Devleti’ni kurmak’ amacıyla Türkiye’ye getirildiği sanılan gençlerin akıbeti şimdilik bilinmiyor.
Selçuk Erenerol 2002’de ölünce yerini oğlu Ümit (Paşa) Erenerol’a bırakmıştı. Ümit Erenerol’ün kızı Sevgi Erenerol, 1991’den beri Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu. Sevgi Erenerol’un ikizi Cancan Erenerol’un ise Patrikhane’nin kasasından sorumlu olduğu söyleniyor ancak kendisi pek göz önüne çıkmıyor.
Karamanlılar Kimdir?
19. yüzyılda, ağırlıklı olarak Aydın, Antalya, Adana, Hüdavendigâr (Bursa), Ankara, Kayseri, Tokat, Kastamonu, Konya, Sivas, Nevşehir, Niğde ve Göller Bölgesi’nde (Burdur-Isparta yöresi) yaşayan, Rumca bilmeyen, Türkçeyi kendilerine özgü bir ağızla konuşan, buna karşılık Grekçe dua eden ve Grek harfleriyle yazan Ortodoks halka Karamanlılar denirdi. (Karamanlıca Osmanlıca, antik Yunanca ve Rumcanın bir karışımıydı ve Karamanlı alfabesinde Yunan alfabesinde bulunan delta, theta, ksi, psi ve omega harfleri yokken, Yunan alfabesinde olmayan b, d, ş, k, ö ve ü harfleri vardı.)
Osmanlı Anadolu’daki Ortodokslara ‘Ortodoks milleti’ dediği halde, kaynaklarda ‘zimmiyan-ı Karaman’ adıyla ayrı bir topluluk olarak geçen bu grupların kökeni konusunda iki temel tez var. Yunan tarihçilerine göre, Karamanlılar antik dönemden beri Anadolu’da yaşayan ancak Bizans döneminde Hıristiyanlığı kabul eden Yunan kökenlilerdir. Bu tezin bir versiyonuna göre de Karamanlılar, Bizans döneminde, sınır boylarında yaşadıkları için Türk akıncıları ile sıkça temasta bulunan Grek asıllı savaşçı köylülerden ana dillerini unutanlardır.
Cami Bey ya da İzzet Ulvi gibi ‘Türk Tarih Tezi’nin erken temsilcilerine göre, Karamanlılar, prehistorik dönemden beri Anadolu’da yaşayan Hititler, Kumuklar, Kumanlar ve Urartular gibi ‘Türk’ kavimlerin bakiyesidir. Ünlü tarihçilerimizden Mehmed Fuad Köprülü’ye göre ise, Karamanlılar, ağırlıklı olarak Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelen Hıristiyan Oğuz Türklerinin bakiyesidir. Çok azı da, Müslüman Selçuklulardan Hıristiyanlığa geçenlerdir.
Bizans’taki Türk aileler
Gerçekten de, Heredotos veya Strabon’dan gayet iyi bildiğimiz gibi, Anadolu’daki Yunan kolonilerinin tarihi MÖ 5-6 yüzyıllara kadar gider. Bizans kaynaklarında ise, Peçenek, Kuman ve Uz gibi Hıristiyan Türk boylarından gelen askerlerin yanı sıra, ayrıca ‘Türkopol’ diye adlandırılan Selçuklu Türkleri ve Anadolu Türkmenlerinden oluşan Bizans birliklerden de söz edilir. Malazgirt’te Selçuklulara karşı savaşan Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in ordusunda Hıristiyan Türklerin olduğu bilinmektedir. Yine 11. yüzyıldan itibaren, Bizans kaynaklarında ‘Türkopoulos’ diye anılan Aksuhos, Maniakes, Kaloufes (Halife), Prosouch, Tziglognos, İsak, İsa, İlhan, Kutlumuş gibi pek çok Türk ailesinin adına rastlanır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarının önemli figürlerinden Gazi Mihal ve Evrenos Beylerin de aslen Hıristiyan Türklerden olduğu söylenir
Buna karşılık, 1437 tarihli Basel Konsili’ne sunulan Latince bir raporda, Anadolu’da yaşayan Hıristiyan din adamlarının sadece ‘Türk kâfirlerin kıyafetlerini giymekle kalmadıkları’ onların dillerini de aldıklarından yakınılmaktadır. Rapora göre Yunanca, sadece ilahiler, İncil ve Resulün mektupları okunurken kullanılmakta, buna karşılık vaazlar Türkçe verilmektedir.
Meram Bağları’na ziyaret
1473’te Gedik Ahmet Paşa ile birlikte Konya’nın Meram Bağları’na giden Gian-Maria Angiolello adlı seyyah, buradaki Rumların tamamen Türkçe konuştuklarını, dinsel törenlerinde kullandıkları kitaplarının da Arap harfleriyle ve Türkçe yazıldığını belirtir. Bu bilgi şaşırtıcıdır çünkü Karamanlılar Türkçeyi Arap harfleriyle değil Yunan harfleriyle yazarlardı. 1551’de İstanbul’a gelen seyyah Nicolas de Nicolay ise, Yedikule’deki Karamanlı cemaatinden bahseder. 1554-55 yıllarında Habsburg İmparatorluğu’nun temsilcisi Ogier G. Busbecq’le birlikte İstanbul’a gelen seyyah Hans Dernschwam da Yedikule semtinde kendilerine Karamanlılar (Caramonos) denilen halkın ibadetlerini Rumca yaptıklarını fakat bu dili anlamadıklarını, yalnızca Türkçe konuştuklarını yazar. Bu bilgileri 17. yüzyıl yazarı Eremya Çelebi Kömürciyan da tekrarlar.
“Öyle bir mahludi hatt-ı tarikatımız”
17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi ise Antalya Rumları için “Ve dördü Urum keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca [Rumca] bilmezler. Batıl Türk lisanı üzre kelimat iderler”, Alanya’daki Rumlar için de “Amma kadim eyyamdan beri Urum [Rum] keferesi bir mahalledir. Cümle üç yüz hane haracdır. Amma asla Urum lisanı bilmiyüb batıl Türk lisanı bilirler” der.
Karamanlıların yaktıkları şu ağıt da bu duruma dairdir: “Gerçi Rum isek de, Rumca bilmez Türkçe söyleriz/ Ne Türkçe yazar, okuruz ne de Rumca söyleriz/ Öyle bir mahludi [karışık] hatt-ı tarikatımız [yazı usulümüz] vardır/ Hurufumuz [harflerimiz] Yunanice Türkçe meram eyleriz...” Bunlara bakınca, M. Fuad Köprülü haklı görünmektedir. 1000’li yılların başından itibaren karşılıklı etkileşim içine giren bazı Türkler Hıristiyanlaşırken, bazı Hıristiyanlar da Türkleşmişe benzemektedir.
Milliyetçi bilincin düşüklüğü
19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman ve Hıristiyan tebaası arasında milliyetçilik akımları etkisini göstermeye başladığı halde, Karamanlılar arasında ‘milli’ bilinç çok düşüktü. Örneğin 1879’da Kapadokya’yı gezen Henry Tozer’e göre Karamanlılar Rusya’ya, Yunanistan’dan daha yakındılar. Yine çeşitli kaynaklara göre, Karamanlılara milliyetleri sorulduğunda ‘Türk’, ‘Rum’ veya ‘Yunanlı’ değil, sadece ‘Hıristiyan’ olduklarını söylerlerdi. Yüzyılın sonlarında iyice güçlenen milliyetçilik akımlarının etkisiyle, Nevşehir’deki Rum okullarında Karamanlılara Rumca öğretilmesi gibi ‘kültürel Helenleştirme’ çabalarına rağmen küçük bir azınlık dışında Karamanlılar Yunan milliyetçiliğine kayıtsız kaldılar. Bu kayıtsızlıkları yüzünden de Türk milliyetçiliğinin Fener Rum Patrikhanesi’nin etkisini kırma planlarında önemli rol oynadılar...
Kaynakça: Foti Benlisoy, “Papa Eftim and the foundation of the Turkish Orthodox Church”, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde 2002’de kabul edilmiş yüksek lisans tezi; Teoman Ergene, İstiklal Harbinde Türk Ortodokslar, İstanbul Neşriyat Servisi, 1951; Mustafa Ekincikli,Türk Ortodoksları, Siyasal Kitabevi, Ankara 1998; Sula Bozis, “Karamanlılar”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.4, s.458-459, Tarih Vakfı Yayınları, 1994.
.12-7-09
.Doğu Türkistan ne yana düşer?
İDEOLOJİK ADLANDIRMALAR . Çin’in ‘Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de Han ve Uygur kökenli yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği olaylar yatıştı ama geçen haftaki sözümüzü tutup, bu konuda birkaç söz edelim. Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: ‘Türkistan’, ilk olarak 7. yüzyıldan itibaren Arap coğrafyacılarının kullandığı ‘Türklerin yaşadığı yer’ anlamına gelen ideolojik bir terim. Uygurların yaşadığı bölgeye ‘Doğu Türkistan’ denmesi, ‘Batı Türkistan’ diye ülkenin olduğunu ima ediyor. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde Türkler yaşadığına göre Batı Türkistan, Türkiye, Almanya, Fransa, Avustralya ya da başka bir yer olabilir. Kısacası, bu haliyle ‘Batı Türkistan’ tam bir metafor.
Aynı şekilde, Çinlilerin bölgeye verdikleri ‘Yeni Topraklar’ anlamına gelen ‘Şin–Çiyang’ (Türkçe’de Şincan veya Sincan) adı da gayet ideolojik. ‘Soydaşımız’ Uygurlar (ki bu konuda lehte ve aleyhte onlarca teori var ancak bu teorileri bu yazıda tartışmayacağız) yaşadıkları topraklara ‘Şincan’ değil ‘Doğu Türkistan’ denmesini istedikleri için ben de bu isteğe uyacağım.
Yakup Bey’in hanlığı
Türkistan’ın Çin’in kontrolüne geçmesi 1759 yılında Ming Hanedanı’na son veren Quing (okunuşu Çinğ)Hanedanı döneminde olmuştu. Qing Hanedanı’nı kuran Mançular çok etnisiteli Çin İmparatorluğu’nda azınlık grubundan oldukları için çok etnisiteli bir ülkenin nasıl idare edileceği konusunda duyarlı davrandılar. Yine de, merkezi iktidarla yerel halk arasında bugüne dek süren gerilimlerin temeli Quing döneminde atıldı. Afyon Savaşları (1839-1842), Taiping (1851-1864) ve Nian (1851-1868) isyanları ile zayıflayan Quing döneminde, ağır bir ekonomik ve mali krize giren bölgede, Uygurlar tam 42 kez ayaklandılar. Bu isyanlar sonucu Kuçar, Yarkent, Kaşgar ve İli Vadisi’nde bağımsız şehir devletleri kurulduysa da Çin egemenliğine tamamen son verilemedi.
Bu konuda ilk ciddi adım 1865’te Yakup Han’ın Ruslar tarafından işgal edilmiş Hokand Hanlığı’nı 1865’te sona erdirip kendini ‘Atalık Gazi Bedevlet’ ve ‘Halife’ ilan etmesiyle atıldı. Yakup Bey 1866’da Hoten’i, 1867 de Kuça’yı,1868 de Turfan’ı, 1872’de Urumçi’yi ele geçirdikten sonra, İli Vadisi hariç bölgede başkenti Aksu şehri olmak üzere Kaşgar ve Yarkent’te egemenliğini ilan etti. Yakup Bey’in istikrarı sağladıktan sonraki ilk işi Rusya ve Hindistan’ın egemeni Britanya ile dostane münasebetler kurmak oldu. Diğer yandan, İngilizlerin de teşvikiyle Osmanlı Padişahı Abdülaziz’e (1861-1876) bir elçi göndererek, yardım ve himaye talep etti. Pan İslamist düşüncelerin filizlenmeye başladığı bu dönemde Abdülaziz bu çağrıya kayıtsız kalmadı. Enderun’dan Murat Efendi’nin başkanlığındaki dört muvazzaf ve dört emekli subayı 2 bin piyade tüfeği, altı sahra topu ve cephane yapımında kullanılan barut ve malzemeleriyle birlikte Bombay üzerinden Doğu Türkistan’a gönderdi. Heyet Kaşgar’da 100 pare top atışı ile karşılandı, Doğu Türkistan’ın önemli şehirlerinde Abdülaziz adına hutbeler okundu, paralar kestirildi. Osmanlı Devleti’nin Yakup Han’a ‘Emir’ unvanını vermesi şerefine yapılan törende İngiliz temsilcileri de hazır bulunmuştu, çünkü o günlerde İngilizler bölgeyi Rusya ile Çin arasında bir tampon olarak görüyorlardı.
Bölgenin Çin kontrolüne geçişi
Ancak bu ‘Altın Çağ’ kısa sürdü. Yakup Bey’in 1877’de ölmesinden sonra bölge Mançu Hanedanı’nın valisi Zuo Zongtang’ın kontrolüne geçti. Zuo’nun kuvvetleri sadece bölgeyi kontrol etmekle kalmadılar, Rus kuvvetlerinin geri çekilmesini de sağladılar. Zou, bölgede istikrarı sağlamak için bölgeyi Çin’in geri kalanından izole etti. 1884 yılında bölgenin adı, Çin’in 19. Vilayeti olarak ‘Yeni Topraklar’, manasına gelen ‘Şin-Çiyang’ a (Türkçeye Şincan veya Sincan diye geçti) çevrildi. Her ne kadar bu tarihten sonra Türk ve Türkistan kelimelerinin kullanılması, bu adla gazete dergi çıkarılması Türkiye’den ve İslam ülkelerinden gazete, kitap getirilmesi yasaklandıysa da Sun Yat Sen liderliğindeki 1911 Devrimi ile Çin’de Cumhuriyet yönetimi kuruluncaya kadar bölgede önemli bir rahatsızlık yaşanmadı. Ama Cumhuriyet dönemi, Uygurların ayrılıkçı taleplerinin netleşmesinde önemli bir dönüm noktası oldu. Çünkü Çin ulus devletinin kurucu babası Sun Yat Sen, Han kökenliydi ve her ne kadar azınlıkların kendi kimliklerini gerçekleşmesine sıcak bakıyorsa da, ona göre, Uygurlar Hanların alt etnik gruplarından biriydi. Hanların bölgenin verimli tarım alanlarına göç ettirilmesi, bölgenin Han bürokratları tarafından yönetilmesi bu dönemde başladı.
Ceditçiler-Kadimler çatışması
Uygurların buna tepkisi kimlik mücadelesine hız vermek oldu. Bu konuda iki temel akım çarpışıyordu. ‘Cedidçiler’ (Yenilikçiler) denen grup seküler milliyetçilerdi, ‘Kadimler’ (Eskiler) ise Hotan Emiri’nin başını çektiği radikal dinci hareketti. 1930’da Han Maksud’un ölümünden sonra bölge valiliğine getirilen Jin Shuren’in Kumul’u ele geçirip, vergileri arttırması ve Han Çinlilerinin bölgeye yerleştirilmesi sistematik hal almasıyla birlikte Uygurlar yeniden ayaklandılar. 1931 tarihli Kumul İsyanı ile birlikte Müslüman Çinliler olan Huilerin egemen olduğu Gansu eyaletinin feodal beyi ‘Ma’ Chung-Ying bölgeyi işgal etti. (‘Ma’ bir unvandı.) ‘Ma’ Chung-Ying’in ve Huili feodallerin gaddarane idaresi Uygurların Müslüman Huilere karşı antipatisini arttırdı. Bu durum, Uygur milliyetçiliğinde İslam’ın rolünü azaltırken etnik vurguyu güçlendirdi, yani ibre Kadimcilerden Cedidçilere doğru döndü.
Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti
Mart 1933’te Muhammad Emin Buğra ve iki kardeşi Tarım Havzası’nda Hotan Emirliği’ni ilan ettiler. Rusların yardımıyla sona erdirilen bu oluşumu Eylül ayında Cedidçilik, bağımsızlık, reformculuk ve milliyetçilik idealleri ile Sabit Damolla ve eski Kumul Hanlığı Veziri Hoca Niyaz’ın 12 Kasım 1933’te ilan ettiği Şarki Türkistan Türk İslam Cumhuriyeti izledi. (Bazı kaynaklara göre devletin adı Müstakil İslami Şarki Türkistan Cumhuriyeti idi. Devletin ilk parasında ‘Uyghurstan Cumhuriyeti’ yazdığını iddia eden kaynaklar var ama bugün Doğu Türkistanlı milliyetçiler Uyguristan terimini kullanmaktan kaçınıyorlar.)
Sabit Damolla ve Hoca Niyaz, Doğu Türkistan’ın Rusya yanlısı Çinli Valisi Şen-şi-sey ile ittifak içinde Aksu merkezli, Tarım Havzası’nın kuzeyinden Hotan’a kadar uzanan bölgede egemen oldular. Ama o yıllarda bölgeyi adeta Rusya yönetiyordu, çünkü Şen-şi-sey Rus yanlısı bir bürokrattı. Öyle ki, ordu, polis, sağlık, eğitim teşkilatı başta olmak üzere tüm kamu yöneticileride facto 20 kadar Rus subayına bağlı çalışıyordu. Ülkede Rus ajanları, araştırmacıları, tüccarları cirit atıyordu. Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, yıllardan beri bölgeyi sarmış olan yolsuzluk, rüşvet, karaborsacılık, enflasyonla boğuşurken, Başbakan Sabit Damolla, SSCB, Afganistan, İran, Türkiye ve Hindistan’a (o yıllarda Britanya’nın sömürgesiydi) elçiler göndererek yardım almaya çalıştıysa da çağrılarına karşılık bulamadı. Bu ‘cumhuriyet’ Şen-şi-sey’in kuvvetleri tarafından tarihe gömüldü. Devletin ömrü kısaydı ama Uygur milli kimliğinin pekişmesinde önemli katkıları oldu.
Çan Kay Şek’in aşırı milliyetçi politikaları
Sun Yat Sen’in 1925’te ölmesi üzerine iktidara gelen aşırı Han milliyetçisi Çan Kay Şek ise Çin’deki tüm azınlıkların ‘aslında Han kökenli’ olduğunu ileri sürdüğü için Uygur kimliğini ezmeye soyundu. 1942’de ‘Kuzeydoğu Gelişmesi’ politikasını uygulamaya başladığında ilk işi Doğu Türkistan’a Han göçünü teşvik etmek oldu. Başlangıçta milliyetçi hükümetin hedefi 10 bin memur, teknisyen ve öğretmeni ve ailelerini Doğu Türkistan’a göndermek ve bölgeyi merkeze bağlamak olarak açıklanmıştı. Ancak bu politika giderek Hanların bölgede bir çeşit ‘apartheid’ (ırk ayrımı) rejimi kurmasıyla sonuçlandı.
İkinci Dünya Savaşı’nın SSCB aleyhine geliştiği yıllarda Vali Şen-şi-sey, çark ederek Sovyet yetkilileri bölgeden kovdu, fakat tam o sıralarda Uygur milliyetçi liderleri de görüş ayrılığına düşmüşlerdi. Tıp tahsilini İstanbul’da yapmış olan Dr. Mesut Sabri bağımsızlık için ABD’nin yardımına güveniyordu. İsa Yusuf Alptekin Milliyetçi Çin parlamentosuna ve hükümetine ümit bağlamıştı. Muhammed Emin Buğra ve Mahmut Muhiti grubu ise ‘düşmanın düşmanına’ yani Japonlara bel bağlamıştı. Sonunda Uygurların kaderini Ekim 1944’te Gulca’nın güneyindeki Moğol yurdu Nilka’da patlak veren Kazak isyanı tayin etti.
Bir cumhuriyet daha
Daha sonra Doğu Türkistan’ın kuzeyindeki İli, Altay ve Tarbagatay bölgeleri de katıldığı için tarihe ‘Üç Bölge İsyanı’ olarak geçen bu isyanı bastırmak için Çan Kay Şek yönetimi çok sert tedbirler aldı. Bu sefer, savaşta ibrenin lehlerine dönmesi üzerine yeniden gözde olan SSCB’nin de yardımıyla isyancılar Gulca’yı ele geçirdiler ve 12 Kasım 1944’te Şarki Türkistan Cumhuriyet’ini ilan ettiler. Yine SSCB’nin yardımıyla Doğu Türkistan orduları İli, Tarbagatay ve Altay bölgelerini de yeni cumhuriyetin topraklarına kattı. Ancak bir süre sonra Moğolistan Halk Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği’nin Mançurya’da bazı ayrıcalıklar elde etmesi karşılığında SSCB, Doğu Türkistan üzerindeki vesayetinden vazgeçti ve 1945’ten itibaren bölge, yerel Uygur yöneticiler ve Çin Halk Cumhuriyeti'nce ortaklaşa yönetildi.
Çin’le Uygur temsilcileri arasındaki uzun görüşmelerden sonra 1947’nin başlarında ilk defa üç Türkistanlı, Dr. Mesut Sabri ‘Genel Vali’, İsa Yusuf Alptekin ‘Hükümet Genel Sekreteri’ ve Canım Han Hacı ‘Maliye Bakanı’ olarak atandıysa da bundan sonrası merkezi hükümetle yerel yönetim arasında bilek güreşi ile geçti. Sonunda, Doğu Türkistan SSCB ile Çin arasında yapılan stratejik bir anlaşmanın kurbanı oldu. İddialara göre Stalin’in göz yummasıyla, Ekim 1949 tarihinde Gulca’yı işgal eden Mao’nun Komünist orduları, bölgenin de facto bağımsızlığına son verdi.
Komünist dönem
1949’dan sonra Uygurlara otonomi verildi ama Uygurların başkaldırısı hiç bitmedi. Çin resmi kaynaklarına göre 1951-1981 arasında Uygurlar tam 19 kere isyan ettiler. Aslında 1949 ile 1956 arasındaki Çin hükümetleri, Uygurları kazanmak için çalıştılar, en azından İslam karşıtı politikalar gütmediler. Ancak 1958-1961 arasında, Çin’i tarımsal bir toplumdan endüstrileşmiş bir toplum haline çevirme iddiasıyla yürürlüğe konan ‘İleriye Doğru Büyük Sıçrayış’ adlı ekonomik ve sosyal program, milyonlarca kişinin ölümüne neden olan bir kıtlıkla sona erdiğinde Çin’in bütünü ile birlikte Doğu Türkistan’da büyük zararlar gördü. Sadece 1959’daki kıtlık döneminde 500 bin civarında Uygur SSCB’ye sığındı. Pan Türkist eğilimli Uygur örgütlenmeleri de bu yıllarda filizlenmeye başladı. Ancak bu yıllar boyunca, sadece Uygurlar değil, Doğu Türkistan’da yaşayan Han gençliği de huzursuzdu. 1979’da, hayat koşullarından şikâyet eden 8 bin Han gencinin Aksu’da yaptığı büyük gösteri ve göstericilerden bininin katıldığı 100 günlük açlık grevi Doğu Türkistan’ın modern tarihindeki en önemli siyasal olay oldu.
1976’da ölen Mao’nun halefi Deng Xiaoping döneminde Doğu Türkistan’da merkezi yönetimin baskısı oldukça azaldı, ancak bölgenin sorunları ağırlaşarak sürdü. 11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısından sonra, Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı ayrılıkçıları El Kaide ile ilişkilendirmeye başladı. Son olaylar işte böylesine çetrefilli bir tarihin ürünü.
Son olaylarda, milliyetçi kesimler ‘soydaşlık’ ilişkisi yüzünden, İslamcı kesimler Müslümanlık ortak paydasından dolayı infiale sürüklendi. Solcular özünde bir insan hakları ihlali olan konuyu bu kesimlere terk etmiş iken, Türkiyeli Kürtler ise Çin’deki 56 etnik gruptan en büyüğü olan ve nüfusun yüzde 91’ini oluşturan Hanlarla, nüfusun yüzde 1-3’ünü oluşturan Uygurlar arasındaki ilişkilerle Türk-Kürt ilişkisindeki; Kürdistan-Türkiye ilişkisi ile Doğu Türkistan-Çin ilişkisindeki benzerliklere işaret ederek, Türk milliyetçilerini ve muhafazakârlarını samimiyet testine davet ediyorlar.
Uygurlar Çin’in Kürtleri mi?
Gerçekten de, Uygurların ve Kürtlerin kendi ‘millet-i hâkimeleri’ne karşı verdikleri uzun ve kanlı mücadele (güçlü ve zayıf yanlarıyla) ve Hanlarla Türklerin bu kesimlerin taleplerine verdiği tepki, dış güçlerin müdahalesi gibi konular birbirine çok benziyor. Bu benzerlikler yüzünden Türkiye’nin Urumçi’de yaşanan olaylara gösterdiği tepki bu kesimlere ve uluslar arası topluma samimi görülmüyor, zaten Türkiye de sırtındaki kamburlar yüzünden doğru dürüst tepki gösteremiyor. Öte yandan, 1915 Ermeni Tehciri’nde vuku bulan yüz binlerce ölüm ve öldürme olayına ‘katliam’ bile diyemezken, 186 kişinin (ki en azından bir kısmının Han kökenli olduğu anlaşılıyor) çatışmalarda öldürülmesine ‘neredeyse soykırım’ diyecek kadar ‘kendini bilmez’ olabiliyor.
Bölgenin Komünist güçlerin denetimine girdiği 1949’dan sonra, ‘milli mücadelelerini hür bir ülkeden yönetmek üzere’ 1952-1960, 1965 ve 1980 sonrasında üç parti halinde Türkiye’ye iltica eden ve bugün ağırlıklı olarak İstanbul ve Kayseri’ye yerleştirilen Doğu Türkistanlılar (yaklaşık beş bini Uygur, 15 bin kadarı Kazak asıllı) ise Kürt Meselesi başta olmak üzere, Türkiye’nin azınlık sorunları konusunda muhafazakâr Türk milliyetçiliği ile birlikte hareket ediyorlar. Gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin (ki çoğu milliyetçi-muhafazakârdı) Çin’le ilişkileri bozmamak için konuya mesafeli durduklarını da ekleyelim. Yani bu konuda bütün tarafların ciddi bir özeleştiri yapması gerekiyor. Konuyu kendi meşrebimize göre bir ‘kimlik meselesi’ olarak değil, bir insan hakları meselesi olarak ele almanın tam zamanı.
Himalayaların eteğinde bir İttihatçı: Enver Paşa
Doğu Türkistan konusu açılmışken, hayatını Doğu Türkistan davası uğruna yitiren Enver Paşa’ya değinmemek olmaz. Savaşın kaybedildiği anlaşılınca 1-2 Kasım 1918’de ülkeyi terk eden Enver Paşa, iki başarısız teşebbüsten sonra 14 Ağustos 1920’de Moskova’ya ulaşmış, Eylül’de Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayı’na katılıp, Batum’da 3. Enternasyonal’in ilkeleri doğrultusunda kendi ‘Halk Şûralar Fırkası’nı kurduktan sonra, Bolşeviklerin yardımıyla Britanya İmparatorluğu’na karşı, İran ve Orta Asya halklarından müteşekkil bir İslam Devleti kurmak ve bunun başına geçmek üzere ‘cihat’ çalışmalarına başlamıştı. Ancak 1919 kışında Almanya’da komünist hareketin, 1920 sonbaharında Polonya’da Kızıl Ordu’nun yenilmesi, Dünya ihtilali umudunu zayıflatınca, aynı zamanda ekonomik sıkıntılarla da boğuşan Sovyet Rusya’da komünizmin tek bir ülkede yaşayabileceği görüşü egemen olmaya başlamıştı. Bu haleti ruhiye içinde 16 Mart 1921’de Britanya ile Sovyet Rusya arasında imzalanan ticaret ve dostluk antlaşmasının en önemli şartı, Sovyet Rusya’nın Anadolu’da, Kafkasya’da ve Orta Asya’da Britanya aleyhine propagandaya ve faaliyete son vermesiydi. Bu stratejik dönüşüm Enver Paşa’yı Rusya’da işlevsiz kılmıştı. Anadolu’da ise Mustafa Kemal liderliğini giderek pekiştiriyordu. Sakarya Meydan Muharebesi’nin kazanılmasından sonra Enver Paşa için Doğu Türkistan’dan başka gidecek yer kalmamıştı.
Basmacılar hareketi
O yıllarda Özbekler, Kızıl Ordu’nun Hokant’ta kurdukları ‘milli hükümet’i sonlandırmak için şehri yakması ve binlerce kişiyi öldürmesi üzerine Fergana’da ayaklanmışlardı. Buhara’ya ‘Ali Bey’ takma adıyla gelen Enver Paşa’nın 1921 yılının Kasım ayında Buhara’daki silahlı kuvvetlerin başkumandanlığını üstlenmesi bölgede büyük sevinç yaratmıştı. Zaten İttihatçı kadrolar epeydir Buhara’da milis kuvvetlerini organize ediyorlar ve bu kuvvetlere subay yetiştirmek için başta Harp Mektebi ve Darülmuallimin olmak üzere çeşitli okullar açıyorlardı. Enver Paşa’dan bir süre önce Buhara’ya gelen Dr. Nazım Bey’in İTC adına yerel idareden 33 kilo altın alıp gitmesi de bu itibarın göstergesiydi.
Gerçi Enver Paşa bir süre Lakay kabilesinin reisi İbrahim Bey tarafından ‘Moskova casusu olabileceği’ gerekçesiyle üç ay süreyle alıkonmuştu, ancak daha sonra firar edip Bolşeviklere karşı harekete geçtiğinde ordusunun en büyük kesimini yine İbrahim Bey’in kabilesinin mensupları oluşturacaktı. Bu kuvvetlere Bolşevikler ‘basan, yağmalayan, haydut, çapulcu’ anlamında ‘Basmacı’ adını vermişti. Ancak daha sonra isyancılar da bu adı benimsemişlerdi. Enver Paşa Bolşevik rejimini devirmek ve Asya’nın Müslümanlarını İslam’ın yeşil bayrağı altında birleşmek için sağa sola bildiriler gönderiyordu. Kulaktan kulağa Türk gönüllü kıtalarının fillere yerleştirilmiş toplarla İngilizleri alt edeceği haberleri fısıldanıyordu. Büyük İskender de fillerle Orta Asya’ya gelmemiş miydi? Enver Paşa’nın ondan geri kalır nesi vardı?
Kızıl Ordu subayı Melkumov
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve Enver Paşa 4 Ağustos 1922 tarihinde dramatik bir biçimde hayatını kaybetti. Enver Paşa ile ilgili tüm yayınlarda onun Himalaya’nın Pamir Dağları eteklerinde, Balcuvan’ın Çeğen mevkiinde kılıcı elinde Kızıl Ordu birliklerine karşı savaşarak öldüğü yazılır. Araştırmacı Kevork Pamukcuyan, Kanada’da yayımlanan Horizon adlı haftalık derginin 4 Şubat 1985 tarihli sayısında Hayk Hayrabetyan adlı bir yazarın tanıklığına dayanarak Enver Paşa’yı Kızıl Ordu’nun önemli komutanlarından Hagop Melkumyan’ın (o günkü adıyla Melkumov) öldürdüğünü ileri sürüyor. Melkumov bu bilgileri makale yazarı Hayrabetyan’a bizzat anlatmış.
1885’te Karabağ’ın Şuşa bölgesinde dünyaya gelen Melkumov, 1907’de Frunze Askerî Akademisi’ni bitirdikten sonra Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Prusya cephesindeki muharebelere katılmış, yaralanıp iyileştikten sonra Türk cephesine gönderilmiş, süvari alayında Erzurum, Van ve Bitlis’teki çatışmalara katılmış, daha sonra subay olmuş ve pek çok madalya ve nişanla ödüllendirilmiş başarılı bir askermiş. 1917’de Bolşevik saflarına geçen Melkumov Moskova’daki Birinci Süvari Alayı Komutanlığı’na atanmış, aynı yıl Komünist Parti üyesi olmuş. Denikin’in Beyaz Orduları’na karşı savaştıktan sonra Buhara’daki Basmacı hareketini bastırmakla görevlendirilmiş. 1921 şubatından itibaren de görevini başarıyla yerine getirerek mayıs ayında Basmacıları köşeye sıkıştırmış.
Kofrun Kışlası’na baskın
Melkumov’a göre Enver Paşa’nın Doğu Buhara’daki askerî karargâhı Kofrun Kışlası’ndaydı ve emrindeki güçlerin sayısı 17 bin kişiye ulaşmıştı. (Bu sayıları 200 bine çıkaran Türk kaynakları vardır. Ancak Şevket Süreyya Aydemir, olay günü, Korfun Kışlası’nda Enver Paşa’nın yanında 4-5’i Osmanlı olmak üzere sadece 25 asker olduğunu ileri sürer.) Melkumov’un ise 1500 süvari ve 800 piyadeden ulaşan küçük bir birliği vardı. Melkumov, sayısal açıdan çok zayıf olduğu için saldırıyı sabah namazından önce, şafak sökerken aniden yapmayı planlamıştı. O gece vadi sisle kaplanmıştı. Bu yüzden, Melkumov’un birlikleri Kofrun Kışlası’na görünmeden yaklaşabilmişti. Kışla büyük bir bağın içindeydi. Melkumov, altın renkli hilalli yeşil bir bayrağın yanında nöbet tutan kırmızı sarıklı nöbetçileri görünce çok sevindi. Çünkü nöbetçiler, Enver Paşa’nın kışlada olduğuna işaret ediyordu. Bundan sonrası hızla gelişti. Melkumov’un birliği önce kışlayı topa tuttu. Ardından süngü takarak hücum ettiler. Enver Paşa uykusundan fırlayarak elbisesiz ve yalınayak atına atladığı gibi süratle dağlara doğru uzaklaşmaya başladı. Melkumov’un dediğine göre, Enver Paşa, yaklaşık 25 verst’lik (1 verst=1067 m.) bir takipten sonra Çeğen mevkiinde kıstırıldı ve kanlı bir süngü dövüşünden sonra öldürüldü. Enver Paşa’nın üzerinde “İslam ordularının başkumandanı, Halife’nin damadı ve Hazret-i Muhammed’in vekili’ yazılı büyük gümüş mührü ödül olarak Melkumov’a verildi. Şahsi Kur’anı ve tezhipli hilatı ise yörenin resmi makamlarına teslim edildi. Enver Paşa için savaş ebediyen sona ermişti ama Basmacılar için mücadele 1934’e kadar devam etti. Melkumov 1937’de emekliye ayrıldı, 1960’da Türkistanlılar adı altında hatıratını yayımladıktan iki yıl sonra da öldü.
Özet Kaynakça: Mehmet Saray, Doğu Türkistan Türkleri Tarihi, 1.Cilt, Doğu Türkistan Vakfı Yayınları, İstanbul 1998; İsa Yusuf Alptekin, Unutulan Vatan Doğu Türkistan, Seha Yayıncılık, 1999; A. Ahat Andican, Cedidizm’den Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi, Emre Yayınları, 2003; Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınevi 2004; Ahmet Kemal İlkul, Çin -Türkistan Hatıraları (Yay. Haz. Yusuf Gedikli), Ötüken, 1997; İklil Kurban, Şarki Türkistan Cumhuriyeti (1944–1949), TTK Basımevi, 1992 Metin Önal, Çin’in Etnik Politikaları Çerçevesinde Doğu Türkistan Sorunu (Derleyen: Bekir Günay), Kültür -Sanat Yayıncılık, 2005; Kevork Pamukcuyan, “Enver Paşa Nasıl Öldü?”, Tarih ve Toplum, Aralık 1990, S. 84, s. 13-15.
.19-7-09
.Mudanya’dan Lozan’a giderken
Gündemi yasama-yürütme-yargı erkinin ilişkilerinde yaşanan sıkıntılar, hükümetin ‘Kürt açılımı’ ve ‘katsayı’ meseleleri işgal ediyor ama 24 Temmuz’da imzalanışının 86. yıldönümünü kutladığımız, Türk ulus devletinin hukuki kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nı ele almamak yakışık almazdı. Elbette bu anlaşmayı, Osmanlı Devleti’ni fiilen sona erdiren 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile karşılaştırmalı olarak okumak lazım. Dahası, bu iki antlaşmayı da Mondros Mütarekesi ile birlikte ele almak lazım ancak, zamanında fırsatları iyi değerlendiremediğim için, konuya ortasından başlamak zorunda kaldım.
Ancak bu hafta Lozan’ı, 10 Ağustos haftası ise Sevr’i anlatmak kronolojiyi bir kez daha ters yüz etmeyi gerektiriyordu. Her iki antlaşmayı karşılaştırarak irdelemek ise bu sayfanın çapını çok aşan bir iş olacaktı. Ben de, bu haftaki yazımı, savaşı hukuken bitiren Mudanya Mütarekesi ile Lozan Barış Konferansı arasındaki dönemi anlatan bir giriş yazısı olarak tasarladım. 4 Ağustos’ta yapılacak Meclis Başkanı seçimleri ile Lozan’a giden heyetin seçilmesi sürecinin benzerlikleri de ‘güncelle bağ kurma’ kaygımı gidermek için iyi bir fırsat oldu. Herkese iyi Pazarlar…
İzmir’de İtilaf Devletleri ile ilk temaslar
9 Eylül 1922’de İzmir’in geri alınmasından sonra Ankara Hükümeti, birbirleriyle doğrudan ilgili üç önemli sorunla karşı karşıya kalmıştı. Bunlar, görüşmelerin ne zaman ve nerede başlayacağı ve görüşmelerde Türk tarafını kimin temsil edeceği konularıydı. Birinci konuda ilk ağız yoklaması, İzmir’de yapılmıştı. İlerde kayınpederi olacak İzmir’in ünlü tüccarlarından Muammer Uşakizade’nin Göztepe’deki Beyaz Konağı’nda kalan Mustafa Kemal’i 15 Eylül 1922 günü, İzmir Limanı’nda demirli Fransız Donanması Kumandanı Amiral Dumesnil ziyaret etmişti. 13 Eylül’de başlayan İzmir Yangını’nın alevleri arasında süren görüşmede Dumesnil, Mustafa Kemal’e, yangını Türklerin çıkardığı yolundaki söylentileri aktarmış ancak Mustafa Kemal’den duyabildiği tek söz ‘Evet bu yangın nahoş bir hadisedir” olmuştu. Ardından Mustafa Kemal konuşmayı İtilaf Devletleri ile yapılacak barış müzakerelerine getirmiş ve yangın meselesini kapatmıştı.
Görüşmeyi kim talep edecek?
Yangın konusunda ısrar etmeyi yakışıksız bulduğu anlaşılan Amiral Dumesnil “Konuşmalara girmek için iki ayrı metot vardır. Zafer elde ettiğinize göre, İtilaf Devletlerine şimdi sulh müzakerelerine girmeğe amade olduğunuzu bildirebilirsiniz. Veyahut aksine onlardan ilk tekliflerini yapmalarını beklersiniz.” dediğinde Mustafa Kemal “Ben ikinci metodu tercih ederim. Çünkü ilk metot bir zaaf eseri gibi yorumlanabilir. Sarf ettiğimiz gayretten bitkin hale geldiğimizi sanabilirler” cevabını vermişti. Dumesnil “Fakat zaferi elde ettiğiniz şu sırada bu yolda bir davranış güzel bir jest olur” diye üsteleyecek ancak Mustafa Kemal kararlı bir şekilde “Ben bu usule başvuramam. Çok daha evvel Yunan Ordusunu kolaylıkla ezebileceğimize tam emniyetimiz olduğu sırada, [Şubat 1921’de] Londra’dan sulh müzakerelerini açmasını rica etmiştik. Bizi dinlemediler. Tecrübemiz şu halde bu şeklini kabul etmemekliğimizi bize öğretmiş oluyor” diyecekti.
Mudanya mı Üsküdar mı?
Amiral konunda konferansın toplanması için gayri resmi konuşmalara başlamak şeklinde ‘üçüncü yol’dan söz etmek zorunda kaldı. Bu yolu uygun bulan Mustafa Kemal mütareke görüşmelerinin ‘Misak-ı Milli’ esaslarına uygun yürütüleceğinin belirtti. Ardından Boğazların serbestliği karşılığında her iki yakaya daimi istihkâmlar tesis edilmesi konusunda anlaşıldı. Mütarekenin nerede yapılacağı konusunda gelindiğinde, Mustafa Kemal daha önce İzmir’i teklif ettiklerini hatırlattı ancak Dumesnil, Fransızların güvenlik yüzünden bunu uygun bulmadıklarını, onun yerine Venedik’i önerdiklerini belitti. Ardından Mudanya alternatifi üzerine konuşuldu, fakat Mudanya’ya ulaşmanın zorluğundan söz edildi. Sonunda iki taraf İstanbul-Üsküdar üzerinde anlaştılar ve Amiral Dumesnil İstanbul’a döndü.
“Müttefikler bizle ilgilenmiyor…”
Bundan sonrasını İsmet İnönü hatıratında şöyle anlatır: “Müttefikler bizi İzmir’de bırakmışlar, bizimle hiç meşgul olmuyorlardı. Devlet ve milletin zahmet ve zaferinin karşılığını alması davasına müttefikleri zorlamak icap ediyordu… Düşünüyoruz bunu nasıl yapabiliriz? İtilaf Devletleri, İngilizler Boğazlardadır, Çanakkale’dedir… Bütün kuvvetlerimizle bunların üzerine gidelim dedik. Ama kötü bir tesadüf neticesinde İtilaf Devletleri ile silahlı bir çatışma olabilir. Böyle bir emrivaki ile karşı karşıya gelebiliriz. Bunu istemiyoruz.” Sonunda her şey göze alınır ve Türk ordusu Çanakkale’ye doğru ilerlemeye başlar. Bir süre sonra tarafsız bölgeyi silahlandıran İngiliz ordusu ile göğüs göğse gelirler. İngilizler silah kullanmaz ancak Türk tarafı taarruz ederse, tellerin arkasındaki mevzilerinde bu taarruzu kabul etmeye hazır şekilde dururlar.
İngiliz işçi sınıfı imdada yetişiyor
Tam bu sırada Fransızlar, Türklerle savaşmayacaklarını açıklar. İngiltere'de ise halk Türklerle yeniden karşı karşıya kalmaktan rahatsızdır. 21 Eylül 1922 günü, İngiltere'nin en önemli gazetelerinden Daily Mail, iktidardaki Lloyd George Hükümeti’ni ağır şekilde eleştirerek, 'Çanakkale'den çekiliniz' manşetiyle çıkar. Aynı gün İngiliz İşçi Sendikaları Kongresi, eğer savaş olursa, genel greve gideceklerini açıklar. Durumun nezaketi ortadadır. Tam bu sırada Fransa'nın en ünlü siyaset adamlarından M. Franklin Bouillon, Metz savaş gemisiyle İzmir'e gelir ve Mustafa Kemal’le bir görüşme yapar. Bu görüşmede Başvekil Rauf Bey ve Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey de hazır bulunurlar. Görüşmenin başında, Bouillon'un Mustafa Kemal Paşa'ya yaptığı müracaatın TBMM hükümetine yapılmış gibi kabul edileceği kararlaştırılmış, müzakerelere bu şartla başlanmıştır. Nihayet, İtilaf Devletleri’nin 23 Eylül tarihli notası 29 Eylül'de yanıtlanır: "Mösyö Franklin Bouillon'un İtilaf Devletleri namına verdiği teminata ve adilane sulhun kısa sürede tesisi için derhal müzakerelere başlanacağına itimat ederek askeri harekât durdurulmuştur..."
İtilaf Devletleri mütareke görüşmelerinin Mudanya’da yapılmasını da kabul etmiştir. Mudanya Konferansı, fiilen 3 Ekim’de başlar ve 10 Ekim’de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasıyla biter.
Saltanat’ın ilgası ve iki başlılığın sona ermesi
Sıra mütarekeyi takip eden barış görüşmelerinde Türk tarafını kimin temsil edeceği konusunu kesinleştirmeye gelmişti. Daha Mudanya’da görüşmeler sürerken İtilaf Devletleri Padişah Vahdettin’e müracaat ederek İstanbul Hükümeti’nin de Lozan’da yapılacak barış görüşmelerine bir heyet göndermesini istemişti. İtilaf Devletleri’nin Türk tarafındaki çift başlılıktan yararlanmak istediği anlaşılıyordu ama Ankara’nın buna tepkisi çok sert ve akıllıca oldu. Sadrazam Tevfik Paşa’nın 17 Ekim 1922’de Mustafa Kemal’in İstanbul’daki temsilcisi Hamid Bey aracılığıyla Mustafa Kemal’in şahsına gönderdiği telgrafla, Lozan’a gidecek delegasyon ve Lozan’da takınılacak ortak tavır konusunda fikir sormasıyla başlayan süreç kimsenin aklına gelmeyecek bir şekilde sonuçlandı.
Telgraf krizinin umulmadık sonucu
Tevfik Paşa’nın telgrafı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne değil de, kendi adına çekmesine öfkelenen (ya da öfkelenmiş görünen) Mustafa Kemal, fırsattan istifade Tevfik Paşa’ya sert bir cevap yazdı. Telgrafta şöyle deniyordu: “... TBMM ordularının kazanmış olduğu kesin zaferin sonucu olarak yakında yapılması beklenen barış konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak TBMM Hükümeti tarafından temsil olunur.”
Ancak telgrafın hitap kısmına ‘İstanbul’da Hamid Bey’e’ diye yazıldığı için, telgraf Tevfik Paşa’ya ulaşmamıştı. Güya Hamid Bey, telgrafın Sadrazam’a verileceğini anlamamıştı ama telgraftaki hususları bir özet halinde Sadrazam’a sunmuştu. Bunun kasıtlı bir ‘yanlış anlama’ olması ihtimali güçlüydü, çünkü kendisine cevap verilmediğini sanan Tevfik Paşa, ilk telgraftan 12 gün sonra, emredici bir dille ve yine Türkiye Büyük Millet Meclisi yerine ‘Ankara Büyük Millet Meclisi’ne hitaben ikinci bir telgraf daha çekince Mustafa Kemal’in beklediği fırsat doğmuş oldu. Çünkü Sadrazam’ın küstah üslubu, mebuslar arasında büyük hoşnutsuzluk yaratmış ve Mustafa Kemal’in ustaca yönlendirdiği bir manevra sonucu, 1 Kasım’ı 2 Kasım’a bağlayan gece iki maddelik bir Meclis kararıyla Saltanat ilga edilivermişti. Böylece Lozan’da Türk tarafını kimin temsil edileceği meselesi kökten halledilmişti. Bu kararın alınmasından sonraki ilk iş Lozan’a gidecek heyetin seçilmesi oldu.
Meclis’in değil Mustafa Kemal’in seçtiği heyet
Heyet başkanlığı için Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) Reisi Rauf (Orbay) Bey başta olmak üzere Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, sabık Dahiliye Vekili Ali Fethi (Okyar) Bey ve hatta Kâzım Karabekir Paşa gibi Millî Mücadele’nin ağır topları beklenti içine girmişti. Özellikle Rauf Bey, Osmanlı Devleti’nin sonunu getiren Mondros Mütarekesi’ni imzalamış olmanın ezikliği içinde, o kötü hatırayı bir zaferle silmek arzusu içindeydi. Ancak Mustafa Kemal’in Lozan için uygun gördüğü isim, Saltanat’a ve Halife’ye bağlılığı bilinen Rauf Bey değil, Mudanya Mütarekesi’nin başarılı görüşmecisi, her daim kendisine sadık ‘Garp Cephesi Kumandanı’ İsmet (İnönü) Bey’di.
Emrivaki atama
Böylesi önemli bir işi TBMM’ye bırakmaya niyeti olmayan Mustafa Kemal Nutuk’ta, adaylar arasında başlangıçta kesin karar vermediğini, ancak Rauf Bey’in böyle hayati önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamadığını, Rauf Bey'in de kendisini zayıf görmekte olduğunu hissettiğini belirtir. Mudanya Konferansı bittikten sonra, İsmet Paşa ve Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ile buluşmak üzere yanında Milli Müdafaa Vekili Kazım Karabekir Paşa ve Refet (Bele) Paşa ile birlikte Bursa'ya giden Mustafa Kemal, Bursa’da İsmet Bey’in delegeler heyetine başkanlık edip edemeyeceğini bir kez daha inceler. Mudanya Konferansı'nı nasıl idare ettiğini ayrıntılı olarak anlamaya çalışır. Dediğine göre, İsmet Paşa'ya bu konudaki tasavvurlarıyla ilgili tek kelime etmemiştir. Sonunda kararını verir. Ancak İsmet Paşa'nın Murahhaslar (Delegeler) Heyeti Başkanı olabilmesi için daha önce Hariciye Vekili olmasını uygun görmüştür. Bunun için de, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'e özel ve gizli bir telgraf gönderir ve kendisinin Hariciye Vekilliğinden istifa etmesini ister. Yusuf Kemal Bey bu ricaya karşı çıkmayı düşünmez bile, çünkü 7 Şubat-3 Nisan 1922 tarihleri arasında Avrupa seyahatine giderken İstanbul’da Sultan Vahdettin ile görüşerek Ankara’nın canını pek sıkmış, TBMM’de sert eleştirilere uğramıştır. Yusuf Kemal Bey istifasını verdikten sonra Mustafa Kemal İsmet Bey’e kararını bildirir. Nutuk’ta dediğine göre, İsmet Bey çok şaşırmış ve asker olduğunu söyleyerek bu görevden affını dilemiştir. Ancak sonra karara boyun eğmiş, görevi kabul etmiştir.
İkinci Grubun itirazları
Bu durum başta Rauf Bey olmak üzere pek çok mebusu son derece rahatsız eder. Nitekim 2 Kasım’da yapılan oturumda, muhalif mebusların oluşturduğu İkinci Grup’tan Hakkı Hami (Ulukan), Ziya Hurşit (Saltanat’ın kaldırılmasına tek karşı çıkan mebustur), Salahattin (Köseoğlu), Sırrı (Bellioğlu) ve Hüseyin Avni (Ulaş) Bey gibi ağır toplar, Heyet-i Vekile tarafından İsmet Bey’in ‘Baş Murahhas’, Maliye Bakanı ve Trabzon Milletvekili Hasan (Saka) Bey ve Sağlık Bakanı ve Sinop Milletvekili Dr. Rıza Nur’un ‘Murahhas’ olarak seçilmesine itiraz ederler. Onlara göre, Lozan’a gidecek heyeti, doğrudan milli iradeyi temsil eden TBMM’nin seçmesi gerekir. Ancak muhaliflerin bu yöndeki önergeleri oturumu yöneten Dr. Adnan (Adıvar) tarafından görmezden gelinir ve Adnan Bey, hükümetten gelen tezkereyi oylar. Tezkere 67 ret, 8 çekimser oya karşılık 121 oyla kabul edilir. Daha sonra Heyet-i Vekile, heyete, danışman, uzman, basın danışmanı, mütercim ve sekreter olmak üzere 33 kişi daha ekler.
3 Kasım’da yapılan Meclis oturumunda, heyetin ödeneği 22 ret ve 5 çekimser oya karşılık 152 oyla kabul edildiğinde, heyete ilişkin itirazların aşıldığı izlenimi doğar ancak, heyetin Lozan’daki görevleri süresince izinli sayılmalarına ilişkin gizli oylamada, Saruhan Mebusu Celal (Bayar) için 61, Sinop Mebusu Rıza (Nur) için 54, Adana Mebusu Zekai (Apaydın) için 34, Trabzon Mebusu Hasan (Saka) için 30, Diyarbakır Mebusu Zülfü Tigrel için 27 ve Burdur Mebusu Meviyüttin Saltıklıgil için 22 ret oyu çıkınca, muhaliflerin pes etmediği anlaşılır. Ancak Mustafa Kemal’in isteği olmuştur. Lozan’a doğrudan kendisinden talimat alacak bir ‘sadık bende’, İsmet Bey gidecektir.
Sıkıntılı bir süreç sonucu ortaya çıkan bu heyette tek bir diplomat yoktur. Aslında Meclis’te diplomat üye yoktur ama göreve çağırıldığında seve seve kabul edecek pek çok başarılı ve vatanperver Osmanlı diplomatı vardır. Ancak eski dönemin diplomatlarını göreve çağırmanın TBMM’nin prestijini sarsacağı düşüncesi egemen olmuş gibidir. Bu durum resmi tarih tarafından Osmanlı diplomatlarının ‘beceriksiz ve aşağılık duygusuyla malul olduğu’ bu yüzden bu kadrolardan yararlanılmadığı şeklinde formüle edilmiştir. Halbuki ilerde göreceğimiz gibi Osmanlı diplomatları Sevr’de bile son derece başı dik, hatta yer yer dik başlı bir tavır takınmışlardır. Aynı şekilde, Lozan Heyeti’nin diplomatik tecrübe eksikliği pek çok kayba mal olacaktır.
14 maddelik Talimatname cepte
O güne dek askerlikten başka iş bilmeyen ‘Baş Murahhas’ İsmet Bey 38 yaşındadır. Sabırlı ve inatçı bir kişiliktir. Kendi çabasıyla öğrendiği az buçuk Almancası ve Fransızcası ile az işiten kulakları vardır. Hükümet bu eksikleri kapatmak için dört koldan çalışmaya başlar ve her sayfası bakanların tümü tarafından imzalanan ve 14 maddeden oluşan üç sayfalık bir ‘Talimatname’ hazırlar.
Misakı Millî doğrultusunda hazırlanan Talimatname’de şunlar yazmaktadır: “1- Doğu Sınırı: ‘Ermeni Yurdu’ söz konusu olamaz, olursa görüşmeler kesilir. 2- Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek. Konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa hükümetten talimat alınacak. 3- Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesi için çalışılacak ve sınır şöyle olacaktır: Reis İbn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul vilayeti güney sınırına ulaşacak. 4- Adalar: Duruma göre davranılacak. Kıyılarımıza pek yakın olan adalar ülkemize katılacak; şayet olmazsa Ankara’dan sorulacak. 5- Trakya Sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacak. 6- Batı Trakya: Misak-ı Millî maddesi. 7- Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası: Yabancı bir askerî kuvvet kabul edilemez. Bu yüzden görüşmeleri kesmek gerekirse önceden Ankara’ya bilgi verilecek. 8- Kapitülasyonlar: Kabul edilemez. Bu yüzden görüşmeleri kesmek gerekirse, gereken yapılır. 9- Azınlıklar: Esas mübadeledir. 10- Osmanlı Borçları: Bizden ayrılan ülkelere paylaştırılacak. Yunanistan’dan alınacak tamirat bedeline mahsup edilecek. Olmazsa 20 yıl ertelenecek. Düyun-ı Umumiye İdaresi kaldırılacak. Zorluk çıkarsa Ankara’ya sorulacak. 11- Ordu ve donanmaya sınırlama söz konusu olamaz. 12- Yabancı Kuruluşlar: Yasalarımıza uyacaklar. 13- Bizden ayrılan ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddeleri geçerlidir. 14- İslam cemaat ve vakıflarının hakları eski anlaşmalara göre sağlanacaktır.”
Heyet, Talimatname’yi cebine koyup Ankara’dan yola çıkar. Yanlarında, kendilerini Ermeni komitacıların ve Çerkez Ethem’in adamlarının olası saldırılarından koruyacak 10 kadar da asker vardır. Beş günlük bir tren yolculuğundan sonra Lozan’a varan heyeti istasyonda Türk ve Mısırlı öğrenciler sevinç gösterileriyle karşılarlar. Aynı anda Ermeni ve Rumların da aleyhte gösterileri sürmektedir.
Leman Gölü kıyısındaki umut
Konferans, İngiltere’deki seçimler ve İtalya’daki kabine değişikliği sebebiyle Britanya ve İtalya delegeleri gelemediği için 20 Kasım 1922’de, saat 15.30’da başlar. (Daha sonradan gecikme gerekçesinin uydurma olduğu öğrenilecektir. Müttefik delegeler, Türklere karşı ortak politika oluşturmak için Paris’te toplanmışlar, henüz sonuca ulaşamadıkları için de yukarıdaki bahaneleri ileri sürmüşlerdir.) Casino de Mont Bénon’da yapılan açılış törenine, İsmet Bey Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la birlikte salona girer. İtalya Başbakanı Mussolini, Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Poincaré de salonda hazırdırlar. İsviçre Konfederasyonu Başkanı Robert Haab ev sahibi sıfatıyla yaptığı konferansı açış konuşmasında şöyle der: “Burada seçkin temsilcilerini selamlamakla şeref duyduğumuz devletler, Yakın Doğu anlaşmazlığına son verdirecek olan barış konferansının ilk toplantısını, tarafsız İsviçre’nin yurttaşlarından birinin açmasını istemek inceliğini göstermişlerdir… Dilerim ki, Türk-Yunan savaşı, on yıldan beri Avrupa’yı ve Asya’nın bir parçasını yakıp yıkmış olan ve uğursuz etkileri, hem yenenlerin hem de yenilenlerin gelecek kuşaklarında sürüp gidecek tragedyanın son perdesi olsun. İşte bunun içindir ki, dünya, Leman Gölü kıyılarına, içinde güçlü bir umut ışığı parlayan, kuşkulu gözlerle bakmaktadır...”
İsmet Bey’in gerginleştirici konuşması
Ardından ‘Konferans Başkanı’ sıfatıyla Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon söz alır ve ev sahibine teşekkür cümlelerinden sonra konuşmasını şöyle bağlar: “Eğer murahhasların hepsi aynı uzlaştırıcı ruh ile çalışırlarsa, masa üzerine gelecek her meseleyi halletmek ve sulhu yapmak arzusu ile yüklü olurlarsa gayeye varmak kolaylaşır…” Toplantının bu konuşma ile bitmesi beklenmektedir. Ancak İsmet Bey söz ister ve bu konuda ısrarlı olur. Lord Curzon’un konuşacağını öğrenince gece kaleme aldığı beş paragraflık konuşmasında Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Türklere büyük haksızlıklar yapıldığını, Yunan işgalinin Anadolu’da büyük yıkıma neden olduğunu, dolayısıyla tazminat ödenmesi gerektiğini, Türk halkının ülkesini işgalden kurtarmak ve istiklalini kazanmak için büyük fedakârlıklarla Kurtuluş Savaşı verdiğini ve büyük bir zafer kazandığını sert bir dille anlatır.. Diplomatik teamüllere aykırı bu konuşma bazılarına göre ‘Türk tarafının kararlılığını gösteren bir baş yapıttır’, bazılarına göre “bir tören toplantısının sınırını ve havasını çok aşmıştır.” Nitekim konuşma bittiğinde salonda buz gibi bir hava esmiştir. Resmi tarihçilerin Mussolini’nin İsmet Bey’i alkışladığını söylemesine rağmen, ABD temsilcisi Joseph C. Grew, Mussolini’nin yüzünde beliren vahşi ifade ile İsmet Bey’in boğazına sarılacak gibi durduğunu söyler İşte, sevabıyla günahıyla Türkiye Devleti’nin kurucu belgesinin imzalanacağı Lozan Barış Görüşmeleri’nin Uşi (Ouchy) Şatosu’ndaki esas oturumları İsmet Bey’in bu sinirli ve gergin konuşmasının yarattığı olumsuz havada başlamıştır.
Gerisi iki hafta sonra…
Kaynakça: Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, c.I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1993; Yaşayan Lozan, (Yay. Haz.: Çağrı Erhan), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 2003; İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları, (1920-1945), c. I, TTK Yayınları 1989; İlhan E. Postacıoğlu, Atatürk Önünde Tarih Bakaloryası, Erler Matbaası 1977; Ali Naci Karacan, Lozan, Bilgi Yayınevi, 2007; Joseph C. Grew, Lozan Günlüğü, (Çeviren: Kadri Mustafa Orağlı), İstanbul, 2001; Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerle Lozan Konferansı’nın Perde Arkası, Ankara, 2006; Rıza Nur, Lozan Hatıraları, İstanbul, 1991; Ahmet Demirel, “TBMM’de Lozan görüşmeleri”, Toplumsal Tarih, S.115, Temmuz 2003, s. 78-81.
.26-7-09
.Misak-ı Milli nedir, ne değildir?
Geçen hafta Lozan’a gidiş konusunu ele almış, Sevr ile Lozan’ın bir karşılaştırmasını yapmayı 10 ağustos haftasına bıraktığımı belirtmiştim. Aslında iki antlaşmayı bir gazete sayfasında karşılaştırmak kolay değil. Hele de daha Mondros ve Sevr meselesini enine boyuna tartışmamışken. Yine de en azından konuyla ilgili okuyucuların kendi araştırmalarını yapmaları için bazı ipuçları vermeyi denemek istiyordum. Bu sözüm bazı okurların gözünden kaçmış olmalı ki, bolca ‘neden Lozan’la Sevr’i karşılaştırmadan yazıyı kestiniz?’ eleştirileri aldım. Anlaşılan daha uzun ve net açıklamalar yapmalıyım, ya da işi tek bir sayfada bitirmeyi öğrenmeliyim. İki yazı arasına bir hafta koymamın nedeni sadece kronolojiye sadık kalma isteği değildi. Esas, Rusya Devlet Başkanı V. Putin’in 6 ağustosta gerçekleşmesi beklenen Türkiye ziyareti dolayısıyla bir ‘Rusya yazısı’ yazmak istiyordum.
Hayalimde Türk ve Rus modernleşmelerini karşılaştıran bir yazı yazmak vardı. Ancak bütün uğraşlarıma rağmen, ortaya Murat Belge’nin bir zamanlar yazdığı ve bana göre ‘bir tarih yazısı nasıl olmalı?’ başlıklı bir derse konu olacak güzel yazısının kötü bir kopyasından fazlasını çıkaramadım. Bunun üzerine Murat Belge’nin yazısını bu sayfaya taşımak istedim ancak yazının boyutları buna izin vermedi. (“Batılılaşma: Türkiye ve Rusya”, başlıklı yazı, İletişim Yayınları’nın çıkardığı Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce adlı eserin ‘Modernleşme ve Batıcılık’ adlı 3. cildinde yer alıyor. Okumanızı tavsiye ederim.) Sonunda rotayı başka bir konuya; gerek Sevr’i ve Lozan’ı anlamak için, gerekse bugünkü pek çok siyasi tartışmayı anlamlandırmak açısından kilit öneme sahip olduğunu düşündüğüm Misak-ı Milli konusuna çevirdim. Her zamanki gibi, bu konuyu da bir kerede bitiremedim. Noktayı önümüzdeki hafta koymak üzere herkese iyi pazarlar...
İstanbul işgal ediliyor
Bugün ulusça her başımız sıkıştığında başvurduğumuz Misak-ı Milli nedir, kim hazırlamıştır, ne zaman ve nerede hazırlanmıştır, ne anlama gelmektedir gibi sorulara herkes farklı cevaplar verir. Öncelikle belirtelim ki, Misak-ı Milli beyannamesi son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda ortaya çıkmıştı. Bilindiği gibi, Meclis-i Mebusan, Mondros Mütarekesi’ni takiben, 21 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin tarafından seçimlere gidilmek üzere feshedilmişti. Mustafa Kemal’in önderliğindeki kadrolar, önce seçimlere katılmama kararı almışlar sonra bu kararın sonucu değiştirmeyeceğini düşünerek, meclisi kontrol altına almaya karar vermişlerdi. Plana göre, yeni seçilen mebusların İstanbul’a gitmeden önce Ankara’ya uğramaları sağlanacak, bu mebuslar aracılığıyla Meclis-i Mebusan’da bir ‘Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu’ oluşturulacak, Milli Mücadele’ye soğuk bakan Ali Rıza Paşa Hükümeti düşürülecek, Meclis Başkanlığı’na Mustafa Kemal’in seçilmesi sağlanacak, Sivas Kongresi kararları Meclis’e onaylatılacaktı. İşte bugün Misak-ı Milli diye bildiğimiz metin bu bağlamda ortaya çıkmıştı. Mustafa Kemal’in asıl düşüncesi, Ankara’da yeni bir devlet oluştururken, eski düzenin meşruiyetinden ve kurumlarından alabildiğine yararlanmaktı.
Felah-ı Vatan mı, ‘Fellah-ı Vatan’ mı?
Seçimlerden sonraki Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920’de açılmıştı. Mustafa Kemal’in planlarını İstanbul’da uygulamakla görevli Rauf (Orbay) Bey, 6 Şubat 1920’de Mustafa Kemal’e bir telgraf çekti. Telgrafta Meclis’te 70 kişilik (bazı kaynaklara göre grup 88 kişilik) bir grup oluşturduğunu haber veriyordu. Mustafa Kemal 7 şubat tarihli cevabi telgrafında grubun nizamname ve programını, kimlerin katıldığını, kimlerin katılmadığını, hangi seçim çevresinden olduklarını soruyordu. Anlaşıldığı kadarıyla, gelişmeler kontrolünden çıkmaya başlamıştı. Nitekim Mustafa Kemal’in Meclis-i Mebusan’a gönderdiği tebrik mesajı okunmamış, Mustafa Kemal Meclis-i Mebusan’da kurulacak grubun adının ‘Müdafaa-i Hukuk’ olmasını istediği halde grubun adı Vahdettin’in Meclisi açan mektubunda (Padişah açılışa gelmemişti) geçen bir ifadeden dolayı ‘Felah-ı Vatan’ (Vatan’ın Kurtuluşu’) konmuştu. Mustafa Kemal bunlara çok kızmıştı. Bu öyle bir kızgınlıktı ki, 1927’de CHP Kurultayı’nda okuduğu Nutuk’ta Felah-ı Vatan üyeleri için ‘imansız’, ‘cebin’ (korkak) ve ‘cahil’ terimleri kullanmış ve grubu “Fellah-ı Vatan” diye alaya almıştı. Üstelik aşağılama amacı taşıyan “fellah” sözcüğünü gelecek kuşaklar bir basım hatası sanmasınlar diye Nutuk’un elyazmasına “bililtizam şeddeli [bilerek çift le ile] yazılmıştır” şeklinde dipnot bile düşmüştü!
1907’de oluşturulan harita mı?
Burada bir ara verip, metni kimin hazırladığına geçelim. Bu konuda iddialar çeşitlidir. Mustafa Kemal’in sınıf, askerlik ve siyaset arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a göre, Mustafa Kemal ‘Misak-ı Milli haritasını’ daha 1907’de oluşturmuş, zamanı geldiğinde de bunu uygulamıştı. Mustafa Kemal’in yeminli düşmanı Rıza Nur veya sadık adamı Yunus Nadi ve bizzat Mustafa Kemal’in kendisine göre ise Misak-ı Milli fikirleri ilk olarak ‘Doğu sınırları’ için Erzurum Kongresi’nde benimsenmiş, Sivas Kongresi ile tüm ülkeyi kapsar hale gelmişti. (Rıza Nur’un deyişiyle “esasen Erzurum Kongresi’nde başlamış, Sivas’ta nemalandırılmıştı.” Falih Rıfkı Atay’a göre de “sonu Ankara’da bağlanmıştı.”)
Mustafa Kemal’le birlikte 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkanlardan biri olan Hüsrev Gerede’ye göre metin, Mustafa Kemal’in daha önce talimat verdiği şekilde Felah-ı Vatan Grubu mensubu bir grup mebus tarafından hazırlanmıştır. Rıza Nur’a göre ortada bir metin falan yoktur, sadece verilmiş sözler vardır. Meclis-i Mebusan’ın Başkan Vekillerinden Hüseyin Kazım Bey metni kendisinin hazırladığını ileri sürer. Milli Mücadele hakkında ciddi araştırmaların sahibi Alman araştırmacı Gotthard Jaeschke’ye göre ise, Misak-ı Milli beyannamesinin ilk müsveddeleri, 30 Aralık 1919’da Mustafa Kemal tarafından kaleme alınmıştır. Ancak önümüzdeki hafta daha iyi göreceğimiz gibi ortaya çıkan metin, Mustafa Kemal’in kaleminden çıkmış olmayacak kadar muğlâk ve karışıktır.
Beyannameyi kim yazdı?
Müellifi kim olursa olsun, Misak-ı Milli Beyannamesi’nin son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın gündemine getirilmesi 12 Ocak 1920 tarihindeki açılıştan sonra olmuştur. Konunun kahramanlarının iddialarına göre, konu ilk kez 28 Ocak1920 günlü ‘gizli’ tartışmaya açılmıştır. Ancak Meclis-i Mebusan’da o tarihte gizli ya da açık bir oturum yapılmadığı bugün gayet iyi bilinmektedir. Anlaşılan mebusların gayri resmi bir toplantısı söz konusudur. Ancak Mustafa Kemal’in beklediği, söz konusu andın kamuya ilan edilmesidir. Nitekim Rauf Bey’e yazdığı 7 Şubat 1920 tarihli cevabında “dünyaya ilân edilmesi lazım gelen bir sulh programının gizli tutulmasındaki fayda ve sebebin açıklanmasını rica ederiz” demektedir. Rauf Bey 11 Şubat 1920 tarihli telgrafında “Biz elbette yayınlanması taraftarıyız. Fakat milletvekillerinin bir kısmı siyasî bir mahiyete sahip olan bu beyannamenin yayınlanmasının dış işleri memurlarından oluşan bir kurulda düşünülerek karar verilmesi ve tercüme edilmesini teklif eylemişlerdir. Bu kişiler çalışmalarında gecikmiştir. Binaenaleyh, önce Fransızca tercümesini yaptırdık. Aynı zamanda yayınlanma sebeplerinin tamamlanması ile uğraşıyoruz. Genel arzu da bu merkezdedir efendim” diye cevap vermiştir.
Mehmet Şeref Bey’in inadı olmasaydı?
Sonunda 17 Şubat 1920 günlü oturumda Misak-ı Milli Beyannamesi’nin mebuslara onaylatılması için harekete geçilmiştir. Ancak ilk ağızda, konuyu görüşmeye açmak için yeterli imza toplanamamıştır. Bunun üzerine Edirne Mebusu Mehmet Şeref Bey inisiyatifi ele almış, belgeyi kürsüden ateşli bir biçimde okumaya başlamıştır. Sonunda oturumda bulunan mebuslarca (sayı bilinmemektedir) belge alkışlar içinde kabul edilmiştir. Misak-ı Milli’nin ‘yabancı parlamentolara ve basına’ sunuluşu 2 Mart 1920’de olmuştur. Bu yazışmalardan anlaşılacağı gibi Misak-ı Milli, Osmanlı Devleti’ni köşeye sıkıştırmaya çalışan İtilaf Devletleri’ne sunulmuş bir çeşit ‘Barış Programı’dır. Ancak bu barış çağrısı İtilaf Devletleri’nce dikkate alınmayacak ve İstanbul’u 13 Kasım 1918’de 60 parçadan oluşan donanma ile ‘fiilen’ işgal eden İtilaf Devletleri’nin, 16 Mart 1920’de İstanbul’u ‘resmen’ işgal etmesinin ardından son kez 18 Mart’ta toplanacak, Meclisin İtilaf Güçleri tarafından basılmasından sonra 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından kapatılacaktır.
Misak-ı Milli’nin maddeleri
Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda kabul edilen Misâk-ı Millî’nin maddelerinin sadeleştirilmiş şekli şöyledir:
Birinci Madde: Osmanlı Devleti’nin münhasıran Arap çoğunluğunun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin yapılması sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının geleceği, halkının serbestçe bildirecekleri oylara göre belirlenmek gerekeceğinden adı geçen antlaşmanın içinde din, ırk ve amaç bakımından birleşmiş ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ırk hukuku ve sosyal haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı Osmanlı-İslâm çoğunluğunun oturduğu kısımların hepsi gerçekten veya hükme bağlı olarak hiçbir sebeple parçalanamaz bir bütündür.
İkinci Madde: Ahalisi ilk serbest kaldıklarında kendi istekleriyle anavatana katılmış bulunan Evliye-i Selase (Kars, Ardahan, Batum) için istenirse tekrar halk oyuna başvurmayı kabul ederiz.
Üçüncü Madde: Türkiye sulhuna bağlanan Batı Trakya’nın hukukî durumunun tespiti de oturanların tam bir hürriyetle bildirecekleri oylara bağlı kalarak yapılmalıdır.
Dördüncü Madde: İslâm Halifeliğinin, Osmanlı saltanat ve hükümetinin merkezi olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü zarardan korunmuş olmalıdır. Bu esas saklı kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaret ve ulaştırmasına açılması hakkında bizimle öteki bütün ilgili devletlerin ortaklaşa verecekleri karar geçerlidir.
Beşinci Madde: İtilâf Devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre azınlıklar, komşu ülkelerdeki Müslüman halklarla aynı haklardan faydalanmaları tarafımızdan teyit ve temin edilecektir.
Altıncı Madde: Millî ve ekonomik gelişmelerimizi sağlamak ve devlet işlerini çağdaş bir yönetimle işlerimizi yürütebilmemiz için her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız vardır. Bu yaşam ve varlığımızın temelidir. Bu yüzden siyaset, adalet, maliye alanları ile öteki alanlarda gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da bu esasa aykırı olmayacaktır.
Misak-ı Milli’nin çelişkileri
1. maddede geçen ‘ırken’ sözcüğünü bazı tarihçiler ‘irfanen’, bazı tarihçiler ise ‘örfen’ diye okur. Metnin orijinali olduğu iddia edilen belge bozulmuş olduğu için hangi okuma doğrudur kestirmek kolay değil ama ‘ırken’ olması dönemin ruhuna pek uygun görünmüyor. Çünkü Misak-ı Milli’de Osmanlı ülkesinin bölünmezliği ilan edilmekle birlikte Türklerle birlikte Araplara da kaderlerini tayin hakkı tanınıyor. Kürtlere herhangi bir hak tanınmadığı dikkatleri çekecektir. Bu arada, maddede hem bölünmezlikten hem de halk oylamasından söz edilmesi belgeyi hazırlayanların kafasının iyice karışık olduğunu gösteriyor. Elbette bir de Suriye sınırımız çizilirken bırakın ‘ırken ve emelen bir olan’ ahaliyi, ailelerin bile acımasızca parçalandığını hatırlamak lazım.
Öte yandan 1. maddedeki “sözü edilen mütareke hattı dahilinde ve haricinde” ifadesindeki ‘haricinde’ sözcüğü yakın tarihe kadar resmi ve yarı resmi nitelikli yayınlarda hiç zikredilmemiştir. Çünkü bu şeklini esas alınca, milli sınırlarımızın nereden geçtiği, hangi toprakları içerip hangilerini içermediği tartışması manasız bir hale geliyor, böylece şimdi birilerini pek heyecanlandıran toprak iddiaları meşruiyetini yitiriyor ve Misak-ı Milli belgesi basit bir propaganda metnine dönüşüyor. Bu yüzden bazı cin fikirli tarihçiler usta bir manevra ile bu kelimeyi sansürleyivermişlerdir. Gerçi beyannameyi kabul eden mebusların kafalarından geçenin 1918 Mondros Mütarekesi’yle çizilen sınırların içi olduğu bellidir ancak Genelkurmay Başkanlığı yayınlarından olan Türk İstiklal Harbi Tarihi adlı eserin Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı adlı 1. Cildinde yer alan resmi bir haritaya göre İskenderun, Miyadin ve Musul Türkiye sınırları dahilinde iken, Antakya ve Kerkük’ün sınır dışında gösterilmesi o günkü sınır ile bugün bazılarımızın kafasındaki sınırın farklı olduğunu gösterir.
Misak-ı Milli’nin sınırlar konusundaki belirsizliği Cumhuriyet tarihi boyunca milliyetçi ideologların çok işine yaramıştır. Gerektiğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bazılarına dar gelen topraksal boyutlarının halka kabul ettirilmesine dayanak yapılmıştır. Kriz dönemlerinde ise vatan topraklarının henüz “eksik” olduğu, bu eksik parçaları tamamlamanın milli bir görev olduğu yolundaki yayılmacı yorumlara zemin oluşturmuştur.
“Osmanlı İmparatorluğu öldü! Yaşasın Türkiye!”
İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, 1922’de yayımladığı The Western Question in Greece and Turkey adlı eserinde uzun uzun Misak-ı Milli’nin önemi üzerinde durur. Kitapta andın Fransızca ve İngilizce metinlerini verdikten sonra parantez içine büyük harflerde “Osmanlı İmparatorluğu öldü! Yaşasın Türkiye!” sloganını ekler. Bu slogan, Toynbee ve bir dizi yabancı tarihçinin Misak-ı Milli’yi Kemalistlerin Batı’nın ulusçuluk fikrini tamamen benimsemesinin belgesi olarak görmesi fikriyle ilintilidir. Misak-ı Milli için yabancı yazarlar tarafından kullanılan başka adlar da vardır. Bunlar ‘Declaration of Independence, ‘The Bill of Rights, ‘Türk Magna Carta’sı’, ‘Social Contract’ gibi, Avrupa ve ABD tarihinden kopya edilmiş kavramlardır. Ancak Ahmet Ağaoğlu’na göre de Misak-ı Milli, 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirgesi ve 1215 Magna Carta’dan daha önemlidir! Yerli yazarların bir başka özelliği ise Misak-ı Milli’yi ‘kutsallık’ ve ‘değişmezlik’ kavramlarıyla birlikte ele almalarıydı.
Zamana ve mekâna göre
Halbuki Misak-ı Milli’nin Kemalistler tarafından ele alınış şekli zamana ve mekâna göre değişiyordu. Örneğin, TBMM’nin 23 Nisan 1920 Cuma günü öğleden sonra 13.45’de yapılan açılış oturumunda en yaşlı üye sıfatıyla açış konuşmasının yapan Sinop Mebusu Şeref Bey’in nutkunda veya bu töreni anlatan 24 nisan tarihli yarı resmi Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin haberinde Misak-ı Milli’nin adı geçmemiştir. Misak-ı Milli’ye ilk doğrudan atıf 9 Mayıs 1920 tarihli oturumunda okunup onaylanan İcra Heyetinin Programı’nda olmuştur. Bundan sonra, Mustafa Kemal ve dönemin önde gelen siyasi liderleri sık sık Misak-ı Milli’ye olumlu ya da olumsuz atıfta bulunmuşlardır.
Örneğin Mustafa Kemal, Moskova’da bulunan Hariciye Vekili Bekir Sami Bey’e Sovyetlerin Van ve Bitlis’in Ermenilere verilmesi isteminin geri çevrilmesini ve antlaşmanın imzalanmasına yetkili olduğunu bildiren 16 Ekim 1920 tarihli şifreli telgrafında Misak-ı Milli’ye atıfta bulunur. Meclis’in 17 Ekim 1920 tarihli gizli oturumunda Rus Bolşevik Cumhuriyeti ile ilişkiler görüşülürken de Misak-ı Milli’ye atıfta bulunulur. 4 Şubat 1921’de Londra Konferansı’na delege gönderilmesi söz konusu olduğunda, 15 Ekim 1921’de Fransızlarla antlaşma imzalandığı sırada, ya da Mudanya Konferansı ve Lozan Barış Görüşmeleri’nde de Misak-ı Milli’ye atıfta bulunulmuştur.
Keşke yazmasaydınız!
Ancak Lozan’da Lord Curzon, Misak-ı Milli’nin önümüzdeki haftalarda değineceğimiz çelişkilerini öylesine etkili eleştirmiştir ki, İsmet Bey bir daha Misak-ı Milli’nin adını anmamıştır. Lozan’a gidecek delegasyonun oluşturulmasına eleştiri getiren muhalif milletvekilleri arasında bulunan İzmit Milletvekili Sırrı Bey’in Misak-ı Milli beyannamesini bizzat kaleme alanlardan biri olduğunu söylemesi üzerine Mustafa Kemal ‘Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belalar koydunuz!” demesi ise pek hatırlanmaz. Aynı şekilde, Lozan’ın onaylanması konusunda milletvekilleri ayak dirediğinde “Misak-ı Milli’nin ne olduğunu evvela anlamalı, ondan [sonra] mütecavizlerin kimler olduğunu ortaya koymalı (.) Misak-ı Milli hiçbir zaman bu hat şu hat diye hiçbir zaman hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile’nin iabet-i hazarıdır...” demesinin üzerinde de durulmamıştır..
‘İkinci doğuşun’ kitabı
Öte yandan, genç Türkiye Cumhuriyeti hakkında Türkiye hakkında yazılmış ilk İngilizce eserden biri olan Turkey Today’in (1928) yazarı Grace Ellison bakın Misak-ı Milli’nin o yıllarda ne anlama geldiğini nasıl anlatıyor: “Türkiye hala resmi olarak İslam dinini izlerse de ülkeye gelen birisinin halkın dininin Millicilik, Kuran’ı Kerim’i Misak-ı Milli, Yeni Ahit’inin bağımsızlık savaşının hikâyesi olduğunu anlamak için fazla zaman ve çaba harcaması gerekmez. Her yerde, yatağın başucunda söz konusu andın bir kopyasını bulabilirsiniz, çok kişi onu ceplerinde taşır. Birisi bana ‘benim için özgürlüğümü veren kitaptan daha kutsal ne olabilir?’ diye sordu. ‘Ondan bir pasaj seç, sana metin üzerinden saatlerce vaaz vereyim. Biz her zaman olduğu gibi, Kur’an’ı hocaların sözlerini anlamadan, duyumsamadan ve düşünmeden okuyoruz. Oysa Misak-ı Milli’deki her sözcüğü çocuklarım da biliyor. İslam’ın günü geçmiştir. Bizim halkı uyarmaya yardımcı olacak yeni bir dine gereksinmemiz var. Bunu da milliyetçilikte ve ikinci doğuşumuzun öyküsünde bulmuş durumdayız...”
Misak-ı Milli TBMM’de onaylandı mı?
Yeri gelmişken, bugüne dek bilinen bir yanlışı da düzeltelim. Bugüne dek neredeyse tüm ciddi kaynak kitaplarda, ilk olarak 17 Şubat 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda onaylanan Misak-ı Milli’ye 18 Temmuz 1920 günü, Ankara’da, TBMM’de bağlılık andı içildiği ileri sürülür. Tarihçi Nejat Kaymaz’ın 1985 yılında Tarih ve Toplum dergisinde yayımlanan beş makalesinde ayrıntılı bir biçimde anlattığı gibi, bu yemin töreni 18 değil, 10 Temmuz 1920 tarihli oturumda yapılmıştır. Osmanlı Devleti’nin sonunu getirecek olan Sevr Antlaşması’nın kotarıldığı San Remo Konferansı dolayısıyla iman tazeleme gereği duyulmuş, 6 Temmuz 1920 tarihli oturumda “Makam-ı Hilafet ve Saltanatın ve vatan ve milletin istihlâs ve istiklâlinden başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi’ şeklinde bir kısa metin kaleme alınmıştır.
Dinimizi değil istiklalimizi kaybettik!
Üyeler arasında bu yemine bir de ‘din’ ifadesi eklenmesini öneren olmuşsa da oturumu yöneten Celalettin Arif Bey, “Bizim kaybettiğimiz vatan ve istiklaldir. Dinimizi kaybetmedik, dinimiz metindir, imanımız kavidir” diyerek teklifi reddetmiş, Kütahya Milletvekili Besim (Atalay) Bey’in 24 saat düşünme önerisi de reddedildikten sonra bu metin oylanarak olduğu gibi benimsenmiştir. Kâtibin adını okuduğu mebus sayısı 311 olup, oturuma katılan ve metni onaylayan üye sayısı 144’tür. Bu mebuslar arasında Mustafa Kemal yoktur. İlk gün bulunmayan 166 milletvekilinin adı beş gün sonraki (15 temmuz) oturumda tekrar okunmuş, bu sefer Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu 34 üye daha yemine imza vermiştir. Böylece sayı 178’e ulaşmıştır.
Sonuç olarak ortada bir yemin töreni varsa da bu yemin 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda onaylanan Misak-ı Milli metni üzerine yapılmış değildir. Aynı metin olmadığı gibi, yemin töreni sırasında Misak-ı Milli belgesine atıfta bile bulunulmamıştır. Tarih ve içerik konusundaki yanlışın nedeni ise, Türkiye’nin en ciddi tarihçilerinin bile söz konusu tarihlerde Meclis’te bir toplantı olup olmadığını belgelerden tahkik etmeye girişmek yerine, ilk yanlışı yapan kaynağı sorgusuz sualsiz esas almaları. Nejat Kaymaz, bu basit ama zorunlu işi yaparak, tam 60 yıl boyunca bilinen bir yanlışı düzeltmiş. Ancak o tarihten beri de (Nejat Kaymaz’ın kendisi ve bir gazete yazısında olmak üzere ben de dahil) pek çok kişi bu yanlış bilgiyi tekrarlamaya devam etmişiz. Bu ayıp da bize yeter...
Haftaya devam edeceğiz...
Özet Kaynakça:Nejat Kaymaz, “T.B.M.M’nde Misâk-ı Millî’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu-1,II, II*, II**, II***, Tarih ve Toplum, S.19-23, 1985; Ahmet Ağaoğlu, Millî Misâk’ın Tarihî Kıymeti,Ülkü Seçmeler, c.I, S.I, 1933; Hasan Dilan, Mehmet Şeref Aykut ve İzmir'de İlk Fikir Hareketleri, Türk Kütüphaneciler Derneği Edirne Şubesi Yayınları, 1996; Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri; TBMM Kültür ve Sanat Yayınları, 1992; A.Nezihi Turan, Millî Misâk’ın 70. Yılı,Milli Kültür, S.69, Şubat 1990; Ali Fuat Cebesoy, 1907'de Misâk-ı Millî, (Yay. Haz.Faruk Sükan, Cemal Kutay), AcarMatbaacılık Yayınları, 1989; Seda Altuğ, “Misak-ı Milli: ‘Sınırlar’ı zorlayan tartışmalar”, Toplumsal Tarih, S. 118, s.50-53.
.2-8-09
Sevr, ‘kötülüklerin efendisi’ midir?
10 ağustos, ‘Türk tarih tezi’ne göre, Batı’lıların Türk düşmanlığının zirvesi olan Sevr ‘Barış’ Antlaşması’nın 89. yıldönümü. İlk kez 1995’te Süleyman Demirel tarafından güncellenen ‘Sevr’in Diriltilmesi’ korkusu bugün de tüm canlılığıyla devam ediyor.
En büyük hedefi Batılılaşmak olan Cumhuriyet kuşaklarının, bundan 89 yıl önce imzalanmış ama hiçbir zaman yürürlüğe girmemiş bir antlaşma yüzünden Batı’ya böylesine düşman oluşunun nedenlerini ele almaya yerimiz yok.
Ama daha önemlisi, geçen hafta söz verdiğim gibi Sevr Antlaşması ile Lozan Antlaşması’nı karşılaştırma işini de bu hafta yapmayacağım. Çünkü önce Sevr’i hazırlayan tarihsel koşulları özetleme ihtiyacı duydum. Konuyu ‘pehlivan tefrikasına’ döndürdüğümün farkındayım, ama amacım sizlere daha kapsamlı bir tablo sunmak. Bu arada yararlandığım kitapların listesini de yer sıkıntısı yüzünden önümüzdeki haftaya bırakmak zorunda kaldım. Bütün bunlar için beni bağışlayacağınızı umuyorum.
Britanya’nın politikası neydi?
Sevr’i ortaya çıkaran mantığı anlamak için biraz geriye gitmek lazım. 1840’larda formüle edilen ‘Palmerston Doktrini’ uyarınca Britanya’nın en önemli meselesi sömürgelerine giden Hindistan Yolu’nun ve onun başlangıç noktaları olan Boğazlar ve Süveyş Kanalı’nın güvenliğini sağlamak olmuştu. Bu yüzden de sıcak denizlere inme hayali kuran Rusya’ya karşı Kıbrıs ve Mısır hariç (çünkü buralar elinde olunca kendini daha güvenli hissediyordu), Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü desteklemişti. (Elbette gönlünden geçen imparatorluğu tümüyle kontrol etmekti ama bunu yapacak durumda değildi.) Meraklılar, bu desteğin somut kanıtlarını 1788-1781 Özi Krizi’nde, 1799’da Napolyon’un Mısır’ı istilası sırasında, Rusya’nın Yunan İsyanı’nı desteklemek için 1828’de Çatalca önlerine kadar geldiklerinde, 1833 ve 1839’da Kavalalı Mehmet Paşa isyanı sırasında, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında ve ’93 Harbi’ diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındaki Britanya politikalarında görebilirler.
Gizli antlaşmaların ifşası
Bu politika Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile ittifak halinde Birinci Dünya Savaşı’na girince radikal olarak değişti. Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nu Britanya, Fransa, Rusya ve (daha dar ölçüde İtalya) arasında paylaştıran bir dizi gizli antlaşma imzalandı. (Bunların en ünlüsü 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’ydı.) Aslında, 1917 sonbaharında Rusya’da Bolşevik Devrimi olmasaydı ve Bolşevik hükümetin ilk işi, Çarlık yönetiminin imzaladığı tüm gizli antlaşmaları ifşa etmek ve bu antlaşmalardan doğan haklarından feragat ettiğini açıklamak olmasaydı, bu antlaşmalardan haberdar bile olamayacaktık.
Sonuçta Rusya sahneden çıkarken, sahneye Başkan Wilson’un formüle ettiği ‘14 İlke’ adlı fikirler dizgesi eşliğinde ABD girdi. Wilson’un 14 İlkesi’nin 12. Maddesinde şöyle deniyordu: “Şimdiki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk kısımlarına güvenli bir egemenlik sağlanmalıdır; ancak bugün Türk yönetimi altında bulunan öbür uluslara yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak özerk bir gelişim imkânı da garanti edilmelidir. Boğazlar uluslar arası güvenceler altında ve kalıcı olarak bütün ulusların gemilerine ve ticaretine açılmalıdır.” Wilson’un ‘Türk kısımları’ dediği bölge ile İtilaf Devletleri’nin gizli antlaşmalarıyla Türklere bırakılan bölümlerin aynı olmadığı açıktı. Wilson’a göre, Anadolu bir bütün halinde Türklere bırakılmalıydı ancak Ermeniler, Rumlar, Kürtler ve diğer azınlıklara ‘yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak bir özerk gelişim imkânı’ sağlanması kaydıyla! Bu da 1915 Ermeni Tehciri’nin acı hatıraları düşünüldüğünde sonra derece makul bir sınırlamaydı.
Politikalardaki değişiyor
Bu yeni durum, söz konusu ‘paylaşım’ antlaşmalarını ortadan kaldırmadı, sadece antlaşmalar yeniden gözden geçirildi. Sonuçta, Britanya yeni müttefiki ABD’nin de yönlendirmesiyle, Türklere daha sonra 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nde ‘ateşkes hattı’ olarak tayin edilecek sınırların dayatılmasına karar verdi. (Fransa bu süreçten dışlanmıştı. Nitekim Fransa, Mondros Mütarekesi görüşmelerine davet bile edilmemişti.) Söz konusu hattın Araplarla Türklerin ayrıldığı hatta denk düşmesi için Müttefikler epey uğraşmışlardı. (Ve daha sonra bu hat Türkiye’nin milli sınırları olacaktı. Halbuki diğer mağluplarla yapılan mütarekelerde belirlenen sınırlar sonradan ‘milli devlet’ sınırı olmamıştı.) Ancak bu durumun Milli Mücadele kadroları tarafından kabul edildiğini Mustafa Kemal’in arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya ‘Mütareke’nin feshinden korktuğunu söylemesi gibi kişisel tepkilerden ve Sivas Kongresi kararları ile geçen hafta hikâyesini anlattığımız Misak-ı Milli kararlarından anlıyoruz.
Peki, nasıl oldu da, her şey yolunda giderken (Mustafa Kemal bile Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olmayı ve İngilizlerle el ele verip İmparatorluğu kurtarmayı hayal ederken) Mütareke’nin ‘İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır’ şeklindeki 7. Maddesi bahane edilerek, Anadolu’nun dört bir yanı işgal edilmeye başladı? Bu öylesine mantıksız bir adımdı ki, o güne kadar kaderlerine razı olarak oturan en teslimiyetçi kesimlerde bile ‘Milli Mücadele’ fikri şekillenmeye başlamıştı.
‘Türk düşmanı’ Lloyd George
Hâlâ tam olarak cevabı verilememiş bir soru bu. Bu saldırgan politikanın arkasında, ‘Türkleri barbar, Hellen kökenli Yunanlıları medeni’ sayan ve sıkı bir Venizelos hayranı Lloyd George’un olduğu biliniyor. (Öyle ki, Lloyd George’un “Yunanperver” uzmanlarından A. Leeper adlı memur, yazılarını Bizans komutanı Belisarios’un adıyla imzalayacak kadar ileri gitmişti) Britanya’nın ilk işçi kökenli başbakanı olan Lloyd George, radikal bir reformcu ve parlak bir hatipti. Gladstone’un bir müridi olarak ‘ezilen, mazlum halklar’ fikrinin azimli bir savunucusuydu. Ama aynı zamanda becerikli bir entrikacıydı. Lloyd George, Boğazların güvenliğini sağlama işini hem Hıristiyan hem de denizci bir halk olan Yunanlılara vermeyi ilk teklif ettiğinde pek çok itiraz görmüştü. Ama Doğu Akdeniz’in en önemli adalarının Yunanlıların elinde olduğunu, bu adaların Süveyş yoluyla Britanya sömürgelerine giden doğal bir denizaltı üssü olduğuna diğer politika yapıcılarını inandıran Lloyd George başarılı oldu.
Başlangıçta Britanya’nın kaybedeceği şeyin çok az olduğu sanılıyordu. Savaşı Yunanlılar yürütecekti. Kazanırlarsa ne ala, kaybederlerse, durup dururken savaşa girip İtilaf Devletleri’nin başarısını dört yıl geciktiren, Çanakkale’deki direnişi ile hatırı sayılır zırhlısının sulara gömülmesine, tüm cephelerde milyonlarca askerin ölmesine ve milyonlarca pound’un harcanmasına neden olan, dahası Britanya’nın Müslüman tebaasına kötü örnek olan Türklere iyi bir ders verilmiş olması bile yeterdi. Ancak daha sonraki olaylardan biliyoruz ki, evdeki hesap çarşıya uymadı.
------------------
Damat Ferid Paşa Paris Barış Konferansı’nda
İtilaf Devletleri, savaş sonrası hesapları görmek için 18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nı toplamışlardı. 32 devletin davet edildiği bu konferansta, konular önemine göre ayrılmış ve bunları ele almak üzere ABD, Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya başbakan ve dışişleri bakanlarından oluşan ‘Onlar Meclisi’ ile sadece dört büyük ülkenin hükümet başkanlarının katıldığı ‘Dörtler Meclisi’ oluşturulmuştu. Wilson’un Şubat ayında ABD’ye dönmesinden sonra konferansın ipleri Britanya ile Fransa’nın eline geçmişti.
İstanbul’da ise, Paris’teki konferans heyetine muhtıra göndermekle, Britanya’ya Osmanlı Devleti için Mısır benzeri bir manda teklif etmek gibi aşağılayıcı ve tutarsız tepkiler veren Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti, İngilizlerin de baskısıyla yerini 4 Mart’ta, Vahdettin’in kız kardeşi Mediha Sultan’la evli olduğu ‘Damat’ diye anılan Damat Ferid Paşa Hükümeti’ne bırakmıştı. İngilizlerin fark etmediği ise, Damat Ferid’in Fransızlara yanaşarak, Osmanlı Devleti lehine bir sonuca ulaşma hayaline kapılmış olduğuydu. Damat Ferid, Paris Barış Konferansı’na katılmak için çeşitli manevralar yaptı ancak davet edilmesi için, 15 Mayıs 1919’da, İtilaf Devletleri’nde bile büyük infiale neden olan bir olayın gerçekleşmesi, Yunanlıların İzmir’i işgal etmesi gerekti.
‘Demokrasi’ zırhlısıyla Paris yolunda
İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri, 1 Haziran 1919 tarihinde Babıâli’ye gelerek Sadrazam’ı ziyaret etmişve Osmanlı Devleti’ni resmen konferansa davet ettiğinde Damat Ferid pek sevinmişti. Durumu Padişah’a müjdelerken ‘mevcudiyet-i siyasiyemizin resmen tasdiki’ demişti. Konferansa, Damat Ferid Paşa ile eski Sadrazam Tevfik Paşa’nın delege, Maliye Nazırı Tevfik Bey ile Şûrâ-yı Devlet Reisi (Danıştay Başkanı) Rıza Tevfik Bey Murahhas Müşâvir olarak atandı. Heyet, 6 Haziran 1919’da Fransızların tahsis ettiği ‘Demokrasi’ zırhlısıyla Toulon üzerinden Paris’e gitti ve 12 haziranda konferansa dahil oldu. (Damat Ferid ile aynı gemide olmak istemeyen Tevfik Paşa siyatik ağrılarını bahane etmiş, 14 haziranda Ceres adlı bir İngiliz gemisiyle yola çıkmıştı. Hastalığın bahane olduğu belliydi. Tevfik Paşa o günlerde Fransızlara fazlasıyla meyletmiş görünen Damat Ferid Paşa’ya tavır koymak istemişti.)
Damat Ferid’in kişisel açıklaması
Damat Ferid, Tevfik Paşa’yı beklerken muhtemelen ‘rol çalmak’ için, Onlar Meclisi’nde bir konuşma yaptı. 11 Haziran 1919 tarihli konuşmada özetle Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girmesinin tek sorumlusunun İttihatçılar olduğunu, ayrıca Almanların kışkırtmasının önemli rolü olduğunu, İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri cezalandırıldığı için Osmanlı Milleti’nin aklandığını söyledi. Osmanlı Milleti’nin bundan ekonomiye ve kültüre öncelik vereceğini taahhüt ettikten sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını rica.
Konferans heyeti bu konuşmayı alaycı bir tavırla dinlemişti. Damat Ferid, tepkilere aldırmayarak 17 haziranda bir konuşma daha yaptı. Bu sefer tepki daha acı oldu. “Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da Türklerin fethettiği hiçbir yer yoktur ki orada maddi mamuriyet durumunun eksildiği, medeniyet seviyesinin düştüğü görülmesin...” diye söze başlayan Fransa Devlet Başkanı Clemanceau “Efendiler, siz harbe sebepsiz girdiniz ve Çanakkale’yi yıllarca kapattınız, muharebenin dört sene uzamasına milyonlarca insanın ölmesine sebebiyet verdiniz. Bundan dolayı bugün size teklif etmekte olduğumuz muahede şartları çok ağırdır. İçindeki maddeleri asla müzakere ve kat’iyyen münakaşa etmeyeceğiz. Onların bir kelimesini bile değiştirmeyeceğiz. Hepsini aynen ve birkaç gün içinde kabul etmenizi istiyoruz!” dediğinde konferansın diğer üyeleri bile bu sert tonlamaya şaşırmıştı.
23 haziranda Osmanlı Devleti’nin resmi tezleri okunduğunda ise ABD Başkanı Wilson ‘Ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım’ derken, Lloyd George ‘iyi espri’, ‘Türklerin siyasi kabiliyetsizliğinin iyi bir kanıtı’ diyecekti.
Sadrazamın Paris’ten ‘kovuluşu’
27 haziranda İtilaf Devletleri’nin Osmanlı heyetine verdikleri son mektupta heyete ‘muhtıra’dan dolayı teşekkür edildikten sonra, ‘konunun hak ettiği dikkatli irdelemeden geçirileceği, ancak bu konuların Türkiye’ninkiler dışında bazı çıkarlara da değindiği için derhal çözüme ulaştırılması olanaksız olduğu, dolayısıyla heyetin Paris’te daha çok kalmasında yarar olmadığı belirtiliyordu. (Daha sonra Kazım Karabekir bu olay için “Sadrazam Paris’ten kovulmuştur” diyecekti.) Böylece Damat Ferid Heyeti, konferanstan hiçbir sonuç alamadan ayrılmak zorunda kaldı. Bir süre Lozan’da dinlendikten sonra da İstanbul’a dönen heyetten Mehmet Tevfik Bey, hatıratında heyet üyelerinin Lozan’da çarşı pazar dolaşarak giysi satın almaya çalıştıklarını, terzilere elbiseler ısmarladıklarını, Sevr’in ne kadar küçültücü bir antlaşma olduğunu unutarak, hiçbir şey olmamış gibi davrandıklarını yazacaktı. Aslında Damat Ferid, süreç boyunca, kendi çapında bir direniş göstermiş, üstelik bu direnişi İtilaf Devletleri temsilcilerinin tepesini iyice attırmıştı.
Konferansa ara veriliyor
‘Onlar Konseyi’, aynı gün, ABD, Doğu Anadolu’da kurulacak bir Ermeni mandasını üzerine alıp alamayacağını bildirinceye kadar konferansı durdurma kararı aldı. Fakat ABD aradan uzun bir süre geçmesine rağmen cevabını vermeyince, müttefik devletler barış görüşmelerini tamamlamak için 12 Şubat 1920’de Londra’da bir araya geldiler. Konferans sırasında Fransa Başkanı Clemencau’nun yerini Türklere karşı daha ılımlı bir tutum içinde olan Millerand’a bırakması Türkler hakkında karar vermeyi geciktirdi.
Tartışmalar esas olarak Rusya, Almanya ve Adriyatik meseleleriyle, Boğazların ve İstanbul’un statüsü üzerineydi. Hindistan Bakanı E. Montagu “Tanrı aşkına, Müslümanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemeyelim. Gelin ne düşündüklerini dinleyelim” derken Mareşal Sir Winston, Yunanlılara rol verilmesine karşı çıkıyor ve “artık başımız dertte” diye söyleniyordu. Hırçın Lord Curzon, Yunanlılar konusunda Montagu gibi düşünürken, Kemalistler’in motivasyonunu yok etmek için, İzmir’in Yunanlılar’dan alınıp Türkler’e verilmesini, Kemalistler’in başarılı olması ihtimaline karşı da İstanbul’un elde tutulmasını istiyordu. Curzon’a göre İstanbul ve Padişah ‘geçmişin anıları ve prestijiyle yaşayan milliyetçi bir grubun elinde kalırsa, İngiliz tebaasındaki Müslümanlar Türkler’in hiç yenilmediklerini ileri sürebilirlerdi. Curzon’un halefi Lord Balfour’a göre de ‘Hindistan ve Mısır’daki Müslümanlar’a Türkler’in tamamen yenildiklerini göstermek önemliydi. İslamizmin ve Turanizmin siyasi istismarına bir son vermek gerekliydi.’ Koalisyon hükümetindeki Muhafazakâr Parti temsilcisi W. Churcill, Avam Kamarası’nda iyice kırpılan askeri bütçeyi savunurken “ordularımızı dağıttıktan sonra artık inanıyorum ki Türk halkını çaresizliğe itecek ya da bize yeni zorunluluklar getirecek adımlar atmayacağız. Çünkü kaynaklarımız, onların sarfettiklerini karşılamaya yetmez” demişti.
Fransa ve İtalya havlu atıyor
Fransa’daki genel kanı ise antlaşmanın Yunanistan’ın değil İngiltere’nin zaferi olacağı yolunda idi. Le Temps gazetesi işi ‘Türk delegelerinin talihsiz konumlarından’ bahsetmeye kadar vardırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 750 milyon franklık yatırımı olan Fransa’nın ilgi alanına giren Arap topraklarında Kemalistlerin gözünün olmaması Fransa’yı adeta Türk dostu yapmıştı. Nitekim şubatta Anadolu’da direniş güçlerinin Ege’de bazı ilerlemeler kaydetmesi ve Maraş-Antep yöresinde Ermenilerle ve Fransızlarla savaşan halk güçlerinin başarılı olması üzerine, Fransa General Gouraud’un yardımcılarından birini Mustafa Kemal’le görüşmeye gönderdi.
Fransızların Yakındoğu’yu İngilizlere sattığını iddia ederek antlaşmayı lanetleyen İtalya’da ise tepki öyle büyüktü ki, başbakan F. Nitti “İtalya’nın bundan böyle çıkacak ölümcül bir savaşta” hiçbir rol almayacağını açıklamak zorunda kaldı. Türk yanlısı olarak bilinen Dışişleri Bakanı Kont Sforza ise “Türk egemenliğini zayıflatmadan ekonomik ve ahlaki nitelikte dostane ve kalıcı işbirliği önerisinde” bulundu. Sonunda İstanbul’un Türklere bırakılmasına karar verildi. Ancak kontrol İtilaf Güçleri’nin elinde olacaktı. Nitekim 17 Şubat 1920’de bir çeşit ‘barış programı’ olan Misak-ı Milli kararlarına kulak asılmadı ve 16 Mart 1920’de İstanbul ‘resmen’ işgal edildi.
San Remo’da son rötuşlar
Tartışmalar 19-26 nisan tarihlerinde İtalya’nın San Remo şehrinde toplanan konferansta da sürdü. Sonunda anlaşma sağlanınca Osmanlı Heyeti Paris’e davet edildi. Tevfik Paşa başkanlığındaki heyete 11 mayısta antlaşma metniyle birlikte bir ay süre verildi. 12 haziranda Osmanlı Devleti’nin itirazlarını bizzat Damat Ferid iletti. Almanların daha ağır şartlar taşıyan Versailles Antlaşması’nı ses çıkarmadan kabul etmesine rağmen Türklerin ayak dirediğini gören İtilaf Devletleri, 20 haziranda Hythe’de toplantılar ve Venizelos’a Yunan Ordusu’nun ileri harekâtı için izin verdiler. Sir Winston gibi düşünenler yüzünden lojistik destekten yoksun bırakılan Yunan birlikleri, herkesi şaşırtarak 22 haziranda Akhisar’ı, 23 haziranda Kırkağaç’ı, Soma ve Salihli’yi, 25 haziranda Alaşehir’i, 30 haziranda Balıkesir’i, 2 temmuzda Kırmasti ve Karacabey’i 3 temmuzda Nazilli’yi işgal ettiler ve İzmit’teki İngiliz garnizonu üzerindeki ablukayı kaldırdılar.
Yunanlılar’ın Anadolu’da ilerlemeleri
7 temmuzda Belçika’nın Spa şehrinde yapılan diğer bir konferansta ise İtilâf devletleri 27 temmuz akşamına kadar barışın imzalanması için Osmanlı Devleti’ne süre tanıdı. Antlaşmanın kabulünü ‘teşvik etmek’ için de, Yunan kuvvetlerinin Bursa-Uşak çizgisine doğru ilerleyerek 8 temmuzda Bursa’yı işgal etmesi sağlandı. Bu arada Doğu Trakya da Yunanlıların eline geçmek üzereydi. Kulaklara İstanbul’un da Osmanlı’dan alınacağı fısıldanıyordu. ‘Ege felaketi’nden sonra, İttihatçı kökenlerinden dolayı Anadolu’daki kuvvetlerle arası zaten iyi olmayan Vahdettin, işlerin daha kötüye gitmesinden korkarak bir an önce antlaşmayı kabul etme telaşına düştü ve 20 temmuzda aile meclisinde ve kabinede Sevr’in imzalanması konusunda görüş aldı. Yakın çevresinin olumlu kararına meşruiyet kazandırmak için de 22 temmuzda Ayan Meclisi’nden ve devlet erkânından 43 kişiyi Saray’da topladı.
Saltanat Şurası’nda ne oldu?
Bundan sonra olanlar çok net değildir. Resmi tarihçilere göre lehte ve aleyhte görüşlerin belirtmesinden sonra katılanları teşvik etmek için ayağa kalkan Padişah’ın “Kabul edenler ayağa kalksın” sözleri üzerine Topçu Ferîkî Rıza Paşa dışında herkes ayağa kalkmıştır. Mustafa Kemal de Nutuk’ta Vahdettin için “Sevr muahedesini bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir” der. Saray Başmabeyncisi Lütfi Simavi'ye göre Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferid Paşa’ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir. Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday'ın anlatımı ise şöyledir: “Nihayet Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâra bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayandan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişaha hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”
Hangi anlatım doğrudur bilinmez ama sonuçta eski Maarif Nazırı Bağdatlı Hadi Paşa, Şûra-yı Devlet (Danıştay) eski Başkanı Rıza Tevfik ve Bern Büyükelçisi Reşat Halis’ten oluşan bir heyet Paris’e gitmiş ve 10 Ağustos 1920’de, Paris yakınlarındaki Sevr kasabasındaki Sevr Porselen Fabrikası’nda, Sevr ‘Barış’ Antlaşması imzalamıştır. Dikkat edileceği gibi bugün pek çok kişinin sandığının aksine, antlaşmayı imzalayanlar arasında resmi tarihçilerin gözünde en büyük vatan hainlerinden biri olan, İslamcılara göre de Vahdettin’i yanlış yapmaya iten ‘kötü adam’ Damat Ferid yoktur!
Hikâyenin sonu haftaya...
.9-8-09
.Lozan ‘zafer’mi, ‘hezimet’ mi?
Geçtiğimiz hafta bıraktığım yerden devam ediyorum. Sevr Barış Antlaşması (bundan böyle ‘Sevr’ diyeceğim), zafer kazanan ülkelerce 1914-1918 yıllarındaki Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ülkelere dayatılan Versailles Barış Antlaşmaları sisteminin ayrılmaz bir parçasıydı. İtilaf Devletleri 19 Haziran 1919 tarihli Versailles Antlaşması ile Wilhelm Almanyası’nı dizlerinin üstüne çökerttiler. 10 Eylül 1919 tarihli Saint-Germain Antlaşması ve 4 Haziran 1920 tarihli Trianon Antlaşması ile Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nu tarihe gömdüler. 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile de irredentist (yayılmacı) Bulgaristan’ı zapt-u rapt altına aldılar.
Bizde çok iyi bilinmez, ancak bu antlaşmalar Sevr’den daha ağır şartlar taşıyordu. Dahası bu antlaşmaların hepsi de hukuki nitelik kazanıp uygulanmıştı. Bugün İkinci Dünya Savaşı’nın Versailles’ın aşağılayıcı şartları yüzünden çıktığını düşünen geniş bir kesim var. Sevr’in Türk toplumunda yarattığı travmanın bir benzerini Trianon Antlaşması’yla yaşayan Macar toplumu, ancak Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra geçmişin bu hayaletinden kurtulabildi. Yunanistan hariç imzacı ülkeler tarafından imzalanmadığı için hiçbir zaman hukuki nitelik kazanmayan Sevr ise, yaklaşık yüz yıldır parçalanmakta olan Osmanlı Devleti’nin, Wilson’un 14 İlkesi uyarınca ulus-devletlere bölünmesi planıydı.
Bu bağlamda, ‘Milli Mücadele’ nasıl Sevr zihniyetine karşı gelişen ya da ondan güç alan bir süreçse, Sevr süreci de Milli Mücadele zihniyetine karşı gelişen bir süreçti. İtilaf Devletleri, Milli Mücadele kadrolarının o günlerde henüz çok az açık vermekle birlikte kafalarında bir Türk ulus devleti kurmak olduğunu fark etmişti. Bunda bir sorun da görmüyorlardı. Sorun, İtilaf Devletleri’nin kamuoyları açısından bakıldığında, bu yeni ulus-devletin ABD Başkanı Wilson’un ’14 İlke’si ve Sovyet Rusya lideri Lenin’in ‘halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayinleri’ ilkesi uyarınca Anadolu’da yaşayan gayrimüslim, gayri Türk azınlıkların haklarını koruyup korunmayacağı meselesinde kilitleniyordu.
Diğer mağluplarla antlaşmaların imzalanması birkaç ay içinde bitirildiği halde Sevr görüşmeleri çok uzun sürmüştü. Bunun nedenlerine geçen hafta biraz değindik. Sonuçta Sevr’in ana hatları şekillendiğinde Milli Mücadele çoktan başlamış, Anadolu’da ‘Osmanlı Devleti’nin otoritesi neredeyse yok olmuş, onun yerine bir ‘Ankara Hükümeti’ çıkmış, yepyeni bir karar mercii olan Büyük Millet Meclisi faaliyete geçmişti. Bu çift başlılıkta Sevr’in uygulanamayacağını İtilaf Devletleri’nin karar yapıcıları ve kamuoyları anlamıştı. Öte yandan, İtilaf Devletleri’nin Anadolu’daki pozisyonları da planı uygulamaya imkân vermeyecek şekilde köklü değişiklikler geçirmişti.
Momenti kaçmış bir antlaşma
Antlaşmaya göre, Çatalca’ya kadar bütün Trakya, Ege adaları ve İzmir, Yunanistan’a; Suriye ve Çukurova, Fransa’ya; Irak ve Filistin, İngiltere’ye; Antalya ve havalisi İtalya’ya veriliyor; İstanbul ve Boğazlar İngiltere ile müttefiklerinin işgali altına giriyor, Boğazlar’ın yönetim ve denetimi milletlerarası bir komisyona devrediliyordu. Doğuda bağımsız bir Ermenistan, güneydoğuda Kürdistan kurulması planlanıyordu.
Britanya’nın Anadolu’da değil, Ortadoğu coğrafyasında gözü vardı. Ancak bu coğrafyanın paylaşımı Sevr’e kalmadan, daha 1918’de bitmişti. Fransa daha 1919 aralığında Türk tarafına, uzlaşmaya hazır olduğunu bildirmiş, 30 Mayıs 1919’da ise (geride beş uçak ve önemlice mühimmat bırakarak) Kilikya (Adana) yöresine çekilmişti. (Fransa 1921 yılının ocak ayında Kilikya’dan tamamen çekilerek sahneden çıkacaktı.)
İtalya, Sevr süreci boyunca ‘barış koşullarını’ uygulamak için gireceği açık olan ‘ölümcül bir savaşta’ kesinlikle yer almayacağını defalarca belirtmişti. Çünkü o tarihlerde Sevr’in ancak ‘silah zoruyla’ kabul ettirilebileceğinin herkes farkındaydı. Örneğin Fransız Mareşali Foch’un Mart 1920’de yaptığı hesaba göre, Türkleri yenmek için en az 27 tümene ve 400 bin askere ihtiyaç vardı. Oysa o tarihlerde İstanbul’daki Müttefik askerî varlığı yedi bin, Yunan ordusunun toplamı ise 80-100 bin civarındaydı.
Sevr sürecinde, aslan payını almayı uman Yunanistan ise o tarihlerde Bursa’ya kadar gelmişti. Halbuki Sevr ile Yunanistan’ın kazancı değil kaybı olacaktı. Çünkü o güne kadar işgal ettiği yerleri Sevr’e göre tahliye etmek zorunda kalacaktı.
ABD mandaya yanaşmıyor
Müttefikler Rusya’ya karşı tampon olarak düşündükleri Kürt ve Ermeni mandasını sürdürecek durumda olmadıklarından sorumluluğu ABD’ye yıkmak istiyorlardı. Ancak o yıllarda izolasyonist bir politika izleyen ABD, Türkiye ile savaşa girmediği için ne Antlaşma’nın hazırlanmasında rol aldı, ne de nihai belgeyi imzaladı. Sevr’de kurulması düşünülen ‘Büyük Ermenistan’ın hamiliğini üstlenmeyeceğini daha 1920 martında ilan etti. Bunu izleyen aylarda Britanya, Fransa, İtalya ve Norveç, Ermenistan’ın savunmasıyla ilgili herhangi bir askerî yükümlülük üstlenmeyeceklerini açıkladılar. (Bunun üzerine Erivan’daki Taşnak Hükümeti Ankara ile uzlaşmak zorunda kalacak, 2-3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Anlaşması ile Ermeni tarafı Sevr Antlaşması’nda kendisine tanınan haklardan feragat ettiğini açıklayacaktı.)
Kürtlerin büyük bir bölümü, Erzurum ve Sivas kongrelerine ve Büyük Millet Meclsi’ne katılmışlar, Sevr’de Ermenilerle ortak bir Kürt devleti kurmak için kulis yapan Şerif Paşa, doğudaki bazı Kürt aşiret liderlerinin protesto telgrafları üzerine 5 Mayıs 1920’de Paris Barış Konferansı masasından çekildiğini açıklamak zorunda kalmıştı.
Başta da belirttiğim gibi Sevr’in fiilen uygulanamaz oluşu bir yana hukuki olarak da hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. Antlaşma, Osmanlı Meclis-i Mebusanı 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından kapatıldığı için görüşülmedi bile. Ankara Hükümeti ise Sevr’i hiçbir zaman kabul etmedi. Ancak antlaşma, Yunanistan dışında İtilaf Devletleri ve müttefiklerinin parlamentoları tarafından da onaylanmadı.
Ankara’nın ‘Kırmızı Çizgileri’
Peki, Sevr’i ‘tarihin çöplüğüne attığı’ söylenen Lozan Barış Antlaşması bir ‘zafer’ miydi? Bu soruya cevap verirken, Lozan Heyeti’nin yanlarında götürdüğü 14 maddelik Talimatname’yi esas almakta yarar var. Çünkü bu talimatname, Misak-ı Milli ilkelerine göre hazırlanmıştı ve Ankara’nın ‘olmazsa olmazlarını’ içeriyordu.
1- “Doğu Sınırı: ‘Ermeni Yurdu’ söz konusu olamaz”: Sınır konusu daha 1920’de halledilmişti. Lozan’da bu durum teyit edildi. Dahası, Sevr’in 142. maddesiyle savaş yıllarında zorla din değiştirenlerin, zorla yerlerinden edilenlerin, topluca öldürülenlerin, tutuklananların, kaybolanların da hakları güvence altına alınıyordu. Lozan’da 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün suçlar (1915 Ermeni Tehciri sırasında işlenen suçlar da dahil) af kapsamına alındı. Böylece geçmişe sünger çekildi.
2- “Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek”: İstendi ancak alınamadı. Türkiye-Irak sınırı ve Musul meselesi Milletler Cemiyeti’ne bırakıldı, Türkiye’nin büyük bir beceriksizlikle yürüttüğü süreç 5 Haziran 1926’da Musul’un kaybı ile bitti. (Taraf’taki ikinci yazımda bu konuyu işlediğimden, ayrıntıya girmiyorum.)
3- “Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesi için çalışılacak ve sınır şöyle olacaktır: Reis İbn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul vilayeti güney sınırına ulaşacak”: Suriye sınırı Fransa ile Ankara Hükümeti arasında imzalanan 15 Ekim 1921 İtilafnamesi ile çözüldüğü için, Lozan’daki tek başarı bu İtilafname’yi İtilaf Devletleri’ne onaylatmak oldu. O günlerde adı Sancak olan Hatay ilini 1939’a kadar dışarıda bırakan bu antlaşma Misak-ı Milli’nin açıkça ihlaliydi.
4- “Adalar: Duruma göre davranılacak. Kıyılarımıza pek yakın olan adalar ülkemize katılacak”: Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Ankara’nın Adalar konusunda pek umudu yoktu. İtalya ile Osmanlı Devleti arasında Trablusgarp Savaşı sonunda 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’na göre İtalya’nın Rodos ve Oniki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne vermesi gerekiyordu. Ancak tam o sırada Balkan Savaşı başlayınca bu iade işi yapılmamıştı. Lozan’la Rodos, Oniki Ada, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Adaları ve bunlara bağlı küçük adacıklar ile Kaş açıklarındaki Meis İtalya’ya bırakıldı. İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada ise Türkiye’ye iade edildi.(İtalya kendine verilen adaları 10 Şubat 1947’de Paris Antlaşması’yla Yunanistan’a terk etti.)
5- “Trakya Sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacak”: Bulgaristan’la sınır meselesi zaten yoktu. Yunanistan’la sınırı Meriç Nehri’nin Doğu yakası oluşturdu. Halbuki Türkiye en azından orta çizgiyi (talveg hattını) sınır yapmak istiyordu. Meriç’in Batı yakasında kalan Edirne’nin Karaağaç Mahallesi, uzun tartışmalardan sonra, Yunanistan’dan talep edilen savaş tazminatı bedeli olarak geri alınabildi.
6- “Batı Trakya: Misak-ı Millî maddesi uygulanacak”: Misak-ı Milli’nin 3. maddesine göre Batı Trakya’nın hukukî durumu bölgede oturanların oylarıyla tayin edilecekti. Ancak Türkiye’nin halk oylaması isteğine İtilaf Devletleri ile Yugoslavya ve Romanya karşı çıktı ve oylama yapılmadı. Batı Trakya Türkleri kaderlerine terk edildi.
7- “Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası: Yabancı bir askerî kuvvet kabul edilemez”: Evet bu madde uygulatıldı ancak bunun karşılığında Türk tarafı ciddi tavizler verdi. (Bkz. 11. madde) Boğazların statüsü konusunda Britanya’nın isteklerine uyuldu. Türkiye Boğazlar üzerinde söz sahibi olması ancak 1936 Montrö Sözleşmesi’nden sonra olabildi. (Bu konuda da bir yazı yazmıştım, bu yüzden kısa kesiyorum.)
8- “Kapitülasyonlar: Kabul edilemez”: Mali Kapitülasyonlar daha 1 Ekim 1914’te, İttihatçılar tarafından kaldırılmıştı. Dahası emperyalistler için artık Kapitülasyonlar bir şey ifade etmiyordu, çünkü onlar bir ülkeyi sömürmenin modern yöntemlerini çoktan bulmuşlardı. Bu yüzden, İtilaf Devletleri Kapitülasyonların yeniden konmasında ısrarlı olmadılar. Ancak Türkiye’ye beş yıl süreyle gümrük vergilerini arttırmama cezası verdiler. ‘Adli Kapitülasyonlar’ konusunda ise pek başarılı olunamadı. Osmanlı Devleti veya herhangi bir yerel makamla İtilaf Devletleri ve ortaklarının uyrukları arasında 29 Ekim 1914 tarihinden önce usulüne uygun olarak yapılmış ayrıcalık sözleşmeleri geçerli sayıldı.
9- “Azınlıklar: Esas mübadeledir”: Yabancı uyrukların yargılanmalarına ilişkin usullerin değiştirilmesi ve Rum Patrikliği’nin ülkeden çıkarılması kabul ettirilememekle birlikte en büyük başarı (!) bu maddede sağlandı. Mübadele Antlaşması’yla 355 bin kadar Müslüman Türk Yunanistan’ı, 190 bin civarında Ortodoks Rum da Türkiye’yi zorunlu olarak terk etti. Ancak mübadele Türk milliyetçilerinin istediği kadar radikal olmadı, etablis (yerleşikler) olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya’da, 110 bin civarında Rum da İstanbul’da kaldı. İleriki yıllarda bunlar peyderpey ülkeden kaçırtılarak, Lozan’da verilen tavizler telafi edildi.
10- “Osmanlı Borçları: Bizden ayrılan ülkelere paylaştırılacak. Yunanistan’dan alınacak tamirat bedeline mahsup edilecek. Olmazsa 20 yıl ertelenecek. Düyun-ı Umumiye İdaresi kaldırılacak”: Düyun-u Umumiye İdaresi kaldırıldı ve Osmanlı Devleti’nin borçları ayrılan ülkelerepaylaştırıldı. Ancak Türkiye’nin payına düşen 15 milyon altının Yunanistan’ın Türkiye’ye ödeyeceği savaş tazminatından düşürülmesi mümkün olmadı, çünkü Yunanistan tazminat ödemedi, onun yerine Karaağaç’ı verdi. Anlaşmaya göre bu borcu 37 yılda ödemeyi kabul eden Türkiye 1929 Büyük Buhranı gibi ağır krizlere rağmen borcunu 1954’te (Lozan’ın öngördüğünden dört yıl önce) kapattı. Bu durum, “mali ve iktisadi gelişmemizi engellememe kaydı ile borçların ödenmesi kabul edilir” diyen Misak-ı Milli’nin 6. maddesinin ihlali anlamına gelir mi, kararı siz verin.
11- “Ordu ve donanmaya sınırlama söz konusu olamaz”: Aksine, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının iki yakasından on beş kilometre derinliğindeki bölgelerin askersiz olması Trakya’daki Türk Jandarma sayısının beş bine indirilmesi kabul edildi.
12- “Yabancı Kuruluşlar: Yasalarımıza uyacaklar”: İtilaf Devletleri’nin ‘beş sene müddetle [Türkiye’de adli idare ıslah edilinceye kadar] hukukçulardan müteşekkil bir müşavirler heyeti kurulması kabul edildi. Bu ‘Adli Komisyon’ sonradan kaldırıldı ama Türkiye’deki hukuk reformlarını hep yabancı uzmanlar yönlendirdi.
13- “Bizden ayrılan ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddeleri geçerlidir”: Kendisi için bile Misak-ı Milli’yi uygulayamayan bir ülkenin kendisinden ayrılan ülkeler için Misak-ı Milli’den söz etmesinin garipliğini not edip geçelim.
14- “İslam cemaat ve vakıflarının hakları eski anlaşmalara göre sağlanacaktır”. Bu konuda zaten İtilaf Devletleri’nin bir itirazı yoktu.
Talimatname’de olmayan hususlar
Bilindiği gibi Misak-ı Milli’nin 2. maddesinde “Halkı ilk serbest kaldıkları zamanda hür oylarıyla anavatana katılma kararı vermiş olan Elviye-i Selase (Batum, Kars, Ardahan) için gerekirse tekrar serbestçe oylamaya başvurulmasını kabul ederiz” diyordu. Ancak 1878’den beri Rusların elinde olan ve Çarlığın yerine geçen Sovyet Hükümeti ile 3 Mart 1918 günü imzalanan Brest-Litovsk Barış Anlaşması’yla Osmanlı Devleti’ne geri verilen bu üç ilden sadece Kars ve Ardahan’la yetinildi ve bölge Kazım Karabekir Paşa tarafından askerî zaferle kazanıldığı için maddede belirtilen serbest oylamaya gerek görülmedi. Batum ise, hem Kızıl Ordu ile çarpışmak göze alınmadığından, hem de Sovyetlerden gelecek maddi ve askerî yardımın hatırına Sovyet Rusya’nın siyasi hinterlandında olan Gürcistan’a bırakıldı. Böylece Misak-ı Milli ihlal edildi.
Iğdır’ı aldık ama Kıbrıs’ı verdik
İyi haber ise şu: 1736 tarihli İstanbul Antlaşması’ndan 1827’ye kadar İran idaresinde kaldığı, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Ruslarca işgal edildiği için Misak-ı Milli’ye dahil edilmesi akla bile gelmeyen Iğdır, Brest-Litovsk’un ‘hediyesi’ olarak Osmanlı Devleti’nde, sonra da Türkiye’de kaldı. Böylece sınırlarımız, Misak-ı Milli sınırlarını aştı!
Bugün bazılarının Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu sanarak uğruna savaşmayı göze aldığı Kıbrıs’ın statüsü ise (1878’de II. Abdülhamit tarafından İngilizlere kiralanmıştı, İngilizler de 1914’te adayı ilhak etmişlerdi) Lozan’da Türkiye tarafından tanındı. Yani, Kıbrıs’ın Misak-ı Milli sınırları içinde olmadığı onaylandı.
Misak-ı Milli’nin unutulan maddesi
Son olarak, Misak-ı Milli’nin “İslam halifeliğinin, Osmanlı padişahlığının ve hükümetinin merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği korunmalıdır” diyen 4. maddesinin, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın, 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgası ve 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle açıkça ihlal edildiğini belirtelim. Kısacası Misak-ı Milli daha o yıllarda bütün maddeleriyle ihlal edilmişti. Zaten Mustafa Kemal’in dediği gibi “Misak-ı Milli hiçbir zaman bu hat şu hat diye hiçbir zaman hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaatidir...”
Lozan’da daha fazlası alınabilir miydi? Buna cevap vermek zor. Diplomatik beceriye sahip olmayan bir heyet, İngilizlerin ve Fransızların kontrol ettiği telgraf hatlarından yapılan istişareler, Türkiye’nin askeri ve ekonomik açıdan zayıf olması gibi bir dizi olumsuz faktörün ortaya çıkardığı bu antlaşmanın pek çok milletvekilin içine sinmediğini biliyoruz. Nitekim antlaşmayı bu haliyle Milli Mücadele’yi veren kadroların oluşturduğu Birinci Meclis’e imzalatmanın mümkün olmadığını gören Mustafa Kemal, Meclis’in feshini ve seçimlere gidilmesini sağlamıştı. Bu arada Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun ağırlaştırılması da ihmal edilmemişti. 23 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşmayı yeni Meclis onayladı. Ancak üyelerinin tamamını Ebedi Şef’in seçtiği bu mecliste bile, 14 üye Lozan Barış Antlaşması’na ‘ret’ oyu vermişti. Bu tarihten sonra Türkiye kendi içine döndü ve Kemalist modernleşme projesine hız verildi. Lozan’ın alelacele imzalanmasının arkasında bir an önce rejimin tahkim edilmesi işine yoğunlaşmak arzusu olduğu anlaşılıyordu.
İki uca savrulma
Başlıktaki soruya geri dönersek Lozan zafer mi yoksa hezimet mi? Öncelikle şunu hatırlayalım: Sevr, Anadolu’nun dört bir yanının işgal altında olduğu bir dönemde, adeta dipçik zoruyla imzalanmış bir antlaşmadır. Lozan ise Milli Mücadele’den muzaffer çıkan güçlerin imzaladığı bir antlaşmadır. Her ulus-devlet sembolik kurucu anlaşmalarına atıfta bulunmayı sever. Kemalistler için Lozan, Sevr ile içine düştükleri aşağılayıcı durumdan kurtulup, Osmanlı Devleti’nin küllerinden yeni ve ‘tam bağımsız’ bir ulus-devlet kurmanın doğuşunu tescil eden ‘kutsal bir metindir’.
Milliyetçi muhafazakârlar için Lozan, Osmanlı Meclisi’nde kabul edilen Misak-ı Milli ile tarif edilen sınırların çok gerisine düşülmesinin belgesidir. Çünkü Kıbrıs, Batı Trakya, Musul gibi önemli vatan parçaları dışarıda bırakılmıştır. İslamcı muhafazakârlar için Arap topraklarının dışarıda bırakılması ve Hilafetin kaldırılması, buna karşılık Rum Patrikliği’nin İstanbul’da kalması Lozan’da Siyonistlere ve Masonlara verilen tavizlerdir. Ayrıca bu kısıtlı avantajları sağlamak için bile İzmir İktisat Kongresi’nde liberal mesajlar verilmiş, ABD’ye Chester İmtiyazı tanınmış, İzmit Basın Konferansı’nda Kürtlere özerklik vaat edilmiştir.
Ancak tüm bu kesimler, Sevr’in Batı dünyasının Türklere karşı nefretinin simgesi olduğunda hemfikirdir. Sevr ile kendi ulus-devletlerini kurmanın eşiğine gelen Kürtler ve Sevr ile 1915’te kanlı biçimde sürüldükleri anavatanlarına dönmeyi uman Ermenilerin Sevr’i sevmesinde ise hiçbir gariplik yoktur. Nasıl ki bir Türk milliyetçisi için Lozan (tüm eksiklerine rağmen) iyi bir antlaşmadır, Ermeni veya Kürt milliyetçilerinin gözünde de Sevr iyi bir antlaşmadır. Bir tarihçinin gözünde ise, ne Sevr Batı’nın Türklere karşı nefretinin simgesidir, ne Sevr’i savunmak ‘ha’dir. Aynı şekilde ne Lozan bir ‘zafer’ veya ‘hezimet’ belgesidir. Her iki antlaşma da tarihsel şartların ve onların öne çıkardığı politik aktörlerin dikte ettirdiği belgelerdir. Ve bu antlaşmalara karşı takınılan tavır esas olarak Türk, Kürt veya Ermeni milliyetçiliği ile ilintilidir.
Özet Kaynakça:Tolga Ersoy, Lozan, Bir Antiemperyalizm Masalı Nasıl Yazıldı?, Sorun Yayınları, 2002; Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap, 2008; Sevan Nişanyan; Yanlış Cumhuriyet, Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru, Kırmızı Yayınları, 2008.
.16-8-09
.
Suç, ceza, hapishaneler ve İmralı
Son aylarda sürekli içinde ‘hapishane’ geçen cümleler kuruyoruz. Gösterilerde taş atan çocukların Terörle Mücadele Kanunu uyarınca en ağır cezalara çarptırılmasını ve büyüklerle aynı koşullarda hapse tıkılmasını, Güler Zere’nin şahsında, hasta mahkûmlardan bir zerrecik merhametin bile nasıl esirgendiğini hayretle izliyoruz. 1980’li yıllarda korkunç suçların işlendiği Diyarbakır Cezaevi’nin okula mı yoksa müzeye mi dönüştürülmesi gerektiğini tartışıyoruz. Ve İmralı’dan ‘Kürt Açılımı’nın ‘yol haritası’nı bekliyoruz.
Hal böyle olunca ben de bu haftayı ‘modern’ ceza sisteminin en önemli unsuru olan hapishanelere ayırmayı düşündüm ama sayfanın sınırları yüzünden daldan dala atlayan bir yazı çıkarabildim. Giriş bölümünde kısaca değindiğim, hapishane denilen korkunç kurumun antropolojik, siyasal, felsefi, ahlaki vb anlamları konusuyla ilgilenenlere, bu yazıyı yazarken faydalandığım mükemmel bir kaynağı, Fransız düşünür Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı kitabını tavsiye etmekle yetineceğim. İyi okumalar...
Karanlık bir şenlik olarak ceza
“Damiens, 2 Mart 1757’de, Paris kilisesinin cümle kapısının önünde suçunu herkesin karşısında itiraf etmeye mahkûm edilmişti; buraya elinde yanar halde bulunan iki libre ağırlığındaki bir meşaleyi taşıyarak, üzerinde bir gömlekten başka bir şey olmadığı halde, iki tekerlekli bir yük arabasında götürülecekti; sonra aynı yük arabasıyla Grevé meydanına götürülecek ve burada kurulmuş olan darağacına çıkartılarak memeleri, kolları, kalçaları, baldırları kızgın kerpetenle çekilecek; babasını (kralı) öldürdüğü bıçağı sağ elinde tutacak ve kerpetenle çekilen yerlerine erimiş kurşun, kaynar yağ, kaynar reçine ve birlikte eritilen balmumu ile kükürt dökülecek, sonra bedeni dört ata çektirilerek parçalatılacak ve vücudu ateşle yakılacak, kül haline gelecek ve küller rüzgâra savrulacaktı.”
Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı kitabı böyle başlar. Bu anlatı dönemin gazetelerinden birinden alınmadır. Gazeteci, “sonunda onu parçaladılar,” diye devam eder, “bu sonuncu işlem çok uzun sürdü, çünkü kullanılan atlar, çekmeye alışık değillerdi, bu yüzden dört yerine altı tane koyak gerekti, bu da yetersiz kaldı, talihsizin kalçalarını kopartmak için sinirlerini kesmek ve eklemlerini baltayla parçalamak gerekti...” Ardından tüm detaylarıyla infazı anlatır. Yüzlerce, belki binlerce kişinin izlediği öyle korkunç bir infaz töreninidir ki bu, okurken başınız döner, mideniz bulanır, beyniniz karıncalanır, gözleriniz yaşarır, boğazınız düğümlenir. Kime isyan edeceğinizi şaşırırsınız. Sonunda insan olmaktan utanırsınız...
Cezanın seyirlik olmaktan çıkması
Lise tarih kitaplarımızda ‘karanlık çağ’ diye adlandırılan yüzyıllarda geçmez bu infaz töreni. Aydınlanma Çağı’nda geçer. Neyse ki, Damiens dört parçaya ayrılarak halkın gözleri önünde idam edilen son kişidir. Birkaç on yıl sonra, Foucault’nun deyişiyle artık ‘cezayı karanlık bir şenlik haline çeviren uygulamalar’ yok olmaya yüz tutacaktır. Suçun herkesin önünde itiraf edilmesi Fransa’da 1791’de kaldırılmış; kazığa bağlama Fransa’da 1789’da, İngiltere’de 1837’de ilga edilmiştir. Damgalama, Fransa’da 1832’de, İngiltere’de 1834’te kaldırılmıştır. Hainlerin parçalanmasına İngiltere’de 1820’den sonra bir daha kalkışılmamıştır. Mahkûmların sokak ortasında veya şehirlerarası yollarda çalıştırılmaları, demir boyunduruklu, özel kıyafetli, prangalı olarak halkın arasından geçirilmeleri türü ‘seyirlik’ uygulamalar 19. yüzyılın ilk yarısında hemen hemen her ülkede kaldırılmıştır. Buna karşılık, cezalandırma gündelik algılama alanını terk ederek soyut algılama alanına girmiş, infaz, adeta mahkûmla ‘adalet’ arasında garip bir sır halini almıştır. İşte hapishaneler bu yeni, bu ‘modern’ aşamanın ürünüdür.
Dev bir Panapticon’a dönüşen dünya
İngiliz filozof ve hukukçu, toplum reformcusu, ‘Faydacılık’ düşüncesinin teorisyeni, Jeremy Bentham’ın 1785 yılında muhtemelen Versailles’ın Hayvanat Bahçesi’nden esinlenerek tasarladığı ‘modern’ hapishane modeli Panopticon adını taşıyordu. Bentham’ın Panapticon’u [‘pan’=bütünü, ‘opticon’=gözlemlemek] birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı.
Panoptikon’un temelinde yatan ilke, tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin bir siluetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham’ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun, aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu. Böylece mahpus bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı.
Bentham’ın tasarladığı mükemmellikte bir Panapticon henüz inşa edilmedi ama bugün neredeyse tüm toplumsal yaşama Panapticon ilkeleri uygulanmaya çalışılıyor. Kışlalar, okullar, ibadet mekânları, fabrikalar birer Panapticon haline dönüşüyor. Tüm dünya devasa bir Panapticon’a dönüştürülüyor...
Bedene değil ruha saldırı
‘Modern’ infaz sisteminde sadece ‘seyir’ değil genel olarak ‘acı’ da iptal edilmiştir. Artık ‘beden’ cezalandırmanın ana hedefi değildir. (1980 sonrasının Diyarbakır Hapishanesi bu açıdan ‘karanlık çağlar’a ait yüz kızartıcı bir örnektir.) Evet, bu sistemde de ‘suçlu’ içeri kapatılır, ayağına zincir, pranga vurulur, elleri kelepçelenir, zorla çalıştırılır, hücreye atılır, tecrit edilir ama bunlar eskinin ‘bedene azap verme’ anlayışıyla yapılmaz. Artık amaç, beden aracılığıyla bireyi kontrol altına almaktır. Onu disipline etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmektir. Kişiliği iğdiş etmektir. İnsan onurunu yerle bir etmektir. Kısacası hedef artık beden değil ruhtur.
Teknisyenler ordusu
Modern ceza ve infaz sisteminin bir diğer özelliği, Ortaçağ’ın işkencecisinin yerini artık kocaman bir teknisyenler ordusunun almasıdır. Psikologlar, hekimler, din adamları, eğitmenler, bakanlık görevlileri, gardiyanlar ve bir sürü başka insan cezalandırma sürecinin parçasıdırlar. Cezanın artık ekonomisi, sosyolojisi, psikolojisi, antropolojisi, mimarisi, vb vardır. Bu teknisyenler ordusu arasındaki işbölümü öylesine rafine bir hal almıştır ki, sonuçta kimse yargılama hakkını gerçekten paylaşmıyormuş gibi hissetmez kendini. Halbuki tam tersine, cezalandırma artık kolektif bir eylem haline gelmiştir.
‘Asri cezaevleri isteriz’
Tanzimat’a kadar, deri yüzmek, toprağa gömmek, çengele asmak, testislerini koparmak ve yedirmek, vücuda yara açıp yaraya tuz basmak, farelere kemirtmek, mil çekmek, organ kesmek, çengele asmak gibi birbirinden azap verici cezaları uygulayan Osmanlı Devleti’nde ‘hapsetmek’ denildiğinde kastedilen, herhangi bir suçla itham edilen kişinin, yargılama süreci boyunca gözetim altına alınmasıydı. Osmanlı’da bugünkü ‘hapishane’ anlamına gelen sözcük Farsça kökenli ‘zindan’dı. Eminönü’ndeki Baba Cafer, Yedikule, Kasımpaşa’daki tersaneler en ünlü zindanlardı. Tanzimat Reformları kapsamında Anadolu’nun dört bir yanında ‘modern’ cezaevleri açılmaya başlandı. Cumhuriyet dönemine devredilen bu cezaevleri, gerek fiziki koşulları gerekse işleyişleri açısından çok yetersizdi, elverişsizdi. (Bunlardan en ünlüsü olan Sinop Cezaevi’nin hikayesi başlı başına bir yazı konusu olduğu için hiç girmeyeceğim.)
Ancak pek çok kişiye sayısı da az gelmiş olmalıydı ki, 1933’te Adalet Bakanlığı’nın ‘Vilayet Kongreleri’ sırasında, halk ve yerel yöneticiler ‘asri hapishaneler’ inşa edilmesini talep etmişlerdi. Bakanlık bunun için İtalya’dan uzmanlar getirtti. Ardından ülkenin dört bir yanına cezaevleri inşa edilmeye başlandı. Bu cezaevlerinden bir bölümü ‘İş Esasına Dayalı Cezaevleri’ idi. Bu cezaevleri, 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra gündeme gelen ‘devletçilik’ uygulamaları ile uyumlu kurumlardı. Bilindiği gibi devlet özellikle 1931’den itibaren ekonomiye hem düzenleyici hem de oyuncu olarak daha çok girmişti. 1932’de çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu ile çoğu Türkiye İş Bankası girişimi olan pek çok sanayi tesisi kurulmuştu. Zonguldak kömür, Keçiborlu kükürt, Karabük çelik, Ergani bakır, Gemlik ipek tesisleri bunlardan bazılarıydı. Fabrikalar kuruluyordu ancak işgücü yetersizdi. Ağırlıklı olarak köylü toplumu olan Türkiye’de henüz, fabrikada çalışma geleneği oluşmamıştı. İşçileşmiş kesimlerde ise işten ayrılma, devamsızlık, üretken olmamak gibi pek çok sorun mevcuttu. Dolayısıyla işgücü açığını kapatmak açısından mahkûmlar önemli bir kaynaktı.
Pensilvanya Sistemi
‘İş Esasına Dayalı Cezaevleri’nde ‘Pensilvanya Sistemi’ veya ‘İrlanda Sistemi’ denilen bir sistem uygulanıyordu. Türkçe’ye ‘Tedricî Serbestî Sistemi’ veya ‘Devre Sistemi’ olarak tercüme edilen bu sistem dört aşamadan oluşuyordu. Birinci aşamada mahkûm günlerini ve gecelerini hücrede geçiriyordu. Altı ay sonraki ikinci aşamada, mahkûm sadece gecelerini hücrede geçiriyordu. Gündüzler sessizlik içinde yürütülen çalışma ile geçiyordu. Üçüncü aşamada artık hücrede kalmak yoktu. Mahkûmların başka ayrıcalıkları da oluyordu. Eğer mahkûm inşaat, yol yapımı veya madencilik işlerinde çalışıyorsa cezasının her günü iki gün sayılıyordu. Son aşamada, mahkûm ağır cezalıksa, cezasının dörtte üçünü, diğer cezalarda yarısını tamamlayınca salıveriliyordu.
1938’de çıkarılan 3500 Sayılı Kanun’la ‘çalışmak’, Türkiye cezaevlerinin normal bir kaidesi haline gelmişti. Mahkûmlar, Zonguldak ve Tunçbilek’te kömür, Soma ve Değirmisaz’da linyit, Keçiborlu’da kükürt, Ergani’de bakır madenlerinde, Karabük’te demir ve çelik işletmesinde çalıştırılıyorlardı. Kayseri’de kadın işçiler Sümerbank Tekstil Fabrikaları’nda, Malatya’da dokuma tezgâhlarında çalışıyorlar, Dalaman, Edirne ve İmralı’da tarım yapıyorlardı.
Zonguldak Havzası’nda 22 bin mahkûm
Ucuz mahkûm emeği öylesine sevilmişti ki, 1940 seçimleri sırasında bölgelerine giden milletvekilleri başkente yeni cezaevi talepleri ile döndüler. Örneğin Erzincan Milletvekili Salih Başotaç, Fırat Nehri boylarına bin mahkûmluk bir tarım cezaevi inşa edilmesini istemişti. Bilecik Milletvekili Dr. Muhlis Suner, Bilecik’in merkezinde bir tarım cezaevi talep etmişti. Burdur milletvekilleri mahkûmların Sultandere linyit madenlerinde, Afyon milletvekilleri ise Kisarna’daki madensuyu tesislerinde çalıştırılmalarını talep ediyordu. Bu talepler yerine getirilemedi ama 1948’de, Zonguldak Havzası’nda çalışan 60 bin kişinin 22 bini mahkûm işçilerdi. (Bu işçilere normal işçilerin onda dokuzu ücret tahakkuk ediyor, ancak ücretler tahliye olacakları güne kadar emanette kalıyordu. Tahliye olurken de birikmiş ücretin sadece yüzde 20’si kendilerine veriliyordu.)
Çok Partili dönemin ‘liberal’ partisi Demokrat Parti, CHP’nin 1929-1950 arasında sadece 87 cezaevi inşa etmesine karşılık, 3,5 yıl içinde tam 149 hapishane inşa etmekle övündü ama İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, gerek ekonomideki gerekse siyasi hayattaki liberalleşmeye paralel olarak mahkûmların ucuz işgücü kaynağı olarak kullanılmasına son verildi. Nihayet 1950’lerin ilk yarısında genelde ceza sistemi, özelde ise hapishaneler sistemi, mahkûm emeğinin merkezî olduğu bir yapıdan çıkarıldı. Siyasi mahkûmların hem bedenlerini hem ruhlarını hedef alan 1990 sonrasının ‘A, B,.. E, F, H...M Tipi’ cezaevleri ise ayrı bir yazının konusu...
Türkiye’nin gururu: ‘İmralı Adası Sosyal Sanatoryumu’
‘İş Esasına Dayalı Cezaevleri’nin en ünlüsü (kuruluşundaki adıyla) ‘İmralı Adası Sosyal Sanatoryumu’ idi. İmralı Adası, Marmara Denizi’nde, Armutlu Yarımadası’nın batı ucundaki Bozburun’un 20 km. kadar batısında yaklaşık 10 km2 bir adaydı. Sekiz rakamını andıran bu engebeli ve çorak adada Osmanlı Dönemi’nde Rumlar yaşardı. Ancak adanın Rum ahalisi 1923’teki mübadelede Yunanistan’a gönderilince, ada uzun süre boş kaldı. Bu terk edilmiş adada, deneysel bir hapishane kurma fikri Mutahhar Şerif (Başoğlu) adlı bir hukukçuya aitti. Mutahhar Şerif, henüz bir yargıç adayı iken, Belçika, Fransa, Almanya, İsviçre, Avustralya, İtalya, Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan’da gözlemler yapmak üzere görevlendirilmişti. Mutahhar Şerif, bu ülkelerde gördüklerini memleketlisi Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu’na anlatmış, Saraçoğlu da ‘İmralı Adası Sosyal Sanatoryumu’nu (bundan böyle ‘İmralı’ diyeceğim) uygulamaya karar vermişti. Bu kuruluş, Türkiye’deki duvarları olmayan ilk hapishane olacaktı.
Adaya ilk mahkûm grubu 8 Kasım 1935’te geldi. Bu grup, Mutahhar Şerif Başoğlu’nun bizzat seçtiği ‘işbirliği yapmaya hazır’ 80 ‘adi’ mahkûmdan oluşuyordu. Sayı iki yıl sonra 400’e ulaştı. 1940’ta 1.100-1.200’e yükseldi. Ancak 1943’te yer sıkıntısı yüzünden 800’e düşürüldü.
Sıkı program, yoğun çalışma
Mahkûmların kışla disiplini içinde tutuldukları İmralı’da 13 tip çalışma vardı. Esas olarak, buğday ve soğan tarımı, bağcılık, zeytincilik, balıkçılık, arıcılık, tavukçuluk, besicilik yapılırdı. Örneğin 1946 yılında 48.626 kilogram üzüm üretilmiş, bu üzümler İstanbul ve Mudanya’ya gönderilmişti. Aynı yıl 50 ton kolyoz, 20-30 ton sardalya ve 15 ton hamsi yakalanmıştı. Balıklar için bir de konserve fabrikası kurulmuştu. 1946 yılında 272 ton soğan yetiştirilmiş ve İstanbul’a satılmıştı. Adanın gülleri ve karanfilleri pek meşhurdu. Adadan çıkarılan kumlar yıllarca İstanbul’un inşaat kumu ihtiyacını karşılamıştı. Ayrıca sabun, süt ve peynir, ayakkabı, dokuma, dikiş atölyeleri vardı. Bu atölyelerde üretilen ürünlerin bir bölümü öteki hapishanelere gönderilir, artan kısım ada dışına satılırdı. Örneğin İstanbul’daki Mısır Çarşısı’nda İmralı Satış Mağazası vardı ve burada satılan mallar kaliteleriyle tanınırdı.
Adaya ziyaretçi akını
Dönemin ABD büyükelçisi, merkeze yazdığı bir raporda İmralı’yı öve öve bitirememişti. Bu ‘örnek’ cezaevine yönelik nadir eleştiriden biri, İmralı sakinlerinden 18 yıl ceza almış bir mahkûmu bir kayanın üzerinde cura çalarken gösteren fotoğrafın 5 Ekim 1936 tarihliCumhuriyet gazetesinde boy göstermesi üzerine yapılmıştı. CHP Afyon Karahisar Milletvekili Berç Türker, Adalet Bakanı Şükrü Saraçoğlu’na İmralı’nın neden bu kadar gevşek olduğunu sormuş, Saraçoğlu da cevabında İmralı mahkûmların son derece sıkı bir denetim altında yaşadıklarını ve çalıştıklarını söylemiş, sadece boş zamanlarda uğraşılan müziğin rehabilite edici rolüne değinmişti.
Bu tür küçük eleştirileri saymazsak, İmralı o yıllarda Türkiye’nin gururuydu. Örneğin Vedat Nedim Tör, 1942’de İmralının İnsanları adlı bir piyes yazmıştı. İmralı 1944-1948 yıllarında büyük bir ziyaretçi akını yaşadı. Ankara ve İstanbul’un değişik üniversitelerinden yüzlerce kişilik öğrenci grupları ardı ardına adaya geldiler ve incelemeler yaptılar. Ziyaretçiler arasında devlet görevlileri, yerli ve yabancı gazeteciler, bilim adamları, hekimler, hukukçular vardı. Bütün bu ekonomik ve sosyal ilişkilerden görüldüğü gibi, bugün ‘koster arızaları’ yüzünden ulaşılmaz halde olan/tutulan İmralı Adası, bundan 70 yıl önce Türkiye’nin geri kalanıyla yoğun ilişki içindeydi.
Ressam Balaban’ın İmralı günleri
Bursa Cezaevi’nde yatarken hapishanenin gediklisi Nâzım Hikmet’in etkisiyle resim yapmaya başlayan İbrahim Balaban, yine Nâzım Hikmet’in tavsiyesi ile 1945 yılında İmralı’ya geçmişti. İmralı hakkındaki ilk izlenimleri çok kötü olan Balaban günlüğüne “Dün soğan topladık. Bugün çapa, yarın bel işi var, yani kirizma. Dayanılır gibi değil, resim yapmadan nasıl dayanırım?” diye yazmıştı. Bu şikâyetlerini Cezaevi Müdürü İzzet Akçal’a anlattığında ilk olarak olumsuz tepki görmüş ancak daha sonra İzzet Bey bir formül bulmuştu. Balaban yatakhaneleri temizleyecek, arta kalan zamanında da resim yapabilecekti. Sonuçta ortaya ‘Belci’, ‘Karasabanla Çift Süren’, ‘Hızarla Tarla Biçenler’, ‘Balık Tutanlar’, ‘Çamaşırcılar’, ‘Orak Biçenler’ adlı tablolar çıktı. Bu tablolar İstanbul ve İzmir’de sergilendiler ve satıldılar.
İmralı’nın zengin kütüphanesi
Balaban’ın diğer uğraşları adadaki bandoda klarnet ve keman çalmaktı ve bol bol kitap okumaktı. İmralı Kütüphanesi, Esat Adil Müstecaplıoğlu tarafından oluşturulmuştu. Esat Adil Bey, Kuva-yı Milliyecilikle Belçika’da tanıdığı Emile Vandervelde’in temsil ettiği II. Enternasyonal Sosyalizmi’ni harmanlamış ilginç bir kişilikti. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Belçika’da ceza ve infaz sistemleri üzerine çalışmış, ülkeye döndükten sonra 1931’de Balıkesir’in Balya İlçesi’ndeki maden işçilerinin ‘Açlık Yürüyüşü’nü örgütlemişti. 1942’de İmralı’ya müdür olarak atandığında, aynı zamanda Mudanya Dağları’nda muhtemel Nazi tehlikesine karşı ‘Sarı Mustafa Gerillaları’nı örgütlemeye soyunmuştu. (Örgüt adını, Şeyh Bedreddin’in müridi Börklüce Mustafa’dan almıştı.) On bine yakın kitap vardı kütüphanede. Balaban her gün kütüphaneye gidiyor ve Nâzım’ın şiirlerini okuyordu. Ancak Esat Adil Bey’in gidişinden sonra gelen yeni müdür Balaban’ın bu faaliyetlerine izin vermedi.
Buraya kadar anlattıklarımızdan İmralı’da mahpusluğun hiç de fena bir şey olmadığı sanılabilir. Hani derler ya ‘dışı seni içi beni yakar’, Balaban’a göre “İmralı Adası, yukardan bakılınca bir cennet, içine girilince de bir cehennemdi.” Kuruluşundan itibaren siyasi mahkûm barındırmayan İmralı’nın ilk siyasi tutukluları Adnan Menderes ve arkadaşları olmuştu. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın hayatlarına İmralı’da son verildi. 1999’dan beri İmralı’nın tek mahkûmu, siyasi suçluların şahı Abdullah Öcalan. Öcalan’ın İmralı hakkındaki düşüncelerini öğrenmek için biraz daha bekleyeceğiz anlaşılan…
***
Cezaevinden yazan okurlara:
Taraf’ta yazmaya başladığımdan beri bana değer verip, mektupla görüşlerini paylaşan, resim gönderen, beni eleştiren, sorular soran, fotoğraf, kitap, belge isteyen, ancak benden hiçbir karşılık göremeyen mahkûm okurlarım! Çoğu onlarca yıldır E, F, H, M Tipi cezaevlerinde çile dolduran ve bir o kadar daha cezası olan değerli insanlar! Bana ne kadar kızsanız, ne kadar gücenseniz haklısınız! Hepinizden yürekten özür diliyorum. Utanarak söylüyorum, bu sıkışık çalışma düzenimde, kısıtlı olanaklarımla, hangi birinize cevap vereceğimi, hangi birinizin dileğini yerine getireceğimi bilemiyorum. Yine de deneyeceğim. Lütfen birazcık daha zaman verin bana. Hepinize sabır diliyorum. Yaşam sevincinizi, umudunuzu, inancınızı kaybetmeyin. Dayanın, dayanın, dayanın, ne olur!.
Özet Kaynakça: Michel Foucault, Hapishanenin Doğuş (Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay), İmge Yayınevi, 2006; Ali Sipahi, “The Labor-Based Prisons in Turkey, 1933-1953”, 2006 yılında Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde kabul edilmiş master tezi; Hapishane Kitabı, (Yayına Hazırlayanlar: Emine Gürsoy Naskali ve Hilal Oytun Altun), Kitabevi, 2005.
.30-8-09
.Ermenistan açılımı’ndan ‘bellek açılımı’na
Hükümetin ‘Kürt Açılımı’ konusundaki adımlarının yarattığı heyecan dalgası sürerken, ‘Ermenistan Açılımı’ başladı. Henüz yürürlüğe girmemiş olan iki protokolde benim açımdan en ilginç başlık kurulması düşünülen Tarih Komisyonu. Komisyon gazeteler tarafından başına ‘sözde’ terimi getirilen soykırım iddialarını araştıracakmış. Taner Akçam’ın bu konudaki görüşlerini, 4 Eylül 2009 tarihli Taraf’ta okuduk. Yıldıray Oğur’un sorularını cevaplayan Akçam, ‘ilişkilerin normalleşmesi’ ile tarihten kaynaklanan ‘barışma’ sorunlarının kesin olarak birbirinden ayrı ele alınması gerektiğini söylüyor.
Tarih Komisyonu
Akçam, aynı röportajda, yıllardır ‘Kürt yoktur, dağda gezerken kart kurt sesi çıkaranlara Kürt denirdi’ diyen bir devletin, komisyon kurup ‘1915’te soykırım oldu mu olmadı mı’ sorusuna dürüstçe cevap arayacağına inanmadığını belirtiyor. Bunlara katılıyorum. Akçam aynı zamanda bu konuda bilim çevrelerinin bilmediği bir şeyin de olmadığını ileri sürüyor. Bilim çevreleri belki ‘biliyor’ ama ben yine de, henüz kurulmamış bu ‘tarih komisyonu’na bir katkıda bulunmak istiyorum. 31 Ağustos 2008 tarihinde, bu sayfalarda 19. yüzyıldan 1990’lara kadarki Ermeni-Türk ilişkilerinin bir özetini yapmıştım. Bıraktığım yerden devam edeceğim.
***
Cumhuriyet’in başından bu yana tarihin üretilmesi, milli kimliğin üretilme projesi olarak algılanmış ve otoriter devlet modelinin söz konusu milli kimlikle ‘doğal’ ilişki içinde olduğu, hatta bu milli kimliğin uzantısı olarak anlaşılması gereği işlenmişti. Tarih üretiminin ilk ölçütü bunun ‘temiz ve onurlu’ bir tarih olmasıydı. Anadolu topraklarında neredeyse on bin yıl önceye giden ve tüm ırklar soysuzlaşırken ilk günkü gibi kalan bir ‘Türk’ ırkı mitosunun yaratılması hedeflenmişti. Ancak bu konuda iki farklı dönem söz konusuydu. 1975-1985 arasındaki ASALA terörü ve 1980’lerden itibaren soykırım konusundaki parlamento kararları ile Türkiye’nin sıkıştırılmasından önceki dönemde, okul kitaplarında Ermenilere uzak bir tarihin özneleri olarak az da olsa yer verilirken, genel olarak olumsuz bir dil kullanılmazdı.
Anadolu’yu sahiplenme
Örneğin Ermeni Bagrati Krallığı’nın başkenti Ani’nin 1064 yılında Selçukluların eline geçmesi veya 12.-14. yüzyıllar arasında Adana havalisinde varlığını sürdüren Kilikya Ermeni Krallığı’nın Selçuklularla çatışması bazen küçümsenerek, bazen görmezden gelerek, bazen çatışma olmamış gibi sunulurdu. Bazı durumlarda bu krallıklar ‘küçük’ gösterilir, bazı durumlarda krallığın topraklarının nerede olduğu belirsiz hale getirilirdi. Bazı durumlarda Anadolu topraklarının dışında bir yerde tarif edilirken bazı durumlarda ise Ermenilerin yaşadığı coğrafyalara ‘daha önceden gelmiş Oğuz, Peçenek, Kıpçak Boyları’ndan söz edilirdi. Böylece Ermenilerin Anadolu’da tarihsel haklarının olmadığı ima edilmiş olurdu.
Ermeni tabusunun entelektüel kesimler arasında güçlü bir yapıştırıcı olduğuna dair ilginç bir gelişme ise, ideolojik önderliğini Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve ‘Halikarnas Balıkçısı’ Cevat Şakir’in yaptığı ‘Mavi Anadolu’ akımıydı. Anadolu’yu ‘fethettiğimiz için değil, bizim olduğu için bizim’ diyerek o güne dek geliştirilen söyleme yeni bir soluk getiren bu akım sayesinde, Anadolu’nun pagan, Hıristiyan ve Müslüman tarihi bir bütünün evrimleşmiş hali gibi sunuluyor, Türkçe daha önce konuşulan 72 dilin vardığı bir aşamaya çevriliyor, ‘Türklük’ hümanizm düşüncesinin bir versiyonuna dönüştürülüyordu. Ancak bu ‘biz’i oluşturan topluluklar ya da uygarlıklar arasında Ermenilerin adı yoktu. (Benzer bir tavrı 1992’de Yaşar Kemal de gösterir. Yazar bir söyleşisinde Kilikya’dan söz ederken Anavarza şehrinin Hitit ve Bizans geçmişlerinden söz eder ama Ermeni geçmişine değinmez. Halbuki Anavarza 1100’lü yıllardan 1375’e kadar Kilikya Ermeni Krallığı’nın başkentidir ve bunu Yaşar Kemal’in bilmemesi imkansızdır.)
Esat Uras’ın kitabı
1980’lerden itibaren radikal bir değişiklik yaşandı ve okul kitaplarına ‘Ermeni Sorunu’ başlığı sokuldu. Bu bölüm, İttihatçı hareketin içinden gelen, hatta 1915 Tehciri’nde görevler üstlenen Ahmet Esat Uras’ın 1953 yılında yayımladığı Ermeni Sorunu: Dokuz Soru, Dokuz Cevap adlı kitabına göre hazırlanmıştı. Söz konusu kitap, yayınlandığı günden beri, Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından büyük ilgi görmüş, defalarca basılmış ve yabancı dillere çevrilmişti. Buna göre Ermeniler Osmanlı döneminde ‘Türk kültürü içinde erimiş’ ‘mutlu’ biçimde yaşarken birden Türklere düşmanca bir tutum içine girmişlerdi. Bu anlatılarda 1894-1896 Urfa ve Sasun Olayları ve 1909 Adana Olayları, Ermenilerin düşmanca tutumlarına örnek olarak sunulduktan sonra 1915-1917 Ermeni Tehciri, bu olayların bir savunması olarak kurgulanıyordu. Daha sonra Esat Uras’ın görüşleri, başka yazarlara da esin verdi, yeni kitaplar yayımlandı. Ardından ‘resmi görüş’ ustaca lise tarih kitaplarına yerleştirildi.
Milli Eğitim müfredatında tahkimat
14 Haziran 2002 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu, öğretmenlerin de yeni müfredat doğrultusunda eğitilmelerine karar verdi. Bu karar 9 Ağustos 2002 tarihli gazetelerde şu başlık altında verilmişti: ‘Devletin Ermeni Soykırımı, Pontus Rum Devletinin Kurulması ve Hıristiyan Süryani Soykırımı iddialarına karşı tutumu okul kitaplarında anlatılacak’. Bu konudaki uygulamaya da 2002-2003 yılında başlanması kararlaştırılmıştı.
Daha sonra aynı komite, öğretmenler için bir müfredat yayınladı. Bu müfredatta önemli olan nokta, ülkenin her köşesindeki ortaokul öğrencilerinin ‘Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni İsyanı ve Ermenilerin Faaliyetleri’ başlıklı birer kompozisyon yazması ve bunların bir yarışmada değerlendirilmesi idi. Bu yarışmanın görünüşteki amacı, öğrencilerin Ermenilerin Türklere yaptığı mezalimi anlatmaları idi. İşin acıklı yanı, Türkiye’de yaşayan Ermeni öğrencilerin de bu kompozisyonu yazmakla yükümlü olmasıydı.
Ceza Kanunu’nda tahkimat
Bu alandaki diğer önemli gelişme, Avrupa Birliği uyum paketleri çerçevesinde 26 Eylül 2004’de Parlamento tarafından onaylanan yeni Türk Ceza Kanunu’nun 305. maddesi oldu. Birçok AB lideri tarafından AB yolunda çok önemli bir adım olarak nitelenen 305. Madde’ye göre, ‘ulusal çıkarlara aykırı davranışlarda bulunanlar ve böyle davranarak doğrudan ya da dolaylı yollardan yabancı kişi ve kuruluşlardan fayda sağlayanlar’ 10 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaklardı. Bu maddenin gerekçe bölümünde ise, ulusal çıkarlara aykırı davranışlara örnek olarak ‘Türk askerlerinin Kıbrıs’tan çekilmesini istemek’ veya ‘Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni Soykırımı’nın meydana geldiğini’ söylemek sayıldı. AB’nin baskılarına rağmen bu maddeler hala değiştirilmedi.
Parlamenterlerin ‘Mavi Kitap’ atağı
1 Mart 2005’te, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) “Soykırım Atağı” başlığı ile altında bir kampanya başlattı. Büyük Britanya Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası üyelerine gönderilmek üzere hazırlanan mektupta “Mavi Kitaplar külliyatı çerçevesinde yayımlanan Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Uygulanan Muamele 1915-1916 adlı kitabın, I. Dünya Savaşı’nda Wellington House’daki İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından hazırlanan bir propaganda malzemesi olduğunun ve söz konusu kitapta yer alan Osmanlı Ermenilerinin isyanı ile buna karşı Osmanlı Devleti’nin almış olduğu önlemlere ilişkin bilgilerin mesnetsiz ve güvenilir olmadığının açıklanmasını talep” ediliyordu. Mektubu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, TBMM Genel Kurulu'nda imzaladı ve mektup muhataplarına gönderildi.
Ancak sonucu hiçbir zaman öğrenemedik. Çünkü bu kampanyaya “90 Yılın İntikamı”, “Mavi Kitaba Karşı Uluslararası Atak”, “Soykırıma Hodri Meydan” başlıklı yazılarla omuz veren basın (Zaman gazetesi hariç) mektuba verilen cevabın üzerinde durma gereği duymadı. Halbuki söz konusu iddialar, Britanya Parlamentosu İnsan Hakları Grubu’nda tartışıldıktan sonra 23 İngiliz parlamenterin imzaladığı bir mektupla cevaplanmıştı. Cevabi mektup “Mavi Kitap esas olarak 1915’ten başlayarak Ermenilere bir kitlesel imha politikasının uygulanmış olduğunu ortaya koymaktadır” diye başlıyor, Mavi Kitap’ın neden güvenilir bir belge olduğu anlatıldıktan sonra “Türk Parlamenterlerini, akademik danışmanlarımızın eşliğinde bir yuvarlak masa tartışmasına davet ediyor, bu şekilde tarihsel gerçekler üzerinde ortak bir açıklama yapabilmeyi umut ediyoruz. Ayrıca kendilerini, bu yanıt mektubumuz ışığında İngiliz Parlamentosu’na gönderdikleri mektubu geri çekmeye çağırıyoruz” diye bitiyordu. Elbette, tezlerinden son derece emin olan milletvekillerimiz ‘yuvarlak masa’ davetine icabet etmediler.
Arkadan Hançerleme Efsanesi
25 Mayıs 2005 tarihinde bir grup bilim adamı tarafından düzenlenen "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlıklı konferans, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in konferansı düzenleyenler için "bizi arkadan hançerlediler" ifadesini kullanmasının ardından iptal edildi. Böylece ‘konuyu tarihçilere bırakalım’ tezlerinin ne kadar samimiyetsiz olduğu görüldü.
Bakanın aydınlara yönelik suçlamasıyla, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından 1919’da Versailles Antlaşması'nın imzalanmasına doğru, Almanya’nın yenilgisini bir avuç Marksist ve Yahudi siyasetçiden oluşan ‘iç düşmanlara’ bağlamayı anlatan ‘Arkadan Hançerlenme Efsanesi’ (Dolchstosslegende) arasındaki benzerlik çarpıcıydı. Aslında Türk resmi tarihinde bu terim, ‘Araplar bizi arkamızdan hançerledi’ şeklinde Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerle birlik olup bağımsızlıkları için mücadele eden Arap milliyetçiliği için sıkça kullanılırdı ama Adalet Bakanı’nın kullanım şekli, pek çok kişinin içini ürpertecek kadar nefret doluydu. Daha sonra, buna benzer ifadeler, Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi gerektiğini söyleyenler, Avrupa Birliği ile ilişkilerin geliştirilmesini isteyenler ya da uluslar arası normlara uyulmasını talep edenler için sıkça kullanılmaya başladı. Özellikle aydınların ‘Ermeni soykırımı iddialarını tartışmak için’, örneğin Fransa’nın Cezayir’de, ABD’nin Vietnam’da, Afganistan’da veya Irak’ta, İtalya’nın Afrika’da işlediği suçları bir ön koşul olarak getirmemesi, aydınların ‘vatan ve millet düşmanı’ olarak etiketlenmesine neden oluyordu.
Türklerin ‘mutlak ötekisi’ olarak Ermeniler
Bütün bunlar ne anlama geliyor? Milli kimliğin oluşumunda ‘hatırlama’ ve ‘unutma’ süreçlerinin önemli rolü olduğunu biliyoruz. Türk kimliğinin bu süreçlerinde özgün olan Türk kimliğinin kendini ancak ve ancak 1915-1917’de yaşananları yok sayarak var edebilmesidir. Bilindiği gibi, üç kıtaya yayılmış büyük Osmanlı İmparatorluğu son 150 yılında bir çözülme sürecine girmişti. Bitmez tükenmez savaşlar, yenilgiler ve büyük insan kayıpları İmparatorluğun devamı konusunda derin endişeler yaratmıştı. Bu süreç boyunca, imparatorluğun yıkılmasını önlemek için yapılan her girişim başarısızlıkla sonuçlanırken, yönetici elit, bütün bu olanlar bitenlerden emperyalist güçleri ve onlarla işbirliği yapan ‘azınlıkları’ sorumlu tutmak eğilimindeydi. İmparatorluğun yönetici sınıfı o yıllarda, artık Batı’nın oluşturduğu bir tarih anlatısının dışına itildiklerini, artık ‘hiç kimse’ haline geldiklerini ve devletin toptan imhası ile karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı. Ancak bu duruma esas olarak efendisi olduğu milletlerin ihaneti yüzünden düştüklerini düşünerek bir ölçüde teselli oluyorlardı.
Zümrüd-ü Anka kuşu örneği
Milli Mücadele döneminde kendilerini uluslar arası kamuoyunun baskısından kurtulmuş hisseden faillerin, yarım kalan işlerini tamamladıkları süreçle üst üste düştü. Kemalist Türk milliyetçileri, İslam ortak paydası yüzünden ‘daha az öteki’ olarak gördükleri Kürtlerle ittifak yaparak, ‘gerçek öteki’ Hıristiyan Ermenilerin ve Rumların Anadolu’daki son kalıntılarını mümkün olan en uzak coğrafyaya sürdükten sonra, Kürtlerle hesaplaşmaya başladılar. Bu hesaplaşmanın da çok kanlı geçmesi, Ermenilere yapılanları, toplumsal bellekten silmek konusunda iyi bir fırsat sundu. (Rumlara yapılanlar ise, Yunanistan’ın hataları yüzünden adeta meşruiyet kazandı.) Bu süreçte, sadece İttihatçılarla örgütsel ya da ideolojik akrabalığı olan Kemalist elitler değil, ülkeden sürülmüş Ermeni mallarını talan eden, Ermenilerin çocuklarını besleme veya evlatlık alan, kızlarını haremlerine katan yerel eşraf ya da halk kesimleri, Ermenilerin el konulan zenginliklerini kendine sermaye yapan ticaret burjuvazisi, Ermenilerin boşalttığı alanlarda kendine iş alanı yaratan zanaatkârlar da hafızalarını sıfırlama ihtiyacı hissediyorlardı. Böylece elitler ve toplumun değişik kesimleri arasında, önce Ermenilere yapılanları, sonra da doğrudan Ermenileri unutma konusunda bir konsensüs oluştu.
Cumhuriyetin yeni yönetici kadroları, Türklük duygusunu yaratmak için hem devlet olarak ‘eskiyi’, ‘hurafeleri’, ‘geriliği’, ‘Doğulu’ olmayı temsil eden Osmanlı geçmişinden kendilerini farklılaştırmaya çalıştılar, hem eski Osmanlı tebaasını ‘kozmopolit’, ‘karmaşık’, ‘bulanık’ olarak niteledikleri Osmanlı kimliğinden kurtararak ‘etnik açıdan saf, ‘dünya görüşü açısından laik’ ‘vatandaşlar’ haline getirmeye çalıştılar. Bu ulus yaratma sürecinde, Ermeni kimliği, hem kökü Doğu’da olan ‘barbar’ ve ‘terörist’ bir halk olarak, hem aşırı dindar bir gayrimüslim toplum olarak, hem de uluslar arası camiada köklü bağları olan diyaspora grubu olarak, milliyetçilerden solculara, seküler kesimlerden dindarlara, aydınlardan sıradan halk kesimlerine kadar pek çok kesim için mükemmel dört dörtlük bir ‘öteki’ oldu.
Dış düşmandan tehlikeli ‘iç düşman’
Bu ötekileştirme sürecinde Ermenilere atfedilen ‘iç düşman’ niteliği, doğal olarak bir ‘dış düşman’ gerektiriyordu. Ancak, Türk milliyetçilerinin zihninde, ‘iç düşman’ denen şey, toplumsal yapıyı içeriden kemiren sinsi bir unsur olarak, nispeten gözlemlenebilir bir unsur olarak tahayyül edilen ‘dış düşman’ a göre çok daha tehlikeliydi. Hele de bu düşman Müslüman-Türk kimliğinin ötekisi olan pek çok unsurun bileşkesinden üretilmiş ise. Dolayısıyla Ermenilere karşı mücadele hiç aralıksız olarak sürdürülmeye başladı.
Ermenilerin ‘öteki’ olarak toplumdan ve zihniyet dünyasından tasfiye edilmesi projesinin başarısı, devletle toplumun sıkı işbirliğine bağlıydı. Bu işbirliği büyük ölçüde tahakkümcü politikalarla garanti edildi. Sonuçta, halk kesimleri, asli görevlerinin devletin kendisine empoze ettiği tarihsel anlatıyı onaylamak olduğunu düşünür hale geldiler. Devlet bu süreçte hem ideoloji üreten bir aygıt, hem de garantör olarak yer alıyordu. Garantörlük rolünün daha çabuk kabul edilmesi için ‘toplumun maruz kaldığı’ tehlikelerin altının çizilmesi lazımdı. Bu açıdan ‘Sevr’in diriltilmesi’, ‘Pontus’un yeniden kurulması, ‘Fener bölgesinde Bizans’ın yeniden ihya edilmesi’, ‘GAP bölgesinde İsrail’in toprak satın alması’ vb gibi komplo teorileri üretildi. Bu arada, sık sık Ermeni diyasporasının ‘3 T’ stratejisi uyarınca, önce soykırımı tanıtacağı, ardından Türkiye’den tazminat ve toprak kopararak emperyalist ülkelerin Türkiye’yi bölme planlarını hayata geçirecekleri fikri işlendi.
El konan servetin iadesi korkusu
Halkın zihnine, ‘bundan 90 yıl önce koskoca bir imparatorluğu parçalamaya muktedir olan bir halkın, bugünkü uluslar arası bağlantıları içinde küçücük Türkiye’yi paramparça etmesi pekala mümkündür’ kanaati yerleştirilmeye çalışıldı. Ama esas endişenin parçalanma veya Türk halkının ‘soykırımcı’ yaftası yemesi olmadığı, tehcir sırasında ve sonrasında el konan Ermeni servetinin iadesinin ya da tazmininin istenmesi korkusu olduğunu düşündürecek ipuçları, Osmanlı dönemine ait tapu kayıtlarına konulan katı yasaklarda veya Şubat 2008’de kabul edilen Vakıflar Kanunu sırasında yapılan eleştiri ve engellemelerde apaçık görüldü.
Aslında bu sağlıksız toplumsal ruh halini daha sürebilirdik ama hem Ermeniler ısrarlılar, hem de 20 yüzyıl kişilerden devletlere, ticari kuruluşlardan dinsel kurumlara kadar, pek çok aktörün politik, ekonomik, kültürel ya da sosyal kabahatlerinden dolayı özür dilediği çağ olarak makro bir çerçeve çiziyor. Günümüzde, tarihle yüzleşmek adeta bir ‘ahlaki norm’ haline geldi. Bu yaklaşımın eksikleri var, sorunlu yanları var ama ‘tarihiyle yüzleşmeye yanaşmayan toplumların uluslar arası camianın üyesi olmaya hak kazanmadığı’ şeklinde özetlenebilecek bu yeni yaklaşım tarzı, belki Türk toplumunda şizofrenik yarılmaya neden olan 1915 parantezinin sağlıklı biçimde kapanmasına yardımcı olur. Hükümetin ‘Ermenistan açılımı’ bu açıdan çok önemli görünüyor. Yeter ki, açılım evrensel hukukun ve etiğin normlarına uygun sürsün...
.6-9-09
.
.Foucault’nun Sarkacı ve komplo teorileri
Hükümetin birbiri ardına gerçekleştirdiği ‘açılımlar’ başta CHP ve MHP çevreleri olmak üzere pek çok kesimde ‘ülkeyi bölünmeye götürecek’ bir adım olarak nitelendi ve adet olduğu üzere bu açılımların arkasında ‘yabancı fesat çevreleri’ arandı. Bana yazan bazı okuyucular da benzer imalarda bulunuyorlar. Bu arada, o kadar çok kişi Taraf’ın var oluşunu bile komplo teorileri ile açıklanmaya çalışılıyor ki, ben de bu haftayı ‘komploculuk’ denilen zihniyet durumunun analizine ayırmak farz oldu. Ancak bir süreliğine İstanbul dışında olduğumdan, yeni yazı yazamadım. Şimdi okuyacağınız yazı, 29 Ekim 2007 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanan “Komploculuk ve Ockham’ın Usturası” başlıklı yazımın geliştirilmiş hali. Bu seferlik beni bağışlayacağınızı umuyorum.
Bilgi ve iktidar ilişkisi
İtalyan göstergebilimci (semiyolog), yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür Umberto Eco’nunFoucault Sarkacı (Can Yayınları, 1992) adlı eseri, okültizm (gizli bilimcilik), Kabala (Yahudi gizemciliği), simya ve komplo teorilerine yapılmış yüzlerce referansla, bir anlamda irrasyonel düşüncenin 500 yıllık tarihini içeren, çok dilli bir çağrışımlar, anıştırmalar, eğretilemeler, göndermeler yelpazesidir. Kitapta adı hiç anılmamakla ve Eco tarafından inkâr edilmekle birlikte, geçen hafta hapishaneler dolayısıyla adını andığım Fransız filozofu Michael Foucault’nun bilgi ve güç arasındaki ilişkilere dair teorisine örtük bir göndermeyi de içeren eseradını, Fransız fizikçi J. B. Leon Foucault’nun dünyanın dönüşünü simgeleyen sarkacından alır ancak okuyucu sarkaçla ilk ve son kez ancak romanın 600. sayfasında buluşur. 1851’de, Panthéon’un kubbesine asılan 67 metre uzunluğundaki sarkacın 28 kilo ağırlığındaki gümüş topu, saatte 11 derecelik bir salınım yapıyor, her salınımda altındaki kum zemin üzerinde 3 milimetrelik bir iz bırakıyor ve bu izler yavaşça saat yelkovanı yönünde dönüyordu. 32,7 saatte tamamlanan bu dolanım, Dünyanın döndüğüne dair doğrudan ilk kanıttı.
Abulafia’nın mükemmel planı
Romanın konusunu kısaca özetlemek gerekirse; Tapınak Şövalyeleri ile ilgili bir doktora tezi hazırlayan Casaubon adlı Milanolu bir filolog Belbo ve Diotallevi adlı iki kişiyle tanışır. Üç arkadaşın konuyla ilgili bir sürü el yazmasını okuduktan sonra, mükemmel bir komplo teorisi ortaya çıkarmak iddiasıyla başlattıkları bir oyunun, onları sanki gerçeklikmiş gibi sarıp sarmalamaya başlar. Gençler kendi komplo teorilerini oluşturmak için ‘Abulafia’ adını verdikleri bir bilgisayar programı hazırlarlar ve bazı el yazmalarından rasgele kelimeler seçerek kendi metinlerini oluştururlar. Tutarlılığı bozan her kelime ayıklanır ve ortaya ‘mükemmel’ bir plan çıkar. Sonuçta Belbo, kendi hazırladıkları planın gerçek olduğuna inanan arkadaşları tarafından Foucault’un Sarkacı’na bağlı kordona asılarak öldürülür. İşin ilginç yanı, kahramanlarımızın planı nasıl imal ettiklerini adım adım izleyen okuyucular bile kitabın sonunda planın ‘gerçek’ olduğuna inanır hale gelmiştir…
Kitapta gönderme yapılan Tapınak Şövalyeleri, Agartha, Hermes, Gül-Haç, Oyuk Dünya, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Druidler, Katarlar, Bogomiller, Hasan Sabbah’ın Fedaileri, Woodoo Ayinleri gibi son derece geniş yelpaze, dünyadaki tüm kötülüklerin ardında Yahudileri, Masonlar4ı/Farmasonları veya Bavyera İlluminati Cemiyeti’ni aramak zorunda kalan klasik komploculara yepyeni ufuklar açabilecek niteliktedir. Bilindiği gibi bu temalara, Soğuk Savaş döneminde ‘komünistler’ ve ‘karşı-devrimciler’ eklenmişti. Bugün, Yahudiler ve İlluminati benzeri (örneğin George Bush’un üye olduğu ‘Kuru Kafa ve Kemikler Derneği’ gibi) cemiyetler her zamanki gibi baş rolde, ama “hükümetler” ve “emperyalist güçler” gibi unsurların da hatırı sayılır yeri var.
‘Yanlışlanamayan’ teoriler
Bilindiği gibi komplo teorileri, büyük tarihsel ve toplumsal olayları, gerçek toplumsal güçlerin, sınıfların, zümrelerin, tabakaların çıkarları, konumları ve karakterleriyle değil, gizli örgütlerin veya ilişkilerin düşünce ve eylemleriyle açıklar. Liberalizm, Marksizm, Nazizm, gibi büyük anlatıların çöktüğü post-modern çağımızda, bu teorilerin gizemli ve cazip bir açıklama biçimi olarak hemen herkesin aklını çelecek bir yanı var. Aslında insanoğlunun kendisini etkileyen olayları anlamaya çalışması, yorumlaması son derece doğal bir süreçtir. Ama bazı olaylar vardır ki, yorumlamaya direnç gösterirler ve bu yapılarıyla insanoğlunu arkasında yatan anlamı aramaya daha da teşvik ederler. Son derece normal, anlaşılır olan bu süreç bir noktada yolundan sapmaya başlar. Bir süre sonra kişi her olayın ardında gizli güçler aramaya başlar ve kuşkuculuk paranoyaklığa dönüşür.
Psikologlara göre herhangi bir komplo teorisine inanan, diğer teorilere de inanma eğilimdedir. Bunun tersi de geçerlidir. Bilim felsefecisi Karl Popper’e göre komplolara inanma eğilimdeki insanlar doğadaki ve hayattaki milyonlarca şablondan kendi kafalarına en uygununu seçerler. Nitekim Umberto Eco da yukarıda andığımız romanında şöyle der: “…insan isterse, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağlantılar bulur; dünya ansızın, her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür…” (s.434)
Komplocu bakış açısı
Bu davranış biçimini tetikleyen pek çok bilgisel, bilişsel veya psikolojik süreç vardır. Öncelikle bütün komplo teorileri saçma değildir. Bazılarının doğru çıkması, kişiyi diğerlerinin de doğru olabileceği yolunda güdüler. Bir başka mesele, insanoğlunun bir olayın sonunda kime yaradığını (cui bono?) düşünmeye eğilimli olmasıdır. Halbuki komplo teorilerine yatkın bir zihin, olaydan faydalananları sıralarken, seçimini kendi şablonuna göre yapabilir. Ama daha önemlisi olay rastlantısal olabilir veya gözden kaçırılan faktörler vardır. Bir başka neden, insanların her eylemin mutlaka rasyonel, mantıklı bir açıklaması olduğunu varsaymasıdır. Halbuki insanlar ya da insan topluluklarının bazı davranışları irrasyoneldir, mantıksızdır. Bir başka etken, medyanın kamuoyunun dikkatini çekmek için, olayları olduğundan daha karmaşık ve negatif bir biçimde sunma eğilimidir. Bunlara bir de X-Files, Conspiracy Theory, Matrix, 24 Saat, Da Vinci Şifresi, Opus Dei gibi etkileyici film ve romanların rolünü ekleyelim. Komplo teorilerini ‘dinsel batıl inançların laikleştirilmiş şekilleri’ olarak niteleyen Karl Popper ise, komünizm, Nazizm veya faşizm gibi totaliter ideolojilerin paranoid senaryolar olmadan varlıklarını sürdürmesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla bunları sistematik biçimde ürettiğini iddia eder.
Neden ihtiyaç duyulur?
Görülen o ki, antropologların mantık-öncesi inançlara benzer buldukları komplo teorileri, her geçen gün biraz daha karmaşıklaşan, doğrudanlıktan ve açıklıktan hızla uzaklaşan günümüz dünyasında, bilgi bombardımanının yarattığı kalın sis bulutu yüzünden hükümetler, şirketler, medya ya da dini cemaatler gibi çetrefil yapıları, kurumları ve bunlar arasındaki çok yönlü ilişki ağlarını anlamlandırmakta güçlük çeken bireye, kendi küçük grup ilişkileri çerçevesinde basit, kolay anlaşılır, net açıklamalar sunduğu için kolayca kabul ediliyor.Bu iddiaların, bilimsel kıstaslarla kanıtlanmaları ya da reddedilmeleri (Popper’in deyimiyle ‘yanlışlanmaları’) mümkün olmadığı için de, kolaylıkla ortadan kalkmıyorlar.
Kimler meraklı?
Komplo teorileri en çok ABD’de ve Ortadoğu ülkelerinde tutuluyor ama son yıllarda ülkemizde de, sıradan vatandaşlardan devlet adamlarına, aydınlardan ordu komutanlarına, sağcılardan solculara, ilericilerden muhafazakârlara uzanan geniş bir yelpaze, önemli önemsiz her olayı bilimsel analizler yerine komplo teorileri ile açıklamaya başladı. Cumhuriyet’in modernleştirmeci politikalarının özünü anlamak yerine “Halifeliği Siyonist-Haçlı Birliği kaldırttı” demek; Cumhuriyet’in 80 yıllık Kürt Meselesi’nin bizzat kendi yanlış politikalarımızın ürünü olduğunu kavramak işine gelmeyince “AB ve ABD Türkiye’yi bölmek için Kürtleri kışkırtıyor” demek; din ile modernlik ilişkisini tarihsel ve sosyolojik olarak tahlil etmekte zorlanınca “ABD Türkiye’ye ılımlı İslam Cumhuriyeti rolü biçti, bunun sonu şeriattır” demek; karmaşık ve çok yönlü uluslararası ilişkileri anlamakta güçlük çekince “Batı Sevr Anlaşması’nı hiçbir zaman masadan kaldırmadı ki” demek; AB’nin insani, hukuki veya ekonomik kriterlerine uymak için çok emek vermek gerekince “AB ülkeleri önce kendisine baksın” demek sıradan bireyler söz konusu olduğunda anlaşılır ve kabul edilebilir, ama bilgi kaynakları çok daha geniş olan kesimlerin de benzer yorumları yaptığını görünce bu durumun tahlili gerekiyor.
Yaralı ulusal onura merhem
Almanya, İtalya, İspanya ve Türkiye gibi uluslaşma sürecine geç girmiş, ulusal devlet kurma tarihlerini bir süreklilik olarak değil önemli kırılmalar biçiminde yaşamış, ağır yenilgilerle eski güçlü konumlarını aniden kaybetmiş tüm uluslarda görülen bazı ortak özellikler olduğu biliniyor. Ülkemizde, üç kıtaya yayılmış koca bir imparatorluktan Anadolu’ya sıkışmış küçük bir ulus-devlet olmayı hâlâ sindirememiş olan büyük bir kesim, kendi geçmiş büyüklüğü ile büyülenerek şu andaki durumu hiç de hak etmediğine, aslında çok daha ‘yüksek’ yerlerde olması gerektiğine dair derin bir inanç ile mevcut durumun yarattığı aşağılık kompleksi ve aşırı alınganlıklar arasında salınıp duruyor. Bu durumun suçlusu olarak da kendinden (‘Türk’ten) gayri herkesi görüyor. Dolayısıyla bugün neredeyse her Türk vatandaşı ülkesini, dinini veya milletini bölmeye yönelik gizli, açık, sivil, askeri, dini, rasyonel, irrasyonel, yerli, yabancı, her türlü yıkıcı faaliyet (komplo) karşısında daima uyanık olmak zorunda hissediyor. Ve bütün bunları artık geçmişteki gibi güçlü olmadığı için ‘sineye çekmek’ zorunda olduğunu düşünerek büyük bir rahatsızlık duyuyor.
Esnek hiyerarşi
Maruz kaldığımızı düşündüğümüz komplolar arasında esnek bir hiyerarşi var. Dünya veya ülke konjonktürüne bağlı olarak bazıları öne çıkarken, bazıları gözden düşüyor. Bazen tek tek, bazen kombine olarak faaliyet gösteren bu teoriler yeterli ilgiyi çekmezse, toplumsal bilinçaltımızın derin katmanlarına hitap edecek yeni unsurlarla, örneğin ‘misyonerlik’ veya ‘Sabetaycılık’ gibi yerel komplololarla renklendiriliyor. Sonuçta, komplo teorileri, kendini tarihsel anlamda Batı’nın kurbanı olarak görmeye eğilimli Türkiye toplumunun, küreselleşen ortamda giderek karmaşıklaşan ilişkiler ağı içinde, ülkesini ve kendisini belli bir yere oturtma çabasında karşılaştığı her başarısızlığı aklileştiren sihirli bir değnek, toplumsal benliğindeki yaralara güçlü bir merhem oluyor. Karl Popper’in dediği gibi totaliter eğilimli kesimler, bu zihniyeti kasıtlı olarak teşvik ediyorlar, besliyorlar, çünkü böylece varlıkları, politikaları, uygulamaları kitlelerin gözünde meşruiyet kazanıyor.
Her şey fesatçıların kontrolünde mi?
Elbette, Dünya yüzünde, Türkleri, Müslümanları sevmeyenler var. Osmanlı İmparatorluğu’nun tam 400 yıl boyunca Avrupa’ya sadece orduları ile gittiğini düşünce bu son derece doğal. Elbette dünyayı şekillendirmeye çalışan kötü niyetli kesimler, gruplar, yönetimler var. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında büyük devletler arasında imzalanan paylaşım antlaşmaları (en ünlüsü 1916 Sykes-Picot Anlaşması’ydı) bunun kanıtı. Günümüze gelirsek, 1972 Watergate Skandalı veya Irak’a müdahale için uydurulan yalanlar hepimizin gözü önünde oldu. Dünyaya şekil vermek için binlerce ‘düşünce kuruluşu’ planlar yapıyor. Ama ne bütün bu kuruluşlar ‘fesat’ için çalışıyor ne de dünya yüzünde her şey fesatçıların kontrolünde. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıma götüren dış güçler değildi, kendi hatalarıydı. Emperyalist güçler Ortadoğu haritasını çizme konusunda en elverişli günlerinde bile Anadolu topraklarında bir Kürdistan ya da Ermenistan kuramadılar veya kurmadılar. Günümüzde de söz konusu çıkar gruplarının dünyayı istedikleri gibi yönetemediklerini, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de gördük. Ama en önemlisi son büyük ekonomik kriz sırasında gördük. O her şeyi kontrol ettiğini sandığımız kesimler, örgütler, neredeyse kapitalist sistemi tümüyle çökertiyorlardı.
Toplumların gücünü küçümsemek
Evet, her şey her şeyle bağlantılıdır ama bu bağlantılar, her zaman nesnel, somut, rasyonel değildir. Rastlantıların rolü bir yana, sınıf hareketlerinin, dinsel veya ulusal güçlerin, sivil toplum örgütlerinin, aydınların ve daha nice kesimin gücünü göz ardı etmeye başlayınca, hastalıklı bir durum ortaya çıkıyor ve her geçen gün biraz daha paranoyak bir toplum oluyoruz. Umberto Eco’nun, olaya ‘bilimsel kuşku’ ile başlayan kahramanlarını yıkıma sürükleyen, gerçek bağlantıları kurmaları değil, kendilerinin kurdukları bu bağlantıları kimsenin yanlışlığını ispat edemeyeceği noktaya dek ilerletmeleri olmuştu. Gerçekte ortada bir sır yoktur; Sır, ‘var ve biliyorum’ diyendedir.
Ockham’ın Usturası Prensibi
Komploculuk, Pozitivizmin çoktan çürüyen neden-sonuç ilkesinin sığ duruşunun yerine, çoksal neden ve değişebilir sonuç ilkesinin büyüsüne dayanır. Fransız düşünür Michel Foucault’nun, Aydınlanma ile birlikte insanın bilginin çok küçük bir kısmına hapsolduğu saptamasına katılmak başka, görünenin arkasındakileri mistik, batıl bir bakışla yorumlamak başka bir şeydir. Benim bu konudaki düsturum 14. yüzyıldan beri bildiğimiz Ockham’ın Usturası Prensibi’ne uymaktır. Latincesi ‘entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem, Türkçesi ‘bir olayı açıklamak için gereksiz bütün ayrıntıları atıp en basit açıklama ile yetinmek’ olan bu prensibe göre, basit açıklama yetersiz kaldığında, daha karmaşık olana geçilir. Hala sonuca ulaşamamışsam, benim göremediğim faktörler olduğunu hesaba katarım. Bunları açığa çıkarmak için okur, araştırım. Bu süre içinde de spekülasyondan kaçınırım. Böylece zihnimde ve dilimde var olanlar ile gerçekte var olanları ayırt etmeyi öğrenirim, gereksiz ve yararsız işlerle uğraşmaktan kurtulurum. Herkese tavsiye ederim…
Düzeltme ve özür: 23 Ağustos 2009 tarihli “Şark musikisinden Garp müziğine” başlıklı yazımda bir lapsus eseri Ayla Erduran için ‘viyolensel virtüözü’ demişim. Halbuki kendisi keman (violin) virtüözüdür. (Bu hatayı fark eder fark etmez, internet sayfasında düzeltmiştim.)
6 Eylül 2009 tarihli “Ermenistan açılımından bellek açılımına” yazısında ise, Taner Akçam’ın “yıllardır ‘Kürt yoktur, dağda gezerken kart kurt sesi çıkaranlara Kürt denirdi’ diyen bir devletin, komisyon kurup ‘1915’te soykırım oldu mu olmadı mı’ sorusuna dürüstçe cevap arayacağına inanmadığını” söylemiştim. Taner Akçam, kendisini yanlış anladığımı belirtti. Gerçekten de Akçam’ın ifadesi şöyle: ”Türkiye 90 yıldır, Türkiye’de Kürt olmadığını, onların dağda gezen Türkler olduğunu söyledi. Şimdi Kürtlere, ‘Gelin bir komisyon kuralım, bilimsel olarak inceleyelim, eğer bu komisyon Kürtlerin varlığını kabul ederse ona göre davranalım’ demenin anlamı neyse, ‘Bir komisyon kuralım 1915 konusunda karar alsın bizde ona uyalım’ demek de aynı anlama gelir.” Hatamdan dolayı Sayın Ayla Erduran’dan, yanlış yorumumdan dolayı Sayın Taner Akçam’dan ve elbette siz okurlarımdan özür dilerim.
.13-9-09
.Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya
“[D]inin eleştirisi her türlü eleştirinin önkoşuludur... Dinsiz eleştirinin temeli şudur: İnsanı din yaratmaz, insan dini yaratır... Fakat insan dünyanın dışında oturan soyut bir varlık değildir. İnsan, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum dinin dünyaya bakışını üretir, çünkü bunların kendileri tepetaklak bir dünyadır. Din bu dünyanın genel kuramı, geniş kapsamlı özeti, yaygın mantığı, manevi yüceliği, coşkusu, ahlakça onaylanması, görkemli bütünlüğü, avuntu sağlamaya ve haklı kılmaya yarayan evrensel temelidir. İnsanın özünün hayali olarak gerçekleşmesidir, çünkü insanın sahici bir gerçekliği yoktur. Bu nedenle dine karşı savaşım, manevi kokusu din olan bu dünyaya karşı da dolaylı olarak savaşımdır. Din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, taş yürekli bir dünyanın duygusu ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur. Halkın hayali mutluluğu olarak dinin kaldırılması, halkın gerçek mutluluğunu istemektir... Dinin eleştirisi, kendi gerçekliğini düşünebilmesi, yaşayabilmesi ve yönlendirebilmesi için, insanın hayallerini kırar. Hayalleri kırılıp aklı başına gelmiş bir insan sıfatıyla kendi çevresinde kendi kendisinin gerçek güneşi olarak dönebilmesi için... Din, insan çevresinde dönmediği sürece onun çevresinde dönen hayali bir güneştir” demişti komünizmin peygamberi Karl Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Doğru” makalesinin önsözünde.
Dikkat edilirse, Marx’ın kısaltarak verdiğim bu sosyolojik yorumu, dinin bir ‘yanlış bilinçlilik hali’ olduğunu söylemekle birlikte, bundan dolayı inananı küçümsemeye kalkışmıyor, aksine anlayışla karşılıyor. Ben de, benzer şekilde düşünüyorum ve halkın (halkımızın) bir türlü dinmeyen, eksilmeyen, hatta giderek artan din ihtiyacını anlayabiliyorum ve saygı duyuyorum. Ancak ‘nüfusun yüzde 99’unun Müslüman’ olduğu iddia edilen ülkemizde, Ramazan’da din (elbette İslâm dininin Sünni yorumu) sadece halk düzeyinde değil, devlet düzeyinde de o kadar görünür oldu, o kadar ‘hegomonik’ bir dile kavuştu ki, bu konuda birkaç söz etmek ihtiyacı duydum. Ramazan’da, Müslüman, gayrimüslim tüm vatandaşların vergileriyle finanse edilen Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı onlarca camiden, minare başına en az dörder hoparlörden, çoğu ne yazık ki usulden nasibini almamış müezzinlerin okuduğu beş vakit ezana, yine sesi sonuna kadar açılmış hoparlörlerle dışarıya aktarılan, çoğumuzun anlamadığı Arapça hutbeler, vaazlar, hatimler, mevlitler; gecelerimize davul sesleri eklendi. Başbakanımız, NATO Genel Sekreteri’ne, AB büyükelçilerine, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat’a ve gazetecilere, sanatçılara iftar yemekleri verdi ve bu yemeklerde saatlerce İslâm övgüsü yaptı. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunları görünce insan şüpheleniyor: Acaba Diyanet İşleri Başkanlığı veya Başbakan veya diğer devlet görevlileri, bu ülkede, sadece imanı bütün Sünnilerin değil, ‘light’ Sünnilerin, tamamen farklı İslami rituelleri olan Alevilerin, İslam’la ilişkileri bile olmadığın savunan Kızılbaşların, dahası Hıristiyanların, Musevilerin, başka başka dinlere mensup kişilerin, ateistlerin yaşadığını ve ‘laik’ olduğunu iddia eden bir devletin, din(ler) karşısında yansız veya ya hepsine eşit yakınlıkta, ya da hepsine eşit uzaklıkta durması gerektiğini bilmiyor mu? Biliyorsa, bu yoğun Sünni retoriğin ve pratiklerin bu kesimleri nasıl etkilediğini düşünebiliyor mu? Bu kesimlerin sadece Sünni bayramlarında resmi tatil olmasına, devletin kendi bayramlarının adlarını bile anmamasına nasıl üzüldüklerini düşünebiliyor mu? Lafı uzatmayayım, sözüm halka, medyaya veya yerel yönetimlere değil. Sözüm devlete ve devleti temsil edenlere. Dinle hayat (dolayısıyla dinle devlet) arasında ikilik olmadığını söyleyen İslam dini ile dinle hayatı birbirinden bıçakla keser gibi ayırmayı hedefleyen Fransız tipi katı bir laiklik anlayışını benimsemiş olanlar arasındaki çatışmanın, ufuktaki Anayasa tartışmalarıyla daha da gerilimli hal alacağını öngörerek, bu hafta tabiri caizse, ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya’ yelteneceğim; laikliğin ve sekülerliğin tarihine bakmaya çalışacağım.
Civitas dei / civitas terrara
İlk insan topluluklarında görülen ‘Tanrı-Kral’ anlayışının ‘Tanrı’nın oğlu-Kral’ anlayışına evrilmesi çok uzun zaman almıştı. Roma İmparatorluğu ise, çok tanrılı (Pagan) bir devletti ve herkes istediği tanrıya inanıyordu ve devlet işleyişinde herhangi bir din esas alınmıyordu. Yani Roma ‘seküler’ (dünyevi) bir devletti. Laikliğin ilk işareti sayılan Matta İncili’ndeki “Kayzer’in şeylerini Kayzer’e ve Tanrı’nın şeylerini Tanrı’ya ödeyin” (ya da Türkçeye geçtiği şekliyle “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya”) ayeti Roma’da Neron döneminde, Hıristiyanlığa yönelik ağır baskılar sonucu ortaya çıkmıştı.
Hıristiyan-Katolik doktrinine göre, dünya Adem’le Havva’nın cennetten kovulmasından bu yanaCivitas Dei (“Tanrı Sitesi/Devleti’) ve Civitas Terrara (Yeryüzü Sitesi/Devleti) olarak ikiye ayrılıyordu. Katolik Kilisesi ise, Yeryüzü Devleti’ndeki Tanrı Devleti’nin temsilcisiydi. Devletle Kilise arasındaki gerilimi ilk çözen, daha sonra Bizans adını alacak olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun başı I. Consantinus’un 313 tarihinde yayımladığı ‘Milano Fermanı’ oldu. Bu fermanla Hıristiyanlık resmen tanındı ve din özgürlüğü güvenceye alındı. Bunun karşılığında da Kilise, Constantinus’u ödüllere, iltifatlara boğdu. Bu süreç Doğu’da Büyük Theodosius ve Batı’da Gratianus tarafından bir adım daha ileri götürülerek Hıristiyanlık, ‘Resmî Din’, Katolik Kilisesi, ‘Devlet Kilisesi’ ilan edildi.
Doğu-Batı farkı
381 tarihli İznik Konsili’nden itibaren adım adım kendi Ortodoks Kilisesi’ni kuran Doğu’da (Bizans’ta) Kilise, başından itibaren devlete tabi olurken Batı’da, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan feodal düzenin neden olduğu kargaşa ortamında, gücünü koruyan tek kurum Kilise olmuştu. Bu nedenle de, Kilise iyice kurumsallaşmış ve otoritesini arttırmıştı. Örneğin 11. yüzyılda formüle edilecek olan ‘İki kılıç’ doktrinine göre, Tanrı’nın Hıristiyanlığı korumak için kullandığı iki kılıçtan biri Regnum’u (Dünyevi iktidar), diğeriSacerdotium’u (Ruhani iktidar) Papalık elinde tutuyordu. Ancak zamanla krallar feodaliteye karşı güçlenince, Kilise’nin otoritesine itiraz etmeye başladılar. Sonuçta, Avrupa’da ruhani otoritenin sivil otoriteye tabi kılınması, Engizisyon’dan, uzun ve kanlı din savaşlarından, katliamlardan, pogrom’lardan, Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra mümkün oldu.
Yani, Almanya’da Lutherci Protestan hareketi, İngiltere’de Anglikan Protestan hareketi ve İsviçre’de Calvin ve Zwingli Protestan hareketleri tarafından oluşturan ‘Milli Kiliseler’, büyük coğrafi keşifler, ticaretin gelişmesi, sanayi devrimi, gelişen kentler, yeni bir sınıfın (burjuva) doğması, ulus-devletlerin ortaya çıkması, düşünce yapısının ve dünya algısının değişmesi gibi bir dizi süreçle ya da daha kısa ve öz şekilde ‘kapitalizmin doğuşu ile ilintili’ diyerek açıklamak da mümkün. 18. yüzyıldan itibaren ‘Aydınlanma’ düşüncesi ile birlikte, dünyevi olanın öneminin artması ruhani olanı adım adım geriletmeye başladı. Bu süreç bugün sıklıkla birbirine karıştırılan ancak ikisi de çok farklı tarihsel arka plana ve niteliklere sahip ‘laikleşme’ ve ‘sekülerleşme’ şeklinde iki damar halinde gerçekleşti.
Laiklik mi, laisizm mi?
‘Laiklik’ denince akla Fransa, ‘sekülerleşme’ deyince akla İngiltere gelir. Fransa’da laïquesözcüğüne, ilk kez 13. yüzyılda rastlanır. 16. yüzyıla dek çok az kullanılan sözcük Yunanca ‘halk’, ‘kalabalık’, ‘kitle’ anlamına gelen laos’tan gelir, Latinceye geçer ve ‘din adamı ya da dindar olmayan’ anlamında kullanılır. Kilise, başlangıçta laikos sözcüğünü kendine bağlı kişiler için; clerikos sözcüğünü ise dini yöneten ve öğreten papazlar vb. için kullanmıştır. Çünkü o dönemde herkesin Kilise’ye bağlı olduğu varsayılmaktadır. 16. yüzyıldan sonra, clericus, clerc(din adamı), clergé (ruhban) sözcükleri Fransızcaya girer ve Kilise’ye bağlı olmayanlara (‘din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk’ anlamına) isim ve sıfat olarak lai denir ve bunun laid (çirkin) sözcüğü ile karışmaması için laïc (eril) ve laïque (dişil) sözcükleri türetilir.
Fransa’da monarşi ile Katoliklik arasında sıkı bir bağ sürekli var olmuş ve bu bağ monarşinin, Katolikliğe bağlılığı şeklinde gerçekleşmişti. 1598’de imzalanan Nantes Fermanı ile Protestanların ibadetlerini kısmen yerine getirmelerine izin verilmişti. Bunu 1682’de Papaz Bossuet başkanlığında toplanan Fransa Kilise Meclisi’nin, Tanrı’nın buyruğu ile kral ve hükümdarın hiçbir dinî otoriteye bağlı olmadığını ifade etmesi izledi.
Fransız İhtilali’nin etkisi
Laisizm (laikleştirmecilik/laikçilik) kavramı ise, toplum mühendisliğine soyunan Fransız pozitivistlerinin, ‘tanrısız ve kralsız bir dünya kurmak’ için, 1789-1795 arasında, dini sivil otoriteye teslim ederek, akılcı insanlar yetiştirmek kaygısıyla tüm dinsel etkinlikleri yasaklamalarıyla başlayan tepkici, hatta kinci anlayışın uzantısıdır. 1789’da Fransız İhtilali sırasında ilan edilen ‘Yurttaş ve Haklar Bildirgesi’nin 10. maddesinde, “Hiç kimse, dinsel bile olsa, fikirlerinden dolayı mağdur edilemez; yeter ki bunların tezahürleri yasalarla oluşturulmuş olan kamu düzenini bozmasın” diyerek Fransız tipi laikliğin ilk adımını atmıştı. 1790’da çıkarılan ‘Din Adamları Sivil Yönetmeliği’ ile bir adım daha ileri gidildi ve din adamlarının sivil otoriteye tabi olmasının yolu açıldı.
11 Kasım 1799’dan 18 Mayıs 1804’e kadar Fransa Konsülü olan Napolyon Bonapart’ın 1801’de Papalık ile imzaladığı ‘Concardat’ (Konkordato) ile din görevlilerinin ve devlet görevlilerinin yetki alanlarının sınırları kesin olarak belirlendi. 1876 seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Kralcılara karşı üstünlük sağlamasıyla kiliseye baskı daha da arttı. 1880’de Cizvit tarikatı kanun dışı ilan edildi, 1882 Anayasası uyarınca devletin dinsel, Kilise’nin de siyasal iktidarı kullanması olanaksız hale getirildi. Aynı yıl, ilköğretim okulları devletleştirildi, tarikat okulları ve manastırlar lağvedildi. ‘Mecburi ve Laik İlköğretim Kanunu’ ile din eğitimi, okullardan çıkarıldı ancak çocukların din eğitimi alabilmeleri için haftanın bir günü tatil edilmesine karar verildi. 1901’de yasalaşan ‘Dernekler ve Tarikatlar Kanunu’ ile de bütün din kurumları birer dernek statüsüne indirildi. 1904’de bir adım daha atılarak, Napolyon ile papalık arasında imzalanan 1801 tarihli anlaşma iptal edildi.
Dreyfus Davası sonrası
Ancak Fransa’da kilise ile devletin tamamen ayrılması ancak, 1896-1905 arasında sadece Fransa’yı değil, tüm Avrupa’yı ve dünyayı sarsan Dreyfus Davası’ndan sonra oldu. Dava boyunca, monarşizmle cumhuriyetçilik, anti-semitizm ile insan hakları, komploculukla hukukun üstünlüğü, otoriterlikle demokrasi, devletle aydınlar, şovenist milliyetçilikle anti-militarizm, içine kapalı cemaatçilikle evrenselci idealler çarpışmış, sonunda kilise, ordu ve aristokrasinin politik gücü sınırlanmış, Fransa geriye dönülmez ve tartışılmaz biçimde ‘cumhuriyetçi’ ve ‘laik’ olmuştu. Bu tarihten sonra Jakoben laiklik anlayışı çok sınavdan başarısızlıkla çıktı, sonunda değişti, yumuşadı. 1789’dan itibaren dört cumhuriyet yıkmış, beş cumhuriyet kurmuş, iki defa kralı geri getirmiş, iki imparatora taç giydirmiş Fransa’da, devletle kiliseyi barıştırmak General De Gaulle’e nasip oldu. 1958 tarihli 5. Cumhuriyet Anayasası’nın ilk bölümünün 2. maddesine “Fransa... bütün inançlara saygı duyan laik bir Cumhuriyettir” ibaresi konuldu. O günden bu yana da Fransız laikleri kendileriyle hesaplaşmayı sürdürüyorlar.
Anglo-Sakson tipi sekülerlik
Anglo-Sakson demokrasilerinde bir devrimin değil, doğal evrim sonucu ortaya çıkan ‘dünyevileşme’ (sécularisation, sekülerleşme) anlamına gelen anlayışı gelince; Latincede ‘dünyaya, içinde yaşanılan zamana ait olan; dine ve kiliseye bağlı ve bağımlı olmayan’ anlamına gelen ‘saccularis’ sözcüğünü ilk kullananlar İngiliz Anglikanlarıydı. Sözcük başlangıçta papaz, piskopos gibi halkın içinde yaşayan din adamları için kullanılmıştı. İngiltere’de Kilise 597 yılında kurulmuş ve Papalıktan (Roma’dan) 1559’da ayrılmıştı. Bu tarihten itibaren Kilise’nin yöneticisi krallar veya kraliçeler, yani sivil otorite oldu. 1688 yılında imzalanan Hoşgörü Anlaşması ile birlikte Protestanlara din ve inanç özgürlüğü verildi. Katoliklere uygulanan sert kanunlar 1791’de yumuşamaya başlarken, Anglikan olmayanların kamu hizmetlerine kabul edilmesi 1828’te gerçekleşti. 1829’da Katoliklere uygulanan kimi ayrımcı düzenlemeler kaldırıldı. Son olarak 1858’de Yahudilere parlamenter olma hakkı tanındı.
İngiltere’deki türden seküler çoğulcu demokrasilerde, hiçbir düşünsel ya da dinsel başkalık yok edilemez, görmezlikten gelinemez, tekelleştirilemez ve başkalarına dayatılamaz. Her dinin, inancın kendi alınyazısını belirleme hakkı vardır. Avrupa Birliği Sözleşmesi’nin 128. maddesinin esin kaynağı da bu anlayıştır.
Bugün İngiltere’de kültürel farklılıklardan kaynaklanan sorunların çözümü konusunda, yerel yönetimlere geniş inisiyatif tanınmıştır. Yerel yöneticiler o kültürlerin araçlarından (örneğin şeriat mahkemeleri) yararlanabilirler veya okullarda başörtüsü sorunu gibi sorunlar yerel düzeyde çözümlenir. Devlet hiçbir dine doğrudan yardım etmemekle birlikte, dinî kurumların belirlenmiş binalarının bakımı için yardım ederek ve dinî kurumların kurmuş oldukları derneklere vergi muafiyeti getirerek dolaylı katkıda bulunur. Devlet okullarında aile itiraz etmediği sürece din dersleri de müfredatta yer alır. 1944’te yapılan bir değişiklik ile din eğitimine ve –her gün okullarda- derse Hıristiyan geleneklerine göre dua ile başlanmaktadır. Bu yasaya göre hiç kimse dinî görüşünden dolayı öğretmenlikten atılamayacağı ya da farklı muameleye tabi tutulamayacağı garantiye alınmıştır.
Ancak, şunu da belirtmem gerekir ki, İngiltere’de devletin dinle ilişkisi benim ölçülerime göre sağlıklı değil. Çünkü dinî inançlara yönelik bu hoşgörüye rağmen, İngiltere’de Anglikan Kilisesi ile devlet arasında sıkı bir ilişki vardır. Kralın taç giyme töreni dinî bir törendir ve Canterbury Başpiskoposu tarafından krala taç giydirilir. Parlamenterler görevlerine dua ile başlarlar. Ayrıca kiliseyi temsilen parlamentoda temsilci bulunur. Parlamento, kilisenin örgütlenmesi için yetkili olup doktrinini ve ibadet yerlerini denetler. Canterbury ve York Başpiskoposları ile birlikte 24 Anglikan piskoposu Lordlar Kamarası’nın üyesidir.
Bunlara rağmen, seçmek zorunda olsaydım, Fransız tipi katı laiklik anlayışını değil, Anglo-Sakson tipi seküler yaklaşımı seçerdim. Ne yazık ki, tarihçesini önümüzdeki hafta anlatacağım Türkiye’deki laiklik anlayışı, Anglo-Sakson tipi sekülerleşmeden değil, Fransız tipi laisizmden (laikçilikten) ilham aldı. Başa dönersek, dinle devlet ilişkileri, laiklik ve sekülerleşme hakkında çok daha ciddi ve derin tartışmalar yapmamız gerekiyor.
Kaynakça: Murat Aksoy, Başörtüsü - Türban Batılılaşma-Modernleşme, Laiklik ve Örtünme, Kitap Yayınevi, 2005; Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1962; Alain Touraine, Eşitliklerimiz ve Farklılıklarımızla Bir Arada Yaşayabilecek miyiz?, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000; Etyen Mahçupyan, Batı’dan Doğu’ya, Dünden Bugüne Zihniyet yapıları ve Değişim, Patika Yayıncılık, İstanbul, 2000; Dinler ve Laiklik (Yay. Haz. Jean Bauberot), Ufuk Kitapları, İstanbul, 2003; Laiklik ve Demokrasi, (Derleyen: İbrahim Ö. Kaboğlu), İmge Kitabevi, Ankara, 2001; Kadir Canatan, Din ve Laiklik, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997.
.20-9-09
.
.Din yok milliyet var!
Geçen haftaki laiklik ve sekülerlik kavramlarının ortaya çıkışına değinen yazıma yapılan iki eleştiriyle söze başlamak istiyorum. Okurlarımızdan Burhan Kartal, Fransız İhtilali sırasında burjuvazinin dine karşı tavır alışının, Kilise’nin monarşinin en yakın müttefiki olmasıyla doğrudan ilintili olduğunu, nitekim burjuvazinin Lyon’daki işçi ayaklanmalarından sonra korkuya kapılarak adım adım Kilise ile ittifaka yönelerek devrimci karakterini kaybettiğini ve laikliğin artık işçi sınıfının meselesi haline geldiğini hatırlatıyor ki, son derece haklı.
Okurlarımızdan, Şu Bizim Bizans-Byzantium 330-1453 (Remzi Kitabevi, 4. Baskı, 2009) adlı kitabın yazarı Radi Dikici ise, aynı yazıda Constantinus’a Doğu Roma İmparatoru dememin yanlış olduğunu, doğrusunun ‘Roma İmparatoru’ olduğunu belirttikten sonra bir resmin alt yazısının “tam bir felaket” olduğunu ekliyor. Radi Bey de haklı. Kullanılmayan bir başka resminkiyle karışan alt yazıyı şöyle düzeltiyorum: “313 tarihli Milano Fermanı ile Hıristiyanlara sınırlı da olsa serbestlik getiren Constantinus’un Roma İmparatoru Maxentius’u yendiği 28 Ekim 312 tarihli Milvian Köprüsü Savaşı’nı gösteren tablo.” Şimdi, geçen hafta bıraktığım yerden devam edeceğim...
Osmanlı’da laik rüzgârlar
Başından itibaren ‘herkesin dini kendisine’ prensibini izleyen Osmanlı Devleti’nde ruhani olanla dünyevi olan, Batı’daki gibi bir karşıtlık oluşturmamış, aksine birbirini desteklemişti. Bu bağlamda, meşruiyetini dinden alan ‘Millet Sistemi’nin de dünyevi açıdan genel olarak iyi işlediğini söyleyebiliriz, ancak Osmanlı Devleti ‘laik’ bir devlet değildi.
‘Laiklik’ kavramı, ülke gündemine ilk kez 1866'da Mustafa Fazıl Paşa tarafından sokuldu. Mısır Hıdivliği üzerindeki veraset hakkını 4,5 milyon Sterlin tazminatla ağabeyi İsmail Paşa'ya devrettikten sonra Fransa'ya yerleşen ve Yeni Osmanlılar hareketine verdiği destekle adını duyuran Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz'e Paris'ten yazdığı mektupla “Din ezeli gerçekler makamında durursa, yani dünya işlerine müdahale ederse, her şeyi yok eder, kendisi dahi yok olur. Hükümeti muhafaza etmediği gibi, harap eden eski kaideleri bırakalım, diğer devletlerde yerleşmiş, onlara mutluluk getirmiş yeni düzeni biz de uygulayalım” demişti. Bu öneri ne Saray ne de Yeni Osmanlılar denen aydınlar grubunun ilgisini çekti. Yeni Osmanlılar devleti İslâmi kurallara göre ihya etmenin yollarını aramaya devam ettiler. Fakat Sultan Abdülaziz’in bu tavsiyeyi zihninin bir köşesine yerleştirdiği, 10 Mayıs 1868’de Şura-yı Devlet’in açılışında, Meclis’in yürütme fonksiyonlarının ‘dinden ayrılığı’na dikkat çekmesiyle görüldü. II. Abdülhamit’in tahta çıkma karşılığında ilan etmek zorunda kaldığı 1876 tarihli I. Meşrutiyet Anayasası da, “Devletin dini İslâm’dır” diyen 11. maddesine rağmen, gayrımüslimlerin haklarını koruması açısından laik unsurlar taşıyordu. Aynı şekilde başta padişahlar olmak üzere diğer yöneticilerin, siyasi, idari, hukuki ve sosyal problemleri halletmek için genellikle şer’i hükümleri görmezden gelerek örfi hukuka ağırlık vermeleri de laik uygulamalar sayılabilirdi. Örfi hukukun yanı sıra, fethedilen yerlerin eski hukuku, fetih sırasında yapılan antlaşma ve tanınan ayrıcalıklar ile ‘saltanat hikmeti’ gibi başka esneklik alanları da vardı.
Pozitivizmin etkisindeki kuşak
Bir sonraki kuşakta daha radikal düşünenler oldu.Jön Türkler tam anlamıyla pozitivist olmasalar bile bilimcilik, biyolojik maddecilik, otoriteryanizm, entelektüel elitizm, kitlelere duyulan derin güvensizlik, sosyal Darwinizm ve ruhban karşıtlığı gibi pozitivist yönelimlere sahiptiler. Örneğin, İttihatçıların sivil kanadının lideri Ahmet Rıza, dinin eğitim, idare ve siyaset üzerindeki nüfuzundan vazgeçtiği ‘laik’ bir düzenin inançlı bir savunucusuydu ve bilgisizlik taraftarlığını (obskurantizm’i) beslemekle suçladığı cahil imam ve softalara şiddetle karşıydı. Ancak ilginçtir, Ahmet Rıza, İslâm’dan materyalizme, hatta pozitivizme geçişi Hıristiyanlıktan materyalizme geçişe göre çok daha kolay bulduğu için, İslâm’ı Hıristiyanlığa tercih ediyordu.
Bir başka Jön Türk Ahmet Ağaoğlu, pozitivist olduğu şüpheli, fakat laik ve ruhban sınıfı karşıtlığı kesin olan Fransız düşünür Ernest Renan’a yakındı. Din düşmanlığını hiç gizlemeyen Abdullah Cevdet, Jön Türklerin pek çoğu gibi, 1870 Paris Komünü sırasında ortaya çıkan büyük kargaşa ortamının burjuvazi üzerinde yarattığı korkudan hareket ederek ‘kitle psikolojisi’ üzerine bir teori geliştiren Fransız sosyal psikolog Gustave Le Bon’dan çok etkilenmişti. (Le Bon’a göre, entelektüel bir elit tarafından sıkı biçimde yönlendirilmeyen kitleler, kolaylıkla akıldışı davranışlara yönelirlerdi. Jön Türklerin ve onların ardıllarının kitlelere duyduğu derin güvensizliğin temelinde Le Bon’un görüşleri yatıyordu.)
Ziya Gökalp’in dine bakışı
Kendisini, hayata pozitivist olarak başlayan sosyolog Emile Durkheim’ın şakirdi olarak tanımlayan İttihatçı-Türkçü ideolog Ziya Gökalp, ileriki yıllarında Durkheim’ı eleştirerek pozitivizmden rasyonalizme kaydıysa da, özellikle dinle ilişkileri açısından pozitivistti. Nitekim 1916-1917’de, Şeyhülislamlığın kabine dışına çıkarılması, medreseler ve vakıflarla ilgili konuların ‘laik’ bakanlıklara aktarılması ve medeni hukukta düzenlemeler yapılması, dinci çevrelerden gelen büyük protestolara rağmen Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi ve cuma hutbelerinin Türkçe yapılmaya başlanması, Ziya Gökalp’in görüşleri doğrultusunda olmuştu.
Dinin kullanılması
Ancak İttihatçı kadrolar Milli Mücadele’nin ilk yıllarında dine karşı daha pragmatik bir tavır takındılar. Kürtler, Çerkezler, Lazlar gibi Türk olmayan unsurların Türklerle birliği için İslâm dinini sonuna kadar kullandılar. Halide Edip (Adıvar) ünlü Sultanahmet Mitingi’nde “Müslümanlar, Türkler, Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor!” derken, İstiklal Marşı’nın güftesinin yazarı Mehmet Akif Ersoy, halkı düşmana karşı savaşa çağıran vaazlar vermek üzere Anadolu camilerini geziyordu. Milli Mücadele’nin temel metinleri olan Amasya Tamimi, Sivas ve Erzurum kongrelerinin kararlarında defalarca İslâm’a, Halifeliğe atıf yapıldı. (Örneğin Sivas Kongresi’ndeki ant içme cümlesi şöyleydi: “Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, İslâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek (...) çalışacağıma (...) namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”)
Meclis’teki şeyhler
23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde yapılan Meclis’in açılış töreninde (özellikle cumaya denk getirilmişti) Kuran’dan ayetler okunduktan sonra hatim indirilmiş, Hacı Bayram Veli’nin türbesi ziyaret edilmişti. Öyle ki, muhafazakâr liderlerden Kazım Karabekir bile töreni ‘gereğinden fazla aşırı’, ‘koyu dindar’ ve ‘dervişâne’ bularak ‘tarihimizde hiçbir meclis böyle açılmadı’ diye yakınmıştı.
Üstelik bu ilk Meclis’te tek gayrımüslim üye yokken, 403 Müslüman üyeden 9’u şeyh, 85’i, dinî eğitim almış kişilerdi. Hem işlevsel hem de simgesel açıdan büyük önemi olan meclis başkan vekillerinden biri, Mevlana Celaleddin Rumi’nin 19. göbekten akrabası olan Abdülhalim Çelebi, diğeri ise Hacı Bektaş Veli soyundan gelen Cemaleddin Çelebi idi. Dahası, Abdülhalim Çelebi Meclis çalışmalarına uzun Mevlevi külahı ve özel Mevlevi kostümü ile katılırdı. Meclis’in başkanlık kürsüsünün arkasında ‘birbirinize danışınız’ anlamına gelen (‘ve emrehüm şura beynühüm’) Şurâ Suresi'nin 38. ayeti yazılıydı. Meclis’in ilk yasalarından biri dinsel nedenlerle çıkarılan Men-i Müskirat (İçki yasağı) Kanunu idi. 1921’de kabul edilen bugünkü milli marşımızın güftesi dinsel metaforlarla doluydu.
Dahası da vardı. 1876 Anayasası’nın devletin dininin İslâm olduğu hakkındaki 12. madde hükmü başlangıçta 1921 Anayasası’na geçmemişti ama 1923’te Anayasa’nın 1. maddesi ‘Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyet’tir’ şeklinde tadil edilirken, muhafazakâr çevrelere sus payı olarak 2. maddeye “Türkiye Devletinin dini, din-i İslâmdır” ibaresi tekrar konmuştu. Aynı yıl, Çankaya Köşkü’nün bahçesine iki minareli bir cami yaptırılması bile düşünülmüştü. Sonuç olarak Cumhuriyet başında ‘laik’ değildi, hatta Meclis’in bileşimi açısından Osmanlı Devleti’nden bile anti-laikti.
Laiklik rotası netleşiyor
Ancak rota kısa zamanda netleşti. İlk adım 3 Mart 1924’teHalifelik ve Şeyhülislamlık makamlarının, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması dinî taşınmazların Başbakanlık bünyesinde kurulan bir müdürlüğe nakli, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması oldu. 15 gün sonra medreseler kapatıldı. Ama bu radikal adımları dengelemek için olsa gerek, birkaç ay sonra onaylanan 1924 Anayasası’nda “Türkiye Devletinin dini, dini İslâmdır’ şeklindeki ifade korundu. Ayrıca 16. maddeye göre milletvekilleri, 38. maddeye göre de Cumhurbaşkanı, göreve başlarken dinsel yemin ediyorlardı. 26. maddede “ahkâm-ı şeriye hükümlerinin tenfizi” şeklinde bir ifade vardı. Bunları tekke ve zaviyelerin kapatılması; Latin alfabesi, dilde özleşme, kıyafet devrimi, ölçü sisteminin, takvimin, hafta tatili gününün değişmesi, hukuk, eğitim, idare ve yargıda değişiklikler izledi. Azınlık ve yabancı okullarında din eğitimi yasaklandı, buna paralel olarak müfredat ulusçuluk eğitimi ile takviye edildi. 10 Nisan 1928’de, Anayasa’daki “Devletin dini Din-i İslâmdır” ibaresi ile yemin metinlerinden ‘vallahi’ kelimesinin çıkarılarak yerine “namusum üzerine söz veririm” ifadesi getirildi. 26. maddedeki “ahkâm-ı şeriye hükümlerinin tenfizi” ifadesi de kaldırıldı.
Din yok, milliyet var
Peki, toplumun iliklerine işlemiş dinin böyle aniden sökülüp atılmasıyla ortaya çıkacak boşluğun neyle doldurulması planlanıyordu? Ekim 1926’da yazılmış olan ve Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve Mustafa Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı makale ilk ipucunu veriyor. Dinin yerini ulusçuluk fikri alacaktı. Nitekim Türkiye hakkında yazılmış ilk İngilizce eserden biri olan Turkey Today’in (1928) yazarı Grace Ellison’a göre o yıllarda ‘ulusçuluk Türkiye’nin yeni dini, Misak-ı Milli Kuran-ı Kerim’i, İsmet İnönü ise Hazreti İsa’sı’ olmuştu. Yazar, Mustafa Kemal’in kendisine ‘Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denize batsın istiyorum’ dediğini yazdığına göre, neyse ki Mustafa Kemal’in tanrı olmaya niyeti yoktu!
Ancak, Aralık 1930’da yaşanan ‘Menemen Olayı’ndan sonra dine karşı tutum daha da katılaştı. ‘Laiklik’ ilkesi, 1931’de CHP’nin ‘Altı Umde’si, (bugünkü ‘Altı Ok’) arasına girdi. Bu sırada, Mustafa Kemal’in emriyle dört koldan Kuran’ın ve hadislerin Türkçe tefsirleri yapılıyordu. Ardından ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı. Ama ulusçuluğun adeta bir din olarak ortaya konması CHP’nin 1935’te toplanan Dördüncü Büyük Kurultayı’nda oldu. Kurultay’dan sonra Dr. Adnan Adıvar’ın belirttiği gibi, ülkede Batı düşünüşünün, daha doğrusu Batı pozitivizminin egemenliği öylesine yoğundu ki, buna “düşünce demek yerine resmi dinsizlik dogması demek” daha doğruydu. Türkiye adeta “pozitivist bir anıtkabir” olmuştu!
Ve nihayet, 5 Şubat 1937’de CHP’nin ‘Altı Ok’u Anayasaya girdi. Anayasa’nın 2. maddesinden ‘devletin dini İslâm’dır’ ibaresi çıkarılarak madde “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” şekline dönüştürüldü. 75. maddede yapılan değişiklikle ‘muaheze edilmeden (kınanmadan)’ felsefi içtihat, din ve mezhep mensubu olmak ve tarikat üyesi olmak, anayasal hak olmaktan çıkarıldı.
Böylece Cumhuriyet’in ilanından tam 13,5 yıl sonra ‘laik’lik anayasal bir ilke oldu. Peki gerçekten laik olunabildi mi? Bence hayır. Devletin laiklik dediği, Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması oldu. Sonunda laiklik, devletin ‘sivil dini’nin adı oldu.
Zelotlar ile Herodcular
Kemalizm, Sovyetler Birliği’ndeki gibi dinin sosyal köklerini kurutmaya çalışmadıysa da, bu radikal adımlar, dinin toplumsal yaşamın her noktasına nüfuz ettiği ‘eski düzeni’ 10-15 yıl gibi kısa bir sürede tarihe gömmek ve yerine Batılı tarzda modern, laik (ve elbette ‘Türk’) bir toplum inşa etmek gibi devasa bir iddia taşıyordu. Sonuç olarak, Cumhuriyet laikliğinin Fransa’dan esinlenen tepeden inmeci tarzı, halkla seçkinler (aydın) arasındaki yabancılaşmayı iyice arttırdı. Mete Tunçay’a göre, bu yanlışlıkla ulaşılmış değil, bile isteye varılmış bir sonuçtu. Cumhuriyet aydını kendini, toplumun ‘aydınlanmaya muhtaç’ diye tanımladığı kesimlerinden ayırmayı seçmişti. Bu tercihin günümüzde de devam ettiği görünüyor.
Yazımızı yine Mete Tunçay’ın dikkatimizi çektiği bir analoji ile bitirelim. İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, 1925’te çağdaşlaşma sorunu karşısında İslâm toplumlarının tepkilerini açıklamak için Herodcular-Zelotlar şeklinde bir kavram çifti kullanır. Hz. İsa zamanında Hellenizm’in baskısıyla Yahudilikte doğan iki karşıt gruptan biri olan Zelotlar (‘Kızgın Bağnazlar’) kendilerininken daha güçlü bir uygarlıkla karşılınca korku ve tiksintiye kapılıp, dışarıdan gelen güce karşı olan her şeye sıkı sıkıya sarılmışlardı. Adını Kral Büyük Herod’dan alan öteki grup ise Hellenlerin üstünlüğünü kabul ederek onlara hayranlık duymayı ve onları taklit etmeyi seçmişti. Toynbee, Vahabileri ve Sünusileri Zelot püritenliğine, Batılılaşmacı Osmanlıları ise Herodcu taklitçiliğe örnek verir. Teşbihte hata aranmaz derler ya; yeni Zelotlarımız Batı kökenli her şeye karşı öfke ve tiksinti duymaya son vermezse, yeni Herodcularımız da taklitçilikten vazgeçip yaratıcı olmayı başaramazsa geleceğimiz pek de parlak gözükmüyor.
Kaynakça: Erik-Jan Zürcher, “Kemalist Düşüncenin Osmanlı Kaynakları”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2, Kemalizm, İletişim Yayınları 2004; Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923-1931, Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2005, s.211-241; Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 1983; Şerif Mardin, Türkiye'de Din ve Siyaset, İletişim Yayınları, İstanbul, 1991; Rıfat N. Bali, “Atatürk’ün Dine Bakışı”, Toplumsal Tarih, S. 153, Eylül 2006, s. 14-19; Fahri Kayadibi, “Atatürk'ün Dini Yönü ve Din Eğitimine Bakışı”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S. 48, Cilt: XVI, Kasım 2000; Sevan Nişanyan,Yanlış Cumhuriyet, Kırmızı Yayınları, 2008, s. 275-308.
.27-9-09
.Avar, ne olur kızımı götürme!..
2 Ekim 2009 tarihli Sabah gazetesinde Sevilay Yükselir’in Nezahat Gündoğan adlı belgesel yapımcısı ile yaptığı röportajı duyduğunuzu sanıyorum. Okumayanlar www.sabah.com.tr/Gundem/ 2009/09/27/ dersimli kizlarin oykusu adresinden okuyabilir. Ama yine de röportajı özetlemek istiyorum çünkü bu haftaki yazım orada anlatılanlarla çok yakından ilgili.
Röportajdan öğrendiğime göre, Nezahat Gündoğan, bugün Tunceli diye bildiğimiz Dersim’de, 1937-1938 arasında yaşananları anlatan bir belgesel hazırlıyormuş. (O dönemi, bu sayfalarda birkaç kez konu edindiğimden daha fazlasını anlatmıyorum, merak edenler internetten o yazıları bulabilirler.) Kendisi de Dersimli olan Gündoğan, belgeselinde, “1938’de katledilenlerin, sürgüne gönderilenlerin yaşadıkları dışında bir de o dönem çocukların yaşadığı dramları” anlatmayı hedefliyormuş. Gündoğan, o dönem aileleri öldürülen ya da ailelerinden zorla alınan çocukların, özellikle de kız çocuklarının izini sürerken çok ilginç bilgilere ulaşmış. Kayıp sanılan pek çok çocuğun, o yıllarda özellikle yüksek rütbeli asker ailelerine evlatlık verildiğini keşfeden Gündoğan, bugün 80-85 yaşlarında olan 10 kız çocuğun izini bulmayı, bunlardan bazıları ile görüşmeyi de başarmış. Bu görüşmelerden, arşivlerden ve sözlü tarihten elde edilen bilgilerin yer alacağı belgeselin çok ilginç olacağı anlaşılıyor.
Kahraman öğretmen
Nezahat Gündoğan, röportajında Sıdıka Avar adlı bir öğretmenden de söz ediyor. Sıdıka Avar adını, yaklaşık 25 yıl Anadolu’nun çeşitli kasabalarında, şehirlerinde öğretmenlik yapan annemden duyduğumda herhalde 8-10 yaşlarındaydım. Sıdıka Avar, annemin tarifiyle, Atatürk devrimlerine kendisini adamış, fedakâr, cefakâr, kahraman bir öğretmendi. Annemin rol modeliydi.
Daha sonra, tek kızı Bahu Avar’ın (Görk) kaleminden çıkmış bir önsözden öğrendiğime göre, tam adıyla Ayşe Sıdıka Avar, 1901’de İstanbul’da doğmuş, 1979’da İstanbul’da ölmüştü. Çapa Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra, bir süre İzmir’deki Musevi Mektebi ve Amerikan Kız Koleji’nde Türkçe öğretmenliği yapmış, İzmir Kadınlar Hapishanesi’nde kadınlara okuma yazma, Salepçioğlu Camii’nde işçi çocuklara el sanatları öğretmişti. İzmir’deki hareketli ve modern hayatı bazı çevrelerin tepkisine sebep olmuş, hakkında misyonerlik söylentileri çıkarılmış, bu söylentileri çıkaranları dava etmek zorunda kalmıştı. 1937’de eşinden ayrılan Sıdıka Avar, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girmiş, mezun olunca kısa bir süre Bolu Kız Enstitüsü’nde görev yaptıktan sonra 1939‘da Elazığ Kız Enstitüsü’ne öğretmen olarak atanmıştı. İşte bu tarihten itibaren, Sıdıka Avar’ın annem gibi nice Kemalist öğretmenin hayranlığını kazanan zahmetli mesaisi başlamıştı.
Atatürk’ün misyoneri
Sıdıka Avar, 1939-1954 yılları arasında, o günler adı Dersim olan havalide, kâh at veya katır üstünde, kâh yayan, kâh kamyonla, köy köy dolaşarak Kürt kızlarını toplamış ve yatılı bölge okullarına götürmüştü. Buraya kadar her şey normal görünüyordu. Öyle ya, Kemalist medenileştirme projesinin bir parçası da eğitimsiz kızları eğitmek değil miydi? İşte Sıdıka Avar da bu işi canla başla yapmış, üstelik bu misyonu halk tarafından da benimsenmişti. Öyle ki, annemin deyişiyle, köylü kadınları (annem onların Kürt olduğunu ya bilmiyordu, ya da bana söylememişti), kendilerini Sıdıka Avar’ın atının üzengisine yapışır ve “kızımı da al Avar!..” diye yalvarırlardı.
Sıdıka Avar’ın, günümüzün bir başka eğitim kahramanı Türkan Saylan’ınkine benzeyen bu çarpıcı hikâyesini daha sonra nedense unutmuştum. Ta ki, on yıl önce Hikmet Feridun Es’in, “Kızımı da Götür...” başlıklı yazısı bir yerde karşıma çıkıncaya kadar da hatırlamadım. Hikmet Feridun Es, 1957’de Hayat dergisinde çıkan yazısında Sıdıka Avar’ın bizzat Atatürk tarafından Doğu’ya ‘bir Türk misyoneri’ olarak gönderildiğini ileri sürüyordu.
Dağ Çiçeklerim
Konunun izini sürünce, Sıdıka Avar’ın ‘Dağ Çiçeklerim’ adı altında topladığı anı kitabına (Öğretmen Dünyası Yayınları, 1999) rastladım. Emekli olduktan sonra Teknik Öğretmen Müsteşarı Rüştü Uzel’in isteği üzerine anılarını yazan Sıdıka Avar, 1188 sayfalık dev eserini ve yüzlerce fotoğrafı Milli Eğitim Bakanlığı’na teslim etmiş, ancak bakanlık, anıları muhtemelen ‘kabahatlerinin’ ortaya çıkmaması için basmamış, böylece yıllarca dağlarda perişan ettiği Sıdıka Avar’ı ve devletin malum politikalarını unutulmaya terk etmişti.
Yıllar sonra düzeltilen, bazı bölümleri çıkartılarak basılan anılarda Sıdıka Avar, bölgenin ve bölgedeki yaşamın ayrıntılı, gerçekçi bir tasvirini yapıyordu. Kitapta bizzat Atatürk tarafından görevlendirdiğine dair bir bilgi yoktu ama kendisinin Atatürk-İnönü çizgisine sadık bir ‘misyoner’ olduğu açıkça görülüyordu. Bu misyonerlik 1950’lere kadar sürmüş, Demokrat Parti iktidarı ile Sıdıka Avar’ın yıldızı barışmamıştı. Üst kademelerde kendisini koruyanlar olmasına rağmen 1954’te öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalmış, görevine ancak 1959’da dönebilmiş, 1967’de emekli olmuştu.
Kitabı bitirdiğimde, yine çok etkilenmiştim, ancak 10 yaşımda yaşadığım türden bir etkilenme değildi bu. Artık Sıdıka Avar’ın çabalarının aslında ne anlama geldiğini fark edebiliyordum. Nezahat Gündoğan’ın röportajında bir kez daha karşıma çıkınca, yeniden düşündüm Sıdıka Avar’ı, daha doğrusu Sıdıka Avarları.
Şükrü Kaya’nın mektubu
Şimdi başa dönelim ve arşivden bir belge okuyalım. Yanda fotokopisini gördüğünüz yazı, 4 Haziran 1937’de, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından Kültür Bakanlığı’na yazılmış. Konusu ‘Dersim Kız ve Erkek Çocuklarının Yatı Mekteplerinde Yetiştirilmeleri’. İfade ve imla bozukluklarını koruyarak aktarıyorum:
“Kültür Bakanlığına,
Bu Günlerde Dersimde yapılmağa başlayan İslâhat meyanında Türk keşafeti (yoğunluğu) olan ve Dersimden oldukça uzak yerlerde kız ve Erkek yatı Mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersimden getirilecek olan beş yaşını doldurmuş kız ve Erkekler okutturulup böyütülmesi ve muvezi surette yetiştirilecek olan bunlar yekdiğerile Evlendirilerek Baba ve Analarından mevrus (miras kalan) emval (malları) ve arazileri içinde birer Türk Yuvası kurmaları temin ve bu suretle Türk Kültürünün Dersimde esaslı bir surette yerleştirilmiş olacağı düşünülmektedir. Çünkü:
Dersim Halkı kendilerini Horasandan gelmiş ve Türk olduklarını beyan ederler. Fakat (Kırmanc) denilen ve Fars bozması bir dille konuşan insanlarla fazlatemasları neticesi olarak her gün biraz daha ana dil karekterinden uzaklaşmışlar ve şihi (Şiilik) alevilik ve bektaşilik bunlar arasında kolaylıkla da rağbet bulmuştur.
Dersimliler Kürt gibi konuşan ve fakat henüz onun karakterini hazmetmiyen kendi akideler(i) ile onu yenmeğe çalışan ve Türk ile Kürt arasında kalmış bir cami’a halindedir . Şayanı teessür (üzücü) olan en mühim nokta Dersim anasının Dersim babasından evvel kürtleşmeye başlamasıdır. Bunda en mühim saik erkeklerin Civarla temasları neticesi Türkçeyi öğrenmelerine rağmen. Kadınların muhitlerinden bir yere ayrılmamaları yüzünden bir kelime bile Türkçe konuşamamaktadırlar ve bundan ötürü da çocuklarına Türkçe öğretememekteler.
Binaenâleyh kanında Türk kanı ekseriyeti olan bu halk kütlesini geriye yani Milli varlıklarına doğru çevirmek için alınacak tedbirler meyanında ufak çocukların bu gibi leyli mekteplerinde yetiştirilmeleri zaruri ve lüzumlu olduğu Vekâletimizce mütalaa edilmekte olduğundan muktezasına müsaade’i Devletlerini arzederim,
Dahiliye Vekili Ş. Kaya.”
Anaların eğitilmesi
Şükrü Kaya’nın bu talebi karşılıksız kalmayacaktır, yatılı bölge okulları birbirinin ardına açılacaktır. İşte, kahramanımız Sıdıka Avar, bu ‘resmi Türkleştirme’ politikasının en önemli ‘yıldızı’dır. Sıdıka Avar, anılarında Elazığ’a geliş nedenini şöyle açıklar: “Ama buraya niçin geldiğimi ben biliyordum. Genel Müdür Nurettin Böyman; – Şimdi Türk misyoneri olarak yatılıları özümseyeceksin, Atatürk’ün isteği bu. Bunu herhangi bir kimseye hissettirmek halkı gücendirir. Ona göre tedbirli olun, demişti. Zaten Gazi Eğitim’de bu iş için okumamış mıydım? (...) Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçenin bu köylere ‘ana’ ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk kız sultanisinin açıldığı bir ilden pek çok siyaset adamı yetişmişti. ‘Buraya da Türkçeyi ana ile sokmalıyız’ diyorlardı.”
Her şey vatan için
Sıdıka Avar, ‘Dağ çiçeklerim’ dediği öğrencilerine kendisini sevdirmek için çok çaba harcar. Ayaklanma döneminin çocukları sevgiye, ilgiye muhtaçtır. Bunu iyi bildiğinden onların ‘ana’sı olmak ister. Bu isteğinde samimidir. Sıdıka Avar, öğrencilerinin bitlerini ayıklar, onlarla halay çeker, çeyizlerini hazırlar. Yerde yatmalarına, kötü yemekler yemelerine, yırtık önlüklerle dolaşmalarına, hademelerin işlerine yardım etmelerine, öğretmenlerin öğrencilere olur olmaz ceza vermelerine karşı çıkar. Evet, merhametlidir, ama merhametinin ideolojik boyutu vardır: “Düşünüyordum, bu düşmanca cezalar arasında, bu küçümseme havasında Türklüğe nasıl ısınacaklardı bu yavrucaklar? Çünkü Enstitü sınıflarına verilen cezaları da görüyorlardı. Tabii ki karşılaştıracaklardı.” der tüm açık sözlülüğüyle.
Hain bakışlı Geyik
Kimlerdir bu ‘Dağ çiçekleri?’ Anılardan öğrenelim: “[1941?] Ağustos sonu, Müdür hanım yıllık iznini bekliyordu. Eylül başında Müfettişlikten telefon ettiler. Kurşuna dizilenlerin, yasak bölge dağlarına kaçan çocuklarından sekizi yakalanmış, yaşları küçük olanlar Çocuk Esirgeme Kurumuna verilmiş, ikisinin yaşlan büyükmüş, şimdi bize gönderiliyorlarmış. Bakımları okulca idare edilecekmiş. Anbar açılana kadar iaşeleri için Müfettişlik 10 lira gönderiyormuş. Bu kızlar ‘şerefsiz asiler’ in çocukları olduğu için okutulmayacaklar, okul işlerinde kullanılacaklarmış. İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik, ne hain bakışlı... Saçları karmakarışık. 7 ay dağda, tarağı nerde bulacaklar ki. Sırtında etekleri dizlerine, kolları pazularına kadar parçalanmış, deseni belirsiz bir basma elbisenin sırtı çürüyüp parçalanmış, sağ küreğe yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeklerine kadar yırtılmış. Bellerinde birer urgan bağlı. Küçük de aynı. Yalnız elbisenin sırtı sağlam. Yüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki deriler sanki kahverengileşmiş birer ağaç kabuğu. Tırnaklar kırık, ağız kenarları yara. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk 14 yaşında var mıydı acaba? (...) Geceleyin uyku arasında konuşanlar, bağırıp çağıranlar da vardı. O seneler yaşadıkları köy hayatı ve geçirdikleri olaylar çocuklarda çok büyük etki bırakmıştı. Günlük hadiselerde kendini uykuda gösterirdi... Bazısı, konuşurdu, neler anlatmazlardı ki... Bazısı ağlar, uyandırırız, kimi inler, ateşine bakarız, kimi bağırır, bütün yatakhaneyi ayaklandırır, teskin ederiz... Annesini sayıklayanın saçlarını okşadınız mı çocuklar derhal sakinleşir, mesud bir ifade ile ana koynuna sokulur gibi yastığına gömülürdü. Bunların çoğu, isyanla ilgili olayların yaşandığı köylerin kızlarıydı. Güzeli de, çirkini de, kabası da asisi de nihayet insan yavrusuydu. Bu yaralı küçük gönüller sevgi şefkatle tedavi edilmeli, Türklükle kaynaştırılmalıydı.”
Jandarma gitmesin, ben giderim
Sıdıka Avar, Dersim’den zorla getirilen kızların evlere hizmetçi olarak yollandığını, hatta kendi müdürünün dahi bir kızı hizmetçi olarak yanına almak istediğini yazar. Buna karşıdır Avar. Kızların köylerden gidip asker toplanır gibi toplanmasına da karşıdır, ama onun yerine bu toplama işini kendi yapmakta zarar görmez: “Temmuz ayı içinde Müdüre hanımla anlaşarak [Elazığ, Dersim, Bingöl bölgesinin ‘genel valisi’ General Abdullah Alpdoğan] Paşa’ya gittim. O zaman Tunceli’ye gitmek için izin alınırdı. Kızımla Mazgirt’e gitmek için izin istedim. Programımı açıkladım. – Paşam, kızlarımızın jandarma ile toplanması hem çocukları hem, aileleri ürkütüyor. İzin verirseniz köylere çocuk toplamaya ben gideyim. Aileler kime teslim ettiklerini, kimin okutacağını görürlerse gönülleri rahat olmaz mı? ...Köy caddenin öbür tarafında, aşağıda inişe doru yayılmıştı. Alaca karanlıkta çantamız elimizde jandarma ile gittik, kapı kapı dolaştık. Kimse bizi misafir etmek istemedi. Hiçbirinin ağası evde yoktu.(...) Erkeği olmayan evlere zorla girilmemesi için jandarmaya emir verilmişti. Jandarma küfür ediyor, bazı kapıları tekrar çalıyordu.”
Türkçe ağırlıklı eğitim
Hikmet Feridun Es’in tarif ettiği türden ‘kızımı da götür!’ durumu yoktur anlaşılan. Ancak bütün tepkilere rağmen Sıdıka Avar her gidişinde yanında bazı kızları getirmeyi başarır. Okulda öğrenciler özel bir programla eğitim görürler. En çok Türkçeye önem verilir. Ayrıca Yurt Bilgisi, Matematik, Sağlık Bilgisi, Çocuk Bakımı, Ev İdaresi, Yemek-Dikiş-Nakış dersleri gösterilir. Okulun başarısı her yere yayılır. Alpdoğan Paşa enstitüye uğrayarak gelişmeleri izler. Öğrenciler, General Alpdoğan’ı sınıfta asker selamıyla karşılar, tekmil verirler.
Sıdıka Avar, 1942’de Tokat’a tayin edilir ama 1943 yazında Elazığ Kız Enstitüsü’ne Müdür olarak döner. Elazığ’a gitmeden önce Ankara’daki Genel Müdürlüğe uğrar. Genel Müdür Rüştü Uzel, ona ”Paşa, Vali, sizin çalışmalarınızı beğeniyorlar. Afferin, Tokat’ta da iyi sonuç aldın. Göreyim, seni, esas vazifen burası. Tokat’ta denedik sizi, bura misyonerliğini görmeliyiz. Bir Türk Misyoneri. Bu konu üstünde sessiz sedasız çalışmazsak oradaki vatandaşlarımızı gücendirirsiniz. Sizin işiniz güçleşir” der.
Devlet hepinizi yok eder!
Ancak bazıları bir çuval inciri berbat ederler: “Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahin Baş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali bey sordu; – ’Kürt kızları bunlar mı?’ Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, gittikçe de hainleşti. – ‘Tunceli’nin Türk kızları efendim’. Vali Bey devam ediyordu, – ’Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.’ Ben sözünü kesmek isteğiyle, – ‘Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli....’[Vali] – ‘Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz?’, Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti. – ‘Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder...’ [Ben] –‘Beyefendiciğim, öteki sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayımız da soğuyor’, diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedefini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruları soruyorlardı. – Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar? – Neden ‘Kürt’ diye hep hakaret ediyorlar? – Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar? – Hani siz ‘hepimiz Türküz’ diyordunuz?’Bu acı soruların sonu gelmiyordu” diye yazar Avar.
White Man’s Burden
Bu anlatıları okurken, bazılarımızın duygulandığını, ‘iyi ki Sıdıka Avarlar vardı. Böylece, yoksul, eğitimsiz Kürt kızları, okutulmuş, eğitilmiş, medenileştirilmiş’ dediğini; bazılarımızın ise ‘asimilasyoncu, baskıcı, zorba devlet, ne olacak...” dediğini duyar gibiyim. Benim aklıma ise Rudyard Kipling’in 1899’da yayımlanan şiirinde geçen bir terim geliyor: White Man’s Burden... ‘Beyaz Adamın külfeti’ diye çevrilebilecek bu ifade, Avrupalı sömürgecilerin dünya halklarını ‘medenileştirme’ projesini, yani emperyalist ideolojiyi simgeler. Ancak, medenileştirme misyonunun ölçüsü kaçırılırsa (Dersimli kızların ailelerinden alınıp Türk asker ailelerine evlatlık verilmesi örneğinde olduğu gibi) olayın adı asimilasyon falan olmaz, başka bir şey olur. Neden mi?
9 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yoğun alkışlar arasında oybirliğiyle kabul edilen Soykırım Sözleşmesi’nin 2. Maddesi, “bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur”, ifadesi ile başlar ve suç teşkil eden fiilleri şöyle sıralar: “a) Grup üyelerini öldürmek, b) Grup üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar vermek, c) Grubu, fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına tabi tutmak, d) Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler almak, e) Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek.” Sözleşmenin 3. maddesine göre, soykırım suçuna teşebbüs etmek bile cezalandırmayı gerektirir. (Sözleşme metni için: http://www.unhchr.ch/ html/ menu3/b/p genoci.html)
Dikkat edileceği gibi (e) fıkrasına göre bir grubun çocuklarının bir başka gruba nakledilmesi (örneğin evlatlık olarak verilmesi) bile, eğer, grubu kısmen veya tümüyle yok etmek kastıyla yapılmışsa soykırım sayılabilir. Örneğin, 1910’lardan 1970’lere kadar Avustralya’nın yerlileri olan Aborjinlerin çocuklarının zorla ailelerinden kopartılarak asimile edilmeleri olayı ortaya çıkınca, devlet yetkilileri savunmalarında, sayıları 100 bine varan bu çocukların Avrupalı ailelere transfer edilmesini, çocukların ‘eğitimi ve iş imkânı’ nedeniyle yaptıklarını, bu nedenle ortada işlenmiş bir soykırım suçu olmadığını iddia etmişlerdi. Konuyu soruşturan komisyon ise, hangi amaçla olursa olsun, sonuçta eylemin, Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (e) fıkrasındaki soykırım suçuna uyduğunu kararını vermişti. Sonunda hükümet suçu kabul etmiş, Aborjinlerden özür dilemiş ve onlara tazminat ödemişti. (Olayın ayrıntıları için http://www.austlii.edu.au/au/ other/IndigLRes/ stolen/stolen_c.html adresine bakabilirsiniz. Ayrıca geçtiğimiz aylardaKanal24’ün ‘24 Tematik Film Kuşağı’nda gösterilen Rabbit Proof Fence (Tavşan Çiti) adlı çok etkileyici filmi de bulup izlemenizi tavsiye ederim. Bu vesileyle, Kanal24’ü bu kuşakta gösterdiği birbirinden önemli belgesellerden dolayı kutluyorum.)
Şimdi tekrar düşünelim: Bütün iyi niyetlerine, bütün fedakârlıklarına, bütün cansiperane çalışmalarına karşılık, Sıdıka Avarların yaptıkları ne anlama gelir?
.4-10-09
.Futbol sadece futbol değildir!
Türkiye-Ermenistan milli takımlarının Bursa’da yapacağı maça çok az bir süre kaldı. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Türkiye’ye gelişini bekliyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Bursa’da, Diyarbakırspor’un gördüğü kötü muameleden sonra, bu maçın nasıl geçeceği konusunda endişeli olanların sayısı artmış görünüyor. Ama ben devletin tüm araçlarıyla, tüm organlarıyla ‘duruma vaziyet edeceğini’ ve maçın güvenlik içinde geçmesini sağlayacağını düşünenlerdenim. Bursa halkının da, Türkiyeli futbolseverlerin de maçın tarihsel önemini idrak edeceklerine inanıyorum. Ama bu demek değildir ki, maç vesilesiyle basında veya kamuoyunda ‘milli’ hassasiyetler kaşınmayacak, gerginlikler yaşanmayacak, sağda solda ufak tefek tatsızlıklar olmayacak. Çünkü Ermenistan’da nasıldır bilmiyorum ama Türkiye’de milli maçlar hiçbir zaman sadece spor olayı değil, bir ‘milli davadır’!
Gayrımüslimlerin hediyesi
Aslında Türklere futbolu sevdirenler Osmanlı Devleti’nin tebaası olan Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Levantenlerdi. Osmanlı ülkesindeki ilk futbol karşılaşması, 1875’te Selanik’te, 1880’lerde İzmir’de, 1890’larda ise İstanbul’da yapıldı. Bu işin öncüsü olanlar, tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngiliz aileler ile yanlarında çalışanlardı. Onların yaptıkları ilk maçları, İzmir-İstanbul’un Rum-Ermeni-İngiliz karmalarının maçları, bunları da Kadıköylü Rumlarla Ermenilerin rekabeti izledi. Müslüman-Türk gençleri ise yabancıların bu eğlenceli yaşamını gıptayla izlemekle yetindiler; çünkü hem Sultan II. Abdülhamit futbolu ‘haram’ sayıyordu, hem de muhafazakâr halk bu tür etkinliklere ‘gavur işi’ diye bakıyordu. Bu bakışın temelinde, Kuran’ın insanoğlunun bütün eğlencelerini yasaklarken sadece Tirmizî’nin sahih olduğunu söylediği bir hadiste “Atıcılık, at terbiyesi ve eş ile oynaşma dışında her oyun batıldır” denmesi yatıyordu.
Abdülhamid’in gazabından kurtulmak için, 1901’de ilk futbol kulüplerini ‘Black Stockings’ (Siyah Çoraplar) adıyla kuran Müslüman-Türkler, daha ilk maçlarında Rumlara karşı 4-1 yenik iken, ünlü jurnalci başı Ali Şamil ve adamlarına yakalandılar. Maçta Türk tarafının tek golünü atan Fuad Hüsnü Bey, maçı izlemeye gelen babası Hüseyin Hüsnü Paşa’nın faytonuna atlayarak kaçabilmiş, yakalanan diğer kurucu Reşat Danyal Bey, mensubu olduğu Hariciye Nezareti tarafından ceza olarak Tahran Sefareti’ne sürülmüştü. Fuad Hüsnü Bey de sonra yakalanarak Divan-ı Harb’e verilecekti. Hüsnü Bey zorla da olsa paçayı ihtarla kurtardı ama bir daha da ‘Black Stockings’ adını duyan olmadı.
1903’te 26 Müslüman-Türk genci tarafından kurulan Beşiktaş takımı da aynı akıbeti paylaştı. Kulüp yöneticileri Abdülhamid’in başyaveri Mehmed Paşa’nın himmetiyle, bir daha futbol oynamamak kaydıyla cezalandırılmaktan kurtuldular da kulüp, Osmanlı Bereket Jimnastik Mektebi adıyla faaliyete devam edebildi. (Abdülhamid’in futbolcuları hafiye olarak kullanmak istediği için okula izin verdiği rivayet edilir.) İzmir’de ise 1905’te Amerikan Koleji öğrencileri Talat (Erboy), Şerif Remzi (Reyent), Sabri Süleymanoviç ve Nejat Evliyazade, okul takımlarıyla sahaya çıkan ilk Türk futbolcular oldular. Ancak bu gençler, dönemin İzmir Valisi Kâmil Paşa’nın baskıları sonucu okullarından uzaklaştırılarak cezalandırıldılar.
Pazar Ligi’nden Cuma Ligi’ne
Halk arasında ‘Pazar Ligi’ diye anılan ‘Constantinople Football League’ adlı ilk lig, 1904’te oluşturuldu. Moda, Elpis ve Imogene takımlarının mücadelesinde ilk kupayı, İngiltere Sefaret gemisi tayfalarının takımı Imogene kaldırdı. Türkler bundan sonra cesaretlerini topladılar ve 1905’te Galatasaray, 1907’de Fenerbahçe kulüpleri kuruldu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Vefa, Beykoz, Türk İdman Ocağı, Darülfünun ve Şehremaneti takımları başta olmak üzere sayısız yerli kulüp açıldı ve 1912’de İstanbul’da, sadece Türk takımları için ‘Cuma Ligi’ adıyla yeni bir lig kurulması icap etti. Anadolu’da ise Rum ve Ermenilerin kurduğu 100’den fazla spor kulübünün kendi futbol ligleri vardı.
İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), İzmir’de yıllardır faaliyet gösteren Panianios, Apollon, Pelops, Evangelidis, İskoş, Krakoviri, Midilli Karması gibi Rum; Vaspurakan ve Armenion gibi Ermeni, Maccabi gibi Yahudi takımlarına karşı “sağlam bedenli, millî şuura sahip Türk gençleri yetiştirmek” için 1912’de Karşıyaka Spor Kulübü’nü (nam-ı diğer ‘Kaf Sin Kaf’), 1914’te “Rum, Ermeni ve İngilizlere karşı ‘milli tavır’ koymak üzere”, Altay Kulübü’nü kurdu. Aynı yıl Altay’ın Ermeni takımı Armenion’u yenerek kupayı alması; 1916-1917’de tüm Rum ve Ermeni takımlarını yenmesi, kulüp tarihinin en şanlı sayfalarını oluşturdu. Bu arada, İTC’nin Türkçülük politikaları uyarınca Fenerbahçe ve Beşiktaş kulüplerinin tüzükleri ‘millîleştirilmişti’ bile.
Milli Mücadele’de futbol
Futbolun ‘millî şuuru oluşturmak üzere kullanılması Mütareke yıllarında (1918-1922) hız kazandı. İstanbul’da, işgalci Fransızlar ve İngilizler ile Türkler arasında kıran kırana maçlar yapıldı, kazananlar adeta savaşı kazanmış gibi sevindiler. Öyle ki, İşgal Güçleri Komutanlığı, 1920’de 50 maçın 41’ini kazanan, dördünü berabere bitiren, sadece beşinde yenilen Fenerbahçe Kulübü’nü kapatmak ihtiyacını duydu. Fenerbahçe’nin ve Karşıyaka’nın pek çok futbolcusu Millî Mücadele’ye katıldıkları için İşgal Güçleri tarafından cezalandırıldılar.
1921’de İstanbul Rumlarının gözde takımı Pera ile Türk takımları Fenerbahçe ve Union Club (İttihatspor) arasındaki maçlar bir nevi Türk-Yunan savaşı gibi geçiyordu. Rumlar ‘Zito Venizelos!’ (Yaşasın Venizelos!) diye tezahürat yaparken, Türk seyirciler İnebolu’yu bombalayan Yunan savaş gemisi Kılkış’ın bayrağını yakmışlardı. Aynı dönemde İzmir’de kırmızı forma üzerine beyaz bir kuşakla sahaya çıkan İdman Yurdu Kulübü ile Yunanistan bayrağının renkleri olan mavi beyazlı formasıyla Apollon takımının maçları, adeta cephedeki çarpışmaların tekrarı gibiydi. Söke’de bile halk, tepkisini futbol takımıyla gösteriyordu; öyle ki işgalci İtalyan kuvvetleri bir kez bile Söke takımını yenememekten şikâyet ediyordu.
Futbolu Türkler mi icat etti?
Futbolun millî kimliğin inşasındaki rolü Cumhuriyet döneminde de devam etti. 14 Mart 1923’te oluşturulmak istenen modern kültürün simgelerinden biri olarak Gençlerbirliği kuruldu. Lise öğretmenleri ve öğrencilerince kurulan ve kadroları her zaman tahsilli gençlikten derlenen Gençlerbirliği, bu seçkinliği yüzünden bürokratik elit tarafından çok tutuldu. 1932’de Türk Tarih Tezi’nin bir parçası olarak Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-it Türk ve Seyyid Ali Ekber’inHıtay-ı Nâme adlı eserlerinde Orta Asya’daki Türk topluluklarının kuzu derisinden yapılmış topla futbol benzeri bir oyun oynadıkları, bu oyuna ‘tepük’ dediklerinden kalkarak “dünya yüzünde futbolu Türklerin icat ettiği” iddia edilerek işe başlandı. 1937-1959 arasında yılın belirli aylarında mahalli şampiyonların katılımıyla turnuva usulü düzenlenen müsabakalara ‘Millî Küme’ adı verildi. 1959’da kurulan deplasmanlı Birinci Lig, uzun yıllar ‘Millî Lig’ olarak adlandırıldı. Ve özellikle Yunan takımlarıyla yapılan maçlar adeta ‘millî varoluş davası’ olarak ele alındı. Örneğin 23 Nisan 1948’de Atina’da oynanan Türkiye-Yunanistan maçından Türkiye 3-1 galip ayrıldığında tüm ülke bayram etmişti. Milliyetçilik konusunda Türklerden aşağı kalmayan Yunanlı seyirciler arasında da intihar edenler vardı. Türk tarafının başarısı 28 Kasım 1949’daki maçı da 2-1 alarak devam etti.
‘Atina Olayı’ ve sonrası
Ama, Mayıs 1949’da Atina’da Türkiye, Mısır, İtalya ve Yunanistan’ın katıldığı ‘Akdeniz Dostluk Kupası’ sırasında Türkiye takımı Mısır’ı 3-2, Yunanistan’ı 2-1 yenmenin keyfini yaşarken, 20 Mayıs’taki Türkiye-İtalya maçında, Yunanlı seyircilerin Türk takımı aleyhine çirkin tezahüratı, maçın Yunanlı hakeminin İtalyanları tutan tavrı yüzünden Türk takımının 3-2 mağlup olması, bunlar yetmezmiş gibi maçtan sonra Yunanlı taraftarların Türk seyircilere taş, portakal ve benzeri cisimleri atması, Yunanlı er ve subayların İtalyan futbolcuları omuzlarında gezdirmesi ile olanlar oldu.
Gazeteler, olayı ‘suikast’, ‘tecavüz’ gibi kışkırtıcı başlıklarla ele alarak halkı galeyana getirmiş, ‘Atina Olayı’nı görüşmek üzere 23 Mayıs 1949’da Türkiye Milli Talebe Federasyonu tarafından düzenlenen gençlik toplantılarına Türk takımı da gelmiş, ardından grup Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişti. Bu yürüyüş Türkiye’nin diğer yerlerindeki ‘millî’ hassasiyetleri tetiklemiş ve 26 mayısta İstanbul’da ve İzmir’de, 27 mayısta Ankara ve Balıkesir’de on binlerce kişinin katıldığı mitingler yapılmıştı. Sonunda hükümet duruma el koymuş ve Yunanistan’ın resmen özür dilemesini sağlamıştı da, milli gururumuz birazcık olsun onarılmıştı.
1967’de Fenerbahçe ile AEK Atina takımının Balkan Kupası finalindeki karşılaşması ise Kıbrıs gerilimi yüzünden benzer bir atmosferde geçti. Türk gazetelerinde “Kıbrıs’ın hıncının Yunan takımından alınacağı” yolunda yazılar çıkarken, Yunan gazeteleri “Bizans iki başlı kartal armasıyla yüzlerce yıl dünyaya egemen olmuştu, şimdi de AEK kendi kartal armasıyla Bizans efsanesine yeni bir sayfa ekleyecek” diye halkı galeyana getiriyordu. İlk iki maçta berabere kalınması üzerine İstanbul’da yapılan üçüncü maçta Fenerbahçe, seyircilerin hep bir ağızdan söylediği ‘Dağ Başını Duman Almış’ marşıyla AEK’yı yendi de, Türklerin yüreği birazcık soğudu.
Ancak futbol sadece ‘millî kimliğin’ inşasında değil, ‘yerel kimliklerin’ inşasında da önemli işlev gördü. 1960’a kadarki dönemde, tek ligde, İstanbul, Ankara ve İzmir takımları arasında oynanan profesyonel lig, Anadolu’ya da yayılacak, 1962’de İkinci, 1966’da ise Üçüncü Lig kurulacaktı. Ancak taşra burjuvazisi futbol yoluyla, sadece büyük şehir burjuvazisine karşı değil, komşu illerin ve bölgelerin burjuvazisine karşı da kendini konumluyordu. Tarihten gelen çekişmeler, kıskançlıklar, gerilimler, futbol karşılaşmalarında ‘maç heyecanı’ adı altında ifade ediliyordu. Sonunda olanlar oldu ve 17 Eylül 1967’de, Kayseri Şehir (Atatürk) Stadı’nda yapılan Kayserispor-Sivasspor maçı kana bulandı.
İki şehrin hikâyesi
Aşağıda anlatacağım olayların arka planında, iki şehir arasındaki ekonomik gelişmişlik farkı yatıyordu. Sivas, Cumhuriyet tarihi boyunca ihmal edilmiş illerden biriydi. 4-11 Eylül 1919’da toplanan tarihî Sivas Kongresi’ne ev sahipliği yapmış ancak Cumhuriyet döneminde unutulmuştu. O tarihe dek Sivas’a yapılan tek tük devlet yatırımından en önemlisi 1939’da kurulan DDY Cer Atölyesi ile 1943’te açılan Sümerbank Çimento Fabrikası idi. Kayseri’nin durumu da çok farklı değildi ama Osmanlı’dan beri ticaretteki başarılarıyla tanınan Kayserililer, kendi göbeklerini kesmeyi başarmışlardı. Türkiye’nin her yerinde ticaret yaptıkları gibi, Sivas’ın ekonomisine de egemen konumdaydılar. Dolayısıyla Kayseri hızla modern bir kent haline gelirken, Türkiye’nin üçüncü büyük yüzölçümüne sahip Sivas, az gelişmiş bir taşra kasabası havasındaydı ve Türkiye’nin en çok göç veren ili haline gelmişti. Bu durum kendilerine taktıkları ‘Yiğidolar’ lakabından başka servetleri olmayan Sivaslıların gururunu incitiyordu.
Devletin basiretsizliği
Maçın oynanacağı gün 20 minibüs, 40 otobüs ve trenle Kayseri’ye ulaşan Sivasspor taraftarları, yılların ezilmişliği içinde, yemek yedikleri restoranlarda hesapları ödemediler, bazı işyerlerini yağmalayıp talan ettiler, genelevlerde kavga çıkardılar. Gerilim maçta da devam etti. Maçın 20. dakikasında Kayserispor’un 1-0 öne geçmesi üzerine Kayseri taraftarlarının aşırı sevinmesi, Sivaslı taraftarları iyice kızdırdı. Sivas tribünlerinden atılan taşlara, Kayserili taraftarlar bıçak, taş ve sopalarla cevap verdiler. Kayseri taraftarlarının görevli bir polis tarafında galeyana getirilmesiyle olaylar iyice tırmandı ve panikle birlikte kavga faciaya dönüştü. Demir kapıların açılmaması ve stad çıkışındaki düzensizlikler yüzünden (resmi makamlara göre) 41 Sivaslı taraftar olay yerinde havasızlık ve sıkışmadan dolayı yaşamını yitirdi. 300’ü aşkın kişi de sopa, bıçak ve taş darbeleriyle yaralandı.
Yerli 6-7 Eylül
Ancak, stadyumdan sağ çıkmayı başaran Sivaslılar da boş durmadılar ve stadın etrafındaki Kayseri plakalı araçları ateşe verdiler. Olayların Sivas’a abartılarak ulaştırılmasıyla (öyle ki Kayseri’ye giden beş bin taraftarın da öldürüldüğü, Kayserililerin Sivaslıların kellesiyle top oynadığı bile söylenmişti) bu sefer Sivas’ta Kayserili avı başladı. Kayserili tüccarların pastırma, sucuk, şekerleme-helva, tatlı, kumaş-giysi dükkânları yağmalandı. Kayserili diye bilinenlerin evleri basıldı. Sahibi Kayserili olan Büyük Belediye Oteli’nin yatakları caddeye atılıp yakıldı. Polisler Sivaslı hemşerilerinin tepkisini çekmemek için olayları izlemekle yetinince yağma ve tahrip devam etti. Olayları ancak Malatya, Tokat ve Erzincan’dan getirilen askeri birlikler bastırabildi. Olayların ardından Kayserili pek çok kişi Sivas’tan göçtü. Tabir caizse, ‘yerli malı’ bir 6-7 Eylül vak’ası yaşanmıştı. Sadece bu sefer yağmalayanlar da yağmalananlar da Türk ve Müslüman’dı.
Bu korkunç olayın küçük bir kopyası, dört ölü, 100’den fazla yaralı ile sonuçlanan 25 Haziran 1969 tarihli Kırıkkale-Tarsus İdman Yurdu maçında yaşandı. Daha sonraki yıllarda, ezik taşra şehirlerimiz, birbirlerine değil, öteki uluslara düşman olarak ferahlamayı seçtiler.
Honduras-El Salvador Futbol Savaşı
“Roberto Corduna, son dakikada Honduras’ın galibiyet golünü kaydederken, on sekiz yaşındaki Amelia Bolanias, El Salvador’da televizyonunun başında oturuyordu. Ayağa fırladı, babasının tabancasının durduğu çekmeceye koştu. Sonra kendini kalbinden vurdu. Salvador gazetesi El Nacional’de, ertesi gün ‘Genç kız, vatanının yıkılışını görmeye tahammül edemedi’ deniyordu. Tüm başkent, Amelia Bolanias’ın televizyondan naklen yayınlanan cenaze törenine katıldı. Cenaze alayının başında, bayrak taşıyan bir askeri muhafız bölüğü yürüdü. Başbakan ve bakanlar, bayrağa sarılı tabutun peşinden yürüdüler. Hükümetin ardından, Salvador millî takımının ilk on biri geliyordu; Tegucigalpa Havaalanı’nda yuhalanan, alay edilen ve yüzüne tükürülen takım, o sabah özel bir uçakla El Salvador’a dönmüştü...”
Bu satırlar, Ryszard Kapuscinski’nin ülkemizde Futbol Savaşı adıyla yayımlanan (Om Yayınları, 2000) kitabından alınma. Devamını biz getirelim.
14 haziranda El Salvador’un başkenti San Salvador’da yapılan rövanş maçında, tacize uğrama sırası Honduras takımındaydı. Maç öncesinde, El Salvadorlu fanatikler güruhu, takımın kaldığı otelin camlarını indirerek içeriye çürük yumurtalar, ölü fareler ve pis kokulu paçavralar fırlatmışlardı. Maç günü, Honduraslı oyuncular, stadyuma El Salvador 1. Mekanize Tümeni’ne ait zırhlı araçlarla götürüldüler. Askeri birlikler futbol sahasını kuşatırken, sahada, makineli tüfekli askerlerden bir kordon oluşturulmuştu. Buna rağmen, Honduras milli marşı çalınırken, ellerinde intihar eden Amelia’nın fotoğraflarını taşıyan seyirciler, önce Honduras takımını yuhaladılar, ardından Honduras bayrağını indirip yaktıktan sonra göndere bir bez parçasını çektiler. Honduraslı futbolcu ve taraftarların tek düşüncesi sahadan sağ salim çıkabilmekti. Nitekim maçı 3-1 kaybeden Honduras takımının antrenörü, askerler eşliğinde havaalanına götürülürken “maçı kaybettiğimiz için çok şanslıyız” demişti. Ancak olaylar, beklenmedik şekilde gelişti.
Savaşın arka planı
Bölgede uzun yıllar gazetecilik yapmış olan Ben Luis “Latin Amerika’da siyasetle futbol arasındaki sınır çok belirsizdir. Millî takım yenilgisinden sonra düşen ya da devrilen hükümetlerden bir liste yapsak, çok uzun olurdu’ demiş ve şöyle devam etmişti: “Oteldeki odama çıkıp, transistorlu radyomdan haberleri dinlemeye başladım. Spiker, Honduras Hükümeti’nin, El Salvador’a karşı savaş başlattığına dair bildirisini okuyordu. Ardından, El Salvador ordusunun, sınır boyunca Honduras’a karşı saldırıya geçtiği haberi geldi.”
Bir metafor değil, gerçek olan bu ‘futbol savaşı’ 14 temmuzda başladı ve yaklaşık 100 saat sürdü. 18 temmuzda, Latin Amerika’nın büyük ülkelerinin araya girmesiyle sona eren savaşın bilançosu dört bin ölü, 12 binden fazla yaralı idi. 50 binden fazla kişi ise evini ve toprağını yitirmiş, zarar 100 milyon doları bulmuştu.
Sıradan bir kupa eleme maçının iki ülke arasında kanlı bir savaşa dönüşmesinin gerçek nedeni ise başkaydı. Orta Amerika’nın en küçük; kilometrekare başına 160 kişilik nüfusu ile Batı Yarımküresi’nin en kalabalık ülkesi olan El Salvadorlu topraksız köylüler yıllar içinde Honduras’a göç etmiş, bu göç başlangıçta, El Salvador’dan neredeyse altı kat büyük olan Honduras’ta olumlu karşılanmıştı çünkü ülkenin tarıma elverişli arazileri işleyecek yeterli nüfusu yoktu. Ancak, 1960’lara gelindiğinde, Honduras hükümeti, kendi yoksul köylülerinin baskısı ile tarım reformu yapmak zorunda kaldı. Ülkesindeki büyük toprak sahiplerine ve dev plantasyonlara sahip olan yabancı şirketlere söz geçiremeyince, El Salvadorlu göçmenlerin işgal ettiği toprakları geri almaya soyundu. Bu durum doğal olarak El Salvador hükümetinin hiç hoşuna gitmedi. İki ülke arasındaki ilişkiler gerilmeye başladı. Her iki tarafın gazeteleri birbirine ‘Naziler’, ‘cüceler’, ‘ayyaşlar’, ‘örümcekler’, ‘hırsızlar’ gibi adlar takarak, korkunç bir nefret ve sövgü kampanyası yürüttüler. İşte, Honduras ve El Salvador arasındaki eleme maçları bu korkunç gerilimli atmosferde yapıldı. Sonuç, her iki ülkede diktatörlük rejiminin ve milliyetçiliğin güçlenmesi olurken, kaybeden yoksul halklar ve futbol oldu. El Salvadorlu göçmenlerin çilesi ise hala sürüyor. Kıssadan hisse…
Özet Kaynakça: Günver Güneş, “Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla… İzmir’de Futbol”, Toplumsal Tarih, S. 142, Ekim 2005, s. 68-77; Cem Atabeyoğlu, “Futbol”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 3, s. 345-346, Kültür Bakanlığı-Tarih Vakfı ortak yayını, 1994; Futbol ve Kültürü, (Derleyenler: Roman Horak, Wolfgang Reiter, Tanıl Bora), İletişim, 2001; Düşünen Siyaset, Futbol Özel Sayısı, S. 2, Mart 1999; “Arsadan borsaya futbol”, Dosya, Toplumsal Tarih, S. 102, Haziran 2002, s. 42-69.
.11-10-09
.Bir millet ki heykel yapmaz...
Bu haftaki konumu seçmeme iki olay neden oldu. Birincisi Ticaniler tarikatının Atatürk heykellerine saldırıları bahane edilerek 1951’de çıkarılan 5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu, son AB İlerleme Raporu’nda, ifade özgürlüğünün önündeki engeller arasında saymasıydı. Kanunun çıkarılış öyküsünü daha önce bu sayfalarda anlatmıştım. İkinci olay Ankara’da Ulus Meydanı’ndaki Zafer Anıtı’nın, güya belediyeye iş yapan bir firmanın ‘işgüzarlığı olarak’ soba yaldızıyla boyanmasıydı. Neyse ki halkın tepkisi üzerine de boyanın kazınması işlemine başlanmış. Bu boyama-silme ameliyesinin, heykeli ne hale getireceğini tahmin ediyorum ama bunun çok kişinin umurunda olduğunu da sanmıyorum. Çünkü bu topraklarda heykel sanatı pek sevilmemiştir. Bunun en önemli nedeni İslâm inancında heykelin yere düşen gölgesinin bir tasvir, bir put sayılmasıdır. Bu yasağa kulak asmayan Sadrazam ‘Makbul/Maktul’ İbrahim Paşa’nın 1526’da Macaristan seferi sonrası Budin’den getirttiği Herkül, Apollon ve Diana ile Macar Kralı Mathias Corvino’nun tunç heykelleri Sultanahmet Meydanı’na dikilmiş ancak halkın ‘putperestlik’ suçlaması üzerine kaldırılmış, Paşa da 1536’da Hürrem Sultan veya Kanuni tarafından boğdurularak öldürülmüştür.
1840’ta, Tanzimat Fermanı’nın birinci yıldönümünde, Gülhane Parkı’na Batılı anlamda bir anıt dikilmek istenir ama ‘Adalet Taşı’ adlı bu proje gerçekleşmez. Aynı yıllarda İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin projesi uyarınca, üzerine Gülhane Hatt-ı Şerifi’nin tüm metninin yazılacağı bir anıt yaptırılıp Beyazıt Meydanı’na dikilmesi planlansa da, bu da gerçekleşmez. Artin Bilezikçi adında Paris’te yetişmiş bir mimarın çizmiş olduğu başka bir Tanzimat Anıtı projesi, 1855’te Paris Sergisi’nde sergilenir, fakat heykelde ‘Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı’ vurgulanıyor diyenler İstanbul’a getirilmesini engeller. Sanki birileri Tanzimat ruhunun cisimleştirilmesini istememektedir.
Sultan Abdülaziz Avrupa’da gördüklerinden esinlenerek 1871’de C.F.Fuller adlı bir sanatçıya biri büst, diğeri atlı heykel olmak üzere iki sipariş vermiş ancak padişah Valide Sultan’ın hışmına uğrayarak önce Fuller’e poz vermekten vazgeçmiş, sonra da kendisinin atlı heykeli ile Avrupa’dan getirttiği döküm hayvan heykellerini meydanlara değil, Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine ve Muayede Salonu’na koydurmuştur. Ancak bunun bile arkası gelmemiştir. II. Abdülhamit tarafından ülkenin çeşitli yerlerinde yaptırılan 30 kadar saat kulesi ise modernleşmenin simgesi ilk anıtsal eserler olarak kabul edilebilir.
Osmanlı döneminin gerçek anlamdaki ilk anıtı, 31 Mart Olayı’nın ardından 1911’de Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne (bugünkü Çağlayan’da) dikilen Abide-i Hürriyet’tir. 1914’te Fatih’te kaymakamlık binasının önündeki alana, şehit düşen ilk Türk havacılarının anısına yerleştirilen sütun şeklinde anıt da ilk örneklerdendir. Kentsel mekânda yapılan ilk büst ise, 1915-1916 yılları arasında Sivas Valisi Muammer Bey tarafından Hafik ilçesinde diktirilen Sultan Osman büstüdür. Ermeni taş ustası Keverek’in eseri olduğu belirtilen heykelin Sivas yerine Hafik’e dikilmesi, valinin açılış törenine gitmeyip Sivas Müftüsü’nü göndermesi gibi garabetler, büstün o dönem için erken bir adım olduğunu düşündürür. (Nitekim söz konusu büst, 1936’da dönemin valisi Nazmi Toker tarafından yıktırılmış ve Sivas Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’nin deposuna atılmıştır.)
Mustafa Kemal, 22 Ocak 1923’te Bursa’da Şark Sineması’nda yaptığı konuşmada; İslâmiyet’teki heykel yasağının puta tapıcılığa dönme korkusundan kaynaklandığını belirterek “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin icab ettirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin tarîk-i terakkîde (ilerleme yolunda) yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, esvaf-ı hakikiyesiyle (hakiki nitelikleriyle) mütemeddin (medeni) ve müterakki (ileri) olmaya layıktır ve olacaktır” demişti. Bu konuşma ülkenin dört bir yanında Cumhuriyet’in devrim ideolojisinin bir aygıtı haline gelen çoğu ‘Atatürk’ heykeli olan anıtların dikilmesinin miladı olur.
Üstelik Mustafa Kemal “Anıtlar diktirdiğimi, etrafımda büyük propagandalara hoşgörü ile davrandığımı görenler beni bencil sanacaklardır. Ben kendi şahsımda ideallerimi unutulmaz kılmak istediğim için unutulmak istemiyorum” diyerek, bu girişimlere destek verecektir. (Sevan Nişanyan’ın tesbitine göre, Mustafa Kemal yaşarken adı şehirlere verilen ve heykeli dikilen 20. yüzyılın ikinci siyasi lideridir. Diğeri Stalin’dir.)
Krippel geliyor
Cumhuriyet Dönemi’nin ilk heykeli, 30 Ağustos 1924’te bizzat Mustafa Kemal tarafından açılan Dumlupınar’daki sembolik Mehmetçik anıtıdır. Mimar Kadir ve taşçı ustası Hikmet’in eseri olan anıt, bir hayli başarılı olmasına rağmen, Cumhuriyet’in heykel sanatı yabancı sanatçılara havale edilecektir. Bu yönelimin ilk eseri, resmi davetle Türkiye’ye gelen Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’in, döküm işleri Viyana’da yapılan ve İstanbul’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk heykelidir. 3 Ekim 1926’da açılışı yapılan heykelde Mustafa Kemal sivil giysiler içinde, sol elini beline dayamış, sağ kolunu aşağı uzatmış, ileri doğru bakarken gösterilir. Heykelin daha merkezi bir yere değil, Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikilmesinin nedeni, Mustafa Kemal’in Samsun’a bu noktadan hareket edişiyle açıklanacaktır. Ancak, bu bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim pozisyonu ile Antik dönemden beri şehrin akropolünün Osmanlı İmparatorluğu’nun sarayının bulunduğu yer olması, burayı Cumhuriyet rejiminin gözünde stratejik hale getirmiş görünür.
Bu heykeli, yine Krippel’in yaptığı iki anıt, Konya Anıtı (1926) ile Ankara Ulus’taki Zafer Anıtı’nın (1927) açılışı izler. 5 Kasım 1927 tarihli Vakit gazetesinde bu heykellerden ne fayda umulduğu şöyle anlatılır: “Büyük tehlike günlerinde vatanın her tarafında yükselen heykellerin çevresinde Türk halkı toplanacak, Onun [Mustafa Kemal’in] kalabalıklar üstünde hükümran olacak sesi ve ilhamı memleketi zafere ve halasa götürecektir.”
Canonica geliyor
Türkiye’de heykel sanatının gelişmesinde önemli rolü olan ikinci yabancı sanatçı, 1927’de, yine davet üzerine ülkeye gelen İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’dır. İtalya Güzel Sanatlar Akademisi Başkanlığı görevini yürüten Pietro Canonica, İtalya’daki pek çok heykelin yanı sıra, St. Petersburg’daki Çar II. Alexander heykelini, Bağdat’taki Irak Kralı Faysal heykelini, Caracas’taki Güney Amerika’nın bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’ın heykelini, Buenos Aires’teki Arjantin Başkanı Alcorta’nın heykelini ve Bükreş’teki Romanya Kralı Michele Antonescu’nun heykelini yapmıştır. Bu heykellerde denediği formu Türkiye’de de tekrarlayacak olan Canonica, Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı (1927), o yıllarda Ankara’nın en önemli sosyal mekânlarından biri olan Etnografya Müzesi önündeki atlı Atatürk heykelini (1932), Ankara Sıhhiye’deki Zafer Meydanı Atatürk Anıtı’nı ve İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelini (1932) yapar.
1928’de, Sıhhiye’deki Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün ön cephesinde kapının tam üzerine yerleştirilmiş olan ‘Hijyen’ kabartması ise bir başka Avusturyalı heykeltıraşın, Wilhelm Frass’ın eseridir. Grek mitolojisinde ‘hekim tanrı’ olarak bilinen Asklepios’un kızı ve asistanı tanrıça Hygieia’nın kabartmasının en ilginç yanı neredeyse tamamen çıplak olmasıdır. Henüz modernleşmenin ilk aşamalarında olan bir toplumda, bir kamu binasının cephesine bu topraklardaki insanların alışkanlıklarına, görgüsüne ve zihniyetine oldukça yabancı, Yunan mitolojisinden fırlamış yarı çıplak bir sağlık tanrıçasını yerleştirmek doğrusu oldukça cesur bir tavırdır.
Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ heykellerine ara verip siyasi ve askeri alanda önemli görevler almış ülke büyüklerinin heykellerinin yapılması için emir vermesi Türk Tarih Tezi ile ilintilidir. Nevşehir’deki Damat İbrahim Paşa, Vezirköprü’deki Köprülü Mehmet Paşa, Kars’taki Gazi Muhtar Paşa, bazı illerde belediyeler ve Ziraat Bankası tarafından yaptırılan Mithat Paşa ve Mimar Sinan anıtları Gelibolu’daki Namık Kemal heykeli, İstanbul Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı bu fasıldandır.
1930’ların atmosferi içinde, Nazi düşüncesine yakın oldukları bilinen Anton Hanak ve Josef Thorak’a yaptırılan ve 1936’da açılan Ankara Güven Anıtı ise yabancı heykeltıraşların yaptığı son örnektir. Üzerindeki plakete bakılırsa anıt, ‘Türk milletinin jandarma ve polisine duyduğu sevgi ve hoşnutluğu’ göstermek için dikilmiştir.
‘Milli Heykel’
Yabancı heykeltıraşların ülkeyi heykellerle donattığı günlerden birinde, Ahmet Haşim, başka bir kültürün yetiştirdiği bir heykeltıraşın Cumhuriyet’in temel ilkelerini coşkulu bir dil ve duyguyla yansıtamayacağını, “eğer milli heykel sanatçımız yok diyorsak, büyük anıt ve heykel dikilecek yerde, bugün için bir mermer kütlesi ya da bir külçe bronz koyalım ve altına ‘Türk sanatçısı yetişinceye kadar’ diye yazalım” der. Heykeltıraş Kenan (Yontunç) Bey de, “Paşam izin verirseniz sizin heykellerinizi biz Türk sanatçıları yapalım. Güzel sanatların bu dalında biz çok yeniyiz, henüz yetişmedik. İlerde yetişecekler, içlerinden gelecek sevgiyle sizi ebedileştireceklerdir. Mesela bizim ediplerimiz, şairlerimiz zayıftır diye bu büyük hamaset destanını D’Annunzio’ya mı yazdıralım?” deme cesareti gösterir. Bu tür müdahalelere ne tepki vereceği pek belli olmayan Mustafa Kemal’in, yanında bulunan Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’e “Çocuk doğru söylüyor Necati Bey! Bu işi durdurun, bizimkiler yapsın” diye emir vermesi, Türk heykeltıraşlarının işin içine daha çok girmesine yardımcı olacaktır.
Kenan Yontunç’un Amasya, Tekirdağ ve Kırklareli’ndeki ilk ‘milli Atatürk heykelleri’ni, Paris’te bulunduğu üç yıl içerisinde iki önemli sergiye katılan Ali Hadi’nin (Bara) 1928 yılında yaptığı ‘Bedia’nın Büstü’ ve ‘Havva’ adlı çalışmaları izler. 1929’da, Nijat Sirel, İzmit’teki Atatürk Heykeli’ni yapar. 1930’da Çorum ve Edirne’deki Atatürk heykellerini yapan Ratip Aşir Acudoğlu, 1932’de Menemen’de öldürülen ‘Devrim Şehidi’ Kubilay’ın heykelini de yapar. 1932’de Paris’te Marcel Gimond atölyesindeki eğitimini tamamlayan Zühtü Müridoğlu, aynı yıl Alay Köşkü’nde ilk kişisel desen ve heykel sergisini gerçekleştirir. Ülkenin dört bir yanında yürütülen ideolojik seferberliğin önemli ayağını oluşturan Halkevleri’nin önünde dikilen Atatürk heykel ve büstlerinin Türk heykeltıraşlarına yaptırılması bu yıllara rastlar.
Heykeldeki hata neydi?
Ali Hadi Bara’nın İstanbul’da Harbiye Orduevi bahçesindeki Atatürk heykelinin Akdeniz’i gösteren sağ eliyle ilgili hoş bir anekdot vardır. Yıl 1937’dir. Harbiye’de iki genç yedek subay adayı, bir Atatürk heykeli üzerinde çalışmaktadırlar. Maket hazırlanmış, kabul edilmiş, alçı çalışmaları sürmektedir. O sırada I. Ordu Kumandanı olan Fahrettin Altay çalışmaları görmeye gelir, yapılanları beğenir ve gider. İkinci gün tekrar gelir ve ‘Bu heykelde büyük bir hata var; bulun bakalım’ der. İki genç, Zeki Faik (İzer) ve Ali Hadi (Bara) sağ ayağı önde, sağ elinde dürbün sol eliyle Akdeniz’i gösteren heykele bakarlar, bakarlar, ama bir şey bulamazlar. Paşa, Atatürk’ün ileriye uzanan kolunu göstererek ‘Kumanda sol elle verilmez’ der. İki genç izah ederler. Sağ ayak önde olduğu için, heykelde denge unsuru olarak sol kolun ileriye uzanması gerekmektedir. Fahrettin Paşa sesini çıkarmadan atölyeden ayrılır. Birkaç gün sonra, Dolmabahçe Sarayı’nda istirahat etmekte olan Atatürk, heykelin fotoğraflarını ister. Fotoğraflar gittikten birkaç gün sonra bir telefon emri gelir: ‘Atatürk dürbünü sol eliyle tutar.’ İki genç zorunlu olarak ‘ikna’ olurlar ve heykeli ‘doğru’ şekilde yaparlar.
Çağdaş heykelleri kaderi
Sonuç olarak Cumhuriyet’in mimarlık ve heykel anlayışı, kişiye yukarıdan bakan, otoriter bir tavrı yansıtan yapıtlar olarak halka hep uzak kalmıştır. Çoğu hükümet konağının önünü süsleyen bu eserler, iktidarı temsil ederler, genellikle içinde yer aldıkları meydanla bütünleşirler ama o meydan bir dokunulmazlık, erişilmezlik içerdiği için sonuçta meydanı insana, halka uzaktırlar. ‘Atatürk Heykeli’nden anlaşılan şeyse, öncelikle ‘estetik’ değildir; olmadığını da, gördüklerinizi şöyle bir aklınızdan geçirince anlarsınız. Çoğunun oranları bozuktur, anatomisi oturmamıştır, hemen hepsinde fazlasıyla resmi, tumturaklı bir duruş vardır. Çünkü sorun sanat değil, bir ideolojiyi aktarmaktır. Böyle olunca da doğallık ortadan kalkmakta, ‘yaratıcılık’ kovulmaktadır.
Farklı heykeller
Yine de, bu ilk dönemde farklı Atatürk heykelleri yapılmıştır. Örneğin Krippel’in 1936’da yaptığı Afyon Anıtı’nda Türk’ü temsil eden kaslı çıplak figür, yerde yatan ve emperyalizmi simgeleyen, Yunan mitolojisinin ünlü kahramanı Herkül’ün boğazını sıkar gibi durmaktadır. (Atatürk’ün çok sevdiği ve bizzat modellik yaptığı Krippel, 1938’de geri dönmek üzere Almanya’ya gider ancak savaş nedeniyle dönemez. 1941’de Almanya’da ölür.)
1936’da Türkiye’ye gelen Rudolf Belling ise Ankara’da Ziraat Fakültesi bahçesine ve İstanbul’da Taksim Gezi’sine konulmak üzere (ancak bugün Maçka Parkı’nda bulunan) iki adet İnönü büstü yapar ancak Türk sanatçılarının kendi anıtlarını kendilerinin yapmasını savunur.
1946-1947 yılında yapılan Malatya’daki Atatürk ve Genç Heykeli’nde ise sımsıkı giyinmiş çizmeli Atatürk, Rönesans heykeltıraşı Donatello’nun Davut Heykeli’ndeki gibi çıplak bir gencin omzundan tutar. Elinde bir bayrak tutan gencin açıkta bırakılan mahrem bölgesi Malatyalıların tepkisi üzerine önce kırılmış, daha sonra bir yaprakla kapatılmıştır.
20 heykelin başına gelenler
Anıt estetiğinden çağdaş estetiğe dönüşüm ilk kez 1973’te Cumhuriyet’in 50. yılını kutlama etkinlikleri kapsamında İstanbul’a 20 adet heykelin dikilmesiyle başlar. Bu heykeller devletin siparişi olmasına ve işin içinde devlet bürokrasisinin bulunmasına rağmen propaganda amacıyla ele alınmamış ve ‘anıt heykel’ anlayışıyla sınırlandırılmamıştır. Bu önemli gelişmeye rağmen heykellerin başına gelmeyen kalmaz. Gürdal Duyar’ın Karaköy’deki Güzel İstanbul’u ‘müstehcen’ bulunarak Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine atılır. Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki ‘İşçi’sinin önce elleri kırılır, sonra yüzü ziftlenir. Nusret Suman’ın nereye dikildiği bile belli olmayan ‘Mimar Sinan’ının akıbeti bilinmez. Namık Denizhan’ın Taksim Parkı’ndaki ‘İkimiz’i dış etkenlere bağlı tahribat nedeniyle kaldırılır. Mehmet Uyanık’ın ‘Birlik’i 1986 yılında park düzenlemesi sırasında belediyenin kompresörünün hedefi olur. Bihrat Mavitan’ın Harbiye Hilton Oteli’nin önündeki ‘Yükseliş’i 1984 yılında yol yapım çalışmalarına kurban edilir. Ferit Özşen’in Akıntıburnu’ndaki ‘Yağmur’u doğanın gazabına uğrar. Füsun Onur’un Fındıklı Parkı’ndaki ‘Soyut Kompozisyon’u 1985 yılında Belediye Başkanı Bedrettin Dalan öneminde ortadan kaldırılır. Seyhun Topuz’un 4. Levent girişindeki heykeli 1984 yılında doğal şartlardan dolayı yıkılır. Tamer Başoğlu’nun Yenikapı’daki ‘Soyut Heykel’i 1986 yılında yok olur. Yavuz Görey’in Taşlık Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’inin bronz malzemeleri çalınır. Aynı şekilde Metin Haseki’nin Gümüşsuyu Parkı’na dikilen ‘Soyut Heykel’inin ömrü çok kısa olur, dikitlikten birkaç gün sonra bakır malzemesinden dolayı hurdacılar tarafından iç edilir. 20 heykelden geriye Kamil Sonad’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Çıplak’ı, Zerrin Bölükbaşı’nın Harbiye Orduevi bahçesindeki ‘Figür’ü, Aloş’un Bebek Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, Zühtü Müridoğlu’nun Fındıklı Parkı’ndaki ‘Dayanışma’sı, Hüseyin Anka Özkan’ın Gümüşsuyu Parkı’ndaki ‘Yankı’sı, Kuzgun Acar’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, eğer sayılırsa Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki yarım ‘İşçi’si, Gürdal Duyar’ın oradan oraya sürüklenen ‘Güzel İstanbul’u ile Hakkı Karayiğitoğlu’nun ‘Bahar’ı kalır. Kalanların büyük çoğunluğunun da hali ortadadır.
TSE Standardı
Elbette Atatürk heykeli yapma furyası hiçbir zaman bitmemiştir. İdeoloji esas olduğu için estetik kaygılar ikinci plana atılmışsa da son yıllarda ortaya öylesine korkunç heykeller çıkmıştır ki, büyüklerimiz Atatürk heykellerini, Türk Standartlar Enstitüsü’nün 23 Mart 2004 tarih ve TS 13074 numaralı kararı ile standarda bağlama ihtiyacı duymuşlardır. Ankara’daki ‘soba yaldızı vukuatı’nın TSE standartlarına uygun olup olmadığına bakalım büyüklerimiz ne diyecek?
Özet Kaynakça: Zeynep Yasa Yaman, “Cumhuriyet’in İdeolojik Anlatımı Olarak Anıt ve Heykel (1923-1930)”, Sanat Dünyamız, Yapı Kredi Yayınları, Kış 2002, S. 82, s. 155-169; Neşe G. Yeşilkaya, “Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Anıt-Heykeller ve Kentsel Mekan”, aynı yayın, s. 147-153; Fatma Akyürek, “Cumhuriyet Döneminde Heykel Sanatı”, Cumhuriyet’in Renkleri ve Biçimleri’nin (Yay. Haz. Ayla Ödekan) içinde, Tarih Vakfı Yayınları, 1999, s. 48-59; Semavi Eyice, Atatürk ve Pietro Canonica, Eren Yayıncılık, İstanbul, 1986; Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, Kırmızı Yayınları, 2008, s. 123-130.
.18-9-09
.Diaspora olmak zor zanaattır
90 yıl sonra da olsa, Ermenistan’la ilişkilerimizin düzelme yoluna girmesi çok sevindirici. İki ülke arasında imzalanan protokollerin parçası olan tarih komisyonu önerisine, Ermeni diasporasının bazı kesimlerinden gelen haklı tepkiler üzerine, geleneksel ‘diaspora alerjisi’ yeniden alevlendi. Hükümet yetkililerinden sol entelektüellere kadar uzanan geniş bir kesim ‘diaspora soykırım endüstrisinden geçiniyor’, ‘diasporayı muhatap almamak lazım’gibi sözler sarf ediyor. Diaspora, pek çok kişi için milliyetçilik, önyargılı tavır, fanatizm, çözümsüzlük, Türk düşmanlığı, intikam hissi, saldırganlık hatta ASALA anlamına geliyor. Bu algıya son örnek Meclis’te Ermenistan açılımı savunan Ömer Çelik’in diaspora genellemeleriydi. Ama daha vahimi, Taraf gazetesinin geçtiğimiz haftalarda kullandığı “Ha Bahçeli, ha Diaspora”, “Bakû ve Diaspora çıldırdı” manşetleriydi. Konuyla ilgili olarak, 19 Ekim tarihli Star gazetesinde Rober Koptaş’ın; 20 Ekim tarihli gazetemizin Hertaraf sütunlarında Talin Sucuyan’ın sert eleştiri yazıları çıktı. Diasporanın şeytanlaştırılmasına yönelik eleştiriler yerinde ama her iki yazarın da Taraf’ı (Sucuyan ima yoluyla, Koptaş açıkça) ahlaksızlıkla suçlaması doğrusu çok ağır kaçmış. Bana göre ortada, ahlaksızlık değil, (elbette ayıplanacak kadar) derin bir bilgisizlik ve önyargı var. Benzer bir yaklaşımın Ermeni diasporasının bazı kesimlerinde olduğunu da biliyoruz. ‘Herkes kendi evinin önünü süpürsün’ prensibinden hareketle, ben üzerime düşeni yapmaya, başta Taraf’ın yazıişleri olmak üzere, Ermeni diasporasını yekpare, tektip, durağan ve daha kötüsü şeytani bir oluşum gibi görenlere ufuk açmak amacıyla, bu haftayı Ermeni diasporasına ayırmaya karar verdim.
‘Diasporanın anası’ Ortadoğu
Tarih boyunca çektikleri acıları ‘Müslüman denizinde bir Hıristiyan adası’ olmalarına bağlayanlar açısından Ortadoğu deneyimi çarpıcıdır. Bilindiği gibi 1915’te tehcire tabi tutulan Ermenilerin ilk menzili Suriye çölleriydi. İttihat ve Terakki’nin Türkleştirme politikaları ile başları hoş olmayan Arap milliyetçilerin doğal biçimde sempati ile yaklaştıkları Ermeniler Suriye, Lübnan (Hatay’daki Musa Dağı’ndakiler Burc El Hammud’a), Mısır ve Kıbrıs’a yerleştiler. Bu grupların bir kısmı Şah Abbas döneminden (1600’lerin başı) beri hoş karşılandıkları İran’a geçti. Bütün zenginliklerini Anadolu’da bırakmak zorunda kalan Ermeniler, 1920’lerin sonuna dek bazı hayır kurumları destekle ayakta durdular. İlk sürgünler zanaatkârlığın ve tarımın egemen olduğu Arap ülkelerinde doğal olarak benzeri işlerle uğraştılar. Ancak yerel halktan daha donanımlı oldukları için durumları hızla iyileşti. 1939’da Hatay’daki Fransız mandasının sona ermesinden sonra oradaki Ermeniler de Suriye ve Lübnan’a (Bekaa’daki Anjar’a) göç ettiler.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında artık tüccarlar, kamu görevlileri ve öğrenciler arasında Ermenilere sıkça rastlanıyordu. 1960’larda Lübnan’daki büyük endüstri işletmelerinin yüzde 18’i, küçük işletmelerin yüzde 43’ü Ermenilerin elindeydi. Bu dönemde, Lübnan ve İran Ermeni cemaatleri etnik-dinsel azınlık olarak bazı yasal haklar kazanmaya başladılar. Bütün bu olumlu olaylara rağmen Müslüman ve Hıristiyan kültürleri arasındaki derin farklılıklar yüzünden cemaatler arası evlilikler olmadı, böylece kültürel ve etnik anlamda saf kaldılar. Bir gün anavatanlarına dönme umudunu kaybetmemekle birlikte, giderek içlerine kapanan cemaat üyeleri bu ülkelerdeki politik atmosferin izin verdiği ölçüde Türkiye’yi eleştirdiler, gösteri yürüyüşleri düzenlediler. 1965’te soykırım meselesini Ermenistan dışında ilk dile getiren bu diaspora oldu. 1975’ten itibaren Türk kamuoyunu, Ermeni Meselesi ile travmatik şekilde yüzleştiren ASALA bu topraklarda kuruldu.
Zamanla ana yurda dönüş umudu söndükçe Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlılığını sürdüren küçük bir azınlık dışında, içinde yaşadıkları ülkelerle bütünleşmenin kaçınılmazlığı fikri güçlenmeye başladı. Ancak 1967 Mısır-İsrail savaşı, 1979 İran İslam Devrimi, 1975-1990 Lübnan iç savaşı gibi olaylarla sembolize olan milliyetçilik ve dincilik akımları Ermeni diasporasının rahatını kaçırdı. Bu tarihlerde büyük bir kesim Batı ülkelerine göç etti. Yine de Burc El Hammud ve Anjar’da 100 bin kadar Ermeni toplu halde yaşamaya devam etti.
Batı diasporaları
Aslında Batı’ya ilk ciddi Ermeni göçü Ortadoğu’da faaliyet gösteren Protestan misyonerlerin etkisiyle, 19. yüzyılda olmuştu. Bunu 1890’larda II. Abdülhamid döneminin katliamlarından kaçan 15 bin kişilik grup izlemişti. Ardından 1915-1920 göçmenleri ile 1924’ten sonra100 bin Türkiye Ermenisi önce Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’a, buralardan Fransa (Paris, Marsilya, Lyon, Nis) başta olmak üzere Avrupa’nın diğer ülkelerine ve Amerika kıtasına yayıldılar. Amerika’dan Kanada’ya geçtiler. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Mısır, Suriye, Irak ve Türkiye’den, Romanya, Lübnan ve İran’dan, SSCB başta olmak üzere diğer komünist ülkelerden politik sürgünler ABD’ye geldiler.
Batı diasporalarının kaderi Ortadoğu’dakilerden farklı oldu. Buralarda göçmenler daha önyargılı karşılandılar, eski tarihlerde kurulmuş olan yerleşik ana akım kültürlere dahil olmaları konusunda daha çok baskı gördüler. Başlangıçta Hıristiyan olmaları avantaj gibi görünüyordu ama daha ağır basan özellikleri ‘Asyalı’, ‘Doğulu’ olmalarıydı. Ayrıca mesleki açıdan yeterince donanımlı değillerdi ve eğitimleri görece düşüktü. Nitekim bu önyargılar sonucu 1920’lerde ABD’nin Kaliforniya Eyaletinde Ermenilere yerleşme, iş bulma, iş değiştirme ve kamu vasıtalarını kullanma konularında belli yasaklar getirildi. Öyle ki birçok işyerinin kapısında ‘Zenciler ve Ermeniler giremez’ levhaları bile konuldu.
Özellikle ilk dalga göçmenler önyargıları aşmak ve bir an önce kabul görmek için ev sahibi ülkelerin kültürlerine adeta teslim oldular. Muhtemelen daha çabuk kabul edilebilmek için, İkinci Dünya Savaşı sırasında 18 bin Ermeni genci ABD ordusuna kayıt oldu, bunlardan en az 10 bini Nazilere karşı savaştı. Aynı şekilde Fransa, Yunanistan ve Bulgaristan’da yaşayanlar arasında direniş güçlerine katılanlar oldu. Bu arada yerli cemaatlerle yapılan evliliklerin oranı yüzde 60’lara kadar çıkmıştı. Çocuklarını daha çabuk dil öğrensinler ve kabul görsünler diye yerel okullara gönderdiler. Öyle ki uzun yıllar boyunca ABD’deki tek Ermeni kültür kurumu Cumartesi ve Pazar okulları denen kilise okulları oldu.
Ancak 1960’lar sonrası Ortadoğu’dan, 1980’lerde İran’dan gelen militan gruplar, Batı diasporasını çok etkiledi. Öncelikle ABD, Kanada, İngiltere ve Fransa’daki mevcut cemaatler büyürken, bunlara İsveç, Almanya, İsviçre, Hollanda ve Belçika gibi yeni cemaatler katıldı. O güne dek içinde yaşadıkları topluma gayet iyi entegre (veya asimile) olmuş gruplar, Ortadoğu kökenlilerin kültürel muhafazakârlığından etkilenerek politize oldular. Tarihlerine, Türkiye’ye yeni bir gözle baktılar ve Türk ve dünya kamuoyunun ilgisizliğine karşı yeni stratejiler geliştirmeye başladılar. ABD’de tam zamanlı Ermeni okullarının kuruluşu bu yeni göçmenlerin etkisi ile oldu. Nasıl ki New York diaspora Yahudilerin başkentiyse, Kaliforniya da Ermenilerin başkenti oldu. Bu yıllarda bu büyük cemaatlerin diğer diasporalara üstünlük tasladıkları, sık sık “biz Ermenistanız”, “biz Ermenilerin kalesiyiz” türünden laflar ettikleri duyuldu.
Güney Amerika diasporası
Ortadoğu, Avrupa ve ABD’de böyle canlı bir diaspora yaşamı varken, Güney Amerika’da tam tersi bir sessizlik hakimdi. Bu uzak kıtaya ilk göçmenler 21 bin Ermeni’nin öldürüldüğü 1909 Adana Olayları’ndan sonra gelmişlerdi. Bunları 1911’de Trablusgarp Savaşı’na gitmek istemeyenler izledi. Quilmes, La Plata ve Buenos Aries’e yerleşen ilk göçmenler çoğunlukla Mardin, Diyarbakır ve Adana kökenliydiler. 1915-20, 1925-36 ve 1947-54 arasındaki göçler ise sadece Arjantin’e değil, Uruguay ve Brezilya başta olmak üzere diğer Latin Amerika ülkelerine yöneldi. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir göç dalgası yaşanmadığı için bu diaspora, etnik, kültürel ve politik anlamda oldukça stabil ve izole durumda kaldılar. Belki de bu uzaklığı telafi etmek için, yerleştikleri ülkelerin parlamentolarda ilk soykırım tasarılarını onlar onaylattılar.
Eski Sovyet coğrafyasındaki diaspora
Bazı bilim adamlarının ‘iç diaspora’, bazılarının ise ‘süper diaspora’ adını taktığı eski Sovyet coğrafyasındaki cemaatler ise ne Ermeni diasporasının temel karakteristiklerini taşır ne de genel olarak diaspora tanımına uyar. Nitekim onlar da hiçbir zaman kendilerine spyurk yani ‘diaspora’ dememişlerdir. 1000’li yıllardan beri ağırlıklı olarak Karadeniz’in kuzey ve kuzeydoğu kıyılarında yerleşik olan Rusya Ermenilerinin radikal milliyetçi kesimleri, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan Rus ordularında yer aldıkları için, resmi tarihin ‘Ermeni ihaneti’ söylemine önemli bir malzeme sağladılar ama 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren Sovyet sistemi içinde erimeye ve Slavlaşmaya başladılar. Rusya cemaati 1991’de yeniden bağımsız olan Ermenistan Cumhuriyeti’nden gelenlerle hızla büyüdü. Halen Krasnodar ve Stavropol’da 800 bin, Rostov ve Moskova’da 500 bin kadar Ermeni nüfus yaşıyor. Ancak bu kesimlerin, tarihsel hafızayı canlı tutmak, Ermenistan’a ya da başka yerlerdeki soydaşlarına yardım etmek gibi bir dertleri yok.
Azerbaycan, Özbekistan ve Tacikistan gibi Müslüman ülkelerde yaşayanlar ise Slavlaşma sürecinden uzak kaldılar ama Müslümanlarla ilişkileri Ortadoğu’daki gibi barışçıl olmadı. Özellikle 1800’lü yıllardan beri açık olan tarihsel pek çok hesap yüzünden, Azerilerle Ermenilerin arası hiç düzelmedi. Ermeniler’in geleneksel olarak saygı gördükleri tek bölge olan Gürcistan’da bile son yıllarda yerel halkla Ermeniler arasında sorunlar oldu. Ama bu kesimler de soykırım tartışmalarında yer almadı.
Ortak eğilimler
Bugün ulus-devletlerin bile küreselleşmenin etkilerine direnemediği bir ortamda, 76 ülkeye yayılmış 5-6 milyon kişiden oluşan ‘üzerinde güneş batmayan Ermeni diasporası’ değişik hızlarda ve değişik tarihlerde başlamış çok boyutlu ve çok katmanlı bir değişim sürecini yaşamakta. Bu değişimin önemli dönemeçlerinden biri, 25 bin kişinin hayatını kaybettiği 1988 Erivan depremiydi. Bu acılı olay diasporanın Ermenistan’la duygusal ilişkisinin kurulmasında önemli rol oynadı. 1991’de Ermenistan Cumhuriyeti’nin ikinci kez bağımsızlığını kazanmasından sonra anavatan ile diaspora arasındaki ilişkiler daha da güçlenmeye başladı. Bu arada 1921’de ülkeden sürülen Taşnak ve Hınçak partileri Ermenistan’a geri döndüler. Ama özellikle Taşnakların rejimle yıldızı pek barışmadı. Diaspora Ermenileri ile Ermenistan Ermenileri Erivan’da 1999 ve 2002 yıllarında yapılan iki forumda bir araya geldiler. 1999, 2001 ve 2003 de Pan-Ermeni olimpiyatları düzenlendi. Batı diasporalarından Ermenistan’daki akrabalara ekonomik yardımların miktarının yılda 1 milyar dolara yaklaştığı söylendi. Sonuç olarak diaspora Ermenileri için artık gidebilecekleri bir anavatanları daha vardı. Bu da Hayastan’a (tarihi Ermenistan’a) bir daha gidemeyecek olmanın acısını her geçen gün biraz daha azalttı.
Nitekim bu gün anavatan özlemi mahalle isimlerinde, türkülerde, yemeklerde kendini gösteriyor. Suriye Ermenileri Ermenistan’da değil, Halep’te bir mahalle kurmayı yeğliyorlar. Lübnan’daki Anjar ve Burc El Hammud’da mahallelerin isimleri Maraş, Adana, Antep, Dörtyol, Urfa, Haçin. Bazı Ermeniler televizyonlarda Türk kanallarını izliyorlar. Bazı Ermeni gençler bir dünyadan bir de Türkiye’den futbol takımı tutuyorlar. Bazı evlerde Türk yemekleri yenirken dükkânlarda Türkiye’den gelen mallar satılıyor. Bazıları kızlarına Türkçe isimler koyuyorlar, Kapadokya’yı ziyarete geliyorlar, Türkçe öğrenmek istiyorlar, Türk takımlarını tutuyorlar.
Buenos Aries’in Ermeni mahallesinde yaşayan Gabrieller de hâlâ Türkçe konuşuyor, Kayseri pastırması yiyor, Arap mahallesinde yaşayan Lübnan Ermenisi satıcıdan aldıkları Lübnan rakısının yanına Türk cacığı koyuyor ve Ararat filmini izledikten sonra boğazlarında düğümlenen sözleri söylemekten hâlâ kaçınıyorlar. Özetle bu uzak kıtada, acılarını derinlere gömmüş, ancak hep vatan hasretiyle yanan insanlar yaşıyor. Rusya’da kadim ilgisizlik sürüyor. Etiyopya’da veya Hindistan’da artık ayrı bir Ermeni kimliğinden bile söz etmenin imkansız olduğu bir asimilasyon-entegrasyon süreci yaşanıyor.
ABD, Kanada ve Avrupa gibi gelişmiş ülkelerdeki Ermeniler ise, işin folklorik boyutuyla ilgili değiller. Onlar Türk tarafı ile tarihi hesaplaşmanın teorik ve maddi taşıyıcıları. Çünkü bu kesimler, hem eğitimli, hem varlıklı. İçinde yaşadıkları ülkelerin iç siyasetinde, ekonomisinde, kültüründe etkinler. Ancak, hem ateşli politikaları ile Türkiye’yi yıpratan hem de milyonlarca dolarlık yardımlarla Ermenistan Cumhuriyeti’ni ayakta tutan bu diasporada da Ermeni kimliğinin erimesi süreci yaşanıyor. Sabırsızlığı ve radikalleşmeyi yaratan bir neden de bu.
Soykırım tartışmaları
Sözünü ettiğimiz uzun göç tarihinin bütün diaspora üzerinde değişik derecelerde de olsa ‘kurban’ psikolojisini güçlendirdiğini tahmin etmek zor değil. Bilindiği gibi ‘kurban’ grupları dünyayı iyi ve düzenli bir yer olmaktan ziyade, güvensizlik, korku ve tehlike ile dolu bir yer olarak algılarlar. Bugün, dünyanın dört bir yanına dağılmış küçücük nüfusları yüzünden Ermenilerin büyük bir bölümü için, soykırım (genocide) terimi, 1915Tehciri’nin korkunç sonuçlarını tanımlayan hukuksal bir terim olmaktan öte, yaklaşık 95 yıldır sistematik olarak Ermeni halkına, cemaatine, devletine, diasporasına, tarihine, kültürüne, servetine yaptığımız kötü muamelelerin hepsini tanımlayan şemsiye kavram oldu. Ve biz yanlışlara devam ettikçe bu kavramsallaştırma hem Ermeni toplumunda hem dünya kamuoyunda kabul gördü. Çünkü insanlar bugün bile Ermenilere kötü muamele etmekten kaçınmayanların, o karanlık çağlarda kim bilir neler yaptığını düşündüler.
Yine de bu konuda bile tek bir bakış açısı yok. En azından iki temel tavır var. Sayıları az olan ancak milliyetçi gelenekten gelen Taşnaksütyun mensuplarının başını çektiği savaşkan kesim, soykırımla ilgili olarak özrü yeterli görmüyor, toprak ve tazminat talebi hakkını saklı tutmak istiyor. Yeri gelmişken, bugün en radikal tepkileri veren kesimlerin, tehcirin acısını doğrudan yaşamamış üçüncü kuşaklar olması bazılarına garip ya da art niyetli geliyor. Halbuki bu durum diaspora sosyolojisi açısından gayet normal. Çünkü diaspora toplumlarında genel olarak ilk kuşak, göçe neden olan acı olayın hesabını soramayacak kadar zayıf ve hırpalanmıştır. İkinci kuşak kendini hala göçmen hisseder. Ancak üçüncü kuşaktan sonra üyeler kendilerini yeni vatandaşlar olarak güvende hissedebilirler ve tarihleriyle ilgilenmeye cesaret ederler. İlk kuşakların acı hatıraların yanı sıra olumlu bazı hatıralara da sahip olması onları yumuşatırken, üçüncü kuşaklar için geçmiş sadece siyah ve beyaz renklerden oluşur. Bu yüzden de, daha soğuk ve katıdırlar. Ancak bu durum bile statik değildir.
Ahlaki yaklaşım
Sessiz oldukları için büyüklüğünü ve etkinliğini kestiremediğimiz diğer kesim ise yeni bir kimliğe doğru gitmek için tarihsel hafızayı bastırmaya ve eski cemaat kültüründen uzaklaşmaya eğilimli olanlar. Örneğin üçüncü kuşaktan ABD’li yazar Carol Edgarian, Rise the Euphrates adlı romanında şöyle diyor: ‘Sizler çocuklarınıza tüm acılarınızı geçirdiniz. Ben acılarımı çocuklarıma geçirmek istemiyorum. Çocuklarımın tarihimizin yaralarına ev sahipliği yapmasını istemiyorum.’ Bu kesimler için Türkiye’nin içten bir özür dilemesi, Ermeni kültürel mirasının korumaya alınması, Ermenistan’a dostça davranılması gibi sembolik adımlar bile, kırılan ulusal onuru onarmaya yeterli olacak. Özellikle ABD’deki elit Ermeniler arasında soykırım teriminin güncel ve tarihsel anlamları arasında nasıl bir denge kurulacağı meselesi sıklıkla tartışılıyor. Bu kesimlerin esas amacı, Türklerin onurunu kırmak değil, soykırımın kabul edilmesiyle ahlaki bir dönemecin alınması ve daha iyi bir dünyaya doğru adım atmak. Elbette, milliyetçi ideolojilerden veya çıkar gruplarından güç alarak, işi çözümsüzlüğe götüren kesimler var ama bunlar Ermeni diasporasının ana damarı değil.
Sonuç olarak, diasporayı görmezlikten gelmek ya da ona düşmanca davranmak öncelikle ahlaki ve insani değil. Çünkü diasporayı oluşturan insanlar bizim atalarımızın yanlış politikaları sonucu dünyanın dört bir yanına savrulmuş Anadolu’muzun çocukları, bizim insanlarımız.
İşe sadece faydacı açıdan yaklaşanlara da hatırlatmak gerekir ki, böylesi uzun ve karmaşık tarihçeye sahip bir çatışmayı, en geniş tabanlı, en güçlü, en dinamik tarafını dışarıda bırakarak çözemezsiniz. Ermeni Meselesi, her geçen gün çapsızlığı, yeteneksizliği kanıtlanan ulus-devlet paradigması içinde (örneğin Türkiye ile Ermenistan arasında) değil, küresel dünya paradigması içinde ele alınmak zorunda. Bugün gerek Türkiye’deki Ermeni cemaatinde, gerek Ermenistan’da, gerekse Ermeni diasporasında, bu tarihsel çatışmanın çözümüne katkıda bulunmayı isteyen sağduyulu kesimler var. Yeter ki, bu insanlara ön yargısız bakmayı öğrenelim, yeter ki onları anlamaya niyet edelim, yeter ki iletişim için doğru dili ve doğru yöntemi bulabilelim, arkası gelecektir. Ancak böyle yaparak sadece yerel bir iyilik halinin değil, aynı zamanda küresel bir iyilik halinin yaratılmasına katkıda bulunabiliriz.
Özet Kaynakça: W. Safran, “Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return”,Diaspora, . (1991), 1, No.1: 83-99; K. Tölölyan, “Elites and Institutions in the Armenian Transnation Diaspora”,A Journal of Transnational Studies, Vol. 9, No. 1 (Spring 2000), s. 107-136; S. P. Pattie, Faith in history: Armenians rebuilding community, Smithsonian Institution Press, Washington/London, 1987; G. Sheffer, “A New Field of Study: Modern Diasporas in International Politics”, Modern Diasporas in International Politics’in içinde, London: Croom Helm, 1986, s. 1–5.
.25-10-09
.Mustafa Kemal İttihat-Terakki üyesi miydi
“Taraf gazetesinin ortaya çıkardığı ‘İrtica ile Mücadele Planı’nın ‘ıslak imzalı’ aslının savcılığa teslim edilmesi, bazı yazarlarca ‘100 yıllık İttihat ve Terakki iktidarının nihayet sonuna gelindiğinin işareti’ olarak değerlendirildi. Ben o kadar iyimser değilim. Çünkü bu zihniyet sadece yönetim kademelerine değil, toplumun her kesimine şu veya bu ölçüde nüfuz etmiş durumda, ortadan kalkması için, çok ama çok çalışmamız lazım. Yine de olur ya, işe Rufailer karışır, devran hızlıca değişir ve konu birden önemini yitirir diye, bu hafta okuyucularımın bana sıklıkla yönelttikleri bir soruya cevap vermeye çalışacağım. Herkese iyi pazarlar...”
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) ve Milli Mücadele’nin önderlerinden Ali Fethi Okyar hatıratında, Mustafa Kemal’in kendisine “bir İttihatçı iyi dosttur, iki İttihatçıdan korkulur, üç İttihatçı için ise iktidarı almaktan başka tatmin yolu yoktur” dediğini kaydeder. Ali Fethi kendisinin ve Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girişini şöyle anlatır: “Benim cemiyete girişim, [daha sonra Bursa Valisi olan ve bizden üç sınıf evvel kurmay subay olarak] Manastır Kolordusunda vazifeli İsmail Hakkı Bey aracılığı iledir. Enver, Cemal Beylerle, daha sonra Şam’daki vazifesinden Selanik’e gelen Kolağası (kıdemli yüzbaşı) Mustafa Kemal’in girişleri de aynı kanaldan oldu. Benim, Mustafa Kemal’in, Cemal’in ve diğer bazı arkadaşların ordu kurmay kadrosunun kilit noktalarında oluşumuz subaylar arasında cemiyetin benimsenmesine geniş ölçüde yardım etti.“ Gerçekten de, Mustafa Kemal, Fethi Bey’in Ekim 1918’de İTC’nin kapatılmasına karşı tedbir olarak kurduğu Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nın yayın organı Minber gazetesinde „Mensup olduğum İttihat ve Terakki için öylesine çirkin ve haksız bir neşriyat başlamıştı ki, bunları cevapsız bırakmak ve sükûtla karşılamak mümkün değildi...” diye yazıyordu.
Bir başka İttihatçı Hakkı Baha’ya (Pars) göre ise Mustafa Kemal İTC’ye 29 Ekim 1907’de Hakkı Baha’nın Selanik’teki evinde yemin ederek üye olmuştur; üyelik numarası ise 322’dir. Milli Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in en yakınlarından olan Falih Rıfkı’ya (Atay) göre Mustafa Kemal 1909’daki İTC Kongresi’ne Bingazi (veya Trablusgarp) delegesi olarak katılmıştır. Ali Fethi Bey, 1910’da Talat’ın Sultanahmet’teki evinde Mahmut Şevket Paşa tarafından Fethi Bey’in Paris’e, Enver’in Berlin’e ataşemiliter olarak atanması üzerine takınılacak tutumu tartışmak üzere yapılan toplantıya katılanlar arasında Mustafa Kemal’in de olduğunu söyler. İTC üyesi olduğu bilinen İsmet (İnönü) Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki nüfuzluları içinde Fethi Bey’le beraber ayrı bir grup teşkil ettiğini söyler. Sina Akşin’e göre, Mustafa Kemal, İTC’nin 1912’deki kongresine Selanik delegesi olarak katılmıştır. Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanlığı sırasında sekreteri olan, tarihçi Yusuf Hikmet (Bayur) ise daha ileri giderek Mustafa Kemal’in İTC’nin Genel Merkez üyesi olduğunu ileri sürer.
Enver’le çatışma
Ancak, Mustafa Kemal’in İTC’nin askerî kanadının lideri Enver Bey ile yıldızının hiç barışmadığı bilinir. Mustafa Kemal’i destekleyen kişi, sivil kanadın lideri Talat’tır. 1913’te Mustafa Kemal ve Fethi Bey’in kendilerine verilen yurt dışı görevi kabul etmeleri biraz bu sürtüşmelerden dolayıdır. İkili, hem İTC’de kendilerine iyi bir yer edinememişlerdir, hem de ondan ayrılmayı göze alamamışlardır. Çünkü Fethi Bey’in dediği gibi İTC’ye muhalefet etmek mümkün değildir. Böylece yurtdışı görevi bir anlamda tartışma alanından çıkıp soğutma operasyonudur.
Mustafa Kemal’le İTC ilişkileri, Mondros Mütarekesi’nden sonra yeni bir merhaleye girer. İddialara göre, Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin başına geçirilmesi İttihatçı kadroların kararı sonucu olmuştur. Dönemin tanıklarına göre, İTC’nin içinden bir bölüm Mondros Mütarekesinden 10 gün kadar sonra bir kongre toplamış ve Teceddüt Fırkası’nı kurmuştur. Cavit Bey’in deyimiyle‚ İTC yeni bir adla vaftiz olmuştur. Celal (Bayar) ve Ahmet Faik (Barutçu) gibi önde gelen İttihatçılar bu oluşuma karşı çıkmışlar, ‘asıl’ İTC’ye bağlılıklarını belirtmişlerdir. Yeni partide, iktidarı Enver Paşa’ya muhalefet eden kanat ele geçirmiştir. Bunlar arasında Mustafa Kemal de vardır. İttihatçı önderler 1/2 Kasım 1918 gecesi bir Alman gemisi ile ülkeyi terk ederken Talat Paşa, Kara Kemal ve Kara Vasıf beylere bir de gizli bir örgüt kurma emrini verirler. İlk toplantısını 5 Şubat 1919 tarihinde Avukat Refik İsmail Bey’in Sultanhamam’daki yazıhanesinde yapan örgütün başkanlığına Boğaz Komutanı Galatalı Şevket Bey seçilir. Örgütün adı Baha Sait Bey’in isteği üzerine, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal Beylerin adlarından esinlenilerek Karakol (Kara Kol) olur.
Teşkilat-ı Mahsusa’dan Yenibahçeli Şükrü’ye göre Karakol, Mustafa Kemal’i ‘siyaset-i âliye’yi idare etme’ görevine, Karakol’un beş Albay’ından biri olan İsmet’i (İnönü) ise cephe kumandanlığına uygun görmüştür. İkili bu teklifi Tokatlayan Hanı’ndan Mustafa Kemal’in Osmanbey’deki evine kadar yürürken konuşmuşlardır. Mustafa Kemal teklifi kabul etmiş, İsmet Bey ise reddetmiştir. Kendisini Anadolu’ya geçirmek için üç gün bir eve hapsederek baskı yapmak gerekmiştir. (Ancak, 8 Ocak 1920’de Anadolu’ya geçmiştir.)
Karakol teşkilatının rolü
Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa, İTC’nin Milli Mücadele’nin lideri olarak kendisini düşündüğünü ancak, Enver’le akrabalığı dolayısıyla bunu kabul etmediğini söyler. Ali Fethi Bey ise, İTC’nin liderlik için kendisini uygun bulduğunu ima eder. Ancak, 10 Mart 1919’da İngilizlerce tutuklanarak Malta’ya gönderilmesi üzerine, liderlik hakkı Mustafa Kemal’e geçmiştir. Hüseyin Cahit Yalçın’a göre de Enver Paşa, yurtdışına kaçtıktan sonraki günlerde Talat Paşa’ya güya “Harbiye Nezareti için Mustafa Kemal’i tavsiye et. Harbiye’ye o gelmelidir. Ondan başka orduyu toparlayacak kimse yok“ demiştir.
Mustafa Kemal, 1927’de irad ettiği Nutuk’ta ‘esrarengiz ve müthiş bir komite’ diyerek sanki Karakol’dan habersizmiş gibi davranır. Bir yandan da ‘İstanbul’daki teşkilatımız’ dediği bir teşkilattan söz eder. Bu teşkilatın Karakol olduğu bellidir. Ali Fethi Bey’e göre Mustafa Kemal, 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan süresiz olarak feshedildiğinde, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırması ve Vahdettin’i devirmesi konusunda Kara Kemal’den teklif almıştır. Ancak İsmail Canbulat’ın karşı çıkması üzerine bu plan gerçekleşmemiştir. Ali Fuat Paşa da Mustafa Kemal’in Karakol’la bağlantısını doğrular.
Nitekim Mustafa Kemal, 23 Temmuz 1919’da İttihatçılar tarafından Doğu’daki Ermeni tehlikesine karşı toplanan Erzurum Kongresi’ne İttihatçıların davetlisi olarak katılabilmiştir. (Kongreye katıldığı tespit edilen 60 üyeden 34’i İttihatçı, 2’si Hürriyet ve İtilafçı’dır. Diğerlerinin eğilimi tespit edilememiştir.) Mustafa Kemal’le birlikte kongreye gelenlerden Kara Vasıf da muhtemelen Karakol’un temsilcisi olarak oradadır. Kongre sırasında hem kişiliği, hem de üzerinde ‘Damad-ı Şehriyari’ işaretleri taşıyan askerî giysileri yüzünden çok eleştirilen Mustafa Kemal İstanbul’dan ve Erzurum’dan gelen yoğun baskılar sonunda müfettişlik ve askerlik görevlerinden istifa etmek zorunda kalacaktır.
Sivas Kongresi’nde ilk hesaplaşma
4-10 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi sırasında Kara Vasıf’ın kendisine Karakol teşkilatının nizamnamesini sunması üzerine Mustafa Kemal “sizlerin maksadı mülga (kendini kapatmış) İttihat ve Terakki’yi ihya etmektir. Bu suretle iktidarı yeniden ele geçirmek istiyorsunuz. Bunların farkındayım. Sizin gizli başkumandanınızın adını da söyleyeyim. Bu Enver Paşa’dır” demiş, bunun üzerine Kara Vasıf da “Hayır Paşam, yanılıyorsunuz, bizim başkumandanımız sizsiniz! Talat Paşa Berlin’den gönderdiği talimatta ‘Bundan böyle Başkumandanınız Mustafa Kemal Paşadır. Onun açtığı bayrak altında birleşiniz’ dedi” cevabını vermiştir.
Mustafa Kemal’in örgütü tanımazlıktan gelmesi, siyasi basiretini gösterir. Çünkü bugün Karakol tarafından göreve atanmayı kabul eden biri, bir başka gün aynı örgüt tarafından görevden alınmayı da kabul etmek zorundadır. Ancak, Ekim 1919’da kurulan Ali Rıza Paşa kabinesi, Anadolu ile ilişki kurmak için Sivas’ta oluşturulan Heyet-i Temsiliye’nin İttihatçılıkla ilişkisi var mı sorusuna cevap verirken İttihatçıları korumaktan geri durmayacaktır. Başta, hareketin İttihatçılıkla hiçbir ilişkisi olmadığını söyleyecek, daha sonra İttihatçılık düşmanlığını doğru görmediğini, İttihatçıların yönetiminde ülkeyi yıkıma götüren küçük bir topluluk dışındakilerin yansızlığını korumuş, kötülüğe alet olmamış namuslu insanlardan olduğunu uzun uzun anlatacaktır. Ali Rıza Paşa’nın Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasına neden olanların kovuşturulması talebine ise, savaşa girmemenin mümkün olmadığını, dolayısıyla harp mesulü aramanın mantıksız olduğunu söylemiş, harp esnasında yapılan her nevi cinayet faillerinin yargılanması konusunda söz vermekten kaçınmıştır.
Ancak Mustafa Kemal, adım adım İttihatçılarla ilişkisini kesecektir. 11 Ocak 1920’de Karakol’un kurucularından Bahâ Said Bey’in bütün Anadolu’yu temsil ettiğini söyleyerek Bakü’de “Karakol Cemiyeti ve Uşak Kongresi Hey’et -i İcraiyesi adına” Bolşeviklerle bir antlaşma imzalaması üzerine Mustafa Kemal Kara Vasıf’ı şöyle uyarır: “Memlekette tek egemen Heyet-i Temsiliye’dir. Karakol ve Uşak Kongresi diye bir şey tanımıyoruz.”
İngilizlerin katkısı
Mustafa Kemal’in liderlik sürecinde İngilizlerin de bilmeden katkısı olmuştur. Daha önce bu sütunlarda anlattığım gibi, 12 Ocak 1920’de açılan son Osman Meclisi’nde Rauf Bey’in başkanlığında faaliyet gösteren eski İttihatçı, yeni Milli Mücadele’ci mebuslar, hareketin inisiyatifini Mustafa Kemal’den almak için epey çalışmışlardır. Ünlü Misak-ı Milli’yi hazırladığı belirtilen Felah-ı Vatan grubu, Mustafa Kemal’in Meclis’in açılışı dolayısıyla gönderdiği telgrafı okumamış, Mustafa Kemal’i Meclis başkanlığına seçmemiş, Mustafa Kemal’in düşürülmesini istediği Ali Rıza Paşa kabinesine güvenoyu vermiştir. Daha sonraki süreçte de Rauf Bey ve diğer İttihatçılar artık kendisine ne bilgi vermekte, ne görüşünü almaktadır.
Kısacası, Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla Mustafa Kemal adeta siyasetin dışında kalmıştır. Ama 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan’ın İngilizler tarafından basılması ve Galatalı Şevket, Kara Vasıf, Ali Sait Paşa, Refet Paşa, Ali İhsan Paşa, Hacı Mehmet Paşa, Rauf Beygibi önemli şahsiyetlerin Malta’ya sürülmesi bu durumu radikal biçimde değiştirecektir. Özellikle Galatalı Şevki, Kara Vasıf ve Rauf Bey gibi tecrübeli istihbaratçıların tutuklanacakları belliyken Meclis’e gitmeleri, dolayısıyla Anadolu yerine Malta’ya geçmeleri düşündürücüdür. Acaba bu kişiler, yurtdışındaki Enver Paşa’nın İngilizlerle yaptığı temaslara fazla mı bel bağlamıştır, bilinmez ancak, bilinen odur ki, bu tutuklamalardan sonra, Meclis’in İstanbul’da toplanmasının sakıncalı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal haklı çıkmış, bu durum itibarını iyice arttırmıştır. Tutuklanmaktan kurtulan ittihatçı kadrolardan, Enver’le çalışmak isteyenler Kafkaslara doğru yola koyulurlar. Geri kalanların ise Ankara’dan başka gidecek yeri yoktur. Giderek başsız kalan İttihatçı kadrolara, Mustafa Kemal’in liderliği etrafında toplanmaktan başka çare kalmamıştır.
Enver Paşacıların tasfiyesi
15 Mart 1921’de Talat Paşa’nın Berlin’de öldürülmesi ise Talat’ın adamlarının Mustafa Kemal’e yanaşmak zorunda kalmalarına neden olur. Geride bir tek Enver Paşa ve şürekâsı kalmıştır. (Cemal Paşa, Mustafa Kemal için bir rakip değildir.) Enver Paşa’ya yakınlıkları ile bilinen Yeşil Orducuların ve Kuva-yı Seyyare’nin kurucularından Çerkez Ethem’in tasfiyesi ise 6-10 Ocak 1921’de I. İnönü Muharebesi’nin kazanılmasından sonra gerçekleşir. Çerkez Ethem ve arkadaşları Yunanlılara sığınırken, Yeşil Orducular ve gıyabında Çerkez Ethem ve arkadaşları 9 Mayıs 1921’de çeşitli cezalara çarptırılırlar. Böylece, Mustafa Kemal iktidarını biraz daha pekiştirir.
Ancak 10 Temmuz 1921’de başlayan yeni Yunan taarruzuyla Türk ordusunun Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmek zorunda kalması, ardından Afyon, Kütahya ve Eskişehir’in Yunan işgaline uğraması, iktidarı ele geçirmek için iyi bir fırsat yakaladığını düşünen Enver Paşa’yı yeniden cesaretlendirecektir. Anadolu’ya geçmek üzere 30 Temmuz 1921’de Moskova’dan ayrılan Enver Paşa, Batum’da amcası Halil Paşa, Küçük Talât (Muşkara) ve Dr. Nâzım gibi bazı önemli İttihatçılarla, 5-8 Eylül 1921’de küçük bir kongre düzenler. Hatta İslâmcı, sosyalist ve korporatist unsurların bir karışımı olan Halk Şuralar Fırkası’nı kuracak kadar ileri gider. Fakat Yunan ordusunun Sakarya’dan püskürtüldüğü haberi, Enver Paşa’nın Anadolu’ya geçip liderliği ele alma hayallerine son verir. 16 Temmuz 1921’de Mustafa Kemal’e yazdığı bir mektupta Ankara Hükümetince ‘rakip’ hatta ‘hasım’ sayılmasından yakınan ve “hiçbir kanuni sebep olmadan memleket dışına sürülmesine ilelebet tahammül” etmenin çok ağır ve onur kırıcı olduğunu belirten Enver Paşa, iki hafta sonra Türkistan’a gitmek zorunda kalacaktır.
Cemal Paşa’nın 21 Temmuz 1922’de Tiflis’te, Enver Paşa’nın 4 Ağustos 1922’de Türkistan’da öldürülmesiyle, Mustafa Kemal liderlikte rakipsiz kalır. İttihatçıların Mustafa Kemal’e biat etmeyen kadrolarından bir kısmı, 1923 seçimlerde, bir bölümü Lozan’dan sonra 150’likler sürgünü ile, bir bölümü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 1925’te kapatılması sırasında kansız şekilde tasfiye olur. Geriye kalanlar ise geçtiğimiz yıl, hikâyesini bu sayfalarda uzun uzun anlattığım 1926’da İzmir Suikastı yargılamalarıyla kanlı şekilde tasfiye olunacaktır.
Sonsöz
Bu kısa tarihçeye bakılırsa, İttihatçılarla Kemalistler aynı ideolojik, kültürel ve siyasi cemaatin üyeleridir. Benzer ideallere, benzer örgütlenme modeline sahiptirler. Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde İttihatçıların önemli rolleri olmuştur. Mustafa Kemal ile İTF önderleri arasında en azından işin başında belli bir ittifak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu süreç içinde hem eski İttihatçılar önemli bir dönüşüm geçirmişlerdir hem de Mustafa Kemal bu ittifakın çizdiği çerçevenin çok ilerisine geçmiştir. Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin liderliğini alması, mevcut koşullardan ve İttihatçıların başlangıçtaki destekleri kadar, Mustafa Kemal’in dağınıklık içindeki kadrolar arasında liderliğe en hevesli, en ısrarlı, en hırslı kişi olmasıyla da ilintilidir. Mustafa Kemal, ortaya çıkan tüm fırsatları başarıyla değerlendirmiş, liderliğini adım adım inşa etmiştir.
Milli Mücadele yıllarında bazı İttihatçılar eski liderlerine bağlıklarını sürdürürken, bazıları Mustafa Kemal’in ekibine dahil olmuşlar, bir kısmı ise İslâmi-Bolşevik akımlardan etkilenerek sivilleşmiş ve yerelleşmişlerdir. Mustafa Kemal ise başlangıçta askerî yanı daha ağır basan bir örgütlenme içine girmiş, Milli Mücadele’yi başarıya ulaştırmak için her türlü ittifakı kurmaktan kaçınmamış, askerî zaferin kazanılmasından sonra ise, ileride siyasal rakip olarak ortaya çıkması mümkün tüm dini, etnik ve siyasi unsurlarla birlikte eski İttihatçıları da tasfiyeye yönelmiştir. Ancak, ilginçtir, İttihatçı kadrolar tasfiye edildiği halde, ‘derin ve gizli örgüt+ordu+tek lider, tek parti=iktidar’ diye özetlenebilecek İttihatçı zihniyet, devletin ve toplumun her köşesine nüfuz etmeye devam etmiştir. Çünkü anlattığımız bu mücadele ideolojik bir mücadele değil, tipik bir iktidar mücadelesidir. İşte bugün ‘kurtuluyoruz’ diye sevindiğimiz durum bu paradoksal durumdur.
Özet Kaynakça: Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Tercüman Yayınları, İstanbul 1980; Erik-Jan Zürcher, Millî mücadelede İttihatçılık, İstanbul, 1987; Emel Akal, Milli Mücadele’nin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki ve Bolşevizm, İstanbul, Tüstav Yayınları, 2002; Fethi Tevetoğlu, Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar, Ankara 1991; Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, c.1, Ankara, 1998; M. Derviş Kılıçkaya, “Milli Mücadele’de Kongreler ve İttihatçılık Sorunu,” http://www.ait.hacettepe.edu.tr/akademik/arsiv/kongr.htm; Sait Çetinoğlu, “İttihat ve Terakki’den Kemaliz’e, Jön Türklerin İki Dönemi-İki Yüzü”, Resmi Tarih Tartışmaları-3 (Editör Fikret Başkaya, Sait Çetinoğlu), Özgür Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 45-96.
.1-11-09
.Salgınlar ve karantina isyanları
Nâzım Hikmet, Kuva-yı Milliye Destanı’nda şöyle der:
“Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
Vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
bir de ittihatçılar,
Bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’den 18’e kadar yedi bitirdi bizi...”
Şiirde geçen ‘İspanyol nezlesi’, ya da bilimsel adıyla ‘İspanyol gribi’ (Spanish flu) Birinci Dünya Savaşı yıllarında başlamış, 18 ay içinde dünya nüfusunun yüzde beşinden fazlasını öldürmüş bir grip çeşidiydi. Bazı tarihçilere göre, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesine bu hastalık neden olmuştu. 1919’da Samsun’a gitme arifesinde, Mustafa Kemal’in de yakalandığı ileri sürülen hastalığın adı, hastalık İspanya’da çıktığından değil, savaşan ülkelerin uyguladığı katı sansür yüzünden, sadece savaşa katılmamış olan İspanya gazetelerinde hastalıktan söz edildiği için ‘İspanyol nezlesi’ idi. Günümüzün moda hastalığı ‘domuz gribi’ tartışmaları sırasında tekrar gündeme gelen bu salgın, popüler kaynaklarda ‘insanlık tarihinin en öldürücü salgını’ diye tanımlansa da, tarihte İspanyol gribinden daha ölümcül başka hastalıklar vardı. Bunlardan ilki vebaydı. Tarihi kayıtlara geçmiş ilk büyük veba salgını, 541-542 yılında, o zamanki adı Konstantinopolis olan İstanbul’da başlamıştı. Bu salgında on binlerce kişi ölmüş, salgın Bizans orduları ile Avrupa’ya geçmiş, orada da büyük tahribat yapmıştı. Bu tarihten sonra veba uzun süre uyukladı. Ancak geri dönüşü korkunç oldu.
Kara Ölüm’ün Avrupa seyahati
İlk olarak 1331’de Çin’de başlayan, 1338’de Baykal Gölü civarında, 1345’te Aşağı Volga Nehri civarında görülen ikinci büyük salgın, 1345’te Kırım’daki Ceneviz kolonisini kuşatan Moğol orduları vebalı ölüleri mancınıklarla şehre fırlatınca, Avrupalı ticaret gemilerinin uğrak yeri olan Kefe’ye sıçramıştı. 1347 ocağında Konstantinopolis’i, ilkbaharında İskenderiye’yi vurmuş, haziranda Kıbrıs’a, kasımda Kefe’den aldığı malları getiren 12 Ceneviz gemisi ile Sicilya’nın Messina limanına ulaşmıştı.
Şehir halkı önce başına gelenleri anlamamıştı. Hastalığa yakalananlarda önce titreme, kusma, ağır kas ağrıları, ışığa duyarlılık, uykusuzluk ve çevreye ilgisizlik görülüyor; ateş hızla 40 dereceye çıkıyor, kasıklardaki lenf düğümlerinde önce fındık sonra da yumurta büyüklüğüne ulaşan kabarcıklar oluşuyordu. Hasta üçüncü ya da en fazla dördüncü gün hayata veda ediyordu. Bu salgınını yaşayan İtalyan yazarı Boccacio, Decameron adlı eserinde o günleri şöyle anlatır: “Babalar oğullarını, anneler bebeklerini terk ediyor, hizmetçiler hanımlarından kaçıyor, noterler ölülerin son arzularını kaydetmekten vazgeçiyor, doktorlar, rahipler ve rahibeler hastaları ziyarete gitmiyorlardı. Kimse Hıristiyan usullerine göre gömülemiyordu, evler birer mezarlığa dönüşmüştü. Öğle yemeğini arkadaşlarıyla yiyen biri akşam yemeğinde ataları ile cennette buluşuyordu.” Açılan yaralar hızla siyaha dönüştüğü için halk hastalığa ‘Kara Ölüm’ adını takmıştı. ‘Kara Ölüm’, üç yıl içinde İspanya’dan Rusya’ya, Romanya’dan Grönland’a kadar tüm Avrupa’yı saracaktı.
Suçlu yıldızlar mı
Fransa Kralı VI. Philippe, Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bu salgının nedenlerini sorduğunda henüz mikroplardan habersiz olan doktorlar günler ve geceler boyu süren tartışmalardan sonra hastalığı Satürn, Jüpiter ve Mars’ın 20 Mart 1345 tarihinde Kova (Saka) Takımyıldızı ile 40 derecelik ters açı yapmasına bağlamışlardı. Fransız akademisyenler yıldızlardan sonra, rüzgârlarla dünyanın dört bir yanına dağılan pis ve kötü kokuyu, depremler yüzünden evrenin merkezinden kurtulup dünyayı istila eden çürümüş havayı, Hıristiyanlıktan sapmış yaşam tarzlarını, seksle ve banyo yapmakla fazlaca meşgul olmayı suçluyorlardı. Halk ise Azrail’i şifalı bitkiler, okunmuş taşlar ve mucizevî şarkılar ile yenmeye çalışıyordu. Şehirler kilise çanları ve top atışlarıyla uyarılıyordu. Kendilerini zincirle döven meczuplardan oluşan gruplar, şehir şehir dolaşarak halkı salgının müsebbibi olarak gördükleri Yahudilere karşı uyarıyorlardı.
Bazı şehirler bu vesileyle tarihin ilk karantina uygulamalarını başlattılar ancak 1352 yılına gelindiğinde o sıralar 75 milyon olduğu tahmin edilen Avrupa nüfusunun üçte biri, yani 25 milyon kişi hayatını kaybetmişti bile. Hastalık 1352 yılında bugün bile hala sırrını koruyan şekilde, kendiliğinden söndü ve yerini tifo, tifüs, kolera gibi hastalıklara bıraktı.
Veba sonrası Avrupa
‘Kara Ölüm’, Avrupa tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Öncelikle salgın sırasında kilisenin halkın ihtiyaçlarını karşılamakta ve durumu açıklamakta yetersiz kalması, halkın tanrıya inancını azaltmadıysa da kiliseye güvenini ciddi bir biçimde sarsmıştı. Bu tarihten sonra Avrupa’da pek çok sapkın hareket gelişirken, halkın mucizeler gösteren azizlere ilgisi artmıştı.
Daha önce 40-45 olan ortalama yaşam süresi, 20 yaşın altına düşerken, nüfusun eski düzeyine gelmesi için yaklaşık altı kuşak geçmesi gerekti. Şehirlerin büyük kısmı bir daha ayağa kalkamadı. Güçlü şehir devletlerin toparlanması bile yüz yıllar aldı. Çiftlikler ve köylerin bazılarında tek bir kişi bile hayatta kalamadığından sahipsiz toprak sayısı artarken, serbest kalan serfler şehirlere akın etti, ücretli işçilik ortaya çıktı. Kırsal alanda işgücünün azalması sonucu feodal beyler serflerini serbest bırakmaktan vazgeçtiler, hatta onları daha ağır şartlarda çalıştırmaya çalıştılar. Bu ağır tedbirlerin neden olduğu 1358’de Fransa’da ortaya çıkan Jacquerie Hareketi, 1381’de İngiltere’de patlak veren Köylü Ayaklanması, 1395’te İspanya’da yaşanan Katalonya Ayaklanması ve Almanya’daki bir dizi köylü ayaklanması, genel olarak feodalitenin çözülmesinde önemli rol oynadı.
Osmanlı’da veba
Osmanlı Dönemi’ndeki ilk büyük veba (Osmanlı’nın deyişiyle ‘taun’) salgını ise 1466-1467’de yaşandı, bunu diğerleri izledi. Evliya Çelebi’ye göre bu salgının nedeni, Bayezid Hamamı yapılırken, şehri kötülüklerden koruyan bin parçalı ve dört köşe bir Bizans sütununun ortadan kaldırılmasıydı. Evliya Çelebi haklı olmalıydı çünkü bu tarihten sonra İstanbul’un başı vebadan kurtulmadı. 1539, 1573, 1576, 1578, 1591 ve 1596 yıllarında yeni veba salgınları görüldü. 1615, 1617, 1620, 1637 (Büyük Taun), 1650, 1655 (Şiddetli Taun), ve 1751’de ağır salgınlar yaşandıktan sonra 1803’te 150 bin kişi, 1813’te 110 bin kişi veba yüzünden hayata veda etti. Öyle ki, Anadolu’nun güneydoğusu, Basra, Bağdat ve Musul havalisi daimi veba odaklarıydı. Arnavutluk, Epir, Eflak-Boğdan, Mısır ve İstanbul ise geçici odaklardı.
Ahkaf suresi ve muskalar
Henüz mikrop fikrinin olmadığı o yıllarda bulaşıcı hastalıklara karşı alınan önlemler Avrupa’dakilere üç aşağı beş yukarı benziyordu. Osmanlı Devleti’nde de salgın hastalıklar, Allah’ın günahkâr kullarına cezası olarak görülüyordu. Halk vebanın mızraklı bir cinin dürttüğü yerde çıkan yumrucuk sonucu oluştuğuna inandığı için bu cine karşı muskalar yazıyor, yatsı ezanından önce minarelerden Ahkaf suresi okutuluyordu. 19. yüzyılın başlarında bile, devletin aldığı en ciddi tedbirler, hastanın kullandığı eşyaların kükürt, güherçile ve kepek karışımı ile tütsülenmesi, suya dayanıklı eşyaların iki gün suda bekletilmesi, paraların sirke ile yıkanmasıyla sınırlıydı.
Osmanlı’nın hastalıklarla bilimsel mücadele yöntemlerini uygulamaya başlaması, 1831’deki kolera salgınından sonra oldu. Kolera aslında çok eski çağlardan beri biliniyordu ama 1817 yılında kolera, anavatanı olan Hindistan’daki Ganj deltasından dışarı çıkarak, bir ahtapot gibi tüm Asya’yı, Japonya’yı ve Avrupa’yı sarıp on binlerce kişinin ölümüne neden olunca tehlikenin boyutu anlaşılmıştı. Bu salgını, yine tüm dünyayı etkisi altına alan 1829, 1852, 1863, 1881, 1892 ve 1899 salgınları izleyecekti.
Karantina uygulamaları
İstanbul halkının kolerayla tanıştığı 1831’de, dönemin modernleşmeci padişahı II. Mahmud seleflerinden farklı davranmış, Avrupa’daki karantina uygulamalarını incelettikten sonra halkın olası tepkilerini önlemek için önce Hamdan b. Osman’a karantinanın faydaları konusunda bir risale yazdırmıştı. Ardından devlet ricali ve ulemadan oluşan Meclis-i Umur-ı Sıhhiye adlı heyetten karantinanın şeriata uygun olduğuna dair görüş aldı. (Bu heyet daha sonra Avusturya-Macaristan, Belçika, Fransa, İngiltere, Rusya, Sardinya ve Toskana delegelerinin katılımıyla uluslararası nitelik alacaktı. Daha sonra heyete Almanya ve ABD başta olmak üzere başka ülkelerin temsilcileri de katılacaktı.) Karantina Nazırlığı’na bağlı Baş Direktörlüğe Avusturyalı Dr. Minas getirilmişti. Ancak, Dr. Minas’ın deniz karantinası hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı görülünce, 1840’ta yerini Fransız Dr. Robert aldı.
Gerekli yönetmelikler hazırlanıp tahaffuzhanelerin (karantina evlerinin) başına birer Müslüman müdür atandıktan sonra işe koyulundu. Bunu, Şeyhülislam Mekkîzade Asım Efendi’nin fetvası izledi. Ardından İstanbul’daki kadılıklara; Ermeni, Rum ve Katolik milletlerinin patriklerine ve Hahambaşılığa, bölgelerinde veba ve şüpheli hastalıklardan ölenleri haber vermeleri mecburi olduğu bildirildi.
Karantina isyanları
Ancak, II. Mahmud’un öngörüsü doğru çıktı ve halk karantinaya tepki gösterdi. Çünkü karantina uygulamaları arasında sadece veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıkların bulunduğu bölgelerden gelenlerin belli bir yerde, duruma göre 1 ilâ 10 gün arasında tecrit edilmeleri yoktu. Bunun yanı sıra yiyeceklerin, eşya ve mekânların dezenfekte edilmesi, ölülülerin muayenesi ve kireçlenerek gömülmesi gibi Osmanlı örfüne yabancı uygulamalar vardı. (Aslında benzer tepkiler, karantinanın ilk yıllarında Avrupa’da da yaşanmıştı. Yani tepkiler kültürel veya dinsel olmaktan çok modernleşmeyle ilgiliydi.)
Karantina isyanlarından ilki 1840 yılında Amasya’da meydana geldi. Karantina yüzünden Amasya şehri büyük bir kıtlıkla karşı karşıya kalmıştı. Ortam bu yüzden gerginken, şehrin karantina sorumlusu Dr. Paldi’nin hastaların ve ölülerin yüzüne bakmakla yetinmeyip, mahrem yerlerine de bakmak istemesi üzerine, 4 ağustos salı günü Bayezid Camii’nde kılınan öğle namazından çıkan hocalar, cemaati karantina binasına doğru yönlendirmiş, kaçıp kiliseye sığınan Dr. Paldi halk tarafından linç edilmişti. Bundan birkaç yıl sonra Tuna boyundaki İbrail şehrinin karantinasına dört Yunanlı saldırmış, karantina gardiyanı ile bir hizmetliyi kılıçtan geçirmişti. 1845 yılında Adana’da, Hac ziyaretinden dönen 2.500 kişilik bir grup karantinaya alınmamak için, karantina binası yağmalamıştı. 1848 yılında, Halep’teki kolera salgını yüzünden, Antep Karantina müdürünün Halep’ten gelenlere katı şekilde karantina uygulaması üzerine, Kurban Baba’yı ziyarete giden halk, karantina gardiyanları ve kaymakamın adamları tarafından kışkırtılmış ve karantina binasını yağmalamıştı. Karantina müdürü canını, bir sipahi tarafından tebdil-i kıyafet ile kaçırılmasıyla kurtarabilmişti.
1865 salgını ve diğerleri
Bütün tedbirlere rağmen, Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa’da yayılan dördüncü salgının uzantısı olan 1865 yılındaki kolera salgını 1831’i aratmayacak şiddette geçti. O yıl ‘Hacc-ı Ekber’ (Arafat’a çıkış gününün cumaya rastladığı Hac’lara bu ad verilirdi) olduğu için Mekke’ye her zamankinden dört kat fazla hacı gelmişti. Bu da salgının ülkenin dört bir yanına yayılmasına neden olmuştu. Tedbir olarak, İstanbul’daki bekâr ve amele takımı ile işsizler, şehrin dışına çıkarılarak, onlar için inşa edilen barakalara yerleştirildiler. Rusya’dan gelen gemilerin yol açtığı 1871 salgınında, 40-50 bin kişinin yaşadığı Kasımpaşa bölgesi karantinaya alındı. Ancak alınan tedbirlere karşı ciddi bir tepki olmadı. Çünkü salgınlarda en az 50 bin kişi ölmüştü. Halk olayın vahametini anlamıştı. Bu konuda tek istisna, 1887’de Arnavutluk’taki Mitroviçe kasabasında iki-üç bin silahlı Arnavut’un karantina merkezine saldırarak karantina doktorunu öldürmesi oldu.
1892’de Osmanlı Devleti, İsveç, İsviçre ve Yunanistan hariç tüm Avrupa’da yayılan koleraya karşı İstanbul’da çok sert tedbirler alındı. Limanlardaki tahaffuzhanelere etüvler yerleştirildi. Dışarıdan gelen postalar bile dezenfekte edildiği halde 1893 ağustosunda Hasköy’de ilk kolera vakası ortaya çıktı. Ancak halk salgına inanmadı. Şehremini Rıdvan Paşa’nın hükümetten para almak için yalan söylediği ileri sürülünce, hükümet Fransa’dan Dr. Chantamesse’yi getirtip, hastalığın kolera olduğunu tespit ettirdi. Doktorun tavsiyesi üzerine Gedikpaşa, Tophane ve Üsküdar’da birer ‘Tebhirhane’ (dezenfeksiyon evi) açıldı. (Bunlardan ilk ikisi 1980’lere kadar, sonuncusu ise günümüze kadar ayakta kaldı.)
Etüv makinesinin ettikleri
1894’te yine ‘Hacc-ı Ekber’ dolayısıyla hacca gidenlerin sayısı 200-300 bine ulaşmıştı. 1865 tecrübesini unutmayan devlet, Hicaz’a, şüpheli giysilerin 110 derecelik buhar ile sterilize edileceği bir etüv makinesi gönderince olanlar oldu. Bazıları hacıların bu makineye çırılçıplak sokularak Mekke’ye salıverilecekleri şayiasını yayıyordu. Bu yüzden o yıl pek çok kadın hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gitmemişti. Bu dedikodularla iyice ortam gerilmişti ki geçimini hacılarla ticaretten sağlayan ancak karantina yüzünden işleri aksayacak olan sakaların, kasapların, tüccarların kışkırttığı şehir halkı ve bu tür tedbirlere alışık olmayan Bedeviler isyana kalktılar. Dezenfeksiyon doktoru sanıp İngiliz konsolos vekilini öldürdüler. Rus konsolos vekili ile Fransa konsolos tercümanını yaraladılar. Yanbu şehrinde de halk karantina hekimine saldırdı ama orada ölümlü olay olmadı.
Sıkı karantina ve dezenfeksiyon tedbirlerine rağmen kolera 1912-1913 Balkan Savaşları’na kadar Osmanlı ülkesini terk etmedi. Balkan Savaşı’nda yaklaşık 30 bin asker koleraya yakalandı ve bunların 10 bini öldü. Ancak bu tarihten itibaren kolera yerini dizanteri, sıtma, difteri, kızıl, kuşpalazı, tifüs, cüzzam, frengi gibi hastalıklara bıraktı. Bu yıllarda Avrupa ülkeleri karantinayı terk ettiği halde, Osmanlı Devleti’nin Karantina teşkilatı ancak 1923’te Lozan Barış Antlaşması ile lağvedildi.
Türk usulü çiçek aşısı
Osmanlı ülkesini sık yoklayan hastalıklardan bir diğeri de çiçekti. 1717’de İstanbul’a gelip 15 ay kalan Lady Montagu, İstanbul hatıralarını içeren Şark Mektupları adlı eserinde hem kardeşini kurban verdiği, hem de yüzünde bıraktığı izler nedeniyle güzelliğini kaybetmesine neden olan çiçek hastalığına karşı Türklerin uyguladığı aşıyı anlatmış, aşının mahkûmlar üzerinde olumlu sonuç vermesi üzerine, İngiliz kraliyet ailesi bile Türk usulü aşı ile çiçeğe karşı korunmuştu. Edward Jenner’in 1796’de ‘Avrupa tipi’ çiçek aşısını bulmasına kadar da bu aşı başarıyla kullanılmıştı.
1800’de Şanizade Ataullah Efendi, aşı ithal edilmesinin sakıncalarını göstererek, çiçek hastası ineklerden elde ettiği cerahati başkalarına bulaştırarak bir çeşit yerli aşı geliştirmişse de, kendisine karşı olanlar tarafından bu girişim engellendi. Osmanlı Devleti’ndeki ilk ücretsiz aşı kampanyası 1840’ta yerli hayvanlardan üretilen çiçek aşısı kampanyasıydı. Ancak aşılama sırasında ortaya çıkan komplikasyonlar yüzünden yerli aşıdan hemen vazgeçildi ve ithal aşıya yönelindi. Buna rağmen 1845’te ve 1871’de İstanbul’da şiddetli çiçek salgınları yaşandı. 1884’te mecburi hale getirilen çiçek aşısı, Cumhuriyet dönemine de miras kaldı, 1930 tarihinden itibaren de devletin rutin aşıları arasına girdi.
Bakteriyolojihane-i Şahane
II. Mahmud ve Abdülmecid’in ölümlerine neden olan verem ise çağlardır insanları yavaş yavaş öldüren sinsi bir hastalıktı. Robert Koch’un 1890’da tüberkülozu tedavi eden bir ilaç bulduğunu açıklaması II. Abdülhamit’i çok heyecanlandırmış, yerinden bilgi almak için Dr. Horasancı, Dr. Feyzi Paşa, Dr. Naim ve Dr. von Düring’ten oluşan bir ekibi Berlin’e göndermişti. Ancak heyet ilacın çok etkili olmadığını rapor edince, İstanbul’daki çalışmalara hız verildi. Dr. Chantamesse’nin tavsiyeleri üzerine Fransa’daki Pasteur Enstitüsü’nün, Saygon ve Rio de Janeiro’dan sonra açtığı üçüncü bakteriyoloji laboratuarı, 1894’te İstanbul’da açılan Bakteriyolojihane-i Şahane idi.
Bu kurumun öncülüğünde vereme karşı bilimsel çalışmalar yürütüldü. Vereme çare bulununcaya kadar hastane ve tutukevlerinde veremlilerin bölümleri ayrıldı, bu kişilere tükürük hokkaları verildi, yerlere tükürülmesi yasaklandı. Kuruluş vereme çare bulamadı ama difteriye karşı serum geliştirmeyi başardı. Avrupa’da Dr. Behring ve Dr. Roux’nun geliştirdiği serumlardan ayırt edilmesi için bu seruma, kurumun müdürünün adından dolayı ‘Dr. Nicolle Serumu’ adı verildi. Bu, Osmanlı Devleti’nde üretilen ilk bağışıklık serumuydu.
Ancak verem, (çocukluğumda beni de vuran) sıtmayla birlikte Cumhuriyet dönemine miras kalan hastalıklardan biri oldu.
Özet Kaynakça: William M. Bowsky, The Black Death: A Turning Point in History, Huntington, NY, 1978; Daniel Panzac, Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba (1700-1850), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997; Nuran Yıldırım, “Kolera ve İstanbul Suları”, Toplumsal Tarih, S. 145, Ocak 2006, s. 18-28; a.g.y., “Karantina İstemezük!”, Toplumsal Tarih, S. 150, Haziran 2006, s. 18-27; a.g.y.“Kolera salgınları”, “Salgınlar”, “Tebhirhaneler”, “Bakteriyolojihane-i Şahane” maddeleri,Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, ilgili ciltler, 1994; Paul Dumont, “Yahudiler, Araplar ve Kolera: 19. Yüzyıl Sonunda Bağdat’ta Cemaatler Arası İlişkiler”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri (Çev. Ali Berktay), İstanbul 1999.
.8-11-09
.Dersim, Alevistan, Zazaistan
“Hükümetin ‘Kürt Açılımı’ vesilesiyle CHP Milletvekili Onur Öymen’in TBMM’de yaptığı garip konuşma Dersim tarihine yönelik ilgiyi arttırmış görünüyor. CHP’nin bilinçaltı konusunda çok önemli ipuçları içeren bu konuşmanın geleneksel olarak CHP’ye destek veren Alevi kesimlerde deprem etkisi yarattığını tahmin ediyorum ya da umuyorum. Taraf’ın yazıişleri, 15 Kasım 2008’de bu sütunlarda yayımlanan ‘1937-1938’de Dersim’de neler oldu?’ başlıklı yazımı iki gün önce aynen yayımlayınca hafıza tazelemeye gerek kalmadı. Ben de bu haftayı Dersim’in sosyolojik, kültürel özelliklerine ve yakın tarihine ayırdım.”
***
11. yüzyıldan itibaren Horasan’dan yola çıkıp Anadolu’ya akın eden Türkmen aşiretlerinin heterodoks fikirlere eğilimli olduğu, Kürt aşiretlerinin ise, en azından Osmanlı İmparatorluğu’na dahil oldukları 1515 yılına kadar, sadık Sünniler olduğu fikri genellikle kabul edilir. Şiiliğin (ve bu bağlamda Kızılbaşlığın) Kürtler arasında ne zaman ve nasıl yayıldığı konusu yazının çapını aşar, ancak Osmanlı Devleti ile İran arasında kalan Dersim’in Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdiği 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş Türkmenler kendilerine Bektaşi tekkelerinde yer bulurken, Kızılbaş Kürtlerin içine kapandığı anlaşılır. 19. yüzyıla gelindiğinde, devletin Rafızî (Şiiliğin 21 kolundan biri) veya lâdini (dinsiz) olarak adlandırdığı, ancak belli bir özerklik tanıdığı bu gruplar, bölgede yoğun bir faaliyet gösteren Protestan misyonerlerinin etkisine girecektir.
Dersim inançları
Osmanlı’nın kapısını çalmaya cesaret bile edemediği bölgede, Protestanlar geleneklerle çatışmadan Alevileri modernleştirmeye çalışırlar. Kızılbaş Kürtlerin cem ayinlerine girmeyi başaran ilk yabancılardan biri, 1814’te Ten Years on the Euphrates (Fırat’ta 10 Yıl) adlı bir kitap yayınlayan C.H. Wheeler, kitabında şöyle der: “(Kızılbaş) Kürtlerin hiç değilse büyük çoğunluğu sadece sözde Müslüman. Aralarında dinsel törenler ve ayinler düzenlerler. Şimdiye kadar pek az bilinmekle birlikte bu törenler Müslümanlık, Hıristiyanlık ve putperestliğin bir karışımı gibi görünmektedir. Kürtlerin çoğunluğu Müslümanlık dinine bağlıdır. Diğer kol Kızılbaşların kendilerine has inançları vardır. Genellikle Türklerden korktuklarından gerçek inançlarını gizlemeye çalışırlar. Aralarındaki garip öğretilerden biri de içlerinden birinde ‘Kutsal Ruh’ un bulunduğudur. Bu kişi ‘Dede’ olarak adlandırılır. Kendisine büyük saygı gösterilir. Hepsi değilse bile Kızılbaşların bazıları Panteisttir (=Tanrıyı evrenle özdeşleştiren felsefi akım). Çarmıha gerilen İsa’yı da dualarında anarlar. İsa ya da Muhammed gibi diğer insanları, hayvanları, ağaçları, kayaları da kutsal sayarlar. Tüm varlıklar onlar için tanrıdır.”
Etnik köken ve dil
Dersimlilerin etnik kökeni konusunda çok değişik görüşler var. Örneğin Erzurum’daki Rus konsolosu Jaba, 19. yüzyıl ortalarına ait bir Kürt kaynağına dayanarak Dersim’in dağlık bölgesinin tümüne verilen bir ad olan Dujik Baba’dan dolayı ‘Dujik Kürtler’ olarak adlandırır ve ekler: “Türkler onları Dujik Kürtler ya da basit Kürtler (Ekrad) olarak adlandırırlarken, gerçek Kürtler de onlara Kızılbaş derler.”
Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Balabanların Yörükan taifesinden gelme Türkler olduğu söylenir. Dersim’i 1866’da ziyaret eden Diyarbakır’daki Britanya Konsolosu Taylor’a göre ise Dersimliler “aslen pagan bir Ermeni neslin” ardıllarıdırlar.
Erken dönemde Zaza terimine yer veren nadir kaynaktan biri 1911 yazında Dersim’i ziyaret eden L. Molyneux-Seel’in seyahatnamesidir. Bugün tartışmaların odağında olan Zazalık meselesi daha çok dille ilgilidir. Dersim aşiretlerinin büyük bir bölümünün konuştuğu Zazacanın (Dersimlilerin diliyle Kırmancki veya Dımılkinin) Kürtçeden ayrı bir dil olduğunu söyleyenlerle, Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar arasındaki savaşı, son yıllarda ilk grubun kazandığı görülüyor.
1915’te Dersim
Osmanlı döneminde Dersim, merkez için sürekli bir sorun kaynağıydı. Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti Dersim’e tam 108 kez müdahale etmiş ancak İttihatçıların Dersim konusundaki uzmanlarından biri olan Naşit Hakkı’nın (Uluğ) deyişiyle, “devlet Dersim’e sefer eylemiş ama zafer eyleyememişti”.
Bu sorunun temelinde, başlangıçta Sünnilik-Kızılbaşlık gerilimi ile vergi ve asker gibi merkezî devletin ihtiyaçlarının zaten yoksul olan bölgede yarattığı gerilim varken İttihatçılar döneminde buna bir de Türk-Kürt-Ermeni milliyetçilikleri arasındaki gerilimler eklendi.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, imparatorluğun diğer cemaatleri gibi, Dersimli Kızılbaşların kimliklerini açıkça ve kolektif olarak ortaya koymaları için fırsat yaratmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askerî güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Baha Sait Bey, güya Alevilik ve Bektaşilik üzerine araştırmalar yapmak üzere bölgeye gönderildi. Ruslara ve Ermenilere karşı mücadelede Dersimlilerin desteğini almak isteyen İttihatçılar, Dersimlileri ikna etmekte Bektaşi Çelebisi Celaleddin Efendi’nin yardımını istemişlerdi ama Çelebi’ye eşlik eden Kürt milliyetçisi Nuri Dersimi’ye göre bu çabalar karşılık bulmamıştı.
1915 Ermeni kırımı sırasında Türkmenler yani Kızılbaş Türkler, İTC’nin safında oldular ancak Ermeni kırımında yer almadılar. Ermenilerle iç içe, yan yana yaşayan, benzer inançları paylaşan, merkez tarafından benzer şekilde dışlanan Kızılbaş Kürtler ise 1894-1896 kırımında olduğu gibi, Ermenilerle dayanışma içinde oldular. Dersim ve Ermeni kaynaklarına göre bölgeye sığınan Ermenilerden 20 bin kadarı, Erzincan üzerinden oluşturulan ‘yeraltı demiryolu’ sayesinde Rusya’ya kaçarak hayatta kalabildiler.
Kemalistlerin Dersimli algısı
Böylesi bir tarihçenin, İttihatçıların ardılı olan Kemalistleri nasıl etkilediğini tahmin etmek zor değil. Hollandalı antropolog-sosyolog Martin van Bruinessen, “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” başlıklı makalesinde şöyle der: “Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştur. Bir yandan resmî görüş onların Türk olduklarını iddia ederken; öte yandan, Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenilmemiş ve onları asimile ederek Türk olmayan özelliklerini kaybettirmek için kasti girişimlerde bulunulmuştur. Alevi Kürtlere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştur. Alevi olduklarından ötürü, bir yandan İslâm’ın gerçek bir Türk versiyonuna bağlı oldukları için ve Kemalistlerin laikleşme programının doğal müttefikleri olarak selamlanmışlar; öte yandan, Zazalıkları ve Kürtlükleri onları yabancı ve güvenilmez kılmıştır. Alevi Kürtlerin dinsel törenlerde kullandıkları dilin Türkçe olduğu gerçeği, onların kolay asimile olacaklarına dair umut verici ihtimaller sunar görünmekle birlikte, Alevi Kürtlerin devlete muhalefetlerinin tarihi onları ziyadesiyle şüpheli kılmıştır.”
Jandarma raporu
Gerçekten de, 1930’ların başında Jandarma tarafından Dersim üzerine hazırlanan bir çalışmada şu gözlemler yer alır: “[Zaza alevilere gelince:] Bunlarda mezhep ve âdet dili Türkçedir. Ayinlerde iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklükten pek de uzaklaşmamış, Dersim Alevileri arasında cevap istememek şartile Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde... Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve hele 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır.”
Ancak, raporun yazarı bir sonraki paragrafta onları Türklükten ayıranın dilin ötesinde bir şey olduğunu itiraf eder: “Aleviliğin en kötü ve açıklama ihtiyacı duyuran cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslümanı sevmez, kin besler, onun ezelden düşmanıdır. Sünnileri Rumî diye anar. Kızılbaş ilahi kuvvetin hamili bulunduğunu ve imamların Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanır. Bunun için Sünnilere düşmandır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile Sünni Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder.” Yazar, Kızılbaşlardan söz ederken, aslında Kızılbaşlara ilişkin kendi (elbette devletin) bakışını ele vermektedir.
Bruinessen’e göre, rapordaki bu fikirler, 1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında, bizzat Mustafa Kemal yönetimince Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit Tankut’un ‘etnopolitika’ çalışmalarından esinlenmiş olmalıdır. Küçük bir yetimken Maraş Elbistan’da Alevi Kürt bir ailece evlat edinilen Reşit Tankut, çalışmalarını Mustafa Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar halinde sunmuştu. Bu görüşlerin devletin Dersimli algısını şekillendirmekte önemli rolü olduğu anlaşılıyor.
Kürt milliyetçiliği ve Zazalık bilinci
Martin van Bruinessen’e göre 1960’ların sonundan itibaren kitlesel bir hareket olarak ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği Alevi (Kızılbaş) Kürtleri de etkilemiş ve bünyesine katmıştı. 1970’lerin siyasal kutuplaşması, sağcı ve solcu radikallerin bu cemaatleri ikmal bölgeleri olarak seçerek, karşılıklı şeytanlaştırmaya katkıda bulunmalarıyla Sünni-Alevi zıddiyetini şiddetlendirmişti. Çorum’da, Kahramanmaraş’ta yaşanan Alevi katliamları ortak bir Alevi bilinçliliğini güçlendirmede etkisi büyük oldu. Bu çatışmaların yer aldığı bölgede, Kürt ya da Türk olmak çok da önemli değildi; kişinin aslî kimliği dinsel olandı.
1980’ler Aleviliğin, Batı Avrupa’daki Türk ve Alevi göçmen cemaatler arasında gerçek bir kültürel ve dinsel yeniden doğuşuna tanıklık etti. Farklı eğilimlerden eylemciler, –solcular, Sünni Müslümanlar, faşistler, Kürt milliyetçileri- daha önceden bu cemaatleri örgütleme girişimlerinde bulunmuşlardı, ancak Türkiye’deki 1980 askerî darbesinden sonra çok sayıda tecrübeli örgütçünün, sığınmacı olarak Batı Avrupa’ya gelmesiyle yeni bir aşamaya geçildi. Bu kadrolar arasında en başarılı olanlar, radikal Sünni Müslümanlar ve daha sonra içlerinden PKK’nin çıkacağı Kürt milliyetçileriydi.
PKK’ye karşı Alevilik
Bu arada Türkiye’deki rejim, belli başlı cami federasyonlarını merkez alarak ve Sünni İslâm’ın ‘Türk-İslâm sentezi’ olarak bilinen aşırı muhafazakâr ve milliyetçi kanadını destekleyerek göçmen cemaatler üzerinde yeniden denetim sağlama çabasına girmişti.
Bu faaliyetler yıllarca kimliklerini gizli tutan Alevilerin de örgütlenmesi konusunda teşvik edici oldu. İlk defa büyük Alevi dinsel törenleri kamuya açık olarak düzenlendi. Alevi örgütleri kuruldu ve bu örgütler, daha önceleri çeşitli solcu ve Kürt yapılanmalarda ön planda yer alan birçok genç Aleviyi çekti. Bu tarihten itibaren pek çok kişi, Marksist-Leninist kimliklerinin yanı sıra Alevi kimliklerini vurgulamaya ve ‘Alevistan’ diye ayrı bir yurttan söz edecek kadar Alevilerin bir tür ulus olduğunu düşünmeye yöneldiler.
Aslında Alevistan kelimesi ilk kez, 1976 yılında Hürriyet gazetesinin Almanya’daki bölücü faaliyetler ile ilgili bir raporunda yer almıştı. Güya, devletin Maoist düşmanları, Türkiye’yi doğuda Kürdistan, merkezde Alevistan ve batıda Sünni Türk bakiye şeklinde bölmek için komplo kuruyorlardı. Gerçi 1980’lerde Almanya’da benzer bir şekilde Alevistan’ı bağımsız kılmak niyetini açıklayan Kızıl Yol adında kısa ömürlü aşırı solcu bir örgüt vardı ama birçok Kürt milliyetçisi ve başka eğilimlerden solcular, bu girişimlerin ‘Sünni ve Türk’ bir milliyetçi tepki yaratmaya çalışan Türk istihbarat servisinin oyunları olduğundan şüpheleniyordu.
Sonuçta, Avrupa’daki bu faaliyetlerle Türkiye’de aşamalı siyasal liberalleşme birleşerek, Türkiye’de de Alevi uyanışını harekete geçirdi. Görünüşte laik, aslında Sünni olan Türk Devleti’nin PKK’nin sesini artık güçlü bir biçimde duyurduğu 1980’lerin sonunda, PKK’nin Kürt (ve Zaza) Aleviler arasında daha fazla destek kazanmasını önlemek amacıyla Alevi kimliğine geçit vermeye yönelmesi de bu eğilimi destekledi.
Devletin hesaplayamadığı
Aslında, PKK’nin kuruluşunu gerçekleştirmekte büyük zorluklarla karşılaştığı ve her zaman diğer siyasal radikal hareketlerle yarışmak zorunda kaldığı bölge Dersim’di. Dersim halkı, en azından 1960’lardan beri, her zaman Kürt milliyetçiliğinden ziyade solcu radikalizme meyilli olmuştu. Başlangıçta militan bir şekilde din karşıtı olan PKK, 1980’lerin ortalarında, Sünni bölgelerde daha çok halk desteği sağlamak için gittikçe Sünni İslâm’a karşı uzlaşmacı bir tavır benimseyince bu durum, PKK’nin Aleviler arasındaki popülerliğine katkıda bulunmadığı gibi muhtemelen Alevi öznelliğini güçlendirdi.
PKK’ye göre ise, Alevi uyanışı, Kürtler arasına ayrımcılık ekmek için doğrudan devletçe yönetiliyordu ve buna önayak olanların tümü ajandı. Bu yaklaşım, bir yandan Alevilerin PKK’den soğumalarına, bir yandan da PKK saflarındaki Alevilerden kuşkulanılmasına ve onların tasfiyesine yol açtı. Dinsel boyut giderek daha önem kazandığı bu süreçte Sünni köktenciliğine ve kapsayıcı Kürt milliyetçiliğine karşı bir tepki olarak asli bir kimlik olarak Aleviliğe yapılan vurgu güçlenmeye başladı.
Avrupa’daki gelişmeler
1983’te Paris’te Kürt Enstitüsü kurulurken, ortak bir standart dile dair eski rüya yeniden su yüzüne çıkmış; ancak ne Kurmanci ne de Sorani konuşanlar ötekine imtiyaz tanımadıklarından, Kürdistan’ın tüm kesimlerinden okuyucuları hedef alan dergiler, hem Kurmanci hem de Sorani dillerinde bölümlere yer vermişlerdi. Kürt Enstitüsü’nce aynı yıl yayımlanan Hêvî/Hîwa dergisine bir de Zazaca bölümü ekledi.
Bruinessen’e göre Zazaca yayıncılık, siyasal nedenlerden ötürü dilsel ayrımcılığa şiddetle muhalefet eden belli milliyetçi entelektüel çevrelerde sert olumsuz tepkilere yol açtı. Bunların bir kısmı, sentetik bir birleşik Kürt dili için çalışıyor; diğerleri iki yazılı Kürt diline tahammül edebileceklerini düşünüyorlardı. Ancak daha önce neredeyse hiç yazılı geleneğe sahip olmayan Zazacayı bir diğer yazılı dil olarak geliştirmenin Kürt ulusu arasına ayrılık tohumları ekmek olacağına karar vermişlerdi.
Zazaca dergiler
Ancak, “Zazaca ayrı bir dildir ve Zazalar ayrı bir halktır” diyen ilk Zaza aydını olan Ebubekir Pamukçu’nun 1985 yılında İsveç’te çıkardığı Ayre dergisi ile Zaza kimliği ve varlığı daha güçlü biçimde gündeme gelmeye başladı. Bunu 1988’de İsveç’te yine Pamukçu’nun çıkardığı Piyadergisi izledi. Dergide Zazaca, Türkçe, İngilizce makaleler olduğu halde Kürtçe makale yoktu ve Zazalardan, kimlikleri uzun zamandan beri sadece Türk devletince değil, Kürtlerce de reddedilen ayrı bir halk olarak söz ediliyor ve coğrafi bir ad olarak Kürdistan teriminin yerine ‘Zazaistan’ terimi öneriliyordu. Derginin ilk başta çok küçük bir okuyucu çevresi oldu ama bir süre sonra artan sayıda derginin görüşlerini benimsedi. Halen örgütlü bir milliyetçi Zaza hareketi görünmemekte ama hepsi Zazaların Kürtlerden farklı olduklarını iddia eden, Avrupa’da yayımlanan iki dergi (Desmala Sure ve Ware) ve Türkiye’de yakın zamanda çıkan bir dizi kitap ile yayımcılık faaliyetleri giderek artmakta.
Dersimlilerin talepleri
Geçtiğimiz günlerde, Yaşar Kaya’nın başkanlığını yaptığı Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu adına bir heyet Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Dersimlilerin taleplerini içeren bir mektup sundu. Mektupta UNESCO raporlarına göre ölü bir dil haline gelmekte olan Zazacaya TRT’de, üniversitelerde yer verilmesi, bu dilin Dersim’deki okullarda zorunlu ikinci dil olarak okutulması, Dersim’e kamu görevlisi atanırken, bu dili bilenlere öncelik tanınması, Dersim’deki yerleşim yerlerine de eski isimlerinin verilmesi, Alevi/Kızılbaş inancının temsilcileri olan ocakların tarihsel ve kültürel misyonlarının tanınması, bu kuruluşların özerkliğinin yasal güvence altına alınması, Munzur, Harçik ve Peri vadilerinde yapımı planlanan baraj inşaatlarının durdurulması gibi talepler vardı. 1937-1938’de çeşitli ailelere evlatlık verilen ya da Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilen Dersimli yetimlerin akıbetlerinin ortaya çıkarılması, 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması ve naaşlarının aile mezarlığına defnine izin verilmesi talebiyle devam eden mektup, devletin içten bir özrünün 71 yıldır devlete küskün, kırgın olan Dersimlilerin gönlünü almaya yeteceği ifadesi ile bitiyordu. Bakalım devlet bu sese kulak verecek mi?
Özet Kaynakça: Martin van Bruinessen, Kürtlük, Türklük, Alevilik: Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri, İletişim Yayınları, 2009 ve “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” (Çeviren: Özgür Gökmen), Diyarbakır.net, http://www.diyarbekir.net/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=author_id;id=139; Mehmet Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997; Zilfi Selcan, Zaza Milli Meselesi Hakkında, Zaza Kültürü Yayınları, 1994; Ebubekir Pamukçu, Dersim Zaza ayaklanmasının tarihsel kökenleri, Yön Yayınları, 1992
.15-11-09
.Türk Hava Kuvvetleri’nin staj alanı: Kürt isyanları
“Onur Öymen’in Dersim gafına tepkiler sürüyor. Ben de Kürt Meselesi’nin tarihini yazmaya devam ediyorum. 24/25 Eylül 2009 gecesi SHOW TV’de yayınlanan Siyaset Meydanı programında, Türk Hava Kuvvetleri’nin 1930’daki Ağrı Kürt İsyanı’nın bastırılmasında önemli rolü olduğunu söylediğimde, salondaki üniversite öğrencilerinden biri, o günlerde Türk Hava Kuvvetleri’nin uçak sayısının çok az olduğunu, mevcut uçakların ‘pırpır’ tabir edilebilecek nitelikte uçaklar olduğunu, hele bombardıman yapma kabiliyetlerinin olmadığını söyleyerek, beni yalanmaya çalışmıştı. Aslında söylemek istediğim, Türk Hava Kuvvetleri’nin (ve genel olarak TSK’nin) stajını ne yazık ki kendi halkına karşı harekâtlarda yaptığıydı. Bunca tecrübeye rağmen nasıl olup da 1974 Kıbrıs Harekâtı’nda düşman gemisi sanıp Kocatepe Muhribi’ni batırdıklarına değinmemiştim bile. Ancak o gece, esas konudan uzaklaşmamak için, o tarihte Türk Hava Kuvvetleri’nin yaklaşık 300 uçağa sahip olduğunu, Ağrı’daki harekâtlara yaklaşık 60 uçağın katıldığını söylemekle yetinmiştim. Tartışmayı sürdürmeyişim, Ekşisözlük gibi sitelerde eleştiri konusu olmuştu. Bu hafta, o gece söyleyemediklerimi anlatmak istiyorum.”
***
Osmanlı Dönemi’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan uçak sayısının 100 civarında olduğu sanılıyor. Bunların ne kadarının kullanılabilir olduğu bilinmiyor ama 1925 yılında, Mardin, Erzurum ve Diyarbakır havaalanlarında yaklaşık 50 kadar askerî uçak bulunuyordu. 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said isyanı bastırmak için, THK’nın uçakları da seferber edilmişti. Bu müdahalede kaç uçak kullanıldığına dair Türk arşiv belgelerine ulaşmak, malum nedenlerle henüz mümkün değil, ancak Robert W. Olson’un incelediği 27 Nisan 1925 tarihli bir İngiliz istihbarat belgesine göre, Mardin’de bulunan yedi veya sekiz uçaklık filodan sadece iki uçak çalışır durumdaydı. Fransızların 1921’de geri çekilirken bıraktıkları dört uçakla birlikte Mardin’de müdahaleye hazır sadece dört uçak vardı. Yakıtları trenle İstanbul’dan getirilen bu uçaklar günde iki kez uçuyor ve isyan bölgesini bombalıyorlar; olası bir sabotajdan korunmak için de Mardin’e gece dönüyorlardı. Aynı rapora göre, pilotlardan üçü daha önce Almanlarca eğitilmiş Osmanlı ordusundan gelen asker, diğer üçü ise sivil pilotlardı.
Britanya ile işbirliği
Türk Hava Kuvvetleri’nin isyanı bastırmakta yetersiz olduğunun açıkça görülmesi üzerine Ankara Hükümeti bu konuda adım atması gerektiğini anlamıştı. Bu iş için seçilen ortak çok ilginçti. 5 Haziran 1925 tarihinde Britanya İmparatorluğu ve Türkiye arasında imzalanan bir antlaşma uyarınca, İstanbul’daki İngiliz Askerî Ataşesi Binbaşı R. E. Harene ile İtalyan Ataşesi Deniz Yarbayı Neyroni’den oluşan bir ekip Türk Hava Kuvvetleri’ni yetkinleştirmek için bir dizi rapor hazırlamışlardı. (Resmi tarihe göre Şeyh Said İsyanı’nın arkasında Britanya’nın olduğu söylendiği halde, Türkiye’nin isyan sürerken, Türk Hava Kuvvetleri’ni geliştirmek için Britanya ile askerî işbirliği yapmasının ne anlama geldiğinin yorumunu okurlara bırakıyorum.)
Söz konusu rapora göre 1926 sonu itibariyle Türk Hava Kuvvetleri’nin elinde 153 savaş uçağı vardı. Bunlardan 77’si (20 Bréguet, 10 Junkers, 30 Caudron, 17 Savois markalı) 1925 yılında satın alınmıştı. Ayrıca Osmanlı’dan kalma faal 10 savaş uçağı vardı. Geri kalan uçaklar kullanıma uygun değildi.
Türk Hava Kuvvetleri’nin uçakları ilk olarak 1927 yılı sonbaharında, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdürrahim’in güçlerine karşı kullanıldı. Bir Fransız istihbarat raporuna göre, Palu ve Malatya’dan kalkan uçaklarla, Diyarbakır’a götürülmek üzere 25 Ekim 1927’de trenlerle Mardin’e getirilen beş uçak isyancıları bombalamıştı. Rapora göre, bölgede 24 uçak müdahaleye hazır bekliyordu.
Çelik kartallar Ağrı’da
Türk Hava Kuvvetleri uçakları esas olarak 1927-1930 arasında birkaç fasılada gerçekleşen Ağrı Kürt İsyanı sırasında kullanıldı. Bu dönemde kullanılan uçak sayısı konusunda resmi bilgi yok. Ancak 27 Ocak 1928 tarihli bir Fransız istihbarat raporuna göre, o sırada Türk Hava Kuvvetleri’nin elinde 200 kadar uçak vardı. (Örneğin 1928’te 45 adet Bréguet 19.7.A2 alınmıştı.) Robert Olson’a göre sayı 1930 sonlarında 300’e ulaşmış, bunlardan 60 kadarı Ağrı’da kullanılmıştı. Araştırmacı Emin Karaca’ya göre ise Ağrı’da kullanılan uçak sayısı 80 civarındaydı.
Ağrı’daki Kürt kuvvetlerinin kumandanı İhsan Nuri Bey’in hatıralarında bu uçakların nasıl moral bozduğunu okuyabiliriz. İhsan Nuri’ye göre 1927 yılı sonbaharında İran sınırından iki kilometre içerde olan Kürdova köyüne yapılan bombardımanı diğerleri izlemiş, 1930 sonbaharına kadar onlarca köy ve mezra imha edilmiş, binlerce Kürt öldürülmüştü.
Düşürülen uçaklar
Bu uçakların Türk tarafına verdiği güven ve gururu ise Temmuz-Ekim 1930 arasındaki Oramar Harekâtı sırasında gazetelerde çıkan haberlerde okuyoruz. Örneğin 13 Temmuz 1930 tarihliCumhuriyet gazetesindeki habere göre “10-15 tayyareden mürekkep muhtelif filolar, ağır bombardıman bombaları ile hücum etmişler, büyük telefat veren şakileri şaşkın ve yılgın bir hale getirmişlerdir.” Muhabir Yusuf Mazhar Bey, 16 Temmuz’daki haberinde şöyle devam eder: “Ben böyle zabitlere malik olduğum için bahtiyarım. Arkadaşlarım asiler üzerine öyle kahramanca ve müthiş akınlar yaptılar ki bu ateşli harekâtı tasvir edebilmek bile pek güçtü. Şakilerin üzerine dört beş metreye kadar inerek onları mitralyöz ateşleri içinde mahvettiler.” Yazara göre, ‘çelik kartallarımız’ın yaptığı ‘bilafasıla’ (aralıksız) bombardıman sonucu (uçaklar yangın bombaları da atıyordu) Kürt isyancılar tamamen ezilmişti. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset dolmuştu. Zilan’da imha edilenlerin sayısı 15 bin kadardı. Harekât sırasında sekiz uçak düşürülmüş ve isyancıların eline sağ geçen iki pilotun gözleri oyulmuş, burunları kesilmiş, sonra da öldürülmüşlerdi. Kürt kaynaklarına göreyse düşürülen uçak sayısı 12’ydi ve pilotların öldürülmesinden onlar da söz ediyordu.
Ebabil Kuşları
Cumhuriyet’in 23 temmuz tarihli sayısında uçaklar, ‘Ebabil Kuşları gibi’ Kürtlere saldırıyordu. (Ebabil Kuşları, 570 veya 571 yılında Mekke’ye saldıran Yemen Valisi Ebrehe’nin ordusunu yok eden efsanevi kuşlardı.) Aynı günlerde gazetelerde bölgede 60 uçağın kalkış ve inişine elverişli bir havaalanı inşa edildiği haberleri çıktı. Bu haberle birlikte Türkiye ile İran savaşın eşiğine gelmişlerdi. Sonuçta, İran’ın desteği sağlandı, karacısıyla, havacısıyla Türk ordusu, Kürt isyancıları yendi.
Dersim’de birAtatürk kızı: Sabiha Gökçen
1937-1938’deki iki aşamalı Dersim Harekâtı’na Diyarbakır’dan havalanan, 16 ila18 adet Bréuget markalı uçak katılmıştı. (1934’te hizmete girenlerle sayıları 70’e ulaşan Bréguetler 1938’den itibaren Vulteeler ile değiştirileceklerdi.)Harekâta katılanlardan biri, ‘Türkiye’nin ilk kadın pilotu’, ‘ilk askerî kadın pilotu’, ‘savaşa katılan ilk kadın pilotu’ unvanlı Sabiha Gökçen’di. Bu konuda kapsamlı bir makale yazan Ayşe Gül Altınay’ın (ki Gökçen’le ilgili bilgileri, kaynakçada künyesini verdiğim bu makaleden derledim) Sabiha Gökçen’in hatıratından aktardığına göre, 1913’te Bursa’da doğan, anne babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi ile yaşayan küçük Sabiha’nın hayatı, 1925’te Mustafa Kemal’in Bursa’yı ziyareti sırasında kökünden değişmişti. Koruma duvarını bir şekilde aşarak, okuma isteğini kendisine ileten Sabiha’nın azminden çok etkilenen Mustafa Kemal, ağabeyinden izin alarak Sabiha’yı evlat edinmişti. Bir süre Arnavutköy Kız Koleji’nde, bir süre Üsküdar Kız Lisesi’nde okuyan Sabiha, sağlığı elvermediği için eğitimine ara vermiş, Heybeliada’da ve Viyana’da bir süre tedavi gördükten sonra Paris’e gitmiş; ancak hem memleket, hem de Paşa’nın hasretine dayanamayarak, tedavisi biter bitmez Türkiye’ye dönmüştü.
Soyadını Atatürk veriyor
1934’te Soyadı Kanunu çıkınca, Mustafa Kemal kendisine Gökçen soyadını vermişti. Belki de bu soyadının etkisiyle, o güne kadar havacılıkla hiç ilgilenmezken, Mayıs 1935’te yeni kurulan Türk Kuşu’nun açılış töreninde Rus öğretmenlerin planörleriyle yaptıkları gösterilerden çok etkilenmiş ve kendisinin de denemek istediğini söylemişti. Atatürk’ün bu isteğe yanıtı şöyle olmuştu: “Cesaretini beğendim (...) Gökçen soyadına havacılık çok yakışır doğrusu.”
Paraşütle başlayıp uçaklarla havacılığa devam edecek olan Sabiha Gökçen için artık ‘istikbal göklerde’ idi. Birkaç ay içinde Türk Kuşu’ndaki eğitimini tamamlayan Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Rusya’ya planör öğretmenliği eğitimi almaya gönderildi. Odessa’da planör öğretmenliği diploması alan Gökçen, Ankara’ya dönüşünde Eskişehir Askerî Tayyare Okulu’ndan getirilen motorlu bir uçakla eğitimine devam etti. Motorlu uçakla ilk kez tek başına uçuşundan sonra Atatürk kendisiyle ilgili planlarını şöyle açıkladı: “Teşekkür ederim Gökçen (...) Beni çok mutlu ettin. Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim (...) Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın. Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır tahmin ediyorsun değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir Askerî Tayyare Okulu’na göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.”
Dersim gönüllüsü
Bu eğitim gerçekten özel bir eğitimdi, çünkü okuldaki tek kadın Sabiha Gökçen’di. Ona eşlik eden ilkokul öğretmeni Nüveyre (Uyguç) Hanım’la birlikte Eskişehir’de iki yıl eğitim gören Sabiha Gökçen, hatıratına bakılırsa, Atatürk’ü bizzat ikna ederek, kendi isteğiyle Dersim Harekâtı’na katıldı.
1937 yılı ilkbaharında bir ay boyunca “bir gün rasıt (gözleyici) bir gün pilot olarak” çok sayıda uçuş yapan Gökçen, anılarında Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde durmaz. O, bu harekâta ülkesinin kendisine “verdiği görevi yerine getirmek” üzere katılmıştır.
Dersim Harekâtı sonrası Sabiha Gökçen bir ulusal kahramandır. Onu ilk kutlayanlar Başbakan İsmet İnönü ve Cumhurbaşkanı Atatürk’tür. Atatürk “Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor... Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir... Biz asker bir ulusuz. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulusuz... Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir... Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır” demişti.
Anlamlı suskunluk
Sabiha Gökçen’e 28 Mayıs 1937 tarihinde, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere üç yüzden fazla davetlinin katıldığı bir törenle Türk Hava Kurumu’nun Murassa (=değerli taşlarla bezenmiş) Madalyası verilecektir. Ancak ortada garip bir durum vardır. Sabiha Gökçen’in neden ulusal bir kahraman olduğu konusunda çarpıcı bir suskunluk vardır. Çünkü Dersim harekâtı kamuoyundan gizli tutulmuştur. Nitekim Havacılık ve Spor dergisine göre Sabiha Gökçen bu madalyayı “gerek kurslarda, gerek Türk hava ordusu mektep ve kıt’alarında büyük muvaffakıyetler [gösterdiği] ve son atışlı tatbikatta kahramanca hizmet” ettiği için almıştır. Gökçen’i ateşli bir şekilde tebrik eden gazete yazarları ve hatta madalyayı sunan Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca’nın açıklaması da şöyledir: “Türk Hava Kurumunun madalya nizamnamesi (hayatını istihkâr edecek derecede fedakârlık gösteren uçmanlara) madalya verilmesini kaydeder. Bunun için hava ordusu kıtalarından parlak notlar alan ve Genelkurmay Başkanı Sayın Mareşalin takdirlerini kazanan yiğit Gökçeni, Türk Hava kurumu murassa madalya ile taltife karar vermiştir.” Gökçen’in yaptığı teşekkür konuşmasında da Dersim’in adı geçmez, ancak Mareşal Çakmak’a özel bir teşekkür vardır.
Kemalist klişe: Feodaliteyi tasfiye
Dersim Harekâtı ve Gökçen’in buradaki başarıları üzerine suskunluk İsmet İnönü’nün TBMM’nde bu konuda yaptığı konuşmanın ardından bozulur. 15 Haziran 1937 gününden başlayarak gazeteler Dersim üzerine haberler yayımlamaya başlar. Aynı gün Tan gazetesinde çıkan bir yazı gazetelerde o güne kadar uygulanan (oto)sansürü açıklamaya çalışır: “Birkaç gün evvel ilk kadın tayyarecimiz Sabiha Gökçene murassa bir madalya verildiği yazıldığı zaman uçuş tatbikatındaki hizmetlerinden bahsedilmişti. Bu hizmetlerin mahiyeti sarahatle (açıklıkla) ortaya konulmamıştı. Buna da sebep şu idi: Feodalizmin son döküntülerinin tasfiyesi için alınan esaslı tedbirlerin tarihi bir ehemmiyeti vardır. Bunların millete ve dünyaya etraflı bir suretle bildirilmesi, İsmet İnönü’nün büyük nutkuna bırakılmıştı.”
Sabiha Gökçen anılarında Tunceli değil de Dersim adını kullanır ancak bu anlatıda ne bombalar vardır, ne ölen, yaralanan, göçe zorlanan insanlar, ne de Dersim Harekâtı’nın içeriğine dair herhangi bir bilgi. Gökçen’in Dersim’deki rolüyle ilgili olarak, ancak 1972 yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayımlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938) adlı kitapta birkaç satır okumak mümkün olur: “Bu arada Demenanlı aşiret reisleri nezdinde toplantı halinde bulunan diğer aşiret reislerinin, havadan bombardıman edilmek suretiyle toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak lüzumu üzerine Tayyare Alay Komutanı komutasında 15 uçaklı bir filo, Kırklar dağı-Darboğaz dere yolu-Zel Dağı-Kırmızı ve Kosur dağları kuzeyindeki Keçizeken (Yukarı Bor) köyünü havadan bombaladı. Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen hanımın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru kaçan asi grubuna oldukça ağır zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu” (s. 377)
‘Üç maymunlar’
Bu açıklamaya rağmen, Sabiha Gökçen, 28 Haziran 1987’de Nokta dergisinden Hıdır Göktaş’a verdiği röportajda harekât sırasında halktan ölenler olup olmadığı sorusunu da şöyle yanıt verecektir: “Yoktu. Keşif yapılıyordu, ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu. Çoluk çocuk olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu. Böyle bir şey olmamıştır.”
O sırada, 19. Piyade Alayı’nda stajyer olarak görev yaparken Dersim’e gönderilen, geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Kontenjan Senatörü, 12 Mart Muhtırası’nın imzacılarından Muhsin Batur yıllar sonra verdiği bir mülakatında okuyucularından özür dileyerek yaşantısının bu bölümünü anlatmaktan kaçınacağını söyler. Bunun nedeni sorulduğunda, Dersim’de tanık olduğu şeylerin bir devlet sırrı olarak kendisinde kalacağını, ancak o dönemde o yörede tanık olduğu ‘şeylerin’ günümüzde de yapılan ve karşısında olduğu ‘şeyler’ olduğunu söyleyerek sözlerini noktalar.
Sabiha Gökçen’in suskunlukla geçiştirdiği, Muhsin Batur’un anlatmaya dilinin varmadığı şeyleri artık konuşuyoruz. Bu konuşmanın, bir çeşit ‘katharsis’ (geçici, yüzeysel rahatlama) seansına dönüşmemesini, aksine kapsamlı bir tarih eleştirisinin ve kapsamlı bir telafi yaklaşımının ilk adımı olmasını dileyelim.
Kaynakça: Robert Olson, “The Kurdish Rebellions of Sheikh Said (1925), Mt. Ararat (1930), and Dersim (1937-38): Their Impact on the Development of the Turkish Air Force”, Welt Das Islams, Vol. 40, Number 1, March 200, s. 67-94; İhsan Nuri Paşa, Ağrı Dağı İsyanı, Med Yayınları, 1992; Emin Karaca, Ağrı Eteklerindeki Ateş, Alan Yayıncılık, 1991; Faik Bulut, Dar Üçgende Üç İsyan, Belge Yayınları, 1992; Ayşe Gül Altınay, “Ordu-Millet-Kadınlar: Dünyanın İlk Kadın Savaş Pilotu Sabiha Gökçen”, Vatan Millet Kadınlar (Derleyen Ayşe Gül Altınay), İletişim Yayınları, 2000, s. 246-279; Halit Kıvanç, Bulutlarla Yarışan Kadın: Halit Kıvanç, Sabiha Gökçen’le Söyleşiyor, YKY-THY ortak yayını, 1998; Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, (Anıları kaleme alan Oktay Verel) Türk Hava Kurumu Yayınları II, Evrim Matbaası, İstanbul 1982.
.22-11-09
.Kurban bir İslâm inancı mıdır
Kurban Bayramı dolayısıyla, kurban kültürü ile ilgili bir yazı yazmaya niyetlendiğimde, bu işin tarihçilik kadar kolay olmadığını gördüm. Yine gördüm ki, Kurban, insanlık tarihi kadar eski bir tarihe sahip ve tarihe baktığımızda, kurban sunmayan kültür yok denecek kadar az. İnsanoğlu Prehistorik dönemlerden günümüze kadar, totemlere, şeytana, ilâhi ve doğaüstü güçlere, hayali veya gerçek canavarlara, yanardağlara, şimşeklere, azgın okyanuslara ve daha nice güce adaklar adamış, kurbanlar sunmuş. Bazen doğal çevrimin sorunsuz sürmesi için, bazen verimliliği arttırmak, bazen doğayı ya da ilahları kızdırmamak, ya da kızgınlığını yatıştırmak, bazen şükranlarını sunmak, kefaret ödemek, bazen de sevgi ve sadakatini kanıtlamak için.
Kurban sözcüğünün kökeni
Kurbanın ne kadar eski ve köklü bir gelenek olduğunu gösteren kanıtlar dillerin içinde saklı. Sevan Nişanyan’ın uzmanlık alanında ahkâm kesmek istemem ama yüzeysel bir araştırmayla öğrendiğime göre Sümer dilinde kurban için iki ayrı sözcük, ‘puhu’ ve ‘dinanu’ var. Kabala’nın en eski metni olan Seferha-Bahir’de kurbanın birleştiriciliğinden söz ediliyor. İbranicedeki ‘karev’ kökünden gelen ‘korban’ sözcüğü, üç noktayı; tanrı ve insanı, anne ve babayı ve metafizik dünyada erkek ve dişi unsurları birleştiriyormuş. Bunun dışında, Tevrat’ta ‘minha’, ‘iseh’, ‘zebah’, ‘olah’ gibi kurbanla ilişkili kavramlar olduğunu gördüm.
Arapçadaki ‘kurban’ kelimesiyle İbranicedeki ‘korban’ kelimesinin akraba olduğu anlaşılıyor. Arapçanın en eski şekillerinden biri olan Akadçadaki qarabu ya da karabu kökünün anlamı ‘yaklaşmak’, ‘yakınlık kurmak’, ‘dua etmek, yakarmak’. Arapçadaki kurban kelimesi de ‘krb’ kökünden gelip, ‘yakınlık’ ve ‘akrabalık’ anlamları taşıyor. Kur’an’da kurban bahsinde geçen ‘boğazlayarak kesme’ anlamına gelen ‘zebeha’ fiili de İbranicede ‘kan dökme’ anlamına gelen ‘zebah’la akraba olmalı. Bunun dışında, Allah’a yaklaşmak amacıyla kesilen belli cins ve nitelikte hayvanlar için kullanılan ‘uhdiye’, ‘dahiye’, ‘ıhdiye’ gibi terimler var.
Aynı kavram zenginliği Batı dillerinde de var. İlk akla gelenler sacrifice, sacrificie, victim, eucarastie, redemption sözcükleri/kavramları. Bunlardan en yaygın olanı ‘sacrifice’. Latincede ‘kutsal’ anlamına gelen ‘sacer’ ile ‘yapmak’ anlamına gelen ‘facere’ sözcüklerinin birleşmesinden oluşuyor. Yine Latincede bir şey sunmak, takdim etmek anlamına gelen ‘offere’ fiilinden türetilmiş ‘offering’, ‘offrande’, ‘opfer’ gibi sözcükler var. Bugün Batı kültüründeki‘sacrifice’ terimi, öldürülerek sunulanları yani ‘kanlı kurban’ları anlatırken, her ne şekilde olursa olsun (kanlı ve kansız) tüm sunular için ‘offering’ terimi kullanılıyor.
Çeşitli Türk kavimlerinin kanlı kurban karşılığı kullandığı kavramlar arasında ‘taylga’, ‘yağışlık tapıg’, ‘tablig’, ‘kudayı’, ‘kereh’, ‘tolu’, ‘dolu’ varken, kansız kurban anlamına gelen ‘saçı’, ‘saçu’, ‘saçılga’ sözcükleri yer alıyor.
Habil ve Kâbil Kıssası
İlk kurbanın ne zaman ve hangi kültüre ait olduğunu ve ilk neyin kurbanın edildiğini bilmek kolay değil. Rivayete göre, Adem’in oğullarından Habil, kardeşi Kâbil’le aynı batında doğan kızla evlenmek istediğinde, Kâbil aynı batında doğan kızla evlenmek hakkının kendisinde olduğunu söyleyerek itiraz eder. Bu sorunu çözmek için Tanrı’ya kurban sunmaya karar verdiklerinde, Habil çoban olduğu için sevdiği besili bir koçu (bazı kaynaklara göre semiz bir sığırı), Kâbil ise çiftçi olduğu için mahsulünün değersiz kısmından bir başak demeti sunar. Gökten gelen ateş, Kâbil’in başak demetini yakarken Habil’in hayvanına dokunmaz. Bazı antropologlar pahada ağır olanın Tanrı katında da daha değerli olduğunu söylerlerse İslâmi yorumlarda gerekçe, Kâbil’in niyetinin ‘halis’ olmadığıdır.
Kansız kurbanlar
Yine antropologlara göre, Hâbil avcı toplumların, Kâbil ‘tarım toplumlarının simgesidir. Kâbil’in kurbanı kansız, Habil’in kurbanı ise kanlı kurbanların ilk örneğidir. Ancak ister kansız ister kanlı olsun, tarih boyunca, insanoğlu, toplumsal kültürü açısından en değerli, en önemli gördüğü şeyleri kurban olarak sunmuş. Kansız kurban olarak, buğday pirinç, arpa, darı gibi hububatlar, su, bira, şarap, süt, kımız gibi sıvılar, o kültür için değerli malzemelerden yapılmış yemekler sunulduğu gibi, zenginler mücevherler, fakirler kilden yapılmış heykeller sunmuş. Bazı toplumlarda, kefaret bedeli olarak saç kesme, hadım olma, cinsellikten uzak durma, fahişelik yapmak da, kansız kurban sayılır. Eski Türklerde ölen kişinin atının kuyruğunun kesilmesi, İslâmiyet öncesi Arap toplumlarında ise hayvanların bir parçasının kesilmesi kan içerse bile, kansız kurban türüne örnek olarak gösterilmekte. Yahudilik ve Müslümanlıktaki sünnet uygulamalarının bile kansız kurbanın bir türü olan ‘kefaret kurbanı’ kavramının parçası olduğunu düşünenler var.
Kanlı kurbanlar
Ama pek çok toplumda, kurban denilince ‘kan’ akla gelir. Çünkü tarih boyunca kanın, sözleşme, kutsallaştırma, korunma, arınma, büyü ve statü anlamları içerdiği biliniyor. En yaygın kanlı kurban uygulaması, hayvan kurbanı. Her toplum kendi kültürüne uygun nitelikte ve büyüklükte hayvanları kurban etmiş. Bazı toplumlar, kanatlı hayvanları, bazıları balıkları, bazıları develeri, bazıları küçükbaş hayvanları kurban ederken, Eski Türklerin kanlı kurban için tercih ettikleri hayvanların başında at ve koç geliyor. Bazı araştırmacılar, Eski Türklerde deve dışında her tür evcil hayvanın kurban edildiğini söylemekte, bunlara köpeği ve domuzu da eklemekteler.
İnsan kurbanları
Kansız kurban ve kanlı hayvan kurbanlarının yetmediği yerde insan kurbanına başvurulmuş. İnsan denince de akla ilk olarak çocuklar gelmiş. Özellikle ilk doğan çocuk Tanrı’nın hakkı sayılmış. Çocuk kurbanlarının Samilerde, Fenikelilerde, bazı Kızılderili kültürlerinde, Doğu Afrika yerlilerinde ve eski Ruslarda görüldüğü biliniyor. Bu toplumların bazılarında insanlar küçük parçalara bölünerek, parçaları ekili arazilere savrulurmuş. Hindistan’da, Mısır’da, Mezopotamya, Anadolu ve Ege’deki pek çok kültürde, Amerika Kıtası ve Pasifik Adaları’nda insan kurban edildiğine dair ipuçları var. Mayalar kuraklık zamanlarında genç kızları ve delikanlıları volkanik kuyulara atarlarmış. Azteklerin başkentindeki Teocalli Tapınağı’nda ele geçen 136 bin insan kafatasını kurban ritüeli ile açıklayanlar olduğu gibi, Aztek toplumundaki protein açığını kapatmak için insanların kurban edildiğini ya da siyasi otoritenin kutsalı kullanarak toplumdaki egemenliğini pekiştirdiğini ileri süren ‘dünyevi’ yorumlar da var. Sevindirici haber, Eski Türklerin insan kurban ettiğine dair sağlam kanıtların olmaması.
Kan akmalı mı akmamalı mı
Kanlı kurbanda uygulanan yöntemler temel olarak ikiye ayrılıyor. Bazı kültürlerde, kurbanın kanı akıtılarak, bazılarında akıtılmadan öldürme eylemi gerçekleştiriliyor. Örneğin Eski Türklerde, bel kırma, suda boğma ve atar damarı sıkma, kalbe bıçak sokma yöntemleri uygulanırken, kurbanın kanı akıtılmazmış. Bu anlayış Moğollara da geçmiş. Cengiz Yasaları’na göre, kurbanın kanı akıtılmadığı gibi eti de yenmezmiş. Bazı toplumlarda ise kurbanın mutlaka kanının akması, etinin yenmesi gerekli imiş. Kurbandan yiyen kişinin kutsallaşarak daha güvenli hale geleceğine inanılırmış.
Tek tanrılı dinlerde kurban
Tek tanrılı semavi dinlerin hepsinde kurban kesme geleneği var ve bunun kökeni, Tevrat’a uzanıyor. Tevrat’a göre İbrahim’in, eşi Sara’dan çocuğu olmaz. İbrahim, Sara’dan bir çocuğu olması durumunda bunu Tanrı’ya kurban olarak adar. Bu arada cariyesi Hacer’den İsmail doğar. Sara ilerlemiş yaşında (100 veya 125 yaşında?) bir oğul doğurur. Oğlanın adını İshak koyarlar. İbrahim, Tanrı’nın isteği üzerine oğlu ile birlikte Moriah Dağı’na gider, orada bir sunak hazırlar, üzerine odun dizer ve İshak’ı, sunaktaki odunların üzerine yatırır. Tam onu boğazlamak için bıçağına uzanmıştır ki, Tanrı’nın meleği göklerden seslenir ve “Çocuğa dokunma!” der. “Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.” İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç görür. Gidip koçu getirir. Oğlunun yerine onu kurban eder.
Tapınak’ın yıkılması
Musevilikteki kurban edimi, yeraltı, yerüstü ve gökyüzünün kesişme noktası sayılan ‘Tapınak’ta yapılırmış. Tapınak, Hazreti İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmek istediği, meleklerin yeryüzüne inip çıktıkları merdivenin bulunduğu, Kudüs yakınlarındaki Moriah Dağı’ndaymış. Tarih boyunca kurban törenlerinin ifa edildiği Tapınak, MS 70 yılında Roma İmparatoru Vespesianus ve oğlu Titus tarafından yerle bir edilince, Tapınak yeniden inşa edilinceye kadar kurban âdetine ara verilmiş. Tapınak bir daha inşa edilmediği için de Musevilerde kurban âdeti yok.
Yeni Ahit’te (İncil), hikâye aynen tekrarlanır ancak, Hıristiyan inancına göre, İsa son kurban olduğu için, artık yeni kurbanlara gerek yoktur. Hıristiyanlar, kurban ritüelini, İsa’nın etini sembolize eden ekmek ile kanını sembolize eden şarabın kullanıldığı ayinlere dönüştürürler.
İslâm geleneğinde kurban
‘Bu kurbanlar atanız İbrahim’in sünnetidir’ hadisi, İslâmiyet’in kurbanı Musevilikten aldığını gösterir. Nitekim her iki din de ilk kurban olayını Hazreti İbrahim’in oğlunu kurban etme olayına bağlar. Tek fark, Hazreti İbrahim’in hangi oğlunun kurban edilmek istendiği konusundadır. İslâmi kaynaklara göre, olay, Moriah Dağı yerine Mekke’de geçmiştir. Kur’an’da Saffat Suresi’nin 99-107. ayetlerinde İbrahim’in, kavminin putlara tapması üzerine, ‘Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla” dediği, Allahın ona ‘uysal bir çocuk’ müjdelediği’, çocuk koşup oynayacak yaşa geldiğinde ise İbrahim’in rüyasından hareketle çocuğu boğazlamak üzere yüzüstü yere yatırdığında bir büyük kurbanlık vererek çocuğun hayatını bağışladığı anlatılır.
İshak mı İsmail mi
Kur’an’da çocuğun ismi açıkça belirtilmediği halde, İslâmi kaynaklar bu ismi ‘İsmail’ olarak verirler. Bilindiği gibi geleneğe göre İsmail Müslümanların atası, İshak ise Yahudilerin atasıdır. İslâm tefsircilerine göre Tevrat’ta kurbanlık oğul için ‘biricik’ tabiri kullanılmaktadır. İsmail, İshak’tan önce doğduğu için ‘biricik’ oğul İsmail olmalıdır. Eğer, ‘biricik’ ifadesi yanlışlıkla yer aldıysa, ikinci oğul olan İshak’ın kurban edilmesi, Tevrat’taki ‘şükran için ilk mahsulün kurban edilmesi’ mantığına uymaz. İlahiyatçı olmayan yorumcular ise Sara’nın ‘ana kraliçe’ konumunda olduğu için, yüz yaşını geçtikten sonra doğurduğu tek oğlunun kurban edilmesine izin vermeyeceğini, halbuki Hacer’in hem cariye hem de genç olması yüzünden, oğlunun kurban edilmesine karşı çık(a)mayacağını söylerler. Ama her iki dinde de sonuçta oğlun kurban edilmediği kabul edilir.
Kurban farz mıdır sünnet mi
Bunlar dışında, kurban konusunda Kur’an’da açık bir hüküm yok. Hac Suresi’ndeki “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir” ifadesi ile Kevser Suresi’ndeki ‘ve’salli’ ve ‘ve’nhar’ ifadelerinin tefsircilerce ‘namaz’ ve ‘kurban’ olarak yorumlanmasını muğlâk bulanlar, konuyu Peygamber’in uygulamalarına (Sünnet) göre değerlendirirler. İlk Kurban Bayramı (Arapça ‘İyd-i Adha’) ilk kez Hicret’in ikinci yılında, zilhicce ayının onuncu gününde (Nisan 624) kutlanmış, ilk gün namazın ardından Peygamber kurban kesmenin faziletlerinden bahsetmiştir. Bu bağlamda, Şafiilere göre kurban kesmek ‘sünnet-i lazime’ (yapılması gereken sünnet), Maliki ve Hanbelilere göre, ‘müekked sünnet’ (güçlü sünnet), Hanefilere göre sadece ‘vacip’tir. Yani, imkânı olan kurban kesmelidir, ancak kurban kesilmemesi günah değildir. Nitekim Tırmizi ve Ebu Eyüp Ensari’ye göre, Peygamber’in sağlığında kurban kesme çok revaçta değildir, kurban âdeti daha sonra yaygınlaşmıştır.
İslâmi teamüllere göre, kurban kesmek için belli bir yerde oturuyor olmak, zengin olmak, hür olmak, aklı başında olmak ve Müslüman olmak gerekir. Koyun, keçi, sığır ve deve cinsinden, belli yaşlarda ve kusursuz hayvanlar, kanı akıtılarak öldürülür. Kurbanın eti üçe bölünüp bir parçası ev halkına, biri eş, dost ve akrabalara, kalanı ise ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtılmalıdır.
Kurban teorilerinden bir demet
Kurban konusundaki sadece ilahiyatçılar değil, antropologlar, sosyologlar, psikologlar da kafa yormuşlar. Yerim sınırlı olduğundan bir kaçına özet olarak değinmek istiyorum, isteyen daha ileri araştırmaları kendileri yapabilir. Bu konuda geliştirilen bilimsel teorilerden ilki Edward B, Taylor’un ‘Hediye Teorisi’. Taylor’a göre, insanlar, toplumsal hayatta başkalarını etkilemek, onlar tarafından beğenilmek, sevgilerini kazanmak, yaşanmış tatsızlıkları unutturmak, hatayı telafi etmek ya da karşıdan gelecek bir kötülüğü aza indirmek veya yok etmek için hediye verir. Bu davranışın dini hayata uyarlanmış şekli kurbandır. Ancak Taylor’a göre, kurban ritüelinde kutsala yer yoktur. Çünkü kendilerine hediye sunulan doğaüstü varlıklar, insan eylemlerinin ahlaki boyutlarıyla ilgilenmezler. Bunu bilen insan da, ‘ben veriyorum ki, sen de ver’ (Latince ‘do ut des’) anlayışına göre davranır, yani kurbanı kendisine bir çıkar edinmek için ‘rüşvet’ olarak sunar.
Kutsal mı kutsal dışı mı
Taylor’a karşı çıkan Wilhelm Schmidt’e göre, kurban olayı tamamen ‘kutsal’la ilgilidir. İnsanlar kendi üretemedikleri ürünleri, kendi yetiştiremedikleri av hayvanlarını verdiği için ilahi güçlere karşı şükran görevlerini yerine getirme, minnettarlıklarını belirtme amacıyla kurban sunmaya başlamışlardır. Schmidt, ‘ilk mahsul’ için sunulan (kanlı veya kansız) ilk kurbanın, kurban ritüelinin en eski formu olduğunu savunur.
Henri Hubert ve Marcel Mauss’a göre kurban “kutsal olmayanla kutsal arasında ilişki kurma’ aracıdır. Onlara göre, kurban her toplumda vardır, hepsinin temelinde doğaüstü varlıklarla ilişki kurmak vardır ama her kurban özel bir amaca yöneliktir. Kurban, toplumsal dayanışmayı canlandırır, birlik ve beraberliği, paylaşmayı ve özveriyi artırır. Bunların yanında kurbanın şükür, sözleşme ve tövbe işlevleri vardır. Hubert ve Mauss, kutsalı reddetmezler, fakat onun baştan olmadığını, kurban etme eylemi sırasında ortaya çıktığını ileri sürerler.
Emile Durkheim’a göre ise, Tanrı toplumun fertleri kontrol altında tutmak için geliştirdiği hayal ürünü bir kavram olup, toplumun yaptırım gücünü temsil eden bir semboldür. Durkheim, kurbanın kökeni konusunda Hubert ve Mauss’a katılır, fakat kutsalla ilişki kurmanın toplumsal hayattaki mübadelenin yansıması olduğunu ileri sürer.
Tanrıyla alış-veriş
Fransız sosyoloji ekolünden etkilenen araştırmacıların çoğu kurbanın ‘karşılıklı alış-veriş’ olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Georges Gusdorf, kutsalla insan arasında karşılıklı ticaret olduğunu fakat bunun derin duygularla maskelendiğini ileri sürerken, Jacques Derrida kurbanın kökeninde ilkellerin ekonomi anlayışı olduğunu ve bunun günümüze kadar geldiğini, Lucien Lévy-Bruhl kurbanın görünenle görünmeyenin, doğayla doğaüstünün karşılıklı etkileşimi olduğunu savunur.
Gerardus van der Leeuw’un ‘Büyü Teorisi’ne göre kurban ne karşılıklı bir alışveriş ne de rüşvettir. Kurban büyüsel gücün aktarımını sağlayan bir hediyedir. İlk aşamada, yaratırken enerjisinin azaldığına inanılan Tanrı güçlendirilir; Tanrı güçlenince de gücünü insana verir. Bu teoride ‘do ut es’ kavramı, ‘ben veriyorum ki karşılığında sen de veresin’ yerine ‘ben gücü sana veriyorum ki böylece sen de onu bana geri verebilesin’ şekline dönüşmüştür.
Oedipus Kompleksi
Sigmund Freud’un ‘Psikanalitik Teorisi’ne göre ise, klanın atası sayılan ve onunla bütünleşmek için öldürülen kutsal hayvan, ‘baba figürü’nü temsil eder. ‘Baba’yı öldürme nedeni ise erkeklerin anneye duyduğu cinsel istek ve onu ele geçirme arzusudur.
René Girard’ın ‘Şiddet Teorisi’ne göre toplum kendi içindeki şiddeti gidermek için kendi dışında bir şeye şiddetini kanalize eder. Kurbanın amacı, iç çatışmaları yatıştırmak, çatışmaları önlemek ve şiddeti başka yöne çevirmektir.
‘Vahiy Teorisi’nin müellifi Mircea Eliade’ye göre tüm kurbanlar Tanrı tarafından gösterilen ilk kurban töreninin tekrarı ve onun muadilidir ve ilk kurbanın mitsel denkliğinde icra edilir. Bu süreç içinde, insanoğlu her şeyi kutsallaştırabilir; hayvanları, bitkileri, eşyaları, zamanı ve hatta kendisini kutsalın sınırları içine sokabilir.
Herkese iyi bayramlar…
Not: Bu yazıyı yazarken, esas olarak Özer Çetin’in 2008 yılında Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde kabul edilmiş “Kurban ile ilgili inanç ve tutumlar” başlıklı doktora tezinden yararlandım.
.29-11-09
.Hoşgörülmek mi, eşit görülmek mi
“İsviçre’deki ‘minare referandumu’ndan sonra siyasetçiler, kanaat önderleri, bilim adamları, gazeteciler, sivil toplum örgütleri başta olmak üzere pek çok kişi, olayı İsviçre’nin iç politikası ile ilişkilendirmek yerine tüm Batı medeniyetine teşmil etti ve derin dinsel, felsefi, tarihsel tartışmalara girdi. Bu tartışmalar sırasında Batı medeniyetinin zaaflarına, karanlık yanlarına ayna tutuldu. Haçlı zihniyetinden, ‘Beyaz Adam’ın kibirinden, İslâmofobiden, oryantalist bakış açısından dem vuruldu. Gerçekten aydınlandık, zihnimiz açıldı. Ancak bu tartışmalarda hiç İslâm, Osmanlı ve Türk tarihine bakmadık. Bu hafta, Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı deneyeceğim. Şeytanın avukatlığını yaparak, aynayı kendimize tutmaya çalışacağım. Bakalım aynada neler görünüyor?”
İslâm’a göre halk ‘Müslüman’, ‘Zımmi’ ve ‘putperest’ diye üç kategoriye ayrılırdı. Birinci kategori, ‘millet-i hâkime’ olarak toplumun en ayrıcalıklı kesimini oluştururken, üçüncü kategoriye yaşam hakkı bile tanınmadı. İkinci kategoriyi oluşturan Zımmiler ise deyim yerindeyse ‘ne ölüyorlardı, ne onuyorlardı.’
İslâm’a göre, ‘Kitap Ehli’ olanlar, yani Hıristiyanlar, Museviler, Yezidiler, Dar’ül İslâm’da yaşamayı ve İslâm devletine sadakat göstermeyi kabul ederlerse kendilerine ‘Allah ve Resulü’nün Zımmesi’ verilir ve din değiştirmek zorunda bırakılmazlardı. Zımmi demek ‘aman gösterilmiş’, ‘himaye edilmiş’, ‘korunmuş’ anlamına geliyordu. İslâm’ın Zımmilik statüsünü oluşturmasının manevi gerekçesini bu kişilerin bir gün Müslümanlığa geçmeleri ihtimali, ekonomik gerekçesini ise Zımmilerin himaye karşılığında ödemek zorunda kaldıkları ‘cizye’ adlı ek vergi oluşturuyordu.
Ömer Paktı’nın koşulları
Ancak, İslâm devletine sadakat göstermek ve cizye ödemekle iş bitmiyordu. Toplumsal ve günlük yaşamda uyulması gereken ağır koşullar vardı. Bu koşulların ne olduğunu, bazı kaynaklara göre Hazreti Ömer (634-644), bazı kaynaklara göre ise II. Ömer devrinde (717-744) gayrımüslimlerle yapılan bir zimmet antlaşmasından öğrenelim. Batılı kaynaklarda ‘Ömer Paktı’, İslâm kaynaklarında ‘Amanname’, ‘Emanname’ diye geçen bu belgede şunlar söyleniyor:
“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla! Bu yazı Ömer bin Hattab’a yazılmış bir mektuptur. Ordunuzla üzerimize yürüdüğünüzde, canımızı ailemizi, malımızı, mülkümüzü ve dindaşlarımızı bize bağışlamanızı istedik. Bunun karşılığında kabul ettiğimiz şartlar dahilinde yaşadığımız şehir içinde ve dış mahallelerde yeni bir manastır, kilise, hücre ya da inziva yeri kurmayacağımızı; harabeye dönen herhangi bir binamızı onarmayacağımızı ya da şehrin Müslüman mahallelerindeki binalarımızı yenilemeyeceğimizi; gece ya da gündüz, Müslümanların kiliselerimize girmesine engel olmayacağımızı; Müslüman gezginleri evlerimize buyur edip onlara üç gece yiyecek ve kalacak yer temin edeceğimizi; kiliselerimizde ve evlerimizde casuslara yataklık etmeyeceğimizi, Müslümanlara düşman olan birini saklamayacağımızı; Hıristiyan dinini özendirmeyeceğimizi ve kimseyi bu dine davet etmeyeceğimizi; İslâm dinine geçmek isteyen akrabalarımızı engellemeyeceğimizi, Müslümanlara saygı göstereceğimizi ve toplantılarımızda yerlerine oturmak istediklerinde ayağa kalkacağımızı; başlık, türban ya da terlik gibi kıyafetlerimizle ve saçımızın biçimiyle onları taklit etmeyeceğimizi; onların kullandığı ifadeleri kullanmayacağımızı ve aile adlarını almayacağımızı; eğerli ata binmeyeceğimizi, kılıç kuşanmayacağımızı, silah edinmeyeceğimizi ya da taşımayacağımızı ve yüzüklerimizin üzerine Arapça harfler kazdırmayacağımızı; şarap satmayacağımızı, başımızın ön kısmını tıraş edeceğimizi; nerede olursak olalım kendimize has giysiler giyeceğimizi; belimize kuşak bağlamayacağımızı; kiliselerimiz üzerine haç koymayacağımızı; Müslüman mahallelerinde ve pazar yerlerinde haçlarımızı ve kutsal kitaplarımızı göstermeyeceğimizi; kilise çanlarını hafifçe çalacağımızı; yanımızda bir Müslüman varken ibadetimizi yüksek sesle yapmayacağımızı; sokaklardaki geçit törenleri sırasında hurma dalları ve heykellerimizi taşımayacağımızı, ölülerimizi gömerken, Müslüman mahallelerinde ve pazar yerlerinde yüksek sesle ilahilerimizi söylemeyeceğimizi ve yanan mumlar taşımayacağımızı; hiçbir Müslüman’a vurmayacağımızı söyledik ve bu konuda söz verdik. Kendimiz ve dindaşlarımız adına bu konularda dikkatli olmaya söz veriyor ve sizden bizi himaye etmenizi bekliyoruz ve bu anlaşmanın herhangi bir maddesini ihlal ettiğimiz takdirde ceza olarak himayenizi kaybedeceğimizi ve bize düşman ve asi muamelesi yapmakta serbest olacağınızı biliyoruz” (Aktaran Sir Thomas Walker Arnold,Preaching of Islam, Westminster 1896, s. 52-53.)
Okurken bile insanın nutkunun tutulmasına neden olan bu Emanname’deki kurallara uymamanın cezası ölümdü. Daha sonraki devirlerde Zımmiler benzer yasaklarla karşılaştılar.
“Bu dem hengâm-ı fursattır...”
28 Mayıs 1453 günü, Bizans’ın başkenti Konstantinopolis uzun bir kuşatmadan sonra teslim olmaya karar verdiğinde, Fatih Sultan Mehmed ve önemli komutanlar bu teklifi kabul etme eğilimi göstermiş, ama Akşemseddin ve Molla Gürani, savaşın devamından yana tavır koyarak “Bu dem hengâm-ı fursattır bütün ada kırılsın” demişlerdi. Çünkü sulh ile teslimi kabul etmek, yağmadan, kiliselerin cami, halkın köle yapılmasından vazgeçmek demekti.
Fethin tanığı Osmanlı tarihçiler Tacizâde Cafer Çelebi ve Tursun Bey’e inanmak gerekirse, Fatih Sultan Mehmed 29 mayısta şehre girdiğinde neredeyse bin yıldır Ortodoks aleminin en büyük mabedi olan Ayasofya’nın kubbesine atıyla çıkmış, ardından kiliseyi çok harap bulduğunu söyleyerek Farsça bir beyit okumuştu. 1 haziranda Ayasofya camiye çevrilmiş, Fatih, hocası Akşemseddin’in imamlığında ilk namazını kıldıktan ve adına ilk hutbeyi okuttuktan sonra şehrin Osmanlı dönemi başlamıştı.
Hoşgörünün sınırları
Bizans’ın son patriği Gennadios’u İstanbul’a getirterek Ortodoks tebaanın içini rahatlatan Fatih, Temmuz 1453’te yayımladığı Emânnâme’de “...kiliseleri ellerinde ola, okuyalar ayinlerince, amma çan ve nâkus çalmayalar ve kiliselerin mescid etmeyim, bunlar dahî yeni kiliseler yapmayalar” buyurmuştu. Fethin ikinci cumasında ise haçları ve çanları kaldırdı. Bugün ‘Suriçi’ dediğimiz bölgedeki yüze yakın kilise ve manastır, Fatih veya oğlu II. Bayezid (hd 1481-1512) zamanında camiye çevrildi. Ayasofya’ya tuğladan minareyi ekleyip medresenin üstüne bir kat çıkan Bayezid idi. Bu girişimden kurtulan nadir kiliselerden biri Aya İrini, diğeri Moğolların Meryem’i Kilisesi idi.
Dahası Ömer’in Emannamesi’nde tanımlanan yasaklar, Osmanlı Dönemi’nde de uygulandı. Yani Hıristiyanlar ölülerini sessizce gömdüler. Evlerinin Müslüman mahallelerine bakan taraflarına pencere yaptırmadılar. Açıkta şarap içmediler. Müslüman mahallelerinden domuz ve haç geçirmediler. Silah taşımadılar. Bir Müslüman’la karşılaştıklarında kaldırım değiştirdiler. Müslümanlarla alçak sesle konuştular, yollarda toplanıp kendi aralarında konuşmadılar. Garip ve aşağılayıcı kıyafetler giydiler. Yeşil renk giymediler. Ermeniler kırmızı, Rumlar siyah, Yahudiler mavi şapka ve ayakkabı giydiler. Hamamlarda takunya giyemediler, camilerin önünden geçerken ayakkabılarını çıkardılar, boyunlarına çıngırak ya da işaretler taktılar ve daha nice aşağılayıcı kurala uyarak Osmanlıların o ünlü hoşgörüsüne mazhar oldular!
Hoşgörünün genişlemesi
Elbette, başta 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudiler olmak üzere, tarihin çeşitli dönemlerinde Avrupa’daki baskılardan kaçan Yahudilerin en azından bir bölümünün Osmanlı Devleti’ni sığınması, her şeye rağmen, Osmanlı Devleti’nin Avrupalı muadillerine göre daha ‘hoşgörülü’ olduğunu düşündürür. Ancak, devletin gayrımüslim tebaasının ezici bir çoğunluğunun (Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Yezidilerin vb.) gidecek başka yerleri olmadığını da biliyoruz. Sonuçta şu veya bu nedenle Zımmi statüsü ‘ehven-i şer’ idi.
Avrupa devletlerinin esas olarak siyasi nedenlerle Osmanlı ülkesindeki gayrımüslimlerin hamiliğine soyunmasıyla, bu kesimlerin durumları giderek iyileşti. Kanuni Sultan Süleyman ile Fransa Kralı I. François arasında 1535 tarihinde imzalanan antlaşma Osmanlı Devleti’nde yaşayan Fransızların din özgürlüğünü tanımakta ve onları din değiştirmeye yönelik baskılara karşı korumaktaydı. Bunu diğer ülkelerle imzalanan koruma antlaşmaları izledi. Biraz da Batılıların zorlamasıyla ilan edilen 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayûn’u ve 1856 Islahat Fermanı ise Müslüman ve gayrımüslim tebaanın ‘eşit haklara sahip vatandaşlar’ olma sürecinde tarihi bir dönüm noktasıydı. Bugün ayakta olan kiliselerin ezici çoğunluğu, Tanzimat’tan sonra inşa edildi. Ancak ‘gâvura gâvur diyememenin’ sıkıntısı on yıllarca sürdü.
Fetih, Meşrutiyet, tehcir ve ihtida
Trabzon, Fatih Sultan Mehmed’in ordularının sefer kronolojisine dayanan kaynaklara göre 15 Ağustos 1461’de, şehrin fethini Macaristan’a bildiren bir Venedik belgesini esas alan İsmail Hakkı Uzunçarşılı’ya dayanan Türk Tarih Kurumu’na göre, 26 Ekim 1461’de Osmanlılarca fethedilmişti. O sırada dört-beş bin kişi civarında olduğu sanılan şehir nüfusunun ezici çoğunluğunu Ortodoks Hıristiyanlar oluşturuyordu. Kaynaklarda ‘Pontuslular’ ya da ‘Pontuslu Rumlar’ diye anılan ve Rumcanın değişik bir diyalektini kullanan bu grubun dışında, biraz da Ermeni, Cenevizli ve Venedikli (‘Latinler’) vardı.
Fetih sırasında şehir halkının bir kısmı kılıçtan geçirildi, bir kısmı Padişahın haremine katıldı, bir kısmı ise çeşitli amaçlarla İstanbul’a götürüldü. Ardından aynen imparatorluğun diğer yerlerinde olduğu gibi, şehri ‘şenlendirmek’ için, Niksar, Amasya, Ladik, Osmancık, İskilip, Gümüş(hane), Çorum, Merzifon, Tokat, Turhal, Zile, Samsun başta olmak üzere 19 yerleşim yerinden Müslüman ahali getirildi. Bu konudaki nadir kaynaktan biri olan 1486 Tapu Tahrir Defteri’ne göre, şehirde yaşayan 6.711 kişiden 1.290’u Müslüman’dı. Bunların yaklaşık yüzde 80’i ‘Sultan’ın emri ile şehre sürgün edilen cemaatler’, kalan bölüm ise ‘Trabzon’a kendi istekleriyle yerleşenler’di. Şehrin Hıristiyan nüfusu, kayıtlardaki adıyla ‘cemaat-i Gebran (Gavûrlar toplumu) ise 5.421 kişiden oluşuyordu. Yani fetihten 25 yıl sonra, Trabzon şehrinin nüfusunun yüzde 80,88’i ‘Zımmi’ (yüzde 65 Rum, yüzde 12,5 Ermeni, yüzde 3 Latin Katolik), yüzde 19,12’si Müslüman’dı.
Şehrin Müslümanlaşması
1553 yılı Tapu Tahrir Defteri’ne göre, şehrin nüfusu 6.100’e indiği halde, Müslüman nüfus yüzde 183,5 artarak 2850 kişiye ulaşmıştı. Buna karşılık Rumların yüzde 65, Ermenilerin yüzde 40 azaldığını görülüyordu. Yani şehir giderek ‘Müslümanlaşıyordu.’ Bunun bir nedeni, şehrin gayrımüslim nüfusunun bir bölümünün İstanbul’a göç ettirilmesi ise bir nedeni de gönüllü ya da zorunlu ‘ihtida’ olmalıydı. Defterde kendi adı ‘Abdullah’ olan iki kişiye karşılık baba adı Abdullah olanların sayısının 163 olması bu kanıyı güçlendiriyordu, çünkü, diğer dinlerden Müslümanlığa geçenlere ‘Allah’ın kölesi’ anlamına gelen ‘Abdullah’ adının verilmesi geleneği biliniyordu. (İhtida eden Ermenilerin ise nüfusa ‘İskender oğlu’ diye kaydedildiği sanılıyor.)
1583 yılına ait Tapu Tahrir Defteri’nde ise Trabzon’un Müslüman nüfusunun yüzde 99 oranında artarak 5.670’e ulaştığı, Hıristiyan nüfusun ise sadece yüzde 46 artarak 4.905 kişide kaldığı görülüyordu. O yıllardaki doğum oranlarının yüzde 3’ü aşmadığı bilindiği ve kayıtlarda şehre yeni iskânın olduğuna dair bir ibare olmadığı için, nüfus yapısını esas değiştiren faktörün ‘ihtida’ olduğunu ileri sürmek mümkündü. Nitekim defterde kendi adı ‘Abdullah’ olan bir kişiye karşılık, baba adı ‘Abdullah’ olan 256 kişi (hane reisi) vardı.
Gönüllü mü, zorla mı
Sonuç olarak, 1583 yılında Trabzon’da yaşayan Müslüman ahalinin en az yüzde 44.7’si birinci ya da ikinci kuşak ‘mühtedi’ (din değiştirmiş) idi. Bazılarına göre ‘ihtida’, İslâm dininin cazibesinden kaynaklanırken, bazılarına göre, gayrımüslimlerin can ve mal güvenliğine sahip olmaması gibi zorlayıcı sebepler ağır basıyordu. Özellikle izlenen vergi politikaları bu açıdan önemli rol oynamıştı. Örneğin şehirli Hıristiyanlar, hane başına 25 akçe ‘ispençe’ denilen vergi öderken, Müslümanlar daha düşük oranda ‘çift resmi’ yükümlülükleri olduğu halde bunu düzenli vermezlerdi. Dahası, ‘ihtida’ edenlerin ‘ispençe’ yükü eski dindaşlarına aktarıldığı için 30 akçeye kadar çıkıyordu.
Aslına dönenler
Trabzon ve havalisinde, zorunlu ihtidanın tarih boyunca sürmüş olduğunu, 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilanı ile ortaya çıkan özgürlük havasında yaşananlardan öğreniyoruz. O sırada Trabzon Valiliği’nde Maiyet Memuru olan A. Faik Hurşit (Günday) Bey anılarında şunları anlatıyor: “Meşrutiyetin ilanını müteakip Yomra, Maçka, Tonya, Şarlı nahiyelerinde Müslümanların tanassur etmeye [Hıristiyanlığa geçmeye] başladıkları görüldü. Hatta bu yüzden birçok köylerde vukuatlar olmakta idi. Meselâ ölen bir adamın cenazesini defnetmek için Rum Ortodokslar o adamın Ortodoks olduğunu, Müslümanlar da müslüman olduğunu iddia ediyor ve her biri ölüyü kendisinin gömeceğini ileri sürüyordu. Hükûmetçe yapılan tahkikatte bazan Ortodokslara, bazan da Müslümanlara veriliyor ve bazan da mesele hal edilemediği için hükümet tarafından defnediliyordu. Bu adamların ellerindeki nüfus tezkerelerinde Müslüman oldukları ve Müslüman ismi yazılı olduğu ve babasının da Müslüman olduğu görülüyordu. Buna rağmen kendileri Ortodoks olduklarını ve isimlerinin Yani ve Niko gibi Rum isimleri olduğunu, gizli din taşıdıklarını söylüyorlardı. Kendileri Osman Paşa Müslümanı olduklarını ve meşrutiyete kadar babaları ve kendileri ve aileleri efradı gizli Ortodoks dinini ve zahirende Müslüman gözükmek suretiyle Ortodoksluklarını muhafaza ettiklerini söylüyorlardı. Haznedârzade ailesinin 1260 (Miladi 1844) tarihindeki son valisi Osman Paşa tarafından ismi geçen nahiyelerdeki Rom [Rum] Ortodoksları cebren Müslüman yapılmış olduğu için Meşrutiyetin ilanıyla başlayan irtidât keyfiyetinin hakikati anlaşılmıştı...” (Günday, Hayatım ve Hatıralarım, Çelikcilt Matbaası, 1960, s. 21-23.)
Can pazarındaki Ermenilerin ihtidası
II. Abdülhamit döneminde, 1894-1896 tarihleri arasında Urfa ve Sason’da Batılı kaynaklara göre 75 bin ila 300 bin arasında, Osmanlı ve Türk kaynaklarına göre bir kaç bin gayrımüslimin hayatını kaybettiği toplumlar arası çatışmalar sırasında, özellikle Ermeni cemaatinin üyeleri, canlarını ve mallarını korumak için topluca ihtida ettikleri biliniyor. Batılı ülkelerin tepkilerinden çekinen Saray, bu talepleri geri çevirdiyse de, bölgedeki Müslüman halkın açık baskıları, yerel yöneticilerin gizli baskılarının etkisiyle binlerce kişi Müslümanlığa geçti. Bu gruplar, olayların yatıştığı 1902 yılından itibaren tekrar eski dinlerine döndüler. Ancak yeni bir ihtida dalgası yoldaydı.
1915 Ermeni Tehciri, can pazarına düşen Ermenilerin topluca Müslümanlığa geçmesine neden oldu çünkü, başlangıcınca din değiştirmeyi kabul eden Ermenilerin yerlerinde kalmasına izin verilmişti. Hatta bazı bölgelerde bu konuda zorlamalar yapılıyordu. Merzifon’dan yazan Amerikalı bir öğretmen, “Müslümanlığı kabul edenlerin kalmasına müsaade ediliyor. Başvuruların kabul edildiği avukatlık büroları Müslümanlığa geçiş başvurusu yapan insanlarla dolup taşıyor. Birçokları bunu çocuklarının ve eşlerinin emniyeti için yapıyorlar” derken, Alman Konsolos Kuckoff 4 Temmuz 1915’te, “Samsun civarındaki bütün köyler Müslümanlaştırıldı, aynı şekilde Ünye’deki köyler de Müslümanlaştırıldı” diyordu. Alman Büyükelçisi Wangenheim 7 Temmuz 1915’te “Trabzon’da Ermeniler tehcirden kaçmak, canlarını ve mallarını kurtarabilmek için kitleler halinde İslâmiyet’e geçmişlerdir” diye yazıyordu.
İhtidanın ecele faydası yok
Fakat din değiştirenlerin sayısının çok fazla olması üzerine, bölgelere yollanan bir yazı ile Ermenilerin inanç nedeniyle değil, sadece memlekette kalmak için din değiştirdikleri söylenerek, din değiştirseler bile sürülmeleri istenmişti. Daha sonra bu değişiklik birçok vilâyete tek tek bildirilecek ve din değiştirenlerin de sürülmeleri istenecekti. Bazı bölgelerde hâlâ din değiştirmeye izin verildiği, memurların bu konuda Ermenilere yardımcı oldukları haberlerinin gelmesi üzerine ise, bizzat Talat Paşa tarafından “mahrem ve bizzat hal olacaktır” kaydıyla tüm bölgelere bir tamim yollandı ve 1 Temmuz genelgesi hatırlatılarak hiçbir istisnai uygulamaya müsaade edilmeyeceği bildirilerek din değiştirenlerin yerlerinde bırakılmaları yasaklandı.
Çeşitli vesilelerle Cumhuriyet dönemindeki ‘dinsel hoşgörü’ (!) hikâyelerimizi anlatmıştım. Yeri geldikçe ve fırsat buldukça anlatmaya devam edeceğim. Ancak bu kadarı bile ‘iğneyi kendimize, çuvaldızı başkalarına batırmak’ gerektiğini göstermiyor mu?
Not: Christians and Jews in the Ottoman Empire: The Functioning of a Plural Society, (Yay. Haz.: B. Braude ve B. Lewis), 2 cilt, New York, 1982; Bat Ye’or, The Dhimmi: Jews and Christians under Islam, Cranbury, NJ: Fairleigh Dickinson University Press/ Associated University Presses & London: AUP, 1985 ; Sir Thomas Walker Arnold, Preaching of Islam, Westminster 1896; Heath W. Lowry, Trabzon’un Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, No. 159, İstanbul, 1981; A. F. Hurşit Günday, Hayatım ve Hatıralarım, Çelikcilt Matbaası, 1960; Andreadis Yorgo, Gizli Din Taşıyanlar, Belge Yayınları, İstanbul, 1999; Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolunmuştur, İletişim, 2008; Selim Deringil, “The Armenian Question is Finally Closed”: Mass Conversions of Armenians in Anatolia during the Hamidian Massacres of 1895–189”, Comparative Studies in Society and History, 2009, 51 (2), s. 344-371; Selim Deringil “‘There is no Compulsion in Religion’: Conversion and Apostasy in the Late Ottoman Empire, 1839–1856,” Comparative Studies in Society and History, 40 (2000), s. 547–575.
.6-12-09
.
.Hepimiz Çingeneyiz, hepimiz Romanız!
‘Kürt Açılımı’nın her iki tarafın da devasa yanlışlarıyla duvara tosladığı bugünlerde hükümet ‘Roman Açılımı’nı başlattı. İyi de yaptı. Çünkü Romanlar hiçbir zaman ayrı bir devlet talepleri olmadığı halde dünyanın ve Türkiye’nin en çok aşağılanan, en çok baskıya maruz kalan etnik grubu. Özgürlükçü yaşam tarzları yüzünden yüzyıllar boyunca yaşadıkları her ülkede en hafifinden garipsenmekle, daha kötüsü dışlanmakla kalmadılar, İngiltere’de, Fransa’da, İspanya’da en ağır kovuşturmalara uğradılar, hapislere atıldılar, şehirlerden sürüldüler; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda eğitim adına çocukları zorla ellerinden alındı, kırımlara ve sürgünlere uğradılar, Romanya’da 1864’de kadar köle olarak istihdam edildiler. Balkanlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası oldukları için iki kat aşağılandılar. Naziler tarafından toplama kamplarında imha edildiler. Eşitlik lafını ağzından düşürmeyen sosyalist ülkelerde bile koyu ayrımcılığa uğradılar. Liberal ama steril Avrupa Birliği’nin çok kültürlülük politikalarından da pek nasiplerini alamadılar, en iyi ihtimalle görünmez olmaya devam ettiler. Böylece bir çeşit kısır döngüye düştüler ve şikâyetlere neden olan bazı yaşam biçimleri kaderleri oldu.
Devlet Bakanı Faruk Çelik’in ve çeşitli Roman örgütlerinin katılımıyla yapılan I. Roman Çalıştayı’nda çok, olumlu bir hava olduğunu yazdı gazeteler. Bu haftaki yazımı, bu açılıma destek olmak üzere kaleme aldım.
Not: Yüzyıllarca süren önyargılardan kaçınmak için olsa gerek, 1978 yılında toplanan İkinci Dünya Çingeneler Konferansı’nda, Çingene yerine, Rom (=adam, insan) kökünden gelme ‘Roma’ (Türkçede Roman) adının kullanılması istenmişti. O günden beri de bu istek yaygınlaşmaya devam etti. Bu isteğe saygı duyuyorum ama Osmanlı belgelerindeki kıptî/ kıptiyân/ çingene/ çingan/ çingâne gibi terimleri Roman şekline dönüştürmeyi doğru bulmadığımdan bu yazıda, ‘Çingene’ terimini kullanacağım. Umarım kimsenin kalbini kırmam.
Binlerce yıldır yollarda
Çingenelerin 9. yüzyılda, önce İran’a, 11. yüzyılda da Selçuklu akınlarından kaçarak Ermenistan üzerinden Bizans’a geldikleri, buradan da 1300’lerin başında Balkanlar yoluyla Avrupa’ya geçtikleri sanılıyor. Geldikleri ülke ise halk arasında sanıldığı gibi Mısır değil Hindistan, çünkü kullandıkları dil Hindi, Gujarati ve Keşmiri gibi Hint ağızlarından unsurlar taşıyor. Çingenelere değinen ilk Bizans kaynağı 855 tarihli. Ayrıca 1068 yılında yazılmış Aya Yorgi adlı bir azizin yaşam öyküsünde İmparator IX. Konstantinos Monomahos’un hayvanat bahçesindeki vahşi hayvanlardan bulaşan bir hastalığa çare bulması için çağrılan ‘adsincani’lakaplı Simon adlı bir kişiden bahsediliyor. Bizans kaynaklarına göre ‘Büyücü’ veya ‘vantrolog’ anlamına gelen adsincani, bugün Çingeneler için kullanılan Yunancadaki Atzinganoi, Almancadaki Zigeuner, Fransızcadaki Tsiganes, İtalyancadaki Zingaro, Lehçedeki Cygan, Macarcadaki Cziganyok, Ermenicedeki Tzigan, Türkçedeki Çingene sözcüğünün kökenini oluşturan Gürcüce bir sözcük.
Çingene Sancağı
Osmanlı kayıtlarında Çingenelere ilk kez 1430 tarihli Bulgaristan’daki Nikopol Sancağı Tımar Defteri’nde rastlanır. Çingenelerin İstanbul’a dışarıdan mı geldiği, yoksa Konstantinopolis’ten miras mı kaldığı konusunda kesin kanıtlar olmamakla birlikte, Çingeneleri “kâfirler ile kızıl yumurta, Müslümanlar ile kurban bayramı, Yahudiler ile kamış bayramı yapan kavim” olarak tarif eden 17. yüzyıl Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi’ye göre Çingeneler İstanbul’a II. Mehmet (Fatih) döneminde (hd 1451–1481) gelmişlerdi. (Genel olarak ‘dinsiz’ oldukları sanılan Çingeneler, Balkanlarda önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda çoğunlukla Hıristiyan olarak yaşamışlar, Osmanlı Dönemi’nde ise Müslümanlıkla tanışmışlardı. Tarih boyunca da içinde bulundukları toplumun dinini kabul etme eğiliminde olmuşlardı.) Kendilerine Edirne Kapısı civarında yerleşme izni verildiği halde, daha sonraki tarihlerde, Balat, Ayvansaray, Lonca, Sulukule, Üsküdar, Kasımpaşa ve Ortaköy gibi mahallelere doğru yayılmışlardı. 1487-1489 tarihlerine ait kayıtlara göre ise, Merkezi Kırkkilise (bugün Kırklareli) olan ve Eski Hisar-ı Zağra, Hayrabolu, Malkara, Döğenci-Eli, İncügez, Gümülcüne, Yanbolu, Pınar-Hisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu bölgelerini içine alan bir Çingene Livası (Livâ-i Çingâne) oluşturulmuştu. Bu livada o tarihlerde 3.237 Çingene hanesi yaşıyordu.
Osmanlı hoşgörüsü
Kayıtlara bakılırsa Osmanlılar Çingenelere Avrupalılar gibi önyargılı yaklaşıyorlar ancak onlar kadar sert davranmıyorlardı. Nitekim Osmanlı ülkesinde Çingeneler sadece müzisyen değil, tenekeci, nalbant, kuyumcu, kılıç ustası, marangoz, ayakkabıcı, raptiyeci, derici, terzi, halıcı, hırdavatçı, helvacı, kasap, bahçıvan, katırcı, gardiyan, cellat, kurye, maymun yetiştirici, az da olsa yeniçeri, subaşı ve cerrah olabiliyorlardı. 1526’da Mohaç Savaşı’ndan sonra Macaristan’daki Çingene nüfustan bir bölümü Osmanlı ordusuna demirciler, berberler, müzisyenler, cellâtlar olarak katılmış, ordu dönerken yanında bu grupları da getirmişti.
Cingâne Kanunnameleri
Fatih Sultan Mehmed’in (hd 1451-1481) “Rumeli’nün Etrâkinün Koyun Âdedi Hükmi” başlıklı fermanı Osmanlı Devleti’nde Çingenelerle ilgili ilk hukuki belge niteliğini taşır. İslam hukukunda “Koyun Âdeti” ya da resm-i ağnâmı denen koyun vergisini düzenlemek için çıkarılan bu kanunnameye, vergi ile ilgisi olmayan Çingenelerin neden konu edildiği belli değil. Beş paragraflık fermanın dördüncü paragrafı Çingenelerden 42’şer akçe vergi alınması, bu miktarı kesinlikle aşılmamasını, hisarların takviyesinde ya da demircilik işinde çalışan Çingenelerden haraç alınmaması, toplanan vergiler için kendilerine bir belge verilmesi, Çingenelerin Müslümanlığı kabul edenler, eğer Müslümanlarla oturmazlarla haraç alınmaya devam edilmesi hükme bağlanıyor.
Sadece Çingeneler için çıkarılan ilk kanunname ise II. Beyazıd’ın 1497 tarihli Kanun-ı Cizye-i Cingânehâ’sı. Bu kanunname ile merkezi Kırk Kilise (bugün Kırklareli) olan bir Cingâne Sancağı kurulmuş, sancağın başında Çingene Beyi ya da Mir-i Kiptiyân denilen bir reis tayin edilmiş. Müslüman Çingeneler vergi olarak ayda 22 akçe öderken, gayrı Müslim olanlar 42 akçe ‘haraç’ ödüyorlarmış.
Müsellem Çingeneler
Kanuni Sultan Süleyman Döneminde (1520-1566) çıkarılan “Kanunnâme-i Kıbtiyân-ı Vilayet-i Rumeli” ile Müslüman Çingenelerden 22 akçe vergi alınmaya devam edilmiş ancak gayrı Müslim olanların haracı 31 akçeye düşürülmüş. Kanunnamenin ikinci maddesinde İstanbul, Edirne, Filibe ve Sofya’da yaşayan oyun ve eğlence işleri ile uğraşan Çingene kadınlarından ayda yüzer akçe vergi alınması emrediliyor. Yedinci maddede ise ‘âzâdegân’ denilen Müslüman Çingenelerin ‘yave kâfirler’ denilen Gayrı Müslim Çingenelerle yaşamaları halinde ‘kınanarak terbiye edilmeleri’ isteniyor.
Bu dönemde Rumeli’ndeki Çingeneler ‘müsellem’ yani piyade teşkilatına sokulmuş, bunların içinden bir bölüm de ocaklar halinde örgütlenmişler. Çingene müsellemlerinin de vazifesi seferde top çekip yol yapmak ve askere erzak taşımak gibi, geri hizmetleri imiş.
III. Murad döneminden itibaren, diğer askeri teşkilat gibi, Çingene teşkilatı da bozulmağa başlamış. 1579 da, İran Savaşı sırasında, Bender tarafına hizmete memur edilen Çingane müsellemleri, defterin teslim edilmediğini bahane eden yamakların harçlık vermemeleri yüzünden kazan kaldırınca, Çingeneleri yola getirmek için devlet zora başvurmuş.
Malum sorunlar
Çingenelerin, din değiştirmeleri için baskıya uğramadıklarını ancak 16. yüzyıldan itibaren “fuhuşu teşvik ettikleri, soygun, cinayet ve hırsızlığın yayılmasına katkıda bulundukları” için İstanbul’dan atılmaları için fermanlar çıkartıldığını, sürüldükleri Anadolu kasabalarında “göçebe olarak gezdikleri ve erkek kılığına soktukları genç kadın ve kızlarıyla fuhuş yaptırdıkları” için sürekli kovuşturmaya uğradıklarını kayıtlardan biliyoruz. Ama Makedonya’nın Üsküp şehrinde, Tophane Mahallesinde yaşayan ‘Barutçu Çingenelerinin’ güzel kızları, tertemiz ve şık kıyafetleri, mavi badanalı tertemiz evleriyle meşhur olduğuna dair Osmanlı belgeleri de var.
1695’te 45 bin (9 bin hane), 1853-54 tarihleri arasında Rumeli Eyaletlerinde 214 bin Çingene (45 bin hane) yaşadığı sanılıyor. Osmanlı modernleşmesinin önde gelen temsilcilerinden Mithat Paşa’nın 1860’ta Çingeneleri yerleşik yaşama geçirmek için yoğun çabalar harcadığı ancak başarılı olamadığı biliniyor. 1874’te Çingenelerin ‘bedeli askeri’ ödemek yerine orduya alınmaları konusunda da adımlar atılmış ama sonuca ulaşılmamıştı.
Cumhuriyet’in hoşgörüsüzlüğü
1878 ile 1912 dönemi arasında Bulgaristan’dan, 1923`teki Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan’dan Türkiye’ye büyük Çingene göçleri oldu. Bunları 1927, 1933, 1935 ve 1936-37 göçleri izlemiş. Ama Türkiye’ye yeni gelenlere pek misafirperver davranmadı, çünkü 1934’te çıkarılan ve hala yürürlükte olan 2510 sayılı İskân Kanunu’nun 4. maddesi “Türk kültürüne bağlı olmayan, anarşistler, göçebe Çingeneler, casuslar ve memleket dışına çıkartılmış olanlar Türkiye’ye ‘muhacir’ olarak kabul edilemezler” diyordu. Bugün buna ek olarak, 5682 sayılı Pasaport Kanunu’ndaki “serseriler dilenciler, milli güvenlik, genel güvenlik” belirsiz kavramlara dayanarak Çingenelerin Türkiye’ye girmesi yasaklanabiliyor.
Dışlanmaya devam
Bugün Dünyada tam olarak kaç Çingene yaşadığını bilmiyoruz. Rakamlar 15 ila 30 milyon arasında değişiyor. Bunların 12 milyonunun Avrupa’da, sekiz milyonunun Balkan yarımadasında, Orta Avrupa’da ve eski Sovyetler Birliği coğrafyasında yaşadığı tahmin ediliyor. Halen Romanya, Bosna-Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan’da Türko-Gifti (Yifti) Türski Çigani gibi adlarla anılan gruplar hem Çingene hem Müslüman oldukları, hem de Türkçe konuştukları için katmerli şekilde horlanıyorlar. İtalya, Fransa gibi AB’nin merkez ülkelerinde bile Çingenelerin hali harap.
Türkiye’de de durum aynı. 1993’de Edirne Milletvekili Erdal Kesebir’in; 2001’de Van Milletvekili Fethullah Erbaş’ın iyi niyetli çabaları sonuçsuz kaldı ve İçişleri Bakanlığı’nın 23 Ekim 2003 tarihli genelgesiyle yurttaşlık başvurusunda bulunanların “Çingene olup olmadıklarının araştırılmasının” istenmesi AB’nin 2003 Türkiye İlerleme Raporu’na yansıdı. O günden bu yana ciddi bir adım atıldığı yok.
Türkiye’de resmî rakamlara göre 500 bin, gayrı resmî rakamlara göre iki milyon Çingene-Roman var ve ağırlıklı olarakKırklareli, Edirne, İstanbul, Düzce, İzmit, Ankara, Afyon, İzmir, Denizli, Tokat, Sivas, Samsun, Adana Kahramanmaraş, Gaziantep ve Mardin yaşıyorlar. Yaşıyorlar ama biz onların farkına sadece suç işlediklerinde, sit-com dizilerde, ya da müzik alanında varıyoruz. Halbuki bu topraklarda yaşayan tüm insanlar gibi Romanların de pek çok sosyal, ekonomik, politik ve kültürel sorunları var. Onlar da herkes gibi daha güzel ve daha güvenilir bir yaşam diliyorlar. Onlar da hayatlarını alınlarının teriyle, çalışarak kazanmak istiyorlar. Toplum tarafından kabul edilmek, beğenilmek istiyorlar. Hükümetin ‘Roman Açılımı’nın, kısa süre önce ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında İstanbul’daki tarihsel yerleşim yerleri Sulukule’den ve diğer bölgelerden zorla çıkartarak şehrin çeperlerine itilen İstanbul Romanları başta olmak üzere, tüm Roman vatandaşlarımızın hepsi birbirinden zorlu sorunlarına çare olması umuduyla yazımı bitiriyorum…
‘Unutulmuş Soykırım’: Porrajmos
II. Dünya Savaşında tüm Avrupa’da kaç Çingenenin soykırıma uğradığı bilinmiyor. Tahminler 200 bin ila 800 bin arasında değişiyor. Çünkü savaş öncesi ve sonrasında bu toplulukların nüfusları hakkında doğru dürüst kayıtlar yok. Ayrıca, Yahudi Soykırımı’na (Holocaust) yapılan güçlü vurgu, ‘Çingene Soykırımı’ Porrajmos’un gölgede kalmasına neden olmuş görünüyor.
Aslında Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da başlayan çingene avının kökenleri, 1899’da Münih’te imparatorluk emniyetinden Alfred Dillman tarafından kurulan ve sonradan ‘Çingene Tehlikesiyle Mücadele’ adını alan ofise dayanır. Nazi ideologlar, özürlüler, Çingeneler ve Yahudilerin Alman ırkını nasıl bozduğuna dair teorilerini 1933’de olgunlaştırmışlardı. 1935 Eylül’ünde çıkarılan “Alman Kanını ve Onurunu Koruma Kanunu”nda (Nüremberg Kanunu) Çingenelerin de adı geçiyordu. 1938-39’da Çingenelere yönelik baskılar 13 Ekim 1942’de çıkarılan emirle çehre değiştirdi.
Çingeneler toplama kamplarına
1941 ilkbaharında Almanlar Eski Yugoslavya topraklarını işgal ettiklerinde Ustaşa denilen faşist Hırvat çetesinin kontrolü altına giren Bosna-Hersek’te kurulan Bağımsız Hırvatistan Devleti (Nezavism Drzhava Hrvastka) Hükümeti’nin ilk işi, kamusal alanlara ve ulaşım araçlarına “Sırplara, Yahudilere ve Göçebelere [Çingenelere] Yasaktır” posterleri asmak olmuştu. ‘Ari Kanı ve Hırvat Halkının Onurunu Koruma Kanunu’ ve ‘Aynı Irka Ait Olma Kanunu’ uyarınca, iki veya daha fazla kuşaktan beri Çingene olanlar, mal ve mülkleri müsadere edildikten sonra toplama kamplarına gönderilmişlerdi. Müslüman Çingenelere Ortodoks soydaşlarından daha yumuşak davranıldı ancak Sırbistan’daki toplama kamplarından en ünlüsü olan Jasenovac’da 28 bin (Çingene bilim adamlarına göre 60 bin ile 80 bin arasında) Çingene öldürüldü.
Ağustos 1942’de Sırbistan ‘Yahudi ve Çingene sorununu çözdüğünü’ ilan eden ilk ülke oldu. 1943’te Mussolini rejiminin devrilmesinden sonra İtalyanlardan Almanların kontrolüne geçen Arnavutluk’taki Çingenelerin etnik kökeni konusundaki belirsizlikler canlarını kurtarmalarını sağladı.
1941’den itibaren Almanya’nın müttefiki olarak Makedonya ve Trakya’nın kontrolünü üstlenen Bulgaristan’da Kral Boris’in çıkardığı Yahudi düşmanı ‘Ulusun Korunması Kanunu’nda Çingene adı geçmiyordu ama Mayıs 1942’de Çingenelerin kamu yararına zorunlu çalışmasına karar verildi. Ağustos 1942’de Bulgarlarla evlenmeleri yasaklanırken, bazı Müslüman Çingeneler din değiştirmeye zorlandılar. Yine de, 1943’ün başında Kral Boris, Makedonya ve Trakya’daki bütün Yahudileri toplama kamplarına gönderirken Bulgar vatandaşı olan Çingeneleri sürgünden muaf tuttu. Dolayısıyla savaş sırasında sadece (!) 5 bin civarında Bulgar Çingenesi hayatını kaybetti.
Bulgaristan’ın kontrolü altındaki Makedonya Çingeneleri de Boris’in tavrı sayesinde soykırımdan kurtuldular. Yunanistan’daki Çingeneler ise 1943’te tam Auschwitz toplama kampına gönderiliyorlardı ki, (bir iddiaya göre) Atina Baş Piskoposunun müdahalesi ile kurtuldular. En büyük kırıma ise Romanya Çingeneleri uğradı. 300 bin Romanya Çingenesinden yaklaşık 36 bini (Çingene araştırmacılara göre 90 bini) Nazi toplama kamplarında hayatını kaybetti.
Kaynakça: Osmanlı Kanunnameleri, I. Kitap, s. 397-8, II. Kitap 383-4, V. Kitap, s. 46-51, VI. Kitap, s. 511-521, FEY Vakfı, 1990-1993; M. Tayyip Gökbilgin, “Çingeneler” maddesi, İslam Ansiklopedisi, MEB Yayınları, 1977; Ian Hancock, The Pariah Syndrom, Ann Arbor: Karoma Publishers, 1987; George C. Soulis, “The Gypsies in the Byzantine Empire and the Balkans in the Late Middle Ages,” Dumbarton Oaks Papers, C. 15, 1961, s. 143–165; Angus Fraser,Çingeneler (Çev. İlkin İnanç), Homer Yayınları, 2005; Elena Marushiakova, Veselin Popov,Osmanlı İmparatorluğu’nda Çingeneler (Çev. Bahar Tırnakçı), Homer Yayınları, 2006; In the Shadow of the Swastika: The Gypsies during the Second World War ,(Yay. Haz. Donald Kenrick) University of Hertfordshire Press, 1999; The Gypsies of Eastern Europe (Yaz. Haz. David M. Crowe, John Kolsti), Armonk, NY: M. E; Osman Cemal Kaygılı, Çingeneler, Bilgi Yayınevi, 1972 (Roman).
.13--12-09
.Totem, tabu ve ‘Mustafa’ filmi
Hatırlarsanız, geçtiğimiz haftayı, hükümetin ‘Roman Açılımı’na ayırmıştım. Bazı okurlar, DTP’nin kapatılmasından söz etmek yerine, Romanların sorunlarından bahsetmemi eleştirdiler. Mağdur gruplarının dayanışmak yerine, mağduriyetler arasında bir hiyerarşi kurmalarına ve bu hiyerarşide en tepeye kendi mağduriyetlerini yerleştirmelerine alışıktım ama bu tepkiye yine de şaşırdım. Öyle ya son beş yıl içinde Kürt Meselesi konusunda onlarca yazı yazmıştım, halbuki Romanlara ikinci kez değiniyordum. Birkaç gün sonra, gayet ironik bir olay oldu. Dolapdere’deki sokak çatışmalarında, Dolapdereli Romanlar, gösterici Kürt gençlerine öyle sert bir tepki gösterdiler ki, mağdurların dayanışmayı öğrenmesi için daha çok beklememiz gerektiğini anladım.
Evet, sadece haftanın değil, ayın, yılın en önemli olayı elbette DTP’nin kapatılması. Nitekim bu olayın yarattığı siyasi-toplumsal deprem sürüyor. Bazı DTP’li yöneticilerin kendilerine çağrıda bulunan aydınlara ve halk kesimlerine kulaklarını tıkayıp, ‘sine-i millete dönmeye’ karar vermeleri ile başlayan süreçte gördük ki, Abdullah Öcalan’ın siyasi aktör olarak gözardı edilmesinin Türkiye’ye maliyeti ağır olacak. Ancak Öcalan, gençleri, çocukları sokaklara dökmekle yetinmedi, DTP üzerindeki etkisini bir kez daha test etti. Öyle ki, bir gün önce ‘taban’ı bahane ederek dağa çıkmaktan ya da hapse girmeyi göze almaktan söz edenler, bir gün sonra ‘tavan’la eşgüdümlü olarak ‘sine-i Meclis’e dönme’ kararı aldılar. Kararın yerindeliği ortada. Dahası, bu ilişki, bu etkileşim benim açımdan sır değildi; doğaldı, anlaşılırdı, meşru idi. (Neden böyle düşündüğümü merak edenler, 19-24 Ekim 2008 tarihlerinde Taraf’ta yayımlanan ‘Osmanlı’dan Bugüne Devlet ve Kürtler’ başlıklı yazı dizime bakabilirler.) Ama aynı zamanda bu ilişki eleştirilmeye de muhtaçtı. Gerçi, buna cüret edenlerin ne gibi suçlamalarla karşılaştıklarınıTaraf yazarı Melih Altıok, 18 Aralık 2009 tarihli köşesinde gayet güzel özetledi ama yıllardır Türk toplumundan gelen en ağır eleştirileri, saldırıları, tehditleri göze alarak, Mustafa Kemal’in tabulaştırılmasını, Kemalizm’i ve Atatürkçülüğü eleştiren biri olarak, lider kültünün, ‘Kürt toplumunun Atatürk’ü’ olduğu söylenen Abdullah Öcalan’ın ve ‘Öcalanizm’in de Kürt aydınları tarafından benzer bir eleştiri sürecine tabi tutulduğunu veya tutulacağını ummak istiyorum.
Esinlendirici olmak için, bu haftaki yazımı, kendi öz tabumuz olan ‘Atatürk tabusuna’ ayırdım. Çünkü meşhur Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Can Dündarhakkında, Mustafa belgeseli nedeniyle yürütülen soruşturmada verilen ’takipsizlik’ kararını kaldırdı. Yargıtay bu kararı onarsa, dava açılacak ve Dündar, ‘Atatürk’ün hatırasına hakaret’ten 7,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.
***
Önce biraz geriye gidelim. Üç yıl önce İpek Çalışlar’ın Latife Hanım adlı romanı yayımlandığında da benzer bir durum ortaya çıkmıştı. O zaman, Çalışlar’ın kitabında, Latife Hanım’ın kız kardeşi Vecihe İlmen’in hatıralarına dayanarak, 1 Nisan 1923 gecesi, Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i öldüren Topal Osman’ın Çankaya Köşkü’ne düzenlediği silahlı baskın sırasında, Atatürk’ün Latife Hanım’ın çarşafını giyerek köşkten kaçtığını ifade etmesi, Savcılık tarafından suç olarak görülmüş, İpek Çalışlar ve onunla röportaj yapan Hürriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan hakkında 4,5 yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.
Halbuki bu olay daha önceki yıllarda pek çok tarihçi ve araştırmacı tarafından aşağı yukarı aynı şekilde ele alınmıştı. İpek Çalışlar ile diğer tarihçilerin yaklaşımları arasındaki tek fark, Mustafa Kemal’in köşkten saldırıdan önce mi kaçtığı, yoksa olay sırasında mı kaçtığı konusunda ortaya çıkıyordu. Yoksa kimsenin Topal Osman’ın kendisini öldürmek üzere köşke seğirttiğinde Mustafa Kemal’in köşkü terk ettiğine itirazı yoktu. Buna rağmen pek çok kişi Çalışlar’ın çizdiği Atatürk tablosuyla hayallerindeki Atatürk tablosunun örtüşmediğini ileri sürerek, ‘yedi düvele boyun eğdirmiş kahraman bir komutan bir çapulcudan mı korkacak?’ şeklinde özetlenebilecek bir tartışmaya girişmişti. Yazarın Mustafa Kemal’in ‘korkak’ –hatta daha ileri gidelim- ‘karısından bile korkak’ olduğunu, hatta ‘kadın kıyafetine bile girebilecek kadar korkak olduğunu’ ima ettiğini düşünerek İpek Çalışlar’ı hain ilan edenler, bir yıldır Can Dündar’ın Mustafa filmi üzerinde benzer bir tartışma yürütüyorlar ve Can Dündar’ı da deyim yerindeyse linç etmeye çalışıyorlar. Üstelik bu sefer, ortada sınırlı sayıda kişiye ulaşan kitap gibi bir malzeme değil, iki milyona yakın kişinin izlediği bir filmin olması saldırıların şiddetini daha da arttırmış görünüyor.
Kemalizm yerine Mustafaizm mi
Filmin görsel ve teknik açıdan değerlendirmesini uzmanlara bırakalım. Tarihçilere, bilim adamlarına kapalı olan ATASE arşivlerinin Can Dündar’a açılmasının ardındaki gizemli nedenleri de bir kenara koyalım. Filmin ‘Kemalizm tükendi, biraz da Mustafaizm verelim’ diyenlerin bir çeşit ‘tazelenme projesi’ olduğunu ileri sürenlere de kulaklarımızı kapayalım. Senaryoda pek çok maddi hatanın olduğu, resmi tarihin önemli kodlarının aynen tekrarlandığı, Mustafa Kemal’i ve Kemalizm düşüncesini anlamak açısından anahtar öneme sahip bazı olayların es geçildiğini ya da çok kısa tutulduğu doğru. Mustafa Kemal’in modernleşmeci yanının Freudyen yorumlarla basitleştirildiği, sığlaştırıldı da doğru ama bunlardan kalkarak, Mustafa Kemal hakkında yazılabilecek yüzlerce değişik senaryodan birini filme çekmekten öte bir şey yapmamış olan Can Dündar’ın amacının Mustafa Kemal’in zaaflarını ortaya çıkarmak suretiyle O’nu küçük düşürmek, O’nu küçük düşürerek de Cumhuriyet’in temellerini dinamitlemek olduğunu ileri sürmek, hatta neredeyse Dündar’ı vatan haini ilan etmek gerçekten marazi bir duruma işaret ediyor. Vatan hainliğine karine teşkil edenler şeylerden biri, filmde Atatürk’ün parmaklarının kısa ve küt gösterilmesiymiş, halbuki Atatürk’ün parmakları ince ve uzunmuş! Ve daha neler neler...
Totemleştirme ameliyesi
Bu marazi yaklaşımın arka planını Cumhuriyet tarihi boyunca, sistematik bir biçimde Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılması ameliyesi oluşturuyor. Bilindiği gibi totem, ilkel toplumlarda içinde yer aldığı grubun atasıdır, onun koruyucu ruhu, iyilik taşıyıcısıdır. Mustafa filmi dolayısıyla adı çokça geçen Freud’e göre, totemler hem dinsel, hem de toplumsal boyutlar taşır. Bir din olarak totemizm, insanla totem arasındaki saygı ve itibar ilişkilerini; toplumsal bir sistem olarak ise, toplumun üyeleri arasındaki karşılıklı yükümlülüklerle, diğer toplumlar, klanlar arasındaki ilişkileri düzenler. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Levi-Strauss’a göre totemizm göstergeler arasında bağdaşım ve bağdaşmazlık kuralları koymakla yetinmez; aynı zamanda kimi davranışları buyurur, kimi davranışları yasaklar.
İşte tabu denen şey esas olarak, toteme dokunmanın tehlikeli, kirli, lanetli ya da suç oluşturan, kaçınılması gereken bir durum olarak tanımlanmasıdır. Kısaca sınırlamalardır, yasaklardır. Bu yasakların çoğu zaman mantığı olmamasına ve tutarlı bir sistem oluşturmamasına rağmen, tabunun yıkılması toplum birliğinin yıkılması anlamına geleceği için, yasaklar sıkı sıkıya uygulanır.
Anlattığımız bu süreç, sadece ilkel toplumlarda değil, gelişmiş toplumlarda da değişik biçimlerde tezahür eder. Kral, hükümdar, diktatör veya kurucu baba ile toplumları arasındaki ilişkilerde totem-tabu sisteminin değişik varyasyonları yürürlüktedir. İşte dün İpek Çalışlar’ın, bugün Can Dündar’ın başına gelenler, kutsalı koruma altına alan tabulara dokunmaya cüret etmeleri yüzündendir. Bu dokunmanın sert veya yumuşak olması, küçük veya büyük olması sonucu değiştirmez, ‘suç’, o figüre yakından bakmaya, onun hakkında konuşmaya, onu tarif etmeye başlandığı andan itibaren ortaya çıkmıştır.
Cumhuriyet’in ihtiyacı
Doğuştan karizmatik bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk’ün totemleştirilmesi, o henüz yaşarken başlamıştı ama geliştirilmesi ve ‘mükemmelleşmesi’ ölümünden sonra oldu. Bu yüceltme ve kutsallaştırma hareketinin, Osmanlı döneminde toplumun temel tutunum unsurlarından olan dinin, Türk ulus-devletinin kuruluşu sırasındaki laikleşme hamlesi kapsamında, toplumsal yaşamdan çıkarılmasının doğurduğu boşluğu doldurmak için, ulusçuluğun yarı din haline getirilmesi sırasında mı, yoksa Mustafa Kemal’in dünyaya bakışının ve eylemlerinin Kemalizm adı altında total bir ideolojiye dönüştürülmesi çabaları sırasında mı ortaya çıktığı tartışılabilir. Ama görülen odur ki, Cumhuriyet modernleşmesi, başından beri bazı sıkıntıları aşmak için Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ olarak totemleştirilmesine ve dolayısıyla tabulaştırılmasına şiddetle ihtiyaç duymuştu.
Doç. Dr. Mete Kaynar, “Totem, tabu, Mustafa Kemal ve Atatürkçülük” adlı makalesinde, bu sıkıntıların başında Osmanlı modernleşmesi ile Cumhuriyet modernleşmesi arasındaki farkı tanımlayabilecek, yeterli kavramsal referanslara sahip olunmaması ve toplumu Cumhuriyet modernleşmesinin gereklerine ikna edecek, onu bu yolda harekete geçirecek bir düşünce setinin oluşturulamaması geldiğini söyler. Kaynar’a göre, Atatürk’ün ardından gelen İsmet İnönü, gerekliliği ve hedefleri, henüz toplumun tüm katmanları tarafından içselleştirilmemiş olan Cumhuriyet modernleşmesini bir ileri bir aşamaya götürecek tutarlı bir programa ve/veya böyle bir programın yokluğunda bile toplumu ardından sürükleyecek karizmaya sahip değildi. Tek çare, ihtiyaç duyulan referansın, totemik bir figür haline getirilen Atatürk’e ve onun eylem ve söylemlerinin tabulaştırılmasıyla oluşturulan Kemalizm/Atatürkçülük düşüncesine yapılmasıydı.
Atatürk’ü Koruma Kanunu
Gerçekten de, 1950’den itibaren, CHP’nin bağrından gelişen bir hareket olan DP’nin hem kendisinin özgünlüğünü ortaya koymak, hem de rejimin kurucu partisi olduğu için bir çeşit dokunulmazlığı olan CHP’yi ve onun lideri İnönü’yü hırpalayabilmesine yetecek politik manevra alanı yaratmak için bulduğu çare de mevcut totem-tabu kodlarını kullanmak oldu. Bu kurnaz manevranın cisimleşmiş hali, o tarihlerde Atatürk heykellerine saldıran Ticaniler adlı tarikatın neden olduğu siyasi gerginlikten faydalanan DP kökenli Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kişisel gayretleri ile 25 Temmuz 1951’de çıkarılan 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’du. Bazı CHP’li milletvekillerinin DP tarafından gündeme getirildiği için, kanunun aleyhine konuşmalar yapması tarihsel bir ironi olmalıydı. Sonuçta kanunun çıkmasıyla CHP, Atatürkçülük şampiyonluğunu DP’ye kaptırdı.
Darbelerin meşruiyet temeli
Ama Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılmasına en büyük katkıyı 1960’dan sonra sık sık sahne alan darbeciler yaptı. Bütün darbeler ‘ulu önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak’, ‘onun hedef gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak’ ve ‘Atatürk’ün tarif ettiği türden bir demokrasiyi yeniden tesis etmek amacıyla’ gerçekleştirildi. Böylece, adı ister ‘ihtilal’, ister ‘muhtıra’, ister ‘balans ayarı’, ister ‘e-darbe’ olsun hepsi de gayri meşru olan bu müdahaleler, güya partiler ve ideolojiler üstü bir referansa dayanarak yapılmış gibi sunularak, toplum gözünde meşrulaştırıldılar. Dolayısıyla darbecilerin, kendilerine tertemiz ve güçlü bir dayanak sağlayan Atatürkçülüğü biraz daha kutsallaştırması, biraz daha tabulaştırmaları gayet mantıklıydı. Bu konudaki şampiyon ise 1980 darbecileriydi. Mustafa Kemal’in kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun yerine Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun (AKDTYK) kuruluşu; Nutuk’un sadeleştirilmiş baskılarının yapılması ve yayılması; okullarda Atatürk köşelerinin mecbur tutulması; Ankara’da bir Atatürk heykel fabrikası kurulması; Atatürk’e ait olduğu tartışmalı vecizelerin kamusal alanlarda boy göstermesi; kahvehanelere Atatürk resimlerinin asılmasının mecburi kılınması; Kenan Evren’in Atatürk pozlarında konuşmalar yapması (hatta Atatürk gibi tren penceresinden bakan fotoğraflar çektirmesi) gibi adımlarla Atatürkçülüğün adeta sivil bir din haline getirilmesi 12 Eylül darbesinden sonra oldu.
Nutuk’taki 19 mucizesi
Mete Kaynar’ın derlediği bazı örneklerin gösterdiği gibi, son yıllarda iş şirazesinden çıktı. ‘Kuran’daki 19 mucizesi’ gibi Nutuk ve Gençliğe Hitabe’de 19 sayısının ‘mucizevî tezahürleri’ üzerine kafa patlatanlar oldu. Her yıl 15 haziran - 15 temmuz tarihleri arasında Ardahan’daki Karadağ sırtlarına düştüğü iddia edilen Atatürk silueti ‘Atatürk'ün İzinde, Gölgesinde Damal Şenlikleri’ adı altında kutlanmaya başladı. Bu iş öylesine ciddiye alınmıştı ki, 2003 yılı kutlamaları sırasında, tam Atatürk silueti Karadağ sırtlarına düşmeye başladığı saatlerde bir çobanın hayvanlarını otlatarak Atatürk siluetinin önünden geçmesi devletin tepesinde öfke patlamasına neden oldu. Çobanın tavrı Atatürk’e hakaret, vatana ihanet olarak adlandırıldı ve konu TBMM’ye taşındı.
Bir başka uhrevi işaret, Ayvalık-Edremit arasındaki Gömeç İlçesi’nin yaslandığı yüksek dağların üzerindeki Atatürk’ün yüzü formundaki kaya parçasıydı. Bölge, Gömeç Belediyesi tarafından ‘Atatürk Kayaları İzleme Noktası’ adıyla ziyarete açıldı. Şırnak’ın Cizre İlçesi sınırlarındaki Cudi dağındaki bir tepede siluet olarak tespit edilen Atatürk’ün yüzü şeklindeki oluşum ise bölge askeri harekât alanı içinde yer aldığından henüz layık olduğu tarzda bir hac yerine çevrilemedi.
Madame Tussaud Müzesi
Londra’daki Madame Tussaud Mumya Müzesi’ndeki Atatürk mumyasının, ‘Atatürk’ün gerçek karizmasını, gerçek ihtişamını yansıtmadığı’nı ilk dile getirenlerden biri Vatan gazetesi yazarı Zülfü Livaneli, 7 Aralık 2002 tarihli köşe yazısında, müzedeki Atatürk’ün heykelinin bir türlü doğru dürüst yapılamamasını, Avrupalılara göre “Mustafa Kemal adlı bir Türk beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü olamaz. Bu yüzden Atatürk'ü bazen Pakistanlıya, bazen Hintliye benzetmek için uğraşır dururlar” diye açıklamıştı. Bu durum sadece Livaneli’yi değil, emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına’yı da rahatsız etmişti. Fırtına’nın şikâyetleri ile devam eden ‘karizmatik Atatürk mumyası’ talebi, en sonunda Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç tarafından yerine getirildi. Mustafa Koç’un parasal, Anıtkabir Komutanlığı’nın teknik ve malzeme desteği sayesinde yeni, heybetli ve karizmatik bir Atatürk mumyası 10 Kasım 2005 tarihinde müzedeki yerini aldı.
Şimdi böyle marazi bir zihniyet ikliminde, Mustafa filmine yönelik tartışmaları garip bulmak mümkün mü? Bence hayır. Ama bu marazi tutum, aynı zamanda Atatürk’ün öngördüğü modern ulus-devletin bekasının, Atatürk’ün dondurulmuş, katılaştırılmış hatta fosilleştirilmiş imgesinden başka dayanağı olmadığını, bu dayanak çökerse tüm modernleşme sürecinin, toplumun, devletin ve Cumhuriyet’in de çökeceğini ima ediyor. Anlaşılan Atatürkçülük şampiyonları Cumhuriyet’e benim duyduğum kadar güven duymuyorlar.
Görülen odur ki, ‘Atatürk ağlar mı’, ‘Atatürk içer mi’, ‘Atatürk sever mi’, ‘Atatürk korkar mı’, ‘Atatürk yanlış yapar mı’ gibi son derece insani sorular etrafında koparılan fırtınalar ve düzenlenen linç törenleri, ‘evet bunların hepsi mümkündür, çünkü Atatürk bir insandı, tanrı değil’ diyenlerin sayısı, cezalandırmakla başa çıkılmayacak kadar artıncaya dek sürecek. Darısı başka tabuların başına!
Notlar: Bu yazı, 1 Aralık 2008 tarihli Anlayış Dergisi’nde yayımlanan yazımın güncellenmiş hali. Yazıyı yazarken, Mete Kaynar’ın daha sonra Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Tarihi’nin 9. cildinde (İletişim, 2009, s. 1089-1120) yer alan “Totem, tabu, Mustafa Kemal ve Atatürkçülük” başlıklı yazısından yararlandım.
Geçtiğimiz haftalarda bir virüs yüzünden bilgisayarımın çökmesi ve dosyalarımın yarısını kaybetmem üzerine zor günler yaşadım. Bu arada mailler birikti ve pek çok okuyucuya cevap veremedim. Bu nedenle özür dilerim.
Geçen haftaki yazıda ‘Polonya’daki Belzec Toplama Kampı’ndaki Çingeneler’ fotoğrafı diye 1937-1938 Dersim sürgünlerine ait fotoğrafı kullanmışız. Bunun için de özür dileriz.
.20-12-09
.Oksijeni kalmayan’ Fener Rum Patrikhanesi
Fener Rum Patriği Bartholomeos, Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş’a verdiği mülakatta,CBS televizyonunda tartışma yaratan “Bazen çarmıha gerilsek de burada kalmayı tercih ediyoruz” sözlerinin arkasında durmakla kalmamış, yıllardır süren temkinli üslubunu bir kenara bırakarak “Oksijenimiz kalmıyor. Patrikhane tükeniyor” demiş. Patrik Hazretleri “İbadet özgürlüğü var deniyor ama mümin yok” diyor. “Cemaatimiz üç bin kişiye indi, eğer Yunanistan’dan hafta sonu gelen hacılar olmasa kiliselerimiz bomboş” diyor. “Ben 70 yaşındayım, benden sonra kim Patrik olacak, çünkü Heybeliada Ruhban Okulu 1971’den beri kapalı” diyor. “İstiklal Marşı’nı en güzel okuyan Gökçeadalı Marina kızımızın iki yıl önce evini yaktılar, kardeşini öldürdüler” diyor. “Patrikliğimize defalarca bombalı saldırı yapıldı, Ergenekoncuların ‘Kafes’ planlarında adımız geçiyor, Ermeni Patriği Mesrop’la beni öldürmeyi planlıyorlarmış” diyor. “Hazine’nin el koyduğu mülklerimizden çoğunu hâlâ geri alamadık” diyor. Ve soruyor: “Bunlar çarmıha gerilmek sayılmazsa ne sayılır?”
Aslında, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, ortada bir mecaz olduğunu görmezden gelip, tipik bir ‘millet-i hâkime’ nazırı edasıyla “umarız bir sürçü lisandır, çünkü bizim tarihimizde çarmıha gerilmek yok” demesine, “çarmıh yok ama darağacı ve linç var” diye cevap verebilirdi. Mesela, 1657’de Patrik III. Partenios’un ve dört metropolitin, Eflak Voyvodası Konstantin’i Osmanlı’ya karşı isyana teşvik ettiği gerekçesiyle asıldığını; 1821’de Patrik V. Gregorios’un, Mora ayaklanmasına destek verdiği gerekçesiyle Patrikhane’nin kapısında asıldığını ve ölü bedeninin üç gün darağacında bekletildikten sonra denize atıldığını, Patrikhane’nin önünden geçen caddenin adının hâlâ idam fermanını veren Sadrazam (Benderli) Ali Paşa’nın adını taşıdığını; 1922’de İzmir Metropoliti Hrisostomos’un Yunanlılarla işbirliği yaptığı için Sakallı Nurettin Paşa’nın örgütlediği güruh tarafından linç edildiğini hatırlatabilirdi ama hatırlatmadı.
Bu hafta Fener Rum Patrikliği’nin Cumhuriyet dönemindeki tarihçesine bir göz atalım diyorum. Bakalım, Patrik Hazretleri haklı mı?
***
1922-1923 Lozan Barış Görüşmeleri sırasında Türk Heyeti en büyük mücadeleyi “siyasi nifak yuvası” olarak nitelediği Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye’den çıkartılması için vermişti. Ancak sonunda Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un “Eğer Patrikhane’nin bir tahrik merkezi olduğu doğru ise, bu Patrikhane’nin siyasi imtiyazlarını sınırlamak veya kaldırmak için sebep olabilir. Ama Patriğin ruhani ve kiliseye ait imtiyazlarını kaldırmaya sebep olamaz. Eğer din ve kilise salahiyetleri yok olursa, medeniyet dünyasının vicdanı kanar. Patrikhane İstanbul’da dinî bir kurum olarak kalsın” fikri kabul gördü ve Patrikhane Türkiye’de kaldı. Ancak antlaşma metninde Patrikhane’nin adı geçirilmedi ve uygulanacak statü sözlü taahhütlere bağlandı. Buna göre, Patrikhane’nin müktesep hakları korunacak, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında diğer Türk uyruklarıyla eşit hakka sahip olacaklardı.
Patrikhane sınır dışı edilmekten kurtulmuştu ama Lozan’ın parçası olan nüfus mübadelesinden dolayı cemaatsiz kalmıştı. İstanbul Valiliği’nce Aralık 1923’te çıkarılan genelge ile Patrik seçilecek kişinin Türk vatandaşı olması ve seçim sırasında Türkiye’de görevli bulunması şart koşulduğu ve devletin aday listesine itiraz hakkı olduğu için devlet Patrikhane üzerinde tartışılmaz bir otoriteye sahip oluyordu. İlk uygulama, Milli Mücadele sırasında Yunan milliyetçiliği ile yakınlık kurduğu için Lozan’dan sonra istifa etmek zorunda bırakılan Patrik IV. Meletios’un yerine, Kadıköy Metropoliti (VII) Gregorias’ın seçtirilmesi oldu. Gregorias’ın yerine seçilen Terkos Metropoliti Araboğlu Konstantinos da, devletin hışmından kurtulamadı ve ‘Mübadele kapsamında’ 29 Ocak 1925 gecesi bir trene bindirerek Selanik’e gönderdi. Bu durum, Yunanistan tarafından Lozan’ın ihlali olarak La Haye Adalet Divanı’na ve Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ancak Türkiye’nin ‘Patrikhane’yi de sınır dışı etme’ tehdidi savurması üzerine Yunanistan şikâyetlerini geri çekti ve Patrik ‘kendi isteğiyle istifa’ etmiş gibi yapılarak konu kapatıldı.
Patriklik makamı ihya ediliyor
7 Ocak 1930’da başlayan II. Fotios dönemi Yunanistan’la Türkiye arasındaki ilişkilerin de iyileşmesiyle çakıştı. O tarihe kadar resmî yazışmalarda “başpapaz” denirken, Atatürk, II. Fotios’a gönderdiği bir telgrafta “Fenerdeki Ortodoks Patriği” ibaresini kullandı. Bu yumuşama havası sayesinde, iki Yunan başbakanı, 1931’de Venizelos, 1933’te Çaldaris, Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret edebildi. Bundan sonraki on sene, asıl etkisi 1974’ten sonra görülecek olan ve Vakıfların mal edinmelerini sıkı kurallara bağlayan ‘1936 Beyannamesi’ ile Türkiye’de faaliyet gösteren 40 metropolitliğin yediye indirilmesi dışında oldukça sakin geçti.
Sahte belge ile vatandaşlık
1943’te Stalin’in 1928’den beri boş olan Moskova Patrikliği’nin başına Moskova Metropoliti Sergey’i, onun iki yıl sonra ölümü üzerine, yine kendisine yakın olan Alexis’i atamasıyla birlikte Patrikliğin statüsü yeniden değişti. Çünkü Stalin’in Balkanlar, Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin’deki Ortodokslara Kilise aracılığıyla ulaşma çabalarına, ABD Fener Rum Patrikliği’nin ‘ekümenik’ (evrensellik) statüsünü canlandırarak karşılık verdi. Batı’yla iyi ilişkileri arzulayan Türkiye de bu politikaya destek verdi. Bu kapsamda, 1948’de Fener Rum Patrikliği’ne seçilen V. Maksimos ‘Stalin yanlısı’ diye istifa ettirdi. Yerine ABD vatandaşı Athenagoras getirildi. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’in anlattığına göre, 1923 genelgesine göre Patriğin Türk vatandaşı olması gerektiğinden, İnönü’nün emriyle Athenagoras, nüfusa eskiden Osmanlı Devleti sınırları içinde olan Yanya’da doğmuş gibi kaydedilmiş, sonra nüfus kâğıtlarının yandığına ait işlemler tamamlandıktan sonra yeni bir kimlik düzenlenmişti. Sahte belge işi halledildikten sonra Athenagoras, 26 Ocak 1949 tarihinde ABD Başkanı Truman’ın özel uçağı ile Türkiye’ye getirilecekti.
İnönü’nün kabulü
Athenagoras, 28 Ocak 1949’da Fener Rum Patrikhane’sinde düzenlenen törenle Patrik olurken, SSCB ve Yugoslavya dışındaki tüm diplomatik temsilciler hazır bulunmuşlardı. Taç giyme töreninde yaptığı konuşmada komünizm tehdidini kastederek, bütün dünya kiliselerini ve Müslümanlık âlemini sulh yolunda ortak mücadele ve işbirliğine davet eden Patrik, Atatürk inkılâplarının artık tamamıyla yerleştiğini söyleyerek, Türk çocuklarına din dersleri verilmesi ve bir ilahiyat fakültesinin açılması yolunda adımlar atılmasını övmüştü. Athenagoras, 4 Şubat 1949’da Cumhurbaşkanı İnönü tarafından kabul edildi ve Truman’ın bir mektubunu takdim etti.
Türkiye tarafından gösterilen bu itibarın doğal bir sonucu olarak, Yunanistan’la Patrikhane’nin ilişkileri gelişti. Patrikhane Yunan Anayasası ile en yüksek dinî mevki olarak tanımlandıktan sonra 1952’de Yunan Kralı I. Paulos ve Kraliçe Frederika, İstanbul’a gelip, Patrik tarafından takdis edildiler.
Böylece Lozan’da ‘siyasete karıştığı için’ Türkiye dışına çıkarılması için kıran kırana savaş verilen Patriklik, bizzat Türkiye Devleti tarafından siyasete sokulurken, Patrikhane’nin ‘ekümeniklik’ niteliği de Türkiye desteğiyle güçlendirilmiş oluyordu.
Lozan’ın 30 yıllık ihlali: Heybeliada Ruhban Okulu
Bugün Ortodoks dünyası, ABD ve AB’yle ilişkilerimizde önemli bir sorun haline gelen Heybeliada Ruhban Okulu 1 Ekim 1844’te açılmıştı. Okul binası, Bizans döneminde, 9. yüzyılda Patrik Fotios tarafından Heybeliada’daki Papaz Dağı’nda (günümüzdeki adıyla Ümit Tepesi) yaptırılan Ayia Triada Manastırı’nın 1821’de yanan (yakılan?) kısımlarının Patrik IV. Germanos tarafından 1842’de tamir ettirilmesiyle ortaya çıkmıştı. Kısa süre sonra bir kere daha yanan ve 1894 depreminde yıkılan okulun bugünkü binası, 1896’da Pavlos İstefanaki isminde bir hayırsever tarafından bugünkü şekilde inşa ettirildi.
Okulun Osmanlı dönemi oldukça sorunsuz geçti. 1915-1918 yılları arasında I. Dünya Savaşı nedeniyle İstanbul’un birçok okulunda olduğu gibi eğitim durdu. 1918-1923 arasında okul beş yıllık yüksekokul statüsüne yükseltildi. 1923’ten sonra, Lozan Antlaşması’nın 40 ve 41. maddeleriyle güvence altına alınan ‘azınlıkların masraflarını karşılamaları koşuluyla okul açabilmeleri’ hakkı kapsamında faaliyet göstermesine engel çıkarılmadı.
1936 Beyannamesi uyarınca, Rum Ticaret Okulu ile istimlâk edilerek Hazine adına tapuya kaydedildi. 1939 yılında, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle artması muhtemel casusluk faaliyetleri gerekçe gösterilerek okula yabancı öğrenci alınması yasaklandı. Devletin Patrikhane’ye yönelik önyargılarını iyi bilen Türkiye Rum cemaati de, çocuklarını Heybeliada Ruhban Okulu’na değil, sivil okullara göndermeyi tercih ettiği için okul öğrencisizlikten kapanma noktasına geldi.
Demokrat Parti dönemi
1946 yılında uzun pazarlıklar sonucu, Heybeliada’daki Rum Ticaret Okulu için istimlâk kararı değişmezken Heybeliada Ruhban Okulu Patrikhane’ye bırakıldı. Bundan cesaret alan Patrikhane, Haziran 1947’de okulun yüksek okul statüsüne getirilmesi, ders programının değiştirilmesi, yabancı öğretmen ve öğrenci getirilebilmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurdu. Hükümet bu talebe, 26 Ekim 1949 tarihinde ret cevabı verdi.
ABD destekli Patrik Athenagoras döneminde okulun kaderi değişti. Demokrat Parti’nin Batı ile yakınlaşma politikaları uyarınca, 1951’de Milli Eğitim Bakanlığı, savaş ve casusluk gerekçesiyle 1939’da yasaklanmış olan yabancı öğrenci kabul etme işini serbest bıraktı. Okulun, lise üstüne dört yıl süreyle ‘seminer’ statüsünde verdiği dinî eğitim, bir yıl sayılarak, okul, Lozan’ın ‘azınlık okulları’ ile ilgili hükümlerine uygun hale getirildi. 1952 yılına gelindiğinde, okulun öğrenci sayısı 70’e ulaşmıştı ama bunların sadece 10’u Türk uyrukluydu.
Kıbrıs Meselesi’nin etkisi
Pragmatik nedenlerle başlayan bu balayı çok kısa sürdü ve 1957’de Kıbrıs nedeniyle Türk-Yunan ilişkileri bozulmaya başlayınca Türkiye yabancı öğrenci alımını tekrar yasakladı. 1959’da Zürih ve Londra Antlaşmaları’nın getirdiği yapay dostluk havası içinde yasak kısmen gevşediyse de, 1960’da okulun yönetimini üstlenen Sinod’un temsilcisinin vefatı üzerine, hükümet yeni temsilci atamadı. 1963’ten itibaren Kıbrıs’ta toplumlararası gerginliklerin zirveye çıkmasıyla hükümetin tutumu iyice sertleşti.
Yabancı ülkelerden öğrenci alınması engellendiği, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rumlar da çocuklarını okula göndermeye çekindikleri için 1968 yazındaki mezun sayısı yalnızca dörttü. Anayasa Mahkemesi’nin ‘Özel Yüksek Okulların Devletleştirilmesi’ hakkındaki 12 Ocak 1971 tarihli kararından sonra Patrikhane kararın uygulanmasını beklemeden ilahiyat bölümünü kapatarak kararı protesto etti. Kararda, Heybeliada Ruhban Okulu’nun lise kısmı ile ilgili olarak herhangi bir değişikliğe gidilmediği için, okul diğer özel ve vakıf liseleri gibi varlığını sürdürdü, ancak Rum cemaati, gerekli cesareti gösterse bile okulun açık kalmasını sağlayacak öğrenci sayısına sahip değildi. Çünkü 6-7 Eylül 1955 yağmasından ve 1964 Kararnamesi’nden sonra iyice küçülmüştü. Dolayısıyla okul, yasal olarak açık ancak uygulamada kapalı bir konuma geldi.
Patrikhane, 1984’te okulun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet, Lozan Barış Antlaşması, diğer ikili anlaşmalar açısından ve ‘mütekabiliyet ilkesi’ açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek, bu talebi kabul etmedi. Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı’nca atanan okulun Türk yöneticisi her gün göreve gitmekte. Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.
Okul 127 yıl içinde okuldan 226’sı yabancı uyruklu 930 kişi mezun oldu. Bunlardan 343’ü değişik ülkelerde Piskopos oldu ve bu Piskoposlardan 12’si Patriklik makamına kadar yükseldi. Resmî Türk tarihçilerine göre 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios da Heybeliada Ruhban Okulu’ndan mezun olmuştu. Patrik Bartholomeos ise bu iddianın, Heybeliada Ruhban Okulu’nun gözden düşürülmesi amacıyla üretilmiş bir yalan olduğunu, Makarios’un değil Heybeli’den mezun olmak, ziyaret amacıyla bile okullarına gelmediğini söylüyor.
Dinlerinin gerektirdiği ruhban kadrosunu yetiştirmek için bu okula şiddetle ihtiyaçları olan 270 milyonluk Ortodoks camiası ise tam 38 yıldır Heybeliada Ruhban Okulu’nun eski statüsü ile açılması için umutsuzca uğraşıyor. Bu konuda seleflerinden çok farklı olduğunu iddia eden AKP de, Ortodoks camiasını yedi yıldır oyalamaya devam ediyor. Patrik Bartholomeos‘un “bazen çarmıha gerilsek de...” diye anlatmak istediği şeylerin bazıları işte bunlar...
Ekümenik ne demek
Ekümenik, Yunanca ‘oikoumene’ sözcüğünden gelmekte olup, ‘evrensel’, ‘dünyaya ait’ anlamlarını taşır. Dinî terim olarak ise genel anlamda Ortodoks, Protestan ve Katolik kiliselerin tek bir kilise haline gelmesini; özel anlamda, Fener Rum Patrikliği’nin özerk (otosefal) ve eşit Ortodoks kiliseleri arasında onursal önceliğini belirtmek için kullanılır.
Bir kilisenin ‘ekümenik’ olmasının ilk koşulu, bir havari tarafından kurulmuş olması yani Apostolik kökenli olması ve bu durumun öteki kiliseler tarafından kabul edilmesidir. Bugün Vatikan tarafından temsil edilen Roma İmparatorluğu ile Fener Rum Patrikliği’nin temsil ettiği Bizans arasındaki siyasi çekişmelerin, dinsel doktrinler, kilise disiplini ve ayin usulleri konusundaki kutuplaşmaların, ayrılıkların, barışma girişimlerinin ve bunların başarısızlığa uğramasının 1000 yıllık tarihini anlatmaya yerimiz yetmez. Sadece şunu söyleyelim: Birlik konusundaki son girişim, Bizans’ın son günlerinde gerçekleşmişti. Yıllardır iki kiliseyi barıştırmayı amaç edinen Papalık temsilcisi Kievli İsidoros, 12 Aralık 1452’de Konstantinopolis’e gelmiş ve Ayasofya’daki törende Roma usulü bir ayinle birliği ilan etmişti. Fakat Katoliklikten ölesiye nefret eden başkent halkı birliğe şiddetle karşı çıktı ve bazı din adamları Pantokrator Manastırı’nda (bugünkü Zeyrek Kilise Camii) Ortodoks usullerine uygun bir ayin düzenleyerek durumu protesto etmişlerdi. Hatta Bizanslı tarihçi Dukas’a bakılırsa,megas doux (deniz kuvvetleri komutanı) Lukas Notaras “şehirde Latin papazlarının ayin taçları yerine Türk sarığı görmeyi yeğlerim” bile demişti. Bizans için her şeyin bittiğinin belli olduğu 28 Mayıs 1453 gecesi, İmparator ve halk Ayasofya’da biraraya geldiğinde, son ayin Ortodoks geleneklerine uygun yapılarak 500 yıllık birleşme hayaline dramatik bir nokta konulacaktı.
Günümüzdeki durum nedir
İki kilisenin bir daha temas kurması, 1894’teki mektuplaşmayı saymazsak, ancak Aralık 1965’te Vatikan’da gerçekleşti. Ardından Papa II. Jean Paul, 28 Kasım 1979’da üç günlük resmî ziyareti sırasında Patrik I. Dimitrios ile iki görüşme yaptı ve Patrikhane’de düzenlenen ayine katıldı. Dahası, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in şaşkın bakışları arasında Ayasofya’da dua etmeyi bile başardı. Patrik I. Bartholomeus’un Roma’yı ziyareti ancak 1995’te gerçekleşti. En son buluşma ise, Kasım 2006’da Papa XVI. Benedictus’un Türkiye’ye gelişinde oldu. Papa, ziyaretinin son gününde, Patrik Bartholomeos ve Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob ile Saint-Esprit Katedrali’nde ayine katıldı. Türkiye basınında epey heyecan uyandıran ve çeşitli komplo teorilerine kaynaklık eden bu buluşmanın arkası ise gelmedi.
Ancak kuşkucular müsterih olabilirler, bu temaslara rağmen Katolik, Protestan ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi kesinlikle söz konusu değil. Çünkü bu yapılar arasındaki ayrımlar çok net ve oturmuş. Yani ‘Fener Rum Patrikhanesi ikinci bir Vatikan olacak ve Türkiye’yi bölecek’ diye endişelenmek gerekmiyor. Ama ‘keşke Fener Vatikan gibi olsa da Türkiye’ye bol bol turist gelse’ diye sevinmenin de anlamı yok. Bu tartışmalar tamamen Hıristiyan dünyasının iç meselesi. Ama şunu da bilelim. Fener Rum Patrikhanesi’nin ‘Pirumus Inter Pares’ yani ‘eşitler arasında birinci’ sıfatı Ortodoks kiliseleri arasında kabul görüyor ve tartışılmıyor. Kiliseler arası yazışmalarda, karşılıklı ziyaretlerde, Müslüman ve Musevi din adamlarınca bu unvan kullanılıyor. Dahası, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın onayıyla 7-9 Şubat 1994 tarihinde İstanbul’da düzenlenen ve 93 din adamının katıldığı “Barış ve Hoşgörü Sempozyumu”nda Diyanet İşleri Başkanı tarafından imzalanan Boğaziçi Deklarasyonu’nun İngilizce metninde Patriğin unvanı ‘ekümenik’ olarak geçiyor. Türkiye’yi resmen bağlayan bu belgeye atıfta bulunarak Patriğin ‘ekümenik’ niteliğini onaylayan 24 Ekim 1996 tarihli Avrupa Parlamentosu kararı da var. Yani, olan olmuş. Bize düşen, konuyu siyasi istismar konusu olmaktan çıkarıp dinsel özgürlükler alanına taşımak...
Özet Kaynakça: Elçin Macar, Cumhuriyet Dönemi’nde İstanbul Rum Patrikhanesi, (Yay. Hazırlayanlar: Bağış Erten-Foti Benlisoy), İletişim, 2003; M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken Matbaası, 1999; Emre Özyılmaz, Heybeliada Ruhban Okulu, Tamga Yayınları, 2000; Elçin Macar-M. Ali Gökaçtı, “Heybeliada Ruhban Okulu’nun Geleceği Üzerine Tartışmalar ve Öneriler, TESEV Yayınları 2005; Niyazi Berkes, Patrikhane ve Ekümeniklik,Kaynak Yayınları 2005.
.27-12-09
Bugün 73 ziyaretçi (169 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Bugün 317 ziyaretçi (1124 klik) kişi burdaydı |
| Bugün 318 ziyaretçi (1126 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
| Bugün 356 ziyaretçi (706 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|