 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
SAİD-İ NURSİ ABDULHAMİD HAN DEVRİNİN FETOSU VE AYRILIKÇI KÜRDISTAN FİKRİNİN BABASI O OLMASAYDI FETO OLMAZDI Dinlerarası Diyalog İhaneti
Prof. Dr. Yümni Sezen
“Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün" Said-i Kürdi (Nursi)
1876 yılında Bitlis'in Nurs köyünde dünyaya gelen Said-i Nursi bağımsız Kürdistan çalışmalarına II. Abdülhamit zamanında başlar. Bu zamanlar, Türk topraklarının birer birer elden çıktığı zamanlardır.
Said-i Nursi de bu durumdan yararlanmak için Abdülhamit'e bir dilekçe ile başvurur. Dilekçede Kürdistanın geleceği (!) için Kürdistan olarak adlandırdığı bölgede 3 tane medrese açılmasını ve bu burada Kürt gençlerinin eğitim görmesini ister.
II. Abdülhamit bunun altındaki sinsi planı hemen fark eder. Bu dilekçeden sonra Said-i Nursi'yi önce sürgüne göndermeyi düşünür, fakat akli dengesinin yerinde olmadığını anladığından tımarhaneye kapatılması kararlaştırılır. Said, "Zalimler için yaşasın cehennem!" sözünü Abdülhamit için söyler...
İsparta'daki sürgünden memleketine dönen Said-i Kürdi yine İngilizlerin işgal planına uygun olarak Doğu'da ve güneydoğuda İngiliz hükümeti destekli bir Kürdistan kurulması amacıyla "Kürt Teali Cemiyeti" kurucuları arasında yerini aldı. (Kaynak: Marmara brifingi, 1971)
"Birinci Dünya Savaşı'nda bizimle savaşmış da olsa, bir Hristiyan ölmüşse şehit sayılır, ahirette mükafatı vardır." (Kastamonu Lahikası, s.45)
"Ne dinden olursa olsun bir nevi şehit hükmündedir. Mükafatı büyüktür, belki onu cehennemden kurtarır. Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa'ya mensup Hristiyanların mazlumlarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denebilir." (Kastamonu Lahikası, s.75)
"Hatta o mazlumlar kafir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevi afattan çektikleri belalara mukabil rahmet–i ilahiyenin hazinesinden öyle mükafatları var ki, eğer perde–i gayb açılsa o mazlumlar haklarında büyük bir tezahürü rahmet görünüp, "Ya Rabbi şükür elhamdü lillah diyeceklerini bildim ve kati surette kanaat getirdim." (Kastamonu Lahikası, s.45)
İslam tarihi boyunca kendini Müslüman olarak addeden hiçbir din adamı, Müslümanları ve İslamdaki şehitlik kavramını böylesine aşağılayan ifadeler kullanmadı.
Bu cinayete ilk kez Said–i Nursi'de rastlıyoruz.
Şehitlik, (Müslüman olarak) Allah yolunda savaşan, vatanını savunan ve bu uğurda ölenlere verilen bir mükafattır. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'ya karşı savaşan "yedi düvel", Haçlı dünyasının karşımıza çıkardığı küfür ordusuydu. Bu savaşta Ortadoğu'dan, Çanakkale'ye kadar bir çok cephede milyonlarca "Mehmedimiz" din uğruna, Îlây–ı Kelimetullah uğruna, vatan uğruna, bu vatan üzerinde Ezan–ı Muhammedi ilelebet çınlasın diye şehit oldu.
Ama bir din adamı (… Said-i Nursi) ortaya çıktı ve "ne dinden olursa olsun, Müslümanlara karşı savaşıp ölen kafirlerin de şehit olduğunu" ilan etti. Ve hatta hiç utanmadan yüzü kızarmadan Mehmedimizi katleden o kâfirlere bir de "mazlum" dedi.
Dinlerarası Diyalog ve Said-i Nursi
Bu olayın ve "Vatikan'ın misyonunun bir parçası olmayı" kabullenmenin tarihsel bir altyapısı var mı sorusu kuşkusuz sizin de aklınıza geliyordur. Öyle ya bir insan durup dururken neden dünyadaki misyoner faaliyetlerin merkezi olan bir kurumun misyonun bir parçası olmayı kabul eder?
Bu sorunun cevabını bugünkü Nur cemaatinin faaliyetlerinde değil, Said–i Nursi'nin yazdığı risalelerde gösterdiği hedeflerde aramak lazım.
Saidi Nursi risalelerinde pek çok yerde Hristiyanlarla yakınlaşmayı, kaynaşmayı ve ittifakı şu şok edici sözlerle emreder:
"Müslümanlık – Hristiyanlık ittifakını bozmaya çalışanlara karşı üç zümre; Nurcular, Hristiyan ruhaniler ve misyonerler uyanık olmalıdır." (Emirdağ Lahikası I, s. 1712, Tarihçe–i Hayat, s.434'den nakleden Prof. Dr. Yumni Sezen, Dinlerarası Diyalog İhaneti, Kelam Yayınları, İstanbul 2017)
"Misyonerler ve Hristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü herhalde şimal cereyanı, İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etme fikriyle İslam ve misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışacak." (Lem'alar,111,141)
Saidi Nursi Müslüman ve Hristiyanlar arsındaki ittifakın bozulmaması için nurcu kardeşlerine çağrı yaparak misyonerlerle sürekli bir ve beraber, ittifak halinde olmalarını istiyor. Bu ifadelerde sadece Hristiyanlarla değil Hristiyanlığı yaymak için büyük paralarla Osmanlı topraklarında Hristiyanlaştırma faaliyetlerinde bulunan "Hristiyan misyonerlerin o dönemdeki uzantılarıyla da ittifak halinde olunmasını emretmesi” insanı şaşırtıyor.
İyi de Saidi Nursi misyonerlerle neden böylesine sarmaş dolaş olunmasını istiyor? Nurculara neden "misyonerlerle ittifak halinde olun" diyor. Osmanlıyı o misyonerler ve onların işbirlikçileri parçalamadı mı?
Saidi Nursi'nin bu misyoner aşkı neden?
Kelam Yayınları – İstanbul - 23.05.2017
alıntı
.
ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU - islah.de
www.islah.de/menhec/men00015.pdf
nur rİsalelerİ’ne eleŞtİrel bİr yaklaŞim (rİsale
ATATÜRK GERÇEĞİ..! ⚡
? Okuduğu ilkokulda (şimon zwi mektebi) sadece
yahudilerin okuyabildiğini biliyormusunuz..??
?-Soyu bellisizdir.. dedesi nenesi amcası dayısı
teyzesi veya kuzenleri NEDEN yoktur..??
?-kimliğinde mustafa yazmaz.. kAmal atatürk
yazar.. mustafa ismini neden red etmiştir.. kemal
yerine NEDEN kAmal yazdırmıştır..??
?Cenazesi NEDEN yahudi masonik nizam töreni
yapılmıştır..??
? Anıtkabiri yapan mimar NEDEN yahudidir..??
? Anıtkabir NEDEN mason tapınaklarına benzetilmiştir...??
? israilde neden büstü bulunur ve büstün altında NE yazar..??
israile anıtın hangi gerekçe ile dikildi..??
?son meclis konuşmasında kur'anı kerim için NEDEN
gökten indiği sanılan kitap demiştir..??
? Peygamber Efendimiz için NEDEN Arap uşağı
diyerek hakaret etmiştir..??
? ingiltereye NEDEN sizin valiniz olmaya hazırım diye mektup
yazmıştır..??
? NEDEN hilafeti kaldırarak ingilterenin lozanı kabul etmesini sağlamıştır..??
? pakistandan kurtuluş savaşı için gelen 500.000 liranın 180.000 lirasını savaş için 320.000 lirası ile işbankasını kurarak partisi chp'yi bu bankaya NEDEN ortak etmiştir..??
? 1923 den 1938 e kadar edinmiş olduğu ve saymakla
bitmeyen malvarlığını NASIL kazanmıştır..??
? Trabzon milletvekili şükrü beyi adamı topal osmana NEDEN öldürtmüştür..??
?- istiklal mahkemelerini kurarak 500.000'e yakın insanı
NEDEN asmıştır..??
?Çanakkale savaşında bütün askeri şehit düşen 57. alayda bir tek kendisi NASIL yara almadan kurtulmuştur..??
? NEDEN harf inkilabı yaparak bir milleti cahil bırakmıştır..??
? 1933 e kadar üniversitelerden temizlenen osmanlı müderrislerin yerine, sadece istanbul üniversitesine NEDEN yahudi 22 profesör ve yahudi 90 asistan yerleştirmiştir..??
?NEDEN halk aç iken tekel bira fabrikası kurdu ve
Fuhuşu Genelev olarak resmileştirdi..??
?NEDEN kur'anı kerimi toplattırıp ezanı türkçeleştirdi..
NEDEN camileri satıp ve ahıra çevirdi..??
?-istanbulun fetih sembolü ayasofyayı NEDEN müze
haline getirdi..?? NEDEN fener rum patrikhanesini
müzeye çevirmedi..??
? Latife hanımdan boşanma sebebi NEDİR..?? ve latife hanımın
hatıratları hala NEDEN açıklanamıyor..??
?vedat uşaklıgil'in hayatındaki yeri NERESİDİR..??
? Annesi zübeyde hanım selanik mahkemelerine
başvurarak NE talep etmiştir..??
? Annesinin cenazesine NEDEN katılmamıştır.. ??
?Tüm devrimleri NEDEN islama aykırı..??
? milli mücadele kahramanı halit paşayı 9 şubat 1925 de
meclis koridorunda NEDEN öldürtmüştür..??
? 1918 de biten çanakkale savaşından sonra 1953
senesine kadar bizTürk lerin ziyareti NEDEN
yasaklanmıştır..??
?Halk açlıktan kırılırken sadece yahudilerin taktığı şapkayı NEDEN kanun haline getirmiştir ve NEDEN karşı gelenleri
asmıştır..??
?kur'an ı Kerim in Ayetleri için NEDEN safsata demiştir..??
? sabetay sevi denilen kişiye NEDEN hayranlık beslemiştir..??
?NEREDE sarhoşken yahudi olduğunu ağzından kaçırmıştır..??
?1928 de ''devletin dini islamdır'' ibaresi NEDEN çıkartmıştır..??
? 1924de medreseleri kapatırken, NEDEN azınlık okullarına dokunmadı..??
? filistin cephesinde ingilizlerle NEDEN anlaştı..??
?-Bediüzzaman NEDEN Atatürk e süfyan dedi..??
?Abdülhamidhan ın Yahudilere vermediği filistinToprakkarında kurulan israili NE yaptıda Atatürk ilk Tanıyan müslüman ülke türkiye oldu..??
?olmasaydı olmazdık, vatanı düşmanlardan kurtardı diyorsunuz ya'' peki 1936 senesine kadar istanbul NEDEN ingiliz işgali altında kaldı..??
? 4.000.000 metrekare toprağımızı, lozanda 780.000 metrekareye Düşürülmüştür..
?bu ülkeyi lozanda Temsil etmeye bizzat NEDEN kendisi
gitmemiştir..??
? Güya denize döküp kovduğumuz ve yendiğimiz yunanlılara batı
trakya, egedeki adaları verip üstüne savaş tazminatını NEDEN vermiştir..??
? 5816 sayılı kanunla korunarak NİÇİN gerçeklerin saklanma
gereği duyuluyor..
?5816 sayılı koruma kanunu NEDEN bir yahudi avukat tarafından hazırlamıstır..??
?NEDEN mason olmayı tercih etmiştir..?? ve
masonluktan NEDEN kovulmuştur..??
?ittihadve terakki cemiyetinin kuruluşunda jön türklerle
birlikte NEDEN yer almıştır..??
? cumhuriyet rejimini kurduktan sonra NEDEN hiç dış bir ülke
ziyaretine gitmemiştir..??
? Dersim katliamını NEDEN yaptırmıştır.. ve Şeyh Saidi Ne karşılığında Affedeceğini teklif etmiştir..??
?osmanlı arşivlerini bulgarlara hurda kağıt olarak NEDEN
satmıştır..??
id.scribd.com/document/136673209/Said-i-Kurdi-nin-Tahsil...Önbellek
Molla Abdullah: -Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, ... ABDULLAH TEKHAFIZOĞ
NUR RİSALELERİ’NE ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM (RİSALE-İ NUR’UN İÇYÜZÜ) ABDULLAH TEKHAFIZOĞLU 2 İnsanoğlu, büyük adam olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece mutsuzdur; mükemmel olmak için büyük hevesler taşır, fakat bir gün anlar ki, sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kimse olmak için devamlı ümitler taşır, fakat bir gün anlar ki, kusurlarından dolayı insanların sadece horgörüsüne lâyıktır.∗ ∗ Pascal, Pensées. 3 İlâhî! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi’râc ettim, Kitabını kendime minhâc ettim. Ben yoktum vâr ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümü bîkarâr ettin. İnayetine sığındım, kapına geldim, hidayetine sığındım lûtfüne geldim, kulluk edemedim afvine geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet, neş'eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevdiremem. Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yâr et bize erdirdiklerini. Sevdin habibini kâinata sevdirdin: Sevdin de hıl'at-i risaleti giydirdin: Makam-ı İbrahim’den makam-ı Mahmud’a erdirdin. Server-i asfiyâ kıldın. Hatem-i Enbiyâ kıldın. Muhammed Mustafâ kıldın. Salât-ü selâm, tahiyyât-ü ikram, her türlü ihtiram ona, onun Âl-ü Eshab-ü etbaına ya Rab!∗ ∗ Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR (Rahmetullahi aleyh), Hak Dini Kur'an Dili. 4 İÇİNDEKİLER Ön Söz.................................................................................................................................................................... 9 Kısaltmalar Dizini.............................................................................................................................................. 14 1. BÖLÜM: SAİD NURSÎ, NUR RİSALELERİ VE İLİM............................................................ 15 1.1. Said Nursî’nin Tahsil Hayatı............................................................................................. 15 1.1.1 Said Nursî’nin Medrese Hayatı..................................................................... 15 1.2. Nur Risaleleri’nin Kaynağı................................................................................................. 18 1.3. Nur Risaleleri Kimin Eseridir?......................................................................................... 24 1.4. İhtarlar (?)..................................................................................................................................... 34 1.5. İradesiz, İhtiyarsız (?) Said Nursî.................................................................................. 37 1.6. Her Suale Cevap Vermek, Hiç Kimseye Soru Sormamak............................ 40 1.7. Nur Risaleleri İle İktifa.......................................................................................................... 45 2. BÖLÜM: NUR RİSALELERİ VE KUR'AN İLİMLERİ............................................................. 48 2.1. Tevafuklu Kur'an...................................................................................................................... 48 2.1.1. Tevafuklu-Mucizeli Kur'an’ın Diğer Mushafların Sayfa ve Satırlarını Muhafaza Ettiği İddiası............................................................. 50 2.1.2. "Diğer Mushafların İntizamsız" ve Buna Karşın "Tevafuklu Kur'an’ın Levh-i Mahfuz’daki Gibi Yazıldığı" İddiası......................................................................................................................... 51 2.1.3. Niçin Böyle Bir Mushaf?.................................................................................. 58 2.1.4. Tevafuk Uğruna İşlenin Bid'at...................................................................... 59 2.2. Bir Köpeğin İsmini Bile Kur'an’da Aramak............................................................... 62 2.3. Kur'an Ayetlerinin Sayısı.................................................................................................... 64 2.4. Kur'an Harflerinin Sayısı..................................................................................................... 67 2.5. Bir Dakikada Kur'an’ın Hatmi........................................................................................... 68 3. BÖLÜM: NUR RİSALELERİ’NDE EBCED VE CİFİR HESAPLARI............................ 70 3.1. Nur Risaleleri’nde Ebced ve Cifir Hesaplarına Tâbi Tutulan Ayetler...... 70 3.2. Ebced.............................................................................................................................................. 94 3.2.1. Ebcedin Tanımı..................................................................................................... 94 3.2.2. Ebced Hesabı......................................................................................................... 96 3.2.3. Ebcedin Kullanıldığı Yerler............................................................................ 98 3.2.4. Ebcedle Tarih Düşürme................................................................................... 100 3.3. Nur Risaleleri’ne Göre Ebced ve Cifir Hesaplarının Delilleri....................... 102 3.3.1. Bir Hadis.................................................................................................................... 102 3.3.2. Hz. Ali’ye Nisbet Edilen Bir Kaside........................................................... 106 3.3.3. Cafer-i Sadık, Muhyiddin İbn Arabî.......................................................... 107 3.3.3.1. Bir Çarpıtma......................................................................................... 111 3.3.4. Ediplerin Ebced Hesabını Kullanmaları................................................. 114 3.3.5. Tevafuklar................................................................................................................. 115 3.3.6. Diğer Deliller........................................................................................................... 120 3.3.6.1. Tâmmât Ehlinin Yorumları.......................................................... 120 3.3.6.2. Her Ayetin Zahiri ve Bâtını Vardır.......................................... 122 3.3.6.3. İşarî Tefsir............................................................................................. 132 3.3.6.4. Kur'an’da Her Şey Vardır (?)..................................................... 137 3.3.6.4.1. "Kur'an’da Her Şey Vardır" İddiası Hakkında Birkaç Söz......................................................................... 141 5 3.4. Nur Risaleleri’nde Bir Hadisin Ebcedî Yorumu..................................................... 143 3.5. Sonuç.............................................................................................................................................. 147 3.5.1. Kur'an ve Hadisler Arapçadır....................................................................... 147 3.5.2. Bâtınîyenin ve Şianın Etkileri....................................................................... 148 3.5.3. Ebcedî-Cifrî Tefsir, Yahudilerin Tevrat’ı Tahrifleri Gibi Kur'an’ı Tahriftir....................................................................................................................... 149 3.5.4. Ebcedî-Cifrî Tefsir, Aynı Zamanda Rey İle Tefsirdir...................... 151 EK-1.......................................................................................................................................................................... 155 EK-2.......................................................................................................................................................................... 159 4. BÖLÜM: NUR RİSALELERİ’NDE HZ. ALİ.................................................................................. 161 4.1. Keramet-i Aleviye (?)............................................................................................................ 161 4.1.1. Celcelûtiye................................................................................................................ 166 4.1.1.1. İmam Gazalî’nin Celcelûtiye Şerhi........................................ 172 4.2. "Sekine" Sahifesinin Vahyi (?)........................................................................................ 176 4.3. Keramet-i Gavsiye.................................................................................................................. 179 4.4. Gayb Meselesi.......................................................................................................................... 184 4.5. Nur Risaleleri’nde Hz. Ali İle İlgili Rivayetler.......................................................... 190 4.5.1. Ben İlmin Şehriyim, Ali de Onun Kapısıdır.......................................... 191 4.5.2. Cemel ve Sıffin Vak'aları Hakkında.......................................................... 194 4.5.3. Hz. Ali İçin Güneşin Geri Doğması........................................................... 195 4.5.4. Ya Rab! Soğuk ve Sıcağın Zahmetini Ona Gösterme................. 207 4.5.5. Resul-i Ekrem, Hz. Ali’nin Hilâfetini Arzu Etmiş (...)...................... 208 4.5.6. Ulûm-u Evvelîn ve Âhirîn (...)....................................................................... 209 4.5.7. Zât-ı Ahmediye, Hz. Ali’ye Ferman Etmiş ki (...).............................. 210 4.6. Vehhabîlik İthamı..................................................................................................................... 210 4.6.1. Vehhabîlik Nedir?................................................................................................ 212 4.6.2. Vehhabîliğin İbn Teymiye’ye Nisbeti....................................................... 214 4.6.3. İbn Teymiye’nin İbn Arabî’yi ve Vahdet-i Vücud Telâkisini Tenkidi........................................................................................................................ 215 4.6.4. İbn Teymiye’nin ve İbn Kayyım’ın, Hz. Ali’nin Kıymetini Düşürüp Faziletlerini Basitleştirdikleri İddiası......................................................... 219 4.6.5. Şiîlerin Hadis Uydurmadaki Yeri................................................................ 235 4.6.6. Nur Risaleleri’nin İman, Kur'an ve Hz. Ali İle Özdeşleştirilmesi.................................................................................................. 241 4.6.7. Nurcular Kabre İmanla Girerler, Cennetliktirler (?)......................... 242 5. BÖLÜM: NUR RİSALELERİ’NDE HADİSLER......................................................................... 244 5.1. Genel Hadisler.......................................................................................................................... 245 5.1.1. Allah’ım Onun İzini Kes!.................................................................................. 245 5.1.2. Allâhumme Salli Alâ Seyyidinâ (...).......................................................... 246 5.1.3. Bazı Peygamberler Çobanlık Yapmışlar............................................... 247 5.1.4. Benim İnsanlara Cenâb-ı Hak Tarafından Bi'setim (...)............... 248 5.1.5. Beşikten Mezara Kadar İlim Peşinde Koşunuz. İlim Çin’de de Olsa Gidip Alınız.................................................................. 249 5.1.6. Bir Adamın Seninle İmana Gelmesi (...)................................................ 250 5.1.7. Bir Rivayette, Lisan-ı Ehl-i Cennet’ten Sayılan Fârisî Lisanı... 250 5.1.8. Bir Saat Tefekkür, Bin Sene İbâdetten Hayırlıdır............................ 251 5.1.9. Boynuzsuz Olan Hayvanın Kısası Kıyamette Alınır....................... 253 5.1.10. Cehennemin Dibine Düşen Taş............................................................... 253 6 5.1.11. Cenâb-ı Hak Nefse Demiş ki (...)............................................................ 256 5.1.12. Cevşen-ül-Kebîr................................................................................................. 258 5.1.13. Dindar, İhtiyar Kadınların Dinine Tâbi Olun..................................... 264 5.1.14. Dünya Ahiretin Tarlasıdır............................................................................. 266 5.1.15. Dünya Sevgisi Bütün Hataların Başıdır.............................................. 266 5.1.16. En Zayıfınızın Yürüyüşüne Göre Yürüyün!....................................... 268 5.1.17. Güneş Bir Saat Tevakkuf Etmiş............................................................... 268 5.1.18. Hâme İsminde Bir Cinni (...)....................................................................... 269 5.1.19. Hz. Musa İle İlgili Bir Rivayet..................................................................... 270 5.1.20. İbn-i Huzem’in Sahîhi..................................................................................... 270 5.1.21. İnsanlar Helak Oldu, Âlimler Müstesna (...)..................................... 271 5.1.22. İktisad Eden, Maîşetçe Aile Belâsını Çekmez................................ 273 5.1.23. Kırkbin Başlı, Her Başta Kırkbin Dilli (...) Melekler...................... 273 5.1.24. Kütüb-ü Sahîhadan Dâvud......................................................................... 278 5.1.25. Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim’in Müstedrek’i............................ 278 5.1.26. Mahşerde Ulema-i Hakikatın Sarfettikleri Mürekkeb, Şehidlerin Kaniyle Müvazene Edilir; O Kıymette Olur....................................... 279 5.1.27. Müminin Mümine Bağlılığı, (Tuğlaları) Birbirine Kenetleyen Duvar Gibidir........................................................................................................ 279 5.1.28. Namaz Dinin Direğidir.................................................................................... 280 5.1.29. Nefsini Bilen Rabbini Bilir............................................................................. 281 5.1.30. Nil-i Mübârek, Dicle ve Fırat (...)............................................................. 281 5.1.31. (...) Osman Bidâyette Gelmiş, Îmân Etmiş....................................... 282 5.1.32. Ölmek İçin Tevellüd Edip Dünyaya Gelirsiniz, Harab Olmak İçin Binalar Yapıyorsunuz............................................................................ 282 5.1.33. Sebîr Dağı İle İlgili Bir Rivayet.................................................................. 283 5.1.34. Sevr ve Hût........................................................................................................... 284 5.1.35. Kişinin Uyanıkken, Hz. Peygamber’i Görmesi................................ 296 5.1.36. Ümmetim İstikametle Gitse, Ona Bir Gün Var................................ 305 5.1.37. Ümmetimin Alimleri Beni İsrail’in Peygamberleri Gibidir.......... 308 5.1.38. Ümmetimin İhtilâfı Rahmettir..................................................................... 309 5.1.39. Yaklaşan Bir Şerden Dolayı Vay Arabın Hâline!........................... 310 5.1.40. Ya Rabbî! Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azraîl Hürmetlerine ve Şefaatlerine (...)................................................................................................. 312 5.2. Kıyamet Alâmetleri, Hz. İsa, Mehdî, Deccal, Hristiyanlık Hakkındaki Hadisler......................................................................................................................................... 313 5.2.1. Âhirzamanda, Allah Allah Diyecek Kalmaz......................................... 319 5.2.2. Fitne-i Ahirzaman O Kadar Dehşetlidir ki (...).................................... 321 5.2.3. Deccalın Birinci Günü Bir Senedir (...)................................................... 322 5.2.4. Deccalın Bir Yalancı Cenneti Var (...)..................................................... 326 5.2.5. Deccalın Bir Gözü Kördür............................................................................... 328 5.2.6. Hz. İsâ’ya "Mesih" Namı Verildiği Gibi (...).......................................... 330 5.2.7. İslâm Deccalı Horasan Tarafından Zuhur Edecek......................... 335 5.2.8. Yahudi Çocukları İçinde Birisi (...)............................................................. 336 5.2.9. Ahirzamanın Dehşetli Bir Şahsı, Sabah Kalkar; Alnında "Hâzâ Kâfir" Yazılmış Bulunur.................................................................................... 339 5.2.10. İslâm Deccalı Sûre-i Ve’t-Tîni Ve’z-Zeytûni Mânasını (...)...... 340 5.2.11. O Süfyan Bir Su İçecek, Eli Delinecek................................................ 340 5.2.12. Deccal’ın Fevkalâde Büyük ve Minâreden Yüksek (...)............ 341 5.2.13. Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm Gelecek, (...)............. 346 7 5.2.14. Said Nursî’nin Hristiyanlar Hakkındaki Görüşleri.......................... 354 5.2.15. Said Nursî’nin Mehdîlik İddiası................................................................. 371 5.2.16. Yekûnu Fî Ümmetî (...).................................................................................. 377 5.2.17. Setekûnu Fitnetun (...)................................................................................... 379 5.2.18. Elâ Uhbirukum (...)........................................................................................... 380 5.3. Hz. Muhammed (s.a.v.) Hakkındaki Hadisler........................................................ 382 5.3.1. Allah’ın İlk Yarattığı Şey Nurumdur.......................................................... 382 5.3.2. Eğer Bu Zât (A.S.M.) Olmasa İdi Kâinat da Olmazdı................... 390 5.3.3. Velâdet-i Nebevî Gecesinde Meydana Gelen Olaylar................. 397 6. BÖLÜM: NUR RİSALELERİ’NDE İTİKADÎ MESELELER................................................. 400 6.1. Ölülerin Tasarrufu................................................................................................................... 400 6.1.1. Kişi Aynı Anda Birden Fazla Yerde Bulunabilir mi? Ya Da Dirilere Güçlerinin Yetmeyeceği Şeylerin İsnadı............................. 406 6.2. Allah’tan Başkasından İstigase...................................................................................... 417 6.3. Cennet ve Cehennem.......................................................................................................... 433 6.3.1. Cenneti İstemeyen Evliya............................................................................... 433 6.3.2. Hz. Ebu Bekir’e İsnat Edilen Bir Söz....................................................... 437 6.3.3. Said Nursî Cehenneme Atılmaya Hazır!............................................... 450 6.3.4. Cenneti İstemeyen Nur Şakirtleri............................................................... 458 6.3.5. Cehennem İçinde Özel Cennet (!)............................................................ 462 6.3.6. Cehennem de Olsa Beka............................................................................... 465 6.3.7. Netice.......................................................................................................................... 466 6.4. Vahdet-i Vücud......................................................................................................................... 467 6.4.1. Eşyanın Gerçekliğinin İnkârı......................................................................... 467 6.4.2. "Bilinmeyen Bir Hazineydim (...)" Hadisi............................................... 470 6.4.3. "Yerlere, Göklere Sığmadım; Ama Mümin Kulumun Kalbine Sığdım"...................................................................................................................... 475 6.4.4. Vahdet-i Vücud Öğretisi ve Muhyiddin b. Arabî............................... 476 6.4.4.1. Seyr-i Sülûkte "Fenâ" Mertebesi............................................. 496 6.4.4.2. Şatahatta Mazeret........................................................................... 509 6.4.4.3. Şatahatın Tevili.................................................................................. 510 7. BÖLÜM: ÇEŞİTLİ MESELELER....................................................................................................... 513 7.1. Nur Risaleleri ve Mücedditlik........................................................................................... 513 7.1.1. Mücedditlik Nedir?............................................................................................... 517 7.2. Fıkıh Usûlüyle İlgili Bir Mesele........................................................................................ 520 7.2.1. Müçtehitlerce İhtilâf Edilmiş Bir Meselede, Yüce Allah’ın Birden Fazla mı Hükmü Vardır?................................................................................. 521 7.2.2. Said Nursî’nin Verdiği Örnekler.................................................................. 523 7.2.3. Şeriat İle Fıkhın Ayrımı..................................................................................... 525 7.2.4. İbresi Bozuk Teraziler....................................................................................... 526 7.3. Cuma Namazı Kılmayan Müceddidimiz.................................................................... 527 7.4. Falcı Müceddidimiz................................................................................................................ 529 7.5. Meşhur Bir Hikâye.................................................................................................................. 532 7.6. Hz. Hızır Hayatta mıdır?..................................................................................................... 534 7.7. Abdulkadir Geylânî’ye İsnat Edilen Bir Hikâye..................................................... 538 7.8. Tılsımlar......................................................................................................................................... 541 8. BÖLÜM: NUR RİSALELERİ’NDEKİ GARİP VE ACAYİP İDDİALAR........................ 545 8 8.1. Nur Risaleleri ve Depremler............................................................................................. 545 8.2. Nur Risaleleri ve Mevsimler, Hava Durumu........................................................... 549 8.3. Nur Risaleleri ve Hayvanlar.............................................................................................. 553 8.4. Nur Risaleleri ve Gündelik Bazı Olaylar................................................................... 555 9. BÖLÜM: SAİD NURSÎ’NİN TENEBBİSİ (NAZİRELER)..................................................... 576 Son Söz.................................................................................................................................................................. 602 Kaynakça............................................................................................................................................................... 605
.ÖN SÖZ Hamd, Allah’a mahsustur. Ona hamdeder, ondan yardım diler, günahlarımızı bağışlaması için ona yalvarırız. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden ona sığınırız. Allah’ın hidayet ettiğini saptıracak, saptırdığına da hidayet edecek yoktur. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şehadet ederiz. Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna da şehadet ederiz. Allah’ın salât ve selâmı, kendisinden sonra ne bir nebi ne de bir resul gelecek olan Hz. Muhammed’in ve tertemiz âlinin üzerine olsun. Şüphesiz ki, sözlerin en güzeli Allah’ın Kitabı; yolların en güzeli Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise dinde sonradan çıkarılan şeylerdir ve her bid'at bir sapıklıktır. Bundan sonra deriz ki: Meselelere birden fazla bakış açısı yerine tek bir açıdan bakmak, birçok gerçeğin ayrımına varamamak sonucunu doğurmaktadır. Hemen her meselenin birden fazla boyutu vardır ve bunlar ancak muhtelif yerlerden bakıldığında fark edilebilir. Düşünce sistemleri, aynı meselede hem ilmen, hem de amelen faydalanılacak farklı seçeneklerin var olduğunu gösterir. Bunun da ilk şartı, bu sistemlerin ve sunduğu seçeneklerin tanınması, iyi bilinmesidir. Alternatifler ancak bu suretle analiz edilebilir, karşılaştırmalı bir yaklaşımla değerlendirilebilir. Her insan hata edebilir; hatadan masun olan yalnızca yüce Allah’tır. İsmet ise, peygamberlere mahsustur. Kur'an dışında hiçbir kitap da sehivden arî değildir. İslâmî tenkit düşüncesi; bunu pratiğine de yansıtmış, beşer mahsulü her kitabın sorgulanıp tenkit edilebileceğini binlerce eserden müteşekkil muazzam "Reddiye" edebiyatıyla ortaya koymuştur. İşte meselemiz de bu noktada başlamaktadır. Tetkikimiz; Said Nursî ve şakirtlerinin, Nur Risaleleri’nin bir beşer eseri olmadığı, bilâkis "münzel" olduğu yolundaki iddialarının mihenge vurulması gayretinden ibarettir. "Üstat" kabul edilen birinin de hata edebileceğini, ancak ve sadece doğru olana icap edilmesi ve yanlışların ise reddedilmesi gerektiğini kabul edebilmek, olgunluğun bir göstergesidir. Unutulmamalıdır ki, Müslümanın yıkamayacağı hiçbir tabu, hiçbir mitos olmamak gerekir. Nur Risaleleri, bize göre tenkit edilmesi gereken bazı iddialar içermektedir. Yapmak istediğimiz sadece, bunların eleştirisidir. Kitabımız, sırf ilmî endişelerden ötürü yazılmıştır. Amacımız, Nur Risaleleri’nde ele alınan bazı konuların, farklı mesleklerdeki1 Müslümanlarca nasıl değerlendirildiğini sergilemektir. Said Nursî’ye ve Nur Risaleleri’ne bu kitaptaki yaklaşımımız; sosyolojik veya tarihsel tahlil amaçlı değildir. Dolayısıyla, Said Nursî’nin yaşadığı dönemin şartlarından nasıl etkilendiği, bu kitabın konusu olmamıştır. Ancak, şu kadarını 1 Burada "yol, usûl, gidiş, anlayış, mezhep" anlamlarında kullanılmıştır. 10 söyleyelim ki, Nur Risaleleri; pozitivizmin ve belki materyalizmin egemen olduğu, halkının dinî inanç ve duygularıyla kavgalı, dayatmacı bir yönetim döneminin ürünüdür. Bu dönemin, Said Nursî’nin birçok kişinin gözünde "bir kahramana, mücahide" dönüşmesinde payı büyüktür. Kitabımızın serüveninden bahsedecek olursak; Nur Risaleleri’ni okudukça, haklarında söylenenlerin Said Nursî ve risaleleriyle pek de örtüşmediğini; şimdiye kadar edindiğimiz temel İslâmî bilgilerle bu risaleler arasında neredeyse uçurumlar olduğunu gördük. Böylece Nur Risaleleri’ni ciddî bir tarzda tetkik etmeye karar verdik. İlk işimiz, Risale-i Nur Külliyatı’nı okumak ve notlar almak oldu. Okudukça hayrete düşüyor, parmak ısırıyorduk. İkinci adımı, ana kaynaklar ve muteber kitaplardan uygun olanlarını araştırarak ve yine notlar alarak tamamladık. Nur Risaleleri’ni ve kaynak eserleri okuma işinde kemal derecesine eriştiğimizi iddia etmiyoruz. Fakat, bir satırlık yazıyı yazabilmek için 20’den fazla kitap açtığımız çok zaman oldu. Çoğu sabahı bu kitapların başında bulduk. Bu araştırmamız sonucunda bir taslak ortaya çıktı. Taslak olgunlaştı ve bugünkü hâlini aldı. Konuya, Nur Risaleleri’nden ilgili yerlerin aktarımı ile başladık. Bu alıntılamada, titiz olmaya özen gösterdik. Aktarırken cümleleri bağlamdan koparmamaya çalıştık. Nur Risaleleri’nde tümceler genellikle uzun olduğundan, cümlelerin aktarımında bazen cümlenin başından başlanmamış, bazen alınmayan kelime ve bölümler olmuş, bazen de cümle tamamlanmamıştır. Bu durumlar, yay ayraç içinde üç nokta işaretiyle gösterilmiştir. Bu metodu tüm alıntılarda da uyguladık. Nur Risaleleri’nde aynı kelimenin birden fazla şekilde yazımına çokça rastlanmaktadır. Bu yüzden, imlâsını aynen koruduk. Fakat, cevabımızda kaynak olarak kullandığımız eserlerden yaptığımız alıntılarda bunu göz ardı ettik. Bu, kitabımızda bir imlâ bütünlüğü sağlamak amacıyla yapılmıştır. Örneğin, bizim "mana" şeklinde yazdığımız kelime; "ma’nâ, mânâ, mâna, manâ" biçimlerinde de yazılmıştır. Nur Risaleleri’nden yapılan iktibasların tümü, sadece, Tenvir Neşriyat’ın yayımladığı Risale-i Nur Külliyatından veya Silsile-i Nurdan’dır. Bu tercihimizin sebebi, bir ara Nur Risaleleri’nde tahrif olduğu yolundaki iddialardır.2 O sıralarda, Risale-i Nur Külliyatı’nda okuduğum iddiaları kime söylesem, kime göstersem "Üstat böyle demez, tahrif vardır!" diyordu. Tenvir Neşriyat ise, hemen her Risalenin "Takdim"inde aşağıdaki ifadelere veya benzerine yer vermiştir: "Müellif-i Muhterem Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî (R.A.) Hazretlerinin hali hayatta iken neşredilen nüsha esas alınarak bizatihi kendi dest-i mübarekleriyle tashih buyurdukları müsahhah nüshalardan aslına uygun tashih edilerek neşredilmiş bulunmaktadır."3 Bizim, diğer yayınevlerince yayımlanan Nur Risaleleri’nde tahrif olduğu yolunda bir iddiamız yoktur. 2 Bak. Girişim Dergisi, 1986, sayı 7, 8, 9, 10, 11. 3 Bediüzzaman Said Nursî, 6. Diğer Risalelerde de benzeri ifadeler yer almaktadır. 11 Nur Risaleleri’nden yaptığımız alıntılarda kaynak gösterirken, risalenin ismiyle ve sayfa numarasıyla yetinmedik. Bizi epey yormasına ve kitabımızın hacmini artırmasına rağmen bölümünü, alt bölümünü, bulabildiğimiz kadarıyla başlığını da gösterdik. Böylece, alıntının Tenvir Neşriyat dışındaki yayınevlerinin Risale-i Nur Külliyatlarındaki yerini de göstermiş olduk. Dolayısıyla, sayfa numaraları tutmasa bile alıntının diğer basımlardaki yeri kolaylıkla bulunacaktır. Nur Risaleleri’nden aktardıklarımızın tümü sadece Said Nursî’nin sözü değildir; bunların içinde "Nur şâkirdleri, Nur talebeleri, Risale-i Nur talebeleri vb."4 olarak tanımlanan -Said Nursî, kendisinin de bir Nur şâkirdi olduğunu söylemektedir5 - kişilerin sözleri de vardır. Zaten Nur Risaleleri, bunların tümünden oluşmuştur. Dolayısıyla, aktardığımız bazı ifadelerin Said Nursî’ye ait olmadığı, binaenaleyh bunlardan sorumlu tutulamayacağı yolunda ileri sürülecek bir iddia geçersiz olacaktır; çünkü bunlar Said Nursî’nin onayı ile Nur Risaleleri’ne alınmıştır. Hatta, bunların hangi risalenin neresine konacağını bile Said Nursî belirlemiştir.6 Nur Risaleleri’nin cümleleri sadeleştirilmemiş, özgünlüğü korunmuştur.7 Gerekli görülen birkaç yerde, ayrı yazı tipi kullanılarak ya çeviri yapılmış ya da sözlük anlamı verilmiştir. Alıntıların okur tarafından anlaşıldığı öngörüldüğünden, zorunlu görülen birkaç istisna dışında bu tümceler açıklanmamıştır. Bizce, münevver Türk Müslümanı Nur Risaleleri’nin dilini de kavrayabilmelidir. Unutulmamalıdır ki, sözlükler, baş ucu kitaplarındandır. Gerçi, Nur Risaleleri’nin dili bol terkipli, ağdalı, ağır, çetrefilli, hatta çoğu kez anlaşılmazdır. Hem anlamla, hem de dilbilgisiyle ilgili anlatım bozukluklarıyla doludur. Yazım kurallarıyla ve noktalama işaretleriyle ilgili yanlışlıklardan hiç bahsetmeyelim. Her ne kadar Kur'an-ı Kerim, "Nur Risaleleri’nin Türkçe olmasını tahsin eder ve Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir eder"se de8 (?); o risaleler, Türkçe bakımından tam bir felâkettir. Bu kadar risaleyi Said Nursî’ye yazdıranın9 (?) Türkçeyi pek de iyi bilmediği anlaşılmaktadır. Nur Risaleleri’nden alıntıladıklarımız, uzun ve fazla telâkki edilebilir. Bu nakillerden amacımız, Nur Risaleleri’nin konuyu nasıl takdim ettiğinin tam olarak ortaya konulmasıdır. Bununla birlikte, hemen aynı ifadelerin yalnızca bir-ikisini aldık. Nur Risaleleri’nden yapılan alıntılardan sonra, farklı kaynaklardan aynı konu ile ilgili yerleri aktardık. Cevaplarımızda çoğu zaman, Nur Risaleleri ile konu arasında bağ dahi kurmadık. Zorunlu olmadıkça, araya girmedik. Hatta bazen, Nur Risaleleri’nden alıntıladıklarımıza herhangi bir yorum bile getirmedik. 4 Örneğin, Şuâlar, 240, Onbirinci Şua/Meyve Risalesi/Isparta’daki umum Risale-i Nur talebeleri namına ramazan tebriki münasebetiyle yazılmış ve onüç fıkra ile ta’dil edilmiş bir mektuptur. 5 Örneğin, Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 58, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Emirdağ’ında Kardeşiniz Said Nursî. 6 Örneğin, Şuâlar, 240, Onbirinci Şua/Meyve Risalesi/"Isparta’daki umum Risale-i Nur talebeleri namına ramazan tebriki münasebetiyle yazılmış ve onüç fıkra ile ta’dil edilmiş bir mektuptur"dan hemen sonra yer alan Said Nursî’ye ait paragraf. 7 Tabiî ki, bizim bu konuda güttüğümüz amaç Nurcularınkinden farklıdır. Onlar, Nur Risalelerinin geldiği (!) gibi kalmasını gerekli görüyorlar; tashih hususunda ona herhangi bir müdahaleye izinli olmadıklarını (izin hususuna Said Nursî kendisini de dâhil etmektedir) ifade ediyorlar. Bak. http://www.ittihad.com.tr (Risale-i Nur Sadeleştirilebilir mi? Meselesi). 8 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 110, Birinci Şua/Dördüncü Âyet. 9 Şuâlar, 219, Onbirinci Şuâ/Meyve Risalesi/Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiye; Siracü’n-Nûr, 62, Otuzbirinci Mektuptan Yirmialtıncı Lem'a/İhtiyarlar Hakkında/Onbirinci Rica; Îman ve Küfür Muvazeneleri, 111, Meyve Risalesi’nden/Onuncu Mes'elenin Hâtimesi Olarak İki Hâşiye/Birincisi. 12 Bu kitaptan asıl gayemiz; Nur Risaleleri’nden olanaklar elverdiği ölçüde bir başlık altında toplamaya çalışarak alıntıladığımız konunun, farklı kaynaklarda nasıl ele alındığını ortaya koymaktan ibarettir. Bu yüzden, bu eserin bir derleme olarak değerlendirilmesi bizi asla rahatsız etmeyecektir. Farklı bir yaklaşımımız olmadıktan sonra, konunun bizden önce dile getirilmiş olması, bizi sadece sevindirir. Eserlerinden yararlandığımız âlimlerin sözleri, elbette bizimkinden daha değerlidir. Zaten, sarf ettiğimiz gayret, onların görüşlerini derlemekten ve izlerine uymaktan ibarettir. Çıkarımlarımızda Kur'an’ı, Sünneti ve salih selefimizin sözlerini kılavuz edinmeye, âlimlerin konuya ilişkin benzer görüşlerini bir araya getirmeye, tutarlılık ve bütünlük içinde kanıtlara dayanmaya çalıştık. Konuları bölümlendirmek bizim için epey güç oldu. Bir başlık altında incelediğimiz konu, bazen birden fazla bölümü ilgilendirmesine karşın belli bir sınıflandırma yapmak zorundaydık. Bu yüzden birtakım tekrarlarda bulunmaktan kaçınamadık. Yararlandığımız birçok kaynak, tercüme edilmişti. Bu kaynakların çoğunun orijinaline (İmam Gazalî’nin Fedaihu’l-Bâtıniyye’si gibi) ulaşmak, bizim için çoğu zaman zordu. Ulaşsak dahi, örneğin, Şatıbî’nin Muvafakat’ı gibi zor bir metnin tercümesinde, Mehmed Erdoğan kadar başarılı olamayacağımızı biliyorduk. Bu yüzden, çevirisini hazır bulduğumuz eserlerden faydalanmaktan çekinmedik. Tercümesinden alıntılar yaptığımız bazı eserlerin, -konunun önemine binaen- hem aslından, hem de tercümesinden yararlandığımız da oldu. İbarenin önem arz ettiği yerde Arapçasını da ekledik. Yaptığımız iktibasların uzunluğu, kusur olarak görülebilir. Tetkikimizi "aktarmacılık"la eleştirecek olanları haklı gördüğümüzü şimdiden belirtelim. Başımızla beraber... Alıntı yaptığımız eserlerde, -doğal olarak- diğer kaynaklardan yapılan iktibaslar da yer almaktaydı. Böylece bu, belki iktibasın iktibası oldu. Okur, bu yüzden, ikinci el kaynaklarla karşılaşacaktır. Ne var ki, örneğin, Abdullah Aydemir’in Tefsirde İsrâiliyyât isimli eserinde, kaynaklardan yaptığı alıntıları aktarmayıp tekrar o kaynaklara yönelmeyi de dürüst bir davranış olarak kabul edemezdik. Yazarına güvendiğimiz sürece, bu metodu terk etmedik. Çeviri eserlerden yapılan alıntılarda bazen anlatım bozukluğu olduğu için, çeviriye ufak tefek müdahalelerimiz oldu. İlgililerden bunu hoş görmelerini rica ediyoruz. Neredeyse tümü Arapça olan dinî kavramların, şahıs ve kitap isimlerinin sıkça kullanıldığı bir kitapta imlâda bütünlük sağlamanın zorluğu teslim edilecektir. Hele bu imlâda Türkçe imlâ kılavuzlarına uymak daha da güçtür. Biz, -en azından metindeelimizden geldiği kadar TDK’nin 2000 yılında yayımladığı imlâ kılavuzuna uyduk. Ama TDK, "hükmetmek"in gösterildiği gibi yazılmasını isterken "hamdetmek"in "hamt etmek" şeklinde yazılmasını da istemektedir. İmlâsına aşina olduğumuz Kur'an-ı Kerim’in Kur'anıkerim; "tesbih"in "tespih"; "şehadet"in "şahadet" şeklinde yazımı gibi bizi de rahatsız eden durumlarda ve çoğunlukla isimlerin yer aldığı dipnotlarda ise kılavuza uymadık. Örneğin, metinde "Gazalî" şeklinde yazarken, dipnotta bunu "Gazâlî" şeklinde gösterdik. 13 Bahusus "Allah" lâfzı yerine kullanıldığında, birçok eserde büyük harfle yazılan "o" zamirini büyük harfle yazmadık ve kendisinden sonra gelen ekleri kesme işaretiyle ayırmadık. Telâffuzunda garip karşılanabilecek kelimelerde Arapça kaidelerini dikkate almadık. "Ya Ebâ Hureyre!" yerine "Ey Ebu Hureyre!"; "Ali b. Ebî Talib" yerine "Ali b. Ebu Talib" yazmayı tercih ettik. Yazım kolaylığı bakımından metinde ve dipnotlarda sık geçen kişi ve kitap isimlerindeki harf-i tarifler (el) çoğunlukla yazılmamış; meselâ, "eş-Şevkânî", "Şevkânî"; "el-Fevaid", "Fevaid" şeklinde yazılmıştır. Arabî metnin çevriyazısında ve dipnotlarda Lâtin alfabesindeki "ā, ū ve ī" harflerini de kullandık. Buna, örneğin, "Aliyyu’l-Karî"nin "ka"sı ile "Şevkânî"nin "kâ"sını birbirinden ayırt etmek amacıyla yer verdik. Dolayısıyla, bunlar "Aliyyu’l-Kārî" ve "Şevkânî" şeklinde yazılmıştır. Hadislerin kaynağı belirtilirken musannıfın ismi kâfi görülmüş, kitabın ismine yer verilmemiştir. Bundan İmam Malik’in Muvatta’ı ile Gümüşhanevî’nin Râmûzu’l-Ehâdis’i müstesnadır. Bu iki kitabın sadece ismi verilmiş, musannıfı zikredilmemiştir. Hadisin hangi bölümde yer aldığına işaret edilmiş, ardından bap ve hadis numarası zikredilmiştir. Örneğin, "el-Buhārî, el-Câmiu’s-Sahîh, Kitâbu’t-Tefsîr, 165’inci Bâb, 208’inci hadis" şeklindeki kaynak, "Buhārî, Tefsîr, 165/208" biçiminde gösterilmiştir. Metinde açıklanması uygun olmayan birçok hususu, dipnotlarda ele aldık. Bu yüzden, bizce dipnotlar da önem arz etmektedir. Kitapta kullanılan dile özen göstermeye çalıştık. Zenginlik katması için bazen Osmanlıca, bazen Arapça, kimi zaman Batı kaynaklı, kimi zaman da yeni türetilmiş sözcükleri kullanmaktan kaçınmadık. Dil konusunda herhangi bir saplantımız ve dile yaklaşımımız ideolojik olmadığından, bu konuda kendimizi zorlamadık. Yaygın ve işlevsel terimleri kullanmaya çalıştık. Bu araştırmamızda hata ve kusurlardan arî olduğumuzu iddia edemeyiz. Hatalar bizden; doğrular Allah’tandır. Biz, ilim ve araştırma denizine bir damla eklemeye gayret ettik. Temiz, arı bir damla... Henüz, o deryaya açılacak kadar yüzme bilmediğimizin, kıyısında bir-iki kulaç atmaya çalışan acemî bir yüzücü olduğumuzun da farkındayız. Bütün bunlara rağmen bu eserin; Sünnet, cemaat ve hadis ehlinin Nur Risaleleri’ne -gecikmiş de olsa- kapsamlı bir reddiyesi olduğuna inanıyoruz. Biz, bu çalışmamızla belki orduya bir at bağışlayamadık. Yaptığımız, düşmüş bir çiviyi yerine çakma gayretidir. Ama, unutulmamalıdır ki, darb-ı meselde de belirtildiği gibi, bir çivi bir nalı; bir nal bir atı; bir at bir süvariyi; bir süvari bir birliği; bir birlik bir orduyu, bir ordu da bir savaşı kurtarır. Bir savaş ise neleri kurtarmaz ki? Bu tetkikin sahibi, hayallerdeki ve karanlıklardaki devlerin gerçekte ve aydınlıkta birer cüce olduklarının gösterilmesine küçük bir katkıda bulunabildiyse, kendisini bahtiyar hissedecektir. Abdullah TEKHAFIZOĞLU Ankara-2005 14 KISALTMALAR DİZİNİ age. Adı geçen eser a.s. Aleyhi’s-Selâm AÜİF Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi b. İbn, Bin bak. Bakınız c. Cilt çev. Çeviren DİB Diyanet İşleri Başkanlığı H. Hicrî Hz. Hazret-i hzl. Hazırlayan M. Milâdî MEB Millî Eğitim Bakanlığı MEGSB Millî Eğitim ve Gençlik ve Spor Bakanlığı MÜİFV Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı MÜSBE Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü nak. Nakleden r.a. Radıyallahu anh r.anhâ Radıyallahu anhâ r.anhuma Radıyallahu anhuma s. Sayfa sad. Sadeleştiren s.a.v. Sallallahu aleyhi ve sellem TDK Türk Dil Kurumu TDV Türkiye Diyanet Vakfı TÖV Türkiye Öğretmenler Vakfı v. Vefatı vb. Ve benzerleri 15 1. BÖLÜM SAİD NURSÎ, NUR RİSALELERİ VE İLİM 1.1. SAİD NURSÎ’NİN TAHSİL HAYATI Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde (...)10 Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.11 (...) alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.12 Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur'an-ı Kerîm’den başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüzotuzu Türkçe, onbeşi Arapça olan eserlerini te'lif ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esasen kütüphanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zat (...)13 (...) Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş. 14 1.1.1. SAİD NURSÎ’NİN MEDRESE HAYATI Ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dahilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Hâle-i fıtriyeleri icabı, daima izzetini koruması ve hattâ âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’da ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis Karyesine, sonra Hîzan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu.15 10 Şuâlar, 434, Ondördüncü Şua/Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi Müdafaası ve Mektupları ve Nur Talebelerinin Afyon Mahkemesinde Yaptıkları Hakikatlı Müdafaalar/Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır. 11 Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Risale-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur ve Tercümanı Ne Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir; Bediüzzaman Said Nursî (Bundan sonra bu kitabı Tarihçei Hayat şeklinde göstereceğiz), 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir? 12 Tarihçe-i Hayat, 34, İlk Hayatı. 13 Sözler, 703, Teşrin-i sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır. 14 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, Birinci Şua/İkinci Bir İhtar. 15 Tarihçe-i Hayat, 31, İlk Hayatı. 16 Yaz olması dolayısıyle, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylâsına gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Tâğî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, Küçük Said’e: -Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış. Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyle, hocasına şu yolda cevap verir: -Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesim bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.16 (...) Oradan kalkarak meşayih-i âzam mevkii bulunan Gaydâ kasabasına gelir. Orada dahi arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek, Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe başından yaralı düşünce, medrese hayatını terkle pederleri nezdine gelir. Ve pederlerine: "Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım." der. Ve o kış ilkbahara kadar evde kalır.17 Pederinden izin alarak, tahsil yapmak üzere Arvâs Nahiyesine gider. Burada icra-yı tedris eden meşhur Molla Mehmed Efendi, kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip, talebelerinden birisine okutmasını tavsiye edince, izzetine ağır gelir. Bir gün bu meşhur müderris camide ders okutmakta iken, Molla Said itiraz ederek: -Efendim, öyle değil! Hitabında bulunur. Okutmasına tenezzül etmediğini hatırlatır. Orada bir müddet kaldıktan sonra, Mir Hasan Veli Medresesine gitti. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet verilmemek bu medresenin âdeti olduğunu anlayınca, sıra ile okunması icabeden yedi ders kitabını terkederek, sekizinci kitaptan okuduğunu söyledi.18 (...) Erzurum Vilâyetine tâbi Bayezid’de Şeyh Mehmed Celâlî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakikî ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek gariptir. Zira Şarkî Anadolu usûl-ü tedrisiyle, "Molla Câmi" den nihayete kadar ikmal-i nüsah etti. Buna da her kitaptan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebakisini terkeyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celâlî Hazretleri ne için böyle yaptığını sual edince Molla Said cevaben: -Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak, bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yâni bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhere tab'ıma muvafık olanlara çalışırım, demiştir. 16 Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı. 17 İctimâi Reçeteler I, 9, Tarihçe-i Hayat/Latife. 18 Tarihçe-i Hayat, 32-33, İlk Hayatı; İctimâi Reçeteler I, 9-10, Tarihçe-i Hayat/Latife. 17 Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan icad ve teceddüd fikrini medrese usullerinde göstermek ve bir teceddüd vücuda getirmek ve bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi etmemekti. Bu suretle, alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir. Bunun üzerine hocalarının; "hangi ilim tab'ına muvafık" olduğu sualine cevaben: -Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der. Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmidört saat zarfında "Cem'-ülCevâmi", "Şerh-ül-Mevâkıf", "İbn-ül-Hacer" gibi kitapların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartiyle mütalâa ederdi.19 (...) Bundan sonra, Şirvan’daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhavere cereyan etti. Molla Abdullah: -Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz? Bediüzzaman: -Ben seksen kitab okudum. Molla Abdullah: -Ne demek? Bediüzzaman: -İkmâl-i nüsah ettim ve sıranıza dahil olmayan birçok kitabları da okudum. (...)20 Bir gün de Van valisi merhum Tahir Paşa ile (Said Nursî’nin) bir münakaşa-i ilmiyede araları bozulur. Rovelver ile Tahir Paşa’yı vurmak için davranır.21 ± İmam Gazalî, İhya’nın Talebenin Riayet Edeceği Adap Bölümü’nde şöyle der: İlimde kibirlenip, hocaya ukalâlık etmemelidir. Bilâkis, bütün mevcudiyetiyle her hususta hocanın emrine girip onun bütün öğütlerini, cahil bir hastanın salâhiyetkâr tabibi dinleyip kabul etmesi gibi dinlemeli ve kabullenmelidir. Ve yakışan daima hocasına karşı alçak gönüllü olup, ona hizmeti bir şeref telâkki etmektir. 19 Tarihçe-i Hayat, 33-34, İlk Hayatı. 20 Tarihçe-i Hayat, 35, İlk Hayatı/O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış. 21 İctimâi Reçeteler I, 25, Tarihçe-i Hayat. 18 Bu yüzden denildi ki: "Sel, yükseklere düşman olduğu gibi, ilim de kibirlenen öğrencilerin düşmanıdır." İlim, ancak tevazu göstermek ve dinlemek ile elde edilir.22 Gazalî devamla der ki: Yine talebenin riayet etmesi gereken adaptan birisi de tertibe riayettir. Bir fenni bitirmeden ondan sonraki fenne geçmemek gerekir. Zira, ilimler zarurî bir tertibe ve tasnife bağlıdır. Bazıları, diğer bazılarına yoldur. Onlardan geçilmeden diğerlerine geçilmez. Muvaffak olanlar, tertibe riayet edenlerdir.23 Dücane Cündioğlu, Sözlü Kültür’den Yazılı Kültür’e Anlam’ın Tarihi adlı eserinde Osmanlı medreselerinde okutulan kitaplara ve bu kitapların muhtevasına, uzun asırlar sonrasında dinî eğitimin geldiği seviyeye değindikten sonra şöyle der: Müslüman çocuklarına çok küçük yaşlardan itibaren verilen bu devasa eğitim, hiç kuşku yok ki uzun asırlara baliğ olan bir tecrübenin mahsulüydü. Alet ilimlerinin, aklî ve naklî ilimlerin istiksâr, iktisâd ve istiksâ gibi üç temel bölümden meydana gelmesi, her bölümün de kendi içerisinde aşağı, orta ve yukarı olmak üzere üç kısma ayrılması, öğrencinin ilmin basamaklarını yavaş yavaş tırmanmasını sağlıyor ve her mertebede farklı metinler tedris ediliyordu. Burada dikkat edilecek olan en önemli husus, eğitimin "metin ve hoca merkezli" yapılıyor olmasıdır. Bir ilimde söz sahibi olmak, o ilmin belli başlı metinlerinde söz sahibi olmakla neredeyse eşanlamlıydı. Bir konuyu bilmek, o konuda yazılmış olan metinleri bilmek demekti; zira okuduğunuz metinler, o ilimdeki seviyenizi gösteriyor, istiksâr mertebesinde iken, iktisâd mertebesindeki metinleri ya da istiksârın aşağı mertebesinde iken orta mertebedeki metinleri okumanıza izin verilmiyordu. Talebeler bu metinleri kendi başlarına okuyarak ilim yolunda mesafe alabilirler miydi? Hayır! Çünkü bu metinler, onları okutacak bir hoca olmaksızın talebeye konuşmazlardı ve hepsi de bir hocanın gözetiminde okunacak şekilde yazılmışlardı. Dolayısıyla bir metni okumanız tek başına yeterli değildi, bilâkis o metni kimlerden okuduğunuz da önemliydi. Eğitimin "metin ve hoca merkezli" karaktere sahip olması, talebelerin daha başından itibaren bir hiyerarşi dâhilinde merdivenleri çıkmalarını sağlıyor, hocalar (müderrisler) olmadıkça metinler âdeta ölüyordu; metinleri canlandıran, onlara hayat veren âlimlerdi. Çünkü talebe, hem metnin, hem de hocanın talebesiydi. (...)24 Talebinin hırçın, kavgacı ve sabırsız olanıysa, elbette istenen sonuca ulaşamaz. ² 1.2. NUR RİSALELERİ’NİN KAYNAĞI 22 Zeynuddîn Ebû Hâmid el-Gazâlî, İhyâu ‘Ulûmi’d-Dîn, çev. Ahmed Serdaroğlu, Bedir Yayınevi, İstanbul 1989, 1/128-129. 23 Gazâlî, İhyâ, 1/133. 24 Dücane Cündioğlu, Sözlü Kültür’den Yazılı Kültür’e Anlam’ın Tarihi, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2005, 127-128. 19 Nurşin’de bir müddet kaldıktan sonra Hîzan’a döndü. Sonra medrese hayatını terkederek pederinin yanına geldi ve bahara kadar evde kaldı. O sırada şöyle bir rüya görür: Kıyamet kopmuş, kâinat yeniden dirilmiş. Molla Said, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı nasıl ziyaret edebileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başına gidip durmak hatırına gelir: "Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim" der ve sırat köprüsünün başına gider. Bütün Peygamberân-ı İzam hazarâtını birer birer ziyaret eder, Peygamber Efendimizi de ziyarete mazhar olunca uyanır. Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil-i ilim için büyük bir şevk uyandırır. O rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevab vermiştir.25 Bu rü'yalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rü'ya-yı sâdıkadır. Çünkü, Hadisçe sabittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rü'yada şeytan o rü'yaya karışamıyor. Bu rü'ya-yı sâdıkadan her biri, gerçi rü'yadır, delil ve hüccet olamaz, fakat her birinin aynı mealde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale-i Nur’un makbûliyetine ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın daire-i rızasında bulunduğuna bizlere kanaat veriyor. Ezcümle: Birincisi: Risale-i Nur şâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, camide Ebu Bekir-is-Sıddîk Radıyallahu Anh’a emrediyor: "Çık hutbe oku" Ebu Bekir-is-Sıddîk koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: "Bu söylediğim hakikatların izahatı "Yirmidokuzuncu Söz"dedir..." İkincisi: Risale-i Nur’un şâkirdlerinden Osman Nûri diyor ki: Rü'yamda, Şemâil-i Şerife muvafık, nuranî bir surette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zat içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, üstadımıza şefkatkârâne bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım. Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerine köşkünü tahsis eden Şükrü Efendi’dir. Rü'yada ona diyorlar ki: "Senin o köşküne Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş." O da koşarak gidip, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı çok nuranî ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş. 25 Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı. 20 Dördüncüsü: Risale-i Nur şâkirdlerinden Nazmi’dir. Rü'yasında ona diyorlar ki: Risale-i Nur şâkirdleri îmansız ölmezler, kabre îmanla girerler.26 (...) Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rü'ya-yı sadıkadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hadiseden bir ay evvel bir zata rü'yada (ona) deniliyor ki: "RESAİL-İN-NUR ŞAKİRDLERİ, İMAN İLE KABRE GİRECEKLER, İMANSIZ VEFAT ETMEZLER." Biz o vakit o rü'yaya çok sevindik.27 ± İlmi tedrisen almayan ya da alamayan, fakat buna rağmen ilim adına çok büyük iddialarda bulunan kişinin artık başvuracağı tek yol kalmıştır: Kesbî olamadığına göre, ilminin vehbî olduğunu iddia etmek... Tarihçe-i Hayat’ta Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Said Nursî’ye rüyasında, ümmetine soru sormaması şartıyla ilm-i Kur'an’ın öğretileceğini müjdelediği iddia edilmiştir. Said Nursî, rüyaların delil ve hüccet olmadığını belirtmesine karşın, Kur'an ilminin kendisine Hz. Peygamber tarafından rüyada verildiğini söylemektedir. Delil ve hüccete dayanmayan bir yolla, Kur'an ilmi öğrenilemez, elde edilemez. Elde edilen bir şey varsa da bu, ilim olarak vasıflandırılamaz. İslâm, ilim edinme yollarını, bilgi kaynaklarını göstermiştir. Said Nursî bununla da kalmamış, hüccet teşkil etmeyen bu rüyaları, Nur Risaleleri’nin makbuliyeti (?) ve Hz. Peygamber’in bu risalelerden rızası (?) gibi büyük iddialarının da delili olarak göstermiştir. Onun bu iddiaları tıpkı, samandan bir temelin üzerine sağlam bir ev inşa ettiğini ileri süren birinin iddiasına benzemektedir. Şimdi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüyada görülme meselesini ele alalım: O buyurmuştur ki: "Rüyasında beni gören, (hak olarak) beni görmüştür, çünkü şeytan ben(im suretim)le hayale giremez."28 "Beni rüyada gören, hakikaten görmüştür, çünkü şeytan benim şeklime giremez."29 Mevdudî der ki: Bu hadis-i şerifin izahı şöyledir: Bir kimse, Hz. Peygamber’i kendi şekli ve sureti ile görürse, gerçekten Hz. Peygamber’i görmüş olur. Çünkü, şeytana Hz. Peygamber’in şekline 26 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 21-22, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Sadakatta Meşhur Olan Barlalı Süleyman’ın Vazife-i Sadakatını Tamamiyle Yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır. 27 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 102; Şuâlar, 564, Birinci Şua/Yirmialtıncı Âyet. 28 Buhārî, Ta‘bir, 10/13. 29 Müslim, Rü'yâ, 1/10. 21 girerek birini aldatabilme gücü verilmemiştir. Bu açıklamayı Muhammed b. Sirin yapmıştır. İmam Buharî onun şu sözünü nakletmektedir: "Peygamber’i rüyada görmek, kişinin onu ancak hayatında vasıflandığı sureti üzere gördüğü zaman gerçekleşir."30 Allâme İbn Hacer, sağlam senetlerle şöyle rivayet etmektedir: Bir kimse İbn Sirin’e, "Ben rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm deyince" ne şekilde, ne biçimde gördüğünü sorardı. O kimse Hz. Peygamber’in şekline ve şemailine uymayan bir biçim söylerse, İbn Sirin ona: "Sen Hz. Peygamber’i görmemişsin" derdi. İbn Abbas’ın tutumu ve davranışı da aynıydı. Nitekim Hâkim, senediyle bunu nakletmiştir. Doğrusu şu ki: Hadisin sözleri de bu manayı tevsik ve ispat etmektedir. Bu hadisin sahih senetlerle nakledilen sözlerinin hepsinden anlaşılan şey, şeytanın Hz. Peygamber’in şekline giremediğidir. Yoksa herhangi bir şekle girerek, insanı Hz. Peygamber’i gördüğünü zannettirerek aldatması değil.31 Bu konuda, birçok âlimin görüşü bu minval üzeredir. Şeyh Alâaddin der ki: Demek ki, sahih olan rüya Resulullah’ın sahih bir nakille sabit olan suretini görmektir. Şayet, biri bu suretten başka bir surette Resulullah’ı rüyasında gördüğünü zannederse; o, Resulullah’ı görmemiştir.32 Bazı kimseler, "Eğer şeytanın hilesinden korunmak, Hz. Peygamber’i sadece kendi asıl şekli ile görülmesi şartına bağlı olsaydı, o zaman bu koruma, ancak sağlığında Peygamber’i görmüş olan kişiler için mümkün olurdu. Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın suretinin Hz. Peygamber’e veya başka bir kimseye ait olduğunu nasıl bilebilirler?" diye soruyorlar. Böyle bir sorunun cevabı şudur: Daha sonraki dönemlerde gelen kimseler, rüyalarında gördükleri şahsın Hz. Peygamber olduğunu tam bir güvenle söyleyemezler. Ama, rüyalarının manasının ve konusunun Kur'an-ı Kerim ve Sünnetin bildirdiklerine uyup uymadığını kesin olarak bilebilirler. Eğer bu rüya, Kitaba ve Sünnete uygunluk gösteriyorsa, o zaman gerçekten rüyasında gördüğü kimsenin Hz. Peygamber olması ihtimali çok daha fazladır. Çünkü, şeytan bir kimseye doğru yolu göstermek için değişik şekle giremez.33 İmam Mazirî, bu hadisin açıklamasında şöyle der: Bazen bir kimse hayal ettiği bir şeyi görür gibi olur. Çünkü, hayal ettiği şeyin âdeta gördükleri ile bir bağlantısı vardır. (...) Bir kimse rüyasında Peygamber’in, kendisine katli haram bir kimseyi öldürmesini emir buyurduğunu görse; bu, hayal edilen sıfatlardan olur, görülen şey değildir.34 Aynı konu hakkında Mevdudî de şunları söylemiştir: Eğer bir kimse rüyasında Hz. Peygamber’i görse de, ondan herhangi bir emir alsa veya bir şeyi o kimseye men etse ya da din konusunda ondan bir çeşit işaret ve ima yollu bir şey görse; o gördüğü, duyduğu şeylerin Kitapta ve Sünnette benzerini görmeden onlara 30 Buhārî, Ta‘bir, 10/12. 31 Ebu’l-Alâ el-Mevdûdî, Resâil ve Mesâil: Meseleler ve Çözümleri, çev. Yusuf Karaca, Risale Yayınları, İstanbul 1990, 4/9-10. 32 Şeyh Alâaddîn, İmam Nevevî’nin Fetvalarının Şerhi, çev. Abdülbari Polat, Kahraman Yayınları, İstanbul 1988, 342. 33 Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, 4/10-11. 34 Nak. Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Neşriyat, İstanbul 1977, 10/26-27. 22 uyması, uygulaması caiz değildir. Allah Tealâ ve Peygamberi, din konusunda, bizi rüyalara, ilhamlara ve keşiflere bırakmamış, hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı pırıl pırıl bir Kitap ve senetli, delilli bir Sünnet içinde önümüze koymuştur. Eğer gördüğünüz bir rüya veya keşif yahut ilham, Kitaba ve Sünnete uygun ise, o zaman Peygamber’i görmeyi nasip etti diye veya keşif ve ilham nimetini lütfetti diye Allah’a şükrediniz. Ama, o gördüğünüz rüya, Kitaba ve Sünnete ters ve aykırı ise, o zaman da onu reddederek, böyle denemelerden ve imtihanlardan koruması için Allah’a yalvarınız. Bu inceliği anlayamamaktan dolayı pek çok kimse, dalâlete düşmüştür ve düşmeye devam etmektedir. Bizzat tanıdığım bazı kimseler rüyalarında, inandıkları sapık bir mezhebin kurucusuna Hz. Peygamber’in iltifat ettiğini veya onu desteklediğini gördüklerini zannettiklerinden dolayı, o sapık mezhebe bağlanmışlardır. Eğer onlar, rüyada gördükleri herhangi bir insan şeklinin Hz. Peygamber olamayacağı ve Hz. Peygamber’i gerçekten rüyada görmek nasip olsa bile, onunla dinî bir hüküm elde edilemeyeceği gerçeğini bilmiş olsalardı, böyle bir sapıklığa düşmezlerdi. 35 Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: "(...) Rüya üç türlüdür: (...) Üçüncüsü: Kişinin kendi kendine konuştuğu (düşündüğü) şeylerden meydana gelir. (...)"36 İbn Mace’nin sahih bir senetle rivayet ettiği hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz rüya üç çeşittir: (...) Rüyaların bir kısmı da insanın uyanık iken arzulayıp azmettiği, sonra da uykusunda gördüğü şeydir. (...)"37 Risale-i Nur şakirtlerinin gördükleri rüyalar, muhtemelen bu kabildendir. Çünkü, Said Nursî ve talebeleri; Said Nursî ve Nur Risaleleri için Allah’ın Kitabından, Resulün hadislerinden, tabiat olaylarından, hatta gündelik basit olaylardan bile çeşitli şekillerde işaretler, remizler, imalar, tevafuklar, tebşirler... çıkarabilmek için akla hayale gelmeyecek yorumlara başvurmuşlardır. Dolayısıyla, gerek Said Nursî’nin gerekse talebelerinin şuuraltlarındaki bu konularla rüyalarında da meşgul olmaları kuvvetli bir ihtimaldir. Hz. Peygamber’i, güya Said Nursî’ye saygısından, dayanmış bir vaziyetteyken doğrultan; Hz. Ebu Bekir (r.a.)’e Peygamber’in huzurunda ve onun emriyle okuduğu hutbedeki hakikatlerin "Yirmidokuzuncu Söz"de izah edildiğini söylettiren... bu rüyaların sadık rüya olmasına olanak yoktur, bunlar adgas-ı ahlâmdan ibarettir. Said Nursî’yi ve talebelerini yalancılıkla itham etmemekle beraber, Hz. Peygamber’in şu hadislerini de hatırlatmak yerinde olacaktır: "Görmediği bir rüyayı gördüğünü iddia ederek yalan söyleyen, (kıyamet günü) iki arpa tanesini birbirine düğümlemekle mükellef kılınır ve bunu yapamamasından dolayı ona azap edilir."38 35 Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, aynı yer. 36 Müslim, Rü'yâ, 6. 37 İbn Mâce, Ta‘bir, 3/2907. 38 İbn Mâce, Ta‘bir, 3/2907. 23 "Beni rüyada gören, hakikaten görmüş olur. Zira şeytan, benim suretimle temessül edemez. Bir de, benim üzerime bilerek yalan uyduran, cehennemdeki yerine hazırlansın!"39 Gerçekten Peygamberimizi rüyasında görmeyen kimsenin, gördüğünü iddia edip rüyasından bütün naklettikleri, hadis uydurmakla aynı hükümde olup, bu kişi anlattıkları ile, kendisini yukarıdaki hadiste belirtilen vaid’e40 dâhil etmiştir. Allah bizleri korusun.41 Bütün bu aktardıklarımız göstermektedir ki, Said Nursî ve şakirtleri davalarını ispat edebilmek için birtakım rüyalara sığınmışlardır. Bunlara tâbi olanların birçoğu da, rüyalarında gördükleri ile hareket edip, bunlara inanmışlar ve arkalarından gitmişlerdir. Anlatılan bu rüyaların Nur Risaleleri’nde uzun uzun zikredilmesi tesadüfî değildir. Zira, bu çeşit rüyalar, safdil ve basit insanları aldatmada kullanılan en yaygın vesiledir. 39 Buhārî, İlim, 39/51. 40 İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için, ileride olacak kat'î hâdiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek. 41 Rüya, bu yolun yolcularınca batıl iddialarını delillendirmek (?) üzere en sık kullanılan kanıttır. Örneğin, Muhyiddin b. Arabî bir gece rüyasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamber Efendimiz elinde bir kitap tutarak; "Bu Füsûs-ül-Hikem kitabıdır. Bunu al ve insanların faydalanması için muhteviyatını açıkla." buyurdu. Muhyiddin-i Arabî de sevgili Peygamberimizin manevî işaretine uyarak, emir ve ilham ile, kitabın ihtiva ettiği hususları ne eksik, ne de fazla yazdı. (Evliyâlar Ansiklopedisi, İhlâs Gazetecilik Holding A,Ş., İstanbul 1992, 9/170.) İbn-i Farid bir gece rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Resulullah Efendimiz ona: "Sen kime mensupsun?" buyurunca; "Süt valideniz Halime’nin bağlı olduğu Benî Sa’d kabilesine" diye cevap verdi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; "Bilakis senin nesebin bana bağlıdır. Yani, sen benim sevgimle dolusun, benim sünnet-i seniyyeme bağlısın." buyurdu. (...) İbn-i Farid şöyle der; Kaside-i Tâiyye’yi tamamladıktan sonra, rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. Buyurdular ki: "Kasidene ne isim koydun?" Ben de: "Ya Resulallah! Levâîh-ül-Cinân (Revâic-ül-Cinân) ismini verdim." dedim. O zaman Resulullah; "Hayır, ona Nazm-üs-Sülûk adını ver." buyurdu. Ben de Kaside-i Tâiyye’ye bu adı verdim. (Evliyâlar Ansiklopedisi, 7/145-146.) İsmail Hakkı Bursevî (v.1725/1137) hazretleri Tefsîr-i Rûh-ul-Beyan’da şöyle buyurur: "Manevî pederim, Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin delâleti ile, birgün rüyamda Resulullah Efendimiz bana lütfedip arkamı sığadılar. Tatlı bir ifade ile; "ümmetim için bir tefsir yaz!" diye emir buyurdular. Bunun üzerine Allah Tealâ’dan ve Resulullah Efendimizin ruhâniyetinden yardım isteyerek üç ciltlik bir tefsir yazdım." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 7/347.) Şemseddin Habibullah İbn Mirza Can (v.1701/1113) hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir defa cihanın süsü ve kâinatın serveri olan Peygamber Efendimizi rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yani İmam-ı Rabbanî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resulullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakir; "Ya Resulallah, onlar benim pirimin evlâdıdır." diye arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar." buyurdu. Onlardan bir aziz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; "Ya Resulallah, hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?" diye arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur." buyurdu. "Ya Resulallah! İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat’ı, mübarek nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!" Ben de, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve Allah Tealâ için; "O, vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera’dır, yani Allah Tealâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir" buyurduğunu okudum. Resulullah Efendimiz bunu çok beğendi ve; "Tekrar oku!" buyurunca, tekrar okudum. Bu ifadeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey devam etti. sabah olunca büyüklerden bir zat erkenden gelip bana: "Ben bu gece rüyamda sizin bir rüya gördüğünüzü gördüm. O rüyayı bana anlat!" deyince, anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyada, Resulullah Efendimizin mübarek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 8/118.) Mir Muhammed Numan (v.1650/1069) şöyle anlatır: Yine bir gün Resulullah Efendimizi rüyada gördüm. Hazret-i Ebu Bekr de yanındaydı. Buyurdular ki: "Ey Ebu Bekr! Oğlum Muhammed Numan’a de ki, "Şeyh Ahmed’in makbulü benim makbulümdür. Şeyh Ahmed’in merdudu (reddettiği) benim de merdudumdur. Benim merdudum da Allah Tealâ’nın merdududur." Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; "Elhamdulillah ki, ben Hazret-i İmam’ın makbulüyüm. O hâlde Allah Tealâ’nın da makbulü oluyorum." diye içimden geçirdiğimde, Resulullah Efendimiz Hazret-i Sıddık-ı Ekber’e buyurdular ki; "Oğlum Muhammed Numan’a de ki; Onun makbulü olan, Şeyh Ahmed’in de makbulüdür, benim de, Allah Tealâ’nın da makbulüdür. Onun merdudu, Şeyh Ahmed’in, benim ve Allah Tealâ’nın merdudumuzdur." (Evliyâlar Ansiklopedisi, 8/242.) ... 24 Bildiğimiz gibi, avam tabakasının ve cahillerin büyük bir kısmı rüyaya bağlanırlar, rüyadan gelen her şeyi tasdik ederler, onu hayatlarında takip edecekleri yolu aydınlatan bir ışık sayarlar; alâmetlerini, hayallerindeki kalıntıları incelemeye koyulurlar. (...) Bu yalanlara ancak aklında delilik, gönlünde maraz bulunanlar; avam tabakasına, cahillere, bönlere karşı kalpleri hakikatlere yalan karıştırmak ve meramına erişmek için vasıta olarak kullandığı habis maksatlarla dolu olan kimseler inanabilirler. Rüyaların büyük bir kısmı tevili olmayan kompleks şeylerdir. Onlar, ya ruhî hastalıkların bir neticesidir veya aklî bozukluklardan, vücut hastalıklarından doğar. Yahut da insanın farkında olmadan şuuraltında saklanan ve herhangi bir sebeple uygun bir zamanda şuurüstüne çıkan, başından geçmiş eski hadiselerin tesiriyle meydana gelir. Sadık rüyalar azdır. Bunlar doğru olmakla beraber, zannî delildir ve üzerine itikadî esaslar kurulamaz, bir fikrin ispatına veya dinî hükümlerden herhangi birine delil olamaz.42 ² 1.3. NUR RİSALELERİ KİMİN ESERİDİR? (...) benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz (...) bulunan bir adam, (...) Risale-i Nur’a sahip değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîmin bu zamanda bir nevi mu’cize-i mâneviyyesi olarak, rahmet-i İlâhiyye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşiyle beraber, o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi, ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki; bazısı altı saatte, bazı iki saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile te'min ediyorum ki: Eski Said’in (R.A.) kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyle, o on dakika işi, on saatte fikrim ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum, ve o bir günde altı saatlik risale olan "Otuzuncu Söz"ü ne ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkezâ...43 Risalet-ün-Nur sair te'lifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur'andan başka me'hazı yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii yoktur. Te'lif olunduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur'anîden ve âyatın nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.44 Risale-i Nur’un mesâili, ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtârât ile oluyor.45 42 Muhsin Abdülhamid, Hakīkatü’l-Bâbiyye ve’l-Behâiyye: İslâma Yönelen Yıkıcı Hareketler (Bâbîlik ve Bahâîliğin İçyüzü), çev. M. Saim Yeprem-Hasan Güleç, DİB Yayınları, Ankara 1986, 105. 43 Şuâlar, 534-535, Birinci Şua/İki Acip Suale Cevaplar/İşârât-ı Kur'aniye Hakkında Lahika; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 68-69, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Bu âciz kardeşiniz, hem itiraz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki (...); Kastamonu Lâhikası, 179, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz, Sıddık, Risale-i Nur Şâkirdleri Kardeşlerim. 44 Şuâlar, 559; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 97, Birinci Şua/Yirmidördüncü Âyet ve Âyetler/İzahtan Evvel Mühim Bir İhtar/İkinci Nokta. 45 Kastamonu Lâhikası, 233, Yirmiyedinci Mektubdan/Aziz, Sıddık, Muktedir, Müteyakkız Kardeşlerim! 25 Hem yazılan eserler, risaleler; -ekseriyet-i mutlakası- hariçten hiçbir sebep gelmiyerek, ruhumdan tevellüd eden bir hâcete binaen, ânî ve def'î olarak ihsan edilmiş. (...) İşte ihtiyar ve şuurumun dairesi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt-i hayatım ve ulûmların enva’larındaki hilâf-ı âdet ihtiyarsız tetebbuatım; böyle bir netice-i kudsiyeye müncer olmak için; kuvvetli bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikrâm-ı Rabbânî olduğuna bende şüphe bırakmamıştır.46 (...) Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bâzı def'a haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-ı îmaniye ve kuvvetli hüccetler, müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum: Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmıştır?47 Hem Risale-i Nur zâhiren benim eserim olmak haysiyetiyle senâ etmiyorum. Belki yalnız Kur'anın bir tefsiri ve Kur'andan mülhem bir tercüman-ı hakikisi ve imanın hüccetleri ve dellâlı olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum. Hattâ, bir kısım Risaleleri ihtiyarım hâricinde yazdığım gibi, Risale-i Nur’un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız hükmündeyim.48 Kur'anın bir nevi tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-ı Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuriyle biçilmez ve kesilmez; belki, onların vücududur ki, öyle ister; ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.49 Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'aniyenin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur.50
.) Bunların, Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsulü değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-ı vahy olan Zât-ı Pâk-i Risâletin mânevî ilham ve telkinatıdır. "Celcelutiye" ve "Mesnevî-i Şerif" ve "Fütûh-ul-Gayb" ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan, ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin o âsâr-ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır. Yani, bu zevat-ı kudsiye, o mânânın mazharı, mir'at-ı ve ma’kesi hükmündedirler. Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: 46 Mektubat, 353-354; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 267; Barla Lâhikası, 12, Yirmisekizinci Mektub/Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele/Altıncı İşâret; Tarihçe-i Hayat, 190-191, Barla Hayatı/Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes'ele’si. 47 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 36, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Aziz Kardeşlerim! 48 Şuâlar, 572; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 124, Sekizinci Şua/Üçüncü Bir Keramet-i Aleviye/Bir ifade-i meram. 49 Mektubat, 362-363, Yirmisekizinci Mektup/Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele/Birinci Nükte. 50 Mektubat, 355, Yirmisekizinci Mektup/Yedinci Risale olan Yedinci Mes'ele/Mahrem bir suale cevaptır; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 269, Risale-i Nur’dan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar/Mahremce Bir Suâle Cevaptır; Barla Lâhikası, 14, Yirmiyedinci Mektuptan/Mahrem Bir Suale Cevaptır. 26 Bu eser-i âlişan (...) Nur-u Mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammedîyi hamil bulunduğu ve Zât-ı Pâk-i Risâletin ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi, evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan mânevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbette âli ve emsalsiz olduğu Güneş gibi âşikâr bir hakikattır.51 Risale-i Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir, fakat nasıl ki, Kur'an-ı Mübîn Allah’ın kelâmı iken Seyyid-i Kâinat, Eşref-i Mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azim’in nurlarından bu günün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i Hak’la hitab ediyorsunuz. Hulûsî.52 (...) Eğer müellifin tenzilin nazmından çıkardığı letâifde şüphen varsa, ben derim ki İbn-ül-Fârıd kitabından tefe'ül ettik ve şu beyit çıktı: Keenne kirâme’l-kâtibîne tenezzelû alâ kalbihî vahyen bimâ fî sahîfetin.53 Münezzehdir şuûnatdan, hep ilhâm-ı İlâhîdir, Okurken nûr alır vicdan, sütûr-u bî-tenâhîdir, Riyâdan, kibirden, her meâsîden münezzehdir, Kelâm-ı lâyezâlîden gelen, bir nûr-u müferrahdir. Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen, bu âsârı, Bu, âyetler gibi nuranî ve lâhutî bu efkârı, Meâsir mi? eser mi? müncelî, yoksa müesser mi? İlâhî bir sırren’den berk uran, hayret-fezâ sır mı?54 Çeşm-i im'ânımla kıldım, Risale-i Nur’a nazar Yoktur imkân yaza mislin, efrâd-ı beşer. (...) Her harfi şem'a-i feyzi ilâhî, cilveger, Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer. (...) Bilirim değilsin enbiyâdan bir nebî, Lâkin elinde nedir bu nûr-u mu’teber.55 Aynı sayfada, son beyit için şu haşiye düşülmüştür: Mevlânâ Câmi, Mevlânâ Celâleddin-i Rumi hakkında demiş: Men çi koyem der vasfı ân âlî cenâb Nît peygamber velî dâred kitâb 51 Tarihçe-i Hayat, 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir? 52 Barla Lâhikası, 21, Yirmiyedinci Mektuptan/Hulûsi. 53 İşârâtü’l-İ’caz, 310, Halifelik Sırrı/Mukaddeme/Hâşiye. Beytin anlamı: Kirâmen kâtibîn (meleklerin)in, sahifedekini onun kalbine vahyederek indirdikleri gibi. 54 Barla Lâhikası, 78-79, Yirmiyedinci Mektuptan/Âsım. 55 Barla Lâhikası, 101-102, Yirmiyedinci Mektuptan/Küçük Husrev Mehmed Feyzi’nin bir fıkrasıdır. 27 Câminin bu fıkrasının mealine işaret etmek istiyor.56 RİSALE-İ NUR, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyariyle yazılmış değil, Cenab-ı Hakk’ın lisaniyle yazılmış bir eserdir.57 (...) Bu hakikatlardan anladım ki, Risale-i Nur, bu asrın insanları olan bizler için yazdırılmıştır.58 Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. "Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um."59 ± Said Nursî ve talebeleri, bu sözleriyle aslında ilhamdan da öte şeyler ihsas etmektedirler. Ancak, biz burada bu ihsasları göz ardı edecek ve açıkça iddia ettikleri "ilham" üzerinde duracağız. Bilgi edinme yollarının belirlenmesi, akidevî bir konu olduğundan akait kitaplarında ele alınmış, bilgi edinme vasıtaları sıralanmıştır. İlhamın ise bunlardan olmadığı beyan edilmiştir: Ömer Nesefî, Metnü’l-Akaid’de şöyle der: İlham, hak ehli olanlara göre, bir şeyin sıhhatini bilme konusunda ilim elde etme vasıtası değildir.60 Pezdevî de, Ehl-i Sünnet Akaidi’nde ilim sebeplerini sıraladıktan sonra şunları söyler: İlhamla bilgi meydana gelmesine gelince: Bu nasıl olur?... İlhamla bilgi hâsıl olduğunu iddia edenin davası burhandan yoksundur. Eğer bir kimse: "Şu şeyin helâl olduğuna dair Allah Tealâ bana ilham ederek kalbimde bilgi hasıl oldu" derse, ona denecek şudur: "Sen sözünde yalan söylüyorsun", ayrıca onun doğruluğunu gösteren bir delil yoktur. Aynı şekilde bir başkası da, bunun haram olduğunu Allah’ın kendisine ilham ettiğini 56 Fıkranın anlamı: Ben, yüce vasıflara sahip olan ulu kişi hakkında ne diyebilirim; o gerçi peygamber değildir, ama kitabı vardır. 57 Rehberler, 141, Gençlik Rehberi/Risale-i Nur Nedir? Ziver Gündüzalp kardeşimizin Konya Nur Talebeleri adına, Risale-i Nur hakkında görüşlerini ifade edip, Ankara Üniversitesi gençlerine gönderdiği bir konferanstır. 58 Müdâfaalar, 300, Afyon Müdâfâsı/Zübeyir’in Müdafaasıdır. 59 Müdâfaalar, 347, Afyon Müdâfâsı/Afyon Mahkemesi Kararnâmesinden/Sanıklardan Bilahere Yakalanmış Olduğundan, Bilirkişilere Tedkike Gönderilemeyen Sair Eserler ve Mektublardaki Suç Mevzuu Olan Yazıların Hulâsaları. Benzer ifadeler için bak. Şuâlar, 141, 523, 535, 545, 590; Mektubat, 361, 362; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 68, 74; Kastamonu Lâhikası, 14, 179, 212; Âsâ-yı Mûsa, 118; Tarihçe-i Hayat, 579. 60 Nak. Sa‘duddîn Mes'ûd b. Ömer et-Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 121. 28 söyleyebilir. O hâlde bu iki kişinin sözlerinden birini tercih için delil bulunmadığından, ikisi arasında anlaşmazlık vuku bulur ki, bu da fesada götürür.61 Said Nursî ve talebeleri, bilgi kaynağı olarak kabul edilmeyen ilhamı, yukarıda aktarılan büyük iddialarına delil olarak ileri sürmüşlerdir. Oysa, Said Nursî gerçekten "mülhemûn"dan olsa bile, bu ilhamlar (?) kendisinden başkasına bir şey ifade etmez. Nitekim, Taftazanî şöyle demiştir: İlham, herkes için bilgi edinme vasıtası değildir, başkasına delil olarak kullanılmaya elverişli de değildir.62 Suiistimale açık olan ilham konusunu izah etmek, hak ilhamlar ile ilham diye yutturulmak istenen şatahat63 ve türrehatın64 arasını ayırmak, bunların farkını ortaya koymak gerekmektedir. İlham, feyiz yolu ile kalbe ilka olunan manadır, diye tarif edilir.65 Şüphesiz ki, evliya arasında ilhama mazhar olanlar vardır. Nitekim, Buharî ve Müslim’de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizden önceki ümmetler arasında, kendilerine ilham olunanlar vardı. Eğer benim ümmetim içinde de böyle biri varsa, o da Ömer’dir."66 "Kendilerine ilham olunanlar" şeklinde tercüme edilen "muhaddesûn" (kendilerine haber verilenler, kendilerine söz söylenenler) hakkında İmam Buharî: "Onların dillerine bir şeyin doğrusu geliverir." demiştir.67 İmam Cafer Sadık da: "Muhaddes, Allah’ın kendisine gerçekleri anlamasını sağladığı kimsedir." demiştir.68 Mülhemûndan olan Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki: "Ben üç şeyde Rabbime muvafakat ettim: Ey Allah’ın Elçisi, İbrahim makamını namazgâh edinelim, dedim. Müteakiben 'Siz de İbrahim makamından bir namazgâh edinin!' (Bakara, 2/215) ayeti nazil oldu. Bir de hicap ayeti ki, 'Ya Resulullah, kadınlarına emretsen de, onlar perde içine girseler! Çünkü, hayırlı-hayırsız kimseler onlarla konuşabiliyor.' dedim. Bunun üzerine hicap ayeti (Ahzâb, 33/32-33) nazil oldu. Keza, Peygamber’in zevceleri, bir keresinde kendisine karşı kıskançlık göstermek üzere ittifak etmişlerdi. Eğer o, sizi boşarsa, yerinize Rabbinin ona sizden hayırlılarını vermesi ümit edilir, dedim. Derken bu (Tahrîm, 66/5) ayeti nazil oldu."69 61 Muhammed Ebû Yusr Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, çev. Şerafeddin Gölcük, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1980, 12. 62 Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, 121. 63 Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle manevî sarhoşluk, istiğrak hâlinde iken söylenen muvazenesiz sözler. 64 Bâtıl, saçma sapan sözler. 65 Süleyman Uludağ, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi, (Taftazânî, Şerhu’l-Akaid içinde), 121. 66 Buhārî, Fezâilu’s-Sahâbe, 6/37; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe, 2/23. 67 Nak. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 10/232. 68 Nak. Mutahharî, Hâtemiyyet, çev. Şamil Öcal, Fecr Yayınları, Ankara 1989, 32. 69 Buhārî, Salât, 32/52. 29 Mehmed Sofuoğlu’nun şu izahı çok manidardır: Ömer’in bu sözleri, ayetlerin inmesinden önce olduğu hâlde, "Rabbim bana muvafakat etti" demeyip de, "Ben Rabbime muvafakat ettim" demesi, Allah’a karşı bir edeptir. Fıkhının ve ilminin açık bir nişanesidir. "Benim reyim, zuhurları muayyen vakitlere kadar teahhur eden ezelî hükme muvafık düştü" demek istemiştir.70 Anlaşılacağı üzere ilham; Allah’ın, meseleleri daha açık görüşle anlaması için kişinin kalbini açması, bunu kişiye kolaylaştırması ve onu doğruya sevk etmesidir. Yoksa ciltlerce risaleleri, kişiye âdeta zorla, "ihtiyarı ve rızası haricinde yazdırması" değildir. Kelâm ilminde, sadece peygamberlerin ilhamı, bilgi kaynağı olarak kabul edilir.71 Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: "Senden önce gönderilen her resul ve her nebi bir temennide bulunduğu zaman, şeytan onun temennisine bir şey sokmuştur. Fakat Allah, şeytanın soktuğu şeyi iptal eder, sonra da ayetlerini sağlamlaştırır. (...)"72 Nebi’nin kalbine şeytanın attığı vesvesenin nesh ve izale olunması ve Allah Tealâ’nın kendi ayetlerini muhkem hâle getirmesi şarttır. Zira nebi, hak üzeredir. Muhaddesin kalbine doğan ilhama ise şeytanın birtakım şeyler sokuşturması ve bunların nesh ve izale edilmemesi, dolayısıyla içerisine düştüğü birtakım hatalarında devam etmesi mümkündür. Muhaddes, içine doğan fikirleri ve ilhamları peygamberin getirdiği şer'î ölçülere vurmak, yanlış olanlarından yüz çevirmek mecburiyetindedir.73 Çünkü, bu kişi masun (hatalardan korunmuş, hatasız) değildir. Nitekim Ebu’l-Hasen eş-Şazelî şöyle der: Kitabın ve Sünnetin getirdiği esaslarda bize hatasızlık garantisi verilmiştir; fakat keşifler ve ilhamlar için böyle bir garanti yok...74 Nitekim şeytan, ilhama mazhar olan Hz. Ömer’e Hudeybiye Antlaşması sırasında; Furkan suresinin okunuşu ile ilgili olarak Hakim b. Hizam’la olan tartışmasında ve Peygamber’in vefatı sırasında birtakım aldatmalarda bulunmuş ve Ömer’in nefsine arız olan bu düşünceler ve yanlışlar nübüvvet nuruyla izale olmuştur.75 Hz. Ömer, ashab-ı kiram ile istişare eder ve bazen kendi görüşünü bırakıp onların düşüncesine katılır, bazen de ashap ona uyardı. Olur ki, Ömer bir söz söyler, ama bir Müslüman kadın kalkıp onun sözlerini reddeder ve gerçeği açıklar, Ömer de kendi görüşünden vazgeçip, bu kadının sözlerine hak verirdi. Meselâ, mehir miktarını belirleme meselesinde böyle olmuştu. Yine olur ki, o bir görüşe sahip olur, fakat o konuda kendisine 70 Mehmed Sofuoğlu, Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1987, 1/490. 71 Uludağ, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi, (Taftazânî, Şerhu’l-Akaid içinde), 121. 72 Hacc, 22/52. 73 Takıyyuddîn Ahmed b. Abdulhalîm b. Teymiye, Külliyat, çev. Kurul, Tevhid Yayınları, İstanbul 1986, 2/91. 74 İbn Teymiye, Külliyat, 2/238. 75 İbn Teymiye, Külliyat, 2/91. Hudeybiye Antlaşması’nın müşriklere taviz verir gibi gözüken bazı maddeleriyle ilgili olarak Hz. Ömer, Peygamber (s.a.v.)’e itiraz etmiş ve "Sen hak peygamber değil misin ey Allah’ın Resulü!" demişti. Yine, Hakîm b. Hizâm’ı, Furkan suresini kendi okuyuşundan başka bir tarzda okurken işitince onu apar topar Hz. Peygamber’in huzuruna götürmüş ve Resulullah: Böyle de okunur, Kur'an yedi harf üzere nazil olmuştur, buyurunca sakinleşmiştir. Hz. Peygamber’in vefatıyla sanki şok geçiren Hz. Ömer (r.a.), sokağa çıkarak "Kim Peygamber öldü derse, boynunu vururum" demiş, Hz. Ebu Bekir’in Kur'an’dan ayetler okuyarak Resulullah’ın da bir beşer olduğunu ve bir gün bu fanî dünyadan göçeceğini hatırlatması üzerine kendine gelmiştir. (Külliyat’ın mütercimlerine ait, aynı yerdeki dipnottur. Tafsilâtı hadis kitaplarındadır.) 30 Hz. Peygamber’den bir hadis hatırlatılır, bunun üzerine hemen kendi görüşünü terk ederek bu hadisle amel ederdi. Çeşitli konularda, ilgili bazı sünnetleri kendisinden aşağı mertebede bulunan kişilerden alırdı. Bazen bir şey söyleyip, kendisine "isabetlisin!" denildiğinde o: "Vallahi Ömer, gerçeğe isabet mi etti, yoksa yanıldı mı, bilmiyor!" şeklinde cevap verirdi. İşte kendisine ilham olunan kimselerin en önde geleni böyle olduğuna göre, kıyamet gününe kadar, kendisine Rabbinin bir şeyler haber verip ilham ettiğini söyleyen her kalp sahibi, Ömer’den aşağı mertebede bir kimse olarak asla masun değildir. Tam tersine, bu durumda onların tamamı için yanılmak mümkündür. Her ne kadar bir grup, velinin Allah’ın koruması altında (mahfuz) olduğunu iddia ediyorsa da, bu böyledir. Onlara göre bu koruma, peygamberler için kabul edilen ismet (hata ve günahlardan korunmuş olma) sıfatının bir benzeridir ki, böyle bir iddia yanlıştır ve Sünnete ve icmaya aykırıdır. Dolayısıyla Müslümanlar, herhangi bir insanın sözünün alınıp alınmaması konusunda serbest olunduğunda birleşmişlerdir. Bundan yalnızca Resulullah (s.a.v.) müstesnadır. Her ne kadar bu kimseler, hidayette, nurda ve isabetli olma hususunda birbirinden farklı mertebelerde iseler de böyledir. İşte bundan dolayı "sıddık" makamına erişen bir kişi, kendisine ilham gelenden üstündür. Çünkü sıddık, peygamberlik kandilinden bilgi almakta ve masum, mahfuz olan şeyleri elde etmektedir. Kendisine ilham verilen kimse için ise, doğru söz konusu olduğu gibi, hata da söz konusudur. Kitap ile Sünnet, onun doğrusunu hatasından ayırıp ayıklar. Bu nedenle bütün veliler, Kitaba ve Sünnete muhtaç durumdadırlar, bütün işlerini mutlaka Hz. Peygamber’den gelen haberlere göre ölçüp değerlendirmeleri gerekir. Resulullah’tan aktarılan haberlere uyanlar gerçek; buna muhalif olanlar ise yanlıştır. Eğer bu hususta o kimseler, gerçeği bulabilmek için iyi niyet içerisinde, olanca çabalarını harcayıp içtihat etmişlerse, Cenab-ı Hak onların içtihatlarının karşılığını ve ecrini verecek, hatalarına da bağışlayacaktır. Bilindiği üzere, iyilik yarışmasında başarı kazanmış ve önceliği elde etmiş olanlar, nebevî haberlere en çok uyanlar ve hidayet üzere bulunanlardır; onlar iman ve takva bakımından da en üst mertebededirler.76 Bizden önceki ümmetlerde kendisine ilham verilenlerin varlığı kesindir. Böyle kimselerin bu ümmette (ümmet-i Muhammed’de) bulunması, ümmetlerin en faziletlisi olmakla beraber, (yukarıda naklettiğimiz hadiste) şart edatına bağlanmıştır. Çünkü, bizden önceki ümmetlerin onlara ihtiyacı vardı. Bu ümmet ise, Nebilerinin ve onun risaletinin kemalinden dolayı onlardan müstağnidir. Allah Tealâ, bu ümmeti Nebiden sonra, keşif, ilham, muhaddes ve rüya sahibi kimselere muhtaç kılmadı. Şart edatıyla yapılan bu bağlantı, ümmetin kemalinden ve müstağni oluşundandır, noksan oluşundan değil. Sıddık, muhaddesten daha kâmildir, çünkü sıddıklığın kemali; mana bağlılığı ile ilham, içe doğma, keşif gibi şeylerden müstağnidir. Çünkü, sıddık bütün kalbini, sırrını, içini-dışını Resulüne teslim etmiştir. Bununla o, diğer şeylerden müstağni olur. Birçok hayalperest ve cahilin "Kalbim Rabbimden bana bunu ilham ediyor" dediği şeye gelince; kalbinin ona bir şeyler söylemiş olması doğrudur, fakat kimden? Rabbinden mi, yoksa şeytanından mı? "Kalbim bana Rabbimden böyle ilham etti" derse, kendisine ilham edip etmediğini bilmediği birine söz isnat etmiş olur ki, bu da yalandır. Bu ümmetin muhaddesi, asla böyle söylemez, hiçbir zaman böyle bir şeyi ağzına almaz. Şüphesiz Allah, Ömer’i, bunu söylemekten korumuştur. Bilâkis, bir gün kâtibi "Bu, müminlerin emîri Ömer b. Hattab’a Allah’ın gösterdiği (öğrettiği, ilham ettiği) şeydir" diye yazdığında, Ömer: "Hayır, onu sil! Bu, 76 İbn Teymiye, Külliyat, 2/238-239. 31 Ömer b. Hattab’ın gördüğü şeydir, eğer o doğruysa Allah’tandır; yanlış ise Ömer’dendir. Allah ve Resulü ondan beridir, uzaktır, diye yaz!" buyurmuştur. Ömer "kelâle" (miras hukukuyla ilgili bir kavram) konusunda: Bu konuda kendi görüşümü söylüyorum, eğer doğruysa Allah’tan; şayet yanlış olursa benden ve şeytandandır, der. Resulullah (s.a.v.)’ın şehadeti ile muhaddes olanın sözü böyledir. Oysa sen İttihadînin, Hululînin, şatahat söyleyen İbahînin, sema yapanların açıkça "Rabbim, kalbime böyle ilham etti" dediğini görürsün.77 Bu konuda Hz. Ebu Bekir’in tavrı da Hz. Ömer’inki gibidir. Nitekim o da, "Kendi reyimi söylüyorum. Eğer isabet edersem Allah’tandır; hata edersem bendendir." demiştir.78 Aynı mealdeki sözler, Hz. Ali’den ve İbn Mesud’dan da rivayet edilmektedir.79 İbn Kayyım el-Cevziyye, İgasetu’l-Lehfan fi Mesayidi’ş-Şeytan adlı eserinde der ki: Peygamberlerden başkaları, şahsî düşüncelerinde ve ilhamlarında hata da ederler, isabet de. Onların zan ve ilhamları, düşünceleri ve hatıraları 80, Allah’ın kulları için delil ve hüccet niteliği taşıyamaz. Allah’ın ilhamına mazhar olanların sadatı, ashab-ı kiram efendilerimizdir. Onlardan Hz. Ömer (r.a.)’in, ilâhî ilhama mazhar olduğu, hadis ve nice olaylar ile sabittir. Böyleyken o, belli bir konuda fikrini söyler, mertebesi ondan çok aşağı bulunan biri de kendisine itiraz ederdi. O da, gelen itirazı anlayışla karşılar, üzerinde düşünüp istişarelerde bulunur, kendisinin hatalı olduğu anlaşılır, o da hatasından dönerdi. Şahsî düşüncelerini ve ilhamlarını, daima Allah’ın Kitabına, Resulullah’ın Sünnetine arz ederdi. Kendi zan ve ilhamlarına itibar ve itimat etmezdi. Yani onları değil, Allah’ın Kitabını ve Resulünün Sünnetini hakem tanırdı. Abit ve zahit geçinen şu cahiller ise, kalplerine geçici bir zan ve düşünce gelse, hemen onu hakem tanıyıp Allah’ın Kitabını ve Resulünün Sünnetini terk ederler. Bu elbette çok yanlış bir tutumdur, asla rahmanî bir gidiş değildir. Buna rağmen şahsî ilhamları ile gurur ve ucba81 düşerler ve derler ki: "Haddesenî kalbî an Rabbî – Kalbim, Rabbimden alarak bana dedi ki..." Evet, bunu kendilerine düstur ve şiar edinmişlerdir. Yine açıkça derler ki: "Biz ilmi ve marifeti, ölmekten münezzeh bulunan Allah’tan alıyoruz, arada hiçbir vasıta olmaksızın! Sizler ise zahir ehlisiniz ve ilimlerinizi vasıtalardan alıyorsunuz." Açıkça böyle iddialarda bulunurlar ve açıkça, peygamberleri ve onlara inen Allah’ın kitaplarını aradan çıkarırlar. Böyle bir tutum ise, bütün gizliliğine ve aldatıcılığına rağmen, büyük bir küfür ve dinsizliktir! Kur'an’ın ve Peygamber’in aracılığını aradan çıkarmanın, başka bir hükmü ve manası yoktur. İşte şeytanî iğva82 ve vesveselere en büyük aldanışlardan biri de, hiç şüphesiz bu sakat tutumdur. Niceleri buna kapılmışlar ve helâk olmuşlardır. "İlhamda ve keşifte hata olmaz! İlham ve keşif ehlini kayıtsız şartsız tasdik etmek lâzımdır" derken, bazıları bunda saklı bulunan şeytanî tehlikeyi ve tahribatı iyice sezememiş olabilir. Şüphesiz böyleleri, kendi cehaletlerine kurban gitmiş olurlar. Veya kesin küfre varmadıkları takdirde, cehaletleri nispetinde mazur sayılabilirler. Fakat bile bile, Peygamber’i 77 İbn Teymiye, nak. İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricu’s-Sâlikîn, çev. Kurul, İnsan Yayınları, İstanbul 1990, 1/44- 45. 78 Muhammed Ebu Abdullah İbn Kuteybe, Te'vîlu Muhtelifi’l-Hadîs: Hadis Müdâfası, çev. Mehmed Hayri Kırbaşoğlu, Kayıhan Yayınları, İstanbul 1979, 30-31. 79 İbn Kuteybe, Te'vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 31. 80 "Hatıra" kelimesi burada, tam olarak Türkçe’deki "anı" anlamında değildir; "kalpte, zihinde, fikirde kalan şey" manasındadır. 81 Kibir, gurur, kendini beğenmişlik, ameline güvenmek. 82 Ayartmak, azdırmak, baştan çıkarmak. 32 ve ona inen Kur'an’ı aradan çıkaranlara, kendilerini mazur gösterecek bir cihet bulunabilir mi? Böyle birisine dersin ki: -Bak, yakınımızda bir hadis medresesi var. Orada Hafız Abdurrezzak, talebelere hadis okutmaktadır. Sen de gidip orada Peygamber’in hadislerini öğrensen olmaz mı? O cevap olarak sana der ki: -Benim, Melik ve Hallâk olan Allah’tan vasıtasız olarak ilim ve marifet alan bir kişi olarak, Hafız Abdurrezzak’tan hadis işitmeye ne ihtiyacım var? İşte böylelerinin, "cehaleti sebebiyle mazur görülebilir" denilecek bir durumu olmadığı meydandadır. Böylesi, kalbini ve bütün benliğini şeytana iyice kaptırmış, cehalet ve gafletin son derecesine ulaşmış biridir, yoksa ilâhî ilimde ve marifette ilerlemiş biri değil. Çünkü, vasıtasız olarak yüce Allah ile konuşup, doğrudan doğruya ondan ilim ve marifet alan zatlar, ancak Hz. Musa (a.s.) gibi peygamberlerdir. Bunun için ona "Kelimullah" denilmiştir. Bu cahil iddiacı ise, kendisinin de Kelimullah olduğunu zannetmekte, ilim ve din dışı sözünü söyleyebilmektedir. Evet, kendisi de bir ses duymuştur. Fakat Rahman’ın değil, şeytanın sesini... Ya da nefs-i emmaresinin sesini. (...) Ashab-ı kiramın, kendi düşüncelerini ve kararlarını itham etmelerinin misalleri pek çoktur. Hâlbuki onlar, bu ümmetin en hayırlıları, kalpleri en temiz, ilimleri en derin olanlarıdır. Nefsanî ve şeytanî ahvalden en uzak bulunanlar onlardır. Kitaba ve Sünnete en çok ittiba edenler de onlardır. Kitabı ve Sünneti aradan çıkarıp "Bana kalbim, Rabbimden alarak dedi ki..." diyenler ise, Kitaba ve Sünnete en uzak olanlardır. Gerçekten züht ve takva sahibi olanlar ise, dosdoğru yol üzerinde bulunup, asla şahsî keşiflerine ve ilhamlarına önem vermezler. Bunları kendilerine hakem tanımazlar. Herhangi keşfi ve ilhamı, Kitaptan ve Sünnetten iki şahit olmaksızın kabul etmezler. İşte bu ümmetin gerçek sufileri de bunlardır. Gerçek İslâm sufilerinin en büyüklerinden olan Cüneyd der ki: "Ebu Süleyman Daranî şöyle buyurmuştur: Bazen kalbime, sufilerin sözünü ettikleri cinsten nükteler gelir ve günlerce bekler. Ben onu, Kitaptan ve Sünnetten iki adil şahit, şahitlik etmedikçe kabul etmem." Ebu Zeyd el-Bistamî demiştir ki: "Kişiye pek çok kerametler verilse, hatta havaya bağdaş kurup otursa, sakın onun bu kerametine aldanmayasınız. Ancak, onun emir ve nehiyler itibariyle, şer'î hudut ve ölçüler bakımından nasıl olduğuna bakın, ona göre hüküm verin." (...) Seriyy es-Sakatî şöyle demiştir: "Bir kimse, ilmin sırrına ve bâtınına vâkıf olduğunu iddia eder, fakat hükmün zahiri kendisini yalanlarsa, elbette böylesi büyük bir hata içindedir." Yine Cüneyd şöyle demiştir: "Bizim bu mesleğimiz, Kitaba ve Sünnete uygunluk şartına bağlıdır. Kur'an’ı hıfzetmeyen, hadis yazmayan ve fıkıh ilmiyle meşgul olmayan bir kimse, kendisine uyulacak birisi değildir." Ebu Bekir ed-Dekkak şöyle der: "Zahirde emir ve nehiylerin hududunu zayi eden bir kimse, bâtında kalbî müşahededen mahrum kalır." Ebu’l-Hasan en-Nurî şöyle der: "Bir kimsenin, şer'î ölçünün dışında kalan bir hâl sahibi olduğunu iddia ettiğini gördüğün zaman, sakın ona yakın olma! Yine bir kimse ki, kendisinin hâl sahibi olduğunu iddia eder, fakat şeriatın zahiri kendisini tasdik etmezse, öylesini de din ve maneviyatta muteber tutma!" 33 Ebu Said el-Harraz da bu hususta şöyle demiştir: "Zahirin desteklemediği her bâtın, batıldır." el-Cerirî şöyle der: "Bizim bu mesleğimiz, bir tek cümlede toparlanır: Kalbin devamlı murakabe hâlinde bulunacak ve ilim zahirin üzerine kaim olacak!" Ebu Hafs el-Kebir ise şöyle demiştir: "Bütün fiil ve hâllerini Kitap ve Sünnet ile tartmayan ve şahsî zan ve hatıralarını itham etmeyen (şahsî görüşlerinde ve ilhamlarında hata kabul etmeyen) bir kimseyi, sakın manevî adamlar zümresinden saymayınız."83 Yüce Allah, "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar (yûhî). Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Fakat sen, onları düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!" buyurmuştur.84 Zuhrufu’l-Kavl, "yaldızlı söz" diye çevrilmiştir. Zuhruf; içi batıl, dışı süslü püslü olandır. Nitekim, bir kimse sözünü aslı astarı olmayan şeylerle süsleyip püslediğinde, "fulânun yuzahrifu kelâmuhu" denilir. O hâlde, dışı yaldızlanan, süslenerek göz boyayan her şey, "muzahref"tir.85 Allah, burada, batıl ve asılsız şeyden "yaldızlı söz" diye bahsetmiştir. Çünkü, sahibi onu elinden geldiğince süsler ve aldanmaya müsait kişinin kulağına atar; o da buna kanar, inanır.86 ² Nur Risaleleri’nde Said Nursî’nin ilminin (!) "ledünnî" olduğu açıkça iddia edilmektedir: (...) Bu hadis-i şerif Nur’un tercümanına mutabık geliyor ki, ilminin ve kemâlinin tahsil ve terbiye neticesi değil lutf ve ihsan-ı Rabbânî olarak, bir harika-ı fıtrat halinde kısacık bir zamanda ihsan edileceğini bildiriyor ki, şimdiye kadar kimsede vaki olmamış olan bu hal ancak bir büyük müceddidin alâmât-ı mahsusasındandır.87 Ayrıca, Kehf suresinin Hz. Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.)’dan bahseden 65. ayetinin "tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz" anlamına gelen bölümü ebced hesabına tâbi tutularak yukarıdaki iddia delillendirilmek (!) istenmiş ve Said Nursî’ye verilen bu ilmin "Resâili’n-Nûr" olduğu belirtilmiştir: وعلمناه من لدنا علماً 598 رسائل النور 88598 Ayetin meali şöyledir: 83 İbn Kayyım el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân fî Mesâyidi’ş-Şeytān: Şeytanın Tuzakları, İnsanların Kurtuluş Yolları, çev. Ömer Temizel, Uysal Kitabevi, Konya 1993, 1/421-424. 84 En'am, 6/112. 85 Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr, çev. Heyet, Akçağ Yayınları, Ankara 1988, 10/129. 86 İbn Kayyım el-Cevziyye, ed-Dâu ve’d-Devâ: Kalbin İlacı, çev. Savaş Kocabaş, Elif Yayınları, İstanbul 2003, 124. 87 Tılsımlar Mecmûası, 188, Mâîdetü’l-Kur'an. 88 Tılsımlar Mecmûası, 189, Mâîdetü’l-Kur'an. 34 "Orada, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini bulmuşlardı." Metnu Mâideti’l-Kur'ân’da da şöyle denmiştir: (...) Ve yâ ‘ilme mulhemin min ledun Hakîmi’l-Hābîr89 Yani, "Ey Hakim ve Habir tarafından ilham edilmiş olan ilim (Risâletu’n-Nûr)." Bu cümleye "Hâşiye" düşülmüş ve denilmiştir ki: Lâ ‘ilme lenâ illâ mâ ‘allemtenâ = 974 Risâletu’n-Nûr = Aslı ile, yani lam-ı tarifle 976.90 Bilindiği gibi, bu cümle Bakara suresinin 32. ayetinde geçmektedir ve "senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur" anlamına gelir. Yani, Said Nursî’nin bütün ilmi Allah’tandır ve onun, Allah’ın öğrettiği Risale-i Nur’dan başka bir ilmi de yoktur! Yüce Allah buyurmuştur ki: "Yazıklar olsun, elleriyle kitabı yazıp da, sonra onu yok pahasına satabilmek için 'bu, Allah katındandır' diyenlere; yazıklar olsun, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara ve yazıklar olsun, böyle kazandıklarından dolayı onlara!"91 "(...) Onun Allah katından olduğunu söylerler; hâlbuki o, Allah katından değildir. Böylece onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler."92 ² 1.4. İHTARLAR (?) Aşağıdaki sözler, Nur Risaleleri’nin kimin eseri olduğunu ve nasıl yazıldığını (telif edildiğini) daha iyi gösterecektir: Mânevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle altı-yedi cüz'î suale karşı, yine mânevî ihtar yardımiyle cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç def'a niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacak yazılacak.93 Ben gönderilen Risaleleri mütalâa ettim, bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar yazılmış. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş.. Kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile: "Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!" denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur'aniye’sinde tekraratın çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-in- 89 Tılsımlar Mecmûası, 189, Mâîdetü’l-Kur'an. 90 Tılsımlar Mecmûası, 189, Mâîdetü’l-Kur'an/Hâşiye 4. 91 Bakara, 2/79. 92 Âl-i İmrân, 3/78. 93 Sözler, 157, Ondördüncü Sözün zeyli. 35 Nur’da tamamiyle tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münâsib ve lâzım olmuş. 94 Birden bir ihtar-ı gaybî ile kat'î kanaat verecek bir surette kalbime geldi. Denildi ki: "Ciddî bir alâka ile senin eskidenberi tekrar ettiğin "Bir ışık var, bir nur göreceğiz" diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri; sizin hakkınızda belki îman cihetiyle, Âlem-i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale-i Nur’dur. (...)"95 Size, Hizb-ül-Kur'anî’den evvel gönderilen Risale-i Nur’un vird-ül-Âzam’ına ilhak etmek için bir parçayı yazdık, bir parçayı da Yirmidokuzuncu Lem'a’da yerini gösterdik. Benim hususî tefekküratım o neviden olduğu cihetle bana ihtar edildi, ben de yazdım.96 Çoktanberi ruhuma ihtar edilmiş ki; Ziya namında birisi, Risale-i Nur namına büyük bir hizmet edecek. Bu mes'ele gösterdi ki, o Ziya, bu Ziya’dır. (...)97 Said Nursî, o kadar çok gaybî ihtar almış (?) ki, hepsini aktarmaktan sarf-ı nazar ettik.98 ± Said Nursî’ye edilen ihtarlar, bundan ibaret değildir. O, kendisine kim tarafından edildiğini bilmediğimiz yukarıdaki ihtarların yanı sıra, Arapça ve Farsça ihtarlardan da söz etmektedir: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, "Allahü Ekber" zikrinde otuzüç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir. (...)99 Şu Yirminci Pencerenin hakikatı, bir zaman Arabî bir surette şöyle kalbe gelmişti: (...)100 (...) Yani bu münâcat, kalbe Farisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. (...)101 ± Görüldüğü gibi, Said Nursî risalelerinin dilini bile kendi iradesiyle seçmemekte, risaleler kalbine getirildiği (?) dille yazılmaktadır... Nur Risaleleri’nde hemen aynı mealde, başka ifadeler de kullanılmıştır: 94 Kastamonu Lâhikası, 14-15, Yirmiyedinci Mektubdan/Aziz, Tam Sıddık Kardeşlerim. 95 Kastamonu Lâhikası, 29, Yirmiyedinci Mektubdan/Âhiret Kardeşlerime Mühim Bir İhtar "İki Madde" dir. 96 Kastamonu Lâhikası, 108, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz, Sıddık, Sebatkâr ve Metin Kardeşlerim! 97 Tarihçe-i Hayat, 45, İlk Hayatı. 98 Diğer ihtarlar için bak. Tarihçe-i Hayat, 109, 123, 240, 282, 287, 303, 410, 466, 483, 494, 524, 525, 526, 557, 561, 564, 574, 586; Kastamonu Lâhikası, 21, 28, 30, 32, 49, 67, 72, 78, 83, 85, 95, 97, 130, 115, 145, 153, 162, 165; Şuâlar, 230, 235, 306, 318, 327, 353, 355, 362, 376, 386, 391, 392, 395, 397, 412, 501, 512, 533; Lem'alar, 10, 48, 198, 237, 260, 285, 288; Rehberler, 21, 32, 35, 147, 154; Sözler, 138, 140; Barla Lâhikası, 133, 274; Mektubat, 458; Âsâ-yı Mûsa, 76; Îman ve Küfür Muvazeneleri, 55; İctimâi Reçeteler II, 66. 99 Sözler, 443, Yirmialtıncı Söz/Hâtime. 100 Sözler, 625, Otuzüçüncü Söz/Yirminci Pencere/Hâşiye. 101 Sözler, 193; Îman ve Küfür Muvazeneleri, 63, Onyedinci Söz/Kalbe Fârisi Olarak Tahattur Eden Bir Münâcât. 36 Yazdırıldı. 102 Yazdırılmış. 103 Yazdırılmadı. 104 İhtiyarsız.105 Mânen icbar edilmiyorum.106 İzin olmadığından yazılmadı. 107 İhtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık.108 Hakikattan haber aldım.109 İrade ve ihtiyarım ile yazmadım.110 İhtiyarsız olarak te'lif edildiğinden.111 Beyana izin verilmedi.112 İhtiyarsız sevkedildim.113 Yazmaya izin verilmedi.114 ... 102 Şuâlar, 219, Onbirinci Şuâ/Meyve Risalesi/Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiye; Siracü’n-Nûr, 62, Otuzbirinci Mektuptan Yirmialtıncı Lem'a/İhtiyarlar Hakkında/Onbirinci Rica; Îman ve Küfür Muvazeneleri, 111, Meyve Risalesi’nden/Onuncu Mes'elenin Hâtimesi Olarak İki Hâşiye/Birincisi. 103 Lemeât, 68, Mebhaslar/Kur'ân, Kendi Kendini Himaye Edip Hâkimiyetini İdâme Eder. 104 Tarihçe-i Hayat, 398, Denizli Hayatı/Bu Fıkra Bir Casus Vasıtasiyle Resmî Memurların Eline Geçtiği İçin "Lâhikaya" Girmiştir; Âsâ-yı Mûsa, 82, Meyve Risalesi/Onbirinci Mes'elenin Hâşiyesinin Bir Lâhikasıdır/Sâlisen/Hâşiye; Şuâlar, 236, Onbirinci Şuâ/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır/Saniyen/Hâşiye; Siracü’n-Nûr, 172, Denizli Müdâfaası/Bu fıkra, resmi me'murların ellerine bir casusun eliyle geçtiği için buraya girdi. 105 Sözler, 247, Yirminci Sözün ikinci makamı/İki Mühim Suale Karşı, İki Mühim Cevap/Birincisi/Hâşiye; Âsâ-yı Mûsa, 76, Meyve Risalesi/Onbirinci Mes'elenin Hâtimesi; Mektubat, 85, Ondokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Üçüncü Nükteli İşaret/Hâşiye; Zülfikar Mecmuası, 123, İkinci Zeyl/Yirminci Söz/iki Mühim Suale Karşı İki Mühim Cevap/Birincisi/Hâşiye. 106 Kastamonu Lâhikası, 15, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz, Tam Sıddık Kardeşlerim. 107 Kastamonu Lâhikası, 28, Yirmiyedinci Mektubdan/Mânevî bir ihtar ile bir-iki ince mes'eleyi size yazıyorum. 108 Kastamonu Lâhikası, 78, Yirmiyedinci Mektubdan/Küçük Hüsrev olan Feyzi’nin ve Emin’in suallerine bir cevab ve hâşâ hurafe tevehhüm edilen bir rivayetin bir mu’cize-i gaybiyyesidir. 109 Kastamonu Lâhikası, 115, Yirmiyedinci Mektubdan/Gayet Ehemmiyetlidir. 110 Şuâlar, 83, Yedinci Şuâ/ Âyetü’l-Kübra/Mühim Bir İhtar ve Bir İfade-i Meram/Beşincisi. 111 Şuâlar, 151, Yedinci Şuâ/Âyetü’l-Kübra/İhtar. 112 Şuâlar, 480, Onbeşinci Şuâ/Elhüccetü’z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Mukaddime. 113 Şuâlar, 501, Onbeşinci Şuâ/Elhüccetü’z-Zehra/Elhüccetü’z-Zehra’nın İkinci Makâmı/Dördüncü Kelime-i Kudsiye. 114 Sözler, 157, Ondördüncü Sözün zeyli. 37 Said Nursî, Nur Risaleleri’ni tamamlamakta da ihtiyarsızdır. Bitim tarihi önceden belirlenmiş; hangi mektubun, hangi lem'anın nereye konacağı kendisine ihtar edilmiştir. Risaleler nesren geldiği gibi, bazen kendi kendine manzum da gelmektedir: İşârât-ı Gaybiye-i Gavsiye ve Aleviyede, altmışdörtte Risale-i Nur te'lifce tamam olur. Demek o tarihten sonra, yalnız izahat ve hâşiyeler ve tetimmeler olacak. (...) Mâdem Arabice altmışdörde girdik, işâret-i gaybiye gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rumi tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te'hir edilen risaleler kalmış. Meselâ: "Otuzuncu Mektup" ve "Otuzikinci Mektup" ve "Otuzbirinci Lem'a"lar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki; Eski Said’in en mühim eseri ve Risale-i Nurun fâtihası, Arabî ve matbu olan "İşârât-ül-İ’caz Tefsiri", Otuzuncu Mektup olacak ve olmuş. Eski Said’in en son te'lifi ve yirmi gün ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzum gelen "Lemeat Risalesi", "Otuzikinci Lem'a" olması ve Yeni Said’in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zâhir olan ve Arabî ibaresinde "Katre", "Habbe", "Şemme", "Zerre", "Hubab", "Zühre", "Şu’le", ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua "Otuzüçüncü Lem'a" olması ihtar edildi. Hem "Meyve", "Onbirinci Şua" olduğu gibi, "Denizli Müdafaanamesi" de "Onikinci Şua" ve hapiste ve sonra "Küçük Mektuplar Mecmuası" "Onüçüncü Şua" olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiblerine havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.115 ± 1.5. İRADESİZ, İHTİYARSIZ (?) SAİD NURSÎ Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız.116 İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshilâta mazhar oluyoruz.117 Hususan, Sözler’in ve risalelerin neşrinde ve tashihatında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid ve tebyîzinde, fevkalme'mûl kerametkârâne bir teshilâta mazhar oluyoruz. Hem mâişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden sâhib-i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsan ediyor. Ve hâkezâ... İşte bu hal gayet kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir ki, biz 115 Emirdağ Lâhikası I, 38-39, Yirmiyedinci Mektuptan/Aziz Sıddık Kardeşlerim! 116 Barla Lâhikası, 271, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz, Sıddık, Mübarek Kardeşlerim! 117 Tarihçe-i Hayat, 186-187, Barla Hayatı/Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes'ele’si/Yedinci Sebep; Mektubat, 349-350; Barla Lâhikası, 8, Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes'ele’si/Yedinci Sebep. 38 istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dairesinde, hem inâyet altında bize Hizmet-i Kur'aniye yaptırılıyor.118 Şimdi bence kat'iyet peyda etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş, tâ Kur'ân-ı Hakîme hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Adeta bütün hayat-ı ilmiyyem, mukaddemât-ı ihzariyye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile vaz-ı Kur'ânın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebepsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm; ve meşrebime muhalif yalnız bir köyde imrar-ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı içtimaiyyenin çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur'aniyeyi hâlis, sâfî bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şüphem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazkiyat perdesi bir dest-i inâyet tarafından, merhametkârâne, Kur'ânın esrarına hasr-ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim. Hattâ eskiden mütâlaya çok müştak olduğum halde, bütün bütün sair kitapların mütalâasından bir men', bir münacebet ruhuma verilmişti. Böyle gurbette medar-ı teselli ve ünsiyet olan mütalâayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya âyât-ı Kur'âniyenin üstad-ı mutlak olmaları içindir.119 Bir dest-i inâyet altında hizmet-i Kur'aniyede istihdam edildiğimize dâir çok enva-i işârât-ı gaybiyeyi hissettik ve bâzılarını gösterdik.120 (...) siyâset yoluyla idâre ve âsâyişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetle men'edilmişiz.121 ± İnsanın fiillerinin kime nisbet edileceği, kelâm ilminin uğraştığı meşhur meselelerdendir. Çoğu itikadî mezhep, sırf bu soruya verdikleri cevaba binaen doğmuştur. Bilindiği gibi, insanın yapıp ettiklerini sadece insanın kendisine izafe edip, "kul kendi yaptıklarının yaratıcısıdır" diyenler Kaderiyeyi; kuldan uzaklaştırıp Allah’a izafe edenler, kulun yaptığı işleri gücü, iradesi ve seçme serbestisi olmaksızın mecburen yaptığını iddia edenler de Cebriyeyi oluşturur. Sünnet ve Cemaat Ehli ile düşünürler topluluğu ise, muhdes fiillerin zorunlu ve isteğe bağlı olarak iki tür olduğu inancındadırlar: 1. Zorunlu (zarurî), 2. İsteğe bağlı (ihtiyarî). Zorunlu fiil için hayat, kudret ve seçme (ihtiyar) şart değildir, ama ihtiyarî fiil için hayat, kudret ve ihtiyar şarttır. Bununla birlikte bütün bunların yaratıcısı Allah’tır. Ancak, söz konusu fiiller, kendisinde var olduğu nesneye nisbet ve izafe edilir. Nabız hareketi zorunlu fiildir. Aynı şekilde titreyerek hareket eden kimsenin organının hareketi de böyledir. (...) İnsan şişeyi kırdığında şişe kırılır. Burada kırılma zarurî fiil olup, kırma ihtiyarî fiildir.122 118 Mektubat, 354; Barla Lâhikası, 13, Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes'ele’si/Yedinci İşâret; Tarihçe-i Hayat, 191, Barla Hayatı/Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes'ele’si/Yedinci İşâret. 119 Mektubat, 353; Barla Lâhikası, 12, Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes'ele’si/Altıncı İşâret; Tarihçe-i Hayat, 190, Barla Hayatı/Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes'ele’si/Altıncı İşâret. 120 Mektubat, 361, Yirmisekizinci Mektup/Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele/Birinci Nükte. 121 Siracü’n-Nûr, 166, Denizli Müdâfaası/Onsekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istida mahkemeye ve sureti Ankara’ya makamata verilmişken; tekrar vermeğe mecbur olduğum iddianameye karşı itiraznamemdir. 122 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, 159-160. 39 Şerhu’l-Akaid’de bu konu şöyle açıklanmıştır: İnsanların, sevap ve mükâfat almaya, ceza ve azap görmeye esas teşkil eden ihtiyarî fiilleri vardır. Cebriyenin "Esas itibariyle insanın kendine ait bir fiili yoktur. İnsanın hareketleri tıpkı cansız maddelerin hareketleri gibidir. Bu hareketler kudrete, kasta ve iradeye dayanmaz" iddiası doğru değildir. Bu görüş batıldır. Zira biz, bir "el ile tutma" hareketiyle bir "titreme" hareketini zarurî olarak ayırt etmekteyiz. İkisinin değil de, sadece birinci nevi fiillerin iradeye ve ihtiyara dayandığını biliyoruz. Bu görüşün batıl oluşunun diğer bir sebebi de şudur: Esas itibariyle insanın kendine ait fiilleri bulunması, (bazı vazifelerle) mükellef ve mesul olmaması, fiillerinden dolayı sevap ve cezaya hak kazanmaması, öncesinde irade ve kast bulunması icap eden "namaz kıldı", "oruç tuttu", "yazdı" gibi fiillerin mecaz yoldan değil de, hakikat olarak ona isnat edilmemesi ve bu gibi hususların doğru olmaması gerekir.123 Muhammed Abduh da Tevhid Risalesi’nde şunları söyler: Aklı ve duyguları selim olan her insan, isteyerek yaptığı işlerin (ef'âlu’l-ihtiyâriyye) bilincinde olduğunu hisseder; bu işlerin neticelerini aklı ile ölçer ve onları iradesiyle gerçekleştirir ve nihayet sahip olduğu kudretle ifa eder. Bu hakikati inkâr etmek, insan için, akla ve fikre karşı çıkarak kendi varlığını inkâr etmek demektir.124 Yukarıda Nur Risaleleri’nden aktardığımız cümleler, ısrarla edilgen (pasif, mef'ul) fiillerle kurulmuştur ki, bu cümlelerin iradeyi ve ihtiyarı inkâr ettiği açıktır. Oysa, Said Nursî’nin bu konuda Cebriyenin görüşünü benimsediği söylenemez. O hâlde, Said Nursî yukarıda aktardığımız sözleri niçin söylemiştir? Çünkü ona, Nur Risaleleri’nin yazdırılması (!) yetmemektedir. Ona bu risaleleri yazdıran Allah, aynı zamanda bu risalelerin tercümanlığı gibi ağır bir görevi de yerine getirebilmesi için, onu ta çocukluğundan beri buna göre yetiştirmiştir! Fikri, dikkati dağılmasın diye, ona ilim bile tahsil ettirilmemiş, ilm-i Kur'an rüyasında öğretilmiş, Kur'an haricindeki bütün kitaplardan men edilmiştir! Hatta, Nur suresinin 35. ayetindeki "(...) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (...)" cümlesinin ebcedî tefsirinde; Said Nursî’nin de ateşsiz yandığı, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlandığı, âlim olduğu bile iddia edilmiştir.125 Tabiî ki, ekser hayatı da ihtiyar ve iktidarının, şuur ve tedbirinin haricinde gelişecektir! Said Nursî amacına erişmiş; onun bu sözleri şakirtleri üzerinde istediği etkiyi göstermiştir: Madem bu hizmet münhasıran re'yiniz ile değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur'an, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdân Sallâllahu Aleyhi Vesellem Hazretleri 123 Taftazânî, Şerhu’l-Akaid, 196. 124 Muhammed Abduh, Tevhîd Risalesi, çev. Sabri Hizmetli, Fecr Yayınları, Ankara 1986, 112. 125 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, Birinci Şuâ, İki Acib Suale Karşı Def'aten Hatıra Gelen Garib Cevaptır, Birincisi. 40 bir gün "el-yevme ekmeltu lekum dînekum" ferman-ı celilini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i Risaletinin hitâmına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatındayım.126 Zikredilen cümle, Mâide suresinin 3. ayetinde yer almaktadır: "(...) Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. (...)"127 Görüldüğü gibi, Said Nursî’nin görevi Hz. Peygamber’in göreviyle; Nur Risaleleri de Kur'an ile aynı plâtformda telâkki edilmiş, işlevleri âdeta özdeşleştirilmiştir.
.1.6. HER SUALE CEVAP VERMEK, HİÇ KİMSEYE SORU SORMAMAK Sormaz ki bilsin, sorsa bilirdi. Bilmez ki sorsun, bilse sorardı. Atasözü Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.128 Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.129 Hiçbir ulemadan soru sormazdı. Yirmi sene daima mûcib kaldı. Bu hususta kendileri derlerdi ki: "Ben ulemanın ilmini inkar etmem. Binaenaleyh kendilerinden sual sormak fazladır. Benim ilmime şüphe edenler var ise sorsunlar onlara cevap vereyim. Şu halde sormak şüphe edenlerin hakkıdır."130 Said Nursî kırk sene evvel İstanbul’da iken, "kim ne isterse sorsun" diye, hârikulâde bir ilânat yapmıştır. Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhip böyle bir İslâm dâhisi, Asr-ı Saadet müstesna şimdiye kadar zuhur etmemiştir.131 O Zât-ı zîhavârık; daha hadd-i bülûğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskat etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve asla tereddüt etmeden cevap vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve teveccühlerindeki derin feraset ve 126 Barla Lâhikası, 19, Hulûsî’nin "Eyyühel Üstadü’l-Muhterem!" diye başlayan mektubu/Sâlisen. 127 Mâide, 5/3. 128 Tarihçe-i Hayat, 34, İlk Hayatı; İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü'ya. 129 Tarihçe-i Hayat, 37, İlk Hayatı/O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış; İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat/O Zamandaki Hayatları Şöylece Tasvir Olunur. 130 İctimâi Reçeteler I, 23-24, Tarihçe-i Hayat/Ders; Tarihçe-i Hayat, 44, İlk Hayatı. 131 Sözler, 702, Teşrin-i Sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır. 41 basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyle "Bediüzzaman" unvan-ı celîlini bahşettirmiştir.132 İstanbul’daki ikametgâhının kapısında bir levha asılı idi: Burada her müşkil halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.133 (...) o rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sebavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan bütün suallere mutlaka cevab vermiştir.134 ± Hz. Peygamber (s.a.v.) bile böyle mutlak bir iddiada bulunmamıştır. İmam Buharî, Sahih’inde İtisam Bölümünün 8. Babını "Peygamber kendisine vahiy indirilmeyen konularda sual sorulduğunda 'Bilmiyorum' der yahut kendisine o konuda vahiy indirilinceye kadar, o soruya cevap vermezdi. Peygamber (s.a.v.): 'Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma!' (Nisâ, 4/105) kavlinden dolayı, rey ile de kıyas ile de söz söylemezdi." şeklinde isimlendirmiştir. Hemen ardından da İbn Mesud (r.a.)’un şu sözünü rivayet etmiştir: "Peygamber (s.a.v.)’e ruhtan soruldu da, o konuda ayet indirilinceye kadar sükût etti." Nitekim aynı bapta, Cabir b. Abdullah (r.a.)’ın Hz. Peygamber’e bir soru sorduğu ve o konuda ayet ininceye kadar Resulullah’ın hiçbir cevap vermediği de rivayet edilmiştir. Bu konuda birçok hadis vardır. Örneğin: Resulullah (s.a.v.): "Uzeyr’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum, Tübbeu’nun mel'un olup olmadığını bilmiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum." buyurmuştur.135 Cübeyr b. Mut'ım (r.a.) dedi ki: Bir adam Resulullah (s.a.v.)’a: -Ey Allah’ın Elçisi! Allah, nereleri daha çok sever, nerelere daha fazla öfkelenir? dedi. Resulullah: 132 Tarihçe-i Hayat, 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir; Şuâlar, 524, Onbeşinci Şuâ/Elhüccetü’z-Zehra/Risale-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur ve Tercümanı Ne Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir. 133 Tarihçe-i Hayat, 47, İlk Hayatı. 134 Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı. 135 Ebû Dâvud, Sünnet, 14/4674. 42 -Bilmiyorum, Cibril (a.s.)’e sorayım, buyurdu. Bunun üzerine Cibril ona gelerek: -Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitler, en fazla öfkelendiği yerler de çarşılardır, haberini verdi.136 İbn Mace de Sünen’inin Mukaddime’sinde Reyden ve Kıyastan Kaçınma Babı açmıştır ki, muradı Kitaba ve Sünnete dayanmayan şahsî arzulardan kaçınmak gerektiğini beyandır. Hemen her hadis kitabında bu anlamda bir bölüm vardır. İşte mezkur bapta rivayet edilen bir hadis: "Şüphesiz Allah Tealâ, ilmi insanlara ihsan ettikten sonra (hafızalardan) zorla söküp almaz. Lâkin insanlardan ilmi, bilgileriyle beraber âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alır. Artık geride birtakım cahil insanlar kalır. Onlara halk tarafından dinî sorular sorulur, onlar da şahsî reyleri ve arzuları ile cevap verirler ve böylece hem halkı dalâlete sürüklerler, hem de kendileri saparlar."137 Bir keresinde Resulullah (s.a.v.)’a hoşlanmadığı bazı şeyler soruldu. Sahabîler bu soruları çoğalttıklarında Resulullah öfkelendi ve: "Bana istediğinizi sorun!" buyurdu.138 Resulullah’ın öfkelenmesinin sebebi, kendisine yöneltilen soruların "Babam kim?", "Devem nerede?" gibi sorular olmasıydı. "Bana istediğinizi sorun" cümlesi, Resulullah’tan işte böyle bir hâldeyken sâdır olmuştur. Yoksa Said Nursî’ninki gibi her soruya mutlak olarak cevap verme iddiası olmamıştır. Kaldı ki, kendisi Allah’ın Resulüdür, vahiyle muhataptır. Allah’ın bildirmesiyle kendisine sorulan sorulara cevap verebilir. Allah Resulünün bile böyle bir iddiası olmadığı hâlde, Said Nursî nasıl olur da her soruya cevap verir, üstelik "tereddüt etmeden" ve "mutlak bir isabetle"?... Her soruya cevap verme iddiası bir yana, âlimlik iddia etmek bile zemmedilmiştir. Nitekim, İbn Ömer (r.a.) demiştir ki: Resulullah’ın: "'Ben âlimim' diyen, cahildir." dediğini kesin olarak biliyorum.139 Abdullah İbn Mesud (r.a.) demiştir ki: "Ey insanlar, Allah’tan korkun! Sizden bir şey bilen, bildiğini söylesin. Bilmeyen de 'Allah bilir' desin. Zira, sizden birinizin bilmediği bir şey için 'Allah bilir' demesi de ilimdir. (...)"140 136 Abdülazîm b. Abdelganî b. Abdillah, Ebû Muhammed Zekiyyuddîn el-Munzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb: Hadislerle İslâm, çev. Heyet, Hikmet Yayınları, İstanbul 1989, 1/329. Hadisi Ahmed, Ebû Ya‘lâ, Hâkim ve Bezzâr rivayet etmişlerdir. Lâfız Bezzâr’ındır. Hâkim: Hadisin isnadı sahihtir, dedi. Ayrıca bazı değişikliklerle Taberânî ve İbn Hibbân da rivayet ettiler. 137 İbn Mâce, İ‘tisâm,3/22. 138 Buhārî, İ‘tisâm, 3/22. 139 Munzirî, Tergîb ve Terhîb, 1/191. Hadisi, Taberânî rivayet etmiştir. 140 Müslim, Sıfati’l-Munafikīn ve Ahkâmihim, 7/39; Buhārî, Tefsîr, 30/294. 43 İmran b. Hıttan şöyle demiştir: "Ben, Aişe’ye ipek(li giyinmek) hakkında sordum. Aişe: -İbn Abbas’a git, ona sor, dedi. İbn Abbas’a gidip ona da sordum. O da bana: -İbn Ömer’e sor, dedi. Ben de gidip İbn Ömer’e sordum. (...)"141 Aişe ve İbn Abbas sahabenin âlimlerinden olmalarına rağmen, sorulan her soruya hemen cevap vermemişler, soru soranı başkasına yönlendirmişlerdir. Şureyh b. Hânî mestlerin üzerine mesh meselesini sorunca, annemiz (r.anhâ) yine cevap vermemiş ve şöyle demiştir: "İbn Ebu Talib’e git de ona sor! Çünkü o, bunu benden daha iyi bilir. O, Resulullah (s.a.v.)’la birlikte sefer ediyordu."142 İmam Gazalî şöyle der: Ahiret âlimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte acele etmemek, ağırdan almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer, sorulan her suali, Kur'an’ın veya hadisin sarahatinden, icmadan veya kıyastan biliyorsa cevabını verir, yok eğer şüphe ettiği bir şeyden sorulmuşsa: "Bilmem" der. Eğer, kendi içtihadı ve tahmini ile zannettiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyatî tedbir olarak, varsa daha iyi bilene havale eder. Akıllılık, bu anlattığımızdır. Çünkü, içtihat tehlikesini yüklenmek büyük iştir. Haberde şöyle gelmiştir: "İlim üçtür: Konuşan Kitap, yerleşen Sünnet ve üçüncüsü de 'Bilmem' demektir." (İbn Mâce, Abdullah b. Ömer’den) Şabî diyor ki: 'Bilmem' demek, ilmin yarısıdır. Bilmediğinde Allah için sükût edenin alacağı mükâfat, konuşandan az değildir. Zira bu, nefse en ağır gelen cehaleti kabul etmektir. Sahabenin ve ilk âlimlerin davranışı böyle idi. Abdullah b. Ömer’den fetva istendiği zaman: İnsanların işlerini boynuna alan şu emîre git de, bu meseleyi onun boynuna geçir, derdi. İbn Mesud: İnsanların her sualini cevaplandıran, ahmaktır, derdi. Yine İbn Mesud: Âlimin kalkanı "bilmem"dir. Eğer kalkanı kullanmakta hata ederse, hasmının silâhına hedef olur, demiştir. İbrahim b. Edhem diyor ki: Şeytanın en çok gücüne giden şey, âlimin bazı meselelerde konuşup, bazılarında sükût etmesidir. Şeytan der ki: "Şuna bakın, bunun bu sükûtu yok mu, konuşmasından benim için çok daha fenadır." (...) Bazıları da: Hakikî âlime bir mesele sorulduğunda cevabın çetinliğini düşünerek, dişi yeni çekilen adamın vaziyetini alır, demişlerdir. İbn Ömer (r.a.): Üzerimizden geçip cehenneme gitmek için bizi köprü yapmak mı istiyorsunuz? derdi. Ebu Hafs Nisaburî: Hakikî âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette "Bu cevabı nereden buldun" diye sorulacağından korkan zattır, demiştir. İbrahim-i Teymî kendisine bir mesele sorulduğu zaman ağlar ve: Başkasını bulamadınız da, bana mı muhtaç oldunuz? derdi. Ebu’l-Âliye, er-Riyahî, İbrahim b. Edhem ve Süfyan-ı Sevrî ancak iki-üç kişi veya bunu geçmeyen kimseyle konuşurlar ve cemaat çoğalınca dağılırlardı. 141 Buhārî, Libâs, 25/53. 142 Müslim, Tahâre, 24/85. 44 (...) İbn Ömer on meseleden sorulsa, dokuzuna sükût eder de ancak birine cevap verirdi. İbn Abbas (r.a.) dokuzuna cevap verir, yalnız birinde sükût ederdi. Fakihlerin "Bilmem" dedikleri, "Bilirim" dediklerinden çok fazla idi. Süfyan-ı Sevrî, Malik b. Enes, Ahmed b. Hanbel, Fudayl b. İyaz, Bişr b. Haris bunlardandır. Abdurrahman b. Ebu Leylâ diyor ki: Bu mescitte (Medine Mescidi) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetva istendiğinde, bunu başkalarına havale eder ve cevap vermek istemezlerdi. Hatta, birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale eder, havaleden havaleye tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi. (...) Bir de şimdiki âlimlere bak da, işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör. Çünkü, şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gerekenden kaçınılıyor.143 İmam Şafiî dedi ki: Ben, İmam Malik’e kırk sekiz meseleden sorulup da, otuz iki tanesine "Bilmiyorum" diye cevap vermiş olduğunu biliyorum.144 Selef-i salihinin bu güzideleri, kapılarına pervasızca "Burada her soruya cevap verilir, kimseye soru sorulmaz" diye levha asanları görselerdi, acaba ne yaparlardı?... ² Hiç kimseye soru sormamanın hükmünü de yine âsârdan araştıralım: Her şeyden önce Allah’ın Kitabı sormayı emretmektedir: "Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!"145 İlim öğrenmenin fazileti hakkında o kadar çok hadis vardır ki, onları burada nakletmek mümkün değildir. İsteyenler hadis kitaplarının "İlim" bölümlerine baksınlar. Sadece soru sormak hakkındaki rivayetlerin birkaçını nakledelim: "İlim hazinedir, anahtarı ise sualdir. O hâlde sorunuz ki, Allah da size rahmet etsin. Böylece sualle dört sınıf ecir kazanır: Soran, öğreten, dinleyen ve bunları seven."146 "Ulemadan sor! (...)"147 Cabir b. Abdullah (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v.), yanlış fetva verip arkadaşlarının ölümüne sebep olanlar için buyurmuştur ki: "Onu öldürdüler. Allah da onları öldürsün! Bilmediklerini sorsalardı ya! Cehaletin şifası ancak sormaktır. (...)"148 143 Gazâlî, İhyâ, 1/177-180. 144 Gazâlî, İhyâ, 1/72. 145 Nahl, 16/43. 146 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Râmûz el-Ehâdîs, çev. Abdülaziz Bekkine, Milsan 1982, 1/223. Hadisi Ebû Nuaym, er-Râfiî ve İbn Asâkir rivayet etmişlerdir. 147 Râmûz, 1/295. Hadisi Hâkim rivayet etmiştir. 148 Ebû Dâvud, Tahâre, 125/336. Hadisin ravilerinden Zübeyr b. Harîk’in kuvvetli olmadığını Dârekutnî söylemiştir. İbnü’s-Seken ise, bu hadisi sahih görmüştür. (Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, İstanbul 1982, 2/244.) Hadis, Abdullah b. Abbas (r.anhuma)’tan da rivayet edilmiştir. (Ebû Dâvud, Tahâre, 125/337; İbn Mâce, Tahâre ve Sünenihâ, 93/572.) İsnadının munkatı olduğu Zevâid’de 45 İmam Gazalî, bu konuda da şöyle demektedir: Süfyan-ı Sevrî, Askalân şehrine gitti. Orada bir müddet beklediği hâlde, kendisine bir şey soran olmayınca, "Bu diyarda ilim ölmüş, artık benim beklememe lüzum yok, vasıta temin edip gideyim" dedi. Şüphesiz böyle demesi, öğreticiliğin üstün değerine ve faziletine hevesi ve ilmin devamını sağlamak arzusundandı. Atâ, "Said b. Müseyyeb’i ziyaret ettim ve kendisini ağlar gördüm. Sebebini sorduğumda, kendisinden bir şey sorulmadığı için ağladığını söyledi" demiştir.149 Hz. Musa (a.s.)’ya "İnsanların en âlimi kimdir?" diye sorulduğunda, "Benim" demişti. İlmi (Allah, en iyi bilendir diyerek) Allah’a havale etmediğinden dolayı, Allah onu kınayıp azarladı ve ona "Senden daha âlim, kulum Hızır vardır" diye vahyetti. Musa, onu bulmak için yollara düştü. Ona sorular sordu.150 İşte "ulu’l-azm" bir resulün bile bu konudaki hâli böyleydi... Hele yenilir yutulur cinsten olmayan şu cümleler, bin dört yüz küsur yıldır her ilim dalında birçok zahmetle yetişmiş İslâm ulemasına karşı, büyük bir küfran-ı nimettir: Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhip böyle bir İslâm dâhisi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir (Asr-ı Saadet müstesna).151 ² 1.7. NUR RİSALELERİ İLE İKTİFA Yirmi senedir Kur'an-ı Hakîm’den ve Risale-i Nur’dan başka bir kitabı ne mütalâa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum; Risale-i Nur kâfi geliyor.152 Ona derdik: -"Ne için başka kitaplara bakmıyorsun?" Derdi: -"Herşeyden zihnimi tecrid ile Kur'an’dan fehm ediyorum." Nakl etse bazı mühim gördüğü mesâili yine tagayyürsüz kendi âsârından tekrar ederdi. (...)153 Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor, bana Kur'an yeter diyor. Böyle teferruat mesâilinde, bütün kütüb-ü ehâdîsi tedkik edip, en akvâsını yazmağa vaktim müsaade etmiyor.154 belirtilmiştir. Beyhakî de, hadisi müteaddit tariklerden rivayet ederek, onun zayıf olduğunu söylemiştir. (Hatipoğlu, age, 2/243-244.) 149 Gazâlî, İhyâ, 1/37. 150 Buhārî, Tefsîr, 196/246. 151 Sözler, 702, Teşrin-i Sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır. 152 Tarihçe-i Hayat, 322, Kastamonu Hayatı/Kastamonu’da Bediüzzaman’a Sekiz Sene Hizmet Eden Mehmed Feyzi İle Kıymetdar Bir Nur Talebesi Olan Emin’in Bir Mektubudur. 153 Lemeât, 121, Tarihçe-i Hayatın Zeyli. 46 Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel, kesret-i mütalâa ile bazan bir günde bir cild kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur'an ve Kur'an’dan gelen Resâil-in-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitabları yanımda bulundurmadım. Risale-i Nur, çok mütenevvi’ hakaika dair olduğu halde, te'lifi zamanında, yirmi senedenberi ben muhtaç olmadım. Elbette lâzım gelir. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.155 Diyorlar: "Said yanında başka kitabları bulundurmuyor. Demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazalî’yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor." İşte bu acib, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zendekadır; fakat safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar. Buna karşı deriz ki: "Hâşâ, yüz def'a hâşâ!.. Risale-i Nur şâkirdleri, Hüccet-ülİslâm İmam-ı Gazalî ve beni Hazret-i Ali ile bağlıyan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların tâkib ettiği mesleği, ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir. Fakat, onların zamanında bu dehşetli zendeka hücumu, erkân-ı îmaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müctehid zâtların asırlarına göre münâzara-i ilmiyede ve diniyede isti’mal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden; Risale-i Nur, Kur'an-ı Mu’ciz-ülBeyan’dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsî zatların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünki, umum onların merci’leri ve menba’ları ve üstadları olan Kur'an, Risale-i Nur’a tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nuranî eserlerden de istifade etsek.156 Üstad Bediüzzaman, Kur'an’dan başka hiçbir kitaba müracaat etmeden ve te'lifat zamanında yanında hiçbir kitab bulunmadan Nur Risalelerini te'lif etmiştir.157 ± Bütün âsâr ilmin faziletini, ilim öğrenmenin ve öğretmenin ecrini belirtip dururken; Nur Risaleleri, Said Nursî’nin zahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil hayatı olduğundan, yarım ümmîliğinden, yanında Kur'an’dan başka kitap 154 Mektubat, 365, Yirmisekizinci Mektup/Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele/Yedinci Nükte. 155 Kastamonu Lâhikası, 73; Tarihçe-i Hayat, 279, Kastamonu Hayatı/Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sahib ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bu günlerde (...). 156 Kastamonu Lâhikası, 198, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz, Sıddık Kardeşlerim! 157 Tarihçe-i Hayat, 158, Barla Hayatı/Risale-i Nur’un Te'lifi ve Neşri. 47 bulundurmadığından övgüyle bahsetmektedir. Ama o; -bütün bunlara rağmen- daha çocukluğunda tüm ilimlere, özel bir tarzda bâtınen ihsan olunanlara, eşyanın hakikatlerine, kâinatın sırlarına ve ilâhî hikmete vâris kılınmıştır! Aslında bu ifadelerle, onun mutlak ilim sahibi olduğu iddia edilmektedir. Ayrıca o, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanmakta, âlim olmaktadır! Fakat bütün bu iddalar, tabiî ki Hz. Muhammed (s.a.v.) yok sayılarak ileri sürülemezdi. Dolayısıyla, istismara açık olan bir yol seçildi: Rüya ve ilham... Said Nursî, rüyasında Hz. Peygamber’i görmüş; Hz. Peygamber ümmetinden hiç kimseye soru sormamak şartıyla ilm-i Kur'an’ı kendisine vermişti! Esasen Said Nursî, Nur Risaleleri’ni öyle ilimle, fikirle, niyetle, kastî bir ihtiyarla yazmıyor; bilâkis, bu risaleler kendisine kalbe doğuşlar, kurgulanmayan aniden geliveren şeyler, hatırlatmalar yolu ile ihsanen yazdırılıyordu. Bu risalelerin ikram-ı Rabbanî olduğunda şüphe yoktu! Nur Risaleleri, zahiren onun eseriydi; yoksa tahsilsiz, yarım ümmî olan Said Nursî’de bunları yazacak bir ilim yokken böyle muaazam bir eseri o nasıl yazsındı! Onun Nur Risaleleri ile bu çerçevedeki ilişkisi, tercüme-tercüman ilişkisinden ibaretti! İşte, bu bölümün başından beri Nur Risaleleri’nden aktardıklarımızın özü budur. Fakat biz, bu ifadelerle başlayan cür'etkârlığa kitabımızın henüz başındayken değinmeyeceğiz. Bunu, daha nelere cür'et edildiğini de gösterdikten sonra ileride ele alacağız. Biz, kitabımızın bu bölümünde Said Nursî’nin âlim olmadığını, tahsil hayatının yetersiz olduğunu, kesbî ilminin bulunmadığını... ispata çalışmadık. Amacımız; ilim, ilim edinme, bilgi kaynakları vb. konulara Nur Risaleleri’nin yaklaşımını sergilemek ve bu konularla Said Nursî arasındaki ilişkinin Nur Risaleleri’ndeki ele alınış biçimini göstermekten ibarettir. ² 48 2. BÖLÜM NUR RİSALELERİ VE KUR'AN İLİMLERİ "Sana Kitabı kâğıtta yazılı olarak indirmiş olsak da, elleriyle ona dokunsalar bile, küfredenler yine de 'Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!' derler." (En‘âm, 6/7.) 2.1. TEVAFUKLU KUR'AN (...) lâfzullah üzerinde vâki tevafukatın göze çarpacak ve nazarı celbedecek şekle ifrağ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen manidar tevafukatın güzellikleriyle meydana çıkarılması hakkında vâki Üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesaret ile iştirak ediyorum. Husrev.158 Sevgili Üstadım... Bu hafta hatt-ı destinizle pek çok zahmet çekerek, bin müşkilât içerisinde yazdığınız bütün Kur'an’daki bütün tevâfukatı gösterir bir nükteyi daha aldım. Husrev.159 Lâfza-i Celâl ve lâfz-ı Rab tevâfukatı ile kelime tevâfukatını muhafaza etmek suretiyle, bir Kur’ân-ı Kerîm yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. Husrev.160 Sonradan, Kur'an’da 'LÂFZULLAH' ın tevâfukundan çıkan bir lem'a-i i’câzı gösteren yaldız ile bir Kur'an yazdırıldı. 161 Mu’cizatlı Kur'an’ımızı hafızlara okutmak ve onların bazı sehivleri bulmak münasebetiyle onlara yazdığım bir mektubun suretini buna merbut olarak size de gönderiyorum.162 Bütün bu hâlât yüksekte duran Mu’cizatlı Kur'an-ı Azîmüşşan ile beraber (...)163 Tevafuklu Kur'ânımız -mümkünse- fotoğraf matbaasiyle tâbedilsin ki, tevafuktaki lem'a-i i’caziyye görünsün.164 158 Barla Lâhikası, 71, Yirmiyedinci Mektubdan/Husrev’in bir fıkrasıdır. 159 Barla Lâhikası, 107-108, Yirmiyedinci Mektubdan/Husrev’in fıkrasıdır. 160 Barla Lâhikası, 310, Yirmiyedinci Mektubdan/Husrev’in fıkrasıdır. 161 Mektubat, 169, Ondokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onsekizinci İşaret/Haşiye 4. 162 Kastamonu Lâhikası, 110, Yirmiyedinci Mektubdan/Azîz Sıddık, Mübarek Kardeşlerim! 163 Kastamonu Lâhikası, 299, Yirmiyedinci Mektubdan/Risale-i Nur’un silsile-i kerâmâtından Mu’cizat-ı Ahmediye ve kerametli Yirmidokuzuncu Söz ve İşârât-ül-İ’caz’ın himayetkârâne ve mu’cizane yeni bir kerametleri (...). 164 Tarihçe-i Hayat, 587, Isparta Hayatı/Afyon hadisesi başlamadan evvel Diyanet İşleri Reisi Ahmed Hamdi, Said Nursî’den iki takım Risale-i Nur eserlerini bir takımını Dîyanet İşleri Kütüphanesine koymak, (...). Ayrıca bak. Barla Lâhikası, 75, 86-87, 341; Şuâlar, 378; Lem'alar, 48. 49 ± "Mucizeli Kur'an" tabiri, "renkli göz" tabirine benzemektedir. Türklerin birçoğu, siyah ve kahverengi gözlü insanlara aşina olduğundan; mavi, yeşil ya da elâ gözlü biri için "gözleri renkli" der. Hâlbuki, kahverengi ve siyah da birer renktir. Bu yanlışa, kanıksamanın neden olduğu açıktır. Renksiz göz olmadığı gibi, diğer Mushaflardan farklı, mucizeli bir Kur'an da olamaz. Çünkü, Kur'an’ın bizzat kendisi mucizedir. "Mucizeli Kur'an" yazdıklarını iddia edenler, ya Kur'an’ın icaz yönünü bilmiyorlar ya da bunu bilmelerine rağmen gözleriyle açıkça görecekleri bir mucize daha istiyorlar demektir. Niyetleri farklı olsa da bunlar bir yönden, peygamberlerin gösterdikleri mucizelerin yanı sıra elleriyle dokunabilecekleri, gözleriyle görebilecekleri... ek mucizeler isteyen müşriklere benzemektedirler. "Tevafuklu-mucizeli" olduğu iddia edilen bu Kur'an, nasıl bir Kur'an’dır? Diğer Mushaflardan ne farkı vardır ki, böyle vasıflandırılmıştır? Bu Mushafta "tevafuklar" ve "mucizeler", kırmızı rengin iki tonuyla yazılarak gösterilmiştir.165 Mushaf sayfasının sütun ve satırlara bölündüğünü ve kelimelerin bunlara yerleştirildiğini varsayarsak, konu daha iyi anlaşılacaktır. Örnek olarak bu Mushafın 448. sayfasını inceleyelim: Bu sayfada Sâffât suresinin 77.-102. ayetleri yer almaktadır. Bu sayfada (satırları yukarıdan aşağıya numaraladığımızda) 4. satırdaki «ربه « ve 12. satırdaki «رب « lâfızları aynı sütunda yer almaktadır. İşte bu, "lâfz-ı Rab tevafuku"dur. 6. satırdaki «برب « ve 12. satırdaki «ربى « lâfızları başka bir sütundaki tevafuktur. 5. satırdaki «االله«, 9. satırdaki «االله «ve 15. satırdaki «االله «lâfızları da başka bir sütundadır ki, bu da "lâfza-i Celâl tevafuku"dur. 1. satırdaki «هم «ve 11. satırdaki 8. ve » فراغ» satırdaki 7. »; وقال إنى» satırdaki 11. ve » فقال إنى» satırdaki 6.»; هم» satırdaki «فراغ ;« 13. satırdaki «قاليا « ve 14. satırdaki «قاليا « farklı sütunlardaki diğer tevafuklardır. Tevafuklar bazen de karşılıklı sayfalarda aynı satırlarda olmaktadır. 448. sayfanın 2. satırındaki «المحسنين نجزى آذلك إنا « ve 449. sayfanın 2. satırındaki «المحسنين نجزى آذلك إنا « cümleleri karşılıklı yer almaktadır. İşte Kur'an’ın "mucizeleri" ve "tevafukları"!... Türk veya Arap baskısı, mucize ve tevafuk endişesi olmadan yazılmış normal bir Mushafın aynı sayfaları incelendiğinde tevafukların tutmadığı, belirtilen kelimelerin aynı sütunlarda yer almadığı görülecektir. İki Mushafı kıyaslayan; kelimeleri 165 Aşağıdaki sözler, tevafukun ve tevafukları göstermek için gerekli renkli mürekkeplerin Said Nursî’de takıntı hâline geldiğini göstermektedir: Garib ve acib bir hâdise: Bu ayda bir gün avluya indim, baktım. Gelen kar üstünde, Risale-i Nurun eczalarında tevafukatına işaret eden boyalar ve kırmızı, sarı mürekkebler misillû, o karın üstüne serpilmiş katreler ve noktalar var. Çok hayret ettim. Sair yerlere baktım, avlumdan başka yerlerde yoktu. Endişe ettim, kalben dedim: Risale-i Nur umum memleketle, belki Kuran hesabına küre-i arzla o derece alâkadardır ki, onun başına gelen belâdan ve musibetten bulutlar dahi kan ağlıyorlar. Bir-iki adamı çağırdım, onlar da hayret ettiler. Benim endişe ve telâşımı gören hane sahibinin biraderzadesi Mehmed Efendi zannetmiş ki, ben karın çokluğundan yolu kapamasından telâş ediyorum. Ben yukarı çıktıktan sonra, yolu açmak için o karı iki tarafa atıp o manidar kırmızı ve sarı hâdise-i cevviyeyi kapatmıştı. Ona dedim: Kapatmasaydın daha iyi idi. Aynı günde Risale-i Nur aleyhine üç hadise zuhur etti: (...) (Şuâlar, 261, Onikinci Şuâ/Kendi Kendime Bir Hasb-ı Haldir/Hâşiye.) 50 kaydırmak, harf ve kelime aralıklarını daraltmak ya da genişletmek suretiyle tevafukların düzüldüğünü hemen fark edecektir. Bir kitaptaki aynı kelimelerin veya kelime gruplarının aynı sütunda ya da karşılıklı sayfalarda aynı satırda yer alması mucize ve tevafuk kabul edildiğinde, bir de bunlar kırmızıyla renklendirildiğinde ortalık tevafuklu ve mucizeli kitaptan geçilmez. Bilgisayarların sunduğu imkânları bir yana bırakalım, iyi bir dizgici bu işi, artık ilkel diyebileceğimiz metotlarla bile herhangi bir kitabın basımında gerçekleştirebilir. ² 2.1.1. TEVAFUKLU-MUCİZELİ KUR'AN’IN DİĞER MUSHAFLARIN SAYFA VE SATIRLARINI MUHAFAZA ETTİĞİ İDDİASI (...) yeni bir Mushaf yazdırıyoruz ki; en münteşir Mushafların aynı sahife, aynı satırlarını muhafaza etmekle beraber, san’atkârların lâkaydlığı te'siriyle adem-i intizama mâruz kalan yerleri tanzim edip, tevafukatın hakikî intizamı inşâallah gösterilecektir.. ve gösterildi.166 ± Gerek Türklerin, gerek Arapların ve gerekse diğer ulusların bastıkları Mushaflardaki satırlar, hemen hemen aynı sayıda harf içerir. Harfler satırın birinde bitişik, diğerinde dağınık değildir; ahenklidir. Bu Mushaflar gözü yormaz ve okumayı kolaylaştırır. Ama, tevafuklu-mucizeli Mushafta bu ahenk görülmez. Kelimeler bazı satırlarda aralıklı yazılmış, bazılarında da sıkıştırılmıştır. Bu işlem de kâfi gelmediğinde, ya bir veya birkaç kelime bir alt satıra kaydırılmak ya da bir üst satıra çıkarılmak suretiyle tevafuklar düzülmüştür. Tevafuklu Kur'an’ın incelediğimiz 448. sayfasının 2. satırındaki «من انه « lâfzı, DİB tarafından hazırlanan Mushafta 3. satırda; 3. satırındaki «شيعته « , 4. satırda; 4. satırındaki «وقومه لابيه«, 5. satırda yer almaktadır. Bu kaydırmalar sayfanın sonuna kadar böyle devam etmektedir. Sayfalar muhafaza edilirken, satırlar muhafaza edilememiştir. Mushaflar genellikle 604-605 sayfadır. Bu sayfa sayısı, uzun yıllardan beri ümmet tarafından hüsnükabul görmüştür. Çoğu Mushafın arka iç kapağında "Berkenar-Sahife tutar" şeklinde bir ibare vardır. Kelimenin aslı "Derkenar"dır. Mushaflarda ayetlerin başından ve muayyen bir yerden başlayan sahifelerle devam eden nüshalara "Berkenar" denir. Halk tarafından böyle anılan Mushaflar, hafızlar için bilhassa çok muteberdir. Çünkü, bu Mushaflardan hafız olmak daha kolaydır. Cüzlerin her sahifesi belli bir ayetle başlar. Bilindiği gibi, Kur'an 30 cüzdür ve her cüz 20 sahifeye ayrılmıştır.167 166 Mektubat, 386, Yirmidokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım/Dördüncü Nükte. 167 H. Fikri Aksoy, Hattat Hafız Hasan Rıza Efendi ve Yazdığı Mushaf-ı Şerîfler, (Kur'ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı sonunda) DİB Yayınları, Ankara 1983, XIII. 51 XIX. yüzyıla kadar, dünya çapındaki ünlü Türk hattatlarından Şeyh Hamdullah, Hafız Osman ve Kadı Asker Mustafa İzzet Efendilerin yazdıkları o en nadide Mushaf nüshalarında "Berkenar"lık vasfı yoktur. Çünkü, Mushafın tertibinde ve yazılışında, buna dinî ve ilmî bakımdan riayet edilmesi mecburiyeti yoktur. Bu yüzdendir ki, önceki hat üstatları, Kur'an-ı Kerim’i yazarlarken, onun tertip zarureti yanında, hep sanat ve yazı üstünlüğünü ön plâna alarak kalemlerini rahatlıkla yürütmüşler, Mushaf sahifelerini hep belirli ayetlerle başlatmak için külfete düşmemişlerdir. Hafızların kolaylıkla Kur'an ezberlemelerine ve halk tabakalarının fazla rağbetine sebep olan 15 satır üzerine, "Berkenar" Mushaf yazma şekli, umumiyetle XVIII. asrın sonlarında M. Hulusi, M. Şefik, Kayışzade Hafız Osman, Kadırgalı Mustafa Nazif ve Hasan Rıza Efendilerle başlar. Hasan Rıza Efendi, yazdığı Mushafların ancak ikisini-üçünü "Berkenar" yazmaya muvaffak olabilmiştir. Bu sebeple; her sahifeyi muayyen yerde bitireceğim diye, satırların ve ayetlerin sonlarında küçük yazmaya kaçmak veya sıkışık bir istif yapmak gibi hâllere düşmeyen Hasan Rıza Efendi; bu berkenar nüshalarında dahi güzelliği muhafaza edebilmiştir. En hatasız Mushaf yazmak ve harekelerin harflerin tam hizalarında konmuş olması, gözleri yormamak bakımından da "nesih güzelliği" ve rahatlık, Hasan Rıza hattında kemalini bulmuştur denebilir.168 El yazması çoğu Mushafın sahifeleri birbirini tutmaz. Bu Mushafların birçok sayfasında ayet tamamlanamamış, kalan kısmı bir sonraki sayfaya aktarılmıştır. Bu Mushafların satır sayısı da muhteliftir. Aksoy’un da belirttiği gibi, Mushaflarda satır sayısı birliği ancak 18.-19. yüzyılda sağlanmaya başlamıştır. Durum böyle olunca, tevafuklar ve mucizeler ancak Said Nursî’nin emri ile yazılan Mushafta gerçekleşmektedir. Said Nursî’nin mucize zannettiği, gerçekte ise düzmeceden ibaret olan bu tevafuklar işte böylesine çürüktür. Bizatihi mucize olan Kur'an’ın yazılışında "mucize" uydurulmaya kalkışılmıştır. ² 2.1.2. "DİĞER MUSHAFLARIN İNTİZAMSIZ" VE BUNA KARŞIN "TEVAFUKLU KUR'AN’IN LEVH-İ MAHFUZ’DAKİ GİBİ YAZILDIĞI" İDDİASI (...) san’atkârların lâkaydlığı te'siriyle adem-i intizama mâruz kalan yerleri tanzim edip (...)169 İşte tertîb-i Kur'an irşâd-ı Nebevî ile; münteşir ve matbu’ Kur'anlar da, ilhâm-ı İlâhî ile olduğundan; Kur'an-ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nevî alâmet-i i’caz işareti var. Çünki o vaziyet, ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bâzı inhiraf var ki, o da tab'ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.170 ± 168 Aksoy, Hattat Hafız Hasan Rıza Efendi ve Yazdığı Mushaf-ı Şerîfler, XIII-XIV. 169 Mektubat, 386, Yirmidokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım/Dördüncü Nükte. 170 Mektubat, 167-168, Yirmidokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onsekizinci İşaret. 52 Said Nursî bir de hiç sıkılmadan, o muhterem hattatları lâkaytlıkla; yazdıkları Mushafları da düzensizlikle itham etmektedir. Vallahi, ne sanatkârlarda lâkaytlık, ne Mushaflarda intizamsızlık ve ne de tabda (basımda) bir noksanlık var! Noksanlık bu kafalardadır. Hattatların hat sanatında gösterdikleri başarı, yazılarındaki sanat hâlâ gözleri kamaştırmakta; el yazması Mushaflar müzayedelerde çok pahalı fiyatlarla alıcı bulmaktadır. Bir harfi, bir harekeyi yanlış yazmak korkusundan titreyen o insanları kayıtsızlıkla suçlamak, insafsızlığın ta kendisidir. Tabda noksanlık iddiasının da bir mesnedi yoktur. Daha önce özenle basılan Mushaflar, tevafuklu-mucizatlı Kur'an’a uymuyor diye Said Nursî tarafından noksanlık ve intizamsızlıkla itham edilmiştir ki, bunun da hiçbir aklıselim sahibince kabulü mümkün değildir. Osman Keskioğlu hattatlar hakkında şunları der: Hattatlar Kur'an’ı en güzel şekilde yazmaya uğraşmış, bu uğurda sanatın en yüksek maharetini dökmüşlerdir. İbn Mukle (H.338/M.949)’den, Yakut Müsta‘simî (H.618/M.1221)’den tut da Hafız Osman’a gelinceye kadar nice sanat parmakları oynamış, çıtır çıtır yazarak kelimeleri inci gibi Medine’de dizmişlerdir. Dillerde dolaşan bir söz vardır: Kur'an-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı. Bu söz, Türk hattatlarının bu sanattaki üstünlüğünü göstermeye kâfidir. Türk hattatları yazıya en güzel ve mükemmel şeklini vermişler, pek sanatkârane Kur'an’lar yazmakta âdeta sanat yarışına çıkmışlardır. Bugün şark ve garp kütüphanelerini süsleyen nice eserler, görenlerde hayranlık uyandırmaktadır. İçlerinde çeşit hatla yazılmışlar, altın hatla yazılı Mushaflar, altın yaldızlı Mushaflar var, bunların ekserisi Türk hattatlarının kaleminden çıkmıştır.171 Said Nursî bunlarla yetinmemiş, yazdıkları Kur'an’ın levh-i mahfuzdaki gibi olduğunu da söylemiştir: (...) (Kur'an’ın) Asr-ı Saadetten beri böyle hârika bir sûrette mu’cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e "yaz!" emir buyurulmasıyle, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi yazılması (...)172 Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: "Hayır, o şerefli bir Kur'an’dır. Levh-i mahfuzdadır."173 Said Nursî tarafından gayba bir taş daha atılmıştır. Mahiyetini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği levh-i mahfuzdaki gibi Kur'an yazdıklarını ileri sürenlerin bu iddiası da saçma sapan bir iddiadır. Bu iddia; keyfiyetini bilmediğimiz levh-i mahfuzun yine keyfiyetini bilmediğimiz dili ve alfabesinden haberdar olmak anlamına da gelir ki, bunun sonu nereye varır bilemeyiz. Üstelik, Arapça kitaplar harekesiz yazılıp okunabildiğine göre, kullarca başarılan bu iş levh-i mahfuzda -hâşâ- başarılamamış demektir. Subhanallah... 171 Osman Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, TDV Yayınları, Ankara 1987, 141-142. 172 Âsâ-yı Mûsa, 85, Meyve Risalesi/Isparta’daki umum Risale-i Nur Talebeleri namına Ramazan tebriki münasebetiyle yazılmış ve Onüç fıkra ile ta’dil edilmiş bir mektuptur. 173 Burûc, 85/21-22. 53 Bu sözler ancak; Kur'an’ın toplanması, Mushaf hâline getirilmesi, noktalamanın ve harekelemenin bulunması gibi konulardan bîhaber birinden sâdır olabilir.174 Kur'an’ı levh-i mahfuzdaki gibi yazdıklarını iddia edenler böylece, Mushafların tarihî tekemmülünde Müslümanların saydığımız tüm katkılarını da inkâr etmiş olmaktadırlar. Bu iddia; Mushafların yazımındaki tekemmül sürecinde, örneğin noktanın ve harekenin bulunmadığı dönemlerde Müslümanların elindeki Mushafın yanlış veya eksik yazılmış olması anlamına da gelir ki, bu durumda hem Hz. Peygamber, hem de bütün sahabe bundan nasibini (!) alacak demektir. Mesele, sahabe dönemindeki Mushafların noktasız ve harekesiz olmasıyla da bitmeyecektir. Çünkü Mushaf yazımında, ayet sonlarına nokta konulmasıyla başlayıp hemze, şedde gibi işaretlerin eklenmesi; sure isimlerinin, ayet numaralarının, surenin Mekkî veya Medenî olduğunun belirtilmesi gibi pek çok şeyle devam eden her değişiklikle sahabenin bu nasibi (!) artmıştır. Bugün Kur'an’ı kolaylıkla okuyabilen bu iddianın sahipleri; oluşturulan ilk Mushafın yazısı Müslümanlarca aynen devam ettirilseydi, acaba Kur'an’ı yine okuyabilirler miydi? Sonra, Mushaflarda birbirlerine kıyasla sınırlı da olsa harf fazlalığı veya eksikliği vardır: Fazlalığa misal: ,« واعد لهم جنات تجرى تحتها الانهار» ayetinde 100. suresinin Tevbe-et kıraat iki her ve okunmuştur de şeklinde » واعد لهم جنات تجرى من تحتها الانهار» mütevatirdir. Her ikisi de resmî Mushafın yazılışına muvafıktır. «من « harfinin fazlalığı Mekkî Mushafa, hazfi de diğerlerine muvafıktır. Eksiğe misal: el-Bakara suresinin 116. ayetinde «ولدا اتخذاالله وقالوا« ,» و « sız olarak «ولدا اتخذاالله قالوا « şeklinde de okunmuştur ki, bu kıraat Şam Mushafına muvafıktır.175 174 Mesele, bunların yanı sıra kıraat ihtilâfları, yedi harf üzere nüzul gibi konuları da içermektedir. Burada, bunları ele almamız elbette mümkün değildir. Konu hakkında "Kur'an İlimleri" konulu kitaplara bakılmalıdır. Kısaca değinmek gerekirse: "İslâmiyetin doğuşu esnasında Arapların elindeki yazı, bugünkü gibi mazbut bir şekilde değil, bilâkis harekelerden ve noktalardan mahrumdu. Hz. Peygamber ve sahabe devrinde, yazılan ayetleri her şeyden tecrit etme gibi bir usûl, şiddetle uygulanmıştı. Fakat, Araplar Arap olmayanlarla karışıp, dillerinde bir lahin husule gelmeden önce, kendilerinde bir irap melekesi muhakkakki mevcuttu. Belki de bunu, noktadan ve harekeden mahrum olan harflerin yazılış şekillerinden temin edebiliyorlardı." (İsmail Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, TDV Yayınları, Ankara 1983, 88-89.) Harflerin noktalanması, tıpkı, bizim kullandığımız Lâtin harflerinde ‘c’, ‘s’ harflerinin altına çengel konularak ‘ç’, ‘ş’; ‘ı’ harfinin üstüne nokta konularak ‘i’; ‘o’, ‘u’ harflerinin üstüne iki nokta konularak ‘ö’, ‘ü’; ‘g’ harfinin üzerine işaret konularak ‘ğ’ harflerinin elde edilmesine benzemektedir. Nitekim, Fars ve Osmanlılar da; Arapçada olmayan ‘çe’, ‘ge’, ‘je’ ve ‘pe’ sesleri için, kullandıkları Arap alfabesindeki ‘ج ‘e iki nokta ilâve ederek ‘چ ’ ;‘آ ‘ in üstüne çizgi koymak suretiyle ‘ گ’ ;‘ ز ‘ ya yine iki nokta ilâve ederek ‘ژ’ ;‘ ب ‘ nın altına iki nokta ilâve etmek suretiyle de ‘پ ‘ harflerini oluşturmuşlardır. Keskioğlu şöyle der: "İslâmiyet etrafa yayılınca Arap olmayan unsurlar da Müslüman olmuşlardı. Bunlar noktasız ve harekesiz Kur'an’ı okumakta herkes gibi güçlük çekiyordu. Lahne ve hataya düşüyordu. Bu güçlüğü gidermek, hataları önlemek için hareke ve nokta koyma çaresine başvurulmuştur." (Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, 153-154.) 175 Subhi es-Salih, Mebâhis fî ‘Ulumi’l-Kur'ân: Kur'an İlimleri, çev. M. Said Şimşek, Hibaş Yayınları, Konya, 90. 54 Önceki Mushaflarda noktalama işaretlerinin olmadığı bilinmektedir. Elimizdeki Mushaflarda da kullanılan birçok harf, bazı harflerin noktalanması suretiyle elde edilmiştir. Noktalamadan dolayı meydana gelen kıraat şekilleri, daha ziyade bu noktaların alta ve üste yazılıp yazılmamasından zuhur etmiştir. Kıraat ihtilâfında harfin şeklinin «ت « veya «ي « şeklinde olması mana bakımından pek büyük değişiklik arz etmez.176 Misal verelim: ;olduğundan noktasız ,ayet) 11/123 ,Hûd » (و ما ربك بغافل عما يعملون» «يعملون ، تعملون « da okunur, her iki kıraate de müsaittir.177 Tek noktalar üzerinde meydana gelen değişikliklerde mana itibariyle fazla bir ayrılık yoktur. Yani, tezat teşkil edecek bir değişiklik meydana gelmemektedir. Meselâ, el-A‘râf ye » ب» kelimesi » بشرا » ayetindeki » وهو الذى يرسل الرياح بشرا...» nci’57 suresinin bedel olarak «ن « ile de okunmuştur.178 Harekelemeden meydana gelen kıraat değişiklikleri de vardır: «تحتها من فناداها) « Meryem, 19/24) ayet, harekesiz; «من ، من « min, men diye her iki kıraate de elverişlidir.179 Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Arap baskısı Mushaflarda, med elifleri yer almamaktadır. Tevafuklu (?) Kur'an’ı incelerken örnek aldığımız 448. sayfayı burada da örnek alalım: Sâffât suresinin 79. ayeti Türk baskısı Mushaflarda «العالمين فى نوح على سلام « şeklinde yazılmışken; Arap baskısı Mushaflarda «العلمين فى نوح على سلم « yazılmıştır. Bu eliflerin yerine uzatma işareti konulmuştur. Bir meseleye daha değinmek istiyoruz: Bu iddiayı ileri sürenler, "hükmü ve tilâveti mensuh" ayetlerle "hükmü baki, tilâveti mensuh" ayetlerin180 levh-i mahfuzda olmadığı yolundaki bir savın da zımnen sahibi olacaklardır. ² Konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan bitirelim: Osmanî resme181 saygı duymak ve ona uymayı iyi karşılamak başka, onun tevkifî olduğunu söylemek başkadır. Arada, temel bir fark vardır. Bu resmin alınışının zarurîliği konusunda âlimlerin pek çok görüşü vardır. Öyle ki, Ahmed b. Hanbel şöyle demektedir: "Osmanî Mushafın hattına muhalefet haramdır. Velev ki bir vav, bir elif, bir yâ veya başka bir 176 Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 103. 177 Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, 153-154. 178 Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, aynı yer. 179 Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, aynı yer. 180 Bak. Celâluddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr b. Muhammed es-Suyûtî, el-İtkān fî ‘Ulumi’l-Kur'ân: Kur'an İlimleri Ansiklopedisi, çev. Sâkıp Yıldız-Hüseyin Avni Çelik, Hikmet Neşriyat, İstanbul 1978, 2/58-68. 181 Yazıya. 55 harfte olsun." İmam Malik’e soruldu: "Ne dersin, biri bir Mushaf yazmak istese, bugün insanların çıkardığı yeni hece harfleriyle yazacak olsa, doğru olur mu?" İmam Malik şöyle cevap verdi: "Hayır, uygun görmem. İlk yazıldığı şekil üzere yazsın." Şafiî ve Hanefî fıkıh kitaplarında da buna benzer ifadeler vardır. Lâkin, bu imamlardan hiç biri bu resmin ne tevkifî ve ne de ezelî bir sır olduğunu söylemiştir. Onlar, bu resme bağlanmanın, sözün birliği ve ümmetin aynı şiara ve aynı ıstılaha uyması bakımından gerekli olduğu görüşündeydiler. Kuralları tespit eden Hz. Osman’dır ve onları uygulayan da Zeyd b. Sabit’tir. O Zeyd ki, Resulullah’ın emini ve vahyinin kâtibi idi. Kaldı ki âlimlerden bazısı, Osmanî resme muhalefetin mubah olduğunu söylemekle kalmamış, yazının bir ıstılahtan öte bir şey olmadığını söylemişlerdir. Bu görüşte olan âlimlerin başında Ebu Bekir el-Bakıllânî gelir. el-İntisar isimli kitabında şöyle der: Yazıya gelince; Allah, ümmet üzerine bundan bir şeyi farz kılmamıştır. Çünkü, Kur'an kâtiplerine ve Mushafları yazanlara belli şu yazıyı kullanacak ve diğerini kullanmayacaksınız diye bir emir verilmemiştir. Böyle bir emrin vücubiyeti ancak duymakla ve (vahyin) tevkifi ile olur. Kur'an’ın nasslarında ve nassların mefhumunda Kur'an resminin ancak belli bir vecih üzere caiz olduğu ve bunun dışına çıkmanın caiz olmadığına dair bir delil olmadığı gibi, Sünnette de bunun vücubuna delil yoktur. Ümmetin icmasında ve şer’î kıyaslarda da böyle bir mecburiyet mevcut değildir. Aksine, Sünnette, hangi vecih kolaysa onun kullanılmasının cevazına işaret vardır. Çünkü, Resulullah (s.a.v.) Kur'an’ın yazılmasını emrediyordu; ama ne belli bir şekil üzere yazılmasını emretmiş ve ne de kimseyi yazısından dolayı sakındırmıştır. Onun için Mushafların yazıları değişik olmuştur. Kimi, ağızdan çıkan sesi esas alarak yazıyordu; kimi de yazının bir ıstılahtan ibaret olduğunu ve insanlar için durumun gizli olmadığını bildiği için bazı harfleri eksik veya fazla yazıyordu. Bundan dolayıdır ki, Kur'an’ın kûfî harflerle ve ilk yazı ile yazılması, eliflerin uçlarının kıvrılarak veya başka şekillerde yazılması caizdir. Yine Mushafın eski yazı ve harflerle yazılması caiz olduğu gibi, yeni yazı ve harflerle182 ve daha başkalarıyla yazılması da caizdir. Mushafın yazısının ve harflerinin bir çoğu değişik ve farklı şekillerde olunca ve âlimler, herkesin âdeti olduğu üzere yazmasına ve daha kolay, daha meşhur ve daha evlâ olanı seçmesine müsaade ettiklerine ve bunu yapanları reddetmeyip, günaha girdiklerini söylemediklerine göre; buradan da anlaşılıyor ki, insanlar, kıraatlerde belli ölçülerin dışına çıkmamaları emrolunduğu gibi burada belli bir yazı ile emrolunmamışlardır. Bunun sebebi, yazıların ancak birer alâmet ve sembol oluşlarıdır. Onlar sadece işaret ve rumuz mesabesindedir. Kelimenin okunacağı şekle uygun düşen her yazı, caizdir. Kısacası, insanların belli bir resmi (yazı çeşidini) kullanmalarının vacip olduğunu iddia eden, iddiasını ispatlamak için delil getirmek mecburiyetindedir. Ama, delili nereden getirecek?... Kadı Ebu Bekir’in bu görüşü alınmaya değer, delili apaçık ve uzak görüşlü bir görüştür. O, Allah’ın Kitabının yazısını ilgilendiren dinî bir meselede selefi yüceltme duygusallığı ile delil getirmeyi birbirine karıştırmamıştır. Kur'an resminin tevkifî ve ezelî olduğunu söyleyenlere gelince; onlar, duygularına başvurmuş ve kendi zevk ve vecdlerinin duygusallığına teslim olmuşlardır. Hâlbuki, zevkler nisbî olup, dinin bu konuda bir fonksiyonu yoktur. Zevklerden şer’î bir hakikat çıkarılamaz. Lâkin, biz (Subhi es-Salih) Kur'an’ın resmi konusunda bundan daha isabetli olan bir görüşü benimsiyoruz. el-Bakıllânî’nin sıraladığı delillere bakarak Osmanî resme muhalefet 182 Bugün Mushaflarda kullanılan harfler. 56 etmenin caiz olmadığı kanaatindeyiz. Biz, bu konuda el-İzz b. Abdüsselâm’ın görüşünü daha isabetli buluyoruz. O, şöyle der: "Şu anda Mushafın ilk resimler (yazı) ile yazılması caiz değildir. Ümmet artık şu anda kullanılan resim üzere anlaşmış ve bu yazı bir ıstılah hâlini almıştır. Aksi, ilmin kaybolmasına sebep olacaktır. Daha öncekilerin geliştire geliştire sağlamlaştırdıkları bir şey, cahillerin cehli gözetilerek terk edilemez. Yeryüzü Allah için delil getirenden hâlî olmaz." Bu son görüş özet olarak şunu ifade etmektedir: Avam tabakası, Kur'an’ı eski resmi ile okuyamaz. O hâlde, Kur'an’ın kendi çağlarında yaygın olan ıstılahlarla yazılması daha iyi, hatta vaciptir. Lâkin bu, eski Osmanî resmi ilga etmek anlamına gelmez. Çünkü, onu ilga etmek, ümmetin ittifak ettiği ve onun sayesinde ihtilâftan kurtulduğu değeri büyük dinî bir sembolü bozmak olur. Ümmet içerisinde Osmanî resim metodunda bu ufak tefek farkları göz önünde bulunduran âlimler mevcut olacaktır.183 İmam Zerkeşî de, Kur'an’ın Arap elifbası dışında bir alfabeyle yazılmasının caiz olabileceğini; ancak bilenin bu elifbayla okumasının daha iyi olduğunu belirtir.184 Nitekim, epey zamandır "bir yazıyı bütün ses inceliklerini belirterek başka bir alfabeye çevirme yolu" olan çevriyazı (transkripsiyon) ehlince kullanılmaktadır.185 Bu çevirme yolu, ilmî eserlerde bir çok kolaylıklar sağlamaktadır. Ülkemizde, orijinal metnin bir sayfada, okunuşunun Lâtin harfleri ile karşı sayfada veya her ikisinin aynı sayfada yer aldığı Mushaflar da vardır. Arap elifbasını bilmeyen birçok kişi, bu Mushaflara rağbet etmektedir. Ancak, çevriyazılı olmadığı için, bunları okuyanlar Kur'an’ı yanlış okumuş olmaktadırlar. Çevriyazılı bir Mushafa ise biz rastlamadık. Sırf Lâtin harfleri ile yine çevriyazısız yazılmış olanlar da vardır ki, bunlara Mushaf denemez. Orijinali Arapça olan ve Arap harfleri ile yazılmış bir metin, çevriyazılı bir metne dönüştürülüp çevriyazıyı bilen birisi tarafından okunduğunda, bu okuyuşun Arapça olmadığı iddia edilemez.186 Kur'an ve kıraat birbirinden ayrı iki hakikattir. Kur'an, beyan ve icaz için Hz. Peygamber’e nazil olmuş bir vahiydir. Kıraat ise, zikredilen şu vahiy lâfızlarının, tahfif ve ağırlaştırma ve diğer yönlerden, yazılması keyfiyetidir.187 Kur'an-ı Kerim, özü itibariyle yazılı bir metin (=mektub) değildir; bilâkis onun hâkim vasfı meşfuh (ağızdan çıkan) ve mesmû (işitilen) bir hitap olmasıdır.188 Ayrıca, Kur'an-ı Kerim’in "Kitâb" olması, çoğunun zannettiğinin aksine, sadece "yazılı" olmasıyla değil, sözlü olmasıyla, okunmasıyla da ilgilidir. Şöyle ki: 183 Salih, Kur'an İlimleri, 220-222. 184 Nak. Suyûtî, el-İtkān, 2/439-440. 185 Talât Koçyiğit’in "Hadîs Tarihi, İlmî Yayınlar, Ankara 1981; Hadisçilerle Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, TDV Yayınları, Ankara 1984; Hadîs Istılahları, AÜİF Yayınları, Ankara 1985" eserleri; kişi ve kitap isimlerinin, ıstılahî kavramların çevriyazılı basıldığı kitaplardandır. 186 Subhi es-Salih’in yukarıdaki görüşüne biz de iştirak ediyoruz. Zaten, bugün çocuklarımız Lâtin alfabesini okuyup yazmayı 1 eğitim-öğretim yılında zor öğrenmelerine karşın, yaz tatillerinde 2-3 aylık sürede Arap elifbasını yazmayı pek öğrenmeseler/öğretilmeseler bile okumayı öğrenmektedirler. Kaldı ki, modern eğitim metotlarıyla hazırlanmış elifbayı öğreten sesli ve görsel CD’ler ya da "elifba cüzleri" vasıtasıyla, okumayı öğrenmek iyice kolay hâle gelmiştir. 187 İmam Zerkeşî, el-Burhan fî Ulumi’l-Kur'an’dan nak. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 105. 188 Dücane Cündioğlu, Kur'an Çevirilerinin Dünyası, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2005, 18. 57 Kitap, "Ke-Te-Be" fiil kökünden türetilmiştir. Bu fillin masdarı olan el-ketb, deriyi deriye veya bir tabakayı diğer tabakaya iple bağlamak demektir. Bu anlamda "ketebtü’sSekae = torbayı bağladım" denilir. Terim olarak, "harfleri birbirine yazıyla bitiştirmek" anlamına gelir. Bu bakımdan, ağızdan çıkan seslerin bir tertip hâlinde olması durumunda, bu seslere de "kitap" denilir. (Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur'an, 423; Ebu’l-Beka, Külliyat, 307.) Çünkü, Kur'an’da sürekli olarak geçen "kitap" sözcüğü, her zaman Kur'an’ın yazılı şeklini ifade etmez; Allah’ın kelimelerinin bir düzen içinde birlik göstermesi "yazma" demektir.189 Pek çok ayette, biz insanlara inmeden önce Allah katında bulunan Kur'an-ı Kerim için "Kitab" kelimesi kullanılmıştır. Bu, Kur'an’ın Allah katında, bizim anladığımız ve bildiğimiz maddî kâğıtlarda ve bizim kullandığımız bir yazı çeşidi ile yazılı bulunduğu anlamına gelmez. Belki Yüce Yaratıcı Kur'an’ın, kul sözü karışmadan, değişmeden orijinal bir Allah Kelâmı olarak indiğini bize anlatmak için onu "Kitab" olarak nitelemiştir. Çünkü, insanlar arasında bir metnin orijinal olarak saklanabilmesi, büyük ölçüde onun yazılı olmasına bağlıdır. Zaten, Kur'an ayetleri de Hz. Peygamber’e yazılı maddî metinler olarak inmemiştir. Kur'an’dan ilk olarak "Kitab" diye bahseden ayet, "Sana indirdiğimiz bu Kitap, mübarektir; ayetlerini iyice düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar." ayetidir. Bu ayet, Mekke'de inmiş bir surede (Sād, 38/29) bulunmaktadır. Bu ayetin indiği sırada Kur'ân, henüz tamamlanmamış ve bir kitap hâline gelmemişti. Onun yazılı olarak inmediği de bilinen bir gerçektir. Ondan önce gelen pek çok ayette okumaktan ve okunan şey anlamına "Kur'an"dan bahsedilmektedir. Bunun için Kur'an önce okunan, sonra yazıya geçirilen bir Kitabdır.190 Kur'an-ı Kerim’in evvelemirde sözlü kültüre sahip bir topluma, 1400 küsur yıl öncesi nazil olduğunu, bu nedenle de Kur'an’ın kelime hazinesinin sözlü kültürün normları çerçevesinde şekillendiğini ihmal eden, Kur'an’ın esas itibarıyla sözlü metin olduğunun farkına var(a)mayan bir zihniyetin, hiç tereddüt etmeksizin Kur'an’ın hikmet ve tebligatını anlamakta başarısız olacağını söyleyebiliriz.191 Yani, asıl olan Kur'an’ın yazısı değil; sözüdür, okunuşudur. Velhâsıl, yüce Kur'an Nur Risaleleri’nde iddia edilenin aksine hat (yazı) yönünden değil, bilâkis nazm ve mana yönünden ilâhîdir. ² 189 Ali Ünal, Kur'an’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları, İstanbul 1986, 30. "Kitab" kelimesinin iştikakı hakkında Fahruddin er-Râzî de der ki: "Kitab"ın manası, "korumak, muhafaza etmek, zabt u rapt altına almak, bağlamak" şeklinde olur. Nitekim sen, deriden olan su kabını dikip, böylece de içindekini muhafaza ettiğinde اكتبها المزادة كتبت dersin. Binaenaleyh, hem bunun, hem de "kitab"ın insanlar arasındaki manası, "muamelelerini muhafaza edip korumak"tır. (Râzî, Tefsîr-i Kebîr, 16/365.) Dinimizin Kur'an’ın ezberlenmesine verdiği önemden bahsetmek herhâlde zait olur. "Muhafaza eden, saklayan, koruyan" anlamındaki "Hâfız" ismi, Kur'an’ı baştan sona ezbere bilip okuyabilen "ümmetin en şereflileri"nin unvanı olmuştur. Hafızlık, geleneğimizde hiçbir zaman ihmal edilmemiştir. "Koruma"nın aslı olan "ezber"den soğutulan, hatta onu aşağılar duruma getirilen modern insan, önce "hafıza"sını yitirdi. Şimdilerde CD’ler, taşınabilir bellekler, internet yüzünden "kitab"ını da kaybetmek üzere... Tevafuklu Kur'an yazan zihniyet; "bilgisayar"larının "Bilgi"yi yanlış sayması, niteliksel sayım yapamaması yüzünden Kur'an’ın iki ayetini inkâr edecek kadar hesap kurbanı, kafayı sayılarla bozmuş, niceliksel ölçülere esir olmuş 19’culara “bu kapıyı açmış“ diyemesek de onları en azından buyur etmiştir. Nitekim: 19 hurafesinin hararetli savunucusu Edip Yüksel’in mü'minleri şöyle diyor: (...) Allah’tan bu diziş şekli konusunda aldığı işaretin gerekçesini belki Muhammed bile bilmiyordu, Allah bunu 1900’lü yıllarda Nevfel, Said Nursî, Edip Yüksel’le gündeme gelecek olan bir kuşağa saklamış. (...) (19’cuların web sitesinden nak. Cündioğlu, Kur'an Çevirilerinin Dünyası, 263.) 190 Ali Akpınar, Mushafa Abdestsiz Dokunma Meselesi, http://www.cumhuriyet.edu.tr/akademik/fak_ilahiyat/ der51/ 05.htm. 191 Cündioğlu, Kur'an Çevirilerinin Dünyası, 111. 58 2.1.3. NİÇİN BÖYLE BİR MUSHAF? Âmi avamdan veyahut aklı gözüne inmiş maddiyunlar tabakasına karşı, Kur'ân’ın göz ile görünecek bir işâret-i i’caziyesi bulunduğu, onsekizinci işârette dâva edilmiş. Ve o dâvayı tenvir ve isbat etmek için, çok îzaha lüzum vardı. Şimdi anladığımız mühim bir hikmet-i Rabbaniye cihetiyle o îzah verilmedi. Pek cüz'î birkaç cüz'iyatına işaret edilmişti. Şimdi o hikmetin sırrı anlaşıldı ve te'hiri daha evlâ olduğuna kat'î kanaatımız geldi. Şimdi o tabakanın fehmini ve zevkini tahsil etmek için; kırk vücuh-u i’cazdan göz ile görülen bir vechini, bir Kur'anı yazdırdık ki o yüzü göstersin.192 Yakında tâbedilecek "Mu’cizeli Kur'ân" da Hâfız Osman hattı, aynen muhafaza edilmekle beraber; Kur'ânın mucizeleri gösterilmiştir. Bu Kur'ânın, Âlem-i İslâm başta olmak üzere bütün dünyaca ne büyük bir alâka ile karşılanacağı şüphesizdir. Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur'âna ve dolayısiyle asrımızda onun mânevî i’cazını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.193 ± İşte "mucizeli Kur'an" bu yüzden yazılmış... Aklı gözüne inmiş maddecilere Kur'an’ın mucizesini göstermek için!... Kur'an’ın hattında icaz arayanlara geçmişte de rastlanmış, yakın bir zaman önce de aynı düşünce ile bir hurafe "19 mucizesi" diye yutturulmaya çalışılmıştı. Cerrahoğlu Kur'an’ın icazını şu nefis ifadelerle açıklıyor: Kur'an-ı Kerim, ihtiva ettiği üslup ve fikir sistemi ile, muhataplarını dehşete düşürmüş ve asrındaki belâgat sahiplerinin seslerini de kesmiştir. Gönüllere hoş gelen üslubu, lâfızlarının inceliği, manalarının çekici güzelliği, mesellerinin lâtif oluşu, garip haberleri, insanın madde ve ruhuna hitap edişi, sözlerinin yerli yerinde oluşu, tekrarlarının usandırmayışı, müşahedeye ve tefekküre davet edişi, son zamanlarda yapılmış hassas aletler ve tesis edilen mükemmel lâboratuvarlar yardımıyla akılların ulaşabileceği ilmî sırları ortaya koyan, fert ve cemiyet ahlâkını güzelleştiren ve aileyi ıslah eden ahlâk kaideleri, çekici kıssaları, geçmiş asırların tarihini aydınlatması, mebde ve mead hususundaki bilgileri, askerî talimatı, devletler arası hukuk prensipleri, bünyesinin diğer eserlerden farklı oluşu, tabiî güzellikleri yanında bediî güzellikleri, delillerinin kuvveti, mantığının üstünlüğü, müstesna ikna sistemi, kısacası; prensiplerinin yüceliği ve insanoğlu için her iki âlemin saadetini temin etme vazifesini üzerine alması, onun insanlığı âciz bırakan en mühim yönlerinden biri olmuştur. İşte herkesi âciz bırakan, dehşete düşüren ve ilâhî vahiy ürünü olan mukaddes kitap; devleti, hükümeti olmayan ve hatta okuma yazması dahi bulunmayan bir ümmîye gönderilmişti. Bu kitap; putlara, yıldızlara, ağaçlara, taşlara, kum yığınlarına ve elleriyle yaptıkları şekilli yiyeceklere tapan ve kızdıkları zaman onları yemeye kadar varan hurafeler içinde bocalayan ve en çirkin insanlık dışı hareketleri irtikâp eden insanlar arasında, tevhit 192 Mektubat, 384, Yirmidokuzuncu Mektub/Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım/Birinci Mes'ele/İkinci Tabaka. 193 Tarihçe-i Hayat, 666, Risale-i Nur ve Hariç Memleketler. 59 (birlik) akidesini yayarak, hurafeyi ve putperestliği kökünden yıkmış, bu insanları çok kısa zamanda ıslah ederek, her yönden, insanlık için onları birer örnek yapmıştır. Kısa zamanda başarılmış böyle bir inkılâbın eşi, tarihte gösterilemez. Arap edebiyatının şaheseri olan Kur'an-ı Kerim; dili, üslubu ve ihtiva ettiği fikirler sebebi ile, kendisini herkese dinletmiş, büyük küçük, zengin fakir ayırt etmeksizin her yaştaki ve her durumdaki insana imanı aşılamıştır. Tarih bunun en büyük şahididir. Onun üslubu, insanların telif ettiği eserlere asla benzemez. Bu üslup kendine hastır. Bilhassa, Kur'an’ın tehaddî ayetleri bu hususu aydınlatan tarihî bir delil olarak gözlerimizin önündedir. O; insanoğlundan, yardımcılarını da çağırmak suretiyle, en küçük suresine benzer bir sure meydana getirmesini istemektedir. Yine tarihî bir hakikattir ki, bu meydan okumaya cevap verilememiş ve verilemeyecektir de. Bilhassa, burada ortaya çıkan hakikat şudur ki, Kur'an’ın üslup üstünlüğü Arap edebiyatı üstatlarını hayrete düşürmüş, onların edebî dehasını ezmiş, gelecek asırlarda ortaya çıkacak olan belâgat sahiplerinin de seslerini kesmiştir.194 İşte Kur'an’ın icazı budur. Yoksa, insanların kendi çabalarıyla yazısında yaptıkları birtakım oyunlar değil... Maddecilerin Kur'an’a inanmamalarının sebebini mucize azlığında (!) görenler, onları inandırmak için kendi uydurdukları saçmaları mucize diye ileri sürmüşlerdir. ² 2.1.4. TEVAFUK UĞRUNA İŞLENEN BİD'AT Selef-i salihîn, Kur'an konusunda devamlı takva üzere hareket etmiş, bu konudaki her yeni yaklaşımı çekince ile değerlendirmiş, ihtiyatla karşılamışlardır. Öyle ki, bu endişe, hayırlı ve ümmete faydalı işlerde dahi onlardan ayrılmamıştır. Vahiy kâtiplerinden biri olan Zeyd b. Sabit el-Ensarî (r.a.) şöyle demiştir: Ebu Bekir, Yemame (denen yer)de şehit olanların ölüm haberini yollayıp, beni çağırdı. Yanında Ömer de bulunuyordu. Ebu Bekir bana şöyle dedi: -Ömer bana geldi ve dedi ki: "Yemame gününde insanların öldürülmesi çok şiddetli oldu. Ben, diğer harp sahalarında da harbin şiddetli olup, Kur'an hafızlarının şehit edilmelerinden, bu sebeple de Kur'an’dan büyükçe bir kısmın zayi olup gitmesinden endişe ediyorum. Ancak Kur'an’ı toplamamız hâlinde bu iş olmaz. Binaenaleyh ben, senin muhakkak Kur'an’ı toplaman gerektiğini düşünüyorum." Ben de Ömer’e: -Resulullah’ın yapmadığı şeyi ben nasıl yaparım? dedim. Ömer: -Vallahi, bu hayırlıdır, dedi ve bana bu hususta müracaattan vazgeçmedi. Nihayet, Allah benim kalbimi bu işe ısındırdı ve ben de Ömer’in düşündüğü gibi düşündüm. Zeyd b. Sabit dedi ki: Ömer onun yanında konuşmadan oturduğu hâlde, Ebu Bekir bana hitaben şöyle dedi: 194 Cerrahoğlu, "Sunuş", (Abdullah Draz, Kur'ân’ın Anlaşılmasına Doğru içinde), Mim Yayınları, 1983, III-V. 60 -Şüphesiz sen, genç ve akıllı bir adamsın. Biz, seni hiçbir kusurla itham etmiyoruz. Sen Resulullah için vahyi yazıyordun. Bu sebeple, sen Kur'an’ı arayıp incele ve onu bir araya topla! Zeyd bu teklife karşı: Vallahi, bana bir dağın nakledilmesi emredilmiş olsaydı, Ebu Bekir’in emrettiği Kur'an’ı toplama işinden daha ağır gelmezdi, dedi. Zeyd dedi ki: Ben: -Sizler Peygamber’in yapmadığı bir işi nasıl yaparsınız? dedim. Ebu Bekir: -Allah’a yemin ederim ki, bu hayırlı bir iştir, dedi. Ben bu itirazımı tekrar tekrar ona yineledim. Nihayet Allah, Ebu Bekir ile Ömer’in akıllarını yatırdığı ve göğüslerini ferahlattığı gibi, benim de aklımı bu işe yatırdı ve gönlümü ferahlattı. Bunun üzerine ben, Kur'an’ın ardına düşüp gereği gibi araştırdım ve onu, yazılı bulunduğu deri parçalarından, kürek kemiklerinden, hurma dallarından ve hafızların ezberlerinden bir yere topladım.195 Kur'an’ın levh-i mahfuzdaki gibi yazılması mümkün olsaydı; bu durum, sahabîler için -tam da ihtiyaç olduğu dönemde- evleviyetle söz konusu olurdu. Ne Kur'an’ı toplayan sahabîlerden ne de Mushaf yazan hattatlardan böyle bir iddia sâdır olmuştur. Müslümanlar bu duyarlılığı, daha sonra Kur'an harflerinin noktalanmasında ve harekelendirilmesinde de devam ettirmişlerdir: Basra’da vali olan Ziyad b. Sümeyye, Ebu’l-Esved’den dili ıslah etmesi için bir usûl koymasını istemişti. Bidayette Ebu’l-Esved bu teklifi kabul etmemişti. Fakat, zamanın hadiseleri içinde, Arap dilinin fesada uğradığını ve Kur'an’a da zarar geleceğini düşünen Ziyad, bir adama, Ebu’l-Esved’in yolu üzerine oturup, bir ayeti yanlış okumasını tembih etti. Bunun üzerine o adam Tevbe suresinin 3. ayetinde yer alan "rasûl" kelimesindeki lâm harfini kesre olarak okudu (ayetin manası "Allah ve Resulü müşriklerden beridir" iken, lâm’ın kesreli okunuşunda; "Allah, müşriklerden ve Resulünden beridir" anlamı çıkar). Bu okuyuşu işiten Ebu’l-Esved "İnsanların durumunun böyle olacağını tahmin etmezdim" diyerek, Ziyad’a gitti, onun istediği şeyi yapacağını söyledi ve kendisinden kâtip istedi.196 İşte Ziyad, bu hayırlı işin başlatılmasına ancak bir hile ile vesile olabilmiştir. Olay şöyle devam etmiştir: Ziyad ona 30 kadar kâtip gönderdi. O, Abdulkays’tan olan birini tercih etti. Ona: "Bir eline Mushafı, diğer eline de mürekkep rengine muhalif bir boya al, bir harfin telâffuzunda fetha okuduğumu görünce tam üzerine bir nokta koy, kesre okuduğumda altına bir nokta koy, ötre okuduğumda da harfin önüne bir nokta koy, eğer şu harekelerde gunne yaparsam iki nokta koy!" diye talimat verdikten sonra, Kur'an’ı ağır ağır okumaya başladı, kâtip de noktaları koyuyordu. Her sahife tamam oldukça, kâtip Ebu’l-Esved’e sahifeyi iade ediyor, o da 195 Buhārî, Tefsîr, 156/199. 196 Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 90-91. 61 kontrol ettikten sonra, devam ediyorlardı. Bu iş böylece Mushafın irabı tamamlanıncaya kadar devam etti.197 Mushaf yazımında muhtelif renkli mürekkeplerin kullanımı da böyle başlamıştır. Bilhassa harflerin noktalanmasından sonra, hareke noktalarıyla harf noktaları birbirine karışmasın diye, daire şeklindeki hareke noktaları behemehâl lâzımdı. Baştan harflerde nokta olmadığından bu iltibas yoktu. Aynı renkte olmak işi hâlledemiyordu. Hareke noktaları asıl yazıdan sanılmasın diye harflere mahsus ve ekseriya siyah olan noktalardan ayrılmak üzere Mushaflarda ayrı renkte konurdu.198 Sahabenin hepsinin aynı kültür seviyesinde olmayışı, tâbiîlerin de ekserisinin yabancı kavimlerden oluşu, Kur'an’ın okunuşunda zorluklar meydana getirmeye başlamış, ilk asrın ikinci yarısına doğru, Arap alfabesindeki birbirine yakın harfleri ayırt etmek için, bunların bazıların altlarına ve üstlerine noktalar koymak icap etmişti. (...) Kur'an-Kerim’e nokta ve hareke konulması, bidayette epeyce münakaşa konusu olmuş, seleften birçok kimse bu hareketi kerih görmüşlerdi. Meselâ, İbn Ömer, Mushaflarda noktayı kerih görür; Abdullah b. Mesud, "Kur'an’ı her şeyden tecrit ediniz" derdi. İbrahim en-Nehaî de Kur'an’a nokta koymayı kerih görür, "onu her şeyden tecrit ediniz, kendisinden olmayan bir şeyle onu karıştırmayınız" derdi. Malik de bundan hoşlanmaz, yalnız küçüklerin Kur'an’ı öğrenmeleri için noktalamayı ve harekelemeyi tecviz ederdi. Kur'an’ın noktalanmasına ve harekelenmesine mutlak bir ihtiyaç hâsıl olmuş, daha doğrusu bir ihtiyacın neticesi olarak doğmuştur. Fakat bu hareketin, bir zamanda başlayıp bitmediğini, onun zaman aralıklarıyla muhtelif şahıslar elinde tekâmül ve inkişaf ettiğini çeşitli haberlerden anlamaktayız.199 Mushaflar uzun zamandan beri tek renkte yazılmış/basılmış ve kolayca okunan bir hâle getirilmiştir. Birden fazla renk kullanımının gereği kalmamıştır. Günümüzde, tecvit kaidelerinin farklı renkle gösterildiği Mushaflar da vardır. Ancak, bunun meşru bir gerekçeye dayandığı da ortadadır. Kırmızının çeşitli tonları kullanılarak, bazı satırlarında harflerin sıkıştırıldığı, bazısındaysa seyrek bırakıldığı bir Mushaf yazmak, Kur'an’ın icazını göstermek değil, olsa olsa bir bid'at işlemektir. ² Meşhurdur ki; hilal-i îd’e bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zat yemin ederek "Hilali gördüm" dedi. Halbuki gördüğü hilal değil, kirpiğinin tekavvus etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede.. Kamer nerede?.200 İşte o ihtiyarın, beyaz bir kirpiğini hilâl zannedip milleti "Bayram geldi" diye ayağa kaldırması gibi, Said Nursî de düzdükleri bu tevafukları mucize zannetmiş, bir de bunu marifet bilip, bütün beşeriyetin Risale-i Nur’a muhtaç oluşunun (?) delili olarak sunmuştur. Bunlara, aynı tarzda kısa bir cevap vermeyi yeterli görüyoruz: 197 Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, aynı yer. 198 Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, 154. 199 Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, 91/92. 200 İctimâi Reçeteler II, 166, Hakikat Çekirdekleri/12. 62 Mucize zannedilen bu uyduruk tevafuklar nerede, yüce Kur'an’ın eşsiz icazı nerede... "De ki: Andolsun, insan(lar) ve cin(ler), şu Kur'an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine arka olup yardım da etseler, yine onun benzerini getiremezler."201 ² 2.2. BİR KÖPEĞİN İSMİNİ BİLE KUR'AN’DA ARAMAK Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'an-ı Hakîm i’cazını gösterir veya i’câzının vücudunu ihsas eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'an’ın bir nevi alamet-i i’câzı vardır. Şöyle ki: Hâfız Osman hattiyle ve basmasiyle olan Kur'an-ı Mu’ciz-ül-Beyan’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ: Sure-i Kehf’de: "ve sâminuhum kelbuhum" kelimesi, altında yapraklar delinse: Sure-i Fâtır’daki "kıtmîr" kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak.202 ± "Sekizincileri köpekleridir" anlamına gelen "ve sâminuhum kelbuhum" ibaresi, Kehf suresinin 22. ayetinde yer almaktadır. Ayetin meali şöyledir: "Gayba taş atar gibi: 'Onlar üç (kişidir), dördüncüleri köpekleridir' diyecekler. 'Beştir, altıncıları köpekleridir' diyecekler. '(Hayır), yedidir, sekizincileri köpekleridir' diyecekler. De ki: 'Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir.' Onları bilen azdır. Onun için onlar hakkında, bu bildirilenler dışında münakaşaya girme ve onlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!"203 Kehf suresinin bu ayeti, Kur'an’ın 295. sayfasında yer alırken, köpeğin ismi olduğu iddia edilen "kıtmîr" kelimesinin geçtiği ayet 435. sayfadadır. İlginin (?) kurulması için şimdi de söz konusu ayetin mealine bakalım: "(Allah) geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar; güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gider. İşte Rabbiniz Allah budur, mülk onundur. Ondan başka yalvardıklarınız ise bir çekirdek zarına (kıtmîr) bile sahip değillerdir."204 el-Kıtmîr, çekirdeğin üzerindeki ince kabuk, çekirdek zarı; darbımesel olarak kıymetsiz, adî, ehemmiyetsiz manasında kullanılır.205 201 İsrâ, 17/88. 202 Mektubat, 167, Ondokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onsekizinci İşaret/Elhâsıl. 203 Kehf, 18/22. 204 Fâtır, 35/13. 205 Mu’cemu’l-Müfehres: Kur'an Kelimelerinin Anahtarı, çev. Mahmud Çanga, Timaş, 1986, 396. 63 "Ve sâminuhum kelbuhum" ifadesinin altındaki yapraklar delinse (!) bile, "kıtmîr" kelimesi açılan deliğe denk gelmemektedir. Çünkü, bu ibare Hafız Osman hattıyla yazılmış Mushafta 295. sayfanın 6. satırının sol tarafında iken; "kıtmîr" kelimesi 435. sayfanın 7. satırının sağ tarafındadır. Kaldı ki, denk gelse dahi bu, o köpeğin isminin "Kıtmîr" olduğunu ve bunu Kur'an’ın şifreli bir şekilde belirttiğini göstermez. Farklı satır sayısında yazılmış bir Mushafta ise bu iki ibare, -zaten ilgisi yoktur- hiç alâkası olmayan yerlerde yer alır. Ashab-ı kehfin sayısı hakkındaki iddiaları "gayba taş atmak" şeklinde nitelendiren Kur'an’ın, köpeklerinin ismini gizli bir şekilde belirttiği (?) iddiasının makul görünecek bir yanı yoktur. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyat adlı eserinde, söz konusu köpeğin adını birçok tefsir kaynağından araştırarak 11 ayrı isim vermiştir.206 Kur'an’ın icazını bu şekilde gösteren zihniyete, aşağıdaki soruların cevaplarını bulmamız için Kur'an’ın hangi sayfasının neresini, nereye kadar delmemiz (!) gerektiğini sormaya herhâlde hakkımız vardır; çünkü bunlara da cevap vermeleri yöntemlerinin tutarlı olmasının bir gereğidir. 1. Ashab-ı kehfin isimleri ne idi? Kur'an’da bu yiğitlerin isimlerinin belirtilmesi, köpeğin isminin belirtmesinden her hâlde daha anlamlı olsa gerektir. 2. Yiyecek almaya giden hangisiydi? 3. Şehirden alınan erzakın cinsi ne idi ve miktarı ne kadardı? 4. Köpek hangisinindi? 5. Köpeğin cinsi ve rengi ne idi? ... Bu soruların cevaplarını birçok tefsir kaynağından toplayıp, bir araya getiren Aydemir şöyle demektedir: İbn Cerir et-Taberî başta olmak üzere birçok müellifçe ashab-ı kehfin isimleri tek tek sayılmıştır. İsimlerin böylece tasrih edilmiş olması lüzumsuzdur. Çünkü, asgarî bir hesapla günümüzden 20-25 asır önce cereyan etmiş bir olayın kahramanlarının isimlerini -şayet ilâhî bir açıklama yoksa- bilmek mümkün değildir. Zaten, bunu araştırmaya lüzum da yoktur. Açıkça anlaşılacağı üzere, ashab-ı kehfi teşkil eden gençlerin isimleri Acemî (Arapça dışında bir dil)dir. Herhangi bir şekil ve nokta ile zapt ve tespit bir hayli müşküldür. (...) Sözü kısa kesmek gerekirse; bunlar açıkça İsrailiyattır. Kur'an’da ve Hz. Peygamber’in hadislerinde asla bahis konusu edilmeyen, bu ashab-ı kehfin köpeğinin adı, rengi ve cinsi ile ilgili beyanların da İsrailiyattan olduğunda şüphe yoktur. 206 Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, DİB Yayınları, Ankara 1979, 170. 64 Köpeğin rengi hususunda ihtilâf edilmiş ve çeşitli şeyler söylenmiştir. Buna ne lüzum vardır? Hakkında delil yoktur. Buna ihtiyaç da yoktur. Üstelik bunlar nehyedilmiş şeylerdendir. Çünkü, bunların dayanağı, aslı ve esası "gaybı taşlama"dan öteye gitmez. Bunların ehl-i kitap ismi ile anılan Yahudilerden ve Hristiyanlardan alındığı ve dolayısıyla İsrailiyat olduğu açıktır.207 Doğrusu, ümmetten İsrailiyat ile uğraşan, yukarıdaki soruların cevaplarını arayan birçok kişi olmuştur; fakat herhâlde Mushaf delme metodunu (!) bulan ve kullanan ilk kişi Said Nursî’dir. Ashab-ı kehf kıssasını ve Kur'an’daki diğer kıssaları anlamak, düşünüp ibret almak yerine böyle işlerle uğraşmak tekellüfün ta kendisidir. Hele bunları Kur'an’ın icazı diye takdim etmenin asla tutarlı bir yanı yoktur. Mushafları delik deşik etmeye meraklı kardeşlerimize yöneltilecek yeni sorular bulmak bizim için hiç de zor olmayacaktır: Hz. Adem’in yaklaşmaması istenen ağaç hangi ağaçtı? Hz. Nuh gemiyi kaç yılda yaptı? Gemiye kaç kişi binmişti? Hz. İsa’ya indirilen sofrada hangi yemekler vardı? Hz. Yusuf kaç dirheme satıldı? Hz. İbrahim’in aldığı dört kuş hangi kuşlardı?..
|
SAÎD NURSÎNİN SULTÂN ABDÜLHAMÎD DÜŞMÂNLIĞI
Bu yazımızda, Saîd Nursî’nin, Sultan AbdülHamîd’e olan düşmânlığını kendi kitâblarından misâller vererek ele alacağız:
“ İstibdâd’dan en fazla zararı biz kürdler gördük.“ (1)
“ Zulm edenler pâdişâh da olsalar haydutdur. “ (2)
“ İstibdâd pis eliyle…” (3)
“ İstibdâda sille ( tokat ) vuracağım.” (4)
“ 25 sene bir istibdâd-ı mutlak…” (5)
“ Şerî’at ile hiç münâsebeti olmayan o müdhiş istibdâd-ı zâlimâne…” (6)
“ İstibdâd sebebiyle Ermeniler düşmân oldular.” (7)
“ Memleketin se’âdeti ve selâmeti Ermenilerle ittifâk ve dost olmaya bağlıdır.” (8)
“ Meşrûtiyyet hakîkî şerî’atdır.” (9)
“ Meşrûtiyyetin muhâfazasına çalışınız.” (10)
“ Meşrûtiyyeti şer’î delîllerle kabûl etdim.” (11)
“ Seâdetiniz olan meşrûtiyyet.” (12)
“ Meşrûtiyyetin gelmesi içün, milletin yarısı dahî fedâ olsa buna değer.” (13)
“ İttihâd ve Terakkî’den 19 bin altın aldım.” (14)
“ Ben İttihâd ve Terakkî’den ayrılmadım,ba’zîları ayrıldılar, Resneli Niyâzî , Enver Paşa gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lâkin ları bizden ayrıldılar, bataklık yoluna sapdılar.” (15)
Ayrıca,Saîd Nursî,”İttihâd ve Terakkî’nin şark vilâyetlerindeki şu’belerini bir derece istihsân(güzel görme) ve tebrîk ederim.”der.
Saîd Nursî’nin İttihâdcılarla işbirliği yapdığı.” (16)
Saîd Nursî’nin İttihâdcıların kurduğu“ Teşkîlât-ı Mahsûsa’da çalışdığı ” (17)
“Cumhûriyetçilerden de 150 bin banknot aldığı.”(18)
“ Cumhûriyetçiyim.” (19)
“ Hareket Ordusu’nda bulunduğunu…” (20)
“ Prof. Dr. Şerîf Mardin, Saîd Nursî’nin, Sultân AbdülHamîd’e, mason Cemâleddîn ve mason Muhammed Abdüh’den aldığı ilhâmla karşı geldiğini(21) bu niyyetle, Osmanlıyı yıkmak içün gayret sarf etdiğini dile getirmekdedir. (22)
Saîd Nursî yalnızca Sultân AbdülHamîd’e düşmân değildir, O, Osmanlı Devletini yıkmak için gayret gösterenlerin safında yer almışdır. Osmanlıya düşmân olduğunu gösteren, çok edeb dışı bir yazısını okuyucularımızdan özür dileyerek burada yer veriyoruz:
Kânûnî Sultân Süleymân için diyorki :
“ Hîlâf-ı şerî’at (İslâm dışı) kânûnları Avrupadan getirdiği cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçdın ki yüz senede kuvvetli sular aksa da temizleyemez.” Sikke-i tasdîk-ı gaybî, S.195. 24 sene gibi çok uzun bir zaman şeyhülislâmlıkda bulunan Zembilli Ali Cemâlî efendi’nin Kânûnî Sultân Sûleymân’a söylendiğini iddi’â etdiği bu sözün ne edeben ve ne de sultâna hürmeten söylenmesi mümkin değildir. [Bu sözü bırakın şeyhülislâmın söylemesini alelâde bir insânın söylemesi dahî edebsizlikdir, bu şeyhülislâma ve Kânûnî Sultân Süleymân’a çok ağır bir hakâret ve iftirâdır.] Saîd Nursînin, Kânûnî Sultân Süleymân zamanında Îslâm âlimlerince kânûn hâline getirilen Îslâm hukûku ile son zamanlardaki kânûnları karıştırdığı anlaşılıyor...
Muhammed Abdüh’ün talebesi Reşîd Rızâ’nın (23), Sultân AbdülHamîd hakkındaki ”…Ey Müslimânlar,O müstebid hükümdârı çağırın,kandırın,yâhûd zincire vurun.İslâm hükümdârları içinde AbdülHamîd kadar İslâm’a ihânet eden,fıkıh, akâid ve hadîs kitâblarını yasaklayan ve ortadan kaldıran bir kişi göstermek asla mümkin değildir.” iftirâsı ile, ittihâdcı fetvâemîni Elmalı’lı Muhammed Hamdî Yazır’ın , Sultân AbdülHamîd halli için hazırladığı: ”Müslimânların imâmı şerî’at kitâblarını yasaklasa,yakdırsa,devlet hazînesinde isrâf etse,insânları katletse ve zâlim olsa…”ifâdelerinin yer aldığı hâl fetvâsındaki iftirâsının benzerliği fetvânın, ilhâmının nereden kaynaklandığını göstermesi bakımından fevkal’âde dikkât çekicidir.
Saîd Nursîye, hiç kimse, Sultân AbdülHamîd’i tahtdan indirmek isteyenlerle berâber olmadı, onlara yardım etmedi diyemez, çünkü bu târîhî gerçeklere ve Saîd Nursînin i’tirâflarına ters düşer. Saîd Nursî, Sultân AbdülHamîd’e düşmân olan herkesle dost olmuş, onlarla işbirliği yapmış ve maddeten de büyük paralar alarak, ittihâdcılara hizmetinin karşılığını fazlasıyla görmüşdür.
12.asrın Müceddid’i Mevlânâ Hâlid Bağdâdî ise müceddidlere yakışan bir ifâde ile Devlet-i aliyye-i Osmâniyye’ye dü’â etmişdir :”Allâhın yardımı, İstanbul’u ve bütün İslâm beldelerini himâye eden pâdişâha olsun.,,Mektûbât,4.mektûb.” Büyük Sultân, Yüce Hâkân için, Saltanâtın devâmlılığı, dîn düşmânlarının ve bozguncu kâfirlerin, övülmüş devletin sâyesinde silinmesi ve yok olması içün Allâh’a daha fazla dü’â etmemiz gerekir. Mektûbât, 70.mektûb, 12.mektûbunda ise : Emîr sâhiblerine, yardımcılarına dü’â etmeye gayret ediniz, demekde, ” İmâmlara (sultânlara) sövmeyiniz, onların iyilerine dü’â ediniz., gerçekde onların iyileri sizlerin menfe’atinizedir.” Hadîs-i şerîfini (Taberânî,Mu’cemü’l-kebîr.) nakl etmekdedir.
Kendisini müceddid diye iddi’â eden Saîd Nursî ise daha evvelki müceddidlere inanç olarak hep ters düşüyor. Aklı başında olan, inancı doğru her müslimân, kimin sahte kimin de hakîkî müceddid olduğunu bilmekde herhalde sıkıntı çekmiyecekdir.
Allâh’ın Rasûlü Muhammed aleyhisselâm’dan, sultân ile ilgili, birkaç hadîs-i şerîf daha nakl edelim :
“ Kim Allâh’ın yeryüzündeki sultânını alçaltırsa, Allâh da onu alçaltır.” Tirmizî [Bu yüzden olacak ki kendi tarafdârları cumhûriyyetçiler bile kendisine eziyyet etmişler ve uzun zaman habshânelerde kalmışdır.]
“ Zamanın hâlifesini bilmeden[kabûl etmeyerek, karşı çıkarak ] ölenler câhiliyye dîni üzere ölürler. Halîfe millet içün bir kalkandır. Onun komutasında harb edilir, onunla düşmândan korunulur. Buhârî, Müslim, Ebû Dâvüd, Nesâî.
“Kim bana itâ’at etmişse mutlaka Allâh’a itâ’at etmişdir, kim de bana isyân etmiş ise, mutlaka Allâh’a isyân etmişdir. Kim emîre (sultâna) itâ’at ederse mutlaka bana itâ’at etmiş olur.Kim de emîre isyân ederse mutlaka bana isyân etmiş olur. Buhârî,Müslim,Nesâî.
“ Kim itâ’atdan dışarı çıkar ve cemâ’atden ayrılır ve bu hâlde ölürse, câhiliyye dîni üzere ölür. Buhârî, Müslim, İbni Mâce, Nesâî
“ Mü’min, kusur bulucu, la’net edici ve terbiyesiz(kaba ve hayâsız) olmaz.Tirmizî
“Müslimânın sövmesi (hakâret etmesi) yoldan sapmadır. Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî
“Sultânlara sövmeyiniz, onların iyilerine dü’â ediniz.” Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr
Allâhü te’âlâ Kur’ân-ı Kerîmde ise “ Ey imân edenler, Allâh’a, Rasûl’e, idârecilerinize itâ’at edin.” buyuruyor. Nisâ, 59. âyet-i kerîme
" Ümerâyı (Sültânı,Devlet büyüklerini) hafîfe alanın dünyâsı yıkılır." Abdüllâh bin Mübârek'den,rahmetüllâhi 'aleyh
M. Ekmel Hakkatapan
KURAN’DA 33 AYET RİSALE-İ NUR’A İŞARET EDİYOR
“BİRİNCİSİ Sûre-i Nur’dan Âyetü’n-Nur’dur ki, Risale-i Nur’un Resâilü’n-Nur ve Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur namlarıyla sebeb-i tesmiyesinin on altı sebebinden bir sebep olduğundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. (…) ayetin Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan sekiz (998) olarak, aynen Risaletü’n-Nur—şeddeli ن , iki ن sayılmak cihetiyle—tam tamına tevafukla ona işaret eder.” (Şualar, s. 538)
NURCULAR ÜMMET-İ MUHAMMED’DEN AYRI OLARAK ÜMMET-İ MÜSTAKİLE OLARAK DİRİLECEK!:
“Bu hadis-i şerif, umumi ve lafzi beyanıyla bütün ulema-i islamiyeyi gösterdiği halde, riyazi veçhesiyle de; 1294’te besmele-i hayatına başlayan, 1344’te neşriyat-ı ilmiyesinin en faal devresini yaşayan, 1394’te ise nüfuz-u ilmiyesinin en şamil devresine ulaşacak olan bir zat-ı harikuladeyi göstermektedir. Ve onun etabıyla beraber kıyamette bir ümmet-i müstakile olarak ba’s buyurulacağını bildirmektedir.” (Tılsımlar Mecmuası, Maidetü’l Kur’an, s. 179) (Bu kısım Tılsımlar mecmuası adlı risaleye, Said Nursi tarafından bizzat konulmuş ve sağlığında basılmıştır)
RİSALELER ELEŞTİRİLEMEZ
“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (…) Onun için bir harfe dokunmayı azim bir günah işliyorum telakki ediyorum.” Barla Lahikası, s. 56
“… Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyahut dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” Barla Lahikası, s. 194
RİSALELER CENNETE GÖTÜRÜYOR, RİSALELERE İTİRAZ EDENLER CEHENNEME
“Dördüncüsü: Risale-i Nur şakirtlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: “Risale-i Nur şakirtleri imansız ölmezler; kabre imanla girerler.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 22)
CİFR VE EBCED İLE HESAPLARIYLA KUR’AN, SAİD NURSİNİN HAYATININ ÇEŞİTLİ SAFHALARINA İŞARET EDİYOR
Tılsımlar Mecmuasının mezkur bölümünde Said-i Nursi, Kur’an ayetlerinin kendisinin doğumuna işaret ettiğini şöyle söyler “(…) Hakimiyet-i kafiranenin yıkılmasına mebde’ 1877 tarihinde doğan son bir “Nur-u Hidayet”in zuhuru tarihidir.” Vazifeye başlama senesi de, yine ayetten cifr ile çıkarılmış meğer: “(…) baştaki vav hari. Ve (…)daki lam-ı tarif dahil, 1900 tarihi, 1316 tarihinin miladi karşılığı olup; son “İmam-ı Hidaye”e vazife-i me’muriyetinin verilmesiyle, heyula-i küfrün inhidamı başlamış” Tılsımlar Mecmuası, s. 175
xxxxx
78 KUŞAĞI ÜLKÜCÜ LİDERLERİNDEN MUHSİN YAZICIOĞLU'NDAN BİR ANI...
BU ANI ÇOK ÖNEMLİ, ÜLKÜCÜLERİN BU KONUYA ÖZELLİKLE DİKKAT ETMESİ İÇİN PAYLAŞILMIŞTIR.
TÜRK MİLLLİYETÇİSİ OLAN HERKESİN DİKKATLİ OKUMASINI İSTİYORUM.
Hatta Ülkücüyüm diyenlerin bir değil iki kez okumasında yarar var.
Neden mi dikkatli okumalısınız?
Çünkü, yakın tarihimize ışık tutacak bir konu ve tarafların hepsini yakından tanıyor ve doğru konuştuklarına adım gibi eminim ve kefilim...
Çünkü bu tür birçok olaya bende bircok kez şahit oldum. Şahit olduğum olayları yazdığımızda belge istenir.
"Elinde delilin varmı" diye sorulur?
MUHSİN YAZICIOĞLU gibi bir Ülkücü dahi Cumhuriyet tarihimizin vatan hainlerinden haberi olmayabilir...
Çünkü; herkes herşeyi bilecek diye bir iddiamız olamaz...
Ancak şimdi, Muhsin Yazıcıoğlu Reisim gerçek dünyada ama konunun şahitleri hayatta bu olaya şahitlik yapabilirler ve bu yazıyı okuyorlar...
Eğer böyle bir olay yaşanmamış, gerçekleşmemiş olsa kesinlikle konuya müdahil olabilecek medeni cesaret ve donanıma sahip kardeşlerimdir.
Olayı Alper Aksoy beye nakleden Amasya'lı Hemşehrim Yunus Dümen gardaşıma, tarihi bir olaya ışık tutuğuğu için teşekkür ederim.
Zira İskilipli Atıf Hoca hakkında araştırma yapıp gerçekleri yazdığım için Siyasal İslâmın tuzağına düşmüş birçok Eski Ülkücü, yeni tarikkat ve cemaat müridi insan tarafından dinsizlik ve sapıklıkla suçlandım.
Malesef 1980 öncesi Ülkücüler de yeni nesil ülkücülerde araştırmıyor, az okuyorlar ve yanlış kişilerin peşine takılıyorlar.
Sosyal medyada profiline bozkurt koyan pislik troller, Mustafa Kemal ATATÜRK'E, Kadir Mısırlıoglu'nun ağzından, onun iftiraları ile saldırıp kafir diyerek hakaret etme cüretini gösteriyorlar...
Şimdi aşağıda Alper Aksoy beyin paylaştığı 78 kuşağının efsane ülkücü liderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu gibi bir reisle aralarında geçen anekdotu dikkatli okumanızı rica ediyorum...
Çünkü Alparslan Türkeşin yanında yetişen bir lider dahi bazı tarihi gerçekleri son dakikada öğrenmiş olabiliyor.
Allah dostu bildiklerimizin nasıl bir hain olduğunu buyrun okuyun, öğrenin ve paylaşın ki bilgi yayılaarak çoğalırken cehalet azalarak yok olsun.
" Alper Aksoy hocanın paylaşımından...
İSKİLİPLİ ATIF ve MUHSİN YAZICIOĞLU
Yunus Dümen'den dinledim önce, sonra konu kahramanı olduğu için Esat Bütün'ü arayıp teyidini aldım.
Tarihi bir bilgi bu. Şimdi sizlerle paylaşıyorum:
BBP Başkanlık Divanı Üyeleri Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'na bir teklifte bulunurlar:
'Başkanım, haftaya Allah dostu, İslam şehidi İskilipli Atıf Efendi'nin anma toplantısı var İskilip'te. Parti olarak bu etkinliğe katılmamız gerekir'
'İyi düşünmüşsünüz, katılalım' der Rahmetli Yazıcıoğlu.
BBP Kahramanmaraş Milletvekili Esat Bütün konudan haberdar olur. Meclis kütüphanesinden İskilipli Atıf'ın vatan hainliğinin belgelerini toplayıp Genel Merkeze gelir.
"İskilipli Atıf'ın anma toplantısına parti olarak katılacağımızı duydum. Bu adam İngiliz Muhipler Cemiyeti kurucu üyesi, Kuvayi Milliye askerinin kellesini kesmek her Müslümana farzdır diyen bir şerefsiz, dinin ve devletin anahtarını İngiliz'in eline teslim etmekte hiçbir beis yok diyen bir imansızdır. Bunlara rağmen mi katılacağız o anma toplantısına? ...Alın size ihanet belgeleri."
Esat Bütün'ün itiraz sesini yükselttiği o anda Yunus Dümen de içeridedir. Yüksek sesli bu itiraza hem şahit olmuş hem sevinmiştir.
Rahmetli Yazıcıoğlu sümeninin üstüne konan belge fotokopilerini alır ve okumaya başlar. Neden sonra başını kaldırır:
"Hayır" der, "İskilipli Atıf'ı anma toplantısına katılmayacağız!..."
Ve BBP İskilipli Atıf'ı anma toplantısına katılmaz.
Ben Yazıcıoğlu'nun bu örnek davranışını olduğu gibi naklettim.
Aradan geçen çeyrek asıra rağmen halen daha İskilipli Atıf davulu çalan siyasal islam soslu arkadaşlarımız var. Özellikle onların dikkatlerine sunuyorum."
Yukarıda Alper hocanın hemşehrim Yunus Dümen den dinlediği onun şahit olduğu bir anıyı paylaştım.
Bu konu neden önemli, şimdi biraz açmalıyım.
Bizler geçmişte yasamış her olayı bilemeyebiliriz. Ancak yazılı kaynakları inceleyen araştıran insanlar yazarak paylaşır belgeleri yayınlarsa ozaman bilgi yayılır ve doğrular ortaya çıkar.
Böylelikle Tarihte hain olarak bilinen kahramanların hakkı teslim edilmiş olur.
Kahraman bilinen hainlerinde foyası ortaya çıkar hakettikleri yere konur.
İşte araştırmacı olmak bunun için önemlidir.
Muhsin Yazıcıoğlu Reisimin bu anısı bize şu konuda da ışık tutuyor.
Millî Mücadele yıllarında kurulan bazı derneklerin yabancı işgalcilerle işbirliği yaptığını biliyoruz.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti bunların başında geliyor.
Bu cemiyetin kurucusu İskilipli ATIF HOCA dır. Bu cemiyetin önemli üyelerinden biri Bedüü Zaman ünvanlı Saidi Nursi de bir ingiliz ajanıdır.
Bu konuyu neden yazdım?
Son zamanlarda bazı provakatörler genç ülkücülerin kafasını karıştırıp nur cemaati yapıp tarikatlarına devşirebilmek için Saidi Nursi'nin Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal'ile birlikte olduğu yalanını yayarak ihanetini gizlemeye çalışıyorlar.
Buna da belge olarak Saidi Nursi'nin Mustafa Kemal ile birlikte Teşkilatı Mahsusa üyesi olmalarını göstermektedirler.
Doğrudur, 1. DÜNYA SAVAŞI döneminde Mustafa Kemal de Saidi Nursi de Teskilatı Mahsusa üyesidir. Ancak 1. Dünya Savaşından sonra başlayan Türkün Kurtuluş Savaşı döneminde kurulan Kuva-yi Milliye Teşkilâtına birçok Teşkilatı Mahsusa üyesi katılarak destek verirken Saidi Nursi gibi birkaç ayrılıkçı Ingilizler ve diğer işgalcilerle isbirligi yaparak Millî Mücadeleye karşı ortak hareket ederek ihanet içinde yer alıyorlar.
İşte tarihteki olayların derinliğini belgelerini ortaya çıkarmak için arşivler araştırmak ve olayların canlı şahitlerini dinlemek bunu için önemlidir...
Bizler doğruları yazalım ki tarihte üstü örtülen bazı olaylar aydınlığa kavuşsun hak yerini bulsun.
Saygılarımla...
SAİD-İ NURSİ KIYAMETİN TARİHİNİ VERİYOR
“L TEZÂLÜ TÂİFETÜN MİN ÜMMETÎ.” “Ümmetimden bir taife zail olmayıp devam edecektir.” (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrisi, bin beşyüz kırkiki (1542- M. 2117) ederek nihayet-i devamına îma eder. “Gaybı yalnız Allah bilir.” “ZÂHİRİNE ALE’L-HAK.” “hak üzerinde devam edecektir.” (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz altı (1506- M. 2082) edip, bu tarihe kadar zâhir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder. Ve’l-ilmû indAllah; “Gerçek ilim ancak Allah Katındadır.” “HATT YE’TİYALLAHÜ Bİ EMRİHΔ “Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar)” (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi binbeşyüz kırk beş (1545- M. 2120) olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder.” Kastamonu Lahikası, s. 20-21
RİSÂLE-İ NUR’DAKİ GARİP İFADELER
“Hakikatli bir lâtife: Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: ‘Hilâf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.’ “ (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lem’a.)
“Risale-i Nur Mehdi’dir”. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.9)
“Nakillerle meşgul değilim. Benim rehberim yalnız Kur’andır”. (Tarihçe-i hayat, s.626)
“İmâm-ı Rabbânî’ye muhalifim” (Mektûbât, 8.mektûb).
“Risâle-i nur, Abdülkâdir Geylânî, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arâbî, İmâm-ı Rabbânî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’ tefsîrlerinden daha kıymetlidir.” (İşâratül’- îcâz, Bir müdâfaa, s.305, Mehmed Kayalar).
“Tarikatçıların yaptığı gibi 40 sene uğraşarak vakit kaybetmeye gerek yok. Hakâik-i îmâniyeye 40 dakikada ulaşabilecek yol var, o da benim sözler kitabımı okumak…” (Mektûbât, 5. Mektûb).
“Risale-i Nur Kur’anın mealidir” (Tiryak-ı Meyusiyet, s. 7)
“Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırda en yüksek ve en kudsi bir tefsiridir. Hakikatleri semavidir, Kur’anidir” (İşaretü’l-i’caz Tercümesi, s. 281).
“Bunları ben yazmıyorum, bana yazdırılıyor” (Nur meyveleri, s. 68).
“Hilafet ve saltanata geçen, nebi gibi masum olmalı”(Mektûbât, 19. mektûb, 5.nükte)
“Vehhabîlik tehlike değildir, İslam’ın havzasında eriyip gidecektir” (Mektubat, 28.)
“İran’daki Safevî ve Mısır’daki Fatımi Devleti , Âl-i beyt’dir,” (Mektûbât, 19. Mektûb)
“Biri eski, diğeri yeni, iki Said var. İsteyince yeni Said kafamı takıyorum”. (mektubat, 28. mektup)
“Madem ahir zamanda fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahir zamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. (Kastamonu Lahikası, s.141).
SAİD NURSİ’NİN ABDULHAMİD HAN DÜŞMANLIĞI
Said Nursi’nin II. Abdülhamid’e olan kinini anlamak için şu cümle kafidir: “Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i Şeriat rüşvet verilirdi.” (Tarihçe-i Hayat, s. 68)
Menhus Yıldız’ı darülfunun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve eski zebanîler yerine, melaike rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et!
(Ey Kürtler) Saadetimiz meşrutiyettedir. Ve devr-i istibdaddan en ziyade biz zarardideyiz. (…) istibdadın Şeriat’la bir münasebeti olmadığını beyan ettim. (…)
…. Kürdlerin umumi yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları bir tarikle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde: İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve Şeriattır. … zulüm edenler, padişah da olsa hayduttur.” (Tarihçe-i Hayat, s. 73-74)
.
(1) Târîhçe-i hayât, s. 65
(2) Târîhçe-i hayât, s. 66
(3) Târîhçe-i hayât, s. 66
(4) Târîhçe-i hayât, s. 73
(5) Şu’âlar, 16. şu’â ,s. 610
(6) Volkan Gazetesi, sayı: 83
(7) Âsâr-ı bedî’ıyye, s. 318, Elmas Neşriyyat, 2004, İstanbul
(8) Âsâr-ı bedî’ıyye, s. 318, Elmas Neşriyyat, 2004, İstanbul
(9) Târîhçe-i hayât, s. 65
(10) Târîhçe-i hayât, s. 65
(11) Târîhçe-i hayât, s. 65
(12) Târîhçe-i hayât, s. 72
(13) Münâzarât, s. 10-12, 1329, İstanbul
(14) Şu’âlar, 14. şu’â; Kastamonu lâhikası, s. 55
(15) Şu’âlar, 14. şu’â; Kastamonu lâhikası, s. 55
(16) Kastamonu lâhikası, s. 55; Şerîf Mardin, Türkiye’de Dîn
ve Siyâset, s. 192
(17) Yeni Türk Ans. c. 9, s. 3346, Ötüken Yayınları; Şerîf
Mardin, Saîd Nursî Olayı, s. 129, İletişim Yayınları
(18) Şu’âlar, 14. şu’â
(19) Şu’âlar, 12. şu’â
(20) Lem’alar, 28. lem’a
(21) Prof. Dr. Şerîf Mardin, Türkiye’de Dîn ve Siyâset,s.178 ,İletişim Yayınları
(22) Prof. Dr. Şerîf Mardin, Türkiye’de Dîn ve Siyâset, s. 34, İletişim yayınları
(23) Reşîd Rızâ ,Muhâverât kitâbında Ehl-i Sünnet’e saldırmakda, selefîliği savunmakdadır. Bu kitâbı, Ahmed Hamdi Akseki 1916’ da, daha sonra da Türkiyede selefîlerin şu andaki öncülerinden prof.Hayreddîn Karaman , neşretmişdir.
https://l.facebook.com/l.php…
Orhan SELEN 07 Ağustos 2011 Pazar |
 |
|
 |
|
Said-i Nursi’nin yarattığı bir akım olan Nurculuk Demokrat Parti’den gördüğü destekle güçlenmişti..
|
| |
Bediüzzaman Said-i Nursî
Ayşe Hür
18-24 Şubat 2007 tarihlerinde Radikal gazetesinde yayımlanan Mustafa Kemal ve Muhalifleri adlı yedi yazılık bir dizinin beşinci yazısı, Said-i Nursî’ye dairdi. O yazıdaki bazı iddialarım (Said-i Nursî’nin İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkileri gibi) ve neyse ki sayısı çok olmayan maddi hatalarım (“Ankara’dan Van’a gitti” diyeceğime “Erzurum’a gitti” demem gibi) Nur Cemaati”nden bazı yazarlarca sertçe eleştirilmişti. O günden beri de hep aklımda daha kapsamlı ve daha az hatalı bir yazı yazmak vardı. Çünkü müritleri tarafından “Bediüzzaman” (zamanında eşi benzeri bulunmaz kişi), “hakikat kahramanı”, “Türkiye’nin Gandhi’si” diye tanımlanan; bazı siyasetçiler ve bilim adamları tarafından “dinler arası diyaloğun başlatıcısı”, “ihya geleneğinin temsilcisi”, “tefsir okulunun mümtaz şahsiyeti” olarak yüceltilen Said-i Nursî’yi tarihsel açıdan önemli bir figür olarak görüyorum. Geçtiğimiz ay Nur Cemaati’ne yakın olduğunu sandığım Yeni Asya gazetesi, ölümünün 50. yıldönümü vesilesiyle Said-i Nursî hakkındaki düşüncelerimi sormuştu. Tecrübelerimden kalkarak, birkaç cümlelik cevapların yanıltıcı olabileceğini, dolayısıyla görüşlerimi geniş şekilde Taraf’taki sayfamda anlatmayı tercih ettiğimi belirtmiştim. Sözümü tutuyor ve bu haftayı Said-i Nursî’ye ayırıyorum.
Böyle çok yönlü ve uzun bir tarihçeyi bir sayfada anlatmanın zorluğu yüzünden bu hafta yazıyı götürebildiğim yere kadar götüreceğim, sonunu haftaya getireceğim. Radikal’deki yazıyı esas olarak Şerif Mardin’in Bediüzzaman Saidi Nursî Olayı (İletişim, 1990) adlı eserine dayanarak yazmıştım. Bu sefer Şükran Vahide’nin Bediüzzaman Said Nursî, Entelektüel Biyografisi (Etkileşim, 2006) adlı kitabını esas aldım. Şerif Mardin’i hepimiz tanıyoruz. Şükran Vahide ise asıl adı Mary Weld olan bir İngiliz. Gençliğinde rahibe okulunda oryantalist çalışmalar yapmış, Farsça ve Türkçe öğrenmiş. 1980’li yılların başında Said-i Nursî’nin Risaleleri’ni okuyarak Müslüman olmuş ve Şükran Vahide adını almış. Daha sonra Said-i Nursî’nin şakirtlerinden Mehmet Fırıncı’yla evlenmiş. Risale-i Nur Külliyatı’nın önemli bir bölümünü İngilizceye Şükran Vahide çevirmiş. Kısacası Şükran Vahide, en az Şerif Mardin kadar konuya hâkim biri. Ancak kitap kronoloji takip ediliyor gibi görünmekle birlikte sık sık ileri-geri gidiyor. Bu yüzden tüm dikkatime rağmen yanlış anladığım şeyler olmuşsa affola...
Bitlis, Mardin, Van
1877’de Bitlis’in Hizan İlçesi’ne bağlı Nurs Köyü’nde doğan ve adını buradan alan Said-i Nursî, küçük bir toprak sahibinin yedi çocuğundan biriydi. (Muhalifleri, köyün asıl adının Nors olduğunu, “ışık” demek olan “nur”a benzemesi için, kasıtlı olarak Nurs olarak telaffuz edildiğini iddia ederler.) Said-i Nursî’nin memleketi Bitlis, 19. yüzyıldan itibaren Nakşibendî Tarikatı’nın Halidiye kolunun merkeziydi. Ancak Said-i Nursî, Nakşibendîlikten çok, Nakşibendîliğin rakibi olan Kadirilikten etkilenerek büyüdü. Kadiriliğin piri Şeyh Abdülkadir Geylânî ile manevi ilişkisi ömür boyu sürdü.
İlk öğrenimini Nurs yakınlarındaki Taği Medresesi’nde alan Said-i Nursî, sert ve kavgacı mizacı yüzünden pek çok okul gezmesine rağmen klasik medrese eğitimini tamamlayamadı ama gösterdiği iddia edilen başarılar ve kerametler sayesinde, 1892 yılında, yani henüz 15 yaşında iken “Bediüzzaman” diye anılmaya başladı.
Aynı yıl rüyasında, Abdülkadir Geylani’den, Hamidiye Alayı komutanlarından Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa’yı, halka zulüm yapmaktan vazgeçmeye çağırma görevi alması üzerine Cizre’ye gitmiş, patavatsızlığa varan cesareti ve bilgisiyle Mustafa Paşa’yı etkilemeyi başarmıştı. Ancak bir süre sonra Paşa’yı kızdırmayı başardı ve Mardin’e sürüldü. Mardin’le Nusaybin arasındaki Beriyye Çölü’nde geçirdiği süre içinde, Namık Kemal’in fikirleriyle, özellikle de ilerde “bir peri kızı gibi güzel” diye tarif edeceği hürriyet fikriyle tanıştı, ancak bu aydınlanma evresi Mardin Mutasarrıfı’nın hoşuna gitmemiş olmalı ki, bu sefer de Bitlis’e sürüldü.
Yine kendi anlatımına göre, gösterdiği mucizeler sayesinde Bitlis Valisi Ömer Paşa’nın konağında ağırlanan Said-i Nursî, bu dönemde girdiği düşünsel durgunluktan 1896’da Van Valisi Hasan Paşa’nın daveti üzerine, Van’a giderek çıktı. Hasan Paşa’nın yerine atanan İşkodralı Tahir Paşa’nın konağındaki zengin kütüphanede tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik, kimya ve astronomi ile tanışan Said-i Nursî’nin Erzincan’da konuşlu 4. Ordu’nun Kumandanı Yahya Nüzhet Paşa’nın danışmanlar meclisine girdiği, bu vesileyle ilerde Teşkilat-ı Mahsusa’yı kuracak olan Kuşçubaşı Eşref Sencer’in babası Kuşçubaşı Mustafa Bey ile tanıştığı sanılır. Görüldüğü gibi Said-i Nursî’nin devlet ricaliyle ilişki kurma becerisi dikkat çekici.
Şark Üniversitesi hayali
Biyografisinde 1899-1907 dönemine ait tek satır bulunmayan Said-i Nursî’nin Kahire’deki El Ezher Üniversitesi’nden ilham alarak Medresetü’z-Zehra adını verdiği Şark (Kürdistan) Üniversitesi fikrini bu dönemde geliştirdiği iddia edilir. Gerçekten de 1907’de, yanında o sırada Bitlis Valisi olan Tahir Paşa’nın II. Abdülhamit’e yazdığı referans mektubuyla İstanbul’a gelen Said-i Nursî, Ferik Ahmet Paşa’nın yanında iki ay misafir kalmış, ikili Kürdistan’da yapılması gereken eğitim reformları konusunda saraya sunulacak dilekçeyi hazırlamışlardı. Dilekçede Kürdistan bölgesinde yeni okullar açılmasına rağmen yerel halkın bunlardan yararlanamadığı söyleniyor, buralara gönderilen öğretmenlerin Kürtçe bilmemesinden yakınılıyor ve devletin –bugünkü deyimiyle- “pozitif ayrımcılık” yapması öneriliyordu. Dilekçeyi hazırladıktan sonra Paşa’nın evinden ayrılarak Fatih’teki Şekerci Hanı’na yerleşen Said-i Nursî, projesini mayıs ya da haziran ayında Saray’a sundu, ancak bu cesur tavrının karşılığı, akıl sağlığını kontrol ettirmek için Topbaşı Tımarhanesi’ne gönderilmek oldu ama bu dönem kısa sürdü.
Said-i Nursî taraftarları bu olayı Saray’ın mabeyincilerinin tutumuna bağlasalar da, Yıldız Arşivi’nde bulunan iki belgede “Vanlı Said Efendi’ye bin kuruş maaş bağlanmasını” ve “Van’a dönüş masraflarını karşılamak üzere iki bin kuruş ödenmesini” emreden iki iradeye ve Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Şefik Paşa aracılığıyla Said-i Nursî’ye hediye altın göndermesine bakılırsa, Abdülhamit duruma vakıftı ve tipik yöntemi olan maaş bağlama ve unvan verme yoluyla Said-i Nursî’yi başından savmayı hedefliyordu. Said-i Nursî, “maaş dilencisi” olmadığını söyleyerek parayı reddedince soluğu nezarethanede alacaktı.
İstibdada karşı meşrutiyet
Said-i Nursî Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği 23 Temmuz 1908’i takip eden günlerde bazılarına göre çıkarılan genel afla salıverildi, bazılarına göre ise İttihatçılar tarafından nezaretten kaçırıldı ve hemen ardından Selanik’teki kutlamalarda Meşrutiyet’ten yana ateşli bir nutuk atarken görüldü. Bu nutukta kullandığı “millet”, “hürriyet”, “terakki”, “medeniyet”, “insan emeği”, “müspet ilimler”, “meşveret”, “parlamento” gibi kavramlar, Said Nursî’nin Jöntürklerin ve halefleri İttihatçıların liberal-meşruiyetçi terminolojisini iyice benimsediğini gösteriyordu.
Said-i Nursî’nin resmî tarih tarafından “irticai ayaklanma” olarak etiketlenen ancak arka planında İTC’nin olduğu neredeyse kesinleşen 31 Mart Olayı ile ilişkisi konusu da çok tartışılmıştır. (Bu konuyu 6 Nisan 2008 tarihinde bu sayfada ayrıntılı olarak anlatmıştım, ilgilenenler bakabilir.) Said-i Nursî’nin, yine resmî tarihçiler tarafından 31 Mart Olayı’nın kışkırtıcısı olarak gösterilen Derviş Vahdeti’nin Volkan gazetesinin yazarlarından ve İttihad-ı Muhammedi adlı örgütün kurucularından olduğu biliniyor. Ancak, kendi ifadesine göre isyana katılmamış, aksine, isyan sırasında özellikle Kürt hamalları yatıştırıcı konuşmalar yapmış, nitekim yargılandığı askerî mahkemede de beraat etmişti.
Ahrarcı oldu mu
Kendi kendine sorduğu “Sen Selanik’te İttihat ve Terakki ile ittifak etmiştin neden ayrıldın” sorusuna cevap olarak 11 Nisan 1909 tarihli Volkan gazetesinde yayımlanan yazısında yer alan “Ben ayrılmadım onların bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey ve Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lakin bazıları bizden ayrıldılar. Bataklık yoluna saptılar” ifadesine bakılırsa, İttihatçılarla arası bu tarihte birazcık bozulmuştu. Ancak Said-i Nursî, bugün bazılarının iddia ettiği gibi Prens Sabahattin’in “adem-i merkeziyetçi” Ahrar Fırkası’na yaklaşmamıştı. Şükran Vahide’ye göre Said-i Nursî, Prens Sabahattin’i iyi eğitimli, kabiliyetli, hamiyetli ve asaletli bir insan olarak niteliyordu, ancak fikirlerini meşrutiyet uygulamasına zarar verecek bir sürü küçük devletin ortaya çıkmasına sebep olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirecek bir düşünce olarak görüyordu.
Kürtlere propaganda
Mahkemeden sonra dokuz ay daha İstanbul’da kalan Said-i Nursî’nin bu dönemine ilişkin elde yeterli bilgi yok. Ancak, 1910’da gemi ile Karadeniz’e açıldığı ve Tiflis üzerinden Van’a döndüğü biliniyor. Bu tarihten itibaren vaktinin çoğunu İTC adına Kürt aşiretleri arasında siyasi propaganda faaliyetlerine harcayan Said-i Nursî, bu çalışmaları “dağları ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyet dersi verdim” ifadesiyle özetler. Meşrutiyetin İslam davasını ileri götürmek, ittihat ve terakkiyi sağlayarak Osmanlı’yı ayağa kaldırmak için tek çare olduğuna inanan Said-i Nursî’nin bu tutumu önemlidir çünkü o dönemde, özellikle Kürdistan coğrafyasında, meşrutiyetin şeriata aykırı olduğu yolunda yoğun bir propaganda yaygındı.
Meşrutiyet üzerine verdiği vaazlarla Güneydoğu vilayetleri üzerinden (Diyarbakır’da Ziya Gökalp’le tanışmıştı.) Şam’a kadar giden Said-i Nursî, Emevî Camii’nde İslam’ın dünya çapında yükselişini müjdeleyen meşhur Şam Hutbesi’ni verdi. Hutbenin veriliş yeri ve tarihi anlamlıdır, çünkü bu yıllarda Araplar arasında İslamcı sos taşıyan Osmanlıcılık ideolojisinden yavaşça Türkçülüğe kayan İttihatçılara yönelik alerji belirgin hale gelmeye başlamıştı.
Kosova’da namaz
Bu hutbenin, İTC planlarından biri olması çok muhtemel. Nitekim Şam’dan Beyrut’a geçen, oradan vapurla İzmir üzerinden İstanbul’a dönen Said-i Nursî’yi İttihatçıların tahttan indirdiği II. Abdülhamit’in yerine geçen Mehmed V. Reşad’ın 5 Haziran 1911’de başlayan meşhur Kosova seyahatinde görürüz. Üsküp’te Padişah Mehmet Reşad balkondan halkı selamlarken tam yanında duran kişilerden biri olan Said-i Nursî, Kosova Ovası’nda Sultan Murad’ın mezarının yanında 100 bin kişinin katılımıyla kılınan namazda da vardır. Bu seyahati, bir süredir bağımsızlık talepleriyle İstanbul’u endişelendiren Arnavutları ikna etmek için İttihatçılar düzenlenmişti. Teşkilatın Osmanlıcılık siyasetinin en önemli örneklerinden biri olan bu seyahate imparatorlukta bulunan tüm etnik ve dini gruplardan temsilciler katılmıştı. Şükran Vahide’ye göre Said-i Nursî, seyahate muhtemelen İTC’nin önerisi ile ve Doğu illerini temsilen oradaydı. Seyahat sırasında, Arnavutların Latin alfabesi yönündeki isteklerini yatıştırmak için kurulması düşünülen üniversite tartışmalarından yararlanarak, yıllardır kafasında olan “Şark’ta bir Darülfünun” projesini padişaha açmayı başaran Said-i Nursî, kendi ifadesine göre Padişahın ve İttihatçıların vaad ettiği 19 bin altının avansı olan bin altınla Van’a dönmüş ve Van Gölü kıyısındaki Edremit’te, Medresetü’z-Zehra’nın temellerini atmıştı.
Savaşçı Said-i Nursî
İnşaat devam ederken bir yandan da kendisine devletçe tahsis edilen Horhor Medresesi’nde eğitim vermeye başlar. Bir ara öğrenci sayısı 200’e kadar çıkar. Bu sırada Said-i Nursî’nin diğer büyük mesaisi, “meşrutiyeti kendileri için iyi, Rumlar ve Ermeniler için kötü bulan” Kürtleri ikna etmek üzerinedir. Balkan Savaşı yüzünden üniversite için söz verilen paranın geri kalanı gönderilmeyince inşaat yarım kalır.
1913 yılında kendisine şakirt olmak için gelen ancak duyduklarından sonra bundan vazgeçen üç öğrenci Said-i Nursî’yi şöyle betimler: “...Bu esnada medresenin duvarı dikkatimizi çekti. Mavzer tüfekleri, çeşitli silah, kılıç, kama ve fişekler dizilmişti. Bununla beraber rahleler üzerinde kitaplar vardı (...) ikinci olarak da dikkatimizi çeken ve taaccüp ettiğimiz (şaşırdığımız) husus, hocanın tavrı kılık kıyafeti oldu. Çünkü eskiden beri gördüğümüz hoca kıyafetini görmedik. Bu adeta, başında külahıyla, ayağında çizmesi ile belinde kaması ile ve birde sert adımlarla yürüyüşü ile bize bir hocadan ziyade, bir erkânı harp bir asker intibaı vermişti. Doğrusu çok genç olduğundan ‘Acaba ilmi var mı?’ diye içimizden geçirmiştik.(...) Biz kendisinden ders okumak için geldiğimizi söyledik. O zaman bize ‘Peki ama benim şartlarım var. Onlara riayet etmek şartıyla tamam’ dedi. Ve ilave etti: ‘Benimle başlayanın artık bir daha geri dönmesi diye bir şey yok. Hayatının sonuna kadar benimle beraber olacaktır.’ Ayrıca şunu da söyledi: ‘Bugün söz verip, kabul ederseniz, sonra da sıkılınca veya herhangi bir sebepten dolayı gideriz diye hatırınızdan bir şey geçmesin. Çünkü Van Valisi benim dostum ve ahbabımdır. Onun vasıtasıyla tekrar sizi getiririm.”
Kostroma’daki esaret yılları
Birinci Dünya Savaşı başlayınca büyük ihtimalle Enver’in talebi üzerine savaştan önce silahlı eğitim verdiği öğrencileri ve yakın çevresinden kurduğu milis taburu ile savaşa katılan Said-i Nursî, Van, Bitlis ve Erzurum’da Ermeni çeteleri ve Ruslar ile yapılan çarpışmalarda iyi ata binmesi, at üstünde iyi silah kullanması ve cesareti ile öne çıktı. Özellikle Erzurum Pasinler’de Ruslarla yapılan çatışmalarda gösterdiği kahramanlıklara birçok hatıratta yer verildi. Said-i Nursî,Nur Risaleleri’nin ilk kitaplarından olan ve Kur’an tefsiri olarak nitelendirdiği İşaratü’l İ’caz isimli kitabını bu çarpışmalar sırasında cephede yazdı.
Şükran Vahide’ye göre, Nisan 1915’te patlak veren Van’daki Ermeni isyanını bastırma çalışmalarına katılmayan Said-i Nursî, buna karşılık kadınların ve çocukların hayatının kurtarılması için çabalamıştı. Bunlar arasında Ermeni kadınları ve çocukları da vardı.
Erzurum cephesinden Van-Bitlis cephesine dönen Said-i Nursî burada girdiği bir çatışmada yaralanarak 3 Mart 1916 tarihinde Ruslara esir düştü. Kendisiyle birlikte esir düşen Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın torunu Asteğmen Muhammed Feyyaz’ın tuttuğu günlüğe bakılırsa Ermeni kadınları ve çocuklarıyla ilgili tavırları işe yaramamış, Rus Koşakları ve Ermeni Taşnaklar, Said-i Nursî’yi öldürmek için epey gayret göstermişler, ancak Rus ordusunda savaşan Müslüman ve Rus askerler buna engel olmuştu.
Said-i Nursî, Volga Nehri yakınlarındaki Kostroma Esir Kampı’na götürüldü. İki yıl dört aylık esareti sırasında Enver Paşa ile mektuplaşmayı başardığına dair emareler var. 1917 Bolşevik Devrimi sırasında çıkan karışıklıktan yararlanarak Petersburg-Varşova-Berlin-Viyana-Sofya yoluyla İstanbul’a döndü. Bu kaçışın öyküsü, Said-i Nursî’nin talimatıyla resmî biyografisi olan Tarihçe-i Hayat adlı eserde iki cümle olarak geçti. Şükran Vahide’ye göre Said-i Nursî’nin dolaylı ifadeleri firar ve dönüş seyahatinin oldukça kolay geçtiğini gösteriyordu. Vahide başka bir şey söylemiyor, ancak cebinde hiç parası olmayan, Avrupa’yı daha önce hiç görmemiş olan, geçtiği ülkelerin dilini bilmeyen birinin, hele de Said-i Nursî gibi görünüşü ve tavrıyla dikkat çekici ise, savaş yıllarındadört-beş Avrupa ülkesini aşarak İstanbul’a sağ salim dönmüş olması, “işin içinde bir iş” olduğunu düşündürüyor.
Teşkilat-ı Mahsusa üyesi miydi
Gerçekle uydurmayı harman etmesiyle meşhur tarihçi Cemal Kutay’a göre “işin içindeki iş” Teşkilat-ı Mahsusa idi. Kutay’a göre Said-i Nursî’nin yolculuk masrafları ordu hesabına fatura edilmiş ve İstanbul’a dönüşü İttihatçıların yayın organı Tanin tarafından kamuoyuna duyurulmuştu. Ancak Teşkilat-ı Mahsusa hakkında bir doktora tezi hazırlayan Philippe Stoddart’ın kitabında Said-i Nursî’nin adının geçmediğini belirtmek gerek. Bu arada Kutay’ın bir diğer iddiası da Said-i Nursî’nin 1915 yılı başında Sunusilere cihat çağrısında bulunmak için denizaltıyla Kuzey Afrika’ya gittiğidir ki, Radikal’deki yazımda aktardığım için eleştiri aldığım bu iddiayı destekleyecek bilimsel bir kanıt hakikaten yok. Ancak bu ana kadar anlattığım pek çok olayın arka planında Teşkilat-ı Mahsusa ruhunun yattığı da ortada.
Yeri gelmişken bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: İslamcı çevreler sadece Said-i Nursî’nin değil, Libyalı Şeyh Sunusi’nin, İslamcılık akımının önde gelenlerinden Sadrazam Sait Halim Paşa’nın, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin, İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif’in ve adlarını burada sayamayacağım İranlı, Dürzî, Arap İslamcıların İttihatçılığı konusunda da konuşmaktan hoşlanmıyorlar. Çünkü bu ilişkilerin kabulü, İttihatçılığı Masonluk-Farmasonluk ve Dönmelikle ilişkilendiren meşhur komplo teorisine halel getiriyor. Halbuki Said Nursî’nin meşhur “ben Antranikile bir olup Enver’e, Venizelos ile bir olup Said Halim’e tokat atmam” ifadesinde, Said Halim’le Enver’in bir arada anılmasının nedeni bu bağdı.
Evet, yerimiz bitti. Hikâyenin gerisi haftaya...
TARAF
Eski Said’den ‘Yeni Said’e
Ayşe Hür
Modern İslami canlanış (tecdid) hareketleri içinde özel bir yeri olan Nurculuğun temel düsturu, insanlığın refah ve saadetinin beşer kaynaklı düsturları rehber edinen modern medeniyet aracılığıyla değil, kaynağı vahiy olan Kur’an aracılığıyla sağlanmasıdır
Geçen hafta bıraktığım yerden devam edeceğim ama önce bir hatamı düzeltmek istiyorum: “Said-i Nursî kerametler gösterdi” diyeceğime “Said-i Nursî mucizeler gösterdi” demişim. Meğersemucizeyi sadece peygamberler gösterirmiş. Yazının başında Said-i Nursî’nin Kadiri Şeyhi Abdülkadir Geylani (ö. 1166) ile manevi ilişkisinin sürdüğünü söylemek istemiştim, “manevi” kelimesi nedense düştüğünden sanki Abdülkadir Geylani, Said-i Nursî’nin çağdaşıymış gibi bir anlam çıkmış. Said-i Nursî’nin İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkilerine yönelik eleştirilere gelince, gerçeğin kendisi neyse onu yazdım. Bazı okurların Teşkilat-ı Mahsusa’yı MİT, MOSSAD, CIA, KGB gibi günümüzün istihbarat örgütleriyle karıştırdıkları anlaşılıyor. O yıllarda Teşkilat-ı Mahsusa için çalışmak, bir çeşit cihat, bir tür vatan savunması veya işgale/istilaya karşı direnişi örgütlemek anlamına geliyordu. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bugünkü kötü ünü 1915 Ermeni Tehciri sırasındaki rolünden gelir. Yani ortada alınacak bir durum yok. Şimdi hikâyemize devam edelim.
***
Said-i Nursî esaretten döndükten sonra Enver paşa tarafından İslam dünyasının sorunlarına çözümler üretmesi, İslam’a yönelik saldırılara ilmî cevaplar vermesi için kurulan ve bir çeşit İslam akademisi olan Dar’ül-Hikmet-i İslamiye’ye üç aylığı 150 altına ordu üyesi olarak atandı ancak sağlık nedenleri yüzünden toplantılara sadece izleyici olarak katıldı. Bu dönemdeki tek siyasi faaliyeti, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizlerin baskısıyla Dürrizade Abdullah Efendi tarafından Kemalist güçlerin aleyhine çıkarılan fetvaya karşı çıkmak oldu.
BANA BİR ŞEYHLER OLUYOR (yılmaz edoğan tiyatrosu)
Said-i Nursî, 1919-1921 arasında kendi tabiriyle “şiddetli bir inkılab-ı ruhiye” (ruhi bunalım) geçirdi. Yaptığı “vicdan muhasebesi” sonunda siyasi bağlarından sıyrılıp tamamen manevi alana yönelmeye karar verdi. Yuşa Tepesi’nde ve Sarıyer’deki bir evde yaşadığı bu kargaşa döneminin ardından, kendi tabiriyle “Eski Said” ölecek, “Yeni Said” doğacaktı. Bu dönüşümün ara durağı Kemalistlerle kurulan kısa süreli ilişki oldu.
Said-i Nursî ile Mustafa Kemal’in 1919’da İstanbul’da tanıştığı ileri sürülür. İddialara göre 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM açıldığında, Fevzi (Çakmak) Paşa ve Mustafa Kemal kendisini Ankara’ya resmen çağırmışlardı. Ancak Ankara’ya, Enver Paşa’nın Pamir Dağları’nda hayatını kaybetmesinden sonra gitti. Bu nokta önemli çünkü Said-i Nursî ile Enver Paşa’nın ilişkisi 1918’den sonra da devam etmişti. Muhtemelen 1921 yılında bir gün, şakirtlerinden Molla Süleyman ile birlikte, Üsküdar’a geçmek üzere bir sandala binen Said-i Nursî, Kız Kulesi’nde verdikleri mola sırasında önce derin düşüncelere dalmış, ardından birden elindeki çantayı açmış ve içinden bir mektup çıkarmıştı. Mektup o sırada Türkistan’da bulunan Enver Paşa’dan geliyordu. Said-i Nursî, oracıkta Enver Paşa’ya “Ey kahraman-ı hürriyet” diye başlayan bir cevap yazmıştı.
TBMM’de ‘hoşâmedî’ Meclis Zabıtları’na göre, Said-i Nursî, 9 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de “hoşâmedî merasimi” ile karşılandı. Bu karşılanıştan cesaretlenmiş olmalı ki, 19 Ocak 1923 tarihinde Meclis’e hitaben yazdığı on maddelik beyannamesiyle Türk Kurtuluş Savaşı’nın Allah’ın inayetiyle kazanıldığı, buna rağmen Türkiye’yi daha Müslüman bir yaşam tarzına kavuşturmak için hiçbir şey yapılmadığını anlatarak Meclis üyelerini tehlikeli bir laiklik dalgasının Türkiye’yi boğmak üzere olduğu yolunda uyarıyordu. Said-i Nursî’ye göre beyannameden etkilenen 60 kadar mebusun düzenli olarak namaz kılmaya başlaması, Mustafa Kemal’i kızdırmış, Said-i Nursî’ye “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz!” diyerek sitem etmişti. Yine Said-i Nursî’ye göre, daha sonra bu tavrından pişmanlık duyan Mustafa Kemal Said-i Nursî’nin gönlünü almış, ardından kendisine 300 lira maaş, köşk, mebusluk, Diyanet Azalığı ve Şark Umum Vaizliği önermişti. Ancak Said-i Nursî bu teklifleri reddetmişti. Van’a dönüş
Gerçeğin böyle mi olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, Said-i Nursî’nin, 17 Nisan 1923’te Van’a gitmek üzere trene bindirildiği. Tren biletini serbest iradesiyle mi aldı, yoksa Ankara mı eline verdi derseniz, bana nedense ikincisi gibi geliyor. Burada bir parantez açalım: 2 Şubat 1923’te Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu 167 mebusun imzasıyla Van’da Medresetü’z-Zehra’nın kuruluşu konusunda bir kanun teklifi Meclis’in gündemine getirilmiş, hatta hükümet bu iş için 150 bin lira tahsisat ayırmış, ancak teklif iki yıl komisyondan bekledikten sonra 29 Kasım 1925’te reddedilmişti. Bu vazgeçişin, Said-i Nursi’ye yönelik tavırdan ziyade Kürtlere yönelik tavırla ilgili olması muhtemel görünüyor.
Şeyh Said İsyanı’ndan Barla’ya
Hilafetin kaldırılmasıyla başlayan laiklik atağının etkisiyle olacak, Van’da üzerindeki gösterişli Kürt kıyafetini sade bir kıyafetle değiştiren Said-i Nursî, kâh Nurşin Camii’nde dersler veriyor, kâh Erek Dağı’nda inzivaya çekiliyor, kâh Doğu Anadolu’nun önde gelen Kürt liderlerini ağırlıyor, kâh ilerde Risale-i Nur adıyla tanınacak eserinin ilk nüshalarını kaleme alıyordu ki, 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said Ayaklanması’na destek vermekle suçlandı ve İstanbul’a götürüldü. Kendisi bu iddiayı reddettiği gibi kendisini isyana katılmaya davet eden Şeyh Said’e şöyle bir mektup yazdığını ileri sürdü: “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Kürt-Türk birdir, kardeştir. Türk milleti bin senedir İslamiyet’e bayraktarlık etmiştir. Dini uğruna milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr İslam müdafilerinin torunlarına kılıç çekilmez ve ben de çekmem.” Bu mektup gerçek midir bilinmez ancak dönemin bütün belgelerini ellerinde tutan resmî tarihçilerin bugüne dek, Said-i Nursî’nin isyana karıştığına dair bir kanıt ortaya koyamadıkları bir gerçek.
İstanbul’daki yargılamalarda suçsuz bulunduğu halde, önce Burdur’a, 1926 yılının ocak ayında ise Isparta’ya sürüldü. Sürgün yeri olarak seçilen Isparta, aynen memleketi Bitlis gibi, din adamı yetiştiren, 60 medrese, 200 Kur’an kursu ve sayısız tekkenin bulunduğu, merkezden kopuk dağlık şehirdi. Kısacası ortam Said-i Nursî’yi etkisiz hale getirmeye hiç müsait değildi. Bu arada muhafazakârlığıyla tanınan Fevzi Paşa, bölgedeki yetkililere Said-i Nursî’ye hürmet etmeleri talimatını vermişti. Said-i Nursî, tedbiri elden bırakıp bir medresede ders vermeye başlayınca Isparta’nın Barla kazasına sürüldü. Ama Barla’da geçirdiği 8,5 yıl boyunca etkisini ve ününü biraz daha arttırdı. Bitlis ve Van olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinden ziyaretçileri eksik olmadığı gibi Risale-i Nur külliyatının büyük bir bölümü burada yazıldı. Kendi ifadesiyle ‘yarı ümmi’ olduğu için, Said-i Nursî söylüyor, şakirtleri yazıyordu. Müritlerinden ‘Santral Sabri’ bu risaleleri civar köylere dağıtıyordu. Bu sefer o köylerde eli kalem tutanlar kopyalama işine girişiyorlardı. Böylece risaleler ve cemaat kartopu gibi çoğalıyordu.
Bir iddiaya göre, Kâzım Karabekir’in arka çıkmasına rağmen, 1934’te Barla’dan tekrar Isparta’ya getirildi. 1935’te Isparta, Milas, Antalya, Bolvadin, Aydın, Van’da Nur cemaatine yönelik bir tutuklama furyası oldu. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın deyimiyle “Kürt Hoca” ve müritleri kamyonlarla Eskişehir’e getirilerek cezaevine kondular. Said-i Nursî mahkemede kendini, siyasete katiyen karışmadığını, yaptığı işin tarikat oluşturmak değil, imanı teşvik etmek olduğunu söyleyerek savunduysa da tesettür ve kadınların miras hakkı konulu bir risalesinden dolayı, 11 ay hapse mahkûm edilmekten kurtulamadı. Mart 1936’da hapisten çıktığında jandarma eşliğinde 7,5 yıl kalacağı Kastamonu’ya doğru yola çıktı.
Kastamonu ve Emirdağ yılları
Ancak ilginçtir, İstiklal Mahkemesi yargıçlığı yapmış olan Avni Doğan’ın valiliğini yaptığı bu şehirde bile rejim Said-i Nursî’nin üzerindeki özel kıyafeti ve sarığı çıkartmayı başaramadı. Dahası Said-i Nursî Isparta’nın ‘Nurcu’ köyleriyle ilişkisini sürdürdüğü gibi Nur Risalelerini çoğaltma ve dağıtma işi aralıksız devam etti. Bir iddiaya göre risalelerin 60 bin kopyası bu dönemde dağıtılmıştı. Dağıtılıyordu ama bu dönemde okuma yazma oranlarının yüzde 35’lerde olduğu düşünülürse, risalelerin okunduğu şüpheliydi. Yine de devlet işi sıkı tuttu ve 1943’te Nur talebelerine karşı yeni tutuklamalar yapıldı. Yargılama Denizli’de olacaktı ama Said-i Nursî arada Ankara’ya götürüldü. İddiaya göre amaç sarığını çıkartmaktı. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan zorla sarığını çıkarıp başına bir şapka geçirmeye çalışmış ama başarılı olamamıştı. Pes etmeyen Tandoğan, istasyonda kendisine tam suçüstü yapacakken, Said-i Nursî’nin ifadesiyle “başına musallat olan bir pire yüzünden başını kaşımak için şapkasını çıkarttığı” için tutuklanmaktan kurtulmuştu.
Komünizm tehlikesi
Denizli hapishanesinde geçirdiği dokuz ayda pes etmek bir yana hapishanede mürit edinmeye devam eden Said-i Nursî (ve talebelerinden çoğu) mahkemede yine beraat etti. Ardından Temyiz Mahkemesi, risalelerin “ilmi gaye ile hazırlandığına” ikna olup kararı onayınca, Said-i Nursî için nispeten özgür günler başladı. Bir buçuk ay kadar kaldığı Denizli Şehir Oteli’nde ziyaretçi akınına uğrayan Said-i Nursî’nin yeni evi Afyon-Emirdağ’dı. Bu sefer devlet bonkör davranmış, 400 lira harcırah vermişti. Denizli Mahkemesi’nin beraat kararının onandığı 1945’ten itibaren yayın yasağı kalmadığı için Risaleler açıkça (artık daktilo ve teksir makinesiyle) basılıyordu.
1947’de başta CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran olmak üzere bazı devlet büyüklerine mektuplar yazarak “memleketi tehdit eden komünizm tehlikesi”ne karşı uyardığını düşünürsek, (Türkiye’deki komünist sayısı bir elin parmaklarını geçmediği halde Said-i Nursî dinsizlikle özdeşleştirdiği komünizmin fanatik bir düşmanıydı) Said-i Nursî’nin başını çektiği İslamcı hareket Kemalist rejimi pes ettirmeyi başarmıştı. İnönü’nün Hilmi Uran’a “Said-i Kürdî şimdi nerede, ne yapıyor?” diye sorduğu, Hilmi Uran’ın mahkemelerin devamlı beraat kararı verdiğini söylemesi üzerine “Zeki adamdır. Divan-ı Harplerden ve istiklâl mahkemelerinden yakasını kurtarmasını bildi!” dediği rivayet olunur.
DP dönemi ve ‘Üçüncü Said’
Ancak, İslamcı akımlara karşı genel yumuşamaya karşı Ankara’nın Said-i Nursî alerjisi sürüyordu. Said-i Nursî, 1948’de halkın dinî hislerini istismar etmek ve halkı devlete karşı kışkırtmaktan 20 ay hapse mahkûm oldu. Hapiste iken, ülke “çok partili” döneme girmişti. Said-i Nursî, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde dine saygılı olduğu ve komünizme karşı mücadele verdiği için DP’yi desteklemiş, seçimlerden sonra çıkarılan genel afla serbest bırakılmıştı. Bu desteğe rağmen, Barla Mektuplarıve Emirdağ Lahikası’nda adını vermeden Mustafa Kemal’den “deccal” ve “din yıkıcı Süfyan” diye söz etmesi, müritlerinin de Mustafa Kemal hakkında “beton Kemal” türü aşağılayıcı ifadeler kullanması, DP’nin bile üzerindeki yasağı kaldırmasını imkânsız kılmışa benziyordu. Nitekim aftan sonra yine Emirdağ’a dönmek zorunda kaldı. Ankara’ya gelmesine ise (bir istisna dışında) izin verilmedi. Ama bu dönemi baş döndürücü bir tempoda geçti.
1951’de Eskişehir’e gitti ve bir süre Yıldız Oteli’nde kaldı. Burada kendisini bol miktarda TSK mensubu ziyaret etmişti. Bunlar arasında havacılar çoğunluktaydı. “...Askeriyede bir ruh var, o ruh benimle dosttur” sözünü bu ziyaretlerden birinde etmişti. Aynı yıl Türkiye’ye resmî bir ziyaret yapan Pakistan Maarif Bakan Vekili Ali Ekber Şah, Said-i Nursî’yi de ziyaret etti ve kendisini Pakistan’a çağırdı. Said-i Nursî “cephenin burası” olduğunu söyleyerek teklifi reddetti. Bu tarihten itibaren Pakistan ve Irak’ta Risale-i Nur yayınlarının satışı patlama yaptı. Bunu diğer Ortadoğu ülkeleri izledi.
1952’de İstanbul Savcılığı, hakkında bir kez daha dava açtı. Duruşması büyük bir olay oldu. Üzerinde siyah bir cüppe, başında da resmen yasaklanmış olan sarık bulunuyordu. İstanbul Üniversitesi’nden müritleri günlerce mahkeme salonunu ve caddeleri doldurdular, 1953’te beraat etti. Aynı yıl, İstanbul’un fethedilişinin 500. yılı vesilesiyle Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret etti ve Patrik Athenagoras’la görüştü.
1954’te talebesi Muhsin Alev’i Nur hareketini yayması için Almanya’ya gönderdi.
1955’te Türkiye ve Irak arasında imzalanan Bağdat Paktı’nı (adı sonra CENTO oldu) bölge barışına ve Türk-Arap-Hıristiyan dostluğuna yardım edeceğini söyleyerek destekledi.
1956’da takipçilerine bir süredir oy kaybeden DP’yi destekleme çağrısı yaptı. 1957 seçimlerinde oyunu açıkça DP’ye verdi. Böylece kendi deyimiyle “Üçüncü Said” dönemine girdi.
Urfa’da vefatı ve sonrası
1959 yılını ülke içi seyahatlerle geçirdi. Pek çok ile gitti. Ankara’ya 1922’den sonraki ilk ziyaretini ise 30 Aralık 1959’da gerçekleştirdi. Ziyareti sırasında müritlerinin coşkulu ilgisi müesses nizamın koruyucularını tedirgin etmiş olmalıydı ki, 11 Ocak 1960’ta Bakanlar Kurulu’nun “Emirdağ’da oturmasını tavsiye eden” kararı kendisine tebliğ edildi. Yassıada evrakları arasında bulunan ve Menderes’in kasasından çıktığı söylenen 12 Ocak 1960 tarihli mektubunda, kendisine uygulanan ev hapsinin “30 senelik muhaliflerin yaptığından daha ağır geldiğini” söylüyordu. Ancak Said-i Nursî hükümetin talimatı dinlemedi. Önce Isparta’ya ardından Urfa’ya gitti ve 23 Mart 1960’ta Urfa’da hayata gözlerini yumdu ve buradaki Halil’ür-Rahman Camii Haziresi’ne defnedildi.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, mezarının bir ziyaret yeri olmasından rahatsızlık duyan Milli Birlik Komitesi (MBK) Konya İmam Hatip Okulu’nda öğretmenlik yapan kardeşi Abdülmecit Ünlükul’un Konya Valiliği’ne bir dilekçe yazarak, kardeşinin mezar yeri uzak olduğu için ziyaret edemediğini ve bulunduğu yere aldırmak istediğini söyleyen dilekçesini Said-i Nursî’nin mezarını Urfa’dan taşımak için kullandı. 11 Temmuz 1960’ta mezarından çıkarılan vücudu önce Afyon’a, ardından Isparta’ya nakledildi ve Isparta Şehir Mezarlığı’na gömüldü. Ardından yakın talebeleri, mezarı, bilinmeyen bir yere naklettiler. Yani Said-i Nursî’nin mezarı, Cumhuriyet’in simgesel öneme sahip diğer mağdurları Seyit Rıza ve Şeyh Said’in mezar yerlerinde olduğu gibi bilinmiyor değil, bilinmesi yakın talebelerince istenmiyor. Bunun nedeni de Said-i Nursî’nin 1948’de mezar yerinin gizli kalmasını vasiyet etmesi olmalı.
Yine pek çok konuya değinme fırsatı bulamadan sayfa bitti. Haftaya başka konuda buluşmak üzere iyi pazarlar...
Ermeni Meselesi’ndeki tavrı
Said-i Nursî’nin Ermeni Meselesi’ne nasıl yaklaştığı konusunda iki ayrı görüş vardır. Said-i Nursî’ye göre kendisi 1915-1916’da Ruslara karşı savaşırken Ermeni çocuklarını korumuş, Ermeniler de kendisinin şahsında Müslümanların ahlakına hayran kalmışlardır. (Tarihçe-i Hayat, s. 99) Bu ve benzeri birkaç ifade daha, günümüzde sol çizgideki araştırmacıların Said-i Nursî yorumlarının temelini oluşturur. Solcular böylece Ermeni Meselesi’ni İslamcıların görüş alanına sokmayı umut ederler. Buna karşılık, resmi ideologlara göre, Kemalizm’in kadim düşmanı Said-i Nursî’nin, daha doğrusu “Said-i Kürdî”nin, Ermeni Tehciri’ni kınaması, “üç büyük düşmanın” (mürteci-Kürt-Ermeni) işbirliğine karine teşkil eder.
Benim görüşüme göre ise, Said-i Nursî, İttihatçıların 1915’te Ermenilere yönelik politikalarına eleştiri getirmemiştir. O dönemde siyasi meselelere ilgisi düşünülünce bu sessizliği manidardır. Tersine, Ermeni komitacıların, Doğu Anadolu’da izledikleri politikaları şiddetle kınamıştır. Nitekim yukarıda sözü edilen kurtarma olaylarının hiçbirinde “Ermeni erkekleri” yoktur. Eğer kadın ve çocukların kurtarılması hikâyeleri doğru ise, bu en fazla, merhamet duygusu ile açıklanabilir. Öte yandan Said-i Nursî’nin Ermeni sempatisine kanıt olarak gösterilen “Şu milletin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vâbestedir (bağlıdır)” şeklindeki ifade, 1915 Ermeni Tehciri ile ilgili olmayıp, 1910’da, Doğu Anadolu’da, Kürtlere oranla daha ilkel şartlarda yaşayan Ermenilerin, Batı medeniyeti ile ilişkilerinden dolayı, her geçen gün gelişerek Kürtleri geride bırakmaları tehlikesine karşı Kürtlerin de, Ermeniler gibi kendilerini geliştirmeleri amacıyla sarf edilmiştir. Dahası 1935’te Eskişehir’de yargılanırken Ermenilerin ve Rumların “Avrupa’nın dinsiz komiteleri adına nasıl anlaşmazlık ve kötülük tohumları saçtığını” anlatmış, 1945’te Afyon Cezaevi’nde yatarken, bu görüşlerini müritlerine tekrarlamış, 1952 yılında beklemiş bir yemekten dolayı zehirlendiğinde, kendisini Ermeni Taşnak Komitesi’nin zehirlediğini düşünecek kadar kuşkucu bir tavır göstermiştir.
‘Said-i Kürdî’ meselesi
Bugün bazı Kürt milliyetçilerinin Said-i Nursî’ye iltifat etmelerine, Türk milliyetçilerinin ise kendisini vatan haini görmesine neden olan “Kürtçülük” iddialarına gelince; Said-i Nursî, Şafii Kürt olduğunu hiçbir zaman saklamamıştı. Konuşmalarında bol bol “Kürt”, “Kürdistan”, “Kürtçe” gibi terimleri kullanır, zaman zaman “Said-i Kürdî” diye imza atardı. Hayatı boyunca Kürtçe eğitim veren bir Şark üniversitesi kurmak için uğraştı. İlk gençliğinden beri “şal-i şapik” denilen yöresel Kürt kıyafetini giydi. Kırmızımsı kahverengi sık dokunmuş yünlü kumaştan yapılma bol bir pantolon, yelek, uzun deri çizmeler, beli birkaç defa saran bir kuşak ve etrafı şalla sarılmış bir sarıktan meydana gelen bu kıyafeti, başlangıçta elindeki Çerkez yapısı kırbaç, belindeki büyük bir hançer, tabanca ile göğsünde çapraz fişeklikler tamamlardı. Daha sonraki yıllarda bu kıyafeti, ucuz Avrupa ürünlerinin yerli ürünleri piyasadan silmesini protesto etmek için seçtiğini söyleyecekti ama sonuç olarak Said-i Nursî’de etniklik ve kültür anlamındaki “Kürtlük bilinci” güçlüydü. Ama resmî tarihçilerin kasıtlı olarak gözden kaçırdığı gerçek, Said-i Nursî’nin “Kürt Meselesi” söz konusu olduğunda siyasi açıdan İslamcı-Osmanlıcı çizgiye her zaman sadık kaldığıydı. Örneğin 1918’de başlangıçta kültürel amaçlarla kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’ne girdiği iddia edilir ancak Cemiyet’in ilk genel kurulunda seçilen yöneticiler arasında Said-i Nursî’nin adı yoktur. Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı sırasında Osmanlı Devleti’nin eski Stockholm Sefiri Şerif Paşa ile Boğos Nubar Paşa’nın bağımsız bir Kürdistan ve Ermenistan için çalıştıklarında, Said-i Nursî,Sebilürreşat ve İkdam gazetelerinde yayımlanan iki yazıyla bu girişimi şiddetle eleştirmiştir. Yazıların ortak teması, Kürtlerin her şeyden önce Müslüman oldukları, dolayısıyla Kürtlük davasının manasız olduğu, Kürtlerin yabancı himayesinde bir muhtariyet yerine ölümü tercih edecekleri ve eğer Kürtlerini düşünecek biri varsa bunun Ermeni Bogos Nubar Paşa değil Osmanlı Devleti olduğudur.
Ayrıca dönemin ünlü yazarlarından Konsolidci Arif Bey’e göre, İttihat ve Terakki’nin amansız muhalifi, Serbesti gazetesinin sahibi Kürt asıllı Mevlanzade Rıfat Bey, kendisine, Said-i Nursî’ye Kuva-yı Milliye’den ümitli olmadığını, bu yüzden Ermeniler gibi Kürtlerin de kendi bağımsız devletlerini kurmasının doğru olacağını söyleyen bir mektup yazdığını, ancak Said-i Nursî’nin bu teklifi reddettiğini söylemiştir. 1925’te Şeyh Said İsyanı sırasındaki tutumu da bu anlatılarla uyumludur.
TARAF
SADABAT.NET....NEV'İYAT // MÜNEKKİDHANE
| RİSALE-İ NUR’DA HURUFÎLİK |
RİSALE-İ NUR’DA HURUFÎLİK
Murat KAYACAN
Bitlis’te doğmuş olan Said Nursi yaşadığı dönemde Milis Kumandanı olarak Pasinler cephesinde Ruslarla çarpışmış (1915), Anadolu’nun çeşitli illerinde tebliğ faaliyetlerinde bulunmuş, bu nedenle tutuklama ve hapis cezalarına maruz kalmış, dünya barışı, ırkçılığın zararları, şuranın önemi, ihtilaftan uzak durmanın gerekliliği, Allah’ın varlığının net bir şekilde ortaya konması, komünizm belasına karşı Hıristiyanlarla ittifakın önemi gibi konuları Müslümanların gündemine taşımış gayretli bir Müslümandı.
Bir dönem aktif siyasette bulunsa da daha sonraları yazdıklarının büyük bir kısmını toplayarak Risale-i Nur adı altında birleştiren Said Nursi, cumhuriyetin kurulmasının ardından kendisini siyasete değil ama tebliğe memur bir kişi olarak görmüş, siyasetle dolaylı olarak ilgilenmeyi tercih etmiş ve Risale-i Nur’u elinin ulaşabilidiği her yere götürmeye çalışmıştır. Bu çalışmamızda Said Nursi’nin Kur'an tefsiri olarak takdim ettiği bu eserindeki hurufî âyet yorumları üzerinde duracağız. Örneklere geçmeden önce Risale-i Nur’un tefsir ilmi açısından değerine işaret edeceğiz. Sonra da cifr ve hurufiliğin ne olduğundan bahsedeceğiz. Ardından da söz konusu ayetleri klasik tefsirlerden yorumlarla birlikte verip, bu ayetlerin cifr hesabından yararlanarak hurufîlik yöntemiyle nasıl anlamlandırıldığına ve ayetlere verilen yeni anlamlar doğrultusunda karşımıza nasıl âyet çevirileri çıkacağına işaret edeceğiz. Amacımız Allah rızası için büyük çaba gösterdiğine hüsn-ü zan beslediğimiz bir zatı sürekli tenkit etmek değil, bazı ayetleri Kur'an’a uygun bir şekilde ele alıp alamadığını ortaya koymaktır.
A. Risale-i Nur’un tefsir olduğu iddiası
Usül açısından bir eserden beklenecek şey, menkul ve makul oluştur. Yani Müslümanca yaşama konusunda imal-i fikredenler hem vahye kulak vermeli hem de vahiyle irtibatlı bir tefekkür içine girerek içinde yaşadıkları zaman ve mekânın fıkhını belirlemelidirler. Her ne kadar Said Nursi kendisinin son derece aklî izahlar yaptığı kanaatindeyse de birazdan işaret edeceğimiz gibi eserdeki âyet yorumları genel itibarıyla mahsus (hisse dayalı)tur. Çünkü eserin “ilham edilen ve kalbe gelen” sözler olduğu değişik bölümlerde zikredilir. Yazarın hislerine tercüman olan bir eser, Kur'an-ı Kerim’i anlamada bize pek fayda sağlamaz çünkü amaç doğru anlama değil, içe doğan duyguları dile getirmektir. İkinci bir seçenek daha vardır ki o da bu eserin gerçekten Allah tarafından ilham edilmiş olmasıdır ancak bu da Allah hakkında delilsiz bir zan beslemek olur.
Said Nursi, Kur'an’ın tefsiri olarak sunduğu Risale-i Nur’da, tefsir ilmi açısından pek dikkate alınamayacak hesaplar yapar, tevillere girişir ve sözler söyler. Bu eserin tefsir olup olmadığından söz etmeden, tefsirin ne olduğun üzerinde biraz durmak yerinde olur.
Tefsir Kur'an’ın tümünü, bir bölümünü ya da bir konusunu ele alan eser demektir. Kur'an’ın başından sonuna kadar yorumunu yapan tefsirlere teczii, bir konu etrafındaki ayetleri ele alanlara da konulu tefsir denilmektedir. Bu anlamda Risale-i Nur, Kur'an’ı bırakalım bir sureyi bile baştan sona ele alan bir eser olmadığı için yaşadığı dönemden örnek verecek olursak, bir Fî Zilâli’l-Kur'an, bir Tefhîmu’l-Kur’an değildir. Konulu tefsir kapsamına sokulacak bölümleri olsa da bu bölümler konu ile ilgili ayetlerin önemli bir kısmının ele alınıp tartışılması şeklinde değil ama bir kısım ayetlere temas etmek şeklinde ele alınmış, bazen de ele alınan konu ayetlerden ziyade hadislerle kanıtlanmaya çalışılmıştır.
Her ne kadar Tefsiru’l-Besmele şeklinde çalışmalar yapıldığını hesaba katıp, Risale-i Nur’a yine de tefsir gözüyle baksak, o zaman Said Nursi’nun görüşünün aksine onu Allah’a değil, Said Nursi’ye atfetmek zorunda kalacağız. Çünkü her tefsir eseri kaleme alanın görüşlerini içerir. Aksi takdirde beşer üstü bir metin olduğunu kabul etmek gerekir ki, bu tür metinler Allah tarafından sadece peygamberlere gönderilir ve Peygamberlere gönderilen bu ilahî metinlere de tefsir denmez.
Ayrıca bir tefsircinin Kur'an’da yine Kur'an’dan ve Hz. Muhammed (s)’den bahseden ayetleri eserinden ve kendisinden bahsediyormuş gibi yorumlaması kabul edilemez. Zira o zaman her tefsirci böyle bir yönteme başvurup eserinin sorgulanamaz olduğunu iddiaya kalkışır ki bu, Kur'an’ı doğru anlama imkânlarını son derece daraltır.
Kur'an vahiydir. Risale-i Nur’un “vahyin malı olması” (Sekizinci Şua - s.941) iddiası da en iyi ihtimalle onun da diğer kitapların üstünde olduğunu çağrıştırır ki bu iddia da doğru kabul edilemez. Beşerî bir metnin vahyin malı olması kanıtlanamayacak son derece iddialı bir sözdür. Ayrıca bu Risale-i Nur’un tefsir olması iddiasıyla da çelişir. Çünkü Allah’tan gelmiş olsa ona tefsir değil, vahiy denir. Eserindeki tefsir ilminde itibar görmeyecek yorumları ile bu eserin “vahyin malı” oluşu arasındaki tezadı da izah mümkün değildir. Çünkü vahiy ile çelişen yorumların Allah’a atfedilmesi gibi büyük bir zannı bünyesinde barındırmaktadır.
“Mahrem Bir Suale Cevap” başlığı altında, “Neden senin Kur'ân'dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? Bazen bir satırda bir sayfa kadar kuvvet var; bir sayfada bir kitap kadar tesir bulunuyor." sorusuna, “Ekseriyet itibarıyla öyledir.” diye cevap vermesinden yola çıkarak kendisinde diğer müfessirlere göre üstün bir mevki gördüğünü söyleyebiliriz. Yine aynı yerde bu eserin bu derece vasıflı olmasını onun kendisine “acz ve zaafına, fakr ve ihtiyacına merhameten” verilmesine bağlaması çelişki gibi görünse de Said Nursi’nin yapmak istediği, eser ile kendisi arasına fark koyarak ilk etapta ürünü arka planda da kendisini öne çıkarma çabasıdır. Bu sayede eser sıradanlıktan kurtulmakta, kendisi de itibar kazanmaktadır.
Said Nursi eserinin yetkinliğini Allah’a bağlar: “Bazen tevazu, nimete nankörlük olur. Bazen da nimetlerden bahsetmek övünme olur. İkisi de zarardır. Tek çare ne nankörlük ne de övünmektir. Meziyet ve yetkinlikleri sahiplenmeyerek onları Allah’ın verdiği bir nimet olarak göstermektir.” (Yirmi Sekizinci Mektup - s.523). Ancak tefsir ilmi açısından oldukça zaaflı olan bu eserin kendisine atfedilmesi daha edepli bir tavır olurdu. Keşke bu eserin diğer tefsirlerden farklı olarak iyi düşünülüp taşınılmış, ümmetin ufkunu açacak bir şekilde yazıldığı konusunda genel bir kanaat oluşsaydı ve eseri, yazarı değil de Kur'an ile çağımızın problemleri arasındaki irtibatı kurmak isteyen müminler takdir etseydi. Çünkü bir yazarın kendisini ve eserini sürekli övmesi, değer artırıcı değil ama düşürücü bir etki yapar.
B. Cifr ve Hurufîlik
Tefsir örneklerine geçmeden belki de en makul olanı ayetleri anlamlandırma konusunda Risale-i Nur’da sıkça başvurulan cifrin ne olduğunu ortaya koymaktır. Arapça bir kelime olan cifr (ya da cefr) sözlükte “duvarları tam örülmemiş kuyu (Firuzâbâdî, 1995: 331) ve dört aylık olduğunda annesinden ayrılan keçi yavrusu” (İbnu Manzur, IV, 142) anlamlarına gelir Terim olarak da çeşitli metotlarla gelecekten haber verdiği iddia edilen ilmi veya bu ilmi kapsayan eserleri ifade eder. Çeşitli metotlarla geleceği keşfetme merakı İslâm öncesinde yaşayan eski ümmetlere kadar uzanır. Keldâniler, Asurluluar, Babilliler, Mısırlılar ve daha sonra Yahudilerle, Hıristiyanlar arasında yaşayan kâhinler, müneccimler ve bazı mistiklerin kâinatın sonu, devletlerin akıbeti gibi konularda çeşitli haberler verdikleri bilinmektedir. Ancak Gazali’nin belirttiği gibi harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği konusunda hiçbir tutarlı ve ilmi bir delil yoktur (Metin Yurdagür, 1993: VII, 215-218). Kur'an apaçık bir kitaptır. Onu cifr ve ebced bilenin daha iyi anlayacağına dair sağlam bir bilgi söz konusu değildir. Said Nursi de adını hurufîlik koymasa da bu kapsamda görülebilecek cifr ile Kur'an’dan ve bazı şahsiyetlerin eserlerinden Hurufîlerinkine benzer sonuçlar elde etmeye çalışmıştır.
Said Nursi, Kur'an’ın ifadelerini bazı hesaplara tabi tutarak bazı çıkarsamalarda bulunur. Ancak elde ettiği sonuçlar ilmî değildir. Onun harf sayıları üzerine yaptığı hesaplar, harflerin esrarına dayanan bâtınî akım olan hurufîliğin (Aksu, 1998: XVIII, 408-412) kurucusu kabul edilen Fadlullah-ı Hurufî’nin (ö. 796/1314) çabalarını andırmaktadır. Fadlullah, Kur'an’ın gerçek anlamının kendisi tarafından anlaşıldığına inandığı için kendisinden “Kitaptan bir ilmi olan kimse” (Neml, 27: 40) olarak bahsetmiştir. Fadlullah, “Bu, Allah’ın fadlıdır.” (Maide 5/54), “Bu, Rabbimin fadlındandır.” (Neml, 27: 40) mealindeki ayetlerde olduğu gibi Kur'an’da geçen bütün “fadl” kelimelerinden kendisinin kastedildiğini, insan yüzünde de “fadl” isminin okunduğunu ileri sürmüştür (Aksu, 1995: XII, 277-279).
Biraz sonra vereceğimiz Risale-i Nur’daki sıkça başvurulan cifr hesabı konusunda aslında Said Nursi de iyimser değildir: “İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, gerçek görevden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ, kaç defadır Kur’an’ın sırlarına karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum: Birisi, yasağına karşı edep dışı davranma ihtimâli var. İkincisi, açık Kur'anî esaslarla ümmete ders vermek hizmeti, cifr ilmi gibi gizli ilimlerden yüz derece daha üstün bir meziyeti ve kıymeti sahiptir. O kutsal görevde kesin deliller ve muhkem kanıtlar sûiistimâle imkân vermezler. Fakat cifir gibi, belli kurallara bağlı olmayan gizli ilimlerde suiistimal girip şarlatanların istifade etmeleri mümkündür. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre bir miktar verilir.” (Dokuzuncu Lem'a - s.599). Said Nursi bu yaklaşımını eserini yazdığı dönemde dikkate alsaydı da cifr gibi aslı astarı olmayan hesaplamalarla ayetlere anlam vermeye kalkmasaydı, eseri elimizdekinden daha ilmî olurdu.
Cifr ilminin nasıl bir şey olduğu üzerine kısa bir bilgi verdikten sonra Risale-i Nur’da genellikle bu hesaba dayalı olarak yapılan hurufî âyet yorumlarından bazılarını ele alabiliriz.
C. Kur'an’da Risale-i Nur’a işaret ettiği iddia edilen ayetler
Acaba, Risale-i Nur'u, Kur'ân kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" şeklindeki bir soru karşısında Said Nursi, Kur'ân'dan istimdat eylemiş ve birden, otuz üç âyetin açık anlamının teferruatı türündeki tabakalardan, işarî anlam tabakasında bir kuvvetli karine bulunduğunu, bir saat zarfında hissetmiştir. Kanaatinde hiçbir şek, şüphe, vehim ve vesvesesi kalmamıştır. Zaten Said Nursi ayetin açık anlamı ya da işarî anlamının tümü budur demediği için sorun yoktur. Külli işarî anlamların her asırda bir cüzü vardır. Risale-i Nur dahi bu asırda o işarî anlam tabakasının tümünün bir üyesidir. Ve o ferdin önemli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema arasında cifirle karineler ve belki hüccetler gösterilmiştir. Kur'an’ın icazına dayalı bu nevi gaybî işaretlere itiraz edilmez (Ek Kastamonu Lahikası; On Beşinci Şua - s.1151-1152). Said Nursi’nin hissettiği gaybi işaretlere niçin itiraz edemiyoruz? Çünkü her yazarın Kur'an okuyarak gaybî işaretler gördüğünü söylemesi mümkündür. Ancak görüldüğü söylenen bu işaretlerin hepsi sorgulanabilir, itiraz edilebilir kanaatlerdir. Yazarın bu yaklaşımı, hissidir.
Said Nursi eserine Risale-i Nur adını vermesini hayatı boyunca her yerde karşısına nur kelimesinin çıkmasına bağlarken onu en çok etkileyen âyetin de, "Allah, göklerin ve yerin nurudur (aydınlatıcısıdır). O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir. (Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete iletir. Allah insanlara (işte böyle) misal verir; Allah her şeyi bilir." (Nur, 24: 35) ayeti olduğunu söyler. Said Nursi’ye göre ayetin, “Yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir.” cümlesi Risale-i Nur’a ve müellifine işaret eder. Risale-i Nur okuyan başka esere ihtiyaç kalmadan âlim olur. Said Nursi de ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur. Ayetin bu cümlesinin elektriğe, Risale-i Nur’a ve Said Nursi’ye işaret ettiği hakikattir. Yanlış anladıysa da Allah’a sığınır (Birinci Şua - s.833). Said Nursi bu ayeti yanlış anlamıştır. Zira âyette “nur” kelimesi, Allah’ın, göklerin nurunun sahibi (Zemahşerî, 1995: III, 234) ve her şeyin kaynağı olduğunu ifade edip O’nu övmek için (Kurtubî, 1995: VI/2, 237) kullanılmıştır ve ne doğrudan ne de sembolik olarak Risale-i Nur ve Said Nursi’ye işaret etmektedir. Bediuzzaman’ın bu mesnetsiz çıkarsaması için biz de Allah’ın onu bağışlamasını dileriz.
Yine, “Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.” (Tevbe, 9: 32) ayetinde “nur” kelimesinden kastedilen, Hz. Peygamber (s)’in nübüvvetinin doğruluğuna dair deliller (Râzî, 1997: VI, 32) ve Allah’ın dini (Taberî, 1995: VI/2, 149) iken, Said Nursi, Risale-i Nur olduğunu söylemektedir. Ona göre bu ayet açıkça Risale-i Nur’un o nur-u İlâhînin bir lem'ası olacağı ve düşmanları tarafından gelen şüphe karanlıklarını dağıtacağını işarî anlamıyla müjdeler (Birinci Şua - s.844). Said Nursi’nin verdiği anlamı kabul ettiğimizde ayetin meali şöyle olur: “Allah'ın nuru olan Risale-i Nur’u ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Fakat kâfirler istemeseler de Allah onu tamamlamayı diliyor.”
Kur'an, her vahyin anlaşılmak için geldiğini bu gerekçeyle vahyin dilinin peygamberin içinde yaşadığı toplumun diliyle aynı olduğunu belirtir: "Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik." (İbrahim, 14: 4) Bu ayeti cifirle, ele alan Said Nursi risaletin ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında, vekilleri bulunması kuralıyla, bir sembolik anlam yönüyle Risale-i Nur'u özel bir iltifatla üyeleri arasına dahil eder. Ayrıca ayet bu eserin Kur'an dili olan Arapça değil ama Türkçe olmasının takdir edildiğini gösterir (Birinci Şua - s.847) Ayetin içeriğinin bırakın dilini Risale-i Nur’un kendisiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Risale-i Nur’un ağdalı bir Türkçe ile yazılması tamamen Said Nursi’nin tercihidir. Elimizde bu tercihin Allah tarafından yapıldığına dair hiçbir bilgi söz konusu değildir.
Cifr bilgi elde etme yolu olarak görülünce Kur'an’dan laikliği çıkarmak da zor olmaz: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 2: 256) Risale-i Nur’da bu ayetin cifr ve ebced hesabıyla hem laikliğe hem de Risale-i Nur’un gelişine işaret ettiği ifade edilir (On Birinci Şua - s.984). Bu ayetteki “…sağlam bir kulpa yapışmıştır.” ifadesinin de Risale-i Nur’a işaret ettiği ileri sürülür (Birinci Şua - s.837). Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü laikliğin gelmesiyle doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, o kimse sağlam bir kulpa Risale-i Nur’a yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” Ayetteki “sapasağlam kulp” ifadesine iman (Taberî, 1995: III/1, 29), İslâm, “Allah’tan başka ilah yoktur.” (Kurtubî, 1995: II/1, 257) şeklinde hemen hemen aynı anlama gelebilecek doğru anlamlar verilmişken, bu ifadeden Risale-i Nur’un kastedildiğini söylemek eserin ilmî açıdan değerini düşürmekten başka bir şey ifade etmez.
Said Nursi açıkça olmasa da cennetliklerden olduğunu da Kur'an’dan çıkarır: “O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır." (Hud, 11: 105). Ayette şakîler günahları nedeniyle ateşi (Zemahşerî, 1995: II, 413), saidler de mükafatı hak eden kimseleri (Râzî, 1997: VI, 399) kastedilirken, Said Nursi yaptığı cifr hesabıyla bu ayetin de kendisine ve Risale-i Nur’un yönüne işaret ettiğini söyler (Birinci Şua - s.834). Bu durumda kendisi cennetle müjdelenmiş kişiler arasına girer.
Said Nursi’ye göre “De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti.” (Enam, 6: 161) ayeti de Risale-i Nur’un hazırlanma tarihine işaret eder. Ayetin cifrî hesabı da Said Nursi’nin geçirdiği fikri değişim tarihi olan 1316’ya işaret eder (Birinci Şua - s.837). Bu yorum doğru kabul edildiğinde ayetin Türkçe anlamı şöyle olur: “Ey Said Nursi de ki: Rabbim, beni doğru yola olan Risale-i Nur’a kavuşturdu.” Halbuki ayetin devamında, “Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.” denilerek dosdoğru yoldan kastedilenin Allah’ın gönderdiği din (Taberî, 1995: V/2, 146) olduğu gayet net bir şekilde ortaya konmaktadır.
Said Nursi, "Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara, 2: 269) ayetinden kendisinin kastedildiğine inanmaktadır. Ona göre Risale-i Nur’un Sözler kısmı bu ayetteki sözlerin sırrına mazhardır (Dördüncü Mektup - s.354). Halbuki ayette Allah’tan bir nimet olarak söz ve fiillerinde isabet edebilen kimselere verilmiş olan bu nimetin büyüklüğüne işaret edilmektedir (Taberî, 1995: III/1, 126) Müslüman ahlakı kişinin kendisini övmesiyle, hele hele ayetlerin kendisine işaret ettiğini söylemesiyle bağdaşmaz.
Said Nursi’ye göre, "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor." (Bakara, 2: 151) âyeti, Bakara, 2: 129, 269 ayetlerinin küllî ve genel anlamlarına Risale-i Nur da kastî olarak dahildir (Birinci Şua - s.837). Bu durumda Said Nursi Kur'an’da kastedilen hikmetli, Kitab’ı ve hikmeti öğreten ve insanlara bilmediğini öğreten kişi” olmaktadır ve bu iddiayı desteklemek için yine cifr hesaplarından faydalanmaktadır.
Kur'an, kendisinin ve Rasulullah (s)’a itaatin her ikisine inanan onları doğrulayan ve doğru yolu bulan kimselere bir nur (Taberî, 1995: XIII/3, 318), bir ışık (Kurtubî, 1995: IX/1, 240) olduğunu ifade eder: “Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'nun Resulü'ne inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hadid, 57: 28). Bu ayete, "Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz." şeklinde meal veren Said Nursi, âyet için, “Allah’a hamdolsun, Risale-i Nur bu kudsî ve küllî anlamının parlak bir ferdi olduğu gibi, ayetin orijinalinde geçen nuran, kelimesindeki an kısmı, tenvin sayılırsa 1318 sayısıyla Resâilü'n-Nur yazarı eğitimden yazarlık görevine ve mücahidâne yolculuğa başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve birçok ayetin işaret ettiği 1316 tarihindeki önemli bir fikrî değişimden iki sene sonraki zamana denk gelir ki, o zaman Risale-i Nur’un hazırlanmasının başladığı aynı tarihtir. İşte bu nurlu âyet, hem anlamca, hem cifirce tevafuku, Kur'an’da bir araya gelişi tesadüfî olamaz.” (Birinci Şua - s.836) şeklinde bir yorum yapar. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'nun Resulü'ne inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir Risale-i Nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hadid, 27: 28)
"Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti (Fatihayı) ve yüce Kur'ân'ı verdik." (Hicr, 15: 87) ayetinde muhatap Hz. Peygamber (s)’dir. Ve ona Fatiha suresi ya da diğer uzun surelerden (Zemahşerî, 1995: II, 564) içinde mesellerin, haberlerin ve ibret verici olayların olduğu 7 uzun surenin kastedildiği ifade edilmektedir (Taberî, 1995: VII/2, 68) Said Nursi bu görüşlerden ilkini benimsemesinin yanında ayetin cifr hesabıyla Risale-i Nur’a da işaret ettiği kanaatindedir (Birinci Şua - s.834). Bu durumda ayete şöyle meal verilebilir. "And olsun ki Said Nursi Biz sana, her zaman tekrarlanan Risale-i Nur’u ve Kur'an’ı verdik."
Allah emirleriyle, dilemesiyle (Zemahşerî, 1995: II, 350) vaadiyle (Râzî, 1997: VI, 288) hakkı takviye eder: “Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu kelimeleriyle ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de.” (Yunus, 10: 82) Said Nursi’ye göre ise bu ayetin külli anlamı bu zamanda Risaletü'n-Nur’dur. Ayrıca ilahî lafızdaki harfler yaklaşık olarak 998 sayısına o da Risaletü'n-Nur'un 998 rakamına denk düştüğü için âyet Risale-i Nur’a işaret eder. Ayette geçen kelimât (kelimeler) da Risale-i Nur’un bölümlerinden Sözler’e işaret eder (Birinci Şua - s.836). Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu Risale-i Nur ile ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de.”
Said Nursi yaptığı şartlı cifr hesaplarıyla, "Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na tevekkül ettim." (Tevbe, 9: 129) ayetinin Risale-i Nur’a özellikle de İşârâtü'l-İ'câz adlı bölümüne işaret ettiğini söyler (Birinci Şua - s.838). Bu durumda ayetin meali şöyle olur: "Ey Risale-i Nur! İnsanlar senden yüz çevirirse, de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim."
Kur'an, Allah’ın dinine yardım edenlerin, hizmet eden askerlerin (Kurtubî, 1995: III/2, 162), Allah’ın dinini din edinen ve O’na itaat edenlerin galip geleceğini söyler: "Şüphesiz Allah'a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir." (Maide, 5: 56) Risale-i Nur’da bu âyetin cifr hesabıyla 1350 sayısına denk geldiği ve bu tarihin de Risale-i Nur’un öğrencilerinin görüntüdeki yenilgilerine ancak manevî anlamdaki galibiyetlerine ve kendilerine kurulan tuzakların boşa çıkmasına dair Rumi 1350-51 ve 52 tarihlerine tam olarak denk geldiğine işaret edilir (Birinci Şua - s.839). Bu durumda da ayeti şöyle meallendirirsek yanlış yapmış olmayız: "Şüphesiz Allah'a tâbi olan Risale-i Nur talebeleri, gerçek galiplerin tâ kendisidir."
Allah Hz. Muhammed (s)’e Kur'an’dan müminleri cehalet ve sapıklıktan kurtarıcı, körlükten kurtarıcı rahmetini gönderir. Müminler de ondaki Allah’ın farzlarını (Taberî, 1995: IX/1, 190) yerine getirirler: "Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak zararını artırır." (İsra, 17: 82) Ayette indirilen şeyler Kur'an’ın ayetleridir, başka bir şey değil. Said Nursi’ye göre ise bu ayet Kur'an’a işaret ettiği gibi Kur'ân'ın semasından ilhâmî bir surette gelen şifadar nurlara da işaret eder. İşte, o Risaletü'n-Nur, Said Nursi’ye olduğu kadar Risale-i Nur talebelerine de çoğu zaman şifa olmuştur. Demek Resâili'n-Nur bu âyetin bir işarî anlamına dâhildir. Buna delil de ayetin “müminlere şifa ve rahmet olan” kısmının cifr hesabıyla 1339 ederek, Resâili'n-Nur bu asrın mânevî ve müthiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmaya başlamasına denk gelmesidir. Bu, Said Nursi’nin kanaatidir ve kanaate itiraz edilmez (Birinci Şua - s.839). Bu durumda ayetin Türkçesi, “Biz Kur'ân'ın semasından mü'minler için bir şifâ ve rahmet olan Risale-i Nur’u indiriyoruz.” şeklinde olur. Ayrıca kanaate itiraz edilemez demek ona çok üstün bir yer biçmektir.
Risale-i Nur’da, "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor." (Bakara, 2: 151) ayetinin “Sizi temizliyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor.” kısmının cifr hesabıyla 1338 olduğu, Kur'an’ın hikmetini Avrupalı filozoflara parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risalei'n-Nur yazarının Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de Kur'an’ın hikmetini savunduğu, hattâ İngiliz Başpapazının sorduğu ve 600 kelimeyle cevap istediği altı sorusuna altı kelimeyle cevap vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur'ân'ın ilhamlarından Risale-i Nur'un meselelerini iktibasa başladığı aynı tarihe tamamen uyum gösterdiği ifade edilir (Birinci Şua). Bu yorum esas alındığında ayetin meali şöyle olur: "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi Risale-i Nur ile temizliyor, size Kitabı ve onun hikmetini gösteren Risale-i Nur’u öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor."
"Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır." (Zümer, 39: 1) Ayetteki “indirilen”, Kur'an-ı Kerim (Taberî, 1995: XII/2, 226) ikinci ihtimal de Kur'an’ın bir suresidir (Zemahşerî, 1995: IV, 106). Ancak Said Nursi’ye göre, Casiye ve Ahkaf surelerinin başında da bulunan bu âyet, Risaletü'n-Nur'un ismine ve kendisine, hem yazılması ve hem de yayılmasına sembolik anlamıyla işaret eder. İşareti onun bir eksikliği değil, gayb dilindeki manevî mucizesinin bir gereğidir. Kur'an’ın bu ayetinin işarî anlamlarından birisinin bu zamanda ortaya çıkan Risale-i Nur’a yönelik oluşunu Risale-i Nur okuyan herkes onaylar (Birinci Şua - s.841). Yani Said Nursi şöyle demek istiyor. Ayetin işarî anlamlarından birisi de, “Bu Risale-i Nur’un indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır.” şeklindedir. Yani ona göre âyet, “Kitab’ın indirilişi” derken hem Kur'an’ı hem de Risale-i Nur’u kastediyor (Birinci Şua - s.842).
Kur'an, kendisinin Rahman ve Rahim olan Allah’tan Cebrail aracılığıyla (Râzî, 1997: IX, 537) Hz. Peygamber (s)’e indirildiğini (Taberî, 1995: XII/3, 114) şöyle ifade eder: "Hâ mim. (Bu vahyin) indirilişi, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tandır." (Fussilet, 41: 1-2) Said Nursi bu ayetin işarî anlamıyla ve şartlı cifr hesabıyla Risale-i Nur’a işaret ettiğini söylemektedir (Birinci Şua - s.843). Verilen bu anlam doğrultusunda ayetin anlamı şöyle olur: "Hâ mim. Bu Risale-i Nur, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir."
Rabbimiz bize sapıklığı ve doğru yolu istiareli bir şekilde karanlıklar ve nur kelimelerini (Zemahşerî, 1995: II, 516) kullanarak anlatır. O, insanları Kur'an ile küfür, cehalet ve sapıklık karanlıklarından, iman ve ilim nuruna (Kurtubî, 1995: V/1, 295) ulaştırır: "Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklarından nûruna çıkarman, güçlü ve hamde lâyık olan Allah'ın yoluna kavuşturman için sana indirdik." (İbrahim, 14:1) Said Nursi bu ayetin “Rablerinin izniyle nura” kısmındaki “nur” kelimesinin Resaili’n-Nur’a mutabık olduğunu, yine şartlı cifr ile Risale-i Nur’un bölümü olan İşârâtü'l-İ'câz’a işaret ettiğini söyler. Yine ona göre ayetteki “güçlü ve hamde lâyık” kısmı Arapça orijinali hesaba katıldığında Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit dönemlerine işaret etmektedir (Birinci Şua - s.845). Bu durumda ayetin şöyle bir çevirisi mümkün olur: "Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklarından Risale-i Nur’a ulaştırman, Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit’in yoluna kavuşturman için sana indirdik."
"Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (İbrahim, 14: 24) ayetinde geçen ve kelime-i şahadet, iman (Taberî, 1995: VIII/1, 266), kelime-i tevhit, Allah’ı yüceltme, O’nu övme, bağışlanma dileme, tövbe, ve dua (Zemahşerî, 1995: II, 531) olarak yorumlanmış olan “güzel bir söz” ifadesi Said Nursi’ye göre Risale-i Nur’a tekabül eder. Bu çıkarsama cifirle önce yanlışlıkla 1002 olarak hesaplanmıştır. Doğrusu 1011’dir. Elde edilen sayı -13 farkla da olsa- Risale-i Nur’un makamına tevafuk eder. Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlarda bu gibi küçük farklar zarar vermez (Kastamonıu Lâhikası - Mektup No: 38 - s.1594). Ayeti Said Nursi’nin anladığı şekilde tercüme edersek meal şöyle olur: "Görmedin mi, Allah nasıl bir misal verdi? Risale-i Nur, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.”
Kur'an Hz. Muhammed (s) için, "Seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 21: 107) ifadesini kullanır. Hz. Peygamber (s) hem dinde hem dünya işlerinde rahmettir. Dinde rahmettir çünkü geldiğinde insanlar cehalet ve sapıklık Ehl-i Kitap da kitapları konusunda ihtilaf içindeydi. O gelince onları doğru yolu gösterdi. Hükümleri, helal ve haramları belirtti (Râzî, 1997: VIII, 193) . Dünyada da rahmettir. Çünkü onun gelişiyle zilletten, savaşlardan kurtulup dininin bereketiyle zaferlere kavuştular. Said Nursi ise bu âyetin işarî anlamıyla o alemlere rahmet olanın aynası ve Kur'an gerçeğinin hakiki bir tefsirine Risale-i Nur’a işaret ettiğini söyler (Sikke-i Tasdik-i Gaybî - s.2101). O zaman ayete şöyle meal verilebilir: “Ey Risale-i Nur! Seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik."
Sonuç
Görüldüğü gibi Said Nursi’nin ele aldığımız ayetleri anlamlandırken başvurduğu anlama biçiminin tefsir usulü açısından bir değeri yoktur. Hele hele “kanaate itiraz edilemez” demesi yorumlarını sorgulanamaz hale getirir ki bunu kabullenmek mümkün değildir. Klasik tefsirler olsun, çağdaş tefsirler olsun hiçbirisi bu ayetleri böyle anlamlandırmamıştır, kendi fikirlerini sorgulanamaz konumda göstermemişlerdir. Said Nursi’nin ve Risale-i Nur’un Kur'an’da işaret edilen bir müellif ve eser olduğu iddiası vahyî temellere sahip görünmemektedir. Bir ayeti anlamlandırırken, ayetteki cümle yapısı, ayetin bağlamı ve Kur'an bütünlüğü içindeki yeri dikkate almak gerekir. Ne yazık ki, Said Nursi bu yolu takip etmemiş, ayetleri tefsir ederken hurufîliğe eğilim göstermiş, ebced ve cifr hesapları yaparak, kendisinin ve eserinin isminin Kur'an-ı Kerim’de geçtiğini muhtemel gördüğü lafızlarla özdeş addetmiş, kendisini ve eserini kutsal bir konuma taşımaya çalışmıştır. Bunu yaparken nispeten estetik bir yolu seçmiş, ısrarla kendisini değil “ürünü” ön plana çıkarmayı tercih etmiştir.
*******************************************************************
Kaynakça
1-Aksu, Hüsamettin, “Fadlullah-ı Hurufî”, İslâm Ansiklopedisi, TDV, Yay., İst., 1995.
2-Aksu, Hüsamettin, “Hurufîlik”, İslâm Ansiklopedisi, TDV, Yay., İst., 1998.
3-Erdeğer, Bülent Ş., “Apaçık Kur'an’ın Şifresi Olur mu?”, Haksöz, S. 140, 2002.
4-Firuzâbâdî, Muhammed b. Yakub, el-Kamusu’l-Muhît, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1995.
5-İbnu Manzur, Ebu’l-Fadl Cemâluddîn, Lisânu’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, ts.
6-Kayacan, Murat, “Kur'an-ı Kerim’i Okuma Biçimleri”, Haksöz, S. 96, 1999.
7-Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed, el-Câmi’ li Ahkâmi'l-Kur'an, 11 c., Daru’l Fikr, Beyrut, 1995.
8-Nursi, Said, Risale-i Nur, www.ahmetberk.cjb.net. (Bu internet sitesi, Nesil Yayınları’ının 2 cilt olarak neşrettiği Risale-i Nur’u esas almıştır.)
9-Râzî, Fahruddin, et-Tefsîru’l-Kebir, 2. bs., 11 c., Daru İhyai Turasi'l-Arab, Beyrut, 1997.
10-Taberî, Muhammed bin Cerir, Câmiu'l-Beyan an Te’vîli Âyi’l-Kur'an, 15 c., Daru'l Fikr, Beyrut, 1995.
11-Yurdagür, Metin, “Bedir Gazvesi”, İslâm Ansiklopedisi, TDV, Yay., İst., 1993.
12-Zemahşerî, Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavamidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvil fî Vucûhi’t-Te’vil, 4 c., Daru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut, 1995.
(www.muratkayacan.com)
|
|
Said Nursi’nin ve Risale-i Nur’un iç yüzünü ortaya koyan 3 bölümlük muhteşem eser! Bu belgeselde Said Nursi’nin söylediği ve kitabı olan Risale-i Nur’da yer alan birçok İslam dışı söylemi göreceksiniz. Said Nursi kitabının kendisine Allah tarafından yazdırıldığını iddia etmekte, ölülerden yardım dileyerek Allah’a ortak koşmakta, Hz.Ali’nin gaybı bildiğini ve bundan asırlar önce risalelerinin adlarını koyduğunu iddia etmektedir. Hatta Hz.Ali’nin Cebrail’i gördüğünü ve ondan sayfa halinde vahiy aldığını da söyleyerek Hz.Ali’ye iftiralarına devam etmektedir. Bunlarla da yetinmeyerek kuşların ve çekirgelerin risalelerini dinlemek için geldiğini de söylerken bir yandan da sobayı arkadaşı ilan edip onun da bazı şeyleri haber verdiğini iddia etmiştir. Ayrıca Amerika’yı över ve nurcularında misyonerlerle ittifak yapmasını gerekli görür. Kısacası Said Nursi’nin bunlar gibi akıl ve din dışı iddialarının hepsini burada sıralamamızın imkanı yoktur. Daha fazlasını belgeselde bulacaksınız. Ayrıca Risale-i Nur’da yer alan bütün bu iddiaların kaynakları sayfa numaraları verilmiştir. Böylelikle bunları sizlerde risalelerden kontrol edebileceksiniz. Bu belgeselde yalan ve iftiraya yer yoktur her şey açık ve net bir şekilde delilleriyle ortaya konulmuştur. İndirme linkleri aşağıdadır. Birçok alternatif linkten dilediğinizi seçip 3 bölümlük bu muhteşem belgeseli indirebilirsiniz.
http://ia600500.us.archive.org/29/items/saidnursi_belgesel/said.nursi.gercegi.1.avi
http://ia700700.us.archive.org/2/items/saidnursi2_belgesel/said.nursi.gercegi.2.avi
http://ia700700.us.archive.org/10/items/saidnursi3_belgesel/said.nursi.gercegi.3.avi
http://ia600509.us.archive.org/24/items/cdlerim/said.nursi.gercegi.1.avi
http://ia700701.us.archive.org/21/items/klasorlerim/said.nursi.gercegi.3.avi
http://bitshare.com/files/18p8ykgw/said.nursi.gercegi.1.avi.html
http://bitshare.com/files/a8o79j0m/said.nursi.gercegi.3.avi.html
http://www.fileserve.com/file/GG3547E
http://www.fileserve.com/file/jeKRb3a
http://www.fileserve.com/file/F9j5NpT
RİSALELERDEN BİR DEMET
1- Hazreti Mehdi kuvvetli ve kasretli şahsı maneviyi yani büyük bir cemaati temsil eder.Hazreti Mehdi manevi kılıcıyla süfyan komitesini öldürecek ve dağıtacak MÜSLÜMAN İSEVİLERİ deccal komitesini öldürecek.-MEKTUBAT SH:56
2-Hazreti İsa Alehisselam' ın şahsı manevisinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek.Hristiyanlık bir nevi Müslümanlığa inkilap edecektir [dönüşecektir] Şahsı Hazreti İsa Alehisselam o dini hak cereyanının başına geçecek.EMİRDAĞ LAHİKASI 1 SH:267
3-Mehdi ve cemaatinin şahsı manevisinin 3 vazifesi……SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBİ SH:9
.
4-O zatın 3. vazifesi, hilafeti islamiyeyi ittihadı islama bina ederek İsevi ruhanileriyle Dini İslama hizmet etmektir.MEKTUBAT SH:351
5- İncil'in Kuran-ı Kerim'e ittihad etmesi.EMİRDAĞ LAHİKASI 1 SH:58
6-Şimdi hatıra geldi ki,şeddeli lamlar ve mimler ikişer sayılsa bundan bir asır sonra ,zülumatı dağıtacak zatlar ise ,Hazreti Mehdinin şakirtleri olabilirdi.ŞUALAR SH:605
7-Kahraman ordunun başarı ve zaferi Mustafa kemale verilemez.hadisi şerife göre çıkacak zararlı o adamın Mustafa kemal olduğunu zaman gösterdi.Mustafa Kemal'e dost değilim ve itiraz ediyorum.hadisi şerifte ahirzamanda çıkacak ,islamiyetin zararına çalışacak diye haber verdiği Mustafa Kemal'dirEMİRDAĞ LAHİKASI 1 SH:254
8-Atatürk İslam deccalidir. O ölünce Şeytan dünyaya duyurdu.yani hoparlörle dünyaya duyurmuştur (radio).Süfyan su içecek eli delinecek hadisi şerifi,Atatürkün rakıyla hasta olacağınu ve israf edeceğini,alnında kafir yazılıdır hadisi şerifi,şapka giyenler içindir (zorla giyenler hariç),kendine secde ettirecek hadisi şerifi,atatürkün kendisine ve heykellerine başeğdirmesidir,ahirzamanda kimse nefsine hakim olamaz hadisi şerifi,Atatürk zamanında dans oyun ve eğlenceler ortaya çıkmıştır,Atatürk İslamiyet aleyhine çalışmıştır.atatürk Ayasofya camisini puthaneye,Osmanlının diyanet dairesini kız lisesine çevirmiştir.5.ŞUA-ŞUALAR SH:417
9- Ahirzamanda gelecek Hazreti Mehdi de Risale-i Nura kıymet verecek itikadındayım.EMİRDAĞ LAHİKASINDA TALEBELERİNE HİTABEN
10- Nur talebeleri haklı olarak risalei nurun şahsı manevisini bir nevi mehdi(telakki) anlamak ediyorlar.EMİRDAĞ LAHİKASI 1 SH:266
11- Mustafa Kemale İslam deccali,süfyan(ahirzamanda gelen kendisi gibi münafıklara önderlik eden dinsiz) dediği için 50 ''Risale-i Nur'' talebesiyle afyon ağır ceza mahkemesine sevk edilir.TARİHÇE-İ HAYAT SH:573
12-deccalin mühim kuvveti yahudidir.bir parça tevili rusyada çıkmıştır. Koministlik Yahudi milletinden olan,TROÇKİ'yi LENİN'den sonra rus hükümetinin başına geçirmiş.büyük deccalin bir kısım icraatlerini gösterdiler.-ŞUALAR SH:587
13- Süfyan komitesi Hazreti Mehdi'nin manevi kılıcıyla öldürülecektir.MEKTUBAT SH:444
14- İsa Alehisselam'ın şahsı manevisinden hakiki İsevilik dini zuhur edecek ve o din hakiki islamiyetle birleşecek.bir nevi islamiyete inkılap edecek (dönüşecektir)MEKTUBAT SH:56
15- İseviliğin şahsı manevisi,vahyi semavi kılıcıyla müthiş dinsizliğin şahsı manevisini öldürür. İsa Alehisselam İseviliğin şahsı manevisini temsil eden Deccal'i öldürür yani ilahi fikrini öldürecek.MEKTUBAT SH:6
16- İsa Alehisselam' Deccalin şahsı manevisini öldürecek,İsevi ruhaniler İsevi dininin hakikatlerini islamiyetle mezcederek(karıştırarak) dinsizliği manen öldürecektir.hz isa as gelir hz mehdiye namazda ikdida eder(uyar) diye rivayeti bu ittifaka ve kuran hakikatinin mektubiyetine(kendisine uyulan) ve hakimiyetine işaret eder.ŞUALAR SH:587
17- İslam Deccal'i masonlara aldanır.-ŞUALAR SH:594
18- Cihan harbi sebebiyle ''İslam ve İsevi'' dininin barışması zarureti doğduğunu belirtiyorSİKKE-İ TASDİK-İ GAYBİ SH:191
19- Hristiyanlıkla ittifak etmek gerekli..EMİRDAĞ LAHİKASI 1 SH:206---LEMALAR SH:151
20- İsa Alehisselam İseviliğin şahsı manevisini temsil ederek dinsizliğin şahsı manevisini temsil eden Deccali öldürür….-MEKTUBAT 1.MEKTUP SH:347
21-Deccal ve Mehdinin şahsı manevisinden bahsediyor.115.MEKTUP SH:369
22- Avrupa 2.dir.1.si hakiki İseviliği yaşayan 2.si bildiğimiz Avrupa17. LEMA SH:643
23- Aslında 2 Deccal var. İmamı Ali yalnız İslam Deccalinden bahseder.5. ŞUA SH:885
26- Büyük Deccalin cebir ve ceberutu mutlakına (zorlamasına) karşı itaat etmeyen şehit olur ve istemeyerek itaat eden kafir olmaz,belki günahkarda olmaz.devamında şahsı manevi ve İsevi ruhlardan bahsediyor5.ŞUA SH:887
28- İslam deccali horasan tarafından çıkacak demek,türk ordusu rivayet edilen zamanda,horasanda olmadığından İslam deccali orada çıkacak demektir.5. ŞUA VE 6. ŞUA SH:892
29-3 Deccal vardır. Deccalin biri Cengiz hülagü namında biridir.14.ŞUA SH:1085
30- Deccal İsa Alehisselam'dan 10 belki 20 misli yüksek boyludur.sonra yine şahsı manevi ve İsevi ruhaniyetinden ve cemaatinden bahsediyor.KASTAMONU LAHİKASI 50. MEKTUP SH:1061
32- Yahudi ve hristiyanlarla dost olabilirsinizMÜNAZARAT SH:1944
33- Dinsizler tarafından öldürülen ve dindar Hristiyan'lar bir nevi şehit olabilir13.ŞUA SH:1022
34- Çoğu yerlerde Müslüman ve Hristiyan ittifaklarından bahsediyor-20.LEMA SH:663---KASTAMONU LAHİKASI 162.MEKTUP SH:1667---EMİRDAĞ LAHİKASI 1 SH:1897-1898-----130.VE151. MEKTUP SH:1766----SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBİ SH:12062
35- Hristiyanlık namına örfi kanunlar,medeni düsturlar alınmış,başka bir suret verilmiştir.bu suret tebdil edilse(değişse) o libas(elbise) değiştirilse,yine İsa Alehisselam' ın esas dini baki kalabilir. İsa Alehisselam' tekzip (yalanlama) ve inkar çıkmaz..29.MEKTUP SH:557
36- elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve isa as a mensup hristiyanların mazlumları çektikleri felaketler,onlar hakkında bir nevi şehadet(şehitlik) denilebilir.(SAİDİ NURSİ-KASTAMONU LAHİKASI SH:111)
37-dinsizler tarafından öldürülen ve dindar hristiyanlar bir nevi şehit olabilir(13.ŞUA SH:1022)
İKİNCİ DEMET
************************
1.(Hırıstıyanların mazlumları şehid olarak ölür)diyor.(.fıkhi tesbitler a.32)
2.(Cehennem dünyadadır)diyor.(mektubat1.mektub)
3.(Dinsiz müslüman gayrimüslim mümin) diyor..(mektubat 9. mektup)
4.Fatimi ve safevi devletlerine ehli beyt diyor (mektubat 19.mektup)
5.Resulullahın kayınpederi Hz.SÜFYAN için (biçare mülhid peygamberi tanımayan kalpsiz adam bak kureyşin iki muannid büyüğü bir tek ihbarı gayb ile imana geldi.ne kadar kalbin bozulmuşki manevi tevatürle,bu ihbarı gaybi gibi binler mucizatı işitiyorsun yine iman etmiyorsun) diyor..(mektubat 19)
6.Yazılarında NAKLİ ESAS ALMADIĞINI ÖĞÜNEREK SÖYLÜYOR mektubat 19.)
7.imamı rabbani hz.lerin endisine bediuzzaman dediğini fakat onunkendinebir mürşitbul tavsiyesine uymadığını kuranı mürşid edindiğini söylüyor(mektubat 28.mektub)
8.Tarikat düşmanlığı yapıyor(mektubat 28.mektub)
9.Risalei nurların keramet sahibi olduğunu söylüyor 28.mektup mektubat)
10.Mürşidden ayrılmak övülüyor..(Mektubat 28)
11.İki kafası varmış eski said yeni said isteyince yeni kafasını takıyormuş (M.28.mektup )
12.Evliya türbelerine mukaddes ziyeret yerleri olarak bakmamalı diyor (M.28. mektup)
13.(vehhabiler çok iyi namaz kılıyor diyor) vehhabiliğin tehlike olmadığını islam havzında eriyip gideceğini yazıyor..(mektubat 28.mektub)
14..bana kuran yeter diyor...mektubat 28. mektub)
15.(iman ilminde fetve vermekle vazifelendim diyor mektubat 29
16.Mehdinin risali nur olduğunu söylüyor...(sikkei tasdiki gaybi s. 9)
17.(risalelerin hz.mehdi olduğunu ısbata kalkıyor sikkei tasdiki gaybi s15..
18(nassı hadisle risaleler tecdidid din hususunda bir MÜCEDDİTTİR) DİYOR (S.T GAYBİ S.19)
19.Kendisi için radıallahü anh denmesiini uygun bulduğunusöylüyor..(s.t.gaybi s. 67-265..)
20.Talebeler ile geçimsiz olduğunu itiraf ediyorGeçinmediği talebeleri hocalarına şikayet ederken (dördü birden gelmesin ikişer ikişer gelsinler diyor (s.t.gaybi s.30-31)
21.seyyid fehim hz.lerinin kendisine ders vermeye tenezzül etmediğini yzıyor.dipnotta KİMSEYE SUAL SORMADIĞI AMA HER SUALE CEVAP VERDİĞİ yazıyor.
22.Yirmi yıllık ilmi 3 ayda tahsil etiğiini yazıyor..(tarihçeyi hayat..S.39)
23.Seleflerim.c.efgani,,M.abduh..ali suavi..hocatahsin ve ittihadı islamı hedef tutan namıkkemal ve s.selimdir)diyor bunların hepsi masondu..(t.hayat 67)
24.Üniversite kurmak için 19 bin aldığını itiraf ediyor ama paranın akıbeti meçhu....(s 107---143)
25.Millet meclisinin halfeliğide yürütmesini tasvip ediyor (t.hayat..142)
26.RİSALELERİ KENDİ YAZMAMIŞ.(T.hayat s.161)
27.(Bu şehre bir kutup bir gavsı azam gelse seni on günde velayet derecesine çıkaracağım dese sen risaleleri bırakıp onun yanına gitsen ısparta kahramanalrına arkadaş olmazsın )diyor...Yani evliya olursun amanurcu olamazsın diyor (t.hayat..s.289)
28.Abdulhamid devrine istibdat devri demesi eski said devrinde imiş...(t.hayat..s.287-288)
29.Cumhuriyet rejimi ile laikliği öğüyor...(tarihçeyi hayat s.408-409)
30.Nakilerle meşgul değilmiş onun rehberi yalnız kuranmış (T.hayat..s.626)
31.Sbdulhmid handan en çok ben zarar gördümdiyor..(divanı harbi örfi..s.13)
32.Meşrutiyet için (meşrutiyt adalet ve şeriattr)diyor..ilerde cumhuriyetide öğecek Abdulhamid han için (peygambere uymayıp zulmeden padişahda olsa hayduttur)diyor (divanı harbi örfi...s.15)
33.Selefilerin masonlar olduğunu tekrar ediliyor..(Divanı harbi örfi..s.21)
34.Ben dindar cumhuriyetçiiyim diyor..(şualar..s.247)
35.(Mehdi seyyiddir ben seyyid değilim risaleler mehdilik vazifesi yapıyor diyor şualar s..364)
36.M.kemale isyan edenlere münafık diyor.ŞAPKA secdeye gitmekle müslüman oldu diyor (şualar..s.365-366)
37....EBCED HESABI İLE RİSALELERİN ÖĞÜLDÜĞÜNÜ yazıyor(Şualar s.542)(ayrıntılı bilgi aşağıdadır)..
38.Risalei nurlar VAHİY DEĞİL İLHAMÖ İMİŞ.(Şualar..s..548)
39.Risaleler kurandan başka kitapdan alınmamış..(Şualar.s...554)
40.h.benna ...s.kutup un kurudğu MÜSLÜMAN KARDEŞLER teşkilatını öğüyor...(emirdağ l...s..34)
41.Sakalıbıraktıkdan sonra kesmek haramdır diyor..(em.lah..48.49)
42.Mehmet akif risaleleri fevkaleade takdir ediyormuş..(em.lah. s..161)
43.Enver paşaya merhum diyor (em.lah.s.272)
44.Nur talebeleri siyasete mecbur olurlarsa siyaseti dine alet etsinler diyor..(em .lah..138)
45..Ulama diş dolgusuna cevaz vermedi ama ben haddim olmayarak veriyorum diyor...(barla lahikası..s ..157)
3. DEMET
A'ÎD NURSÎ KİTAPLARINDA DİYOR Kİ:
1- "ALLAH ÂYETİ BÖYLE DESEYDİ DAHÂ GÜZEL OLURDU."
2- "SULTÂN ABDÜLHAMÎD HAYDUTDUR."
3- İTTİHÂDÇİLARDAN (MASONLARDAN) 19 BİN ALTIN ALDIM."
4- CUMHÛRİYYETCİLERDEN,150 BİN BANKNOT ALDIM."
5- “MAZLUM KÂFİRLER ŞEHÎD OLUR."
6- “DÎNLER ARASI DİYALOĞU SAVUNUR."
7- “ERMENİLERLE DOST OLUP EL-ELE VERECEĞİZ."
8- “ŞİMDİYE KADAR YAZILAN TEFSİRLERİN EN ÜSTÜNÜ; NURCULUK RİSÂLELERİDİR.”
9- “BU DEVRDE TARÎKATA LÜZÛM YOKTUR."
10- “SÖZLER KİTÂBIMI 40 DAKÎKA OKUYAN EVLİYÂ OLUR."
11- “MEHDÎ, 1400’DE GELECEK."
12- "JÖN TÜRKLERİN (MASONLARIN) ÇOKLARI İYİDİR."
13- “MASON CEMÂLEDDÎN EFGÂNÎ VE MASON MUHAMMED ABDUH’A ‘ÜSTÂDIM' DİYOR."
14- “MASON İTTİHÂD -TERAKKÎ PARTİSİ̇NİN TEŞKÎLÂT-I MAHSÛSASI KADROSUNDAN OLUP TETİKÇİLERDENDİR.”
15- “OSMÂNLI DEVLETİNİN İSLÂMLA ALÂKASI YOKTUR."
16- “EBCEDLE GAYB BİLİNİR."
17- “KUR’ANİ KERİMDEN BAŞKA HER KİTÂBA İSRÂ'ÎLİYYÂT GİRMİŞTİR."
18- “KÜRT TE'ÂLİ KURUCULARINDANDIR."
19- “EN ÜSTÜN MİLLET KÜRT MİLLETİDİR."
20- “İMÂM-İ RABBÂNÎ’YE TENKÎD EDEREK DERİM Kİ…"
21- “TAHSÎLİ ÜÇ AYDIR."
22- “ESHÂBDAN SONRA GELEN EN BÜYÜK ÂLİMMİŞ…”
23- "TÎMÂRHÂNEDE ALTI AY DELİLİKTEN TEDÂVÎ GÖRMÜŞTÜR.”
24- "KUR’ÂN-İ KERİMDE 33 YERDE BENDEN BAHSEDİLİYOR”
25- “RİSÂLE-İ NÛRUN YAZILMASINA ÇALIŞMAK,100 BİN KÜRDÜN ÖLDÜRÜLMESİNDEN İYİDİR.”
KAYNAKLAR:
1- İŞÂRÂTÜ’L- İ’CÂZ, BAKARA SÛRESİ, 25. ÂYET-İ KERÎME AÇIKLAMASI;
2- TARİHÇE-İ HAYAT;
3- 14. ŞÜ’Â;
4- 14. ŞÜ’Â;
5- KASTAMONU LÂHİKASI;
6- SİKKE-İ TASDÎK-İ ĞAYBÎ;
7- TARİHÇE-İ HAYAT;
8- İŞÂRÂTÜ’L- İ‘CÂZ;
9- MEKTÛBÂT, 5.MEKTÛB;
10- MEKTÛBÂT, 5.MEKTÛB;
11- SÖZLER;
12- MÜNÂZARAT;
13- TARİHÇE-İ HAYAT;
14- MÜNÂZARAT
15- VOLKAN GAZETESİ, SAYI,18;
16- SİKKE-İ TASDÎK-I ĞAYBÎ;
17- MUHÂKEMAT;
18- PROF. DR. TÂRIK ZAFER TUNAYA, TÜRKİYYE’DE SİYÂSÎ PARTİLER, C.2, S 215;
19- DÎVÂN-İ HARB-İ ÖRFÎ;
20- MEKTÛBÂT, 8.MEKTÛB;
21- SİKKE-İ TASDÎK-I ĞAYBÎ;
22- SÖZLER
23- ŞU’ÂLAR,14.ŞÜ’Â, TÂRÎHÇE-İ HAYÂT
24- SİKKE-İ TASDÎK-I ĞAYBÎ
25- 12. ŞÜ’Â
Bi yığın saçmalık dolu bu kitapta, hâlâ bu adamın peşinden gidenlere allahu teala hidayet nasib etsin amin. (S. Bezmez)
YOK, HAYIR... BUNLAR GERÇEK OLAMAZ !!!
Said-i Nursi'nin 1995 yılında Envar Neşriyat tarafından yayınlanan, Risale-i Nur Külliyatından "Sikke-i Tasdik-i Gaybi" isimli Kitabı elimize geçti (Kitabıhttp://www.nurunsozu.com/rsm/RisaleiNurPdf/Sikke_i_Tasdik_i_Gaybi.pdfAdresinden okuyabilirsiniz).
Okurken pek çok kez "Bunlar gerçek olamaz" diye içimizden geçirdik. Zira Said-i Nursi'nin, diğer kitaplarında olduğu gibi, kalbine gelen ilhamlarla (!) yazdığı bu Kitap da maalesef baştan sona hurafelerle dolu olduğu gibi, insanları kolayca saptırabilecek bir üslupla hazırlanmış. Hepsine teker teker cevap yazmaya kalksak, sayfalar sürer. Ancak kısaca bazı noktalara değinirsek, mesele anlaşılacaktır inşaallah.
Şöyle ki;
Kitabın hemen dokuzuncu sayfasında;
"...İmam-ı Ali ve Gavs-ı Âzam ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler..." diyerek, Risale-i Nur'un ta 14 asır önce Hazret-i Ali "Radiyallahü anh" efendimiz tarafından bildirildiğini, yani gaybdan haber vermiş olduğunu, söylüyor.
Oysa ki; Gaybı ancak Allah bilir. O, Âlim-ül-gayb [gaybı bilen]dir (Haşr 22) ve Allâmül-guyûb [gaybları en iyi bilen]dir. (Sebe 48)
Bu konudaki birkaç âyet meali şöyledir:
(Allah’ın, gaybları en iyi bilen olduğunu hâlâ anlamadılar mı?) [Tevbe 78]
(De ki: Gaybı bilmek Allah’a mahsustur.) [Yunus 20]
(Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.) [Hud 123, Nahl 77]
(De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.) [Neml 65, Hücurat 18]
Evet, Allahü teâlâ bildirirse Resulü de, evliyası da bilebilir. Ancak şimdiye kadar hiç bir İslam alimi, hiç bir Mezhep imamı, hiç bir Müctehid, hiç bir Müceddid böyle bir şey bildirmemiş, kitaplarında böyle bir şey yazmamışlardır. Dolayısıyla Said-i Nursi'nin bu sözlerinin ilmi hiç bir değeri yoktur.
***
Aynı sayfada;
"...O zâtın üçüncü vazifesi, Hilâfet-i İslâmiyeyi İttihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip Dîn-i İslâma hizmet etmektir..." diyor.
Defalarca yazdık;
İslamiyet son ve kıyamete kadar geçerli tek dindir. Geçmiş tüm dinler hükmünü yitirmiş Hak Teala tarafından yürürlükten kaldırılmıştır. Hazret-i İsa aleyhisselam, Hazret-i Muhammed Aleyhisselam’ın ümmeti olacak ve hükmü kaldırılmış hristiyanlığa değil, SON DİN OLAN ve kıyamete kadar hükmü geçerli olan İslamiyete hizmet edecektir.
Ancak Hristiyanlık Said Nursi tarafından hâla geçerli ve hükmünü yitirmemiş bir din olarak servis ediliyor ve İslamiyetle omuz omuza gelmesinden , yani iki dinin birleşmesinden bahsediyor.
Allahü Teala Kur'an-ı Kerimin çeşitli yerlerinde;
(Allah indinde hak din, yalnız İslam’dır.) [Âl-i İmran 19] (Başka dinler hak değildir.)
(Kim İslam’dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] (İslam’dan başkası geçersizdir.)
(Allah, Resulünü, hidayet ve hak din İslamiyet’le gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahit olarak Allah yeter.) [Feth 28]
(Müşrikler istemeseler de, İslam dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak için resulü Muhammed aleyhisselamı, [sebeb-i hidayet olan] Kur’an ve İslam diniyle birlikte gönderen Allah’tır.) [Saf 9]
(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3] (Allah’ın beğendiğini beğenmeyenlere ne demeli?)
(Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, [İslam düşmanlığında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51]
buyuruyor.
***
Rüyaların delil olamayacağını bilmelerine rağmen, kendilerine "Şakird" denilen talebelerinden Rıza efendi Kitabın 21. Sayfasında, Said-i Nursi'nin tamamen kalbine gelen ilhamlara yazdığı Külliyat için, bir rüyasında, Hazret-i Ebu Bekir "Radiyallahü Anh" Efendimizin Peygamber Efendimizin talimatıyla Kürsüye çıkıp Risale-i Nur'dan 29. Sözü okuduğunu gördüğünü söylüyor. Yine aynı sayfada şakirdlerden Osman Nuri de gördüğü rüyasında, Peygamber Efendimizin, Said-i Nursinin içeri gelmesiyle, dayandığı yerden doğrulup Said-i Nursi'ye iltifat ettiğini söyleyerek Risale-i Nur Külliyatına "ilahi" bir değer kazandırmaya çalışıyorlar. Ve bunu da Kitabın 42. Sayfasında bizzat Said-i Nursi şu sözlerle savunuyor:
"...Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutub, bir Gavs-ı A'zam gelse, dese: "Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım." Sen, Risale-i Nur'u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın..."
Halbuki hiçbir evliyanın ilhamı senet değildir. Evliya ilhamından sorumlu da olmaz. Hallac-ı Mansur hazretleri enel hak demiş, İbni Arabi ve Bayezid-i Bistami hazretleri gibi büyük zatların da hatalı ilhamları olmuştur. İlhamların doğruluğu, İslamiyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
"Edille-i şer’iyyeye yani dindeki dört delile uymaya emrolunduk; ama Evliyanın ilhamlarına uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir." (1/ 272)
Ancak Said-i Nursi kitaplarında sürekli "birden ihtar edildi ki, birden kalbime ilham geldi, ...hakikatten haber aldım" şeklinde ifadeler kullanarak, sözlerinin ilmi hiç bir değeri olmadığını yine kendisi gösteriyor.
***
Ve asıl dalalet, Said-i Nursi ve şakirdlerinin, Kitabın 52. Sayfasından itibaren, Risale-i Nur ve Said-i Nursi'nin Kur'an-ı Kerimin çeşitli yerlerinde bildirildiğini yazmaları! Kendilerince yaptıkları ebced hesaplarıyla Kur'an-ı Kerim'de onlarca Ayet-i Kerime güya Risale-i Nur ve Said-i Nursi'yi gösteriyormuş ( mesela Yunus Suresi, Hud Suresi, Zümer Suresi, Nur Suresi...).
Dalaletin bu kadarına ilk kez şahit olduk!
Zira şimdiye kadar gelen Mezhep İmamlarımız, ki bunlardan İmam-ı Azam Hazretleri Hadis-i Şeriflerle methedilmiştir, Müctehidlerimiz, Müceddidlerimiz ve hatta Kur'an-ı Kerimin tek muhatabı olan Resulullah Efendimiz Kur'an-ı Kerimi anlayamamış [Haşa] ama Said-i Nursi ve şakirdleri anlamış (!). Öyle ya, şimdiye kadar Said-i Nursi'nin ve Risale-i Nur Külliyatının Kur'an-ı Kerimde, hem de onlarca Ayet-i Kerimede işaret edildigini bildiren hiç kimse olmadı.
Yirmidokuzuncu sayfada;
"...Birinci Şuâ'da bir-iki âyetin işaretinde, Risale-i Nurun sâdık talebeleri iman ile kabre gireceklerini ve ehl-i Cennet olacaklarını, kudsi bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulundugu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes'eleye ve çok kıymetdar isârâta tam kuvvet verecek bir delil ister, diye beklerdim. Çoktanberi muntazırdım. Lillâhilhamd, iki emare birden kalbime geldi..." diyen Said-i Nursi, Risale-i Nur'u da Kur'an-ı Kerimin "çok kuvvetli tefsiri" diye methediyor.
Halbuki Kur’an-ı kerimi tam olarak yalnız Resulullah anlamıştır. Çünkü muhatabı Odur. Kur’an Ona gelmiştir. Ondan başkası tam anlayamaz. Onun için Allahü teâlâ buyuruyor ki:
(İnsanlara açıkla diye Kur’anı sana indirdik.) [Nahl 44]
Resulullah, Kur’an-ı kerimin tefsirini Eshabına bildirmiştir. Eshab-ı kiramın bildirdiğinden başka türlü söyleyenler, dalalete, hatta küfre düşer. Tefsir, yoruma değil, nakle dayanır. Şahsi görüşe göre tefsir yapmanın büyük zararını iyi bilen Hazret-i Ebu Bekir, (Kur’an-ı kerimi kendi görüşümle tefsire kalkarsam, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler) buyurmuştur. (Şir’a)
Hadis-i Şerifte;
(Kur’anı kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur.) [Deylemi, M.Rabbani] buyuruluyor.
Zaten, bizim gibilerin, dini öğrenmek için, tefsir ve hadis okuması uygun değildir. Çünkü Kur’an ve hadisi yanlış anlamak veya şüphe etmek imanı giderir.
Kur’an-ı kerimi anlamak için Resulullahın açıklamalarını bilmek gerekir. Sünneti de anlamak için Eshab-ı kiramın ve âlimlerin açıklamalarını bilmek gerekir.
Kur’anın hakiki tefsirini yapan, doğru manasını veren, ancak onun muhatabı olan Muhammed aleyhisselam ve Onun hadis-i şerifleridir. Bu hadis-i şerifleri de, ancak Eshab-ı kiram ve müctehid imamlar anlayabilmiş, Müslümanlar da bu âlimlerin anladıklarına uymuştur. Şu halde, Kur’andan ve hadisten ve bunların tercümelerinden din öğrenmek mümkün olmaz.
Her Müslüman, dinini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan ilmihallerden öğrenmelidir!
ABDÜLAZİZ BAYINDIR DAN
1- Said Nursî’ye Yakıştırılan Özellikler
Birçok tarikatta olan Nur-u Muhammedî ve Hakikat-i Muhammediye inancı Nurcularda da vardır. Said Nursî, kendisinin Hakikat-i Muhammediyeyi temsil ettiğini dolaylı yoldan anlatır. Ona göre Risale-i Nur’un kaynağı ve esası Nur-u Muhammedî’dir
[1]. Kendisi ise o risalelerin hakikati ve manevi kişiliğidir
[2]. Bunun anlamı, Nur-u Muhammedîyi yani Hakikat-i Muhammediyeyi kendisinin temsil ettiğidir. Risale nurlarda Said Nursî’nin bu özelliklere sahip olduğunu gösteren ifadeler vardır.
[1] Emirdağ Lâhikası (1) Mektup No: 71, a.g.e, c. II, s.1725 “Risale-i Nur hakkında ve o Nurun menbaı ve esası olan Nuru Muhammedî (a.s.m.) …”
[2] Emirdağ Lâhikası (1) Mektup No: 71, a.g.e, c. II, s.1725 “Gerçi o âhir kasidesinde Risale-i Nur'un hakikatini ve şahs-ı mânevisini murad etmiş…”
a- Birlik makamında olduğu iddiası
Allah ile hakikat-i Muhammediye, aynı gerçeğin ön ve arka yüzleri sayıldığından Hakikat-i Muhammediyeyi temsil eden kişi, “Birlik” makamında kabul edilir. Said Nursî, şu sözleriyle kendinin bu makamda olduğunu iddia eder:
“Açmayı aklımdan bile geçirmediğim bir sırrı açmaya mecbur kaldım. Şöyle ki:
Risale-i Nur'un manevî kişiliği (Said Nursî) ve onu temsil eden has şakirtlerinin manevi kişilikleri "Ferîd = Bir tek olma" makamıyla şereflendikleri için onların üzerinde, ne bir ülkenin kutbunun ne de zamanının büyük bölümünü Hicaz'da geçiren kutb-u âzamın yetkisi vardır. Bu sebeple kutb-u âzamın dahi emrine girmek zorunda değillerdir. Her devirde var olan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmazlar. Ben, eskiden Risale-i Nur'un manevî kişiliğini (Said Nursî’yi), o imamlardan biri zannederdim. Şimdi anlıyorum ki Gavs-ı Âzam, hem kutub hem gavs hem de "Ferdiyet = Birlik" makamında olduğundan, âhir zamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet = Birlik makamıyla şereflenmişlerdir. Gizlemeye lâyık bu büyük sırra göre, Mekke-i Mükerreme’de hiç beklenemeyecek bir şey olsa da Risale-i Nur aleyhine kutb-u âzamdan bir itiraz gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmamalı, o mübarek kutb-u âzamın itirazını bir iltifat ve selâm gibi saymalı, ilgisini kazanmak için, itirazın odaklandığı noktaları o büyük üstadlarına izah etmeli ve ellerini öpmelidirler[1].”
Kutup; en büyük velî bilinir. Tarikatçılara göre, erenlerin başı ve Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibidir. Yani evreni yönetmede yetki sahibidir.
Kutuptan sonra gelen iki kişiye “imâmân” derler. Bunlardan birine “imam-ı yemîn”, diğerine “imam-ı yesâr” adı verilir. İmam-ı yemîn (sağdaki imam) kutbun hükümlerine, imam-ı yesâr (soldaki imam) da hakikatine mazhar sayılır. Yani biri kutbun kararlarını, diğeri de gerçek yönünü bilir, derler. Kutup ölünce yerine imam-ı yesâr geçer. Kutup ile iki imam, üçleri oluşturur
[2]. Yukarıda geçtiği gibi Said Nursî önceleri kendisinin bu imamlardan biri olduğunu zannedermiş.
Birden çok kutubdan söz edildiğinden baş Kutba Kutbu'l-Aktab denir. Ona, kendisine sığınanlara yardım eden anlamında Gavs ya da Gavs-ı Azam da denir. Said Nursî de kendisine Gavs-ı Âzam demiştir.
Bu inanç mensuplarına göre Kutub, Hakikat-ı Muhammediye’nin kendisinde göründüğü kişidir. Hasan Feyzî’nin Said Nursî için yazdığı ve onun “Pek parlak kaside” diye övdüğü şiirde bu anlamlar kullanılmıştır:
“Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li'l-Âleminin cilvesi,
Çünkü sensin şimdi Şefiü'l-Müznibînin vârisi.
Ağisnâ yâ Gıyâse'l-Müstağîsîn" bir duası,
Ey şule-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur”
[3]!
Şiir şöyle sadeleştirilebilir:
Çünkü sensin bu asırda âlemlere rahmet olan Muhammed’in görüntüsü
Çünkü sensin şimdi günahkârlara şefaat edecek olan Muhammed’in varisi
Günahkârların sana şudur bir çağrısı: “Yardım et bize, ey yardım isteyenlerin yardımcısı!”
Ey âleme rahmet Muhammed’in alevi, Nur Elçisi!
Bu makamın Kutb'ul-İrşad ve Kutbu'l-Vücud denilen iki çeşidi vardır. Onlara göre Kutbu'l İrşad, peygamberlik kurumunun iç yüzünü; Kutbu'l Vücud ise Hakikat-ı Muhammediye’nin iç yüzünü temsil eder
[4]. Kutb’ul-irşad ile ilgili olarak İmam Rabbânînin sözleri daha önce geçmişti. Kutbu'l Vücud’un her dönemde ancak bir tane bulunabileceği kabul edilir. İşte Said Nursî kendisinin bu birlik makamında olduğunu iddia eder. Kendi orada olduğu için Risale-i Nur şakitlerini de yanına almış oluyor.
İki imamdan sonra yeryüzünün dört yönünü yönettiği iddia edilen Evtad-ı Erbaanın (Dört Direk), daha aşağılarda ise yedi iklimi yönettiği iddia edilen Yedilerin (Abdal, Ahyar) ve halka yardım ettiği iddia edilen Kırkların (Nücebâ) ve insanları gözetleyip denetlediği iddia edilen Üç yüzlerin (Nükeba) var olduğu kabul edilir. Said Nursî’ye göre, yeryüzünü yönetenlerin başı olan kutb-u âzamın makamı, Risale-i nur şakirtlerinin makamından çok düşüktür. Bu sebeple onlar, Kutb-u âzamın emrine girmek zorunda değillerdir. Zaten o, Risale-i Nuru kavrayamayabilir. Böyle birinin Risale-i Nur aleyhine itirazda bulunması mümkündür. Risale-i Nur şakirtleri bundan dolayı sarsılmamalı, o mübarek Kutb-u âzamın itirazını bir iltifat ve selâm gibi saymalı, ilgisini kazanmak için, itirazın odaklandığı noktaları o büyük üstadlarına izah etmeli ve ellerini öpmelidirler.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanlardan kimi Allah’tan önce, ona benzer saydığı şeylere tutulur. Onları Allah'ı sever gibi severler. - İman edenlerin Allah sevgisi ise daha kuvvetlidir. - Bu yanlışa düşenler, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah’ın azabının pek ağır olduğunu keşke o azabı görecekleri gün gibi görebilselerdi.
Önder sayılan kişiler o gün, kendilerine uyanlardan sıyrılıp uzaklaşırlar. Artık o azabı görmüşler ve aralarındaki bütün bağlar kopmuştur.
Onlara uyanlar şöyle diyeceklerdir: "Ah, elimize bir fırsat daha geçse de biz de onlardan uzaklaşsak! Tıpkı onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi...” İşte böyle!.. Allah onlara, kendilerinin yaptıklarını gösterirken içleri yanacaktır. Artık o ateşten çıkacak değillerdir”. (Bakara 2/165–166–167)
[1] Kastamonu Lâhikası Mektup No: 121, a.g.e, c. II, s. 1644. Yazı sadeleştirilmiştir, aslı şöyledir: “Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale-i Nur'un şahsı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahsı mânevîsi "Ferid" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlakayla Hicaz'da bulunan kutb-u âzamın tasarrufundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam'da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, "Ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke-i Mükerremede dahi farz-ı muhal olarak Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutbu âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir... Said Nursî.”
[2] Hasan Kamil YILMAZ, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995.
[3] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s.2102
[4] Bkz. Hasan Kamil YILMAZ, “Ricâl’ul-Gayb”, Altınoluk Mecmuası, Aralık 1995.
b- Bediuzzaman olduğu iddiası
Bedi’in sözlükte iki anlamı vardır: Biri; örneği ve benzeri olmayanı yaratmaktır. Bu özellik yalnız Allah’ta olur. “O, göklerin ve yerin bedi’idir.” (Bakara 2/117) Yani gökleri ve yeri, örneği ve benzeri yokken yaratandır.
Bedi’in ikinci anlamı; “örneği ve benzeri olmayan varlıktır
[1]” Buna göre Bediüzzaman; bu zamanın, örneği ve benzeri olmayan kişisi, demek olur. Bu özellik sadece insan-ı kâmil ve hakikat-i Muhammediye kavramlarına uygun düşer. Said Nursî’nin, “Pek parlak bir kaside” diye övdüğü bir şiirinde Hasan Feyzi onu şöyle anlatır:
“Asl-ı evvelisin balın, şekerin,
Deryasısın cümle ilmin, hünerin,
Gelmedi cihana böyle eser benzerin
Ey mir'ât-ı rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur”
[2]!
Şiir şöyle sadeleştirilebilir:
İlk kaynağısın balın, şekerin
Hem denizisin ilmin, hünerin
Gelmedi cihana böyle eser benzerin
Ey âleme rahmet Muhammed’in aynası Nur Elçisi!
Buradaki “Risaletü'n-Nur” Nur Elçisi anlamınadır. Risalet, elçilik demektir. Mastara ism-i fail anlamı verilebildiği için “elçi” anlamına da gelir. Sayısız yerde Risale-i Nur sözüyle Said Nursî’nin manevi kişiliğinin kastedildiği ifade edildiği için “Risaletü'n-Nur”a “Nur Elçisi” anlamı verildiği ortaya çıkmaktadır.
İddiaya göre Bediüzzaman lakabı ona, pek genç yaşta iken, olağanüstü özelliklere ve okyanus büyüklüğünde bir ilme sahip olduğunu gören ilim adamları tarafından verilmiştir
[3].
[1] Şemseddin Sami, Kamusi Türkî, İstanbul 1317 tarihli nüshadan ofset baskı, İstanbul, 1999.
[2] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s. 2102.
[3] Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı, a.g.e, c. II, s. 2129.
c- Âlemlere rahmet olduğu iddiası
Allah Teâlâ Peygamberimiz için şöyle buyurur: “Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”. (Enbiya 21/107)
Hasan Feyzi, bu ayetin Said Nursî’ye işaret ettiği iddiasıyla bir şiir yazmış, Said Nursî de o şiir için şunları söylemiştir: “… Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir görüntüsü, bir örneği olduğundan,
hakikat-i Muhammediye nin (a.s.m.) bir kısım özellikleri, mecâzî anlamda cüz'î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız Hakikat-i Ahmediye (a.s.m) ile aynası arasındaki farka işaret için kelimeler ilâve edildi[1].” Şiir çok uzun olduğu için bazı bölümlerini almakla yetineceğiz.
“Huzur bulur bugün seninle âlem,
Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur! (Nur Elçisi!)
(…) Bu hasta gönüller çoktan perişan,
Varsa sende eğer Lokman'dan nişan,
Bir şifa sun, gel, ey mahbub-u zişan,
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
Son iki mısra şu şekilde sadeleştirilebilir:
Bir şifa sun, gel, ey Allah’ın sevgilisi
Ey âlemlere rahmet olanın (Muhammed aleyhiselamın) görüntüsü, Nur Elçisi.
“(…) Fahr-i Âlem, Arştan bu yere indi,
Şâh-ı Velâyet gelip Düldül'e bindi,
Zülfikar'a bugün, artık nur dendi,
Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
Dörtlük şu şekilde sadeleştirilebilir:
Âlemin iftihar ettiği Muhammed Arştan bu yere indi
Veliler padişahı Ali Düldüle bindi
Zülfikar adlı kılıcına bugün Nur dendi
Ey bu zamanda âleme rahmet Nur Elçisi!
“(…)Yolumuz, bu Nurun bu nurlu yolu,
Olduk hepimiz o Nurun bir kulu,
Nur yolunda yürüyen hem ne mutlu”
Ey nümune-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!
(Ey âlemdeki rahmetin örneği, Nur Elçisi!)
“(…) Bu âlemde madde değil, bir özsün,
Her zerreden bakan bütün bir gözsün,
Kâinatı hayran eden bütün bir yüzsün,
Ey misal-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
(Ey âleme Rahmet Muhammed’in örneği, Nur Elçisi!)
[2].
[1] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s. 2101–2102. Yazı sadeleştirilmiştir, aslı şöyledir: “… Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümunesi olmasından, hakikati Muhammediyenin (a.s.m.) bir kısım evsafını, mânâyı mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye, bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız Hakikati Ahmediye (a.s.m) ile aynasının farkına işareten bazı kelimeler ilâve edildi”.
[2] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s.2102-2103.
d- Darda kalana yardım ettiği iddiası
Hasan Feyzi’nin yazdığı ve Said Nursî’nin beğendiği şiirde şu iddialar yer alır:
“Cürmümüzle külhan gibi pürnârız,
Dert elinden hem her gün zâr u zârız.
Affet bizi madem sana hep yârız,
Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
Bu satırlar şu şekilde sadeleştirilebilir:
Günahımızla külhanlar gibi yanarız
Dert elinden her gün inim inim inleriz.
Affet bizi madem sana yarız
Ey âlemlere rahmet Muhammed’in nuru, Nur Elçisi!
“(…) Gökler saldı belâ, yer verdi belâ,
Sarstı âfâkı bir acı vaveylâ,
Rahmet et âleme, ey nur-u Mevlâ!
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
Bu satırlar şu şekilde sadeleştirilebilir:
(Göklerden bela yağdı, yerden bela fışkırdı
Dört bir yanı acı çığlıklar sardı.
Acı bu âleme ey Mevla’nın nuru
Ey âlemlere rahmet Muhammed’in görüntüsü, Nur Elçisi!
“Çevrildi ateşle bu koca dünya,
Bir cehennem gibi kaynadı derya.
Yetiş imdada ey şâh-ı evliya!
Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
[1].
[1] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s.2102
e- Kur’ân’ı ve Allah’ın isimlerini taşıdığı iddiası
Said Nursî, Hasan Feyzi’nin bir şiiri sebebiyle şu sözleri söylemiştir: “Risale-i Nur’un has şakirtlerinden ve eski öğretmenlerinden Hasan Feyzî, gayet samimî bir kanaatle ve kuvvetli bir itimatla ve derin bir ilimle ve parlak bir imanla ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî'den
[1] aldığı ilhamla Risale-i Nur'un mahiyetini tarif ve o Nurun kaynağı ve esası olan Nur-u Muhammedî (a.s.m.) ve hakikat-i Kur'ân ve sırr-ı imanı tarif için bu kasideyi yazmıştır[2].
Burada geçen “Nur-u Muhammedî, hakikat-i Kur'ân ve sırr-ı iman” sözleri önemlidir. Kendisini Risale-i Nur’un hakiki ve manevi şahsiyeti sayması sebebiyle o, bu özelliklerin tamamını kendinde görmektedir. Bunlar Hakîkat-i Muhammediye inancına tam olarak uyar. Çünkü Hakikat-i Muhammediyenin, bütün peygamberlerin ve velilerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynak olduğu, Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olduğu iddia edilir[3]. Bu sebeple Said Nursî ve Risale-i Nurlar, hakikat-i Kur’ân, yani Kur’ân’ın aslı ve gerçeği sayılıyor ve sırr-ı iman, yani imanın sırrı kabul ediliyor. Hasan Feyzi bunu daha açık ifade eder:
“Dertlere dermansın, mahbub-u cansın,
Hem câmiü'l-esmâ ve'l-Kur'ân'sın,
Hem de nur-u Haktan bize ihsansın,
Ey bir rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!
[4].
Bu satırlar şu şekilde sadeleştirilebilir:
Dertlere dermansın, sevgilisisin canın,
Hem Kur’ân’ı kapsarsın, hem isimlerini Allah’ın,
Hem de Hakk’ın nurundan bize ihsansın,
Ey âleme rahmet, Nur Elçisi!
[1] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Said Nursî’nin kitaplarından birinin adıdır.
[2] Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 71, a.g.e, c. II, s. 1725. Yazı sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Gayet samimî bir kanaatle ve kuvvetli bir itimatla ve derin bir ilimle ve parlak bir imanla Risale-i Nur'un mahiyetini iki defadır tarif eden Risale-i Nur'un has şakirtlerinden ve ehemmiyetli eski muallimlerinden Hasan Feyzi'nin Sikke-i Tasdik-i Gaybî'den aldığı bir ilhamla Risale-i Nur hakkında ve o Nurun menbaı ve esası olan Nuru Muhammedî (a.s.m.) ve hakikat-i Kur'ân ve sırr-ı iman târifinde bu kasideyi yazmıştır.”
[3] Mehmet DEMİRCİ, “Hakikati Muhammediye”, DİA, c. XV, s. 179-180.
[4] Şiirin tamamı için bkz. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s.2102–2103.
f- Her devirde farklı kimlikle ortaya çıkma iddiası
Hakikat-i Muhammediye, Muhammed aleyhisselamın tarihi şahsiyeti değildir. Buna inananlara göre o
hakikat, her devirde değişen isim ve suretlerde peygamber veya veli olarak ortaya çıkar
[1]. Said Nursî kendisinin öyle olduğuna inanır. Onun sözleri şöyledir:
“Ben bu anda, seksen Said'in özü olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh, yani ruh göçü ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır.
Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir. Eğer zamanın suyu donup dursa ve farklı bedenlerde ortaya çıkan Said'ler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacaklardır. Ben o bedenlerin üstünde yuvarlandım; iyilikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntı ve üzüntüler birikti kaldı. O konak yerlerinin her birinde ben bendim. Ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım. Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said'i atar, yeni Said'i giyerim[2].”
“Ben bu anda, seksen Said'in özü olarak ortaya çıkmışım” sözü önemlidir. Çünkü Tevrat’a göre Âdem aleyhisselamdanYakup aleyhisselamın ölümüne kadar 2413 sene geçmiştir. Yusuf aleyhisselam 110 yaşında, Musa aleyhisselam da 120 yaşında vefat etmişti
[3]. Yakup’tan İsa aleyhisselamın doğumuna kadar da toplam 1600 sene geçmiş olsa Yaklaşık 4000 yıl eder. Said Nursî 1960’ta vefat ettiğine göre Tevrat’a göre; ilk insandan onun ölümüne kadar 5960 sene geçmiş olur. Bunu seksene bölünce onun girdiğini iddia ettiği her bedenin ortalama ömrü 75 yıl eder. Bu sebeple sekseninci beden sözü, düşünülerek söylenmiş bir sözdür.
Bu, reenkarnasyon inancıdır. Said Nursî en tepede olduğunu, kıyamete kadar da en tepede kalacağını söylüyor. Yani gelmiş büyük peygamberler ile her devirde gelen mürşit, müceddid, Mehdi ve beklenen İsa odur. Risale-i Nurların konu ile ilgili ifadeleri şöyledir:
“Ol nurdan için Yûnus'u hıfz eyledi ol hût,
Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lût.”
Bu satırlar şu şekilde sadeleştirilebilir:
O nurdan dolayı balık Yunus aleyhisselamı korudu.
Lut aleyhisselam kavmini o nur ile yok etti.
“(…) Çok şahs-ı velî, nur ile hem etti kanaat,
Çok şahs-ı denî, nur ile hem buldu kerâmet.!
Bu iki satır şu şekilde sadeleştirilebilir:
Çok sayıda evliya o nur ile ikna oldu.
Çok sayıda alçak insan, o nur ile keramete erdi.
“Derhal açılıp gökyüzü hem parladı ol nurdan gelen
Risâlei'n-Nur Hallâk-ı Rahîm eyledi mahlûkunu mesrur.”
Bu satırlar şu şekilde sadeleştirilebilir:
Derhal açılıp gökyüzü ve o nurdan gelen Risalei nur parladı.
İkramı bol yaratıcı böylece yaratıklarını mutlu etti.
“Ol taze güneş, ülkeye serptikçe ışıklar,
Hep şâd olacak, şevk bulacak kalbi kırıklar.
(…) Ey nur-u Risaletten gelen bir burhan-ı Kur'ân!
Ey sırr-ı Furkan'dan çıkan hüccet-i iman!”
Son iki satır şu şekilde sadeleştirilebilir:
Ey Peygamberlik nurundan gelen bir Kur’ân delili
Ey Allah’ın sırrından çıkan imanın delili.
“Sendin bize matlub, yine sendin bize mev'ud,
Sayende bugün herkes olur zinde ve mes'ud.”
Bu iki satır şu şekilde sadeleştirilebilir:
İstediğimiz sen, bize söz verilen de sendin
Herkes senin gölgende güçlü ve mutlu Bugün
“Her an seni bekler ve sayıklardı bu dünya,
Hak kendini gösterdi, bugün bitti o rüya.
Bin üç yüz senedir toprağa dönmüş nice milyar
Mü'min ve muvahhid seni gözlerdi hep ey yâr!
Her hepsi de senden yana söylerdi kelâmı
Her hepsi de her an sana eylerdi selâmı.
(…) Vallah, ezelden bunu ben eyledim ezber:
Risalei'n-Nurdur vallah o son müceddid-i ekber. ”
Son iki satır şu şekilde sadeleştirilebilir:
Vallahi ezelden beri ezberimde olan budur
Vallahi en büyük müceddid Risalei Nur’dur.
“Affet beni ey affı büyük lütfu büyük Risalei'n-Nur!
Bir dem bile hem eyleme senden beni yâ Rabbenâ mehcur
[4]!”
Bu iki satır şu şekilde sadeleştirilebilir:
Affet beni ey affı büyük lütfu büyük Nur Elçisi!
Ey Rabbimiz! Eyleme beni bir an bile senden mahrum birisi.
“Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur!
Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrur”
[5].
Âciz, bîçâre talebeniz Hasan Feyzi
[1] Hasan Kâmil YILMAZ, “İnsânı Kâmil, Altınoluk Mecmuası”, Temmuz 1996, sayı: 125, s. 31.
[2] Said Nursî, İşârât, a.g.e, c. II, s. 2340. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Ben bu anda, seksen Said'den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayyı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Said'ler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim. Öyle de, mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şumenzilhanelerdeki zerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said'i atar, yeni Said'i giyer”.
[3] Bakınız, Tevrat, Yaradılış, Bap 646.
[4] Bu sözler onun İsa aleyhisselam gibi tanrılaştırıldığını göstermektedir.
[5] Emirdağ Lâhikası (1), Sıra No: 72, a.g.e, c. II, s.1725 vd. (Şiir çok uzun olduğu için bazı bölümleri alınabilmiştir.) Said Nursî’nin Risale-i Nur’un hakiki ve manevi şahsiyeti olduğu daha önce geçmişti. Burada Risale-i Nur yerine Said Nursî konunca Hıristiyanlıktaki İsa inancı ile bire bir örtüştüğü ortaya çıkmaktadır.
g- En büyük mürşit ve müceddid olduğu iddiası
Nurcular Said Nursî’yi şöyle tanıtırlar:
“Bediüzzaman Said Nursî, Hicrî on dördüncü ve Miladî yirminci asrın minaresinin tepesinde durup, çağdaşları olan müslümanlara ve insanlığa bağırıyor ve bu asrın arkasında dizilmiş ve gelecek sıralarında saf tutmuş olan gelecek nesil ile en büyük mürşit ve en büyük müceddid olarak konuşuyor
[1]”.
[1] Tarihçe-i Hayat, Barla Hayatı, s.2144. Yazı sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “Bediüzzaman Said Nursî, on dördüncü asr-ı Muhammedînin ve yirminci asr-ı Milâdînin minaresinin tepesinde durup, muasırları olan ehli İslâm ve insaniyete bağırıyor ve bu asrın arkasında dizilmiş ve müstakbel sıralarında saf tutmuş olan nesl-i âti ile bir mürşid-i âzam, bir müceddid-i ekber olarak konuşuyor”.
h- Mehdi olduğu iddiası
Risale-i Nurun bir kısım önemli şakirtleri, Said Nursî’ye ıslarla şunu sorarlar:
- Ahir zamanda, Peygamberimizin ailesinden gelecek olan o büyük mürşidin sen olduğunu düşünüyoruz. Ama sen bu kanaatimizi ısrarla kabul etmiyor, çekiniyorsun. Bu bir çelişkidir. Çelişkinin hallini isteriz".
Said Nursî bu soruya şu cevabı verir:
- Gelecek Mehdî-i Resulün temsil ettiği kutsal cemaatin manevi şahsiyetinin üç görevi vardır. Bunlar; imanı kurtarmak, Peygamberin halifesi unvanıyla İslam’ın farklı yönlerini ihyâ etmek ve zamanın etkisiyle Kur’ân hükümlerinde ve şeriat kanunlarında görülen bir çok değişiklik sebebiyle o zât bu en büyük görevi yapmaya çalışır.
Nur şakirtleri birinci görevi tam olarak Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci, üçüncü görevler buna nispetle ikinci, üçüncü derecede olduğundan, Risale-i Nur'un manevi kişiliğini (Said Nursî’yi) haklı olarak bir çeşit mehdi diye algılıyorlar. … Hatta bir kısım evliya, gayb ile ilgili kerametlerinde Risale-i Nur'un (Nur Elçisi Said Nursî’nin) tam o âhir zamanın hidâyet edicisi olduğu, inceleme ve yorumla, anlaşılır diyorlar.
İki noktada karışıklık olduğundan yoruma ihtiyaç vardır:
Birincisi: … Peygamberin halifesi olma ve İslâm birliği; halka, siyasetçilere ve özellikle bu asırdaki düşüncelere göre birinci görevden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid gelmiştir, ama her biri üç görevden birisini bir yönüyle yaptığı için âhir zamanın büyük mehdîsi unvanını almamışlardır.
İkincisi: Âhir zamanın o büyük şahsının Peygamber ailesinden olmasıdır. Aslında ben Hazret-i Ali'nin (r.a.) manevi evladı hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Muhammed (a.s.m.)’ın ailesi bir manada hakikî Nur şakirtlerini de içine aldığından, ben de o aileden sayılabilirim[1].
“Kırk günde bir ekmek yiyip başka günlerde yemeyen meşhur veli Osman-ı Hâlidî ile Isparta’nın tanınmış âlimlerinden Topal Şükrü, bir gerçeği açıkça görmüş ve haber vermişlerdir. O gerçek şudur:
“Ümmetin, âhir zamanda gelmesini beklediği kişinin üç görevinden en önemlisi ve en büyüğü gerçek îmanı yaymak ve ehl-i îmanı sapıklıktan kurtarmak olduğundan, o görevi tümüyle Risale-i Nurda görmüşlerdir. Bu sebepledir ki, Hz. Ali, Abdülkadir Geylanî ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, gelecek zâtın makamını Risale-i Nurun manevi kişiliğinde (Said Nursî’de) gözleriyle görmüş gibi işaret etmişlerdir… Bu gerçek gösteriyor ki; gelecek o mübarek zat, Risale-i Nuru kendi programı olarak uygulayacaktır[2].”
[1] Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, a.g.e, c. II, s.1064. İfadeler sadeleştirilmişti; aslı şöyledir: "Nurun ehemmiyetli bir kısım şakirtleri pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezattır. Hallini isteriz" diye sormaları sebebiyle, onlara cevap olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdî-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların imanı kurtarmak, hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ünvanıyla şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâmı Kur'âniyenin ve şeriatı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunlarının bir derece tâdile uğramasıyla o zât bu vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. Nur şakirtleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur'un şahsı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o şahsı mânevînin bir mümessili olan bîçare tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. Hattâ, evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur'u aynı o âhirzamanın hidâyet edicisi olduğu, bu tahkikatla teville anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var; tevil lâzımdır.
Birincisi: Âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslâm avamda ve ehli siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibarıyla, âhirzamanın büyük mehdîsi ünvanını almamışlar.
İkincisi: Âhirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacak. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.”
[2] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s. 2061. www.bediuzzaman.net ve www.risale-inur.com.tr Yazı sadeleştirilerek özetlenmiştir. Aslı şöyledir: “Evvelâ: Nurun fevkalâde has şâkirdleri, "Sikke-i Gaybiye" müştemilâtiyle, o evliyayı meşhûreden, kırk günde bir def'a ekmek yeyip kırk gün yemeyen Osman-ı Hâlidî'nin sarih ihbarı ve evlâdlarına vasiyeti ile ve Ispartanın meşhur ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü'nün zâhir haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikatı dâva edip, fakat iki iltibas içinde bu bîçâre, ehemmiyetsiz kardeşleri Said'e bin derece ziyade hisse vermişler. On seneden beri kanaatlarını tâdile çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlarında ileri gidiyorlar. Evet onlar, Onsekizinci Mektuptaki iki ehl-i kalb çobanın macerası gibi, hak bir hakikatı görmüşler, fakat tâbire muhtaçtır. O hakikat da şudur:
Ümmetin beklediği, âhir zamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan îman-ı tahkikîy-i neşr ve ehli îmanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmiha Risale-i Nurda görmüşler. İmamı Ali ve Gavsı Âzam Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bâzan da o şahs-ı mânevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatdan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nuru bir programı olarak neşr ve tatbik edecek”.
i- Beklenen Mesih olduğu iddiası
Risale-i nurlara göre, gelmesi beklenen İsa, Said Nursî’dir. Çünkü İsa’yı bekleyenler, onun Deccal’i öldüreceğine inanırlar
[1].Said Nursî’nin pek parlak kaside diye övdüğü şiirde bu husus dile getirilmektedir:
“Her yangını senin nurun söndürür,
Her bir yeri bir gülşene senin nurun döndürür,
Deccâlı da bir gün gelir elbette öldürür
Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
[2]
[1] Bkz. Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mek, a.g.e, c. II, s. 1601.
[2] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s. 2102.
j- Said Nursî’nin kurtarıcı olduğu iddiası
Nurcular onun bu dünyada kendilerini kurtaracağına inanırlar. Said Nursî’nin “Pek parlak kaside” diye övdüğü şiirde konu ile ilgili şu ifadeler yer alır:
“Şifa bulsun şimdi biraz yaramız,
Revaç bulsun geçmez olan paramız,
Saç nurunu, aka dönsün karamız,
Ey ziya-yı rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!
“(…) Âşıkların Arşa çıkan feryadı
Ağlatıyor o pâk ruhlu ecdadı,
Allah için eyle bize imdadı,
Ey muhtaçlara rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!
Gökler saldı belâ, yer verdi belâ,
Sarstı âfâkı bir acı vaveylâ,
Rahmet et âleme, ey nur-u Mevlâ!
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!
Bir yanda sel var, bir yanda kan akar,
Bu belâ ateşi âlemi yakar,
Ağlayan bu beşer hep sana bakar,
Ey nümune-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!
Çevrildi ateşle bu koca dünya,
Bir cehennem gibi kaynadı derya.
Yetiş imdada ey şâh-ı evliya
Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”
[1].
“Yetiş imdada ey şah-ı evliya” demek, “Ey evliyalar padişahı imdada yetiş” demektir. Said Nursî, kime karşı imdada çağırılmaktadır. Dünyayı ateşle çevirip, denizleri bir cehennem gibi kaynatan kimdir? Allah’a karşı imdada çağırılan bu zatın, Allah’tan güçlü, daha merhametli olması ve insanları daha iyi tanıması gerekmez mi? Beş vakit namazında; “Yalnız sana kul oluruz ve yalnız senden yardım dileriz” diyen bir Müslüman bu büyük günaha nasıl düşebilir?!
[1] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s.2102.
k- Said Nursî’nin şefaatçi olacağı iddiası
Nurcular, Said Nursî’nin şefaatine inanırlar. Konu ile ilgili sözlerinden bir kısmı şöyledir:
“O nurun mübarek tercümanının ve mübarek şahs-ı mânevîsinin (Said Nursî’nin) yaptığı şu dua; “Bizi kurtar, ana-babamızı, Risale-i nur talebelerini ve ana-babalarını ateşten kurtar” ile benzeri dualarının kabulüyle, şefaatiyle ve hürmetine, … onun şakirtleri, hizmetçileri ve risalelerini koruyan mağazalar, nasıl âzâd olmuş, kurtulmuş ise sizler de o mübarek şakirtler gibi, o mübarek kutsal çerçeveye girdiğinizde dünya ve ahiretle ilgili dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlât ve ailenizin bir nevi çobanı olmanız sebebiyle o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Her birerleriniz maddî ve manevî felâh ve saadete nail olacaksınız..
[1]"
Ey Nurcular! … Nurun şefaati, Nurun duası, Nurun himmeti sizleri kurtaracaktır
[2].
[1] Emirdağ Lâhikası (1 Mektup No: 81), a.g.e, c. II, , s. 1733. İfadeler sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “ Ve işte o nurun mübarek tercümanının ve mübarek şahs-ı mânevîsinin… dualarının kabulüyle, şefaatiyle ve hürmetine, benim dehşetli, fakat Cehennem ateşi yanında hiç ehemmiyeti olmayan ateşimden, onun şakirtlerinin, hâdimlerinin ve risalelerinin muhafızı bulunan mağazaları, nasıl âzâd olmuş, kurtulmuşsa, sizler de o mübarek şakirtler gibi, o mübarek dairei kudsiyeye dehalet ettiğinizde, dünyevî ve uhrevî dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlât ve iyâlinizin bir nevi çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve her birerleriniz maddî ve manevî felâh ve saadete nail olacaksınız…”
[2] Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 81, a.g.e, c. II, s.1733.
2- Risale-i Nurların Kutsallaştırılması
Risale-i nurlarda; Risale-i nurları, Said Nursî’yi ve talebelerini kutsayan o kadar çok bölüm vardır ki, onlar çıkarılsa kitaplar ciddi anlamda küçülürler. Bunların bir kısmından daha önce söz edilmişti; bir kısmına daha göz atalım:
“Bu acayip ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, özellikle müminlerin çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve katıksız kâfirlik ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, güvenimizin en sağlam, güçlü, yıkılmaz, sarsılmaz donanımına sahip olan Risale-i Nur'un nuranî siperlerine sığınmakla ve onun kutsal çerçevesine girmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, ebedî yokluk zannettiğiniz ölümü bir ebedi hayata çevireceksiniz[1].” "Onlar, ruhumuzun gıdası ve ebedî saadetimizin anahtarıdır[2].
Şimdi bu kitaplara yakıştırılan özelliklerden bazılarını görelim
[1] Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 81,a.g.e, c. II, s.1733. İfadeler sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “Bu acip ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i imanın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, güvenimizin en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkimatı olan Risale-i Nur'un nurânî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine dehalet etmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, idam-ı ebedî zannettiğiniz ölümü bir hayat-ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz”.
[2] Şualar, On Dördüncü Şuâ, a.g.e, c. I, s.1111, Ceylan Çalışkan’ın müdafaasından.
a- Risale-i Nur’un onaylandığı iddiası
Nurcuların iddia ettiği gibi, kurtuluş, ancak Risale-i nurlarla mümkün olacaksa onların, önceki ilahi kitaplar tarafından haber verilmesi ve onaylanması gerekir. Said Nursî bu tarafı da ihmal etmemiş, “Sikke-i tasdik-i gaybî” yani “gaypla ilgili onay damgası” adını verdiği bir risale yazmıştır. Risalede şöyle diyor: “Bu risale baştan sona bine yakın işaretle bir tek şeyi; Risale-i Nur'un uygun görülüp onaylandığını ispat eder. Bir dâvada, bu kadar çok ve birbirinden farklı binlerce emare ve işaretin olması yalnız kesin bilgi derecesinde değil, belki gözle görme ve kesin kanaat derecesinde o dâvayı ispat eder”
[1].
Bu ispatın nasıl olduğunu görmek isteyenler, bundan sonra gelecek olan “SAİD NURSİ VE KUR’ÂN” bölümüne bakabilirler.
[1] Kastamonu Lahikası, a.g.e, c. II, s. 1651, Yazı sadeleştirilerek özetlenmiştir. Aslı şöyledir: “Bu risale Sikke-i Gaybiye baştan aşağıya kadar bir tek neticeye bakar. Bine yakın emarelerle, Risale-i Nur'un makbûliyetine bir imza basıldığını isbat ediyor. Böyle bir tek dâvaya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emareler ve îmalar onu göstermesi, ilmelyakîn değil, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde o dâvayı isbat eder”.
b- Risale-i Nur’un Türkçe olması
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara iyice açıklasın”. (İbrahim 14/4)Said Nursî bu ayeti, Risale-i Nurların Türkçe oluşunun delili sayar ve şöyle der:
“… Elçilik ve Peygamberliğin naib ve vekillerinin her asırda bulunması bir kural olduğu için bu ayet, bir mirasçılık görevi yapan Risale-i Nur’u kendi fertleri içine bir işaret anlamıyla sokuyor ve dilinin Arapça olmayıp Türkçe olmasının sebebini belirliyor”
[1].
[1] Şualar, Birinci Şua, Dördüncü Ayet, a.g.e, c. I, s. 847.
c- Risale-i Nur’un günaha kefaret olduğu iddiası
Said Nursî’ye göre “Kur’an lemeatlarına ve Risale-i Nur'a değil ilişmek, onu tamamıyla kabul edip yayılmasına çalışmak gerekir. Bu onun, geçmiş dehşetli günahlara kefaret olması ve gelecek müthiş belâlara ve anarşiye engel olabilmesi için şarttır”
[1].
[1] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s. 2061.
d- Risale-i Nur’u okuyanın alim olduğu iddiası
Said Nursî’ye göre eski medreselerde beş on senede öğrenilen bilgiler Nur Medreselerinde beş on haftada öğrenilebilmekte ve aynı sonuç elde edilebilmektedir
[1].
[1] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s. 2061. Yazı sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşaallah Nur Medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor.”
e- Risale-i Nurları kutsallaştırmaya örnek
Risale-i Nurları kutsallaştırma ile ilgili yazılar çıkarılsa kitapların hacmi oldukça küçülür. Bunlardan “Âyet-i Kübra” yı örnek verip buradaki iddiaları adım adım izleyelim:
1) Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiası
Said Nursî Âyet-i Kübra adını verdiği risalesinin giriş kısmını uzatınca şöyle diyor:
“Bu risalenin girişinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı”[1].
2) Adını Hz. Ali’nin verdiği iddiası
Said Nursî, bu risale için şöyle diyor:
“Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerle bu risaleye, “Âyet-i Kübra” ve “Asâ-yı Musa” adlarını vermiştir”[2].
3) Hz. Ali’nin Risale’den şefaat dilediği iddiası
Said Nursî diyor ki: “İmam-ı Ali (R.A.), Nur’un bölümlerinden haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yaptı…
[3]”
4) Risale’nin lâ ilâhe illallah’ın delili olduğu iddiası
Said Nursî diyor ki: “Lâ ilâhe illallah’ın delili, basılı Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır
[4].
5) Risale’nin kurtarıcılık yaptığı iddiası
Said Nursî diyor ki: “.. o Risalenin hem Ankara hem Denizli Mahkemelerinde galip gelmesiyle ve perde altından etkili bir şekilde yayılmasıyla talebelerine berat kazandırmağa sebep olduğu…
[5]”
6) Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası
Said Nursî diyor ki: “… (Isparta’da) hükûmet dairelerinden birisi… gecenin en soğuk anında üç saat yandı. Yangın; bitişikteki mağazaya hızla ilerliyordu. Mağaza Risale-i Nur’un bir talebesine aitti. “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” diyerek yanıma geldi. Ben de iki gün evvel mağazada bulunan Âyet-ül Kübra’nın bazı nüshalarını istemiştim ama getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için kalmıştı. Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları tamamen yaktı, yıktı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın korumasında olan mağazaya ilişmedi. Altındaki şakirdin dükkânı da sağlam kaldı…
[6]”
[1] Şuâlar, Yedinci Şuâ, a.g.e, c. I, s. 895.
[2] Şuâlar, Yedinci Şuâ, a.g.e, c. I, s. 895.
[3] Şuâlar, On Beşinci Şuâ, a.g.e, c. I, s. 1116. “وبالآية الكبرى أمني من الفجت” Arapça’da “fecet” diye bir kelime olmadığı için “füc’e” kabul edilerek anlam verilmiştir.
[4] Şuâlar, On Beşinci Şuâ, a.g.e, c. I, s. 1116. Bu ibarede kısaltma yapılmıştır. Tamamı şöyledir: “ Birinci Kelime لا إله إلا الله tır. Bundaki hüccet ise matbu' Âyetü’l-Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), Nur'un eczalarından haber verdiği sırada وبالآية الكبرى أمني من الفجت (Ayetül Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru. A. Bayındır) deyip o Âyetü’l-Kübra'yı şefaatçı yaparak…”
[5] Şuâlar, On Beşinci Şuâ, a.g.e, c. I, s. 1116.
[6] Emirdağ Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, a.g.e, c. II, s. 1723. Anlamı bozmayacak kısaltmalar yapılmıştır.
3- Kurtuluşun Nur Cemaatinde Olacağı
Nurculara göre “Risale-i Nur şakirtlerinin kurtuluşa ereceklerine ve mutlu olacaklarına dair Kur’ân’ın kuvvetli işaretleri, Hz. Ali’nin ve Abdulkadir Geylânî’nin müjdeleri vardır
[1]. Şu âyetler, bu tür cemaat ve tarikatların durumunu anlatmaktadır:
“Dinlerini bölük bölük ayırıp her biri ayrı bir cemaat olanlar var ya, sen hiçbir konuda onlardan değilsin. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra onların yaptıkları kendilerine bildirilecektir.” (En’am 6/159)
“Bu din, sizin dininizdir; bir tek din. Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının.
Sonra insanlar, bir takım kitapların etrafında kümeleşip din konusunda bölük bölük oldular. Her bölüğün, kendi yanındakine güveni tamdır. Onları, daldıkları hayalleri içinde bırak; bir süre böyle gitsin. Onlara mal ve oğullar vermemizi nasıl değerlendiriyorlar? Onlara mal kazandırmak için mi koşuyoruz? Hayır; fark edemiyorlar.” (Müminûn23/52-56)
Son âyet şöyledir:
فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
“Sonra insanlar, bir takım kitapların etrafında kümeleşip din konusunda bölük bölük oldular. Her bölük kendi yanında olandan mutludur.” (Müminûn 23/53)
Buradaki zübür (زبر) Zebur (زبور)’un çoğuludur; kitap anlamına gelir. Nitekim Şuarâ 196. âyette şöyle buyurulmuştur: “وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ= O Kur’ân, öncekilerin kitaplarında da vardır.” Öncekilerin kitapları, önceki Peygamberlere inen kitaplardır. Zebur, ayrıca Davud aleyhisselama inen kitabın da adıdır. Dinlerini bölük bölük ayıranların kitaplarına da zebur denmesi, o kitaplara ilahi kitap havası verdiklerine işaret sayılabilir.
[1] Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, a.g.e, c. II, s. 1608, İbarenin aslı şudur: “Risale-i Nur şakirtleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur'aniyeyi ve beşaret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm…”
L- CEMAATİ BÜYÜTMENİN HEDEF OLMASI
Dine uyma yerine dini kendilerine uyduranlar, o dinin temel inançlarını, kendi hâkimiyetlerini pekiştirmenin bir vasıtası olarak kullanırlar. Mesela Hıristiyanlıktaki Baba, Oğul ve Kutsal Ruh inancı, Kilise’nin Hıristiyan cemaat üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmenin aracı olarak kullanılır. Bu büyük bir din sömürüsüdür. İnsanlar, daha çok dindarlaşmak isterken Allah yerine Kilise’ye bağlı hale gelirler. Mesela Katoliklere göre İsa’yı, Kutsal Ruh’u, Meryem Ana’yı ve Havarileri Kilise temsil eder. “Kilise, hiyerarşik organlardan ve Mesih’in mistik bedeninden oluşan bir topluluktur. Göksel armağanlarla donatılmıştır. Biri insani diğeri ilahi olan iki farklı yapısı vardır[1]. Kilise insanlıkla Allah arasındaki birleşmenin işareti ve aracıdır[2]. Mesih’e benzeyen kilise görevlileri Mesih’in kullarıdır. Çünkü söyledikleri sözler ve verdikleri ihsan kendilerinin değil, başkalarına verilmek üzere kendilerine emanet edilen Mesih’in sözü ve ihsanıdır
[3].
Bu şekilde Katolikler, Hıristiyanlığı Allah’ın dini olmaktan çıkarmış, Kilisenin dini haline getirmişlerdir. Şimdi Kilise, kendine bağlı olanların sayısını artırmak için her yola başvurmaktadır. Bunu diğer kiliseler de yapmaktadır. Onların bu faaliyetine misyonerlik denir.
Misyonerlik, din tebliği değildir. Din tebliği, bir dini insanlara anlattıktan sonra inanma konusunda onları serbest bırakmaktır. Misyonerlik, Pavlus’un yaptığı gibi insanları Kilisenin emellerine hizmet eder hale getirmek için her yola başvurma faaliyetidir. Nitekim Amerika kıtasını işgalin üzerinden 200 yıl geçmeden, Ortaçağ engizisyonunu aratmayacak yöntemlerle yerli inanç ve kültürler yok edilmiş ve halk Hıristiyanlaştırılmıştır. Aynı durum Avustralya, Yeni Zelanda ve batı emperyalizmini yaşayan Afrika ülkelerinde ve dünyanın diğer bölgelerinde de olmuştur
[4].
Misyonerler, Aziz Pavlus'un yolundadırlar. Onun Korintlilere yazdığı mektupta şu cümleler yer alır:
“19Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. 20Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa'nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. 21Tanrı'nın Yasasına sahip olmayan biri değilim, Mesih'in Yasası altındayım. Buna karşın, Yasa'ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa'ya sahip değilmişim gibi davrandım. 22Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum. 23Bunların hepsini, Müjde (İncil)’de payım olsun diye Müjde'nin uğruna yapıyorum[5].”
Misyonerlik, İncil’i halklara ve Mesih’e inanmayan gruplara bildirmekle başlar. Bunu, Hıristiyan cemaatlerin ve yerel Kiliselerin kurulması izler. İncil’i halkların kültürlerinde canlandırmak için bir inkültürasyon süreci başlar. Halkları, grupları, kişileri ilgilendiren konularda, Kilise onlara adım adım ulaşır ve nüfuz eder. Bu, İncil’i kabul etmeyenlerle saygılı bir diyalog gerektirir
[6].
İnkültürasyon, İncil’in mesajını Hıristiyan olmayan ülkelerin kültürlerine sokmak demektir. Hıristiyanlık mesajı ve hayat tarzı, diğer kültürlere uygun hale getirilir. Bunun amacı insanları adım adım Hıristiyanlaştırmaktır.
Birçok müslüman cemaat ve tarikatta da benzeri işler yapılır. İslam’ı kendilerinin temsil ettiklerine inanırlar. Cemaatlerinin büyümesini İslam’ın yayılması sayar, büyümeyi ana hedef haline getirirler. Said Nursî’nin aşağıdaki görüşleri buna örnektir:
“Risale-i Nur'un İslâm Âleminde yayılmasına karşı sosyal ve siyasal açıdan engeller çıkmaması için Nur şakirtleri barışçı bir davranış sergilemekle yükümlüdürler. Sakın hocaların Cuma ve cemaatlerine ilişmeyiniz. Onlara katılmasanız da, katılanları tenkit etmeyiniz. Gerçi İmam-ı Rabbanî; "Bid'at olan yerlere girmeyiniz" demiştir ama onun maksadı bunun sevabının olmayacağını bildirmektir; yoksa namazın batıl olacağını söylemek değildir[7].”
Nurcular, davalarını yaymak için herkesle iyi ilişkiler içinde olmaya çalışır ve tartışmaya girmezler..
"Bid'at olan yerlere girmeyiniz" sözünün camileri hedef aldığı açıktır. Müslüman, daha çok sevap almak için camiye gider. Eğer namazın sevabını bile almayacaksa oraya gider mi? Said Nursî, bu yolla Nurcuların kendi mescitlerini oluşturmalarının işaretini vermiş olmaktadır.
[1] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 771.
[2] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 775.
[3] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 876.
[4] Şinasi Gündüz, Mahmut Aydın, Misyonerlik, İstanbul 2002, s. 18.
[5] İncil, Pavlus'un Korintlilere Birinci Mektubu, 9/1923
[6] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par.854 ve 856.
[7] Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, a.g.e, c. II, s. 1667. Yazı sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “Risale-i Nur'un Âlem-i İslâm'da intişarına karşı, hayat-ı içtimaiye ve siyasiye cihetinde maniler çıkmamak için, Risale-i Nur şakirtleri musalahakârane vaziyeti almaya mükelleftirler. Sakın hocaların Cuma ve cemaatlerine ilişmeyiniz. İştirak etmeseniz de, iştirak edenleri tenkid etmeyiniz. Gerçi İmamı Rabbanî demiş ki: "Bid'a olan yerlere girmeyiniz." Maksadı, “sevabı olmaz” demektir; yoksa, namaz battal olur değil.”
M- İNSANLIĞI KUCAKLAMA İDDİASI
Nurcular derler ki; “Kim gerçekler peşinde koşuyorsa, Risale-i Nur'dan ders almalıdır. Nur yolunda giden her aydın, gerçek mutluluğa kavuşacak ve yeryüzünün mahiyetini anlayacaktır. Ebedî hayat hazinesini gösteren Kur'ân-ı Hakîmin nuru olan Risale-i Nur, elbette bir zaman dünyayı çınlatan nurlu sesini yükseltecektir
[1].”
Said Nursî daha ileri gider ve şöyle der: “Dinin, şeriatın ve Kur'ân'ın yüzden ziyade tılsımını, muammasını çözüp ortaya çıkaran ve en inatçı dinsizleri susturup cevapsız bırakan; Miraç ve ahirette ruh ve cesedin birlikte dirileceği gibi akıldan çok uzak zannedilen Kur'ân gerçeklerini en yobaz ve en inatçı filozoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur nüshaları, elbette bütün dünyayı ve uzayı kendi ile alâkadar edecek ve bu asrı ve istikbali kendiyle meşgul edecek bir Kur’ân gerçeği ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır[2].”
“Şialıkta mutaassıb ve Vehhabîlikte de aşırı, filozofların en inatçısı ve âlimi, mutaassıb hocaların en kibirlisi hep beraber Nur dairesine girmeğe başladılar ve şimdi kardeş gibidirler. Hatta bazı misyonerler, İsa dininin, yani Hıristiyanlığın gerçek ruhanîsinin de (yani İsa aleyhisselamın) o daireye gireceğine dair işaretler vardır. Bunlar birbirine hücum etmiyor; aksine bir dayanışma ve bir barışın gereğini hissedip tartışmalı konuları ortaya atmıyorlar. Demek İmam-ı Ali'nin (R.A.) otuz-kırk işaretiyle açık bir şekilde haber verdiği Risale-i Nur, bu zamanın dehşetli yaralarına tam bir ilâçtır. O daire bize kâfi geldiği için ondan dışarı çıkmıyoruz[3].”
[1] Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, a.g.e, c. II, s. 2204.
[2] Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 24, a.g.e, c. II, s.1695. Yazı sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Evet, dinin, şeriatın ve Kur'ân'ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammâlarını hal ve keşfeden ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden ve Miraç ve haşr-i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur'ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid filozoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arz ve küre-i havâiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbali kendiyle meşgul edecek bir hakikat-i Kur'âniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır.”
[3] Emirdağ Lâhikası, a.g.e, c. II, s. 1769. Yazı sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Şîalıkta mutaassıb ve Vehhabîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve mutaassıb hocaların en enaniyetlisi, beraber Nur dairesine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hattâ bazı misyonerler de, din-i İsa'nın (A.S.) hakikî ruhanîsi de o daireye gireceklerine emareler var. Birbirine hücum değil; belki bir tesanüd, bir musalaha lüzumunu hissedip medar-ı münakaşa meseleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmam-ı Ali'nin (R.A.) otuz-kırk işaretiyle sarahat derecesinde haber verdiği Risale-i Nur, bu zamanın müthiş yaralarına tam bir ilâçtır. Onun için, o daire bize kâfi gelmiş, harice çıkmıyoruz”.
SAİD NURSİ VE KUR’ÂN
Said Nursî’nin Kur’ân’a yer yer doğru yaklaştığı gözlenmektedir. Ama o Kur’ân’a, daha çok kendini, kitaplarını ve şakirtlerini kutsallaştırmak için başvurur. Ayetlerden bu tür anlamları çıkarmak mümkün olamayacağı için çok yanlış yollara başvurur. Mesela ona göre Kur’ân’ın 33 âyetinde kendisine ve Risale-i Nur’lara işaret edilmektedir
[1]. İddiasını ispat için Ebced ve cifrikullanmaktadır. Bu, çoğunlukla büyücülerin başvurduğu yoldur. Zaten bu tür iddiaları başka bir yolla yapmak mümkün değildir.
[1] Şualar, Birinci Şua, a.g.e, c. I, 831.
A- EBCED VE CİFR
28 harfli Arap alfabesi, sekiz anlamsız kelimede birleştirilmiştir. Bunlar:
“ابجد هوز حطي كلمن سعفص قرشت ثخذ ضظغ”
kelimeleridir.
Bu harflere, 1’den 1000’e kadar rakam değerleri verilerek bir hesap şekli oluşturulmuştur. Sekiz kelimenin birincisi Ebcedolduğu için bu hesaba Ebced hesabı denmiştir. Bu harfler ve karşılıkları aşağıdadır.
ا
|
ب
|
ج
|
د
|
هـ
|
و
|
ز
|
ح
|
ط
|
ي
|
ك
|
ل
|
م
|
ن
|
1
|
2
|
3
|
4
|
5
|
6
|
7
|
8
|
9
|
10
|
20
|
30
|
40
|
50
|
س
|
ع
|
ف
|
ص
|
ق
|
ر
|
ش
|
ت
|
ث
|
خ
|
ذ
|
ض
|
ظ
|
غ
|
60
|
70
|
80
|
90
|
100
|
200
|
300
|
400
|
500
|
600
|
700
|
800
|
900
|
1000
|
Ebced hesabı daha çok, bir cümlenin ya da beytin içine önemli olayların tarihlerini, anlamlı kelimelerle yerleştirmek için kullanılmıştır. Buna tarih düşürme denir. Bu hesabı, gayb bilgisine ve gizli manalara ulaşma yolu olarak kullananlar da çıkmıştır. Bunlar, Cefr ya da Cifr adını verdikleri bir metot kullanırlar. Daha çok Şiilerin ve büyücülerin başvurduğu cifr’deharflerle sayılar arasında ilişki kurularak onlara denk gelen işaretlere ulaşılmaya çalışılır[1]. Bu, bâtıl bir yoldur. Çünkü Ebcedhesabının, Kitap ve Sünnetten bir dayanağı olmadığı gibi gizli anlamlara yani gayb bilgisine ulaşmanın da bir yolu yoktur. AllahTeâlâ şöyle buyurur: “De ki, göklerde ve yerde, hiç kimse gaybı bilemez, onu sadece Allah bilir.” (Neml 27/65) “...göklerde ve yerde...” dediğine göre meleklerin, cinlerin ve peygamberlerin dahi gaybı bilemedikleri ortaya çıkmaktadır.
Cifr yoluyla gayb bilgisine ulaşmaya çalışanlardan biri de Said Nursî’dir. Aşağıda görüleceği gibi o, istediği rakamlara ulaşmakta zorlanmış, bunun için âyetlerin cümle yapısını bozmaya, dil kurallarına veya Ebced kurallarına uymamaya mecbur kalmıştır. Bunlar da yetmeyince, istediği rakamla aradaki farka “sırlı fark” diyerek işin içinden sıyrılmıştır.
[1] Bkz., Mustafa Uzun, “Ebced”, DİA, c. X, s. 68-70; Metin Yurdagür, “Cefr”, DİA, c. VII, s. 215-218.
B- RİSALE-İ NURLARLA İLGİLİ İŞARETLER
Said Nursî; kendisi, Risaleleri ve öğrencileri ile işaretler taşıdığını iddia ettiği 33 âyet arasından en fazla Nur Suresinin 35. âyeti üzerinde durur. Bu âyetle ilgili iddiaları görülünce diğerlerine ihtiyaç kalmayacaktır. Ayet şöyledir:
اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır; doğuda da batıda da olmayan bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulmuştur. Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur üstüne nurdur. Allah dileyeni nuruna yöneltir. Allah insanlara örnekler verir. Allah her şeyi bilir”. (Nur 24/35)
Ayetin meali tarafımızdan eklenmiştir. Umarız konunun iyi anlaşılmasına yardımcı olur.
Said Nursî âyetin, Risale-i Nurların adına, yazım tarihine ve içindeki bilginin değerine işaretler taşıdığını iddia etmektedir.
O, kitaplarına Risale-i Nur, Resail’in-Nur, Risalet-ün Nur ve Risalei’n-Nur adlarını verir.
Risalei’n-Nur diye bir ad olamaz. Bu ne Türkçe’ye, ne Arapça’ya ne de Farsça’ya uyar.
Ona göre âyet, dört-beş cümlesiyle on açıdan bu kitapların adına işaret etmektedir.
Birinci Cümle
Said Nursî’ye göre âyetin Risale-i Nur’a bakan birinci cümlesi şudur: مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ= “O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir”.
“Yani Nuru ilâhînin veya Nuru Kur’ânî’nin veya Nuru Muhammedî’nin (a.s.m) misâli َمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ = içinde ışık bulunan bir kandil yuvasıdır. Bunun makam-ı cifrîsi, yani cifre göre rakam değeri 998’dir. Şeddeli nunu iki nun sayarsakRisalet-ün Nur’un rakam değeri de aynı olur. Bu sebeple âyet, tamı tamına bu isme işaret etmektedir.”
Bu sözüyle o, “فِيهَا مِصْبَاحٌ مِشْكَاةٍ” ın Risalet-ün Nur olduğunu söylemiş oluyor. Onun yukarıdaki cümlesini bu değişiklikle düzenlersek şöyle olur: “Nuru ilâhînin
Veya Nuru Kur’ânî’nin veya Nuru Muhammedî’nin (a.s.m) örneği Risalet-ün Nur’dur
[1].” Bunu açıkça söylemiyor ama bunun böyle olduğunu, aşağıda başka cümlelerle ifade edecektir.
Said Nursî, rakamları denkleştirmek için âyetten aldığı cümlenin yapısını bozmuş, sonra كَمِشْكَاةٍkelimesinin başındaki كharfini kaldırmıştır. Yeterli olmayınca Risalet-ün Nur kelimesindekiال harf-i tarifini ن saymıştır. Risalet-ün Nur, şöyle yazılır: “رسالة النور”. Onun dediği iki nun’dan ikincisi, ال harfinin, idğam-ı şemsiye olması sebebiyle ن‘a dönüşmesinden doğan sestir. Bunları yapmasa istediği rakama ulaşamayacaktır.
İkinci Cümle
Said Nursî’ye göre âyetin Risale-i Nur’a bakan ikinci cümlesi şudur:
“الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ = “O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır. Yakılır...” Bu cümlenin rakam değeri 546’dır. Risale-i Nur'un değeri ise 548 eder. İkisi arasında sırlı iki fark ile uyum olması bu isme tam olarak işaret eder.”
Said Nursî âyetten, önce bir isim cümlesi almış, rakam tutmayınca onu izleyen fiil cümlesinin ilk kelimesini almış ve cümle yapısını bozmuştur. Arapça bilmeyenler mealden bunu anlayabilirler. Yine de rakamı tutturamayınca dil kurallarını çiğneyerek kitaplarının adını “Risalei’n-Nur”a çevirmiştir. Bunlara rağmen kalan farka, “sırlı iki fark” diyerek konuyu sır perdesi ile örtmüştür.
Üçüncü Cümle
Said Nursî’ye göre âyetin Risale-i Nur’a bakan üçüncü cümlesi şudur: “مِن شَجَرَةٍ = ağaçtan.” “Eğer مِن شَجَرَةٍ deki ةvakıflardaki gibi هـ sayılsa 598 ederek tamı tamına Resail-in Nur ve Risale-in Nur’un rakam değeri olan 598’e denk düşmekle beraber “من فرقان حكيم”’in (Furkan-ı hakîm’den) rakam değerine sırlı bir tek farkla işaretli bir uyum sağlayarak hem Resail-in Nur'u kendi içine katar, hem de Risale-in Nur'un “Furkan-ı Hakîm’in bereketli bir ağacı” olduğunu gösterir.
Eğer مِن شَجَرَةٍ deki ة, ة olarak kalsa, o vakit makam-ı cifrîsi 993 eder, uyuma zarar vermeyen pek az ve sırlı beş farklaRisalet-ün Nur’un rakam değeri olan 998’e uyum gösterir. Anlamı da uyumlu olduğu için âyet bu isme işaret eder.”
Açıkça anlaşılıyor ki, Said Nursî’nin kitaplarına Risale-i Nur, Resail’in-Nur, Risalet-ün Nur ve Risalei’n-Nur diye farklı adlar vermesi, istediği rakamları denkleştirme amacına yöneliktir.
Burada Said Nursî, önce âyetten, bağlacıyla beraber tek bir kelime almış ve ona cümle adını vermiştir. Sonra rakam değeri 400 olan ة harfini, değeri 5 olan هـ ile değiştirmiştir. Yukarıda rakam değerinin 548 olduğunu söylediği Risale-in Nur'u bu defa 598’e çıkarmıştır. Her şeye rağmen rakamlar tutmayınca yine “sırlı fark” perdesine sığınmıştır. Son olarak âyete; Kur’ân’dabulunmayan “حكيم من فرقان “ = Furkan-ı hakîm’den” şeklinde bir ekleme yaparak “Risale-in Nur'un Furkan-ı Hakîm’in bereketli bir ağacı” olduğu sonucuna varmıştır. Bunu âyetteki yerine yerleştirirsek şöyle bir durum ortaya çıkar;
“O'nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir. O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır. Doğuda da batıda da olmayan bereketli Risale-i Nur’dan tutuşturulmuştur.”
Onun bu iddiası, daha sonraki ifadeleri ile tam olarak ortaya çıkacaktır.
Dördüncü Cümle
Said Nursî’ye göre âyetin Risale-i Nur’a bakan dördüncü cümlesi şudur: ُنورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ = “Nur üstüne nurdur. Allah nuruna yöneltir”. Bunun rakam değeri 999 ederek sırlı bir tek farkla Risalet-ün Nur’un rakam değeri olan 998’e uyumlu olarak anlamının kuvvetli ilgisi ile işaret derecesinde imada bulunur.”
Sayıyı tutturmak için iki cümle bir araya getirilmiş ama ikinci cümlenin tümleci, yani mef’ulün bihi ayıklanmıştır. Rakam yine de tutmayınca o “sırlı farka” sığınılmıştır
[2].
[1] Âyetin Nur-i Muhammedî’ye işaret ettiği, dolayısıyla Risaletü’n-Nur’un Nuri Muhammedî olduğu iddiası da vardır. Bu konu üzerinde daha önce durulmuştu.
[2] Bu bölümde geçen iddialar için bkz., Şualar, Birinci Şua, a.g.e, c. I, 832.
D - RİSALE-İ NURLARIN YAZIMINA İŞARETLER
Said Nursî diyor ki; “Baştaki âyet, Risale-in Nur'un adına işaret ettiği gibi yazılma ve olgunlaşma tarihine de tamı tamına işaret etmektedir. كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ = İçinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir. O ışık bir cam içindedir.” cümlesindeكَمِشْكَاةٍ deki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılsa veفِي زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan ة, هـ sayılsa 1349 eder. Bu rakam, Resail-in Nur'un en nuranî cüzlerinin yazılma ve olgunlaşma zamanı olan 1349 tarihine tamı tamına işaret etmektedir.
Said Nursî, istediği rakama ulaşabilmek için burada da âyetin cümle yapısını bozuyor, sonraة harfini bir yerde harekesiyle beraber 450, ikinci yerde 5 sayıyor.
Burada dikkati çeken bir başka husus şudur: Birinci bölümün l. Cümlesinde كَمِشْكَاة kelimesinin başındaki ك harfini kaldırmış vesadeceمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ = içinde ışık bulunan bir kandil yuvasıdır” üzerinden hesap yaparak âyetin Risalet-ün Nur’a işaret ettiğini söylemiş, ة harfinin harekesini hesaba katmamıştı. Yani burada 450 rakam değeri verdiği harfi orada 400 saymış, 20 rakam değeri verdiği ك harfini dikkate almamıştı.
Said Nursî sözlerine şöyle devam ediyor: الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ = “O ışık bir cam içindedir. O cam, sanki inci gibi bir yıldızdır” cümlesi 1345 eder. Bu rakam, Resail-in Nur'un yayılması, şöhret bulması ve parlaması tarihine tamı tamına uygun düşer. Çünkü şeddeli ر iki ر , şeddeli ن iki ن ; şeddeliز , aslı itibariyle bir ل bir ز ve birinci زُجَاجَة vakıf olduğundan oradakiة; هـ , ikincisi vakıf olmadığından ة sayılır.
الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ = “O ışık bir cam içindedir” cümlesini bir önceki paragrafta bir başka maksatla değerlendirmeye almıştı. Sonra sözlerine şöyle devam ediyor:
“Eğer şeddeliز iki ز sayılsa o vakit 1322 eder. Bu da Risale-in Nur yazarının, Nur kitapları ile ilgili hazırlığa başladığı tarihe tamı tamına uygun düşmektedir
[1].”
Önceki paragrafta, “şeddeliز , aslı itibariyle bir ل bir ز “ sayılsa diyerek 37 rakam değeri verdiği harflere, burada 14 rakam değeri vererek istediği sonuca ulaşmaya çalışmıştır.
[1] Şualar, Birinci Şua, a.g.e, c. I, s. 832
E - RİSALE-İ NURLARIN DEĞERİNE İŞARETLER
Said Nursî diyor ki: Kur’ân ile bu kadar anlamlı ve çok yönlü uyum, ittifakla gösterir ki, bunlar yalnız bir emare, bir işaret değil, belki kuvvetli bir delalettir. Belki Kur’ân’ın, hem elektriğe hem de Resail-in Nur'a olan manevi ilgisini açıkça ortaya koymaktır. Bu âyetin manevi inceliklerinden biri de şudur: Mucizeli bir gayb haberi ile elektriği ve Risale-i Nur’u haber verdiği gibi bu ikisinin ortaya çıkış zamanlarını ve ondan sonra meydana gelecek gelişmeleri ve bu ikisinin olağan üstü durumlarını da çok güzel göstermektedir
[1].
Meselâ “ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ زَيْتُونِةٍ = Doğuda da batıda da olmayan bir zeytin” cümlesi şunu söyler: "Elektriğin kıymetli metaı, ne doğudan ne de batıdan ithal edilmiştir. O yukarıdan, hava boşluğundan, rahmet hazinesinden, göklerden iner; her yerin malıdır. Onu başka yerde aramaya lüzum yoktur. Manevî bir elektrik olan Resail-in Nur da aynı şekilde, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden ne de Batı’nın felsefe ve fen bilimlerinden gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nurdur. Ama semavî olan Kur’ân'ın, Doğu ve Batı’nın üzerinde olan Arş’daki yüksek yerinden alınmıştır
[2].”
Önce, batıl bir yolla âyetten çıkardığı işaretlere kuvvetli delaletler dedi. Sonra da mucizeli bir gayb haberi ele geçirdiği iddiasıyla elektriğin ve kendi kitaplarının olağanüstü olduğunu vurguladı.
Said Nursî elektriğin nasıl üretildiğini bilmediği için onun hava boşluğundan geldiğini; kendi kitabının da aynı şekilde gökten geldiğini iddia ederek onun Kur’ân’dan değil, Kur’ân’ın alındığı Arş’tan alındığını söylüyor. Onun bu iddiası, yukarıdaki iddialarıyla tam bir bütünlük oluşturuyor. Ona göre Risale-i Nurlar Kur’ân’ın alındığı yerden alınmıştır. Oradan daha öne alınmış olan Kur’ân, normal olarak o yeni kitabı ve onu tebliğ edecek kişiyi haber vereceğinden Said Nursî kurgusunu bu temel üzerine oturtuyor.
[1] Şualar, Birinci Şua, a.g.e, c. I, s. 833.
[2] Şualar, Birinci Şua, a.g.e, c. I, s. 833.
F - RİSALE-İ NURLARI OKUYANLARA İŞARETLER
Said Nursî, talebelerini de unutmayıp âyetten onlara da pay çıkarmıştır. Diyor ki; يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ = “Ateş değmese bile, nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak gibidir. Nur” cümlesi, işaret eder ki: "Hicrî 13. ve 14. asırda tavandan asılan lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır, yani 1280 tarihine yakındır. Bu cümle ile elektriğin olağanüstü durumuna ve geleceğine işaretle açıklama yapıldığı gibi manevî bir elektrik olan Resail-in Nur da gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, öğrenim masrafına, derse çalışmaya, başka hocalardan ders görmeye ve hocaların ağzından öğrenmeye ihtiyaç kalmadan herkes derecesine göre o yüksek ilimleri, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, araştırmacı ve gerçekçi bir ilim adamı olabilir
].
Said Nursî bir başka yerde şöyle diyor: “Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın önemli ve gerçekçi bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa bile Risale-i Nur şakirtlerinin bir manevi kişiliği olduğu için o kişilik şüphesiz bu zamanın bir âlimidir
[2].”
Said Nursî’ye göre Risale-i Nur, Kur’ânın yüzden fazla tılsımlarını, muammalarını çözen ve ortaya çıkaran en inatçı dinsizleri susturup çaresiz halde bırakan
[3] bir kitaptır. Onun tılsım ve muamma dediği, yukarıdaki ifadeleri olmalıdır.
Daha çok Şiilerin ve büyücülerin baş vurduğu cifr yoluyla, harflerle sayılar arasında ilişki kurarak bazı işaretlere ulaşılmaya çalışmak ve onları âyetin bir hükmü gibi göstermek, gerçekten çok ağır bir vebal altına girmektir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Onlardan bir takımı da Kitab'ı okuyormuş gibi dillerini bükerler ki, siz onu Kitaptan sanasınız. Ama o Kitap'tan değildir. "Bu Allah katındandır" derler, hâlbuki Allah katından değildir. Onlar o yalanı Allah'a karşı, bile bile söylerler”. (Al-i İmran 3/78)
Ayrıca Risale-i Nurların, en inatçı filozofları susturduğu ve binlerce âlimi hayran bıraktığı iddia edilir ama bunlardan hiçbirinin kimliğinden bahsedilmez[4]. Keşke onlardan birer kişinin adını ve onları hangi bilgileriyle susturup hayran bıraktıklarını da yazsalardı bize bir değerlendirme imkânı vermiş olurlardı. Aslında isim de veriyorlar ama asırlar önce ölmüş filozofların ismini veriyorlar. Diyorlar ki; en meşhur İslâm filozoflarından İbn-i Sîna, Fârâbî ve İbn-i Rüşd’e Risale-i Nurun ilmî kudretini göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risale-i Nurdan ders alırlardı
[5].
[1] Şualar, Birinci Şua, a.g.e, c. I, s. 833.
[2] Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a, a.g.e, c. I, 672.
[3] Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 24, a.g.e, c. I, s.1695.
[4] Şualar, On Dördüncü Şua, a.g.e, c. I, s. 1037.
[5] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, a.g.e, c. II, s. 2104.
SAİD NURSİ HAÇLILARLA İTTİFAKI VE AHİR ZAMAN FİTNELERİ
Hz. Peygamberin haber verdiği ahir zaman fitnelerini ve deccallerin gayretlerini idrak etmek her müslümanın vazifesidir.. Bu bağlamda Said Nursi’nin Haçlı İttifakı’na dair beyan ve yaklaşımları elbette manidardır. İşte onun görüşlerinden biri:
“Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, her halde şimal cereyanı; İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak.” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 150)...
Önce Yüce Allah’ın, İslam dininin yegâne hak din olduğu konusundaki tartışmasız ilahî hükümlerini hatırlayalım:
ALLAH KATINDA TEK DİN İSLAM’DIR
1- "Hiç şüphe yok ki, Allah katında yegâne din İslam’dır" (Âl-i İmran, 19)
2- “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.” (Mâide, 3)
3- “Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmran, 85)
İslam dini; 1- Tevhid akidesi, 2- Nübüvvet temeli üzerine bina edilir.
YAHUDİ VE HRİSTİYANLARLA İLGİLİ AYETLER:
1- “Yahudiler ‘Üzeyr Allah’ın oğludur’ demişler; Hıristıyanlar da, ‘Mesih Allah’ın oğludur’ demişlerdi. Bu, onların kendi ağızları ile geveledikleri sözleridir ki, kendilerinden önceki kafirlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da uyduruyorlar.” (Tevbe, 30)
2- “Rahman çocuk edindi, dediler, and olsun ki, siz pek kötü cürette bulundunuz! Neredeyse o (sözün dehşeti)nden gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp dağılacaktı. Rahman için çocuk iddia ettiklerinden ötürü. Çocuk edinmek Rahman’a yakışmaz.” (Meryem, 88-92)
3- “Şurası muhakkaktır ki, ‘Meryem’in oğlu Mesih, Allah’ın ta kendisidir’ diyenler küfre girmişlerdir.” (Mâide, 17)
4- “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i kendilerine Rab edinmişlerdir. Halbuki onlar da tek ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emr olunmamışlardı.” (Tevbe,31)
5- “Allah’ın Meryem oğlu Mesih olduğunu söyleyenler, muhakkak küfre girmişlerdir. Halbuki Mesih, ‘Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin! Zira her kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar ve varacağı yer de ateş olur. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur’ demişti. ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler elbet kafir olmuşlardır. Oysa yalnız bir Tanrı vardır, başka Tanrı yoktur. Bu dediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkar edenlere acı bir azap dokunacaktır.” (Mâide, 72-73)
SAİD NURSİ’NİN HIRİSTİYANLAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ:
1- “Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hıristiyanların mensuplarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.” (Kastamonu Lahikası, 114-115)
2- “İşte bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı (komünizm) ancak ve ancak Hıristiyanlık aleminin Müslümanlıkla ittihadı (birleşmesi) yani İncil Kur’an ile ittihad ederek…” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 62)
3- “Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, her halde şimal cereyanı; İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak.” (Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 150)
4- “Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerekir. Çünkü, küfr-ü mutlak hücum ediyor.” (Emirdağ Lahikası ,c. 1, s. 194)
FETULLAH GÜLEN, SAİD NURSÎ’NİN İTİKADI ÜZERE YÜRÜYOR:
KÜRESEL BARIŞA DOĞRU adlı eserin sayfa 131’inde Fetullah Gülen, Kelime-i Tevhid’in ikinci bölümünü söylemeyenler için rahmet nazarıyla bakılmasını istiyor:
"... Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ’Muhammed Allah’ın rasûlüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır."
(Bkz.
Fetullah Gülen, Kur’an-ı Kerim’deki Hristiyan ve Yahudilerle ilgili ayetlerin bugünküleri içine almadığını anlatıyor:
“Kur’ân-ı Kerim’de Hristiyanlık ve Yahudilik hakkında kullanılan ifadelerin çok sert olduğu söylenir… Geçmiş dönemlerde, belli Hristiyan ve Yahudilerin apaçık gerçek karşısında gösterdikleri inat, ayak direme ve düşmanlığı ifade için Kur’ân’ın kullandığı aynı üslûp, bugünün Yahudi ve Hristiyanları için de kullanılacak diye bir şart, bir mecburiyet olamaz… O âyetlerin ilk günden bu yana her Yahudi ve Hıristiyanı içine aldığı kesin değildir.”
(Fetulah Gülen, Fasıldan Fasıla 4, sayfa 95).
RİSALE-İ NUR’UN İÇİNDE YER ALAN "TARİHÇE-İ HAYAT" KİTABINDAN:
Said-i Nursi’nin hayatının anlatıldığı bu kitabın “ilk hayat” bölümünden 32. sayfa:
“Hazret-i Resul-i Ekrem (s.a.v.) ümmetinden sual sormamak şartıyla ilm-i Kur’an’ın talim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha sabavetinde iken bir allame-i asır olarak tanınmış ve katiyen kimseye sual sormamış, fakat sorulan suallere mutlaka cevap vermiştir.”
Bu kitaba göre, Peygamberimiz (s.a.v.), rüyasında Said-i Nursi’ye, kimseye soru sormaması şartı ile Kur’an ilmini öğreteceğini buyurmuştur.
“Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir, fakat nasıl ki, Kur’an-ı Mübin Allah’ın kelamı iken Seyyid-i Kainat, Eşref-i Mahlukat Efendimiz nasa tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azim’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i hakla hitab ediyorsunuz.”
HZ. PEYGAMBERİN (S.A.V.) RÜYADA GÖRÜLMESİ VE SAİD’İN ÖVÜLMESİ KONUSU:
Risale-i Nur’da yer alan "Sikke-i Tasdik-i Gaybi" kitabında, Hz. Peygamberi (s.a.v.) rüyasında görenlerin ağzından onun sahip olduğu iddia edilen makamla ilgili şunlar anlatılmaktadır:
1- Risale-i Nur şakirdlerinden Rıza görüyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.), camide Ebubekir Sıddık’a emrediyor: “Çık hutbe oku!” Ebubekir Sıddık koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatlerin izahatı 29. sözdedir.”
2- Risale-i Nur’un Osman isimli şakirdi:
“Rüyamda Şemal-i Şerif’e muvafık, nurani bir surette Hazret-i Peygamberi (s.a.v.) oturduğu yere dayanmış bir şekilde gördüm. Bu anda bir sada geldi ki, Hazret-i Peygamberin (s.a.v.) bir yaveri geldi, kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur naşilerinin üstadı olan zat içeri girdi. Hazret-i Peygamber, üstadımıza şefkatkarane bir iltifat göstererek dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.”
3- Risale-i Nur şakirdlerine evini tahsis eden Şükrü efendidir.
Rüyada ona diyorlar ki: “Senin o köşküne Hazret-i Peygamber (s.a.v.) gelmiş, o da koşarak gidip, Hazret-i Peygamberi çok nurani ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.
4- Risale-i Nur şakirdlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki:
“Rüyasında ona diyorlar ki, Risale-i Nur’un şakirdleri imansız ölmezler. Kabre imanla girerler.” (s. 21-22)
RİSALE-İ NUR’UN İLHAM YOLUYLA, BİR MANADA VAHİY İLE YAZILMASI KONUSU:
ŞUALAR KİTABINDAN s. 559, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 97:
"Risaletü’n-Nur sair te’lifat gibi ulum ve fünundan ve başka kitaplarda alınmamış. Kur’an’dan başka me’hazı yok. Kur’an’dan başka üstadı yok. Kur’an’dan başka mercii yok. Telif olunduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’an’ın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur’aniden ve ayatın nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.”
REHBERLER, s. 141:
"Risale-i Nur, 20. asrın Müslümanlarını ve bütün insanlarını koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş delalet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyari ile yazılmış değil, Cenab-ı Hakkın lisanı ile yazılmış bir eserdir.”
MÜDAFAALAR, s. 300:
“Bu hakikatlerden anladım ki, Risale-i Nur, bu asırın insanları olan bizler için yazdırılmıştır.”
MÜDAFAALAR, s. 347:
“Ey Risale-i Nur! Senin Hakkın dili, Hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yoktur. Ben kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitaptan alınmadım, hiçbir eserden alınmadım. Ben Rabbani ve Kur’aniyim. Bir layemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nur’um.”
KASTAMONU LAHİKASI, s. 233:
“Risale-i Nur’un mesaili, ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdi bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile, sunuhat, zuhurat, ihtirat ile oluyor.”
MEKTUBAT, s. 362, 363:
“Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; kimsenin ihtiyar ve şuuru ile kesilmez, biçilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybidir ki o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkarız.”
BARLA LAHİKASI s. 78-79:
“Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir; fakat nasıl ki Kur’an-ı Mübin Allah’ın kelamı iken Seyyid-i Kainat, Eşref-i Mahlukat Efendimiz nasa, tebliğe vasıta olmuştur, siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azim’in nurlarında bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i Hakla hitab ediyorsunuz. Hulusi.”
SAİD-İ NURSİ’NİN BÜTÜN İLMİNİN ALLAH’TAN OLMASI:
TILSIMLAR MECMUASI, s. 188:
“… Bu hadis-i şerif nurun tercümanına mutabık geliyor ki: İlminin ve kemalinin tahsil ve terbiye neticesi değil, lutuf ve ihsan-i Rabbani olarak, bir harika-ı fıtrat halinde kısacık bir zamanda ihsan edileceğini bildiriyor ki, şimdiye kadar kimse de vaki olmamış olan bu hal ancak bir büyük müceddidin alamat-ı mahsusasındadır.”
Risalelerin yazılmasındaki ilmin "ledünni" olduğunun ispatı için şunu kullanmışlardır:
TILSIMLAR MECMUASI, s. 189:
“Kehf suresinin Hz. Musa (as) ile Hızır’dan (as) bahseden 65. ayetinin "tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz" anlamına gelen bölümü ebced hesabına tâbi tutularak yukarıdaki iddia delillendirilmek istenmiş, Said-i Nursi’ye verilen bu ilmin Resaili’n-Nur olduğu belirtilmiştir.”
RİSALELERİ YAZARKEN GAYBİ İHTAR ALMASI:
TARİHÇE-İ HAYAT, s. 45:
“Çoktan beri ruhuma ihtar edilmiş ki, Ziya namında birisi, Risale-i Nur namına büyük bir hizmet edecek. Bu mesele gösterdi ki, o Ziya bu Ziya’dır.”
KASTAMONU LAHİKASI, s. 29:
“Birden bir ihtar-ı gaybi ile kat’i kanaat verecek bir surette kalbime geldi. Denildi ki: Ciddi bir alaka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin "bir ışık var, bir nur göreceğiz" diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri; sizin hakkınızda belki iman cihetiyle, Alem-i İslam hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale-i Nur’dur.”
RİSALELERDE YER ALAN İFADELER:
“Yazdırıldı” (Şualar, 219)
“Yazdırılmış” (Lemeat, 68)
“Yazdırılmadı” (Tarihçe-i Hayat, 398)
“İzin olmadığından yazılamadı” (Kastamonu Lahikası, 28)
“İrade ve ihtiyarım ile yazmadım” (Şualar, 83)
“Yazmaya izin verilmedi” (Sözler, 157)
RİSALELERİN FARKLI DİLLERDE YAZILMASI KONUSU DA İRADESİZ OLARAK YAZILMASINDANMIŞ!
“Şu fıkra Arabi geldiği için Arabi yazıldı…" (Sözler, 443)
“Şu 20. Pencerenin hakikati, bir zaman Arabi bir surette kalbe şöyle gelmişti…” (Sözler, 625)
“Yani bu münacat kalbe Farisi olarak tahattur ettiğinden Farisi yazılmıştır.” (Sözler, 193)
SAİD-İ KÜRDÎ’NİN EKÜMENİK PATRİK SEVDASI VE TEVARÜS EDEN AMERİKANCI MİSYON
Son dönemin "diyalogcu nurcuları"nın "ekümenik sevdalı patriğe destek misyonu” ve "Amerika’nın bölgesel ve küresel planlarına taşeronluk hizmeti" son çeyrek asırla sınırlı değildir.
TEVARÜS EDEN AMERİKANCI MİSYON
Bu bağlamda günümüzün diyalogcu nurcuları, sarmaş dolaş pozlar vermek ve Ramazan sofralarında iftar duaları yaptırmak suretiyle "ekümenik sevdalı Patrik Bartho"yu milletimizin nezdinde meşrulaştırma ve ABD’nin planına taşeronluk yapma vazifesini Garibüzzaman Said Kürdî’den devralmışlardır.
İslam medeniyetinde hiç rastlanmamış biçimde "Hıristiyan şehit" gibi Haçlı itikadı hükümleri üreten ve bunu İslam itikadı imiş gibi risaleler yoluyla pazarlayan Garibüzzaman Said Efendi’nin (Bkz. Bkz. Kastamonu Lahikası, s. 75), risalelerini kaleme aldığında birer nüshasını Papa XII. Pie’ye gönderdiği, Papa’nın da buna mukabele ettiği gözden kaçmamalıdır (Bkz. Küresel Barışa Doğru, Gazeteciler ve Yazarlar vakfı yay. s 131; Köprü, s. 2, Kasım 1997, s. 110–116).
GARİBÜZZAMAN, EKÜMENİK PAPAZLA SARMAŞ DOLAŞ
Bu arada 1950’li yıllarda Garibüzzaman Said–i Nursî’nin sürpriz biçimde Fener semtinde ikamet etmesi sebebiyle, Rum Patrik Athenagoras ile görüşmelerini sürdürmesi de önemli köşe taşlarıdır (Bkz. Küresel Barışa Doğru, Gazeteciler ve Yazarlar vakfı yay. s 131; Köprü, s. 2, Kasım 1997, s. 110–116).
Cumhuriyet döneminin "ABD’den ithal ilk ekümenik sevdalısı" papaz Athenagoras’ın sicili ile Garibüzzaman Said Kürdî’nin dostlukları, "nurculuğun ne idüğü"nü kavramak hususunda çok önemli bir foyametredir.
PATRİK VE GARİBÜZZAMAN KUVAY-İ MİLLİYE’YE KARŞI
Ne ilginçtir ki; günümüzün diyalogcu nurcuları, Kuvay–ı Milliye’yi çetecilik olarak nitelendirerek rahatsızlıklarını ifade ederlerken, Milli Mücadele yıllarında Fener Rum Patrikhanesi de Kuvay–ı Milliye hareketini barbarlık olarak niteliyordu. (Bkz. Erol Cihangir, Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk–Ortodoks Patrikhanesi, Turan Yay. İstanbul, 1996, s.5; Mesut Çapa, Pontus Meselesi / Trabzon ve Giresun’da Milli Mücadele, TKAE Yay. Ankara, 1993, s.38).
Yine ne tesadüf ki, İngilizler tarafından kurdurulan ve yönetim kurulunda Garibüzzaman Said–i Kürdî’nin de bulunduğu zamanın Cemiyet–i Müderrisîn namlı Teâl–i İslam Cemiyeti, 26 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde "fetva ilanatı" yayınlayarak, Türk milletini Kuvay–ı Milliye’ye destek vermemeye, hatta "hain, eşkıya, katil canavarlar ve lanetlik" ilan ettikleri M. Kemal Atatürk önderliğindeki Kuvay–ı Milliye kadrosuna karşı mücadele etmeye çağırıyor, kesinlikle İngiliz ve Yunanlılara karşı gelinmemesini tavsiye ediyordu (Bkz. İkdam gazetesi, 26 Eylül 1919; Yücel Özkaya ’Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler’, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, (Kasım 1987); Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (1318), Fihrist 240; M. Latif, Yeni Asya gazetesi, 11 Mayıs 2005).
Garibüzzaman’ın İngiliz patentli fetvasını örtmek isteyen Yeni Asya grubu, "Bediüzzaman bu cemiyetin ’sade’ bir üyesidir" (M. Latif, 11 Mayıs 2005, Y. Asya) deseler de; muteber tarihçilerden Tarık Zafer Tunaya, adeta tarihe not düşercesine "26 Eylül 1919’da bu cemiyet, (Teali İslam’ın ilk adı olan Cemiyet–i Müderrisin) İkdam gazetesinde, Anadolu hareketi aleyhinde ilk beyannamesini, daha sonra ikinci ve üçüncüsünü yayınlamıştır. İlk yönetim kurulunda Mustafa Sabri (Başkan), İskilipli Mehmet Atıf (İkinci başkan), Said–i Kürdî (İttihad–ı Muhammediye önderi olarak) bulunuyorlardı" (T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, c. II, s. 384–396) tespitini yapıyor.
Diyalogcu nurcuların "milli duruş"a ve Kuvay–ı Milliye’ya karşı oluşları, sadece günümüzün AB sürecinin gereği veya konjonktürel bir tavır değil, bilakis üstatları Garibüzzaman’dan devraldıkları bir mandacılık mirasıdır.
SAİD NURSÎ’NİN YUNAN VE İNGİLİZLER YERİNE, KUVAY-I MİLLİYEYE TAARRUZU
Nitekim Teal–i İslam Cemiyeti 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk milletini Kuva–yı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırıyordu.
Bu bildirinin altında imzası bulunanlardan biri de Said–i Nursi idi. Bu bildiride şu satırlara yer verilir:
“Biçare millet! Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden küçük fedakarlığı göze almıyor.
Millet (...) hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki “Ey hainler, ey Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz?
İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini sabr–u sükun ve akl–u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır?
Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz.
Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler!
(...) Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva–yı Milliye namını veriyorsunuz? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab–ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerinize olsun.”
SAİD NURSİ’YE GÖRE PATRİK ATHENAGORAS GİZLİ MÜSLÜMANMIŞ
Garibüzzaman Said Kürdî’nin bağrına bastığı ve hatta "gizli Müslüman" diye (M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479.) etrafa yayıp temize çıkartmaya çalıştığı 1950’lerin Ekümenik sevdalı Fener Patriği Athenagoras’ın sicili, Ekümenik sevdalı Patrik Bartholomeus’la sarmaş dolaş olan günümüzün diyalogcu nurcularının da kimliğini ortaya çıkartması bağlamında önemli bir işarettir.
PATRİK ATHENAGORAS RUM ÇETESİNİN BAŞI
Patrik Athenagoras, Milli Mücadele yıllarında Anadolu’daki Rum azınlıkları kışkırtmak üzere kurulan Mavri Mira teşkilatının kurucusudur (Bkz. M. Kemal Atatürk, NUTUK, Vesika 1, Erzurum / 22 Ağustos 1919). Athenagoras, yetkisi olmadığı hâlde kendisini "Konstantinopolis Ekümenik Patriği " ilân etme cüretinde bulunmuştur (Bkz. Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, s.309). Time ve Fortune dergileri, Kıbrıs meselesinde EOKA katilleriyle işbirliği yapmış baş tahrikçinin Patrik Athenagoras olduğunu, Makarios ve beraber çalıştığı papazların Patrik Athenagoras’a bağlı bulunduğunu, dolayısıyla ondan emir aldıklarını ilân etmişlerdir. (Doç. Dr. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, Sonuç böl. Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996).
ABD BAŞKANI TRUMAN’IN TALİMATIYLA PATRİK OLAN
ÇETEBAŞI
Athenagoras’ın vaziyetini eski diplomat Oğuz Gökmen’den ve Necip Fazıl’dan dinleyelim:
Savaş sonrasında ABD, New York Metropoliti Athenagoras’ı Patrik yapmak istiyordu. Amerikalılar, 1948’de "Rus yanlısı" olarak gördükleri Patrik Maksimos’un görevinden alınıp yerine Athenegoras’in getirilmesi için yoğun bir faaliyet içine girdi. Maksimos’un sunduğu bazı şartlar kabul edildi ve 18 Ekim 1948’de istifa etmesi sağlandı. Amerika’dayken Fener Rum Patrikliği’ne seçilen Athenegoras, Amerika’dan Başkan Truman’ın özel uçağıyla 26 Ocak 1949 günü İstanbul’a geldi ve ertesi gün merasimle taç giydi. İsmet Paşa olumlu, Büyükelçimiz eski Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu da bence haklı nedenlerle bu işe karşı çıkıyordu. Sonunda İsmet Paşanın dediği oldu. Türk vatandaşı olmadığı için Patrik olması Lozan anlaşmasına göre mümkün olmayan ABD vatandaşı Athenegoras, Başkan Truman’ın İnönü’den özel talebi üzerine bir gecede ’fevkalade telsik’ yoluyla Türk vatandaşlığına kabul edildi. Daha sonraları Dışişleri Bakanı olan İhsan Sabri Çağlayangil, Emniyette pasaport işleri yapıyordu. Ona demişler ki: "Bu işi hallet. Athenagoras’ı Türk uyruklu göster". Çağlayangil de kitabına uydurmak için "Bu adam vaktiyle Selanik’te doğmuş olsun. Selanik de önceden Türk toprağıydı" şeklinde bir kimlik ve köken ihdas etti. Neticede Athenagoras, Fener’e Patrik oluverdi.
Yetinmedi tabii; Fener, Patriğe dar geliyor, Eyüp nahiyesinin tamamını istiyordu. Heybeliada Ruhban Okulunun açılmasında da ısrarlı idi (Oğuz Gökmen, Türkiye, 24 Temmuz 2005; Akşam, Patrikhaneye ithal ruhban, 4 Mart 2004; Necip Fazı, Büyük Doğu, Ördeklerden bir filo / Bir de Kazdan amiral).
ATHENAGORAS’I HAZMETTİRME İŞİNİ GARİBÜZZAMAN ÜSTLENDİ
Türk vatandaşı olmayan, Milli Mücadele yıllarında Rum azınlığı kışkırtmak üzere Mavri Mira derneğini kuran, Kıbrıs’ta EOKA’cı katillerin baş tahrikçisi olan bir Amerikan vatandaşının truman’ın bir gece yarısı "özel talep"iyle Fener’e Patrik yapılması elbette hazmedilecek türden bir iş değildi.
Topluma ve üst düzey muhafakâr çevrelere "Athenagoras’ın bir gece ansızın Patrik yapılmasını hazzettirme işi"ni ise Garibüzzaman üstlenmişti. Derhal Fener’e kapağı atan Garibüzzaman’a göre Athenagoras, tam bir "gizli Müslüman"dı. Öyle tepki verilecek bir adam değil, bilakis baştâcı yapılması gereken bir papazdı (Bkz. M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479).
BAKIN ŞU GARİBÜZZAMAN MASALINA: PAPAZ MÜSLÜMANMIŞ
Garibüzzaman’ın talebesi Muhsin’in anlattıklarına kulak verin Allah aşkına, din namına dönen dolaplara bakın…
"Birgün yine Muhsin’le Üstadın yanına geldiğimizde görüşürken farklı bir hâlet–i Ruhiye hissettim, merak ettim ve sordum. Üstad Hazretleri o gün Fener Patrikhanesine giderek Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiş ve ziyaret esnasında kendisine hitaben, ’Siz Kur’ân’ı Allah’ın kitabı, Hz. Peygamberi de peygamber kabul etseniz ve Hıristiyanlığın da dini hakikîsiyle amel etseniz ehl–i necat olacaksınız’ demiş. O da ’Ben kabul ediyorum’ diye cevap vermiş. Üstad tekrar ’Dünyadaki diğer ruhanî reisler de kabul ediyorlar mı?’ diye sormuş. O, ’Onlar kabul etmiyorlar’ demiş. Üstad kendisini gayet hürmetle karşılamış olduklarını söyledi" (Bkz. M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj Yeni Asya, 23 Mart 2005,; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe–i Hayatı, İstanbul 1990, C.2, s. 1479.)
Şimdi siz, imanî ve tarihî değerlendirmenizi yapıp kalbî hükmünüzü verin...
1950’lerde ABD’nin bir gece yarısı özel uçakla gönderip Fener’e ekümenik Patrik tayin ettirdiğinde onunla sarmaş dolaş olan ve onu tezkiye etme misyonu üstlenen Garibüzzaman ile bugün aynı Amerikan zırhlı ekümenik sevdalı Bartholomeus’la sarmaş dolaş haldeki diyalogcu nurcuların ve Amerika’da mukim Rabbin aciz kulunun "aynı eksendeki" hizmetleri neye delalet eder?
Said Nursî’nin Amerika ile ilgili şu ifadeleri, aklı ve imanı olanlar için oldukça manidar olsa gerektir:
“…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükünet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur.”
(Tarihçe– Hayat , 88, Arabi Hutba–i Şamiye Eserini tercümesi / Birinci Kelime / Haşiye, İçtima–i Reçeteler II/101, Arabi Hutbe–i Şamiye Eserinin Tercümesi / Birinci Kelime/Haşiye)
Bu tarihi gerçekler, şifre kırmak ve kimin ne olduğunu tanımak için yeter de artar bile…
“HIRİSTİYAN NUR TALEBELERİ”
Diyalogcu nurcular, halvet halinde oldukları papaz ve hahamlarının yanlarında veya Batı lobilerinde kendilerinin Müslüman rahip veya Hıristiyan nurcular olarak tanınmalarını iftihar vesilesi kabul ederler. Ancak bu kimlik ve misyonlarının Müslüman Türk Milleti tarafından bilinmesine ise korkunç biçimde tepki gösterirler. Adeta Pavlos’un öğretileri istikametinde "papaz ile papaz gibi, Müslüman ile Müslüman gibi görünme"yi "hizmet şiarı" edinmişlerdir.
Başlıkta kullandığım "Hıristiyan nur talebeleri" nitelemesi, bana ait değil… Yeni Asya’cıların önde gelen zevatından M. Emin Birinci’ye ait.
F. Gülen için ilk defa "Müslüman Rahip" nitelemesini, gazetesindeki makalesinde Ertuğrul Özkök yaptı (Bkz. Hürriyet, 4 Eylül, 2000). Diyalogcu nurculardan hiç kimse tepki göstermedi, kınamadı, dava etmedi. Hatta bir gün sonra Zaman gazetesi, sözkonusu nitelemeli ve "Mürteci mi, yoksa ’Müslüman Rahip’ mi?" başlıklı makaleyi kendi sayfalarına aktardı, baş tâcı yaptı (Bkz. Zaman, 5 Eylül 2000).
PAPAZ VAVEYLASININ KOPTUĞU AN…
Ne zaman ki, Müslüman Türk Milleti, T. Üçal, Y. Kapusuz, S. Yüksek gibilerin "nurcu papaz" (Bkz. Milliyet, 15 Aralık 2001; Tempo, 28 Mart 2005; Zaman, 1 Nisan 2005) şeklindeki haberlerini okudu, pişmiş aşa su katıldı, vaveyla koptu.
Ne zaman ki, Müslüman Milletimiz, "nurcu papaz" diye manşete çıkarılan bu gençlerin "diyalogcu nurcuların öğrenci evleri"nde yetiştiklerini ve kendi kolejlerinde görev yaptıklarını (Bkz. Zaman, 1 Nisan 2005; Milliyet, 15 Aralık 2001) öğrendi ve böylece "diyalogcu nurcuların foyası"nı keşfetmeye başladı; işte orada hesap bozuldu, vaveyla koptu, bu işe papazlar bile kızmaya başladılar (Bkz. Zaman, 1 Nisan 2005).
BİR PAPAZ MASALI…
Bütün bu "papazsal" gelişmeleri, ayne’l yakın, ilme’l yakın ve hakka’l yakın biliyorduk. Ancak, 1992 yılından bu yana diyalogcu nurculardan olan ve şimdi artık onlardan yakasını kurtardığı için şükreden Ünye’den "adı bende mahfuz" bir kardeşimin beş–altı arkadaşla birlikte bir yemekte iken bizzat naklettiği "sohbetlerde menkıbe olarak anlatılan bir papaz masalı", himmet toplantılarının ve kimi nur sohbetlerinin "hangi tür papaz masalları" etrafında döndüğünün göstergesi oldu…
Ünye’deki eski bir şakirdin anlattığına göre, İstanbul’dan gelen üst düzey bir ağabey himmet toplantısında konuştu bunu.
Masal şöyle; İstanbul’da papazın birisi Pazar ayinini yönetiyormuş. Tam ayinin ortasında öğle ezanı okunmuş. Papaz, ayinini derhal yarıda keserek içeri girmiş. Kilisedeki ayine iştirak eden üç–beş kişi dona kalmışlar. Papaz, 10–15 dakika sonra kolları, saçı–sakalı ıslak ve başı mesh edilmiş vaziyette tekrar ayinini yönetmek üzere öne geçmiş. Niye ıslakmış biliyor musunuz? Papaz, gizlice öğle namazını kılmak için içeri geçmiş, namazını kılmışmış, tekrar ayinin yönetmek için geri dönmüş. Bu da güya "gizli Müslüman nurcu bir papaz"mış… Böyle çok papaz varmış; her papazı öyle küfürle itham etmek yanlışmış, çok ağır bir vebalmış…
HIRİSTİYAN NUR TALEBELERİNİ YETİŞTİREN AŞK
Diyalogcu nurcuların Müslüman kılığına bürünerek güya hizmet adına sergiledikleri şu "vahim Haçlı tiyatrosu" bile, Müslüman milletimizin tüylerini diken diken etmeye yetiyor, yetmelidir.
Diyalogcu nurcuların "derin papaz aşkı", sadece Vatikan’ın Türkiye temsilcisi Monsenyör Marotvich’in "ekranlardaki Cevşen şov"ları ve diyalog toplantılarının demirbaşı Cizvit papazı Thomas Michel’in "Said–i Nursi’nin İslam tarihinde ilk defa Hıristiyanlara şehadet mertebesi lütfettiğini keşif ve ilan ederek kendisine methiyeler" düzmesiyle izah edilemez elbette… Bu aşk, "Papalık misyonunun bir parçası olmak"tan (Bkz. Zaman, 10 Şubat 1998, F. Gülen tarafından Papa’ya sunulan mektup) gelmektedir.
Ve bu aşk, karşılıklı semeresini vermektedir; diyalogcu nurculardan "Müslüman rahip"ler ve "nurcu papaz"lar türediği gibi (Bkz. Hürriyet, 4 Eylül, 2000; Milliyet, 15 Aralık 2001; Tempo, 28 Mart 2005; Zaman, 1 Nisan 2005), Hıristiyanlar arasından da "Hıristiyan nur talebeleri" türemiştir (Yeni Asya, K. Güleçyüz, Risale–i Nur ve Papalık, 10 Nisan 2005; Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj, 23 Mart 2005).
SAİD–İ NURSİ’DEN PAPAZ THOMAS MÜJDESİ…
Nitekim nurcuların önde gelenlerinden M. Emin Birinci’nin anlattığına göre, kadının biri rüya görmüş, rüyasında Üstad "Thomas Michel Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerindendir" demiş… (Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Mehmet Emin Birinci ile ropartaj, 23 Mart 2005).
Bu, basit bir rüya hadisesi değildir şüphesiz. Bakınız, bu "nurcu papaz"a dair rüyanın hikmeti neymiş? Mevta Papa’ya rahmet okuyan (Yeni Asya, K. Güleçyüz, Papa, 03 Nisan 2005) Yeni Asya’nın başyazarı Kazım Efendi, bu hikmeti şöyle açıklıyor:
Muhterem Mehmet Emin Birinci’nin Yeni Asya’nın 23 Mart sayısında çıkan mülâkatında "Hıristiyan Nur talebelerinin birincilerinden" olarak nitelenen Thomas Michel örneğinde görüldüğü gibi bizatihî Vatikan’ın içine kadar nüfuz ettiğini gösteriyor (Bkz. Yeni Asya, K. Güleçyüz, Risale–i Nur ve Papalık, 10 Nisan 2005).
Yukarıda naklettikleri bir rüya ile bizzat Garibüzzaman Said–i Kürdî tarafından "Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerinden" diye müjdelenen Cizvit papazı Thomas Michel ise "şifreyi çözüyor"; Kazım Efendi de bu "özel papaz şifre"sini ballandıra ballandıra şöyle aktarıyor:
"Dünyadaki Katolik Hıristiyanların manevî lideri Papa II. John Paul’ün bütün sözleri, Risale–i Nur’da tarif edilen medeniyeti işaret ediyor" (Bkz. Yeni Asya, K. Güleçyüz, Papa, 03 Nisan 2005; T. Michel, Hz. İsa’nın Geri Dönüşü, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 2004, s. 58).
Aynı Yeni Asya’da serdedilen "Samîmî bir dindar olan Monsenyör Marovitch’i, Bediüzzaman Hazretlerinin ’Müslüman İsevîleri’ dediği grupta zikretsek abartmış olmayız kanaatindeyim…" (Yeni Asya, M. İsmail Tezer, Monsenyör George Marovitch ile röportaj, 30 Mart 2005) ifadesi ve yaklaşımı, oldukça dikkate değer değil mi?
Bütün bu nurlu Hıristiyan meyvelerinin maalesef kimi "nurculuk ve diyalog" bahçesinde eşkin attığını görmemek için, sadece kafa gözünün kör olması yetmez, kişinin aynı zamanda kalp gözlerinin de kör olması, basiret ve iz’andan yoksun olması lazımdır…
Ne diyelim; Yüce Allah, "vazifesi Muhammed ümmetini peygamberinden kopartarak Hıristiyan ve Yahudilerin itikadına sürüklemek” olan Deccallerin (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1, Melahim 3; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9) şerrinden ve ahir zaman fitnelerinden imanımızı muhafaza eylesin, encamımızı da hayreylesin.
AHİR ZAMAN HADİSLERİNDE DECCALİZM VE HAÇLI İTTİFAKI
Fetullah Gülen de 9 Şubat 1998 günü Papa’yı ziyaretinde sunduğu mektubunda “Papalık misyonunun bir parçası olmak üzere huzurda bulunduğunu” ilan etmiştir. Bu mektubu, 10 Şubat 1998’de Zaman gazetesi, aynı haftaki Aksiyon dergisi yayınlamıştır.
Dinlerarası diyalog, Papalığın II. Vatikan Konsili’nin 4. oturumunda kabul edilen, “Nostra Aetate” diye maruf Konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965’te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi olarak açıkladığı Asya’nın Hıristiyanlaştırılması projesi”nin bir yöntemidir. Papalığın “çağdaş Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik usûlü”dür. (Bakınız; John W. O’Malley, “Reform, Historical Conciousness And Vatikan Ii’s Aggiornamento, Theological studies, 1971 XXXII/4; M. Raukanen, The Catholic Doctrin of Non–Christian Religions According to the Second Vatikan Council, New york 1992, 35; The Second Vatikan Council, Nostra Aetate, 1–4).
Müslümanların kalbinden ve kelime-i Tevhid’de İslam’ın temel rüknü olan Hz. Muhammed’e imanı sökme gayreti, kişiyi İslam dairesinden çıkartır, küfre sürükler. (Muhammed b. İsmail er–Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r–Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul–Melahide, vr 11b. A.Z. Gümüşhanevî, Camî’ül Mütûn, c.1, Elfaz–ı Küfür, b. 2)
Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in kıyametin büyük alameti olarak uyardığı, hatta tüm peygamberlerin kendi ümmetlerini ikaz ettikleri Deccal, Müslümanlar arasından çıkacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).
Bu deccalların veya onun avanesinin gayretiyle Ümmet–i Muhammed’den gruplar halinde müşriklere, Yahudi ve Hristiyanlara iltihaklar yaşanacaktır (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9;) Bu süreç, aynı zamanda İstanbul’un Haçlı fitnelerine maruz bırakılacağı günler olacaktır (Ebu Davud, Sünen, Melahim 3, (4294).
Bu hususta Rasulullah’ın şu ikazları elbette hayatidir:
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).
Resulullah (sav) “Beytu`l Makdis`in imarı Yesrib`in harabıdır (yani Beyt’ul Makdis’in imarını müteakip Medine bölgesinin harap edilmesi sözkonusudur). Yesrib`in harabı, melhamenin (katliamların yoğun olduğu savaşların) çıkmasıdır. Melhame, İstanbul`un fethidir, İstanbul`un fethi Deccal`in çıkmasıdır!” buyurdular. Sonra elini (Resulullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz. Muaz`ın) dizine vurdular ve: “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi” buyurdular.” Hz. Muaz burada kendisini kasdetmektedir. [Yani Aleyhissalatu vesselam`ın konuştuğu ve dizine elini vurduğu kimse Muaz İbnu Cebel (ra)`dir.]” (Ebu Davud, Sünen, Melahim 3, (4294)
Irak’taki vahşi işgallerin ahirzamanın hangi türden fitnelerin tezgahlayacağına ve onlara arka çıkanların gerçekte kimlerle beraber olduğuna dair Rasulullah’ın tenbihleri de çok manidardır:
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah anlatıyor:
Allah Rasulü, sahabeleriyle otururken, birden bire “Ey Allahım, Şam’ımızı bize mübarek kıl, Yemen’imizi de…” diye dua etmeye başlar. Etrafındaki sahabe “Irak’ımıza da…” diye ekle istirham ederler. Efendimiz, onların taleplerini duymazlıktan gelerek aynı şekilde “Ey Allahım, Şam’ımızı bize mübarek kıl, Yemen’imizi de…” duasını tekrarlar. Sahabe, “Irak’ımızı da ilave et…” der.
Üç–dört kez bu iş böyle tekrar eder. Rasulüllah (SAV) Irak’ı ilave etmez.
Bir müddet durakladıktan sonra Allah Rasulü, “Hayır, oraya fitneler ve dünyayı sarsacak gelişmeler hakim olacak. Şeytan’ın orduları –Deccal’in askerleri– oradan ortaya çıkıp (ümmet-i Muhammed’e) musallat olmaya kalkışacaktır” buyurdular. (Buhari, Sahih, c. 2, İstiska, 28; c. 8, Fiten 16; Tirmizi, Sünen, Menakıb, 50–3949).
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (ra) bu hadis–i şerifi sahabeye naklettiği esnada, birisi yanaşarak “Bu fitne nedir?” diye sorduğunda sahabelerin bilginlerinden İbn Ömer (ra) adama, “Anası doğurmayasıca, bu fitnenin ne olduğunu bilmiyor musun? (İslam’ı terk ederek müşriklerin, Hristiyanların ve Yahudilerin) dinlerine iltihak etmektir fitne…” buyurur (Buhari, Sahih, c. 8, Fiten, 16).
Alemlere rahmet Hz. Muhammed’in bir başka ikazı ise şöyledir:
“Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şeylerden biri de, dalalete saplanmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden… bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere katılacaklardır. Kıyamete yakın zamanda deccallar türeyecektir. Bunların sayısı 30 (ilâ 70) civarında olacaktır. Bunların kimi kendisini peygamber, (kimi de Mesih) zannedecektir… Ve lakin ümmetimden bir grup sürekli olarak Hak üzere olacaktır. Onlar Allah’ın yardımını göreceklerdir. Allah’ın emri (olan kıyamet) gelinceye kadar, bu, kendilerine ters düşerek Hak’tan ayrılanlar onlara asla zarar veremeyecektir” (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).
Yüce Allah, Mü’minlerin, bu ahirzaman fitnelerinden korunması, insanlığın da rahmet ve barışa erişmesi için durmaları gereken safı Maide Suresi’nin 51-55. ayetlerinde apaçık belirlemiştir; o saf, asla Haçlı safı değildir. Allah, Rasulü ve mü’minlerin safıdır:
“51. Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır (o da Yahudilerdendir, o da Hıristiyanlardandır). Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu hak yoluna eriştirmez.
52. Kalblerinde hastalık bulunanların “başımıza küresel bir belanın gelmesinden korkuyoruz” diyerek o (Yahudi ve Hıristiyanlar)ın arasında koşuşturduklarını görürsün... Umulur ki Allah, bir fütuhat yahut katından bir emir getirecek de (Müslüman gibi görünen) onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.
53. (O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır, sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler!?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir; ahirette de hüsrana uğrayacaklardır.
54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, kendisinin sevdiği ve kendisini seven, Müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir topluluk getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda mücadele ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.
55. Sizin dostunuz, ancak Allah’tır, Resulü (Muhammed)dir ve iman eden mü’minlerdir; o (mü’minler)ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazlarına devam ederler, zekâtlarını verirler.
56. Kim Allah’ı, Resûlü (Muhammed)ini ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki), üstün–galip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”
Unutmayın Deccal ve avanesinin fitnesi, kıyamete dek hep hak din olan İslam ve hz Muhammed’in yolu olan sırat–ı mustakim üzere bulunan bir topluluğa etki edemeyecektir. Deccal’in fitnesini, sayıları az da olsa işte bu Hak ve haklı topluluk sona erdirecektir (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9)
SAİDİ NURSİ AMERİKANCIYDI
Günümüz Müslümanlarının bir kısmı, şu veya bu sebepten dolayı, Türkiye’nin AB’ye entegrasyonunu hararetle savunuyor. Türkiye, Avrupa’ya tam olarak entegre olursa dini yönden daha özgür bir ortama kavuşacaklarına inanıyorlar.
Müslümanların bu düşünceye itilmesinde, 28 Şubat’ı yapan “ABD güdümündeki post modern darbe ekibinin”, Müslümanlara karşı sistematik bir baskı politikası uygulayarak, onlarda; “ bu ülkede bize fayda yok, ancak AB’ye girersek dini özgürlüklerimize kavuşuruz” düşüncesi oluşturması yol açtı.
Bu zaten başlı başına bir oyundu.
Bu süreç sonunda, AB’ye “Haçlı Kulübü” diyen Erdoğan ve ekibi, önce mazlum ve mahkum rolüne itildi, sonra iktidar payesine kavuşturuldu ve 28 Şubat’ın dehşetli generali Çevik Bir ile çok yüksek bir samimiyet ve işbirliği içine sokularak, Türkiye’nin AB’ye sokulmasında baş rollerde oynatılmaya başlatıldı.
Diğer bir “AB’ci” kesimi ise Saidi Nursi’nin peşinden giden, gazeteleriyle, televizyonlarıyla onun misyonuna sahip çıkan, Dinlerarası Diyalog denilen başbelası misyonerlik projesini bu ülkenin başına musallat eden, “İsevi Müslümanlar” tabirine aşık bir grup oluşturuyor.
Bu kesimin gazetelerinde hemen her gün tam bir Avrupa ve Amerika imanı görürsünüz.
Bunların Türkiye’ye dair zerre bir “umutları” yoktur, bütün hayalleri, arzuları, özgürlük beklentileri, “AB’ye entegrasyonu ve Amerika ile menfaat birliğine girme” üzerine kurguludur.
Zoru görünce hemen Amerika’ya koşar, CIA’nın kendilerine tahsis ettiği itihbarat elemanlarının kontrolünde, çiftliklerde baron gibi yaşarlar.
Amerika ve Batı hayranlığının en üst düzeye ulaştığı bu kesimdeki bu “en üst düzet ecnebi hayranlığını”, Saidi Nursi’nin kendilerine gösterdiği hedefte ve biçtiği misyonda aramak lazımdır.
Saidi Nursi, hayatı boyunca, Şimal’den yani Kuzey’den, yani Rus cenahından geleceğini iddia ettiği dinsizlik cereyanına kaşı çıkmakla dikkat çekti. Bunu yaparken de müthiş bir Batı hayranlığına kapıldı, Batı’nın Müslümanlara ve İslama büyük özgürlükler vereceği hayali ile hareket etti.
Başlıbaşına ele alınması gereken bu konuyu biz, yerimizin darlığı sebebiyle özü itibariyle aktaracağız.
Bakınız Saidi Nursi ne diyor:
“İsevilik dini ve o dinden gelen adat–ı müstemirresini muhafaza hesabına çalışan bir hükümet ile (Hristiyanlığın sağlam kurallarını sürekli savunan hükümet, y.n) resmi ilanıyla, zulmetli pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip terviç eden (destekleyen) bir diğer hükümet ki, yine hasis menfaati için İslamlarda ve Asya’da dinsizliğin intişarına tarafdar olan (yayılmasını isteyen) fitnekar ve cebbar (zorba) hükümetlerle muharebe eden evvelki hükümetin şahs–ı manevisi temessül etse ve dinsizlik cereyanının bütün taraftarlarının şahs–ı manevisi tecessüm eylese ... (Kastamonu Lahikası 76–78, Yirmiyedinci mektuptan)
Saidi Nursi burada sözümona Deccal ile ilgili ağdalı ve mesnetsiz iddialarla dolu bir bahiste bu ifadeleri kullandığından konuyu sadece bizi ilgilendiren boyutuyla ele alacağız.
Burada, İkinci Dünya Savaşı yıllarından bahseden Saidi Nursi, savaşta “Hristiyanlığın sağlam kurallarını sürekli savunan hükümet” diye vasıflandırdığı Batı hükümetlerine alkış yağdırıyor. Zorba ve dinsiz Şimal hükümetlerine ise verip veriştiriyor.
Rusya pis, Batı temiz oluyor!
Bu satırları okuyanlar İkinci Dünya Savaşı’nın sanki bir din savaşı olduğunu zannedecekler. Almanya’nın sanki Rus dinsizliğini yok etmek için Rusya’ya saldırdığını zannedecekler.
Elbette ortada bir din savaşı yok. Emperyalizmin paylaşım, sömürü ve yayılma savaşı var. Emperyalizmin toprak ele geçirme savaşı var. Leningrad’ı kuşatan Alman orduları için “Hristiyanlığın sağlam kurallarını sürekli savunan bir hükümet” ifadesinin kullanıldığını Hitler duysaydı, herhalde kahkahalar atardı.
Saidi Nursi’nin Amerika hakkındaki ifadeleri çok daha dudak uçuklatıcı bir hüviyet arzeder.
Yeniden risalelere dönelim. Saidi Nursi şöyle diyor;
“…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükünet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur.”
(Tarihçe– Hayat , 88, Arabi Hutba–i Şamiye Eserini tercümesi / Birinci Kelime / Haşiye, İçtima–i Reçeteler II/101, Arabi Hutbe–i Şamiye Eserinin Tercümesi / Birinci Kelime/Haşiye)
Ne diyor Saidi Nursi :
“Dünyanın şu anki en büyük devleti Amerika bütün kuvvetiyle dini hakikatlere sahip çıkıyor”
Başka?
“Amerika, Asya ve Afrika’da İslamiyetle beraber huzur ve saadet geleceğine karar verdi!!!”
Başka?
“Amerika yeni doğan İslam devletlerini okşadı ve onlarla ittifak etti”
Amerika bütün Asya’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da, hülasa adım attığı her İslam beldesinde, kan ve gözyaşı bırakırken, ırzına geçilmiş Müslümanlar bırakırken, Ebu Garipler, Samarralar bırakırken Said Nursi , o “engin!” tesbitiyle, Amerika’nın İslam ülkelerine huzur ve saadet getirdiğini anlatıyor.
Bugün, O’nun yolunu takip edenler de, Amerika’nın ve Batı’nın getireceği huzur ve saadeti bekliyorlar.
Allah aşkına; Siz hiç işgale ve emperyalizme böylesine alkış tutan bir ifadeye rasladınız mı?
“Amerika yeni doğan İslam devletlerini okşamışmış!!!”
Hani ırzlarına geçti dese tamam da söze bak: “okşadı!”
Müslümanlara uyuz köpek muamelesi yapan, Irak’ta, Afganistan’da, Somali’de ve adım attığı her İslam coğrafyasında yamyamca bir sapıklıkla katliam, ırza tasallut, işkence ve İslam düşmanlığı sergileyen, “Küre– Arzın bu en büyük katiline” böylesine alkışlar yağdıran bir adama, böyle konuşma hakkını nereden aldığını sormak gerekmiyor mu?
Ve Dinlerarası Diyaloğu savunan Said Nursi taraftarlarının Batıcı, Amerikancı bazı Nurcuların bu ilhamı nereden aldıkları apaçık ortada değil mi?
İnşallah bir kısmını ayıktırabiliriz.
O zaman ne mutlu bize.
Biz bunları yazdıkça organize bir küfür edebiyatına başvuranlar yazılarımızı okumaya devam etsinler, çok daha şok edici dosyaları açmaya karar verdim.
SAİDİ NURSÎ’DEN ASKERE GİTMEYİN ÇAĞRISI
Saidi Nursi’nin Hıristiyan ve misyonerlere olan yoğun ilgisini ele alarak, bu ilginin Nurculara misyonerlerle ittifak halinde olunması çağrısında yapma noktasına gelmesinin temellerini irdelemeye çalışmıştık.
Bu irdelemelerimizde vardığımız ilginç bir sonuç ise, Saidi Nursi’nin, Birinci Dünya Savaşı’nda Müslümanlara karşı savaşıp ölen Hırstiyanlar için söylediği, “Kafir de olsalar, onlar hakkında Rahmet–i İlahiye’nin mükafatları vardır” şeklindeki dudak uçuklatan sözleri idi.
Bu yazılarımıza aldığımız tepkiler genellikle “Saidi Nursi’nin Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı savaşa katıldığını niye unutuyorsunuz?” noktasında odaklanıyordu.
Hayır, unutmadık!
Uyduruk kerametler
Saidi Nursi taraftarlarının en çok övündükleri husus, onun Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı savaşa katılmasıdır. Saidi Nursi’nin cepheye neden gitiği ya da gönderildiği daha sonra ayrıca ele alınıp değerlendirilecektir. Acaba Saidi Nursi cephede Ruslara kurşun sıkmış mıdır, aktif olarak savaşa katılmış mıdır? Bu konuda nurcu yayınlarda tam bir masalsılık ve efsane havası, uyduruk kerametlerle Saidi Nursi’yi havalara uçurma mantığı hakimdir.
Kafkas Cephesine giden Said; burada yazdığı İşaratül İcaz’da yine Hıristiyanlara seslenir ve şöyle der: “Kur’an size bütün bütün dininizi terk etmeyi emretmiyor. Ancak itikatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat–ı diniyye üzerine üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor.” (İşaratül İcaz s.55)
Yüzde kaç müslüman olacaklar?
Halbuki Sadi Nursi’nin söylediğinin tam aksine “Kur’an, Hristiyanlar’a dinlerini tamamen terk etmelerini, teslis yerine Tevhid’e koşmalarını, İncil’e değil Kur’an’a inanmalarını, Hz. Muhammed’i son peygamber olarak kabul etmelerini emreder.
Saidi Nursi Hristiyanlar’a “bütün bütüne dininizi terk edin” diye çağrıda bulunan Kur’anı adeta tahrif ederek, bunun tam tersini yansıtır risalelerine. Eğer Hristiyanlar dinlerini tam olarak terk etmeyeceklerse yüzde kaç Müslüman olacaklardır? Yüzde on, yirmi, otuz?!!!!
Tam olarak dinlerini terk etmeyen, biraz Hristiyan, biraz Müslüman, biraz şundan, biraz bundan gibi bir itikat anlayışı ne Kur’an’da, ne sünnette, ne fukahanın görüşlerinde var.
Böyle bir inanca sahip bir kişi hangi dine mensup olursa olsun o dinin adı İslam değildir.
’Askere gitmeyin’ çağrısı
Hıristiyanlara böylesine yoğun aşkı olan Saidi Nursi askerlik kurumuna ise hiç de öyle bakmaz. Risale–i Nur talebelerine çağrıda bulunarak “askere gitmek yerine Kur’an çalışmak suretiyle zamanlarını daha iyi değerlendireceklerini” ifade eder. (Lem’alar,100)
Oysa bir Müslüman pekala hem Kur’an çalışır hem de askere gidebilir. Kur’an öğrenmek askere gitmeye mani değildir. Gerçi Kur’an– Kerim’de “ilimle uğraşanların savaşa katılmayabilecekleri” (Tevbe–9) söylenmişse de yine Kur’anı Kerim’de “sizinle savaşanlarla savaşın”(Bakara–2) diye Müslümanlara emredilmiştir.
Ülkenin her tarafında haçlı askerlerinin çizmesi dolaşırken Saidi Nursi ‘nin nur talebelerine “askere gitmeyin!” diye fetvalar vermesi çok yadırganması gereken bir durumdur.
Cephedeki gerçek misyonu neydi?
Kur’an öğrenmenin yolu da öncelikle özgür bir vatana sahip olmaktan geçer. Ülkeniz düşman tarafından istila edilmesine rağmen siz hala “Kur’an öğreneceğiz” diye gençleri askerden uzak tutacak fetvalar veriyorsanız, yazık size.
O yıllarda Saidi Nursi’nin hafife aldığı tasavvuf erbabı ise başlarındaki hocaların arkasında, “suffe alayları” olarak kurulan birliklerin başında, “Saidi Nursi’nin ‘onlar da cennete girecek’ dediği kafirlere karşı” savaşmakla meşguldu.
Bütün bu gelişmelere bakınca Kafkas Cephesindeki savaşa sözümona katılıp, cephede yazdığı risalelerde “Hristiyanlara dinlerini tamamen terk etmemelerini” söyleyen, bu zırvasına da “haşa” Kur’an–ı delil gösteren Saidi Nursi’nin cephedeki gerçek misyonunu ayrıca incelemek gerekecektir.
YUNAN VE İNGİLİZİN SAFINDA SAİD-İ NURSİ
Bu ülkenin özgür ve egemen hale gelmesi kolay olmamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası parsel parsel bölünmek istenen, tarih sahnesinden silinmek istenen Türkiye’nin yeniden dirilişini gerçekleştiren hareket Kuva–yı Milliye hareketi olmuştur. Her tarafı işgal edilmiş, insan ve silah gücü tükenme noktasına gelmiş, moral olarak perişanlık içinde olan bir ülkenin içinden Kuva–yı Milliye adıyla bir hareket filizleniyor, insanüstü bir kararlılık ve inançla bu toprakların insanlarını yeniden örgütlüyor, savaşıyor, savaşıyor, savaşıyor... Sonuçta da bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortaya çıkıyor. Kuva–yı Milliyecilerin yiğit mücadelelerine destek verenler olduğu gibi, karşı çıkanlar da olmuştur. Karşı çıkanların en başta gelenlerinden biri ise, Said–i Nursi ya da diğer ismiyle Said–i Kürdi!
Bugün Said–i Nursi’yi ihtişamlı törenlerle kutlayanlara, onun hatırasını yaşatmak için toplantı üstüne toplantı düzenleyenlere bugün bir belge sunacağım. İtilaf devletleri 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’ne Mondros Mütarekesi’ni imzalatmışlar, böylece Osmanlı’nın tasfiyesi fiilen yürürlüğe girmişti. Bu tasfiye anlaşmasına karşı ülkenin bir çok yerinde örgütlenen ve yeni bir özgürlük savaşına girişen “Kuvvacılara” karşı çıkan teşkilatlar arasında Teal–i İslam Cemiyeti vardı. Başındaki İslam kelimesi sizi aldatmasın, bu cemiyeti kurduran İngilizlerdi. Teal–i İslam’ın yönetim kurulunda bulunan etkin isimlerden biri de Said–i Kürdi idi. Teal–i İslam Cemiyeti 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk milletini Kuva–yı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırıyordu. Bu bildirinin altında imzası bulunanlardan biri de Said–i Nursi idi. Oldukça uzun olan bu bildirinin bir bölümünü size aktararak, Türk milletini Milli Mücadeleden uzak tutmaya çalışan bu şaşırtıcı ifadelerin yorumunu sizlere bırakmak istiyorum: “Ey Anadolu’nun masum ve mazlum ahalisi! Bir zamanlar ne kadar şen ve bahtiyar idiniz. Hemen hepiniz çoluğunuz ve çocuğunuzun yanında tarlalarınızın, bağlarınızın başucunda çiftinizle, çubuğunuzla uğraşıp vaktinizi hoşça geçirir idiniz. Bir müddetten beri size ne oldu? Niçin böyle boynunuz bükük, tıpkı bir yetim gibi mahzun duruyorsunuz.(...) Acaba şu halin neden ileri geldiğini biliyor musunuz? Bunun için cümlemizin yani aziz milletimizin ve mukaddes vatanımızın bir vakitten beri başına gelen belaların (...) esbabını size biraz anlatayım.(...) Selanik dönmeleriyle aslü nesli ve mezhep ve meşrebi belirsiz ecnası muhtelife türedilerden mürekkep olan bu cemiyet, ‘istibdadı kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet ahaliye zulmetmeyecek’ diye bizi aldattılar.(...) Bu hainler, bu hinoğlu hinler memleketin başına kendi elleriyle getirdikleri her belada, her muharebede âlemi ölüme teşvik etmek, halkı kırdırarak kendi canlarını beslemeyi çok iyi biliyorlardı. (...) Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuva–yı Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden nâmerdane bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil ahali ve askerden cem ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak (...) yalanlar ve hilelerle savuşup kaçtılar. Biçare millet! Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden küçük fedakarlığı göze almıyor. Millet (...) hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki “Ey hainler, ey Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz? İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini sabr–u sükun ve akl–u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır? Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler! (...) Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva–yı Milliye namını veriyorsunuz? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab–ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin üzerinize olsun. Şimdi sulh imzalandı Kuva–yı Milliye belasının tevlid ettiği mecburiyetle galip devletlere karşı yeniden taahhüt altına girdik. Devletler şimdi bize “Eğer Anadolu’da Kuva–yı Milliye isyanını bastırmazsanız İstanbul’u da elinizden alacağız” diyorlar. Ey Anadolu’nun mazlum ve muhterem ahalisi! Elinize aldığınız bu fetva–yı şerife göre, bu katil canavarları (Kuvvacıları kastediyor, M.B), daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz. (...) Allah’ını, Peygamberini ve padişahını seven bu tarafa gelsin...” Altında Said–i Nursi’nin de imzası bulunan “Kuva–yı Milliye’yi yok edin” bildirisinden bir kesit aktardım size. Adeta İngiliz istihbaratının kaleme aldığı bir bildiriyi andırıyor bu satırlar. Kuva–yı Milliye ruhu ile ülkenin dört yanından toplanan, Yunan’a karşı savaşan Müslümanları “artık Yunanlıları öldürmeyin, bu bizim aleyhimize” diyebilecek kadar ürkütücü ifadeleri şaşkınlıkla okuduk. Allah’ını ve Peygamberini seven, “bağımsız bir vatanda, düşmanın çiğnemediği özgür bir ülkede” daha rahat yaşamak, ibadetini daha güzel yapmak için mücadele eder. İngiliz’e boyun eğmeye, Allah’ı, Peygamberi –haşa– alet etmez. İzmir Yunan işgali altında iken, Cuma namazı için camiye toplanan cemaate karşı “İzmir Yunan’ın elinde iken size Cuma namazı kıldırmam” diye kükreyen Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi mi yanlış yaptı, yoksa “Aman Yunan’ı daha fazla öldürmeyin” diye bildiri yayınlayanlar mı? Bu bildirinin ve Kuva–yı Milliye karşıtlığının perde arkasını aralamak ayrıca bir tarihî zorunluluk değil mi? Said–i Nursi’nin bu boyutunu ortaya koymadan, sadece risalelere takılarak yön bulmaya çalışmak yanlış olur diye düşünüyorum.
SAİDİ NURSİ İŞGALCİ KOMUTANDAN YARDIM İSTEDİ
Mondros Mütareke’siyle savaş sona erince İstanbul’da bulunan Kürt liderler, Kürdistan’ın ulusal bağımsızlığını elde etmek amacı ile Kürdistan Teali Cemiyeti adıyla siyasi bir cemiyet kurdular. Bu cemiyetin kurucuları olan Saidi Nursi, Müküslü Hamza, Botkili Halil Hayali Beyler, faaliyete geçerek cemiyete üye kaydetmeye başladılar.
Kürdistan Teali Cemiyeti yönetim kurulunda ilginç isimler vardı:
“Birinci başkan: Şemdinanlı Seyyit ubeydullah’ın oğlu Seyyit Abdulkadir
Birinci başkan Vekili: Bedirhan Emin Ali,
İkinci Başkan Vekili: Süleymaniyeli Eski Dışişleri Bakanı Said Paşa’nın oğlu Fuat Paşa,
Üyeler, Dersimli Miralay Halil Paşa, Babanzade Şükrü, Tüccar Fethullah, Mehmet Şükrü v.d”
Kabarık listeden bir bölüm aktardım sizlere. Asıl gayem Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluşu değil, bu cemiyette yönetim kurulu seçilen kişilerin İstanbul’da bulunan ABD, İngiliz, Fransız işgal komiserlerini ziyaret ederek bazı taleplerde bulunmalarına dikkat çekmek.
ABD işgal komiseri ile yapılan bir toplantıya Seyyit Abdulkadir, Emin Ali Bedrihan, Prof. Mehmet Şükrü, Emin Ali Bedirhan ve “kavmiyetçiliğe güya karşı olan!” Saidi Nursi de yer alıyor.
ABD işgal komiserinin karşısına çıkıp yalvar yakar “Kürt milli haklarının sağlanmasına yardımcı olmaları “ricasında bulunan bu cemiyet üyeleri tarihe “kara bir leke olarak geçmiştir.”
****************************
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ RİSALELERİ DEĞERLENDİRMESİ.....
(S.5)
Mübarek dinimizin nurlu yolu, insanları gerçek îmana, tevhide götüren îslâm hidayeti Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimiz'in hadîs-i şerifleriyle tesbit ve tâyin edilmiştir. Buna rağmen bu aziz dinin, her asırda bazı aşırı cereyanlar ve Bâtınî hareketlerin tesiri altında gerçek îmana ve esaslarına uymayan alana itildiği de müşahade edilmiştir. İslâm tarihi Haricîlerin, Müşebbihenin, Batınîlerin, Hurufîlerin, imamet fikri ile ortaya çıkanların ve benzerlerinin din adına îslâma yaptıkları zararlar ile doludur.
Bu aşırı ve yıkıcı ceryanların bir kısmı hakikatte siyasî guruplaşma hareketlerini daha tesirli kılabilmek için dinî bir görünüşle ortaya çıkmış, bir kısmı da Kitab'ın ve Sünnet'in savunucuları olarak görünmüşler, fakat îslâmın tevhid akidesini başka yönlere tevcihe çalışmışlardır. Bütün bu cereyanlar arasında Ehl-i Sünnet âlimleri İslâm'ın doğru yolunu müdafaa babında çalışmışlar, sayılamayacak kadar çok eserler bırakmışlardır.
(S.6)
Bu durumda, selef âlimlerinin yaptığı tevcih hareketine uyarak manevi durumumuzun huzura kavuşmasında, İslâm'ın gerçek hüviyetinin gösterilmesini Diyanet İşleri Başkanlığı ön görmüştür. Bu yönden, İslâm'a ve onun tevhit görüşüne zarar veren, itidalini kaybetmiş cereyanların ve maddeci akımların, dinî esaslara uymayan durumlariyle dine karşı olan görüşlerinin efkârı umumiyeye arzını ve bu meselelerde Müslümanları uyarmayı vazife bilmiştir. Bu hususda Misyonerlik, Komünizm, Batınîlik, Biberîlik ele alınacak, esas hüviyetleriyle ortaya konacaktır.
(S.6-7)
Bu risalemizde ise bu günlerde Müslümanların zihinlerini fazlasiyle işgal eden Nurculuk adı altındaki cereyan dinî bakımdan incelenerek mü'minlerin bu bapta tenvirine çalışılacaktır.
Said Nursî tarafından yazılan risaleleri ve hususiyle, talebelerinin kattıkları ifadeler, keramet, velayet ve Mehdî gibi îslâm âleminin mübarek kelimelerinin Said Nursî'ye isnadı, âyet-i kerimelerin tefsirinde mananın tahammül edemiyeceği tarzda batını ve indi manalar verilmeye çalışılması bunların dinî yönden tekrar ele alınmasını ve Nurculuğu gerçek Müslümanlık zannedenleri uyarmayı zaruri kılmıştır.
NUR RİSALELERİ HAKKINDA MÜŞAVERE KURULU KARARLARINDA BİLDİRİLENLER(S.7-9)
Nur Risaleleri, Said Nursî talebelerinin ilâveleri ve tekrarları ile meydana getirilmiş takriben 130 küsur eserden ibarettir. Bu risaleler hakkında daha önce Başkanlığımız Müşavere Kurulu üyeleri tarafından bilir kişi sıfatiyle ve yahut Kurulun mütalaası olarak bazı görüşler açıklanmıştır. Bu raporların hususiyle dinî yönden üzerinde durdukları meseleler şöyle hülâsa edilebilir:
1 — Ebcet hesabiyle ve tevafuklarla manalar verildiği, bunların Müslümanlık esaslarına göre dinî ve ilmî kıymeti olmadığı... (1948/323)
2 — Risâle-i Nûr'un ve müellifinin manevî işaretle müjdelendiği ve buna binaen vazife sahasında bulunduğu, muhalefetin doğru olmadığı muhabbetin ise Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazandıracak bir yol olduğu iddiası (1960/156)
3 — Nur Risalelerini toplu olarak okumak bir nevi hizipçilik olduğu (1960/203 no: )
4 — Risâle-i Nur'un dini mukaddesat okumak bir nevi mukaddesat arasına katılmak istendiği; yalnız Nurcular için dua yapılarak, Müslümanlar arasında bir zümre meydana getirildiği ve tefrikaya yol açıldığı (1962/5)
5 -Nurculuk propagandası yaptığı (1962/28)
6 — Said Nursî ve eserlerinin harikuladeliğinden ve kerametlerinden bahsolunduğu. indî teviller ve mübâlâğalı ifadeler kullanıldığı (1962/526)
7 — Said Nursî'nin ve eserlerinin harikuladeliği ve kerametleri hakkında indî teviller ve mübalâğalı ifadeler kullanıldığı (1962/538)
8 — Mübalâğalar, indî tevil ve mütalâalar (1962/547)
9 -- Mübalâğalı indî tevil ve mütalâalar (1962/548)
10-- Birtakım indî tevillerle hizipçiliğe müeddî oluşu (1963/506)
11 — Kur'ân-ı Kerîm'in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkışmak gibi ulemanın ekserisince benimsenmiyen bir yol tutulduğu, Asa-yi Musa adlı eserinde bazı âyet ve kelâm-ı kibarı indî olarak tevil ederek bunların Risale-i Nûr'u tebşir ve teyid ettiği iddiası (1963/520)
12 — Nur Risalelerini Kur'ân-ı Kerîm'in manevî mucizesi olarak göstermesi iddiası (1963/572)
13 — Nur Risalelerinde Said Nursî'nin tasavvufla karışık şahsî görüşleri, mübalâğalı fikirler, indî teviller ve hurufilik (1963/669)
Hülâsa, Müşavere Kurulu'nün bazı kararlarında ana hararını verdiğimiz mes'elelerde mübalâğalı fikirler, indî teviller, hurûfîlik, nur risalelerini manevî mucize olarak gösterme, hizipçilik. Millet arasında tefrikaya sebep olma kerametler, selef ulemasının benimsemediği harflerden manalar çıkarma, Said Nursî'nin manevî işaretle müjdelendiği ve benzeri aşırı, sınırsız iddialar gerçektekten üzerinde durulması gerekli bir meseledir. Kararların müttefikan üzerinde durdukları noktalar ve Nur Risalelerindeki bu tutumun mahzurları Müslümanı tehlikeli sonuçlara götürür. Selefin itikât ve ilim görüşüne muhalif olan, yukarıda işaret edilen aşırı beyanlar Nur Risalelerinde sayısızdır. Şimdi bu hususta, tesbit ettiğimiz örnekler üzerinde duracağız.
NUR RİSALELERİNİN İLÂHÎ BİR İLHAMA DAYANDIĞI İDDİASI (S.11-12)
Nur risalelerinin baştanbaşa ilâhî bir ilhama dayandığı intibaı kısmen Said Nursî, bilhassa naşiri olan talebelerince halka telkin edilmek istenmiştir. Meselâ (îşaratu'1-icaz) kitabında (Arap harfleriyle teksir s. 281) nur talebelerinden Mehmed Kayalar :
«Risale-i Nur, Kuran'ın bu asırda en yüksek ve en kudsî bir tefsiridir. Hakikatleri semavîdir, Kur'ânîdir. O halde Kur'an okundukça o da okunacaktır.» der. Halbuki İşaratu'1-icaz kitabı Kur'ân-ı Kerîm'in tamamına şamil bir tefsir olmadığı gibi bu kitabın içindekilere Kur'ân-ı Kerîm derecesinde bir kudsiyet izafe olunması doğru değildir. Bu asırda en yüksek tefsir, denen bu kitap, Bakara sûresinin 31 âyetinin, tefsir ilmi usulüne uymayan indî bir görüşle yapılan bir açıklamasıdır. Diğer risalelerde de âyet-i kerîmelerden rastgele bazıları her hangi bir va'z risalesi halinde ele alınmıştır. Bu durumda nur risaleleri iddia edildiği gibi Kur'ân-ı Kerimin tefsiri değildir.
Meyve Risalesindeki Felâk sûresinin tefsiri, hurûfîlik usuliyle bir tevilden ibarettir. Bu da ötedenberi bilindiği gibi Fıkıh usulündeki tefsir kaide ve şartlarına ve bunca müfessirin (icma) mahiyetindeki görüş ve izahlarina uymaz. Meselâ, bu risalede (Felâk) sûresinin büyücülüğe temas eden 5 inci âyetinde: «Bu ayetin 1328 senesine tevafuk ettiği..» denilerek radyo ile yapılan siyasî telkine hamledilmesi aynı uygunsuz tevillerin bir örneğidir.
Zülfikar risalesinin hatimesinde, (Arap harfleriyle teksir, S. 4) «Risale-i Nur'un mescid ve mabedlerde, minber ve kürsilerde okunacağı» yazılmak suretiyle hiç bir dinî esere 14 asırdır verilmemiş olan imtiyaz bu esere kazandırılmak istenir. Bu şekilde hareket yani nur risalelerinin mescid ve mabedlerde cemaata okunmasının gerekliliği hakkındaki tavsiyeler, islâm dininin ibadet uygulamalarına ve formüllerine uymaz. Çünkü bu gibi yerlerde, okunacak ve manası anlatılacak kitap yalnız Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerifler olup, bunların nasıl okunacağı ve manasının açıklanacağı da sarih usûllere bağlanmış bulunmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın emrinde Hz. Peygamber'in fiilinde olmayan bir işi ibâdet haline getirmek din yolunda gitmek isteyene yakışır mı?
NUR RİSALELERİNİN İSİMLERİNİ KOYMADA GARİP İDDİALAR : (S.12 -13)
Nur risalelerine Hz. Ali'nin, İmam Rabbanî'nin, Abdülkadir Geylânî'nin ad verdikleri iddiası ileri sürülmektedir. Meselâ: Hz. Ali'ye Nisbet edilen Celcelutiye risalesinde (Asayı Musa) tabiri kullanılmış olmasından dolayı, bunu okuyan Said Nursî, bu tabiri bir kitabına ad vermiş ve onun mukaddimesinde Hz. Ali'nin bu kitabı o sözle haber vermiş olduğunu yazmıştır ki, bu, ciddiyetle ve ilimle telif edilemez. Bu telâkkiler tasavvufi - batıni bir görüş tarzıdır, îlim erbabınca doğru görülemez. Çünkü, gaybı, Allah'tan başka kimse bilemez. Her mü'mine ilham vaki olması mümkündür. Yalnız ilhama mazhar olan kimsenin bunun kendisine mahsus kalması ve başkaları için hiç bir surette itikada ve ibadete delil olmaması üzerine ötedenberi ulemanın ittifakı bulunmaktadır. İlham ve kanaatler şahsîdir.
(Sikkeyi tasdik-i gaybî) adlı kitabında (Arap harfleriyle teksir S. 91-92) de nur talebelerinden Ahmed Nazif, Hz. Ali'nin (Keramet-i gaybiye) sinde Risale-i Nur'a (Sıracü-n-nur) adının verildiğini iddia eder ki, aynı garabettedir. Kur'ân-ı Kerîm'de (Sırâcen münîrâ) yâni: «Aydınlatıcı çerağ» deyimi, Peygamberimiz (S.A.S.) hakkında varid olmuş bir vasıftır. Bunun risale-i nura atfedilmesi yersiz ve indî bir tevcih olur. Bu eserde umumiyetle ifade edilen görüşler bâzı tasavvufî-batınî te'villere dayanmaktadır. Bu gibi teviller, âlimlerince hoş karşılanmamış ve âyetlerin böyle usûl dışında tevillere uğratılması da hiç bir zaman doğru görülmemiştir.
Onuncu hicrî asırda gelen ve o asrın müceddidi sayılan İmam Rabbânî'nin (Mektubat) adlı kitabında (Bediûzzaman) deyimi bulunduğu ve bunu Said Nursî'nin benimsediği aynı lâkap dolayısiyle tefe'ül ettiğine istinaden talebeleri bunu bir tefahur vesilesi yapmışlardır ki, gülünç bir iddiadır.
NUR RİSALELERİNİN ARŞ-I A'ZAM'DAN İNDİĞİ İDDİASINDAKİ CÜR'ET VE KİTAB'A, SÜNNET'E DAYANMAYAN AKIL DIŞI TEVİLLERİ : (S.14-15)
Risale-i Nûr'un yüceliği hakkında propaganda o dereceye vardırılmış ki, (Zülfikar) risalesinde: «Bu hüccetler ve talimatın, bu kelimat ve teşbihatın Arş-ı A'zam'dan indiği muhakkak...» gibi; son derece sınırsız iddialarla semavî kitaplar arasına sokulmak istenmiştir. Bu kitapta, kelimat ve tebligatın Arş-ı A'zam'dan indiği hakkındaki izah, ifadenin ilhama dayandığını açığa vurmak gayesini gütmektedir. Vahyin Kur'ân-ı Kerîme mahsus bulunduğu ve Hz. Peygamber'den başkasına ait ilhamın delil olmayacağı için böylece bir tutum din ilmince doğru görülemez. Bu gibi uygunsuz ifadeler ötedenberi Batınîlerce benimsenmişti.
Böyle aşırı tevillerin bulunduğu (Sikke-i tasdik-i gaybî) eserinin baş tarafında, birinci sayfadan evvel, bizzat kendisi tarafından «Eski medreslerde 5-10 seneye mukabil, inşallah Nur medreseleri 5-10 haftada aynı neticeyi temin edecek ve 20 senedir ediyor.» denilmektedir. Böyle bir şeye imkân var mıdır? Bu zihniyet, Peygamberimiz'in «Beşikten mezara kadar ilim öğrenin» sözüne uymadığı gibi, İslâmî tahsile de bir suikast olmaz mı? Yine aynı eserde «Bu kitabın neşrine çalışılması, dehşetli günahlara kefaret ve gelecek müthiş belâlara ve anarşistliğe bir set olacağı...» yazılmakta, 41. sayfada:
«Kalp, istiyor ki şu defineleri, gizli olan lem'alan göstereyim. Fakat ne yapayını ki makam kaldırmıyor...» gibi megalomaniye kaçan sözlere rastlanmaktadır. Bu temsiller gerçekle ilgisi olmayan bir takım garip iddialardır.
SAİD NURSÎ ASR-I SAADETTEN SONRAKİ DEVRİN EN BÜYÜK ÂLİMİ İMİŞ! : (S.15-16)
(Ankara Üniversitesinde konferans) adlı risalenin 9. sayfasında: «Asrı saadet hariç, İslâm Âlemi böyle bir âlim yetiştirmemiştir.» denilmektedir/ İslâm fıkhını derlemiş ve Müslümanlara bu hususta önder olmuş dört büyük mezhep imamiyle İslâm İnancını dağınıklıktan koruyan iki âlim, yani Ehl-i Sünnet'in itikatta iki büyük imanını, Ebû Mansur Mâturîdî ve Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'yi bile küçümsemiş olan yazı sahibi, bunlardan sonra asırlar boyunca gelen ve Hüccetü'l-İslâm, Şemsü'l-Eimme, Sadru'ş-Şerîa, Sultânü'l-Ulemâ vesaire gibi şerefli lâkaplarla yüceltilmiş, yahut isimlerini bütün Müslümanların, hatta Batı âlimlerinin hürmetle andığı büyük mütefikkirleri, meşhur âlimleri büsbütün unutmuş bulunmaktadır. Fahruddîn-i Râzî, Sa'deddîn-i Teftâzânî, Seyyid Şerif Cürcânî, Muhyiddin-i Arabi, Zemahşerî, Aliyyülkari, Süyûtî, İbn Kayyım, İbn Teymiye, Âlûsî gibi ölmez eserler meydana getiren bu âlimler bunu yazanın meçhulü müdür? Bunların içinde eserleri 400 ü aşanları vardır. Nur talebelerinin, bu değerli âlimleri hiçe sayması kadar abes bir şey tasavvur olunamaz.
Görülüyor ki bu eserdeki beyanlarda Said Nursi'nin, Asr-ı Saadet'ten sonra yetişen bunca âlim ve müçtehitlerden üstün görülmesi, hakikatlare aykırı bir düşünüş tarzıdır.
NUR TALEBELERİNİ İSLÂMÎ ESASLARA UYMAYAN TE'VİLLERİ : (S.16-17)
İslâmî esaslara uygun düşmeyen sınırsız, aşırı üslûp, hususiyle Nur talebelerinin seçtikleri ifade tarzıdır. Bu yolla Said Nursî'yi en büyük müceddit tanıyan Nur talebeleri (Fihrist) mecmuasının sonundaki takrizde şöyle derler:
«Ehl-i kalbin lâtîf keşiflerinden birisi de: beklenilen zât bir kitap yazacak, geçmişte hiç kimse ona benzer bir kitap yazmıyacaktır. Elhak, Risale-i Nur, bunun güneş gibi delilidir. Evet onun şakirtleri kat'iyyen îman ediyorlar ki, şimdiye kadar böyle eser görülmemiştir ve kıyamete kadar yazılmıyacaktır. Ehl-i keşif o nur'un tercümanı olan zatı nuranî (mescûnün-nisa) yâni müteehhil bulunmayacak, ihtiyar yaşta olacak... diye bahsediyorlar. Bu tevafukun her halde başka şekilde izah ve tefsirine ihtiyaç yoktur. Maziden, yâni bulundukları zamandan istikbale nazar eden ve bu zamanın halini tarassud eden ehl-i keşfin, keşfe müstenit daha çok beyanları vardır. Kısa keserek sizi onlara bırakıyoruz, îşte Risale-i Nûr'u yalnız ben medh etmiyorum, onu Hz. Kur'an medhediyor, Hz. Ali methediyor. Gavs-i a'zam methediyor, Hz. Murtaza Celcelutiyesinde Risale-i Nur'a (bedî) diyor.
Şu halde elbette ki o (Bedîuzzaman) dır, (Fahrü'd-devran'dır).»
Görüldüğü gibi (Nur şakirtleri kat'iyyen îman ediyorlar ki) sözü ile Said Nursî ve onun eserlerini Kur'-ân'ın, Hz. Ali'nin ve diğer büyüklerin methine mazhar kılarak yapılan tevcihler, daha da ileri gidilerek, Kur'ân-ı Kerim'deki 100 e yakın âyetin ebcet hesabiyle Said Nursî'ye, lâkabına, risalelerine tarih düşürülmesi suretiyle isbat edilmeye çalışılmaktadır. Tılsımlar kitabında 189-190, Sikke-i Tasdik-i Gaybî'de 41-95. Ahmed Fevzi'nin Maidetü'l-Kur'ân'ında 173-191 inci sayfalar, böyle yersiz, sınırsız tevafuklarla doludur. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'in gerçeklerini Said Nursî'ye yönelten zorlamalardır. Hakikatle hiç bir ilgisi olmadığı gibi Kur'ân-ı Kerîm'e ve onun tefsir usulüne bir tecavüzdür ve daha önce de belirtildiği gibi Batınîlerin maksatlarına ulaşmak için yürüdükleri yoldur. Yukarıda gösterilen mecmuada Bedîuzzaman kelimesinin çıkışına ve Said Nursî'nin şahsına dair yazılar, aşırı bir sevgi sonucunda müritlerin şeyhlerine, bazı talebelerin hocalarına gösterdikleri sınırsız ifratçı tazimleri ifade ediyorsa, da, Hurufîlik yoluyla âyetlerden mana çıkarılması da Kur'ân'ı anlamadaki kaide ve usul lere taban tabana aykırıdır. Bilinmiş olmalı ki, âyet-i kerîmeler böyle keyfî tasarruf mevzuu olmak için nazil olmuş değildir. Mahzâ hidayet olan Kitâb-ı Mübîn'i, hakikatlerini böyle bir yolla açıklamak yüce dinin usulüne aykırıdır.
NETİCE (22-24)
Netice olarak: Nur Risaleleri Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirinden bazı itikat ve îman meselelerini ele almış, yalnız bunlarda tefsir usulüne uymayan indî hatta keyfî bazı tevilllere geçmekle zihinlerde teşevvüşler meydana getirmiştir. Said Nursî imam Rabbanî, Abdulkadir Geylânî ve diğerleriyle kıyaslanarak hepsinin üstünde sayılmış ve bu bazı garip ifadelerle' belirtilmiştir.
Nurcuların inanış ve telâkkileri, İslâm Dini'nin Kur-ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyedeki kaide ve formüllerine uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dinî meselelerde işi çığırından çıkaran bir istismara ilâveten millî ve içtimaî konularda da birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dinî ifadeler bile yapılan aşın teviller ve keyfî görüşlerle, yukarıda örnekleriyle gösterildiği gibi manevî, millî bütünlüğümüzü bozan, gerçek ittikayı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu Risaleleri okuyanlar, kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız Nurcu olanları cennete ehil, Nur Risalelerini günahlara keffaret saymışlar ve netice olarak da Nur Risalelerini okumayı bir ibadet haline getirmişlerdir.
Ey müslüman kardeş! Dine yararlı telif ve irşatta bulunanlar Peygamberimiz'in hizmetkârları durumunda 'oldukları için, Kur'ân-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz'e hitap edilmiş âyetleri onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir telâkkimi benimsemek de Müslüman tevazuuna sığmaz.
Said Nursî'ye uyanlar Nurcu ise, diğer müslümanlar zulmetçi midir? Esasen Nur, Kur'ân'ın dır. Kur'ân ise bütün Müslümanlarındır. Hatta Kur'ân bütün âleme gelmiştir. Bir Batılı da, bir uzak Doğulu da ondan feyz alacaktır. Nasıl ki vaktiyle Endülüs, Kur'ân sayesinde bütün Avrupaya ilim menbaı olmuştu, îbn-i Rüşd'ün eserlerini okuyan Hıristiyan din adamları Katolikliğe karşı isyan ederek Protestanlığı ihdas etmişlerdi. Bugün bütün dünyada önem verilen içtimaî munâvenetin teşkilâtlandırılması hususunda vaktiyle Batı memleketlerinde yapılmış ilk teklif, Endülüs'teki zekât tatbikatını gören bir İspanyol âlimi tarafından olmuştu.
Hülâsa: Kur'âni-ı Kerîm bütün insanlığın hidayet rehberidir. Asırlar boyunca îslâm âlimlerinin yazdığı eserlerin toplamı dahi Kur'ân'ın hakkiyle tefsirini başarmış değildir. Her biri kendi istidat ve ihtisası olan cihette bir özellik gösterebilmiştir, diğer taraflarda basit kalmıştır. Hal böyle iken, Nur Risalelerini Kur'ân'ın en mükemmel bir tefsiri addetmek Allah kelâmının kıyamete kadar, ondan sonra olacak şeylere ve bütün ilimlere şümulünü bilememek demektir.
Nurcuların bu gerçeği bilmemelerine imkân yoktur. Onların bizden ayrı kalmasını değil Peygamberimizin (Livâülhamd) adı verilen maneviyât sancağı altındaki birlik ve beraberlik içinde olmalarını dileriz. Livâülhamd = Hamd sancağı, kâinatta mevcut her şeyde Allah'ın yaratıcı sıfat, kudret ve bilgisini görüp takdir edebilen olgun zihniyeti temsil eder. Kur'ân'ın dünyaya hidayet feyzini yaymak için yegâne başarı imkânı, din ve ilmin müstakilen zihinde birbirine refakat edebilmesindedir ki, bu yol Livaülhamd'inj altına giden yoldur. Göklerde ve Arz'da her ne varsa, hepsinin insana müsahhar kılındığı Kur'an'da bize bildirilmiştir. Bu muazzam: nimeti kavrıyacak ilmî olgunluğa ancak bu suretle ulaşılabilir. O halde metodumuz bir insanın mahdut idrakini ve mahdut görgüsünü kabullenip onunla yetinmek değil, günden güne zenginleşen ve yükselen ilmî idrak ile Allah Kelâmının manasını değerlendirmek ve böylece dünya münevverlerinin îmanına imkânlar hazırlamaktır. Asıl faydalı olan bu yoldaki hizmettir. Kendi birliğimizi ve dirliğimizi bozan ayırıcılık ve mahdut bir fikre saplanıp kalmak, zararlı bir zihniyettir.
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1964, Resimli Posta Matbaası
BURADA SAİD İ NURSİ'Yİ SAVUNANLAR!
Acitasyon ve hakaret yöntemini tercih etmek yerine gücünüz yetiyorsa suçlamalara ilmi/mesnedli cevaplar verin?
Şu dakikadan itibaren işi gücü bırakıp binlerce ehl-i sünnet alimlerinden bir tanesinin daha "Müslüman iseviler" diye bir uydurma ve vahim sonuçları olan bir kavramı kullanıp kullanmadığını araştırın?
"Kalbime öyle geldi ki"
"Bana malum edildi ki"
"Hakikatten bildirildi ki" gibi cümleleri iddialarına, risalelerine kaynak olarak göstermiş bir akıl hastası daha bulun?
Kalbe gelen manaların aynı görülen rüyalar gibi şeriatte kaynak kabul edilmeiğini bir okuyun araştırın?
ARTIK DEMAGOJİYİ-ACİTASYONU BIRAKIN, TÜRKİYE'DE SİZDEN KAÇ TANE VARSA BİR ARAYA GELİN DE ŞU SORULARA CEVAP VERİN VE ÜSTADINIZIN ONURUNU KURTARIN... KURTARAMAZSANIZ ÇENENİZİ KAPATIN KİMSELERE İFTİRA ATMAYIN!
31 Temmuz 2011, 11:07 · ·
Mehmet Fahri Sertkaya Said nursi'nin üstadının eşi ingiliz ajanıydı. kendisi de ingiltere adına veli sultan abdülhamit han'ı tahtından indirmek isterken 39 yaşında öldürüldü. karısı hazır bekleyen ingiliz gemisine binerek kaçtı..
http://akademim.blogspot.com/2011/04/sozde-islam-alimi-ingiltere-icin-darbe.html
Akademi: Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak'ası
akademim.blogspot.com
31 Temmuz 2011, 11:08 · ·
1
Mehmet Fahri Sertkaya Kendisinde yetmiş evliya tasarrufu bulunduğu ehlince söylenen veli padişah Sultan Abdülhamit han'ın tımarhaneye kapattırdığı Deli Said nam kişinin, "Üstadım" dediği kimselerden biri de Muhammed Abduh isimi azılı masondur.. "Dinin başını dinin kılıcı ile kesiyorum" gibi bir sözü el yazısı ile yazdığı ispat edilebilen bu mason'u üstad bilmiştir Said... Okuyun yakından tanıyın.. Hıristiyan ve Yahudilere sempati duyurmak ve onları da cennetlik ilan etmek akımının kurucusu da abduh'tur..
http://akademim.blogspot.com/2011/04/said-nursinin-ustadlarndan-muhammed.html
Akademi: Said Nursi'nin Üstadlarından Muhammed Abduh kimdir?
akademim.blogspot.com
31 Temmuz 2011, 11:11 · ·
2
Mehmet Fahri Sertkaya http://vimeo.com/22700981
İşte Said Nursi'nin Üstad Kabul Ettiklerinden Biri Daha; Ali Suavi... Alim mi? Ajan mı? Cahil mi? (B
vimeo.com
Ali Suavi... Said Nursi'nin de "Üstadım" dediği bir kişi... Kimine göre ilk Türk... Devamını Gör
31 Temmuz 2011, 11:12 · ·
31 Temmuz 2011, 11:13 · ·
1
Mehmet Fahri Sertkaya ŞİMDİ; yukarıda edep ve haya sınırlarını bir tarafa koyup, tartışılan mesele hakkında hiç birşey bilmedikleri halde atıp tutanlar, hakaret edenler! Size sesleniyorum!
Gücünüz yetiyorsa bunca delilleri çürütün ve üstad bildiğini bu akıl hastasının onurunu kurtarın..
Kopya çekmek, yardım almak, birlik olmak serbest...
Bu dünya da kaç tane nurcu varsa(hoş siz nurcuysanız diğer müminler nursuz mu?) hepiniz bir araya gelin.. Okumuş ağabeylerinize, yaşayan said talebelerine gidin.. Biz buradayız.. İddiamızın arkasındayız.. Siz aksini ispat ettiğinizde bütün bunları kaldırır, herkeslerden de helallik alırız. Ama ispat edemezseni siz ne yapacaksınız?
Körü körüne yanlışa devam mı edeceksiniz?
31 Temmuz 2011, 11:16 · ·
2
Ismail Ethem berk üstünel kaynak gösterdiğin siteyi yapan bir şahışla tartışmamızda necip fazıl kısakürekin hayanın son dönemine kadar kumar oynadığını, adnan menderes ve alparslan türkeşin sabeytaycı olduğunu, seyyid abdülhakim arvasi hazretlerinin "ona göre haram olan" sigara içen zevk düşkünü olduğunu iddia etti. biz ne diyoruz senin yaptığına bak. yoksa sen de mi böyle düşünüyorsun?
31 Temmuz 2011, 11:43 · ·
1
Mehmet Fahri Sertkaya
Necip fazıl evliya değildir. Hoş olsa bile evliyalar bile haram işlerler... Hayatının sonuna kadar psikolojik bunalımlar geçirdiği onlarca yaşayan insanlarla isbat edilebilidiği gibi, kumar oynadığı da resmi belgeler ve şahitler ile ispat edilebiliyor.. Kabahatleri bunlarla da sınırlı değildir. Daha olmaması gerekip de üzerinde olan onlarca nefsi hal vardır. Ve hepsi tartışmasız kesin delilleri ile ispat edilebilmektedir. Necip Fazıl'ın son nefesini verirken neler söylediği ve halini görenlerin duyanların anlattıkları da epey düşündürücüdür.
Adnan menderes'in izmir'in meşhur yahudi ailesinden geldiği, itikadının pek de düzgün olmadığı, fuhuş bağımlısı olduğu, başbakan iken bile pek çok fahişe ile düşüp kalktığı onlarca farklı görüşte araştırmacı tarafından yüzlerce ayrı delil ile ispat edildi..
Alparslan Türkeş'in gerçek adının bile alparslan olmadığı ve Sultan abdülaziz'in kıbrıs'a sürgün ettirdiği bir aileden geldiği, arusi tarikatına mensup olduğu, CIA tarafından amerika da özel eğitimler verildiği, darbeden sonra ABD büyükelçiliğine tank dayayıp "Darbe dediniz yaptık. Ama devletin kasaları boş. Hangi darbe parasız ayakta durur" diye bas bas bağırdığı da sağcı -solcu- müslüman - gayri müslim pek çok kişi tarafından ispat edildi..
Artık biraz gözünüzü açın, dünyaya açılın, kendi cemaatinizden başka hak cemaatler olduğunu ve her cemaatin içinde olduğu gibi sizin cemaatinizin içinde de çürük elmalar ve yanlış kararlar bulunduğunu kabul edin.. Zira; hz. peygamberin arkasında bile münafıklar namaza dururdu... Sahabelerden takla atıp imansız gidenler oldu...
"Said-i Nursi bir mason veya Komünist kadar tehlikelidir" OSMANLI ŞEYHÜLİSLAMLARINDAN MUSTAFA SABRİ EFENDİ'NİN SAİD-İ NURSİ HAKKINDAKİ O DÖNEMLERDEKİ YAZISI
Osmanlı Şeyhulislamlardan Mustafa Sabri Efendi, “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı” adlı kitabında, çağdaşı ve bir süre birlikte çalıştığı Said-i Nursi hakkında pek çok şeyler söyler.
Bu kitapta geçen bazı ilginç bölümlerini hiçbir yoruma tabi tutmadan aynen aktarıyoruz.
“Bismillah, Hamdele, Salvele..
Saidi Kürdi meselesini tetkik ederken başlıca iki nokta üzerinde durmak icabeder. Birincisi; Müridlerinin SAİDİ i’zam
edeceğiz(büyük bileceğiz) diye küfre kadar varan sözleridir.
İkincisi ise; SAİD’in izharı keramet etmesi(keramet sergilemesi) ve Sure-i Nur’un asıl muhatabının kendisi olduğu hakkındaki zu’mu batılı (yanlış zannı)... Belki de bu sözleri iğfalatı şeytaniyeyi(Şeytan’dan gelen vesveseleri), ilhamatı hakikiye (Allah’tan gelen, Rabbani olan gerçek ilhamlar) zannedecek kadar ihtiyar ve ma’şuş(zayıf) olmasındandır.
Müritlerinin sözleri mücmelen (özetle) şunlardır : “Sait layuhitidir, hatasızdır, yanılmaz ve günah işlemez. Resulü Ekrem’den sonra Alemi İslam’da böyle büyük bir adam gelmemiştir.. Sözleri aynen Kur’an’dır.. Beşeriyeti(insanlığı), Risaleyi Nur ve Sait kurtaracaktır.. Dünyada iki milyon kadar nurcu vardır. Bu insanlar dünyanın hakiki Müslümanları ve Müslümanlığı yegane anlayan insanlardır.. Bu zata dil uzatanlar kafirler ve masonlardır. Sait’in kitabını bir dinsiz okusa itiraz edemez..” vesaire..
Sait ise müritlerinin hilafına(aksine) kendisi için iki şahsiyet tanır.
Birincisi :
Eski Sait’tir. Kürtçülük meselesiyle uğraşmış ve siyasete dalmış Sait-i Muhti’dir. (Yani günahkar Sait’tir.) Diğeri de Lahuyti, (günahsız) ikinci veya yeni Sait’tir. Kendisine göre sureyi Nurdaki manalar bu asra göre ve kendisi için nazil olmuştur. Keramet ehli, siyasetle meşgul olmayan ve bu asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sureyi Nur’daki bu meseleyi ebced hesabı ile Mısır (?) uleması bulup Said’e haber vermişler.. Yani Said’in Cebrail’i ebcedci alimler oluyor. (Asayı Musa ve Zülfikar adlı kitaplara bakılsın..)
Şu iki kısaltmada görüldüğü gibi Saidi kürdi, Müritlerinden daha insaflıdır. Hiç değilse yaşadığı ömrün bir kısmı için hata kabul ediyor.. Müritleri ise onun tırnaklarını ve saçını saklayarak her şeyine bir kudsiyet izafe ediyorlar. Malumatı diniyyeye (dini bilgilere), esasatı şeriyyeye (Şeriatın gerçeklerine) vakıf olmayan bu insanlar çok büyük hatalara düşüyorlar. Biz hem onları, hem de sair(diğer) Müslümanları fıkhı müdevven haricinde (dinin belirli hükümleri dışında) teşekkül etmiş veya etmek istidadında bulunan bilumum nevpeyde (yeni çıkan) mezhep ve cereyanlara karşı müteyakkız (uyanık) bulunmaları için bu satırları yazdık.
Bu kadar büyütülen Saidi Kürdi kimdir :
Sait, kürd cemaatından, şafii mezhepli, nakşi tarikatlı, okur fakat yazmaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı millet olan Türk’ün lisanına hakkıyla vakıf olamamış, felaketten felakete sürüklenmiş, bir hapishaneden diğerine sürülmüş ve bugün seksen yaşını geçmiş ihtiyar bir adamdır.
Devletin büyük makamlarını uzun bir zaman ellerinde tutan bir zümre, bu adamcağızı lüzumsuz yere mahkemeden mahkemeye ve hapisten hapise sürükleyerek kahramanlaştırdılar ve zamanın müçtehidi mübeşşiri haline
getirdiler. Halbuki Deli Said’in ilim ve diyanetle ne alakası var? Halk, üzerinde bu kadar ısrarla durulan bu şahısta bir şeyler var zannile büyüttükçe büyütmüş ve bu güne kadar gelmiştir. İşte bu idare zümresinin milletin başına sardığı belalardan birisi de budur. İ’zam etmeyi bu gençlik onlardan öğrendi. Bu da antitez olarak böylece doğdu.
Hayat-ı ömrünün üçte birini hapishanelerde, polis ve jandarma nezaretinde geçiren bu şahsın akibetini, Sultan Abdulhamit Han’a dil uzatan insanların çektiği ve düçar olduğu azap ve felaket muvacehesinde görüyoruz.
Elmalılı Hamdi ve benzerleri gibi selahiyetli din adamlarının nedametleri(PİŞMANLIKLARI) Mason Cemiyetinin reisi olan Rıza Tevfik’i bile intibaha(yanlıştan dönmeye) getirmiş ve nedametini izhar etmiştir(pişmanlığını açıklamıştır). Sait’te buna ait bir satır yazıya rastlamak hala mümkün olamamıştır. Hatta, baştan başa Sultan Abdulhamit Han’a hücum
eden “İki mektebi musibetin Şehadetnamesi” isimli kitabı yeniden basılmış ve mahkemede hürriyet aşıkı ve kahramanı olduğuna delil gösterilmek istenilmiştir.
Sait, Kürdistan Azmi Kavi Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli Kürt kıyafeti ile, boynunda dürbün, belinde tabanca ve kama, ayağında lapçin ve başında poşu olduğu halde İstanbul’a gelmiş ve büyük bir cüretle Cuma selamlığında
Padişaha cemiyetin “Sait” imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmaya dayanan arizayı (istirhamnâmeyi)takdim etti. Memleketin ve milleti islamiyenin ittihadını(birliğini) bozmak gayesine matuf olan bu hareketi canianesinden dolayı haklı olarak tımarhaneyi boyladı. Sonra affolup memleketine yollandı.
Kürtçülük uğrunda kendi padişahına sövecek kadar akıl ve iymandan bi behre (nasipsiz) Sait, bugün sahneye müçtehidi mübeşşir veya kutbu azam olarak çıkmış görünüyor ve cehelei nas da (insanların cahilleri de) bu delinin etrafında haleleniyor. Kendini Kuranı aziymmüşşanın müdafii(savunucusu) gibi gösteren Sait bizzat kendisi Kuranı aziymüşşana muhalefet etmektedir. Gaybı yalnız Allah’ın bileceğini, Kuranı Keriymin kaç kere tekrar etmiş olmasına rağmen Sait, Hazreti Ali’nin Celcelutiyye kasidesinde risalei Nur ve Siracünnur’un geçtiğini, bunu keşfettiğine bizi inandırmak ister (İkinci Şua, Sahife 53).
İnsanın aklına öyle geliyor ki; “Acaba ben de Risalei Nur adlı bir kitap yazsam o zaman kasidedeki siracünnur kastı acaba hangimizin kitabı olur?” diyorum.
Risalelerin yazılışı da pek acayiptir. Bilmem kaçıncı Lem’anın kaçıncı şuasının şu meyvesi zühre yıldızından gelmiş beşinci noktası olarak yazılıyor. Sonra bunlar birleşerek Kuran cüzlerine imtisal derecesine, Lemaat, Şuaat, Mektubat vs. olacakmış.. Sözleri de “Sözcat” olmasa bari.
İşbu reddiyeyi, hasreti ile yandığım vatanıma ve uğrunda bir ömür çürüttüğüm dinime ihaneti düşünen gerillacı asi Said’e son ihtar olarak yazdım.
Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslümana, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım. Ve selamü aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü.
Mustafa Sabri
Tuhfetür Reddiye Ala Mezhebi Saiydil Kürdiyye, Mustafa Sabri, s. 3-14.
----
15 yorum:
ahmet dedi ki...
" ... 1923 denberi Mısır’da yaşıyan, buraya hiç gelmiyen, 1952 de Mısır’da vefat eden Mustafa Sabri Efendi, 1958 de basılan “İman Hakikatleri”nden, 1957 de basılan “Konferans”tan, 1959 da basılan “Şualar”dan, sahife numarası beyan ederek parçalar nakletmek nasıl olur? Bu ne kadar ahmakça bir düzenbazlık! ... "
RİSÂLE-İ NUR MUARIZI YAZARLARIN İSNADLARI HAKKINDA İLMÎ BİR TAHLİL
EŞREF EDİB
4 Mayıs 2011 21:18
ahmet dedi ki...
" ... DÜZME BROŞÜR
Düzme eser malûm. Meçhul bir yazar, “Tuhfetür-reddiye Alâ Mezheb-i Said-il Kürdiye” diye bir broşür neşretti. Bunun muharriri olarak ta “Osmanlı devrinin sabık Şeyhülislâmı Mustafa Sabri”yi gösterdi. Gûya merhum Mustafa Sabri Efendi bu broşürü hayatında yazmış, fakat öldükten sonra neşrini vasiyet etmiş. Bu düzme eseri tevsik için de sonuna güya “Bağdat, Rabıtat-ül Ulema Cemiyeti Reisi Emced Zehavî” tarafından yazılmış bir takriz mektubu ilâve etmiş. Bu suretle meşhur bir Şeyhülislâm ile mümtaz bir İslâm âliminin isimleriyle bu sahte eseri maskelemiş. Suikastini gizlemek için de türlü türlü şaklabanlıklarda bulunmuş. Eserin başına Arap harfleriyle yazılmış bir besmele-i şerife klişesi koymuş. Uzun uzun hamd-ü senalarda, salât ve selâmlarda bulunmuş. Hasılı abanî sarıklı, uzun tesbihli bir kıyafete bürünmüş, takmış takıştırmış, bir risâle yapmış, Ankara’da ismi var cismi yok bir matbaada bastırıp neşretmiş, bize de bir nüsha göndermiş.
Biz bu düzme eseri daha görür görmez sahte olduğunu anladık. Esere takılan ad tamamiyle kaide-i Arabiyeye aykırı, uydurma bir terkip. Mustafa Sabri Efendi gibi bir allâmenin böyle bir hata irtikâp etmesine imkân ve ihtimal var mı? Sonra yaprakları çevirerek biraz göz gezdirdik. Baştan başa hemen her sahifesinin, her cümlesinin düzme olduğu gün gibi aşikâr. Hem o kadar cahilâne, o kadar ahmakça bir sahtekârlık ki hemen suçüstü yakalamak mümkün. Ne yapmış biliyor musunuz? Mustafa Sabri Efendinin vefatından beş altı sene sonra burada basılan Risâle-i Nur eserlerinden sahife rakamları zikrederek fıkralar nakletmiş. 1923 denberi Mısır’da yaşıyan, buraya hiç gelmiyen, 1952 de Mısır’da vefat eden Mustafa Sabri Efendi, 1958 de basılan “İman Hakikatleri”nden, 1957 de basılan “Konferans”tan, 1959 da basılan “Şualar”dan, sahife numarası beyan ederek parçalar nakletmek nasıl olur? Bu ne kadar ahmakça bir düzenbazlık!
Ya bu düzme reddiyenin sonundaki “Bağdat, Rabıta-tül Ulema Cemiyeti Reisi Emced Zehavî” namına uydurulan takriz mektubuna ne dersiniz? Bu düzenbazlığı yapan her kim ise “Emced Zehavî” denilen zatın bu uydurma mektubu görünce tekzip edeceğini, bu suretle foyasının meydana çıkacağını hiç düşünmemiş mi? Emced Zehavî, Risâle-i Nur müellifinin pek samimî ve yakın dostu olduğunu, Risâle-i Nur müellifinin 1952 de İstanbul Ağırceza Mahkemesinde beraet ettiği zaman Emced Zehavî’nin, merhumu tebrik ettiğini ve bu tebrik telgrafı Sebilürreşad’ın 1952 Nisan tarihli ve 124 sayılı nüshasında dercedilmiş bulunduğunu bu düzenbaz hiç görmemiş, işitmemiş mi? Bu telgraf aynen şöyledir:
“İstanbul’da Sebülürreşad Mecmuasına:
“Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin beraet kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevince, vesile olan bu âdil hükme istinaden Türk mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürlerimizi, Üstad ve kardeşlerimize, mecmuanız vasıtasiyle, bildiririm”
IRAK – Emced Zehavî
Emcedi Zehavî’nin İstanbuldaki dostlarından biri, bu düzme reddiyeyi görünce bir nüshasını Bağdat’a Emced Zehavî’ye göndermiş, hemen cevap almış. Şimdi Emced Zehavî’nin bu hakikî mektubu ile broşürdeki onun namına uydurulan sahte mektubu yanyana koyunca artık broşürün sahteliğine başka delil aramağa hacet kalmaz.
... "
RİSÂLE-İ NUR MUARIZI YAZARLARIN İSNADLARI HAKKINDA İLMÎ BİR TAHLİL
EŞREF EDİB
4 Mayıs 2011 21:54
ahmet dedi ki...
" ...
Düzme broşürde gûya Emced Zehavî tarafından merhum Mustafa Sabri Efendiye gönderildiği beyan olunan sahte mektup aynen şöyledir:
“Müellife bir mektup.
“Reddiyenizi dikkatle okudum. Alem-i İslâmı yıkmak için çalışan birtakım hainlerin menfur faaliyetlerini yurt dışında tespit etmeniz şayan-ı şükrandır. Aynı kımıldamalar Irak’ta da göze çarpmıyor değildir. İyi bir tetkik mahsulü olan reddiyeniz, bozgunculara karşı aldığımız tedbirlere ışık tutacaktır. Alem-i İslâma tavsiye olunur. Irak’taki Müslümanlar adına selâm ve saygılarımın kabulünü arz ederim.”
Irak Rabıta-tül-Ulema Cemiyeti Reisi
Emced Zehavî
* * *
Emced Zehavî’nin âhiren İstanbuldaki dostuna gönderdiği hakikî mektup da aynen şöyledir:
“Ahi Fillah, muhterem kardeşim,
“Şimdi mektubu âlinizi aldım. Meali gûya Said Nursî Risâlesi üzerine Sabri Efendinin yazdığı şey üzerine ben de reddiye yazdım. Halbuki hiç bu babta malûmatım yoktur. Ne merhum Nursî’ye ait bir risale görmüşüm ve ne merhum Sabri Efendinin ona reddiye yazdığından haberim, malûmatım yoktur. Hepsi iftiradır. Çok size teşekkür ederim ki ismimi tehlikeden kurtaracaksın ve sizden çok memnunum is-mimi muhafaza ettiğinizden ve bu tehlikeden kurtarmaktan memnun olup dua ederim.”
9 Eylül 64 Ahüküm Fillah
Emced Zehavî
Gördünüz mü meçhul yazarın düzenbazlığını?...
... "
RİSÂLE-İ NUR MUARIZI YAZARLARIN İSNADLARI HAKKINDA İLMÎ BİR TAHLİL
EŞREF EDİB
4 Mayıs 2011 21:57
Akademi dedi ki...
Ahmet Bey!
Tek bir açıdan bakarak, gereksiz tartışmaya ve zaman kaybına meydan vermeden meseleyi çözelim;
Farzedelim ki bu yukarıdaki yazı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'ye ait değil...
Peki, iddialar nedir? Cevapları Nelerdir?
1- Eserlerinde yazdıklarının yüzde doksanı kalbine geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan tek bir muteber din alimi daha var mıdır bu ümmette?
2- Veli padişah Sultan II. Abdülhamid Han'a bir ömür sıkıntı verdiği, ikinci said döneminde bile tavrını pek de düzeltmediği, yazılı bir pişmanlık belirtmediği bilinen bir gerçek değil mi?
3- Nerede görülmüş icazet almamış birinin ulemadan olduğu? Kendi kendine yetişen ağaçların meyve vermediği misali, sözüm ona doksan cilt kitap okuyarak alim olduğu iddia edilen bu zat nasıl meyve verebilir? Yatiştirdiği tek bir muteber din alimi var mı? Medrese usulü eğitimin yıkılmaması ve bu şekilde din-i islamın yıkılmaması yolunda ne yapmıştır?
Bu güne kadar ben de doksan cilt eser okumuşumdur, şimdi ben de mi "Bediüzzaman" oldum?
O'nun medreseden bile kaçan haşarı bir talebe olduğu gerçeği neden gizlenir?
Haftada bir kaç saat yanında durabilen ve medresede okuyan ağabeyi ne kadar ilmi ders verebilmiştir ona?
4- İslam halifesi ve meşru padişaha karşı mitingler organize etmek ve medrese talebelerini hatta müderrislerini ayaklandırmak ne demek? Bu ister birinci said devrinde ister ikinci said devrinde olsun ne feci bir cehalet, ne feci bir öfke ve hareket? Kim bu derecede şiddetli ahmaklık yada kasıt yapan birine muteber gözle bakabilir? Hangi gerçek ehli sünnet uleması onun yaptığı gibi Meşrutiyet veya cumhuriyet mücadelesi verebilir? Müslim-gayrimüslüm herkesin bir mecliste toplaşması, bilen bilmeyen herkesin seçilip seçebilmesi sistemini nasıl olur da muteber bir alim savunabilir? Osmanlıya ve dolayısıyla İslam alemine son darbeyi bu meşruti idare sistemi vurmamış mıdır? Sultan Hamid'in onu önce tımarhaneye kapattığı sonra affedip sürgün ettiği ifadesi gerçek değil midir?
5- Ebced ve cifir haktır.Bu ince ilimler vardır... Bunların hakkını veren gerçek alimler de vardır.Ama Deli Said'in ebced veya cifire dayanarak "şu vakitte şöyle olacaktır, bu vakitte böyle olacaktır" dediklerinin hangisi gerçek oldu? Bu gerçek olmayanlar risale i nurların yeni baskılarından neden çıkartıldı?
(devamı arkadan yayınlanacak)
6 Mayıs 2011 12:23
Akademi dedi ki...
6- Deli Said, bu ümmed-i muhammed'in içinde tek bir muteber alimin dahi bahsetmediği ve kendi uydurduğu "müslüman iseviler" tabirini ne için uydurdu? Bu dosdoğru olarak "Peygamberimizi ve Kur'an ı Kerimi hak bilmeyen gayri müslimleri kurtulanlardan bilmek" ve bu şekilde islamın en temel hakikatlerini çiğneyip geçmek değil midir?
Bu gün ayyuka çıkan dinler arası diyalog fitnesine o zamandan zemin hazırlamak değil midir?
7- Aynen bu yazıda iddia edildiği gibi bunca yıl sonra görünen manzara şu değil midir;
- Risale i nurda yazılı olanlar doğrudan Allah tarafından Deli Said'in kalbine indirilmiş ve Said bile bunlarda kalem oynatamamıştır.
- Nur şakirtleri, fıkıh, hadis, kelam, tefsir ve diğer İslami ilimlerin varlığından bile bihaber bırakılmışlardır. Risaleler tek muteber kaynak olmuştur. Hatta Kuran-ı kerim dahi risalelerin gölgesinde kalmış ve risaleler kuran'ın önüne konmuştur...
-Bazı bölgelerde kuran hatmi yapar gibi Risale hatmi yapanlar görülmüş ve "Bizim falanca ağabey çok alim biridir, risaleleri yedi kere hatmetmiş" gibi sözlerle cahil müslümanlar istenilen ayara sokulmuşlardır... Hatta her namazın ardından sanki kuran okurmuş gibi risale okunması da yaygın bir adet olmuştur…
- Binlerce muteber ehli sünnet aliminin, onbinlerce eseri elde mevcutken bu şakirtler değil bunları açıp okuyup istifade etmek, bunların varlıklarından bile bihaber bırakılmışlardır....
8- Bunca yıl geçtikten sonra bile Deli Said'in mezarı neden bulunamamıştır? Bağlıları bu derecede güçlenmişken, uluslar arası bir güç halini almışken bir mezarı buldurmak bu derecede güç bir araştırmamı gerektirir?
O'nun mezarının Vatikan'da olduğu şüpheleri de göz önüne alındığında bunca sui zan tehlikesinden ve fitne ihtimalinden müslümanları korumak için de olsa, o mezar artık bulunmalı değil miydi?
9-Said Nursi’nin ömrünün son devirlerinde Fener’deki patrik ile sıkı diyalog halinde olduğu iddiası doğru mudur? “Manevi cihazlanma derneği” adı ile kurulan masonik dernekte hem masonların, hem Hıristiyanların hem de said nursinin sağ kollarının ve avukatının toplaşması bir tesadüf müdür?
10- Onun yolundan gittiğini iddia eden Fethullah Gülen’in de bir çok sapkın görüşlerine risale-i nurlarda denk gelmek ne demektir?
Fethullah Gülen’in de aynı şekilde Siyonistler, Masonlar ve Hıristiyanlarla içli dışlı oluşu ne demektir?
Gülen kurulu bir düzeni mi devralmıştır, onun üstadı bu düzeni kurup ardından gelenlere mi devretmiştir?
ADL isimli Siyonist örgütün Zaman gazetesi- Gülen cemaati ve yapılanmaları ile bu derecede içli dışlı oluşu ne demektir?
Masonluk ve Siyonizm o devirlerde sadece Afgani, Abduh gibileri mi kurtarıcı olarak sahneye sürmüştür? Eş zamanlı olarak Osmanlı da ve ülkemizde kimler sahte kurtarıcı olarak, sahte ulema olarak sahneye sürülmüştür?
Bir çok temel itikadi meselelerde dahi hatalı fikirlerini alenen ilan eden İngiliz Ajanı ve Mason Afgani’yi Deli Said’in “Üstad” bilmesi ne demektir?
Bu şebekeyle, daha yeni yeni yapılanırken bile, Mısır’daki sürgün hayatında bile kelle koltukta mücadele veren Mücahid / merhum Mustafa Sabri Efendi, neden bu risaleyi kaleme almasın ki?
Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi
6 Mayıs 2011 12:24
ahmet dedi ki...
Mehmet Bey,
Eşref Edip Bey'in adı geçen kitabını mütalaa ederseniz orada ithamları ve cevaplarını bulabilirsiniz, takdir edersiniz ki kitabı buraya yazamazdım.
" ... Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi son dönem İslâm alimlerindendir. Osmanlı şeyhülislamlarının yüz yirmi yedincisidir. İttihat ve Terakki Cemiyetine muhalif olup, Beyanü'l-Hak dergisinde baş yazarlık yaptı. Çok zor bir dönemde Şeyhülislamlık yaptı. 1922 yılından sonra Kahire'ye yerleşti ve Camiü'l Ezher'de müderrislik yaptı. Bediüzzaman ile samimi dostlukları olup, Risale-i Nur'un Ezher'de okunup yayılmasına yardımcı oldu.
Mustafa Sabri Efendi, 1869 yılında Tokat'ta doğdu. İlk eğitimini memleketinde yaptıktan sonra Kayseri'ye giderek medrese eğitimi aldı. Buradan İstanbul'a geçti. Padişahın ders hocalarından olan Asım Efendi'den ilim tahsil ederek medrese eğitimini tamamladı. Yirmi iki yaşında Fatih Camiinde ders vermeye başladı. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Bir ara Sultan Abdülhamid'in kitapçılığı görevinde de bulundu. Bu dönemlerde çeşitli nişan ve rütbeler aldı.
1908 yılında Tokat Mebusu olarak meclise girdi. İkinci Meşrutiyetin ilanındaki katkı ve çabalarından dolayı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile orduya teşekkür yazılarını kaleme aldı. Ancak, istibdada karşı yola çıkan yeni idarenin eski dönemi aratması ve muhalefete hayat hakkı tanımaması üzerine muhalifler safında yer aldı. Önce Ahali Fırkası ve daha sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın kurucuları arasında yer aldı.
1913 Bab-ı Âli baskını, giderek sertleşen iktidarın tutumu ve aldığı tehditler üzerine önce Mısır'a, oradan da Romanya'ya gitti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun Romanya'ya girmesi üzerine Bursa'ya gönderilerek mecburi ikamete tabi tutuldu. 1918 yılında tekrar siyasi hayatın içine girdi. Aynı yıl Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye azalığına seçildi. Bir yıl sonra şeyhülislam oldu. Kısa bir süre sonra bu görevden ayrıldıysa da 1920 yılında tekrar bu göreve atandı. Ancak, kabine üyeleriyle anlaşamadığından bu görevi de kısa süreli oldu ve istifa etti. Aynı yıl teşkil edilen "Mutedil Hürriyet ve İtilaf Fırkası" kurucuları arasında yer aldı. (1)
Damat Ferit Paşa kabinesinde yer alması, Kuva-yı Milliyecilere karşı tutumu gibi sebeplerden dolayı tekrar yurttan ayrılmak zorunda kaldı (1922). Önce Romanya'ya giderek Şehzade Nizamettin Efendi'nin yanında bulundu. 150'likler listesinde yer aldığı için artık dönmesi mümkün değildi. Bir süre oğlu ile birlikte Yunanistan'da "Yarın" gazetesini çıkardı. Bazı eserlerini tefrika olarak gazetesinde neşretti. Daha sonra Hicaz'a ve oradan da Mısır'a giderek Kahire'ye yerleşti. Ezher Üniversitesinde müderrislik yaptı. 1954 yılında burada vefat etti.
Son Osmanlı ulemasından olup, önemli fikir ve din alimi olan Mustafa Sabri, özellikle İslâm'a yöneltilen haksız ithamlar karşısında fikirlerini beyan ederek karşı çıktı. Bununla beraber bazı din adamları ile de fikri ayrılığa girdi. Mevkifü'l-Akl ve'l-İlm adlı eserinde Muhammed Abduh ve Cemaleddin Efgani hakkında çok sert eleştirilerde bulundu. Söz konusu şahısların Ezher'i karıştırdıklarını, adım adım dinsizlere yaklaşarak zararlı gelişmelere sebep olduklarını sert bir şekilde ifade etti. (2)
10 Mayıs 2011 00:44
ahmet dedi ki...
Bediüzzaman Hazretleri, bir soru üzerine Mustafa Sabri Efendi ve Musa Carullah (Risale-i Nur'da Musa Bekuf olarak geçmektedir) ile ilgili izahlarda bulunmaktadır. Birincisi muhafazakâr, diğeri reformist olarak adlandırılan bu şahıslar hakkında; "Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor" değerlendirmesinde bulunmaktadır. Bediüzzaman'a göre; Mustafa Sabri Efendi görüşlerinde Musa Carullah'a göre haklı olmakla beraber, "Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı, tezyifte (küçük düşürmek) haksızdır... Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde (çok fazla yeniliğe) taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla (uygun fikirleriyle) çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi (islami hakikatleri) yanlış tevillerle (yorumlarla) tahrif ediyor (bozuyor). Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut (reddedilmiş) bir adamı muhakkikînlerin (Hakikat alimleri) fevkinde (üstünde) tuttuğundan ve kendi efkârına (fikirlerine) uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade (fazlaca) taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor (aşırıya kaçıyor) ." (3)
Hüseyin Cahit Yalçın saldırgan bir ifade ile; Arap kültürüne ihtiyacın olmadığını açıkça ifade ettiğinde, dini duyarlılığı olanların tepkisine yol açtı. Gerek o zaman gerekse sonraki dönemlerde "Arap kültürü" maskesi kullanılarak dini değerlere saldırılar yapıldı. İslâm'a açıktan saldırma yerine Arap kültürü ifadelerinin kullanılması tercih edildi. Yalçın'a karşı en sert tepkiyi gösterenlerden birisi de Mustafa Sabri Efendi oldu. Yazılarıyla İslâmiyet'in üstün bir kültüre sahip olduğunu dile getirdi. Müslümanları harekete geçmeye çağırdı. (4)
Mustafa Sabri Efendi, Kahire'de bulunduğu sıralarda hem Bediüzzaman hem de Risale-i Nur ile alakasını kesmedi. Ezher Üniversitesinde Nurlara özel önem verdi, okunmasına katkıda bulundu. (5)
Bediüzzaman, "Dârü'l-Hikmet'te benim arkadaşım" dediği Mustafa Sabri Efendi'ye verilmek üzere Camiü'l-Ezher'e "hediye-i vakfiye... olarak on bir tane hususî mecmuaları[nı]..." gönderdiğini belirtmektedir. İslâm'ın büyük medresesinin o sıralarda yirmi yedi bin öğrencisinin olduğu belirtilmektedir.(6) Böylece Nurlardan çok sayıda kişinin istifadesi sağlanmıştır.
Bazı hatıralarda, Risale-i Nur Külliyatı içinde neşredilmek üzere Mustafa Sabri Efendi'nin bir eserini gönderdiği nakledilmektedir. Eseri getiren şahıslara Bediüzzaman'ın, böyle bir şeye müsaadenin olmadığını, eserde ihtilaflı konuların bulunduğunu, Nurların ittifakı esas aldığını belirterek selamını götürmelerini istediği belirtilmektedir. Ezher'de okuyanlardan Hacı Ali Kılıçalp, Mustafa Sabri Efendi'nin aracılığıyla Bediüzzaman tarafından üniversiteye hediye edilen Külliyatın kütüphaneye teslim edildiğini ve teslime dair resmi bir belgenin kendisine verildiğini
nakletmektedir.(7)
10 Mayıs 2011 00:45
ahmet dedi ki...
Bediüzzaman ile aralarında samimi bir dostluk olmakla birlikte temel bazı fikir ayrılıkları da mevcuttur. Muhyiddin-i Arabi konusunda farklı yaklaşımlarının yanında başka görüş ayrılıkları da olmuştur. Mesela, Mustafa Sabri Efendi Kuva-yı Milliye hareketine karşı olmasına rağmen Bediüzzaman, Kuva-yı Milliye hareketinden yana tavır koydu ve esaret altındaki İstanbul'da Şeyhülislamlık tarafından verilen menfi yöndeki fetvaya karşı çıktı.
Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman'ın çok sayıda talebesi olmasına rağmen neden cihat için harekete geçmediğini, Ezher'de okuyan talebeler aracığıyla sordu. Bediüzzaman, en büyük cihadın iman dâvâsı olduğunu, en önemli meselenin imanı kurtarmak olduğunu, dahilde (içerde) müspet hareket ederek asayişe zarar verilmemesinin ehemmiyetine işaret ederek cevap verdi.
"... bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için, bilatereddüt (çekinmeden) sarf edecek." O dâvâ da imanı kazanma veya kaybetme dâvâsıdır." (8).
Prof. Dr. Ali Özek, Bediüzzaman'ın imanın ehemmiyeti hakkında uzun bir izahatta bulunduğunu ve söylediklerini daha sonra Mustafa Sabri Efendi'ye aktardığını belirtmektedir.
Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman ve söyledikleri hakkında; "...Said Efendi gerçekten haklıdır! Evet söyledikleri doğrudur. O dâvâsında muvaffak oldu. Biz hata ettik. O memleketten hiçbir yere ayrılmadı, sebat etti..." ifadeleriyle Bediüzzaman'ı tasvip ve takdir ettiğini belirtti. (9)
Mustafa Sabri Efendi; "Yeni İslâm Müçtehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi" adlı eserinde Musa Carullah'ın fikirlerini tenkit etti. "Savm-ı Ramazan" adlı eserinde, orucu fidye ile geçiştirmeye çalışanları eleştirdi. Gerek Türkiyede gerekse Mısırda benzeri tartışmalarla namazda surelerin tercümelerinin okunması şeklindeki görüşlere karşı, "Mesele-i Tercemetü'l-Kur'ân" adlı eseri kaleme aldı. Beyanü'l-Hak ve Yarın gazetesi dışında Malumat, Yani Gazete, Tasisat, Alemdar, İkdam gibi muhtelif yayın organlarında çok sayıda makalesi yayınlandı.
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiye yukarıdaki objektif tespitler ışığında bakacak olursak; ifrat ve tefrit yorumlardan kurtulmuş oluruz. ... "
Dipnotlar:
(1) bk. Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi Dar-ül Hikmet-il İslâmiye, Yeni Asya Y., 2. Baskı, İstanbul 1973, s. 179
(2) bk. Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Mustafa Sabri Efendi", Türkiye G.Y., 15. C., s. 29
(3) bk. Lem'alar, s. 272, 273
(4) bk. Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı, İletişim Y., İstanbul 1992, s. 221-226
(5) bk. Sözler, s. 713
(6) bk. Emirdağ Lahikası, s. 301
(7) bk. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 3. C., s. 118-119, 133
(8) bk. Asa-yı Musa, s. 20-21
(9) bk. Şahiner, Son Şahitler, 4. C., s. 442
10 Mayıs 2011 00:46
ahmet
dedi ki...
" ...
BEDİÜZZAMAN BİR EHL-İ SÜNNET BÜYÜĞÜDÜR (GÜYA)
Yazar: Mehmet Şevket EYGİ, 17-12-2008
KALBİNDE İslâm, İman, Kur’ân, Ümmet, Şeriat, Sünnet, Mukaddesat sevgisi olan her Müslüman Bediüzzaman Said Nursî hazretlerini sever ve sayar, onu minnet ve teşekkürle anar. Çünkü bu muhterem zat, bütün ömrünü bu saydığım değerlere hizmet ile geçirmiştir ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla büyük fütuhata nail olmuştur.
Yakın tarihimizde Müslümanlar çok kara günler gördüler, çok ağır zulüm ve baskılara maruz kaldılar, çok eziyetler ve işkenceler çektiler. İşte o karanlık zulüm devrinde Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bu halkın imanını kurtarmak için hasbeten lillah çalışıp çabalamıştır.
Ne kadar esef edilse azdır... Zamanımızda böyle mübarek bir zatın aleyhinde bulunan birtakım Müslümanlar görülmektedir.
Onlar merhum Üstad hazretlerini karalamak için çeşitli iftiralara baş vuruyor, yanlış yorumlar yapıyor.
Bendeniz bu yazımda elimden geldiği kadar Üstad hazretlerinin bazı özelliklerini anlatmak ve sıralamak istiyorum.
Birincisi: O bir Ehl-i Sünnet büyüğüdür. Kesinlikle hiçbir bid’atle, bozuk akide, fikir ve görüşle ilgisi yoktur. İtikatta sünnîdir, amelde sünnîdir.
İkincisi: Üstad hazretleri dinde reform, yenilik, değişiklik yapılmasına karşıdır. İslâm’ı bir bütün olarak kabul eder, İslâm’ı Ehl-i Sünnet imamlarının anladığı ve anlattığı şekilde anlatır ve öğretir.
Üçüncüsü: Üstad hazretleri tarih boyunca birkaç kişiye nasip olmuş keskin bir zekâya, harikulâde bir akla, derin bir firasete, akılları hayrete düşüren güçlü bir hafızaya sahipti. Ondört yaşında şer’î ilimlerden icazet almıştır. Mâneviyat ve tasavvuf sahasında da derecesi yüksekti. Her gün ezkar ve evrad ile meşgul olurdu. Son derece yüksek bir ahlâka sahipti. Kötülükleri affeder, kendisine eziyet edenlerin hidayetine dua ederdi.
Dördüncüsü: Üstad hazretleri dinde orta yolda cadde-i kübrada olmuş, cumhur-i ulemânın izinden gitmiştir.
Beşincisi: Üstad hazretleri Kur’ân’ın temel prensiplerinden olan “Allah katında din İslâm’dır” inancına sımsıkı bağlıydı. Onun bu inançtan ödün verdiğini iddia etmek büyük bir iftiradır.
Altıncısı: Üstad hazretleri İslâm’a, imana, Kur’ân’a hizmet konusunda Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkı ve metodu ile çalışmıştır. İhlâs sahibi olmuş, Yaratan için yaptıklarından dolayı yaratıklardan ücret, maaş, hattâ hediye bile kabul etmemiştir.
Yedincisi: Böyle bir zatın aşırılıklara kaçması, cumhur-i ulemânın yolundan ayrılıp çıkmaz sokaklara, dar patikalara sapması mümkün değildir.
Vehhabî meşrebli, aşırı uçlarda bulunan, gulüvve sapan, ifrat veya tefrite kaçmış kimselerin Üstad hakkındaki yersiz tenkitlerine kesinlikle kulak verilmemelidir.
27 Mayıs 1960’tan sonra bazı insî şeytanlar Üstad’ı karalamak için, merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri’nin yazmış olduğunu iddia ettikleri düzmece bir reddiye yayınlamışlardı. Merhum Eşref Edib beyin gayretleriyle ve araştırmasıyla bu risalenin sahte ve düzmece olduğu kesinlikle isbat edildi. Çünkü, içinde zikr edilen bir kaynağın basım tarihi, Mustafa Sabri’nin ölümünden sonrasına aitti!..
Tekrar ediyorum: Bediüzzaman orta yolda giden, cumhur-i ulemâ cadde-i kübrasında yürüyen bir Ehl-i Sünnet büyüğüdür. Onda, bu târife aykırı düşen bir özellik ve noksanlık yoktur.
(Mehmet Şevket Eygi'nin makalesinden derlenmiştir.) ... "
10 Mayıs 2011 00:47
Akademi dedi ki...
Ahmet Bey!
Yazdıklarınızın tamamını okudum ama hiç bir ihtiyaç duyulan cevabı bulamadım. Bunları yazıp/kopyalayıp harcadığınız zamanda madde madde sorduğum sorulardan sadece bir kaçına olsun cevap verebilmiş olsa idiniz, bu son yorumlarınızdan daha tesirli olurdu...
Mehmet Şevket Eygi, bir vakte kadar Afgani'yi de ssvunmuş ve methetmiştir. Öyle inanıyorum ki önümüzdeki süreçte kendileri de bu kanaatinden döneceklerdir...
Ayrıca biz Sayın Eygi'nin yazılarını münevver bir kalem erbabı kabul ederek yayınlıyoruz.Asla bir icazetli din alimi olarak kabul etmiyoruz kendisini. Zaten bu gün yaşanan sıkıntıların temel sebebi de bu; icazetli din alimi olmayanlar, yeterli ilmi vasfı olmayanlar hayır niyeti ile de olsa bazı ciddi ilmi meselelerde kalem oynatıyorlar ve isabet edemiyorlar...
Sayın Eygi, Türkiye'nin dar'ül Harp olup olmadığı meselesinden tutun, zekatın verilebileceği yerler meselesine kadar pek çok konuda da isabetli değildir...
İlim Üstaddan öğrenilir.Kendi kendine yetişen ağaçlar meyve vermez. Bunun misali kendi kendine ilim öğrenenler de isabet edemez, hizmetlerinde beklenen bereket olamaz... Bu Said Nursi de olsa...
Ayrıca ifade etmek isterim ki, sadece Mustafa Sabri efendi değil, daha onlarca muteber alim Risale-i Nurların sıhhatli olmadığı ve bu sergilenen hizmet(!) şeklinin İslam'ı ayakta tutamayacağı konularında net ifadelerde bulunmuşlardır...
Medrese tarzı ilim cihadı ile, yani ashab-ı Soffe usulü ile ilmi tahsil almamış ve bu usulle ilmi eğitim vermemiş birinin devasa bir islam alimi olabilmesi mümkün değildir...
Peygamberin sünneti olan ilim öğretme şeklidir ashab-ı soffe'nin usulü... Dünyada tek bir islam devletinin bırakılmadığı, her yerlerde islami eğitim verip alim yetiştiren medreselerin kapatıldığı bir dönemde bir alim gayri resmi de olsa bu usulü ayakta tutup, bu şekilde İslam'ı ayakta tutmak gayretinden başka bir şeye ömrünün saniyesini harcayamaz... Meselenin özü sadedi budur..
Geçen seferki madde madde sorulan soruların hiç birine Said-i Nursi'yi temize çıkaran cevaplar verilemeyecektir...
16 Mayıs 2011 18:41
ahmet dedi ki...
Mehmet Bey,
Madem sorularınıza madde madde cevap istiyorsunuz, ben de sizin samimiyetinize güvenerek sorularınıza cevap vermeye çalışacağım, takdir edersiniz ki vereceğim cevaplar da konumuzun merkezinde olan Risale-i Nur Külliyatı'ndan olacaktır ve de uzun olacaktır.
1- Öncelikle “İlham” ne demektir, Risale-i Nur’da nasıl anlatılıyor birlikte bakalım;
“ … Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, madem bu cismanî âlem-i şehadette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnu'larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve meharetli hesabsız eserleriyle gizli kemalâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zahir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun tezahüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlukatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub'dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnu'larının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının manası onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, onu sıfâtıyla bildiriyor.
Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve
ihbaratlarının vahy-i İlahîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev'-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdikgerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin delail ve mu'cizatlarıyla, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:
Birincisi: اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül-ü İlahîdir. Evet, bütün zîruh mahlukatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.
İkincisi: Kendini tanıttırmak için kâinatı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hârikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemalâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi kendini tanıttıracak.
Üçüncüsü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nazenini ve en müştakı olan hakikî insanların münacatlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe'nidir.
26 Haziran 2011 22:01
ahmet dedi ki...
Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan zâtta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur.
Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve mâlikini bulmağa en müştak; hem fakir ve âciz bulunan mahlukatlarına acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir zât, elbette kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş'ar etmek, uluhiyetin muktezasıdır.
İşte, tenezzül-ü İlahî ve taarrüf-ü Rabbanî ve mukabele-i Rahmanî ve mükâleme-i Sübhanî ve iş'ar-ı Samedanî hakikatlarını tazammun eden, umumî semavî vahiylerin icma' ile Vâcib-ül Vücud'un vücuduna ve vahdetine delaletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki güneşin şuaatının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.
Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir, fakat iki fark vardır:
Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır.
Meselâ: Nasılki bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazan vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir. İkincisi: Sultanlık ünvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsıyla hususî bir münasebeti ve cüz'î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
Öyle de Padişah-ı Ezelî'nin umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat hâlıkı ünvanıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; her bir ferdin, her bir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususî bir surette fakat perdeler arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.
İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit hem pekçok enva'larıyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor. لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.
26 Haziran 2011 22:02
ahmet dedi ki...
Sonra; ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.
Birincisi: Teveddüd-ü İlahî denilen, kendini mahlukatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedudiyetin ve rahmaniyetin muktezasıdır.
İkincisi: İbadının dualarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.
Üçüncüsü: Ağır beliyyelere ve şiddetli hallere düşen mahlukatlarının istimdadlarına ve feryadlarına ve tazarruatlarına fiilen imdad ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhamî kaviller ile de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.
Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hâfızını bulmağa pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi mükâleme-i Rabbaniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahluka bakan has ve bir vecihte, onun kabiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i uluhiyetin ve rahmet-i rububiyetin zarurî ve vâcib bir muktezasıdır diye anladı.
Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasılki güneşin -faraza- şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde ziyasındaki yedi rengi yedi sıfatı olsaydı, o cihette ışığında bulunan şuaları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerreler ile herbirinin kabiliyetine göre konuşması ve onların hacatına cevab vermesi ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mani olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahamet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi.. aynen öyle de: Ezel ve ebedin zülcelal sultanı ve bütün mevcudatın zülcemal hâlık-ı zîşanı olan Şems-i Sermedî'nin mükâlemesi dahi, onun ilmi ve kudreti gibi küllî ve muhit olarak herşeyin kabiliyetine göre tecelli etmesi; hiçbir sual bir suale, bir iş bir işe, bir hitab bir hitaba mani olmaması ve karıştırmaması bilbedahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil'ittifak o Şems-i Ezelî'nin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delalet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakîn ile bildi. … “
Şualar ( 123 - 126 )
Saniyen; “ Eserlerinde yazdıklarının yüzde doksanı kalbine geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan … “, bu sizin iddianız. Bakalım Risale-i Nur’da nasıl geçiyor:
“ … Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat (mananın sünuhat olarak akla gelmesi, kişinin o alanda meleke kesp etmesi ve gayretinin neticesidir. Yoksa hiç çalışma ve gayret sarf edilmeden, durup dururken akla manalar gelmez.) ve istihracat-ı Kur'aniyedir (Kur’an-ı Kerim’ in derin manalarının ortaya çıkarılması). … “
Şualar ( 714 )
Bu da gösteriyor ki, Risale-i Nur Külliyatı büyük çoğunluğu itibarıyla ilham değil, sünuhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.
26 Haziran 2011 22:04
Akademi dedi ki...
Ahmet Bey!
Gülmek istiyorum ama gülemiyorum bu hale.. Sünuhat kelimesinin manasını bir araştırdırnız mı bu yazıları kopyala yapıştır yapmadan önce?
Sünuhat, ilhamla eş mana ifade ediyor...
İkinci yönden bakarsak, onbinlerce ehli sünnet uleması bu konuyu kaynakları ile sadedinde şöyle izah etmişler;
1- Kalbe ilham gelmesi haktır.. Mevla sevdiği kullarına bu şekilde bilgi ulaştırır.
2- Bu ilhamlar çeşit çeşittir. Bazen doğrudan Allah'tan kulun kalbine gelir... Arada hiç bir vesile / vasıta olmaz... Bazen melekler vesile olur, bazen mürşidi kamiller vesile olur.. Ama en kötüsü bazen bu haller şeytandan olur ve kişi hak bir mürşidi kamile bağlı değilse bunu Rabbani zanneder ve saçmalamaya başlar... Çok kimsenin ayağı burada kaymıştır... Bu nedenle hak olan / Rabbani olan ilhamlar bile şeriatta delil değildir.
Aynı hak rüyaların bile Şer'an delil kabul olmadığı gibi... Bu ilhamlar ve rüyalar kişinin sadece kendine delildir. Kişi bunları delil diye müslümanlara ilan edemez. Etmez. Etse de müslümanların bunlara tabi olma ve bunları ilim kabul etme sorumluluğu yoktur...
Bir risale, ilmi alanda bir eser yazılacaksa yapılması gereken bu güne kadar bütün ulemanın yaptığı gibi kaynak göstermektir. Kaynaklar da dörttür... Kitap(Kur'an), Sünnet, İcma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha...
3- Deli Said'in Risalelerinde yazdığı ve demin yukarıya kopyaladığınız yazının da sadece yarısını okumaya sabredebildiğimi belirtmek isterim... Zira o da saçmalamış... (İlham veya sünühat deyin farketmez) bu meseleyi kendi kıt aklı ile felsefe katarak oradan oraya atlatarak izah eden tek kişinin said olduğunu gördüm sayenizde... Hiç bir ehli sünnet aliminin veya hak mürşidin bu konuyu böyle saçmalayarak anlatığına denk gelmedim.. Lütfen siz denk geldiyseniz kaynağı ile buraya aktarınız... (Özellikle muteber sünni akaid kiptalarına bakınız. Böylelikle yavaş yavaş risalelerin dışına çıkılınca da islamın muteber kaynaklaran öğrenilebileceğini anlamak noktasında küçük bir adım atmış olursunuz. Akad-i Nesefi ihtiyacınıza cevap verecektir.)
Sonra, Said Nasıl aldanmasın ve saçmalamasın ki? Bir mürşidi yok... Onu geçtim bir zahiri üstadı bile yok...
4- Siz diğer maddelere de cevap vermeye çalışınız... Ama lütfen İslami ilimler noktasında tahsilli, medrese usulü ile icazet almış, islami kaynak deyince aklına ilk olarak deli said in risaleleri gelmeyen, kuran, sünnet, icma ve müçtehid alimler gelen ve daha onbinlerce muteber ehli sünnet alimini tanıyan bilen insanlardan yardım alınız...
Bu dünyada insan her neyi ölçüyorsa mutlaka başka bir şeye orantılayarak, başka bir şeyi doğru kabul ederek ölçüyordur. Bu nedenle, elindeki cetvel (risaleler) yamuk olan biri gidip doğruyu eğri diye ölçer ve eğriyi de doğru diye baş tacı eder...
SON OLARAK; Bu ümmed-i Muhammed'in bin dört yüz küsür senelik tarihinde İmam-ı Gazali, Rabbani, Suyiti, FAhrettin i Razi diye saymaya başlarsak her biri deli said i tek başına binlerce kere cebinden çıkartacak kadar büyük alimleri ve eserlerini es geçip, sanki deli said olmasa islam olmayacakmış gibi bir büyük aldanışla hareket etmek ise şu yaşanan sıkıntının ana sebebidir...
Said Evliya değildir, Alim Hiç Değildir. Risaleler bir Sünni Müslüman için muteber değildir. Adına sünühat, fütühat, ilham veya başka ne derseniz deyin, bunlara dayanarak kitap yazan tek bir sünni alim olmamıştır ve olmayacaktır...
Selametle...
27 Haziran 2011 09:11
Akademi dedi ki...
İLHAM'ın İslamdaki Kaynak Değeri ve Bağlayıcılığı Hakkında...
Bilgi edinme yollarının belirlenmesi, akidevî bir konu olduğundan akaid kitaplarında ele alınmış, bilgi edinme vasıtaları sıralanmıştır. İlhamın ise bunlardan olmadığı beyan edilmiştir:
Ömer Nesefî, Metnü’l-Akaid’de şöyle der:İlham, hak ehli olanlara göre, bir şeyin sıhhatini bilme konusunda ilim elde etme vasıtası değildir.
Pezdevî de, Ehl-i Sünnet Akaidi’nde ilim sebeplerini sıraladıktan sonra şunları söyler:İlhamla bilgi meydana gelmesine gelince: Bu nasıl olur?... İlhamla bilgi hâsıl olduğunu iddia edenin davası burhandan yoksundur. Eğer bir kimse: "Şu şeyin helâl olduğuna dair Allah Tealâ bana ilham ederek kalbimde bilgi hasıl oldu" derse, ona denecek şudur:
"Sen sözünde yalan söylüyorsun", ayrıca onun doğruluğunu gösteren bir delil yoktur. Aynı şekilde bir başkası da, bunun haram olduğunu Allah’ın kendisine ilham ettiğini söyleyebilir. O hâlde bu iki kişinin sözlerinden birini tercih için delil bulunmadığından, ikisi arasında anlaşmazlık vuku bulur ki, bu da fesada götürür.
Suiistimale açık olan ilham konusunu izah etmek, hak ilhamlar ile ilham diye yutturulmak istenen şatahat ve türrehatın arasını ayırmak, bunların farkını ortaya koymak gerekmektedir.
Kalbe gelen ilhamlar konusu başlı başına uzun bir ilmi meseledir. Lakin sabit olan şudur ki, Allah dostu olan gerçek velilere gelen Rabbani ilhamlar dahi diğer Müslümanlar için ilmi delil değildirler. Sadece o veli şahsı bağlar bu ilhamlar ve bu veliler bunları delil göstermezler, göstermediler…
Risale-i Nur’da bunun nasıl sui istimal edildiğine dair bir örnekle mevzumuzu tamamlayalım;
“Kur'anın nurundan gelen bir nur, ehl-i imana bir nokta-i istinad olacağını mana-yı işarî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki; manasının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevafuk emaresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mana-yı işarî ile bizimle de konuşuyor kanaatım geldi.”
Asayı Musa 90, Birinci kısım, on birinci mesele,
27 Haziran 2011 09:12
Değerli kardeşlerim yayınlarımızda şahsiyetle uğraşmadığımızı islama uymayan makamı mevkisi kim olursa olsun söz ve yazıları ortaya koymak tır .
Biz açığa çıkartırsak belki sonraki baskılarından bu Küfür sözleri baskılardan çıkartılırsa Gerçeği göremeyenlerin ve sonraki nesiller belki iman üzere ölürler .
Yine risaleyi nurun Mektubat eserinde şöyle bir ifadeye rast geldik (Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret ol...an hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir.
Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir.1
Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.Mektubat 15.nci mektup sayfa 91.)
Bu nasıl sözdür Bizim dinimiz kamale ermiş tam ve bütün dinlerden üstün olarak gelmiştir Ve Allah bu dini koruyacağını söylerken nasıl hıristiyanlar yardım edecek birleşecek denir Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum)(Maide3) ((Onlar, ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeye yelteniyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır.) [Saf 8]
(Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlarla Yahudiler senden asla razı olmazlar. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın [bildirdiği İslamiyet] yoludur. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.) [Bekara 120]
sevgili peygamberimiz buyurmuşlardırki. (İsa inince İslamiyet’le hükmedecektir. O zaman Allahü teâlâ, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir.) [Ebu Davud]rahmetullahialeyh
Kuranı kerim peygamberini tehdit ediyor onlara uyarsan dost yardımcı olmaz diyor nimetimi tamamladım islamiyeti vermekle razı oldum derken peygamberimizde isa aleyhisselam benim dinim üzere iner derken bu nasıl iftiradır. bu ehli kitap hayranlığı nedendir.islamiyeti zayif göstermek nedendir?
İKBAL den ilham aldığını söylüyor
(TARİHÇE-İ HAYAT ÖN SÖZ SH:2112)İSLAM BİRLİĞİNDEKİ SELEFLERİM:cemaleddini efgani,Muhammed abduh,ali suavi,hoca Tahsin,ittihadı islamı hedef tutan Namık kemal ve sultan selimdir(DİVANI HARBİ ÖRFİ SH:1922-SAİDİ NURSİ)=ALİM OLDUĞUNA DAİR BELGESİ,İCAZETİ OLMAYAN; SULTAN SELİM HARİÇ MASONLUĞU BELGELİ KİMSELERE HOCALARIM DİYENDEN BAŞKA NE BEKLENİRDİ Kİ
Said-i Nursi İngiliz'lerin desteğini aldıktan sonra, ülkede ayrılık tohumları attıktan sonra ''Teşkilat-ı Mahsusa'' ya da mason dostlarıyla giriyor ne diyorsunuz ?
CEVAP:
Nurcular bunu nekadar inkar etseler de, Nurcuların önde gelen isimlerinden NECMEDDİN ŞAHİNER-BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ adlı eserinin 130. Sahifesinde yeniasya yayıncılık olan bu kitabın 130. Sf. De:bediüzzamanda katıldı başlığı altında,bediüzzamanda, teşkılat-ı mahsusada görevli idi.diyor.
Ayrıca yeniaysa yayınlarından çıkan AHMED ŞAHİN in İSLAM BÜYÜKLERİ adlı kitabının 250.sf.de :Said Nursi'nin teşkılat-ı mahsusa ile tanışmasını açıklıyor.
***Teşkilât-ı Mahsusa, İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa'ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilattır.
elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve isa as a mensup hristiyanların mazlumları çektikleri felaketler,onlar hakkında bir nevi şehadet(şehitlik) denilebilir.(SAİDİ NURSİ-KASTAMONU LAHİKASI SH:111)
-dinsizler tarafından öldürülen ve dindar hristiyanlar bir nevi şehit olabilir(13.ŞUA SH:1022)
İsa [Alehisselam] Deccal'i öldürecek.yoksa onu şahsi bir mikrop.bir nezle ile öldürebilir….İsa [Alehisselam] ın manevi olarak geleceği falan..yine aynı kitabın takdiminde:hz Mevlana benim zamanımda gelseydi risale-i nuru,ben onun zamanında gelseydim mesneviyi yazardım.(RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDAN ŞUALAR SH:489-YENİ ASYA NEŞRİYAT 1991)
risale-i nur okumak ve yazmak,alim olmak için yeterlidir.başka bilgiye gerek yoktur(SAİDİ NURSİ-NUR MEYVELERİ)risaleleri anlayarak ve kabul ederek 1 sene okuyan bu zamanın hakikatli bir alimi olabilir.(İHLAS RİSALESİ)
CEVAP:Eshab-ı kiram kitabında buyuruluyor ki:
Müctehid olmak için Arabi ilimleri ve Kur’an-ı kerimi ezbere bilmek, her âyet-i kerimenin manay-ı müradisini, manay-ı zımni ve iltizamisini bilmek ve âyet-i kerimelerin geldikleri zamanları ve gelme sebeplerini ve ne hakkında geldiklerini, külli ve cüzi olduklarını, nasih veya mensuh olduklarını, mukayyed veya mutlak olduklarını ve kıraet-i seba ve aşereden ve kıraet-i şazzeden nasıl çıkarıldıklarını bilmek, hadis kitaplarındaki, yüz binlerce hadisi ezberden bilmek ve her hadisin ne zaman ve ne için irad buyurulduğunu ve manasının ne kadar genişlediğini ve hangi hadisin diğerinden önce veya sonra olduğunu ve bağlı bulunduğu olayları ve hangi vaka üzerine buyurulduğunu ve kimler tarafından nakil ve rivayet olunduğunu ve nakledenlerin ne halde ve ne ahlakta olduklarını bilmek, fıkıh ilminin üsul ve kaidelerini tanımak, 12 ilmi ve Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin işaretlerini, rumuzlarını ve açık ve kapalı manalarını kavramak ve bu manalar kalbinde yer etmiş olmak, kuvvetli iman sahibi olmak ve itminan ile dolu, nurlu ve saf bir kalbe ve vicdana malik olmak gerekir.
Bütün bu üstünlükler, ancak Eshab-ı kiramda ve sonra, 200 yıl içinde yetişen, bazı büyüklerde bulunabildi. Daha sonraları, fikirler, reyler dağılıp, bid’atler çıkıp yayıldı. Böyle üstün zatlar azala azala, 400 yıl sonra, bu şartlara haiz olan, yani mutlak müctehid olarak meşhur olan görülmedi.
Yüksek din bilgileri, tefsir, usul-i kelam, kelam, usul-i hadis, ilm-i hadis, usul-i fıkıh, fıkıh, ilm-i tasavvuftur. Bu 8 ilmi öğrenebilmek için gerekli alet ilimleri ise 12 dir. Bunlar, sarf, iştikak, nahv, kitabet, iştikak-ı kebir, lügat, metni lügat, beyan, meani, bedi, belagat, inşa ilimleridir. (Hadika)
Mevduat-ül ilim kitabının (Tefsir İlminin Dalları) bölümünde, Kur’an-ı kerim ilmi, içinde şaşılacak, akıllara durgunluk verecek sayısız acayip haller bulunan engin bir denizdir. Öyle yüksek ve metin bir dağdır ki, ondaki hayret veren şeyleri öğrenmek, her sırrına erişmek imkansızdır. Bu ilmin sayılmayacak kadar dalı vardır, denilerek altmışın üstünde tefsir ilminin kolları bildirilmiştir. imam-ı Rabbani hazretleri, dört yüz sene önce buyurdu ki:
(İslam âlimleri, bugün garip oldu, azaldı. Şimdiki tarikatçıların yoluna bid'atler karıştığı ve bu yolu bozdukları için, Resulullahın sünnetine sarılmış olan büyük âlimleri, bu millet tanımaz oldu. Bu bilgisiz kimseler, milletin kalbini, bu bid'atleri ile kazanmaya çalıştılar. Böyle yapmakla dini yayacaklarını, hatta İslamiyet’i olgunlaştıracaklarını sandılar. Hâşâ öyle değildir. Bunlar, dini yıkmaya çalışıyorlar. Allahü teâlâ bunları doğru yola kavuştursun! Şimdi büyük âlimlerden bu ülkede pek az kalmıştır. İslamiyet’i sevenlerin, bu âlimlerin kitaplarının bildirdiği yolda gitmeleri gerekir.) [c.2 m.62]
Hadis-i şeriflerde (Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar), (İlmin azalması âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar, halkı yoldan saptırırlar) ve (Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur) buyuruldu. İnsanların en iyileri olan âlimlerin yazdıkları kitapları beğenmeyip, bozuk asrın bozuk insanların kitaplarına aldanmaktan sakınmalıdır! (Hadika)
Din yeni gelmedi. Hem de kâmil olarak geldi. Eksik olarak gelmedi. İslamiyet saf, berrak şekildedir. İslami ilimler, nakli ve akli ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. Nakli ilimler, yani din bilgileri zamanla değişmez, kıyamete kadar hep aynıdır. Zamanla değişen, âdetler ve fen bilgileridir. Nakli ilimlerin saf, berrak, bid’atsiz şekli geridedir. Akli ilimlerin ise en gelişmiş şekli ileridedir. Zamanla gelişirler. Fende değişiklik olur, dinde değişiklik olmaz. Nakli ilimleri yani din bilgilerini fen bilgileri ile karıştırmak, cahillik değilse, nedir? Din düşmanlarının oyunlarını anlayalım, tuzaklarına düşmeyelim. Her ilim sahibine âlim denir mi?
Her ilim sahibine âlim denmez. Mal ve mevki sahibi olmak için ilim öğrenen ve ilmi ile amel etmeyen, İslam âlimi değildir. Buyuruluyor ki:
Âlimler hariç, insanlar helak olmuştur. İlmiyle amel edenler hariç, âlimler de helak olmuştur. İhlaslı olanlar hariç, amel eden âlimler de aldanmıştır. O halde gerçek âlim, ilim, amel ve ihlas sahibi salih kimsedir.
risalei nurda öyle hizmet vardır ki,sizi cennete davet etseler bu vazifeden vazgeçmezsiniz(İHLAS RİSALESİ-SON KISIMLARINDA)
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâyı istemek ve sevmek, ahireti istemek ve sevmektir. Çünkü Allahü teâlâya kavuşmak, ahirette vâd edilmiştir ve Allahü teâlânın kulundan rızası, ahirette belli olacaktır. Hak teâlâ, ahireti sever. Beğenilenden yüz çevirmek, sekrdir. Allahü teâlânın davet etmesine ve beğenmesine karşı gelmektir. Yunus suresinin 25. âyetinde (Allahü teâlâ, Dar-üs-selama [Cennete] çağırıyor) buyurmaktadır. Allahü teâlâ, ahirete çağırmaktadır. Ahiretten yüz çevirmek, Hak teâlâya karşı gelmek olur. Onun beğendiği şeyi ortadan kaldırmaya uğraşmak olur. (1/302)
(Ancak Cennete giren rahata kavuşur.) [İ. Ahmed] Allahü teâlâ, Cennette, cemal sıfatıyla görünecektir. Mümin, Allahü teâlâyı görünce, cennetteki bütün nimetlerden aldığı zevklerden daha fazla zevke kavuşacaktır. Bir âyet meali:
(Kıyamet günü ışıl ışıl parlayan yüzler, Rablerine bakacaklardır.) [Kıyamet 22, 23]
Yunus suresinin, (Güzel amel edenlere, hüsna [Cennet] ve ziyadesi de vardır) mealindeki 26. âyet-i kerimesindeki ziyade kelimesini Resulullah efendimiz rüyet [Allahü teâlâyı görmek] olarak açıklayıp, (Dolunayı gördüğünüz gibi kıyamette Rabbinizi açıkça görürsünüz) buyurdu. (Buhari)
Bir insanın Rabbimizin kudretiyle yaratılacak nimetleri hayal etmesi asla mümkün değildir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cennette hiç kimsenin görmediği, işitmediği ve hayal bile edemediği nimetler vardır.) [Müslim]
(Cennet nimetleriyle, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.) [Beyheki]
Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yerler kadar olan cennete koşun(A.İMRAN 133)
Risale-i Nur Enstütisi sitesinden Nurcuların kendi kalemlerinden Said Nursi’nin Biyografisi kısmından bir itiraf ile başlayalım : Said Nursi’nin kendi sitesinde biyografisinde diyorki :
1893 yılında, Miran aşiret reisi Mustafa Paşa’yı, yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için6 Cizre’ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursi, 1894’te Mardin’e geldi. Mardin’de kaldığı süre zarfında her türlü sosyal faaliyetin içinde bulunan Bediüzzaman, burada karşılaştığı Şeyh Cemaleddin Afgani’nin bir talebesinden Afgani’nin siyasi fikirlerini tanıma fırsatı buldu.
Evet görüldüğü gibi Efgani Masonu’nun fikirlerini tanımak büyük bir şeref ve fırsat kabul ediliyor.Ve Mason Efgani ŞEYH olarak kabul ediliyor , Şeyh olarak tanımlanıyor, Şeyh olarak tanıtılıyor.
“İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir:
“… Ben bu ittihadın efradındanım (bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”
(Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.)
(Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14-15)
1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu.
Evet görüldüğü gibi Said Nursi , selefi yani aynı düşüncede olan yoldaşları olarak MASON CEMALEDDİN EFGANİ’yi ve ABDUH’u göstermektedir.
Kısaca Efgani’ye ve Abduh’a değinelim :
Beyrut mason locası başkanı diyor ki:
(Mısır’da Efgani’den sonra mason locası başkanı olan imam Abduh masonluk ruhunu yayarak çok hizmet etti.) [Daire-tül-mearif-ül-masoniyye]
Efgani’den sonra Abduh da masonluğa çok yardım etti. (Les franco-maçons)
Büyük İslam âlimi 14. asrın müceddidi olan seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:
(Abduh İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış İslam düşmanlarına satılmış sonunda mason olarak İslamiyet’i içerden yıkan azılı mülhidlerden olmuştur.)
İngilizler yüzyıllardır İslam ülkelerini binlerce Müslümanı ve din adamlarını aldatarak mason yapmış insanlığa yardım kardeşlik gibi laflarla dinden çıkmalarına dinsiz olmalarına sebep olmuştur. İslamiyet’i büsbütün yok etmek için bir çok paşa maşa olarak kullanılmıştır. Mesela Mustafa Reşit Paşa Ali Paşa Fuat Paşa ve Mithat Paşa Talat Paşa gibi masonlar İslam devletlerini yıkmakta kullanıldıkları gibi Efgani ve Abduh gibi masonlar ve yetiştirdikleri [Reşit Rıza gibi] çömezler de İslam bilgilerini bozmaya yok etmeye alet olmuşlardır.
Abduh da üstadı Efgani gibi mason olmuş mucizeleri inkâr etmiş sahih hadislere uydurma damgası vurmuş Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını söylemiştir. Abduh yabancılar tarafından destek görmüştür.
Dr. Muhammed Reşad, dört yüzün üstünde önemli kaynaktan hazırladığı Efgani Etrafında Makaleler isimli kitabında özetle diyor ki:
Çok önemli bir kaynak olan Sicilli Osmanide Efgani’nin İranlı bir Şii olduğu belirtilmektedir. Manastırlı Naibi efendi ve o devrin Şeyh-ül-İslamı, büyük âlim Hasan Fehmi efendi tarafından kâfir olduğuna fetva verildi. Afganistan hakkında Ruslara casusluk da yapan, dinine ve vatanına hıyanet etmekten çekinmeyen Efgani, mason olmadan önce de, hiç bir zaman masonluğu kötülememiştir. Hatta dehrilere [dinsizlere] yazdığı reddiyede masonluktan hiç bahsetmemesi manidârdır. Gittiği her yerde, sicilli masonlar tarafından himaye görmüş, İngiliz masonları ile de işbirliği yapmıştır. Birden fazla mason locasına kayıtlı olan Efgani, Mısır’daki İskoç locasından kovulmuşsa da, kendisi bizzat mason locası kurmuş, çömezleri bu locaya girmiştir. Edward Brown, Efgani’nin özel mason eldiveni ile bir resmini neşretmiştir.
Efgani, hem Türkçü, hem İslamcı görünmeyi başarmıştır. Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, A. Agayef hep Efgani’den destek görmüştür. Mesela M. Emin Yurdakul’un, “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” şiirini Efgani çok beğenmişti. O zamanki İslamcı Sebilürreşad dergisi, ırkçılığı tenkit eden makaleler neşrederken, ırkçılar da, Efgani’nin ırkçılığı öven makalesini tercüme edip yayınlayınca İslamcıların sesleri, solukları kesilmişti. Efgani, makalesinde diyordu ki: “Irkçılık dışında saadet yoktur. İnsanları birbirine bağlıyan iki bağ vardır: Biri dil, biri de din birliğidir. Dil birliği, ırk ve milliyet birliği demektir. şüphesiz, bu birliğin dünyadaki beka ve sebatı dinden daha devamlıdır.”
Ahmet Davudoğlu da diyor ki:
1355 numara ile Şarkın Yıldızı Locasına kayıtlı bir mason olan, İslam’a duyduğu güvensizliği açığa vurmaktan çekinmeyen ve Peygamberlik sanatlardan bir sanattır diyen Efgani, bir ilim adamı değil, siyasetle uğraşan bir nankördür. Fesatçılığı sezilince ulema tarafından İstanbul’dan kovulmuş, Mısır’a kaçmıştır. (Din Tahripçileri)
Prof. M. Kaya Bilgegil, Ziya Paşa isimli kitabında, (Efgani, her mason gibi İslamiyet’i içerden yıkmaya çalışmıştır) diyor. Mısır’da kurulan mason localarının başına gelen C. Efgani ve M. Abduh, müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler. (Les franco-maçons s.127)
İngiliz belgelerine göre bir ilaha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan ateistlik ithamıyla kovulmuş, o da ateistliğin makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur. (Dr. M. Reşad, Efgani Etrafında Makaleler)
400’ün üzerinde kaynak taranarak hazırlanmış , Efgani Etrafında Makaleler adıyla bir kitapda diyor ki :
Dr. Muhammed Reşad özetle dedi ki:
Abduh, Efgani’ye diyor ki:
“Azametli mevlâm, siz nefsimizde olanların cümlesini bilirsiniz. Bizi en güzel bir şekilde yarattın ve resminiz ki yeri, kıble-i salâtımızdır.”
Reşid Rıza da Efgani’yi övmekte, Abduh’tan aşağı kalmaz:
“İrfan ağacı, iyilikler ve lütuf Cennetinin efendisi, her alınan nefeste ecri bulunan büyük İmam, Kendisinde en mükemmel bir biçimde güzellik sırrı tecelli eden..” diyor.
Renan; (İslamiyet ilme ve felsefeye daima eza etmiş ve nihayet onları boğmuştur. İnsan zekası için İslamiyet çok zararlı olmuştur) diyor.
Efgani, bunca hezeyan karşısında bir misli hezeyan da kendi ilave edip şunları yazdı:
“İlmin tekamülünde İslam’ın bir mani teşkil ettiği doğru ise de, bu maninin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? Ben Renana karşı Müslümanlığı değil, cehalette yaşamaya mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmi tekamülü yok etmek istediği bir gerçektir.” (10 Ekim 1996, Türkiye)]
Abduh ile Efgani’nin mason olduklarını anlatan makale “Freemasonry Today” dergisinin 31. sayısında yayınlanmış (2005, Winter [Kış] sayısı). Makalenin tümünün bir kopyası aşağıda bulunabilir.
Abduh ve Efgani’nin tescilli mason olup , din adamı kılığında İslam’ı bozmaya , Ehli Sünnet itikadını zedelemeye çalıştığına dair daha bir çok delil mevcuttur biz bu kadarı ile yetiniyoruz zira aklı selim insan için bunlar kâfidir.Bu noktadan sonra SAİD NURSİ’nin tescilli mason ve din düşmanı olan Efgani ve Abduh’un izinde , aynı strateji ile yürüdüğünü , Ehli sünnet davası altında İslam’ı nasıl zedelemeye çalıştığını ve ortak noktalarının neler olduğunu , beraberce hangi fitneleri körüklediklerini delillerini bildireceğiz.
Said-i Nursi’ye göre: Allah Kur’an-ı Kerimin çeşitli ayetleriyle Risale-i Nur’u (!) haber vermiştir.
Ve Said-i Nursi, ayetleri kendine göre şöyle açıklıyor:
‘”Allah göklerin ve yerin nurudur’ anlamındaki bir cümleyle başlayan nur âyetindeki nur, risale-i nur’dur.”
Bu ayet, Said-i Nursi’ye göre; Risale-i Nur’a 10 parmakla işaret ediyormuş.22
Ayetin Türkçe meali şöyledir:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.
“O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu, ne yalnız doğuda ve ne de yalnız baüda bulunan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile yağın kendisi aydınlatacak olur. Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini, nuruna kavuşturur. Allah insanlara örnekler verir. O, her şeyi bilir.”23
Said-i Nursi’nin Cifır yoluyla yaptığı yoruma göre; bu ayetin anlamı şöyle oluyor:
“Allah’ın Nuru olan Risale-i Nur, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık, bir cam içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Risale-i Nur ne yalnız doğunun, ne yalnız batının malıdır. O, bereketli bir zeytin ağacı gibi olan Said-i Nursi’den ya da doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’den yakılır. Risale-i Nur, hiçbir aydınlatma kaynağı olmasa bile aydınlatır. Risale-i Nur, bir elektrik gibidir. Risale-i Nur, nur üstüne nurdur. Allah dilediği için Said-i Nursi’yi Nur’una kavuşturmuştur.”24
Said-i Nursi diyor ki:
“Bu âyete göre: Risale-i Nur da, onun yazan da ateş dokunmadan yanan bir elektriğe benzer.
“Risale-i Nur neden bir elektriğe benzer? Çünkü O, ne doğunun bilgilerinden, ne de batının felsefe ve fenlerinden gelmiştir. O, Doğunun da Batı’nın da üstünde bulunan, Kur’an-ı Kerim’in geldiği yüce arş mertebesinden alınmıştır.”25 (Ek: 4)
Said-i Nursi, Asa-yt Musa (Meyvenin üçüncü meselesi Emirdağ çiçeği, Arap harfleriyle teksir), s.86.
Nûr Suresi, ayet 35.
Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.58-59.
Aynı kitap, s.60, sat.3-6. (Ek: 4)
Said-i Nursi, kendisinin neden elektriğe benzediğini de açıklarken aynen şöyle diyor:
“Risale-i Nur Müellifi (yani kendisi) de ateşsiz yanar! Tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır Âlim olur.”26 (Ek: 5)
Yani Said-i Nursi’ye göre, ayetle işte bu anlatılıyor.
Said-i Nursi, daha sonra: “Ancak 15 yılda okunabilecek kitapları, sadece 3 ayda okuduğunu” yazıyor.27
Yani demek istiyor ki: “-Elektrik, ışığını herhangi bir yerden almadan nasıl yanıyorsa; ben de herhangi bir kimseden ışığını almadığım bir ilim tahsil etmiş bulunuyorum. 3 ay gibi kısa bir zamanda ancak 15 yılda okunabilecek kitapları okuyup öğrenmiş olmam bunu gösterir. Ben, ışığımı görünmez bir kaynaktan alıyorum. Tıpkı elektrik gibi.
Yine Said-i Nursi’ye göre: “Bu âyet, Said-i Nursi ve Risale-i Nur’a işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda; gerek Risale-i Nur’un ne zaman yazılıp meydana getirileceğini, ne zaman yayılıp dünyayı aydınlatacağını, hatta adının ne olacağını, hangi bölümlerden meydana geleceğini, bölümlerde neler bulunacağını; gerek bu kitabın yazarının kim olacağını, yazarın ne zaman dünyaya geleceğini, adının hatta lakabının ne olacağını, çocukluk devresinin nasıl geçeceğini, ne zaman Arapça’ya başlayacağını ve sonra hangi yoldan âlim olacağını da anlatıyor. Bunların hepsi, bu âyette bildiriliyormuş.”
Hûd Suresi’nin 110. ayetiyle de Risale-i Nur’a. işaret ediliyormuş.
Bu ayetle Said-i Nursi’ye sesleniyor ve dolayısıyla Risale-i Nur doğrultusunda hareket etmesi isteniyor kendisinden, ayetin Türkçe meali şöyledir:
“-Sana nasıl buyuruyorsa o çizgide yürü.”
26 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), sat. 13-14. (Ek: 5)
27 Aynı kitap, s.60.
28 Aynı kitap. s.62.
Said-i Nursi’ye göre:
“Bu âyet, Risale-i Nur’un doğmasına yarayacak ilimlerin, kendisi tarafından ne zaman okunmaya başlanacağını ‘Cifır’ yoluyla haber veriyormuş.”28
Hûd Suresi’nin bu özeti Risale-i Nur’un doğrultusuna işaret ediyormuş. 29/’
Yani Allah Said-i Nursi’ye seslenerek şöyle diyormuş:
“Sen, Risale-i Nur’un çizgisinde, istikametinde ol.”
Ankebût Suresi’nin 69. ayetiyle de, Risale-i Nur’a. işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe meali şöyledir:
“Onlar ki bizim uğrumuzda Cihad yaptılar, onları dosdoğru yolumuza ileteceğiz.”
Said-i Nursi’ye göre, “bu âyet, Cifır yoluyla, Said-i Nursi’nin besmeleye başladığı bu birinci yaşama girdiği tarihe de işaret ediyor. Bir yandan buna işaret ediyor, bir yandan da; Said-i Nursi’nin bir mücahit olarak ortaya çıkacağı tarihi gösteriyor.”30
Hicr Suresi’nin 87. ayetiyle de Risale-i Nur’a işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“And olsun ki sana her zaman tekrarlanan yedi âyetli fatihayı ve büyük Kur’an’ı verdik.”
Bu ayet hem Fatiha suresine, hem de onun bir aynası durumunda olan Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Şu halde Said-i Nursi’ye göre ayetin anlamı şu demek oluyor:
“-Ey Said-i Nursi, sana Kur’an’ın Ünlü 7 temelini parlak bir şekilde isbatlayan ve Fatihanın, nuruna mazhar bir aynası olan Risale-i Nur’u verdik. “31
En’âm Suresi 120. ayetiyle de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“-Yahut ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine halk içinde dolaşıp yayacağı bir nur verdiğimiz kimse, hiç çıkmayacağı bir karanlıkta bulunan kimseye mi benzer?..”
“Said-i Nursi, Risale-i Nur gelmezden önce bir ölü gibiydi. Ama Risale-i Nur gelince onunla dirildi. Sonra yine Said-i Nursi, Dünya Savaşı’nda, maddi ve dehşetli bir ölümden “harika” bir şekilde kurtuldu. Bir de, Felsefe ve gafletten gelen manevi bir ölümden kurtuldu…
“Bu âyet, Said-i Nursi’nin birinci doğum yıldönümüne de işaret eder. Kısacası: Bu âyet, birçok ‘tabaka’lar içinde bir ‘işaret tabakasından, Risale-i Nur’a, onun yazarına, yazarın yaşadığı yüzyıla ve Risale-i Nur’un yazılmaya başladığı zamana işaret, hatta delalet yoluyla bakar.”32
Bakın daha ne açıklamalar yapıyor, Said-i Nursi:
“Bu âyetin kuvvetli işaretini hem güçlendiren, hem de güzelleştiren 3 münasebet birden Ramazan’da kalbime geldi. Kesin bir kanaat verdi ki, ‘Ölü İken’ sözüne tam münasip olan Said’dir. Bu âyetin, Risale-i Nur’un Tercüman’ı olan Said-i ‘ölü iken’ sözüyle nitelemesinin hikmeti odur ki: Ölüm muammasını ve tılsımını o açmış. Ölümün dehşetli yüzünün altında, iman ehline çok uysal ve güleç bir nurlu hakikat bulunduğunu keşfedip isbat etmiş. Ve ölümle dolu fani hayatta boğulan sapıklara ebedi hayat dolu bir geçici ve zahiri ölümle karşı koyar… Sapıklar, meşru olmayan arzularının helâl görmesiyle süslenirken, Risale-i Nur ölümü karşı çıkarıp, hayatın tadını da, süsünü de paramparça eder… İşte bunun içindir ki, ölümün bu büyük hakikati, Risale-i Nur’da son derece önemli ve geniş bir yer almıştır. Hattâ çoğu saldırılarında, ölümü elinin altında tutup, sapıkların başına vurur. Akıllarını başlarına getirmeye çalışır.
“İkinci anlatacağım münasip şey:
“Tarikatçıların, özellikle Nakşilerin 4 temel ilkelerinden en başta gelen ölüm rabıtası’dır.
“Bu ölüm rabıtası, eski Said-i Yeni Said’e çevirmiştir ve her düşünce hareketinde yeni Said’e yoldaş olmuştur.”33
Said-i Nursi şöyle devam ediyor:
“Öyleyse âyetin özel işaretine tam tamına uyan biri varsa o da Said-i Nursi’dir. Onun sabrı, doğruluğunun bir kerameti’dir.
“Ben namazdan sonra bu açıklamayı yazarken, S iddik Süleyman’ın Halefi: Emin, Sümri’nin, bu âyetiyle ilgili parçayı aldığını ve Ra-mazan’ın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Yazdığımı Emin’e gösterdim. Şaşırarak: ‘Bu, hem Sabri’nin, hem de Risale-i Nur’un bir kerametidir’ dedi. Bu âyetteki Kur’an muvazenesini düşünürken, Hûd süresindeki: Onlar ki mutsuz oldular… bölümüne karşılık olarak: (Ve onlar ki, Said oldular. İşte onlar Cennettedirler! Mutlaka Cennete girecekler!) âyetindeki muvaze-ne=uygunluk aklıma geldi, dikkatimi çekti…
“Sabri’nin mektubu yoldayken, yani daha bana gelmeden önce; o mektubun manevi etkisiyle bu âyeti düşünürken şu sonuca vardım:
“Risale-i Nur’un bu derece kuvvetli Kur’an işaretlerine ve şakirtlerinin bu kadar değerli Kur’an müjdelerine ve en ulu kişilerin iltifatlarına mazhar olmasının sırrı ve hikmeti vardır. Bu sır ve hikmet de, karşılaşılan belanın büyüklüğü ve korkunçluğudur. İşte bu yüzden; Risale-i Nur, Hiçbir eserin erişemiyeceği bir kutsal takdir almıştır Kur’an ‘dan…
“Kur’an işaret eder ve müjdeler ki; Risale-i Nur’un dairesi içine girenler, tehlikede olan imanlarını kurtarırlar. Bu imanla kabre girerler ve cennete girecekler… “34 (Ek: 6)
Hadîd Suresi’nin 28. ayetiyle de Risale-i Nur’a işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“Ve Allah size bir nur yaratsın ki, siz o nur’la yürüyesiniz.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu Nur da; Risale-i Nur’dur.” O zaman ayetin anlamı şu demek oluyor:
“—Ve Allah size yolunuzu aydınlatan, yürümenizi sağlayan Risale-i Nur’u verecek.”
Yunus Suresi’nin 82. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“-Ve Allah hakkı, kelimeleri’yle yerine getirecektir.”
Said-i Nursi’ye göre; “Bu âyetteki ‘Kelimeler’ sözüyle, Risale-i Nur anlatılmak isteniyor. Risale-i Nur bütünü içindeki ‘Sözler’ adlı Risale’nin Arapça karşılığı da ‘Kelimeler’dir.” Öyleyse ayetin anlamı şu oluyor:
“Ve Allah, kelimeleri yani Risale-i Nur’la hakkı yerine getirecektir.”
En’âm Suresi’nin 161. ayeti de Risale-i Nura işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“De ki, Rabbim beni, doğru yoluna iletti.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetteki ‘doğru yol’ sözüyle de, Risale-i Nur anlatılmak istenmektedir. Sonra bu âyette Cifır yoluyla öyle bir tarihe işaret ediliyor ki, bu tarih Risale-i Nur yazarının, Nurları hazırlamaya çalıştığı, tahsil yaptığı tarihe denk geliyor.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“—Ey Said-i Nursi de ki, Rabbim beni doğru yol olan Risale-i Nur’a kavuşturdu.”
Lokman Suresi’nin 22. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“İyilik yaparak kendini Allah’a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur…”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyette sözü edilen ‘en sağlam kulp’, Risale-i Nur’dur.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor: “Kim iyilik yaparak Risale-i Nur okursa o, en sağlam kulpa sarılmış olur.”
“Kime hikmet verildiyse, ona hayırdan çok şey verildi demektir.”
“Allah onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Ve onları arıtır.”
“Sizi arıtır ve size kitabı ve hikmeti öğretir” anlamındaki ayetler de Risale-i Nur’a işaret ediyorlarmış.
Said-i Nursi’ye göre; “Âyetlerde belirtilen ‘Hikmet’ sözüyle anlatılmak istenen, Risale-i Nur’dur.”
Buna göre ayetlerin anlamları şu oluyor:
“Kime Risale-i Nur verildiyse, ona hayırdan çok şey verdi demektir.”
“Allah onlara kitabı ve Risale-i Nur’u öğretir. Ve onları arıtır.”
“Allah sizi arıtır ve size kitabı ve Risale-i Nur’u öğretir.”
Âli İmran suresinin 7. âyeti de Risale-i Nur’a ve Nurculara işaret edermiş, bu âyetin Risale-i Nur ve Nurcularla ilgili kısmı;
“O’nun yorumunu bir Allah, bir de ilimde ileri gitmiş olanlar bilirler.” anlamındaki cümleymiş.
Said-i Nursi’ye göre: “Âyetteki ‘ilimde ileri gidenler’ sözüyle anlatılmak istenen; Risale-i Nur ve onun şakirtleri, yani Nurculardır.”
Buna göre ayetin anlamı şu oluyor:
“O’nun yorumunu bir Allah, bir de Risale-i Nur ve Nurcular bilir.”
Nisa Suresi’nin 173. ayeti de Risale-i Nur’a. işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“Ey insanlar, size Rabbinizden bir delil geldi. Ve size açık bir nur indirdik.”
Said-i Nursi’ye göre: “Burada sözü edilen Nur da, Risale-i Nur’dur.” O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“Ey insanlar, size Rabbinizden bir delil geldi. Ve size apaçık bir nur olan Risale-i Nur’u indirdik.”
“İnanan-iman edenlere, hidayet kaynağı ve her türlü dertlerine şifa verdik” anlamındaki âyet de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Said-i Nursi’ye göre; “Kur’an nasıl bir hidayet kaynağı ve dertlere şifaysa; Risale-i Nur da öyle hidayet kaynağı ve dertlere şifadır.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“—İnanan-iman edenlere, hidayet kaynağı olan ve her derde şifa veren Kur’an-ı Kerim’i ve Risale-i Nur’u verdik.”
Tevbe Suresi’nin 130. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“-Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Ona güvendim ve ona dayandım.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyet, Risale-i Nur kitaplarından olan işaret-ül İcaz adlı kitabın yazıldığı tarihi gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı’nin başlangıcı sayılan olaylar meydana geldiğinde, hiç kimseden yardım görmeden nurların yayıldığına işaret ediyormuş.”
Buna göre ayetin anlamı şu oluyor:
“Ey Risale-i Nur, eğer senden yüz çevirirlerse de ki; Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. O’na güvendim ve O’na dayandım.”
“Şüphesiz, Allah’ın askerleridir galip olanlar” anlamındaki ayet de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetteki Allah’ın askerleri’ sözünün kapsamında özellikle, Risale-i Nur Şakirtleri vardır. Âyet, Risale-i Nur Şakirtlerinin bir zaman hapse girmelerine karşılık, manevi yönden galip olduklarına işaret ediyor ve tesellide bulunuyor.”
Nursi’ye göre;
“Risale-i Nur Şakirtleridir. Galip olanlar.”
Ayetin Türkçe meali:
“Onlar ki O’nun birlikte inandılar, iman ettiler. Onların nurları, önlerinden ve sağlarından koşuşmaya ve uçuşmaya başlar. Yani nurları çevrelerine saçılır. Onlar o zaman, -Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! derler.”
Said-i Nursi’yi göre; bu ayette de, özellikle Risale-i Nur şakirtleri, yani Nurcular anlatılmaktadır.
Nursi’ye göre; ayetin anlamı şu oluyor:
“Said-i Nursi’yle birlikte inananlar ve ifnan edenlerin nurları çevrelerine saçılır. O zaman onlar, -Ey Rabbimiz nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! diye dua ederler.”
İsrâ Suresi’nin 82. ayeti de Said-i Nursi’ye göre; Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Ayetin Türkçe meali:
“-Biz Kur’an’ı imanlara rahmet ve şifa olsun diye indiririz.”
Said-i Nursi’ye göre; “Risale-i Nur da, ‘Kur’an’ın semasından indiği için’, bu âyette Risale-i Nur da anlatılmaktadır.” O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“…Biz Kur’an-ı Kerim!i ve O’nun semasından gelen Risale-i Nur’u, inananlara rahmet ve şifa olarak indirdik.”
Yunus”, “Ra’d”, “Hicr”, “Şuarâ”, “Kasas” ve “Lokman” surelerinin başlarında bulunan “-İşte bunlar, kitabın ayetleridirler!” anlamındaki ayetler de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş…
Said-i Nursi’ye göre; “Bu yüzyılda Risale-i Nur denilen 33 adet söz, 33 adet mektup, 31 adet Lem’alar; bu zamanda kitab-ı mübindeki âyetlerin âyetleri’dirler.”35
Yine Said-i Nursi’ye göre ayetteki: ‘”İşte bunlar’ sözüyle, Risale-i Nur’un parçaları anlatılmak isteniyor.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“-İşte bunlar, yani Risale-i Nur’un parçaları olan: 33 adet söz, 33 adet mektup ve 31 adet Lem’alar; Allah’ın kitabının ayetleridirler!”
Kalem (Nun) Suresi’nin 32. ayeü de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş… Ayetin meali:
“Belki Rabbimiz, daha hayırlısına çevirerek bundan daha iyisini bize verir.”
Said-i Nursi’ye göre; “Risale-i Nur’un yazılması ve yayılması sırasında çok olağanüstü olaylar oldu. Yazarına, yani Said-i Nursi’ye büyük sıkıntılar verildi. O sırada, ‘Küçük bir mescid’ine de ilişildi!’ İşte o zaman Risale-i Nur şakirtleri ‘Güçlü bir rica’ ve yakarışla Allah’a yalvardılar: ‘Ya Rab! Bu korkunç Rü’yayı hayre çevir!’ dediler. Herkes umutsuz bulunurken, Risale-i Nur şakirtleri, umud’lu oldular ve Müslümanların morallerini güçlendirdiler. Onun için de Allah dileklerine göre daha hayırlısını verdi. İşte âyette, bu olaya işaret ediliyor.”
Buna göre ayetin anlamı şu oluyor:
“Risale-i Nur şakirtleri dediler ki: Umarız ki Rabbimiz, bundan daha iyisi, hayırlısını bize verecek.”
Zümer, Câsiye, Ahkaf surelerinin başlarında bulunan “-Kitabın indirilişi, aziz ve hâkim olan Allah’tandır” anlamındaki ayetler de Risale-i Nur’a işaret ediyorlarmış…
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetlerde Risale-i Nur’un adına kendisine, ne zaman yazılacağına ve ne zaman yayılacağına Cifır yoluyla işaret ediyor. Çünkü Risale-i Nur, Kur’an Semasından ve âyetlerin yıldızlarından inmiştir.”36 (Ek: 7)
“İndirilen kitapla hem Kur’an-ı Kerim, hem de Risale-i Nur anlatılmak isteniyor.”37
“Kitabın indirilişi” sözü, ebced hesabıyla, “Risalet-ün-Nur” adının sayı değerine, çok az bir farkla denk geliyor.”38
Nursi’ye göre; ayetlerin anlamı şöyle oluyor:
“Kur’an-ı Kerim’in ve Risale-i Nur’un indirilişi, aziz ve hakim olan Allah’tandır.” .
Secde Suresi’nin 1. ve 2. ayetleri de Risale-i Nur’a. işaret ediyorlarmış… Ayetlerin mealleri:
“Hamim, Rahman ve Rahim olan Allah’ın indirişidir.”
Said-i Nursi’ye göre; “indiriliş” “sözünün sayı değeri de, Risale-i Nur’un sayı değerine denk geliyor. Ebced hesabıyla ve cifır yoluyla bu sonuç elde ediliyor. O zaman, ayetlerin anlamları şu demek oluyor:
“Kur’an-ı Kerim ve Risale-i Nur, Rahman ve Rahim Olan Allah ‘ın bir indirişidir.”
“Onlar isterler ki, Allah’ın Nuru’nu ağızlarıyla söndürsünler. Oysa, inanmayanlar hoşlanmasalar bile Allah nurunu tamamlayıcı ve parlatıcıdır” anlamındaki âyet de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş…
Said-i Nursi’ye göre; “bir yabancı ülkenin sömürgeler bakanının, Kur’an’ın nurunu söndürmeye çalışmasına karşılık, kendisinin ortaya atıldığına ve o nur’u parlattığına işaret ediliyor.”
Yani Said-i Nursi olmasaymış, “o sömürgeler bakanı, Allah’ın Nur’unu söndürecekmiş. İşte o Nur, hem Kur’an-ı Kerim’dir, hem de Risale-i Nur’dur.”39
“Risale-i Nur’un 129 parçası, Kur’an’dan uzanan elektrik telinin ucuna takılan 129 elektrik lambası gibidir.”40
Nursi’ye göre; anlam şöyle oluyor:
“-Onlar isterler ki Allah’ın Nur’u olan Kur’an’ı ve Risale-i Nur’u ağızlarıyla söndürsünler. Oysa inanmayanlar hoşlanmasalar bile, Allah gerek Kur’an’ı ve gerek Risale-i Nur’u tamamlayıcı parlatıcıdır.”
36 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.76, sat.9-10. (Ek: 7)
37 Aynı kitap, s.76-80.
38 Aynı kitap, s.78.
İbrahim Suresi’nin 1., Sâd Suresi’nin 29. ayetlerinde de Risale-i Nur’a. işaret ediliyormuş…
Ayetlerin Türkçe meali :
“Bu öyle bir kitaptır ki, insanları karanlıktan ışığa çıkarasın diye sana indirdik.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetlerdeki Nur, yani ışık sözüyle anlatılmak istenen yine Risale-i Nur’dur.” Ve bu âyetlere Said-i Nursi şu anlamı vermektedir:
“Bu öyle bir kitaptır ki, sen onunla insanları Risale-i Nur’un ışığına çıkarasın diye onu sana indirdik. ’41
Fussilet Suresi’nin 33. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin meali:
“Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve ben Müslümanlardanım diyen kimsenin sözünden daha güzel ne olabilir!?”
Said-i Nursi’ye göre: “Hiçbir sözün kendisininkinden daha güzel ola-mıyacağı ‘Söz’, Risale-i Nur Külliyatı’ndan olan ‘Sözler’ adlı Risale yani kitaptır. Âyetle, işte bu kitap anlatılmak istenmiş ve övülmüştür.”
Said-i Nursi, ayetin kelimelerinden sayılar çıkarıyor ve bir tarih meydana getiriyor. Ayetle, o tarihte “her sözden daha güzel bir söz” bulunduğuna işaret edildiğini anlattıktan sonra şöyle diyor:
“-Demek ki; biri, o tarihte son derece güzel sözlerle meydana çıkacak, sözlerinin güzelliği ile halkı büyüleyecek. Bu özellikse bu zamanda; Risale-i Nur’un sözler adlı: San’at, güzellik, tesir, büyüleyicilik yönünden yüksek bir mertebede bulunan Risalenin kelimelerinde ve güçlü sözlerinde bulunur. Demek ki, bu âyet işaret anlamı ile, Risale-i Nur’u övmektedir.”42
Said-i Nursi’ye göre; ayetin anlamı şöyle oluyor:
“Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve ben Müslümanım diyen Said-i Nursi’nin: Sözler adlı kitabından daha güzel ne olabilir?”
Nisa Suresi’nin 42. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş… Ayetin meali:
“-Eğer hasta olur, yahut yolculuk yaparsanız, ya da herhangi biriniz büyük abdestini yapar veya kadınla cinsi birleşmesi olursa işte o zaman suyu bulamadığında – temiz toprakla teyammüm etsin.”
Said-i Nursi’ye göre:
“Bu âyetteki ‘Temiz Toprak’ sözüyle, Risale-i Nur’a işaret edilmiştir. Âyetin işaret anlamı şöyledir: Yüce Allah diyor ki: 1357 yılında; Manevi Ab-ı Hayât’ın kaynakları kapatıldığı zaman, temiz toprağa yönelin! Onda bir yaşayış kaynağını ve nur madeni bulursunuz.”
“Bu âyetin özellikle Risale-i Nur’u anlattığını gösteren iki delil vardır.”43
Said-i Nursi bu iki delili, uzun uzun anlatır kitapta.44
İbrahim Suresi’nin 24. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş…
Ayetin Türkçe meali:
“-Görmez misin Allah nasıl örnek veriyor: Temiz ve güzel bir gözü, güzel bir ağaca benzetiyor. Öyle bir ağaç ki, kökü yerde dallan da gökte bulunur.”
Said-i Nursi’ye göre:
“Bu âyetteki: ‘Güzel bir söz’ ifadesiyle anlatılmak istenen, Risale-i Nur’dur. ‘Güzel ağaç’ sözüyle de Risale-i Nur anlatılmak istenmiştir. Kur’an gibi, Risale-i Nur’un da kökü yerin derinliklerinde, dallarıysa yücelerde bulunur.”45
Said-i Nursi’ye göre, ayetin anlamı şu demek oluyor:
“Görmez misin Allah nasıl örnek veriyor: Temiz ve güzel bir söz olan Kur’an ve Risale-i Nur, güzel bir ağaç gibidir. Öyle bir ağaç ki, onun kökü yerin derinliklerinde, dalları da göklerde, yücelerde bulunur.”
Enbiyâ Suresi’nin 107. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş… Ayetin Türkçe meali:
“Seni ancak rahmet olarak gönderdik âlemlere.”
Risale-i Nur şakirtlerinden birinin kaleme aldığı bir şiirde; “Risale-i Nur, âlemlere rahmet olarak nitelendirildiği”ni gören Said-i Nursi, bu ayeti ele alıyor ve nur şakirdi yani Nurcunun görüşüne katılarak: “-Evet, Risale-i Nur âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir”, anlamına gelen bir açıklamada bulunuyor.46
Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.87.
Aynı kitap, s.90.
Aynı kitap, s.94.
Aynı kitap, s. 131.
Said-i Nursi’ye göre; ayetin anlamı şu oluyor:
“-Ey Risale-i Nur, biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
“Risale-i Nur’u, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah imzaladığı gibi, başta Hazreti Muhammed olmak üzere: Hazreti Ali, Abdülkadir Geylâni, Muhyiddin-i Arabî ve öteki ulu kişiler de ‘imza basmışlardır’ Risale-i Nur’a.”47 ( Bazı şakirdlerinin diline dolanan başka düzmeceler de mevcut, İmam-ı Rabbani Hazretlerinden de ruyada icazet aldığı yalanını savuruyorlar.Oysa ki Said Nursi 1000 yılın yenileyicisi büyük Hazretten bir tane nakil yapmamakta ve O’nun izinde gitmediğini yazılarının tamamında açıkça göstermektedir.Oysa İmam-ı Rabbani Hazretleri Müctehid olmasına rağmen Henefi Mezhebinde idi ve kıymetli Mektubatında defalarca Ehli Sünnetten kıl ucu kadar ayrılmanın felakete sebep olacağını bildirmektedir.)
İşte Said-i Nursi , kendi kitabı olan Risale-i Nur’dan böyle söz ediyor. Neden mi böyle söz ediyor? Said-i Nursi buna şöyle cevap veriyor:
“Ben Risale-i Nur’u, övmekle, ondan överek söz etmekle aslında Kur’an’ı övmüş oluyorum. Çünkü Risale-i Nur, Kur’an’ın en güçlü bir tefsiridir. Hattâ ondaki olanlar, Kur’an’daki olanlardan sızmış, süzülmüş şeylerdir. Onun için Risale-i Nur’u haklı olarak övüyorum.”48
İşte Said-i Nursi’ye göre, Said-i Nursi budur. Böyle bir ulu kişi (!) dir. Kendisini böyle tanıtıyor Said-i Nursi.
Nur Akımından Kur’anı Kerime Büyük Saygısızlık ve İhanet
Nurcu akımın idolü , Mason Abduh ve Efgani’ye selefim diyen , Risalelerinde hıristiyanlık hizmetini işleyen , her fırsatta ayak kaydıracak meselelerde insanların itikadını bozan gizli mason maşası Said Nursi’yi ululaştırma ve meşru hale getirmek için her türlü hile ve desiseyi yapan Nur akımının menfaatperest şakirdleri ve akımın idaresini yürüten dindar kılığındaki İslam düşmanları Yüce ve Mukaddes kitabımız Kur’anı Kerim’i tahrif etmekten başka fiili olarak el atmaktanda geri kalmadılar ve en sonunda Yüce Kitabımıza hıristiyan hizmetkarı Said Nursi’nin ismini de sokuşturarak büyük bir saygısızlık ve ihanete daha imza attılar. Hayrat vakfı tarafından bastırılan Yüce Kitabımızın arka kısmına kafalarına göre ekledikleri birkaç sayfalık paçavrada stratejik bir meşruyet kazandırma ve büyük adam havaları estirme kokusu mevcuttur.Yıllardır icazetsiz ve mürşitsiz Said Nursi’ye giydirmedikleri kılıf ve yalan kalmayan Nurcu akımının bu ihanetini ve terbiyesizliğinin cezasını tez zamanda Diyanet İşleri ‘nden ve Hak Teala’dan niyaz ediyoruz.
Hilton otelinde düzenlenen iftar yemeğinde söz alan ERMENİ PATRİĞİ MESROP:kısa süre önceye kadar bu ülkede aynı dine mensup insanlar bile bir araya gelemezken ,şimdi farklı dine mensup insanlar aynı sofrada buluştular.dedi.bunun Türkiye için gerekli olduğunu söyleyerek bu işin adının konulması gerektiğini vurguladı ve Türkiye de farklı dinleri bir sofra da(üstelik iftarda) ilk buluşturan kişi FETHULLAH GÜLEN ve onun onun onursal başkanlığını yaptığı vakıftır.biz şimdi onların açtığı yoldan yürüyoruz.
Süryani Kadim Metropoliti YUSUF ÇETİN de hocaefendi(f.gülen) ve arkadaşlarının insanlığa ve 3 semavi dine yaptıkları katkılarının büyük olduğunu vurgulayarak ,Türkiye de daha önce hiçbir kimsenin hristiyan ve Musevileri iftara davet etmeye cesaret edemezdi.şimdi ise paylaşılamıyoruz.dedi.
10 yıldır barış ve diyalog yolunda yürüdüklerini belirten gazeteciler ve yazarlar vakfı başkanı HARUN TOKOK ise salondakilere seslenerek;siz olmasaydınız bu yollarda yürüyemezdik.biz bu diyalog denizinin içinde yaşayıp ,orada ölmek istemiyoruz.sözleri ile salondan büyük alkış aldı.(ZAMAN GAZETESİ-10 ŞUBAT 1998)
hristiyan teoloji uzmanı AYTUNÇ ALTINDAL ın açıklaması şöyle:papa dünyadan 2 kişiyi gizli kardinal tayin etti.bunlar başka bir dinin mensuplarından seçildi.yapılan araştırmaya göre ,kardinallerden birisi İslam dünyasında –alim olarak bilinen birisidir.bu gizli kardinal mensup olduğu dinin veya mezhebin batıl olduğunu ,gerçek dinin hristiyanlığın Katolik yorumu olduğunu ilan eder ve bağlılarıyla birlikte bu dine geçer(Bgizli kardinal kimacaba ..akit)
bedüüzzaman hzl eri genel yorumu itibariyle,isa as ı şahsı manevi olarak yorumluyor.bir şahsı manevi olarak gelecek diyor.buna kimsenin itiraz etmeye hakkı yok.şahsı manevi olarak gelecek demek:bir ruh-bir mana gelecek-insanar üzerinde bir esinti olarak belirecek.insanlar anlaşacak,uzlaşacaklar.ama böyle bir hareketin önünde bu işin bayraktarlığını yapacak belli rehberler olacak.(ZAMAN GAZETESİ-30.3.2004-F.GÜLENİN RÖPORTAJINDAN)
HZ İSA ALEYHİSSELAM KONUSUNDA İNSANLAR 3 E AYRILIR:
a)Yahudiler gibi isa as ın öldüğüne inananlar.mısırlı abduh,şeltut,diyanet işleri eski başkanı m.nuri yılmaz vb kimseler böyle inanıyor.
b)hz isa as ın ölmediğine fakat bu gelişin ruh ve beden olarak değil ,şahsı manevi,uzlaşmaya,barışa,diyaloğa dayalı bir hareket,bir akım bir esinti şeklinde olacağına inananlar.ibni teymiye,ibni kayyım,saidi nursi,f.gülen vb kimseler
c)hazeti isa aleyhisselamın ölmediğine .onun yerine isa aleyhisselama ihanet eden havari yehuda nın çarmıha gerildiğine ,hazreti isa aleyhisselamın ruh ve beden olarak tekrer geleceğine ,evlenip çocuğu olacağına,deccal ile savaş yapacağına,40 yıl hüküm sürüp Medine deki resulullah efendimiz sallallahüaleyhivesellemin yanına defnedileceğine inananlar.1400 yıldan beri ehli sünnet inancında olanlar hep böyle inanmışlardır.
aslında bu konuya daha önce cevap vermiştik.Bu konularla ilgili 200 den fazla hadisi şerif vardır.kaynaklar:buhari-kitabül ehadisil enbiya-babü nüzuli isa ibn Meryem-müslim- ebvab el fiten-müsnedi ahmed-merviyyatü ebu hureyre-mişkat-kitabül fiten-ebu davud-kitap el melahim-tirmizi-ibni mace vs vs
Gayrimüslim ( Hıristiyan ve Yahudiler ) şehit olmaz::::
Sual: ( İster herhangi bir dinden olsun, ister dinsiz olsun, bir gayrimüslim eğer ihtiyarsa, fakirse, zayıfsa, belalara maruz kalarak çok sıkıntı çekmişse, zulme uğramışsa veya iyi huyları varsa mesela mütevazı ise, insanlığa faydalı buluşlar yapmışsa, bunların hepsi küfrüne kefaret olur, hatta şehitlik mertebesine yükselir ve Cennete gider ) diyenler oluyor. Bir gayrimüslim, ihtiyar genç, fakir zengin, zayıf kuvvetli olsun, ister sıkıntı içinde, ister refah içinde yaşasın, zalim veya mazlum olsun, mütevazı yahut kibirli olsun, cami ve çeşme gibi hayır hasenat yapsın, isterse bilgisayarı bulsun, iman etmedikten sonra bu yaptıklarına sevab alabilir mi, şehit olmasına ve Cennete girmesine sebep olur mu? İmanları olmadıktan sonra, bu bildirilen hususların Cennete gitmek ve şehit olmakla ne ilgisi var? İmansızın iyi amellerinin fayda vermeyeceğine dair âyet yok mudur?
CEVAP
Müslüman olmayanların hiçbir iyi ameline sevab verilmez. Doğruca Cehenneme giderler. Bir âyet-i kerime meali:
(İslamiyet’in hükümlerini tanımayıp imanı inkâr edenin yaptığı bütün [iyi] işler boşa gitmiştir, o âhirette hüsrana uğrayanlardandır.) [Maide 5]
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Ahirette Cehennemden kurtulmak, yalnız Muhammed aleyhisselama uyanlara mahsustur. Dünyada yapılan bütün iyilikler ve keşifler, Onun yolunda bulunmak şartıyla ahirette işe yarar. Ona uymayanın yaptığı her iyilik dünyada kalır, ahiretinin yıkılmasına sebep olur. (1/184)
Kâfirin hiçbir iyiliği, hayratı, hasenatı, ahirette faydalı olmaz. Zulmen öldürülen kâfir, şehid olmaz, Cennete girmez. İmanı olmayanın hiçbir iyiliğine sevab verilmez. (Berika, İ.Ahlakı)
Allahü teâlâ, Cennete girmek için, önce Müslüman olma, yani iman etme şartını koymuştur. Müslüman değilse, iyi işleri faydasızdır. İyi işlere, ibadetlere sevab verilebilmesi için, düzgün iman sahibi olmak gerekir. Bid’at ehli bile, Müslüman olduğu halde, ibadetlerine sevab alamaz. Nerede kaldı ki, gayrimüslimler iyiliklerine sevab alıp da Cennete girsin!
Gayrimüslim, hangi dinden olursa olsun, “Müslüman olmayan” yani “kâfir olan” demektir. Kâfirin, hiçbir iyiliğine sevab verilmez; cami, çeşme yaptırsa, namaz kılsa, oruç tutsa hiç sevab alamaz. Zengin fakir, genç ihtiyar, zalim mazlum olmasına bakılmaz. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:
(İmansızların yaptıkları faydalı işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Ahirette o işlerin hiçbir faydası olmaz.) [İbrahim 18]
(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecektir.) [Tevbe 17]
(Kâfir olarak ölenlerin yaptıkları işler, dünyada da, ahirette de boşa gider.) [Bekara 217]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Cennete ancak Müslüman girer.) [Buhari]
(İmanı olmayan Cennete girmez.) [Tirmizi]
Hristiyanlık İle İslamiyet Omuz Omuza Gelmeyecektir / Gayrimüslim şehit olmaz:
Said Nursi’nin Ehli Sünnet’ten uzak , bozuk itikadına ve İslam’ı yıkma faaliyetlerine örnek olan bu hususu özünden ele alıyoruz.
İster herhangi bir dinden olsun, ister dinsiz olsun, bir gayrimüslim eğer ihtiyarsa, fakirse, zayıfsa, belalara maruz kalarak çok sıkıntı çekmişse, zulme uğramışsa veya iyi huyları varsa mesela mütevazı ise, insanlığa faydalı buluşlar yapmışsa, bunların hepsi küfrüne kefaret olur, hatta şehitlik mertebesine yükselir ve Cennete gider) diyor , Said Nursi…( Kastamonu Lahikası Mektup no: 75, s. 1615 )
Said Nursi’nin Orjinal İFADESİ İSE SÖYLEDİR :
“… Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:
“Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.
“Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
“O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
“On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.” Said Nursi’nin sözü burada bitti…
Said Nursi’nin sözleri zehirli birer yılan gibi cahil insanları sokmaya hazır nitelikte sinsice hazırlanmış.Öyle ki ; “Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek.” sözü başlıbaşına Dini İslam’ı yıkma faaliyetidir, hristiyanlığa hizmettir.Bu sözünden açıkça anlaşıldığı gibi Hristiyanlık Said Nursi tarafından hâla geçerli ve hükmünü yitirmemiş bir din olarak servis ediliyor ve İslamiyetle omuz omuza gelmesinden , yani iki dinin birleşmesinden bahsediyor.Said Nursi böylece akıl hocaları tarafından kendine ezberletilen dersini icrâ ediyor ve “dinler arası diyaloğun” temelini atıyor.Oysa ki İslamiyet son ve kıyamete kadar geçerli tek dindir.Geçmiş tüm dinler hükmünü yitirmiş Hak Teala tarafından yürürlükten kaldırılmıştır.Hz. İsa aleyhisselam Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın ümmeti olacak ve hükmü kaldırılmış hristiyanlığa değil SON DİN OLAN ve kıyamete kadar hükmü geçerli olan İslamiyete hizmet edecektir.
Ayeti Kerime Mealleri :
(Allah indinde hak din, yalnız İslam’dır.) [Âl-i İmran 19] (Başka dinler hak değildir.)
(Kim İslam’dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] (İslam’dan başkası geçersizdir.)
(Allah, Resulünü, hidayet ve hak din İslamiyet’le gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahit olarak Allah yeter.) [Feth 28]
(Müşrikler istemeseler de, İslam dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak için resulü Muhammed aleyhisselamı, [sebeb-i hidayet olan] Kur’an ve İslam diniyle birlikte gönderen Allah’tır.) [Saf 9]
(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3] (Allah’ın beğendiğini beğenmeyenlere ne demeli?)
(Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, [İslam düşmanlığında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51]
Kafirlerin Şehitlik Meselesine gelince :
Bir gayrimüslim, ihtiyar genç, fakir zengin, zayıf kuvvetli olsun, ister sıkıntı içinde, ister refah içinde yaşasın, zalim veya mazlum olsun, mütevazı yahut kibirli olsun, cami ve çeşme gibi hayır hasenat yapsın, isterse bilgisayarı bulsun, iman etmedikten sonra bu yaptıklarına sevab alabilir mi, şehit olmasına ve Cennete girmesine sebep olur mu? İmanları olmadıktan sonra, bu bildirilen hususların Cennete gitmek ve şehit olmakla ne ilgisi var? İmansızın iyi amellerinin fayda vermeyeceğine dair âyet yok mudur?
Ehli Sünnete göre ise Efendimiz aleyhisselam’dan nakledildiğine göre bu konuda hüküm kat’i ve nettir :
Müslüman olmayanların hiçbir iyi ameline sevab verilmez. Doğruca Cehenneme giderler.
Bir âyet-i kerime meali:
(İslamiyet’in hükümlerini tanımayıp imanı inkâr edenin, yaptığı bütün [iyi] işler boşa gitmiştir; o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.) [Maide 5]
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Ahirette Cehennemden kurtulmak, yalnız Muhammed aleyhisselama uyanlara mahsustur. Dünyada yapılan bütün iyilikler ve keşifler, Onun yolunda bulunmak şartıyla ahirette işe yarar. Ona uymayanın yaptığı her iyilik dünyada kalır, ahiretinin yıkılmasına sebep olur. (1/184)
Kâfirin hiçbir iyiliği, hayratı, hasenatı, ahirette faydalı olmaz. Zulmen öldürülen kâfir, şehit olmaz, Cennete girmez. İmanı olmayanın hiçbir iyiliğine sevab verilmez. (Berika, İ. Ahlakı)
Allahü teâlâ, Cennete girmek için, önce Müslüman olma, yani iman etme şartını koymuştur. Müslüman değilse, iyi işleri faydasızdır. İyi işlere, ibadetlere sevab verilebilmesi için, düzgün iman sahibi olmak gerekir. Bid’at ehli bile, Müslüman olduğu halde, ibadetlerine sevab alamaz. Nerede kaldı ki, gayrimüslimler iyiliklerine sevab alıp da Cennete girsin!
Gayrimüslim, hangi dinden olursa olsun, Müslüman olmayan yani kâfir olan demektir. Kâfirin, hiçbir iyiliğine sevab verilmez; cami, çeşme yaptırsa, namaz kılsa, oruç tutsa hiç sevab alamaz. Zengin fakir, genç ihtiyar, zalim mazlum olmasına bakılmaz.
Üç âyet-i kerime meali şöyledir:
(İmansızların yaptıkları faydalı işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Ahirette o işlerin hiçbir faydası olmaz.) [İbrahim 18]
(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecektir.) [Tevbe 17]
(Kâfir olarak ölenlerin yaptıkları işler, dünyada da, ahirette de boşa gider.) [Bekara 217]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Cennete ancak Müslüman girer.) [Buhari]
(İmanı olmayan Cennete girmez.) [Tirmizi]
SEYYİD ABDÜLHAKİM ARVASİ HAZRETLERİ SAİD NURSİNİN RİSALELERİNİ KABUL ETMEYİP ONU UYARMIŞTIR=İŞTE KENDİ SAYFALARINDAN VE RİSALELERİNDEN KAYNAKLAR:
“Ölü iken îmân ile diriltip nura kavuşturduğumuz ve halk içinde o nur ile doğru yolda yürüyen kimse...”
En’âm Sûresi, 6:122.
Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı / Şualar / 1. Şua kitabında bu ayetin bazı cifr hesapları ile kendisi ile irtibatlı olduğunu iddia ettiğinden Seyyid Abdulhakim Arvasi hazretleri tarafından uyarılmıştır.
(İlginç bir nokta Seyyid Abdulhakim Arvasi hazretlerinin ikaz mektubunun Molla Said Nursi'nin eline Eskişehir Cezaevi'nde ulaşmış olmasıdır.)
Bu samimi uyarı maalesef tesirini halkedemediği gibi şu anda münteşir olan Risale-i Nurlarda mürşidi Seyyid Fehim Efendi'nin ismi verildiği halde "mübarek ismi ketmedilerek" kendilerini ilzam edici tarzda "ihtiyar bir zât" olarak bahsedilmektedir.
( Risale-i Nur külliyatında birçok isimler verilirken evliyaullaha atfen isim verilmemesi hadisesi şayan-ı dikkattir.!.)
Sözü uzatmadan bu camianın boy hedefi olmaktansa Risale-i Nurdaki ilgili yeri nakledelim de itiraz eden müellifine itiraz etsin:
KAYNAK:
http://www.saidnur.com/foreign/trk/risaleler/lahikalar/kastamonu.htm
KASTAMONU LAHİKASI'NDAN
Kastamonu Lahikası, Sayfa 119-122
Azîz, Sıddık, Risale-i Nur Şakirdleri Kardeşlerim!
Risale-i Nur şakirdlerinin zaif kısımlarına zarar veren, hâtıra gelmeyen, ihtiyar bir zât tarafından bir itiraz münasebetiyle ve o gibi itirazların esasını kesecek bir hakikatı beyan etmeye mecbur oldum. Evvelce birisine dediğim gibi, bunu tekrar ediyorum:
Hem mucib-i taaccüb, hem medar-ı teessüftür ki: Ehl-i hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti zâyi ettikleri ve zâyi' ile mağlub oldukları halde; ehl-i nifak ve dalâlet, meşrebine zıd olduğu halde, ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakikatı mağlub ediyorlar. Ve en ziyade medar-ı taaccüb ve medar-ı hayret şudur ki:
En ziyade muavenet ve teşvik beklediğimiz ve onlar da o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazifeten mükellef oldukları bize yardımı yapmayıp, bilâkis yanlış anlamasına binaen, Risale-i Nur'un hizmetine fütur verecek bir tarzda, mevki-i içtimaiyelerinin ehemmiyetine istinaden itiraz etmişler. Bir hakikate dair beyanata itiraz etmişler.
Ben bilmiyorum hangi mes'eledir, hangi âyete dairdir. Olsa olsa, gayet mahrem kısmından olan Birinci Şuâ nâmında İşârât-ı Kur'aniye'den bir mes'eleye dair olacaktır. Bu âciz kardeşiniz, hem o eski dost zâtâ hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın feyziyle Yeni Saîd hakaik-i îmaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki değil müslüman üleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma Risale-i Nur'un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zâm'ın (K.S.) ihbârâtı nev'inden, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan'ın dahi bu zamanda bir mu'cize-i mânevîyesi olan Risale-i Nur'a nazar-ı dikkati celbetmesine mânâ-yı işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i'câzının şe'nindendir ve o lisan-ı gaybın belâgât-ı mu'cizekârânesinin muktezasıdır.
Evet Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, mânevî bir ihtarla: "Risale-i Nur'un makbuliyetine dair eski evliyâlardan şahid getiriyorsun. Halbuki وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ sırrıyla en ziyade bu mes'elede söz sahibi Kur'andır. Acaba Risale-i Nur'u Kur'an kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acib sual karşısında bulundum.
Ben de Kur'andan istimdad eyledim. Birden otuzüç âyetin mânâ-yı sarîhinin teferruatı nev'indeki tabakattan mana-yı işârî tabakasından ve o mânâ-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhulüne ve medar-ı imtiyazına bir kuvvetli karine bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izah ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatımda hiçbir şekk ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de ehl-i îmanın îmanını Risale-i Nur'la muhafaza niyetiyle o kat'î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki; âyetin mânâ-yı sarihi budur, tâ hocalar (fîhi İİnazarun) desin.
Hem dememişiz ki, mânâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki: mânâ-ı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da mânâ-yı işârî ve remzîdir ve o mâna-yı işârî de bir küllîdir. Her asırda cüz'iyatları var. Risale-i Nur dahi bu asırda o mâna-yı işârî tabakasının külliyetinden bir ferddir ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ülema mabeyninde câri bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur'ânın âyetine veya sarahatine değil incitmek, belki i'caz ve belâgâtına hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatın nihayetsiz işârât-ı Kur'aniyeden hadd ü hesaba gelmeyen istihracâtlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab ve istib'ad edip itiraz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ
gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlahiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta ve böyle ihtiyac-ı şedîd zamanında böyle bir eser zuhuru, «Vüs'at-i rahmet-i İlâhiyyeye delildir.» demeye mecbur olur.
Ben sizi ve mu'terizleri Risale-i Nur'un şeref ve haysiyetiyle temin ediyorum ki: Bu işaretler ve evliyanın îmalı haberleri, remizleri, beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte hiçbir dakika nefs-i emmareme medar-ı fahr ve gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediğini, size bu yirmi sene hayatımın göz önünde tereşşuhatıyla isbat ediyorum.
Evet bu hakikatla beraber insan kusurlardan, nisyandan, sehivden hâli değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde hatalar da olmuş. Fakat Kur'an'ın hurufât-ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan huruflarla yeni hat altında tahrifkârâne ehl-i dalâletin tevilât-ı fâsideleri âyâtın sarâhatını incitmelerine bakmıyor gibi; bîçâre mazlûm bir adamın kardeşlerinin îmanını kuvvetleştirmek için bir nükte-i i'caziyeyi beyan ettiği için hizmet-i îmaniyesine fütur verecek derecede itiraz, elbette değil öyle zâtlar, belki zerre mikdar insafı bulunan itiraz edemez.
Benim şahsım için mucib-i hayrettir ki: O itiraz eden zât, benim silsile-i ilimde en mühim üstadım olan Şeyh Fehim 'in (K.S.) bir tilmizi ve en ziyade merbut olduğum İmam-ı Rabbânî (R.A.)'ın bir talebesi olduğu halde ; herkesten ziyade, kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdadıma koşmak lâzım iken; maatteessüf ondan tereşşuh eden bir itiraz, bazı zaîf arkadaşlarımıza fütur ve ehl-i dalâlete bir sened hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.
O ihtiyar zâttan, çabuk bu sû'-i tefehhümü izale etmek için tamire çalışmasını; hem duasıyla, hem te'sirli nasihatıyla yardımını bekleriz. Bunu da ilâveten beyan ediyorum:
Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlar fedakârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlubiyete düştükleri halde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz, mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, elbette dalâlete karşı galibane mukavemet eden ve milyonlar efradı bulunan mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir. O eser onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez.
Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir mu'cize-i mânevîyesi rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'un öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile te'min ediyorum ki, Eski Said'in kuvve-i hâfızası beraber olmak şartıyla o on dakikalık işi on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamaz ve hâkezâ...
Demek biz müflis olduğumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı ve birer hizmetçisi olmuşuz. Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle, bu hizmet-i kudsiyede hâlisane, muhlisâne bizi ve umum Risale-i Nur şakirdlerini daim muvaffak eylesin, âmin.
Said Nursî
* * *
Yine Kastamonu Lahikası'nın , 139-140. Sayfalarında bu defa daha kapalı olarak yine aynı üslub ile yine aynı konuya değinilmektedir:
KAYNAK:
http://www.saidnur.com/foreign/trk/risaleler/lahikalar/kastamonu.htm
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu Ramazan-ı Şerif'te âfâka bakmamak ve dünyayı unutmağa çok muhtaç olduğum halde; maatteessüf, dünyaya arasıra bakmağa bizi mecbur ediyorlar. İnşâALLAH, bu bakmakta niyetimiz hizmet-i îmaniye olduğundan; o da bir nevi ibadet sayılır.
Evet size iliştikleri gibi, bize de ayrı ayrı suretlerde tecavüzlerini ihsas ediyorlar. Fakat Cenâb-ı Hakk'a şükür ki, onların tecavüzleri aksülâmel amel nev'inde, Risale-i Nur'un fütuhatına yardım ediyor. İstanbul'daki ihtiyar adamın itirazı münasebetiyle kahraman Nazif yazıyor ki; o itiraz, Risale-i Nur'un İstanbul'da fütuhat yapmağa ve parlamağa vesile oldu. Bize karşı başka cihetlerde küçücük tecavüzler de öyle netice veriyor. Fakat şimdi bîçare bazı hocaları ve sofileri Risale-i Nur'a karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için hiç hatıra gelmeyen bir vesileyi bulmuşlar. Şöyle ki:
Diyorlar: "Said, yanında başka kitabları bulundurmuyor. Demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazâlî'yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor." İşte bu acib mânasız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofiları vasıta yapıyorlar.
Buna karşı deriz ki: "Hâşâ, yüz def'a hâşâ!.. Risale-i Nur ve şakirdleri, Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir.
Fakat onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı îmaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müçtehid zatların asırlarına göre münazara-i ilmiyede ve diniyede istimal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden; Risale-i Nur, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünki umum onların merci'leri ve menba'ları ve üstadları olan Kur'an, Risale-i Nur'a tam mükemmel bir üstad olmuştur.
Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nûrânî eserlerden de istifade etsek.
Hem Risale-i Nur şakirdlerinin yüz mislinden ziyade zâtlar, o kitablarla meşguldürler ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de, o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa hâşâ ve kellâ! O kudsî üstadlarımızın mübarek eserlerini ruh u canımız kadar severiz. Fakat herbirimizin bir kafası, birer eli, birer dili var; karşımızda da binler mütecaviz var. Vaktimiz dar. En son silâh, mitralyoz gibi Risale-i Nur bürhanlarını gördüğümüzden, mecburiyetle ona sarılıp iktifa ediyoruz.
...
Said Nursi
Şeyh Abdülhakim'i de Bediüzzaman'ın aleyhinde konuşmayı başaran kesimler, tenkit edenler arasına katılmasını sağladılar. "Birinci Şua'da bazı Kur'an ayetlerinin işari ve remzi manalarının külliyetinde, cifir ve ebced tevafuklarına" temas edilmesi ve asrımıza bakan bazı işaretlerin tezahürü ile ilgili beyanları tenkid eden Şeyh, farkında olmadan söz konusu komitenin oyununa alet oldu (Abdulkadir Badıllı; Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C. 2, İstanbul 1998, s. 1103)
Risale-i Nur beraet etmezse ve benim müdafaatım nazara alınmazsa, faydasız, zâhirî inkârınız sizi kurtarmayacak. Vahdet-i mesele haysiyetiyle biz birbirimizle bağlanmışız; yalnız münasebetleri pek az bulunan bir kısım arkadaşlar kurtulabilirler. Eskişehir Mahkemesi, bunu bilfiil gösterdi. Bir seneden beri, gayet dikkatle içimize casusları sokan ve safdil ve cür'etkâr talebelerin ifşaatını zapteden ve bil'iltizam bizi perişan ve mesleğimizden pişman etmek için her vesileyi istimal eden, hattâ aleyhimize Şeyh Abdülhakîm'i sevk ettikleri halde, onu ve Şeyh Abdülbâki'yi ve bana ara sıra itiraz eden Şeyh Süleyman'ı bizim gibi perişan eden adamlara karşı inkârlarınız ve kaçmanız, onların kanaat-i vicdaniye dedikleri düşüncelerinde beş para etmez ve Eskişehir'de dahi etmedi…Fakat benim müdafaatım tâ Ankara'ya gitse ve medar-ı nazar olsa, buradaki mahkeme, kurtulması mümkün olanlar hakkında kararını vermek ihtimalini, hem şimdi bizimle uğraşan ve Abdülbâki ve Abdülhakîm ve Hacı Süleyman'ı nefyeden ve Yeşil Şemsi'yi tahliyeden sonra burada durduran adamlar, elbette Hâfız Mehmed ve Seyyid Şefik gibi salâbet-i diniyeleri ile ve ….(On Üçüncü Şua - s.1013-1014)
XXXXXXXXXX
RİSALEİ NURDAKİ HURAFELER
HURAFE MERKEZLİ NURCULUK DİNİNİN BAŞUCU KİTABIRİSALE-İ NUR’DAKİ HURAFELERHilmi POLAT (İlahiyatçı)Said-i Nursi; 3 aylık kısa bir ilim tahsiliyle nasıl “Allame-i cihan” olup ulaşılmaz bir makama çıkmıştır? Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua’da geçen; “Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. ” Kur’an-ı Kerim’e göre peygamberler bile böyle bir bilgiye ve makama ulaşmamışken, bu iddia için Allah (c.c)’tan korkmak gerekmez mi? Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi midir?Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2123-2124 de geçen “.. daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir” İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü’ya’da geçen “ Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.” İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat’ta geçen “Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.” Her zaman her şeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç şirk, küfür değil midir?Risale-i Nur denen kitaplar kutsal mıdır, değil midir? Ya da Kur’an-ı Kerim’in taklidi midir?Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833.de geçen; - Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 92,; “Risale-i Nur müminlere şifa ve rahmettir.” Zülfikar Mecmuası, 436 da geçen; “EY RİSALE-İ NUR! (…) Sen, “Ben, Rabbânî ve Kur’anîyim. Öyle kuru kavak değilim. Şevkli ve şa’şaalı ve nûrâniyim. Bir Hayy-ı Lâyemût’un eserinden fışkıran, lâyemût san’atlı ve kerâmetli bir nurum. Cansızlara can ve canlılara taze can üflüyorum. Bin, dertlere derman ve âlemlere rahmet-i Rahmânım. İnat ve ısrarı bırak. Beni oku ve beni dinle. Karanlığa ve hiçe giden, hesapsız ve hedefsiz yolundan seni kurtarıp, kokocaman bir saadet ve sermediyet âlemi kazandırayım.” diye nidâ ediyorsun”.Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 89-90’da geçen; “o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resâil-in-Nur’durSözler, 645-646’da geçen; “Nur Risaleleri de 23 senede tamamlandı.”Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen; “ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubînin” sırrıyla, Kur’anda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur’an o tefsirine hususî bakıyor.”( Söz konusu ayet madem Nur Risaleleri’ne işaret etmektedir, başka risalelere, başka kitaplara… da işaret etmektedir.İslâm fukahası, söz gelimi beş vakit namazın kaçar rekât olduğunu bile Kur’an’da bulamamışlarken; Said Nursî kendi adını, doğum tarihini, risalelerinin isim ve yazılış tarihlerini onda bulabilmiştir!… Demek fakihler aramayı bilememişler!…)Zülfikar Mecmuası, 433’de geçen; “İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam öndört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda, hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi? Bu ne büyük bir ni’met bizlere ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık Yârabbi!.Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır.” Şuâlar, 241’de geçen;“(…) Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur’an’a bağlanmış ve Kur’an dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün.”Müdâfaalar, 104’te geçen;“Risale-i Nur’un arkasında otuzüç âyât-ı Kur’aniye işârâtı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’in üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A’zâm’ın sarahate yakın şehâdeti var. Ona hücûm, bunlara hücûmdur.”Alıntı yaptığımız bu cümlelerde anlatılmak istenenler düpedüz Kuran-ı kullanarak Risaleleri kutsallaştırmak değil midir? Bu iddia yeni bir din, yeni bir ilahi kitap ve yeni bir peygamber demek değil midir? Bu İslam’a göre küfür değil midir?Kur’an’da Hz.Muhammed’e açıklanmadığı halde Said Nursi’ye açıklanmış gizli gerçekler var mıdır? Risalei Nur; Kur’an’nın gizli gerçeklerinin arştan inen kesin delili midir? Şualar, Birinci Şua, Yirmi dördüncü Ayette geçen; -…”Kastamonu Lâhikası, 231, Yirmiyedinci Mektubda geçen;“Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakâik-ı Kur’aniyenin muammalarını keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp, bazan îmanını kaybederdi. Şimdi, bütün denizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.” Şualar, Birinci Şua,Yirmi ikinci Ayet ve Ayetler, c. I, s.841’de geçen; “Resailin Nur denilen otuz üç aded Söz ve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded Lem’alar, bu zamanda, Kitabı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir”. Bu iddiaları ileri sürenlere göre; Said Nursi yeni bir peygamber, Risaleler ise yeni bir ilahi kitap, Kur’an sırlarla dolu açıklanmamış gizli bir kitap, Risale-i Nur’lar imanı kurtaran kitap, Hz.Muhammed ise Kur’an’ın sırlarından habersiz veya haberi varsa bunları ümmetten saklamış bir peygamber olur ki böyle bir iddia küfürdür.Risalei Nur denen kitaplar kusursuz, eksiksiz, izaha ihtiyacı olmayan ve mükemmel bir kitap mıdır? Barla Lahikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415. de geçen;“Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin’in nurlu lemeatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”. Barla Lâhikası, 56’da geçen;“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (…) Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum.” Barla Lâhikası, 194’de geçen; “Kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” (Malumdur ki, Kur’an’ın bazı harflerinde, hatta kelimelerinde ve vakıf (duraklama) yerlerinde, dolayısıyla noktalamasında çeşitli ihtilâflar vardır. Buna karşın Nur Risaleleri’nin noktasına bile itiraz edilemez, bir harfine bile dokunmak büyük bir günahtır)Rehberler, 194, Hanımlar Rehberi’inde geçen;“ Risale-i Nur, yer yüzünde emsaline rastlanmıyan ve bundan sonra dahi rastlanmasına imkân olmıyan bir derya-yı îmân ve bir tevhid hazinesidir.”Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen; “Ey Risale-i Nur! (…) Bütün eller ve dillerde kemâl-i iştiha ve iştiyakla dinlenip okunacak ve yazılıp yayılacak en tatlı ve en halâvetli, en câzibedar ve en revnekdar yegâne eser-i metin ve nûr-u mübîn ancak sensin!Bu iddialar hangi cesaretle söylenmektedir. Kur’an-ı Kerim’e iman etmiş bir Müslüman için; Kur’an dışında kusursuz, tam ve mükemmel bir kitap olabilir mi? Bu iddia insan eliyle yazılmış bir kitap için fuhşiyat/ aşırı gitmek değil midir? Bu görüşler kişiyi şirke, küfre götürmez mi? Bu devirde; “Urvet-ül vüska”, yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” (Allah’ın ipi) olan kitap Kuran mıdır yoksa Risalei Nur mudur? Şualar, On Birinci Şua, c. I, s. 985.de geçen; “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir.” Âsâ-yı Mûsa, 82’de geçen;“Buna rağmen bizzat Kur’an-ı Kerim, Risaletu’n-Nur’un çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir “Hablullah” olduğunu “Ona (Nur Risaleleri’ne) elini atıp yapışanın necat bulacağını” mana-yı remziyle haber verir.” cümlelerine ne demeli? Yorumu siz yapın!!Müslümanların şeriat, dua, ve ibadet kitabı Kuran mıdır, yoksa Risaleler midir? Emirdağ Lahikası I, c. II, s. 1719. de geçen “Risale-i Nur’un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi İlahiyat, hem bir kitabı teşviki san’at, hem bir kitabı belâgat, hem bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır”. Cümlesi Said Nursi’nin Risalelerini Kur’anlaştırma çabaları değil midir?Bu devirde Müslümanlar Kurana mı yoksa Risalelere mi muhtaçtır? Müslümanların tekrar tekrar okuması gereken kitap Kuran mı yoksa Risaleler mi? Kastamonu Lâhikası, 73’te geçen;“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.”İctimâi Reçeteler II, 193’te geçen; “Hem şu hakikat zahir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur’un ve Müellifinin talebesidir; Risale-i Nur’u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse kendini aldatan enaniyetine boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa büyük bir mahrumiyete düçar olur.”Bediüzzaman Said Nursî, 666’da geçen;“Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur’âna ve dolayısiyle asrımızda onun mânevî i’cazını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.” Cümlelerinde geçen telkinler Müslümanların, Kur’an’ı suiistimal eden Risalelere muhtaç olduğunu ortaya koymaktadır. Zamanımızda İmanı kurtarmanın veya kurtuluşun tek yolu Nur cemaatına girip Risaleye mi tabii olmaktır? Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 81, c. II, s.1733. de geçen; “Bu acip ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i imanın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, güvenimizin en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkimatı olan Risale-i Nur’un nurânî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine dehalet etmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, idam-ı ebedî zannettiğiniz ölümü bir hayat-ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz”. Rehberler, 134, Gençlik Rehberi’nde geçen;“Evet bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risale-i Nur’dur. Bu hüküm Nur Risalelerini okuyanların kat’i bir hükmüdür. (…) Nasıl Kur’an-ı Kerim’e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa; O’nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup amel edenler de hakiki saadete erişeceklerdir.”Bediüzzaman Said Nursî, 277, Kastamonu Hayatı’nda geçen; “(…) işaret ve beşaret-i Kur’aniyede ifade eder ki: “Risale-i Nur dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler.” diye müjde verirler.” s. 312’de geçen; Evet, Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası, her şeyin fevkindedir; Başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor. Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, îmanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.”Kastamonu Lâhikası, 47’de geçen;“fefi’l-cenneti hâlidîne” âyetinin sırrıyle, “Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir” tebşîratının (…)” Cümlelerde Said Nursi; kurtuluşun, cennetin, gerçek saadetin yolu olarak Risalelere sığınmayı, kutsal cemaatine girmeyi, Kur’an’la yetinilmeyip Risalelere tabi olunması gerektiğini söylemektedir. Risalelerin yolunda çalışmak, hizmet etmek günahlara kefaret midir?Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s. 2061. de geçen; “Kur’an lemeatlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nura değil ilişmek, tamamiyle terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.” Cümlesiyle Said Nursi af olmanın yolu olarak Risale propagandasını ve yazımını göstermektedir. Risale-i Nur; bela ve musibetleri def edip kendisine itiraz edenlerin başlarına bela veya musibetler getirir mi?Şuâlar, 308-311, Onüçüncü Şua’da geçen;“İşte Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri uzun senelerdenberi “zındıklar Risale-i Nura dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse, yakından bekliyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek,” diye Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hadisat içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha…Bütün arkadaşlar lâ ilâhe illallah zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekteydi. O sırada hatırımıza geldi, Risale-i Nur’u aşkla ve bir saikle üç-beş defa şefaatçi ederek Cenab-ı Hak’tan halâs ettik.(Bu apaçık şirk değil midir?) Elhamdulillah derhal sakin oldu…Zındıka tarafdarları mübarek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur’un büyük kerametlerinden olup… zelzele eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı.” Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 270’de geçen;“Şimdi tam tahakkuk etti ki; zelzele, Risale-in-Nur ile alâkadardır. …bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki; Risale-i Nur, bir vesile-i def’-i belâdır… tatile uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.” Kastamonu Lâhikası, 14’de geçen;“Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımca Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’an’dır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eden bir vaziyete girdi.”Bediüzzaman Said Nursî, 557, Afyon Hayatı’nda geçen;“ Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat’î kanaat verecek bir tarzda Risale-i Nur’un ağlamasiyle, ya zemin titrer veyahut ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemelerde dahi isbat ettiğimiz gibi, tahminimce, bu kış, emsalsiz bir tarzda bidayette yaz gibi gülmesi, Risale-i Nur’un perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevafuku ve her tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış, dehşetli hiddeti ve ağlamasiyle tetabuku, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ı Kur’aniyenin bu asırda parlak bir mu’cize-i kübrasıdır. Zemin ve kâinat onun ile alâkadar.” (Risale için asfalt-yer ağlamış bee!)Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 35’te geçen;“Risalet-ün-Nur’un intişarına karşı gelen düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, planlarını zîr ü zeber etti.”(Hayret abartının bu kadarına..Risale farelerin eline kalmış!)Şuâlar, 361-362, Ondördüncü Şua’da geçen;“Her ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı ve tazarruatımı dinliyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki: “Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı…” (Said; sobayla konuşup sobadan alıyor haberi!!)Şuâlar, 413, Ondördüncü Şua’da geçen;“ Aynı saatte, ağır penceremiz adeta sebepsiz kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zâyi’ oldular. Halbuki, hârika olarak hiçbir kırık ve zâyiat olmadı. Yalnız bana hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nur’un namzed yeni talebelerine kısmet oldu, benim de hediye kabul etmemek olan kaidemi muhafaza etti ve birinci hâdiseye hârikalığıyle tasdik edip imza bastı.” (Kapların, şişelerin ve yemeklerin dökülmesi Saidin doğruluğuna delil!!)Lem’alar, 246, Yirmialtıncı Lem’a’da geçen;“Risalet-ün-Nur şâkirdlerinin, hüsn-ü hizmetine acele bir mükâfat gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Hacı Osmanla gelince, kapı güya lisan-ı hâl ile ona demiş ki: “üstadım seni kabul etmeyecek fakat ben sana açılacağım” diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafaya açılmış. Demek üstadımın onun hakkında, “Mustafa istikbale lâyıktır” diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahid olmuştur. Evet Husrevin yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafayı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti. Said Nursî” (Kapıları konuşturan bir mucize!! Ve Said bunu tasdik ediyor??)Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 39-40’da geçen;“Üstadımız diyor ki: “Benim de kanaat-ı kat’iyyem çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risalet-ün-Nur’un tashihatiyle meşgul olduğum zaman, pek zâhir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem suhulet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam, o hali göremiyordum.”(Haşa Rezzak Risale olmuş!!)Şuâlar, 322-323, Onüçüncü Şua’da geçen;“ Ona “Meyve”deki gençlik ve namaz mes’elelerini okudum ve dedim: Kumar oynama, namaz kıl. Kabûl etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı, kumar oynadı. Birden, hiddet tokadını yedi. Üç-dört def’ada daima mağlûb oldu, fakir hâliyle beraber kırk lira ve sako ve pantolonu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi. Bu gibi tokatlar daha var; fakat kâğıt bitti, mâna da bitti. Said Nursî”Cümlelerde değindiğimiz ve değinemediğimiz onlarca saçma sapan iddialara dinî bir cevap veremiyoruz, söyleyecek söz bulamıyoruz. Sadece şunu soralım Nurculara; Üstadınızın tutuklandığı veya Nurculuğunuz yüzünden size menfi bir şey yapıldığı veyahut üstadınız öldüğü gün güneş veya ay tutulsaydı; siz de üsve-i hasene şanlı Resul (s.a.v.) gibi mertçe “güneşin veya ayın tutulmasının bu olaylarla bir alâkası yoktur” diyebilir miydiniz? “Risalei Nur” darda kalanlara ve günahkârlara yardım eder mi? Sikke-i Tasdik-i Gaybî s.2102 de geçen bir şiirde: “Cürmümüzle külhan gibi pürnârız, Dert elinden hem her gün zâr u zârız. Affet bizi madem sana hep yârız, Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur! Çevrildi ateşle bu koca dünya, Bir cehennem gibi kaynadı derya. Yetiş imdada ey şâh-ı evliya! Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur!” Bu şiir Kuran’a göre şirktir. Çünkü af istenecek, sığınılacak, yardım istenecek Risale değil Allah’tır; alemlerin rahmet nuru Risaleler değil Kur’an-ı Kerim’dir. Risale-i Nur’un manevî kişiliği (her kimse artık!!), ve talebelerinin manevi kişiliği Gavs-ı Âzam mıdır? İslama göre “Gavs” (kendisine sığınanlara yardım eden) sadece Allah ‘tır. Aksi inanç ise şirktir. Fakat Kastamonu Lâhikası 121.Mektup ta geçen cümlede Said-i Nursi yardım için şöyle diyor: “Ben, eskide, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “Ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır” (Bu inanç düpedüz şirktir.)Risaleler itfayeciler gibi yangına engel olabilirler mi? Emirdağ Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1723. de geçen: “ bîçare Ceylan yanıma geldi, dedi: “Biz yanıyoruz, mahvolduk.” Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra’nın bir kısım matbu’ nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur’u ve Âyet-ül Kübra’yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim. Üç saat o dehşetli yangın hücumundabütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur’un ve Âyet-ül Kübra’nın hıfzında (korumasında) olan mağazaya kat’iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı.” Sözleriyle Said Nursi Risalelerin yangına engel olduğunu, mağazayı koruduğunu iddia ederek şirk işlemiyor mu?Risale-i Nur’daki uydurma Hadisler ve Said-i Nursi’nin Hadis UydurmacılığıYirmisekizinci Lem’a’da geçen; “Ben ilmin şehriyim Ali’de onun kapısıdır.”Nur Risaleleri’nde “Keramet-i Aleviye” diye sunulan zırvaların temel dayanağı, işte bu hadistir. Sözler, 269, Yirmiikinci Söz’de geçen;“Büyük bir nur lâmbası, Güneştir ki; arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi, kucağında Peygamberin (A.S.M.) yatmasiyle ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (R.A.) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış.” (Dünya tersine dönmüşşşşşşş!)Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onüçüncü İşaret’te geçen; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat’edip geçtiğinden, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ﻩﺮﺜﺍ ﻊﻁﻗﺍ ﻢﻬﻟﻟﺍ demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.” (Peygamberimize atılan iftira)Kastamonu Lâhikası, 35, Yirmiyedinci Mektubda geçen;“Ben namaz tesbîhatının âhirinde otuzüç def’a kelime-i tevhîd zikrederken birden kalbime geldi ki: Hadîs-i Şerîf’te “Bâzen bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer.” Risalet-ün-Nur’da o saat var, çalış o saati bul, ihtar edildi.” (işi gücü bırak Risale-i Nur’la uğraşşşşş!)Mektubat, 410, Yirmidokuzuncu Mektup’ta geçen;“Bir rivayette, lisanı ehli cennetten sayılan Farisi lisanı….”(Eyvah Farsça bilmeyenler yandı!)Mektubat, 381-382, Yirmidokuzuncu Mektub’ta geçen; “ Hadîsin rivayetlerinde var ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş: “Ben benim, sen sensin” Azab vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “ENE ENE; ENTE ENTE”. Hangi nevi azabı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş. Yâni aç bırakmış. Yine sormuş: “MEN ENE VEMA ENTE” Nefis demiş: “Sen benim Rabb-ı Rahîmimsin, ben senin âciz bir abdinim…”( Said-in Allah’a ve peygambere attığı iftira!!)Şuâlar, 48, Üçüncü Şua’da geçen;“Kur’an’dan ve münâcât-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebîr’den aldığım bu dersimi,.. ( Said; peygambere ait dediği bu cevşen hakkında maalesef hiçbir kaynak gösterememiştir.)Şuâlar, 484, Onbeşinci Şua’da geçen;“Binbir Esma-i İlâhiyyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede “Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku” diye Cebrail vahy getiren “Cevşen-ül-Kebîr” münâcâtı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler,”(Ey Said! nerde bu vahiy dediğin iftiranın kaynağı)Kastamonu Lâhikası, 130, Yirmiyedinci Mektubda’da geçen şu sözdür:Birden bu gelen Hadîs-i Şerif ihtar edildi: “Ahir zamanda, ihtiyâre kadınların samimî dinlerine ve kuvvetli itikadlarına tâbi olunuz.” (Kur’ana değilde ihtiyar kadınların dinlerine!!!)Mektubat, 165, Ondokuzuncu Mektub’da geçen; “Mi’rac gecesinin sabahında (…) Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: “Yolda giderken, sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakite gelecek. Sonra o vakit kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teehhür etmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş’in sükûnetiyle göstermiştir.” (Said attığı iftirayla güneşi durdurduuuu!)Lem’alar, 272, Yirmisekizinci Lem’a’da geçen; Said Nursî, Hacc suresinin 73. ayetinin tefsirinde, ayetin metninden sonra şöyle diyor: “….Nemrud’u mağlub eden ve Hazret-i Musâ (A.S.) onların ta’cizlerine karşı müştekiyâne: “Ya Rab, bu muacciz mahlukları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince ilhamen cevap gelmiş ki: Sen bir def’a sineklere itiraz ettin, bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: “Ya Rab, bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisan ile zikr ediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etse idin, binler lisan ile sana zikredecek bizim gibi mahluklar olurlardı,” diye …” (Bu da Hz. Musa’ya attığı iftira) Şuâlar, 228, Onbirinci Şua’da geçen şu; “Hem meselâ küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin fertleri sayısınca diller ve o ferdlerin âzâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz ubûdiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdarâne temsil edip dergâh-ı ilâhiyeye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile herbir dil ile kırkbin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-i hakikat olarak muhbir-i sâdık haber vermiş.” (Said’in Melekler hakkında ki iftirası) Hz. Peygambere isnat edilen bütün bu rivayetlerin kaynağı nedir? Bu haberler, hangi hadis kitabında geçmektedir? İşkembeyi kübradan atmak kolay!! Sözler, 233, Yirminci Söz’de geçen; (…) Nil-i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmaklar, (…) hadiste rivayet ediliyor ki: “O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivayette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menbaları, cennettendir.”(Sait Dicle’yi hadise eklemiş) Mektubat, 104, Ondokuzuncu Mektub’da geçen; “Sonra ehl-i keşfin tasdikıyla; yetmiş def’a Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Suyutî gibi allâmeler ve muhakkikler ehâdis-i sahîhanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.” (Keşif yolunu kabul edince , bu durumda; bazı mülhitlerin, fikirsizlerin, hıfzsızların, bilgisizlerin karıştırdıkları uydurma hadisleri o büyük muhaddislerin ayırmalarının ne kıymeti kalır?! Onlar ayırsınlar, siz Resule sorup (!) onların ayırdıklarını tekrar sokuşturun… Bundan daha kötü ne olabilir ki! ) Şuâlar, 433; Müdâfaalar’da Peygamberimize şöyle iftira atmaktadır:“Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı hâdislerle Ümmet-i Muhammediyenin ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmiyeceğini söylüyor.”Ve Şuâlar, 449; Siracü’n-Nûr’da geçen;
xxxxxxxxxxx
|
SA'ÎD NORSÎ'DE (*) ŞÎ'Î BULAŞIKLIĞI
1- " Hılâfet ve saltanâta geçen nebî gibi ma'sûm olmalı." (1) 'İsmet sıfatı nebîlere âiddir,halîfelerin ma'sûm olması demek,onları nebî makâmına çıkarmak veyâ ma'sûm olmadıklarından,hılâfetlerini kabûl etmemek demekdir.Sültân 'AbdülHamîd Hân'a düşmân olması da bu sebebden midir ? İmâm-i Mâ-türîdî,Risâletü'l-'akâid,42.mes'ele
2- " Fâtımî ve Safevî Âl-i Beyt (Ehl-iBeyt) devletidir." (2) Hâlbuki,bu devletlerin şî'î devleti olduğunu târîh bilen herkes bilir,bilmeyen yok gibidir.
3- Sa'îd Norsî,ilhâmı,keşfi delîl olarak alır.Bu, Ehl-i sünnetde,delîl değil,râfizîlikde bilginin kaynağı olarak kabûl görür.'Akâid-i 'ömer Nesefî,rahmetüllâhi 'aleyh
(*) Nors köyü,Bitlis köylerindendir.
(1) Sa'îd Norsî,Mektûbât,19.mektûb,s.117,Zehrâ yayınları,2003,İstanbul
(2) Sa'îd Norsî,Mektûbât,19.mektûb,s.117,Zehrâ yayınları,2003,İstanbul
(3) Hemen hemen her kitâbında," Birden kalbime geldi ki " ," Bana yazdırılıyor " ,gibi ifâdelere çokca rastlanmakdadır.
Halîfe nebî gibi ma’sûm olmalı, diyor
Saîd Nursî, Mektûbât, 19. mektûb
SA'ÎD NORSÎ'DE (*) HIRİSTİYAN DOSTLUĞU
- " ERMENİLERLE GÖNÜLDEN DOST OLUP,ELELE VERECEĞİZ." (1)
- " MEMLEKETİN SE'ÂDETİ VE SELÂMETİ ERMENİLERLE İTTİFÂK VE DOST OLMAYA VÂBESDEDİR (BAĞLIDIR.)" (2)
- " MEHDÎ'NİN VAZÎFESİ,'ÎSEVÎ RÛHÂNÎLERLE İTTİFÂK EDİP,İSLÂMA HİZMET ETMEKDİR." (3)
- " ZULME UĞRAYARAK ÖLDÜRÜLEN MAZLÛM HIRİSTİYANLAR,ŞEHÎDDİR.(4)
- " ĞAYR-İ MÜSLİM MÜ'MİN." (5)
(*) Bitlis'in Nors köyündendir
(1) Sa'îd Norsî,Târîhçe-i Hayât,s.66,Zehrâ Yayıncılık,2003,İstanbul
(2) Sa'îd Norşî,Münâzarât,s.318,Elmas Neşriyyât,2004,İstanbul
(3) Sa'îd Norsî,Sikke-i Tasdîk-ı Ğaybî,s.12,Zehrâ Yayıncılık,2003,İstanbul
(4) Sa'îd Norsî,Kastamonu Lâhikası,s.53,Zehrâ Yayıncılık,2003,İstanbul
(5) Sa'îd Norsî,Mektûbât,9.mektûb,s.43,Zehrâ yayıncılık,2003,İstanbul
.SA'ÎD NORSÎ'DE (*) VEHHÂBÎ YAKINLIĞI
- " AbdülGâdir Geylânî,İmâm-i Rabbânî kitâbları beni tatmîn (**) etmedi,onun içün Kur'ân'ı mürşid edindim." (1) " Bütün kitâblara isrâ'îliyyât karışmışdır." diyen bu kişi (2) vehhâbîleri tanır,onları medh eder : " Vehhâbîlerin nemâza çok dikkat etmeleri iftihâr edilecek şey'dir,şerî'ata çok bağlıdırlar." (3), " İslâm büyüklerinin türbelerine mukaddes görmek sebebiyle,Allâh vehhâbîleri müsallat etdi." (4) diyebilmekdedir.
- Meşhûr mason Cemâleddîn Efganî ve mason M.Abdüh'ü üstâd kabûl etmesi,selefîlerin,te'sîri altında kaldığını da göstermekdedir..(5)
(*) Doğu Anadolu'nun Nors köylerinin temâmı ermeni köyüdür.
(**) Tatmîn kelimesindeki ikinci te,tı'dır,mahrece güre,tedmîndir,lâtin harfleri ile kelimeler,birbirine karışmakdadır.
(1) Sa'îd Norsî,Mektûbât,28.mektûb,s.401,Zehrâ yayınları,2003,İstanbul
(2) Sa'îd Norsî,Mühâkemât,s.169 (Âsâr-i bedî'iyye içerisinde),Elmas neşriyyât,2004,İstanbul
(3) Sa'îd Norsî,Mektûbât,28.mektûb,s.418,Zehrâ yayınları,2003,İstanbul ; 'Üsmânlıca Mektûbât,s.586
(4) Sa'îd Norsî,Mektûbât,s.418,Zehrâ yayınları,2003,İstanbul ; 'Üsmânlıca Mektûbât,s.586
(5) Sa'îd Norsî,Âsâr-i bedî'iyye,s.411,Elmas neşriyyât,2004,İstanbul ; Sa'îd Norsî,Târîhçe-i hayât,s.68,Zehrâ ya
Feto darbesi ile bir anda Sait Nursi’yi veya nurculuğu kurtarma derdine düştüler. Çünkü Sait Nursi, Gülen’in hocası…
İlk ve en büyük “diyalogcu” Sait Nursi’dir. 1950’de Papa XII. Pius’a mektup yazarak, Rusya’ya karşı(güya dinsizliğe karşı) birlikte mücadele etmeyi teklif etmiş ilk NATO’cu ilk ‘yeşil kuşak’çı sözde hocadır.
Gülen ne yaptıysa, hocasını taklit ettiği için yapmıştır. Sait Nursi’de darbecidir mesela. Abdulhamit’e yapılan darbe teşebbüsünün içinde o çıkmıştır.
ABD ile olmaya Gülen “Ehven-i Şer” demiştir, hocası Sait Nursi’de aynı şeyi demiştir. NATO’nun Sait Nursi eksenli kurduğu “yeşil kuşak” Gülen ile devam ettirildi.
Şimdi, ABD Gülen’i neden besliyor anladınız mı?
Hangi güçle dünyanın dört bir yanına okul açtığını anladınız mı?
Adam NATO’ya kökten bağlı!
ABD, neden versin derin NATO elamanını?
Ve şuan, iktidarın Feto’ya karşı verdiği mücadelede, Sait Nursi’yi kurtarma gayretlerinin, ABD’den bağımsız olduğunu düşünmeyin derim. Nurculuğa yeni bir Gülen veya ağlayan aranıyor.
Basit bir soru soruyorum:
Nursi nerede yatar?
Devletin bütün kaydı kuydu ellerinde olanlar, neden bir Sait Nursi mezarı gösteremezler?
Veya Nurcular, iktidardan neden böyle bir şey istemezler?
Dersim olaylarını gündeme taşıyanlar, neden Sait Nursi mezarı hakkında konuşmazlar?
Rahmetli Altındal, aracımla evine bıraktığım bir akşam, Nursi’nin Vatikan’da yatıyor olabileceğini söylemişti.
Basit bir soru daha sorayım: Sait Nursi neden hacca gitmedi?
Dünyaya okullar açan Gülen’in hacca gitmemesi, hocası Sait Nursi’yi örnek aldığından olamaz mı?
Tıpkı evlenmemesi gibi?
Evet, ne Nursi, ne de Gülen hacca gitmemişlerdir.
Neden?
İslam’ın beş şartından bir değil mi hac?
Nursi’nin parası yok diyelim, peki Gülen’in de mi yok? Kaldı ki, Sait Nursi’nin parasız olduğu da söylenemez. Abdulahamit’in üniversite kurması için verdiği parayı yediği de önemli iddialar arasındadır.
Kısacası Sait Nursi arka ayağını kaldırmış, Gülen ön ayağını basmış. Bu kadar izinde “sağlam” yürüyen bir talebe!
Şimdi bu talebe sakat çıkınca, hocasını kurtarma derdine düştüler. “Zaman imanı kurtarma zamanı!” olmaktan çıkıp, birden, Sait Nursi’yi kurtarma zamanına dönüşüverdi.
Onlara bir tavsiyem var: Sait Nursi’yi değil, imanınızı kurtarın!
Sait Nursi kitabına değil, Allah’ın kitabına sarılın!
Sait Nursi sözlerine değil, Peygamberin mübarek sözlerine kulak verin!
Sait Nursi kendini kurtarsın önce!
Tabi ölüp gittiği için, bu da imkânsız. Tövbe kapısı ölenler için kapalı ama siz yaşayan ölüler için açıktır.
Lütfen tövbe edin!
Sık sık şahadet getirip, iman tazeleyin!
Allah’ın dinleri yoktur. Hak olan sadece İslam’ı var. Tövbe edip iman tazelemek her Müslüman için gereklidir. İnsanız hata ve günaha düşeriz, önemli olan küfre düşememek.
İslam’dan başka din edinenler, Kur’an’a “paralel” kitap edinenler, hadislere “paralel”, SÖZLER dinleyenler emin olun, imanlarını kurtaramazalar.
Gülen’in “diyalog’la papazları “Müslüman” etmediğini ama aslında tam tersinin olduğunu söylediğimizde bizlere Gülen savunması yapanlar 15 Temmuz’da gördüler gerçekleri.
Din ve imanımıza “Nurculuk” darbesi indirilmesine artık müsaade etmeyin. NATO’nun FETÖ darbesini aldıktan sonra NATO’nun “Sait Nursi ile devam” oyununa kimse gelmesin.
Soruyorum, Türk ve Müslüman olan herkese: Hıristiyan şehit olur mu? Olmaz. Peki, “olur!” diyen Müslüman kalır mı?
İşte Sait Nursi, Anzaklar’ın “şehit” olduğunu iddia eden en büyük nursuzdur. Bırakın âlimi, önce Müslüman olsunlar be!..
Mehmetçiğin imanını Çanakkale’de boğmaya gelirken boğulan Anzaklar, İngiliz’e askerlik yapan Hıristiyanlardı.
Bunlara neden “şehit” diyor bu nursuzlar, hiç düşündük mü?
İngiliz gemisine binen kendilerine “Alim” densin diye!
Ölürse şehit, kalırsa alim!
İngiliz dişine göre İslam!
Bugün de, ABD dişine göre İslam!
Kürt Teali cemiyetini kur'an üçüncü adamdır Sait Nursi. Bu kadar kafi, öyle her nursuz bana kızmasın, dökerim belgeleri bak!
=“Bir Alman Müslüman bana, (Sizler hep İslam’ı anlatıyorsunuz Halbuki insanların ihtiyacı İslam’a değil, imanadır) dedi. Bir hoca da şöyle vaaz etti: (Yeryüzü bir kitaptır. Bitkiler, varlıklar da bu kitabın harfleridir, satırlarıdırlar. Bu kitabı iyi okuyan imanı öğrenir. Kâinatın bir yaratıcısı olduğunu anlar. Bitkiler çamur yer bize meyve verir. Hayvanlar ot yer, bize et verir, süt verir. Bunların bir yaratıcısı oluğunu düşünmek imandır.) Bu hoca gibi kimse imanı anlatmıyor, herkes, imanı değil hep İslam’ı anlatıyor. Kaybımız da buradan oluyor.” (bkz. Ahmed Şahin, 21 Şubat 2007, Zaman Gazetesi)
Şimdi soruyoruz:
İslam’ı anlatmak kayıp mıdır?
İnsanların İslam’a ihtiyacı yok demek küfür değil midir?
İman İslam’dan farklı mıdır?
CEVAP
Sadece Allah’ın varlığını anlatmak iman değildir. Bir Yahudi de, bir Hıristiyan da Allah’ın varlığına inanır. Çünkü kâinattaki her şey, bütün fen ilimleri, Allah’ın varlığını göstermektedir. İnsan aklı ile bir yaratıcının olduğunu bilebilir. Ama Allah’a nasıl iman edileceğini, nasıl ibadet edileceğini bilemez. Bunun için İslamsız iman olmaz.
İman Amentüde bildirilmiştir. Amentüdeki altı esastan biri eksik olursa o iman olmaz. Sadece kâinat kitabını okumakla iman edilmiş olmaz. İmanın altı esasını anlatmak da yetmez. Elde edilen iman muhafaza edilmezse imanı anlatmanın ne önemi var? İmanı muhafaza edebilmek için iki şey lazımdır:
1- Doğru imana yani Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak.
2- Salih amellere sarılmak.
İman, muma benzer, ibadetler mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslamiyet’tir. Olmazsa fener, mum çabuk söner. İmansız İslam olmaz, İslam olmayınca, iman da yoktur. Bunun için Kur’an-ı kerimde, (İman edip salih amel işleyenler) ifadeleri geçmektedir. Demek ki imanı muhafaza edebilmek için, salih ibadetlere sarılmak şarttır. Bunun için de fıkhı iyi bilmek gerekir. Bilmeden yapılan ibadet boşa gider, hem de iman muhafaza edilemez.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki]
(Allah indinde en üstün kimse fakihtir.) [M.Zühdiyye] (Fakih = fıkhı bilen)
(İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) [İbni Abdilberr]
(Âlimlerin en hayırlısı fakihlerdir.) [İ.Maverdi]
(Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]
Resulullah efendimiz fıkhı böyle överken, fakih için, Allah indinde en üstün kimse ve fıkıh için de, en kıymetli ibadet buyururken, fıkha ihtiyacımız yok diye fıkhı kötülemek elbette küfür olur.
İmam-ı a’zam hazretleri fıkıh için (lehine ve aleyhine olanı bilmektir) diyor. Kârını zararını bilmeden iş yapana deli denir. Dinde de kârını zararını bilmemek felakettir. Fıkıh bilmeden ibadet yapılamaz, iman da korunamaz.
Allah’ın varlığını ispata çalışmakla da iman kurtarılmaz. Küfre düşürücü söz ve hareketleri bilmeyen her zaman küfre düşer. Mesela Allah düşünür demek veya İslamiyet bir düşünce sistemidir demek, ilahi şuur demek küfürdür. Allahü teâlâ, (İman edip salih amel işleyenler hariç herkes zarardadır) buyurdu. (Asr suresi)
Bir dinsiz de, kâinata bakarak bir yaratıcıyı kabul edebilir. Onun için sadece Allah’ın varlığını kabul etmek iman olmaz. İman kalb ile olur. İslam kalb ve dil ile birlikte olur. İman kalbe mahsustur. İslam ise, kalbin, dilin ve bedenin hepsine mahsustur. İman, altı şeyi öğrenip, bunlara inanmak demektir. İman eden, dinin emirlerine uyarak Müslüman olur. Cennete girme şartı müslüman olmaktır. İslam’ı bilmek ve uymak şarttır. Bir âyette, (Allah indinde hak din ancak İslam’dır) buyuruluyor. Yoksa İslamiyet niye geldi?
Hâşâ Allah İslam’ı lüzumsuz yere mi gönderdi?
=Yarın, ahiret aleminde Yüce Huzurda ne cevap vereceksiniz?
Allahü teala, Kitabında tek hak dinin İslâm olduğunu beyan buyuruyor, siz ise üç hak İbrahimî din bulunduğunu söylüyorsunuz. İslâm dünyasının icazetli büyük fakihlerine sorunuz. Bakalım ne diyecekler?
Bozuk inançlar sergileyen Diyalogcular niçin, bütün milletin seyredeceği bir açık oturuma katılmıyorlar? Böyle bir toplantı yapılmasını defalarca teklif edildi.Gündemi daha önceden belli olacak. İhtilâflı/tartışmalı konular açık seçik yazılacak. Öyle mugalata yapmak, havanda su dövmek, lastikli konuşmak yok.
Gerçek İslâmiyet’i, Ehl-i Sünnet Müslümanlığını savunuyoruz. Bu savunma esnasında uğrayacağımız hakaretler, maruz kalacağım düşmanlıklar ve tükürükler bizim için şeref olacaktır.
said nursi mehdi aleyhisselamın bir şahıs olduğuna inanmı... [HQ]
said nursi ve talebeleri mehdi aleyhisselamın bir şahıs olduğuna inanmıyorlar!!!daha önce belgeleriyle said nursinin mehdi aleyhisselama şahsı manevi dediğini ispatlamıştık.şimdi de bunların arkasında duran talebelerine tekrar kısaca cevap verelim: Hz. Mehdi Aleyhisselam İnkar ediliyor , kaynak ise Mason Abduh ve Efganinin selefi Said Nursi’nin yoldan çıkaran kitapları veriliyor.Ve sapkın şakird , bu sapıklığını ” Ehli Sünnette böyle bişey yok” diyecek kadar ileri gidiyor sapıklığında ve güya bu söylemleri Ehli sünnet adına yapıyor.Ve Mehdi Aleyhisselam inancını şia’ya temas ettiriyor. Ehli sünnet ile hiç ilgisi olmayan ve bu temiz itikada atılan bu mesnetsiz iftirayı sapkın şakirdin yüzüne çarpıyor ve Said Nursi’nin bozuk kitaplarını layık olduğu yere “Çöpe” gönderen delilleri Ehli Sünnet kaynaklarından naklediyoruz. Ehli Sünnetin Işığı İmam-ı Rabbani hazretleri, 209. mektupta buyuruyor ki: İsa aleyhisselam gökten inerek, ahir zaman Peygamberinin dinine uyunca, Onun hakikati, kendi makamından yükselerek, Ona uyduğu için, hakikat-i Muhammedinin makamına gelir. Onun dinini kuvvetlendirir. Bunun içindir ki, eski dinlerde, ülülazm Peygamberin vefatından sonra bin sene içinde, yeni bir Peygamber gönderilirdi. Bunlarla, o Peygamberin dini kuvvetlendirilirdi. Onun dininin zamanı bitince, başka bir ülülazm Peygamber ile yeni bir din gönderildi. Muhammed aleyhisselam, Peygamberlerin sonuncusu olduğu için ve Onun dini hiç değiştirilemeyeceği için, Onun ümmetinin âlimleri, Peygamberler gibi oldu. İslamiyet’i kuvvetlendirmek işi bunlara yaptırıldı. Bunlardan başka, ülülazm bir Peygamber de, Onun dinine sokuldu. Onun dinini kuvvetlendirmek işi buna da verildi.
Resulullahın vefatından bin sene geçtikten sonra, ümmetinden gönderilen âlimlerin sayısı az ise de, bu İslamiyet’i tam kuvvetlendirmeleri için, çok yüksek olacaklardır. Resulullah aleyhissalatü vesselam, Hazret-i Mehdi’nin teşrif edeceğini haber vermiştir. Bin sene sonra gelecektir. İsa aleyhisselamda, bin sene sonra, gökten inecektir. ( Mektubat Tercemesi ) Hazret-i Mehdi’nin alametleri
Sual: Mehdi’nin alametleri çeşitli şekillerde tevil edilerek deniyor ki: 1- Medine, şehir demektir. (Mehdi, Medine’de doğacak) demek, köyde değil, şehirde doğacak demektir. Ben şehirde doğduğuma göre, ne demek istediğimi anlarsınız. 2- (Mehdi, İsa ile birlikte Deccal’ı öldürecek) demek, ateizmi yok edecekler demektir. 3- (Mehdi gelince semadan bir melek haber verecek) demek, insanlar birbirine telefon, radyo veya TV ile haber verecek demektir. 4- (Mehdi bid’atleri temizleyecek) demek, fıkıhçıların ictihad diyerek uydurduğu şeyleri ve dört mezhebi ortadan kaldıracak demektir. 5- (Mehdi’nin adı benim adımla, babasının adı da benim babamın adıyla aynı olacak) hadisinden maksat, adı Muhammed, babasının adı Abdullah olacak demek değildir. Mehdi’nin adı Peygamberin dedelerinden birinin adı da olabilir. Mesela Haşim olabilir, İlyas olabilir, Adnan da olabilir. 6- Bilen pek yoksa da, Mehdi gelmiştir, 93 sene sonra, Güneş’in Batıdan doğmasından sonra da İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak. Bundan 15 saat sonra da kıyamet kopacak. 7- Mehdi kararmış olan dünyayı aydınlatan bir güneştir ve aydınlatmaya da başlamıştır. Mehdi güneş olduğuna göre, Güneş’in Batıdan doğması, Mehdi’nin çıkışı demek de olabilir. Herkes aklına göre böyle bir tevil yaparsa, dinin bildirdiklerine kim inanır ki? CEVAP Zırva tevil götürmez. Bu tevillerin hepsi yersizdir. Peygamber efendimizin hadis-i şerifleri, bulmaca, bilmece gibi değildir. Yani (Ben Medine dersem, siz Ankara, İzmir gibi bir şehir anlayın, ben Muhammed dersem siz Haşim anlayın) cinsinden değildir. Hâşâ Resulullah efendimiz, bilmece gibi söz söylemez. Bu zırvalara kısaca cevap verelim: 1- Bir hadis-i şerif meali: (Medine halkından olan Mehdi, Mekke’ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve istemediği halde onu evinden çıkarıp ona biat edecekler.) [Ebu Davud] (Burada açıkça, Medine halkından deniyor. Devamında da, Mekke’ye gidecek deniyor. Ne diye “Şehir halkından” denilip de, sonra Mekke’ye gidecek densin?) Hazret-i Ali’nin rivayeti de şöyledir: (Mehdi, Medine’de doğacaktır.) [İ. Münavi] (Medine şehrinde doğmayacak olsa, ne diye Medine’de doğacak densin? Köyde ve şehirde doğmasının ne önemi var? Yukarıdaki hadis-i şerifte de, Medine’de doğup sonra Mekke’ye gideceği açıkça bildiriliyor.) 2- Bir hadis-i şerifte, Deccal’ın nasıl çıkacağı da açıkça bildiriliyor. Hazret-i Mehdi Kudüs’e intikal ettiğinde, Deccal’ın çıktığını haber alacaklar deniyor. (Kitab-ul-Burhan fi alamat-i Mehdiyyi ahir-iz-zaman) Bunun ateizmle ne ilgisi olabilir? Kudüs’e gittiğinde, ateizmin çıktığını mı haber alacak? Atalarımız boşuna, (Zırva tevil götürmez) dememişler. 3- Peygamber efendimiz, (Melek seslenecek) buyururken, tevilciler, telefon, radyo veya TV diyor. Bir hadis-i şerif meali: (Mehdi’nin başı hizasında bir bulut olacaktır. Buluttan bir melek, “Bu Mehdi’dir, sözünü dinleyiniz” diyecektir.) [M. Rabbani] 4- Bu, fıkıh âlimlerine, müctehidlere yapılmış çok çirkin bir iftiradır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kıyas ve ictihad, bid’at değildirler, çünkü bunlar, âyet-i kerimelerin mânâlarını meydana çıkarırlar. Bu mânâlara başka bir şey eklemezler.
(1/186) Hazret-i Mehdi geldiği zaman, dört hak mezhebi kaldırmayacaktır. (Kaldıracaktır) demek, dört hak mezhebin bâtıl olduğunu iddia etmek olur. O zaman, dört hak mezhebin hükümleri unutulmuş, bâtıl mezhepler ve bid’atler yayılmış olacak. Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa, hak mezhepleri ve dinin hükümlerini değil, bu bid’atleri ve bâtıl mezhepleri kaldıracak ve ictihad edecektir. Hatta ictihad ederek bildireceği hükümler, Hanefî mezhebine uygun olacaktır. Muhammed Parisa hazretleri buyuruyor ki: İsa aleyhisselamın ictihad ile çıkaracağı bütün hükümler, Hanefi mezhebindeki hükümlere uygun olacaktır. (Füsul-i sitte) 5- Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ, kıyamet kopmadan önce, ehl-i beytimden birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur. Ondan önce dünya zulümle doluyken, onun zamanında adaletle dolar.) [Ebu Davud, İ. Ahmed, Tirmizi, Taberani, Ebu Nuaym, İbni Ebi Şeybe] Peygamber efendimiz açıkça isminin ve babasının isminin ne olacağını bildirirken, nasıl olur da, Mehdi’nin ismi, Haşim, İlyas, Adnan veya diğer dedelerinden birinin ismi olacak denebilir? Bu, açıkça hadis-i şerifi inkâr etmek değil midir? 6- Hem Mehdi geldi diyor, hem de 100 sene sonra, güneş batıdan doğduktan sonra, Hazret-i İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak diyor.
Mehdi, 40 yaşında zuhur edeceğine göre, tevilcilere göre, şimdi gelmiş olan Mehdi, 100 sene sonra yani 150 yaşındayken mi Hazret-i İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak? 7- Hani Güneş 93 sene sonra Batıdan doğacaktı? Bu alametlerin peş peşe olacağını yeni mi okudular ki, Dabbe çıktı dediklerine göre, Güneş’in Batıdan doğması için, acilen bir tevil bulmak zorunda mı kaldılar? Görüldüğü gibi, bu iddia edilenlerin tamamı, dinimize aykırıdır. İmam-ı a’zam hazretleri de, bütün Ehl-i sünnet âlimleri gibi, bunları tevil etmemiş, (Yecüc ve Mecüc’ün ortaya çıkması, Güneş’in Batıdan doğması, Hazret-i İsa’nın gökten inmesi, Deccal’ın gelmesi ve diğer kıyamet alametlerinin hepsinin, hadis-i şerifte bildirildiği gibi, zamanı gelince aynen gerçekleşeceğine inanırız) buyurmuştur. (Fıkh-ı ekber) İbni Hacer-i Mekki, (Alamat-i Mehdi), imam-ı Süyuti, (El-bürhan) ve imam-ı Şarani (Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi) kitabında iki yüze yakın, Hazret-i Mehdi’nin alameti bildirilmektedir. Hazret-i Mehdi için hurafe demek, ilme ihanettir, kıyamet alametidir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir: (Kıyamet kopmadan önce, Allahü teâlâ, benim evladımdan birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur. Ondan önce dünya zulümle dolu iken, onun zamanında adaletle dolar.) [Tirmizi, İ.Asakir] (Mehdi’nin başı hizasında bir bulut olacak, buluttan bir melek, “Bu Mehdidir, sözünü dinleyin” diyecektir.) [Ebu Nuaym] (Ehl-i beytimden bir zat yeryüzüne hâkim olmadıkça kıyamet kopmaz. Onun alnı açıktır, kemer burunludur. Yeryüzü zulümle dolu iken, o, dünyayı adaletle doldurur. İdaresi yedi yıl sürer.) [Müslim] (Eshab-ı Kehf, Mehdi’nin yardımcıları olacak ve İsa bunun zamanında gökten inecek ve Deccal ile harb ederken, Mehdi, onunla beraber olacaktır.) [İ.Süyuti] (Yeryüzüne dört kişi malik oldu. İkisi mümin Zülkarneyn ile Süleyman idi. İkisi kâfir, Nemrud ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak, benim evladımdan biri yeryüzüne malik olacaktır.) [İ.Süyuti] (Horasan tarafından gelen siyah sancaklılara katılın. Onların içinde Allah’ın halifesi Mehdi vardır.) [Hakim, İ.Ahmed, Deylemi] (Nasıl helak olur bir ümmet ki, başında ben, sonunda Meryem oğlu İsa ve ortasında da ehl-i beytimden Mehdi vardır.) [Hâkim, İ.Asakir] (Şarktan çıkan bir grup, Mehdi’ye yardım ederler.) [İbni Mace, Taberani] (Mehdi çıkınca, Allahü teâlâ ona rahmetini indirir.) [İ.Ahmed, Hakim] (Mehdi bendendir, yeryüzünü hak ve adaletle doldurur.) [Ebu Davud] (Dünyayı küfür kaplamadıkça Mehdi gelmez.) [Mekt.Rabbani 2/68] (Mehdi gelince, bir bereket olacak, ümmetim rahat edecektir.) [İbni Ebi Şeybe] (Mehdi ehl-i beyttendir. Allahü teâlâ onu bir gecede olgunlaştırır.) [İbni Mace, İ.Ahmed]
(Deccal’ın veya Mehdi’nin geleceğine inanmayan kâfir olur.) [Favaid-il Ehbar - Şerh’is-Siyer] (Mehdi, Kureyşten ve ehl-i beytimdendir.) [İ.Ahmed, Baverdi] (Mehdi benim soyumdandır.) [İbni Mace] (Mehdi evladı Fatıma’dandır.) [Ebu Davud, Hakim] (Mehdi, amcam Abbas’ın soyundandır.) [İ.Asakir, Dare Kutni] (Ya Abbas, senin soyundan bir genç dünyayı adaletle doldurur, İsa ile namaz kılar.) [Hatib, İbni Asakir, Dare Kutni] [Burada tenakuz [çelişki] yoktur. Abdülkadir-i Geylani hazretleri anne tarafından seyyid, baba tarafından şerif idi. Hazret-i Mehdi de, Hazret-i Fatıma’nın soyundan bir genç, Hazret-i Abbas’ın soyundan biri ile evlenince, her iki soydan da gelmiş olur.] Hazret-i Ali, oğlu Hasanı gösterip, “Bu oğlumun neslinden biri çıkacak, dünyayı adaletle dolduracaktır” buyurdu. (Ebu Davud) Kütüb-i sitteden Buhari, Müslim, Ebu Davud, İbni Mace, Tirmizi ve diğer hadis âlimlerinin bildirdikleri bu hadis-i şerifleri ve Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarını akıl ve iman sahibi hiç kimse inkâr edemez. Tevil etmek de dinimize aykırıdır. Herkes dinin hükümlerini tevil etmeye kalkarsa ortada din diye bir şey kalmaz. İmam-ı a’zam hazretleri buyuruyor ki: (Yecüc ve Mecüc’ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hazret-i İsa’nın gökten inmesi, Deccal’ın ve diğer kıyamet alametlerinin hepsi aynen hadis-i şerifte bildirildiği gibi, [tevilsiz olarak] zamanı gelince gerçekleşeceğine inanırız.) [Fıkhı ekber]
İslam Düşmanlarının İslamiyet’i yıkmak için izlediği Stratejiler
18 Eylül 2010
Planları ve oyunları çoktur, fakat özellikle şu yollarla saldırıyorlar:
Önce, eski âlimlere olan itimadı yıkmak, sonra bu âlimlerin naklettikleri hadisleri uydurma saymak, daha sonra da, Kur’an-ı kerimi yanlış yorumlamak suretiyle dini yıkmaya çalışıyorlar. İç ve dış düşmanların ilk hedefi eski âlimlere olan güveni yıkmaktır. Bu yıkılırsa, (Hadisleri zaten onlar nakletti, onlar cahildi, teknolojiden haberleri yok) diyerek hadislere olan itimadı da yıkacaklar. Hadisler yıkılınca, Kur’an-ı kerimi yıkmak artık zor değildir. Mezhepleri birleştirerek herkesi mezhepsiz yapmak, Eshab-ı kirama olan itimadı sarsmak, halifeleri gözden düşürmek, kapalı ictihad kapısını kırarak açmak, Hadis-i şeriflere olan itimadı sarsmak, meal okumayı teşvik gibi işler yapılmaktadır. Şimdi bunları teker teker açıklayalım:
Âlimler köprüsünü yıkmak
Misyonerlerin ve din düşmanlarının ilk hedefi, âlimler köprüsünü yıkmaktır. Bu köprü yıkılınca ötekileri geçmek zaten imkânsızdır. Bugün medyada, durmadan eski âlimlerin cahil oldukları, teknolojiyi bilmedikleri için yanlış hükümler verdikleri vurgulanmaya çalışılıyor. Hâlbuki eski âlimlerin, kendilerinden sonrakilerden daha bilgili olacağını bizzat peygamber efendimiz bildirilmiştir:
(En iyi, en hayırlı insanlar benim asrımda bulunan Müslümanlar[Eshab-ı kiram]dır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler[Tabiin]dir. Onlardan sonra da en iyiler onlardan sonra gelenler[Tebe-i tabiin]dir. Onlardan sonra gelenlerde yalanlar yayılır. Bunların sözlerine, işlerine inanmayın.) [Buhari]
Bu üç asırdan sonrakiler, bunlardan nakil yapmadıkça, onlara itibar edilmez.
(Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur.) [Hadika]
Gün günü aratıyor, gittikçe bozuluyor. İlk asırların gelmesi mümkün değildir.
(Allah’ın salih kulları birbiri ardından âhirete göçer, geride arpa ve hurmanın döküntüleri gibi değersizler kalır. Allahü teâlâ onlara hiç kıymet vermez.) [Buhari]
Bunun için, sonrakilerin, öncekilerden nakil yapmaları gerekir.
(Allahü teâlâ bir âlimin ruhunu alırsa, bu İslam’da açılan bir gedik olur. Kıyamete kadar onun boşluğu doldurulamaz.) [Deylemi]
Bir âlimin boşluğu doldurulamazsa, o devrin hâli ne olur?
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace]
Resulullah efendimiz, sonraki gelen cahillerin önceki âlimleri bilgisizle suçlayacaklarını mucizeyle bildiği için, şöyle buyuruyor:
(Ahir zamanda sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.) [İbni Asakir]
Hâlbuki önceki âlimler çok kıymetliydi. Nitekim Allahü teâlâ mealen buyuruyor ki:
(Bu misalleri ancak âlimler anlar.) [Ankebut 43]
(Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!) [Nahl 43]
(Bilenle bilmeyen bir olur mu?) [Zümer 9]
Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
(Âlimlere tâbi olun.) [Deylemi]
(Âlimler, benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir.) [Ebu Nuaym]
(Âlimler, kurtuluş rehberleridir.) [İbni Neccar]
Âlimlerin başında Eshab-ı kiram gelir. Eshab-ı kiram kötülenince, hadis-i şerifleri toplayan onlar olduğu için, hadis-i şeriflere gölge düşürülmüş olur. Kur’an-ı kerimi de onlar topladığı için aynı gölge Kur’an-ı kerime de düşürülmüş oluyor. Nitekim (Bazı âyetleri keçi yedi) diyenler, az değildir. (Hazret-i Ali’deki Mushaf çok daha büyüktür) diyen İbni Sebeciler de az değildir.
Eshab-ı kiramın üstünlüğü tartışılmazken, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere gölge düşürmek için, onlar bile tenkide uğramıştır. Hâlbuki Eshab-ı kiram, her bakımdan üstün, her bakımdan âlim ve hepsi de Cennetlik insanlardı. Bir âyet-i kerime meali:
(Mekke’nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşan Eshab-ı kiramın, fetihten sonra Allah için veren ve savaşan Eshab-ı kiramdan dereceleri daha yüksektir. Hepsinin derecesi eşit değildir, fakat hepsi için Hüsna’yı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.) [Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]
(Eshabım, cin ve insanların hepsinden daha üstündür.) [Bezzar]
Bütün insanların en üstünü olan bu büyük zatlara, nasıl dil uzatılabilir ki?
İbni Sebeciler, (Müslüman Müslümanla savaşmaz) diyerek, Hazret-i Ali ile savaşan Eshab-ı kirama kâfir diye hakaret ediyorlar. Hâlbuki iki Müslüman ordunun savaşabileceği Kur’an-ı kerimde bildiriliyor. İki tarafa da kâfir denmez, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz) buyurulmuştur. (Hücurat 9)
Bâtıl güçler, Eshab-ı kiramı ve âlimleri yıkmakta epey yol aldıkları için, hadis-i şeriflerin çoğunun uydurma olduğunu yaymaya çalışıyorlar. Birçok hadis-i şerife uydurma damgasını basıyorlar. Böylece onları nakleden âlimlere de dil uzatmış oluyorlar, çünkü hadis uydurmanın vebali çok büyüktür. Bir hadis-i şerifte, (Hadis uyduran Cehennemde yerini hazırlasın) buyuruluyor. Onların uydurma dediği hadisleri nakleden hadis âlimlerinin hâşâ Cehennemlik olduğunu, böylece söylemiş oluyorlar.
Kur’an-ı kerimin açıklaması olan hadisler böylece damgalanınca, Kur’an-ı kerimi istedikleri gibi yorumlayabiliyorlar. Namaz iki vakittir, üç vakittir, altı vakittir, tesettür farz değildir, tavuktan, balıktan kurban olur gibi saçmalıklar ortaya atıyorlar. Oruç kefareti diye bir şey yok diyebiliyorlar. Herkesin meal okumasını teşvik ediyorlar. Böylece her anlayışa göre farklı görüşler meydana çıkmasına, yani dinde anarşi çıkarmaya çalışıyorlar. Hadis-i şeriflere zıt ne varsa, rahatça söyleyebiliyorlar. Kur’an-ı kerimin yanlış şekilde tevil ve tefsirlerini yaparak, yeni görüşler çıkarmak suretiyle dini bozmaya çalışıyorlar. Böylece dini yıkmaya çalışıyorlar.
Dini yıkmaya çalışan türedilerin bir kısmı da, mezhepleri birleştirerek herkesi mezhepsiz yapmak istiyorlar. Mason Abduh’un çömezi Reşit Rıza ile onları taklit eden mezhepsizler, mezheplere saldırıyorlar. Hâlbuki dört hak mezhep kardeştir. Birinde yapılması güç olan şey, ötekine göre yapılır. Bunun için Peygamber efendimiz, (Âlimlerin farklı ictihadları, amelde mezheplere ayrılmaları rahmettir) buyuruyor. (Beyheki)
Kimi türedeler de, asırlardır gelen halifelerin gerçek halife olmadığı, onların hilafetinin sahih olduğunu söyleyen binlerce âlimin de gerçek âlim olmadığı, dolayısıyla bu âlimlerin sözlerine itimat edilemeyeceği fikrini yaymak istiyorlar. Âlimlere itimat sarsılınca, onların bildirdikleri dine de itimat kalmaz.
Modern mezhepsizler de, geri kalışımızı yeni ictihadlar yapılmayışına bağlamaya çalışıyorlar. (Günün gelişen şartlarına göre ibadetleri gözden geçirmek lazımdır) diyorlar. Hâlbuki dinimiz eksik değildir. Allahü teâlâ,(Dininizi tamamladım) buyuruyor. (Maide 3)
Din, ibadet günün şartlarına göre değişmez. Din eksik değildir. Eksik denirse, hâşâ Allahü teâlâ yalanlanmış olur. O, (Dininizi tamamladım) buyuruyor. Mezhepsizler, günün şartlarına göre değiştirmeye kalkıyorlar.
Misyonerler de, (Kur’anın indiği dönemde Yahudi ve Hıristiyanlar kâfir olduklarından dolayı, Müslüman olmak için La ilahe illallah Muhammedün Resulullah demek şarttı, şimdi sadece La ilahe illallah demek yeter. Böyle inanana İsevi Müslüman, Musevi Müslüman denir) diyorlar. İslamiyet’i içten yıkmak için, çeşitli oyunlar oynanıyor.
Din düşmanlarının bu oyunlara bilmeden alet olmak gaflet, bilerek alet olmaksa hainlik olmaz mı?
İslam Tahripçileri kategorisinde yayınlandı | Etiketler abduh, din cahili, din düşmanları, din düşmanı, efgani, fethullah gülen, fetullah, fetullah gülen,hıristiyan, ibni teymiyye, islam, mason, papa, risale-i nur, said nursi, seyyit kutup, siyonist, vatikan, yahudi | » yorum bırak;
Yalnız Kur’an diyen Sapıklar / Hanif Dini Ne Demektir ?
02 Eylül 2010
Hanif dininde olduğunu söyleyen bazı kimseler, Müslüman olmayı aşağı görüp, (Biz sadece Kur’ana uyarız. Kur’anda günde sadece iki rekât namaz vardır, o da ikişer rekâttır) diyorlar.Ayetleri kıt akıllarına göre yorumlayıp dinin bir çok hükmünü kendilerine göre değiştiriyorlar.
Önce, Hanif’in ve Hanifçilerin ne olduğunu açıklayalım:
Hanif, doğru inanan, hak yolda olan, İslamiyet’e sarılan, Allah’ı bir bilen Müslüman demektir, fakat bir kimse Hanif’im dedi diye, onun doğru yolda olduğu, Müslüman olduğu anlaşılmaz. Kendisine ne isim verirse versin, hattâ ben Müslümanım dese de, dinin açık bir hükmünü inkâr ederse, kâfir olur. Hanifçiler ise, Kur’an-ı kerimi kendi görüşlerine göre yorumlayarak, sapık bir yol tutan kimselerdir.
Resulullah’ın dışlandığı dine, din değil, dinsizlik denir. Hanifçiler de, yalnız Kur’an diyenler gibi, kesinlikle Kur’an-ı kerime inanmazlar. Allahü teâlâ, yalnız bana tâbi olun demiyor, (Allah’a ve resulüne tâbi olun) buyuruyor. Resulünü devre dışı bırakan kimseler, Allahü teâlânın bu emirlerini açıkça çiğnemiş oluyorlar. Allah’ın emrini çiğneyen, o âyetlere inanmayan kimse, nasıl Müslüman olur? Resulullahın bildirdiklerine de uymak gerektiğini bildiren âyet-i kerimelerden bazıların mealleri şöyledir:
(Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20] (Resule itaat de Kur’an-ı kerimin emridir.)
(Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]
(Resulüm de ki: “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31]
(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] (Resulüne inanmayan da kâfirdir. Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanıp hepsini beğenmek demektir.)
(De ki, Allah’a ve Resulüne itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çevirenler[kâfir olanlar], bilsinler ki, Allah, kâfirleri sevmez.) [Âl-i İmran 32] (Sadece Allah’tan değil, Resulünden de yüz çeviren kâfirdir.)
(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]
(O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157] (Allahü teâlâ, haram kılma yetkisini Resulüne de vermiştir.)
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır.) [Ahzab 36]
(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]
(İhtilaflı bir işin hükmünü Allah ve Resulünden [Kitap ve sünnetten]anlayın!) [Nisa 59]
(Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dini [İslamiyet’i] din edinmeyen kimselerle; zelil bir halde kendi elleriyle [boyun eğerek] cizye verinceye kadar savaşın.)[Tevbe 29]
(Biz her Peygamberi, kendisine itaat edilsin diye gönderdik.) [Nisa 64]
(Allah ile Resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]
Allahü teâlâ, Resulüne Kur’anın açıklamasını, hüküm koymasını emredip, iman, itaat ve kelime-i şehadette de, Resulünü kendisiyle birlikte bildiriyor. İki âyet-i kerime meali:
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
(Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bekara 151] İmam-ı Şafii hazretleri buyuruyor ki: Bu âyetteki hikmet, sünnettir. Önce Kur’an, peşinden hikmet bildirilmiştir. (Risale s.78)
Bu konudaki hadis-i şerifler de şöyledir:
(Cebrail, Kur’anla beraber, onun açıklaması olan sünneti de getirdi.)[Darimi]
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Yalnız Kur’andaki helal ve haramı kabul edin diyenler çıkar. İyi bilin, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.)[Tirmizi, Darimi]
(Bana uyan Cennete girer, bana isyan edense Cennete giremez.)[Buhari]
(Ümmetim bozulunca, sünnetimi ayakta tutana şehit sevabı verilir.)[Hakim]
(İhtilaflarda, sünnetime ve Hulefa-i raşidinin sünnetine sımsıkı sarılın!) [Tirmizi]
(Bana uyan, Allah’a uymuş, bana asi olan da, Allah’a asi olmuş olur.)[Buhari]
Mezhepsizler, dindeki dört delilin ikisini kabul etmeyip, kitap ve sünnetten başka delil yok diyorlar. Mezhepsizleri de geride bırakan türedi zındıklar, kitap ve sünnet tabirine bile saldırıp, (Kur’andan başka, sünnet adı altında din çıkarılıyor, Kur’anı getirmekle Peygamberin işi bitti, o bir postacıydı) diyerek sünneti Kur’andan farklı gibi gösteriyorlar. Âyet-i kerimelerde bunların kâfir oldukları bildiriliyor.
Görüldüğü gibi, yalnız Kur’an diyerek, Resule uymayanların, sahtekâr birer kâfir olduklarını, Allah ve Resulü bildirmektedir. Bunların, Kur’ana inanıyorum demeleri yalandır, çünkü Kur’an-ı kerimi toplayanlar da, hadis-i şerifleri bildirenler de Eshab-ı kiramdır. Birine inanıp öteki inkâr edilmez. Resulullah efendimiz, bunların çıkacağını mucize olarak 14 asır önce bildirmiştir. Üç hadis-i şerif meali:
(Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” derler.) [Ebu Ya’la]
(Bazı kibirli kişiler çıkacak, “Allah Kur’anda bildirilenden başka bir şeyi haram kılmadı” diyecek. Yemin ederim ki, benim de emrettiğim, yasakladığım, koyduğum hükümler vardır. Bunların sayısı Kur’andaki hükümlerden daha çoktur.) [Ebu Davud]
(Kur’andan başka delil kabul etmem diyen [türedi]ler çıkacak.) [Ebu Davud]
(Bize yalnız Kur’andan söyle) diyen birine, İmran bin Husayn hazretleri, (Ey ahmak! Kur’anda, namazların kaç rekât olduğunu bulabilir misin?) dedi. Hazret-i Ömer, farzların seferde kaç rekât kılınacağını Kur’anda bulamadık diyenlere, (Kur’anda bulamadığımızı, Resulullah’tan gördüğümüz gibi yaparız. O, seferde, 4 rekâtlı farzları iki kılardı) buyurdu. (Mizan-ül-kübra)
Resulullah’a uymanın önemi anlaşılınca, Kur’an-ı kerimin açıklaması olan hadis-i şeriflere de uymak gerektiği anlaşılır. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekât olduğu ve nasıl kılınacağı, zekâtın, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiç kimse, bunları Kur’an-ı kerimden çıkaramazdı. Şu halde Kur’an-ı kerimi anlamak için, onun açıklaması olan hadis-i şeriflere ihtiyaç vardır. Hadis-i şerifleri de anlamak için âlimlere ihtiyaç vardır. Allahü teâlâ, (Peygambere sorun, âlimlere sorun) buyuruyor. Herkes Kur’anı anlayabilseydi o zaman peygambere ne lüzum kalırdı? Kur’an-ı kerimi doğru anlayamadıkları için 72 sapık fırka meydana çıktı? Üç âyet-i kerime meali:
(Eğer onun hükmünü peygambere veya ülül-emre [yetkililere, âlimlere]sorsalardı, öğrenmiş olurlardı.) [Nisa 83] (Demek ki, ülül-emre de uyulması gerekiyor.)
(Verdiğimiz bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43]
(Bilmiyorsanız âlimlere sorun.) [Nahl 43]
Bu âyetler, Kur’an-ı kerimi anlamak için âlimlerin açıklamasına da ihtiyaç olduğunu bildiriyor. Zaten Kur’an meali okuyan, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin bilgi derecesine göre, yaptığı açıklamayı öğrenir. Bir cahilin veya bir sapığın yazdığı meali okuyan da, Allahü teâlânın bildirmek istediğini değil, tercüme edenin anladım sanarak kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.
Kur’an-ı kerim mealini okuyan, amel ve ibadetle ilgili bilgileri öğrenemez. İtikada ait bilgileri ise öğrenmesi hiç mümkün olmaz, çünkü 72 dalalet fırkası, Kur’an-ı kerime yanlış mana verdiği için sapıtmıştır.
Kur’an-ı kerim, dinin anayasası hükmündedir. Yüz binlerce hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Âlimler, Kur’an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri açıklamıştır. Bu açıklamalar olmadan Kur’an-ı kerime uyulamaz. Bugünkü Anayasa da öyledir. Kanunlar, tüzükler, yönetmelikler ve mahkeme ictihadlarıyla ülke yönetilmektedir. Bunlar olmadan sırf anayasa ile ülke yönetilmez. Anayasa hep kanunlara havale eder. Kur’an-ı kerim de hep Resulullah’a havale eder, âlimlere havale eder. Onun için, sırf anayasa ile memleket idare edilmez, Kur’an mealinden de din öğrenilmez.
Hanifçilerin, (Namaz iki vakittir, hem de iki rekâttır) demeleri, Kur’an-ı kerime de sünnete de aykırıdır.
Peygamber efendimiz bize namazın beş vakit olduğunu bildirdi. Senelerce beş vakit kıldı. Artık başka delil aramak gerekmez. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Salat, müminlere belli vakitlerde farz kılındı.) [Nisa 103]
Nisa suresinin 103. âyetinde, (Namaz, belli vakitlerde farz kılındı)buyurulup, ayrıca, 5 vaktin hepsi de diğer âyetlerde bildirildiği halde, Beş vakit namaz ifadesinin geçmeyişi, kutuplarda ve buralara yakın yerlerde, 5 vaktin tamamının teayyün etmemesindendir. (Nimet-i İslam)
İsra suresinin, (Güneşin kayması anından, gecenin kararmasına kadar ve sabah vakti namaz kıl) mealindeki 78. âyet-i kerimenin aslında geçen, (Dülûk-üş şems) öğle ve ikindi, (Gasak-ıl leyl) akşam ve yatsı namazı, (Fecr) de sabah namazıdır. (Beydavi)
Kaf suresinin, (Güneşin doğuşundan ve batışından önce ve gece Rabbini tesbih et) mealindeki 39. ve 40. âyet-i kerimesindeki, güneşin doğuşundan önceki sabah namazı, güneşin batışından önceki öğle ve ikindi namazı, geceki de akşam ve yatsı namazıdır. (Beydavi)
İbni Abbas hazretleri, (Kur’an-ı kerimde beş vakit namazı bildiren âyet hangisi) diye sual edildiğinde, şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:
(Akşama girerken, sabaha ererken, gündüzün sonunda ve öğle vaktinde Allah’ı tenzih edin!) [Rum 17,18]
(Akşama girerken) ifadesinden maksat, akşam ve yatsı namazı, (sabaha ererken) ifadesindeki sabah namazı, gündüzün sonundaki, ikindi namazı, öğledeki de, öğle namazıdır. (Celaleyn)
Nur suresinin 58. âyet-i kerimesinde, (salât-ı fecr = sabah namazı) ve (salât-ı işâ = yatsı namazı) ifadesi açıkça geçmektedir.
Peygamber efendimiz, Bekara suresindeki, (Namazları ve vusta namazını kılın) mealindeki 238. âyet-i kerimeyi açıklarken, (Vusta namazı ikindi namazıdır) buyurdu. (İ. Ahmed)
Bu âyet-i kerimede, (Namazları ve orta namazı [ikindi namazını] kılın)buyuruluyor. Arabi gramere göre, namazlar [salevat] denince, ikiden fazla namaz anlaşılır, çünkü iki namaz demek için, salevat [namazlar] değil, salateyn [iki namaz] denilir. Vusta [orta] namaz ikindi namazı olduğuna göre, ikindi hariç, öteki namazların sayısı iki olamaz, ikiden fazla olması gerekir. Üç de olamaz. Çünkü VUSTA NAMAZI hariç 4,6 gibi çift sayılı olmalı ki, orta namaz [ikindi namazı] tam ortada olabilsin. Yani ortadaki namaz ikindi olduğuna göre, ondan önce iki namaz, ondan sonra da iki namaz bulunduğu meydana çıkar. Diğer âyetlerdeki namaz vakitleri de dikkate alınınca, namaz vakitlerinin beş olduğunda hiç şüphe kalmaz. Bir âyet-i kerime meali daha:
(Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl, çünkü güzellikler kötülükleri [günahları] giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüttür.) [Hud 114]
Gündüzün iki tarafındaki namazlar sabah, öğle, ikindi; gecenin yakın saatlerindeki namazlar da akşam ve yatsı namazlarıdır. (Medârik)
Burada (hasenat = güzellikler) ifadesinden murat beş vakit namazdır.(Medârik, Beydâvî)
Dinimizde, Kitap ve Sünnet’ten sonraki delil İcma’dır. Peygamber efendimiz, Eshab-ı kiram ve onlardan sonra bugüne kadar gelen bütün âlimler, beş vakit namaz kılmış, bu hususta kesin bir icma hâsıl olmuştur.
İslam âlimleri de, beş vakit namazın nasıl kılınacağını kitaplara yazmışlar, böylece dördüncü delil olan Kıyas-ı fukaha ile de namazın beş vakit olduğu sabit olmuştur.
Namazın beş vakit olduğuna dair hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(İslam beş temel üzerine kuruldu:
1- Allah’a ve Muhammed aleyhisselamın Onun resulü olduğuna inanmak,
2- Her gün beş vakit salat [namaz] kılmak,
3- Senede bir kere malının kırkta birini Müslüman olan fakirlere zekat vermek,
4- Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmak,
5- Mekke’ye giderek, ömründe bir kere hac etmek.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]
(Beş vakit namaz kılanın hâli, evinin önünden akan suda beş defa yıkanan kimse gibidir. Nasıl böyle bir kimse kirden temizlenirse namaz kılan da küçük günahlardan öyle temizlenir.) [Buhari, Müslim, İ.Ahmed, Beyheki, Darimi, Taberani]
(Cebrail aleyhisselam, bana imamlık yaptı ve kendisi ile birlikte beş vakit salat [namaz] kıldım ve beş vakit salatla [namazla]emrolundum.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai]
(Farz olduğuna inanıp, rükû, secde, abdest ve vakitlerine riayet ederek beş vakit farz salata [namaza] devam edene Cennet vacib, Cehennem haram olur.) [Taberani]
(Beş vakit namazı, ilk tekbire yetişerek kırk gün cemaatle kılana Cennet vacibdir.) [Ebu Ya’la]
(Allah’tan korkun, beş vakit namazı kılın, [Ramazan ayında] oruç tutun, mallarınızın zekâtını, isteyerek verin, âmirinize itaat edin, böylece Rabbinizin Cennetine girin.) [Tirmizi]
(Allah için ibadetinizi ihlaslı yapın. 5 vakit namazı kılın, severek malınızın zekâtını verin, Ramazan orucunu tutun, Hacca gidin, böylece Rabbinizin Cennetine girersiniz.) [Taberani]
(Allahü teâlânın ilk farz kıldığı şey beş vakit namazdır. İlk ortadan kalkacak olan da yine beş vakit namazdır. İlk sorgu da beş vakit namazdan olacaktır.) [Hâkim]
(Kıyamette herkes korku içindeyken, korkmayan üç grup insandan biri, sırf Allah rızası için, her gün beş vakit namaza çağıran müezzindir.) [Taberani]
(Allahü teâlâ beş vakit namazı emretti. Güzel abdest alıp, bunları vaktinde kılanı, rükû ve huşularını tam yapanı affedeceğine söz verdi. Bunları yapmayan için söz vermedi. Onu dilerse affeder, dilerse azap eder.) [Ebu Davud, İbni Mace, Nesai, İ. Malik, İ. Ahmed]
(Beş vakit namaz, güzelce kılan için Kıyamette nur, delil ve kurtuluş olur.) [İbni Nasr]
(Hak teâlâ buyurdu ki: Beş vakit namazı farz kıldım. Şartlarına uyup, vaktinde kılanı Cennete koyacağıma söz verdim. Kılmayana verilmiş bir sözüm yoktur.) [İbni Mace, Ebu Davud]
(Beş vakit namaz ve Cuma namazı, gelecek Cumaya kadar ve Ramazan orucu, gelecek Ramazana kadar yapılan günahlara kefarettir. Büyük günah işlemekten sakınanların küçük günahlarının affına sebep olur.) [Müslim, İ.Ahmed]
(Mirac gecesi, elli vakit namaz farz oldu. Sonra beş vakte indirildi.)[Buhari, Müslim, İ. Ahmed]
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Bende söz ve hüküm asla değiştirilmez. Bu beş vakit namaz karşılığında elli vakit namaz sevabı vardır.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]
(Bir kadın, beş vakit namazı kılar, orucunu tutar, kendini yabancılardan korur ve kocasına itaat ederse, Cennete istediği kapıdan girer.) [İbni Hibban]
(Beş vakit namazı terk eden, Allah’ın hıfz ve emanından mahrum olur.) [İbni Mace]
(Herkes bozulunca, beş vakit namazı cemaatle kılana, her gün yüz şehid sevabı yazılır.) [İ.Nasr]
(Beş vakit namazı cemaatle kılan, Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer.) [Taberani]
(Beş vakit namazı kılan, Ramazan orucunu tutan, zekât veren ve büyük günahlardan sakınan herkese, kıyamette, Cennetin sekiz kapısı açılır. Dilediği kapıdan girer.) [Hâkim]
(Beş vakit namazlardan sonra yapılan dua kabul olur.) [Buhari]
(Beş vakit namaza devam edin, çünkü küçük günahlara kefaret olur.) [Taberani]
(Kitab ehli olan bir kavme vazifeli olarak gittiğin zaman, önce, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmeye davet et. Bunu kabul ederlerse, Allah’ın günde beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu da kabul ederlerse, Allah’ın kendilerine zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen zekâtı farz kıldığını söyle.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]
(Beş vakit namazı kılan, Ramazan orucunu tutan, zekâtını veren ve yedi büyük günahtan kaçan kimseye, Cennetin bütün kapıları açılıp,“Selamet ve emniyet içinde gir” denilir.) [Nesai]
Saçları dağınık biri [belki de İslamiyet’i öğrenmek için] gelip, Resulullah’a sordu:
(- Ya Resulallah İslam nedir?
- Günde beş vakit namaz kılmaktır.
- Beşten fazla değil mi?
- Hayır, nafile kılmak isteyen kılabilir. Bir de yılda bir ay Ramazan orucu vardır.
- Bundan başka, oruç yok mu?
- Nafile olarak tutmak isteyen tutabilir. Bir de zengin için malının zekâtı vardır.
- Bundan fazlası var mıdır?
- İsteyen nafile olarak sadaka verebilir.
- Vallahi ne fazla, ne de bundan noksan yaparım.
- Bunları yapan kurtuluşa erer.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai]
Bu kadar vesika karşısında, namaz iki vakittir demek zındıklığın daniskasıdır. Namaz vakitlerine, altı veya üç diyen sapıklar da vardır. Demek ki, Resulullah’ın bildirdiği esas almayınca herkes farklı bir yol tutuyor. Elde sağlam bir ölçü olmayınca, daha ne zırvalar çıkar
Hristiyanlık İle İslamiyet Omuz Omuza Gelmeyecektir / Gayrimüslim şehit olmaz
05 Ağustos 2010
Said Nursi’nin Ehli Sünnet’ten uzak , bozuk itikadına ve İslam’ı yıkma faaliyetlerine örnek olan bu hususu özünden ele alıyoruz.
İster herhangi bir dinden olsun, ister dinsiz olsun, bir gayrimüslim eğer ihtiyarsa, fakirse, zayıfsa, belalara maruz kalarak çok sıkıntı çekmişse, zulme uğramışsa veya iyi huyları varsa mesela mütevazı ise, insanlığa faydalı buluşlar yapmışsa, bunların hepsi küfrüne kefaret olur, hatta şehitlik mertebesine yükselir ve Cennete gider) diyor , Said Nursi…( Kastamonu Lahikası Mektup no: 75, s. 1615 )
Said Nursi’nin Orjinal İFADESİ İSE SÖYLEDİR :
“… Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:
“Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.
“Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
“O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
“On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş.Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.” Said Nursi’nin sözü burada bitti…
Said Nursi’nin sözleri zehirli birer yılan gibi cahil insanları sokmaya hazır nitelikte sinsice hazırlanmış.Öyle ki ; “Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek.” sözü başlıbaşına Dini İslam’ı yıkma faaliyetidir, hristiyanlığa hizmettir.Bu sözünden açıkça anlaşıldığı gibi Hristiyanlık Said Nursi tarafından hâla geçerli ve hükmünü yitirmemiş bir din olarak servis ediliyor ve İslamiyetle omuz omuza gelmesinden , yani iki dinin birleşmesinden bahsediyor.Said Nursi böylece akıl hocaları tarafından kendine ezberletilen dersini icrâ ediyor ve “dinler arası diyaloğun” temelini atıyor.Oysa ki İslamiyet son ve kıyamete kadar geçerli tek dindir.Geçmiş tüm dinler hükmünü yitirmiş Hak Teala tarafından yürürlükten kaldırılmıştır.Hz. İsa aleyhisselam Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın ümmeti olacak ve hükmü kaldırılmış hristiyanlığa değil SON DİN OLAN ve kıyamete kadar hükmü geçerli olan İslamiyete hizmet edecektir.
Ayeti Kerime Mealleri :
(Allah indinde hak din, yalnız İslam’dır.) [Âl-i İmran 19] (Başka dinler hak değildir.)
(Kim İslam’dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.)[Âl-i İmran 85] (İslam’dan başkası geçersizdir.)
(Allah, Resulünü, hidayet ve hak din İslamiyet’le gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed aleyhisselamın hak]Peygamber olduğuna şahit olarak Allah yeter.) [Feth 28]
(Müşrikler istemeseler de, İslam dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak için resulü Muhammed aleyhisselamı, [sebeb-i hidayet olan]Kur’an ve İslam diniyle birlikte gönderen Allah’tır.) [Saf 9]
(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3] (Allah’ın beğendiğini beğenmeyenlere ne demeli?)
(Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar,[İslam düşmanlığında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine]zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51]
Kafirlerin Şehitlik Meselesine gelince :
Bir gayrimüslim, ihtiyar genç, fakir zengin, zayıf kuvvetli olsun, ister sıkıntı içinde, ister refah içinde yaşasın, zalim veya mazlum olsun, mütevazı yahut kibirli olsun, cami ve çeşme gibi hayır hasenat yapsın, isterse bilgisayarı bulsun, iman etmedikten sonra bu yaptıklarına sevab alabilir mi, şehit olmasına ve Cennete girmesine sebep olur mu? İmanları olmadıktan sonra, bu bildirilen hususların Cennete gitmek ve şehit olmakla ne ilgisi var? İmansızın iyi amellerinin fayda vermeyeceğine dair âyet yok mudur?
Ehli Sünnete göre ise Efendimiz aleyhisselam’dan nakledildiğine göre bu konuda hüküm kat’i ve nettir :
Müslüman olmayanların hiçbir iyi ameline sevab verilmez. Doğruca Cehenneme giderler.
Bir âyet-i kerime meali:
(İslamiyet’in hükümlerini tanımayıp imanı inkâr edenin, yaptığı bütün [iyi] işler boşa gitmiştir; o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.) [Maide 5]
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Ahirette Cehennemden kurtulmak, yalnız Muhammed aleyhisselama uyanlara mahsustur. Dünyada yapılan bütün iyilikler ve keşifler, Onun yolunda bulunmak şartıyla ahirette işe yarar. Ona uymayanın yaptığı her iyilik dünyada kalır, ahiretinin yıkılmasına sebep olur. (1/184)
Kâfirin hiçbir iyiliği, hayratı, hasenatı, ahirette faydalı olmaz. Zulmen öldürülen kâfir, şehit olmaz, Cennete girmez. İmanı olmayanın hiçbir iyiliğine sevab verilmez. (Berika, İ. Ahlakı)
Allahü teâlâ, Cennete girmek için, önce Müslüman olma, yani iman etme şartını koymuştur. Müslüman değilse, iyi işleri faydasızdır. İyi işlere, ibadetlere sevab verilebilmesi için, düzgün iman sahibi olmak gerekir. Bid’at ehli bile, Müslüman olduğu halde, ibadetlerine sevab alamaz. Nerede kaldı ki, gayrimüslimler iyiliklerine sevab alıp da Cennete girsin!
Gayrimüslim, hangi dinden olursa olsun, Müslüman olmayan yani kâfir olan demektir. Kâfirin, hiçbir iyiliğine sevab verilmez; cami, çeşme yaptırsa, namaz kılsa, oruç tutsa hiç sevab alamaz. Zengin fakir, genç ihtiyar, zalim mazlum olmasına bakılmaz.
Üç âyet-i kerime meali şöyledir:
(İmansızların yaptıkları faydalı işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Ahirette o işlerin hiçbir faydası olmaz.)[İbrahim 18]
(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecektir.) [Tevbe 17]
(Kâfir olarak ölenlerin yaptıkları işler, dünyada da, ahirette de boşa gider.) [Bekara 217]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Cennete ancak Müslüman girer.) [Buhari]
(İmanı olmayan Cennete girmez.) [Tirmizi]
Said Nursi Ebced Hesapları ile Ayetleri Tahrif Ediyor / Ayetler Said Nursi’yi Bildiriyormuş !
19 Haziran 2010
Risale-i Nur’un doğruluğuna ve değerine, Allah Kur’an-ı Kerim’de; Peygamber Aleyhisselam Hadis-i Şerifinde ; Hazreti Ali Efendimiz ve birçok ulema kasidelerinde, kitaplarında “imza basmış”lardır.(Çeşitli risalelerde bu iddia aynen yer alıyor. Yeri geldikçe örnekler verilecek.)
Said-i Nursi’ye göre:Allah Kur’an-ı Kerimin çeşitli ayetleriyle Risale-i Nur’u (!) haber vermiştir.
Ve Said-i Nursi, ayetleri kendine göre şöyle açıklıyor:
‘”Allah göklerin ve yerin nurudur’ anlamındaki bir cümleyle başlayan nur âyetindeki nur, risale-i nur’dur.”
Bu ayet, Said-i Nursi’ye göre; Risale-i Nur’a 10 parmakla işaret ediyormuş.22
Ayetin Türkçe meali şöyledir:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.
“O’nun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu, ne yalnız doğuda ve ne de yalnız baüda bulunan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile yağın kendisi aydınlatacak olur. Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini, nuruna kavuşturur. Allah insanlara örnekler verir. O, her şeyi bilir.”23
Said-i Nursi’nin Cifır yoluyla yaptığı yoruma göre; bu ayetin anlamı şöyle oluyor:
“Allah’ın Nuru olan Risale-i Nur, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık, bir cam içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Risale-i Nur ne yalnız doğunun, ne yalnız batının malıdır. O, bereketli bir zeytin ağacı gibi olan Said-i Nursi’den ya da doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’den yakılır. Risale-i Nur, hiçbir aydınlatma kaynağı olmasa bile aydınlatır. Risale-i Nur, bir elektrik gibidir. Risale-i Nur, nur üstüne nurdur. Allah dilediği için Said-i Nursi’yi Nur’una kavuşturmuştur.”24
Said-i Nursi diyor ki:
“Bu âyete göre: Risale-i Nur da, onun yazan da ateş dokunmadan yanan bir elektriğe benzer.
“Risale-i Nur neden bir elektriğe benzer? Çünkü O, ne doğunun bilgilerinden, ne de batının felsefe ve fenlerinden gelmiştir. O, Doğunun da Batı’nın da üstünde bulunan, Kur’an-ı Kerim’in geldiği yüce arş mertebesinden alınmıştır.”25 (Ek: 4)
Said-i Nursi, Asa-yt Musa (Meyvenin üçüncü meselesi Emirdağ çiçeği, Arap harfleriyle teksir), s.86.
Nûr Suresi, ayet 35.
Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.58-59.
Aynı kitap, s.60, sat.3-6. (Ek: 4)
Said-i Nursi, kendisinin neden elektriğe benzediğini de açıklarken aynen şöyle diyor:
“Risale-i Nur Müellifi (yani kendisi) de ateşsiz yanar! Tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır Âlim olur.”26 (Ek: 5)
Yani Said-i Nursi’ye göre, ayetle işte bu anlatılıyor.
Said-i Nursi, daha sonra: “Ancak 15 yılda okunabilecek kitapları, sadece 3 ayda okuduğunu” yazıyor.27
Yani demek istiyor ki: “-Elektrik, ışığını herhangi bir yerden almadan nasıl yanıyorsa; ben de herhangi bir kimseden ışığını almadığım bir ilim tahsil etmiş bulunuyorum. 3 ay gibi kısa bir zamanda ancak 15 yılda okunabilecek kitapları okuyup öğrenmiş olmam bunu gösterir. Ben, ışığımı görünmez bir kaynaktan alıyorum. Tıpkı elektrik gibi.
Yine Said-i Nursi’ye göre: “Bu âyet, Said-i Nursi ve Risale-i Nur’a işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda; gerek Risale-i Nur’un ne zaman yazılıp meydana getirileceğini, ne zaman yayılıp dünyayı aydınlatacağını, hatta adının ne olacağını, hangi bölümlerden meydana geleceğini, bölümlerde neler bulunacağını; gerek bu kitabın yazarının kim olacağını, yazarın ne zaman dünyaya geleceğini, adının hatta lakabının ne olacağını, çocukluk devresinin nasıl geçeceğini, ne zaman Arapça’ya başlayacağını ve sonra hangi yoldan âlim olacağını da anlatıyor. Bunların hepsi, bu âyette bildiriliyormuş.”
Hûd Suresi’nin 110. ayetiyle de Risale-i Nur’a. işaret ediliyormuş.
Bu ayetle Said-i Nursi’ye sesleniyor ve dolayısıyla Risale-i Nur doğrultusunda hareket etmesi isteniyor kendisinden, ayetin Türkçe meali şöyledir:
“-Sana nasıl buyuruyorsa o çizgide yürü.”
26 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), sat. 13-14. (Ek: 5)
27 Aynı kitap, s.60.
28 Aynı kitap. s.62.
Said-i Nursi’ye göre:
“Bu âyet, Risale-i Nur’un doğmasına yarayacak ilimlerin, kendisi tarafından ne zaman okunmaya başlanacağını ‘Cifır’ yoluyla haber veriyormuş.”28
Hûd Suresi’nin bu özeti Risale-i Nur’un doğrultusuna işaret ediyormuş. 29/’
Yani Allah Said-i Nursi’ye seslenerek şöyle diyormuş:
“Sen, Risale-i Nur’un çizgisinde, istikametinde ol.”
Ankebût Suresi’nin 69. ayetiyle de, Risale-i Nur’a. işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe meali şöyledir:
“Onlar ki bizim uğrumuzda Cihad yaptılar, onları dosdoğru yolumuza ileteceğiz.”
Said-i Nursi’ye göre, “bu âyet, Cifır yoluyla, Said-i Nursi’nin besmeleye başladığı bu birinci yaşama girdiği tarihe de işaret ediyor. Bir yandan buna işaret ediyor, bir yandan da; Said-i Nursi’nin bir mücahit olarak ortaya çıkacağı tarihi gösteriyor.”30
Hicr Suresi’nin 87. ayetiyle de Risale-i Nur’a işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“And olsun ki sana her zaman tekrarlanan yedi âyetli fatihayı ve büyük Kur’an’ı verdik.”
Bu ayet hem Fatiha suresine, hem de onun bir aynası durumunda olan Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Şu halde Said-i Nursi’ye göre ayetin anlamı şu demek oluyor:
“-Ey Said-i Nursi, sana Kur’an’ın Ünlü 7 temelini parlak bir şekilde isbatlayan ve Fatihanın, nuruna mazhar bir aynası olan Risale-i Nur’u verdik. “31
En’âm Suresi 120. ayetiyle de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“-Yahut ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine halk içinde dolaşıp yayacağı bir nur verdiğimiz kimse, hiç çıkmayacağı bir karanlıkta bulunan kimseye mi benzer?..”
“Said-i Nursi, Risale-i Nur gelmezden önce bir ölü gibiydi. Ama Risale-i Nur gelince onunla dirildi. Sonra yine Said-i Nursi, Dünya Savaşı’nda, maddi ve dehşetli bir ölümden “harika” bir şekilde kurtuldu. Bir de, Felsefe ve gafletten gelen manevi bir ölümden kurtuldu…
“Bu âyet, Said-i Nursi’nin birinci doğum yıldönümüne de işaret eder. Kısacası: Bu âyet, birçok ‘tabaka’lar içinde bir ‘işaret tabakasından, Risale-i Nur’a, onun yazarına, yazarın yaşadığı yüzyıla ve Risale-i Nur’un yazılmaya başladığı zamana işaret, hatta delalet yoluyla bakar.”32
Bakın daha ne açıklamalar yapıyor, Said-i Nursi:
“Bu âyetin kuvvetli işaretini hem güçlendiren, hem de güzelleştiren 3 münasebet birden Ramazan’da kalbime geldi. Kesin bir kanaat verdi ki, ‘Ölü İken’ sözüne tam münasip olan Said’dir. Bu âyetin, Risale-i Nur’un Tercüman’ı olan Said-i ‘ölü iken’ sözüyle nitelemesinin hikmeti odur ki: Ölüm muammasını ve tılsımını o açmış. Ölümün dehşetli yüzünün altında, iman ehline çok uysal ve güleç bir nurlu hakikat bulunduğunu keşfedip isbat etmiş. Ve ölümle dolu fani hayatta boğulan sapıklara ebedi hayat dolu bir geçici ve zahiri ölümle karşı koyar… Sapıklar, meşru olmayan arzularının helâl görmesiyle süslenirken, Risale-i Nur ölümü karşı çıkarıp, hayatın tadını da, süsünü de paramparça eder… İşte bunun içindir ki, ölümün bu büyük hakikati, Risale-i Nur’da son derece önemli ve geniş bir yer almıştır. Hattâ çoğu saldırılarında, ölümü elinin altında tutup, sapıkların başına vurur. Akıllarını başlarına getirmeye çalışır.
“İkinci anlatacağım münasip şey:
“Tarikatçıların, özellikle Nakşilerin 4 temel ilkelerinden en başta gelen ölüm rabıtası’dır.
“Bu ölüm rabıtası, eski Said-i Yeni Said’e çevirmiştir ve her düşünce hareketinde yeni Said’e yoldaş olmuştur.”33
Said-i Nursi şöyle devam ediyor:
“Öyleyse âyetin özel işaretine tam tamına uyan biri varsa o da Said-i Nursi’dir. Onun sabrı, doğruluğunun bir kerameti’dir.
“Ben namazdan sonra bu açıklamayı yazarken, S iddik Süleyman’ın Halefi: Emin, Sümri’nin, bu âyetiyle ilgili parçayı aldığını ve Ra-mazan’ın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Yazdığımı Emin’e gösterdim. Şaşırarak: ‘Bu, hem Sabri’nin, hem de Risale-i Nur’un bir kerametidir’ dedi. Bu âyetteki Kur’an muvazenesini düşünürken, Hûd süresindeki: Onlar ki mutsuz oldular… bölümüne karşılık olarak: (Ve onlar ki, Said oldular. İşte onlar Cennettedirler! Mutlaka Cennete girecekler!) âyetindeki muvaze-ne=uygunluk aklıma geldi, dikkatimi çekti…
“Sabri’nin mektubu yoldayken, yani daha bana gelmeden önce; o mektubun manevi etkisiyle bu âyeti düşünürken şu sonuca vardım:
“Risale-i Nur’un bu derece kuvvetli Kur’an işaretlerine ve şakirtlerinin bu kadar değerli Kur’an müjdelerine ve en ulu kişilerin iltifatlarına mazhar olmasının sırrı ve hikmeti vardır. Bu sır ve hikmet de, karşılaşılan belanın büyüklüğü ve korkunçluğudur. İşte bu yüzden; Risale-i Nur, Hiçbir eserin erişemiyeceği bir kutsal takdir almıştır Kur’an ‘dan…
“Kur’an işaret eder ve müjdeler ki; Risale-i Nur’un dairesi içine girenler, tehlikede olan imanlarını kurtarırlar. Bu imanla kabre girerler ve cennete girecekler… “34 (Ek: 6)
Hadîd Suresi’nin 28. ayetiyle de Risale-i Nur’a işaret ediliyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“Ve Allah size bir nur yaratsın ki, siz o nur’la yürüyesiniz.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu Nur da; Risale-i Nur’dur.” O zaman ayetin anlamı şu demek oluyor:
“—Ve Allah size yolunuzu aydınlatan, yürümenizi sağlayan Risale-i Nur’u verecek.”
Yunus Suresi’nin 82. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“-Ve Allah hakkı, kelimeleri’yle yerine getirecektir.”
Said-i Nursi’ye göre; “Bu âyetteki ‘Kelimeler’ sözüyle, Risale-i Nur anlatılmak isteniyor. Risale-i Nur bütünü içindeki ‘Sözler’ adlı Risale’nin Arapça karşılığı da ‘Kelimeler’dir.” Öyleyse ayetin anlamı şu oluyor:
“Ve Allah, kelimeleri yani Risale-i Nur’la hakkı yerine getirecektir.”
En’âm Suresi’nin 161. ayeti de Risale-i Nura işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“De ki, Rabbim beni, doğru yoluna iletti.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetteki ‘doğru yol’ sözüyle de, Risale-i Nur anlatılmak istenmektedir. Sonra bu âyette Cifır yoluyla öyle bir tarihe işaret ediliyor ki, bu tarih Risale-i Nur yazarının, Nurları hazırlamaya çalıştığı, tahsil yaptığı tarihe denk geliyor.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“—Ey Said-i Nursi de ki, Rabbim beni doğru yol olan Risale-i Nur’a kavuşturdu.”
Lokman Suresi’nin 22. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“İyilik yaparak kendini Allah’a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur…”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyette sözü edilen ‘en sağlam kulp’, Risale-i Nur’dur.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor: “Kim iyilik yaparak Risale-i Nur okursa o, en sağlam kulpa sarılmış olur.”
“Kime hikmet verildiyse, ona hayırdan çok şey verildi demektir.”
“Allah onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Ve onları arıtır.”
“Sizi arıtır ve size kitabı ve hikmeti öğretir” anlamındaki ayetler de Risale-i Nur’a işaret ediyorlarmış.
Said-i Nursi’ye göre; “Âyetlerde belirtilen ‘Hikmet’ sözüyle anlatılmak istenen, Risale-i Nur’dur.”
Buna göre ayetlerin anlamları şu oluyor:
“Kime Risale-i Nur verildiyse, ona hayırdan çok şey verdi demektir.”
“Allah onlara kitabı ve Risale-i Nur’u öğretir. Ve onları arıtır.”
“Allah sizi arıtır ve size kitabı ve Risale-i Nur’u öğretir.”
Âli İmran suresinin 7. âyeti de Risale-i Nur’a ve Nurculara işaret edermiş, bu âyetin Risale-i Nur ve Nurcularla ilgili kısmı;
“O’nun yorumunu bir Allah, bir de ilimde ileri gitmiş olanlar bilirler.” anlamındaki cümleymiş.
Said-i Nursi’ye göre: “Âyetteki ‘ilimde ileri gidenler’ sözüyle anlatılmak istenen; Risale-i Nur ve onun şakirtleri, yani Nurculardır.”
Buna göre ayetin anlamı şu oluyor:
“O’nun yorumunu bir Allah, bir de Risale-i Nur ve Nurcular bilir.”
Nisa Suresi’nin 173. ayeti de Risale-i Nur’a. işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“Ey insanlar, size Rabbinizden bir delil geldi. Ve size açık bir nur indirdik.”
Said-i Nursi’ye göre: “Burada sözü edilen Nur da, Risale-i Nur’dur.” O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“Ey insanlar, size Rabbinizden bir delil geldi. Ve size apaçık bir nur olan Risale-i Nur’u indirdik.”
“İnanan-iman edenlere, hidayet kaynağı ve her türlü dertlerine şifa verdik” anlamındaki âyet de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Said-i Nursi’ye göre; “Kur’an nasıl bir hidayet kaynağı ve dertlere şifaysa; Risale-i Nur da öyle hidayet kaynağı ve dertlere şifadır.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“—İnanan-iman edenlere, hidayet kaynağı olan ve her derde şifa veren Kur’an-ı Kerim’i ve Risale-i Nur’u verdik.”
Tevbe Suresi’nin 130. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş. Ayetin Türkçe meali:
“-Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Ona güvendim ve ona dayandım.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyet, Risale-i Nur kitaplarından olan işaret-ül İcaz adlı kitabın yazıldığı tarihi gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı’nin başlangıcı sayılan olaylar meydana geldiğinde, hiç kimseden yardım görmeden nurların yayıldığına işaret ediyormuş.”
Buna göre ayetin anlamı şu oluyor:
“Ey Risale-i Nur, eğer senden yüz çevirirlerse de ki; Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. O’na güvendim ve O’na dayandım.”
“Şüphesiz, Allah’ın askerleridir galip olanlar” anlamındaki ayet de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetteki Allah’ın askerleri’ sözünün kapsamında özellikle, Risale-i Nur Şakirtleri vardır. Âyet, Risale-i Nur Şakirtlerinin bir zaman hapse girmelerine karşılık, manevi yönden galip olduklarına işaret ediyor ve tesellide bulunuyor.”
Nursi’ye göre;
“Risale-i Nur Şakirtleridir. Galip olanlar.”
Ayetin Türkçe meali:
“Onlar ki O’nun birlikte inandılar, iman ettiler. Onların nurları, önlerinden ve sağlarından koşuşmaya ve uçuşmaya başlar. Yani nurları çevrelerine saçılır. Onlar o zaman, -Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! derler.”
Said-i Nursi’yi göre; bu ayette de, özellikle Risale-i Nur şakirtleri, yani Nurcular anlatılmaktadır.
Nursi’ye göre; ayetin anlamı şu oluyor:
“Said-i Nursi’yle birlikte inananlar ve ifnan edenlerin nurları çevrelerine saçılır. O zaman onlar, -Ey Rabbimiz nurumuzu tamamla ve bizi bağışla! diye dua ederler.”
İsrâ Suresi’nin 82. ayeti de Said-i Nursi’ye göre; Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.
Ayetin Türkçe meali:
“-Biz Kur’an’ı imanlara rahmet ve şifa olsun diye indiririz.”
Said-i Nursi’ye göre; “Risale-i Nur da, ‘Kur’an’ın semasından indiği için’, bu âyette Risale-i Nur da anlatılmaktadır.” O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“…Biz Kur’an-ı Kerim!i ve O’nun semasından gelen Risale-i Nur’u, inananlara rahmet ve şifa olarak indirdik.”
“Yunus”, “Ra’d”, “Hicr”, “Şuarâ”, “Kasas” ve “Lokman” surelerinin başlarında bulunan “-İşte bunlar, kitabın ayetleridirler!” anlamındaki ayetler de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş…
Said-i Nursi’ye göre; “Bu yüzyılda Risale-i Nur denilen 33 adet söz, 33 adet mektup, 31 adet Lem’alar; bu zamanda kitab-ı mübindeki âyetlerin âyetleri’dirler.”35
Yine Said-i Nursi’ye göre ayetteki: ‘”İşte bunlar’ sözüyle, Risale-i Nur’un parçaları anlatılmak isteniyor.”
O zaman ayetin anlamı şu oluyor:
“-İşte bunlar, yani Risale-i Nur’un parçaları olan: 33 adet söz, 33 adet mektup ve 31 adet Lem’alar; Allah’ın kitabının ayetleridirler!”
Kalem (Nun) Suresi’nin 32. ayeü de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş… Ayetin meali:
“Belki Rabbimiz, daha hayırlısına çevirerek bundan daha iyisini bize verir.”
Said-i Nursi’ye göre;“Risale-i Nur’un yazılması ve yayılması sırasında çok olağanüstü olaylar oldu. Yazarına, yani Said-i Nursi’ye büyük sıkıntılar verildi. O sırada, ‘Küçük bir mescid’ine de ilişildi!’ İşte o zaman Risale-i Nur şakirtleri ‘Güçlü bir rica’ ve yakarışla Allah’a yalvardılar: ‘Ya Rab! Bu korkunç Rü’yayı hayre çevir!’ dediler. Herkes umutsuz bulunurken, Risale-i Nur şakirtleri, umud’lu oldular ve Müslümanların morallerini güçlendirdiler. Onun için de Allah dileklerine göre daha hayırlısını verdi. İşte âyette, bu olaya işaret ediliyor.”
Buna göre ayetin anlamı şu oluyor:
“Risale-i Nur şakirtleri dediler ki: Umarız ki Rabbimiz, bundan daha iyisi, hayırlısını bize verecek.”
Zümer, Câsiye, Ahkaf surelerinin başlarında bulunan “-Kitabın indirilişi, aziz ve hâkim olan Allah’tandır” anlamındaki ayetler de Risale-i Nur’a işaret ediyorlarmış…
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetlerde Risale-i Nur’un adına kendisine, ne zaman yazılacağına ve ne zaman yayılacağına Cifır yoluyla işaret ediyor. Çünkü Risale-i Nur, Kur’an Semasından ve âyetlerin yıldızlarından inmiştir.”36 (Ek: 7)
“İndirilen kitapla hem Kur’an-ı Kerim, hem de Risale-i Nur anlatılmak isteniyor.”37
“Kitabın indirilişi” sözü, ebced hesabıyla, “Risalet-ün-Nur” adının sayı değerine, çok az bir farkla denk geliyor.”38
Nursi’ye göre; ayetlerin anlamı şöyle oluyor:
“Kur’an-ı Kerim’in ve Risale-i Nur’un indirilişi, aziz ve hakim olan Allah’tandır.” .
Secde Suresi’nin 1. ve 2. ayetleri de Risale-i Nur’a. işaret ediyorlarmış… Ayetlerin mealleri:
“Hamim, Rahman ve Rahim olan Allah’ın indirişidir.”
Said-i Nursi’ye göre; “indiriliş” “sözünün sayı değeri de, Risale-i Nur’un sayı değerine denk geliyor. Ebced hesabıyla ve cifır yoluyla bu sonuç elde ediliyor. O zaman, ayetlerin anlamları şu demek oluyor:
“Kur’an-ı Kerim ve Risale-i Nur, Rahman ve Rahim Olan Allah ‘ın bir indirişidir.”
“Onlar isterler ki, Allah’ın Nuru’nu ağızlarıyla söndürsünler. Oysa, inanmayanlar hoşlanmasalar bile Allah nurunu tamamlayıcı ve parlatıcıdır” anlamındaki âyet de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş…
Said-i Nursi’ye göre; “bir yabancı ülkenin sömürgeler bakanının, Kur’an’ın nurunu söndürmeye çalışmasına karşılık, kendisinin ortaya atıldığına ve o nur’u parlattığına işaret ediliyor.”
Yani Said-i Nursi olmasaymış, “o sömürgeler bakanı, Allah’ın Nur’unu söndürecekmiş. İşte o Nur, hem Kur’an-ı Kerim’dir, hem de Risale-i Nur’dur.”39
“Risale-i Nur’un 129 parçası, Kur’an’dan uzanan elektrik telinin ucuna takılan 129 elektrik lambası gibidir.”40
Nursi’ye göre; anlam şöyle oluyor:
“-Onlar isterler ki Allah’ın Nur’u olan Kur’an’ı ve Risale-i Nur’u ağızlarıyla söndürsünler. Oysa inanmayanlar hoşlanmasalar bile, Allah gerek Kur’an’ı ve gerek Risale-i Nur’u tamamlayıcı parlatıcıdır.”
36 Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.76, sat.9-10. (Ek: 7)
38 Aynı kitap, s.78.
İbrahim Suresi’nin 1., Sâd Suresi’nin 29. ayetlerinde de Risale-i Nur’a. işaret ediliyormuş…
Ayetlerin Türkçe meali :
“Bu öyle bir kitaptır ki, insanları karanlıktan ışığa çıkarasın diye sana indirdik.”
Said-i Nursi’ye göre; “bu âyetlerdeki Nur, yani ışık sözüyle anlatılmak istenen yine Risale-i Nur’dur.” Ve bu âyetlere Said-i Nursi şu anlamı vermektedir:
“Bu öyle bir kitaptır ki, sen onunla insanları Risale-i Nur’un ışığına çıkarasın diye onu sana indirdik. ’41
Fussilet Suresi’nin 33. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş.Ayetin meali:
“Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve ben Müslümanlardanım diyen kimsenin sözünden daha güzel ne olabilir!?”
Said-i Nursi’ye göre: “Hiçbir sözün kendisininkinden daha güzel ola-mıyacağı ‘Söz’, Risale-i Nur Külliyatı’ndan olan ‘Sözler’ adlı Risale yani kitaptır. Âyetle, işte bu kitap anlatılmak istenmiş ve övülmüştür.”
Said-i Nursi, ayetin kelimelerinden sayılar çıkarıyor ve bir tarih meydana getiriyor. Ayetle, o tarihte “her sözden daha güzel bir söz” bulunduğuna işaret edildiğini anlattıktan sonra şöyle diyor:
“-Demek ki; biri, o tarihte son derece güzel sözlerle meydana çıkacak, sözlerinin güzelliği ile halkı büyüleyecek. Bu özellikse bu zamanda; Risale-i Nur’un sözler adlı: San’at, güzellik, tesir, büyüleyicilik yönünden yüksek bir mertebede bulunan Risalenin kelimelerinde ve güçlü sözlerinde bulunur. Demek ki, bu âyet işaret anlamı ile, Risale-i Nur’u övmektedir.”42
Said-i Nursi’ye göre; ayetin anlamı şöyle oluyor:
“Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve ben Müslümanım diyen Said-i Nursi’nin: Sözler adlı kitabından daha güzel ne olabilir?”
Nisa Suresi’nin 42. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş… Ayetin meali:
“-Eğer hasta olur, yahut yolculuk yaparsanız, ya da herhangi biriniz büyük abdestini yapar veya kadınla cinsi birleşmesi olursa işte o zaman suyu bulamadığında – temiz toprakla teyammüm etsin.”
Said-i Nursi’ye göre:
“Bu âyetteki ‘Temiz Toprak’ sözüyle, Risale-i Nur’a işaret edilmiştir. Âyetin işaret anlamı şöyledir: Yüce Allah diyor ki: 1357 yılında; Manevi Ab-ı Hayât’ın kaynakları kapatıldığı zaman, temiz toprağa yönelin! Onda bir yaşayış kaynağını ve nur madeni bulursunuz.”
“Bu âyetin özellikle Risale-i Nur’u anlattığını gösteren iki delil vardır.”43
Said-i Nursi bu iki delili, uzun uzun anlatır kitapta.44
İbrahim Suresi’nin 24. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş…
Ayetin Türkçe meali:
“-Görmez misin Allah nasıl örnek veriyor: Temiz ve güzel bir gözü, güzel bir ağaca benzetiyor. Öyle bir ağaç ki, kökü yerde dallan da gökte bulunur.”
Said-i Nursi’ye göre:
“Bu âyetteki: ‘Güzel bir söz’ ifadesiyle anlatılmak istenen, Risale-i Nur’dur. ‘Güzel ağaç’ sözüyle de Risale-i Nur anlatılmak istenmiştir. Kur’an gibi, Risale-i Nur’un da kökü yerin derinliklerinde, dallarıysa yücelerde bulunur.”45
Said-i Nursi’ye göre, ayetin anlamı şu demek oluyor:
“Görmez misin Allah nasıl örnek veriyor: Temiz ve güzel bir söz olan Kur’an ve Risale-i Nur, güzel bir ağaç gibidir. Öyle bir ağaç ki, onun kökü yerin derinliklerinde, dalları da göklerde, yücelerde bulunur.”
Enbiyâ Suresi’nin 107. ayeti de Risale-i Nur’a işaret ediyormuş… Ayetin Türkçe meali:
“Seni ancak rahmet olarak gönderdik âlemlere.”
Risale-i Nur şakirtlerinden birinin kaleme aldığı bir şiirde; “Risale-i Nur, âlemlere rahmet olarak nitelendirildiği”ni gören Said-i Nursi, bu ayeti ele alıyor ve nur şakirdi yani Nurcunun görüşüne katılarak: “-Evet, Risale-i Nur âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir”, anlamına gelen bir açıklamada bulunuyor.46
Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.87.
Aynı kitap, s.90.
Aynı kitap, s.94.
Aynı kitap, s. 131.
Said-i Nursi’ye göre; ayetin anlamı şu oluyor:
“-Ey Risale-i Nur, biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
“Risale-i Nur’u, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah imzaladığı gibi, başta Hazreti Muhammed olmak üzere: Hazreti Ali, Abdülkadir Geylâni, Muhyiddin-i Arabî ve öteki ulu kişiler de ‘imza basmışlardır’ Risale-i Nur’a.”47 ( Bazı şakirdlerinin diline dolanan başka düzmeceler de mevcut, İmam-ı Rabbani Hazretlerinden de ruyada icazet aldığı yalanını savuruyorlar.Oysa ki Said Nursi 1000 yılın yenileyicisi büyük Hazretten bir tane nakil yapmamakta ve O’nun izinde gitmediğini yazılarının tamamında açıkça göstermektedir.Oysa İmam-ı Rabbani Hazretleri Müctehid olmasına rağmen Henefi Mezhebinde idi ve kıymetli Mektubatında defalarca Ehli Sünnetten kıl ucu kadar ayrılmanın felakete sebep olacağını bildirmektedir.)
İşte Said-i Nursi , kendi kitabı olan Risale-i Nur’dan böyle söz ediyor. Neden mi böyle söz ediyor? Said-i Nursi buna şöyle cevap veriyor:
“Ben Risale-i Nur’u, övmekle, ondan överek söz etmekle aslında Kur’an’ı övmüş oluyorum. Çünkü Risale-i Nur, Kur’an’ın en güçlü bir tefsiridir. Hattâ ondaki olanlar, Kur’an’daki olanlardan sızmış, süzülmüş şeylerdir. Onun için Risale-i Nur’u haklı olarak övüyorum.”48
İşte Said-i Nursi’ye göre, Said-i Nursi budur. Böyle bir ulu kişi (!) dir. Kendisini böyle tanıtıyor Said-i Nursi.
Binlerce Tefsir , Kelam , Ehli sünnet alimlerinin bir tanesi yukarıda yazdığımız ayetleri Said Nursi gibi tefsir etmemişlerdir. Ehli Sünnet uleması Efendimiz aleyhisselamın bildirdiği bilgilere sadık kalmış müslümanlara aynen bu bilgileri nakletmişlerdir.Kendi düşüncelerini dine karıştırmamışlardır.Bu da şu demektir. Efendimiz aleyhiseelam Allahü Teala’nın Resulü olduğu halde yukarıda zikredilen ayetleri Eshabından ( aleyhimürrıdvan ) ve ümmetinden elbetteki gizlemedi , peki dinin sahibi Yüce Resul , Ayetleri bu şekilde açıklayıp bildirmediğine göre ve onun varisleri olan Ehli sünnet alimleri bu şekilde nakletmediğine göre Said Nursinin bu tahrifatına ve yoldan çıkmışlığına kim göz yumabilir , kim bunu masum bir hata olarak kabul edebilir.Bir insanın, kendisinden böyle söz etmesi, kendisini böyle tanıtması için akıl ve ruh hastası, veya maksatlı olması gerekir. Acaba bu ihtimallerden hangisi doğrudur? Yoksa ikisi de doğru mudur? Bu noktalar üzerinde ileride daha çok durup, açıklamalar yapmaya çalışacağız !
Said Nursi Mason Efgani’nin Siyasi Fikirlerini Tanımak Şerefine Kavuşuyor
24 Temmuz 2010
Bu yazımızda öncelikle Cemaleddin Efgani ve Abduh’un masonluğunun vesikalarını paylaşmakta yarar görüyoruz.Böylece Said Nursi’nin akıl hocalarının kimler olduğunu ve bunların İslam Alimi kılığında , insanların itikadlarını hangi yöntemlerle bozup dinsizliğe sürüklediğini daha net görme imkanına kavuşacağız.Resmin bu parçalarını da tabloya yerleştiren , vicdan sahibi aklı selim insanlar göreceklerdir ki ; Efgani , Abduh , Mevdudi , Seyyit Kutup ve Said Nursi bir çok konuda ortak hareket ediyor , aynı konuları sinsice işliyor, aynı fitneleri körüklüyorlar.Aynı davaya hizmet ediyorlar.Dava ise müslümanları dinsizleştirmek ! Yüce Dinimiz İslam’ı reformlarla bozmak ! Ehli Sünnet itikadını yıkmak ! Ehli Sünnet âlimlerine olan itimadı ortadan kaldırmak ! İnsanları , bozuk ve yanlış inançlar içerisinde cehalet karanlıklarına mahkum edip Masonluk ideolojisine hizmet eder halde tutmak , hürriyet ve özgürlük adı altında kendi nefislerinin arzularına kul yapmak !
Kısaca Efgani’ye ve Abduh’a değinelim :
Beyrut mason locası başkanı diyor ki:
(Mısır’da Efgani’den sonra mason locası başkanı olan imam Abduh masonluk ruhunu yayarak çok hizmet etti.) [Daire-tül-mearif-ül-masoniyye]
Efgani’den sonra Abduh da masonluğa çok yardım etti. (Les franco-maçons)
Büyük İslam âlimi 14. asrın müceddidi olan seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:
(Abduh İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış İslam düşmanlarına satılmış sonunda mason olarak İslamiyet’i içerden yıkan azılı mülhidlerden olmuştur.)
İngilizler yüzyıllardır İslam ülkelerini binlerce Müslümanı ve din adamlarını aldatarak mason yapmış insanlığa yardım kardeşlik gibi laflarla dinden çıkmalarına dinsiz olmalarına sebep olmuştur. İslamiyet’i büsbütün yok etmek için bir çok paşa maşa olarak kullanılmıştır. Mesela Mustafa Reşit Paşa Ali Paşa Fuat Paşa ve Mithat Paşa Talat Paşa gibi masonlar İslam devletlerini yıkmakta kullanıldıkları gibi Efgani ve Abduh gibi masonlar ve yetiştirdikleri [Reşit Rıza gibi] çömezler de İslam bilgilerini bozmaya yok etmeye alet olmuşlardır.
Abduh da üstadı Efgani gibi mason olmuş mucizeleri inkâr etmiş sahih hadislere uydurma damgası vurmuş Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını söylemiştir. Abduh yabancılar tarafından destek görmüştür.
Dr. Muhammed Reşad, dört yüzün üstünde önemli kaynaktan hazırladığı Efgani Etrafında Makaleler isimli kitabında özetle diyor ki:
Çok önemli bir kaynak olan Sicilli Osmanide Efgani’nin İranlı bir Şii olduğu belirtilmektedir. Manastırlı Naibi efendi ve o devrin Şeyh-ül-İslamı, büyük âlim Hasan Fehmi efendi tarafından kâfir olduğuna fetva verildi. Afganistan hakkında Ruslara casusluk da yapan, dinine ve vatanına hıyanet etmekten çekinmeyen Efgani, mason olmadan önce de, hiç bir zaman masonluğu kötülememiştir. Hatta dehrilere [dinsizlere] yazdığı reddiyede masonluktan hiç bahsetmemesi manidârdır. Gittiği her yerde, sicilli masonlar tarafından himaye görmüş, İngiliz masonları ile de işbirliği yapmıştır. Birden fazla mason locasına kayıtlı olan Efgani, Mısır’daki İskoç locasından kovulmuşsa da, kendisi bizzat mason locası kurmuş, çömezleri bu locaya girmiştir. Edward Brown, Efgani’nin özel mason eldiveni ile bir resmini neşretmiştir.
Efgani, hem Türkçü, hem İslamcı görünmeyi başarmıştır. Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, A. Agayef hep Efgani’den destek görmüştür. Mesela M. Emin Yurdakul’un, “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” şiirini Efgani çok beğenmişti. O zamanki İslamcı Sebilürreşad dergisi, ırkçılığı tenkit eden makaleler neşrederken, ırkçılar da, Efgani’nin ırkçılığı öven makalesini tercüme edip yayınlayınca İslamcıların sesleri, solukları kesilmişti. Efgani, makalesinde diyordu ki: “Irkçılık dışında saadet yoktur. İnsanları birbirine bağlıyan iki bağ vardır: Biri dil, biri de din birliğidir. Dil birliği, ırk ve milliyet birliği demektir. şüphesiz, bu birliğin dünyadaki beka ve sebatı dinden daha devamlıdır.”
Ahmet Davudoğlu da diyor ki:
1355 numara ile Şarkın Yıldızı Locasına kayıtlı bir mason olan, İslam’a duyduğu güvensizliği açığa vurmaktan çekinmeyen ve Peygamberlik sanatlardan bir sanattır diyen Efgani, bir ilim adamı değil, siyasetle uğraşan bir nankördür. Fesatçılığı sezilince ulema tarafından İstanbul’dan kovulmuş, Mısır’a kaçmıştır. (Din Tahripçileri)
Prof. M. Kaya Bilgegil, Ziya Paşa isimli kitabında, (Efgani, her mason gibi İslamiyet’i içerden yıkmaya çalışmıştır) diyor. Mısır’da kurulan mason localarının başına gelen C. Efgani ve M. Abduh, müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler. (Les franco-maçons s.127)
İngiliz belgelerine göre bir ilaha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan ateistlik ithamıyla kovulmuş, o da ateistliğin makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur. (Dr. M. Reşad, Efgani Etrafında Makaleler)
400’ün üzerinde kaynak taranarak hazırlanmış , Efgani Etrafında Makaleler adıyla bir kitapda diyor ki :
Dr. Muhammed Reşad özetle dedi ki:
Abduh, Efgani’ye diyor ki:
“Azametli mevlâm, siz nefsimizde olanların cümlesini bilirsiniz. Bizi en güzel bir şekilde yarattın ve resminiz ki yeri, kıble-i salâtımızdır.”
Reşid Rıza da Efgani’yi övmekte, Abduh’tan aşağı kalmaz:
“İrfan ağacı, iyilikler ve lütuf Cennetinin efendisi, her alınan nefeste ecri bulunan büyük İmam, Kendisinde en mükemmel bir biçimde güzellik sırrı tecelli eden..” diyor.
Renan; (İslamiyet ilme ve felsefeye daima eza etmiş ve nihayet onları boğmuştur. İnsan zekası için İslamiyet çok zararlı olmuştur) diyor.
Efgani, bunca hezeyan karşısında bir misli hezeyan da kendi ilave edip şunları yazdı:
“İlmin tekamülünde İslam’ın bir mani teşkil ettiği doğru ise de, bu maninin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? Ben Renana karşı Müslümanlığı değil, cehalette yaşamaya mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmi tekamülü yok etmek istediği bir gerçektir.” (10 Ekim 1996, Türkiye)]
Farmason sitesinden Abduh ve Efgani :http://www.freemasonrytoday.com/31/p09.php
Abduh ile Efgani’nin mason olduklarını anlatan makale “Freemasonry Today” dergisinin 31. sayısında yayınlanmış (2005, Winter [Kış] sayısı). Makalenin tümünün bir kopyası aşağıda bulunabilir.
Abduh ve Efgani’nin tescilli mason olup , din adamı kılığında İslam’ı bozmaya , Ehli Sünnet itikadını zedelemeye çalıştığına dair daha bir çok delil mevcuttur biz bu kadarı ile yetiniyoruz zira aklı selim insan için bunlar kâfidir.Bu noktadan sonra SAİD NURSİ’nin tescilli mason ve din düşmanı olan Efgani ve Abduh’un izinde , aynı strateji ile yürüdüğünü , Ehli sünnet davası altında İslam’ı nasıl zedelemeye çalıştığını ve ortak noktalarının neler olduğunu , beraberce hangi fitneleri körüklediklerini delillerini bildireceğiz.
Öncelikle Risale-i Nur Enstütisi sitesinden Nurcuların kendi kalemlerinden Said Nursi’nin Biyografisi kısmından bir itiraf ile başlayalım :
Said Nursi’nin kendi sitesinde biyografisinde diyorki :
1893 yılında, Miran aşiret reisi Mustafa Paşa’yı, yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için6 Cizre’ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursi, 1894’te Mardin’e geldi. Mardin’de kaldığı süre zarfında her türlü sosyal faaliyetin içinde bulunan Bediüzzaman, burada karşılaştığı Şeyh Cemaleddin Afgani’nin bir talebesinden Afgani’nin siyasi fikirlerini tanıma fırsatı buldu.
http://irafshi.files.wordpress.com/2010/07/efganidelili.jpg
Evet görüldüğü gibi Efgani Masonu’nun fikirlerini tanımak büyük bir şeref ve fırsat kabul ediliyor.Ve Mason Efgani ŞEYH olarak kabul ediliyor , Şeyh olarak tanımlanıyor, Şeyh olarak tanıtılıyor.
“İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir:
“… Ben bu ittihadın efradındanım (bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”
(Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.)
(Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14-15)
1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor”dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu.
Evet görüldüğü gibi Said Nursi , selefi yani aynı düşüncede olan yoldaşları olarak MASON CEMALEDDİN EFGANİ’yi ve ABDUH’u göstermektedir.
Ehli Sünnet İtikadı Adına Yapılan Sapıklık / Said Nursi ve Sapkın Şakirdinin Ehli Sünneti Tahrifi
14 Ağustos 2010
Hz. Mehdi Aleyhisselam İnkar ediliyor , kaynak ise Mason Abduh ve Efganinin selefi Said Nursi’nin yoldan çıkaran kitapları veriliyor.Ve sapkın şakird , bu sapıklığını ” Ehli Sünnette böyle bişey yok” diyecek kadar ileri gidiyor sapıklığında ve güya bu söylemleri Ehli sünnet adına yapıyor.Ve Mehdi Aleyhisselam inancını şia’ya temas ettiriyor.
Ehli sünnet ile hiç ilgisi olmayan ve bu temiz itikada atılan bu mesnetsiz iftirayı sapkın şakirdin yüzüne çarpıyor ve Said Nursi’nin bozuk kitaplarını layık olduğu yere “Çöpe” gönderen delilleri Ehli Sünnet kaynaklarından naklediyoruz.
Ehli Sünnetin Işığı İmam-ı Rabbani hazretleri, 209. mektupta buyuruyor ki:
İsa aleyhisselam gökten inerek, ahir zaman Peygamberinin dinine uyunca, Onun hakikati, kendi makamından yükselerek, Ona uyduğu için, hakikat-i Muhammedinin makamına gelir. Onun dinini kuvvetlendirir. Bunun içindir ki, eski dinlerde, ülülazm Peygamberin vefatından sonra bin sene içinde, yeni bir Peygamber gönderilirdi. Bunlarla, o Peygamberin dini kuvvetlendirilirdi. Onun dininin zamanı bitince, başka bir ülülazm Peygamber ile yeni bir din gönderildi. Muhammed aleyhisselam, Peygamberlerin sonuncusu olduğu için ve Onun dini hiç değiştirilemeyeceği için, Onun ümmetinin âlimleri, Peygamberler gibi oldu. İslamiyet’i kuvvetlendirmek işi bunlara yaptırıldı. Bunlardan başka, ülülazm bir Peygamber de, Onun dinine sokuldu. Onun dinini kuvvetlendirmek işi buna da verildi.
Resulullahın vefatından bin sene geçtikten sonra, ümmetinden gönderilen âlimlerin sayısı az ise de, bu İslamiyet’i tam kuvvetlendirmeleri için, çok yüksek olacaklardır. Resulullah aleyhissalatü vesselam, Hazret-i Mehdi’nin teşrif edeceğini haber vermiştir. Bin sene sonra gelecektir. İsa aleyhisselamda, bin sene sonra, gökten inecektir. ( Mektubat Tercemesi )
Hazret-i Mehdi’nin alametleri
Sual: Mehdi’nin alametleri çeşitli şekillerde tevil edilerek deniyor ki:
1- Medine, şehir demektir. (Mehdi, Medine’de doğacak) demek, köyde değil, şehirde doğacak demektir. Ben şehirde doğduğuma göre, ne demek istediğimi anlarsınız.
2- (Mehdi, İsa ile birlikte Deccal’ı öldürecek) demek, ateizmi yok edecekler demektir.
3- (Mehdi gelince semadan bir melek haber verecek) demek, insanlar birbirine telefon, radyo veya TV ile haber verecek demektir.
4- (Mehdi bid’atleri temizleyecek) demek, fıkıhçıların ictihad diyerek uydurduğu şeyleri ve dört mezhebi ortadan kaldıracak demektir.
5- (Mehdi’nin adı benim adımla, babasının adı da benim babamın adıyla aynı olacak) hadisinden maksat, adı Muhammed, babasının adı Abdullah olacak demek değildir. Mehdi’nin adı Peygamberin dedelerinden birinin adı da olabilir. Mesela Haşim olabilir, İlyas olabilir, Adnan da olabilir.
6- Bilen pek yoksa da, Mehdi gelmiştir, 93 sene sonra, Güneş’in Batıdan doğmasından sonra da İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak. Bundan 15 saat sonra da kıyamet kopacak.
7- Mehdi kararmış olan dünyayı aydınlatan bir güneştir ve aydınlatmaya da başlamıştır. Mehdi güneş olduğuna göre, Güneş’in Batıdan doğması, Mehdi’nin çıkışı demek de olabilir.
Herkes aklına göre böyle bir tevil yaparsa, dinin bildirdiklerine kim inanır ki?
CEVAP
Zırva tevil götürmez. Bu tevillerin hepsi yersizdir. Peygamber efendimizin hadis-i şerifleri, bulmaca, bilmece gibi değildir. Yani (Ben Medine dersem, siz Ankara, İzmir gibi bir şehir anlayın, ben Muhammed dersem siz Haşim anlayın) cinsinden değildir. Hâşâ Resulullah efendimiz, bilmece gibi söz söylemez. Bu zırvalara kısaca cevap verelim:
1- Bir hadis-i şerif meali:
(Medine halkından olan Mehdi, Mekke’ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve istemediği halde onu evinden çıkarıp ona biat edecekler.) [Ebu Davud] (Burada açıkça, Medine halkından deniyor. Devamında da, Mekke’ye gidecek deniyor. Ne diye “Şehir halkından” denilip de, sonra Mekke’ye gidecek densin?)
Hazret-i Ali’nin rivayeti de şöyledir:
(Mehdi, Medine’de doğacaktır.) [İ. Münavi] (Medine şehrinde doğmayacak olsa, ne diye Medine’de doğacak densin? Köyde ve şehirde doğmasının ne önemi var? Yukarıdaki hadis-i şerifte de, Medine’de doğup sonra Mekke’ye gideceği açıkça bildiriliyor.)
2- Bir hadis-i şerifte, Deccal’ın nasıl çıkacağı da açıkça bildiriliyor. Hazret-i Mehdi Kudüs’e intikal ettiğinde, Deccal’ın çıktığını haber alacaklar deniyor.(Kitab-ul-Burhan fi alamat-i Mehdiyyi ahir-iz-zaman)
Bunun ateizmle ne ilgisi olabilir? Kudüs’e gittiğinde, ateizmin çıktığını mı haber alacak? Atalarımız boşuna, (Zırva tevil götürmez) dememişler.
3- Peygamber efendimiz, (Melek seslenecek) buyururken, tevilciler, telefon, radyo veya TV diyor. Bir hadis-i şerif meali:
(Mehdi’nin başı hizasında bir bulut olacaktır. Buluttan bir melek, “Bu Mehdi’dir, sözünü dinleyiniz” diyecektir.) [M. Rabbani]
4- Bu, fıkıh âlimlerine, müctehidlere yapılmış çok çirkin bir iftiradır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kıyas ve ictihad, bid’at değildirler, çünkü bunlar, âyet-i kerimelerin mânâlarını meydana çıkarırlar. Bu mânâlara başka bir şey eklemezler. (1/186)
Hazret-i Mehdi geldiği zaman, dört hak mezhebi kaldırmayacaktır.(Kaldıracaktır) demek, dört hak mezhebin bâtıl olduğunu iddia etmek olur. O zaman, dört hak mezhebin hükümleri unutulmuş, bâtıl mezhepler ve bid’atler yayılmış olacak. Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa, hak mezhepleri ve dinin hükümlerini değil, bu bid’atleri ve bâtıl mezhepleri kaldıracak ve ictihad edecektir. Hatta ictihad ederek bildireceği hükümler, Hanefî mezhebine uygun olacaktır. Muhammed Parisa hazretleri buyuruyor ki:
İsa aleyhisselamın ictihad ile çıkaracağı bütün hükümler, Hanefi mezhebindeki hükümlere uygun olacaktır. (Füsul-i sitte)
5- Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ, kıyamet kopmadan önce, ehl-i beytimden birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur. Ondan önce dünya zulümle doluyken, onun zamanında adaletle dolar.) [Ebu Davud, İ. Ahmed, Tirmizi, Taberani, Ebu Nuaym, İbni Ebi Şeybe]
Peygamber efendimiz açıkça isminin ve babasının isminin ne olacağını bildirirken, nasıl olur da, Mehdi’nin ismi, Haşim, İlyas, Adnan veya diğer dedelerinden birinin ismi olacak denebilir? Bu, açıkça hadis-i şerifi inkâr etmek değil midir?
6- Hem Mehdi geldi diyor, hem de 100 sene sonra, güneş batıdan doğduktan sonra, Hazret-i İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak diyor. Mehdi, 40 yaşında zuhur edeceğine göre, tevilcilere göre, şimdi gelmiş olan Mehdi, 100 sene sonra yani 150 yaşındayken mi Hazret-i İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak?
7- Hani Güneş 93 sene sonra Batıdan doğacaktı? Bu alametlerin peş peşe olacağını yeni mi okudular ki, Dabbe çıktı dediklerine göre, Güneş’in Batıdan doğması için, acilen bir tevil bulmak zorunda mı kaldılar?
Görüldüğü gibi, bu iddia edilenlerin tamamı, dinimize aykırıdır. İmam-ı a’zam hazretleri de, bütün Ehl-i sünnet âlimleri gibi, bunları tevil etmemiş, (Yecüc ve Mecüc’ün ortaya çıkması, Güneş’in Batıdan doğması, Hazret-i İsa’nın gökten inmesi, Deccal’ın gelmesi ve diğer kıyamet alametlerinin hepsinin, hadis-i şerifte bildirildiği gibi, zamanı gelince aynen gerçekleşeceğine inanırız) buyurmuştur. (Fıkh-ı ekber)
İbni Hacer-i Mekki, (Alamat-i Mehdi), imam-ı Süyuti, (El-bürhan) ve imam-ı Şarani (Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi) kitabında iki yüze yakın, Hazret-i Mehdi’nin alameti bildirilmektedir. Hazret-i Mehdi için hurafe demek, ilme ihanettir, kıyamet alametidir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(Kıyamet kopmadan önce, Allahü teâlâ, benim evladımdan birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi, benim babamın ismi gibi olur. Ondan önce dünya zulümle dolu iken, onun zamanında adaletle dolar.) [Tirmizi, İ.Asakir]
(Mehdi’nin başı hizasında bir bulut olacak, buluttan bir melek, “Bu Mehdidir, sözünü dinleyin” diyecektir.) [Ebu Nuaym]
(Ehl-i beytimden bir zat yeryüzüne hâkim olmadıkça kıyamet kopmaz. Onun alnı açıktır, kemer burunludur. Yeryüzü zulümle dolu iken, o, dünyayı adaletle doldurur. İdaresi yedi yıl sürer.) [Müslim]
(Eshab-ı Kehf, Mehdi’nin yardımcıları olacak ve İsa bunun zamanında gökten inecek ve Deccal ile harb ederken, Mehdi, onunla beraber olacaktır.) [İ.Süyuti]
(Yeryüzüne dört kişi malik oldu. İkisi mümin Zülkarneyn ile Süleyman idi. İkisi kâfir, Nemrud ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak, benim evladımdan biri yeryüzüne malik olacaktır.) [İ.Süyuti]
(Horasan tarafından gelen siyah sancaklılara katılın. Onların içinde Allah’ın halifesi Mehdi vardır.) [Hakim, İ.Ahmed, Deylemi]
(Nasıl helak olur bir ümmet ki, başında ben, sonunda Meryem oğlu İsa ve ortasında da ehl-i beytimden Mehdi vardır.) [Hâkim, İ.Asakir]
(Şarktan çıkan bir grup, Mehdi’ye yardım ederler.) [İbni Mace, Taberani]
(Mehdi çıkınca, Allahü teâlâ ona rahmetini indirir.) [İ.Ahmed, Hakim]
(Mehdi bendendir, yeryüzünü hak ve adaletle doldurur.) [Ebu Davud]
(Dünyayı küfür kaplamadıkça Mehdi gelmez.) [Mekt.Rabbani 2/68]
(Mehdi gelince, bir bereket olacak, ümmetim rahat edecektir.) [İbni Ebi Şeybe]
(Mehdi ehl-i beyttendir. Allahü teâlâ onu bir gecede olgunlaştırır.)[İbni Mace, İ.Ahmed]
(Deccal’ın veya Mehdi’nin geleceğine inanmayan kâfir olur.) [Favaid-il Ehbar - Şerh’is-Siyer]
(Mehdi, Kureyşten ve ehl-i beytimdendir.) [İ.Ahmed, Baverdi]
(Mehdi benim soyumdandır.) [İbni Mace]
(Mehdi evladı Fatıma’dandır.) [Ebu Davud, Hakim]
(Mehdi, amcam Abbas’ın soyundandır.) [İ.Asakir, Dare Kutni]
(Ya Abbas, senin soyundan bir genç dünyayı adaletle doldurur, İsa ile namaz kılar.) [Hatib, İbni Asakir, Dare Kutni]
[Burada tenakuz [çelişki] yoktur. Abdülkadir-i Geylani hazretleri anne tarafından seyyid, baba tarafından şerif idi. Hazret-i Mehdi de, Hazret-i Fatıma’nın soyundan bir genç, Hazret-i Abbas’ın soyundan biri ile evlenince, her iki soydan da gelmiş olur.]
Hazret-i Ali, oğlu Hasanı gösterip, “Bu oğlumun neslinden biri çıkacak, dünyayı adaletle dolduracaktır” buyurdu. (Ebu Davud)
Kütüb-i sitteden Buhari, Müslim, Ebu Davud, İbni Mace, Tirmizi ve diğer hadis âlimlerinin bildirdikleri bu hadis-i şerifleri ve Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarını akıl ve iman sahibi hiç kimse inkâr edemez. Tevil etmek de dinimize aykırıdır. Herkes dinin hükümlerini tevil etmeye kalkarsa ortada din diye bir şey kalmaz.
İmam-ı a’zam hazretleri buyuruyor ki:
(Yecüc ve Mecüc’ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hazret-i İsa’nın gökten inmesi, Deccal’ın ve diğer kıyamet alametlerinin hepsi aynen hadis-i şerifte bildirildiği gibi, [tevilsiz olarak] zamanı gelince gerçekleşeceğine inanırız.) [Fıkhı ekber]
.Riasale-i Nur kitaplarında yazan bazı Tuhaf yazılar............
***(...) işte Risalet-ün-Nur’un kahramanı, işte Kur'an’da (Said) ve Hadiste (Seyyid)diye söylenen mübarek Üstadımız (Said Nursi)
Madem ki Kur'an sana Said (sîn ile) demiş... Elbette sen saidsin hem ismin ve
hem resmin saiddir.Madem ki, Kur'an sana Said (sâd ile) demiş... Elbette hem için temiz ve tahir, hem de dışın.(Siracü’n-Nûr, 255, Hasan Feyzi’nin Denizli ve hapsinin ve civarının has talebelerini temsil ederek, onların
namına üstadının vasiyetnamesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münasebetiyle yazdığı bir mersiyedir.)
***(...) Bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade eder ki; Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyor.(Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 81-85; Şuâlar, 544-547, Birinci Şua/Beşinci Âyet.)
***Bu âyet dahi, Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların
cereyanlarının mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehasına cifir ile, tevafuk ile
işaret eder...(Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 83-84, Birinci Şua/Beşinci Âyet; Kastamonu Lâhikası, 51, Yirmiyedinci Mektubdan/”Evemen kâne meyten” Âyetinin Tetimmesi.)
***(...) bildirildi ki; bu âyet ve fıkra Risale-i Nur’un mesleğine ve şakirdlerine tam
tamına ma’nen cifirce bakıyor.(Kastamonu Lâhikası, 51, Yirmiyedinci Mektubdan/"Evemen kâne meyten" Âyetinin Tetimmesi.)
***Hattâ dördüncü âyette Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder. (...)
Makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle, risalet ve nübüvvetin her
asırda verâset naibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mâna-yı remzî cihetinde vazife-i irsiyetini yapan Risale-i Nur’u, efradı içine hususî bir iltifatla dahil edip
lisan-ı Kur'an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.(Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 110, Birinci Şua/Dördüncü Âyet.)
=NOT:Bu tür tuhaf ifadeleri daha fazla, ama sizlerin bilgilenmesi için,bu kadarını yeterli gördük,zamanla diğerlerini de paylaşacağız)
.NURCULARA İMAMI RABBANİ HAZRETLERİNDEN CEVAPLAR.......
***kelime-i tevhidin 2.kısmını(MUHAMMED ALLAH IN RESULÜDÜR) demeye gerek yoktur.hatta demeyenlere rahmet gözüyle bakılmalıdır.(f.gülen-küresel barışa doğru sf:131)
CEVAP:LA dedikten sonra birşey kaldımı bir bak,İLLALLAH tan başka ne varsa hepsi gitti.sevin ey aşk!Hakka ortak kalmadı bitti.(SON BİN YILIN EN BÜYÜK ALİMİ-İMAMI RABBANİ HAZRETLERİ-73.mektup farisi beyti)
*kalbinde zerre kadar imanı olan cehennemde sonsuz olarak kalmayacak hadisi şerifini açıklarken:bir kimse kelime-i tevhidi söyleyip,bunun manasını kabul eder .muhammed sallallahü aleyhi vesellem Allahın peygamberidir,her sözü doğrudur,güzeldir deyip;ona uygun olmayan yanlıştır,fenadır diye inanır ve son nefeste de öyle ölürse imanlı gider.fakat bu kimse kafirlere mahsus olan adetlere ve bayramlara katılır,kafirlerin mukaddes günlerinde ve gecelerinde onların yaptıklarını yaparsa cehenneme gider. .(i.rabbani hazretleri-266 mektup)
***elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve isa as a mensup hristiyanların mazlumları çektikleri felaketler,onlar hakkında bir nevi şehadet(şehitlik) denilebilir.(SAİDİ NURSİ-KASTAMONU LAHİKASI SH:111)
-dinsizler tarafından öldürülen ve dindar hristiyanlar bir nevi şehit olabilir(13.ŞUA SH:1022)
CEVAP:İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Ahirette Cehennemden kurtulmak, yalnız Muhammed aleyhisselama uyanlara mahsustur. Dünyada yapılan bütün iyilikler ve keşifler, Onun yolunda bulunmak şartıyla ahirette işe yarar. Ona uymayanın yaptığı her iyilik dünyada kalır, ahiretinin yıkılmasına sebep olur. (1/184)ölürken imanlı olmak şartıyla herkes cennete girecektir.(m.96)
***Hristiyanlıkla ittifak etmek gerekli...Yahudi ve hristiyanlarla dost olabilirsiniz..(Said nursi-EMİRDAĞ LAHİKASI 1 SH:206---LEMALAR SH:151,MÜNAZARAT SH:1944)
CEVAP:Küfürden uzaklaşmak ve kafirleri sevmemek,Müslüman olmak için şarttır.bu şartlar olmadıkça Müslüman olunmaz.(i.rabbani hazretleri-266 mektup)
***AIDS hastalığı dabbetülarz hakikatinin bir parçasıdır ve ona ait bir vazifeyi görebilir.diyenleri öper başıma korum.çoğu hastalık dabbetülarzın temsilcisi olabilir(F.GÜLEN-A.GETİRDİĞİ TEREDDÜTLER 2)
CEVAP:İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Dabbet-ül-arz denilen hayvan çıkacak, gökleri bir duman kaplayıp, bütün insanlara gelip, canlarını yakacak, herkes bunun acısından dua edip, (Ya Rabbi! Bu azabı üzerimizden kaldır. Sana iman ediyoruz!) diyecektir. (2/67)
***Kaza borcu olanların nafileleri kabul olur..Farz borcu varken nafilelere devam..(F.GÜLEN-FASILDAN FASILA2 –KAZA NAMAZLARI KONUSU)
CEVAP:İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Farz ibadetin yanında nafile ibadetin hiç kıymeti yoktur, deniz yanında damla bile değildir. Sünnetlerin farzlar yanındaki kıymeti de, deniz yanında bir damla su gibi bile değildir. Melun şeytan, müminleri aldatarak, farzları küçük gösteriyor, nafileyi teşvik ediyor. Halbuki bir altın zekat vermek, yüz bin altın sadaka vermekten daha sevaptır.) [c.1, m. 29, 260, c.3, m. 17] *Hadis...-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kaza namazı olanın, kıldığı nafile namaz kabul olmaz.) [Dürret-ül-fâhire]
(Herkes nafile ile meşgul iken sen farzları tamamla!) [Miftâh-ün-necât]
(Farz namaz borcu olanın nafile kılması, doğurmak üzere olan hâmileye benzer. Doğumu yaklaşmışken, çocuğu düşürür. Artık bu kadına, hâmile denmez, ana da denmez. Bu kimse de böyle olup, farz namazlarını ödemedikçe, Allahü teâlâ, nafile namazlarını kabul etmez.) [Fütuh-ul-gayb m.48]Bu hadis-i şerif, Zahire-i Fıkh kitabında da vardır.)*Kaza borcu varken, nafile kılmak ahmaklıktır. (Hazret-i Ebu Bekir-Kitab-ül Harac), (Seyyid Abdülkadir-i Geylani-Fütuh-ul-gayb m. 48)(Hamza Efendi hazretlerinin Bey’ ve Şir’a risalesi s.6),(İsmail Hakkı Bursevi hazretleri-Ruh-ul-beyân 3/127) VS VS Kaynak ve belge daha çok...
***risale-i nur okumak ve yazmak,alim olmak için yeterlidir.başka bilgiye gerek yoktur(SAİDİ NURSİ-NUR MEYVELERİ)risaleleri anlayarak ve kabul ederek 1 sene okuyan bu zamanın hakikatli bir alimi olabilir.(İHLAS RİSALESİ)
CEVAP:imam-ı Rabbani hazretleri, dört yüz sene önce buyurdu ki:
(İslam âlimleri, bugün garip oldu, azaldı. Şimdiki tarikatçıların yoluna bid'atler karıştığı ve bu yolu bozdukları için, Resulullahın sünnetine sarılmış olan büyük âlimleri, bu millet tanımaz oldu. Bu bilgisiz kimseler, milletin kalbini, bu bid'atleri ile kazanmaya çalıştılar. Böyle yapmakla dini yayacaklarını, hatta İslamiyet’i olgunlaştıracaklarını sandılar. Hâşâ öyle değildir. Bunlar, dini yıkmaya çalışıyorlar. Allahü teâlâ bunları doğru yola kavuştursun! Şimdi büyük âlimlerden bu ülkede pek az kalmıştır. İslamiyet’i sevenlerin, bu âlimlerin kitaplarının bildirdiği yolda gitmeleri gerekir.) [c.2 m.62]
***risalei nurda öyle hizmet vardır ki,sizi cennete davet etseler bu vazifeden vazgeçmezsiniz(İHLAS RİSALESİ-SON KISIMLARINDA)
CEVAP:İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâyı istemek ve sevmek, ahireti istemek ve sevmektir. Çünkü Allahü teâlâya kavuşmak, ahirette vâd edilmiştir ve Allahü teâlânın kulundan rızası, ahirette belli olacaktır. Hak teâlâ, ahireti sever. Beğenilenden yüz çevirmek, sekrdir. Allahü teâlânın davet etmesine ve beğenmesine karşı gelmektir. Yunus suresinin 25. âyetinde (Allahü teâlâ, Dar-üs-selama [Cennete] çağırıyor) buyurmaktadır. Allahü teâlâ, ahirete çağırmaktadır. Ahiretten yüz çevirmek, Hak teâlâya karşı gelmek olur. Onun beğendiği şeyi ortadan kaldırmaya uğraşmak olur. (1/302)
***HAZRETİ MEHDİ için:Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasını o 3 kuvvetle donatıp cihazatını verip(gerekli ihtiyacını karşılayıp)o dokuz manileri mağlup edip,dağıtmak için tahatti-ihakikat meyalanını(gerçekleri araştırma eğilimi) ve insan sevgisi o düşman taifesinin cephesine göndermiş,inşallah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek.-(SAİDİ NURSİ-HİCRİ 1327 DE ŞAMDAKİ EMEVİ CAMİSİNDE 10 BİN KİŞİLİK CEMAATE SÖYLEMİŞTİR-HUTBEYİ ŞAMİYE SF:25)
CEVAP:son 1000 yılın alimi imamı RABBANİ Hazretlerinden :Mehdi aleyhisselam 1000 yıl sonra gelir.(MEKTUBAT-I RABBANİ 1/440)
***RİSALE-İ NUR kuranın doğrudan doğruya hakiki tefsiridir.33 ayet risale-i nura işaret ediyor.nur suresi risalei nura işaret ediyor.(SAİDİ NURSİ-1.ŞUA SH:831-832----15.ŞUA SH:1131----BARLA LAHİKASI 218. MEKTUP SH:1521)
CEVAP:Nasıl kanunlar, Anayasadan ayrı kabul edilmezse, sünnet, yani hadis-i şerifler de Kur’an-ı kerimden ayrı değildir. Onun açıklamalarıdır. Nasıl, tüzükler, yönetmelikler, kanunlara aykırı kabul edilmiyorsa, icma ve kıyas-ı fukaha da sünnete aykırı değildir. Kıyas, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin açıklamasıdır. Sünneti Kur’an-ı kerimden ayrı, kıyası [âlimlerin ictihadlarını] hadis-i şeriflerden başka göstermeye çalışanların, sapık olduğu Mektubat-ı Rabbani’de yazılıdır.
***sokrate peygamber olabilir(F.GÜLEN-ASRIN GETİRDİĞİ TEREDDÜTLER 2)
CEVAP:Peygamberler günah işlemekten masumdur, temizdir, günah işleyemezler. (Mekt. Rabbani 2/44)=SOKRATES; Atinalı meşhur felsefecidir.Felsefecilerin sapıttığını nasıl dinden çıktıkları muteber kitaplarda ehli sünnet alimlerince yazılmıştır.
***psikolojik tefsiri hiç yapılmamıştır.fakat bu önemli meseledir.(F.GÜLEN-FASILDAN FASILA 1 )
CEVAP:İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki, din noksan değildir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.) [Maide 3]
Dini noksan sanıp, tamamlamaya çalışmak, bu âyete inanmamak olur. (1/260)
***nakil yapanlar hiçbir zaman ruhlarını şahlandıramazlar.nakille uğraşanlara bakın 30 tanede 80 yanlış bulursunuz.nakiller,ruhlarını birtürlü çoraklıktan kurtaramazlar.50 ciltlik kitap yazsalar ruhi yönden bir çobandan farksızdırlar.ne yazıkki bugünün insanları eksik kaynaklarımızı bile tercüme edemezken modernler aynı malzemeyi kullanıyor ve tahribe gidiyor.(FETHULLAH GÜLEN-FASILDAN FASILA 1)
CEVAP:İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Kitaptan ve sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lazımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyorsa, hiç kıymeti olmaz; çünkü her bidat sahibi ve doğru yoldan kayarak dalalete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladıklarını ve bu iki kaynaktan çıkardıklarını söylemektedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır. (1/157)=NOT:MECELLE şerhinde naklin önemi uzunca yazılıdır.bütün ehli sünnet alimleri nakil yapmıştır.
***müziğin haram olmadığını-türk halk müziğinin gerekli olduğunu-müziğin ruhun gıdası olduğunu-osmanlı tekke ve medreselerinde müziğin kullanıldığını falan uzunca yazmış(F.GÜLEN FASILDAN FASILA 1-F.FASILA 3)
CEVAP:İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İmam-ı Ziyaeddin-i Şami, Mültekıt kitabında (Hiçbir âlim, teganniye mubah demedi) buyurdu.(m. 266) Bir şarkıcıyı dinleyen veya herhangi bir haram işi gören kimse,haram olduğuna inanarak veya inanmayarak,buna,ne güzel dese,o anda imanı gider.(Müjdeci Mek.266)
***Nurcular diyorlar ki,said nursi risaleleri ilhamla yazdı.
CEVAP:. İmam-ı Rabbani hazretleri, (İlham dinde senet değildir, sadece söyleyeni bağlar, başkalarını bağlamaz) buyuruyor. Kim olursa olsun, evliya da olsa, başka bir kimse de olsa, ilhamla söylediği sözler dinde asla senet olamaz. Bunlarla amel edilemez.
=Örnekleri çoğaltabiliriz,siz değerli üyelerimizi sıkmamak için bu kadar yazdık.Nurcularla ilgili sayfamızda yazılar ve videolar mevcuttur.Daha da anlatmaya uyarmaya devam edeceğiz.
***************
Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum." Said-i Nursi
FETHULLAH GÜLEN´IN NURCU ASKERLERI OLAN AKP HÜKÜMETI´NIN TÜRKLERI ETNIK AYRISTIRMAYA GÖTÜREN POLITIKALARININ SEBEBINI ANLAYABILMEK ICIN SAID-I NURSI YI DE IYICE TANIMAMIZ GEREKIR !!
"Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün"
2007/5/11
Yalnızca bir dakika durup düşünün. Yukarıdaki tümceyi kim söylemiş olabilir? Apo mu? Aklınıza hemen Apo geldiyse, aslında bir bakıma başarılı oldular demektir. Görünen düşmana karşı Türkün savaşması zor olmaz.
Ama saf Türk halkının görünmeyen sinsi düşmana karşı savaşması çok daha zordur. Yukarıdaki tümceyi söyleyen kişi amansız bir Türk düşmanı olan ve son soluğuna kadar Türkiye toprakları üzerinde bir Kürdistan kurma düşüyle ölen Kürt Said ya da çoğunun bildiği adıyla Nurculuğun kurucusu Said-i Nursidir.
Bu tümce, bir zamanlar çıkarılan ve kime hizmet ettiğini herkesin çok iyi bildiği Özgür Ülke gazetesinde yayınlanmıştır. Yine bu gazetenin ifadesinde ve diğer Kürtçü yayın organlarında Kürt Said için devrim şehidi ifadesinin kullanılması nurculuğun hangi ereğe hizmet ettiğinin en kesin kanıtıdır
Nurculuk savaşla ulaşılamayan bir hedefin sinsi bir düşünce yapısı ile başarılması uğraşıdır. Bu uğraşın ana hedefini de Türkiyenin doğusunda bağımsız bir Kürdistan kurmadır. Yukarda da anlattığımız gibi bu işi ilk başta savaş ile başarmaya çalışmışlar fakat devlet ve ordu gelenekleri olmadığından dolayı sonları hep bozgun, hezimet olmuştur.
1876 yılında Bitlisin Nurs köyünde dünyaya gelen Said-i Nursi bağımsız Kürdistan çalışmalarına II. Abdülhamit zamanında başlar. Bu zamanlar, Türk topraklarının birer birer elden çıktığı zamanlardır. Said-i Nursi de bu durumdan yararlanmak için Abdülhamite bir dilekçe ile başvurur. Dilekçede Kürdistanın geleceği (!) için Kürdistan olarak adlandırdığı bölgede 3 tane medrese açılmasını ve bu burada Kürt gençlerinin eğitim görmesini ister. II. Abdülhamit bunun altındaki sinsi planı hemen fark eder. Bu dilekçeden sonra Said-i Nursiyi önce sürgüne göndermeyi düşünür fakat akli dengesinin yerinde olmadığını anladığından tımarhaneye kapatılması kararlaştırılır. Said, Zalimler için yaşasın cehennem! sözünü Abdülhamit için söyler.
31 Mart ayaklanmasında da Kürt Said, Volkan gazetesi ile beraber yeniden sahneye çıkar. İngilizlerin tek bir kurşun atmadan bir Türk toprağı olan Kıbrısı ele geçirmesinden büyük bir sevinç duyarlar. İnsanın midesini bulandıracak şekilde, Volkan gazetesinde İngiliz propagandası yaparlar. Çünkü umdukları şey Kürdistan için İngilizlerden görecekleri yardımdır. 31 Mart ayaklanmasında birçok Türk subayını vahşice katlettikleri halde Hıristiyanların kapısına birer nöbetçi koyarak onları korurlar. Yağmalanan Türkler ise umurlarında değildir. Fakat Mustafa Kemalin kurmay başkanlığını yaptığı Yıldırım Orduları çok geçmeden bu isyanı bastırınca Ispartaya sürülür. Bu andan itibaren Kürt Said Mustafa Kemali artık unutamayacak ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyetine karşı tüm kinini kusacaktır.
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşından yenik çıkınca Said-i Nursi tekrar sahneye çıkar. İngilizlerin güdümünde Kürt Teali Cemiyetini kurar ve İngilizlerin işgal planlarına uygun olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeniden Kürdistan düşleri görmeye başlar. Uyan ey Selahattin Eyyübinin torunları Kürtler! diyerek Kürtleri ayaklanmaya çağırır. 16 Eylül 1919da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk Ulusunu Kuvayı Milliyeye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırır.
Cumhuriyetin ilanından sonra da Kürtlerin isyan dalgası devam eder. Said-i Nursi de bu isyanlara katılır. Biraderi azamım dediği Şeyh Saitin isyanına katıldığından dolayı yeniden sürgüne gönderilir. Onun biraderinin, Bir Türk öldürmek yetmiş gavur öldürmekten daha üstündür sözü Said-i Nursinin düşünce yapısını dolaylı yoldan bize gösterir. Şeyh Sait Türk Ulusuna karşı bu hainliğinin bedelini darağacında sallanarak öder. Said-i Nursi bunu asla unutmaz. Hasta yatağında yatarken şimdi Hakpar Başkanı olan Abdülmelik Fırata Biraderi azamım Şeyh Saitin öcünü alacağım. der. Öcünü almak istediği kişi, yaşamını Türkü sırtından vurmakla geçiren, İngilizlere ruhunu satarak Musul ve Kerkükün Türklerin eline geçmesini engelleyen, Türkiye Cumhuriyetini parçalayarak bir Kürdistan kurma düşü olan kişidir.
Sıkça hezeyanlara kapılan Said-i Nursinin bir hezeyanı ise Atatürk ile ilgilidir. Emirdağ Lahikasındaki Ulusal Kurtuluş Savaşının kahramanlığını Mustafa Kemale vermediğim için bana hücüm ediyorlar. sözü, en koyu ikinci cumhuriyetçilerin bile akıllarına getiremeyecekleri ve kargaları bile güldürecek kadar komik bir laftır.
İslam ile çelişkileri
Said-i Nursinin düşünce yapısı da İslam inanışı ile çoğu yerde çelişki gösterir. Ve bu çelişkiler İslam alimi olmayanlar tarafından bile hemen anlaşılacak şekilde çok açıktır. Hiç evlenmemesi, Cuma namazına gitmemesi, kendisine Kuran öğreten hocalarına karşı gösterdiği saygısızlık gibi. Ne Yunus Emre ne de diğer İslam büyükleri kendilerini yetiştiren hocalarına karşı Sen bir şey bilmiyorsun. lafını kullanmamıştır. Belki de bundan dolayı Said-i Nursi ders almak üzere gittiği tüm medreselerden kovulmuştur. Cuma namazı kalabalık olarak kılındığından ve kendisinin kalabalık yerlerde namaz kılmaktan huzur bulmadığını söyleyen Saidin durumu son derece ilginçtir. Çünkü Cuma namazı inananlar için müminlerin bir araya toplandığı bir andır ve cemaat ile kılınması zorunludur. Üst üste üç Cuma namazı kılmayan bir Müslümanın cenaze namazı bile kılınmaz.
Risaleleri ile ilgili söylediği sözler bile İslamı nasıl yorumladığını bizlere gösterir. Risale-i Nur okumak ona hizmet etmek bir ibadettir. Ona hizmet üç aylarda yapılan zikirlere bile tercih edilmelidir. Kısacası Said-i Nursi kendi yazdığı kitapları okumanın Allaha karşı yapılan ibadetten daha hayırlı olduğunu söyler ve İslama yeni bir yorum getirir.
Bu noktada akla İngiliz casus Hempherin anıları geliyor. Az sayıdaki İngiliz casusa verilen İslamı Nasıl Yıkarız adlı kitapta da cihadın geçici bir farz olduğu ve artık cihad yerine başka işlerle uğraşmasının Müslümanlar için daha iyi olduğu propagandasının yayılarak İslamiyetin zayıf düşürülmesi öneriliyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında da İkdam gazetesinde Kuvayı Milliyecilerin İngilizlere karşı savaşmaması için bildiri yayınlayan Said-i Nursinin davranışının bir nedeni de bu olabilir mi?
Said-i Nursi, Risale-i Nur okumak ya da yazmak alim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez. sözü ile Kuranı, hadisleri ve diğer tüm İslam bilimlerini bir çırpıda silmiş temel kaynak olarak kendi risalelerini koymuştur. Hattâ Hizbullahın öldürdüğü Zehra Vakfının bir üyesinin cenazesinde de Kuran yerine risale okuyacak kadar ileri gitmişlerdir.
Bu ve bunun gibi İslamdışı yorumlarından dolayı nurcular, diğer bazı tarikatlar tarafından narcılar yani cehennemlikler diye adlandırılmaktadır.
Said-i Nursiden sonra Bayrak Fethullahta
Said-i Nursinin ölümünden sonra nurcular kendi aralarında bölünmüş Fethullahçılar, Med Zehracılar, Kırkıncılar, Aczmendiler gibi çeşitli akımlar türemiştir.
Jandarma Genel Komutanlığının hazırlamış olduğu rapora göre, nurcular dokuz gruba ayrılmış olup, içlerinde en güçlü konumda bulunan Fethullahçılardır. Ekonomik yönden inanılmaz bir güce ulaşan bu grubun en tanınan şirketleri ise Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonudur. Finans sektöründe Asya Finans eğitim sektöründe ise yurdun her tarafına yayılmış olan dersaneler ve Fatih Üniversitesi ile faaliyet göstermektedir. Bu dershaneler ve üniversite Fethullahçılar için bir numaralı insan kaynağıdır.
Bu çalışmalar yalnızca yurtiçinde değil yurtdışında da sürdürülmektedir. Dünyanın neredeyse yarısında Fethullaha bağlı şirketler aracılığı ile okullar kurrulmakta ve İngiliz kültürü adına önemli hizmetler verilmektedir. Buna en güzel örnek olarak bir Türk yurdu olan Yakutistanı verebiliriz. Ana dili Türkçe olan bu ülkede, Fethullah bir üniversite ve 5 okul açarak İngilizce eğitim vermeye başlamış ve nihayet 1999 yılında ülkenin resmi dili Türkçe yerine İngilizce olarak değiştirilmiştir. İngilterenin Kazakistan Büyükelçisi 1995 yılında Fetullaın Kazakistandaki okulları için Bu okulları açmak suretiyle İngiliz kültürüne yaptığınız hizmetler ve İngiliz kültürünü yaymakta gösterdiğiniz katkılar için İngiliz milletinin minnettarlığını bildiriyor ve teşekkür ediyoruz diyordu. Londrada Fethullah için düzenlenen ödül töreninde de Lord Rotherham Fethullahçıların okul sayısını kendi okulları olarak kabul ile övünerek 50den fazla ülkede 500den fazla okulumuz var. demiştir. Böylece Said-i Nursi gibi Fethullahın da kime hizmet ettiğini tüm Türk Ulusu görmüştür
Fethullah saf insanları etkilemek için üstadının taktiklerini birebir uyguluyor. Sabah gazetesinde yayınlanan bir röportajında, cehennemin önünde kollarını acıp beklediğini insanların yığınlar halinde cehenneme doğru giderken kendi cemaetinden kimsenin olmadığını Allahın adını vererek yemin ediyor. Böylece Fethullah İslam dünyasına Hıristiyanlıkta bulunan ruhbanlığı sokmuş oluyor. Hz. Muhammed bile sahabelerden en fazla 10 kişiyi cennet ile müjdeleyebilirken Fethullah tüm cemaatini cennet ile müjdelemektedir.
28 Şubattan sonra
28 Şubat sürecinde eski hastalıkları yinelediğinden ABDye giden Fethullah ne hikmetse bir türlü iyileşememiş ve ülkesine dönememiştir. Aradan 6 yıl geçmiştir. Ezan sesini ve minareleri çok özlediğini söyleyen Fethullah her ne hikmetse Türkiye olmasa bile başka bir Müslüman ülkeye gidip bu özlemini gidermeyi akıl edememiştir. İnsanın aklına gelen başka bir soru da insanın bir emekli maaşı Amerikada nasıl yaşamayı başardığıdır. Bizim emeklilerimiz devlet hastenesine bile gidemezken kendisinin Mayo Clinic gibi tüm dünyanın bildiği bir sağlık kurumunda nasıl tedavi olduğunu açıklarsa en büyük hizmeti yapmış olur.
Fethullah şu an yaşamını Pensilvanyadaki bir çiftlikte CIA tarafından en düzeyde korunarak sürdürmektedir. 11 Eylülün ardından tüm dünyada Müslümanlar için sürek avı başlatan ABD neden Fethullahı korumak için en üst düzeydeki örgütünü görevlendirmektedir?
Bunun nedeni aslında çok açıktır. ABDnin ılımlı İslam uygulaması için Fethullah biçilmiş kaftandır. Irak-ABD savaşında ABDyi desteklediğini açıklaması, savaşta ölen İsrailli çocuklar için üzüldüğünü söylerken, Iraklı çocuklar için tek laf etmemesi onu İslamı Protestanlaştırmak için en uygun aday yapmaktadır. ABD eski başkanlarından Bill Clintonun danışmanı Eckelman da Fettullah Güleni İslamın Martin Lutheri olarak tanımlıyor. Vatikanın bundan dolayı Fethullahı sevmesinden daha doğal birşey olamaz. Vatikanın Türkiye temsilcisi Maroviçin, O şeriatı getirmez çünkü Muhammedun resulullah demeyen de cennetlıktır dedi. Onun için biz onu çok seviyoruz? diyerek bağrına basmıştır.
Türk Birliğinin önündeki en büyük engel: Nurculuk
Sovyetler Birliğinin dağılmasından önce ABD, ortaya çıkacak yeni durumu çok iyi değerlendirmiş, tüm Türk dünyasının tek bir çatı altında birleşmesinin kendisi için en büyük tehdit olacağını anlamıştır.
İşte tam bu noktada doğan boşluğu doldurmak üzere Fethullah devreye girer. Orta Asya ülkelerinde birbiri ardınca İngilizce eğitim veren okullar açılır.
Katledilmeden önce Necip Hablemitoğlu, Fethullahın ABD adına üstlendiği rolü de yazdığı bir rapor ile ortaya çıkarmıştı:
Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre; hocaefendileri yakın zamana kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı. Bir başka ifade ile gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amaçlarının örtülmesine yönelik olarak (second cover)-Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre devam etti. CIA bağlantısı, Fethullahçıların ve de Hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmesi (defection in place) sonucuna yol açtı. Ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri ve MIT farkedinceye kadar! CIA nezdinde tüm Fethullahçılar (walk-in) diye tabir edilen bir kategoride tutulmaktadır. Yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetine talip olmuşlardır
Kısacası kendi gizli amaçlarına ulaşmak için Fethullah, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve MİTin işine yaramayacak bilgiler veriyor ve bu arada gerçek görevi olan CIA ajanlığını sürdürüyordu. Kısacası çift taraflı oynuyordu. Türk tarihinde devletini, ulusunu satanların sonu her zaman bellidir.
Rapordaki bir tümce son derece dikkat çekicidir:
Fethullahçılar, Türkiyenin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır
İngiliz kültürüne yaptığı çok büyük katkılardan dolayı ödül alan, yüzlerce yıllık Türk yurdu olan Yakutistanın ana dilinin İngilizce olmasını sağlayan Fethullahtan bunları beklemek hiç garip olmasa gerek.
Fethullahın eğitim alanındaki hizmetleri yalnız yurtdışı ile sınırlı değildir. Fethullah Heybeliadadaki ruhban okulunun açılmasının en büyük destekçilerinden birisidir. Bu konudaki çalışmaları için Patrik Bartholomeos her seferinde ona teşekkür etmekte ve Ona bir emrimiz değil ancak bir ricamız olur. diyerek gözlerimizi yaşartan bir dostluk tablosu sunmaktadır. Aynı Fethullah ise Batı Trakyada yaşayan Türk yurttaşlarımızın eğitim hakkı için en ufak çaba göstermemektedir. Hoş! Aslında bu çabayı gösterse ne için olacağı da oldukça açıktır.
Fethullah Türk milliyetçileri arasına girerek onları bölmeye çalışmakta ve nabza göre şerbet verme ustalığını en iyi şekilde kullanmaktadır. Askerliğinde Cemal Tural adlı komutanının milliyetçi olduğunu öğrendikten sonra bir anda milliyetçi söylemlere başlayan Fethullah tüm Türkler için Peygamber Ocağı sayılan ve bu görevi tamamlamayanlara kız bile verilmeyen askerlikten yırtmak için neler yaptığını anlatır. Ona göre askerlik yılları tüm yaşamının en kabuslu yıllarıdır. Korkulu bir rüya gibi sürekli olarak askerliğinin bitmesini beklediğini söyler. Herkesin 24 ay askerlik yaptığı bir zamanda 17 ay askerlik yaptığını böbürlenerek anlatır.
Zaman kime hizmet ediyor?
Tüm bu süreç içinde Zaman gazetesine biçilen rol ise Türk tezlerine karşı Ermeni ve Kürt tezlerini desteklemektir. Sayfalarında Ermeni soykırımı masallarını büyük puntolarla duyuran Zaman, şehit haberlerini ise küçük puntolarla bir köşeye sıkıştırma gayreti içindedir. Sabrının sınırları zorlanan Türk halkının Bözüyükte PKK sempatizanlarına hak ettikleri karşılığı vermelerine Provokasyona gelmeyin diyen gazete, Türk insanı ile bir avuç PKK sempatizanına eşit uzaklıkta durduğunu son derece net şekilde göstermektedir. Türk insanının PKK yandaşlarına nasıl davranmalarını bekliyorlardı? Davullar calıp kurban keserek mi?
Samanyolu Televizyonu aynı yolda Türk insanına hizmetlerine (!) devam etmektedir. Bilal Ercan adını çoğunuz duymamış olabilir. Bu adam PKK propagandası yapan ve Türk Devletinin kapatmak için büyük uğraş verdiği Danimarkayı defalarca uyardığı Kürtçü ROJ TVde düzenli olarak program yapan bir adam. Berat Kandili nedeniyle Samanyolu televizyonu bu adamı programına çağırıyor. Ve bu adamın kasetlerinin reklamı, Fethullaha bağlı kırtasiye mağazalarının vitrinlerini süslemekte. Bir PKK sempatizanını Samanyolu neden ekrana çıkarıyor dersiniz? Yanıt oldukça basit. Çünkü Fethullahın şiirlerinden birini bu adama bestelemiş. Bundan dolayı bu adama sponsor oluyorlar. Etraflarında herhalde PKK sempatizanı olmayan bir besteci bulamamış olsalar gerek... AB üyeliği uğruna Apoyu salıverdiklerinde de Samanyolunda kahramanlık türküleri okuturlar artık.
22 Eylül 2005 tarihli Zaman gazetesinde şöyle bir yazı geçmekte: ...Bize karşı yapılanlara karşı devleti bir sorgulamaya kalksak çoğu zaman dengeyi koruyamayız. Farkında olmadan devletine karşı milletin güvenini sarsmış oluruz... Bu sözlerin kime ait olduğunu hemen anladınız herhalde. Yani Fethullah diyor ki: Bu devlet bana karşı haksız davrandı, ben bana yapılan haksızlıkları açıklarsam millet galeyana gelir, devletinden soğur. Doğrusu gözlerim yaşardı. Ne yurtsever ne mazlum insanmış Fethullah. Ama burada ince bir nüans var. Fethullah aslında aba altından sopa gösteriyor. Yazının devamında milletin güveninin sarsılması halinde anarşi doğacağını söylüyor. Yani bana yapılan haksızlıkları bir açıklarsam Türkiye Cumhuriyeti anarşiye boğulur diyor Hocaefendi.
Artık Türk gencinin böyle laflara karnı tok. Atatürkün dediği gibi içteki düşmanlar hiç ara vermeden calışmaktadır. Eğer günün birinde Türk toprakları üzerinde bir Kürdistan görmek istemiyorsak, nurculuk gibi ABD çıkarlarına hizmet eden sapık tarikatların oyunlarına karşı dikkatli olmalıyız. Bu yurdu atalarımızdan aldığımız şekilde çocuklarımızı da bir Türk yurdu olarak bırakmak için nurcu hareketi engellemek her Türk için bir namus borcudur.
Balasagun, Fetullah'in ismi de kendi degistirdigi gibi geciyor diger kaynaklarda ama biz asil ismini kullanmaya özen gösteriyoruz. Said-i Kürdi veya Molla Said, bu akil hastasinin kullandigi isimlerdir. Nursi soyadini, baslattigi Nurculuk sapkinligina isareten ve dogdugu Nurs köyünden dolayi kullandigi söylenir. Sonradan aldigi resmi soyadi ise Okur'dur.
Kürt Said'in 1327 (1909) yılında, İstanbul'da Vezir Hanındaki İkbal-i Millet Matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: "İki mekteb-i musîbetin Şahâdetnâmesi yahut divan-i harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î" dir. kendisinin Saîd-i Kürd-î yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini "Bedîüzzaman" diye taktim etmektedir.
"Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. (soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır.)
Ey asurîler ve keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan kürtler!... Beşyüz sene yattınız. yeter artık. uyanınız. sabahtır. yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa'ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz'iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. (= Ey asurlular ve ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan kürtler! beşyüz yıldır yattınız. yeter artık. uyanınız. sabahtır. yoksa vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan tanrı'nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)
Kitap hakkinda osmanli arsivlerinden:
Resim 90 olarak küçültüldü. Gerçek boyutları [ 500 x 758 ]
Eminönü Polis Merkezi:
İstanbul Polis Müdürlüğüne,
"İki mekteb-i musibetin Şehâdetnâmesi" yahud "divân-ı harb-i Örfî" ve "said-i kürdî" nâm risâle münderecâtı câlib-i nazar-ı dikkat tefevvühât ve terhâtı cami' görülmekle ifây-ı muktezâsı zımnında leffen takdim kılındı. 5 eylül 1325/18 eylül 1909.
Eminönü Merkez Memuru
efkâr-ı umûmiyeyi tehyic edecek bir takım ibârâtı havî olan risâle-i mezkure takdim kılınmış olmakla ve divân-ı harbî Örfiye tevdiiyle beraber bu risâlelerin toplattırılması hakkında emr-i iş'arı istirhamıyla emniyet-i umûmiye müdüriyeti'ne arz ve tefhim olunur. 10 eylül 1325/23 eylül 1909.
Hareket Ordusu Kumandanlığı'na yazılmıştır: 10 eylül 1325.
dh.eum.thr., nr.5/7-3, 8 ramazan 1327
risalei nurda öyle hizmet vardır ki,sizi cennete davet etseler bu vazifeden vazgeçmezsiniz(İHLAS RİSALESİ-SON KISIMLARINDA)
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâyı istemek ve sevmek, ahireti istemek ve sevmektir. Çünkü Allahü teâlâya kavuşmak, ahirette vâd edilmiştir ve Allahü teâlânın kulundan rızası, ahirette belli olacaktır. Hak teâlâ, ahireti sever. Beğenilenden yüz çevirmek, sekrdir. Allahü teâlânın davet etmesine ve beğenmesine karşı gelmektir. Yunus suresinin 25. âyetinde (Allahü teâlâ, Dar-üs-selama [Cennete] çağırıyor) buyurmaktadır. Allahü teâlâ, ahirete çağırmaktadır. Ahiretten yüz çevirmek, Hak teâlâya karşı gelmek olur. Onun beğendiği şeyi ortadan kaldırmaya uğraşmak olur. (1/302)
(Ancak Cennete giren rahata kavuşur.) [İ. Ahmed] Allahü teâlâ, Cennette, cemal sıfatıyla görünecektir. Mümin, Allahü teâlâyı görünce, cennetteki bütün nimetlerden aldığı zevklerden daha fazla zevke kavuşacaktır. Bir âyet meali:
(Kıyamet günü ışıl ışıl parlayan yüzler, Rablerine bakacaklardır.) [Kıyamet 22, 23]
Yunus suresinin, (Güzel amel edenlere, hüsna [Cennet] ve ziyadesi de vardır) mealindeki 26. âyet-i kerimesindeki ziyade kelimesini Resulullah efendimiz rüyet [Allahü teâlâyı görmek] olarak açıklayıp, (Dolunayı gördüğünüz gibi kıyamette Rabbinizi açıkça görürsünüz) buyurdu. (Buhari)
Bir insanın Rabbimizin kudretiyle yaratılacak nimetleri hayal etmesi asla mümkün değildir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cennette hiç kimsenin görmediği, işitmediği ve hayal bile edemediği nimetler vardır.) [Müslim]
(Cennet nimetleriyle, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.) [Beyheki]
Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yerler kadar olan cennete koşun(A.İMRAN 133)
Kalbime Öyle Geldi ki, Bana Malum Oldu ki ve Said Nursi
"Ben dahi risalelerde kalem oynatamıyorken" mealinde bir sözü kullanmış Said Nursi..
Ayrıca pek çok sözüne delil olarak da Ayet ve Hadisleri ve geçmiş Ehli Sünnet ulemasının eserlerini değil de "Kalbime öyle geldi ki" ve “kalbime ihtar edildi ki” şeklinde kelimeleri kullanmış.
Kalbe gelen ilhamlar şeytandan da olabilir, nefsi de olabilir.
Kalbe gelen ilhamlar da, görülen rüyalar da asla ilmi bir delil kabul edilemez.
Hiç bir gerçek alimin bunları delil diye açıkladığını, yazdığını göremezsiniz...
Yani, bir kişinin ilmi bir mesele hakkında "Ben rüyamda da şöyle gördüm" demesi veya "Kalbime de şöyle geldi" demesi hiç bir Müslümanı bağlamaz. Aklı selim hiç bir samimi Müslüman bu üslubu kullanarak açıklama yapanlara itibar etmez.
Elbetteki Allahü teala sevdiği kullarının kalbine ilham edebilir ve onlara rüya aleminde bir takım hakikatleri bildirebilir ama bu sadece o kişi için delildir. Böyle fazıl, salih kimseler dahi meseleleri izah ederken Kur'an ayetlerine ve Sahih hadislere dayanmalıdır.
Şu alemde her devirde bir tane olan "Kutbul aktab " denilen ve "Varisi Rasul" olan, peygamber varisi olan ulema, evliya zat dahi, her hangi bir ilmi meseleyi Kur'an ve Sünnetten delilleri ile açıklamak zorundadır ve bu zatlar 1400 küsür senedir hep böyle yapmışlardır. Hiç bir zaman rüyalarını ve kalbe gelen manaları, ilhamları delil olarak göstermemişlerdir.
Bu hususta gerçek ehl-i sünnet alimlerinin çok ikazları olmuştur. İkinci bin yılın Müceddidi olan İmam-ı Rabbani (k.s.) da Mektubat isimli eserinde bu konuda bütün Müslümanları uyarmıştır.
Öyle ya ben nereden bilebilirim ki senin kalbine öyle gelip gelmediğini ve geldiyse bunun gerçekten Allah tarafından mı ilham edildiğini yoksa şeytani bir vesvese mi olduğunu?
Bu gözle bakıldığında “Yüzde doksanı kalbe geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan Risale-i Nurlar İlahi kitap, Said Nursi’de İlahi vahye muhatap olan bir Mesih(kurtarıcı peygamber) mi yapılmak istenmiştir, bu gün onun bağlılarının apaçık ayetleri inkar ederek Hristiyanları bu derece sevmesi, dost ilan etmesi, Cennetlik ilan etmesi, Müslüman İseviler demesi ve Risaleleri Kur’an’ın önüne koymaları, Kur’an’ı ikinci plana atmaları da bu planın parçalarından mıdır?” sorusu ister istemez akılları kurcalamaktadır.
Bakın tasavvuf erbabı İlham meselesinde neler demişler;
“Seyr-i sülûk esnasında insan çeşitli aşamalar kat eder. Bu aşamaların en tehlikelilerinden biri de nefs-i mülheme makâmıdır. Bu makamda bulunan kişi ilhâma mazhar olmuştur, ancak kalbine gelen bu ilhâmlar Rabbânî olabileceği gibi şeytânî de olabilir. Kişi bunları tek başına ayırt edemez ve şeytandan gelen fısıltılara aldanabilir. Bu noktada bir mürşidin kılavuzluğuna başvurmak gerekir. Kişi bu sayede şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulur.”
Peki Said Nursi’nin böyle bir tehlike halinde yardım alabileceği mürşidi kim? Tabii ki kimse… Daha, zahiri (akli) ilimlerde üstadları Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi Masonlar olan Said Nursi’nin zaten batında yani manevi anlamda bağlı olduğu bir mürşidi kamili veya devamı olduğu, kendisinin de bağlı olduğu bir silsilesi yok ki?
İLHAM'ın İslamdaki Kaynak Değeri ve Bağlayıcılığı Hakkında...
Bilgi edinme yollarının belirlenmesi, akidevî bir konu olduğundan akaid kitaplarında ele alınmış, bilgi edinme vasıtaları sıralanmıştır. İlhamın ise bunlardan olmadığı beyan edilmiştir:
Ömer Nesefî, Metnü’l-Akaid’de şöyle der:İlham, hak ehli olanlara göre, bir şeyin sıhhatini bilme konusunda ilim elde etme vasıtası değildir.
Pezdevî de, Ehl-i Sünnet Akaidi’nde ilim sebeplerini sıraladıktan sonra şunları söyler:İlhamla bilgi meydana gelmesine gelince: Bu nasıl olur?... İlhamla bilgi hâsıl olduğunu iddia edenin davası burhandan yoksundur. Eğer bir kimse: "Şu şeyin helâl olduğuna dair Allah Tealâ bana ilham ederek kalbimde bilgi hasıl oldu" derse, ona denecek şudur:
"Sen sözünde yalan söylüyorsun", ayrıca onun doğruluğunu gösteren bir delil yoktur. Aynı şekilde bir başkası da, bunun haram olduğunu Allah’ın kendisine ilham ettiğini söyleyebilir. O hâlde bu iki kişinin sözlerinden birini tercih için delil bulunmadığından, ikisi arasında anlaşmazlık vuku bulur ki, bu da fesada götürür.
Suiistimale açık olan ilham konusunu izah etmek, hak ilhamlar ile ilham diye yutturulmak istenen şatahat ve türrehatın arasını ayırmak, bunların farkını ortaya koymak gerekmektedir.
Kalbe gelen ilhamlar konusu başlı başına uzun bir ilmi meseledir. Lakin sabit olan şudur ki, Allah dostu olan gerçek velilere gelen Rabbani ilhamlar dahi diğer Müslümanlar için ilmi delil değildirler. Sadece o veli şahsı bağlar bu ilhamlar ve bu veliler bunları delil göstermezler, göstermediler…
Risale-i Nur’da bunun nasıl sui istimal edildiğine dair bir örnekle mevzumuzu tamamlayalım;
“Kur'anın nurundan gelen bir nur, ehl-i imana bir nokta-i istinad olacağını mana-yı işarî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki; manasının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevafuk emaresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mana-yı işarî ile bizimle de konuşuyor kanaatım geldi.”
Asayı Musa 90, Birinci kısım, on birinci mesele,
Etiketler: Dinler arası diyalog, müslüman iseviler, Said-i Nursi, slider, yahudi ve hıristiyanlar cennete girecek miHiç yorum yok:
Said-i Nursi(Said Okur)'nin küfre götüren büyük hataları
Said Nursî’nin hemen hemen, bütün risâle’lerinde tekrarladığı (Esâsen, risâle’ler birbirinin usandırıcı birer tekrarından ibârettir.) çok önemli, fâhiş, te’ville, tashîh ile telâfisi mümkün olmayan, “eski Said, yeni Said,” tekerlemeleriyle geçiştirilmeyecek, inananları küfre kadar götürecek hatâ’larla doludur.
FÂHİŞ VE KÜFRÜ MÜLTEZİM BÜYÜK HATA’LAR ZİNCİRİ:
1- Teslis Akîde’sine sâhip, müşrik Hıristiyan’ların, şehîd olduklarını ve cennete girebileceklerini iddia etmiştir; “Bir zaman, eski Harb-u Umûmî’de, düşmanların, ehl-i İslâm’a ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pekçok müte’llim oluyordum. Fıtratımda, şefkat ve rikkat ziyâde olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.
Birden kalbime geldi ki, o maktûl ma’sumlar şehid olup velî olurlar; Fânî hayatları, bâkî bir hayata tebdil ediliyor; ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup, bâkî bir mal mübâdele olur. Hattâ, o mazlumlar kâfir de olsa âhirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belâlara mukâbil rahmet-i İlâhiye’nin hazînesinden öyle mükâfatları var ki, eğer Perde-i Gayp açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tazâhür-ü rahmet görünüp, “yâ Rabbî! Şükür elhamdülillâh” diyeceklerini bildim ve kat’î bir suretle kanaat getirdim. Ve İfrat-ı Şekfat’dan gelen şiddetli te’sir ve elemden kurtuldum.” (Kastamonu Lâhikası, (49), Yeni Asya Neşriyatı, İstanbul, Temmuz 2004, 3. Baskı)...
“Birden ihtar edildi ki, böyle musîbet’lerde kâfir de olsa hakkında bir ne’vi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musîbet ona nisbeten pek ucuz düşer. Böyle musîbet-i Semâviyye ma’sumlar hakkında bir nev’i şehâdet hükmüne geçiyor. O musîbet-i Semâviyye’den ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun, şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi, büyük mükâfat-i Ma’neviyyeleri, o musîbeti hiçe indirir.
On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum. (Kastamonu Lâhikası, Yeni Asya Neşriyatı/İstanbul/2004 Baskısı/Sahife 79)
Antakya’lı bir Yahûdî olan (Saint Paul) kısaca, Pavlus, tarafından dizayn edilen günümüz Hıristiyanlığı “Uknûm-ü Selâse”, üç esas, baba, oğul ve Ruhu’l-Kudüs, yâni, teslis akidesini esas alır. Teslis akidesine sahip olanlar, şüphesiz, kâfirdirler. Kâfir’lerin, kıyâmet gününde, Allah’ın rahmetine mazhar olması, hele hele, cennete girmesi, Kur’ân-ı Kerim’in, sarih nas’larına göre aslâ mümkün değildir. Aksini iddia etmek sarih, kat’î naslarla sâbit olanı inkâr veya aksini iddia etmek kesinlikle küfürdür.
“Şüphesiz, Allah, Meryem oğlu Mesih’dir,” diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır.” (Mâide 5/17)...
“Yahûdî’ler, Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesîh (İsa) Allah’ın oğludur, dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” (Tevbe 9/30)
Yukarıda meallerini verdiğim âyet’ler ve benzeri diğer âyetler dikkate alındığında, günümüz Hıristiyan ve Yahûdî’lerinin, kâfir ve müşrik olduklarında aslâ şüphe yoktur.
Müşriklerin, Hıristiyanların, Yahûdî’lerin, münâfıkların aslâ cennete giremeyecekleri, cehennemde ebedî kalacakları ise sayısız âyeti Kerime’nin sarih, kesin hükmüdür.
“(Âyet’lerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın meleklerin ve tüm insan’ların la’neti onların üzerinedir.” Onlar ebediyyen la’net içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların üzerine bakılır.” (Bakara 2/161, 162)...
“Bizim âyet’lerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız.” (A’raf 7/40)
(Devenin iğne deliğinden geçmesi, adeten muhaldir. Dolaysiyle kâfir’lerin cennete girebilmeleri muhal bir şarta bağlanmıştır ki, kâfir’lerin cennete girebilmeleri muhal ötesi bir şeydir.)
“Ehl-i Kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.”
“Gerçekten inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa- dahî kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. Hiç yardımcıları da yoktur.” (Âl-i İmran 3/91)
FETRET DEVRİ MES’ELESİ:
Fetret devri, yeryüzüne Peygamber gönderilmeyen asırlar için geçerlidir. Bu ma’nada Fetret Devri Hazret-i İsâ ile Sevgili Peygamber’imiz arasında geçen 600 küsûr senelik, Peygambersiz geçen devreye denilir. Hazreti Peygamber’imizin bi’setinden sonra kıyâmete kadar hiçbir devre, fetret devri denilemez. Olsa olsa, yeryüzünün ba’zı bölgelerinde tebliğ ve da’vetin ulaşamadığı yer’lerden bahsedebiliriz. Tebliğ ve da’vetin ulaşmadığı yerdeki insanlar da, akıllarını kullanarak, enfüsî ve âfakî delillerle, Allah’ın varlığını ve birliğini bulmaya mecburdurlar. Bunlar, Allah’ın varlığını ve birliğini buldukları takdirde şer’î hükümlerle mükellef değildirler.
Dolaysiyle, Said Nursî’nin kâfirler için uydurduğu “Fetret Devri” ma’zereti de geçerli değildir.
KÂFİRLERİN ÇOCUKLARINA GELİNCE:
Müslüman anne ve babadan doğan ve büluğ çağına ermeden vefat eden, sabî’ler, Müslüman anne ve babaya teb’an cennete girerler. Ehl-i Kitap’tan bir anne ile Müslüman bir baba’dan doğan ve büluğ çağına ermeden vefat eden sabî’ler, Hayru’l-Ebeveyn olan baba’ya teb’an yine cennete girerler. Ancak, günümüzde daha doğrusu asr-ı Saâdet’den sonraki Hıristiyan ve Yahûdî’ler arasında Ehl-i Kitap yoktur. Hıristiyan’lar teslis akîdesine sahip oldukları, Yahûdî’ler de Üzeyr veya Soraya Allah’ın oğludur, dedikleri için müşrik olmuşlardır. Bir Müslüman’ın belli şartlarda ve zarûret halinde, ehl-i Kitap bir kadınla evlenebilmesi câiz ise de, müşriklerle evlenmesi aslâ câiz değildir, aralarında kıydırdıkları nikah İslâm Hukukuna göre nikah akdi olmayıp, aralarındaki münasebet gayr-i meşrû olup bu birliktelikten doğan çocuklar da Veled-i Zinâ’dır.
Müşrik’lerin, Hıristiyan ve Yahûdî’lerin, münâfıkların, büluğ çağına ermeden vefat eden çocukları hakkındaki hüküm ise, cennete girmek için kendilerinin herhangi bir amelleri bulunmadığından, anne ve babası da Müslüman olmadığı, en azından anne ve babasından birisinin Müslüman olmadığı dikkate alındığında ebeveyn’e tab’iyet veya Hayru’l-Ebeveyn’e teb’iyyet de söz konusu olamayacağına göre cennete giremeyeceklerdir.
Müşrik’lerin, kâfir’lerin, Hıristiyan, Yahûdî ve münâfıkların büluğ çağına ermeden ölen çocukları kıyâmet gününde ne olacaklardır?
Kur’ân-ı Kerim’de, Cenab-ı Hakk, “Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: “Keşke toprak olsaydım!” diyecektir.” (Nebe Suresi 78/40)
Ekserî müfessirler bu âyet-i Kerime’nin tefsirinde, kıyâmet günü insan’larla birlikte hayvanlar da haşredilecek, insanlarla hayvanlar, hayvanlarla yine hayvanlar arasında çetin bir hesaplaşma olacaktır. Hak sahipleri haklarını aldıktan sonra, insanlardan ba’zıları cennete, ba’zıları da cehenneme sevkedilecekler. Hayvanlar ise Mahşer Meydanı’nda, insan’ların gözlerinin önünde toprak haline geleceklerdir.
Cehenneme sevkedilen, kâfirler, hayvanların toprak olduğunu görünce, “Ah! Keşke bizler de hayvanlar gibi toprak olsaydık da, bu çok acıtıcı, aşağılayıcı ebedî azap’ta kalmasaydık,” diyeceklerdir,” diye tefsir etmişlerdir.
Hicrî, İkinci Bin’in Müceddidi, büyük Mutasavvıf, İmam-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî, Ahmed-ü Farık Sirhindî (K.S.) Hazretleri, keşfen, Arafat günü hayvanlar gibi, kâfirlerin, Hıristiyanlar, Yahûdî ve münâfıkların, büluğ çağına ermeden vefat eden çocukları da toprak olacaklardır. Kendi çocuklarının toprak olduklarını görenler, “Ah! Keşke bizler de çocuklarımız gibi toprak olsaydık da, ebedî cehennem azabından kurtulsaydık,” diyeceklerdir, buyurmuştur.
Mustafa Akkoca
18 Haziran 2012
oncevatan.com.tr
Said-i Nursi de bağlıları da en temel İslami ilimlerden yoksunlar
SAİD NURSÎ’NİN RİSÂLE’LERİ ÜZERİNE UMÛMÎ BİR DEĞERLENDİRME
Risâle’lere umûmî olarak bakıldığında, eskilerin ta’biriyle sugrası, kübrâsı ve neticesi olmayan, şimdikilerin deyimiyle, başlangıç, gelişim ve sonucu olmayan, neyi, niçini, niye götürmeyen, niçin yazıldığı, kâri’lere neleri nasıl öğreteceği belli olmayan bir kısım tekrarlardan meydana getirilen, ciltlenmiş kağıt tomarlarından ibâret olduğu görülür.
Risâle’lerdeki usandırıcı tekrarlar atılmış olsa, 120, 130, 140 ve hattâ 150 civarında olduğu söylenen bu risâle’ler tek bir kitap halinde toplansa, ancak Merhûm Ömer Nasûhî Bilmen Hoca’mızın te’lifatı arasında bulunan, Büyük İslâm İlmihali kadar bile bir hacme sahip olmaz.
Usandırıcı tekrarlar dolaysiyle, bu risâle’lerden herhangi birisini sonuna dek okuyan, okuduğunu anlayan birisi olduğunu sanmıyorum. Ancak, Said Nursî şakird’leri gibi, ne okuduğunun farkında olmayan, okuduğunu anlamayan, bu risâle’leri sadece bir vird olarak okuyanlar sonuna kadar okuyabilirler.
Arap Edebiyatında belagat ve fesâhat incelenirken, “Haşiv” olarak değerlendirilen bıktırıcı bu tekrarlar; ziyâdesiyle hadsizlik bir cür’etle maalesef, şöyle savunuluyor. “TENBİH: Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın ve Kur’ân’dan çıkan bürhânî bir tefsir olduğundan, Kur’ân’ın, nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekraratı gibi (Hâşâ, Sümme Hâşâ) onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarûrî maslahatlı tekraratı vardır. Hem Risâle-i Nûr, zevk ve şevk ile dillerde usandırmayan, dâima tekrar edilen Kelime-i Tevhîd’in delilleri olmasından, zarûrî tekraratı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı..” (Şualar, Temmuz 2009 İstanbul Baskısı, Sahife 70 Hâşiye)
Risâle’leri, hâşâ Kur’ân ile mukâyese etmeye, Kur’ân-ı Kerim’deki gerçekten insan idrakinin fevkinde nükteli, hikmetli tekrarlarla, mühasıran, acz’in, kabiliyetsizliğin bir sonucu olarak, ortaya çıkan usandırıcı, bıktırıcı haşivleri mukayese etmeye kalkmak, aslında cür’etkârlıktan da öte bir şeydir. Fakat, burada o sıfatları telaffuz etmeye biz cür’et edemedik.
Uzmanı tarafından, tıpta “disleksi” diye bilinen öğrenme bozukluğu ki, -zeki bile olsalar, öğrenme bozukluğu olanlar, bilhassa, yazılı ifade konusunda hiç başarılı olamayanlar için konulan bir teşhis – ile yazma özürlü birisi tarafından yazıldığı, te’lif edildiği iddia olunan risâle’leri Allah’ın Kelâmı, Kur’ân-ı Kerim’le mukayese etmeye kalkışmak, cür’etin, disleksi’nin de ötesinde cinnettir.
“De ki: Andolsun, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins-ü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.” (İsra 17/88)
Bütün risâle’lerde, imanın tahkîk ve takviyesinden bahsedilirken, imanın takviyesi ve tahkiki için başkaca herhangi bir ibâdet zikredilmez, yalnız birer vird gibi, anlamadan, anlatmadan, anlaşılması için herhangi bir gayret gösterilmeden, yine bu risâle’lerin okunmasını ısrarla şart koşar.
Oysa ki, Kur’ân-ı Kerim’de, 50’den fazla âyet-i Kerime’de, “Âmenû” onlar ki, iman ettiler, buyrulduktan sonra hemen akabinde (Vav-ı Atıfla) “Ve Amilu’s-Sâlihat” buyrulmak suretiyle iman’dan hemen sonra, imanın takviyesi için bir şart olarak, güzel işlerin yapılması şart koşulmuştur.
Diğer ba’zı âyetlerde ise “Onlar ki, iman ettiler. Onlar iman edip de takvaya ermiş olanlardır.” (Yunus 10/63), “İman edip de (kötülüklerden) sakınanlar için âhiret mükâfatı daha hayırlıdır.” (Yusuf 12/57), “İman edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.” (Neml 27/53), “İnananları kurtardık. Onlar (Allah’tan) korkuyorlardı.” (Fussilet 41/18)
Diğer ba’zı âyetlerde de iman ve takva ile birlikte ihsan da imanın takviye ve tahkik şartı olarak zikredilmiştir.
“Çünkü Allah, (kötülüklerden) sakınanlar ve güzellikler yapanlarla beraberdir.” (Nahl 16/128), “İman edip ve iyi işler yapanlara, hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp yaptıklarını ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur. (önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi amelde sebattır.) Allah iyi ve güzel yapanları sever.” (Mâide 5/93)
İster kabul edilsin, ister edilmesin, Said Nursî’nin risâle’lerinin en büyük zararı, “Risâle’lerin, Kur’ân’ın lafzı ve hakîkî tefsiri olduğu ısrarla söylenerek, Risâle’lerin Kur’ân’ın yerine ikâme edilmiş olmasıdır. Şakird’lerin bir mektupla “Üstadımız Efendimiz, bizim burada Nûr şakird’lerinden birisi ‘Kur’ân öğreneceğim,’ diye risâle yazımını ihmal ediyor, ne buyursunuz?” suâline karşılık, Said Nursî cevap olarak, “Risâle-i Nur’ların, hem Kur’ân’ın lafzının yerine geçtiğini hem de hakîkî bir tefsiri olduğunu ifade ederek, Kur’ân öğrenmek yerine risâle yazımına devam etmesini ister...
“Hem sizler biliniz ki, ben Risâle-i Nûr’un bir hizmetkârıyım ve o dükkan’ın bir dellâlıyım; O ise (Risâle-i Nûr) Arş-ı â’zamla bağlı olan Kur’ân’ı Azîmü’ş-Şân ile bağlanmış bir hakîkî tefsiridir.” (Kastamonu Lâhikası/İstanbul Basımı/Temmuz 2005/3.Baskı)
“Risâle-i Nur’ur, Hakâik-i İslâmiyye’ye dâir ihtiyaçlara kâfi geliyor; başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâleti’n-Nur’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâleti’n-Nur o yolu kestirir, imân-ı Hakîkî’ye risal eder.. (A.G.E. Sahife 52)
“Mu’cizatlı bir vird (Vird: Turuk-u Âliye’de, Kutbu’l-Aktâb’ın âyet-i Kerime’ler ve Hadis-i Şerif’lerden istifade ederek tertip ettikleri Edi’yye ve tezkirelere denilir. Meselâ, Turuk-u Âliye’den, Zikr-i Hafî yolunun büyüklerinden, Silsele-i Zehep-Silsele-i Sâdât’ın 15. Halkasını teşkil eden Kutbu’l-Aktab, Muhammed Bahâüddîn Nakşıbendi (K.S.) Hazretleri’nin tertip ettiği Tarikat-ı Nakşibendiyye’de, izinle okunan “Evrad-ı Bahâiyye” gibi...)
“Okumak isteyen bunu okusun” yerine mu’cizatlı ve her bir harfi on ve yüz ve beş yüz ve bin ve binler kadar ve meyve veren bir vird okumak isteyen, bu semâvi virdi okusun.” (A.G.E. Sahife 67)
Nur şakird’leri 50 yılı aşkın bir zamandan beridir, maalesef uzman hekim teşhisiyle marazî bir ruh halinin mahsûlü, insicamsız, tutarsız, aslâ Ehl-i Sünnet akidesiyle bağdaşmayan bu risâleleri, hiç anlamadan, anlatmadan, üzerinde herhangi bir fikir teâtisinde bulunmadan, bir vird gibi, birisi okuyor, onlarcası dinliyor. Risâlelerde usandırıcı bir şekilde tekrarlandığı için, “Bu risâle’leri okuyanların iman ile ölecekleri ve mutlakâ cennete gireceklerine inanıyorlar.”
Bu bakımdan, Şakird’ler, yıllar yılı, Kur’ân-ı Kerim’i okumadılar, okutmadılar. Şakird’lerin pek çoğu, bunlara ağabeyler de dâhil, Kur’ân-ı Kerim’i yüzünden okumayı bilmez. Bırakınız Kur’ân okumayı, her Müslüman’ın mutlaka öğrenmesi, bilmesi üzerine farz olan, “Zarûrât-ı Diniyye” dediğimiz, asgarî dini bilgilerden bile mahrumdurlar.
“CEVHEN-İ KEBİR”: Hz.Peygamber Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem’e Cebrail Aleyhisselâm’ın vahiy ile getirdiği ve “zırh’ı çıkar bunu oku” dediği ve binbir Esmâ-i İlâhiye’ye sarîhan ve zımnen işaret eden gayet yüksek ve çok kıymettâr bir münacaat-ı Peygamberî’dir. Ki, Zeynelâbidîn (R.A.)’den tevâtürle rivâyet edilmiştir.” (Cevşen-i Kebir/İstanbul/Ocak 2003/Cihan Yayınları...)
“Peygamber’imizin (a.s.m) en önemli du’alarının arasında Cevşen bulunur. Bu büyük du’a’nın Peygamber’imize verilişini anlatan şu hâdise aynı zamanda onun önemini de ortaya koyar. Peygamber’imiz, zırhını giymiş Uhud Dağı’na gidiyordu. Hava çok sıcaktı. Bir ara başını kaldırıp gökyüzüne baktı ve Allah’a du’a etti. Birden açılmış gök kapılarından Cebrail (a.s)’i gördü. Hazret-i Cebrail nurlara bürünmüştü. Resûlüllah’a, “Cenab-ı Hakk’tan sana, selâm, tahiyye ve ikram getirdim” dedi. Peygamber’imiz selâmını aldıktan sonra, Cebrail (a.s.) getirdiği du’a’yı takdim etti ve şöyle dedi:
“- Üzerinden zırhını çıkar ve bu du’a’yı oku. Bu du’a’yı üzerinde taşır ve okursan zırh’dan daha büyük te’siri vardır.”
Her an ve her fırsatta ümmetini düşünen Peygamber’imiz, “Bu du’a’nın te’siri sadece bana mı mahsus yoksa ümmetime de şâmil mi?” diye sordu. Cebrail aleyhisselâm şu müjdeyi verdi:
“- Yâ Resûlüllah! Bu du’a Cenab-ı Allah’ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını Allah’tan başka kimse takdir edemez” dedi. (Cevşenü’l-Kebir/Nisan 2009/İstanbul Baskısı/Nesil/Takdim Yazısı)...
Yukarıda parantez içerisinde yazdıklarımızı okuyan, çok fazlâ alim olmasına da gerek yok, biraz İslâmî Kültür’e sahip birisinin tüyleri diken diken olmuştur.
Hangi cihetten inceleyebiliriz, hangi yanlışı düzeltebiliriz. Daha doğrusu, yazılanlardan hangileri, Kur’ân ile, sünnet ile (hadis), İslâm ile, Ehl-i Sünnet akidesiyle bağdaşır?!...
Bütün bunların cevaplandırılabilmesi gerekir. Cevaplandıracağız....
Mustafa Akkoca
04 Haziran 2012
oncevatan.com.tr
Şakirdlerin zorlama yorumlar ve uydurma hatıralar ile Said-i Nursi'yi yüceltmek gayretleri artık son bulmalıdır
Risâle-i Nûr, Said Nursî şakird’lerinin üstadları hakkında o kadar şüpheleri vardır ki, ha bire onun hakkında, şâhid’ler gösterme gayreti içine girmektedirler.
“(Resûlüm!) De ki; Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini azîz (yüceltir), dilediğini de zelil (alçaltırsın), kılansın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmran 3/46)
Cenab-ı Hakk, bir kulunu belli bir asır’da müceddid, mürşid-i Kâmil gönderecekse âlem-i Ezel’de, Tensib-i İlâhî ile tensip eder, dünya’ya geldikten sonra da onu aziz kılar ve mertebesini insanlar arasında yüceltir.
Allah’ın aziz kıldığı (yücelttiği) bir kulunu, bütün insanlar bir araya gelseler zelil kılamazlar (alçaltamazlar), Allah’ın zelil kıldığı, alçalttığı bir kulunu da bütün insanlar bir araya gelseler de aziz kılmaya çalışsalar, (yüceltmeye çalışsalar) yine de onu aziz kılamazlar, yüceltemezler.
Şakird’ler, hiç bir suretle üstad’larında bulunmayan, esâsen kendisinin de herhangi bir iddiası bulunmayan, tecdid, irşâd, hattâ mehdî’lik isnadı gibi ifrat ve tefritlerini zorlama şahid’liklere dayandırmak istiyorlar. Önce Necmeddin Şahiner imzasıyla, “Son Şahidler”, “40 YAZARIN KALEMİNDEN BEDİÜZZAMAN”, kitaplarını neşrettiler. Şimdilerde, Salih Okur imzasıyla “Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman”, kitabını yayınlamışlardır.
Tespitlerimize göre, gerek daha önce neşredilen “Son Şahidler”de, “40 Yazarın Kaleminden Bediüzzaman”da ve gerekse son yayınlanan “Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman”da yazılarına, görüşlerine yer verilen pek çok zevât ile yüzyüze herhangi bir mülâkatta bulunulmamış, hayâlî mülâkatlarla kendi söylemek istediklerini, isimleri, Efkâr-ı Umûmî’de i’tibâr sahibi zevâta söyletmişlerdir.
Salih Okur imzalı, “Ulemanın Gözüyle Bediüzzaman” kitabının ön kapağında, Said Nursi’nin Kuvvacı Kalpaklı bir resmi merkeze oturtulmuş, onun etrafına, asrımızın, Sahib-i Zamanı, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmili, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri’nin, devrimizin büyük âlimlerinden Merhûm Ömer Nasûhî Bilmen Efendi Hazretleri’nin, Osmanlı Şeyhulislâmlarından, Mustafa Sabri Efendi’nin ve otuza yakın kimsenin resimleri onun etrafına serpiştirilmiştir.
Verilmek istenen mesaj, “Bu asırda ulema’nın en büyüğü, merkezi, Said Nursî’dir, diğerleri de buna şahid’lik etmektedirler.”
Said Nursî hakkında tam olarak görüşlerini bilemediğimiz, en azından bizim muttalî olamadığımız zevât bir tarafa, Said Nursî hakkında kat’î, sarih görüşleri cümle alemce bilinen, Pek Muhterem Zevat’a bu ağır iftira, buhtan niye?!...
Salih Okur Kitabı’nın 329-337 sahifeleri arasında, üçüncü, dördüncü şahısların, Mustafa Sabri Efendi’den, Said Nursi’ye, Said Nursî’den Mustafa Sabri Efendi’ye selâm getirip-götürdüklerini yazar. Fakat, “Selâm-kelâm dışında dişe dokunur herhangi bir değerlendirme vermiyor. Ancak, taktik aynı taktik, “Bakınız, diğer bütün ulema gibi Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi de üstad’a ne övgüler düzmektedir.”
Kitapta yer verilen ulema arasında (aralarında ba’zılarına asla “Âlim” denilemez) Said Nursi’yi çok yakından tanıyan elbette ki, Mustafa Sabri Efendi’dir. Şöyle ki, Devlet-i Aliyye’mizin yıkılmasına müncer olan vak’alarda, Sultan 2. Abdülhamid’in taht’dan indirilmesinde, Yahûdî, Hıristiyan ve Rumlarla işbirliği içerisindeki İttihad ve Terakkî Cemiyetiyle birlikte hareket eden, Said Nursî gibilere, ulufe olmak üzere, Mason Şeyhulislâm, Musa Kazım tarafından oluşturulan ve kukla pâdişah, Sultan Reşat tarafından bir İrâde-i Sâniye ile kuruluşu tamamlanan “Dâiretü’l-Hikmet-i İslâmiyye” adlı kuruluşta Said Nursî de aza idi, Mustafa Sabri Efendi de... Mustafa Sabri Efendi, Damad Ferid Hükûmetinde Şeyhulislâm’lık makamında oturuyordu. Said Nursî de İttihatçıların en mu’teber adamlarından birisiydi!...
Mustafa Sabri Efendi Kimdir?
12 Rebîülevvel 1286’da (28 Haziran 1869) Tokat’da doğdu. Öğrenimine memleketinde başladı. Henüz 10 yaşındayken hafızlığını tamamladı. İslâmî ilimlerde Zûniyezâde Ahmed Efendi’den icazet aldı. Ardından Kayseri’de Divrikli Mehmet Emin Efendi’nin medreselerine devam etti. Bir müddet sonra da İstanbul’a gidip Meşîhat-ı İslâmiyye’de ders vekili Gümülcineli Ahmed Asım Efendi ile Mehmed Atıf Efendi’den ders aldı. Ahmet Asım Efendi’nin kızı Ulviye Hanımla evlenip, İstanbul’a yerleşti. Genç yaşta ruûs imtihanını kazanarak, Fatih Camiî müderrisliğine ta’yin edildi (1890). 1896 yılında Beşiktaş Asâriye Camiî imamlığına getirildi. Bundan iki yıl sonra Sultan 2. Abdülhamid’in katıldığı huzur derslerine en genç aza sıfatıyla iştirâk etti. 1899, 1904 yılları arasında Yıldız Sarayı Kütüphânesi’nde “Hâfız-ı Kütûp” olarak çalıştı.
Bu sırada Köse Niyâzî Efendi’den Kıraat ilmi okudu. Medresetü’l-Vâizîn’de tefsir, Medresetü’l-Mühassisîn ile Süleymaniye Medreselerinde hadis müderrisliği yaptı. Tedkik-i Müellefât-ı Şer’iyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Cem’iyyet-i İslâmiyye’nin reisliğine seçildi ve bu cemiyetin çıkardığı Beyânühâk adlı mecmuada başyazar sıfatıyla makâleler yazdı. Bir dönem Silistre Müftülüğü yaptı. Peyam-ı Sabah, İkdâm, Yarın ve Alemdar gibi mevkûtelerde yazılar kaleme aldı.
İkinci Meşrûtiyet’in ilânından sonra Tokat Meb’usu olarak Meclis-i Meb’usan’a girdi. Siyâsî hayatının başlangıcında İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne alaka duymakla birlikte kısa bir müddet sonra bu harekete karşı mücadeleye girişti. 1910 Ahali Fırkası’nın, 1919’da üçüncü def’a kurulan Hürriyet ve İ’tilaf Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı, yöneticilik yaptı. İttihad ve Terakkî hükûmetinin kurulmasından sonra Hürriyet ve İ’tilaf Fırkasına bağlı olanlar tutuklanınca, Mustafa Sabri Efendi Mısır’a gitti (1013). Oradan Romanya’ya geçti. Fakat burada tutuklanarak İstanbul’a getirildi ve Bilecik’te ikâmete mecbur edildi. Ocak 1919’da Tokat Meb’usu seçildi ve 04 Mart 1919’da kurulan Damat Ferid Paşa Hükûmetinde Şeyhulislâm’lık yaptı. Damad Ferid Paşa Kabinesinin düşmesi üzerine 19 Şubat 1919’da kurulan Teâli-i İslâm Cemiyeti reisliği yaptı. Bu cemiyet bünyesinde, Cemiyetin ikinci başkanı, İskilip’li Âtıf Hoca ve Said Nursî ile birlikte çalıştı. Yeniden teşkil edilen Damad Ferit Paşa Kabinesinde tekrar Şeyhulislâmlığa getirildi. Bu arada Şûrây-i Devlet reisliğine de vekâlet etti.
Cumhuriyetin ilânından sonra oğlu İbrahim’le birlikte 150’lilikler listesine alındı. Tam tutuklanacağı ve ba’zı bahâneler ile İskilip’li Atıf Efendi gibi idamı muhakkak olanlardandı. Bir fırsatını buldu, ailesiyle birlikte Mısır’a İskenderiyye’ye gitti. 12 Mart 1954’de Kahire’de Allah’ın rahmetine kavuştu. (Rahmetül-llâh-i Aleyh)
Osmanlı Devlet-i Aliyye’sinin 127. Şeyhulislâm’ı Mustafa Sabri Efendi, Devlet-i Aliyye’nin ilmî ve idâri makamlarında en yüksek mertebeyi ihraz etmiş, ilmiyle, ameliyle, ahlâkıyla, duruşuyla, salâbet-i Diniyyesiyle temâyüz etmiş bulunan Merhûm Mustafa Sabri Efendi, yakînen tanıdığı, Said Nursî hakkında acaba ne düşünüyor, ne yazıyor?
Mustafa Sabri Efendi, uzak diyarlarda kıt imkânlarla, Türkiye’deki dinî ve ilmî hayatı yakından ta’kip etmekteydi. En iyi ve sadık muhbirleri, Mısır’da, Camiü’l-Ezher’de tahsil gören ve yaz aylarında ta’tillerini memleketlerinde, Türkiye’de geçiren talebeydi.
Bu talebe’nin verdiği bilgiler, getirdikleri metaryeller, kitaplar ve risâle’ler o kadar canını sıkar, kalbini sıkıştırır ki, Türkiye’de olsa, İstanbul’da olsa, onlara hakkettikleri cevapları verecektir. Fakat uzak diyar’lardadır, Türkiye’ye girişi yasaktır.
O da tutar, “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı” adlı bir “Reddiye” kaleme alır.
Merhûm Mustafa Sabri Efendi’nin Arapça olarak kaleme aldığı eser’lerinin Türkiye’ye sokulması hâlen yasak bulunduğundan bu “Reddiye”nin tamamını burada açıklamak imkânından mahrum bulunuyoruz. Ancak, “Reddiye”nin can alıcı noktalarından bir özet verebiliyoruz.
Besmele, Hamdele, Salvele’den sonra:
Said Kürdî mes’elesini tetkik ederken başlıca iki nokta üzerinde durmak icap eder.
Birincisi; Mürid’lerin (Şakird’lerin) Said-i Kürdî’yi i’zâm edeceğiz, (büyükleyeceğiz/büyük bileceğiz), diye küfre vardıran sözleridir.
İkincisi ise; Said-i Kürdî’nin izhar-ı Kerâmet etmesi (kerâmet göstermesi, kerâmet sergilemesi) ve Sûre-i Nûr’un asıl muhatabının kendisi olduğu hakkındaki zu’m-u bâtılı (yanlış zu’mu), belki de bu sözleri, iğfalât-ı Şeytâniyeyi (Şeytan’dan gelen vesveleri), İlhâmat-ı Hakîkiyye (Allah’tan gelen Rabbânî olan gerçek ilhamlar) zannedecek kadar ihtiyar ve ma’şûş (zayıf) olmasındandır. (Kaldı ki, halk için ilmin sebepleri, Havas-ı Selîme, Haber-i Sâdık ve akıldır. Görüldüğü gibi, “İlhâm” ilmin sebepleri arasında yoktur, İlhâm Şer’î delillerden birisi de değildir. Ve hiç kimse kendisini küfre kadar götürecek imânî esaslar hakkında, “Bana ihtar olundu, kuvvetli bir şekilde yazdırıldı,” gibi ifadeleri kullanma hakkında sahip değildir.)
Şakird’lerin sözleri mücmelen şunlardır: “Said Kürdî (Lâyuhtî’dir) hatasızdır, yanılmaz ve günah işlemez. (Ancak, Peygamber’ler “İSMET” sıfatıyla muttasıf’tırlar.)
“Onun sözleri aynen Kur’ândır”, “Beşeriyyeti Risâle-i Nûr ve Said-i Kürdî kurtaracaktır. Dünya’da iki milyon kadar Nurcu vardır. Bu insanlar dünya’nın hakîkî Müslümanları ve İslâmiyeti yegane anlayan insanlardır. Bu zat’a dil uzatanlar kâfirler ve mason’lardır. Said-i Kürdî’nin herhangi bir risalesini okuyan bir dinsiz i’tiraz edemez...” vesâire...
Said-i Kürdî ise, şakird’lerinin aksine kendisini iki ayrı şahsiyet olarak tanıtır; Birincisi, Eski Said’dir. Kürtçülük mes’elesiyle uğraşmış, Kürt Teâlî Cemiyetini kurmuş, siyâsete dalmış, Said-i Muhtî’dir (hata eden günah işleyen Said’dir), diğeri de Lâyuhti (Hatasız, günahsız) ikinci veya yeni Said’dir. Kendisine göre Sûre-i Nurdaki manalar bu asra göre ve kendisi için nazil olmuştur.
Kerâmet ehli, siyâsetle meşgul olmayan ve bu asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sûre-i Nûr’daki bu mes’eleyi, Ebced hesabı ile Mısır(!) uleması bulup Said-i Kürdî’ye haber vermişler. Yâni Said’in Cebraili Ebced alimleri oluyor (Asayı Musa ve Zülfikâr risâlelerine bakılsın).
Yukarıya alınan özetlemelerde görüleceği üzere, Said-i Kürdî, şakird’lerinden daha insaflıdır. Hiç değilse yaşadığı ömrün bir kısmı için hata ettiğini kabul ediyor. Şakird’leri ise, onun tırnaklarını ve saçını muhafaza ederek, hemen hemen her şeyine bir kudsiyet izafe ediyorlar. Mâlumât-ı Diniyeye (dînî bilgilere), Esâsât-ı Şer’iyyeye (Şerîatın gerçeklerine) vakıf olmayan bu insanlar çok büyük hatalara düşüyorlar. Biz, hem onları hem de diğer Müslümanları, Fıkh-ı Müdevven haricinde (dinin belirli hükümleri dışında) teşekkül etmiş veyâ etmek isti’dadında bulunan nevpeyda (yeni çıkan) mezhep ve cereyanlara karşı müteyakkız bulunmaları için bu satırları yazdık...
Sabık Şeyhulislâm, Mustafa Sabri Tokadî...
Bilmem, Mustafa Sabri Efendi’nin bu veciz sözlerine ilâve edilecek bir şeyler var mı?!...
Mustafa Akkoca
20 Şubat 2012
oncevatan.com.tr
SANAL VE ÇİZGİ FİLM MÜCEDDİDİ!...
Said-i Nursi (Said Okur) Gerçekten Müceddid mi?
İmâmü’l-Müfessirîn (tefsirci’lerin önde geleni), İmam-u Fahruddîn-i Râzî Hazret’leri Cenab-ı Hakk’ın, Cenab-ı Vâcibü’l-Vücûd’un ispatı hakkında tamı tamına binbir delil bulmuştu. İmam-ı Şa’ârânî Hazret’leri, “Allah’ın varlığının sübûtü için binbir delil’e ne hâcet! Kâinat’da tek bir zerre bile O’nun sübûtuna kâfî’dir” dedikten sonra, “Bu adamın Cenab-ı Hakk’ın vücudu sübûtu hakkında ne kadar şüphesi varmış ki, binbir delil ile ispata çalışmıştır.” diyor..
Risâle-i Nûr şakird’lerinin üstaz’ları hakkında o kadar şüpheleri vardır ki, habire şahid’ler, habire deliller bulmaya çalışıyorlar.
MÜRŞİD-İ KÂMİL VE MÜCEDDİT
Cenab-ı Hakk, şirk’le, zulmet’le dolu, kapkara zamanlarda beher bin sene’nin başında birer Ülü’l-Azm Peygamber göndermiştir.
“O halde (Resûlüm) Peygamber’lerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar va’adedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğ’dir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helâk edilir mi?” (Ahkâf 46/35)
Bu âyet-i Kerime’de Cenab-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’de zikri geçen Peygamber’lerden ba’zılarına Ülü’l-Azm unvanını vermiştir. Bu unvan ile zikrettiği Peygamber’ler gibi, Hazret-i Peygamber’imiz Muhammed-Mustafa’ya “Ülü’l-Azm Peygamber gibi sen de sabret,” buyurmuştur.
Bu Ülü’l-Azm Peygamber’lerin kimler olduğunu da (Ahzâb Sûresi’nin 33/7) âyet-i Kerimesi’nde beyan buyurmuştur.
“Hani biz Peygamber’lerden söz almıştık; Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz aldık.” Kısas-ı Enbiyâ ile yakından alakadar olanlar, Haz.Nuh’tan i’tibâren, Haz.Peygamber’imiz Muhammed-Mustafa’ya kadar her bir, bin yıl başında bu Ülü’l-Azm Peygamber’lerden birisi gönderilmiştir.
Sevgili Peygamber’imiz, Hâtemü’l-Enbiya-i ve’l-Mürselîn (bütün nebi’lerin ve Resûllerin sonuncusu olduğuna göre bundan sonra tekrar şirk ve zulmetle dolacak bu dünyada insanları kim hidayete da’vet edecek ve onları irşad edecekti?
Nasıl ki, eski kavimlere ve ümmet’lere zulmete gark olduklarında kendilerine Ülü’l-Azm Peygamber’ler gönderilmişse, ümmetlerin en hayırlısı olan Hâtemü’l-Enbiya-i Ve’l-Mürselî’nin ümmetini kim ihdâ ve irşâd edecektir?
Buhâri, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn-i Mâceh ve Sahihinde Hâkim’in rivâyet ettiğine göre “Ümmet-i Muhammed’in âlimleri, Peygamber’lerin vârisleridir.” Başka bir Hadis-i Şerif’te, “Şu ümmetin âlim’leri İsrailoğullarının Peygamber’leri gibidir.”
Ümmet-i Muhammed’in âlim’leri arasından her yüz senede bir, birisini Cenab-ı Hakk müceddid olarak ta’yin eder ki, o asır’da ufku kararan, zulmet’le ve küfürle dolan bu âlemde insanları irşad etsin, şerî’atı ihyâ etsin, sünneti ihyâ, bid’at ve hurâfeleri ortadan kaldırsın, diye...
Nasıl ki, Peygamber’ler gönderildikleri kavimleri ve ümmetleri hidayete da’vet eder, ellerinden geldiğince onların hakk yola gelmeleri hususunda büyük çaba harcıyorlarsa, o Peygamber’lerin vâris’leri olan ümmet-i Muhammed’in bütün uleması da içerisinde bulundukları bu ümmeti irşad ve ihdâ için ellerinden geleni yaparlar, fakat bunların hepsinin Mürşid-i Kâmil ve Müceddid olduğu kabul edilemez.
Nasıl ki, Peygamber’ler bütün insanların arasından Âlem-i Ezel’de seçilmiş iseler, “(Allah) Ey Mûsâ! dedi, risâletimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.” (A’raf 7/144)
“Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlar’dan kimisi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için çalışır. İşte büyük fazilet budur.” (Fâtır 35/32)
“İbrahim’in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünya’da (elçi) seçtik, şüphesiz o âhirette de iyilerdendir.” (Bakara 2/130)
Her asır’da bir gelen Mürşid-i Kâmiller ve Müceddid’ler de, tâ ezelden Tensib-i İlâhî ile seçilirler tensip edilirler. Bunların arasından müceddid’ler müceddidi, mürşid’ler mürşidi, bin yılda bir gelen medâr mürşid ve müceddid’ler de vardır.
Nasıl ki, her bin yılın başında Cenab-ı Hakk Ülü’l-Azm bir Peygamber göndermiş ise, Peygamberimiz’den sonra da Hicrî-Kameri takvime göre, yâni, Sevgili Peygamber’imizin Mekke’den Medine’ye hicretiyle başlatılan İslâmî takvim de denilen, Kamerî ve Hicrî takvime göre İmam-ı Rabbânî, Ahmed-ü Fâruk el-Sirhindî, Hazret-i Peygamber’den i’tibâren teselsül eden Sıddık-ı Ekber’den başlayan Silsile-i Zeheb’in, yâni Altın Halka’nın 23. Halkası, bunların arasında Kutbu’l-Aktap (yıldızlar yıldızı) unvanını alanlardan, Ebû Bekr es-Sıddîk, Abdül Hâlık Gucduvanî, Muhammed Bahâüddîn Nakşibend (K.S.)’den sonra dördüncü Kutbu’l-Aktap ve Medâr Mürşid ve Hicrî-Kameri ikinci binin müceddidir. Onun içindir ki, tam unvanı, İmam-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî, Ahmed-ü Fâruk el-Sirhindî’dir.
Peygamber’ler “İsmet” sıfatları dolaysiyle günahlardan masûn’durlar. Lihikmetin Peygamber’lerden ba’zılarının elinde “Zelle” denilen ufak-tefek kusurların, ayak kaymalarının vuku’u bir gerçek ise de, Allah isyan ile (günah) Peygamber’ler arasına mania’lar konulmuştur. Zirâ diğer insanlar gibi Peygamber’lerin elinde de kimi ma’siyetlerin zuhuru, onlara karşı kavimlerin ve ümmetlerinin i’timadını sarsardı.
Peygamberimizden sonraki dönem için beher asr’ın başında ta’yin ve tespit olunan mürşid-i kâmiller, müceddid’ler aslâ masûn değillerdir. Peygamber’in ve onun ashabı’nın yolundan aslâ ayrılmayan Ehl-i Sünnet’in temel inançlarından birisi “İmam’ın masûn olmamasıdır.” Burada kastedilen imam hem Müslüman cemaate namaz kıldıran, hem de devlete önderlik eden imam’dır. Ehl-i Sünnet’in bu temel inancı Şî’a, Ca’feriyye ve Ehl-i Sünnet’den ayrılmış bulunan diğer Fırak-ı Dâlle’nin, “İmam Mâsumdur, Gaybûbet-i Kübrâ’da, kaybolmuş, İmam-ı Muhammed-i Mâ’suma niyâbeten hükmettiği için bizim imamız mâ’sumdur, günahlardan masûn’dur,” demelerine kesin bir reddiyedir.
Ancak, mürşid-i kâmil, müceddid ve medâr mürşid’ler, her ne kadar mâ’sum ve ma’sun değilseler de ezel’den Takdir-i İlâhî ve Tensib-i İlâhî ile seçilmiş bulundukları için, Cenab-ı Hakk kendilerini irşad edecekleri Ümmet-i Muhammed’in i’timadını sarsacak vahîm hata’lardan korur. Bırakınız, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil ile müceddid’leri, zânirî ilimleri ile Ümmet-i Muhammedi ihda ve irşad eden âlimler bile, “Başkalarına verir telkini, kendisi yutar salkımı” gibi bir duruma düşmemek için çok dikkatli davranmak zorundadırlar.
Hele hele, mürşid-i Kâmil ve mükemmiller, müceddid ve medâr mürşird’ler, ilk gençlik yıllarından i’tibâren bir Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in ma’nevî terbiyesine girer. Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in gözetimi ve denetimi altında tasfiye ve tezkiyesini tamamlar. Tasfiye, ruh-i melekisini yükselterek, beşerî ve manevî hastalıklar ki, kin, buğuz, hased ve cimrilik gibi hastalıklardan kurtulur. Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil’in himmetiyle Nefs-i Emmâre terbiyesini tamamlar, sırasıyla, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râziye ve Marziyye ile Nefs-i Nâtıka mertebelerini kat’ederek nefsin tezkiyesini tamamlar.
Bütün bunlardan sonra, Şeyh’inin izniyle ve onun denetimi ve nezâreti altında çilesini çeker. Çile zaman ve mekâna göre değişse de Şeyh’inin uygun bulacağı bir müddet zarfında, ancak bir kişinin dizüstü oturabileceği kadar dar ve alçak bir mekân’da, en az kırk gün, 24 saat zarfında sadece üç tane zeytin veyâ küçük üç tane hurma yiyebilir ve istediği kadar sade su içebilir. Tasfiyesini, tezkiyesini ve bütün bunların taçlandırılması olan çilesini tamamladıktan sonra fiîlen irşad ve ihdâ vazifesine başlayabilir.
Tasfiye, tezkiye ve çilesini tamamlayarak feyizyâp olanlardan ba’zıları öyle makamlara yükselirler ki, kendilerinin mürşid’leri kendisinde olanların tamamını verdikten sonra müridinde istidat ve himmete karşı çok fazla iştah görürse kendisi aradan çekilir, bu istidatlı müridini en son Kutbu’l-Aktap ve Medâr Mürşid olan zât’a nisbet-i ma’neviyye ile nisbet eder.
Dememiz odur ki, hiç kimse “ben müceddidim, ben mürşid-i kâmilim,” demekle müceddid ve mürşid-i Kâmil olamadığı gibi, “Devir tarikat devri değildir. Devir tasavvuf devri değildir. Ben herhangi bir tarikatın mensubu değilim” diyen birisi, üstelik mürşidi ve müridi de bulunmayan bir kimseye şarkid’leri mürşid veya müceddid, diyorsa bunun ciddiye alınır bir tarafı yoktur.
(Devam edecek...)
Mustafa Akkoca
09 Ocak 2012
oncevatan.com.tr
SAİD NURSİDE MAHMUD EFENDİDE MÜCEDDİTDEĞİLLER
52 yıl önce hatasıyla-sevabıyla Allah’ın rahmetine kavuşmuş bir zât hakkında, münhasıran ticârî maksatlara ma’tuf, senaryolar yazılıyor, kurgular düzenleniyor, filmler, çizgi filmler çekiliyor. Mazrufu aynı olan, genelde birbirinin tekrarı travmalar neticesi yazılmış risâle’ler, renklendirilerek, çeşitlendirilerek piyasaya veriliyor.
Aziz kardeşler, Risâle-i Nûr Şakird’leri! Artık bu parlatma işine bir son veriniz!
İstanbul Bakırköyü’nde bulunan, Ruh Hastalıkları Hastahanesi’nin kurucularından Merhûm Mazhar Osman Uzman Hoca’ya demişler ki, “Hocam! Size herkes ‘Deli’ diyor, siz ne diyeceksiniz?” Mazhar Osman Uzman Hoca, hafif tebessüm etmiş ve “Bütün Türkiye halkı bir araya gelse ve benim için, ‘Mazhar Osman Deli’dir,” dese, ben deli olmam, fakat ben herhangi birisine ‘Delidir’ diyorsam, o gerçekten delidir,” diye cevap vermiştir.
Asr-ı Saadet’ten i’tibâren, beher bin yılın başında gelen müceddid’ler müceddidi ve Kutbu’l-Aktab’lar ile beher yüzyılda gönderilen Müceddid, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Medâr Mürşid’ler, Nasib-i Ezelisi ile tâ Âlem-i Ezelde, ruhlar âleminde Tensib-i İlâhî ile tensip edilir ve seçilirler. Cisme bürünüp bu âlemde tecdid ve irşâd vazifesiyle vazifelendirildiklerinde, “Selli-Seyf” ederler. (Bu ta’bir tasavvufî bir mecazdır.) Yâni, tecdide ve irşada me’mur olduklarını sarahaten (açıkça) ilân ederler. Tıpkı Allah tarafından kavimlerini, ümmetlerini irşad ve ihda (hidayete-doğru yola getirme) için gönderilen Peygamber’ler, öncelikle kendilerinin Allah tarafından gönderilmiş birer elçi olduklarını, kendilerini Allah’ın yoluna Sırat-ı Müstekîme (dosdoğru yola) da’vet etmek üzere vazifelendirildiklerini iddia ve ilân ederler. Allah bu Peygamber’lerin sıdkını, iddia ve da’valarında hakk olduklarını ispat zımnında hakîkî ve sadık Peygamber’lerin ellerinde mu’cizeler, hâriku’l-âde, insanların say-ü gayretiyle bilim, fen, ustalık ve mahâretleriyle aslâ elde edemeyecekleri, ölülerin diriltilmesi, tıbben şifası mümkün görülmeyen hastalıkların şifası, ağaç kütüğünün dile gelip konuşması vs. mu’cizelerin zuhur etmesi gibi, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid’ler de, yaşadığı yüzyılda kendisinin irşad ve tecdid ile vazifeli olduğunu, Medâr Mürşid de olduğundan bu asırda kimin elinde ne gibi bir emânet varsa ehline teslime mecbur olduğunu açıkça ilân eder ve bu hususu büyük bir mahfiyatkârlıkla ve ehlince ma’lum usûl ve yollarla ispat eder.
Her bir asır’da, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid’ler, bu vazifelerini hakkıyla yerine getirmişler. Bir taraftan kendi vazifelerini tebliğ ve ilân ederken, diğer taraftan her devir’de zuhur eden müteşeyyih’leri (şeyh olmadıkları ve kendilerine herhangi bir vazifede tevcih edilmediği halde, kendi kendilerini şeyh ilân eden veyâ, “Şeyh uçmaz, onu müridleri uçururlar,” fahvasınca, kendileri müceddid’lik iddiasında bulunmadıkları halde, ba’zılarının sağlıklarında, ba’zılarının da vefat etmelerinden sonra, bağlıları, mürid’leri, (filhakîka, bunlara mürîd denilemez, mürid’lerin olması için evveliyetle, bir Murad bulunacak, Murad olmayınca elbette mürid’ler de olmaz).
Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, hayatlarında mürşid’lik, müceddid’lik iddia eden, kendisi iddia etmediği halde talebesi, taraftarları ve şakird’leri tarafından böyle gösterilen bütün zevâta, en yakınında bulunanlar tarafından haber göndererek, “Bu asır’da emânetin kendisinde olduğunu, gökyüzünde uçan kuşların kanatlarında, okyanus’ların derinliklerinde yüzen balıkların süzgecinde zerre kadar manevi bir emanet varsa, bize teslime mecburdur. Bu sebeple vazifeniz ve yetkiniz bulunmadığı halde insanlara mürşid’lik ve müceddid’lik yapmaya kalkarsanız, dâl ve mudîl durumuna düşersiniz. (Dâl ve Mudîl, kendisi dalâlette olduğu gibi, başkalarını da dalâlete sürükleyen, demektir.)
Devrim müteşeyyih’leri ya da kendilerinin böyle bir iddiası bulunmayan ve fakat kendisine tâbî olanların böyle iddia ettikleri zevât, “Bizim böyle bir iddiamız yoktur, bizi sevenlerin, dostlarımızın böyle bir yakıştırmaları aslâ bizi bağlamaz, biz cemaatimize ve bizi sevenlerle sadece dinî sohbetlerde bulunuyoruz,” diye cevap vermişlerdi.
Muhip’leri ve taraftarları tarafından sonradan bu gibi zevâta isnad olunan muhtelif tarihlerdeki sohbetlerden faydalanılarak ortaya konulan eserlerde herhangi bir tasavvufî derinlik yoktur. Mızraklı ilm-ihâl seviyesinde sohbetlerdir, memnuniyetle ifade edelim ki, bu zevât dahî sohbetlerinde, onların sohbetlerinden faydalanılarak ortaya konulan kitaplarda Ehl-i Sünnet i’tikadından aslâ ta’viz vermemişlerdi. Esâsen bu zevât’dan hiçbirisi, doğrudan ve açıkça kendilerinin mürşid ve müceddidi olduklarını da idida etmemişlerdi. Dolayısiyle, sadece dinî, i’tikâdî ve fıkhî sohbetlerle mahdut bu sohbetler, elbette yukarıda ifade edildiği gibi “Dâl ve Mudîl” durumuna düşürmez. Ancak hakîkî ve ehlî mürşid ve müceddid olmayanların tasavvufî sohbetlerinde bulunmak İmam-ı Rabbânî ve Müceddidi Elf-i Sânî Hazret’lerinin ta’biriyle “Semmi Kâtil”dir, yâni öldürücü bir zehirdir.
Tıpta uzmanlığı olmayan, uzmanlık şöyle dursun, tıp tahsili bile bulunmayanların, beyaz önlükler giyinip, hastaları muayene ve tedaviye kalkmaları ne ise irşad ve tecdide me’zun olmadıkları halde, bu vadîde herhangi bir çalışmaları, say-ü gayretleri bulunmadığı halde, bırakınız mürşid’liği, müceddidliği, gerçek manada bir mürşid’in, müceddidin müridi olmaya bile lâyık olmayanlara, talebesi, şakird’leri, müceddid’lik yakıştırmasında bulunurlarsa, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşidin tasarruf-u hakîkî’ye intikalinden cesaret alıyorlarsa, fena halde yanılıyorlar. İmam-ı Rabbânî Evladı, son ferdine kadar hayatta oldukları müddetçe, aslâ sahâbe düşmanlığına, sünnetlerin unutturulup, bid’at’ların zuhuruna, nâehil, liyâkatsız, müteşeyyih’lere ve onları parlatmaya çalışan kalpazanlara geçit vermeyeceklerdir.
Hayatında, hiçbir veçhle kendisinin tasavvufla irtibatından bahsetmeyen, bilakis zamanın tarikatlar zamanı olmadığını risâlelerinde sık sık tekrarlayan birisinin tasavvuf, kalbin ruhun, Letâif-i Seb’a’nın ahlak-ı Redîe ve rezile’den tasfiyesi, Nefs-i Emmâre’nin yavaş yavaş tezkiyesiyle, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mut’mainne, Nefs-i Râziye ve Marziyye ve Nefs-i Nâtıka mertebelerine ulaşabilmesi için, mutlâkâ ya Sevgili Peygamberimizden i’tibaren Sıddık-ı Ekber tarikatıyla teselsül eden, Zikr-i Hafî yolu ki, “Allah” Laza-ı Celili ki, “İsmü’z-Zât, El-Müstecmu Bicemî’l-Esmâ ve’s-Sıfât” (Sadece Allah’ın Zâtı’nın ismi ve bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan “Allah” ismi celiyle zikri esas alan, halk arasında “Nakşîlik” olarak bilinen tarikatta, ya da Hazret-i Peygamberimizden i’tibâren, Haz. Ali Kerema’llâhu Vechehû Efendimizden teselsül eden, Zikr-i Celî yolu, Nefiy ve isbât, “Lâilâhe İll’allah” zikrini esas alan ve Abdülkâdir-i Geylânî’ye nisbeten “Kâdirî’lik” veya bunlardan türeyen “Turuk-u Âliye’den” birisine intisap etmeden, Seyr-i Sülûkini tamamlamadan, ehil bir Mürşid-i Kâmil’in ma’nevî terbiyesi altına girmeden, çilesini çekmeden, mürşidlik, müceddid’lik şöyle dursun, İnsan-i Kâmil bir mü’min bile olunamaz.
Günümüzde meydanı boş zanneden ba’zıları, televizyon, televizyon dolaşıp stand up yaparak, “Ben de ne varsa Mahmuduma verdim,” yalan sloganıyla birilerini mürşid ve müceddid ilân ediyor. Tabiî ki, tek taraflı, kendisine herhangi bir cevap verecek ehil bir kimsenin bulunmadığı bir zeminde.. Eğer bu zâtın karşısında en azından tasavvuf mevzuatına âşina birisi çıksaydı da, “Ahıskalı’ya herhangi bir şey vermemişse ma’bud, ondan ne alacaktı Mahmud,” dese acep ne cevap verirdi.
Şimdi, Said-i Kürdî’nin, şarkid’leri koro halinde üstad’larını müceddid ilân etmişler, fakat bunu dürüstçe yapmıyorlar. Hemen hemen tamamı Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, Aziz Milletimizin yüzakı, ulemâ, üdebâ ve mürşid ve müceddid’lerin ağzından ve onların görüşüymüş gibi, onların şahidliğinde yapıyorlar. (Devam edecek...)
Mustafa Akkoca
28 Ocak 2012
oncevatan.com.tr
*****************
Said-i Nursi Alim de değildir, Evliya da değildir ! (video)
Artık yakın tarihi bütün detayları ile doğru tahlil edip, gizlenen her gerçeği meydana çıkartma vakti geldi...
Bunu yapabilmeliyiz ki, Önümüzdeki on yıllarda da "Müslümanların emekleri, cihadları, maddiyatları, ömür sermayeleri ve en fecisi de ebedi saadetleri yanlış yönlere kanalize edilmemeli"...
Müslümanlara kurulan bütün tuzakların, bütün kutta-i tariklerin(yol kesicilerin) artık deşifre olma vakti...
İLGİLİ BAĞLANTILAR;
Mahşerin Dört Atlısı (Said Nursi, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Ali Suavi)
http://akademim.blogspot.com/2011/04/mahserin-dort-atls-said-i-nursi.html
İşte Said Nursi'nin Üstad Kabul Ettiklerinden Biri Daha; Ali Suavi... Alim mi? Ajan mı? Cahil mi? (Video)
http://akademim.blogspot.com/2011/04/iste-said-nursinin-ustad-kabul.html
Said Nursi'nin Üstadlarından Muhammed Abduh kimdir?
http://akademim.blogspot.com/2011/04/said-nursinin-ustadlarndan-muhammed.html
Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak'ası
http://akademim.blogspot.com/2011/04/sozde-islam-alimi-ingiltere-icin-darbe.html
Dinler Arası Diyalog Tuzağını Başlatan Said Nursi mi?
http://akademim.blogspot.com/2011/04/dinler-aras-diyalog-tuzagn-baslatan.html
Hepsini Aynı Güç Odakları Organize Etti / Ediyor...
http://akademim.blogspot.com/2011/04/hepsini-ayn-guc-odaklar-organize-etti.html
Kalbime Öyle Geldi ki, Bana Malum Oldu ki ve Said Nursi
http://akademim.blogspot.com/2011/04/kalbime-oyle-geldi-ki-bana-malum-oldu.html
"Müslüman İseviler" iddiası ve kavramı bir TUZAKTIR...
http://akademim.blogspot.com/2011/04/musluman-iseviler-iddias-ve-kavram-bir.html
Risale-i Nurlara el atıldı ve değişiklikler yapıldı.
http://akademim.blogspot.com/2011/05/risale-i-nurlara-el-atld-ve.html
"Ey kulum! Yiyip içip şükür edecektin! Şimdi neden bu halde huzuruma geldin!"
http://akademim.blogspot.com/2011/04/ey-kulum-yiyip-icip-sukur-edecektin.html
Risale-i Nurları bir Yahudi firması olan SHELL bastırıp dağıtmış... Peki neden? (Video)
Bir Yahudi firması olan Shell, neden daha 1960'larda Risale-i Nur bastırır ve dağıtır?
Yoksa Said-i Nursi'nin 1950'lerde bir gecede ABD başkanının özel uçağı ile ABD'den, Türkiye'ye getirilen ve Fener Rum Patriği yapılan Athanegoras ile ittifak halinde olduğu ve dinler arası diyalog denilen tuzakları ta o zamandan risaleleri ile başlattığı, bunun için "Müslüman iseviler" ve "mazlum hıristiyan şehitler" gibi uydurma ve küfre götüren kavramlar ürettiği ve hatta risale-i nurları onun yazmadığı yönündeki iddialar gerçek mi?
Hepi topu üç ay... Evet, sadece üç ay medrese eğitimine dayanabilmiş, elde tüfek vali vurmaya kalkmış, boynunda dürbün, belinde kama ile padişah huzuruna eşkıya gibi çıkmış ve kürtçülük mücadelesi vermiş, veli sultan Abdülhamid Han Hazretleri tarafından tımarhaneye kapatılmış, sonra af edilmiş, bir takım mihraklar tarafından hapishanelerde süründürülerek halk nazarında mücahid ve mazlum sınıfına konulmuş ve hapishanedeki sobasından bile hatta süreyya yıldızından bile gelecekten haberler aldığını risalesine yazmış bir deliyi kim bu millete Bediüzzaman olarak tanıttı/kabullendirdi.
Risale-i Nur ve Nurculuk bir Yahudi oyunu mu? Deliüzzaman saidi Nursi'yi İngiliz İstihbaratı mı kullandı?
Ve, siz ne zaman soracak ve araştıracaksınız?
Ajanlar Evlenmezler. İslam büyükleri ise evliliği asla terk etmezler
Ajanlar evlenmezler...
Genelde nasıl geçim temin ettiklerini de doğru düzgün izah edemezler. Akrabalık bağları da sıfıra yakındır.. Yalnız ve garip görünürler. İlla evlenmek zorunda kalanları da çocuk yapmazlar... Bir de Hıristiyan din adamlarının ruhban sınıfına mensup olanlara inançları gereği evlenmek yasaktır. Gizli kardinaller yani başka dinin (mesela islam'ın) içine sızıp o dinin büyüğü konumuna gelen kardinaller de evlenmezler...
Oysa peygamberimiz (s.a.v.) "Sizin ölenlerinizin en şerlileri evlenmeye imkan bulduğu halde evlenmeden ölenlerinizdir" buyurmuştur. Bunu aktaran sahabe "Vallahi ben bunu Rasulullahtan seksen yaşımda iken duysaydım ve o vakte kadar evlenmemiş olsaydım, evlenir öyle ölürdüm" demiştir...
Bu dünyaya gelen yüz yirmi dört bin veya iki yüz yirmi dört bin peygamberden sadece ama sadece İsa aleyhisselam evlenmemiştir. O da genç yaşında diri olarak semaya kaldırıldığındandır. Ahir zamanda yeniden yeryüzüne gönderildiğinde o da evlenecek ve evlenmemiş bir peygamber kalmayacaktır.
Bu ümmetin içinde her devirde bir tane gelen ve müceddid denilen büyük veliler de istisnasız hep evlenmişlerdir...
O halde bir İslam büyüğü bilinecek kimsenin sadece ama sadece fiziki bir özürünün olması onun evlenmemesine mazarettir. Dava için çok büyük sıkıntılar çekiyor olmak buna mazaret olsaydı peygamberler evlenmezlerdi... Açıp bakalım peygamberler tarihini ve görelim nasıl çileli hayatlarına rağmen evliliği terk etmediklerini...
Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) Said-i Nursi'yi hiç bir zaman tasvip etmemiştir
+said-i+nursi'yi+hi%C3%A7+bir+zaman+tasvip+etmemi%C5%9Ftir.jpg) |
| Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) Said-i Nursi'yi hiç bir zaman tasvip etmemiştir |
“Cesaretin Varsa”, diye bizi düelloya da’vet eden ve fakat asgarî, asıl adını ve soyadını yazma mertliğini gösteremeyen pek aziz okuyucum....
Said Nursî’yi tenkid mevzu’unda bizi, ateistlerle aynı kefeye koymuşsunuz. Oysa ki, ataistler, din düşmanlıklarını, küfr-ü inâdî’lerini ortaya koymak için, diğer bütün İslâm âlimleri ve Müslüman’lara olduğu gibi Said Nursî’ye de saldırıyorlar. Said Nursî hakkında bizlerin tenkid’leri, mücerred gayret-i diniyye’mizdendir. Gerekçelerini, sebeplerini aşağıda tafsilatlı olarak anlatacağım.
Allah yolunda, Sünnet-i Saniyye’ye tam ittibâ ve temessük yolunda, Füyûzât-ı Muhamediyye’nin neşri yolunda, bizleri vazifelendiren, Allah, O’nun Resûlü ve Nakîkî Vâris-i olan, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid, Medâr Mürşid, Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’dir. Biz’ler, Allah’ın me’muru, Resûlü’llâh’ın me’muru, Din-i Mübîn me’muru, Kitabü’l-llâh’ın me’muru, Füyûzât-ı Muhammedî’nin me’muruyuz.
Bunların dışında, bizi me’mur edecek, bizlere vazife verecek herhangi bir güç yoktur.
“Anketlerde hizmetleri öne geçmiş olan,” zatın kimlere hizmet ettiğine gelince: “Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hattâ biraz cür’etle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevâzî yardımlarımızı sunmak için size geldik...”
Parentez içerisinde aldığım bu paragraf, Fethullah Gülen’in, Papa 6. Paul’e yazdığı mektuptandır.
Başka bir paragraf: “Şubat 1998’de Papa 2. Jean Paul Vatikan Senatosuna (Kardinallar Koleji) 20 yeni kardinal atadı. Böylece Papa’nın ölümünden sonra yapılacak olan seçimde oy kullanma hakkına sahip olan kardinal sayısı 122’ye yükseldi.
Ancak bu atamalarda ilginç bir şey oldu.
Papa 2. Jean Paul neredeyse 100 yıldır kullanılmayan bir “Papalık hakkını” kullandı. Vatikan terminolojisinde “İn Pectore” olarak bilinen bu uygulamaya göre, Papa, 20 Kardinal’e ek olarak iki de “İn Pectore” olarak bilinen, yâni “Gizli Kardinal” atamıştı. Bu sözcük lugatta “KİLİSE’NİN BAĞRINA BASTIĞI GİZLİ EVLADI” anlamına geliyordu.
Diğer bir anlatımla “gizli kardinal” ile yıllardır Vatikan’ın gizli hizmetinde çalışan, fakat kendi ülkesinde kimliğini gizleyen başka dine mensup iki kişi şu anda Vatikan tarafından Kardinal yapılmış durumdalar.
Bu kişilerin isimlerini şu an 7 kişi biliyor. Geleneğe göre, Papa’nın bu şahısların kimliklerini ölümünden önce açıklaması gerekiyor. Yoksa bu kişilerin “İn Pectore” sıfatları açıklanamadan devam edecek...
Bu kişilerden birinin Çin Halk Cumhuriyeti’nde bir din adamı olduğu söyleniyor.” (A.Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri)
Pekiyi! Öbür gizli Kardinal kim?
Bu Kardinal “O adam mı?”
Bu Kardinal Türkiye’de mi?
Türkiye’de İslâm’ın temel kâidelerinin altını boşaltarak, Hıristiyanlığı da makbul bir din olarak sinsice topluma enjekte eden “O adamın hareketi” bu gizli Kardinal hareketi mi?
Vatikan’ın misyonu’nun bir parçası “O adam” bir Kardinal ise bunu kim ortaya çıkaracak?
Ve bütün bunlardan habersiz olan Müslüman’ları gafletten kim uyandıracak?...”
Yukarıya aldığım paragrafları çok dikkatlice okur ve ne demek istendiğini idrak edebilirseniz, hayranlıkla hizmetlerinden bahsettiğiniz zât’ın, kimler tarafından vazifelendirildiğini, kimlerin “misyonu’nun” parçası olduğunu, anlarsınız. Daha açık bir ifade ile, Siyonizm’in, 21. Asır hedefi olan “Bütün dünya’da tek bir inanç sistemi, tek bir devlet, tek bir millet emeline ulaşabilmek için, Avangalist’lerin emelinin tahakkuk ettirilmesi için, dünya’nın dört bir tarafında, Türkiye’deki ve Avrupa’nın muhtelif memleketlerindeki Müslüman-Türk’lerden toplanan, zekât, fitre ve teberrûlarla Hıristiyanların, komünist’lerin ve ataist’lerin çocuklarına İngilizce öğretmeyi, yardım aldıkları kitlelerin gözlerini boyamak için, bu öğrenciler arasından seçtikleri kabiliyetlilere, sadece Türkçe konuşma- Türkçe şarkı söyleme öğretmeyi hizmet sayıyorsanız, bu hizmetler sizin için hayırlı olsun, demekten başka elimizden bir şeyler gelmez...
Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri, dünyevî tasarruf yıllarında, Hayat-ı Dünya’da, Said Nursî ile hiç karşılaşmadılar. Said Nursî’nin ba’zı şakird’lerinin ifade ettikleri gibi, “Kardeşim’dir, velî’dir,” gibi, övücü ve takdir edici herhangi bir söz de kullanmamıştır. Ancak, Said Nursî’nin şakird’lerinden, Merhûm Av. Bekir Berk yanında bir başka gençle birlikte, Süleyman Efendi Hazretleri’ni, İstanbul’da, Sirkeci, Bahçekapısı’nda bulunan Rasimpaşa Hanındaki, Süleyman Efendi Hazretleri’nin büyük damadı, Merhûm Kemal Kacar’ın yazıhanesinde kendilerini ziyaret etmişlerdir. Bu ziyâret sırasında, Said Nursî’nin yazdırdığı risâlelerden ba’zı örnekler, sahifeler göstermişlerdir. Efendi Hazretleri kendilerine, gösterdikleri sahifeler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan, “Üstadınıza benden selâm söyleyin, öncelikle bir İlm-i Hal yazsın, yazdırsın, şarkid’ler öncelikle Zarûrât-ı Diniyye’lerini öğrensinler, Ehl-i Sünnet akîdesine uygun sağlam bir iman’a sahip olsunlar, ondan sonra ne okursalar onu okusunlar,” buyurmuştur.
Süleyman Efendi Hazretleri’nin, Said Nursî ve şakird’leri ile alakalı olarak söyledikleri bundan ibârettir. Bundan böyle aslâ, Süleyman Efendi Hazretleri’nin mübârek ismini Said Nursî’nin hatalarını örtmek için bir şal olarak kullanmayınız.
Keşke, Said Nursî, “Risâle’ler, Kur’ân’ın lafzını da ma’nasını da ihtiva etmektedir, Kur’ân okumanıza lüzum yoktur,” demeseydi de, en azından şarkid’lerin Kur’ân-ı Kerim’i yüzünden okumalarına, Zarûrat-ı Diniyye’lerini Ehl-i Sünnet akîdesine uygun olarak öğrenmelerine izin verseydi, hem şakird’ler için hem de Türkiye’miz için durum çok farklı olurdu.
Biz Said Nursî’yi kendi ifadesiyle “eski Said” dönemindeki siyâsî hatalarından dolayı tenkid etmiyoruz. Keşke, hatalar “eski Said” döneminde kalsaydı da, günümüze kadar sirayet edip gelmeseydi. Siyâsî hatalar belli bir zaman için tahripkâr olabilirler. Bunların telafisi mümkün olabilir, telâfî edilmese de bedeli belli bir zaman zarfında ödenir, gelecek nesillere sirayet etmeyebilir.
Hatalar, doğrudan dinin esaslarına müteallik ise, Kur’an’a, Sünnete, Şer-i Şerife ait ise, ne yazık, nedâmetle, tevbe ile “eski Said, yeni Said” tahlili ile telâfî edilecek hatalar değildir.
Bu hatalar, hangi vasıtalarla yapılmış ise, aynı vasıtalarla bunların hata oldukları, yazılacak, ilân edilecek, Tecdid-i İmân, Tevbe-i Nasûh ile tevbe ve nedâmet izhar edilecekti.
Heyhât! Bâs’u Bâ’del mevt’den sonra asla hiç bir ma’zeret kabul edilmeyecektir.
Kâfir’in küfrünü, fâsık’ın fıskını ortaya koymak, Müslüman’ların, bunların iğvâ ve aldatmalarından sakınmalarını te’min etmek, ayıp ve yüz kızartıcı değil, Allah’ın, Resûlü’nün emridir, Allah’ın ve Resûlü’nün, Pirân’ın me’murluğunun iktizasıdır...
Mustafa Akkoca
26 Mayıs 2012
oncevatan.com.tr
14th August 2012, Akademi tarafından yayınlandı
Dikkat; Gerçek İsevilik Bozuldu ve Hıristiyanlığa Dönüştü, Sizi Aldatmasınlar!
ÎSEVÎLİK
Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak dîne verilen ad. Îsâ aleyhisselâma nisbetle Îsevîlik, yerleştiği yer olan Nasıra’ya nisbetle Nasrânîlik adı verilmiştir.
Allahü teâlâ insanlara, dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermeleri için yol gösterici peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bir kısmı yeni bir din getirmiş bir kısmı ise bu dînin emir ve yasaklarını tebliğle vazifelendirilmiştir. Yeni bir din getiren peygamberlerden birisi de Mûsâ aleyhisselâmdır. Mûsâ aleyhisselâma Tevrat adında ilâhî kitap indirildi. Mûsevîlik dîninin esaslarını insanlara tebliğ etmesi emredildi. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamberler de Mûsevîlik dîninin emir ve yasaklarını insanlara tebliğ ettiler. Peygamberlere karşı çıkan ve hatta onları şehid eden İsrâiloğulları Tevrat’ı ve Mûsevîlik dînini değiştirdiler.
Allahü teâlâ Kudüs yakınındaki Nâsıra şehrine yerleşmiş olan Îsâ aleyhisselâma otuz yaşındayken peygamberlik emrini bildirdi. Îsâ aleyhisselâm insanların Allahü teâlâya inanmalarını ve O’nun emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmalarını istedi. İsrâiloğulları onun dâvetini kabul etmedikleri gibi O’na karşı çıktılar. Îsâ aleyhisselâm birçok mûcizeler gösterdi. Fakat O’na pek az kimse îmân etti. Kendisine îmân edenler arasından seçtiği havârî adı verilen on iki kişiden Allahü teâlâya îmân ve ibâdet edeceklerine dâir söz aldı.
İsrâiloğulları Îsâ aleyhisselâma çeşitli iftiralarda bulunup onu öldürmeye karar verdiler. Hazret-i Îsâ’yı aramaya başladılar. Îsâ aleyhisselâmın havârilerinden Yehûda (Judas) birkaç kuruş karşılığı Îsâ aleyhisselâmın yerini haber verdi. Îsâ aleyhisselâmı yakalamak üzere Yahûdîlerle birlikte eve girince,Allahü teâlâ Yehûda’yı Îsâ aleyhisselâma benzetti. Yahûdîler de onu Îsâ aleyhisselâm diye yakaladılar, haça (çarmıha) gerip asarak öldürdüler. Allahü teâlâ hazret-i Îsâ’yı göğe kaldırdı. Îsâ aleyhisselâm bu sırada otuz üç yaşındaydı.
Yahûdîler Îsâ aleyhisselâmı tutup asmak veyâ öldürmek istediklerinde yanında bulunan İncil-i şerîfi de yok ettiler. O zaman İncil henüz dünyâya yayılmamış, Îsâ aleyhisselâmın dîni olan İsevîlik henüz yerleşmemişti. Çünkü Îsâ aleyhisselâm ancak iki buçuk, üç sene kadar din tebliğ edebilmişti. Bu sebeple İncil’in bir nüshasının, daha yazılmış olması ihtimali yoktu. Îsâ aleyhisselâmın Eshâbı hem çok az, hem de ekserîsi câhillerden olduğu için onlarda yazılı bir nüsha olması imkanı da yoktu. Îsâ aleyhisselâmdan başkasının da ezberinde değildi. Yahûdîlerin ileri gelenlerinden ve Îsevîlerin en büyük düşmanlarından olan Paul Îsevîliği kabul ettiğini, Îsâ aleyhisselâmın kendisini, Yahûdî olmayan milletleri dâvet için şakirt (talebe) tâyin ettiği yalanını uydurdu. İsmini Pavlos (Bolüs) olarak değiştirdi. Çok iyi bir Îsevî görünerek Îsâ aleyhisselâmın dînini bozdu. Tevhîdi (tek Allah inancını) teslise (üç tanrı inancına), Îsevîliği de Hıristiyanlığa çevirdi. Havârîlerin Îsâ aleyhisselâmdan duyup yazdıkları İncillere âit hüküm ve emirleri değiştirdi. Hazret-i Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğu (hâşâ) inancını yaymaya çalıştı. Böylece hakîkî Îsevîlik yok olup, yerini bozuk olan Hıristiyanlığa bıraktı.
Îsevîlikte tek Allah’a inanmak esâsı vardı. Ahkâm, yâni emirler ve yasaklar pek azdı. Îsâ aleyhisselâm yeni bir din getirdiğinden bahsetmemiş; “Ben yeni bir din kurmuyorum. Ben, Benî İsrâîl peygamberlerinin getirdiği ve şimdi bozulmaya başlayan, tek Allaha inanan hak dinini izhar için geldim.” diyordu. O halde Îsevîliği yeni bir din olarak kabul etmek doğru değildir. Îsevîlik, tek Allaha inanma dîni olan İbrâhim aleyhisselâm ve Mûsâ aleyhisselâmın dinlerinin aynısıdır. Îsâ aleyhisselâm kendi vaazlarını yazmadı. Allahü teâlânın gönderdiği İncil de kayboldu. Bugün Hıristiyanların elinde bulunan Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat’tan alınan kısımlar Eski Ahid ile, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın sonradan yazdıkları İnciller ile, Resuller tâbir edilen şâkirdlerin risâlelerinden, mektuplarından yâni Yeni Ahid’den meydana getirilmiştir. Bu dört yazarın kitapları birbirini tutmaz. Aynı hâdise hakkında birbirinden farklı yazılar yazmışlardır. Diğer havârilerin yazdıkları İnciller toplattırılıp yaktırılmıştır. Yakılan bu İnciller arasında bulunan ve içinde Muhammed aleyhisselâmın geleceğini uzun uzadıya anlatan Barnabas İncili de yok olmuştur. Bugün insaflı Hıristiyan din adamları bile şimdiki Hıristiyanların ellerindeki İncil’in artık Allah kelâmı olarak kabul edilmeyeceğini itiraf etmektedirler. Bugünkü İncillerde Allah kelâmı olan bâzı kısımlar da vardır. Bir Müslüman için yapılacak en doğru hareket İncil’de bulunan ve Kur’ân-ı kerîm’de bildirilen hususları kabul, Kur’ân-ı kerîme muhâlif olan hususları insan ilâvesi olduğu için reddetmek, Kur’ân-ı kerîmde kabul veya reddedilmeyen hususları ise iyice inceledikten ve İslâm akidelerine uygun olduğunu anladıktan sonra doğru kabul etmektir.

Said-i Nursi'nin "Müslüman İseviler" iddiası ve kavramı bir TUZAKTIR...
Sual: (Hazret-i İsa, kıyamete yakın yeryüzüne inecek, teslis inancını kaldıracak, hakiki Hıristiyanlığı getirecek, Hıristiyanlıkla İslamiyet’i yaklaştıracak, böylece İsevi Müslümanlar ortaya çıkacaktır) deniyor. İsevi Müslüman olur mu? Yani ahir zamanda, iki dinli insanlar mı çıkacak?
CEVAP
Hayır, İsevi Müslüman veya Müslüman İsevi olamaz!
Sütlü idrar veya idrarlı süt denmez, ikisi de necistir. Bu ifade, Müşrik Müslüman veya Temiz necaset yahut Namuslu fahişe tabirine benziyor. Bunlardan biri kötü ise, ötekini de kötü eder. Biri necis ise veya kâfir ise ikisi de, aynı hükme girer.
Kâfirlik kelime oyunlarıyla gizlenmeye çalışılıyor. Süte idrar karıştırınca, bunu İdrarlı süt diye övmekle, İsevi Müslüman demek arasında ne fark vardır ki?
Bir Hıristiyan, İsevi Müslümanım veya Müslüman İsevi’yim demekle Müslüman olmuş olmaz. Dinine, putuna zarar vermez, dinden çıkmış olmaz. Yani bir gayrimüslim, ben Müslümanım dese de Müslüman olmuş olmaz. Fakat bir Müslüman şakadan bile, ben Hıristiyanım dese, onun kâfir olacağı fıkıh kitaplarında yazılıdır. Yani, Müslüman İsevi’yim diyen, kâfir olduğu gibi, Müslüman Musevi’yim diyen de kâfir olur.
Musevilik ve İsevilik hiç bozulmamış olsa bile yahut hakiki halini getirme imkânı olsa da, onlarla amel etmek caiz olmaz. Çünkü İslamiyet’in gelmesiyle, eski dinlerin hepsi nesh edildi yani yürürlükten kalktı. Eski dinlerin kiminde içki haram değildi, kiminde iç yağı haram idi. Kiminde yakın akraba ile evlenmek caiz idi. Bunların hepsi nesh edildi; yalnız İslamiyet ile amel etmek emredildi. Üç âyet-i kerime meali:
(Allah indinde hak din yalnız İslam'dır.) [Al-i İmran 19]
(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
(İslam’dan başka din arayanın bulacağı din, asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85]
Allahü teâlâ, hak dinin yalnız İslam olduğunu, İslam’ı beğendiğini ve İslam’dan başka dini kabul etmeyeceğini açıkça beyan ederken, Müslümanlığı, Hıristiyanlığa yaklaştırmak ne demektir?
İsa aleyhisselam, kıyamete yakın geldiğinde, İslamiyet’le hükmedecek yani bu ümmetten biri olarak, İseviliği tamamen kaldıracaktır.
İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allah’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, âdil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak [Hıristiyanlığı kaldıracak], domuzu öldürecek [domuz etini yasaklayacak], İslam’dan başka her şeyi yasak edecektir.) [Buhari]
(İsa, inince İslamiyet’le hükmedecektir. O zaman Allahü teâlâ, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir.) [Ebu Davud]
Buhari ile Ebu Davud, Kütüb-i sitteye dahil iki kıymetli hadis kitabıdır. Bu sahih hadis-i şeriflerde, (İslam’dan başka her şeyi yasak edecek, Müslümanlardan başka herkesi helak edecek) buyuruluyor. Musevilere, İsevilere dokunmayacak denmiyor ki.
Yukarıda bildirilen âyet-i kerimeler ile bu hadis-i şerifleri inkâr etmek, dini inkâr etmek olmaz mı?
Hazret-i İsa İslamiyet’i yayacak
Sual: Hazret-i İsa gelince, hakiki Hıristiyanlığı mı yayacak?
CEVAP
Hayır. İsa aleyhisselam geldiği zaman, Hıristiyanlığı ortadan kaldıracak, bu ümmetin bir ferdi olarak İslamiyet’i yayacaktır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İsa, benim dinim üzerine gelir.) [İ. Ahmed]
İslamiyet gelince, Hıristiyanlık ve önceki bütün dinler nesh edilmiş, yürürlükten kaldırılmıştır. Hakiki Hıristiyanlık da olsa, hakiki İncil ve Tevrat da bulunsa, bunlar artık geçerli değildir. Hakikisi geçerli olacak olsa idi, Allahü teâlâ, İslamiyet’i göndermez, (Hakiki İsevilik şudur, İsevi dinine devam edin) derdi. Böyle demeyip, (Hak din, yalnız İslamiyet’tir) buyurdu. (İslamiyet’ten başka din, kabul etmem) buyurdu. İslamiyet’in hükmünü ise, kıyamete kadar geçerli kıldı.
Hıristiyanlar, tahrif edilmeyen İncil’i bulsalar, aynen İsa aleyhisselamın bildirdiği gibi, ibadet etseler de, Muhammed aleyhisselamı hak peygamber ve Müslümanlığı hak din olarak kabul edip, Müslüman olmadıkları müddetçe, küfür üzere olurlar. Çünkü imanın altı şartından biri, bütün peygamberlere inanmaktır. Birini kabul etmeyen kâfir olur.
Hakiki Hıristiyan
Sual: Bir arkadaşa niçin Kiliseye gittiğini sordum, (Ben hak yolda olan, Peygamberimize inanan hakiki Hıristiyanlarla görüşüyorum, küfre karşı onlarla omuz omuza cihat ediyoruz) dedi. Hak yolda olan Hıristiyan olur mu?
CEVAP
Hakiki Yahudi gibi, hakiki Hıristiyan da gayrimüslimdir, yani Müslüman değildir, şeksiz, şüphesiz kâfirdir. Resulullahın, sadece bir peygamber olduğunu kabul etmek yetmez; bildirdiklerinin hepsine de iman etmek şarttır. Resulullahı sevip, onun düşmanlarını sevmemek de, şarttır. Bir kimse Lenin veya Mao için, (O vardır, komünizmin büyük lideridir) dese; fakat komünizmi kabul etmese, komünistler için bunun önemi olmaz. Peygamber efendimizi kabul etmek demek, imanın altı şartını da kabul etmek demektir. Birini kabul etmeyen kâfir olur. Hıristiyanlar, Kur’an-ı kerimi de, Peygamber efendimizin bildirdiği İslamiyet’i de kabul etmiyor. Hak din yalnız İslamiyet’tir.
Bir âyet-i kerime meali:
(İslam’dan başka din arayanın, o dini asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Cennete ancak Müslüman girer.) [Buhari]
Bu âyet-i kerime ve hadis-i şerife de, ancak Müslüman olan inanır, hakiki Hıristiyanlar inanmaz.
****
Ama Said Nursi meseleyi kelime oyunları ile nasıl aslından çıkarıyor, kaynağından okuyalım;
“Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak.”
(Said Nursi, Mektubat 441, Yirmidokuzuncu mektup, yedinci kısım)
Günümüz Türkçesiyle ve özetle diyor ki; “Şu anda da, Hz. İsa’nın Hristiyanlığa dönüşerek bozulmamış gerçek dini esaslarını bilen ve böyle inanan ve bu Hristiyanlıktan uzak gerçek(!) İsevilik inancına(!) sahip olup İnanç esaslarını İslamın esasları ile birleştirmeye çalışan bir fedakar ve kendilerine “Müslüman İseviler” demeye layık topluluk var.(ki yukarıda anlattığımız gibi böyle bir şey yok) İşte insanlığı bütün dinlerden ve Allah inancından uzaklaştırmaya çalışan Deccal ordularına karşı bu Müslüman İseviler(!) insanlığı, Allah’ı inkar yanlışından kurtaracak, Hz. İsa ile beraber bu Müslüman İseviler Deccal ordularını yenecekler…
Baştan sona uydurma ve tuzak bu sözler.. Bu şekilde yazdığı bilinen tek bir muteber din alimi daha yok bu Ümmette.. İsmini ve eserlerini bildiğimiz binlerce ehl-i sünnet alimlerinden biri bile böyle bir uydurma bilgi sunmamışlar Müslümanlara..
Dinler Arası Diyalog Tuzağını Başlatan Said Nursi mi?
"Müslüman İseviler" tabiri Said Nursi'nin uydurduğu bir kelime oyunudur.
Şu anda yaşayan tek bir İSEVİ yani İsa peygamberin dinine tabi olan kişi yok ki bir de bunlar zamanımızda veya ileri de Müslüman İseviler olsunlar?
Varsayalım ki İsevilik bozulup Hristiyanlığa dönüşmedi ve aslı duruyor olsun.. Yine bunlar Müslüman bilinemezler çünkü İsa peygamberin getirdiği hak kitap olan İNCİL in hükmü kalktı. Herkes Kuran'a ve Peygamberimize tabi olmak zorunda.. Peygamberimiz ashabına "Vallahi Musa gökten aranıza inse de siz beni bırakıp ona tabi olsanız dalalete sapmış olursunuz" buyurmuştur.
Sonra Kuran'ı ve peygamberimizi kabul etmeyen bu Hıristiyanlar ola ki hidayet bulup Kuran'a tabi olduklarında da bunlara Müslüman İseviler değil sadece Müslüman denir. İlla başka bir dinden İslam’a döndüklerine işaret edecek bir kelime kullanılacaksa Hristiyanlıktan ihtida eden (hidayet bulan) Müslümanlar denir.. Muhtedi denir.. Tarih boyunca böyle dendi, hidayet bulup İslam’la şereflenenlere…
Ama Said Nursi kelime oyunu yapıyor.. Zihin bulandırıyor... Sanki şu anda da yaşayan, Hristiyanlık aleminin yanlışlarından uzak, şirke düşmemiş, teslise inanmayan, İncil’in aslına tabi olan bir topluluk varmış manası uyandırıyor.. Zaten bağlıları arasında bu sözleri onlarca yıldır bu şekilde anlaşılıyor, bu şekilde kabul ediliyor..
"Avrupa'da bir topluluk var, bunlar İseviler. Ve Üstad onlar için ehli iman demiş.. İleride bunlarla ittifak edeceğiz" diyorlar, böyle kandırılıyorlar..
Yok kardeşim yok.. Tek bir tane yaşayan İsevi yok.. Olsaydı da onlarda gayri Müslim sayılacaklardı ve onlarda hidayet bulup bizim gibi sadece "Müslüman" olmak zorunda olacaklardı.... İleride hem İseviliğini koruyup, hem Müslümanlığı seçecek bir topluluk yok... Müslüman İseviler hiçbir zaman olmayacak.. Hidayet bulup Müslüman olan Hıristiyanlar olacak.. İsa a.s. tekrar dünyaya gönderilecek, İslam ile hükmedecek ve Kuran hükümleri ile amel edecek, Nasarayı yani Hıristiyanları kendisinin de tabi olduğu İslam’a Kuran’a ve Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) tabi olmaya çağıracak.. En sonunda da dünyada ilk olan bir uygulamayı yapacak ve Hıristiyanlara “Ya iman ya ölüm” diyecek.. O devrin ardından da kıyamet kopacak…Mesele budur... Bütün ehl-i sünnet alimleri bunları delilleri ile kitaplarında bu şekilde anlatmışlardır.
Ama Said Nursi meseleyi kelime oyunları ile nasıl aslından çıkarıyor, kaynağından okuyalım;
“Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak.”
(Said Nursi, Mektubat 441, Yirmidokuzuncu mektup, yedinci kısım)
Günümüz Türkçesiyle ve özetle diyor ki; “Şu anda da, Hz. İsa’nın Hristiyanlığa dönüşerek bozulmamış gerçek dini esaslarını bilen ve böyle inanan ve bu Hristiyanlıktan uzak gerçek(!) İsevilik inancına(!) sahip olup İnanç esaslarını İslamın esasları ile birleştirmeye çalışan bir fedakar ve kendilerine “Müslüman İseviler” demeye layık topluluk var.(ki yukarıda anlattığımız gibi böyle bir şey yok) İşte insanlığı bütün dinlerden ve Allah inancından uzaklaştırmaya çalışan Deccal ordularına karşı bu Müslüman İseviler(!) insanlığı, Allah’ı inkar yanlışından kurtaracak, Hz. İsa ile beraber bu Müslüman İseviler Deccal ordularını yenecekler…
Baştan sona uydurma ve tuzak bu sözler.. Bu şekilde yazdığı bilinen tek bir muteber din alimi daha yok bu Ümmette.. İsmini ve eserlerini bildiğimiz binlerce ehl-i sünnet alimlerinden biri bile böyle bir uydurma bilgi sunmamışlar Müslümanlara..
İsa peygamber Ümmed-i Muhammed’in başına geçecek, Müslümanlara önder olacak, Kuran ile hükmedecek, Peygamberimize ve İslama tabi olacak… Ve İsa a.s. tekrardan yeryüzüne gelene kadar onun gelmesini bekleyen ve kendilerine “Müslüman İseviler” ünvanı verilebilecek kimse yok.. İsa a.s.’ın getirdiği şekli ile İseviliğini koruyan kimse de yok… Olsaydı da onlar da İsa peygamberin gelmesini beklemeden derhal Ümmed-i Muhammed’e tabi olup, Müslüman olarak kurtulmak zorundaydılar…
Buradan da anlıyoruz ki, bu günkü Dinler arası diyalog tuzağının temelleri ta o zaman Said Nursi eli ile atılmış.. Zaten Said Nursi’nin Üstadım dediği Mason Muhammed Abduh’ta benzer şeyler zırvalamış.. Ayetlere kafasınca bozuk manalar verip “Allah’a inanan herkes cennete gidecek, iyi davranışlı Hristiyanlar Cennete gidecek” demiş.. Halbu ki İmanın şartı 6 ve bunu çocuklar bile bilir. Bunlardan birine bile inanmayanın Müslüman sayılamayacağını da bilir.. Cennete giremeyeceğini de bilir..
Bu Masonik ekibin hedefi bütün İslam coğrafyasında Müslümanların iitikadlarını bozup, önce Hıristiyanlık ve Yahudiliği de Müslümanlara hak kabul ettirmek. Sonra İslam’ı batıl diğerlerini hak kabul ettirmek.. En sonunda da hedef, bütün dünya insanlarını Yahudilere hizmet eden köleler haline getirmektir…
Üç âyet-i kerime meali:
(Allah indinde hak din yalnız İslam'dır.) [Al-i İmran 19]
(Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
(İslam’dan başka din arayanın bulacağı din, asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85]
İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allah’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, âdil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak [Hıristiyanlığı kaldıracak], domuzu öldürecek[domuz etini yasaklayacak], İslam’dan başka her şeyi yasak edecektir.)[Buhari]
(İsa, inince İslamiyet’le hükmedecektir. O zaman Allahü teâlâ, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir.) [Ebu Davud]
Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi
Nedir Bu Risale-i Nurlar? İlim diye gereksiz fikri buhranlara mecbur muyuz?
Risale-i Nur okuyup(ya da okumaya çalışıp) da karanlık kuyulara dalmamış, ruh sağlığını bozmamış birine rastlamak zor iş... Hele bir de üzerine Fethullah Gülen'in "Buhranlar Anaforunda İnsan" kitabını ve diğer benzerlerini okumuşsa tamam zaten..
Bir ömür bu kişiyi geri kazanmak, dünyada yeşilin, mavinin, güzelliklerin olduğunu gösterebilmek ve İslam'ın bunlara izin verdiğini anlatabilmek mümkün olmaz daha..
Müslüman olmak ve Müslümanca yaşamak için illa Sanattan, estetikten, bilimden-teknolojiden, maddi kuvvet ve refahtan, dünyanın güzide yeşilliklerinden ve maviliklerinden, mimari sanatından, insana meşru dairede saadet veren bunca dünyevi güzelliklerden, meşru dairede müzikten, edebiyattan, şiirden ve daha Allah ve Rasülünün izin verdiği nice güzelliklerden uzaklaşarak, saçma sapan ve ilim oldukları iddia edilen, her tarafı felsefe bataklığı olan buhranlara kapılmak ve Risale-i Nur'un size sunduğu bu karanlıklara dalmak zorunda değilsiniz...
Bakarken kör olanların tedavisi, anadan doğma iki gözü körlerin tedavisinden daha zor galiba... Sizi de bakar körlerden ve Allah adına Allah'ın meşru kıldıklarından kaçan ve Allah'ın emretmediği gereksiz buhranlarla dünyasını perişan edenlerden yapmalarına müsaade etmeyin...
İslam Tefekkürünü, fikir buhranlarına dönüştüren ve böylelikle müslümanları yaşarken imha eden, fikir planında yıkıp karanlıklara boğup "tesirsiz" ve "kolay oynanabilen" kitleler haline getirenlere izin vermemelisiniz..
Gerçek ehl-i sünnet vel cemaat alimlerinin izahlarına göre Allahü Teala ölen her mü'mine "Ey kulum! Yiyip içip şükür edecektin! Şimdi neden bu halde huzuruma geldin!" diye mutlaka soracaktır...
Ne köprü altında ölenlerden mesulsünüz ne de gücünüzün yetmediği diğerlerinden.. Ve, ne de İslam diye, müslümanlık diye gereksiz buhranlar, karanlıklar ve sıkıntılarla dolu bir hayatı yaşamakla sorumlusunuz...
Gerçek ehl-i sünnet alimlerine, peygamber varisi olan mürşid-i kamillere tabi olmakla, ölçülü, seviyeli, haramlardan uzak, sayılan meşru güzelliklerle meşgul olup kulluğunuzu ederek güzel bir hayatın sonunda güzel bir ölümle huzur-u İlahi'ye varmakla sorumlusunuz...
Sizi.. Gençliğinizi... Ömür sermayenizi, dünya ve ahıret saadetinizi İslam adına, Allah adına heba etmek isteyen sahte alimlere karşı dikkatli olmak zorundasınız.. Aldanmak dünyanızı geçin, ebedi saadetinize bile mâl olabilir...
Mehmet Fahri Sertkaya
Akademi*********************
Risale-i Nurlara el atıldı ve değişiklikler yapıldı.
Mustafa Kaplan Bey, geçen haftaki bir yazısında “Risale-i Nurlara el atıldığını ve bazı değişiklikler yapıldığını” yazıyor ve haklı olarak sert bir şekilde de tenkit ediyordu.
Sakarya Üniversitesi hocalarından Sayın Dr. Alaaddin Yalçınkaya da Cemaleddin Efgani isimli eserinde bu değişikliklerden birine dikkat çekiyor. Alaaddin Bey’in i...fadeleri şöyle:
“İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir:
“… Ben bu ittihadın efradındanım (bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı usuldeki üstadlarım) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”
(Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.)
Alaaddin Yalçınkaya devam ediyor:
“Said Nursi’nin bu konudaki görüşleri, arada küçük olmakla beraber farklı yorumlara sebep olabilecek diğer bir kaynakta şöyle nakledilmektedir:
“İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o, vilayat-ı şarkıyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin Efgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Süavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki…”
(Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14-15)
Fark ortada. Birindeki “Kürt” kelimesi diğerinde “vilayat-ı şarkiye - doğu illeri” olmuş. Bu durumda, insan “Yoksa Risale-i Nurlarda benzer şeyler yapıldı mı?” diye düşünmez mi? Demek ki, Mustafa Kaplan Bey feveranında yerden göğe kadar haklı…
Bir kelimenin değiştirilmesine bile bizzat Risale-i Nur’un yazarı şiddetle karşı. Bakın:
Mana daha güzelleşiyor diye Fihrist Risalesi’ne yapılan çok küçük bir ilaveye itiraz eden Said Nursi, şiddetli bir tokat aşkettikten sonra, “Titremeliydiniz. Ben dahi (Risale-i Nur’a) kalem karıştıramıyorum. Siz nasıl kalem karıştırırsınız!” demiştir. (ittihad.com.tr sitesindeki 14 sahifelik metnin 6. sahifesi. Aynı cümle Sikke-i Tasdik-i Gaybi’de de mevcut.)
1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor?..
Sizin anlayacağınız değerli okuyucular, böyle şeylere şahit oldukça, Mustafa Bey’e bir defa daha ‘haklısın’ demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
16 Mart 2006 Perşembe
(Ali Eren, Vakit)
Hepsini Aynı Güç Odakları Organize Etti / Ediyor...
Yakın tarihimiz ve günümüz sahte aktivistler, sahte alimler, siyasetçiler ve liderlerle dolu...
Osmanı Şeyhülislamının "Bir Mason veya komünist kadar tehlikelidir. İslam dinine zararından endişe edilir" dediği ve doğru düzgün hiç bir ilim tahsili ve icazeti olmayan dahası risaleleri ilmi hatalarla dolu olan kişi, müslümanlara
"Bediüzzaman" maskesi ile baş tacı ettiriliyor...
Meşru İslam halifesi ve veli padişah Abdülhamid Han'ın "Bir de ortaya Cemaleddin Efgani adında bir şarlatan çıktı. Araştırdım. İngilizlerin adamıydı" dediği ve Masonluğu-ajanlığı kesin delillerle ispat edilebilen Cemaleddin Afgani "En büyük İslam Aktivisti" olarak kabullendiriliyor...
Afgani'nin yetiştirdiği ve müslümanlara alim yetiştiren Mısır'daki El Ezher medresesine sızdırdığı, "Dinin başını dinin kılıcı ile kesiyorum" diyen Muhammed Abduh ise "Büyük Alim" olarak kabullendiriliyor...
İngiltere adına casusluk yaparak Meşru halife ve padişah olan Sultan Abdülhamid Han'ı tahtan indirmek niyetiyle darbe teşebbüsü yapan ve 39 yaşında iken bu darbe teşebbüsü sırasında öldürülen Ali Suavi'nin biz Müslümanlara "Müçtehid" olarak tanıtılmasına ne denilebilir bilmiyoruz?
İslam dininde olmayan demokrasi, laiklik, meşrutiyet gibi kavramları alenen savunan Ali Suavi'yi Said, Nursi'nin "üstad" kabul etmesi de çok manidar değil mi?
Peki geçmişte bunları sahneye sürüp şimdi ise Dinler arası diyalog ihaneti ve BOP(Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında hain din adamı, siyasi lider ve fikir adamlarını kim organize ediyor?
Kim destekliyor? Kim finanse ediyor? Kim yükseltiyor?
Cevabı tarih bilenler açısından çok basit; SİYONİZM....
ADL, JDL, CFR, Bilderberg, B'nai B'riht ve diğer örgütlenmeleri ile dünya üzerinde gayri Yahudi tüm inanışların temsilcilerinin içine sahte kurtarıcılar, hain liderler, satılık kalemşörler yerleştiriyorlar...
UYANIK MIYIZ?
İşte Said Nursi'nin Üstad Kabul Ettiklerinden Biri Daha; Ali Suavi... Alim mi? Ajan mı? Cahil mi?
Ali Suavi...
Said Nursi'nin de "Üstadım" dediği bir kişi...
Kimine göre ilk Türkçü..
Kimine göre ilk Laiklik savunucusu...
Kimine göre Müçtehid...
Kimine göre İngiliz Ajanı ve fazla zeki bir şarlatan...
İngiltere adına hareket ederek Meşru padişah ve halife Sultan II. Abdülhamid Han'a darbe yapmak isterken 39 yaşında öldürüldü.
KİMDİ BU ALİ SUAVİ?
O'nu çözünce yakın tarihteki bir çok esrarı çözeceksiniz.
Afgani Efsanesi Yıkılmalıdır. Cemaleddin Afgani Alim değildir...
Afgani Efsanesi Yıkılmalıdır. Cemaleddin Afgani Alim değildir...
Afganî İslam Önderi Değildir
Cemalüddin Afganî kimdir, nedir, ne değildir?..
Ünlü bir şahsiyet midir? Evet ünlüdür. 19'uncu asrın ikinci yarısından bugüne kadar İslam dünyasında tesiri olmuş mudur? Olmuştur.
Bir çığır açmış mıdır? Açmıştır.
Ansiklopedilerde bu zat hakkında maddeler bulunmalı mıdır? Bulunmalıdır.
Açtığı çığır ilmî bakımdan incelenmeli midir? İncelenmelidir.
Bu zat Ehl-i Sünnet Müslümanlığı açısından olumlu ve hayırlı bir kimse midir? Kesinlikle değildir.
O, Müslümanlara hayırlı bir önder ve rehber midir? Kesinlikle değildir.
Niçin bu kadar sert ve kesin konuşuyorsun?
Çünkü o azılı ve en aşırı tarafından bir Farmasondur.
Şiî olduğu halde kendisini Sünnî göstererek, İranlı olduğu halde Afgan gibi göstererek Müslümanları aldatmıştır. Şiî olmak suç değildir ama şiîliğini gizleyip yalancıktan sünnî görünmek suçtur, ayıptır.
Şiîlere karışmam ama ben bir Sünnî Müslüman olarak bu olumsuz ve hayırsız kişiyi din önderi, din rehberi olarak asla kabul edemem.
Bugün İslam dünyasında ne kadar olumsuz, hayırsız, zararlı gelişme varsa Afganî'nin attığı ve ektiği zehirli tohumların mahsulüdür.
Ben sünnî bir Müslüman olarak Emîrülmü'minîn ve Hakan-ı Osmaniyan Abdülhamid-i Sânî hazretlerini velinimet bilirim. Afganî, Blunt adlı İngiliz ajanıyla işbirliği yaparak onu tahtından indirmek istemişti. Kendisini elbette sevmem ve tutmam.
Afganî'nin has talebelerinden biri, İran Şahı Nâsüriddini öldürmüştür. Ben böyle terörleri ve teröristleri sevmem.
Afganî cahillerin, ehliyetsizlerin, icazetsizlerin, liyakatsizlerin, velhasıl önüne gelenin ictihad yapması çığırını açmıştır. Bu ise İslam dünyasında dinî kaosa, anarşiye, fitne ve fesada sebebiyet vermiştir. Böyle bir kimseyi nasıl sevebilirim?
Bazı aykırı ilahiyatçılar Afganîyi göklere çıkartıyor, onu imam, mürşid, rehber olarak gösteriyor. Bu göstermeleri, bu konudaki propagandaları tamamen bâtıldır, bir aldatmacadır.
Sünnî Müslümanların böyle karışık, bulaşık, taqiyyeci, bulanık bir Farmasondan uzak durmaları gerekir.
Afganînin İskenderiye Mason locasından ateist olduğu için atıldığı rivayet edilmektedir.
Şüpheli taraflarından biri: Kahirede Yahudi mahallesinde ev tutup ikamet etmiştir.
Birtakım Müslüman aydınlar, bu Afganîyi imam, mürşid, rehber kabul eden bir ilahiyatçının müridi olmuşlardır. Bu duruma ne kadar üzülsek azdır. Oldukça ilim, irfan, kültür, sahibi olan kimseler nasıl olur da böyle akim ve sakim bir meslek ve mezhebe intisab edebilirler?
Ehl-i Sünnetin ne kusuru, eksiği var ki, bir Farmasonu baş tacı ediyorlar?
Afganî şazz bir şahsiyettir. Bunca ulemayı, fukahayı, meşayihi, mürşid-i kamilleri bırakıp onun peşinden gitmek reva-i hak mıdır? Böyle bir gidiş alim, fazıl, ârif, ziyalı Müslümanlara yakışır mı?
Afganîyi kutuplaştıran ilahiyatçılar üstadları gibi taqiyye yapmasınlar, mertçe ortaya çıksınlar ve demagoji yapmadan tartışsınlar. Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğarmış.
Afganîciler eteklerindeki taşları döksünler, haklı mı haksız mı oldukları açığa çıksın. Niçin çekiniyorlar?
Bir de şu mugalataları bıraksınlar:
-Biz ilahiyatçıyız, sen değilsin, fazla konuşma!..
Ey Hocaların Hocası geçinen Afganîci ilahiyatçılar! Bu zatın Mason olduğunu nice kitap yazıyor, elde nice belge ve sahih bilgi var. Bunu söylemek için ilahiyatçı mı olmak gerekir? Afganînin mason olduğunu mühendis de, doktor da, hukukçu da söyleyip yazabilir.
Bendeniz gençliğimde, Ankara SiyasalBilgiler fakültesinde öğrenci iken Afganî muhibbiydim. Oryantalistlerin kitaplarını okuya okuya bu zatın hayranı olmuştum. Hattâ Ankaradaki Afgan sefaretine mektup yazarak Cemalüddin konusunda kitap istemiştim. Onlar da Afganistan'dan Farsça, Peştuca, Arapça kitaplar getirtip hediye etmişlerdi.
Daha sonra Ehl-i Sünnet ulemâ ve fukahasının, Müslüman veya gayr-i müslim tarihçilerin ve araştırıcıların Afganî'yi red, cerh, tekzib, ibtal eden kitaplarını okudum ve ona cephe aldım.
Müslümanları kurtaracak yol:
Selef-i Sâlihînin,
Eimme-i müctehidînin,
İcazetli ulemâ ve fukahanın,
İmamı Rabbanî, Halid-i Bağdadî, Şeyh Zeynî Dahlan, Yusuf İsmail en-Nebhanî, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Zahid el-Kevserî gibi Ehl-i Sünnet büyüklerinin...
Yolu ve meşrebidir.
Farmasondan İslam büyüğü, din önderi, imam, mürşid olmaz.
Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar
28 HAZİRAN 2010
İslam’ı Terörizm olarak göstermek isteyen bir ajandı O... Cemaleddin Afgani...
İslam’da reformcuların öncüsü olarak Afgani, bir taraftan hadis, tefsir ve içtihad hükümlerini reddederken, diğer taraftan içtihadda ve tefsirde “anarşiyi” teklif etmektedir. Bunda da hayli mesafe kat ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Oryantalistlerin Afgani’ye sahip çıkmasında ve İslam toplumunun gerçek bir ideologu ve temsilcisi olarak görmesindeki ikinci ve belki daha mühim sebep ise, İslam Devlet ve cemiyetlerini Batı tecavüzü karşısında müdafaada kullandığı kışkırtıcı üslubudur.
Bu üslup sayesinde mağdur durumdaki halklar dünya kamuoyunda saldırgan, terörist, barışı bozan durumuna gelmiş, İslam ile terörizm özdeşleştirilir olmuştur. Bu kışkırtıcı üslup sayesinde hem sömürgeci ülkelere milletler arası hukuk açısından serbest hareket edebilecekleri bir zemin verilmiş hem de yerli halkın mağduriyetinin sebep olduğu dinamizmin, siyasi, iktisadi, içtimai(sosyal), fikri, medeni ve kültürel bakımdan takviyeye yönelmesi önlenmiştir.
(….)
Sağlığında her kesimden etkilediği belli bir çevre olmasına rağmen, öldükten sonra etkisi ve nüfuzu olduğundan çok fazla abartılmıştır. O’nu İslam tefekkürünün temsilcisi ve Müslümanların sesi olarak görmek isteyen oryantalistler, bu çarpıtmalarında belli bir dereceye kadar başarılı da olmuşlardır.
Dr. Alaeddin Yalçınkaya
CEMALEDDİN AFGANİ (SİYASİ HAYATI) Nikki Kedie, Bedir Yayınları, İstanbul, 1997
[Oryantalizm nedir?
Oryantalizm; Müslüman doğu medeniyetinin (din, edebiyat, dil ve kültürü içine alacak şekilde) bütün unsurlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan bir akımdır. Oryantalizmin Arapça karşılığı “İstişrak”tır. İstişrak ile ilgilenen kişilere de Müsteşrik denilir.]
Cemaleddin Afgani, Muhammede Abduh, Reşit Rıza üçlüsünün kurduğu ve Mısır'dan, El Ezher'den bütün İslam coğrafyalarına yaydığı bu masonik fitneler hakkında bilgili ve uyanık olmak için aşağıdaki kaynaklara mutlaka başvurulmalıdır;
Kaynaklardan bir kaçı;
• Dini Modernizmin üç şovalyesi ve Türkiye’deki Takipçileri, Dr. Hasib es-Samarrai, Bedir Yayınları. 2010
• Mezhepsizler (Afgani, Abduh, Reşit Rıza) Dr. Hasib es-Samarrai, Bilge Yayınları, 1981
• Cemaleddin Afgani (Siyasi Hayatı), Nikki Keddie, Bedir Yayınları, 1997
• Ehl- i Sünnet'i Müdafaa ve Bid'atleri Tenkid , Bedir Yayınevi, 2005
• Din tahripçileri, Ahmed Davudoğlu, Bedir Yayınları, 1997
• El- Ahkamü's- Sultaniye / İslam'da Devlet ve Hilafet Hukuku, Bedir Yayınları, 1994
• İkinci Meşrutiyet ve II. Abdülhamid Hakkında, Bedir Yayınları, 1999
• Mezhepsizlik Bid'attır, Bedir Yayınları, 1995
• Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve İctihad, Bedir Yayınları, 2008
• Cemaleddin Efgani Etrafında Makaleler, Dr. Muhammed Reşad, Bedir yayınları, 1996
• Cemaleddin Efgani'nin Gerçek Yüzü, Ali Nar/ Dr. Alaeddin yalçınkaya/ Dr. Muhammed Reşad / Yrd. Doç. Dr. İsa Yüceer/ Bedir Yayınları, 1997
• Cemaleddin Efgani, Dr. Alaeddin yalçınkaya, Sebil Yayınevi, 1995
• Sultan II.Abdülhamid Han' ın Notları, Dr. Alaeddin yalçınkaya, Sebil Yayınları 1996
• Sultan Abdülhamid'in Hatıra Defteri, İsmet Bozdağ, Truva yayınları, 2010
Mahşerin Dört Atlısı (Said Nursi, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Ali Suavi)
SAİD NURSİ'NİN "ÜSTADIM" DEDİĞİ CEMALEDDİN AFGANİ 33. DERECEDEN BİR MASONDU...
1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi. Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti. Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım. Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadı olarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor!..
16 Mart 2006 Perşembe
(Ali Eren, Vakit)
Cennet Mekan Sultan Abdülhamit Han, Cemaleddin Afgani için hatıratında şöyle demiştir.
"Bir de ortaya Cemaleddin Afgani adında bir şartlatan çıktı. Araştırdım ingilizlerin adamıydı"
Peki Cemaleddin Afgani kimdi? Bunu 50 yıldır kalemi ile İslama hizmet eden değerli gazeteci-yazar Mehmet Şevket Eygi'den okuyalım;
Camaleddin Afgani'nin iç yüzü
Gençliğimde Cemalüddin Afganî’yi beğenirdim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeyken, Ankara’daki Afganistan elçiliğine mektup yazmış, Afganî hakkında kitap istemiştim. Onlar da, eksik olmasınlar Afganistan’dan birkaç kitap getirtmişler, bendenize hediye etmişlerdi.
Sonra Afganî hakkında malumatım çoğaldı, bende tereddütler başladı. Bir müddet sonra da onu terk ettim. Artık yıllardan beri Afganî’ye karşıyım.
Onun bütün ansiklopedilerde yer alan ünlü bir şahsiyet olduğunu biliyorum ama kesinlikle onu bir İslâm önderi, bir uyanış lideri olarak kabul etmiyorum.
Taqiyye yaparak Şiîliğini gizleyip kendisini Sünnî olarak göstermesini doğru bulmuyorum.Sünnîler Müslüman değil mi? Din kardeşi değil mi? Onları kandırmak elbette doğru olmaz.
İran’ın Esedabad şehrine mensup olduğu halde yine taqiyye yaparak kendisini Afgan gibi göstermiştir. Bu da bir aldatma değil midir? Müslüman, Müslümanları aldatır mı?
Kaynaklar onun Mısır’da, “Kainat’ın Yüce Mimarına” inanan İngiliz mason locasına girdiğini ve sonra buradan atıldığını bildiriyor. Sebep: Hiç inancı olmaması imiş!..
İslâm dünyasının bugünkü kaosunda, kargaşa ve anarşisinde Afganî’nin büyük miktarda tuzu biberi vardır.Klasik geleneksel Ehl-i Sünnet Müslümanlığına karşı, ictihadın yaygın hale gelmesini, herkesi ictihad yapması tezini ortaya atmıştır.
Afganî, Sultan Abdülaziz zamanında İstanbul’a gelmiş, Darülfünun’da (Üniversitenin eski adı) bir konferans vermişti. Peygamberliği, çalışarak elde edilebilecek bir sanat olarak gösterdiği için de Osmanlı ulemâsının haklı ve yakıcı yıldırımlarını üzerine çekmişti. Osmanlı Devlet-i Aliyyesinin Şeyhülislâm’ı Hasan Fehmi efendi onu tekfir etmişti(kafirdir fetvası vermişti). Dersiam vekili Halil Fevzi efendi ise Afganî’ye karşı “es-Süyûfü’l-Kavati” isminde bir reddiye yazarak yanlış fikir, görüş ve iddialarını çürütmüştü. Bu konferans, Darülfünun’un kapatılma sebeplerinden biri olmuştur.
Afganî’nin İslâm düşmanı Ernest Renan’a reddiye yazdığı söylenir durur. Reddiye yazmamıştır, adeta onu doğrulamşıtır.
Kahire’de kaldığı yıllarda bir Müslüman mahallesinde oturmamış, Yahudi mahallesinde oturmuştur.
Uyanık ve şefkatli padişah İkinci Sultan Abdülhamid Hân hazretleri Afganî’nin menfi(olumsuz) bir şahsiyet olduğunu anlamış ve kendisine Teşvikiye’de bir konak vermiş, orada ev hapsinde (ama altın kafes içinde) yaşatarak mazarratına, fitne ve fesadına sed çekmiştir.
Bugün elimizde, Afganî’yi mahkum etmeye yetecek miktarda kitap, ilmî makale, belge, sağlam bilgi bulunmaktadır. Bunların sentezinin yapılması, ortaya ciddî, âdil, tutarlı bir dosya konması gerekmektedir. Afganî hakkında kesin gerçekler şunlardır:
1. Sünnî değildir, Şiî kökenlidir.Şiîliği de sosyolojik Şiîliktir.
2. Afgan değildir, İranlıdır.
3. Ateist olduğuna dair iddialar, karineler, büyük şüpheler vardır.
4. Ehl-i Sünneti ve Cemaati temellerinden dinamitleyen fikirler, tezler, görüşler ortaya atmıştır.
5. Yeterli ilmi, ehliyeti, icazeti olmayanların ictihad yapmalarını, ictihadın yaygın hale gelmesini teşvik etmiştir.
6. İslâm dünyasında terörizmi, siyasî cinayetleri teşvik etmiştir. Nasirüddin Şah’ı Afganî’nin bir hayranı ve müridi katl etmiştir.
7. İngiliz ajanı Blunt ile işbirliği yaparak meşrû Halife Sultan Abdülhamid’i tahtından indirme planları yapmıştır.
Bütün Ehl-i Sünnet ulemâsı, fukahası ona karşıdır.
Büyük fakih, büyük alim Yusuf İsmail en-Nebhanî onu yermiştir.
Keşif ve keramet sahibi mürşid-i kâmiller onun bozuk ve zararlı taraflarını Müslümanlara bildirmişlerdir.
Afganî’nin içyüzü hakkında derli toplu bilgi edinmek isteyenler… “Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid’atleri Tenkit,C. 1″ adlı kitaptaki makaleyi okumalıdır. (Bedir Yayınevi, 466 sayfa. 5 TL. Telefon: 0212/519 36 18 )
Afganî’nin menfi bir şahsiyet olduğuna dair Ehl-i Sünnet camiasında tevâtür derecesinde bir ittifak bulunmaktadır.
Ülkemizde bazı reformcu, kendilerine göre müctehid, yeni bir İslâm türetmeye çalışan; biraz mutezile, biraz Şiî yenilikçiler Afganî’yi göklere çıkartmakta, onu büyük mürşid ve rehber ilan etmektedir. Ona yöneltilen tenkitler için “Afganî’yi tenkit edenler onun taharet bezi olamazlar” denildiğini hatırlıyoruz.
Bendeniz sövülsün sayılsın demiyorum. İlmin, sağduyunun, Ehl-i Sünnet İslâmlığının, sahih vesikaların, doğru bilgilerin ışığında Afganî’nin içyüzü açıklansın diyorum.
Afganî efsanesi yıkılmalıdır.
Bu yıkım işi yapılırken haksızlık, adaletsizlik yapılmamalıdır.
Afganî, İslâm dünyasına bir ıslahçı, bir kurtuluş önderi, bir inkılâpçı olarak takdim edilmemelidir.
Bu konuda Müslüman fikir ve kalem erbabı, taharet bezi edebiyatıyla değil, çok ciddî, daha çok sâkin, çok seviyeli ve ilmî seviyede tartışmalıdır.
Onun, Allah’a inanan masonlar tarafından locadan atılması bile aslında yeterli bir delildir.
Gariptir ki, Mısırlı Masonların locadan kaydını sildikleri Afganî için Türk Masonları övgü dolu bir makale yayınlamışlardır.
Bir insanı mahkûm etmek için dosyasını bütünüyle ele almak gerekir. İşte bu yapılmıyor. Afganî hayranları, Afganî taraftarları bir tür avukatlık yapıyor, aleyhindeki iddiaları meskutün anh geçiyor.
Lütfen Afganî’yi âdil bir şekilde ele alalım, inceleyelim…O zaman gerçekler gün gibi ortaya çıkacaktır.
Ehliyetleri olmadığı halde bâtıl ictihadlar yapanlar onu çok seviyor, çok destekliyormuş. Bu çok tabiîdir.
Sünnîlerin bu zatı sevmeleri, desteklemeleri mümkün değildir. Yeterli bilgisi ve sezgisi olanlar ne demek istediğimi iyi anlar.
Afganî, Ehl-i Sünnet Müslümanlarına imam, önder, rehber, kılavuz olacak temiz bir şahsiyet değildir.
Bid’atçiler ve Masonlar onu çok seviyor ve tutuyormuş.Bu bizi bağlamaz.
Mehmet Şevket Eygi
Said Nursi'nin Üstadlarından Muhammed Abduh kimdir?
Muhammed Abduh, 1849'da Mısır'da doğdu. 1905'te yine burada öldü. 1899'da ingilizlerin desteği ile Mısır müftüsü oldu. Müftülüğü hiçbir zaman Osmanlı Devleti'nin tasdikinden geçmemiştir.
• Cemâleddin Efgânî'nin tesiriyle dinde reformcu bir görüş benimsedi. İbn-i Teymiye'nin Ehl-i Sünnet'e aykırı fikirlerine sıkı bir bağlılığı yardı.
• Avrupalı müsteşriklerin ve felsefî fikir ve yorumlarla yazılmış kitapların tesirinde kaldı.
• islâm âlimlerinin nakli (kitap ve sünneti) esas alan, aklı naklin hizmetine veren yolundan ayrılarak dînî meselelerde kendi düşüncelerine göre konuşmaya ve hüküm vermeye başladı.
• Yazdığı yazıların Arap milliyetçiliği fikirlerinin uyandırılmasında büyük tesiri oldu. Bu şekilde Mısır ile bazı Arap ülkelerinin Osmanlı Devleti'nden ayrılmasında -kısmen de olsa- rol oynamıştır.
• Hocası Efgânî gibi mason olup masonluğun Ezher'e girmesini temin etti.
• Mezheb imamlarını taklit etmeyi bırakıp serbest bir akılla hareket edilmesini istedi ve mezhepsizliği körükledi.
• Âyet-i kerîmelere, batılılaşmaya uyacak şekilde kendi aklına göre mânâ vererek Ehl-i Sünnet âlimlerine muhâlefet etti.
• Fil Sûresi (âyet 3)'nde bildirilen ebâbil kuşlarına "sivrisinek", attıkları taşlara "mikrop" dedi.
• Zilzâl Sûresi'nin 7. âyetindeki "Zerre ağırlığında hayır yapan, karşılığına kavuşur." meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsir ederken; "Müslüman olsun, kâfir olsun, sâlih (iyi) amel işleyen herkes Cennet'e girecektir." diyerek Ehl-i Sünnet âlimlerinden ayrıldı.
• Nisâ Sûresl'nin 157 ve 158. âyetleri ile ölmeden, ruh ve beden olarak göğe çıkarıldığı net bir şekilde bildirilen Hz, İsâ'nın öldüğünü ve rûhunun göğe çıkarıldığını iddiâ etti.
• Reformcu fikirleri, Selefîlik adıyla talebeleri ve sevenleri tarafından günümüze kadar devâm ettirilmiştir. Bugün, mezhepleri birleştirmek ve mezhep sâhibi âlimler gibi dinde kendilerini yetkili görmek, Abduh ve hayranlarının en bâriz husûsiyetlerindendir.
İslam Alimi Kılığındaki İyi Yetiştirilmiş Bir Yahudi Ajanı: Muhammed Esed
Henüz 13 yaşına geldiğinde ibraniceyi ana dili gibi bilen, Tevrat'ı ve diğer yahudi kitaplarını rahatça okuyabilen.. Hiç durmadan Müslüman diyarlarını gezen ve nihayet Müslüman olduğunu açıklayan Muhammed Esed kimdir? Müslümanlığı samimi midir?
İyi yetiştirilmiş bir Yahudi ajanı mıdır?
Zekat farzını inkar etmiş midir?
Yahudi ve Hıristiyanların da müslüman/cennetlik olduklarını iddia etmiş midir?
Mason Muhammed Abduh'u öve öve göklere çıkartmış mıdır? Abduh da Yahudi ve Hıristiyanları cennetlik ilan etmiş midir?
Dinler arası diyalog tuzağını tâ bin dokuz yüzlerin başında bu özel yetiştirilmiş ajanlar/masonlar mı kurmuştur?
Abduh için "üstadım" diyen ve "Müslüman İsevi" diye saçma sapan bir tabir uyduran Deliüzzaman Said-i Nursi bu ekibin içinde midir?
Ali Eren Hocaefendi'nin Arifan Dergisi'nde yayınlanan yazısından okuyoruz;
-----
"Kur’an Mesajı” isimli eser Muhammed Esed’e ait. Eser hakkında bilgi vermeden önce, kısaca eserin sahibini tanıyalım.
Yahudi bir ailenin çocuğu olan Muhammed Esed, Ukrayna’nın Lvov şehrinde 1900 yılında doğdu. Anne tarafından dedesi bir Yahudi hahamı idi. Ailesinden husûsi bir Yahudilik eğitimi aldı.
Öyle ki, 13 yaşında İbrâniceyi su gibi biliyor, Tevratı ve Yahudiliğe ait diğer kitapları rahatça okuyordu.
Esed 14 yaşındayken âile Viyana'dadır. 20 yaşına gelen Esed, Viyana’yı terk ederek Prag’a, oradan da Berlin’e geçer. Orada film yönetmenliği ve senaristlik yapar. United Telegrabt adlı ajansta muhabir olur.
Dayısının daveti üzerine âni bir kararla Kudüs’e gider. Oradayken, birçok gazeteyle yazışma sonucu, Frankfurter Allgemeine Zeitung’un, Yakındoğu muhabiri olur.
Derken, Kudüs’ten Kâhire’ye gider. 23 yaşında tekrar Kudüs’e döner. Oradan Amman’a geçer. Amman’da Emir Abdullah ve danışmanı Rıza Tevfik’le tanışır. Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid’e karşı çıkanlardan olup meşhur masonlardandır.
Oradan Şam’a geçer. Devamla Bursa, İstanbul, Sofya, Belgrat üzerinden Frankfurt’a gider. Berlin’e gidiş gelişleri olur.
24 yaşındayken, Frankfurter Allgemeine Zeitung tarafından tekrar Doğu’ya gönderilir. Port Said üzerinden Kâhire’ye geçer. Ezher şeyhi Mustafa Merâğî ile tanışır. O senelerde Ezher Üniversitesi’nin kâmilen masonların elinde olduğunu hatırlatalım.
Kâhire’den Ürdün’e geçer. Birkaç kere Şam, Trablus, Beyrut arasında gidip gelmeleri olur. Sonra İran’a, Kürdistan’a ve Afganistan’a gider. (Burada kullandığımız “Kürdistan” kelimesi lütfen yadırganmasın. Çünkü, bu kelime bize ait değildir. Kendisinden bahsedeceğimiz eser, İşaret Yayınları tarafından 1999’da basılmış olup, Yeni Şafak Gazetesi tarafından okuyucularına verilmiştir. Eserin önsözünde Muhammed Esed hakkında bilgi verilmiş. “Kürdistan” kelimesi de orada geçiyor. Biz de orada okuduğumuzu olduğu gibi aktarıyoruz.)
Esed 26 yaşındadır. Herat, Merv, Semerkant, Buhâra ve Taşkent üzerinden Moskova’ya gider. Oradan da Avrupa’ya geçer ve evlenir. Berlin’e yerleşir. Çalıştığı gazeteden ayrılır ve yeni gazetelerle anlaşır. Bu sıralarda karısıyla beraber müslüman olduğunu açıklarlar. 27 yaşında karısıyla beraber yine seyahata çıkar, fakat bu sefer hacca giderler.
Karısı bilinmeyen bir sebeple Mekke’de ölür. Aynı yıl Kral Abdülaziz ile tanışır. Orada tekrar evlenir ve Medine’ye yerleşir. Burada tarih ve tefsir çalışmasına başlar. Arabistan’da ancak 32 yaşına yani 1932’ye kadar kalır. Daha fazla Arabistan’da kalmaz. Devamlı gezer. Afrika’da Şeyh Sünûsî ile de tanışır.
Pakistan’a gider. Orada Cinnah ve İkbal ile tanışır. 47 yaşındayken Pakistan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dâiresi Başkanı ve İslâmî Tecdid Kurulu üyesi olur. Tecdid husûsunda araştırma ve çalışmalarda bulunur.
Buraya bir mim koyalım ve “Tecdid”in ne demek olduğunu hatırlayalım. “Tecdid” yenilemek demektir, “Müceddid” de yenileyici/yenileyen…
Hadisi şerifte haber verildiğine göre, “Hazreti Allah (Celle celalühü) her yüz senede bir müceddid/yenileyici göndererek onlar vasıtasıyla dinini yeniler.”
Peki din/İslâm zamanla eskimiş olmakta mıdır ki, yenilensin?
Tabi ki hayır… Din, orjinal haliyle durmaktadır.
Gerçi dîne art niyetli kimseler tarafından zaman zaman bazı ilave ve eklemeler yapılmaya çalışılmıştır. Fakat, Peygamberimiz’in haber verdiği gibi, “Hazreti Allah (Celle celalühü) her yüz senede bir müceddid/yenileyici göndererek onlar vasıtasıyla dinini yeniler; aslî haline döndürür.”
Tarihte bu mukaddes vazifeyi yerine getiren birçok zevât olmuştur. Bunların en çok tanınanı İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhu) Hazretleri’dir ki, kendileri “İkinci Binin Yenileyicisi” olarak anılırlar.
Bir de ikinci tip müceddidler vardır ki, başlangıcı çok eskilere dayanmaz. Bunlar, uzun müddet İngiliz idaresi altında kalan Hindistan ve Pakistan’da kendilerine göre, daha doğrusu İngiliz arzusuna göre bir hareket başlatmışlar, tesirleri nispeten başka ülkelere de yayılmıştır. Bunlar da tecdid yaptıklarını söylüyorlar. Fakat bunların peşinde koştukları tecdid, daha başka bir tecdid. Diyorlar ki, “İslâm şimdiye kadar yanlış anlaşıldı. Biz İslâm’ı yeni bir bakış açısıyla ele alıp yenileyeceğiz.” Onlara da işte bu mânâda “Tecdidciler/yenilikçiler” deniliyor.
Bu zevât, dînin asliyetini muhafaza mânâsında değil, eski köye yeni âdet getirmek mânâsında yenilikçidir. Bunlara göre din bozulmak şöyle dursun, hiç doğru anlaşılmamış ki. Onun için dini yeni bir anlayışla ele alacak ve aslî vaziyetine getirecekler.(!)
İşte bunun için, bunlara da “Tecdidci/ yenilikçi” deniliyor. Aslında bunlara verilecek doğru isim, “Tecdidci/ yenilikçi” değil “Reformcu” olmalıdır.
Muhammed Esed’i tanımaya devam edelim:
Pakistan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dâiresi Başkanı ve İslâmî Tecdid Kurulu üyesi olan ve Tecdid husûsunda araştırma ve çalışmalarda bulunan Esed, 1952’de Pakistan’ı Birleşmiş Milletler’de temsil etmek üzere New York’a gider. Kısa bir müddet sonra bu vazifesinden ayrılır ve eser yazmaya başlar. Son senelerini de, yazımıza konu olan Kur’an Mesajı isimli eserini yazmaya hasreder. Ve nihâyet 1992’de İspanya’da 92 yaşında ölür.
Esed’in Suudi Arabistan’da evlendiği karısı ne oldu? Ondan çocukları oldu mu? Gittiği yerlere onu da götürdü mü? Yoksa karısı öldü veya boşandı mı? Bilmiyoruz. Kitabın, babası ile kız kardeşinin toplama kampında öldüğünü bildiren önsözü, karısı hakkında son senelerini nerede geçirdiği hakkında hiç bilgi vermiyor.
Değerli okuyucular! Muhammed Esed’in ilk gençlik yıllarından itibaren yaptığı uluslararası seyahatlar size de enteresan gelmiyor mu? Şu yapılan yolculuklara bakın: Önce Prag, Berlin, oradan taa Kudüs…
Sonra Kahire…
Henüz 23 yaşındayken tekrar Kudüs. Devamla Amman, Şam, ondan sonra ver elini Bursa Oradan İstanbul, Sofya, Belgrat, Frangfurt, Berlin… Tekrar Kâhire, Ürdün Yaş henüz 24… Bu arada Şam, Trablus, Beyrut arasında gidip gelmeler…
Yaş 26: Herat, Merv, Semerkant, Buhâra, Taşkent ve Moskova üzerinden Berlin…
Bundan sonra müslüman oluyor ve hacca gidiyor… Mekke, Medine… 32 yaşına kadar Suudi Arabistan…
Orada bu kadar kalmak fazla. Durmak yok… Afrika, sonra Pakistan… Daha sonra Pakistan adına vazifeli gittiği için New York’u saymıyoruz…
Esed, hayatının baharında ve en cevval olduğu yaşta, öyle uzun yolculuklar yapmış ki, bu türlüsü Seyyâh-ı Âlem, Evliyâ Çelebi’ye bile nasip olmamış.
Buna para dayanır mı? Kaldi ki, Esed o yaşlarda uzun seneler çalışıp bol para biriktiren biri değil ki, bu uzun yolculuklarda onları harcayabilsin... Neredeyse bütün İslâm âlemini kaplayacak olan böyle bir yolculuk, merak ve heves gibi bir kelimeyle izah edilebilir mi? Mümkün değil! Bunu, olsa olsa bir dava adamı yapabilir… Bir kimse kendini bir davaya adamış olmalı ki, böyle uzun ve yorucu yolculukları göze alabilsin.
Peki, Muhammed Esed buna niçin katlanmış olabilir? Müslümanlık uğruna mı?
Olamaz!.. Çünkü o yaşlarda henüz müslüman değildir. Kaldı ki, müslümanlık adına da böyle oradan oraya bir yolculuğu ihtiyaç yoktur. Evet, bazı İslâm büyükleri din uğrunda uzun yolculuklar yapmışlardır ama, oradan oraya gezip durmamış, gittikleri yerlerde sebat edip hizmet etmişlerdir.
Esed’in yolculuğunun enteresan tarafı, onun bir yerde durmayıp müfettiş gibi oradan oraya gezmesidir. Hani insanın aklına gelmiyor değil: Bu zat bir Yahudi hahamının torunudur ve çocukluğunda âilesinden sıkı bir Yahudi eğitimi almıştır. Yoksa diyor insan, bu genci iyice yetiştirip İslâm âlemine husûsi mi gönderdiler?
Bir de bakıyoruz ki, gençlik yıllarının sonunda, olgunluğa adım attığında müslüman olmuş. Fakat seyahata devam. Bu sefer İslâm’ın merkezine, Mekke’ye…
Değerli okuyucular!
“Sonradan müslüman oldu.” görülen niceleri var ki, aslında müslüman olmadığı halde öyle görünmüşler. Müslüman görünmeye mecburdur, çünkü vazifelidir. Esed’in müslüman olmadan yaptığı yolculuklar, insanın aklına böyle şeyler getiriyor. Sanki İslâm âlemine husûsi gönderilmiş… Ama öyle olsa bile, Esed nihâyet müslüman olmuş. Ondan sonrasını fazla düşünmeye lüzum yok.
Acaba yok mu? O hatadan sâlim mi? Yani Esed, masum mu? Peygamberler gibi, mânen korunma gibi bir zırh içersinde olmadığına göre, onun da art niyetli olması ihitimâli var mı, yok mu?
Akla, “Bu zatın Müslümanlığı samimi mi, değil mi?” şeklinde bir soru gelirse ne yapacağız?
Günaha girdiğimizi düşünerek, git kör şeytan, bana vesvese verme mi diyeceğiz?
Galiba bunların hiç birine lüzum yok. “Âinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” denilmemiş mi?
Öyleyse gelin biz de öyle yapalım. Esed’in işine bakalım.
İyi ama işini bilmiyoruz ki!
Efendim, ortada 1400 sahifelik koskocaman bir eseri var: Kur’an Mesajı Meâl-Tefsir…
Eserine bakıp eser sahibi hakkında yani Muhammed Esed hakkında karar vermek mümkün…
Çünkü meşhur sözdür: İnsan ölürse kalır eseri, eşek ölürse kalır semeri…
Evet, öyle yapacağız. Eserine bakacağız. Ama maalesef bu yazıda olamayacak. Nasipse daha sonra… Bakalım, Muhammed Esed, Kur’an Mesajı isimli Meâl-Tefsir’inde neler yazmış…
Doğru şeyler mi yazmış, yoksa yanlış mı? Yanlışlar varsa, bile bile mi yapmış, yoksa hata ile mi?
Eserinde doğrular bulursak seviniriz. Eğer yanlış şeyler bulursak, bunun bilmeden, hata ile yapıldığını kabul etmemiz maalesef mümkün olmayacaktır. Çünkü ilmi kâfi gelmeyen bir kimsenin Kur’an hakkında kalem oynatmaması icap eder ve Esed bunu bilecek mevkidedir. Kaldı ki, biz Muhammed Esed’in çok iyi Arapça bildiğini, biliyoruz.
Bu takdirde, eserinde ya büyük hatalara düşmemiştir veya düşmüşse bunu bile bile yapmıştır… Kur’an Mesajı Meâl-Tefsir isimli eser hakkındaki değerlendirmemizi inşallah ileride yaparız…
Ali Eren – Arifan Dergisi
**********
(Buradan sonraki kısım Ali Eren Hocaefendi'nin Muhammed Esed hakkındaki diğer yazısıdır.
Türkiye'de Buna "Tefsir" diyorlar!
Dergimizin geçen sayısında, Muhammed Esed’den bahsetmiş, yazdığı Kur’an Mesajı meal-tefsire işaretle bu hususta zihnimizde tereddütler bulunduğunu kaydetmiştik. Bu yazımızda Muhammed Esed’in, üzerinde tereddütlerimizin bulunduğu adı geçen eserinden bahsedeceğiz.
Türkiye’de ilk defa 1996’da basılan eserin, o günden bu güne birçok baskıları yapılmış ve birçok kimselere ulaşmıştır. O bakımdan böyle bir eseri tetkik edip değerlendirmek zaten vazife olurdu. Nitekim dikkatini çektiği için bu eseri tetkik niyetiyle ele alan ilk kişi biz değiliz. Daha önce Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve Sayın Ahmet Tekin’in de dikkatini çeken eser, bu zatların da tetkikinden geçmiş ve uzun tenkitlere uğramıştır.
Nasıl uğramasın ki, daha baştan baskısı bile netâmelidir. Bakın ilk baskısının hikâyesi nasıl:
“Bu tefsirî-meal, merkezi Mekke’de olan Râbıtatü’l-Âlem’il-İslâmî tarafından, M. Esed’e yazılmak üzere sipariş ediliyor. İlk cildi Cenevre’de basılıyor. Râbıta, Nedvî’nin sekreterinin ve merhum Hasanü’l-Bennâ’nın damadı Dr. Said Ramazan’ın da içinde bulunduğu sekiz kişilik bir heyeti, bu kitabı inceleyip duyurmak ve Avrupa’da dağıtımını sağlamak üzere görevlendiriyor. Heyet, inceleme sonucu, bu kitabın yayılmaması, Müslümanlara dağıtılmaması sonucuna varıyor ve basılan 100.000 adet kitabı hamur olmak üzere kâğıt fabrikasına gönderiyorlar. Bunun için M. Esed’e ödenen paranın da geri istenmesine karar veriyorlar. İslâmî bir kuruluş olan Rabıta’nın basmaktan vazgeçtiği bu kitabı, M. Esed, Dâru’l-Endülüs’te basma yoluna gidiyor.
Bu hadisenin, bütün safâhatı ile birlikte görgü şahidi Sayın Doç. Dr. Mustafa Bilge, bu yazdıklarımızı te’yide her zaman hazırdır.” (Ahmet Tekin, Kur’an Yolunda Kalem Oynatanlar, s: 170)
Şimdi böyle bir esere ihtiyatla yaklaşılmaz da ne yapılır. Biz de öyle yaptık ve ihtiyatla göz atmaya başladık. Göz attık ve gördük ki tefsîrî mealde derde devadan başka her şey var…
Ve şu kanaata vardık: Kitabın üzerinde her ne kadar meal-tefsir yazıyorsa da, buna başka herhangi bir isim verilebilir ama katiyen Kur’an meal ve tefsiri denilmez.
Aşağıdaki satırları okuduğunuz zaman sizler de bu tesbitimizde ne kadar haklı olduğumuzu göreceksiniz.
Sahifelerini çevirmeye başlayalım. Önce “Türkçeye çevirinin önsözü”nden başlıyoruz…
Önce bir noktaya işaret etmek isterim: Çeviri kelimesi bana ait değil, kitapta öyle yazıyor. Ben, tercüme kelimesi varken asla çeviri demem, denilmesini de tasvip etmem. Bu sözde meal-tefsir, İngilizce yazılmış. Türkiye’de de İngilizceden Türkçeye tercüme edilmiş.
Mütercimlerden üç not aktaracağım. Bu kitabı niçin tercüme ettiklerini şöyle anlatıyorlar:
1- “Bu çeviri çalışmasına bizi yönelten, teşvik eden esas faktör, Muhammed Esed’in İngilizce meâlinin ve bu meâle eklediği geniş açıklama ve notların, çağdaş İslâmî ve Kur’anî kavrayışa getirdiği zengin ve derin katkıdan, Türkiye’deki okuyucuyu da yararlandırma niyetidir.”
Mütercimlerden öğrenmiş oluyoruz, demek bir de Kur’an’ı çağdaş kavrayış varmış. Nasıl bir şeyse, Muhammed Esed bu çağdaş kavrayışa zengin ve derin katkı yapmış, mütercimler de okuyucuların bu geniş açıklama ve notlardan istifade etmeleri için bu eserin çevirisini yapmışlar…
2- Meâli şöyle değerlendiriyorlar: “Esed’in sahip olduğu objektif vasıfların ve hâlisâne niyet ve çabaların ürünü olarak ortaya çıkan değerli bir eserdir.”
Aşağıda, Esed’in gerçekten ne kadar objektif ve ne derece hâlis bir niyete sahip olduğunu (!) görecek ve mütercimlerin okuyucuya ne derece doğru bilgi verdiğini de öğrenmiş olacağız.
3- Muhammed Esed’in ilmî cihetini izah ederken de, “Arapçaya, üstelik Kur’an Arapçasına hâlâ en yakın dil olan bedevî Arapçasına ana dili ölçüsünde bir vukûfiyet kesbetmiştir” diyor ve Esed’in “Derin İslâmî duyarlığı” olduğunu vurguluyorlar.
Bunu söyleyen mütercimler, inanılması güç ama, Kur’an Arapçasını ana dili gibi iyi bildiğini söyledikleri ve İslâmî duyarlığının derin olduğunu söyledikleri Muhammed Esed’in, âyetlere mânâ verirken birçok kelimeye kendine göre mânâlar yüklediğini söylüyorlar.
Esed’in değişik mânâlar verdiği kelimelerden bazıları şunlarmış: Takvâ, kâfir, zekât, cihâd, hanîf, tâğut, hicret, nefs, münafık, gayb, kitab, ehl-i kitab, din, Kur’an vb…
Peki “Derin İslâmî duyarlığı” olan bir kimse, Kur’an’a nasıl kendine göre mânâ verebilir? “Men fessere’l-Kur’ane bi re’yihi fekad kefer” yâni “Kur’anı kendi kafasına göre yorumlayan kâfir olur.” hadisi şerifi ne olacak?
Ama –mütercimlerin söylediğine göre- Esed vermiş. Vermiş ama olmuş mu? Olmamış; olmaz da zaten. Olsa olsa, bektâşî fıkrasında ki gibi olur. Bektâşîye sormuşlar:
- Abdestsiz namaz olur mu? Bektâşî:
- Ben kıldım oldu demiş…
Bir de Muhammed Esed’in kendi önsözü var. O da, masonluğu artık su götürmez bir gerçek olan Muhammed Abduh için, “Büyük İslam âlimi” diyor. Abduh’a öyle derken, önsözün ikinci satırında Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hakkında “Peygamber Muhammed” diyor. Hazret yok…
Bir Müslüman Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) hakkında böyle bir ifade kullanabilir mi?
Mütercimlerin “Derin İslâmî duyarlığı” olduğunu söylediği yazarın ifadesi işte böyle…
Kurnaz yazar (!) daha önsözde baklayı ağzından çıkarıyor. Farkında olmadan, bu meâl ve tefsîri yazmaktaki niyetinin ipuçlarını veriyor. Ashâb-ı kirâm’dan bahsederken, onların “İslâm ve müslim kelimelerini herhangi özel bir topluluk veya zümre ile sınırlandırmadığını” söylüyor.
Bununla ne mi demek istiyor?
Demek istiyor ki, “İslâm ve müslim kelimeleri sadece islam toplumu için kullanılmaz. Hıristiyan ve yahudiler de müslümandır.” Böyle söylemek istediğini nereden mi anlıyoruz?
İlerideki sahifelerdeki açık ifadelerinden… Muhammed Esed’e göre ehl-i kitab kâfir değil. Onlar “Geçmiş vahiylerin izleyicileri.” Önsözde çok doğru bir şey söylüyor, “Kur’an’ın her ibâresini ancak başka yerlerdeki ibârelerle irtibatlandırırsak… Kur’an’ın gerçek anlamını kavrayabiliriz” diyor. Diyor da, ehl-i kitabın kâfir olup olmadığı hususunda bu söylediğini 1350 sahifelik eser boyunca hiç hatırlamıyor, Kur’an’ın her ibâresini başka yerlerdeki ibârelerle irtibatlandırmıyor ve Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e ve Kur’an’a inanmayan ehl-i kitabın da kurtulacağını söylemek için kırk dereden su getiriyor.
Değerli okuyucular! Buraya kadar yazımızın girişini yapmış olduk. Şimdi bazı misaller vererek bahsettiğimiz meâl-tefsîri daha yakından tanıtmaya çalışalım.
1- Yazar, Fâtihanın son iki âyetine şöyle mânâ veriyor: Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet bahşettiklerinin yoluna, gadabına uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.
Mânâ tamam. Fakat âyette gadaba uğrayan ve sapkın denilenler kim?
Diğer tefsirler, bunların “hıristiyan ve yahudiler” olduğunu beyan ederken, Esed, bu âyetlerle ilgili verdiği izahta böyle bir bilgiye yer vermiyor. Gadaba uğrayan ve sapkınların yahudi ve hıristiyanlar olduğunu söylemiyor.
2- Bakara sûresi 43. âyete mânâ verirken, hem zekatı verin emrini “Karşılıksız yardımda bulunun” şeklinde kafasına göre değiştirip, hem de bu mânâ daha uygun olur diyor. Oysa böyle bir mânâ kökten yanlış ve zekât farzını ortadan kaldırmaya yöneliktir. Zekât başka, karşılıksız yardım başka. Zekât da, sadaka da karşılıksız yardımdır ama zekât farz, sadaka nâfiledir. Zekâtı vermemenin büyük günâhı var, sadaka vermemenin günahı yoktur. Bu yanlış sık sık tekrarlanıyor…
Şimdi sormayalım mı: Mütercimler, çağdaş İslâmî ve Kur’anî kavrayış vererek okuyucuyu yararlandırmak istediklerini söylüyorlardı. Böyle bir tercümeyle mi yararlandıracaklar acaba?
Esed’in hâlisâne niyete sahip olduğunu da söylüyorlardı. Halisâne niyet böyle mi oluyor? Esed’in, Kur’an Arapçasına tam vâkıf olduğunu söylüyorlardı. Arapçaya tam vâkıf olan insan, âyete böyle mi mânâ verir? Esed’in Derin İslâmî duyarlık sahibi olduğunu söylüyorlardı. İslâmî duyarlılık dedikleri, zekâta karşılıksız yardım demek midir?
3- Bakara sûresinin 62. âyetinin mânâsı Esed’in kaleminden şöyle: “Kuşkusuz, (bu ilâhî kelâma) îmân edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü, Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır; ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.”
Bu mânâyı vermekle kalmıyor; Dinlerarası Diyalog havârileri ile bazı ehl-i kitab muhiblerinin istediği gibi hareket ediyor yani âyeti istismar etmekten geri durmuyor. Meseleyi kendi isteği doğrultusunda ele almak için İslâm’ı över görünerek bakın 50 nolu dipnotta ne diyor: “Kur’anda birçok kez tekrarlanan yukarıdaki paragraf, (âyet demek istiyor) İslâm’ın temel bir doktrinini inşâ etmektedir. Başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği ile, kurtuluş fikri, burada üç şarta bağlanmıştır: Allah’a iman, hesap gününe iman ve hayatta doğru ve yararlı işler yapmak.”
Müfessirimiz îmanın 6 şartını unutuyor ve âyete kendi kafasından yorum getirerek, kurtuluşu 3 şarta bağlıyor.
Hatta sadece imanın 6 şartını değil kitabının önsözünde kendi yazdıklarını da unutuyor. Halbuki orada şöyle demişti: “Kur’an’ın her ibâresini ancak başka yerlerdeki ibarelerle irtibatlandırırsak… Kur’an’ın gerçek anlamını kavrayabiliriz”
Bu durumda Kur’an’ın gerçek anlamını kavrayabilmesi için bu âyeti de başka âyetlerle irtibatlandırması gerekirdi. İrtibatlandırmıyor ve istismar cihetine gidiyor.
Demek ki onun vazifesi bu. Bizim de kendisine şu soruları sormak hakkımız olsa gerek:
a- Yahudi inancının takipçileri de Allah’a ve âhiret gününe inanıp doğru ve yararlı işler yapınca cennete gireceklerse, niçin yahudi kalmadınız da ihtiyaç yokken müslüman oldunuz?
b- Müslüman olmadan önce böyle bir kolaylık(!) olduğunu yani imanın 6 şartını yerine getirmeden, bahsettiğiniz 3 şartla cennete girilebileceğini bilmediğinizi kabul edelim. Sonra öğrenince, “Ben boşuna müslüman olmuşum. Meğer Müslüman olmadan da üç şartla cennete girilebilirmiş” deyip tekrar yahudiliğe döndünüz mü? Dönmedinizse niçin?
Değerli okuyucular! Yazar, hangi âyette bir İslâm kelimesi veya aynı kökten gelen bir kelime gorse, hemen teyakkuza geçmekte ve âhiret kurtuluşuna erenlerin sadece müslümanlar olmadığını isbat için adeta çırpınmaktadır.
Nitekim Bakara sûresinin 112. âyetinindeki “Esleme” kelimesinden de işkillenmekte, zihinlere Esleme’den İslam kelimesinin gelmesinden korkarak hemen şöyle bir açıklama yapmak ihtiyacını hissetmektedir:
“Böylece Kur’an’a göre kurtuluş herhangi bir özel zümreye (müslümanlara demek istiyor) tahsis edilmiş olmayıp Allah’ın birliğini kavrayan, (iman eden demiyor) kendini onun irâdesine teslim eden ve dürüst şekilde yaşamak suretiyle bu ruhsal tercihe pratik bir anlam kazandıran herkese açıktır.”
Yine öne sürdüğü üç şart. Demek istiyor ki, Allah’ın birliğini kavra, onun irâdesine teslim ol, dürüst yaşa yeter. İlle de müslüman olmak şart değil.
Allah’ın birliğini kavramak ifadesine dikkat! Bir kimse Allah’ın birliğini kavrar ama iman etmemiş olabilir. Yazarımız Allah’ın birliğine îmân şart demiyor, birliğini kavramayı kâfi görüyor.
İslâm ve din kelimelerini bir arada kullanmaktan ise köşe bucak kaçıyor. Meselâ Âli İmran sûresinin 19. âyetinin mânâsını hemen hemen herkes bilir. Bu âyetin mânâsı şöyledir: “Allah indinde (hak) din İslâm’dır.”
Müfessirimiz ise şöyle mânâ veriyor:
Allah nezdinde tek (hak) din, insanın ona teslimiyetidir. Nerede bir İslâm kelimesi görse, ısrarla mânâyı kıvırıyor ve İslâm dini dememekte diretiyor. Meselâ Âli İmran sûresi 85. âyetin mânâsı şöyledir: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
Âyetin mânâsı, “İslamdan başka bir din ararsa” şeklinde olduğu halde yazarımız “Allah’a teslimiyetten başka bir din ararsa” şeklinde mânâ veriyor.
Adı “Allah’a teslimiyet” olan bir din mi var? Velhasıl yerimiz bitti yanlışlar bitmedi. Zaten yanlışlar, -hem de bile bile yapılan yanlışlar- yazmakla bitecek gibi değil…
Ali Eren – Arifan Dergisi
Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak'ası
Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak'ası
Sözde Din Adamı, ilk Laiklik ve Türkçülük Savunucularından olan Ali Suavi, 39 yaşındayken İngiltere adına Sultan Abdülhamid'e darbe teşebbüsünde iken Yedi Sekiz Hasan Paşa'nın vurduğu bir sopa darbesi ile katledilmişti...
Osmanlı hafiyeleri derhal evine koşup eşini tutuklamak ve evdeki evraklara el koymak istediyse de, Ali Suavi'nin İn...giliz eşi çoktan evdeki evrakları yakıp Marmara açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisi ile kaçmıştı...
Sorun şu ki; böyle bir Ali Suavi'yi bize kimler "büyük" alim, mütefekkir, aktivist olarak tanıttılar?
Ya da Said Nursi bile neden onu üstad bildi?
***
ÇIRAĞAN VAK'ASI
Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı tahttan indirip, Sultan Beşinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek için yapılan baskın.
Sultan Abdülazîz Han zamânında yeni Osmanlılar cemiyetine giren Ali Suâvî, uzun bir müddet yurt dışında kaldı. Sonra memlekete dönüp, Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne tâyin edildi. Mîzâc olarak meşhur olmaktan ve büyük mevkılere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girerek çeşitli vazîfeler almayı denemiş, fakat başarısızlığı sebebiyle her seferinde vazîfesinden atılmıştı. Kendisi gibi, Sultan Abdülhamîd Han zamânında yükselmekten ümidini kesenler, onun etrâfında toplandılar. Düşünceleri; hastalığı sebebiyle tahttan indirilen Sultan Murâd’ı tekrar tahta geçirmekti. Filibeli muhâcirlerden etrâfına topladığı epeyce bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878’de Çırağan Sarayına girmeyi başardı. Sultan Murâd bu sarayda olduğu için onu dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Beşiktaş’ın inzibat işleriyle görevli komutanı Mirliva Hasan Paşa topladığı askerlerle derhâl isyancıların üzerine yürüdü. Hasan Paşa, elindeki bastonu Ali Suâvî’nin başına vurarak onu öldürdü. İki taraf da silah kullanınca kan döküldü.
Silah sesleri Yıldız Sarayından duyulunca Sultan Abdülhamîd Han, Çırağan Sarayına asker sevk etti ve Sultan Murâd’ın kılına dokunulmamasını emretti. Ali Suâvî’nin adamlarından yirmi bir kişi ölüp, on yedi kişi yaralandı. Olay iki saat içerisinde bastırıldı.
Ali Suâvî’nin yalısında bulunan defter ve vesîkalar İngiliz olan hanımı tarafından yakıldığından, cemiyetine, hükûmet adamlarından kimlerin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak saldırı sırasında sağ ele geçenler dîvân-ı harbe verilerek muhtelif cezâlara çarptırıldılar.
Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü, haklı olarak Sultan Abdülhamîd’i sıkı emniyet tedbirleri almaya sevk etti. Düşman orduları, sarayından birkaç kilometre mesâfede karargâh kurmuş, mümkün olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini koruyabilmek ve Ayastefanos Antlaşmasını bozabilmek için diplomatik yolla bütün bir Avrupa’yla mücâdele eden Sultan’ı, bir gazetecinin, tahtından indirip yerine rahatsız olan ağabeyini getirmek istemesi, Abdülhamîd Hanı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelâde bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesine inanamamıştı. Bu hareketin yurt dışında önemli bir teşkilâtın emri veya muvâfakatiyle yapıldığı tahmin edilmektedir.
Ali Süâvî’nin başarısızlıkla sona eren bu isyânından kısa bir süre sonra, ikinci bir Çırağan hâdisesi daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından, 1878 Temmuzunda Sultan Murad, ikinci defâ Çırağan Sarayından kaçırılmak istendi. Bu komite, Sultan Beşinci Murad’ın hal’inden kısa bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin birinci reîsi olan Kleanti Skalyeri, İstanbul’da Prodos mason locasının üstâdı âzamı idi. Üyelerinin büyük bir kısmı Sultan Murad taraftarlarından olup, diğerleri de memur sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti, velîahdlığı zamânından beri Beşinci Murad’ın dostu idi ve saltanatını temin için bütün gayretiyle çalışıyordu. Komitenin ikinci üyesi Sultan Murad’ın annesinin câriyelerinden Nakşibend Kalfa idi. Masonların îtimâdını kazanan İbrâhim Edhem Paşanın sadrâzamlıktan azl edilmesinden sonra, bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa, devlet ileri gelenlerinden bâzılarını komiteye katmak için çalıştı, fakat başarılı olamadı.
Kleanti, Sultan Murad’la Çırağan Sarayında görüştü. Beşinci Murad’ın, durumundan şikâyet ederek milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini söylemesi üzerine, komite harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara Sultan Murad lehine beyânnâmeler yapıştırıldı. Bir ara bu komite, Sultan İkinci Abdülhamîd’i öldürmek için harekete geçti, fakat gerçekleştiremedi. Şubat 1878’de hazırlanan plâna göre su yollarından Çırağan Sarayına girilerek Sultan Murad, önce komite üyelerinden Aziz Beyin evine getirilecek, oradan da halk ile bîat merâsiminin yapıldığı yerlerden birine gidilerek, ilgili ulemâ ve devlet erkânı da dâvet edilerek Sultan Murad tahta geçirilecekti.
Komite bu plânını gerçekleştirmek için müsâid bir zaman beklerken, Birinci Çırağan Vak’ası meydana geldi. Başarısızlıkla netîcelenen bu vak’a komiteyi yıldıracağı yerde daha da gayrete getirdi. Sultan Murad’ı kaçırmak çârelerini araştırmak için Aziz Beyin evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu sırada, Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi ifşâ etti. Komite üyeleri kaçırma hâdisesini hazırladıkları bir toplantı esnâsında iken Aziz Beyin evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti, Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt dışına kaçtılar. Kleanti, kaçarken bütün önemli evrakı berâberinde götürdü. Diğer üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı harbin verdiği karâra göre Kleanti, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Âgâh Efendi îdâma mahkum edildiler. Fakat Padişâh tarafından af olunarak cezâları on beş sene kalebentliğe çevrildi. Diğer âzâlar, komite ile irtibâtları ve faaliyetlerine göre sürgün ve hapis cezâlarına çarptırıldılar.
Birinci ve İkinci Çırağan vak’alarında ortak noktalar mevcuttu. İki olay da Sultan Murad’ı tahta geçirmek için düzenlenmiş, ikisi de ulemâ, ordu ve devlet erkânının iştirâki olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî olayında rol sâhibi olan üç kişi aynı zamanda Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti masondurlar. Ayrı ayrı görünen bu iki Çırağan hâdisesinin yurt dışında önemli bir teşkîlâtın emri veya muvafakati ile yapıldığı tahmin edilmektedir.
ABD, 2020 yılında İslam dünyasının başına bir halife oturtmak istiyor.
Aytunç Altındal
Hilafetin Türkiye'de yeniden kurulması sadece bazı tarikat ve dini cemaatlerin değil, "yeni dünya düzeni" kurmak isteyen Evanjelist-Yahudi-Kabalist Ezoterik dış güçlerin de rüyalarını süslüyor.
Aytunç Altındal, Türkiye Cumhuriyeti'nde Sabataycıların da içinde bulunduğu grupların hilafet planının 50 yıllık bir düş olduğunu belirtiyor. Altındal'a göre, 40'lı, 50'li yıllardan beri Sabatayistler hilafeti düşünüyorlar. Yüksek dereceli masonlar, Gül ve Haç Teşkilatı üyeleri ve Sabataycıların kurduğu "Manevi Cihazlanma Derneği" üç dinin merkezi olarak İstanbul'u göstermişti. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)
Mehmet Şevket Eygi, Sabataycı grupların Müslüman Türklerin eğitimsiz kalmasında son derece etkili olduğunu söylüyor. Ve "Sabataycıların diyanet işleri başkanı ve halife adayları bile var" diyor. (Tempo dergisi, 3 Haziran 2004)
Gelelim Manevi Cihazlanma Derneği'ne.
Bu dernek 1929 yılında ABD'de Evanjelist rahip Dr. Frank Buchman tarafından kurulmuştu. İngilizce adı; "Moral ReArmement-Mr"dir.
"Oxford Grup" adı verilen bu örgüt İsviçre Caux'daki bir şatoyu kendilerine merkez seçmişlerdi.
Burada her yıl dünyadaki çeşitli dinlerden temsilcilerin katıldığı toplantılar yapmaktalar.
Annesi bir Fransız olan Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin ve Evanjelist rahip Buchman Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesinin "manevi" tarafını inşa etmişlerdi.
Şeyh Mardin'in kitabının adı: "Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret."
Evanjelist rahip Buchman, Ahmet Emin Yalman ve Fener Rum Patriği Atenagoras birlikte Eyüpsultan Camisi'ne gidip dua bile etmişlerdi. (Soner Yalçın, Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, s.45)
Atenagoras Kuzey ve Güney Amerika başpiskoposu iken bir gecede Türk vatandaşı yapılarak ABD Başkanı Truman'ın özel uçağı ile İstanbul'a getirilip Fener Rum Patrikhanesi'nin başına oturtulmuştu.
Başbakan Adnan Menderes Atenagoras'ın elini öpmüştü.
"Manevi Cihazlanma Derneği" Türkiye'de Ankara valiliğinin 11 Kasım 1966 tarih ve 6/7285 sayılı izniyle kamu yararına çalışan dernek statüsünde kuruldu.
Derneğin başkanı dönemin İstanbul valisi Prof. Fahrettin Kerim Gökay'dı.
Gökay, "İslami hassasiyetleri" ön planda olan, 11 Ekim 1951'de kurulan İlim Yayma Cemiyeti'nin de kurucuları arasındaydı. Derneğin diğer kurucularından biri Said Nursi'nin avukatı Seniyüddin Başak'ın olması herhalde tesadüftü. (?)
Bir başka tesadüf de, derneğe en büyük desteğin masonlar tarafından yapılmasıydı.
Tekrar günümüze dönelim.
Ilgaz Zorlu, Tempo dergisinde yayınlanan mülakatında şunları söylüyor:
"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tamamlandığında Türkiye'de adı demokrasi olan Sabataycı oligarşik yönetim hâkim olacaktır… Türkiye Sabataycıları ABD Musevi lobisinde önemli bir konumdadırlar. Türkiye Yahudilerinden daha güçlüdürler. Ayrıca devlet içindeki konumları ve örgütlenmeleri Yahudilerden daha kuvvetlidir… Sabataycıları bir arada tutan dini bir argüman değil, ortak çıkarlarıdır. Cemaat mensupları birbirlerini tanıdıklarında birbirlerine yardım ederler. Sabataycı olmayan birinin Sabataycı cemaatine girmesi mümkün değildir."
*************
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) Said-i Nursi'yi hiç bir zaman tasvip etmemiştir
NURCULARN KAVGASI
Orhan SELEN 07 Ağustos 2011 Pazar
Said-i Nursi’nin yarattığı bir akım olan Nurculuk Demokrat Parti’den gördüğü destekle güçlenmişti..
Bu dönemde yayınlanan risaleler iktidarın da desteğiyle geniş kitlelere yayıldı.
Toprak reformuna kökten karşı olan Demokrat Parti ile işbirliği yapan Said-i Nursi toprak ağalarının ve şeyhlerin günümüze kadar gelmesini sağladı.
TC Başbakanı Adnan Menderes Said-i Nursi’ye çok yakın davranarak Nurculuğun ülkemizde iyice yerleşmesine, Atatürk karşıtlarının ise kökleşmesine neden oldu.
Toplum yalakalığı ve siyasi tereke paylaşımı adına Menderes’i “SİYASETİN YILDIZI” ilan edenler ve neredeyse ulusal kahraman haline dönüştürenler bu gerçeği gündeme getirmezler.
Said-i Kürdi adıyla başlayan serüven, önce siyasi daha sonra dini içerikle donanarak sürekli devletle ters düşen bir çizgi izlemiştir.
Demokrat Parti- Said-i Nursi yakınlaşmasının Türkiye için hangi belaları getireceği, hırsları akıllarının önünde koşturanları pek ilgilendirmemiştir.
Cumhuriyetin ve çok partili sistemin kendilerine sağladığı iktidarı içlerine
indiremeyen Demokrat Partililer, 27 Mayıs darbesine çarpınca kendileri ile birlikte Said-i Nursi’nin de sonu geldi..
Said-i Nursi darbeden bir kaç ay önce 24 Mart 1960 tarihinde öldüğünden yargılanamadı ama cesedi darbeci subaylarca ortadan kaldırıldı..
Geriye İslam’la arasında sayısız çelişki taşıyan Risale-i Nur kitapları kaldı.
Yüzbinlerce kişiyi etkileyen bu kitaplar Diyanet ve Din bilimcilerce elden geçirilerek çürütülmediğinden Nurculuk neredeyse dokunulmazlık kazandı.
Bugün Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan ama nedense iktidarlar tarafından görmezden gelinen Fethullah Gülen örgütlenmesi de bu kitapların üzerine kuruldu.
Kısaca “F TİPİ ÖRGÜTLENME “ diye adlandırılan Fethullahçı yapılaşma özelllikle emniyet içinde yerleşti.
Öte yandan mahalle aralarında kadınlar aracılığıyla “ordu ve subay” düşmanlığı işlenmeye devam etmektedir.
Bu şekilde darbeci subaylarca ortadan kaldırılan Said-i Nursi’nin cesedinin öcü alınmaya da çalışılıyor.
Bir yandan subay düşmanlığı körüklenirken, emniyetin önemli birimleri F tipi örgütlenmeyle denetim altına alınıyor.
Konuşmalarında, amacının Türkiye’yi ele geçirmek olduğunun açıkça söyleyen Gülen, olası bir kalkışmada orduya karşı polisi kullanmayı planlıyor.
Polise ağır silahlar alma yetkisinin verilmesi rastlantı veya ihtiyaçtan doğan bir düzenleme değildir.
Kemalist aydın ve ilericilerin Nurcu’larla kavgası ideolojinin ötesinde cumhuriyetin bugünkü haliyle var olma mücadelesidir..
Çok bildiğini sanan bazı salaklar karşı çıksalar da, bugün içinde yaşadığımız durum 19 Mayıs 1919 dan çok daha kötüdür.
Kuşatma daha kapsamlı, düşman daha güçlüdür.
Dostluk, ittifak, yol birliği söylemlerinin arkasında ABD-AB- GÜLEN kıskacı
tehlikeli biçimde Türkiye’yi sıkıştırmaktadır.
Bu üçlünün taşeronluğunu yapmanın bedeli kolay ödenemez.
Bütün dünyada iktidarlar değişiyor.
Halkları uzun süre kandırmaya kalkanlar, ilk darbenin kendilerini destekleyen kitlelerden geldiğini gördüklerinde önlem almaya zaman bulamadan yerle bir olurlar. 21.Yüzyılda Nurcuların ve türevlerinin başarı olasılıkları sıfıra yakındır.
Yerel güçlenmeler ve ele geçirmeler kürselleşmenin dev dalgaları önünde kumdan yapılmış kale olmaktan öteye geçemezler.
CİA üst düzey yöneticilerinin referansı ile ABD’deki yerleşimini sağlayan Gülen, Türkiye’deki operasyonlara, açılan davalara, tutuklamalara bakarak sevinecek kadar akıl zafiyeti i
O çok istese de böyle bir zafiyete kapılmasına izin verilmez.
Nedir ki; Taşlar yerlerine yerleştirildiğinde bazı sivri olanlar dışarda kalıyor.
Bundan da anlıyoruz ki, Türkiye’deki Gülen hareketi hoca efendinin denetiminden çıkmıştır.
Kimin ya da kimlerin denetimindedir?
Tehlikenin boyutu bu sorunun yanıtından sonra anlaşılabilecektir.
tevhid day diyorki...
Kimse kusura bakmasın. Biraz sert olacağım.
Bir külliyat var ortada, adı Risale-i Nur. Açın okuyun, içerisinde; kitapların kendine yazdırıldığı, kitapların Kuranla aynı kaynaktan geldiği yazılıdır. Yahudi-kabala öğretisi olan cifir ile 33 Kuran ayetinin tahrif edilmiştir. Ben böyle bir inançla Allah’ın huzuruna çıkmak istemiyorum. Bu ifadelerin aslında zahiren anlaşılan o manayı kastetmediğini sayıklamasın kimse, aklı olan gider bu kitapların basıldığı yayinevlerine bu ifadelerin kitaplardan çıkarılması için uğraşır.
Bir süre derslerine de katıldım. Ne tefsir, ne hadis, ne fıkıh konu etmezler, bu kitapları okur dururlar. Böyle bir nesil islama hizmet edemez. Birşey sorsanız Risalei Nurlardan delil getiriyorlar.
Selametle.
Risalet Nurlarının Levhi Mahfuzdan indiği iddiası ;
1- İNZAL SURESİ
BU KİTABÜL KERİM ITLA İT TÜRK İSKENDER-EL-EKBER KULUMUZA İNDİRDİĞİMİZ BİR İHSANDIR. BU KİTAP LEHFİ MAHFUZDA, ÜMMÜL KİTAB'IN İÇİNDE MEVCUT OLUP, KUR'AN-I KERİM'DEN SONRA DÜNYAYA İNDİRMEKTE OLDUĞUMUZ İLK KİTAPTIR. CİBR İL EMİN VASITASIYLA DEĞİL, O'NUN NEZDİMİZDE BULUNAN AZİZ RUHU TARAFINDAN DOĞRUDAN DOĞRUYA O'NUN KALBİNE İNDİRİLMEKTEDİR. BİZ O'NU MEHDİ OLARAK VAZİFELİ KILDIK. BU KİTAP KATIMIZDAN EMİR GELENE KADAR KENDİSİNE İTTIBA EDENLERDEN BAŞKASINA SIRDIR. BU KİTABIN HER SAHİFESİ, İNDİRİLENE KADAR LEHFİ KAHFUZDA AÇIK KALACAKTIR.
O'NUN GÖZYAŞLARI NEZDİMİZDE KIYMETLİ BİR HAZİNEDİR.
29 MUHARREM 1396
--------------------------
Kurandan sonra indirilen ilk kitap.
Burada dikkatimizi çeken öncelikle şudur !!
İlk kitap denmesi ? Acaba bundan sonradamı inecek kitaplar mevcut.Buna açık kapı bırakmaktadır.Halbuki Allahın kitabı Kuran kesin , net ve apaçıktır.Eğer bu kitapta Allah katındansa (ki böyle birşeye zaten inanmıyoruz)ozaman anlaşılır açık ve net olmalı değilmi ? ne yazıkki daha baştan kaybetmektedir.Çünki ilk kitap denmesi sonrakilerine kapı açar.
Ayrıca kitabın cibril aracılığı ile değil direk kalbe bahşedilmesi (vahy-ilham) söz konusudur.
Biz müslümanlar inanıyoruzki Kuran cebrail aracılığı ile peygamberimize vahyedilmiştir.
Bu durumda söylenecek şudur ? Neden aracı yok ? Neden Kuran dahil diğer kitaplar aracı ile gönderilmişken , Risalet nurları direkt kalbe ( vahy-ilham )
bahşedilmiştir. Yoksa İskender Evrenesoğlu Allaha bütün Peygamberlerden dahamı yakındı ? Bunun sebebi nedir ?
Bu sorulara verdikleri tek cevap ; Önce denileni kavramanız lazım.Yani kitabı anlamak için öncelikle kalp gözümüzün açık olması lazım Kitabın levhi mahfuzdan indirilmesini okuduğumuzda anlamak için kalp gözü gerekmiyor.Gayet güzel belirtilmiş nereden indirildiği.
Kitap sır.İndirilene kadar.Yani tamamlana nakadar.Tamamlandı ve sırlıktan çıktı , artık aleni şekilde ortada.
Kitabın levhi mahfuzdan indirilmesini okuduğumuzda anlamak için kalp gözü gerekmiyor.Gayet güzel belirtilmiş nereden indirildiği. Kitap sır.İndirilene kadar.Yani tamamlana nakadar.Tamamlandı ve sırlıktan çıktı , artık aleni şekilde ortada." style="border: 0px; display: block; margin: 0px; max-width: none; " />
Cübbeli Ahmet Hoca Bediüzzaman Said i Nursi alim de evliya da degildir diyo
Şubat 2013 Salı
Gerçek Said-i Nursi'yi HİÇ TANIMIYORSUNUZ. Şimdi tanışma zamanı
Yeni bir uydurma mı yoksa şok bir gerçek mi? Said-i Nursi (Said Okur) Seyyid miydi? Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Tarih ve Medeniyet programında açıklıyor.
|
|
|
|
|
|
|
| Süleyman Kösmene tarafından yazıldı. |
| SALI, 26 KASIM 2013 23:21 |
|
Ali Fuat Alatürk: “Bediüzzaman içtihad yapmış mıdır?”
BEDİÜZZAMAN TECDİD VE İÇTİHAD YAPMIŞTIR
Bediüzzaman Said Nursî (ra) dinde tecdid ve içtihad yapmıştır.
Din hizmetinde, cihadda, gerektiğinde klâsik usûl üzere fıkıhta ve bilhassa iman ilimlerinde çok sayıda içtihad etmek ve fetva vermek suretiyle, içinde bulunduğumuz taassubu kırılmış, inancı sarsılmış, teslimiyeti yıkılmış, iffeti ve edebi kaybolmuş, ahlâkı ve ameli bozulmuş asırda kalplere imanı tahkikî olarak, ahlâkı amelî olarak perçinlemiştir.
Bizzat kendisi bu manayı ifade sadedinde diyor ki:
“Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz.”1
Keza Bediüzzaman, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, helâket ve felâket asrında, iman direğinin sarsıldığı ve deccalizmin küfrü ve sefaheti medeniyet saydığı bir zamanda gelmiş ve Kur’ân’ı asrın idrakine sunmuş, sünneti ihya etmiş, İslâm’ı ve imanı tecdid etmiştir.
BEDİÜZZAMAN HÂKİMDİR VE HAKÎMDİR
Bediüzzaman hâkimiyet ve hikmet sıfatlarını zatında toplanmıştır.
Mahkûm iken hükmetmiştir.
Bir defasında savcıya şöyle hitap ediyor: “Eğer korkunuz şahsımdan ise, elli bin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana ‘Çıkmayacaksın’ diyebilir. Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve-i mâneviye-i imaniyeden ise, elli bin nefer değil, yanlışsınız, meslek itibarıyla elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun!”2
İslâm’ın, imanın, vahyin, ahlâkın, ibadetin kalplere nüfuz eden hükmünü, hikmetlerini ve faziletlerini, dağlar kuvvetinde hüccetler, deliller, keşfiyatlar ve bin tiryak kuvvetinde ilâçlarla3, tefekkür tadında altı bin sayfalık bir eserde yazmak suretiyle münkir filozoflara ve bid’akâr rejimlere meydan okumuştur.
Keza, Risale-i Nur’da kalp ile aklı imtizaç ettirmek suretiyle, bin yıllık kelâm okulu ile tasavvuf mesleğini ve felsefenin hikmet yönünü hedefte birleştirmiş, her üç yoldan daha mükemmel biçimde Kur’ân’ın cadde-i kübrasını göstermiştir.4
Bütün bunlar ulum-u imaniyede içtihaddırlar.
BEDİÜZZAMAN ZAMANIMIZIN İRŞAD KUTBUDUR
Risale-i Nur, yalnız bölgesel bir tahribatı ve mahalli bir haneyi tamir etmiyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor.
Risale-i Nur, küllî bir tahribatı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Bin seneden beri müfsit âletlerle hırpalanan kalb-i umumîyi, efkâr-ı âmmeyi ve vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla tedavi ediyor.
Dünyayı saran ve yer küreyi sarsan deccalizm, süfyanizm ve inkâr-ı Ulûhiyet fırtınalarına karşı iman esaslarını delillendiriyor, temellendiriyor, ilmiyle ve tefekkürüyle imanı taklitten tahkike çıkarıyor.
Risale-i Nur okundukça, kulağını açan herkese, imanın hadsiz mertebelerinde terakkî ve inkişaf veriyor, iman-ı kâmil kazandırıyor5 ve insanı, hakikî insaniyet-i kübra mertebesine çıkarıyor.
RİSALE-İ NUR DÂVÂSI BİR EHL-İ BEYT MESLEĞİDİR
Bediüzzaman gerek soy itibariyle, gerekse dâvâ ve meslek itibariyle hem Hazret-i Hasan (ra), hem de Hazret-i Hüseyin (ra) Efendilerimize dayanıyor.
Dolayısıyla Risale-i Nur dâvâsı, Ehl-i Beyt mesleğinin asrımızdaki tezahürüdür.
Bediüzzaman, Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylani’den (ks) yaklaşık sekiz yüz yıllık bir aradan sonra Ferid makamına mazhar bir kutb-u azamdır, ümmetçe yolu gözlenen mehdi-yi muntazardır. Derslerinde herhangi bir şeyh silsilesine bağlı kalmadan doğrudan Kur’ân’dan tefeyyüz etmiş ve Resulullah Efendimiz’den (asm) talim eylemiştir.
Bunlar mübalâğalı ifadeler değildir. Nitekim bizzat Bediüzzaman, kendi görevini, makamını ve vazifesini aynen şöyle tarif ediyor:
(Nezaketi dolayısıyla bu görevleri üçüncü şahıs diliyle ifade ediyor)
“Cenâb-ı Hak..… Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır.”6
Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 413.
2- Mektubat,s. 74.
3- Şuâlar, s. 163.
4- Mektubat, s. 317.
5- Şuâlar, s. 163.
6- Mektubat, s. 425.
|
Her Soruya Cevap Vermek Hiç Kimseye Soru Sormamak
İstanbul’daki ikametgâhının kapısında bir levha asılı idi: Burada her müşkil
halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.
Farzelelimki Peygamber efendimiz "her soruya cevap veririm" diye bir hadisi var bu hadis Said nursi ve taraftarlarınca bir delil teşkil etmez !!!
Niçin etmez ? etmez çünkü bu sözü Peygamber efendimiz söyleseydi
- Allahın - Vahyin ve Cebrailin muhatabı bir Peygamber söylemiş olurdu ve hiç bir müslümanda bunu yadırgamazdı
Said nursi Vahyin ve Cebrailin muhatabı olmadığına göre!
Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. 1
Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.2
Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual
sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.3
Hiçbir ulemadan soru sormazdı. Yirmi sene daima mûcib kaldı. Bu hususta
kendileri derlerdi ki: "Ben ulemanın ilmini inkar etmem. Binaenaleyh kendilerinden
sual sormak fazladır. Benim ilmime şüphe edenler var ise sorsunlar onlara cevap
vereyim. Şu halde sormak şüphe edenlerin hakkıdır."4
Said Nursî kırk sene evvel İstanbul’da iken, "kim ne isterse sorsun" diye,
hârikulâde bir ilânat yapmıştır.
Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu veya bu ilimde veya mevzuda,
kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima
muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhip
böyle bir İslâm dâhisi, Asr-ı Saadet müstesna şimdiye kadar zuhur etmemiştir.5
O Zât-ı zîhavârık; daha hadd-i bülûğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde
bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskat
etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve asla
tereddüt etmeden cevap vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış
ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve
derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve teveccühlerindeki derin feraset ve basîret
ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyle "Bediüzzaman" unvan-ı
celîlini bahşettirmiştir.6
İstanbul’daki ikametgâhının kapısında bir levha asılı idi: Burada her müşkil
halledilir; her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.7
(...) o rü'yada mazhar olduğu bir hakikatı sonradan şöyle anladık ki: Molla
Said, Hazret-i Peygamberden ilim talebinde bulunmasına karşılık; Hazret-i Resul-ü
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetinden sual sormamak şartiyle ilm-i Kur'anın
tâlim edileceğini tebşir etmişler. Aynen bu hakikat hayatında tezahür etmiş. Daha
sebavetinde iken bir allâme-i asır olarak tanınmış ve kat'iyyen kimseye sual
sormamış, fakat sorulan bütün suallere mutlaka cevab vermiştir.8
-------------------
AÇIKLAMA:
Hz. Peygamber (s.a.v.) bile böyle mutlak bir iddiada bulunmamıştır. İmam
Buharî, Sahih’inde İtisam Bölümünün 8. Babını "Peygamber kendisine vahiy
indirilmeyen konularda sual sorulduğunda 'Bilmiyorum' der yahut kendisine o konuda
vahiy indirilinceye kadar, o soruya cevap vermezdi.
Peygamber (s.a.v.):
'Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm
veresin; hainlerin savunucusu olma!' (Nisâ, 4/105) kavlinden dolayı, rey ile de kıyas ile
de söz söylemezdi." şeklinde isimlendirmiştir. Hemen ardından da İbn Mesud (r.a.)’un
şu sözünü rivayet etmiştir:
"Peygamber (s.a.v.)’e ruhtan soruldu da, o konuda ayet indirilinceye kadar
sükût etti."
Nitekim aynı bapta, Cabir b. Abdullah (r.a.)’ın Hz. Peygamber’e bir soru
sorduğu ve o konuda ayet ininceye kadar Resulullah’ın hiçbir cevap vermediği de
rivayet edilmiştir.
Bu konuda birçok hadis vardır. Örneğin:
Resulullah (s.a.v.):
"Uzeyr’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum, Tübbeu’nun mel'un olup
olmadığını bilmiyorum. Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığını bilmiyorum."
buyurmuştur.9
Cübeyr b. Mut'ım (r.a.) dedi ki: Bir adam Resulullah (s.a.v.)’a:
-Ey Allah’ın Elçisi! Allah, nereleri daha çok sever, nerelere daha fazla
öfkelenir? dedi. Resulullah:
-Bilmiyorum, Cibril (a.s.)’e sorayım, buyurdu. Bunun üzerine Cibril ona gelerek:
-Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitler, en fazla öfkelendiği yerler de
çarşılardır, haberini verdi.10
İbn Mace de Sünen’inin Mukaddime’sinde Reyden ve Kıyastan Kaçınma Babı
açmıştır ki, muradı Kitaba ve Sünnete dayanmayan şahsî arzulardan kaçınmak
gerektiğini beyandır. Hemen her hadis kitabında bu anlamda bir bölüm vardır. İşte
mezkur bapta rivayet edilen bir hadis:
"Şüphesiz Allah Tealâ, ilmi insanlara ihsan ettikten sonra (hafızalardan) zorla
söküp almaz. Lâkin insanlardan ilmi, bilgileriyle beraber âlimlerin ruhlarını kabzetmek
suretiyle alır. Artık geride birtakım cahil insanlar kalır. Onlara halk tarafından dinî
sorular sorulur, onlar da şahsî reyleri ve arzuları ile cevap verirler ve böylece hem
halkı dalâlete sürüklerler, hem de kendileri saparlar."11
Bir keresinde Resulullah (s.a.v.)’a hoşlanmadığı bazı şeyler soruldu. Sahabîler
bu soruları çoğalttıklarında Resulullah öfkelendi ve:
"Bana istediğinizi sorun!" buyurdu.12
Resulullah’ın öfkelenmesinin sebebi, kendisine yöneltilen soruların "Babam
kim?", "Devem nerede?" gibi sorular olmasıydı. "Bana istediğinizi sorun" cümlesi,
Resulullah’tan işte böyle bir hâldeyken sâdır olmuştur. Yoksa Said Nursî’ninki gibi her
soruya mutlak olarak cevap verme iddiası olmamıştır. Kaldı ki, kendisi Allah’ın
Resulüdür, vahiyle muhataptır. Allah’ın bildirmesiyle kendisine sorulan sorulara
cevap verebilir.
Allah Resulünün bile böyle bir iddiası olmadığı hâlde, Said Nursî nasıl olur da
her soruya cevap verir, üstelik "tereddüt etmeden" ve "mutlak bir isabetle"?...
Her soruya cevap verme iddiası bir yana, âlimlik iddia etmek bile
zemmedilmiştir. Nitekim, İbn Ömer (r.a.) demiştir ki: Resulullah’ın:
"'Ben âlimim' diyen, cahildir." dediğini kesin olarak biliyorum.13
Abdullah İbn Mesud (r.a.) demiştir ki:
"Ey insanlar, Allah’tan korkun! Sizden bir şey bilen, bildiğini söylesin. Bilmeyen
de 'Allah bilir' desin. Zira, sizden birinizin bilmediği bir şey için 'Allah bilir' demesi de
ilimdir. (...)"14
İmran b. Hıttan şöyle demiştir: "Ben, Aişe’ye ipek(li giyinmek) hakkında
sordum. Aişe:
-İbn Abbas’a git, ona sor, dedi. İbn Abbas’a gidip ona da sordum. O da bana:
-İbn Ömer’e sor, dedi. Ben de gidip İbn Ömer’e sordum. (...)"15
Aişe ve İbn Abbas sahabenin âlimlerinden olmalarına rağmen, sorulan her
soruya hemen cevap vermemişler, soru soranı başkasına yönlendirmişlerdir.
Şureyh b. Hânî mestlerin üzerine mesh meselesini sorunca, annemiz (r.anhâ)
yine cevap vermemiş ve şöyle demiştir:
"İbn Ebu Talib’e git de ona sor! Çünkü o, bunu benden daha iyi bilir. O,
Resulullah (s.a.v.)’la birlikte sefer ediyordu."16
İmam Gazalî şöyle der:
Ahiret âlimlerinde aranan diğer hususiyetlerden biri de, sorulduğunda fetva vermekte
acele etmemek, ağırdan almak ve kurtuluş yolunu aramak için çekingen davranmaktır. Eğer,
sorulan her suali, Kur'an’ın veya hadisin sarahatinden, icmadan veya kıyastan biliyorsa
cevabını verir, yok eğer şüphe ettiği bir şeyden sorulmuşsa: "Bilmem" der. Eğer, kendi
içtihadı ve tahmini ile zannettiği bir şeyden soruluyorsa ihtiyatî tedbir olarak, varsa daha iyi
bilene havale eder. Akıllılık, bu anlattığımızdır. Çünkü, içtihat tehlikesini yüklenmek büyük
iştir. Haberde şöyle gelmiştir:
"İlim üçtür: Konuşan Kitap, yerleşen Sünnet ve üçüncüsü de 'Bilmem' demektir." (İbn
Mâce, Abdullah b. Ömer’den)
Şabî diyor ki: 'Bilmem' demek, ilmin yarısıdır. Bilmediğinde Allah için sükût edenin
alacağı mükâfat, konuşandan az değildir. Zira bu, nefse en ağır gelen cehaleti kabul etmektir.
Sahabenin ve ilk âlimlerin davranışı böyle idi. Abdullah b. Ömer’den fetva istendiği
zaman: İnsanların işlerini boynuna alan şu emîre git de, bu meseleyi onun boynuna geçir,
derdi. İbn Mesud: İnsanların her sualini cevaplandıran, ahmaktır, derdi. Yine İbn Mesud:
Âlimin kalkanı "bilmem"dir. Eğer kalkanı kullanmakta hata ederse, hasmının silâhına hedef
olur, demiştir. İbrahim b. Edhem diyor ki: Şeytanın en çok gücüne giden şey, âlimin bazı
meselelerde konuşup, bazılarında sükût etmesidir. Şeytan der ki: "Şuna bakın, bunun bu
sükûtu yok mu, konuşmasından benim için çok daha fenadır."
(...) Bazıları da: Hakikî âlime bir mesele sorulduğunda cevabın çetinliğini düşünerek,
dişi yeni çekilen adamın vaziyetini alır, demişlerdir. İbn Ömer (r.a.): Üzerimizden geçip
cehenneme gitmek için bizi köprü yapmak mı istiyorsunuz? derdi. Ebu Hafs Nisaburî: Hakikî
âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette "Bu cevabı nereden buldun" diye sorulacağından
korkan zattır, demiştir. İbrahim-i Teymî kendisine bir mesele sorulduğu zaman ağlar ve:
Başkasını bulamadınız da, bana mı muhtaç oldunuz? derdi. Ebu’l-Âliye, er-Riyahî, İbrahim b.
Edhem ve Süfyan-ı Sevrî ancak iki-üç kişi veya bunu geçmeyen kimseyle konuşurlar ve
cemaat çoğalınca dağılırlardı.
(...) İbn Ömer on meseleden sorulsa, dokuzuna sükût eder de ancak birine cevap
verirdi. İbn Abbas (r.a.) dokuzuna cevap verir, yalnız birinde sükût ederdi. Fakihlerin
"Bilmem" dedikleri, "Bilirim" dediklerinden çok fazla idi. Süfyan-ı Sevrî, Malik b. Enes, Ahmed
b. Hanbel, Fudayl b. İyaz, Bişr b. Haris bunlardandır. Abdurrahman b. Ebu Leylâ diyor ki: Bu
mescitte (Medine Mescidi) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de
kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetva istendiğinde, bunu başkalarına havale
eder ve cevap vermek istemezlerdi. Hatta, birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale
eder, havaleden havaleye tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi.
(...) Bir de şimdiki âlimlere bak da, işlerin nasıl tamamen tersine döndüğünü gör.
Çünkü, şimdi kaçınılması gereken aranıyor, aranması gerekenden kaçınılıyor.17
İmam Şafiî dedi ki: Ben, İmam Malik’e kırk sekiz meseleden sorulup da, otuz iki
tanesine "Bilmiyorum" diye cevap vermiş olduğunu biliyorum.18
Selef-i salihinin bu güzideleri, kapılarına pervasızca "Burada her soruya cevap
verilir, kimseye soru sorulmaz" diye levha asanları görselerdi, acaba ne yaparlardı?...
Hiç kimseye soru sormamanın hükmünü de yine âsârdan araştıralım:
Her şeyden önce Allah’ın Kitabı sormayı emretmektedir:
"Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz!"19
İlim öğrenmenin fazileti hakkında o kadar çok hadis vardır ki, onları burada
nakletmek mümkün değildir. İsteyenler hadis kitaplarının "İlim" bölümlerine baksınlar.
Sadece soru sormak hakkındaki rivayetlerin birkaçını nakledelim:
"İlim hazinedir, anahtarı ise sualdir. O hâlde sorunuz ki, Allah da size rahmet
etsin. Böylece sualle dört sınıf ecir kazanır: Soran, öğreten, dinleyen ve bunları
seven."20
"Ulemadan sor! (...)"21
Cabir b. Abdullah (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v.), yanlış
fetva verip arkadaşlarının ölümüne sebep olanlar için buyurmuştur ki:
"Onu öldürdüler. Allah da onları öldürsün! Bilmediklerini sorsalardı ya!
Cehaletin şifası ancak sormaktır. (...)"22
İmam Gazalî, bu konuda da şöyle demektedir:
Süfyan-ı Sevrî, Askalân şehrine gitti. Orada bir müddet beklediği hâlde, kendisine bir
şey soran olmayınca, "Bu diyarda ilim ölmüş, artık benim beklememe lüzum yok, vasıta temin
edip gideyim" dedi. Şüphesiz böyle demesi, öğreticiliğin üstün değerine ve faziletine hevesi
ve ilmin devamını sağlamak arzusundandı.
Atâ, "Said b. Müseyyeb’i ziyaret ettim ve kendisini ağlar gördüm. Sebebini
sorduğumda, kendisinden bir şey sorulmadığı için ağladığını söyledi" demiştir.23
Hz. Musa (a.s.)’ya "İnsanların en âlimi kimdir?" diye sorulduğunda, "Benim"
demişti. İlmi (Allah, en iyi bilendir diyerek) Allah’a havale etmediğinden dolayı, Allah
onu kınayıp azarladı ve ona "Senden daha âlim, kulum Hızır vardır" diye vahyetti.
Musa, onu bulmak için yollara düştü. Ona sorular sordu.24
İşte "ulu’l-azm" bir resulün bile bu konudaki hâli böyleydi...
Böyle had ve hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu veya bu ilimde veya mevzuda,
kim ne isterse sorsun" diye bir kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima
muvaffak olmak; beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme sâhip
böyle bir İslâm dâhisi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir (Asr-ı Saadet müstesna).25
Hele yenilir yutulur cinsten olmayan şu cümleler, bin dört yüz küsur yıldır her
ilim dalında birçok zahmetle yetişmiş İslâm ulemasına karşı, büyük bir küfran-ı
nimettir:
***
Nurcular, Said Nursiyi aklamak için, Peygamber efendimize soru sormaya gelen hristiyanlara ve yahudilere "İstediğinizi sorunuz!" demesini delil olarak gösteriyorlar.
Peygamber Efendimiz ehli kitap hakkındaki bilgilere Allah tarafından vakıftı.
Ayrıca "İstediğinizi sorunuz!" cümlesi nasıl oluyorda "her suale cevap verilir" ile aynı kefeye konulur, oysa Peygamber Efendimiz her suale cevap verilir diye bir iddiada bulunmuyor
Peygamber Efendimiz "her soruya cevap veririm" diye bir hadisi olsa dahi, bu hadis Said nursi ve taraftarlarınca bir delil teşkil etmez !!!
Niçin etmez ?
Çünkü bu sözü Peygamber Efendimiz söyleseydi Allahın ve Cebrail'in muhatabı bir Peygamber söylemiş olurdu ve hiç bir müslümanda bunu yadırgamazdı
Said nursi Vahyin ve Cebrailin muhatabı olmadığına göre!
Sonuç: Said nursi Vahyin ve Cebrailin muhatabı olmadığına göre , "her suale cevap verririm" iddası boş bir iddiadır, heleki bunu söyleyen yarı ümmi, mederese okumamış, hocası olmayan , şeyhi olmayan , icazeti olmayan, masonlara üstadım diyen , İslam Halifesi Abdulhamid Hanın düşmanlarının safında olan biri söylemişse gerisini düşünmeyi sizlere bırakıyoruz !!!
-----
Dipnot:
1 Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua
2 Tarihçe-i Hayat, 34, İlk Hayatı; İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü'ya.
3 Tarihçe-i Hayat, 37, İlk Hayatı/O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış; İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat/O
Zamandaki Hayatları Şöylece Tasvir Olunur.
4 İctimâi Reçeteler I, 23-24, Tarihçe-i Hayat/Ders; Tarihçe-i Hayat, 44, İlk Hayatı.
5 Sözler, 702, Teşrin-i Sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır.
6 Tarihçe-i Hayat, 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir; Şuâlar, 524, Onbeşinci
Şuâ/Elhüccetü’z-Zehra/Risale-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur ve Tercümanı Ne
Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir.
7 Tarihçe-i Hayat, 47, İlk Hayatı.
8 Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.
9 Ebû Dâvud, Sünnet, 14/4674.
10 Abdülazîm b. Abdelganî b. Abdillah, Ebû Muhammed Zekiyyuddîn el-Munzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb: Hadislerle
İslâm, çev. Heyet, Hikmet Yayınları, İstanbul 1989, 1/329. Hadisi Ahmed, Ebû Ya‘lâ, Hâkim ve Bezzâr rivayet
etmişlerdir. Lâfız Bezzâr’ındır. Hâkim: Hadisin isnadı sahihtir, dedi. Ayrıca bazı değişikliklerle Taberânî ve İbn
Hibbân da rivayet ettiler.
11 İbn Mâce, İ‘tisâm,3/22.
12 Buhārî, İ‘tisâm, 3/22.
13 Munzirî, Tergîb ve Terhîb, 1/191. Hadisi, Taberânî rivayet etmiştir.
14 Müslim, Sıfati’l-Munafikīn ve Ahkâmihim, 7/39; Buhārî, Tefsîr, 30/294.
15 Buhārî, Libâs, 25/53.
16 Müslim, Tahâre, 24/85.
17 Gazâlî, İhyâ, 1/177-180.
18 Gazâlî, İhyâ, 1/72.
19 Nahl, 16/43.
20 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Râmûz el-Ehâdîs, çev. Abdülaziz Bekkine, Milsan 1982, 1/223. Hadisi Ebû
Nuaym, er-Râfiî ve İbn Asâkir rivayet etmişlerdir.
21 Râmûz, 1/295. Hadisi Hâkim rivayet etmiştir.
22 Ebû Dâvud, Tahâre, 125/336. Hadisin ravilerinden Zübeyr b. Harîk’in kuvvetli olmadığını Dârekutnî söylemiştir.
İbnü’s-Seken ise, bu hadisi sahih görmüştür. (Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi,
Kahraman Yayınları, İstanbul 1982, 2/244.) Hadis, Abdullah b. Abbas (r.anhuma)’tan da rivayet edilmiştir. (Ebû
Dâvud, Tahâre, 125/337; İbn Mâce, Tahâre ve Sünenihâ, 93/572.) İsnadının munkatı olduğu Zevâid’debelirtilmiştir. Beyhakî de, hadisi müteaddit tariklerden rivayet ederek, onun zayıf olduğunu söylemiştir. (Hatipoğlu,
age, 2/243-244.)
23Gazâlî, İhyâ, 1/37.
24 Buhārî, Tefsîr, 196/246.
25 Sözler, 702, Teşrin-i Sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır.
Said Nursi;
“Kur'ân-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:
Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor...”
(İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Suresi, Ayet: 3 / (ebook olarak: İşârâtü’l-İ'câz - Bakara Suresi, Ayet: 3 – s 1173) / Risalei Nur
Teşvik; İsteklendirme, özendirme
Ünsiyet; Ahbaplık, arkadaşlık.
Sühulet; Naziklik
Meşakkat; Güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet.
Esasat-ı diniye; Dinin kökleri, temeli
Bina; Yapı
İkmal; Eksik bir şeyi tamamlama, daha iyi duruma getirme, bütünleme
***
Said Nursi’nin sözlerinin günümüz Türkçesi;
“Ey Yahudi ve Hıristiyan’lar İslama girmek iman etmek sizlere zor gelmesin, çünkü İslam şeriatı sizlere Yahudi’lik ve Hıristiyan’lık dinini bırakmanızı emretmiyor, sadece dininize fazladan birkaç inanç eklemeniz lazım diyor…”
Said Nursi’nin kendi kafasına göre hiçbir delil göstermeden İslam akaidi konusunda verdiği bu şazz fetvasından dönmemiştir. Onların kurtuluşu için yeterli bir yol gibi gösterilen eski dinlerini terk etmeden inanmak yine kâfirliktir, maalesef bu görüşe inanan bir Müslüman’ında imanı tehlikeye girmiştir, neden denirse çünkü böyle bir inanç Allah’ın ehli kitaba; “kâfir, düşman, ebedi Cehennemlik” dediği halde bunun aksini iddia etmektir. Eğer denirse ki “Said Nursi bu sözlerle onların kurtuluşunu kast etmiyor” diye ona denir ki “eski dininizi terk etmeden İslama girin” daveti ne içindir? Sözleri çarpıtmanın ne gereği var , İslam aleminde böyle şeyler söyleyen bir tane muteber Alim yoktur, helede Hıristiyanlık/Yahudilik üzerine İslam inancı bina etmek tam bir felakettir. “Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır” Ali İmran 19 .“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar…” Bakara 137. “Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki bu ümmetten hiç bir kimsenin Yahudi veya Hıristiyan olduğunu duymak istemiyorum. Eğer böyle bir kişi Bana inanmadan önce ölürse o ancak cehennemliktir”. Müslim
Said Nursi’nin İslam adına konuşup ileri sürdüğü bu iddiayı bir de ehlisünnet Âlim’lerinin kaynaklarında ehli kitabın kurtuluşa ermesi için eski dinlerini bırakmaları gerekmi gerek değilmi inceleyelim;
* Dürer’de zikredildiğine göre bugünki Yahudi ve Hıristiyanlar “La ilahe illallah Muhammedünrasulullah” deseler dahi Müslüman sayılmazlar. Onlara gerçekten kabul ediyor musunuz diye sorulduğunda, “sizin Peygamberiniz olarak kabul ediyoruz” derler. Bunların imanının kabul edilmesi için mensup oldukları dinden ayrılıp uzaklaşması gerekir. Şayet bir Hıristiyan “La ilahe illallah” kısmını söyler ve kendi dininden uzaklaştığını söylerse Müslümanlığı ile hüküm edilmez “ben Müslüman’ım” desede Müslüman sayılmaz. İslamın lügat manası teslimiyet demektir ki bu söz Müslüman olmasını gerektirmez. Ancak “ben sizin gibi Müslüman’ım” derse Müslüman’dır
Ehli Sünnet İtikadı/s.91-92
Görüldüğü gibi her şey apaçıktır, Şeriat meydandadır her kim ne olursa olsun kimsenin bunu değiştirme yetkisi yoktur.
Bir Müslüman’ın, ehli kitabın dininin hak, onlarında cennete gideceğine, şehit olabileceğine, dinlerini terk etmelerine gerek olmadığına inanması kişinin kendi itikadını bozması bunun yanında kendini tasdik edenlerin de itikadını bozmasından ve dahası ehli kitabın imana gelmesine vesile olacağı yerde aksine ehli kitabın küfrüne razı ve onların bu küfrüne katkı da bulunmasından başka nedir?
ESK
Ehl-i Kitap Kafirlerine Cennetlik diyenler!
Vallahi kıyamete kadar Sözlerin Ey kıymetlisi; Hiç eskimeyeni, En muteberi, Üzerine söz söylemeye dahi güç yetirilemeyeni , Aziz ve Celil olan herkese her istediğini yaptıran, İbadet edilmeye tek layık olan Allah’u Azimüşşan hazretlerinindir ki Amma bad ( bundan sonra)
(Elbette, Ehl-i kitabdan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar mahlûkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Beni duyup da, bana inanmayan (Önceki dinimi bıraktım, islam dinine girdim demeyen) Yahudi ve Hristiyanlar, muhakkak Cehenneme girecektir.) [Hâkim, Müstedrek]
Yine Muteber Fetva kitabında buyuruldu ki;
Hristiyanlar, Ehl-i kitabdır. Ehl-i kitabın hepsi de kâfirdir. (Fetava-i Hindiyye)
Dinde zaruri olan şeylerden birine inanmayan kâfir olur. Bunun kâfir olduğunda ve Cehennemde sonsuz azap çekeceğinde şüphe eden de kâfir olur. Bunun kâfir olacağı, Bezzaziyye, Dürr-ül-muhtar, Kadı İyad’ın Şifa, İmam-ı Nevevi’nin Ravda ve İbni Hacer-i Mekki’nin el-A’lam kitaplarında açıkça bildirilmiştir.
Bir Hristiyan’ı, bir Yahudi’yi ve din-i İslam’dan ayrılanlardan birini kâfir kabul etmeyen kimsenin kâfir olacağında şüphe eden kimsenin de kâfir olacağını, İslam âlimleri söz birliğiyle bildirdiler. Bu söz birliği adı geçen kitaplarda yazılıdır. Kâfir olmasında şüphe eden de kâfir olunca, onu Müslüman bilenin nasıl olacağını ve hele, onu İslam âlimleri için kullanılan unvanlarla övenin nasıl olacağını düşünmeli. Bu sözümüzden, böyle kimseleri İslam âlimi sananların ve bunların küfür saçan sözlerini, yazılarını övenlerin, yayanların, kâfir olacaklarını iyi anlamalı. Övmek, yaymaya çalışmak ve reklamını yapmak, razı olmayı, beğenmeyi gösterir. Küfre rıza, küfür olur. Küfre rıza demek, kâfirin küfür üzere kalmasını istemek değil, onun küfrünü beğenmek demektir. (Fetavel-Haremeyn, Faideli bilgiler)
Cenâb-ı Hakk (c.c.) Yahudi ve Hıristiyanların kâfir olduklarını ve ebedî olarak Cehennem’de kalacaklarını, Kur’ân-ı kerîm’de şüpheye mahal bırakmayacak şekilde beyân buyurmaktadır. Şöyle ki (Mealen):
“Yahudiler ‘Uzeyr Allah’ın oğlu’ dediler, Nasrânîler(Hristiyanlar) de ‘Mesih Allah’ın oğlu’ dediler, bu onların ağızlarıyla söyledikleri sözleri ki önceden küfredenlerin sözlerine benzetiyorlar, Allah kahredesiler nasıl da saptırıyorlar.” (Sûre-i Tevbe, 30) ve
“Elbette küfretti (kâfir oldu) “Allah Meryem’in oğlu Mesih’tir” diyenler. Hâlbuki, Mesih şöyle demişti: “Ey Benî israil! Ancak Allah’a ibâdet ediniz. Muhakkak ki o, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz Allah’a kim şirk koşarsa, Allah ona cennetini haram etmiştir ve varacağı yer ateştir… ve, zâlimlerin yardımcısı yoktur. Elbette küfretti (kâfir oldu “Allah üçün üçüncüsü” diyenler. Hâlbuki, bir tek İlâhtan başka İlâh yok… (Sûre-i Maide, 72/73)
Esasen Yahudilerin “Uzeyir Allah’ın oğludur” sözleri, Hıristiyanların da “Mesîh (Hz. Isa) Allah’ın oğludur” ve “Allah üçün üçüncüsü” sözleri şirktir. Bu İtikâdda(inanışta) olan Yahudi ve Hrlstlyanlar Allah’a şerik/ortak isnâd ettikleri için müşrikdirler, (Fahruddîn Râzî, Tefsîr-i Kebîr/Mefâtîhu’l-gayb)
Allah’a ve Rasûlü’ne nasıl îmân edileceğini Cenâb-ı Hakk (meâlen) şöyle beyân etmiştir:
“Şimdi onlar sizin İmân ettiğiniz gibi îman ederlerse muhakkak hidâyete ermiş olurlar…”(Sûre-i Bakara, 137),
ve
“Muhakkak o kimseler ki, Allah’ı ve onun peygamberlerini inkâr ederler va Allah (c.c.) ile peygamberlerinin aralarını ayırmak isterler va bâzısına İman eder ve bâzısını inkâr ederler ve bunun arasında bir yol tutmak İsterler. İşte gerçekten kâfir olanlar onlardır. Biz de kâfirler için alçaltıcı olan bir azap hazırlamışızdır.” (Sûre-i Nisa, 150/151)
Malûm olduğu üzere Yahudiler; Hz. isâ ve Hz. Muhammed aleyhlsselâma İmân etmedikleri gibi; Hıristiyanlar da Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed aleyhisselâma İmân etmemektedirler.
Bu husûsda Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki: “Velev bir Rasûlü olsun diğerlerinden ayırıp İnkâr etmek mâhlyet-i risâleti inkâr etmektir. Mâhiyet-i risâleti inkâr etmek bütün Peygamberleriyle beraber Hakk Teâlâ’yı inkâr etmekdir,” (Hak Dini Kur’ân Dili, 2/1144)
Ehl-i sünnetin icmâ ve ittifakına göre; hem kâfirler, hem de müşrikler “muhalled fin-nâr” dırlar, yâni cehennemde ebedî olarak kalacakladır. Cehennem ebedî olduğu gibi, cennet ehli de ebedîdir. (Merahu’l-Meâli fi Şerhi’l- Emâlî, 79/80)
Bunun aksini iddia edenin dînden çıkacağına icmâ vardır. (Mevsûat’ûl- İcmâ fi’l- fıkhi’l- islâmî, 2/865)
Bu vesikalardan açıkça anlaşıldığına göre;
1- Ehl-i kitabın tamamı, yani bütün Yahudi ve Hristiyanlar kâfirdir.
2- Yahudi ve Hristiyanları kâfir kabul etmeyen de kâfirdir.
3- Yahudi ve Hristiyanları kâfir kabul etmeyenin kâfir olduğunda şüphe eden de kâfirdir
Risalei Nur Talebelerine İbretlik Sorular
Soru: RİSALEİ NUR denen kitaplar kutsal mıdır, değilmidir?
* RİSALEİ NUR denen kitaplar kutsal ise Allah Kur’an’dan sonra bir başka ilahikitap göndermiş olurki bu idda yeni bir din,yeni bir ilahi kitap ve yeni birpeygamber demek değil midir?
* RİSALEİ NUR denen kitaplar kutsal değildir deniyorsa öyleyse; Şualar,Birinci Şua, c. I, s. 833.de geçen“Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından,ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.” Cümlesinin ne anlama geldiğini düşünüp Said Nursiye göre bu risalelerin arştan inen kitaplar olduğunu öğrenmeleri gerekmez mi?
Soru: Said Nursi bilgi birikimini vefat etmiş Zatlardan, rüyalarından ve vehimlerinden mi edinmiştir?
* Said Nursi bilgi birikimini vefat etmiş Zatlardan, rüyalarından ve vehimlerinden edinmişse Şeriata göre böyle bir bilginin gerçekliği, güvenilirliği ve sahihliği doğrudumudur?
* Said Nursi bilgi birikimini vefat etmiş Zatlardan, rüyalarından ve vehimlerinden değilde Alimlerden edinmişse ( bunlar kim ve eğitimi kaç yıl sürmüştür?) öyleyse; Emirdağ Lahikası, c. II, s. 1 1768. de geçen“Yeni Said'in hususî üstadı olan İmamı Rabbanî, Gavsı Azam ve İmamı Gazalî, Zeynelâbidîn (R.A.) hususan Cevşenül Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım ve Hazreti Hüseyin ve İmamı Ali'den (Kerremallahü Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenül Kebir'le daima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım.” sözüyle Said Nursi kendini kutsallaştırma çabalarına mı girmiştir?
Soru: Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi midir?
Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi ise: Her zaman herşeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç küfür değilmidir?
* Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi değilse;Bediuzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2123-2124 de geçen “Rüyasında Peygamberimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla ona Kur’ân ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir” cümlesi Said nursinin her zaman her şeyi bildiğini anlatmıyormu?
* Said Nursi’nin ilim hayatını üç ayda tamamladığı, sorulan her soruya,tereddütsüz ve derhal cevap verdiği ve bu özelliğin ona rüyasında Peygamberimiz tarafından verildiği iddiası, isbatı olmayan büyük bir yalan mı yoksa onu kutsallaştırma çabası mıdır?
Soru: Said Nursi Peygamberlik iddasında bulunmuş mudur? Kur’an’da Hz.Muhammed’e açıklanmadığı halde Said Nursi’ye açıklanmış gizli gerçekler var mıdır? RisaleiNur; Kur’an’nın gizli gerçeklerinin arştan inen kesin delili midir?
* Bu sorulara cevabınız evet ise Said Nursi yeni bir Peygamber, Risaleler iseyeni bir ilahi kitap, Kur’an sırlarla dolu açıklanmamış gizli bir kitap,Hz.Muhammed ise Kur’an’ın sırlarından habersiz veya haberi varsa bunları ümmetten saklamış bir Peygamber olur ki böyle bir iddia küfür olmaz mı?
* Bu sorulara cevabınız hayır ise öyleyse; Şualar, Birinci Şua, Yirmidördüncü Ayet ve Ayetler, Üçüncü Nokta, c. I, s. 842. de geçen “Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor Tenzil’ül-Kitab cümlesinin sarih bir manası asrı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübîn'in nüzulü olduğugibi, manayı işarîsiyle de, her asırda o Kitabı Mübin'in mertebe-i arşiyesindenve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor...” sözü büyük bir hayal miyoksa Said nursiyi ve Risaleleri kutsallaştırma çabaları mıdır?
Soru: Risale Nurlar; Kuranı tasdik eden,tefsir eden,( varsa) sırlarını açıklaya nilahi bir kitap mıdır? Veya Risale Nurlar; Kur’ân’daki âyetlerin âyetlerimidir?
* Bu soruya cevabınız evet ise Kuranın son ilahi kitap olduğunu red etmiş olmaz mısınız?
* Bu soruya cevabınız hayır ise öyleyse; Şualar, Birinci Şua, Yirmi ikinciAyet ve Ayetler, c. I, s. 841 de geçen “Resail’in-Nur denilen otuz üç aded Sözve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitabı Mübin'deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaiki imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir”. Sözüyle ve yukarda geçen sözleriyle Said Nursi, Allah’ın “Vay okimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra “bu Allah katındandır”derler. Hedefleri, onun karşılığında bir şeyler almaktır. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!.” (Bakara2/79) ayetinin muhatabı olmuş olmaz mı?
Soru: Said Nursî; Hz. Ali’ye Sekine adında bir kitap indiğini, geçmiş ve gelecekbütün ilim ve sırların o kitapta olduğunu ve orada Risale-i Nurlara işaretedildiğini iddia etmiş midir?
* Cevabınız evet ise; Said Nursi, Hz. Ali’nin yeni bir Peygamber hatta bütüngaybı bilen ( ki bu sadece Allaha ait bir özelliktir) bir insan olduğunu kabuletmiş olmaz mı? Böyle bir inanç Kur’ana göre küfür değil midir?
* Cevabınız hayır ise ; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Onsekizinci Lem’a, c. II, s.2079; de geçen : “Hazreti Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzuru Nebevidegetirip Hz. Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsmi Âzam, Hz. Ali'nin(r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnızalâim’üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleriiçinde buldum" diyerek bu Ismi Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirdensonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki: "Evveli dünyadan kıyamete kadarulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur." Sözüyle İslam dininin berraklığı bulandırılıp akıllara şianın sapık ve şirk kokan fikirleri misokulmak isteniyor?
Soru: Risalei Nur kusursuz, eksiksiz, izaha ihtiyacı olmayan ve mükemmel birkitap mıdır?
* Cevabınız evet ise Kur’an dışında kusursuz, tam ve mükemmel bir kitap olabilir mi? Bu iddia insan eliyle yazılmış bir kitap için aşırı gitmek değilmidir?
* Cevabınız hayır ise Barla Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c.II, 1415. de geçen “Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin'in nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”. Sözüyle delilsiz bir şekilde risaleler kutsallaştırılmış mıdır?
Soru: Bu devirde; “Urvet-ül vüska”, yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipi olan kitap Kuran mıdır yoksa Risalei Nur mudur?
* Bu soruya cevabınız evet Risaledir diyorsanız Bakara 2/256; Ali İmrân3/103. ayetlerinin hükmü kaldırıldı da bizim mi haberimiz olmadı?
* Cevabınız hayır ise Şualar, On Birinci Şua, Onbirinci Meselenin haşiyesininbir lahikasıdır, c. I, s. 985.de geçen “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir“urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir.” Sözü insanları Risalelere mahkum edebilmek için söylenmiş birsöz müdür?
Soru: Müslümanların şeriat, dua, ve ibadet kitabı Kuran mıdır, yoksa Risaleler midir?
* Cevabınız Risaleler ise Kuran dışında başka bir ilahi kitap olduğunu iddia etmiş olmaz mısınız?
* Cevabınız hayır ise ; Emirdağ Lahikası I, c. II, s. 1719. de geçen “Risale-i Nur'un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ışeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet,hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hembir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem birkitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi İlahiyat, hem bir kitabı teşvikisan'at, hem bir kitabı belâgat, hem bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarınabir kitab-ı ilzam ve iskâttır”. Cümlesi Said Nursiye göre Kuran gibi Risalelerinde kutsal olduğunu göstermez mi?
Soru: Risalelerdeki bazı bölümler, Said Nursiye Allah tarafından; haberi olmadan,zorla mı yazdırılmıştır?
* Cevabınız evet ise böyle bir iddiayı hangi akla ve mantığa göre ileri sürmektesiniz?
* Cevabınız hayır ise; Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s.1589; ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Yayınevi İstanbul 1991, s. 33. de geçen “Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bâzı def'a haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-ı îmaniye ve kuvvetli hüccetler, müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum: Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes buzamanda Risale-i Nura muhtaçtır, fakat umumunu elde edemez; etse de tamokuyamaz; fakat küçük bir Risale-’in-Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayıelde edebilir ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir.Ve gıda gibi, her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi o da mütalâasını tekrareder.” Sözüyle Said Nursi kendisine Allah tarafından bir şeyler yazdırıldığınıdolayısıyla Allahın seçilmiş kulu olduğunu mu iddiaya çalışmaktadır?
Soru: Bu devirde Müslümanlar Kurana mı yoksa Risalelere mi muhtaçtır? Müslümanların tekrar tekrar okuması gereken kitap Kuran mı yoksa Risaleler mi?
* Cevabınız Risaleler ise Kuranın tarihte kaldığını veya yeteri kadar insanlığın sorunlarına cevap veremediğini iddia etmiş olmaz mısınız?
* Cevabınız Kuran ise ; Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s.1589; ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Yayınevi İstanbul 1991, s. 33. de geçen “Sonra kat'î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nura muhtaçtır, fakat umumunu elde edemez; etse de tam okuyamaz; fakat küçük bir Risale-’in-Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyaç tekerrürettiği gibi o da mütalâasını tekrar eder.” Sözleriyle Said Nursi yazdığı kitaplarını kutsallaştırıp Kuranın önüne geçirmeye mi çalışmaktadır veya Kuranla denk mi göstermektedir?
Peygamber Efendimizin Aynası Said Nursi imiş !
Tılsımlar Mecmuası, 205’te Said Nursî; “Binâenaleyh bu Zât (Said Nursî), cismaniyet noktasında mir'at-ı Peygamberî’dir.”diyerek kendisini Hz. Muhammed’in aynası olarak göstermektedir. Hâşâ ve kellâ... Said Nursî, ne cismaniyet ne de ruhaniyet noktasında Hz. Muhammed’in aynası olabilir. Bu ancak Peygamberi suistimal etmektir. Aynı yazının devamında ebced hesabına dayanılarak şu terbiyesizlik yapılır:
“Üstelik ancak iki Muhammed, bir Bediüzzaman ediyor. Şöyleki; Muhammed (92)Âyine karşısına koyarak Muhammed (92); Bedîüzzaman (184)’dır. (Ebcede göreMuhammed adının sayı değeri 92’dir, Bedîüzzaman adının sayı değeri 184’dür.Yani 92+92=184)
Peki, sizin bu ahmakça çıkarsamanızı esaslı bir şey zanneden muzırın biri çıksada dese ki:
" Kur'an’da Tebbet suresinde adı geçen Ebu Leheb’in cifri değeri 46’dır.Ebu Leheb’in sağına, soluna, önüne, arkasına ayna koysak ( Yani 46 x 4= 184)kim görünür acaba?”
Bu münasebetsize ne cevap vereceksiniz? Hadi biz verelim cevabı: BediüzzamanSaid Nursî görünür. Çünkü: Ebu Leheb (46) x 4 = Bediüzzaman (184) eder.
Hilmi Polat
Said Nursi Sahte Mason din adamlarına tabi oldu
Mustafa Kaplan Bey, geçen haftaki bir yazısında “Risale-i Nurlara el atıldığını ve bazı değişiklikler yapıldığını” yazıyor ve haklı olarak sert bir şekilde de tenkit ediyordu.
Sakarya Üniversitesi hocalarından Sayın Dr. Alaaddin Yalçınkayada Cemaleddin Efgani isimli eserinde bu değişikliklerden birine dikkat çekiyor. Alaaddin Bey’in ifadeleri şöyle:
“İttihad-ı İslâm (İslâm birliği) ve Cemaleddin Efgani ile alâkalı, Said Nursi’nin de bazı görüşleri vardır. Said Nursi şöyle demektedir:
“… Ben bu ittihadın efradındanım(bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim.Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikazetti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim(benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgani, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavi, HocaTahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”
(Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, TenvirNeşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet.)
Alaaddin Yalçınkaya devam ediyor:
“Said Nursi’nin bu konudaki görüşleri, arada küçük olmakla beraber farklı yorumlara sebep olabilecek diğer bir kaynakta şöyle nakledilmektedir:
“İşte ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o, vilayat-ı şarkıyeyi ikazetti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin Efgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Süavi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki…”
(Bediüzzaman Said Nursi, İki Mekteb-iMusibet’in Şehadetnamesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası,Samsun, 1957, s 14-15)
Fark ortada. Birindeki “Kürt” kelimesidiğerinde “vilayat-ı şarkiye” olmuş. Bu durumda, insan “Yoksa Risale-i Nurlarda benzer şeyler yapıldı mı?” diye düşünmez mi? Demek ki, Mustafa Kaplan Bey feveranında yerden göğe kadar haklı…
Bir kelimenin değiştirilmesine bile bizzat Risale-i Nur’un yazarı şiddetle karşı. Bakın:
Mana daha güzelleşiyor diye Fihrist Risalesi’ne yapılan çok küçük bir ilaveye itiraz eden Said Nursi, şiddetli bir tokat aşkettikten sonra, “Titremeliydiniz. Ben dahi (Risale-i Nur’a) kalem karıştıramıyorum. Siz nasıl kalem karıştırırsınız!” demiştir. (ittihad.com.trsitesindeki 14 sahifelik metnin 6. sahifesi. Aynı cümle Sikke-i Tasdik-iGaybi’de de mevcut.)
1996 veya 97’de Aksaray Akgün Otel’de Risale-i Nur toplantısı yapılmıştı. Galiba Filistin’den gelen hatipdi; konuşması içinde “Said Nursi, üstadlarım Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Ali Süavi diyor” dedi. Konuşmaları anında tercüme eden Suat Yıldırım Hoca, hatibin bu cümlesini tercüme etmedi.Arkasından, Suriyeli Ramazan el Buti konuştu. İşe bakın ki, bir önceki hatibin söylediğini o da söylemesin mi… Suat Hocamız, Buti’nin o cümlesini de es geçti.Bendeniz, tercümede bazı yerleri niçin atladığını yazıp kâğıdı masaya bıraktım.Suat Hocamız cevap vermek mecburiyetinde kaldı ve “Efendim biz polemik olmasını istemiyoruz” dedi. Hoca kendine göre bu iki ismi yani Abduh ve Cemaleddin Afgani’yi Said Nursi’nin üstadıolarak göstermek istemiyordu. İyi de, Said Nursi kendisi bu isimleri vermekten çekinmemişse bize ne oluyor!..
Sizin anlayacağınız değerli okuyucular, böyle şeylere şahit oldukça, Mustafa Bey’e bir defa daha ‘haklısın’ demekten kendimizi alıkoyamıyoruz.
16 Mart 2006 Perşembe
(Ali Eren, Vakit)
Said Nursi ve 33 Ayet
“Risale-i Nur’un arkasında otuzüç âyât-ı Kur'aniye işârâtı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’in üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A’zâm’ın sarahate yakın şehâdeti var. Ona hücûm, bunlara hücûmdur.”
Müdâfaalar, 104
-İslam tarihin'de Sahabe Efendilerimiz başta olmak üzere Müctehid mezhep imamlarımız, icazetli Alimlerimiz, irşad ehli değerli tasavvuf büyükleri gibi ceplerinden bin tane said nursi çıkartacak nice üstün şahsiyetler gelip geçmiştir, dikkat edilecek olursa hiç bir ehli sünnet Alimi kendilerinin veya yazdıkları kitapların Kur-an'ı Kerim'de geçtiğini iddia etmemiştir.(Kur-an'dan ve Risaleler'den başka kitap okumayan said nursi ve cemaatı bu kitaplardan bi haber yaşadıkları için onlara göre risale'lerden üstün kitap yoktur).Şeyhi, hocası olmayan üç ay medrese okumuş icazetsiz Said Nursi kendi yazdığı kitabı (ona göre yazmamış yazdırılmış) kutsallaştırılmak için hiç çekinmeden Kur-an ve İslam büyükleri alet edilmiş buda yetmezmiş gibi aba altından sopa gösterircesine "Ona hücûm, bunlara hücûmdur" diyerek Müslüman'ları Kur-an'ı Kerim, Hz Ali ve Gavsı Azam ile korkutmaya çalışmıştır. Said Nursi'nin rüya, ilham, sunuhat ve keşifleri sadece kendisini bağlar bunlar şeriat'ta delil olarak kabul edilemez.
33 Ayetin risalei nuru işaret etmesi olayı ise tamamen Said Nursi'nin vehim ve hayellerden ibarettir. Delilleri ise ayetleri çarpıtarak yaptığı tevillerden başka bişey değil,(1) bu İslam ve akıl dışı iddialara inanan kardeşlerimize şunu soralım; Peygamber Efendimiz(s.a.v), sahabe efendilerimiz(r.a), müçtehid imamlarımız, yüzbinlerce Alim, fakih, evliya'nın hepsi Kur-an'ı okuduğu halde anlayamadı bu sırrı çözemedi ama Said Nursi yüzyıllarca sonra gelerek bu sırrı çözdü, öylemi?
Özetlersek, kendisini ve yazdığı risalei nur denen kitapları büyük göstermek için her yolu mübah sayan Said Nursi, Müslümanların Allah korkusunu Evliya sevgisini mükemmel bir şekilde suistimal etmeyi başarmıştır.
Dipnot:
Said Nursi'ye inen Risale-i Nur!
“Risailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”
Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833
“Risale-i Nur’un mesaili, ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdi bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile, sunuhat, zuhurat, ihtirat ile oluyor.”
Kastamonu Lahikası, s. 233:
"Risale-i Nur, 20. asrın Müslümanlarını ve bütün insanlarını koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş delalet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyari ile yazılmış değil, Cenab-ı Hakkın lisanı ile yazılmış bir eserdir.”
Rehberler, s. 141:
“Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin'in nurlu lemeatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”.
Barla Lahikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415
“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (...) Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum.”
Barla Lahikası, 56
“Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir.”
Şualar, On Birinci Şua, c. I, s. 985
“İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam öndört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda, hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi? Bu ne büyük bir ni’met bizlere ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık Yârabbi!. "
Zülfikar Mecmuası, 433
(...) benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz (...) bulunan bir adam, (...) Risale-i Nur'a sahip değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakimin bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyyesi olarak, rahmet-i ilahiyye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşiyle beraber, o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi, ona düşmüş.
Onun fikri ve ilmi ve zekasının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'da öyle parçalar var ki; bazısı altı saatte, bazı iki saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile te'min ediyorum ki: Eski Said'in (R.A.) kuvve-i hafızası da beraber olmak şartıyle, o on dakika işi, on saatte fikrim ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum, ve o bir günde altı saatlik risale olan "Otuzuncu Söz"ü ne ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hakeza...
Şualar, 534-535, Birinci Şua/iki Acip Suale Cevaplar/işarat-ı Kur'aniye Hakkında Lahika; Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 68-69, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Bu aciz kardeşiniz, hem itiraz eden o eski dost zata, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki (...); Kastamonu Lahikası, 179, Yirmiyedinci Mektubdan/Aziz, Sıddık, Risale-i Nur Şakirdleri Kardeşlerim.
işte ihtiyar ve şuurumun dairesi haricinde, mezkûr haletler ve sergüzeşt-i hayatım ve ulûmların enva'larındaki hilaf-ı adet ihtiyarsız tetebbuatım; böyle bir netice-i kudsiyeye müncer olmak için; kuvvetli bir inayet-i ilahiye ve bir ikram-ı Rabbani olduğuna bende şüphe bırakmamıştır.
Mektubat, 353-354; Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 267; Barla Lahikası, 12, Yirmisekizinci Mektub/Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele/Altıncı işaret; Tarihçe-i Hayat, 190-191, Barla Hayatı/Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Mes'ele'si.
(...) Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı def'a haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-ı imaniye ve kuvvetli hüccetler, müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum: Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmıştır?
Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 36, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Aziz Kardeşlerim!
(...) Hatta, bir kısım Risaleleri ihtiyarım haricinde yazdığım gibi, Risale-i Nur'un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız hükmündeyim.
Şualar, 572; Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 124, Sekizinci Şua/Üçüncü Bir Keramet-i Aleviye/Bir ifade-i meram
Said Nursinin Risaleleri iradesi dışında yazdığına dair ifadeleri:
"Yazdırıldı"
Şualar, 219, Onbirinci Şua/Meyve Risalesi/Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hatime Olarak iki Haşiye; Siracü'n-Nur, 62, Otuzbirinci Mektuptan Yirmialtıncı Lem'a/ihtiyarlar Hakkında/Onbirinci Rica; iman ve Küfür Muvazeneleri, 111, Meyve Risalesi'nden/Onuncu Mes'elenin Hatimesi Olarak iki Haşiye/Birincisi.
"Yazdırılmış"
Lemeat, 68, Mebhaslar/Kur'an, Kendi Kendini Himaye Edip Hakimiyetini idame Eder
"Yazdırılmadı"
Tarihçe-i Hayat, 398, Denizli Hayatı/Bu Fıkra Bir Casus Vasıtasiyle Resmi Memurların Eline Geçtiği için "Lahikaya" Girmiştir; asa-yı Musa, 82, Meyve Risalesi/Onbirinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır/Salisen/Haşiye; Şualar, 236, Onbirinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır/Saniyen/Haşiye; Siracü'n-Nur, 172, Denizli Müdafaası/Bu fıkra, resmi me'murların ellerine bir casusun eliyle geçtiği için buraya girdi.
"ihtiyarsız"
Sözler, 247, Yirminci Sözün ikinci makamı/iki Mühim Suale Karşı, iki Mühim Cevap/Birincisi/Haşiye; asa-yı Musa, 76, Meyve Risalesi/Onbirinci Mes'elenin Hatimesi; Mektubat, 85, Ondokuzuncu Mektub/Mu'cizat-ı Ahmediyye/Üçüncü Nükteli işaret/Haşiye; Zülfikar Mecmuası, 123, ikinci Zeyl/Yirminci Söz/iki Mühim Suale Karşı iki Mühim Cevap/Birincisi/Haşiye.
"Manen icbar edilmiyorum"
Kastamonu Lahikası, 15, Yirmiyedinci Mektubdan/Aziz, Tam Sıddık Kardeşlerim
"izin olmadığından yazılmadı"
Kastamonu Lahikası, 28, Yirmiyedinci Mektubdan/Manevi bir ihtar ile bir-iki ince mes'eleyi size yazıyorum
"ihtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık"
Kastamonu Lahikası, 78, Yirmiyedinci Mektubdan/Küçük Hüsrev olan Feyzi'nin ve Emin'in suallerine bir cevab ve haşa hurafe tevehhüm edilen bir rivayetin bir mu'cize-i gaybiyyesidir
"Hakikattan haber aldım"
Kastamonu Lahikası, 115, Yirmiyedinci Mektubdan/Gayet Ehemmiyetlidir
"İrade ve ihtiyarım ile yazmadım"
Şualar, 83, Yedinci Şua/ ayetü'l-Kübra/Mühim Bir ihtar ve Bir ifade-i Meram/Beşincisi
"İhtiyarsız olarak te'lif edildiğinden"
Şualar, 151, Yedinci Şua/ayetü'l-Kübra/ihtar
"Beyana izin verilmedi"
Şualar, 480, Onbeşinci Şua/Elhüccetü'z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Mukaddime.
"ihtiyarsız sevkedildim"
Şualar, 501, Onbeşinci Şua/Elhüccetü'z-Zehra/Elhüccetü'z-Zehra'nın ikinci Makamı/Dördüncü Kelime-i Kudsiye.
"Yazmaya izin verilmedi"
Sözler, 157, Ondördüncü Sözün zeyli
Farklı Dillerde Gelen Risaleler;
"Şu fıkra, Arabi geldiği için Arabi yazıldı..."
Sözler, 443, Yirmialtıncı Söz/Hatime.
"Şu Yirminci Pencerenin hakikatı, bir zaman Arabi bir surette şöyle kalbe gelmişti: (...)"
Sözler, 625, Otuzüçüncü Söz/Yirminci Pencere/Haşiye
"(...) Yani bu münacat, kalbe Farisi olarak tahattur ettiğinden Farisi yazılmıştır."
Sözler, 193; İman ve Küfür Muvazeneleri, 63, Onyedinci Söz/Kalbe Farisi Olarak Tahattur Eden Bir Münacat
***
İlham Nedir?
Feyiz yoluyla kalbe ilka olunan mana.
Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'nın arıya vahyettiği anlatılmaktadır (en-Nahl, 16/68). Bu vahiyle kastedilen ilhamdır. Yine Kur'an'da peygamber olmadığı bilinen şahıslara geldiği bildirilen vahiy ilham ile tefsir edilmiştir. Allah Hz. Musa'nın annesine "çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman, onu suya bırak, korkma, üzülme biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" (el-Kasas, 28/7). Bu ayet-i kerimedeki vahyin ilham olduğu kabul edilirse, ilhamın uykuda ve uyanık iken geldiği söylenebilir. Nitekim Allahu Teâlâ'nın Hz. İbrahim'e oğlunu kurban etmesini söylemesi uyku halindeki ilhama misaldir (Ramazan Efendi, Haşiye ala Şerhi'l-Akâid, s. 63).
İslâm akâidinde, ilim elde etme yolları arasında ilham kabul edilmemiştir. Kelâm âlimlerinin çoğu bu görüştedir. Ancak bu meseleyi Taftazanî (ö. 797/1395) şöyle yorumlamıştır: İlham herkes için bilgi vasıtası değildir. Başkasına karşı delil olarak kullanılmaya elverişli de değildir. İlham Kişinin kendisi için delil olabilir. Çünkü ilhamla ilim hasıl olduğu konusunda şüphe yoktur. Bu hususla ilgili hadisler mevcuttur. Bir çok seleften bununla ilgili haberler nakledilmiştir (Taftacanı, Şerhu'l-Akâid, terc. Süleyman Uludağ. s. 121).
Gazzalî, Razî ve Âmidî gibi bazı kelâmcılar nazar ve istidlal söz konusu olmaksızın ilhamla yakînî ve kat'î bilgilerin elde edileceğini kabul ederler. Ancak ilham zannedilen şey vahim olabilir. Şeytan'ın vesvesesi olabilir. Bunun için ilhamı vahim ve vesveseden ayırabilmek için onun dine uygunluğunu âyetlerle ve hadislerle kontrol etmek gereklidir. Bu şekilde kabul edilen ilham bile dinler ve mezhepler konusundaki tartışmalarda ölçü değildir (bk. İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, I, 59).
Vahiy ile ilham arasındaki farklar şunlardır;
1. Vahiy yalnızca peygamberlere gelir.
2. İlhamda melek gözükmez.
3. Kendisine ilham gelen kişi bunu gizleyebilir. Hatta gizlemesi daha güzeldir. Peygamber vahyi gizleyemez,
4. Vahiyde kesinlik vardır. Peygamber vahyin, Allah'tan geldiğini kesin olarak bilir. İlham zannîdir (Zanna dayanır) (Zurkânî, Menâhilu'l-İrfân, Kahire 1954, I, 64).
Said Nursiye gelen Sunuhat, Zuhurat Nedir?
Sunuhat: Kalbe gelen manalar, doğuşlar.
Zuhurat: Gerçekleşeceği düşünülmeyen, hesapta olmayan, umulmadık, olağan dışı olgular.
Said Nursiye irade dışı gelen sunuhat ve zuhurat olarak bahsettiği şeylerin ilham olduğu açıkca meydandadır.
Risalei nurun Allahtan gelen ilham olduğunu kabul etmeyen şimdiki nurcular aşağıdaki satırda said nursi'yi müdafa eden şakirdinden acaba said nursiye dahamı yakınlar?
“Ey Risale-i Nur! Senin Hakkın dili, Hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yoktur. Ben kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitaptan alınmadım, hiçbir eserden alınmadım. Ben Rabbani ve Kur’aniyim. Bir layemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nur’um.” Müdafaalar s. 347
Peygamber olmayanlara gelen İlhamlar;
Yukarıda ki satırları iyi okuduğumuzda ilhamın Allah'tanmı yoksa şeytan'danmı geldiğini ayırt edebilmek için üstün bir takvaya ve üstün bir ilme sahip olup gelen ilhamı şeriat'a göre ölçmek lazımdır. İslam tarihinde hiç bir ehli sünnet alimi kendisine gelen ilhamı delil göstererek kitap yazmamıştır. Eğitim görmeyip kendi kendine kitap okuyan birinin ise Müçtehid - Fakih - Alim - Molla olması mümkün değildir, Said Nursi gibi icazeti, selahiyeti olmayan birinin şer'i bir konuda hüküm vermesi ise hem kendisi hem ona uyanlar için büyük zarardır, Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur;
Fetva vermeye en cüretli olanınız, Ateşe [girmeye] en cüretli olanınızdır
[Darimi]
Bilmeden fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lanet ederler
[İbni Lal, İbni Asakir]
İyi işe vesile olan, hayatında ve öldükten sonra da o işi yapanlar kadar sevap kazanır. Kötü işe ön ayak olana da, bu iş terk edilinceye kadar, bunun günahı yazılır.
[Taberani]
“Nurcuların Savunması;"Peygamber Efendimiz de Ümmi değilmiydi? "
Said Nursi'yi sevenlerinin onu savunmak için kullandığı soru cümlelerinden biridir bu, sorunun kendisi edebe muğayirdir, bu soru; O na geldiyse Said'e de gelir, O na verildiyse Said'e de verilir, O yaptıysa Saidde yapar vs. demeye gelirki İslam adabına aykırıdır, müslümanın Allah katındaki değeri Kur'an-ı Kerime ve Peygamber Efendimize ne kadar uyduğuna bağlıdır, uymak ile kıyas etmek aynı şey değildir
(Uymak; bağlı kalmak, tabi olmak // Kıyas; denk sayma, karşılaştırma).
Peygamber Efendimiz bisetten önce Ümmi idi yani okuması yazması yoktu, Peygamber Efendimizin ümmi olmasının hikmetlerinden biri şudur; müşrik ve kitap ehlinin Peygamber Efendimize gelen vayhi "birilerinden eğitim aldıda söylüyor" iftiralarına maruz kalmaması içindi. Birisini Peygamber Efendimiz ile kıyaslamak yerine o kişinin Peygamber Efendimize ne kadar uyduğuna bakmak İslami ahlaka daha uygundur.
Cevap;
Peygamber Efendimizin ümmi olması , ümmetinden her ümmiye Allah katından ilim verileceği anlamına gelmez, İslam tarihinde ümmi olupta Veli olan zatlar vardır fakat bu zatlar kendilerinin ben Alimim diye tanıtmamıştır ve kendilerine gelen sunuhat, zuhurat, ihtirat göre değil şeriata göre yaşamışlardır, icazetli ilmi derin büyük Alimler ise Allaha karşı her zaman edebi gözetip mütavazi davranmışlardır.
SONUÇ;
Yukarıda Said Nursi yazdığı "risale-i nur" denen kitaplar için;
-Allah'ın ipi olduğunu,
-Cenab-ı Hakkın lisanı ile yazıldığını,
-Arş'dan indiğini,
-İrade dışı yazdırıldığını,
-Hiç bir esere benzemediğini,
-Eksiksiz ve kusursuz olduğunu,
-Bütün Müslümanların ve insanların kurtarıcısı olduğunu,
-İslam'ın tekrar risale-i nur ile doğduğunu,
-Risalenin bir harfine bile dokunmanın günah olduğu gibi sunuhat, zuhurat, ihtirat adı altında kalbine gelen hayel ve vehimlere dayanan hiç bir şer-i delili olmayan iddialarda bulunmaktadır. Said Nursi Risale-i Nur'un izaha muçtaç olmadığını söylediği halde ona tabi olanlar onun yanlışlarını habire düzeltmek için uğraşmaktadır.
Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden veya kendisine hiç bir şey vahyolunmamışken "Bana da vahy geldi" diyen ve "Allah'ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim" diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde) bir görsen...
Enam 93
| ESK
Said Nursi; "Cehennemde olsa sonsuzluğu isterim"
Şuâlar, 193, Onbirinci Şuâ/Meyve Risalesi/Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası/Birincisi; Âsâ-yı Mûsa, 37; Îman ve Küfür Muvazeneleri, 175, Meyve Risalesi/Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası/Birincisi
(...) Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene
ömür ve dünya saltanatı verilmesini fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi
istersin? Yoksa, bâkî fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım,
ikincisini arzulayıp birincisinden "ah!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim."
dedi.
İşârâtü’l-İ’caz, 90, Mahiyet-i Küfür/Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvafıktır; kabul ettik. Fakat merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?
Vücudun, velev Cehennemde olsun, ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir
hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musîbetve ma’siyetlerin de
merciidir. Vücut ise velev Cehennemde olsa, hayr-ı mahzdır.
*******************
Said Nursi küçüklük hayellerini kitabına aldığına göre eski hayellerinden vazgeçmemiş. Cehennemi gülbahçesi, panayır yeri zanneden Said Nursiye ve hayranlarına Allahın (C.c) cehennem ile ilgili Ayetlerini hatırlatalım;
-Ayetlerimize karşı inkâra sapanları şüphesiz ateşe sokacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tadmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten, Allah, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.(NİSA/56)
-Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek).(TEVBE/35)
-(Böylesinin) Önünde cehennem vardır ve (orada) irinli sudan içirilecektir.(İBRAHİM/16)
-Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.(ENBİYA/100)
-İşte bunlar çekişen iki gruptur, Rableri konusunda çekiştiler. İşte o inkâr edenler, onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir; başları üstünden de kaynar su dökülür.(HAC/19)
-Ne zaman ordan, sarsıcı-üzüntüden çıkmak isterlerse, oraya geri çevrilirler ve (onlara:) "Yakıcı azabı tadın" (denir).(HAC/22)
-Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.(MÜ'MİNUN/104)
-Kızgın bir ateşe yollanırlar.(ĞAŞİYE/4)
-Kaynar bir kaynaktan içirilirler.(ĞAŞİYE/5)
-Onlar için (zehirli olan) dari' dikeninden başka bir yiyecek yoktur.(ĞAŞİYE/6)
-Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar.(FURKAN/13)
ve bir Hadis;
“Cehennemliklerin azabı en hafif olanı iki ayağının altında ateş közü bulunan ve bunlarla beyni kaynayan kişidir” (Buhârî, Rıkak: 17; Müslim, İman: 27)
Cehennemde ebedi kalmaktansa yok olmanın kat kat daha iyi olcağını umarız akıl sahipleri anlamıştır.
Said-i Nursi'nin "Müslüman İseviler" iddiası ve kavramı bir TUZAKTIR...
Sual: "Hazret-i İsa, kıyamete yakın yeryüzüne inecek, teslis inancını kaldıracak, hakiki Hıristiyanlığı getirecek, Hıristiyanlıkla İslamiyet’i yaklaştıracak, böylece İsevi Müslümanlar ortaya çıkacaktır" deniyor. İsevi Müslüman olur mu? Yani ahir zamanda, iki dinli insanlar mı çıkacak?
CEVAP
Hayır, İsevi Müslüman veya Müslüman İsevi olamaz!
Sütlü idrar veya idrarlı süt denmez, ikisi de necistir. Bu ifade, Müşrik Müslüman veya Temiz necaset yahut Namuslu fahişe tabirine benziyor. Bunlardan biri kötü ise, ötekini de kötü eder. Biri necis ise veya kâfir ise ikisi de, aynı hükme girer.
Kâfirlik kelime oyunlarıyla gizlenmeye çalışılıyor. Süte idrar karıştırınca, bunu İdrarlı süt diye övmekle, İsevi Müslüman demek arasında ne fark vardır ki?
Bir Hıristiyan, İsevi Müslümanım veya Müslüman İsevi’yim demekle Müslüman olmuş olmaz. Dinine, putuna zarar vermez, dinden çıkmış olmaz. Yani bir gayrimüslim, ben Müslümanım dese de Müslüman olmuş olmaz. Fakat bir Müslüman şakadan bile, ben Hıristiyanım dese, onun kâfir olacağı fıkıh kitaplarında yazılıdır. Yani, Müslüman İsevi’yim diyen, kâfir olduğu gibi, Müslüman Musevi’yim diyen de kâfir olur.
Musevilik ve İsevilik hiç bozulmamış olsa bile yahut hakiki halini getirme imkânı olsa da, onlarla amel etmek caiz olmaz. Çünkü İslamiyet’in gelmesiyle, eski dinlerin hepsi nesh edildi yani yürürlükten kalktı. Eski dinlerin kiminde içki haram değildi, kiminde iç yağı haram idi. Kiminde yakın akraba ile evlenmek caiz idi. Bunların hepsi nesh edildi; yalnız İslamiyet ile amel etmek emredildi. Üç âyet-i kerime meali:
Allah indinde hak din yalnız İslam'dır. [Al-i İmran 19]
Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim. [Maide 3]
İslam’dan başka din arayanın bulacağı din, asla kabul edilmez. [Al-i İmran 85]
Allahü teâlâ, hak dinin yalnız İslam olduğunu, İslam’ı beğendiğini ve İslam’dan başka dini kabul etmeyeceğini açıkça beyan ederken, Müslümanlığı, Hıristiyanlığa yaklaştırmak ne demektir?
İsa aleyhisselam, kıyamete yakın geldiğinde, İslamiyet’le hükmedecek yani bu ümmetten biri olarak, İseviliği tamamen kaldıracaktır.
İki hadis-i şerif meali şöyledir:
Allah’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, âdil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak [Hıristiyanlığı kaldıracak], domuzu öldürecek [domuz etini yasaklayacak], İslam’dan başka her şeyi yasak edecektir. [Buhari]
İsa, inince İslamiyet’le hükmedecektir. O zaman Allahü teâlâ, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir. [Ebu Davud]
Buhari ile Ebu Davud, Kütüb-i sitteye dahil iki kıymetli hadis kitabıdır. Bu sahih hadis-i şeriflerde, (İslam’dan başka her şeyi yasak edecek, Müslümanlardan başka herkesi helak edecek) buyuruluyor. Musevilere, İsevilere dokunmayacak denmiyor ki.
Yukarıda bildirilen âyet-i kerimeler ile bu hadis-i şerifleri inkâr etmek, dini inkâr etmek olmaz mı?
Hazreti İsa İslamiyeti Yayacak
Sual: Hazret-i İsa gelince, hakiki Hıristiyanlığı mı yayacak?
CEVAP
Hayır. İsa aleyhisselam geldiği zaman, Hıristiyanlığı ortadan kaldıracak, bu ümmetin bir ferdi olarak İslamiyet’i yayacaktır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
İsa, benim dinim üzerine gelir. [İ. Ahmed]
İslamiyet gelince, Hıristiyanlık ve önceki bütün dinler nesh edilmiş, yürürlükten kaldırılmıştır. Hakiki Hıristiyanlık da olsa, hakiki İncil ve Tevrat da bulunsa, bunlar artık geçerli değildir. Hakikisi geçerli olacak olsa idi, Allahü teâlâ, İslamiyet’i göndermez, (Hakiki İsevilik şudur, İsevi dinine devam edin) derdi. Böyle demeyip, (Hak din, yalnız İslamiyet’tir) buyurdu. (İslamiyet’ten başka din, kabul etmem) buyurdu. İslamiyet’in hükmünü ise, kıyamete kadar geçerli kıldı.
Hıristiyanlar, tahrif edilmeyen İncil’i bulsalar, aynen İsa aleyhisselamın bildirdiği gibi, ibadet etseler de, Muhammed aleyhisselamı hak peygamber ve Müslümanlığı hak din olarak kabul edip, Müslüman olmadıkları müddetçe, küfür üzere olurlar. Çünkü imanın altı şartından biri, bütün peygamberlere inanmaktır. Birini kabul etmeyen kâfir olur.
Hakiki Hıristiyan
Sual: Bir arkadaşa niçin Kiliseye gittiğini sordum, (Ben hak yolda olan, Peygamberimize inanan hakiki Hıristiyanlarla görüşüyorum, küfre karşı onlarla omuz omuza cihat ediyoruz) dedi. Hak yolda olan Hıristiyan olur mu?
CEVAP
Hakiki Yahudi gibi, hakiki Hıristiyan da gayri müslimdir, yani Müslüman değildir, şeksiz, şüphesiz kâfirdir. Resulullahın, sadece bir peygamber olduğunu kabul etmek yetmez; bildirdiklerinin hepsine de iman etmek şarttır. Resulullahı sevip, onun düşmanlarını sevmemek de, şarttır. Bir kimse Lenin veya Mao için, (O vardır, komünizmin büyük lideridir) dese; fakat komünizmi kabul etmese, komünistler için bunun önemi olmaz. Peygamber efendimizi kabul etmek demek, imanın altı şartını da kabul etmek demektir. Birini kabul etmeyen kâfir olur. Hıristiyanlar, Kur’an-ı kerimi de, Peygamber efendimizin bildirdiği İslamiyet’i de kabul etmiyor. Hak din yalnız İslamiyet’tir.
Bir âyet-i kerime meali:
İslam’dan başka din arayanın, o dini asla kabul edilmez. [Al-i İmran 85]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
Cennete ancak Müslüman girer. [Buhari]
Bu âyet-i kerime ve hadis-i şerife de, ancak Müslüman olan inanır, hakiki Hıristiyanlar inanmaz.
****
Ama Said Nursi meseleyi kelime oyunları ile nasıl aslından çıkarıyor, kaynağından okuyalım;
“Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak.”
Said Nursi, Mektubat 441, Yirmidokuzuncu mektup, yedinci kısım
Günümüz Türkçesiyle ve özetle diyor ki; "Şu anda da, Hz. İsa’nın Hristiyanlığa dönüşerek bozulmamış gerçek dini esaslarını bilen ve böyle inanan ve bu Hristiyanlıktan uzak gerçek(!) İsevilik inancına(!) sahip olup İnanç esaslarını İslamın esasları ile birleştirmeye çalışan bir fedakar ve kendilerine “Müslüman İseviler” demeye layık topluluk var.(ki yukarıda anlattığımız gibi böyle bir şey yok) İşte insanlığı bütün dinlerden ve Allah inancından uzaklaştırmaya çalışan Deccal ordularına karşı bu Müslüman İseviler(!) insanlığı, Allah’ı inkar yanlışından kurtaracak, Hz. İsa ile beraber bu Müslüman İseviler Deccal ordularını yenecekler…"
Baştan sona uydurma ve tuzak bu sözler.. Bu şekilde yazdığı bilinen tek bir muteber din alimi daha yok bu Ümmette.. İsmini ve eserlerini bildiğimiz binlerce ehl-i sünnet alimlerinden biri bile böyle bir uydurma bilgi sunmamışlar Müslümanlara.
Said Nursi ve TARİHİ GERÇEKLER
İran kan ve vahşet çığlıklarına karışmış iken, Osmanlı Devleti’nin durumu İran’dan da beter bir vaziyetteydi. Fransız Devrimi’nden sonra Osmanlı tebaası altında yaşayan, üç kıtaya yayılmış uluslar bağımsızlık bayrağı açmışlardı.
Rusya ve Avrupa devletlerinin teşvikleriyle Yunanlılar Mora’da isyan ettirilmiş, yine Avrupa devletleri ve Rusya’nın baskısıyla Yunan devleti kurulmuştu.
Bu örneği gören Sırplar, Arnavutlar, Ermeniler, Araplar imparatorluğu parçalamak için yabancı devletlerin teşvikiyle bağımsızlık ayaklanmalarına kalkıştılar. Her taraftan çözülmeye başlayan imparatorluğu ayakta tutmaya çalışan padişah II. Abdülhamit, İslam Birliği doktrinini ortaya koyarakOsmanlı’yı parçalamak isteyen Fransa, İngiltere ve Rusya ile mücadele ediyordu.Bu yolda da gerektiği zaman tarikat şeyhlerine ve mollalara çeşitli tavizlervermek zorunda kalıyordu.
İngilizlerin ve Fransızların kışkırtmalarına karşılık Arap ve Kürtleri İslam Birliği gayesinde birleştirerek, Osmanlı halifesinin devletine ihan etetmelerini önlüyordu. İşte böyle bir dönemde Bitlis’te dünyaya gelen SaidiKürdi, aslında İran’dan göçen Sofi Mirza isimli birinin oğludur. Altı tane kardeşi vardır. Biraz büyüyen küçük Said, yakınlarındaki Tağ Köyü’nde MollaEmin Mehmet Efendi’nin medresesinde Kur’an dersleri almaya başladı. Bu sırada 9 yaşında bulunan Saidi Kürdi psikolojik sorunları bulunan kavgacı ve agresif bir yapıdaydı. Medresedeki arkadaşlarıyla her gün kavga ediyordu.
En sonunda kavga ettiği Mehmet isimli arkadaşından temiz bir dayak yerken,kendisini kurtarmak için orada gözüne ilişen bir balta sapını eline geçirir ve Mehmet’in kafasına vurur. Ardından Mehmet’in yere düşmesinden istifade ile medreseden kaçar. Bir daha da medreseye dönmeye cesaret edemez…
Geçimsiz ve kavgacı olan Saidi Kürdi, Nurs köyünde okuyamamış, Hizan şeyhinin yaylasına giderek, Seyid Nur Mehmed’in tekkesine yazılmışsa da, oradanda geçimsizliği yüzünden kovulur. Bitlis bölgesindeki hiçbir tekke ve medreseyekabul edilmeyen kompleksli Said, 1888 yılında önce Van’ın Bahçesaray ilçesindeki Mir Hasan Veli medresesine gider… Fakat kendince ilmi çok ileri olan Saidi Kürdi kendi cehaletine bakmadan oradaki talebelerin eğitim düzeyini yeterli görmez ve Erzurum’a bağlı Beyazıt kasabasının medresesine gider… Burada Şeyh Ahmet Celali Efendi’nin yanında üç ay kadar tutunabilir.
Asya Yayınlarından çıkan, Saidi Nursi’nin hayatını anlatan kitabın 39. sayfasında bu dönem şöyle yorumlanır:
Herhangi bir kitabı eline alırsa kimseye müracaat etmeden kendi kendine anlardı. 24 saat zarfında Cenı’ııl Cevami, Şerha 1Mevakıf, îbnii 1Hacer gibi anlaşılması en zor kitapların 200 sahifesini kendi kendine anlamakşartıylamütalaa ederdi. O derece kendini ilme vermişti ki, dış dünya ilealakasını bütün bütün kesmişti.
Said’in bu fevkalade muvaffakiyetini; O’nun harika bir zeka ve hafızaya sahip olmasında son derece, çalışkan oluşunda, ilim tahsilinde takip ettiği metodun maksada en kısa yoldan götürme vasfını taşımasında ve onun inayeti ilahiyeye mazhariyetinde aramak gerekiyor.
Buradaki gerçek dışı anlatımlardan da anlaşılacağı üzere Arapça’yı zor sökmüş olan kompleksli Said’in böylesine ağır bir dini kitabın 200 sayfasını 24 saatte ezberlemesi akıldışı görülüyor. Buradaki üç aylık tahsilden sonra alim kesilen yobaz, Bağdat yollarına düşer. Orada da mecnun gibi dolaşıp dönen yarım akıllıd erviş, Siirt’in Tillo kasabasına gider.
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın türbesi olan kasabada güya Kamusıt Okyanus adlı eseri ezberleyip, bitirir…
Bu dönemlerde peygamberi rüyalarında gördüğünü iddia ederek etrafındakilere üzerinde ermiş adam intibaı vermeye çalışır. Bir ara Mardin’e de gelen Saidi Kürdi, ilmi yetersizliğine bakmadan Mardin’deki hoca ve mollalarla ukalaca tartışmalara girerek Mardin halkının tepkisini üzerine çeker.
Halk Said’i tepeleyince Mardin mutasarrıfı olan Nadir Bey, Said’i jandarmalara tutuklattırarak halkın linç etmesinden kurtarır ve şehir dışına sürer.
Bu kovulma olayı Asya Yayınları’nın yayımladığı Saidi Nursikitabının 50. sayfasında şöyle anlatılıyor:
Mardinli bir çok kimselerden bizzat dinlediğimiz bir olay bakınızşöyle cereyan eder:
"Savur’un Ahmedi köyü yakınlarından geçerken, namaz vakti gelir. Molla Said namaz kılmak için kelepçelerin açılmasını ister. Fakat jandarmalar Molla Said’in belki de kaçmak isteyeceğinden korkarak kabul etmezler. Bunun üzerine meşhur Molla Said, demir kelepçelen çözerek yere bırakır ve pınardan abdest alıp jandarmaların hayret dolu bakışları arasında namazını kılar. Namazı müteakip jandarmalar: “Biz şimdiye kadar muhafızınız idik. Bundan sonra sizin hizmetkarınızız.” derler. Fakat Molla Said onların vazifelerini yapmasını ister…"
Van valisi Hasan Paşa’nın güya daveti üzerine Van’a gitmiş… Ayağındaki çarıkla diyar diyar gezen bir mecnunu vali neden davet etsin?
Van’da 1899-1901 İran ihtilaline kadar Babilerle ve İngiliz subaylarıyla ortak çalışmalar yapan Said, bu dönem içerisinde Şeyh Celaleddin Afgani’nin İran’dan kaçıp İstanbul’a gitmesine ve Abdülhamit’in himayesine girmesine kuryelik edecekti… Abdülhamit’in o günkü devlet politikası gereği “Teşkilatı Mahsusa”nın reisi olan Kuşçubaşı Mustafa Bey Erzincan 4. Ordu Komutanı Yahya Nüzhet Paşa ile yakın münasebetlerde bulunuyordu… 1 Mayıs 1896′da Türk Kaçar hanedanının şahı Nasirüddin Şah’a Bahailerin intikamını almak için yapılan suikastte Şeyh Cemalettin Afgani, İngiliz Hükümeti ve Bahaullah ile müştereken çalışıyordu… Saidi Kürdi, Şeyh Cemalettin Afgani’nin tetikçisi olan Kirmani’yi İran Türkiye hududunda karşılayıp İstanbul’a kadar ulaştıracaktı.
İstanbul’da Cemalettin Afgani’den ölüm fetvasını alan tetikçi Kirmani, hem Bahaullah’a hizmet edecek hem de İngilizler’in İran’da meşrutiyet devrimi operasyonunun hazırlayıcılarından olacaktı…
Said’in Bahaullah’ın hizmetine girdiği bu yıllar, Saidi Nursi’yi anlatan bütün kitaplarda kara bir delik gibidir. 1899′dan 1907 yılına kadar bu meczubun kimlerle işbirliği yaptığı veya kimlere hizmet ettiği muammadır. Sanki bilinmez.
Saidi Nursi 1907 yılının Kasım ayında birden ortaya çıkarak Abdülhamit’edilekçe verip Osmanlı devletinin doğuda medrese ve üniversite kurmasını talepeder. Tabii ki, bu olayın görünen yüzüdür. Dönemin İstanbul’u İngiltere ile Almanya’nın her türlü entrika ve istihbarat çalışmalarına sahne olan, karmaşık ilişkilerle çarpışmaların yaşandığı bir başkent görünümündeydi…
Aslında, İngiliz istihbaratının görevlendirdiği Molla Said, Almanya yanlısı İttihat Terakkici grup ve Abdülhamit’e karşı ihtilal hazırlıkları içindeydi…
Yıldız Askeri Mahkemesi’nde yargılanan Saidi Kürdi’nin, mahkeme başkanı Şakir Paşa’ya verdiği tutarsız ifadelerden dolayı Fizan’a sürülmesine karar verilmişken, mahkemenin kararını değiştirmesiyle tımarhaneye kapatılır…
Tımarhaneye kapatılan meczup, sanki Osmanlı Devleti’nin ona gücü yetmiyormuş gibi, sanki Abdülhamit isterse onu idam ettiremeyecekmiş gibi, zehirlendiğini iddia etmeye kalkışır.
Yıllarca İngilizlere hizmet eden ajan provakatör, tımarhaneden çıkar çıkmaz Abdülhamit’in en güçlü muhalifi İttihat ve Terakki Partisi’nin genel merkezi Selanik’e gider. Zaten dönem öyle bir dönemdir ki, masonlar, Alman, İngiliz ve Fransız işbirlikçileri hepsi bir saf olmuş Abdülhamit’i yıkmaya çalışıyorlardı.
İttihat Terakki ile omuz omuza çalışan Selanik masonlarının Üstadı Azam’ı Emanuel Karasso ile görüşen meczup, Abdülhamit’e karşı yapılacak ayaklanmanın, İslamcı kesim üzerindeki örgütlenmesini üstlenir.
Sanki bu günlerde bu olaya yakın dayanışmaları biz de izliyoruz… 28 Şubat kararlarına karşı Kürtçü, Şeriatçı ve Amerikancı, 2. Cumhuriyetçi,masonik dayanışmayı hepimiz ibretle teşhis ediyoruz…
23 Temmuz 1908′de nihayet ortak çabalar sonuçlarını verir ve Abdülhamit tahttan indirilir.
Meşrutiyet ilan edilir. Meşrutiyet’in ilanından üç gün sonra masonların tertiplediği Selanik Hürriyet meydanındaki mitingde hürriyet nutukları atanlardan birisini artık yakından tanıyoruz… Yani Saidi Kürdi’yi… (Bu mitingler sonucunda İngiliz devlet yönetim şekli olan meşrutiyet ilan edilmiştir.)
İran’daki hadiseleri anlattığımız bölümde yaşanan bazı olaylardaki benzerlik görülmüş olmalı… Hükümet sapık Babileri tasfiye etmiş ancak kısa bir süre sonra Babiler İngiliz gizli servisinin desteğiyle ülke çapında İttihat ve Terakki Partisi’nin bir benzeri olan Hürriyet Ocaklarını kurarak bir anda ülke çapında teşkilatlanmışlardı…
Bilindiği üzere Hür insan ifadesi ve insanlara Hürriyet bahşetme felsefesi, Babilerin kullandığı bir propaganda yöntemi idi. Birbirinden habersiz İran veTürk halkı aynı kanlı ellerin entrikaları sonucu meşrutiyet istekleri bahane edilerek tahrik ediliyordu. O dönem İran’da önce Bahai cemaati için kullanılan millet kelimesi dönemin propagandası sonucu Türk halkının diline pelesenk edilecekti…
Mustafa Kemal Atatürk’ün döneminde yeniden özümüze dönerek bir müddet ulus kelimesini kullandıysak da, Nurcuların payandası DP yönetimi sırasında, Nurcu propaganda sayesinde ulus kelimesi halkımıza unutturulmaya çalışıldı. Tekrardan Farsça olan millet kelimesi gündeme getirildi…
1908′de 2. Meşrutiyet ilan edildiği günlerde İran’daki İngiliz ve Bahai ihtilali son merhalesine gelmişti. Şubat 1908′de Tahran’da Kaçar hanedanının reisi Ali Şah’ın otomobili bombalandı. Şah yaralı kurtulurken, arabadaki yardımcıları öldüler. Olayın arkasında Kırım Yahudilerinden aslı Türk olan fakat İngilizlerle işbirliği yapan Şapşal Han çıktı. Neticede 3 Mayıs 1909′da Abdülhamid gibi Türk Kaçar Hanedanı da dayanamayıp meşrutiyeti ilan ediyordu…(O dönem Meşrutiyete yol vermeyen 2. Abdülhamit de bir Ermeni militanın arabasına attığı bombayla yaralanmış olması bir uluslararası teolojik komployuaçığa çıkarmaktadır.)
Buna rağmen İran Bahaileri hiçbir zaman eskisi gibi Bahai olduklarını açığa vurmadılar. Çünkü dindar İran halkının tepkisinden ve hücumundan korkuyorlardı…
Meşrutiyetin ilanından sonra Selanik’ten İstanbul’a dönen Saidi Nursi, kendini peygamber ilan eden Bahaullah’ın oğlu olup ve babasının ölümünden sonra Bahailerin lideri olan Abdülbaha’nm Mısır’daki temsilcisi Şeyh Bahid Efendi ile Abdülbaha’nın talimatlarını Ayasofya Camii’nin çayhanesinde aldıkları Nurcu kitaplarda bile kısmen geçiyor…
İttihat ve Terakki Partisi iktidara gelince bir numaralı İttihatçı kesilen Said, İttihat ve Terakki lehine cemiyette konuşmalar yapıyordu.
Bu arada ademi merkeziyet fikrini ortaya atan Prens Sabahattin ile İttihat Terakkiciler arasında çatışmalar meydana gelmeye başladı. Prens Sebahattin milliyetçilik ve devletçilik esaslarına karşı çeşitli saçma fikirler geliştirerek İttihat ve Terakki’nin milliyetçi fikirlerine karşı molla ve şeyhleri yanına çekmeye çalışıyordu. (Süleyman Demirel’in 1997 yılında Prens Sebahattin’in ademi merkeziyet fikirlerini evrensel bir ideoloji sunar gibi röportajlarında takdim etmesi sanırım tesadüf olarak kabul edilemez.) En önemlisi o dönem Osmanlı İmparartorluğu’nda 20 bine yakın tekke ve zaviye varlığıydı. Bu arada Osmanlı Devleti aynı anda 45 cephede birden savaşmak durumundaydı.
Kendisi ilmiye sınıfı olarak adlandırılan yüzbinlerce medrese talebesi savaştan kaçıyor, askere gitmiyordu. Ordu’nun asker ihtiyacını karşılamak için HarbiyeNezareti kötüye kullanıldığı gerekçesiyle ilmiye sınıfının askerlikten muaf tutulma imtiyazını kaldırdı. Yeni çıkan kanuna göre medrese talebeleri imtihana tabi tutulacak, içlerinde gerçekten din alimi olanlar imtihanı geçecek, askere gitmeyecekler, imtihanı veremeyenler ise derhal askere alınacaktı.
İngiliz Devleti Meşrutiyet’in ilanından sonra Almanya’ya yakınlık duyan İttihatçıların yönetimi ele geçirmesinden son derece rahatsızdı. İttihat veTerakki yönetimini devirmek için ajanlarını harekete geçirmiş, yeni provakasyon çalışmaları yaptırıyordu. Tabi İngilizlerin Lawrence kadar kıdemli ajanı olan Saidi Kürdi yine başroldeydi.
Harbiye Nezareti’nin medrese talebelerini askere alma kararından sonra 27 Şubat 1907 Cumartesi günü meczup Said, talebeleri ayaklandırarak halkı Beyazıt meydanına döktü. Arkasından Derviş Vahdeti isimli diğer bir fikirdaşıyla 5 Nisan 1909 tarihinde İttihadı Muhammediye Cemiyeti’ni kuruyordu.
Daha bir sene evvel İttihatçılara yaltaklanan İngiliz ajanı Said, bakınız artık ne diyordu:
"Meşrutiyeti, meşrutiyet unvanı ile telakki ve telkin ediniz. Daha yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareki garazlarına siper etmekle lekelemesin. Hürriyeti, Şeriatın adabı ile kayıd altına alınız. Zira cahil insanlar ve halk, kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa sefih ve itaatsiz olur, Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Ta ki namaz sahih olsun."
Yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat dediği İttihat ve Terakki Partisi’dir.Daha düne kadar yaltaklandığı zihniyete, İngilizlerin talimatıyla bir anda cephe alıyordu…
Abdülhamit Osmanlı’yı ayakta tutabilmek için Saidi Kürdi gibi mollalardan bir dönem istifade etse de, kullandığı meczupların yabancı ülkelerle işbirliği yaparak, İstanbul’da karışıklık çıkartmalarına müsaade edemezdi… Bunun sonucunda da önce Saidi Kürdi’yi bir müddet hafiyelerine izletecek sonra da tutuklattırıp Toptaşı Cezaevi’ne attıracaktı
Kaynak:http://serkanipard.blogcu.com/said-nursi-ve-tarihi-gercekler/9468837
Said Nursi ve TARİHİ GERÇEKLER 2

Said-i Nursi 1907 yılında İstanbul'a gelerek Abdülhamit Han'a hitaben bir dilekçe yazar ve saraya verir. Dilekçede kullandığı ad "molla Said-i Meşhur"dur.
Dilekçenin içeriğinde kürdistan(!) da eğitimin türkçe yapıldığını, kendisinin buna karşı olduğunu ve kürdistanda(!) kürtçe eğitim yapılması için üç okul açılmasını talep etmektedir. Bu dilekçeden sonra Said-i Nursi (namı diger Said-i Kürdi) Abdulhamit han tarafından mişahade için toptaşı Akıl hastanesine gönderilmiş ve bir süre orada tutulmuştur. Yani Abdulhamit Han tarafından tımarhaneye gönderilmiştir.
Ve bu olayı daha sonra yazılarında kendisi şöyle açıklamıştır:
"Nasılki zaman-ı istibdatta tımarhaneye düştüm, divanelerin hükmüne konuldum, eğer müdahaneye, kelbi tabassusa, şahsi menfaat için umumi menfaatı feda alan aklın icabı ise, ben divaneligi kabul ettim.Şahit olunuzki böyle akıldan istifa ediyorum. Ey Kürtler tımarhaneyi bunun için kabul ettim. Kürtlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahiyi, maaşını, ihsan-i şahaneyi kabul etmedim."
Yani Said kürtçülük için artık her şeyi göze aldığını ve kürtlüğü ayakta tutmak için tımarhaneyi bile kabul ettiğini söylemektedir.
Yine Said- Nursi 31 mart vakasında başrol oynar ve Volkan gazetesinde kışkırtıcı yazılar yazar.
Mütareke ve Türk Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul'da kürt ileri gelenlerinin(!) serv in uygulanması için oluşturdugu " Kürt teali cemiyeti" vardır, bu cemiyetin üç nolu kurucu üyesi olarak karşımıza çıkar Said-i Nursi(namı diger Said-i Kürdi ve bir diger namı Bediuzaman) ve bu cemiyetin kurucu üyelerinin( ki 61 kişidirler) 1920 koçgiri, 1925 Şeyh Said( Bu Said başka Said'dir karışmasın),1938 Tunceli kürt kalkışmalarında önderlikleri vardır. Ayaklanmaların tarihlerine dikkat edilecek olursa kurtuluş savaşı, Hatay ve Musul -Kerkük meselesi gibi Türk Milletinin en kiritik dönemlerinde yurt içinde kalkışma yaparak arkadan vurmuşlardır.
Yine Said-i Kürdinin Şark ve Kürdistan(!), Kürt Teavün ve terakki gazetesi gibi gazetelerde kürtlerle ilgili bir hayli yazıları yayınlanmıştır.
Ama daha sonra arkasından gidenler tarafından onu Türk milletine kabul ettirmek için yazdıkları bile değiştirilir. Türk harfleriyle basılan kitaplarında "kürdistan" gibi kelimelere rastlanmaz.
Örnegin Said-i Kürdinin "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi yahut Divan-i Harb-i Örf-i ve Said-i Kürd-i" adlı kitabının "Hatime" bölümü türkçe harflerle basımı sırasında yandaşlarınca değiştirilmiştir.
" Hatime'nin" esas metni şöyledir: " Ey Asuriler ve Keyanilerin cihangirlik zamanında piştar kahraman askerleri olan arslan kürtler, beş yüz senedir yattıgınız yeter . Artık uyanınız sabahtır.............................. Hemde milliyet denilen mazi derelerinde ve hal sahralarından ve istikbal daglarında haymenişin olan Rüstem-i Zal Selahaddin-i Eyyubi gibi kürt dahi kahramanlarıyla bir çadırda oturan aile gibi.............................."
Ama Türk harfleriyle basılan basımda Türk milletinin duygularını okşayacak bir şekilde" Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfadı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim............................ Selahaddin Eyyübi ve Celaleddin-i Harzemşah ve Sultan Selim ve Barboros Hayreddin ve Rüstem-i Zal gibi ecdatlarımız..............." haline getirilmiştir.
1926 yılından sonra Said-i Kürdi adını kullanmayıp said-i Nursi adını kullanır. Bu ad değişikliği ile ilgili Türkçü Nihal Adsız şu tespiti yapar:" Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabi devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra 180 derece çarkla said-i Kürdi olan adını Said-i Nursi yaparak ve nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örnegi olan karalamalar düzerek bir din mürşidi gibi ortaya çıkmayı başarıyor." (Adsız, makaleler 111- makale adı" nurculuk denen sayıklama)
Cuma Namazı Kılmayan Müceddidimiz(!)
Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
Cum'a/9
İstedim ki bir adama emredeyim. Cemaate namaz kıldırsın, ben de gidip cumaya gelmeyenlerin evlerini başlarına yıkayım.
Müslim
Cuma namazı her müslümana hak ve vacibdir.
Ebu Dâvud
Birtakım kimseler Cuma namazını terketmekten ya vazgeçerler yahut da Allah onların kalplerini mühürler, sonra da onlar gafillerden olurlar.
Müslim
***
Said Nursinin çeşit çeşit Cuma Namazı Kılmama bahaneleri;
(...) Bana itiraz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zahiri bazı hatalarımı bahane edip ve yanlış olarak Risale-i Nuru benim malım zannedip Risale-i Nurun nurlarına perde çekmek, intişarına rekabet etmek için derler: "Said Cum'a cemaatine gelmiyor, sakal bırakmıyor" gibi tenkidleri var.
Elcevap: Ben, çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki mes'elede büyük mâzeretlerim var.
Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfiî Mezhebinde Cum'anın bir şartı; kırk adam imam arkasında Fâtiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana cum'a farz değil. Ben, mezheb-i Âzamîyi takliden, bâzan sünnet olarak kılıyordum. (...)[1]
Sâniyen: (...) herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fâtihanın yarısını okumadan, imam rükûa gidiyor. Bizde Fâtiha okumak farzdır.[2]
(...) Hem camiye, cumaya gitmeye beni men'eden merdumgirizlik [3] hastalığı (...)[4]
(...) hem yirmibeş senedir ben münzevi yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum (...)[5]
***
Said Nursi;“Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfiî Mezhebinde Cum'anın bir şartı; kırk adam imam arkasında Fâtiha okumaktır.”
Nurcuların Savunması;
"Şafii mezhebine göre, cumanın sahih olmasının şartlarından biri de, mükellef, hür, erkek, mukim (sürekli cumanın kılındığı yerde oturan) -imam dahil- kırk kişiden meydana gelen -hutbenin başından namazın bitimine kadar orada bulunan- bir cemaatin olmasıdır. Şayet hutbe esnasında bazıları dışarı çıksa ve bundan ötürü kırk sayısı eksik olsa, o adamlar geri geldiği zaman hutbenin o kısmının yeniden okunması gerekir. (bk. İmam Nevevî, el-Minhac/es-Sirascu’l-Vehhac, s. 86)"
Cevap;
Said Nursinin her Cuma Namazı kırk kişiyi bulamaması mantıklı bir iddia değildir, bahanelerinin çokluğundan da anlaşıldığı gibi bunun için çaba göstermediğide meydandadır.
***
Cuma Namazında İmama Uyan 40 kişinin Fatiha Okuma Meselesi
Said Nursi;
“Evvelâ: Ben Şâfiîyim. Şâfiî Mezhebinde Cum'anın bir şartı; kırk adam imam arkasında Fâtiha okumaktır.”
Nurcuların Savunması;
"-Şafii mezhebine göre, bütün namazlarda imamın arakasındaki cemaatin bütün fertlerinin de Fatihayı okuması farzdır. En sahih olan görüş budur ve alimlerin büyük çoğunlu bu görüşü benimsemiştir.(bk. Nevevî, el-Mecmu, 3/365).
Kırk kişilik cemaatte bir tek kişi ümmî ise / Fatihayı okuyacak durumda değilse, Cuma namazı sahih olmaz.( bk. a.g.y)"
Cevap; (Lütfen resimleri inceleyiniz)
 |
| Resimleri büyültmek için üzerlerine tıklayınız |
Resimdeki kitap Şafi mezhebine mensup Müslüman kardeşlerimizin yararlandığı en tanınmış kitaplardan biri olan “Büyük Şafi Fıkhı” dır, Şafi mezhebinde imama uyanın Fatiha'yı okuma zorunluluğu vardır fakat Cuma namazında bu kırk kişilik cemaatın içinde Fatiha'yı bilmeyenler yada yetiştiremeyecek durumda olanların bulunması yukarıdaki resimlerdede gördüğünüz gibi Cuma namazının farz olmasına sahih olmasına engel değildir, Fatiha bilmeyen ve yetiştiremeyecek durumda olanların durumu aşağıda açıklanacaktır, Fatiha’yı bilmiyor diye ümmi Müslümanları Cuma namazından mahrum etmek çok büyük bir vebaldir!
Gördüğünüz gibi ümmiliğin yada Fatiha okumaktan aciz olmanın Cuma namazını kılmamak için bir mazeret olamayacağı açıkça anlaşılmaktadır.
Şafi bir imam Cuma namazını eda edecek kırk tane şafi müslümanı bulamadığı takdirde , şafi hanefi bir imama uyarak rahatlıkla Cuma namazının farzını eda edebilir, hal böyle iken;
- Said Nursiye bağlı yüzlerce müslümanın hepsi şafi mezhebine'mi mensuptu?
- Cemaatinde bir tane hanefi mezhebinde namaz kıldıracak adam yokmuydu?
Farklı Mezhepler Bulunması Durumunda İmama Uyma konusu;
Bu hususta en efdal olan, herkesin kendi mezhebine mensup imamın arkasında namaz kılmasıdır.Fakat Şâfiî bir kimsenin Hanefî olan imama, Hanefî bir kimsenin de Şâfiî olan imama uyması caizdir. Bu meselede mühim olan husus, imam olan zatın, namazın şart ve rükünlerine riayet etmesidir.Çünkü değişik mezhepten de olsa, namazı cemaatle kılmak tek başına kılmaktan daha faziletlidir.Sahabîler ve Tâbiinden pek çokları müçtehid derecesinde büyük âlimlerdi Farklı ictihadlara sahip olmakla beraber birbirlerinin arkasında namaz kılmışlardırBu hususta ciddî bir farklılık olmamıştır
İbni Âbidin, 1/378-79
***
Said Nursi; Sâniyen (...) herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fâtihanın yarısını okumadan, imam rükûa gidiyor. Bizde Fâtiha okumak farzdır.[2]
Müceddid ve zamanın harikası ilan edilen, kalbine gelen ilhamlarla iradesi dışı kitap yazdığını söyleyen, onlarca kitabı bir gecede ezberlediğini söyleyen, Kuran'da ve bazı kitaplarda kendisinin ve risalei nurun müjdelendiğini iddia eden said nursinin, cemaat namazında imam Suphaneke-Fatiha ardından zammı süre okumasına kadar bir Fatiha süresini "yetiştiremiyorum" diye bahane edip Cuma namazı kılmaması çok büyük çelişkileri gözler önüne sermektedir.
***
Said Nursi;
(...) Hem camiye, cumaya gitmeye beni men'eden merdumgirizlik[3] hastalığı (...)[4]
(...) hem yirmibeş senedir ben münzevi yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum (...)[5]
Nurcuların Savunması;
"Şafii mezhebine göre hastalık, camiye, cumaya gitmemek için başlıca bir mazerettir. (el-Minhac/Es-Siracu’l-Vahhac, 83-84)"
Cevap;
 |
Büyültmek için üzerine tıklayınız
|
Kazası olmayan Cuma namazının hikmetini anlayamayan ve bu namazın sevabından mahrum olan Said Nursi Allahın emri olan bu cemaatle kılınan namaza gitmemesinin sebebi olarak "merdumgirizlik" (kalabalıktan sıkılma) gibi nefsani bir sıkıntıyı yada şeytani bir vesveseyi bahane etmektedir, oysa dört mezhepte de akıllı ve buluğa ermişin Cuma namazına engel olan hastalık; abdestin ve namazın sıhhatine engelleyen mesela büyük ve küçük abdest tutamama, kör ve ayakları kesik olması gibi bedeni hastalıklar için geçerlidir, Said Nursi kötü bir çığır aşarak her kalabalıktan sıkılan Müslümanın Namaza gitmemesinin bir vebali olmayacağına dair bir kanı oluşturmaktadır. Nurcu'larında Said Nursi'nin icadı olan kalabalıklardan sıkılma ruhsatını(!) kullanıp kullanmadıkları akla gelmektedir.
Said Nursi; "Bu zaman ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır.”(6)
“Zaman cemaat zamanıdır” diyen Evliya diye vasıflandırılan Said Nursi’nin Rahmete kavuşmaya vesile olan cemaatla kılınan namazlara kalabalıktan sıkılıyorum diye gitmemesi davasındaki büyük çelişkiyi ortaya çıkarmaktadır. Peygamber Efendimiz Ehli Sünnet itikadına bağlı olan Müslümanları bir araya getiren cemaat namazlarının önemi hakkında şöyle buyurmaktadır;
Cemaat Namazı ile ilgili Hadisler;
İnsanlar ezan okumanın ve namazda birinci safta bulunmanın ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, sonra bunları yapabilmek için kur'a çekmek zorunda kalsalardı kur'a çekerlerdi. Şayet camide cemaate erken yetişmenin ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, birbirleriyle yarışa girerlerdi. Eğer yatsı namazı ile sabah namazındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek ve sürünerek de olsa bu iki namaza gelirlerdi.
[Buhari, Müslim,Tirmizi]
Şüphesiz namazdan en çok sevap kazanacak insanlar, uzak mesafelerden camiye yürüyerek gelenlerdir. Namazı imamla birlikte kılmak için bekleyen kimsenin sevabı, namazı tek başına kılıp sonra uyuyan kimseden daha büyüktür. [Buhari, Müslim, Ebû Dâvûd, İbni Mâce]
Beş vakit namazı cemaatle kılan, Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer. [Taberani]
Bir kimse, kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişirse, kendisine iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı. [Ebuşşeyh]
İlk tekbire yetişecek şekilde, kırk gün cemaatle kılana Cennet vacip olur. [Ebu Ya’la]
Cemaatle namaz kılmak için bekleyen, hep namazda gibi sevap kazanır. [Buhari]
Evi mescide uzak olanın [her adımına sevap verileceği için] sevabı daha fazladır. [Buhari]
Peygamberin sünnetini [önem vermeyip] terk eden kâfir olur. [Ebu Davud]
Cemaatin bir kısmı dua eder, ötekiler de âmin derse, o dua kabul olur. [Hakim]
İmam, namazı tamamlayıp cemaate yüzünü döndürünceye kadar onunla bulunan, gece ibadet etmiş gibi sevaba kavuşurlar. [Tirmizi]
Namazlarını cemaatle kılanları Allahü teâlâ sever. [Taberani]
En kıymetli yer mescitlerdir. Cami ehlinin en efdali, ilk girip son çıkandır. Cemaate ilk gelen ilk müslüman olan gibi kıymetlidir. [İ. Râfi’i]
"...kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum... " diyerek küçük bir Cami cemaat'ından uzak duran Said, acaba binlerce kişilik Mesicidi Haram ve Mescidi Nebevi gibi devasa kutsal Cami'lerde huzur bulabilecekmiydi?
***
Said Nursi'nin Cuma Namazı kılmayışının sebebi olarak Türkiyenin Darul Harp olması iddia edilirse ;
Nurcular Türkiyenin Darul İslam olduğunu kabul edip Cuma namazının Türkiyede farz olduğunu söylemektedirler;
"Türkiye`nin "dâr-ı harp" mi, "dâr-ı Islam"mı olduğu konusunu ilgili madde de açıkladık. Türkiye İslam devletidir ve Cuma namazı kılmak şartlarını taşıyna her müslümana farzdır" (Nur Cemaatine ait bir siteden alıntıdır)
(Not:Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. Bu şartlara gelince;
1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir.
Kâfir ülkede, Müslümanların seçeceği imamın, Cuma kıldırması makbuldür./Redd-ül Muhtar)
| ESK
-----------
Dipnot:
[1] Emirdağ Lâhikası I, 45, Yirmiyedinci Mektuptan
[2] Emirdağ Lâhikası I, 45, Yirmiyedinci Mektuptan
[3]Merdumgiriz: İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen
[4] Emirdağ Lâhikası I, 280, Yirmiyedinci Mektuptan
[5] Emirdağ Lâhikası I, 45, Yirmiyedinci Mektuptan
(6) Kastamonu Lâhikası, Ankara,1958, s. 132.
Said Nursinin Hurafe İnançlarından; Hz Aliye Vahiy İnmesi
Sikke-i T. Gaybî, 18.Lem’a;
“Hazreti Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzuru Nebevide getirip Hz.Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsmi Âzam, Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş.
Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâim’üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum" diyerek bu Ismi Âzamdan bahis ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki:"Evveli dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur."
Açıklama:
En’am 144.ayeti göz ardı edipte bu iddiayı kabul eden kişi; Hz.Ali’nin yeni bir peygamber hatta bütün gaybı bilen bir insan olduğunu kabul etmiş olur. Böyle bir inanç Kur’ana göre küfürdür."
Sekine; huzur, sekinet, ferahlık, kalp rahatlığı, mutmain olma, yatışma, kalbi tatmin ve teskin edici husus, sebat anlamlarını taşımaktadır.(Mu’cemü’l-Müfehres, 247)
Allah Tealâ, "sekine"yi sahife olarak değil, hicret sırasında Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) Sevr mağarasına sığındıklarında Hz. Ebu Bekir’in kalbine indirmiştir:
"Eğer siz, ona yardım etmezseniz, (bilin ki) kâfirler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, bizzat Allah ona yardım etmişti. O ikisi mağarada iken arkadaşına 'Tasalanıp üzülme! Allah, bizimle beraberdir.' demişti. Allah da, onu üzerine sekinetini indirdi; onu, görmediğiniz ordularla destekledi ve kâfirlerin sözünü ise alçalttı. Zira yüce olan, ancak Allah’ın sözüdür. Allah, aziz ve hakimdir."Tevbe, 9/40
Cenab-ı Hak, "Allah, onun üzerine sekinetini indirdi" buyurmuştur. Bu ifadedeki "aleyhi (onun üzerine)" zamiri, Hz. Ebu Bekir’e racidir.(1)
Allah Tealâ, Kur'an’da Hz. Ebu Bekir’in kalbine "sekinetini indirdiğini" beyan edince, Şiîler buna mukabele olmak üzere; Cebrail (a.s.)’in, "Sekine" sahifesini Hz. Ali (r.a.)’ye indirdiği yalanını uydurmuşlardır.
Dipnot:
1 Bak. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 4/2547; Suyûtî, İtkān, 1/523. Fahreddin Razî, bu zamirin Hz. Peygamber’e raci olduğu görüşünün batıl olduğunu etraflıca izah eder. (Râzî, Tefsîr-i Kebîr, 11/530-532.)
Üstad'dan Kelime Oyunları
 |
| Büyültmek için tıklayınız |
Said Nursi: “Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhir zamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir…”
----Kastamonu Lahikası Mektup no: 75, s. 1615 (e-risale Mektup 76)----
*****
Fetret Devri Lügatta; İki peygamber arasında peygambersiz geçen süre anlamına gelmektedir.
Ehli Sünnet Alimleri ise -Fetret Devri- muhatabı olan kişilerin, insanlıktan kopmuş kendilerine Din adına hiç bişey ulaşmamış durumları müşkil putperestleri kastetmişlerdir, yani kendilerine Hak din ulaştıktan sonra bu dini bozup tahrif eden Yahudi ve Hıristiyanlar için değil(bu konuda İmam Rabbani Hz’lerinin 259. mektubuna bakabilirsiniz).
Bazıları İmam Hasan Eşarinin; “Peygamber gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz”sözlerini buna delil olarak göstermektedir, bu sözden kendilerine Peygamber gönderilen ehli kitabın Fetret devri muhatabı olduğunu nasıl anlamışlar anlamak mümkün değil!
Peygamber Efendimizden önceki zaman dilimi bir yana Said Nursi kendi zamanına Fetret devri diyerek İslam tarihinde görülmedik bir tuzağa imza atmıştır. Fetret devrini Said Nursi gibi algılayan bir tane bile muteber Ehli Sünnet Alimi yoktur. Asrı Saadet ve sonraki devirlerde özellikle de Osmanlılar zamanında cihad ve çeşitli yolculuklar ile İslamı bütün Dünya tanımıştır, duymuştur.
Kısacası Peygamber Efendimiz’den sonra Fetret devri söz konusu değildir, ahir zamanda Hz. İsa yeryüzüne indiğinde İncil’deki şeriat değil şimdiki İslam şeriatı üzerine amel edecektir, ahir zamanda İslamiyet ile de omuz omuza gelecek bir taife falan yoktur, Müslümanlar tek ümmettir. Said Nursi’nin bu iddialarının hiçbir mesnedi yoktur.
“O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir.”
[5-6 yaşın altındaki çocukların akıl melekesi çok zayıf olduğu için kafir ile müşriklerin bebek ve çocuklarının Cennete yada Cehenneme gitme ihtilafı mevcuttur, şimdi bunları değil de 5-6 yaş ile 15 yaş arası kafir çocuklarınından bahsedeceğiz, biri çıkıpta "hayır, 1 yaşındaki çocukla 15 yaşındaki çocuk aynı akla aynı inanca sahiptir" demesi onun ancak akıl seviyesinin ne durumda olduğunu gösterir!
“Akıl bir nurdur. Bu nur ile, hakikate varmanın yolu, din ve dünya meseleleri aydınlığa kavuşur… Îmâm nazarında akıl, dinin temeli, yaratılış hikmetinin aslıdır. İslâm Dini, akl-ı selimin neticesinden başka bir şey değildir.”Akaidi Nesefi]
Ehli Sünnet Alimleri mükellef olmayan çocuk kelimei şehadet getirdikten sonra İmanı Zahirinde kimiside Batınında, kimiside hem Zahirinde hem Batınında buyurmuştur(Camiül Mütunda yazılıdır). Said Nursi 15 yaşından küçük kafir çocuklarını kelime oyunlarıyla Müslüman çocuklarla aynı kefeye koymayı becermiştir. Halbuki Kelimei Şehadet getiren çocuk Müslüman, teslise inanan, istavroz çıkaran çocuk'ta kafir'dir bu farkı görmekte zorlananların akıl sağlığından şüphe etmek lazım. Hem nasıl Müslüman çocuk ile kafir çocuk bir tutulabilirki Peygamber efendimiz zamanında onbeş yaşından küçük iken iman eden sahabeler vardı.(Hz Ali on yaşında iman etti)
Peygamber Efendimiz bazı hadisi şeriflerinde kafir ve müşrik çocuklarının akil baliğ olmadan ölürse Cennete gideceğine, bazı hadislerinde ise akil baliğ olmadan ölseler dahi Cehenneme gideceğini söylemiştir.
Bu konuda farklı Hadisler olduğu için aklı başında olmayan, ne dediğini anlayıp idrak edemeyecek çocuklar için Alimler farklı fetvalar vermiştir, Said Nursi bu konudaki farklı hadisleri ve Alimlerin görüşlerini hiç hesaba almadan her zamanki gibi kalbine gelen ilhamlara göre gelişi güzel fetvayı basmıştır. Gerçi Said Nursinin fetva verecek selahiyeti ve icazeti yoktur buda ayrı bir tenakuzdur.
“Çocuğun mükellef olması ayrı bişeydir Müslüman olması ayrı bişeydir” denilmiştir, yani onbeş yaşından küçük Müslüman çocuklara “iman’sız” denilemeyeceği gibi, onbeş yaşından küçük kafir çocuklarada “iman ehli” denemez.
Her insan İslam fıtratı üzere doğar ama çocuğun onbeş yaşına gelmesi beklenmeden konuşmaya başlayınca İslam telkin edilir, aksi takdirde bundan ebeveyn mesuldür. Zaten İslam fıtratı üzere doğan çocuk ileri yıllarda Kelimei şehadet getirerek İcmali iman sahibi bir Müslüman olur, daha sonraki zamanlarda İslamın ve İmanın şartlarını öğrenerek Tafsili iman sahibi bir Müslüman olur, daha sonraki yıllarda buluğ çağına ererek mükellef olur.
(Buraya kadar bahsettiğimiz akil baliğ olmayan kafir çocukları içindi)
“On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır..."
Bu Din “belki” lere kalmamıştır, bu konu açık ve nettir.
Said Nursi 15 yaşından küçük kafirleri Şehit olarak Cennete yolladıktan sonra sıra 15 yaşından büyüklere geldi!
“15 den küçüklerin Cennete gitme Şehit olma bahanesi olurda, 15 yaşından sonrakilerin suçu ne ki Cennete gitmesin!” mantığıyla hareketen onlara da bir kılıf bulunmuştur buda; kâfirin masumluğu ve mazlumluğu imiş! Said Nursi’nin kâfire verdiği bu masumluk sıfatı insanların uydurduğu hukuka göre ise bu Cennete girmenin insan elinden çıkma kanunlara göre olduğunu savunmaktır bu ise İslamda küfürdür, yok eğer kâfire verdiği bu masumluk sıfatının şeriatta olduğunu iddia ederek söylüyorsa böyle bir şeyde yoktur, Allahın; kâfir,ebedi cehennemlik, sapıtmış diye hitap ettiği hıristiyanlara masumluk libası giydirmek kimin haddine!
Cennete girmek; İslamın ve İmanın şartlarını kalb ile tasdik dil ile ikrar eden ve ehli sünnet vel cemaat âlimlerinin bildirdiği gibi inanan Müslümanlara mahsustur, kafirlerin çektiği hiçbir sıkıntı, hiçbir zülüm onların Cennet gitmesine vesile olmaz, küfür en büyük suçtur bu kafirlere masum denmez.
Ehli Kitabın Kurtuluş için Dinlerini terk etmelerine gerek yokmu?
Said Nursi;
“Kur'ân-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:
Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor...”
(İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Suresi, Ayet: 3 / (ebook olarak: İşârâtü’l-İ'câz - Bakara Suresi, Ayet: 3 – s 1173) / Risalei Nur
Teşvik; İsteklendirme, özendirme
Ünsiyet; Ahbaplık, arkadaşlık.
Sühulet; Naziklik
Meşakkat; Güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet.
Esasat-ı diniye; Dinin kökleri, temeli
Bina; Yapı
İkmal; Eksik bir şeyi tamamlama, daha iyi duruma getirme, bütünleme
***
Said Nursi’nin sözlerinin günümüz Türkçesi;
“Ey Yahudi ve Hıristiyan’lar İslama girmek iman etmek sizlere zor gelmesin, çünkü İslam şeriatı sizlere Yahudi’lik ve Hıristiyan’lık dinini bırakmanızı emretmiyor, sadece dininize fazladan birkaç inanç eklemeniz lazım diyor…”
Said Nursi’nin kendi kafasına göre hiçbir delil göstermeden İslam akaidi konusunda verdiği bu şazz fetvasından dönmemiştir. Onların kurtuluşu için yeterli bir yol gibi gösterilen eski dinlerini terk etmeden inanmak yine kâfirliktir, maalesef bu görüşe inanan bir Müslüman’ında imanı tehlikeye girmiştir, neden denirse çünkü böyle bir inanç Allah’ın ehli kitaba; “kâfir, düşman, ebedi Cehennemlik” dediği halde bunun aksini iddia etmektir. Eğer denirse ki “Said Nursi bu sözlerle onların kurtuluşunu kast etmiyor” diye ona denir ki “eski dininizi terk etmeden İslama girin” daveti ne içindir? Sözleri çarpıtmanın ne gereği var , İslam aleminde böyle şeyler söyleyen bir tane muteber Alim yoktur, helede Hıristiyanlık/Yahudilik üzerine İslam inancı bina etmek tam bir felakettir. “Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır” Ali İmran 19 .“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar…” Bakara 137. “Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki bu ümmetten hiç bir kimsenin Yahudi veya Hıristiyan olduğunu duymak istemiyorum. Eğer böyle bir kişi Bana inanmadan önce ölürse o ancak cehennemliktir”. Müslim
Said Nursi’nin İslam adına konuşup ileri sürdüğü bu iddiayı bir de ehlisünnet Âlim’lerinin kaynaklarında ehli kitabın kurtuluşa ermesi için eski dinlerini bırakmaları gerekmi gerek değilmi inceleyelim;
* Dürer’de zikredildiğine göre bugünki Yahudi ve Hıristiyanlar “La ilahe illallah Muhammedünrasulullah” deseler dahi Müslüman sayılmazlar. Onlara gerçekten kabul ediyor musunuz diye sorulduğunda, “sizin Peygamberiniz olarak kabul ediyoruz” derler. Bunların imanının kabul edilmesi için mensup oldukları dinden ayrılıp uzaklaşması gerekir. Şayet bir Hıristiyan “La ilahe illallah” kısmını söyler ve kendi dininden uzaklaştığını söylerse Müslümanlığı ile hüküm edilmez “ben Müslüman’ım” desede Müslüman sayılmaz. İslamın lügat manası teslimiyet demektir ki bu söz Müslüman olmasını gerektirmez. Ancak “ben sizin gibi Müslüman’ım” derse Müslüman’dır
Ehli Sünnet İtikadı/s.91-92
Görüldüğü gibi her şey apaçıktır, Şeriat meydandadır her kim ne olursa olsun kimsenin bunu değiştirme yetkisi yoktur.
Bir Müslüman’ın, ehli kitabın dininin hak, onlarında cennete gideceğine, şehit olabileceğine, dinlerini terk etmelerine gerek olmadığına inanması kişinin kendi itikadını bozması bunun yanında kendini tasdik edenlerin de itikadını bozmasından ve dahası ehli kitabın imana gelmesine vesile olacağı yerde aksine ehli kitabın küfrüne razı ve onların bu küfrüne katkı da bulunmasından başka nedir?
ESK
Said Nursi'nin Hayali İcazeti
Yaz olması dolayısıyla, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylâsına gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile birgün dövüşmüş. Tâgî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said'e,
"Niçin kardeşinin emrinden çıkıyorsun?" diye işe karışmış. Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyla, hocasına şu yolda cevap verir:
"Efendim, şu tekkede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur" diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin'e gelir. 1
Ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı dahilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat fazla duramadı. Hâle-i fıtriyeleri icabı, daima izzetini koruması ve hattâ âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’da ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra Pirmis Karyesine, sonra Hîzan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme
tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu. 2
(...) Oradan kalkarak meşayih-i âzam mevkii bulunan Gaydâ kasabasına gelir. Orada dahi arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek, Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe başından yaralı düşünce, medrese hayatını terkle pederleri nezdine gelir. Ve pederlerine:
"Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım." der. Ve o kış ilkbahara kadar evde kalır. 3
Birkaç gün sonra Vastan kasabasına gittiyse de, orada tebdil-i hava için ancak bir ay kadar kaldı. Bilâhare, Molla Mehmed isminde bir zatın refakatinde Erzurum vilâyetine tâbi Bayezid'e hareket etti. Hakikî tahsiline işte bu tarihte başlar. Bu zamana kadar hep "Sarf" ve "Nahiv" mebâdileriyle meşgul olmuştu ve "İzhar"a kadar okumuştu. Bayezid'de Şeyh Muhammed Celâlî Hazretlerinin nezdinde yaptığı bu hakikî ve ciddî tahsili, üç ay kadar devam etmiştir. Fakat pek gariptir; zira Şarkî Anadolu usul-ü tedrisiyle, Molla Câmiden nihayete kadar ikmal-i nüsah etti. Buna da her kitaptan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebakisini terk eyledi. Hocası Şeyh Mehmed Celâlî Hazretleri niçin böyle yaptığını sual edince, Molla Said cevaben;
"Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım. Yani bu kitapların neden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab'ıma muvafık olanlara çalışırım" demiştir. 4
“Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde(...)” 5
“(...) Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş”6
“Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.” 7
“(...) alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.” 8
“Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur'an-ı Kerîm’den başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüzotuzu Türkçe, onbeşi Arapça olan eserlerini te'lif ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esasen kütüphanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zat (...)” 9
Yukarıdaki satırlarda Said nursinin sadece 3 aylık bir eğitim hayatının olduğu, Hocalarına ve diğer talebelere karşı saygısızlığını, onbeş senede okunacak kitapları üç ayda ezberlemek gibi akıl dışı söylemleri en önemliside kesinlikle bir icazeti olmadığı yani medrese bitirmediği anlaşılmaktadır, peki Said Nursi bu açığını nasıl kapatacaktır, medrese eğitimi almamış icazetsiz birinin Müslümanlara İmamlık Hocalık yada Şeyh’lik yapamayacağını biliyordu, onunda çaresini bulmuştur zaten kalbine gelen ilhamlara, sunuhata, zuhurata göre kitap yazıp hareket ettiği için İcazet olayınıda maneviyata dayandıracaktır böylece şakirdlerinin gözünü boyayacaktır.
Mevlana Halid Haretleri’nin (k.s) Halifesinin torunu Asiye hanım Mevlana Halid Hz’lerinin cübbesini emanet kalması için Muhammed Feyzi'nin aracılığıyla Said Nursi’ye gönderir , Said Nursi’ nin eline çok büyük bir fırsat geçmiştir bu Cübbe’yi manevi bir icazet alma merasimine çevirir, aşağıdaki sözlerinde bunu açıkça görebilirsiniz;
“İkincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...
Saniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azimeden dört beş zâtın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarıkla, pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakka yüz binler şükrediyorum.” 10
(Kendini ulu bir makamda gören Said Nursi o zamanın bütün Alimlerinin kendisinden düşük yada rakip olduğunu için icazet alamadığını beyan etmektedir ve kitaplarının bir çok yerinde de kendini ve risalei nuru öven cümleler yer almaktadır, Kur-an’ı Kerimi hayatı boyunca okuduğunu söyleyen Said, ayette iblisin kibirlenip Rahmetten kovulduğunu hiç görmemiştir heralde! Said Nursinin kitaplara aldığı, okuttuğu bu sözler ile Tasavvuf ehlinin sekr halinde söyleği sözlerle bir alakası yoktur)
Mevlana Halid Hazretleri’nin cübbesini bir çok Alim giymiştir, Said Nursiden başka kimse bunu manevi bir icazet saymamıştır.
Sözümün sonu;
1- İlmi eğitim almamış İcazeti olmayan kişiden Molla-Alim olmaz,
2- Silsilesi Hz Muhammede (sallallahu aleyhivesellem) ulaşan bir Şeyhe bağlanıp icazet almayan kişiden Mürşid olmaz,
3- Kamili mükemmil bir Şeyhin elinin altında nefis terbiyesi yapmamış kişiden Şeyh Mürşid yada Dini bir lider olmaz,
4- Kişide bu kriterler olmayıpta kendini Alim-Molla-Mürşid kendisine uyanları Hakka götüreceğini iddia ediyorsa o kişiden fayda değil zarardan başka hiçbirşey gelmez.
“fefi’l-cenneti hâlidîne” âyetinin sırrıyle, "Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir" tebşîratının (...)”
Kastamonu Lâhikası, 47
Nur talebelerinin kabre iman ile gireceğine garanti veren Said için birinin “Said Nursi Mürşidlik yada Şeyhlik yada kurtarıcı bir Hoca rolünde bulunmadı” demesi gerçeklerle bağdaşmaz.
***
[O mukallidin yüzlerce delili vardır. Yüzlerce laf eder. Ağzından yüzlerce söz çıkar. Fakat söylediği sözler, ruhsuzdur, cansızdır.
Söyleyende can, kudret ve öz olmazsa, onun sözlerinin yaprağı, meyvesi nasıl olur?
Şeriat ve tarikatta taklitçi olan kimseler, Peygamberlerin ve velilerin güzel sözlerinden birçok örnekler vererek, deliller getirerek, güzel konuşur, hoş laf eder. Onları, etrafında bulunanlara açıklar, yorumlar. Fakat dikkat edilecek olursa, onun sözlerinde asla ruh yoktur. O sözler, gönüllerde, ruhlarda iz bırakmaz. Çünkü o sözleri söyleyen, söylediklerini yaşamayan bir taklitçidir. Onun sözleri, gönülleri saf olanları kandırır. Biraz uyanık olan kimseler, o sözlerin ruhsuz, cansız olduğunu, gönülden söylenmediğini anlar, hisseder. Yani o sözler Hakk ehlinin kalbine tesir etmez. Ancak o sözleri söyleyen gibi, taklitçi olanlar, o laflardan hoşlanırlar.
Tahir-ül Mevlevî - Şerh-i Mesnevî]
ESK |
Dipnot:
1 Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.
2 Tarihçe-i Hayat, 31, İlk Hayatı.
3 İctimâi Reçeteler I, 9, Tarihçe-i Hayat/Latife.
4 Tarihçe-i Hayat, 33-34, İlk Hayatı.
5 Şuâlar, 434, Ondördüncü Şua/Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi Müdafaası ve Mektupları ve Nur Talebelerinin
Afyon Mahkemesinde Yaptıkları Hakikatlı Müdafaalar/Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır.
6 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, Birinci Şua/İkinci Bir İhtar.
7 Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Risa le-i Nur Nedir?/Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?
8 Tarihçe-i Hayat, 34, İlk Hayatı.
9 Sözler, 703, Teşrin-i sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır.
10 Kastamonıu Lâhikası - Mektup No: 65
Said Nursi Peygamber soyundan geliyor." iddiası!
Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Said- i Nursi ile ilgili bir basın toplantı düzenledi. Said'i Nursi'nin anne ve baba tarafından peygamber soyundan geldiğini iddia eden Akgündüz, bu iddiaya dayanak olarak elindeki belgeleri de örnek gösterdi.
" Anne Tarafından Şerif, Baba Tarafından Seyyid " (!)
Düzenlenen basın toplantısında konuşan Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Devleti'nin Yıldırım Beyazıt'tan beri Hz. Muhammed'in soyundan gelen aile üyelerini tespit etmek için ayrı bir bakanlık kurduğunu belirtti. Bakanlığın adının Nakibül Eşraflık olduğunu söyleyen Akgündüz, " Bütün ülkenin 36 büyük eyaletinde ve vilayet merkezlerinde Nakibül Eşraf isimli bölge müdürleri tayin etmiştir " dedi. Osmanlı Devleti'nin peygamberin soyundan gelenler için özel bir terminoloji geliştirdiğini de ifade eden Akgündüz, " Hz. Peygamberin nesli Hz. Ali ve onun hanımı Peygamberimizin kızı Hz. Fatma ile yoluyla devam etmiştir. İki tane oğlu vardır. Birisi Hz. Hasan diğeri de Hz. Hüseyindir. Osmanlı Devleti kayıt tutarken Hz. Hasan'ın neslinden gelenlere 'Şerif ' demiştir ve bunun çoğulu eşraftır. İkinci grup ise, Hz. Hüseyin'in neslinden gelenlerdir. Onlara Osmanlı Devleti ' Seyyid ' demiştir. Ama halk arasında hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin neslinden gelenlere ' Seyyid' dendiğini açıkça ifade etmemiz lazım " diye konuştu. Akgündüz " İster Osmanlı arşivlerindeki tapu tahrir defterleri başta olmak üzere bütün kaynaklar, ister Osmanlı'nın sicil arşivlerinde yaptığımız bütün araştırmalar, ister şeriye sicilleri, ister Bediüzzaman'ın doğduğu köyler ve mezar taşları ve kabirler üzerine yaptığımız araştırmalar ve neticede arşiv belgelerinin bize gösterdiği yol doğrultusunda, ulaştığımız Musul'daki arşivler Bediüzzaman'ın baba tarafından Abdülkadir Geylani'nin torunu Hz. Hasan'ın neslinden ve Şerif olduğunu ortaya çıkarmıştır " diye konuştu."Diğer taraftan annesi Nuriye Hanım'ın ise, Hz. Hüseyin'in neslinden ve Seyyid olduğu ortaya çıkmıştır. Bunu Osmanlı arşivlerindeki belgelerin tamamı desteklemektedir " dedi. Akgündüz Said- i Nursi'nin anne ve baba tarafından seceresini de bir slayt gösterisiyle anlattı.
" 35 Yıllık Bir Gayretin Sonucudur "
Bu iddiada kaynağının ne olduğu konusunda da konuşan Akgündüz " Cevabım çok açık. 35 yıllık bir gayretin sonucudur. Bediüzzaman'ın bütün şeceresinin Musul'da oduğunu Osmanlı arşivlerindeki belgelerden ortaya çıkardık " diye konuştu. En önemli belgenin Dr. Mahmud Said tarafından Musul'dan getirildiğini söyleyen Akgündüz, " Bu belge, Bediüzzaman'ın baba tarafından sülalesi olan, Hiyali Seyyidlerinin reisi Hamed Seyyid tarafından 1935 yılında hazırlanmış ve Nakibül Eşraf'a tasdik ettirilmiştir " şeklinde konuştu. Belgelerin elinde olduğunu da söyleyen Akgündüz, " Bütün şecerenin orijinalleri elimizdedir " dedi. Elindeki belgeyi gösteren Akgündüz, belgeyi arşiv uzmanlarına incelletiklerini ve uzmanların belgenin 80 - 100 yıllık olduğunu söylediğini iddia etti. Akgündüz, " Bütün kayıtlar ve ispatların tamamı elimizde " şeklinde konuştu.
***
Kalbine gelen ilham ve sunuhatları şer-i delil sayan, iradesi dışı kitaplar yazdığını söyleyen Ehli sünnet inancından sapan Said Nursi’yi onlarca bozuk itikadına rağmen zorlama yorumlar, uydurma hatıralar, uydurma şahitler ve yeni nesil hocaların delil diye yamadığı alakasız şeylerle o nu yüceltme çabaları son hızla devam ediyor,
Said Nursi risalei Nurun bir yerinde hem Seyyid olduğunu bilmediği hemde menevi olarak kendini ehli beyt'ten (1) saydığını söylemiştir. Saidin bu hayellerini şakirdleri uydurma bir cifr hesabıyla güyya desteklemeye çalışmıştı(Maidetül Kur'an), bununlada yetinmeyen Nurcular anlaşılan şimdi işi tamamen kan bağına taşımak üzereler!
Her yeni basımla Risalei Nur’larda değişiklikler yapılmaktadır (ki Said Nursi Risalei Nurun bir harfine dokunmanın günah olduğu fetvasını vermişken 2) ,yaptıkları değişiklikler yetmediği için galiba onu yüceltmek için birde Seyyidlik ‘lik verecekler halbuki düne kadar babasının İran’dan geldiği bilinmekteydi!
Dipnot:
1- Emirdağ Lâhikası I, 262, Yirmiyedinci Mektuptan
Said Nursi'nin Hıristiyan Sevdası
http://www.sorularlasaidnursi.com sitesinde yukarıdaki bağlantıda olan "Batı dünyası Papayı mutlaka dinlemeli" adlı yazının son satırını buraya aktarıyoruz.
"Evet Batı dünyası maddî – manevî kurtuluşu için mutlaka Papa´yı dinlemeli…(1) Papa, Hz. İsa´nın ümmetinin kurtuluşu uğruna canını yollara dökerek dünyayı dolaşıyor.(2) Şu yollarda arzedilenlere insanlık adına hiçbir ferdin itirazı olabilir mi? Batı dünyası dinlemeli, diyoruz… Zîra Asya´yı ve bilhassa İslam alemini nurlandıran Kur´an-ı Kerîm ve Sünnet-i Nevebiye, bu hususları bin beşyüz seneden beri asırların mağara misal yüzlerinde çınlatıp – yankılatarak geliyor. Ayrıca her asra yine Kur´an ve Sünnetten yepyeni dersler veren İslam, zaten Papa´nın dediklerini uygulamakla mükellef.(3) Zamanımızın uygulama biçimini de yukardaki eserler ve atıfta bulunduğumuz Bediüzzaman Hz.leri gayet net bir şekilde bize izah ediyor. Risale-i Nur´u baştan sona kadar dikkatle bir kez inceleyen her insaf sahibi mutlaka bizimle aynı kanaate varacaktır." http://www.sorularlasaidnursi.com/diyalog/batida-islam/188-bati-dunyasi-papayi-mutlaka-dinlemeli.html
Yazı burada bitti.
*****
- Başlıktada anlaşılacağı gibi batı için maddi ve manevi kurtuluşun Papayı dinlemekle elde edileceğini savunan bir zihniyet , Papayı dinleyenin müslüman olmayacağıda aşikardır, maddi'yi anladıkta manevi kurtuluş nedir? bunlar İslamdan başka Hak din olmadığını bilmiyorlarmı !
(1) "Evet Batı dünyası maddî – manevî kurtuluşu için mutlaka Papa´yı dinlemeli"
- Batının Papayı dinleyipte kurtuluşa ermesi Neden bu Cemaati ilgilendiriyor? Hıristiyan'ların kurtuluşu Müslaman'ların kanı akacak demek değilmi? Haçlı seferleri güya insanlığın kurtuluşu içindi bunun içinde yüzbinlerce Müslümanı katletmedilermi ?
*****
(2) "Papa, Hz. İsa´nın ümmetinin kurtuluşu uğruna canını yollara dökerek dünyayı dolaşıyor."
- Nerde bu ümmet? Tanrı 3 tür diyen ümmetmi ? - Bunlar hiç Kur'an okumamışmı ? - Hz İsanın ümmetinden Peygamber Efendimizin zamanında bile bir tek kişi yoktu , ellerindeki incilde günümüzdeki gibi muharrefti, kendilerini Hz İsanın ümmeti zanneden (günümüzdeki gibi) hıristiyan'lar (nasraniler) mevcuttu.
*****
(3) "İslam, zaten Papa´nın dediklerini uygulamakla mükellef."
-Kendi dinine hakaret eden bir zihniyet !
Soru:Bu hıristiyan sevgisinin kaynağı nedir?
Cevap: Said Nursi
“İşte bu günde meydana çıkan bu dehşetli cereyanı (komünizm) ancak ve ancak Hıristiyanlık aleminin Müslümanlıkla ittihadı (birleşmesi) yani İncil Kur’an ile ittihad ederek…”(incil ile kuranı birleştirerek)
Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 62 / Risalei Nur
“Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerekir. Çünkü, küfr-ü mutlak hücum ediyor.”
Emirdağ Lahikası ,c. 1, s. 194 / Risalei Nur
-İttihad; birleşmek, birlik olmak.
-İttifak; uyuşma, söz birliği etme
-Nazara almamak ; dikkate almamak
-Medar-ı ihtilaf; anlaşmazlık, uyuşmazlık sebepleri
-Kurtuluş için Kur-an'a yapışmak yani Allah'ın ipine yapışmak lazım, Kur-an ile muharref incili birleştirmek değil. Kuran ile İncili birleşsin diyen halktan birini ya döverler ya kovarlar ama nedense bunu söyleyen sözde Alim diye milyonlarca insan hiç sorgulama gereği duymuyor! Kuran ile İncil birleşsin diyen bir Hoca hayaldi gerçek oldu! Hıristiyan'ların elinde bulunan 4 incil'de birbirinden çelişkilidir ve Hz İsa'nın hayat hikayesini anlatan yanlışlarla dolu biyografi gibidirler, yüzyıllardır hıristiyan'lar bu dört muharref incile inanmıştır. Hıristiyan'ların ellerindeki İncil gerçek dahi olsa ona uymak caiz değildir.Yok efendim "o zamanda komunizm var"mış , komünizm sapkınlıkta hıristiyanlık doğru yolmu ki? Peygamber efendimizin zamanında da yer yüzü müşrikle dolu idi Peygamber efendimiz müşriklere karşı hıristiyan ve yahudi ile işbirliğimi yaptı? Dinden tavizmi verdi?
-Said Nursi; "hıristiyanlarla olan aramızdaki ihtilafları dikkate almayın" diyor, "Kuran ile incil birleşsin" diyor! Tanrı üçtür diyen ve batıl dinleri uğruna hala yeryüzünün bir çok karesinde Müslüman kanı akıtan , kundakdaki bebeklere kadar sırf Müslüman evladı diye katleden Allah Peygamber düşmanlarını koruyun gözetin sarılın sevişin diyor! hemde kime karşı, başka Müslüman düşmanlarına karşı! Böyle bir tebliğ şeriatta ve İslam tarihinde görülmüşmü? bunun adına da maalesef tebliğ deniyor!
"Efendim (İncil Kur’an ile ittihad ederek) demek incil Kuranı doğrulayacak demek " bindört yüz yıldır doğrulamamışta Said Nursi'nin sayesindemi doğrulayacakmış?
Bu İslam dışı iddiaları aklamaya çalışanlar dahada battıklarının ne zaman farkına varacaklar.
(İmam Rabbani Hz. leri; "ehli kitap ve müşrikler Allah düşmanı oldukları için onların hak ettikleri şey köpek gibi meclisten kovulmaktır.")
“Müminler, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu bırakmış olur.”
Ali İmran 28
"Ne Kitap ehlinden, ne de müşriklerden hiçbiri, size Rabbinizden bir hayır indirilsin istemez. Allah ise, üstünlüğü, rahmetiyle dilediğine mahsus kılar ve Allah çok büyük lütuf sahibidir."
Bakara 105
"Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir."
"Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun."
Bakara 145
*****
“Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hıristiyanların mensuplarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”
Kastamonu Lahikası, 114-115 / Risalei Nur
Fetret Devri; Lügatta; İki peygamber arasında peygambersiz geçen süre anlamına gelmektedir. Lügatta belirli bir zaman dilimi işaret edilmektedir, sırf lügat manasına bakarak ehli kitabın Cennete gideceğine yada Şehit olacağına fetva vermek gerçekten büyük iştir!
Fetret Devri; İslam ıstılahında ise; Hak Din adına hiç bir bilgi ulaşmamış, kendi aklını kullanarak puta tapmış, yada bir yaratıcısı olduğunu bilmiş kişiler söz konusudur.
Aradaki fark umarız anlaşılmıştır. Kısacası ehli kitap dediğimiz hıristiyan ve yahudiler için "bunlar Fetret devrinde yaşamıştır Cennetliktir" demek, Müslümanları saptırmak için yapılan kelime oyunlarıdır.
Ehli Kitabın fetret bahanesiyle Cennete gideceğine delil olarak İmam Hasan Eşarinin; “Peygamber gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz” sözleri gösterilmektedir ama bu söz kendi aleyhlerinedir fakat farkında değildirler, çünkü Ehli Kitaba çok sayıda Peygamber gönderilmiştir. Ehli kitabın kendi elleriyle tahrif ettikleri Hak Din onların kurtuluşuna vesile değil aksine Cehenneme gideceklerine dair aleyhlerine delildir. Onları takip eden nesilleri içinde bu Fetret devri ile kurtuluş söz konusu değildir.
Müceddid İmam Rabbani Hz’leri Fetret devrinde yaşayanların Cennete giremeyeceğini Cennete girmenin sadece Tevhid ehli iman sahiplerine mahsus olduğunu delilleriyle anlatmaktadır (Lütfen Bakınız; Mektubatı Rabbani 1. Cilt, 259. mektub). Allaha şirk koşan , Tanrı üçtür diyen, İslamı kabul etmeyen kafir yada müşriklerin Cennete gidemeyeceğini bilmek için ayrıca Alim olmak gerekmez bu temel itikad konularından biridir.Cennete gitmek bir yana Said Nursi bu şirk ehlini Şehit makamına yükseltiyor. Ne Said Nursi zamanı nede ondan önceki zaman Fetret devri değildir, İslam Asrı saadet devrinde ve ondan sonraki devirlerde , özellikle Osmanlı devrinde bütün Dünyaya yayılmıştır, bir kişinin çıkıpta Peygamber Efendimizden sonra Fetret devri vardı demesi onu çok gülünç duruma düşürür. Nurcu'ların "bu Said nursi'nin merhameti" demelerine denirki hiç kimse Hz. Allah’tan daha merhametli değildir.
*****
“Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem nurcular çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, her halde şimal cereyanı; İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak.”
Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 150 / Risalei Nur
-İsevi; anlam olarak Hz. İsanın yolundan gidenlere denir (isevi kelimesini o zamanda yaşayan putperestler ve yahudiler Hz İsaya inanlar için kullanıyordu), ehli kitabın Müslüman'lara Muhammed'i dediği kavildendir, ne Said zamanındaki, ne şimdiki, nede bundan sonraki zamanda yaşayacak İsevi yada Hıristiyanlar Hz İsa'ya iman etmiş kişiler değildir, Kuranı Kerime bakalım Hz İsaya mensup kişiler kimmiş?
"Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten müslümanlarolduğumuza şahid ol" dediler."
Ali İmran /52
-Evet ayette gördüğünüz gibi gerçekten Hz İsaya iman edenler kendilerine "Müslüman" diyorlar "isevi" değil , gerçeğin Saidin söylediği gibi olmadığını inadı bir kenara bırakıp düşünen her Müslüman rahatlıkla anlar,bunun aksini söylemek ise Kur-an'ı Kerim'e muhalefet etmektir, İttifak meselesine gelince olsa olsa kendisinin de dediği gibi hıristiyan ruhanileri ve nurcular ittifak etmiştir.Said nursi bir siyaset adamı yada bir asker olmadığına göre buradaki ittifakın kesinlikle bir dinler ittifakı olduğu anlaşılır, bu durumda Said Nursinin kendince İslam ile hıristiyanlığı birleştirdiği, yada bir gördüğü anlaşılır.
Hristiyanlar ile ilgili bazı ayetler:
"Muhakkak ki, "Allah, ancak Meryemoğlu İsa Mesih'tir" diyenler kâfir olmuşlardır..."
Maide 17
"Andolsun, "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler elbette kâfir olmuşlardır..."
Maide 72
"Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler elbette kâfir olmuşlardır..."
Maide 73
--Said ile Fethullah'ın öve öve bitiremediği Hıristiyan'ların inançları - İncilden Alıntılar--:
Ne mübarektir barışçılar, çünkü onlar Allah’ın evladı diye anılacaklardır. [5/9 Matta]
Göklerde olan babanın evladı olasınız. [5/45 Matta]
"Oğul" aynı Baba Allah'ın cevherindendir (İbranilere l;3)
Baba'dan çıkıp dünyaya gelmiştir (Yuhanna 16:28)
Şimdi de İsa Mesih'in Ruhu, bu "tek Kurtarıcı Baba" ile bir oluyor, kaynaşıyor, İsa Mesih Kurtarıcıdır (Luka 2:11; II Timoteos 1:10; I Timoteos 1:15.)
İsa şöyle dedi:Ben ve Baba biriz. (Yuhanna 10:30)
İsa, “Filipus” dedi, “Bunca zamandır sizinle birlikteyim. Beni daha tanımadın mı? Beni görmüş olan, Baba’yı görmüştür. Sen nasıl, ‘Bize Baba’yı göster’ diyorsun.”(Yuhanna-14)
Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin; onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin” (Matta-28)
-Görüldüğü gibi şimdiki ve eski hıristiyanların inançlarında değişen hiç bir şey yok, onlar hala kafirler.
*****
"Ey ehl-i kitap! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin.Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor...
(İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Âyet: 3 / (ebook olarak:İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Âyet: 3 – s 1173) / Risalei Nur
-Allah iman etmeyi tüm kullarına farz kılmış fakat iman etmeye zorlamamıştır, iman eden Müslümanın ise zorunlu olarak yapması gereken itikadi ve ameli kurallar vardır, İman etmeye zorlamamak demek gayri müslim'lerinde Cennete gideceği anlamına gelmez, Said Nursi Bakara süresinin 3. ayetinin tefsirini yaparken "İslamın" hıristiyanlara eski dinini terketmemesini sadece hıristiyanlığa birkaç inanç konusu eklenmesi gerektiğini söylüyor! İslam adına konuşup, İslam tarihinde hiç bir Alimden duyulmadık bir iddiada bulunuyor
Peki gerçek böylemi? Kur'anı Kerime ve Hadislere danışalım.
"Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse onlar sadece ve sadece didişmenin içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. Ve O, işitendir, bilendir"
Bakara/137
"Şüphesiz, kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, içinde sürekli kalıcılar olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratılmışların en kötüleridir."
Beyyine/6
"Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki bu ümmetten biri veya Yahudi ve hıristiyan olan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle cehennemlik olur."
İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned
"Ehl-i Kitap'a bir şey sormayınız. Çünkü onlar sapıtmış oldukları için sizi hidayete eriştiremezler. Eğer siz böyle yaparsanız, ya batıl sözü doğrular ya da doğru bir sözü yalanlamış olursunuz. Allah'a yemin olsun ki, eğer Musa bile hayatta olsaydı O'nun bile bana tâbi olmaktan başka yapacağı bir şey yoktu."
İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned
"Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, eğer Musa peygamber sizin aranızda olsaydı da O'na tâbi olup Beni terk etseydiniz sizler bu halde kesinlikle sapı-tanlardan olurdunuz. Halbuki Musa (a.s) hayatta olup yaşasaydı O'nun bile Bana tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu".
Darimi - Sünen
Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) başka Peygamberler (a.s) hayatta olsa dahi O'na uymaktan başka çaresi yok iken Said Nursi ve Diyalogcuların yaptığı din tahrif'lerinin en ufak haklı bir yanı yoktur.
*****
“Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak.”
Mektubat 441, Yirmidokuzuncu mektup, yedinci kısım / Risalei Nur
-Said Nursinin hiç bir delili olmayan çürük iddialarından biri daha, madem ki Hz İsanın ümmeti farklı olcaktıda Peygamber efendimiz ve Kuran niye geldi?
"..İmamınız (devlet reisiniz) kendinizden olduğu halde Meryem oğlu (İsa aleyhisselam) içinize indiği (imamınıza iktida ettiği) zaman acaba nasıl olursunuz?"buyurdu. (Sahih-i Müslim, 2/56 Sahih-i Buhari, 9/182)
İbn-i Hacer Askalani de Fethü'l-Bari'de Mehdi'nin bu ümmetten olacağı (a.s.) onun arkasında namaz kılacağına dair hadisler tevatür etmiştir, der. (Sünen-i İbn Mace, 10/338)
Hz İsa Peygamber olduğu halde bu Ümmetten birinin arkasında namaz kılarken bu İsevi cemaatı nereden çıkar? Tabiki böyle bir şey yok Hz İsa Peygamber Efendimizin Ümmetinden olma şerefine kavuşacaktır ve O'nun Halifesi olarak görev yapacaktır bu hadislerde mütavatir'dir ama "müslüman iseviler" diye bir tabir hiç bir hadis kitabında yoktur.
*****
Ayet ve hadislerde görüldüğü gibi ehli kitap eski dinini tamamen terketmeden yani Müslüman olmadan kurtuluşa eremez.Konu itikad konusudur ve bunun aksine inanmak Ehli Sünnet vel Cemaat'ın dışına çıkmaktır, Peygamber Efendimiz buyuruyorki ;
"Bir bid'at ehlinin namazı, orucu, haccı, umresi, cihadı, tevbesi, farzı, nafilesi ve hiçbir iyiliği kabul olmaz, hamurdan [yağdan] kıl çıkar gibi, dinden çıkması kolay olur."
İbni Mace
Ebubekir Sifil; "Mazlum hıristiyanlar ne Şehit nede Cennetliktir"
Soru: Üstad Said-i Nursi'nin şu sözünü nasıl anlamalıyız: "Hristiyanların mazlumları şehit olarak ölür."
Cevap: Said Nursi merhumun bu sözü, bildiğim kadarıyla Kastamonu Lahikası'nda (Mektup no: 75, s. 1615) geçmektedir. Oradaki ifadeleri şöyledir:
"… Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:
"Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.
"Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa'da, Rusya'daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
"O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir.Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
"On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ'nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum."
Konuyla ilgili bir diğer ifadesi de şöyledir:
"… Ehl-i vukuf raporundan anlaşılıyor ki, Risale-i Nur, bize karşı bütün muarız tâifeleri mağlûp ediyor ki, Hüccetullahi'l-Bâliğa ve İhtiyar ve İhlâs Risalelerini tekrarla nazar-ı dikkati celb ediyorlar. Hem gayet sathî ve cevapları pek zâhir ve güya müteassıbane hocavâri tenkitleri ve hiç münasebeti olmayan ve hakikî mutabık olan meseleleri anlamadan "mâbeynlerinde tezat var" demeleri ve risalelerin yüzde doksanını tamamıyla çekinmeyerek tasdik ve takdirleri ve teslimleri Hücumat-ı Sitte Zeylinin pek şiddetli bir surette yeni icadlara fetva verenleri cerh ve tezyif etmesine mukabil, yalnız "nezahet-i lisaniye" demişler. Ve dinsizler tarafından öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanlar âhir zamanda bir nevi şehid olabilir dediğimi, baş açık namaz kılmak ve Türkçe ezan okumaya Zeylin şiddet-i hücumunu zıt göstermeleriyle iktifa etmeleri, kat'iyen onların Risale-i Nur'a karşı mağlûbiyetlerini gösteriyor kanaatini veriyor." (Onüçüncü Şua, 1022)
Bir insanın uhrevî akıbetini belirleyen yegâne kıstas sahih iman sahibi olup olmadığı ise ve dahi Hristiyanlar "teslis akidesi"ne müntesip bulunduğuna göre, ister mazlum, ister zalim olarak ölsün, küfür ve şirk üzere terk-i dünya edenlerin ebedî azaba düçar olacağını söylemek durumundayız.
Eğer yukarıdaki iktibaslarda geçen "Hazreti İsa'ya mensup Hıristiyanlar" ve "dindar Hıristiyanlar" tabirleri (Necaşi örneğinde olduğu gibi) "şirk içinde olmayan ve Son Peygamber (s.a.v)'i hak Peygamber olarak tanıyan Hristiyanlar"ı anlatıyorsa,[ki bunlarada Müslüman denir] bu durumda bulunan herkesin kurtuluşu bahis konusudur. Tersinden söylersek, bir kişi veya topluluğun, Hristiyanlık, Yahudilik veya bir başka şirk itikadının müntesibi olarak ömür sürüp ahirete göçtüğü halde, sırf dünya hayatını şu veya bu biçimde geçirmiş olması dolayısıyla azaba veya mükâfata müstehak olduğunu söylemek mümkün değildir. Allah ve Resulü'nün talep ettiği/onayladığı sahih itikat olmadıkça uhrevî kurtuluş ve hele de "şehitlik" asla söz konusu olmaz.
Öte yandan ilk iktibasın son paragrafında geçen "… âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ'nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek…" ifadesinin burada hükme hiçbir etkisi yoktur. Zira ne "din-i Muhammedî"ye lakaytlık perdesi gelmiş olmasının, ne de ahir zamanda Hz. İsa (a.s)'ın "din-i hakikisi"nin (yani İslam'ın) hükmedecek olmasının, daha önce şirk içinde yaşayıp ölmüş bir topluluğun akıbetine etkisi olabilir.
Bunun aksini açık bir şekilde bildiren bir ayet veya sahih hadisten haberdar olan biri varsa, işte meydan…
Milli Gazete - 20 Kasım 2004
Ebubekir Sifil
 |
| Said-i Nursi kimdir? |
Said-i Nursi Hıristiyan Misyoneri miydi? Ya da gizli bir kardinal miydi?
İslam alimi sıfatıyla meydana çıkmış ve sözde yüzlerce İslami eser yazmış birinin, Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık hakkında bu kadar vahim hatalar içinde bulunabilmesi mümkün müdür? Said’in, kendisine inananları doğrudan küfre/ebedi cehenneme götürecek olan bu yazdıklarını hata ile yazmış olma ihtimali var mıdır? Bu gün dinler arası diyalog fitnesinin ülkemizdeki ayağının temel dayanak noktasının da Kur’an veya Sünnet değil de Said-i Nursi ve risaleleri olduğu düşünüldüğünde, acaba Said, ta o zamanlarda bu günkü fitnelerin temellerini mi atmıştır? Bunun için mi Fener Rum Patriği ile çok sıkı bir dostluğu olmuştur? Bunun için mi Said’in bazı yakın talebeleri ve bağlıları Masonik derneklerin kurucularından olmuştur? Bunun için mi Avrupa’da Risale-i Nur’u bir Yahudi firması olan SHELL bastırmış ve ücretsiz dağıtmıştır?
İlmihal dersi almış bir Müslüman çocuğunun bile aldanmayacağı bu yanlış bilgileri Said ne maksatla söylemiştir, yazmıştır? Hıristiyanların ruhban sınıfına mensup olanlarının evlenmediği gibi Said-i Nursi de evlenmedi. Bu yüzden mi “Benim has talebelerim evlenmesinler” dedi? “Has talebeleri” ifadesi ile kast ettiği kişiler gerçekte kimlerdi? Kendi gibi gizli kardinaller mi? Hal böyle olunca “Mezarının Vatikan’da olduğu” yönündeki iddialar da çok manidar değil mi? Acaba “has talebe”lerinden Fethullah Gülen de bunun için mi evlenmedi ve Vatikan’a yaptığı ziyaret sırasında bu yüzden mi “Vatikan’da ölmeyi düşledim.” Dedi? Bu yüzden mi Fethullah Gülen, günümüzde, İslam’ın en temel hükümlerini bile çeşitli taktiklerle inkar edip kaldırmaya çalışıyor ve her yaptığı Hıristiyanlara yarıyor? Bu yüzden mi “has talebe” Fethullah Gülen’in ABD’de onlarca yıldır ikamet ettiği villa bile Hıristiyan Misyonerlerin yaz kampı olarak kullandı bir villa? Bu yüzden mi Gülen’in dünyaya hizmet(!) gayesi ile dağıttığı gençlerin ellerinden hep Hıristiyan Cizvitler(Misyonerler) tuttular ve onların gittikleri ülkelerde hızla kurumsallaşmasına zemin hazırladılar? Bu yüzden mi her sene başka başka devletlerin emniyet ve istihbarat birimleri Gülen’in okullarını CIA ve ABD bağlantısı nedeni ile kapatıyorlar?
Hem biliyor musunuz, 1940-1950’lere kadar İslam aleminde “Nurculuk” diye bir akım, mezhep ya da meşrep yoktu? Bu “Nurculuk’u, deli raporlu Said eli ile Hıristiyan Misyonerleri mi kurdu? Yazarımız Harun Çetin’e ait olan aşağıdaki araştırmayı lütfen bu ön bilgileri göz önünde bulundurarak okuyup tahlil edin ve daha geniş bilgi için www.AkademiDergisi.com ’u ya da www.gerceksaidinursi.blogspot.com’u ziyaret edin. (Akademi Yönetimi)
RİSALE-İ NUR’DA HRİSTİYANLIĞA DAİR İFADELER
“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, helâketler, sefâletler, açlıklar, şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semâviye, mâsumlar hakkında bir nevi şehâdet hükmüne geçiyor. Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken Avrupa’da, Rusya’daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki: O musibet-i semâviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise; ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
Onbeşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise; mükâfatı büyüktür belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki, âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî’ye (a.s.m.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş. Ve mâdem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (a.s.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehâdet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfrânından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır, diye hakikattan haber aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum.”[1]
Mazlum da olsa mağdur da olsa, İslam’a ittiba etmeyen hiç kimsenin cennete gidemeyeceğini Allahu Teâlâ şöyle bildirmiştir: “Kendileri kâfir olmuş olan o ehli kitap ve müşrikler; gerçekten içerisinde ebedi kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler. İşte sana! Onlar, yaratıkların en kötüsü ancak onlardır.”[2] Dünyada amelleri güzel de olsa, Müslüman olmayanların Cennet’e giremeyeceğini yine Hz.Kur’an bildirir:
“(...) Kâfir olarak ölenlerin bütün amelleri dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.”[3]
“(...) İmanı tanımayıp küfre sapanın ameli boşa gitmiştir. Kendisi de ahirette kaybedenlerdendir.”[4]
“Küfredenler ise, yüzükoyun düşüş onların olsun! (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, onların, Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmamaları sebebiyledir. Allah da onların amellerini heder etmiştir.”[5]
Ve Sahih-i Müslim’de geçen hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Muhammed’in canı, (kudret) elinde olan Zat’a yemin olsun ki; bu ümmetten Yahudi veya Hıristiyan herhangi bir kimse beni duyar da, sonra benimle gönderilen dine inanmadan ölürse, mutlaka cehennem ashabından olur.”[6] Cennete, kişinin dünyadaki iyilikleri ve hayırları değil imanı götürür.
Küçük yaşta ölen kâfir çocukları meselesi ise âlimler arasında tartışmalıdır. Lakin bu konuda en müşfik Ehl-i Sünnet âlimleri bile; ölen çocuğun ya toprak olacağı ya da Cennet’te hizmetçi olacağını söylemiştir. Sert veya müşfik hiçbir alim bu çocukların şehid olacağını söylememiştir. Ayrıca bu ‘on beş’ yaş kaidesini hangi kaynağa dayanarak ifade etmiş olduğunu anlayamadık? Zira kastettiği şey büluğ çağI ise bu her yöreye ve cinsiyete göre değişiklik arzeder. Böyle kesin hüküm çıkarılamaz.
Yukarı da gördüğünüz gibi, Said-i Nursi, buluğ çağını geçmişlere de müjdeler verir. Hâlbuki Kadı Iyaz (k.s.) diyor ki: “Kâfirlere amellerinin fayda vermeyeceğine, bunlardan dolayı sevap görmeyeceklerine, azapları da hafifletilmeyeceğine icma-ı ümmet mün'akıt olmuştur. Lâkin suçlarına göre küffarın azapları birbirinden şiddetli olacaktır.”[7]
Ayrıca İslam fıkhında şehadetin türleri de belirtilmiştir. Hadislerde de bu konu pek açık şekilde beyan edilmiştir.
“(...) Allah yolunda öldürülmekten başka yedi (çeşit daha) şehitlik vardır: Taundan ölen şehittir, boğularak ölen şehittir, karın ağrısıyla ölen şehittir, yanarak ölen şehittir, göçük altında kalarak ölen şehittir, doğum esnasında ölen kadın şehittir.”[8]
“Şehitler beş (nev'i)dir: Vebadan ölen, karın hastalığından ölen, suda boğulan, yıkık altında kalıp ölen, bir de Allah yolunda şehit olan."[9]
Ebu Davud’un bildirdiğine göre şehidler sekiz sınıftır ve en efdalleri Allah yolunda cihad ederlerken hayatlarını kaybedenlerdir.[10]
Asr-ı Saadetten günümüze değin, Müslümanlar Hıristiyanlarla cihad etmiş ve pek çok şehit vermiştir. Ama Resulullah Efendimiz (s.a.v.), ne Hulefa-i Raşidin Efendilerimiz, ne de büyük İslam âlimleri Said-i Nursî’nin beyanına paralel söz sardetmemişlerdir. Şüphesiz bu iddia, şefkat ve merhamet adı altında temiz itikadımıza zarar verir. Hıristiyanlara elbette acımalıyız, elbette onlara şefkat nazarıyla bakmalıyız, ama bu onların necat ehli oldukları için değil aksine olamadıkları içindir. İnsanlar arasında, en merhametli kim idi? Şüphesiz Muhammed Mustafa Efendimiz (s.a.v.)’di. O (s.a.v)’nun Medine’de bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalktığını malumumuzdur. Lakin bu, Yahudileri –hâşâ- Cennet’e mi dâhil ettiğini gösteriyor? Şu da bir gerçek ki, yine Yahudi olan Benî Kurayzâ erkeklerini fitne ve fesada sebebiyet verdikleri için idam ettiren de Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’dir. Müslüman olan kişinin buradaki dengeyi anlayabilmesi lazımdır. Zira şu vak’a konumuza çok güzel ışık tutacaktır:
Hz. Ömer (r.a.), bir gün bir rahibin manastırı önünden geçerken durmuş ve beraberindekiler rahibe "Müminlerin emîri seni bekliyor" diye seslenmişler. Rahip çıktığı zaman, dünyayı terk edip fazla ibadet ettiği için benzinin solduğunu gören Ömer (r.a.) ağlamıştır. Bunun üzerine beraberindekiler Hz. Ömer’e:
-Bu Hıristiyan’dır, demişler. Ömer de:
-Hıristiyan olduğunu biliyorum ve o sebeple ona acıyorum. "O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır. Çalışmış, boşuna yorulmuştur. Kızgın bir ateşe yollanırlar. Kaynar bir kaynaktan içirilirler." (Sûre-i Gaşiye/2-5) ayetlerini hatırladım da onun, bu kadar yorulduğu hâlde ateşe girmesine acıdım, demiştir.”[11]
Şu hadis-i şerife Said-i Nursî ve şakirtleri ne diyecek acaba: Ebu Burde (r.a.)’den, o da Ebu Musa (r.a.)’dan naklen rivayet etti. Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kıyamet günü geldiği zaman Allah Azze ve Celle, her bir Müslümana bir Yahudi veya Hristiyan verecek ve 'Bu, ateşten (cehennemden) kurtuluşun için fidyendir.' diyecektir.”[12]
Müslim’de muhtelif iki rivayeti daha hadisin vardır: "Allah, ölen her bir Müslüman kimsenin ateşteki yerine bir Yahudiyi veya Hristiyanı girdirecektir."[13] ve "Kıyamet gününde Müslümanlardan birtakım insanlar dağlar kadar günahlarla gelecekler, fakat Allah onların bu günahlarını mağfiret edecek ve onları (günahları) Yahudilere ve Hrisyanlara yükleyecektir."[14] Filhakika, Ömer b. Abdilaziz’in (hadisin ravilerindendir) ve İmam Şâfiî’nin, "Bu hadis, Müslümanlar için en ümit bahş hadistir." dedikleri rivayet olunur. Ki, İmam Nevevî, "Hadis, onların dedikleri gibidir. Çünkü, onda her Müslümanın bir fidyesi olacağına sarahat vardır. Fidye, umumî olarak zikredilmiştir." diyor. [15]
Said-i Nursî’nin yalnız Hıristiyanlara değil sahip oldukları devletlere karşı da sempatisi vardır:
“İki dehşetli harb-i umumînin ve şiddetli bir istibdad-ı mutlakın zuhuriyle beraber, bir davâya kırkbeş sene sonra şimalin İsveç, Norveç, Finlândiya gibi küçük devletleri Kur'an’ı mekteplerinde ders vermek ve komünistliğe, dinsizliğe karşı sed olmak için kabul etmeleri ve İngiliz’in mühim hatiplerinin bir kısmı Kur'an’ı İngiliz’e kabul ettirmeğe taraftar çıkmaları; ve Küre-i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle dîn hakikatlarına taraftar çıkması ve İslâmiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükûnet ve musalâha bulacağına karar vermesi ve yeni doğan İslâm devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan bu müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahid olur.”[16]
Abdullah Tekhafızoğlu’nun bu konuyla yaptığı çalışmanın 366. sayfasında şu güzel ve düşündürücü değerlendirme mevcuttur:
“Said Nursî, adı geçen ülkelerde tek tek şahısların İslâm’la tanışıp hidayet bulmaları ile devlet ve hükûmetlerin faaliyetlerini birbirine karıştırmıştır. İsveç, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde komünistlik ciddî bir tehlike oluşturmamıştır. Komünizm; Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Çekoslovakya, Yugoslavya gibi ülkelere ise ancak Sovyetler Birliği’nin 2. Dünya Savaşındaki askerî baskı ve zorlamaları ile girebilmiştir. Artık Batı Almanya ile Doğu Almanya birleşmiş, Avrupa’daki sosyalist ülkeler bu sistemden vazgeçmiş, böylece birçok yeni devlet ortaya çıkmıştır. Hristiyanlık bu ülkelerde tekrar gündeme gelmiş, haçlı ruhu hortlayarak Müslüman asıllı ulusların başına belâ olmuştur. Avrupa’nın ortasında Bosna Hersek’te Müslümanlar soykırıma uğradılar. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile orada da tekrar gündeme gelen Hristiyanlık, Ermeni zulmüyle Müslümanlara kan kusturmaya devam etmektedir. Rusya, Müslüman Çeçenlere hâlâ büyük zulümler uygulamaktadır.
Said Nursî, İngiltere’den de bahsetmektedir ki, yukarıda da belirtildiği gibi, orada bazı şahıslar İslâm ile müşerref olmuşlardır. Ama, İngiltere devlet olarak, asırlardır İslâm ve Müslümanların en büyük düşmanıdır. Yıllarca İslâm ülkelerini sömürmüş, Müslümanları Hristiyanlaştırmaya çalışmıştır. Hâlâ da bu faaliyetlerine birçoğu fakir olan Asya ve Afrika ülkelerinde, hatta Türkiye’de misyonerleri vasıtasıyla devam etmektedir. Müslümanlara yaptığı en büyük düşmanlık ise, Said Nursî’nin de hayatta olduğu bir tarihte, İslâm topraklarının ortasına İsrail gibi bir terörist Yahudi devletini kurması olmuştur. Keza, Amerika da bu işin en büyük ortağıdır. Bunlar yakın tarihin bilinen olaylarıdır ki, Amerika gibi zalim bir devleti, Said Nursî nasıl olmuş da "bütün kuvvetiyle din hakikatlarına taraftar çıkmış ve İslâmiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükûnet ve musalaha bulacağına karar vermiş, yeni doğan İslâm devletlerini okşamış ve teşvik etmiş ve onlarla ittifaka çalışmış" bir devlet olarak tavsif etmiştir, akıl almıyor. Oysa Amerika; Asya’yı, Afrika’yı ve en önemlisi Ortadoğu’yu karıştıran, barışı ve sükûneti önleyen, hatta oraları Müslüman kanına bulayan bir devlettir. Hâlen Filistin başta olmak üzere Ortadoğu’nun birçok ülkesinde Müslüman kanı, Hristiyanlar ve Yahudiler tarafından akıtılmaktadır ki, bunların en büyük destekçisi Amerika ve İngiltere’dir. "Okşadığı" devletlerden olan Irak’ın hâlinden hiç bahsetmeyelim.”
Bu güzel değerlendirmeden sonra, Said-i Nursi’nin aşağıdaki sözlerine kulak verelim:
“BİR DERECE MAHREMDİR. (...) Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Musa’yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: "Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki, her halde şimâl cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hürmet-i riba ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir." Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım. Said Nursî”[17]
Şu sözlere hayret etmeme imkânı var mıdır? Kimlerle ittifak? Misyonerlerle, yani Hıristiyanlığı yayanlarla. Afrika’da, Asya’da ve cümle İslam topraklarında parayla, kadınla, zorla, savaşla insanları kilise etrafında toplamak için uğraşanlara ittifak edilecek. Niçin? Kominizmle ve ateizmle mücadele için. Bakın, biz Müslümanlar, kâfir Hıristiyanlarla ittifak yapmadık, aynen Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’in yapmadığı gibi. Kominizm yıkılmadı mı? Hem de çok ileri görüşlü (!) Said-i Nursî’nin vefatından kısa bir süre sonra. Peki bu sefer, kafir Hıristiyanlar kimler üzerine yöneldi? Eskiden olduğu gibi, yine Müslümanlar üzerine. Fransa, Cezair Müslümanlarına katliam yaparken Said-i Nursî hayatta değil miydi? Nasıl bir düşüncedir bu?
“Yalnız kendi dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak değil, Hıristiyanların hakiki dindar ruhanîleriyle de ittifak edilmelidir.”[18] Hangi “hakiki dindar ruhaniler?” Hz.Kur’an’ın bildirmediği, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in açıklamadığı Hıristiyanlarla mı? Bin dört yüz boyunca hiç ama hiçbir âlimin, salihin ve arifin haberi mi yoktu acaba? Biz biliyoruz ki, Hz. Kur’an; hıristiyana kâfir, Fahr-i Kâinat (s.a.v.) müşrik demiştir. Üzerine söz söylemek kimin haddine!
Dahası, Risale-i Nur’da, Hristiyanlığın evvela yenileceği yani asli hali olan İseviliğe döneceği ve daha sonra İslam ile beraber ateizm ve komünizme karşı savaşacağı belirtilir. Öyle ki, Hz. İsa Aleyhisselam’ın yeryüzüne tekrar indirildikten sonra, Hristiyanlığı aslî haline kavuşturacağı ve İslam’la omuz omuza olacağını yazmaktadır. Biz Said-i Nursî’nin bu konudaki ifadelerini birlikte yazdıktan sonra cevap kısmına geçelim:
“Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek" meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki: Ahir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı Ulûhiyete karşı İsevîlik dîni tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâb edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür: öyle de; Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden deccalı öldürür. Yâni inkâr-ı Ulûhiyet fikrini öldürecek.”[19]
“(...) İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dîni zuhur edecek, yâni Rahmet-i İlâhiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hâzır Hıristiyanlık dîni o hakikata karşı tasaffi edecek, hurâfattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; mânen, Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir.. Ve Kur'ana iktidâ edecek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi, tâbi’; ve İslâmiyet, metbu’ makamında kalacak. Dîn-i hak, bu ittihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan İsavîlik ve İslâmiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan Şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o dîn-i hak cereyanın başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık, bir Kadîr-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kadir-i Külli Şey’ va’detmiş, elbette yapacaktır.”[20]
“Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı Ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın dîn-ihakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaâti nâmı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı Ulûhiyetten kurtaracak.”[21]
“Hem Deccal’ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip hâlleri ve dehşetli icraatı, onun şahsiyle münâsebetdâr rivâyet edilmesi cihetiyle mânası gizlenmiş. Meselâ, "O kadar kuvvetlidir ve devam eder: yalnız Hazret-i İsâ (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz." rivayet edilmiş. Yâni, onun mesleğini veyırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur'aniye’ye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.”[22]
Şu husus herkesin malumudur ki, Hristiyanlık tahrif olmuştur, İncil tahrif edilmiştir ve yeniden ihyası mümkün değildir. Hakikatı kalmayan bir din nasıl aslına rücu eder? Hiç Kur’an’ın ve Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in beyanlarında böyle bir açıklama var mıdır? Yoktur. Şüphesiz, Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.v.), peygamberlerin sonuncusudur ve İslâm’ın zuhurundan sonra da bir başka semavî din gelmeyecektir.
"Keza, 'biz Hıristiyanız' diyenlerden de söz almıştık. Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı. Biz de, onların arasına kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlığı soktuk. Allah (kıyamet günü), ne yapmış olduklarını onlara elbette haber verecektir. Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu size açıklayan, çoğundan da vazgeçen Peygamberimiz size gelmiştir. Ayrıca size, Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap da gelmiştir.”[23]
Said-i Nursî ve taraftarları, iddia ettikleri şeylerin teslis inancına inanmayan Hıristiyanlar için geçerli olduğunu söylerler. Bu ayrımı ne Kur’an ne Sünnet-i Nebevî ne Selef-i Salihinin akidesinde bulmak mümkün değildir. Hıritiyanlar arasında ancak şu ayrım vardır: Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’den öncekiler ve sonrakiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bi’setinden sonra, O’nu ve getirdiklerini inkâr eden Hıristiyanlar küfr içindedirler.
Hıristiyanların yapmakla yükümlü oldukları tek vazife kayıtsız şartsız Müslüman olmaktır. Said-i Nursî’nin ifadesine göre, ‘kendi dinlerini İslam’la ikmal etmeleri’ hususu imkânsız ve Şeriat’e uymaz. Çürük temel üzerine sağlam bir bina yapılamaz.
Adiy b. Hatem (r.a.), Abdullah b. Selâm (r.a.); Allah Resulünün mümtaz sahabelerindendi. Bu zatlar, Hıristiyanlıktan İslam’a dönmüşler ve eskiye dair hiçbir şeyi İslam’la birleştirmemişlerdir. Hâlbuki onlar, Hıristiyanlığın aslına bugünkülerden daha yakındılar.
“Allah katında din, İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılıktan ötürü, ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenbilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir. Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: 'Ben de kendimi Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da.' Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de islâm oldunuz mu?' Eğer islâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen, yalnız duyurmaktır. Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.”[24]
“İslâm’dan başka bir din arayandan, (bu din) asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” [25]
“Ey kitap ehli, (gerçeği) gördüğünüz hâlde, niçin Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?”[26]
Said Nursî, Müslümanların komünizme karşı ancak Hristiyanlarla birleşmek suretiyle mücadele edebileceklerini zannederken, vefatından birkaç 10 yıl sonra komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Hem de komünist olan o eski Hristiyanlar, bırakın İslâm’a tâbi olmayı tekrar asıllarına rücu etmiş ve tıpkı ataları gibi dünyanın dört bir tarafında Müslümanlara karşı yeni haçlı seferleri başlatmışlardır.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak ileride Meryem oğlu İsa sizin içinize adaletli bir hakem olarak inecektir. O zaman o, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. (...)”
Hadisi rivayet eden Ebu Hureyre (r.a.) şöyle derdi: “İsterseniz şu ayeti okuyunuz: "Kitap ehlinden hiç kimse hariç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun ona (İsa’ya) mutlaka iman edecek, o da kıyamet günü kendileri aleyhine birşahit olacaktır" (Sûre-i Nisâ/159)[27]
Merhum Ahmed Davudoğlu Hoca bu hadisin izahında şöyle der:
“Onun indiğini duyunca hemen Yahudilerle Hristiyanlar peyder pey istikbale koşarak: "Biz senin ümmetindeniz" diyeceklerse de, Hz. İsa "Yalan söylüyorsunuz!" diyerek kendilerini paylayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyerek, onların halifesini arayacak, onu namaz kıldırırken görünce geri çekilerek: "Sen namazı kıldır. Allah senden razı olmuştur. Ben emîr değil, ancak vezir olarak gönderildim!" diyecek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. (...)”
İsa (a.s.)’nın yeryüzüne indirilmesinin hikmeti babında Aynî şunları kaydetmektedir:
“Bu hususta birkaç vecih vardır: (...) Hz. İsa, Peygamberimiz (s.a.v.) ile ümmetinin sıfatlarını gördüğü vakit, bu ümmetten olmayı istemiş; Allah da duasını kabul ederek onu sağ bırakmıştır. Ahir zamanda Müslümanların umurunu yeniden tanzim etmek için yere indirilecek ve bu hadise Deccal’ın çıktığı zamana tesadüf ederek Deccal’ı tepeleyecektir.”[28]
Said-i Nursî: “…bazen de o, şahs-ı maneviyi bir hadime vermişler ve hadime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek ve o zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir… O zatın üçüncü vazifesi Hilafet-i İslamiyye’yi İttihad-ı İslam’a bina ederek İsevi ruhanileriyle ittifak edip Din-i İslam’a hizmet etmekir.”[29]
Yani gelecek şahsın ilk vazifesi Said-i Nursî’nin kitaplarını neşretmek sonra Allah’ın emirlerini tatbik etmek. Said-i Nursî’nin emirleri Allah’ın emirlerinden evvel mi geliyor acaba? Ayrıca “Hilafet-i İslamiyye’yi İttihad-ı İslam’a bina etmek”ten bahsediyor. Madem Hilafet-i İslamiyye’yi ihya etmek istiyordu niçin, Sultan Abdülhamit Hân Hazretlerinin Panislamizm idealiyle tüm İslam dünyasını bir çatı altında toplamaya çalıştığını bilerek onu tahtından indirmek isteyen İttihat ve Terakki ile beraber hareket etmiştir? Emmanuel Karasso adlı bir Yahudinin kurmuş olduğu İttihat ve Terakki’ye üye olup, İslam Halifesine isyan bayrağı açmak nasıl oluyor da İttihad-ı İslam’a hizmet oluyor?
Said-i Nursî: “Kur’an size bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikatlarınızı ikmal ve yanınızda bulunan dinî esaslar üzerine bina ediniz, diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’an ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız zaman ve mekânın değişmesi tesiriyle, tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessirdir.”[30]
Hz. Kur’an’ın böyle bir iddiada bulunmadığı ehl-i kitapla alakalı ayetlerle sabittir. Zira Hadid Sûresinin 22. ve Kamer Sûresinin 49. ayetlerinin işaretiyle, sahih hadislerle ve Cibril hadisi denen meşhur hadisle imanın altı şartı belirlenmiş ve bunlardan birinin eksikliği imanın eksikliği olmuştur. Ve sormak lazımdır Hıristiyanların yanında Allah’ın istediklerinden ne kalmıştır? Namaz mı, oruç mu, zekât mı? Hiç çürük temele sağlam bina inşa edilir mi? Allah, Muhammed Mustafa (s.a.v.)’dan önceki bütün dinleri ve kitapları nesh etmiş, hükümlerini kaldırmış, yalnız Hatemü’l Enbiya (s.a.v.)’ın getirdikleriyle yeni bir şeriat oluşturmuştur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “O Rasül size ne verdiyse onu alın.”[31] Ayrıca madem ehl-i kitap cennete gidecek, Allah bizi niçin onlarla savaşma hususunda mükellef tutmuştur: “O kendilerine kitap verilmiş olan kimselerle savaşın ki, onlar ne Allah’a, ne de o son güne inanmazlar, Allah’ın ve Rasülünün haram ettiği şeyleri yasak görmezler, hak dini de din olarak kabul etmezler, ta ki onlar zelil kimseler halinde cizyeyi elden versinler!”[32]
“Risale-i Nur, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyariyle yazılmış değil, Cenab-ı Hakk’ın lisanîyle yazılmış bir eserdir.”[33]
Cenab-ı Hakk’ın lisanı yani kelamı vahiy değil midir? Vahiy ise, Kur’an ve Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’den sadır olan hadisler (vahy-i gayr-i metluv)’dir. Said-i Nursî’nin şu beyanatı da yukarıdaki sözleriyle aynıdır:
“Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. "Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um.”[34]
Said-i Nursî’nin talebeleri, peygamberlere istinâden söylenmiş bir hadis-i şerife onu mazhar kılmışlar ve bu da Risale-i Nur’da geçmektedir.
“(...) Böyle bir emr-i Hak vuku bulduğunda, seni nerede defn edeceğiz. Konya’da Hazret-i Mevlana’da mı? Civar-ı Hazret-i Eyyüb’de mi? yoksa Cennetü’l Mualla veya Cennetü’l Bâki’de mi? Bunu bize açıkça bildir.
Hayır Üstadım, gel biz seni Risale-i Nur tercümanı şahsiyetiyle gönlümüze gömelim. Her zaman seni orada görelim, görüşelim, her zaman sevelim ve sevişelim. Yahut bu ciheti ………………… Hâdis-i Âlîsine havale ederek, vasiyetnamenizde onun için mi beyan ve tasrih buyurmadınız.” [35]
Noktalarla belirttiğimiz yere şu mealdeki hadis-i şerifin aslını koymuşlardır:
“Allah, her peygamberi(n ruhunu), ancak defnedilmesi gereken yerde kabzeder.”[36]
Said-i Nursî, risalelerini Allah’tan inen kitaplarla mukayese etmiş ve Allah’a şöyle dua etmiştir: “Yâ Rabbî (…) Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a, kalbleri ve akılları musahhar kıl!”
Said-i Nursî, her insanın hatta çok büyük âlimlerin bile Risale-i Nur’u okumasının şart olduğunu bildirmekte, aksi takdir de çok büyük bir mahrumiyetle onları tehdid etmektedir. Okumayan âlimde enaniyet olacağından bahseden Said-i Nursî’de mi enaniyet vardır, yoksa bildikleri ilimleri ve takvaları ve yazdıkları eserlerle övünmemeleri hasebiyle Risale-i Nur okumayan âlimler de mi ucub ve kibir var, hakperest kişiler anlayacaktır.
“Hem şu hakikat zâhir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur’un ve müellifinin talebesidir; Risale-i Nur’u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse kendini aldatan enaniyetine boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa büyük bir mahrumiyete düçâr olur.”[37]
Allah Teâlâ, Kur’an-ı Azimüşşan’da kıyametin vaktiyle alakalı şöyle buyurmuştur: “Kıyamet vakti yaklaştı. Allah’tan başka onun vaktini bilen de yok.” Böyle olduğu halde Said-i Nursî “... Ve’l-ilmu indallahi lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu Hattâ ye’tiyallahu bu emrihi (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup kâfirlerin başında kıyamet kopmasına îmâ eder… Bu îmalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat bir gâlip ihtimal gelebilir.”[38]
| Harun Çetin
AkademiDergisi.com
[1]Kastamonu Lâhikası, 114-115, Yirmiyedinci Mektubdan/Gayet ehemmiyetlidir; Tarihçe-i Hayat, 290, Kastamonu Hayatı/ Üstad Bediüzzaman’ın İkinci Dünya Harbi Esnasında Yazdığı Mühim Bir Mektub
[6] Müslim, İman:70, no:153
[7] Ahmed Davutoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 2/246-247
[8] Ebû Dâvud, Cenâiz, 11/3111; Muvatta', Cenâiz, 12/36
[9] Buhārî, Cihâd, 30/45; Müslim, İmâre, 51/164
[10] Yeniel, Sünen-i Ebî Dâvud Terceme ve Şerhi, 11/478
[11] Hayatü’s Sahabe, M.Yusuf Kandehlevî, cilt:1
[15] Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 11/125-126
[16] Tarihçe-i Hayat, 88, İlk Hayatı/Arabî Hutbe-i Şamiye Eserinin Tercümesi/Birinci Kelime/Hâşiye; İctimâi Reçeteler II, 101
[17] Emirdağ Lâhikası I, 150, Yirmiyedinci Mektuptan/Bir Derece Mahremdir; Tarihçe-i Hayat, 473, Emirdağ Hayatı/Bir Derece Mahremdir
[19] Mektubat, 6, Birinci Mektub, Dört Sualin Muhtasar Cevabıdır
[20]Mektubat, 53-54, Onbeşinci Mektub/İkinci Makam.
[21]Mektubat, 417, Yirmidokuzuncu Mektup/Yedinci Kısım: İşârât-ı Seb'a
[22] Şuâlar, 448; Siracü'n-Nûr, 234, Beşinci Şuâ
[24]Sûre-i Âl-i İmran, 19-20
[27] Buharî, Enbiyâ, 51/118; Müslim, Îmân, 71/242
[28] Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 2/59-62
[29] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 2062
[30]İşaretü’l İ’caz/ Bakara Suresi’nin 4. Ayeti Tefsir
[31] Sûre-i Haşr Suresi/7
[32] Sûre-i Tevbe Suresi/29
[33] Rehberler, 141, Gençlik Rehberi/Risale-i Nur Nedir? Ziver Gündüzalp kardeşimizin Konya Nur Talebeleri adına, Risale-i Nur hakkında görüşlerini ifade edip, Ankara Üniversitesi gençlerine gönderdiği bir konferanstır.
[34] Müdâfaalar, 347, Afyon Müdâfâsı/Afyon MahkemesiKararnâmesinden/Sanıklardan Bilahere Yakalanmış Olduğundan, Bilirkişilere Tedkike Gönderilemeyen Sair Eserler ve Mektublardaki Suç Mevzuu Olan Yazıların Hulâsaları. Benzer ifadeler için bak. Şuâlar, 141, 523, 535, 545, 590; Mektubat, 361, 362; Sikke-i Tasdîk ı Gaybî, 68, 74; Kastamonu Lâhikası, 14, 179, 212; Âsâ-yı Mûsa, 118; Tarihçe-i Hayat, 579
[35] Siracü’n-Nûr, 253, Hasan Feyzi’nin Mersiyesi
[36] Tirmizî, Cenâiz, 32/1023. Nitekim, Resulullah (s.a.v.) vefat ettiğinde, defin yeri hususunda ihtilâf edilmiş, Ebu Bekir (r.a.)’in bu hadisi hatırlatması üzerine, Peygamberimiz yatağının olduğu yere defnedilmiştir.
[37] İctimâi Reçeteler II, 193, Hakikat Çekirdekleri/Hutbe-i Şâmiye’nin İkinci Zeylinin İkinci Kısmı/Üniversite Nur Talebeleri Namına Abdünnur
[38] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, Birinci Şua
 |
| Seyh Said |
Said-i Nursi, Kur’an’daki bazı ayetlerin kendi eserlerine işaret ettiğini söyler. Ebced ve cifr hesabıyla ayetlerden kendi eserleri lehine yorum çıkarmak aslında büyük bir tehlikeye işarettir. ‘Hz. Kur’an-ı Azimüşşan, sanki indirilen son kitap değil de, başka bir kitabı müjdeleyecektir.’ manası çıkmaktadır. İşte birkaç misal:
“Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna (...)"[1]
“Ve müteaddit âyat-ı Kur'âniyede Sırât-ı Müstakîm kelimesi, bir mâna-yı remziyle Risalet-in-Nur’a mânaca ve cifirce îma etmesi remze yakın bir îma ile Risalet-in-Nur şâkirdlerinin tâifesi, âhirzamanda o tâife-i kübra-i a’zamın ahirlerinde bir hizb-i makbul olacağını işaret eder diye def'aten birden ihtar edildi.”[2]
"Elif, lâm, mîm. İşte bu Kitap, kendisinde şüphe yoktur; Allah’tan sakınanlar için bir rehberdir."[3]
“el-Kitâbu lâ raybe fîhi huden lilmuttekīn = Risale-i Nur’un mebde-i intişarı 1922-1921”[4]
"(Melekler de) demişlerdi ki: '(Rabbimiz!) Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz (her şeyi) bilen, hâkim olan ancak sensin." (Sure-i Bakara/32)
“Lâ ‘ilme lenâ illâ mâ ‘allemtenâ = 974 Risâletu’n-Nûr = Aslı ile, yani lam-ı tarifle 976”[5]
"Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder! Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!"[6]
“Meâl-i icmalîsi der ki: "Kur'an ve hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi mânevî kirlerden temizlendiriyor." Bu âyetin küllî ve umumî mânasında Risale-in-Nur kasdî bir surette dahil olduğuna iki kuvvetli emâre var. (...) Âyetin makam-ı cifrîsi bin üçyüz iki ederek Risale-i Nur müellifinin Kur'an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur'anın bâhir bir bürhanı olan Resâilin-Nur’a bakar.”[7]
"Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitabı ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik."[8]
“Bu âyetin külli ve umumî mânasında Risale-i Nur kasdî bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emâre var. (...)”[9]
“Kemâ erselnâ fîkum rasûlen minkum = 998-948 Risâletu’n-Nûr = 998-948”[10]
"Dinde zorlama yoktur. Hak yol, batıl yoldan ayrılmıştır. Tağutu inkâr eden ve Allah’a inanan, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah işitendir, bilendir."[11]
Başta "lâ ikrâhe fi’d-dîni kad tebeyyene’r-rüşdü" cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ-yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücâhede-i dîniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, "Lâik Cumhuriyet"e döner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, îman-ı tahkikî kılıncıyla olacak. Çünki, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyîn ve tebeyyün eden bir nur Kur'an’dan çıkacak diye haber verip bir lem'a-i i’caz gösterir.
Hem, tâ "hâlidûn" kelimesine kadar Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin aslı, menbaı olarak aynen o muvazeneler gibi bir emâredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı mânevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.[12]
“(Bu ayet) makam-ı cifrî ve ebcedî hesabiyle Risalet-ün-Nur’un tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütuhatına mânen ve cifren tam tamına tetâbuku bir emâredir ki, Risaletu’n-Nur bu asırda, bu tarihte bir "Urvetül-Vuska"dır. Yâni, çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir "Hablullah"dır. "Ona elini atan yapışan necat bulur." diye mana-yı remziyle haber verir.”[13]
“Risale-i Nur ise, iman-ı Billâhın Kur'ânî bürhanlarından bu zamanda en nuranîsi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, bu "Urvetül-Vüska" külliyetinde hususî dâhil olduğuna te'yiden makam-ı cifrîsi bin üçyüz kırkyedi ederek Risaletün- Nur intişarının fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevafukla bakar. Ve bu ondördüncü asırda Kur'anın i’caz-ı mânevisinden neş'et eden bir urvet-ül-vüska ve zulümattan nura çıkaracak bir vesile-i nuraniye Risale-in-Nur olduğunu remzen bildirir.”[14]
"Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları da tağuttur. (O ise) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.”[15]
“Makam-ı cifrî ve ebcedî hesabiyle Risalet’ün-Nur’un ismine tam tamına tetâbuk eder. "Allâhu veliyyullezîne âmenû" cümlesi hem mâna, hem cifr ile Risalet’ün-Nur’a bir remzi var. Şöyle ki: Bu nüktenin bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyâsete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz.”[16]
"(Ey Muhammed!) Onları hidayete erdirmek, senin üzerine borç değildir; fakat Allah, dilediği kimseye hidayet eder. (...)"[17]
“Velâkinnallâhe yehdî men yeşâu = 598, Risâle-i Nûr = 598”[18]
“Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık sebebiyle ihtilâfa düşmüşlerdir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir Eğer seninle münakaşaya girerlerse, (onlara) de ki: 'Ben, bana tâbi olanlarla birlikte Allah’a teslim oldum.' Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere (cahil müşriklere) de de ki: 'Siz de (Allah’a) teslim oldunuz mu?' Eğer teslim olmuşlarsa (İslâm’a girmişlerse), gerçekten doğru yolu bulmuşlardır. Yok yüz çevirirlerse, sana düşen duyurup bildirme (tebliğ)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir."[19]
“İnne’d-Dîne ‘indallâhi’l-İslâm = 549; Resâili’n-Nûr = 548, lam-ı târifsiz 549 [20]
"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir burhan (açık ve kesin bir delil) geldi ve size apaçık bir nur indirdik."[21]
“O kudsî bürhan-ı İlâhînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı olan Resailin- Nur’a dahi ikinci cümlesi olan: "enzelnâ ileykum nûran mubînen" adedi, iki tenvin vakıfta iki "elif" sayılmak cihetiyle beşyüz doksansekiz ederek aynen tam tamına Resail-in-Nur’a ve Risale-in Nur adedine tevafuk ile o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı, Resâil-in-Nur olduğunu remzen haber veriyor.”[22]
"Ölüyken dirilttiğimiz, insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan çıkmayan kimse gibi olur mu? İşte, kâfirlere yapmış oldukları şeyler böyle cazip gösterilmiştir."[23]
“Bu âyetin remzi lâtifdir. Çünkü hem kuvvetli münâsebet-i mâneviye ile, hem cifirle efrad-ı kesiresi içinde hususî bir surette Risale-i Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki, "meyten" kelimesi tenvin "nun" sayılmak cihetiyle beşyüz ederek "Said-ün- Nursî" adedi olan beşyüze tevafukla, işaret ediyor ki, "Said-ün-Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risalet-ün-Nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu." Evet "eve men kâne meyten feahyeynâhu ve ce‘alnâ lehû nûran" deki tenvin "nun"durlar. Bin üçyüz otuzdört eder ki, o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said umumî harpte maddî ve dehşetli bir mevtten dahi hârika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen mânevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur'an’ın âb-ı hayatiyle taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u mânevî ve muvafakat-ı cifriye delâlet derecesinde bir işarettir. Hem (...) bin ikiyüz doksandört eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ı mâneviyesine işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet müteaddit ve çok tabakalarından bir işarî tabakadan hem Risaletün- Nur’a, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrın ibtidasına, hem ibtidasındaki Risalet-ün-Nur’un mebde’ine remzen, belki işâreten, belki delâleten bakar. (...) Bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade eder ki; Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyor.”[24]
"Hatırlayın; hani siz sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf olup, insanların sizi yakalayıp tutmasından korkuyordunuz. İşte o, şükredesiniz diye sizi barındırdı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızklar verdi."[25]
“İz entum kalîlun = 1362, Denizli cihad-ı ekberi = 1362”[26]
Fe âvâkum ve eyyedekum binasrihî = 598, Resâili’n-Nûr = 598”[27]
"Eğer yüz çevirirlerse, de ki: 'Allah bana yeter. Ondan başka ilâh yoktur. O, büyük arşın Rabbidir.'”[28]
“Makam-ı cifrîsi şeddeli "lâm"lar birer "lâm" şeddeli "kâf" bir "kâf" sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidokuz ederek, harb-i umumînin başlangıcı zamanında Resail-in- Nur’un başlangıcı olan İşarat-ül-İ’caz tefsirinin tarih-i te'lifine tam tamına tevafuk eder.”[29]
"İsyan edenler cehennemdedirler. Orada, onların (ıstıraptan ileri gelen) ağlayışlı bir nefes alıp verişleri vardır."[30]
“Bu âyet dahi, Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehasına cifir ile tevafuk ile işaret eder.”[31]
"Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; (sen de) ve seninle beraber tövbe edenler de (hep doğru olun), aşırı gitmeyin! Zira o, yaptıklarınızı görmektedir."[32]
“Makam-ı cifrîsi bin üçyüz üç ederek... hem "Sûre-i Şûrâ"nın ikinci sahifesinde "vestekim kemâ umirte" ise, bin üçyüz dokuz ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine hususan Kur'an hesabına iltifat edip istikâmetle emreder ki, birinci tarih ise, Resâil-in-Nur müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir. Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin hârika bir surette pek az bir zamanda ilimce tekamül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde onbeş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu ve o zamanın o mühitte en meşhur ulemasının yanında o üç ayın mahsulü onbeş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla ve hangi ilimden olursa olsun her suale karşı cevab-ı savab vermekle isbat ettiği aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen Risale-i Nur’un istikâmetine bir işarettir.”
“(...) fâ-yı atf hariç olarak "istekim kemâ umirte" makam-ı ebcedîsi bin üçyüz ikidir. Demek "istekim" deki emr-i has içinde bulunan hitâb-ı âmmın hadsiz müstakim efradları içinde, o bin üçyüz iki tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek ondördüncü asırda Kur'an’dan iktibas edip, istikametsiz sakim yollar içinde sırat-ı müstakîmi gösterecek asârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dahil ediyor.
(...) o ni’mete bir şükür olarak derim ki; O bin üçyüz iki (1302) tarihi ise, -arabî tarih itibariyle olsa- Kur'an okumaya başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Ve –rumî tarihi hesabiyle- ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyle ise, o îma edilen ferd olabiliriz.”[33]
"Biz, her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O, azizdir, hikmet sahibidir."[34]
“Hattâ dördüncü âyette Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder. (...)
Makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle, risalet ve nübüvvetin her asırda verâset naibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mâna-yı remzî cihetinde vazife-i irsiyetini yapan Risale-i Nur’u, efradı içine hususî bir iltifatla dâhil edip lisan-ı Kur'an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.”[35]
"Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir."[36]
"Kelimeten tayyibeten" kelimesi (tenvinler sayılır, şedde sayılmaz) bin onbirdir. (1011) Risalet-ün-Nur’iyyenin makamına üç farkla tevafuku ve "kelimeten tayyibeten" mübarek, güzel söz mâ’nasıyla Risalet-ün-Nur’un güzel sözlerine tetabuku "keşeceratin tayyibetin" şedde ve tenvinler sayılmazsa bin üçyüz kırkdört (1344) ederek tam tamına Risalet-ün-Nur’un zuhur ve intişarına ve yükselmesinin tarihine muvafakatı ve mâ’naca bir îma, belki bir remz, belki bir işarettir ki, kelimat-ı tayyibe olan Risalet-ün-Nur’un güzel sözleri bu âyetin bu asırda bir medar-ı nazarıdır.”[37]
"(...) De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, elçi olan bir insandan başka neyim?"[38]
“Kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeran rasûlen = 1879, Sevgilimizin (Said Nursî’nin) besmele-i hayatı 1879”[39]
"Orada, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini bulmuşlardı."[40]
“Ve ‘allemnâhu min ledunnâ ‘ilmen = 598, Resâili’n-Nûr = 598”[41]
"Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: 'Ey Musa, ileri gelen bazı kimseler, seni öldürme konusunda aralarında görüşmektedirler! Hemen çık; gerçekten ben, sana öğüt verenlerdenim.'"[42]
“Ve câe min aksa’l-Medîneti raculun yes'â kāle = Nur tercümanına aksâ-yı şarktan, Rus esaretinden firar edip İstanbul’a gelmesi tarihidir.”
"(Bu) Kitabın indirilmesi, aziz ve hikmet sahibi Allah tarafındandır."[43]
“Hem Sûre-i Zümer, hem Sûre-i Câsiye, hem Sûre-i Ahkaf’ın başlarında bulunan bu âyetler dahi yirmiikincideki âyetler gibi Risalet-ün-Nur’un ismine ve zâtına, hem te'lif ve intişarına bir mâna-yı remziyle bakıyorlar.”[44]
"Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve 'Ben Müslümanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?"[45]
“Makam-ı cifrîsi (...) olmak üzere bin üçyüz yirmisekiz eder ki: O müthiş tarihte bir tâife ayağa kalkıp Cenab-ı Hakk’a halkı da’vet edeceğine işâret eder ki; o tarihte böyle bir da’vet ve Kur'an’ın tahsinine lâyık olacak güzel söz ise şimdilik Sözler namındaki Risâle-i Nur’un da’vet edici cüzleri başta görünüyor. "ahsenu kavlen" kelime-i kudsiyesinin tarihçesi daha ziyade güzel sözlü kim olabilir der. Demek birisi o tarihte gâyet güzel sözleriyle çıkacak. Sözlerin güzelliğiyle halkı teshir edecek. Bu hassa ise, bu zamanda Risâle-i Nur’un Sözler namında belâgatça ve hüsn-ü cemâlce ve te'sir ve teshîrce yüksek bir mertebede bulunan kelimâtları ve kuvvetli sözlerinde bulunur. Demek bu âyet mâna-yı işarisiyle de Risâle-i Nur’u tahsin eder.”[46]
"Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber’in sesi üzerine yükseltmeyin! Farkına varmadan amellerinizin boşa gitmemesi için, birbirinize karşı bağırarak konuştuğunuz gibi, Peygamber’e karşı da bağırarak konuşmayın!”[47]
"Savti’n-Nebiyyi" 599, "Resâili’n-Nûri" 599’dur. Bu ayet-i kerimeye göre, Risale-i Nur’un sadâ-yı Muhammed (a.s.m.)’dan başka bir şey olmadığı ve sair her nev'i beyanların onun fevkine yükseltilmemesi ihtar olunmaktadır.”[48]
"Müşrikler hoş görmemesine karşın, dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, Resulünü hidayetle ve hak dinle gönderen odur."[49]
“(...) bi’l-Hudâ ve Dîni’l-Hakki = 359, Sa‘îd Bedî‘u’z-Zaman = 359” [50]
"Ey örtüsüne bürünen!"[51]
“Yâ eyyuhe’l-Muzzemmil = 233, Kürdî = 234”[52]
Şaşılacak iş ki, beş vakit namazın kaçar rekât olduğunu Kur’an’da bulunmazken, Said-i Nursî, kendi adını, doğum tarihini, risalelerine olan işaretleri bulabilmiştir. Ayrıca zekâsının fevkaladeliğinden bahsedilen Said-i Nursî, başladığı hafızlığı tamamlayamaması da hayret vericidir. Ayrıca Hz.Ali (r.a.)’nin sözlerinde de kendine işaretler bulan Said-i Nursî, bakın neler yazmıştır:
“(...) İmam-ı Ali (r.a.) Kaside-i Celcelûtiyesinde sarahat derecesinde Risale-in- Nur’a bakmış ve ona işaret ederek demiş (...)”[53]
“Hazret-i Ali (r.a.) Ercüze’sinde ve Gavs-ı A’zam (r.a..) Kasidesinde Resaili’n- Nur’a kerametkârane işaret ettikleri vakit (...)”[54]
“Hz. Ali İbn-i Ebu Talib Keramullahü vechehü ihbarat-ı gaybiyeye ait şu kasidesinin bir kısmında Risale-i Nur şakirdlerine bilhassa baktığına müteaddit emareler var. O da Gavs-ı Geylanî gibi Risale-i Nur’un makbuliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.”[55]
“İmam-ı Ali (r.a.) bir def'a "ekıd kevkebî" fıkrasiyle âhir zamanda Risale-i Nur’u dua ile Allahtan niyaz eder, ister ve bidayette oniki risaleden ibaret bulunduğundan, yalnız oniki Risalesine işaret ediyor. İkinci def'ada "tükādü Sirâcü’n-Nûri" fıkrasiyle daha sarih bir surette Risale-i Nur’u medih ve senâ ile göstererek tekemmülüne işareten, umum Sözleri ve Mektupları ve Lem'aları remzen haber verir.”[56]
“Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) "tükadü Sirâcü’n-Nûri" fıkrasiyle Risale-i Nur’u tarihiyle ve ismiyle ve mahiyetiyle ve esaslariyle ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra (...)”[57]
“Celcelutiyye Said Nursî’ye Bedi’ demiş. Bundan daha güzel medh ve bundan daha a’lâ ve ezka bir vasıf mı olur?”[58]
“(...) bilâperva hükmediyoruz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) hem Risale-i Nur’dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mâna-yı hakikî ve mecazî ile işârî ve remzî ve imai ve telvihi bir surette haber veriyor.”[59]
“Hazret-i Ali o mûcizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı A’zam (k.s.) o hârika keramet-i gaybiyesiyle sizlere (Risâle-i Nur şakirtlerine), sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar.”[60]
“Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, "Kaside-i Celcelûtiye"de iki suretle Risâle-i Nur’dan haber verdiği gibi, "Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi"ne işareten "vebi’l-âyeti’l-kübrâ eminnî mine’l-feceti" der. Ve bu işarette îmâ eder ki: "Âyetül Kübrâ" yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risâle-i Nur talebelerine gelecek ve Âyetül Kübrâ hakkı için o "fecet" ve "musibetten şâkirdlerine eman ver," diye niyâz eder, o risâleyi ve menbaını şefaatçı yapar. (...)”[61]
“(...) Hz. Ali (r.a.) Ercüze ve Celcelûtiye’sinde Risale-i Nur’u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, teselli ediyor.”[62]
“Hz. Ali’nin kasidesinde ebced hesabıyla, "bin üçyüz ellide Said-i Kürdî gelecektir" çıkıyor. Hülâgû’dan ve latin hurufundan ve İslâm deccalından ve bir kısım ulemâların yanlışlarından kat'i haber veren İmam-ı Ali o cümle ile biçare Said’e diyor: "Sen o zamana yetişeceksin. Cenab-ı Hak’tan muhafazanı niyaz eyle"[63]
“Demek İmam-ı Ali (r.a.) bütün ûlûmunun hazinesi olan Kur'an-ı Muciz-ül- Beyan’ın bir şu’le-i i’cazı olan Risale-i Nur’u Cenab-ı Hak’tan ahir zamanda Kur'an’a çelik bir sur ve parlak bir yıldız istemiş ve duası kabul olmuş.”[64]
“(...) İmam-ı Ali (r.a.) Kaside-i celcelûtiyesinde, Siracü’n-nur’dan sarahat derecesinde haber verdiği gibi, yine o kasidede Siracü’n-nur’un en nâmdar risalelerine parmak basıyor, adeta alkışlıyor (...).
İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anh) Âyet-ül-Kübrâ namını verdiği "Yedinci Şuâ"ı bitirdiğim aynı vakitte -îtikadımca bana acele bir mükâfat ve bir ücret olarak geceleyin Celcelûtiye’yi okudum. Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi: İmam-ı Ali Radıyallahü anh Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdâr risalelerine de işaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eğer sarîh bir surette gaybdan haber vermek (çok zararları bulunduğundan hikmete münafi olduğu cihetle) hikmet-i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecekti.”[65]
“Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh ve Kerremallahu Vechehu, Kaside-i Celcelûtiye’sinde kerametkârane Risale-i Nur’dan haber verdiği yerde, Risale-i Nur’u "Siracinnur" ve "Siracissürc" namlariyle tesmiye ederek, Risale-i Nur’un üç ismine iki isim ilâve etmesi (...)”[66]
“İmam-ı Ali Siracün-Nur’dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki adet Süryanice Esmâyı tadâd ederken Risale-i Nur’un en kuvvetli, en kıymetdar olan Mu’cizat-ı Kur'aniye Risalesine ve Otuzikinci Söz’e kuvvetli işaret ettiği gibi, sair risalelere de remzen veya îmâen veya telvihen bakar.”[67]
“İmam-ı Ali’nin (r.a.) Âyet-ül-Kübrâ namını verdiği, "Yedinci Şua" Risalesi’ni yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfat-ı acile ve bir alâmet-i makbuliyet ve bir medâr-ı teşvik olarak bu keramet-i Celcelûtiye, inâyet-i İlâhiye tarafından verildiğine şüphem kalmamış.”[68]
“(...) Âyet-ül-Kübra risâlesinin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (r.a.) keramat-ı gaybiyesinde bu risaleye, "Âyet-i Kübra" ve "Asâ-yı Mûsa" namlarını vermiş. Risale-i Nur’un risaleleri içinde buna hususî bakıp, nazar-ı dikkati celbetmiş. "Âyet-ül-kübra" nın bir hakikî tefsiri olan bu "Âyet-ül-kübra Risalesi", Hazret-i İmam’ın (r.a.) tâbirince, "Asâ-yı Mûsa" nâmında "Yedinci Şuâ" kitabıdır.”[69]
“İslâmlar içinde, dellâllar elinde teşhir suretinde gezdirmeye lâyık olan Risale-i Nur, maatteessüf gayet gizli perde altında intişar ve istitara mecbur olmasına işâreten İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, iki def'a "sırran beyâneten" ve "sırran tenevveret" kelimeleriyle "sırran" yalnız gizli intişar edebilir. Müteaccibane haber veriyor.”[70]
“Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü, bu fıkrada "bihi’n-nûru uhmidet" cümlesiyle diyor ki: Bin üçyüz ellidörtte (1354) Sirac-ün-Nur -yâni Risale-i Nurun nuru- ile dalâletin tecavüz eden narı inşâallah sönecek. (...) Evet cifirce "bihi’n-nâru uhmidet" bin üçyüz ellidört (1354) eder. Lillâhilhamd, Sirac-ün-Nurun El-Âyet-ül- Kübrâsı gibi çok risaleleri var. Her biri kuvvetli birer lâmba hükmünde sırat-ı müstakîmi gösterip İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü’nün haberini tasdik ediyorlar.
(...) Saidin (r.a.) iki maruf lâkabına remzen ve ismen îma eden ve "kendini muhafaza et" emrini veren ve o tarihte herkesten ziyade müteaddit tehlikelere maruz bulunacağını telvih eden "Ercüze"nin âhirlerindeki: "fes'el limevlâke’l-azîmi’ş-şâni yâ müdriken lizâlike’z-zemâni bien yukîke şerra tilke’l-fitneti ve şerra kulli kurbetin ve mihnetin" fıkrasiyle diyor: "Ya Said-el-Kürdî! Bin üçyüz ellidört tarihine yetişirsen Mevlâyı Azîmden, o zamanın ve o asrın şerlerinden muhafazanı iste ve yalvar"
(...) Sonra İmam-ı Ali (r.a.) Sekine ile meşgul olan Said’e (r.a.) bakar, konuşur; akabinde "yâ müdriken lizâlike’z-zemâni" der. İki-üç yerde kuvvetli işaret ile Said (r.a.) ismini verdiği şâkirdine hitaben "Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalış." "Yâ"-i nidâî’den sonra müteaddit karineler ve emâreler ile Said var. Demek ya Said (r.a.) "müdriken lizâlike’z-zemâni" olur. Bu fıkra nasılki "müdriken" kelimesiyle "Elkürdî" lâkabına hem lâfzan hem cifren bakar. Çünkü mimsiz "derken" Kürd kalbidir.
Mim ise, "lâm" ve "yâ" ye tam muvafıktır. Öyle de: Diğer bir ismi olan Bediüzzaman lâkabına dahi "ezzaman" kelimesiyle îma etmekle beraber bin üçyüz ellidört (1354) veya, bin üçyüz ellibeş (1355) makam-ı cifrîsiyle Said’in (r.a.) hakikat-ı hâlini ve hilâf-ı âdet vaziyetini ve hıfz u vikaye için kesretli duasını ve halvet ve inzivasını tamamiyle tâbir ve ifade ettiğinden sarahata yakın bir surette parmağını O’nun başına ve o kasidede teselli için basıyor. Ve burada da "bihi’n-nâru uhmidet" sırrına mazhar olan Risale-i Nur’u alkışlıyor.”[71]
“Celcelûtiye, Süryanîce bedî’ demektir. Ve bedî’ mânasındadır. İbareleri bedî’ olan Risale-i Nur, Celcelûtiyede mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden, Kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki: Eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı benim değildir. Belki, Risale-i Nur’un mânevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek Süryanîce bedî’ mânasında ve Kasidede tekerrürüne binaen Kasideye verilen Celcelûtiye ismi, işârî bir tarzda bid'at zamanında çıkan Bediülbeyan ve Bediüzzaman olan Risale-i Nur’un hem ibare, hem mâna, hem isim noktalariyle bedîliğine münasebettarlığını ihsas etmesine ve bu isim bir parça Ona da bakmasına ve bu ismin müsemmasında Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olduğunu tahmin ediyorum.”[72]
“Madem Celcelûtiye vahy yolu ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma nâzil olmuştur. Ve Allâm-ül-Guyûbun ilmiyle ifade-i mâna eder. Hem madem Celcelûtiye mâna-yı mecazî ile o kasidenin hakikatını isbat eden Risale-i Nur’a sarîhan; ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işareten haber vermekle beraber Risale-i Nur müellifi ve bunun onüç ehemmiyetli vâkıat-ı hayatına îmaen, remzen, işareten mâna-yı mecazî ile haber veriyor.”[73]
“Hem madem Celcelûtiyenin aslı vahy’dir. Ve esrarlıdır. Ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybî umur-u istikbaliyeden haber veriyor. Ve madem Kur'an itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'an hesabiyle Risale-i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve madem serahat derecesinde çok karine ve emârelerle Risale-i Nur ve eczaları bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (r.a.) nazar-ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyakatları ve kıymetleri var. Ve mâdem Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) Sirac-ün-Nurdan, zâhir bir surette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözlerden, sonra Mektuplardan, sonra Lem'alardan, Risalelerdeki gibi aynı tertip, aynı makam, aynı numara tahtında kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (r.a.) işaret ettiğini isbat eylemiş.”[74]
Kaynağı vahiy olduğu iddia edilen bir metnin (Resul-i Ekrem’den önceki vahiyleri dikkate almazsak), Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gelen ve onun emriyle yazılıp, tevatüren nakledilen Kur'an-ı Kerim’de ya da sabit hadislerde yer alması gerekir. Peki, vahiy olduğu iddia edilen bu "Celcelutiye Kasidesi" nerededir? Kur'an’da olmadığına göre, hangi hadis koleksiyonunda yer almaktadır? Bu kaside, sahih hadis kaynaklarında rivayet edilmesi bir yana, zayıf ya da mevzu hadisler arasında bile kendine bir yer bulamamıştır.
“Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakikatı Hüccet-ül-İslâm olan İmam-ıGazalî (k.s.)’den almıştım. Şimdi anlıyorum ki: İmam-ı Gazalî (k.s.) aynı dersi üveysî bir tarzda İmam-ı Ali (k.s.)’dan almıştır. Demek İmam-ı Ali (r.a.)’ın mühim bir şakirdi olan İmam-ı Gazalî (k.s.)’nin başı üstünde bu biçare talebesine şefkatkârane, tesellidarâne en sıkıntılı bir zamanda bakması acib değil, belki lâzımdır ve öyle olmakgerektir. Risale-i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işaret eden Hz. Ali (r.a.) nin Kaside-i Celcelûtiyesinin hiçbir cihetle tesadüfe hamledilemez.”[75]
“(...) Risale-i Nur mev'id-i Ahmedî (A.S.M.) ve müjde-i Haydarî (r.a..) ve beşaret ve teavün-ü Gavsî (k.s.) ve tavsiye-i Gazalî (k.s.) ve ihbar-ı Fârukî (k.s.)’dir.”[76]
“Evrad-ı Bahaiye"de bir sahifede ve uzun altı buçuk satırında, ondokuz def'a "nur nur nur" kelimeleri... Kat'î kanaatım geldi ki "Şâh-ı Nakşibend", "Gavs-ı A’zam" gibi Risale-i Nuru ve kudsî hizmetini keşfen müşahede edip tahsinkârane haber vererek ona işaret ediyorlar.”[77]
“Şu zamanda dellâl-ı Kur'an ve hâdim-i Furkan olan o zatın iki ismi ve iki lâkabı var. "Elkürdî" lâkabı ile "Molla Said" ismi, "ene limürîdî" fıkrasında zâhir görünüyor. "Nursî" lâkabiyle "Bediüzzaman Said" ismi "kün kādiriyyu’l-vakti" fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur'aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulûsi Beye "lillâhi muhlisan teîşu saîden sâdıkan bimuhabbeti" fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine de işaretler var.”[78]
| Harun Çetin
AkademiDergisi.com
[2] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 120; Kastamonu Lâhikası, 31 32
[4] Tılsımlar Mecmûası, 184
[5] Tılsımlar Mecmûası, 189
[7] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 87
[9] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 87-88
[10] Tılsımlar Mecmûası, 187
[12] Şuâlar, 235, Onbirinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır.
[13] Şuâlar, 236; Âsâ-yı Mûsa, 82, Birinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır.
[14] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 86-87. Birinci Şua/Dokuzuncu Âyet
[16] Şuâlar, 236; Âsâ-yı Mûsa, 82, Birinci Şua/Meyve Risalesi/On birinci Mes'elenin Haşiyesinin Bir Lahikasıdır
[19] Sûre-i Âl-i İmran/19
[20] Tılsımlar Mecmûası, 192
[22] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 89-90; Şuâlar, 551-552, Birinci Şua/Onbeşinci Âyet
[24] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 81-85; Şuâlar, 544-547, Birinci Şua/Beşinci Âyet
[26]Tılsımlar Mecmûası, 183
[27] Tılsımlar Mecmûası, 183
[29] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 90-91; Şuâlar, 552-553, Birinci Şua/Onyedinci Âyet
[31] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 83-84, Birinci Şua/Beşinci Âyet; Kastamonu Lâhikası, 51, Yirmiyedinci Mektubdan/”Evemen kâne meyten” Âyetinin Tetimmesi
[33]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199-200, Sekizinci Lem'a/Hazret-i Gavs’ın Keramet-i Gaybiyesini Te'yid Eden Bir Âyetin İşâratındaki Bir Nükte-i İ’caziyedir.
[35]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 110, Birinci Şua/Dördüncü Âyet
[37]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 120-121, Birinci Şua/Âhirzamandan Haber Veren Mühim Bir Hadis-i Şerif; Kastamonu Lâhikası, 32, Yirmiyedinci Mektubdan/ Âhirzamandan Haber Veren Mühim Bir Hadis-i Şerif
[39] Tılsımlar Mecmûası, 187
[41] Tılsımlar Mecmûası, 189
[44] Tılsımlar Mecmûası, 192
[46] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 111-112, Birinci Şua/Otuzuncu Âyet
[48] Tılsımlar Mecmûası, 188
[50] Tılsımlar Mecmûası, 187
[52] Tılsımlar Mecmûası, 180
[53] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 75, Birinci Şua/İki Acib Suale Karşı Def'aten Hatıra Gelen Garib Cevaptır /İkinci Bir İhtar
[54] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 106, Birinci Şua/Yirmi dokuzuncu Ayet
[55] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 168-169, On sekizinci Lem'a
[56] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 138, Sekizinci Şua/Altıncı Remz
[57] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 145, Sekizinci Şua/Sekizinci Remz/İkinci Sual/Üçüncüsü
[58] Siracü’n-Nûr, 251, Hasan Feyzi’nin Mersiyesi
[59] Şuâlar, 589, Sekizinci Şua/Yedinci Remz
[60] Rehberler, 261, İhlâs Risalesi/Üçüncü Düsturunuz
[61] Siracü’n-Nûr, s. 174-175
[62] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 164, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi
[64] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s.151-152, Yirmisekizinci Lem'a/İkinci Keramet-i Aleviye
[65] Şuâlar, s.573; Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, s.125
[66] Şuâlar, s.33, İkinci Şua/Hâtime/Tevhidî Bir Münâcât ve Mukaddimesi
[67] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 133
[68] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 124, Sekizinci Şua/Üçüncü Bir Keramet-i Aleviye/Bir İfade-i meram
[69] Şuâlar, 83, Yedinci Şua/Mühim Bir İhtar ve Bir İfade-i Meram/Beşincisi
[70] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 130
[71]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 131-133, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Üçüncü Remz/üçüncüsü
[72] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 142-143, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Yedinci Remz
[73] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 136, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Beşinci Remz
[74] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 141, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü BİR KERÂMETİDİR/Yedinci Remz
[75] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 152-153, Yirmisekizinci Lem'a/İkinci Keramet-i Aleviye/Yirmi Sekizinci Lem'anın Birinci Mes'elesi
[76] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 152-153, Yirmisekizinci Lem'a/İkinci Keramet-i Aleviye/Yirmi Sekizinci Lem'anın Birinci Mes'elesi
[77] Emirdağ Lâhikası I, 164, Yirmiyedinci Mektuptan/Bu günlerde rahatsızlık için "Evrad-ı Bahaiye"yi ezber değil, kitaba bakarak okudum
[78] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 181-182, Sekizinci Lem'a/Şeyh-i Geylânî’nin, Fıkrasiyle Kerametkârane Verdiği Haber-i Gaybinin Tetimmesidir.
Etiketler: Said-i Nursi harun çetin fethullah gülen said-i nursi mesih mi masonluk gizli kardinal fethullah gülen misyoner moon tarikatı gizli kardinaller risale-i nur misyonerlik faaliyetleri

Said Nursinin, Levhi Mahfuzdan Kur'an yazdırma iddiası !!!!
"(...) san’atkârların lâkaydlığı te'siriyle adem-i intizama mâruz kalan yerleri tanzim edip (...) 1
İşte tertîb-i Kur'an irşâd-ı Nebevîile; münteşir ve matbu’ Kur'anlar da, ilhâm-ı İlâhî ile olduğundan; Kur'an-ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nevî alâmet-i i’caz işareti var. Çünki ovaziyet, ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bâzıinhiraf var ki, o da tab'ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tambirbiri üzerine düşecekti." 2
Said Nursî, o muhterem hattatları lâkaytlıkla; yazdıkları Mushafları da düzensizlikle itham etmektedir!
Hattatların hatsanatında gösterdikleri başarı, yazılarındaki sanat hâlâ gözleri kamaştırmakta; el yazması Mushaflar müzayedelerde çok pahalı fiyatlarla alıcı bulmaktadır. Bir harfi, bir harekeyi yanlış yazmak korkusundan titreyen o insanları kayıtsızlıkla suçlamak, insafsızlığın ta kendisidir. Tabda noksanlık iddiasının da bir mesnedi yoktur. Daha önce özenle basılan Mushaflar, tevafuklu-mucizatlı Kur'an’a uymuyor diye Said Nursî tarafından noksanlık ve intizamsızlıkla itham edilmiştir ki, bununda hiçbir aklı selim sahibince kabulü mümkün değildir.
Osman Keskioğlu hattatlar hakkında şunları der:
Hattatlar Kur'an’ı en güzel şekilde yazmaya uğraşmış, bu uğurda sanatınen yüksek maharetini dökmüşlerdir. İbn Mukle (H.338/M.949)’den, Yakut Müsta‘simî (H.618/M.1221)’den tut da HafızOsman’a gelinceye kadar nice sanat parmakları oynamış, çıtır çıtır yazarak kelimeleri inci gibi Medine’de dizmişlerdir. Dillerde dolaşan bir söz vardır: Kur'an-ıKerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı. Bu söz, Türk hattatlarının bu sanattaki üstünlüğünü göstermeye kâfidir. Türk hattatları yazıya en güzel ve mükemmel şeklini vermişler, pek sanatkârane Kur'an’lar yazmakta âdeta sanat yarışına çıkmışlardır. Bugün şark ve garp kütüphanelerini süsleyen nice eserler, görenlerde hayranlık uyandırmaktadır. İçlerinde çeşit hatla yazılmışlar, altın hatla yazılı Mushaflar, altın yaldızlı Mushaflar var, bunların ekserisi Türk hattatlarının kaleminden çıkmıştır.3
SaidNursî bunlarla yetinmemiş, yazdıkları Kur'an’ın levh-i mahfuzdaki gibi olduğunuda söylemiştir:
(...) (Kur'an’ın)Asr-ı Saadetten beri böyle hârika bir sûrette mu’cizeli olarak yazılmasınahiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e"yaz!" emir buyurulmasıyle, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur'an gibiyazılması(...) 4
Kuranı Kerimi Levhi Mahfuza bakarak yazdıracak biri olsaydı bu kişi hiç şüphesizki Hazreti Muhammed (S.A.V) olurdu - said nursi değil !
Dipnot:
1 Mektubat, 386, Yirmidokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ıAhmediyye/Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım/Dördüncü
Nükte.
2 Mektubat, 167-168, Yirmidokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ıAhmediyye/Onsekizinci İşaret
3 Osman Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur'ân-ı KerîmBilgileri, TDV Yayınları, Ankara 1987, 141-142.
4 Âsâ-yı Mûsa, 85, Meyve Risalesi/Isparta’daki umum Risale-iNur Talebeleri namına Ramazan tebriki
münasebetiyleyazılmış
 |
| Fethullah Gülen |
Said-i Nursi, Meşruti idare şeklini neden din gibi sahiplendi?
Neden meşruti idare için gerekirse ümmetin yarısını feda etmeyi bile göze aldı?
Said-i Nursi, ne hakla gayr-i müslimlerin devlet idareciliğine/memuriyete getirilmelerine cevaz verdi?
Her kesimden her kesin “İngiliz ajanı” olduğunda ittifak ettiği Ali Suavi’yi neden inadına muteber bildi ve okuyucularına da böyle gösterdi?
Ali Suavi, Osmanlı’da ilk defa Meşruti idareyi, Demokrasiyi, Türkçe ibadeti v.b. İngiliz İstihbaratının ürünü olan kavramları ve görüşleri savunduğu için mi Said de ısrarla onu “üstad” bildi?
Neden Osmanlı’yı parçalayıp yıkmakla ve Hilafeti kaldırmakla görevli, İslam alimi ya da kanaat önderi sıfatıyla meydanda olan İngiliz ajanlarını, Said, hep inadına muteber bildi ve muteber gösterdi?
Said, neye ve kime hizmet etti?
Said, Afgani, Abduh, Reşit Rıza, Ali Suavi ve diğerleri… Hepsinin o kadar çok ortak noktaları var ki… Yoksa hepsi İngiliz İstihbaratının ve batı dünyasının görevlendirdiği kişiler miydi?
Aynası iş ise kişinin, buyurun bakalım işine Said’in…
MEŞRUTİYET UĞRUNA ÜMMETİ FEDA EDEN RİSALELER
“… Ben bu ittihadın efradındanım (bireylerindenim) ve bu ittihadın tezahürüne (meydana gelmesine) teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebebi iftirak (ayrılık sebebi) olan fırkalardan değilim. Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (benden önce aynı düşüncede olanlar) Cemaleddin Efgânî, Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Süavî, Hoca Tahsin Efendilerle Kemal Bey (Namık Kemal) ve Sultan Selim’dir.”[1] Said-i Nursî’nin örnek aldığı kişilere bakın ki, biri takiyye yapan Şii, diğeri de masonluğu Mısır’a ve el-Ezher’e sokan kişi Abduh’tur. Biz Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh başlıklarında haklarında yeteri kadar bilgi verdik.
“Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vali reis değil belki ücretli hizmetkârdır. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve ağalıktır; gayr-i Müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, reisliğimize ortak ettiğimiz vakitte, İslam milletinden dünyanın her tarafında üç yüz bin adamın reisliğine yol açılır. Oralarda ki Müslümanlar da, o topraklarda kaymakam ve vali olabilirler. Biri kaybedip, bini kazanan zarar etmez.”[2]
İslam Devletinde yönetim işi kesinlikle gayr-i Müslimlere devredilemez. Hiçbir koşul bu kuralı değiştiremez. Allah Teala Hz. Kur’an’da yönetici olanların Müslüman olması gerektiğini şöyle vurgulamıştır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin ve sizden olup kendilerine otorite emanet edilmiş olanlara da itaat edin.”[3] Ve hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Sizi Allah’ın Kitab’ı ile idare edecek Habeşli bir köle dahi başınıza getirilmiş olsa onu dinleyin ve ona itaat edin.”[4] Yani İslam devletinde büyük küçük fark etmez, bütün idareciler Müslüman olmalıdır.
Said-i Nursî, bir Meşrutiyet aşığıdır. Hatta o kadar âşıktır ki, İslam halifesine isyan edecek ve meşrutiyet yolunda “bu milletin yarısını feda edebilecek” derecededir. “Nurdan zarar gelmez… Gelirse, huffaşa gelir, murdar şeylere gelir. Meşrutiyetin gelmesi için, milletin yarısı bile feda olsa buna değer.”[5] İslam halifesini tahttan indirmek için bir de İslam milletinin yarısı kırdırılacak. Neden? Meşrutiyet gelsin için. “Her ne inşa ettim ise, üstadımız olan Meşrutiyet’ten öğrendim.” sözü de Said-i Nursi’ye aittir. Peki, niçin, emirü’l mü’minine isyan ediliyor, niçin halkın yani Müslümanların yarısı feda ediliyor? Din-i islam’da konumu kesin çizgilerle belirlenmemiş bir yönetim biçimini savunmak için. Peki, Said-i Nursî’nin bu davada arkadaşları kim? İslam düşmanı ittihat ve terakki üyeleri ve Sultan Abdülhamid Hân’ın düşmanları.
Said-i Nursî, İctimai Reçeteler adlı eserinde: “Asıl Şeriat’ın Malik-i Hakikisi (gerçek sahibi) hakikat ve Meşrutiyet’tir. Demek Meşrutiyet’i şer’i delillerle kabul ettim. Başka müzebzibler (şaşkınlar) gibi taklîdî ve hilaf-ı Şeriat kabul etmedim… İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve Şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin emrine itaat etse ve yolunda gitse halifedir. Biz de ona, itaat edeceğiz. Yoksa zulmedenler, padişah da olsa hayduttur.”
Meşrutiyet, nasıl İslam’ın sahibi olabilir? Daha doğrusu Şeriat sanki Meşrutiyet demekmiş gibi vurgulanmıştır. Sultan Abdülhamit Han’a istibdat ve zulüm yaptı diyenler, O’nun kendisine suikast düzenleyen Ermeni’yi bile affettiğini neden akıllarına getirmezler? Halife Abdülhamit Han’a Peygamberimize itaat konusunda ders vermek sanırım Said-i Nursî’nin son görevi olsa gerek. Zira Sultan Abdülhamit Hân’ın İslam’ı yaşama ve koruma noktasında hiç kimse diyemez ki; “Şu yanlışlığı yapmıştır.” Nursî, İttihat ve Terakki’nin oyununa gelerek İslam’da olmayan bir mesele yüzünden Sultan’a haydut diyecek kadar ileri gitmiş, kendisi de: “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş sayılır. Benim yolumda giden idarecime itaat eden bana itaat etmiş olur, idarecime isyan eden bana isyan etmiş olur.”[6] hadis-i şerifinde buyrulduğu gibi yanlışı bulunmayan Halife’ye isyan etmiştir. Ve Allah, Hz. Kur’an’da şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü’l emre (idareciler) de itaat edin…”[7]
Risale-i Nur’da şöyle geçmektedir: “Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadime hayata başlamış; menfaati herkesin zararında arayan ve istibdatı arzu edenler; “ya leyleteni küntü türaba” demeye başladılar. Yeni Hükümet-i Meşrutamız mucize gibi doğduğu için inşallah bir seneye kadar; “tekaddeme filmehdi sabiyye” sırrına mazhar olacağız. Mütevekilane, sabrederek otuz sene suskunluk orucunun ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır.”[8]
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet, Meşrutiyet hükümeti olan İttihat ve Terakki ile daha derinlere batmıştır. O devir, Meşrutiyet’i istemeyenler, Halife’nin bir hatası olmadığını gördükleri için isyan etmemişlerdir. Asıl “şaşkınlar” Yahudilerin oyununa gelenlerdir. Avrupa’da Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile alakalı menhus piyesleri gösterimden kaldırtan, Theodor Herzl adlı bir Yahudi’nin milyonlarca altın karşılığında Filistin’den küçük bir toprak parçası istediği zaman, bu toprakların milletin toprağı olduğunu söyleyerek onu huzurundan kovan, çoğu idam cezalarını müebbede çeviren bir Halife’yi mi desteklemek şaşkınlık, yoksa iktidara gelir gelmez evvela Balkanlar, sonra Afrika ve daha nice toprakları koruyamayan “Meşrutiyet mucizesi”ni destekleyenler mi? Tarih bunu apaçık göstermiştir. Sultan Abdülhamid’in tahtta bulunduğu otuz üç sene zarfında, hiç kimse İslam aleyhinde neşriyat yapamamış, İstanbul’a gelerek Ehl-i Sünnet’i kirletmeye çalışan Cemaleddin Efgânî ve talebesi mason Abduh, Halife tarafından İstanbul’dan dışarı atılmış, Osmanlı toprakları ve gayrisindeki Müslümanların yaşadığı topraklar mektep ve medreselerle donatılmıştır. İttihat ve Terakki’nin hainleri dahi Sultan’ın açtığı mekteplerde eğitim görmüşlerdir. Said-i Nursî şurada haklı olabilir: “medeniyet kapılarını bize açmıştır.” Çünkü Meşrutiyetin getirdiği yenilgilerle “medeni” kâfirler Devlet-i Aliyye’yi istila etmişler ve böylece medeniyet kapıları açılmış ve sırtlan sürüsü yağmalama yapmıştır. İttihat ve Terakki döneminde muhalefetin mümkün olmadığını eski İttihatçılar söylemektedirler.
Sultan Abdülhamit Han’a darbe yapıp, ona iftira atanlardan olan Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın, kendisinin de mensubu bulunduğu İttihat ve Terakkî’den yakınan ve Sultan’dan özür dileyen “Sultan Abdülhamit Hân’ın Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirinden şu kıta pek düşündürücüdür:
Padişah, hem zalim hem deli dedik,
İhtilale kıyam etmeli dedik,
Şeytan ne dediyse biz belî dedik,
Çalıştık fitnenin intibahına.
Said-i Nursî, Abdülhamit Han’ın yaşadığı saraya da göz dikmiştir: “Menhus Yıldız’ı darülfunun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve eski zebanîler yerine, melaike rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et! Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira senin idarene millet kefildir. Bu ömürden sonra ahireti düşünmek lazım. Şimdi düşünelim; Yıldız, eğlence yeri olmalı veya darülfunun olmalı. Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli! Ve gasbedilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı… Hangisi daha iyidir?”[9]
Said-i Nursî, neden Sultan’ın ikamet ettiği sarayın mektep olmasını istemektedir? Acaba Osmanlı Devletinde mektep veya medrese yok muydu? Sadece Sultan Abdülhamit Han döneminde, Osmanlı topraklarında; 400’e yakın rüşdiye, 60’a yakın idadi ve üç kıtada yüzlerce medrese ve mektep yapılmıştır. Abdülhamit Han’ın eğitime verdiği önemi ve desteği görmek isteyenler “Sultan İkinci Abdülhamit Han Devri Osmanlı Mektepleri” (Çamlıca Basım Yayın) adlı eseri inceleyebilirler.
| Harun Çetin
AkademiDergisi.com
[1] Tarihçe-i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet
[2] Bediuzzaman’ın Münazarat ve Şerhi, 191
[3] Sûre-i Nisa Suresi/ 59
[4] İbn-i Mace, Cihad:39; Tirmizi, Cihad: 27
[7] Sûre-i Nisa Suresi/59
[8] Risale-i Nur’dan Nutuklar ve Makaleler, Tenvir Neşriyat, 6
[9] Divan-ı Harb-i Örfî, sh. 26-27
Etiketler: II. abdülhamid han meşrutiyet Said-i Nursi ingiliz ajanları ali suavi masonluk Muhammede Abduh kripto yahudilerCemaleddin Afgani
 |
| Risale-i Nur |
Said-i Nursî, talebesi Hüsrev Altınbaşak’a, Kur’an-ı Kerim yazdırıyor. Adı da Tevafuklu Kur’an. Neden buna ihtiyaç hissetti derseniz kendisi açıklıyor: “Yeni bir Mushaf yazdırıyoruz ki; en münteşir Mushafların aynı sahife, aynı satırlarını muhafaza etmekle beraber, san’atkârların lâkaydlığı te'siriyle âdem-i intizama mâruz kalan yerleri tanzim edip, tevafukatın hakikî intizamı inşâallah gösterilecektir ve gösterildi.”[1]
“İşte tertîb-i Kur'an irşâd-ı Nebevî ile münteşir ve matbu’ Kur'anlar da, ilhâm-ı İlâhî ile olduğundan; Kur'an-ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nevî alâmet-i i’caz işareti var. Çünki o vaziyet, ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bâzı inhiraf var ki, o da tab'ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.”[2]
Said-i Nursî; hattatları lâkaytlıkla; yazdıkları Mushafları da düzensizlikle itham etmektedir. Hâlbuki asırlarca yazılan Mushafların düzenleri arasında neredeyse hiçbir tasarım farklılığı bulunmamaktadır.
Osman Keskioğlu hattatlar hakkında şunları der: “Hattatlar Kur'an’ı en güzel şekilde yazmaya uğraşmış, bu uğurda sanatın en yüksek maharetini dökmüşlerdir. İbn Mukle (H.338/M.949)’den, Yakut Müsta‘simî (H.618/M.1221)’den tut da Hafız Osman’a gelinceye kadar nice sanat parmakları oynamış, çıtır çıtır yazarak kelimeleri inci gibi Medine’de dizmişlerdir. Dillerde dolaşan bir söz vardır: Kur'an-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı. Bu söz, Türk hattatlarının bu sanattaki üstünlüğünü göstermeye kâfidir. Türk hattatları yazıya en güzel ve mükemmel şeklini vermişler, pek sanatkârane Kur'an’lar yazmakta âdeta sanat yarışına çıkmışlardır. Bugün şark ve garp kütüphanelerini süsleyen nice eserler, görenlerde hayranlık uyandırmaktadır. İçlerinde çeşit hatla yazılmışlar, altın hatla yazılı Mushaflar, altın yaldızlı Mushaflar var, bunların ekserisi Türk hattatlarının kaleminden çıkmıştır.”[3]
Yazılan bu Tevafuklu Kur’an’ın da, Levh-i Mahfuz’dakinin aynısı olduğunu da ifade ediyor Said-i Nursî: “(Kur'an’ın) Asr-ı Saadetten beri böyle hârika bir sûrette mu’cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e "yaz!" emir buyurulmasıyle, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi yazılması…”[4]
Cahil bir Müslüman bile Levh-i Mahfuz’daki Kur’an-ı Kerim’in ahvalinden haberdar olmasa bile en azından, orada bulunan Kelam-ı Kadim’in harekesiz olduğunu bilebilir. Hâlbuki Tevafuklu Kur’an-ı Kerim harekeli ve surelerin isimleri de yazılı!
| Harun Çetin
AkademiDergisi.com
[1] Mektubat, s. 386, Yirmidokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım/Dördüncü Nükte
[2] Mektubat, s. 167-168, Yirmidokuzuncu Mektub/Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onsekizinci İşaret
[3] Osman Keskioğlu, Nüzûlünden Günümüze Kur'ân-ı Kerîm Bilgileri, TDV Yayınları, Ankara 1987, 141-142
[4] Âsâ-yı Mûsa, 85, Meyve Risalesi/Isparta’daki umum Risale-i Nur Talebeleri namına Ramazan tebriki münasebetiyle yazılmış ve Onüç fıkra ile ta’dil edilmiş bir mektuptur.
 |
| Bediüzzaman |
Şamlı Hâfız Tevfik’in mektubu, Said Nursî tarafından Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî’ye alınmıştır ve orada şöyle bir ifade geçmektedir:
“(...) Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim ‘Müstedrek’inde ve Ebu Dâvud ‘Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî ‘Şuab-ı İman’da tahriç buyurdukları: (...) Şamlı Hâfız Tevfik.”[1]
Hâlbuki Kütüb-i Sitte şu altı kaynaktan meydana gelmektedir: el-Buhārî ve Muslim’in el-Câmi‘u’s Sahîh’leri ile Ebû Dâvud, et-Tirmizî, en-Nesâ‘î ve İbn Mâce’nin es-Sunen’leri. Yani İmam-ı Hakim’in Müstedrek’i Kütüb-i Sitte’den değildir. Risale-i Nur’da mevcut bu elim hataya ne denir bilmiyorum? Said-i Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli oldukları görülmektedir.
| Harun Çetin
AkademiDergisi.com
 |
| Said-i Nursi kimdir? |
Said-i Nursi Hıristiyan Misyoneri miydi? Ya da gizli bir kardinal miydi?
İslam alimi sıfatıyla meydana çıkmış ve sözde yüzlerce İslami eser yazmış birinin, Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık hakkında bu kadar vahim hatalar içinde bulunabilmesi mümkün müdür? Said’in, kendisine inananları doğrudan küfre/ebedi cehenneme götürecek olan bu yazdıklarını hata ile yazmış olma ihtimali var mıdır? Bu gün dinler arası diyalog fitnesinin ülkemizdeki ayağının temel dayanak noktasının da Kur’an veya Sünnet değil de Said-i Nursi ve risaleleri olduğu düşünüldüğünde, acaba Said, ta o zamanlarda bu günkü fitnelerin temellerini mi atmıştır? Bunun için mi Fener Rum Patriği ile çok sıkı bir dostluğu olmuştur? Bunun için mi Said’in bazı yakın talebeleri ve bağlıları Masonik derneklerin kurucularından olmuştur? Bunun için mi Avrupa’da Risale-i Nur’u bir Yahudi firması olan SHELL bastırmış ve ücretsiz dağıtmıştır?
İlmihal dersi almış bir Müslüman çocuğunun bile aldanmayacağı bu yanlış bilgileri Said ne maksatla söylemiştir, yazmıştır? Hıristiyanların ruhban sınıfına mensup olanlarının evlenmediği gibi Said-i Nursi de evlenmedi. Bu yüzden mi “Benim has talebelerim evlenmesinler” dedi? “Has talebeleri” ifadesi ile kast ettiği kişiler gerçekte kimlerdi? Kendi gibi gizli kardinaller mi? Hal böyle olunca “Mezarının Vatikan’da olduğu” yönündeki iddialar da çok manidar değil mi? Acaba “has talebe”lerinden Fethullah Gülen de bunun için mi evlenmedi ve Vatikan’a yaptığı ziyaret sırasında bu yüzden mi “Vatikan’da ölmeyi düşledim.” Dedi? Bu yüzden mi Fethullah Gülen, günümüzde, İslam’ın en temel hükümlerini bile çeşitli taktiklerle inkar edip kaldırmaya çalışıyor ve her yaptığı Hıristiyanlara yarıyor? Bu yüzden mi “has talebe” Fethullah Gülen’in ABD’de onlarca yıldır ikamet ettiği villa bile Hıristiyan Misyonerlerin yaz kampı olarak kullandı bir villa? Bu yüzden mi Gülen’in dünyaya hizmet(!) gayesi ile dağıttığı gençlerin ellerinden hep Hıristiyan Cizvitler(Misyonerler) tuttular ve onların gittikleri ülkelerde hızla kurumsallaşmasına zemin hazırladılar? Bu yüzden mi her sene başka başka devletlerin emniyet ve istihbarat birimleri Gülen’in okullarını CIA ve ABD bağlantısı nedeni ile kapatıyorlar?
Hem biliyor musunuz, 1940-1950’lere kadar İslam aleminde “Nurculuk” diye bir akım, mezhep ya da meşrep yoktu? Bu “Nurculuk’u, deli raporlu Said eli ile Hıristiyan Misyonerleri mi kurdu? Yazarımız Harun Çetin’e ait olan aşağıdaki araştırmayı lütfen bu ön bilgileri göz önünde bulundurarak okuyup tahlil edin ve daha geniş bilgi için www.AkademiDergisi.com ’u ya da www.gerceksaidinursi.blogspot.com’u ziyaret edin. (Akademi Yönetimi)
RİSALE-İ NUR’DA HRİSTİYANLIĞA DAİR İFADELER
“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, helâketler, sefâletler, açlıklar, şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semâviye, mâsumlar hakkında bir nevi şehâdet hükmüne geçiyor. Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken Avrupa’da, Rusya’daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki: O musibet-i semâviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise; ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.
Onbeşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise; mükâfatı büyüktür belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki, âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve Dîn-i Muhammedî’ye (a.s.m.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş. Ve mâdem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (a.s.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehâdet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfrânından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır, diye hakikattan haber aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum.”[1]
Mazlum da olsa mağdur da olsa, İslam’a ittiba etmeyen hiç kimsenin cennete gidemeyeceğini Allahu Teâlâ şöyle bildirmiştir: “Kendileri kâfir olmuş olan o ehli kitap ve müşrikler; gerçekten içerisinde ebedi kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler. İşte sana! Onlar, yaratıkların en kötüsü ancak onlardır.”[2] Dünyada amelleri güzel de olsa, Müslüman olmayanların Cennet’e giremeyeceğini yine Hz.Kur’an bildirir:
“(...) Kâfir olarak ölenlerin bütün amelleri dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.”[3]
“(...) İmanı tanımayıp küfre sapanın ameli boşa gitmiştir. Kendisi de ahirette kaybedenlerdendir.”[4]
“Küfredenler ise, yüzükoyun düşüş onların olsun! (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu, onların, Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmamaları sebebiyledir. Allah da onların amellerini heder etmiştir.”[5]
Ve Sahih-i Müslim’de geçen hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Muhammed’in canı, (kudret) elinde olan Zat’a yemin olsun ki; bu ümmetten Yahudi veya Hıristiyan herhangi bir kimse beni duyar da, sonra benimle gönderilen dine inanmadan ölürse, mutlaka cehennem ashabından olur.”[6] Cennete, kişinin dünyadaki iyilikleri ve hayırları değil imanı götürür.
Küçük yaşta ölen kâfir çocukları meselesi ise âlimler arasında tartışmalıdır. Lakin bu konuda en müşfik Ehl-i Sünnet âlimleri bile; ölen çocuğun ya toprak olacağı ya da Cennet’te hizmetçi olacağını söylemiştir. Sert veya müşfik hiçbir alim bu çocukların şehid olacağını söylememiştir. Ayrıca bu ‘on beş’ yaş kaidesini hangi kaynağa dayanarak ifade etmiş olduğunu anlayamadık? Zira kastettiği şey büluğ çağI ise bu her yöreye ve cinsiyete göre değişiklik arzeder. Böyle kesin hüküm çıkarılamaz.
Yukarı da gördüğünüz gibi, Said-i Nursi, buluğ çağını geçmişlere de müjdeler verir. Hâlbuki Kadı Iyaz (k.s.) diyor ki: “Kâfirlere amellerinin fayda vermeyeceğine, bunlardan dolayı sevap görmeyeceklerine, azapları da hafifletilmeyeceğine icma-ı ümmet mün'akıt olmuştur. Lâkin suçlarına göre küffarın azapları birbirinden şiddetli olacaktır.”[7]
Ayrıca İslam fıkhında şehadetin türleri de belirtilmiştir. Hadislerde de bu konu pek açık şekilde beyan edilmiştir.
“(...) Allah yolunda öldürülmekten başka yedi (çeşit daha) şehitlik vardır: Taundan ölen şehittir, boğularak ölen şehittir, karın ağrısıyla ölen şehittir, yanarak ölen şehittir, göçük altında kalarak ölen şehittir, doğum esnasında ölen kadın şehittir.”[8]
“Şehitler beş (nev'i)dir: Vebadan ölen, karın hastalığından ölen, suda boğulan, yıkık altında kalıp ölen, bir de Allah yolunda şehit olan."[9]
Ebu Davud’un bildirdiğine göre şehidler sekiz sınıftır ve en efdalleri Allah yolunda cihad ederlerken hayatlarını kaybedenlerdir.[10]
Asr-ı Saadetten günümüze değin, Müslümanlar Hıristiyanlarla cihad etmiş ve pek çok şehit vermiştir. Ama Resulullah Efendimiz (s.a.v.), ne Hulefa-i Raşidin Efendilerimiz, ne de büyük İslam âlimleri Said-i Nursî’nin beyanına paralel söz sardetmemişlerdir. Şüphesiz bu iddia, şefkat ve merhamet adı altında temiz itikadımıza zarar verir. Hıristiyanlara elbette acımalıyız, elbette onlara şefkat nazarıyla bakmalıyız, ama bu onların necat ehli oldukları için değil aksine olamadıkları içindir. İnsanlar arasında, en merhametli kim idi? Şüphesiz Muhammed Mustafa Efendimiz (s.a.v.)’di. O (s.a.v)’nun Medine’de bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalktığını malumumuzdur. Lakin bu, Yahudileri –hâşâ- Cennet’e mi dâhil ettiğini gösteriyor? Şu da bir gerçek ki, yine Yahudi olan Benî Kurayzâ erkeklerini fitne ve fesada sebebiyet verdikleri için idam ettiren de Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’dir. Müslüman olan kişinin buradaki dengeyi anlayabilmesi lazımdır. Zira şu vak’a konumuza çok güzel ışık tutacaktır:
Hz. Ömer (r.a.), bir gün bir rahibin manastırı önünden geçerken durmuş ve beraberindekiler rahibe "Müminlerin emîri seni bekliyor" diye seslenmişler. Rahip çıktığı zaman, dünyayı terk edip fazla ibadet ettiği için benzinin solduğunu gören Ömer (r.a.) ağlamıştır. Bunun üzerine beraberindekiler Hz. Ömer’e:
-Bu Hıristiyan’dır, demişler. Ömer de:
-Hıristiyan olduğunu biliyorum ve o sebeple ona acıyorum. "O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır. Çalışmış, boşuna yorulmuştur. Kızgın bir ateşe yollanırlar. Kaynar bir kaynaktan içirilirler." (Sûre-i Gaşiye/2-5) ayetlerini hatırladım da onun, bu kadar yorulduğu hâlde ateşe girmesine acıdım, demiştir.”[11]
Şu hadis-i şerife Said-i Nursî ve şakirtleri ne diyecek acaba: Ebu Burde (r.a.)’den, o da Ebu Musa (r.a.)’dan naklen rivayet etti. Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kıyamet günü geldiği zaman Allah Azze ve Celle, her bir Müslümana bir Yahudi veya Hristiyan verecek ve 'Bu, ateşten (cehennemden) kurtuluşun için fidyendir.' diyecektir.”[12]
Müslim’de muhtelif iki rivayeti daha hadisin vardır: "Allah, ölen her bir Müslüman kimsenin ateşteki yerine bir Yahudiyi veya Hristiyanı girdirecektir."[13] ve "Kıyamet gününde Müslümanlardan birtakım insanlar dağlar kadar günahlarla gelecekler, fakat Allah onların bu günahlarını mağfiret edecek ve onları (günahları) Yahudilere ve Hrisyanlara yükleyecektir."[14] Filhakika, Ömer b. Abdilaziz’in (hadisin ravilerindendir) ve İmam Şâfiî’nin, "Bu hadis, Müslümanlar için en ümit bahş hadistir." dedikleri rivayet olunur. Ki, İmam Nevevî, "Hadis, onların dedikleri gibidir. Çünkü, onda her Müslümanın bir fidyesi olacağına sarahat vardır. Fidye, umumî olarak zikredilmiştir." diyor. [15]
Said-i Nursî’nin yalnız Hıristiyanlara değil sahip oldukları devletlere karşı da sempatisi vardır:
“İki dehşetli harb-i umumînin ve şiddetli bir istibdad-ı mutlakın zuhuriyle beraber, bir davâya kırkbeş sene sonra şimalin İsveç, Norveç, Finlândiya gibi küçük devletleri Kur'an’ı mekteplerinde ders vermek ve komünistliğe, dinsizliğe karşı sed olmak için kabul etmeleri ve İngiliz’in mühim hatiplerinin bir kısmı Kur'an’ı İngiliz’e kabul ettirmeğe taraftar çıkmaları; ve Küre-i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle dîn hakikatlarına taraftar çıkması ve İslâmiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükûnet ve musalâha bulacağına karar vermesi ve yeni doğan İslâm devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan bu müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahid olur.”[16]
Abdullah Tekhafızoğlu’nun bu konuyla yaptığı çalışmanın 366. sayfasında şu güzel ve düşündürücü değerlendirme mevcuttur:
“Said Nursî, adı geçen ülkelerde tek tek şahısların İslâm’la tanışıp hidayet bulmaları ile devlet ve hükûmetlerin faaliyetlerini birbirine karıştırmıştır. İsveç, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde komünistlik ciddî bir tehlike oluşturmamıştır. Komünizm; Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Çekoslovakya, Yugoslavya gibi ülkelere ise ancak Sovyetler Birliği’nin 2. Dünya Savaşındaki askerî baskı ve zorlamaları ile girebilmiştir. Artık Batı Almanya ile Doğu Almanya birleşmiş, Avrupa’daki sosyalist ülkeler bu sistemden vazgeçmiş, böylece birçok yeni devlet ortaya çıkmıştır. Hristiyanlık bu ülkelerde tekrar gündeme gelmiş, haçlı ruhu hortlayarak Müslüman asıllı ulusların başına belâ olmuştur. Avrupa’nın ortasında Bosna Hersek’te Müslümanlar soykırıma uğradılar. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile orada da tekrar gündeme gelen Hristiyanlık, Ermeni zulmüyle Müslümanlara kan kusturmaya devam etmektedir. Rusya, Müslüman Çeçenlere hâlâ büyük zulümler uygulamaktadır.
Said Nursî, İngiltere’den de bahsetmektedir ki, yukarıda da belirtildiği gibi, orada bazı şahıslar İslâm ile müşerref olmuşlardır. Ama, İngiltere devlet olarak, asırlardır İslâm ve Müslümanların en büyük düşmanıdır. Yıllarca İslâm ülkelerini sömürmüş, Müslümanları Hristiyanlaştırmaya çalışmıştır. Hâlâ da bu faaliyetlerine birçoğu fakir olan Asya ve Afrika ülkelerinde, hatta Türkiye’de misyonerleri vasıtasıyla devam etmektedir. Müslümanlara yaptığı en büyük düşmanlık ise, Said Nursî’nin de hayatta olduğu bir tarihte, İslâm topraklarının ortasına İsrail gibi bir terörist Yahudi devletini kurması olmuştur. Keza, Amerika da bu işin en büyük ortağıdır. Bunlar yakın tarihin bilinen olaylarıdır ki, Amerika gibi zalim bir devleti, Said Nursî nasıl olmuş da "bütün kuvvetiyle din hakikatlarına taraftar çıkmış ve İslâmiyetle Asya ve Afrika’nın saadet ve sükûnet ve musalaha bulacağına karar vermiş, yeni doğan İslâm devletlerini okşamış ve teşvik etmiş ve onlarla ittifaka çalışmış" bir devlet olarak tavsif etmiştir, akıl almıyor. Oysa Amerika; Asya’yı, Afrika’yı ve en önemlisi Ortadoğu’yu karıştıran, barışı ve sükûneti önleyen, hatta oraları Müslüman kanına bulayan bir devlettir. Hâlen Filistin başta olmak üzere Ortadoğu’nun birçok ülkesinde Müslüman kanı, Hristiyanlar ve Yahudiler tarafından akıtılmaktadır ki, bunların en büyük destekçisi Amerika ve İngiltere’dir. "Okşadığı" devletlerden olan Irak’ın hâlinden hiç bahsetmeyelim.”
Bu güzel değerlendirmeden sonra, Said-i Nursi’nin aşağıdaki sözlerine kulak verelim:
“BİR DERECE MAHREMDİR. (...) Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Musa’yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: "Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünki, her halde şimâl cereyanı; İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hürmet-i riba ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir." Her ne ise, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım. Said Nursî”[17]
Şu sözlere hayret etmeme imkânı var mıdır? Kimlerle ittifak? Misyonerlerle, yani Hıristiyanlığı yayanlarla. Afrika’da, Asya’da ve cümle İslam topraklarında parayla, kadınla, zorla, savaşla insanları kilise etrafında toplamak için uğraşanlara ittifak edilecek. Niçin? Kominizmle ve ateizmle mücadele için. Bakın, biz Müslümanlar, kâfir Hıristiyanlarla ittifak yapmadık, aynen Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’in yapmadığı gibi. Kominizm yıkılmadı mı? Hem de çok ileri görüşlü (!) Said-i Nursî’nin vefatından kısa bir süre sonra. Peki bu sefer, kafir Hıristiyanlar kimler üzerine yöneldi? Eskiden olduğu gibi, yine Müslümanlar üzerine. Fransa, Cezair Müslümanlarına katliam yaparken Said-i Nursî hayatta değil miydi? Nasıl bir düşüncedir bu?
“Yalnız kendi dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak değil, Hıristiyanların hakiki dindar ruhanîleriyle de ittifak edilmelidir.”[18] Hangi “hakiki dindar ruhaniler?” Hz.Kur’an’ın bildirmediği, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in açıklamadığı Hıristiyanlarla mı? Bin dört yüz boyunca hiç ama hiçbir âlimin, salihin ve arifin haberi mi yoktu acaba? Biz biliyoruz ki, Hz. Kur’an; hıristiyana kâfir, Fahr-i Kâinat (s.a.v.) müşrik demiştir. Üzerine söz söylemek kimin haddine!
Dahası, Risale-i Nur’da, Hristiyanlığın evvela yenileceği yani asli hali olan İseviliğe döneceği ve daha sonra İslam ile beraber ateizm ve komünizme karşı savaşacağı belirtilir. Öyle ki, Hz. İsa Aleyhisselam’ın yeryüzüne tekrar indirildikten sonra, Hristiyanlığı aslî haline kavuşturacağı ve İslam’la omuz omuza olacağını yazmaktadır. Biz Said-i Nursî’nin bu konudaki ifadelerini birlikte yazdıktan sonra cevap kısmına geçelim:
“Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek" meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki: Ahir zamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı Ulûhiyete karşı İsevîlik dîni tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâb edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür: öyle de; Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden deccalı öldürür. Yâni inkâr-ı Ulûhiyet fikrini öldürecek.”[19]
“(...) İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dîni zuhur edecek, yâni Rahmet-i İlâhiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hâzır Hıristiyanlık dîni o hakikata karşı tasaffi edecek, hurâfattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; mânen, Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir.. Ve Kur'ana iktidâ edecek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi, tâbi’; ve İslâmiyet, metbu’ makamında kalacak. Dîn-i hak, bu ittihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan İsavîlik ve İslâmiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan Şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o dîn-i hak cereyanın başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık, bir Kadîr-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kadir-i Külli Şey’ va’detmiş, elbette yapacaktır.”[20]
“Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı Ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın dîn-ihakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaâti nâmı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı Ulûhiyetten kurtaracak.”[21]
“Hem Deccal’ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip hâlleri ve dehşetli icraatı, onun şahsiyle münâsebetdâr rivâyet edilmesi cihetiyle mânası gizlenmiş. Meselâ, "O kadar kuvvetlidir ve devam eder: yalnız Hazret-i İsâ (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz." rivayet edilmiş. Yâni, onun mesleğini veyırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur'aniye’ye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.”[22]
Şu husus herkesin malumudur ki, Hristiyanlık tahrif olmuştur, İncil tahrif edilmiştir ve yeniden ihyası mümkün değildir. Hakikatı kalmayan bir din nasıl aslına rücu eder? Hiç Kur’an’ın ve Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in beyanlarında böyle bir açıklama var mıdır? Yoktur. Şüphesiz, Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.v.), peygamberlerin sonuncusudur ve İslâm’ın zuhurundan sonra da bir başka semavî din gelmeyecektir.
"Keza, 'biz Hıristiyanız' diyenlerden de söz almıştık. Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu unutmuşlardı. Biz de, onların arasına kıyamete kadar sürecek kin ve düşmanlığı soktuk. Allah (kıyamet günü), ne yapmış olduklarını onlara elbette haber verecektir. Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu size açıklayan, çoğundan da vazgeçen Peygamberimiz size gelmiştir. Ayrıca size, Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap da gelmiştir.”[23]
Said-i Nursî ve taraftarları, iddia ettikleri şeylerin teslis inancına inanmayan Hıristiyanlar için geçerli olduğunu söylerler. Bu ayrımı ne Kur’an ne Sünnet-i Nebevî ne Selef-i Salihinin akidesinde bulmak mümkün değildir. Hıritiyanlar arasında ancak şu ayrım vardır: Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’den öncekiler ve sonrakiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bi’setinden sonra, O’nu ve getirdiklerini inkâr eden Hıristiyanlar küfr içindedirler.
Hıristiyanların yapmakla yükümlü oldukları tek vazife kayıtsız şartsız Müslüman olmaktır. Said-i Nursî’nin ifadesine göre, ‘kendi dinlerini İslam’la ikmal etmeleri’ hususu imkânsız ve Şeriat’e uymaz. Çürük temel üzerine sağlam bir bina yapılamaz.
Adiy b. Hatem (r.a.), Abdullah b. Selâm (r.a.); Allah Resulünün mümtaz sahabelerindendi. Bu zatlar, Hıristiyanlıktan İslam’a dönmüşler ve eskiye dair hiçbir şeyi İslam’la birleştirmemişlerdir. Hâlbuki onlar, Hıristiyanlığın aslına bugünkülerden daha yakındılar.
“Allah katında din, İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılıktan ötürü, ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenbilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir. Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: 'Ben de kendimi Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da.' Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de islâm oldunuz mu?' Eğer islâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen, yalnız duyurmaktır. Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.”[24]
“İslâm’dan başka bir din arayandan, (bu din) asla kabul edilmeyecektir. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” [25]
“Ey kitap ehli, (gerçeği) gördüğünüz hâlde, niçin Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?”[26]
Said Nursî, Müslümanların komünizme karşı ancak Hristiyanlarla birleşmek suretiyle mücadele edebileceklerini zannederken, vefatından birkaç 10 yıl sonra komünizm tarih sahnesinden silinip gitmiştir. Hem de komünist olan o eski Hristiyanlar, bırakın İslâm’a tâbi olmayı tekrar asıllarına rücu etmiş ve tıpkı ataları gibi dünyanın dört bir tarafında Müslümanlara karşı yeni haçlı seferleri başlatmışlardır.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak ileride Meryem oğlu İsa sizin içinize adaletli bir hakem olarak inecektir. O zaman o, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. (...)”
Hadisi rivayet eden Ebu Hureyre (r.a.) şöyle derdi: “İsterseniz şu ayeti okuyunuz: "Kitap ehlinden hiç kimse hariç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun ona (İsa’ya) mutlaka iman edecek, o da kıyamet günü kendileri aleyhine birşahit olacaktır" (Sûre-i Nisâ/159)[27]
Merhum Ahmed Davudoğlu Hoca bu hadisin izahında şöyle der:
“Onun indiğini duyunca hemen Yahudilerle Hristiyanlar peyder pey istikbale koşarak: "Biz senin ümmetindeniz" diyeceklerse de, Hz. İsa "Yalan söylüyorsunuz!" diyerek kendilerini paylayacak ve ashabının ancak muhacirler olduğunu söyleyerek, onların halifesini arayacak, onu namaz kıldırırken görünce geri çekilerek: "Sen namazı kıldır. Allah senden razı olmuştur. Ben emîr değil, ancak vezir olarak gönderildim!" diyecek, namazı her zamanki imam kıldıracaktır. (...)”
İsa (a.s.)’nın yeryüzüne indirilmesinin hikmeti babında Aynî şunları kaydetmektedir:
“Bu hususta birkaç vecih vardır: (...) Hz. İsa, Peygamberimiz (s.a.v.) ile ümmetinin sıfatlarını gördüğü vakit, bu ümmetten olmayı istemiş; Allah da duasını kabul ederek onu sağ bırakmıştır. Ahir zamanda Müslümanların umurunu yeniden tanzim etmek için yere indirilecek ve bu hadise Deccal’ın çıktığı zamana tesadüf ederek Deccal’ı tepeleyecektir.”[28]
Said-i Nursî: “…bazen de o, şahs-ı maneviyi bir hadime vermişler ve hadime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek ve o zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir… O zatın üçüncü vazifesi Hilafet-i İslamiyye’yi İttihad-ı İslam’a bina ederek İsevi ruhanileriyle ittifak edip Din-i İslam’a hizmet etmekir.”[29]
Yani gelecek şahsın ilk vazifesi Said-i Nursî’nin kitaplarını neşretmek sonra Allah’ın emirlerini tatbik etmek. Said-i Nursî’nin emirleri Allah’ın emirlerinden evvel mi geliyor acaba? Ayrıca “Hilafet-i İslamiyye’yi İttihad-ı İslam’a bina etmek”ten bahsediyor. Madem Hilafet-i İslamiyye’yi ihya etmek istiyordu niçin, Sultan Abdülhamit Hân Hazretlerinin Panislamizm idealiyle tüm İslam dünyasını bir çatı altında toplamaya çalıştığını bilerek onu tahtından indirmek isteyen İttihat ve Terakki ile beraber hareket etmiştir? Emmanuel Karasso adlı bir Yahudinin kurmuş olduğu İttihat ve Terakki’ye üye olup, İslam Halifesine isyan bayrağı açmak nasıl oluyor da İttihad-ı İslam’a hizmet oluyor?
Said-i Nursî: “Kur’an size bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikatlarınızı ikmal ve yanınızda bulunan dinî esaslar üzerine bina ediniz, diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’an ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız zaman ve mekânın değişmesi tesiriyle, tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessirdir.”[30]
Hz. Kur’an’ın böyle bir iddiada bulunmadığı ehl-i kitapla alakalı ayetlerle sabittir. Zira Hadid Sûresinin 22. ve Kamer Sûresinin 49. ayetlerinin işaretiyle, sahih hadislerle ve Cibril hadisi denen meşhur hadisle imanın altı şartı belirlenmiş ve bunlardan birinin eksikliği imanın eksikliği olmuştur. Ve sormak lazımdır Hıristiyanların yanında Allah’ın istediklerinden ne kalmıştır? Namaz mı, oruç mu, zekât mı? Hiç çürük temele sağlam bina inşa edilir mi? Allah, Muhammed Mustafa (s.a.v.)’dan önceki bütün dinleri ve kitapları nesh etmiş, hükümlerini kaldırmış, yalnız Hatemü’l Enbiya (s.a.v.)’ın getirdikleriyle yeni bir şeriat oluşturmuştur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “O Rasül size ne verdiyse onu alın.”[31] Ayrıca madem ehl-i kitap cennete gidecek, Allah bizi niçin onlarla savaşma hususunda mükellef tutmuştur: “O kendilerine kitap verilmiş olan kimselerle savaşın ki, onlar ne Allah’a, ne de o son güne inanmazlar, Allah’ın ve Rasülünün haram ettiği şeyleri yasak görmezler, hak dini de din olarak kabul etmezler, ta ki onlar zelil kimseler halinde cizyeyi elden versinler!”[32]
“Risale-i Nur, yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu bir fikir karanlıklarından ve müthiş dalâlet yollarından kurtarmak için müellifin kendi ihtiyariyle yazılmış değil, Cenab-ı Hakk’ın lisanîyle yazılmış bir eserdir.”[33]
Cenab-ı Hakk’ın lisanı yani kelamı vahiy değil midir? Vahiy ise, Kur’an ve Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’den sadır olan hadisler (vahy-i gayr-i metluv)’dir. Said-i Nursî’nin şu beyanatı da yukarıdaki sözleriyle aynıdır:
“Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile yazıldığına şüphe yok. "Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nûr’um.”[34]
Said-i Nursî’nin talebeleri, peygamberlere istinâden söylenmiş bir hadis-i şerife onu mazhar kılmışlar ve bu da Risale-i Nur’da geçmektedir.
“(...) Böyle bir emr-i Hak vuku bulduğunda, seni nerede defn edeceğiz. Konya’da Hazret-i Mevlana’da mı? Civar-ı Hazret-i Eyyüb’de mi? yoksa Cennetü’l Mualla veya Cennetü’l Bâki’de mi? Bunu bize açıkça bildir.
Hayır Üstadım, gel biz seni Risale-i Nur tercümanı şahsiyetiyle gönlümüze gömelim. Her zaman seni orada görelim, görüşelim, her zaman sevelim ve sevişelim. Yahut bu ciheti ………………… Hâdis-i Âlîsine havale ederek, vasiyetnamenizde onun için mi beyan ve tasrih buyurmadınız.” [35]
Noktalarla belirttiğimiz yere şu mealdeki hadis-i şerifin aslını koymuşlardır:
“Allah, her peygamberi(n ruhunu), ancak defnedilmesi gereken yerde kabzeder.”[36]
Said-i Nursî, risalelerini Allah’tan inen kitaplarla mukayese etmiş ve Allah’a şöyle dua etmiştir: “Yâ Rabbî (…) Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a, kalbleri ve akılları musahhar kıl!”
Said-i Nursî, her insanın hatta çok büyük âlimlerin bile Risale-i Nur’u okumasının şart olduğunu bildirmekte, aksi takdir de çok büyük bir mahrumiyetle onları tehdid etmektedir. Okumayan âlimde enaniyet olacağından bahseden Said-i Nursî’de mi enaniyet vardır, yoksa bildikleri ilimleri ve takvaları ve yazdıkları eserlerle övünmemeleri hasebiyle Risale-i Nur okumayan âlimler de mi ucub ve kibir var, hakperest kişiler anlayacaktır.
“Hem şu hakikat zâhir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur’un ve müellifinin talebesidir; Risale-i Nur’u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse kendini aldatan enaniyetine boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa büyük bir mahrumiyete düçâr olur.”[37]
Allah Teâlâ, Kur’an-ı Azimüşşan’da kıyametin vaktiyle alakalı şöyle buyurmuştur: “Kıyamet vakti yaklaştı. Allah’tan başka onun vaktini bilen de yok.” Böyle olduğu halde Said-i Nursî “... Ve’l-ilmu indallahi lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu Hattâ ye’tiyallahu bu emrihi (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup kâfirlerin başında kıyamet kopmasına îmâ eder… Bu îmalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat bir gâlip ihtimal gelebilir.”[38]
| Harun Çetin
AkademiDergisi.com
[1]Kastamonu Lâhikası, 114-115, Yirmiyedinci Mektubdan/Gayet ehemmiyetlidir; Tarihçe-i Hayat, 290, Kastamonu Hayatı/ Üstad Bediüzzaman’ın İkinci Dünya Harbi Esnasında Yazdığı Mühim Bir Mektub
[6] Müslim, İman:70, no:153
[7] Ahmed Davutoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 2/246-247
[8] Ebû Dâvud, Cenâiz, 11/3111; Muvatta', Cenâiz, 12/36
[9] Buhārî, Cihâd, 30/45; Müslim, İmâre, 51/164
[10] Yeniel, Sünen-i Ebî Dâvud Terceme ve Şerhi, 11/478
[11] Hayatü’s Sahabe, M.Yusuf Kandehlevî, cilt:1
[15] Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 11/125-126
[16] Tarihçe-i Hayat, 88, İlk Hayatı/Arabî Hutbe-i Şamiye Eserinin Tercümesi/Birinci Kelime/Hâşiye; İctimâi Reçeteler II, 101
[17] Emirdağ Lâhikası I, 150, Yirmiyedinci Mektuptan/Bir Derece Mahremdir; Tarihçe-i Hayat, 473, Emirdağ Hayatı/Bir Derece Mahremdir
[19] Mektubat, 6, Birinci Mektub, Dört Sualin Muhtasar Cevabıdır
[20]Mektubat, 53-54, Onbeşinci Mektub/İkinci Makam.
[21]Mektubat, 417, Yirmidokuzuncu Mektup/Yedinci Kısım: İşârât-ı Seb'a
[22] Şuâlar, 448; Siracü'n-Nûr, 234, Beşinci Şuâ
[24]Sûre-i Âl-i İmran, 19-20
[27] Buharî, Enbiyâ, 51/118; Müslim, Îmân, 71/242
[28] Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 2/59-62
[29] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 2062
[30]İşaretü’l İ’caz/ Bakara Suresi’nin 4. Ayeti Tefsir
[31] Sûre-i Haşr Suresi/7
[32] Sûre-i Tevbe Suresi/29
[33] Rehberler, 141, Gençlik Rehberi/Risale-i Nur Nedir? Ziver Gündüzalp kardeşimizin Konya Nur Talebeleri adına, Risale-i Nur hakkında görüşlerini ifade edip, Ankara Üniversitesi gençlerine gönderdiği bir konferanstır.
[34] Müdâfaalar, 347, Afyon Müdâfâsı/Afyon MahkemesiKararnâmesinden/Sanıklardan Bilahere Yakalanmış Olduğundan, Bilirkişilere Tedkike Gönderilemeyen Sair Eserler ve Mektublardaki Suç Mevzuu Olan Yazıların Hulâsaları. Benzer ifadeler için bak. Şuâlar, 141, 523, 535, 545, 590; Mektubat, 361, 362; Sikke-i Tasdîk ı Gaybî, 68, 74; Kastamonu Lâhikası, 14, 179, 212; Âsâ-yı Mûsa, 118; Tarihçe-i Hayat, 579
[35] Siracü’n-Nûr, 253, Hasan Feyzi’nin Mersiyesi
[36] Tirmizî, Cenâiz, 32/1023. Nitekim, Resulullah (s.a.v.) vefat ettiğinde, defin yeri hususunda ihtilâf edilmiş, Ebu Bekir (r.a.)’in bu hadisi hatırlatması üzerine, Peygamberimiz yatağının olduğu yere defnedilmiştir.
[37] İctimâi Reçeteler II, 193, Hakikat Çekirdekleri/Hutbe-i Şâmiye’nin İkinci Zeylinin İkinci Kısmı/Üniversite Nur Talebeleri Namına Abdünnur
[38] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, Birinci Şua
Etiketler: Said-i Nursi masonluk gizli kardinal fethullah gülen bediüzzaman mı misyoner moon tarikatı gizli kardinallermüslüman iseviler nurculuk misyonerlik faaliyetleri
Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde
(...)10
Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.11
(...) alelusûl yirmi sene tahsili lâzım gelen ulûm ve fünunun zübde ve hülâsasını üç ayda tahsil ve ikmal etmiştir.12
Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri Kur'an-ı Kerîm’den başka bir kitapla iştigal etmeyen, yüzotuzu Türkçe, onbeşi Arapça olan eserlerini te'lif
ederken hiçbir kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtipleri tarafından şehâdet edilen, esasen kütüphanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zat (...)13
(...) Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.14
Ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı ve bu niyetle nahiyeleri İsparit Ocağı
dahilinde bulunan Tağ Köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti.
Fakat fazla duramadı. Hâle-i fıtriyeleri icabı, daima izzetini koruması ve hattâ âmirâne
söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi; medreseden ayrılmasına sebeb
oldu. Tekrar Nurs’a döndü. Nurs’da ayrıca bir medrese olmadığından dersini büyük
biraderinin haftada bir defa sılaya geldiği günlere hasrederdi. Bir müddet sonra
Pirmis Karyesine, sonra Hîzan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da tahakküme
tahammülsüzlüğü, dört talebe ile geçinmemesine sebeb oldu.15
****
10 Şuâlar, 434, Ondördüncü Şua/Bediüzzaman’ın Afyon Mahkemesi Müdafaası ve Mektupları ve Nur Talebelerinin
Afyon Mahkemesinde Yaptıkları Hakikatlı Müdafaalar/Ahmed Feyzi’nin Müdafaasıdır.
11 Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Risa
le-i Nur Nedir? ve Hakikatlar Muvacehesinde Risale-i Nur
ve Tercümanı Ne Mahiyettedir Diye Bir Takriznâmedir; Bediüzzaman Said Nursî (Bundan sonra bu kitabı Tarihçei
Hayat şeklinde göstereceğiz), 579, Afyon Hayatı/Risale-i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?
12 Tarihçe-i Hayat, 34, İlk Hayatı.
13 Sözler, 703, Teşrin-i sâni (1950) de Ankara Üniversitesinde (...) bir konferanstır.
14 Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, Birinci Şua/İkinci Bir İhtar.
15 Tarihçe-i Hayat, 31, İlk Hayatı.
10th September 2011, Akademi tarafından yayınlandı
Etiketler: said-i nursi icazeti hayatı yarı cahil said nursi sözleri izle Said-i Nursi sünuhat said-i nursi tahsil hayatısaidi nursi filmi kimdir medreseden kaçan said-i nursi yarı cahil bediüzzaman bediüzzaman risale-i nur said nursiilham saıd nursı yarım ümmi bediüzzaman olur mu
 |
|
|
Yaz olması dolayısıyle, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan Yaylâsına gittiler. Orada, biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Tâğî Medresesi Müderrisi Mehmed Emin Efendi, Küçük Said’e:
-Ne için kardeşinin emrinden çıkıyorsun? diye işe karışmış.
Bulundukları medrese, meşhur Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin olması dolayısıyle, hocasına şu yolda cevap verir:
-Efendim, şu tekyede bulunmak hasebiyle, siz de benim gibi talebesiniz. Şu halde burada hocalık hakkınız yoktur! diyerek, gündüz vakti bile herkesin güçlükle geçebileceği cesim bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e gelir.
Tarihçe-i Hayat, 32, İlk Hayatı.
["Sel, yükseklere düşman olduğu gibi, ilim de kibirlenen öğrencilerin düşmanıdır."
İlim, ancak tevazu göstermek ve dinlemek ile elde edilir.
İmam-ı Gazali - İhya-i Ulumiddin]
____
(...) Oradan kalkarak meşayih-i âzam mevkii bulunan Gaydâ kasabasına gelir. Orada dahi arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek, Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe
başından yaralı düşünce, medrese hayatını terkle pederleri nezdine gelir. Ve pederlerine: "Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım." der. Ve o kış ilkbahara kadar evde kalır.
İctimâi Reçeteler I, 9, Tarihçe-i Hayat/Latife.
10th September 2011, Akademi tarafından yayınlandı
Etiketler: medrese okumayı beceremeyen said-i nursi hayatı sözleri Said-i Nursi izle sünuhat saidi nursi filmi kimdirbediüzzaman risale-i nur said nursi gerçek said-i nursi ilham hocasına edepsizlik eden said nursi saıd nursı vali vurmaya kalkan said-i nursi eli baltalı said-i nursi said-i nursi'nin gençlik yaşamı
"Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkate isnadıyla tımarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum, o çeşit akıldan istifa ediyorum "
Şualar | On Üçüncü Şuâ | 303
"... nihayet rakiplerimin ifsadatıyla, merhum sultan hamid'in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim."
Şualar | On Dördüncü Şuâ | 426
10th September 2011, Akademi tarafından yayınlandı
Etiketler: hayatı said nursi tımarhane akıl hastanesi sözleri Said-i Nursi izle sünuhat saidi nursi filmi kimdirAbdülhamid han said nursi'yi akıl hastanesine yatırdı mı deli said bediüzzaman risa
 |
| Said-i Nursi ve Nurculuk bir ihanet projesiydi. Aynı Adnan Oktar projesi gibi.. |
Said-i Nursi ve Nurculuk bir proje idi. Yabancı istihbarat örgütlerinin ve Vatikan'ın ve de masonluğun kontrolünde bir proje... Aynı günümüzdeki Adnan Oktar projesi gibi... Adnan Oktar ile Said arasında o kadar çok benzer noktalar var ki...
Artık Said-i Nursi'nin zır cahil biri olduğu, tescilli-raporlu bir deli olduğu bir çok ilmi meselede uydurma bilgiler yazıp söylediği, tartışmaya mahal vermeyecek şekilde net küfür ifadeleri yazdığı yada risalelerin çoğunu onun yazmadığı, ortada bir ekip çalışması olduğu, onun liderliğinde/piyonluğunda kurulan bu yeni cemaat eli ile ve uydurulan "Nurculuk" tabiri ile bundan onlarca yıl önce dinler arası diyalog ve "ortak din" projesinin/ihanetinintuşuna basıldığı, bu yüzden o risalelerde, 1. dünya savaşında bizimle harp ederken, bizim dinimize, vatanımıza ve canımıza kast etmiş iken geberttiğimiz Hıristiyan askerleri için "şehid" ifadesinin kullanıldığı ve Said-iNursi(Said Okur)'nin bir sahtekar olduğu ispat edilmiştir. O'nun sahtekar olduğunu kabul edemeyenler bile en azından çeşitli İslam ve Türk düşmanı Kurumlar ve yapılanmalar tarafından kullanılan akıl sağlığı tam olarak yerinde olmayan biri olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Meydana çıkan gerçekler, tarihi vesikalar, kendi yazdıkları, kendisi adına yazılanlar bu hususların tek tek ispatıdır.
Bir kaç sene sonra gerçekler daha net belgeler ve hatıralar ile her yerde, her sosyal platformda ve her blogdaherkesin önüne çıkacak ve inadi olarak bu sahtekarı savunanlar çok mahcup olacaklardır.Aynı şekli ile Adnan Oktar projesi de ele alındığında meydana çıkan gerçek şaşırtıcı değildir. Oktar'ın da hayatına ve iddia ettiği davasına dair hemen her şey yalan ve sahtekarlıktır. Adnan Oktar'ın da hiç bir ilmi tedrisatı yok. İslam dininin en temel ilmi meselelerinden bile mahrum birisi. Aynı Said gibi Adnan Oktar da tescilli/resmi evraklı bir akıl hastası. Hatta Adnan Oktar'ın akıl hastalığı devletimizin sivil ve askeri yedi ayrı hastanesi tarafından ayrı ayrı yedi kere tescil edilecek kadar sağlam. Konusunda uzman müslüman hekimler tarafından da gerekli raporlarla teşhis ve tesbit edilecek kadar sağlam ve net.
Aynı Said-i Nursi de olduğu gibi bütün bu inanılmaz gerçeklere rağmen ortada Adnan Oktar/Harun Yahya adına basılıp yayınlanmış eserler var. Yine bir çok ilmi meselede, okuyucuyu küfre götürecek kadar yanlış bilgilerin kasıtlı olarak konulduğu ve üç yüzden fazla olduğu söylenilen bu eserlerin üç tanesini dahi Adnan Oktar yazmamış. Bu kadar kitabın içeriklerine vakıf olmasını geçtik, sözde kendisine ait olan sadece üç kitabından imtihana çekilse ve burada anlatılan meseleler kendisine sorulsa cevap veremeyeceğinden eminim. Nasıl mı eminim?
Çünkü bunun da delili mevcut. İzledim; Çok izlenilen bir TV kanalının çok izlenilen bir tartışma programına Adnan Oktar'ı çıkartmışlar ve "Şimdi siz, Darwinizmi ve Materyalizmi bitirmeye ve bunun karşısına da Yaratılışçılığı koymaya çalışıyorsunuz. Bunun mücadelesini veriyorsunuz. Pekiyi, bana yaratılışın dinen ispatını söyler misiniz?" sorusuna Adnan Oktar mahcup aynı zamanda tedirgin bir gülümseme ile"Yaratılışın ispatı imandır. Adem ile Havva'dan geldik. Allahü Teala bunu Kur'an'da haber veriyor."şeklinde kaçamak bir cevap veriyor. Ama karşısındaki sunucu kurt mu kurt. Öyle bırakır mı adamı... Hemen tekrar soruyor "Pekiyi bu gerçeği haber veren bir sure/ayet ismi veremez misiniz?" diye..
Cevaba bakınız; "Ezberimde yok. Ezberimde yok. Belki Oktar'ın bilgisayarı bize bu konuda yardımcı olabilir."
Oktar dediği Oktar Babuna isimli kişi de aslında Adnan Oktar'ın emrinde değil, O'nu oynatan ekipte olan ve aynı Adnan Oktar gibi anadan ve babadan gizli Yahudi olan birisi... Bakın dönen fırıldağa şimdi siz. Bizim zengin gizli Yahudi ve Sabetayist Yahudi ailelerin uşakları, yaşadıkları hayatın monotonluğundan sıkılmış olacaklar ki "Mücahidlik" ve "Mehdilik" oyunu oynamaya başlamışlar. Hem de İsrail istihbaratı MOSSAD'ın ve bütün dünya mason teşkilatlarını yöneten, İsrail terör ve işgal devletini de yöneten Sanhedrin hahamlarının (Yetmişler Meclisi'nin) kontrolünde... Hani gelip gelip Adnan'ı öpüp duran o İsrail'li hahamlar var ya, işte onlar şu meşhur Mason pramidinin üstten alta doğru üçüncü sırasındalar. Yani kelli felli adamlar. Gerçi arada daha düşük rütbede adamlar gelmiyor değil İsrail'den. Bir bakıyorsunuz gece yarısı İsrail'in ekonomi bakan yardımcısının başkanlığında bir Yahudi heyeti, 20 Ağustos 2012'de bir gecelik gizli bir ziyaret için Türkiye'ye geliyorlar. Bir Adnan Oktar'ı bir de Nevzat Yalçıntaş'ı görüp gidiyorlar. Neyse ki istemeseler de basına yakalanıyorlar.
Adnan malumunuz. Pekiyi Nevzat Yalçıntaş kim?
Oğlunu Sabetaysilerin Şişli Terakki okullarında okutmuş ve son bir kaç senedir Sabetayist olmakla suçlanan biri...
Denk mi geldi ne? Mutlaka tesadüftür(!) diyorum.
Said-i Nursi eli ile daha çok Hıristiyanlar "Dost", "Kardeş", "Cennetlik", "Müttefik" hatta inanılmaz bir şekilde "Şehid" olarak kabullendirilmek istenirken, Adnan Oktar eli ile şu anda bütün bunlara ek olarak Yahudiler de bu ayara sokulmak isteniliyor bizim zihinlerimizde/kabullenişlerimizde. Hani Kur'an'ın bunca ayetinde Yahudilerin gerçekte ne oldukları haber verilmemiş ve biz Müslümanlar ısrarla ikaz edilmemiş olsa, uyacağız Adnan Oktar'ın söylediği kardeşlik türküsüne ve açacağız gözümüzü Nil'den Fırat'a kadar hakim Büyük İsrail Devleti'ne...
"Olmaz canım o kadar da!" falan demeyin sakın. Bizden önceki kuşak da tam dört yüz sene bizim toprağımız olan Filistin'de bir Yahudi terör devleti kurulacağına ihtimal vermiyordu.
Ne güzel de söylüyor kendisine ezberletilen türküyü Adnan Oktar; "Yahudiler bizim kardeşlerimiz. Tertemiz insanlar onlar. Peygamber soyu onlar. İsrail'e atom bombası atanın gök kubbeyi başına yıkarız." diye... Eh, insan gizli bir Yahudi olup İslam davasının içine sızınca söylese söylese böyle bir türkü söyler de biz Türkiyeli müslümanların bu ihanet türküsüne sessiz kalıp alkışlamarını beklemeleri de biraz hayalperestlik olmaz mı?
Bir de kendisine ve kendisini oynatan tamamı Yahudi olduğu halde Müslüman gibi gözüken çetesine, tepki konulunca da kızıp soluğu yargıda alması ve dava açtığı kişilere daha şikayet dilekçelerinde bile türlü türlü iftiralar atması yok mu... Sevsinler, aman yesinler... Kedi canını senin. Ne hayali bir oyun kuruyorsun sen kendi çapında böyle? Bak benden söylemesi seni iyi motive etmişler de amiyane tabirle ifade etmek gerekirse epey de bir gazlamışlar. İnsan bu kadar aleni ve bu kadar yetersiz, birikimsiz bir ihanet projesine yetmiş küsür milyonluk bu Müslüman milletin tepkisiz kalacağına ve bu oyuna geleceğine inanabilir mi yahu?
Değirmenin suyu nereden gelir belli değil. Dönen paranın, yapılan masrafların haddi hesabı yok. İlk dönemlerinde şantaj ve tehditten elde ettikleri devasa meblağlar da bu denli bir ihanet projesinin maliyetini karşılamada çok küçük kalır. Neyse ki şu her şeyi itiraf eden ve bir anda ülkemizi bambaşka bir gündeme sokan haham Tuncay Güney, bu konuya da açıklık getirmiş. Emniyetteki, gizli kameraya da çekilen ve bir haber kanalında da yayımlanan ifadesinde bir çok "Vayyy" diyeceğimiz gerçekleri anlatırken "Adnan Oktar'ı da İsrail finanse ediyor. Siyonizmin karşıtı gibi gözükürken aslında Siyonizme hizmet ediyor." diyor. Vayyy ki ne vaayyy şimdi. Desene 1999'da Adnan Oktar'a Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük polisiye terör operasyonunu yapan devrin İçişleri Bakanı Sayın Sadettin Tantan meseleyi hiç abatmamış da yapılması gerekeni yapmış. Bir de "Adnan Oktar APO kadar tehlikeli biridir." diye basına açıklama yaptığı için kızıyorlardı adama... "E kardeşim peki Adnan Oktar ve suç örgütü, ihanet çetesi, bunca operasyonlardan ve davalardan nasıl kurtulmuş?" diye sorar gibi oldunuz değil mi? İşte meselenin burası tam bir Türk filmi... Ayrıca bir kitap hacminde incelenmesi gereken ve Türk hukuku denilen uygulamanın aslında Sabetayist guguku olduğunu tek başına ispat eden bir serüven. İşin bu tarafına da Müslüman hukukçularımız temas etsinler.
Öyle tahmin edebiliyorum ki bütün mesaisi, bütün hedefi Adnan Oktar'ın ihanet davasına hizmet etmek olan aktif bin kişi var. Bunların tamamı da gizli Yahudiler ve Sabetayistler. Aralarında tesettürlüler, çok Müslüman bilinen, etraflarında böyle tanınan aileler var. Açılan sosyal medya sayfa ve profilleri, web siteleri, bloglar ve nihayet TV kanalı... Büyük emek ve maliyet bunlar. Başka cemaat yada akımlarda olduğu gibi gönüllülük ve hizmet anlayışı ile dönen bir sistem de değil bu. Tam bir emir komuta sistemi var. Görevlendirilmiş yüzlerce Sabetayist genç, sözde İslami sayfaların başlarındalar. Bazen tesettürü inkar ediyorlar. Bazen hak mezhepleri. Bazen"Peygamberimiz çırılçıplak kadınların arasına girer ve onlara sohbet ederdi." diyecek kadar alçaklaşıyorlar. Adileşiyorlar. Tabii onlar için sorun yok. Zaten İslam'a gerçekten inanmıyorlar. İnandıkları bozulmuş Tevrat ve Musevilik, onlara, istedikleri her kılığa girebilme ve Yahudi olmayan herkese akıllarına gelen her ama her şeyi yapabilme hürriyeti veriyor. Yaptıkları kansız, ahlaksız, zalimce ve hain hareketlerden ahirette asla hesaba çekilmeyeceklerine inanıyorlar. Bunlar tam takım gizli Yahudiler, Sabetayistler ve Masonlar. Zaten A9 ismini verdikleri kanalın logosu bile masonik bir anlam taşıyor.
Neyseki soy adı kanunu diye bir kanun çıkmış ülkemizde 1934 senesinde. Ve neyseki bu ahmak hainler isim ve soy isimlerinde bir takım şifreler kullanmayı tercih etmişler de şimdi gelişen iletişim teknolojisi ve özellikle de sosyal ağlar sayesinde bir kaç tıkla bütün şebeke ayın on dördü gibi karşımıza çıkıveriyor. Bakın nasıl da şifreler kullanmışlar.
-el
-al
-men
-man-
-er
-ar
-berk
-ül
-gen
-gan
-us
-sü
gibi ekleri büyük ustalıkla şifre olarak kullanmışlar. Örneklendirelim sosyal medyada Adnan Oktar davası güden gerçek isimler ile. Gerçek hainler ile;
***
Erdem Ertüzün
Hem -er'ler
hem de -tüzün özenle seçilmiş şifreler. Tabii o da sağlam bir Adnan'cı...
***
***
***
Liste böyle uzayıp gidiyor. Buraya böylece yüzlerce aktif Adnancının isim ve profillerini, kullandıkları Sabetayist şifreleri ile koymak mümkün. Bir bakın Adnan'ın mücadelesini veren şahıslara sanal medyada bu gözle ve görün siz de devasa ihanet şebekesini...
Nasip olursa önümüzdeki günlerde de Said isimli deli ve zır cahili bu millete Bediüzzaman olarak kabul ettiren Sabetayist-Kripto Yahudi-Masonik ve Yurt dışı istihbarat bağlantılı şebekeyi deşifre ederiz yine delillerimiz ile.
Siz siz olun, Akademi'de olun. Gerçekleri bulun ve bizim devletimizde, bizim topraklarımızda, bizden gözükerek bize bu denli büyük ihanetleri ve zulümleri eden bu hain güruhlardan hesap sorun.
En kalın ve en sağlam zincir, en zayıf halkası kadar sağlamdır.
Hiç bir güç, halka rağmen, halkın tepkisine rağmen başarılı olamaz. Türk milleti bu hainleri nefesleri ile boğacaktır...
| Mehmet Fahri Sertkaya
AkademiDergisi.com
19th January, Akademi tarafından yayınlandı
 |
| said-i nursi, said nursi, said okur, müceddid mi, şiiri, itirafnamesi |
DELİ SAİD SÖYLER SÖZÜ
Deli Said söyler bu mühim sözü
Nar-ı cehennemde hali pek kötü
Dinle bak ne imiş hikayenin özü
Deli Said inler durur, söyler durur.
Ben bir Deli Said idim, gencecik biçare,
İlim öğreneyim diye girdim de mektebe
ne zor zanaat imiş ilim tahsili böyle
Geçmedi medresede bi gündüz bi gece
Günler geçmez, akşamlar olmaz,
Okurum okurum kafam da almaz.
Dönüp gitsen eve, o hiç olmaz
Deli Said inler durur, söyler durur.
Akranlarım su gibi eder ezber
Ben akılsızda ezber ne gezer
Bu işi bir taktik hareket çözer
Deli Said inler durur, söyler durur.
Aklettim ki bu iş böyle olmuyor
Herkes anasından alim doğmuyor
Okumadan da bak nasıl alim olunuyor
Deli Said inler durur, söyler durur.
Doksan gün oldu idi terk ettim mektebi
Bir yol tutturdum da kandırdım herkesi
Hikayemin bunda sonrası çok çok önemli
Deli Said inler durur, söyler durur.
"Mektep bilmem emme okudum ciltle kitap
Her kim ne sorsa veririm güzelce cevap"
Diye tutturdum sahtekarca bir yalan yol
Son durak cehennem imiş, haberdar ol
"İlim ehli isen olmalı mutlaka eserin
yok mu Efendi, senin ilmi risalelerin!"
Demesinler diye tutturdum bir yalan yol
Son durak cehennem, sen de haberdar ol
dinle evlad cehennemden gelen bu sesi
İlim diye ben yazdım uydurma risaleleri
Hem gavurlara bile dedim ki müslüman
Hıristiyanları bile ettim ehl-i iman
Bir bak var mı tarihte böyle alim
kim gavurlara böyle halim selim
ayet hadis hükümlerini bile çiğnedim
Deli Said inler durur,söyler durur.
Umumi harpte bizimle harbeden kafirleri
şehid diye yazdım, okumadın mı risalemi
Hele Cevşen denen şu uydurma şii zikrini
Göklere çıkardım, hem yok tek bir mesnedi
Her meseleye delil getirmekten aciz idim
yoktu ki delil getirebilecek kadar ilmim
Bu sorunu bir şekilde mutlaka çözmeliydim
şeytan üfledi solumdan bi anda, irkildim
Aman Allah'ım bu nasıl parlak fikir
Böyle sinsilik şeytanın aklına gelir
"her meselenin halli kalbime bildirilir"
deyince, delil de işte böyle gelir
Kimse demedi ki bu nasıl ilmi delil
öyle ise herkes her şeye delil getirir
Bu, peygamberlik iddiası gibi bi şeydir
Evliyayız ya kim bizi eleştirebilir
neticede tuttu bizim bu sinsi oyun
millet de insan değil sanki koyun
e kardeşim, bi kere de bilene sorun
Deli Said inler durur, söyler durur.
Bana haber geliyor falanca yıldızdan
Gelecekten haberi alırım kömür sobasından
Aynen böyle yazdım risaleme şaşırma inan
Buna rağmen oldum mu bi de bediüzzaman
Koca koca medreseliler düştüler peşime
risalelerimi koydular Kur'an'ın yerine
var mı risaleden başka bir şey ellerinde
Peşimden sıra sıra cehenneme girerler de
bütün suçu yıkarlar ben delinin üzerine
Deli Said, sen de sözün fazla söyleme
Samimi iman ehli, danışırlar alimlere
Nice ahmağı da peşinden sürdün cehenneme
Bunları okurlar da yine dönmezler istikamete
| Deliüzzaman Said-i Nursi
 |
| Said-i Nursi ve Nurculuk bir ihanet projesiydi. Aynı Adnan Oktar projesi gibi.. |
Said-i Nursi ve Nurculuk bir proje idi. Yabancı istihbarat örgütlerinin ve Vatikan'ın ve de masonluğun kontrolünde bir proje... Aynı günümüzdeki Adnan Oktar projesi gibi... Adnan Oktar ile Said arasında o kadar çok benzer noktalar var ki...
Artık Said-i Nursi'nin zır cahil biri olduğu, tescilli-raporlu bir deli olduğu bir çok ilmi meselede uydurma bilgiler yazıp söylediği, tartışmaya mahal vermeyecek şekilde net küfür ifadeleri yazdığı yada risalelerin çoğunu onun yazmadığı, ortada bir ekip çalışması olduğu, onun liderliğinde/piyonluğunda kurulan bu yeni cemaat eli ile ve uydurulan "Nurculuk" tabiri ile bundan onlarca yıl önce dinler arası diyalog ve "ortak din" projesinin/ihanetinintuşuna basıldığı, bu yüzden o risalelerde, 1. dünya savaşında bizimle harp ederken, bizim dinimize, vatanımıza ve canımıza kast etmiş iken geberttiğimiz Hıristiyan askerleri için "şehid" ifadesinin kullanıldığı ve Said-iNursi(Said Okur)'nin bir sahtekar olduğu ispat edilmiştir. O'nun sahtekar olduğunu kabul edemeyenler bile en azından çeşitli İslam ve Türk düşmanı Kurumlar ve yapılanmalar tarafından kullanılan akıl sağlığı tam olarak yerinde olmayan biri olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Meydana çıkan gerçekler, tarihi vesikalar, kendi yazdıkları, kendisi adına yazılanlar bu hususların tek tek ispatıdır.
Bir kaç sene sonra gerçekler daha net belgeler ve hatıralar ile her yerde, her sosyal platformda ve her blogdaherkesin önüne çıkacak ve inadi olarak bu sahtekarı savunanlar çok mahcup olacaklardır.Aynı şekli ile Adnan Oktar projesi de ele alındığında meydana çıkan gerçek şaşırtıcı değildir. Oktar'ın da hayatına ve iddia ettiği davasına dair hemen her şey yalan ve sahtekarlıktır. Adnan Oktar'ın da hiç bir ilmi tedrisatı yok. İslam dininin en temel ilmi meselelerinden bile mahrum birisi. Aynı Said gibi Adnan Oktar da tescilli/resmi evraklı bir akıl hastası. Hatta Adnan Oktar'ın akıl hastalığı devletimizin sivil ve askeri yedi ayrı hastanesi tarafından ayrı ayrı yedi kere tescil edilecek kadar sağlam. Konusunda uzman müslüman hekimler tarafından da gerekli raporlarla teşhis ve tesbit edilecek kadar sağlam ve net.
Aynı Said-i Nursi de olduğu gibi bütün bu inanılmaz gerçeklere rağmen ortada Adnan Oktar/Harun Yahya adına basılıp yayınlanmış eserler var. Yine bir çok ilmi meselede, okuyucuyu küfre götürecek kadar yanlış bilgilerin kasıtlı olarak konulduğu ve üç yüzden fazla olduğu söylenilen bu eserlerin üç tanesini dahi Adnan Oktar yazmamış. Bu kadar kitabın içeriklerine vakıf olmasını geçtik, sözde kendisine ait olan sadece üç kitabından imtihana çekilse ve burada anlatılan meseleler kendisine sorulsa cevap veremeyeceğinden eminim. Nasıl mı eminim?
Çünkü bunun da delili mevcut. İzledim; Çok izlenilen bir TV kanalının çok izlenilen bir tartışma programına Adnan Oktar'ı çıkartmışlar ve "Şimdi siz, Darwinizmi ve Materyalizmi bitirmeye ve bunun karşısına da Yaratılışçılığı koymaya çalışıyorsunuz. Bunun mücadelesini veriyorsunuz. Pekiyi, bana yaratılışın dinen ispatını söyler misiniz?" sorusuna Adnan Oktar mahcup aynı zamanda tedirgin bir gülümseme ile"Yaratılışın ispatı imandır. Adem ile Havva'dan geldik. Allahü Teala bunu Kur'an'da haber veriyor."şeklinde kaçamak bir cevap veriyor. Ama karşısındaki sunucu kurt mu kurt. Öyle bırakır mı adamı... Hemen tekrar soruyor "Pekiyi bu gerçeği haber veren bir sure/ayet ismi veremez misiniz?" diye..
Cevaba bakınız; "Ezberimde yok. Ezberimde yok. Belki Oktar'ın bilgisayarı bize bu konuda yardımcı olabilir."
Oktar dediği Oktar Babuna isimli kişi de aslında Adnan Oktar'ın emrinde değil, O'nu oynatan ekipte olan ve aynı Adnan Oktar gibi anadan ve babadan gizli Yahudi olan birisi... Bakın dönen fırıldağa şimdi siz. Bizim zengin gizli Yahudi ve Sabetayist Yahudi ailelerin uşakları, yaşadıkları hayatın monotonluğundan sıkılmış olacaklar ki "Mücahidlik" ve "Mehdilik" oyunu oynamaya başlamışlar. Hem de İsrail istihbaratı MOSSAD'ın ve bütün dünya mason teşkilatlarını yöneten, İsrail terör ve işgal devletini de yöneten Sanhedrin hahamlarının (Yetmişler Meclisi'nin) kontrolünde... Hani gelip gelip Adnan'ı öpüp duran o İsrail'li hahamlar var ya, işte onlar şu meşhur Mason pramidinin üstten alta doğru üçüncü sırasındalar. Yani kelli felli adamlar. Gerçi arada daha düşük rütbede adamlar gelmiyor değil İsrail'den. Bir bakıyorsunuz gece yarısı İsrail'in ekonomi bakan yardımcısının başkanlığında bir Yahudi heyeti, 20 Ağustos 2012'de bir gecelik gizli bir ziyaret için Türkiye'ye geliyorlar. Bir Adnan Oktar'ı bir de Nevzat Yalçıntaş'ı görüp gidiyorlar. Neyse ki istemeseler de basına yakalanıyorlar.
Adnan malumunuz. Pekiyi Nevzat Yalçıntaş kim?
Oğlunu Sabetaysilerin Şişli Terakki okullarında okutmuş ve son bir kaç senedir Sabetayist olmakla suçlanan biri...
Denk mi geldi ne? Mutlaka tesadüftür(!) diyorum.
Said-i Nursi eli ile daha çok Hıristiyanlar "Dost", "Kardeş", "Cennetlik", "Müttefik" hatta inanılmaz bir şekilde "Şehid" olarak kabullendirilmek istenirken, Adnan Oktar eli ile şu anda bütün bunlara ek olarak Yahudiler de bu ayara sokulmak isteniliyor bizim zihinlerimizde/kabullenişlerimizde. Hani Kur'an'ın bunca ayetinde Yahudilerin gerçekte ne oldukları haber verilmemiş ve biz Müslümanlar ısrarla ikaz edilmemiş olsa, uyacağız Adnan Oktar'ın söylediği kardeşlik türküsüne ve açacağız gözümüzü Nil'den Fırat'a kadar hakim Büyük İsrail Devleti'ne...
"Olmaz canım o kadar da!" falan demeyin sakın. Bizden önceki kuşak da tam dört yüz sene bizim toprağımız olan Filistin'de bir Yahudi terör devleti kurulacağına ihtimal vermiyordu.
Ne güzel de söylüyor kendisine ezberletilen türküyü Adnan Oktar; "Yahudiler bizim kardeşlerimiz. Tertemiz insanlar onlar. Peygamber soyu onlar. İsrail'e atom bombası atanın gök kubbeyi başına yıkarız." diye... Eh, insan gizli bir Yahudi olup İslam davasının içine sızınca söylese söylese böyle bir türkü söyler de biz Türkiyeli müslümanların bu ihanet türküsüne sessiz kalıp alkışlamarını beklemeleri de biraz hayalperestlik olmaz mı?
Bir de kendisine ve kendisini oynatan tamamı Yahudi olduğu halde Müslüman gibi gözüken çetesine, tepki konulunca da kızıp soluğu yargıda alması ve dava açtığı kişilere daha şikayet dilekçelerinde bile türlü türlü iftiralar atması yok mu... Sevsinler, aman yesinler... Kedi canını senin. Ne hayali bir oyun kuruyorsun sen kendi çapında böyle? Bak benden söylemesi seni iyi motive etmişler de amiyane tabirle ifade etmek gerekirse epey de bir gazlamışlar. İnsan bu kadar aleni ve bu kadar yetersiz, birikimsiz bir ihanet projesine yetmiş küsür milyonluk bu Müslüman milletin tepkisiz kalacağına ve bu oyuna geleceğine inanabilir mi yahu?
Değirmenin suyu nereden gelir belli değil. Dönen paranın, yapılan masrafların haddi hesabı yok. İlk dönemlerinde şantaj ve tehditten elde ettikleri devasa meblağlar da bu denli bir ihanet projesinin maliyetini karşılamada çok küçük kalır. Neyse ki şu her şeyi itiraf eden ve bir anda ülkemizi bambaşka bir gündeme sokan haham Tuncay Güney, bu konuya da açıklık getirmiş. Emniyetteki, gizli kameraya da çekilen ve bir haber kanalında da yayımlanan ifadesinde bir çok "Vayyy" diyeceğimiz gerçekleri anlatırken "Adnan Oktar'ı da İsrail finanse ediyor. Siyonizmin karşıtı gibi gözükürken aslında Siyonizme hizmet ediyor." diyor. Vayyy ki ne vaayyy şimdi. Desene 1999'da Adnan Oktar'a Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük polisiye terör operasyonunu yapan devrin İçişleri Bakanı Sayın Sadettin Tantan meseleyi hiç abatmamış da yapılması gerekeni yapmış. Bir de "Adnan Oktar APO kadar tehlikeli biridir." diye basına açıklama yaptığı için kızıyorlardı adama... "E kardeşim peki Adnan Oktar ve suç örgütü, ihanet çetesi, bunca operasyonlardan ve davalardan nasıl kurtulmuş?" diye sorar gibi oldunuz değil mi? İşte meselenin burası tam bir Türk filmi... Ayrıca bir kitap hacminde incelenmesi gereken ve Türk hukuku denilen uygulamanın aslında Sabetayist guguku olduğunu tek başına ispat eden bir serüven. İşin bu tarafına da Müslüman hukukçularımız temas etsinler.
Öyle tahmin edebiliyorum ki bütün mesaisi, bütün hedefi Adnan Oktar'ın ihanet davasına hizmet etmek olan aktif bin kişi var. Bunların tamamı da gizli Yahudiler ve Sabetayistler. Aralarında tesettürlüler, çok Müslüman bilinen, etraflarında böyle tanınan aileler var. Açılan sosyal medya sayfa ve profilleri, web siteleri, bloglar ve nihayet TV kanalı... Büyük emek ve maliyet bunlar. Başka cemaat yada akımlarda olduğu gibi gönüllülük ve hizmet anlayışı ile dönen bir sistem de değil bu. Tam bir emir komuta sistemi var. Görevlendirilmiş yüzlerce Sabetayist genç, sözde İslami sayfaların başlarındalar. Bazen tesettürü inkar ediyorlar. Bazen hak mezhepleri. Bazen"Peygamberimiz çırılçıplak kadınların arasına girer ve onlara sohbet ederdi." diyecek kadar alçaklaşıyorlar. Adileşiyorlar. Tabii onlar için sorun yok. Zaten İslam'a gerçekten inanmıyorlar. İnandıkları bozulmuş Tevrat ve Musevilik, onlara, istedikleri her kılığa girebilme ve Yahudi olmayan herkese akıllarına gelen her ama her şeyi yapabilme hürriyeti veriyor. Yaptıkları kansız, ahlaksız, zalimce ve hain hareketlerden ahirette asla hesaba çekilmeyeceklerine inanıyorlar. Bunlar tam takım gizli Yahudiler, Sabetayistler ve Masonlar. Zaten A9 ismini verdikleri kanalın logosu bile masonik bir anlam taşıyor.
Neyseki soy adı kanunu diye bir kanun çıkmış ülkemizde 1934 senesinde. Ve neyseki bu ahmak hainler isim ve soy isimlerinde bir takım şifreler kullanmayı tercih etmişler de şimdi gelişen iletişim teknolojisi ve özellikle de sosyal ağlar sayesinde bir kaç tıkla bütün şebeke ayın on dördü gibi karşımıza çıkıveriyor. Bakın nasıl da şifreler kullanmışlar.
-el
-al
-men
-man-
-er
-ar
-berk
-ül
-gen
-gan
-us
-sü
gibi ekleri büyük ustalıkla şifre olarak kullanmışlar. Örneklendirelim sosyal medyada Adnan Oktar davası güden gerçek isimler ile. Gerçek hainler ile;
***
Erdem Ertüzün
Hem -er'ler
hem de -tüzün özenle seçilmiş şifreler. Tabii o da sağlam bir Adnan'cı...
***
***
***
Liste böyle uzayıp gidiyor. Buraya böylece yüzlerce aktif Adnancının isim ve profillerini, kullandıkları Sabetayist şifreleri ile koymak mümkün. Bir bakın Adnan'ın mücadelesini veren şahıslara sanal medyada bu gözle ve görün siz de devasa ihanet şebekesini...
Nasip olursa önümüzdeki günlerde de Said isimli deli ve zır cahili bu millete Bediüzzaman olarak kabul ettiren Sabetayist-Kripto Yahudi-Masonik ve Yurt dışı istihbarat bağlantılı şebekeyi deşifre ederiz yine delillerimiz ile.
Siz siz olun, Akademi'de olun. Gerçekleri bulun ve bizim devletimizde, bizim topraklarımızda, bizden gözükerek bize bu denli büyük ihanetleri ve zulümleri eden bu hain güruhlardan hesap sorun.
En kalın ve en sağlam zincir, en zayıf halkası kadar sağlamdır.
Hiç bir güç, halka rağmen, halkın tepkisine rağmen başarılı olamaz. Türk milleti bu hainleri nefesleri ile boğacaktır...
| Mehmet Fahri Sertkaya
AkademiDergisi.com
19th January, Akademi tarafından yayınlandı
|
|
|
|
|
|
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
 |
| Cevşen Duası Nedir? Cevşen'ül Kebir, Cevşen-i Kebir, Büyük Cevşen, Hizbü envari'l hakaiki'n-nuriye |
Diyalogcuların bir sembol haline getirdiği, Vatikan Katolik Kilisesi temsilcisi George Marovich’in (diyalog toplantılarında gördüğümüz kadarıyla) dilinden düşmeyen cevşen’in dinimizdeki yeri nedir sorusuna cevap arayalım.
Diyanet Ansiklopedisinin Cevşen maddesinde özetle diyor ki:
(s.462-464)
Farsça asıllı olduğu kabul edilen cevşen kelimesi sözlükte, “zırh, savaş elbisesi”anlamınagelmektedir. Terim olarak Şii kaynaklarında Ehl-i beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilip, Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sağır denilen iki duanın ortak adıdır.
Cevşen-i Kebir: Anlatıldığına göre Asr-ı saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud’da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz.Peygamber ellerini açarak Allah’a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.
Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah’a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehidleri derecesinde 900 bin şehid sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.
Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz.Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere tâlim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivâyet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Dua, Şia bölgelerinde özel matbaalarca kefen üzerine yazılmakta ve cenazenin kefenlenmesinde kullanılmaktadır.Cevşen-i Kebir Türkiye’deki bazı Sünni müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır.Duayı, A. Z. Gümüşhanevi, tarikatla ilgili Mecmuatül-ahzab adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risale-i Nur cemaati tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır. Ayrıca Şii kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır.
Cevşen-i Kebir diye bilinen ve Musa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygambere nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilen, yaklaşık 15 sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihi bir vakayı anlatan,hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak, her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle raptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamberden alınıp rivayet edilmesi imkansız denecek kadar güçtür.
Duanın Sünni hadis mecmualarında yer almaması, ayrıca Şii hadis külliyatının ana kaynağı durumundaki Kütüb-i erbeada da bulunmaması, sadece dua mecmuaları gibi ikinci derecede kitaplarda mevcut olması da bu görüşü desteklemektedir.
Sonuç:
Cevşen, Kaynaksız Mesnetsiz Şii Duasıdır.
Fazileti hakkında söylenenler uydurmadır.
-----
Said-i Nursi'nin risalelerinin onlarca yerinde Cevşen'in faziletine dair yazdığı abartılı sözlerin de hiç bir şer'i kaynağı yoktur. "Onun kalbine ilham olundu da öyle yazdı" diyenlere diyoruz ki,"kalbe gelen ilhamlar ile eser yazmak muteber değildir. Başkaları da çıkıp 'Bizim kalplerimize de şu şekilde ilham olundu.' derse ve başka bir görüş savunursa ne olacak?"
İslam dininin dört kaynağı vardır. Her alim, her hususu bu dört temele dayanarak izah etmekZORUNDADIR. Sorulduğunda bu dört kaynak ile ilmi delil getiremeyen alimin iddiası/izahı batıldır. Şer'an bağlayıcı değildir.
Bu kaynaklar;
- Kur'an
- Sünnet
- Ümmetin İcması/ittifakı
- Kıyas'tır...
En büyük evliyaullah, en büyük kutuplar hatta her devirde bir tane olan kutbul aktab bile, her sözünü şeriatin dört kaynağı ile desteklemek ve bu şekilde şer'i delillerini getirmek zorundadır. Onlar dahi dört hak mezhepten birine tabi olmak zorundadır ve hep olmuşlardır.
Kimsenin rüyası ve kalbine geldiği iddia edilen ilhamı hiç bir başka mü'mine şer'i delil değildir.Muteber rüyalar, muteber keşf ve ilhamlar da sadece kişinin kendine delildir.
O halde yüz de doksanı kalbe geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan Risale-i Nur'un hiç bir ilmi bağlayıcılığı ve itibarı yoktur. Zaten yazarın risalelerinde yalan yazdığı da biraz ilim sahibi olup da bunları inceleyen gözlerin önünde bariz bir şekilde durmaktadır.
Bir müslümanın karşısına bir başka müslüman çıkıp da "Bu ilmi konuda ben rüyamda şu şekilde bir işaret gördüm" dese, yada "Bu ilmi konuda Allahü Teala doğrusunu benim kalbime ilham etti." dese o kimseye inanmamanın, onun rüyası ve ilhamı ile hareket etmemenin İslam şeriatinde hiç bir vebali yoktur. Böyle bir durumda görülen rüyanın ve alınan ilhamın şeriatin dört kaynağına uyup uymadığına bakılır. Kişi bunlarla kendisi amel eder. Ama isabet eder ama edemez. Başka biri bunları kaale almak zorunda değildir. Zira kimse kimsenin kalbini ve rüyasını bilemez. Buna gücü yetmez. Gücü yetmediğinden de mesul tutulmaz. Kim nasıl bilebilir bu iddiadaki kişinin kalbine gerçekten ilham gelip gelmediğini? Gelse bile bu ilhamın veya gördüğü bu rüyanın Rabbani mi yoksa Şeytani mi olduğunu da kim nasıl bilebilir?
Lütfen tıklayınız: http://akademim.blogspot.com/2011/04/kalbime-oyle-geldi-ki-bana-malum-oldu.html
İmam Gazali Hz. celcelutiye ve Said Nursi
Madem Celcelutiye vahy yolu ile Peygamber Aleyhissalatü Vesselama nazil olmuştur. Ve Allam-ül-Guyubun ilmiyle ifade-i mana eder...
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi)
Hem madem Celcelutiyenin aslı vahy'dir. Ve esrarlıdır. Ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybi umur-u istikbaliyeden haber veriyor...
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi)
***
Sırf kendi bozuk mezheplerini yüceltmek için binlerce hadis uyduran Şii'lerin Hazreti Ali adına uydurdukları Celcelutiye denen saçmalığına vahiy ve vahiy kaynaklı diyen Said nursi'nin bu mesnetsiz iddiasına İmam Gazali Hazretleri delil gösterilmektedir , gerçekten İmam Gazali Hazretleri bu şianın celcelutiye denen kitabını şerh etmişmidir?
Said Nursi, Celcelutiye'nin vahyen Hz. Peygamber'e inzal edildiği yönündeki iddiasına İmam Gazali'yi de ortak kılmak istemiştir. Bu kasideyi şerh ettiği iddiası da kendisine atılan bir iftiradır. Nitekim:
Bazı eserler her ne kadar İmam Gazali'ye nisbet edilmekteyseler de, ihtiva ettikleri bazı fikirler itibarıyla, onun kaleminden çıkmadıkları, yahut tahrife uğradığı hususunda kuvvetli şüpheler uyandırmaktadır. Gayeye erişmek için her vasıtayı mubah gören Batıniye taifesi, kitap uydurmakta ve tahrif etmekte şeytana parmak ısırtacak hünerler göstermişlerdir. (...) İmam Gazali'ye nisbet edilen, fakat bozuk fikirler ihtiva eden bazı kitapların ve sahifelerin de bozuk mezhepliler ve dinsizler tarafından uydurulduğunu müdekkik alimler beyan ediyorlar.
Mevlana Şıbli, Sırru'l-alemin kitabı hakkında şunları yazıyor: “Bizce bu kitap şüphesiz düzmedir. Bunun yazılış şekli ve ifade tarzı Gazali hazretlerinin yazı ve ifade üslubundan tamamen ayrıdır. Düzme eseri hazırlayanlar öyle bir hileye başvurmuşlar ki, yer yer İmamu'l-Harameyn'in ders verdiğinden ve hocalık yaptığından bahsetmişler ve akıllarınca -böyle yazmakla- bu kitabı İmam Gazali'nin kitaplarından saydırmak için iyi bir tedbir olarak düşünmüşlerdir. Fakat onların bu tedbiri, kitabın düzmece olduğunu ispata yeterli bir delildir. Çünkü, Gazali'nin adeti, hocalarını ve şeyhlerini kitaplarında ismen zikretmemektir.”
(Ubeydullah Küçük, İhya Tercümesinin Önsözü, Bedir Yayınevi, İstanbul 1989, LXIII-LXV.)
İmam Gazali'ye isnat edilerek uydurulan kitaplardan birçok yazar bahsetmektedir.
[Bak. Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, 2/460; M. Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, DİB Yayınları, Ankara 1984; M. Said Çekmegil, Tetkiklerde Metod ve Tenkit, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya 1979, 48-49.]
Gazali, böyle uyduruk kasidelere şerh değil, bilakis Batıniye'yi ret kabilinden birçok kitap yazmıştır.
["Huccetu'l-Hakk, Mufassalu'l-Hilaf, Kitabu'd-Derac, el-Kıstasu'l-Mustakim, Mevazinu Hamse" bunlardandır. Bak. Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, 2/459]
Celcelutiye denen kitabın vahiy yada vahiy kaynaklı olması, bunuda Müçtehid Alimlerimizin ve binlerce ehli sünnet Alimlerinin içinde sadece İmam Gazali Hazretlerinin şerh etmesi O na atılan bir iftira olduğuna apaçık delildir.
Ehli sünnet kitapları içinde sadece Ziyauddin Gümüşhanevi hazretlerinin Celcelutiye'yi Mecmuatul-Ahzap isimli kitabına alması Celcelutiye'nin vahiy yada vahiy kaynaklı olması ve ehli sünnet uleması tarafından muteber kabul edildiği anlamına gelmez.
Şia kaynaklarında yer alıp hiç bir ehli sünnet kaynağında yer almayan "cevşen" adlı uydurma hadisi de aynı kitaba alan Ziyauddin Hazretleri için Hüseyin Avni Hoca(1) şöyle buyurmaktadır;
"Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Cevşen ile alakalı olarak bir rivayet bilinmemektedir. Bunun ancak Şia kaynaklarında geçtiği söylenmektedir. İmam Gazali’ye nisbet edilmesi, Ona yapılan bir iftiradır; isbat edilmemiştir ve edilemeyecektir. Cevşen’in, Ehl-i Sünnet tasavvufunun yüz küsür sene evvelki dönemdeki büyüklerinden birine aid bir eserde yer almış olması ise sadece itimada dayanan bir zühul(yanılgı) olup, O (A.Ziyauddin hz)zatın bi hakkın büyüklüğüne zarar vermez."(2)
Celcelutiye'nin de cevşen'in de İmam Gazali Hazretlerine nisbet edilmesi iftiradan başka bişey değildir.
***
Madem Celcelutiye vahy yolu ile Peygamber Aleyhissalatü Vesselama nazil olmuştur. Ve Allam-ül-Guyubun ilmiyle ifade-i mana eder. Hem madem Celcelutiye mana-yı mecazi ile o kasidenin hakikatını isbat eden Risale-i Nur'a sarihan; ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işareten haber vermekle beraber Risale-i Nur müellifi ve bunun onüç ehemmiyetli vakıat-ı hayatına imaen, remzen, işareten mana-yı mecazi ile haber veriyor.
(Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 136, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü bir kerametidir)
Celcelutiyenin üzerinde önemle duran Said Nursinin asıl gayesi bu kitapta Risalei Nurun ve kendisinin Hazreti Ali tarafından müjdelendiğini söylemekten başka bir şey değildir, kimsenin bu iddiayı Hz Ali Efendimize soramayacağını bildiği için delilleri yine kendi hayel ve vehimleridir.
Sonuç:
Said Nursi itikadını ehli sünnet Alimlerinin bildirdiğine göre değil kendisine gelen ilham,sunuhat,zuhurat gibi hayellere vehimlere, celcelutiye ve cevşen gibi uydurma kitapların üzerine inşa etmiştir.
-------
Dipnot:
1-Hüseyin Avni Hoca kimdir; İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'nden mezun olmuştur. İzmir'in büyük ilim adamlarından Fevzi hocadan da dersler almışlardır.
2-http://www.darusselam.com/sorular-ve-cevaplar/157-ceven-ile-alakal-rivayetin-asl-varmdr-.html#comments
Said Nursi'nin Övdüğü Cevşen Nedir?
Said Nursî ve şakird’leri, Cevşenü’l-Kebîr veya Cevşenü’l-Sagîr’i tanıtırken, “Hazreti Peygamber Salla’llâhu Aleyhi ve sellem’e Cebrail Aleyhisselâm’ın vahiy ile getirdiği ve zırh’ı çıkar bunu oku dediği ve binbir Esmâ-i İlâhiye sarîhan ve zımnen işaret eden gâyet yüksek ve çok kıymettâr bir müncaat-ı Peygamberî’dir ki, Zeyne’l-Âbidîn (R.A.)’den tevâtürle rivâyet edilmiştir,” diyorlar.
Yukarıdaki ta’rif, “Allah tarafından bir melek (Cibril-ü Emîn) tarafından indirilen ve Peygamber’e okunan, “Vahy-i Metlû” (tilâvet olunan, okunan vahiy) ki, bu doğrudan Kur’ân’ın ta’rifidir. Yalnız bir şeyin tam ta’rifi, o şeyin “Efrâdını Câmi, Ağyarını Mâni,” olmalıdır. Nitekim, onu da tamamlıyorlar, “Zeyne’l-âbidîn tarafından tevâtürle rivâyet edilmiştir.” İşte, Kur’ân’ın tam ta’rifi... Ne var ki, Said Nursî ve şakird’ler, İslâmî ilimlere en azından bir mızraklı ilmihâl seviyesinde sahip olmadıklarından asgarî bir hadis usûlünde çakmışlardır. İslâmî ilimlere birazcık vukuf kesbedenler bilirler ki, tek bir kişinin rivâyet ettiği, tevâtür, meşhûr olmaz, ancak Haber-i Vâhid olur. Haber-i Vâhid ile rivayet edilenler, başka delillerle te’yid edilmemiş ise dâima şüpheyle karşılanır.
Kaldı ki, bütün Hadis Külliyatı arasında, “Hadis-i Cibrîl” gibi tevâtürle sabit olan hadis sayısı pek azdır, güvenilir kaynaklar, tevâtürle sâbit olan hadis sayısını 19 adet olarak vermişlerdir.
Tevâtürle sabit olan Hadis-i Şerif’leri inkâr etmek de tıpkı, “Vahy-i Metlû” olan, Âyet-i Kerimeleri inkâr etmek gibi küfrü muciptir.
Hâşâ! Sümme Hâşâ! Said Nursî ve şakird’lerin ifade ettikleri gibi, Cevşenü’l-Kebîr ta’rif ettikleri gibi, Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilmiş ve tevâtürle rivâyet edilmiş olsaydı, elbette Kur’ân’dan bir âyet-i Kerime olurdu.
Kur’ân-ı Kerim’deki âyet’lerden herhangi birisini âyet saymamak, hükmünü inkâr etmek nasıl küfür ise, Kur’ân’da olmayan, âyet niteliği taşımayan herhangi bir metni kutsallaştırmak, ona âyet hüküm vermek de küfürdür.
“Şüphesiz o (Kur’ân), çok şerefli bir Resûlün sözüdür.” (Resûl, elçi, Peygamber veya Cebrail vasıtasıyla tebliğ edildiğinden, “söz” Resûle (elçiye) nisbet edilmiştir.)
“Ve o, bir şâir sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz?” “Bir kâhin sözü de değildir (o), ne de az düşünüyorsunuz!” “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” “Eğer (Peygamber) bize atfen ba’zı sözler uydurmuş olsaydı.” “Elbette Onu kıskıvrak yakalardık.” “Sonra onun can damarını koparırdık.” (Onu yaşatmazdık) “Hiç biriniz buna mâni olamazdınız.” “Doğrusu o (Kur’ân) takvâ sahipleri için bir nasîhattir (öğüttür)..” (Hâkka Sûresi 69/40-48)...
Doğrudan vahy’e muhatap, Peygamber hakkında, “Allah tarafından vahyedilmediği halde, kendiliğinden tek bir kelime bile uydurmuş olsaydı, onu kıskıvrak yakalar, can damarını koparır hayatına son verirdik” buyuruyor.
İYİ DE BU CEVŞEN NEME NE BİR ŞEYDİR?
Cevşen, Farsça asıllı olduğu kabul edilen Cevşen kelimesi sözcükte “bir tür zırh, savaş elbisesi” anlamına gelmektedir. Şîa kaynaklarınca, İmam Mûsâ el-Kâzım’dan i’tibâren, imamlar tarıkiyle Haz.Peygamber’e nisbet edilen yaklaşık 15 sahifelik bir metindir ki, bu metnin özeti, Said Nursî ve şakird’lerin de iddia ettiği gibi, “Uhud Muharebesinin kızıştığı ve üzerindeki zırh’ın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Haz.Peygamber, ellerini açarak Allah’a du’a etmiş, bunun üzerine sema’nın kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve “Ey Muhammed! Rabb’in sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu du’ayı okumanı istiyor. Bu du’a hem sana hem de ümmetine zırh’tan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır.” demiştir.
Cevşen’le alakalı olarak, ehl-i Sünnet kaynaklarında, Ehl-i Sünnet’in Hadis Külliyatında, en sahih Hadis Külliyatı olarak kabul edilen, Altı Hadis Külliyatında (Kütüb-ü Sitte), herhangi bir rivâyet bulunmadığı gibi, genellikle mevzu kabul edilen, 19. asrın sonlarında ve 20. asrın başlarında yazılan, tergîp ve terhîp için (teşvik ve korkutmak için) yazılan me’vize kitaplarında bile (Ruviye), kimin rivayet ettiği, kimden rivâyet edildiği belli olmayan (rivâyet olunmuştur) tarzında yazılan kitaplarda bile bulunmayan, tamâmen bir Şîapalavrasıdır.
Ayrıca, Cevşen adıyla bir du’â’nın hiçbir ehl-i Sünnet kaynağında bulunmamasının yanında, Şiî hadis Külliyatının ana kaynağı kabul edilen, Kütüb-ü Erbaa’da da bulunmaması, sadece du’a mecmuaları gibi ikinci dereceden Şiî kaynaklarda mevcut olması da şâyan-ı dikkattir.
Kaldı ki, bizzat Said Nursî’nin kendisinin, Cevşen-i Kebir’in faziletleri ve Hazreti Peygamber’e nisbeti hakkında şüpheye düşen bir zata vermiş olduğu cevapta, genel olarak du’â’nın muhtevâsının güzelliğinden bahseder, fakat metnin kaynağı ve Hazreti Peygamber’e nisbeti hakkındaki suallere cevap verememiştir.
Diğer yandan, Cevşen-i Kebîr’in faziletiyle alakalı olarak nakledilenlere gelince, Allah’ın insanlara verdiği imkân ve kabiliyetler, ona bahşettiği haklar, yüklediği vazifeler karşısında, sadece bir du’a okumakla dünya ve âhiretteki bütün şerlerden (kötülüklerden) korunup saadete ermesi, İslâmiyet açısından, hattâ ve hattâ, bütün bâtıl inançlar açısından asla mümkün değildir. Ayrıca, her bölümünde sadece tevhidi vurgulayan ve yoğun kudsî duygularla örülmüş bulunan bir du’â’nın iman etmeyen, hele hele teslis akîdesine sâhip, müşrik Hıristiyanlar için ne anlamı vardır. (Teslis umdesine sahip, müşrik Hıristiyanlardan ba’zıları, ceplerinde Cevşen taşıdıklarını ve Cevşen okuduklarını açıklamışlardı.)
Yine Şîa palavralarına göre, Cebrail Aleyhisselâm Haz.Peygamber’den bu du’a’yı kâfirlere öğretmemesini, sadece mü’min ve takva sahibi kişilere (Said Nursi ve şakird’leri olmalıdır), ta’lim etmesini istemiştir. Fe Süphâne’l-Allah! Bu du’a, mü’min-kâfir herkesin kolayca vakıf olabileceği bir açıklıkta literatüre girmiştir. Böyle olunca, mü’minler ve takvâ sahibi olanların dışında kalan insanlar’dan gizli tutulması ne mümkün...
Bu du’â’ların muhtevası bakımından bir şeyler söylemek mümkün de değil, doğru da olmaz. Zirâ du’a’lardan herbiri Allah’ın isim ve sıfatlarından 10 tanesini ihtivâ eden uzunca du’a’lardır.
Müşkül olan, bu metinlere kudsiyet izafe edilmesi, bu du’â’lara çok büyük faziletler yüklenmesi, bu du’â’lar sâyesinde dünya’da ve âhirette çok büyük sıkıntılardan kurtuluş’a erişilmesi inancıdır. Hazreti Cibril’in, Hazreti Peygamber’e Cevşen du’â’sının önemi ve faziletleri hakkında geniş bilgi verdiği kaydedilir. Buna göre; Allah, Cevşen-i Kebîr’i dünya’yı yaratmadan 50.000 yıl önce arş’ın direkleri üzerine yazmıştır. Bu du’â’yı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünya’da her türlü belâ’dan, âfet, hastalık, yangın ve soygunlardan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebîr ile Allah’a münacatta bulunan kimseye Bedir şehid’leri derecesinde 900.000 şehid sevabı verilir. Bu du’â’yı kefeninin üzerine yazdıran mü’min ise azap görmez. Bunu okuyan kimse dört kitabı okumuş gibi sevap kazanır. Her harfi için kendisine iki ev ile iki zevce verilir; ayrıca insandan ve cinden bütün mü’minlerinki kadar sevap kazanır; aslâ cehenneme girmez.
Pes doğrusu! Sadece bu du’â’yı okumak insanları bütün ibâdetlerden, evrâd, ezkâr ve her nev’i mükellefiyetten müstağnî kılar...
Said Nursî, adına ister Cevşenü’l-Kebîr desin, isterse Cevşenü’l-Sağîr desin “bu du’â’yı ben tertip ettim” deseydi ya da şakird’ler “bu du’â’yı bizim üstadımız tertip etmiştir,” deselerdi, herhangi bir problem yoktu. Ancak, yukarıda ifade edildiği gibi, dünyevî ve uhrevî bütün belâ ve felâket’lerden, azap’tan kurtuluşu, Cenneti ve Cemalu’llâh’ı sadece bu du’â’ya bağlarsanız, bu du’â’lara kudsiyyet izafe ederseniz. İşte felâket buradadır.
Kaldı ki, du’â’ların Allah tarafından kabul edilip edilmemesi, okunan du’â’ların lafızları, ma’naları, uslubu ve tarzıyla değil, du’â edenlerin huşû’u, huzu’u, zühd-ü takvası, ihlas ve samîmiyetiyle yakından alakalıdır.
Hem sonra, Kur’ân-ı Kerim’de, Allah tarafından Sevgili Peygamber’imize vahyedilen du’â örnekleri vardır. Ayrıca, Peygamberlerden, Haz.Âdem’in, Hazreti Nuh’un, Hazret-i İbrahim’in, Hazret-i Eyyûb’un, Hazret-i Yunus’un Rabbilerinden telakkî ettikleri me’sur du’â’ları da vardır.
Ayrıca, Sevgili Peygamber’imizin sahîh rivâyetlerle bizlere ulaşan me’şûr du’â’ları da vardır. Ehl-i Sünnet Ulemâsı’nın, Turuk-u Âliye kutuplarının tertip ettikleri “Evrad-ı Ezkâr” dururken, Cevşeni, hâşâ, sümme hâşâ Kur’ân-ı Kerim’den de öne çıkarmak neyin nesidir?
Ehl-i Sünnet Uleması’nın, Turuk-u Âliye mensuplarının büyük bir dikkatle tevakkî ettikleri, bir Şîa uydurmasına ve palavrasına, Gümüşhânevî, Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin ba’zı edi’yye ve ezkârı bir araya getirdiği, “Mecmuatü’l-Ahzab” adlı du’â risâlesine Cevşen’i de alması düşündürücüdür.
Said Nursî’nin ve şakird’lerin pek sevdiği bir ta’birle, “Ve Fîhi Nazar,”.. Buraya bakılması, buraya dikkat edilmesi gerekir, diyorum. Bakacağız....
M.A
11 Haziran 2012
Said Nursi ve Cevşen

Hem mesela, Kur'an'ın hakiki ve tam bir nevi münacatı ve Kur'an'dan çıkan bir çeşit hulasası olan Cevşen-ül-Kebir namındaki münacat-ı Peygamberi'de (A.S.M.)(...)
Sözler, 424, Onbirinci Şua Olan Meyve Risalesi'nin Onuncu Mes'elesi Emirdağ Çiçeği
(...) hem "Cevşen-ül-Kebir" münacatının seksenaltıncı ukdesinde: (...) diye olan gayet arifane münacat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) beyanı gösteriyor ki; (...)
Şualar, 88, Yedinci Şua/ayetü'l-Kübra/Mukaddime
Kur-an'dan ve münacat-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak, Rabb-ı Rahimimin dergahına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'an'ı ve Cevşen-ül-Kebir'i şefaatçi ederek rahmetinden niyaz ediyorum.
Şualar, 48, Üçüncü Şua/Münacat; Lem'alar, 445, Münacat; asa-yı Musa
(...) Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam, Cevşen-ül-Kebir namındaki münacat-ı azamında marifetullahda gayet yüksek ve gayet cami' derecede marifetini göstererek böyle demiştir; biz de, hayalen o zamana gidip Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın dediğine "amin" diyerek, (...)
Lem'alar, 415, Otuzuncu Lem'a/Hatime
(...) Al-i Beyt'in manevi ve gayet mühim bir mirası ve maden-i feyzi olan Cevşen-ül-Kebir'i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazan üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir
Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, 164, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi
Binbir Esma-i İlahiyyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur'an'dan çıkan bir harika münacat olan ve marifetullahda terakki eden bütün ariflerin münacatlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku" diye Cebrail vahy getiren "Cevşen-ül-Kebir" münacatı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, (...)
Şualar, 484, Onbeşinci Şua/Elhüccetü'z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Külli Şehadetler.
Cevşen Nedir Faziletleri Nelerdir?
Cevşen, "örme zırh" anlamında Fars'ça bir isimdir. Cevşen-i Kebir ise, büyük zırh demektir.
Anlatıldığına göre Asr-ı saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud'da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz. Peygamber ellerini açarak Allah'a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.
Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah'a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehitleri derecesinde 900 bin şehit sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.
Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere talim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivayet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Uydurma Cevşene Reddiye;
1- Efendimiz'e vah yen gelmiş kendisi Arapça, ismi Farsça olan cevşen dışında başka hiç bir metin yoktur.
2- Peygamber Efendimiz Uhud'da zırhını çıkarmamıştır aksine üzerinde iki zırh birden giymiştir. Peygamber Efendimiz daha sonraki savaşlarda da zırh giymiştir hatta Mekke’nin fethinde şehrin içine bile başından miğferi olduğu halde girmiştir;
...Enes b. Malik'den (rivayet olunduğuna göre) Rasûlullah (s.a.) fetih yılında Mekke'ye başında miğferle girmiş...
(Buhari, cezaü's-sayd 18, cihad 169, el-Meğazi 47 libas 17; Müslim, hac 450; Tirmizi, cihad 18; Nesai, menasık 107; ibn Mace, cihad 8; Darimi, menasık 88; siyer 20; Mu-vatta', hac 247; Ahmed b. Hanbel, III, 109, 163, 180, 186, 224, 231, 232, 240.)
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Uhud günü (üst üste giyilmiş) iki zırhdan (destek) gördü."
[Ebu Davud, Cihad 75, (2590); İbnu Mace, Cihad 18, (2806).Zevaid'de şöyle denilmiştir: Bu hadisin isnadı, Buhari'nin şartı üzere sahihtir]
Rasulullah'ın herhangi bir gazvede zırhını çıkardığına dair hiçbir rivayet yoktur. Bilakis, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu sabittir:
"Bir Peygambere, zırhını giydikten sonra, onunla düşmanları arasında Allah Teala hükmünü vermedikçe zırhını çıkarması yaraşmaz."
Hadisin tahrici: İbni Hişam, 2/63, 66; İbn İshak'tan, o da Zühri ve bir başkası yoluyla mürsel olarak rivayet etmiştir.
Hadisin tamamını ve bir benzerini Ahmed b. Hanbel (3/351) de rivayet etmiştir.
Darimi (2/129, 130) ise mevsul olarak İbni Zübeyr yoluyla Cabir'den aktarmıştır, ravileri sikadır.
Bu hadisin İbn Abbas'tan rivayet edilen şahidini ise Hakim (2/128, 129, 296, 297) ve Ahmed b. Hanbel (290) rivayet etmişlerdir. Hakim isnadı sahih görmüş
Üstelik Cebrail (a.s.), Hz. Peygamber'e zırhını çıkarmasını değil, çıkarmamasını emretmiştir. Uhud savaşından sonra gerçekleşen Hendek Harbi'nde kafirlerin dağıldığı gecenin sabahı Müslümanlar Medine'ye dönüp silahlarını bıraktıkları sırada, Cebrail, Rasulullah'a gelmiş ve "Zırhını çıkarıyor musun? Melekler, henüz silahı bırakmadılar. Allah Teala, sana Beni Kurayza üzerine yürümeni emrediyor; ben de onlara gidiyorum." demişti. (Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 6/3886. Muslim, Cihad ve's-Siyer, 22/65; 23/69.)
Yine aynı savaşta Rasulullah'ın başında miğferi de vardı ve aldığı darbe ile miğfer kırılmış; Peygamberimiz de yaralanmıştı. (Buhari, Megazi, 26/113; Muslim, Cihad, 37/101)
Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: "Biz ona (Davut'a), sizin için, sizi savaşın şiddetinden korumak için, giyecek (zırh) yapma sanatını da öğretmiştik. Şimdi siz, şükreden kimseler misiniz?" (Enbiya, 21 / 80.)
Katade (R.a) Hazretleri der ki: "İlk zırh yapan kimse, Davud (a.s.)'dur. Çünkü, zırhın yapıldığı o malzeme, daha evvel geniş levhalar halindeydi. Binaenaleyh, onu delip de ören ve böylece bedene giyilecek hale getiren ilk kişi, odur."
(...) ("Sizi savaşın şiddetinden korumak için"in) manası, "Sizi yaralanmaktan, öldürülmekten, kılıçtan, oktan, mızraktan korusun diye..." demektir. (...) Allah, "Şimdi siz, şükredenler misiniz?" buyurmuştur. Yani, "Bu sanatı size muyesser kılmasından ötürü, Allah'a şükrediniz..." demektir. (Razi, Tefsir-i Kebir, 16/193-194.)
Bu zırh çıkarma uydurması, hem Hz. Davud (a.s.)'a bir küfran-ı nimet, hem de Allah'a şükredilmesi gereken bir konunun Hz. Peygamber için iptal edilmesi anlamına da gelmektedir.
3- Cevşen'in Sünni kaynaklarda bulunmaması, Şiiler'ce muteber kabul edilen Kutub-ul Erbaa'da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir.
Cevşen ile ilgili rivayetlerin, hadis usulünde kabul edilen rivayet usulleri ve özellikle hadisin kabulünü gerektiren mütevatir, sahih, hasen kategorileri içerisinde olmaması, Cevşen'in sıhhati hakkında epeyce ipucu vermiştir. Üstelik bunun Musa el-Kazım - Ca'fer es-Sadık - Muhammed el-Bakır - Zeynelabidin - Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikıyle Hz. Peygamber'e isnad edilmesi, yani hep Şia'nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünni alimlerin ve toplumunun bu rivayeti göz ardı etme neticesine götürmüştür.
Cevşen'in mana ve muhtevası ne kadar güzel ve müsbet olduğu varsayılsa bile İlim erbabı Sünnilerce mevzunun sened tenkidi açısından yapılan değerlendirmeye itibar edilmektedir. Öyle de olmalıdır. Hadis usulü ilim dalı boşuna oluşmamıştır. Metni güzel diye tüm uydurma hadisleri sahihlersek ortalıkta uydurma ve zayıf hadis bırakmayız.
Altının değerini sarrafı bilir misali Hadisin değerini (sahihliğini) de hadis usulü ilmine vakıf alimler bilir. Hiçbir hadis usulü alimi cevşen hakkındaki bahsedilen metne sahih diyememişlerdir.
4- Cevşen fazileti diye yazan;
“Cevşen'i okuyan dört semavi kitabı okumuş gibi olur",
"Bunu okuyan asla Cehennem'e girmez" ,
"Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez" ,
"Her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir"
"Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kafirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere talim et"
gibi İslam Akaidine tamamen taban tabana zıt olan akıl almaz hurafelere inanmak mümkün değildir , Kur-an'ı Kerimi ezberlese dahi kafire hiç bir faydası olmaz iken cevşenin kafire ne faydası olur, bu saçmalıklar hem Hz Cebrail'e hem Peygamber Efendimize atılan iftiradan başka bişey değildir.
5- Madem bu dua Peygamber Efendimizi koruyacaktı da Efendimiz, Uhud harbinde niye yaralandı?
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Uhud günü: "Peygamberine böyle yapan bir kavme Allah'ın öfkesi arttı" dedi ve (kırılan) dişine işaret etti. Ve ilave etti: "Allah'ın gadabı, Resulullah'ın Allah yolunda öldürdüğü kişiye de Allah'ın öfkesi şiddetlendi." [Buhari, Megazi 24; Müslim, Cihad 106, (1793).]
Hani bu dua zırhtan daha iyiydi?
Bu savaştan sonraki savaşlarda niye yaralanmalar oldu?
Peygamber Efendimiz mübarek dişini niye yitirdi?
70 kadar sahabi neden şehit oldu?
Ters köşeye yatan Cevşen savunucuları bu seferde Cevşenin Uhud savaşının sonunda indiğini iddia ediyor, Sahabe Efendilerimiz, Tabiin ve daha sonraki Müslümanlar çok sayıda savaşlar yapmış bir çok yer fethedilmiş bu savaşlarda çok sayıda Müslüman şehit olmuş ve yaralanmıştır, bu durumda Sahabelerin Cevşenden haberi yokmuyduki çok sayıda Sabehe Efendimiz şehit oldu ve yaralandı! Ne önceki ne sonraki savaşlarda Sahabe Efendilerimizin cevşen takdığı yada okuduğu ne duyulmuş ne görülmüştür ayrıca sonraki savaşlarda da Müslümanlar zırh giymiştir.
6- O halde bu hadis nerede geçiyor diye araştırdığımızda şu sonuca varırız ki, bu olay ehl-i sünnetin ne birinci derece hadis kitaplarında, ne de ikinci derece hadis kitaplarında geçmemektedir. Peki bu uydurma şey bize nasıl ulaştı diye bakarsak şu sonuca varırız ki cevşen bir şia uydurmasıdır.
Said Nursi ve Cevşen
Batıl mezheplerini desteklemek her yolu mubah sayan şii'lerin uydurduğu binlerce hadis'den biri olan Cevşen adlı duaya Said Nursi inanmış,okumuş ondan ders aldığını söylemiş ve kendisini şefaatçi kılmıştır. Başka bir şia uydurması olan ve Hz Ali'ye nisbet edilen Celcelutiyye adlı kitabada inanan Said Nursi kendisinin ve risalei nurun bu kitapta müjdelendiğini iddia etmiştir. Said-i Nursi'nin risalelerinin onlarca yerinde Cevşen'in faziletine dair yazdığı abartılı sözlerin de hiç bir şer'i kaynağı yoktur. "Onun kalbine ilham olundu da öyle yazdı" diyenlere diyoruz ki, "kalbe gelen ilhamlar ile eser yazmak muteber değildir. Başkaları da çıkıp 'Bizim kalplerimize de şu şekilde ilham olundu.' derse ve başka bir görüş savunursa ne olacak?"
İslam dininin dört kaynağı vardır. Her alim, her hususu bu dört temele dayanarak izah etmek ZORUNDADIR. Sorulduğunda bu dört kaynak ile ilmi delil getiremeyen alimin iddiası/izahı batıldır. Şer'an bağlayıcı değildir.
Bu kaynaklar;
- Kur'an
- Sünnet
- Ümmetin İcması/ittifakı
- Kıyas'tır...
En büyük evliyaullah, en büyük kutuplar hatta her devirde bir tane olan kutbul aktab bile, her sözünü şeriatin dört kaynağı ile desteklemek ve bu şekilde şer'i delillerini getirmek zorundadır. Onlar dahi dört hak mezhepten birine tabi olmak zorundadır ve hep olmuşlardır.
Kimsenin rüyası ve kalbine geldiği iddia edilen ilhamı hiç bir başka mü'mine şer'i delil değildir. Muteber rüyalar, muteber keşf ve ilhamlar da sadece kişinin kendine delildir.
O halde yüz de doksanı kalbe geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan Risale-i Nur'un hiç bir ilmi bağlayıcılığı ve itibarı yoktur. Zaten yazarın risalelerinde yalan yazdığı da biraz ilim sahibi olup da bunları inceleyen gözlerin önünde bariz bir şekilde durmaktadır.
Bir müslümanın karşısına bir başka müslüman çıkıp da "Bu ilmi konuda ben rüyamda şu şekilde bir işaret gördüm" dese, yada "Bu ilmi konuda Allahü Teala doğrusunu benim kalbime ilham etti." dese o kimseye inanmamanın, onun rüyası ve ilhamı ile hareket etmemenin İslam şeriatinde hiç bir vebali yoktur. Böyle bir durumda görülen rüyanın ve alınan ilhamın şeriatin dört kaynağına uyup uymadığına bakılır. Kişi bunlarla kendisi amel eder. Ama isabet eder ama edemez. Başka biri bunları kaale almak zorunda değildir. Zira kimse kimsenin kalbini ve rüyasını bilemez. Buna gücü yetmez. Gücü yetmediğinden de mesul tutulmaz. Kim nasıl bilebilir bu iddiadaki kişinin kalbine gerçekten ilham gelip gelmediğini? Gelse bile bu ilhamın veya gördüğü bu rüyanın Rabbani mi yoksa Şeytani mi olduğunu da kim nasıl bilebilir?
***
Hüseyin Avni Hoca'nın Cevşen hakkında beyanı;
"Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Cevşen ile alakalı olarak bir rivayet bilinmemektedir. Bunun ancak Şia kaynaklarında geçtiği söylenmektedir. İmam Ğazali'ye nisbet edilmesi, Ona yapılan bir iftiradır; isbat edilmemiştir ve edilemeyecektir. Cevşen'in, Ehl-i Sünnet tasavvufunun yüz küsür sene evvelki dönemdeki büyüklerinden birine aid bir eserde yer almış olması ise sadece itimada dayanan bir zühul(yanılgı) olup, O zatın(A.Ziyauuddin hz) bi hakkın büyüklüğüne zarar vermez. İşin rivayet açısından sabit olmamasını, akla ve müşahadeye de ters düşmesi dahi teyid etmektedir. Zira günümüzdeki eşkıyanın, boynunda cevşen asılı olan nicelerini öldürdüğü, nice cevşenli cesedlerin yerde yattığı görülmektedir. Üstelik böyle bir kıyak, Cebrail tarafından Nebi sallallahu aleyhi ve selem'e ve arkadaşlarına bile yapılmamıştır. Onların, ‘zırhı çıkarmak' yerine ‘zırhı giymek'le emredilmeleri ve hep zırh giymeleri akıllıları düşündürmelidir."
***
Risalei Nur savunucusu F.Gülen'de cevşenin şii kaynaklı olduğunu söylemektedir:(M. F.Gülen, Prizma I, Nil Yayınları, İzmir 2002, 119-120.)
***
Sonuç:
Said-i Nursi'nin risalelerinin onlarca yerinde geçen Cevşenin hiç bir şer'i kaynağı yoktur Cevşen bir şia uydurmasıdır.
Cevşen Duası Nedir?
Diyalogcuların bir sembol haline getirdiği, Vatikan Katolik Kilisesi temsilcisi George Marovich’in (diyalog toplantılarında gördüğümüz kadarıyla) dilinden düşmeyen cevşen’in dinimizdeki yeri nedir sorusuna cevap arayalım.
Diyanet Ansiklopedisinin Cevşen maddesinde özetle diyor ki:
Farsça asıllı olduğu kabul edilen cevşen kelimesi sözlükte, “zırh, savaş elbisesi” anlamınagelmektedir. Terim olarak Şii kaynaklarında Ehl-i beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilip, Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sağır denilen iki duanın ortak adıdır. (s.462-464)
Cevşen-i Kebir: Anlatıldığına göre Asr-ı saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud’da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz.Peygamber ellerini açarak Allah’a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.
Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah’a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehidleri derecesinde 900 bin şehid sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.
Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz.Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere tâlim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivâyet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Dua, Şia bölgelerinde özel matbaalarca kefen üzerine yazılmakta ve cenazenin kefenlenmesinde kullanılmaktadır.Cevşen-i Kebir Türkiye’deki bazı Sünni müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır.Duayı, A. Z. Gümüşhanevi, tarikatla ilgili Mecmuatül-ahzab adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risale-i Nur cemaati tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır. Ayrıca Şii kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır.
Cevşen-i Kebir diye bilinen ve Musa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygambere nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilen, yaklaşık 15 sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihi bir vakayı anlatan,hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak, her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle raptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamberden alınıp rivayet edilmesi imkansız denecek kadar güçtür.
Duanın Sünni hadis mecmualarında yer almaması, ayrıca Şii hadis külliyatının ana kaynağı durumundaki Kütüb-i erbeada da bulunmaması, sadece dua mecmuaları gibi ikinci derecede kitaplarda mevcut olması da bu görüşü desteklemektedir.
Sonuç:
Cevşen, Kaynaksız Mesnetsiz Şii Duasıdır.Fazileti hakkında söylenenler uydurmadır.
***
Said-i Nursi'nin risalelerinin onlarca yerinde Cevşen'in faziletine dair yazdığı abartılı sözlerin de hiç bir şer'i kaynağı yoktur. "Onun kalbine ilham olundu da öyle yazdı" diyenlere diyoruz ki, "kalbe gelen ilhamlar ile eser yazmak muteber değildir. Başkaları da çıkıp 'Bizim kalplerimize de şu şekilde ilham olundu.' derse ve başka bir görüş savunursa ne olacak?"
İslam dininin dört kaynağı vardır. Her alim, her hususu bu dört temele dayanarak izah etmek ZORUNDADIR. Sorulduğunda bu dört kaynak ile ilmi delil getiremeyen alimin iddiası/izahı batıldır. Şer'an bağlayıcı değildir.
Bu kaynaklar;
- Kur'an
- Sünnet
- Ümmetin İcması/ittifakı
- Kıyas'tır...
En büyük evliyaullah, en büyük kutuplar hatta her devirde bir tane olan kutbul aktab bile, her sözünü şeriatin dört kaynağı ile desteklemek ve bu şekilde şer'i delillerini getirmek zorundadır. Onlar dahi dört hak mezhepten birine tabi olmak zorundadır ve hep olmuşlardır.
Kimsenin rüyası ve kalbine geldiği iddia edilen ilhamı hiç bir başka mü'mine şer'i delil değildir. Muteber rüyalar, muteber keşf ve ilhamlar da sadece kişinin kendine delildir.
O halde yüz de doksanı kalbe geldiği iddia edilen ilhamlara dayanan Risale-i Nur'un hiç bir ilmi bağlayıcılığı ve itibarı yoktur. Zaten yazarın risalelerinde yalan yazdığı da biraz ilim sahibi olup da bunları inceleyen gözlerin önünde bariz bir şekilde durmaktadır.
Bir müslümanın karşısına bir başka müslüman çıkıp da "Bu ilmi konuda ben rüyamda şu şekilde bir işaret gördüm" dese, yada "Bu ilmi konuda Allahü Teala doğrusunu benim kalbime ilham etti." dese o kimseye inanmamanın, onun rüyası ve ilhamı ile hareket etmemenin İslam şeriatinde hiç bir vebali yoktur. Böyle bir durumda görülen rüyanın ve alınan ilhamın şeriatin dört kaynağına uyup uymadığına bakılır. Kişi bunlarla kendisi amel eder. Ama isabet eder ama edemez. Başka biri bunları kaale almak zorunda değildir. Zira kimse kimsenin kalbini ve rüyasını bilemez. Buna gücü yetmez. Gücü yetmediğinden de mesul tutulmaz. Kim nasıl bilebilir bu iddiadaki kişinin kalbine gerçekten ilham gelip gelmediğini? Gelse bile bu ilhamın veya gördüğü bu rüyanın Rabbani mi yoksa Şeytani mi olduğunu da kim nasıl bilebilir?
Kaynak:
http://gercekcevsen.blogspot.com
Cevşen bir Şia Uydurmasıdır
Cevşen Nedir Faziletleri Nelerdir?
Cevşen, "örme zırh" anlamında Fars'ça bir isimdir. Cevşen-i Kebir ise, büyük zırh demektir.
Anlatıldığına göre Asr-ı saadette cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud'da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada, Hz. Peygamber ellerini açarak Allah'a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve, “Ya Resulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır” demiştir.
Olayla ilgili Şii kaynaklarına göre Allah Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile Allah'a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehitleri derecesinde 900 bin şehit sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez.
Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez. Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere talim etmesini istemiştir. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivayet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Uydurma Cevşene Reddiye;
1- Efendimiz'e vah yen gelmiş kendisi Arapça, ismi Farsça olan cevşen dışında başka hiç bir metin yoktur.
2- Peygamber Efendimiz Uhud'da zırhını çıkarmamıştır aksine üzerinde iki zırh birden giymiştir. Peygamber Efendimiz daha sonraki savaşlarda da zırh giymiştir hatta Mekke’nin fethinde şehrin içine bile başından miğferi olduğu halde girmiştir;
...Enes b. Malik'den (rivayet olunduğuna göre) Rasûlullah (s.a.) fetih yılında Mekke'ye başında miğferle girmiş...
(Buhari, cezaü's-sayd 18, cihad 169, el-Meğazi 47 libas 17; Müslim, hac 450; Tirmizi, cihad 18; Nesai, menasık 107; ibn Mace, cihad 8; Darimi, menasık 88; siyer 20; Mu-vatta', hac 247; Ahmed b. Hanbel, III, 109, 163, 180, 186, 224, 231, 232, 240.)
"Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Uhud günü (üst üste giyilmiş) iki zırhdan (destek) gördü."
[Ebu Davud, Cihad 75, (2590); İbnu Mace, Cihad 18, (2806).Zevaid'de şöyle denilmiştir: Bu hadisin isnadı, Buhari'nin şartı üzere sahihtir]
Rasulullah'ın herhangi bir gazvede zırhını çıkardığına dair hiçbir rivayet yoktur. Bilakis, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu sabittir:
"Bir Peygambere, zırhını giydikten sonra, onunla düşmanları arasında Allah Teala hükmünü vermedikçe zırhını çıkarması yaraşmaz."
Hadisin tahrici: İbni Hişam, 2/63, 66; İbn İshak'tan, o da Zühri ve bir başkası yoluyla mürsel olarak rivayet etmiştir.
Hadisin tamamını ve bir benzerini Ahmed b. Hanbel (3/351) de rivayet etmiştir.
Darimi (2/129, 130) ise mevsul olarak İbni Zübeyr yoluyla Cabir'den aktarmıştır, ravileri sikadır.
Bu hadisin İbn Abbas'tan rivayet edilen şahidini ise Hakim (2/128, 129, 296, 297) ve Ahmed b. Hanbel (290) rivayet etmişlerdir. Hakim isnadı sahih görmüş
Üstelik Cebrail (a.s.), Hz. Peygamber'e zırhını çıkarmasını değil, çıkarmamasını emretmiştir. Uhud savaşından sonra gerçekleşen Hendek Harbi'nde kafirlerin dağıldığı gecenin sabahı Müslümanlar Medine'ye dönüp silahlarını bıraktıkları sırada, Cebrail, Rasulullah'a gelmiş ve "Zırhını çıkarıyor musun? Melekler, henüz silahı bırakmadılar. Allah Teala, sana Beni Kurayza üzerine yürümeni emrediyor; ben de onlara gidiyorum." demişti. (Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 6/3886. Muslim, Cihad ve's-Siyer, 22/65; 23/69.)
Yine aynı savaşta Rasulullah'ın başında miğferi de vardı ve aldığı darbe ile miğfer kırılmış; Peygamberimiz de yaralanmıştı. (Buhari, Megazi, 26/113; Muslim, Cihad, 37/101)
Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: "Biz ona (Davut'a), sizin için, sizi savaşın şiddetinden korumak için, giyecek (zırh) yapma sanatını da öğretmiştik. Şimdi siz, şükreden kimseler misiniz?" (Enbiya, 21 / 80.)
Katade (R.a) Hazretleri der ki: "İlk zırh yapan kimse, Davud (a.s.)'dur. Çünkü, zırhın yapıldığı o malzeme, daha evvel geniş levhalar halindeydi. Binaenaleyh, onu delip de ören ve böylece bedene giyilecek hale getiren ilk kişi, odur."
(...) ("Sizi savaşın şiddetinden korumak için"in) manası, "Sizi yaralanmaktan, öldürülmekten, kılıçtan, oktan, mızraktan korusun diye..." demektir. (...) Allah, "Şimdi siz, şükredenler misiniz?" buyurmuştur. Yani, "Bu sanatı size muyesser kılmasından ötürü, Allah'a şükrediniz..." demektir. (Razi, Tefsir-i Kebir, 16/193-194.)
Bu zırh çıkarma uydurması, hem Hz. Davud (a.s.)'a bir küfran-ı nimet, hem de Allah'a şükredilmesi gereken bir konunun Hz. Peygamber için iptal edilmesi anlamına da gelmektedir.
3- Cevşen'in Sünni kaynaklarda bulunmaması, Şiiler'ce muteber kabul edilen Kutub-ul Erbaa'da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir.
Cevşen ile ilgili rivayetlerin, hadis usulünde kabul edilen rivayet usulleri ve özellikle hadisin kabulünü gerektiren mütevatir, sahih, hasen kategorileri içerisinde olmaması, Cevşen'in sıhhati hakkında epeyce ipucu vermiştir. Üstelik bunun Musa el-Kazım - Ca'fer es-Sadık - Muhammed el-Bakır - Zeynelabidin - Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikıyle Hz. Peygamber'e isnad edilmesi, yani hep Şia'nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünni alimlerin ve toplumunun bu rivayeti göz ardı etme neticesine götürmüştür.
Cevşen'in mana ve muhtevası ne kadar güzel ve müsbet olduğu varsayılsa bile İlim erbabı Sünnilerce mevzunun sened tenkidi açısından yapılan değerlendirmeye itibar edilmektedir. Öyle de olmalıdır. Hadis usulü ilim dalı boşuna oluşmamıştır. Metni güzel diye tüm uydurma hadisleri sahihlersek ortalıkta uydurma ve zayıf hadis bırakmayız.
Altının değerini sarrafı bilir misali Hadisin değerini (sahihliğini) de hadis usulü ilmine vakıf alimler bilir. Hiçbir hadis usulü alimi cevşen hakkındaki bahsedilen metne sahih diyememişlerdir.
4- Cevşen fazileti diye yazan;
“Cevşen'i okuyan dört semavi kitabı okumuş gibi olur",
"Bunu okuyan asla Cehennem'e girmez" ,
"Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez" ,
"Her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir"
"Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kafirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere talim et"
gibi İslam Akaidine tamamen taban tabana zıt olan akıl almaz hurafelere inanmak mümkün değildir , Kur-an'ı Kerimi ezberlese dahi kafire hiç bir faydası olmaz iken cevşenin kafire ne faydası olur, bu saçmalıklar hem Hz Cebrail'e hem Peygamber Efendimize atılan iftiradan başka bişey değildir.
5- Madem bu dua Peygamber Efendimizi koruyacaktı da Efendimiz, Uhud harbinde niye yaralandı?
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Uhud günü: "Peygamberine böyle yapan bir kavme Allah'ın öfkesi arttı" dedi ve (kırılan) dişine işaret etti. Ve ilave etti: "Allah'ın gadabı, Resulullah'ın Allah yolunda öldürdüğü kişiye de Allah'ın öfkesi şiddetlendi." [Buhari, Megazi 24; Müslim, Cihad 106, (1793).]
Hani bu dua zırhtan daha iyiydi?
Bu savaştan sonraki savaşlarda niye yaralanmalar oldu?
Peygamber Efendimiz mübarek dişini niye yitirdi?
70 kadar sahabi neden şehit oldu?
Ters köşeye yatan Cevşen savunucuları bu seferde Cevşenin Uhud savaşının sonunda indiğini iddia ediyor, Sahabe Efendilerimiz, Tabiin ve daha sonraki Müslümanlar çok sayıda savaşlar yapmış bir çok yer fethedilmiş bu savaşlarda çok sayıda Müslüman şehit olmuş ve yaralanmıştır, bu durumda Sahabelerin Cevşenden haberi yokmuyduki çok sayıda Sabehe Efendimiz şehit oldu ve yaralandı! Ne önceki ne sonraki savaşlarda Sahabe Efendilerimizin cevşen takdığı yada okuduğu ne duyulmuş ne görülmüştür ayrıca sonraki savaşlarda da Müslümanlar zırh giymiştir.
6- O halde bu hadis nerede geçiyor diye araştırdığımızda şu sonuca varırız ki, bu olay ehl-i sünnetin ne birinci derece hadis kitaplarında, ne de ikinci derece hadis kitaplarında geçmemektedir. Peki bu uydurma şey bize nasıl ulaştı diye bakarsak şu sonuca varırız ki cevşen bir şia uydurmasıdır.
Cevşen ile Alâkalı rivayetin aslı varmıdır ?
Soru: Cevşen ile Alâkalı rivayetin aslı varmıdır ve söylendiği gibi insana koruma sağlarmı ?
Cevap:
Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Cevşen ile alakalı olarak bir rivâyet bilinmemektedir. Bunun ancak Şia kaynaklarında geçtiği söylenmektedir. İmam Ğazâlî’ye nisbet edilmesi, Ona yapılan bir iftirâdır; isbât edilmemiştir ve edilemeyecektir. Cevşen’in, Ehl-i Sünnet tasavvufunun yüz küsür sene evvelki dönemdeki büyüklerinden birine âid bir eserde yer almış olması ise sadece îtimada dayanan bir zühûl(yanılgı) olup, O zatın bi hakkın büyüklüğüne zarar vermez. İşin rivâyet açısından sâbit olmamasını, akla ve müşâhadeye de ters düşmesi dahi teyid etmektedir. Zira günümüzdeki eşkıyânın, boynunda cevşen asılı olan nicelerini öldürdüğü, nice cevşenli cesedlerin yerde yattığı görülmektedir. Üstelik böyle bir kıyak, Cebrâil tarafından Nebi sallallahu aleyhi ve selem’e ve arkadaşlarına bile yapılmamıştır. Onların, ‘zırhı çıkarmak’ yerine ‘zırhı giymek’le emredilmeleri ve hep zırh giymeleri akıllıları düşündürmelidir.
Hüseyin Avni
Said-i Nursi(Said Okur)'nin Cevşen'in faziletine dair söylediği yazdığı
sözler hiç bir kaynağı olmayan uydurma bilgilerdir
Said Nursî ve şakird’leri, Cevşenü’l-Kebîr veya Cevşenü’l-Sagîr’i tanıtırken, “Hazreti Peygamber Salla’llâhu Aleyhi ve sellem’e Cebrail Aleyhisselâm’ın vahiy ile getirdiği ve zırh’ı çıkar bunu oku dediği ve binbir Esmâ-i İlâhiye sarîhan ve zımnen işaret eden gâyet yüksek ve çok kıymettâr bir müncaat-ı Peygamberî’dir ki, Zeyne’l-Âbidîn (R.A.)’den tevâtürle rivâyet edilmiştir,” diyorlar.
Yukarıdaki ta’rif, “Allah tarafından bir melek (Cibril-ü Emîn) tarafından indirilen ve Peygamber’e okunan, “Vahy-i Metlû” (tilâvet olunan, okunan vahiy) ki, bu doğrudan Kur’ân’ın ta’rifidir. Yalnız bir şeyin tam ta’rifi, o şeyin “Efrâdını Câmi, Ağyarını Mâni,” olmalıdır. Nitekim, onu da tamamlıyorlar, “Zeyne’l-âbidîn tarafından tevâtürle rivâyet edilmiştir.” İşte, Kur’ân’ın tam ta’rifi... Ne var ki, Said Nursî ve şakird’ler, İslâmî ilimlere en azından bir mızraklı ilmihâl seviyesinde sahip olmadıklarından asgarî bir hadis usûlünde çakmışlardır. İslâmî ilimlere birazcık vukuf kesbedenler bilirler ki, tek bir kişinin rivâyet ettiği, tevâtür, meşhûr olmaz, ancak Haber-i Vâhid olur. Haber-i Vâhid ile rivayet edilenler, başka delillerle te’yid edilmemiş ise dâima şüpheyle karşılanır.
Kaldı ki, bütün Hadis Külliyatı arasında, “Hadis-i Cibrîl” gibi tevâtürle sabit olan hadis sayısı pek azdır, güvenilir kaynaklar, tevâtürle sâbit olan hadis sayısını 19 adet olarak vermişlerdir.
Tevâtürle sabit olan Hadis-i Şerif’leri inkâr etmek de tıpkı, “Vahy-i Metlû” olan, Âyet-i Kerimeleri inkâr etmek gibi küfrü muciptir.
Hâşâ! Sümme Hâşâ! Said Nursî ve şakird’lerin ifade ettikleri gibi, Cevşenü’l-Kebîr ta’rif ettikleri gibi, Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirilmiş ve tevâtürle rivâyet edilmiş olsaydı, elbette Kur’ân’dan bir âyet-i Kerime olurdu.
Kur’ân-ı Kerim’deki âyet’lerden herhangi birisini âyet saymamak, hükmünü inkâr etmek nasıl küfür ise, Kur’ân’da olmayan, âyet niteliği taşımayan herhangi bir metni kutsallaştırmak, ona âyet hüküm vermek de küfürdür.
“Şüphesiz o (Kur’ân), çok şerefli bir Resûlün sözüdür.” (Resûl, elçi, Peygamber veya Cebrail vasıtasıyla tebliğ edildiğinden, “söz” Resûle (elçiye) nisbet edilmiştir.)
“Ve o, bir şâir sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz?” “Bir kâhin sözü de değildir (o), ne de az düşünüyorsunuz!” “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” “Eğer (Peygamber) bize atfen ba’zı sözler uydurmuş olsaydı.” “Elbette Onu kıskıvrak yakalardık.” “Sonra onun can damarını koparırdık.” (Onu yaşatmazdık) “Hiç biriniz buna mâni olamazdınız.” “Doğrusu o (Kur’ân) takvâ sahipleri için bir nasîhattir (öğüttür)..” (Hâkka Sûresi 69/40-48)...
Doğrudan vahy’e muhatap, Peygamber hakkında, “Allah tarafından vahyedilmediği halde, kendiliğinden tek bir kelime bile uydurmuş olsaydı, onu kıskıvrak yakalar, can damarını koparır hayatına son verirdik” buyuruyor.
İYİ DE BU CEVŞEN NEME NE BİR ŞEYDİR?
Cevşen, Farsça asıllı olduğu kabul edilen Cevşen kelimesi sözcükte “bir tür zırh, savaş elbisesi” anlamına gelmektedir. Şîa kaynaklarınca, İmam Mûsâ el-Kâzım’dan i’tibâren, imamlar tarıkiyle Haz.Peygamber’e nisbet edilen yaklaşık 15 sahifelik bir metindir ki, bu metnin özeti, Said Nursî ve şakird’lerin de iddia ettiği gibi, “Uhud Muharebesinin kızıştığı ve üzerindeki zırh’ın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Haz.Peygamber, ellerini açarak Allah’a du’a etmiş, bunun üzerine sema’nın kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve “Ey Muhammed! Rabb’in sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu du’ayı okumanı istiyor. Bu du’a hem sana hem de ümmetine zırh’tan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır.” demiştir.
Cevşen’le alakalı olarak, ehl-i Sünnet kaynaklarında, Ehl-i Sünnet’in Hadis Külliyatında, en sahih Hadis Külliyatı olarak kabul edilen, Altı Hadis Külliyatında (Kütüb-ü Sitte), herhangi bir rivâyet bulunmadığı gibi, genellikle mevzu kabul edilen, 19. asrın sonlarında ve 20. asrın başlarında yazılan, tergîp ve terhîp için (teşvik ve korkutmak için) yazılan me’vize kitaplarında bile (Ruviye), kimin rivayet ettiği, kimden rivâyet edildiği belli olmayan (rivâyet olunmuştur) tarzında yazılan kitaplarda bile bulunmayan, tamâmen bir Şîa palavrasıdır.
Ayrıca, Cevşen adıyla bir du’â’nın hiçbir ehl-i Sünnet kaynağında bulunmamasının yanında, Şiî hadis Külliyatının ana kaynağı kabul edilen, Kütüb-ü Erbaa’da da bulunmaması, sadece du’a mecmuaları gibi ikinci dereceden Şiî kaynaklarda mevcut olması da şâyan-ı dikkattir.
Kaldı ki, bizzat Said Nursî’nin kendisinin, Cevşen-i Kebir’in faziletleri ve Hazreti Peygamber’e nisbeti hakkında şüpheye düşen bir zata vermiş olduğu cevapta, genel olarak du’â’nın muhtevâsının güzelliğinden bahseder, fakat metnin kaynağı ve Hazreti Peygamber’e nisbeti hakkındaki suallere cevap verememiştir.
Diğer yandan, Cevşen-i Kebîr’in faziletiyle alakalı olarak nakledilenlere gelince, Allah’ın insanlara verdiği imkân ve kabiliyetler, ona bahşettiği haklar, yüklediği vazifeler karşısında, sadece bir du’a okumakla dünya ve âhiretteki bütün şerlerden (kötülüklerden) korunup saadete ermesi, İslâmiyet açısından, hattâ ve hattâ, bütün bâtıl inançlar açısından asla mümkün değildir. Ayrıca, her bölümünde sadece tevhidi vurgulayan ve yoğun kudsî duygularla örülmüş bulunan bir du’â’nın iman etmeyen, hele hele teslis akîdesine sâhip, müşrik Hıristiyanlar için ne anlamı vardır. (Teslis umdesine sahip, müşrik Hıristiyanlardan ba’zıları, ceplerinde Cevşen taşıdıklarını ve Cevşen okuduklarını açıklamışlardı.)
Yine Şîa palavralarına göre, Cebrail Aleyhisselâm Haz.Peygamber’den bu du’a’yı kâfirlere öğretmemesini, sadece mü’min ve takva sahibi kişilere (Said Nursi ve şakird’leri olmalıdır), ta’lim etmesini istemiştir. Fe Süphâne’l-Allah! Bu du’a, mü’min-kâfir herkesin kolayca vakıf olabileceği bir açıklıkta literatüre girmiştir. Böyle olunca, mü’minler ve takvâ sahibi olanların dışında kalan insanlar’dan gizli tutulması ne mümkün...
Bu du’â’ların muhtevası bakımından bir şeyler söylemek mümkün de değil, doğru da olmaz. Zirâ du’a’lardan herbiri Allah’ın isim ve sıfatlarından 10 tanesini ihtivâ eden uzunca du’a’lardır.
Müşkül olan, bu metinlere kudsiyet izafe edilmesi, bu du’â’lara çok büyük faziletler yüklenmesi, bu du’â’lar sâyesinde dünya’da ve âhirette çok büyük sıkıntılardan kurtuluş’a erişilmesi inancıdır. “Hazreti Cibril’in, Hazreti Peygamber’e Cevşen du’â’sının önemi ve faziletleri hakkında geniş bilgi verdiği kaydedilir. Buna göre, Allah, Cevşen-i Kebîr’i dünya’yı yaratmadan 50.000 yıl önce arş’ın direkleri üzerine yazmıştır. Bu du’â’yı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünya’da her türlü belâ’dan, âfet, hastalık, yangın ve soygunlardan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebîr ile Allah’a münacatta bulunan kimseye Bedir şehid’leri derecesinde 900.000 şehid sevabı verilir. Bu du’â’yı kefeninin üzerine yazdıran mü’min ise azap görmez. Bunu okuyan kimse dört kitabı okumuş gibi sevap kazanır. Her harfi için kendisine iki ev ile iki zevce verilir; ayrıca insandan ve cinden bütün mü’minlerinki kadar sevap kazanır; aslâ cehenneme girmez.
Pes doğrusu! Sadece bu du’â’yı okumak insanları bütün ibâdetlerden, evrâd, ezkâr ve her nev’i mükellefiyetten müstağnî kılar...
Said Nursî, adına ister Cevşenü’l-Kebîr desin, isterse Cevşenü’l-Sağîr desin “bu du’â’yı ben tertip ettim” deseydi ya da şakird’ler “bu du’â’yı bizim üstadımız tertip etmiştir,” deselerdi, herhangi bir problem yoktu. Ancak, yukarıda ifade edildiği gibi, dünyevî ve uhrevî bütün belâ ve felâket’lerden, azap’tan kurtuluşu, Cenneti ve Cemalu’llâh’ı sadece bu du’â’ya bağlarsanız, bu du’â’lara kudsiyyet izafe ederseniz. İşte felâket buradadır.
Kaldı ki, du’â’ların Allah tarafından kabul edilip edilmemesi, okunan du’â’ların lafızları, ma’naları, uslubu ve tarzıyla değil, du’â edenlerin huşû’u, huzu’u, zühd-ü takvası, ihlas ve samîmiyetiyle yakından alakalıdır.
Hem sonra, Kur’ân-ı Kerim’de, Allah tarafından Sevgili Peygamber’imize vahyedilen du’â örnekleri vardır. Ayrıca, Peygamberlerden, Haz.Âdem’in, Hazreti Nuh’un, Hazret-i İbrahim’in, Hazret-i Eyyûb’un, Hazret-i Yunus’un Rabbilerinden telakkî ettikleri me’sur du’â’ları da vardır.
Ayrıca, Sevgili Peygamber’imizin sahîh rivâyetlerle bizlere ulaşan me’sûr du’â’ları da vardır. Ehl-i Sünnet Ulemâsı’nın, Turuk-u Âliye kutuplarının tertip ettikleri “Evrad-ı Ezkâr” dururken, Cevşeni, hâşâ, sümme hâşâ Kur’ân-ı Kerim’den de öne çıkarmak neyin nesidir?
Ehl-i Sünnet Uleması’nın, Turuk-u Âliye mensuplarının büyük bir dikkatle tevakkî ettikleri, bir Şîa uydurmasına ve palavrasına, Gümüşhânevî, Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin ba’zı edi’yye ve ezkârı bir araya getirdiği, “Mecmuatü’l-Ahzab” adlı du’â risâlesine Cevşen’i de alması düşündürücüdür.
Said Nursî’nin ve şakird’lerin pek sevdiği bir ta’birle, “Ve Fîhi Nazar,”.. Buraya bakılması, buraya dikkat edilmesi gerekir, diyorum. Bakacağız....
CEVŞEN ŞİA BİD’AT’İDİR , UYDURULDUĞU KAT’İDİR
Cevşenin Farisi kökenli olduğu , ehl-i sünnet itikadına şia’dan sızdığı aşikar bir gerçektir. Özellikle Türk tasavvufunda yer bulması zaten şia mahrecinin bir gizli nişanesidir. Tasavvuf ekolü her ne kadar şia’ya karşıymış gibi görünsede , Tasavvuf içindeki ve hayat dinamiklerindeki şia patentli dini sembolleri çıkardığımızda ortada ne tasavvuf ne de İslam’dan bir eser kalır !
Cevşen Farsça kökenli bir kelime olup lügat olarak “zırh , zırhlı gömlek” anlamındadır. Laik Demokratik Türkiye’nin kontrolünde bulunan “dırar”larından biri olan diyanetin ansiklopedisinde bile Cevşen maddesinde özetle diyor ki: Farsça asıllı olduğu kabul edilen cevşen kelimesi sözlükte, "zırh, savaş elbisesi" anlamına gelmektedir. Terim olarak Şii kaynaklarında Ehl-i beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilip, Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sagir denilen iki duanın ortak adıdır.
Cevşen-i Kebir (cevşen ):
Rivayete göre Uhud’da savaşın şiddetlendiği bir sırada, Hz. Peygamber ellerini açarak ALLAH’a dua etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş ve; "Ya Rasulullah, Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır" demiştir.
Bu olayla ilgili Şii kaynaklarında Musâ el-Kâzım - Ca’fer es-Sâdık - Muhammed el-Bâkır - Zeynelâbidîn - Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnâd edilir : "ALLAH c.c. Cevşen-i Kebiri dünyayı yaratmadan 50 bin yıl önce arşa yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse, dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi ALLAH ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebir ile ALLAH’a münacatta bulunan kimseye, Bedir şehidleri derecesinde 900 bin şehid sevabı verilir. Bu duayı kefeninin üzerine yazan mümin ise azap görmez. Onu okuyan kimse, dört semavi kitabı okumuş gibi olur, her harfi için kendine Cennette iki ev ile iki zevce verilir, ayrıca insan ve cinlerden olan bütün müminlerinki kadar sevap kazanır, asla Cehenneme girmez."(!)
Cebrail, Hz. Peygamberden duayı kâfirlere öğretmemesini, sadece mümin ve takva sahibi kişilere tâlim etmesini istemiş. Kefenlere de yazılmış, Cevşen-i Kebir özellikle Şii dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak gerekse çeşitli dua mecmuaları içinde birçok defa basılmıştır.
Cevşenin Şii dünyasında bu derece rağbet görmesinde, Ehl-i beyt tarikiyle rivayet edilmiş olmasının yanında, faziletleriyle ilgili haberlerin de büyük etkisi olmuştur.
Dua, Şia bölgelerinde özel matbaalarca kefen üzerine yazılmakta ve cenazenin kefenlenmesinde kullanılmaktadır.
Cevşen-i Kebîr, her biri ALLAH’ın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtivâ eden yüz bölümden ibaret uzunca bir duâdır. Her bölümün sonunda "Subhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emâne’l-emân hallisnâ/ecirnâ/neccinâ mine’n-nâr" (Subhânsın yâ Rab! Sen’den başka yoktur ilâh! Emân diliyoruz Sen’den, Koru bizi Cehennem’den!) ibaresi tekrarlanmaktadır.
Cevşen-i Kebir Türkiye’deki bazı cahil mirasyedi Sünni çevreler arasında da ilgiyle karşılanmıştır. Duayı,Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin, tarikatla ilgili “Mecmuatül-ahzab” adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risale-i Nur cemaati tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır. Ayrıca Şii kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır.
Cevşen-i Kebir diye bilinen ve Musa el-Kazım’dan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygambere nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilen, yaklaşık 15 sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir.
Duanın Sünni hadis mecmualarında yer almaması, ayrıca Şii hadis külliyatının ana kaynağı durumundaki “Kütüb-i erbea”da da bulunmaması, sadece dua mecmuaları gibi ikinci derecede kitaplarda mevcut olması da bu görüşü desteklemektedir.
Cevşen sahih olamaz
Cevşen’in faziletleriyle ilgili olarak nakledilenlere gelince, ALLAH’ın insana verdiği imkan ve yetenekler, ona tanıdığı haklar ve yüklediği görevler karşısında kişinin bir duayı okumakla dünya ve ahiretin bütün kötülüklerinden korunup mutluluğa erişmesi, İslamiyet açısından, hatta bütün semavi dinler bakımından mümkün değildir. Ayrıca her bölümünde tevhidi vurgulayan ve yoğun kutsi duygularla örülmüş bulunan bir duanın iman etmeyenler tarafından okunmasının ne anlamı var ki, Cebrail bu konuda Hz. Peygamberi uyarmış olsun. Kaldı ki bu dua, herkesin vakıf olabileceği bir açıklıkla literatüre geçtiğine göre, gizli tutulması da fiilen imkansızdır. (Cevşen maddesi s.462-464)
Diyanet Ansiklopedisi’ndeki bu bilgiye göre, Cevşen duasının Ehl-i sünnet kaynaklarında bulunmaması ve fazileti ile ilgili rivayetlerin İslamiyet ve ehli sünnet inançlarına aykırı bulunması, Şiilerce muteber kabul edilen Kütüb-i erbea’da bulunmaması da, bunun sahih olmadığını göstermektedir.
Bu duayı üstünde taşıyanın asla Cehenneme girmemesi de, ilim ile bağdaşmayan bir ifadedir. Çünkü hepsinden kıymetli olan Mushaf’ı (Kur’an-ı kerimi) bile üstünde taşıyan kâfir, Cehennemden kurtulamaz.
Şiiler, Cevşeni savaşlarda kullanmışlarsa da, bir faydasını görmemişlerdir. Mesela Irak-İran harbinde ölen Iraklı Şii askerlerle, İranlı Şii askerlerin üstlerinde cevşen duası bulunmuştur. Ayrıca üzerinde cevşen olduğu halde kaza geçiren çok kimse görülmüştür.
Güya Cevşenü'l-Kebir ismindeki duâ Peygamber Efendimize, Uhud Harbi esnasında Cebrail (a.s) tarafından getirilmiştir.
Cebrail gelerek Hz. Muhammed'e (s.a.v.): "Üzerindeki zırhı çıkar ve bu duâyı oku. Bu duâyı üzerinde taşır ve okursan zırhtan daha büyük tesiri vardır." demiş(!).
Peygamber Efendimiz duânın tesirinin sadece kendine mi mahsus, yoksa ümmete de şamil mi olduğunu sorunca, Cebrail (a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Ya Rasulullah, bu duâ Cenab-ı ALLAH'ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını ALLAH'tan başka kimse takdir edemez."
(Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin , Mecmuatü'l Ahzab, İstanbul 1298 R, s. 231-261.)
Davut Aydüz der ki; "Şiî kaynaklarına dayalı olarak rivâyet edilen Cevşen’in faziletine dair hadis, ehl-i sünnet’in prensipleri doğrultusunda kabule şâyan değildir. Meselâ, "Cevşen’i okuyan dört semavî kitabı okumuş gibi olur, Bunu okuyan asla Cehennem’e girmez, Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez"... gibi. ihtimal bunları bu duâya kudsiyet kazandırma düşüncesiyle -ehl-i beyt imamları kanalıyla geldiği için- bazı ifratkâr kişiler uydurmuş olabilir…"
Cevşen vesilesiyle düşülen bir şirk şöyle anlatılıyor;
"Cevşen, sürekli okunduğunda, okuyana birtakım maddî-manevî faydaları vardır ki, birçok ehl-i keşif ve islâm âlimi buna işaret etmişlerdir. Bunlardan birisi olarak Said Nursi , el-Cevşenü’l-Kebîr’i okuma neticesinde gördüğü faydalardan şöyle bahseder: "Münâfık düşmanlarımın maddî ve manevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar..."
[Risale-i Nur Külliyatı, II,1738 (Emirdağ Lâhikası I)]
Şia ve nurcular, cevşen duasının ehlibeyt imamları vasıtasıyla geldiğini iddia ederek tenakkuza düşmüşlerdir.Zira zehirlendiği rivayet edilen Hasan (r.a.) ve diğer ehlibeyt imamları, Kerbela şehidi Hüseyin (r.a.) ve etrafındakiler cevşen’in bu faziletinden neden istifade edemediler ? Düşündürücüdür ! Tabi temiz akıl sahipleri düşünür.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) mağarada Hazret-i Ebu Bekir'e (ra) hafi zikir talim buyurduğu gibi Cevşen de büyük kutupların ve güvenilir evliyanın uhdesinde mevsuk bir şekilde bulunmakta ve tâlim edilmekte olduğundan, ayrıca rivayet edilmesine ve meşhur kitaplara alınmasına ihtiyaç duyulmamıştır zırva savunumuyla senetsiz ve uydurma olduğunu itirafına rağmen meşruiyet kazandırılmaya çalışılması ancak cahillerin kabulleneceği işlerdir.
Cevşen hakkında Fikret Şanlı'nın yazısı da şu şekilde;
"Cevşen- i Kebir ve Cevşeni Sagir olmak üzere iki dua vardır. Uhud harbi esnasında Efendimizi öldürme teşebbüsleri çoğalıp havanın da sıcak olması hasebiyle zırhında yük yaptığı bir ortamda Cebrail (a.s.) gelir ve “Ey Muhammed! Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır.”
[ İslam Ansiklopedisi Cevşen bölümünde güzel mülahazalar vardır. Konuyu daha derin araştırmak isteyenlere tavsiye olunur. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c: 7, s: 462-3-4]
(Bu veya buna benzer metinler cevşen satılırken ufak bir kağıtla beraber verilir.)
İşte yaklaşık 15 sayfa olan bu dua bize böyle gönderilmiştir. O günden bu güne kim onu üzerinde taşırsa başına musibet gelmez. Evinde olursa evi yanmaz. Çocuğunda olursa başına bir şey gelmez. Dini kasko olsa olsa budur herhalde !
Bu konu hakkındaki ilmi mütalaalardan şu sonuçlar çıkmıştır:
1- Peygamber Efendimiz Uhud’da zırhını çıkarmamıştır. Hatta üzerinde iki zırh birden vardı.
[İslam Tarihi Mustafa Asım Köksal, c. 3, s. 172]
Rasulullah’ın herhangi bir gazvede zırhını çıkardığına dair hiçbir rivayet yoktur. Bilâkis, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu sabittir:
"Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, onunla düşmanları arasında Allah Tealâ hükmünü vermedikçe zırhını çıkarması yaraşmaz."
(Hadisin tahrici: İbn Hişam, 2/63, 66; İbn İshak’tan, o da Zührî ve bir başkası yoluyla mürsel olarak rivayet etmiştir. Hadisin tamamını ve bir benzerini Ahmed b. Hanbel (3/351) de rivayet etmiştir. Dârimî (2/129, 130) ise mevsul olarak İbn Zübeyr yoluyla Cabir’den aktarmıştır, ravileri sikadır. Bu hadisin İbn Abbas’tan rivayet edilen şahidini ise Hâkim (2/128, 129, 296, 297) ve Ahmed b. Hanbel (290) rivayet etmişlerdir. Hâkim isnadı sahih görmüş, Zehebî de ona muvafakat etmiştir.-
İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, çev. Şükrü Özen, İklim Yayınları, İstanbul 1988, 3/240.)
Üstelik Cebrail (a.s.), Hz. Peygamber’e zırhını çıkarmasını değil, çıkarmamasını emretmiştir. Hendek Harbi’nde kâfirlerin dağıldığı gecenin sabahı Müslümanlar Medine’ye dönüp silâhlarını bıraktıkları sırada, Cebrail, Rasulullah’a gelmiş ve "Zırhını çıkarıyor musun? Melekler, henüz silâhı bırakmadılar. Allah Tealâ, sana Benî Kurayza üzerine yürümeni emrediyor; ben de onlara gidiyorum." demişti. (Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 6/3886.Muslim, Cihâd ve’s-Siyer, 22/65; 23/69.)
Savaşta zırhı çıkarmak şöyle dursun, Hz. Peygamber (s.a.v.) Uhud Günü iki zırhı üst üste giymiştir. (İbn Mâce, Cihâd, 18/2806. Zevâid’de şöyle denilmiştir: Bu hadisin isnadı, Buhārî’nin şartı üzere sahihtir)
Yine aynı savaşta Rasulullah’ın başında miğferi de vardı ve aldığı darbe ile miğfer kırılmış; Peygamberimiz de yaralanmıştı. (Buhārî, Megāzî, 26/113; Muslim, Cihâd, 37/101)
Rasulullah’ın savaşlarda kullanmak üzere 9 kılıcı, 7 zırhı, 6 yayı, 2 kalkanı, 5 mızrağı, 2 miğferi vb. silâh ve teçhizatı vardı. (İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, 1/120-121)
Herhâlde, bu Cevşen’den sonra hepsini kaldırıp atmıştır!... (Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: "Biz ona (Davut’a), sizin için, sizi savaşın şiddetinden korumak için, giyecek (zırh) yapma sanatını da öğretmiştik. Şimdi siz, şükreden kimseler misiniz?" (Enbiyâ, 21 / 80.)
Katâde der ki: "İlk zırh yapan kimse, Dâvud (a.s.)’dur. Çünkü, zırhın yapıldığı o malzeme, daha evvel geniş levhalar hâlindeydi. Binaenaleyh, onu delip de ören ve böylece bedene giyilecek hâle getiren ilk kişi, odur."
(...) ("Sizi savaşın şiddetinden korumak için"in) manası, "Sizi yaralanmaktan, öldürülmekten, kılıçtan, oktan, mızraktan korusun diye..." demektir. (...) Allah, "Şimdi siz, şükredenler misiniz?" buyurmuştur. Yani, "Bu sanatı size muyesser kılmasından ötürü, Allah’a şükrediniz..." demektir. (Râzî, Tefsîr-i Kebîr, 16/193-194.)
Bu zırh çıkarma uydurması, hem Hz. Dâvud (a.s.)’a bir küfran-ı nimet, hem de Allah’a şükredilmesi gereken bir konunun Hz. Peygamber için iptal edilmesi anlamına da gelmektedir.)
2- Cevşen’in Sünnî kaynaklarda bulunmaması, Şiîler’ce muteber kabul edilen Kutub-ul Erbaa’da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir.
Cevşen ile ilgili rivâyetlerin, hadîs usûlünde kabul edilen rivayet usulleri ve özellikle hadîsin kabulünü gerektiren mütevâtir, sahih, hasen kategorileri içerisinde olmaması, Cevşen’in sıhhati hakkında epeyce ipucu vermiştir. Üstelik bunun Musâ el-Kâzım - Ca’fer es-Sâdık - Muhammed el-Bâkır - Zeynelâbidîn - Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnâd edilmesi, yani hep Şiâ’nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünnî alimlerin ve toplumunun bu rivayeti göz ardı etme neticesine götürmüştür.
Cevşen’in mana ve muhtevası ne kadar güzel ve m üsbet olduğu varsayılsa bile İlim erbabı Sünnilerce mevzunun sened tenkidi açısından yapılan değerlendirmeye itibar edilmektedir. Öyle de olmalıdır . Hadis usulü ilim dalı boşuna oluşmamıştır. Metni güzel diye tüm uydurma hadisleri sahihlersek ortalıkta uydurma ve zayıf hadis bırakmayız.
Altının değerini sarrafı bilir misali Hadisin değerini (sahihliğini) de hadis usulü ilmine vakıf alimler bilir. Hiçbir hadis usulü alimi cevşen hakkındaki bahsedilen metne sahih diyememişlerdir. Her ne kadar sofiye ehlince hadis usulü diye bir şey olmasa da (onlara göre hadisin sahihliği şeyhlerine evliyalarının kalbine ALLAH tarafından hadisin keşfolunmasıdır. Ehl-i sünnet ne kadar uydurma olduğunu ilmi olarak ispat etse de tasavvufun şeyhleri okeylemişse o neredeyse Ayet mesabesindedir .) ehl-i sünnete göre vardır.
Şimdi buraya diyalogsever Fethullah Gülen’in kendi yazısından konuyla ilgili itikatlerini deşifre edeceğim :
“Bazen hadîs kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadîs alması hiç de az vaki olmuş hâdiselerden değildir. İmam Rabbânî der ki: "Ben, İbn Mes’ûd’dan, Muavvizeteyn’in (felak ve nas sureleri) Kur’an’dan olmadığına dair rivâyetini görünce bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’an’dan olduğuna dair ihtâr aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım".
Bazılarının bizim kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’an’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbânî’den bir misâl diyor ki: "Ben bazı hususlarda İmam Şâfiî’yi taklîd ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanîfe’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsâs edildi. Ben de Ebû Hanîfe’ye iktida ettim...".
Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu katagoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar "Keşfen aldık" dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadîs krıterleri içinde tahlîl etmek imkansızdır. Onun için de, hadîsçiler bu tür ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı manasına da gelmez. Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen manası itibariyle Efendimize ilhâm veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır. (işte senet (!))
Bu hususlara şunu da ilâve etmek faydalı olur kanaatindeyim. Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bedîüzzaman gibi bir sahip-kıran, Cevşen’i kabullenip onun vird edinmişlerdir. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhân olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır. “
(M. Fethullah Gülen, Prizma-1, İzmir 1995, s.119-122.)
Hatadan münezzeh önderleri ve kalabalık yığınların bu senetsiz metni güzele kapılmalarını şantaj olarak göstererek ehli sünnete uygun şekilde hadis usulüne uymamızı kınıyor ve aba altından tehdit ediyor. Bu bidatçilere sözümüz “ hadi ordan sende” olacaktır .
3- “Cevşen’i okuyan dört semavî kitabı okumuş gibi olur", "Bunu okuyan asla Cehennem’e girmez"veya "Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez ...v.b." akideye muhalif inançlar cevşenin ne olduğu hakkında bırakın Sünni kesimi , Kendileri daha da sapık olmasına rağmen ehl-i kitaba bile tebessüm ettirecek boyuttadır.
4- 15 sayfalık metnin sahih olması çok zor görünmemektedir. Çünkü bu metin, bilinen bir vakıayı, bir kıssayı veya tarihî bir olayı anlatan, hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle zaptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamber’den alınıp rivayet edilmesi uzun ve çok zor denecek kadar güçtür"
5- Madem bu dua Peygamber Efendimizi koruyacaktı da Efendimiz , Uhud harbinde niye yaralandı?
“Ebu Said el Hudri der ki:
Rasulullah’ın yüzüne baktım. Her iki şakağında gümüş para yerini andırır iz, alnında saçının dibinde de bir yara vardı. Alt dudağı yarılmış, sağ yanındaki rebaiye dişinden birisi de kırılmıştı... Yardım edilmedikçe attan inemedi... Her iki Sade (Sa’d b. Ubade ile Sa’d b Muaz'a) dayanarak evine girdi.”
[ İslam Tarihi Mustafa Asım Köksal, c. 3, s. 233]
Hani bu dua zırhtan daha iyiydi ?
Bu savaştan sonraki savaşlarda niye yaralanmalar oldu?
Efendimiz mübarek dişini niye yitirdi?
70 kadar sahabi neden şehid oldu ?
6- Cevşeni takarak güvende olma itikadi İslam’ın tevekkül mantığına ters. O halde bu hadis nerede geçiyor diye araştırdığımızda şu sonuca varırız ki, bu olay ehl-i sünnetin ne birinci derece hadis kitaplarında, ne de ikinci derece hadis kitaplarında. Peki bu uydurma şey bize nasıl ulaştı diye bakarsak şu sonuca varırız:
Bu duanın aslı cevşen kelimesinde saklı. Cevşen Farsça (şia) bir kelimedir. Zırh demektir. İran kaynaklarına göre Cevşen-i Kebir ile ALLAH’a müracaatta bulunan kimseye Bedir Şehidleri derecesinde 900.000 şehit sevabı verilir. Bu duayı kefenin üzerine yazan mü’min azap görmez onu okuyan kimse dört semavi kitabı okumuş gibi olur... v.s, v.s....
Cevşen baskılı kefenlerin ehl-i sünnet cenaze işleri müdürlüğünde bulunması an meselesidir .
Hakikaten buna inanılır mı derdim ama inanılıyor. İran’da binlerce cevşenli kefen var bizde de cahil ve tasavvuf tıyniyetli binlerce insan.
Her dönemde dinini bilmeyen insanları istismar etmek için birileri çıkıp din adına bir şeyler uydurup onunla menfaat sağlamak isteyen insanlar çıkmıştır. Hristiyanlar da cennetten arsa satmadılar mı?
Yıllar önce Fethullah Gülen’in Zaman gazetesinin ikinci sayfasında cevşen adı altında üç gün boyunca tam sayfa yazısı çıkmıştı. Sonuç olarak şu kanıya ulaşılıyordu:
"Evet! Bu olay ehli sünnetin hadis kitaplarında yok.
Evet! Bu olayın silsilesi şia silsilesi.
Evet! Bu olayın aslı olmayabilir. Ama bu duayı üstadın okuması bizim için yeterlidir."
Bundan sonra iki konunun izah edilmesi gerektiği kanısındayım.
1- Mesele: Madem bu olayın aslı yok zira "din isnattır.” buyuruluyor. Peki niye halen cevşen satılırken bu kayıtlar veriliyor. Bu tip insanlara ancak şu ayet mealini söyleyebiliriz: “ALLAH’ın ayetlerini az bir paraya satmayın.”
Az bir paraya satmayın, yani dini istismar edip dinin sırtından zengin olmaya kalkarsanız ne kazanırsanız kazanın o az bir para olacaktır, haberiniz olsun.
Nur Cemaatinin ayrılmasının sebeplerinden ve Risalelerdeki ebcet hesabı hatalarından bahseden bir kitapta [İşaratı Gaybiye ve Ayniye, Yazan M. Ali Nebioğlu, 1964, Ankara] bu sebeplerin başında Risalelerin kârının kimde kalacağında anlaşılamamasıdır der.
2. Mesele: Aslında bu en önemli meseledir. İnsanların cevşeni takarken bu inançta olmalarıdır. Kendilerini bu kağıdın koruyacağını zannederler ve kağıdı asarak yardım beklerler ki bu insanları cahiliyyedeki puta tapanlar gibi putperestliğe alıştırma gibidir. Oysa ALLAH istemedikçe dünya ve içindekiler ne isterse istesinler onlara bir şey olmaz.
Kuvvet ve kudret sahibi olan ALLAH’tır ki insanlara bunun ilahi bir yönünün olmadığı söylense ve sadece bunda ALLAH’ın güzel isimleri, dualar, Bedir ashabının ismi var denseydi cevşen bu kadar yayılır mıydı?"
Ezcümle ; İsnad olarak sabit olmayan Cevşen duasının –savunanların da kabullendiği gibi - şia uydurması olduğu sabittir.
[Şia'nın dua kitaplarından el Kummî'nin Mefatihul Cinan adlı eserinde, el Kef'ami'nin Beledul Emin adlı eserinde kopuk bir isnad ile zikredilmiştir.]
Nurcular; "Şiilerin rivayetlerinde de sahih şeyler bulunabilir, Ehli Sünnet alimleri şiadan hadis almaktan çekindikleri için pek çok doğru şeyden mahrum kalabiliriz" bahanesiyle cevşen'e meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar. Bu sözleri ilimden nasibsizlerin sözüne benzemektedir. Zira ALLAH Teala itikadı sahih olsa bile fasık (günahkar) birinin getirdiği habere itibar edilmemesi beyan ederken, yalan söylemeyi dinen vacip olarak gören Şiilerin anlattıklarına nasıl itibar ederiz?
Ehl-i sünnet alimlerinin şia'dan hiçbir rivayette bulunmadıkları yolundaki iddia da çok su götürür. Ehli Sünnet muhaddisleri bidat fırkalarından rivayet hususunda hassas kriterler koymuşlardır. Bunlardan bazıları; rivayette bulunan kişinin kendi fırkasının davetçilerinden olmaması, yalanı caiz gören fırkalardan birine mensup olmaması gibi hususlardır. Bu ve benzeri şartların haricinde kalanların rivayetleri Ehli Sünnet kaynaklarda mevcuttur. Dolayısıyla Rafızilikte aşırı olmayan Ali bin Zeyd bin Cüdan, Cerir Bin Abdilhamid, Atiyyetul Avfi gibi pek çok şii raviler kütübü sitte ricali arasında yer bulmuştur.
Şii ravilerin rivayet ettiği hadislerden sahihi, zayıfı ve uydurma olanları Ehl-i Sünnet kaynaklarda mevcut olup, cevşen ile ilgili rivayete asla itibar edilmemiştir. Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevi'nin nakletmesine gelince, bilindiği gibi o, sufidir.
Sufiyye ise özellikle son dönem sufileri, Ehli Sünnete pek çok hususta muhalefet ederek Batınîlik ve Şia'ya meyillidirler. İsmail Hakkı Bursevi gibi pek çok sufi, Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem'e isnad edilen rivayetin sahih yada uydurma olmasına aldırmadan amel etme gereğine inanmışlardır.
Halbuki ALLAH Azze ve Celle dünyevî hususlarda bile zanna tabi olmayı yasaklamıştır. Kaldı ki dini hususta zan bile ifade etmeyen, uydurma oluşu alenen ortada olan bir hikaye ile nasıl amel edilebilir?
Cevşenin isnadının sağlamlığından dem vuranlar, rivayetin isnadını Musa Kazım r.a. ile başlayarak zikrederler ve sahihmiş gibi bir görüntü vermeye çalışırlar. Fakat Musa el Kazım'dan bunu rivayet ettiği söylenen şii ravilerden bahsedilmez!
Muhtevası hakkında ise; "Bu duanın içeriğinde sakıncalı bir husus yok, esma-ul Hüsna ve ayetler içeriyor" denilerek aklen güzel görülerek savunulmaktadır. Bir amelin makbul olabilmesi için iki şartın birlikte olması zorunludur; ihlas ve sünnete uygunluk.
Fudayl Bin İyad r.a. der ki; "Bir amel ALLAH için halis olup da, doğru olmazsa kabul edilmez. Yine bir amel doğru olup da ALLAH'a has kılınmazsa yine kabul edilmez. Amelin halis olması; yalnız ALLAH rızası gözetilerek yapılmasıdır. Doğru olması ise; sünnete uygun olmasıdır."
[Ebu Nuaym Hilye(8/95)]
Bidatlerin çirkinliğinden Daha önceki yazılarımızda bahsederek delillendirmiştik.
Ebu Zerr r.a.'ın rivayet ettiği sahih hadiste Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve selem; "Sizi cennete yaklaştıracak olan ve cehennemden uzaklaştıracak olan her şeyi açıkladım" [Taberani Mucemul Kebir(1647)] buyurmuştur.
O halde neden ayetlerle ve sahih hadislerle sabit olan dualar bırakılıp tavsiye edilmeyen bir dua metni ile nesiller boyu meşgul olunur?
İmam Malik de şöyle der;
"Kim güzel bularak bidat çıkarırsa, Muhammed s.a.v.'in risalet görevine ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Zira ALLAH Teala; "Bu gün dininizi kemale erdirdim"(Maide 3) buyurmuştur. O gün dinde olmayan bir şey bu gün de dinden olamaz."
[Şatıbi el-İtisam(1/64)]
Nafi r.a. anlatıyor;
İbni Ömer r.a'nın yanında birisi aksırdı ve “elhamdulillah vesselamu ala Rasulullah” = ALLAH’a hamd Rasûlune selam olsun dedi. Bunun üzerine İbn Ömer şöyle dedi:
Ben elhamdulillah vesselamu ala Rasulullah mı diyorum Rasûlullah (s.a.v.) bize böyle öğretmedi. Bize “elhamdulillahi ala kulli hal” = Her zamanda ve her zeminde ALLAH’a hamdolsun dememizi öğretti.”
[ Tirmizi(2738) Hakim(4/265) isnadı hasendir]
Görüldüğü gibi bahsedilen şahıs aslında görünüşte kötü bir şey söylememiştir. Fakat sünnette öğretilen dua yerine kendi uygun bulduğu şekilde dua ettiği için, İbni Ömer r.a. tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
Abdullah Bin Mugaffel (r.a.) oğlunun; “ALLAH’ım Senden cennetin sağında beyaz bir köşk istiyorum” dediğini duyunca; “Peygamber Aleyhisselam’ın şöyle buyurduğunu işittim; “Bu ümmette duada haddi aşanlar olacaktır.”
[sahihtir. Ebu Davud(96,1480) Deylemi(3440) Ahmed(1/172) İbni Hibban(15/166) Hakim(1/267) Beyhaki(1/196) Abd Bin Humeyd Müsned(1/180) Hüseyni El Beyan Vet Tarif(2/181) Tuhfetul Ahvezi(1/157) Neylul Evtar(1/215) Tayalisi(1/28) Feyzul Kadir(4775) İbni Mace(3864) Kenz(3295) benzerini; Cem’ül Fevaid’de(9252) Rudani nakleder.]
Berâ b. Âzib (r.a.)’den rivâyete göre, Peygamber sallALLAHu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“yatacağında namaz abdesti gibi abdest al, sonra sağ tarafına uzanıp şöyle de;
“ALLAH’ım irademi sana teslim ettim yönümü sana çevirdim senden korkup seni isteyerek işlerimi sana bıraktım sırtımı sana dayadım senden kaçıp kurtulmak ancak sana dönmekle mümkündür. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere iman ettim.”
Bunları söylediğin gece ölürsen fıtrat üzere tertemiz ölürsün, sabaha çıkarsan hayır kazanmış olarak sabahlamış olursun”;
Berâ diyor ki:
“Ben gönderdiğin Rasûle dedim…” Bunun üzerine Peygamber sallALLAHu aleyhi ve sellem göğsüme vurduve; “Gönderdiğin peygambere de ” buyurdu.
[Buhâri, Daavât 7, 9; Tevhid 34; Müslim(2710) Tirmizi(3391) Ebu Dâvud(5046, 5047, 5048).]
Burada da görüldüğü üzere, aynı anlama gelen iki kelime arasında dahi bir değişiklilk yapılması caiz görülmemişken, Rasulullah sallALLAHu aleyhi ve sellem’den geldiği sabit olmayan bir dua ile nasıl dua edilebilir?
Rasulullah s.a.v.’in sünnetinde bulunmayan dualarla dua edenlerin, Esma-ul Hüsna’dan belirli isimleri belirli sayılarda okuyanların bulunduğu ortamdaki cinleri rahatsız ettiği, cinlerin de bu kimselere musallat olduğu söylenmektedir. Özellikle günlük virdleri çok sayıda olan sufilerde ve Cevşeni çok okuyanlarda aklî rahatsızlıklar sık görülmektedir.
Hayvani gıdalardan riyazet ederek “çile” dedikleri halvete giren ve orada zikir yaptıkları esnada şeytanların telkinine kapılarak mehdilik iddiasında bulunanlara sık rastlanılmakta, bunlardan bazılarında görülen olağanüstü işlerin keramet olduğu zannedilmektedir. Aslında bu islami bir usül değil, hatta sünnette yasaklanmış hususlardandır. Bunun en büyük göstergesi de aynı şekilde riyazete çekilen rahiplerin de bir takım harikuladelere sahip olmasıdır.
İslam’da gaye keramet elde etmek değil, istikameti muhafaza etmektir. Mehdilik iddiasıyla birkaçı ortalıkta dolaşarak kendilerinin bir takım füyuzata ve keşiflere muhatap olduklarını, Mehdilik görevinin kendilerine verildiğini söylemektedirler. Bunlardan birisi İsa a.s.’ın manen nüzul ettiğini ve kendisinin arkasında namaz kıldığını söylerken, diğeri de çıkardığı ebced hesaplarıyla kendisinin Mehdi ve oğlunun da aslında İsa a.s. olduğunu söylüyordu. Belki iyi bir niyetle işe başlamışlardı ama sünnetten sapmak onları bu şekilde mecnunlar haline getirmişti.
İmam Müslim, Sahih’in Mukaddimesinde "İsnadın Dinden Olduğunu Beyan Bab" açar ve şöyle der:
"Bu babta, rivayetin ancak mevsuk ravilerden kabul edilmesi lâzım geldiği; ravilerde bulunan kusurlar sebebiyle onları cerh etmenin caiz, hatta vacip olduğu; bunun haram olan gıybet değil, bilâkis şer'-i şerifi müdafaa manasına geldiği görülecektir."
(Muslim, Mukaddime, 5. Bab.)
Muhammed b. Sirin demiştir ki:
"Şüphesiz ki bu ilim (isnad) dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin!"
Abdullah b. el-Mubarek de şöyle demiştir:
"İsnad dindendir. Eğer isnad olmasaydı, muhakkak her isteyen istediğini söylerdi."
(Müslim, Mukaddime, 5. Bab.)
ALLAH ümmeti (ehl-i sünneti) İslam’ın iki kaynağı olan Kuran ve sahih sünnete uygun şekilde amel ve ibadet eden muvahhid Müslümanlardan eylesin .
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا
Sen ölümsüz ve daima diri olan ALLAH’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak o yeter. [Furkan suresi 58. ayet]
وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
“İnsanlar ancak ALLAH’a güvensinler” [Al-i İmran 160. ayet]
 |
| Said-i Nursi'nin sözleri |
Cevşen’in içeriğine girmeden evvel, cevşen kelimesi Farsça ‘zırh’ manasına gelir. Efendimiz (s.a.v.)’e vahyen gelmiş kendisi Arapça olan metnin, isminin Farsça olma durumu da düşündürücüdür. Zira Hz. Resulullah (s.a.v.)’a ait olduğunu söyleyen Said-i Nursî, bu isnadına da hiçbir hadis kaynağından delil getirememiştir. Biz söyleyelim bu Cevşen’in kaynağını: ŞİA. Evet, Said-i Nursî, Cevşen’i Şia kaynaklarından almıştır. Bunu Fethullah Gülen hem açıklıyor hem de mazeret beyanında bulunuyor:
“Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. (...) Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir hususiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekilde Küleynî’nin el-Kâfî’sinde yer almaktadır. Ne var ki Ehli Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. (...)”[1]
Biz, Şii Kuleynî ve eseri el-Kâfî hakkında Şiilik bölümünde bilgi vermiştik. Fethullah Gülen’e göre; Ehl-i Sünnet hadis uleması, Şiilerin uyduruk kitaplarında mevcut olan Cevşeni tasdik etmeyip kabul etmedikleri için suçludur. Çünkü Risale-i Nur’da geçen bir dua asla inkâr edilemez. Hatta uydurukça ve Şia mesnetli olsa dahi. Şia kaynaklarına göre Cevşen-i Kebir, alem yaratılmazdan 50 bin sene evvel Arş’a yazılmıştır. Şii muhaddisler, Musa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v.) nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet ediliyor. Şimdi cevabını evvelden vermiş olduğumuz Cevşen’e dair Risale-i Nur’dan parçalar takdim ediyoruz:
“(...) Âl-i Beyt’in manevi ve gayet mühim bir mirası ve maden-i feyzi olan Cevşen-ül-Kebîr’i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazan üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir.”[2]
“Binbir Esma-i İlâhiyyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur'an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku" diye Cebrail vahy getiren "Cevşen-ül-Kebîr" münâcâtı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, (...)”[3]
Eğer bu dua, yalan yere Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’e isnad olunmasaydı, Şia kaynaklı olmasaydı ve herkesin kendisine has duası olduğu neviden bir dua olsaydı kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktu. Ama hem Resulullah Efendimiz (s.a.v.)’e bühtanda bulun, hem Ehl-i Sünnetin yolunun tam tersini takip et ve hem Cevşen hakkında ki şu sözleri söyle ve sonra da Sünnilerden kabul görmeyi bekle:
“Aziz sıddık kardeşlerim! Evvelâ Cevşen’in teksiri gayet büyük bir sevaptır. Ruh-u canımla sizleri tebrik ederim. Fakat sizin tercüme ettiğiniz sevabına dair olan parçanın aynını yazmayınız. Çünkü böyle sevaplar hakkındaki rivayetler müteşabih nev'indendir, hakiki mahiyetleri bilinmez. Dinsizler veya mu’teriz feylesoflar ya mübalâğadır derler veyahut, neuzubillah hurafedir diye tevehhüme düşerler. (...) Hatta kendim 35 seneden beri Cevşen’i hergün okuduğum hâlde ve tavsiyemle de çok şakirdler vird gibi okudukları hâlde sevabına dair olan o parçayı 3-4 defa okumamışım. Çünkü sevap noktasında o mümkün ferde mazhar olmadığı kendim gayet yüksek gördüğümden o haddimden hadsiz derecede yüksek makama elimi uzatamadım (...)”[4]
“Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar, o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubûdiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar, -meselâ, yüz hâsiyeti bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül-Kebîri, o faidelerin bâzılarını maksûd-u bizzat niyet ederek okuyorlar.- O fâideleri göremiyorlarve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler, o evrâdların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir sûrette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rızâ-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan fâideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder.”[5]
“Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşen-ül-Kebîr ile öyle bir mârifet-irabbaniye ile öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandanberi gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, tahkîk-i efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yetişemedikleri gösteriyor ki; duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında, Cevşen-ül-Kebîrin doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen’in dahi misli yoktur diyecek.”[6]
Hz. Kur’an’da Rabbimizi nasıl zikredeceğimize misaller varken, Hz. Peygamber-i Zişan Efendimiz (s.a.v.)’den yüzlerce dua kaynaklarda geçerken, Şah-ı Nakşibend (k.s.) gibi mümtaz zatların mesnetli virtleri elimizde dururken, Şia kaynaklı bir duaya neden itibar edelim ki?
| Harun Çetin
AkademiDergisi.com
[1] M. Fethullah Gülen, Prizma I, s. 119-120, Nil Yayınları, İzmir 2002
[2]Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 164, Yirmisekizinci Lem'a/Keramet-i Aleviyenin Neticesi
[3]Şuâlar, 484, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehadetler.
[4] Hizbu Envâr el-Hakāik en-Nûriyye, 39-41
[5] Mesnevî-i Nuriye, 156, Zühre/Onüçüncü Nota/İkinci Mes'ele
[6] Şuâlar, 110, Yedinci Şua/Âyetü’l-Kübra; Mektubat, 199, Ayetü’l-Kübra Risalesinin Risalet-i Ahmediyeden Bahseden Onaltıncı Mertebesi/Üçüncüsü; Âsâ-yı Mûsa, 111, Birinci Hüccet-i îmaniye Âyetü’l-Kübra
Etiketler: Said-i Nursi harun çetin fethullah gülen cevşen-i kebir şiilik gizli kardinal fethullah gülen gizli kardinaller cevşennurculuk
http://celcelutiye.com/?islem=kc&id=85
BEDÜZZAMAN SAİD NURSİ ONU TANIYORDU...
Ahirzamanın mühim simalarından olan Said Nursi radıyallahu anhum ledün bilgisiyle Hazret-i Mehdiyi tanıyordu ve keşfen biliyordu. Bir sır olarak bu bilgileri sinesinde götürdüğünden, Hazret-i Mehdinin kim olduğuna dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bu konu oldukça özel olduğundan sadece Mehdi'yi Said Nursi'nin tanıdığını belirtmekle yetiniyoruz.
MEHDİ OTUZ -KIRK YAŞLARINA KADAR KENDİNİ BİLMEZ...
Mehdi Aleyhisselam otuz kırk yaşlarına kadar Mehdi olduğunun farkında olmamalıdır. Tıpkı Efendimiz Aleyhisselamın kırk yaşına kadar Rahmetellil Alemin Nebisi olduğunu bilmeyişi gibi. O, Allah tarafından bir gecede irşat edilip, (ölmeden önce öldürülüp ledün bilgisiyle donatılarak kendisine sır emanetler verilip Allahın halifesi olarak vazifelendirilmesi) Mehdilikle müjdelenmiş olmalıdır. Bu irşat zamanında da gökyüzünde ilginç gelişmeler olacaktır; çünkü hadis-i şeriflerde buna işaretler vardır. (Bakınız, ayın, güneşin ve kimi yıldızların doksanlı yıllarda bir araya gelerek aynı hizada saf tutması hadisesi.) İrşadıyla beraber, kutbul azam dairesinde kendine has makam-ı Mehdi'nin sahibi olarak vazife ifa etmeye başlaması gerekir. Onun irşadı hadis-i şerifin ışığıyla otuz kırk yaşları civarında olacaktır.
MEHDİ ALEYHİSSELAMIN ZUHUR TARİHİ...
Said Nursi Hazretlerinin Arap alemine verdiği Hutbe-yi Şamiyesindeki tarih oldukça önemlidir, bu tarih 1990'lı yılları işaret etmektedir. İmam Rabbani Hazretlerinin Mektubat'ında verdiği tarih de aşağı yukarı 1990'lı yıllara tekabül eder. Bu tarih, Mehdi Aleyhisselamın dünyaya geliş vakti değil, Mehdi olarak Allah tarafından irşat edilip vazifeli kılınış zaman dilimi olarak görülmelidir. Bu irşat tarihi on sene önce ya da sonra olabilir. Hadis-i şeriflerde belirtilenler zamansal olarak yorumlanırsa aşağı yukarı aynı tarihlere rast gelinmektedir. Öyleyse ahirzamanın büyük Mehdisi 1990'lı yıllarda Mehdiyet vazifesini ifa etmeye başlamış demektir. 1990 tarihinden geriye doğru gidilirse, biraz farkla Mehdi Aleyhisselamın 1945'li yıllarda hayatta olduğunu, bu tarihe yakın bir zaman diliminde dünyaya geldiğini söyleyebiliriz. Araştırmayı sonuçlandırdığımız 2006 yılı itibariyle de Mehdi Aleyhisselamın 60'ı biraz aşkın bir yaş kesitinde olabileceğini ön görebiliriz.
Said Nursi'nin Hutbe-yi Şamiyesinde Mehdiyle ilgili verdiği tarih aşağıdadır:
"Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam'ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye'deki hakikatler... Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)"
MEHDİ ALEYHİSSELAM MEHDİYETİNİ GİZLER...
Mehdi, ahirzamanda "Kıyametin habercisi" olduğundan ya da yerine getirmesi gereken çok mühim vazifesinden dolayı kendini gizler. Bu yollu hiçbir imayı kabul etmez ve reddeder. Allah tarafından açıkca korunan Mehdi Aleyhisselam, hakikat hizmetleri yaparken bütün insanlığın hayrına olan kimi projeler geliştip sevgi, diyalog, hoşgörü eksenli bir dairede kalır; azam derecedeki velayetini de dışarı asla yansıtmaz. Gaybi daireden ruhsat verilmediğinden Mehdi olduğunu söylemez ve hiçkimse onu Mehdi bilerek tanıma ufkunda olamaz. Mehdiliğini ilan ederek, insanlardan biat da almaz. Kullardan bir kul gibi sade, gösterişsiz bir yaşam sürer. Bir diğer açıdan bakacak olunursa "Mehdi Aleyhisselam kim olduğunu söyler" adresine gelinir. Bu hiç de olası değildir. Said Nursi Hazretleri'nin izi sürüldüğünde "iman nuruyla tanınacak" işaret levhasına gelinir. Peki ama asırlardır "geldi gelecek" denen Mehdi Aleyhisselam kendini gizleyerek müslüman ve hıristiyan dünyasını düş kırıklığına uğratmış olmaz mı? Kendini söylemeyerek binler yıllık bu şaşaalı bekleyişi boşa çıkarmış olmaz mı? Şia dünyasında şimdiden kendilerine "Hazret-i Mehdi'nin askerleri" adını veren ve şehit olmak için sırada bekleyen cihat askerleri ne olacak? Bütün bu sorulara yanıt bulmak hiç de kolay olmayacaktır. Araştırmalarımız boyunca bu konuyla ilgili olarak ulaşabildiğimiz tek bir sonuç oldu:
O da, Mehdi aleyhiselamın asla tanınamayacağı. Bizi, bu düşünceye iten iki neden var: Birincisi, imtihan sırrının anlamını yitirmesi; ikincisi, kendisi de bir mehdi olan Said Nursi Hazretlerinin söylediği "iman nuruyla tanınabilecek, herkes onu tanıyamayacak" işaret levhası... Öyleyse, Mehdi Aleyhisselam mehdi olduğunu gizleyecektir, yani kim olduğu bilinmeyecektir. Peki, dünden bugüne Mehdiliğini ilan eden kimi insanları nasıl yorumlamalıyız? Büyük bir kısmını "meczup" diye geçiştirmek olasıdır; ama bunların içlerinde "meczup olmayan tarikat mürşitleri" de var. Bunlar, durup dururken neden "mehdiliklerini" ilan etmekteler? Tarikat sahasında "esma çarptı" nitelendirmesiyle başbaşa kaldıkları için mi acaba? İşe hakim olan insanların bakış açısıyla olaylara yaklaştığımızda seyr-i süluk konaklarını kateden kimi evliyaların "makam-ı mehdi" diye nitelendirilen ufka uğrayınca "kendilerini mehdi sanmaya başladıklarına" tanık oluyoruz.
Tıpkı Hızır konağına gelen bir evliyanın kendini Hızır sanmaya başlaması gibi... Öyleyse hangi nedenle olursa olsun "Ben mehdiyim" diyenlerin tümü birer yalancıdırlar. Çünkü Mehdi Aleyhisselam kendini söylemeyen ve gizleyen muhammedi bir kutbul azam olmalıdır. Eğer tarikat berzahından biri bunu söylüyorsa "sekir yanılsaması" olarak bunu nitelendirebiliriz. Bu sözler, "Mehdi benim," sekir halinin galip gelmesiyle söyleniyorsa bunu söyleyen mazur görülebilir, değilse bunun da çok ağır bir vebal olduğunu söyleyebiliriz. Hangi nedenle olursa olsun "mehdiliğini ilan edenler" birer yalancı, onlara uyanlar da mesul olurlar. Çünkü hakiki mehdi, mehdiliğini gizler.
O, İMAN NURUYLA TANINIR...
Ahirzamanda zuhur edecek olan Mehdi Aleyhisselam Said Nursi Hazretlerinin beyanına göre "iman nuruyla"tanınır. Herkes onun Mehdi olduğunu bilemez. İman nuru; ya hakikat yolunda azam derecede ihlas ve yakin elde edenlerce ya da tasavvuf yolunda velayet dairesine girmeyi başaran kutsi ünvanlı has zümrelerce elde edilebilecek özel bir kazanım olmalıdır. Bu da Allah'ın dilemesine bağlıdır. Tasavvuf dairesinde olan her evliya ya da veli onu tanıyamaz, tarikat şeyhleri bile...Hatta kimi şeyhler, tarikattan gelen bir enaniyetle onu inkara kalkışıp, davasına bilmeden cephe alabilirler. Peki iman nuruyla tanıyanlar kimler olabilir?
Onu sağa sola söylerler mi? Bu kulaktan kulağa yayılırsa ne olur? Bizce onu iman nuruyla tanıyabilecek zümre tarikat berzahında olanlar değillerdir. Yani evliyalar ve veliler, salihler... Mehdi Aleyhisselamın çok yakınında bulunan ve her biri birer havari sayılan kutsiler ancak onu iman nuruyla tanıyabilirler. Bunların sayısı da Ashab-ı Kehf gençleri kadardır ya da Talut'un askerleri sayısınca... Peki bu has ve çok özel dairedeki insanlardan herhangi birinin kulağına o zat gizlice "mehdi olduğunu" fısıldamış olabilir mi? Bu hiç ihtimal dahilinde olmayan bir şeydir. Herbiri birer evliya olan onun kutsi havarileri ashap efendilerimize benzerler ve onlar kalplerindeki imam nurunun sesiyle onu sevip ona iman ederler; Mehdi'yi de öyle tanımışlar ve susmuşlardır. Bu düşünce çok daha ağır basıyor. Öyleyse "iman nuru" dairesi oldukça özeldir; aksi halde dünyada mürşit adını alan her evliyanın, velinin onu tanıması gerekir. Buda imkansız bir şeydir.
HER YÜZ YILDA BİR MEHDİ GELİR...
Mehdi, hidayete erdirici, her yüz yılda bir gelir. Dini ve velayet yollarını bidatlardan arındırır. Asrın şartlarına göre tereddüt edilen hususları ihya eder aydınlatır. Bu düşüncelerin ışığında dünden bugüne pekçok Mehdi'nin geldiğini söyleyebiliriz. Hak tarikatların başında bulunan mücedditler bir nevi Mehdi'dirler. Yani hidayete erdirme, zahir ve batın yollarını ihya etme, zamanın şartlarına göre cihat etme onların vazifeleri arasındadır. Said Nursi Hazretleri bu hususta şunları söyler:
Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
Öyleyse silsile-yi sadat evliyalarının tümü birer mehdi hükmündedirler. Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim Hazretleri, Fatih Sultan Mehmet de birer Mehdi'dirler. Burada şöyle bir soru hatıra geliyor: Peki bunca Mehdi varsa İslam ve Hırıstiyan alemi neden Mehdiyi bekleyip dururlar? Said Nursi'ye göre Müslümanların zayıf asırlarında Mehdi beklemek fikri onlar için bir nevi moral olacaktır. Bu teselli bekleyişi oldukça yerinde ve gerçekçidir.
Ama bizce ahirzaman Mehdisini şaşaalı kılan gizemli bir şey daha vardır: Son Mehdi'nin Kıyametin habercisi oluşu... Neden son Mehdidir? Çünkü yüzyıl dolmadan yaşlı evren Kuran'da belirtildiği gibi bir sayhayla dürülüp yok olacaktır da ondan. Belki de 2006 yılı itibarıyla hayatta olan ve 60'lı yaşlarda bulunduğu ön görülen ahirzaman Mehdisinin vefatından sonra dünya, bir yüz yılı daha göremeyecektir. Eğer görecek olsaydı Mehdi Aleyhisselamdan yüz yıl sonra bir müceddidin daha gelmesi gerekmez miydi? Bu nedenle Mehdi Aleyhisselamın hayatta oluşu, Kıyamet saatinin büyük haberi demektir; bunun gözardı edilmemesi gerekir. Öyleyse yaşlı evren, Mehdi Aleyhisselamın varlık diliyle, biz istemesek de, bir son işareti almış görülüyor ve sessiz sedasız bir sona doğru yaklaşmaktadır. Hadiseler bu bağlamda irdelendiğinde önümüzdeki yıllar, çok ilginç gelişmelere gebe görülmekte...
SAİD NURSİ HAZRETLERİ ÖNCÜ BİR MEHDİDİR...
Said Nursi Hazretleri asrının müceddidi olması sırrıyla yüz yılda gelen nurani Mehdi silsilesi içerisinde yer alır. Nakşi tarikine has bir adet olan müceddidlik cübbesini giyme geleneği Nakşi tarikatında yüce bir Mehdi olan Mevlana Hacı Halidi Hazretlerinin, bir yaşlı bayan vasıtasıyla, manevi bir işaretle, müceddidlik cübbesini Said Nursi Hazretlerine yollatması tamı tamına yüz yıllık bir zaman dilimine rastlamakta. Bu hadiseler Risale-i Nur'da mücedditlik bahsinde Said Nursi Hazretlerinin talebeleri tarafından ele alınıp ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Risale-i Nurlar'ın hiçbir yerinde, Said Nursi Hazretlerinin Mehdi olduğundan söz edilmemiş, bu yollu imalarda bulunulmamıştır. Said Nursi Hazretleri, kendisinin müceddid olduğunu hiçbir Risale-i Nur'da bahis konusu etmemiş, böyle bir ünvanı da yüklenmemiştir. Has talebelerince, özellikle ilm-cifir sahasında uzmanlaşan kimi şakirtlerince müceddidlik yönü üzerinde durulmuş, bu yollu çalışmalar yapılmıştır. O da sessiz kalmayı yeğlemiştir. Her yüz yılda bir nevi Mehdi geldiğine, bunların da ünvanlarına müceddid dendiğine göre, Said Nursi Hazretleri de asrın tartışmasız bir müceddidi ve Mehdisi olmalıdır. Hadiselerin resim kareleri yan yana getirildiğinde Said Nursi Hazretleri'nin çok belirgin bir şekilde öncü bir Mehdi olduğu gözlenmektedir. Neden öncü mehdidir? Çünkü sadece iman hakikatleri sahasında uğraş vermiştir. Siyaset, saltanat, İsevilerle ittifak gibi pek çok saha bakir kalmıştır. Öyleyse ahirzamanda beklenen Mehdi Aleyhisselam Said Nursi Hazretleri değildir. O, belki de büyük Mehdiye zemin hazırlamış, ona Risale-i Nur gibi bir eseri program olarak neşretmesi için armağan etmiştir. Said Nursi Hazretleri, bir yere kadar taşıdığı Mehdiyet sancağını son noktaya kadar götürsün diye ahirzamanın büyük mehdisine devretmiş bir komutan gibidir. Acele edip kışta geldiğini vurgulayan Said Nursi Hazretleri Risale-i Nur sancağını Mehdi Aleyhisselama ulaştırdıktan sonra Mehdi ve talebelerine bahar çiçeklerinin açtığı bir mevsimi müjdeleyerek gitmiştir. Said Nursi "tartışmasız bir müceddidir; bu nedenle de "mesihi bir Mehdi" olduğu apaçık ortada durmaktadır.
RİSALE-İ NURLAR SON MEHDİYE BİR PROGRAMDIR...
Risale-i Nurlar üzerinde dikkatle durulması gereken çok önemli bir eserdir. Said Nursi Hazretleri'ne yazdırılan bu eser bugüne kadar yazılmış olan Kuran tefsirlerden çok ayrı bir yapıdadır. Bu eserlerin konu başlıklarında kimi ayetler verilmiş olup, bunların manevi açılımları bir Kuran tefsiri olarak aktarılmıştır. Ayetlerin manaları manevi tablolar halinde ötelerden gelmiş ve Said Nursi Hazretleri ledün bilgisinin ışığında, sünühat, vehbiyet yoluyla bunları kaleme almıştır. Bu açıdan bakıldığında, Risale-i Nurlar bugüne değin karşılaşılan tefsir yazma geleneğinden çok farklı bir yerdedir. Risale-i Nurlar ism-i azamdan Hakim ve Rahim esmasına mazhar olup Arş-ı azamdan gelen bir manevi Kuran tefsiri olarak da görülebilir.
Hemen hatıra şöyle bir soru geliyor: Dünden bugüne manevi bir Kuran tefsiri yazılmış mıdır? Buna evet demek hiç de kolay değildir; çünkü ortada böyle bir Kuran tefsiri bulunmamakta. Peki İslam zahire bakan bir din olduğuna göre "keşif" ölçü olabilir mi? Bu durum Risale-i Nura zarar verebilir mi? Bu soruyu yanıtlamak çok da kolay değildir. Çünkü "keşif" ölçü olarak kabul edilmemektedir. Öyleyse Risale-i Nurların konumu ne olacaktır? Bu önemli bir sorundur. Biz, zahir ve batın alimlerinin "keşif ölçü olmaz" görüşüne "özel bir konum" nedeniyle pek katılamıyoruz.
Çünkü "müceddid" ictihat sahibidir, asrın müceddidi olan Said Nursi'nin hakiki bir müceddid olması bu sorunun yanıtı için yeterli bir nedendir. Çünkü dünün müceddidleri arasında "keşfi bilgiler alınları" görebilmekteyiz. Sözgelimi İmam Bahauddin Nakşibent Hazretlerinin tertip ettiği "Evrad-ı Bahaiye" duası keşfen alınmıştır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Öyleyse ortada "müceddidlere özel durumlar" vardır. Bu özel durum, Risale-i Nurların manevi bir Kuran tefsiri olmasının önündeki engelleri aşmamız için yeterlidir. Konuya diğer bir açıdan baktığımızda Risale-i Nur gibi devasa bir eserden İmam Ali Hazretleri'nin, Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerinin ta o asırda övgüyle söz ettiklerine tanık oluyoruz. Velayet yolunun piştarı olan İmam Ali Radıyallahu Anhum'un, kıyamete kadar olacak hadiseleri şerhettiği Süryanice olarak yazılmış ünlü Celcelütiye kasidesinde ki bu kasidenin, aslı vahiy yoluyla Cebrail Aleyhisselam Tarfından getirilmiştir,
içinde ism-i azam sırları mevcuttur, Risale-i Nurlar'dan söz ettiğini görmekteyiz. Celcelütiye Sikke-yi Tasdik-i Gaybi adlı Risale-i Nurlarda Said Nursi Hazretleri tarfından ilm-i cifir yoluyla şerhedilmiştir; Risale-i Nurlara bakan yönü açıkça gözler önüne serilmiştir. Velayet yolunun ulusu olan Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretleri de nazım yoluyla söylediği kasidelerinden birinde ilm-i cifir yoluyla Risale-i Nurlara işaret etmiş, Said Nursi Hazretlerine seslenmiş, dua ve himmetini kendine şefaatçi ederek asrın şerlerinden korunmasını vurgulamıştır. Sikke-yi Tasdik-i Gaybi adlı eserde bu kaside Said Nursi tarafından ilm-i cifirle şerhedilmiştir. Bütün bu bilgiler ışığında Risale-i Nurların "yazılmış bir eser" olmaktan ziyada "ötelerden yazdırılmış bir eser" olduğu açıkça görülmektedir.
Risale-i Nurlar tetkik edildiğinde eser müellifinin sık sık "şimdilik bu kadar yazdırıldı" ya da "diğerlerini yazmaya müsade edilmedi" gibi ibarelerine rastlamaktayız. Bunlar da Risale-i Nurların "yazılmamış," "yazdırılmış" bir kutsi eser olduğunun açık delilleri sayılabilir. Said Nursi, yalnızca iman dairesinde mücadele eden bir Mehdi'dir ve kendisine yazdırılan Risale-i Nurlar da Ahirzamanda zuhur edeceği rivayet edilen ve üç mühim vazifesi olan son Mehdi'nin bir hizmet rehberi olacaktır. Ya da bu eserler, son Mehdiye ve talebelerine özel manada gelmiş olan bir program olarak görülebilir. Bu eserler imanı kurtarma amaçlıdır ve hakikattır. Risale-i Nurları, yalnızca İslam aleminin değil, İsevilerin, belki bütün insanlığın istifadesine açık olan armağan bir manevi Kuran tefsiri olarak görebiliriz.
SON MEHDİ HAKİKAT HİZMETİ YAPIP SUFİZİMİ KUCAKLAR...
Risale-i Nurları program olarak neşredeceği belirtilen Mehdi'nin hakikat hizmeti yapması gerekir. Risale-i Nurlarda ortaya konan öğretilere bakıldığında bunların tarikat değil, hakikat olduğu açıkça görülecektir. Risale-i Nur müellifi her ne kadar Kadri, Nakşi tarikinden seyr-i suluk yapıp kutbul azamlık dairesinde bir evliya olsa da o, bir tarikat şeyhi olarak görülmemelidir. Kendisi müceddid olduğundan ve bir cihetle Mehdi sayıldığından manevi dünyası adına bağımsız olmalıdır. O, ışığını doğrudan doğruya Kur'andan alan bağımsız bir isimdir. Şia kaynaklarında geçtiği için ehl-i sünnet alimlerinin sağlıklı bakmadıkları "Cevşen" onun talebelerine bıraktığı temel bir zikir eseri olarak görülebilir. "Namaz tesbihatı" adı altında sistematize ettiği dualar da bu hakikat yolun önemli zikir vasıtaları sayılmalıdır. Risale-i Nur yolu tarikar berzahına uğramadan, aşk, cezbe, velayet, seyr-i süluk yolu, hakikat hizmetini konu alır. Bu eserlerde ötelerden gelen bir sekine ve nur şuası mevcuttur.
Bu nur Kur'an şualı olup nefis menzillerini geçmede de mühim bir rol oynar. Bu öğretileri okuyanlar, bu nurun şuasıyla, ashap efendilerimizin caddesi sayılan hakikat konağında terbiye olabilirler. Said Nursi Hazretleri Mektubat adlı eserinde doğrudan doğruya Kuran'dan aldığını söylediği bir tarikten -yoldan- söz etmektedir. Bu tarik "acz, fakr, şevk, şefkat, şükr, tefekkür" gibi daireleri kapsayan Kurani bir hakikat tariktir. Ayrıca, Risale-i Nur yolunun bir kaç türlü talebesi olduğu eserlerde ortaya konur. Said Nursi Hazretlerine göre "talebe, kardeş, dost" dairesinde Risale-i Nurun şakirtleri mevcuttur. Bunların özellikleri de eserlerde açıkça belirtilmiştir. Bu açıdan bakıldığında ahirzamanın son Mehdisi'nin "el veren bir tarikat şeyhi olmayacağını" aksine, "iman hakikatlerini konu alan bir hizmet algısında bulunacağını" rahatlıkla söyleyebiliriz.
Risale-i Nurlar'ı, büyük Mehdi'nin program olarak neşredeceği düşünüldüğünde onun talebelerinin de Risale-i Nurlar'da ortaya konan anlayışıyla hareket edeceklerini söyleyebiliriz. Bu zümrenin önceki Risale-i Nur ekollerinin biri içinde olduğunu söylemek pek de kolay olmayacaktır. Çünkü Mehdi Aleyisselam tarikatı da ihya eder. Oysa İhlascılar, Yazıcılar, Okuyucular gibi farklı adlarla yapılanmış olan Risale-i Nur şakirtlerinden Mehdi Aleyhisselamın daha farklı bir hizmet algısıyla hareket ettikleri kesindir. Risale-i Nur öğrencilerinden kimilerinin "Zaman tarikat zamanı değildir, tarikat baklavadır, iman sudur, yemektir; baklavasız yaşanır; ama susuz, yemeksiz yaşanmaz. Zaman hakikat zamanıdır, imanı kurtarma zamanıdır." tarzındaki söylemlerle tasavvufi dünyaya adeta savaş açtıklarını görmekteyiz, bu düşünceleri Ahirzaman Mehdisi'nin benimsemesi düşünülemez.
Çünkü Ahirzaman Mehdisi her sahada dini ihya eder, dini bidatlardan arındırır, sünneti ihya eder. Bu arada da vazifesi gereği sıcak şefkatiyle tasavvufi yolu, sufizimi de kucaklamalıdır. Buradan hareketle Ahirzaman Mehdisinin sevgi, hoşgörü ekseniyle tasavvuf yoluna yeni bir duruş kazandıracağını, hakikat mesleğiyle tasavvufu sinesinde barındıracağını talebelerine ve insanlığa da bu sevgiyi, kültürü eğemen kılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yeni açılım Said Nursi icdihadından daha farklı bir yapıdadır. Çünkü bu yeni yapı içinde sufizimi de barındırmaktadır. Risale-i Nur'un hakikat inanışını, cevşen, namaz tesbihat ufuklu zikrini son Mehdi benimsemekle beraber; icdihat sahibi olduğundan Allah'ın çeşitli esmalarını da talebelerinin çalışmasını önerebilir. Bu önerme işi bir mürşidin el vermesi şeklinden çok sadece teklif edilen bir çalışma olarak görülmelidir.
Bu yönüyle -bugüne kadar gelmiş olan- Said Nursi Hazretleri'nin değişik ekol ve anlayıştaki nur talebelerinden, Mehdi Aleyhisselamın hizmet şekli ve algısı tamamen farklı yörüngeye oturtulabilir. Mehdi Aleyhisselamın talebeleri her ne kadar Risale-i Nur kümesi içinde düşünülse de onlar asla ve kata "Bir İhlas, Okuyucular, Yazıcılar" grubu değillerdir. Mehdi Aleyhisselamda en büyük şefkatin, aşkın, hoşgörünün azam derecede tecelli edeceği düşünüldüğünde kimi Risale-i Nur şakirtlerinin aksine tasavvufi dünyayı, sufizmi kucaklayıp çağdaş bir sentezle bu öğretiyi insanlığa benimsetmesi herhalde kaçınılmaz olacaktır. Çünkü sufizim aşk ve sevgiyi konu alır, Mehdi Aleyhisselam da aşk ve sevgi insanı olduğundan bir şekilde bu öğretiyle Risale-i Nuru harmanlayıp çok farklı bir duruş ortaya koyabilir. Bu yaklaşım belki de hakikat ve tasavvuf inanışının kaynaştırılmış bir özüdür. Şeyh mürit ilişkisine dayanmayan bir zikir algısı, her türlü eseri okumanın yanında Risale-i Nuru da okuma bu yeni öğretinin çok önemli bir ayırıcı özelliği olabilir.
Yani akıl için hakikat mesleği, kalp için tasavvufi ufuk son Mehdi'nin duruşuyla içiçelik arzedebilir. Bu yapısal dönüşüm dünkü Risale-i Nur öğretisindekilere ters düşen yeni bir açılımdır. Tamamen hakikat mesleği değil sufizim esinleri de var olan yepyeni bir hizmet algısıdır bu... Belki de Mehdi Aleyhisselam kıyamete yakın velayetle hakikatı birleştirip ortaya yeni bir sentez çıkararak medreseyi ve tekkeyi çağdaş kurumlara devşirip, bilimle barıştırıp, bu yeni oluşumu insanlığa armağan edecektir. Kim bilir?..
MEHDİ ALEYHİSSELAMIN BİR CEMAATİ OLMALI...
Said Nursi Hazretleri Risale-i Nurlarında Mehdi Aleyhisselamın ne kadar harika bir zat olsa da onun bir cemaate gereksinim duyacağını söyler. Peki bu cemaat, İhlas, Yazıcılar, Okuyucular gibi Risale-i Nur öğretisini benimseyenler midir? Ya da bu nur toplulukları son Mehdi'nin davasına destek veren birer havari midirler? Bu soruya evet demek bir kaç açıdan olası değildir. Birinci açı Mehdi Aleyhisselamın Nakşibendi tarikine intisaplı bir sufi olarak işe başlamasıdır. Bu çihetle Risale-i Nur'un hazır talebeleri ona destek verecek bir cemaat olamazlar. Çünkü yukarıda adı verilen Nur grupları tasavvuf dairesine girmemek için adeta yeminli gibidirler.
O yollara girdikleri takdirde Isparta kahramanlarına kardeş olamayacakları uyarısı Said Nursi Hazretleri tarafından Risale-i Nurlarda açıkça dillendirilmektedir. Hatta bu eserlerde, Risale-i Nur yolundan ayrılıp velayet yoluna intisap edecek olanlara, güneşe karşı mum ışığına gitmiş olacakları uyarısı yapılır.Nurcular tarafından kanıksanan bu düşünce Nakşibendi tarikatından zuhur edecek bir Mehdi'nin hizmet algısıyla taban tabana ters düşmektedir. Son Mehdi'nin Risale-i Nurları program olarak neşredeceği göz önüne alındığında Mehdi Aleyhisselamın irşat olmadan önce kılı kırk yararak Risale-i Nurları tetkik etmiş olmasını zorunlu kılmaktadır. Beri yandan, tasavvufi yoldan bir nedenle ayrılması; halife, şeyh gibi ünvanları alarak tarikat berzahında el veren bir mürşit konumunda da olmaması gerekmektedir. Hem hakikat mesleğini hem de velayet mesleğini bünyesinde cem etmesi kaçınılmaz olduğundan, onun talebeleri ne dünün nur ekollerinden olanlar ne de tasavvufi yolun sufilerinden bir topluluktur. Bu bilgiler ışığında konu ele alındığınada belki 1950'li yıllardan başlayarak Peygamber Efendimizi, ashap efendimizi, hadisleri ,fıkhı, Risale-i Nuru konu alan irşat sohbetleriyle kendine özel olan ve Risale-i Nur dairesi içinde bulunan yepyeni bir cemaat modelini ortaya çıkarmış olabileceğini söyleyebiliriz.
Bu resim karesi Risale-i Nurlar dairesinde olsa da Said Nursi Hazretlerinin şekillendirdiği ve sınırlarını saptadığı cemaat görüntüsünden çok daha farklı bir yapıda olmalıdır. Hadis okuyan, fıkıh bilen, Risale-i Nur okuyan, zikir ufkunda namaz tesbihatı yapan, cevşen okuyan, tasavvuf yollarını irdeleyen, İmam Gazaliyi, İmam Rabbani Hazretlerini okuyan, değişik esmalarla Allah'ı anan bir özel topluluk, Mehdinin has talebeleri olabilirler. Mehdi Aleyhisselam pek çok dairede hizmet edeceğinden onun davasına destek veren çok farklı düşünceden topluluklar da söz konusu olabilir.Peygamberlerin havarileri gibi onun safında yer alan Kutsi havarileri olur. Dünyaya açılacak olan bir hizmetin önünde velayeti elde eden, hak ve hakikata açık sineler gereklidir. Seyyitler neslinden bir topluluk ve çoğu evliya makamında olan kutsi havarileri onun güzide talebeleri arasında saf tutup dünyaya açılmış olmalıdırlar. Bu cemaat fertleri çok değişik dairede hizmet yaparlar. Onun davasına velayet yolunda bulunan kimi sufiler de destek verebilirler. Bu destek son Mehdiyi tanıyarak değil, ortaya koyduğu davanın kutsiyetine ve önemine binaen olmalıdır. Bu konuyla ilgili olarak Said Nursi Hazretleri şunları söyler:
"Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah'a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 - Kastamonu Lahikası, 72)
"şimdi hatıra geldi ki, eger şeddeli "lamlar" ve "mimler" ikişer sayilsa bundan bir asir sonra zulümati dağitacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirtleri olabilir." (Şualar, 605)"
SAİD NURSİ HAZRETLERİNE GÖRE MEHDİNİN VAZİFESİ...
Gerek İslam alimleri,gerekse tasavvuf uluları Mehdi Aleyhisselamla ilgili alametleri yorumlamışlar, onun zuhur zamanına işaret etmişlerdir. Said Nursi Hazretleri bunlardan çok farklı bir ufukla hem zuhur zamanını söylemiş, hem de ilk kez onun çok değişik sahalardaki vazifelerinden söz etmiştir. Bu oldukça önemlidir. Risale-i Nurlarda bu konuyla ilgili olarak şunlar söylenmiştir:
Hem bu üç vezaifi birden bir şahisda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi'nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi'de ve cemaatindeki şahs-i manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikasi, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-i İlâhi'den kurtarmaktir. (Emirdağ Lahikası, 259)
Büyük Hz. Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad aleminde. (Şualar, 456)
MEHDİ ALEYHİSSELAMIN VAZİFELERİ VARDIR...
Said Nursi Hazretleri Mehdi Aleyhisselamın üç vazifesinden söz ederken onun pekçok dairede hizmet edeceğinin de ipuçlarını verir. Yukarıda belirtilenleri yorumlamak gerekirse siyaset alemindeki vazifesine bakarak Mehdinin siyasete soyunacağını ya da siyasi bir parti kuracağını söyleyebilir miyiz? Bu oldukça imkansız. Peki, Mehdi'nin siyasi bir parti kurması düşünülemeyeceğine göre siyaset dairesindeki hizmeti nasıl olabilir? Belki zuhur ettiği devletin ya da dünya devletlerinin siyasetçileriyle dünyanın, insanlığın yararına olan kimi projeleri onlarla görüşmek ve bu yollu onları ikna etmek "onların himmetlerini talep" şekliyle onun siyaset hizmetini yorumlamak olasıdır. Bazı projeler çerçevesinde siyasilerle görüşen, onlara hizmet götüren bir özel topluluğun varlığı da tartışmasız bir gerçeklik olur. Buna çok büyük bir gereksinim vardır.
Aksi halde onun, siyaset dairesinde hizmet edebilmesi söz konusu olamaz. Bütün bunlar, herhangi bir siyasi hareketi desteklemek ya da başa geçirmek amaçlı değil; mevcut siyasi otoritelerle hayırlı projelerin dünyaya açılımı için onlarla görüşmek tarzında düşünülmelidir. Siyasetin şerrinden Allah'a sığınan Said Nursi gibi, Ahirzaman Mehdisi de siyasetten uzak durur. Vazifesi gereği siyasi otoritelerle görüşmeler yapıp insanlığın hayrına olan işlerde onların yardımlarını talep edebilir. Dünyaya açılımı kaçınılmaz olduğundan siyaset dairesinde de geniş bir coğrafyaya hizmet götürmesi şarttır. Aksi halde onun dar bir sahaya hapsolması kaçınılmaz olacaktır. Diyanet alemindeki vazifesi: İslamı zamanın şartlarına göre yeniden yorumlamak, hadis, fıkıh, tasavvuftasavvuf, sünnet ufkunu ihya eden eserler ortaya koymak, dini, tasavvufu bidatlardan arındırmak, tereddüt edilen kimi dini hususları Kuran ve sünnet ufkunda yeniden yorumlamak şeklinde olabilir. Öyleyse Mehdi Aleyhisselam çok değişik konularda, dini, tasavvufi, ictimai sahalarda eser yazmalı, görüş ve düşüncelerini insanlığın yararına sunabilmelidir.
Kendisi, dünya halkına, insanlığa gelen bir halife olduğuna göre öğretisi, mesajları dünyaya açılmalıdır. Bu da onun eserlerinin pekçok dünya diline çevrilmiş olmasını zorunlu kılmaktadır. Bu çok önemli bir saptamadır; aksi halde dünya halklarına görüş ve düşüncelerini nasıl anlatabilsin ki? Saltanat alemindeki hizmeti: Buradaki saltanat padişahlar gibi bir tahta oturma şekliyle ön görülmemelidir. Bunu, yaptığı hizmet kurumlarının, dünyanın her yanına açılıp, yerleşkelenmesi şekliyle de düşünebiliriz. Bu dairede çalışan, yani kurumları dünyaya açmaya çalışan on binlerce insana gereksinim olduğu ise tartışılmaz bir gerçekliktir. Bunun için de çok büyük bir maddi güce gereksinim olacağı çok açıktır. Bu da işin diğer bir yanıdır. Cihat aleminde hizmeti: Mehdi Aleyhisselam, sanılanın aksine, bir ordunun başına geçip İslam düşmanlarına savaş açan biri olamaz. O, olsa olsa bilim, sevgi, hoş görü, diyalog ve ortak paylaşım yoluyla dünya devletlerine açılabilir. 2006 yılı itibariyle hayatta olduğuna göre hangi İslam ülkesinin başına geçip hangi süper ülkeye savaş açabilecektir? Bu hiçbir zaman olası değildir. Batılı ülkelerin askeri ve teknolojik gücü ortadadır. Öyleyse onun cihat hizmeti çok özel olmalıdır. Bu, belki de sevgi ve aşk eksenli bir cihat savaşcısı olmayı zorunlu kılmakta. Çünkü, şu zamanın şartlarında Batı ülkelerine galip gelme, onları iknaya bağlıdır. Bunun için de sevgi, anlayış, hoş görü, diyalog gerekir. Batıyla ancak bu silahlarla cihad edilir.
Zaten Mehdi Aleyhiselam denince sevgi, aşk, af, yumuşak huyluluk, diyalog, merhamet, şefkat, bilim aydınlığı hatıra gelmez mi? Hadis-i şeriflerde buna işaretler var. Mehdiyle ilgili olan hadis-i şeriflerin hiçbirinde onun savaşçı bir komutan olacağına değinilmemiş, çeşitli özellikleri ve dünyaya eğemen olacağı vurgulanmıştır. Öyleyse onun cihadı sevgi, hoş görü, merhamet, diyalog gibi ana başlıklarla olmalıdır ki dünyaya eğemen olabilsin ya da dünyaya açılabilsin.Bu da Mehdi'nin savaşı değil, evrensel bir barışı konu almasını zorunlu kılmaktadır. Bu açıdan Mehdi Aleyhisselamın cihadı, silahla değil; aşk ve sevgi dolu bir yürekle, herkesi kucaklamakla olur. Batılı ülkeler bilimde öncü olduklarına göre Mehdi Aleyhisselamın da bilim eksenli bir çıkışı olmalıdır. Aksi halde dünün mistik sufi modeliyle Batılılar neye, niçin ikna edileceklerdir? Ortada onların özenebileceği bilimsel projeler olmalıdır. İkna ancak bilim yollu açılımlarla olur.
Öte yandan Son Mehdinin azam derecede bir aşk insanı olması kaçınılmazdır; onun bu aşk cihadı asırlık nefret buzlarını eriten bir güneşin doğuşuna benzer. Öyleyse Mehdi cemaati sevgi, aşk cemaati olmalı, hiçbir ayrım yapmadan bütün insanları kucaklayabilmeli, bilimsel gelişmelerde de üstün bir duruş sergilemelidir. Din ayrımı yapmadan insanlıkla samimi diyaloglar geliştirmelidir. Sevgi ve aşk cihadı için de bunlar şarttır.
SAİD NURSİ HAZRETLERİNİN MEHDİYLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ...
Said Nursi Hazretleri Risale-yi Nurlarda Mehdiyle ilgili olarak çeşitli düşünceler ortaya koymuştur. Bu düşünceler oldukça önemlidir; kendisi de bir müceddit olan ve bir nevi Mehdi sayılan birinin Kuran dürbünüyle izlediği hakikatlar nasıl önemli olmasın ki? Çünkü bu yorumlarda zanna dayalı yaklaşımlar değil; şaşmaz bir öngörüye dayalı ledünni boyut işin içindedir. Bu açıdan konu irdelenirse Said Nursi'nin Mehdi için söyledikleri oldukça önemlidir; çünkü işin içinde kutbul azam makamındaki bir müceddidin beyanı vardır. Bu asla gözardı edilmemelidir. Said Nursi cephesinden algılanan Mehdi telakkisi Risale-yi Nurlarda şöyle verilmektedir:
Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddit geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
Baştaki hadis-i şerifin "her yüz sene başında dini tecdit edecek bir müceddidi gönderiyor" müjdesinin ihbarına muvazi olarak Hazret-i Mevlana Halid, -ekser ehl i hakikatin tasdikiyle- 1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. (Barla Lahikası, 120)
Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş... Kanaat verir ki -nassı hadis ile-Risale-i Nur tecditi din hususunda bir müceddit hükmündedir. (Barla Lahikası, 121)
Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin edebiyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddit veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u azam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; bir müçtehit, hem en büyük bir müceddit, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn -es-sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icat eden Kadir-i Zülcelâl Hz. Mehdi ile de, âlem-i İslam'ın zülumatını dağıtabilir. Ve vaat etmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbap ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık'tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder." (Mektubat, 411–412)
İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, 318)
Ta 1371 senesinden sonraki âlem-i İslam'ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye'deki hakikatler... Evet, şimdi olmasa da 30–40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)
"Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli "lamlar" ve "mimler" ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zülumatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi'nin Şakirtleri olabilir." (Şualar, 605)
"Bu zamanda öyle fevkalade hâkim cereyanlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse... (Kastamonu Lahikası, 57)
Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaati gelmiş ki: 'Şark tarafindan bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zülumatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kutsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
...Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddit veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u azam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş… (Mektubat, 411–412)
...Madem âdeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehit, hem en büyük bir müceddit, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebevi'den olacaktır... Kadir-i Zülcelâl Hz. Mehdi ile de, âlem-i İslam'ın zülumatını dağıtabilir. Ve vaat etmiştir, vaadini elbette yapacaktır. (Mektubat, 411–412)
…Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehit, hem en büyük bir müceddit, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icat eden Kadir-i Zülcelâl Hz. Mehdi ile de, âlem-i İslam'ın zülumatını dağıtabilir. Ve vaat etmiştir, vaadini elbette yapacaktır… (Mektubat, 411–412)
Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intiçar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek... (Emirdağ Lahikası, 259)
Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve manevî tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi'den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikat ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam'a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam'a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Birinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymettardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye'nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye'nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta'tile uğramasıyla o zat, bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla ve ittihat-ı İslâm'ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt'in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyitlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)
Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddit geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi unvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)
Hem bu üç vezaifi birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi'nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi'de ve cemaatindeki şahs-i manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)
"Rivayetlerde, ahir zamanın alametlerinden olan ve al-i beyt-i nebeviden Hazret-i Mehdi'nin hakkında ayrı ayrı haberler var. Hatta bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler. Allah-u âlem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili şudur ki: Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihat âlemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır meyusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini teyit edecek bir nevi Mehdi'ye veyahut Mehdi'nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi'nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalat-ü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: "Eskide çıkmış." Her ne ise... (Şualar, 456)
Evet yüzer kutsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur'aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Ali Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile ilan ve icra ile başkumandanları olan "Büyük Mehdi"nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır..." (Şualar, 456)
Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavi nüzulü kati olmakla beraber; mana-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu'cizane işaret ediyor. (Kastamonu Lahikası, 50)
Şahs-i Isa Aleyhisselam'in kılıncı ile maktul olan şahs-i Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizligin azametli heykeli ve şahs-i manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatini hakikat-i Islamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hatta "Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi'ye namazda iktida eder, tâbi olur." diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye'nin matbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)
…Hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak... (Mektubat 53–54)
…Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet'e inkilab edecektir... Ve Kuran’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. (Mektubat 53–54)
…Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlup olan İsevilik ve İslamiyet; ittihat neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak… (Mektubat 53–54)
…İttihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken âlem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-i Isa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Sey' vaat etmiş elbette yapacaktır... (Mektubat, 53–54)
O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikat ve ihlâs ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)
Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah'a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138- Kastamonu Lahikası, 72)
İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) unvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve manevî tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi'den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)
O ileride gelecek acib şahsin bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 162)
"Ben, kendimi seyyit bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki ahir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt'ten olacaktır." (Emirdağ Lahikası, 247–250)
MEHDİ KIYAMETİN GİZLİ HABERCİSİDİR...
Mehdi Aleyhisselamı önemli kılan şey; onun, eşsiz dehasıyla İslam dinini ihya edip İsevilerin dünyasıyla ittifak ederek insanlığın yararına hayırlı işler yapmak şekliyle algılansa da onun gözden kaçmayan çok önemli bir yönü daha vardır: Kıyametin habercisi olması. Onun Kıyamete yakın bir zaman diliminde zuhur edeceği Hadis-i şeriflerde de dile getirilmektedir. Bu araştırmayı yaptığımız tarih itibariyle "Hadislerde belirtilenlerin, Said Nursi ve İmam Rabbani Hazretlerin belirttikleri gerçekliklerle bir noktada kesiştiklerini gördük: 2006 yılı itibariyle Ahirzaman Mehdisinin hayatta olduğu açık seçik kesişen ortak bir noktaydı… Peki, Mehdi Aleyhisselam kimdi ve nasıl tanınacaktı? Tanındığı takdirde ne olacaktı? Bunlar çok önemli sorulardır. Araştırmamızda ulaştığımız tek bir sonuç oldu: O da, Mehdi Aleyhisselamın hiçbir zaman kendini tanıtmayacağı, her zaman için böyle bir nitelendirmeyi reddedeceği ve onun ancak "iman nuruyla" tanınabileceği gerçekliğidir. Onun kim olduğu önemli değildir; önemli olan kendinin kim olduğunu dünyaya söylemesidir. Ona biat edilmedikten sonra nasıl Mehdi Aleyhisselamın talebesi olunacaktır? Bu da önemli bir sorundur. Belki bilmeden de olsa onun dairesine yardımcı olmak ya da davasına taraftar olmak şekliyle bir nevi ona talebe olunabilir; ama bu onun ruhani bir havarisi olmaya yol açabilecek bir eylem sayılamaz. Onun hayatta olması bir gerçekliği daha tetikler: İslam dünyasının ve Hıristiyan dünyasının beklediği Hazret-i İsa Aleyhisselamın semadan yeryüzüne inmesi hadisesinin yakın olmasını... Sahih bir rivayete, Hazret-i İsa Aleyhisselamın, Mehdi Aleyhisselamın arkasında namaz kılacağı beyan edilmektedir.
İkisi de Kıyametin büyük habercileri olduğuna göre yaşlı dünyanın ve evrenin acı sonu yaklaşıyor demektir. Kuranda vaat edilen kıyametin bu kadar açık bir şekilde gelip çatması oldukça düşündürücüdür. İlm-i cifirle, ledünni ferasetiyle Mehdi Aleyhisselamın zuhur zamanını işaret eden Said Nursi Hazretleri acaba yanılmış olabilir mi? Risale-yi Nurlarda verdiği gaybi bilgilerin onun söylediği tarihlerde saati saatine zuhur ettiğini, "Eddai" adlı şiirinde "kendi kabrinin söküleceğini" belirttiğini ve bunun aynen gerçekleştiğini görünce şu adrese geldik: Said Nursi Hazretlerinin Mehdi Aleyhisselamla ilgili verdiği zuhur tarihinin yanlış çıkmasına yüzde bir de olsa ihtimal yoktur. Üç bin yılın yenileyicisi bir müceddit olan ve bir nevi Mehdi sayılan İmam Rabbani Hazretleri de o asırdan Mehdinin zuhur tarihini söylemiş ve bu tarihin Said Nursi Hazretlerinin belirttiği zaman kesitiyle birebir örtüşmesi, hadis-i şeriflerde belirtilen Mehdi zuhur alametlerinin de aynı zaman dilimine rastlaması oldukça düşündürücüdür. Öyleyse ortada gözden kaçan bir Kıyamet gerçekliği durmakta. Yaşlı ve yorgun evrenin sonsuza kadar dinlenme, bir kağıt gibi dürülme zamanının yaklaşıyor olması bu araştırmamızın konu kapsamı içinde olmayan bir şeydir; ama konu Mehdi olunca onun bir adım ötesinde İsa Mesih, onun da bir adım ötesinde Kıyamet, zorunlu olarak karşımıza çıkıyor. Bizim araştırma konumuz Mehdi olmasına karşın ister istemez bu alana da girmek zorunda kaldık. Bu da çalışmamıza çok ilginç bir renk kattı sanırım. Öyleyse, Mesih'i de anımsamak ve onun üzerinde durmak bizim için kaçınılmaz bir gerçeklik olacaktır.
SON GAVS, SON MEHDİ, SON RİSALE-Yİ NUR BİR SONUN MU HABERİ?
Tarikat sahasına bakıldığında her ne kadar da herkes kendi mürşidini "gavs" bilse de ortada gerçek bir gavsın esinlerine rastlanılmamakta. Gavsların birer birer gayba çekilmesi ne anlama geliyor acaba? Tarikatçıların "Bizim mürşidimiz gavstır"larına bakılırsa 2006 yılı itibarıyla dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan en az "beş yüz" gavsın varlığından söz etmek gerekir. Oysa Mehdi Aleyhisselamın hayatta olduğu şu tarih itibarıyla meydanda "gavsın" olmaması icap eder. Çünkü Mehdi Aleyhisselam hadis-i şerifin ifadesiyle zamanın en hayırlısıdır. Mehdi Aleyhisselamın zuhuru seksenli-doksanlı yıllar arasına yayılırsa 1980'li yıllar itibariyle Allahın halifesi sayılan son gavsın da gayba çekilmiş olması gerekir. Çünkü onlar da bazen yüz, bazen bin yıl zaman dilimlerinde dünyaya gelen ve Allahın yeryüzünde halifesi olan zatlardır. Şeyhlik müessesesi Kıyamete kadar devam etmekle birlikte "gavsiyetin bitmesi" batında kalması, bir daha da yeryüzüne gavsın gelmemesi gerekir. Çünkü meydanda Mehdi Aleyhisselam vardır ve onun vefatından sonra bir gavsın gelmesi çok uzak bir ihtimaldir. Ahirzaman Mehdisi Mehdiyet halkasının sonuncusudur.
Yani ondan sonra asla ve kata mehdi gelmeyecektir; bu aynı zamanda bir müceddidin de kesinlikle gelmeyeceği anlamına gelir. Said Nursi hiç kimsenin Risale-yi Nur yazmaya yeltenmemesini öğütler ve bu eserin hakikat yolunun son manevi Kuran tefsiri olduğunu söyler. Bu kareleri yan yana koyduğumuzda ortaya insanlığın farkında olmadığı çok korkunç bir gerçek çıkıyor: Bir sona mı yaklaşıyoruz. Evet, çok acı; bir sona doğru yaklaşıyoruz. Risale-yi Nur müellifinin ölüm tarihi 1960. Üzerine yüz yıl daha koyarsanız 2060 tarihi çıkar. Son gavsın ölümü 1970 yılı olsa yüz yıl sonra 2070 tarihi çıkar. Mehdi Aleyhisselamın irşat tarihi 1980 alınırsa 2080 çıkar. Bu tarihler acaba Kıyametin haberi olabilir mi? Eğer her yüz yılda bir müceddit geliyorsa, gavs geliyorsa ortaya karmakarışık bir sonuç çıkar. Ya bu tarihler geçilecektir, müceddit gavs gelmeyecektir. Ya da Kuranda işaret edilen Kıyamet tablosuna yavaş yavaş adım atılmış olacaktır. Ya da......... Allah'tan başka kim bilebilir ki
İSA ALEYHİSSELAM NE ZAMAN, NASIL GELİR?
Hazret-i Mehdi Aleyhisselamın zuhurundan önce İsa Aleyhisselam ilk önce şahs-ı manevisiyle evrene iner. Bu bir bakıma gelecek olan Mehdi'nin habercisidir. Ruhani bir mana olarak İsa Aleyhisselamın zuhuruyla zıt kutuptaki insanlar birbirlerini öldürmeyi bırakıp, gayrı iradi sorunlarını konuşup anlaşma yolunu seçerler. Dünün sağ ve sol kutupları caddelerde birbirlerini paylamayı bırakıp, ortak noktalarda uzlaşmaya başlarlar. Şahs-ı manevinin inmesi dünya devletlerini de etkiler. Hırıstiyan ve İslam kanaat önderleri bir araya gelip kaynaşmaya başlarlar. Ayrılık buzları, İsevi esinin semadan şahs-ı manevi inişiyle birlikte, yerini bahar cemrelerine bırakır. Ülkeler arasında diyaloglar olur. Bu Mesihin izdüşümü sayılan Muhammed Mehdi'nin hayatta olduğuna da bir beşaret sayılabilir. Semadan inen bu Mesihi esin kendi diliyle adeta "mehdi aranızda", "benim cismani olarak inme zamanım yakın" der.
Peki ama burada şöyle bir soru hatıra geliyor: Hazret-i Mehdi Aleyhisselam "iman nuruyla" tanınacağına göre, İsa Aleyhisselam nasıl tanınacaktır? Ya da dünyaya nasıl gelecektir? Bir anneden doğarak mı? Farklı bir şekilde mi gelecektir? Soruda belirtilen şekilde onun bir anneden dünyaya gelmesi Allah'ın fıtratullah kanunlarına aykırı düşmektedir. İmran kızı kutsal Meryem'in mucize olarak İsa Aleyhisselamı dünyaya getirmesinden sonra Meryem anne değerinde hangi masum kadın onu yeniden dünyaya getirebilir? Bu olsa bile, Hindistan'da yaygın olan sapkın "yenidendünyayagelim" tezi doğrulanmış olmaz mı? Olaylara dini açıdan yaklaşıldığında onun bir anne vasıtasıyla dünyaya asla gelmeyeceğini söyleyebiliriz, ki bu en doğru görüş olur. O halde Mesih nasıl gelecektir? Nüfus kimlik bilgileri nasıl olacaktır? Bunlar çok önemli sorunlardır. Onun göğe alınış öyküsüne baktığımızda yanıta biraz daha yakın olabiliriz sanırım. Yahudi kavminden azgın bir topluluk onu öldürmeye kasdetmişti ve kovalıyorlardı. İçlerinden en azılı bir Yahudi onun yerini gösterince Allah İsa Aleyhisselamın yerini gösteren Yahudiyi İsa Aleyhisselamın simasına döndermişti. "Yapmayın ben İsa Değilim!" diye haykırsa da azgın Yahudiler buna inanmamış ve İsa Aleyhisselam sandıkları Yahudiyi çarmıha gererek feci bir şekilde öldürmüşlerdi. Onlar İsa nebiyi öldürdüklerini sanıyorlardı; oysa İsa çok sevdiği Muhammed Aleyhisselamın ümmeti olabilmek için semadaydı ve son Mehdinin zuhur zamanında semadan yere inecekti. Peki o nasıl gelecekti? Hangi ülkede yaşayacaktı? Nufus cüzdanındaki bilgiler ne olacaktı? Galiba bunun yanıtını Kehf Suresinde adı anılan "Kullardan bir kulun, Hızırın" dünyadaki serüvenlerinde aramalıyız. İkinci hayat tabakasında olduğu söylenen Hızır Aleyhisselam her asırda yaşamış ve insanlara yardımcı olmuştur. Dilediği anda birinin simasıyla tecelli edip yiyip içmekte ve konuşmaktadır. Sonra da kaybolmaktadır. Mesih bu şekilde mi gelir? Sanırım durum biraz farklı olur. O, Mehdi'ye yardımcı olacağına göre bir çiftçi, bir esnaf, bir işadamı şekliyle gelmemelidir. Bu haliyle Mehdiye nasıl yardımcı olabilir ki? Bu kareleri mercek altına koyarsak, onun, çok önemli bir devletin lideri ya da ordu komutanı olarak gelmesi çok kuvvetli bir olasılıktır. Çünkü tanınmayan Mehdi'ye ancak böyle bir güçlü lider yardımcı olabilir. Öyleyse devlet başkanı ya da ordu komutanı olarak nasıl gelsin ki? Anne babası olması, eğitim görmesi, evlenip çocuklarının olması gerekmez mi? Bu çok zayıf bir ihtimaldir. Geriye tek bir şey kalıyor: Önemli bir devlet başkanının ya da ordu komutanın gayba alınması ve onların şekliyle Mesihin gelmesi. Allah'a güç yoktur, o dilediğini yapar...
Tabi ki bu sadece bir varsayımdır. Hazret-i Mesih nasıl ne şekilde gelirse gelsin onun "İsa Alehisselam olduğu" kesinlikle bilinmeyecek, onu tanıyanlar da ancak "iman nuruyla" tanıyabileceklerdir. Mehdi Aleyhisselamın gaybi alemden Mesihi tanıması ve bilmesi gerekir. Belki de Mesihi tek tanıyan son Mehdi Aleyhisselamdır ve İsa Aleyhisselam da onu tanımaktadır. Gizli bir şekilde İslam ve Hıristiyan dünyasının ihyası için çalışırlar. Mesihin, Mehdi Alehisselamın yaşadığı zaman kesitinde gelmesi gerekir ki davasına destek verebilsin. Öyleyse İsa Aleyhisselam şu an ya hayattadır; ya da geldi gelecek olmalıdır. Mehdi Aleyhisselamın halihazırda altmış yaşlarında biri olduğu tahmin edildiğinde önümüzdeki on beş yirmi yıl içinde beklenen Mesihin yeryüzüne inmiş olacağı kuvvetle muhtemeldir. Çünkü Hazreti Mesih'in Hazreti Mehdi Aleyhisselamın ardında namaz kılacağı beyanı dikkate alınırsa 2020-2030'lu yılları arasında semadan inebileceği öngörülebilir. Aksi halde Mehdi'nin ardında namaz kılması nasıl mümkün olacaktır? Peki, Onun gelmesi nasıl anlaşılabilir? İslam ve Hıristiyan dünyası arasındaki etkileşim fotoğraf karelerine bakarak bunu saptayabiliriz. Batılı süper devletlerin İslam alemiyle barışçıl amaçlı diyaloglara başlamaları onun yeryüzünde olduğuna ciddi bir işaret olabilir. Bu, hiç de gözardı edilmemesi gereken bir husustur. Bir başka altarnatif de Hazret-i Mesihin, Hazret-i Mehdi cemaati arasında herhangi bir havari gibi hizmet ediyor olmasıdır. Belki de Mehdi'nin herhangi bir has talabesi şekliyle davasının içindedir; onun arkasında namaz kılıyor ve önemli kararlara imza atıyordur. Hazret-i Mesih'in işlerine peygamber ilmi ve ferasetiyle yardımcı oluyordur. Bu da yabana atılmaması gereken bir düşüncedir. Hangi durumda gelirse gelsin, dünyada yaşayan herhangi birinin şekliyle geleceği, şekline girdiği kişinin de gayp dünyasına götürüleceği kuvvetli bir olasılıktır.
SAİD NURSİ'NİN HAZRET-İ İSAYLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİ...
Said Nursi Hazretleri Risale-i Nurlarda Hazireti İsa Aleyhisselamla ilgili olarak şu görüşleri ortaya koyar ve Ahir zamanda Mesihin cismani olarak geleceğini müjdeler:
1) ... sema-i dünyada (gökler aleminde) cesediyle (insani bedeniyle) bulunan ve hayatta olan Hazret-i Îsâ, belki âlem-i âhiretin (ahiret aleminin) en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme (büyük bir son) için ona yeniden cesed giydirip (bedeniyle) dünyaya göndermek o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, sf. 60) (Mektubat, 15. Mektup, 56-57)
2) Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavî nüzulü (gökyüzünden inişi) kat'î (kesin) olmakla beraber... (Kastamonu Lahikası, sf. 80-82)
3) İşte bu sırr-ı azîme (büyük sırra), Hazret-i Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki: Hazret-i İsa gelecek, ümmetimden olacak; aynı şeriatımla amel edecektir. (Sünuhat-tuluat-işârât, sf. 59)
4) ...Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı ( derin imanlı yakın talebeleri), nur-u iman (imanın ışığı) ile onu tanır. Yoksa bedahet (birdenbire ve açıkça) derecesinde herkes onu tanımayacaktır... (Mektubat, sf. 60)
5) ... Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın nuzulü (inişi) dahi ve KENDİSİ İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın (imanın ışığıyla) dikkatiyle bilinir; herkes bilemez.” (Şualar, sf. 487)
ELEŞTİREL AÇIDAN SAİD NURSÎ’NİN KELÂMÎ GÖRÜŞLERİ
ÖNSÖZ
Doğuşundan günümüze kadar pek çok aşamadan geçmiş olan kelâm ilminin konu ve muhtevasında da bu gelişmelere paralel olarak birçok değişiklik meydana gelmiştir. Son dönem Osmanlı medreselerinde okutulan klâsik kelâm ilminin, Batı’da ortaya çıkan ve sonu inkâra varan yeni felsefî akımlar karşısında, İslâm dininin inanç esaslarını savunma ve çağın inanç problemlerine çözüm üretme konusunda kendisinden beklenen sonuçlan veremediği şeklindeki yaygın kanaatten hareketle, bu ilmin muhteva ve metodunu ıslah etmeye yönelik olarak, o dönemin din bilginleri tarafından yeni yöntem arayışlarına başlanmıştır. Her ne kadar, bu çabaları konu edinen bazı lisansüstü çalışmalar yapılmışsa da, bunların İslâmî ilimler gibi çok yaygın ve geniş bir ihtiyaç alanı için, yeterli ve doyurucu olmadığı ortadadır.
Mutlâkiyet, Meşrûtiyet ve Cumhuriyet gibi fikrî ve siyâsî pek çok önemli değişimin meydana geldiği bir dönemde yaşayan, yazdığı eserlerde ağırlıklı olarak İslâm dininin inanç esaslarını işleyen, bu konulara ilişkin görüşlerini açıklarken zaman zaman tasavvufî yorumlara da yer vermekle birlikte, eserlerinin İslâmî ilimlerden “kelâm, akide, usûlü’d-dîn”alanları içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Said Nursî’nin adından bu yeni arayış dönem vesilesiyle de sık sık söz edilmektedir. Bu müellifin çeşitli konulara ilişkin görüşlerini inceleyen bazı akademik çalışmalar olsa da, onun kelâmî görüşlerini ele alarak tenkit ve değerlendirmeler yapan ve onun fikirleri etrafında oluştuğu bilinen “cemaat’ın referans olarak kabul ettiği eserlerdeki akâid konularını, Temel İslâm Bilimlerinin en önemlisi olan kelâm ilmi açısından inceleyip değerlendiren doktora seviyesinde bir bilimsel araştırma bulunmamaktadır. Ayrıca Said Nursî’nin fikirleriyle ilgili olarak gerek onun takipçileri gerekse kendisine karşı olanlar tarafından yapılan araştırmaların pek çoğunun, genellikle “kutuplaşma ürünü” olarak kabul edilmiş olması, bu konuda ilmî ve objektif kriterlerin devre dışı tutulduğu şeklinde olumsuz kanaatler de doğurmuştur. Bu vakıadan hareket ederek söz konusu müellifin kelâmî görüşlerini ve bunların kaynaklarını objektif, bilimsel ve eleştirel açıdan inceleyerek değerlendirecek bir akademik çalışma yapılmasının önemli bir ihtiyaç haline geldiği şeklindeki düşünceyi paylaşan anabilim dalı hocalarımın da uygun görmesi üzerine, “ELEŞTİREL AÇIDAN SAİD NURSÎ’NİN KELÂMI GÖRÜŞLERİ” başlıklı bu araştırmayı doktora tez konusu olarak seçtim.
Bu çalışmada yöntem olarak önce Said Nursî’nin kelâmî görüşleri bizzat kendi eserlerinden tespit edilmiş, daha sonra Kur’ân, sünnet ve konuyla ilgili klasik ve modem literatür göz önünde bulundurularak bu görüşlerin tenkit ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Klasik kelâmın hemen hemen bütün konularında görüş beyan eden müellifin fikirleriyle ilgili değerlendirmeler zaman zaman yerinde yapılmışsa da, bölüm içlerinde bir tez hacminin sınırlarını zorlayan detaylı değerlendirmeden kaçınmak amacıyla, genel değerlendirme ve eleştiriler, daha çok tezin sonunda yapılmıştır. NUR RİSALELERİ ‘nin sistematik bir niteliğe sahip bulunmayışına, kelâmla ilgili konuların bu eserlerin içine gelişigüzel serpiştirilmiş olmasına rağmen tez konusunun gereği olarak bu hususların titizlikle tespit edilmesi zarureti, araştırmada böyle bir yöntem izlenmesini zorunlu hale getirmiştir.
Çalışmada, klâsik kelâm kaynaklarında izlenen genel plân esas alınmakla birlikte, umumî ana yapıyı bozmayan bu plânda zaman zaman bazı değişiklikler yapma zorunluluğu doğmuştur. Meselâ tezin giriş bölümünde Said Nursî’nin hayatı, eserleri ve ilmî şahsiyetinin işlenmesi sebebiyle, girişte yer alması gereken varlık ve bilgi gibi konular, tezin birinci bölümüne kaydırılmış, genellikle kelâmî eserlerin sonunda tartışılan imamet ve hilâfet gibi konular, ilişkileri açısından nübüvvet bölümüne alınmıştır. Araştırmada bölümler arasındaki dengenin sağlanmasına önem verilmiş, ancak detaylı bilgi bulunup bulunmama gibi sebeplerle, bazı bölümlerin hacimleri arasında farklılıklar olmuştur.
Bir giriş ile beş bölümden oluşan tezin giriş bölümünde Said Nursî’nin hayatı çeşitli kaynaklardan özetlenmiş, eserleri kısaca tanıtılmış, onun ilmî şahsiyetini ortaya koyabilmek için çeşitli ilimler hakkındaki görüşleri incelenmiştir.
“Varlık ve Bilgi” başlığını taşıyan birinci bölümde, müellifin kelâmî görüşlerine esas teşkil eden, varlığın gerçekliği; madde ve ezeliyet; tabiat kanunları ve yaratılış gibi konular ile bilginin kaynakları hakkındaki fikirlerine yer verilmiştir.
“Ulûhiyet” konularının yer aldığı ikinci bölümde, isbât-ı vacibin yöntem ve delilleri; Allah’ın isim ve sıfatları; kader, insanın irâdesi ve fiilleri, hayır-şer, hidâyet-dalâlet, rızık, ecel ve duâ gibi konular işlenmiştir.
“Nübüvvet” bahsinin işlendiği üçüncü bölümde ise, nübüvvet müessesesinin gerekliliği ve delilleri, Hz. Peygamber’in nübüvveti ve mucizeleri, velayet, keramet, istidrâc, nübüvvetle dolaylı ilişkisi bulunan imamet, hilâfet ve devlet teorisi gibi problemler işlenmiş, ayrıca melek, cin, şeytan ve ruh konulan ele al inmiştir.
“Ahiret” konusunun işlendiği dördüncü bölümde, âhiretin varlığı, bu inancın kişi ve toplum hayatına etkileri; âhiretin ilk basamağı olan kabir hayatı, kıyametin kopuşu ve a-lâmetleri, haşir, hesap, cennet ve cehennem gibi hususlar incelenmiştir.
“İmân ve Küfür” kavramlarının ele alındığı beşinci bölümde ise, imanın tarifi, taklidi iman, imanın yenilenmesi, amel ile münâsebeti, imanın kişi ve toplum hayatına etkisi; küfrün tanımı, mâhiyeti, çeşitleri ve tekfir gibi konulara yer verilmiştir.
Çalışmanın başından itibaren yalan ve sıcak ilgilerini sürdüren, ifade, üslûp ve yöntem konularındaki kıymetli birikimlerinden yararlanma imkânı veren ve tezin her aşamasında bana yol gösteren danışman hocam Prof. Dr. Metin Yurdagür‘e, çalışmamı yalandan takip etmek ve baştan sona kadar okumak suretiyle teze önemli katkılarda bulunan değerli hocam Prof. Dr. Bekir Topaloğlu’na, çalışmayı gözden geçirerek önemli uyan ve tavsiyelerde bulunan hocalarım Prof. Dr. M. Saim Yeprem, Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz, Doç. Dr. İlyas Çelebi ve Dr. İlyas Üzüm’e,kelâm anabilim dalının ve diğer dalların destek ve katkılarını esirgemeyen bütün öğretim elemanlarına ve yakın arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. (sh: 9-10)
1999
Musa KOÇAR
SONUÇ
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, teknolojik ve askerî üstünlüğe sahip bulunan Batı dünyasıyla karşı karşıya gelinmiş, ülkedeki geri kalmışlık problemini çözmek amacıyla önce Batı türü okulların açılması denenmiş, eğitim amacıyla Avrupa’ya öğrenci gönderilmiş, yabancı dilde yazılmış bazı eserlerin tercümelerinin de etkisiyle ülkede Batı medeniyetine hayran bir “aydın” zümresi oluşmuştur. Bunların bir kısmı sonu inkâra yol açan felsefî akımları benimsemiş ve bu fikirleri yaymaya çalışmıştır.
Hayatın her alanında Batılı gibi davranmayı doğru bulmayan bir çok Osmanlı münevveri gibi, Said Nursî de Batı’nın ilim ve tekniğinin alınmasına hiç bir zaman itiraz etmemiş, hatta bunları müslümanların öz malı telakki etmiş, ancak top yekün ve şuursuz bir Batılılaşmanın zararlarına değinmiş, Batı’dan gelen inkarcı akımların halkın inançlarına zarar vereceğini düşünerek bunları önleyici çeşitli eserler kaleme almıştır.
İşârâtü’l-i’câz, Mesnevî-i Nuriye ve Muhâkemât adlı ilk eserlerinde, kelâm ilminin temel konularını teşkil eden“ulûhiyet, nübüvvet ve âhiret” bahislerini kısa ve öz olarak işleyen, daha sonra telif ettiği eserlerinde ise, aynı bahisleri detaylandıran Said Nursî’nin, Osmanlı Devleti’nin geri kalışının neden ve çözümleri, İslâm birliği, maddî ilerleme ve devlet yönetimi gibi konulara yer verdiği çeşitli kitapçık ve makaleleri de dâhil olmak üzere, “Eski Said” dönemine ait Türkce eserlerinde kullandığı dil, muhtemelen müellifin yeni öğrenmesi sebebiyle gramer ve kuruluş yapısı genellikle bozuk, ağır ve ağdalı bir Osmanlı Türkçesidir. Said Nursî’nin daha sonra yazdığı eserlerde bu dil ve üslûbu nisbeten düzeltmekle birlikte, onun kendine has ifade tarzını devam ettirdiği görülmektedir.
Klâsik kelâm konularının hemen hemen tamamım işlediği Nur Risâleleri ni yazarken müellifin sistematik bir metod takip etmediği, görüşlerini, bu eserlerin muhtelif yerlerine serpiştirerek serdettiği tespit edilmiştir. Daha çok geniş halk kitlelerine hitap eden bu eserlerde, konulan çeşitli hikâye ve örneklerle detaylandıran müellif felsefî anlatımdan ziyade iman ve tasdik yönü ağır basan iknâî bir yol takip etmiş, tenkit ettiği düşüncelere sadece atıfta bulunmakla yetinerek ayrıntıya girmemiş, ele aldığı konularla ilgili farklı görüşlere genellikle yer vermemiştir. Bir konuyu işlerken Osmanlıcanın kelime zenginliğinden faydalanmış, insan zihninde çeşitli çağrışımlar yapan ve farklı anlamalara imkân veren mecazlı bir anlatım şeklini tercih etmiştir. Bunu dikkate almayarak sadece işlenen fikirlerin özüne bakılması halinde müellifin Nur Risaleleri ‘nde ele aldığı kelâm problemlerine klâsik Ehl-i sünnet ulemâsından farklı yeni bir yaklaşım getirmediği, sadece onları yukarıda işaret edilen üslûp çerçevesinde tekrarladığı görülür.
Nur Risâleleri’nde, kelâm konulan yanında İslâm’ın ahlâkî ilkeleri de ele alınmakta, bu açıdan onun, özellikle Gazzâlî gibi iman ve tasavvuf konularını bir arada işleyen İslâm bilginlerine paralel bir metot izlediği görülmektedir.
Varlık ve tabiat konularına kısmî yaklaşımlar sergileyen ve tam bir bütünlük arz etmeyen fikirlerinde müellifin, temelde klâsik kelâm kitaplarının mukaddimelerinde işlenen görüşlerden çok farklı olmamakla birlikte, tasavvufî kültürden özellikle Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi bilginlerden etkilenendiği söylenebilir. Onun bu hususlara muhtemelen kendi döneminde yaygın hale gelen inkarcı felsefî akımlar sebebiyle yönelme gereği duyduğu anlaşılmaktadır. Eserlerini daha ziyade halka yönelik olarak yazan müellif inanç esaslarının temellendirilmesine bir altyapı oluşturmak düşüncesiyle, yaptığı izahlarda genellikle müspet ilimlerin pratik bilgi ve sonuçlarından yararlanmaktadır.
Materyalizm ve Pozitivizmin varlık görüşlerini dolaylı olarak eleştiren müellif, Mâtürîdîlerde olduğu gibi, sebep ile sonuç ilişkisine dayanan ve Allah’ın kudret ve hikmetiyle kurulmuş bir “tabiat kanunu” anlayışını kabul etmektedir. Bununla birlikte o, aynı konuda tabiat olaylarında sebep ile sonucun herhangi bir etkisinin bulunmadığını, bu olayların bizzat Allah’ın o andaki irâde ve yaratmasıyla vuku bulduğunu ileri süren Eş’ariyye’nin, özellikle Gazzâlî’nin görüşlerini de benimsemektedir. Said Nursî’nin bu konuda yaptığı birçok açıklama, Henri Poincare ve Emile Boutroux gibi bilginlerin “tabiat kanunlarının zorunsuzluğu” şeklinde özetlenebilecek olan görüşleriyle paralellik arzetmektedir.
Yaratılışla ilgili bazı Kur’ân âyetlerinden yola çıkarak yaptığı açıklamalarda, prensip olarak pozitif bilimlerin ulaştığı sonuçlan değişmez bilimsel gerçekler şeklinde kabul etmeyen müellifin, genelde müspet bilimlerden oldukça etkilendiği, bu sebeple de din ile modern bilimi uzlaştırma gayreti içine girdiği anlaşılmaktadır.
Klâsik kelâm kitaplarında ayrıntılı bir şekilde işlenen bilgi bahsinin Said Nursî’nin eserlerinde çok kısa olarak ele alınıp geçiştirilmesi bir eksiklik olarak değerlendirilebilir. Mütevâtirin kesin bilgi, haber-i vahidin ise zan ifade ettiğini kabul ederek kesin bilgiye dayanmayan haberlerin inanç oluşturamayacağı, keşf ve ilham metodunun ise doğru bilgiye ulaştırmayacağı yolundaki fikirleriyle Ehl-i sünnet kelâmcılarının çoğunluğunun görüşlerini benimseyen müellif, cumhurun pek başvurmadığı cefri, kesin bilgiye götüren sağlıklı bir yöntem olarak kabul etmez. Ancak onun, İslâm kültüründeki bir kısım uygulamalardan, özellikle Muhyidddin İbnü’l-Arabi ve İmâm Rabbânî gibi bazı bilginlerden etkilenerek, Kur’ân’ın i’câzı konusunda cefrin tâli bir delil olarak kullanılabileceğini söylemesi ve otuz üç âyette Nur Risalelerine cefrî işareder bulunduğunu iddia etmesi isabetsiz, en azından bir tutarsızlıktır. Cefr konusundaki görüşlerinde bu tür çelişkiler de bulunan müellifin, dinî açıdan hiç bir dayanağı bulunmayan ve suistimale son derece müsait olan bu sırrî yöntemi Kur’ân’ın i’câzı gibi çok önemli bir konuda kullanması, onun hakkında hem kendini hem de eserlerini dolaylı olarak övdüğü şeklinde bir iddianın doğmasına yol açmaktadır. Nitekim onun bazı risalelerinin yazılmayıp “YAZDIRILDIĞINI” söylemesi, bilahare bu eserlerin bir tür“kudsiyete” sahip oldukları, “harflerine bile dokunulmaması gerektiği” şeklindeki anlaşılması güç bir anlayış doğurduğundan İslâm akaidi açısından kabul edilemez yanlış telâkkilere yol açmıştır.
Said Nursî, vahye dayalı fakat akla da önem veren, akıl ile naklin çelişir görüldüğü yerlerde ise aklın esas alınıp naklin tevil edilebileceği ve tek başına akılcılığın yetersiz olduğu şeklindeki görüşleriyle Ehl-i sünnet kelâm ulemâsının geleneksel bilgi metodunu benimsemekte, aklı naklin üstünde gördükleri iddiasıyla Mu’tezile’ye yöneltilen tenkitleri de haklı bulmaktadır.
Ulûhiyet konularında klâsik anlayıştan ayrılmayan Said Nursî’nin isbât-ı vâcib delilleri hakkında kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Rüşd’den oldukça etkilendiği anlaşılmaktadır, imkân ve hudûs delillerinin Kur’ân’dan mülhem olduğunu, ancak bu kanıtların zamanla halkın anlayamayacağı kadar zorlaştırıldığını, Kur’ân’da ise, daha ziyade gaye, inayet ve ihtira gibi delillerin işlendiğini söyleyen Said Nursî’nin, iknâî bir karakter taşıyan ve bu sebeple de felsefî delillere göre daha başarılı bulduğu Kur’ânî delillere ağırlık verdiği, böylece Allah’ın varlığını felsefî bir konu olarak değil, iman ve tasdik tarafı ağır basan bir mesele olarak değerlendirdiği anlaşılmakta, zaman zaman bazı yönlerini eleştirmesine rağmen,imkân ve hudûs delillerini de kullandığı görülmektedir.
Müellifin, ulûhiyet konusunu işlerken, zât ile sıfatlar arasındaki münasebeti açıklamak için ortaya koyduğu “şuûn”u hangi anlamda kullandığı pek açık olmamakla birlikte, bu düşüncenin, ilk defa Ebû Hâşim el-Cübbâî tarafından dile getirilip daha sonra pek çok âlim tarafından kendi sistemleri içinde benimsenip kullanılan “ahvâl” teorisiyle paralellik gösterdiği anlaşılmaktadır.
Allah’ın isim, sıfat ve fiillerini işlerken, klâsik kelâmda görülenin aksine, çeşitli mezhep tartışmalarına yer vermeyen Said Nursî’nin, vahdet-i vücûd, keşf ve ilham gibi bazı hususlarda Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi eleştirmekle birlikte, bu isimlerin insan ve evrenle ilişkisi konusunda bu mutasavvıfın fikirlerinden oldukça etkilendiği, sıfatlar hakkında ise genel olarak Eş’ariyye ulemâsının anlayışını benimsediği görülmektedir.
Said Nursî’nin dolaylı olarak mücadele ettiği felsefî akımlar Materyalizm, Pozitivizm ve kısmen de Darwinizm’dir. Bu akımlarla ilgili bilgileri orijinal kaynaklarından değil de, tercüme eserler yoluyla elde eden müellif, maddenin tek basma bir anlam ifade etmeyip maddî varlıklara bile temel olamayacağını vurgulamakta ve böylece probleme madde ötesi bir altyapı hazırlamaya çalışarak meseleye güncel bakabilme imkânı aramaktadır.
Kader hakkında uzun tartışmalara girmekten kaçınan, Eş’ariyye ve Mâtürîdiyye’nin konuyla ilgili görüşlerini özetlemekle yetinen müellif bunun aslında ilmî ve nazarî bir mesele değil, tamamen vicdanî ve psikolojik gerçekliğe sahip bulunan bir iman konusu olduğunu ifade etmekte ve bu hususta insanın hürriyetine ağırlık veren Mâtürîdî yaklaşımını benimsemektedir. Allah’ın ezelî ilminden ibaret olduğunu söylediği kader ile insanın sorumluluğunun esası olan irâde hürriyeti arasında bir çelişki bulunmadığını açıklamaya özen gösteren müellif, problemin ezelî ilmin tam olarak anlaşılamaması sebebiyle ortaya çıktığını vurgulamakta, konuyla alakalı olarak ilginç sayılabilecek örnekler vererek bu problem hakkında değişik ve anlaşılması kolay açıklamalar sergilemektedir.
Hayır ve şer, hidâyet ve dalâlet, rızık ve ecel konularında klâsik Ehl-i sünnet anlayışım tekrarlayan, verdiği çeşitli örnekler dışında bu problemlere yeni bir yaklaşım getirmeyen Said Nursî’nin, muhtelif türlerine temas ettiği dua konusunda ise, klâsik anlayıştan farklı izahlar sergilediği, problemi sadece insan boyutunda değil, onu kuşatan varlıklar çerçevesinde işlediği görülmektedir. İNSANIN BAŞARISINI, ALLAH’IN TABİAT VE SOSYAL HAYATA KOYDUĞU KANUNLARA UYGUN DAVRANIŞLARDA BULUNMASI ŞEKLİNDE TANIMLAYAN VE BUNU “FİİLÎ DU”OLARAK İSİMLENDİREN MÜELLİF, GENEL ANLAMDA DUAYI BİR İBÂDET TÜRÜ ŞEKLİNDE ELE ALMAKTA MESELÂ, YAĞMUR DUASINI, YAĞMURUN YAĞMASINA YÖNELİK DEĞİL DE YAĞMURSUZLUK HALİNİN, BÖYLE BİR DU YAPMANIN VAKTİ OLDUĞUNU SÖYLEMEK SURETİYLE GELENEKSEL ANLAYIŞTAN AYRILMAKTADIR.
Nübüvvet konulan da müellifin eserlerinde ayrıntılı bir şekilde işlediği bahislerdendir. Hak dinin gerçekliğinin, ancak nübüvvetin ispatıyla mümkün olması düşüncesinden hareket eden müellifin, vahyi dışlayan ve Allah’ı sadece kendi ulûhiyet alanına hapsetmeye çalışan “deist” anlayışlara cevap verme gereği hissetmesi, onun nübüvvet bahsine detaylı olarak yer vermesine yol açmış olmalıdır. Nübüvveti, güneşin ışık ile ilişkisi gibi, ulûhiyetin zorunlu bir tezahürü olarak değerlendiren Said Nursî, Allah’ın peygamber göndermesini aklen zorunlu kabul etmeyip mümkün gören Eş’arîler ile, aklen mümkün görüp ilâhî hikmet açısından zorunlu addeden Mâtürîdîlerden farklı görüşler ileri sürmekte, bu düşüncesi ise Allah’ın irâde sıfatına sınırlandırma getirmesi açısından pek isabetli görünmemektedir.
Nübüvvetin gerekliliği ve delilleri hakkında Ehl-i sünnet anlayışını davam ettiren Said Nursî’nin konuyla ilgili görüşlerinin, bu bahisleri ayrıntılı bir şekilde ele alan Ebu’l-Muîn en-Nesefî‘nin görüşleri ile birçok yönden paralellik arz ettiği anlaşılmaktadır. Nübüvvetin isbat edilmesinde, aklın tek başına yeterli olmadığından hareketle vahyin gerekliliğini, adaletli bir hayat tarzının ancak nübüvvetle mümkün bulunduğunu ve Hz. Peygamber’in pratik başarılarını ağırlıklı olarak işleyen müellif, geleneksel anlayışı devam ettirerek, hissî mucizelere de önem atfetmektedir. Bu tür mucizelerin nadiren vuku bulduğunu söylemesine rağmen hissî mucize ile ilgili sıhhati tartışmalı olan yaklaşık üç yüz kadar rivayet nakletmesi, onun bu konudaki görüşlerinin pek tutarlı olmadığını göstermektedir.
Hz. Peygamber’in en büyük mucizesinin Kur’ân olduğunu söyleyen Said Nursî’nin, Kur’ân’ın i’câz yönleri konusundaCâhiz, Zemahşerî, Abdülkâhir el-Cürcânî ve Fahreddin er-Râzi gibi farklı ekollere mensup müfessir ve bilginlerden yeterince faydalandığı anlaşılmaktadır. Kur’ân’a yöneltilen bazı tenkitleri cevaplamaya büyük özen gösteren müellif, genellikle Kur’ân’ın evrensel mâhiyetteki mesajının öncelikle ona inananlar tarafından tam olarak anlaşılmadığından ve bu yüce kitabın sadece ibadet maksadıyla okunmasıyla yetinilmesinden yakınmaktadır.
Ahiret bahislerini işlerken Ehl-i sünnet çizgisini devam ettiren, bu iman esasının ispatı konusunda bazı aklî delillere de yer veren Said Nursî, kıyamet alâmetleriyle ilgili rivayetlerin iman esaslarına dahil olmadığını söylemekte,ancak sıhhatini araştırmadığı bu rivayetleri müteşâbih kabul ederek, onları tevil etme yolunu benimsemekte, ancak yaptığı bu yorumlarda zaman zaman bâtınî yönteme yaklaştığı görülmektedir.
İman ve küfrün tanımı, mâhiyeti ve sınırları konusunda Ehl-i sünnetin klasik anlayışını tekrarlayan ve bu konular etrafındaki problemlere yeni bir yaklaşım getirmeyen Said Nursî‘nin, konuyla ilgili bazı izahlarında, imanın faydalarına, küfrün de, zararlarına değinmek suretiyle kısmî mukayeselerde bulunduğu görülmektedir.
Said Nursî’yi klâsik kelâmcılardan, onun temel problemlerden ziyade, konuları sistematik olarak ele almaması, mezhepler arasındaki tartışmalara yer vermemesi, sadece belli bir mezhepten değil, farklı ekollerden hatta tasavvuftan faydalanması, inanç esasları yanında ibâdetlerin hikmetlerine ve ahlâkî bahislere yer vermesi, geniş halk kitlelerine hitap edebilmek için ele aldığı konulan çeşitli hikâye, örnekleme, diyalog ve mecazlı anlatım metotlarını kullanarak işlemesi ve sık sık Kur’ân’ı referans göstermesi gibi yaklaşım farklılıkları ayırmaktadır. Bu yaklaşım farklılığı dışında, onun kelâma herhangi bir yenilik getirmediği ve genel olarak Ehl-i sünnet kelâmcılarının eserlerinden de yararlanarak onların yolunu takip ettiği söylenebilir.
Nur Risaleleri‘nin belirli kitleler tarafından benimsenip özenle okunan “cemaat kitapları” haline gelmesinin arkasında yatan nedenleri tesbit etmek ayrı bir araştırma konusudur. Bununla birlikte, Said Nursî’nin gerek hayatında, gerekse eserlerinde şuurlu bir cemaat oluşumuna ve kitaplarının gruplar halinde okunmasına önem vermesi; yazıldığı dönemde inkârcı düşüncelerin yaygın halde olmasına karşılık Türkçe yazılmış dinî kitapların az olması, dolayısıyla halkın da inanç konularını bu eserlerden öğrenmeye yönelmesi; müellifin eserlerinde genellikle kamu mantığına uygun ifade tarzlarını kullanması; inanç konularında tabiattaki düzenden hareket eden ve Kur’ân’da da sık görülen çeşitli aklî izahları dönemin müspet bilimlerinin ulaştığı pratik bilgileriyle detaylandırarak işlemesi gibi çeşitli sebepleri, bu umûmî rağbetin ana unsurları olarak sual amanın yanlış olmadığını düşünüyoruz. (sh:272-278)
KAYNAKÇA:
Musa KOÇAR; Eleştirel Açıdan Said Nursî’nin Kelâmî Görüşleri [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Kelâm Bilim Dalı (Doktora Tezi) 10/4 d-3379, 1999.
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
| Bugün 179 ziyaretçi (340 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|