 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Bir virüsün verdiği ders
Arif Altunbaş 20 Mart 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 813 Görüntüleme
virüs ile ilgili görsel sonucuKibrin, gururun, güç sarhoşluğunun kaynağı; kendini herkesten, her şeyden en güçlü görmek ve böyle bir iddianın mağlubu olmaktır. Kontrolsüz bir güç sarmalına teslim olmak insanları, toplumları ilahi sınır ve ölçüleri çiğnemeye yöneltiyor. Kendini yenilmez bir varlık haline getiren insan; kendi putunu kendi yapıyor, kendi yaptığı puta kendisi tapıyor.Modern cahiliyenin birçok putları ve sayısız tapınakları var. Bunlar ego merkezli, güç eksenli, inkar ve tuğyan ile soslanmış çağdaş putperestliklerdir.
İlkel pagan inançlarına benzeyen modern cahiliye, dünyamızı kontrolü altına alan, adeta Allah’ın güç ve kudretiyle yarışan bir isyan ve tuğyan merkezi haline gelmiştir. Bu meydan okuma insanlığı tanrı tanımaz bir inkarın derin sularında Firavun gibi defalarca boğsa da insan kendini, kendi gücüne tapınmaktan bir türlü kurtaramamıştır.
Batı uygarlığının çöküşünde, insanlığın türlü maddi ve manevi sorunların pençesinde çırpınışında kendi kendini ilahlaştırma ve ilahlaştırdığı o puta tapınma sapkınlığı vardır.
Yeryüzünü bir barış yurdu haline getiremeyen Ademin çocuklarının Kabil ruhu güç savaşında, türlü fitne ve fesat çıkarma yarışında azgın bir rekabet içinde kendi kardeşini ve dünyasını yok edecek kadar canileşmiştir.
İnsan tefekkürden ve şükürden uzak olunca inançsızlık bataklığında çırpınmanın faturasını da çok pahalıya ödüyor. Güç gücü doğuruyor, güç güce rakip oluyor, bu rekabetin sonu ise; düşmanlıkla son buluyor. İnsan en güçlü olma savaşında kendi cinsini Kıtalararası füzelerle, sonu gelmeyen kitle imha silahlarla tehdit ediyor kendi suyunu, toprağını, ormanını, soluduğu havayı, çevresini kirletiyor, uzayı bir teknoloji çöplüğü haline getiriyor.
Güç savaşı; insanın insana rağmen, kendi cinsini ve dünyasını yok etme savaşıdır aynı zamanda. İnsanı en güçlü olma ve her şeyi yönetme hırsıyla kendisini tanrılaştırmaya kadar vardırıyor. Bu hırs onu sonu gelmez ve kontrol edilemeyen tehlikeli bir canavar haline getirerek insan; insanlık duygu, özellik ve sıfatlarından hızla uzaklaşıp vahşileşiyor. Bunun için insanın yaratanına, insana, yaşadığı dünyaya ve çevreye karşı bir saygısı yok. Her gün onları bilinçsizce katlediyor.
Mataryalist tanrı tanımaz bir anlayış ve düşünce tarzı insanı çıkar ve menfaatlerini kutsallaştırıp gücü ve güçlüyü ilahlaştırıyor, bu azgınlık da; uygarlığın sonunu getirmeye doğru sürüklüyor. Yaşadığımız tüm felaketlerin sorumlusu tanrıtanımaz ve haddini aşan insanın ta kendisidir.
‘’Bir sinek, bir boğayı kaldırdı vurdu yere / Yalan değil bende gördüm tozunu’’ diyen Yunus; asırlar öncesi bir sineğin azgın bir boğayı nasıl yere serdiğinden bahsederken; gücün her şey olmadığını, o gücün de üstünde bir güç olduğunu, O da; o sineği yaratan Allah olduğundan söz ediyor. Hz. Süleymanın Fil’i gücüne güvenerek karıncayı küçük ve zayıf görerek onunla alay eder. Aralarındaki mücadelede karınca sonunda savaşı kazanır ve fil mağlup olur. Kibir heykeli Nemrud’u da yere seren küçük bir sinek değil miydi?
Kontrol edilemeyen her güç, önce o gücün sahibine, sonra tüm insanlığa ve aleme zarar verir. Bunun için kontrol edilemeyen her güç insanlık için ibret alınması gereken bir felaket ve bir musibettir.
Bugün dünyamızı tehdit eden en büyük tehlike kontrol edilemeyen tüm teknolojik gelişmelerin, kimyasal ve tıbbi araştırmaların insan hırsının elinde en tehlikeli bir silah, dünyanın sonunu getirebilecek en ölümcül bir oyuncaktır.
Corona Virüsünün gücü kendini güçlü zanneden tüm süper güçlerin burnunu sürtmeye yetmiş olsa da, acaba insanlık bu musibetten hangi dersleri çıkaracak ve hangi ibretleri alacaktır? Hepimiz bunu kendimize sormalıyız.
Dünyanın tüm süper güçlerini dize getiren, korkudan onları evlerine hapsettiren mikro metreyle bile ölçülmeyecek ve gözle görülmeyecek kadar küçük o virüsü yaratan ve ona; o gücü veren kim? İnsanlık bu bilinci kaybedince her şeyini kaybetti ve kaybetmeye de devam ediyor.
Güce ve güçlüye kul oldukça alçalan, tüm insani ve İslami duygulardan uzaklaşan insan; en güçlülerin de en güçlüsü olan Allah’a yönelmeyi terk ettikçe, kendi eliyle kendi dünyasını karartıyor, kendi cehennemine odur taşıyor.
.
Kültür Emperyalizmi!
Arif Altunbaş 29 Mayıs 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 804 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kültür Emperyalizmi!
Arif Altunbaş
Kut’ul Emare’de, Çanakkale’de, İstiklal savaşında batılı işgalci ve emperyalistlere karşı verdiğimiz savaşları kazandık ama; savaş sonrası batı kültür ve emperyalizminin istilasına uğradık. Bu, bizim cephede kazandığımız bütün zaferleri gölgeledi. Milli ve manevi değerlerimizin can damarlarına, meyvelerine ve bizi biz yapan bütün değerlerimize zarar verdi.
Bir ülke, yabancı orduların işgaline uğrayınca ya yağmalanır veya tahrip edilerek yok edilebilir ama; kültür emperyalizmiyle işgal edilince, o milletin ve ülkenin rengi ve şekli, ruhu ve cismi değiştirilerek kendisi olmaktan çıkar ve yabancıların kontrolüne geçer.
İşgal edilip yağmalanan ülkeler her ne kadar büyük tahribatlara uğrasalar da toprağın altındaki kökleri uygun bir iklim ve mevsimde kendi kişiliği ve kimliği ile yeniden toprağın bağrından fışkırır ve bu işgale başkaldırır. Hiçbir işgalci-istilacı ordu bu başkaldıraya karşı gelemez. Toprağına ve köklerine bağlı yerli ve milli güçler bir gün her zaman, ama; mutlaka kazanır.
Kültür emperyalizmiyle işgal ve istila edilmiş ülke insanlarının düş ve düşünceleri morfinlenerek uyuşturulan ve ameliyat masasına yatırılan hastalara benzerler.Bu milletler başta cerrahın elindeki neşterin kendilerini kurtaracağını sanar. Ameliyat sonrası narkozun tesirinden uyanıp kolları, bacakları ve diğer azalarının kesilip doğrandıklarını gördüklerinde dehşete düşer ve durumun vehametini anlarlar. Ama,iş işten geçmiş, operasyon bitmiştir.
Türkiye başta olmak üzere tüm islam alemini işgal ve istila eden batı emperyalizmi, önce; ‘’Bağımsızlık mücadelesi’’ dedi, bu milletleri kendi geleneğine, kültürüne, tarihine, devletine ve yöneticilerine karşı düşman etti. Daha sonra onları kültür emperyalizmiyle uyuşturdu, uyuttu ve sımsıkı kendisine bağladı.‘’Demokrasi ve Özgürlük’’ dedi, o milletin binlerce yıldır barış ve kardeşlik içinde yaşayıp sürdüregeldiği yönetim tarzı ve sistemine, maddi ve manevi değerlerine karşı onları yabancılaştırdı. Sonra da onlara kendi biçtiği elbiseleri giydirdi ve kendi sistemini ve otoritesini dayattı. ‘’ Kurdukları uluslararsı tuzaklara düşmeyenleri askeri ve ekonomik şantaj, tehdit, boykot ve zorlamalarla böldüler, parçaladılar, kamplaştırdılar, zayıf düşürüp teslim aldılar ve köleleştirdiler.
IMF, NATO, BM, AB gibi uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla batı emperyalizmi insanlığı kendi örümcek ağı tuzağına düşürdü. Kültür emperyalizmi sadece bir sömürü düzeni değil, aynı zamanda; sömürülen milletleri sistematik olarak kendi özünden koparma, yabancılaştırma, köleleştirme ve mankurtlaştırma sistemidir.
Tanzimattan bu yana ”Batıllaşma” diyebileceğimiz batılılaşma ve onun getirdiği yozlaşma, yerli ve milli değerlerden kopma, uzaklaşma bizde devletin tepesinden başladı. Devlet yoluyla, onun araç gereç ve kurumlarıyla ‘’Medenileşme’’, ‘’Çağdaşlaşma’’, ‘’Uygarlaşma’’ olarak sunulan bu yabancılaştırma operasyonu bazen; ‘’Milletin Osmanlı baskı ve zulmünden kurtuluş reçetesi’’ olarak pazarlandı, bazen de; ‘’Gericilik ve yobozlığı yok etmek’’ için milletimize zorla içirilen bir yılan zehrine dönüştürüldü.
İnsanımızı İslam Medeniyet ve Kültürü karşıtı ideolojik bir kalıba sokmak için, özellikle; tek parti iktidarında batılılaşma adına adeta; Hitler ve Stalin’in faşist yönetemleri bizde de uygulandı. Bu yozlaşmaya ve yabancılaşmaya karşı çıkan nice aydınlar ve din adamları kurban gitti.
Yozlaşma bir anda ve zamanda olan bir değişim ve dönüşüm hareketi değildir. Bizdeki Kültür emperyalizmi bizi biz yapan değerlerin ayaklarımızın altından yavaş yavaş kaydırılması ile 200 yıllık bir serüvenden bu günlere kadar uzanan bir soysuzlaşma hareketidir. Bugün siyasetimizin, ticaretimizin, kültür ve sanatımızın, hatta; din anlayışımızın neresine bakarsanız bakın, her yerde ve alanda bu her türlü batıllaşmanın izlerini görürsünüz. Hayatımızın her alanında ciddi bir çürüme ve kokuşmayla karşı karşıya oluşumuzun sebebi bu kültür emperyalizmidir.
Batıllaşmanın işgal ve kuşatmasından kurtulmak herkesin kendisinden başlayan ve dalga dalga ailesinden, çevresinden, ülkesinden ve coğrafyasına kadar uzanan, madde ve mana planında tüm insanlığı kucaklayan topyekün bir kurtuluş mücadelesiyle ve dirilişle mümkündür. Ülkemize ve milletimize gerçek özgürlük ve bağımsızlık getirmek istiyor isek; biz, bu savaşı hayat memat meselesi olarak görüp mutlaka ciddiye almak ve ama; mutlak kazanmak zorundayız.
Özgürlük ve bağımsızlık sadece cephede değil, kültür emperyalizmine karşı kazanılan savaşlarla elde edilir. İnsanı özgür yapan silahları değil, inanç, fikir ve düşünceleridir. Silahlar; ancak bunları savunmaya ve korumaya yarar, kazanmaya değil.
.
Türkiye’nin Rusya ile imtihanı
Arif Altunbaş 19 Haziran 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 551 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Türkiye’nin Rusya ile imtihanı
İnsanın geçmişini aydınlatan, bugününe ve geleceğine ışık tutan bilimdir tarih. Başımızdan geçen olaylar hakkında hükmü veren de, odur. O acı hatıraların, göz yaşlarının, dökülen kanların, katliamların ve felaketlerin tutanağı, bugünün ve yarının yolumuz üzerindeki işaret levhalarıdır.
Millet olarak Rusya denince aklımıza hemen Osmanlı- Rus savaşları gelir(1)Tarih boyu Ruslarla aramızda 16 savaş yapmışız. Bazen onlar, bazen de biz galip gelmişiz. Bunlara Müslüman Kazan, Astarhan, Kırım Hanlıklarının Ruslarla yaptıkları kanlı savaşları, Batı Türkistan’ın işgal ve istilalarını da eklersek karşımıza koskoca; ’’Ayıdan post, Rus’tan dost olmaz’’ atasözü çıkar. Savaş demek; işgal, istila, gözyaşı kan, zulüm ve ölüm demektir.
İngilizler ve Fransızlar gibi Çarlık Rusya’sı da Osmanlının yıkılmasında en büyük rolü oynayan devletlerden biridir. İşgal, istila ve sömürgecilik anlamında Çarlık ve Sovyetler Rusyası arasında hiçbir fark yoktur. Kazan, Kırım, Dağıstan, Çeçen, İnguş, Çerkes, Abhaza vs. tüm Müslüman uluslar, Orta Asya Türkleri yıllarca Rus işgal ve istilası altında Cengiz Aymatov’un deyimiyle esaret altında Ruslaştırılarak ‘’Mankurtlaştırılmaya’’ çalışılmıştır.
Bugün dünyanın en büyük toprak parçasına sahip olan Rusya nüfusunun büyük bir kısmı kardeş Müslüman milletlerden oluşmaktadır. Onların Rus emperyalizminin göstermelik özgürlük ve özerklikleri altında esir yaşamaya mahkum olmaları milletimizi derinden huzursuz etmesinden Rusya büyük bir rahatsızlık duymaktadır.
Sovyetler’in çöküşüyle perişan durumda olan Rusya’nın yerini şimdi, gaz ve petrol gelirleriyle güçlenen, Bit’i kanlandıkça da dünyaya kafa tutan yeni Rus Çarlık yönetimi almıştır. Çeçen Kıyamının en vahşi ve kanlı bir şekilde bastırılması, Azerbeycan toprağı Karabağın Ermenistana işgal ettirilmesi, Abhaza’nın oldu bittiye getirilmesi, Ukrayna’dan Kırımın ilhakı, Suriye’ye asker çıkarılarak İran ile birlikte diktatör Esed rejiminin ayakta kalması için milyarlarca dolar askeri ve lojistik harcamaların yapılması, Orada iki askeri üst kurulması yeni Rus Çarı Putin’in Deli Petro ve Katarina’nın ‘’Sıcak denizlere açılma’’ idealinden vazgeçmediğini göstermektedir.
İsrail’in Gazze kıyılarında zengin gaz yatakları bulmasıyla Doğu Akdeniz’de başlayan deniz yetki alanları savaşına Mısır, Yunanistan, İsrail, Kıbrıs Rum kesimi, Fransa, BAE ve Rusya’nın da katılmasıyla bölgede Türkiye Rusya ilişkileri ve ortaklıkları yeni bir sürece girmektedir. Özellikle; Rusya’nın Libya’daki darbeci Hafter tarafında yer alması, BAE vasıtasıyla ona her türlü silah ve uçak temin etmesi Türkiye Rusya ilişkileri bağlamında bir kör düğümü ortamı hazırlamaktadır.
Petro-dolarların şımarttığı körfezin eşkiyası kabile devletleri gibi Ürdün ve Mısır’ın bir yandan ABD ile birlikte görünürken, diğer yandan da Libya’da Rusya ile fingirdeşmesi Suriye, Akdeniz ve Libya üçgeninde Türkiyeyi kuşatma hareketidir.Bu ise; Rusya ve Türkiye ilişkilerini farklı kulvarlara taşımaktadır. Bunlar petrol ağası Bedevilerin aklı değil batılı emperyalistlerin oyunlarının bir parçasıdır.
Rusya tarihin hiçbir döneminde Osmanlı ve Türkiye’ye karşı samimi ve dostça davranmadığı aklımızın hep bir tarafında saklıdır. Şimdi de fıtratı gereği aynı dost görünen düşman rolünü beceriksizce sürdürmeye devam ediyor. Ayının karekterini bilen bir millet olarak biz bunun farkındayız. Ne yazık ki, içimizdeki yerli münafıkların ‘’Sözcü’leri’’, ‘Çöl eşekleri’’ bazı medya organları, yazarları ve onların siyasi temsilcileri her zaman olduğu gibi düşmanla aynı oyunu oynamakta ölçü ve sınır tanımıyor. Bunlar ihanetlerini ve ihanet çapındaki hatalarını ‘’Muhalefet ediyoruz’’ diye millete yutturmaya çalışsalar da, birkaç İslam ve Türkiye düşmanından başka kimse bu ikiyüzlülere inanmıyor.
Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ABD’nin uşağı Arap liderleriyle beraber hareket etmesi, Suriye’de olduğu gibi Libya’da da bir deniz ve hava üssü elde ederek orada da önümüzü kesmeye çalışması Akdeniz’deki tüm dengeleri değiştirmeye yönelik bir oyunun parçasıdır.
Allah’ın izniyle Türkiye bu engelleri ve badireleri zamanla bir bir aşar. Bir gün Libyalı kardeşlerimiz de vatanlarını bölünmüşlükten kurtarır, rahata, huzura ve barışa kavuşurlar. Esed, Hafter ve Sisi gibi tüm batı uşakları gider. Bu bölgede kalıcı olanlar leş kokusu alarak dışarıdan gelen akbabalar ve çakallar değil, bu toprakların asıl sahibi olan milletlerdir.
Gerek Amerika, gerek AB ve gerekse Rusya ile bir iş yaparken Akrep ve Kurbağanın birlikte ibretli ‘’Dereyi geçme’’ hikayesini hatırla ! Ayı ile arkadaş ol, ama; gerçek dostun olan belindeki silahını da asla, unutma!’’
.
Ayasofyada Kıyam’a durmak!
Arif Altunbaş 23 Temmuz 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 959 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Başkan Erdoğan: "Bu can bu tende olduğu müddetçe Ayasofya ...
Burası Türkiye – İstanbul. Yarın, 24 Temmuz 2020 . Zincirler kırıldı Ayasofya açıldı.
1453 yılında İstanbul’un Fethiyle birlikte Cami olan Ayasofya 478 yıl Allah’ın evi olarak Müslümanlara ev sahipliği yaptıktan sonra; 1931 yılında Haçlı batılıların istek ve ve arzuları doğrultusunda camilikten çıkarılıp müze haline getirildi.
Türkiye ve dünya Müslümanları için utanç meselesi olan bu,”Kapatma ve müze haline getirme operasyonu”, nihayet 86 yıl sonra eski kimliğine büründürülerek tekrar Cami olarak hizmete devam edecek.
Tüm Müslümanlar olarak Ayasofya’ ya duyduğumuz hasret ve özlem yarın bir yandan mutlu bir sonla kesintiye uğradığı yerden yeniden başlarken, bir yandan da içimizdeki yerli münafıklar ve Bizans soylular kahrından çatlayacak ve deli olacaklar.
İçimizdeki yerli münafıklar ve Bizans soylular kahrolsun!
Ayasofya açılsın ve yeniden Camii olsun!
Sulatan Fatih ve kahraman atalarımız mezarlarında rahat uyusunlar!
Emanetlerine sahip çıktığımızı görsünler, ruhları şad olsun, Allah cc onlardan razı olsun!
Çıldırsın Bizansın finosu Yunan köpeği, Fransız sırtlanı, sünepe Haçlı çapulcuları…
Helal olsun size Kılıçarslan’ın, Nureddin Zengi’nin, Selahaddin Eyyubi’nin, Alpaslanın çocukları…
Ve ömrünün en delikanlı çağlarında boş bulduğu her alana; ”ZİNCİRLER KIRILSIN, AYASOFYA AÇILSIN!” diye yazı yazan MTTB’ nin ve Akıncıların idealist yiğit gençliği arkadaşlarıma selam olsun!
Siyaset alanında bu mücadeleyi veren tüm siyasetçilere, din adamı, yazar, öğretmen ve hatiplere köylü Mehmet ağabeye, çiftçi Hasan amcaya, işçi Fatıma ablaya selam olsun!
İşte, milletim! Siz!Haklı olduğunuz davada dik durur, mücadelenizden taviz vermezseniz, Siz Allah’ın davasına doğru yürürseniz Allahta size doğru koşarak gelir ve ”Zafer; işte böyle, inanların olur.”
İstanbul’un Fethi bir çağın açılmasının ve kapanmasının ilanı idi. Ayasofya’nın yeniden ibadete açılışı; bir dönemin kapanışının ve yeni bir dönemin açılmasının ilanıdır. Yunanlı papazın dediği gibi; ”Ayasofya’nın Müslümanlar tarafından yeniden ibadete açılışı Bizans’ın 2. sefer yıkılışıdır.”
Bu soylu karar; Kıbrıs, Keşmir, Karabağ, Filistin, Suriye, Somali, Libya, Afganistan, Arakan, Uygur ve tün dünya mazlumlarının haklı davalarında yeni bir başlangıç olacaktır, Allah’ın cc izniyle…
”ZİNCİRLER KIRILDI AYASOFYA AÇILDI.”
Rüya gibiydi; gerçek oldu.
Tüm Müslümanlara ve insanlığa hayırlı olsun!
.İstikamet üzere yürü!..
Arif Altunbaş 22 Ağustos 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 511 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
QOSHE - Arif Altunbaş köşe yazıları
Hayat süregelen ve süre giden bir imtihandan ibarettir. İnsanın en çetin imtihanı kendisiyle, devletin ise; kendi insanıyla olan imtihanıdır. Aynı mayadan yaratılmış olan insanı birbirine düşman, dost veya kardeş eden olgu onun kalbinde hakim olan inanç ve düşüncedir.
Müslüman olarak her gün beş vakit, 40 defa ‘’İhdinassıradal mustakim…’’ derken biz yaratılan olarak yaratandan bizi doğru yola iletmesini istiyor, namaz ve niyazımızda istikamet üzere olmak için kıyama kalkıyor, rüku ve secde gidiyoruz. Duruşumuzun kendi rızasına uygun bir duruş olmasını, ahlaklı ve dürüst bir insan olarak gösterdiği yoldan gitmek için Allah’a dua ediyoruz.
Allah’ın nazarındaki duruşun dost doğru bir duruş değilse eğer; senin ırkın, zenginliğin, itibarın, makamın kuru bir kuruntudan öte hiçbir bir mana ifade etmez. İnsanlık alemi olarak kökte hepimiz Hz. Adem ve Havva’nın evlatlarıyız. Özün ve sözün Adem gibi değilse, duruşun zaten adam gibi olmaz. Ateş olsan; kendini yakar, su olsan; kendini boğarsın ancak…
İnsanları birbirine dost ve kardeş yapan inandığı değerlerdir. Müslümanların ortak değerleridir müslümanları diğer insanlarla kardeş yapan özellik. Bizi bu özelliklerdir soylu bir millet yapan, bir ümmet olarak anıt gibi insanlığın huzurunda yükselten, yücelten ve onurlandıran. Kardeşliğimiz, dayanışmamız, vefalılığımız, fedakarlığımız, dosta ve düşmana karşı olan merhametimizdir bizi seçkin bir toplum haline getiren. Bütün bu güzel ve özel sıfatlarımızı bize öğreten rabbimize hamd olsun. İyi ki bizi ‘’İslam’’ fıtratı üzerine yarattı, annemizi ve babamızı, çevremizi ve milletimizi müslümanlarla donattı.
Aynı din ve milletten olup, aynı ülke ve coğrafyada yaşayıp, aynı kaderi paylaşan ‘’İstikamet üzere ‘’ olmayan insanların amaç, hedef, cephe ve duruşları da farklıdır. Bugün; Türkiye’nin ve İslam aleminin içinde bulunduğu en kritik durum sözde müslümanlar ile, özde müslümanlar arasındaki açının her gün biraz daha açılmasıdır. Safların iyice belirginleşip, cephelerin netleşmeye başladığı zamanlarda artık aynı dinden, milletten, coğrafyadan, kültür ve tarih köklerinden hatta; anne ve babadan gelen insanları bile aynı noktada buluşamıyor, dost ve kardeş olamıyor. Aklı, fikri, düşünceyi ve mantığı harekete geçiren temel değerler onun hangi dünya görüşüne ve hangi medeniyet anlayışına bağlı olduğu belirliyor.
Bir Hristiyan ve Yahudi kendisini asla İslam kültürü ve medeniyetine ait görmezken, kendini Müslüman olarak bilen veya gören birinin, yine kendisini Hristiyan kültür ve medeniyetine ait görmesi, batılılaşmanın ve yozlaşmanın toplumumuzu ne hale getirdiğinin göstergesidir. Bu anlayış ve duruş; Havra ve Kilise arasında gezen, Müslüman olduğunu iddia eden cahillerin görüşü ve duruşu olarak müslümanların ve İslam aleminin en büyük sorununu teşkil ediyor.
Her inancın ve kültürün bir hayat tarzı ve anlayışı vardır. Herkes kendi inancının coğrafyasında , değerleri ve ölçüleri içinde yaşamayı arzu eder. Türkiye ve İslam alaminin içinde yaşadığı en büyük çelişki, Ömer Hayyam’ın dediği gibi; ‘’Bir elde şarap, bir elde Kur’an/ Ne tam Kafir olduk ne de Müslüman’’ benzetmesine tıpa tıp uyuyor.
Antik Yunan ve Roma aklı ile mantığı batı insanını dinden uzaklaştırdı. Dinlerini de Kiliseye hapsetti. Şimdi Hıristiyanlık insanların hayatına hakim olmadığı gibi, insanların hayatından da bir parça değildir. Tanzimattan bu yana batının özellikle Türkiye ve İslam alemi üzerinde ısrar ve inatla uygulamak istediği proje İslamı Müslümanların hayatından çıkarıp dört duvar arasında camiye mahkum etmek, din dışı bir toplum oluşturmaktı. Doğu batı çatışmasının fay hatları, Türkiye’deki batıcılar ile Müslümanlar arasındaki mücadelenin kırmızı çizgisi de burada başlar.
Türkiye’de o parti bu parti, o ideoloji bu ideoloji kamplaşması gibi gösterilmeye çalışılan guruplaşma ve ayrışma aslında kıblesini batı kültür ve medeniyetine çevirmek isteyenlerle İslamın, İslam medeniyet ve kültürünün tarafında kalmak isteyen arasındaki 200 yıldır süregelen bir mücadeledir. Yani; tam olarak ülkemiz ve coğrafyamızda İslam ile İslam düşmanlarının iktidar mücadelesi vardır. Doğu Türkistan, Karabağ, Keşmir, Afganistan, Somali, Suriye, Irak, Yemen, Libya, Kıbrıs, Bosna, Kırım ve Myammar’da olan bitenler…sadece etnik temizlik, ekonomik ve askeri, siyasi çıkar kavgaları değil, bilakis; İslamın ve Müslümanların buralardaki varoluş mücadelesidir. Ve biz Türkiye olarak şu anda; Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, Egede ve Libya’da batı emperyalistleri ve onun yerli ve yabancı uşaklarına karşı apaçık bu mücadeleyi veriyoruz. Bu mücadele; yerlilerle yabancıların, milli olanlarla milli olmayanların, Müslüman milletimizle devşirmelerin arasında 200 yıldır devam edegelen bir mücadeledir.
Yerli ve yabancı tüm emperyalistler ve onların ülkemizdeki uşakları boşuna mı hep birlikte aynı cephede dik duran, yükselen ve geri adım atmayan Türkiye’ye karşı mücadele ediyor? Onlar her başarımızda boşuna mı kudurup duruyorlar?
Millet ittifakı ile Cumhur ittifakının da ayrıştığı temel çizgi batı medeniyet ve hayat tarzı cephesinde olmak ile, İslam medeniyeti ve Kültüründe kalmak mücadelesinin politik arenamızdaki yansımasıdır.
Ya adam gibi kendi köklerine, özüne ve tarihine döneceksin veya düşmanlarını taklit edip onlar gibi olacak ve onlara benzeyeceksin! Bu iki cephe arasında yol aramak kendi ruh ve bedenininden kopmak gibidir.
İstikamet üzere ol Müslüman, İstikamet üzere ol! Tek kurtuluş yolun, ‘’İhdinassıratal mustakimdir.’’ Bunu, asla unutma!
Selam ve dua ile…
.
Cennetin üç akıncısı
Arif Altunbaş 23 Ağustos 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 768 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
7 Maddede Osmanlı Askeri Gücünün Öncüleri: Akıncılar - Beyaz Tarih
Bir hafta önce Konya’nın Akıncı beyi Nevzat Arabacı’ nın, birkaç gün sonra yine Konya’nın yiğit Akıncılarından Mehmet Ali Tekin’in, şimdi de; Erzurum’ un kahraman evladı Nevzat Yaylalı’ nın beyaz bir ata binerek hayat nehrinin öbür yakasına geçtiğine/ göçtüğüne şahit olduk.
Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi; ”Birinden Nur, diğerinden kir akan…” bir hayat yolculuğunda kirlenmeden, tertemiz kalarak Rabbi’ne kavuşanlara selam olsun! Rabbim Hicretlerini kabul etsin ve oradaki hayatlarını bereketli kılsın!
12 Eylül darbecilerinin işkencecileri Nevzat Ağabeyi bir çuvala koyarak rasgele sopalarla dövdükleri, o da; ‘’Vurun lan şerefsizler’’ diyerek onlara karşılık verdiğini Konya’da bilmeyen yoktur. Konya halkı ve gençliği bu hasbi Sivas kökenli felsefe öğretmenine çok şeyler borçludur. Geriden gelenler inşallah onun mücadelesini aynen sürdürürler.
Mehmet Ali Tekin ise; Fatih Akıncılarından Metin Yükselin yakın arkadaşlarındandır. Yerinde duramayan, hareketli, heyecan dolu, her an mücadeleye hazır bir akıncı idi. Çeçenistan’da Ruslar tarafında gazeteci kimliğine bakmadan tutuklandı ve yıllarca Rus zindanlarında kaldı. Belki Konya’dan daha fazla İstanbul’da tanınmış, orada yaşamış ve hayat mücadelesini orada sürdürmüştür.Sık sık görüşür ve dertleşirdik. Akıncı şehitler ve Akıncıların tarihi ile ilgili birçok yazıp çizmiş ve arkasında birçok yazı ve eserler bırakarak Rabbine yürümüştür. Akıncılar ile ilgili bir TV proğramında benimle 1.5 saat kadar süren bir röportaj yapmış, devamını da 2 sefere bırakmıştı. Nasip olmadı.
Nevzat Yaylalı ile görüşmemiz ise, enteresandır. 1982 de Bahaddin Yıldız Ruslara karşı cihat ederken cephede yaralanınca, ben Almanya’dan Bahaddin’i ziyaret etmek maksadıyla Pakistan/Peshawer’ e gittim. Üç hafta kadar onunla birlikte idim. Toprak ve kerpiçten yapılmış bir hastahane de tedavi gördüğü için beni de Cemaati İslaminin gençlik kolları başkanı Gulam Nebiye emanet etti. O da, bir caminin odasında bana yatacak bir yer buldu sağolsun. Gulam Nebiye hemen gençlerini topla bana getir dedim. Ertesi günü yatsı namazından sonra camide onlara Teakwondo öğretmeye başladım. Hepsi ile ‘’Kalu Beladan’’ beri tanışıyomuşuz meğer…Gece geç vakitlere kadar onlara Güreş, Cimnastik ve Tekwando çalıştırdım…Üç hafta sonra ziyaretim bitip oradan ayrılırken, orada onlarca gence kalbimi verdim, onlarca gencin kalbini aldım ve oradan Lahor’a geldim.
Lahor’a geliş nedenim ise; 12 Eylül darbecilerinin belasından evini barkını, ailesini ve vatanını terkeden ve Tahranda rahat edemeyen Türkiyeli Akıncı arkadaşlarıma daha huzurlu bir ortam bulmaktı. Mevdudi’nin Cemaati İslamiye Partisinin merkezine giderek o zamanki parti lideri Gazi Muhammet ile durumu görüştüm. Allah onlardan razı olsun ‘’Gelsinler misafirimiz olsun’’ dediler… Tahranda huzursuz olan arkadaşlarımıza durumu bildirdim. Ondan sonra onlar da, peyderpey Pakistana geldiler. Orada Üniversitelere girdiler. Çok iyi derece İngilizce, Arapça, Urduca öğrendiler ve oradaki çeşitli Üniversitelerden okuyup mezun oldular.
Gazi Muhammed bana ‘’Necdet Yaylalı’yı tanırmısın’’ dedi. Evet, deyince ona tahsis ettikleri bir odalık hücrede bende 15 gün Necdet’le birlikte Lahor’da misafirleri oldum. Necdet Tahranda bir çatışmanın arasında kalarak vurulmuş ve öldü diye morga koymuşlar. Tam yıkamak için morg’tan çıkarılırken ayak baş parmağının oynadığını gören hastahane çalışanları, hemen doktorlara haber vermişler,doktorlar onu ameliyata alıp göğsünü baştan başa yararak vücudundaki kurşunları çıkarmışlar ve yeniden dikmişler. Ve o, Tahrandaki hastahanede biraz iyileştikten sonra oradan Pakistan-Lahora gelmiş. Cemaati İslami ona sahip çıkmış, kendisine kalacak bir oda da vermişler…
Necdet beni kendi odasında görünce; ‘’Arif Abiii sen mi geldin ?’’ diye çok sevindi. 15 gün hep konuştuk, ağladık ve dertlerimizi paylaştık bu yiğit insanla…Lahor’da, İslamabat’ta birlikte yürüdük tozlu yollarda. Şah Mescidin de Cuma namazı kıldık. Mevdudi’ nin ve M. Ali Cinnah’ın mezarını ziyaret ettik birlikte.
Benim bir aylık vizem bitince Lahor’ dan Karaçi’ye, oradan da Frankfurt’a geri döndüm. Yıllar sonra Necdet’le telefonda görüştüm. Oğluyla tanıştım. Dün; Hakka yürüdüğünü bugün öğrendim. Her birinin hayatı baştan sona fedakarlıktan ve dava yolunda mücadele ile dolu dolu geçmiş, her biri birer efsane idi.
Nevzat Arabacı Ağabey, M.Ali Tekin ve Necdet Yaylalı Cennete doğru koşan 3 yiğit Akıncı idi. Şimdi, oradalar Allah’ın izniyle… Akınları ve Hicretleri kutlu, Mekanları cennet olsun!
Sezai Karakoç’un ifadesiyle Akıncılar; ” Savaş bittikten sonra bile koşan atlardır.”
Arif Altunbaş
.”Fırtınalar dursun yana, selam Türkün bayrağına”
Arif Altunbaş 26 Ağustos 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 527 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Malazgirt - Anadolu'nun Kapılarını Açan Savaş - TRT HaberEy Milletim!
Tarihte bir çağı kapatıp, bir çağı açan sadece sensiz!
Ortaasya bozkırlarından çıplak Türkmen atlarının sırtında bir solukta Mavaraünnehri geçen, bir solukta Horasandan Anadolu içlerine akınlar ederek Diyarı Rum’u bize Ana vatan yapan, sensin!
Sensin; İmamı Yesevi, Ebu Müslim Horasani, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı veli, Sultan Sencer, Alpasalan, Ebu Hanife, Maturidi gibi nice İslam erleri ve erenlerinin ocağı.
Senin kucağında büyüdü Ertuğrul, Osman, Yıldırım, Fatih, Yavuz, Muhteşem Süleyman, Abdul Hamit Han ve daha nice cihan komutanları ve askerleri…Senin ocağında eğitildi, büyüdü insanlığın onurunu ve hamiliğini yüklenen Selçuklu ve Osmanlının büyük devlet adamları ve komutanları…
Şu anda yeniden çağ açmak ve çağ kapamanın arafesinde olan devlet adamları, yöneticiler, asker ve komutanlar atalarının izinde yiğitçe, kahramanca mücadele ederek dinamit gibi sevda, mızrak gibi bilinçleriyle yine Karadeniz’de, Ege’de, Akdeniz’de, Suriye’de, Irakta, Libya’da.. ve dünyanın öteki diyarlarında barış ve kardeşliğin bayrağını şerefle taşıyor ve dalgalandırıyor senin çocukların…
Azerbaycanı Rus işgalinden kurtarmaya giden ”İslam Ordusunun” çocukları bugün de; dünya emperyalistlerine karşı kendi vatanını, kardeşlerini, dost ve müttefiklerini korumanın, kollamanın şuuruyla dünyanın dört bir tarafında kardeşlerinin ve mazlum insanların yardımına ve desteğine koşarken, dün; olduğu gibi bugün de İslam düşmanları, Haçlı sürüleri, emperyalizmin yerli ve yabancı uzantılarıyla boğaz boğaza, dişe diş, kana kan bir mücadelenin içindeler…
Akdeniz de ve Egede karşımıza dikilenler, dün ; Cenevizli, Korsikalı, Rodoslu korsanlar ve Tapınak Şovalyeleri idi, bugün ise; aynı korsanların ve şovalyelerin çocuklarıyla burun buruna bir mücadele içindeyiz dünyanın her tarafında. Bize yerli münafıklar unutturmaya çalıştılar onların nasıl bir düşman olduklarını, ama; onlar ise bize karşı olan düşmanlıklarını asla unutmadılar. Kuşaktan kuşağa taşıyarak bugünlere geldiler… Asırlar öncesindeki aynı kin, aynı nefretle dolu olarak, önümüzde engeller ve bariyerler örüyorlar, gözler dönmüş üzerimize üzerimize geliyorlar…Yine Hak ve hukukumuzu çiğneyip gasp etmek istiyorlar… Dün; olduğu gibi peşlerine taktıkları Haçlı çapulcularıyla birlikte bize, yeni bir Sevr ve Lozan’ı dayatmaya çalışıyorlar…
Karabağı işgal ederek Hazarı ele geçirmek, Ortadoğu’nun tüm enerji kaynaklarına sahip olmak için İslam Coğrafyasında Siyonistlerle Haçlılar yine el ele, gönül gönüle, kol kola üzerimize üzerimize yürüyorlar…
İçimizdeki dönmeler, ahmaklar ve yerli münafıklar da onlarla birlikte, bir ihanet çetesi olarak beraber hareket ederek; ”Zulüm 1453 de İstanbul’un Fethiyle başlamıştır”, diyenler; şimdi de; ”Akdeniz’de, Karadeniz’de, Ege’de ne işimiz var” diye parazitlik yapıyorlar. ”Libya bataklığına neden gidiyoruz, niçin Somali’de, Katar’da üst kuruyoruz” diye adeta kahırlarından ölecekler…
Her hal ve hareketleriyle, eylem ve söylemleriyle düşmandan daha düşman bir tutum ve davranış içinde bilerek ve bilmeyerek ihanetin bayraktarlığını üstlenmiş olanlar aramızda ve bu ülkede yaşıyorlar.
Çünkü onlar; ”Çırpınırdın Karadeniz Bakıp Türkün bayrağına” acısını tatmadılar ve de bu aşkın ve sevdanın ne demek olduğunu bilmezler. Onların bayrakları; Bizans’ın bayrakları, onların sevdaları; emperyalizme uşaklık etmek, onların amaçları; Haçlı ordularına destek sağlamak, onlara yardım ve yataklık etmekten ibaret…
Kim; ne derse desin! Ne düşünürse, düşünsün!
Türkiye’ ye yeni bir çağa ve mesafe atlatacak olan Lider Recep Tayyip Erdoğandır. Bunu; ABD, düşmanımız olan Avrupa Birliği ülkeleri, Siyonist İsrail ve dünyadaki tüm İslam ve Türkiye karşıtları ve düşmanları çok iyi, ama çok iyi biliyorlar. Hep birlikte onu Türkiye’nin başından nasıl indiririz hain plan ve proğramlarla, darbe denemeleriyle, ülkemizdeki siyasi, askeri ve ekonomik şer odakları olan dost ve paydaşlarıyla plan lar yapıyor ve birlikte hareket ederek Karadenizin, Ege ve Akdeniz’in yeniden karalar bağlaması için omuz omuza çalışıyorlar.
Ey Milletim!
İçimizdeki hainlere, yerli münafıklara ve Bizans soylu dönmelere dikkat et! En kırıtik bir zamanımızda sırtımızdan hançerleyecek Brütüs’lar onlardır. Onlar vuracaktır önce bizi herkesten önce. Düşmanlarımızın ileri karakolları olarak onlar harekete geçecektir düşmanlarımızdan önce… İçerideki düşman dışarıdaki düşmandan daha tehlikeli, yıkıcı ve zarar vericidir, bunu sakın, ama sakın, asla unutma!
Bugün Malazgirt zaferinin yıl dönümü…Bizans’ın bütün ihtişamıyla yerle bir olduğu gün, aziz selçuklu ve Osmanlının evlatları olan milletimize kutlu olsun!
Milletimizin, ordumuzun ve yurdumuzun başarısı için Azeri Türk Şairi Ahmet Cevat’ın şiiriyle; ”Fırtınalar dursun yana, Selam Türkün bayrağına…” diyerek sizleri Allah’a emanet ediyorum Alparslanın ve Fatihin evlatları…
Siz de; kahrınızdan geberin Bizans’ın sünepe itleri ve Diyojen’in uyuz çakalları…
.
Akıncı ruhu kuşanmak
Arif Altunbaş 28 Ağustos 2020 Arif, Genel, Yazarlar 3 Yorum 4,365 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Akıncı bir ruhun hayat felsefesi varoluş savaşı üzerine yükselen Allah yolunda hayatın her alanında dur-durak bilmeyen bir koşudur. Bu ruhun hayat kaynağı Hak ve hakikat, adalet ve özgürlük yolunda yürüme mücadelesidir. Onlar, eylem ve söylemleriyle Allah yolunun fedaileri, Muhammedi cephenin askerleridirler.
Onlar günübirlik uçarı sevdaların, temelsiz davaların, ruhsuz aşkların, boş kavgaların, süfli politikaların, şeytani oyunların asla figüranı olmazlar. Okyanuslar kadar derin, gök yüzü kadar uçsuz bucaksız bir ufkun ışık ötesi süvarileridir onlar. İslami akide ve çizgi üzerinde mücadele etmekten ve koşmaktan yorulmazlar, bıkmazlar ve usanmazlar . Hak ve hakikatin, adalet, özgürlük ve bağımsızlığın yolundan asla geri adım atmazlar.
Onların hesaplarında asla şahsi çıkarlar ve menfaatler uğruna davayı satmak, çifte standartlılık ve iki yüzlülük , karanlık güçlerle iş tutmak ve ortaklık yapmak yoktur. Onlar, aydınlık yarınların şafak savaşçılarıdırlar. Su bile durdukça kokar. Onlar Hak ve hakikat yolunda durmak nedir bilmezler. Sürekli bir eylem ve hareket içinde Allah doğru koşan cins atlar, ölümü içlerinde öldürmüş çatal yürekli kahramanlardır.
Onalar inkar ve Tuğyanın her yerde inananlara ve mazlumlara düşmanlık ve zulüm ettiği yer ve zamanlar da bile asla Hak ve hakikat çizgisinden, doğruluk yolundan ayrılmazlar. Hakka doğru yürümekten, bu yolda gerekirse malını ve canını vermekten asla geri durmazlar. Onlar; hayat ve ölümleriyle hakkı temsil eder, mazlumların mücadelesini verir, son imkan ve nefesine kadar Ahmed-i Mahmud-u Muhammed yolunun yolcularıdır.
Onlar tarih sahnesinde bazen; şehit Habil’i temsil ederler, put kıran İbrahim’dirler, Firavuna başkaldıran Musa’dırlar, Yusuf’unu arayan gözü yaşlı, gönlü kan ağlayan Yakup’turlar, hasretin, güzelliğin ve güzelliklerin sembolü Yusuf ve züleyhadır bazen. Ama; her şeyden önce ve sonra tartışmasız Muhammed-i Mustafa’nın askerleridirler.
Akıncı ruh hakkın ölçüleri içinde, Hakkın referansına dayanarak halkın yanında dürüst, samimi, çalışkan, cesur ve ahlaklı olan tarafta, yani; inanç ve iman cephesinde yer alır, saf tutar hep. Bi taraf olmak ve görünmek onlar için bir taraf olmak değil, bertaraf olmaktır. Hangi şartlarda, zamanda ve zeminde olursa olsunlar hep Hakkın tarafında, hep Hak’kın yanındadırlar. Rusya’nın, Çin’in, İsrail’in ve İslam düşmanı Haçlıların yanında,asla inkar ve tuğyan cephesinde değil.
Akıncı ruha sahip olan Müslüman sırtını sadece Allah’a yaslar, Allah’a güvenir, yönü sadece Hakka ve hakikate dönüktür. Bu yolda yürüyen milletiyle beraberdir. O, milletine tepeden bakmaz. Gurur ve kibir heykeli değil, inanç ve imanın kıblesidir. Her türlü şerait altında fitne ve fesat yuvalarının, yabancıların ve yabancılaşmanın, Allah düşmanı kafirlerin ve münafıkların karşısında yıkılmaz bir kale gibi dururlar. Hak ve hakikat yolunda onurlu, vakur ve dik durmaktır görevleri… Onlar geçmişi kucaklayan, geleceği omuzlayan çağlar ötesi bir mücadelenin ölümsüz savaşçılarıdırlar.
Akıncı ruhun yolu Hakkın ve hakikatin kaynağı olan Kur’an ve Sünnetin, insanlığın tek kurtuluş yolu olan Hz. Muhammed’in aydınlık yoludur. ”Yeni Türkiye’ yi ve gençliğini” bu büyük ve yüce idealler üzerinde inşa etmek zorundayız. Eğer; düşmanlarımızın karşısında galip gelmek, Hak ve hakikatin yolunda tarihi yürüyüşümüzü sürdürmek, onurlu ve şerefli bir devlet ve millet olarak sonsuza kadar ayakta ve hayatta kalmak istiyorsak…
Kendi değerlerinden yabancılaşan ve emperyalizmin ileri karakolluğuna soyunan, kendi tarih ve referans kaynaklarından uzaklaşan veya uzaklaştırılmış nesiller işgalci, istilacı emperyalist batılıların ocağına düşer, ayakları önünde diz çöker, ve eğilirler. Akıncı ruhu kuşanan bir millet; ancak Allah’ın karşısında rüku ve secdeye gider. Batılın ve küfrün karşısında namlulara sürülmüş kurşun gibi her an patlamaya ve hedefi 12’den vurmaya hazır ok gibidir onlar. Yay gibi eğri değil, ok gibi doğru ve dürüsttür attıkları her adımları…
Akıncı ruh; Putları kıran Hz. İbrahim’in, Firavunu Kızıl denizde boğan Musa’nın, Mekke’ nin fatihi Hz. Peygamberin, Kudüs’ü feth eden Hz. Ömer’in ve Salahaddin Eyyubi’nin, Haçlıları Anadoluda per perişan eden Kılıçarslan’ ın, Malazgirtte Alparslan’ın, İstanbulda Bizans’ı bir vuruşta paramparça eden Fatih’in vatanımız ve coğrafyamızda kök salmış ayak izleri ve yolumuz üzerindeki işaret levhalarıdır.
Benim milletim batının ve batılın kokuşmuş bataklıklarından ancak AKINCI bir ruhla kurtulur, dirilir ve yeniden ayağa kalkar, yeniden tarih yazar, yeniden çağ açıp çağ kapar. Sünepe batılıların ve çapulcu Haçlıların 2 Asırdır bize empoze etmeye ve dayatmaya çalıştıkları sömürge tipi bir devlet, millet, ordu ve coğrafya anlayışına teslim olmuş MANKURT bir ruh ruhsuzdur ve o ruh asla benim milletimin Akıncı bir ruhu olamaz.
Akıncı ruh;
”Bin atlı akınlarda, çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün, dev gibi bir orduyu yendik” diyerek sahabe bilincini kuşanmış Akıncıların inancını, imanını ve mangal gibi yüreklerini bayrak bayrak kalplerinde taşıyan şehadete susamış Allah erlerinin mücadele ruhudur.
Bu ruhtur Türkiyeyi ve coğrafyamızı yeniden ayağa kaldıracak ve mazlumların umudu olan Muhammedi ruh.
Bu ruhla dirilecek ve düşmanlarına galip gelecek, meydan okuyacaksın sen ey Müslüman, bu akıncı ruhuyla insanlığa bir kurtuluş müjdesi olacaksın, Allah’ın izniyle…
.
İnsan ve medeniyet üzerine
Arif Altunbaş 30 Ağustos 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 1,038 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İnsanlığın en verimli olduğu çağlar, medeniyetlerin zirvede olduğu insana değer verdiği ve insan onurunun yükseltip yüceltildiği zamanlardır. İnsanın görevi her şeyden önce; niçin yaratıldığını anlamak ve bu anlayış doğrultusunda ibadet aşkıyla çalışmaktır. Bu da önce Allah’a teslim olmak ve kul olmakla başlar. İnsan’ ın yükseldiği en yüksek zirve Allah’a secde ettiği, Rabbi ile buluştuğu andır.
Kulluk; insan olmanın başlangıcı, insan olarak yücelmenin zirvesidir.
Medeniyetler insanların yüreklerinde kurulur ve yükselir önce. Onların kalplerinde doğar, ruhlarında büyür ve hayatlarında meyve verir ve gelecek kuşaklara aktarılır, emanet edilir.
Şeyh Edebali’nin öğrencisi Osman Gazi’ye nasihatindeki; ‘’İnsanı yüceltki, Devlet yücelsin’’ sözünün inceliği ve derinliği insanın içindeki ruh aleminde şekillenir. İnsan yücelmeden hiçbir şey yücelmez.
Medeniyet mücadelesi önce insanı yüceltmekle başlar. İnsanı onarmadan, insanı mamur hale getirmeden, insana insanlık duygularını yüklemeden, insana hizmet eden bir varlık haline getirilemez.
İnsanı; kulluk, devleti; kulluk bilinciyle yetişen insan, medeniyetleri de insanlığa ve tüm canlılara, evrene, çevreye değer veren ve duyarlı olan devletler yüceltir.
Medeniyetlerin zirvede olduğu zamanlarda insan da, insanlıkta en yüksek noktadır. İnsanın alçaldığı ve alçaltıldığı, insan yerine konulmadığı devirlerde medeniyetlerin de yerlerde süründüğü, insanlığın yüz karası dönemlerdir. Bugünkü batı medeniyet ve kültürünün medeniyet zirvesinin çukurlarında can çekiştiği gibi…
Dünyanın en ahlaklı ve verimli, en doğru ve dürüst olduğu zamanlar, medeniyetlerin zirvelere yükseldiği, zirvelere tırmandığı zamanlardır.
Dünya standartlarında yol, hızlı tren, futbol sahaları, limanlar, gökdelenler, kanallar, şehirler inşa etmek , elbette; medeniyetin ve medeniliğin bir parçasıdır ve bunlar gereklidir de. Ama, her şey sadece bunlardan ibaret değil. Asıl olan insanın içindeki insanın inşası ve ihyası, insanın içindeki insanın mamur ve medeni hale gelmesi ve getirilmesidir.
Eğer; siz insanı ihmal ederseniz, insanın ruhi boşluğunu dolduramazsanız, insanı vahiy kültürü ile, kadim tarihimiz ve geleneğimizle buluşturamaz’sanız ülke’yi mamur etmekle imar etmiş, kadim değerlerimizi de ihya etmiş olamazsınız.
İnsanın ihmali; milletin ihmali, milletin ihmali; devletin ihmali, devletin ihmali medeniyetin ihmali, medeniyetin ihmali; tarihin ve kültürün, ilmin ve hikmetin ihmali, yani İslam’ın ve kulluğumuzun ihmalidir.
Bu alemde insansız her şey boş ve anlamsızdır. Çünkü; alem insan için, insan da alemlerin Rabbine kulluk için yaratılmıştır.
İnsan vahiy kültürüyle terbiye olduğu sürece insanlık değerleriyle yoğrulur. O değerlere sahip olan bir insan olur. Böyle bir insan; tek başına bir millet, böyle bir millet; tek başına bir ümmettir. Bir ülke baştan başa maddi manada inşa edilse bile, eğer; insan’ın gönlü mamur olmamışsa, kalbi Allah ile buluşmamış ise,o ülke tepeden tırnağa beton duvarlar arasında sıkışıp kalan ve can çekişen bir viranedir.
Milletimizin ve ülkemizin tekrar ayağa kalkmasını istiyor isek; millet ve tüm devlet organları, kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve Belediyeler olarak… İslam Medeniyet ve Kültürünün ihya ve İnşasına yönelik bir kurtuluş savaşına hazırlanmak, bir eğitim ve kültür seferberliğine girmek zorundadır.
Gittikçe dünyevileşen, Hak ve hakikatin ekseninden uzaklaşan, milli ve manevi tüm sınırlarımıza tecavüz eden, insanımızı Hak ve Hakikatin ekseninden koparmaya çalışan bu bir asırdır öykünüp durduğumuz, bazılarının tapındığı Batı Medeniyet ve Kültüründen hızla uzaklaşmak, kendi milli, manevi ve yerli değerlerimize, kendi tarih ve coğrafyamıza dönmek zorundayız.
İnsan mamur olmayınca millet ve ülke imar olmaz. Ülke imar olmayınca kendi medeniyetimiz kurulmaz. Kendi medeniyet ve kültürümüzü ayağa kaldırmadıkça, insanımız türedi uygarlıkların peşinde koşa koşa yorulur, tükenir ve düşmanına benzemeyi kurtuluş ve çıkış yolu olarak görmeye başlar. Hiçbir zaman kendi özü, ruhu, tarihi ve coğrafyası olamaz.
Bize ne Kapitalizmden, Komünizmden, Faşizmden, insanı insana kul ve köle eden öteki beşeri sistem ve düzenlerden…
Antik Yunan kültür ve Ahlakı, Roma hukuk ve devlet sistemi üzerinde yükselen insanlığın yüz karası bu vahşi Kapitalizm, bu cani Kominizm, bu insanlık düşmanı Faşizm, emperyalizmin her türlüsü, bu inkarcı batı medeniyeti bize ne.
Biz, İslam Medeniyet ve Kültürünün çocukları ve meyveleriyiz. Kanımız, canımız, damarımız, kimyamız onunla yoğrulmuştur. Bütün bedenimizde onun genlerini ve DNA’sını taşımaktayız.Soysuzluğun lüzümu ve gereği yok. Bize bizim ruhumuz, bedenimiz, tarih ve coğrafyamız, ahlak ve kültürümüz yeter.
İnsanımızın tekrar vahiy kültürüyle dirileceğine, ayağa kalkacağına ve yine insanlığın huzurunda bir anıt gibi dikileceğine inanıyorum. Peşinden tüm Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortaasya sökün edip gelecek, ayağa kalkıp dikilecektir Allahın izniyle… Nerede benim tarihim, kültürüm, medeniyetim, ahlakım, inancım ve imanım diyecek, kıblesini Haçlı batılıların yönünden İslamın Kıblesine döndürecektir. Bu, bir kurtuluş müjdesi, kader anı, diriliş muştusu, olmazsa olmaz bir varoluş savaşıdır milletimiz için.
İnsanımız inşa ve mamur olunca; Tarih yeniden dile gelip konuşacak, insanlığın onuru tekrar insanlığa bizim elimizle geri verilecektir.
Onun için önce insan, sonra insan, daha sonra yine insan diyerek akide ve ilkelerimizi yeniden insanımızla buluşturmak, tanıştırmak, barıştırmak ve medeniyetimizi harcını bunlarla karmak zorundayız.
İnanan ve inancının mücadelesini veren yediden yetmişe her Müslüman medeniyetimizin inşası ve ihyası için taş taşımak, alın teri ve gözyaşı dökmek, işçisi ve mimarı, bu idealin fedaileri ve askerleri olmak zorundadır.
İbadet gibi bir borçtur, emanet olarak bir vebaldir, ahlaki bir sorumluluktur her Müslüman için bu.
.
Ümmetin vicdanı olmak …
Arif Altunbaş 6 Eylül 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 611 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ümmetin vicdanı olmak …
Ümmet kelimesi; ‘’Arapça ’’ أمة’’ anne kelimesinden türeyen, aynı anne den meydana gelen çocuklar anlamına gelen, onları bir ile ve bir millet gören, tüm dünya müslümanlarını kuşatan ve kucaklayan ‘’ (1) bir terim ve kavramdır.
Kur’anı Kerimde birçok yerde geçen ‘’Ümmet’’ kelimesi’’ İslam inancına sahip herkesi içine alan geniş ve derin bir anlamı içerir.Hz. Muhammede ve onun getirdiği dine, dini kural ve kaidelere inanan ve iman edenler islami inanca göre; aynı annenin çocukları gibi kardeş olup ‘’Tek bir ümmettir.
Aramice/ Süryanice, Akadça, ve Arapça olarak aynı kökten türeyen ve günümüze kadar gelen ümmet kelimesi; Bugün İslam kardeşliğini, toplumunu, milletini içine alır, bu anlamda ve bu manada kullanılır.’’ Kuranı Kerinde 64 yerde ‘’Ümmet’’ kelimesi’’ geçer.
Sözlükte; “yönelmek, kastetmek; öne geçmek, imam olmak” manalarındaki emm kökünden türeyen ümmet kelimesi “kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk, kavim, her kabileden bir grup insan, her canlı cinsi, bütün iyilikleri şahsında toplamış kişi veya kendisine uyulan önder” gibi anlamlara gelir.(2)
Râgıb el-İsfahânî ümmeti “aynı dine inanma, aynı zamanda yaşama veya aynı mekânda bulunma gibi önemli bir unsurda toplanan gruplar” diye açıklamıştır.(3)
Bu bağlamda, insan topluluklarının yanı sıra hayvan ve cin topluluklarına benzer inanç ve hayat tarzına sahip insan gruplarına da ümmet denilmiştir.(4)
Yukarıda zikredilen Ayeti Kerimede de zikredildiği gibi büyük bir topluluk içindeki özel bir zümreyi de ifade etmektedir.(5)
Bazı ayetlerde de ümmet “din, inanç sistemi, yol” manalarındadır. (6)
“İbrahim gerçekten Allah’a itaat eden, tevhid ehli, başlı başına bir ümmetti” ayetinde (Nahl, 16/120) Hz. İbrahim’in hidayet önderi ve bütün iyiliklere sahip bir kimse vasfıyla tek başına bir ümmet (Lider) sayıldığı belirtilmektedir. (7)
Ümmet kelimesi bazı ayetlerde da, “zaman, müddet ve devir” manasını ifade etmektedir.(8)
Kur’an ve Sünnette birçok ayet ve Hadislerde zikredilen ‘’Ümmet’’ kelimesine yüklenen birçok manalar vardır. Bunlardan yaygın olarak kullanılan 2 ayrı anlam;
1-Dinî kaynaklardaki ifadelerle birlikte günümüze kadar geçen on dört asırlık bir zamanda İslâmiyet’in evrensel bir din haline gelmesi ümmetin oluşumunun tarihî ve sosyolojik ispatını teşkil eder. İslâm’ın sesini duymayan insanlar ise; fetret ehlinden sayıldığından özel hükümlere tabidir.
2-Alimlerin ümmet kelimesine verdiği ikinci anlam ise; “Hz. Muhammed (sav)’e iman edip ona tâbi olan kitleler” (ümmet-i Muhammed) şeklinde olup, kelimenin yaygın kullanılışı da bu yöndedir; bu kitlelere de “ümmet-i icâbet” denilmiştir.
Kuran’da yer alan “mutedil ümmet” (Bakara, 2/143) ve “en hayırlı ümmet” (Âl-i İmrân, 3/110) ifadeleri ile çok sayıdaki hadis rivayette tekrarlanan ümmet kelimesi Muhammed ümmetini işaret ettiği hususnda İslam alimleri (müttefekun aleyh) ittifak halindedir.
Dünyanın neresinde, hangi şartlar altında olursa olsun bütün müslümanlar bir millet ve Hz. Muhammedin ümmettir.Ümmet karşıtlığı, düşmanlığı, ya; cehaletten veya ihanetten kaynaklanan bir islam düşmanlığıdır.Ümmete ve ümmetin birliğine, dirliğine, varlığına karşı olmak uluslararası emperyalizme, sömürgecilere bilerek veya bilmeyerek yardım ve yataklık etmektir. İslam coğrafyasındaki Mankurtlar islamın, müslümanların ve ümmetin düşmanı olan küfür ve inkarın, Allaha karşı isyan ve tuğyanın temsilcileridirler.
Ümmete, ümmetin birliğine karşı ve düşman olmak;Kur’ana, Sünnete ve İslama karşı olmakla eş anlamlıdır. Her müslüman; ümmetin bir ferdi, her müslüman millet ümmetin bir parçasıdır. Vücudun bir parçasına karşı olmak, o vücuda karşı olmak gibidir.
En son ve en güzel sözü hep Allah cc söyler; ‘’Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama; pek çoğu yoldan çıkmışlardır.’’ (9)
Siz ne zaman, işgalci emperyalist ve istilacı sömürgecilerin düşmanı ve hedefi haline gelirseniz, biliniz ki; o zaman doğru yolda ve istikamettesiniz. Ne zaman düşmanlarınızın dostu haline gelirseniz, o zaman da; kendinize, milletinize ve ümmete en büyük ihaneti ve kötülüğü yapmış olur, insanlığın vicdanı olmaz, vicdansız düşmanlarınızın dostu olur vahşileşir ve canileşir ve hayvanlaşır insanlıktan çıkarsınız.
Kısaca, Ümmet olmak; insanlığın vicdanı, tüm yaratılanların koruyucusu ve kollayıcısı olmaktır. Bugün Tayyip Erdoğan Liderliğindeki Türkiyenin; Suriye, Irak, Afganistanda, Kosovada, Ege ve Akdenizdeki konumu ve durumu gibi…
.
Nizamiye medreselerinin ruhu
Arif Altunbaş 11 Eylül 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 496 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Nizamiye medreselerinin ruhu
Selçuklu ufku; İslam Kültür ve Medeniyeti ile buluşarak milletimizin yeniden doğuş, uyanış ve ayağa kalkış dinamizminin meyvesidir. Bu dinamik ruhun ocağı ise; Nizamiye medreseleri idi. Bu ruh büyük ölçüde Emevi ve Abbasilerden devraldığımız İslam medeniyet ve kültürünü yaşatmak ve gelecek zamanlara aktararak insanlığın hizmetine sunmak sorumluluğu ve bilinci üzerine kurulmuştu.
Nizamiye Medresleri tüm alemi kuşatan ve kucaklayan İslamın bir ocak etrafında ete kemiğe büründürüldüğü zamanının en modern ve ileri eğitim kurumları idi. Alpaslan’ı, Ertuğrul’u, Nureddin Zengi’yi, Kılıçarslan’ı ve Selahaddin Eyyubi gibi nice koç yiğit devlet adamlarını ve kumandanlarını yetiştiren, matamatik, fizik, astronomi, cebir, edebiyat, felsefe,tıp gibi… birçok ilim dalında da insanlığın faydasına yönelik araştırma,buluş, icat ve bilimle uğraşan İslam alimlerini yetiştirmişti. Bu ilim adamlarının kitapları ve düşünceleri batının üniverstelerinde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuş, batı kendi rönansansını bu aydınların fikir ve düşünceleri ile mayalayarak büyük toplumsal değişimler ve dönüşümler gerçekleştirmiştir.Bu değişim ve dönüşümlerin başında Fransız İnkılabı gelir.
Akide, fikir, düşünce, siyaset, diplomasi ve her türlü ilme ev sahipliği yapan bu okullar Nizamı Alem ruhunu tarih ve coğrafyamızda nakiş nakış işlemiş, tüm İslam alemi ve dünyaya da ihraç etmiştir.
Malazgirt Zaferi, Haçlı Seferleri, Kudüs’ün fethi, Osmanlının kuruluşu ve onun 600 yüzyıl üç kıtada hakim olması bu ruhun eseridir. Bu ruhun ayağa kalkıp dirilişi, olgunlaşıp meyve verişi coğrafyamızdaki işgal ve istilalara, sömürü ve emperyalizmin her türlüsüne karşı kahramanca bir direniş, savunma ve gerektiğinde en ağır bedelleri ödeme ve ödetme bilinci ve hattı oluşturmuştur.
İslami Akide ve Şuur’unun öğretildiği bu medreselerde İslam ümmetini asırlar boyu ülkemizde ve coğrafyamızda hakim kılan özgür ve özgün İslami düşüncelerin, siyaset ve diplomasinin, bilim ve teknolojinin öğretmenlerini yertiştiren bu okullar ve onların izini takip eden diğer eğitim kurumları ayakta ve hayatta kaldığı sürece mMüslüman milletler Haçlılara ve yabancı işgal ve istila ordularına karşı kendilerini kahramanca savunabilmişlerdir. Ne zaman bu ruhun ürettiği diriliş ve direniş nesilleri yok olmuşsa; gerileme, duraklama ve yıkılış dönemi başlamış, bela ve musibetler kara bir bulut gibi o milletin başına çöreklenmiştir. Bundan sonra; ülkelerimizi, ülkümüzü, davamızı ve bizi biz yapan tüm insani ve İslami, tarihi ve coğrafyamıza ait değerlerimizi de kaybetmişiz.
Nizamiye Medresleri sadece Türklerin eğitim kurumları değildi. Hindistan’dan Kazana, Türkistan’dan Afrika içlerine kadar üç kıtada bütün İslam alemini kuçaklayan ve kuşatan, Vahiy mesajını ve bilincinin tüm dünyaya yayan, insanlığa sınırsız ve sınıfsız bir dünya vadeden İslamın aydınlık sesi ve müjdesiydi.
Bütün yozlaşma hareketleri kendi değerlerimizden uzaklaşma, zalim de haksız da olsa güçlü olan düşmana benzeme sevdası ile başladı. Gerek; Moğol istilası ve gerekse; Haçlıların saldırıları karşısında tam bir birlik ve beraberlik içinde olamayan, dünyevileşmenin girdabında birbiriyle uğraşan Emevi ve Abbasi halifeleri, Selçuklu ve Timur imparatorluklarının kardeş kavgaları, saltanat çekişmeleri güçlü bir İslam Birliği kurmanın önünde en büyük bir engel teşkil etti.
Selçuklu ve Osmanlı her batıya ve Kuzeye yönelişinde sırtından hançerlendi. Moğollar, Timuriler ve Şia ellerine ve ayaklarına bağ oldu. Bize ne geldi ise; kendi kanımızdan, dinimizden ve milletimizden olan kardeşlerimizin hasetlik, düşmanlık, cehalet ve ihanetinden geldi…
İşte Nizamiye Medresleri’nin ruhu bu ihanet ve düşmanlığı İslam kardeşliğinin potasında eriterek müslümanları bir millet ve ümmet bilinci içinde yabancı istilacılara ve Haçlı ordularının karşısına aslan gibi dimdik dikti
Osmanlının yükselişini durduran, batıya yürüyüşünün karşısında en büyük engellerden biri de, kendi içindeki bizden görünen ama; düşmanın okullarında okuyan ve düşmanın kılıcını sallayan mankurtlardı.
Tanzimat Fermanı,Meşrutiyetin ilanı, Cumhuriyetin kuruluşu ve bu güne kadar bizi kendi din, tarih, kültür,edebiyat, sanat, coğrafyamız ve geleneğimizden koparmak isteyenler Çanakkale’de ve İstiklal savaşında bizi tarihe gömmek isteyen düşmanlarımızın ülkemizdeki uzantıları olan batı emeperyalizminin kuklaları Tanzimatçılar, Jöntürkler, İttihatçılar ve onun artıkları idi.
Bunlar İslam Medeniyet ve Kültürünün, tarih ve coğrafyasının, Kur’an ve Sünnetin, Ezan ve Caminin, medeniyet ve Kültürümüzün düşmanları olan dönmeler, sabataistler, masonlar ve adları bizim adımız gibi olan ve bizim içimizde yaşayan içi başka dışı başka yerli münafıklardı. Bu gün de; leş kokusu almış akbabalar gibi milletimizin başında dönüp duran, her fırsatta; vatanımıza, milletimize ve devletimize saldırmaya çalışan batı emperyalizminin Türkiye’deki uzantıları olan bu siyasi ve ideoljik kuruluşlar demokrasi ve özgürlük kelimelerinin arkasına gizlenerek ‘’muhalefet ediyorum’’ diyerek ihanetin ileri karakolluğunu yapıyorlar.
Türkiye ve tüm İslam Alemi içindeki yerli münafıkların ve mankurtların ihanetlerinden kurtulmak ve yeniden kendi kimlik ve özüne, kendi ahlak ve değerlerine kavuşması için yerli ve milli o insan insana ihtiyaç var.O ruhtur bir milleti millet yapan, tarihin akışını değiştiren, tarih yazan ve yazdıran ruh, çünkü.
Başta eğitim sistemimiz, tüm kurum ve kuruluşlarımız Nizamiye ruhuyla donatılmalı, bu ruhla Asya’dan Avrupa’ya, Türkiye’den Afrika’ya Hakkın ve hakikatin elçileri olarak yeniden gönderilmelidir. Yunus Emre Enstitüleri,TİKA, İnsani Yardım Vakıf ve derneklerimiz bu işlerin kaçını yapıp yapmadığı hususunda kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tutmalıdır. Bizim hedefimiz; sömürü, işgal ve emperyalizme klavuzluk yapan kiliselerin misyon ve vizyonundan çok farklı olmalı, insanın sadece karnını doyurmakla meşgul olmayıp onu; vahyin aydınlığında ihya ve inşa etmeli, kendi ayakları üzerinde durmaya yönelik eğitim çalışmaları yapmalıdır.
Batı ve batıcılık 2 asırdır sırtımızda kambur gibi taşıdığımız, taşımaya mecbur bırakıldığımız paslı bir Haçlı hançeridir. Onu sırtımızdan, kalbimizden, gönlümüzden ve coğrafyamızdan söküp atmadıkça; hayatımızın her alanındaki emperyalist batı istila ve işgallerini, Haçlı saldırı ve akınlarını durdurmak mümkün değil.
Sen kendin olmaz, kendin olma mücadeleni sürdürmezsen düşmanların seni kendine benzetmeye ve amaçlarına ulaşmak için seni kul köle etmeye devam edecektir.
Ey omuzlarında yeryüzü ve gökyüzü kadar sorumluluk ve vebal taşıyan Müslüman! Sadece; Allah’a inan, O’na güven, O’na dayan ve onun adalet çizgisinden ayrılma!Boş durma! Uyuşuk olma! Hareket halinde ol!Vahyin aydınlığında yürüyecek insan yetiştir, insan üret ve insanlığı İslamın ve Kur’anın harcıyla yeniden inşa ve ihya et!
.Kuklalar ve Kuklacılarla savaşma
Arif Altunbaş 7 Ekim 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 641 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kuklalar ve Kuklacılarla savaşmak!
Arif Altunbaş
Irak’ın ve Suriye’nin işgal edilmemiş bir karış toprağı kalmadı. Türkiye’nin Kuzey Irak’ta terörist avlamasına Amerikan kuklası Irak yöneticileri ‘’Türkiye topraklarımızı işgal ediyor” diye bizi dünyaya şikâyet edip duruyor. Ama zalim ve ırz namus düşmanı işgalci Amerikalılardan şikayetçi olan üst düzey Irak yöneticisi hemen hemen yok gibi. Bu atanmış yöneticilerin Türkiye’ye karşı olan tavrı işgal ordularının şeref ve namusuna tecavüz etmesine ses çıkarmayan bir fahişenin ”namusuma el sürdürtmem” diye artistlik yapmasına benziyor.
Amerika Irak’ı ve Suriye’yi işgal edip milyonlarca masum insanı öldürürken, bu halkların ırz ve namuslarına tecavüz ederken, topraklarını kan gölüne çevirirken susan bu adi kuklalar Türkiye teröristlerin peşine düşünce onlar da namus ve şereflerini hatırlamaya başlıyorlar.
Ebu Garip ve Guantanoma hapishanelerinde işkenceden öldürülen, ırz ve namuslarına tecavüz edilen masum Iraklı kadınların, çocukların çığlıklarını duymayan bu alçakların konu Türkiye ve Türk ordusu olunca nedense hemen namus ve şeref duyguları kabarıyor. Amerikan askerleri Irak’ı işgal edip Bağdada girerken onlara çiçek veren, sevinçten onları alkışlayan Iraklılar Amerika, İngiliz ve 52 batılı ülkenin 35 bin askerleri Irak’ta işgali sürdürürken batılılara değil de vatanının ve milletini teröristlerden koruyan askerlerimize işgalci demeleri hiçte şaşmamak gerekiyor.
Askerlerimiz yabancı askerler gibi işgal ettikleri yerlerde yerli halkın ırz ve namusuna tecavüz etmedikleri için düşman olarak görülmesi ne kadar ibret verici ve manidar değil mi? Irak işgal edilip baştanbaşa çiğnenirken ses çıkarmayan bazı fahişeler, bugün; ”elletmem” diye kibrinden ve havasından yanına yaklaşılmıyor.
PKK, Amerika ve batılı yabancı ülkeler, İran ve İran’ın paralı teröristleri de dâhil Irak’ın ırzına geçmeyen kimse kalmadı. Irak’ı parçalayıp delik deşik edip eleğe benzetmişler, kuklalar hala ‘’Namusuma dokundurtmam’’ havalarında rol kesmeye devam ediyor.
Kuzey Irak, Suriye ve Libya Müslüman olarak bizim kardeşlerimizin yurdudur. Kardeşlerimizin yurdu bizim de yurdumuz sayılır, onların namus ve şerefleri Müslüman kardeşleri olarak bizim de namus ve şerefimizdir. Biz bunun için Türkiye olarak oradayız. Onlar emniyet ve huzur içinde oluncaya kadar da orada olmaya da devam edeceğiz.
Ermeniler Karabağ’ı işgal ederken sus pus olan ve hatta; Ermenilere her türlü destek ve yardım yapan Avrupa, Rusya, Amerika ve İran ile İsrail’in Arap kolonisi kukla devletler Azerbaycan ordusu Ermeni Birliklerini darmadağın edince telaşa kapılıp panik içinde her iki tarafa da itidal tavsiye etmeye başladılar. Azerbaycanlı kardeşlerimiz işgalci Ermenileri topraklarından çıkarmak için, Ermeniler ise; yeni Azeri toprağı işgal etmek için savaşıyor. Her ikisini de itidal çağrısında bulunmak hangi dinin, siyasetin, mantığın, diplomasinin, hak ve hukukun kitabında ve ahlakında var? Zalimle mazlumu, işgalci ile vatanlarını savunanları bir tutmak ancak, emperyalist ahlaksız ve karaktersizlerin karakteridir.
Rusya, Fransa ve Amerika’nın 30 yıldır ortaklaşa sürdürdükleri AGİK toplantıları bağlamında her üç devlette adeta Karabağ sorununa bir çözüm bulmamak için yıllarca bir araya gelip Azerbaycan’ı oyalayıp durdular, Ermenistan’ı ise; şımarttıkça şımarttılar.
Otuz yıldır Karabağ meselesini görmezlikten gelen, kendilerine süper güç diyen kuklacılar bugün; Ermenistan’ın Azeri orduları karşısında düştüğü sefil durumu görünce; hep bir ağızdan ‘’Bremen Mızıkacıları’’ gibi ‘’Ateş kes ve Barış’’ çığlıları atmaya başladılar. Bu sesler Azerbaycan’ı barışa, Karabağ’ı kurtuluşa değil, yeni bir işgal ve oyalamaya davet ediyor. Ne pahasına olursa olsun Azeri toprakları geri alınıncaya, işgalci Ermenistan Karabağ topraklarını terk edinceye kadar bu haklı mücadele sürdürülmelidir.
Tarih bize öğretmiştir ki; askeri, siyasi, ekonomik ve diplomatik olarak her konuda ve alanda güçlü değilseniz en haklı meselelerinizde bile emperyalist orduları nazarında hep haksız ve suçlusunuzdur. Düşmanlarınızın merhamet ve insafına sığınır kendi gücünüze ve kuvvetinize dayanmazsanız namertlere karşı dik duramaz, onların karşısında hep el pençe dilenen zavallı yaratıklar olmaktan kurtulamazsınız. Düşmanlarınıza güvenir, dayanır ve inanırsanız asla kölelik zincirleri ve prangalarınızı kıramazsınız.
Her alanda ve konuda özgürlük ve bağımsızlığa giden yol kendi inanç ve imanınızın, kendi bilek gücü ve yüreğinizin, cesaret ve asaletinizin sizi çağırdığı yoldur. Sadece kuklalara nişan alırsan sivri sinek avlar dururusun! Sen bataklığı kurutmaya bak!
Müslüman! Sana komşu, müttefik ve dost görünen kuklacıları iyi tanı! Kuklacılara nişan al ki; düşmanını tam 12’ den vurup bataklığı kurutasın.
Arif Altunbaş,
.Kuklalar ve Kuklacılarla savaşma
Arif Altunbaş 7 Ekim 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 641 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kuklalar ve Kuklacılarla savaşmak!
Arif Altunbaş
Irak’ın ve Suriye’nin işgal edilmemiş bir karış toprağı kalmadı. Türkiye’nin Kuzey Irak’ta terörist avlamasına Amerikan kuklası Irak yöneticileri ‘’Türkiye topraklarımızı işgal ediyor” diye bizi dünyaya şikâyet edip duruyor. Ama zalim ve ırz namus düşmanı işgalci Amerikalılardan şikayetçi olan üst düzey Irak yöneticisi hemen hemen yok gibi. Bu atanmış yöneticilerin Türkiye’ye karşı olan tavrı işgal ordularının şeref ve namusuna tecavüz etmesine ses çıkarmayan bir fahişenin ”namusuma el sürdürtmem” diye artistlik yapmasına benziyor.
Amerika Irak’ı ve Suriye’yi işgal edip milyonlarca masum insanı öldürürken, bu halkların ırz ve namuslarına tecavüz ederken, topraklarını kan gölüne çevirirken susan bu adi kuklalar Türkiye teröristlerin peşine düşünce onlar da namus ve şereflerini hatırlamaya başlıyorlar.
Ebu Garip ve Guantanoma hapishanelerinde işkenceden öldürülen, ırz ve namuslarına tecavüz edilen masum Iraklı kadınların, çocukların çığlıklarını duymayan bu alçakların konu Türkiye ve Türk ordusu olunca nedense hemen namus ve şeref duyguları kabarıyor. Amerikan askerleri Irak’ı işgal edip Bağdada girerken onlara çiçek veren, sevinçten onları alkışlayan Iraklılar Amerika, İngiliz ve 52 batılı ülkenin 35 bin askerleri Irak’ta işgali sürdürürken batılılara değil de vatanının ve milletini teröristlerden koruyan askerlerimize işgalci demeleri hiçte şaşmamak gerekiyor.
Askerlerimiz yabancı askerler gibi işgal ettikleri yerlerde yerli halkın ırz ve namusuna tecavüz etmedikleri için düşman olarak görülmesi ne kadar ibret verici ve manidar değil mi? Irak işgal edilip baştanbaşa çiğnenirken ses çıkarmayan bazı fahişeler, bugün; ”elletmem” diye kibrinden ve havasından yanına yaklaşılmıyor.
PKK, Amerika ve batılı yabancı ülkeler, İran ve İran’ın paralı teröristleri de dâhil Irak’ın ırzına geçmeyen kimse kalmadı. Irak’ı parçalayıp delik deşik edip eleğe benzetmişler, kuklalar hala ‘’Namusuma dokundurtmam’’ havalarında rol kesmeye devam ediyor.
Kuzey Irak, Suriye ve Libya Müslüman olarak bizim kardeşlerimizin yurdudur. Kardeşlerimizin yurdu bizim de yurdumuz sayılır, onların namus ve şerefleri Müslüman kardeşleri olarak bizim de namus ve şerefimizdir. Biz bunun için Türkiye olarak oradayız. Onlar emniyet ve huzur içinde oluncaya kadar da orada olmaya da devam edeceğiz.
Ermeniler Karabağ’ı işgal ederken sus pus olan ve hatta; Ermenilere her türlü destek ve yardım yapan Avrupa, Rusya, Amerika ve İran ile İsrail’in Arap kolonisi kukla devletler Azerbaycan ordusu Ermeni Birliklerini darmadağın edince telaşa kapılıp panik içinde her iki tarafa da itidal tavsiye etmeye başladılar. Azerbaycanlı kardeşlerimiz işgalci Ermenileri topraklarından çıkarmak için, Ermeniler ise; yeni Azeri toprağı işgal etmek için savaşıyor. Her ikisini de itidal çağrısında bulunmak hangi dinin, siyasetin, mantığın, diplomasinin, hak ve hukukun kitabında ve ahlakında var? Zalimle mazlumu, işgalci ile vatanlarını savunanları bir tutmak ancak, emperyalist ahlaksız ve karaktersizlerin karakteridir.
Rusya, Fransa ve Amerika’nın 30 yıldır ortaklaşa sürdürdükleri AGİK toplantıları bağlamında her üç devlette adeta Karabağ sorununa bir çözüm bulmamak için yıllarca bir araya gelip Azerbaycan’ı oyalayıp durdular, Ermenistan’ı ise; şımarttıkça şımarttılar.
Otuz yıldır Karabağ meselesini görmezlikten gelen, kendilerine süper güç diyen kuklacılar bugün; Ermenistan’ın Azeri orduları karşısında düştüğü sefil durumu görünce; hep bir ağızdan ‘’Bremen Mızıkacıları’’ gibi ‘’Ateş kes ve Barış’’ çığlıları atmaya başladılar. Bu sesler Azerbaycan’ı barışa, Karabağ’ı kurtuluşa değil, yeni bir işgal ve oyalamaya davet ediyor. Ne pahasına olursa olsun Azeri toprakları geri alınıncaya, işgalci Ermenistan Karabağ topraklarını terk edinceye kadar bu haklı mücadele sürdürülmelidir.
Tarih bize öğretmiştir ki; askeri, siyasi, ekonomik ve diplomatik olarak her konuda ve alanda güçlü değilseniz en haklı meselelerinizde bile emperyalist orduları nazarında hep haksız ve suçlusunuzdur. Düşmanlarınızın merhamet ve insafına sığınır kendi gücünüze ve kuvvetinize dayanmazsanız namertlere karşı dik duramaz, onların karşısında hep el pençe dilenen zavallı yaratıklar olmaktan kurtulamazsınız. Düşmanlarınıza güvenir, dayanır ve inanırsanız asla kölelik zincirleri ve prangalarınızı kıramazsınız.
Her alanda ve konuda özgürlük ve bağımsızlığa giden yol kendi inanç ve imanınızın, kendi bilek gücü ve yüreğinizin, cesaret ve asaletinizin sizi çağırdığı yoldur. Sadece kuklalara nişan alırsan sivri sinek avlar dururusun! Sen bataklığı kurutmaya bak!
Müslüman! Sana komşu, müttefik ve dost görünen kuklacıları iyi tanı! Kuklacılara nişan al ki; düşmanını tam 12’ den vurup bataklığı kurutasın.
.
İki yüzlü dostlar, Güven vermeyen komşular, Müttefik düşmanlar!
Arif Altunbaş 9 Ekim 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 938 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İki yüzlü dostlar, Güven vermeyen komşular, Müttefik düşmanlar!
Eğer; etrafınız alçaklar, kalleşler ve iki yüzlülerle kuşatılmış ise; hangi siyasi iktidar döneminde olursanız olun, hangi rejimle yönetilirseniz yönetilin, hangi yolu izlerseniz izleyin mayınlı, karmaşık ve çetin bir coğrafyada yaşıyorsunuz demektir.
Yunanistan ve Rumlar gibi kalleş, Ermenistan gibi alçak, İran gibi kaypak, Suriye Esed rejimi gibi kukla devletlerle komşu iseniz; her zaman tehlikeyle burun buruna ve sırtınızdan hançerlenmekle yüz yüzesinizdir. ABD ve Rusya gibi menfaatinin dostu emperyal devletlere karşı uluslararası hile ve oyunların, hesap ve çıkarların tuzağına düşmemek için daha güçlü ve dikkatli olmak zorundasınız.
Fransa, İngiltere, Kanada, Almanya ve birçok NATO ortağı dost görünen düşmanlarla müttefik olarak yan yana, omuz omuza aynı cephede iseniz; örümcek ağına takılıp onlara yem olmamak için sürekli uyanık ve tetikte olmak mecburiyetindesiniz.
Bütün bunlardan önce ve bunlardan evvel yüreği iman ve inançla yoğrulmuş bir millet, yıkılmaz kaleler ve dağ gibi bir devlet olmalısınız. Yoksa; aslanları uyuz itlere ve korkak çakallara boğdurmak, Sizi kendi vatanında esir ve köle etmek, ellerinize ve ayaklarınıza zincirler vurarak Akbabalara ve leş Kargalarına yem ederler.
Bugün; Türkiye dahil tüm Türk dünyası ve İslam aleminin uluslararası kuşatılmışlıktan kurtuluşunun tek yolu birlik ve beraberlik, kardeşlik ve dayanışma içinde kendi öz ve cevherimiz olmaktan geçmektedir. Zaman; birbirimizin hata ve eksiklerini, kusur ve aksaklıklarını ortaya çıkarma, fitne ve tefrika meydana getirme zamanı değil, bilakis; birlik ve beraberliğimizi güçlendirme ve kuvvetlendirme zamanıdır.
İçimizdeki, dışımızdaki ve dört tarafımızdaki hainler, Mankurtlar ve kuklalar hep birlikte varlığımıza ve birliğimize göz dikmiş durumdalar. Bütün bunları göre göre, bile bile gaflet ve dalaletin, sorumsuzluk ve vurdumduymazlığın, ölüm uykularının derinliğinde zaman ve imkanlarımızı boşa harcamak bir Müslümanın kendisine yapacağı en büyük ihanettir.
Karabağ’da, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Keşmir’de, Türkistan’da, Myammar’ da, Libya’da ve dünyanın diğer mazlum coğrafyalarında akan her damla kanda Müslüman olarak her birimizin vebali ve sorumluluğu vardır. Eğer; dünya Müslümanları olarak biz, bize ait sorumluluklarımızı ve görevlerimizi hakkıyla yerine getirebilse idik bugün, İslam coğrafyalarında yaşadığımız bugünkü sorunları yaşamamış olacaktık. Ama; olan oldu ve gelen geçti. Şimdi; tarihi yargılama, sorgulama ve orada oyalanma zamanı değil. Ondan dersler ve ibretler çıkararak kendi gerçeğimize bakma ve geleceğimizi nasıl ve kimlerle birlikte yeniden inşa ve ihya etmeye yönelme zamanıdır.
Bu zamanı da kaçırır isek eğer; bir asır daha ellerimizdeki ve ayaklarımızdaki paslanmış kölelik zincirleriyle birlikte batılı emperyalistlerin peşinde onlara el avuç açmaya ve yalvarmaya devam eder dururuz. Bu fırsatı değerlendiremez isek eğer; hain komşuların, iki yüzlü müttefiklerin, bize dost diye tanıtılan düşmanlarımızın insafına terkedilmiş olarak bela ve musibetlerin ocağında yanmaya devam ederiz.
Azerbaycan’ın Karabağ’daki Ermeni işgalini kaldırmak için mecbur kaldığı haklı mücadele de bakın kimler yanımızda; Pakistan, Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti, Katar… Hani nerede; Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan gibi Rusya’dan ödü patlayan ‘’Türk Kardeşlerimiz’’ (!) dediğimiz o meşhur Türk devletleri ve halkları? İslam’ın bayraktarlığını yaptığını iddia eden İran, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve İsrail’in kolonileri haline gelen Arap çadır devletlerinin Petro-şeyhleri ‘’Müslüman Kardeşlerimiz ve milletler (!) hani nerede? Tabii ki, İngiltere’nin, Rusya’nın, Fransa’nın, Amerika’nın, İsrail’in ve Ermenistan’ın tarafındalar.
Sözde Müslümanların sözleri de, özleri de YEZİD’ in tarafında, kılıçları ise; Hüseyin’e karşı…(İran rejimi de buna dahil) Bunlar Allahtan değil de şeytanlarından korkan ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden sahte kahramanlardır. Bunların dostluğu, kardeşliği, müttefikliği ve komşuluğu barsak gurultusundan ibaret fena bir yele benzer.
Tarih boyu olduğu gibi, bundan sonra da olacağı gibi kendi göbeğimizi kendimiz kesmek, kendi geleceğimizi kendimiz tayin etmek zorundayız kardeşim. Bizi özümüze benliğimize ve kimliğimize ulaştıracak tek yol; ne doğu, ne batı, ne kuzey, ne güney değil ‘’Tek yol İslam kardeşliği ve birliğidir.’’ Allah’ın rahmeti, bereketi, yardımı kendi yolu üzerinde kardeş olanlara ve Mü’mince yürüyenleredir.
نَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ ۚ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَı ‘’Müminler ancak kardeştirler, onun için iki kardeşinizin aralarını düzeltin ve Allah´tan korkun ki, rahmete layık olasınız!’’ Hucurat;10
Selam Hak ve hakikat üzere birlik ve beraberlik olanlara ve yürüyenler
.
Dik durmak da bir ibadettir
Arif Altunbaş 11 Kasım 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 796 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Dik durmak bir ibadettir
Dik durmayı başaran insan, millet ve devletlerin üzerine kimse basıp geçemez. Eğilen, bükülen, yamulan, sürünenleri ise; herkes yol geçen hanı gibi kullanır. Öyleyse; dik durmak için elinden gelen gayret ve çalışmayı yapanların üzerine basıp geçilmesine asla fırsat vermemeli ve ona zemin hazırlayacak her türlü davranış ve yaklaşımdan uzak durulmalıdır.
Suçlunun suçluluğu kadar onu kışkırtacak, cesaretlendirecek, imkan ve fırsat verecekler de en az o kadar suçludur. Sen evinin kapılarını, pencerelerini iyi kapatmaz, gerekli bütün önlem ve tedbirleri almazsan hırsızın işini kolaylaştırmış, hatta; onu hırsızlığa teşvik etmiş olursun. Ahlaksızlar ve kötüleri desteklemek, onların tarafında şeklen de olsa durmakta böyle…
İnsanın, toplumların ve milletlerin kimseye, hele hele namerde muhtaç olmadan dik durma, özgürlük ve bağımsız olma mücadelesi onun en öncelikli hakkıdır. Dik durma mücadelesi; önüne gelene saldırmak ve herkesle dalaşmak değil, kişilerin ve toplumların şahsiyetli ve onurlu yaşama mücadelesidir.
Dürüst bir insan ve millet olarak dik durabilmek için kuruş değil, insan olmanın onur ve şerefini koruyan adam gibi bir duruş gerekir. Bir insanın haraketli bir ölü olmadığına nabız ölçerle değil, adam gibi duruşu ve davranışı ile karar verilir.
Adam olmak; dik durmak ve onurlu olmak ve yaşamaktır. Asla seçkin bir din, dil, renk, cinsiyet ve soy meselesi de değildir. Bu kişisel ve toplumsal şahsiyetli bir duruş meselesidir. Şahsiyet ve kişilik ise; soydan soptan gelmez, sonradan kazanılan ahlaki özelliklerin insanın hayatında onun duruşu olarak pratikte görülür ve yaşanır..
Kalabalıkların içinde sıradan bir insan olmak için farklı ve seçkin özellikler taşımak gerekmez. Ama; kalabalık yığınlara karşı direnebilmek için çok farklı özelliklere ve güzelliklere sahip olmak gerekir.
İnsanın duruşu ve yere basışı hak ve hakikat üzere ise; her türlü zorluğa ve engellere rağmen o yol, insanı istediğin menzile götürür. İnsanın yol arkadaşlarının kimisi yalan, kimisi yılan olsa bile; onun dik durması her türlü ihanet ve kalleşliğin üstesinden gelir.
Karanlıkla mücadele etmeden aydınlığa, zorlukla mücadele etmeden kolaylığa, düşmanla mücadele etmeden dostluğa ve dostlara ulaşılamaz. İnsanın gerçek gücü pazularında ve silahlarında değil, inanç ve iman gücünün hayata yansımasında görülür.
Duruşu sevilen insanın kendi de gönlü de sevilir ve sayılır. Böyle bir insanın gözlerinde her gün bir hakikat güneşi doğar, her zaman bin yalan güneşi batar. Gün onunla ağarır ve aydınlanır. Herkes koşar hayaller ülkesine, gece onunla istirahate çekilir ve yaslanır güven içinde düş ve düşüncelerin gölgesine .
Adam olmamak bir guruba dahil olmamaktan değil, bir duruşa sahip olmamaktan kaynaklanır. O duruş; Kur’an ve Sünnetin vahiyle çerçevelediği, Hz Muhammed sav’in eylem ve söyleminde pratiğe dökülen, tüm insanlığa numune olan Muhammedi duruştur. ‘’Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz’’ diyebilen ruhtur o…
Sakın! Muhammedi bir duruş sahibi olmaktan korkma! En fazla kaybedeceğin etrafındaki yanlış ve yamuk insanlar ile sahtekar ve ikiyüzlü dostlardır. İnsan için bazı kayıpların getirisi götürüsünden daha fazladır.
Duruşun, yaşayışın, eylemin ve söylemin Muhammedi olsun yeter ki yüzüne kapanan bütün kapıların sonuna kadar açılacağını göreceksin! İnsanı insan, hayvanı hayvan yapan onun duruşudur. Selam ve dua ile…
.
Karabağ’ın kaybedenleri…
Arif Altunbaş 13 Kasım 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 544 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Karabağ’ın kaybedenleri…
Savaşların bir veya birden fazla nedeni, kazananı veya kaybedeni olabilir. Kazananlar; kendi güç ve kuvvetlerine dayananlar, kendi irade ve akılarıyla hareket edenlerdir. Kaybedenler ise; kuklacılara kuklalık, efendilerine uşaklık yapan hukuki ve ahlaki hiçbir ölçü ve sınır tanımayanlardır.
Ermenistan 1992 de Karabağ’ı işgali ederken onu destekleyen, onun arkasında duran Rusya, Fransa, kısmen İran ve ABD idi. Ermenistan’ı kışkırtan Rusya, Fransa ve ABD Karabağ’ın işgalinden sonra bu sorunu çözmek (!) için ‘’AGİT Minsk Grubunu (1992 ) kurdu. Bu üçlü gurup sorunu çözmek yerine içinden çıkılmaz bir çözümsüzlüğe ve kaosa sürükledi
Aslında Minsk üçlüsü Karabağ’ı işgal tiyatrosunun 2. Perdesini oynuyordu. 30 yıldır bu adaletsiz ve haksız işgali sürüncemede bırakmak ve halletmemek üzere defalarca bir araya gelmek, sadece; kendi hesap ve çıkarları için çalışmak emperyalist ülkelerin alışılagelen karakteri idi. Çözüme ulaşmamak üzere toplanan bu üçlü Azarbeycan’ı 28 yıl cezalandırdı, İşgalci Ermenistan’ı da mükafatlandırıp şımarttı.
Rusya; Kafkaslardaki otoritesini kaybetmeme derdinde, Fransa; ülkesindeki Ermeni lobisine yaranma arzusunda, Amerika; bünyesindeki Ermeni azınlığı mutlu etme savda idi. Ortadoğu’da olduğu gibi Kafkaslarda da enerji bölgelerini ve koridorlarını kontrolü altında tutmak isteyen ABD ve bu kanla beslenen ülkeden hiç birisinin Ermenilerce işgal edilen Azerbaycan toprakları ve Azeri kardeşlerimizin çektikleri çileler ve acılar onların umurlarında bile değildi.
Azerbaycan ve Türkiye devlet üst yönetimi bu şeytan üçgeninin ne yapmak istediğinin farkında idi. Tek millet ve iki devlet olan ülke yıllarca Azerbaycan ordusunu modernize ederek, hem Azerbaycan’da, hem de; Türkiye’de eğittiler, Karabağ’ı kurtarmak için çetin bir savaşa hazırladı. Arkalarına Rusya’yı, Fransa’yı ve Amerika’yı alan Ermenistan elindeki demode olmuş silahlar ve 2. Dünya savaşından kalan savaş taktikleriyle cani ve katil çapulcu ordusuna çok güveniyordu.
Ama; Ermeni üst yönetimi uluslarası ilişkilerin menfaat ve çıkar merkezli birçok saç ayağına oturduğunu, Türkiye’nin bölgedeki etkin rolünü ya; hiç hesap etmedi. Azerbaycan ile olan bir savaşta Rusya’nın kendilerini kayıtsız şartsız destekleyeceğine inanıyor, Fransa ve ABD’nin de arkalarında duracaklarını sanıyorlardı.
Son 20 yılda Ortadoğu’da değişen jeopolitik-Jeo stratejik dengeler; Doğu Akdeniz, Suriye, Irak, Lübnan, Libya, Yunan-ve Rumların Türkiye ile olan gerginliği gibi meselelerde Rusya ile Türkiye batılı emperyalistlere karşı birçok stratejik işbirliği halinde kalkan oluşturduklarını Ermeni Başbakanı Paşinyan hiç dikkate almadı.
Eremeniler Yüzyıllar boyunca mağma gibi kaynayan Kafkaslarda, sürekli piyon ve mayın eşeği olarak Ruslar tarafından kullanıldığını birçok Ermeni tarihçisi, aydın ve siyasetçisi çok iyi biliyor, bu da onlara acı veriyordu. İktidara gelir gelmez Rusya’yı dışlayıp Putin’i satan Paşinyan ABD ve Fransa’nın kucağına oturdu. Kafkaslarda her zaman bir piyona ihtiyaç duyan Rusya’nın içine asla sindiremediği bir durum idi.
Ermenistan ordusunun 06.10.2020, saat; 21.00 sularında Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı’na yaptığı füze saldırısı ve burada şehit olan askerlerimiz Türkiye ve Azerbaycan için bardağı taşıran son damla oldu.
Azerbaycan Ordusu hemen karşı savunma ve saldırıya geçti. Bundan sonra savaş her yönü ile bütün yüzünü gösterdi. Ermeniler karşılarında 1992 deki Azerbaycan ordusunun olmadığını gördüler. Bu sefer sert kayaya çarptıklarını geç anladılar, ama; iş işten geçmişti. Kısa bir süre sonra Başkan Aliyev’in deyimiyle, ‘’İt gibi kaçarak Karabağ’ı terk etmeye başladılar.’’ Ve nihayet Karabağ’ın merkezi Suşa 44 gün sonra düştü. Rusya’nın mayın eşeği Ermenistan, batının şımarık çocuğu Paşinyan teslim olmak zorunda kaldı. Yenilgiyi zor da, acı da olsa kabul ettiğini ilan etti.
Burada Başkan Erdoğan’ın, Türk ordusunun, Türkiye dış politikasının Azeri kardeşleri ile eşgüdüm içinde çalışması Rusya ile yıllardır sürdürülen jeo-politik ve jeo-stratejik kazan kazan prensibine dayalı siyaseti ve diplomasisi büyük rol oynamıştı.
Bu savaşta kazanan; Azerbaycan ve Türkiye kardeşliği oldu. Kaybeden ise; her zaman kaybetmeye mahkum olan Ermeni işbirlikçileri ve işgalcileriydi. Burada AGİK’in oynadığı tiyatro da boşa çıktı. Fransa, ABD ve Avrupalı Ermeni dostları da kaybedenler arasında idi. Pastadan aslan payını alan ise; her zaman olduğu gibi Rusya oldu. Leş kokusu almış Akbaba gibi savaş süresince Moskova’dan olayları seyreden Rusya, Ermeni piyonunun kesin olarak yenileceğini anlayınca ‘’Barış’’ adıyla devreye girdi. Ölülerini bile savaş meydanında bırakıp kaçan Ermeni ordusu bir daha Rusya’nın oyununa geldi. Ve kaybedenlerin şampiyonu oldu.
Barış Anlaşmasındaki 9 madde ile, Azerbaycan Nahcivan arasındaki 60 km’lik koridoru tekrar hayata geçireceğinden, kaybedenlerin birisi de Türkiye’yi Orta Asya’da ve pazarlarında görmekten hoşlanmayan, bunun için TIR taşımacılığımızda her zaman Türk TIR’larına bin bir zorluk ve problem çıkaran İran da kaybetti. Laçin koridorundaki yol faaliyete geçince Türkiye’nin Kafkaslara, Türki ülkeler ve Orta Asya’ya ulaşması için artık ne Gürcistan’a, ne de İran’a bir ihtiyacı kalmadı.
Büyüyen, yükselen, güçlenen Türkiye ve Türkiye Azerbaycan kardeşliği önümüzdeki problemler ve engelleri aynen; 15 Eylül 1918 de Bakü’yü Bolşeviklerden ve Ermeni çapulcularından kurtaran kahraman Osmanlı komutanı Nuri Paşanın Kafkas İslam Ordusu gibi bir bir aşacağına ve hedefine ulaşılacağına inanıyorum.
Ama; dikkat edin!
Ayı ile aynı çuvala giriyorsanız baltanız keskin ve devamlı yanınızda olsun!’’ (Rus atasözü) Tarih bilincimiz bize; sürekli uyanık ve tetikte olmamızı emrediyor. Kazandığımız zafer ve başarılara şükredin ki, Allah sizi yeni zafer ve başarılara ulaştırsın! Rehavete kapılmayın, şımarıklık yapmayın, adaletsiz olmayın, zalimler gibi zulmetmeyin! Allaha cc şükreden ve zikreden inanmış bir millet olun ki, düşmanlarınıza karşı sürekli galip gelesiniz.
Allah milletimize, ordumuza ve yurdumuza zeval vermesin. Amin!
.
Erdoğan düşmanlığının kökleri
Arif Altunbaş 20 Kasım 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 553 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Erdoğan düşmanlığının kökleri
Arif Altunbaş
Erdoğan düşmanlığının kökleri
Osmanlıda batıyı taklit etme hastalığı Fransa’ya tapınma ile başlar. Bunun adı da, Frenkleşmektir. Fransız ihtilalinden sonra tüm dünyada değişmeye başlayan statüko bizim siyasetimiz ve edebiyatımızda da aynen taklit edilir.
Frenkleşmek daha sonra, ‘’Garplılaşmak’’ (Batılılaşmak) olarak anılır. Batı ve batılılaşma 19. asırda litaratürümüze giren bir kavramdır. Karacaoğlan’ın; ‘’Gezdim seyran eyledim Frenkistanı, elleri var bizim ele benzemez’’ derken, kast ettiği sadece Fransa değil, tüm Avrupa ülkeleridir.
İslam toplumlarında zina ve gayri meşru ilişkiler haram (yasak) olduğundan halk arasında ‘’Bel soğukluğu’’ diye bilinen hastalığın geldiği yer batı ülkeleri olduğu için adına frengi ( Batı) hastalığı denilmiştir.
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy müslüman Türk milletinin batılılaşma sevdası ile ne kötü bir anlayışın rüzgarına kapılıp kendi Medeniyet ve Kültürüne sırt çevirdiğini görünce, batıya öykünerek yabancılaşmaya başlayan insanımızı şöyle eleştirir;
‘’Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi
Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi.’’
Siyaset dünyamızda dün; Rahmetli Menderes, Erbakan ve Özal ile başlayan kendi kimlik ve benliğimize, yani; öze dönüş, millileşme, yerlileşme hareketi ve hamlelerine karşı düşmandan daha düşman, bir düşman anlayışla buna karşı çıkan yerli münafıklar ve batı uygarlığının ülkemizdeki gönüllü temsilcileri bugün de; içeride ve dışarıda Başkan Erdoğan’ı hedef tahtasına oturtarak yerlileşmemizin, millileşmemizin, kendimiz olmamızın önüne geçmek için her türlü yalana, iftiraya, gayri hukuki ve ahlaki yollara ve yöntemlere başvurmaktan asla bir adım geri kalmıyorlar.
İçeride adına muhalefet denilen bir kısım din, kültür, tarih ve medeniyetimizin düşmanı siyasetçi, yazar, çizer, sanatçı, kiralık medya mensupları ve aydın taslakları resmen batı dünyasının Türkiye ve İslam alemine karşı ürettiği algı operasyonları ve düşmanlıkların Türkiye temsilciliğini yapıyorlar.
Her zaman olduğu gibi Türkiye ve İslam karşıtlığının ana merkezi, kendi tabirleriyle (Haçlı Ordusunun Karargahı ‘’ konumunda olan Fransa’dır.
Le Monde gazetesinde Marie Jego imzalı bir makalede, Fransa’nın Türkiye’ye ve İslam dünyasına karşı düşmanca tavrının sebebi şöyle itiraf ediliyor; Fransa Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak için baskı kuruyor’’ deniliyor.
Makalede, “Türk Cumhurbaşkanı Fransız mevkidaşına olan saldırılarını artırınca Fransız Büyükelçisi’nin Ankara’dan geri çağrıldığı, Fransa’daki İmamların yerelde eğitimini dayatan Paris, Türkiye’nin din aracılığıyla etkisini yayma siyasetini sınırlandırmak istiyor.
Aynı gazetede yayınlanan bir başka makalede de, ‘’Ayasofya’nın ibadete açılması aleştiriliyor. “Mustafa Kemal’in mirasını reddetmeye kararlı olan Recep Tayyip Erdoğan, 1920-1930 yıllarında Batı yanlısı yönelime son vermek istiyor” denilmekte…
Batı düşmanlığının can alıcı püf noktası bu son cümlede ifadesini buluyor. Nedir o? ‘’Başkan Erdoğan 1920- 1930 yıllarında Türkiye’ye dayatılan teslimiyet ve kölelik anlaşması olan Lozan Anlaşmasının sınırlarını zorlayarak bu anlaşmayla ülkesine, milletine vurulan tüm kölelik zincirlerini ve prangalarını bir bir kırarak Türkiye’yi batıya ve düşmanlarına karşı özgürleştiriyor, bağımsızlaştırıyor, güçlendiriyor. Bu da başta Fransa olmak üzere batının hiç, ama; hiç hoşuna gitmiyor.
Gerek ABD, gerek Fransa ve gerekse öteki batılı ülkelerin Türkiye ve Başkan Erdoğan üzerinde oynamak istedikleri oyunların, ona karşı çıkış ve düşmanlıkların temel nedeni işte tamda burada yatıyor. Türk milletinin ülkesi ve devletiyle özgürleşip bağımsızlaşmasını, yükselişini ve büyüyüşünü durdurmayan başta Fransa olmak üzere tüm batı emperyalizmi Erdoğan karşıtlığı, Türkiye ve İslam düşmanlığı ile milletimizin ve ümmetin ayağa kalkıp dirilişini engellemek istiyorlar. Bunun için de, dışta; Rumları, Yunanlıları ve Eremeniler içeride; BDP ve CHP gibi batı projesi partileri ve oyuncularını mayın eşeği olarak üstümüze üstümüze sürerek gerilim üzerine gerilim çıkararak her alanda önümüzü kesmeye çalışıyorlar.
İçeride ve dışarıda Başkan Erdoğan’a ve politikalarına karşı çıkanlar, onu diktatör diye karalamaya çalışanların derdi; Erdoğan’ın şahsı ve kişiliği değil sadece, onun şahsında Türkiye’nin güçlenen ve yükselen askeri, siyasi, ekonomik, kültürel olarak bölgesel bir güç olmasıdır.
Bu yüzden millet ve devlet olarak; daha uyanık ve çalışkan, daha dinamik ve güçlü, daha hırslı ve mücadeleci olmak, tuttuğumuzu başarmak zorundayız.
Selam ve dua ile…
.Kabil Soyluların Cephesi!
Arif Altunbaş 27 Kasım 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 556 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kabil Soyluların Cephesi!
Arif Altunbaş
Batı Medeniyeti kuruluşu, gelişmesi ve bu günlere kadar geldiği süreç içinde Hak ve hukuku sadece kendisi için isteyen, çıkar ve menfaatlerinin peşinde güç ve güçlünün yanında mazlumun ve zayıfın karşısında duran, inkar ve tuğyanın kara bayrağı altında bir araya gelen Kabil soyluların cephesidir.
Bu medeniyet hiçbir zaman hak ve hukuku, adalet ve barışı, insanlığın evrensel değer ve ölçülerini referans alarak insanı ruh ve mana aleminde yüceltme ve yükseltmeye çalışmamış, hatta; onun önünde ve karşısında dikilmiştir. Çünkü; bu medeniyeti kuran milletlerin tarihleri işgal, istila, sömürü ve katliamlarla dolu insan kemikleri ve kelleleri üzerinde inşa edilmiş, harçları kan, kin ve işkence ile yoğrulmuş bir vahşet medeniyeti olarak, bugün; insanlığın huzurunda bir ibret abidesi olarak durmaktadır.
Allah’ın cc elçisi Hz. İsa’yı çarmıha geren, onun arkadaşlarını ve ona inananları öldürmek için domuz avı gibi asırlarca sürek avı yapan ateist Romalı aklı, fahişe Antik Yunan ahlakı üzerinde kurulan bu medeniyettir. Batı medeniyeti bu iki soysuz tohumdan türeyen, 1. ve 2. Dünya savaşlarında da canavarca birbirlerini acımasızca yiyerek tarihe insanlığın utanç tablolarını hediye eden bir anlayışın eseridir.
Bunların birbirleriyle dayanışması, müttefiklikleri, dostlukları da çıkar merkezli ve menfaatlerinin gittiği ve bittiği yere kadardır. Batı kültür, diplomasi ve siyasetinde -bizde olduğu gibi- karşılıksız bir dostluk ve müttefiklik anlayışı yoktur. Her şey menfaatler ve çıkarlar üzerine planlanmış ve kurulmuş bir ‘’Şah-Mat’’ oyunudur. Bu medeniyetten ve insanlıktan nasibini almamış yabani anlayış ve mantık çağdaş uygarlığın temel mantık, felsefe ve duruşunun ruhunu oluşturmaktadır.
Bizde insana ve aleme bakış; ’’İyilik yap! mahluk bilmezse Halık bilir’’ anlayışı üzerine, onlarda; her şey menfaatler ve çıkarlar üzerine bina edilir. Batılı anlayış verdiğinin kat kat karşılığı geri almadan rahat duramaz, hatta; muhatabını sömürmeyi, onun kanını emmeyi kendinde bir hak olarak görür, bu yolda yaptığı her zulüm ve haksızlığı da başarısı olarak kabul eder. İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekiz, Danimarka ve İtalya gibi denizaşırı sömürgeleri olan batılı ülkeler işgal ettikleri toprakların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini çalarak, sömürerek ve yerli hakları köleleştirip aç ve susuz bırakarak bugünkü zenginliklere ve rahata ulaşmışlardır. Bunun için bu medeniyet; kan, kin, sömürü, eşkiyalık, hırsızlık ve haksızlık üzerine kurulmuş bir vahşet medeniyetidir.
Biz medeniyeti; ‘’Medine İslam Devletinden’’, uygarlığı; Uygurlardan (Türkistan’dan), hukuku ve adaleti Allah’ın kuralları olan ‘’Vahiy’ den’’ öğrenen Müslüman bir millet olarak bu kan dökücü Kabil soylu canilerden mi insanlığı ve medeniyeti öğreneceğiz? Hak ve hukuku bu işgalci zalimlerden mi öğreneceğiz? Ticareti; bu sömürgeci eşkiya ve hırsızlardan mı öğreneceğiz? İnsanlığın ve ahlakın yüksek değerlerini ‘’Batı batı diye…’’ yıllardır körü körüne öykünüp tapınılan bu yalancı, bu sözünde durmayan, bu özü başka sözü başka ahlaksızlardan mı öğreneceğiz?
‘’Ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa…’’ bu sahtekarları, kaypaklıklarını, kalleşliklerini ve düşmanlıklarını yazmakla bitmez…‘’Müslüman bir sefer yanlışlıkla akrebin deliğine parmağını sokar, ikinci sefer aynı yerden ısırılırsa; o, ahmaktır. Ahmak bir dost ise; akıllı bin düşmandan daha tehlikeli ve zararlıdır.
Türk milleti ve İslam Ümmeti olarak; daha ne kadar batı medeniyetinin Kabil soylu çocuklarına güvenecek, dayanacak, bize yardım ve destek vermeleri için onlardan yardım dileneceğiz? Daha ne kadar onları kendimize dost ve müttefik olarak kabul edecek, kendi öz kardeş ve dostlarımızdan uzak duracağız?
Batılılar her zaman Müslüman milletleri yardan aşağı attılar, onları esir ve köle pazarlarında da öldüm fiyatlarına sattılar. Tarih; bunun binlerce örnekleriyle doludur. Bunun için; Tarih bilincinden uzaklaşan milletler, asla; zilletten kurtulamazlar.
Basit ve sıcak bir örnek olarak; Azerbaycan Türkiye kardeşliği Karabağ’ımızı özgürleştirmiş, Orta Asya, Kafkasya ve tüm Müslüman’ları yüreklendirmiş, ABD, Fransa, Rusya gibi emperyalist güçleri ve onların mayın eşeği Ermenistan’ı da dize getirmiştir. AB ve ABD’nin, İsrail, Mısır, Yunan, Rum ve BAE gibi batı kuklası devletlerin Doğu Akdeniz’de, Suriye ve Libya’da hep birlikte Türkiye’ye saldırmaları bölgede askeri, siyasi, ekonomik, stratejik dengelerin Türkiye lehine değiştiğini göstermektedir. AB, ABD ve yandaşları bunun için Türkiye’den olağanüstü huzursuzdur.
Bizim Müslüman bir millet olarak, ‘’Bu çifte standartlı batı medeniyetinin bir parçası olmak gibi bir derdimiz yoktur ve olmamalıdır. Bilakis; bu vahşet medeniyetinin kan ve kinle yoğrulmuş etki ve çekim alanından süratle çıkmak, kendi yerli ve milli değerlerimizle beslenen hayat tarzı ve medeniyet anlayışımızı yeniden süratle inşa ve ihya etmek gibi bir sorumluluğumuz vardır. Bu hava ve su gibi, ekmek ve azık gibi milletimizin ulu bir millet olarak ayakta ve hayatta kalması için olmazsa olmaz ihtiyacıdır.
Allah cc doğruların ve samimi toplumların yar ve yardımcısıdır.
.
Uluslararası şer güçler, örgütler ve BM
Arif Altunbaş 4 Aralık 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 640 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Uluslararası şer güçler, örgütler ve BM
Birleşmiş Milletler (BM) 5 karar verici devletin güç ve çıkar üzerine inşa ettiği, küçük ve mutlu azınlıkların büyük çoğunluklara hükmettiği, onları yönetip sömürdüğü ve köleleştirdiği büyük balıkların küçük balıklara hayat hakkı tanımadığı, dünyadaki siyasi, askeri, ekonomik, hukuki ve kültürel haksızlık ve hukuksuzlukların organize edildiği ve yönetildiği, emperyalist ülkelerin kendileri için kurup kurumlaştırıldığı uluslarası bir şer örgütüdür.
Bugün dünyada yürürlükte olan uluslararası statüko ve bu statükonun hakim olup yönettiği (BM, İMF, NATO gibi) kurum ve kuruluşların hemen hemen hepsi dünyayı yöneten birkaç güçlü devletin çıkar ve menfaatlerine hizmet etmekte olan bir aracı ve araçtan başka bir şey değildir.
Bunları kuran devletler başlangıçta insanlığa; ‘’Barış, adalet, özgürlük, yardım ve destek…’’ gibi sloganlarla yola çıksalar da, aslında bu işin özünde gizli, farklı düşünce ve planları vardı. Mazlum, güçsüz ve fakir ülkelerin zenginliklerini yağmalamak için pay kapma savaşında birbirlerini kıran ve yiyen bu devletler 1. Dünya savaşından sonra başlayan ve 2. Dünya savaşından sonra da dünya genelinde sürdüre geldikleri işgal ve sömürülerini uluslararası bir kurumla meşrulaştırabilmek, aralarındaki çıkar savaşlarına engel olabilmek ve masa başında anlaşmak için bu kurumları kurdular. Yönetme ve karar verme yetki ve selahiyetini de bu 5 haydut ülke (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya) kendilerine bağladılar. Herhangi bir hususta 200 kadar BM üyesi ülke istediği kadar çırpınıp yırtınsın, eğer; bu 5 devletten birisi Birleşmiş Milletlerde alınmak istenen bir karara ‘’Hayır’’ der, bu kararı ‘’Veto’’ ederse; o karar çıkmaz. Yani, 200 BM üyesi ülkenin kaderi bu 5 sömürgeci ülkeden birinin iki dudağı arasından çıkacak ‘’Evet’’ veya ‘’Hayır’a’’ bağlıdır. 200 üye ülkenin hepsinin de bu 5 ülkeden birisi kadar değeri ve ağırlığı yoktur. Bu 200 ülkenin hepsi de BM zurnasının son deliği bile değildir.
Emperyalist ülkeler önceleri zorla işgal edip sömürdükleri ülke ve coğrafyaları şimdi bu uluslararası kurum ve kuruluşlarla (Demokratik ayak oyunları ile) işgal edip sömürmektedirler. Bu organize suç çetelerinin mağduru olan birçok ülke de, ‘’Denize düşen yılana sarılır misali’’ bu zulüm mekanizmalarının kurbanı olarak, bu canavar Ahtapotun bir kolundan kurtulup öteki koluna sığınmayı kendileri için bir çare olarak görmektedirler. Yağmurdan kaçarken doluya tutulduklarını birçok milletler ülkeleri askeri, siyasi ve ekonomik olarak işgal edildikten sonra farkına varmaktadırlar.
Güçlüler; güç sarhoşu olarak hep önde ve hakim pozisyonunda zulmün patronu, insanlık dışı eylem ve söylemlerin de temsilcisi, yöneticisi durumunda iken çivisini çıkardıkları dünyaya ayar vermeye çalışmaktadırlar. Zayıflar ve mazlumlar ise; uluslarası bu şeytan üçgeni arasında haklı da olsa hep haksız ve mağdur durumdadırlar. Zalimlerden; insaf, hukuk tanımazlardan; adalet, katillerden; merhamet, vicdansız ve ahlaksızlardan da etik davranış beklemektedirler. Bu haydutlar sisteminde güçlüler haksız da olsa hep haklıdır, zayıfta olsa hep güçlüdürler.
Dünya; uluslararası yanlış hukuk, taraflı adalet, ikiyüzlü siyaset, zalim askeri, insafsız ekonomik, kozmopolit kültürel güç ve otorite sahibi devletlerin kontrolünde organize olmuş bu büyük suç örgütlerinin esiri durumundadır. Kim, hangi devlet ve millet bu zulme ve haksızlığa karşı çıkar ve onlara karşı mücadele eder, kendini savunursa; başta ABD olmak üzere bu faşist devletlerin namlularının hedefi haline gelir. Zorla, zorbalıkla, haksız ve hukuksuz olarak bu zulme başkaldıran kişi, ülke ve milletler güçlü devletlerin kurduğu bu örümcek ağına teslim oluncaya kadar onlarla savaşılır. Afganistan, Irak, Suriye, Kuzey Kore, İran, Türkiye, Libya, Somali ve Sudan örneğinde olduğu gibi…
Bu alçak sömürü sistemine boyun eğip teslim olanlar; Enver Sedat gibi Nobel Ödülüne aday (!) gösterilir, dünyanın an akıllı en kahraman en demokrat en özgürlükçü en barışçı devlet başkanı ve devleti olarak dünyaya yansıtılarak algı operasyonları oluşturulurken, bu zalim sisteme karşı gelen kim olursa olsun; ‘’Dünyanın en tehlikeli diktatörü, devleti ise; her türlü insanlık dışı eylem ve söylemlerin muhatabı, yıkılması ve yok olması gereken vahşi bir devletidir’’ şeklinde kara propagandalara kurban edilmektedir. Özellikle emperyalist batı sistemlerinin hakim olduğu birçok ülkede; birçok cahil, ahmak yerli münafık, ajan provokatör veya mankurt da uluslararası bu algı operasyonlarının etkisinde kalarak (Bizdeki CHP ve BDP gibi ) kendi vatanına, milletine, ordusuna, din, kültür ve medeniyetine karşı savaş eder.
Başkan Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye bu şeytan üçgeninden çıkmak, kendi milli, yerli değer ve kültürümüzle yoğrulan yeni bir dünya kurmak için mücadele ettiğinden, başta; ABD, Fransa, Almanya ve benzeri batı bloku ülkelerinin hedefi haline gelmiştir. Emperyalist batı ve kuklacılar; Kafkaslarda; Ermenistan’ı, Ortadoğuda; PKK ve Esed’i, Doğu Akdeniz’de; Mısır, BAE, Rumlar ve İsrail’i, Egede; Yunanlıları; Libya’da; Rus paralı askerleri ve Hafter çapulcularını Türkiye’nin ününe piyon ve mayın eşeği olarak sürmektedirler.
İşin en ibret verici olanı da; Türkiye’deki bazı malum siyasiler, köşe yazarları, medya maymunları emperyalist sömürgeci devletlerin Türkiye temsilciliğini, düşmanlarımıza zağarlık ve askerlik yapacak kadar gaflet, cehalet ve ihanet içinde olmaktadırlar.
Ey Milletim! Bunları tanı, alçakları ve hainleri asla unutma!
.
’Tek Millet iki devlet’’ ruhu
Arif Altunbaş 11 Aralık 2020 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 551 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
‘’Tek Millet iki devlet’’ ruhu
Arif Altunbaş
Doğudan batıya, kuzeyden güneye İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya İmparatorlukları tarafından topraklarının büyük bir kısmı işgal edilen Osmanlı en yorgun ve zayıf düştüğü bir dönemde işgalci, istilacı ve sömürgeci Avrupa devletlerine karşı 18 Mart 1915’ de Çanakkale’de büyük bir zafer kazandı. Osmanlı vatandaşı olan veya olmayan Türk, Arap, Kürt, Boşnak, Arnavut, Kafkasyalı…yaklaşık 250 bin Müslüman kardeşimizi bu savaşta batılı işgalcilere karşı savaşırken şehit verdik.
Yıllarca Balkanlarda ve Kafkaslarda Rusya ile, Yemende, Mısırda, Filistin’de, Hicazda, Irakta İngiltere ile, Libya’da İtalya ile, Cezayir, Suriye ve Lübnan’da Fransa ile savaşırken bu kanlı savaşlardan dolayı Osmanlı ordusu ve ekonomisi zayıfladı. Düşman orduları tarafından dört bir tarafımızdan kuşatıldık. Asya, Avrupa ve Afrika’yı 600 yıl kanatları altında muhafaza eden ulu çınar Osmanlıyı sömürgeci batılılar Anadolu topraklarında boğup yok etmek istendiler.
1917 de Çarlık Rusya’sı yıkıldı ve yerine Sovyetler Birliği kuruldu. Çarlık Rusyası döneminde yurtları işgal edilen milletler Moskova’daki iktidar değişimini fırsat bilerek kendi özgürlüklerine kavuşmak ve milli devletlerini kurmak için harekete geçtiler. Azerbaycan Türkleri de bunlardan biriydi. Tiflis’te 28 Mayıs 1918 de Azerbeycan Cumhuriyeti Mehmet Emin Rasulzade başkanlığında kuruldu. Tarihte ilk Türk Cumhuriyeti olan Azerbaycan Cumhuriyetini diplomatik olarak ilk tanıyan kardeşi Osmanlı Devleti idi.
Osmanlı İmparatorluğu ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasında 4 Haziran 1918 de Batum Antlaşması imzalandı. Bunun üzerine Sovyetler Birliğinin Bakü’deki ordusu 12 Haziran da Tiflisten Gence şehrine taşınan Azerbaycan Cumhuriyetinin başkentine yürüyünce genç Azerbaycan Cumhuriyeti kardeşi Osmanlı Devleti’nden yardım istedi.
Bu durum üzerine Osmanlı İmparatorluğu Enver Paşanın kardeşi Nuri Paşa komutasında 8 bin kişilik Kafkas İslam Ordusunu donatıp hemen yola çıkardı. Bu ordu Gence’ye varınca 7 bin Azerbeycan Türkü de Kafkas İslam Ordusunun saflarına katılarak Kafkas İslam Ordusunun sayısı 15 bine ulaştı.
Almanlar, Ruslar, Ermeniler ve İngilizler zengin petrol yataklarına sahip olan Bakü’ nün Türklerin eline geçmesini istemiyorlardı. 25 Temmuz’da Rus ve Ermeni Taşnaklardan oluşan Sentrokaspi Hükûmeti İran’ı işgal altında tutan emperyalist İngiltere’yi Bakü’ yü savunmak üzere yardıma çağırdı. Türk ordusuna karşı 18 bin silahlı Ermeni, 1200 İngiliz askeri, 1500 Rus askeri ile yerli işbirlikçilerden oluşan 30 bin kişilik bir düşman kuvveti Kafkas İslam Ordusunu Bakü önlerinde karşılamak üzere hazır hale getirildi.
Yıldırım hızıyla Anadolu’dan Kafkasları aşarak Gence’ye ulaşan, oradan da Bakü’ye yönelen Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu 30 bin kişilik Ermeni, Rus ve İngilizlerden meydana gelen işgalci düşman ordusunu yenerek 15 Eylül 1918’de Bakü’ yü düşman işgalinden kurtardı. Nuri Paşa komutasındaki kahraman Kafkas İslam Ordusunun Bakü’ye girmesiyle tekbir sesleri, zafer çığlıkları ve sevinç göz yaşları birbirine karıştı. Genç Azerbeycan Cumhuriyetinin başkenti hemen Gence şehrinden Bakü’ye taşındı.
Bir millet iki devlet şuurunun mayasını ve temellerini işte o günler ve o tarihlerde Bakü’ yü düşman işgalinden kurtaran Osmanlı devletinin ufku ve ileri görüşü tarafından atılmış oldu. Emperyalist İngiliz, Rus ve Ermeni işgalcilerine karşı savaşmak için Azerbaycan’a gönderilen Nuri Paşa ve Kafkas İslam ordusunun taşıdığı ruh İslam’ın ruhu ve Osmanlıyı Osmanlı yapan maya da bu vahiy ruhuyla yoğrulan maya idi.
Bakü’ yü 15 Eylül 1918’de kurtaran bu ruhun, hala Türk milletinin ve İslam ümmetinin yüreğinde dipdiri ayakta olduğunu Karabağ’ın 30 yıllık Ermeni işgalinden kurtuluş mücadelesi sırasında gördük ve yaşadık. Bu yüce ruhun milletimizin yüreğinde sönmeyen bir yanardağ gibi yanıp durduğuna, milletimizin damarlarında volkan gibi dolaştığına dünya alem de şahit oldu.
Bu başarı sadece iki devlet bir millet olan Türk milletinin dayanışması ve başarısının neticesi değil, Türk milleti ve İslam ümmetin dirilişinin, hatta; bir devin bir asır sonra uykudan uyanışının, ellerindeki ve ayaklarındaki paslı zincirleri ve prangaları kırışının zaferiydi. Türkiye’ye ve O’nun lideri Başkan Erdoğan’a karşı ABD, İsrail, Batı ve Siyonist alemi gibi şer güçlerin aynı cephede bir araya gelmesinin de asıl sebebi, bu maya ve ruhunun emperyalizmin ve işgalcilerin her tipi ve türlüsüne meydan bir meydan okuyuştu.
Allah cc bu kardeşlik mayasını ve İslami ruhu milletimizin ve ümmetin yüreğinden hiçbir vakit eksik etmesin! Bu diriliş ruh ve mayasını aklımızda, yüreğimizde, damarlarımızda ve gelecek tasavvurumuzda daim ve kaim kılsın!
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِه۪ صَفاًّ كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ ‘’
‘’ Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.’’ ( Saf Suresi; Ayet; 4 )
Kahrolsun emperyalizmin her türlüsü, onun yerli ve yabancı uşakları! Yaşasın! Azerbaycan Türkiye dostluğu ve kardeşliği … Yaşasın! Türk ve İslam dünyasının kopmak bilmeyen Allah’ın cc ipiyle birbirleriyle sımsıkı bağlılığı ve dayanışması…
Selam! Bu sağlam maya ve ruhu taşıyan tüm Müslüman yüreklere… Rahmet! Bu kutlu dava için can veren şehitlere…
.
Dava, sevda ve kavga üzerine…
Arif Altunbaş 15 Aralık 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 1,039 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Sevgi Kuşun Kanadında...
Biz, birçok insanla birlikte bir yolda yürüyoruz; İslamcısı, Turancısı, vatan ve millet Sakaryacısı, zamana ve geleceğe ayrı ayrı pencerelerden bakan bir sürü insanla … Eğer; bu yolda niyetlerimiz; Allah’ın rızasına uygun, eylem ve söylemlerimiz bu niyet doğrultuda ise; hem bu dünyada, hem de öbür dünyada kazananlardan oluruz.
Bizim davamız, sevdamız ve kavgamız kuru bir cihangirlik, kahramanlı ve dünyaya hakimiyet kurma davası değil, aleme nizam verme, adalet getirme ve insanlar arasında Kur’an ahlakını tanıtma, yayma ve hakim kılma davasıdır.
Bu Hak ve hakikat davasıdır. Bu davada Hz. İbahim’in Nemrut’a, Hz. Musa’nın Firavun’ a, Hz. Muhammed’in Ebu Cehil ve Ebu Lehep düzen ve sistemlerine asla boyun eğmemiş, onları tamirat ve tadilat, yönetmek- yönlendirmekle gerçekleşmemiştir. Uzlaşmacılık, ve tavizcilik Hakkı ve hakikati karartmaya dönük eylemlerden birisidir.
Müslüman olarak sen, önce kendi doğrularını ve hakikatini kendi içinde ve dışında, kendin benimseyecek ve gerçekleştireceksin! Sonra bunu, dalga dalga güç ve kuvvetinin, imkan ve servetinin sınırlarını zorlayarak Hakkı ve hakikati insanlığa bir müjde ve can simit’ i olarak sunacaksın!
Davanı, sevdanı ve kavganı önemsiyorsan; onlara kendin, ailen, yuvan, işin, aşın ve evlatların gibi cansiperane fedakarlık yaparak önem ve kıymet vereceksin!
Dava adamının kitabında; sevdasına ve kavgasına karşı ”Boş vermek”, ”ilgisiz ve duyarsız kalmak”, ”Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gibi bir mantığı ve felsefesine yer yoktur. O, ”ben yoksam; kimse yoktur, kimse yoksa, bile; etrafına bakınmadan ben varım” diyen geçmiş zamanın şahidi, bugünün mücahidi ve gelecek zamanların şehididir.
Bir aşkı ve sevdayı, bir kavga ve davayı öldüren düşmanlarınız değil, sizin onlara karşı duyduğunuz ilgisizlik ve sevgisizliktir. Saygının olmadığı yerde sevgi, sevginin olmadığı yerde ilgi olmaz. Yokların hakim olduğu bir yürekte ve toplumda varlık ve varoluş mücadelesi verilemez.
İnsanı öldüren insan değil, onun insana olan saygısızlığı ve sevgisizliğidir. Eğer; bir işte ve davada başarısız iseniz, dışarıda suçlu ve muhatap arayacağınıza kendi ilgisizliğinizi, sevgisizliğinizi ve sorumsuzluğunuzu yargılayın!
Davanı ve sevdanı değerli kılan; ona ayırdığın zaman, ona duyduğun ilgi, ona verdiğin sevgi ve onun için yaptığın karşılık beklemeksizin yaptığın fedakarlıktır.
Birçok insanın ilgisi, sevgisi ve gayreti bir amaç uğrunda buluşuyor ve birleşiyorsa; onun adına dava denir. Dava ise; deva ve çare dağıtma merkezi, sorun ve problem çözme kapısı, saygı ve sevgi ocağıdır. Adaleti ve barışı insanlar arasında yayarak hakim kılmanın diğer adıdır dava. Davasız ve sevdasız , kaygısız ve düşüncesiz, bilgisiz ve ilgisiz insan ile fedakarlık ve yardım severlikten uzak bencil ve cimri, insanlık duygularından sıyrılmış ruhsuz bir insan yoktur.
Dava; aşktır, sevdadır, kavgadır, mücadeledir gerekirse; mazlumlar ve yardıma muhtaçlar için yaşamak ve savaşmaktır Müslüman için… Yani; yaratılanı hoş görmek ve onlar için göz yaşı, alın teri dökmek, insanlığın onurunu insanlık düşmanlarının ayakları altından kurtarmak, kula kulluğa başkaldırmaktır. İşte; bizim davamız, sevdamız ve kavgamız budur.
.
Müttefik düşmanlar
Arif Altunbaş 27 Aralık 2020 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 618 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kullanıldığı yere ve amaca göre değişik anlamları olan ’’müttefik’’ kelimesini yazılı ve sözlü olarak Türkçede sık sık kullanırız. Mana olarak; ‘’bağlaşma’’, ‘’anlaşma’’, ‘’uyuşma’’, ‘’belirli konu, fikir veya prensipler üzerinde bir araya gelme…’’ anlamına gelir. İttifak ise; Bağdaşanlar, anlaşanlar, bir araya gelenler için kullanılır.
Başlangıçta ittifak Devletleri Almanya, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu ve İtalya’dan oluşmaktaydı. Daha sonra İtalya; İtilaf Devletlerine katıldı. İtilaf Devletlerinin başını İngiltere, Rusya ve Fransa çekmekteydi. Sanayileşmenin ve sömürgeciliğin başat aktörü İngiltere İtilaf Devletlerinin lideri, onunla süper güç olma yarışındaki olan Almanya ise; İttifak Devletlerinin başı konumundaydı.
İkinci Dünya Savaşında yakılıp yıkılan Avrupa her alanda harap oldu, zayıf düştü. Amerika Birleşik Devletlerinin öncülüğünde 1949 da Brüksel’de Sovyetler Birliği’nin işgalci ve yayılmacı politikalarına karşı birbiriyle kanlı bıçaklı olan Avrupa’nın güvenliğini korumak için küresel askeri bir örgüt olarak NATO ittifakı kuruldu.
Sömürgeci Batı dünyasının kendi kontrol ve çıkarları, kendi kural ve kaideleri doğrultusunda dünya hakimiyetini tekellerinde tutmak için kurdukları bu askeri blok , kendileri gibi saldırgan, işgalci, istilacı Kominist Sovyet yayılmacılığına karşı bir savunma hattı olarak kuruldu.
Tarih boyu Rusya ile savaşan Osmanlı İmparatorluğunun varisi Türkiye Cumhuriyeti Sovyet tehdit ve saldırılarıyla karşı karşıya idi. 2. Dünya savaşının galip devletleri ABD, İngiltere, Fransa…öncülüğünde kurulan bu kuruluşa 1952 yılında Türkiye de üye olarak katıldı ve NATO müttefikleri arasına girdi.
Sovyet işgali ve belasından emin olmak için Türkiye ezeli düşmanları İngiltere ve Fransa ile aynı blokta bir araya gelerek bugünkü NATO işgal ve sömürü ağının çelik dişlilerinde birisi oldu. Türkiye NATO müttefiki olarak ABD, İngiltere ve Fransa önderliğindeki emperyalist güçlerinin Ortadoğu’daki en güçlü ordusuna sahip bir ülke olarak NATO ittifakının omurgasını oluşturan devletlerin çıkar ve menfaatlerini koruduğu, onların her dediklerine itiraz etmediği sürece küresel oyun kuran NATO üyesi ‘’Batılı düşman kardeşlerin’’ gözünde hep iyi, uslu ve akıllı ’’Bizim çocuklar’’ olarak muamele gördü.
Kod adı; ‘’Atilla Harekatı’’ olan, 20 Temmuz 1974′ teki Kıbrıs Barış Harekatından sonra NATO ittifakı devletleri gerçek çirkin yüzlerini göstererek adayı kan denizine çeviren katil Rumlara sahip Türkiye’ye karşı düşmanca bir tavır içine girdiler. Hep birlikte Türkiye’ye ambargo uyguladılar. Çünkü; Türkiye batı devletlerinden icazet almadan Kıbrıs Harekatını başlattı. Kıbrıs’a asker asker çıkarmıştı. Bu harekat ise; Sevr, Mondros ve Lozan anlaşmalarıyla milletimizin bileklerine vurdukları zincirleri kırması, ayaklarına bağladıkları prangaları kırması anlamına geliyordu. 19. Asrın başlarında Osmanlı ile kanlı savaşlara giren ve onun Irak, Filistin, Hicaz, Yemen, Mısır, Kıbrıs… gibi topraklarını işgal eden İngiltere, Suriye, Lübnan ve Cezayir topraklarını işgal eden Fransa, Libya ve Ege adalarını işgal eden Yunan ve İtalya gibi batılı devletlere karşı başlatılan bir bağımsızlık savaşının başlangıcı idi. Onun için ‘’Kıbrıs Barış Harekatından’’ olağanüstü rahatsız oldular. Uslu çocuk zaptedilemiyor, bir dev uyanıyor ve kontrollerinden çıkıyordu.
Hıristiyan batılıların milletimize karşı olan düşmanlıkları ilk olarak Kıbrıs harekatıyla başlamadı. Bu, ta Haçlı savaşlarına kadar uzanan kapanmayan bir defterin, bitmeyen bir hesaplaşmanın sadece küçük bir parçasıydı. Osmanlıya dört bir cepheden canavarca saldıran, onu parçalayıp yıkan, Anadolu’yu baştan başa işgal edenler; İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılardan oluşan bugünkü; bu müttefikimiz (!) dediğimiz çifte standartlı düşmanlarımız değil miydi.
Batımızda; Egede Denizinde, Doğumuzda; Doğu Akdeniz’de, Güneyimizde; Suriye ve Irakta, hinterlandımız olan coğrafyamızda; Yemende, Katarda, Afganistan’da, Keşmir’de, Libya’da, Karabağ’da, Kıbrıs’ta… da en vahşi ve barbarca karşımıza dikilenler, dünkü azılı düşmanlarımızın çocukları olan bugün NATO ittifakını oluşturan, aynı blok içinde yer aldığımız yıllarca milletimize dost ve müttefik diye tanıtılan bu sözünde durmayan yalancı, kuzu postuna bürünmüş canavar emperyalist batılılar değil miydi?
Aşımıza, işimize göz diken, ordumuzu yurdumuzu yok etmeye çalışan, milletimizi esir ve köleleri gibi görmeye çalışan, dünkü; işgalci, sömürgeci Haçlı orduları olan bugünkü; müttefik düşmanlarımızın ta kendileri değil miydi? Yani; biz Türkiye olarak Rus ayısının bela ve musibetinden kaçarken, NATO da bir araya gelen zehirli yılanlarla aynı çuvala girdik. Şimdi, dışarıda o zehirli yılanlarla; Irakta, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de, Libya’da onların paralı askerleriyle savaşıyoruz. İçeride ise; sözde müttefiklerimizin uzantıları ve temsilcileri durumunda olan yerli ve milli olmayan piyonlarıyla boğuşuyoruz.
Türkiye’nin birkaç kardeş devlet ve milletten başka gerçek bir müttefiki olmadığını artık anlayalım. Kendi göbeğimizi kendimizin kesmemiz gerektiğini, sorunlarımızı bileğimizin, zekamızın, cesaret ve fedakarlığımızın gücüyle çözebileceğimizi asla unutmayalım. Menfaatlerinin bittiği yere dostlukları biten, bizimle birlikmiş gibi görünen ikiyüzlü dostlarımızın da ne ‘’mallar’’ olduğunu iyi bilip, yolumuza öyle devam edelim.
Her şeye rağmen Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi millet ve devlet olarak biz, dost ve düşmanlarımızın kimler olduğunu iyi bilip tanıyalım. Yollar bizi bekliyor. Dost ve kardeşlerimiz bizi bekliyor. Tarih ve coğrafyamız bizi bekliyor…Mazlum milletler bizim gelişimizi bekliyor. Durmak yok, yola devam…Vesselam!..
‘’Düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın, Gece gündüze muhtaç, sen de bana lazımsın’’
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Arif ALTUNBAŞ
Bahattince Bir Ufuk
İnsanlığın varoluşundan bu zamana kadar aydınlıkla karanlığın, imanla imansızlığın, Hakla batılın, vahiyle şeytani sistemlerin mücadelesi aralıksız sürmekte ve sürecektir.
Hz. Adem (as) başta olmak üzere bütün peygamberler ak ile karanın savaşında Hak ve haikatin öncülüğünü yapmak üzere gönderilmiş Allahın seçilmiş kulları ve elçileridir. İslam inancına göre; Hz. Muhammed sav de bu elçilerin en sonuncu halkasıdır. Ondan sonra bir peygamber gelmeyecek, onun getirdiği din İslam en son ilahi din, getirdiği kitap Hz. Kur’an da en son semavi kitap olarak kıyamete kadar insanlığı ve alemi aydınlatmaya devam edecektir.
Bu yolda yürüyen, bu yolu zamana ve mekana hakim kılmak isteyen herkes ülkesi, milliyeti, rengi, dili ve adı ne olursa olsun vahyin aydınlattığı kurtuluş yolunun savaşçısıdır. Bu yolda yürüyen herkes Allahın cc rengine bürünmüş(1), bu yolda mücadele eden Allahın cc askeri olmaya hak kazanmış (2), bu yolda mücadele eden eninde sonunda mutlaka galip geleceği müjdelenmiştir.(3) Çünkü; onlar sadece; Allaha cc iman ederler(4), sadece; Allahın cc önünde eğilirler, sadece; Allaha cc itaat ederler, sadece; Allah cc için, Allahın cc adına, Allahın cc çizdiği ölçü ve kurallar çerçevesinde hareket eder ve hayat mücadelesini sürdürürler. Hayat; İman ve cihattır (Her yönüyle Allah cc yolunda mücadele etmektir) onlar için…
Şehit Bahaddin Yıldızı yakından tanıyan, izleyen ve gözleyenler bu saydığımız özelliklerin ve güzelliklerin birçoğunun onda bulunduğuna şahittirler. O, aydınlık yolda yürüyen, aydınlığın mücadelesini veren ve o yolda iken şehit olan bir Allah cc eridir.
O; davasında, sevdasında ve mücadelesinde samimi, hasbi, Allahın rızasından başka hiçbir rıza gözetmeyen Hak ve hakikat yolunun fedaisidir. Bu sıfatlar tüm aydınlık savaşçılarının ortak özellikleridir. Fedai olmak;teslimiyet, itaat, samimiyet, cesaret ve herşeyi Allahtan cc beklemek şartı kaydıyla malını, canını ve ömrünü yaratanının yoluna adamayı gerektirir.
Allah yolunda fedai olmak; bütün ömrü ve varlığı ile kendini o yolda Allah rızası için vakfetmek demektir. Böylelerinin Allahın cc rızasından başka bir beklentisi ve arzusu yoktur. O şanslı insanlar bu yönlerini de bir bilinmeyen ve sır gibi içinde gizlemeyi bir edep ve adap bilir. Gösteriş, riyakarlık, önde görünme, öne çıkma duygusu ve hırsı insanın bütün amellerini -ateşin önüne gelen herşeyi yakıp yıktığı gibi- yakıp kül eder.
Aydınlık savaşçıları fedailikte sınır tanımazlar. Onlar; amaçlarına ulaşmak için tel örgülü mayınlı sınırlar üzerinden bulutlarla arkadaş olup kuş gibi uçarak hedeflerine koşarlar. Amaçlarına ulaşmak için dere tepe demeden çiğneyemeyecekleri çetin ve çetrefilli yollar, aşamayacakları dağlar ve tepeler yoktur. Onlar; fedailik yolunda Mecnun ve Ferhat gibidirler. Leyla ve Şirinleri ise; davaları ve sevdalarıdır. Çöller ve aşılmayı bekleyen dağlar aşk yolları üzerindeki çile meyveleridir.
Bu yola, bu dava ve sevdaya, bu aşk ve ideale kendini adayamayanlar aşk çölünü geçemez, sevda dağlarını delemezler. Can içinde canlara can katan biricik canlarını sevdiklerinin yolunda feda edemezler.
Fedailik; hiçbir karşılık beklemeksizin Allah cc için sevmek, Allah yolunda çalışmaktır. Hep Onun için sevmek, bir daha sevmek, yine sevmek ve bu yolda herhangi bir beklenti durağına uğramadan ölünceye kadar koşmak ve mücadele etmektir onların çizgisi. Onlar gerekirse malını ve canını terddüt etmeden bu kutlu yolda feda etmeye düğün ve bayrama gider gibi giderler. Fedakarlık yapmadan fedailik olmaz. Fedai; yazdığı şiirin son beytinde adının geçmesini bile istemez;’’Şart mıdır adımız geçsin son beyitte’’ der, böylece söyleyeceği son sizü söyler, yapacağını yapar ve noktayı kor. Fedai ve fedailik denilen şey, işte; tam da budur.
Kadim dostum, kardeşim, arkadaşım Şehit Bahaddin Yıldızın en belirgin vasıflarından biridir fedailik. Fedai olmadan; fedailik, fedailik olmadan; dava adamı, dava adamı olmadan; sevdanın yürürlüğe konulmayacağını aramızda en iyi bilenlerden biri idi o…
Karanlıkları aydınlığa çıkaracak, adaletsizlik ve zulüm üreten sistem ve düzenleri fedailik gömleğini giyerek put kıran Hz.İbrahim gibi ateşi cennet bahçesine çevirecek inanç ve iman abidesi aydınlığın çocukları devirebilir ancak… İstikbal onların omuzlarında yükselecek, geleceğin mimarları ve devlet adamları onlar olacaktır.
‘’Ateş-i Nemruttan korkar mı İbrahim olan,
Hodri meydan, hodri meydan, hodri meydan’’
diyen şairin ifadesiyle, fedai olmak demek; Allahın emirlerinden gayrisine ‘’LA İLAHE’’ diyerek meydan okumak, ‘’İLALLAH’’ diyerekte bu meydan okumayı ete kemiğe büründürmek demektir.
Selam; İslamın ve Kur’anın fedaileri olan ülkemin insanlarına…
.
Nedir bu Boğaziçi’nde boğamıza hep düğümlenip duran fitne?
Arif Altunbaş 6 Şubat 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 845 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Nedir bu Boğaziçi'nde boğamıza hep düğümlenip duran fitne?
Boğaziçi Üniversitesinin anarşi ve öğrenci olaylarının başladığı bir fitne yuvası olması tesadüfi değildir. Çünkü; bu kurum ilk olarak Robert Koleji olarak 1863 yılında istanbulda kurulmuş, yönetici ve öğretmenleri Hıristiyan batı dünyasından özenle seçilerek getirilmiş gönüllü misyonerlerden ve ajanlarından oluşmakta idi. 1971 yılında Boğaziçi Üniversitesi adını alarak devlet üniversitesi oldu. Kuruluşundan bu zamana kadar kuruluş amacı doğrultusunda çalıştı. Çoğunluğu emperyalist batı dünyasının hizmetinde olacak şekilde düşmanına aşık olan mankurtlar yetiştirdi. (Tabii ki, istisnalar kaideyi bozmaz)
Cyrus Hamlin 1811-1900 yılları arasında yaşamış bir ABD’li misyoner Papazdı. Robert Kolej Amerikalı bu papaz ile Mr. Christopher Rheinlander Robert tarafından Amerika’nın Board misyoner kuruluşu tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na Hıristiyanlığı ve kültürünü yaymak için özel misyonla gönderilmiş, 1876 yılına kadar da kurduğu bugünkü Robert Kolejinin müdürlüğünü yapmıştı.
İslam Kültür ve medeniyeti düşmanlığı yapmak için gönderilen bu adam, ABD ve kilisesi tarafından maddi ve manevi olarak sürekli desteklendi. Haçlı kin ve öfkesiyle yetiştirilmiş koyu bir misyoner olan bu Papaz kurduğu Robert Kolej’inin Rumelihisarı sırtlarına çıkarak, “Ben de Fatih’in İstanbul’u feth ettiği bu surlardan girecek ve bu milletin kültürünü buradan değiştireceğim” dediği; bu inançla Robert Kolejini kurduğu, okulun taşlarını bile Rumelihisarı’nda kullanılan taşlara benzettiği; Osmanlıya karşı başlatılan Bulgar isyanlarına bu okul mezunu Bulgar gençlerin liderlik ettiği; okulun, Osmanlı düşmanı dış güçlerin bir üssü ve ajan yuvası haline geldiği ve birçok CİA ajanının burada yetiştirildiği ve yuvalandığı tarihi bir gerçek olarak önümüzde büyük bir soru ve sorun olarak durmaktadır.
Özellikle; Türkiye’nin basın, yayın, sanat, siyaset, ekonomi… alanlarında bu okul mezunlarının aktif rol oynadığı, seçilmiş bir milletvekili olan Merve Kavakçıyı sırf başörtülü Müslüman bir kadın milletvekili olduğu için, ’’Atın bu kadını buradan’’ diye TBMM‘nde bağıran Başbakan Bülent Ecevit’in Robert Koleji mezunu olduğunu söylemek bile bu okulun kuruluş amacını nasıl gerçekleştirdiğini anlamaya yeter ve artar bile…
Robert Kolej’in kuruluş yılları ve misyonu hakkında fikir edinmek isteyenler okulun kurucusu ve ilk müdürü olan misyoner Papaz Cyrus Hamlin’in İstanbul anılarını toparladığı “Türkler Arasında” isimli kitabı okuyabilir. Kendisinin ne mal olduğunu, bu okulun da ne işe yaradığını oradan daha iyi öğrenebilirsiniz.
Bu Kolej ve uzantısı olan Üniversite Müslüman ve İslam düşmanı insan yetiştirmek üzere Haçlı misyonerlerce kurulmuş ve bugünde aynı misyon çizgisinde Türkiye’nin başı her sıkıştığında, zor ve sıkıntılı duruma düştüğünde ajan ve provokatörlerin yuvası olarak Türkiye karşıtlığında başat rol oynamıştır. Bu okul ilk açıldığında yöneticileri, öğretmenlerinin çoğu CİA ve İngiliz M16 ajanlarından oluşmakta idi. Özel yetiştirilen ABD, İngiliz ajanları ile Bulgar Ermeni, Rum ve Yahudi… gibi onlara taşeronluk yapan azınlıklardan oluşmakta idi. Osmanlıya karşı iç ayaklanmalarda bulunanların, isyancı Bulgar, Ermeni ve Rum çetelerinin kurucularının ve üyelerinin çoğu bu okuldan yetişen öğrencilerdi.
Türkiye’deki anarşist öğrenci olayları bu ve buna benzeyen Orta Doğu Teknik Üniversitesinden başlayarak veya başlatılarak ülke geneline yayılmaya çalışıldı. 1960, 1971, 1980, 28 Şubat, hatta; 15 Temmuz FETÖ darbecilerinin yuvası haline getirmişti. Bu üniversiteler ‘’Demokrasi, Özgürlük, Bağımsız Üniversite… vs’’ adına zaman zaman Mao’cu, Marksist, Leninist kominist-devrimci, Solcu, Ataistlerin serbestçe at oynattıkları karargahlar olarak kullanıldı. Bunların arkalarında hep ABD, İngiliz istihbaratı vardı. Kapitalizme karşı olan devrimci ve solcular kapitalizmin başını çeken Amerikan ve batılı istihbarat örgütlerinin kuklası ve oyuncağı oldular. Bugün de aynı yanlışları yaptıkları için tarih tekrar ediyor. BAŞKAN Erdoğan karşıtlığı militan devrimcileri, solcuları, sosyalist ve ataistleri Amerika’nın oyuncağı haline getirmiş sokaklara dökmekte. Türkiye’nin büyümesi, güçlenmesi ve kendi kendine yeten üreten ve pazarlayan bir devlet olmasını istemeyen güçler cahil, heyecanlı, batıyı ve batılı düşünce akımlarını kıble edinmiş gençleri her zaman olduğu gibi gaza getirerek bir fitne ateşi tutuşturmak ve onları bu ateşin odunu olarak kullanmaya çalışıyor.
İslam ve Türkiye düşmanı azınlık bir gurubun ‘’Boğaziçi Üniversitesine yeni atanan Rektörü istemiyoruz’’ diye gezi olaylarında olduğu gibi isyan provaları yapmaları, marksist, solcu ve ne idüğü belirsiz devrimci gençleri Amerikan emperyalizmine uşaklık yaptırarak polisimize, askerimize saldırmakta, meşru hükümeti ve yönetimi devirmek için piyon olarak kullanmaktadır.
BDP, CHP, İyi Parti ve hatta; SP gibi siyasi oluşumların kin ve öfke kokan refleksleriyle bu oyuna tempo tutmaları, bu anarşist şaşkınlara ‘’Hele helecilik yapılmaları’’ affedilmez bir hatadır. Kılıçdaroğlu’nun ise bu Bremen Mızıkacılarına orkestra şefliği yapması muhalefet değil bu ülkeye ve insanına yapılan en büyük bir ihanettir.
Milletimiz bu zır deli, zibidi ’’Z’’ kuşağının ve onlara hamilik yapan ‘’X’’ güçlerinin bu millete yaptıklarını asla unutmayacaktır. Bir gün hesap vakti geldiğinde Hakkın adaleti önünde bütün bunların hesabının ince ince sorulacağı ve cevaplarının derin derin alınacağına adım gibi inanıyorum.
Tarih; bunları asla unutmaz, affetmez ve defterine yazar. Milletimiz; bu numaraları asla yutmaz, hainleri ayakları altına alır ve zamanı gelince paspas gibi ezer.
‘’Biz, Maveraunnehir’den kanterler içinde koşup gelen atlarız
Tarih sahifelerini bir bir özenle katlar
Saklarız yüreğimizde bir vebal gibi
Kime, ne zaman hesap soracağımızı, elbette hesaplarız.’’
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Dünyada, ‘’Güçlendirilmiş Parlementer sistem’’ diye bir sistem mi var
Arif Altunbaş 12 Şubat 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 1,030 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Dünyada, ‘’Güçlendirilmiş Parlementer sistem’’ diye bir sistem mi var?
Türkiye’nin yönetimi asla batı emperyalizminden beslenen çaylaklara ve kendini kurt zanneden çakallara terkedilemeyecek kadar önemli ve hayati bir meseledir.
…
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde iktidara karşı muhalefet anayasal çizgiler içinde her türlü mantıklı siyasi tepkiyi vermek, onun çözümünü ortaya koymak için vardır ve bunun için çalışır. Türkiye’de ise; muhalefet kin ve nefret üzerine kurulan ve kurgulanan darbeler, yalanlar, iftiralar, düşman ile işbirliği de dahil… iktidarı devirmeye odaklanmış bir öç alma hareketi görevini icra etmektedir. Bu ülke ve milletimiz için ne iyilik yaparsanız yapın, onların gözünde hep kötüdür…
Milli ve yerli olan her şeyden uzaklaşan, batılı emperyalistlere kul köle olan dilsiz ve sağır sevdaları, şanzıman dağıtmış düş ve düşünceleri, gaz sıkışmasından oluşan karın ağrıları, pis kokular üreten barsak gurultularına sahip bir muhalefetle karşı karşıyayız. Devlet ve millet düşmanı, servet ve yatırım düşmanı, iş ve aş düşmanı… bütün bunlarla birlikte düşmanın dostu olan bir muhalefet. CHP ve onun sisam ikizi BDP, zaman zaman da onlara ittifaklar ekseninde eskortluk yapan siyasi partiler iktidar olamama sıkıntısının meydana getirdiği sivilcelerini kaşıyarak iktidarın her yaptığına otomatik olarak uyuz olmakta ve kirli kirli kaşınıp durmayı muhalefet yaptıklarını zannetmekteler. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana iktidara gelen partilerin en büyük çıkmazı koalisyon yapmak zorunda kalarak karar alamama ve icraat yapamamaktır.
Türkiye’de yapılan işler, yatırımlar önce; tek parti CHP iktidarları döneminde, sonra; tek başına iktidara gelen Demokrat Parti döneminde, en son olarak da; AK Partinin 18 yıllık iktidarı dönemlerinde yapılmıştır. Koalisyon dönemleri daha çok zamanı katletmenin, milli servetlerimizin çarçur edilme dönemleridir. Bu da batının Türkiye’ye dayattığı demokrasi ve özgürlük şablonunun ağır faturasıdır. Darbeler dönemi soyguncuların, vurguncuların, hırsızların, devletin ve hazinenin dibini oyanların, milleti adam yerine koymayan diktatörlerin dönemleridir. Koalisyonlar dönemi ise karar alamayan ortaklarının bakanlık ve köşe kapmaca oynadıkları, ülkemize milyar dolarlarca maddi ve manevi ağır zararlar verdikleri dönemlerdir. Bu dönemlerde kaybeden hep milletimiz ve devletimizdir. Kazançlı çıkanlar ise; emperyalizmin ülkemizdeki yerli ve yabancı uzantıları olan güç odakları olmuştur. Bu acı tecrübeleri bizzat yaşayan ve bunlardan zarar gören milletimiz, en sonunda Türkiye’nin kendi tarih ve geleneğine en uygun yönetim tarzı olarak ‘’Başkanlık Sisteminde’’ karar kılarak Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olarak devletin başına getirmiş devletin ve milletin dümenini ona emanet etmiştir.
Bu tarihten önce parlamenter sistemin doğası gereği mecliste yapılan sürtüşmeler, didişmeler, inatlaşmalarla karar alınamadan boşa geçirilen yıllar yerine, Başkanlık Sisteminin başkana verdiği yetkilerle en hızlı, en akılcı ve en yararlı kararlar alınarak en hızlı çözümlere gidilmiş, ülkemizde 50 yıldır yapılamayan yatırımlar yapılmış, bir asırdır çözülemeyen sorunlar çözülmeye başlanmış, Türkiye’ye yakışır askeri, siyasi, ekonomik, kültürel, diplomatik bir rota izlenmiş, ihracat rekorları kırılarak ülkemiz birçok gelişmiş ülke ile rekabet edebilir bir seviyeye getirilmiştir. Sorunlar bitmiş, problemler çözülmüş, her şey hallolmuş değil elbet. İki asırdır batırılmaya ve yok edilmeye çalışılan bir milletin madde ve mana planında kaybettiklerini yirmi yılda telafi etmek mümkün değildir. Ama, ‘’Başkanlık Sistemi’’ ile ülkenin içine düştüğü girdaptan çıkış yolları belli olmuş, mili ve yerli düşünceye, siyasi ve ekonomik atılımlara yöneliş başlamış, milletimiz ve devletimiz kendi özüne ve aslına dönmek için her türlü ve yönlü çalışmanın içine girerek bir diriliş hareketi başlatılmıştır. Ama protez beyinli, yarım akıllı, uzaktan kumandalı CHP’nin başını çektiği, kuyruğu BDP olan muhalefet bu alınan mesafelerin hiçbirinden, yapılan hiçbir işten mutlu değildir.
Şaşkın muhalefet Türkiye’nin emperyalistlere karşı verdiği özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin önünde her türlü engel çıkarmayı, cehalet ve dalalet içinde inat ve ısrarla batılı efendilerine askerlik yapmayı sürdürmektedir. Başkanlık sistemi milletimizin dinine, tarihine, kültür ve medeniyetine en uygun bir sistem olduğunu Türkiye’yi ve milletimizi tanıyan ve seven herkes görmektedir. Kör muhalefet hariç. CHP ve sevgili dostları ‘’Güçlendirilmiş Parlamenter sistem’’ derken, tek başına Parlamenter sistemin ne kadar güçsüz ve yetersiz olduğunu da söylüyorlar aslında. CHP’nin batıdan, BDP’nin Kandilden, İyi Parti’nin de nereden beslendiği biliniyor.
Türkiye’nin yönetimi asla batı emperyalizminden beslenen çaylaklara ve kendini kurt zanneden çakallara terkedilemeyecek kadar önemli ve hayati bir meseledir. Buna milletimiz ‘’Başkanlık Sistemini’’ referandumla kabul ederek onaylamış ve karara bağlamıştır. Başkanlık sistemine karşı çıkanlar; Türkiye Ay’a giderken, yaya yürümekte inatla direnen, cehalet veya ihanet içinde debelenen batı emperyalizminin uşağı omurgasız sürüngen muhalefet partilerinin kapkara ufuksuz ufuklarıdır.
.Yeni bir anayasaya neden ihtiyaç vardır
Arif Altunbaş 19 Şubat 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 800 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Yeni bir anayasaya neden ihtiyaç vardır
Dünyanın hiçbir ülkesinde halka hizmet yolunda halka ve o halkın; dini, kültürü, tarihi, geleneği, geleceği ve medeniyetine karşı savaşan parti ve kuruluş yoktur. Bu istisna ne yazık ki, sadece Türkiye’de vardır. Bu mankurt düşünce ve akımın ocağı da Cumhuriyet Halk Partisidir. Türkiye’de millet düşmanlarının ürediği, türediği, beslendiği, kollandığı, korunduğu ve sahip çıkıldığı tek parti batı güdümünde ve onun ileri karakolu olan CHP’dir. Din ve ahlakımızın, vatan ve milletimizin, kültür ve medeniyetimizin düşmanlarının ürediği çevre CHP zihniyeti etrafında yoğunlaşan batı güdümündeki bu atmosferdir. Bu atmosfer milletimizi dininden, tarihinden, kültüründen, hukukundan, ahlak ve maneviyatından, kendi öz coğrafyasından koparmaya çalışan mankurt bir yapılanma olarak hâlâ ülkemizin sırtında bir kambur ve habis bir ur gibi yaşamaktadır.
Türkiye Cumhuriyetinin ilk meclisinin yaptığı (1921) Anayasasının dışında yapılan tüm anayasalar (1960-1982) CHP zihniyetinin dayattığı darbe anayasalarıdır. 1921 Anayasasının dışındaki hiçbir Anayasa milletimizin ruhuna uygun, özünü ve kendisini yansıtan hukuki metinler değildir. Milletimize zorla zorbalıkla, baskı ve dipçik zoruyla dayatılan ve kabul ettirilen ve halen da yürürlükte olan darbe anayasaları artık milletimizin bünyesine dar gelmekte, ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır.
Batı ve Türkiye’deki uzantılarınca milletimize layık görülmek istenen bu darbe anayasasına milletimiz layık değildir. Bundan dolayı mutlaka milletin özüne ve sözüne uygun, bedenine ve ruhuna yakışan, tarih ve coğrafyasını kucaklayan ve kuşatan yeni bir Anayasa yapılması ve milletimizin iradesine sunulması tarihi ve ahlaki bir sorumluluk ve zorunluluktur.
Gelişen, büyüyen ve dünyayı şekillendiren belirli güçlerden birisi olmak için savaşan Türkiye’nin ihtiyacı olan bir anayasanın yapılmasına karşı çıkacak olanlar, ya dünyadaki gelişmelerden habersiz cahiller, ya at gözlüklü ideolojik körler, ya da dış güçler tarafından yönetilen ve yönlendirilen ülkemiz ve milletimizin aleyhinde çalışan ve mücadele eden bizden görünen içimizdeki hainler ve münafıklardır. Bunların da başında Türkiye ve milletimizin düşmanı HDP ve onun koruyucu meleği batının tescilli uşağı ve kuklası CHP zihniyeti gelir.
HDP ve CHP ile aynı ittifak zilleti içinde olan bazı teferruat partilerini Türkiye’nin tarihi ve coğrafyasına, kültür ve medeniyet havzasına dönük yapılacak bir anayasaya karşı çıkmaları iktidar olamamanın intikamını Cumhur ittifakından çıkarma hırsından kaynaklanan bir ahmaklığın ötesinde ihanete kadar uzanan karanlık bir yoldur. Hiçbir partinin amaç ve gayesi Türkiye ve milletimizin bugünü ve aydınlık yarınlarına dönük geleceğinden daha önemli ve öncelikli olamaz.
Partiler millete hizmet için vardır, ihanet içinde olmak ve ihanet içinde olanlarla birlikte olmak için değil. Her ne pahasına olursa olsun hiçbir ahlaki, hukuki, örfi adet ve gelenek tanımadan iktidarın her yaptığına karşı çıkmak, her yapacağının önünde ‘’Delidumrul’’ gibi dikilmek samimiyetsizliğin, art niyetliliğin ifadesi ve ihanete giden yolun işaret levhasıdır.
Başkan Erdoğan ve Ak Parti hükümetleri bugün dışa karşı; karada, denizde, havada, hatta; uzaya uzanarak batı emperyalizminin ellerimize ve ayaklarımıza vurduğu pranga ve zincirleri kırmaya çalışırken, içeride de hasetlik ve fesatlığın merkezi haline gelen, kin ve öfkeyle yoğrulan at gözlüklü CHP fitnesi ve PKK’nın siyasi uzantısı HDP ile mücadele ediyor. Verilen bu mücadelelere destek olması gereken bazı muhafazakarr, dindar, milliyetçi ve sosyal demokrat parti ve partililerin zillet cephesinde yer almaları, onlar ile aynı kare içinde olmaları mücadele tarihlerinde kara bir leke olarak her zaman karşıların bir şamar gibi çıkacağını bilmeliler. Milletimiz merhametlidir, müşfiktir, sabırlıdır ve hoş görülüdür fakat; dinine, namusuna, vatanına ve milletine, özgürlük ve bağımsızlığına uzanan ihanetleri asla unutmaz. Yeri ve zamanı gelince de bunun hesabını muhataplarından mutlaka sorar.
İçinde dokunulmazları ve tabuları olmayan yeni bir anayasa yeni ufuklara açılan Türkiye için olmazsa olmaz hayati bir ihtiyaçtır. Bunu görmezlikten, duymazlıktan ve bilmezlikten gelmek aymazlıktır, vatana ve millete ihanet çapında yapılan bir hatadır. Milletimiz her şeyin en güzeline, en iyisine, en mükemmeline, en milli ve yerli olanına layıktır. Buna karşı durmak ve çıkmak ise; apaçık alçaklık ve hainliktir.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Mehmet Akif İnan’ın öğretmen olarak özellikleri
Arif Altunbaş 17 Mart 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 726 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Mehmet Akif İnan’ın öğretmen olarak özellikleri
Benim Gözümle Mehmet Akif İnan Hoca!
1. Bir öğretmen olarak öğrencilerine şefkatli, merhametli ve anlayışlı davranırdı. Öğrenci psikolojisinden anlar, onlarla çatışma içine girmez, her tür ideoloji ve karakter sahibi öğrenci ile bir köprü kurmasını bilirdi.
2. Her hareketi, tavrı ve davranışıyla öğrencilere örnek olmaya çalışırdı. Onlara bağırıp çağırmaz, onları aşağılamaz, toplum içinde rencide etmez, bir hata ve yanlışlarını gördüğünde onlara öğütler verir, ön yargı ile hareket etmezdi. Çok şımarık ve tembel öğrencilerine bile bağırıp çağırmaz, onları not veya başka bir şekilde cezalandırdığı vaki değildir.
3-Bir öğretmen olarak; yazısı okunaklı, konuşması anlaşılır; ne hızlı ne çok yavaş, tane tane konuşurdu. Dersi anlamadığını söyleyen öğrenciye kızmaz, onun anlayacağı şekilde tekrar tekrar anlatırdı. Öğrencilerine genel olarak ismiyle hitap eder, çok sevdiği yakın öğrencilerine ise; “Yavrucuğum’’ der, bazen de; olumsuz bir meseleyi hatırlatırken sesini biraz yükseltir ve “Yavrucuğum’’ diye öğüt vermeye başlardı. O, gerçekten baba gibi bir öğretmen idi. Bu yüzden Ankara Fen Lisesi’ndeki öğrencileri ona; ‘’Akif Baba’’ derlerdi.
4-Öğretmeyi sever, öğrenmeyi ise; sevdirirdi. Derse girdiğinde kendisini sadece dersin konusuna verir, ders dışındaki dış dünyayı ve kişisel problemlerini sınıf kapısının dışında bırakırdı. Sınıfta ve derste tatlı sert bir öğretmen ile karşı karşıya idik. Uzun zamandır onunla tanışmış bir arkadaş gibiydik ama; onu üzmekten çekinir, utanır ve korkar daha yeni tanışmış gibi davranırdık.
5- Etkileyici ve akla hitap ederek konuşurdu. Öğrencilerini de konuyla ilgili konuşturur ve onları sabırla dinler, işlediği dersi ve konuyu öğrencilerinin katılımına sunarak sonlandırırdı. Edebiyat ve Kompozisyon derslerimizde aldığımız haz ve zevki ne yazık ki diğer derslerimizde alamıyorduk. Edebiyat ve kompozisyon derslerimiz kişilik, kimlik ve duruş dersleri gibiydi. Onu hayatımızda bir savaş ritmi olarak yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorduk. Hocayı da, dersi de ilginç kılan buydu zaten.
6-Gerçek dava adamı matematik, edebiyat, beden eğitimi vs. öğretmeni, öğretmenlik formasyonu eksik bir Fıkıh, Tefsir, hadis ve hatta; Kur’an öğretmeninden öğrenci üzerinde daha tesirlidir. Mesele; derste, dersin konusunda değil, öğretmenin yüreğinde haykıran sestedir. Bir milyon öğretmene sahip olan bir sendika eğer; isterse bir ülkeyi çok kısa bir zamanda yeniden ayağa kaldırabilir ve değiştirebilir. Tabii ki, öğretmenleri Mehmet Akif İnan gibi inanmış ve inancına kendini adamış bir öğretmen ise…
7- Yapmacık tavırlardan uzak, ciddi, sempatik bir kişilik ve kimlik sahibi idi. Temiz giyinir, saçlarına ve bıyıklarına itina ile bakardı. Öğretmenlere ve öğrencilere kıravat takmak mecburiyeti olduğu için okula kıravatlı gelir, her türlü sivri ve fevri konuşmalardan uzak dururdu. O, her mecliste duruşu ile bir gönül almaya, bin kalbe girmeye çalışırdı. Onun davranış ve hayat tarzında kabalık, yobazlık, ham softalık yoktu. Aydın ve dervişmeşrep biriydi ama bu özelliğini hiç dışa vurmaz, pazara ve öne çıkarmaz, ayağa düşürmezdi. Bir gönül sahibine bağlı, bin gönül sultanı idi.
8-Öğrenci velileri ile çok iyi diyaloglar kurar, onlara eskiden tanıdığı birisi gibi davranır ve değer verirdi. Yaptığı işleri bilerek ve severek yapardı. Hasta olduğu zamanlar bile derse gelir, dersini anlatır, asla hastalık bahanesine sığınmazdı.
10- Öğrenciler arasında her ne şekilde olursa olsun ayrım yapmaz herkes hangi ideolijide ve fikirde, hangi yolda ve düşüncede olursa olsun onlara eşit davranırdı. Sınıfta Müslümanca, mümince bir duruş sergilemekten taviz vermezdi. Öğrencilerinin aykırı ve sivri düşüncelerini sonuna kadar dinlerdi. Onlara asla kızmaz ve kin tutmazdı. Bunun için ders verdiği okullarda okuyan sağcı, solcu, İslamcı, eyyamcı herkes onu bir şekilde sever ve sayardı.
11.Disiplinli, yönetici, yönlendirici ve hedef gösterici kişiliği ve kimliği ile gerekirse risk alır, öğrencilerini korur ve kollardı. Asla notu bir silah olarak kullanmaz, nota değil doğru kişiliğe ve kimliğe sahip olan öğrenciye önem verirdi.
12-Bağırıp çağırmadan, sakince sorunları konuşarak halletmeyi severdi. Sabırlı ve toleranslı idi ama doğru bildiğinden de asla taviz vermezdi. Öğrencilere ilk olarak doğruluğu, dürüstlüğü ve adam gibi adam olmayı öğretirdi.
13.Bir komutan gibi yumruğunu sıkarak sesini yükseltir ve öğrencilerinin gözlerinin içine baka baka “Bulunduğunuz her yerde, her hususta, herkesten daha çalışkan ve güçlü, herkesten daha bilgili, herkesten daha ileri siz olacaksınız yavrucuğum’’ derdi.
İşte beni gerilmiş bir yay gibi zamana ve mekana kuran yiğit adam Mehmet Akif İnan böyle bir Müslüman ve böyle militan bir öğretmendi.
Ruhu şad, mekanı cennet olsun!
.
‘’Andımız’’, amentümüz değildir.
Arif Altunbaş 19 Mart 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 559 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
‘’Andımız’’, amentümüz değildir..
‘’Demokrasi ve demokratikleşme bir ülkede yaşayan insanların tümünün asgari müştereklerde buluşması, ortak bir hayat tarzı ile sistem ve anlayışın pratiğe geçirilmesi’’ olarak anlaşılması gerekirken sömürge anlayışla yönetilen ülkelerde bu sınırları çizen cumhur değil cumhur adına, cumhurun inanç ve kültürüne karşı savaşan Monarklar olmuştur. Türkiye 1950 yılına kadar tek parti despotizminin, zaman zaman da darbeci diktatörlerce yönetilen bir ülke olarak batılı devletlerin yönettiği ve yönlendirdiği bir anlayış ve sistemin kurbanı olmuştur.
Bir ülkede yaşayan insanları ırkına, dinine, mezhebine, meşrebine, rengine, ekonomik ve sosyal durumuna göre ayrıştıran, çakıştıran, takıştıran bir dünya görüşü ve mantık o ülkeye birlik, dirlik ve beraberlik, huzur ve barış değil fitne tohumları ekmekten başka bir şey getirmez. Bir rejim vatandaşına tepeden inme ideoloji ve ne idüğü belirsiz sistem, kural ve kaidelerle bir ırkı veya sistemi dayatarak onun beynini yıkamaya çalışıyorsa bunun Kominist ve Faşist diktatörlüklerde görülen zorba uygulamalardan bir farkı yoktur. Hiçbir insan anne ve basının hangi ırktan olacağını ve olması gerektiğini seçme hak, imkan ve özgürlüğüne sahip değildir. Bunun için hiçbir ırk diğerlerinden üstün ve ayrıcalıklı olma özelliğine sahip değildir. ‘’Arap’ın (Türkün, Kürdün, Farsın…) Arap olmayana asla bir üstünlüğü yoktur. İnsanlar arasında ‘’Üstünlük ancak takva (Allaha cc yakınlık) iledir. (Hz. Muhammed sav)
Türkiye’de demokratikleşme ve özgürleşme rüzgarının estiği bugünlerde CHP tek parti diktatörlüğünde Kemalizmi ve Laikliği Türk milletinin dini olarak göstermeye çalışan ve bunu bütün gücü ile millete dayatan diktatörlerin ve diktatör sevicilerin amentüsü olan 1933- 1997 arasında ilköğretim çocuklarına zorla okutulan ‘’Andımız’’ın tekrar yürürlüğe konmak istenmesi bu milletin çocuklarının tertemiz zihinlerine ırçılık tohumları ekmek isteyenlerin fitnesidir.
1933 de Mustafa Kemali ilahlaştırmak için zamanın Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından yazılan ve öğrencilere ilk defa 1933 te okutturulan bu metin milletin onay ve rızası alınmadan tepeden inme faşizan bir dayatmaydı. 62 yıl bu böyle devam ettirildi. Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Abaza, Gürcü, Boşnak vs… gibi farklı ırkların yaşadığı Türkiye’de bu ırkçı söylem Türk anne ve babadan doğmayan çocukların arasına atılan bir fitne tohumundan başka bir şey değildi. Türkiye’de doğdu, yaşıyor ve okula gidiyor diye Türk anne ve babadan olmayan çocuklara her sabah zorla ‘’Türküm’’ dedirtmek, kim olursa olsun bir kişi, komutan ve şahsiyeti ilahlaştırırcasına yüceltici sözler söyletmenin demokrasi ve demokratikleşmeyle uzaktan yakından bir alaka ve ilgisi yoktur. Bilakis ona taban tabana zıt bir uygulamadır.
Her gün ‘’Andımızı’’ okumakla bir insan Türk olmaz ve yapılamaz. Bunu okumayan bir Türk evladı da Türk olmaktan çıkmaz. Zorla ve gönülsüz olarak bu metni okutmakla kimse kimseyi Türkleştiremez. Devletin görevi de vatandaşına hizmettir, onu bir ırkın asimilasyonuna tabi tutmak değil. Türk anne ve babadan olmayan çocuklara okutulacak bu metin şimdiye kadar çocuklarımızın zihin dünyasında büyük travmalara yol açmıştır. Bu bu çarpık anlayış en çok PKK ve onun gibi ayrılıkçı gurupların elinde bir propaganda ve ayrıştırma aracı olarak kullanılmıştır. Biz nasıl Yunanistan’daki ve Bulgaristan’daki Türklerin Yunanlılaştırmasına ve Bulgarlaştırılmasına karşı çıkıyor isek, her anne ve baba da aynı şekilde kendi çocuklarının kendi ırk, din, mezhep ve kültüründe kalmasını istemesi kadar tabii bir şey yoktur. Bulgaristan’da ve Yunanistan’da farklı Türkiye’de farklı davranmak ancak batı ahlak ve kültürüne sahip iki yüzlü insan ve toplumların karekteridir.
Bir milletin bir bayrak, bir vatan, bir ideal etrafında altında toplanması iri, diri, canlı, güçlü ve kuvvetli olması için aynı ırktan olması gerekmez. Aynı düş ve düşünceler, aynı kültür ve tarih bilinci, aynı hedeflerde birleşmek ve kardeş olarak ortak geleceğe yürümek yeterlidir. Osmanlıyı Osmanlı yapan ırk değil adaleti, ortak sevgiler ve kaygıları ile birlikte barış ve kardeşlik içinde yaşama güvencesidir. Aynı şekilde ABD’yi ABD yapan ruhta İngiliz kanı ve Irkçılığı değil ortak gelecekleridir.
PKK batı emperyalizmi ve kolonyalistlerinin ederidir, evet ama; onu isyanlara hazırlayacak ve dağlara çıkaracak kışkırtıcı sermayeyi ve desteği veren de CHP ideolojisinin ırkçı, ayrılıkçı ve tek tip insan yetiştirme politikalarıdır. Milletimiz Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde birçok defa batının bu oyunlarına geldi veya getirildi. Tarihten ders almadan aynı hataları işlemek ahmaklığın dibe vurmuş şekli olarak önümüzde saatli bir bomba gibi durmaktadır. Tek parti diktatörlüğünün Andımız gibi benzeri uygulamalarını inat ve ısrarla milletimize dayatmak ne Türklük, ne milliyetçilik, ne de vatanseverliktir.
Her alanda ve her hususta Türkiye’de birçok gurup, cemaat, parti ve siyasal görüş vardır. Bunlar iki ayrı ve büyük cepheye ayrılır: Birisi Hak ve hakikatin, yani Allah’ın taraftarları olan vahiy cephesi, diğeri; yalanın, iftiranın, ikiyüzlülüğün yani; inkarın, tuğyanın, sömürü ve emperyalizmin cephesi…
Müslüman bir milletin amentüsü bellidir. Ama; o, asla ‘’andımız ‘’ değildir.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Toprağın adamı olmak
Arif Altunbaş 26 Mart 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 802 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Toprağın adamı olmak
Topraktan geldik, topraktan doyduk, toprağa gideceğiz ve toprak olacağız nihayette. Bu, ilk insanın var olduğu zamandan bu yana sürüp gelen bir döngü. İnansın inanmasın her insanın alın yazısı ve kaderi bu çizgide nihayete erecek, her canlı doğacak, yaşayacak ve ölümü tadacak bir gün.
Toprağa yakın olmak, toprakla meşgul olmak, sırtımızı toprağa yaslamak, ona güvenmek, ona umut bağlamak, onunla dost olmak dost kalmak asırlar boyu insanın birinci derecede uğraşı ve tutkusu olmuştur. Toprakla dost olmayan insanla ne kadar uğraşırsanız uğraşın, onunla kolay kolay yakınlık kuramazsınız.
Vatan sevgisi ve saygısının temelinde insanın toprağa duyduğu güven ve bağlılık vardır. Ona karşı duyulan sevgi bu bağlılığın meyvesidir. İnsanın barış, huzur, kardeşlik ve güven içinde yaşadığı topraklardır vatan. Düşmanlarımızın Paris’te, Londra’da, Berlin’de, Lozan’da, Sevir’de bizim için belirlediği sınırlar milletimizin kabul ettiği ve içine sindirdiği sınırlar değildir. Güçlülerin zayıflara zorla kabul ettirdikleri suni sınırlar vatan denilen coğrafyanın gerçek sınırlarını belirleyemez. Sınırlarımızı milletimizin tarihi, alın teri, gözyaşı ve kanı çizer. Bu sınırlar tarihimiz kadar derin, sorumluluklarımız ve hayal dünyamız kadar geniş bir coğrafyayı kucaklar ve kuşatır. Doğu da bizim, batı da bizim. Güney de bizim, Kuzey de bizim. Bütün yollarımız Allaha çıkar. Mekke, Medine, Kudüs de bizim…
İnsan, yeryüzüne Allah’ın emir ve yasaklarını yaşamak ve yaşatmak için yaratılmış ve gönderilmiş bir memurdur. Onun varoluş sebebi Allah’ın belirlediği sınırlar içinde yeryüzünde huzuru, barışı, kardeşlik ve adaleti yürürlüğe koymak onu zamana ve mekana ilmik ilmik dokumak için çalışmak ve bu yolda inançla, sabırla, mücadele etmektir.
Toprağa yakın ol ki, insana ve Allah’ın tüm yarattıklarına, dolayısıyla kendisine yakın olasın! Allaha yakın olmayan topraktan da uzaklaşır ve yabanileşir. Kibirlenip gururlanan ve havalanan insan topraktan uzaklaşarak her alanda irtifa kaybeder. Her konuda alçalır, küçülür varlık sebebinden uzaklaşır. Toprakla dost ol ki, Allah’ın verdiği tüm nimetlere şükredesin! Şükrettikçe; yükselesin! Yükseldikçe; Allaha yaklaştığını görecek ve hissedeceksin! İşte bu, adamın hası olmak, toprağın adamı olmak demektir.
Toprak bedenin aslıdır. Aslına sahip çıkmazsan yozlaşır, verimsizleşir, çoraklaşır, kupkuru bir çöle dönüşürsün. İnsanın aslından uzaklaşması her alanda yozlaşmayı ve barbarlaşmayı da beraberinde getirir. İnsanın çölleşmesi kendi fıtratından kopması, insanlık duygu, düşüne ve duyarlılıklarından sıyrılıp çıkması, içindeki insanın yok olması ve özüne yabancılaşmasıyla son bulur. Bu hal insanı rabbine kul olmaktan uzaklaştırır. Asi bir varlık, vahşi bir yaratık haline getirir. ‘’Ahseni takvim’’ ile ‘’esfele safilin’’ gelgitleri arasında insan olmanın onur ve şerefini bedeninde ve ruhunda hissedemez hale gelir.
Gururdan kibirden uzaklaşmak ve toprak gibi mütevazileşerek Allah’ın gurubu, Allah’ın askeri, Allah’ın ordusu ve Allah’ın rengine bürünen, yani; halis muhlis bir kul olmaktır, adamın hası olan toprağın adamı olmak.
İnsan gerçekten Allaha cc inanıp ona kul olmadıktan sonra devlet başkanı, bakan, milyarder, Profesör, milletvekili, general vs. gibi tüm dünyalık rütbe ve makamlara sahip olsa ne çıkar. Ne yazar insan, ‘’Kalu Bela’’ bezminde Allaha verdiği ‘’Evet, Sen bizim rabbimizsin’’ sözünde ve aktinde durmasa…
İnsan adam olmayınca; ona, adamın hası olan toprağın adamı olmak çok zor gelir. Adam olmak; bir partiden ve cemaatten, ırktan ve milletten, meşrepten ve mezhepten, renkten ve sosyal statüden olmakla olunmaz. İnanmış bir Müslüman için adam olmak; mü’mince bir duruş sahibi olmaktır. Bu bir cinsiyet meselesi değil inanç ve iman, karekter ve şahsiyetle donanmış bir insan ve itikat meselesidir.
Unutmayalım ki, düşmanlarımızın eleştiri ve saldırı okları kimin üzerinde yoğunlaşıyorsa; odur bizin için adamın hası olan adam. İşte; o adamın dostluğuna güvenin ve onun peşinden gidin. Kendinize adamın hası olan adam gibi liderler ve önderler seçin ki, toprağınıza sahip çıksın, vatanınızı düşmanlarınıza çiğnetmesin, onurunuzu ve itibarınızı yükseltsin, bu vatanı bize emanet eden şehitlerimiz ve atalarımızın kemiklerini sızlatmasın!
Kadın erkek hangi yaşta ve hangi cinsten olursa olsun, farketmez; toprağın adamı olan tüm kardeşlerime selam olsun!..
.
Jeopolitik ve Jeostratejik
Arif Altunbaş 2 Nisan 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 514 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Jeopolitik ve Jeostratejik
Osmanlı İmparatorluğunu güçlü bir cihan devleti yapan Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz, Kızıldeniz , Umman denizi ve Basra körfezine hakim olması, Aden Körfezi ve Hint Okyanusunda güçlü bir donanmaya sahip olmasıydı. Avrupa, Asya ve Afrika kıtasındaki en jeopolitik, jeostratejik askeri ve ticari bölgeleri ve deniz yollarını kontrol altında tutması onu ve ordusunu bileği bükülmez bir güç haline getirdi.
Denizlerine hakim olamayan devletlerin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi adına attıkları her adım baskı ve tehdit altındadır. Bu devletlerin askeri gücünün dünya siyaseti, ticareti ve karar mekanizmalarında ciddi bir özgül ağırlığı yoktur. Denizler ülkelerin dünyaya açılan kapıları ve pencereleridir. Denizlerde güçlü olan milletler her alanda güçlü ve söz sahibi olurlar.
İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Danimarka, Hollanda ve Belçika gibi Avrupa devletlerinin hala denizaşırı ülkelerde birçok sömürgeleri varsa bu onların zamanında denizlere verdiği önemin bugünlere uzanan meyvesidir. Bu ülkeleri zengin eden, buyruk sahibi efendiler konumuna getiren denizaşırı ülkelerdeki bakir toprakları 300- 400 yıl önce işgal ve istila edip hala da sömürmeleri ve oralarda açık ve gizli emperyalizmi ve kolonyalizmi sürdürmeleridir.
Portekiz, Hollanda, Belçika, Danimarka gibi ülkelerin bizim iki üç vilayetimiz kadar toprağı ve nüfusu vardır. Ama; gayri safi milli hasılatları, denizaşırı ülkelerdeki sürdüregeldikleri sömürü politikaları, nüfuzları ve ticari kapasiteleri olarak Türkiye’yi birkaç defa katlayacak güçtedir.
Devlet ve milletlerin vatanları ve ekonomik çıkarları sadece kara parçalarından ibaret değildir. Hakimiyetin sadece göklerde olmadığı gibi… İngiltereyi dünyanın en güçlü ekonomisi ve ülkelerinden birisi yapan onun dünya üzerine yayılmış sözde ve yarı bağımsız ülkelerdeki emperyal-sömürü çarkları ve çıkarlarıdır.
ABD’yi, Rusya’yı ve Çin’i dünyanın en büyük askeri, siyasi ve ekonomik gücü haline getire özelliklerden birisi güçlü ordu ve deniz kuvvetlerine, deniz ticaret filolarına, stratejik deniz bağlantı yolları ve enerji kaynaklarına sahip ve hakim olmalarıdır.
Çin’den konteyner taşıyan dev bir Hollanda gemisinin Süveyş kanalında karaya oturmasıyla birkaç gün içinde (ki Süveyş kanalı dünya deniz taşımacılığının % 10 unu kadarını karşılayabiliyor) dünyaya verdiği zarar 10 milyar Dolar olduğunu düşündüğümüzde global ticaret ağının ne kadar deniz taşımacılığına bağlı olduğu görebiliyoruz. Bugün; Süveyş ve Panama Kanalını, Cebeli Tarık Boğazını, Basra Körfezini, Aden Körfezini, Singapur, Güney Asya ve Çin denizindeki deniz ticaret yollarını kontrolünde tutmak için ABD 1 milyonun üzerinde asker ve 100 miyarlarca Dolar askeri harcamayı boşuna yapmıyor.
Denizlerin kontrol ve hakimiyeti hangi ilkenin elinde ise; o ülke istediği zaman dünya ticaretini bir haftada felç edebilecek bir güce, kuvvete ve silaha sahiptir. Çin ve Rusya’nın ABD’nin dünya üzerindeki hegomonyasını kırmak için birlikte hareket etmek zorunda kalmaktadırlar. Her iki süper devletin yaptıkları askeri harcamalar ABD’nin yarısı kadar bile değildir. Bunun için ABD tartışmasız dünya hakimiyeti mücadelesinde rakiplerinden güçlü, ileride ve söz sahibidir.
Çin’in denizaşırı ülkelerde sessizce yaptığı askeri, ticari ve ekonomik yatırımlar dünyanın patronu ABD’nin tahtını sallayacak güçte olmasa da onun hegemonyal sınırlarını zorlayan yayılmacı atakları Washington’u hayli rahatsız ediyor. Buna karşın Rusya ve Çin ile kim dirsek temasında ise; o ülkeleri mercek altına alıp gerekirse onlara ekonomik ve askeri ambargo uygulamaktan da asla geri kalmıyor. ABD’nin Baltık, Karadeniz, Akdeniz, Hint Okyanusu, Körfez ve Atlas Okyanusundaki askeri varlığını güçlendirmesi Çin’i frenlemeyen yükselişine yönelik panikataklardır.
Çin ve Rusya’nın Türkiye’nin de içinde olduğu doğudan batıya ‘’Bir kuşak bir yol ‘’ projesiyle ABD’nin denizlerdeki hakimiyetini boşa çıkarma gayreti hayli başarılı görülmekte. Çin Rusya’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’ya, Hindistan’a, Güney Asya’ya hatta; Afrika’ya kadar uzanan kara ve demir yolları projeleri ile dünyayı bir örümcek ağı gibi örmesi ve sarmasıyla ‘’ABD emperyalizminden sonra; şimdi de sıra Çin hegemonyasına mı geliyor’’ sorusunu gündeme getirmektedir.
Üretim üssü Çin’den dünyanın en zengin ve refah ülkelerine uzanan ihracat ve ithalat en ucuz, en süratli ve en emniyetli taşımacılık yollarıyla yapılması ülkeler arasındaki yakınlaşmayı da beraber getireceği gibi, aynı zamanda ticari rekabeti de kamçılayacaktır. 1.ve 2. Dünya savaşlarının fitilini ateşleyen batının çılgınca hammadde ve pazar arayışları olduğu düşünüldüğünde, ABD AB ve Çin Rusya arasındaki ekonomik ambargolar, işgaller ve hegemonya mücadeleleri bir dünya savaşını da beraberinde getirebilir. Bu hal tüm dünyayı tesir altına alıp, kendi çekim alanına çekebilecek sayısız olumsuz gelişmeleri ve felaket zincirini de beraberinde getireceğini, bunun ülkemize, bölgemize , coğrafyamıza ve insanlığa nelere mal olabileceğini düşünmek bile korkunç.
Bu bağlamda; Türkiye’nin Afganistan, Irak, Suriye, Somali, Katar, Libya, Azerbaycan ve Kıbrıs’taki askeri üstleri, Kafkaslar Balkanlar Orta ve Güney Asya’da Ortadoğu Kuzey Afrika’daki askeri, ticari ve kültürel aktiviteleri hem ülkemiz, hem kendi Coğrafyamız, hem dost ve kardeş ülkeler ve tüm insanlık için ümit ve gelecek vaad ediyor. Bu durum; Hazar denizi, Karadeniz, Ege, Akdeniz, Kızıldeniz, Umman Denizi ve Basra Körfezi gibi jeostratejik ve jeopolitik alanlarda elimizi kolumuzu güçlendirecektir.
Bela ve tehlike her zaman geliyorum, der. Onu anlamak ve kavramak için millet ve devlet yöneticileri tarihten dersler ve ibretler çıkarmak zorundadırlar. Kendisini, ülkesini, coğrafyasını ve geleceğini düşünen milletler her zaman, her alanda, her türlü şartlara hazır olmak zorundadır. Atalarımızın; ’’Hazır ol cenge, ister isen; sulhu salah’’ ( Barış ve huzur istiyorsan; savaşa hazır ol ) dediği gibi.
Ne yazık ki; dış güçlerin ve emperyalizmin ülkemizde taşeronları ile akıl fukarası zavallı muhalefetin bunları anlamaya, kavramaya ve düşünmeye ne kapasitesi, ne de niyeti var. Onların gündeminde düşmanlarımızın, ‘’Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun milli birliğimizi sağlayan, Türkiye’yi dünya devi yapmak isteyen Başkan Erdoğan’ı devirme planı var.’’
İnanmış Müslüman bir millet için hayat; sadece savaş ve barıştan, dostluk ve düşmanlıktan meydana gelen paradokslardan ibaret değildir. Bizim için hayat; bu iki zıddın birleşiminden her türlü imkansızlıklardan imkanlar, her türlü krizlerden fırsatlar, her türlü olumsuzluklardan sonsuz sayıda güzellikler çıkarma sanatıdır. Her gecenin; bir sabahı, her Firavunun; bir Musa’sı vardır.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Strateji ve Taktik üzerine…
Arif Altunbaş 6 Nisan 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 793 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Zaman; iyi ve kötü yaptıklarımız ve söylediklerimizin hepsine şahittir. Hata, günah ve yanlışlarımıza tevbe etmek, pişman olmak ise; müminlerin şiarındandır.
Bir insan geçmişteki söyleyip yaptıklarıyla değil de, bugünkü; duruşu ve durumuyla değerlendirmek gerekir. Onu anlamadan, dinlemeden geçmişteki hata ve yanlışlarıyla yargılamak ve değerlendirmek insanı eksik, hatalı ve yanlış neticelere götürdüğü gibi, felaket ve hezimetlere de yol açabilir.
Bir şeyin aslını dinlemeden, anlamadan onu yargılamak ayrıca kul hakkına tecavüz etmektir. Doğru tespitler yapmak için doğru noktada durmak ve doğru hareket etmek, sorgulamak, yargılamak gerekir. ”Vahşi Hz. Hamza’yı şehit etti” diye tevbe edip Müslüman olduktan sonra bile onu lanetleyip eleştirebilir miyiz? ”Hz. Ömer cahiliye döneminde kız çocuğunu diri diri toprağa gömenlerden biridir” diye İslamla şereflendikten sonra onu suçlayabilir miyiz? Daha bunun gibi örneklerle konu zenginleştirebilinir.
Rabbimiz, ”Fe aslihu beyne ahavaykum…” ayetinde emrettiği gibi; ”Mü’minler kardeşleri arasında barış ve dayanışmayı teşvik etmekle görevlidir.” onların aralarını açmakla ve germekle değil… Bugün; amiral bozuntusu darbecilere meydan okuduğu için Devlet Bahçeliyi; 17 yıl önce generallere hitaben yazdığı 17 Shf. lik mektuptan dolayı onu karalamak, tefe koyup çalmak ve linç etmeye çalışmak, ancak; iyi niyetli olmayanların, darbeci haydutların ve darbe sevici yavşakların işine yarar.
İnsan, insanı dünkü yaptıklarıyla değil, bugünkü duruşu ve çizgisiyle değerlendirmeli ve yargılamalıdır. Bu tavır; İslam’a, adalete, ahlaka, insanlığın evrensel değerlerine en uygun ve yakın olan bir yaklaşımdır. İslam’a intisap eden ve İslam’ı referans olarak alan tüm kardeşlerim bu ve bu gibi olaylar karşısında çok duyarlı olmalıdır. Fitne ve fitnecilerin oyunlarına gelmemek, düşmanla mücadele teknik ve taktikleri açısından büyük önem arz eder.
Silahına, konumuna ve rütbesine güvenip masum ve haklı olan insanları tehdit edip ezmek ve zorbalıkla iktidar ve yönetimi eline geçirmek güçlülük ve haklılık değil, bilakis; hedeflerine ulaşmak için zulüm ve işkenceyi araç olarak kullanmak, meşruiyyetin bütün sınırlarını çiğnemek ve yok saymaktır. Bunun adı; darbeci, darbe sevici, emperyalizmin uşağı, düşmanlarımızın kuklası olmak ve Mankurtlaşmakta dahil…” ne olursa olsun düşmanlıktır, hainliktir, kalleşlik ve alçaklıktır.
Bir Müslüman; bu tip insanlar ve hareketlerle aynı safta bulunamaz. Aynı eylem ve söylem içinde olamaz. Hatta; aynı kare ve kadrajda fotoğraf bile çektiremez. İyi bir Müslüman; zulme rıza göstermez, zalimle birlik olmaz, inkarın ve küfrün kara bayrağı altında hiçbir bahane ve gerekçenin arkasına sığınarak toplanamaz.
.
Semitist Faşizm
Arif Altunbaş 23 Mayıs 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 675 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Semitist Faşizm
İsrail’in Filistin’i işgaline ve oradaki zulmüne karşı tavır alan, söz söyleyen, eylem geliştiren kim olursa olsun Siyonizm ve onun uşakları tarafından her zaman Antisemitist ( Yahudi karşıtı) suçlamasıyla linç edilmek istenen bir dünyada yaşıyoruz. Irkçı İsrail rejiminin Filistin’deki işgal ve katliamlarına yüksek sesle karşı çıkan Türkiye Cumhurbaşkanı Başkan Erdoğan’ın Siyonist kuklası ABD devlet başkanı Joe Biden ve bazı Avrupalı devletlerce antisemitist olarak hedef haline getirilme tirajı komedisini yaşadığımız gibi…
İşgal eden, öldüren, sayısız zulümler, seri katliamlar ve baskınlar yapan semitist faşizim haklı gösterilen, desteklenen, arkasında durulan, alkışlanan bir taraf. Evlerinden, yurtlarından çıkarılan, vatansız, ekmeksiz aşsız, işsiz, eşsiz, çoluk ve çocuksuz bırakılan, ambargolarla dünyanın en büyük hapishanesi haline getirilen mazlum Filistin halkı suçlu, terörist ve saldırgan olarak nitelenen ve cezalandırılan başka bir taraf. İşte; batı emperyalizminin, kolanyal işgalcilerin, semitist faşistlerin adaleti ve insanlık anlayışı bu…
Önceki ABD başkanı Trump ne kadar vahşi ve barbar idi ise; ahı gitmiş vahı kalmış Biden’nin de ondan hiçbir farkı yok. Adı, ırkı, rengi, dini, devleti, ne olursa olsun; ‘’Ehli küfür bir millettir’’ sözümüz her çağda ve zamanda eskimez bir hakikat olarak, bugün de; bizi en güçlü bir şekilde Kabil soylulara karşı uyarmakta ve uyanık olmamızı öğütlemektedir. Sömürgeci batı emperyalizminin ve semitist faşizmin zerre kadar insaf ve merhameti yok. Bu korkunç anlayış batı medeniyet ve kültürünün ruhunu oluşturan şeytani bir mayayı ve onun ürünü olan katil, barbar ve hukuk tanımaz, güce tapan batı dünyasının bugünkü duruşunu anlatıyor.
1.ve 2. Dünya savaşında Avrupalı Yahudileri Almanya, Polonya ve İspanya gibi diğer Avrupa ülkelerinde katleden Avrupalı Faşistler bugün Bremen Mızıkacıları gibi hep bir ağızdan Kudüs’te ve Filistin’de insanlık suçu işleyen Semitist Faşistleri desteklemeleri hiçte şaşırtıcı değil. Apartaiht İsrail rejimi Avrupa faşizmindern çok şeyler öğrenmiş. Dün; Avrupalı Yahudilere karşı uygulana zulmü onlar bugün de; Filistinli Müslümanlara karşı uyguluyor. Yaptıkları uluslararası sayısız kanun ihlalleri, insanlık suçları, işgaller, zulüm ve katliamlar, şimdiye kadar olduğu gibi, bu gün de; ‘’İsrail’in kendini savunma hakkı’’ olarak görülüyor ve kabul görüyor. BM’ yi kuran, yöneten ve onu daima çıkarları için bir araç olarak kullanan ‘’5 Birleşmiş Kafir’’in ikiyüzlülüğünün acı bir meyvesidir bu. İnsanlık BM’nin bir zulüm , sömürü ve İşgal aparatı olduğunu, veto hakkına sahip bu 5 ülkenin ortak çıkarlarına hizmet ettiğini, Başkan Erdoğan’ın neden ‘’Dünya 5’ten büyüktür’’ dediğini şimdi daha iyi anlıyoruz.
Türk Millet ve İslam Ümmeti olarak zulme ve sömürüye karşı olan tarih bilincimiz, bugün ve yarınlarımızın inşa ve ihyası sırasında birer mihenk taşı, omurgalı bir duruş olarakhep aklımızda kalacak. Bu yaşadıklarımız ve tecrübelerimiz her zaman ve çağda ufuklarımızın şafaklarında işaret levhaları gibi bize hep yön gösterecek.
Hitler, Missolini, Salazar, Pinochek, Franco gibi Avrupalı diktatörler ve faşistlerin rol model olarak aldıkları bilinçaltı kahramanları tarih öncesinde yerküreyi işgal ve zulmüyle kasıp kavuran İskender, Hz. İsayı çarmıha geren barbar Romalılardır.. Bugün bu paganist ruh dünyayı yönetmekte, yönlendirmekte ve kendi hegemonyası altında tutmak için Yahudi Hıristiyan Ateist farketmeden hep birlikte hareket etmektedir. BM, AB, NATO…gibi birleşmiş kafirlerin kurduğu ve kontrolleri altında tuttuğu bütün kurum ve kuruluşlar dünyaya barış ve huzuru getirmek için değil kurucu bu 5 ülke ve yandaşlarının kendi aralarında dünyayı paylaşma, sömürme ve yönetme arzularına hizmet etmektedir.
Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere bu beş ülkenin hepsi de dünya siyonistlerinin kurduğu faşist İsrail devletinin işgal, istila ve zulümlerini peşinen onaylamak zorundadır. Aksi takdirde yatırım kaynakları kesilir, pazarlarını kaybederek ürettiklerini satamaz hale gelirler. Zaman zaman bu beş ülke kendi aralarında ikiye üçe ayrılmış, kamplaşmış gibi görünseler de ortak noktaları kendi menfaat ve çıkarları da birleşirler. Bunların dostlukları da, düşmanlıkları da çıkarları kadardır. ABD her ne kadar Çin ve Rusya’nın düşmanı gibi görünse de, ortak çıkarlarında anlaşınca hepsi de birbirinin can dostudur.
Çin, Rusya, ABD, İngiltere, Fransa ve onların görünmeyen ve oyun kuran ortakları da para babaları ve akıl hocaları Siyonistlerdir. Hepsinin ortak düşmanı ise Müslümanlar, Müslüman ülkeler ve İslam coğrafyası olduğunu bizzat yaşayıp görüyoruz.
Bakmayın siz bugün emperyalizme zağarlık yapan petrol dolar zengini Arap çadır ve aşiret devletlerine, efendilerine hizmet eden diktatör bozuntularına . Hepsinin de ABD ve Siyonizme, Avrupa ve İsrail’in kolonyal valileri gibi çalıştıklarına, at sinekleri gibi onların kuyruklarında süründüklerine bakmayın. Emperyalizmin onursuz, şahsiyetsiz krallarına, sultanlarına, emirlerine, prenslerine… bakmayın! Hepsi de kendi yollarının sonunu gördükleri için korku ve dehşet içinde ABD’nin kucağına oturmuşlar, İsrail’in eteğinin altına sığınmışlar, onlara gönüllü kölelik yapmakta adeta yarışmakta olduklarına bakmayın. Bu ülkelerin gerçek sahipleri Müslümanlar bu firavun soylu kabiller gibi düşünmüyorlar. Bunu iyi bilin, anlayın ve aklınızdan çıkarmayın! Bir gün mazlumun hakkı sorulunca, hesap günü gelince bu Müslümanların hepsi birer tufan kesilecek… Bu Nemrut soyluları ABD’nin kucağından, İsrail’in etekleri altından çekip alacaklar… Muntakim olan Allah’ın adına hepsinden ince ince, derin derin hesap soracaklar…Bugünleri görecek ve yaşayacağız inşallah…
Ey! Kör, sağır ve dilsiz insan Hakları savunucuları, Ey! İnsanlık adına kurulan insanlık düşmanı kurum ve kuruluşların yetkilileri, Ey! Vicdanları çölleşmiş, adalet duyguları kurumuş ikiyüzlüler; dünyanın her yerinden kovulan Yahudilere yapılan kötü muameleler ile Filistin’de vatanlarından kovulan Filistinliler arasında ne fark var? Holokostlar ile dünyanın en büyük açık bir hapishanesi haline getirilmiş Gazze arasında ne fark var? Gaz fırınlarında yakılan Yahudilerle Nepalm bombalarıyla katledilen masum Filistinli çocuklar ve kadınlar arasında ne fark var? Hitler faşizmince yakalandığı yerde kurşuna dizilip öldürülen masum Yahudilerle Kudüs’te, Gazze’de, Batı Şeria da 60 yıldır sistematik olarak işkence, katliam, sürgün, hapis ve sorgusuz infazlarla öldürülen masum Filistinli Müslümanlar arasında ne fark var? Fark bizimkiler; Müslüman ( elhamdulillah), sizinkiler kabil soylu Yahudi ve Hristiyan olduğundan, değil mi?
Ey İsrail zulüm ve katliamını destekleyen, alkışlayan ABD ve Avrupa devletleri! Siz dün; 2. Dünya savaşında Hitler Faşizmini yıkmak için Avrupa’nın, özellikle Almanya’nın şehirlerine attığınız milyonlarca bomba gibi İsrail’in semitist faşistleride bugün; Masum filistin halkı ve Gazze üzerine yağmur gibi füze ve bombalarını yağdırıp masum insanları katlediyor. ABD ve Avrupa’da olduğu gibi Filistin’de de bir soykırım ve katliama ortak olduğunuzu biliyorsunuz, değil mi?
Ey dünya liderleri! Siz, İsrail’in semitist faşizmi, Yahudi işgali, zulmü ve katliamları hakkında konuşmayın sakın! Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi Antisemitist damgasını yer, hedef haline getirilirsiniz. Hanım hanım ot urun işgal ettiğiniz yerlerde… ABD’nin kucağında, İsrail’in etekleri altında…
Ey zalim, gasıp, fasık ve uşak Arap liderleri İsrail’e bir çift söz söylemeyin siz, sakın! Dokunmayın Cısss… Antisemitist damgası yer, yanarsınız… Siz ey! Şeytanın askerleri, kabil soylu caniler…
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِه۪ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ ‘’Doğrusu Allah, kendi uğrunda, kenetlenmiş bir duvar gibi, saf halinde çarpışanları sever.’’ Saf; 4
Arif Altunbaş, Haber 7 https://www.haber7.com/yazarlar/arif-altunbas/3102388-semitist-fasizm
Türkiye Yazarlar Birliği link: https://www.tyb.org.tr/arif-altunbas-semitist-fasizm-49507h.htm
.
Savaş bittikten sonra koşan atlar
Arif Altunbaş 6 Haziran 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 544 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Savaş bittikten sonra koşan atlar
Arif Altunbaş
Gelin Besmeleyle başlayalım söz’e peygamber’e uyarak…
Hamdele ile devam edelim rabbimizi kutsayarak.
Selam ile parlatalım bilinçlerimizi,
İslam’ın ruhuyla kuşanalım düş ve düşüncemizi…
***
Tevhid’in bayraktarı İbrahim’in izinden
Azer de olsa babamız put yontanlara,
Kabil’in pazarında put satanlara
Karınca kadarınca bir damla su ile
Ateş-i Nemrud’a ve nemrut soylulara
Hodri meydan, hodri meydan kafa tutalım.
Nemrud’un ateşinden korkmaz İbrahim olan.
**
İstikamet üzere olalım, istikamet üzere kalalım
Vahyin çizgisinde koşturalım atlarımızı
Aşalım Mecnun gibi çölleri, delelim dağları Ferhat gibi
Tarih boyu canla, başla, kanla, imanla kazandıklarımızı
Londra’da Paris’te Lozan’da kadeh tokuşturarak
Öldüm fiyatına satan lenger şapkalı sahte kahramanları
Hatırlayalım smokinli eziklerin düşmana terk ettikleri vatanları
Ve aşkı, kavgayı, davayı yeniden kuşanalım.
***
Ve Siz ey! Ertuğrul’un, Osman’ın, Fatih’in, Yavuz’un Kanuni’nin erleri
Hatırlayın Kırımda, Kafkaslarda, Balkanlarda, Afrika’daki elleri
Bizans soyluların yüreğimizi dağlarla dağlayıp kaybettiği denizleri
***
Selçuklunun Osmanlının kanını ve genini taşıyan
Tuna boylarında çocuklar gibi şen at koşturan evlatları Siz değil miydiniz?
Siz değil miydiniz tarihi ilmik ilmik ören ve dürüm dürüm düren haritacı
Şehadeti saadet bilen bir ölüp bin dirilen ölümsüz savaşçı
Siz değil miydiniz namlulara sürülen mermiler gibi tetikte
Kınından çıkmak için sabırsızlanan kılıçlar ve kişneyip duran atlar
***
Tarihimin, kültürümün ve medeniyetimin işçileri ustaları Siz değil miydiniz
Kendi vatanında köle, kendi ülkesinde esir ve kendi yurdunda yabancı,
Şimdi kimisi mücahit kimisi mütahit, kimisi mimar kimisi politikacı
Siz değil miydiniz savaş bittikten sonra bile koşuları bitmeyen atlar
Atların ve atlıların baş tacı o şanlı, şerefli onurlu akıncı.
.Müttefik düşmanlarımız ve müttefik dostlarımız
Arif Altunbaş 23 Haziran 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 486 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Müttefik düşmanlarımız ve müttefik dostlarımız
İdeolojilerin yorgun düştüğü ve gitgide cazibesini kaybettiği bir dünyada artık çıkar ve menfaat odaklı bir anlayış bütün kutsalları ve hukuku esir almış durumda. Uluslararası hukuk yaptırım gücü olmayan yazılımetinlerden öte bir anlam ifade etmiyor. Hukuksuzluğun sınırlarını, çıkar ve menfaatlerini belirleyen IMF, BM, NATO gibi güçlülerin sömürü amaçlı kurup yönettikleri kurum ve kuruluşlarla dünyaya nizam verilmek isteniyor. ‘’Güçlü olan haksız da olsa her zaman haklı, güçsüz olan haklı da olsa her zaman haksız’’ olarak Firavun düzeninin küresel mahkemelerinde sorgusuz ve yargısız infazlara uğruyor. Viyetnam, Kamboçya, Afganistan, Irak, Somali, Sudan, Libya, Suriye, Keşmir Kıbrıs, Karabağ, Doğu Türkistan ve daha niceleri hukuk tanımaz barbar batı medeniyetinin gazabına uğradı.
Birçok şeyin değiştiği dünyada dostluk ve düşmanlık anlayışı, yaklaşımı ve kriterleri de değişti. Amerika, Rusya, Çin ve AB gibi ekonomik olarak gelişmiş ülkelerin dünyayı istedikleri gibi sömürme hırsı insanlığın başındaki en büyük felaketlerin başını çekiyor.
Soğuk savaş döneminde iki blok arasına demir perdeler çekilerek dünya parsellendi. Her ikisi de birbirinin can ve kan düşmanı oldu. On yıllarca birbirine diş gösterip hırlaşıp durdular. Dev fillerin tepişmesi sırasında zayıf ve güçsüz ülkeler bir tarafta; NATO şemsiyesi altında Amerika’nın, diğer tarafta; Varşova Paktı ekseninde Rusya’nın eteğine sığındılar. Kazananlar Kapitalist bloku temsilen başta ABD ve yandaşları gelişmiş ülkeler, Kominist Bloku temsilen ise başta Sovyetler, yani Rusya oldu. Kaybedenler ise; doğu ve batı blokundaki tüm insanlıktı. Güç ve sermaye Firavun soyluların eline geçti. İnsanlık ise; Ben-i İsrailleşti. Dünya bugün maddi ve manevi anlamda, ahlaki ve kültürel alanda bu yozlaşma ve soysuzlaşmanın ağır faturasını ödüyor.
Sovyetlerin yıkıldı ama yayılmacı, işgal ve istilacı kominist geleneği bugün Rusya’nın yeni çarları tarafından sürdürülüyor. Gürcistan, Abhaza, Kırım, Ukrayna, Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya’da, Karadeniz’de, Baltık kıyılarında Rus güçlerinin Avrupa’yı, Ortadoğu ve Afrika’yı apaçık tehdit eder hale gelmesi Moskova faşizminin bugün de devam ettiğini gösteriyor. Yine dünya ağzından iğrenç salyalar akıtan vahşi bir Rus ayısının tehdidiyle karşı karşıya…
Özellikle; Türkiye’nin ülke içinde, Suriye’de ve Irakta teröre ve teröristlere karşı verdiği başarılı mücadele, terör odaklarının arkasındaki Amerika, Fransa, İngiltere, Rusya, Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi ve İsrail gibi hegemnonyal idealler peşinde koşan güçleri olağanüstü rahatsız ediyor. Azerbaycan’ın Karabağ’da Rus ve Fransız destekli Ermeni güçlerini hezimete uğratmasında Türkiye’nin oynadığı kritik ve etkin rol hem batı cephesindeki ABD ve Fransa’yı, hem de doğu cephesindeki Rusya’yı ve müttefiklerini huzursuz ediyor.
Türkiye’nin Kıbrıs’ta, Suriye’de, Irakta, Katarda, Afganistan’da, Somali’de, Libya’da, Azerbaycan’da ve dünyanın birçok ülkesinde var olan sarsılmaz tarihi, kültürel ve ekonomik bağları, güven sağlayan askeri gücü ve devlet olarak saygınlığı başta müttefik düşmanlarımız( ABD, Fransa, Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi, İsrail ) olmak üzere, beri tarafta Rusya ve İran da küresel ve bölgesel anlamda Türkiye’ye karşı pozisyon almaya zorluyor.
Türkiye’nin son yirmi yılda attığı jeopolitik, jeostratejik, ekonomik, teknik ve siyasi adımlar gerçek dost ve kardeşlerimize güven ve mutluluk, dost görünen ve sanılan müttefik düşmanlarımıza ve çifte standartlı komşularımıza kaygı veriyor. Artık, herkes biliyor ve görüyor ki, batının her dediğine baş eğen, Rusya’nın her tehtidinden korkmayan, faşist İsrail’in saldırı ve yayılmacı politikalarından çekinmeyen ve sahada oyun kuran bir Türkiye var. Bilakis bölgeyi dizayn etmek ve orada huzur ve refahı sağlamaya çalışan her yönden güçlü, güvenilir muhataplarına birlikte kazanıp paylaşmayı öneren bir devlet ve millet var. Ve bu irade Türkiye’yi yönetiyor..
Bürükseldeki NATO toplantısında ABD Başkanı Biden ve diğer ülke liderleriyle Başkan Erdoğan’ın yaptığı tüm görüşmeler dünya basınında 1. Derecede manşet olması tesadüfi değil. Bu başarı bizdeki batı taşeronu muhalefetin panikataklarından, asık suratlarından ‘’ama’’ ’’fakat’’, ‘’lakin’’ diyerek bu önemli buluşma ve gelişmeleri küçümseme seviyesizliklerinden belli oluyor.
Başkan Erdoğan’ın Brüksel’den Azerbaycan’a yaptığı anlamlı ziyaret ve Şuşa anlaşması da, İslam ve Türk dünyasında büyük bir ilgi ve heyecanla izlendi. Şuşa anlaşması bir bakıma iki devlet bir millet söyleminin ‘’iki devlet= bir devlet’’ anlaşmasına dönüşmesinin ilk adımının temel taşlarını oluşturuyor. Bundan sonraki adım; inşallah Türkiye ve Azerbaycan kardeşliğinin sarsılmaz temelleri üzerinde yükselecek. Altı devlet bir millet veya Altı devlet=bir devlet anlayışı gelecek baharları bekliyor. Umut ve isteğimiz bunun, ‘’Büyük Türk İslam Federasyonu’’ haline dönüşmesidir. Bu federasyon adının ne olacağı ve olması gerektiği çokta önemli değil… Umulur ki bu birlikteliğe Pakistan, Malezya, Endenezya, Mısır, Sudan, Katar, Somali, Libya, Cezayir, İran vs. tüm İslam ülkeleri katılır. O zaman; Kafir, Münafık ve Müslüman kim belli olur ve meydan ortaya çıkar.
Rabbimiz kardeşliğimize, birlik, dirlik ve beraberliğimize güç ve kuvvet versin! Kalp ve gönüllerimizi ALLAHU EKBER ekseninde birleştirsin!
‘’ Sen çağırmasını bilirsen onlar mezarlarında da olsa toprağı yarıp gelirler.’’
‘’ Sen gel dersen onlar iki eli kanda da olsa çağrına ‘’Lebbeyk’’ diye gelirler.’’
Sen yeter ki, sen olmana ve samimiyetle çalışmana ve yürümene bak! Olmaz, olamaz deme ! Neden olmasın? Allah cc, dilerse her şey olur…
”KÜN FEYEKÜN!…
.
Batının karanlık çıkmazı
Arif Altunbaş 25 Haziran 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 920 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Batının karanlık çıkmazı
Batı medeniyeti emperyalist sömürgecilerin çıkar çetesidir. Sürekli kazanma ve tüketme hırsı insanı nasıl insanlıktan çıkardığını, hayvanileştirdiğini burada en bariz olarak görebilirsiniz. Böyle bir dünyada anlaşmaların ve dayanışmaların menfaatler kesişip çatışınca nasıl bir düşmanlığa ve ötekileştirmeye dönüştüğünü dev bir balon gibi patladığına şahit olursunuz. Bunların dünyasında insan Allah’ın değil menfaatlerinin kuludur. Tapındıkları ilahları da çıkarlarıdır.
Corono Virüs’ün kibirli batı cephesinin tüm kalelerini bir anda nasıl darmadağın ettiğini, gururlu başını nasıl eğdirdiğini, şımarıkların burunlarını nasıl yere sürttüğünü dünya alem gördü. Gözle görülmeyen bir virüs kendini tanrılaştıran dev bir virüsü yendiğine şahit olduk.
Yıllardır müttefik oynayan, cephe arkadaşlarını virüs paniği karşısında nasıl küçük kıyametlerini yaşadıklarını, nasıl kendi dertlerine düşüp yanı başındaki komşu ve dostlarını unuttuklarını, onların yardım çığlıklarını nasıl duymadıklarını veya duymak istemediklerini hayretler ve ibretler içinde izledik.
Dünyaya kafa tutan süper güçlerin pandemi karşısında çaresizlikler içinde kapılarını nasıl bir birbirinin yüzüne kapatıp kendi dertlerine düştüklerini, dost ve müttefiklerini ise nasıl unutuverdiklerine şahit olduk. Yaşadığımız gerçeklerin utanç tablolarını görmemek için devekuşu misali kafalarını nasıl toprağa gömdükleri karşısında utanmadılar bile. Hatta; kendi halklarının bile sağlığını tehlikeye atacak turum ve davranışlara girip virüsün daha fazla yayılmasına, daha fazla can almasına sebep oldular.
Kibir devi ABD, onun emrindeki NATO, bunların kuyruğu olan AB ve müttefikleri pandemi sırasında patır patır döküldüler. Hepsinin savunma hatları örümcek ağı gibi imiş. Hepsi de küçük bir virüs karşısında mağlup olup Per perişan oldular. Az kalsın birbirlerine düşeceklerdi. Atlantik Bloku NATO ne kadar aciz cüce, ne kadar güvenilmez ortaklar olduğu bir daha ortaya gösterdi.
Eğer; NATO Rusya veya Çin ile sıcak bir savaşa girseydi bu anlayış ve yaklaşımla bir haftada savaşı kaybederdi. O zaman Hindi gibi gubarmanın, tavus kuşu gibi kibirli kibirli sağa sola çalım satmanın ne demek olduklarını daha iyi anlarlardı.
Corono virüs belası biyolojik bir savaştır. Bu virüsü kim çıkarırsa çıkarsın, bu tip virüsler bumerang gibi kendisini çıkaranı da vurdu. Dünyanın o kadar da büyük olmadığı bir daha anlaşıldı.
Materyalizm, modernizm, hümanizm, ateizm, çağdaş putperestlik ve daha nice beşeri nizam ve sistemler iddia edildiği gibi hipotezlerden ve ütopyalardan ibaret kör bir çıkış yolu olduğu zamanla daha iyi anlaşılıyor. Dünyada barışı ancak Allah’ın hükümlerini ortak değerler ve ölçüler olarak kabul edecek insanlar tesis edebilir ancak. Tüm beşeri anlayışlar, sistem ve düzenlerin iflas ettiği bir zamanda yaşıyoruz.
İnsan insanı kendisine kul etmek için çağırırsa onun barış ve kardeşlik çağrıları fantezi olmaktan öte bir işe yaramıyor. ‘’İnsan ancak rabbine kul olursa özgürleşir ve huzura kavuşur.’’ anlayışı insanları vahyin kuşatıcı ve kucaklayıcı eksenine doğru çekiyor. En fazla isyan ve tuğyanın yaşandığı bir çağda insan rabbini arıyor.
Allaha gerçekten kul olan insan asla putlara kul olmaz. İnsan bilim ve teknolojiyi insanlığın faydasına kullandığı ölçüde insandır. Ona tapındığı kadar insanlık duygularından sıyrılır. Bir yılanın kabuğundan sıyrılıp çıktığı gibi. Bilim adamları, teknokratlar modern çağın papazları, fabrika ve üretim merkezleri de çağdaş paganizmin tapınakları gibi algılanması insanın nerelere savrulduğunun resmidir.
Batı uygarlığını yöneten ve yönlendiren modernizm dünyaya hakim olduğu sürece, insan vahiyle bağını koparmaya yekinecek, eşyaya bir ilah gibi tapınacaktır. Batı toplumunda insan üç şey için yaşamaktadır; Güzel bir araba, güzel bir kadın, güzel bir tatil ve hayat.
İşgal ve istila eden, sömüren ve ezen, insanı ekonomik bir hayvan gibi gören, batılı anlayış neden Müslümanlara içten içe veya alenen düşmandır dersiniz. Batının teknoloji ve zenginlikte islam toplumlarından önde olması bu nefretin pratiğe ve eyleme dönüşmesinde büyük bir rol oynuyor.
Bertnard Russell, Oswald Spengler gibi batılı birçok eleştirmen ‘’Tedbir alınmazsa Batı uygarlığının büyük bir gürültüyle çökeceğini’’ çok açık ve net bir şekilde ifade ediyorlar. Nasıl dünyaya kardeşlik ve barış vadeden Kominizim aniden ekonomik bir deprem ile çöktü ise; her gün biraz daha obezleşen ve bencilleşen Kapitalizm de elbet bir gün çökecek.
Her ümmetin bir eceli, her yükselişinde tabi olarak bir sonu vardır. Bütün bunlar bize Müslümanlar olarak yeni bir çağa ve zamana hazırlanmamızı öğütlüyor. Bunda da geç kalırsak, treni kaçıranlardan olur isek, gelecek nesillerimize asırlarca sürecek kötü bir miras ve dünya bırakmış oluruz.
Onun için; ‘’Müslümanın bir günü diğeriyle eşit olmamalıdır.’’ Selam ve dua ile…
.
Proje hareketler, Partiler ve Liderler
Arif Altunbaş 2 Temmuz 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 915 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Proje hareketler, Partiler ve Liderler
Türkiye’yi İslam Medeniyet ve Kültüründen koparmak, kendi ekseninden uzaklaştırmak, düşmanlarımıza benzetmek için ortaya konulan batı güdümlü projelerle tanışması Osmanlıda Cem Sultan, Jöntürkler, Tanzimat, Meşrutiyet, İttihat ve Terakki Harekeleri gibi milletimizin ruh dünyasını karartan Avrupa patentli fikir, düşünce hareketleriyle başlar. Bu hareketler CHP tek partili iktidarı dönemlerinde devlet politikası haline getirilir. Körü körüne batıya bağlılık ve onu taklit etme şaşkınlığı, saçma sapan devrimlerle milli ve yerli olan bütün değerlerimizle hesaplaşmaya kadar gidilir. Medenileşme, çağdaşlaşma, ilericilik sosuyla süslenen apaçık bir ihanet tablosuyla karşı karşıya kalırız. Milletimiz proje liderler ve partiler vasıtasıyla sırtından hançerlenir.
Kendi tarih, kültür ve ruh kökümüze sırtımızı dönmekle batıyı kıble edinmekle inkar bataklığına saplanmış olduk. O günlerden bugünlere bu balçıkta düşmanına aşık olan ahmaklar gibi buradan çıkmak için yine bizi bu hale getirenlerin eteğine yapışarak kurtulmaya çalışan kör bir döngünün içindeyiz.
Milletimize kendi yurdunda yabancı, kendi vatanında garip, kendi ülkesinde sürgünleri yaşatan batı projesi olan CHP zihniyeti efendileriyle birlikte onların projelerini gerçekleştirmek için milletimizin çıkar ve menfaatlerine karşı sermayeleri yalan ve iftira olan çetin bir savaş içindeler.
Ne zaman mili ve yerli düşünen siyasi, askeri ve bürokratik aktörler ortaya çıkıp milletin ve Türkiye’nin menfaatlari doğrultusunda hareket etmeye başladı ise; o zaman Menderes, Özal, Erbakan, Muhsin Yazıcıoğlu, Eşref Bitlis ve Recep Yazıcıoğlu, Uğur Mumcu ve daha niceleri gibi NATO güdümlü derin devletin kırılası gizli ellerince katledildiler. Devlet diye sırtımızı dayadığımız, her şeyimizi verdiğimiz o güç bile bu güne kadar birçok faili meçhul ihanet ve katliamların sebep sonuç ilişkileriyle faillerinin kimler olduklarını ortaya çıkarıp millete anlatmakta aciz kaldı. Çünkü meşru devletin içinde kendileri devlet sanan gayri meşru gizli çeteler ve güçler vardı. Türkiye’yi batının azatlı kölesi yapmak için bazen CİA, M16, MOSAD BND gibi istihbarat güçleriyle birlikte çalışıyorlardı.
Washington en başta gelen müttefikimiz olarak Türkiye’nin elini kolunu bağlamak, batıya ve kendine mecbur bırakmak için her türlü fitne hareketinin başını çekti..
NATO’daki müttefik düşmanlarımız Türkiye’nin kendilerine muhtaç olması için aralarında her türlü ikiyüzlülüğü yaptılar, yapmaktalar ve fırıldak üzerine fırıldak çevirmeye devam ediyorlar.
Moskova Türkiye’yi bir kaşık suda boğmak için herhalukarda fırsat kolladı ve o da hiçbir zaman elinden geleni arkasına koymadı ve koymayacakta.
Batı emperyalizminin uşağı bazı Arap petro-şeyhleri, aşiret ve çadır devletleri doların kulu prensler, sömürgecilerin atadığı krallar, sultanlar ve diktatörler kolonyalist efendilerinin önünde rüku ve secdeye kapanarak Türkiye karşıtı cephede saf tuttular.
Keşmir’de, Filipin’de, Afganistan’da, Irakta, Suriye’de, Libya’da, Yemende, Somali’de, Sudanda, Arakanda, Türkistan’da, Karabağ’da, Keşmir’de, Filistin’de, Kıbrıs’ta olup biten zulüm ve işkenceler, baskı ve devlet terörleri proje kurum, kuruluş ve devletlerin umurlarında bile değildi.
Şimdi siz dünyanın en büyük hava alanını, kanalını, köprüsünü, yolunu, sanayi tesisini, SİHA, İHA ve 5. nesil uçaklarını, denizaltı ve gemilerini yaparsınız, tank füze ve uzay sanayinde önemli adımlar attığınızda emperyalizmin bazı kuklaları çıkar bunlarla alay etmeyi muhalefet etmek sanır. Ama; onun falan parçası filan ülkeden, falan projesi feşmekan yerden diye sizi küçümseme kalkarak yaptıklarınıza ve yapmak istediklerinize karşı düşmanlarınızdan önce karşı çıkarlar. Çünkü, bu düşmanca tavır alış ülkemizdeki proje partilerinin, liderlerinin ve hareketlerinin görevidir.
Beyinsel aktivitelerini batılı patronlarına kiralayan bu liderler ‘’Kanal İstanbul’u yaptırmam’’, ‘’Biz iktidara gelirsek orada iş yapan mütahhitlere beş kuruş ödemeyiz’’ ‘’AK Parti iktidarıyla çalışan şirketlerin burnundan fitil fitil getireceğim’’ gibi devlet kültür ve geleneğiyle bağdaşmayan, uluslararası anlaşmaları ve teammülleri yok sayan faşist bir anlayış akılsız ve mantıksızca meydan okumalarla bunlar ancak düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürüyorlar.
Bu proje partilerin ve hareketlerin kendileri ve başlarında bulunan vesayetçi, kumpasçı, kiralık liderler ‘’Millet İttifakı‘’ adına milletin ve devletin kalesine gol atmaya çalışmaları onlara o görevleri verenlerin talimatıdır. Milletimiz bu oyunun farkında. Onun için milli ve yerli düşünceye sahiplenen partilere ve lidere sahip çıkıyor. Çünkü; onlar biliyor ki, bir tek Türkiye var. Başka Türkiye yok. Selam ve dua ile
.
Sahte Cumhuriyetçiler
Arif Altunbaş 18 Temmuz 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 852 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Sahte Cumhuriyetçiler
İşlerine gelince demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti. İşlerine gelmezse çiğnenir milletin bütün değerleri ve izzeti. Böylece, kendilerine benzettiler cumhuriyeti.
Diktatörleri severler, despotlarla yönetilmeye cumhuriyet derler. Milletin seçtiği hükümetleri devirir başbakanı ve bakanları asarlar. Binlerce suçsuz insan zindanlara doldurulur yargısız infazlarla cezalandırılır. Sahtekârlar ve ikiyüzlüler kahramanlaştırılır, yüceltilir, putlaştırılır. Allahsız peygambersiz, imansız Kur’ansız bir rejimdir arzuları.
Zorbalık, hukuksuzluk, keyfilik ve emperyalizmin uşağı olmak bütün karakterleri. Yalan iftira ve uydurma haberlerle karayı ak, akı kara göstererek batının kara bayrağı altında savaşmak için çırpınır genleri. Batıcılık, çağdaşlık ve ilericiliktir tüm düzenleri.
Halkçı ve cumhuriyetçidirler sözde. Ama; ne halkla ne Hak’la, ne cumhurla ne cumhuriyetle yoktur bir yakınlıkları özde. Halkın milli ve manevi değerlerine karşı savaşmak, halk adına halka en büyük kötülük ve düşmanlık yapmaktır asıl görevleri. Fakirin fukaranın, işçinin emekçinin, ezilenin yanında gibi görünürler ama solcu ve sosyalist ayaklarıyla hep ezenin ve zulmün yanındadır yerleri.
Ülkemizin gelmiş geçmiş en büyük diktatörlerini ve faşistlerini doğuran ana onlardır. Onları besleyip büyüten, kahramanlaştırıp putlaştıran sahte cumhuriyetçiler bu sahte halkçılardır.
Teröre ve teröristlere karşı gibi görünseler de teröristlerle her zaman kuzu sarması olanlar bu sahtekarlardır. Başörtüsüyle okumak için üniversitede direnen kızlarımızı saçlarından tutup okul dışına fırlatan, onlara terörist muamelesi yapan bu mankurtlardır.
Hıristiyan batıdaki her şeyi örnek ve referans göstererek insanımızı kendi ruh kökünden koparan, düşmanına aşık yapmaya çalışan ahmaklar bunlardır. Batılı kolonyalistlerin Türkiye temsilcilikleri gibi çalışırlar. Saygıda, sevgide ve kölelikte onlara asla kusur etmeseler de bir türlü onlara yaranamazlar. Çünkü iki asırdır Müslüman Türk milletine yutturamadılar gavur patentli sahte cumhuriyetlerini.
‘’Şimdi bir şeyler oluyor ülkemde… Dost ve düşmana bakışımız değişti. Hiçte alışageldikleri uzaktan kumandalı usullere uymuyor alınan kararlar, geleceği planlamalar… Karşılarında eğilip bükülen, rüku ve secdeye giden kukla cumhuriyetçiler, emperyalist sömürgeciler yok artık. En büyü sorun ‘’Ne olacak şimdi bu memleketin hali?’’ ‘’Eksen kayması’’. ‘’Batıdan kopuyoruz.’’ ‘’Ne işimiz var Musul’da, Kerkük’te, Suriye’de, Katar’da, Libya’da, Somali’de, Afganistan’da, Karabağ’da…’’ ‘’ Misak-i Milli sınırları da neymiş…’’ ‘’ Amerika’ yı kızdırıyor, Avrupa’yı küstürüyoruz.’’ ‘’ Dünyada tek başımıza kalacağız bu gidişle.’’ ‘’ Tayyip ülkeyi batırıyor.’’
‘’Nasıl oluyor da dünya Beşten büyük oluyormuş?’’ ‘’ NATO’ dan ayrılmak intihar olurmuş’’ ‘’IMF ‘ten kredi almalıymışız. Yoksa FET paramızın değerini düşürürmüş.’’, ‘’BM den koparsak başımıza ne haller gelirmiş.’’ ‘’ Başkanlık sistemi olmasın da sürünmeye razıymışlar.’’ ‘’ Geçmezlermiş bu köprüden’’, ‘’Hızlı tren dağ keçilerini ürkütüyormuş.’’ ‘’Atom santralleri istemiyorlarmış.’’ ‘’Güçlü bir orduya ihtiyaçları yokmuş.’’ ’’ Yunan kardeşlerini ve Rum dostlarını kızdırıyormuşuz’’, ‘’Kıbrıs’ı verelim kurtulalım mış.’’
Dün; ne idü iseler, bugün de aynısıdır bu ülkenin diktatörleri, darbecileri, faşistleri, koministleri, ateistleri ve yalanın efendisi ikiyüzlü sahte cumhuriyetçileri… Ne ahlak, ne karakter ne vicdan, Firavunun askerleri bunlar lan…
Sahtekarların tüm sinsi oyunları bozuldu, bozuluyor, bozulacak. Darbeler milletçe lanetlendi, lanetleniyor, lanetlenecek. Son darbe kahraman milletimiz tarafından darbelendi. Ordu olması gereken yerde, vatan ve millet düşmanlarına karşı kahramanca savaşıyor. Polis, özel harekat, jandarma 7/24 yetkilerle donatılmış tetikte. İhracat artıyor. Yatırımlar devam… İşler ve ekonomi rayına giriyor. Sahte cumhuriyetçiler istemese de İstanbul Hava alanı yapıldı, kanal İstanbul yapılıyor. Memleketin halinin ne olduğu ortada, ne olacağı belli. Belirsizlik sahtekarların vicdanlarında…
Türkiye nihayet kuruluş ayarlarına dönüyor. Şimdiye kadar adam yerine konulmayan cumhur kendi cumhuriyetine sahip çıkıyor. Ülkemiz haçlı beslemelerinin elinden çıkıp Müslüman Türk milletinin eline geçiyor. Tabular yıkılıyor, ezberler bozuluyor. Bu ülkede bir şeyler değil, çok şeyler değişiyor. Batan Türkiye değil sahte halkçı ve cumhuriyetçilerin bindikleri kartondan gemi.
Her şey gün gibi ortada. Bu ülkeyi batıran hayatın zorlukları sıkıntıları ve düşmanlarımız değil, içimizdeki sahte cumhuriyetçilerin ta kendileri.
Arif Altunbaş, Haber 7.
.
Kuşluk Vakti Akıncıları
Arif Altunbaş 23 Temmuz 2021 Arif, Genel, Güncel, Yazarlar Yorum yap 646 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İnsanlık tarihiyle birlikte Hak ve hakikatin tarafında olan, vahyin izinde yürüyen bir Habil cephesi ile Hakka ve hakikate isyan eden, peygamber izine başkaldıran bir de Kabil cephesi vardır. Tarih böylece Hakkın ve batılın, doğrunun ve yanlışın, güzelliğin ve çirkinliğin, aydınlığın ve karanlığın mücadelesinin özü ve özetidir.
Her hakikatin karşısına yalanla, her doğrunun karşısına eğriyle çıkan Kabil cephesinin varoluş gayesi peygamber izinde yürüyen Habil cephesini ortadan kaldırmak ve şeytanın kara bayrağını yeryüzüne hakim kılmaktır.
Allah’ın emaneti olan aleme nizam ve intizam vermek, onu imar, ihya ve inşa etmek isteyenlere vahiy savaşçılarına karşı duran inkar ve tuğyanın Kabil soylu temsilcileri kafirlerin ve münafıkların ta kendileridir. Bütün bunların her türlü eylem ve söylemlerinin karşısına dikilen, milletimizi, ülkemizi ve coğrafyamızı ateş medeniyetinin saldırıları ve düşmanlıklarından korumaya ve müdafa etmeye çalışan Allah yolunun erlerinin adıdır akıncılar. Bu iki zıt cephe insanlık tarihi kadar eskidir. Gelecekte de her daim var olacaktır. Değişik tarih ve zamanlarda bu cephenin adı; Emevi veya Abbasidir, Selçuklu veya Osmanlıdır, Gazneli veya Timuri’ler olabilir. Ama hepsinin ortak adı; Allah’ın askerleri, Allah’ın ordusu ve peygamberin savaşçılarıdırlar. Onları; kimi zaman Kılıçaslan, Nureddin Zengi, kimi zaman Selahaddin, Fatih, Kanuni, Yavuz ve Abdulhamid Han olarak görebilirsiniz tarihimizde.
Çağımızda halk adına halka zulmeden, halkın milli ve manevi değerlerini çağdışı gören, Hak ve hakikat düşmanlığı yapan kirli ve karanlık politikacılara, aydın taslaklarına, leşkargaları ve akbabalarına karşı çağlar boyu mücadele eden yüzü Hakka dönen, yönü Hakka yönelen aydınlık savaşçılarının adıdır akıncılar.
Fikir, düşünce ve yaşantıları ile can çekişen, eylem ve söylemleriyle yerlerde sürünen, yalan ve cehalet abidesi firavun sistem ve düzenlerinin kara bayrağını taşıyan karanlığın savaşçılarına karşı onlar; geceyi ‘’Durmak yok, yola devam…’’ bilinciyle uyanık geçiren güneş çağının askerleridir onlar. Onlar mukaddes emaneti omuzlarında taşımak için sabırsızlanan, dizginlerini zorlayan küheylanlar gibidir. Aydınlık çağını imar ve ihya edecek emekçiler, ustalar, mimarlar, siyasetçiler, bilim ve teknoloji, ahlak ve maneviyat öncüleriyle birlikte delerler gecenin çelik kabuğunu. Kırarlar inkar kalelerinin kapılarını, kulelerinde dikerler hakikatin sancağını…
Duruşlarında kaypaklık , oturuşlarında yamukluk, yönelişlerinde bir sapıklık ve sapkınlık yoktur onların. Sümüklü böcek gibi insanlar arasında salya bırakarak dolaşan iki ayaklı insan kılıklı omurgasız mahlukların ütopyaları, fantezi dünyaları, akıncıları asla kendi yolundan ve çizgisinden koparamaz. Kabil soylular dünyası aydınlık sevdalısı akıncıların çiğneyip geçtikleri karanlıklar perdesi, tükenmekte firavun gecesi, küfür ve inkar dalgalarının kıyılarımıza vuran en son S.O.S (İmdat!) sesidir.
Milletimizin kuruluş felsefesi ve kurtuluş ipi olan Kur’an ve Sünnete, Hak ve hakikate dönük değildir Kabil soyluların çehresi. Bazen Paris, Londra, Washington, bazen de; Moskova ve Pekindir onların tapındıkları kabeleri. Her çağda ve zamanda nemrut ateşinin ve putlarının, sistem ve ideolojilerinin, hayat tarzı ve yaşam felsefelerinin izinde yürümektir görevleri.
Akıncılar her yerde din ve vatan, kan ve can düşmanlarına karşı millet, vatan, namus ve şerefi yolunda mücadele etmeyi bir yaşam biçimi olarak görür ve bilir. Vatan, millet, İslam ve Kur’an yolunda tüm inkar ve ihanet kelepçelerini, sömürge zincirlerini kırmak için yola çıkan Muhammedin askeri ve ordusudur onlar.
Zulmün, ihanetin, ikiyüzlülüğün ve emperyalizmin bitpazarlarında Aladdin’ in sihirli lambası gibi pazarlanan çürümüş Kapitalizm’ in, kokuşmuş Marksiz’min, lanetlenmiş Faşizm’ in fikir ve düşünce dünyasındaki masal kahramanlarına asla itibar etmez akıncılar. İnsanı kula kulluk eden düşünce ve teorilere asla kulak asmazlar. Batıdaki ve İslam ülkelerindeki emperyalizmin maşası sahte kahramanlardan ve kurtarıcılardan kurtularak, gerçek kurtuluşu Allaha sığınmakta bulurlar onlar.
Batı medeniyetinin İslam medeniyeti karşısındaki durumu altın suyuna batırılmış antika değeri bile olmayan hurda bir tenekeden ibarettir. İnkar ve isyan çağının temsilcileri nemrutlar ve firavunlar gibi şehirlerin caddelerinde meydanlarında yükselen putları ve modern piramitleri kendi kıblegahları ve tapınakları olarak görmez akıncılar.
Nerede İbrahim ve Musa’nın, nerede İsa ve Hz. Muhammed’in, yani; vahyin kutlu izini sürenler varsa; akıncıların akın yolları ve rotası orasıdır. İnsanlığın kurtuluş yoludur bu yol, bu çizgi, bu hedef, bu amaç… Allaha adanmışların ve kurban olanların yoludur bu yol. Ruhumuzu olgunlaştırmak, içimizde ve dışımızda ahlakı yürürlüğe koyma gayretinin ustalarıdır akıncılar.
Herkes Hayırlı Bayramlar ve Kurban olma (Allaha yaklaşma) ritimleri dileklerimle…
Arif Altunbaş, Haber 7
.Çatısız ittifak
Arif Altunbaş 13 Ağustos 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 817 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Çatısız ittifak
Erdoğan düşmanlığı ve Cumhur ittifakı karşıtlığı ekseninde oluşan Millet İttifakı kendi içinde güçlü bir birliktelik oluşturamamanın sancılarıyla malül ve malumdur. Her ortaktan farklı bir ses ve tavır, taktik ve ayak oyunuyla karşı karşıya olan anamuhalefet lideri ne yapacağını bilememenin telaşıyla herkese mavi boncuk dağıtıp iktidara da ağzına geleni söylemeyi muhalefet etmek zannediyor. Heybesinde plan ve proje yok, yenilik ve yatırım yok, gelişim ve değişim yok. Tam bir gericilik merkezi haline getirdiği CHP’ yi kanatsız uçurma hayalleriyle yanıp tutuşması ise ayrı bir saçmalık. Bitmek tüken bilmeyen bir kin ve hırs, sonu gelmeyen yalan ve iftiralarla politik seviyesizliğin başrolünü oynuyor.
Bir tarafta; Saadet Partisi ve bazı İslamcı zannedilen sivri uçlar, diğer tarafta; İYİ Parti ve içindeki Türk Milliyetçisi olduklarını iddia edenler, başka bir tarafta da; PKK’nın siyasi uzantısı olan HDP ile ataist Kürtler, Marksistler ve bir sürü teferruat sol guruplar CHP’ nin şemsiyesi altında muhalefetcilik oynamak için ellerinden gelen her hüneri gösteriyor. En büyük ve tükenmez sermayeleri de yalan ve iftira. Özünde Allah korkusu, İslam ahlakı, sorumluluk ve vebal duygusu olmayanlar için her yol Roma’ya çıkıyor. Her türlü atış, vuruş, söylem ve davranış serbest.
İslamcılık, Türk Milliyetçiliği, Kemalist’ lik, solculuk ve Marksist ‘ lik hiçbir dönem ve zamanda olmadığı kadar bu kadar birbirine girmiş ve yakın, yine hiçbir zaman diliminde olmadığı kadar ateşle barut bu kadar yanyana getirilmeye çalışılıyor. Millet İttifakı ekseninde buluşanlar sadece Cumhur İttifakına karşı değiller. Gerçekte kendi içlerinde birbirlerine karşı derin bir utanç içinde hala ezeli düşmanlar olarak aynı kare ve kadrajda yer alamamanın da sıkıntısını yaşıyorlar. Eski hasımlıklar unutmuş gibi görünse de yine de birbirlerine karşı içten içe, ‘’ Ya Sabır’’ çekerek tehammül etmeye çalışıyorlar. Peki, ne zamana kadar sürecek bu alicengiz oyunu?
Es kaza bunlar iktidara gelseler aynı ittifak içinde pozisyon alan ittifak taraftarları gömülü baltalarını yeniden ortaya çıkarmayacaklarına kim garanti verebilir? Zaten, sponsorları ve ağababaları olan batılı istihbarat örgütleri ve fitne odakları Türkiye’ yi bunun için 1980’ li eski anarşik günlere döndürmeye kardeş kavgası içine sürüklemeye çalışmıyorlar mı?
İYİ Parti ve SP’ nin son seçimde alenen destek verdikleri CHP ve HDP’ ortaklığına uzak gibi durmaya çalışmalarına rağmen çifte standartlı davranışlarını milletten gizleyemiyorlar. Çünkü milletimiz onların tahmin ettikleri gibi kör, sağır ve ruhsuz değil. Millet her şeyin farkında. Bu durum milsiz ittifak partilerinin kendi içlerinde bile büyük bir huzursuzluk kaynağı. Yaptıkları ittifak abesle iştigal etmekten öte; eşyanın tabiatına aykırı karanlık ve sonu çıkmaz dar bir sokak olduğunu aklı olan herkes anlayabilir. İYİ Parti ve SP’ nin suskunlukları ve körebe oynamaları bu partilere gönül vermiş taraftarları derinden rahatsız ettiğini parti başkanları ve yöneticileri farkındalar. Zaten kaçak güreşmelerinin, karanlık kapılar ardında politika üretmemelerinin sebebi de bundan kaynaklanıyor.
Millet ittifakı oyununun en net ve açık oyuncusu ise, PKK’ nın siyasi uzantısı HDP. Gerektiğinde eteklerindeki tüm taşları dökerek herkesin foyasını ortaya döküp, ‘’Seçimlerde büyükşehirleri size biz kazandırdık. Bizi görmezlikten gelemezsiniz. Bize mecbursunuz’’ modunda Millet İttifakının alayına birden parmak gösterip ayar çekebiliyorlar. Hani yalan ve palavrada değil söyledikleri, malumun ilanı.
CHP ve bu partinin ağası Kılıçdaroğlu yıllardır batıya taşeronluk yapan partisini Avrupadaki Yeşiller Partisine dönüştürmeye çalışıyor. Din, don, ahlak, mukaddes ölçüler… hak getire. Partisini iktidara taşıma sevdasıyla CHP’ nin tabularını, putlarını, geleneğini, kültürünü, geçmişini değiştirmekle suçlanıyor nesli tükenmekte olan kemalist kelaynaklar tarafından. Kemal ağa parti ilkelerinin kuruluş ayarlarıyla oynayarak CHP’ yi ‘’Ay maymun’’ yapıyor. Herkese mavi boncuk dağıtarak; ‘’ Gel, gel, gel… Kim olursan ol yine gel. Yeter ki, Erdoğan ve Cumhur İttifakı karşıtı ol. İster; Kemalist, ister; faşist, İster; kominist, ister; ataist, ister; şovenist-ister anarşist, ister putperest ol.’’ ‘’İstersen de devlete başkaldır farketmez’’ Kürtçü- Türkçü; milliyetçi, İslamcı- Muhafezakar, Kemalist-laik, Marksizt –sosyalis, solcu – anarşist, kapitalist- liberal … farketmez . Yeter ki Erdoğan düşmanı ol. Askere, polise kurşun sık. Bin kere tövbeni boz, yine bin kere isyan et, bin kere devlet otoritesine başkaldır, devlete millete kurşun ve rest çek yine gel…’’ diyerek Millet İttifakının kapısını ağzına kadar herkese açan Kılıçdroğlu ne yaptıysa yaptı iktidar olmanın kapılarını açamadı.
Temeli batıya taşeronluğa dayanan, duvarları kin, öfke ve düşmanlıkla örülen çatısız bir ittifakın lideri Kılıçdaroğlu ve yandaşları ne yapacaklarını değil, ne yapamayacaklarını bile bilmeden şaşkınlık içinde bu yıl ki orman yangınlarını bile oya tahvil etmenin derdine düşerek iyice alçaldılar.
Batılı dostlarının ve dağlarda sıkışıp kaçacak delik arayan PKK’nın, yurt dışında zor durumda olan FETÖ’cü lerin ‘’SOS’’ işaretlerine ve ‘’İmdat’’! Seslerine kulak vererek erken seçim diye dövünüp durması gerçekten akla ziyan bir davranış olarak politika tarihimizdeki yerini alacaktır. Dokuz sefer çıktığı seçim meydanında nal toplamayı kimseye kaptırmamasına rağmen yine seçim naralarıyla meydanlara atılmak ya akli dengesizliğin veya kötü bir niyetin tezahürü değil de nedir?”
.
Afganlıların işgalcilerle imtihanı
Arif Altunbaş 20 Ağustos 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 774 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Afganlıların işgalcilerle imtihanı
Kimler tarafından 11 Eylülde terörize edildiği halen net olarak açıklanmayan Newyork’taki ikiz kulelerin yıkılışından sonra ABD başkanı 2. Bush’un ‘’Haçlı seferleri başlamıştır’’ ilanıyla harekete geçen Amerikan ordusu Afganistan’ı ( 2001) baştan sona işgal etti. Bütün müttefiklerini de bu devlet terörünü fiilen desteklemeye çağırdı. Bu çağrıya karşı gelenleri ve katılmayanları da askeri, siyasi ve ekonomik yaptırımlarla tehdit etti.
Daha önce Sovyetler Afganistan’ı (1979) işgal edip oluk oluk kan dökmelerine rağmen teslim alamadı. En sonunda (1989) per perişan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Şimdi de 20 yıl sonra terk etme sırası Joni’lere geldi. Onlar da kaçarcasına ezik olarak ülkeyi terk ediyorlar. Yüzyıl önce (1909) İngilizlerin de buralardan kaçıp gittikleri gibi. Bu topraklarda bir asır içinde tarih 3. sefer tekrar ediyor.
İkiz kuleleri terörize edecek seviyede teknoloji, yetişmiş eleman ve lojistik güç Afganistan’da faaliyet gösteren hiçbir hareket ve gurubun elinde yoktu, şimdi de yok. Peki, ABD 10 binlerce km uzaklardan gelip Afganistan’ı neden işgal etmişti. Yirmi yılda ülkeyi yakıp yıktıktan sonra şimdi de neden Rusya ve Çin’in kucağına yüzüstü terk edip gidiyor?
Bu işgaller neden ve neden Afganistan topraklarında. Vahşice işlenen bunca yıkım ve katliamlar neden yapıldı veya yaptırıldı? Bunlar gibi bir sürü soru yumağı ‘’Kaşıkçı cinayetinde olduğu gibi’’ cevapsız kalmaya mahkum. Halen ABD devlet başkanı Kenedy suikastı neden ve niçin yapılmıştı? ‘’Neden şimdiye kadar bu cinayet aydınlatılamadı’’ sorusu halen cevap bekliyor.
Bu oyunun sahnesinde ABD kuklası ve taşeronu Arap aşiret devletleri mevcut. Suudiler, BAE, Bahreyn, Kuveyt…gibi Körfezin haydutları Amerikan veya İngiliz ordusunun eteğinin altına büyümüş sığıntı kıytırık çadır devletlerinin kirli ve kanlı elleri burada da var. Bunlar ABD’ den yüz milyarlarca silah ve malzeme satın alarak neyin bedelini ödüyorlar diye bir sefer düşünün?
Petrol ve gaz gelirlerinin şımartıp kudurttuğu, halkına ve Müslümanlara karşı kibirli yöneticilerin emperyalist devletlerden aldıkları bunca milyar dolarlık silahları ne zaman, niçin ve kime karşı kullanmak için depolarına istiflendiler acaba? ‘’11 Eylül saldırısının faili olarak neden Suudiler ve körfezdeki onun yandaşları görülüyor ve onlara bedel üstüne bedel ödetiliyor’’ sorusuna net bir cevap verecek bir yiğit var mı?
Dünyada olduğu gibi Afganistan da görünen manzara; süper devler kuklaları vasıtasıyla vesayet savaşlarına devam ediyorlar. Vietnam, Afganistan, Irak örneğinde olduğu gibi kuklacılar istediklerini elde edemeyince; işgal ettikleri ülkeleri ücretli kölelerine (By) bile demeden, alelacele arkalarına bile bakmadan terk edip geride yakılmış yıkılmış bir ülke ve 2 trilyon Dolara kaybedilen bir savaş bırakıp kaçıyorlar.
Afganistan’ı güçlü bir ordu ile işgal ederek, ‘’Tora Bora Savaşlarını’’ başlatan ABD ve yandaşları 110 yıl önce İngilizlerin, 31 yıl önce Rusya’nın, şimdi de kendisi ve yandaşları defolup gidiyor. Geride kan, gözyaşı, yakılıp yıkılmış, tarumar edilip yağmalanmış bir ülke, binlerce katledilen ve sakat bırakılan bir halk ve bunca yaşanan zulüm ve baskının halen travmasını üzerlerinden atlatamayan ve gelecekleri çalınmış, hayal kırıklığı içinde koskoca bir millet bırakarak kaçıyor ülkeye ‘’Demokrasi’’ getirecek sahte kahramanlar.
İnşallah başa gelecek yeni yönetici kadrolar emperyalist devletlerin oyunlarına ve hilelerine tekrar tekrar düşmezler. Ülkelerinde kardeşlik ve barışı yeniden tesis ederler. Huzur ve sukünet içinde milletini yabancıların bela, musibet ve tehditlerinden uzak bir ‘’Beled-il Emin’’, her yönü ve yanı ile emniyetli, barış ve huzur dolu bir yönetim kurup onu miras olarak gelecek nesillerine bırakırlar.
Bunun için Afganistan’daki bütün tarafların İslami bir akıl ve mantık, tarih şuuru ve gelecek bilinci, vahdet ve kardeşlik hukuku içinde düşünüp hareket etmeleri şart. Allah’ın hukukuna boyun eğip uymayan bir toplum ve millet Allah’ın kullarına hizmet edemez. Hakka boyun eğmeyenler ilahlarını putlaştırarak halka boyun eğdirmeye çalışırlar.
Özgür ve bağımsız bir Afganistan inşa edebilmek için, başta; ABD, Rusya, İngiltere ve Çin ile onların piyon ve kuklalarını yeni yönetimden uzak tutmalarılar. Yoksa kırk yıldır sürüp gelen bu kör dövüşü gelecek nesiller boyu sürer gider. Kan dinmez, zulüm bitmez. ABD, Rusya ve Çin’in baskı ve terörü Afganistan üzerinde leş kokusu almış akbabalar gibi döner durur, eksilmez.
Afganlılar Müslüman bir millet ve ümmet olduklarını en güçlü bir şekilde hatırlamalı ve buna göre kararlar alıp buna hareket etmeliler. Bunca işgal, zulüm, ölüm ve işkenceden sonra alınacak birçok dersler ve ibretler görmezlikten gelinmemeli, hizip ve grupçuluğa kör girdabında yabancılara boğdurulmamalıdır.
Afganlı Müslümanlar her zaman kahramanca savaşarak kibirli İngiltere’nin, vahşi Rusya’nın ve bugünde alçak ABD’nin karizmasını çizdiler, putlarını kırdılar ve kıçlarına birer tekme vurarak Afganistan’dan kovmayı başardılar. Esas ve büyük savaş bundan sonra başlıyor. O da; iç barışı, huzuru ve kardeşliği sağlama zemin ve temeller üzerinde bin etmektir. Bu İngiliz, Rus ve ABD’ye karşı verdikleri savaştan daha zor ve daha önemlidir.
Pakistan, Afganistan, Türkiye, Azerbaycan ve diğer kardeş devlet ve milletlerin bir araya gelip birlikte oluşturabilecekleri gücü düşünün!
Söyleyin! Ortaasya ve Ortadoğu’da hangi emperyalist devlet (ler) bu gücün karşısında durabilir? Hangi çılgın Ortasya ve Ortadoğu’nun, mazlum milletlerin ve Müslümanların el ve ayaklarına zincir vurabilir?
Katil ABD mi, zalim Rusya mı, alçak Çin mi hangi emperyalist işgalci güç on binlerce km uzaktan gelerek İslam ülkelerini işgal edip huzurlarını bozabilir?
Taliban ve ortakları tüm diğer Afganlı gurup ve hizipler kimseden değil, sadece Allahtan korkun ve O’nun ipine sarılın! Barışın, kucaklaşın, kardeş olun! Eğer; bunu yapmaz veya yapamaz iseniz ( Allah korusun) yeniden İslam düşmanlarının işgaline uğrar, kendi ellerinizle kendi cehenneminize odun taşımaya devam edersiniz. Afganistan’ın en büyük problemi; kendi dini, tarihi, milleti ve kültürü ile barışık olmaması, hizip ve hizipçilikten bir türlü kurtulamayıp bir millet ve bir ümmet olamamasıdır.
Pakistan, Türkiye ve Azerbaycan Afganistan’ı asla, ama; asla ABD, Rusya, Çin ve batılı emperyalistlerin eline ve insafına terk etmemelidir. Afganistan bizim; Selçuklu’lardan, Gazneli’ lerden,Timuri’lerden, Babürşahlar’ dan bu yana bin yıllık vatanımız ve vazgeçilmez coğrafyamızdır.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
İki trilyonluk bozgun
Arif Altunbaş 29 Ağustos 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 918 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İki trilyonluk bozgun
11 Eylül saldırısıyla ABD devlet başkanının deliye dönüp çılgınlık nöbetleri geçirdiği bir sırada ‘’Haçlı Savaşları başlamıştır’’ ilanıyla tüm NATO müttefiklerini de bu savaşa katılmaya zorlamasıyla ahlaksız bir işgal tam 20 yıl sürdü. Bu, ABD tarihinin en uzun savaşı idi. Güya ABD ve NATO Afganistan’a ‘’demokrasi’’, ‘’özgürlük’’ ve ‘’barış’’ getireceklerdi. Yirmi yıl içinde Afganistan’a getirdikleri sadece; kan, kin, zulüm ve barbarlık oldu. Geride On binlerce ölü, yaralı, yakılan yıkılan, yağmalanan ve kaos içinde bir ülke kaldı. Nihayet devlerin küçümsediği karıncalar vatanlarını fillerden kurtardılar. Afganlılara demokrasi getirecek olan sahte kahramanlar arkalarına bile bakmadan kaçtılar. ABD ve NATO karıncaların karşısında bozguna uğradı. Getirecekleri demokrasi başka bahara (Pardon! Başka bir işgale) kaldı.
Kendisini yenilmez Roma İmparatorluğu zanneden ABD’nin ortaya koyduğu zulmün faturası İki Trilyon Dolar’a mal oldu. İngiliz, Kanada, Almanya vs. NATO koolisyon ortaklarının bu zaman içinde harcadıkları miktar ne kadar onları pek bilen yok.
Resmi açıklamalara göre; ölen İşgalci ABD askeri 3000, yaralanan ve sakat kalanların sayısı gizlendiği için bilinmiyor. ABD’nin yetiştirdiği paralı Afganlı askerlerden ölenlerin sayısı; 4000 olarak söyleniyor. Yaralı ve sakat kalanların ne kadar olduğunun gerçek rakamları ise; kamuoyundan gizleniyor.
Vatanlarını savunurken ölen Afganlı direnişçilerin, masum sivil halkın, yaşlı çocuk ve kadınların sayıları işgalcilerin umurunda bile değil. Onlar ABD ve NATO askerlerinin yanlarında getirdikleri kedicik ve köpekleri kadar değerleri yok. ‘’En iyi Afganlı ölü veya öldürülen Afganlıdır’’ felsefesinin neticesi budur çünkü. 20 yıldır aralıksız süren bu vahşeti dünyadaki ‘’İnsan Hakları Kuruluşları’’, ‘’Hukukçular’’, ‘’din adamları’’, ‘’Ahlak ve karakter sahibi aydınlar ve politikacılar’’ da görmedi veya ABD süper şeytanına ters düşmek için görmek istemediler.
ABD Başkanı Biden; yetiştirdikleri Afganlı 300 bin paralı asker, polis ve sahte demokrasi oyunlarıyla Afganistan’ın başına getirdikleri kukla devlet başkanlarının hiç bir direniş göstermeden Taliban birliklerine ülkeyi 11 günde terk etmelerine de sitem etmeyi unutmadı. Yani; ‘’maymun gözünü açtı, kuklalar uyandı, paralı askerler ihanet içinde olduklarının farkına vardı’’ diyemedi. ABD Ordusu CİA’yı, CİA ise Biden’i, Biden’de Afganlı paralı askerleri suçlayarak 2 Trilyon Dolarlık hezimetin faturasını birbirlerine yıkmaya çalışıyor. Tabi; ‘’Hatayı ve suçu gelin etmişler, ama; kimsenin kabul etmediği ‘’ gibi herkes topu başka birine atıyor.
İkiyüzlülüğün ve yüzüstü bırakmanın, vefasızlığın, aldatma ve kandırmacanın, her türlü puştluğun başrolünü oynayan işgalci batı devletlerinin yöneticiler utanmadan sıkılmadan, ‘’ Eğer bir millet kendi vatanlarını savunmak için savaşmıyorsa, biz niçin onlar için savaşalım’’ diyerek bozgun ve hezimetlerine kılıf aramaya çalışmaları ise; ayrı bir utanmazlık ve pişkinlik örneği olarak sırıtıp duruyor.
Adama sorarlar; ‘’Sizler 10.000’lerce km uzaktan Afganistan’ı işgale gelerek 20 yıldır masum bir milleti ve yurtlarını yakıp yıkıp tarumar ederek mi demokrasi ve özgürlük getireceksiniz’’ diye. Çaresizlikten dolayı sizden aldığı maaş karşılığı sana asker ve polislik yapan Afgan halkının namus ve şerefini, vatanını ve milletini 1 maaş karşılığı satabileceğini size kim söyledi? İadeli taahütlü ABD’den tayin edip gönderdiğiniz Afganistanlı lejyoner yöneticileri mi ?
Hangi cephe ve tarafta olursa olsun Afganlı bir Müslümanın namus ve şerefini, vatan ve dinini, ahlak ve özgürlüğünü para karşılığı satmayacağını kibirli haçlı işgalciler hariç herkes bilir. 20 yıldır bu milletin tepesine milyonlarca bomba atarak, korkutup esir alacaklarını zannettiler. Roma İmparatoru Sezar’ın Roma’yı baştan sona yaktığı ve teslim aldığı gibi, ABD ve ortakları da Afganistan’ı ateş denizinde boğarak ele geçirmek isterken bu milletin Haçlı değil Müslüman bir milleti olduğunu hiç dikkate almadılar. Büyük İskender’in, İngiltere İmparatorluğu’nun, Sovyet İmparatorluğu’nun ciddiye almadığı gibi çakma Roma imparatorluğu olan kibirli ABD’nin de aynı yanılgının faturasını ödedi.
Ey batılı emperyalist işgalciler!
Afganistan’ı yakmak yıkmak ve mahvetmek, insanlarını öldürmek için harcadığınız 2 Trilyon doları ülkenin altyapısı, kalkınması, sanayisi, sağlık ve eğitimi için harcasaydınız bu ülke insanı bugün iş ve aş bulmak için yollara düşmez, size lanet etmez, teşekkür ederdi. Nice katliamların faili olduğunuz bu ülkeden kaçarakken bu millet size ‘’Hoda hafez’’ Güle güle der, kibarca ülkenize, evinize uğurlardı. Ama siz, insanlığı değil vahşeti ve katliamı, onuru ve şerefi değil vahşeti ve şerefsizliği tercih ettiniz. Şimdi de korkudan gece karanlığında cesetlerinizin üzerine basarak arkanıza bakmadan kaçıyorsunuz. Cehenneme kadar yolunuz var.
Eğitilen Afganlı paralı asker ve polislerin 20 yıldır bu topraklarda yapılan zulmü gördükten sonra zalimlerin safında yer alacağını, onların katliamlarına ortak olacağını düşünmek ahmaklığın ötesinde aptallığın zirvesidir. Mazlumun aklıyla alay eder, ona ihanet edersen, onu yarı yolda bırakıp kendi can derdine düşer, tasını tarağını toplayamadan sessizce kaçarsan, masaya ağır bir hesap ödemek zorunda kalırsın. Bu ABD ve batı emperyalizminin ilk işgali, ilk vefasızlığı, ilk kalleşliği değil. Kamboçya’da, Vietnam’da, Somali’de, Irak’ta, Suriye’de, Asya’da, Güney Amerika’da ve Afrika’daki işgal ettikleri ülkelerde de aynı ahlaksızlığı, vefasızlığı yapıp kendileriyle birlikte yürüyen insanları kendi kaderlerine terk edip yüzüstü bırakıp gittiler. Hain ve fahişeye güvenilmediği kadar, batıya batılıya güvenilmeyeceği bir daha tescil edilmiştir.
Batı medeniyeti her zaman demokrasi ve insan hakları adına yola çıktığını iddia eder. Pratikte ortaya koydukları işgal, sömürü, katliam, yıkım, talandan ve faşizmden ibaret bir vahşet örneğidir. Uygar barbarlığın temsilcisi batı medeniyeti bunun için çağımızın da Firavunizm’idir.
Alem’ e insanlık, adalet, özgürlük ve bağımsızlık getirecek tek kurtarıcı; İslam’dır. Dünyanın her yerinde modern haçlılar, çağdaş Romalılar firavun düzen ve sistemleriyle, ekonomi ve ordularıyla İslam Güneşinin doğuşunu engellemeye çalışsalar da; Kafirler ve münafıklar istemese bile Allah nurunu tamamlayacak ve İslam güneşi karanlığın üzerine doğacaktır.
Allah cc dilerse; ‘’Karıncalar; filleri devirir’, ‘’Kuşlar; Ebrehe Ordusunu’’ yener, her Firavun için bir Musa, her Costantinepolis’i İSTABUL yapacak bir Fatih gönderir. Yeter ki biz; o ordu ve kumandana layık askerler olalım. Allah’ın cc gösterdiği Hak ve hakikat yolundan ayrılmayalım. Peygamber izini izleyelim.
Arif Altunbaş, Haber 7
.Batı Medeniyetinin Eşkiyaları
Arif Altunbaş 6 Eylül 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 852 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arif Altunbaş Arif Altunbaş
BM’nin 5 karar verici devleti ( ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa) Hak, hukuk, adalet, özgürlük, bağımsızlık ve benzeri insani değerlerin savunucuları gibidirler. Ama gerçek öyle değil. Dünyada en çok kan döken katiller, huzur bozan fitneciler, işgal ve yağmacılıkta en barbar haydutlar, sömürü ve hırsızlığın vicdansız devletleri de bunlardır
Aleme nizam ve düzen getirme iddiasında bulunan bu eşkiyalar dünyadaki huzur ve suküneti bozan güçlerin başını çekmektedirler. İnsanlığa adalet, barış ve huzur getirme iddiasında bulunan bu 5 haydut devleti dünyanın neresinde kan dökülüyorsa, neresinde savaşlar çıkıyorsa, insanlığın başına gelen insani bela ve müsibetlerin de baş faili olarak görürsünüz. Bunlardır yeryüzünün lanetlileri, işgalci askerleri, işkenceci polisleri, sömürgeci ekonomistleri…
Bunlardır insan hak ve hukukunu çiğneyen gözü dönmüş katiller, kendilerinden başka hiçbir millet ve topluma özgürce yaşama hakkı tanımayan egoistler, her şeye tek başlarına hakim olup bir dünya imparatorluğu kurma hayalleriyle yaşayan faşistler. Bunlar dünyayı karış karış parselleme, işgal ve gasp etme, sömürme ve zayıfların kanını emme konusunda birbirlerine karşı işbirliği içinde imiş gibi görünseler de kendi içlerinde de kanlı bıçaklı Kabil’in çağdaş iz düşümleridir.
Sonu gelmez kinler, kontrolsüz öfkeler, hain plan ve programlar, ikiyüzlülük ve sahte kurtarıcılık, sözlerinde durmama, hile ve ayak oyunları, insaf ve merhamet fakiri olmaları, çevre ve tüm ahlaki değerlerin düşmanları bu katiller çetesidir. Tarih boyu insan ne zaman vahiyden ve peygamber izinden uzaklaşırsa işte böyle; vahşileşmiş, canavarlaşmış ve hayvanlaşmış olarak önce kendi türüne, daha sonra tüm insani ve ahlaki değerlere zarar veren yerkürenin bazguncusu olmuştur.
Onun için Kur’anı Kerimde buyrulduğu gibi insan; ’’ Hayvandan da aşağı’’, ‘’zalim ve cahil’’, ‘’Az düşünen’’, ‘’Akıl etmeyen’’, ‘’Görmeyen, duymayan, hissetmeyen, Allah’ ın ayetlerini yalanlayan ve ucuz fiyatlara satan varlık olarak ’’ birçok ayette sık sık uyarılır. Meleklerin seviyesine çıkabilecek bir özellikte, dünyanın en mükemmel varlığı olarak yaratılan insan, aynı zamanda; cehennemin en alt seviyesine inebilecek bir karaktere de sahip olarak yaratıldığı hatırlatılır. ‘’ Kim; zerre miktarı hayır işler (hayır olarak) karşılığını, kim; zerre miktarı kötülük yaparsa, (ceza olarak) karşılığını görecektir.’’ Kimsenin yaptığı kötülükler yanına kar kalmaz. İnsan her ne yaparsa yapsın iyilik veya kötülük olarak karşılığını görür
Ülkemizde ve İslam coğrafyasında İslam düşmanı olarak öne çıkan kafirler ve münafıklar, Kur’an’ın yolundan sapan veya saptırılanlar, Müslüman ve İslam düşmanı olduklarını söyleyemeyecek kadar korkak ve çifte standartlı karaktersiz, omurgasız, kimlik ve kişilik yoksunu insanlardır. Kendilerini İslam düşmanı olarak göstermeden Müslümanmış gibi görünerek; ’’ Çağdaşlık’’, ‘’Modernlik’’, ‘’ilericilik’’ ‘’Laiklik’’, ‘’ Bilimsellik’’ adı ve iddiasıyla inkar ve tuğyanın tarafında bulunur bir ömür boyu Firavun düzen ve sistemlerine hamallık ve askerlik yaparlar.
Bu tipler konjektür ve şartlara göre her kılığa ve şekle giren iki ayaklı Bukelamunlardır. Gerek Türkiye’nin ve gerekse İslam coğrafyasının en başta gelen temel sorunlarından belki de en önemlisi bu çarpık duruş, düşünce ve cephenin bayraktarlığını yapan kişi, topluluk ve kalabalıklardır. Ne olduğunun ve olacağının dibine kadar farkında olan bu inkarcı prototiplerin yönettiği partiler ve kalabalıkların bindikleri gemiler; yalan ve iftira, güvendikleri limanlar; ikiyüzlülük ve ahlaksızlık, yaslandıkları dağlar; İslam düşmanlığıdır.
Türkiye ve İslam coğrafyası İslam ile batı medeniyeti arasında bocalayan ne doğru dürüst Müslüman olan, ne doğru dürüst batılı olabilen kültür şokuna uğrayan insanların yaşadığı topraklardır. Eğer; birileri sizin inanç ve akidenize, ahlak ve maneviyatınıza, tarih ve coğrafyanıza, hayat tarzı ve yaşam biçiminize karşı çıkıyor ve ona karşı savaş pozisyonu almışsa; düşmanı orada burada ve uzaklarda aramanıza gerek yok. Düşman sizin beyninizde ve kalbinizde. İçinizi temizlemek ve imar etmekle uğraşın her şeyden önce.
Kolonyalist batı medeniyeti düşüncesi, kültürü ve hayat tarzı sadece Türkiye’yi ve İslam coğrafyasını ahlaksızlaştırıp soysuzlaştırmadı. Bizzat; kendi ülkelerini ve değerlerini inkar eden kafirleri ve öz değerlerimizi çiğneyen soysuzları, yanar döner fırıldak münafık tipleri üreterek ümmetin ve insanlığın başına bela olarak bıraktı.
Çağdaş paganizmi doğuran modern cahiliye din ile ilgili tüm değerleri değersiz hale getirdi, yaktı yıktı ve kendisi için yeni putlar, tapınaklar ve tanrılar üretti. Putperest Antik Yunan kültür ve ahlakı, Ateist Roma İmparatorluğu askeri, hukuk ve yönetim tarzı temelleri üzerinde yükselen batı medeniyetinin bugün geldiği nokta tam bir toplu intihar durumudur. İnsan kendi eliyle kendi dünyasını, çevresini ve tüm alemi tehdit eden bir canavar konumuna gelmiştir. Kilise ve Hıristiyan din adamlarının çağdaş paganistlerle mücadele edecek ne gücü, ne kuvveti, ne de isteği vardır. Kiliseler gerçek Hristiyanlığın değil gerçek putperestlerin ibadet hanesi durumuna gelmiştir. Batı aynı dilemmanın İslam toplumlarında ve mabetlerinde de olması için her türlü çaba ve fitneyi üretmektedir.
İki bin yıl sonra Hz. İsa’yı çarmıha geren ve ona karşı savaşan putperest Romalılar bugün, o gün başlattıkları o savaşı kazandılar. Müslümanlar ve İslam ülkeleri artık Nemrud’ la, Firavunla, Antik Yunan ve Roma’yla karşı karşıya olduklarının bilmeme ne kadar farkındalar. İnsan İbrahim gibi, Musa gibi, Hz Muhammed gibi Allah’ın kopmak bilmeyen ipi olan vahye sarılmalı ve Kur’an’a dayanarak çağın tüm fitne ve inkar odaklarına karşı vahyin merkezine yürümeli, Tevhid bayrağının altında toplanmalıdır.
Unutulmamalıyız ki; Dünyadaki tüm savaş ve huzursuzluklar Allah’a ve peygambere karşı isyan eden Kafirler ve münafıklar tarafından çıkarılmaktadır.
Müslüman! Yalan, iftira ve algı operasyonlarının sahtekar oyuncuları olan batı medeniyeti eşkiyalarına kanma! Hakkı ve hakikati bırakıp yalanın ve iftiranın cilalanmış sahte yüzüne bakıp aldanma! Allaha döndür özünü, Kıbleye çevir yüzünü…
.
Taliban bir terör örgütü müdür?
Arif Altunbaş 10 Eylül 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 574 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Taliban bir terör örgütü müdür?
Dünyanın neresinde olursa olsun İslam ve Kur’an adına yola çıkan, sınırlarını Allah’ın belirlediği kural ve kaidelere göre bir hayat tarzı yaşamak isteyen kişi, toplum ve milletler batı emperyalistlerinin gözünde hep terörist olarak ilan edilerek dünyadan izole edilmek istenmiştir.
İngiliz emperyalizminin desteği, yardımı ve etekleri altında Filistin’i işgal eden, 60 yıldır da sistematik olarak onları kendi öz vatan ve topraklarından zor ve zorbalıkla çıkaran evsiz, yurtsuz ve vatansız bırakan katil İsrail devleti ve onun batılı dostlarının nazarında çoluk çocuk yaşlısı ve genciyle işgale uğrayan Filistinliler terörist muamelesi görmesi karşısında demokrasi ve özgürlüklerin ülkeleri iddia edilen batı dünyası ve onun ücretli kölelerince bu vahşet, bu işgal ve zulüm İsrail’in kendisini savunma ve yaşama hakkı olarak görülmektedir.
Emperyalist devletlerin çıkar ve menfaatlerine karşı kendi hak ve hukuklarını savunan her hareket ve millet Haçlı işgalcilerinin gözünde terörist olarak ilan edilerek dünya ile irtibatı kesilip izole edilmeye çalışılmaktadır. Batı medeniyeti ve kültürü bu istikamette yalan, iftira, algı operasyonları, basın yayın ve toplum mühendislikleriyle dünya kamuoyunu her zaman, her alanda yanıltmakta tescilli ve defolu bir kimliğe sahiptir.
İşgalcilerin propaganda araçları kara’ ya ak, ak’ a da kara diyorsa; o aynen öyle kabul edilmek zorundadır. Aksi takdirde bu yalan ve iftiralara karşı gelen ve bunları kabul etmeyen toplumlar ve devletler batılı güç odaklarının ekonomik, siyasi, askeri hedefleri ve saldırılarının direkt hedefi olmaktadırlar.
Batı medeniyetinin katillerine boyun eğer ve onların Firavun’ i sistem, düzen ve güçleri karşısında eğilir bükülür teslim olursanız ancak o zaman onlar sizi kendilerine dost ve müttefik olarak kabul eder görünürler. Aksi bir durum ve pozisyonda her alanda kendi aralarında size hayat hakkı tanınmamakta müttefiktirler. Çeşitli uluslararası kurum, kuruluş ve anlaşmalarda siz onların dost ve müttefiki olsanız bile…
Son 20 yılda Türkiye bu yalan ve iftiracılarla, bu sömürgeci ve işgalcilerle birlikte hareket etmediği, onlara yalakalık ve zagarlık yapmadığı için, başta; ABD ve Fransa olmak üzere batılı tüm emperyalistlerin hedefi ve düşmanı haline gelmiş ve getirilmiştir. Türkiye’nin birçok alanda ilerlemesi, büyümesi ve başarısı onların en büyük başarısızlığı ve kaygısı haline gelmiştir.
En yakın örnek olarak; yurdumuzun savunması için satın almak istediğimiz Patriot füzelerini satmayan, parasını ödediğimiz ve ortağı olduğumuz halde 5. Nesil savaş uçağını bize vermeyen ABD bu ihtiyaçlarımızı Rusya’dan karşılayınca yarım asırlık NATO üyeliğimiz ve müttefikliğimizi bir kalemde çizerek Türkiye’ ye karşı düşmanca tavırlar, eylem ve söylemler içine girmiştir.
Bunlar yetmiyormuş gibi burnumuzun dibinde Yunanistan’da Dedeağaç’ta askeri bir üst kurup oraya binlerce silah ve cephane yığarak adeta bizi tehdit eden bir müttefik (!) düşman durumuna gelmiştir. PKK’nın Suriye’ deki uzantısı PYD’ ye bize karşı savaşması için parasız olarak verdiği 3 bin TIR silah ve cephane ise, ABD’nin ne kadar çakma bir müttefik ve dostumuz olduğunun ispatıdır.
11 Eylül olaylarını Taliban’ın yaptığını iddia eden ABD ve onun istihbarat örgütü CİA tarihin en çirkin ve adi yalan ve iftira makinası olarak Afganistan’ın işgaline meşruiyet kazandırmak , kitlesel ölümlere sebep olacak kimyasal silahlar bulundurmak iddiasıyla Irak’ı işgal etmiş, rejimi devirmiş Saddam’ı asmış, Irak’ın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin üstüne oturduktan ve binlerce insan katledip öldürdükten sonra da kimyasal silahlar konusunda CİA yanıldı demiş, Irak halkından özür bile dilemeden bu ülkeyi sömürmeye, oradaki masum insanların kanlarını dökmeye ve işgale aynen devam etmiştir. Dünya kamuoyunun karşısında vatanını ve milletini savunmak zorunda kalan Irak halkı barbarca Guantanamo gibi hapishanelerde en acımasız ve vahşi işkencelere tabi tutulmuş, İşgalci ABD ve müttefikleri ise özgürlük ve demokrasi kahramanları olarak kahraman ilan edilmiştir.
İşte batı medeniyeti ulusları ve devletleri böyle bir medeni (!) vahşetle baskı ve terörle bütün dünya’ ya demokrasi (!) getirmeye çalıştığını iddia ederek zayıf ve mazlum ülkeleri sömürerek semirmeye devam eden medeni bir canavardır. Bu hırsız ve arsız mezar soyguncularının demokrasi ve özgürlük getirme usul ve yöntemleri kana, kine ve nefrete bürünen bir soy kırımdan ibaret olup, halen bugün bile dünyanın birçok bölgesinde işgal ve soygunlara devam etmektedir.
İslam Fıkhı, örfü ve geleneklerine göre kendi ülkesi Afganistan’ı yönetmek isteyen Taliban onlara ve müttefik şakşakçılarına göre; (her ne kadar yanlış ve hatalı eylem ve söylemlerde bulunsa da), bir terörist hareket değildir. Asıl teröristler onları terörist olarak ilan eden işgal ve yağmacıların bizzat kendileridir.
Sen, onbinlerce km uzaklardan Afganistan’a gel ve ülkeyi baştan sona işgal et. Paşa keyfine göre bu ülkenin alt ve üst yapısını yak, yık, taş üstüne taş bırakma, tüm değerli madenlerini sömür, paralı askerlerle kardeşi kardeşe kırdır. Aldığını aldıktan, vurduğunu vurduktan, çaldığını çaldıktan sonra; bir gece ansızın hırsız gibi sessizce oradan çek ve git. Zavallı Afganlı vatanını, milletini, dinini, kültürünü, neslini, geleceğini korumak için 40 yıl işgalcilerle karşı aç susuz ve imkansız savaşsın. Vatanını ve milletini savundukları için adı terörist olsun, öyle mi? Batı emperyalistleri ürettikleri yalan, iftira ve algı operasyonlarıyla işte böyle haklıyı haksız, mazlumu zalim, işgalci katillere karşı vatan ve milletinin çıkar ve menfaatlerini savunan herkesi terörist kendilerini de onları kurtarmaya gelen kahramanlar olarak göstermeyi demokrasiyi ihraç etme zannetmektedir. Bu zulüm ve işkencenin adına demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık getirme mücadelesi deniliyor.
Batı toplumunda böyle bir işgale, zulme ve baskıya maruz kalıpta adı teröriste çıkan bir örgüt, toplum ve ülke var mıdır? Batı dünyasınca terör ve terörizm sadece Müslümanlara ve İslam coğrafyasındaki özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi veren millet ve toplumlara yakıştırılan bir iftiradır.
Böyle bir işgal ve zulüm hikayelerini yalnız Afganistan’da, Keşmir’de, Myammar’da Karabağ’da, Çeçenistan’da, Kıbrıs’ta, Suriye’de, Filistin’de, Somali’de, Sudan’da, Libya’da, Cezayir’de, Bosna’da, Orta Asya’da, Orta Doğu’da ve Afrika’daki Müslüman ülkelerde görebilirsiniz ancak. Terör; insanlık ve medeniyet düşmanı kolonyalist, işgalci ve sömürgeci batılıların yaptıkları, teröriste; bu katilleri tarif eden ve anlatan en kısa ve net yerinde bir kelimedir. Kolonyalist katiller, zalimler, işgal ve istilacılar yüce (!) batı medeniyetinin kurucuları olan bu alçaklardır.
Taliban – Doğrusu ve yanlışıyla- İslam’ı kendi topraklarında hakim kılmak ve o hakimiyetin altında özgürce yaşamak isteyen birçok yerli ve milli guruptan oluşan bir direniş hareketidir. Onları (ABD, İngiltere, Fransa gibi) terörist olarak suçlayanların bizzat kendileri terörist ve terör devletidirler.
Ey ABD ve katil yandaşları, batı medeniyetinin işgalci ve istilacı canavarları! Afgan Müslümanları mecbur mu sizin demokrasi adı verdiğiniz fitne üreten ikiyüzlü, köleci sisteminizi, yalancı ve sahte özgürlük ve bağımsızlığınızı, ahlaksız ve edepsiz sisteminizi kabul edip kendi yurtlarında uygulamaya! Çekin o kanlı ve pis ellerinizi Türkiye’den, Filistin’den, Afganistan’ dan ve tüm İslam Coğrafyasından. Ürettiğiniz nefret, düşmanlık, kan ve kin denizlerinden defolup gidin kendi çöplüğünüze!
Batının bize ve coğrafyamıza dikte ettirmeye çalıştığı bütün sistem, kural, kaide, kavram ve söylemler kendi emperyalist çıkarlarına hizmet eden birer sömürü aracındır. Seversiniz veya sevmezsiniz. Taliban işgalci ve emperyalist sömürgecilere karşı on yıllarca savaşan Afgan halkının içinden çıkan milli ve yerli bir direniş hareketidir. Asıl teröristler kırk yıldır Afganistan’ı işgal edip sömüren, yakıp yıkan mahveden, bu acımasız vahşi savaşta yenilerek silahlarını ve ölülerini bile toplayamadan Afganistan’dan kaçan işgalci barbar yabancılardır. Suçlu olan kaçar, haklı olan değil… Terörist; işgalcilerdir, vatan, millet ve ülkesini savunan o ülkenin gerçek evlatları değil…
Arif Altunbaş, Haber 7
.
12 Eylül İşgal Hareketi
Arif Altunbaş 12 Eylül 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 744 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
12 Eylül lanetle anılıyor
Bugün 12 Eylül İşgal ve istila hareketinin Türkiye’yi ve milletimizi batı emperyalizmine boyun eğdirme ve ona köle ettirme denemesinin 41. yıl dönümüdür.
Ülkemde bu ve bunun gibi tüm darbe yapanlara, onların yardımcılarına, alkışçılarına ve darbe sevicilerine lanet olsun!
” Bir sağdan bir de soldan’’ diyerek memleketimin evlatlarını darağaçlarına gönderen, daha 18 yaşına gelmediği için mahkeme kararı ile bir saatte kemik yaşını 18 e çıkarıp onu asan, masum ve mağdur gençlerimizi idam sehpalarında cezalandırmakla böbürlenen katil Kenan Evren ve Cuntasının işlediği tüm cinayetlere suskun ve sessiz kalan ”Demokrasi”, ”özgürlük ve bağımsızlık” şaklabanı papağanlara da yazıklar olsun!
Tüm darbeler gibi bu darbede tarihimizin kara bir lekesi ve utanç tablosu olarak hatıralarımızda kalmaya, lanetlenip anılmaya devam edecektir.
Arif Altunbaş
.
Doğu ve batı savaşları
Arif Altunbaş 17 Eylül 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 790 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Doğu ve batı savaşları
Her milletin ve coğrafyanın bir tarihi ve kaderi vardır. Milletlerin alın yazısı çoğu kez coğrafyanın kaderiyle iç içedir. Kaderi tayin eden şüphesiz Allah’tır, ama; kaderin tayin edilmesinde rol oynayan insanın değişmeyen ahlakı ve karakteridir. Bu yüzden aynı coğrafyada yaşayan kavim ve toplumların kaderleri birbirlerine benzer. Kaderin üzerindeki kader ise; insanın Allah ile olan yakınlığından kaynaklanan Allah’ın takdiridir.
Tarih öncesi Mısır, Filistin ve Ortadoğu gibi dünyada meydana gelen olaylar bugün de aynı coğrafya üzerinde farklı zaman ve senaryolarda yaşıyoruz. Nemrut’la Hz İbrahim’in, Firavunla Hz. Musan’nın, Perslerle Yunanlıların, Atinalılarla ile Truva’nın, Türklerle Çinlilerin (vs. gibi) antik çağlarda başlayan savaşları bugün de farklı boyutlarda ve alanlarda sürdüğünü görmekteyiz. İnsan aynı insan, coğrafya aynı coğrafya değişmeyen de o coğrafyada yaşayanların egemenlik (Dini, Ticari, Siyasi) çıkar ve hırsları olunca, değişen ise; sadece tarihler ve zaman oluyor.
Bugün ülkemizde ve coğrafyamızda yaşadıklarımız Firavunla Beni İsrailin, Kartarca ile Romanın, Endülüs ile Avrupa’nın, Bizans ile Osmanlı’nın yaşadıklarının sanki bir kan davası gibi devamı niteliğindedir. Atinalı Aşil’in Truva’lı Hektoru katletmesinin öfke ve kini halen bugün bile Yunanlıların hafızasında canlı ve diri olarak yaşıyor. Osmanlının Doğu Roma İmparatorluğunu yıkması, Fatihin Kostantinepolisi alıp İstanbul yapması, 1453 Fethinin acısı halen hem Yunanlılarda, hem de Batı toplumunda derin ve tedavisi mümkün olmayan bir sızı olarak hala tazeliğini koruyor. Zaman geçer ama, yaşananlar unutulmaz. Tarih geçmişte yaşadıklarımızın özeti, gelecekte yaşayacaklarımızın aynası olarak milletlerin zihin dünyasında canlılığını koruyor.
Batının 1915 Çanakkale savaşında hep birlikte Osmanlıya saldırması, Osmanlıyı yok etme hırsı, bugün bile sürüp gelen kin ve nefret fırtınası Sevr anlaşmasıyla elimizin kolumuzun bağlanmasıyla neticelendi. İstiklal savaşı sonrasında Mondros anlaşmasının Yunan Agamennon zırhlısında yapılması bir nevi Truva’nın hesaplaşması idi.
Doğu Batı savaşının tarihi Homeros’un ünlü İlyada destanında anlattığı Truva savaşına kadar uzanır. O zamandan bu zamana kadar batı ile doğunun arası açıktır. Doğu ile batı hiçbir tarihte dost olmamış ve gerçek bir dostlukta yaşamamıştır. Romanın Hanibal’ dan aldığı yenilgiler, Haçlıların Kılıçarslan ve Salahaddin Eyyübi’den alamadığı intikam hırsı batı dünyasının İslam coğrafyasına saldırması için bugün bile bir sebep teşkil ediyor.
Yunanlı Aşil’in Truvalı Hektor’u yenmesini, “Batı, Doğu’yu yendi” şeklinde yorumlamıştır. Kısaca; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye’nin başının baş belası her zaman ve tarihte batılılar olmuş, bu süreç bütün hızıyla İslam’a ve Müslümanlara karşı devam ediyor. Tunus ve Kuzey Afrika’da batılıların hala gözlerinin olması Romalıların Hanibal ve Kartaca yiğitleri karşısındaki ezikliğinin yansımasıdır.
Homeros destanında anlatılan Truva’nın yıkılışı doğunun hezimeti batının zaferidir. Bu zaferden sonra batının doğu karşısında aldığı her yenilgi aslında Truva’nın (Anadolunun) zaferidir. Niğbolu, Kosova, Belgrat, Estergon, Zigatvar, Budapeşte fethi ve Viyana kuşatması batının gözünde hala bir zihin travması olarak yaşıyor. Bugün Batıdaki İslamafobi ve Türkiye düşmanlığının temellerindeki kin ve öfke aslında antik çağa kadar uzanan bir nefret zincirinin günümüze uzanan halkalarını oluşturuyor.
Biz istesek de istemesek de İbrahim’le Nemrud’un, Musa ile Firavun’un, Roma ile Kartaca’ nın, Persler’le Yunanlıların savaşı sürüyor. Doğu ve batının iki yakası tarihin hiçbir döneminde bir araya gelmedi. Ufukta bundan sonra da ufak bir ihtimal bile görünmüyor. Mevdudi’ nin Münih’te kitap haline getirilmiş (Doğu Batı arasında 1960) adlı konferansında dediği gibi; ‘’ Die Abendland bleibt als Abendland, die Morgendland bleipt als Morgendland. Sie werden nie zusammen sein’’ tezi bu hakikati yansıtıyor.
Osmanlıdaki batılılaşma hareketi aslında bir milletin kendisini, tarihini, coğrafyasını, kültür ve medeniyetini inkar etmesi ve mankurtlaşma girişimiydi. Ahmak batıcılar batılılaşmanın peşinde batılılaşmayı getireceğini hesap edemediler. Bu durum Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yapılan tepeden inme devrim ve değişimlerle Yunanlıların bir gece yarısı hile ve sahtekarlıkla Truva’yı işgaline benziyor. İçi düşman askerleriyle dolu tahtadan bir at ve içi batılı kiniyle dolu devrimler ve sahte bir at…
Yakın tarihimizi yazanlar Yunan isyanında Osmanlıya karşı savaşan İngiliz şairi Lord Byron gibi Antik Yunan hayranı yerli münafıklar idi. Üç bin yıl önce yazılan Heredot’un İliyada ve Odesia destanı bile, masa başında; ‘’Ben ne diyorsam tarih odur’’ denilerek yazdırılan yalan söyleyen tarihten daha doğrucu ve daha inandırıcıdır.
Doğu ve Batının ayrıştığı yer Hz. İbrahim ile Nemrud’un kırmızı çizgilerinin kesiştiği noktadır. Yeryüzündeki savaşlar Habil soylu İbrahimi’lerle Kabil soylu Nemrudi’ler arasında sürmüş, sürmekte ve sürecektir. Tarih tekrar ediyorsa bunun için tekrar ediyor ve edecek… İnsanlık aynı olayları tekrar tekrar yaşıyorsa bunun için yaşıyor ve yaşayacak…
Onun için diyoruz ki; insanın bir kaderi varsa; coğrafyanın da bir kaderi vardır. Milletlerin tarihi gibi coğrafyaların da bir tarihi vardır. Doğu ile batının çakışan, çatışan ve devam edecek olan kan ve kin temelleri üzerinde kurulan tarihi gibi…
Bu yüzden Türkiye ülkesinde, coğrafyasında havada, karada ve denizlerinde en güçlü olmak zorundadır. Güce tapan, güç sarhoşu olan bir düşmana karşı güçlü olmaktan başka bir çıkış ve kurtuluş yolu yoktur. Çünkü; suyu su boğar, ateşi ateş söndürür, gücü güç durdurur.
Arif Altunbaş, Haber 7
Bir-leşmiş illetler
Arif Altunbaş 24 Eylül 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 518 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Bir-leşmiş illetler
BM Genel Kurulundaki devlet başkanlarının konuşmalarını dinleyince Birleşmiş Milletler yerine ‘’Birleşmiş illetler’’ demek daha yerinde bir tabir oluyor.
Önce BM’nin veto hakkına sahip ABD , Çin, Rusya, İngiltere, Fransa’nın sırıtan yüzlerine ve samimiyetsizliklerine, ikiyüzlülüklerine ve iç hesaplarına baktığımızda gerçekten bu devletler insanlığın dünü için; bela, bugünü için; haksızlık, hukuksuzluk, huzursuzluk üreten ve yarınları için de; iyi bir gelecek vadetmeyen illet olmaya devam eden, beş veto hakkı ülkenin menfaat ve çıkarlarını koruyan bir kuruluş. Güç kimin elinde ise; BM o tarafın tarafında üç maymunu oynuyor. Yeryüzündeki haksızlığın, hukuksuzluğun, huzursuzluğun, işgalin ve zulmün efendileri olan bu 5 ülke mi dünyaya barış, adalet ve huzur getirecek?
Kendisini alemin kabadayısı gören ABD’ mi, milyonlarca insanı zorbalıkla esaret altında tutan Rusya mı, Doğu Türkistan’ daki Türklere, Tibet’ deki Budistlere insan gözüyle bakmayan, milyarı aşan nüfusuna üreten hayvanlar gözüyle bakan Çin mi, İngiliz Milletler topluluğu şemsiyesi altında halen Avusturalya’yı, Kanada’yı, Afrika’da ve Asya’da irili ufaklı birçok devleti ve adayı sömüren İngiltere mi, Fransız Milletler topluluğu ismi altında Afrika’nın yarısını hala koloni olarak kullanan sahtekar Fransa mı dünya’ ya adaleti ve insanlığı, (pardon yani) demokrasiyi (!) getirecek?
Beş kurucu devletin BM çatısı altında bir araya gelmesi, BM’yi kurmaları dünyaya adalet ve barışı getirmek için değil, dünyayı kendi aralarında paylaşmak, yönetmek ve kontrol altında tutmak için olduğunu bilmeyen kaç ahmak var acaba? BM kurtlara kuzuları teslim etme kuruluşu değil de ya nedir?
Bundan önceki BM Genel sekreterleri gibi Sn. Guteres de ağalarının hizmetinde kendisine biçilen rolü oynamaya çalışıyor. Haksız yere milyarlarca insanın hak, hukuk ve menfaatine özgürlük ve bağımsızlıklarına tecavüz eden devletler senede bir defa ABD’ de toplanarak ‘’Daha güzel nasıl sömürür ve öldürürüz’ ün’’ genel kurul toplantısını yapıyorlar. Bu toplantıda konuşmak serbest. Her devlet adına bir yetkili konuşabilir. Ama, sadece kuruluşunda veto hakkı belirlenmiş 5 devlet ne derse; o, olur. Veya birisi alınacak karara itiraz ederse, tüm olurlar olmaz. BM denilen kurum Beş güç odağı devlet tarafından yönetilen bir kuruluş. Yıllardır istedikleri havayı istedikleri gibi kendileri çalıp kendileri oynuyor. Orada bulunan öteki devletlerin topunu bu oyunlarda zurnanın son deliği bile değiller. Baş nereye giderse, kuyrukta oraya gidiyor.
Dünyada en çok işgal ve istilalara girişen, sömüren ve baskı yapan, zalimleri doğuran besleyen büyüten ve insanlığın başına bela edenler bu Beş haydut devlettir. Kuralları bunlar korlar, kanunları bunlar yaparlar, oyunu bunlar kurarlar ve koyun sürülerinin başına çobanları bunlar tayin ederler. Senaryoları yazan, oyunları kuran, yöneten hakemler bunlardır. Öteki devletler zaten ötekileştirilmiş, sadece trübünlerde neticesi önceden belli olan maçı kim kazanacak diye seyreden uyurgezer veya eli mahkum meraklı seyircilerdir. Bu oyun kör sağır dilsiz ve çaresiz olan milletlerin canlı şahitliğinde her sene böyle oynanır. Sonuç; işgalci, zalim, haydut ve haksız da olsa güçlüler; her zaman haklı, mazlum, ezilen, işgale ve talana uğrayan güçsüzler haklı da olsalar; her zaman haksızdırlar. ‘’Bu paylaşımı kurt yapmaz kuzulara şah olsa’’ (NFK) , güçsüz ve mazlumların hakkı yok. Onların kefenleri karaborsa…
Karbon salınımında, çevre kirliliğinde en büyük kirletici, ekolojikdengenin bozulmasına en çok katkıda bulunan, atom ve kimyasal silahlar gibi ölüm kusan kitlesel silahlara sahipleri olan devletler bunlar. Dünyada çıkan savaş ve huzursuzlukların ya direkt veya indirekt bizzat içinde bulunan insanlık düşmanı bu beş canavar devletlerdir. Dünyanın başının baş belası çağdaş barbarlar bunlar… Darbeleri, darbecileri, darbe sevicileri, diktatörleri ceberut rejimleri besleyen ve insanlığa karşı maşa olarak kullananlar da bunlardır.
Dünyada küresel adalet ve denge diye bir şey yok. Kim güçlü ise kendisini dengenin merkezinde görüyor. Dengeyi kuran benim egosuyla hareket ediyor ve insanlığın kendisine boyun eğmesini istiyor. İtiraz edenler için; boykot, ekonomik siyasi yaptırımlar, askeri işgaller, saldırılar ve idam fermanları hazır. BM’nin barış gücü de tüm bu zulüm ve haksızlıklara şahitlik yapmak için orada hazır beklemektedir. BM kuruluşundan beri hiçbir zaman adil ve işlevsel uluslararası bir kurum olmamıştır. Dünyayı kendi çıkarlarına mahkum etmek isteyenlerin hakim rolünde olduğu bir ortamda hangi adaletten ve işlevsellikten bahsedilebilir?
Türkiye Cumhuriyeti Cumhur Başkanı Sn. Tayyip Erdoğan’ın ‘’Dünya Beşten büyüktür’’ sloganı kitaplaşarak bu sene BM’ deki temsilcilere dağıtıldı. Bundan en çok rahatsız olan ülkeler herhalde kantarın topuzunu kontrol eden, BM’yi kendi çıkarlarının meşrulaştırıcı bir aracı olarak gören devletler olsa gerek. Erdoğan yüksek bir ses, şeffaf bir eylem ve söylemle tüm dünyaya;’’ Gelin bu dünyayı değiştirelim’’ çağrısı yaptı. Bunun için Erdoğan gerek emperyalizmin dış odakları ve gerekse onların yurdumuzdaki ve coğrafyamızdaki temsilcileri olarak çalışan yerli münafıklar tarafından hiç sevilmiyor. Hepsi birden, hep bir ağızdan sesleri çıktıkları kadar yalan, iftira ve çirkin saldırılarla, ‘’Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin’’ şarkısını söyleyerek nefret üretiyorlar.’’ Güreşe doymayan pehlivanlar gibi (on sefer er meydanına çıkıp onunda da yenilmişler), vakitsiz öten horoz gibi ‘’seçim de seçim’’ diye tutturmuşlar yırtınıp duruyorlar. Şaklabanlığın, ikiyüzlülüğün, ucuz kahramanlığın, yüzsüzlüğün ve şımarıklığın bini bir para.
İsrail-Filistin, Doğu Türkistan, Keşmir, Myammar, Karabağ, Kıbrıs, Libya, Doğu Akdeniz, Mavi Vatan, Ege denizi ve adaları meseleleri bugünkü BM anlayışı ile şimdiye kadar halledilemedi, bundan sonra da halledilemez. BM gibi AGİK’ten de bir nane olmaz. Bunlar, bu işler hal olunmasın diye kurulan ve çalışan kurumlar. Zavallı güçsüzler, adalet ve hukuk bekleyen mazlumlar, onların feryadları ve ahları yeri göğü inletirken bu 5 haydut ve onların ortakları olan devletler bu çığlıkları duymuyor ve duymak istememekte ısrar ediyorlar.
Güçlü, büyük Türkiye kurulmadan önce kendi coğrafyamıza, sonra tüm dünyaya huzur ve barış gelmez. Mevcut hiçbir sorunumuz da çözülemez. Ya bu haydutlar çetesinin aparatı BM onarılıp adam edilmeli –ki egemen güçler buna müsaade etmezler- veya Türkiye, Pakistan, İran, Mısır, Malezya, Endenozya gibi ülkelerin önderliğinde yeni bir İslam Birleşmiş Milletleri (İBM) kurulmalıdır. (Gelen gelir gelmeyen telef olur gider. Şimdiye kadar olduğu gibi…)
İnsanlığın kurtuluşu Kur’ anın ekseninde, İslam’ın kucaklayıcı, koruyucu ve kardeşlik ruhu şemsiyesi altında, ‘’Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü’’ anlayışı atmosferinde gerçekleşebilir ancak. Gerisi boş laf ve ‘’Denenmiş denenmez’’ den ibarettir.
İman, Kur’an ve İslam üzere kalın arkadaşlar!
.
Hesaplaşmanın hesaplaşması
Arif Altunbaş 1 Ekim 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 763 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Hesaplaşmanın hesaplaşması
İstesek de istemesek de, görsek de görmemezlikten gelsek de atalarımızdan bize miras bıraktığı tarihi bir hesaplaşma ile karşı karşıyayız. Devlet millet ve ümmet olarak varlığımızı sürdürmek ve garantiye almak bu savaşımıza bağlı. İki yüzyıldır sergilediğimiz pansuman tedbirler ve palyatif çözümlerle sadece düşmanın işini kolaylaştırdık. Her karış toprağında soracağımız bir hesabımız var doğu ile batı arasında coğrafyamız kadar geniş, tarihimiz kadar derin. Bu topraklar acımasız. Kurtlar sofrasında uyumaya ve uyuşukluğa yer yok.
Ya insan gibi özgür ve bağımsızca yaşamak için bu amansız kavgayı sürdürecek, ayağımıza vurulan kölelik zincirlerini kıracak batı emperyalizmiyle hesaplaşacağız. Veya ayaklarımızdaki utanılası prangalarla onursuzca yaşamaya devam edeceğiz. Üçüncü bir yol yok.. Ya istiklal, ya ölüm. Geleceğini ve kaderini belirlemek senin elinde. Hangisini seçersen seç.
Batı ve ülkemizdeki uşakları bizi; batılılaşma adına batırdı, özgürleşme adına köleleştirdi, medenileşme adına soysuzlaştırdı, yükseltme adına alçalttı, çağdaşlaştırma adına çağın gerisinde bıraktı ve kendisine mecbur olacak taklitçi bir maymun haline getirdi. Kendisini taklit eden ücretsiz kölelerine ve onursuz hizmetçilerine ilerici ve çağdaş adını verdi. Yerli ve milli değerlere sahip çıkanlara da gerici yaftasını vurdu. Milletimiz iki yüzyıldır batı emperyalizminin ileri karakolu olan bu ilerici ve çağdaş mankurtlarla boğuşuyor ve mücadele ediyor.
Biz tarihin hiçbir döneminde dost ve müttefik bildiğimiz düşmanlarımız ve onların büyük adam ve kahraman ilan ettikleri yerli münafıklar tarafından bu kadar aldatılmadık, oyuna getirilmedik, kendi din, kültür, ahlak ve medeniyetimizden uzaklaştırılıp alçaltılmadık. Onun için iki asırdır batılılaşma kör döngüsü içinde bocalayıp durduk. Kendi özümüzden ve kendi değerlerimizden uzaklaştık. Hatta onlara yabancı veya düşman haline getirildik. Şimdi maymunlar gözünü açtı, köleler neden ve kimler tarafından mankurtlaştırıldığının farkına vardı ve bunun hesabını sormaya başladılar. Yani, kısaca; içimizde ve dışımızda hesaplaşmanın hesaplaşması başladı.
Dört tarafından düşmanla sarılmış bir vaziyette iken milletimiz kölelik bağlarını koparmaya, kendine gelmeye, içimiz ve dışımızdaki bakar körlere ve sağır sultanlara en güçlü bir şekilde, ‘’Artık bu coğrafyada yeniden ben de varım’’ dedi. Ve dananın kuyruğu koptu. Nefretin çocukları ve onların patronları batı emperyalistleri yurt içinde ve dışında bu güçlü sesi hep birlikte baskı altına almaya, ayağa kalkmasına engel olmaya başladılar.
Yüzyıllardır Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet devlet geleneği üzerinden her hamlesinde tarih yazan, her hareketinde coğrafya inşa eden, insanlığa insanlık ve medeniyet dersi veren bu millet düştüğü/düşürüldüğü yerden şimdi şimşek hızıyla toparlanıp yeniden ayağa kalkıyor. Bu kıyam hareketinden en çok rahatsız olan ülkemizdeki ve coğrafyamızdaki yerli münafıklar. Bu milletin Zümrüdü Anka kuşu gibi yeniden küllerinden doğması, siyasi, askeri ve ekonomik olarak silkinip yeniden ayağa kalkması bütün düşmanlarımızı alarma geçiriyor.
İçimizdeki medeni ahmaklar ve çağdaş mankurtlar suni ittifaklar çatısı altında millete rağmen ve millete karşı Tanzimatçı ve İttihatçı ataları gibi ezeli ve ebedi düşmanlarımızla alçak bir ihanet cephesinde Türkiye’yi kuşatmanın köleleştirip yok etmenin hesaplarında yer alıyorlar. Aynı fotoğrafta, aynı kadrajda, aynı karelerde ve çizgide omuz omuza tarihimizin, coğrafyamızın ve medeniyet kavgamızın karşısına dikiliyorlar.
Bu tarihi hesaplaşmada biz, sadece; batı emperyalizmiyle değil onların ülkemizdeki uzantıları ve temsilcileriyle her gün burun buruna kin ve nefretin tahrik ettiği mermileri yalan, iftira ve ihanetten oluşan adı konmamış bir hesaplaşmanın içindeyiz. Medeniyet savaşında tarafsız olan herkes bertaraf, düşmanın tarafında olan her taraf helak olur.
Dış güçlerin tehdit algılamaları, içerideki ahmakların intikam duyguları, batının içimizdeki kör bağımlıları, düşmanına aşık olanların ihanet üreten kahramanlıkları Türkiye’nin önünde en büyük engel ve tehlike olarak duruyor. Türkiye yeniden içerideki hain ve ahmaklarca arkadan vurulacak, dışardan da elleri kolları bağlanarak Osmanlı devinin evlatları tekrar camdan bir şişeye hapis edilerek hapis edilmek isteniyor. Düşmanlarımızın ve hainlerin hesabı bu. Yurdumuzdaki samimi görünen ahmaklar, ihanet içindeki çağdaş ve medeni köleler bu oyunun içinde bilerek veya bilmeyerek figüranlık yapıyor. Millet olarak hepsinin de enselerindeyiz. Hainleri, zalimleri ve alçakları adım adım gölge gibi izliyoruz
Tehlike büyüyerek var oldukça, hesaplaşmanın içindeki hesaplaşma da katmerleşip yoğunlaşarak büyüyor. Çağdaş sihirbazların milletimizi yok etmek için içimize saldığı iki ayaklı yılanların farkındayız. Hz. Musa’nın asası gibi milletimizin inanç ve imanı da bizi yutmaya gelen yılanlarla pekala başa çıkacak bilinçte ve güçtedir Allah’ın izniyle. Her hesaplaşmanın içinde kadim bir hesaplaşma ruhu vardır. Tarihimizle, coğrafyamızla, medeniyetimizle, insanımızla, geçmişimizle, dünümüz ve bugünümüzle, hatta yarınımız için yapıyoruz, yapacağız, yapmak zorundayız bu hesaplaşmayı.
.
Cumhura Hakaret Partisi
Arif Altunbaş 22 Ekim 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 700 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Cumhura Hakaret Partisi
Arif Altunbaş
https://www.haber7.com/yazarlar/arif-altunbas/3154025-cumhura-hakaret-partisi
İnsan ahlak ve edep, insanlık ve adalet terazisinden uzaklaştıkça Hak ve hakikatten de uzaklaşır. Beyin travması geçirmiş şaşkın ördekler gibi geri geri yüzmeye başlar. Gözlerini hırs, kin ve nefret bürümüş politikacılar da böyle; akla ve mantığa sığmayan eylem ve söylemleriyle kaos tüccarlığı yaparak darbecilerin yaptığı gibi ucuz ve kısa yoldan iktidar olma sevdasına düşüyor.
‘’Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, kiminle olursa olsun, ama mutlaka iktidar olayım! mantığı politika bezirganlarını bir cinnet psikozunun karanlık ve çıkmaz sokağına saplıyor. Bu hal de onlara iktidar olmak için hukuk ve sınır tanımamayı meşru gösteriyor.
Parti çıkarlarını ülkesinin ve milletinin menfaatlerinden üstün tutup putlaştıran, bu saplantıyı hayat felsefesi haline getiren politika cambazları yalanla yatıp yalanla kalkmaya, iftiralardan medet ummaya, teröristlerle müttefik olmaya, onlarla iktidar yokuşuna tırmanmaya -başarabilirlerse tabi- Türkiye’yi birlikte yönetmekte dahil gözü yumuk, kulağı sağır, ruhu kararmış olarak çılgınca bir yöne koşmaya başlarlar. Hedef; Her ne ve nasıl, kiminle olursa olsun iktidar olmak.
Kemal sahibi bir insanın, tecrübeli bir parti lideri ve kadrosunun yapacağı yanlışlar ve hatalar değil bunlar? Olsa olsa, ‘’Benim adım Kemal’’ diyerek sağa sola posta koyan sahte kabadayıların muhalefet anlayışı ve kemal bilinen zevalin son çırpınışlarıdır. Nasıl bir kemal veya MAL bir anlayışsa bu mantık tüm ülkeyi ve milleti dipsiz bir uçuruma çağırıyor. ‘’Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin’’ sakat mantığının siyam ikizleri gibi % yüz özürlü doğacağı belli olmasına rağmen ısrar ve inatla aynı sloganı söylemek samimiyet ve aklıselimle bağdaşmıyor.
İkide bir tehdit ve aba altından sopa gösterip milleti korkutarak iktidar olmaya çalışmak milli ve yerli bir hareketin izlediği yol değildir. Yalan, iftira ve palavrayla, tehdit ve korku salmakla, zor ve zorbalıkla bir yere varılamaz. İktidar olmayı; sevgi, saygı, bilgi, hoşgörü, tecrübe, kuşatıcı ve kucaklayıcı, omurgalı bir duruşu olanlarla eylem ve söylemleri çelişmeyenler başarabilirler ancak. Bir ülkenin insanını, kültür ve medeniyet algısını iyi okumayanlar iktidarı rüyalarında bile göremezler.
Nasreddin Hoca insanlara vereceği mesajı espri yoğunluklu nükteleriyle anlatır. Onun amacı insanları güldürmek ve eğlendirmek değil, onlara bilgece dersler vermek, kırmadan dökmeden doğruyu anlatmak ve öğretmektir.
Bir gün toplumda gördüğü hata ve yanlışlıklar üzerine eline bir kitap alır, onu tersten okumaya başlar. Orada bulunan haddini bilmez birisi yüksek bir sesle Hocaya; ‘’Hoca hoca kitabı tersten okuyorsun’’ diyerek onu uyarır. Hoca yine devam eder okumaya. Geveze adam aynı ton ile hocayı aşağılayarak aynı cümlesini ısrarla tekrar eder, durur. Sonunda Hoca dayanamaz; ‘’Oğlum; Kitabı ha baş aşağı tutarak okumuşsun, ha baş yukarı tutarak farketmez.’’ ‘’Önemli olan onu doğru tutmak değil, doğru okumaktır’’ der.
Yöneticiler, Politikacılar ve aydınlar kendi milletinin din, kültür ve medeniyetini, hayat tarzı ve yaşam felsefesini doğru okumadığı veya okuyamadığı sürece Tih çölünde imtihan olan Beni İsrail gibi Allaha ve başlarındaki Hz. Musa’ya isyan ederek kayboldukları o çölden kurtulmaya çalışırlar. Tabi, her kurtuluş hamleleri hezimetle ve her atakları bozgunla sonuçlanır.
Başta muhalefetin başı, ‘’Asker, polis, Bürokrat, Cumhurbaşkanı, Köylü, Esnaf, Çiftçi, adalet mensubu hakimler savcılar gibi vatandaşımızı tehdit etmeyi muhalefet etmek zannederek faşist darbecilerin postal seslerini, terörist ve anarşistleri iktidara karşı sokağa çıkmaya çağırıyor. Yine amaç, ‘’Her nasıl olursa olsun, Başkan Erdoğan gitsin, kokuşmuş eski darbeci despot düzen geri gelsin! Bizi batıran batının dostları iktidar olsun!
Dağın en zirvesindeki çobandan vadide yayılan masum kuzuya kadar CHP lideri herkese parmak sallayıp iktidar olmadan partisinin gerçek ve çirkin yüzün gösteriyor. ‘’ CHP lideri iktidar olmak için halka yalvaran, iktidar olduktan sonra da halkı kendisine yalvartan’’ partisinin millet tarafından cezalandırıulıp yıllar önce tarihin çöplüğüne atıldığının, tedavülden kalktığının hala farkında değil. Hala, Cumhura Hakaret Partisi olarak yola devam etmek istiyor.
Defolu tarihiyle; ‘’Ezan, Kur’an, İslam, Mektep, Medrese, Cami Kur’an Kursu, İmam Hatip Okulları düşmanlığıyla, medeniyet ve kültürümüze karşı verdiği savaşıyla Müslüman Türkiye’yi yabancılaştırma, yozlaştırma, gavurlaştırma projesi olan ‘’Batılılaştırma hareketinin’’ lokomatifi olarak yeniden iktidara gelerek bu milletin başına bela olmak istiyor. Bunun için içimizdeki hainler ve dışımızdaki düşmanlarla birlikte ittifak halinde bel altından vurmayı, sırtımızdan hançerlemeyi ve ihanetin her türlüsü ile saldırmayı meşru bir muhalefet ve demokratik bir hak olarak görüyor.
Toplumun liderleri ve önderleri kemale erdikçe omurgalı olmalı, bilgece nasihatler ve öğütler veren örnek bir kişilik ortaya koymalıdır. İçindeki hırs, kin ve nefret duygularına yenik düşerek tehdit eden ve bir korkutan rolüne girip herkese parmak sallayarak zavallı bir insan durumuna düşmemelidir.
Herkes şunu iyi bilmelidir ki; bu ülkede millete ve onun değerlerine hakaret eden yerli münafıklara ve milletimizin birlik ve beraberliğine karşı çıkan hainlere, menfaat ve çıkarlarımızın düşmanları olan emperyalist güçlere ve onlarla ittifak edip birlikte hareket eden mankurtlara asla geçit ve yer yoktur.
Dost ve düşman bunu böyle bile…
.
Çarlıktan Sovyetlere Putin yoldaş nereye
Arif Altunbaş 1 Kasım 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 671 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Çarlıktan Sovyetlere Putin yoldaş nereye
Her devlet başkanının örnek ve referans aldığı kişi ve rejimler vardır. Dünya tarihinde kendi tarz, usul ve anlayışıyla ülkesini yöneten liderler ender görülen şahsiyetlerdir. Bunlar daha çok ya adaleti ve dürüstlüğü ile, ya da zulmü ve baskısıyla öne çıkarlar
Gerçek liderler devletlerin klasik politikalarını zamana ve şartlara, yeni strateji ve politikalara göre değiştirebilen ve onu yönlendirebilen akıllı ve cesur devlet adamlarıdır. Etrafındaki danışmanlar ordusunun, bürokratlarının veya dış güçlerin yönlendirmesi ve aklıyla hareket eden devlet yöneticileri birilerinin kuklası olmaktan kurtulamazlar. Onlar, kısır döngülerin vesayetçileri ve emanetçileridirler.
Büyük devletleri kuran, uzun soluklu onları yöneten strateji kahramanları o milletin de kahramanlarıdırlar. Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının birçoğu bu özelliklere sahip ender şahsiyetlerdir. Bir kısmı ise mirasyedi, düş ve düşünce fakiri, gelenekçi bir anlayışın figüranı saray tosunlarıdır. Osmangazi, Fatih, Yavuz Kanuni ve Abdülhamit gibi padişahlar kendi şahsına münhasır örnek liderlerdi. Gerçek liderler gelenekçi zırhına bürünmezler. Değişimci ve devrimcidirler. Asla birilerinin kuklası veya taklitçisi olmazlar.
Rusya devlet başkanı Putin’in izlediği politika yer yer devrimci ve değişimci gibi görünmekle birlikte, kötü bir Çar ve Stalin taklitçiliğinden ileri gidemiyor. Etrafındaki sivil ve askeri bürokratları, danışmanları ve stratejistleri ‘’Çar İmparatorluk Rusyası veya Büyük Sovyetler Birliği’’ hayalinin büyüsünden kendilerini kurtulabilmiş değiller. Ayakları yere basmayan, kibirli, saldırgan, akıl ve mantık tutulmasının kışkırttığı, işgal ve istilacı gelecek tasavvurları dört yön ve yedi iklimde başlarını beladan belaya sokmaya yetiyor.
Rus İmparatorluğu veya Sovyetler Birliği düşlerini içlerinde bir türlü bastıramayan yöneticiler ham hayallerin peşinde dünyanın her yerinde hırçın, kavgacı, güce tapan, güce dayanan ve güçle her şeyi halledeceğine inanan güvenilmeyen bir devlet profilinden kendini kurtaramıyor. Çok dinli, çok dilli, çok ırklı, çok kültürlü, çok renkli, çok büyük alanı kaplayan toprağı, devasa ordusu ve silahıyla büyük devlet olunmuyor. Kendi içinde kangren olmuş sorunları aşamayan aciz politikalarıyla iç dünyalarında sessiz ve derinden büyüyen huzursuzlukların da kaynağı oluyorlar. Putin politikaları dışa dönük strateji ve gerilim üreten, silahlanan ve ABD ile güç gösterisi yarışına giren bir devlet olarak Stalin dönemi çağrıştırıyor. Putin de Sovyet politikacıları gibi dışarıda cepheler açarak içerideki sorunları unutturmaya ve bastırmaya çalışıyor. Putin içeride ve dışarıda nereye dönse sorunlarla karşı karşıya olmaktan büyük devlet olma kimlik ve karakterinden çok uzaklarda koşuyor. Nereye yönelse problemler yumağıyla iç içe girmiş ve bir çıkmaz sokağa saplanmış durumda.
Batıda; Baltık ülkeleri ile bitmeyen it dalaşmaları ve askeri gerginliklerle, Karadeniz’ de; Ukrayna krizi, Kırımın işgali, Gürcistan’dan Abaza’yı ayırmasıyla, Kafkaslarda; baskı ve devlet terörüyle, Karabağ’ da; belirleyici güç olma egosuyla, Akdeniz’de; Suriye ve Libya’daki fiili müdahalesi ve kuşatmasıyla, Doğuda; 2. Dünya savaşında işgal ettiği Kuril Takım Adalarını Japonya’ya geri vermemesiyle dünyanın her yerinde ve yönünde, her sınırında ve cephesinde ciddi ciddi bir tehdit unsuru olarak Ortaasya’ da, Kafkaslar’ da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Avrupa’da herkesi rahatsız ediyor.
Batıda Amerika’nın başını çektiği NATO ittifakının gelişen olayları an be an izlemesi Rusya’ya karşı diş göstermesi Baltık Denizin’ de, Karadeniz’de ve Akdeniz’de iki süper gücü karşı karşıya getiriyor.
Doğudaki durum batıdakinden farklı değil. Belki de daha vahim ve tehlikeli boyutlara doğru yelken açmış gidiyor. Durum her gün biraz daha gerginleşiyor. Çin’ in durdurulamayan büyümesi, ham madde kaynakları ve Pazar payını dünya çapında yaygınlaştırmasıyla dünyayı kuşatması kendini dünyanın biricik yenilmez gücü ve jandarması sanan ABD’ yi iyiden iyiye hırçınlaştırmaya yetiyor. Bütün bunların üstüne Güney Çin denizindeki Çin’in askeri faaliyetleri, her gün biraz daha gerilen ve gerginleşen Tayvan sorunu ABD, Hindistan, Avusturalya, Yeni Zellanda ve Japonya’yı harekete geçirip doğuda NATO gibi büyük bir cephe oluşturdu bile.
NATO ile Baltık ve Kuzey denizinde, Karadeniz ve Akdeniz’de karşı karşıya gelen Putin Rusya’sı AB ile yaşadığı ambargolar, Bulgaristan, Romanya ve Polonya’nın NATO ittifakına girmesi, ABD tarafında doğudan çepeçevre kuşatılmışlığını da hesaba katarak kendisini Çin ile birlikte hareket etmeye zorluyor.
Rusya’ya nereden bakarsanız bakın, nasıl yorumlarsanız yorumlayın, hangi kıriter ve stratejiye göre değerlendirirseniz değerlendirin yoldaş Putin Çar Petro ve Stalin yolunda emin adımlarla bir derin bir krize, karanlık ve belirsiz yarınlara doğru koşuyor.
Siyaset bilim otoriteleri; ‘’ Dünyada eski İmparatorlukların devamı niteliğinde 3 güç ortaya çıkmaktadır’’ tespitinde hem fikirler. Bunlar Çin, Rusya ve Türkiye. ABD ve AB ise yaşadıkları ihtişam ve zenginliğin zirvesine ulaşmış ruh ve düşünce planında çürümüş, kokuşmuş bir durumdalar. Eylem ve söylemleriyle de kurdukları vahşet imparatorluğunun son tangosunu oynuyorlar.
Buradan bizim çıkarılacağımız ders; Türkiye ne ABD ve AB’ ın, ne Rusya ve Çin’in gerilim politikalarının bir parçası olmamalı, dengeler politikasını iyi ayarlamalı, kendi yolu ve çizgisinin kadim tarihi koşusu istikametinde yoluna devam etmelidir. İnsanlık tarihin hiçbir döneminde savaşların ve gerilim politikalarının yapıcı bir rol oynadığına şahit değildir.
En tesirli ve kalıcı güç; sert, yakıcı, yıkıcı ve zorba olanı değil yapıcı ve insanlığı kuşatan ve kucaklayan yumuşak güçtür. İslam Medeniyet ve Kültürünün usulü ve üslubumuzun yoludur bu. İnsana insanca yaklaşmak ve yaratandan ötürü yaratılanı hoş görme erdemliliğinin politikasını sürdürmek.
.
Firavunizm’in Yansımaları
Arif Altunbaş 5 Kasım 2021 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 897 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Firavunizm’in Yansımaları
Tarih tekerrür etmekle meşhurdur. Aynı yanlışlar yapılmasaydı tekrar edip durmazdı. Demek ki, insan bir zaman sonra unutma yeteneğine sahip bir varlık.
İnsan ilk insan ve evlatlarının yaptığı yanlışları asırlar boyu tekrar ede ede gelecek nesillere aktarıyor. Sırtını Hak ve hakikate dönmüş insan vahyin ekseninden uzaklaştıkça kendi gerçeğinden ve kendi hakikat ve cennetinden de uzaklaşıyor.
Vahyin ekseninden uzaklaşan insan geri geri koşarken kendi önünde yürüyen ve kendisinden gittikçe uzaklaşan insanı da gerici olarak suçlayıp bir yalan rüzgarının peşine kapılarak kendi cehennemine doğru koşuyor.
Peygamber izini ve soluğunu izleyen insanların gerici, çağdışı, bilimsellik ve modernizmden uzak ilkel insanlar olarak yaftalandığı, dışlandığı, ötekileştirildiği Firavun’i bir sistemin hâkim olduğu bir dünya da modern cahiliyenin baskı ve terörü altında yaşıyoruz. Bu vahşet uygarlığının tesiri ve gücü hemen hemen dünyanın her ülkesinde hâkim bir rol oynuyor. Türkiye de bu inkar imparatorluğunun kontrol ettiği/etmek istediği ülkelerin başında geliyor.
Modern Firavunizm’in temsilcileri batı emperyalizminin mayasını teşkil eden Batı Medeniyetidir. Eğer; batı medeniyetinden değilseniz mutlaka bu uygarlığın hedef tahtasındasınız demektir.
Kendi anlayışından başkasına hayat hakkı tanımayan, kendi inancından başkasını yok sayan bu cahili anlayış dünyanın adalet ve barış içinde yaşamasının önünde en büyük engel teşkil ediyor. ABD, İngiltere, Fransa gibi sömürgeci geleneğin ürünü olan batı ülkeleri yeryüzündeki fitne ve huzursuzluğun da hâlâ ocağı, kaynağı ve merkezi durumundalar.
Müslüman Arapların Endülüs’ten sürülmesiyle başlayan köle ticareti, kolonyalizm hareketi ile Osmanlının gerileme döneminden sonra yaygınlaşan küresel işgaller, sömürgeler Firavunist sistem ve düzenlerini de mazlum milletlere dayatılmasına sebep oldu. Bu baskınlar, işgaller, soygun ve talan hareketlerinden en çok Güney ve Batı Asya, Orta doğu, Ortaasya, Balkanlar ve Afrika insanı zarar gördü.
Modern Firavunizm vahşet medeniyetini doğurmuş, vahşet medeniyeti de inkar ve tuğyanın ev sahipliğini, finansörlüğünü ve koruyuculuğunu yapmıştır. Batı Medeniyetinin gözünde din ve dindarlık insana yön ve yöntem hayat tarzı ve gelecek tasavvuru veren bir hakikat çizgisi olmaktan çıkalı uzun zamanlar oluyor. Orta çağ karanlığına gömülmüş ilkel bir anlayışın, despot devlet otoritesine teslim olmuş kilisenin, inanç ve inanışın günümüze yansıya masalsı bir uzantısıdır. Batılı toplumlarında her ne kadar Hıristiyanlık ve Kilisenin etki ve gücünden bahsedilse de, onun hayatı şekillendirmede herhangi bir rol ve etkisi yoktur. Peki, bu durum İslam ülkelerinde nasıl, onu bir düşünün?
Gerçekten Hz. İsa’nın getirdiği İncil’e inanan ve onu yaşayan, hayatında tatbik eden bırakın Hıristiyan cemaati Hıristiyan din adamları bile yok denecek kadar azdır. Hıristiyanlık insanın hayatına hâkim değil modern bir putperestlik haline gelmiştir. Çağdaş paganizmin doğduğu yerler kiliseler, onu doğuran analarda vahiyden kopan ve uzaklaşan Hıristiyan din adamlarıdır.
Papa Francesco, ‘’Kilisede çocuklara yönelik cinsel istismarı geçmişte çocukların pagan ayinlerinde kurban edilmesine’’ benzeterek; ‘’ Çocukları cinsel istismar eden din adamlarının Hıristiyanlığa en az Hz. İsa’yı çarmıha geren ve Hıristiyanlığa karşı savaşan Romalılar’dan daha fazla zarar vermiştir’’ diyerek, Vahşi Batı uygarlığının ne hale geldiğini işaret ediyor.
Binlerce taciz ve tecavüz olayı dosyası bizzat Roma’daki papalık tarafından gizlendiği, sümen altı yapıldığı, faillerinin cezalandırılmadığı gerçeğini göz önüne getirirsek Firavunizm’ in Hıristiyanlığı ne hale getirdiği daha net görülür ve anlaşılır.
Kutsal kitaplarda ve Kur’an’da bahsi geçen olaylara baktığımızda insanlık eski hata ve yanlışlarını işlemekte inat ve ısrarla direniyor. ‘’Doğrusu Biz, sorumluluğu (emaneti) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir. (kabulüne rağmen emanete hıyanet etmektedir)’’ Ahzap;72 Uyarısı ne kadar da manidar. Geçmişe, bugünümüze ve tüm çağlara hitap ediyor.
İnsan önce; kendisine, sonra; etrafındakilere ve aleme vahyin penceresinden baktığında tarihin Allah’ın emanetine (Kur’an’a= Vahye) ihanet eden inkarcılar, sapkınlar ve münafıklar tarafından tekrar tekrar yaşandığını görecektir. İnanan ve inancını hayata hâkim kılmak isteyen müslümanın Firavuni sistem ve düzenlere karşı mücadelesi kıyamete kadar sürecektir. Bu güne kadar sürdüğü, bundan sonra da süreceği gibi…
Türkiye’nin millet ve devlet olarak bekası ‘’Küresel Firavunizme’’ karşı verdiği ve vereceği mücadelesinde başarılı olmaya bağlıdır.
Bir milletin geleceği; saçma (absürt) hikaye ve masallar üzerinde değil Hak ve hakikat çizginden şaşmayan gerçekler üzerinde kurulur. Türkiye Hak ve hakikatin bekçisi ve nöbetçisi olarak bu çizgide gelecek çağlara ve asırlara kurgulanmalıdır. Millet olarak görevimiz, sorumluluğumuz ve misyonumuz budur bizim.
.
Taşeronlar İttifakı
Arif Altunbaş 12 Kasım 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 720 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Taşeronlar İttifakı
Arif Altunbaş, Haber 7
Millet İttifakı adı verilen ittifak 2018 genel seçimlerinde AK Partiye karşı oluşturulan bir seçim cephesi olarak ortaya çıktı. Başını Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) nin çektiği, İYİ Parti (İP), Saadet Partisi (SP) ve Demokrat Parti (DP) tarafından resmen (5 Mayıs 2018 tarihinde) başlatıldı.
PKK’nın siyasi uzantısı HDP birçok vilayette bu ittifakı güçlü bir şekilde destekledi. Bu destekle İstanbul, Ankara, Adana gibi Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını ittifak adayları kazandı.
Bu ittifak kendi içinde hiçbir zaman ortak bir fikir, düşünce, çatı ortaya koyamadı. Homojen bir yapıya sahip olamadığından kör topal ayakta kalabilmek için zikzaklar çizip manevra üstüne manevralar yaparak ahlaki ve ilkeli bir duruş sergileyemedi. Erdoğan karşıtı olmanın dışında ciddi ve tutarlı ne bir eylem ve söylem, ne de bir plan ve projeleri yoktu.
Bu birbirlerine benzemeyenler ittifakının bileşenleri göstermelikte olsa bir ittifak çatısı altında bir yumruk olamadılar. Hepsinin de tek bir ortak noktası ve isteği vardı. O da; ‘’AK Parti ve Başkan Erdoğan’ın iktidardan düşürülmesi ve yerine (PKK da dahil) kim gelirse gelsin, ortak ve sakat anlayışı idi.
’’Bu anlayış Türkiye düşmanı batılı emperyalistlerin öteden beri öngördüğü ve dillendirdikleri stratejinin aynısı idi. Seçim konuşmalarında ABD Başkanı Biden’ in, ‘’Bu sefer darbe ile değil muhalefeti destekleyerek Türkiye’de Erdoğan’ı devireceğiz’’ dediği herkesçe malumdur. İşte o iddianın taşeronları bu muhalefetin bileşenleridir.
CHP’nin Halkçılığı kuruluşundan bu yana nasıl Halkla ve halkın değerleriyle savaşmak oldu ise, İP’ in eylem ve söylemleri de millet ve milletin değerleriyle dalaşmak, savaşmak ve hakaret etmekten bir karış ileri gidemedi. Çünkü bir parti kendi içinde akort olamamış, bir bütünlük ve dik bir duruş ortaya koyamamış ise, mafya artığı milliyetçi taslaklarından ahlaksız, çirkin, şirret eylem ve söylemleriyle gürültü patırtı çıkararak, batının taşeronluğuna dayanarak iktidara gelmek istiyorsa, diğer partilerin küskünlerinden oluşuyorsa ortaya çıkacak manzara ipsizlerin İP’ e sarılma ve yer kapma mücadelesinden başka bir şey değildir.
Hem CHP’nin, hem İP’ in iplerini ABD taşeronu PKK’nın siyasi uzantısı HDP’ nin elinde ise, onları yularlarından tutup istediği gibi hareket ettiriyor veya durduruyor ise bu ittifak Amerikan güdümündeki taşeronların ittifakı değil de nedir? Darbeler ve zorbalıklarla bir şeyler elde edemeyeceğini anlayan emperyalist güçler Türkiye’ yi yerli münafıklar ve taşeronlar vasıtasıyla kontrol etmek ve yönetmek istiyor.
Her iki partinin gözünü iktidar hırsı bürümüş durumda. İktidar olmak için utanmadan, sıkılmadan göz göre göre yalanı, iftirayı, küfrü, komplo teorilerini, zaman zaman kabadayılığa soyunarak Halka/millete karşı adeta meydan okuyorlar. Azgın ve şaşkın, hiçbir etik, hukuki sınır ve kurala dikkat etmeden milletvekili zırhı arkasına gizlenerek darbeci ve mafya usulleriyle iktidar olma düşü görüyorlar. Bu had bilmez ve sınır tanımazlığın adına da milletin aklıyla alay ederek ‘’Millet ittifakı ’’ diyorlar.
Trajı-komik olan şu ki, CHP ve İP muhalefetin iki büyük partisi ama ‘’Devenin boyu ve gövdesi ne kadar büyük olursa olsun, onların başını küçücük bir eşek çekiyor.’’ Kandilden milletin evlatlarını öldürmek için emir veren Karayılanla, Mecliste oturup milletin namusuna söven, yumruk ve tekme atan sarı çiyan arasında hiçbir fark yok.
Milletin kutsalları ve değerlerine karşı savaşan kurt postuna bürünmüş çakalları ABD ve AB ülkeleri taşeron olarak kullanıp iktidara taşınmak istiyor. Millete rağmen millet düşmanlarının, Halka rağmen halk düşmanlarının söyledikleri; yalanlar, iftiralar, ürettikleri; provakasyonlar, sergiledikleri; adilikler, alçaklıklar HDP ile olan ittifakları bu birlikteliğin bir zillet ittifakının ötesinde ucu ABD taşeronluğuna kadar dayanan bir illet ittifakı olduğunu gösteriyor.
HDP’ den sonra Demokrat Parti, SP, DEVA, ve Gelecek Partisi ile doğru yolun sapık kolları olan kimi Müslüman cemaatler ve guruplar bu şer ittifakının bileşenlerini oluşturmak isteseler bile milletimizin idrak ve irfanı Haçlı batıya ve emperyalizme uşaklık ve temsilcilik yapan taşeronlara asla geçit ve prim vermeyecektir.
Özellikle; CHP ve HDP yılanı ile aynı çuvala girmek isteyen Müslümanlar bir kere değil bin kere düşünmek zorundadırlar. Müslümanların çağdaş cahiliyenin, Firavuni sistem ve düzenlerin kendileri ve taşeronlarıyla siyasi bir ortaklık yapmaları, aynı cephede bulunmaları o kişi ve toplumları itikadi bir sapıklığa kadar götürebilecek birçok yanlış ve tehlikeyle yüze yüze getirecektir.
Biden’ in piyonları, Amerikan emperyalizminin taşeronları
.
Kiminle ve nasıl helalleşeceksin?
Arif Altunbaş 19 Kasım 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 515 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kiminle ve nasıl helalleşeceksin?
CHP iktidarları döneminde Türkiye’nin üzerine kara bir bulut gibi çöken, düşman ordularını bile hayrete düşüren baskı, zulüm, işkence ve devlet terörünün hangisi için helallik isteyeceksiniz?
Yöneticilerinizin işledikleri hak ve hukuk cinayetlerinin, milletin gasp ve talan edilen haklarının, sinsice tahrip edilen tarih ve hafızamızın, değiştirilmek istenen din, kültür ve medeniyetimizin hangi birisi için helallik isteyeceksiniz?
Batılı emperyalistlerin talimatları ile kendi ülkemiz, insanımız, coğrafyamız, tarih ve medeniyetimiz üzerinde yapılan tahribatların, açtıkları yaraların, sadece düşmanlarımızı sevindiren insanlık dışı faşist yönetim rezaletlerinin hangi birisi için milletten özür dileyeceksiniz?
Batının milli şeflere dikte ettirdiği Haçlı fikir ve düşüncelerinin, ithal hayat tarzının ürettiği maddi ve manevi hastalıkları, sapıklık ve sapkınlıkları, edepsizlik ve ahlaksızlıkları, hata ve günahları, inkar isyan ve tuğyan faaliyetleri için pişmanlık duyup milletten gerçekten özür dileyecek ve helallik isteyecek çatal yürekli ve samimi bir CHP’ li var mı? Yoksa öne sürdükleriniz ve sürecekleriniz malum kokuşmuş ayaklar mı?
CHP’nin firavuni fikir ve düşüncelerini, dünya görüşlerini, iç ve dış politikalarını, zaman ve mekan dışı kalıp miladını dolduran kokuşmuş ideolojilerini yurdumuzun hangi bölgesinde ve ikliminde, hangi coğrafyasında mezara gömseniz şehit kanlarıyla sulanmış bu topraklar lanetli bu kadavrayı bünyesine kabul etmez ve bir safra gibi dışarıya fırlattır atar.
Kılıçdaroğlu ve kurmayları artık milletin aklı ve hafızasıyla alay etmeyi terk etsinler! Helalleşme hususunda gerçekten samimi ve dürüst iseler, ibret-i alem için bir TV ekranında milletin huzuruna çıkıp, Allah’ ın şahitliğinde CHP’ nin gelmiş ve geçmiş işledikleri tüm yanlış, hata, isyan ve tuğyanları için, kapattıkları camilerimiz, ahır yaptıkları mescitlerimiz ve medreselerimiz için, horladıkları dinimiz, tarihimiz, coğrafyamız ve medeniyetimiz için, gericilik ve yobazlık dedikleri ahlak ve maneviyatımız için, Müslümanca yaşam hakkımız ve tarzımız için, düşman oldukları kültür ve medeniyetimiz için önce; Allahtan, sonra; ölen, öldürülen milletimizin tüm evlatlarından özür dilemeli ve helallik istemelilerdir.
Ölen ve şehit olanlarımızın hesabı kıyamette mizan gününde görülecek elbet. Kimse onlar için avukatlık yapmaya, helallik istemeye ve vermeye yeltenmesin! Ancak, CHP’ lilerin aptal ve ahmak gördüğü göbeğini kaşıyan adam, bazılarının koyun sürüleri diye alay ettiği milletimizin onlar kadar insafsız, vicdansız, kindar, acımasız mankurlar olmadığını biliyorum. Onlar Kılıçdaroğlu’nun özür ve tevbesinin Tevbe-i Nasuh olup olmadığını 2023 seçimleri sonuna kadar test ederler. Bu millet onların dediği gibi aptal değil, asla kendini kendi cehennemine götüren bir dolmuşa bindirmez.
Milletimiz kendisine yapılanları ( Ham bir hayal ama) belki affetmeyi düşünenler olabilir. Ancak CHP’nin dinimize ve ahlakımıza, kültür ve medeniyetimize, tarih ve coğrafyamıza, havamıza, suyumuza, doğamıza, tüyü bitmemiş yetimlerin ve mazlumların Hak ve hukuk tecavüzlerini ancak Allah affedebilir. Kamuya ait bu hesaplar insanların cüce divanında değil, divanların divanı Allah’ın yüce divanında görülür.
Bu ülkede şapka giymediği çarşaf giydiği için asılan kadınların, çeşitli provokasyon hile ve ayak oyunlarına kurban edilen masumların, yakılan yıkılan yağmalattırılan öldüm fiyatlarına bitpazarlarında satılan milli ve manevi değerlerimizin, kütüphane, arşiv, kitap ve sanat eserlerimizin, batılıların parmak işaretiyle kapattıkları gemi, uçak ve silah fabrikalarımızın, yuvarlak masalarda kadeh tokuşturularak kutlanan ve kutsanan Lozan hezimetinde düşmanlarımıza verilen 12 adamızın, Misak-i milli sınırlarımızın hesabını bu millete kimler ve nasıl verecekler? İngiliz’leri, Fransız’ları, Yunan’ lıları şahit göstererek mi?
Zorla giydirmeye çalıştıkları batıcılık, laiklik ve devrim elbiselerini giymeyenleri yargısız infazlarla idam sehpalarında ibret-i alem için asıp cesetlerini kokuncaya kadar meydanlarda beklettikleri insanlarımızın, ‘’Bizi vatanımızda siz öldürün Moskof’ a teslim etmeyin!’’ diye yalvaran Boraltan şehitlerinin, milletin ezanına, camisine, Kur’an’ına, peygamberine, inanç ve hayat tarzına karşı verdikleri cahili mücadelelerin, uydurdukları yalan ve iftiralarla astıkları Başbakan Menderes’in, Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın, darbecilerin ve darbelerin arkasında duran sadist ideoloji ve faşist partilerinin, ikna odalarında okuma hakkı ellerinden alınan kızlarımızın… ( CHP’nin günahları ve ihanetlerini saymaya bir ömür yetmez.) milletimizin gasp edilen diğer haklarının hesabını kim, ve ne zaman verecekler?
‘’Helalleşmek’’ sadece bir kelime, söylemesi kolay ama helalleşmek o kadar da kolay bir şey değil. Hesap vermeden, hesap görmeden, hesaplaşma olmadan helalleşme olmaz. Dirileri sonraya bırakın! Siz önce helalleşmek için, kadim dostunuz ve ortağınız PKK’nın katlettiği şehitlerimizin mezarlarına gidin! Onlardan helallik isteyin! Sizi görünce onların kendileri konuşamasa bile, kemikleri dile gelir, konuşur. Size ve partinize lanet okurlarsa, çıktığınız bu yolda ‘’Bir daha dönüşü olmayan yolculuklar dilerlerse’’ şok olmayın!
Belki bu şok size dostunuz emperyalist Amerika, Haçlı Avrupa, Siyonist İsrail, hain PKK, ipsiz İP, şaşkın SP, kendisine ilaç olamayan DEVA, geçmişini unutan GELECEK’ le hangi karanlık çıkmaz bir yolda olduğunuzu hatırlatabilir.
Tek yönlü hesaplaşma, hesap verme, barışma ve helalleşme helalleşme değil politik bir ayak oyunudur. Bu defter rabbimizin huzurunda divana durup ince ince hesaplar sorulmadan, derin derin cevaplar alınmadan kapanmaz. Çünkü CHP’nin kabahati kendisinden, mikrop üreten ideolojisinden, eğreti duruşu ve ikiyüzlülüğünden daha büyük.
İçinde İskilipli Atıf Hoca, Ali Şükrü, Şeyh Said, Seyit Rıza, Menemen şehitleri, tek pati diktatörlüğünün astığı, kestiği, idam edip kurşuna dizdiği binlerce masum insan, darbelerle çiğnenen, yağmalanan ve gasp edilen milletin hakları, asılan kuşuna dizilen ve şehit olan evlatları, Yasin Börü, 15 Temmuz Şehitlerinin olmadığı bir helalleşme serüveni milletin inanç ve duygularını sömürmeye dönük kokuşmuş bir ayak oyunudur. O ayaklardaki tuz bile koktu. Yemezler.
Bu dünyada CHP’ yi affederse, ancak Allah affeder.
İslam düşmanlarını affedeni, Allah mahveder.
.
Süresiz nafaka sürekli bir zulümdür .
Arif Altunbaş 27 Kasım 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 806 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Süresiz nafaka sürekli bir zulümdür
Kanunlar insanlar arasında adaleti huzuru ve barışı sağlamak, insanlık dışı uygulamaları baskıları ve haksızlıkları önlemek için yapılır. Suçlu veya suçsuz iki taraftan bir tarafı korumak, kollamak, haklı çıkarmak ve üstün görmek/göstermek için yapılan kanunlar adalet ve barışı getirmek yerine adalet adına yeni bir haksızlığın, hukuksuzluğun ve huzursuzluğun kaynağı olurlar.
Kadın veya erkek kendi özgür iradesiyle verdiği karara göre evlenir. Bu durum evlilik anlaşmasıyla diğerinin hak ve hukukuna tecavüz etmeden ortak bir hukuku meydana getirir. Evlilik her iki tarafın rızasıyla meydana gelen, her iki tarafı bağlayan birlikte yaşama sanatıdır. Evlenenler bu anlaşmanın sınır ve ölçülerine uymak zorundadır.
Evlilik birlikte aynı hukuki ve anlayışa göre beraber yaşamaya karar vermek, nikah masasındaki ‘’EVET’’ onayı bu hukuku kabul ediyorum, bu hukuk çerçevesinde yaşamaya karar verdim demektir. Nikah sırasında evet deyip daha sonra bu akte rağmen çağdaşlık, modernlik, batıcılık, Avrupa normlarına göre; ‘’Mal benim, velekki orospuyum’’ istediğime veririm’’ demek sahtekarlık ve yalancılıktır. Taksim de afiş asıp, nara atıp soysuzlaşarak namussuzluğu yaşam tarzı haline getiremez.
Bu tip bir anlayış, mantık ve hayat tarzı ‘’Goerge Orwell’in ‘’ Hayvanlar çiftliği, Domuzlar Diktatoryası’ nda’’ bile yoktur. Eğer bir veya iki taraf evliliği sonlandırmak zorunda ise, herkes karşı tarafın hak ve hukukunu çiğnemeden, ondan en ahlaki ve en dürüst bir şekilde ayrılmak zorundadır!
Evet! Ayrılmak hoş ve alkışlanacak bir durum değil. Ama evlilik bir işkence ve ızdırap’ a dönüştü ise, bu hukuk tamir olamayacak yaralar aldı ise, artık birlikte yaşamak mümkün olmuyor ise, erkeğin kadına, kadının erkeğe işkence ve zulüm çektirme hakkı yoktur. Boşanıp herkes kendi yoluna gitmelidir.
Çiftler boşandıktan sonra evlilik hukuku son bulur. Kimse kimsenin özel hayatına müdahale edemez. Herkes dilediği gibi, dilediği kişiyle evlenir, yuva kurar veya tek başına yaşar. İster domuzlar çiftliğinde, isterse kendi cennet ve cehenneminde yaşama kararını birey kendisi verir. Boşanan birisi diğerinin özel hayatı ve hukukuna müdahale edemez. Eski karım, eski sevgilim, eski nişanlım diye insanlık onur ve şerefini ayaklar altına alan vahşice, canice, hayvanca saldırı, cinayet ve katliamlar işleyemez.
Ferdin şahsi hak ve hukuku gibi aile hukuku da özeldir ve özellikle korunmak zorundadır. Boşanmalar, ayrılıklar bir kan davasına veya intikam havasına büründürülmesi, çocukların anne ve baba arasında silah ve tehdit vasıtası veya sömürü ve merhamet tuzağı olarak kullanılması onurlu bir kadın ve erkeğin davranışı değildir. Böyle bir cahili tutum ve davranış hem anne ve babanın, hem çocukların, hem de yakın akrabaların moral, motivasyon ve psikolojilerini bozar. Toplumsal hayatımızı huzursuz etmeye yeter. Bu davranış yeni cinayetler ve aile terörüne kapı aralar. Hergün yaşadığımız, izlediğimiz aile dramları gibi…
Bugün milletimizin aile yapısı her zamankinden daha fazla bir tehdit ve saldırı, dejenarasyon ve yozlaşma, çürüme ve kokuşma ile karşı karşıyadır. Hıristiyan batı ahlak ve kültürü normlarında AB uyum yasaları diye çıkartılan birçok yasa din, ahlak, kültür, aile ve toplumsal yapımızı direkt hedef almakta, milletimizi batı toplumuna asimile etmek için tamiri ve geri dönüşü mümkün olmayan yaralar açmaktadır.
Bunlardan sadece bir tanesi; aile yapımızı çökerten ve dağıtan, fuhşu gözeten ve kollayan, hatta teşvik eden 6284 sayılı yasadır. İnsan fıtratına, dini ve ahlaki yapımıza, kültürel ve toplumsal değerlerimize taban tabana zıt olan bu ucube yasa derhal kaldırılmalıdır. Şiddete karşı çıkarılan bu kanun şiddeti tahrik ve teşvik etmekten başka hiçbir işe yaramamaktadır.
Kadına pozitif ayrımcılık yapalım derken, erkeğe negatif ayrımcılık yapmak erkeğe uygulanan bir zulüm değil de nedir? Zulmün ve zalimin cinsiyeti olmaz. Kadının ömür boyu boşandığı erkekten nafaka alması hakkı değil, bir insan hakkı ihlalidir. Erkeğin kendi evinden uzaklaştırılması, çocuklarından uzak tutulması, ailesi ve çevresine karşı izole edilmesi, nafaka verecek parayı bulamadığında icra yoluna gidilmesi, hatta; erkeğin hapsine kadar meselenin bir kan davası gibi sürdürülmesi yeni hak ve hukuk ihlallerine yol açmaktadır.
Mademki kadın erkek anayasal olarak eşittir. Boşanmadan sonra neden kadın erkeğe nafaka vermiyor. Erkeğin uğradığı mağduriyetlerin birisi kadına uygulanmıyor. Bu mantıksız kanun ve anlayışa göre; toplumdaki tüm dedelerin, babaların, kocaların ve oğulların ( doğmuş ve doğacak erkeklerin) hepsi istisnasız potansiyel suçlu gibi görülmesi erkeklere karşı işlenen bir hukuk cinayeti değil mi? Böyle bir çağ dışı erkek düşmanlığı ancak antik çağlarda firavun dönemlerinde vardı. Batıya baka baka kör ve şaşı olmak diye buna denir.
Haksız yere öldüren katilin, teröristin, vatan haininin hakkı ölünceye kadar ona hapishanede bakmak olmamalıdır. Haksız yere öldürenin cezası ölüm olmalıdır. Onu hapishanede bir ömür boyu yaşatmak değil. Batının hoşuna gitmeyecek, anlayışına ters düşecek diye katil’ e hayat hakkı tanımak mazlumu cezalandırmak değil de nedir?
Artık toplumumuzda günlük adi olaylar zincirinden birisi haline gelen kadın ve erkek cinayetlerinin önüne öldürene hayat hakkı tanıyarak, öldürülene ağıt yakarak geçilemez. Hep öldüren değil, katili öldürecek bir canavar haline getiren tutum ve davranışlar, yasalar ve uygulamalar da suçtur. Bir suçu önlemek için başka bir yasa ile kişiye seçenek bırakmayıp onu suça teşvik etmek ve zorlamak hukuk mudur.
Müslüman bir toplumun barış ve huzuru alemi yaratan Allah’ın hükümlerini hayata hakim kılmakla olur. Hıristiyan bir toplumunun kanun ve yasalarını Müslüman bir millete dayatarak o toplumda barış ve huzur, adalet ve nizam sağlanamaz.
Kafirlerin, münafıkların, İslam düşmanlarının hoşuna gitmese de; ‘’Hüküm yalnızca Allah’ındır; kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din yalnızca budur. Ancak insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.’’ Yusuf 40
Allaha iman edenler kurtuluşu Allah’ın kanun ve hukukunda, nizam ve sisteminde ararlar. Bunun lafını yapıp icraatını yapmayanlar ise, Firavuni sistemlerinin ‘’Hayvanlar çiftliğinde’’ insanlık araya araya telef olur giderler. Hz. Musa ve Beni İsrail’in Tih Çölünden kurtuluş ümidiyle sabah yola çıkıp, akşam da aynı noktaya geri döndükleri döndüğü gibi.
.
Bir Medeniyet Savaşçısı Olarak Sezai Karakoç
Arif Altunbaş 7 Aralık 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 848 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Üstat Sezai Karakoç’un izini izleyenlere geride bıraktığı mirasına sahip çıkmak, diriliş ocağını tüttürmek, diriliş meşalesini yanık tutmak, onun fikir ve düşüncelerini yaygınlaştırmak gibi bir sorumluluk düşüyor.
Arif ALTUNBAŞ
Çizgi: Hasan Aycın
“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim’’
diyerek Üstat Sezai Karakoç, sürgünler ülkesinden başkentler başkentinden ebedi vatanına göçtü. İstikamet üzere olan diriliş yürüyüşü, hicreti ve Şeb-i Aruz’u kutlu olsun. “En sevgilisi” onu, en sevdiği makamlara kavuştursun.
Müslüman, mukaddesatçı, milliyetçi, vatansever, yerli ve milli kuşakların zihin ve düşünce dünyasında silinmez izler bırakan örnek bir medeniyet savaşçısıydı o. Batı emperyalistlerinin ve yerli münafıkların istila ve hükmetmeye çalıştığı kalp ve gönül dünyamızın, düş ve düşünce coğrafyamızın engin ve derin sularında, şiirleri ve yazıları ile bir “diriliş’’ meşalesi yaktı. Gecelerin zifiri karanlığında yol arayan insanlara yön ve istikamet gösteren bir çoban yıldızı gibi ufkumuzda parıldadı durdu.
Bengisu bengisu kaynayan ve diriliş diriliş çağlayan medeniyet pınarlarımızın meyvelerini insanımıza ölümsüz eserleriyle bir muştusu olarak sundu. Ve bunun için bir ömür savaşarak bir diriliş ve varoluş destanı yazdı.
O, çağlar ötesinden gürleye gürleye gelen peygamber izinin yolcuları; Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın, Şeyh Galib’in, Horasan erlerinin ve erenlerinin gönül dünyasının zamanımıza kadar uzanan diriliş sesiydi.
Zulmün, inkârın ve tuğyanın kara bayrağı altında toplanan kabil soylulara karşı diriliş bayrağını açan, İslâm medeniyet ve kültürünün fedaisi bir medeniyet savaşçısı olarak gelecek nesillere kelâm ve kalem ile vahyi bir duruş ile savaş ritimleri öğretti. Tüm hayatı boyunca öğrenen, öğreten, yaşayan ve duruşuyla bunu gösteren bir mücadele adamı idi.
Onun savaşı, tankla topla yakıp yıkmakla ölüm kusan çelik kanatlı makineler ve konvansiyonel silahlarla değil, ilimle irfanla edep ve ahlâkla kalem ve kelâmla insanlığı insanlığın merkezi olan diriliş medeniyetine çağırdı.
Bu savaş gücünü putlaştıran ve putlarına tapan sömürgeci Batı medeniyetinin temsilcileri çağdaş Nemrutlara ve Firavunlara karşı dimdik durma, onların sömürü boyundurukları altından kurtulmak için verilen bir kurtuluş savaşıydı. İnsanımızın, milletimizin, ümmetin ve insanlığın kurtuluş savaşı… Bu savaşın adı; diriliş mücadelesi, diriliş meşalesi, diriliş muştusu, diriliş manifestosu idi.
O, hayatı ve eserleriyle tek başına, tüm zorluklara ve zorbalıklara göğüs gererek diriliş mücadelesinin ölümsüz destanını yazdı. Aynı zamanda yazdığı destanın efsane kahramanı da bizzat kendisi idi. Bütün hayatını bu destanı yazmak, diriliş cephesine diriliş erleri yetiştirmek, diriliş medeniyetini ve kültürünü zamana ve mekâna hâkim kılmak için harcadı. O diriliş medeniyetinin hem işçisi, hem çırağı, hem ustası, hem mimarı, hem de efendisi ve komutanı idi.
Diriliş ocağı tütsün, meşalesi sönmesin diye kendisini ve çizgisini sevenlere, izleyenlere ve izini sürdürmek isteyenlere geride eserlerini büyük bir hazine olarak bıraktı.
Bu kıymetli hazine, politikanın kirli arenasında çarçur edilmeden, kimilerinin ego değirmeninde öğütülüp yıpratılmadan, gündelik uçarı sevdalara kurban edilmeden ülkemizin ve coğrafyamızın her köşesinde yaygınlaştırılıp medeniyetimizin yeniden inşa ve ihyasında bir Selçuklu- Osmanlı harcı olarak güvenle, özenle kullanılmalıdır.
Milletimizi ve coğrafyamızı kuşatan ve kucaklayan engin, derin ve geniş bir düşünce mektebi olarak diriliş düşüncesi, bütün İslâmi, milli, yerli derneklere, vakıflara, politikalara, ave sivil inisiyatiflere, fikir, düşünce, strateji, taktik üreten kurum ve kuruluşlara yön ve yöntem gösterici olabilir. Diriliş mektebi bir grubun, ırkın, partinin, mezhebin, ülkenin, rengin ve toplumun arka bahçesi gibi değil, tüm milletimizi ve coğrafyamızı kuşatan sınırsız ve sınıfsız bir düş ve düşünce dünyasının ocağı olmalıdır.
Bugün milletimizin ve coğrafyamızın, Selçuklu’nun kuruluşunda büyük bir rol oynayan “Nizamiye Medreseleri” gibi diriliş mektebi de İslâm’ın engin ufuklarına açılmak, derin dünyasına dalmak, tarihi misyonunu kucaklamak ve yüklenmek isteyen kurum ve kuruluşların müracaat edeceği ilk adreslerden birisi olmalıdır.
Üstat Sezai Karakoç’un izini izleyenlere geride bıraktığı mirasına sahip çıkmak, diriliş ocağını tüttürmek, diriliş meşalesini yanık tutmak, onun fikir ve düşüncelerini yaygınlaştırmak gibi bir sorumluluk düşüyor.
Bu sorumluluğu, parti, dernek ve cemaat gibi suni sınırlar, kuruluş ve hudutlar içinde kuşaktan kuşağa ümmetin çocuklarına aktarmak sıkıştırılmamalıdır. Çünkü, dirilişin düş ve düşüncesinin sınırlarını yalnız Allah belirler. O, sınırsız ve sınıfsız bir dünyanın düşüncesidir. Statüko ve statükonun belirlediği sınırlar ve ölçüler, onun için biçtiği ve biçeceği elbiseler, diriliş mektebinin dünyasına dar gelir. Bizim dirilişten anladığımız; Firavuni hudut ve sınırları, kuşlar gibi özgürce çiğneyen, Allah’ın ölçü ve kurallarıyla kucaklaşan, vahyin ışığıyla aydınlanan, bütün insanlığı kardeş bilen, çağlar ötesi evrensel bir düş ve düşüncedir.
Bir medeniyet savaşçısı olarak Üstat Karakoç ve düşünceleri, yaşadığı zamanı etkilediği gibi gelecek zamanları ve kuşakları da etkileyecektir. İslâm medeniyet ve kültürünün, zihin ve düşünce dünyamızdaki inşası ve ihyasında, Karakoç’un düş ve düşünce ufkuna milletimizin ve İslâm ümmetinin ihtiyacı vardır.
Batı medeniyetinin yozlaştırdığı edebiyat, sanat, kültür ve medeniyet coğrafyasına, düş ve düşünce alemine, hayal ve gerçek dünyasına, “diriliş” kültür ve düşüncesinin en kolay, en kısa ve en basit yollardan ulaştırılması gerekmektedir. Bu görev, devlet ve milletimize düşen bir sorumluluk ve vebaldir.
Değerlerimize değer verdiğimiz ölçüde değerlenir, kaliteye, güzele ve en mükemmele sahip oluruz. Değerlerimizi değersizleştirdiğimiz ölçüde kendimize, mirasımıza ve geleceğimize ihanet eder, değersizleşiriz.
Üstat Karakoç’u en derin saygı, sevgi ve hürmetle anıyorum. Allah (c.c) rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
.
Abdulhamit Han ve Erdoğan çizgisi!
Arif Altunbaş 10 Aralık 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 842 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Abdulhamit Handan sonra bu vatana ve millete en fazla hizmeti dokunan iktidarın başkan Erdoğan dönemi olduğunu, bu yüzden de Türkiye’nin bütün iç ve dış şer güçlerin hedefi haline geldiğini, onu yıpratmak ve yıkmak için emperyalist güçlerin çeşitli yollardan Erdoğan ve Türkiye’ye sürekli saldırdığını görüyoruz.
ABD ve AB’ ın eteğinin altına sığınarak muhalefet adına içeriden vatanımızı, milletimizi ve geleceğimizi hedef alan bu saldırılar dün oluğu gibi aynı şekilde Abdulhamit Han’ı devirmek için aynı usul, aynı düşmanlık, aynı kara propaganda, oyun ve taktiklerle bir asır önce meydana geldiği gibi milletin gözü önünde bu ülkede gerçekleşiyor. Millet olarak geçmişten ciddi dersler almadığımız için tarih bugün de aynen tekrar ediyor.
“Tayyip gitmeden bu ülke düzelmez’’ diyen Abdulhamit Han karşıtlarının babaları ve ataları dün de; Abdulhamit gitmeden bu ülke düzelmez’’ diyorlardı. Dindarı dinsizi, şeyhi-şeyhulislamı, yazarı politikacısı, alimi zalimi, Ermeni’si Rum’u, Yahudi’si Hıristiyan’ ı, Mason’ u Sabetayist’ i, muhafazakar ve milliyetçi görünümündeki ittihatçıların millet adına kurdukları zillet ittifakıyla birlikte hareket ederek koskoca İmparatorluğunu 11 yılda parçalayıp yıktılar. İşgaller, katliamlar, göçler, açlık ve yoksulluklarla imtihanın her türlüsünü yaşadık. Bu onurlu millet bir avuç Anadolu toprağına sıkışıp kaldı. Kendi yurtlarımızda yabancı ve esir olduk.
Dışarıdan Türkiye düşmanları ve onların yandaşları içeriden; CHP, PKK, HDP, İP, SP ve diğer bileşenlerin ittifakıyla ülkemiz kuşatılarak, elleri ve kolları bağlanıp esir alınmak isteniyor. Bütün ayak oyunları, göz boyama denemeleri, yalan ve iftira senaryoları, mahvolduk bittik edebiyatları her şey apaçık ortada. Kenar mahalle çocuklarının bile tenezzül etmediği; yalan, iftira, kara propaganda ve (batı patentli) suni bunalım senaryolarıyla bir kaşık suda fırtınalar koparılarak Türkiye gemisi karaya oturtulmak isteniyor. Bu iş için millet adına, millete karşı yola çıktığını söyleyen Osmanlının kılıç artığı ittihatçılar milletin düşmanlarıyla ittifak ederek; ‘’Tayyip gitsin de, kim gelirse gelsin’’ diye yapmadıkları seviyesizlik, ahlaksızlık ve düşmanlık yok. Cennet mekan Abdulhamid Han’a ve Osmanlıya uygulanan düşmanlığın aynısı bugün de; Erdoğan’a ve Türkiye’ye karşı yerli münafıklar ve dış güçler tarafından uygulanıyor.
Abdulhamit Han’ı darbe ile alaşağı eden Selanik’ten yola çıkan Osmanlı Hareket Ordusuydu. Yani, İttihatçıların komutasındaki o şanlı Osmanlı ordusu… Yani, bizim insanımız ve kardeşlerimiz. Bugün millet ittifakı şemsiyesi altında kandırılmaya, oyuna getirilmeye çalışılan da aynen dünkü kardeşlerimiz gibi bir intihar hareketinin figüranları ve canlı bombaları yapılmaya çalışılıyor. Biden’ in dediği gibi; ‘’Bu sefer darbe ile değil de, muhalefeti destekleyerek’’ Tayyip Erdoğan’ı yıkmaya çalışıyorlar.
Ne acıdır ki, koskoca Osmanlı Sultanı Abdulhamit Hanı İstanbul’da tutuklayan ve ellerini kollarını bağlayıp Selanik’ e göz hapsine götürenlerden birisi Yahudi, diğeri Hıristiyan ve ötekisi ise, Ermeni, diğeri masondur. Tam 33 yıl Osmanlıdan bir avuç toprak kaptırmayan, devleti ve milletini canı gibi koruyan ve yöneten o dev adam 5 zibidi şerefsiz cücenin eliyle (*) esir edildi. Sonra onunla ve ailesi ile kedi ve fare gibi oynadılar. Onurunu ve şerefini ayakları altına alıp çiğnediler. Ve nihayet o ittihatçı ahmaklar 600 yıllık ulu bir imparatorluğu 11 yılda parçalattırıp, yıkıp İngiliz’e teslim ettiler.
Dün, Abdulhamit Han’a yapılan düşmanlık ve ihanetler bugün de; aynen Başkan Erdoğan’a ve onun yönettiği Türkiye’ye yani benim- senin vatanına yapılıyor. Kimler tarafından? Elbette; dünkü ittihatçı alçakların izini süren, düşmanlarımıza özenen ve aşık olanlar tarafından… Müslüman, muhafazakar ve milliyetçi görünen yerli münafıklar, Türkiye’yi Suriyeleştirmek isteyen batınilerin günümüzdeki temsilcileri ve taklitçileri tarafından…
Erdoğan’ı anlamak için onun her gün içinde yaşadığı durumu anlamak ve görmek aklı, vicdanı ve imanı olan bir insan için ders olarak yeter. Erdoğan’ın kim ve nasıl bir adam olduğunu anlamak için, Türkiye’yi çepeçevre saran düşmanlara ve onların ittifak ettikleri yerli münafıklara bakın ve kim kimin dostudur daha iyi göreceksiniz.
İmamı Şafi diyor ki; ‘’ Düşmanlarınız oklarını kime doğru çevrilmişse, o sizin dostunuzdur.’’ Ey Millet! Ey millet ittifakı yaptığını sananlar! Sizin oklarınız ne tarafa çevrilmiş? Türkiye düşmanlarına doğru mu, yoksa ; Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve dostlarına doğru mu? Allah’ın ve peygamberin dostları tarafına mı, şeytanın ve Tağut’ un dostları tarafına mı?
Tayyip Erdoğan ve Türkiye karşısında düşmandan daha düşman davranan ve hareket eden devlet dairesi basan şehir eşkiyaları, yıllarca düşmanlarımıza askerlik yapan ve askerimize kurşun sıkan mağara çakalları, milletimize karşı üç maymunu oynayan politika bezirganları sizin oklarınız neden Erdoğan’ı nişan almış durumda da Amerika’yı, Esed’ i, İsrail’ i, PKK’ yı ve HDP’ yi değil.
Erdoğan gitsin de kim gelirse gelsin moduna girenler!
Söyleyin siz! Hangi Nemrut dağının rüzgarı, hangi Firavun piramidin mumyaları, hangi emperyalizmin kuklaları, hangi cehenneme odun taşıyan hamallarsınız?
Bu muhalefetin içinizde dört tane koyunu güdecek bir çoban var mı? Din; düşmanı, vatan; düşmanı, millet; düşmanı, ırz ve namus; düşmanı, şehit ve şehit ailesi; düşmanı, cami ve cemaat, İslam ve Kur’an düşmanı çapulcularla Müslüman bir millet ve Türkiye yönetilir mi?
Bırakın, düş kurup iktidara gelmeyi de derin uykularınızdan uyanın! İhanet, namludan çıkan kurşun gibidir. Daha sonra özür ve af dilemek ve geri dönüşü olmaz. Bu millete ve ülkeye kaybettirir ve kaybedersiniz.
Arif Altunbaş, Haber 7
NOT; Meclis-i Mebusan’ın aldığı karar ile Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esad Toptani, Gürcü Arif Hikmet Paşa ittihat ve terakki milletvekili baş mabeyinci Cevdet Beydan oluşan 5 mason Abdul Hamit Han’ı tahttan indirdi. Ve Selanik’e sürgün etti.
Abdulhamit Hanın tahtan indirilmesinden hemen sonra Osmanlıda ilk defa ‘’Büyük Osmanlı Mason locası’’ kuruldu. Başına İttihat ve Terakkinin önde giden ismi meşhur mason Talat Paşa getirildi.
.
Düşmanın tuttukları ittihatçı artıkları
Arif Altunbaş 17 Aralık 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 1,015 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Bir milletin başına gelebilecek en büyük felaket o milleti millet yapan: din’i, dil’i, yazı’sı tarih’i ve kültüründen koparmak, kimlik ve kişiliğine karşı onu yabancılaştırmaktır Osmanlı Devletini savaş meydanlarında durduramayan Haçlılar onu zamanla içten sinsice bölüp parçalamak ve yıkmak için fitne oyunlarına başvurdular.
(1839-1876 ) Tanzimat Fermanıyla devleti yaşadığı siyasi bunalımlardan, ekonomik sıkıntılardan, teknolojik geri kalmışlıktan kurtarmak iddiasıyla bir dizi reform yapılmasına karar verildi. Yapılacak bu reformlarla Fransa ve İngiltere gibi dünya devleriyle yarışabilecek bir güce ve seviyeye ulaşabileceğimize inanan devlet yöneticileri vardı.
Aslında batılılaşma hareketi 15 Haziran 1826′ da yeniçeri Ocağını ortadan kaldıran II. Mahmut döneminde kısmen başlatılmıştı. Osmanlı ordusunun bel kemiği olan bu ocak kaldırılmakla Ordu kurum ve gelenek olarak büyük darbe yedi. Böylece 2500 yıllık bir ordu geleneği ve disiplini yerine batı tipi bir ordu anlayışı almaya başladı. Bu yalnışın adına da Vaka-i Hayriye adı verildi.
Gerek Yeniçeri Ocağını kaldıran Sultan II. Mahmut’ a, gerekse Tanzimat fermanını yürürlüğe koymakta taviz vermeyen Sultan I. Abdulaziz ve Abdulmecit’ e Müslüman halk ‘’Gavur padişah’’ diyerek yapılan yanlışlıklara tepki gösteriyordu. Daha sonra düzensiz iç isyanlar, ayaklanmalar ve huzursuzluklar birbirini takip etti.
Yıllarca birçok Osmanlı genci batıyı yakından tanıması, orada okuyup gelmesi, ülkesine ve milletine faydalı olması için devlet tarafından burslu öğrenci olarak Fransa ve İngiltere’ye gönderildi. Onlardan kimileri İngiliz ve Fransız devletinin desteği ile kendilerini oraya gönderen padişah ve devlet aleyhinde yayınlar yaparak batının oyun ve kara propagandalarına alet oldular. Bu tiplere batıda ‘’Jön Türkler’’ (Genç Türkler) (1) denilmeye başlandı. Türkiye’ deki darbelerin ‘’Genç subaylar rahatsız oluyor’’ sinyaliyle başlamasının manşet olmasının kökleri ‘’Jön Türklere’’ kadar uzanır.
Batı dünyası kendi ülkelerine gelen bu yabancı öğrencilere dünya görüşlerini, hayat tarzlarını, mantık ve düşüncelerini benimseterek, çıkar ve politikaları doğrultusunda onları eğitip şekillendirdiler. Din, tarih, kültür ve medeniyetine karşı yabancılaşmış olarak yetiştirilen bu gençler (2) batılılaşmanın ilk elçileridir. Batılılaşma sarhoşu olan bir kısım üst düzey Osmanlı bürokrasisi ve ordusu bu tip gençleri hürriyet kahramanı, aydın, büyük şair, devlet ve düşünce adamı olarak bağrına bastı. Bunlar zamanla Osmanlı bürokrasisi içinde birer Brütus oldular.
Batı dünyası Osmanlı devlet ve ordu, bürokrasisi ve toplumsal yapısını bozmak için önce; Jön Türkleri, sonra; da İttihat ve Terakkicileri akıllıca kullanmayı bildi. Ordu ve devlet kadrolarında içten içe gizlice örgütlenen bu insanlar devlet içinde paralel bir devlet yapısı (3) oluşturarak Osmanlı merkezi yönetimine kafa tutan, gerekirse padişahları darbe ile devirip yerine batının hoşuna gidecek silik şahsiyetli, liyakatsiz sulatanları başa getirdiler.(4)
Birçok Ermeni, Rum, Musevi, İtalyan, Fransız tüccar, banker ve İttihatçılar ile Masonlar Osmanlıyı birlikte çalışıp yıktılar. Öyle ki, İttihatçılar sinsice padişahın en yakınına kadar sokularak kimileri hanedana akraba ve damat olup devletin en yüksek makamlarında görev yaptılar.(5)
Çağdaşlaşma modernleşme ve ilerleme adına Osmanlının batıya gönderdiği Müslüman gençlerin çoğu oradan vatanlarına geri dönerken Ataist Antik Yunan ve Hıristiyan Roma aklı ve kültürünün temsilcisi olarak ülkelerine geri döndüler.
Altı yüzyıl dünyanın süper gücü olarak ayakta duran, koskoca Osmanlı çınarı Haçlı batılıların fikir ve düşünce işgal ve istilasına uğrayan ‘’Jöntürk’’, ‘’Tanzimatçı’’ ve ‘’İttihatçı’’ mankurtlar tarafından kurtların ağacı içeriden kemirip bitirdiği gibi çökerttiler. Osmanlıdan sonra kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu mankurtların eline geçince büyük bir eksen kaymasıyla makas değiştirdi. ‘’Özgür, bağımsız ve kendi değerlerine bağlı Müslüman bir milletin devleti olma amaç ve gayesinden’’ saptırılarak devlet gemisinin dümeni Osmanlıyı içten ve dışarıdan yıkan düşmanları taklit etmeye ve onların izini sürmeye, devletin kıblesi batıya çevrildi.
Türkiye’de bugün milletimiz, dün: düşmanına aşık olup batılılarla aşk yaşayan Jön Türklerin doğurduğu, Tanzimatçıların büyüttüğü, ittihatçıların beslediği ve karşımıza İslam düşmanı olarak diktiği batı kuklaları olan birçok ( Parti, Cemaat, Fikir akımı vs.) fitne ile uğraşıyoruz.
Osmanlıyı içten ve dıştan yıkan fikrin ve düşüncenin fahişesi Haçlılar ve onların Türkiye’deki ittifak ortakları ile bu vatanı bize yurt olarak emanet eden Müslüman atalarımızın yolunu izleyen milletimiz arasında bir ‘’BEKA’’ kavgamız var. Bu kavga her iki tarafın da varoluş ve beka kavgasıdır.
Kur’an-ı ve Ezanı bu ülkede yasaklayan, ’’Kabe Arab’ ın olsun, Çankaya bize yeter ‘’ diyenlerle, asil Türkmen atlarının sırtında zaferden zafere koşan Selçuklu ve Osmanlı Akıncılarının kavgasıdır bu.
İbrahim’le Nemrud’ un, Musa ile Firavun’un, Kılıçaslan ile Haçlıların mücadelesi… Yani; kara ile ak’ın, Hak ile batılın, Allah’ın kulları ile Doların kularının savaşı.
Arif Altunbaş, Haber 7
Dip Not:
1) Jön Türkler tanımı 1828 tarihinde ilk olarak Charles Mc Farlane tarafından kullanılmıştır.
2-) Jön Türklerden bazıları; Namık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa, Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza İbrahim Şinasi, Samipaşazade Sezai, Dr. Nazım Bey ve Ahmet Rızadır.
3-) FETÖ örgütünün taklit ettiği yol aynen Osmanlıyı yıkan ittihatçıların izlediği yoldur.
4- İttihatçıların 1909 da II. Abdulhamid’ i darbe ile tahttan indirip yerine hiçbir özelliği olmayan kardeşi Sultan Reşat’ı başa geçirdikleri gibi.
5-) Damat Ferit, Talat Paşa, Enver Paşa gibi.
5-) Kemalettin Kamu ( 15.9.1901-6.3.1948), Fransada (1933) okudu. Rize ve Erzurum CHP Milletvekilliği yaptı. Mankurt’ un inkar ve Tuğyana yelken açan Çankaya Şiirinden;
….
‘’Ne örümcek ne yosun,
Ne mucize ne füsun;
Kabe Arap’ın olsun
Çankaya bize yeter.’
.
İnsanın dört zindanı
Arif Altunbaş 24 Aralık 2021 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 555 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İnsanın dört zindanı
Yaratılmış varlıklardan insanı ayırt eden en önemli özelliklerden birisi, insanın kendi iradesiyle kendi cennet ve cehennemini inşa etmesidir. Onun için insana ne gelirse; kendisinden gelir, insan ne yaparsa; önce kendisine yapar.
İnsan, yönetici olarak seçtiklerinin ahlak ve karakterine göre yönetilir. Yani, o kendi tercihinin esiridir. (1) Milletler de kendi irade ve tercihlerinin kaderini yaşarlar. İnsan kendisine verilen akıl nimeti ile isterse; kendi cennetini, isterse; kendi cehennemini tercih eder. Her ne yaptı ise de; onun karşılığını görür.
İslam insanın ana rahmine düşmesinden mezara girmesine kadarki zaman biriminde belirli usul, kaide ve kurallar getirmiş, bunları da vahyin gösterdiği yol ve istikamette peygamber efendimizin fiili ve kavli sünnetleri vasıtasıyla insanlığa ulaştırılmıştır.
İnsan her hususta kendi irade ve isteğiyle başa başa bırakılmıştır. Ona verilen (2) göz, kulak, konuşma, akıl, irade vasıtasıyla tercih ettiklerinden de sorumlu tutulmuştur. Bu ‘’sorumluluk’’ kuralı; insanın şahsi, cemiyet, cemaat ve toplumsal yaşantısında, milletlerin; askeri, siyasi, ticari, sosyal, kültürel ve ekonomik münasebetlerinde şimdiye kadar yaşadığımız, halen yaşamakta olduğumuz ve ileride de yaşayacaklarımız için geçerlidir.
Yani; iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, hak ile batılı, doğru ile yanlışı, vahiy ile vahye karşı olanı tercih etmek insanı ya kendi cennetine veya kendi cehennemine götürür. İnsan alemin, ‘’en mükemmel yaratığı veya sefillerin sefili’’ (3), aynı zamanda, ‘’en cahili ve zalimi’’ olabilecek bir yaratılışla yaratılmıştır. (4) Bu iki zıt ve farklı kutup Mü’min ile Kafir ve münafık arasındaki farklılıkları ve uçurumları ortaya koyar. Mü’min ve Kafir’ in özellikleri burada bellidir.
Münafık ’ın dört belirgin alameti vardır.(5) Bunlar insanın tuzağı ve 4 karanlık zindanıdır. Bu sıfatlar kişi ve toplumların, cemaat, cemiyet, hareket ve önderlerinin, parti ve liderlerinin karakteri, yaşam ve mücadele tarzı haline gelmiş ise; Allah’a dayanan ve Allahtan korkan bir kişi ve toplumun bu tip insan ve kalabalıklardan şiddetle uzak durması, onlara karşı her türlü ihtiyat tedbirlerini alması şarttır.
Münafık kişi ve toplumlar insanlığın yolu üzerine döşenmiş serseri mayınlar gibidir. Ne zaman, kiminle, ne yapacağı, nereden ve nasıl davranacağı belli olmaz. Bu sıfatları taşıyan kişi ve toplumların Müslümana ve İslam toplumlarına zarardan, beladan, musibetten ve kötülükten başka vereceği hiçbir şey yoktur.
Müslümanlar ( Herhangi bir hususta) darda ve zorda kaldığında, ilk önce sevinenler; her zaman İslam düşmanlarıyla birlikte hareket eden münafıklar olmuştur Müslümanlar zorlandıkça; onlar rahatlar ve huzura erirler, dara düştükçe; onlar neşelerinden dört köşe olurlar.
Müşterek çıkarlar hususunda (belki) kafirler ile ortaklık yapılabilir, ama; münafıklarla yapılan her anlaşma ve işin sonu hüsranla biten bir felakettir.
Tarih boyu İslam milletine diz çöktürmek isteyenlerin en başında münafıklar gelir. Peygamberimiz zamanından 4 halifeye, Emevilerden Abbasilere, Selçuklulardan Osmanlıya, Cumhuriyet döneminden zamanımıza kadar milletimizi içten ve dışarıdan yıkmak isteyenlerin en önünde ve en şirret düşman münafıklardır. Bugün de aynen öyle, aynı durumu yaşıyoruz. Yeni münafıkların eski münafıklarda hiçbir farkı yok.
Türkiye’de son günlerde çıkarılan döviz krizinde: kimin gerçekten bu ülkenin çocuğu, kimin de onun bunun çocuğu olduğu anlaşılmıştır. Kim; milletimizin çıkar ve menfaatlerinin yanında, kimin de; düşmanlarımızın yanında olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.
Kimin; yalan ve iftiranın şahı, sözünde durmamanın padişahı, emanete ihanet eden vatan, millet ve namus düşmanları olduğu bir daha netleşmiştir.
Bugün Türkiye’de inkar ve tuğyanın kara bayrağı altında toplananlar ile, inanç ve imanımızın sembolü tevhid bayrağı altında toplananlar arasında iman ve küfür mücadelesi vardır. Türkiye bu iki zıt kutubun savaş meydanıdır!
Millet olarak içimizdeki yerli münafıklara ve dışımızdaki Haçlı düşmanlara karşı çetin bir savaşla karşı karşıyayız. Herkes kendi tarafını seçmiş, kendi cenneti veya cehennemi tarafında konumlanmış durumdadır. Türk milleti ve İslam ümmeti olarak bize dayatılan bir savaşın tam ortasındayız. Dört tarafımızda kol geziyor puşt zulası.
Büyük Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlık savaşını veriyoruz millet olarak imanımız ve yüreğimizle… Kut ’ül Amare’ de, Çanakkale’de, İstiklal savaşında olduğu gibi bu savaşı da kazanacağız Allah’ın izniyle.
Arif Altunbaş, Haber /7
Dip Not:
1- “Siz nasıl olursanız sizin idarecileriniz de öyle olur. (Siz) nasılsanız öyle idare edilirsiniz” (Hadis: Keşfü’l- Hafa, 2:311)
2–‘’Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?’’ (Beled; 8-9)
3- ‘’Andolsun, insanı en güzel biçimde yaratırız. Sonra onu aşağıların aşağısına indiririz.’’ (Tın; 4)
4-‘’Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.’’ (Ahzap; 72)
5-Münafık’ın alameti Dört’tür;
-Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ona ihanet eder.
-Konuştuğunda yalan söyler.
-Söz verince sözünden döner.
-Düşmanlıkta haddi aşar, haksızlık yapar.” (Hadis; Abdullah İbni Amr İbni’l-Âs radıyallahu anh’den)
.
Savaş retoriği
Arif Altunbaş 1 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 543 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arif Altunbas
Savaşlar iki taraf veya taraflar arasında birinin diğerine üstün gelmesi için yapılan kanlı hesaplaşmalardır. Er veya geç bir gün savaşlar bitebilir ama, hesaplaşmalar nesillerden nesillere miras kalır. Hesaplaşmalar bitmez.
Kurt kuzuyu yemek istediğinde kuzuya, ‘’Suyumu neden bulandırıyorsun’’ diye saldırırmış. Aslında bulanık olan su değil gözü dönmüş kurdun niyetidir.
Dünyada meydana gelen savaşların çoğu incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden kaynaklanır. Daha sonra intikam alma ve üstün gelme hırsı kan davasına dönüşür. Bir akıl tutulmasının anaforuna tutulan insanın kuyuya attığı taşı yıllarca, belki asırlarca kırk akıllı tarafından çıkaramaz.
Bugün Rusya ve Çin ile ABD ve yandaşları arasında estirilmek istenen savaş rüzgarıyla dünya 2. Dünya savaşından sonraki soğuk savaş dönemine doğru gidiyor.
ABD=NATO’nun Rusya ile yaptığı anlaşmaya uymaması ve batı Avrupa’daki eski Sovyetler Birliği ülkelerini NATO’ya almasıyla başlayan güven bunalımı Rusya’yı tedirgin edip harekete geçirerek Gürcistan’dan Abhazay’ı, Ukrayna’dan Kırım’ı işgal eden Rusya’ bugünkü hale geldi.
Burada kim haksız, kim haklı? Sözünde durmayan ve suçlu olan kim?
2. Dünya savaşından sonra Sovyetlerin Macaristan, Çekoslovakya, Polonya ve Baltık ülkelerini ani baskınlarla işgal etmesi, Yunanistan hariç Balkan ülkelerini ele geçirmesi batı dünyasında büyük bir panik ve korkuya yolaçtı.
Kapitalist Avrupa devletleri Sovyet imparatorluğunun kan denizinde boğulmaktan korkarak alelacele ABD yılanına sarıldı. Bu panik ABD’nin işine geldiği kadar Sovyetlerin de işine geliyordu. Dünya iki düşman süper gücün aralarında paylaştığı ve oynaştığı bir ülke haline geldi.
İki fil tepişiyordu, onların ayakları altında Varşova ve NATO Paktına bağlı güçsüz ülkeler eziliyor, sömürülüyor köle gibi kullanılıyordu. Bir taraf; ‘’vahşi Kapitalizm geliyor’’, diğer taraf; ‘’Kızıl Kominizm geliyor’’ diye kurguladıkları şehir efsaneleriyle korku imparatorluklarını askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel bir süper güce eriştirdi.
ABD ve Batı dünyasının Rusya’ya, Rusya’nın da Batı dünyası ve ABD’ye olan güvensizliği dün başlayan bir olay değildir. Bu güvensizlik tarihin derinliklerine kadar uzanan uzun bir hikayedir.
İskender’in ve Romalıların 3 kıtayı işgal etmesi, Hunların ve Moğolların bir fırtına gibi esip Asya’ya Avrupa’ya diz çöktürmesi, Napolyon’un tek başına dünyaya kafa tutması en sonunda Moskova önlerinde per perişan çakılıp kalması, Hitlerin Stalingrat’ ta kan gölüne saplanması, kısaca: 1. ve 2 dünya savaşlarında batının aç kurtlar gibi birbirini yemesi güven bunalımının karakterini oluşturur.
Güven; tek kalesi olan hakemi olmayan çift taraflı oynanan ve güvensizlik üzerine kurulan bir güven oyunudur. Barışı, kazanan taraf dikte ettirir, tarih kazanan taraf yazdırır.
Çoğu zaman savaşlar devlet yöneticilerinin güç sarhoşluğuna kapılarak karşı taraf(lar)ı isteyerek veya mecbur ederek kendi hilelerinin ağına düşürüp onları teslim alma oyunudur.
Tabi ki, bir milletin özgürlük ve bağımsızları için barışçıl tüm kurtuluş yollarını denemesi, son çare olarak da savaşa başvurması gibi haklı nedenleri de savaşı vardır. Bunun sebebi de mazlumlar değil zalimlerdir. Ezilenler değil ezenlerdir. Milletlerin her türlü sömürü ve işgale karşı verdikleri bağımsızlık savaşları hariç dünyada vuku bulan savaşların çoğu gücün güçsüzlere zorbaca dayatıldığı güçlünün zayıfa meydan okumasının kanla tarihe yazılmasıdır.
Rusya’nın Asya ve Avrupa’da komşularına kafa tutması, ABD’nin dünya genelinde yaptığı kabadayılık, Çin’in bunlardan geri kalmayıp süper güç olma hevesine kapılması günümüz savaş retoriğinin baş döndürücü bir hızla kışkırtıcı ve saldırgan bir havaya büründürüyor. Tüm bu anlayış ve hava da dünyayı tehdit eden tehlikeli bir yıkım savaşının cehennemine doğru sürüklüyor.
Tarihten ders almayan insan savaşların barış ve huzur getirmediğini, dünyayı kan ve gözyaşında boğduğunu ne yazık ki çok çabuk unutuyor. Savaşları yaşlı ve suçlu insanlar ilan ediyor, ama: orada, daha çok genç ve suçsuz insanlar ölüyor.
Savaşlarda yasalar ve adalet, akıl ve vicdanlar konuşmuyor. Bir türlü ağızları kapanmayanlar şom ağızlı güç sarhoşları şımarık galiplerdir.
Batı insanı dünyayı insanlığın evrensel değerleriyle süsleyip donatarak yaşanacak bir cennet haline getirmek yerine zorla ve zorbalıkla kan dökerek bir cehenneme çeviriyor.
İnsan vahiyden kopunca insan olmanın bütün değerlerinden koparak vahşi bir canavar haline dönüşüyor. Daha sonra; hayatın ve dünyanın rengi değişiyor.
.
Darbe piyonları
Arif Altunbaş 3 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 715 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Piyon Nedir? Satrançta Piyonun Hareketleri Nelerdir? » Bilgiustam
ilk ve öncelikli hedefleri toplumun huzur ve barışını ortadan kaldırmak, ülkeyi denize düşürmek ve çaresiz kalan milleti kurtarıcı gibi gösterdikleri zehirli yılana sarılmaya mecbur etmektir. İki asırdır Türkiye ve milletimiz ne çekti ise; Haçlı keşişi bu sahte kurtarıcılardan çekti. Bütün enerji ve birikimlerini bu sahte kurtarıcılardan kurtulmak için harcadı. Darbelerle sarsıldı, idamlarla yıkıldı, baskılarla ezildi, terör ve terörist belalarıyla uğraştı.
Devirmek için; önce mevcudu hedef almak, onu topluma en tehlikeli düşman ve en berbat bir yönetim olarak tanıtmak ve benimsetmek gerekir. Bu propaganda ve projeler önceleri; ‘’hoş görü, barış, özgürlük, bağımsızlık’’ sloganlarıyla öne çıkarılan birtakım azınlık solcu, marksist çapulcular vasıtasıyla yapılırdı.
Kapitalist liberal batı dünyası ve sistemleri her alanda olduğu gibi dünya rekabet meydanlarında Kominizmi, Marksizmi bütün değerleri ve teferruatıyla ortadan sildi süpürdü ve iflasa sürükledi. Kominizmin başını çeken lider devletler varoluşlarını ‘’perostarika’’ sarılarak kendilerini kurtarabilidler.
İnsanı, insana köle eden bir eşya gibi kullananan ve işe yaramayınca da onu kullanılmış bir çocuk pezi gibi çöpe atan Marksist teorilerin çöküşü ve kominizm ütopyasının iflasıyla fikir, düşünce ve ruh dünyasında insanı hayvanlaştıran kapitalizm mücadele meydanında rakipsiz kaldı. Marksizme ev sahipliği yapan Rusya ve Çin de kapitalistleşti. Bu iki kartondan dev Batı kapitalizmi ve emperyalizmi karşısında diz çökmek zorunda kaldı.
Fikir, düşünca ve aksiyon alanında hala tarih öncesinde kalan, dünyadaki değişimlerin farkında olmayan, Rusya ve Çin’e küskün ABD ve batı emperyalistlerinden aldıkları yardım ve desteklerle ayakta durmaya çalışan (PKK, PYD, ML guruplar gibi..) solcu, şovenist teröristler bugün Irak, Suriye, Libya, Ermenistan, Yemen, Somali, Mali, Nijer gibi… sıcak savaş bölgelerinde vekalet savaşçıları ve batının paralı askerleri olarak her biri Kapitalist Haçlı batılılar tarafından kullanılmaktadır. Diğer bir kısmı ise, şehir eşkiyaları militanlar, kaos ve anarşi manyağı provakatörler, algı operasyonları ve ajitasyon birlikleri olarak üniversite, sokak olayları, uyuşturucu kaçakçılığı vb. kirli sanaryolarda kullanılacak beyinleri protezli kurşun askerler olarak metropolleri karıştırmak üzere emperyalist ağababalarının rüyalarını gerçekleştirmek için savaşmaktadırlar.
Darbeci faşistler, darbe sevici şovenistler, solcular ve ataistler iki asırdır milletimizin başbelası olarak emperyalist batının uşaklığını yaptılar, yapıyorlar ve bundan sonra da yapacaklar. Sağcı solcu farketmiyor; bunların hepsi de inkar ve küfür cephesinin başarıya ulaşması için Haçlı uşağı yerli münafıkların temsiliğini ve taşeronluğunu yaparak İslam Medeniyet ve Kültürünün, aziz millletimiz ve devletimizin karşısında düşmanın safında savaşıyorlar.
.
Şaşkın Muhalefet
Arif Altunbaş 6 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 1,474 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Dünyada, ‘’Güçlendirilmiş Parlementer sistem’’ diye bir sistem mi var?
Arif Altunbaş
Dünyada, ‘’Güçlendirilmiş Parlementer sistem’’ diye bir sistem mi var?
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde iktidara karşı muhalefet anayasal çizgiler içinde her türlü mantıklı siyasi tepkiyi vermek, onun çözümünü ortaya koymak için vardır ve bunun için çalışır. Türkiye’de ise; muhalefet kin ve nefret üzerine kurulan ve kurgulanan darbeler, yalanlar, iftiralar, düşman ile işbirliği de dahil… iktidarı devirmeye odaklanmış bir öç alma hareketi görevini icra etmektedir. Bu ülke ve milletimiz için ne iyilik yaparsanız yapın, onların gözünde hep kötüdür…
Milli ve yerli olan her şeyden uzaklaşan, batılı emperyalistlere kul köle olan dilsiz ve sağır sevdaları, şanzıman dağıtmış düş ve düşünceleri, gaz sıkışmasından oluşan karın ağrıları, pis kokular üreten barsak gurultularına sahip bir muhalefetle karşı karşıyayız. Devlet ve millet düşmanı, servet ve yatırım düşmanı, iş ve aş düşmanı… bütün bunlarla birlikte düşmanın dostu olan bir muhalefet. CHP ve onun sisam ikizi BDP, zaman zaman da onlara ittifaklar ekseninde eskortluk yapan siyasi partiler iktidar olamama sıkıntısının meydana getirdiği sivilcelerini kaşıyarak iktidarın her yaptığına otomatik olarak uyuz olmakta ve kirli kirli kaşınıp durmayı muhalefet yaptıklarını zannetmekteler. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana iktidara gelen partilerin en büyük çıkmazı koalisyon yapmak zorunda kalarak karar alamama ve icraat yapamamaktır.
Türkiye’de yapılan işler, yatırımlar önce; tek parti CHP iktidarları döneminde, sonra; tek başına iktidara gelen Demokrat Parti döneminde, en son olarak da; AK Partinin 18 yıllık iktidarı dönemlerinde yapılmıştır. Koalisyon dönemleri daha çok zamanı katletmenin, milli servetlerimizin çarçur edilme dönemleridir. Bu da batının Türkiye’ye dayattığı demokrasi ve özgürlük şablonunun ağır faturasıdır. Darbeler dönemi soyguncuların, vurguncuların, hırsızların, devletin ve hazinenin dibini oyanların, milleti adam yerine koymayan diktatörlerin dönemleridir. Koalisyonlar dönemi ise karar alamayan ortaklarının bakanlık ve köşe kapmaca oynadıkları, ülkemize milyar dolarlarca maddi ve manevi ağır zararlar verdikleri dönemlerdir. Bu dönemlerde kaybeden hep milletimiz ve devletimizdir. Kazançlı çıkanlar ise; emperyalizmin ülkemizdeki yerli ve yabancı uzantıları olan güç odakları olmuştur. Bu acı tecrübeleri bizzat yaşayan ve bunlardan zarar gören milletimiz, en sonunda Türkiye’nin kendi tarih ve geleneğine en uygun yönetim tarzı olarak ‘’Başkanlık Sisteminde’’ karar kılarak Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı olarak devletin başına getirmiş devletin ve milletin dümenini ona emanet etmiştir.
Bu tarihten önce parlamenter sistemin doğası gereği mecliste yapılan sürtüşmeler, didişmeler, inatlaşmalarla karar alınamadan boşa geçirilen yıllar yerine, Başkanlık Sisteminin başkana verdiği yetkilerle en hızlı, en akılcı ve en yararlı kararlar alınarak en hızlı çözümlere gidilmiş, ülkemizde 50 yıldır yapılamayan yatırımlar yapılmış, bir asırdır çözülemeyen sorunlar çözülmeye başlanmış, Türkiye’ye yakışır askeri, siyasi, ekonomik, kültürel, diplomatik bir rota izlenmiş, ihracat rekorları kırılarak ülkemiz birçok gelişmiş ülke ile rekabet edebilir bir seviyeye getirilmiştir. Sorunlar bitmiş, problemler çözülmüş, her şey hallolmuş değil elbet. İki asırdır batırılmaya ve yok edilmeye çalışılan bir milletin madde ve mana planında kaybettiklerini yirmi yılda telafi etmek mümkün değildir. Ama, ‘’Başkanlık Sistemi’’ ile ülkenin içine düştüğü girdaptan çıkış yolları belli olmuş, mili ve yerli düşünceye, siyasi ve ekonomik atılımlara yöneliş başlamış, milletimiz ve devletimiz kendi özüne ve aslına dönmek için her türlü ve yönlü çalışmanın içine girerek bir diriliş hareketi başlatılmıştır. Ama protez beyinli, yarım akıllı, uzaktan kumandalı CHP’nin başını çektiği, kuyruğu BDP olan muhalefet bu alınan mesafelerin hiçbirinden, yapılan hiçbir işten mutlu değildir.
Şaşkın muhalefet Türkiye’nin emperyalistlere karşı verdiği özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin önünde her türlü engel çıkarmayı, cehalet ve dalalet içinde inat ve ısrarla batılı efendilerine askerlik yapmayı sürdürmektedir. Başkanlık sistemi milletimizin dinine, tarihine, kültür ve medeniyetine en uygun bir sistem olduğunu Türkiye’yi ve milletimizi tanıyan ve seven herkes görmektedir. Kör muhalefet hariç. CHP ve sevgili dostları ‘’Güçlendirilmiş Parlamenter sistem’’ derken, tek başına Parlamenter sistemin ne kadar güçsüz ve yetersiz olduğunu da söylüyorlar aslında. CHP’nin batıdan, BDP’nin Kandilden, İyi Parti’nin de nereden beslendiği biliniyor.
Türkiye’nin yönetimi asla batı emperyalizminden beslenen çaylaklara ve kendini kurt zanneden çakallara terkedilemeyecek kadar önemli ve hayati bir meseledir. Buna milletimiz ‘’Başkanlık Sistemini’’ referandumla kabul ederek onaylamış ve karara bağlamıştır. Başkanlık sistemine karşı çıkanlar; Türkiye Ay’a giderken, yaya yürümekte inatla direnen, cehalet veya ihanet içinde debelenen batı emperyalizminin uşağı omurgasız sürüngen muhalefet partilerinin kapkara ufuksuz ufuklarıdır.
.
CHP ve Dalton Kardeşler
Arif Altunbaş 11 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 671 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Dalton kardeşlerin isimleri NELERDİR? Red Kit haydut kardeşlerin isimleri (HADİ İPUCUSU) - İhlas Haber Ajansı
Türkiye siyasi tarihinde milletin diniyle, kültür ve geleneğiyle hiçbir zaman barışık olmayan bir parti varsa o da CHP’ dir. O hep, mankurtlar gibi sırtını millete yözünü de düşmana dönmüş, ülkemizde batılılaştırmak adına batıllaşmanın tohumlarını ekmiş ve bu yabancılaşma savaşını baş rol oynamıştır.
Millete rağmen, millete karşı, millet (Halk) adına yapılan bu yozlaşma hareketi zamanla soysuzluşmanın da sınırlarını aşarak birçok ihanete yol açmıştır.
Onun ihanetleri sadece tek parti diktatörlüğünde zorla zorbalıkla, hatta ; devlet terörüyle dayattığı soysuzlaşma eylemleri değil, ondan sonraki muhalefet dönemlerindeki darbeci, darbe sevici anlayışla zamanımıza kadar devam edegelmiştir.
Bu inkarcı cahili anlayış milletin dinini ve kutsalllarını, tarih ve kültürünü, ahlak ve maneviyatını temelden yok etmek için Avrupalı/ hıristiyanların hayat tarzını çağdaşlaşma maskesi altında milletimize dayatmıştır.
Bugün toplumumuzun bir kısmının dinimize yabancılaşmasında, kendi değerlerimize sırt çevirmesinde, tarih ve medeniyetimize, Kur’an ve Ezanımıza şaşı bakmasında bu totaliter kör ve sağır anlayışın büyük bir rolü vardır.
CHP daha önceki seçimlerde de olduğu gibi bundan sonra da binbir dereden su getirerek müslümanlardan oy dilenecek. Bunlar her seçimde milletten oy isterken hep millete yalvardılar, iktidar olduklarında da milleti kendilerine yalvarttılar. Bu yüzden milletle aralarındaki bütün bağları koptu. Bu yüzden her seçimde nal toplamaya mahkum oldular.
CHP hor gördüğü, adam yerine koymadığı, yıllarca zulmettiği halkımıza ‘’ Biza oy verin!’’ diye yalvarmak için şimdi de dalton kardeşleriyle birlikte ıtanmadan, sıkılmadan milletin karşısına ”M(Z)illet İttifakı” diye çıkmaya hazırlanıyor.
Kim bu Dalton kardeşler ?
Joe Dalton rolünde; en ateşli halk düşmanı ve batının tescilli taşeronu olan Kılıçdaoğlu, William Dalton rolünde; her ipte oynayan, politika yapmak için hem sağcı hem solcu görünebilen ve karampolden gol atmak için futbolcu bile olan Akşener, Jack Dalton rolünde; militan Kemalizmin kürt temsilcisi ve kürtlerin yüz karası olan PKK ve siyasi uzantısı HDP, Averell Dalton rolünde; her renge giren, herkesle oyun kuran, ama; bir türlü omurgalı olamayan Pensilvalı FETÖ ile ‘’Millet ittifakı’’ nın diğer teferruatları olan türedi çaylak partilerin ayak oyunlarına milletimiz şimdiden hazır olmalıdır.
Ne olacak? Diye merak etmeyin! Bundan önceki seçimlerde neler oldu ise, bundan sonra gelecek seçimlerde de o veya ona benzeyen neticeler olacak! Dağ fare değil, batı rüzgarlarından öfke, kinle ve gas alanların intikam hırsıyla saldırıya geçip milletin duvarına çarptığına şahit olacak.
Dalton Kardeşlerin milli ittifakı ABD ve AB ülkelerindeki Türkiye düşmanlarıyla birlikte Milli bir ittifakı değil, zilli bir ittifakı oluşturduğu milletimizce bir daha anlaşılacaktır.
Milletimizin feraset ve basireti bu oyunu da bozmaya yeterli olduğu inşaallah bir daha anlaşılacaktır.
Kılıçdaroğlu; yalan, iftira ve nefret söylemlerine, çömezleri de; Kur’ana, Ezana, İslama ve müslümanlara hakeretler yağdırmanın, PKK ve bileşenleriyle iş tutmanın bedelini en ağır bir şekilde ödeyecektir.
.
Karaktersiz fırıldaklar
Arif Altunbaş 14 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 990 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Karakter kelimesi Fransızcadan ( caractère) dilimize geçmiş ve Türkçemizde de aynen kullanılmaktadır. Sözlük manası; ‘’Bir bireyin kendine özgü yapısı, o bireyi başkalarından ayıran temel belirti ve bireyin davranış biçimlerini belirleyen, üstün ana özellik ve öz yapısıdır.’’ diye tarif edilir.
Bir kişinin veya toplumun tutumunu, duygu ve davranış biçimini, tutku ve düşünce yönünü, düşünüş ve hareketlerindeki tutarlılığı anlatırken ve başkalarından ayırt eden özellikleri belirlerken de kullanılır.
Karakter dilimizde; bir oyuncu, bir simge, bir nitelik, bir insan özelliği ve bir duruş olarak da kullanılır. ‘’Karakteri menfaatlerine göre şekillenen insan/lar’’, ’Karakterli veya karaktersiz insan veya toplumlar’’ ifadesinde olduğu gibi.
Hayatın her kesiminde görüldüğü gibi politika alanında da egosunu doyurmaktan karakterini besleyemeye vakit bulamayan bir sürü karakter fukarası insan vardır. Bu tip insanlar toplum içinde kötü birer örnek olarak bilinir. Müslüman bir toplum içinde karaktersizler deve dikeni gibi sırıtır, asla kabul ve itibar da görmez.
Karakter fukarası insanlar bir aile, toplum, cemaat, cemiyet, parti ve devletin başında iseler; işte bu, o toplum için gerçekten bir felakettir. Çünkü, lider durumunda olan insanlar sözü sohbeti dinlenen, yolu izlenen ve gözlenen şahsiyetlerdir.
İnsanların en kötüsü söz verip de sözünde durmayan, kendisine emanet edilen bir şeye ihanet eden, konuştuğu zaman yalan söyleyen, bir insan ve toplumla bozuştuğunda onun bütün gizli sırlarını ortaya döken, onu rezil etmek için her türlü edep, ahlak ve kişilik sınırlarını çiğneyen, ona karşı yapılan her eylem ve söylemi, her hareket ve davranışı meşru gören ve göstermeye çalışan yanar döner kişilerdir. İslam toplumunda bu tiplere, ‘’Münafık’’ denilir.
İçleri başka, dışları başka, her an her renge girebilen bukalemun tipli fırıldak karaktersizlerdir Münafıklar. Eylemleri ve söylemleri asla birbirine uymaz. Bunlar her zaman, her dalda oynayan cambazlardır. Yağ gibi hep su üstüne çıkar, kedi gibi hep dört ayaküstüne düşmeye çalışır.
Bu tipler; her çağda ve zamanda İslam’ın ve Müslümanların karşısında inkarın kara bayrağı altında toplanan, nemrud’i sistem ve firavun’i düzenleri ayakta tutmak ve yaşatmak için Haçlı Süvarileri ve Tapınak Şövalyeleri olarak Kılıçaslan ve Salahattin taraftarlarına karşı savaşırlar.
Bunlar, küfrün inkarın karabatakları, isyan ve tuğyanın şerefsiz alçaklarıdırlar.
Düşünün! Bir partinin veya hareketin lideri seçim öncesinde millete hitaben, ‘’Eğer; bize oy verirseniz ve seçimi de biz kazanırsak; kimseyi işten atmayacağıma, çalışmayan her emekliye şu kadar maaş vereceğime, suyu, elektriği, gazı, tuzu (Daha uzatabilirsiniz) bedavaya dağıtacağıma namusum ve şerefim üzerine söz veriyorum’’, deyip de; seçimi kazandıktan sonra bütün bu vaatleri yapan kendisi değilmiş gibi davranan utanmaz, hiçbir sözünü yerine getirmeyen sıkılmaz bir politikacıya karaktersiz fırıldak demek onu en güzel biçimde ifade eder.
‘’Bu ne biçim söz vermek, şeref ve namus anlayışı’’ demek ise; içinden çıkılmaz kokuşmuş bir balçık ve apayrı bir konudur. Karaktersizlere karaktersiz demek, onlar ile olan arasına bir mesafe koymak ise; onurlu her insanın yapması gereken karakterli bir davranış ve duruştur.
Peygamberimiz sav; ’’ Yalan ile iman bir arada bulunmaz’’(2), atalarımız ise; ‘’Yalanla bina olmaz, yalancı ile yola çıkılmaz’’ sözleriyle karakterli bir insan ile karaktersiz bir insanın birlikte yolculuk yapmasının bile sakıncalı olduğu, ahlaki değerlerimizle bağdaşmadığı vurgulanıyor.
Vatanı ve milleti bölmek isteyen İslam ve Müslüman düşmanı terör örgütünün malı bir partinin yedeğine girerek onunla ittifak edip yol yürümek, aynı cephede saf tutmak, dönüşü olmayan çıkmaz bir yola girmek bir liderin ve onu izleyenlerin karaktersiz olması için yeterli bir sebeptir.
Hareket ve ideolojilerinde, pratik ve teorilerinde binlerce inkar ve isyan, hata ve kötülük bulunan karakter fukarası bir kişi ve toplumla Müslüman bir insan ve toplum aynı safta, aynı hedeflere giden yolda ve aynı cephede bir arada bulunamaz.
Dini İslam, referansı Kur’an olanlar için her şey ortada ve gün gibi aydınlıktır. İnsanın karakteri üslubundan bellidir. (Üslub-u beyan, aynıyla insandır.) Dil, kalpte olanların tercümanıdır.
İyi bir insan ve toplum olmak bir duruş ve karakter meselesidir. Fırıldaklar için karaktersizlik de bir yaşam tarzı ve felsefesidir.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Geliyor gelmekte olan bol bol palavra yalan
Arif Altunbaş 21 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 959 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kılıçdaroğlu'nun arkasında şekilden şekile giren genç kızın kimliği ortaya çıktı! - Resim 1
İnsan atar da, bu kadar atmaz. Yapamayacağı işi ve tutamayacağı sözü o kadar iddialı söylemez. Ağzından çıkanı kulağı duyar. Sözünün ve vaadinin arkasında durur.
Söz verip yerine getirmemeyi alışkanlık haline getiren bir kişi insanların gözünde tüm itibar ve güvenirliğini kaybeder. Ne yapsa etse, ağzıyla kuş tutsa kimse onu ciddiye almaz. Arada bir kazara söylediği veya söyleyeceği doğrular da doğru olarak anlaşılmaz. Çünkü laf yalama olmuş, itibar sıfırlanmıştır.
İnsanın mayası yalan, iftira ve palavra ile yoğrulmuş ise, onlar için desteksiz atmak, her telden oynamak normaldir. Normal olmayan tek şey; Allahtan korkmamak, milletten utanmamak, manda derisi gibi yüzsüz bir yüze sahip olup hiçbir şey olmamış gibi de pişkin pişkin milletin arasında dolaşmaktır.
İnsanın karakterini; ahlakı, ahlakını da; dini ve inancı belirler. İnsanda ahlak ve maneviyat, inanç ve sorumluluk duygusu yoksa hedefine ulaşmak için her karaktersizliği inanç ve yaşam tarzı haline getirir.
Verilen her söz yerine getirilmediği sürece sahibini güneşin altındaki buz heykeli gibi eritir ve tüketir. Bu yüzden yalan, iftira, dedikodu ve palavra ustaları fitnenin cambazlarıdırlar. Her telde oynamayı sanat icra ediyorum sanırlar. İtibar suikastı yaparlarken itibarsızlaşırlar.
Bir siyasetçi kendisine oy vermeyen; işçiyi, çiftçiyi, memuru, polisi, askeri, esnafı, muhtarı, valiyi, kaymakamı, hakimi, savcıyı, medyayı velhasıl her meslek ve meşrepteki vatandaşa hakaret ve tehdit eder, onları dışlar ve ötekileştirmeye çalışırsa; bu mutlaka tedavi için kontrol altına alınması gereken patolojik vahim bir durumdur.
Bize oy verin diye adeta yalvarıp dilendiği vatandaşa eğer; oy vermezseniz, ‘’Biz, iktidara gelince sizlerden hesap soracağız, bu yaptıklarınızı size ödeteceğiz, hepinizi cezalandıracağız’’ diye efelenerek uluorta meydan okumak normal bir davranış değil kronik bir rahatsızlıktır.
Tarihimizde böyle despot bir siyasi anlayışa, çarpık ideolojik bir sapıklığa sadece tek parti diktatörlüğünün mimarı ve ustaları CHP kadrolarında ve darbecilerin iktidarlarında görülür. Seçimde millete yalvarmak, iktidar olunca da milleti kendilerine yalvartmak dönmelerin ve Bizans artıklarının hastalıklı bir ruh halinin tezahürüdür.
Bu hastalıklı ruh bir asırdır milletimizin başının baş belası olarak şimdi de her ne hal ve biçimde olursa olsun başa gelmenin peşinde amacına ulaşmak için yalan ve palavra gemisine binerek iktidar sahiline ulaşmak istemektedir.
Bunlar yıllardır, ‘’ilericilik, çağdaşlık, modernlik, devrimcilik, halkçılık’’ bazen de ‘’zaman sana uymazsa sen zamana uyacaksın’’ diyerek emperyalizmin uşaklığını ve taşeronluğunu yapmayı vatan müdafaası olarak görenlerdir.
Bir siyasetçi oy avcılığı yaparak, ‘’Biz kazanırsak; Her eve sütü, ekmeği bedavaya dağıtacağız.’’ ‘’Gas’ a, su’ya, elektriğe şu kadar ucuzluk yapacağız.’’ ‘’Emeklilere her ay bu kadar maaş bağlayacağız.’’ ‘’Öğrencilere ulaşım bedeva olacak’’, ‘’Emekçileri işten çıkarmayacağız’’, ‘’ Her mahalleye bir anaokulu yapacağız’’ kısaca ‘’Her şey güzel olacak’’ diye milleti kandırırsa, bunun adına sadece yalancılık ve palavracılık değil sahtekarlık ve kalpazanlık denir.
Yalancı ve palavracılarla dost ve arkadaş olanlar, onlara oy verip iktidara taşıyanlar aynen onlar gibidir. Palavracıyla yola çıkanın yolu bir türlü bitmek bilmez. Ömür biter, palavracı ve yalancının saçmalıkları, desteksiz atışları ve ayak oyunları bitmez.
Yalancının palavraları sabun köpüğü gibidir. Ne içmeye, ne temizlenmeye, ne de iyi ve hayırlı bir işte kullanmaya gelmez. Çabucak söner ve yok olur gider. Nerede, nasıl ve ne şekilde olursa olsun Müslüman doğruluktan, dürüstlükten ayrılmaz Haddini ve hududunu çiğneyip sınırlarını aşmaz. Bizans soyluların ihanet ve alçaklıklarına asla fırsat vermez.
Doğruya sahip olmayı istiyorsan; ona ait olmayı, onunla birlikte yürümeyi de bileceksin! Edep ve terbiye, akıl ve mantık sahibi insan; kimden tokat yediğini değil, nerede hata yaptığını düşünür. Kim; ne yaparsa yapsın onun cezasını ve mükafatını mutlaka görür. ‘’ Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir…’’ (Şura; 30)
Yalancıları ve palavracıları başına taç edersen; onların palavra ve yalanlarından dolayı başına gelecek tüm bela ve musibetlere, felaket ve zararlara da ortak olmak, hesabını da Allaha vermek zorundasın.
Yalan söyleyenlerle birlikte hareket edenler cüzdanlarını düşünerek vicdanlarını satan, geleceklerini müebbet hapse mahkum eden, vatan ve milletinin kaderini sahtekarların kucağına kendi isteği ve eliyle verendir
.
BU BİR NASİP MESELESİ…
Arif Altunbaş 28 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 928 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Bayat ekmeklerinizi israf etmemeye çalışın
Geçen hafta Mardin’deydim.
Dostlarımdan birini ziyaret edip çay içerken,
İçeriye
Suriyeli kadınların sırayla girip yazılı bir pusula alıp çıktıklarını görünce merak edip sordum:
BAYAT EKMEK HERKESE YETMİYOR
– Nedir bu yazıp verdiğiniz kâğıt?
– Biz bir grup hayırseverin desteği ile fırıncılarla anlaşarak bir gün-iki önceden kalan bayat ekmekleri satın alıyor ve Suriyeli muhtaç ailelere dağıtıyoruz.
Bu gelenler 3-5 yetimi olan dul kadınlar.
Kalan bayat ekmekler ancak bunlara yetiyor. Sıradan dağıtmaya kalksak yetiştiremeyiz.
Bundan dolayı
Kayıtları bizde olan bu aileler bizden aldıkları pusulayı fırıncıya göstermeden ekmek alamazlar.
– Bayat ekmeği kaç liradan alıyorsunuz?
– 50 kuruş…
HAYRA MANİ OLANLAR
Durum bu iken
Bu biçare aileler hakkında
Sosyal medyada bilhassa CHP ve İyi Partililerin dolaşıma soktuğu iftiraları aklıma getirdi.
Bunlardan bir tanesini daha yeni okumuştum.
Paylaşan kişi de tanıdığım kendisine saygı duyduğum biri.
Kendisi sağ görüşlü olup, mütedeyyin diyebileceğimiz, parti il başkanlığı yapmış yüksekokul mezunu biri…
Yani
Tecrübesiz delikanlıların gaza gelerek paylaştığı bir bilgi değil. Zaten öyle olsa dikkate bile almaz güler geçerdim.
MEĞERSE ÜLKEMİZDE
SURİYELİLER KRALLAR GİBİ YAŞIYORMUŞ
O paylaşımda
Sözüm ona güya bir Suriyeliyi konuşturuyorlar.
Kısaca şunları söylüyor:
“Ben, annem, hanım, kardeşim her birimize 1250 lira sosyal yardım veriyorlar, etti 5000 lira.
7 Çocuk var, ikisi burada doğdu Türk vatandaşı oldu. Her birine 895 lira, oradan da 6265 lira yani ailemizin toplam 11265 lira geliri var. Harcamalarımız şöyle. Market kartı var, markete para vermiyoruz. Telefon aylık 5 lira, dünya ile görüşüyorum…
Paramı biriktirdim, bir araba aldım onunla korsan taksi yapıyorum.
Plaka, vergi, ehliyet?
Niçin lazım? Polis beni durdurmaz, ehliyet lazım değil, geçici plaka bedava…”
Bu paylaşımın önünde ve sonunda da bir sürü provokatif şeyler yazılmış, onları buraya almadım.
Üstelik
Bu bilgiler(!) Yavuz Sultan Selim üniversitesi doktora teziymiş.
Ben inanmadım. Bu kadar sakat bilgiler doktora tezi olamaz ama ülkemizde öyle garip işler oluyor ki, olabilir de…
ŞİMDİ BUNUN NERESİNİ DÜZELTEYİM
1- Türkiye Devleti ve Dünya Gıda Örgütü ortaklaşa en az 3 kişi ve üzeri ailelere kişi başına 155 lira (1.250 değil.. yüz elli beş TL) ödemektedir. 3 kişinin altında olan ailelere ödeme yok. Ayrıca 18 yaşını dolduran çocuk olursa maaş kesilir.
2- Medeni kanuna göre Türkiye’de doğan her yabancı mülteci vatandaş olur. Ama Suriyeliler mülteci kabul edilmemiş. Suriyeliler için farklı bir uygulama var.
Onlara tanınan statü : “geçici koruma altına alınanlar” şeklindedir. Bu statüden dolayı vatandaş olamıyorlar.
3- “markete para vermiyoruz, telefon aylık 5 lira” bu iddialar gerçek dışı. Böyle bir şey mevzu bahis bile değil.
4- “Korsan taksi.. plaka..vergi..ehliyet.. polis beni durdurmaz” falan gibi şeylerin cevap verilecek bir tarafı yok. Saçma sapan şeyler.
Yani
Bu yazıyı kaleme alan
İyi ki, “polis Suriyeliyi görünce selam duruyor” dememiş.
SURİYELİLER ÇOK MU MASUM?
Böyle bir şey söylemiyoruz.
Onlar çok masum oldukları için değil, insan oldukları için ülkemize kabul edildiler.
Ki,
Bu olaylar karşısında da çoğu masumdur.
Beşşar Esad gelmiş varil bombasını apartmanın üstüne bırakmış.
O apartmanda yaşayan her türlü insan var.
Hatta Beşşar Esad’ın taraftarları da olabilir. Hırlı hırsız, haksızlık yapan, mümin, münafık, kafir, kötülükte sınır tanımayanlar, alim, iyilik timsali olanlar vs. her türlü insan yaşıyorken can havli ile kendilerini bizim topraklara atmışlar. Bu durumda biz değil Almanya bile olsa onları almamazlık edebilir miydi?
COĞRAFYA KADERDİR
Nitekim
Almanya bu kadar uzak bir mesafede olmasına rağmen 700.000 Suriyeli almıştır. Biz ise Suriye ile dip dibeyiz.
Zamanında
Saddam Hüseyin Kürtleri bombalarken nasıl ki, onları ülkemize kabul ettik
Yine
IŞİD (DAEŞ) Irak Şangal’da Yezidileri öldürüp kadınlarını pazarlarda satarken, o zulümden kurtulup bize sığınanlara
– Siz Yezidisiniz!
Deyip geri gönderemediğimiz gibi, Suriyelileri de o varil bombalarının altına geri itemezdik.
Çünkü
Coğrafyamız kaderimizdir…
HAYAT (YAŞAMA) HAKKI EVRENSELDİR
Neden gönderemezdik?
Çünkü
Mazlumun dini sorulmaz
Ve
Hayat hakkı kutsaldır evrenseldir.
Bunu kimse inkâr edemez.
KILIÇDAROĞLU VE Ü. ÖZDAĞ
Ama
Kılıçdaroğlu ve Ü. Özdağ’a göre göndermemiz gerekir.
Beşşar Esad onları hapse mi atar, öldürür mü bu onları ilgilendirmiyor.
Nasıl olsa böyle konuşunca
Müntesipleri tarafından alkışlanıyorlar ya.. onlar için gerisi mühim değil.
BÜYÜK TRAJEDİ
Mevzuya başlarken
Hayırda bulunmanın da bir nasip meselesi olduğunu söylemiştim.
Bugün bölgemizde büyük bir trajedi yaşanıyor.
Elinden geliyorsa
Bu biçare insanlara yardım edersin.
Edemiyorsan yüzüne gülümser bir yetimin başını okşarsın. Onu da yapamıyorsan, yapılacak hayır ve yardımlara vesile olur desteklersin. Bu bile senin sevap hanene yazılır
Ama
Bazı nasipsizler var ki, hiçbir yardım yapmadığı gibi yapılacak yardımlarını önünü kesmek için iftira atar.. var gücüyle çalışır.
Böylece
Kalem süresi 12. Ayetinin muhatabı olurl
.Azgın azınlık
Arif Altunbaş 29 Ocak 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 526 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
azgın azınlık - uludağ sözlük
Türkiye’de azınlık bir gurubun insaf ve merhametlerini, haysiyet ve vicdanlarını yitirdiğine kin ve nefretlerinin ruh hallerini bozduğuna, ipini koparan akıl ve mantıklarının kendilerini saldırganlaştırdığına ve barbarlaştırdığına yıllardır sık sık şahitlik oluyoruz.
İdeolojik sapıklık insanın düşünme fonksiyonlarını da yitiriyor. Bireyi ve toplumu gözü dönmüş, hiçbir sınır ve ölçü tanımayan zıvanadan çıkmış hırçın bir varlık haline getiriyor.
İnsan kim olduğunu, kendi konum ve durumunu bilmezse, insani değerlerden ne kadar uzak olduğunu fark etmezse, kudurmuşçasına sağa sola saldırmayı kendilerine verilen bir hak ve vazife gibi görebilecek kadar bayağılaşıp alçalıyor.
Başkalarının hak ve hukuklarını çiğnemek, kişilik haklarını hiçe saymak, ahlakın ve yasaların belirlediği sınırlarla dalga geçercesine yalan, iftira ve itibar suikastları yapmak hiçbir ülkede; ne basın özgürlüğü, ne de siyasi bir haktır.
Özgürlükler; başkalarının hak ve hukuklarına tecavüz edildiği noktada son bulur. Kişinin sınırlarını aşması, hukuku çiğnemesi, toplumsal huzuru kaçırması apaçık bir fitne çıkarmaktır. Fitnecilik ise; haddi aşmaktır. Her haddini aşanın haddini bildirmek devletin görevlerinden biridir. Bu olmazsa; orman kanunları devreye girer. Herkes kendi kendisinin hakimi, savcısı ve yargıcı olur. İsteyen istediğini istediği şekil ve usulde yargılar(!) ve cezalandırır. Orada; ne kanun, ne huzur, ne güven ve nede devletten bahsedilemez.
Muhalefet yapıyorum diye siyasi kabadayılık yapmak; önüne gelene posta koymak, herkesi aşağılamak ve ötekileştirmek medya ve fikir özgürlüğü elbisesini giyerek fikrin ve düşüncenin fahişeliğini soyunmak kanun ve hukuk tanımamazlıktır. Hukuk tanımamazlık; azgın azınlıkların karakter ve kişiliklerini oluşturur.
Bu tip insanlar bir tarafta kaş yapayım derken, öte tarafta; göz çıkarırlar. Öne çıkayım, önde görüneyim derken ayakaltında kalırlar. Attığı her taş, kendi başlarını yarar. Onlar yine de akıllanmazlar, uslanmazlar, şirretçe saldırganlışarak bildiklerini okurlar.
Bunların başını kibir budalası, haddini bilmez, kendini dev aynasında gören kimi karakter fukarası şarkıcılar, tiyatrocular, artistler, komponistler, şairler, yazarlar, politikacılar ve şımarık cahiller çeker. Bunlar her fırsatta İslam’a, Müslümanların kutsal değerlerine, milletimizin tarih ve kültürüne, ahlak ve maneviyatına saldırmayı görev bilirler.
Allah ile, peygamber ile, Kur’an ve Sünnet ile, Müslümanların inanç ve ibadetleriyle alay edip dalga geçmeyi, onlara hakaret ve küfretmeyi gelenek haline getiren bu yabancılaşmış ve milletimizin öz değerlerinden koparak soysuzlaşmış kişiler asla Müslüman milletimizi temsil edemezler. Bu azgın azınlık; ahlak ve maneviyatımıza, tarih ve coğrafyamıza ezelden düşman olan içimizdeki çifte standartlı aşağılık kompleksine mağlup olmuş şahsiyetsizlerdir.
Türkiye’yi yönetmek için milletin kendi iradesiyle seçtiği sevilen ve sayılan başarılı bir lidere, ‘’Mal’’, milletin onur ve şahsiyetini temsil eden Cumhurbaşkanlığı Sarayına, ‘’Ahır’’ diyecek kadar adileşmek her şeyden önce; o lideri seçen milyonlarca vatandaşa hakarettir. Milletin ve devletin yönetildiği o binaya ahır benzetmesi yapmak, orada oturanların ve onların yönettiği milleti hayvan yerine koymaktır. Devletin ve devlet otoritesinin manevi şahsiyetini aşağılamaktır.
Milletimizin düşmanlarının sık sık kullandığı bu ahlaksız dil, bu çirkin üslup CHP ve HDP ideolojisinin beslendiği marksist, solcu, ateist, laik, dönme, sabateist ve inançsızların yaygın olarak kullandığı üslup ve dilidir. Bu üslup ve dil; halen içimizde var olan Bizans soylu gavurların taşeronu yapanların ağzıdır.
Bunların yıllardır milletimize karşı bitmek tükenmek bilmeyen düşmanlık ve kinleri, öfke ve nefretleri, inkar ve isyanlarının sebebi, bizim din ve kültürümüzün, tarih ve medeniyetimizin, ahlak ve maneviyatımızın eseri olan Müslümanca duruşumuzdan kaynaklanmaktadır. Türkiye düşmanlarının sözcülüğünü, gözcülüğünü ve temsilciliğini yapan PKK ve onun dostlarının gerçek yüzüdür bu davranışlar.
Allaha iman, peygamberi önder, Kur’ anı rehber, İslam’ı din olarak kabul eden milletimize karşı yönelen bu düşmanlıklar insanımızın inancı ve inanç değerlerine bağlı olan bir liderin şahsında tüm Türkiye’ye karşı yapılmaktadır.
Bunlar, ‘’Öldükten sonra; öte dünyada rakı masalarında buluşarak, orada kadeh tokuşturacak ve kafalarını demleyip alem yapacaklarına’’ inanacak kadar imansızlardır. Bizse; bu dünyada yitik cennetimizi arayan, bu dünyada iken öte dünyamıza hazırlanmaya çalışan Müslümanlarız.
Azgın azınlıkla bizim aramızda kırmızı ve kalın bir çizgi vardır. İman ve küfür, inanç ve inkar çizgisidir bu. Ateş medeniyetinin çocuklarıyla su medeniyetinin çocukları arasındaki sınır çizgisidir bu. Onların kudurmasına; küfür, hakaret, saldırı ve taşkınlıklarına, yalan ve iftiralarına bakmayın siz. Yaptıkları ve yapacakları yok olup tükenişlerinin işaret fişeği ve ateş danslarıdır.
.
Amerika’nın kirli hesapları
Arif Altunbaş 4 Şubat 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 926 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Amerika’nın kirli hesapları
İşgal ve işgalcilik; Rusya’nın, sömürgecilik; Batının gayri meşru çocuğu ABD’nin genlerinden gelen karakteridir. Dünyayı geren bu iki hukuk tanımaz gücün militarist meydan okumalarının perde arkasında mevzi ve alan kazanma çabaları Ukrayna Krizinin kördüğümünü oluşturuyor.
Konu dışarıdan Ukrayna krizi gibi görünmesine rağmen bunu çıkaranlar oyunu Ukrayna sahasında oynayıp kendi aralarında, kendi kurallarına göre dünyayı dizayn etmeye çalışıyorlar. Kim, nereleri, nasıl paylaşacak, sınırlar nereden çizilecek konuları kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıkların ana temasını oluşturuyor. Bu pazarlıklarda masada sadece Rusya ve ABD olmak üzere iki taraf var. Ne NATO ülkelerinin ve ne de savaş alanı olan Ukrayna’ nın bu masada yeri yok. Burada neler olduğundan sadece savaşı kışkırtan iki tarafın haberi var.
NATO müttefiklerini kendi peşinde sürükleyip Afganistan’ nın işgalini gerçekleştiren, 20 yıl sonra da saplandığı bu çıkmaz sokaktan bir türlü kurtulamayan, yedeğinde oraya sürüklediği müttefiklerine bile haber vermeden bir gecede satan ve ansızın Afganistan’ı terk edip kaçan Amerika’nın başta kendi müttefiklerine, sonra rakibi Rusya’ ya, daha sonra da kullanmaya çalıştığı Ukrayna’yı inandıracak dürüst bir davranışı ve sicili yok.
ABD ve Rusya’nın ‘’kimseye güven vermeyen ve kimseye de güvenmeyen’’ politikaları Ukrayna bozkırları üzerinde oynadıkları oyununun faturasını tabii ki kendileri ödemeyecek. Rusya ayısı ile ABD canavarının boğuşmasından en çok zarar görecek olan ülke Ukrayna ve daha sonra da Avrupa ülkeleri olduğu muhakkak.
Bu yüzden AB’ ın başını çeken Fransa ve Almanya ile onları izleyen ülkelerin bu gerilim ve savaşın Avrupa’ya yıkım ve felaketten başka hiç birşey getirmeyeceğinin farkındalar. NATO için de içten içe mırıldanmaların ve somurtmaların kışkırtıcı bir şekilde ateşe benzinle yaklaşan güç sarhoşu ABD’ nin hiçte hoşuna gitmiyor. Ortada Rus tehdit ve işgaliyle karşı karşıya olan bir Ukrayna ve herhangi bir savaşta yalnız bırakılacağına inanan, iki güç arasında sıkışmış bir Avrupa var.
Rusya, bu durumun farkında ve sınırlarını çepeçevre kuşatan ‘’NATO’ dan ne kadar koparırsam o kadar faydadır’’ mantığı ile hareket ediyor. Klasik yayılmacı Rus stratejisi ve jeopolitiğinden de asla geri adım atmak istemiyor. Bu arada Kırımın işgalini legalleştirmek, Ukrayna’ yı da NATO ile arasında tampon bölge olarak veya gerekirse savaş alanı olarak kullanmak için bütün kartlarını oynuyor.
Batı uygarlığının doğurduğu, büyüttüğü insan karakteri, düşünce ve felsefesinde çıkar ve menfaatlerin açamayacağı hiçbir kapı yoktur. Bunun için, ‘’Kazanmak ve başarmak için her şeyi yapmak meşrudur’’ ilkesizliği her iki tarafın savaş retoriğini oluşturuyor. Karaktersizlerin ahlakını ilkesizler oluşturunca; kriz de çözüm de oyunu oynayanların iki dudağı arasında bağlı kalıyor.
Rusya Sovyetler zamanındaki etki ve yetki alanını dağıtmanın ve bir kısmını da NATO’ya kaptırmanın burukluğunu yaşarken ABD her zaman olduğu gibi NATO üzerinden Rusya’yı kuşatıp hareketsiz hale getirmek için Ukrayna ve Avrupa adına sahada top koşturuyor. NATO’ ya üye bütün ülkeleri kendi arka bahçesi görerek hareket ediyor. Bu konuda son zamanlarda söz geçiremediği tek ülke Erdoğan başkanlığındaki Türkiye. Onun için ABD ve Batı ülkeleri Türkiye’ye karşı bir Haçlı ittifakı içindeler.
Türkiye eski Türkiye, ABD ve müttefikleri de eski NATO müttefiki ülkeler değil. NATO müttefikleri gizli bir Türkiye düşmanlığında da müttefikler. Bunu her fırsatta Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Akdeniz’de, Rumlar ve Yunanistan ile olan gerilimlerimizde açık ve net olarak gösteriyorlar.
NATO ve ortaklarının Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Baltık Denizinde ve Berik denizinde Rus donanmasını sıkıştırmak için yaptığı askeri manevralar ve tatbikatlarla iki gücün son zamanlarda burun buruna gelmiş olması denizlerin hemen yanıp tutuşacağı anlamına gelmiyor. Mesele; savaşmak değil, paylaşma meselesidir. Güçlü ordular diplomasinin masada duran bir sopasıdır. En uzun ömürlü ve sağlıklı anlaşmalar savaşla yapılanlar değil diplomasiyle yapılanlardır
Bizim için; Suriye’de, Libya’da, Karabağ’da düşman tarafta duran bir Rusya, tüm Ortaasya ülkelerinde iç karışıklıklar, sınır kavgaları çıkartan bir Rusya, Çarlık ve Sovyet imparatorluğu sınırlarına ulaşmak için hiçbir etik sınır tanımayan, elindeki bütün kozları oynayan bir Rusya vardır.
2. Dünya savaşından sonra ABD ve Rusya’nın tepişmesinden en çok zarara gören ülkeler küçük devletler oldu. Sömürenler semirdikçe semirdiler ve güçlendiler. Ezilenler de sömürüldükçe sömürüldüler ve zayıfladılar. Neticede; Sovyetleri saldırgan ideolojisi ve güç sarhoşluğu mağlubu etti. Oyunu ABD kazanmasına rağmen Rusya da artık eski Rusya değil. Karşımızda kendisini toparlamış ve bitleri kanlanmış bir Rusya var.
Ukrayna krizinde de görüldüğü gibi bugün anlaşılan o ki; ABD ve Rusya tekrar eski iki kutuplu soğuk savaşa dönmek istiyorlar. Aralarındaki anlaşmazlık; paylaşılamayan ülkeler ve bölgelerdir. Sorun; Gürcistan, Abhaza, Osetya, Kırım veya Ukrayna’nın işgalinin çok ötesinde daha çok derinde görünmektedir.
ABD batıda; gittikçe özelliğini yitiren NATO’ yu Rusya karşısına dikip canlandırmak, doğuda; Çin’i yalnızlaştırarak kartları masada yeniden karıp dünya jandarmalığını tek başına ele geçirip Çin ile hesaplaşmak için sinsi bir oyun kuruyor. Bunun için: Ukrayna’yı pazarlık alanı, NATO’yu yandaş ve hazır güç olarak, Rusya’ yı da güçlü bir anlaşmayla batıda bağlayarak Çin’i kendi karşısında yalnızlaştırmak için oyun kuruyor.
Bir NATO ülkesi olmasına rağmen Türkiye bu krizin bir an önce çözülmesini ve bitmesi için barışın hakim olmasını istiyor. Bunu en fazla istemeyen taraf Ukrayna ve Rusya’ nın batı sınırlarına en uzak ülke olan Avrupa’nın gayri meşru çocuğu Amerika’dır.
Amerika’nın NATO müttefikliği ve Avrupa’nın stratejik dostluğu hikayesi nerede mi kaldı? ABD kendi çıkarları için anasını bile satar.
.
AMARİKA-RUSYA DOSTLUĞU VE BİZ
Arif Altunbaş 9 Şubat 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 1,025 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Biden-Putin görüşmesi: Büyükelçiler geri dönüyor, anlaşmazlıklar yerinde duruyor - Evrensel
Ne kadar birbirlerinin dostu, müttefiki ve ortağı gibi görünseler de iki zıt ve sivri kutup olarak birbirlerinin düşmanı olarak ayakta durmaya çalışıyorlar. Onları ayakta tutan düşmanlıktaki rekabetleri.
Bir bakarsınız 3. Dünya savaşının başroldeki aktörleridirler. Bir bakarsınız dünyayı aralarında bölüşmek için kuzu sarması dost olmuşlar veya öyle görünüyorlar. Savaşları ve barışları menfaat ve çıkar üzerine inşa edilmiş büyük bir aldatmaca ve oyundan ibarettir aslında.
İkisi de silahlarına yaslanarak dünya üzerinde jandarmalık iddiasındadırlar. Baskı ve zorbalıkla emperyalizmin iki zıt ve sivri kanadını temsil etmektedirler. Aralarında meydana getirdikleri yüksek gerilimli elektrik dalgalarıyla zaman zaman dünyayı iki zıt kutba ayırdılar. Daha sonra meydana getirdikleri korku imparatorlukları ile baskı, işgal, yağmalama ve sömürüleri başladı. Ve hep büyük balıklar olarak küçük balıkları rahatça avlayıp yuttular.
Dünya üzerinde birinci ve ikinci cihan harbi kadar insanın insana yaptığı bir tahribat, yıkım ve zulüm yoktur. Bu iki savaşta da insanlığın en büyük katilleri yine Rusya ve ABD ile batı ittifakıdır.
O zamandan bu zamana ortada iki zıt kutup ve düşman görünen Rusya ile Batı ittifakı dost gibi görünseler de menfaatleri neyi öngörüyorsa hemen oraya yaslanabiliyor, aralarında yüzseksen derece farklı tavırlar sergileyebiliyorlar. Aslında arada dostluk veya müttefiklik falan yok menfaat ve çıkar ortaklığı var.
Dünyayı bu iki tarafı pis bir değneğin ucunda Batı ittifakı ve doğu ittifakı olarak Hokey topu gibi oynatıyorlar. Türbinler bu iki gergin takıma ev sahipliği yapıyor. Bir tarafta doğu blok’u taraftarları, diğer tarafta batı blok’u taraftarları var. Zavallı seyirciler cellâtlarını destekleme adına karşı takımdakilere düşmanca bakıyorlar.
Her iki tarafın seyircileri ne yaptıklarının, neden böyle davrandıklarının farkında bile değiller. Rakip takıma ve seyircilerine öfke ve kin ile yumruk sallıyor ve onları 1. derecedeki can düşmanları olarak görüyorlar.
Ama bu oyunu oynayanlar sessizce aralarında anlaşarak dünyayı parselleyip paylaşıyor, etki alanlarındaki halklara ve ülkelere kabadayılıklarını rahatça sürdürüyorlar.
Dün bu oyunu böyle oynadılar. Bugün oynadıkları oyun da dünkü oyundan farksız. Arada değişen figürler ve figüranlardır. Oyunu planlayan ve kuranlar figüranlarına oynatan patronlardır.
Garp ve şark cephesinde değişen fazla bir şey yok. Fail ve mef’ul aynı. Amaç ve hedef ülkeler, zavallı kitleler değişmiş değiller. Ortada oynan oyun bir güç zehirlenmesinin meyvesi olan soğuk bir savaş.
Yıllardır Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Libya’da süren savaşların hepsi bu iki içi boş süper gücün sinsi çıkar oyunları ve alçak güç gösterinin marifeti. Figürler ve figüranlar ise ne yazık ki o toprakların çocukları olan Müslümanlar. Bizim kardeşlerimiz…
İşte tam burada Türkiye oyun oynanan sahaya atlaması, iki kardeş takımın arasına dalıp ‘’Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak’’ diye gür bir sesle haykırması oyunu tezgâhlayan Batı gurubuyla ABD’nin ve Rusya’nın bütün planlarını alt üst edip bozuyor.
ABD ile Avrupa devletlerinin, Rusya ile Çin’in ve bu bloklarla birlikte hareket eden devletlerin Türkiye’ye karşı takındıkları düşmanca tavrın sebebi dünyada oynanan bu haksız ve vahşi güç gösterisi savaşıdır.
İçimizdeki ahmakların ve yerli münafıkların Ak Parti Hükümetlerine ve Cumhurbaşkanı Erdoğana karşı sürdükleri düşmanca tavırların altında Batı Blok’u ve Doğu Blok’una dayanan ihanetler yatmaktadır.
Dost ve müttefik denilen düşmanlarımız ile içimizdeki hainler ve münafıklar bellidir. Gece ile gündüzün, Hak ve batılın apaçık ortada belli olduğu gibi. Müslüman Türkiye olarak bizim dostlarımız Allahın dostlarıdır, düşmanlarımız da Allahın düşmanları. Tarih boyu bu hep böyle olmuş ve hep böyle olacak ve kalacaktır.
.
Yunanistan’ın panik atakları
Arif Altunbaş 11 Şubat 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 619 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Son dakika haberi: MGK kararları korkuttu: Yunanistan'da adalar telaşı - Güncel Haberler
Devletlerin iç ve dış politikası, diplomasi, siyaset, düşmanlık veya dostluk üzerine belirli kriter ve anlayışları vardır. Yönetimin başına gelen yöneticiler bu kriterlerde belirtilen kırmızıçizgilere göre ülkeyi yönetirler. Buna göre komşularına ve dünyaya karşı politika yapar ve duruş sergilerler.
Devlet yöneticilerinin hepsinin önünde konsept olarak bu devlet aklı vardır. Yol haritası niteliğindeki bu metin zaman zaman konjoktüre göre yetkili kurum ve organlarca değiştirilerek yenilenebilir.
Osmanlının külleri üzerinde kurulan, onun devamı ve mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyetinin de (yönetime kim gelirse gelsin) izlemesi gereken kırmızıçizgilerini belirleyen bir devlet geleneği, duruşu ve aklı vardır.
Bu akıl, duruş ve gelenek komşularımızla ve dünya ile iyi geçinme, barışı hem ülkemizde hem de dünyada hakim kılma stratejisi üzerine kurulmuştur. Fakat barışı inşa eder iken her an savaşa hazır olan güçlü bir ordumuzun da olması ülkemiz ve milletimizin stratejik duruşudur. Çünkü savaşa hazır olmayan bir millet barışı rüyalarında bile göremez.
Ünlü Osmanlı şairi Abdullah Molla, “Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh; Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh.” (1) derken bu veciz sözüyle barış için her an savaşa hazır olmanın zaruretini belirtiyor.
‘’İnsan, kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini, öğrendi. Fakat barış ve huzur içinde, kardeşçe yaşamasını öğrenemedi.’’ (2) Bu hal ve durum onu her an uyanık ve tetikte olmaya mecbur ediyor.
‘’Savaş herkesle barış ise onurlu ve sözünün eri olan insan ve toplumla yapılır.’’ (3) Eğer barış gerçekten barış ise, ‘’En kötü bir barış en iyi bir savaştan daha iyidir.’’ (4) Bunlar bizim insana, devletlere ve aleme bakışımızın pencereleri.
Osmanlı Rus savaşındaki yenilgiden sonra 1828 de Edirne anlaşmasıyla Yunanlılar Osmanlıdan ayrılır ve kendi devletini kurar. Osmanlıdan ayrılan Yunanistan önce Türk nüfusun yoğun bulunduğu Moro yarımadası ve iç Yunanistan’da sayısız zulüm, işkence ve katliamlar yaparak Türkleri bir soy kırımına tabi tuttular. Her nerede Osmanlıya ait cami minare, mescit, han, hamam gibi Müslüman izlerini hatırlatan bir eser varsa hepsini yakıp yıktılar. Müslüman ahaliyi de Osmanlı topraklarına göç etmeye zorladılar. İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya başta olmak üzere hemen hemen tüm Avrupa devletleri bu zulmü destekledi. Bu vesile ile adeta Osmanlıdan intikam aldılar.
Yunanlıların tarih kitaplarında bile bugün hala Türk düşmanlığı yapılmakta, iftira ve yalanlarla genç kuşakların beyinleri Türk ve Türkiye düşmanlığı ile şartlandırılmaktadırlar. 400 yıl boyunca Yunanlıların zorla Müslüman edildikleri, yeniçeri ocaklarına alındıkları, zorla memur yapıldıkları, Kiliselerinin, dinlerinin ve okullarının yasaklandığı yalanları okul çocuklarına tarih dersi olarak okutulduğu, Trakya ve Anadolu topraklarının kurtarılması gereken Bizans toprakları olduğu anlatılmakta, Yunanistan’da ve Batı Anadolu’nun işgalinde Türkleri nasıl yaktıklarını ders kitaplarında genç beyinlere işlemektedir. ‘Yunan milli marşında“ (5) ‘’Daha fazla Türk kanı, daha fazla Türk kanı” ifadeleri ile Türk ve Türkiye düşmanlığı yunan gençliğinin amentüsü haline getirilmektedir.
Bunca kin, bunca nefret, bunca öç ve intikam alma hırsı Yunan çocuklarına daha okul çağlarında aşılanırken, Türk düşmanlığı Yunan devlet politikası olarak gençlerin beyinlerine kazınırken, bizim devletimizin politikasında ise antik Yunan hayranlığı ve temellerini Yunan medeniyetinin oluşturduğu batı medeniyetine aşık olma paranoyası yıllarca faşist CHP iktidarlarından devlet politikası olarak ülkemizin tüm kurum ve kuruluşlarında uygulandı. Batı medeniyetinin bir parçası olmak için tümden milletimizin dini, milli ve yerli değer ve kutsallarına karşı savaş açıldı. Azınlık ve azgın bir Kemalist laik diktatörlük anlayışı, bugün de ‘’Zulüm 1453 te başlamıştır’’ diyen yerli münafıklar ve Bizans soylu soysuzlarla birlikte ülkemizde yan yana siyaset yapıp hareket yapıyor.
Yunanistan’dan İstanbul’a gelen kara yolunda işaret levhasında halen İstanbul yerine Kostantinepolis yazdığını görürüsünüz. Daha dün; Türkiye’de üretilen Covid-19 maskesinde ‘’Made-in Türkiye’’ yazısı bile Yunan meclisini karıştırmaya yetti. İlticacıları Türkiye’ye itilmesi, Müslümanların cami açmasına bile müsaade edilmemesi, Batı Trakya Türklerine yapılan binlerce zulüm ve baskı, Adalar denizinin Türkiye’ye karşı silahlandırılıp bir cephanelik haline getirilmesi, Lozan anlaşmasının yüzlerce kez ihlali vs. say sayabildiğin kadar… İhanet ve düşmanlıkta Yunanlı ve Rumlar sınır tanımıyor.
Türkiye ne yaparsa yapsın, nasıl davranırsa davransın, hangi yumuşak üslup ve usülleri denerse denesin Yunanlıların gözünde millet olarak biz ellerine geçecek ilk fırsatta, en öncelikli saldırı hedefi katledilmesi gereken ilk düşmanız.
Bu kin, bu nefret, bu intikam ve öç alma hırsı hem Yunanistan’ı ve onunla birlikte hareket eden diğer ülkelerin basiret gözünü kör etmiş durumda. Türkiye mahallenin çakallarına pabuç bırakacak bir devlet olmadığını hala bazı ülkeler anlamış değiller.
Biz, bin yıldır bu topraklardayız. Allah’ın izniyle ve hep de burada olacağız. Çünkü Türkler için Türkiye’den başka bir Türkiye yok. Bizden Bizans’ın hesabını sormak isteyen Helen çocukları, bizim yeni bir çağ açmak ve kapatmak için yola çıkmış bir milletin evlatları olduğumuzu da asla unutmamalılar!
.
Rusya’nın halleri, sırıtır işgalleri
Arif Altunbaş 25 Şubat 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 762 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Rus tankları görseli
Birinci ve ikinci dünya savaşlarında batılı devletlerin 100 milyondan fazla insanı katletmesi, onun bir o kadarını yaralı ve sakat bırakması, şehirleri yakıp yıkması, taş üstüne taş bırakmaması barbar batılıların insan sevgisi ve insanlık anlayışının bir yansımasıydı. Bu insanlar bugün yine aynı canavarlığın ve vahşetin figüranları olarak yine sahnedeler.
Bir tarafta; güç sarhoşu savaş kışkırtıcılar NATO, diğer tarafta; insan avcısı mezar soyguncusu Sovyetlerin artığı yeni çarlar aralarında dünyayı paylaşmak için zayıf ve mazlum ülkelerin ensesinde Demostenes’in kılıcı gibi ölüm kusuyorlar.
ABD ve onun etrafındaki gönüllü ve gönülsüz NATO ittifak ortakları ile Rusya ve onun yandaşlarından oluşan iki cephe bugün Ukrayna’da göz göre göre bir milletin yaşama sevincini katletmektedirler.
Dün; savaş kışkırtıcılığında sınır tanımayan ABD ve batılı dostları bugün; en cılız ve titrek bir sesle Rusya’ya karşı ekonomik ambargo uygulayarak Ukrayna’nın işgaline ve orada işlenen cinayetlere karşı çıkıyor. Tepelerinde bombalar patlayan, üzerlerinden tanklar geçen, evlerinden barklarından olan Ukraynalılar ise, canlarının derdinde yollara düşmüş, kaçacak yer arıyorlar.
İşte Amerika ve AB’ a güvenerek hareket eden bir milletin durumu bu. Rusya her zaman ki saldırgan, işgalci ve istilacı politikası gereği yine karakterinde var olan barbarlığının gereğini yaptı.
1568-1571 Astrahan Seferi, 1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı, 1686-1700 Osmanlı-Rus Savaşı, 1710-1711 Osmanlı-Rus Savaşı, 1735-1739 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı, 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı, 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, 1853-1856 Osmanlı-Rus Savaşı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, 1914-1917 Osmanlı-Rus Savaşı olmak üzere tarihte toplam 12 büyük savaş yapmış, bu savaşlarda nice acılar ve göçler yaşamış, nice parçalanan yüreklere ve ailelere şahit olmuş bir millet olarak biz bu Rusları iyi tanır ve biliriz. Öyle biliriz ki, bu tanışıklık bizde atasözü olarak genlerimize kadar işleyen bir uyarıcıdır. Atasözleri yalan söylemez. Yaşanmışların özü ve ana fikridir. ‘’Ayıdan post, Rus’tan dost olmaz.’’ Sözü yolumuzun üzerindeki çok önemli bir işaret levhasıdır.
‘’Huylu huyundan vazgeçmez’’, ‘’Can çıkar huy çıkmaz’’ miseli, 17 Ekim Kominist Rus devriminden sonra bu işgalci ve istilacı millet Bolşevikler ve Menşevikler olarak önce aç kurtlar gibi birbirlerini yediler. Kominist barbarlığın Sovyetlerde zulmetmediği dindar, millet ve sınıf kalmadı. Bu vahşet 500 bin ve 1 milyon arasında insanın katledilmesine, öldürülmesi ve zindanlara konulmasına, milyonlarca insanın yerlerinden yurtlarından sürgün edilmesine sebep oldu.
Bunlar daha sonra kan bürüyen gözlerini Avrupa devletlerine diktiler; Polonya (1939–1956), Baltık ülkeleri (1940–1991), İşgal edilen Fin toprakları (1940), Besarabya ve Kuzey Bukovina (1940), Kuzey İran 1941–1946, Macaristan (1944), Romanya (1944), Bulgaristan (1944), Çekoslovakya (1944), Kuzey Norveç 1944–1946 / Bornholm 1945–1946, Almanya (1945), Avusturya 1945–1955, Mançurya 1945–1946, Kore 1945-1948, Kuril Adaları 1945, 1956 Macar Devrimi, Çekoslovakya (1968–1989), Afganistan 1979–1989 olmak üzere tam 18 savaş yaparak bu toprakları ve ülkeleri kendilerine boyun eğdirdiler. Afganistan’a girdiler ve Sovyet imparatorluğu burada döktükleri kan denizinde boğuldu.
Sovyetler insana zulüm ve işkence, ülkeleri işgal ve istila ettiği için parçalandı. Yerine Rusya’nın yeni çarları geldi. Dünkü; Kominist partisi başkanları hemen milliyetçi vatan kurtaran aslanlar olarak akbabalar ve leş kargaları gibi devletin başına üşüştüler. Yeni Çarlar çarlık Rusya’sında Sovyetler zamanında işgal ve istila ettikleri tüm toprakları geri kazanmanın hayallerine kapılarak, Mart 2015’te Güney Osetya, Kasım 2014’te Abhazya, 17 Mart 2014 Kırımın ilhakı ve nihayet Putin Donesk, Luthern ’in bağımsızlığını tanıdı ve bugün de Ukrayna topraklarını işgal için kan dökmekle meşguller.
Yüksek tepelerde hem kartala hem de yılana rastlayabilirsiniz. Birisi uçarak, birisi de sürünerek çıkmıştır oralara. Hayatta hem yukarıda hem aşağıda güçlü ve yüksekte olan her zaman cellat gibi sürünen zayıfın ensesindedir. Birisi her daim ölüm korkusuyla yaşar. Celladı yaşatan da o ölüm korkusunun mutluluğudur. Hayat; işte böyle trajediler zincirinden ibaret bir mücadeleden ibarettir. Hayatın gerçekleri de bu denli acımasız, insafsız ve merhametsiz gözümüzün önünde can çekişiyor.
En büyük cinayet bir insanın veya toplumun yaşama sevincini öldürmek, onu yaşayan bir ölü haline getirmektir. İnsana yapılan en büyük işkence, ona hayatı zehir etmektir.
.
Rus Barbarlığı
Arif Altunbaş 5 Mart 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 664 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
SON DAKİKA HABERİ | Ukrayna Rusya savaşında sıcak gelişme: Tanklar Kiev kapısına dayandı... İngiltere Rusya lideri Putin'i yaptırım listesine aldı
Barbarlık; insani davranışları devre dışı bırakarak hayal atına binip Kaf Dağına çıkmak hukuki, ahlaki değer ve ölçülerin üzerinde tepinerek yükselmek, oradan bir insan veya topluma meydan okumak ve kafa tutmaktır.
Barbarlık, bir davranış ve karakter bozukluğu olarak insanın elde etmek istediklerine her ne pahasına olursa olsun sahip olmak için ortaya koyduğu eylem ve söylemin, strateji ve performansın kontrol dışı çılgınca kullanılması şeklinde tezahür eder.
Zorbaların gözü saplantılarına odaklanmış, hedefine kilitlenmiş olarak kendi gerçeklerinden başka Hakka ve hakikate, adalet ve insanlığa kapalıdır. Kimin ne dediği ve ne diyeceği, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğu hiç ama, hiç onları ilgilendirmez.
Onlar kurguladıkları dünyasında yaşayan masal kahramanları gibi hep kahramanlık destanları yazmanın peşindedir. Bütün alemi ve insanlığı ilgilendiren konularda bile ufuksuz bir ufuk çizgisinde dolaşır durur. Vehimlerle iç içe korkularıyla birlikte yaşarlar.
Millet olarak Rusya’nın zorbalığı tarihsel köklerine dayanır. Gerek Çarlık Rusya’sında, gerek; Sovyetler döneminde, gerekse; Bağımsız Devletler Topluluğu zamanında kendilerini diğer milletlerden üstün görme psikoloji onları saldırgan ve barbar bir toplum haline getirmiştir.
Önceleri Moskova Knezliği olarak bilinen, Altınordu Devletine vergi veren Ruslar Moskova ve çevresinden başka bir coğrafyaya çıkamazlardı. Timur ve ordularının amansız saldırıları yüzünden yıkılan Altınordu devleti yerine kurulan Astarhan, Kazan, Kırım Hanlıklarının saltanat kavgaları onları yıpratıp zayıf düşürmesi yüzünden Ruslar güçlendiler, Avrupa ve Asya’ya doğru yayılmaya başladılar.
Tarih; hata, yanlış ve ihanetleri affetmeyen hayatımızı ve geleceğimizi şekillendiren derin bir hafıza kalıbıdır. Unutkanları ve vurdumduymazları unutmaz, geçmişinden ders ve ibret almayanları acımasızca cezalandırır.
Kafkaslardan Kırıma, Ukrayna steplerinden Altay dağlarına uzanan geniş bir coğrafyaya hükmeden Altınordu Devletinin Timur İmparatorluğu tarafından 1502 de yıkılışı Ruslara Ortaasya’nın kapılarını ağzına kadar açmıştır.
Baltacı Mehmet komutasındaki Osmanlı Ordusunun Rus ordusunu 1711 de yenerek Prus ırmağı kenarında kuşatması ve daha sonrası onları imha edip yok etme yerine haraca bağlayarak serbest bırakması Rusya’nın bu topraklarda ayakta ve hayatta kalmasına sebep olmuştur.
Timur ve Osmanlı imparatorluğundan kaynaklanan bu iki büyük hata Rusların Avrupa ve Asya topraklarında büyümesi, güçlenmesi ve daha sonra dünyanın en büyük coğrafyasına sahip bir devlet olmasına yol açmıştır.
Rusya’ nın Asya ve Avrupa’da kazandığı bütün topraklar işgal ve istila yolu ile zorla ve zorbalıkla elde edilen topraklardır. Bugün Rusya sınırlarında yaşayan milletlerin % 60’ı Rus olmayan Moğol, Tatar ve Müslüman Türk boylarından, Kafkas Müslümanlarından, Ukrayna ve diğer Avrupa milletlerinden oluşmaktadır.
Çarlık döneminde, Sovyetler iktidarında, Bağımsız Devletler Topluluğu zamanında Ruslar üstün ırk, lider toplum ve güçlü Slav Birliğini sloganı ile birlik ve beraberliklerini ayakta tutarak güçlenmişler ve şimdiye kadar diğer toplumları yönetmişler ve yönlendirmişlerdir.
Avrupalıların Afrika, Amerika, Güney Asya ve Okyanus adalarında baskın, işgal ve istilalar sonrası ortaya koydukları zulüm, zorbalık ve barbarlıkların aynısını Ruslar da, başta; Ortaasya ve Kafkaslarda olmak üzere doğudan batıya Berik Boğazından İskandinav ülkelerine kadar yapmışlardır. İşgallerle ele geçirdikleri toprakları bugün kendi toprakları ve vatanları gibi görmenin, kabul etmenin/ ettirmenin hırçınlığı içinde daha dün, önce; Çeçenistan’ı, Moldava’nın bir kısmını, sonra; Osetya ve Abhaza’yı, daha sonra Kırım’ı ve şimdi de Ukrayna’yı yeniden işgal etmişlerdir. Tarihin en kanlı ve zorba devletlerini geride bırakacak bir barbarlık ve vahşetle, vakum bombalarıyla, kitle imha silahlarıyla bu ülkelerde dünyanın gözü önünde taş üstüne taş bırakmamışlardır.
Bugün Rus işgali ile Ukrayna’da yaşanan trajedi Rusların yaptığı ne ilk, ne de son zorbalık, vahşet ve barbarlıktır. Bu durum onların tarih boyu süregelen baskın, işgal ve istilalarının devamı olan bir gelenek ve hayat tarzlarının günümüze yansımasıdır.
‘’Zorbalık ulusal bir salgındır.’’ (1) ‘’Bütün facialara zemin hazırlayanlar, zenginler ve zorbalar ve krallardır.’’(2) ‘’Zorbalık karşısında sessiz kalan herkesin içindeki insan ölmeye mahkumdur.’’ (3) ‘’Kan, her düşünceyi kirletir; zorbalık ise; fikrin değerini düşürür. (4) ‘’Zorbalar kendilerine tahammül edildikçe daha çok azar ve azgınlaşırlar.’’ (5)
Batının ikiyüzlülüğü ve kaypaklığından dolayı zorbalar ve barbarlar dünyayı aralarında paylaşmanın faturasını mazlum insanlara ödettiği, insanların üstünlüğünün ve güçlülüğünün renleriyle, ırklarıyla, paraları ve silahlarıyla ölçüldüğü ve görüldüğü modern bir cahiliye medeniyetinin işgal ve istiası altında yaşıyoruz.
Arif Altunbaş, Haber 7
Dip Not;
1-Macklemore
2-Epiktetos
3-Amie Kaufman
4-Stefan Zweig
.
Ukrayna üzerinde Jeopolitik hesaplaşma
Arif Altunbaş 20 Mart 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 957 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ukrayna üzerinde Jeopolitik hesaplaşma
Soğuk savaş döneminde NATO ve Varşova Paktı olarak iki kutuplu bir dünya sahne alıyordu. Varşova Paktının NATO karşısındaki gücü zayıflayınca Sovyetler Birliği dağılmak zorunda kaldı.
Bunu fırsat bilen birçok Demirperde ülkesi hemen bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu sırada Rusya kendi ayakları üzerinde duracak bir güce sahip olmadığından Sovyetlerden ayrılan ülkeleri kontrol altına almak için ne ekonomik, ne askeri ve ne de otorite yapısına sahip değildi.
Tarihin her döneminde olduğu gibi zaman asla boşluk kabul etmiyor, hata ve ihmalleri de affetmiyor. Hayatta kalabilmek için her zaman güçlü olmak gerekir. Sovyetlerden boşalan boşluğu Amerika önderliğindeki AB ülkeleri doldurmaya başladı. Kapitalizmin göz kamaştırıcı zengin ve büyüleyici dünyası kısa zamanda Demir perdeden kopan ülkeleri kendi cazibe merkezine çekmeyi başardı.
Rusya’nın kendi dinamiklerini devreye sokup ayağa kalması zaman aldı. Bu arada Varşova Paktı (1 Temmuz 1991) dağılmıştı. NATO ile Rusya arasındaki makas ve güç dengeleri daha fazla açılmaya başladı. Rusya Sovyet coğrafyasındaki birçok eski Varşova Paktı ülkeyi NATO’ ya ve AB’ a kaptırdı.
Rusya, Belarus ve Ukrayna birlikte (8 Aralık 1991) Bağımsız Devletler Topluluğunu kurdu. Bu topluluğa Sovyet Cumhuriyetlerindeki 15 ülkeden 11’i katıldı. 1993 yılında Gürcistan’ın da buraya katılımıyla toplulukta üye sayısı 12’ye yükseldi. 2005 yılında Türkmenistan, 17 Ağustos 2009 Gürcistan, Mart 2014 Ukrayna bu topluluktan ayrıldı. Bu birlikte geriye 9 üye ülke kaldı.
ABD dünya liderliği mücadelesinde tek başına kalmıştı. Bir taraftan Rusya’ yı, diğer taraftan Çin’ i kontrol altına almak ve AB ülkelerini de arka bahçesi olarak yanında tutmaya, dünyayı tek başına istediği gibi yönetmeye ve yönlendirmeye başladı.
ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri komşuları Varşova Paktı ülkelerini NATO’ ya alarak hem Rusya’nın alanını daraltmak, hem de onu kıskaç altına alıp ondan gelecek olası tehlikeleri minimize etmeye yöneldi. 1999 Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Arnavutluk’ u, 2004 yılında Romanya, Bulgaristan, Slovakya, Slovenya, Letonya, Litvanya, Estonya’yı, 2009 Hırvatistan’ ı, 2017 Karadağ’ ı, 2020 Kuzey Makedonya’ yı NATO’ya alarak NATO müttefiklerinin sayısını 30’ a çıkarttı.
Gürcistan’ın NATO’ ya girme isteği, Ukrayna’nın olası (NATO) üyeliği “Rusya’nın yanı başına NATO füzeleri yerleştirmek anlamına geleceğini söyleyen Rus lideri Putin tarafından bir tehdit” olarak algılandı. Böylece Ukrayna NATO‘ nun patronu ABD ile Varşova Paktı lideri Rusya arasında jeopolitik bir hesaplaşmaya dönüştü
Uzun zamandır Fransa ve Almanya’nın NATO ya karşı azalan ilgisinden dolayı ABD rahatsızdı. ABD Rusya’ yı Ukrayna’ ya karşı kışkırtmaktan hiçbir zaman geri durmadı. Rusya Ukrayna’ya saldırmaya başladıktan sonra AB ülkeleri Rusya tehlikesi karşısında çaresiz ABD’ nin eteğinin altına sığındılar. Panik içinde ABD’ ye milyarlarca Dolar silah sipariş ederek hep birlikte NATO’ ya sahip çıktılar.
ABD hem; AB ülkelerini NATO’ya bağlamayı, hem; Rusya’yı bir savaş bataklığına çekerek zayıflatmayı, ayrıca Rusya’nın ÇİN ile birlikte olup doğuda ABD’ ye karşı hareket etmesini engellemeye çalışarak bir taşla iki kuş vurdu.
ABD ve AB’ ın başını çektiği ağır ekonomik yaptırımlar Rusya’ nın tüm askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik can damarlarını felç etmeye yöneldi. Bu savaş kısa zamanda barışla sonlanmazsa, bundan en çok Ukrayna ve Rusya, daha sonra Avrupa ve tüm dünya etkileyecektir. Bu jeopolitik savaştan en zararsız ve en fazla karlı çıkan şüphesiz ABD olacaktır.
Ama, ABD’ nin hesaplaşma kavgası daha bitmiş olacak, onu doğuda Güney Çin denizinde Çin ile yapacağı büyük bir jeopolitik hesaplaşma beklemektedir. Bu jeopolitik savaşın piyonu olarak orada da Ukrayna gibi Tayvan kurban edilmeyi beklemektedir.
ABD’nin kendi çıkarları için feda etmeyeceği/ edemeyeceği hiçbir dostu ve müttefiki yoktur.
Tarihte hiçbir savaşın iyi ve hiçbir barışın kötü olmadığını tecrübe eden insanlık buna rağmen egosunun kölesi olunca; kendisini dünyanın tek sahibi sanıp öz kardeşlerini bile vahşice katleden bir canavara dönüşebiliyor. ABD ve Rusya’nın Ukrayna’ daki barbarca jeopolitik hesaplaşması bunun en bariz örneğidir.
Savaşı güçlüler başlatıp bitiriyor ama barışı ise; hep onurlu insanlar yapıyor.
Arif Altunbaş
.
Münasip bir yerinize koyun!
Arif Altunbaş 24 Mart 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 456 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Münasip bir yerinize koyun!
Ahmak ve hilekarlar kendilerini en akıllı zanneden aptallardır. Gölgeleri uzun olan cüceler ikindi vaktini yaşadıklarının, akşama doğru yol aldıklarının ve gecenin karanlığına doğru yürüdüklerinin farkında olmayanlardır.
İkiyüzlü NATO ortaklarımız, müttefiklerimiz, dostlarımız en ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda paramızla satın almak şartıyla Patriot Füzelerini Türkiye’ye vermemek için adeta takla üstüne takla atarken, yalan üzerine yalan uydururken, hile üstüne hile inşa ederken nasıl fırıldak bir müttefik olduklarını gösterdiler.
Batılıların Ukrayna savaşını başlatmak, Rusyayı bu kör savaşa sokup zayıf düşürmek, Ukrayna halkını ve ülkesini Amerikan emperyalizminin doyumsuz iştahına malzeme ve yem olarak Rusyanın önüne attıklarını dünya alem olarak hepimiz gördük.
Roma’ nın arenalarında vahşi aslanlara parçalattırılan esirlerin o çaresiz perişan acınası hallerini gören türübündeki kalabalıkların çığlılarına merhem olmak için Ukrayna tarafında olduğunu gösteren ve bunu da dünya aleme gümbür gümbür ilan eden çifte standartlı Batı’nın kaypak ve güven vermeyen çirkin yüzünü Viyatnam, Afganistan, Irak, Bosna, Suriye, Libyada defalarca gördüğümüz gibi birkez daha Ukraynada yaşıyoruz.
İkiyüzlü adiler! Kaypak yavşaklar! Egoist canavarlar! Güvensizlik için güvenlik örgütü olan NATO’ yu kuran barbarlar! İnsanlıktan nasibini alamamış yeryüzünün lanetlileri nerede bir zulüm ve katliam varsa onlar kan dökmek ve kan içmek için hep oradadırlar!
Kırkbeş milyonluk Ukraynayı vahşi Rus ayı’sının önüne atan batılılar orantısız güç kullanan Rusya’nın yıkım ve tahribatından kaçan çoluk çocuk yaşlı genç insanların sadece kendilerine benzedikleri için; saç deri ve göz renkleriyle ilgilendiler, insan olduklarıyla değil. Batı medeniyetinin ve insanının yüzkarası bir anlayış ve mantığın karanlık dünyasının iflasıdır bu.
Sözün ve insanlığın bittiği yerde ABD ve yandaşları şimdi de, ( Kendini akıllı bizi ahmak yerine koyarak) Türkiyeyi Ukraynada bu kirli savaşın içine sokup figüran yapmaya, oradaki kan gölünü Mehmetçiğin kanıyla beslemeye çalışıyorlar. ” Siz Ruslardan aldığınız S 400 leri Ruslara karşı savaşması için Ukraynalılara verin! Biz de, size daha önce vermediğimiz Patriotları, parasını ödeyip ortak olduğunuz ve alamadığınız F 35 uçaklarını verelim” diyen ABD bu teklifiyle nasıl bir şeytan olduğunu gösteriyor. Basın yoluyla sızdırılan bu haber; nabız yoklama modunda ABD’ nin Türkiye hakkında ve Türkiye üzerindeki hain plan ve projesini de apaçık ortaya koyuyor.
Ukrayna savaşını teşvik ve tahrik etmekten hiçbir zaman geri durmayan başta ABD ve onun batılı ortakları şimdi saplandıkları bu savaş balçığından çıkmak için ” Kimi kurban edelim” derdine düştüler. Kore savaşına koşa koşa gönderilen cesur, fedakar ve savaşçı bir milletin evlatlarını burada da cepheye sürerek kendilerini bu kirli, kanlı balçıktan kurtarmanın hesabına düşerek bir çıkış yolu arıyorlar.
Bu savaş’ın Türkiye’nin savaşı olmadığını bilmiyorlar sanki . Sonra ; savaşları başlatanlar bitirir. Savaşı biz başlatmadık ki, biz bitirelim. Ayı’nın inine kim taş attıysa; onu, oradan onun çıkarması lazım. ”Bir damla kan, bir damla petrole eşittir”diyen vahşi batı medeniyetinin savaşıdır bu. Vahşilerin, barbarların ve modern cahiliyenin savaşı…
Alın, F 35′ iniz sizin olsun! Bize yerli ve Milli Muharip uçağımız, TİHA ve SİHA’larımız yeter.
O, meşhur Patriotlarınızı da münasip bir yerinize koymak için kendinize saklayın! Zulüm etmekte, kan dökmekte, işgal ve istila yapmakta, canavarlık ve barbarlıkta, kendi kendinizi tatmin etmekte belki işinize yarayabilir.
ABD, AB ve NATO gibi ikiyüzlü, kaypak, kalleş bir müttefik ve dostunuz (!) olacağına, Rusya gibi vahşi ve canavar belli bir düşmanınız olsun! En azından uyanık ve her an tetikte olursunuz.
.
İnsanlığın tükenişi
Arif Altunbaş 9 Nisan 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 658 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Rusya elinde avcunda ne varsa her türlü bedel ve faturayı ödemeyi göze alarak Atlantik blokuna rağmen Ukrayna’yı işgal etti. Baltayı taşa vurdu vurmasına ama, öyle kolay kolay da istediğini almadan geri çekilecek değil.
Dünyadaki azgın azınlığı temsil eden, ‘’Tavşana kaç, tazıya tut’’ diyen Atlantik Bloku (NATO) Ukrayna piyonunu öne sürerek ve onu büyük bir borç batağına sürükleyerek Rus ayısına kolay yutulur yem olmadığını göstermeye çalışıyor. Rusya’nın süper saldırgan olarak zayıflaması ABD süper saldırgan olarak güçlenmesi anlamına geliyor.
Paradoks içinde paradoks yaşayan savaş canavarını durdurmak Ukrayna ve Rusya’nın elinde değil. Ortalığı karıştıran ABD isterse; bu çelişkiler yumağını hemen çözebilir. Rusya’ nın AB ülkelerine günlük sattığı gas ve petrol geliri 1 milyar Dolar, Moskova’nın günlük savaş masrafı hemen hemen o kadar. Yani, Ukrayna sahasında batıya karşı verilen savaşın finansını batılı ülkeler yapıyor.
Rusya’ yı aptal yerine koyup bir de onun çenesinin altına kadar sokulup taciz ederek ‘’Haydi erkek isen vur’’ dersen böyle bir hareket azgın Rus ayısının canına minnet. Bu acımasız vicdansız savaşın mimarları, ustaları ve askerleri de batılılardır.
Rusların zaten tarihi geleneğinde var olan işgalci ve istilacı o sınır tanımaz vahşi ruhunu soğuk savaş sonrasında derlenip toparlayıp kendisiyle birlikte herkese zarar verebilecek potansiyel tehlikeli bir sınıra getirmişti. Ya doğuda; Kuril Adaları üzerinden Japonya ile, ya Batıda; Baltık ülkeleri üzerinden AB ile bir hesaplaşmaya hazırlanıyordu.
ABD’nin başına kim gelirse gelsin hepsi de dünyadaki azgın azınlığın piyondur. Batıda; ‘’Demokrasiye, insan Haklarına, adalete, insanlığa ve devlet yönetimine bakış patronunun iki dudağı arasındadır. Patron da, derin dünya devletidir. ABD derin dünya devletinin aldığı kararlara, plan ve projelere, strateji ve taktiklere, savaş ve barışa, yaptırımlar vs. bütün hususlarda ilk önce buna demokratik (!) olarak seçilmiş ABD başkanları uymak zorunda kalır. Demokratik hak ve özgürlükler, milletin ne dediği veya diyeceği çok önemli değil, bunlar hiçbir zaman azgın azınlığın aldığı kararların önüne geçemez. Zaten kuklaların itiraz hakkı da yoktur, onlar sadece emirlere itaat etmekle görevleridirler.
Kısaca; değindiğim bu ince hususlar ve durumlar birazcık tanıdık gibi geliyor mu size de?
Türkiye’ de Tek Parti diktatörlüklerinin, darbe ve darbe dönemlerinin yaşandığı yıllarda batı ile ilişkilerimizin en iyi olduğu dönemler değil miydi? İnönü ceberut yönetiminin insanımıza nefes aldırmadığı dönemlerde batılı bir tek yöneticinin bile gık’ ı çıkmış mıydı . Dünyada ve ülkemizde birçok faili meçhul olaylar kim adına, kimin hesabına işlendiğinden bahsedecek kaç yürekli adam kaldı? Uysal diktatörler oyunu kurallarına göre oynarlarsa demokrasi kahramanı olmuşlardır her zaman.
Savaşın şimdiye kadar hiç kazananı olmamış, barışın da hiç kaybedeni yoktur. İyi de, bir tarafta barış görüşmeleri devam ederken, diğer tarafta; savaşı bütün şiddeti ve dehşetiyle sürdürenler ne yapıyorlar veya ne yapmak istiyorlar? Demek ki, savaşın içinde görünmeyen, apayrı bir başka savaş daha var.
Zor durumda olan güçlü(!) ve genellikle tüketici ABD ekonomisi savaşlar olmaz ise, kimlere silah satacak ve kimlerin sırtından para kazanacak ve ayakta duracak?
Bütün AB ülkeleri; Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Hırvatistan, Slovenya Slovakya, Çekya, Gürcistan, Türkiye ABD savunma sanayinin can damarlarına taze kan pompalamak için milyarlarca dolar silah siparişlerini çoktan verdiler bile. Parasını ödesen de beyler istedikleri fiyata sana isterlerse satarlar, istemezlerse de satmazlar. Bunların sizin stratejik müttefikleriniz, öyle mi?.
Şimdi de, ortalıkta bir top koşturup duruyorlar; ‘’Putin insanlık suçu işliyormuş diye. Evet, öyle . Sizlerde onun suç ortaklarısınız. İngiltere, Fransa, ABD, Çin sizler Rusya’nın Ukrayna’da insanlığın onuru ayaklar altına alıp çiğnerken neredesiniz? Bir zamanlar siz de bu suçların benzerlerini ABD, Asya, Avrupa, Afrika ve Avusturalya kıtasında işlemediniz mi? Ukraynalılar insan da, yok edip soy kırıma tabi tuttuğunuz öteki milletler sivrisinek sürüleri miydi? Kızılderilileri, İnka’ları, Afrika’ lıları kimler yok etti? Hiroşima ve Nagzaki’ye atılan Atom bombaları oyuncak mıydı? Vietnam, Kamboçya, Londra, Paris, Berlin, Düsseldorf, ve daha nice yerle bir edilen şehirlerde katledilenleri masum insanların katilleri kimlerdi? Adama; ’’Birini yargılamaya kalkarken, önce sen aynana bak’’ demezler mi ?
Ey vahşet Medeniyeti!
Hangi katil başka bir katili katil olarak suçlar ve yargılar ki?
İnsanlık, kendi çıkarları için öz kardeşlerini bile vahşice öldürmeyi, Neron gibi dünyayı ateşe vermeyi normal gibi karşılıyorsa, burası vahşi batı medeniyetinin geldiği en son durak, en soysuz ve en alçak seviye olan ‘’Belhum adal’’(Araf; 179) noktasıdır.
İnsanın içindeki insanın yavaş yavaş öldüğünü bırakın, insanlığın kokuştuğu noktadayız. Ha ABD, ha AB, ha Rusya, ha Ukrayna! Her yol Roma’ya çıkıyor.
Arif Altunbaş, Haber7
.
İslam ve Müslüman!
Arif Altunbaş 16 Nisan 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 709 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arif Altunbaş Arif Altunbaş
Müslümanların kurtarılmayı beklerken kurtarıcılığa soyunduğu, ucuz bir kahramanlık destanı yazmaya çalıştığı çelişki dolu bir zamanı yaşıyoruz. Birçok Müslüman İslam’ı kurtarma gayreti ve mücadelesine kafa yoruyor. Fakat kendilerinin kurtarılmaya muhtaç olduklarının farkında bile değiller. Hep başkalarını kurtarmaya bakıyorlar, hep başkalarını… Kendi perişan hallerine dönüp bir göz attıkları yok. Gözleri, kulakları hep dışarıda kurtarılacak insanları arıyor.
İslam Allah tarafından tüm insanlığa peygamber vasıtasıyla gönderilmiş bir kurtuluş müjdesidir. O, insanlığı kurtarmak için gönderilen bir reçete. Onun kurtarılmaya ihtiyacı yok. Kendini kurtaramayan kişi ve toplumların İslam’ı ve çağı kurtarma gayreti ve iddiası yüzme bilmeyen insanın suda boğulmamak için çırpınan birini kurtarmak için suya atlamasına benzer.
Müslüman!
Birini kurtarmak için önce, kendini kurtaracaksın! Küfrün, inkarın, tuğyanın karabasanları ve karabataklarından kurtaracaksın kendini önce. Önce, kurtulacak sonra kurtarmaya koşacaksın. Öyle ucuz kahramanlık ve fedailikle ne kendini, ne de başkasını kurtaramazsın.
İslam milleti önce türedi sahte kurtarıcılarından kurtulmak zorundadır. Nemrutlardan, Firavunlardan, milli şeflerden, darbe ağalarından ve sahte kurtarıcı ve kahramanlarından…
Hiçbir kişi ve toplum İslam’la içli dışlı ve İslam’da yok olmadan gerçek Müslüman olarak bu alemde var olamaz, varlık mücadelesini sürdüremez, gerçek bir kurtuluşa eremez.
İslam’ın dışındaki bütün kurtuluş yolları ve reçeteleri, kurtuluş önderleri ve liderleri Okyanus dalgalarına yenik düşmüş, kurtarılmaya muhtaç batık bir gemiye benzer. Ona sarılarak, ona güvenerek, ona dayanarak kurtulamazsın!
İslam’a inanan ve onu hayat tarzı haline getirenin bu dünyada hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ona inanmayan ise, dipsiz bir yokluk tünelinde belki varlık içinde boğulup Hak ve hakikatten çok uzaklarda kurtuluş kapısı arayan bir köre benzer. Kaybettiğini başka mekanlarda ve diyarlarda arayıp arayıpta bulamayan şaşkınlar gibi.
Allaha teslim olmanın, Ona kulluk etmenin, Onun davasının ve kavgasının eri olmanın önünde en büyük engel insanın kendi nefsidir. Gurur ve kibir heykeli olarak insanın içindeki insanı katletmeye kalkan kendisi yani.
En büyük onur ve en büyük zenginlik İslam ile şereflenmektir. İslam ile şereflenen aciz olmaz, yolda kalmaz, yoksa İslam düşmanlarının hile ve tuzaklarından kurtulamaz.
Müslüman, kendisi için istediğini kardeşi için de isteyen, kendisi için istemediğini başkaları için de arzu etmeyendir. Kurtulmuş bir dini iflas etmiş, hayat tarzını kaybetmiş bir toplumun neyi ve neresiyle kurtaracaksın!
Eğer ille de bir şeyler kurtarmak istiyorsan, önce; kendini, kendine kul ve köle etmek isteyen sahte kurtarıcılardan kurtaracaksın! Put yapan, put satan, puta tapan bezirganlardan ve sahte kahramanlardan…
Müslüman! İslam’ı bir hayat tarzı ve felsefesi olarak kabul edip onu yaşamadan, yaşatma mücadelesi veremez, kendini kurtarmadan başkalarını kurtaramazsın!
Müslüman! İslam’ı kurtarmayı bırak, İslam ile kurtulmaya bak!
.
Batı ile mücadelemiz
Arif Altunbaş 1 Mayıs 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 551 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Batı ile mücadelemiz
Ülkemiz yine iç ve dış baskı ve sıkıntıların sarmalıyla boğuşuyor. Yaşananları at gözlüğü ile sadece birkaç partiye, iktidara, lidere bağlamak doğru ve adil bir tespit değil. Yaşadıklarımızı şahsileştirmek, hata ve yanlışları görmemek, dünyada yaşanan ciddi sorunları hafife almaktır.
Ülkemizin boğuştuğu en büyük sıkıntı sahiplendiğimiz hegmonyal batı sistem ve ahlakının kendisinden kaynaklanmaktadır. Yalan ve yanlışlardan, ikiyüzlülükten kurtulmadan, kendi özümüze ve benliğimize uygun bir sistem kurmadan bu sancılar ve problemlerle daha çok karşılaşacağız.
Millet ve devlet olarak sivrisinek avlamakla uğraşmak yerine bataklığı kurutmaya yönelmek zorundayız. Çektiğimiz sıkıntılar beş on yıllık bir zaman dilimine ait değil, yüz yıllık yanlış bir anlayışı sahiplenmemizin faturasıdır.
Şu anda içinde yaşadığımız durum adı konmamış (siyasi, askeri, ekonomik ve psikolojik) bir savaştır. Bu savaş, dün değil 200 yüzyıl önce düşmanımıza hayran olmak ve ona teslim olmakla başladı. Jöntürk, Tanzimat, İttihat ve Terakki ile milletimize miras olarak bırakılan haçlı batılı sistemlerin acı meyvesidir tüm bunlar.
Bir asırdır millet ve ümmet olarak batılıların dayattığı ekonomik, siyasi, askeri, kültürel bir bağımsızlık ve özgürlük savaşı içindeyiz. Bu savaş; bir parti, gurup, cemaat ve hareketin dar kalıplarıyla verilecek bir savaş değil, topyekün milletimizin ‘’Allah’ın ipine sarılarak…’’ vereceği ve vermek zorunda olduğu bir varoluş savaşıdır.
Dün; bizden önde giden ve zaman nehrinin öteki yakasına geçen beyaz atlı süvarilerimiz verdi bu kutlu savaşı. Bu gün günahıyla sevabıyla bizimle devam ediyor ve edecek… Yarın da; evlatlarımız ve torunlarımız yüklenecek bu özgürlük mücadelesi olarak sürecek…
Savaşlar; düşmanın atı ve kılıcıyla düşmana karşı savaşmakla kazanılmıyor. Kendin olacak, kendini emperyalizmin karanlık bataklığından kendi imkan ve gayretinle kurtaracaksın! Sahte kurtarıcılardan medet ummadan, onlara yalvarmadan, onlara tapınmadan, onları putlaştırmadan…
Ellerimizdeki kelepçe ve zincirler, ayaklarımızdaki pranga ve tuzaklar kırılmadan özgürlük ve bağımsızlıktan bahsedemeyiz. Öyle boş laf ile peynir gemisi yürümüyor. Palavrayı, işkembeden sallamayı bırak, içine düşürüldüğün oyunlara bak!
En basitinden… Birden Doların sert rüzgarına kapılıp yelkenleri rüzgarın estiği tarafa çeviriverdin! Pusulanı şaşırdın, kıbleni değiştirdin! Bundan önce yaşadığın ekonomik, siyasi, askeri krizleri ve darbeleri unutuverdin! İlle de bu ülkede 27 Mayıslar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar, Batı çalışma gurubu ve Ergenekon yapılanması gibi fitne ocaklarının baskı ve terörü, 15 Temmuzların bir daha yaşanılması mı lazım? ”Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara;155-157 155) Eğer; gerçekten inanıyorsan, hayat ve mücadele böyle. Sınanacağız, hep sınanacağız.
Kısaca; Müslüman bir millet; Allah’ın kuludur, Dolar’ın ve Euro’nun kulu değil. Muhammed sav’ in ümmetidir bir gurubun, partinin, bir ırkın, sınıfın ve rengin milleti değil. Unutma! Biz put kıran İbrahim’in milletindeniz. Put kıran İbrahim’in.
Türk, Kürt, Arap, Pakistanlı, Afganlı, Malay, Boşnak… İslam ümmetinden olduğumuz, Haçlı batıya ve emperyalizmin çocuklarına teslim olmadığımız, onlara direnip başkaldırdığımız için bu baskı, boykot ve saldırılara maruz kaldığımızı ne çabukta unutuyorsun?
Dün; Nurcu, tarikatçı, Büyük Doğucu, Diriliş’ çi, MTTB’ ci, MSP’ li, ihvancı, Akıncı düşmanlığını bizzat yaşadık ve gördük. Özal düşmanlığı vardı, adamı zehirlediler. Erbakan düşmanlığı vardı, onu zorla zorbalıkla iktidardan düşürdüler. Bugün de; Tayyip Erdoğan düşmanlığı var. Aynen Abdulhamit Han düşmanlığı gibi sürekli gündemde tutuluyor yerli münafıklar ve batının ülkemizdeki piyonları tarafından.
Sorun Abdulhamit, Erbakan, Özal veya Erdoğan’ın kişisel meselesi değil. İslam’ın ve Müslümanların yeniden uyanması, ayağa kalkması, küfre ve inkara karşı mızrak gibi dimdik ayakta durması, her türlü köleliğe ve esarete karşı başkaldırması meselesidir?
İçte ve dışta münafıkların kafirlerle birlikte ittifak edip hareket ettiklerini, ülkemizi ve coğrafyamızı yeniden işgal edip milletimizi esir etmek istediklerini fark etmiyor ve görmüyor musun?
Ey! Kalbi kararmış, gözü kör olmuş, gönlü viraneye dönmüş Müslüman! Uyanmak ve tehlikenin farkına varmak için başına katran gibi yağacak yeni bela ve musibetleri mi bekliyorsun!
Batı ve batıl ile hesaplaşmamız bitmemiştir. Sürüyor ve sürecek… Müslüman olduğumuz ve Müslüman kaldığımız sürece…
.
Terör zinciri .
Arif Altunbaş 7 Mayıs 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 901 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Terör zinciri
Hakkın ve adaletin, insaf ve merhametin, hukuk ve ahlakın vicdan ve şahsiyetin dışında hak arayan, toplumun huzur ve barışını bozan her kişi ve kuruluş teröristtir. Eline ille de silah alıp kan dökmesi gerekmez. Politika cambazlarının, kaos tüccarlarının, hukuk katillerinin, ahlak yoksullarının, zulüm ağalarının, kriz bezirganlarının… velhasılı insanlıktan çıkmış insanların ortaya koyduğu haksız hukuksuz eylem ve söylemlere denir terör.
Haksız kazanç elde etmek, hakkın ve hukukun yerine adaletsizliği ve hukuksuzluğu yürürlüğe koyma eyleminin adı olarak terör; insanın yaratılışına ters, insanlık dışı bir harekettir. Bir milleti sömürmenin, haksız kazanç elde ederek semirmenin, gayri meşru yollarda meşruiyet aramanın her tipi ve türüdür.
Nasıl terör örgütlerin ahlaki, hukuki, insani hassasiyetleri yoksa; modern kalpazanlıkla haksız yere para kazananların, milleti dolandırıp soyanların da aynı şekilde ahlaki ve vicdani derleri yoktur. Onların tek gayesi nasıl ve ne şekilde olursa olsun milleti kandırmak ve onların sırtından haşereler gibi geçinmek, toplumun kanını emerek zenginliklerine zenginlik katmaktır. Kapitalizmin öğretisi ve ahlakıdır bu.
Kendi aracı toptancı şirketleri vasıtası ile çiftçiden bir liraya aldığı gıda maddesini, yine kendi zincir marketlerine yüksek fiyatlara satarak, mağazalar da alış fiyatları üzerine yine fahiş fiyatlar ekleyip karlarını ona katlayarak hergün kendisinden alış veriş yapan velinimeti müşterisine kakalarsa adalet, insanlık, edep, ahlak bu işin neresindedir? Bu alçak ve şerefsizlerin adı terörist değil de nedir?
Vicdansızlığın, ahlaksızlığın, sahtekarlığın ve sorumsuzluğun bu kadarı bir toplumda rahatça yapılabiliyorsa; acaba o toplum ne hale gelmiştir? Ve bu toplum kuzu kuzu hala kendisi aptal, ahmak ve enayi yerine koyan aynı marketlerden alış veriş yapmaya devem ediyorsa; müşterinin hiç mi suçu yoktur? ‘’Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır’’ (Hz. Muhammed sav)
Bu teröristler ülkemize uzaydan ve yabancı diyarlardan gelen virüsler değildir. Eğitim ve öğretim sistemimizin, sosyal ve kültürel, dini ve ahlakı hayatımızın içinde yetişen bu insanlar bütün bu olumsuzluklara rağmen milletimiz yine de bu kalpazanların değirmenine su taşımaya, o marketlerden inat ve ısrarla alış veriş yapmaya devam ediyorsa; suçu orada burada, onlarda bunlarda aramaya gerek yok. Demek ki toplum o kadar duyarsız, sorumsuz, ruhsuz, kendisine olan saygısını yitirmiş, şakulden kaymış ki; siyasette, ticarette, kültürde, sosyal olaylarda da olduğu gibi hemen birilerinin kuyruğuna takılabiliyor.
Bir toplum doğru ile yanlışı, haksız ile haksızı, dürüstlükle kalpazanlığı, haram ile helali ayırt edemiyorsa; oturup kendi haline ağlamalıdır. Daha sonra başına gelecek bela ve musibetlere de hazır olmalı, suçu kendinden başka kimselerde aramamalıdır.
Dünya genelinde doların, petrolün, gazın, enerjinin, hammaddenin pahalılaşmasıyla bunlara bağlı olarak ulaşım, üretim ve emtianın pahalılaşmasını bir domino taşı etkisi yaptığı herkesçe malum. Bunları siyasal öç alma aracı olarak kullanan politika teröristlerine baktığımızda, batı emperyalizmiyle birlikte hareket eden ve çalışan Türkiye’nin hayrına uğraşmayan kimi siyasi partiler, iş dünyası ve çevreler olduğunu pekala görüyoruz. Parazitler o kadar çok ki, bir anda millet adına yuvarlak masalarda bir araya gelebiliyor. Bunlar bir anda milletin, devletin ve coğrafyamızın kaderinin önünde dağlar gibi dikilen eşkıyalara dönüşebiliyor.
Çoğu dış sermayedarlar tarafından ülkemizde kurulan veya satın alınan büyük zincir marketlerin kriz döneminde hep birden atağa kalkarak fiyatları üçe, beşe, ona katlamalarının ne hukuki, ne ahlaki, ne vicdani, ne de ticari hiçbir dayanağı yoktur..
Devlet her vatandaşın, her işletmenin, her patronun başına bir jandarma koyamaz ama, en sert ve acımasız tedbir ve kurallar alabilir. Herkesin jandarması kendi ahlakı ve vicdanıdır elbet. Hırsız minareyi çalmadan önce kılıfını hazırladığını da görüyoruz.
En büyük iş ve sorumluluk vatandaşa düşmektedir. Allahtan korkan, kuldan utanan, ahlak ve maneviyat sahibi olan, ehli vicdan ve ehli iman üzere ayakta duran milletimize düşmektedir bu görev. Hainlere tavır koymak, onları boykot edip cezalandırmak… Yani; Bana, sana, bize, hepimize iş düşüyor.
Toplumsal çürüme milletimiz içinde hergün biraz daha derinleşiyor. Hergün biraz daha iman ve Kur’an çizgisinden uzaklaşıp kendimize ve değerlerimize karşı yabancılaşıyor medenileşmek ve çağdaşlaşmak adına insanlıktan çıkıyoruz.
Bir toplum Hak ve hakikatten uzaklaştıkça, her türlü karanlığın sarmalında yalancı şafaklardan, sahte kurtarıcılardan medet ummaya başlar. Tanzimat’ tan bu yana bu sahte kurtarıcılardan ve kahramanlardan kurtulamadık gitti.
Bugün de bu sahte kurtarıcıların sahte temsilcileri ile karşı karşıyayız. Ermeni, Rum, Yahudi, Mason, ahmak Müslüman ve yerli münafıklardan oluşan terörist bir çete nasıl Abdulhamid’i darbe ile tahtan indirdiler ise; bu gün de aynı ihanet ocağının gözü ve gönlü kör temsilcileri Erdoğan’ı her ne pahasına olursa olsun iktidardan düşürmek peşindeler. Ortalıkta yine fırıldak dönmeler, gayri müslim finansörler, ihanet ittifakları görev başında…
Türkiye sadece zincir marketler terörüyle değil, batı emperyalizmine zincirle bağlanmış politika cambazlarıyla ve köleleriyle dağda ve şehirde göğüs göğüse bir savaş halindedir. Millet olarak bir savaş halindeyiz. Her tarafımızda geçmişimize ve geleceğimize diş gıcırdatan ve parmak sallayan bir puşt zulalarıyla karşı karşıya.
.
Kurt postuna bürünmüş çakallar
Arif Altunbaş 13 Mayıs 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 814 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Çakallar ezan okunurken neden uluyorlar,
İslam medeniyet ve kültürünün karakteri ve düşünce tarzı Mevlana’nın ifadesiyle; ’’Ya olduğun gibi görün veya göründüğün gibi ol’’ ölçüsüdür. ‘’Birgün siz bizim putlarımıza tapın, birgün de biz sizin rabbinize tapalım’’ anlayışı İslam toplumunda asla kabul görmez.
Günümüz ideolojik hareket ve partilerinin temel düşünceleri ve hayata bakışları nasılsa onu öylece ortaya koyup insanlardan oy istemeleri, toplumun karşısına öyle çıkmaları doğru ve dürüst olan bir davranıştır. Birgün Münafık birgün Kafir, birgün Müslüman bir gün Hıristiyan gibi görünme kaypaklığı kimi parti ve hareketlerin, lider ve önderlerin ahlaki yapısını ve kimliğini de ortaya koyuyor.
Hırs, öfke, kin ve nefret siyaseti, geçmişini kötüleyerek, geleceğini tehlikeye atarak muhalefet yapma alışkanlığı bir sürü soytarılığı da beraberinde getiriyor. ‘’Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, yeter ki; Tayyip baştan gitsin’’ mantığıyla nasıl Abdulhamid’i tahttan indirdilerse; biz de aynı şekilde yapacağız ve Erdoğan’ı baştan indireceğiz’’ ifade ve iddiası 114 yıl önceki ihanetin günümüze yansıması bugün Kurt postuna bürünmüş çakallar temsil ediliyor.
Dün; ‘’özgürlük, eşitlik, demokrasi, diktatöre karşı mücadele olarak’’ sembolleştirilen isyan ve ihanet hareketinin hedefi Abdulhamithan idi. Bugün; aynen dün olduğu gibi, aynı sloganlarla, aynı batı uşağı ikiyüzlü dönmeler, yerli münafıklar ve ahmaklarca temsil edilen ihanet hareketi ne idüğü belirsiz parlamenter demokrasi etrafında toplanan çakallar tarafından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı hedef gösteriyor. Ayrı zaman dilimlerinde meydana gelen bu iki hareketin arkasında yine Batı medeniyetinin eşkiyaları vahşetin çocukları İngilizler, Fransızlar, ABD, Almanya vs. var.
İttihatçıların Abdulhamithanı tahtan indirme ve sürgüne gönderme kararını; Ermeni Ayan Aram Efendi, Draç Milletvekili Arnavut Esad Toptani, Selanik Milletvekili Yahudi Emanuel Karasso,Mason Arif Hikmet Paşa Abdulhamid’in makam odasında tehditler ve hakaretler savurarak yüzüne okudular. Bu şerefsizlerin hepsinin günümüzdeki uzantıları altı ayaklı masanın etrafında toplanan birbirine benzemez dostların içinde var. Yani, tarih bu topraklarda 114 yıl sonra canlı canlı gözümüzün önünde bir daha tekrar ediyor. Yanlışlar göz göre göre bir daha işlenmek, ihanetler bir daha bu milletin üzerine bela ve musibetler olarak yağdırılmak isteniyor.
‘’ Ben 33 sene milletimin, devletimin selameti için çalıştım. Hakim’ im Allah ve beni yargılayacakta Rasulullahtır.’’ diyen yüce Hakan Abdulhamit’in yerinde bugün, ‘’ Biz bu yola kefenimizi yanımıza alarak çıktık’’ diyen bir Erdoğan var.
Abdulhamit’in darbeyle baştan indirilmesi ile yıkılan sadece Osmanlı imparatorluğu değil tüm İslam coğrafyası, ihanete uğrayan sadece Osmanlı değil tüm İslam ümmeti idi. Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye tüm Müslüman milletler ve coğrafyalar o zamandan bu zamana emperyalist batılıların baskı, zulüm, işgal ve istilası altında inim inim inlediler. Hala da o bela ve musibetin altından ayağa kalkıp kendilerine gelebilmiş değiller. Onun için Türk ve İslam ülkeleri bugün batılı itlerin, kurt postuna bürünen çakalların, emperyalizmin uşağı uyuz köpeklerin baskısı ve boyunduruğu altında inliyor.
Dün; batılılar tarafından yönetilen ve yönlendirilen yahudi, ermeni, rum bozması, dönmeler ve yerli münafıkların sahneye koydukları ihanetleri aynı şekilde bugün de; yapacaklarını söyleyen ikiyüzlü fırıldak politikacılar var.
Milliyetçi geçinen hainlerle, mafya bozuntusu parti başkanlarıyla, çapulcu sokak kabadayılarıyla, milletin içinde serseri mayınlar gibi dolaşan milletvekili kılıklı manukyanın çocuklarıyla, halk adına halk düşmanlığı yapan teröristler, ajanlar, provakatörlerle aynı ittifak içinde yer alan alnı secde’ li ahmaklar, batıya uşaklık, emperyalizme maşalık yapmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlar.
Milletimiz Batı emperyalizmine uşaklık yapan, kendi tarih ve medeniyetinden kopuk bir ülke isteyen yuvarlak masa çocukları ile tarih ve kültürünü, medeniyet ve ahlakını, ülkesini ve coğrafyasını referans alan Türkiye sevdalılarını elbette ayırt edecek feraset ve cesarete sahiptir.
Kuyruğunu apış arasına sıkıştıran, arsız, yüzsüz kirli çakallar ile Anadolu’nun yiğit, kahraman aslanları arasında yurdumuzun her köşesi ve bucağında sürmekte olan bu mücadelede aziz milletimiz; aslanlarını batının leş kargaları ve akbabalarına yem ettirmeyecek, vatanı, milleti, din, ve kültürü için canını feda etmekten çekinmeyen evlatlarının batının kurt postuna bürünmüş çakallarına boğdurmayacaktır. Şimdiye kadar yapmadığı ve bundan sonra da yapmayacağı gibi…
İhaneti yapan hainler, onlara yardım ve yataklık edenler ahmaklardır. Bu işte kazananlar ise; kuklalarını istedikleri gibi parmaklarında oynatan kuklacılardır.
.
Atlantik-Pasifik hesaplaşması
Arif Altunbaş 20 Mayıs 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 1,033 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Atlantik-Pasifik hesaplaşması
Küresel sermayenin kontrol ettiği güçler ABD merkezli tek sesli bir dünya düzeni inşa etme hedefi üzerine uyguladıkları strateji Rusya’ yı dört koldan kuşatmış durumda. Bu uğurda Ukrayna dahil feda edemeyecekleri hiçbir ülke yok.
Bu işgalci ve istilacı anlayış her zaman batının genlerinde var olan kibirli anlayışının bir yansıması olarak bugün de arenalarda aç aslanlara parçalattırılan esirler gibi çağdaş romalıların zevk ve eğlencesine meze olmaya devam ediyor.
Ukrayna’dan sonra Kuzey Avrupa ülkelerinden Finlandiya ve İsveç de üzerlerine gelmekte olan tehlikenin farkındalar. İki devletin de etekleri tutuşmuş vaziyette alelacele NATO’ ya girme çabası savaş yangının Ukrayna sonrası kendilerine sıçrayacağı korkusundan.
Bir tarafta zapt edilemeyen vahşi Rus ayısıyla, öte tarafta; rahat durmayan Amerikanın hegemonyal yayılmacılığının arasına sıkışan bu iki ülke tarafsız kalmanın Rusya’ nın arka bahçesi olmak anlamına geldiğini görüyorlar.
Sibirya ve Kuzey Kutbunda eriyen buzullardan sonra meydana çıkan yeni kara parçalarında ve bu bölgelerde 50 milyar varil petrol ve 90 trilyon metre küp gaz rezervinin varlığı ABD ve Rusya’ nın karşı konulma iştahını kabartıyor. Rusya’nın Karadeniz havzasında hayal ettiği emperyalist tutkusu Kırım ve Ukrayna’nın başına ne işler açtı. Savaş yangınının Baltık ve İskandinav ülkelerini sarma ihtimali üzerine İsveç ve Finlandiya Rus istilasına karşı NATO ‘nun eteğinin altına sığınma ihtiyacı bundan.
Rusya’nın Karadeniz’e ve Baltık Denizine hakim olma, Akdeniz’e inme sevdası, bu önemli stratejik enerji yollarını kontrol altına almak istemesi ABD’ nin dünya jandarmalığının önünde engel teşkil ediyor. Her zaman çıkar ve alakası için NATO’yu devreye sokan ve kullan ABD dünyada herkesi ve ülkeyi mayın eşeği olarak kullanmak, işi bitince de bir kenara atmak konusundaki ilkesizliği herkesçe bilinmesine rağmen bu oyunu açıkça yine burada da oynuyor.
Artık Türkiye’yi istediği gibi maşa olarak kullanamayan Amerika Küresel stratejisinin bir parçası olarak boğazlarımızı ve Türkiye’yi kontrol etmek için Yunanistan’ı piyon olarak kullanmaya başladı. Rus yayılmacılığı bahane edilerek tüm Ege adaları Amerika’nın askeri üssü haline getirildi. Rusya hedef gösterilerek Türkiye ABD öncülüğünde NATO tarafından bir kuşatma altına alınıyor. Şımarık Yunanistan’a da provakatörlük görevi verilmiş durumda. Rusya’yı küresel sistemden dışlayarak, Avrupa ile arasına kalın bir nefret duvarı çekip tamamen yanına alan ABD yeniden demir perde sınırları örüyor.
Bu hedef doğrultusunda İskandinav ülkelerini kışkırtan batı Gürcistan, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Çekya, Slovakya, Macaristan, Polonya ve Baltık ülkeleri ile Rusya tamamen batıdan kuşatılacak. Sibirya ve Kuzey denizindeki yeraltı zenginlikleri, Baltık Denizinin stratejik konumu, Karadeniz havzasındaki Rus hegemonyası da kırılarak üstünlük ABD liderliğindeki NATO’ nun kontrolüne geçecek. Macron’ un ‘’Beyin ölümü
gerçekleşti’’ dediği NATO tekrar canlandırılırken Türkiye de özenle denklem dışı bırakılarak bir taşla iki kuş vurulacak.
ABD Mondros Mütarekesini delerek Karadenizde, Boğazlarda, 12 Adada ve Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimizi gasp etmeye çalışacağını önümüze bir yığın sorunlar çıkaracağını da şimdiden hesap edip ne gerekiyorsa gerekli tedbir ve hazırlıkları yapmak devlet yöneticilerimizin üzerine düşüyor.
Ukrayna savaşının nasıl ve ne şekilde sona ereceği bölgesel ve küresel oyunları çok yakından etkileyeceği muhakkak. Bundan sonraki dünya düzenini büyük ölçüde Atlantik Pasifik üstünlüğü belirleyecek.
Rusya aktör olarak küresel sistemden çıkarılarak Atlantik, Pasifik, Baltık ve Karadeniz arasında kuşatılıp eli kolu bağlanacağını, ABD güdümlü yenidünya düzenine teslim olan uslu bir çocuk haline getirilmeye çalışılacağını Putin pekala biliyor. Hırçınlığı ve uzlaşmaz tutumu da bu yüzden.
Japonya, Güney Kore, Avusturalya, Yeni Zellanda ve ABD’ nin Pasifikte kuracağı askeri, siyasi ve ekonomik birliktelik doğudan hem Rusya’yı kuşatacak, hem de Çin canavarını kontrol altına alıp onu küresel sisteme boyun eğdirmeye çalışacaktır.
Bütün bu gelişmeler karşısında Türkiye, özgür ve bağımsız kalabilmek için kardeşleri ve dostları ile ülkesi ve coğrafyasıyla sağlam temeller üzerinde bir ve beraber olmanın tüm esas ve dinamiklerini kapsayan sağlam bir yapı ortaya koymak zorundadır.
Bu yapının Turan, Kuran, Kızıl Elma, Türk veya İslam Birliği gibi havalı isimler olması çokta önemli değil. Önemli olan bu gücün samimiyeti, ilkeli oluşu ve duruşu, kuşatıcı, kucaklayıcı özü, ruhu ve geleceğe bakışıdır. Kendi kültürümüz eksenli yerli ve milli değerlerimizi referans alan bir temel üzerinde medeniyet ve kültürümüzü yeniden ayağa kaldıracak bir diriliş ruhunu ülkemiz ve coğrafyamızda inşa etmenin tek çıkar yolu budur.
Küresel şer güçlerin oyun ve hesaplarına gelmemek için ülkemiz ve coğrafyamızda siyasi, askeri, ekonomik bir güç ve potansiyel olmaktır asıl olan ve yıllardır hasretle beklenip beklenipte duran
.Batı beslemesi çağdaş jöntürkler
Arif Altunbaş 27 Mayıs 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 976 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Batı beslemesi çağdaş jöntürkler
Bizim aydınımız daha çok eşyanın dış görünüşüne bakarak karar veriyor. Bir mesele üzerine yorum yapacak ve karar verecekse; meselenin fiziki boyutlarını göz önüne alıp öyle hareket ediyor.
Halbuki madde; manasız, beden de; ruhsuz bir işe yaramaz. Bir konuyu veya olayı değerlendirirken onu sadece dış görünüşüne göre değerlendirir ve ona göre yorumlar isek, o bizi doğru neticelere götürmez.
Batıyı gezip gören son dönem Osmanlı aydınlarının Batı Medeniyeti hakkındaki ortak görüşü, bakışı ve değerlendirmesi Ziya Paşanın şu dizelerindeki gibi;
‘’Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kaşeneler gördüm
Dolaştım mülkü İslam’ı, bütün viraneler gördüm’’ şeklindeki gibi bir şok halidir.
Bu şaşı bakış Jöntürk mantığının teslimiyetçi İttihatçı görüşüdür. Osmanlıyı içten yıkan bu tip aydınlardır. Bunlardır tarihimizi, kültürümüzü, ufkumuzu ve geleceğimizi karartan. Maddeye esir, batıya köle eden, insanı insana kul yapan, sahte kahramanlara öykündüren, ölmüş atalarının mezarları önünde rüku ve secdeye götüren. Bu putperest yaklaşımdır milletimizi ve ülkemizi kendi tarih, coğrafya ve medeniyetinden koparıp geri bırakan, düşmanlarımıza asker ve uşak yapan…
Hiçbir yerli, milli stratejik derinliği ve kıymeti olmayan bu ithal bu batı patentli yabancı görüş bu gün milletimizin beynine ve ruhuna bir asırdır dışarıdan eğitim ile şırınga edilmekte, baldıran zehiri milletimize şifa olarak sunulmakta, insanımız ve nesillerimiz yılardır uyuşturulup uyutulmakta, zehirlenmektedir.
Batı beslemesi muhalefet veya çağdaş jöntürkler geçmişimizi kana, hezimete ve hüzünlere bulayan bu münafık tiplerin izinden giderek bugün, Türkiye’nin bugünleri ve yarınları için en büyük fitne ve tehlike haline gelmiştir.
Ruhları bedenlerini terk etmiş, manasız ve sadece iskelet olarak kalmış, bir kıymeti harbiyesi olmayan bu ithal projeler, toprağımızla bağlarını koparmış ideolojiler, görüşler, partiler ve hareketler Türkiye ve İslam coğrafyasının önünde en büyük ve hayati tehlike haline gelmiştir.
Bunlar batının içimize soktuğu ajan provokatörlerden daha tehlikeli, görüldüğü her yerde başının ezilip yok edilmesi gereken fitne ocaklarıdır. Bunların milliyetçi, halkçı, dindar, demokrat, batıcı, doğucu legal, illegal olması, milletvekili seçilmesi, dağa çıkıp eşkıyalık yapması veya şehir eşkıyası olması durumun vahametini ve ciddiyetini gösteriyor.
Münafık her renkte ve kılıkta, her tipte ve biçimde, her alanda ve yerde farklı görünüşlerde olmasına rağmen ortak hedeflerinde birlikte hareket ediyor.
Dışarıdaki düşmanlar ile savaşmak ve onlara karşı mücadele etmek içimizdeki batı kuklası hainlere ve münafıklara karşı mücadele etmekten daha kolay. Görünmeyen ve bilinmeyen düşmanla mücadele görünen ve bilinen düşmana karşı yapılandan mücadeleden daha çetin, sert, acımasız ve zor. İşte Türkiye’nin içine düşürüldüğü en büyük oyun ve en çetin sıkıntıda burada kendini gösteriyor.
Dış düşmanlarımız içimizdeki hainleri ve münafıkları içimizde ve dışımızda en büyük teröristler olarak yıllardır devlet ve milletimize karşı kullanıyor. Kimisini milletvekili, bürokrat ve işadamı rolünde, kimilerini; silahlandırıp besleyip büyüterek militan teröristler ve asker olarak şehirlerde ve dağlarda ordumuza ve polisimize karşı kana kan, dişe diş savaştırıyor.
Batı beslemesi politikacılar, aydınlar, çağdaş jöntürk taslakları içerideki ve dışarıdaki düşmanlarımıza yardım ve yataklık, onların meclisteki sözcülüğü ve temsilciliğini yapıyor. Böyle bir ülkede yaşadığımızın farkında olmak, ona göre tavır ve konumumuzu netleştirip belirlemek hayati bir önem arz etmektedir.
Onlar batılı efendileri, kölesi oldukları hayat ve sistem adına bizimle hesaplaşmanın sancısıyla birlikte kuzu sarması, can dostlar olurken, biz de; ülke ve milletini, din ve medeniyetini, tarih ve kültürünü seven, onlara bağlı ve inanan insanlar olarak ‘’Bünyan en mersus’’ olmak zorundayız.
Unutmayalım ki; ‘’ Muhakkak Allah’ın taraftarları, askerleri, ordusu galip gelir ve galip gelecektir.’’ Allah cc verdiği sözde durur. Yeter ki biz, kul olarak O’na verdiğimiz sözde duralım ve bize düşen sorumluluklarımızı yerine getirelim.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Türkiye derinliği karşısında Yunan sığlığı
Arif Altunbaş 3 Haziran 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 905 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Türkiye derinliği karşısında Yunan sığlığı
Rusya ile batı arasındaki Ukrayna savaşı dünya çapında ekonomik, siyasi, askeri tüm dengeleri sarstı. Artık dünyada kartlar yeniden karılacak, ülkeler ve bloklar arasındaki stratejiler yeniden şekillenecek, yeni pozisyonlar alınacaktır.
Batının ABD ve İngiltere eksenli tutumuna bakıldığında; Rusya’nın “zayıflatılması” ve ‘’ kontrol altına alınması’’ sadece Rusya ile sınırlı kalmayacak; Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Kuzey Afrika’yı yani; Türkiye’yi kardeş ve dost ülkelerini de içine alacaktır. Rusya gibi Türkiye’nin de ABD ve NATO ortakları tarafından kuşatılması uslu ve akıllı (!) bir çocuk haline getirilmesi anlamına geliyor.
Dünyanın yeniden şekillendiği bir dönemde, Türkiye’nin de olmazsa olmaz kırmızıçizgilerinin olduğunu dost, düşman ve müttefik denilen ikiyüzlü batılılar tarafından bilinmesi gerekiyor. Anglosakson veya Haçlı kalıntılarının ülkemizi, bölgemizi ve coğrafyamızı istedikleri gibi şekillendiremeyecekleri bilinmelidir.
Kafkaslar, Ortaasya, Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika ile Karadeniz, Ege ve Akdeniz havzası ekonomik, siyasi, kültürel, askeri olarak vazgeçilemez coğrafyamız ve değiştirilemez sınırlarımızdır. Buralara hakim olmamız buralarda öz kardeşlerimizle birlikte var olmamızla mümkündür. Hiçbir gücün bizi bu coğrafyada denklem ve oyun dışı bırakmasına müsaade etmemeliyiz.
Türkiye sınırları ve coğrafyasının korunması, Batıya doğru genişlemesi milli çıkarları doğrultusunda bizim atalarımızdan devraldığımız bin yıllık tarihi stratejimizin gereğiydi.
Milletimizin Orta Asya bozkırlarından batıya yönelişine, batının Haçlı kaleleri ve kuleleri karşısındaki o asil duruşuna, direnişine baktığımızda stratejik derinliğimizin kotlarını orada bulabiliriz. Yani; Orta Asya unutulamaz, Kafkaslar boş verilemez, Ortadoğu görmezlikten gelinemez, Balkanlar terkedilemez, Kuzey Afrika feda edilemez. Bunlarla birlikte biz bir deviz, bir millet ve devletiz.
Bulunduğumuz coğrafyada Doğu veya Batı ile sıcak savaşlara girerek ufuk çizgilerimizi kontrol edemeyiz. İpi yerli münafıklardan oluşan ipsizlerin eline bırakarak veya batılı dost bilinen ve sanılan düşmanlarımıza kaptırarak bir karış yol alamaz, hatta; bulunduğumuz mevzii bile savunamayız.
Selçuklu Devlet aklı tek bir ırk, mezhep, millet anlayışı üzerine kurulmuş bir devlet değil, İslam’a bağlı bir ümmet hareketiydi. Osmanlı da aynı çizgi ve istikamette hareket ederek bütün Müslümanları, hatta; Osmanlı topraklarında yaşayan gayri Müslimleri kucaklayan coğrafyamızı geniş bir perspektiften kuşatan, insana ve dünyaya bu gözle bakan bir devlet anlayışı ortaya koydu. Bu anlayış ve kimliğiyle 600 yıl bütün kalleşliklere, ihanetlere, darbelere rağmen yıkılmadan ayakta durdu. Nihayet onu düşmanlarımızla birlikte adam yerine koyduğumuz yerli münafıklar yıktı.
Tanzimat’la başlayan batılılaşma hareketi ve onun neticesinde doğan Cumhuriyetle kimlik değiştirerek batının kontrolüne girdik. Ona teslim olup, onun kuklası haline geldik. Kadim İslami anlayışımız yerine batının bize biçtiği dar elbiseler içinde üç maymunu oynadık. Kendi öz kardeşlerimizle bile kardeşçe bu coğrafyada yaşayamadık. Batılı düşmanlarımızın elinde ve dilinde oyuncak olarak bir asrımızı ‘’Yurtta sulh cihanda sulh’’ ürkekliği, korkaklığı ve şuursuzluğu içinde geçirdik.
Şimdi Almanya’nın Türkiye’ye yönelik, ’’Anadolu Aleviliği’’ projelerini, Yunanistan’ın ‘’şımarık’’, ‘’kışkırtıcı’’ eylemlerini, Bulgaristan’ın ‘’sinsice’’ Türk ve Türkiye düşmanlıklarını, PKK ve YPG’yi fonlayan ABD’nin ve AB ülkelerinin ülkemizi ve bölgemizi kuşatma projelerini, Fransa’nın sömürgeci ukalalığı, Batı kuklası Petro şeyhlerin dengesizliklerini bizzat görüp yaşayınca, FIR hattı, Kıta sahanlığı, Kıbrıs ve Karabağ sorunlarıyla karşı karşıya gelince anladık ki, o çok beğendiğimiz NATO’ da, o kendisine hayran olduğumuz AB’ ta yanımızda ve etrafımızda doğru dürüst bir dost, komşu ve müttefikimiz yokmuş. Biz, batı aşıklığı ve sevdasıyla kör bilincin girdabında yıllarca kendimiz çalmış kendimiz oynamışız. Güvendiğimiz her dağa kar yağmış, tutunduğumuz her dal kırılmış ve bir masal ülkesinde gerçeğin acı yüzüyle uyanmış, kendimizle yüz yüze kalmışız.
Bilge Kağanın bilge vasiyetini hatırlamış; irkilmiş, titremiş, ürpermiş kendimize gelmişiz. Millet olarak bizi var eden kendi değerlerimize ve tarihi gerçeklerimiz olan Hakka ve hakikate yönelmiş, kardeşlerimizle bir geleceğe yürümeye karar vermişiz. Gelen gelir, gelmeyenler ya kaçak veya uşaktır demişiz.
Bakmayın siz ABD’nin uyuz iti Yunan fino köpeğinin çemkirmesine, AB’ın yaralarımızı inat ve ısrarla kaşımasına, Ermeni diasparosına, Fransız alçaklığına, İngiliz kaypaklığına, Alman sahtekarlığına, Ortadoğunun petro- dolar şımarıklarına… Ama şurası bir gerçek ki üstümüze üstümüze gelen bir fırtına var ortada. Ona göre planlarımızı, projelerimizi, stratejik atılım ve hareketlerimizi, siyasi, ekonomik ve askeri hazırlıklarımızı şimdiden yapılmalı, millet olarak bu gerçeği en yüksek seviyede tutmalıyız. En çok olarak da içimizde çöreklenen batının darbeci yerli münafıklarına dikkat etmeli onların askeri, siyasi ve ekonomik uzantılarını bir an gözetimimiz ve kontrolümüzden uzak tutmamalıyız. Çünkü ahmak; iyi yapıyorum zannıyla düşmana yardım ve yataklık ederek her şeyi berbat eder.
Tarih akmakta olan bir nehir gibidir. Onun gücü ve debisini kontrol edebilen ve yönlendirebilen milletler istedikleri zaman nehrin yatağını, yön ve istikametini de istedikleri yöne değiştirip tarihe şekil vererek tarih yazar, çağ açıp kapayabilirler.
Dünya mazlumlarının ve milletimizin bizden beklentisi budur. Tarihin akışını değiştirmek, tarih yazmak ve tarihi insanlığın ortak tarlası ve esenlik coğrafyası olarak insanın hizmetine sunmak.
.
Selçuklu Kartalı
Arif Altunbaş 3 Haziran 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 756 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Bir dev derin uykularından kalkıp esneyerek Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne, Kazan’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada uyanıyor. Bir millet, bir ümmet ayağa kalkmaya hazırlanıyor.
Arif ALTUNBAŞ
Tanrı Dağları beyazlara bürünmüş, ak saçlı, aksakallı, ak sarıklı bir Alperen gibi bütün heybetiyle dimdik karşımda duruyor.
Alacakaranlığın arasından sessizce şafak sökerken, bütün zirvelerde milyonlarca yıllık tarihe şahitlik yapmış dağların zirvelerindeki masal perilerileriyle birlikte Manas Ata’nın ulusunu buradan kuşbakışı seyrettiğini görür gibi oluyorum.
Dağların doruklarından kopup gelen sert rüzgârlar, tepelerden, vadilerden aşarak Kırgızistan’ın, Kazakistan’ın, Özbekistan’ın ve Asya bozkırlarının saçlarını tarayıp Hazar Denizi’nin sahillerindeki dağlar gibi köpüren dalgalarla kucaklaşıyor. Oradan da Hazar’ın karşı yakasındaki Kafkaslara uzanıyor.
Bembeyaz karlarla bürünmüş bozkırlarda, boz üylerde (1) yaşayan çocuklar üşüyor. Soğuktan pembeleşmiş tombul tombul yanakları, burunları iki çeşme, iki dirhem bir çekirdek bakışları aydınlık yarınlara gebe… Boz üylerin eşiğinde sadık dostlar olarak yaz kış nöbet tutan çoban köpekleri üşüyor.
Kar altındaki otları tırnaklarıyla eşeleyen yılkılar(2), taylar, kulunlar(3), kara koyunlar, ak koyunlar üşüyor. Uçsuz bucaksız bozkırların tüm sakinleri üşüyor.
Sabah ezanı dalga dalga Tanrı Dağları’nın yamaçlarından tırmanarak gökyüzüne, zirvelere ulaşıyor. Oradan doğuda; Çin Seddi’ni aşarak Urumçi’nin, Turfan’nın, Kaşgar’ın yüreğine bir muştu gibi yayılıyor.
Batıya doğru yankılanan ezan sesleri Orta Asya bozkırlarında doludizgin koşan atlar gibi özgürce Mâverâünnehir’i şimşek gibi geçerek, Semerkant’ı, Buhara’yı selamlayıp Horasan erlerinin ve erenlerinin akıncı ruhunu kuşanarak, Anadolu içlerine sımsıcak bir güneş ışığı gibi doğuyor. Buradan Anadolu steplerini, boğazları, bir solukta atlayarak Tuna boylarına, Adriyatik kıyılarına, Viyana önlerine, Afrika sahillerine ulaşıyor.
Evet. Tanrı Dağları’nın üstünde süzülen Türk Hava Yolları uçağındaki sürgün bir Akıncı, düş görüyor. Çift başlı Selçuklu Kartalı gibi gökyüzünde süzülen uçak, iki pençesini açmış vaziyette yere inişe hazırlanıyor.
Anadolu’nun bağrından ata yurduna kopup gelen bir Osmanlı çocuğu, evinden barkından, anasının merhamet kanatlarından, babasının dağ gibi gölgesinden, sevdiklerinin sımsıcak bakışlarından, esenlik yurdu vatanından çok uzaklarda atalarının ruhuyla tanışmak için Narn’da, Talas’ta, Karakol’da, Celalabat’ta, Osh’ta, Kızılkaya’da, Balasagun’da, Almaata’da, Aktav’da, Çimkent’te doğuyu tekrar zapt edecek, batıya Alpaslanlar gönderecek kardeşleriyle kucaklaşmaya geliyor.
Hoca Yesevi’nin, Mahtum Kuli’nin, Buhari’nin, Ali Şir Nevai’nin, Mevlana’nın, Hacı Bayram’ın, Yunus’un sevda yüklü kervanlarını denkliyor ufuklar. Kuşluklar, zamanın şah damarına ölümsüz mesajlar sunacak çağın süvarilerini arıyor. Vahyin süvarilerini, Kur’ an fedailerini, İmamı Yesevi’nin, Serahsi’nin talebelerini… Tanrı Dağı’nda uyuyan Manas Destanı’nın masal kahramanlarını…
Bişkek, Almaata, Taşkent semalarında yankılanan ezan sesleri, akın akın Çin Seddi’nin duvarlarını yalıyor, tekbir tekbir soğuk çan seslerini bastırıyor.
Çift başlı Selçuklu Kartalı bütün haşmetiyle Tyanşan Dağları’nın eteklerine oturan Uluslararası Manas Havaalanı’ndaki şahinlerinin yuvasına konuyor. Sanki Dede Korkut kanatlanmış, atından inerek bin yıllık destan kahramanı olarak diriliyor.
Hayal kahramanları, ayrılık hasretiyle yanıp tutuşan kardeşlerin yüreklerini birleştiriyor. Alatoğ’ın dondurucu rüzgârları, Isık Göl’de dem alırken, emperyalist işgalcilerin aramıza ördüğü buz dağları zaman ve mekânın anlamını yeşertiyor.
Karşılıklı uzanan sevgi, saygı, kardeşlik ve dostluk elleri, tüm Orta Asya Mankurtlarını dokuz şiddetinde bir depremle derinden, ama çok derinden sarsıyor. “Uyan! Ey Milletim! Ey milletim uyan” çağrısı, Muhammed İkbal’in gür sesiyle Hindikuş Dağları’ndan Hind Okyanusu’na, oralardan buralara kadar bir muştu gibi uzanıyor Bu diriliş çağrısı, bölgenin paslanmış kölelik zincirlerini bir bir kırıyor.
Bir dev derin uykularından kalkıp esneyerek Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne, Kazan’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada uyanıyor. Bir millet, bir ümmet ayağa kalkmaya hazırlanıyor.
Asya bozkırlarından kopan bir fırtına Anadolu’yu bir solukta geçip, Tuna boylarında koşan aslan yeleli akıncı atları oluyor. Asya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da alnı ak, yüzü pak geziyor Selçuklu Kartalları…
Baharı saçlarından tutup getirmek için Orta Asya bozkırlarının rüyalarına konuk oluyor akıncı beyleri, Anadolu’nun erenleri, Kur’an bülbülleri, Yeni Türkiye’nin süvarileri, aydınlık savaşçıları, İmam Yesevi ve Nakşibendî’nin talebeleri…
Orta Asya steplerinde yılkılar, taylar, kulunlar, çocuklar ve bozkırlar üşüyor… Gözümün önünden akıp giden hatıraların sıcaklığına rağmen ben üşüyorum, yanardağ yüreğim üşüyor… Osh, Andican, Semerkant, Buhara üşüyor.
Güneş yine bütün parlaklığıyla dağları ve bozkırları kucaklamak ve bağrına basmak için doğuyor. Düş gören bir Akıncı, derin ve o soylu düşlerinden uyanıyor… Selçuklu Kartalı’nın iki yana açılmış kanatları, hafif bir sarsıntı ile dev bir masal kuşu gibi Manas Meydanı’na konuyor.
Talas Savaşı’nın ruhuyla düş gören atlar, kılıçlar, mızraklar ve yiğitler yeni bir güne, belki yeni bir çağa uyanıyor…
Dipnot:
1-Keçeden çadır
2-Yaban atı
3-Yabani atın tayı
.Buyurun abdestsiz cenaze namazına
Arif Altunbaş 10 Haziran 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 603 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Cenaze abdestsiz kılınır mı, kılınırsa ne olur
ABD Rusya’yı zayıflatmak, kendi hegemonya alanını güçlendirmek ve genişletmek için tecrübesiz bir devlet olan Ukrayna’yı bu savaşta kolayca piyon olarak kullandı.
Batının Ukrayna’yı NATO’ya alıp sınırlarını genişletme hevesi uyuyan rus ayısını uyandırdı. Bu hayal Ukrayna’ ya çok pahalıya mal oldu. Rusya rahatça Kırımı işgal edip yuttu. Ukrayna’nın bir oldubitti ile Kırımı kaybetmesi ABD başta olmak üzere tüm AB ve NATO ülkeleri tarafından basit kınamalarla geçiştirildi.
Kırımın işgali Rusya için bir deneme, Ukrayna için bir uyarı, batı ve NATO için bir alarm zili niteliğinde idi. Bir eli yağda bir eli bağda olan batı dünyası boğulduğu zenginlik ve varlığın sarhoşluğundan ayıkıp bugün olan savaş felaketini öngöremedi. Tehlikenin farkında olan AB ülkeleri Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarından dolayı Kırımın işgalinde boş laf üretmekten öte kıllarını bile kıpırdatmadılar.
Yeni kurulan, ordusu ve ağır silahları olmayan Ukrayna bu işgal faciası karşında yardım için AB ve ABD’ ye koştu ve yalvardı ise de, onlardan öğütten başka bir destek alamadı. Dünyayı elinde oynatan İngiliz aklı, onun derin ve engin tecrübesi hariç. O gelmekte olan tehlikenin farkında idi. Ukrayna ordusunun kurulmasında, eğitilmesinde ve olası Rus işgaline karşı direnmesinde sınırlı da olsa gerekli eğitimi, araç ve gereçleri kısmen de olsa temin etti. Bunu adım adım takip eden Rusya da bir yandan Ukrayna içindeki Rusları ve Rusların yoğunlukta olduğu bölgeleri bağımsızlığına kavuşturmak için onlara her türlü destek ve yardımda bulundu. Ordusunu da sinsice Ukrayna işgaline hazırladı.
Ukrayna baştan sona alt ve üst yapı olarak yıkıma uğratıldıktan, milyonlarca insan evinden barkından koparıldıktan, binlerce masum yaşlı, kadın çocuk öldürüldükten sonra; silah ve cephane, gıda ve ilaç için ona buna el avuç açıp dilenmek zorunda bırakıldıktan sonra, topraklarının % 20 sini kaybettikten sonra, 20-30 bin askerini bu savaşta kaybettikten sonra, dişe diş Rus ayısıyla savaşırken silah ve cephanesini tükettikten sonra sırf Avrupa’nın enerji ve gıda güvenliği tehlikeye giriyor diye Biden ‘’Artık Ukrayna Rusya’ya toprak verip savaşı bitirmeli’’ teklifinde bulunması ABD emperyalizminin vefasızlığı, Macron’un, ‘’Rusya’yı küçük düşürmemeli ’’ gayreti Fransız kolonyalizminin karaktersizliğini, Almanya’nın her zaman olduğu gibi ikircikli fırıldak tavrını, kısaca; batının alçak ve çirkin gerçek yüzünü ortaya koymuştur.
Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra şimdi, “Ukrayna Rusya’ya toprak versin” diyen ikiyüzlü Macron ve Biden neden ta başta ısrarla ve inatla savaş kışkırtıcılığı yaptı ve bu savaşı tetikledi, destekledi acaba.
‘’Acaba, şimdi hangi senaryo sahneye sürülecek, bu senaryo’ yu kim, kim’ e karşı oynatacak?’’, ‘’Kim kukla, Kimler kuklacı?’’, ‘’ Oyunu yazanlar ve oynayacak olanlar kimler olacak’’ soruları ve benzer kaygılar cevap bekleyen sorular.
Bazı müttefiklerin Başkan Zelenski’ nin kulağına; ”Savaşı siz kazandınız” diye fısıldayarak onu planları doğrultusunda ayartmaya başladıklarına şahit oluyoruz. Dünya bir savaşta kaybedenin kazandığına ilk defa şahit oluyor! Eğer; Zelenski ayara gelmez, laf dinlemezse, peşinden gelecek olan tehditler, şantajlar ve darbelerle yola getireceğine de şüphesiz bir gün dünya şahit olacaktır.
Eğer; ABD’ denin atına, AB’ın katırına, Fransız’ın eşeğine, Almanın faytonuna binerseniz kanlı bir savaşın ortasında sizi kurtarmaya gelen sahte kahramanlar tarafından ya; ölümle tehdit edilir veya ülkenizi ve milletinizi onlara teslim etmek zorunda kalırsınız. Çünkü; batının ve batılının dostu ve müttefiki yok, çıkarları vardır.
Batının arkasında durduğu, hatta; Rusya’ya karşı kışkırttığı Ukrayna halkı canla başla savaşarak özgürlük ve bağımsızlıklarını, daha doğrusu Rus istilasından Avrupa’yı korumak ve savunmak için, bütün varını yoğunu feda ederken, onlar buğday ve gas derdine düşerek Ukrayna’yı Rus ayısının sofrasında terk ettiler. Ukrayna’ya verdikleri sözleri ağızlarından mı başka yerden mi çıktı unuttular. ‘’Mavi gözlü, sarı saçlı, beyaz tenli, Avrupalı gibi arabaya binen, inanan, yiyip içen, hayat süren medeni…’’ kardeşlerini (!) Rus ayısının doyumsuz iştahı ve sofrasına terk ettiler.
Şimdi de, Ukrayna’nın onur ve şerefi elden gittikten sonra; ‘’Ukrayna Rusya’ya toprak versin’’, ‘’Rusya’yı incitmeyelim…’’ demeleri; ‘’Namusuma el sürdürtmem’’ diyen fahişenin namus anlayışına benzer trajı komik bir durum.
Katil Amerika, emperyalist Fransa, kaypak Almanya ve onların izini izleyen diğer çizgi filim kahramanları şimdi de hep birlikte buyurun oynadığınız filmin galasına. Buyurun! Abdestsiz cenaze namazına…
Bitte schön! Gehe Euch ohne Wudu (Ritüelle Waschung) zum Totengebet in Ukrayna. Meine Beileid.
.
Düşmanın mayın eşekleri
Arif Altunbaş 17 Haziran 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 694 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Soru İşareti (@sorumvecevabi) / Twitter
Tarih, insanın varoluşuyla başlayan doğruların ve yanlışların ekilip biçildiği, kin öfke ve nefretin veya güzel günlerin yaşandığı koskoca bir ibret haritası ve aynı zamanda geçmişini görmek ve bilmek isteyenlerin tam boy aynasıdır.
Onu mutlaka yaşanması gereken, yaşanan ve yaşanacak bir zaman dilimi olarak basite alanlar, devenin nalbant dükkanına baktığı gibi bakan – Sıfatları aydın, akademisyen, bilim adamı… ne olursa olsun- at gözlüklü insanlardır. Ona bir tecrübe hazinesi gibi sarılan, onu bir ibret kitabı gibi olarak okuyanlar, ondan gerekli dersleri çıkaranlardır.
Her kişi ve millet, her kurum ve devlet bu tecrübe birikimlerini yaşanmışların özü ve özeti olarak örnek alabilirler. Tarihten ders çıkarmak, ibret almak, geleceği en verimli ve doğru olarak kurgulamak, inşa etmek insanlığın barışı ve huzuru için ahlaki bir sorumluluktur.
İnsanın içindeki insanın kokuştuğu kişi ve toplumlarda insan, her türlü haksızlığı ve hukuksuzluğu, zulmü ve despotizmi çağdaş hayatın bir parçası olarak görmeye başlar. Bugünkü barbar batı medeniyetinin ruhsuz pagan yapısı gibi. Onlara göre kendilerinin her yaptığı doğrudur, her doğru onların yaptığıdır. Kendileri dışındaki bütün doğrular şaşı ve şaşkın bakışlarına göre çağdışı ve eğridir. Ayakta duramayacak kadar içmiş bir sarhoşun; ‘’Ben mi sallanıyorum, yoksa yer mi ırgalanıyor’’ şuursuzluğuna denk bir ruh hali ve akıl tutulması örneği.
İslam’ın terazisinde hafif basan insan ve toplumların, kurum ve kuruluşların, millet ve devletlerin, düş ve düşüncelerin, ideoloji ve fikirlerin içine düştüğü kör döngü çıkmak isteyip de içinde debelenip durdukları o sığ bataklık vahiyden kopuk batı patentli bir hayat tarzı, düzeni ve düşüncesinin eseridir. İslam medeniyet ve kültürü yoldan çıkan bütün yolların, yani; peygamber izini terk eden bütün çizgilerin, sistem ve düzenlerin, yönlerin ve yöntemlerin içine düştükleri bataklık çağdaş cahiliyenin bu çıkmaz sokağıdır.
Asırlarca yıkılmadan ayakta durabilen büyük milletler ve devletlerin izledikleri yol, kural, kaide ve stratejiler tarihten edindikleri tecrübe ve derslerin neticesidir. Yaşananları bir daha yaşamak istemeyenler, aynı hataya bir daha düşmemek, onu bir daha yaşamamak için gerekli tedbirleri almak zorundadırlar. Eğer; tarih tekrardan ibaretse; aynı yanlış ve hatalar işlendiğinde zaman ırmağı yatağından taşarak azgın bir sel gibi önüne geleni yıkıp, süpürüp, dağıtıp mahveder.
Tarihimizin yüzkarası Jön-Türkler, Tanzimatçılar, İttihatçılar ve batıcılar İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya tarafından Osmanlıyı yıkmak için birer mayın eşeği olarak kullanıldılar. Batılıların tahrik, destek ve yardımıyla koskoca Osmanlı çınarını bunlar bir kurt gibi içten kemire kemire yıktılar. Daha sonra İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar Osmanlı topraklarını kendi aralarında bölüşüp yağmaladılar.
Koskoca 600 yıllık imparatorluk yerli münafıklar ve her an kullanıma hazır mayın eşekleri vasıtasıyla yıkıldı. Bir avuç Anadolu toprağında sıkışıp kaldık. İngilizler; Osmanlı topraklarındaki petrol ve gaz bölgelerini ele geçirmek için Arapları ve Yunanlıları, Fransızlar; güney ve doğu Anadolu’yu işgal etmek için Ermenileri, İtalyanlar Libya ve 12 Adaları almak için Rumları piyon olarak kullandılar. Almanlar ise; bugün olduğu gibi hep üç maymunu oynadılar. Böylece emperyalistler Osmanlının yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kolayca sahiplenip semirdiler. Buralarda kurdukları çadır ve aşiret devletlerinin gasıp kralları, zalim emirleri, despot sultanları ve fırıldak şeyhleri vasıtasıyla hala coğrafyamızı iliklerine kadar sömürüyorlar.
Uluslararası anlaşmalara göre; Irak ve Suriye’nin Kuzeyi, Doğu Akdeniz, Adalar (Ege) denizindeki adalarımız yani; Mavi vatan ve Batı Trakya Misak-i Milli sınırlarımız içinde olmasına rağmen hala işgal altındadır. Ermeniler, Yunanlılar ve Rumlar yine batılı emperyalist güçlerin mayın eşeği olarak, bugün de aynı amaçla Türkiye’ye karşı kullanılıyor. Ne acıdır ki, Cumhuriyet sonrasında olduğu gibi bugün de ülkemizde milletimizin dininin, kültürünün, tarih ve coğrafyasının düşmanı olan dönmeler ile yerli münafıklar ‘’Siyasi parti’’, ‘’Dernek’’, ‘’Vakıf’’, ‘’Birlik’’, ‘’Ocak’’ gibi kurum ve kuruluşların tabelaları altında halen kullanılıyor. Düşmanlarımızın ileri karakolları, emperyalizmin azatlı köleleri, küfrün ve inkarın mayın eşekleri…
Bu ahval ve şerait içinde millet olarak bize uyku, istirahat ve eğlence haram! Dur durak yok. Rabbimizin çizdiği ve tarihimizin gösterdiği yolda milletimizin ve insanlığın huzur ve barışı içindir verdiğimiz ve vereceğimiz kavga.
Turan yolu, Kızılelma önümüzde ölçü ve pusuladır Kur’an
Durmak yok yola devam, tek yol İslam Müslüman!
.
Fırıldak
Arif Altunbaş 24 Haziran 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 579 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Fırıldak
Türkiye şimdiye kadar ‘’Van’da HDP’ li Trabzon’da ülkücü… Konya’da muhafazakar İstanbul’da DHKP-C ci, Yozgat’ta Türkçü Van’da Kürtçü, camide imam, meyhanede meyhanec…’’ fırıldak bir adam görmedi. İşiten kulaklar, gören gözler, hisseden yürekler için içler acısı bir ibret vesikası tüm milletimiz için.
Diyarbakır’da asker ve polisimiz için kazılan çukurları görmez, fakat dağdaki eşkıyanın bitini, kazılan tünellerdeki itin piresini görür ve onları korumaya çalışır. Adamın yatsıya kadar yanan mumu, cehenneme kadar uzanan Zum’ u var.
Halkçı fakat halk düşmanı olan, yargısız infazlarla katledilen, ezan ve Kur’an okuduğu için zulmedilen, kendi vatanında esir ve mahkum ettiği milletimizle helalleşmek isteyen zavallı bir adam! Sen önce kaset kumpasıyla ayağını kaydırıp koltuğuna oturduğun, yatak odasına kadar teşhir edip ayağa düşürdüğün arkadaşının kendisi ve aileden özür dile, onlarla helalleş!
Denize zincir vuran o kumpas kasetini Zorro kılıklı, maskeli balo insanlarının ruh gibi 14. kata kadar çıkarak görünmeden sana getirdiği yalanın hesabını ver! Seçtiğin kurban bu yüzden hapse girmişti. İhanetin ucu kendine dayanınca panikatağa kalkıp hızını alamadın. O korkuyla Ankara’dan İstanbul’a kadar otostop çektin. Yer yer kendine katılan yol arkadaşlarının içinde zılgıt çeken, horon tepen, heleheleci PKK’lı dostları bile vardı. Yalanın rüzgarına kapılıp iyi şov yaparak 85 milyonun aklıyla eylenip alay ettiniz.
Adamın yalanlarını saymaya kalksan bir ömür yetmez. Yine de çuvala sığmayan mızrak misali sadece birkaçını hatırlatalım da milletimize hizmet olsun.
15 Temmuz öncesi Erdoğan “Kaçacak” demiş, ama kendisi kedi görmüş fare gibi tankların arasından sıvışmış. Şimdi aynı yalanları pişirip sofraya getirmeye çalışıyor.
Devletin sır olan belgelerini berber oğluna vermiş. Oğul gazetecilere, gazeteciler tüm dünyaya duyurunca oğul yargılanıp hapishanelere düşmüş. Salya sümük önüne gelene yalvarmış beni buradan kurtarın diye. Zavallıyı çok duyan olmuş. Baba cesarete gelip berber oğluna o belgeleri ben verdim diyememiş.
Yalancı çoban her kılığa girdiği için bazen solcu bazen sağcı, bazen Türkçü bazen Kürtçü, bazen PKK’lı bazen de FETÖ’ cü olmayı karakter haline getirmiş. FETÖ’cü darbeye ‘’Kontrollü darbe’’ demiş. Nasıl bir kontrol ise; oynanan dev müsamere sırasına 250 kişi ölmüş, 2500 kişi yaralanmış. Devletin malına milyarlarca zarar verilmiş. Nedense bu devasa tiyatro Dienes rekoru kıramamış, NOBEL ödülü alamamış.
Hızlı tren projesinde yolsuzluk var diye bir belge ortaya atmış vatandaş. “6 milyar dolarlık’’ yolsuzluk iddiası sahte çıkmış. Adamın utancından yüzü bile kızarmamış.
MAN Adasına para kaçırılıyorlar iddiasının yalan olduğu mahkemece ispatlanmış ve tazminat ödemeye mahkum olmuş. Adam hiç bir şey olmamış gibi davranmış.
“Katarlılara sınavsız üniversite hakkı verildi” diye bas bas bağırmış. İddiasını ispatlayamamış, yalan meydana çıkmış. Ama yine de bizim yalancı çoban meydanda yok.
Milli, yerli duyarlılığından dolayı 28 Şubatta subaylıktan atılan ‘’28 Şubat Mağduru’’ subaylarımızın kurduğu SADAT Şirketi “Terörist yetiştiriyor” diye ortalığı velveleye vermiş, hatta; utanmadan, sıkılmadan devletin izniyle kurulan ve devlete hesap veren yurt dışında faaliyet gösteren bu özel sektör şirketinin kapısına kadar dayanarak provakasyon denemesi yapmış. Yalan yanlış iddialarla hukuksuz olarak devletin kurumlarını basmış… ‘’Kime hizmet ediyor, kim adına çalışıyor’’ acaba bu gazoz ağacı?
Adamın söylemediği yalan, yapmadığı numara, atmadığı takla, oynamadığı tiyatro kalmamış. Meydanı boş görüp yapmışta yapmış, yapmışta yapmış, yapmışta yapmış…
Sanki bunlar hiç olmamış ve yaşanmamış gibi şimdi de peşine altı tane fırıldak takmış rakibini er meydanına çağırıyor. Yenilginin şampiyonu yalancı çoban uluorta her kişiyi, kurumu ve meslek sahibini tehdit dip meydan onlara okuyor.
Yalancı çoban çıktığı her güreşte yenilmiş. Yenilmişte yenilmiş, yenilmişte yenilmiş, yenilmişte yenilmiş… Adamın ağzına yalan yuva yapmış. İnsan mı, adam mı belli değil. Şımarık mı şımarık, şirret mi şirret. ‘’Oğlum git bak! Bak git oğlum!’’
Şimdi bir oofff çekeceğim dağlara
Merhem süreceğim tüm yaralara
Yalancıların şahı bu adam var ya
Diyecek ki; Arif isyan basıyor damarlara.
.
Tezekle çalışan UFO’lar
Arif Altunbaş 1 Temmuz 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 606 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Tezekle çalışan UFO’lar
Milas orman yangınında alev yalımları cehennem ateşi gibi göklere tırmanıyor. Kuvvetli esen rüzgarın önünde koşan yangın yedi başlı ejderha gibi önüne geleni yalayıp yutuyor.
Yöredeki yetişkin kadın erkek herkes ve 3214 yangın söndürmekle görevlisi, 27 Helikopter, 14 yangın söndürme uçağı ve İHA ’lar ile birlikte toplam; 61 hava aracı, 730 itfaiye, arazör, greyder, makine günlerdir yangını söndürmekle meşguller. Çalışanların hepsi de dişlerini tırnağına takmış ibadet aşkı ve vatan sevdasıyla adeta düşmanla savaşıyor.
Milletin ciğerleri ormanlarımız, köylünün geçim kaynağı bağlar, bahçeler, ekilmiş tarlalar, hayvanlar, arılar yanıyor. Milyarlar değerindeki milli servet göz göre göre yangına sebep olan bir ahmak ’ın yüzünden kül oluyor. Göz gözü görmüyor ortalık toz duman. Uykusuz, yorgun üç gündür herkes yangını söndürmek için uğraşıyor.
Ağaçlara ve çalılıklara yuva yapan kuşların daha tüylenmemiş yavruları yanıyor. Ormanının bekçisi tilkiler, sevimli tavşanlar, kimseye zararları dokunmayan kirpiler, kaplumbağalar, kertenkeleler, karıncalar, fareler, kelebeklerle birlikte ormanı yurt edinen, ekolojik dengeyi sağlayan tüm böcekler ve hayvanlar yanıyor.
Kara bir duman bulutu kaplamış her yanı. Her tarafta ateşin ayak izleri küllerin, herkeste yoğun bir telaşın stresi görülüyor. Her taraf savaş meydanı gibi, her yerde yangına karşı verilen çetin bir mücadele var.
Marmaris’teki orman yangınını duyan politika bezirganı bir adam peşine birkaç tanıdığı yandaş gazeteciyi de takarak apar topar olay mahalline koşuyor. Şimdi onun için şov yapma, içinde yıllardır biriken kin ve nefreti kusmak için en uygun zamandır.
Herkesin yüzü asık ve üzgün, o mal bulmuş mağribi gibi sevinç içinde. Sineğin kanadından ne kadar yağ çıkarırım hesabında. Mezar soygunculuğuna soyunmuş, nereden ne koparırım, hangi cesedin altın dişini çıkarır alırın derdinde.
Etrafındaki gazeteciler ve meraklı köylüler bu adam şimdi neler söyleyecek diye beklerken; o, ‘’ Üç gündür bu yangın devam ediyor. Etrafta bir tane yangın söndüren insan, makine, itfaiye göremiyorum. Nerede bu yangın söndürme ekipleri, helikopterler, uçaklar… diye iktidarı topa tutmaya başlıyor. Kameralara poz vererek desteksiz atıp, mangalda kül bırakmıyor.
Tam da o konuşurken havada 4 adet yangın söndürme Helikopteri yanan ormanın üzerine gürültüyle su boşaltıyor. Etraftaki insanlar şaşkın şaşkın Helikopter sesi gelen tarafa başlarını çevirmiş. Adamın etrafındaki gazeteciler de hayretle birbirine bakıyor. Kimisi helikopterlere çeviriyor kamerasını ve anı kayıt ediyor. Kimisi köre, sağıra, aptallığa vurmuş kendini. Gözü görmüyor, kulağı duymuyor.
Bizim köylülerimiz nüktedan insanlardır. Çoğu zaman susarak konuşurlar. Gözleriyle bakarak anlaşırlar. Zamanı gelince de; taşı gediğine, sözü münasip yere çakmasını, gömmesini, kaydırmasını, koymasını bilirler. Orada bulunan köylüler acı acı bıyık altından gülerken içlerinden yaşlı birisi takma dişlerini gıcırdatarak etrafındakilerin işiteceği bir tonla -isyan modunda-; ‘’Hay senin yalanını …‘’ diye hedefi belli düz-bastı gidip okkalı bir küfür savuruyor ortalığa. ‘’Vur bre Debreli asan dağlar inlesin’’ diyor diğeri.
Üç gündür canını dişine takıp yangın söndürmekle meşgul eli yüzü is’e, kömüre, toprağa, çamura ve tere karışmış başka bir vatandaş bir havadaki yangın söndürme uçaklarına, bir de karşısındaki Gandi kılıklı maymuna bakıyor. İlkokul çocuğu gibi edeplice parmağını havaya kaldırarak sesini birazcık yükseltip alaycı bir eda ile; ‘‘Efendim! Gökyüzünde gürültüyle uçan bu cisimler var ya! Onlar yangın söndürme helikopteri falan değil. Hükümet herkesin gözünü boyayıp aldatıyor.’’ der.
Oradaki gazetecilerden birisi (haber yapacak ya) merakla hemen konuşan vatandaşa doğru fırlıyor.’’ Onlar nedir amca’’ diyor. Günlerdir yangın söndürmekten bitkin düşen yaşlı köylü: ‘’Onlar inek tezekleriyle çalışan UFO’ lardır. Sağ olsunlar uzaylılar yangın söndürmek için bize yardım olarak göndermişler, evladım.’’ diyor. Oraya bulunan köylüler hep bir ağızdan; ‘’Sağ olsunlar, sağolsunlar’’ diyorlar. Sağ olsunlar demeyen sadece tiyatro oynamaya gelen Çölemerik’ li Donkişot ile beraberinde getirdiği Şanzo Panzo’lar var. Ortalığı bir anda buz kesiyor.
Alaycı bir rüzgar eser ortalıkta. Sıcak ve gergin hava bıyıkaltı gülümsemelerle gevşiyor. Yalanın ustası adam sert bir el hareketiyle 9 numara gözlüğünü Pinokyo burnunun ucuna indiriyor. Gülümseyen köylülere gözlüğünün üstünden devenin nalbant dükkanına baktığı gibi mal mal bakar. Nemrut’un ateşini söndürmek için koşan karıncalar gibi vızır vızır yangın mahalline su taşıyan çelik kanatlı UFO’ların sesleri halen dağı taşı inletiyor.
Yalan söylemeyi ahlak ve meslek haline getirmiş bir insandan; ne aile reisi, ne milletvekili, ne belediye başkanı, ne bakan, ne de Cumhurbaşkanı olmaz. Çünkü; yalanın hakim olduğu bir kalpte iman, imanın hüküm sürdüğü bir yürekte yalan barınamaz.
.Politikacının Sefaleti
Arif Altunbaş 15 Temmuz 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 718 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Politikacının Sefaleti
Elinizle büyütüp yetiştirdiğiniz sıpaların -daha olmadan olgunlaşmadan- sırtına semer vurup boynuna makam ve mevki sorumluluğu yükler, onu hak etmediği bir yere getirirseniz, ‘’Ne oldum delisi’’ oluverir. Kendisini Hipodrumda koşan cins yarış atlarına benzetir. Konuşması, oturması kalkması, yürümesi bile değişir, kimyası bozulur kısaca.
Ruhi donanımını tamamlayamayan, olmayan olgunlaşamayan, deneyim ve birikim sahibi olmayan insanı siz, etkili ve yetkili bir makama getirirdiğinizde yüksek makamlar acemi çaylakların başını döndürür, midesini bulandırır.
Bu psikoloji içindeki bazı politikacılar zirvelere tırmanayım, lider olayım derken; burnunun önündeki çukurları görmez. Aslan rolleri oynayayım derken; tilki veya çakallara rezil olur.
Nefret ve öç alma hırsı insanın akıl ve mantık sınırlarını zorlar. Bu durum şahsın kendisine de, etrafındakilere de, faydalı olmak istediği insan ve kurumlara da zarar verir.
Bulunduğu makamı, mevkii ve rütbeyi hak etmediği halde boyunu aşan bir makam tayin edilen memur, amir, yönetici ve politikacıların temel sorunlarından en önemlisi içine düştükleri hasetlik çukurudur. Kısa zamanda önünde yürüyenleri beğenmeme, onlara tepeden bakma hastalığına tutulur. Elinden tutarak kendisini ayağa kaldıran, bir yere taşıyan , ona omuz vererek yükselten insanı küçümsemeye, rakip ve hasım görmeye yönelen insan en sonunda vefasızlığın sığ sularında boğulmaya mahkumdur.
Bunların günlük hayattaki yansımalarına sivil toplum örgütlerinde, ticarette, bürokraside ve bilhassa; politikanın ve politikacıların ayağa düştüğü kalitesiz ve kifayetsiz toplum ve teşkilatlarda sık sık raslanır.
Hangi partiden olursa olsun vatan ve milletinin, din ve ahlakının, medeniyet ve kültürünün hizmetinde olmayan bütün insanlar ve politikacılar Allahtan korkmaz kuldan utanmaz, omurgasız sürüngenler gibidir.
Politika bir meslek dalı ve geçim kaynağı değil, politikacı da o meslek sahibi ve tüccarı değildir. Orası Hak yolunda halka hizmet aracı ve kapısıdır. Araç amaç olmaya başladığında da herşey hedefini, manasını ve gayesini yitirir. Politika ve politik araçlar sahtekarların, iki yüzlülerin, kalpazanların elinde her zaman kazanan hileli bir oyun kağıdına dönüşür.
Çok fazla oy olma kaygısı ve stratejisiyle çapsız, idealsiz insanları tekrar tekrar seçmek/ seçtirmek/seçilmesine vesile olmak oy veren insanlara saygısızlık olduğu kadar, onların emanetleri olan oylarına ve güvenlerine de ihanettir.
‘’Yalan söylemek, söz verince yerine getirmemek, emanete ihanet etmek’’ münafıklık alametidir. Bu üç çirkin sıfatı da kölelik halkası gibi boynunda taşıyan politikacı ve parti liderinin sayısı doğru dürüst olan politikacıdan daha fazla. Siyaset arenasında kötülerin sesi iyilerin sesinden daha çok çıkıyorsa; orada her olumsuzluk vardır.
Vatana, millete ve insanlığa hizmet aracı olan politika çaka ve çalım satma, hava atma, alavere dalavere çevirme, adam kayırma, deveyi amuduyla birlikte yutma, çalıp çırpma, zengin olup sonra da açlık ve yoksulluk edebiyatı yapma yeri de değildir.
Dün; il-ilçe belediye ve parti başkanı, milletvekili, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olduğu partide dağ taş demeden ülkeyi dolaşıp altını üstüne getiren bazı siyasetçilerin bugün; görevden alındıktan veya bir daha aynı makama seçilmeyince partisi ve liderine kazan kaldırması, birlikte oldukları o mutlu eski günleri kötülemesi, yerin dibine batırması… nereden bakılırsa bakılsın ahlaki bir zaafiyet ve dürüst bir davranış değildir.
Kader bu, kendi partisinden, teşkilatından, ticari ortaklarından, ülkesinden, milletinden hatta; eşinden ayrılabilir insan. Ayrıldıktan sonra; birlikte olduğu kişi, toplum, kurum ve kuruluşun aleyhinde düşmanca bir tavır almak, yalan ve iftiralara sarılmak, daha önce rakip ve düşman olduğu bir cephenin yuvarlak masasında eski düşmanları olan yeni dostlarıyla fırıldak çevirmek en azından kaypaklık ve ikiyüzlülüktür.
Yalan ve iftirayı siyaset mazemesi haline getiren omurgasız karakterlerden aile reisi, yönetici, komutan, din adamı, siyasetçi, lider ve devlet başkanı olmaz. Aksi takdirde Bin yıldır mayası İslam kültür ve medeniyetiyle yoğrulmuş milletimiz bu ağır vebali ve yükü kaldıramaz.
Ey Politikacı taslağı!
Beni temsil edeceksen eğer; önce Müslüman, sonr insan, daha sonra da omurgalı bir polikacı olmalısın! Bunları başaramadıktan sonra; Mutlu olsan, Şener olsan, Şahin olsan, Davudoğlu olsan, Babacan olsan, Gül olsan ve daha ne zıkkım olursan ol! Hepinizin diken ve zakkum ağacından farkınız yok.
‘’Gölge etmeyin, fazla ihsan istemem!’’
.
Entel Cehalet
Arif Altunbaş 22 Temmuz 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 914 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Türkiye ve İslam Aleminin en büyük çıkmazı körükörüne batılılaşmak, kendi medeniyet ve kültüründen kopmak, kurtuluşu düşmanlarında aramaktır. Milletimizin asıl Beka sorunu kendi medeniyet ve kültürümüzle kendi insanımız, tarihimiz, geçmiş ve geleceğimizle çatışan siyasi, askeri ve sivil kurum ve kuruluşlarda görevli yöneticilik ve öğretmenlik yapan batı kültür ve medeniyetinin havariliğini yapan entellektüel (!) cahillerdir.
Tanzimat’tan Meşrutiyete, Cumhuriyetten zamanımıza kadar milletimizin değerlerinden uzaklaşarak batıya öykünen bu yabancı eğreti anlayış sırtını İslam Medeniyet ve kültürüne, kıblesini batıya çevirmiş dönme ve döneklerden oluşmaktadır.
Stokolm sendromuna tutulan ve celladına aşık olan bu kuşakların ürettiği insan tipi nesilden nesile bugüne kadar uzanan bir gaflet, dalalet ve ihanet zincirini oluşturmaktadır. Milletimizin bir asrı körü körüne batıyı taklit eden, ona bağlanan tarihimiz, coğrafyamız ve kültürümüze yabancı ve düşman mankurtlar yetiştirmekle geçmiştir.
Bugün ülkemizde hala derinlemesine ve genişlemesine konuşulmayan veya konuşulamayan bütün sorunlarımızın anası başımızın belası olan asıl beka sorunumuz batı patentli ithal beyinler, dönmeler ve yerli münafıklardır. Ve onların batı standartları ve anlayışına göre yetiştirdiği nesillerdir.
Batılı ve batıcı efendilerini kutsamak ve övmekten öteye geçemeyen, kör bir taklitçiliğin ve kötü bir kopyacılığın figüranları olan bu eğreti aydınlar; ne romanda ne hikayede, ne şiirde ne nesirde, ne tiyatroda ne sinemada, ne siyasette ne askeri alanda, ne ekonomide ne de sosyal hayatta kendi kültür ve medeniyetimizin güzelliklerini ve özelliklerini yansıtacak dünya çapında ciddi hiçbir eser ortaya koyamamışlardır.
Ülkemizdeki emperyalist uşaklarının beğenmediği ve ısrarla da yok saydığı, görmezlikten geldiği Üstad Necip Fazıl, Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Akif İnan, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Kabaklı, Sabahaddin Zaim ve benzeri İslamcı, milli ve yerli aydınlarımız tüm baskı ve engellemelere, zorluk ve tehditlere rağmen batı emperyalizminin zihin ve düşünce, kültür ve sanat işgaline karşı omurgalı bir duruş sergilemişlerdir.
Emperyalist sistem ve düzenlerin baskısı altında şanzuman dağıtmış, bütün cıvataları gevşemiş, serseri mayın gibi ortalıkta dolaşan ve piyasada kalabalık görünen, idealsiz, ülküsüz aydınların üniversite ve eğitim kurumlarına doldurulması milletimizin, ülkemizin ve ülkümüzün yolu üzerinde en büyük tehlike arz etmektedir. Milletimizin asıl beka sorunu budur.
Devlet yöneticilerimiz ve siyasi otorite asıl beka sorunumuz olarak sadece PKK ve türevlerini görmesi/göstermesi, FETÖ’yü hedefe koyması bütün sorunlarımızın anası olan mili çıkmış, amaç ve gaye olarak daha çok düşmanlarımıza hizmet eden, onlara insan üreten milsiz eğitimi göz ardı etmemelidir. İnsan üreten fabrikalar olan milli eğitimimiz ve Üniversitelerimizin idealsiz hedefsiz millilikten ve yerlilikten çok uzak, batıya tapınan insan tipi yetiştirmesi milletimizin bugünü ve geleceği için temel ve asıl beka sorunumuz olarak hala acil çözüm beklemektedir. Genç nesillerimiz kendi okullarında batı anlayışının kıyma makinelerinde kıyılıyor, kendi vatanında yabancı sistem ve düşüncelerin değirmenlerinde un ufak edilerek öğütülüyor. Ve düşmanlarımızın kolaylıkla yutacağı hazır mama haline getiriliyor. Tabi ki böyle bir insan ufak bir sarsıntı, çalkantı, zorluk ve imtihan karşısında kurtuluşu mücadele etmekte, vatan, millet ve kültürünü savunmakta değil ruhunu teslim ettiği batıya kaçmak ve sığınmakta buluyor.
Değişim; baştan aşağıya veya aşağıdan yukarıya yapılan bir öz ve ruh inkılabıdır. O da; eğitim ve öğretimle yapılır. Eğitenler ve öğretenler, Allah ve rasulünden, İslam medeniyet ve kültüründen, kendi özümüz ve sözümüzden, kendi ideal ve ülkümüzden, kendi benliğimiz ve kimliğimizden uzak, hatta; bunlara yabancı ve düşman ise; ürettikleri insan tipi de aynen kendileri gibi oluyor.
Türkiye ve İslam alemi yerli münafıklardan, entel cahillerden çektiğini kadar hiçbir düşmandan çekmemiştir. Türkiye’de bir ‘’Beka’’ sorunu ve ona karşı verilmesi gereken bir kurtuluş ve diriliş mücadelesi varsa; bu entellektüel cehalete karşı millet ve devlet el ele birlikte verilmesi gereken bir varoluş mücadelesidir. Bunu Türkiye’nin selametini, daha güzel ve aydınlık yarınlara kavuşmasını isteyen herkesin arzu ve isteğidir. Böyle bir hareket göbeğinden batı emperyalizmine bağlı ve bağımlı olan entel ve dantellerin felaketi ve tükenişi olacaktır.
‘’Bir millet kendi kalbindekileri değiştirmedikçe, Allahta onların durumlarını değiştirmez.’’ ( Rad; 11)
Bütün mesele; ben ve sen ile başlıyor, biz ile bitiyor. Ve bitecek inşallah…
.
Selametle Ağabey
Arif Altunbaş 24 Temmuz 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 629 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
7 Güzel Adam kimdir, adları neler ve hangi şairler? 7 Güzel Adam şairleri kimlerdir? Rasim Özdenören ile Yedi Güzel Adam isimleri ve şiirleri neler?
Bu güzel adamlar bizim yolumuzdaki işaret levhalarımız olan ağabeylerimiz, büyüklerimiz idi.
Gönül ehli, hasbi ve yiğit insanlardı.
Mehmet Akif İnan’ın (ra) Hocam olması hasebiyle ben bu güzel insanları Ankarada, en delikanlı zamanlarımda ”Edebiyat Dergisi” ve ”Maverada” tanıdım. Ve koca Adamlar arasında ufacık iken bu günlere geldim.
M. Akif İnan Hoca hariç istediğim kadar onlarla konuşamadım. Serde Akıncı’ lık vardı.
”Siz oradan, biz buradan kıracağız zincirleri” diye Avrupa, Asya, Afrika demeden gece gündüz, dere tepe, mayınlı tarlara ve sınırları aldırmadan bir ömür koşup durduk.
Allah ‘ın izniyle… Son nefesimize kadar halen koşmakta ve koşacak olan Akıncılarız. İslamı 1 Dolara satanlar gibi şana, şöhrete, mala mülke, mevki ve makama değişenlere kapılmadan, aldırmadan…Onun bunun yatına, katına, servetine bakarak hayıflanmadan…
İşte bu çizgi, bu duruş, bu anlayış önden giden ağabeylerimizin, önderlerimizin karakterleri haline gelen ahlakıydı.
Tüm genç kardeşlerime, dost ve arkadaşlarıma tavsiyem; size yol ve yöntem gösterek, istikamet tayin eden elinden, eteğinden tutacağınız bir büyüğünüz, hocanız, ağabeyiniz olsun diye tavsiye ediyorum.
İnsanı malı, mülkü, makamı, mevkii, şanı, şöhreti, serveti büyütmez. Hatta; onları Allah yolunda kullanmıyorsa; onlar sahibini bir yüktür.
Büyüklük, ululuk ve saygınlık Allaha yakınlıkla ulaşılan bir mertebedir.
Yedi güzel Adam, Yedi güzel insan, yedi güzel Müslüman olan ağabeylerimizin sonuncusu da nehrin öteki yakasına beyaz bir ata binerek göçtü.
Hicretin kutlu, makamın efendimize komşu, kabrin pür nur olsun.
Sizden önce nehrin karşı sahiline geçen ağabeylere selam ve dualar.
Onları hep sevdik ve şimdi de hep özlüyoruz.
Bu özlem zincirine Rasim ağabey de katıldı.
Kalemiyle ömrü dava yolunda koşarak geçtiği için sevinçli, onu kaybettiğimiz için üzgünüm.
***
Yıkılan Çınarın ardından
***
Rasim Ağabeyin aziz hatırasına…
***
Nerede bir yaprak dökülse dalından
Bir damla kan damlar damarımdan
Hafif bir rüzgar esse dal kımıldasa
Fırtınalar kopar anılarımdan
***
Gecelere başkaldıran asi ve isyankar
Şafaklara koşan çılgın atlardık
Yeni doğmuş çocukların çığlıklarını
Kuşluk şarkılarına sarar kutlardık
***
Güneşle birlikte yarınlara kurulan
Bir türlü doğmayan sabahlardık
Firavun sistemin karanlığında
Aydınlık yoldaki savaşçılardık
***
Yavaş yavaş sararırken yapraklar
Gölgeler sessiz sessiz uzar
İkindi sonrası çöker akşamlar
Ölümle birlikte gelir Sonbahar
Arif Altunbaş
.
Bir dev uyandı
Arif Altunbaş 29 Temmuz 2022 Arif, Güncel, Yazarlar 1 Yorum 616 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Bir dev uyandı
Tanzimat’tan bu yana, başta; düşünce ve hayat tarzımız, sosyal ve kültürel yapımız batının arzu ve istekleri doğrultusunda dizayn edildi/ettirildi. Anayasa, Ceza ve Ticaret hukukumuz, aile ve insan ilişkilerimiz, toplum ve devlet yapımız batı kültür ve medeniyeti anlayışı doğrultusunda düzenlendi. Milletimizin temel taşları ve referans kaynakları değiştirildi. Köklerimizden koparıldık.
Kendi din, kültür, ölçü referans kaynak ve değerlerimizi çağdışı ve gerici bilen, gören, onları dışlayıp horlayan yabancı bir anlayış her şeyimize hakim kılınmak istendi. Güya; Batılılaştık/ Batılılaştırıldık.
Askerinin adı Mehmetçik, ordusu peygamber ocağı olan, İslam’ın kılıcı olarak bilinen ve Haçlı ordularına kan kusturan savaş meydanlarında dize getirilemeyen bir millet aptal Jön Türklerin, ahmak İttihatçıların ve onların Cumhuriyet dönemindeki – eleştirmesinin bile eleştirilmesi yasak olan – batı kuklası iktidarlar ve yönetimlerin eliyle Allahtan, Peygamberden, Kur’ andan, İslam medeniyet ve Kültüründen koparılmaya çalışıldı. Özümüzden uzaklaştırıldık.
Batılılaşma bizi yerli, milli değer ve ölçülerimizden koparma proje idi. Bu proje Tanzimat’tan zamanımıza kadar milletimizin yürüyüş istikametini değiştirmek, beynini yıkamak, ruhunu teslim almak, vatanını emperyalist batılılara esir etmek için bir araç olarak kullanıldı. Özümüzden uzaklaştırıldık.
İslami düşünceye sahip olan aydınlarımız, devlet adamlarımız ve milletimiz batılılaşmayı hep ‘’Batılılaşma Hareketi’’ olarak görmüş ve ona karşı çıkmıştır. Osmanlıda ve Cumhuriyet döneminde İslami düşünce odaklarının batılılaşma hareketine karşı çıkışları, sivil direniş hareketleri birçok yalan ve iftira tezgahlarına, isyan ve ayaklanma oyunlarına kurban edildi. Yargısız infazlarla yargılandık.
Batılılaşmaya karşı çıkanların temel anlayışı, mantığı, felsefesi, ne demek istedikleri çoğu zaman dinlenmedi, tartışılmadı bile. Osmanlıdaki gerilemenin ve yenilgilerin suçu ve günahı İslam’a ve Müslümanlara yüklendi. Ne gariptir ki, bu durumdan çıkmak için Tanzimat; Islahat, Meşrutiyet; Osmanlıyı ayakta tutma, İslam’ı ve Hilafeti kurtarma adına başlatıldı ve yapıldı.
Islahatın adı kılık kıyafetimiz değiştirmek ve batıya benzemeye çalışmak oldu. Meşrutiyet ile, azınlıklara, dönmelere, masonlara, gayri Müslimlere -bizi içerden yıkmaları ve düşmanlarımızla birlikte hareket etmeleri için- rüyalarında bile göremeyecekleri haklar ve imkanlar verildi. Batıya ve onların ülkemizdeki uzantılarına, münafık ve gayri müslim çevrelere el açar duruma düştük. Osmanlı Meclisi; üç beş yahudi, mason, ermeni, rum ve mürtetlerin, kendilerini Müslüman zanneden veya öyle pazarlayan batı uşağı yerli münafıkların elinde iflasa sürüklendi. Uyuduk. Uyutulduk. Güvendiğimiz dağlara kar yağdı. İhanete uğradık.
Uyandığımızda bir elimizde; düşman işgaline uğramamış ve milletimizin kendi kendine, kurtarıcılara muhtaç olmadan kendini kurtardığı bir avuç Anadolu toprağı, diğer elimizde; dinine, vatanına, kültür ve medeniyetine bağlı Osmanlı evlatları vardı. Vatanımızı işgal eden emperyalistlere, İslam düşmanı Haçlılara karşı İstiklal mücadelemiz; bütün yurt sathında ve coğrafyamızda ‘’Osmanlıyı’’, ‘’Hilafeti’’, ‘İslam’ı ve Müslümanları kurtarmak’’ adına organize edildi. Bir dev uyutulduğu derin uykularından uyandı. Fransız ve İngiliz emperyalizminin üzerimize saldığı vahşi ve barbar orduları ülkemizden kovduk. Allah’ın izniyle savaşı kazandık.
Milletimiz İstiklal savaşının kazanıldığı ruh ve anlayışla Anayasasını yaptı, devletini, kurdu. Anayasa, kuruluş ilke ve idealleri üzerine çalışmaya başladı. Yokluktan; bir imkan, açlıktan; bir tokluk, zafiyetten; bir güç oluşturmaya ve dev toparlanmaya, ayağa kalkmaya başladı. Silkindik. Kendimize geldik.
Bir müddet geçtikten sonra devletin başına kuruluş ideal ve prensiplerinden uzak adamlar geldi/ getirildi. Akidemiz değiştirilmek istendi. İstiklal savaşını veren anlayış ve ruh, o ruhu harekete geçiren İslam ve Kur’an; ‘’Gericilik’’, ‘’Doğma’, ‘’Yobazlık’’, ‘’Çağdışılık’’, ‘’ Ortaçağ karanlığı’’ olarak millete anlatılmaya, öğretilmeye başlandı. Devrimler adına bütün İslami ve yerli değerlerimiz devrilmek, Kıblemiz değiştirilmek istendi. Devrimci olduk.
İslam Kültür ve medeniyetini hayatımızdan, vatanımızdan, ruhumuz ve bedenimizden söküp atmak isteyen ne karanlık aydınlar, ne devrimci yobazlar, ne milli şefler, ne mürtet dindarlar tanıdık. Ezanından camisinden, Kur’an’ından Kur’an Kursundan, dininden imanından vazgeçmediği için vatanından atılan adamlar, bitpazarlarında hurda kağıt fiyatına satılan tonlarca İslami eserler ve Kur’anlar gördük. Şapka giymeye, latince yazmaya, batılılar gibi düşünmeye, yaşamaya karşı olduğu, yani; yabancılaşmak istemediği için idam sehpalarında vatandaşa ibret olsun diye cesetleri kokuncaya kadar darağaçlarında sallandırılan, nice cansız canlar gördük… Biz, Müslüman bir millet olarak; kaç defa öldük öldük dirildik.
Köklerimizden koparıldık; Batılılaştırıldık . Özümüzden uzaklaştırıldık; Mankurtlaştırıldık. Yargısız infazlarla yargılandık; İhanete uğradık. Allah’ın izniyle çok şükür kazandık; kendimize geldik. Devrimci olduk; kaç defa öldük, kaç defa dirildik.
Bugün; batıya, batılılara, batıcılara ve batıllara karşı verdiğimiz savaş, tarih boyu milletimizin verdiği kurtuluş savaşların bir süreğidir. Temeli şehit bedenleriyle, harçı şehit kanlarıyla yoğrulmuş, Allah’ın adıyla başlanıp inşa edilmiş bu milleti, kültürü, tarihi ve medeniyeti yok etmeye hiçbir hainin ve münafığın, kafirin ve mürtedin gücü yetmemiş ve yetmeyecektir de.
Çünkü ; dev uyandı, ihanetin farkına vardı. Hainlerin kapısına dayandı.
.
Müslümanca bir duruş üzerine
Arif Altunbaş 5 Ağustos 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 886 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Erdoğan’ın Generalleri
Ürkek ürkek önüne arkana, sağına soluna bakıp yürüme! Öz güvenle ufukların ötesine, ötelerin ötesindeki ufuk çizgisine odaklan! Sınırsız ve sınıfsız bir dünyaya bak! Bakışın yükseklerden uçan bir şahinin radar gibi yeryüzünü tarayan gözleri olsun!
Ne kadar yükselirsen yüksel gözün hep senden aşağılarda olanlarda olsun! Alçak gönüllülük ve mütevazilik kadar yükseklik ve zirve yoktur. Senden yukarılarda olanlara heves edip onlara benzemeye çalışma! Kaldıramayacağın yüklerin altına girip fıtratını zorlama! Yoksa; yolunu şaşırır, irtifa kaybeder, aşağıların aşağısına düşer, yerlerde sürünür, ayaklar altında ezilirsin!
Unutma! Dar düşündükçe insan dara düşer. Evrenin genişliği ve büyüklüğü kadar düşün! Alemlerin rabbinin halifesi ve dininin tek temsilcisisin sen!
İslami olmayan her düş ve düşünce; insanı, çıkmazlardan çıkmaza ve zora sokar. Yoldan çıkarsan; hak ve hakikat çizgisinden sapar, savrulur, dipsiz karanlık sokaklarda insanlığını ve insan olmanın gayesini kaybedersin!
Rabbin her şeyi senin için, senin hizmetinde olsun diye yarattı. Onlar da senin gibi O’ nun çizdiği yolda yürümekle sorumlu. Dünyada gayesiz yaratılan hiçbir varlık yoktur. Her yaratılan yaratılış gayesi ekseninde Allah’ı zikrederek hareket edip durur.
İslam bütün aleme gönderilen bir dindir. Ona inanan ve iman eden Müslümanların düşünce alanı da onun kuşatıcılığı ve kucaklayıcılığı kadar büyük, geniş ve evrenseldir.
İslam’ı ilgilendiren her şey; insanı, insanı ilgilendiren her şey; İslam’ı ilgilendirir. Alem, insan için yaratılıp insanın istifadesine sunulduğu için, onu ilgilendiren her husus senin ilgi, bilgi ve mesuliyet alanına girer.
İslam dünyasının büyük problemlerle boğuştuğu ve varoluş mücadelesi verdiği bu zamanda; ülkemiz ve coğrafyamız gibi bütün Müslümanların, Müslüman milletlerin, hareket ve devletlerin Müslümanların ortak sorunları ve onların çözüm yolları üzerine kafa yorması, bir çıkış ve kurtuluş yolu araması, bu yolda eylem ve söylemler geliştirmesi ümmetin ortak sorumluluğudur.
Eğer; sen, kendin için çareler ve çıkış yolları aramaz, kendin için hareket ve mücadele etmezsen; birileri senin adına düşünür, harekete eder. Seni parmaklarının ucunda veya kaş-göz işaretleri ile kukla gibi oynatır ve yönetir durur. Bir asırdır İslam coğrafyasında bu filmi gördüğümüz, bu trajediyi yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz ve hala uyanmaz isek, daha da yaşayacağımız gibi…
Müslüman!
Uyuyorsan; uyanacaksın, uyandı isen; uyandıracaksın! Bu yolda yürüyen; oturandan koşan; yürüyenden, konuşan; susandan haykıran; konuşandan, cesur korkaktan bilgili cahilden, fedakar nemelazımcıdan eylem söylemden daha hayırlıdır.
Dünya çapında Müslümanların batı karşısında mağlup olmalarının, işgal ve istilaya uğramalarının nedeni; Akidelerinden sapmaları, düşmanlarından korkmaları, İslam’a sahip çıkmamaları, kafirleri ve münafıkları dost ve yönetici edinmeleridir. Yönetici ve hayat anlayışınız nasılsa; sizin dininiz de öyledir.
Bütün engellere ve olumsuzluklara rağmen; İslam’ın aydınlığında düşünerek, yürüyerek hareket edecek, her türlü zulmün ve emperyalizmin karanlığından İslam’ın aydınlığında selamet sahillerine ulaşacağız. Peygamberin izinde yürüyerek uyanacak, kendimize gelecek, küfrün ve inkarın kara bayrağı karşısında İslam’ın Tevhid bayrağını en yükseklere, en yükseklere dikeceğiz inşallah.
Allah yolunda her türlü düşmana, her çeşit küfre ve firavunizme karşı mücadele etmeyi ve o yolda aslanlar gibi vuruşa vuruşa yürümeyi onur ve şeref bilen, bir milletin çocuklarıyız biz. Kendi dinimizin gölgesinden başka hiçbir beşeri gücün ve zorbanın gölgesi altında olmak rahat ve huzur vermez, özgürlük ve bağımsız kılmaz bizi.
İslam’ın kılıcı, peygamber ocağı, Muhammedin (Mehmetçik) askeridir benim milletim. Aziz şehitlerimizin kanıyla yoğrulmuş bu topraklar benim vatanım, ocağım, obam ve yurdumdur. Tüm İslam coğrafyasına bu göz ve anlayışla bakıyorum.
Milletim, devletim, yurdum, ordum benimdir, benimledir ve et ve kemik gibi benden bir parçadır. Ben, oyum; onda, o, bendir; bende. Ben, zorbaların işgal ve istila ettiği İslam coğrafyasının, asırlık acı ve sancıların, kanayan yaraların emzirdiği Müslüman bir milletim. Müslüman bir fert ve millet olarak, ben buyum; yolum, çizgim, istikametim, yürüyüşüm ve duruşum tarih boyu böyledir ve şimdi de budu;
‘’Ne Amerika, ne Rusya, ne AB, ne Çin
Her şey vatanım, milletim, ve İslam için.’’
.
NATO‘nun ipi, Batının iti ile nereye kadar
Arif Altunbaş 12 Ağustos 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 646 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
NATO’nun Geleceği ve ABD’nin Etkisi
NATO niçin, ne amaçla, hangi kriterler üzerine kurulmuştu ve şimdi kuruluş amaçları ve kriterleri doğrultusunda mı hareket ediyor?
Üye ülkelerin ortak kararıyla yürüyen, stratejiler üreten ve onları takip eden bir NATO mu, yoksa güce tapanların peşine takılıp giden bir gurup ülke mi var ortada ?
NATO ‘ya strateji, taktik ve manevra üretenler kime hizmet ederler, kimden emir alırlar, kimden beslenirler v onlar kimlerdir?
NATO üyeleri içinde herkesin eşit söz söyleme, karara katılma hakkı ne kadar vardır? Yoksa, bu müttefiklik yazılı bir metinden ibaret hoş bir hikaye midir?
NATO denince akla, en önce hangi ülkenin çıkar ve menfaatleri, karar verme, karar alma gücü gelir? Yani; NATO’ nun ağası kimdir?
NATO ülkelerine ambargo koyma, silah satma önceliği kimde, buna kimler, nasıl hangi kriterlere göre karar verir?
Bu organizasyonda gerçek düşman ve gerçek dost kimlerdir? Bunları neye göre belirlenir? Dost ve düşman tanımlamasının kural ve ölçüsü nedir?
NATO bir dayanışma, yardımlaşma birliği ve kervanı ise; bu kervanın başını çeken hangi eşektir? Adı belirtilmeyen devlet (abd) in semerine bağlı bir ip ve arkasında burunlarına geçirilmiş kölelik halkaları ve başlarına bağlanmış itaat yuları ile bu develeri bu eşek nereye doğru, kim adına, kimin menfaat ve çıkarlarına hizmet etmek için çekip götürmektedir?
Kervana isteyerek veya ( Namus belasına) mecburiyetten katılan develerin -zaman zaman da olsa- yapılan yanlı ve yanlış kararlara itiraz etme hakkı, katılmama şansı var mıdır? Herkes alınan kararlara uymak zorunda mıdır? Aksi takdirde o devleti hangi sıkıntı, zorluk, boykot ve yaptırımlar beklemektedir? NATO’ ya girmek örümcek ağına düşmek gibi midir?
Bu yapılanmada gerçekten ne kadar ‘’Demokrasi’’, ‘’İnsan Hakları’’, ‘’Özgürlük’’, ‘’Bağımsızlık’’, ‘’ Evrensel barış’’ anlayışı ve pratiği hakimdir? Yoksa; baştaki eşek, kervanı nereye çekiyorsa kervan oraya gidiyor ve gitmek zorunda kalıyorsa; her dalda oynayan demokrasi denilen üç maymun bu mudur?
Güce tapınmak, güçlünün eteğinin altına sığınarak mazlum ve zayıf ülkelere, ‘’demokrasi getireceğiz’’, ‘’Oralarda terörü bitireceğiz’’ diyerek, o ülkelerin alt yapı ve üst yapılarını darmadağın etmek, suçlu suçsuz, yaşlı ihtiyar, kadın çocuk herkesin tepesine binlerce ton bomba yağdırmak, apaçık katliamlar ve soy kırımlar yapmak NATO’nun oynamak istediği misyon mudur?
‘’Bir damla petrol, bir damla kana bedeldir’’ diyen bir eşeğin anlayışı ve mantığı ile ülkeleri işgal etmek, işgale karşı direnen yerlileri acımasızca katletmek, onları kendi vatanlarında esir ve sürgün etmek demokrasi ve özgürlük getirmek midir?
Bir milletin din, kültür, tarih, coğrafya ve hafızasını silmek ve onları mankurtlaştırmak sömürgeci, işgalci faşist emperyalist süper alçaklara kul ve köle etmek isteyen darbecileri beslemek, eğitmek, korumak, kollamak NATO’ nun görevi midir?
Ülkemizde millete zulüm ve işkence yapan darbelere ve darbecilere; ‘’Bizim çocuklar’’ diyerek her zaman onların yanında ve arkasında olan, Anadolu’nun evlatlarını suçsuz yere, ‘’Bir oradan bir buradan asarak aralarında eşitlik ve adaleti sağladık’’ diyen anaları ağlatan, yürekleri sızlatan, evlatları öksüz ve yetim bırakan, hayatının baharında kendi yetiştirdiği ve cephelere sürdüğü evlatlarını, tank paletlerinin altında çiğneyen, sokaktaki masum insanları kurşuna dizen, savaş uçaklarıyla milletinin meclisini bombalayan katillere yardım ve yataklık yapmak NATO müttefiklerinin görevi midir?
Memleketimin kırk yıldır binlerce şehit vererek savaştığı teröristleri eğitmek, donatmak, onlara binlerce TIR silah ve cephane vermek, onları kucağında beslemek Türkiye’ye karşı kullanmak, teröristlere patronluk yapmak hangi müttefiklik anlayışına sığar? Bu ne biçim alçaklık, bu ne biçim şerefsizlik, bu ne biçim müttefikliktir?
Hiroşima, Nagazaki, Vietnam, Küba vahşetlerinde, Somali, Afganistan, Irak, Suriye, Libya işgallerinde başat rol oynayan ABD nin dünya hakimiyeti, Jandarmalığı, patronluğu çıkarları doğrultusunda NATO’yu mayın eşeği gibi kullandığını, koca koca develeri bu alçak eşeğin çektiğini bilmeyen kaç deve vardır?
Afganistan, Irak, Suriye işgallerinde, dün; Ukrayna krizinde olduğu, bugün; Çine karşı Tayvanı mayınlı bir alana girmeye zorladığı gibi, Türkiye’yi uslu, iteatkar, akıllı (!) bir çocuk ve ücretsiz bir köle haline getirmek için; Yunan köpeğini Türkiye’ ye karşı piyon olarak kullanıp kışkırtanlara dikkat edin. Yunan fino köpeğinin çemkirmelerinin arkasında saldırı için bir bahane ve işaret bekleyen ağzından pis salyalar akıtan vahşi bir Amerikan Albinosunu var. (Çok şükür. Bizim aslan kangalımız her ki itin boyunu ölçmeye de yeter!)
Akıllı ol Türkiye’m!
Kendi milletine, milletinin değer ve kıymetlerine, kardeşlerine dayan ve güven! Onlar senin özün; annen, baban, et ve kemik gibi ayrılmaz bir parçan. Seni yolda atacak, yarı yolda satacak kalleş ve katillere, yalancı ve sahtekarlara, dost görünen düşmanlara dayanma ve güvenme sakın!
Özetle diyeceğim o ki; NATO’ nun ipi, batının itiyle yola çıkılmaz. Çıkmış isek de; o yol bizi yolda satar, belalardan belalara, uçurumlardan uçurumlara atar. Dikkat, aman dikkat!
Kendi NATON’ u kendin kur! Kendi yol ve hedefini kendin belirle! Dost ve düşmanının tanı ve ona göre; ona yaklaş ve hazırlan!
‘’ Yol O’dur, varlık O’dur, gerisi hep angarya
Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya’’ NFK.
.CHP çıkmazı
Arif Altunbaş 19 Ağustos 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 782 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İnsan yalan, hırs ve nefretin rüzgarına kapılınca; dengesini kaybeder. Şaşkın ördekler gibi gerisin geriye yüzmeye, yürüyen merdivene ters binmeye, birisinin Antalya’ya liman inşa edeceğim dediğini duyunca, ‘’Ben de Tunceli’ye liman getireceğim’’ demeye başlar. Mersin’e güzellemeler yaparken, bir bakarsınız Mersini Güney doğunun incisi yapıvermiştir.
Gerçeklerle arasına mesafe koyanlar, Hakk’a hakikate yan bakanlar, güneşi üfleyerek söndürmeye çalışan şaşkınlara benzerler. Yerinde sayar dururlar, ama; yol aldığını sanırlar.
Umutlarını gecelere ve karanlık çıkmazlara bağlayanlar, güneşin aydınlığından rahatsız olan ve mağaralara saklanan yarasalardan medet uman, onlara umut bağlayanlardır. Ummadıkları dağlara kar yağar onların. Yağmur düşmez çorak topraklarına, aydınlığa hasret karanlık çıkmaz sokaklarına…
CHP gibi millet tarafından lanetlenmiş bir partinin başındaki şahıs kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın, hangi taklayı atarsa, hangi ateş dansını yaparsa yapsın; İslam karşıtı ve düşmanı ilkelerinde direndikçe bataklığa saplanmış acemi avcı gibi ava giderken avlanır.
CHP gibi Türkiye’de maddi ve manevi, bölgesel ve çevresel kirlilik, kaos, karanlık senaryolar üreten veya onlara taşeronluk yapan bir partinin yok oluşu, var oluşundan daha iyidir. CHP’nin bu millete yapacağı en iyi iyilik, en iyi barışma ve helalleşme yolu milletin yakasından düşüp sessizce kendi iç muhasebesine yönelmektir.
Bunlar milletin ne dediğini ve ne demek istediğini hala anlamıyorlarsa; İstanbul’da Mazhar Osman’a, Manisa’da sarı binaya, Elazığ’da 1925 yılında kurulan “Elazığ Emrazı Akliye ve Asabiye”ye uğraması belki kronik şizofrenik hastalıklarına bir çar bulabilir.
Tanzimatçı, Meşrutiyetçi, Jöntürçü ve İttihatçıları da sayarsak iki asırdır batı uşağı ve beslemesi mankurtlardan çektiği kadar bu millet; hiçbir düşmandan bu kadar eziyet, zulüm, sıkıntı, ihanet çekmedi, bu kadar alçaklık ve kötülük görmedi.
İnsan Hak ve hakikatin ekseninden uzaklaşınca; gözü, kin ve intikam duygusuna bürünüp aklıselimine galip gelir. Gözlerini kan bürüyüp nefretten başka bir şey görmez, kulağı iyi bir şey duymaz, gönlü güzel bir şeyi hissetmez olur.
Asırlık acıları sancıları yaralarına merhem yapmış ve sarmış bu millet; bütün sahte kahramanların, ikiyüzlülerin oyun ve tezgahlarını, yargısız infazlarını, malıyla, canıyla, dini ve imanıyla hapishanelerde ve idam sehpalarında çürüyerek peşin peşin ödemiştir. Sırtından kalleş ve paslı bir hançer yemiş; gönlü kırık, yüreği yaralıdır milletimin.
Şimdi birileri çıkmış ortaya; ‘’Ben sizinle CHP’nin geçmişte yaptığı zulüm, ölüm ve işkencelerle verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı sizlerle helalleşmek istiyorum’’ diyor. Ve yollara düşüyor tilkice…
Şimdi siz; katlettiğiniz, asıp kestiğiniz, hak ve hukukunu çiğnediğiniz bu milletin hangi hakkı için; kiminle, nasıl, hangi bedelleri ödeyerek helalleşeceksiniz?
CHP zulümlerine karşı çıkan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü, ‘’Batı Taklitçiliği’’ kitabını yazdığı için Ankara Saman Pazarında asılan ve millete ibret olsun diye de cesedi kokuncaya kadar darağacında bekletilen İslam alimi İskilipli Atıf Hoca, oyuna getirerek öldürdüğünüz Sebahattin Ali ve benzerleri gibi mazlumların kemikleriyle mi helalleşeceksiniz?
Sizin tek partili faşist iktidarlarınız döneminde milletin; dinine, vatanına, Kur’an’ına, ezanına, camisine, medresesine ve mektebine sahip çıkmak için yaptığı bütün itirazlar, sivil toplumların insani reaksiyonları ‘’İsyan!’’ olarak resmi kayıtlara düşülmüş, besleme yandaş basınınız tarafından yalan ve iftira saldırılarına kurban edilmiştir. ‘’Çarşaf giyiyor’’ diye şapka devrimine muhalefetten dolayı Erzurum’da kurşuna dizilerek infaz edilen 7 masum Anadolu kadınının, Konya’da, Kastamonu da ve diğer vilayetlerimizde devrimlerinize karşı çıktı diye ortaçağ mantığıyla hareket edilerek imha edilen insanımızın… kimi ile nasıl helalleşeceksiniz!
Bu zulümler meclis zabıtlarında ve kozmik odalarda hala milletimize ve araştırmacılara yasak! Neden? Kimden ne gizleniyor, ne saklanıyor? Yoksa nasıl 12 adaları Yunanlılara peşgeh çektiğiniz, Musul’u Kerkük’ü kaptırdığınız mı, sözde demokrasi ve cumhuriyet adına kanunsuz, hukuksuz, tepeden inme uygulamalarınız ortaya çıkacak diye mi çekiniyor, gocunuyor ve korkuyorsunuz?
CHP’nin duruşu; Hz. Musa’ya isyan edip ; “Ey Musa! Sen git Allah ile birlikte ( düşmanlarınıza karşı) savaş! ‘’ diyen, daha sonra da 40 yıl TİH çölünden çıkmak için serserice dolaşan Ben-i İsrail’in durumuna benziyor.
Ey, Millet! Ey, CHP’nin peşinden gitmeye devam edenler!
‘’Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez’’ (Rad;11) ‘’Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.’’ (Ali İmran,36 )
.Altı paslı ok ve Altı müsvedde ayak!
Arif Altunbaş 26 Ağustos 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 613 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Altı paslı ok ve Altı müsvedde ayak!
Nerede milletimizin yerli ve milli, maddi ve manevi yapısına, hak ve menfaatlerine yabancı, aykırı fikir ve ideolojilerin aktörleri ve taşeronu varsa, her biri de o çöplükte kendisine uygun bir yer bulabiliyor.
Bir partinin bünyesi her cins ve türden çarpık, karanlık nereye ve neden, kiminle ve nasıl gideceği konusunda hem fikir olmayan karma karışık insanların, birbirleriyle uyuşmaz ve uzlaşmazların buluşma noktası olunca; adına, (m)illet ittifakı deniyor! Atatürk ve Atatürkçülük çifte standartlıların, sapkın ve şaşkın ideolojilerin harcadıkça tükenmeyen sermayesi ve zırhı olarak kullanılıyor.
Tescilli bu sahtekarlıklara, siyasi ve ideolojik kalpazanlıklara, şaklabanlıklara karşı acaba –varsa- gerçek Atatürkçüler neden susuyor? Niye birisi dur demiyor bu kepazeliklere? İkiyüzlülük, yalancılık, iftiracılık…bir ideolojinin veya partinin ve onların yöneticilerin karakteri olabilir mi?
Bağımsız Milletvekili Mehmet Ali Çelebi’nin Millet İttifakı’na “milli kaygılar”la sorduğu 20 soru ve Cumhur İttifakı’na destek veren açıklamasından önce neden bu partiden bir yiğit çıkıp da; ‘’Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak’’ demedi? ‘’Haksızlık (ve hukuksuzluk) karşısında susan dilsiz şeytan’’, değil mi?
CHP’ nin ön saflarında koşan bir sürü müvedde siyasetçi, diplomat basında ve TV ekranlarında uluorta utanmadan, daha dün bizim olan ve uluslararası hileler ile bizden koparılıp Yunanistana verilen, ‘’Misaki milli sınırlarımızın içindeki Ege adalarına ve mavi vatan Akdenizdeki hak, alaka ve hukukumuzu’’ bir kalemde silerek, ‘’Onlar Yunan adalarıdır, Yunanlılarındır’’ diyebilecek kadar alçalabilirken, CHP’ lilerden neden, bir çıt yok.
İnsan olan CHP‘ liye sormazlar mı; ‘’Nerede kaldı sizin Kuvayı Milliyet’ciliğiniz’’, ‘’ Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz’’ ve dahası… (G.M.K.A)
Sahte Atatürkçüler, militan Kemalistler, batılılar her öksürdüğünde orduyu göreve çağıran çağdaş dönekler-fırıldaklar, milletin ezanıyla, Kur’ anıyla, Müslümanlığıyla, milli ve manevi değerleriyle savaşan Truva’nın tahta atları?
Sizin gücünüz tek parti iktidarlarında ve darbe zamanlarında milletimizin evlatlarını hapse atmaya, vatan haini ilan etmeye, üniversite ve bürokrasideki kadın ve kızlarımıza dini inançlarından dolayı diktatörlere yakışan faşist uygulamalar yapmayı Atatürkçülük, laiklik ve demokrasi diye milletimize yutturma hokkabazlığına yetiyor.
Sahtekar devrimciler, Amerikancı solcular, Gardırop Atatürkçüleri, Soras’ un taşeronları, HDP’ nin yoldaşları, Yunan dostları, çakma Kemalistler, iktidar sarhoşu hayalperest Donkişotlar ve onların arkasında tin tin koşup Shancho Panza’ lık yapanlar omurgasızlık onlara gerçekten yakışıyor.
Vatanı, milleti, dini, kültürü, tarihi, geleneği ve geleceği için ağlamak, gülmek, yorulmak, koşmak, yürümek, mücadele etmek herkesin harcı ve herkese nasip olan bir güzellik değildir. Düşmanlara zağarlık yapmak bir Müslümana yakışmaz. O onun için bir onursuzluk ve şerefsizlik elbisesidir.
Sapkınlara, şaşkınlara Gas veren, yalakalık yapan, kamuoyu yoklamaları ile milleti yanıltmaya çalışan toplum mühendisleri, yalan ve iftiranın ustaları… kokuşmuş basının Pinokyoları, batı beslemesi medya patronları… sizlerden olsa olsa birkaç çeyrek Lawrenz ve birkaç parça Selman Rüştü kırıntısı çıkar.
Milletimizin sırtına sinsi ve haince saplanan batının paslı Altı Ok’undan ve altı müsvedde kokuşmuş ayaktan Türkiye’nin dertlerine bir nane olmaz . Bunlardan ancak Türkiye’yi kaos ve anarşiye sürükleyecek zilleti temsil eden taşeronlar bir ittifakı çıkar.
Bir insanın, toplumun ve partinin eğreti duruşu, yamuk çizgisi, milletinin değerlerine şaşı bakışı, düşman yapısı doğru yolu yoldan, hedefe atılan oku da hedeften çıkarır.
Milletimiz ve İslamla savaşmayı, vatandaşa ikiyüzlü davranmayı politika haline getiren her kişi ve yapı derin bir ihanetin, düşmanlığın öznesi olmaktan asla kurtulamaz.
Hakikat er veya geç yalanın ve karanlığın üzerine bir güneş gibi parlayarak doğacak, ihanetin çocukları batılı patronlarının eteklerinin altına, yarasalar da mağaralarına sığınacağı günler yakındır.
.Köpeklerin uluması bulutlara zarar vermez.
Arif Altunbaş 2 Eylül 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 612 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Köpeklerin Uluma Sebepleri Nelerdir? - My Animals
Sarhoş, ayyaş, çıplaklık ve şehvet pazarlayıcı, karakteri bozuk, kendini ve haddini bilmez terbiyesiz bazı sanatçı ve politikacı müsveddeleri bu ülkede uzun zamandır İmama Hatiplilere kin ve nefret kusmaya devam ediyorlar.
Altıok zihniyeti yıllarca 2. Sınıf vatandaş muamelesi veya iç düşman olarak gördüğü, üzerlerinde baskı ve terör estirdiği, resmi dairelerden ve eğitim kurumlarından kovduğu bu milletin evlatlarıyla şimdi de kalkmışlar yaptıkları bunca zulümlerden sonra, ‘’Pişman olduk, özür dileriz’’ demeden -utanmadan sıkılmadan-helalleşmek istiyorlar. Yüzsüzlüğün bu kadarına da pes doğrusu…
Hem küfür ve hakaretlerine devam ediyorlar, hem de gelin barışalım helalleşelim diyorlar. Bu ne mantıksız mantık, bu ne biçim samimiyetsizlik ve vatandaşı ahmak yerine koyma, helalleşme ve helallik isteme Bizans ayak oyunudur böyle?
Milletin bir kesimini aşağılamak, kin ve düşmanlık üretmek ne zamandan beri fikir özgürlüğü oldu bu ülkede? Başkalarının hak ve hukukuna, kişilik ve kimliğine, mesleğine meşrebine, dinine diyanetine, okuluna mektebine hakaret ederek ahlaki, hukuki ve tüm terbiye sınırlarını aşmanın fikir özgürlüğü ile uzaktan yakından ne alakası var?
Bu ideolojik sapıklardan başka fikir ve özgürlüğü bu kadar çarpıtıp ay maymun eden, yanlış anlayan ve anlatan, başka bir gavur aşığı yok bu ülkede.
Bu ideolojik körler var ya, bu ideolojik körler! Bunlar kadar ikiyüzlü, kendi milleti ile alay eden, milletinin değerleri ve kutsallarıyla savaşan, seçim zamanında da bukalemun gibi her renge girip, ‘’Ne olur bize oy verin, bizi iktidar yapın’’ diye millete yalvaran, başa geçince de kendisine milleti yalvartan başka bir parti yok.
Rakı masalarında şehvet mezesi olmak mı, zina panayırlarında bedenini pazarlamak mı, dinini, ahlakını, kültür ve medeniyetini öğrenmek için namuslu ve şereflice İmam Hatip okuluna gitmek mi sapıklık?
Soyunup vücudunun en mahrem yerlerini açgözlü baykuşlara peşgeh çekerek para kazanmak mı sapıklık, Allah’ın emri olduğu için edeplice vücudunu örten insanlar mı sapık? Edepsizliğin ve ahlaksızlığın bitpazarına düştüğü meyhanelerde, fuhuş hanelerde, sanatçı rollerine girerek şehvet panayırlarında sarhoş kusmukları içinde İslam’a ve Müslümanlara, milletimizin kutsallarına ve değerlerine karşı saldırmak sapıklık değil de nedir? CHP’ li bazı yöneticilerin, ‘’Fikir ve sanat özgürlüğü’’ diyerek bu rezalete arka çıkmaları, apaçık bir provokasyon değil de nedir?
Sapıklık milletin dinine ve diyanetine, ahlak ve maneviyatına, örf ve adetine aykırı konuşmak, davranmak ve hareket etmektir. İmam Hatipliler Allah’ın ve İslam’ın, vatanın ve milletimizin yolunda dosdoğru yürüyerek gösteriyor doğruluğu, dürüstlüğü, ahlaklı ve saygılı olmayı milletimize. Bunun için İmam Hatipli her yerde saygındır
Değmez; bir şerefsize şereften, bir namussuza namustan bahsetmek amma; bu tip tekrar edip duran çirkin ve insanı tahrik eden olaylar karşısında susmak ve konuşmamakta azgın köpekleri iyice şımartıp, hırçınlaştırıp saldırganlaştırıyor.
Bazen köpek aşırı saldırganlaşıp tehlike sınırlarını aşınca; savunma güdüsüyle insan gardını alıp, ‘’Hoşt lan it…’’ demek mecburiyetinde kalıyor.
Kendi şahsiyetimize, değerlerimiz ve kıymetlerimize sahip çıkarak milli ve manevi bir duruş ortaya koymamız, her imam hatipli gibi her onurlu ve şerefli insanın İslam’i ve insani görevidir.
Bizim için; İmam Hatipli olmak; soylu ve klas bir duruş, onurlu ve şerefli çizgidir. Gocunan gocunsun, kuduran kudursun! Bizden hoşlanmayanların hazımsızlığını ve karın ağrılarının nedenini biliyoruz . Çünkü; bizim yürüyüşümüz İslami, bakışımız; insani, yolumuz; inkılabidir.
Durduk yere İmam Hatiplilere saldıranlar ise, İslam düşmanı olan ve kalbi Müslümanlara nefret ve kinle dolu olan arsız ve yüzsüzlerdir.
İmam Hatip Lisesinde okur iken Arapça dersinde öğrendiğimiz bir Arap Atasözü ile noktalayalım yazımızı; ( La Yedurrussahabe Nübahal Kilabi ) Köpeklerin uluması bulutlara zarar vermez …’’
İmam Hatipli duruşu; İslami, insani ve inkılabi…
Amma, La Yedurrus sahabe Nübahal Kilab
.
Çanakkale ruhuyla dik durmak
Arif Altunbaş 10 Eylül 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 498 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arkasına ABD ve Fransa gibi bazı emperyalist ülkeleri alarak Ege ve Akdeniz’i bir barut fıçısı haline getirmek için her türlü yol, provokasyon ve düşmanlığı deneyen Yunanistan Türkiye’nin bölgede global bir güç olmaması için BM, AB, NATO ve uluslararası alanlarda Türkiye düşmanlığına devam ediyor.
Milli savunma bakanı hulusi akar bayram namazını balıklıgöl'de kıldı milli savunma bakanı hulusi akar şanlıurfa'da - Şanlıurfa Haberleri
‘’Kıt’a Sahanlığı’’, ‘’FIR Hattı’’, ‘’Münhasır Bölgeler’’, ‘’Kıbrıs meselesi’’, ‘’Doğu Akdeniz’’, ‘’Libya Türkiye deniz yetki alanları’’, ‘’Petrol ve Gas arama sahaları ile araştırma gemilerimiz, Misak-i milli sınırlarımız içindeki Ege adalar gibi birçok konu bu krizin ana sebeplerini oluşturuyor.
Son günlerde Türk savaş uçaklarına yapılan S-300 füze kilitleme girişimi ve daha bunun gibi Türkiye Yunanistan arasında yıllardır süregelen bir sürü sorun Türkiye’nin uluslararası hukuk, aklıselim ve barışçıl çabalarından dolayı birçok çatışmayı önledi.
Girit Adasında konuşlanan Rus yapımı S-300 füzelerinin NATO görevi yapmakta olan F 16 savaş uçaklarımıza Yunan tarafından kilit atılması, Yunan savaş uçaklarının da aynı düşmanca tutumu izlemesi Türkiye tarafından uluslararası hukuka ve teammüllere göre apaçık bir düşmanlık ve saldırı olarak algılandı.
Bu durum Türkiye Yunanistan arasındaki gerginliği iyice arttırdı ve bardağı taşıran son damla oldu. Bile bile bir ülkenin egemenliğini çiğnemek sorumlu bir devlet anlayışından çok uzak bir tutum idi. Bundan sonra Yunanistan aynı şımarık ve düşmanca tutuma devam ederse; istenmeyen bir çatışma ve savaşı tetikleyebilir.
Savunma Bakanımız Akar aramızdaki tansiyonu tırmandıran Yunan tarafına en anlamlı bir uyarı dersini, ‘’Her zaman her yerde parolasıyla’’ görev yapan 113. Filo Komutanlığımızda verdi. Akar paşanın F 16 savaş uçağımız ile Kuzey Egede yaptığı özel uçuş Yunanistan’a diplomatik nezaketle, ama tavizsiz ve net olan Türkiye duruşunu gösterdi.
Uçuş sonrası Bakan Akar; ‘’Cin şişeden çıktı. Önümüzdeki dönemde milli muharip uçağımızı da, tankımızı da yapacağız. Bu konuda çalışmalarımız azimle, kararlılıkla devam ediyor’’ diye konuşan bakan Akar, bu arada, Yunanistan’a verdiği bu mesajla onun arkasında duran ABD, AB ve NATO ülkelerine de ciddi bir mesaj verdi.
Bundan sonra da aynı sorumsuz tutum ve şımarık davranışlar devam ederse; düşman tarafa misliyle karşılık verilecek anlamına gelen bu uyarı, Cumhurbaşkanımızın da Yunanistan’ın taşkınlıklarına hitaben; ‘’Şaka yamıyorum… Bir gece ansızın gelebiliriz.’’ demesi bu işin şakası olmadığının altını çizdi. Mavi vatanda Atina’nın atacağı herhangi yanlış bir adım ‘’Dananın kuyruğunu koparabilir.’’
Müttefikliğe, komşuluğa uymayan her düşmanca tutumun Türkiye’yi milli hak ve menfaatlerinden, alaka ve ilgi alanlarından geri adım attıramayacağını, kimseye verecek bir karış, toprağımız ve bir m2 denizimizin olmadığı herkese açıkça ilan edildi.
Durduk yere çıkarılan bu gerginliğin; Türkiye’nin ‘’ABD’den F 16 alımı, Mavi vatanda Türk uçaklarının uçmasının engellenmesi, egemenlik haklarımıza müdahale edilmesi, petrol arama gemilerimize şimdiden engel çıkarılması, Kıbrıs meselesi, AB Türkiye ilişkilerinin bozulması…’’ anlamına geldiğinin milletimiz farkında.
Daha düne kadar bizim olan 12 Adalar, BM’ nin üç daimi ve veto hakkına sahip başta; ABD, İngiltere, Sovyetler Birliği, Fransa ile, İtalya, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Finlandiye arasında yapılan görüşme ile Türkiye’nin oluru ve imzası olmadan 10 Şubat 1947 de Paris Anlaşmasıyla Yunanistan’a verilmesinin tarihi süreç ve Lozan Anlaşmasına zıt bir durumdur. Misak-i Milli sınırlarımız egemenlik sınırlarımız içinde olduğu bir gün mutlaka gündeme gelecektir.
Öteden beri süregelen Yunan tahrikleri askeri, ekonomik stratejik bir şah oyunu ve Türkiye’ nin elini kolunu bağlama ve onu köşeye sıkıştırmaya dönük eski bir Bizans entrika ve Haçlı taktiğidir. Türkiye bunun farkındadır. Pozisyonunu da ona göre almaktadır. Kılıçaslan, Fatih, yavuz ve Kanuni’nin çocukları bu Bizans ayak oyunlarının pekala bilir.
F 16 ile Çanakkale şehitleri üzerinden uçarken Bakan Akar paşanın, ‘’Çanakkale ruhuyla milletimizin hak, menfaat ve alakasını her ne pahasına olursa olsun savunacağız’’ yurdumuzun ve ordumuzun da ne durum ve konumda olması gerektiği konusunda gerekli sinyali verdi. Anlayana sivri Sinek saz…
Dışarıdan, ABD ve Fransa Yunanistan’ı gaz’a getirip kışkırtarak, içteki ‘’Birbirine benzemezler çetesini’’ manipüle ederek, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan ve ekibini saf dışı yapıp iktidardan düşürmek isteyen Haçlı batılıların içeride ve dışarıda kimlerle ne yapmak istediği milletimizce açık ve net olarak görülmektedir.
.
Fonlanan medya ve yerli münafıklar .
Arif Altunbaş 16 Eylül 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 941 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ülkemizde ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından fonlanarak Dolara kulluk yapan medya kuruluşları, medya patronları ve çalışanları hiçbir ülkede olmadığı kadar çoktur. Bunlar ‘’özgür’’, ’’tarafsız’’, ‘’bağımsız medya’’, ’’sanat’’ ve’’ gazetecilik’’ adıyla Türkiye ve İslam düşmanı devletler tarafından beslenerek onlar için tetikçilik yapıyorlar.
Bunları tanımak istiyorsanız: Başkan Tayyip Erdoğan, AK Parti, MHP ve Büyük Birlik Partisinin oluşturduğu Cumhur İttifakına karşı ve düşman olanlar olarak özetleyebiliriz. Bu düşmanlık askeri, siyasi, ekonomik, kültürel, coğrafi, tarihi ve medeniyet değerleri bağlamında milletimizin dününü, bugününü ve geleceğini hedef alan gayri nizami bir savaşın sadece medya ayağını oluşturuyor.
Askeri olarak; Kıbrıs’ta, Irak’ta, Kuzey Suriye’de, Libya’da, Karabağ’da, Doğu Akdeniz’de, Adalar (Ege) Deniz’inde, Karadeniz’de farklı zamanlarda, suni gündemlerle değişik isimler altında, Türkiye’nin çıkar ve menfaatleri gasp edilmek ve Türkiye’nin eli kolu, gözü, kulağı bağlanarak Anadolu kıtasına hapsedilmek isteniyor.
Satılmış medya organları ve onların tescilli çalışanlarının ortak hedefleri Erdoğan’ın ve Türkiye’nin liderliği meselesidir. Bunlar batılılardan milyonlarca dolar bağış adı altında para alarak düşmanlarımızın tetikçiliğini yapıyor.
Fonlanan medya ve yerli münafıklar .
Haçlılara karşı 1071 de açılan bayrağın altında bir yumruk gibi kenetlenen milletimizin savaşı bugün de, değişik adlarda ve cephelerde aynen sürüyor. Erdoğan’ın ve onu destekleyen Cumhur İttifakı parçalanırsa; Alpaslan ve Kılıçaslan ordusunun siyasi, askeri, ekonomik kanadı mağlup edilerek Türkiye yeniden Haçlılara ve onların izini izleyen yerli münafıklara teslim edilmek isteniyor.
Türkiye’de ve tüm İslam coğrafyasında Allah’ın kullarıyla doların kulları arasındaki Hak ve batıl mücadelesi bugün de hız kesmeden devam ediyor. Bu mücadele, bazen; Kıbrıs’ta, Suriye’de, Libya’da, Karabağ’da olduğu gibi savaş meydanlarında, bazen; IMF, Boykot, Dolar krizlerinde, ekonomik alanlarda, bazen; darbeler, anarşik olaylar, siyasi krizler çıkararak, bazen; devrimler masallarıyla kültür, eğitim, tarih ve ahlak alanlarında Haçlılarca fonlanan, siyasi ve askeri taraflarca sürdürülüyor. İhanetin her çeşidi ve türünü dışarıdan; düşmanlarımızca, içeriden; dönme fırıldaklar ve yerli münafıklarca yapıldığı görüyoruz.
Amerikadaki ‘’Chrest Foundation’’ vakfınca beslenen medya kuruluşları liste halinde yayınlandı. ABD’nin Irving şehrinde bulunan vakıf; 1) Türkçe yayın yapan ‘’Medyascope’’, ‘’tarafsız, ana akım haber yapımcılığı ve yayıncılığı’’ adı altında 2016’dan 2020 yılına kadar toplam 476 bin 720 dolar ‘’destek’’ alıyor. 2) ‘’Serbestiyet’’ internet sitesi, Partizan olmayan habercilik yaptığı için 50 bin dolar alıyor. ABD vesayetin öteki uzantları ise; 3) ‘’Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’’, 4) ‘’Mezopotamya Vakfı’’,5) ‘’Anadolu Kültür Derneği’’, 6) ‘’Hrant Dink Vakfı’’, 7) ‘’Filmmor Kadın Kooperatifi’’,8) ‘’İstanbul Kültür Sanat Vakfı’’, 9) ‘’140 Journos’’, ‘10) ‘’Hafıza Merkezi’’, 11) ‘’Sivil Sayfalar’’, 12) ‘’Sabancı Üniversitesi’’, 13) ‘’Mekanda Adalet Derneği’’,14) ‘’Ekonomi ve Dış Politikalar Merkezi’’ (EDAM) ile 15) ‘’TESEV’’, 16) ‘’Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı’’ (TAPV), 17) ‘’Yurttaşlık Derneği’’ ve 18) ‘’Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’’ (DİSA)’’ bağış adıyla milyonlarca para alarak emperyalizmin kılıcını sallıyorlar.
Batılı emperyalistlerin Türkiye’deki fonladıkları medya kuruluşlarına yüzbinlerce dolar hibe verenler bunları babasının hayrına yapmıyor. Her alanda olduğu gibi medya cephesinde de ortalıkta ajanlık, provakatörlük yapan it sürüsü gibi satılmış kalemler var. Hükümet aleyhine yaptığı videolar ve Kemal Kılıçdaroğlu güzellemeleri ile Türkiye’de faaliyet yapan ABD beslemesi ‘’140Journos’’ kanalı gibi size tanıdık gelen bir çok kurum ve kuruluş dışarıdan destek ve yardım alarak bu faaliyetlerini yürütüyorlar.
Kalemleri vesayet altına alınan yazarlar, medya kuruluşları bu ilan edilenlerden ibaret değil elbette. Bu Aysberk’in su yüzündeki görünen bir kısmı. Sadece Wagner’in paralı askerleriyle karşı karşı değiliz yani. Basın, medya, siyaset, ticaret, sanat edebiyat, kültür gibi her alanda ve cephede emperyalizmin paralı askerleriyle çetin bir savaş halindeyiz.
En tehlikeli ve en büyük rakiplerimiz ülkemizin içinde emperyalistlerin destek ve yardımlarıyla çöreklenmiş kör yılanlar. Yani; aklını, kalemini, kelamını, fikir ve düşünce namusunu ABD’ye teslim etmiş olanlar.
Bizim siyasette de, ticarette de, ekonomide de, medyada da, kültür ve sanatta da göğüs göğüse savaştığımız insanlar bizden görünen ama bizim azılı düşmanlarımız olan yerli münafıklardır. ‘’Onların kalplerinde hastalık (şüphe ve şehvet) vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemeleri/Yalanlamaları nedeniyle onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlara: ’’Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” denildiğinde: “Biz sadece ıslah edicileriz.” derler. Dikkat edin! Onlar bozguncuların ta kendileridirler. Lakin farkında değillerdir. Sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler. (Böyle oldukları için de) onlar (imana) geri dönmezler. (1)
‘’Münafık iki sürü arasında gidip gelen şaşkın bir koyun gibidir. Münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete ihanet eder’’’’ (2)
Sessizce düşünün! Bu hadis Size hangi siyasetçiyi ve partiyi hatırlatıyor?
.
Hedefteki Türkiye
Arif Altunbaş 23 Eylül 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 706 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İslam ve Türkiye düşmanlarına karşı verdiğimiz mücadelede bizim ulu önderimiz tektir. O da; peygamberimiz ve liderimiz Hz. Muhammet’tir.
Hedef Belirleme ve Hedeflerinizi Hayata Geçirmenin 8 Adımı
Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer ortaklarının amacı İslam dünyasının lideri konumunda olan Türkiye’yi kontrol ve baskı altına almak, böylece İslam ümmeti üzerindeki sömürü ve hegemonyalarını sürdürmektir.
Türkiye büyüyor, güçleniyor, birlik ve beraberlik ruhu içinde tarihi köklerine dönüyor, Zümrüt’ü Anka kuşu gibi kendi küllerinden yeniden diriliyor, tarihin akışını değiştirecek bir tarih yazmaya yürüyor. Bütün mesele bu. Bundan en çok rahatsız olanlar bize en çok dost görünen, müttefik bilinen NATO’ ve onun ülkemizdeki ikiyüzlü siyasi, askeri ve ekonomik uzantıları olan kurum kuruluş ve odaklardır.
NATO müttefiki (!) olan Türkiye’ye karşı ABD’nin Yunanistanı, Kıbrıs Rumlarını silahlandırıp Ege ve Akdenizde bize karşı kışkırtarak bir savaş bataklığına çekme tuzağı, güneyimizde PKK’nın türevleri olan ayrılıkçı gurupları eğitip, donatıp karşımıza dikmesi oyunu, doğumuzda Ermenistan ile Türkiye-Azerbaycan arasına fitne tohumları ekme gayreti hapis olunduğu cin şişesinde çıkan Türk milletini yeniden o şişeye sokma mücadelesinin sahaya yansımasıdır.
Bize karşı hem müttefik görünmeye, hem de rakip ve gizli bir düşman gibi davranmaya, çifte standartlı bir oyun sergilemeye çalışan ABD ile artık mesafemizi ayarlamaya ve ona göre konum ve durum alma zamanı çoktan gelip geçmiştir.
Artık bilinmelidir ki, emperyalist güçlerin dostları ve müttefikleri olmaz. Onların tek dost ve müttefikleri kendilerine, uşaklık ve kölelik yapanlar ile dini, kanı, ahlakı, karakteri, dünya görüşü ve aklı İslam ve Müslümanlarla birlikte olmayan yerli münafıklardır.
ABD eski Ulusal güvenlik başdanışmanı, ‘’Erdoğan ABD’nin Ortadoğu çıkarları için tehlikeli birisidir. ABD artık (Erdoğan’a karşı) gerekli adımları atmalıdır’’ derken Amerika ve müttefiklerinden de asla dost olmayacağını ifade ediyordu.
ABD FETÖ Paralel yapısını devreye sokarak ülkemizde 15 Temmuzda darbeye kalkışması, yüce milletin evlatlarının da sokağa dökülerek Amerika’nın piyonu olan ikiyüzlü darbecilere ve darbe sevicilere gerekli dersi vermesi ile milletimiz Haçlı işgal ve istilasına karşı şanlı bir direniş yapmış ve büyük bir zafer kazanmış idi.
7 Şubat, Gezi olayları, MİT Başkanını tutuklama girişimi, 17-25 Aralık Operasyonu, MİT TIR’ları meselesi, 15 Temmuz darbesi ve sonrasında ABD için derin bir düş kırıklığı oldu. ABD başkanı Biden’ in, ‘’Bundan sonra Erdoğan’ı darbe ile değil Türkiye’deki muhaliflere yardım ederek iktidardan düşüreceğiz’’ demesi ise; bugünkü Altı ayaklı muhalefet örümceğinin kimin eseri olduğunu ve kime hizmet ettiğini göstermektedir.
Biden’ in meselesi sadece Erdoğan’ı iktidardan düşürme meselesi değil, Türkiye’yi ABD’nin önünde diz çöktürme, ona el avuç açtırma, kendisine muhtaç edip yalvartma operasyonudur. Erdoğan başkanlığındaki Türkiye’nin Amerika’ya uşaklık yapmadığı, ona boyun eğmediği emperyalist güçleri ve onların Türkiye’deki temsilcileri parti ve ideoloji sapkınlarını deli divane edip uykularını kaçırıyor.
PKK’sıyla, Paralel yapısıyla, DHKP-C’siyle, CHP‘siyle, HDP’siyle, batıdan fonlanan medyasıyla, bitpazarına düşen yuvarlak masanın Bizans ayak oyunlarıyla Türkiye düşmanlığı ihanet cephesinde devam ediyor.
Bütün bunlara karşı istiklal ve istikbalimiz, Türkiye’nin sorunlarını kökten ve kesin olarak halletmek için batı emperyalistlerinin cahili medeniyet ve kültürlerin karşısına kendi sistem ve düzenimizi, kendi kurum ve müesseselerimizi dikmek zorundayız. Bu yolda başarı ve zafere ancak mücadele basamaklarını tırmana tırmana erişilir.
Allah, her Nemrudun ateşini söndürmek için bir İbrahim’i, her Firavun sihirbazlarını susturacak bir Musa’yı, her Kızıldeniz’i yaracak bir Asa’yı her çağda ve zamanda kendi yolunun izleyicilerine bir lütuf olarak göndermiştir. Bütün sorunların çözümü; vahyin izinden yürüyen ve vahyin amaçlarını gerçekleştiren İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed sav gibi Hak ve hakikatin yolunda olmak ve yürümekten ibarettir.
Bütün varlıkların ve varların içinde ulu bir Var, vardır. O, Rahman ve rahim olan Allah’tır. Bütün meselelerimizin özü; hakkıyla O’na inanmak, iman etmek, O’nun yolunda yürümek ve o yolda asker olmaktır. İslam ve Türkiye düşmanlarına karşı verdiğimiz mücadelede bizim ulu önderimiz tektir. O da; peygamberimiz ve liderimiz Hz. Muhammet’tir
.
Kurtarılmaya muhtaç kurtarıcılar .
Arif Altunbaş 30 Eylül 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 790 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kurtarılmaya muhtaç kurtarıcılar .
Firavunun zulmünden kurtulduktan sonra Hz. Musa’ya isyan eden Beni İsrail’in uçsuz bucaksız Tih Çölünden kurtulmak için yıllarca çöl sıcağında şaşkın şaşkın dolaşıp bir çıkış yolu bulamadığı gibi, batılılarca yönetilen ve yönlendirilen yöneticilerimiz kendilerini kurtaramayan ve kurtarılmaya muhtaç sahte kurtarıcılardır.
Bu sahte kahramanlar dün olduğu gibi bugün de vardır. Osmanlı Sultanına muhalefet edeyim ve vatanı kurtarayım derken, 600 yüzyıllık koskoca imparatorluğunu içeriden ; Rumlar, Yahudi, ermeni ve yerli münafıklarla, dışarıdan; İngiliz, Fransız ve Ruslarla birlikte hareket ederek devletimizi 11 yılda yıkanlar da kurtarıcılar idi.
Dün olduğu gibi bugün de, batı patentli iç ve dış düşmanlarımızla tarih ve coğrafya önünde çetin bir mücadele ile karşı karşıyayız. Rum’u, Yunan’ı, Ermeni’si, Amerika’sı, Fransız’ı… PKK’ sı, DHKP-C’i, HDP’si, DEAŞ’ı ile dört tarafımızda fır dönüyor puşt zulası.
Kanserli bir ur gibi ülkemizin içinde kamufle olmuş Yunan bozması, Rum fırlaması ve Ermeni soytarısı birçok çifte standartlılarla iç içe, yan yana yaşamak zorunda olduğumuz bir zeminde kimin, ne zaman ne yapacağını kestiremediğimiz boz bulanık bir zamanda yaşıyoruz. Millet olarak; her an her şeye hazır ve tetikte olmalıyız.
Her zora ve dara düştüğümüzde milletimizi ve devletimizi sırtından hançerleyen, batı emperyalizminin yerli ve yabancı uşakları… Amerika’nın dostları… Avrapa’nın yandaşları… Haçlı çocukları ile karşı karşıyayız.
Bir de politika arenasında kendilerini Romalı gladyatör zanneden Donkişot’larla, milleti ve vatanı kurtarmaya soyunan, ama; kendilerini batılı efendilerinin köleliğinden kurtaramayan soytarılarla karşı karşıyayız.
Her zaman ve her yerde desteksiz atıp tutan palavra ustası şom ağızlı politikacılar, kendisine oy vermeyen herkesi hesaba çekmek ve herkesten hesap sormak için ortalıkta aslan kesilen uyuz çakallar gibi dolaşmayı kahramanlık zannediyor.
Bunlar şeytanın yamakları, yalan ve iftiranın soytarıları, ikiyüzlülüğün goygoycuları, ahlaksızlığın, şerefsizliğin, dinsizlik ve imansızlığın ustalarıdır. Kurtarılmaya en çok muhtaç olan kurtarıcılar, sefilleri oynayan zavallı kahramanlardır.
Bir tarafta; aşık oldukları ve kucağına oturdukları efendileri Amerikaları… Bir tarafta; eteğinin altına sığındıkları Haçlı Avrupaları … Öte tarafta; her an bir açık, imkan ve fırsat kollayan işgal, istila ve katliam orduları… İşte ülkemin bugünkü görünen manzaraları.
Yüreğinde zerre kadar iman, Kur’an, vatan, millet, namus, şeref kaygısı taşıyan Müslüman kardeşlerimedir seslenişim!.. Osmangazi’nin, Fatihin, Yavuzun, Kanuninin, Abdulhamit Han’ın ve tüm zamanlardaki şühedanın şerefli evlatlarınadır çağrım ve uyarım ve haykırışım!
Antik çağın paslanmış ve Bitpazarlarına düşmüş teneke kılıçlarını antika sanıp aldanma!
Yuvarlak masa etrafına üşüşen bit, pire, tahtakurusu, akrep, kırkayak, hamamböceği gibi haşeratların kanatlarından bir damla yağ çıkar sanma!
Sırtını batıya dayamış medya patronlarının üfürüp şişirdiği zilli, pilli, yılan dilli balonlarını ejdarha sanıp uçarı sevdalara, hayallere ve ütopyalara kanma!
Din, iman, vatan ve millet düşmanları satılmışlara, bizdenmiş gibi görünen münafıklara, kin, öfke ve nefretinden kuduran Yunanlılara selam ve saygı duran onursuz, şerefsiz başkanlara ve onu alkışlayanlara da bir sözüm var.
Müslüman bir fert ve millet vatanını, milletini namus bilir ve satmaz. Bu millet; hainleri ve alçakları asla unutmaz.
Müslüman! Önce kimsin, nesin, kiminlesin onu iyi tespit et ve bul!
Sonra; seni kurtarmak isteyen sahte kurtarıcılardan kurtul!
.
Özgür ve bağımsız bir Türkiye için
Arif Altunbaş 7 Ekim 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 852 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Petras'ın Kaleminden Latin Amerika ve Emperyalizm | by Meriç Şenyüz | Türkçe Yayın | Medium
Küresel despotizmin lokomotifi ABD-İngiltere dayanışması ve onlara bağlı/bağımlı olan ülkeler ile, Rusya arasındaki savaş sadece Ukrayna-Rusya, Rusya ve batı blokunu değil tüm dünyayı etkilemekte ve ilgilendirmektedir.
Siyasi, askeri, ekonomik yapılar, endüstri, sanayi, üretim ve bunların temel ihtiyacı olan enerji ve gıda güvenliği iç içe girmiş bir yapı oluşturuyor. Koskoca dünya küçük bir köy gibi herkes herkese muhtaç, kimse kimseden bağımsız değil.
Güç zehirlenmesiyle gözü dönen sömürgeci güçler bunun farkındalar. Dünyaya tek başına hakim olmak isteyen ve o gücü kendinde gören başta ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa gibi emperyalist güçlerin bölgesel veya küresel hedefleri hammadde, üretim, Pazar, enerji kaynakları ve yollarına hakim olarak dünyayı kendilerine mecbur etmektir.
Nerede bir huzursuzluk ve savaş varsa, nerede kan dökülüyor, silahlar patlıyor, insan insanı barbarca katlediyorsa, nerede insanlığın onuru ayaklar altında alınıp ‘’ demokrasi, özgürlük, bağımsızlık ve barış (!) ’’ adına çiğneniyor, nereye ‘’demokrasi (!) ihraç edilmek’’ isteniyorsa; orada mutlaka bu küresel haydutların kanlı ve kirli parmak izleri var.
Ukrayna- Rusya savaşında, Tayvan- Çin geriliminde, Yunanistan’ın Türkiye’ye, Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı kışkırtılmasında, PKK ve türevlerinin Suriye ve Irakta silahlandırılıp Türkiye’ye karşı donatılıp eğitilmesinde, Kıbrıs Rum kesiminin şımartılıp Kıbrıs Türk Federe Cumhuriyetine ve Türkiye’ ye karşı kışkırtılmasında başat rol oynayan aktör küresel barbarlığın baş temsilcisi olan ABD’dir.
NATO ve AB bağlamında Amerika’ ya entegre olan Avrupalı devletler her konuda ABD’nin parmak sallaması, göz kaş işareti ile aynı anda harekete geçen kuklalara dönüşmüş, akıl ve iradelerini ABD’ nin ipoteğine vermiş durumdalar. Dünya, her alanda özgür ve bağımsız olduğu sanılan bir Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığı ve tutsaklığı ile karşı karşıyadır. NATO Amerika’nın küresel bir karargahı ve AB bir ABD kolonisi durumundadır. Bu devletlerin başlarındaki seçilmiş yöneticileri Amerika’ nın sömürge valileri gibi hareket etmek ve davranma zorunda kalmaktadırlar.
Avrupa enerji üretiminde göbek kordonundan %50 Rusya’ya bağımlıdır. Buna rağmen Ukrayna krizinden sonra Rusya’ya düşmanı kesilmek zorunda kalması sadece Amerika’nın işine gelmektedir. Her ne kadar gönülleri ülkelerinin çıkarları yanında olsa da, kılıçları ABD’nin yanında olmak gibi bir bağımlılığın kurbanlarıdır.
ABD batıda AB ve NATO ülkelerini Rusya’ya karşı, doğuda Japonya, Güney Kore, Avusturalya, Yeni Zellanda, Tayvan vs. gibi ülkelerini Çin’e karşı kendi çıkarları uğrunda mayın eşekleri gibi kullanmayı bir gelenek haline getirmiş.
Ukrayna NATO bloku ve Rusya arasında ABD’nin devreye aldığı bir projenin ürünü. Amaç, Rusya’yı yorgun ve bitkin düşürüp ya parçalayıp bölüp yutulacak parçacıklara ayırmak, ya da burnuna zincirden bir halka takılarak köleleştirilen uysal bir rus ayısı haline getirmektir. Gerisi malum: İşgal, sömürü, asimilasyon ve modern sömürgecilik.
Bu arada Çin’in kurnaz bir tilki gibi olan biteni uzaktan izlemesi dünya pazarlarındaki payını kimseye kaptırmamak için olan bitenden ders çıkarması, ama bir yandan da sinsi ve sessizce derinden derinden ABD ile hesaplaşacak bir güne hazırlanması gözden kaçmıyor.
Bütün bunları gözlemlerken kendi aynamıza bakıp bir iç muhasebe yapmak zorundayız. Türkiye bölgesel ve küresel bir güç olmak zorunda. Bu dünyada güçlü olmayana hayat hakkı tanınmaz. Milletimiz kendi sınırları içindeki vatan, millet, din ve kültürümüze, tarih ve coğrafyamıza, aile kurumu ve devletimize medeniyet ve bekamıza kast eden tüm fitne yuvalarının ocağını teker teker dağıtmak zorundadır.
Bu konuda IMF, NATO, BM ve AB kriterleri de dahil bize dışarıdan dayatılan kendi milli ve yerli değerlerimize, tarih ve medeniyetimizin köklerine, değer ve kriterlerine ters düşen ne varsa onları pirinç’in içindeki beyaz taşları ayıklar gibi ayıklamalıyız. Kendi kimlik, karakter ve şahsiyetimize uygun Anayasal düzenlemeler yaparak kimseye bağımlı olmayacak özgün, milli, özgür ve bağımsız bir devlet ve millet profili ortaya koymalıyız.
Amerikan emperyalizminin belasından, Rus ayısının musibetinden, küresel haydutların saldırı ve düşmanlıklarından korunmak için millet ve devlet olarak vakit geçirmeden her alanda ve her yönde kendi kurum ve kuruluşlarımızı kurmak namerde muhtaç olmayacak bir güce ve kuvvete erişmek zorundayız.
Bu da, milletçe her alanda özgür ve bağımsız Türkiye olmakla, düşmanın kılıcına dayanıp güvenmeden tüm alanlarda ve cephelerde, her türlü mücadele araç ve gereçlerini kendimiz üretmek ve hazırlamakla olacak bir istiklal ve istikbal mücadelesini vermekle olacaktır.
Bu mücadeleyi ancak Baki olan Allah’ın askerleri kazanır. Baki olana dayanan baki kalır, fani olana dayanan fena bulur ve fani olur.
.
Doğru yolda yürümek…
Arif Altunbaş 14 Ekim 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 858 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Allah'a Ulaştıracak Tek Doğru Yol | İslam ve İhsan
Bir duruşu olmalı insanın, kurumun, kuruluşun, hareketin, partinin, liderin has bir duruşu. O duruşuyla bilinmeli, tanınmalı, övülmeli, sevilmeli. O duruş; onun ismi, cismi, benliği, kişiliği, kimliği ve şahsiyeti olmalı… Dostu ve düşmanı o şekilde bilmeli onu. Ona göre dostu ve düşmanı olmalı.
Bir insan ve cemiyet, cemaat ve hareket, toplum ve partinin de bir fikri ve düşüncesi, görmek istediği rüyası ve hayal dünyası, düş ve ütopyası olmalı… O sevda ile yaşamalı insan ve insanlar. Onun bu duruşu, anlayışı, insanlığın ufuklarını tarayan keskin bir bakış olmalı.
İnsanlar; o insana ve lidere, cemaat ve partiye bakarak kendine bir çeki düzen vermeli. Hayat görüşü ve mesafesini ona göre ayarlamalı, ona göre başlamalı güne, koyulmalı yola…
Lider ve hareketi bir röntgen cihazı gibidir insan ve toplumların iç dünyasını gösteren. Toplum nasılsa onun lideri ve hareketi de ayna gibi o toplumu yansıtır. Siz, siz olursanız hareket ve lideriniz de sizin gibi olur. Lider nasıl ise, onun peşinden gidenler de aynen onun gibi ya, dik durur yürür veya eğilir bükülür omurgasızca yılan gibi sürünür.
Bir şoför, yolcuları rotada belirlenen menzile götüren insandır. Arabadaki yolcular uyursa; direksiyondaki adam istediği şekilde ve istediği yere arabayı sürer götürebilir. Bir de bakmışsınız ki, uyandığınızda varmak istediğiniz yerde değil, başka bir mekandasınız.
Öyleyse; uyanık olacaksın, gittiğin yolu izleyecek, nerede durulduğunu nereye götürüldüğünü, hangi tehlikeli geçitlerden geçtiğinin farkında olacak, gerektiğinde gerekli müdahaleyi -uygun bir usul ve üslupla- yapacaksın.
İnsan koyun sürüsü gibi olamaz. Çobanın koyunları her sürdüğü yere ve yöne götürdüğü gibi davranamaz. Allah’ın kendisine verdiği akıl nimetini kullanarak doğruyu eğriden ayırt etme, iyi ve güzele doğru yönelme iradesini her zaman her yerde kullanmak zorundadır.
İnsanlar ve cemaatler, hareketler ve partiler tek başına bir kişinin irade ve kararına bırakıldığında orta da tek seslilik ve tek düzenlilik hakim olur. İnsan her zaman tek başına sürekli doğruyu görme, düşünme, bulma, tespit etme yeteneğine sahip değildir. Onun her zaman sağlam dost ve çevreye ihtiyacı vardır.
İnsan yanılınca onu düzeltecek olan da ona en yakın olan insandır. Bir lider etrafındaki danışmanlar ve ona en yakın olan arkadaşlarıyla başarılı veya başarısız olur. Onun çevresinde olanlar onun doğru ve yanlış yapmasından da birinci derece mesul ve sorumludurlar.
Lider de kendini uyaracak, düzeltecek, hizaya getirecek doğru dürüst yol arkadaşlarını etrafına toplamakla ve onları dinleyerek, onlarla müşavere ederek yoluna devam etmekle sorumludurlar. Her şeyi bilmek, görmek, duymak, tespit etmek Allaha mahsus bir özelliktir. Hafızayı beşer nisyan ile maluldür.
Liderin etrafında ne kadar rüşvetle, yolsuzlukla, hırsızlıkla, ahlaksızlıkla uğraşan yanlış insan varsa; lider bunlara bakılarak değersizleştirilir. Lideri tartan terazi söyledikleri değil, icraat olarak ortaya koydukları ve yaptıklarıdır. Ama; lideri lider yapan veya liderlikten düşüren etrafındaki yol ve mesai arkadaşlarıdır.
Ehliyet ve liyakat belirten doğru insanları etrafında tuttuğu ve sorumlu yerlere getirdiği sürece lider ve hareketi doğru bir yolda ve doğru hedeflere yürür. Bir hareket kirlendikten sonra onu kolay kolay aklamak ve paklamak uzun bir zaman alır. Doğrunun eğrilmesi kadar düzelmesi ve eski haline gelmesi de zordur.
Kendini her türlü kirden aklamayın bir lider ve hareket sünnetullah gereği kirlenmeye ve kokuşmaya devam eder. Ak hedeflere ak bir kadro ile, ak yürüyüşle, ak emek ve alın terleriyle ulaşılır. Aksi takdirde en güzel, en ideal düş ve düşünceler yolda ve gelecek zamanlara kalır.
İnanmış bir Müslüman, kendisine zarar vereceğini bilse bile; doğruyu söyleyen, doğrunun yanında olan ve doğrunun mücadelesini verendir. Doğru yolda tökezleyip sekerek, bela ve musibetlerle mücadele ede ede yürümek, eğri yolda koşarak yürümekten daha iyi ve onurlu bir davranıştır.
Yalancının ve yalanın dostu, Hakkın ve hakikatin düşmanı çoktur. Doğru yürüyüşün ve başarının sırrı samimiyet ve fedakarlık, doğruluk ve dürüstlük, Hak ve hakikat çizgisinde Kur’ani bir çizgi ve istikametten şaşmadan, şaşırmada dosdoğru yürümektir.
Dünyada en zor şey; doğru düşünmek, doğru olmak, doğru mücadele etmek, doğruyu söylemek ve doğru yolda yürümektir.
.
Melek yüzlü şeytanlar
Arif Altunbaş 21 Ekim 2022 Arif, Güncel, Yazarlar 1 Yorum 670 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İnsanlar geçmişlerine dönük bilinç kaybına uğrayabilir, tarihini unutup inkar edebilir, ama; tarih insanlığın hafızası olarak hiçbir şeyi unutmaz. O her zaman insanlığın aynası olmaya devam eder.
İnsanlık var oldukça geçmişin arkeolojik bulgu ve materyallerini toprak ana gibi bağrında saklamaya, ulu bir müze ve köklü bir kütüphane gibi onlara ev sahipliği yapmaya devam eder. Hak ve hakikatin izini izleyen kalemler, peşinde koşan yazarlar, düşünürler ve bilim adamları da tarih gibi unutmaz, çıplak ve yalın, tok sözlü ve direkt olarak hakikatin tercümanlığını yaparlar. Kişi ve toplumlar kendi gözlerini kapatmakla ancak kendi dünyalarını kendilerine zindan ederler.
Avrupa Birliği Dış İşleri Bakanı Josep Borrell AB Diplomasi Akademisinin (3 Ekim 2022) açılış konuşmasında, “Avrupa bizim kurduğumuz bir bahçedir. İnsanlığın inşa edebileceği, siyasi özgürlük, ekonomik refah ve sosyal uyumun en iyi bileşimi bu bahçede ortaya konuldu. Burada her şey tıkır tıkır işliyor. Dünyanın geri kalanı ise tam olarak bu bahçe gibi değil, çoğu bir ormandır ve bu orman bu bahçeyi istila edebilir. Bahçıvanlar onunla ilgilenmelidir. Ancak duvarlar örerek bahçeyi koruyamazlar. Güzel, küçük bir bahçenin duvarlarla çevrilmesi, ormanın içeriye doğru yayılmasını önlemek için çözüm değildir. Çünkü ormanın hızlı bir büyüme kapasitesi vardır. Bu duvarlar ise, bu bahçenin korunması için asla yeterli değildir.
Bahçıvanlar bu ormana gitmek ve onu kontrolleri altına almak zorundadırlar. Avrupalılar dünyanın geri kalanıyla çok, daha yakından ilgilenmek zorundadırlar. Aksi takdirde, dünyanın geri kalanı bizi farklı yollar ve araçlarla istila edecekler. Evet, bu benim size vereceğim en önemli mesajımdır. AB olarak Dünyanın geri kalanıyla çok daha fazla meşgul olmak zorundayız.”
Borell’in kısaca vermek istediği mesaj; İspanyol ataları gibi çalıp kaçırarak, kan ve kuru kelleler üzerine inşa ettikleri Avrupa bahçesinin dışında kalan ormanı işgal etmek, sömürmek, yeniden bıraktıkları yerden korsanlığa ve barbarlığa devam etmek. Bu konuşma, ‘’sömürgeci’’, ‘’kolonyalist’’, ‘’işgalci’’, ‘’ istilacı’’, ‘’ırkçı’’ ve ‘’ vahşette sınır tanımayan’’ batı emperyalizminin katliamlarını ve sömürgeci geçmişlerini hatırlatılıyor bize. Avrupalı diplomatlara köle tüccarı ataları gibi davranmalarını ve ormanı kontrol altına almaları önemle tavsiye ediliyor.
Dünyadaki sosyal medya kullanıcılarının de şiddetli tepkisine çeken bu konuşma Avrupa’nın içine düştüğü dar boğaz ve çıkmazın habercisidir. Çünkü Avrupa ne zaman dara düştü ise; çözümü hep yağmacılıkta ve sömürgecilikte aramıştır.
Başta ,1096 da Haçlı seferlerini ilan eden Papa II. Urban, o zaman ki Avrupa’yı açlık, kıtlık ve ekonomik krizinden kurtarmak için zengin Müslüman ülkeleri işgal edip yağmalamaya karar vererek, Avrupa’yı o günkü sefaletten kurtarmak istedi. Hıristiyanları motive edebilmek için Haçlı Seferlerine dini bir kutsallık kazandırdı, ‘’Kudüsü Müslümanların elinden kurtaracağız’’ sloganıyla yola çıktı. Haçlı seferleri başladığında Avrupa içlerinden kopup gelen Haçlı sürüleri Bizans’a gelinceye kadar yolları üzerindeki bütün hıristiyan şehir ve köylerini yağmaladılar. Anadolu’da yaptıkları zulümler, katliam ve barbarlıklar ise, hala milletimizin hafızasında yaşıyor.
Batılılar Amerikan kıtasının işgal ettikten sonra oradaki yerli halkların hazinelerini çalıp kendi ülkelerine getirerek zenginleştiler. Bunun için oralarda yapmadıkları insanlık dışı vahşet ve soy kırımı kalmadı. Avrupalıların Afrika ve Asya’yı sömürme sırasındaki zulüm ve işkenceleri hala devam ediyor. Şimdi bile Afrikalılar batılıların gözünde eğlence, spor ve seks objesinden başka bir değeri olmayan, haraç mezat alınıp satılan mal gibidir. Evlerindeki besledikleri kedi ve köpekler onlardan daha kıymetli, üstün ve değerli varlıklardır.
Birinci ve 2. Dünya savaşlarının sebepleri daralan ekonomiler, kaybedilen pazarlar, kabettikleri ham madde kaynakları, sıkışan ekonomileri ve iflas eden sistemleri değil miydi? Bu hırs batıya 100 milyon insanın ölmesi, bir o kadarının sakat kalması, milyarlarca zarar, ziyan ve yıkıma mal olmasına yol açtı.
Batı medeniyeti masum yüzlü bir şeytandır. Borell’ in mesajı, “ırkçı ve sömürgeci batıyı” içine düştüğü lüks, rahat, uyku ve uyuşukluktan uyandırmayı yönelikken, ormanda yaşayan insanlar da, tarihlerini hatırlatan parmak sallamayla karışık bir meydan okumaydı.
Borell, ormanların tekrar işgal edilip yağmalanmasıyla Avrupa’nın içine düştüğü krizden çıkabileceğini zannediyor. Korsanlık ve yağmacılıkla tescilli tarihine rağmen Avrupa Dış İşleri Bakanının bu pervasız tutumu bir işaret fişeği idi.
ABD işgal ve baskısı altında nefes bile alamayan AB Rusya Ukrayna savaşıyla zirveye tırmanan ekonomik krizi yeni bir haçlı seferi ile mi çözmeyi düşünüyor? Yoksa, yeniden Asya’yı Afrikayı işgal ve talan ederek, yine oluk oluk kan dökerek dünyanın en modern ve ilerici, en demokratik ülkesi olma tacını giyerek NOBEL’ e aday mı olmak istiyor?
Son yıllarda Amerika’nın ve AB’ ın Yunan, Rum, Ermeni ve PKK piyonlarını Türkiye’ye karşı kışkırtmaları, hep birlikte uyguladıkları silah ambargoları, etrafımızı çepeçevre askeri üstlerle donatmaları bir tehdit koridoru oluşturmaları aynı emperyalist mantığın yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Borell, bu önemli mesajında Batının şuuraltı niyetini okudur. Ormandakiler ve batılılarca o ormanın bir parçası olarak görülen Türkiye gafil avlanmamak, her an olabilecek süprizlere hazırlanmak zorundadır. Bu demektir ki, milletimizi ve devletimizi yeni bir ‘’Kut’ul Emare’’, ‘’Çanakkale’’ ve ‘’İstiklal mücadelesi’’ beklemektedi
.
Karanlık bir tiyatro hikayesi .
Arif Altunbaş 28 Ekim 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 671 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Başını Amerikan emperyalizminin çektiği, kanlı ve kirli ayak izlerini ingiliz katırı, fransız öküzü, alman kurt köpeğinin izlediği, istihbarat örgütlerinin organize ettiği modern batı sömürgeciliği ermeni, yunan, rum, PKK ve türevleriyle bunların mayın eşekleri Türkiye’ yi çepeçevre kuşatmış durumdadır.
Avrupa yanaşması cepsizler, ipsizler ve sapsızlar ile milli, zilli, deva ve demokrasi sosuna batırılmış altı ayaklı yuvarlak masa etrafında ‘’örümcek ağı ve karayılan’’ tiyatrosunu oynayan aktörlerle sahnelenmek istenen bir tiyatro. 37. Tur, 1. Sezon, kapalı kapılar arkasında Washington. Hasılat rekoru; milyonlarca sıfırın toplamı olan bir sıfır milyon.
Yurt içinden bütün muhalifleri topladı kaptan, bir umut kapısı aralamak üzere batıya döndü, kıblesine yöneldi. İşte, böyle çizilmiş Cumhurla Harp Hareketinin vizyonu. İyice tanıyın diye açıklıyorum onu. Ben diyeyim ittihatçı karması, siz deyin ihanet sofrası veya zillet çorbası.
Bay sipariş başaktör 2. Tur seanslarına başlamadan teknik, taktik, stratejik bilgiler almak, ‘’Gaylule’’, ‘’Kaylule’’, ‘’Feykule’’ toplantılarına katılmak üzere ABD’ ye uzandı. Hamburger yemek üzere 8 saat karanlıkta kaldı. Arkasından 28 Şubatçıların kazığından kurtulan bir yaban kedisi yardımcılarına bir zılgıt salladı. Kemale ermemiş bir adamın gittiği yeri gösterdi işaret parmağı ile. Siz de yürüyün oraya, Hamburger de yemek için kaybolmayın.Sizin ipiniz kopar, ben de başaktör olamam dedi.
Bu davranışlar ve toplantılar bana varlıklı ev hanımlarının kısır toplantılarını, kına gecelerini, doğum ve altın günü partilerini, dedikodu ve gıybet buluşmalarını, suni gündemlerle bir araya gelip kurtlarını döken gösteriş budalası kokanaların hormonlu toplantılarını hatırlatıyor. Lüks makam arabaları, marka giysiler, paris modası gravat ve papyonlar, İngiliz tipi ayakkabılar, isviçre kol saatleri, bir de konuklara ikram edilen gurme yemekleri…
Dedikodu menülerine, öğünme çorbalarına, böbürlenme hoşaflarına, gösteriş pilavlarına, debdebe tatlılarına, kibirli masalarına, hava atma ayaklarına, paparazzi medyalarına değinmeyeceğim. Gıybet ve dedikodu sofralarında kardeşlerinin etlerini çiğ çiğ canavarca nasıl iştahla yiyip doymadıklarını söylemeliyim. Bu toplantıların birisi inançsız kör bir cehalet ve kibrin hatırası, diğeri; namert bir siyaset ve ihanetin, kimliksiz bir şahsiyetin ve haysiyetin ego karması azgın bir şeytan sofrası.
Sırtlarında küfrün ve inkarın altı paslı ok’unu taşıyan ‘’Notre Damenin’’ kamburlarının marifetleri bunlardan ibarete değil sadece. Yozlaşma, yabancılaşma, yabanileşme, mankurtlaşma sadece dış görünüşlerine sinmiş değil bunların. Kalpleri de taş kömürü gibi siyah, ruhlarına da asvalt gibi ezik ve kapkara, kaybettikleri kimliklerini ve benliklerini arıyorlar Amerika’nın, Avrupa’nın sokaklarında Washingtonda, Pariste, Lonrada… Turist desen turist değiller, davetli misafir desen, o da; değil. Peki ne ararsın bre ahmak batının serhoş kaldırımlarında kusmuklar arasında.
Amerikaya gidenler bir demet nasihat, bir kucak vaadle milleri kırılmış, umutları sönmüş olarak milletin içine geri döndüler. Tiyatro, bir bunak, bir salak, 6 ahmak ve bir sürü avanak figüranla devam ediyor. Bu tiyatroyu alkışlamaktan elleri patlayanlara dokunacağım ama, edebim ve terbiyem müsaade etmiyor.
İnsan, kaybettiği değerlerini düşmanın bahçesinde ve yurdunda değil, kaybettiği evinde eşiğinde, bahçesinde sokağında, şehrinde ve ülkesinde aramalı dğerlerine bağlı, aklı yerinde bir şahsiyetse eğer. Düşmanlarından aldığı teknik, taktik, stratejik bilgilerle kendi milletine, vatanına ve devletine karşı operasyon çeken malum dış güçlere zağarlık yaparak Bizans ayak oyunlarıyla -ne olursa olsun diyerek-iktidara gelmek, emperyalistlerin kolonyal valisi olmak demektir. Bu ahmaklıktır ve en büyük ihanettir.
Ülkemize karşı yapılan bu yabancı kuşatma dış güçlerle içimizdeki yerli münafıkların oynadıkları ikircikli milli, zilli, pilli, kirli tiyatroların eseridir.
Şahsiyet; kuruşla değil, duruşla ortaya konulan bir kimlik ve kişilik belgesidir. Amerika ve Avrupa’ nın eteğinin altına sığınıp orada kaybolup kimlik ve kişilik aramak şahsiyetsizliğin en dik alasıdır.
Düşmanın eline geçmek, kucağına sığınmak, eteğinin altına gizlenmektense yay gibi gerilip ok gibi nişan almak ve savunmaya geçerek düşmana başkaldırmak onurlu ve şahsiyetli insanların ve milletlerin duruşu ve ahlakıdır.
.
Derinleşen kriz ve yol ayrımındaki Türkiye
Arif Altunbaş 4 Kasım 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 608 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Derinleşen kriz ve yol ayrımındaki Türkiye
Ekonomik, siyasi ve askeri olarak güçlü batı devletlerinin kendi ülkeleri ve sınırları dışındaki ülke, toplum ve coğrafyaları egemenliği altına alarak yayılmaları, onların yeraltı yerüstü zenginliklerin yağmalamaları 16. Yüzyılın başlarında Amerika’nın keşfiyle yaygınlaşmaya başladı. İşgal, istila, kolanyalizm ve sömürgecilik batı devletlerin kısa yoldan zenginleşerek güçlenmelerine sebep oldu.
Afrika ve denizaşırı ülkelerde baskı ve zulümle başlayan bu yayılmacı politikalar açgözlü batı devletlerini barbarca katliamlara, köleleştirme ve kolonileştirmelere sevk ederek kolonyalizm hareketi başladı. Balta girmemiş ormanlar, el değmemiş topraklar, yerli ilkel kabileler ve milletler tarihte eşi benzeri görülmemiş katliamlara ve soykırımlarla tanıştılar. İşgallere uğrayan bu ülke ve coğrafyalar batı krallıklarının sömürgeleri haline geldi. Batı barbarlığı sömürdükçe semiren, semirdikçe daha fazla sömürmek isteyen doyumsuz emperyalist güç odaklarına dönüştü.
Bugünkü görkemli batı uygarlığı zulüm, kan, gözyaşı ve kelleler üzerinde kurularak vahşet medeniyetinin zengin metropolleri haline böyle geldi. Kanlarını emdikleri milletleri bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, başını sokacak bir çatıya muhtaç bırakarak yeraltı ve yerüstü zenginliklerini bedelsiz veya öldüm fiyatlarına yüzyıllardır sömüren, çalan bu katiller sürüsü eski sömürge valileri yerine batıda yetiştirdikleri mankurtları ve yerli münafık yöneticileri destekleyerek sömürü ve işgaller ile modern kolonyalizm ‘’özgür ve demokratik dünyamızda (!)’’ aynen bugün de devam ediyor. Batının korkulu rüyası haline gelen göçmenler dün babalarının kanlarını emdikleri, aç ve susuz bıraktıkları bu coğrafyalarda doğup büyüyen ve şimdi de oralarda yiyecek bir lokma ekmek bulamayarak Amerika’ya ve Avrupa’ya yönelen göç dalgalarıdır.
Batı medeniyeti, batılıların kendi alın terleriyle inşa ettikleri bir medeniyet değildir. Çalıp soydukları ülkelerin, köleleştirdikleri milletlerin gözyaşı, kanı, alın teri, öfke ve kinleri, nefret ve ilençleriyle meydana getirdikleri bir vahşet medeniyetidir.
Modern sömürgecilik güçlü devletlerin BM, NATO, IMF vs. gibi uluslararası kuruluşlarda güçsüz devletler adına ve aleyhine kararlar alan modern sömürgeciliğin bir aracıdır. Kısaca; sömürenler ve sömürülenler dünyasında değişen çok fazla bir şey yok. Washington, Londra, Paris, Berlin, Moskova, Pekin… dün olduğu gibi bugün de modern kolonyalistlerin ve sömürgecilerin başkentleridir. Yüzlerce sömürgeleriyle onları yine Lizbon, Madrid, Brüksel, Kopenhag, Amsterdam’ın kanlı ve kirli ayak izleri izlemektedir. Batıda, Balkanlar hariç dişine sömürge kanı değmemiş hiçbir Hıristiyan batı ülkesi yoktur. Özgürlüğün ve bağımsızlığın sembolü olan Amerika sömürgecilerin doğurduğu, büyüttüğü batılıların gayri meşru çocuğudur.
Son olarak Covid 19 pandemi krizinde de gördüğümüz global panik havası, telaş ve ego eksenli ırkçı, faşist tutum ve davranışların daha kötüsü bugünlerde enerji kriziyle ivme kazanarak bütün Avrupa’yı sarıp sarmaladığına şahit oluyoruz. Boyuna postuna ve cürmüne bakmadan vagon gibi ABD’nin kuyruğuna takılarak Rusya’ya karşı gardını alıp meydan okuyup efelenen süper güç Avrupa’nın Rusya’nın enerji vanalarını kapatmasıyla ne hallere düştüklerini gördük. Dev bir balon patladı, batıyı kucakladı. Rusya’da büyüyen öfke anaforu Sibirya’dan Avrupa’ya doğru soğuk ve gergin havaları üfürdükçe Avrupalılar şimdiden nezle ve grip olmaya başladılar bile.
İki kutuplu bir dünya gerilim, işgal, sömürü, savaş ve düşmanlık üretti. Dünyanın tekrar o yöne doğru gitmesi için de ABD liderliğinde, İngiltere yedeğinde Rusya- Ukrayna savaşı körükleniyor. Rusya’yı yorgun ve bitkin düşürmek için ringe Ukrayna’yı çıkardılar. Ondan sonra sırada Tayvan beklemekte. İngiltere ve ABD kendi küresel çıkarları uğruna Ukrayna’yı Rus ayısına habire pataklattırıyor. Ukrayna havlu atsa bile ABD ve İngiltere ile bazı Avrupa ülkeleri bunu asla razı değiller. Yeni hayaller ve ütopyalarla Ukrayna’ya moral ve motivasyon vermeye devam ediyorlar. Hep savaşta kaybedenin içindeki kazanma hırsıdır onu yıprandıkça yıprandıran, battıkça batıran ve sonunda kendi sonunu hazırlattıran.
Kutupsuz bir dünyayı düşünmek çok güzel, ama; gerçekleşmeyecek bir hayal üzerine düşünmek hayalden öte bir mana ifade etmiyor. Türkiye iki kutuplu bir dünyada mı, yoksa çok kutuplu bir dünyada mı yerini almalı? Bizim için yolun çatallaştığı nokta ve yol ayrımı burada. Tek kutuplu ya da iki kutuplu bir dünyada yaşamaktansa çok kutuplu bir dünyada olmak, o kutuplardan birisi de bizim olmamız milli çıkarlarımıza daha uygun görünüyor.
Bu yola kimimiz; ‘’Turan yolu’’, kimimiz; ‘’Kur’an yolu’’, kimimiz; ‘’Millet yolu’’, Kimimiz; ‘’Cumhur yolu’’, ‘’kimimiz; ‘’Cumhuriyet yolu’’ desin, eğer, niyetimiz halis, vatan ve milletimizin huzuru, barışı, kardeşliği, özgürlüğü, bağımsızlığı için ise; yol ve yolcular Hak ve hakikate gönül vermişler ise; gerisi teferruattır.
Rabbim milletimiz doğru ve sürdürülebilir kararlar vermesini nasip etsin! Vesselam!
.
Yalancıdan cumhurbaşkanı olmaz
Arif Altunbaş 29 Kasım 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 1,514 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Bir bilseydiniz asla söylemezdiniz « Nurdan Haber
Cumhurbaşkanlığına aday gösterilecek kişi tepeden tırnağa yalan ve iftiralara bulanmış şaibeli bir kimlik ve kişilik sahibi olması doğru bir seçim mi?
Hayat tarzı, felsefesi, çizgisi her tarafa dönen, oynayan, kıvrılan bir fırıldak milletin huzuruna aday adayı olarak bile çıkarılabilir mı? Böyle bir kişi, ‘’Ne olur bir defacıkta olsa bana oy verin!’’ demek için ayağa düşmüş politika bitpazarına mendil açıp dilendirilse kaç insaflı insan onun yüzüne merhametle bakar?
Becerebilseler milletin oyunu almak için davul zurna ve bir de köçek elbisesi giydirip masanın üzerinde zil takıp oynattıracaklar adamı. Ne de olsa masanın etrafında tempo ve alkış tutacak beş parmağın bir fazlası ve dışarıdan destekleyecek kadim iki dostları var.
‘’Yalan ile iman bir arada bulunmaz ‘’ diyen bir dinin, medeniyet ve kültürün içinde doğup büyüyen, ama tamamen bu anlayışa zıt hareket eden ve davranan bir insan, bir parti lideri acaba nerede ve kimlerle ateş dansı yaptığının farkında değil mi?
Allahtan korkmadığı, kuldan utanmadığı, milletin karşısında hiç mi hiç yüzünün kızarmadığı apaçık ortada olan, ar perdesi yırtılmış bir insanın kahir ekseriyeti Müslüman olan bir milletin başına lider olarak getirilmek istenmesi aklı peynir ekmekle yemek değil de nedir?
Vatandaşı aptal yerine koyup kendilerini süper akıllı zanneden masanın etrafındaki kumarbazlar hiç mi hiç bu millete acımıyor, bu devleti düşünmüyorlar? Yürüyen merdivene ters binen, samimi bir tarafı olmayan yamuk bir adamdan doğru düzgün bir iş beklenebilir mi? Milletimiz silik bir şahsiyeti omuzlarında taşıyıp başlarına taç etmez.
Türk milleti Müslüman bir millettir. Bununla her yerde, her zaman gurur ve onur duyar. Tarihin her döneminde İslam’ın kılıcı ve muhafızı olan bu milletin çocukları nasıl olur da başlarına ne olduğu belirsiz, Rum kırması, Ermeni artığı, teröristlerin koruyucusu ‘’Altılı Ganyan oyununa’’, ‘’Ehh bu sefer de bunu deneyelim, canım’’ deyip bir posta beygirini yarış atı olarak Veliefendi Hipodrumuna çıkarsa sonuç ne olur?
Müslüman bir millet kendisine; ‘’aptal’’, ‘’ahmak’’, ‘’akılsız’’, ‘’gerici’’, ‘’yobaz’’ diyen ülkesi ve milletini asla düşünmeyen politika Bezirganlarına hem yüz, hem de oy vermez. Omurgasız, sürüngen, şanzıman dağıtmış bir adamı bu milletin başına getirip, bu ülkeye 2. bir yunan işgali yaşatılmasını dini, imanı, vicdanı, vatan sevgisi olan hiçbir vatandaş istemez.
Siyasi bir hareket liderinin toplumun kalbinde ve şah damarında dolaşan milli ve manevi duyguları, İslami, ahlak ve ilkeleri her eylem ve söyleminde ıskalarsa ve hatta onlara karşı tavır alırsa bu adam hangi yüzle milletin karşısına çıkar?
Haçlı batılıların desteklediği birbirine benzemezler dostların hangi birisinin bu ülke için attığı hayırlı bir adım ve temel, çaktığı bir kazık, diktiği bir fidan, yaptığı bir iş vardır? Lafla peynir gemisi, palavra ile devlet yönetilmez.
Adamın etrafındaki yardımcıları ve sözcüleri yalan ve iftira edebiyatında Nobel adaylarına taş çıkartacak bir pişkinliğin timsali. Aynı yüzsüzlük ve arsızlık onların da en belirgin özelliği haline gelmiş. Akıllarına ve ağızlarına ne gelirse söyleyip mide bulandırmaktan, ortalığı karıştırıp toplum içinde fitne ve kargaşa çıkarmaktan başka yaptıkları başarılı bir iş yok. Fitnenin ocağı bunların yalan ve iftira odunlarının ateşiyle yanıp tütüyor.
Bu kadar aymaz, gamsız, utanmaz, sıkılmaz, arsız ve yüzsüzleri bile bile hala desteklemek, onların arkasında durmak, hatta; iktidara gelmesi ve ülkeyi yönetmesi için bunlara umut vermek, o toplumun içindeki insanın, vicdanın, ahlak ve edebin can çekiştirdiği anlamına geliyor.
İnsanımızın bayağılaşması, toplumun yozlaşması, kendi değerlerine yabancılaşması, kendi dini, kültürel, tarihi ve medeniyet anlayışına düşman hale gelmesi bu güne kadar millete dayatılan batıcı/laik/ seküler politikaların sonucudur.
Tanzimat ile başlayan batılılaşma ve sekülerleşme oyununun milletimizi getirdiği nokta vatan, millet, Ezan, Kur’an düşmanlığı olan bir uçurumun eşiğidir. Bu anlayışın tekrar iktidara taşınması bu vatana ve millete yapılacak en büyük bir düşmanlıktır.
İnanıyorum ki, milletimiz Amerika ve PKK’nın, Avrupa ve Yunan’ın desteklediği tahta bacaklı Pinokyoların ittifakı yanında yer almaz. Müslüman bir milletin başına yalancıdan cumhurbaşkanı olmaz.
.
Türkiye’nin sorunu
Arif Altunbaş 2 Aralık 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 571 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Türkiye’nin sorunu
Türkiye’nin ayağa kalkması, kendisine gelmesi, büyük ve müreffeh bir ülke olması, zincirlerini ve prangalarını kırması, her zaman batıyı ve onun taşeronlarını rahatsız etmiştir.
Aylardır toplantı üzerine toplantı yapan, havanda su döverek bir arpa boyu yol alamayan uzlaşmazların sorunu da bu. Bunlar adeta bir iş yapmamak, bir karar almamak üzere toplanıyorlar.
İngiltere Başbakanı Churchill, Amerika Birleşik Devletleri Devlet Başkanı Roosevelt ve Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Stalin’in II. Dünya Savaşı sırasında 1945 Yalta Konferansında bir haftada dünyayı aralarında paylaştılar. Yuvarlak masanın asları acaba neyi paylaşamıyorlar?
Birbirine benzemez beceriksizler ittifakı her seferinde büyük gürültü ve tantana ile bir araya geliyor, toplantı sonrası savaş kaybetmiş komutanlar gibi sessizce dağılıyorlar. Her zaman umutlar bitmeyen radyo masalları gibi ‘’arkası yarına’’ kalıyor.
Taşeron bir anlayış üzerine kurulmuş bir partinin başını çektiği sömürge tipi bir cumhuriyet ve demokrasi anlayışının pişirilmek istendiği bu masada havanda su dövülüyor.
Her toplantı sonunda dağ fare doğuruyor. Masanın çevresi farelerle doldu. Fareleri yemlemek için ABD’ ye Hamburger (!), Londra tefecilerinden kazık yemeye kadar her fırsat deneniyor. Pazardaki ete sağan doğramaktan bazılarının göz pınarları kurdu.
Daha anası ve babası belli olmayan, adı konmamış bir çocuğun doğum haberi sürekli pompalandı. Millet umudunu yitirmeye başladı artık. Ne inatçı bir çocukmuş ki bu fırlama bir türlü doğmak bilmiyor. Şimdi de umutlar daha önce Merkel’in danışmanı olan ABD’li ekonomist Jeremy Rifkin’in ebeliğine kaldı.
Şeyhi Karga olanın dervişleri bol olur. Gitti derviş Kemal, geldi derviş Rifkin ve doğuma hazır lezbiyenlerin onursal başkanı Kemal!
Düş kırıklığı, umudun ve düşüncenin tükendiği yerde başlar. Bir Kaptan ha bre hayaller aleminde yüzer, ütopyalar okyanusunda gezerse maceradan maceraya koşar. En sonunda çaresiz, sığ ve bayağı bir limana demirler gemisini.
CHP’nin solculuğu, sosyalistliği, Kapitalizm düşmanlığı ABD’nin eteğinin altına sığınmaktan ibarettir. Ehh, orada nasıl bir kazık yiyeceklerini onlar düşünsün? Yedikleri kazığın tadını kendileri bilir. Ama, millete verecekleri zararın haddini ve hesabını kimse veremez.
Masayı sorunlar yumağı haline getiren kaptanın esas sorunu kiminle nereye gideceğini bilmemesidir. Batının gazıyla dolduruşa gelen, düşmanında medet uman bir kaptanın gemisine binmekle imamın kayığına binmek aynı şeydir.
İş işten, atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, denizin azgın dalgaları arasında boğuşan S.O.S veren bir gemideki Kaptanın son umut olarak; ‘’Ben de Musa’nın rabbine inandım demesi’’ firavunun imanı gibidir. Boğulmaktan onu ve gemisini ekonomist Jeremy Rifkin bile kurtaramaz.
Türkiye’de bunca yapılan faydalı ve güzel hizmetlere, yatırımlara, gelişmelere, alınan mesafelere kör, İslam’ın ‘’Hak ve Batıl’’ mücadelesindeki kriterlere ve referanslara sağır, dinden, imandan ve vicdandan uzak duygusuz, ruhsuz olmak bir milletin başına gelen Nuh Tufanından daha büyük bir felakettir.
İnsanın gördüğü halde kör, duyduğu halde sağır, hissettiği halde vicdansız olması kadar başına gelecek büyük bir musibet yoktur. İnsanın en büyük zaafı inanç, iman ve insanlık bağlarından koparak esarete ve köleliğe müsait hale gelmesidir.
Milletimizin çıkar ve menfaatlerine zarar verecek bir eylem ve söylemde bulunmak kim yaparsa yapsın tamamen zulüm, alçaklık ve ihanetten ibarettir,
Hiçbir ahlaki, mantıki delil ve referans ortaya koymadan sırf emperyalizme karşı başı dik ve tavizsiz Müslüman bir lider olduğu için Başkan Erdoğan’a düşmanlık yapmak milletimizin düşmanlarının değirmenine su, kendi cehennemlerine de odun taşımaktır.
Muhalefetin sorunu çare üretmek değil, iktidarın devreye soktuğu, hayata geçirdiği muhteşem hizmetler ve faaliyetler abideleri karşısında şaşırıp kalması ve üç maymunu oynamasıdır.
Allahtan, ahlaktan, adaletten ayrılırsan eğer; Hak diye batıla taparsın, çıkmaz yola saparsın, patinaj yaparsın, kendini ve seni izleyenleri ateşe atarsın, Nemrut gibi ülkeni ve insanlarını baştan sona cayır cayır yakarsın!
İktidar olsun muhalefet olsun en büyük körlük; hırs, nefs ve şahsi çıkarlar uğruna Hakkı ve hakikati görmezlikten, bilmezlikten gelerek yalan ve yanlışın peşine takılıp ülkeye ve millete zarar vermektir.
İktidarın sorunu; Milli Eğitim dahil 20 yıldır hala birçok şeye muktedir olamaması, muhalefetin sorunu ise; iktidarda olup kendisini muktedir zannedip seraplar peşinde koşması, milletin iç ve dış düşmanlarına inanması ve gavurun kılıcını sallamasıdır.
Zor bir zamanda, dar bir boğazdan geçen bir milletiz. İnşallah, bu badireyi de emperyalizme uşaklığı peşinen kabul eden kılkuyruk yerli münafıklara ve onların peşine takılan kifayetsiz ahmaklara rağmen kazanacağız, Allah’ın izniyle.
.
Benim adım Kemal
Arif Altunbaş 9 Aralık 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 711 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
ARİF ALTUNBAŞ
Merhaba! Tanıştığıma memnun oldum.
Adam kendini Mustafa Kemal’e mi benzetiyordu, yoksa akıllı, bilge bir kişiliği mi ima ediyordu anlaşılmadı. Neyse. Eylemi ve söylemi anlatır kişinin ne mal olduğunu.
Politika öyle her yiğidin altından kalkabileceği bir harç değildi. İnsan, düz yolda tökezleyip dizini kaldırıma, burnunu gerçeğe, kafasını duvara toslayınca anlıyordu; ateşin yaktığını, suyun boğduğunu.
‘’Benim adım Kemal’’ demekle yürümüyordu işler. Kemal zamanları çok eski zamanlardı. Meydanlarda kahramanlar vardı. Kimisi; tilkiydi, çakaldı, canavardı. Kimisi de; karada ve denizde yılandı. Sular çok derindi, dalgalar çok azgındı. İnkar, isyan ve tehditle ihanetin çocukları koskoca bir yalana kandı. Her kemalin bir zevali, her zevalin bir sonu vardı.
İnsanım, tarihim, dilim, dinim, ülkem, coğrafyam baştan sona yandı. Yıkıntılar ve küller arasında bir düzen peydahlandı. Hala bir yangının keskin dumanları, yıkıntıları, acılarıyla kıvranıyor, hayatın her kesiminde bir kurtuluş savaşı veriyor insanlar. Yıklılan koskoca bir çınardı.
Yuvarlak masalarda buluşmalarla, şıpsevdi aşklar ve aşıklarla, ithal danışmanlarla liberal romantizmin sığ sularında hayal kurmaya benzemiyor hakikatler. Gerçekleri ortaya koyan çoğu kez desteksiz atmalar ve yakası açılmadık yalanlardı.
Merhaba kartondan aslanlar!
Uyanır uyanmaz, fırlayın yataktan ve kükreyin ‘’Benim adım Kemal’’ diye. Kulağınıza kim ne fısıldıyorsa onu söyleyin. Öteki gün; bol keseden salla, savur, parçala ve palavraya boğun ortalığı. Elde var; yan yana sıralanmış bir sürü sıfır. İster bağır, isterse SAM amcanı yardıma çağır.
Kimse; Okyanuslar ötesindeki hayal aleminin fırtınalı denizlerine yelken açana, kendini Gandi sanıp vatan kurtarana, hatta; ‘’Dünya, sana rakip olmaya geliyorum’’ diyen haykıran acemi kaptana ‘’kahraman’’ diye sarılmıyor. Çünkü, zamanın güneşi tez zamanda eritir yalanın mumunu azar azar.
Kılavuz bir kaptan kiralar danışman olarak yanına, her acemi kaptan. Bir de, eğilip bükülebilen, yamulup kıvırtabilen yardımcılar alır etrafına. O zaman, sadece fareler katılır coşkuyla o yolculuğa. Gazoz ağacları sanır ki, miyarlar doluyor ambarlarına.
Adama olana, ‘’memlekette adam kıtlığı mı var’’? ‘’Kıran mı girdi ülkenin insanlarına’’ diye sorarlar. Operasyon, uzaktaki dayının sözü vardı hani, onun yerine getirilmesi ise, o zaman, ‘’Kapalı kapılar ardında Washington’’ dur mesele. Buyurun, öyleyse abdestsiz cenaze namazına. Sonunda bir de helva ısmarlayın lütfen, Hamburger sofrasına. Üstü kalsın Fatiha’ya gerek yok.
Önce, etraftaki fırıldaklara. Sonra, masanın merdiven altı ayaklarına. Daha sonra çok kıymetli yol arkadaşlarına ve ithal danışmanlarına bir masal borcunun kalmıştır. Unutma ve pas geçme sakın! Kitabın adı: ‘’Benim adım kemal’’ olsun.
Takım hazır. Plan, program, strateji, taktik ok… Bir de vizyon belgesi koymalı digital ortamda olsa da fark etmez. Bir ucu puştun elinde, diğer ucu ütopyalar ülkesinde. Dikkat edin! Her zaman kazanan puşt olmalı ama.
Müstemleke valisinin ve taşeron örgütün görevi ve sorumluluğudur bunlar. Yoksa, patron kudurur öfkesinden. Merdivende tökezler durur, biri de tersine biner merdivenlere. Ne olacak o zaman bu memleketin hali?
Merhaba! Çakma Gandi!
Hani, ’’Güneş ufuktan şimdi doğacaktı’’,’’ Aydınlık karanlığı boğacaktı’’, ‘’Her şey iyi olacaktı’’, ‘’Geliyordu gelmekte olan.’’ Gelen ve beklenen bir sömürge valisi miydi?
Sabah olmadı. Güneş doğmadı. Gün akşam oldu yine. Gecelere gebe nice bilmecelere. Batı emperyalizmini, Amarikan Kapitalizmini, Neo Con libaralizmini hortlatacak bu ithal düşler ve düşünceler.
Bu taşeronlar var ya, bu taşeronlar! Bitpazarında bulmuşlar gibi, rakı masalarında öldüm fiyatına satacaklar bu vatanı yine. Gavur’un atına binen çabuk iner, o at’ tan. Yalnız ihanet gelir, ithal it’ ten ve Gavattan .
İşgal ve istilanın her türlüsü felaket getirir her millete. Önünde durulamayan bir heyelan, bir sel baskını, felaket fırtınasıyla batırılmak istenen benim gemidir, vatanım.
Elbise içindeki höyük adam olmayınca; buz dağları erir güneşi görünce. Kemale ermemiş ham kelekler, düşmanla göbek atan dümbelekler sırtından vururlar insanı aniden haince. İnsanın kim olduğunu öğrenmek için, onun yol arkadaşlarına bak! Yol söyler sana, yolcunun ve yolun kim ve kime hizmet eden biris olduğunu.
İnsanın adı ve makamı değildir insanı, adam eden. Yaptığı iştir anlatan onu zaten. Emel, Cemal, Temel ve Kemal olsan ne yazar. Yutmuşsun deveyi amuduna kadar, yemişsin yiyeceğin sonuna kadar.
Yarasın!
Hem de, milletin sırtında kambur ve kangren olmuş bir yarasın.
.
Fıtratı yaşamak
Arif Altunbaş 16 Aralık 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 967 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Fıtratı yaşamak
‘’İlk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş doğuşundaki doğal haline’’ fıtrat denir. ( 1) Bir şeyin tabiatı ve doğası anlamında gelir. İnsanın veya yaratılanın fıtratı demek, onun tabiatı ve doğası demektir. Bu kelime Kur’ân-ı Kerim’de sekiz ayrı ayette zikredilir.
Fıtrat; Allah Teala’ ya nispet edilen, hepsinde de ‘’yaratma’’ anlamına gelen f-t-r kökünden türeyen Arapça bir kelimedir. ‘’Yaratma ve yaratılış biçimi-hali, tıynet, tabiat ve huy ‘‛ manalarını içerir. Genel anlamda Allah’ın varlıkları yarattığı, -beşeri kirlere ve kirliliklere bulaşmamış- günahsız ve melek gibi tabiatına fıtrat denir. Yaratılanın ilk andaki tertemiz halidir.
İnsanın kendi yaratılış özellikleri anlamında fıtratı üzere kalması, yaşaması, mücadele etmesi onun yaratılış amaç ve gayelerindendir. Fıtratı zorlamak ve fıtratın dışına çıkmak Allah’ın insan için belirlediği sınır ve ölçülerin dışına çıkmaktır.
İnsan fıtratı demek; insanların doğal olarak doğuştan sahip oldukları düşünme, hissetme, muhakeme etme, doğru ve eğriyi, güzel ve çirkini ayırt etme yeteneği, hareket etme, tavır koyma biçimleri de dahil olmak üzere bütün temel eğilimleri ve özelliklerini ifade eden bir kavramdır. Bu kavram dilimizde genellikle insan özünün ne olduğu, insan olmanın ne anlama geldiğini belirtmek ve anlatmakta kullanılır.
Bütün varlıkların yaratılış sırasında Allah’ın yarattığı türlere kazandırdığı bu temel yapıdan dolayı aynı kökten gelen fâtır kelimesi Kur’an’da ‘’Fatır es semavati val ard… ( Göklerin ve yerin yaratıcısı….) . (2) olarak zikredilir. ‘’De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, yediren ama yedirilmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim? De ki: “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi).” (3) ‘’De ki: “Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, gaybı da, görünen alemi de bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmedersin.” (4)
İnsanın Allah tarafından yaratılış anındaki dünya kirlilik ve kötülüklerinden uzak, vahyin değerleriyle Müslüman olarak tertemiz bir şekilde dünyaya gelmesi insanın ilk hali olan fıtrat onun bu dünyada olması istenen ve gereken halidir. “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (5) İnsanın fıtratı İslam’ın fıtratıdır. İslam’ ın fıtratı İslami şahsiyet ve kişiliğin mü’ mince takındığı bir şahsiyet ve kimliğin insanda görünmesi ve yansımasıdır. ‘‘Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezle’’ (6)
‘’Allah’ın yaratışın da, (‘’li halkillah da) değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu –bunu-bilmezler. O’na (Allah’a) yönelerek, O’na karşı gelmekten sakının, namaz kılın, müşriklerden olmayın.’’ (7) Allah’a yönelmek ve müşriklerden uzaklaşmak fıtrat üzere kalmanın ve yaşamanın anahtarıdır.
Allah’ın insandan beklediği kişilik, kimlik ve karakterdir bu. İnsanın yaratılış özellik ve sıfatları aynen Müslümanın şahsiyeti ve İslami hareketin ruhunu ve bedenini, duruş ve hareketini, konum ve mücadele tarzını oluşturan özelliklerdir. Onun için İslam; insan fıtratına en uygun din ve yaşam biçimi olarak Allah tarafından tüm insanlığa ‘’böyle kalınması ve böyle olunması’’ için doğuşta bu yaratılış üzere gönderir ve bu fıtrat üzere kalınmasını emreder. Fıtratı korumak ve fıtrat üzere kalmakta yine fıtratın bir gereğidir. Allah’ın insan için belirlediği fıtrat ölçüleri ve sınırlarının dışına çıkmak her zaman Allah’ın hukukunu beğenmemek, ona itiraz etmek ve onu çiğnemek anlamına gelir.
İslami şahsiyet ve hareketin doğası; her hal ve hareketi ile Kur’an ve Sünnete uyan İslami bir duruşun, İslami bir hayat tarzı ve mücadelenin, İslami bir yaşantının öznesi olmaktır. ‘’Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim (vahiy) geldikten sonra, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki, Allah’ın hesabı çok çabuktur’’ (8) Bu dünya bir imtihana dünyasıdır. Bu dünyaya tertemiz gelen insan, yaratıldığı gibi tertemiz kalabilmek için mücadele etmek zorundadır. Bu dünyada sonsuza kadar yaşayamayacağımız bizden önce göçenlerden belli… Fıtrat üzere kalabilmek o kadar da kolay bir şey değil elbet. Sabır, azim ve mücadele gerektiren bir husustur. Dünya zorlukları ve meşakkatleriyle peygamberleri ağlatan o dünyadır.
‘’Her doğan İslam fıtratı üzere doğar.’’ (9) İslam fıtratı üzere yaşaması ve olması gerekir. Bu fıtrat üzere kalması için bir ömür mücadele vermesi Müslüman kimlik ve kişiliğinin gereğidir. Yarın değişeceğim deyip bugünkü işini yarına bırakmamak temel bir prensiptir. Kimsenin ne kadar yaşayacağı, ne zaman öleceği hususunda hiçbir gar garantisi yok. Gün bugündür, gün bugündür, gün bu gün.
Unutmamak gerekir ki, sarılacağın kefen çoktan örülmüş, dokunmuş bizi beklemektedir. İnsanı Allah’ın doğuşta lütfettiği o tertemiz fıtrat üzere yaşaması kurtaracaktır. ’’Yeryüzünün mezardan başka bir beşiği yoktur.’’( 10) Müslümanlar olarak bizler, insan olmanın ve insan kalmanın mücadelesini verenler olarak yürümeliyiz Hakka doğru. Eli boş, gönlü kalbi boş olarak değil.
İslami şahsiyet ve kişilik üzere olmak, insanın; fıtrat üzere olması, kulluk bilinciyle yoğrulması, o bilinçle yaşaması demektir.
Herkes kendi fıtratına uyan insan ve toplumlarla birlikte olmayı sever. Müslümanlar da kendi yaratılış üzere olmayı isteyen, düşünen ve bunun mücadelesini verenlerle birlikte olmayı elbet. Çünkü; fıtrat; fıtratı çeker.
Bir Müslümanın kendi fıtratına ters düşen bir arkadaş, grup, cemaat, taraf ve cephede olması düşünülemez. İslami ve Mü’mince bir duruş sergilemek zorunda olan Müslümanlar gayri İslami ve İslam düşmanı bir tarafta yer alamaz, saf tutamaz. Bu insanın yaratılış fıtratına aykırı yanlış bir duruştur.
‘’Her kim Allah’ı, O’nun Resulü’ nü ve (Kur’an’a uyan ve İslam’ı uygulayan) mü’minleri veli edinir (onları sever ve seçerse), muhakkak (biliniz ki) galip gelecek olanlar, yalnız Allah’ın taraftarlarıdır. (Hakkın takipçileri ve tarafgirleri olan hizip ve ekip başarıya erişecektir.)’’ (1
.
Dar’ul Aceze’nin Kahramanları
Arif Altunbaş 26 Aralık 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 757 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Darülaceze” bir markadır - Darülaceze
Cennet mekan Abdulhamid Han’ın Balkan savaşlarının hemen ardından gelen göçlerden sonra kendi parasıyla yaptırdığı ‘’Darul Aceze’’ (Düşkünler Evi) yıllara meydan okuyarak bu günlere kadar onur ve şerefle ayakta durmayı başardı.
Tarihimize ait ne varsa ceberut CHP iktidarları döneminde Osmanlıca olduğu için sokak levhalarının söküldüğü, mezar taşlarının kırılıp tahrip edildiği, Han, Hamam, çeşme, imaret isimlerinin kaldırılıp yok edildiği dil, tarih, kültür, din ve medeniyet düşmanlığının zirve yaptığı dönemlerde Dar’ul Aceze’de kendisine düşen payı aldı.
Burası ve bunun gibi eşsiz eserlerimiz uzun bir süre kendi kaderine terkedildi. Roma, Helen ve Bizans’a ait eserler gün yüzüne çıkarılıp müzelerde sergilenirken Selçuklu ve Osmanlıya ait tüm tarihi eser ve hazinelerimiz görmezlikten gelindi, kendi kaderine terkedildi. Osmanlının tarihi, kültürü, yazısı, kütüphaneleri, el yazma eserleri vs. her ne varsa onlara karşı bir işgal ve istilaya ordusu gibi düşmanca davranıldığı dönemlerde Dar’ul Aceze de zor ve sıkıntılı dönemler yaşamasına rağmen ayakta kalmayı başardı.
Bugün bile bu inkarcı, zalim batıcı işgalci anlayış kendi medeniyet ve kültürümüze, din ve ahlakımıza, yerin üstündeki ve altındaki milli ve yerli eserler ve değerlerimize, bu toprağın has insanlarına karşı emperyalist batının taşeronluğunu yapıyor.
Başkan Tayyip Erdoğan iktidarları döneminde bu mağduriyetler ve mahkumiyetlerin yerini yurt içinde ve yurt dışında onlara sahiplenmek, onları ayağa kaldıran, yeniden imar ve ihya eden bir anlayış aldı. Balkanlar’dan Ortaasya’ya, Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya, Kafkaslar’dan Yemen’e kadar dünyanın neresinde bize ait, medeniyet ve kültürümüzün izdüşümü olan eserler ve şehitliklerimiz varsa teker teker hepsi ayağa kaldırılıyor.
Ayağa kaldırılan eserlerimizden birisi de, ‘’Darul Acezedir.’’ Gönül ve dava adamı Hamza Cebeci bir başkanı ve onula birlikte ibadet aşkıyla çalışan güçlü kadrosu sayesinde ecdadımızdan miras kalan bu hayır müessesesi yeniden ayağa kaldırıldığını gören her kişi onlara yardım, destek ve dualarını esirgemiyor.
‘’At sahibine göre kişner.’’ ‘’İş bilenin kılıç kuşananındır’’ derler. Eserler ve kurumlar onları sahiplenen ve yönetenlerin elleriyle ayağa kalkar, onların yaptıkları çalışmaların omuzlarında yükselir ve zamana meydan okurlar.
Bir eseri kurmak ve yaşatmak bir aşk meselesidir. Aşık iseniz; seviyor ve seviliyorsunuz, seviliyorsanız üretirsiniz, üretirseniz yaşatırsınız düş ve düşüncelerinizdeki dünyasını. Düşünceler düşlere, düşler ütopyalara, ütopyalara, ötelerin ötesindeki meveramıza açılan ufuk kapılardır.
Türkiye’yi ibadet aşkıyla çalışan gönül erleri, zamanın ruhuyla bilinçleri çiçek açmış ve meyveye durmuş ülkemin insanları, Allah’ın görünmeyen askerleri adsız kahramanlar ve akıncılar taşıyacaktır gelecek zamanlara ve çağlara. Bu mücadeleden kaçanlar kaçak, bu mücadeleye karşı çıkanlar alçak, bu savaşı verenler ise; tarihin mermer taşlarına altın harflerle yazılacak kahramanlardır.
Başkan Erdoğan ile birlikte tarihe yürüyen anlı ak, başı dik bu aydınlık kadro yalnız Darul Aceze’nin değil, yeryüzünün tüm mazlumlarını kucaklayan ve bağrına basan hayır peşinde koşan insanlığın yüz akı resmi ve sivil tüm hayırda yarışanları temsil diyorlar. Onlar, ülkemizin isimsiz kahramanları, sınırlarımız dışındaki gülen yüzümüz olan iyiliğin akıncıları…
Birileri Başkan Erdoğan ve hareketine düşmanca bakıyorsa; bilin ki, Erdoğan vatanımıza, milletimize, din, tarih ve kültürümüze sahip çıktığı, onları yücelttiği ve yükselttiği içindir onların karın ağrıları.
Türkiye’nin Erdoğan’la başlayan değişim ve dönüşüm hareketi kıblesi batıya dönük olan emperyalizmim yerli ve yabancı uşaklarını, onların parti ve kurumlarını temelden sarsıyor. Güneş doğunca yeryüzü gülümser insana. Yarasalar sığınır mağaralara…
Dünyayı ve insanlığı kurtaracak tek ümit kapısı inanç ve iman, özveri ve ibadet aşkıyla çalışan Darul Aceze’ nin kadroları gibi, sivil ve resmi hayır kurumları ve kuruluşlarının kahramanlarıdır. Allah cc onların ve onlara yardım eden hayır ordusu vefalı insanların ayaklarına taş değdirmesin. Mazlumun ve düşenin elinden tut ki, sende düştüğünde tutacak bir el bulasın.
Zamanın rahminde büyüyen ve geleceğin ufkuna yürüyen gönül erleri ve Allah’ın askerlerini bütün kalbimle selamlıyorum. Allah için yola çıkan, yürüyen, mücadele eden, savaşan ve bu yolda şehit olmayı mutluluk bilen bir millet ölmez.
.Kim başlattı bu savaşı
Arif Altunbaş 30 Aralık 2022 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 560 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
ARMısır Cumhurbaşkanı Sisi'den Rusya-Ukrayna savaşının durdurulması çağrısı - Son Dakika Dünya Haberleri | NTV HaberİF ALTUNBAŞ
HABER7 YAZARI
Soğuk savaş döneminde 26 Aralık 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasında sonra Rusya’nın komşularına ve dış dünyaya bakışının insanlık açısından elle tutulacak ve savunulacak hiçbir tarafı yoktu. Tek kelime ile her iki dönem de bir birinin devamı e olup Rus barbarlığının klasik yapısını temsil ediyordu. Fakat bitmişti, tükenmişti.
‘’Doğruluğun tek ölçütünün yarar ve çıkar odaklı olduğu düşüncesi’’ pragmatist batı anlayışı Rusya’ dan aldığı uygun fiyatlara gaz ve petrolden dolayı yerlerde sürünen Rus ekonomisi ve sanayisinin ayağa kalkmasına, açlık sınırında kıvranan halkın nefes almasına, dış borçlarını ödemesine, Rusya’nın dik durmasına sebep oldu.
O günkü şartlar gereği Rusya batıya sempatik ve yumuşak davranmak zorundaydı. Birçok dil, din, millet ve farklı kültürel toplumlardan oluşan Sovyet imparatorluğunun çöküşü birliğin kendi temel dinamiklerini, anlayış ve felsefesini, ekonomik, siyasi, kültürel, askeri dayanışma ve birlikteliğini de sonu oldu.
Sovyetlerin dağılmasıyla Rusya sırtında yük olan Ortaasya ülkelerinin birlikten ayrılmasının acısını geç fark etti. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, yeniden bağımsızlığına kavuşan her devlet kendi ayakları üstünde durmak için geleceğiyle ilgili geri dönülmez yollara da girmişti bile. Bu ayrılık başta her iki taraf için de zor olan bir doğum sancısıydı. Bir sistemi yıkmak kolaydı, ayağa kaldırmak ve müesseseleri yeni anlayışa göre dizayn edip yapılandırmak o kadar basit değildi.
Kısa zamanda devasa petrol ve gas gelirleriyle Rusya kendi ekonomisini düzeltip ayağa kalkmayı başardı. Derin bir nefes alır almaz her zaman içinde beslediği o vahşi ayı uyandı. Batı devletleri Demirperde rejimi döneminde yaşadıkları ihtilal, işgal, baskı ve tehditleri tekrar yaşamayı aklından bile geçirmiyordu. Bu yüzden Baltık ülkeleri, Polonya, Macaristan Romanya, Bulgaristan, Gürcistan ve birçok eski Varşova Paktı ülkeleri apar topar Avrupa Birliğine ve NATO’ya girmişti. ABD ve AB’ a bağlı ve bağımlı hale gelen bu ülkelerle Rusya batıdan kuşatıldı. Böylece batı Rusya’ya karşı 2-0 öne geçti.
Her iki tarafta pragmatist (çıkarcı) bir anlayış belirlediği için kısa ve uzun vadeli çıkarlar her şeyin önüne geçti. Hem Rusya, hem de batı bloku bile bile karşılıklı olarak 3 maymunu oynadılar. Ama hiçbir zaman birisi diğerine güvenmedi ve de güven vermedi.
Ukrayna’nın Rusya federasyonundan ayrılması söz konusu olunca; her iki tarafta ellerinin altında saklı tuttukları kartları masaya koydular. Gürcistan’dan Abhazya, Ukrayna’dan Kırımı koparan Rusya onları klasik ayak oyunlarıyla sınırları içine dahil etti. Avrupa Birliği Amerika’dan izinsiz tuvalete bile gidemediği için bu saldırı ve işgaller karşısında Rusya’yı kınamaktan başka bir şey yapamadı. Çünkü enerji alanında göbeğinden Rusya’ya bağlı idi. Alanın aldığı, çalanın çaldığı, dayak yiyenin yediği dayak yanına kar kaldı.
ABD, NATO ve Rus arasında yapılan anlaşma gereği Batı Bloku verdiği sözlerde durmadığı ve Rusya’nın arka bahçem dediği ülkeleri NATO’ya almasıyla Rusya bir kurt kapanıyla karşı karşıya kaldı. Karadeniz’de ABD ve İngiliz ve NATO gemileri cirit atmaya başladılar. 5 Eylül 2014 tarihinde imzalanan Minsk Anlaşmasından sonra Ukrayna zaman kazandı. Bu zaman zarfında Rusya ‘ya karşı gizli gizli sıcak bir savaşa hazırlandı.
Batının verdiği sözlerin yerine getirilmemesi, hatta anlaşmanın tam zıddına hareket edilmesi, NATO’ nun burnun dibine kadar sokulması Rusya’yı zıvanadan çıkararak Ukrayna’yla bir hesaplaşmayla karşı karşıya bıraktı. Kırım zaten işgal ve istila edilmişti. Ukrayna Rusya ile NATO’nun savaş alanı olarak ön görüldü. Rusya Ukrayna ile değil batıyla savaştığının pekala farkında idi. Her iki taraf oyunu kendi çıkar ve menfaatleri üzerine bina ettiler.
İki tarafı da kanlı bıçaklı karşı karşıya getiren insanın doymak bilmeyen iştahları. Kaypakça sınır ve ölçü tanımayan daha çok kazanma hırsları, menfaat ve çıkar sevdaları, hegemonya tutkuları her zaman insanı insanlıktan çıkarmaya yetti. Böylece insan barbarlaşmaya, vahşileşmeye, kendi cinsini yok etmeye yöneldi. Yaratılışının temelinde var olan insandaki Kabil ruhu insandaki insana galip gelerek kardeşini öldürmeyi, çevreyi ve dünyayı kirletmeyi meşru gösterdi.
Şimdi hep birlikte düşünelim; kim çıkardı bu savaşı? Acaba kim ne ve ne kadar kazandı? Görünürde Rusya ve Ukrayna savaşıyor gibi ama bütün dünya ve insanlık hep birlikte çekiyor savaşın yükünü, ödüyor savaşın faturalarını
.
Akıncılar Teşkilatı ile ilgili Reportaj/ I. Bölüm. Devam edecek…
Arif Altunbaş 4 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 738 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Türk Akıncıları | Tarihi Olaylar
Sorular; Turgay Taşçı, Doktora öğrencisi
Cevaplayan; Arif Altunbaş, Akıncılar Teşkilatı son Genel Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi
***
Sorular; Turgay Taşçı, Doktora öğrencisi
Cevaplayan; Arif Altunbaş, Akıncılar Teşkilatı son Genel Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi
***
SORULAR ve CEVAPLAR
1-Kendinizi tanıtır mısınız? islami şuura nasıl sahip oldunuz?
-Arif Altunbaş, 14.12.1954 Manisanın Ahmetli Kazası, Tatarocağı köyünde doğdum. İlk okulu Köyümde, Orta ve Liseyi Uşak İmam Hatip Okulunda bitirdim. 1978 Ankara Gazi Üniversitesi Gençlik, Spor ve Yönetim Bilimleri Bölümünde, ( 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisinde) okudum. Almanya Köln Üniversitesi Spor Bilimlerinde Yüksek Lisan çalışması, Viyana Üniversitesinde Sosyaoloji, Arapça, Farsça ve Özbekçe üzerine 2 yıl dersleri takip ettim Viyana Pedoğoji Akademisinde Pedoğoji formasyanu aldım.
-İslami Şuura İmam Hatip Liseinde öğrenci iken, başta bize Edebiyat öğretmenliği yapan Mehmet Akif İnan hocamız olmak üzere diğer hocalarımızın eylem ve söylemlerini gözlemleyerek sahip oldum. Daha sonra; Necip Fazıl Kısakürek, Sezai karakoç, Cemil Meriç, Mehmet Akif Ersoy, Süleyman Nazif, gibi yazarlarımızın kitaplarını okudum. Türkiye dışından Ebul Ala El Mevdudinin, Seyyit Kutub’un, Abdul Kadir Udeh’in ve diğer İslamcı yazar ve düşünürlerin kitaplarını, Hayat ve Mücadelelerini okuyarak İslami bilincimi geliştirdim.
2-Akıncılar teşkilatı ile beraberliğiniz nasıl ne zaman başladı?
-Akıncılar Teşkilatıyla beraberliğim Ankarada Üniversite öğrencisi iken başladı.
3-Akıncılar teşkilatındaki konumunuz ne idi?
-Gönül ve ideal birliği, üyelik ve mücadele içine bizzat katılma, daha sonra Akıncılar Eğitim, Kültür, Basın Yayın ve Gençlik Spor çalışmalarıyla sorumlu Genel Başkan yardımcılığı görevlerinde bulundum.
4-Akıncılar teşkilatının misyon ve vizyonu nedir?
-Akıncılar Teşkilatı, Tanzimatla birlikte başlayan batılılaşma hareketiyle her alanda kaybettiği irtifa neticesinde başlayan kopuşa, yozlaşmaya ve kör bir batılılaşma ve batıllaşma hareketine karşı, Türk Milletini yeniden İslam Kültür ve Medeniyetiyle buluşturmak, barıştırmak ve İslam Medeniyet ve Kültürünü önce topraklarımızda sonra da tüm gönül coğrafyamızda ihya ve inşa etmektir.
1970- 1980 Arası
5-Akıncılar teşkilatının kuruluş amacının, MSP’nin oy potansiyelini arttırmak olduğu görüşü hakkında neler söylemek istersiniz.
– Teşkilatın ilk kuruluşunda bu amaç güdülmüş ve öne çıkmış olabilir. Daha sonraki dönemlerde Akıncılar; MSP’ ye oy veriyor, onu destekliyordu, ama; onun her dediğni harfiyyen yerine getiren, onun gençlik kolları gibi çalışan, onun kuklası bir organ olmadı. Teşkilat daha çok gençliği eğitmek, şuurlandırmak ve onları yarınlara hazırlamak için çalıştı ve çaba gösterdi. Bunun için Orta okul, Lise, Üniversite, Meslek kuruluşları, sporcular gibi birçok alanda örgütlendi. Akıncı memurlar, Akıncı sporcular, Akıncı çıraklar, Akıncı liseliler ve üniversiteliler gibi…
6-Akıncılar teşkilatının parti ile ilişkisi nasıldı?
– Akıncılar teşkilatının MSP ile olan işilişkisi daha çok gönül bağı, ideal köprüleri, Hak ve hakikat yolu bağlamında olmuş, zaman zaman da aynı amaç ve hedefler doğrultusunda birlikt çalışma ve organizeler olmuştur.
7-Erbakan Hocanın Akıncılar ile ilişkileri nasıldı? Necmettin Erbakan’ı Akıncılar bir lider olarak görürler miydi?
– Erbakan Hoca MSP’ nin başkanı ve lideri idi. Aynı zamanda İslamcı derneklerin, vakıfların, sendika ve kuruluşların, cemaat ve toplulukların da siyasi lideri konumunda idi.Akıncılar da onu siyasi liderleri olarak görüyorlardı.
8-Akıncılar teşkilatı ne gibi faaliyetler yapardı?
-Gençlik ve Spor Kampları, Okuma kulüpleri, Yabancı dil öğrenme ve öğretme faaliyetleri, Okul derslerine yardımcı ve destek kursları, Mesleki kurslar ve ğitim çalışmaları, ahlaki ve manevi yönden gençlerin gelişimini ligilendiren seminer, konferans ve diğer çalışmalar olarak özetlenebilir.
9-Düzenli bir eğitim programı var mıydı?
-Akıncıların şablon halinde hazırlanmış, tek tip insan yetiştirmek için teşkilatlara dayatılmış belli başlı bir eğitim proğramı yoktu. Her bölge kendi şartları ve kapasitesine göre Kur’an ve Sünneti referans alan dini, kültürel ve sportif çalışmalar yapıyorlardı. Mutlaka şu kitap, şu yazar okunacak diye bir dayatma sözkonusu değildi.
10-Belli başlı okutulan kitaplar nelerdir?
-Tabiidir ki, önce referans aldığımız Kur’an ve Sünnetle ilgili Ehli Sünnet çizgsindeki istikameti düzgün yazarların kitapları okunuyor ve okutuluyordu. Daha sonra; Türkiyeden ve islam aleminden bu çizgide olduğuna inandığımız alimlerin ve yazarların kitapları okunuyor ve okutuluyordu. Daha sonra ise;dünyadaca meşhur yazar ve düşünürlerin eserlerine sıra geliyordu.
11-İran devriminin ardından Akıncılarda ne gibi değişiklikler meydana geldi?
-İran devrimi Akıncıların zihin dünyasında da büyük gelişme ve hareketlenmelere sebep oldu. Mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun İslam; tüm müslümanlar olarak hepimizin ortak dini, islam coğrafyası; hepimizin ortak ilgi alanı, İslam medeniyeti; hepimizin ortak mirası idi. Onu ayağa kaldırmak ve insanlığın önünde bir anıt gibi yükseltmek ortak idealimiz ve rüyamızdı. Biz böyle düşünüyor ve buna inanıyorduk. İranda İslami bir devrimin gerçekleşmesi elbette bizleri sevindirdi, yüreklendirdi, umutlarımızı hareketlendirdi. Bir islam Birliği oluşturma hayalimizi gerçekleştirebileceğimiz umudu bir hayalden olaktan öte, yakın bir gelecek oldu.
12-İran devriminin ardından parti ile ilişkilerde bir değişiklik meydana geldi mi?
– İran devriminden kısa bir zaman sonra Türkiyede senaryosunu Amerikanın yazdığı, figüranlarını Türk Ordusu içindeki bazı darbeci generallerin yaptığı bir askeri darbe (12 Eylül 1980) gerçekleşti. Bu darbe bizim öteden beri parti üstdüzey yetkilileriye aramızda olan fikir ve düşünce ayrılıklarını açıkça ortaya çıkardı. Parti liderliği gençliği hep parti afişleri ve flamaları asan, mitingleri organize den, gerektiğinde hazır kuvvet gönüllü birlikler olarak görmeleri bizi hep rahatsız ediyordu. Parti ile aramızdaki görünmeyen kavga, gerilim ve kırgınlığın 1. sebebi de buydu. Diğer sebeplerden biri de; sistemin emrinde ve kontrolünde kurulan ve çalışmak zorunda olan bir parti ile yalnış ve yanlı,ve milletimizin bünyesine yabancı ithal bir sistemi nasıl değiştirip değiştiremeyeceğimiz konusu ve tartışması idi. Özellikle, bu iki konu halen birçok müslümanların hayatında, zihin dünyasında, pratiğinde ve teorisinde netletleşmeyi bekliyor.
13-Akıncılardan ayrılan İBDA-C hakkında görüşleriniz nelerdir?
– Bu arkadaşların çoğu içimizden çıkan ve aradığını Akıncılar Teşkilatı bünyesinde bulamayan, farklı usul ve yöntemlerle kendi mücadele anlayışları ve kavrayışları doğrultusunda hareket etmek için bizden ayrılan arkadaşlarımızdır. Usul, uslüp, yöntem anlayışı ve meselesidir aramızdaki çizgi. Onlar bizden biz onlardan bir parça idik.
14-Akıncı dergisinin yayına başlamasındaki amaç hakkında bilgi verir misiniz?
– Akıncılar Dergisi Genel Merkez yönetim kurulunun aldığı ortak bir kararla yayına başladı. Teşkilat tabanıyla tavanı arasındaki siyasi, kültürel ve uluslararası konularda bilgi akışını sağlamak, ortak bir akıl ve anlayış ortaya koymak, teşkilat içi iletişim ve haberleşme amacıyla çıkarıldı.
15-İran devrimin ardından Akıncılardan ayrılan kimseler “tekfirci” bir anlayışları var mıydı?
-Tekfirci anlayış daha çok selefi damarı benimsemiş veya oradan beslenen insanlarda görülen bir duruştur. Akıncılar her kitabı okudukları gibi selefilerin kitaplarını da okurlar. Ama tekfirci bir çizgi ve anlayışları yoktur. Bize göre; ‘’Ehli kıble tekfir edilmez.’’
Akıncılar; islami bir fikir, düşünce ve kültür hareketidir. Ne illegal silahlı bir hareket, ne debir fıkıh ve kelam hareketi değil. Genellikle ehli Sünnettirler. O çizgiyi izlerler.
16-Akıncıların Devrim düşüncesi var mıydı?
– Osmanlıda başlayan batılılaşma hareketi dinimizi, dilimiz, kültür ve medeniyetimizi değiştirmeye ve bizi Kur’an ve Sünnetten koparmaya dönük dışa bağımlı yabancı bir kültür istialsı hareketiydi. Biz, bu yabancı din, kültür istila ve işgal ve yabancılaşma hareketine karşıydık ve her alanda da bu konuda taviz vermedik, hep ona karşı mücadele ettik.
Batılılaşma hareketi bizim dinimiz, dilimiz ve kültürümüzdeki tüm kavramlarımızı da değiştirmek istedi. Devrimler, Hakka ve halka rağmen tepeden inme hareketlerdir. Biz de devrim yok, Diriliş vardır. Yani; kendi milli ve yerli değerlerimize, dini ve kültürel özümüze dönüş hareketi. Devrimler; devirmek içindir. Bizim hareket mantığımızda da uyanmak, ayağa kalkmak, kendi benliğimiz ve özümüze dönmek vardır. Devrim yok, diriliş var… Bizim anlayışımızda toplumsal değişim, tabandan tavana doğru bir olma ve oldurma hereketidir. Devrimler ise, tepeden inme zorlama ve zorbalıkları içeren baskıcı bir değişim denemesidir.
17-Eğer Devrim düşüncesi var ise, bunu nasıl başarmayı düşünüyorlardı?
-Akıncıların hareket fıkhında tabandan tavana doğru bir şuurlanma ve bilinçlenme mantığı hakimdir. Bu hareket; bir sevgi, saygı ve gönüllülük üzerine bina edilmiş bir inanç ve iman hareketidir.Akıncılar; zorla ve zorbalıkla, terörle ve basakı ile yapılacak her darbe ve darbeci harekete karşıdır. Bizim değişim ve dönüşüm hareket tarzımız kalpten kalbe uzanan ve gönüllerde halka halka düğümlenen; önce kendi nefsimizde, sonra kendi çevremizde, sonra ülkemizde, daha sonra da coğrafyamızda yeşerecek ve hayat bulacak toplumsal bir değişim ve dönüşüm hareketidir.
18-O dönemde özellikle solcular ve ülkücüler arasında gerçekleşen çatışmalar gibi, silahlı eylem veya çatışmalarda akıncılar yer aldı mı?
– Akıncılar silahı ve silaha baş vurmayı; dinini, vatanını, bayrağını (özgürlüğünü), canını, namusunu ve şerefini korumak ve müdafaa etmek için kullanır. Biz, bir fikir ve düşünce hareketiyiz darbe ve darbecilere umut bağlayan devrimci, silahlı bir eşkiya, mafya ve çapulcular hareketi değil… Onun için hiçbir ideolojik grup ve harekete karşı, rejim ve sisteme karşı silahlı eylem ve çatışmalara girmedik. İslami hareket fıkhı Marksist ve beşeri düzen ve sistemlerden çok farklı bir yol izler.
Anarşi ve kaos dönemlerinde silahlı çatışmalara ve anarşik olaylara katılmadığımız için bize; ‘’Yeşil Koministler’’ veya ‘’Sosyal Faşistler’’ diyen sağcılar ve solcular 12 Eylül darbesiyle hapishanelerde aynı koğuşlarda kaldıklarında rejimin oyununa geldiklerin farkettiler. Ve nihayet (geç kaldılar ama) bizi anlayanlar anladı. Anlayanlara da, anlamayanlara da selam olsun! Tarih; kimin sistemin oyununa geldiğinin veya gelmediğinin şahididir.
19-Akıncılar şiddete bulaştı mı?
– Hayır. Şiddetle, şiddete bulaşmaya karşıyız. Çünkü, her şiddet karşı şiddeti doğrur ve onun da bir türlü sonu gelmez. O felakete giden, sonu karanlık bir yoldur. Biz ise; her zaman ve makanda karanlığa karşı aydınlığın savaşçılarıyız.
20-Akıncıların yürüttüğü eylemler hakkında bilgi verir misiniz
– Akıncılar şiddete, baskıya, zorbalığa karşıdır.Gayri meşru sınırları zorlamadan kendi fikir ve düşüncelerini zamana ve mekana hakim kılmaya çalışan bir gönül ve yürek hareketidir.İnsanımızı; dinimiz, milletimiz ve ümmet ile bir araya getirecek ve emperyalizmin her türlüsüne karşı onları uyaracak, uyandıracak ve bir bayrak altında derleyip toplayacak her alan ve konu onun faaliyet alanıdır. O, sınırsız ve sınıfsız bir kardeşlik ve dostluk dünyasının mücadelesini verir.
21-1980 darbesinin Akıncılara ne gibi etkileri oldu? Tutuklananlar, yargılanan ve ceza alanlar hakkında bilgi verir misiniz.
– 1980 darbesinden sonra biz anarşi ve teröre karışmaktan, adam öldürmek ve eşkiyalık yapmaktan değil, inandığımız Allah’a, peygamberden, islam ve Kur’anın emirlerine uymak ve onları hayatımızda yaşamak istemekten yargılandık. Hiçbirimiz anarşi ve terörden, insan öldürmek, şehir ve dağ eşkiyalığı yapmaktan, insanımızın malına, canına, namus ve şerefinei, vatanımızın askerine ve polisine karşı mücadekle vermekten yargılanmadık. Bizimle birlikte İslami düşüncemiz, anlayışımız, dünya görüşümüz, hayata bakışımız, hareket mantığımız ve stratejimiz yargılandı. Darbecilerin islam düşmanlığı üzerine bina edilmiş ispattan yoksun suçlamalarıyla, yalan ve iftira ile, gözü dönmüş kin ve düşmanlıklarla muhatap olduk, yargılandık ve hapishanelerde yattık, işkence odalarında zulüm ve baskı gördük, mahkemelerde pisikolojik baskı ve zorbalıkların tezgahlarında dövüldük, sövüldük, işkenceler gördük. Anamızdan babamızdan kardeşlerimizden, vatanımızdan ve milletimizden ayrı düşerek yurt içinde ve yurt dışında sürgünlerde yaşadık…
Kısaca; Müslüman olmak, müslüman kalmak, islamın emir ve yasaklarına uymak, onları hayatımızda yaşamaktan başka hiçbir suçumuz yoktu. Düşüncelerimize kelepçe vurdular, düşlerimizi katletletmek istediler. Ve işte biz milli ve yerli değerlerimiz için yabancılar tarafından yönetilen faşit generallerin yönetiminde yargılandık, cezalandık ve darbeci hainlerin bize kestikleri faturaları defaten peşin peşin ödedik…
22-Fatih akıncılarından bazı kimselerin esnafları gezerek düzenli olarak bağış topladıkları söyleniyor bu genel bir uygulama mıydı? Akıncıların iktisadi ayağını neler teşkil etmektedir?
– Akıncılar müslüman milletimizin evlatlarından oluşan bir gençlik hareketidir. Onların finansörleri; ne Amerika, ne İsrail, ne Rusya, ne de Avrupa Birliği idi. Elbette; kendi esnaf, sanatkar, tüccar, memur, işçi… vs kardeşlerimizin destek ve yardımlarını gördük. Çünkü, onlar bizi kendi evlatları gibi görüyor ve sahipleniyordu. Çünkü onlarla bizim rabbimiz, dinimiz, kıblemiz yolumuz bir idi. Biz hep birlikte et ve tırnak gibi bir millet ve ümmet idik. Biz onların evlatları, onlar bizim anne ve babalarımız gibiydi. Onun için bizi hep bağırların bastılar, sahiplendiler. Evlatlarını gönül rahatlığı ile bizimle birlikte olmaya teşfik ettiler.
Tam olarak akıncı hareket kısaca nasıl ifade edilebilir?
Akıncılar tüm islam dışı yabancı düş ve düşüncelere, fikir ve yollara karşı kendi milli ve yerli İslami çizginin izini süren gençlik hareketiydi. Ve bu yüzden rejim tarafından kapatıldı. Bu yüzden kendi büyüklerimiz, ağabeylerimiz denilen siyasiler tarafından kapatılmasına göz yumuldu. Daha sonra da, Akıncılar ismi politikacılar tarafından kendilerinin arka bahçeleri olarak kullanılmaya çalışılsa da, Akıncılar gerçek akıncı fikir ve düşüncelere sahip gençlik tarafından sahiplenildi.
Akıncılar saf, yerli islami bir gençlik hareketi idi. Onu siyasi ikballeri ve çıkarları için kullanmak isteyenler oldu. Arkadaşlarımızın bir kısmı politika rüzgarının tesirine kapılarak sömürge tipi demokrasinin çarklarında un ufak olup lime lime parçalandılar, kişilik ve kimlik değişimine uğradılar. Daha önce inkar ettikleri ve ona karşı mücadele ettikleri bozuk sistemin ve düzenin içinde fermante oldular. iktidar koltuklarının lüks ve rahatlığı içinde eridiler. Sistemin kendilerine bahşettiği makam ve rütbelere kavuşunca; kendilerini Alaaddinin cam fanustan çıkan Dev sandılar.
İktidar olunca istediklere düzene ve sisteme kavuşacağı hep millete pompalandı durdu yıllarca. İktidar olduklarında anladılar ki, iktidar oldular ama muktedir değiller. İktidar olmak ve muktedir olmak farklı şeyler. İktidar olunca anladılar ki, düzenin içinde ayrı bir düzen daha var. Ülkeyi onlar yönetiyor. Demokratik parlementer bir ülke ama onları millet değil, derin devlet denilen ipi emperyalist batılıların elinde olan bir güç tayin ediyor. Sömürge tipi bir demokrasi dememizin anlamı ve sebebi bu.
İslam ülkelerindeki demokrasi iddia ve denemelerinin tümü yularının ipi batının elinde olan birer Truva atı görevi yapmıştır. Bu Truva atını rejim ve sistem olarak kabul etmeyen bütün İslam halkları batılı emperyalistlerce askeri, ekonomik ve siyasi olarak birlinç hareketine uğratılmıştır.
Batı emperyalizminin Afganistan, İran, Irak, Somali, Sudan, Libya, Pakistan ve Türkiye gibi birçok Halkı Müslüman ülkede yaşadıklarımız ve yaşamakta olduğumuz baskılar baskınlar, darbeler darbeciler, işgaller istilalar, sömürgeleştirmeler ve köleleştirme hareketlerinin ”Demokratikleşme Hareketi” olarak yansıtıldığı gibi.
Bu batılılaşma ve batıllaşma hareketi Mekadonyalı İskenderin, Moğolların dünyayı işgal ve istila etmeleri gibi küresel bir bir emperyalizm ve sömürü imparatorluğu oluşturmuştur. Bu zulüm ve sömürü imparatorluğunun emir ve müsaadeleri altında çalışan herhangi bir sistem ve rejimin müsaade ettiği kurum ve kuruluşlarla özgür ve bağımsız bir millet ve devlet anlayışı ve gerçeği ortaya konulabileceğine inanmıyorum. Çünkü dizginler yabancıların elinde olunca hiçbir iş milletin istediği gibi yürümez.
Hiçbir sistem kendisinden daha iyi ve mükemmel olan ve kendisini etkisiz bırakacak bir alternatife asla hayat hakkı tanımaz. Akıncılar; global emperyalsit sistemin uzantısı olan, onun kotlarına göre hareket eden bir rejim ve sistemle hiçbir ülkede, hiçbir parti veya kuruluşun rahat ve huzur içinde çalışacağına, istediği ve özlediği bir fikri, düşünceyi, nizam ve sistemi hayata geçirme konusunda özgür bırakılacağına inanmaz.
Onun için İslam ülkelerindeki sömürge tipi demokrasi ve sözde cumhuriyet anlayışları cumhurun iradesi ve yönetimi altında değil, cumhuru kantrol etmek, yönetmek isteyen mutlu bir azınlığın elinde dir. Adı konulan sistem, düzen ve nizam batılılarca sömürmek için dayatılan bir oyun ve oyuncaktan ibarettir. Eğer, bir parti ve hareket milletin özgür iradesiyle seçim kazanıp iktidara gelse bile, o ülkedeki uluslararası emperyalizmin uzantısı olan derin devlet ve onun konrolündeki kurumlar devreye girerek (Bunlar daha çok askerlerden, ekonomistlerden ve bürokratlardan oluşur)kendi anladıkları sömürge tipi demokrasiyi (!) tekrar geri getirmek için gerekirse; en barbar ve kanlı darbeler yaparak milletin iradesiyle iktidara gelen hükümeti veya yönetimi değiştirirler.
Demokrasi sadece milletin ağzına sürülen bir elma şekeridir. Demokrasiyle yönetilen ve demokrasinin beşiği denilendünyadaki bütün ülkeler bu faşist, darbeci diktatörlere tek bir kötü söz bile söylemezler. Hatta; onalara moral vermek ve destek çıkmak için onlarla birlikte olduklarını ima eederek, ”onlar bizim çocuklardır” derler. İslam ülkelerindeki batıya bağlı sömürge tipi demokrasi anlayışları emperyalist batılıların milleti kandırdıkları birer elma şekeri, o ülkeyi içeriden teslim almak istedikleri Truva atıdır. Bunun için İslam ülkeleri istedikleri gibi hareket edememekte, gelişememekte, özgürlük ve bağımmsızlıklarına kavuşamamaktadır. Ne zaman ayağa kalkmak isteseler batılı emperyalist dış güçler tarafından ya askeri, ya ekonomik, ya siyasi veya iç kargaşalıklar ve savaşlarla bastırılmaktadır.
İkinci dünya savaşından sonra islam ülkelerinde bu filmi defalarca tekrar tekrar izledik.
Birinci bölüm
Devam edecek…
.Akıncılar Teşkilatı ile ilgil reportaj / II. Bölüm. Devam edecek…
Arif Altunbaş 5 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 571 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Türk Akıncıları | Tarihi Olaylar
Sorular; Turgay Taşçı, Doktora öğrencisi
Cevaplayan; Arif Altunbaş, Akıncılar Teşkilatı son Genel Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi
***
23-Radikalizmi nasıl tanımlarsınız? Size göre Akıncılar radikal miydi?
-Radikal nedir?
Radikal sözlükte; ‘’kesin, köklü, kökten, köktenci’’ olarak tarif edilir. Fransızca kökene sahip olan bir sıfattır. Etimolojik olarak kök manasına gelen radix kelimesine ”alis” eki getirilerek oluşturulmuştur. Kelime manası olarak; ‘’kökene bağlı’’, ‘’köklü ve temele dayalı’’ anlamları taşır. Türk Dil Kurumuna göre radikalin anlamı, ”kökten” olarak açıklanmaktadır.
Radikallik Nedir?
Bu sözcük terminolojide; Bir kişi ve toplumun dini, siyası veya toplumsal olarak kendi özüne ve köklerine bağlılığını ifade eder. Yani, kim kendi dinine, geleneğine, kültürüne, tarih ve medeniyetinin aslına ve köklerine bağlı ise o radikaldir.
Kozmopolit, kendi kök ve aslına bağlı olmayan radikaldir. Batı emperyalistleri kendi dinine, kültürüne tarih ve medeniyetine kökten bağlı olan Müslümanları radikal Müslüman olarak kabul eder. Çünkü bu anlayış ve düşünce batının Hıristiyan, kozmopolit dünya görüşüne ters düşer.
Fransız ihtilalinden sonra batıda hakim olmaya başlayan laik, din dışı, kendi değer ve köklerine bağlı olmayan kosmopolit Ortaçağ Hıristiyanlığına karşı başlatılan başkaldırı din dışı düşünce akımlarının yolunu açmış, din tamamen günlük hayattan ve anlayıştan kaldırılarak Kiliselere hapsedilmiştir.
Batı emperyalizmi İslam’ı da Hıristiyanlıkla bir tutarak aynı din karşıtlığını ve dini hayattan söküp atmayı İslam milletinden istemektedir. Yoksa ; İslam’ın kural ve yasaları onların bizi sömürmesine ve köleleştirmesine karşı çıkmakta ve birinci engel teşkil etmektedir.
Radikalizm nedir?
Bu sözcük; milli ve yerli olmayan farklı ideolojik sistem ve düzenlere, özellikle batı emperyalizminin İslam ülkelerini kendine benzeterek işgal ve istila etmesi için öne sürdükleri fikir, düşünce, ideoloji ve hayat tarzına karşı çıkan Müslümanları ‘’vahşi’’, ‘’barbar’’, ‘’medeniyetten nasibini almamış çöl ve bozkır insanı ve toplumu’’ olarak görmek ve göstermek için sık sık kullandığı bir batılıların ürettiği bir kavramdır . Birçok İslam karşıtı terim ve kavramlar gibi ‘’radikal, radikallik, radikalizm’’ de batıdan İslam düşmanları tarafından içimize sokulan bir kavramdır. İslam ve terminolojisiyle alakası yoktur. Birçok İslam karşıtı kelime ve kavramlar gibi batıdan ithal edilmiştir.
İslam ülkelerinde kendi din ve tarih, kültür ve medeniyet ekseninde yerli ve milli olmayan toplumsal hayatımızı yozlaştıran zararlı fikir ve düşünce akımlarını kabul etmeyen, işgalci ve istilacı batı kültür ve medeniyet anlayışına, ahlaksız ve soysuz hayat tarzına, milli benliğimize ve kimliğimize yabancı ve düşman düzen ve sistemlere karşı çıkan Müslümanları karalamak, kötülemek, onları olduğundan farklı göstermek için batılı emperyalistlerin ve ülkemizde ve coğrafyamızdaki batı hayranlarının oluşturmak istedikleri algı operasyonlarında kullandığı bu kavram bizim ülkemizde de yerli münafıklar ve mankurtlar tarafından sürekli kullanılmaktadır .
‘’Radikal İslam’’ teriminde olduğu gibi bize göre böyle bir İslam yoktur. İslam; İslam’dır, onun dışındaki gayri İslami kelime ve kavramlarla izah ve tarif edilemez. ‘’Radikal İslam’’, ‘’demokratik İslam’’, ‘’uzlaşmacı İslam’’, ‘’Batıcı ve Amerikancı İslam’’, ‘’ Hoşgörü odaklı İslam’’ o’ cu İslam, bu’cu İslam olarak İslam anlayışı Muhammedi İslam çizgisindeki İslam anlayışında yoktur. İslam’ın adını Allah koymuştur, İslam’ın dışında hiçbir kelime ve kavram İslam’ı tarif etmez. İşte ben; bu görüş, düşünce, anlayış ve duruştan dolayı batılılara göre radikalim. Çünkü ; her Müslüman kökten ve esastan dinin kural ve kaidelerine bağlıdır, bağlı olmak zorundadır. Bu anlayışa göre; batı emperyalistlerinin gözünde bütün Müslümanlar radikaldir.
Batılıların Türkiye ve İslam ülkelerindeki yerli ve yabancı uzantıları iktidar dönemlerinde kendi özü ve kimliğine sahip çıkan, milli ve manevi değerlerine bağımlı, tarih ve kültürüne bağlı, ahlak ve medeniyetine saygılı ve bütün bunları gelecek tasavvurunun temel taşları olarak gören Müslümanları aşırılık ve radikallikle suçlar. Tanzimattan bu yana, özellikle; CHP tek parti diktatörlüğü ile darbeler ve darbecilerin vesayet iktidarları döneminde dinine bağlı Müslümanlar,’’ radikal’’, ‘’kökten dinci’’, ‘’İslamcı’’ olarak suçlanıp gerici, barbar bir toplum olarak onlara muamele edilmiş, hatta; darbeciler milli savunma dokdirinlerinde kendi dinine, kültürüne, milli ve yerli değerlerine bağlı Müslümanlar batı emperyalizmine bağlı sistem ve düzenler, iktidar ve yöneticiler tarafından ‘’yerli tehlike’’ ve ‘’iç düşman’’ olarak suçlanarak hedef gösterilmiş, Müslümanlar kendi vatanlarında yabancı, kendi ülkelerinde sürgün, kendi dinlerine bağlılıklarından dolayı kendi topraklarında düşman muamelesi görmüştür.
Radikalizm; farklı düşünce ve fikir, din ve kültür, sistem ve düzenleri kendisine ve kendi varlığı için tehlike ve düşman olarak gören ve onu yok etmek için legal ve illegel bütün yolları deneyen sistem ve düzenlere atfedilmesi gereken bir kavram olması gerekir iken, batı kültür ve emperyalizmi bu kavramı ‘’baskıcı, diktatör, zalimler’’ için değil, kendi din, kültür ve medeniyetini sahip çıkan, onu barış ve esenlik içinde onu yaşamak isteyenler için kullanmıştır.
Bu kavramı, ‘’laiklik’’ kelimesinde olduğu gibi kendi sözlük anlamı ve manasının dışında anlamlandıran, onu bir silah ve tehdit aracı olarak Müslüman toplumların ensesinde ‘’Dünya dönüyor ‘’dediği için Galilee Galileeyi infaz etmek isteyen Ortaçağ Hıristiyan barbarlığının giyotin gibi kullandılar.
Hıristiyan batı emperyalizmi kökenli ideolojik görüş ve dayatmalara karşı olan Müslümanları olduklarının dışında göstermek için bir kötüleme aracı, sorgusuz yargılama sebebi, anti demokratik cezalandırma vasıtası olarak onları saf dışı bırakmak ve linç etmek için kullandılar.
Bütün kelime ve kavramlar o kelime ve kavramları kullanan ve kendine göre anlamlandıranlara göre biçimlenir ve farklılık arz eder. Türkiye ve İslam ülkelerinde özellikle; ‘’Laiklik ve ‘’Radikalizm’’ kavramı da mevcut statüko ve kurulu sistemin ideolojik bakış açısı içinde şekillenmiş, kendi asıl manasının dışında batı emperyalistlerinin yerli uşak ve temsilcilerinin elinde ve dilinde, kaleminde kelamında İslam ve Müslümanları, İslam medeniyeti ve kültürünü yargısız infazlarla boğmanın ve yok etmenin bir aracı olarak kullanılmıştır.
Batı emperyalizmi, onun Türkiye ve İslam ülkelerindeki temsilcileri tarafından ‘’Radikal’’ ve ‘’radikalizm’’ kelimeleri kendi din ve geleneğini, kültür ve medeniyetini, ahlak ve maneviyatını, hayat tarzı ve gelecek tasavvurunu İslam kültür ve medeniyetine göre inşa etmek isteyen Müslümanlar için kullanmıştır.
‘’Radikal dinci’’, ‘’radikal Müslüman’’, ‘’kökten dinci’’, ‘’kökten dinci fikir, düşünce ve ideoloji ’’, gibi dini referans alan siyasi ve ideolojik kavramlar batı medeniyetinin kendi kültür ve geleneğinde Müslümanları kötülemek ve olduğundan farklı göstermek için türettiği kelime ve kavramlardır. Batı hayranı ve taklitçisi olan birçok İslam ülkesinde de bu kelime ve kavramları Hıristiyan batılı oryantalistlerin anladığı ve anlatmak istediği manada tercüme ederek kendi dillerinde aynen bir baskı ve silah olarak kullanmışlardır. Kendi dil, din, kültür ve geleneğimizi yozlaştıran bu tip kelime ve kavramlar İslam ülkelerinde batı emperyalizminin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Kanunlarını, devlet düzen ve sistemini, ordu ve geleneğini, dini ve dilini, tarih ve kültürünü, yitirmiş bir toplum içinde Müslümanlar kendi öz benliklerine, kendi din ve kültürüne, tarih ve medeniyetine sahip çıkmak, batı emperyalizminin işgal ve istilasından onları kurtarmak için ortaya çıkmış bir gençlik hareketidir.
Akıncılar; geçmişini inkar ederek bugününü ve yarınını Antik Yunan, Roma kültür ve medeniyetinin ahlak, kültür, hukuk, siyasi ve ticari… kural kaide ve ölçülerine göre yaşamak isteyen, milli ve yerli düşünceden uzaklaşmış, kendi benliği ve kimliğinden kopmuş , düşmanına aşık olan Stocolm sendromuna tutulmuş ve gayri meşru bir aşk yolunda hayat, haya ve edep damarlarını kurumuş batı taklitçisi uşaklara, mankurtlara ve yerli münafıklara karşı İslam’ı, İslam tarih, kültür ve medeniyetini referans alan her şeyi ile milli ve yerli bir gençlik hareketidir.
Sırtını kutlu din, şanlı tarih ve köklü kültürüne dayayan bu hareket ve onun takipçileri İslam akidesi ve kurallarına, ahlak ve kültürüne ters düşmemek şartıyla her türlü siyasal, sosyal, kültürel, toplumsal, bilimsel sahadaki gelişmelere, yeniliklere açık ve taraftardır. Temel belirleyici kural; sekülerizm değil, İslami kurallardır.
Özellikle; İslam’ı ve Müslümanları gericilikle, yobazlıkla, çağdışılıkla, radikallikle, başkalarının düşünce ve fikirlerine hayat hakkı tanımamakla suçlayan batılı emperyalistler 900 yıl Endülüs yarım adasında yaşayan İslam ve Müslüman varlığı adına El Hamra sarayından başka dikili bir yapı, milyonlarca dikili mezartaşlarından bir taş bile bırakmayan barbarlardır.
Altı yüzyıl yıl Avrupa ve Balkanlarda hüküm süren Osmanlı İslam kültür ve medeniyeti eserlerini Ortaçağ gericiliği, yobazlığı ve vahşetiyle yakıp yıkan ve yok eden emperyalistler İslam’a gerici, Müslümanlara barbar diyen Avrupalılardır.
Akıncılar; dün olduğu gibi, bugün de; Ortaçağ karanlığının barbarlarına ve onun Türkiye’deki ve tüm İslam coğrafyasındaki uzantılarına, yerli münafıklara, ajan ve provakatörlere, ruhunu ve aklını ikara teslim etmiş emperyalizmin ücretsiz kölelerine karşıdır. Akıncılar; dünün ve bugünün tapınak şovalyelerine karşı mücadele eden Horasan erleri ve erenlerinin, Anadolu irfanının ta kendisi olan gençlik gurubudur.
Müslüman bir kişi veya toplumun kendi din, kültür, medeniye ahlak ve hayat tarzına göre biçimlenmesi ve şekillenmesine biz, ‘’İslami Hayat’’ diyoruz. Batı ise, bizim İslam’i hayat dediğimiz kavram, eylem ve söylemlere Radikallik veya radikalizm diyor.
Hiçbir millet kendi benliğine, kimliğine, özüne ve ruhuna, kültür ve hayat tarzına, medeniyet ve ahlakına, yani; var oluşunun damarları olan kendi köklerine bağlı olduğu için aşırı görülemez, suçlanamaz, yargılanamaz. Onları aşırıkla suçlamak; insan özgürlüğü ve iradesine karşı yapılan adaletsizlik, haksızlık, onları radikallikle yargılamak; yanlı ve yanlış bir hukuksuzluk, onları; çağdışı ve yobaz diye dışlamak saygısızlık, ahlaksızlık ve barbarlıktır.
Afrika ve Ekvatorun balta girmemiş ormanlarında yaşayan pagan toplumlara saygı, sevgi gösteren ve onlara özenti içinde olan modern batı toplumu, neden İslam’ı aslına uygun yaşamak isteyen (kendi ifadeleriyle; ‘’kökten dincileri’’) Müslümanları kendileri için yok edilmesi gereken tehlike varlıklar olarak gördüklerini akıl ve mantık sahibi olan insanlar artık anlamalı. Burada sorun kökten dincilik ve dinciler değil; tamamen İslam düşmanlığıdır. Akıncılar, nefret ve düşmanlık üreten batı kültür ve anlayışına karşı kendi milli ve manevi değerlerini savunan bir fikir ve düşünce harekettir .
Tarihinde hiçbir zaman silahlı bir mücadele ve kanun dışı bir hareket içinde olmayan Akıncıların baskıcı yönetimler, darbeciler, darbe seviciler ve emperyalist batı uşağı iktidarlar döneminde batı kuklası askerler tarafından yapılan 12 Eylül darbesi öncesi kapatılması, sonrasında da en tehlikeli gençlik teşkilatı olarak görülmesi ve bu yüzden ayağı yere basmayan hayali iddia ve suçlamalarla kapatılması, yönetici ve üyelerinin de vatan hainleri gibi ağır cezalarda yargılanması ve hapislerde işkencelere tabi tutulması arkasında ABD ve Avrupalı yandaşları ile Siyonist İsrail’in ülkemizdeki kuklarına uynattığı bir Bizans oyunuydu.
Darbe döneminde Türkiye’ deki İslam’ı ve Müslümanları kontrolleri altına almak ve tüm İslam alemini de Türkiye’nin liderliğinde batılılaştırmak ve batı emperyalizmine kul ve köle yapmak için Siyonistler ve onların dünyada badigartlığını yapan ABD ve yandaşları batılı ülkeler, Türkiye’deki darbeci generallere istedikleri oyun ve senaryoyu oynattılar. ‘’Ilımlı İslam’’, ‘’Diyologcu İslam’’, ‘’ABD ve İsrail’in kontrolünde olan İslam’’ gibi… yozlaştırma, yabancılaştırma ve köleleştirme projelerini Batı emperyalizmi darbeci generallere bir proje olarak planlayıp, proğramlayıp verdiler. Onlarda efendilerinden gelen bu emirleri cansiperane olarak yerine getirdiler. Darbeler, darbeciler, 28 Şubatlar, Batı Çalışma gurubu gibi emperyalizmin uşağı yerli münafıklar Müslümanların analarından emdiği sütü burnundan getirdiler. Biz önceki yılları, bu yılları da gördük. İnşallah yarınlarımız da; vatanımızın, milletimizin ülkemizin faydasına ve menfaatine olan aydınlık günler olacaktır. Akıncıların Kızıl Elması İslam medeniyet ve kültürüyle aydınlanan ve aslına dönen bir Türkiye’dir.
Batılıların projeleri gereği FETÖ başta; ordu, polis, istihbarat, bürokrasi ve eğitim alanında devletin her kademesine girmesine müsaade etti. Ama , başörtüsüyle okuluna gitmek isteyen kızlarımıza karşı çıktılar, okullardan ve devlet dairelerinden onları attılar. Batı uşaklarının yurt dışındaki faaliyetleri bizzat darbeciler ve vesayet hükümetleri tarafından desteklendi ve güçlendirildi.
Soğuk savaş döneminde; ‘’Kontrgerilla’’, ‘’Derin devlet’’ gibi ABD’nin NATO ittifakı içindeki devletleri kontrol altında tutmak için devlet içinde devlet olan, gizli devlet yapılanması Kominizm’in iflası, Demirperde ülkeleri ve Varşova Paktının yıkılışıyla işlevini yitirdi. ABD Türkiye üzerindeki kontrolünü kaybetmemek için kendisine hizmet edecek, kendi sözünden çıkmayacak bir maşa ve uşak bulmak zorunda idi. Bu görevi FETÖ üstlendi, kontrgerilla yerine FETÖ ABD’ye hizmet eden bir araç haline geldi.
ABD’ye göre; o, FETÖ’ yü kullanıyor, FETÖ’ ye göre; o, ABD’yi kullanıyordu. Böylece, her iki tarafta kendi çıkarlarının menfaatine hareket ettiklerini sanıyorlardı. Ama , bu arada kullanılmak ve yönetilmek istenen Türk milleti, milletin geleceği, çıkarları ve devletin ele geçirilmesi idi.
AK Parti iktidara gelince, Tayyip Erdoğan ilk olarak millet tarafından seçilen bir devlet başkanı olup devlet ve yönetim üzerinde muktedir olmaya başlayınca, Türkiye’deki iktidar koltuğunda oturanları uzaktan kontrollü yöneten ABD ve İsrail devletin içinde piyon olarak yetiştirdiği FETÖ’ yü devreye sokarak, 15 Temmuz darbesiyle Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki bütün projelerini allak bullak eden Tayyip Erdoğan’ı FETÖ darbesiyle iktidardan düşürmek istediler .
Darbe yaptılar ve yaptırdılar da ne oldu?
Horasan erlerinin ve erenlerinin Ortaasyadan kopup gelerek Anadolu coğrafyasına ektikleri Akıncı ruh toprağın bağrından dirilerek sokaklara döküldü ve dünyanın en güçlü devleti ABD’nin beslemesi darbecileri 6 saat içinde topuyla, tankıyla, uçağıyla gemisiyle kıskıvrak yakalayıp millet tarafından teslim alındı.
Ama Anadolu irfanı uyanıktı, zinde idi, ayaktaydı, sokakları tuttu ve başaramadılar. Tarihte ilk defa askeri bir darbe sokaktan döndü… Efendisiyle uşağıyla, kuklacısıyla kuklasıyla milletin imanı karşısında emperyalistler ve onların ülkemizdeki uzantıları yenildiler, iflas ettiler.
İşte; sokağa dökülen bu ruh, İslam Medeniyet ve Kültürünün meyvesi olan bu akıncı ruhtur batılıların gözünde radikal, Başkan Erdoğan ise; onlara göre yıkılması gereken bir diktatördür.
II. bölümün
Devam edecek…
.
Akıncılar Teşkilatı ile ilgili reportaj / III. Bölüm
Arif Altunbaş 9 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 695 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Türk Akıncıları | Tarihi Olaylar
Sorular; Turgay Taşçı, Doktora öğrencisi
Cevaplayan; Arif Altunbaş, Akıncılar Teşkilatı son Genel Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi
***
III. Bölüm
Sorular; Turgay Taşçı, Doktora öğrencisi
Cevaplayan; Arif Altunbaş, Akıncılar Teşkilatı son Genel Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesi
***
Akıncılar radikal midir?
Batı sömürgeci emperyalistlerine göre; her Müslüman onlar için potansiyel bir tehlikedir. Dolayısıyla her Müslümanı kendi batılı Hıristiyan kalıplarına uymadığı için radikal görürler. Her fırsatta onları baskı ve emirleri altına almak için veya onu yapamıyorlarsa yok etme yolunu tercih ederler.
Daha önce izah etmeye çalıştığım gibi radikalizmden ne anlaşıldığı, onunla ne anlatılmak istendiği ve bizim ne anladığımız önemlidir. Batılı istilacılara göre, İsrail işgaline karşı kendi vatanını, namus ve şerefini savunan Filistinliler radikal ve teröristtir. Ama; Filistinlileri 50 yıldır çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden öldüren, onları kendi vatanlarından çıkaran, evlerini başlarına yıkan, anaları evlatsız evlatları annesiz babasız bırakan faşist İsrail rejimi ise; batılıların gözünde çağdaş, demokrat, barışçıl ve demokrattır.
Dünyanın birçok ülkesinde batı emperyalizmine karşı savaşan, mücadele eden İslami guruplar ve halklar batıya göre radikaldir. Batının gözünde Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Somali’de, Mali de, Keşmir’de, Karabağ’da Müslümanları katleden canilerin hepsi kahraman ölmemek için savaşan dinlerini, vatanlarını ailelerini, milletlerini savunan Müslümanlar ise, barbar ve canidirler. Batının gözünde PKK nin şehit ettikleri işbirlikçi ve işgalcidir, Türk askerinin öldürdüğü teröristler vatanlarını savunan gerilladır emperyalistleri gözünde, dilinde, eyleminde ve söyleminde… Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
Akıncılar batılıların ve batı uşaklarının gözünde radikal olarak yaftalanabilir . Fakat; biz, kendi hak ve hakikatlerimizde, kendi milli ve yerli duruşumuzda, emperyalizmin her türlüsüne, her rengine ve tipine karşı mücadelemizde gayet radikaliz. Referans kaynağımızda; ‘’ Elbette ve kesinlikle Hz.) Muhammed (SAV) Allah’ın Resulüdür; beraberinde bulunanlar (ve kıyamete kadar Onun yanında ve yolunda olanlar) da; inkârcı (zalimlere) karşı şiddetli (cesaretli, mert ve metin), kendi aralarında ise (gayet müsamahalı ve) merhametlidirler.’’ (Fetih;29)
24-O gün için devlete karşı bir konumda mıydınız? Gayri resmi faaliyetlerinizi nasıl değerlendirirsiniz? Mesela duvarlara yazı yazmak vs.
-İster zalim ister mazlum, ister işgalci isterse darbeci olsun devlet her zaman ve şartlarda Müslüman milletimizin devletidir. Karşı olunan devletin kendisi değil, o devleti kötü yönetenler, onu darbeci ve zalim bir aparat haline getiren devlet yöneticileridir. Genel bir prensip olarak akıncılar; Müslüman da olsa, kafir de olsa zulme, zalimlere ve emperyalizmin her çeşidine karşıdırlar.
Akıncılar Teşkilat olarak kanunlar çerçevesinde çalışan resmi bir dernektir. Bu çatının altında onlar belli bir gönül birliği ve dünya görüşüne sahip ümmetin bir parçasıdır. Onları Akıncılar çatısı altında tutan da o ümmet düşüncesi, ruhu ve dünyasıdır.
Gayri resmi hiçbir faaliyet içinde olmamışlardır. Duvarlara yazı yazmak veya afiş asmak o dönemde her dernek ve siyasi hareketin yaptığı olağan faaliyetlerdendi. Başta devleti yöneten hükümetler olmak üzere herkesim kendi afişlerini asma, duvarlara slogan ve mesajlarını yazıyordu. Bunlar rejimin temellerini zorlayan ve sistemi ortadan kaldıracak gayri resmi faaliyetler değil, reklam ve ilan kanununa muhalefet eden faaliyetlerdi. Eğer; bunlar suçsa; o dönem sahnede olan her parti ve dernek bunları yaptığı için herkes suçludur.
25-Türkiye’yi Darul harp olarak görüyor muydunuz?
– Bu konu İslam fakihleri arasında tartışılagelen bir meseledir. Mezhep İmamız Ebu Hanife ile öğrencileri arasında bile farklı anlayışlar vardır. İyi niyet ve samimiyet bağlamındaki farklı düşünce ve görüşler rahmettir. İstikamet; İslam şeriati, akaidi ve fıkhı çizgisinden ayrılmamak, farklı bir yola sapmamaktır.
26-Özellikle Akıncı gençlerin ülkücüler tarafından öldürülmesinin ardından, ülkücülerin İslami söylemlerini “münafıklık” olarak tabir edilmesi itikadi manada mıdır?
– Hayır, itikadi manada değil çifte standartlık ve ikiyüzlülük anlamınadır. Kaldı ki, ‘’Kanımız aksa da zafer İslam’ın’’ diyorsan her hal ve hareketinle, eylem ve söyleminle, ideoloji ve nizam anlayışınla İslami olmak zorundasın. Ülkücülerin fikir babalarının çoğu batı tipi seküler bir dünya görüşüne sahip veya Kemalist idiler. İslam ise; kendisinin üzerinde olan bir fikri, düşünceyi ve dünya görüşünü kabullenmez. Bir şeyin İslami olması için onu yapan kişinin de İslami düşünmesi, hareket etmesi, İslam’a göre davranması gerekir düşüncesindeyim.
Ama, Kemalist Laik düzen kendi iflasını uzatmak, tıkanmışlığını gidermek, kokuşmuş iktidarını sürdürmek için Ülkücülerle solcuları ve İslamcıları sürekli karşı karşıya getirmek için elinden gelen bütün provokosyon ve ajitasyonları yapmıştır. Bunu zamanında anlayanlar anlamış, anlamayanlar 12 Eylül darbesi sonrası hapishanelerde gördükleri işkence ve zulümlerden sonra nereye ve kime hizmet ettiklerini anladıklarında vakit çok geç olmuştu
Kaldı ki bütün ülkücüler Akıncı karşıtı ve düşmanı değillerdi. Bilakis; çok azınlıkta bir gurup kafatasçı, ırkçı hariç okudukları okullarda, yaşadıkları mahallelerde Akıncılar kardeş gibi idiler. Milli ve manevi değerlerine bağlı ülkücülerle hep birlikte omuz omuza kol kola olduk, dost ve kardeş olarak barış içinde yaşamaya, İslam düşmanlarına karşı müşterek hareket etmeye çalıştık.
Sözünü ettiğim bu ülkücü- İslamcı damar rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’yla birlikte laik Kemalist çizgiden ayrılarak atalarımız Horasan Erleri ve erenlerinin yolunu Nizam-ı Alem olarak ilan ettiler.
Gerçek Akıncıların ve ülkücülerin yolu insanlığı kuşatan ve kucaklayan Allah’ın yanılmaz ve sarsılmaz yolu olan Nizam-ı Alem yoludur. Hiçbir şuurlu Müslüman Allah düşmanlarının sistem ve düzenlerini kabul edemez, Allah düşmanlarıyla bir olamaz, onlarla aynı cephede, aynı yuvarlak masada birlikte oturup İslama ve Müslümanlara karşı ittifak kuramaz.
27-80 darbesi sonrası toparlanma sürecini anlatır mısınız?
Tepeden inme darbe ve zorbalıkların hüküm sürdüğü ülkelerde beklenmedik bir zamanda darbelere ve buna bağlı zulüm, baskı, tutuklama, yargılama ve hapislerle karşılaşan toplumlarda bir duraklama, dağılma ve çekimserlik döneminin olması doğaldır. Kanun ve hukuk tanımazların insafı ve merhameti yoktur. Onlar sağlıklı ve adil düşünemezler ve kendiliğinden karar verip hareket edemezler. Sadece bir amaca ve hedefe kurulmuş proğramlanmış bir robot gibi üstlerinden gelen emirleri uygularlar.
Darbe sonralarındaki siyasi, ideolojik hareketler gibi Akıncılar da fetret dönemleri yaşamıştır. Kısa bir zaman sonra farklı isimler altında halk ve Üniversite talebeleri arasında derlenme ve toparlamaya başlamışlardır. Bugün adı akıncılar olmayan fikri ve düşüncesi akıncı ruha sahip birçok farklı dernekler, vakıflar ve kuruluşların içinde faaliyet göstermektedirler. Akıncı’ lık bir tabela teşkilatçılığı ve cemiyetçiliği değil, bir ruh hali, ahlak hareketidir. Önemli olan, içinde bulunduğu cemiyet ve cemaatin isminin ne olduğu değil onun içinde taşıdığı iman, inanç ve aksiyondur.
28-28 Şubat Post Modern Darbesi Akıncıları nasıl etkiledi?
28 Şubat ihaneti tarihimizin yüzkarası en alçak post-modern bir darbe olarak bir Haçlı işgal ve istila denemesi idi. Bu istila hareketi Moğol işgal ve istilasında bile yapılmayan zulüm ve işkenceleri İslam ve Müslüman gençlerimizi ve milletimizi hedef aldı.
Bu batı patentli işgal ve istila hareketi Akıncıları Haçlılara karşı kahramanca savaşan Kılıçaslan, Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi bilinciyle biledi. Akıncı düşüncesi kısa bir zaman sonra Haçlıların yalakası darbeci generallerin bin yıl sürecek dedikleri 28 Şubat diktatörlüğünü bir vuruşta devirdi. Selahaddin ve Kılıçaslan’ ın çocukları 20 yıldır bozuk düzen ve sisteme rağmen, ihanet şebekeleri gibi çalışan muhalefete rağmen Türkiye’yi yönetiyorlar ve insanımız ve tarihimiz adına destanlar yazıyor. Dün; darbelerle, hapislerle, idamlarla yargılanan insanların düşünceleri, bugün; Haçlı çapulcularına inat Türkiye’yi ve milletimizi en iyi bir şekilde temsil edip yönetiyor.
29- Akıncılar hiçbir zaman apolitik ( Politik/ Siyasi görüş ve olaylardan habersiz veya onlara kayıtsız kalan) oldu mu?
Akıncılar hareketi’ nin temel felsefesi şudur: Onun; dini siyasetidir, siyaseti de dinidir. Siyaset ve din birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Bir Müslüman; dinsiz olamaz ve dinsiz olarak yaşayamaz. ‘’İhdinassıratal mustakim…’’ diyerek, günde kırk defa namazda; ‘’ Beni dosdoğru kendi yoluna ilet, şaşırmışların (Hıristiyanların) ve sapkınların (Yahudilerin) yoluna değil, ya Rabbi’’ diyen bir Müslümanın siyasetten uzak kalması ve durması düşünülebilir mi? İslam ruhban bir hareket değil, Müslümanlar da siyasetten uzak değildir. Bilakis siyasetin tam içinde ve ortasında olmak zorundadır.
Müslüman önder, rehber, numune ve örnek insandır. Akıncı hareketin temel felsefesinde de insanımızı Allah’ın emirleri doğrultusunda en iyi bir şekilde yönetime sahip olan bir nizamı insanlığın hizmetine sunmaktır.
Siyaset hayatın kendisidir. Müslüman olarak akıncılar, hayatın gerçeklerine karşı asla ilgisiz ve duyarsız kalamazlar. Zaten, küfür ve inkarcı düzen ve rejimleri korkutan ve ürküten de Akıncıların hayatın gerçekleri içinde esas gerçekleri ortaya çıkarmak, yalanın ve talanın iktidarlarına son vermek Hakkı ve hakikati toplumun hayatında üstün kılmaktır.
30-Günümüzde Akıncılar derneğinin faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?
Akıncılar adı altında faaliyet yapan birçok dernek vardır. Ama birçokları Akıncıların ruh ve düşüncesinden, eylem ve söyleminden, gelecek tasavvuru ve anlayışından maalesef çok uzaklarda eğitilmeyi, derlenip toparlanmayı beklemektedir. Binaların duvarlarına ‘’Akıncılar’’ tabelasını asmakla ‘’Akıncı’’ olunmuyor. O; bir ruh ve düşünce ufku ve derinliği meselesidir. O da; eğitim ve öğretimle kazanılacak bir değerler bütünüdür.
31-Siyasi olarak Akıncılar günümüzde hangi partiye daha yakındırlar?
Büyük çoğunluğu AK Parti ve bir kısmı da Saadet veya Yeniden Saadet Partisine yakındırlar. Diğer partilere yakın olan eski akıncılar da olabilir. Onların da o partilerde ağırlık olarak bir kıymeti harbiyeleri yoktur. Oralara vitrin mankeni olarak alındıklarını sanıyorum.
32- Millî görüş ile ilişkileriniz nasıl? AKP ye karşı bir kayma söz konusu mu?
‘’Milli Görüş’’ ifadesi MSP hareketi zamanında ortaya çıkan bir tabirdir. Erbakan Hoca ve onun siyasi çizgisini izleyenlerin hareketi olarak bilinir. Erbakan Hocayı lider olarak tanırlar. Onun görüş ve düşüncelerinin izini izlerler. Ben, iki yıl (1981-83) Avrupa’da Avrupa Milli Görüş Hareketi Gençlik Kolları başkanlığı yaptım. Onları orada daha yakından tanıma fırsatım oldu.
Dün, Milli Görüş hareketi içinde olan insanların büyük bir çoğunluğu Ak Parti içinde ve onun eksenine yakın bir mesafededir. Başkan Erdoğan ve arkadaşları da Milli Görüş Hareketinin içinden çıkan ve AK Partiyi kurarak kendilerine daha farklı bir yol ve gelecek çizen ve bugünün Türkiye’sini yöneten insanlardır.
33-Sizce akıncılar teşkilatı kurulduğu günden bu yana bir değişim geçirdi mi? Geçirdi ise, bu değişimi nasıl ve neden geçirmiştir? Değişimi nasıl tanımlarsınız?
Akıncılar Derneği 12 Eylül darbesinden önce kapatıldı. Darbeden sonra ona yakın olan siyasiler bu ismin kullanılmaması Siyasiler için özellikle gayret ettiler. Gençliği Akıncılar isminde değil de farklı dernek ve vakıf tabelaları altında toplamaya çalıştılar. Çünkü ; siyasi partileri ellerinde tutan bir avuç insan Akıncı ruhu ve düşüncesini ne anlayacak, ne de onları kontrolleri altında tutacak bir yapıya veya yapılanmaya sahip değildir. Başları sistemle belaya girer diye kimse akıncılara bulaşmadı.
Gençlik çoğu zaman kural tanımazlık ile öne çıkar. Legalite’ nin sınırlarını zorlar. Bu yüzden siyasilerin de başlarını ağrıtır. Genç kuşaklar kontrol altına alınmaz ve dizginlenmezse kısa zamanda önlerinde zor durulan potansiyel bir güç haline gelir. Siyasi partiler ise; gençliği kendilerine şakşakçılık yapmasını, meydanları doldurmasını, onlara gözü yumuk sorgusuz sualsiz oy vermesini, laf dinleyecek akıllı ve uslu çocuklar olmasını, bir parmak işareti ve şıklatması ile hazır ol vaziyetine geçecek potansiyel, genç ve dinamik oy tabanı olmasını ister.
Kısaca;’’ Bir millet kendisini değiştirmek istemezse, Allah cc da onların durumunu değiştirmez’’ (Rad; 11) Akıncıların da, siyasilerin de, milletin de, ümmetin de, insanlığın da durumu böyledir. Değişimi isteyen ve o yolda gayret sarf eden kişi ve toplumlar ancak değişim ve dönüşüm adına bir mesafe alabilirler. Bizim inanç ve itikadımıza göre; Değişimi istemek ve bu yolda atılması gereken tüm adımları atmak insanın işi, o fiili gerçekleştirmek için gerekli imkan ve araçları yaratmak Allah’ın sünnetidir. Akidesine göre; ‘’Dilemek insandan, onu yaratmak da Allahtan’ dır.’’
34-Akıncılar Teşkilatının geçmişine baktığınızda size yanlış gelen uygulamaları veyahut fikirleri var mı?
Tabii ki Akıncılar Teşkilatı gökten inen, vahiyle desteklenmi, hatasız, günahsız bir yapı ve kuruluş değildir. Nihayetinde insanlar tarafından kurulmuş, yönetilmiş kulların faaliyetine aracı olmuş bir kuruluştur. Elbette; hataları, yanlışları, eksikleri, aksaklıkları, yapmak isteyip de yapamadıkları birçok şeyler vardır. Bunlar netlik ve dürüstlük ilkeleri ışığında konuşulmalı, yazılmalı ve insanlarımızın istifadesine sunulmalı, gelecek nesillere ders ve ibret olmalıdır.
Eğer bir gençlik hareketi tüm ülke gençliğini kucaklamak, kuşatmak ve onları gelecek zamanlar için ülkenin kadroları olarak yetiştirmek, hazırlamak ve bir zamana kurmak gibi bir misyonu yüklenecekse; bir siyasi partiye destek vermesi, ona yakın olması normal olabilir. Fakat ; bir siyasi partiden emir alması, onun yan kuruluşu ve arka bahçesi gibi çalışması doğru değildir. O zaman, görüş açınızı ve ufkunuzu daraltır marjinal kalırsınız. Akıncı Gençliğin partici olması veya öyle görünmesi doğru bir hareket ve strateji değildir. Partiler adı üzerinde partidir. Bir gurubu temsil ederler. Bunun için belirli sınırlar içinde marjinal kalmaya mahkumdurlar. Tüm ülke insanını kucaklamak ve kuşatmak zorunda olan Akıncıların referans kaynağı Kur’an ve Sünnettir. Partilerde olduğu gibi batı patentli bir görüş ve ufkundan farklıııdr.
Bir partinin arka bahçesi ve yan kuruluşu olan veya öyle görünen gençlik hareketleri, tüm ülke insanını bir çatı altında toplamayı başaramaz ve onlara kendi misyonunu ulaştırmakta başarılı olamazlar.
Gençlik hareketleri daha çok eğitim, kültür, sanat, spor ve akademik çalışmalar üzerine yoğunlaşmalıdırlar. Günlük politikaların öznesi olduklarında kendilerini yeteri kadar yetiştiremezler ve cahiller ordusunun çok şey bildiğini sanan hiçbir şeyden haberi olmayan birer neferi haline geliverirler.
Politikacılar gençlerin üzerine basarak, onların saf ve tecrübesizliklerini basamak olarak kullanarak yükselme seviyesizliğinde bulunmamalı, gençlik teşkilatları da bu tip oyun ve numaralara asla kanmamalıdır.
Fertleri aileler, cemiyet ve cemaatler, toplumlar ve partiler özeleştiri geleneğini kendi aralarında kurumlaştırmak zorundadır. Özeleştiri yapmayan, yaptırmayan, bundan rahatsız olan kişi ve toplumların varacağı yer at gözlülük, tek düzenlilik, despotluk ve diktatörlüktür. İstişare etmek, istişareye göre hareket etmek İslam’ın kesin kuralıdır.
İslam; müşavere dinidir. İstişare eden yanılmaz. Verdiği kararlardan da pişman olmaz.
35-Size göre İslamcılık nedir? İslamcılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
İslamcılık; II. Abdülhamit dönemin de ortaya çıkmış tabir ve kavramdır. 1870 yılında ortaya çıkan ‘’İslam Birliği’’ düşüncesinin Osmanlı Devleti’nin hakim düşüncesi, siyasi ve fikir hareketi olarak İslamcık siyasi akım haline gelmiştir. Bu düşüncenin ilk temsilcileri; Said Halim Paşa, Mehmed Akif (Ersoy), M. Şemsettin (Günaltay), Abdulhak Bağdadî ve Ahmed Naim gibi fikir ve düşünce adamlarıdır.
Bana göre İslamcılık; sadece siyasi bir İslam Birliği Hareketi ve görüşü değil, Müslümanların Allah’ın çizdiği hudutlar içinde yaşamaları gereken hayat tarzı ve biçimini ümmet bağlamında hayata geçirme politikası ve projesidir. İslamcılık; İslamın sınırları içinde sınıfsız ve sınırsız bir dünya kurmak ve bunu tüm insanlığın hizmetine sunma hareketidir.
İslamcılık; güce tapınan, maddeye esir olan, manayı terk eden ve unutan insanlığın geleceğidir. Şairin dediği gibi;
‘’Elbet anlaşılır şiir (İslam) çoğu gitti azı kaldı/ Ekmek gibi azizleşir çoğu gitti azı kaldı.’’
***
İlginizden ve yardımlarınızdan dolayı teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.
Ben de size teşekkür eder, İslam alemi ve insanlık için hayırlı çalışmalar yapmanızı dilerim.
Arif Altunbaş
Akıncılar Teşkilatı son yönetim kurulu Bşk Yard.
.
Bizans Oyunları
Arif Altunbaş 6 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 821 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Bizans Oyunları
ARİF ALTUNBAŞ, Haber 7
Her yalanı söyleyeceksin, iftirayı atacaksın, düşmanlarımıza Türkiye’yi şikayet edeceksin 6 ezik figüranla birlikte örümceğin intiharı tiyatrosunu oynayacaksın. Sonra da, herkesin seni alkışlamasını bekleyeceksin? Aksi takdirde politik dokunulmazlık zırhına güvenip yabancı işgal ve istila orduları gibi memurun, esnafın, öğretmenin, polisin, askerin, yani sana oy vermeyen milletin üzerine yürüyecek, belden aşağıya vuracak, kural kaide, yasa ve tüzük dinlemeden devlet dairelerini basacaksın, bu tiyatronun adına da demokrasi diyeceksin!
Haçlı taktikleri ile Müslümanların yolunu kesmek bu yolda her şeyi meşru görmek ve göstermek hukuk sınırlarını çiğnemek sakız çiğnemekten daha kolay hale geldiyse bir ülkede, o zaman; başınıza gelecek bela ve musibetlere de hazır olmak zorundasınız.
Milleti çiğnemek isteyen taşkın ve şaşkınları millet ayağının altına alıp bir güzel çiğneyeceği günler de gelecek. Fare iken aslan kesilen sıçanlar bir anda fare oluverdiklerini de anlayıp bilecekler.
Türkiyenin, devleti ve milletiyle zehirli bir Kırkayağın Bizans ayak oyunlarına karşı büyük bir sınama ile karşı karşıya olduğunu anlamayan ve bilmeyenlere ‘’ Günaydın’’ diyorum. Bazılarının hırs ve inadı, cehalet ve ihaneti bu zehirli Kırkayağın ülkemize ve milletimize vereceği zararı görmeye engel olabilir. Bu tipler Kırkayağın bir ayağı ve ihanet cephesinin bileşeni olmak, aynı kadrajda görünmek için bütün ahlaki sınırları, İslami ve insani değerleri de çiğneyebiliyor.
Bu tip davranışlar ve taraf olmak ‘’bir tercih meselesidir’’ deyip boş verilmez, hoş görülmez. Bunun ayrıca hassas bir inanç ve itikadi yanı ve yönü de vardır. O da; İslam düşmanlarına yardım ve yataklık yapmak, zulme ve zalime rıza göstermek, ihanet ve hainlerle suç ortağı olmaktır.
Batı emperyalizminin İslam ülkelerinde sürekli kamuflaj olarak kullandıkları sömürge tipi; ‘’demokrasi’’, ‘’özgürlük’’, ‘’çağdaşlık’’, ‘’modernlik’’, ‘’laiklik’’, ’’Barış’’, ‘’İnsan Hakları’’ , ‘’Liberalizm’’ gibi vitrin olarak kullandıkları bu kelimeler menfaat ve çıkarları söz konusu olunca içi boş sloganlar haline dönüşüveriyor. Batılı köle tüccarlarının ağızlarında çiğneye çiğneye çürüttükleri ‘’sömürge tipi demokrasiyi sakızını’’ Müslüman ülkelere büyük bedellerle sattıklarını gördük ve görürüz.
Güç sarhoşu emperyalistler kendi koydukları prensip ve kuralları çiğneyen, çıkar ve menfaatleri için namuslarını bile pazarlamaktan çekinmiyor. ‘’Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir’’ diyerek dünyayı yönetenler bu Kabil soylulardır.
Yoksulları, güçsüzleri baskı altına alarak sömürmek ve haksız kazançla büyümek, güçlenmek, firavunlaşmak bunların karakteridir. 15 Ağustos 1096 da Papa II. Urbanın emriyle yola çıkan, önlerine gelen tüm Hıristiyan şehirleri ve ahalisini katleden, mal ve mülklerini yağmalayan, geçtikleri her yeri yakan yıkan Kutsal Haçlı ordusu bunların ataları idi.
İstanbul’dan başlayarak Anadolu topraklarında halkın biricik geçim kaynakları olan bağlarını, bahçelerini, ekin tarlalarını yakan yıkan talan eden, Hıristiyan ve Müslüman ayırt etmeden tüm şehirleri yağmalayıp kılıçtan geçiren (-Fransız tarihçi Frantz Funck Brentano’nun “Les Croisades” (Haçlı Seferleri) adlı kitabında zikrettiği gibi) ‘’…Türkleri kaynar suda haşlayıp yediklerini söyleyen’’ de bu batılı Haçlı barbarlardır.
Birinci ve 2. Dünya savaşında 100 milyon insanı öldüren, milyonlarcasını da yaralı, sakat ve evsiz, barakan bize insan hakları ve demokrasi dersi verenler de yine bu yüzsüzlerdir. Amerika’daki yerli Maya, İnka ve Kızılderili’leri soy kırımına tabi tutup kökünü kazıyan, onların altın ve gümüşlerini çalıp gemilerle Avrupa’ya getirip semiren ve zenginleşen katil hırsızlardır bunlar.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak tarihte görülmemiş katliamlara imza atanlar, bugün de dünya kabadayılığına soyunan ve dünyayı tek başına yönetmek için her taşın altında çıkan zehirli yılanlardır bunlar. 1960’a kadar ABD’ nin Hotel ve Restoranlarında, ’’ Buraya köpekler ve zenciler giremez!’’ tabelasını asan (!) köle tüccarları bunlardı. Bunların zulümlerini yazmaya ve anlatmaya bir ömür yetmez.
Dün, savaş meydanlarında teslim alınamayan, yo edilemeyen milletimiz bugün yerli, milli, zilli işbirlikçi Truva atlarıyla teslim alınmak isteniyor. Tanıdık Bizans oyunları ve oyuncuları yine devredeler. Tarih, eskiden olduğu gibi aynen tekrar etmekte.
Çok şükür bu toprakların Kılıçaslan’ları, Nureddin Zengi’ leri, Selahaddin Eyyubi’leri, Alpaslan’ları ve Fatih’leri daha ölmediler. Onlar; Müslüman milletimizin kalplerinde ve arasında hala yaşıyorlar.
Varsın altılı masa döndürsün fırıldaklarını, oynatsın kuklalarını, önümüze sürsün piyonlarını, sergilesin Bizans oyunları batı patentli Tiyatrolarını… Herkesin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardır. O’nun hesabı bütün hesapların üstünde ve bütün oyunlarda galip gelir.
.
Kaplanlar ölmez
Arif Altunbaş 13 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 515 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Kaplanlar ölmezİnsan doğumundan ölümüne kadar hareket halinde olan bir varlıktır. Hareket etmek, yürümek, koşmak, mücadele etmek, savaşmak yolun ve yolculuğun kaderidir. İnsan ve yol yürüye yürüye gider.
Gelişmek, olgunlaşmak geleceğe, umutlara, hayallere, hatta; ütopyalara yürümek insanın yürüyüş rotası üzerindeki hedeflerdir. Bu yol, zorluklar, zorbalıklar ve çilelerle doludur. Her insanın göreceği, yaşayacağı bir kaderi vardır bu yolda.
Yolumuz üzerinde pusular kuran, gönül evimizi yıkan, canlar yakan zalimler ve zulüm aparatları vardır mücadele edip savaşacağımız. Bunlar; insanlıktan çıkan insanlardır, insan kılıklı hayvanlardır, putlardır, putperestlerdir. Nemrutlar veya Firavunlar.
Bakarsınız aniden bir kıvılcım çakmış, bir yangın çıkmıştır yolunuzun üzerinde. Bir kav ateş almaya, bir ülke yanmaya başlamıştır. Sadece ağaçlar yanmaz orman tutuşunca. Kuş, böcek, hayvan, toprak, su, tarih, coğrafya canlı cansız tüm varlıklar kül olmaya başlar. Nemrut ateşini sadece İbrahim’i yakmak için tutuşturmaz. İbrahim ve Nemrut birer semboldür sadece. Yankısı Kıyamete kadar sürecek
İnanan insanın verdiği ve vereceği karara, yürüdüğü ve yürüyeceği yola aklın, aklı ermez. İnanmak; aklın sınırlarını zorlamak, aklın ötesinde bir yerde durmak ve orada mücadele etmeye karar vermektir. O, bir çılgınca inanç ve yiğitçe bir savaşma türüdür.
Allaha inanmışsa, insan. Aklı bırakır gider, terk eder onu. İnanmak ve savaşmak aşk ehli olmak, aşk ehli olmak; Hakka ve hakikate gerçekten bağlanmaktır. Akıllı adam; makam, mevki ve menfaat peşinde koşar. Aşk ehli ise; aklını peynir ekmekle yiye yiye dağları aşar. Çünkü aşk; aklı yerinde ve iyi kullanmak, karşılıksız sevmek, fedakarlık ve adanmışlıktır. Karıncayı ağzında bir damla su ile Nemrut’un ateşi söndürmeye sevk eden İbrahim’in yoluna olan bağlılığı ve aşkıdır. Aşk maksuda ermek değil, o yolda ölmektir.
Hz. İbrahim’i ve baltasını zıvanadan çıkaran iflas eden bir aklın donuklaşıp putlaşmasıdır. Bu değil miydi, Musa’yı bir tutam ateş peşinde Tur dağında koşturan. Musa’ya sabır orucunu bozduran ve en sonunda; ‘’ Fefruk beynena ve beynel kavmil fasıkin ’’ bedduası yağdıran bu aşk değil miydi?
Müslüman olmak, yalnız başına da olsa mümince yaşamaktır koskoca bir ormanda. İnadına özgür ve inadına bağımsız. İnadına korkusuz ve inadına savaşçı olmak Hak ve hakikat yolunda. Müslüman olmak, Müslüman kalmak kolay değil, İslam’ın mücadelesini vermek kolay değil eğer; put ormanında elinde zor tuttuğun sabırsız deli bir balta varsa. ‘’Es sabru miftahul cenneh’’ evet ama, cennete savaşa savaşa gidilir, unutma!
Miskinlik, uyuşukluk, pısırıklık, korkaklık yakışmaz Müslümana. Kaplan dediğin bir fırtına gibi eser vahşi ormanlarda. Bazen; sessiz, bazen gök gürültülü şimşek gibi. Barış zamanlarında sükunet ve tevazu yakışır insana, ama savaş başlayınca bir kaplan pençesi hakim olur Meydana.
Darbeciler, darbe seviciler, kağıttan kaplanlar emperyalizmin ücretsiz köleleri… Tarihimizin yüzkarası, münafığın hası, kimi kör, sağır, dinsiz imansız, kimisi milli, zilli şef, tek adam, komutan, sahte kahraman.
Müslüman inancını ilan eder her vahşi ortamda, eğer adam gibi inanmışsa. Onun zalim krallarla görülecek hesabı vardır. İman onun çenesinde ve pençesinde değil, kaleminde, kelamında ve kalbindedir. Fötr şapkası takmaz başına, penguen smokinleri giymez kölelik işareti diye. Kaplan kendi postuyla kaplandır. Başka bir post’a, kendisi için biçilen bir kaftana itibar etmez Çünkü o kaplandır. Eyvallah etmez, ne İngiliz, ne Çin ne Hint’in ipek kumaşına.
Kaplanlar kediler gibi miyavlamazlar ortalıkta, sağda solda bir lokma yemek için. Yalnız kraldırlar. Yürür Hak ve doğru bildiği yolda inadına inadına. Sahile yanaşınca gemi. Bu sahilden öte sahile gitmek için açarlar bembeyaz yelkenlerini.
Kaplanlar yaptılar yapacaklarını, söylediler söyleyeceklerini, yazdılar yazacakların nasipleri kadar korkusuzca. Sen, içindeki kaplanı büyütmeye çalış arkadaş, sen içindeki kaplanı yarınlara. Unutma! Onlar kurtaracaklar yangınlardan, nemrutlardan ve firavunlardan ülkeni.
Her zaman ve zeminde dinimiz, milletimiz, vatanımız ve ümmet için savaşan kaplanlar ölmezler. ‘’Yunus öldü deyu sela verirler/ Ölen beden imiş aşıklar ölmez.’’
Aşk yolunda can verip nehrin öte sahillerine geçen tüm aslanlarımıza, kaplanlarımıza Allah rahmet eylesin, mekanları cennet, makamları ali olsun. Selam olsun ölümsüzlüğü tadan gerçek kahramanlara.
.
Milletin tasası oligarklar masası
Arif Altunbaş 20 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 796 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Başkan Erdoğan’ı devirmek için yuvarlak masa etrafında toplananların cinsine, cibilliyetine, kimliğine, şahsiyetine ve karakterine bir bakın! Hangi devletin ve milletin evladı, hangi tarih ve coğrafyanın toprağı, hangi medeniyet ve kültürün meyvesi ve kimlerin maşaları ve uşaklarıdır bunlar?
Ne kadar yerli ve milli, ne kadar devşirme ve azınlıktırlar Hakkın ve hakikatim terazisinde bir ölçün, tartın! Sırtlarını hangi düşman ülkelere dayamışlar, kıbleleri nereye dönük bunların, dostları ve düşmanları kimlerdir?
Bir yanda ezan ve Kur’an, cami ve cemaat, Halk ve Hak düşmanı bir parti, bir yanda vatan ve millet düşmanı PKK, diğer tarafta Abdulhamithan nefretli dönmesiyle ve yuvarlak masa etrafında sandalye kapma derdine düşmüş ihtiraslı kifayetsiz politikacılarla Türkiye nereye sürüklenmek isteniyor böyle?
Hep bir ağızdan devlete, millete, askerimize, polisimize ve yargıya kafa tutup sadece çemkiriyor bu kartondan kaplanlar. Birbirine benzemez fikirsiz yoldaşlarla, kimseye güvenmeyen ve güven vermeyen arkadaşlarıyla, bu dengesiz ve ayarsız insanlarla nereye?
Dünyanın hangi ülkesinde emperyalizme uşaklık eden, milletin çıkarlarına karşı savaşan düşmanların maşası olan halkçı, milliyetçi, yurtsever gördünüz böyle? Görmediyseniz etrafınızdaki Erdoğan düşmanlarına bir bakın yeter! Başta ABD olmak üzere hepsi sömürgeci batı devletlerinin eteklerine yapışmışlar oradan gelecek bir emri bekliyorlar bir yıldır bir başkan adayı çıkarmak için. Erdoğan’ı diktatörlükle suçlayan kuklalar ve maşa olmakta birbirleriyle adeta yarışıyorlar. Yalanın, sahtekarlığın, haksızlık ve hukuksuzluğun, kıskançlığın, hasetliğin ve Türkiye düşmanlarının uzantıları bu çapsızlar mangası.
Kendi diktatörlerine demokratik lider, halkın iradesiyle iktidara gelen herkese diktatör diyecek kadar adi ve seviyesiz olan oligarklar bunlar.
Türkiye’de ve birçok İslam ülkelerinde yetiştirilen müstemleke aydınlar, politikacılar, din, bilim ve devlet adamları vasıtasıyla sömürgecilik dünyanın her tarafında halen bunların efendileri batılılara hizmet ediyor. Kan Müslümanların damarından toprağa oluk oluk akıyor, petrol ve gas paraları batılı ülkelerin keselerine ve kasalarına dökülüyor.
Erdoğan, ‘’dünya 5’ ten büyüktür’’ diyerek bu haksızlıklara başkaldıran milletimizin onuru ve şerefi olan tek lider. Dünya müstekbirleri ve onların Türkiye içindeki ve dışındaki dostları, yoldaşları hep bir ağızdan onun için Erdoğan düşmanı. Bu da bize gösteriyor ki, Türkiye ve Erdoğan doğru yoldadır.
Diktatörler ve darbe seviciler Erdoğan’ı hep bir ağızdan neden diktatör diye suçluyorlar hiç düşündünüz mü dostlar? Çünkü, Erdoğan onların diktatör üreten sistem ve düzenini, kurum ve kuruluşlarını ortadan kaldıran insan. Bunlar; Menderes’i, Özal’ı, Erbakan’ı da aynı hile ve oyunlarla yok etmeye, insanımızın gönlünden ve gözünden düşürmeye, koparmaya çalışmışlardı, hani bir zaman.
28 Şubat’ta darbe yapan diktatörler demokrasiyi koruma ve kollama adına millete zulmettiler, zulmün Bin yıl süreceğini iddia ettiler. Aynı tiyatro, batı kuklaları tarafından oynanan bu oyunu milletçe çok defa seyrettik. Şimdi oyunla oynaşla, uşaklık ve kölelikle kaybettiğimiz zamanları, batı medeniyeti ile aramızda açılan çıtayı ve mesafeleri hızla kapatmaya çalışan Erdoğan hedefte batılılar ve yerli münafıklar tarafından. Ülkemizi ve milletimizi lider Türkiye yapmak isteyen Erdoğan ve Cumhur İttifakına bunun için karşılar yerli ve yabancı düşmanlar ve uşakları.
Millet olarak hep birden ‘’Yeniden Büyük Türkiye’’ için diktatör darbeci generallerin, yerli münafıkların, fırıldak dönmelerin ve batı uşaklarının kıçına kuvvetli bir tekme savurma zamanı yaklaşmakta. Yakında sandık önümüzde, irademiz elimizde, inanç ve imanımız yüreğimizde, vatan, millet ve Allah aşkı ile kuklalara ve kuklacılara karşı Mü’mince hareket etmek ve karar vermek zorundayız.
Kuklalar ipleri kuklacının elinde olan ruhsuz, cansız kerestelerdir. Konuşamazlar konuşturulurlar, oynayamazlar oynatılırlar. Bilhassa, düşmanlarımızın elinde oynatılırken maskeleri düşen kuklaların yüzlerine bu seçimde tükürmeyi unutmayın!
Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da milletin iradesi dış güçlerin kuklaları ve maşalarının, onların Türkiye’deki uzantıları dönmelerin ve döneklerin oyun ve hilelerini bozacak güçte ve bilinçtedir Allah’ın izniyle…
Altılı masada salaklar avanaklar
Safları sıklaştırın geçmesin oligarklar
.
Müttefik düşmanlar ve kuklalar
Arif Altunbaş 27 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 497 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Müttefik düşmanlar ve kuklalar
Her seçim öncesi batı emperyalistleri tarafından başlatılan Erdoğan ve Türkiye karşıtlığı, karalama ve antipropaganda kampanyaları bize dost ve müttefik diye tanıtılan NATO ülkeleri tarafından yapılmasına ve yaptırılmasına artık şaşırmıyoruz. Düşman, net ve apaçık belli.
Başkan Erdoğan sadece 6+1 kuklalar ve kuklaların gölgeleri olan teferruat partilere karşı değil tüm dünya sömürgecilerine ve İslam düşmanlarına karşı bir seçim ve propagandası savaşı yürütecek yine bu seçimde de. Görünen manzara bu.
Bir tarafta; kolonyalist batılı kuklacılar ve onların yerli uzantıları dönmeler, çifte standartlılar, yerli münafıklar ile çıkar ve menfaatini putlaştırmış olan ezikler, diğer tarafta; günahıyla sevabıyla Cumhur ittifakının bileşenleri AK Parti, MHP ve BBP ‘nin lider kadroları ve tabanları bu seçimde de milletimiz ve Türkiye için mücadele edecekler.
Karşılarında bir seçim psikolojisine, atmosferine bürünen bir cephe yok. Bir savaş ve nefret dolu, stres ve gerilim üreten birbirlerine benzemezlerden oluşan kozmopolit bir yapı var. Bu seçim Türkiye Cumhuriyetinin ve milletimizin batıyla 100 yıllık hesaplaşmasının yılı ve seçimi olarak tarihe geçecek. Öyle sıradan bir başkan seçimi değil. Bu yüzden her iki taraf için çok önemli.
Ya, kendi irademizle kendi ayaklarımız üzerinde duran tam bağımsız ve özgür bir Türkiye ideali doğrultusunda milletimizin geleceğini garantiye alacağız veya kendi kimlik ve değerlerinden kopan, yarı sömürge ve yarı özgür bir Türkiye olarak eski hamam eski tas olarak yola devam edeceğiz. Bunu belirleyecek olan seçmenin özgür iradesi. “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.’’ (Rad;11)
Şimdiye kadar her seçimde Erdoğan’ın karşısına düşman olarak ilk dikilen ve diklenenler batılı Haçlı odaklar olmuştur. Bunlar, ABD ve AB’ tan oluşan NATO blokudur. CHP, HDP, İP ve diğer teferruat partileri parmaklarında oynatan kuklacılar da bu dost bilinen düşmanların içindeki Hilal’in düşmanı Haçlılardır.
Kuklacılar ne diyor, ne yapıyorsa kuklalar ve onların etrafındaki fırıldaklar da aynen onları taklit edecekler. Çünkü kuklaların akıl ve iradeleri yoktur. Onlar düşünemezler, hareket edemezler, konuşamazlar, göremezler, duyamazlar, istediklerini yapamazlar. Çünkü ipleri kuklacıların elindedir. Kuklalar akılsız, iradesiz, cansız, kansız ve duyarsız varlıkları konuşturarak millete istedikleri oyunları oynarlar.
Dış ve iç muhalefetin söylemleri, sloganları, hareket mantıkları, yalan, iftira ve propagandaları hepsi de sistematik olarak batılı toplum mühendisleri tarafından hazırlanmış olarak bu kukla oyununda ortaya konulur. Türkiye’ye karşı hangi adımlar atılacaksa, ne denilecekse, piyasaya neyi servis edeceklerse kuklacılar perde arkasından konuşurlar. Bazı saftirikler sanır ki, konuşan sahnede oynatılan kuklalardır.
Üretilen kara propagandalar, yalanlar, iftiralar, asparagas haberler, şehir efsaneleri böylece çapsız muhterislerin gerçek yüzünü de ortaya çıkarır. 1960 da Menderese karşı söylenen iftiralar, uydurulan yalanlar, oynan oyunlar, kullanılan taktik ve teknik araç ve gereçler aynen bugün de Erdoğan’a karşı kullanıldığını görüyoruz. Oyun, oyuncular ve kuklalar aynı.
Dün; Abdulhamithan’ a karşı yürütülen ‘’diktatör’’ propagandaları bugün de, aynen Erdoğan için sahneye konuluyor. Tabii ki, düşmanlarımız ve onların yerli uşakları tarafından oyun kurallarına uygun olarak aynen oynanıyor. Tarih bir daha aynen tekrar ediyor.
Dış güçler tarafından, ‘’The Wall Street Journal’la’’ başlatılan, ‘’The Economist’’, ‘’Bloomberg’’ ve ‘’The Washington Post’la’’ devam eden, ‘’Alman Stern’’ dergisi ile sürdürülen, ‘’La Monde’’, ‘’Die Welt’’ ve diğer Siyonist batılı yayın organlarıyla devamının sürdürüleceğini düşündüğüm Erdoğan ve Türkiye düşmanlığı saldırıları bu seçimde de Haçlı ve Siyonistler tarafından sürdürülecektir.
Daha önceki seçimlerde de olduğu gibi yine batının Türkiye ve Erdoğan’ a nefret kusan alçak ve çirkin yüzünü bu seçimde de tekrar tekrar göreceğiz. İnşallah muhalefetin tabanı da bu Haçlı yüzleri görür ve Allah için kendilerini hesaba çekme fırsatı bulurlar da kuklaların peşini bırakıp memleket ve milletinin menfaati tarafına yönelirler.
Allah milletimizi, devletimizi ve geleceğimizi İslam düşmanlarının eline bırakmasın! Cumhur ittifakına da basiret ve doğru kararlar vermeyi, doğru işler yapmayı nasip etsin.
İmamı Şafi’nin, ‘’Düşmanlarınız oklarını kime doğru nişan almışlarsa; o, sizin dostunuzdur’’ sözünü de akıl sahibi olan müslümanlara burada hatırlatmalıyım.
.
Cemiyet, cemaat tarikatlar üzerine
Arif Altunbaş 30 Ocak 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 580 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Büyükşehirde İlim Yayma Cemiyeti tartışması! “Bu yerler tarikat ve cemaatlere verilmemeli” - Korkusuz Kocaeli
Türkçede toplamak ve bir araya getirmek anlamına geldiği gibi; bir imama uyarak toplu halde namaz kılanlar, topluluk, toplantı, kalabalık anlamına da kullanılan cemaat kelimesi cemiyetin çekirdek yapısını oluşturur. Her cemaat; bir cemiyettir. Her cemiyet bir cemaattir. Tarikat ise takip edilen yol ve usul demektir.
İslami kavram olarak; bir fikir, düşünce, görüş, inanç ve aynı usul, amaç ve hedef etrafında bir araya gelen insanlar topluluğuna cemaat, onların çatısı altında toplandığı kurum ve kuruluşa da cemiyet denir. Teşkilat, organizasyon, birlik, ocak, dernek, federasyon, kulüp ve vakıf çatısı altında toplanan sivil toplum kuruluşları da birer cemiyet ve cemaattir. Bir amaç ve ideal etrafında toplanan kalabalıklara da cemaat adı verilir. Cemaatler toplumu, toplumlar milleti millette devleti oluşturur.
Belirli şartların ve tesadüflerin bir araya getirdiği insanlar cemaat olarak değil, kalabalıklar veya toplumlar olarak vasıflandırılır. Cemiyet ve cemaat; dernek, vakıf, birlik, ocak, kulüp manalarını içine alan, bir gayesi ve hedefi olan, onun doğrultusunda bir araya gelen kişilerden oluşur.
Cemiyet kelimesinin eş ve yakın anlamları olan kelimeler; ‘’topluluk’’, ‘’grup’’, ‘’güruh’’, ‘’sosyete’’ diye de adlandırılır. Sivil toplum çalışmalarının ortak adı da cemiyettir. Bunların bir fikir, düşünce, ideoloji, kültürel, sosyal ve siyasal bir amaç etrafında bir araya gelip toplanmaları ve toplumsal bir birliktelik, heyecan ve aksiyon oluşturmalarına da hareket denir. Sendikal, siyasal, ideolojik, dini ve milli hareketler gibi…
Fertler ve aileden sonra insanların en çok etkilendiği ve etkileştiği, birbirlerini etkilediği, yönlendirdiği, yerlerin başında belirli bir amaç ve düşünce etrafında bir araya gelen topluluklar olan cemiyetlerdir. Cemiyetler daha çok dernek ve vakıf kanunlarına ve yönetmeliklerine göre kurulan ve faaliyet gösteren sivil toplum örgütleridir.
Bir amaç ve gaye etrafında bir araya gelip toplanan inanlara cemiyet dendiği gibi, edepli, terbiyeli, nerede ve nasıl oturup kalkacağını, konuşup susayacağını bilen, görgülü ve kişilik sahibi insanlara da cemiyet insanı denir. Cemiyetler insanları bir ideal ve gaye yolunda eğiten, öğreten, yol ve yöntem gösteren, onların ufuklarını açan, aydınlatan birer sivil toplum ve eğitim kurumlarıdır. İnsan bunları daha çok cemiyetlerde ve tarikatlarda öğrenir.
Aynı amaç ve idealler etrafında bir araya gelen, birlikte düşünüp hareket eden insanlar birbirlerinden kolayca ve çabuk etkilenirler. Kendi aralarında yaptıkları, sosyal, kültürel, siyasi ve dini çalışmalar onları aynı ideal etrafında bir hedefe yürütür. Onları aynı yolun yoldaşı, aynı davanın sırdaşı, aynı fikrin kardeşi, aynı yürüyüşün omuzdaşı yapan gönüllü olarak içinde bulundukları cemiyet ve cemaatlerdir.
Bir toplumda cemiyetler ve cemaatler yasaklanırsa; bu durum o toplumun ve milletin temelini dinamitlemekle eş değerli bir yıkım ve düşmanca bir saldırıdır. Bunu yapanlar; darbeci diktatörler, onların darbe sevici faşistleri, devrimcileri ile o toplum ve milletin düşmanlarıdır. Bu yanlışı ve yıkım hareketini yakın tarihimizde sık sık yapan CHP yönetimleri ve onun izindeki batı emperyalizminin ülkemizdeki Truva atlarıdır.
Türkiye’de batıcılık, devrimcilik ve devrimler adına yapılan tüm yıkıcı değişim dönüşüm hareketleri toplumsal yapımızın temel taşları olan fert ve aile yapımız üzerinde yapılan değişikler, camiler, cemaatler, İslami eğitim kurumları ve kuruluşlarının kapanışı, daha da ileri gidip işi azıtarak ezanın ve Kur’an’ın Türkçe okunmasına kadar vardırılan Haçlı istilacılara rahmet okutacak kadar bayağılaşan bir iktidar baskısı ve terörü, bugünkü; toplumsal yozlaşmanın, bozulmanın ve çürümenin temelini oluşturmuştur. Ne yazık ki, İslam düşmanı olan bu ideolojik bu anlayış millete devlet politikası ve ideolojisi diye öğretilmiş ve dayatılmıştır.
İlahi ölçüler toplumsal hayattan söküp alınırsa; onun yerini ölçüsüzlüğün ölçüsü olan sınırsız özgürlükler alır. Sınırsız özgürlükler başkalarının hak ve hukukuna tecavüz eden toplumda kaos ve anarşi meydana getiren bir hayat tarzını getirir. Gayesiz, idealsiz, ataist, deist millet, kültür ve tarihinden kopuk bir nesil böyle meydana getiriliyor.
Özgürlüklerin sınırı; başkalarının özgürlüklerinin başladığı yerde biter. Müslüman cemiyetler ve cemaatler özgür bir anlayış temelleri üzerinde kurulan ve faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlarıdır. Ülkemizde onları kapatmaya çalışanlar emperyalizme tescilli uşakları olan İslam ve milletimizin düşmanları yerli münafıklardır.
Cemiyetler, vakıflar, cemaatler, tarikatlar toplumsal yapımızın temel taşlarıdırlar. Onları yasaklamak, yok saymak, düşman kurum ve kuruluşlar olarak görmek millet bütünlüğümüze saldırmak ve düşmanlık etmektir. Bu ise, Haçlı istilasından daha tehlikeli ve beter bir yıkım demektir. Milletimiz bu saçmalığa ve düşmanlığa fırsat vermez.
Buralara kötü gözle bakanlar, el ve dil uzatanlar ateşle oynadıklarını bilmelidirler. Sivil toplumlarımıza uzanan her el kırılır, her göz çıkarılır, her hareket yok edilir. Milletin dini, tarihi, kültürü, ahlak ve maneviyatıyla oyun oynamak isteyen sağır ve kör sultacılar duysun. Ateşle oynamayın! Başınıza bela alır yanarsınız.
.
Kerizler ve krizler tiyatrosu
Arif Altunbaş 3 Şubat 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 1,055 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ölüm ya da iyileşme: Tiyatronun COVID ve dijitalleşme ile imtihanı
https://www.haber7.com/yazarlar/arif-altunbas/3299132-kerizler-ve-krizler-tiyatrosu
Etimolojik olarak ‘’Keriz’’, dilimize Farsçadan geçmiş ‘’Geriz’’ kelimesinden ‘’Keriz’’ olarak Türkçeleşmiştir. TDK sözlüğünde ‘’çirkef, pislik, kumar, kolayca kandırılabilen, saftirik, aptallık ve ahmaklık’’ edenler için söylenir. Geriz, ‘’ Pissu yoluve yalağı, lağım, pislik,’’ anlamına gelir. Kriz ise; ‘’buhranı’’, ‘’bunalımı’’, ‘’çözümsüzlüğü’’, ‘’çaresizliği’’ ifade eden bir terimdir.
Siyasal kavaram ve epistemolojik anlam olarak kriz; bir örgütün, toplumun, milletin, devletin geleceğini, hedeflerini, işleyiş biçimini tehdit eden, onun varlığını tehlikeye sokan, karar mekanizmalarını, dengelerini ve savunma sistemlerini çökerten, yetersiz hale getirip tehlikeye ve çıkmaza sokan gerilimi ifade eder.
Kerizler; üst akıl tarafından yönetilen, yönlendirilen kullanmaya elverişlilerdir. Krizler ise; kerizlerin yapayım derken yıktıkları, berbat edip içinden çıkılmaz bir hale getirdikleri çıkmazlar veya sivrisinek, pis koku üreten kokuşmuş bataklıklar ve balçıklardır. Keriz; bir işin faili, kriz ise; mefulüdür. Keriz sebeptir, kriz ise; onun sonucudur.
Bir milleti göz göre göre keriz yerine koyarak onunla tiyatro oynamak ise; kerizliğin en sürüngen hali olan dik alasıdır. Emperyalistlerin bir ülke için hazırlayıp sundukları çözüm taslakları o ülke için gelecek krizlerin habercisidir.
Şimdi düşünün, adam boşuna mı Amerika’ya Hamburger yemeye, Londra tefecilerinden para dilenmeye, Almanya’ya Jambon’lu ‘’Frühstück’’ (Kahvaltı) yapmaya gidiyor? Patronlarından biraz gas, biraz ‘’aferin’’ alınca şirazeden çıkıp şuurunu kaybediyor; askerlerimize, polislerimize, savcılarımıza, hakimlerimize gözü yumuk rastgele saydırıyor? Hızını alamayıp amiri, memuru, öğretmeni, işçiyi, çiftçiyi tehdit ederek itibar suikastı yapıyor? Şehir eşkıyaları gibi devlet daireleri ve kurumlarını basıyor?
Kriz ustası Jeremy’inin konuşmasını dinlediler de, ne anladılar o konuşmadan bunlar? Kaç yazı yazıldı, kaç tartışma yapıldı bu meşhur danışmanın (!) konuşması üzerine? Nerede o muhalefetin yalan ve iftira makinesi yazarları, konuşunca mangalda kül bırakmayan medya maymunları, emperyalizmin yerli ve yabancı propaganda aparatları; gazeteler, TV’ ler ve onların anadan doğma yorumcuları? Her şeyi bilen ve fakat kendini bilmeyen batı patentli akademisyenler, aydınlar, politikacılar, kalem ve kelamın ustaları nerede?
Alman Konrad Adenauer Vakıf Başkanı Prof. Dr. Norbert Lammert, ‘’ Zor oldu ama ; CHP/HDP/ İYİ Partiden oluşan muhalefeti birleştirdik. Bu bizim 16 yılda Türkiye’de elde ettiğimiz en büyük başarıdır’’ derken, 6+1 Kerizler ve Krizler masanın kimler tarafından ve nasıl kurulduğunun da ispatıdır.
Milletimizin kaderiyle oynayan batılı emperyalistler; ABD, İngiltere, Almanya ve onların müttefik dostları sömürgeciler asıl patronlar ve kuklacılardır. Kuklalar ise, bu masasının altında ve etrafında oturan, dolaşan kullanılmaya müsait ‘’aferin delisi’’ yalakalardır . Onların dışında kalan zevat ise, kukla bile olamayan, ancak; kuklaların gölge oyunlarını taklit eden, ona göre gerdan kıvıran davul tozları ve zurna ağaçlarının çürümüş budakları olan konu mankenlerdir.
Bilirsiniz kuklalar, kerestelerden yontularak şekillendirilir. Sonra; oynatılır, konuşturulur, kullanılır ve oyun bitince de bir kenara atılarak bir dahaki seansa kadar toz toprak içinde muhafaza edilir.
Kuklalar kuklabazlardan icazet almadan kollarını bacaklarını ve kıllarını bile oynatamazlar. Onları parmaklarının uçunda oynatan ve konuşturan ustalar kuklacılardır. Kuklacılar, kuklalar ve kuklalarının gölgesi olan emperyalizmin uşakları savaşacak bu seçimde milletimizle.
Kerizler ve krizler masasında oturanlar kimler midir?
1. Masa; emperyalizmin elleri ABD, İngiltere ve Almanya’ dan oluşuyor. Bunlardır kuklacılar. Kararları onlar veriyor ve kuklaları onlar oynatıyorlar.
2. Masa; CHP, HDP ve İP’ lilerden oluşan kuklaların masasıdır. Bu üçüzler matruşkalar gibi iç içe geçmiş, birbirinden türemiş yumurta ve civciv gibi genleri birbiriyle uyuşanlardır. İP’ i ve HDP’ yi doğuran, büyüten, besleyen ana CHP ‘dir. Kısaca, bu üç partinin yoktur birbirinden farkı, üçü de Dalmaçya’lıdır.
3. Masa; kuklaların maşası olanların masasıdır. Vitrinlik konu mankeni olan SP, DP, Deva ve Gerçek’ten oluşan itilmişler, kakılmışlardan ve kovulmuşlar, kırgınlar, küskünlerden oluşan sıfırı tüketen çaresiz teferruatlardır.
Bu masadan şimdiye kadar bir başkan çıkmadıysa kukla olduklarındandır. Çünkü, kuklalar kendi iradelerine göre karar verip hareket edemezler. Sadece; piyon olarak kullanılırlar. Gerekirse; mayın eşekleri gibi belanın üzerine sürülürler. Kin, inat ve nefret cephesinin kokuşmuş sakızlarıdır ağızlarında çiğnedikleri.
Kuklalar ve gölgeleri karar veremezler neyi oynayıp neyi oynayamayacaklarına. Onlar, sadece kendilerine verilen rolleri bilirler. Gölgeler, iz düşümleridir kuklaların. Kuklacılar oynatırlar kuklalarını. Ve oyun yıllardır böyle devam eder gider.
Türkiye’de yıllarca batıcılık, çağdaşlık, halkçılık, devrimcilik, laiklik ve sömürge tipi demokrasi adına senaryolarını dış güçlerin yazdığı oyunları, hep böyle oynadı kuklalar. Oyunlar ihanet odakları tarafından kurgulandı. Yalan ile yıkandı, iftira ile durulandı, ikiyüzlülük ve ihanetle kurulandı.
Milletimiz bu seçimde özgürlük ve bağımsızlığı için bu kerizler ve krizler tiyatrosuna, bu ihanet masasına bir son vermek zorundadır. Bu seçim; milletimizin kuklacıları, kuklaları ve onların gölgelerini sandığa gömme seçimidir. Vakit, Türkiye ve İslam düşmanlarına karşı dik durma, emperyalizmin hile ve oyunlarına karşı direnme, karşı çıkma ve savaşma vaktidir.
Bu seçim sadece bir Cumhurbaşkanlığı seçimi değil, Türkiye’nin ellerine bağlanan zincirleri, ayaklarına vurulan prangaları kırma, emperyalizmin oyunlarını ve oyuncaklarını bozma, psikolojik harp oyuncuları olan kuklalarla hesaplaşma zamanıdır.
.
Deprem ve felaketlerden ders çıkarmak
Arif Altunbaş 7 Şubat 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 719 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Deprem ve felaketlerden ders çıkarmak
Deprem dünyanın neresinde olursa olsun dili, dini, milliyeti, ülkesi, vatanı ayırt edilmeden meydana gelen acı ve yıkıcı bir felakettir. Ne zaman, nerde, hangi yönden, hangi şiddetle geleceği, bu felakette nerelerin yıkılacağı, kimlerin öleceği, kimlerin sağ kalacağı da belli değildir.
Bu sarsıntılar insanların işlediği günahlardan veya iyiliklerden dolayı meydana gelen cezalandırma veya mükafat değildir. Yer kürenin altındaki jeolojik hareketlenmelerden oluşan fay hatlarının harekete geçmesinden ve oralardaki gas sıkışmalarının atmosfere boşalmasından ileri gelen tabii bir hareketlenmenin doğurduğu sarsıntılar ve sallantılar olarak izah edilir.
Bazı insanların bu olayları Allah’ın insanlara ibret olsun diye bir felaketi, gazabı, uyarısı gibi görmesi, göstermesi veya öyle olduğunu iddia etmesi dinin sahibi Allah’ı, onun gönderdiği dini, peygamberi ve İslam’ın insanlığa neden, niçin gönderildiğini anlamadığının işaretidir.
Tabii ki, Allah eğer bir topluluğa ceza vermek ve onları uyarmak isterse; ‘’ol’’ deyince; olması gereken her şey olur. Bu Allah’ın kudret ve kuvvetini, Hakim-i ve Kadir-i mutlak oluşunu, O’nun emri ve izni olmadan bir yaprağın bile kımıldamayacağına inanmanın gereğidir.
Her meselede olduğu gibi tabii afetlerin oluşumunda da bir Sünnetullah dediğimiz Allah’ın kanunları vardır. İnsan Allah’ın koyduğu bu kural ve kaidelere göre hareket etmez, davranmaz, tedbirler ve önlemler almazsa; bunlardan dolayı meydana gelecek olayların ve felaketlerin suçlusu ve faili kendisidir.
Yeryüzünde oluşan tüm yağmur, kar, fırtına, sel baskını, toprak kayması, deprem, yangın, kaza vs. gibi felaketler insanın Allah’ın sünnetine riayet etmemesinden kaynaklananır. Tüm bunları Allah’ın cezası ve gazabıdır diye izah etmek, buna inanmak, böyle düşünmek İslami bir anlayıştan uzak bir inanış ve yaklaşımdır.
İnsanın sel gelme ihtimali olan bir derenin yatağına ev yaparsa; elbette yağmur yağınca yükseklerden gelen yağmur suyu dere yatağına inecek. İnsan olarak sen, önceden derenin yatağını ona göre inşa, imar ve düzenleme yapmaz ve gereken önlemleri almazsan, yol bulamayan sel olup evini basacak, çoluğunu çocuğunu, malını mülkünü silip süpürüp götürecektir. Aşırı kar ve yağmurları ile birlikte (heyelan) toprak kayması oluşacak, sen de toprağın kayacağı yere evini, damını, yolunu, köprünü… inşa edersen, elbette toprağın altında kalacak, belki de orada can vereceksin. ‘’Yolların kralı benim’’ diye yolda istediğin süratle gider, virajları hızla döner, trafik işaret ve levhalarına, kural ve kaidelerine uymazsan; ya o yolda kalacak veya o yolda öleceksin demektir. Örnekleri daha bu şekilde çoğaltmak mümkün. Böyle bir durumda; sel olabileceğini düşünemeyen, bile bile dere yatağına ev yapan, gerekli önlem ve tedbirlerini almayan insan mı yoksa; kar’ ı, yağmuru yağdıran mı, yol mu, yolcu mu, yolu doğru dürüst yapmayanlar mı, yolun kural ve kaidelerine uymayanlar mı suçludur?
İnsan, kendi kaderini kendi yaptıklarıyla kendisi tayin eder. Başına bir felaket ve musibet gelince sağına soluna bakıp suçla aramasına gerek ve lüzm da yok. Aynaya baksa yeter. Sonra, acaba hangi yanlış işi yaptım da bunlar benim başıma geldi diye düşünmesi mes’ul ve suçluyu bulması için yeter ve artar bile.
Vatanımız fay hatları üzerinde bir ülkedir. Her an, her zaman, her yerde fay hatları depremler üretebilir. Evleri, yolları, köprüleri, demiryolları, hava alanları, limanları ve tüm inşaatlarımızı deprem yönetmeliğine harfiyen uyarak; demirden, çimentodan, kumdan ve diğer yapı malzemelerinden çalmadan, işimizi hile hurdaya, haram karışmadan inşa etmek zorundayız.Dinimiz, inancımız; ‘’önce tedbir, sonra takdir’’ diyerek bu meseleleri yorumlamamızı emreder. Başımıza gelen her bela ve musibetten dersler ve ibretler çıkarmamızı öğütler. Yapılan yanlışları bir daha tekrar etmemizi söyler.
Yeryüzünde en çok deprem olan ülke biz değiliz. Ama felaketlerin geçmişinden ders çıkarmayan, onlardan ibret almayan, onlara karşı tedbiri kuşanmayan, kuru bir takdir ve temeli olmayan tahminlere sığınan insanlar her zaman felaketler geldiğinde kaybeden taraf olacağımızı unutmamalıyız.
İnsan dünyayı imar etmek için yaratılan en akıllı, en donanımlı ve en şerefli bir varlıktır. Ama, aynı zamanda ‘’cahildir ’’ dünyayı kendi eli ile tahrip ve yok eden bir ‘’zalimdir’’ de. Bela, musibet ve felaketleri kendi iradesiyle kendisi oluşturur. Tarihten ders almazsa, aynı tarihi ve trajedik olayları tekrar tekrar yaşar. Aynı hatalarda ısrar eder, direnir ve inat ederse; kendi sonunu hazırlar.
Biz Allaha, kaza ve kadere iman etmiş bir milletiz. Bir deprem ile Urfa, Antep, Kilis, Maraş, Hatay, Adana, Osmaniye, Malatya, Adıyaman, Diyarbakır ve Türkiye yıkılmaz. Her halükarda hayata sımsıkı tutunmak, milletçe geleceğe dönük yürüyüşümüzü sürdürmek, hata ve yanlışlarımızı tekrar ve ısrar etmeden, onlardan dersler çıkararak bugünün acılarıyla yıkılmadan ayakta durmak, en kısa zamanda yaralarımızı sararak yarınlarımız için yolumuza devam etmek zorundayız. Hayat devam ediyor ve edecek inşallah.
Bu vesile ile; bu depremde canlarını yitiren kardeşlerimize Rabbimiz şehit sevabı versin, yaralılarımıza da şifalar ihsan etsin, milletimize ve devletimize zeval vermesin. Bizlerin Hak üzere kafirlerin, münafıkların ve düşmanlarımızın karşısında ayaklarımızı sabit, başımızı dik, geleceğimizi mutlu ve umutlu kılsın! Birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dayanışmamızı güçlendirsin İnşallah. Amin!..
.
Charlie Hebdo’nun itleri
Arif Altunbaş 10 Şubat 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 571 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Charlie Hebdo'nun itleri
Basın özgürlüğü, kültür, sanat, edebiyat, film, tiyatro, fotoğraf ve karikatür gibi sanat dalları ve faaliyetleri hiçbir zaman hiçbir devlette toplumu kin ve düşmanlığa sevk eden, nefret ve tahrike götüren bir araç olmamalıdır.
Bunları yapanlara sanatçı, bu yapıtlara eser, bunlara müsaade etmeye basın özgürlüğü, bunları hoş gören devletlere devlet, insanlara da insan gözüyle bakılmamalıdır.
Hangi millet, hangi din, hangi renk, hangi ülke olursa olsun hepsi de Allah’ın yarattıkları olan insanlığın kopmaz bir parçasıdırlar.. Allah’ın yarattıkları arasında onlar, sizler ve bizler diye ayrımcılık, ırkçılık ve tarafgirlik yapılmaz. Böyle bir ayrıcalık ne dini, ne ahlaki değerlerimizde ve anlayışımız da yoktur. Mazlumun dini, dili, ırkı, milleti, rengi sorulmaz.
Maraş merkezli depremde yıkılan şehirlerimizi alay ve mizah konusu yapıp, ‘’Tank göndermeye lüzum kalmadı’’ diye karikatürize eden Charlie Hebdo denilen Fransız Karikatür Dergisi daha öncede birçok kez peygamberimizi ve dinimiz alaya alan düşmanca tavrından dolayı Paris’teki binaları birkaç Müslüman tarafından bombalanmıştı.
Bizim – o zaman ki- devlet yetkililerimiz Fransa ile teröre karşı omuz omuza dayanışma için Paris’te kol kola yürümüşlerdi Charlie Hebdo’cularla. Acaba şimdi Papasından kilisesine, devlet başkalarından emniyet yetkililerine, basın yayınından sivil toplumuna, insan Hakları derneklerinden hayvan severe kadar neden bu ulu orta saldırganlık yapan Hebto’ cu itlere ses çıkarmazlar? Siz kendi ellerinizle belayı kendi üzerinize çekiyorsunuz diye onları uyarmaz ve durdurmazlar?
Her kim olursa olsun, hiçbir sebep ve neden Müslümanların Kur’an’ı, Camisi, İbadeti, Peygamberi, vatanı, milleti ve namusu ve şerefi olarak gördüğü kutsallarıyla alay edilmesini hoş göremez, bunları demokratik hak veya basın özgürlüğü diye masum gösteremez.
Bu haddini bilmezlik, hakaret ve saldırılar devam ederse; saldırıya uğrayan ve mağdur olan insanlar da saldırganların anlayacağı dilden bu alçaklara haddi bildirmesini bilir. O zaman; kimse kalkıpta kendi hak ve hukukunu korumak ve savunmak zorunda kalan insanları, ‘’Bunlar terörist’’ diye suçlayamaz. Durduk yerde saldıran saldırganı, hukuk ve hak tanımazı haklı, hak ve hukukunu savunmak mecburiyetinde bırakılanı terörist diye suçlayamaz.
Basın özgürlüğü adına Müslüman, İslam ve Türkiye düşmanları ağızlarına gelen her şeyi söyleyecekler, yazacaklar çizecekler, ellerinden gelen her kötülüğü ve çirkefliği yapacaklar biz de kuzu kuzu bu saldırganlıklara ve düşmanlıklara hep seyirci kalacağız öyle mi? Bizim kendi Hak ve hukukumuzu, milletimizi, devletimizi savunma hakkımız nerede kaldı?
Deprem felaketi sonrasında biz acılar içinde kıvranan kardeşlerimizin can derdiyle uğraşırken, insanlıktan nasibini almamış bazı dış düşman ve içteki hainlerin başımıza gelen bu felaketi karikatürize edip zevk ve neşelerinden dört köşe olup ‘’ohh olsun’’ dercesine milletimiz ve devletimizle “Tankları göndermeye gerek kalmadı” diye alay edip dalga geçmelerine sessiz kalamayız. O mantık sömürge tipi ülke, rejim ve demokrasilerde görülen omurgasız ve sürüngen bir anlayış ve davranıştır. Özgür ve bağımsız bir millet bu sefaleti kaldıramaz.
Paris’teki bombalı Charlie Hebdo eylemine karşı o zaman Türkiye’de bir sürü insan; ‘’Hepimiz Charlie Hebdo’ yuz’’ diye Taksimde yürümüşlerdi. (O zaman da söylemiştik) Buyurun, sizin Charlie Hebdo’nuz bu kadar alçak ve şerefsiz işte. Depremde yıkılan şehirlerimiz, ölen annelerimiz, kardeşlerimiz ve bebeklerimizle alay edip dalga geçen sevgili dostlarınızın ne kadar seviyesiz ve barbar bir mal olduklarını görün!
Bu ne yaman bir düşmanlık, kin, nefret ve intikam hırsıyla yanmaktır böyle! Bu ne adi insanlık düşmanlık, şerefsizlik böyle! Bu kadar vahşilik ve barbarlığı hayvanlar bile yapmaz. İnsan olanlar ise; zaten böyle bir insanlık dışı davranış ve harekette bulunmaz.
Gelelim bizim yerli kirli çakallara, leş kargalarına, nefretin çocukları Akbabalara…
Onlar da depremle gelen yıkım ve felaketler sonrasında yalan ve iftiralarıyla ürettikleri fitne fırtınalarıyla, kaos tüccarlıklarıyla Charlie Hebdo’ cuları çoktan geçtiler. Vatan ve milletimize düşmanlık konusunda bu ikiyüzlü utanmaz ve sıkılmaz fitneci alçaklar yeter.
Milletimizin acıları üzerinde neşe ve göbek atarak tepinmek, mutluluk ve zevklerinden kına yakmak, acıları ranta çevirmek, politik malzeme olarak kullanmak, oy’a devşirmeye çalışmak, yuvarlak masalarına meze yapmak bırakın alçaklığı ve şerefsizliği hayvanlıktan daha öte vahşice bir davranıştır.
Ş. Urfa, K. Maraş, G. Antep, Hatay ve İskenderun halkı Fransız işgal ordusunu bu şehirlerden ve bölgeden kazma ve kürekle, taş ve sopa ile kovup atmıştı İstiklal savaşından önce. Fransız işgalci emperyalist Charlie Hebdo gavur’ unun kin, nefret ve düşmanlığı buradan kaynaklanıyor olmalı.
Peki, bizdeki yerli münafıklar olan yalan ve iftira makinaları, nefretin çocukları, batılı işgalcilerin ve emperyalizmin taşeronları, uşakları ve kuklalarına ne demeli ?
Türkiye’de yaşayan Türk, Kürt, Arap, Süryani Müslüman ve Hıristiyan vatandaş işte dost kim düşman kim bugün bunları iyi tanı. Uyanık ol! Sakın, onlara teslim etme bu cennet vatanı.
Ve suyun uyuduğunu, düşmanın ise; her an uyanık ve tetikte olduğunu unutma!
.
İnsan olmak
Arif Altunbaş 12 Şubat 2023 Arif, Güncel, Yazarlar 1 Yorum 973 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Her güne Kur’an-ı Kerim ve dua ile başlar isek kaybedecek neyimiz olabilir? Böyle yapmaz isek kazancımız nedir?
Yoksullara sadaka vermek başa gelebilecek belalara karşı bir koruyucu kalkandır. ‘‘Az bir sadaka insanı birçok musibetten korur‘‘ hadisini duymayan var mı?
Sabah evimizden çıkarken bu gün bu dünyada son günümüzmüş gibi çıktığımızda, eve dönüşte de yarın ölmeyecekmiş gibi moral ve neşe yüklü eve döndüğümüzde bizden bir şey eksilir mi?
İslami hakikatler insanı insan yapan en büyük değerdir. İnsan inançla ayakta durur, inançla hayat mücadelesini sürdürür.
Hergün yeniden vahyin denizinde yıkanmak, bir gün önceki günün maddi ve manevi kirlerinden arınmak, yeniden temizlenmek, tazelenmek, dinçleştirir insanı.
İnanç insanın en sadık arkadaşıdır. O insanı terkedince insan kalabalıklar içinde yanlızlaşır, kimsesiz bir insan oluverir.Bütün destekleri geriye çekilir, dengeleri kaybolur, ölçüleri allak bullak olur. Sahipsiz kalır.
‘‘Kendimiz için istediklerimizi diğer insanlar için de istediğimizde‘‘ yeryüzünde kavgadan, gerilimden, hır gürden, kötülükten eser kalmaz.
İnsanın yeryüzündeki savaşının temel dinamiği egosunun doyumsuz arzuları ve kışkırtıcı istekleridir.
İnsanlara zarar verici şeylerden uzak durmak, faydalı olan şeylerle meşgul olmak insana yakışan en büyük, en güzel sıfatlardan birisidir.
İnsan yeryüzünde Allah’ın en mükemmel yarattığı varlık olması, en üstün bir görevle dünyaya gelmesi, en büyük ve ağır bir sorumluluğu yüklenmesi yaratılmışlar içindeki konumum olarak en büyük bir ayrıcalıktır.
İnsan tüm yaratılana şiddetle değil, merhametle yaklaşmak ve davranmak zorundadır. İnsanlarla iyi ilişkiler kurmada yarışmaktır insanın görevi. Kötülüklerde yarışmak değil….
İnsanların sevgisini kazanan insan iyi bir insan, düşmanlıklarını kazanan insan da şerli ve kötü bir insandır ki, bu da mümine yakışmayan bir sıfattır.
Her tuttuğumuz, yaptığımız işte Allahın rızasını kazanmak gayemiz olmalıdır. Allahın rızasını kazanmadan kulların rızasını kazanmak kolay değildir. Adaletsizliği ahlak ve yaşam tarzı haline getiren kişi dünyanın en bahtsız kişisidir.
Onun başka bir bela aramasına gerek yok. O sıfat musibet olarak ona yeter.
Her ne pahasına olursa olsun zulüm ve zalimlerden uzak durmak, mazlumun yanında yer almak er kişinin, zalimin direkt veya dolaylı olarak yanında olmak nasipsiz kişinin işidir.
Mazlumun dini, rengi, milliyeti ve nereli olduğu onun için sorulmaz.
Bugün Irak, Afganistan, Suriye, Mısır, Filistin ve dünyanın diğer ülkelerinde kim kimin tarafında olduğuna bakarak kimlerin hangi cephede olduğuna kolayca karar verebilirsiniz.
İnsan için en büyük onur, değer ve yücelik Allahın istediği ölçülerde insan olabilmektir. O da vahyin eksenine en yakın insan olmakla olur..
İnsan olmak, islam olmakla, islam olmak Allaha ve Rasülüne teslim olmakla mümkün.
.
Fitnenin provokatörleri
Arif Altunbaş 17 Şubat 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 832 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Fitnenin provokatörleri
Allah fırsat vermesin, düşmeye gör bir kere dara. Uyanır hemen fitnenin çocukları uykularından ve dağılırlar cinnet halinde sokaklara. Mikrop ve virüsler gibi girmeye çalışırlar şeytan gibi toplumun can damarlarına.
Gece gündüz yalan üretir, iftira pazarlarlar. Anarşi, kaos, huzursuzluk ve düşmanlık hakim olsun diye aramızda. Saldırırlar milletin barış ve kardeşliğine, rahat ve huzuruna. Kan ve leş kokusu almış çakallar ve canavarlar, leş kargaları ve akbabalar gibi.
Düşmeye görsün ülkem dara. Ardarda gelen artçı depremler gibi fitnenin çocukları başlar hemen düşmanlıklara. Ölçü ve sınır tanımazlar. Harekete geçer nefretin fay hatları. Kin, öfke ve öç alma fırtınası estirirler her tarafta bir o yana, bir bu yan.
Fırsat bu fırsattır onlar için, gün bugündür. Yalan ve iftiranın toz dumanı ve pisliğinden geçilmez ortalık. Gece gündüz durmazlar, nefret kusup boşaltırlar içlerindeki pislikleri sokaklara.
Yanardağlar gibi fokurdar fitneler içlerinde. Anlamaz ve dinlemezler , ‘’Fitne katilden beterdir’’ (1) diyen Kur’anı. Allah, Kitap ve ezan düşmanları. Nemrudun öfkesiyle yanar, tutuşurlar, ateşe vermek için İbrahim’i ve inananları. Ataistler, putperesler…
Kalleşçe vururlar milletin ve devletin sırtına paslı hançerlerini en kritik zamanda İkiyüzlü hainler, siyasetçiler, haberciler münafık’ın en önde gidenleridir. Ele geçmez onlar için böyle fırsat bir daha.
Kendi cehennemine odun taşır insan bu vakit. Sinsice böyle tezgahlanır şeytani planlar. Parmak uçlarında böyle oynatılır kuklalar. ‘’İnsan, zalim ve cahil’’dir (2) böyle bir zamanda figüran olur düşmanlıklara. Ayağa düşer ihanet, sürünür kalleşlik omurgasızca ayaklar altında. Vakit aya karşı çemkirip uluma zamanıdır uyuz itlere ve çakallara.
‘’ Kafiri bir yönden takdir ederim. Onlar, münafıklar gibi dost olduklarını söylemiyor, dost görünmüyorlar. Açıkça biz kafiriz, inanmıyoruz, düşmanız diyorlar. ‘’ (3) Kelleşlik ve alçaklıkta kafirlerden daha seviyesiz ve tehlikelidir münafıklar. Her fırsatta kalleşçe saldırırlar.
Vahiyden kopunca insan; Hakk, hukuk, adalet, Allah için düşünmek ve hareket etmekten de uzaklaşır. Kurumuş sonbahar yaprakları gibi kapılır inkar ve tuğyanın rüzgarına. Fitnenin değirmenine su taşır, insanlıktan kopar, adaleti katleder, sözde adalet adına. İşte bir kaos ve anarşi böyle uyanır uykusundan. Milletin sırtına ve vatanın bağrına paslı oklar bu vakit saplanır bir daha, bir daha, bir daha… ‘’İnsana ne gelirse kendisinden gelir’’ diye, Premeteusu hatırlarsın. Av, avcı ve ok, kartal, kavalkemiği ve tüyü girer rüyalarına.
Allaha başkaldırır insan teslim olunca inkar karanlığına. Kulak asmaz Rabbine, Kitabına ve nebiler sultanına. At gözlüklüdür, sadece kendini ve hizbini görür aynasında.
Bu deprem ile fırsat doğdu Türkiye’nin leş kargası fitnenin provokatör çocuklarına. TV, radyo, gazete ve basın yayın organlarında nefret ve kin kustular gece gündüz basın özgürlüğü ve habercilik adına. Bunlar var ya bunlar; emperyalizmin taşeronları, işgal ordularının kuklaları, kafirlerin uşakları, münafıkların önde giden dönme fırıldakları. İçimizdeki firavun soylu zalimler, kalleş ve şerefsiz katil Kabilin çocukları.
Ey milletim! İyi tanı, not al bir kenara, emperyalizmin algı operasyonlarında her zaman rol alan bu alçakları. Bunlar; kaos tüccarları, provakasyon bezirganları, yalanın ustaları, muhalefet adına provokatörlük yapan fitnenin politikacıları.
‘’ Ey iman edenler, eğer bir fasık, (harama ve yalana meyilli şahıslar, oluşumlar ve yayın organları) size (kızdırıp kışkırtıcı veya oyalayıp aldatıcı) bir haber getirip (verirse), onu ’etraflıca araştırın’ (her anlatılana hemen inanıp kanmayın). Yoksa bilmeden (ve yanlış yönlendirme sonucu), bir kavme (ve kesime) kötülükle sataşıp (haklarına tecavüz etmiş duruma düşersiniz) de ardından bu işlediklerinize pişman oluverirsiniz.’’ (4) ayetini hiçbir zaman çıkarmayın aklınızdan. Bunlar, her zaman ve zeminde önümüzde, yanımızda mantar gibi biter, mikrop gibi bulaşır insanlara.
Unutma! Müslümanlara kalbinde yer vermeyip sağır kalanları tereddüt etmeden, çıkar kalbinden! Tek başına kalsan da, korkma ve ayrılma Allah’ın yolundan ve çizgisinden. Müslüman, hiçbir zaman fitnenin ocağına odun taşıyan bir hamal olamaz.
Fitnenin çocuklarını doğuran, besleyen, büyüten ideoloji, parti, örgüt ve yönetim sistemleriyle daha görülecek çok hesabımız var Türkiye’m. Rabbim; bizleri istikametten ayırma! Kafirlerden, zalimlerden ve münafıklardan -Müntakim olan adının hürmetine- mazlumların haklarını almaya bizleri memur et! Amin!
Ve…
HESAPLAŞIRIZ BİR GÜN.
‘’…
onarırlar yıkılan bentlerimi bir bir
yangın yerleri yeşerir
muhammedi bir gül açar
nemrut yerler şenlenir
yüreğim benim şimdi dağ şafağındadır
el değmeye kıyamam gül uykudadır
uyanır elbet görürsün
ruhun ruhuma girince
acılarımız birleşince
alışırız biz de artık
ince hesap sormaya
derin hesap almaya
geniş hesap vermeye.’’ (Mehmet Atilla Maraş)
Arif Altunbaş, Haber 7
.Fitnenin kışkırtıcı çeteleri
Arif Altunbaş 24 Şubat 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 644 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ekşi Sözlük'e erişim engeli
Deprem sonrası algı operasyonları, kışkırtma, üretilen yalan haberler virüsten hızlı yayıldı. Fitne cephesinin çarpan ve çarpıtan odaklarının iğrenç yüzü bir daha çıktı meydana. İçlerindeki mayalanan yıllanmış pislikler döküldü ortalığa.
Uydurulan yalan ve iftiralardan meydana gelen yıkım ve tahribat depremin oluşturduğu zarar ve ziyandan daha zarar verici idi milli birliğimiz ve beraberliğimiz için. Eskiden beri devam edip gelen, hale süregiden Türkiye ve milletimizi hedef alan bir düşmanlıktı apaçık sergilen.
Aziz milletimizin milli birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhu ile feraseti ezdi geçti bütün bu yalan, iftira, tezvirat ve dış mihraklı bu düşmanlıkları.
Deprem dünyanın her yerinde meydana gelen bir tabiat olayı, yıkım ve tahribat ise onun kaçınılmaz neticesiydi. Osmanlıdan bu yana deprem ile ilgili yapılması gerekenlerin, alınması gereken tedbirlerin yeteri kadar alınmadığı bir daha çıktı karşımıza. Maalesef, hem milletin, hem devletin, hem de şimdiye kadar gelen hükümetlerin ihmal, hata ve vurdumduymazlıklarının faturası bu depremle de çıktı karşımıza.
Bu konudaki hatalar zinciri tek kişiye, hükümete, iktidara yüklenemeyecek kadar tarihi çok eskilere dayanan ve birçok kişi, kurum, şahsiyet ve hükümetleri direkt ilgilendiren bir gerçekle karşı karşıyayız. Bu konuda sadece Erdoğan ve hükümetlerini tek suçlu ilan etmek, bu vesile ile onları linç etmeye çalışmak adaletten ve hakkaniyetten uzak, yanlış, tarafgir ve düşmanca bir tutumdur.
Yıkılan binaların % 80’ i altmış yetmiş yaşında deprem yönetmeliğine uygun olmayan yapılar. Bu binalar yapılırken ne Erdoğan ve ne de Ak Parti vardı hükümette. Hadiseleri çarpıtarak, siyasi rant peşinde koşarak değerlendirmekle doğru bir neticeye varılamaz. Cumhuriyet tarihinde en ciddi, en sağlam, en kalıcı eserler meydana getiren hükümet yine de Erdoğan hükümetleri olduğu gerçeğini vicdanı olan, adalet ve ahlak duygusunu yitirmemiş herkes bilir.
Yirmi yılda milyarlarca alt yapı yatırımları, deprem hazırlıkları yapıldı, ama onlar bile yeterli değil. Eldeki maddi imkan ve bütçe ile 85 milyonun yaşadığı koca bir ülkeyi yeniden inşa ve imar etmek 20 yılda başarılabilecek bir iş değil? Böyle bir dönüşüm, inşa ve yenilenme hareketi ancak 100 yıllık bir plan, program, finans ve çalışma sonucunda elde edilebilir.
Acaba devletin bütçesi buna uygun mu, kamulaştırılmalar ne kadar başarılı, vatandaşın kentsel dönüşüme gösterdiği tepki ve muhalefetin Erdoğan düşmanlığına bürünen -her halükarda yapılan her şeye karşı çıkma- körlüğü ve hırsı, inşaat şirketlerinin hile, hurda ve zaafiyetleri, inşaat projelerinin onayındaki göz ardılar, İnşaatlarda eksik, ucuz malzeme kullanmaları, denetim ve kontrol eden kurum ve kuruluşların rüşvet veren ve alanların ortaya koydukları eserlerden oluşan zarar ve ziyanın hesabı, yapı denetim kurum ve kuruluşlarının sorumsuzlukları, mülk satın alanların ve kiracıların hiçbir denetim raporu almadan hareket etmeleri vs. gibi huşulardan dolayı deprem sırasında meydana gelen felaketlerden tepeden tırnağa millet olarak hepimiz sorumluyuz. Kimse suçlu avına çıkıp kendini temize çıkarmasın.
Halkın depreme karşı bilinçlendirilmesi, eğitilmesi, araç, gereç, elaman, teknik donanımlarla toplumun depreme hazır vaziyete getirilmesi yeterli değil. Kentsel dönüşüm sırasında eski binaların ve gecekonduların yıkılmasında vatandaşların aç gözlü davranmaları, devlete gösterdikleri dirençler, itirazlar, mahkemelere gidip devlete dava açmaları, dava dosyalarının yıllarca sürmesi, çürük binaların yıkılmasına karşı çıkılması, deprem şartlarına uymayan inşaatlarının yapılmasına göz yumması, arsız yüzsüz hırsız inşaat şirketleri ve onlara alan açan, göz yuman bürokratlar, mahalli idareler de dahil olmak üzere bu felaketin sorumlusu hemen hemen milletin kendisi ve herkesdir.
En çokta, ‘’İktidar iyi-kötü ne yaparsa yapsın, muhalefet olarak bizim ona karşı çıkmak görevimiz’’ diyen, kentsel dönüşüme karşı çıkan, felaket tüccarlığı yaparak mitingler ve protestolar düzenleyen, yalan ve iftiranın bezirganı, halk düşmanı, halka ve Hakka karşı savaşan, dün kentsel dönüşüme ve TOKİ’ ye savaş açan, bugün deprem enkazlarının üzerinde felaket tellallığı yapan, fitne ile uğraşan emperyalizmin taşeronları siyasi partiler ve yerli münafıklar suçludur. Her felakette olduğu gibi onlar bugün de yine sahnedeler ve yapacakları düşmanlıkları yapmaktadırlar.
Yüzyıllık devam edegelen sorunlar yumağını bir kişi ve hükümete yüklemek, toplum hafızasında en az deprem kadar yıkım, iz bırakan, halkı kin ve düşmanlığa sevk eden, milletin kardeşlik ve huzurunu bozan kötü niyetli bir tahrik ve düşmanlıktır. Bunu yapan tüm partiler, dernekler, Televizyon ve radyolar, gazeteler ve onların yazarları çizerleri, modaratörleri velhesıl bu tahribata ve tezvirata uzaktan yakından sebep ve alet olan herkes, kurum ve kuruluşlar bundan sorumludur ve adaletin önünde hesap vermelidir.
Haksızlık, hukuksuzluk ve tahriklerle halkı kin ve düşmanlığa sürükleyen, vatanın, milletin ve devletin bölünmez bütünlüğüne, huzur ve bekasına kast eden kim olursa olsun kimsenin gözünün yaşına bakılmamalıdır. Her türlü kötülüğü yapıp, fitneyi çıkarıp, pisliği karıştırdıktan sonra; timsah gözyaşları döken ikiyüzlü fırıldak tiplere acımak devleti ve milleti acınacak hale düşürür. Bu da, apayrı bir hukuk depremi, sosyal bir yıkım ve hukuku katletmek eden bir cinayet olur.
Bir ülkede milletin devlete olan güveni ve itimadının sarsılması kadar büyük bir deprem ve yıkım yoktur. Tüm hukuksuz ve sorumsuz davranışlar milletin vicdanını yaralar, yüreğine dinamit koyar, sosyal patlamalar ve anarşiye zemin hazırlar.
Hakkı, hukuku ve adaleti temsil eden savcılar, hakimler, yargıçlar buyurun adaletin terazisi ve kılıcı sizi bekliyor. İyi olmak kolay, zor olan Allahtan başka kimseden korkmadan adaletli olmak ve adaleti tesis etmektir. Hak, hukuk, adalet yerine gelince kamu vicdanı da huzur bulur, devletin bekası da sağlam zeminlere oturur.
Eğer; millete ve devlete yapılan bu haksızlıkları ve provokatörlükleri bazı yargıçlar unutsa da, hakimlerin Hakimi Allah unutmaz. Onları belki yarına bırakır, ama kimsenin yanına bırakmaz.
Esas deprem; milletin içinde fitne çıkaran, milleti birbirine düşüren, kardeşi kardeşe kırdırmak isteyen, devlete ve millete karşı olan odakların ve aparatların çıkardığı fitnedir. Deprem yıkar ve öldürür, ama fitne milleti birbirine düşürür, iç savaş çıkarıp kırdırır ve süründürür.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Anladınız mı yalancılar, iftiracılar,fırsatçılar, alçak provokatörler!
Arif Altunbaş 26 Şubat 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 566 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Provokatör Ne Demek, Ne Anlama Gelir? Provokatör Kelimesi TDK Sözlük Anlamı Nedir?
Türkiyede bir bir orman yangını çıksa, bir sel felaketi veya bir afet olsa; iktidar düşmanı muhalefetin uyuyan hücreleri hemen uyanıp ayağa kalkıyor. başlar isyanları oynamaya.
Hep birlikte sınır ve ölçü tanımazlar, kural va kaideleri, hukuku ve yasaları çiğneyerek ahlaksız ve edepsice hükümeti devirme oyunları oynarlar.
Yalanın, iftiranın, dedikodunun, ajitasyonun, prorokasyonun, kaos ve tetikçiliğinin bini bir para olur. Her seviyesizlik ayağa düşüyor alçaklar.
Muhalefetin bir çoğu çılgınca cinnet hummaları geçirir. Saldırır utanmazca, sıkılmazca rastgele sağa sola. Yeter ki Tayyip gitsin, kirli çakallar gelsin iktidara.
Dün, söyledikleri tüm yalan, dolan ve saçmalıkları, şehir eşkiyalıkları ve saldırganlıkları resetleyip sıfırlarlar. Bir aptallı ve ahmak’ı oynamaya başlarlar utanmazca.
Ekonomik kriz çığırtkanlığı…
Siyasal bunalım borazancılığı…
”Bittiler, mahfoldular, tükendiler…Onlar yıkılıp enkaz altındalar, bize de iktidar kaldı” şımarıklığının sınır tanımaz telaşı içinde deli divane olurlar.
”Ben, Kemal geliyorum” der birisi kibriyle havalanıp. İktidarı küçük görme, gösterme havaları estirmeye başlar orada burada.
Deprem oluyor, millet depremin altında kalıp inliyor, kurtarın beni diye, ama onların derdi ve niyeti başka.
Onlar kamerasını ve mikrafonunu almış yıkıntılar üstünde, çığlıkların ve ağıtların arasında, bunca elem ve acının içinde düşmüşler yalan ve iftira atma derdine..
Depremi Allahın bir imtihanı ve sınavı değil de, adeta hükümeti cezalandırmak veya iktidara darbe vurma gibi görüyor ve gösteriyorlar.
Millet ağlarken, onlar fildişi kulelerinde provokayon üretme, sorumsuzluk, seviyesizlik ve kışkırtıcılık peşinde.
Millet acılarını sarma ve can derdinde, bunlar; Türkiye düşmanlarının ekmeğine yağ sürme, onlara zağarlık yapma gayretinde.
Bütün başlarına gelen felaketlere rağmen depremzedeler olmuşu, geçmişi düşünmüyor sadece.
Bu yıkıklar ve enkaz altından nasıl ve ne şekilde kurtuluruz diye umutla bir kurtarıcı kahramanı bekliyor.
Bu yıkıntıları kim kaldırır, kim bize sımsıcak bir yuva ve çorbe sunar, ekmek kapıs açar derdinde ve düşüncesindeler.
Evet, onlar var ya onlar! O ipsiz ve sapsızlar…
O yalancılar, iftiracılar ve fitnenin ileri karakolları, batı uşakları ne düşünürse düşünsenler!
Hangi hayal ve ütopyaları kurarsa kursunlar!
Milletimiz yarını, geleceğimizni, kimler kurabilir, kimler bizi bir daha ayağa kaldırabilir diye milletçe gizli bir ittifak içindeler.
Kimlere güvenebilir ve dayanabiliriz, hangi lider ve parti hangi ittifak bizi bu yıkıntılar arasından kurtarabilir ve eski günlere tekrar kavuşturabilir diye düşünmekteler.
Yalancılar, iftiracılar, palavracılar, intikam ve öç alma peşinde koşan nefretin çocukları mı bize yar ve yardımcı olur?
Ve ya; söz verdi mi yapan, şimdiye kadar yaptıklarıyla kendini ispat eden Erdoğanın yanında mı olacaklarının kararını verir ve verecekler.
””Müslümanın ferasetinden korkun!” O, bir meseleye bakınca, Hak ve haikatin gözüyle bakar. Ama; körler, sağırlar, dilsizler, ruhsuzlar bunu asla anlayamazlar.
Milletin gözünde alayınızı toplayıp bir terazinin gözüne koysak, bir de ABD ve AB’ ı eklesek yanınıza, Erdoğan ve onu destekleyenler ağır basar yine de.
Avara kasnak gibidir yalanınız, döner duru boşuna.
İftiranız hedefsiz bir ok gibi kaybolur boşlukta, beklentilerinizin hepsi birer hayaldir kaf dağlarında.
Merhaba Kamal, Maral, bilmem ne oğulları… Allah düşmanlarının dostları, PKK yandaşları…
Boşuna hayal peşinde koşup, dellenip ve yellenip durmayın! Uçmayın hayal alemine kanatlanıp.
Bu millet asla aptal, ahmak ve gerizekalı değildir. Şimdiye kadar olduğu ve bundan sonra da olcağı gibi. Ne yapacağını çok iyi bilir.
Neyi nerede, nasıl, ne zaman ve neye karar verip yapacağını siz de göreceksiniz bir daha.
Bu müslüman millet; feraset sahibidir, Allahın nazargahından bakar aleme ve eşyaya Allahın izniyle…
.
Müslüman kabristanında kafir mezarları
Arif Altunbaş 3 Mart 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 596 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
images
Müslüman kabristanı ne adsızlar mezarlığı, ne de kafirce inanan, yaşayan ve mücadele eden şirret İslam düşmanlarının cenaze veya kadavra deposudur.
Müslüman, Hristiyan, Yahudi herkesin kendi dini inançlarına göre kabristanlarının bir kutsallığı ve dokunulmazlığı vardır. -Mecbur kalmadık ve izin alınmadıkça- ölen insanı inanmadığı bir dinin mezarlığına gömmek, o ölüye ve yakınlarına, ayrıca; o mezardaki ölülere ve yaşayanlarına saygısızlıktır.
Hayatı boyunca camiye cemaate ve Müslümanlara nefret kusmuş, kin bağlamış bir insanı öldükten sonra paketleyip cenaze namazı için camiye getirmek, bunca yaptığı inkar, isyan ve günahlarının affı için Müslümanlardan helallik istemek, sonra da Müslüman mezarlığına gömülmesi hangi inançta vardır?
Ölen insan bile bu trajı komik durumu hayatta iken rüyasında görse itiraz ederek sıçrar ve uyanır uykusundan. Mezarda farkına varsa hortlar çıkar mezarından. İnançsızlığı hayat tarzı haline getiren bazı yüzsüzler İslam düşmanı olan yakınlarını yaşarken hiç sevmediği, hoşlanmadığı Müslümanların yanı başına neden gömerler?
İslam’dan nefret eden bir kişiyi, öldükten sonra kimsenin Müslümanmış gibi göstermeye ve davranmaya hakkı yoktur? Neden kafirin gerçek kişiliğine uygun cenaze töreni yapılmaz, inancına uygun mezara ve mezarlığa gömülmez? Bu ikiyüzlülüğün en sürüngen hali değil mi ?
Müslümandan, ezandan, Kur’an’dan, camii ve cemaatten nefret eden birisi ölünce hayatta bir türlü sevmediği, sevemediği, hatta; düşman olduğu Müslümanların mezarına gömülmesi doğru mudur? Bu ne yaman çelişki, vefasızlık ve insanlıktır böyle?
Dirisine saygı göstermediği, yan yana gelmek istemediği Müslümanlarla ölünce nasıl komşu olur bir insan? Musalla taşı günah affettirme yeri, Müslüman mezarlığı kamuflaj mekanı, Müslümanlar arasına gömülmek ve Müslüman gibi görünmek ne tür bir ayrıcalık ve Müslümanlıktır?
Hayatında bir kere’’ Ben Müslümanım’’ dememiş, Allah’ ın hükümlerine karşı SAVAŞ’ açmış, leş kargası gibi Müslümanların tepesinde KANAT çırpıp uçmuş bir kafiri siz öldükten sonra nasıl ve hangi yüzle Müslüman mezarlığına gömüyorsunuz?
Müslümanın ölüsüne dirisine saygınız yok, onu anladık ve biliyoruz da, Sizin kendinize ve ölülerinize de mi hiç saygınız yok? İslamda Müslümanın dirisi de ölüsü de MÜSLÜMAN’ dır, …mış gibi bir Müslüman ve Müslümanlık yok bizde.
Darbelerde, 28 Şubat zulmünlerinde, eline geçen her imkan ve fırsatta Allah düşmanlığının kara bayrağını taşıyan, kendi milletini katletmiş, kendi kardeşlerini iç düşman ilan etmiş, onları topla tankla ezmiş, kurşuna dizip idam ettirmiş kafir, münafık, ataist gavurların ölünce Müslüman mezarlığında işi ne?
Nemrudun, Mecusi’ nin, cehennemin ateşiyle mi, ne ile ‘’Işıklar içinde yatmak’’ istiyorsa oraya götürün, o çukura gömün onları. Neden Müslüman mezarlığına? Dünyada iken imanı, İslam’ı değil de küfrü tercih eden, onun mücadelesini veren insanlar için mezar, ‘’cehennem çukurlarından bir çukurdur.’’ İsterse beş yıldızlı(!), boğaza bakan Müslüman mezarlığında olsun kabirleri, fark etmez. Orada; hakim, savcı, general, devlet başkanı ayrımı rütbesi falan yok.
Hayat; insanın ölümden öncesi ve sonrasının ekin tarlasıdır. Dünyada ne ekersen, iki tarafta da onu biçersin. Firavunca yaşamış ve mücadele etmiş bir insana, ölünce Musa muamelesi yapmak hem zalime, hem de mazluma yapılan saygısızlık ve hakarettir.
Müslümanlar olarak musalla taşında bir kafirin cenaze namazını kıldırmaya, kılmaya, onlara hakkımızı helal etmeye, Müslümanmış gibi muamele edip davranmaya, arkalarından inanmadıkları Kur’anı okumaya, nefrete ettikleri Tekbir’i getirmeye ve ölülerimizin yanına gömmeye mecbur değiliz. Dinimize, inancımıza, ezanımıza, Kur’an’ımıza, vatan ve milletimize, Müslümanlara kan kusturan kafirlerin ölülerini hiçbir Müslüman kabristanına kendi ellerimizle gömmek gibi bir görev ve sorumluluğumuz yoktur. Öldükten sonra Müslümanmış gibi gösterilmeye çalışılan kafirlerin Müslüman kabristanında yeri olamaz. Neye ve nasıl inanıyorlardı ise, onları götürüp gömmek gerekir. Zalimlerin, despotların, münafıkların ve kafirlerin canı cehenneme…
Chopin’in cenaze marşı eşliğinde, davul zurna trampet çalarak, halay ve zılgıt çekerek, ‘’ışıklar içinde yat!’’ temennisi ve alkışlarla gönderin onları kendilerine yakışan, inandıkları ve istedikleri yere. Ama, hayat boyu nefret ettikleri ve zulmettikleri ve düşmanlık yaptıkları Müslümanların kabristanına ve yanına değil.
İslam bir dindir, cenaze nakil şirketi değil. Müslümanlar bu şirketin çalışanları, Müslümanların kabristanı da İslam düşmanlarının kadavra deposu değildir
.
Yılanla aynı çuvala girmek
Arif Altunbaş 10 Mart 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 815 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
‘’Milli Nizam’’, ‘’Milli Selamet’’, ‘’Fazilet’’, ‘’Refah’’, ‘’Saadet’’… Allah için sevmek sevilmek, fedakarlık, gayret, karşılık beklemeden hizmet. ‘’Mili Görüş’’, ‘’Adil düzen’’, ‘’Hak hukuk adalet’’, halis niyet, samimiyet, ciddiyet ve dosdoğru bir istikamet. Göçtü efsane lider Hoca ve geldi Kamalak, Karamollaoğlu. Gevşedi vidalar, bozuldu fabrika ayarları. Ve nihayet vaziyet; rezalet ve felaket.
Nerede kaldı yıllarca bu yolda horlanma ve alaya alınmalar, taşlanmalar ve dışlamalar, itilmeler ve kakılmalar. Susmalar ve susturulmalar, yasaklar ve kapatılmalar. Kendi vatanında garip ve parya olmalar, esir ve köle muamelesi görmeler, hedef tahtasına konulmalar, nice bedeller ödemeler/ ödettirilmeler.
Zorla zorbalıkla kapatılıp yıkıldılar derken inanç ve iman ile silkinip yeniden ayağa kalkmalar, toparlanmalar ve İslami şuurla donanmalar, sabırla direnmeler, doğacak aydınlık günler için kuşluklara kurulmalar.
Her seçim sonrasında kaybedilse de, meydan savaşı kazanmış bir komutan ve ordu edasıyla umudu bir zırh gibi kuşanarak, ‘’Bu yolda galiptir mağlup olan’’ deyip, tekrar toparlanıp Hakkın galip gelmesi için ayağa kalkmalar, yola koyulmalar.
Parti ağalarının iki dudağı arasındaki demokratik (!) kararlar, liderin etrafını sarmış kurmaylar, ilkel aşiretler, klasik cemaatler, acemi adaylar/adaylıklar, kokuşmuş ayaklar… Göstermelik seçimler seçilmeler/seçilememeler, itişmeler kakışmalar, suçlanmalar dışlanmalar, kapanmalar kapatılmalar, tuzaklar yasaklar.
Turfanda palavracılar, mangalda kül bırakmayan haberciler, gazlamalar, fren tutmayan ayarlar, bir günde yedi renk değiştiren fırıldaklar, rüzgar eken fırtına biçen kaos tüccarları, kardeşini ve davayı satan politika bezirganları.
Oyuna gelmeler/getirmeler, oyun dışına çıkmalar/çıkarılmalar, sahadan atmalar/ atılmalar, çelme takmalar/ takılmalar, sırtından yenilen yumruklar, çalımlar ayak oyunları. Oyuna sert girmeler, sakat bırakmalar, partiden dışlamalar, merkezden atamalar, partiyi kutsamalar, lideri kutsallaştırmalar, kör taassuplar, şaşı bakışlar, fırsat kollayan baykuşlar.
Siyaset meydanında kurulan Milletvekilli pazarları, at pazarlıkları, öldüm fiyatına adam alma ve satmalar, rüşvetle dolup boşalan kasalar, cihat sandığına toplanan paralar, pullar, altınlar.
Meydanları sokakları boğan renk renk afişler, boy boy sloganlar, direkten direğe gerilen bayraklar, yere göğe sığmayan afişler, reklamlar, bulvarları sokakları güreş devesi gibi süsleyip püslemeler, gösteriş ve riya yarışında kimseden geri kalmamalar, allayıp pullayıp pireyi deve yapmalar, boş meydanlara insan taşımalar, suni kalabalıklar, yürek hoplatan düşmanı zıplatan kurşun gibi sloganlar.
Kaf dağına yolculuklar, her eve konuk olmalar, uydurulan şehir efsaneleri, safsatalar, masallar… Mitingler, nutuklar, yürüyüşler, mangalda kül bırakmamalar. Her seçimde nal toplayıp yine de bakaya kalmalar, her hezimet sonrası yarıştan birinci ayrılmalar…
Hükümet olma uğruna verilen ödünler, itişmeler kakışmalar atışmalar tepişmeler, koolisyonlar eşleşmeler restleşmeler, resmileşmeler, sistemle bütünleşmek adına renkten renge girmeler, koltuk kapmak için atılan taklalar, kibarca ve nazikçe sert numaralar, milleti iktidar olmakla avutup bir türlü muktedir olamamalar.
Bağrışmalar çağrışmalar, karşılaşmalar, vuruşmalar, barışmalar… Gergin konuşmalar, elektrikli havalar, ar perdesini yırtılması ses tellerinin koparılması ve nihayet sütten çıkmış ak kaşıklar, aynı kadrajda kucaklaşmalar, dikiş tutmayan koolisyonlar.
Birlikte yola çıkılanların yolda unutulması, yolda bulunanlarla has elamanların takası. Menfaat ve çıkar çetelerinin liderin etrafında fırıldak olması. En alçak, en yalancı, en şerefsizin bir anda adamın hası, grubun ası, ittifakın babası olması…
Bu ülkede İslam’a ve Müslümanlara düşmanlığı, zulmü, işkenceyi kimlerin yaptığının unutulması. Bunca ihanetlere, atılan kazıklara, oyunlara rağmen bitpazarında öldüm fiyatına 3-5 milletvekilliği için Milli Görüşün satılması… Çarpmalar çıkarmalar, bölmeler toplamalar ve nihayet karanlık dibi görünmeyen derin hesaplar. Kendi ocakları ve kucaklarında Siyonizm’in uşaklarının kucaklanması, militan İslam düşmanlarının ‘’Türkiye laiktir laik kalacak’’ sloganını bir intihar bombası gibi evinizin önünde patlatması. Çakalların pavlaması, itlerin uluması.
Nerede kaldı Hz. İbrahim’in Tevhid sofrası? Nemrudun inkar ateşinin etrafında toplananların kuyruk çorbası. Putperestlerin cephesinde toplanıp aynı cephe ve yolda buluşması… Dün; Bizans soylularla birlikte olup İstanbul’un kaptırılması, bugün; Türkiye’yi Haçlı ordularına peşkeh çekmek isteyenlere yardım ve yataklık yapılması.
Tarihi İslam düşmanlığıyla geçmiş inkarcı bir hareketin liderliğinde Müslümanların yan yana bile gelmesi doğru değilken, onlarla ittifak adı altında birlikte bir yılan çuvalına girilmesi apaçık bir ihanet ve intihardır.
Allah yolunda mücadele edenler; Allah’ın düşmanlarına karşı omuz omuza birlikte, Tağut’la beraber olanlar da (cihat ettiklerini sansalar bile!) tağutun yolunda savaşırlar.
.
Ümmetin Vicdanı olmak
Arif Altunbaş 15 Mart 2023 Arif, Eğitim, Güncel, Yazarlar Yorum yap 589 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ümmetin vicdanı olmak …
Ümmet kelimesi; ‘’Arapça ’’ أمة’’ anne kelimesinden türeyen, aynı anne den meydana gelen çocuklar anlamına gelen, onları bir ile ve bir millet gören, tüm dünya müslümanlarını kuşatan ve kucaklayan ‘’ (1) bir terim ve kavramdır.
Kur’anı Kerimde birçok yerde geçen ‘’Ümmet’’ kelimesi’’ İslam inancına sahip herkesi içine alan geniş ve derin bir anlamı içerir.Hz. Muhammede ve onun getirdiği dine, dini kural ve kaidelere inanan ve iman edenler islami inanca göre; aynı annenin çocukları gibi kardeş olmak demek, ‘’Tek bir ümmet ” olmak demektir.
Aramice/ Süryanice, Akadça, ve Arapça olarak aynı kökten türeyen ve günümüze kadar gelen ümmet kelimesi; Bugün İslam kardeşliğini, toplumunu, milletini içine alır, bu anlamda ve bu manada kullanılır.’’ Kuranı Kerinde 64 yerde ‘’Ümmet’’ kelimesi’’ geçer.
Sözlükte; “yönelmek, kastetmek; öne geçmek, imam olmak” manalarındaki emm kökünden türeyen ümmet kelimesi “kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk, kavim, her kabileden bir grup insan, her canlı cinsi, bütün iyilikleri şahsında toplamış kişi veya kendisine uyulan önder” gibi anlamlara gelir.(2)
Râgıb el-İsfahânî ümmeti “aynı dine inanma, aynı zamanda yaşama veya aynı mekânda bulunma gibi önemli bir unsurda toplanan gruplar” diye açıklamıştır.(3)
Bu bağlamda, insan topluluklarının yanı sıra hayvan ve cin topluluklarına benzer inanç ve hayat tarzına sahip insan gruplarına da ümmet denilmiştir.(4)
Yukarıda zikredilen Ayeti Kerimede de zikredildiği gibi büyük bir topluluk içindeki özel bir zümreyi de ifade etmektedir.(5)
Bazı ayetlerde de ümmet “din, inanç sistemi, yol” manalarındadır. (6)
“İbrahim gerçekten Allah’a itaat eden, tevhid ehli, başlı başına bir ümmetti” ayetinde (Nahl, 16/120) Hz. İbrahim’in hidayet önderi ve bütün iyiliklere sahip bir kimse vasfıyla tek başına bir ümmet (Lider) sayıldığı belirtilmektedir. (7)
Ümmet kelimesi bazı ayetlerde da, “zaman, müddet ve devir” manasını ifade etmektedir.(8)
Kur’an ve Sünnette birçok ayet ve Hadislerde zikredilen ‘’Ümmet’’ kelimesine yüklenen birçok manaları vardır. Bunlardan yaygın olarak kullanılan 2 ayrı anlam;
1-Dinî kaynaklardaki ifadelerle birlikte günümüze kadar geçen on dört asırlık bir zamanda İslâmiyet’in evrensel bir din haline gelmesi ümmetin oluşumunun tarihî ve sosyolojik ispatını teşkil eder. İslâm’ın sesini duymayan insanlar ise; fetret ehlinden sayıldığından özel hükümlere tabidir.
2-Alimlerin ümmet kelimesine verdiği ikinci anlam ise; “Hz. Muhammed (sav)’e iman edip ona tâbi olan kitleler” (ümmet-i Muhammed) şeklinde olup, kelimenin yaygın kullanılışı da bu yöndedir; bu kitlelere de “ümmet-i icâbet” denilmiştir.
Kuran’da yer alan “mutedil ümmet” (Bakara, 2/143) ve “en hayırlı ümmet” (Âl-i İmrân, 3/110) ifadeleri ile çok sayıdaki hadis rivayette tekrarlanan ümmet kelimesi Muhammed ümmetini işaret ettiği hususunda İslam alimleri (müttefekun aleyh) ittifak halindedir.
Dünyanın neresinde, hangi şartlar altında olursa olsun bütün müslümanlar bir millet ve Hz. Muhammedin ümmetidir.Ümmet karşıtlığı, düşmanlığı, ya; cehaletten veya ihanetten kaynaklanan bir islam düşmanlığıdır.Ümmete ve ümmetin birliğine, dirliğine, varlığına karşı olmak uluslararası emperyalizme, sömürgecilere bilerek veya bilmeyerek yardım ve yataklık etmektir. İslam coğrafyasındaki Mankurtlar islamın, müslümanların ve ümmetin düşmanı olan küfür ve inkarın, Allaha karşı isyan ve tuğyanın temsilcileridirler.
Ümmete, ümmetin birliğine karşı ve düşman olmak;Kur’ana, Sünnete ve İslama karşı olmakla eş anlamlıdır. Her müslüman; ümmetin bir ferdi, her müslüman millet ümmetin bir parçasıdır. Vücudun bir parçasına karşı olmak, o vücuda karşı olmak gibidir.
En son ve en güzel sözü hep Allah cc söyler; ‘’Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama; pek çoğu yoldan çıkmışlardır.’’ (9)
Siz ne zaman, işgalci emperyalist ve istilacı sömürgecilerin düşmanı ve hedefi haline gelirseniz, biliniz ki; o zaman doğru yolda ve istikamettesiniz. Ne zaman düşmanlarınızın dostu haline gelirseniz, o zaman da; kendinize, milletinize ve ümmete en büyük ihaneti, kötülüğü yapmış olur, insanlığın vicdanı olmaz, vicdansız düşmanlarınızın dostu olur, vahşileşir, canileşir ve hayvanlaşarak insanlıktan çıkarsınız.
Ümmet olmak; insanlığın ve yaratılan tüm varlıkların koruyucu meleği, anakucağı, babaocağı ve mazlumların sığınacağı merhametin ocağı olmaktır.Kısaca, Ümmet olmak; insanlığın vicdanı, tüm yaratılanların koruyucusu ve kollayıcısı sığınağı olmaktır.
*Faydalanılan kaynaklar:
1-TDV İslam Ansiklopedisi, Ümmet maddesi.
2- Lisânü’l-ʿArab, “emm” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 175-176
3- Ragıp el Isfahani, El-Müfredât, “emm” maddesi
4- Elmalı Meali; En‘âm 6/38; A‘râf 7/38), (Bakara 2/213
5- Hasan Basri Çantay Meali; Âl-i İmrân, 3/104
6-. Ömer Nasuhi Bilmen Meali; Mü’minûn, 23/52
7-Fahreddin er-Râzî, XX, 283-284) ve (Taberî, VII, 660-661
8- Diyanet İşleri Meali; Hûd, 11/8; Yûsuf, 12/45
19-Diyanet Vakfı meaali;Aliİmran,110
.
Muhterisler ittifakı
Arif Altunbaş 17 Mart 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 550 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Muhterisler ittifakı
Bir yıldır kılın tüyün, geçmişin geleceğin, gelmekte olan’ ın, davanın devanın ince hesapları yapıldı. Üst üste konulup tartıldı, beğenilmeyenler atıldı, istedikleri gibi anlaşamadıkları sorunlar zamana bırakıldı. İç kavgalar tartışmalar, gürültüler patırtılar, sonu gelmeyen pazarlıklar, kart karmalar karıştırmalar, al papazı ver kızı ve en sonunda baskın bir gas sıkışması. Gerilmeler gerginleşmeler esnasında devrildi masa. Mahkeme duvarı gibi asık suratlar ekşidi, başladı tasa.
Kurşun gibi yağan Twitt’ ler, ardı kesilmeyen yalanlar iftiralar ve kudurup saldıran itler vahşi medya terörü, vicdanları sızlatan yerin dibine batırmalar bir anda kesildi düşmanlık. Geldi sahte gülücükler yapmacık alkışlar, göklere çıkarmalar kanatsız uçurmalar, pireyi deve yapmalar… Sabunlu köpürtmeler ardından uçtu gitti kontrol edilemeyen o vahşi öfkeler. Yüzleri tekrar gülümsedi asık suratlı muhterislerin, kifayetsiz bilgelerin. Şantaj ve tehditle devrilen kumar masasına ve geri döndü gelin.
Anlaşmazlıklar yüzünden ağza alınmadık küfürler, hakaretler ve suçlamalar, bir kaşık suda fırtına koparmalar boğmalar boğulmalar sanki bir rüyaydı. Kanmalar kandırılmalar, köşeye sıkıştırmalar mecbur bırakılmalar hepsi de birer kurgu filimi gibiydi sanki. Yeniden oldu düşman kardeşler kanki.
İYİ’ lerin sigortaları atınca kötüler çamura yatınca, oyuna gelenler şanzıman dağıtınca, ikiyüzlülük prim yapınca, ağız ve renk değiştirmelerle omurgasız sürüngenler çıktı renk renk ortaya. Baş oldu herkese mavi boncuk dağıtan dede, masanın etrafındaki fırıldakların hepsi de ittifakzede. Yağmur yağdı, seller aktı, kara kız camdan baktı. Kriz masası zorla da olsa kart bir oğlan doğurmuştu.
Amerika başta olmak üzere, İngiltere ve Almanya’daki ayinlerde vaftizlenip kutsanmış bu adsız oğlanın doğmasına çok sevindiler. Doğum masası etrafında bir ana ebe, dört ağır gebe, masanın altında gizlenen kandilzade, dışarıda bekleyen iki de gazoz ağacı şehzade vardı. Fitne ittifakı Yemuş’un oğlu, ‘’ Bize baş olsun’’ dediler. Böylece muhterisler ittifakının başkanı oldu Kemal dede. Duyanların bazıları ‘’tanrı bahtını açık etsin’’ derken, bazıları da; ‘’her zaman olduğu gibi yine nal toplar inşallah’’ dediler.
Amerika’dan İngiltere’ye oradan Almanya’ya, Gerçekten Saadete, DP’ den İP’ e ve Deva’ ya, hatta Kandil ağalarına kadar herkesin derin bir hesabı, ve sinsi bir beklentisi vardı. Batının rüzgarını arkasına alınca umutlandı şer ittifakı, hayaller alemine havalandı.
Ufukların saçlarını taradı dedenin gözleri üzgün üzgün. Başkan yardımcılığı hesapları, milletvekilliği pazarlıkları, sekiz ayaklı yengeç gibi bu koltuk değnekleriyle nasıl uçacak, yarışacaktı? Bu kıran kırana geçen bu mücadele düşmanına körkütük aşık olan bu acemi çaylaklarla nasıl kazanılacak, devlet gemisini nasıl yürütülecek yönetilecek yönlendirilecekti?
Karşısında 20 yıldır girdiği her maçta kazanan, vurunca adamın ayağını yerden kesip havalandıran rakibine yıldız saydıran tecrübeli bir sporcu Erdoğan denen ve dünyaca bilinen bir Avatar vardı. Elindeki bu şişirme balonlar ve etrafındaki kardan adamlarla bu yarış nasıl kazanılacaktı?
Daha belli olmayan oy oranıyla; ‘’şu kadar milletvekili ve bakan isterim’’, ‘’şunlar olmazsa olmaz’’, ‘’Bunlar benim kırmızıçizgilerim’’ diyen fırsatçı çakallar nasıl gönüllenecek, kenarda heyecanla ihale bekleşen leş kargaları ve şehir akbabaları nasıl doyurulacaktı? Gecenin bekçisi baykuşlar ve kan içen yarasalar nasıl ve nereden beslenecekti?
Erdoğan’ın karşısında daha ne yapacağını bilemeyen, doğru yolda eğri yürüyen, sendeleyen, merdivene tersten binen, yukarı kata çıkarken aşağı inen, yönünü önünü arkasını bilemeyen, ağızından çıkan lafı kulağı duymayan, Erdoğan’ı taklitten başka bir özelliği olmayan şaşı şaşkın bir sahte kahramanla savaş nasıl kazanılacaktı? Dert bir değil elvan elvan, böyle gitmez bu kervan…
Makam ve sandalye uğruna milleti aldatan, dostlarını satan, emperyalistlere direkt veya dolaylı taşeronluk yapan bu fitne ittifakı ve gafiller çetesine fırsat verme, Türkiye’m!
Bu, basit bir politik mücadele değil, artık bunu bil. Bu Bizans soylularla birlikte savaşan batı uşaklarının Alpaslan’a ve onun çocuklarına karşı asırlardır Haçlılara karşı verdiğimiz mücadelenin devamıdır. Batılı emperyalistlere taşeronluk yapan şer ittifakının İslam Medeniyet ve kültürünü bu topraklarda yok etmek için verdiği asırlık bir mücadeledir bu.
Ey Milletim! Kendi cennetini ve cehennemini seçmek senin kendi elinde ve iradendedir. Kendi ellerinde el, kendi vatanında esir, kendi yurdunda düşmanlarına ve onların uşaklarına mahkum olmak istemiyorsan; batının uşakları ve taşeronları olan bu kifayetsiz muhterislerin Haçlı ittifakına, ‘’DUR’’ demenin günü ve zamanıdır.
Bu krizler ve kerizler masasına, fitne ve şer ittifakına, zillet dayanışmasına sakın ha, sakın bir fırsat verme! ‘’Ey, rabbimiz bizi zalimlerle beraber kılma, eyleme!’’ ( Araf/47)
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Baltanın sapı, Nemrudun putu
Arif Altunbaş 24 Mart 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 631 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Baltanın sapı, Nemrudun putu
Kur’an ve sünnetin dünyasında iki taraf ve cephe vardır. Birisi; Hakkın ve hakikatin, inanan ve iman edenlerin, yani; ümmetin tarafı ve cephesi, diğeri ise; Allah düşmanları ve münafıkların, Nemrut Firavun ve Ebu cehil’ lerin cephesidir.
İlk insandan bu yana süregelen mücadele İslam tarihinde Hak ve batıl mücadelesi olarak anılır. Allah’ın dostlarının tarafı ve taraftarlarına Hakkın tarafı, küfrün ve inkarın tarafına ve taraftarlarına da batılın tarafı denilir. Bu iki cephe sürekli savaş halindedir. Bu iki cephenin dışında kalanlar; ‘’iman ile küfür arasında yol arayan…’’ kararsızların tarafı olup, Onlar da; küfrün cephesine yardım ve yataklık edenler olarak vasıflandırılır.
İslam’ın çıkarı, ümmetin maslahatı tarafında bir araya gelen inananların kahir ekseriyeti Müslümanlardan oluşur ve Müslümanların yönetim, denetim, hakimiyet ve kontrolündedir. Onlar; ( Hata işleyen ve günahkar da olsalar) Kur’an, İslam, cami, cemaat, Hak ve hakikat taraftarları olan Müslümanlar olarak bilinirler. Allah düşmanları tarafında olanlar ise; inançsızlar, kitapsızlar, ataistler, putperestler ve çağdaş cahiliyenin çöreklendiği zehirli kör yılanların tarafında olanlar olarak tanımlanır.
Hz. İbrahim’in Tevhid mücadelesi taraftarlarıyla Nemrut’un inkar ve küfür taraftarları olanlar asla bir araya gelerek ittifak edemezler. Çünkü; Hakimlerin hakimi hüküm koyan tek otorite Allah’tır. Mü’minler bir anlaşma, sözleşme ve ittifakı ancak Allah’ın adına, O’nun birliği, hakemliği ve hükümlerine iman, itaat ve teslimiyet şartıyla yapar. Bunun için; “Ümmetim asla dalalet( İslam dışı bir husus) üzerinde birleşmez. O halde cemaatin (ümmetin çoğunluğunu teşkil edenlerin) içinde kalmaya dikkat edin. Çünkü Allah’ın eli cemaatin üzerindedir.” (1) buyuran bizim peygamberimiz Hz Muhammet’tir.
Bu hadiste, (ümmetten hiç kimsenin dalalete düşmeyeceği hususu değil), ümmetin (özellikle fetva makamında olan âlimlerinin, Müslümanların lider ve önderlerinin) büyük bir çoğunluğunun dalalet üzerinde birleşmeyeceği hususu vurgulanmaktadır.
Bir yanda Müslümanların çoğunluğunun herhangi bir husus, amaç ve gaye için birlik içinde olduğu görüldüğü, bilindiği halde bazılarının ihtiras, öfke, kin, nefret, çıkar, nefisleri yüzünden geçmişleri ve bugünleri Allah düşmanlığı ile tescilli İslam düşmanı grupların liderliği altında bazı Müslümanların aynı cephede anlaşıp buluşması; ne İslami, ne ahlaki, ne diplomatik ve ne de stratejik olarak doğru bir karar, hareket ve seçim değildir. Bu edep, ahlak, maneviyat ve nezaket dışı davranış omurgasız ve onursuz bir duruştur.
Müslüman; şahsiyetli, haysiyetli, inançlı bir insandır İslam düşmanlarıyla birlikte aynı cephede olamaz. Kahir ekseriyeti Müslümanlardan ve onların liderlerinden oluşan taraf, cephe ve gruba karşı İslam düşmanlarının liderliği ve önderliği tarafında olmak; Allah düşmanlarının değirmenine su taşımak ve zulmüne ortak olmaktır.
İslam düşmanı bir grubun liderliği ve ittifakı altında toplan müslümanlar sağını solunu, yolunu, umudunu ve pusulasını şaşırmış şaşkınlar ve muhterislerdir. Müslümanın tarafı zalimlerin, kafirlerin, vatan, millet ve Müslüman düşmanlarının tarafı olamaz.
Hak ve batıl yolun dışında 3. bir yol aramak Hakka değil batıla hizmet etmektir. Az olsun benim olsun mantığıyla hareket etmek, Müslümanların izzet ve şerefine, kuvvet ve kudretine zafiyet getirmek gavura hizmet ve askerlik etmektir.
Allah düşmanı bir cephenin içinde bulunan Müslümanlar, Müslümanlara karşı yapılan saldırı, düşmanlık ve tahribatlara karşı nasıl, hangi mantık ve hakla seyirci kalabilir veya onlara ortak olabilirler?
İslam düşmanı olanlar güçlenince önce yok edecekleri hedefler onlara yardım eden gafiller ve işbirlikçiler olacaktır. Daha sonra da; etliye sütlüye karışmayan, kendi başlarına buyruk, tarafsızlık rolü ounayan Hak ve Batılı ayırt etme konusunda kör, sağır, ruhsuz olan ve davrananlardır.
İslam toplumları ve devletlerinin tarihini incelediğimizde karşımıza çıkan manzara hemen hemen aynıdır. Hepsinin de yıkılışı ve yok oluş nedeni; düşmanına aşık olan ahmaklardır. Kafir ve münafığı dost ve yoldaş olarak gören, gösteren çıkar ve menfaatin sığ denizinde boğulanlardır. Kur’ an’ın enginliğinden, bereket ve zenginliğinden faydalanamayanlar bitaraf kalarak bertaraf olmaya mahkum olur.
Kimin oğlu, kızı, cemiyeti, cemaati ve partisi olursanız olun! Allah’a teslim olmuş bir Müslüman için sadece ümmeti kucaklayan bir yolu vardır. Onun dışındakiler boş bir hayal ve sonu hezimetlere gebe batıla hizmet eden pembe rüyalardır. “Ümmetim dalalet üzerine birleşmez. Öyleyse; bir konuda ihtilaf olduğunu gördüğünüzde sevad-ı azama (büyük çoğunluğa) tâbi olun.” (2) der, örneğimiz ve rehberimiz ulu önder peygamber.
Ey, Müslümanların enerji ve gücünü davayı ve kardeşlerini birkaç oy ve milletvekilliğine satan, Haçlı batılıların uzantısı partilere yardım ve yataklık eden lider ve kişiler! Dininiz, size birlik ve beraberlik içinde olmanızı mı, bölünüp parçalanarak düşmana yem olmanızı emrediyor?
‘’Hesap günü gelmeden kendinizi hesaba çekin!’’(3) Put kıran İbrahim’ in istikamet çizgisi Tevhid sofrasında mı, yoksa; put yapan, put satan, puta tapan Nemrut’un ateşine odun taşıyan hamalların çıkar ve menfaat sofrasında mısın?
Eylemi ve söylemine bak insanın; baltanın sapı tarafında mı, Nemrut’ un putu tarafında mı?
Arif Altunbaş, Haber 7
Dipnot;
1-(Heysemî, sahih Hadis, bk. Zevaid, 5/218)
2-(İbn Mace, Fiten,
3- Hz. Ömer
.
Neden Erdoğan’a düşmanlar?
Arif Altunbaş 14 Nisan 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 960 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Neden Erdoğan’a düşmanlar?
Müslüman Allah düşmanlarının düşmanı, Allah dostlarının dostu olmak zorundadır. Bir Müslüman kardeşini bırakıp bir kafiri veya münafığı herhangi bir şekilde desteklemek, onu güçlendirmek, onların çizdiği yolda yürüyerek menfaat temin etmek onların seviyesine düşmektir.
Bir tarafta; Kur’an ezan ve İslam düşmanlığı bir partinin ve onun etrafında milletvekili olmak için fır dönüp sıraya giren fırıldaklar grubu, öte tarafta; samimi bir Müslümanın başını çektiği, ne olduğu kime hizmet ettiği belli olan bir ittifak varsa Müslümanın yeri ve tarafı bellidir.
İslam dini Allah’ın hükümleri ve ilkeleri üzerine kurulmuş bir din, Müslüman; bu ilke ve kaidelere uyacağına iman ederek ve Allaha söz veren, Allah’ın ve Allah dostlarının tarafında olan insandır.
Her ne sebepten dolayı olursa olsun, hiçbir Müslüman Allah düşmanlarıyla birlikte olamaz, onların oluşturduğu yuvarlak masalarda figüranlık yapamaz, onların bitpazarlarında öldüm fiyatına kendisine oy veren Müslümanları İslam düşmanı bir cephenin çıkarları ve hizmetinse askeri olarak kullanamaz.
Şimdiye kadar gördüklerimiz yaşadıklarımız görmekte olduğumuz bol kepçeden atmalar, rastgele savurmalar, kıvırmalar, gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan vaatlerin mantıksız konuşmaların hepsi birer kokuşmuş CHP klasiğidir.
Dünya emperyalistleri ve küresel güçler Türkiye’yi on yıllarca kendi sömürge ülkeleri gibi yönettiler; Erdoğan kadrosu ve dostlarıyla buna karşı çıktı ve bu oyunu bozdu. Düşmanlık buradan kaynaklanıyor.Sömürgeci patronlar ve kapitalizmin ağaları tüm bu yapılanlardan rahatsız oldular?
Onların ‘’yapamazsınız, bizden ve bizim istediğimiz fiyattan almak zorundasınız, bize mecbursunuz’’ dedikleri Türkiye’nin, milletimizin ve ordumuzun ihtiyacı olan;
A – Hava alanlarını, hızlı demir yollarını, karayollarını, deniz ve hava limanlarını, barajları, gas ve petrol aramalarını, ağır sanayi tesislerini, otobanlar köprü ve ulaşım araçlarını yaptığı için Erdoğan’a düşmanlar.
B – ABD ve NATO ülkelerinden almak zorunda olduğumuz helikopter, denizaltı, gemi, uçak, tank, zırhlı araçlar, uçak gemisi, her çeşit savunma sistemleri, füze, radar ve erken teşhis gibi askeri yönden ordumuzun temel ihtiyacı olan her şeyi kendimiz yapıp devletimizi dışa bağımlılıktan kurtardığı için Erdoğan’a düşmanlar.
C – Dünyanın devleriyle yarışabilecek TİHA, SİHA, insansız savaş uçağı, 5. Nesil savaş uçağı, en modern hava kara deniz savunma ve Füze, radar ve elektronik sistemleri yaparak dışa bağımlılıktan Türkiye’yi kurtardığı için Erdoğan’a düşmanlar.
D – Altın, Gümüş, Bor, Grafen gibi değerli madenlerimizi yurt dışına ham madde olarak ucuz fiyatlara değil, Türkiye’de işleyerek işlenmiş mamul maden olarak yüksek fiyatlara satarak ülkemizi her alanda lider Türkiye ve cazibe merkezi haline getirdiği için Erdoğan’a düşmanlar.
E – Aynı dili konuşan, aynı dine inanan, aynı tarihten ve kültürden gelen Türk Birliğini kurduğu, emperyalizmin baskı ve boyunduruğu altında inleyen öteki kardeş ülkelere örnek ve önde olduğu için Erdoğan’a düşmanlar.
F – Ekonomik, teknoloji, siyasi, kültürel, askeri ve sivil her alanda başta Amerika, Avrupa ve diğer emperyalist ülkelere mecbur ve mahkum olmayacak bir Türkiye inşa edip tam bağımsız bir Türkiye yolunda inanç, inat ve ısrarla yürüdüğü için Erdoğan’a düşmanlar.
G – Milletimizin düşmanları karşısında eğilmeden bükülmeden onurlu bir siyaset ve politika izlediği, omurgalı dik bir duruş sergilediği için Erdoğan’a düşmanlar.
H – Cumhuriyet kurulduğundan bu yana devlet ve millet arasındaki gerilim ve küskünlükleri gideren, millet ve devleti barıştıran milletimizin genlerine uygun siyasi bir yol, kardeşçe bir birlik ve dayanışma, müşterek bir politikası izlediği, dışa dönük emperyalistlere, içe dönük emperyalistlerin yerli uşak, taşeron ve uzantılarına fırsat ve imkan tanımadığı için Erdoğan’a düşmanlar.
Kısaca başkan Erdoğan’a düşman olanlar; Türkiye’nin ve milletimizin dostları değil rakipleri, karşıtları ve düşmanlarının dostlarıdırlar. Bunu dost düşman, aklı vicdanı ve imanı olan herkes bilir. Kin, hırs, öfke ve ihtiraslarından dolayı kahrolanlar bunu anlamak istemiyorlar. Düşmanlıklarından kuduruyorlar.
Onurlu, şerefli, omurgalı vatan ve milletinin çıkar ve menfaatleri için savaşan ve bundan da taviz vermeyen bir lider olduğu için Erdoğan’a düşman olanlar; Türkiye ve İslam düşmanları yerli münafıklar ile emperyalist güç odaklarının taşeronlarıdırlar.
Bu savaş; yerli milli ve Türkiye sevdalılarıyla batılılara ve İslam düşmanlarına yardım ve yataklık edenler ve iki asırdır süregelen Hilal ve Haççın savaşıdır.
Arif Altunbaş, Haber 7
.Şaşkın politikacı veya sahte alevi
Arif Altunbaş 21 Nisan 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 717 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Zilan Deresi Katliamı'nın son tanıkları anlattı! - Tiraj Haber
Şaşkın politikacı ve sahtekar alevi
İnsanın hangi mezhep ve meşrepten, hangi din ve görüşten olduğu kendi seçeneği ve meselesi. Ama , onu üstünlük ve mağduriyet edebiyatında araç olarak kullanması, o kişinin karakterini ortaya koyan bir kişilik ve kimlik ezikliğidir.
Her insan; ahlakı, karakteri, dürüstlüğü insanlığa faydalı ve zararı olduğu kadar değerlidir. İnsan, kendi değeri kadar insandır. Onu, spekülasyon, ajitisyon, provokasyon ve çeşitli maniplasyonlarla farklı görmek ve göstermek insanın kendisini ve toplumu yanıltmak ve algı operasyonu yapmaktan başka bir işe yaramaz.
Toplumu yönetmeye ve yönlendirmeye istekli bir insan bu tip yanıltıcı yöntem ve ayak oyunlarından uzak kalması gerekir, her şeyden ve herkesten önce. Toplumu yönetmek isteyen insan önce kendisini yönetmeyi bilmelidir. Kendisini yönetmesini bilmeyen bir insanın başkalarını yönetme iddiası ve girişimi apaçık bir intihardır. Ferdin değil sadece, yönetmek istediği toplumun intiharıdır.
Önceleri Aleviliği iyi veya kötü hiç ağzına almayan, ”ben bir ermeni ananın dünyaya getirdiği bir aleviyim” deme lütfunda ve cesaretinde bulunmayan/ bulunamayan Kılıçdaroğlunun başkanlık seçimi ve iktidar koşusu Cumhur ittifakı yokuşuna takılıp, havlu atacak duruma gelince alevi mağduriyeti edebiyatına sığınması ahlaki ve siyasi bir sorundur.
Ahlaki sorundur. Bu ülkede kimse kimseyi dini, mezhebi, ırkı ve meşrebinden dolayı hedef almıyor, mağdur duruma getirmiyor. Şu anda bununla da ilgilenmiyor.
Siyasi bir sorundur. Siyaset; ayrıştırma, çatıştırma, mezhepçilik, ırkçılık ve milleti düşman kamplara bölme sahası değildir.
Siyaset adamı o ülkede dini, ırkı, rengi, meşrebi, mezhebi ne ve kim olursa olsun, onların hepsine ortak bir mesafede olması ve onlara hizmet etmesi gerekir.
Etnik, bölgesel, dinsel, mezhepsel ve ırksal kamplaştırmayı teşvik ve tahrik edecek her eylem ve söylemden uzak durması gerekenler, önce siyasetçiler olmak zorundadır.
Ne demek, ”ben alevi olduğum için beni seçmek, başkan yapmak istemiyorlar” mağduriyeti ve imajı oluşturmaya çalışmak? Cem evi önünde mendil açıp oy dilenmekle mi cumhurbaşkanı olacaksın? O zaman nerede kaldı bütün milleti kucaklayacağım palavran.
Bu kafa ile mi Türkiye’yi yöneteceksin ey kemale ermemiş kemal?
Bu mantıkla mı, alevinin Sünni’nin dertlerine dermen olacak, onlardan helallik dileyeceksin? Yezit soyluların yanında ve onların kılıcını kullanarak mı, Hüseyinlerin hakkını savunacak ve koruyacaksın? Zeyneplerin namusunu ırz namus düşmanı eşkıyalarla birlikte olup da mı savunacaksın?
Birkaç oy için, ”aleviyim deyip de” Aleviliği ayağa düşürüp kirletme!
Çağdaş cahiliyenin taşeronu CHP’nin Donkişotluğunu yaparak Hilal’e karşı haçlıların cephesinde saf tutma!
Sen önce, ”Alevileri sıçanlar gibi avladık diyen CHP iktidarlarının dümen suyundan çık ve arın! Adam gibi bir adam ol! Ben ilmin kapısı Hz. Alinin yolunda yürüyen bir aleviyim, cahillerden değilim demeyi öğren!
Yüreğin varsa, ”Ali bizim şahımız, Mekke Kıblegahımız/ Adı güzel Muhammed bizim padişahımız Hak lailahe illallah Muhammed rasulüllah” de, yürekten; ama ta yürekten. Dilinin ucuyla, oy kaygısı ve derdine düşerek değil. Sen, önce Allah’ın huzurunda eğil! Emperyalizmin önünde ayağının önünde değil!
Gerçek bir alevi ve Hz. Ali aşığı olarak kafirlere, münafıklara ve emperyalizmin her çeşidi ve türlüsüne başkaldıran bir Müslümandır. Onun bunun kuklası, oyuncağı, ortağı, uşağı değil.
Sen önce, batıya çevirdiğin Kıbleni değiştir. İslam’a, Kur’an’a yönelt. Paris’e, Londra’ya, Berlin’e, Washinton’a değil.
Kılıcı PKK ile birlikte Amerika tarafında, gönlü milletimiz tarafında çifte standartlı bir Alevilik olmaz.
Bırak ajitasyonu provokasyonu. Alevi olmak için, önce; Hüseyni olmak gerek. Sen ise; Hasan ve Hüseyinleri, Ali ve Ömerleri, Ebu Bekir ve Osmanları katleden katil bir zihniyet ve ideolojinin uzantısı bir partinin başında kalmak için yırtınıyorsun! İnkar’ ın, tuğyanın ve katliamların faili olan bu parti ve ideolojinin vukuatlarından hiç mi hiç utanmıyorsun?
Önce; nerede olduğunu, neye talip olduğunu, neyi niçin istediğini bilmeli inşan. Hangi sıfat ve özelliğin ile katledilen Alevilerin ve Sünnilerin evlatları ve torunlarıyla, ne yüzle ne hakla ve nasıl helalleşeceğini hesap etmeden sahte kahramanlık yapmamalı insan.
Başkanı olduğunuz partinin anlayışı, duruşu, politikaları değil mi Dersimde, Zilan Deresinde Anadolu’nun bilmem daha neresinde kendi vatandaşlarını sorgusuz sualsiz, yargısız mahkemesiz infaz edip kurşuna dizip katleden? Analarından küçük çocukları koparıp ona buna evlatlık ve hizmetkar veren.
Taş olsa, toprak olsa, dağ nehir ve ırmak olsa CHP’ nin yaptığı bunca zulüm ve katliamlardan utanır, yerin dibine girer, kahrından perişan olur her insan. Yüzsüz arsız, utanmaz arlanmaz, uslanmaz ibret almaz, barbar ve vahşi bir mahluktur böyle, işte insan.
Kemal Bey! Sağa sola yalpa yapıp durma! Dürüst ol, dürüst!
Alevilik; ”eline, beline, diline sahip olup dürüst olma” yoludur. Hz. Alinin yolunda yalancılık, iftiracılık, ikiyüzlülük, fırıldaklık ve emperyalistlere uşaklık olmaz.
Komiklikte Şarlo’ yu geçtin. Acınası bir haldesin. Hangi dağa yaslansan, kar yağmıyor oraya. Hangi dalı tutsan kırılıyor. Hangi yılana sarılsan zehirli oluyor.
Peygamber sülalesinden olsan ne yazar, PKK ile birlikte Amerika’nın Truva atı olmanız, sizin ne MAL olduğunuzu anlamak ve anlatmak için yeter.
Naş naş naş, naş kemal…
Defol! Bizden uzaklaş!
PKK ve Amerikalı dostlarına yanaş!
.
Konuştukça uzuyor burnu Pinokyo’nun .
Arif Altunbaş 28 Nisan 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 518 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Pinokyo konuşuyor, konuştukça uzuyor burnu. Yalan palavra ve iftira peşinden gelip dolaşıyor ayaklarına. Hayal ve ütopyalar buharlaşıyor hakikatin karşısında.
Ellerinde mahkum birçok belediye. İlgisizlik, bilgisizlik ve bakımsızlıktan perişan lime lime dökülüyor. Akılsız başın faturasını ayaklar ödermiş en sonunda. Vatandaş, verdiği oyun bedelini ödüyor.
Sadece bir avuç kent soylu şımarık azınlıklar var yanında. Altlarında son model arabalar, dillerinde yoksulluk ve fakirlik edebiyatı, hepsi de zil zurna takılmışlar bir yalanın ardına. Eğlence ve fuhuş partileri, uyuşturucu seansları, gelecek zamanın baharı, Kafdağı ütopyaları ve içki sofraları.
İşte “Pinokyo Kemal” gerçeği
Pinokyo konuştukça konuşuyor ve uzadıkça uzuyor burnu.
‘’Bana oy verin, 6 ayda uçuracağım Türkiye’yi’’, ne isterseniz bedeva diyor Pinokyo ama, yalancı çobanın sözüne kimse inanmıyor. Kan ve leş kokusu almış akbabalar dolaşıyor ülkemin üzerinde. Ve kurt postuna bürünmüş uyuz çakallar.
Yürüyen merdivene binmeyi beceremeyen ahmaklar, Konya’yı kaza yapan salaklar, Akdeniz bölgesini Güneydoğu Anadolu bölgesi sananlar, Maraş’ a Antep, Adıyaman’a Diyarbakır diyen şaşkınlar, okuduğu ayete Erbakan’ın sözü’’, Hz. Aliye fikir adamı diyebilecek kadar cahil fırıldaklar Everest tepesini Çankaya yokuşu zannediyor.
Milletimizin dini, tarihi, kültür değer ve hassasiyetlerinden habersiz cahillerin zır denilen dibi, pusulasını şaşırmış batıya öykünen zibidi, Türkiye’nin amiral gemisine kaptan olmak isteyen bir eli kandilde bir eli Londra’da biri
Pinokyo, karabasan gibi destursuz giriyor ülkemin rüyalarına. Sermek istiyor milleti ve devleti emperyalizmin ayaklarına. Çevresindeki çifte standarlı kalpazanlarla ve hainlerle, ne halt yemiyorlar ki birkaç oy ve milletvekilliği hesabına?
Pinokyo konuştukça uzuyor burnu. Uzuyor yollar, uzuyor vadettiği gelmeyecek baharlar. Aydınlığa karşı savaşıyor karanlığın mankurtları yarasalar. Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış, bunu öğrenememiş Pinokyo daha.
Defolu bir tarihi sırtlamış omuzlarına, ‘’ben falan geliyorum’’ diyor bir kukla meydanlarda. Nereden nereye, nasıl ve neden, kiminle ve ne yapmaya geliyor Amerika ve Avrupa’dan gaz alıp millete gas veren ve ortalığı pis kokulara boğan bu adam!
Arkasında esiyor batının ve emperyalizmin hain rüzgarı. Yalandan parlıyor gözleri, sanki birer otomobil farı kulakları. Uçuyoruz bir bilinmeze, yelkenler fora. İstikamet batının tefeciler ve faizciler çıkmazları.
Pinokyo konuştukça konuşuyor ve uzadıkça uzuyor burnu.
Fonlanan medya, fitnenin çeteleri troller, çemkiriyor gece gündüz sağa sola. Ulumalar havlamalar, zırlamalar hırlamalar, karalamalar saldırılar karışıyor kalabalıkların uğultusuna. Omurgasız ve sürüngen olunca insanlar kokuşuyor meydanlar, ayağa düşüyor ahlak, dürüstlük ve politika işte bu kadar.
Bunca cehalet ve ihanet karşısında sarsılır temelsiz temeller, kırılır bindikleri arabalardaki mil, şanzıman dağıtır, debriyaj sıyırır, tutmaz frenler artık. Yuvarlandıkça yuvarlanır insan bir felaket çukuruna. Milli Görüş Saadet ve bak geliyor felaket.
Eskaza yarın, bütün bileşenleri ile en önde bitirirse yarışı pinokyo. İktidardadır zulüm ve yeniden fitne. Ayakkabısı ile seccadeye basar, sarhoş ezana küfreder ibne. Ezan susturulur, camiler diskotek olur yine, Müslüman yerli düşman sayılır. Yürür zulüm ve işkence, baskı ve terör milletin üzerine üzerine.
Pinokyo konuştukça konuşuyor ve uzadıkça uzuyor burnu.
Şu ayak takımının hepsini toparlayıp bir araya getirseniz yine de onlardan bir baş ve bir Tayyip Erdoğan olmaz. Aslında onlar da bilir bu gerçeği ama inat, nefret ve domuzluğundan… Dini diyaneti, aklı fikri, vicdanı izanı, kalbi gönlü, gözü kulağı Hakka ve hakikate dönük olan herkes insan bilir gündüzle geceyi. Kime sorsan çözer Türkiye için batıda kurgulanan bu alçak bilmeceyi.
Yalancının dini imanı yoktur, hak ve hukuk dinlemez Ama takılır peşine bir sürü MAL.
Kötüler kötülükler, sapkınlar sapıklar, eğriler ve yamuklar, yalancılar ve iftiracılar, vatan ve milleti düşmanları ülkeyi beş paraya satar. Bir millettir Müslümanlar. Bir devlettir. Vahdet içinde kesret, kesret içinde HAK ve hakikat, adalet ve selamettir onlar.
Pinokyo konuştukça konuşuyor ve uzadıkça uzuyor burnu, yalanın saltanatı seçim sadığına kadar. Sandıktan sonra mallarla birlikte düşen nalları pinokyo toplamaya başlar. Yalancı pehlivan çıkar da çıkar meydana, yenilir de yenilir, serilir de serilir paspas gibi yere.
Ve yürür erleri Türkiye’nin. Yürür üstüne yalan ve zulmün.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Kırkayak ve yol arkadaşları
Arif Altunbaş 19 Mayıs 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 704 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Yolda bulduklarını yola çıktıklarına tercih ederek aldı bir bir nefret, kin ve hayallerinin masasına. Kendisinden başka birkaç baloncu ve gazcıdan başka bir tek ev sahibi yoktu o masada. Turnayı gözünden vuracağız diye el pençe divan durdu peşinde yürüyenler bu duruma. Ağızları sulansa da ürküp kaçarlar da umutları suya düşer diye yanaşamadılar yanaşmalar gibi bu kurtlar sofrasına. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar birlikte bir yıl boyu yediler içtiler, semirdiler geğirdiler, kendilerinden geçtiler Halil İbrahim sofrasında. ‘’Yarasın!’’ diyen gözü gönlü aç seyircilerle hep birlikte bindiler bir gemiye, yelken açtılar bir hayal ülkesine.
Birinci perde ile oyun başladı oynanmaya. Önce davulcusu zurnacısı, kemancı dümencisi, köçeği kaçağı ‘’9 ayaklı Kırkayak’’ Bizans oyununu başladılar oynamaya. Kimisi Konya, kimisi Hanya havasından, bazıları da zeybek oynadı yavaş yavaş. Ardından avuçlarını patlatırcasına çılgınca alkışlar geldi Kırk ayak ve arkadaşlarına.
Antiktik yunan tiyatrosunda ‘’Yaşa, var ol’’ sesleri yankılandı. Çağlar gerisinden ‘’yine baharlar getirmek’’ için yarınlara. Çağdaş, ilerici, Ortaçağ karanlığı pagan bir aydınlanma yürüyüşü. Oyun denince Karadenizli durur mu yerinde. Başladı onlar da Horon tepmeye. Kol başında İmamın oğlu; haykırdı ‘’Yine bahar gelecek’’ ‘’kemençemin sapuni gülle donatacağum, demeye .
Kambersiz düğün olmaz tabi. Molla oğlu katılır bu cümbüşe Sivas ellerinden yanık bir türküyle. ‘’Sivas’ ın yollarında…’’ Aklını Davos’ta unutmuş başka birisi suyun kaldırma gücünü bulan Arşimet gibi fırlar peştamalsız hamamdan; buldum, buldum diyeceği yerde bağırır ‘’Dokunacağım, dokunacağım…’’ diye. Ortalık karışır tabii. Neye, neden, niçin sorular zinciri şıngırdayarak dolaşır ortalıkta? Platon, Eflatun, Aristo, Pisagor başlar bıyık altından gülümsemeye.
Sonra Kandil ağaları zılgıtlar, ıslıklar ve ışıklar yakıp söndürürler. Bayık, Karayılan ve teferruatlarından Amerika ve Avrupa’ya selam. ‘’Kırkayak ve dostları harekete geçmiştir efendim, bu iş tamam’’, deyip zıplarlar havalara. Kimisi şişeler devirerek, kimisi daha içmeden zil zurna sarhoş olup çılgınca katılırlar zafer şarkılarına.
Troller başlar sanal savaş oyunlarına. Karalama, kötüleme, yok sayma, rakamları yuvarlama. Dörtnala gırla yalan, iftira, kışkırtma. Çığ gibi boş hülyalar kayar uçuşan hayallerle Kaf dağlarından aşağılara. Yürür çılgınlar sürüsü, yürür kurt, çakal, tilki ve kirpi yalancılar sofrasına.
Akşam karanlığı çöktükçe iner kalın bir sis tabakasıyla kara bulutlarla yukarıdan aşağıya. Kararmaya başlar dünya. Sararır çehresi kalabalıkların. Boş hayallerle avutmaya devam etmektedir kitleleri çağdaş paganların şamanları, emperyalizmin baronları, sömürünün taşeronları, fonlanan ekran maymunları ve onların peşinde gözü yumuk koşan Bremen mızıkacıları.
İt kopuk, serseri ahmak, eşkıya alçak, imam molla, solcu sağcı, milliyetçisi turancı, Müslüman muhafazakâr çürük bir ipliğine hayal dizmeye devam ederken milletin kaya gibi sert duvarına çarpınca, ip kopar dökülür hayaller ve ütopyalar kristal parçaları gibi yere.
Nefret atına binip emperyalizmin rüzgârını arkalarına alan yerli iş birlikçiler ve hainler hep birlikte bu vatanın evlatlarına saldırır ve saldırırlar. Sonra kafaları çarpınca Cumhurun duvarına gözlerinde şimşekler çakar. Başları dönmeye, gözleri kararmaya, ayakta duramayıp sallanmaya başlarlar hep birlikte. Ani bir nüzül iner vücutlarına. Kısmi felç olarak yığılırlar oracığa. İçmeden sarhoş olan molla ve Davut oğlu ile Davos’un bebe canı hala ayıktır. Devşirirler hemen akıllarını başlarına.
Zafer sarhoşları salya sümük ve kusmuk içinde yerlerde debelenirken, mahşerin üç atlısı uyanıklar da silip süpürürler sofrayı. Masada sadece devrilen boş şişeler kalır birkaç kemik parçasıyla. Bir de masanın etrafına dökülen bir sürü alkolik, melankolik hayal atından düşen şakşakçı acemi süvariler. Nervi dönen holiganlar eşekten düşmüşe dönerler ve çıldırırlar sokaklarda.
Hayal atından düşen kahramanlar başlar ayılmaya. Hepsinin de gözleri kan çanağı, kafaları yerinde hala. Oyunu seyreden o coşkun seyirciler ve holiganlar masaya baktıklarında tabi şaşırıp kalırlar bu Alicengiz oyununa. Masayı tertemiz sünnetlemiş bizimkiler. Molla yüksek sesle sofra duası okumuş, Ahmet hoca ve bebe can da ‘’aferin’’ almak için yüksek sesle ‘’aaaaminn!’’ demişler. Tok karnına sofradan zar zor birbirlerine dayanarak güç bela kalkanlar diş kirası almayı da unutmamışlar. Sürüden en baba 37 koyunu tereyağından kıl çeker gibi çekip alıp götürmüşler.
Büyük bir ilgi, heyecan ve coşkuyla oyunu izleyen seyirciler bir kendilerine bir de bakmışlar sofraya. Kırkayak da dâhil her şeyi yiyip bitirmişti dost denilen arkadaşlar. Şu 37 diş kirası koyun var ya, en çok da o güçlerine gitmiş seyircilerin. Deli divane olsalar ne yazar. Deveyi semeriyle birlikte yutup götürmüş aç çakallar ve kurtlar.
Ava giden kırkayak kendi tuzağına düşmüş ve av olmuş arkadaşlarına. En yaşlı avcılar bile avlanayım derken yem olurmuş avlarına. Basiret; basit kişi ve toplumların ilim, irfan, gönül ve kalp gözüymüş. Gönül ve kalp gözleri kararanlar düşmanlarının tuzaklarına düşer, yem olurmuş dost bildikleri arkadaşlara.
Kin, öfke ve nefret akılsız bir muhalefeti vatan ve milletini düşmanlarına satacak bir hale getirirmiş. Kötü bir muhalefet rakibini kendi sırtında iktidar götürürmüş.
Kapak olsun bu hikâye akıl tutulması yaşayan her insana. Vatan, millet ve mukaddesatını üç kuruşa düşmanlarına satanlara .
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Firavuna karşı olmak yetmez.Musa’nin tarafında olacaksın!
Arif Altunbaş 26 Mayıs 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 561 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İnsanlık tarihi boyunca Kabil ile Habil’in, Nemrut ile İbrahim’in, Firavun ile Musa’nın, Hz. Muhammed ile Ebu Cehlinarası iki zıt kutupolarak süreklikarşı karşıya gelip mücadele halinde olmuştur.
Ben gerçek Müslümanım diyen bir insan ve toplum her ne sebeple olursa olsunİslam düşmanlarınınsafında ve tarafında olmamıştır. Bu mücadelede bitaraf kalmak diye tavır ve duruşta yoktur. Müslüman isen Allah’ın tarafında ve Allah düşmanlarına karşı olmak zorundasın. Öyle değilsen, Allah düşmanlarının tarafındasındır demektir. Bunun ama’ sımama’ sı, fakat’ ı lakin’ i yoktur. Hüküm ancak Allah’ındır.
Müslüman bir Milletin menfaat ve çıkarı tüm kişi ve grupların çıkar ve menfaatlerin, hesap ve matematiği üzerindedir. Asıl olan Müslümanların ortak çıkar ve menfaati olan ümmetin maslahatıdır. Şahsi, cemiyet, cemaat ve parti çıkarları asla İslam’ı temsi etmez ve onun menfaatinin önüne de geçemez. Nasıl, ‘’vatan söz konusu olunca gerisi teferruatsa’’ Müslümanların birliği, dirliği, beraberliği, özgürlük ve bağımsızlığı söz konusu ise, bu kural Müslüman bir millet için aynen geçerli kırmızı bir çzgidir.
Türkiye ve İslam düşmanlarıyla ittifak etmek,Haçlı batı emperyalizmini desteklemekve yılanla aynı çuvala girmektir. Ezan, Kur’an, Cami, cemaat ve İslam düşmanı CHP,PKK ve yandaşlarına oy vermek devletimiz ve milletimizin düşmanları Amerika, İsrail, İngiltere ve Fransa gibi işgal ve istilacı sömürgecilereyardım, yataklık ve askerlik yapmaktır.
Düşmanlarımızın kimler olduğu onların fitneciliği, provakatörlüğü, yalancılığı, iftiracılığı, ittifakı ve işbirlikçiliği ileeylem ve söylemlerinden rahatlıkla belli olur. Şeytan içi boş silahları değil,bu tip inançsız, imansız, ruhsuz ve ahlaksız insan ve toplumları doldurup kudurmuş itler gibisalarMüslümanların üzerine.
Bunlar sadece batının taşeronu, emperyalizmin uşağı değil, mızrakları çuvala sığmayan hainler,ok’ larımilletin özüne saplanan, gözüne hedef alan düşmanlar, gövdeleri vatanımızda kılıçları gavurun tarafında olanlardır.
Deprem bir afettir, gelir geçer. Vatan millet ve İslam düşmanlarıdepremden daha tehlikeli bir felakettir. Bunlar kanser uru ve virüsü gibi milletin içinde,milleti millet yapan tüm değer ve kutsalları yok etmek için çalışır.
İşte bu alçaltıcı rezil duruma düşmenin adına, ‘’Beni İsrail’ leşmek’’ denir. Bin yıllar önce,‘’Soğan, sarımsak, marulisteriz ’’ diyeHz. Musa’ya isyan eden bu sapkın ve şaşkın zihniyetin çağdaş uzantılarıaynı bahane ve iddia ile bugün meydanlardafiravunun taraftarları, emperyalizmin uşakları, sömürgecilerinçarkçı başları, işgalcilerin ileri karakolları olarak milletimize karşı savaşmaktadır.
Bunlar,üç beş oy ve milletvekilliği içinülkemiz ve milletimizidüşmanlarımıza satacak kadar alçalmış küresel emperyalizminTruva katırlarıdır.İttifak ve yuvarlak masa adıyla şeytanın kara bayrağı altında toplanıyor, Hilal’e karşı haçlıların tarafında yer alıyorlar bunlar.Ahmaklığın veya aptallığın, şaşkınlığın veya taşkınlığın, körlüğünveya sağırlığın piyonları bunlar.
Karaktersiz ve onursuz bir çoban için en kolay iş yalan söylemek ve yalancıların sürüsünü gütmektir.Milletimizin en büyük kurtuluş savaşı, buruhsuzzihniyet ve anlayışlardan kurtulmak, yerli ve milli bir kişilikle,Müslüman bir kimlik ve duruşla vatan ve milletimizin aydınlıkgeleceğine yürümektir.
Nemrudun gücü ve ateşi ne kadar büyük olursa olsun, samimi bir karıncanın ağzında taşıdığı bir damla su, onungöklere çıkan ateş ve yangınını söndürmeye yeter.
Karşınızdafiravunibir cephe varsa, onun karşında da mutlaka Musa’nın cephesivardır. Firavun ve sistemine karşı olmak, ona küfretmekle olmaz. Karanlığa küfredeceğine bir mum yakacak veya bir mum olup karanlığı aydınlatmak için yanacaksın.Bir Müslüman olarak Musa’nın yanında olmak,Firavuna karşı savaşmaktır. Elinden hiçbir şey gelmiyorsa eğer, Mina’da şeytan taşlar gibibir oy’la da olsagevşeklerin, yavşakların ve firavun soyluların kafasınabir taş da sen atacaksın!
Bir mıh bir nalı, bir nal bir atıayakta tutar. Bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyuzafere götürür. Bir ordu bir milletin namus ve şerefini, izzet ve haysiyetini vatan, millet ve devletini kurtarır.
Müslüman! Bir oy ve bir insan deyipgeçme! Bir kalp ve bir gönül de sen kazan! Bir Musa sen yetiştir! Bir komutan da sen oldin, vatan, millet ve ümmet için. Firavuna karşı olmak yetmez. Musa ileaynı cephede olacak ve Firavuna karşıdişe diş, kana kan mücadele edeceksin! Bir taşta sen fırlatacaksın düşmanın saflarına! Bir yumruk da sen patlatacaksınmankurtların masasına.
Bir oy deyip geçme! Bir oy bir taş,tokat ve yumruk, bir kurşun ve gülle gibidir. Bir oy şehidin bedeninden dökülen bir damla kan’a, onun evlatlarının ve mazlumların bir damla gözyaşına bedeldir.
Milletim seçim sendedir. Ya şehidin tarafında yer alacaksın! Ya da;ikiyüzlü sahtekarların, zalim, hain ve katillerin tarafında. Hakkın, doğrunun, samimi insanların ve şehitlerin tarafında ol! Sakın kumar oynama! Cahillerden ve hainlerden olma!
Kalemim ve yüreğim bir yay gibi gergin, bir ok gibi hedefine koşmak veulaşmak için sabırsız.Ya rabbi! Bizi bize bırakma! Bizi kendi yolun olan doğrudan ayırma!
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Devrimleri ve devirenleri deviren devrim
Arif Altunbaş 4 Haziran 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 576 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Saddam heykelinin devrilmesinden 15 yıl sonra - Haberler
Başkan Erdoğan’ın 20 yılda 17 Sefer seçimleri kazanması kim ne derse desin, nasıl yorumlanırsa yorumlansın Türkiye siyasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş zaferlerle taçlanan bir devrimdir.
Bu seçimle tüm Türkiye muhalefeti değil sadece, batılı egemen güçler ve onların aparatlarıyla birlikte yerli yabancı bütün Cumhur karşıtları ve muhalifleri yenilmiştir.
Bunların başında dünyada renkli devrimler yapmakla bilinen ve Türkiye’de de o devrimleri gerçekleştirmek isteyen “Soros Merkezli” pembe devrimler, yerli ve yabancı deviriciler devrilmiştir.
Saros destekli Erdoğan düşmanlarının başında gelen FETÖ bağlantılı ABD emperyalizminin yerli ve yabancı taşeronları hep birlikte yenilmiştir.
Sandık başında milletimizden Osmanlı tokadı yiyen Kılıçdaroğlu ve CHP görünmekle birlikte, o tokadın şiddeti ve tesiriyle Kılıçdaroğluyla beraber domino taşı gibi peş peşe devrilen yuvarlak masanın altındaki ve üstündeki birleşe birleşe dağılan dostları olmuştur.
Erdoğan’ın Başkan seçilmesiyle, Türkiye büyük bir “felaketin” eşiğinden döndü. Kılıçdaroğlu kazansaydı eğer, Türkiye renkli devrimlerin merkezi haline gelecek, milletimizin tüm milli, dini, kültürel kodlarıyla oynanacaktı.
‘’Özerklik” konusu ve ‘’Türk dünyasıyla olan bağlarımızın’’ tümü koparılmaya çalışılacak, milletimizin bir ümmet olma ve Kızılelma hayalleri aynen Firavunun Musa’ya olan düşmanlığı gibi daha doğmadan ana rahminde boğdurularak katledilecekti.
Emperyalist ve sömürgecilerin bilmediği bir hakikat var. O da, Allah dilerse Musa’yı Firavunun her türlü şerrinden ve belasından korur ve onu firavunun evinde firavuna ve saltanatına yetiştirdiği idi.
Emperyalizm ve onun yerli yabancı uşakları Kılıçdaroğlunun kazanacağına o kadar emilerdi ki, muhalefetin ağızlarından dökülen nefret söylemleri, öç alma hırsları, kindarlık ve düşmanlıkları firavunun Musa’ya olan kin ve nefretini aratmıyordu.
Batının propaganda makineleri durmadan çalışıyor yalan, iftira, hayaller ve ütopyalar üretiyor, onları da muhalefetin gözü dönmüş liderleri, yandaş ve taraftar holiganlarına inandırıyor, deveyi hamutuyla birlikte yutturuyordu.
-“Kılıçdaroğlu kazandığında, Azerbaycan ve tüm Orta Asya’da değişim olacak, Türkiye’yi Ortaasyaya bağlayacak olan Zengezur geçidi projesi suya düşecek, Azerbaycan Türkiye’den koparılmaya çalışılacaktı.”
-FETÖ’ nün yurt dışı propaganda aygıtlarına göre; ” Milletin % 52,2 oyuyla başkan seçilen Erdoğan diktatördü, onun için Türkiye’de renkli devrimler kaçınılmazdı.”
-“Kılıçdaroğlu seçilirse, İlham Aliyev’i de kolayca baştan indirilecekti…” veya “Erdoğan giderse, Putin’de gidecekti… ”
-Kılıçdaroğlu’nun seçileceğine İran, Azerbaycan ve Orta Asya’nın; Avrupa, Türkiye ve Amerika’daki tüm muhaliflerin beklentisi arzuları ve beklentileri bu yöndeydi.
Onun için bu seçimin zaferle sonuçlanması bir devrimdi. ‘’Ve… bir devrim gelecek devrimi (ve devrimcileri) devirecekti.’’ Ve devrim devirici palyacoları ve kuklalarını devirdi.
Zafer, başarılı olmak ve başarmak değil sadece. Başarıyı sürdürebilmek için üretmek, güçlenmek, özgür ve bağımsız olup kimseye muhtaç olmadan hayatı sürdürebilmek ve kale gibi ayakta durmaktır.
.
Tabii lider ile Türkiye yüzyılı
Arif Altunbaş 9 Haziran 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 724 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Liderlik | Psikoloji & Psikiyatri
Tabii liderler milletin içinden çıkan, millet tarafından beğenilen, seçilen kendisini milleti ve ülkesine adayan toplumun öncüleri ve önderleridir. Bunlar yerlidirler, millidirler, fedaidirler. Tüm engelleri aşa aşa toplumun en tabanından en tavanına kadar milletin gönlünde taht kurup halkın omuzlarında kendi emek ve alın terleriyle yükselen önderlerdir.
Yerli ve milli liderlerin belli bir ilkeleri, ülküleri, çizgileri ve misyonları vardır. Onlar sadece zamanının değil gelecek zamanların nesillerin ve çağların bugünkü sözcüleridirler. Dağların zirvelerindedir onların hep gözleri. Kimsenin görmediği yamaçlarda dolaşır hayalleri. Ufak insanlar değil, ufuk insanlardır onlar. Toplumun gerçek kahramanları ve kaplanlardırlar onlar, sahte kahramanları ve kartondan aslanlar değil.
Tabii liderler hormonlu liderler gibi emir ve talimatları Amerika’dan, İngiltere’den, Fransa’dan ve Almanya’dan alan kuklalar gibi davranmazlar. İnanç iman ve milletinin irfanından alırlar fikir ve düşüncelerini. Adları; Alpaslan’dır, Osman’dır, Fatih’tir, Yavuz’dur, Kanuni’dir, Abdülhamit’ tir. Hepsi de bu milletin kendisi ve sözcüsüdür. Yerlidirler, millidirler, milletin genetik kodlarına uygun hareket eden yabancılaşma ve yozlaşmaya karşı duran ve savaşanlardır. Emperyalizmin her türlüsüne ve tipine karşı dişe diş mücadele eden toplumun en önünde yürüyen kahramanlardır.
Tabii liderlerin karşısında her zaman yabancılara uşaklık ve taşeronluk yapan hormonlu suni liderler vardır. Onlar her türlü renge ve kılığa bürünen kuklalar ve sahte kahramanlar olarak sahne alırlar meydanlarda. Toplumda ciddi karşılıkları yoktur. Kimisi muhafazakâr, halkçı, milliyetçi, yurtseverlik, devrimcilik adına, kimisi Amerika’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın onların uzantıları ve ileri karakolluğunu yapma adına İslam ve Türkiye düşmanlarına yardım ve yataklık eden çifte standartlılardır.
Yüzsüz batı medeniyetinin ahlaksız politikaları, ikiyüzlü diplomasisi, karaktersiz insan profili ve 150 yıldır körü körüne taklit edilen çarpık sistem ve kokuşmuş düzeniyle artık milletimizin yüzleşme ve hesaplaşma zamanı gelmiştir. Zaman öze dönüş zamanıdır. İslam’a, Kur’an’a kendi medeniyet ve kültürümüze yöneliş zamanıdır.
Hesaplaşmamız batıya bağlılık ve bağımlılık, kölelik ve esaret zincirleri ve prangalarını kırma üzerinedier. Özellikle ekonomik, siyasi, askeri, teknoloji alanlarda rakiplerimiz ve düşmanlarımızdan üstün olmak zorundayız. Hıristiyan âlemi, Siyonist odaklar ve yerli münafıklar bir araya gelerek hep birlikte ülkemize karşı ittifak halinde hareket etmektedirler.
Bunun yansımalarını hem dışımızdaki ülkelerde, hem de ülkemizdeki muhalefet denilen dış güçlerin taşeronlarında çok açık ve net olarak görmekteyiz. Bu mücadelede herkes kendi safını ve tarafını belirlemek ve seçmek zorundadır. Bu kavgada tarafsız kalmak, etliye sütlüye karışmamak düşmana yardım ve yataklık yapmaktır.
Milletimizin emperyalizme karşı olan mücadelesi sıradan bir kavga değil, ülkemizin ve milletimizin istiklal, istikbal ve istikrarı için yapılan bir özgürlük ve bağımsızlık savaşıdır.
Millet olarak hep birlikte gelecek günler, yıllar, asırlar için Türkiye yüzyılına odaklanmak ve hazırlanmak zorundayız. Bu bizim asla vazgeçemeyeceğimiz ömür boyu hayallerimizi süsleyen bir ilke ve ülküdür. Bu ülkü milletimizin kaygısı ve kavgası, sevdası varoluş savaşıdır.
Bu savaş yabancıların kuklası, uşağı hormonlu suni liderlerle verilemez. Bu şanlı mücadele milletin bağrından doğan ve içinden çıkıp gelen tabii liderlerin önderliğinde yapılacaktır.
Aziz milletimiz 20 yıldır yeniden Büyük Türkiye ideal peşinde koşarak son seçimde da bunun kesin kararını vermiş, kendisi ve ülkesinin lideri olarak Başkan Erdoğan’ı başlarına taç etmiştir.
Gelecek zaman bizimdir ve bize emanettir.
Milletimize, kardeşlerimize ve dostlarımıza Türkiye yüzyılı hayırlı olsun!
.
Kudüs Sancısı
Arif Altunbaş 10 Haziran 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 537 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ümmetin kırmızı çizgisi ve sınırları Kudüs’te başlar, tüm yeryüzünü kuşatır. Kudüs bir ailenin, sınıfın, dinin, devletin malı değil, sınıfsız ve sınırsız bir barış, kardeşlik ve esenlik yurdudur tüm insanlığın.
Arif ALTUNBAŞ
https://insicam.net/2023/06/08/kudus-sancisi/
Ey peygamberler şehri Kudüs! Senin ululuğuna saygı göstermeyen dağ taş, nehir deniz, hayvan insan, yer gök, ay yıldızlar ve âlem utansın!
Mekke ümmetin istikamet yönü, inanç ve iman ocağı, Medine eman ve tefekkür şehri Müslümanın sığınağı. Kudüs peygamberin ilk kıblesi, rükû, secde ve kıyam yurdu. Mekke ve Medine’den sonra o dalgalanan bir bayraktır gönlümüzde biteviye.
Kudüs’ün boynu bükülürse Medine’nin omuzları, Mekke’nin eğilir başı, İstanbul’un gövdesi düşer yere. İnsanlığın onuru esir olur alçak ve şerefsizlere.
Kudüs, Siyonist çeteler tarafından işgal oldu ama hâlâ bizim gönlümüzden dimdik ayakta ve düşmedi.
Kudüs düşerse kalemiz ve bayrağımız düşer, onur ve şerefimiz düşer. İnanç ve imanımız düşer yüreğimizden tutsak emperyalistlere.
Özgürlük ve bağımsızlığımız düşer hapishanelerine. Namus, ahlak ve maneviyatımız düşer katillerin meyhane ve fuhuş hanelerine.
Mağaralarından fırlar kan emen yarasalar, gecenin bekçileri baykuşlar uçuşur civarımızda, dolaşır başımızda kan kokusu almış akbabalar. Dolaşır Türkiye’nin, Balkanlar’ın, Kafkaslar’ın, Asya’nın ve Afrika’nın üzerinde işgal, sömürü ve emperyalizmin leş kargaları.
Kudüs düşerse Kahire, Şam, Bağdat, Riyad, Tahran, Bakü, Kabul, İslamabad, Taşkent, Duşanbe, Aşkabat, Astana, Bişkek düşer. Namus ve şerefi düşer Müslümanların Siyonist katillerin ve eşkıyaların kirli ve kanlı postalları altına.
Kudüs düşerse ay düşer gökten, yıldızlar savrulur ortalığa. İnsanlığın onur ve şerefi düşer. Gök yarılır ortasından ve yıkılır enkaz gibi üstümüze. Yer yarılır, gireriz utancımızdan mirasyediler ve korkaklar gibi yedi kat yerin dibine.
Kudüs düşerse yüreğimizden kan damlar düşer başımız yere.
Kalemim düşer elimden. Gözyaşlarım yağmur gibi dökülür gözlerimden. Ben düşerim, sen düşersin, o düşer, kapılırız mazlumların gözyaşlarının sellerine.
Annemiz, eşimiz, kızımız, oğlumuz, torunlarımız, geleceğimiz ve Yusuflarımız yem olur aç kurtlara. Biz de düşeriz Yusuf’la birlikte birer birer kör kuyulara ve zindanlara. Mezarlarda yatan atalarımız kalkar yerinden. İnler gece gündüz Yusuf’um Yusuf’um Yusuf’um diye. Gözlerini kaybeder kederinden.
Kudüs ilk dua kapımız ve göğsümüzde çarpan kıblemiz bizim. Allaha açılan ilk vuslat penceresi kalbimizin. Rabbiyle buluşmak için Peygamberimizin ilk hareket ettiği mekân. “Gökte yapılıp yere indirilen şehir.”[1]
Aşk ve sevda, can ve canan, anne kalbi ve baba ocağı gibi burnumuzda tütüp duran hasretin kucağı, şehirlerin anası Kudüs.
Onun esir olması, bizim esir olmamız demektir. Farz olur o prangaları ve zincirleri kırmak bize. Can Kudüs canan Kudüs, Han Kudüs handan Kudüs. Maldan ve candan, yârdan ve yarandan geçmenin yolu Kudüs.
Kudüs gökleri inletecek, yeryüzünü titretecek bir haykırışa gebe ümmetin “Kalk ve davran, kıyama dur!” surunun üfleneceği yerdir. Gözlerimizin nuru, kalplerimizin süruru Hz. İbrahim’den, Musa’dan, İsa’dan ve peygamberler serdarı Hz. Muhammed’den binlerce diriliş mesajı ve meşalesi taşıyan “Kudüs bizim canımız, feda olsun kanımız” diyen yiğitlerin cephesidir.
Kudüs’e yan bakan şaşkınların elbet bir gün oyulur gözleri. Ona dil uzatan şarlatanların koparılır dilleri. İşgal güçlerinin kırılır ayakları, belleri. Kudüs onurdur, şereftir, namustur Müslümanlar için. Bir kıvılcımda harekete geçirir tüm Allah diyen gönülleri ve beldeleri.
“Yüreğimizin yarısı Mekke’dir, geri kalanı da Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.”[2]
Ümmetin kırmızı çizgisi ve sınırları Kudüs’te başlar, tüm yeryüzünü kuşatır. Kudüs bir ailenin, sınıfın, dinin, devletin malı değil, sınıfsız ve sınırsız bir barış, kardeşlik ve esenlik yurdudur tüm insanlığın.
Sınırlarının bir ucu yerde bir ucu uzayın derinliklerindedir. Bir tarafı Kazan’da bir ucu Yemen’dedir. Oradan uzanır ulu bir çınarın kolları, dalları gibi bütün yeryüzüne.
Müslüman!
Küfre karşı verdiğin inanç ve iman mücadelesini kaybedersen Kudüs’ü, Mekke’yi, Medine’yi ve İstanbul’u da kaybedersin, Allah korusun! Her yerde, her çeşit düşmana ve her cephede verdiğin savaşı da kaybedersin. Kalbindeki savaşı kaybeden, kendini kaybeder. Kendini kaybeden, her şeyini kaybeder ve kaybolur gider.
Kaybettiğin değerleri, kaybettiğin yerlerde aramalısın Müslüman! Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde değil kendi özünde ve ruhunda arayacaksın kaybettiğin değerleri. Fani olan tende ve bedende arama Kudüs’ü ve kendini. Rabbinin sana bahşettiği ölümsüz ruhunda, vahiyle yoğrulmuş özünde, kalemle yazılan kelamında ve sözünde ara.
Neyi, nasıl ve nerede ararsan ara. Kaybettiğin şeyi iyi bil ve tanı! Onu mutlaka ve ama mutlaka kaybettiğin yerde bulacaksın! Sakın usanma, bıkma, yılma! Nefsine, dünyalık makam ve mevkilerin şehvetine kapılma, yenilme! Hakkı ve hakikati adalet ve kardeşliği, savaş ve barışı İslam’da ara.
Kudüs, ümmetin işgal edilmiş yurdudur. Kalbinin ve gönlünün modern cahiliye sistem ve düzenleriyle işgal edildiği gibi. Onu putların işgal ettiği kalbinde ve gönlünde arama. Önce, Hz. İbrahim’in baltasıyla kır, bir bir inkârın ve tuğyanın putlarını. Temizle bütün put kırıntılarından gönlünü ve kalbini.
O zaman, kendinde kendini ararken bulacaksın, kendini. Çağdaş cahiliyenin esaretinden kurtulacaksın! Sen kurtulunca, ülken, milletin, Kudüs ve tüm insanlık kurtulacaktır.
Sakın, Beni İsrailleşeyim deme! Pusu kurarsın kendine, ülkene ve milletine! O zaman düşersin iflah olmaz dertlerinin eline. İte çakala canavara, kurda kuşa terk edersin ellerini, ülkeni. Yazık edersin kendine ve Kudüs’üne.
Sen ve ülken emperyalist Haçlıların askeri, siyasi, ekonomik, kültürel işgali altında olduğun için işgal altında bugün Kudüs. Sen, ben, o, biz kurtulunca işgalden, aynı gün Kudüs de kurtulacaktır. Özgür ve bağımsız olacaktır Kudüs ve İslam coğrafyası Allah’ın izniyle.
Sen ey Kudüs’ün aslanı çağdaş Kılıçarslan, Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi’nin ruhu ve bedeni ayağa kalk yavaş yavaş. Kendi nefsini, ülkeni, milletini esir alan emperyalizmin ordularına, uşak ve taşeronlarına karşı başlasın yüreğinde ve ülkende savaş.
Kudüs’ü savunmak insanın kendi namus ve şerefini, ülkesini ve milletini, devleti ve ümmeti savunmaktır. Kudüs’ü savunmak insanlığı, insanlığı savunmak Kudüs’ü savunmaktır.
Ümmetin inancı imanı, kalbi gönlü, gücü kuvveti, serveti devleti Mescid-i Aksa aşkıyla bir bayrak altında toplanınca, elbet bir gün mutlaka Kudüs kurtulacaktır.
Boş laf üretmeyi ve sürekli endişe duyup sorumluluktan kaçmayı bırak Müslüman!
Önce, tertemiz samimi bir kalple Allah’a yönel ve yüreğini harekete geçir, Allah ve Resulü aşkıyla. Allah’ın hâkimlerin hâkimi olduğunu inanandır put galerisi haline gelmiş o kirli paslı yüreğini.
İman ve İslam ateşi harlamaya başlarsa içinde, Kudüs’e doğru bir diriliş yürüyüşü de başlar. Kilitlenir birbirine o zaman kalplerimiz; şenlenir evimiz, yurdumuz, ordumuz ve ülkemiz bizim.
Yürümeyi öğrenmeden ölmeyi öğrenen yeni doğmuş çocukların başşehri, başkentler başkenti Kudüs’e, yiğit Filistin halkına ve ümmetin tüm evlatlarına yürekten selam olsun!
Durmak yok!
Mücadeleye devam, “Tek Yol İslam!’’
Vesselam!
[1] Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, syf. 627
[2] Nuri Pakdil, Batı Notları, syf. 64.
.
Faşizmin ayak sesleri
Arif Altunbaş 16 Haziran 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 774 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'ndan Stockholm'de Kuran-ı Kerim'in yakılmasına tepki: İnsanlık dışı saldırı
Faşizm, 19. Asrın başlarında ilk önce İtalya’da Benito Mussolini önderliğinde aşırı ulusçuluğa dayanan bir baskı sistem ve düzeni olarak tanındı. Yönetim yetkilerinin tek parti ve tek kişi elinde toplandığı rejime faşizm, taraftarlarına faşist, hareketin liderine de diktatör denildi.
1919’da başlayan, 1922–1943 yılları arasında (Partito Nazionale Fascista) Ulusal Faşist Parti olarak tanınan, adını bu partiden alan bu düzenin siyasi, ekonomik, sendikal, meslek ve gençlik kuruluşları gibi birçok yan kuruşları, yardımcı organları vardır. Aydınlar ve akademisyenler bu hareketin gövdesini, çatısını ve arka bahçesini oluşturur.
Birinci Dünya Savaşı sırasında; sol düşünceleri, aşırı sağcı ve milliyetçi unsurlarla karıştırıp birleştirerek; komünizme, sosyalizme, liberalizme, demokrasi ve geleneksel sağcı muhafazakârlığa karşı olarak ortaya çıkan bu otoriter, aşırı milliyetçi diktatörlük düzeni İtalya’ dan sonra birçok ülkede iktidar veya muhalefet olarak görülür.
Irkçı-milliyetçi ve anti-komünist bu hareketin İtalya dışındaki ilk örneği Avusturya ve Almanya’da, daha sonra da diğer dünya ülkelerinde rastlanır.
Bu Faşist düzenin İslam coğrafyasındaki yansımalarını daha çok batılı emperyalist güçlerin taşeronu yabancı ideoloji, medeniyet ve kültürlerin temsilcileri halka milli kahramanları olarak takdim edildi. Bunların hakkında kendi ülkelerinde eleştirilmesinin eleştirilmesi ve aleyhlerinde bir kanun teklifi vermenin bile teklif edilmesi yasaklanan despotlardı. Kimse onları eleştiremez ve onlara dokunamazdı. Öldükten sonra bile onların dokunulmazlığı devam eden ideolojik ve siyasi totemler olarak tanındılar. Bu tip diktatörler ve rejimleri o ülkede anayasal güvence altına alınarak despot sistemlerinin devamı ve geleceği garanti altına alınmaya çalışıldı.
İtalyada Mussolini, Almanya’da Hitler, İspanyada Franko Avrupa’daki faşizmin başını çeken diktatörlerdir. 1950-1990 yıllarında Paraguay, Guatemala, Brezilya, Uganda, Bolivya, Şili, Arjantin, Pakistan ve Türkiye de bunların arasında yer alır. Tunus’ta Burgiba, Cezayir’ de Bumedyen, Libya’da Kaddafi, Mısır’da Cemal Abdunnasırcılık, Irak’ta Saddam, Suriye’de Esad rejimi ve diğer bazı ülkelerdeki krallar, sultanlar, emirler ile bizdeki tek partili CHP dönemleri, darbe dönemleri bu baskı rejimleri için örnek gösterilebilir.
Türkiye çok partili sisteme geçilince ABD, NATO ve Avrupalı sömürgeci devletlerin destekleri, yardım ve yönlendirmeleri ile bu anti demokratik sistem askeri darbelerle ve vesayetçi yönetimlerle ayakta tutulmaya ve korunmaya çalışıldı. Amerikan patentli derin devlet başta o ülkenin anayasasını, devlet ve sistemin organlarını, bürokrasiyi, askeri ve polis teşkilatını, aydın ve akademisyenleri de kullanarak bu düzeni ayakta tutmaya çalıştı. Birçok meslek odalarının, sivil toplum ve basın yayın kuruluşlarının, düşünür ve kalemlerin, sığ entellerin, karanlık aydınların, kibirli akademisyenlerin, çapsız sanatçıların darbe ve baskı dönemlerinde faşist darbecilerin ve vesayetçi iktidarların yardımcısı ve destekçisi oldular.
Bunların birçokları emperyalist işgalci ve sömürgeci dış güçlerle birlikte hareket eden dönmeler, sabataistler, gayri müslimler ve yerli münafıklar olarak halan siyasi partilerde ve sivil toplum örgütlerinde milletimizin değerlerine, Türkiye’nin hak, hukuk, menfaat ve çıkarlarına karşı düşmanın tarafında konumlanmışlar ve çalışıyorlar. Bu tiplerin çoğu demokrasi adına demokrasiye darbeler vuranlar, hukuku askıya alanlar, halk adına halkın değerlerine karşı düşman olan ve savaşanlardır.
Ülkemizdeki emperyalist kuşatmaların asıl failleri demokrasinin beşiği denilen Amerika, İngiltere, Almanya, İtalya ve Fransa gibi sömürge geçmişi olan, halen halen türlü entrikalarla dünyayı sömüren batılı ülkelerdir. Müslüman ülkelerde yapılan darbelerin, iç karışıklıkların, sınır kavgalarının, ekonomik siyasi askeri dış baskı ve boykotların arkasında bu batılı ülkelerin istihbarat örgütleri vardır.
Bir parti ve hareket olarak CHP kendi içinde ve dışında emperyalist güçlerle olan bağını, milli ve yerli olmayan duruşunu, eylem ve söylemini düzeltmeden bu şekilde devam edemez. Çünkü CHP Türkiye partisi olmaktan çıkmış, dış güçlerin kontrolünde milli güvenliğimiz ile Türkiye’nin bekasını tehdit eden bir harekete dönüşmüştür. Herkesin her ağzına geleni söylemesi ve yapması, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmesi, ‘’vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne, özgürlük ve bağımsızlığına’’ zarar vermesi asla demokrasi değil gelmekte olan faşizmin ayak sesleridir.
Millete güven vermeyen ve güvenmeyen duruşuyla halkın tarafında değil de Türkiye düşmanları ve karşıtlarının yanında yer alan HDP PKK ve YPG gibi kapatılmayı çoktan hak eden, milletin ve devletin huzur ve barışına, güvenliği ve geleceğine kasteden CHP derhal kapatılmalıdır.
En doğru değişim bir milletin kendi aslına dönmesi, kendi ruh ve karakterine göre yapılanarak milletin değerleriyle ve gelecek tasavvuruyla milletin karşısına çıkmasıdır. Batılıların proje, hesap ve oyunlarına alet olarak ve destek vererek yol ve yön arayarak değil.
.
CHP’nin değişim sefaleti
Arif Altunbaş 23 Haziran 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 889 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
CHP'li 81 il başkanının ortak "değişim" açıklaması
CHP’nin problemi toplumumuzun ruh köklerinde yaralar açan ve yıkımlar meydana getiren temelden başlayan yapısal bir sorundur. Darbeci, kokuşmuş ideolojik batılı anlayışını değişmedikçe CHP değişmez ve değiştirilemez.
Ruhta ve düşüncede değişim olmadıkça eylem ve söylemde de olmaz. Farklı bir kuklayı sahneye sürmek değişim değildir. Toplumun yaralarına merhem olmaz. Milleti ve devleti hor, hakir ve kendisine yabancı ve rakip gören bir yaklaşım ancak düşmanın umudu ve moral kaynağı olur.
Kendi benlik, kimlik ve köklerine yabancı, düşmanına âşık ve batı uşağı olmak, yerli ve millilikten nefret etmekle halkçılık olmaz. Bu, Türkiye için en az terör örgütleri kadar sakıncalı ve tehlikelidir.
Yozlaşmış, yabancılaşmış aydınları devletin ve politikanın her kademesinde görmek mümkündür. Millete nazaran sayıları az olsa da devleti ve milleti uzun zamanlar bu ve bunların benzerleri yönetmiştir.
Bu partideki kangren olmuş iç sorunlar aynen ürettiği insan tipinde de teknik arıza olarak yansımaktadır. PKK dâhil devlet ve millet düşmanı sol ve faşist hareketlerin kuluçka yuvası CHP ve onun batıya teslim olmuş ideolojisidir. Ülkemizde birçok suni fay hatları ve fitne ocakları üreten kişi, kurum ve kuruluşlar her zaman CHP’ nin etekleri altında doğmuş, yetişmiş ve gelişmiştir.
Milletin inancına düşmanlık yapan ve medeniyet değerlerine karşı savaşan bu sapkın siyasi anlayış 73 yıl önce kaybettiği konum ve durumunu tekrar kazanmak için dış güçler de dâhil bütün farklı düşünce ve yelpazelerle bir araya gelerek, tüm eski ilke ve kurallarını, fikir ve düşüncelerini bu yolda saçıp savurup harcadı. Şimdi toplumun karşısında ilkesiz ve ülküsüz, güven vermeyen ve güvenilmeyen emperyalizme uşaklık eden nefretin temsilcisi bir parti var.
Ne olursa olsun, nasıl ve kiminle olursa olsun ille de iktidar olmak ve kaybettikleri mevzileri tekrar ele geçirmek tek hedefleri. Çılgınca ve aklın sınırların zorlayan bir cinnet hali hiçbir kural ve kırmızıçizgi tanımıyor. Gözlerine her şeyin gri görünmesi bundan. Mahallede kabadayılık yaparken mahalle sakinleri tarafından defalarca dayak yiyen bir serserinin şanzıman dağıtmış ruh haliyle saldırganlaştıkça saldırganlaşması gibi, başta halka, devlet ve devletin kurumlarına karşı, şimdi de kendi adamları ve yandaşlarına karşı saldırmadıkları bir gün yok.
Bu hastalıklı perişan ruh halini yakından görüp farkına varan yuvarlak masanın misafirleri daha fazla bu saçmalığa tahammül edemeyerek daha seçim akşamı sessizce o sofrayı terk ettiler. Sofranın altında üstünde ve yanlarında kazanılmayan zaferin sarhoşluğuyla sızıp kalan üfürükçüler, baloncular, goygoycular ve onlara inanıp bel bağlayan çağdaş hayalperestler ayılıp kendilerine geldiklerinde atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti.
Bu hazin manzara karşısında şok olmamak mümkün değil elbet. Şimdi kafalarını duvarlara vurmaları, bir günah keçisi aramaları, durumu kurtarma manevraları ve çabalarının hepsi de boşuna. Bir değişim nakaratı var ortalıkta. Kimin ve neyin, nasıl ve kimlerle, neden ve niçin, neleri kapsıyor gibi bütün soru kelimeleri sırada muhataplarından cevap bekliyor.
CHP’ de çözülmesi gereken en önemli sorun olan kör düğüm haktan, halktan ve onun değerlerinden kopuk yol, çizgi ve siyaset üreten kibirli entelektüel ve aydın yobazlardır. Bugünkü acınası duruma düşmelerine sebep olan birilerini arayanlar, kendini hesaba çekmekten korkanlar bu hezimetin failleri değişime direnenlerdir.
CHP’ nin sorunu batılı aydın tipi şaşkın entelektüel, yolunu kaybetmiş akademisyen, bitpazarında satın alınan medya şaklabanları, inkârcı seküler aklın tuzağında çırpınıp çırpınıp da bir türlü bir çıkış yolu bulamayan körkütük politikacılardır. Trolleşen solun entelektüel sefaletini değiştirmek gibi bir inancı, amacı ve niyeti yok. Kendilerini değiştiremeyenlerin Türkiye’yi değiştirmesi ise, hayallerin ötesinde bir macera ve ütopyalarına bile konu mankeni olamaz.
Değişimi sadece inanmış cesur ve samimi insanlar yapar, kukla ve taşeronlara ise aldıkları görevi ve ihaleyi harfiyen yerine getirmek ve patronlarını memnun etmek düşer.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Afrika’nın öfkesi
Arif Altunbaş 7 Temmuz 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 944 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Nijerya 60 yaşında: Afrika'nın en kalabalık ülkesi bir arada kalmayı başarabilecek mi? - BBC News Türkçe
Batılılara köle ticareti ataları Romalılardan kalan bir mirastır. Coğrafi keşiflerle birlikte işgal, sömürü, soykırım ve katliamlar peş peşe önce Afrika’da, sonra Amerika, Asya, Avusturalya ve denizaşırı ülkelerde 500 yılı aşkın bir zamandır sürüyor. Her ne kadar kölelik yasaklansa da batılılar ona değişik isim, organize ve şekilde devam ediyor. Kendileri gibi olmayan ülkeleri baskı ve terör altına alma, onların altın gümüş gibi kıymetli maden ve taşlarını zorla, gerekirse katliamlarla yağmalama ve çalmanın başladığı tarih coğrafi keşifler olsa da, sömürü, kölelik ve emperyalizm bütün hızı ve varlığı ile kurumsallaşmış halde devam ediyor.
Batı sömürgeciliği kolonyalizmi tarihi ve emperyalizminin ilk öncüleri batılı deniz korsanları, sınır ve hukuk tanımaz eli kanlı haydutlardır. Başta Hıristiyan din adamları, batılı krallar onları bol karı olan bu işe tahrik ve teşvik etmişlerdir.
Batıda kahramanlar olarak tanınan ve bilinen bize de öyle öğretilen İtalyalı Amerigo Vespucci, Cenevizli Kristof Kolomb, Portekizli Vasco da Gama ve Ferdinand Macellan gibi İspanya, Portekiz, İtalya, Fransa krallarının beslediği, desteklediği ve ödüllendirdiği deniz korsanları 14. ve 15. Asırda Avrupa ve Afrika’nın yakın çevresindeki adalar ve ülkelerde soygunculuğa ve talana başlamışlardır. Bu soygunculuğa ve katliama da keşifler denilmiştir
Avrupa’daki Hıristiyan papazlar yeni tanıdıkları ve buldukları Afrika ve denizaşırı ülkelerdeki insanları tanrıyla tanıştırmak ve onları onun nuruyla aydınlatmak için o ülkelere gittiklerinde batılı yağmacı korsanların ve eşkıyaların vahşet ve barbarlıklarına asla karşı çıkmamışlardır.
Kısa zamanda çok hızlı zenginleşen ve çok kolay elde ettikleri servetlerle kendilerine yol gösteren, tanrı adına bu katil işgalcilere dua ve yardım eden Hıristiyan papazların gönüllerini hoş tutmak için de kralların ülkelerine görkemli kiliseler inşa edilip bağışlarda bulunmuşlar, onları Hıristiyanlığın hizmetine sunmuşlardır. Böylece kralların hazineleri ve Hristiyan din adamlarının gider ve maişetleri de bu hırsız soyguncu ve talancı korsanlardan elde edilen kanlı paralarla bu katillerin günahları Kiliselerde affedilip yaptıkları yardım ve bağışlar için de milli kahraman olarak ilan edilmişlerdir.
Batı tarihi, kültürü ve medeniyeti hariç dünyanın hiçbir yerinde insanlık düşmanı katillerin, soyguncuların, soykırımcıların, hırsız ve kan dökücü zalimlerin, insan ticareti yapan korsanların meşhur edilip, heykellerinin dikildiği, kahramanlaştırıldığına rastlanmaz.
Başını İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Hollanda ve Danimarka’nın çektiği sömürgecilik ve kolonyalizm tarihinde rol alan din adamları, krallar, korsanlar, soyguncu çeteler insanlığın kadim tarihini ve kültürlerini talan edip yok etmişlerdir. O ülkelerdeki yerlilerin ve medeniyetlerini de yok eden bu çağdaş barbarlardır.
Çaldıkları, sömürdükleri, işgal ettikleri, köleleştirdikleri ve gasp ettikleri para ve mallarla kısa yoldan zenginleşen, ekonomik ve teknolojik olarak da yükselen batı devletleri ve metrepollerinin temel taşları ve harçlarında hep işgal ve katliamlarda döktükleri çoluk çocuk, kadın kız masum insanların gözyaşları, kanları, ahları ve lanetleri vardır.
Fransızlar Eyfel Kulesi, Notre Dame Klisesi, Şanzelize caddesi ve dünyaca meşhur diğer eserlerle övünür, gururlanır ve böbürlenir dururlar. Doğru dürüst bir göz ve kalple o eserlere bakan her insan o zenginliğin temellerinde mazlumların et, kemik ve kanını ve Fransız korsan ve hırsızlarının çaldıkları serveti orada görürler.
Sadece Fransa ve İngiltere değil sömürge imparatoru her batı devletinin yükselen sanayi, teknoloji, eser ve icatlarında masum ve mazlum Afrikalı, Amerikalı ve Avusturalyalı yerlilerin alın teri ve kanı, öfkesi ve emeği vardır.
Bugün gerek Amerika’da, gerek İngiltere ve Fransa’da yabancılara ve siyah derili insanlara karşı yükselen ırkçılık, İslamafobi, nefret söylemleri, dışlama ve düşmanlığın altında batılı Haçlı emperyalistlerin bilinçaltından hala atamadıkları düşmanlık ve köleleştirme hırsı yatmaktadır. Siyah derili ve yabancıları kendileri gibi normal bir insan değil kendi malları, köleleri ve esirleri görüp aşağılıyorlar.
Batıda yükselen ırkçılık ve ayrımcılığa karşı Cezayirli bir gencin katledilmesini kahramanca protesto eden, sokakları birbirine katan, polise karşı direnen Afrikalı gençler batının bilinçaltındaki soykırım ve katliamlarını, köleleştirilmenin, hala hor, hakir görülmenin ve dışlanmanın acısıyla hareket ediyor. Bunun için yaşadıkları batı ülkelerini ilk fırsatta yakıp yıkıyorlar. Onların yüreklerindeki özgürlük ateşi, gözlerindeki bağımsızlık meşalesi tüm Fransa ve batılı sömürgeci devletlere korkulu rüyalar göstermeye devam ediyor.
Afrika uyanıyor. Afrikalı gençler uyanıyor. Kendi tarih ve geçmişlerine sahip çıkıyor. İşgalci emperyalist katil batılılara karşı Paris, Londra ve Amerikan metropollerinde kendi can, mal, onur ve şereflerini kahramanca savunuyorlar. Çağdaş sömürgecilere ve köle tüccarlarına karşı bugünleri ve gelecek günleri için yiğitçe savaşıyorlar.
Bir Müslüman olarak kalbimin bir tarafı Türkiye ve kardeş ülkeler, öbür tarafı tüm dünya mazlumları ve Afrika’dır. Dilerim ki bu öfkeler dinmesin, bu şanlı direnişler durmasın! Yıkılısın barbar, vahşi emperyalist katillerin kan, kin ve nefret üzerine kurdukları bu çağdaş medeniyet ve sömürü düzeni.
Arif Altunbaş
.
Şeytan üçgeni arasında
Arif Altunbaş 14 Temmuz 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 655 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İslam ve Müslüman düşmanlığı bu gün bile batılıların içinde magma gibi kaynamaktadır. Ne yaparsak yapalım onların gözünde biz köleleştirilemez, esir edilemez, sömürülemez ve asimile edilemez barbar mahlûklarız. Haçlı seferlerinde atılmış bu nefretin temeli. 1915 Çanakkale savaşına Avusturalya, Yeni Zelanda ve Hindistan’dan bize karşı savaşmak üzere getirilen paralı askerlere de vahşi ve barbar olarak tanıtılmışız.
Amerikalıların vatan ve topraklarını yiğitçe savunan Kızılderililer için söyledikleri; (Gute İndiana ist tote İndiana ) ’’ En iyi Kızıl derili ölü kızıl derilidir’’ sözü kendilerinden olmayan herkes için geçerlidir. İşgal, sömürü ve katliama uğrayan İslam ve mazlum coğrafyalara baktığımızda bu gerçeği her yerde görebiliriz.
Birinci ve 2. Dünya savaşlarında kendilerine karşı savaşan- savaşmayan komşu ve kardeşlerinden yaşlı çocuk, kadın erkek, suçlu suçsuz katlettikleri insan sayısı 100 milyonun üzerindedir. Batılılar acıkınca kendilerini kaybeder, gözleri döner ve kediler gibi önce kendi yavrularını yer.
Hint yarımadası, Japonya, Kamboçya, Vietnam Amerika, Avusturalya ve Afrika gibi ülkelerde katlettikleri milyonlarca insanın bir çetelesi yoktur. Menfaat ve çıkarlarının önünde dikilen her kişi ve milleti yok etmek onlara göre meşru. İşgalci ve sömürgecilerin gözünde öteki insanların evlerindeki süs köpekleri kadar bir değeri bile.
Yaptıkları her zulüm Kutsal kilise ve tanrıları adına yapılmış ve yapılmaktadır. Onlara göre kendileri kutsal savaşın kutsal çocuklarıdır. Kendilerine boyun eğmeyen, özgürlük ve bağımsızlıkları için mücadele edenler insanların hepsi suçlu ve günahlara batmış sefillerdir.
Nefret ettikleri en tehlikeli insan ve millet onlara köle ve asker olmayan, kendi topraklarına, vatan ve milletine, sahip çıkan onurlu insanlardır. Bunlar vahşi barbarlardır. Onların dünyada özgür ve bağımsızca yaşama hakları yoktur.
Yeryüzü katillerin, canilerin, emperyalistlerin ortak tarlası ve cennetidir sadece. Diğer insanlar ise ölmemeleri için yemek, uyumak, dinlenmek ve çalışmak zorunda olan işçileri ve köleler. Efendilik; onların doğuştan kazandıkları hak ve sıfat, kölelikse; ötekileştirdiklerinin atalarından devir aldıkları bir miras. Sömürmek semirmek, çalıştırmak yönetmek, zulmetmek öldürmek tanrının emperyalistlere verdiği bir görev ve lütuftur.
Yaptıkları her zulüm, sömürü, katliam ve kötülükler barbar ve vahşi insanları medenileştirmek, özgürleştirmek, terbiye ve ıslah etmek içindir. ‘’Kendilerine: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde (tam bir pişkinlikle): “Biz sadece (halkın ahlâkını ve toplum nizamını düzeltip iyileştirmek isteyen) ıslah edicileriz” demekte (ve fesatlıklarına ıslah kılıfı geçirilmekte)dir’’ler. (Bakara;11)
Milletimizi kendi öz benliğinden koparmak yabancılaştırmak, yozlaştırmak, bizi her hususta kendilerine benzetmek, bağlı ve bağımlı yapmanın hedefi bizi din, kültür, tarih, medeniyet, ahlak ve kendi benliğimizden koparmanın bir projesiydi.
Biz güçlü olduğumuzda onlar bize hep sinsice dostumuz diye yaklaştılar, yakınlaştılar ve bizi zayıflatıp esir almaya ve köleleştirmeye çalıştılar. Biz yükselip güçlendikçe bizden uzaklaşıp düşmanlıkları azgınlaştı.
Çıkar ve menfaat birliği olarak ABD tarafından eş zamanlı kurulan NATO ve Avrupa Birliği milletimiz ve devletimizin hiçbir hayati derdi ve yarasına doğru dürüst merhem olmamıştır. Türkiye’nin 70 yıldır AB’ ın kapılarında dilenci gibi bekletilmesini, ihtiyaç duyduklarında NATO’ nun bizi hatırlamasını düşündüğümüzde ne kadar dost ve düşman olduklarını anlamamıza yeter.
Şimdiye kadar çoğu zaman batıya bağlanıp pembe gözlükler takıp pembe panterlik oynadık. Bundan sonra his ve duygusallığımıza yenik düşmeden biz de neden, niçin, nasıl ve kimlerle oyun oynadığımızı bilmek ve ona göre hareket etmek zorundayız. AB ve NATO güzellemeleri veya nefreti üzerinde gözü yumuk, bilinçsizce hareket etmenin milletimize ve devletimize zarardan başka hiçbir getirisi yok. Her yerde ve her zaman bizim kendi boyumuz, aklımız ve düşüncemize, plan ve programımıza ihtiyacımız var. Diplomasi ve savaşta; duygusallığa, figüranlığa ve kuklalığa yer yok.
Ayaklarımızı yere basa basa, milletimizin çıkar ve menfaatlerinin hesabını yapa yapa, dost ve düşmana nasıl yaklaşılması gerekiyorsa o hassasiyet, dikkat ve bilinçle her sözümüzü söylemek, her adımımızı atmak zorundayız. Onurlu ve şerefli bir millet güvenilmez dostlar(!) ve müttefiklerle (!) asla yükselemez ve güçlenemez.
Etrafımız ne kadar puslu, boz bulanık ve karanlık. Ne kadar yalnız ve o kadar kalabalık. Dostlarımız ne kadarda ikiyüzlü, ne kadar da cıvık ve kaypak. Her biri düşmanlarımızı güldürecek ve kıskandıracak kadar alçak.
Aman dikkat! ABD, AB ve NATO şeytan üçgeni arasında olmamamız gerekir ne bir kukla ne de bir oyuncak!
.
Arap sermayesine mi kaldık,
Arif Altunbaş 22 Temmuz 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 636 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
İnsan bugününü ve yarınını konuşurken önce kendi tarihine, coğrafyasına, geçtiği yollara ve yolda onunla birlikte yürüyen savaşan arkadaş ve dostlarına bakıp onları hatırlamalı, unutmamalı. Bugüne bakarak dünü yargılamak, yarını konuşmak ve değerlendirmek kısır bir döngüdür, her daim insanı yanıltabilir.
Türkiye ve İslam âlemindeki batı patentli aydın ve politikacıların içine düştükleri ve batı batı diye yırtınıp bir türlü örümceğin ağından kurulamadıkları çıkmaz işte burası.
Kıblesini batıya çevirerek kendisinden, tarih, coğrafya, kültür ve medeniyetinden nefret ederek düşmanına âşık olup onun eteğinin altına sığınmak ve orada konumlanmak. Batıya öykünmek ve batıya tapınmak… Milletimizin ve ümmetin sorunu bu.
Bir asırlık tarihimize bakalım kısaca. Kut’ ul Emarede, Kanal Harbinde, Filistin’de, Kudüs’ ün, Basra’nın Bağdat’ın düşüşünde, Balkanların Kafkasların elimizden kayıp gidişinde biz kimlerle beraberdik ve kimlere karşı savaştık?
Çanakkale harbinde karşımızda savaşan düşman bugünkü batıl âşık ve uşaklarının efendileri İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi batılılar değil miydi? Bizimle birlikte tüm olumsuz şartlara ve imkânsızlıklara rağmen savaşan Halep, Humus, Bağdat, Basra ve Şamdan gelen Araplar kardeşlerimiz değil miydi? İnanmıyorsan git Çanakkale şehitliğine bak!
Ey batı uşağı muhalefet! Kosova, Bosna ve Üsküp’ten gelen kardeşlerimizin kanlarını akıttığı yerleri görsün senin o ihanetten ve alçaklıktan başka bir kelime tanımayan nankör gözlerin.
İMF’ ten kredi almıyoruz diye tomsuran ve kapalı kapılar arkasında dümen çeviren siyaset bezirgânları, İngiliz bankerlerine tav olan parti diktatörleri, çarpık politikacı, karaktersiz kalemler, boğaz baronları, çağdaş Tapınak şövalyeleri. Yıllardır deveyi hamutuyla birlikte yutan, el gibisini yel gibi götüren, sap yiyen saman sçn haramkör batı beslemesi İslam düşmanları…Amerika, Avrupa ve IMF’ ten yüksek faizle kredi alınca gözleri parlayan fırlamalar…
Kuveyt’le, Katarla, Suudi Arabistan’la, BAE, Mısırla birlikte kazan kazan usulü iş yapınca ‘’Araplara el açtık, Araplardan para dileniyoruz’’, ‘’Araplara muhtaç olduk’’, “Bizim Arapların parasına ihtiyacımız yok” diye münasip yerlerini yırtarak dövünen Müslüman düşmanı haramzadeler, dönme fırıldaklar…
Siyonist para babaları, batılı bankerlerin, emperyalist ülkelerin kucağına oturup faiz üstüne faiz yiyince, belini doğrultamayıp onların önünde eğilip, bükülüp yılan gibi kıvranınca keyfinizden dört köşesiniz.
Uluslararası anlaşmalar ve her iki tarafın çıkar ve menfaatleri söz konusu olan para ve iş, emek ve sermaye alış verişi olunca, ‘’Araplara muhtaç olduk…’’ yakınmaları ve timsah gözyaşları içindeki münafıklık ritüelleri, rolleri oynamak batının ajan provokatörleri, taşeronları bizden görünen sahtekâr hainlerin karakteri, usulü ve işi.
Bir ülkeye girecek sermayenin Avrupalısı Arap’ ı, Müslümanı kâfir’i, putperesti Altayist’i… gibi hassasiyet, ölçü ve kural batı emperyalizmi ve uşaklarında ne zamandan beri var. Biz pekâlâ biliyoruz ki bunların dini imanı onların menfaat ve çıkarları kadar.
Başkan Erdoğan’ ın Suudi Arabistan, BAE, Katar ziyaretleri kahretti batı emperyalizminin uşağı beyaz Türkleri. Siz havlayın havlayabildiğiniz kadar. El ele gönül gönüle, omuz omuza vermeye devam edecek Müslümanlar.
Sizler bizim hayallerimizi süsleyen büyük ve güçlü Türkiye lokomotifi önderliğinde gelmekte olan Türk devletleri ve İslam milleti kervan ve katarından mı korkuyorsunuz yoksa? Geliyor gelmekte olan! Bir asır beklenip duran.
Korkmanıza gerek yok, zaten biz onlarla her gün Beş vakit aynı safta, aynı yerde omuza omuza, aynı Kıbleye birlikte yöneliyor ve aynı geleceğe yürüyoruz. Müslümanlar olarak bizim için gönül dünyamızda Arap, Türk, Kürt… Sermayesi diye bir anlayış yoktur. Mal ve mülk Allah’ındır ve O’nun kullarına emanettir. İslam, bizim en büyük varlığımız ve sermayemizdir. Kâfirleri, münafıkları ve İslam düşmanlarını asıl rahatsız eden bu. Farkındayız.
Bir Arap atasözüyle noktalayalım yazıyı; ‘’Köpeklerin havlaması bulutlara zarar vermez. ’’
Arif Altunbaş, Haber 7
.
İhanet filmi devam ediyor
Arif Altunbaş 28 Temmuz 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 588 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Osmanlıyı yıkmaya çalışan dışarıdan yabancıların, içeriden gayri Müslümlerin, dönmelerin, düşmanına âşık olan batıcıların bu günkü uzantısı CHP zihniyetidir. Batılı emperyalistlerin destek, yardım ve yönlendirmeleriyle bu anlayış bugün de toplumumuzun bir kesiminin damarlarında sinsi bir virüs gibi dolaşmaktadır.
Osmanlı askeri ve Osmanlı Sulatanının emir eri olarak M. Kemali Filistin’e, Kanal Harbine, Libya’ya, Çanakkale’ye savaşmaya, samsuna kurtuluş savaşını başlatmaya gönderen Osmanlı Sulatanı ve emrindeki Genel Kurmayı idi. İttihatçıların 11 yılda yaptıkları hata ve yanlışlıklar 600 yıllık Osmanlıyı her cephede yenilgiye uğratıp Sevr anlaşması masasına oturtmak zorunda bıraktı. M. Kemal de ittihatçılardan biri idi.
İstanbul İngiliz işgalinde iken Samsundaki İngiliz birliklerine teslim olmayan ve onlara saldıran bir Osmanlı subayından sonra İngilizlerin şikâyeti üzerine padişah Mustafa Kemal ve beraberindeki 18 kişilik bir heyeti Doğu cephesi ordularını teftiş adı altında Anadolu’da İstiklal mücadelesini başlatmak için İstanbul’dan Samsuna gönderdi.
Onları çok önemli ve gizli bir görevle oraya gönderen, Bandırma vapurunu onlara tahsis eden, yanında bir grup Osmanlı subayı, ihtiyaçları olan parayı ve atlarıyla birlikte Samsuna görevlendiren Osmanlı Sultanı idi. Bunları yapan padişah cumhuriyet kurulduktan sonra işgalci İngiliz politikaları doğrultusunda hain ilan edildi. Anadolu’daki ordu komutanlarına onlara yardımcı olmaları için mektuplar yazan padişahın hain ve vatanı satan kişi olarak ilan edilmesi ittihatçı CHP zihniyetinin ilk ihanetidir. Eğer padişah vatan hain idi ise onun Samsuna gönderdiği Mustafa Kemal ve beraberindeki seçkin Osmanlı askerleri de mi hain olmuyor mu?
Samsun, Erzurum, Amasya, Sivas Kongreleri, Anadolu’nun kurtuluş savaşına hazırlanması Osmanlı subayları, âlimleri, eşrafı, beyleri ve halkının gayretleri İstanbul’daki padişahın destek ve yardımıyla başarılmasından hiç bahsedilmedi. Anadolu da olgunlaşan uyanış, diriliş ve kurtuluş fikri netice olarak Ankara Hükümetinin temelini oluşturdu. Ankara hükümeti ve 1. Meclis Osmanlının mirası üzerine kurulmuş ve her alanda onun devamı niteliğinde idi. Osmanlıyı Osmanlı yapan tarihi gerçeklerinden ve kültüründen kopuk bir devlet kurulsun diye Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve istiklal savaşı verilmedi. TC. Anayasanın ilk maddesinin ‘’Devletin dini İslam’dır’’ ibaresinin konulması, daha sonra bunun CHP iktidarında değiştirilmesi de tesadüfü değildir. Milli mücadeleyi ateşleyen ve başarıya ulaştıran İslam inancı ve ruhu ve onun kardeşlik şuurudur.
1.Meclis kapatıldıktan sonra CHP iktidara getirildi. Bundan sonra da Osmanlıya, hilafete ve milletin din, tarih, kültürüne ve medeniyetine karşı olmak ve savaşmak tek parti iktidarının ideolojik bir duruşu haline geldi. Bu duruşun adına da, ‘’Batıcılık, çağdaşlık, modernlik, devrimcilik, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma ideali’’ altında batı taklitçiliği yapılmıştır.
Milletimizi millet yapan değerlerini inkâr ve onları Hıristiyan batı medeniyetine asimile etmeye çalışmak devletin kuruluş amaç ve felsefesinde yoktu. Bu CHP’ inin ikinci ve en büyük ihanetidir. CHP hala bu illetle malum, malül ve melüldür.
Mustafa Kemal daha hayatta iken onunla rekabete giren, İsmet İnönü onun vefatından sonra devletin başına geçip kendi vatandaşını hor ve hakir görmesi, Marshall yardımlarına teslim olması, ekonomiyi dışa bağımlı hale getirmesi, askeri sanayi kuruluşlarını traktör ve uçak fabrikalarını kapatması, askerimizi ve devlet politikamızı Amerika’nın vesayeti altına sokması, millet açlık ve yokluk içinde kıvranırken kendi heykellerini diktirmesi, milli şef olarak diktatörce devleti yönetmesi… ayrı ayrı birer ihanetin belgesidir.
1924 yılından 1937 ye kadar Mustafa Kemalin en yakın arkadaşı olarak CHP başkanlığı ve başbakanlık yapan İnönü iktidarları baştan sona baskı, zulüm, işkence, her alanda yozlaşma yabancılaşma ve milletimizi Mankurtlaştırma dönemidir. İnönü’nün her icraatından Cumhurbaşkanı olan M. Kemalin haberinin olmaması mümkün değildir. İyi işleri birine kötü işleri diğerine yüklemekte adil bir bakış açısı ve değerlendirme değil gerçek tarihi çarpıtmak ve yok saymaktır.
1960 darbesi ihanetinin arkasında da NATO merkezli derin devlet, onun izindeki CHP zihniyeti ve İnönü’nün faşizminin parmağı vardır. 27 Mayıs darbesi milletin iradesine karşı yapılmış bir ihanettir. Bu kanlı tiyatro Amerikan emperyalizmi adına CHP yandaşı Kemalist kukla generaller tarafından oynanmıştır.
İnönü’yü CHP Genel Başkanı iken 7 Mayıs 1972 de oturduğu koltuktan alaşağı eden, onun diktatörlüğünü içine sindirmeyen kendi genel sekreteri Bülent Ecevit’tir. Yoksa ölünceye kadar orada Hindu’nun kutsal ineği gibi ‘’Milli Şef’’ olarak kalacaktı. Bu İnönü’ nün 33 yıllık CHP başkanlığına karşı yapılan sivil bir darbe idi
12 Eylül ABD destekli darbesinden sonra Ecevit 30 Ekim 1980 de CHP Başkanlığından NATO güdümlü Kemalist derin devlet tarafından istifa etmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü ABD emperyalizminin kuklası ve maşası olan Kontr-Gerilla (Derin devlet)e karşıdır. Bu yüzden Ecevit Kemalist darbeci CHP’ liler tarafında ihanete uğradı ve parti genel başkanlığından indirildi. Yerine Deniz Baykal geldi veya getirildi.
O da, ABD emperyalizmine yeşil ışık yakmadı. Yerli ve milli bir duruş sergilemeye çalıştı. Bu duruşunun faturasını CHP başkanlığından 10 Mayıs 2010 da ABD- FETÖ destekli bir kaset kumpasıyla ihanete uğradı. Genel başkanlıktan uzaklaştırılmak zorunda bırakıldı. Sırtından yediği paslı CHP okuyla kahrından öldü.
Baykal’ın yerine kumpasın baş aktörü Kılıçoğlu geçti. ABD ve AB politikalarının izinde her girdiği seçimde 13 yıldır CHP’ ye kaybettirdi. Her seçimden sonra kendisine yakışmayan koltuğuna daha çok yapıştı. Seçimle iktidara gelen bir cumhurbaşkanını diktatörlükle suçladı. Her seçimde yenildi. Yine de koltuğundan ayrılmadı. CHP ihanetinin yılan hikâyesi kendi karakterine uygun bir biçimde böyle devam edip gidiyor.
Partinin kuruluşundan bu yana CHP’ de ayak oyunları, alavereler dalavereler, kumpaslar, darbeler, ihanetler ve Brütüs’ ler bitmedi. Diktatörlük, ihanet ve darbecilik CHP ideolojisinin ve ona gönül verenlerin virüs gibi hala damarlarında dolaşıyor. Diktatörlere öykünenlerin samimiyet ve güvenirlikleri olmaz. Sırtından ve bel altından vurmak, kaçak dövüşmek, ikiyüzlülük yapmak bir CHP geleneği ve klasiği haline geldi.
İhanet CHP zihniyetinin kanına ve genlerine işlemiş bulaşıcı bir hastalıktır. Onların en başarılı yaptığı iş darbe, ihanet ve emperyalizmin değirmenine su taşımak olmuştur. Su testisi suyolunda kırılır. İhanet eden mutlaka ihanet bulur.
Kılıçdaroğlu İmamoğlu aktörleri ve bir sürü yoldaş, yandaş, fondaş figüranla birlikte ‘İhanet’’ filmi devam ediyor. Milletçe ibretle izlemeye devam…
.
Gurur ve kibir atı
Arif Altunbaş 4 Ağustos 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 791 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Özeleştiri Müslüman bir insan ve toplum için dinin, ahlakın, kültürün, şahsiyetin, kimlik ve benlik çizgisinin olmazsa olmazıdır. İnsanların şahsı, ailesi, cemiyeti, cemaati, toplumu ve milleti için kendini hesaba çekmesi kişi ve toplumun yüklendiği sorumlulukların gereğidir.
Özeleştiri; insanın ayna karşısına geçip kendi nefsi ve birlikte hareket ettiği toplumla vatan ve milleti yararına insanın kendisini sorgulamasıdır.
Bir insan herhangi bir iş yaptıktan sonra onu aklın ve mantığın, doğru ve yanlışın mihenk taşına vurmalı, yaptığı işin neticesini hırs, nefret, şahsi çıkar ve düşüncelerden arınıp milleti, vatanı ve geleceği için ne kadar faydalı ve zararlı olduğunun muhasebesini yapmalıdır. İnsan kendini otokontrol edebilmeli, aynadaki gerçek yüzünü görebilmelidir. Kendi hata, eksik ve yanlışlarını görebilmesi için kendisine fırsat vermelidir.
Kendisiyle hesaplaşamayan kişi ve toplum karşıt, rakip ve düşmanlarıyla hesaplaşamaz. Kendisini düzeltemeyen başkalarını düzeltemez. Kendisi tamir etmeyen başkalarına gönül bahçesini ve kalbini açamaz.
Hak ve hakikat aynasının karşısına geçip önce kendini sorgulamalı insan. Önce kendi yakasından tutup şöyle bir sarsmalı, silkelemeli Allah için. Bunu yapmaz veya yapamaz ise benlik sarhoşu olarak sızar kalır bir tarafta. Ne kendisine, ne de başkalarına faydası olmaz. Kendine ve çevresine, vatan ve milletine zarar ve ziyan veren bir varlık haline gelir.
Ayrıca; ‘’Her kim zerre miktarı iyi işler yaparsa iyilik, her kim de kötü işler yaparsa ceza olarak karşılığını Allah tarafından görür.’’ (Zilzale;7-8) İyi veya kötü yapılan, yaptırılan, alet ve vesile olunan -zerre miktarı da olsa- hiçbir iş karşılıksız kalmaz. İşte bunun için attığı her adımı ve aldığı her nefesi doğru mu yanlış mı diye kendini hesaba çekmeli insan.
Aldığımız her nefesin ve attığımız her adımın hesabını her nefis kendisi verecektir. Söz vermek emanet ise; emanete hıyanet etmemeli, söz namus diyorsa; namusuna sahip çıkmalı ve namussuzlukla arasına mesafeler koymalıdır Müslüman!
Emanetine ve namusuna sahip çıkacak ehliyet ve liyakat sahibi insanları yönetici olarak başına getirmeli! Emperyalizmin uşaklarına, yalancıya iftiracıya, münafık’ a inkârcıya, dinsize imansıza, ezan ve Kur’an düşmanlarına, vatan ve millet hainlerine ve onların dostlarının düşmanlıklarına karşı onurlu ve şerefli bir tavır almalı, duruş sergilemelidir.
Bunları şüphesiz önce kendime, sonra özeleştiri makamında, kendi otokritiğimizi yapmamız için herkesedir. Başkalarına söylediğimiz tavsiyeleri önce kendimiz yapmak durumundayız. Kendi nefsine, ailesine, cemiyet ve cemaatine, toplum ve milletine söz geçiremeyen insanlar önce özeleştiri ve sorgulamayı kendinden başlatmalıdır.
Özeleştiriyi en çokta başımıza seçtiğimiz cemiyet, cemaat, devlet yöneticileri ve onların emrindeki milletvekilleri, belediye başkanları, bakanlar ve idareciler de yapmalı sık sık. Milletimiz onları kendilerini yönetsin diye seçiyorlarsa onlar bu tertemiz gönül ve kalpleri hüsrana uğratmamak için gece gündüz vatan, millet ve mukaddeslerimiz için çalışmalı en kusursuz, en iyi, en verimli bir şekilde bulunduğu makamı temsil etmelidirler.
Seçildikten sonra gurur ve kibir atına binerek ayaklarını yerden kesip havalanmak, acayip şekil ve kılıklara girmek, kendilerine verilen emanetleri unutmak, bir daha milletin semtine uğramamak gibi bir gaflete ve vefasızlığa düşmemelidir.
Müslüman merdivenleri çıkarken herkese selam vermeli, herkesle kucaklaşmalı, helalleşmeli, herkese mütevazı davranmalıdır! Merdivenden aşağı inerken yine onlarla karşılaşacağını unutmamalıdır. ‘’Ben buraya kadar tırnaklarımla tırmanarak geldim’’ diye havalanıp onu omuzlarında oraya taşıyan vefalı insanları unutmak, yok saymak vefasızlığın en soytarısıdır.
Allah’ın yolu ve ölçüsünden, peygamberin çizgisi ve ahlakından sapar kötü yollara savrulur! Nefis atına biner, hizip çukuruna düşer, lider putuna tapar, çıkar ve menfaat çukuruna düşer, tutuculuktan tutuculuğa yuvarlanır.
Haktan kopuk millete tepeden bakan, hava atan caka satan, yan gelip yatan ihale ve çıkar peşinde koşan cemiyet cemaat ve toplum yöneticileri kendi yönlerini kaybettiklerinden topluma karşı siyasi aktörler çıkmaz yollara sapmamaya, ihale rüşvet çukuruna düşmemeye dikkat etmelidir. İnsan başarı ve zafere bir grup samimi, çalışkan, dürüst kadrosuyla birlikte ulaşır. Eğitilmemiş, ahlak ve edepten yoksun kadrolarla bir hareketin başarıya ulaşması mümkün değildir. “Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah; kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez.” (Lokmân, 18)
Günahkâr bir kadro, adalete, kul hakkına riayet etmeyen kibirli bir toplumla hiçbir mücadele kazanılmaz. Gurur atına binen oradan en kısa zamanda iner.
Vesselam!
.
Ah minel makam
Arif Altunbaş 11 Ağustos 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 775 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Onurlu insanlar bir evi, ocağı, teşkilatı, toplumu ve ittifakı terk ederken ne kadar gerginlik yaşasalar da yaşasınlar geride bir selam verecek ve alacak kadar muhabbet iklimi bırakırlar.
Basit insanlar böyle bir durumda yedikleri tabağı kirletir, sofrayı dağıtır, masayı devirir, dargın, kırgın olarak geride bir yıkıntı, kin ve nefret leke ve izi bırakarak ayrılırlar oradan. Hırs, öfke ve kinin deviremeyeceği masa, dağıtamayacağı yuva, aile ve toplum, yıkamayacağı dağ yoktur.
Amaçlarına ulaşmak için ilkesiz hareket eden, kural kaide ve etik değer tanımayanlar, elbette yanlış üstüne yanlış yapar, neticede kapının dışında kalır , horlanırlar. Düşmanlarına şirin görünmek için onlarla kol kola girip yol yürüyenler, hiç bir yerde dost ve samimi insan muamelesi görmezler.
Komşusunun duvarından tuğla çalarak ev yapmaya kalkanlar huzur ve gönül rahatlığı içinde orada oturamazlar. Ömürleri diyet ödemek veya hırsız olarak anılmakla geçer. Her kötülük yapan, karşılığını mutlaka kötülük olarak görür.
Yanlışlarından ders çıkarmayan yüzsüz insanlardan kimseye bir fayda dokunmaz. Münafıklık insanın gözünü karartıp dünyasını kendisine dar ve zindan eder. Bazı insanlar bunu kafasını hakikatin duvarına çarptıktan sonra anlar.
Yanlış ve hatalarında ısrar edenler mutlaka bela ve musibetle imtihan olurlar. Domino taşı gibi her yanlış başka bir yanlışı, her sınav başka bir sınavı tetikler. O zaman o insana, cemiyete, cemaate ve partiye pişmanlığıbile bir fayda vermez.
Millet adına milletin emanetini yüklenmek, ona sahip çıkmak, onu yükseltmek için her türlü zorluk ve şartlarda yapılan çalışmalar insanların umut ve geleceğine, namus ve şerefine sahip çıkarak kendi adına asaleten, toplum adına vekâleten tüm yalan ve yanlışlara karşı mücadele etmeyi gerektirir
Müslüman bir dava adamının görevi İslam düşmanlarına ve emperyalist güçlere eyvallah etmeden Nemrut’ un yaktığı ateş içinde bile olsa Allaha güvenerek ve dayanarak İbrahimi bir inanç ve cesaretle Hak ve hakikat yolunda yılmadan, kotkmadan yürümektir.
Amerika ve batıdan esen düşmanlık ve ihanet rüzgârlarının anaforuna kapılarak fırıldak haline gelmiş bir hareket ve parti liderinin o millete ancak düşmanlığı dokunur. Türkiye gibi Müslüman bir ülkede düşmanlarımızın gazına ve oyununa gelerek siyaset yapmaya kalkan lider ve partiler, hareket ve ideolojiler hayatlarının en büyük hatalarını ve yanlışlarını yapmış olurlar.
Başarısız olan ve hep kaybeden liderler koltuklarına sımsıkı sarılıp kendileri yerine bir günah keçisi bulur, hep üstte kalmak için makamlarını kaybetmemeye çalışırlar. Bir kere milletin gözünden düşmeye görsün insan mağlup malül ve perişan olarak bir daha kolay kolay ayağa kalkıp bellerini doğrultup milletin karşısına çıkamaz.
Değişim, dönüşüm ve yenilik yalan ustası politika derebeylerinin dilinde yalama olmuş, ağızlarında çiğneye çiğneye çürüttükleri sakızdır. Toplum değişim istemesine rağmen saraylarını, koltuklarını ve şatolarını inat ve ısrarla savunan ve orayı terk etmemek için direnen siyasetçiler sömürge tipi bir demokrasinin taşeronları ve truva atlarıdırlar.
Türkiye’de oldukça gergin geçen 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında meydanlarda ve ekranlarda boy gösteren velveleci, yaygaracı, yalancı, iftiracı emperyalizmin sesleri ve kalemleri seçim hezimeti sonrası derin bir sessizliğin gömülerek içine düştükleri dipsiz kuyularda ve karanlık çıkmaz sokaklarda birbirlerinin rakipleri ve düşmanları olarak birbirlerini yemekle meşguller.
Makamına, koltuğuna tapınan muhalefet liderleri bugünlerde koltuk sevdasının belasıyla başları dertte. Onlara akıl veren, yol gösteren karanlık aydınlar, kibirli akademisyenler, fonlanmış medyalar, sahtekâr politikacılar, çağdaş cahiliyenin Firavunları, Karunları, Bel’ amları, Samir’i’ leri durumundalar ve ortalarda yoklar.
Herkese makam dağıtarak avutan, bazen de kapalı kapılar arkasında Hollywood ( Holy avut! ) filmleri çeviren ayak takımı liderlerin kendini akıllı sanan birçok şaşkın enteli ve şaşırmış politikacıyı aptal yerine koyması, onları ayakta uyutması ve avutması aklı olan dürüst insanlar için hep ibret ve ders olarak akıllarında kalacaktır. Samimiyetsizlik, sahtekârlık işte böyle ikiyüzlü bir şeytanlıktır. İlk önce sahibini, daha sonra birlikte olduğu insanları oyuna getirir ve onları kolayca kullanır.
Seçim hengâmesi sırasında koltuklarına yapışan diktatörlere ‘’zillet ittifakı’’ dediğimizde bize kızan, hatta çemkirenler şimdi nerelerdeler, hangi delikteler acaba? Ah şu koltuk belası. Ne renge ve şekle büründürüyor insanı. Ne hale ve duruma düşürüyor koskoca ülkeyi ve insanlarını.
Hu huu sesimizi bir duyan var mı? Sizler zıt kutupların kuzu sarmaları, çokbilmiş bilgeler ve bilmem ne oğulları, politikanın ipsiz sapsız şaşkınları…
.
Hırs ve ihtiras tuzağı
Arif Altunbaş 19 Ağustos 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 989 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Siyasi partiler iktidar olmak ve millete hizmet etmek için kurulur. Bir şahsın, gurubun, azınlığın ve tarafın şahsi hırs ve ihtiraslarını gerçekleştirmek, egosunu tatmin etmek, dış güçlere ve düşmanlarımıza taşeronluk yapmak için değil.
Başta AK Parti, CHP, MHP, İP, SP; YSP ve PKK’nın siyasi uzantıları gibi partilerin, adı olup tabanları olmayan tabela partilerinin son seçimde kimlerle beraber olduklarına, vatana, millete ve devlete ne faydaları dokunduklarına şöyle bir bakalım.
Bir boy aynasının karşısına geçerek nerede durduğumuza, kimlere oy verip kimleri desteklediğimize, bu destek ve oyumuzun ülkemiz ve milletimize ne kazandırdığına, bugünümüz ve geleceğimiz için ne faydası olduğunu düşünelim! Hepimiz samimiyetle kendi kendimizi sorgulayalım!
Cumhur ittifakı iktidarını desteklemekle veya Millet ittifakını destekleyerek neler kazandık veya kaybettik bunun ciddi ciddi muhasebesini yapalım!
İttifak ortaklarının seçim öncesi birlik ve beraberlik vurgusu içinde nasıl birbirlerine sımsıkı sarıldıklarını, bir gün milliyetçi bir gün solcu, bir gün ülkücü bir gün ürkütücü, bir gün Atatürkçü bir gün Amerikancı, bir gün muhafazakâr bir gün din düşmanı görüntüsü içinde rol üstüne rol kestiklerini, gölge oyunu ve tiyatro oynadıklarını hatırlayalım.
Doğuda Kürtçü batıda Türkçü, bir yerde sofu diğer yerde beynamaz, bu gün Kemalist yarın sosyalist-komünist olduklarını, sömürgeci ve işgalcilerin maşası olarak bir günde kaç renge girdiklerini, kaç kılıkta filim çevirdiklerini göz önüne getirelim!
Dün ne söyledi ise bugün de aynı cümleleri tekrarlayan, aynı hedeflerin amaç ve gayelerin peşinde koşan parti liderlerinin duruşlarına, onlara yapılan yalan yanlış, iftira ve saldırılara, medya oyunlarına ve algı operasyonlarına geriye dönüp bir bakalım.
Utanmadan sıkılmadan bangır bangır bağırıp seçim sırasında % 65 le iktidar olacağız diye algı operasyonlarıyla milleti kandırmak için adeta yırtınan sahtekâr fonlanmış ekran maymunlarını, medya şaklabanlarını, kuklacının elinde oyuncağa dönmüş kuklaları, bukalemun gibi her an renk değiştiren politika bezirgânlarını, köşelerinde hüküm veren karakalemleri, kara cübbeli akademisyen ve karanlık aydınları, soytarı artistleri tiyatrocuları bir düşünelim!
Cumhurbaşkanlığı seçiminde gördüğümüz o nefret ve düşmanlık kusan iğrenç filmleri bugünlerde geri sarılıyorlar. Aynı parti ve medya gurupları, şahıslar ve filimler pek yakında tekrar vizyona girecek. Millete kin, öç, ihtiras ve nefret kusmaya başlayacaklar. Yine yalanın bini bir para olacak. Yalancı ve iftiracılar ekranları dolduracaklar, iftiranın her türü ve cinsi her mesleğin ve politikacının sahtekârı meydanlarda memleket nasıl kurtulur masalını anlatacaklar. Dün olduğu gibi bu mahalli seçimde de kendilerini parçalayacaklar, bağırıp çağıracaklar, yırtınacaklar. Velvele, tantana, kışkırtma, saldırı, iftira ve ahlaksızlığın her tipi ve çeşidi ayağa düşecek, yerlerde sürünecek yine.
Taşları bağlayacaklar kudurmuş itleri salacaklar yine sokaklara meydanlara. Batının beslemeleri fonlanmış medya, karanlık dünya ve düşüncelerinin kör mağaralarında boğulma, yenilme ve yok olma pahasına yine emperyalizmin taşeronları çıkacak ortaya, dökülüp saçılacak yollara.
Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasındaki kalın ve kırmızıçizgi; ülkemizin kendi kimlik ve benliği çizgisi ve hedeflerinde adam gibi ayakta durması, büyümesi, güçlenmesi ve geleceğini garantiye alması mücadelesidir. Yani, batı ve bize dost görünen ve düşmanlarımızla mı, yoksa kendi dost ve kardeşlerimizle birlikte mi geleceğimizi inşa etme meselesidir asıl meselemiz. Asıl kavganın başladığı nokta ve dananın kuyruğunun koptuğu, zurna deliğinin zırt dediği yer burası.
Arsız yüzsüz, utanmaz sıkılmaz, edepsiz ahlaksız, onursuz ve şahsiyetsiz insanlarla karşı karşıya olduğumuzu ve olacağımız unutmayalım. Yeni bir politik maratonu, mücadele yarışı başlıyor mahalli seçimlerle ülkemizde. Millet olarak hırs ve ihtiras hastaları v salgınıyla mücadeleye hazırlıklı olalım! Vesselam!
.
Kendimizi sorgulamak
Arif Altunbaş 25 Ağustos 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 847 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Hesap sorma/ sorulma durumunda ve konumda olan her kişi, lider ve hareket önce sık sık kendisini sorgulamak zorundadır. Kendisi, kadrosu ve takımıyla öz eleştiri yapmadan başkalarına hesap sormaya kalmak niyeti iyi de olsa doğru bir işe yanlış yerden başlamak olur.
Önce kendini sorgulamayı öğrenmeli insan. Kendini öz eleştirinin dışında tutarak bir işe başlamak ciddi bir usul ve metod hatasıdır. Usul her işte asıl olana giden en doğru ve kısa yoldur. Usul olmazsa vusul olmaz. Hanya’ ya gitmek isterken usulsüzlükten dolayı Konyaya gidersin. Ne kadar iyi niyetli, samimi olursan ol, yanlış yerden başlarsan doğru nokta ve hedefe varamazsın.
Her iş ve hususta insan önce adaletin aynasına bakıp kendisiyle yüzleşmede cesur ve cömert olmalıdır. Acı tatlı, olumlu olumsuz, mağlubiyet veya başarıyla karşılaştığında sağ duyumuzun sesini dinleyip onlardan dersler ve ibretler çıkarmalıyız. Allah için ve Onun ölçüleri çizgisinden ödün vermeden ve hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekmeli, ölmeden önce ölüme hazır olmalıyız.
İnsanın kendisini görmemesi veya kendi kendini dokunulmaz zırhına büründürmesi, hep başkalarının hatalarını görmesi büyük bir nefis körlüğüdür. Birilerini ve kurumu, sistemi ve düzeni sorgulamadan önce, insan kendini sorgulamalıdır. İçinde bulunduğu toplum ve kurumu şikayet ettiği sorunlardan arındırmalı, kendi kendini hesaba çeker ve hizaya getirmelidir. Hakim de mahkum da, amir de memur da, aile reisi de devlet başkanı da olsan önce kendinle hesaplaşmalısın. İşaret parmağın ile bir şeyi hedef gösterirken, öteki üç pramağınında seni gösterdiğini unutmamalısın. Bir şeyi bir defa eleştirmeden önce, kendini üç defa sorgulamlısın!
Bir fert veya hareket yanlış veya hata yapmış başarısız olmuşsa, o cemiyet ve cemaat ayağını değil önce ona emir ve yön veren başını sorgulamalıdır. Özeleştiri, sorgulama ve hesap sorma usul olarak teşkilat pramidinin başından aşağıya doğru başlamalı, kadro ve çevresine, en nihayette tabana kadar inmelidir. Çünkü, balık baştan kokar, kuyruktan değil. Bir toplumda yozlaşma yabancılaşma, bozulma çözülme, kötüleşme çirkefleşme ve mükemmelleşmenin de muhatabı baştaki lider olmasına rağmen onu oraya seçen ve orada tutan tabandır. “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.’’ (Rad; 11)
Ulu önder ve ebedi liderimiz Hz. Muhammed sav; ‘’Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz’’ buyurur. Buradaki ‘’kendinizden’’ maksat toplumun her kesimi ve kesitidir. Yine efendimiz “Akıllı/zeki kişi, nefsine hâkim olan (onu kontrol altında tutan/kendini hesaba çeken) ve ölümden sonrası için çalışandır’’ buyurur. Aciz, becereksiz (başarısız ve aklını kullanamayan) kişi ise, nefsinin hevâ ve hevesine tâbi olan ve buna rağmen Allah’tan, iyilikler temenni eden (olmayacak şeylerin beklentisi içine giren) kimsedir.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 25)
Bir aile reisi, gençlik ve toplum lideri, bir cemiyet, cemaat, hareket ve parti başkanı önce kendini hesaba çekmesini bilmelidir. Yüklendiği görev ve sorumluluğu başaramıyorsa yerini ehil olan birine bırakmalıdır. Sorumlu olduğu kadrolar ve yönettiği tabanıyla istişare ederek emaneti en ehil ve tecrübeli ellere terketmeyi bilmelidir. Bunu yapmıyor ve yapamıyorsa kendisini kesişen iki yolun tam ortasına yan gelip yatan ve kavşağı tıkayan Hindunun mukaddes ineğinden farkı olmaz.
Bir yerde bir balşarısızlık veya becereksizlik varsa bu işin 1. Derecede sorumlusu en baştaki kişi ve onun tayin ettiği ve yönettiği kadrolardır. Mesuluyet ve sorumluluk daha sonra tabana kadar iner. Savaşı savaş meydanında göğüs göğüse çarpışan küçük rütbeli subaylar ve erler verirler ama, savaşın sonunda kazanan veya kaybeden ordunun başında emir verenlerdir. Çünkü, her yönetici görev alanı ve yetkisi dahilindeki herkes ve herşeyden mes’uldür. At, her zaman sahibine göre kişner. Sürüden çoban sorumludur, değnek değil.
Emir verme makamında olan kişi ve yönetici kadro aynı zamanda hesap verme makamındadır da. Emir vermek kolay ve nefse hoş gelir. Ama, hesap vermek kimsenin hoşuna gitmez, aklına ve işine de gelmez, Sorumluluğu yüklenmeyen ve yaptıklarının hesabını vermeyen kişi ve kadrolar sorunludur. Sorunlu lider ve kadrolardan asla başarı beklenemez. Körden görmesini, sağırdan duymasını, ehliyetsiz ve liyakatsiz olandan hizmet beklenemiyeceği gibi.
Karar veren lider ve kadrolar mutlaka konuya hakim ve ehiyetli, adil ve tarafsız, vicdanı saf, temiz ve Hakka hakikate teslim olan birisi olmalıdır. Göstermelik adalet tiyatrosu oynamakla adalet gerçekleşemez. Adaletin olmadığı yerde dirlik ve düzenlik, barış ve huzur, başarı ve gelişme olmaz.
Özeleştiri geleneğinin hakim olmadığı fert ve toplumlarda nefis Kaf Dağından aşağı inmeyen bir eşkiyadır. Hakkın ve hakikatin yerini masallar, destanlar, kahramanlık türküleri ve tarih ve şahız öykünmeciliği alır. Öz eleştiriden, eleştirilmekten ve gerçeklerle yüzleşmekten korkanlar cahillerin ve zalimlerin ta kendileridir.
Yalnışın karşısında doğruyu, inkar ve küfrün karşısında Hakkı temsil edeceksen eğer, mutlaka Hakkı üstün tutup küfrü ve batılı ayağının altında ezeceksin! Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvetten çekinmeyecek ve korkmayacaksın!
Kendini sorgulamayan kişi, cemiyet, cemaat ve toplum kendisiyle uğraşmaya ve didişmeye, kıytırık ve kısır bir döngünün girdabında zamanı katletmeye devam eder. Unutma! Kendine, çevrene, cemiyet ve cemaatine hakim olduğunda milletine ve ülkene de sahip olursun.
Yönetmek ve yöneticilik; kolay ve hoştur. İktidar olmak mücadele etmeyi gerektirir, ama insanı dünya nimetleri içinde oyalar, yıpratır ve boğar. Muktedir olmak ise insanın kendi özünden başlayan çetin ve zor bir savaştır. O savaş; insanı vahyin çizgi, ölçülerindeve standartlarında ihya ve inşa ederek kazanılır.
Müslüman; iktidar oluncaya kadar değil, muktedir oluncaya kadar çalışmalısın. Bu savaş insanın kendisinden başlar, tüm insanlığı ve alemi kuşatır.
Arif Altunbaş, Haber 7 yazarı
.
Anayasa, sistem ve mankurtlaştırma
Arif Altunbaş 1 Eylül 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 924 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Büyük çoğunluğu Müslüman olan milletimizin ortak tarihi, kültürü, örfü, âdeti ve medeniyet değerleri, din, ahlakı ve dünya görüşüyle taban tabana zıt olan emperyalist batılıların roma hukuku, onların içimizdeki uzantıları faşist darbecilerin milletimize tepeden inme dayattığı bir darbe anayasası ile yönetiliyoruz. Yani ülkemizdeki bir avuç celladına âşık olmuş batı sevdalısı şımarık ve mutlu azınlığın hukuku % 98 i Müslüman olan milletimize hükmediyor.
Azıklıkların çoğunlukları yönettiği ülkelere genellikle krallık, sultanlık, diktatörlük veya işgalcilerin yönettiği sömürgecilerin uzantısı kolonyal devletler denir. Özgür, bağımsız ve hukukun üstünlüğüne inanan ve dayanan hiçbir ülkede azınlığın hukuku çoğunluğa hükmedemez. Ederse, orada adalet, özgürlük, bağımsızlık, eşitlik, huzur ve refahtan bahsedilemez. Bir avuç azınlık o milletin tepesinde boza pişirir, baskı ve zulmün kamçısı olarak halkın sırtında yıllarca şaklar durur.
Türkiye Cumhuriyetinin ilk kuruluş anayasası hariç ondan sonra tek parti diktatörlüğünde, darbeler dönemlerinde, vesayet hükümetleri ve iktidarında millet olarak siyasi ve hukuki baskı ve zulümlerle yönetildik. Özgürlük ve bağımsızlık adına özgürlük ve bağımsızlıkla ilgili düş ve düşüncelerimiz batı kaynaklı devşirme anayasalarla boğulmak ve yok edilmek istendi. Bir avuç otoriter azınlık darbe ve devşirme anayasalara dayanarak milletin kendilerine ve kendilerini, vatanlarını korumak için verdiği silahla millete despotluk ettiler. Milletimizin özgür iradesine yasak koydular. Yargısız infazlar ve faili meçhul cinayetlerle azınlıklar çoğunluğa hükmetti. Batı patentli anayasalarına dayanarak ve güvenerek (1960, 1972, 1980, 28 Şubat, Batı çalışma gurubu vs.) milletimizin üzerinde işgal kuvvetleri gibi terör estirip zulmettiler.
Son yirmi yıla kadar bu acı gerçekleri millet olarak hep birlikte yaşadık. Şu andaki anayasamız hala o darbecilerin eseri olup çelişkiler yumağı halinde 40 yamalı bohça gibi yürürlüktedir. Birçok anayasa maddesi ve kanunlarımız milletimizin dini, ahlakı, kültürü, tarih ve kadim medeniyet kotları, ruh ve bedeni, özgürlük ve bağımsızlık anlayışımızla uyuşmamaktadır. Milletimizin iç ve dış düşmanlarına karşı mülayim, yumuşak ve dost duruşuyla hukuk anlayış ve sistemimiz bu milletin gerçek evlatlarına ve değerlerine yabancı ve acımasızdır. Azınlık ve darbe anayasası kendi içinde çelişkili, kendini inkar eden hukuk garabetleriyle doludur. Kendisi gibi düşünmeyenleri düşman gibi görmekte, terbiye (!) etme amacıyla baskı ve hapislerle cezalandırmaktadır. Darbe ve zorba anayasaları milletimizi temsil etmekten uzaktır.
Kim ne derse desin! Biz millet olarak Selçuklunun, Osmanlının devamı olan Müslüman, İslam Medeniyet ve kültürünün çocukları bir millet ve devletiz. Mantar gibi yerden 1923 te dünyaya gözlerini açan bir millet ve devlet değiliz. Haçlı batıyı taklit ve onlara uşaklık yapacak kadar seviyesiz ve alçak, karaktersiz ve soysuz bir millet ve devlette değiliz. Dinimiz tarihimiz, dilimiz kültürümüz, milletimiz ve geçmişimizle dünyaya örnek olmuş, nizam vermiş atalarımızın devamıyız.
Aslını inkâr eden bizden değil ve haramzadedir. Haramzadelerin hukuku, anlayışı, dünya görüşü ve hayata bakışı Müslüman soylu bir milletin hukuku ve hukuk anlayışını ortaya koyamaz.
Şehit kanlarıyla sulanarak bize vatan olarak emanet edilen bu topraklar çağdaş roma ve Bizans hukuku, kültürü ve medeniyet anlayışıyla yönetilemez. Milletimizin ruh yapısı ve DNA’ sına uygun olacak yeni bir anayasa yapmak, mazlum milletimizin gasp edilmiş hakkını vermek Türkiye’nin halledilmesi gereken en acil, en öncelikli ve en hayati bir meselesidir.
Hıristiyan batı ülkelerinden devşirilen ve (Türk-Kürt- Arap…) İslam medeniyet ve kültürüne yabancı, karşı ve düşman olan ve ona göre inşa edilen bir anayasa ve hukuk sistemiyle bir milleti yönetmeye kalkmanın adı demokrasi değil, despotizm veya faşizmdir. Milletin kahir ekseriyetinin din, tarih, dil, kültür, ahlak, sosyolojik, sos yo-psikolojik gerçeklerini, anlayış ve hayat tarzını yansıtmayan bir anayasa o milleti temsil edebilir mi? Azınlık anayasası ile çoğunluk yönetilemez. Yönetilmeye kalkılırsa 100 yıldır bu ülkede yaşadığımız ırkçı despot, darbeci faşist, batı sevdalısı ve uşağı azınlıklarla yerli ve milli olan çoğunluklar arasındaki gerilim, kavga, huzursuzluk ve mücadele asla bitmez. Bu da millet ve devletimizin düşmanlarının ve içimizdeki hainlerin işine yarar.
‘’Çarpık ve sakatta olsa bu düzen ve sistemi kabul edeceksin’’, ‘’Böyle yaşamaya mahkûmsun’’ dercesine bu yanlışı düzeni sürdürmek, halkın kendi kendisini yönetme sistemi dedikleri demokrasi değil, en hafifinden millete karşı yalan söylemek ve ona karşı oynanan bir oyun, atılan bir kazıktır. Her insanın, milletin kabul ve tasdik edeceği bir hayat tarzını yaşaması onun doğuştan gelen bir hakkıdır. Hiçbir millet düşmanlarının kendisi için biçtiği ve diktiği o milletin ruh ve bedenine, tarih ve kültürüne, ahlak ve maneviyatına yakışmayan bir elbiseyi giymek istemez.
Analarından hür doğan çocukları hiçbir rejim ve sistem, hiçbir ideoloji v otorite esir ve köle edemez. Kominizim, Kapitalizm, liberalizm, Faşizm, laisizm ve Kemalizm gibi türedi uygarlıkların ürünü olan ideolojiler Müslüman milletimizin dini, ahlakı, kültürü, tarihi ve hayat tarzını milletin iradesi dışında hiçbir legal güç değiştiremez. Hıristiyan batı patentli ideoloji ve fikir akımlarını referans alan bir anayasayı Müslüman bir millet özgür iradesi ve gönül huzuruyla kabul etmez, edemez. Aksi takdir tüm dini, milli, yerli, ahlaki ve onu millet yapan değer ve kıymetlerini terk, red ve inkâr etmiş olur. Onun da varacağı çıkmaz sokak; yozlaşmak, yabancılaşmak, soysuzlaşmak ve topyekün mankurtlaşmaktır.
Onurlu ve şerefli bir insan ve milleti kendi benliği, kimliği ve özünden koparmaya çalışmak onlara karşı oynanan en tehlikeli oyundur. Onu yabancılaştırıp soysuzlaştırmak, mankurtlaştıracak hukuku ve şartları anayasallaştırmak ise, o millete yapılacak en büyük düşmanlık ve ihanettir.
Ey Cumhur ittifakı bileşenleri ve milletimizi seven sayan ve onu baş tacı edenler! Cumhuriyet gazetesi, partisi, nesliyiz diyerek cumhuru inkar edip hor ve hakir gören, ona sayısız acılar ve zulümler yaşatan emperyalizmin uşakları ve taşeronlarının bu millete dayattıkları sayısız baskı ve zulmü ortadan kaldırın. Milletin hakkını millete verirseniz devletin temel taşı ve varlık sebebi olan millet özgürleşir ve güçlenir. Devlet ve millet bir olunca onu hiçbir güç yıkamaz.
Milletin iradesini yok sayan devleti de yok sayar. Milletin kendisini ve iradesini yok saymak, devleti de yok saymak demektir. O da; düşmanlarımıza ve emperyalist süper barbarlara askerlik yapmaktır.
Özgür, bağımsız ve kendi kimliği ve benliğiyle ayakta ve dik duran Türkiye arzusu ve dileklerimle…
Arif Altunbaş, Haber 7 Yazarı
.
Yoldaki hiçler
Arif Altunbaş 8 Eylül 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 668 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Ergenlik yaşına gelen bazı insanların suratlarında bir dönem olgunluk sivilceleri çıkar. İçi irin dolu istenmeyen bu sivilcelere Anadolu’da buna ‘’piç (1) sivilceler’’ denir.
Her toplumun içinde içi fitne ve kötülük dolu bu sivilcelere benzer insanlar vardır. Bunlar o toplumun ahlaki, sosyal ve kültürel yapısına yabancı ve uyum sağlayamayan tiplerdir. Hal hareket ve davranışlarıyla toplumun içinde diken gibi hep sırıtır dururlar. Akılları ve ruhları şeytana ve şeytani düş ve düşünceleri kölesidir. Çöp kutusu gibi içleri artık ve mikrop doludur
Hayat boyu her şeye itiraz eden, karşı çıkan, muhalefetten başka bir iş yapmayan ve toplum içinde anadan doğma uyumsuz olmak, parazitlik yapmak, sorun çıkarmak sanki görevleridir. Onlara ne derseniz deyin, hangi iyiliği, güzelliği, doğruluk ve dürüstlüğü yaparsanız yapın, körü körüne her şeye muhalefet edip aykırı düşmek karakterleri haline gelmiştir.
Ülkemizde Türkiye ve İslam düşmanı inkârcı, batı uşağı insan, gurup ve partilerin davranış biçimidir bu. Siz bir işin en iyisini ve mükemmelini yapsanız muhalefet etmeyi onlar kendileri için ödev ve görev bilirler. Ağzınızla kuş tutsanız, gerçekleri gözlerine soksanız, hatta mucizeler getirseniz, ‘’ Onların kalpleri vardır, bununla (gerçeği) kavrayıp anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla (ibret alarak) görüp bakmazlar. Kulakları vardır, bununla işitip (hakikati) duymazlar. Bunlar, hayvanlar gibidirler, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar, (yaratılış amacından ve ahiret hazırlığından) gafil (habersiz) olanlardır. (Araf, 179)
Sizin batıl dediğiniz onlar için hak, kara dediğinize ak, Hakikat dediğinizse yalandır. Muhalif olmak, muhalefet yapmak onların gelenek ve ahlakıdır. Bu arızalı hastalıklı tipler her türlü huzursuzluğun ve hukuksuzluğun da tarafında olan fitne ve fesadın figüranlarıdırlar.
Müslüman için akide ve istikamet, Hak ve doğru bir tanedir. Eğriler, yamuklar, kırıklar, çarpıklar sayılmayacak kadar çoktur.
İnanmış bir Müslümanın yolu ve çizgisi kalabalıkların yönü ve tarafı değil, Hak ve hakikatin, doğrunun ve güzelin, Allaha yakın olmanın ve olanın yanı ve tarafıdır. İnanmış insanın Allah’a ve dostlarına dostluğu ve yakınlığı, Allah düşmanlarına da soğukluğu ve tavrı vardır. İslam düşmanlarına karşı ölünceye kadar sürecek bir mücadele onun şaşmaz çizgisi ve vazgeçilmez tarafıdır.
Bu istikamette Müslümanın ölçüsü ve hedefi, ‘’ (Elbette ve kesinlikle Hz.) Muhammed (SAV) Allah’ın Resulüdür; beraberinde bulunanlar (ve kıyamete kadar Onun yanında ve yolunda olanlar) da; inkârcı (zalimlere) karşı şiddetli (cesaretli, mert ve metin), kendi aralarında ise (gayet müsamahalı ve) merhametlidirler.’’ (Fetih,29) buyruğu yönündedir.
Allah düşmanlarına karşı yumuşak, merhametli ve aşırı toleranslı Müslümanlara karşı sert, acımasız ve merhametsiz davranmak İman zayıflığıdır. Samimi bir Müslümanda böyle gevşek ve yavşak (2) haller ve davranışlar bulunmaz.
Müslüman, her hal ve hareketiyle, her eylem ve söylemiyle ciddi ve tutarlıdır. Onun inancı, imanı, kimliği ve şahsiyeti tüm hal hareket ve duruşunda yansır. İnanmış ve inancını yaşamaya çalışan bir Müslümanın tek bir yüzü vardır. Hiçbir yerde ve zaman ikircikli olmaz, davranamaz.
O, hiçbir cemiyetin, cemaatin, grubun, partinin adamı değil, sadece İslam’ın adamıdır. Nerede, nasıl, hangi görev ve pozisyonda olursa olsun, bulunursa bulunsun o, orada Allah için, Allah adına, Allah’ın ölçülerine göre hareket etmek ve davranmak zorundadır. O, kendi nefsi, şahsi, çıkar ve menfaatleri doğrultusunda karar veremez, vermez. Her yer ve zamanda küfrün ve inkârın cephelerine karşı İslam’ın asil tavrı, davranışı ve kurallarına göre; Müslümanca hareket etmek, davranmak ve insanlara örnek olmak gibi bir görev ve sorumluluğu vardır.
Onun yüzü hep Hakka dönük olup ak ve paktır. İnanç ve imanı görev ve sorumluluğu gereği İslam’ın ve Müslümanların yanında, tarafında ve cephesinde olmaktır. İmansızların, korkak, pısırık ve yüreksizlerin onun ocağında, sofrasında, safında ve tarafında yeri yoktur.
O, sivrisinek avlamak ve sivilce yolmakla uğraşmaz. Onun asıl görevi bataklığı kurutmak, İslam’ın amaç ve hedeflerini, insanlığın sorunları temelden halletmek, firavun sistemlerinin karanlığı ve pisliğinden önce milletimizi, sonra insanlığı Kur’an’ın aydınlığa çıkarmaktır.
‘’Allaha dayan sa’ ye sarıl hikmete ram ol
Yol varsa bilmiyorum başka çıkar yol’’ (3)
Arif Altunbaş, Haber 7
Dip not;
1-Türkçe’de, Piç kelimesi; “büklüm, kıvrık, karışık, buruşuk, pürüz”, “Bir bitkinin çevresinde yeniden beliren faydasız fışkın, sürgün ve filizler” anlamına gelir. Argoda ise; anasız babasız-onun bunun- çocuğu anlamında kullanılır (TDK)
2- Yavşak; Bit yavrusu, yapışkan, yılışık, karaktersiz kimse ( Oxford Languages)
3-Çalış, gayret et ve Allah’ın takdirine boyun eğ! Bundan başka bir çıkar yol bilmiyorum.’’ (M. Akif Ersoy)
.
Darbe ve darbeciler
Arif Altunbaş 12 Eylül 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 631 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
12 Eylül darbesi Amerikan patentli, emperyalizme hizmet ve taşeronluk yapan vatan, millet ve devlet düşmanı faşist, bir dış müdahale darbesidir.
Bu darbe ile amaçlanan vatana millete hizmet değil NATO’ nun emrindeki batı emperyalizminin amaçlarına hizmet eden ve onun ileri karakolu olan derin devletin Türkiye üzerindeki emperyalist plan proğram ve projelerini uygulamak ve yerine getirmektir.
Bir millet ve devletin yönetimi koşulsuz generallere, yalnız hukukçulara, sadece siyasetçilere ve ekonomistlere terkedilemeyecek kadar kıymetli, önemli ve hayati bir meseledir.
Toplum ekseriyetinin iradesine, onların arzu ve isteklerine, inanç ve inanışlarına, sosyal ve ekonomik, kültürel ve siyasi görüşlerine aykırı bir tutum ve davranış içinde olan kim ve hangi tür bir yönetim olursa olsun başarı şansı sıfırdır.
İnsan, yönetilmesi ve memnun edilmesi en zor olan bir varlıktır. Onun arzu ve istekleri, hak ve hukuku, çıkar ve menfaatlerini, inanç ve manevi duygularını yok sayarak atılacak her adımın eksiktir ve sonu hezimetle sonlanır. Onu yok sayan kendi varlığını ve sistemini yok saymış olur.
Türkiye’de yapılan bütün darbeler milletimizin başta; dinine, ahlakına, tarih ve kültürüne, medeniyet ve geleceğine, dünü, o günü ve yarınına karşı yapılan art niyetli bir müdahaledir. Yapılan hiçbir darbe ve darbeci milletin kahir ekseriyeti tarafından kabul görmüş, tasdik ve onaylanmış değidir. Soğuk karşılanan sevimsiz ve nefret uyandıran zorlamalar ve zorbalıklar zincirdir.
Zalim, katil, diktatör darbecilerin ceza almadığı, hala darbe anayasasıyla yönetilen bir ülkede hangi hukuk ve demokrasiden bahsedilebilir? Hangi adalet kurumuna güvenilir, böyle bir hukuk ve adalet anlayışı baş tacı yapılıp milletin içine siner mi?
Fakiri, mazlumu, kimsesizi, güçsüzü cezalandırıp zengini, zalimi, dayısı ve arkası olanı, güçlüyü görmezlikten gelip affetmek, cezalandırmamak adaleti sağlamak mıdır? Hukukun ve hukukçuların adaleti sağlamadığı bir toplumda hukukun üstünlüğüne, yargıya güven ve itimat kalır mı?
En büyük hukuksuzluğu hukukçular işlerse, vatandaş kime güvensin? En çok adalete ve hukukun üstünlüğüne uyması gereken devlet yöneticileri, memurları olması gerekirken, onlar kendilerini hukuk ve adaletin üstünde görür veya görmeye çalışırsa, her istedikleri zaman ve zeminde istedikleri gibi davranırsa onların darbecilerden farkı kalır?
Hangi gerekçe ve gaye ile olursa olsun darbecileri cezalandırmamak hukuk rafa kaldırma ve onları ödüllendirmektir. Ayrıca, mazlum milleti, kamu vicdanını ve adaleti suçsuz yere cezalandırmaktır. Bu korkunç bir hukuk cinayetidir. Bu cinayeti işleyenler de hukukçular ise, kuzuyu kurda emenet ettiniz demektir. Adaletin olmadığı yerde ne ahlak, ne medeniyet ve ne de insanlıktan ve insanca yaşamadan bahsedilemez.
.
Mankurtlaşma zincirini kırmak için
Arif Altunbaş 15 Eylül 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 980 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Gözümüzü sağa sola, başka taraflara dikmişiz. Kendimizi hesaba çekmeyi hiç düşünmüyoruz. İşaret parmağımız başkalarını hedef almış durumda. Ne kadar çok bencil ve at gözlüklüyüz?
Hainler ve zalimlerle kol kola girmiş, ‘’suçlu ayağa kalk’’ diye haykırıyoruz. Bir gün de aynaya bakarak asıl suçlunun kendimiz olduğunu görmek, bilmek işimize gelmiyor. Kendi nefsimize yenilmişiz. Yöneticilerimize, içimizdeki fitne ocaklarına ve yerli münafıklara dokunulmazlık elbisesini giydiren de biziz. Eleştirmemenin eleştirilmesini bile eleştirmeyi yasaklamışız. Onlara, kendi elimizle tabular icat edip dokunulmazlık zırhları giydirmişiz. Kendimize bir cehennem icat etmişiz kendi elimizle. Buyurun abdestsiz cenaze namazına!
Suçluyu başka insanlarda, başka ülkelerde arayıp kendi halimize bakmadan, içinde bulunduğumuz kin, nefret ve düşmanlık bataklığını fark etmeden, yaralarımızı sarmadan kendimizi ülkemizi milletimizi ihmal edip unutmuşuz. Hava atma, palavra sıkma, gaza gelme ve getirmede üstümüze rakip yok. Kendi kendimiz aldatan sanal bir milletiz.
İslamafobi düşmanlığı diye batının barbarlarını suçlarken ülkemizde Tramvay, Otobüs, sokak, Hastane ve birçok alanda Müslümanlara yapılan İslam ve Müslüman düşmanlıklarını, çirkin saldırıları, ayrımcılığı, hoş görmeye ve göstermeye çalışan faşistleri görmemezlik gelebiliyoruz. Burası Müslüman Türkiye Yunanistan değil, öyle mi?
Kendilerini devletin sahibi zanneden bir avuç batı uşağı azınlık ezanımız, camimiz, Kur’ anımız, başörtümüz ve kılık kıyafetimize karışabiliyor, hatta şirretleşerek saldırganlaşabiliyor. Bu azgın azınlık tüm tahrik ve saldırılarını Atatürkçülük, laiklik ve çağdaşlık adına yapıyor.
Kimsenin dini inanç, hayat tarzı, düşünce ve fikirlerinden dolayı aşağılanıp horlanamayacağı, ayrımcılığa ve ötekileştirmeye tabi tutulmayacağı, tabuları yıkan, putları kıran herkesi kucaklayan ve kuşatan bir anayasanın yapılması bu ülkede mecburiyet haline gelmiştir. Biz, Müslümanız ve onunla iftihar eden bir milletiz. Böyle bir anayasa yapılmazsa darbeciliğin ve faşizmin bir virüs gibi toplumun içinde yuvalanacağı ve toplumsal gerilim ve kavgalara yola açabileceğini kimse göz ardı etmemeli. Bu azgın, şirret, saldırgan azınlığa karşı milletimizin de sabır taşı çatlayabilir.
Hoşgörüsüzlük, özgürlük ve bağımsızlık karşıtlığı din tarih kültür, medeniyetimiz ve insanımıza düşmanlık muhalefet kılıfında laiklik, batı, çağdaşlık, Kemalizm ve demokrasinin arkasına gizlenerek otoriter bir anlayış ve faşizme dönüştürülemez. Burası Cumhuriyet ülkesi Türkiye. Zorbalığa ve faşizme geçit yok!
Milletimizin dini, dili, tarihi, kültürel, düşünce ve yaşam çizgilerini değiştirmek, bizi düşmanlarımıza benzetmek için hayatın her alanında preslenip zorlanan bu vatanın gerçek sahibi Müslümanlara yapılan baskı ve zulümlere artık bir son verilmeli. Bizi kendi vatanımızda yabancı ve parya gibi görenlere, gösterenlere fırsat verilmemeli. Müslüman için özgürce yaşamak ve düşünmek sanki dağlara çıkmış bir eşkıya gibi görülmemeli ve muamele görmemeli. Müslüman bir millet olarak biz, Haçlı batılıların istediği, dayattığı gibi düşünmek ve yaşamak zorunda değiliz. Burası bizim vatanımız Müslümanların Türkiye. Biz bu ülkenin asli unsurları olan özgürlük ve bağımsızlık aşığı bir milletiz. Kölecilere ve kölelere, kuklacılara ve kuklalara asla boyun eğmeyiz.
Batılıların kullandığı kelime ve kavramları, düşünce tarzını, bilimsel gerçekler diye bize yıllardır yutturmaya çalışılan dindışı ve inkârcı seküler düzeni, sistem ve dünya görüşünü, milletimize yönelik asimilasyon taktik ve projelerini ve bunlara paralel darbeci anayasa düzenlemelerini kabul etmek zorunda değiliz. Biz bin yıldan fazla bu topraklara hâkim olan, ezan sesiyle uyanan, yalnız Allah’ın huzurunda eğilmeyi şeref bilen Müslüman bir milletiz. Gâvurlar ve gâvur âşıkları tarafından yönetilmek istemiyoruz. Anayasamız da bizim dinimizi, dilimizi, tarihimizi, kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizle coğrafyamızı temsi etmeli. Milletimize zorla giydirilen şu deli gömleğinden bıktık. Milletimizin (DNA’sına) genetik kotlarına ve ruh dünyasına uyan, kendimiz olan bir Türkiye olmak istiyoruz, düşmanlarımızın istediği kırk yamalı bir bohça olan bir Türkiye değil.
Bizim kabul edegeldiğimiz Hak ve hakikatleri yok saymak bu milleti ve onun iradesini yok saymak, onu yok saymak cumhuru ve cumhuriyeti yok saymaktır. Neden düşmanlarımız gibi düşünmek, yaşamak, ticaret yapmak, hayata ve dünyaya bakmak zorundayız? Bizim kendi aklımız, irademiz, kutsallarımız, milli ve yerli düşüncemiz, duruşumuz, referans kaynaklarımız yok mu? Neden emperyalist sömürgeci ve barbar batıya yaslanıp, ona öykünüp durmak zorundayız? Bu adi ve alçak Mankurtluk zincirini ne zaman kıracağız?
Hep uzaklara bakarken burnumuzun dibindeki dağlara toslamaktan, ayağımızın ucundaki çukurlara düşmekten bıktık, usandık artık. Alık alık düşmanlarımızı taklit etmekten gına geldi milletimize. Hiç kimse kendi düşüncesini, umut ve geleceğini İngiliz, Fransız, Almanya ve Amerika’nın insaf ve merhametine terk etmek istemez. Her şeyimizle artık milli, yerli ve kendimiz olmak istiyoruz. Ülkemiz ve hayatımızda kuklaya ve kuklacılara yer ve fırsat yok.
Biz soylu bir kimlik ve kişiliği, şanlı bir tarih ve coğrafyası, kadim bir kültürü ve medeniyeti olan, dünyaya adalet ve insanlık öğretmiş Selçuklu ve Osmanlının çocuklarıyız. ( Aslını inkâr eden bizden değildir) Bizi ancak, bizim ve bizden olan din, tarih ve kültürümüzü referans alan gerçekler bağlar. Nemrut’un yasaları Hz. İbrahim’i, Firavun’ un kanunları Hz. Musa’yı bağlamaz. Yoksa İbrahim İbrahim, Musa da Musa olmaz.
Müslümanları, onların değer ölçü ve referans kaynaklarını, medeniyet ve kültürünü, tarih ve coğrafyasını, dinini ve dilini yok sayan bir anayasa ve Türkiye düşünülemez.
Arif Altunbaş, Haber 7
.
Selam! Direniş’in Kahramanlarına
Arif Altunbaş 3 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 504 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Çağlar boyu içlerinde büyüttükleri ego ve fitnelerden dolayı Firavunların zulümlerine uğrayan, ülke ülke kaçarken Firavunlaşan, firavunlaştıkça lanetlenen İsrailoğulları… Elbet birgün bu soykırım ve katliamın bedelini çok ağır ödeyeceksiniz.
Kölelik ve sömürgeciliğin abidesi çağdaş Haçlılar, Batının medeni (!) barbarları… Gazze’de insanlığı katleden İsrail ordusunun vahşet ve soykırımına her türlü destek ve yardımda bulunan, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olan batı emperyalizminin haramzade çocukları bu günah ve cürüm size yeter.
İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi sömürgeci ülkelerin Osmanlı topraklarını işgal ederek oralarda fitnenin ocağı olarak kurdukları irili ufaklı piyon olan çadır ve aşiret devletlerinin gasıp rejim ve yöneticileri…
Sırtlarını Kâbe’ ye dönen, yönünü batıya çeviren emperyalistlerin uşakları, Petro-Dolar ‘ ın kulları, İslam düşmanlarının ücretsiz köleleri kralları, emirler, sultanları, üniformalı sünepe diktatör bozuntuları…
Onur ve şereflerini batı başkentlerinin şehvet ve şöhret panayırlarında yitirmiş ahmaklar, kimlik ve şahsiyetlerini düşmanlarının bitpazarlarında öldüm fiyatına satan omurgasız sürüngenler, giydikleri uzun entarilere ve başlarına örttükleri beyaz örtülerle melek gibi görünmeye çalışan ikiyüzlü şeytanlar…
İsrail’in, ‘’oturun oturduğunuz yerde, bir şeye karışmayın!’’ diye parmak sallayıp tehdit ettiğinde altlarını kirleten, güçleri sadece kendi mazlum halklarına yeten kahraman artıkları… İsrail’in Gazze’ de işlediği vahşice katliamlar karşısında Sizler hangi cehennemdesiniz?
Keşmir’de, Kıbrıs’ta, Bosna’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Karabağ’da hep işgalci katillerin yanında ve onların finansörleri oldunuz. Müslüman kardeşlerinizin bombardımanlar altında can verirken siz Amerika’nın eteği altına sığınıp sesi soluğu çıkmayan ümmetin rezilleri neredesiniz?
1917 den beri Filistin’de, gözünüzün önünde işlenen vahşice cinayetler, vicdansız sürgünler, baskınlar ve işgaller, çoluk çocuk genç yaşlı, asker sivil demeden yapılan katliamlar karşısında can çekişen insanlığın karşısında kıllarını kıpırdatmayan insanlıktan çıkmış insanlar… Neredesiniz?
Siz Ey! Türk adı ve soyadını taşıyan ermeni, Rum, Yahudi dönmeleri çapsız politikacı, karanlık aydın, yalaka gazeteci, ahmak akademisyen, sanatçı bozuntusu domuzun postları ve düşmanın dostları…
İslam’dan, İslam Medeniyet ve kültüründen uzaklaşmak istedikçe Haçlı çapulculara yaklaşan, kendi düşmanına âşık olan ahmaklar… Bunlar var ya bunlar İsrail ve Haçlı İttifakının dostları yerli münafıklar, ülkemizin en tehlikeli güvenlik sorunları… Birgün mutlaka bunlarla kesin bir varoluş hesaplaşmamız var.
Canı çekip bir aldığı salkım üzümün karşılığı olan parayı asmanın dalına bağlayan ve sonra aydınlık yoluna devem eden şanlı ordu ve askere dünya ne kadar muhtaç Allah’ım!
İnsanlığı kardeş ve dünyayı bir barış yurdu bilen İslam inancına, siyasetine, diplomasisine, ahlakına, duruşuna dünya ne kadar hasret Ya Rabbim!
Amerikan ve batı ittifakı destekli İsrail işgal ve saldırıları hem içimizdeki yerli münafıklara, hem de dışımızdaki ezeli ve ebedi düşmanlarımıza karşı millet ve devlet olarak her an uyanık, tetikte ve hazır olmak zorunda olduğumuzu İsrail’in son Gazze saldırısıyla bir daha öğretmiş bulunuyoruz.
Rabbimizin sözüne, peygamberimizin izine, atalarımızın ruh kökü ve özüne uyarak geleceğe yürüyen Müslüman bir millet için tek doğru ve kurtuluş yolu; güçlü ve her an savaşa hazır olan bir millet olmaktır. Güçlü, kuvvetli ve hazır olmadığımız her mücadele ve savaşta bizi bekleyen son hezimet olur.
Selam! ‘’ Allah’ın hükmü yeryüzünde galip gelsin ve yürürlüğe konsun’’ diye dünyanın her yerinde mücadele eden her kişi, cemiyet, cemaat, toplum ve millete…
Selam! Gazze’ de kahramanca direnen, savaşan ve şehadete yürüyen yiğitlerine…
.
Lanetli Katiller
Arif Altunbaş 3 Aralık 2023 Arif, Genel, Yazarlar Yorum yap 570 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Hiçbir ahlaki, hukuki, uluslararası kural ve sınır tanımaksızın asker sivil, çoluk çocuk demeden Gazze’de İsrail’ in yaptığı katliam, işlediği soykırım bütün dünyanın gözü önünde meydana gelmektedir..
Yenidünya insanı eski dünya sisteminden farksız olarak aynı hata ve yanlışlıkları tekrar etmekte inat ve ısrarla direniyor. Modern cahiliye ve barbarlık antik çağlardaki vahşeti kat kat geçmiş durumda. İnsan, her dönemde olduğu gibi kendi kendisini yiyip bitirmekle meşgul. Hz. Ademin oğlu Kabil aynı zalim ve katil Kabil, kardeşi Habil ise aynı mazlum ve hakkı gasp edilen Habil.
Birinci ve 2. Dünya savaşlarında masum ve sivil insanları Holokos toplama kamplarında vahşice katleden Kabil soylu batı despotizmi şimdi de, İsrail’in Gazze’de tekrar ettiği akıl almaz zulümleri desteklemekte ve onaylamakta başı çekiyor. Hz. İsa’yı çarmıha geren ve onun havarilerine dünyayı dar eden ateist Romalı barbarlık, 2000 bin yıl sonra kat kat fazlasıyla bugün dünyanın birçok savaş bölgesinde ve Gazze’de aynen devam ediyor.
Dünya tarihinde şimdiye kadar işlenmedik zulüm, katliam ve soykırım bugün modern medeniyetin görgüsüz açgözlü katilleri tarafından Gazze’de işleniyor. Tarih boyu gittikleri her yerden istenmeyen ve kovulan, Kur’ anda da lanetli kavim olarak anılan İsrailoğulları çağlar boyu kendilerine yapılan insanlık dışı zulüm ve sürgünlerin, katliam ve soykırımların intikamını bugün masum Gazzeli sivilleri ve çocukları bomba yağmurları altında katlederek alıyor. İnsanlık Gazze’de can çekişiyor.
Burada işlenen savaş suçları, vahşet ve barbarlığın ölçüsü, sınırları ve mantığını hiçbir inanç sistemi kabul etmez. Hiçbir ahlaki hukuk ve insani vicdan da bu yapılanları onaylamaz. Dünyaya demokrasi ve insan hakları pazarlayan batı blokunun bu cinayetlere ortak olması hiçte şaşırtıcı değil. Amerika, İngiltere, Fransa ve İspanya gibi işgalci, kolonyalist ve sömürgeci batı ülkelerinin bu soykırımın arkasında olmaları ahlak, karakter ve doğalarının acı meyvesidir.
İsrail ve batı ittifakı bütün savaş bölgelerinde olduğu gibi Gazze’de de akan kanın tek sorumlularıdır. Antik çağın barbarları Romalılar ve Yunanlılardır. Modern çağın barbarları da onların evlatları olan çağdaş paganlardır.
İngilizlerin desteği ile Yahudilerin 1917 den bu yana Filistin’de yaptığı işgal, zulüm, katliam ve sürgünleri Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi ilahi hiçbir din onaylamaz. ‘’ Suçsuz yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.’’ Rabbani bir ferman ve öğüt bütün ilahi dinlerin karakterini oluşturur.
Bütün dünyada işlenmiş ve işlenen savaş ve katliamların arkasında Hıristiyan batı ve Yahudilerin olması onların Rabbani çizgiden sapmış, sapıtmış olmalarına da en net ve açık bir delildir. Gazze’deki zulmün ve katliamın durdurulamamasının arkasında Romalıların ve Antik Yunanlıların çağdaş temsilcileri ve uzantıları olan batı medeniyetinin işgalci ve emperyalist mimarları olan Yahudi ve Hıristiyan ittifakı vardır.
Filistin’de İsrail’i korumak ve kollamak adına yapılan işgal ve istila, işlenen cinayetler ve katliamlar, sürgünler ve soykırımlar İslam’a ve Müslümanlara karşı yapılan apaçık bir meydan okumadır.
Adı din savaşları da olsa dünyadaki bütün çatışmaların sebep ve nedenlerinin başında ekonomik çıkar ve kaygılar gelir. Gazze’ de oldubitti’ ye getirilmek istenen de aynı şeydir. Menfaat ve çıkar, işgal ve zulüm, istila, katliam ve sürgünden sonra gelen sömürüdür. Doğu Akdeniz’deki zengin petrol ve gaz yataklarını İsrail ve Batılılarca yağmalanması ile İsrail’in Kızıldeniz’deki Eilat Limanından başlayan Akdeniz’e kadar uzanan Süveyş Kanalına alternatif olacak olan ‘’Ben Gurion kanalı’’ projesidir.
Bu kanal Gazze yakınından geçmektedir. Doğu Akdeniz’deki gaz ve petrol yataklarının birçoğu Gazze ye ait münhasır bölgelerde veya onlara yakın yerlerde bulunmaktadır. İsrail ileride başının ağrımaması için şimdiden Gazze’yi de öteki Filistin toprakları gibi hile ve zorbalıkla tamamen işgal edip kendi sınır ve topraklarına ilhak etmek istiyor. Oyun, hesap ve plan bu. Hamasın saldırma iddiası ve hikâyesi sadece yaptıkları zulümler ve işgalleriyle geçmişleri hafıza kaybına uğratılmış Siyonist İsrail tezgâhından ibarettir.
İsrail’in Filistin ve Gazze’de kopardığı fırtınalar ile Amerika, Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz ve Egedeki Türkiye’ ye karşı denedikleri savaş yatırım, hazırlık ve provalarının perde arkasında birçok sinsi plan ve projeler yatmaktadır.
Çağdaş Agemonnon ve çapulcularının Truva’yı, çağdaş Romalıların Kartaca’yı, çağdaş Hıristiyan ve Siyonistlerin Türkiye’yi, Filistin’i ve Kudüs’ ü tamamen ellerine geçirme politikaları Batı ittifakının son Siyonist-Haçlı seferidir.
Türkiye ve Müslüman ülkeler aralarındaki kıytırık mesele ve sorunları bir kenara bırakarak hayat memat meselesi olacak olan büyük bir savaşa hazırlanmak zorundadırlar. Aptallık, ahmaklık ve vurdumduymazlığın faturasını evlatlar ve gelecek kuşaklara yükleyip ödetmemeliyiz.
Özgür, bağımsız ve barış içinde yaşamak için her an savaşa hazır olmayanları bekleyen son düşmanlarının oyunlarına gelmek, kendi elleri ve ayaklarını kölelik zincirlerine kendi iradeleriyle teslim etmektir.
.
Batıya Ne Kadar Güvenilir?
Arif Altunbaş 3 Aralık 2023 Arif, Eğitim, Yazarlar Yorum yap 838 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Roma hukuku ve Yunan ahlakı temelleri üzerinde kurulan batı medeniyeti ile vahyin temel taşları ve sütunlarıyla inşa edilen İslam medeniyeti hiçbir zaman uyuşmadı. Bundan sonra da sonra da uyuşmaları mümkün değildir.
Ateş medeniyeti olan batı medeniyeti acımasız, yakıcı, yıkıcı ve insan fıtratına zıt bir vahşet ve barbarlık içinde kalacak, su medeniyeti olan İslam medeniyeti de yaratanı, tüm insanlığı ve alemi önceleyen ilke ve değerlerine bağlı olarak kalacak ve böyle kaldıkça ilelebet yaşayacaktır. Ne zaman kendi değerlerinden koparsa, kendi medeniyetinden kopmuş ve başka bir medeniyetin istila ve işgaline davetiye çıkarmış olur.
Batı ve İslam medeniyeti arasındaki çekişme, gerilim ve savaşlar Hak ile batılın, hakikat ile yalanın varoluş ve hakimiyet kavgasıdır. Bu mücadele iki ayrı cephede insanlığın varoluşuyla başlamış, insanlık varoldukça da sürecektir.
Müslümanlar top yekün batının emir ve boyunduruğu altına girip kendi din, kültür ve medeniyetlerini terk etseler, kendi kimlik ve değerlerinden vazgeçseler bile; batı onları ataları Romalıların kölelerine yaptığı gibi askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel arenelarda aslanlara parçalattırmaktan zevk duyacaktır.
Batı vahyin öğretilerine, peygamberler çizgisine sırt çevirdiği sürece asırlar geçsede, yine Orta çağ barbarlığoından, Haçlı istila ve işgalciliğinden kurtulamayacaktır.
Batı barbar ve terörist olarak aşağıladığı müslümanlara ve onların mukaddeslerine saldırdığı, topraklarını ve yurtlarını işgal edip sömürdüğü, kendileri ve evlatları için potansiyel bir tehlike olduğu sürece ne yaparsa yapsın müslümanların gözünde dost ve müttefik olarak değil can, mal, ırz ve namus düşmanı olarak görülecektir.
Batı toplumu antik Romalı gururu ve Yunan kibri, sömügeci adaletsiz tavrı ve güç sarhoşluğu ile güçsüzlere ve mazlumlara tepeden bakışı, ikiyüzlülüğünden kaynaklanan kimseye güvenmeyen ve kimseye güven vermeyen ahlakı ile insanı üreten bir hayvan gibi görmesi onu kendi gücüne tapan modern bir Pagan toplum haline getirmiştir. Hz. İsa ve Kilise batı toplumu izerinde sembolik bir değerdir. Onlar Hz. İsaya ve Kiliseye hükmediyor ve onları kendi kontrolleri altında kendi çıkarları ve menfaatleri doğrultusunda kullanıyor.
İslam medeniyetini ve kültürünü yeniden ayağa kaldıracak güç ve dinamik Müslümanlara batı toplumundan bulaşan maddi ve manevi tüm hastalıklardan, pisliklerden ve virüslerden arınmak ve kurulmaktır.
Güçlü olduğumuz sürece batı bizim komşumuz, yol arkadaşımız ve ticari ortağımız olabilir. Ama sırtımızı dayayacağımız dost ve herşeyimizle ona güveneceğimiz siyasi, askeri, ekonomik bir müttefikimiz asla olamaz. Tarih bilincimiz bize göstermiştir ki, onun mayasında biz ne zaman zayıf düşsek ne zaman tökezlesek ne zaman bir gaflet içinde olup ona muhtaç olsak, bizi sırtımızdan hançerlemek için onun içinde sürekli depreşip duran hayvani bir duygu var. Bu hususta Amerikanın, Avrupa devletlerinin ve Rusyanın birbirinden hiçbir farkı yoktur.
Onlarla olan tarih boyu ilişkilerimiz gördük ki, onlar Sezar’a güçlü iken itaat ederler, Sezar onlara muhtaç olunca hepsi bir anda Brütüs kesiliverirler. Onların dost ve müttefiklikleri menfaatleriyle başlar ve çıkarları son bulunca biter. Onların dostlukları pazara kadardır, mezara kadar değil…Onların ahlakında ‘’Vefa’’ bir duygu yotur.
Batı toplumu ve medeniyeti bana hiçbir zaman güven ve umut vermedi. Orada yaşadığım sürece gözlemlediklerim ve gördüklerim kendine inanılamayacağını, güvenilemeyeceğini öğretti. Ondaki zulüm, sömürü, işgal ve istila hırsı her zaman ve zeminde, her fırsatta vahiş bir Kabil ruhuna bürünebilir.
En medeni denilen toplumlar en çok vahşi ve kan döken toplumlardır. En ilkel denilen toplumlar ise; daha medeniyetin vahşetiyle tanışmamış toplumlardır
Arif Altunbaş
.
İsrail Sorunu ve Vekalet Savaşları
Arif Altunbaş 9 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 1,005 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Deaş, El Kaide, PKK, YPG, Boko Haram, Eş Şebab ve benzeri terör örgütleri ABD ve Batılı emperyalistlerce kurulan, korunan ve kullanılan terör aparatlarıdır. Siyonizm’in hedeflerini gerçekleştirmek üzere Osmanlıdan koparılıp işgal edilen Filistin toprakları üzerinde ‘’İngiltere başbakanı Lloyd George’un başkanlığındaki İngiliz savaş kabinesi tarafından 1917 Balfour anlaşmasıyla’’ kurulmasına karar verilen İsrail de bu terör araçlarından birisi olan bir ‘’Terör devleti” dir.
ABD Başkanı Biden’ ın; “Eğer orada bir İsrail olmasaydı, ABD gidip bölgedeki çıkarlarını korumak için bir İsrail icat etmek zorunda kalırdı” sözü Filistin, Suriye, Irak, Libya, Ukrayna, Kıbrıs, Bosna ve Karabağ savaşları ve sorunları gibi bölgemizde bir türlü bitmeyen darbeler, gerginlikler, kaoslar ve savaşlarla dökülen kanların sebebini izah etmek ve açıklamak için yeterlidir. Batı Blokunun İsrail’in yanında hizalanması, haçlıların zayıf ve mazlum milletleri esir almak, köle yapmak ve sömürmek için asırlardır uygulayageldikleri taktik ve stratejilerdir.
Dünyada milyonlarca masum insanın aç, susuz, ilaçsız, elektriksiz yoksulluk içinde bırakılması, şehirlerin bombalanması, zenginliklerinin çalınıp yağmalanması, kadın ve çocukların katledilmesi onların amaçlarına ulaşmak için olması gereken normal bir durumdur. Alman faşistlerinin Yahudilere yaptığı zulüm ve katliamlarla İsrail’in Filistinlilere yaptığı katliam ve zulümler arasında hiçbir fark yoktur.
Emperyalistlere boyun eğip gerdan kırmayan ve teslim olmayan dünya halkları 1950’den sonra Vietnam’dan Latin Amerika’ya, Çeçenistan, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Libya’ya kadar kan ve gözyaşı götüren, zulm ve katliam yapan ABD’ ye karşı müthiş bir öfke patlaması içindedir. ABD gibi kanun ve hukuk tanımazlık yapan İsrail’e karşı dur/a/mayan dünyanın ve milyarlarca insanın BM ve uluslararası kuruluşlara karşı artık hiçbir güveni kalmamıştır.
Veto hakkına sahip beş ülkenin elinde güçlü suçluyu koruma, suçluyu aklama aracı haline gelen BM, NATO ve diğer uluslararası örgütler ve onları yöneten aktörler bir sömürü ve zulüm imparatorluğunun failleri, gasıpları ve katilleri durumundadırlar.
Sağlıklı düşünen adil ve tarafsız yaklaşan herkes ABD’nin ve Batı’nın demokrasi, hukuk ve özgürlük vaatleri ve palavralarına gülüp geçiyor. Batı kendi elleriyle hazırlayıp kabul ettiği ‘’İnsan Hakları Beyannamesi’’, ‘’Cenevre Sözleşmesi’’, ‘’Kopenhag Kriterleri’’ vs. insani kazanımları ve milletlere imzalattırıp kabul ettirmeye çalıştıkları kural, kaide ve hukuka önce kendisi inanmıyor, uymuyor ve çiğniyor. Uluslararası mahkemeler, cezalar, yaptırımlar kanun ve kuralların güçlüler için değil zayıflar için, sömürenler için değil sömürülenler için çıkarıldığı ve geçerli olduğu apaçık ortadadır.
Batılılarca sömürülen zayıf ve mazlum ülkeleri daha rahat uyutmak ve sömürmek için ortaya konulan yalanlar, aldatmacalar ve tuzaklar BM, NATO, AB, Siyonizm tabelası altında gerçekleştiği herkesin malumudur. Dünyayı zorbalıkla Siyonizm ve Haçlı ittifakı yönetip sömürüyor.
ABD, AB ve İsrail dayanışması uluslararası kamplaşma, gerilim ve düşmanlıklar çıkarmak emperyalist sömürü hedeflerine en kısa ve masrafsız yoldan ulaşmak için temel stratejileri olarak sürekli kışkırtıcı bir rol oynuyor.
Birleşmiş Milletlerde ve dünyanın her yerinde “Dünya beşten büyüktür” diyen Başkan Erdoğan’ın sözleri mazlum milletler için yeni bir umut kapısı, çıkış yolu hedef ve ufuk niteliğindedir. Bu iddia ve gerçek inat ve ısrarla sürdürülmeli, milletler adil bir dünya kurulması için artık ne yapılması gerekiyorsa hiç çekinmeden onu yapmalıdır.
Dünyanın hangi bölgesinde ve ülkesinde olursa olsun, masum çocukların ve insanların öldürülmesi hukukun, adaletin ve tüm insanlığın katliamı sayılır. Adaletin ve hukukun çiğnendiği ve ortadan kaldırıldığı her yer Gazze gibi masumiyetin katledildiği ve hayatın insanlığa cehennem edildiği mekânlardır.
Bu dünyada cehennemi Batılı barbarların insanlığı vahşice öldürdüğü, sömürü ve emperyalizmin hâkim olduğu her yerdir. Bunlara göz yummak, bunları teşvik, tasvip ve desteklemek de o suça ortak olmaktır. Bu durum Firavun zulmünün dünyaya hâkim olduğunun göstermektedir.
Müslüman toplumlara ve milletlere düşen görev: Musa gibi olup dik durmak ve omurgalı olmaktır. Hz. Muhammed gibi Hakkın hakikatin adaletin ve paylaşımın yolunda ve yanında eğilmeden bükülmeden tavizsiz yürümek ve yiğitçe korkmadan mücadele etmektir.
.
Selam direnişin kahramanlarına
Arif Altunbaş 9 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 586 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Deaş, El Kaide, PKK, YPG, Boko Haram, Eş Şebab ve benzeri terör örgütleri ABD ve Batılı emperyalistlerce kurulan, korunan ve kullanılan terör aparatlarıdır. Siyonizm’in hedeflerini gerçekleştirmek üzere Osmanlıdan koparılıp işgal edilen Filistin toprakları üzerinde ‘’İngiltere başbakanı Lloyd George’un başkanlığındaki İngiliz savaş kabinesi tarafından 1917 Balfour anlaşmasıyla’’ kurulmasına karar verilen İsrail de bu terör araçlarından birisi olan bir ‘’Terör devleti” dir.
ABD Başkanı Biden’ ın; “Eğer orada bir İsrail olmasaydı, ABD gidip bölgedeki çıkarlarını korumak için bir İsrail icat etmek zorunda kalırdı” sözü Filistin, Suriye, Irak, Libya, Ukrayna, Kıbrıs, Bosna ve Karabağ savaşları ve sorunları gibi bölgemizde bir türlü bitmeyen darbeler, gerginlikler, kaoslar ve savaşlarla dökülen kanların sebebini izah etmek ve açıklamak için yeterlidir. Batı Blokunun İsrail’in yanında hizalanması, haçlıların zayıf ve mazlum milletleri esir almak, köle yapmak ve sömürmek için asırlardır uygulayageldikleri taktik ve stratejilerdir.
Dünyada milyonlarca masum insanın aç, susuz, ilaçsız, elektriksiz yoksulluk içinde bırakılması, şehirlerin bombalanması, zenginliklerinin çalınıp yağmalanması, kadın ve çocukların katledilmesi onların amaçlarına ulaşmak için olması gereken normal bir durumdur. Alman faşistlerinin Yahudilere yaptığı zulüm ve katliamlarla İsrail’in Filistinlilere yaptığı katliam ve zulümler arasında hiçbir fark yoktur.
Emperyalistlere boyun eğip gerdan kırmayan ve teslim olmayan dünya halkları 1950’den sonra Vietnam’dan Latin Amerika’ya, Çeçenistan, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Libya’ya kadar kan ve gözyaşı götüren, zulm ve katliam yapan ABD’ ye karşı müthiş bir öfke patlaması içindedir. ABD gibi kanun ve hukuk tanımazlık yapan İsrail’e karşı dur/a/mayan dünyanın ve milyarlarca insanın BM ve uluslararası kuruluşlara karşı artık hiçbir güveni kalmamıştır.
Veto hakkına sahip beş ülkenin elinde güçlü suçluyu koruma, suçluyu aklama aracı haline gelen BM, NATO ve diğer uluslararası örgütler ve onları yöneten aktörler bir sömürü ve zulüm imparatorluğunun failleri, gasıpları ve katilleri durumundadırlar.
Sağlıklı düşünen adil ve tarafsız yaklaşan herkes ABD’nin ve Batı’nın demokrasi, hukuk ve özgürlük vaatleri ve palavralarına gülüp geçiyor. Batı kendi elleriyle hazırlayıp kabul ettiği ‘’İnsan Hakları Beyannamesi’’, ‘’Cenevre Sözleşmesi’’, ‘’Kopenhag Kriterleri’’ vs. insani kazanımları ve milletlere imzalattırıp kabul ettirmeye çalıştıkları kural, kaide ve hukuka önce kendisi inanmıyor, uymuyor ve çiğniyor. Uluslararası mahkemeler, cezalar, yaptırımlar kanun ve kuralların güçlüler için değil zayıflar için, sömürenler için değil sömürülenler için çıkarıldığı ve geçerli olduğu apaçık ortadadır.
Batılılarca sömürülen zayıf ve mazlum ülkeleri daha rahat uyutmak ve sömürmek için ortaya konulan yalanlar, aldatmacalar ve tuzaklar BM, NATO, AB, Siyonizm tabelası altında gerçekleştiği herkesin malumudur. Dünyayı zorbalıkla Siyonizm ve Haçlı ittifakı yönetip sömürüyor.
ABD, AB ve İsrail dayanışması uluslararası kamplaşma, gerilim ve düşmanlıklar çıkarmak emperyalist sömürü hedeflerine en kısa ve masrafsız yoldan ulaşmak için temel stratejileri olarak sürekli kışkırtıcı bir rol oynuyor.
Birleşmiş Milletlerde ve dünyanın her yerinde “Dünya beşten büyüktür” diyen Başkan Erdoğan’ın sözleri mazlum milletler için yeni bir umut kapısı, çıkış yolu hedef ve ufuk niteliğindedir. Bu iddia ve gerçek inat ve ısrarla sürdürülmeli, milletler adil bir dünya kurulması için artık ne yapılması gerekiyorsa hiç çekinmeden onu yapmalıdır.
Dünyanın hangi bölgesinde ve ülkesinde olursa olsun, masum çocukların ve insanların öldürülmesi hukukun, adaletin ve tüm insanlığın katliamı sayılır. Adaletin ve hukukun çiğnendiği ve ortadan kaldırıldığı her yer Gazze gibi masumiyetin katledildiği ve hayatın insanlığa cehennem edildiği yerdir.
Bu dünyada cehennemi Batılı barbarların insanlığı vahşice öldürdüğü, sömürü ve emperyalizmin hâkim olduğu her yerdir. Bunlara göz yummak, bunları teşvik, tasvip ve desteklemek de o suça ortak olmaktır. Bu durum Firavun zulmünün dünyaya hâkim olduğunu gösteriyor.
Müslüman toplumlara ve milletlere düşen görev: Musa gibi olup dik durmak ve omurgalı olmaktır. Hz. Muhammed gibi Hakkın hakikatin adaletin ve paylaşımın yolunda ve yanında eğilmeden bükülmeden tavizsiz yürümek ve yiğitçe korkmadan mücadele etmektir.
.
Lanetli katiller
Arif Altunbaş 9 Aralık 2023 Arif, Güncel, Haberler, Yazarlar Yorum yap 596 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Hiçbir ahlaki, hukuki, uluslararası kural ve sınır tanımaksızın asker sivil, çoluk çocuk demeden Gazze’de İsrail’ in yaptığı katliam, işlediği soykırım bütün dünyanın gözü önünde meydana gelmektedir..
Yenidünya insanı eski dünya sisteminden farksız olarak aynı hata ve yanlışlıkları tekrar etmekte inat ve ısrarla direniyor. Modern cahiliye ve barbarlık antik çağlardaki vahşeti kat kat geçmiş durumda. İnsan, her dönemde olduğu gibi kendi kendisini yiyip bitirmekle meşgul. Hz. Ademin oğlu Kabil aynı zalim ve katil Kabil, kardeşi Habil ise aynı mazlum ve hakkı gasp edilen Habil.
Birinci ve 2. Dünya savaşlarında masum ve sivil insanları Holokos toplama kamplarında vahşice katleden Kabil soylu batı despotizmi şimdi de, İsrail’in Gazze’de tekrar ettiği akıl almaz zulümleri desteklemekte ve onaylamakta başı çekiyor. Hz. İsa’yı çarmıha geren ve onun havarilerine dünyayı dar eden ateist Romalı barbarlık, 2000 bin yıl sonra kat kat fazlasıyla bugün dünyanın birçok savaş bölgesinde ve Gazze’de aynen devam ediyor.
Dünya tarihinde şimdiye kadar işlenmedik zulüm, katliam ve soykırım bugün modern medeniyetin görgüsüz açgözlü katilleri tarafından Gazze’de işleniyor. Tarih boyu gittikleri her yerden istenmeyen ve kovulan, Kur’ anda da lanetli kavim olarak anılan İsrailoğulları çağlar boyu kendilerine yapılan insanlık dışı zulüm ve sürgünlerin, katliam ve soykırımların intikamını bugün masum Gazzeli sivilleri ve çocukları bomba yağmurları altında katlederek alıyor. İnsanlık Gazze’de can çekişiyor.
Burada işlenen savaş suçları, vahşet ve barbarlığın ölçüsü, sınırları ve mantığını hiçbir inanç sistemi kabul etmez. Hiçbir ahlaki hukuk ve insani vicdan da bu yapılanları onaylamaz. Dünyaya demokrasi ve insan hakları pazarlayan batı blokunun bu cinayetlere ortak olması hiçte şaşırtıcı değil. Amerika, İngiltere, Fransa ve İspanya gibi işgalci, kolonyalist ve sömürgeci batı ülkelerinin bu soykırımın arkasında olmaları ahlak, karakter ve doğalarının acı meyvesidir.
İsrail ve batı ittifakı bütün savaş bölgelerinde olduğu gibi Gazze’de de akan kanın tek sorumlularıdır. Antik çağın barbarları Romalılar ve Yunanlılardır. Modern çağın barbarları da onların evlatları olan çağdaş paganlardır.
İngilizlerin desteği ile Yahudilerin 1917 den bu yana Filistin’de yaptığı işgal, zulüm, katliam ve sürgünleri Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi ilahi hiçbir din onaylamaz. ‘’ Suçsuz yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.’’ Rabbani bir ferman ve öğüt bütün ilahi dinlerin karakterini oluşturur.
Bütün dünyada işlenmiş ve işlenen savaş ve katliamların arkasında Hıristiyan batı ve Yahudilerin olması onların Rabbani çizgiden sapmış, sapıtmış olmalarına da en net ve açık bir delildir. Gazze’deki zulmün ve katliamın durdurulamamasının arkasında Romalıların ve Antik Yunanlıların çağdaş temsilcileri ve uzantıları olan batı medeniyetinin işgalci ve emperyalist mimarları olan Yahudi ve Hıristiyan ittifakı vardır.
Filistin’de İsrail’i korumak ve kollamak adına yapılan işgal ve istila, işlenen cinayetler ve katliamlar, sürgünler ve soykırımlar İslam’a ve Müslümanlara karşı yapılan apaçık bir meydan okumadır.
Adı din savaşları da olsa dünyadaki bütün çatışmaların sebep ve nedenlerinin başında ekonomik çıkar ve kaygılar gelir. Gazze’ de oldubitti’ ye getirilmek istenen de aynı şeydir. Menfaat ve çıkar, işgal ve zulüm, istila, katliam ve sürgünden sonra gelen sömürüdür. Doğu Akdeniz’deki zengin petrol ve gaz yataklarını İsrail ve Batılılarca yağmalanması ile İsrail’in Kızıldeniz’deki Eilat Limanından başlayan Akdeniz’e kadar uzanan Süveyş Kanalına alternatif olacak olan ‘’Ben Gurion kanalı’’ projesidir.
Bu kanal Gazze yakınından geçmektedir. Doğu Akdeniz’deki gaz ve petrol yataklarının birçoğu Gazze ye ait münhasır bölgelerde veya onlara yakın yerlerde bulunmaktadır. İsrail ileride başının ağrımaması için şimdiden Gazze’yi de öteki Filistin toprakları gibi hile ve zorbalıkla tamamen işgal edip kendi sınır ve topraklarına ilhak etmek istiyor. Oyun, hesap ve plan bu. Hamasın saldırma iddiası ve hikâyesi sadece yaptıkları zulümler ve işgalleriyle geçmişleri hafıza kaybına uğratılmış Siyonist İsrail tezgâhından ibarettir.
İsrail’in Filistin ve Gazze’de kopardığı fırtınalar ile Amerika, Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz ve Egedeki Türkiye’ ye karşı denedikleri savaş yatırım, hazırlık ve provalarının perde arkasında birçok sinsi plan ve projeler yatmaktadır.
Çağdaş Agemonnon ve çapulcularının Truva’yı, çağdaş Romalıların Kartaca’yı, çağdaş Hıristiyan ve Siyonistlerin Türkiye’yi, Filistin’i ve Kudüs’ ü tamamen ellerine geçirme politikaları Batı ittifakının son Siyonist-Haçlı seferidir.
Türkiye ve Müslüman ülkeler aralarındaki kıytırık mesele ve sorunları bir kenara bırakarak hayat memat meselesi olacak olan büyük bir savaşa hazırlanmak zorundadırlar. Aptallık, ahmaklık ve vurdumduymazlığın faturasını evlatlar ve gelecek kuşaklara yükleyip ödetmemeliyiz.
Özgür, bağımsız ve barış içinde yaşamak için her an savaşa hazır olmayanları bekleyen son düşmanlarının oyunlarına gelmek, kendi elleri ve ayaklarını kölelik zincirlerine kendi iradeleriyle teslim etmektir.
.
Firavunla Savaşmak
Arif Altunbaş 10 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 698 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Jeo-stratejik ve jeo-politik olarak dünyanın en kritik bölgelerinden birinde önemli bir konuma sahip olan ülkeyiz. Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında deniz ve kara yolları ile enerji koridorlarının birleştiği Asya, Afrika, Avrupa arasında da bir köprü görevi görmekteyiz.
Tarih boyu Anadolu, kavimler göçünün yolu, köprüsü ve durağı olmuştur. M.Ö Pers imparatorluğu ile Antik Yunan arasında, Hititlerle Mısırlar, Romalılar ile Asya devletleri arsında Sasaniler, Moğollar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular. Osmanlılar ve Haçlılar arasındaki savaşların sahnesi Anadolu olmuştur. Bu topraklar bugün de hala aynı güçlerin ilgi alanı olmaktan çıkmış değil. Dört bir yanımız düşman devlet ve komşular ile çevrili ise bu toprakların önemindendir.
Komşularımızın bize karşı olan düşmanca tutumları veya dostlukları dinimizden, köklü tarihi geçmişimizden, coğrafya üstünlüğümüzden veya stratejik Anadolu topraklarına sahip olduğumuzdan dolayıdır. Bu topraklar Balkanlardan Kafkaslara, Akdeniz’den Karadeniz’e Ortadoğu’dan Avrupa’ya, gidip gelen yolların kavşağı konumunda. Yani, Türkiye’ye sahip olmak bu yollara ve coğrafyalara hâkim olmak, rakip ve düşmanlarımızdan birkaç defa üstün konumda olmak demektir.
Anadolu ve Trakya toprakları, İstanbul ve Çanakkale Boğazı, Balkanlar ve Kafkaslar, Basra Körfezi, Kızıl deniz ve Süveyş Kanalı Rusya, Amerika, Asya, İngiltere, Fransa gibi emperyalist devletlerin kontrol altına almak istedikleri stratejik yerlerdir. Bu bölgelerdeki savaşların altında buralara sahip olma ideal ve hırsı yatar.
M.Ö.1274 ‘te Hititlerle yeni Mısır Krallığı arasındaki ticaret yollarını ele geçirme mücadelesi olan Kadeş savaşı, Antik Yunan ile Anadolu Yunanlıları arasında (M.Ö. 1184) meydana gelen güç ve otorite savaşı olan Truva savaşlarıı, Persliler ile eski Yunanlılar arasında (M.Ö.478-499) yıllarca süren işgal, istila ve hegemonya savaşları bu gün de aynı hırs, aynı kin, aynı iştah, aynı yıkıcılığı ve yakıcılığı ile devam ederek tarih tekrar ediyor .
İnsan yine aynı eski zalim ve cahil insan. Gücü elde edenlerin hırs ve kibri aynı, vahşet ve barbarlık aynı, insanın güce ve güçlüye tapınması, ona boyun eğmesi aynen tarih öncesinde olduğu gibi. İnsan aynı hırslı insan, nefis aynı doymayan nefis, güce ve dünyalıklara tapınma aynı. Vahşet ve barbarlık anlamında eski insanlar çağdaş insan arasında bir fark yok. Farklı olan ve görünen sadece kullanılan malzemeler ve oynan roller. İskender ve Roma aynı. Sezar ve Brütüs aynı. Roma’ lı ve Kartaca’lı, Haçlı ve Hilal savaşları aynen devam ediyor.
Bizim yurdumuz ve coğrafyamız tarih boyu güç çekişmelerinin, stratejik bölgeleri ele geçirme mücadelesinin, üstünlük elde etme ve üstün olma meydan okumalarının savaş meydanı olmuştur. Bu kanlı ve kirli meydanda dik, canlı, diri ve iri olmak, güçlü ve kuvvetli olmak bizim varlık sebebimiz, ayakta ve hayatta kalabilme şartımızdır.
Bugün Irakta, Suriye’de, Karabağ’da, Kıbrıs’ta, Karadeniz’de, Ege Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusunda Asya, Afrika ve Avrupa’da güçlü olmamız bu topraklarda bize hayat hakkı tanır. Buralardaki gücümüz Anadolu’da ve coğrafyamızda önemimizi ve gücümüzü artırtıyor.
Ağızlarından salyaları akan İngiliz canavarı, Fransız çakalı, İtalyan tilkisi, Rus ayısı, Amerikan canisi, İsrail vampirinin saldırı, düşmanlık, sinsi hesapları ve bölgemizi kan gölüne çevirmeleri Türkiye’nin Osmanlı gibi güçlü olamayışındandır. Bu katil ve cani, rakip ve düşman komşularımızla münasebetlerimizi barışçıl ortam ve yollarla sürdürürken ülkemizi her türlü tehlikelerden uzak tutmak büyümemizi, gelişmemizi, güçlenmemizi ve kuvvetlenmemizi sekteye uğratmamak zorundayız. Devlet ve millet olarak her zaman barış ve esenlik içinde, ama her an düşmanlarımıza karşı da tetikte ve uyanık olmak zorundayız.
Ne NATO, ne Shangay Birliği, ne AB ve ne de ABD köleliğinin boyunduruğuna girmeden düşmanlar arasında denge politikasını izleyerek, hepsine eşit mesafede olmak Türkiye’nin stratejik çizgisi olmalıdır. Türkiye’nin güçlenmesi ve büyümesinin önünü kesecek her türlü oyundan uzak durmalıyız. Kısaca; savaşı kazanma şansın yüksek değilse; o savaşa girmeyecek, onu uygun olan gelecek zamanlara erteleyeceksin.
Devletlerin dost ve düşmanları değil çıkar ve menfaatleri vardır. Öyle kaypak, kalleş, güvenilmez bir dünyada yaşıyoruz ki, kime güvenip sırtımızı dayasak Brütüs çıkıyor. Öyleyse, kendi özümüzden, kardeşlerimiz ve dostlarımızla kendi birlik ve dayanışma cephemizi güçlendirmek zorundayız.
Nemrutlarla savaşmak için İbrahim, Firavunlarla savaşmak için Musa, Kâfir ve münafıklarla baş etmek için Hz. Muhammed gibi imanlı ve korkusuz, inançlı ve savaşçı olmak durumundayız. Devletin, milletin ve ümmetin hayati meseleleri savsaklamaya ve ertelenmeye gelmez
.
İsrail sorunsalı ve vekalet savaşları
Arif Altunbaş 11 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 549 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arif Altunbaş
Deaş, El Kaide, PKK, YPG, Boko Haram, Eş Şebab ve benzeri terör örgütleri ABD ve Batılı emperyalistlerce kurulan, korunan ve kullanılan terör aparatlarıdır. Siyonizm’in hedeflerini gerçekleştirmek üzere Osmanlıdan koparılıp işgal edilen Filistin toprakları üzerinde ‘’İngiltere başbakanı Lloyd George’un başkanlığındaki İngiliz savaş kabinesi tarafından 1917 Balfour anlaşmasıyla’’ kurulmasına karar verilen İsrail de bu terör araçlarından birisi olan bir ‘’Terör devleti” dir.
ABD Başkanı Biden’ ın; “Eğer orada bir İsrail olmasaydı, ABD gidip bölgedeki çıkarlarını korumak için bir İsrail icat etmek zorunda kalırdı” sözü Filistin, Suriye, Irak, Libya, Ukrayna, Kıbrıs, Bosna ve Karabağ savaşları ve sorunları gibi bölgemizde bir türlü bitmeyen darbeler, gerginlikler, kaoslar ve savaşlarla dökülen kanların sebebini izah etmek ve açıklamak için yeterlidir. Batı Blokunun İsrail’in yanında hizalanması, haçlıların zayıf ve mazlum milletleri esir almak, köle yapmak ve sömürmek için asırlardır uygulayageldikleri taktik ve stratejilerdir.
Dünyada milyonlarca masum insanın aç, susuz, ilaçsız, elektriksiz yoksulluk içinde bırakılması, şehirlerin bombalanması, zenginliklerinin çalınıp yağmalanması, kadın ve çocukların katledilmesi onların amaçlarına ulaşmak için olması gereken normal bir durumdur. Alman faşistlerinin Yahudilere yaptığı zulüm ve katliamlarla İsrail’in Filistinlilere yaptığı katliam ve zulümler arasında hiçbir fark yoktur.
Emperyalistlere boyun eğip gerdan kırmayan ve teslim olmayan dünya halkları 1950′den sonra Vietnam’dan Latin Amerika’ya, Çeçenistan, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Libya’ya kadar kan ve gözyaşı götüren, zulm ve katliam yapan ABD’ ye karşı müthiş bir öfke patlaması içindedir. ABD gibi kanun ve hukuk tanımazlık yapan İsrail’e karşı dur/a/mayan dünyanın ve milyarlarca insanın BM ve uluslararası kuruluşlara karşı artık hiçbir güveni kalmamıştır.
Veto hakkına sahip beş ülkenin elinde güçlü suçluyu koruma, suçluyu aklama aracı haline gelen BM, NATO ve diğer uluslararası örgütler ve onları yöneten aktörler bir sömürü ve zulüm imparatorluğunun failleri, gasıpları ve katilleri durumundadırlar.
Sağlıklı düşünen adil ve tarafsız yaklaşan herkes ABD’nin ve Batı’nın demokrasi, hukuk ve özgürlük vaatleri ve palavralarına gülüp geçiyor. Batı kendi elleriyle hazırlayıp kabul ettiği ‘’İnsan Hakları Beyannamesi’’, ‘’Cenevre Sözleşmesi’’, ‘’Kopenhag Kriterleri’’ vs. insani kazanımları ve milletlere imzalattırıp kabul ettirmeye çalıştıkları kural, kaide ve hukuka önce kendisi inanmıyor, uymuyor ve çiğniyor. Uluslararası mahkemeler, cezalar, yaptırımlar kanun ve kuralların güçlüler için değil zayıflar için, sömürenler için değil sömürülenler için çıkarıldığı ve geçerli olduğu apaçık ortadadır.
Batılılarca sömürülen zayıf ve mazlum ülkeleri daha rahat uyutmak ve sömürmek için ortaya konulan yalanlar, aldatmacalar ve tuzaklar BM, NATO, AB, Siyonizm tabelası altında gerçekleştiği herkesin malumudur. Dünyayı zorbalıkla Siyonizm ve Haçlı ittifakı yönetip sömürüyor.
ABD, AB ve İsrail dayanışması uluslararası kamplaşma, gerilim ve düşmanlıklar çıkarmak emperyalist sömürü hedeflerine en kısa ve masrafsız yoldan ulaşmak için temel stratejileri olarak sürekli kışkırtıcı bir rol oynuyor.
Birleşmiş Milletlerde ve dünyanın her yerinde “Dünya beşten büyüktür” diyen Başkan Erdoğan’ın sözleri mazlum milletler için yeni bir umut kapısı, çıkış yolu hedef ve ufuk niteliğindedir. Bu iddia ve gerçek inat ve ısrarla sürdürülmeli, milletler adil bir dünya kurulması için artık ne yapılması gerekiyorsa hiç çekinmeden onu yapmalıdır.
Dünyanın hangi bölgesinde ve ülkesinde olursa olsun, masum çocukların ve insanların öldürülmesi hukukun, adaletin ve tüm insanlığın katliamı sayılır. Adaletin ve hukukun çiğnendiği ve ortadan kaldırıldığı her yer Gazze gibi masumiyetin katledildiği ve hayatın insanlığa cehennem edildiği mekânlardır.
Bu dünyada cehennemi Batılı barbarların insanlığı vahşice öldürdüğü, sömürü ve emperyalizmin hâkim olduğu her yerdir. Bunlara göz yummak, bunları teşvik, tasvip ve desteklemek de o suça ortak olmaktır. Bu durum Firavun zulmünün dünyaya hâkim olduğunun göstermektedir.
Müslüman toplumlara ve milletlere düşen görev: Musa gibi dik durmak ve omurgalı olmaktır. Hz. Muhammed gibi Hakkın hakikatin adaletin ve paylaşımın yolunda ve yanında eğilmeden bükülmeden tavizsiz yürümek ve yiğitçe korkmadan mücadele etmektir.
.
Partilerin Hak ve Halk ile İmtihanı
Arif Altunbaş 17 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar Yorum yap 972 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arif Altunbaş
Partiler toplumları ve devletleri yönetmeye talip demokratik sistemin temel kuruluşlarından birisidir. Sistem ve düzeni, onun ilkelerini kurgulamaya çalışan fikir ve düşünceleriyle topluma umut aşılayan ve vadeden bu kuruluşlar plan ve proğramlarıyla amaç ve hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırlar.
Halkla barışık onların iç ve dış dünyalarına tercüman oldukları sürece ayakta kalırlar. Partilerin tüzükleriyle neler vadettiklerini, amaç ve hedefleri ile kimliklerini, ne yapmak istediklerini de ortaya koyarlar.
Halkın dini, tarihi, kültürü, hayat tarzı ve yaşantısına kadar partilerin kuruluş gayeleri, topluma vermek istedikleri mesajları ve ayarları neler ise toplum tarafından kabullenilir veya dışlanırlar.
Kuruluşundan itibaren halkı aşağılamak, onun milli ve manevi değerlerine karşı gayri nizami bir harp yürüten ve yürütmekte olan ülkemizdeki bazı partilerin yaptıklarına ve yapacaklarına değişim, dönüşüm, devrim denilerek halkımıza batının zehirleri bal olarak sunulup kutsallaştırmıştır.
Bu tip partilerin temel ideolojileri ve görüşleri, hayat felsefeleri, düzen ve sistemleri bağnazlıklardan beslenen bir anlayıştan kaynaklanır. Bunlar Müslüman milletimizin sadece dinine değil diline, kültürüne, geleneğine, tarih ve coğrafyasına karşıdır. Bu Partiler ülkemiz ve İslam ülkelerinde İslam ve Kur’an, Müslüman İslam Birliği düşmanıdırlar. Çünkü bu görüş ve duruşları batı emperyalistlerinin isteğidir.
Halkımıza en yabancı partiler özümüzden kopuk ideolojilerin doğurduğu, beslediği, büyüttüğü ve koruduğu komünist, sosyalist, laik, ırkçı- faşist ve İslam düşmanı kurum ve kuruluşlardır.
Bunlar temelleri İslam ve Müslümanların değerlerini yok etmek için kurulmuş batı emperyalizminin taşeronluğunu yapmaktadırlar. Halkçı görünerek, halk düşmanlığı yaparak batıdan yönlendirilen ve yönetilen millet ve devletimize zarar veren en tehlikelei hareketlerdir.
Bu zihniyetlerin fikir babaları ve partiye yön verenleri batının toplum mühendislik projelerinin yüklenicileri olan siyaset taşeronlarıdır. Kendi ideolojilerinin nereye hizmet ettiğini bile bilmeyen çoğu bu okumuş cahiller ve hainler bu ülkenin tarih, coğrafya, kültür ve gerçeklerine Fransız olan çifte standartlı yanar-döner fırıldaklardır.
Bunlar iktidarda veya muhalefette olsa da milletimizi millet yapan dini, milli, yerli ve manevi değerlerine muhalefet etmek için kuurulmuşlardır. Seçim dönemlerinde iktidara gelmek için halka yalvarmakta dâhil her türlü hile, yalan, iftira, entrikaya başvurması onların karakter ve duruşunun gereğidir. Bu kuruluşlar Müslüman milletimizin din-dil dâhil her şeyini değiştirmek ve batıya benzetmekle görevli ve sorumludurlar. Bu amaclarına ulaşmak için baskı ve darbeciliği, darbe seviciliği terk etmeyen militarist faşist bir anlayışa ve yapıya sahiptirler.
Kullandıkları retorik halkçılık ve halkın yönetimi olmasına rağmen, yaptıkları halk düşmanlığı ve halkın tepesinde despot bir yönetim kurmak, halk adına halkın üstünde halkı ezerek yönetmektir. Tarihleri boyunca halka bize oy verin diye yalvarırlar, iktidara gelince de halkı kendilerine yalvartıp, ilendirip dilendirirler.
Milletimizi İslam medeniyeti ve kültüründen, tarihi ve coğrafyasından, koparmak ve batı emperyalizmine uşak yapıp ona bağımlı kılmak için kurulmuş bu partiler, görevlerini yerine getirmek için her ahlaksızlığa, rezalete, başvuran proje partileridir.
Her yolu deneyip renkten renge girseler de algı oyunlarıyla millete sahte baharlar vadetseler de milletin nazarında yalancı çobandan farksız, konuştukça burnu uzayan Pinokyo olmaktan asla kurtulamazlar. Bir parti ve hareketin Halkımız adına sağlam dürüst ve şahsiyetli bir duruşu, özgür, bağımsız bir gelecek tasavvuru ve yürüyüşleri yoktur.
Milletin genleriyle oynamak için kurulmuş İslami ve ahlaki sınır, ölçü ve kuralları tanımayan, Hak ve halkla bağlarını koparmış partiler halkımıza karşı savaşmak için kurulan, organizasyon ve zilletin temsilcileri bu partilerden Milletimiz ve devletimiz kurtulmadıkça asla rahat ve huzur yüzü görmez.
.
Siyonist Haçlı İttifakı
Arif Altunbaş 22 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar 1 Yorum 1,973 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arif Altunbaş
Tarihte en çok peygamber gönderilen ve gönderilen peygamberleri inkâr ve isyan eden kavim Yahudilerdir. Peygamberlerin getirdikleri mesajları yalanlayan, onları öldürmeye kadar kalkan bu kavim bu yüzden Kur’ anda lanetlenmiş olarak anılır. Öte tarafta Putperest Roma ve Antik Yunan medeniyetini doğuran batı medeniyeti Hz. İsa’yı çarmıha geren ve onu öldürmeye kadar yeltenen barbarlığın çocuklarıdır.
Batı tarihi boyu işgalci ve yağmacı, katil ve zalim, yalancı ve sahtekâr kendine güvenilmezliği ile bilinir. Bu durum, ‘’Gavurdan dost domuzdan post olmaz’’ olarak atasözü haline gelmiştir. Böyle karakter bir soyaçekim gibi onların kültürel genlerinden, inanç ve din anlayışlarından kaynaklanan bir özelliktir.
Atina Isparta savaşları (MÖ,431- 404) , İskender’in (MÖ 356-336) dünyayı kılıçla dize getirmesi, Yunanlıların Truva (MÖ.1184) baskını, Roma’nın Kartalca’ yı işgal ve linç etmesi ( 264-146), defalarca tekrarlanan ve zamanımıza kadar sürengelen Haçlı kini ve seferleri (1096-2023), 1. (1914-1918) ve 2. Dünya savaşlarında (1939-1945) batılıların karşılıklı barbarlıkları, Hiroşima ve Nagazaki (1945) katliamları, Vietnam soy kırımı( 1955-1975), Afganistan (1979-2021), Irak- İran savaşı ( 1980-1988), Irak’ın (2011-2013) , Suriye’nin, Somali’nin, Sudan’ ın ve Libya’nın bombalanarak yerle bir edilmemesi, Kıbrıs, Keşmir, Bosna, Doğu Türkistan, Karabağ, Myanmar sorunları ve katliamları batının vahşi ve barbar yüzünü gösteren kanlı ve kirli tablolardır.
İşgal ve istilacı, Kolonyalist ve sömürgeci batının tarihi baştan sona insanlığın yüzkarası ibretlik ve ders alınacak olaylarla doludur.
Batı güce tapıcı aklı mantığı ile yabani yırtıcı bir hayvana benzer. Kedi acıkınca nasıl kendi yavrularını yemeğe başlarsa, o da kendi çıkar ve menfaatleri için yapamayacağı hiçbir insanlık dışı davranışı yoktur. Çıkarları için feda edemeyeceği hiçbir maddi ve manevi değer ve kutsalı olmaz.
Bunlar Amerika’ nın zenginliklerini ele geçirmek için o kıtada yaşayan yerli halkı kökünden kırmış geçirmiş, Afrika’yı işgal edip kendine köle etmiş, bu topraklarda yaşayan insanları kendi yurtlarından zorla kopararak köle olarak öldüm fiyatlarına esir pazarlarında satmış, kendilerinden olmayan insanlara evlerindeki süs köpekleri kadar bile değer vermemişlerdir.
Güç zehirlenmesi onlara bütün değerleri çiğnetmiş, çılgınlığın vahşetin ve barbarlığın her tip ve çeşidini normal bir şeymiş gibi göstermiştir. Bu yüzden batılı sadece 1.ve 2. Dünya savaşında suçlu suçsuz, kadın çocuk, yaşlı genç 100 milyon dindaşı Haçlı kardeşini büyük bir kin ve öçle katlederek ne kadar da medeni (!) bir millet olduklarını göstermişlerdir.
Gazze katliam ve soykırımından sonra mazlumlara değil de zalim İsrail’ e yardım eden batılı eşkıyaların katillerin yanında olabilmek için adeta yarışarak bu katliam ve soykırımının ortağı olmuşlardır.
ABD önderliğinde birçok batılı ülke askeri gemileri İsrail’ e yardım ve destek vermek için Akdeniz ve Kızıldeniz’de deniz gücü oluşturarak bir yandan Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye’ye gözdağı vermek, bir yandan da İsrail Limanlarına füze saldırısında bulunan Husi Müslümanların askeri güçlerini kırmaya çalışıyorlar.
Batının İsrail’le dayanışması yeni bir Haçlı seferidir. Müslüman olduklarını iddia eden bazı Arap ülke liderlerinin de bu Haçlı seferine katılması kendileri adına içler acıtan ve karartan bir durumdur.
İsrail’in Gazze katliam ve soykırımından sonra mazlumlara değil de zalimlere yardım eden, arka çıkan, onların yanında olmak için adeta yarışan batı bloku ayırım yapmaksızın hepsi de bu katliam ve soykırımın ortağıdırlar.
Sykes-Picot Antlaşması, 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılmış, daha sonra Rusya da buna katılarak Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının paylaşan gizli antlaşmadan sonra,1917 de ‘’Balfour deklarasyonu’’ ile Haçlı ve Siyonist ittifakı kurulmuştur. Dünya çapında savaş ve işgaller yapan Amerika- İngiltere, Fransa, Rusya ve İsrail’den ibaret bu 4 devlet ve ya onların piyonlarıdır.
Bu ittifakın döktüğü kanlar, yaptığı zulümler, işlediği katliamlar, Müslümanlara karşı savaşı ve düşmanlığı ne ilk, ne de son olacaktır. İnsanlığın var oluşuyla kabil ve Habil arasında başlayan Hak ve Batıl mücadelesi kıyamete kadar sürecektir.
İnanlar Allah’ın, inanmayanlar Yahudi ve Hıristiyanlarla birlikte Tağut’un yolunda savaşacaklardır. Ama ‘’Muhakkak bizim ordumuz, her halde onlara mutlaka galip gelecektir’’ (Saffet; 171-172-173)
Müslümanların tek sorunu Allah’ın istediği ve emrettiği gibi samimi ve dosdoğru bir insan, millet ve ordu olmaktır. İşte bütün mesele ve meselelerin başı ve sonu adam gibi şahsiyetli Müslüman olmaktan geçiyor.
.
Altay’lı itler ve köpek canlar
Arif Altunbaş 29 Aralık 2023 Arif, Güncel, Yazarlar 1 Yorum 1,732 Görüntüleme
Facebook Twitter LinkedIn
Dinle
Arif Altunbaş
Cengiz Han ordusuyla Altay dağlarında bir şehirden geçerken yolun kenarındaki bir çöplükte yatmakta olan bir köpek yavrularına şu tembihatı yapar. ‘’Evlatlarım! Bu gelen Cihan hükümdarı Cengiz Han ve ordusudur. Sakın terbiyesizlik edipte onlara karşı havlamayın’’ der. Yavrular hep birlikte söylenenleri dinler ve başlarını sallarlar.
Ordu bölükler halinde at nalları ve kişnemeleri eşliğinde yollarına devam eder. Yoldan geçen en son askerin arkasından ana köpek dişlerini çıkararak saldırganca havlamaya başlar. Ordunun peşinden havlayıp koşan köpeğin ardından o mahallenin köpek canları ve uyuz itleri de havlamaya başlar. Yavru köpekler hayretler içinde anne köpeğe sorarlar; Anneciğim sen biraz önce bize; “Yavrularım bu gelen Cengiz Han ve ordusudur. Edepsizlik yapıp da sakın onlara havlamayın.’’ diye bize öğüt veren sen değil miydin ve şimdi sen ne yapıyorsun’’ derler. Altaylı anaç köpek, “Çocuklar, işte biz köpeklerin karakteri böyledir. Havlamasaydık köpek olduğumuz nereden belli olacaktı’’ der.
Uyuz itler ve köpek canlar böyle bir karaktere sahip mahlûklardır. Onlara kim kemik verirse, o nankör köpekler onlara kuyruk sallar, şirin görünür ve köpeklik yaparlar. Gerekirse gerçek sahiplerine havlar, çemkirir ve saldırarak nasıl bir köpek olduklarını gösterirler. Ama köpekler gerçek dost ve güvenilir arkadaşsa, aradan kırk yıl geçse de onlar sahiplerini unutmaz, onlara hep vefalı davranır ve sahip çıkarlar.
İnsanlar karakter olarak toprağın iyi kötü, çamur balçık, verimli verimsiz, çorak kuru, temiz pis… Kısaca olumlu olumsuz bütün özelliklerini kendi karakter yapılarında taşırlar. Köpeğin de insan gibi karakterlisi ve karaktersizi vardır.
Hz. Âdem’ in iki oğlu Kabil ve Habil arasındaki mücadele ile başlayan bu iki zıt kutbun serüveni, Nemrut ve Hz. İbrahim’ e, Firavun ve Hz. Musa’ ya, oradan da peygamberimize ve zamanımıza kadar uzanır. Dünün; Kabili bugünün de alçak ve şerefsiz, zalim ve barbar saldırgan Kabil’idir. Dünün; Habil’i de bugünün mazlum ve hakkı gasp edilen, hatta katledilen Habil’idir. O zamandan bu zaman değişen sadece insan figürleridir.
Mazlumların ve Şehit Habil’in çizgisinde yürüyen insanlar insanlık, özgürlük ve bağımsızlık adına ne kadar güzel ve iyi işler yaparlarsa yapsınlar, Kabil soyluların gözünde onların hiçbir değer ve kıymeti yoktur. Şeytanın havarileri Nemrut ve Firavunların yolunda arsız ve yüzsüz köpekler gibi Hak ve hakikate karşı sürekli çemkirir, havlar ve saldırgandırlar. Çünkü onların köpek karakterleridir bu.
Küfrün ve inkârın, emperyalizmin ve köle tüccarlarının konu mankenleri olan bu tipler o toplumun içinde virüs gibi mikrop yaymayı, Hakka ve hakikate ve onun yolu, yolcusu ve savaşçılarına karşı durarak arsız arsız ulumayı kahramanlık sanan alçaklardır.
Bir toplum içinde bunların sayıları bir avuç olsa bile hastalık yayan mikroplar gibi bunların bir tanesi bir şehrin havasını ve suyunu kirletmeye ve zehirlemeye yeter.
Emperyalizmin taşeronu aydınlar, akademisyenler, yazar-çizerler ve bu medya maymunlarına karşı devlet ve millet zamanında koruyucu ön tedbirler almazsa, bunların ülkemiz, milletimiz ve devletimize verdiği, vereceği zarar ve ziyanları bir savaştan, yıkımdan daha çok, daha büyük, daha tesirlidir.
Yetkililer millete, milletin din ve kutsallarına, birlik beraberliğine, dirlik ve düzenine, kardeşliği ve şehidine, vatanına ve devletine karşı saldırgan köpekler gibi havlayan bu uyuz itleri mutlaka susturmalıdır. Batı emperyalizminim bu saldırgan medya sokağının uyuz köpekleri bağlanmazsa daha çok ‘’demokrasi ve basın özgürlüğü adına’’ millete ve değerlerine küfür ve hakaret etmeye, yazıp çizmeye devam ederler. Bunlar devlete ve millete karşı savaş açar. Ordumuza ve yurdumuza saldırır. Milletimize karşı havlamaya ve ulumaya, şehitlerimize karşı çemkirmeye devam ederler.
Batılı haçlı emperyalistlerden kanun, nizam ve tüzük ithal eder, onları kendimize örnek ve ölçü, dost ve müttefik kabul eder, maymun gibi hala onları taklit etmeye devam edersek, ülkemizde başıboş dolaşan arsız yüzsüz köpeklerin Hakka ve hakikate karşı ulumaları ve saldırıları bitmez. Milletimize düşman olan bu uyuz köpek canlar, millete karşı çemkiren ve uluyan Altaylı adi itler susturmak için bu ülkeye Cengiz Han kanunları gibi kanunlar ve yargıçlar lazım.
Kendi sahibi ve mahalle halkına havlayan ve uluyan köpekler ya kendi Bela’ sını bulmalı veya kendi Sela’ sını vermeli. Taşların bağlanıp itlerin salıverildiği ülkede sabah olmaz ve güneş doğmaz.
.
|
| Bugün 74 ziyaretçi (119 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|